KARİZMA KARİZMA YAYINLARI: 23 GİZEMLİ KONULAR KİTAPLIĞI: 08 © Eserin her hakkı anlaşmalı olarak Karizma Yayınları’na aittir. İzinsiz yayınlanamaz. Kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir. Bu kitap, Rasih Yılmaz’ın yayın yönetmenliğinde ve Nihat Vuran’ın editörlüğünde Tim Tanıtım tarafından yayına hazırlandı. Kapak çalışması Mesut Sarı, baskı ve cilt takibi ise Ekrem Çalış tarafından yapıldı. Baskı ve cilt işlemleri Melisa Ofset’te gerçekleştirildi. Kitabın Uluslararası Seri Numarası (ISBN): 975-6870-23-0 (1. baskı: Temmuz 2000, 2. baskı: Temmuz 2000) 3. Baskı: Eylül 2000 internet: www.karizmayayinlari.com e-mail: [email protected] İrtibat için: P. K. 50 Sirkeci / İstanbul Sipariş için: Ankara Cad. No: 50 Cağaloğlu / İstanbul Tel: (212) 665 35 56-57 Faks: (212) 664 77 97 Karizma Yayınları, bir TİMAŞ A.Ş. kuruluşudur. Kur’ân’da Uzaya Seyahati Anlatılan İnsan ZÜLKARNEYN İskender TÜRE KARİZMA YAYINLARI İstanbul 2000 İSKENDER TÜRE; 1963 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinin Kaymaz nahiyesinde doğdu. İlk ve orta tahsilini Eskişehir’de muhtelif okullarda tamamladı. 1986 yılında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezuniyetle, kısa bir süre öğretmenlik görevinde bulundu. Halen Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Dairesi'nde Tasnif Şube Müdürlüğü görevini yürütmektedir. İçindekiler Kısaltmalar ...............................................................................................................13 Önsöz .......................................................................................................................15 Giriş .........................................................................................................................17 I. Bölüm ZÜLKARNEYN KISSASININ ANLATILDIĞI KEHF SÛRESİ'NİN ÖZELLİKLERİ A- Kehf Sûresi’nin genel özellikleri.........................................................................23 B- Kehf Sûresi ile ilgili hadîsler ...............................................................................23 1) Kehf Sûresi Deccâl’e karşı silahtır................................................................23 2) Kehf Sûresi’nin okunması esnasında garip olaylar meydana gelmiştir .................... 24 3) Kehf Sûresi’ni okuyan için bir nûr yaratılır ................................................................. 25 C- Kehf Sûresi âyetlerinin muhtevası ......................................................................25 1) Ashâb-ı Kehf kıssası ........................................................................................................ 26 2) Hz. Mûsâ ile kendisine Allah katından ilim verilen bir şahsın seyahatleri .............. 26 3) Zülkarneyn’in seyahatleri .............................................................................................. 26 II. Bölüm ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ A- Zülkarneyn âyetleri (Kehf Sûresi 83-99) ...........................................................29 B- Zülkarneyn ve Zülkarneyn âyetleri ile ilgili rivayetler ......................................31 1) Zülkarneyn âyetleri Yahudilerin imtihan maksadıyla soru sormaları üzerine nazil olmuştur ............................................................................... 31 2) Zülkarneyn Ye'cüc-Me'cüc'ün ve yüzleri köpek yüzüne benzeyen mahlukların yanına kadar yükseldi ........................................................... 32 3) Kehf Sûresi müşriklerin Yahudilerden öğrendiği üç soruyu sormaları üzerine nazil olmuştur ............................................................................... 33 4) Zülkarneyn hakkındaki en hacimli rivayet; Vehb b. Münebbih'in rivayeti 34 5) Zülkarneyn'in Hızır ve İlyas (a.s.) ile karanlığa seyahati .......................... 39 6) "Zülkarneyn, atını Süreyya Yıldızı'na bağlardı." ...................................... 40 7) Zülkarneyn'in emrine bulutlar verilmiş, ona yollar sağlanmıştı ................. 40 8) Zülkarneyn Hz. İbrahim zamanında yaşamıştı .......................................... 41 9) Zülkarneyn eski çağlarda 1600 sene yaşamıştı ......................................... 41 8 ZÜLKARNEYN 10) Rivayetlerin değerlendirilmesi ................................................................ 41 C- Zülkarneyn isminin manâsı ve ona bu ismin neden verilmiş olabileceği ..........42 D- Melek mi, insan mı; peygamber mi, hükümdar mı; peygamber-hükümdar mı; alelade insan mı? ..........................................................................................46 1) Zülkarneyn melek mi yoksa insan mıydı? ................................................ 46 2) Peygamber mi, hükümdar mı; peygamber-hükümdar mı; alelade insan mı? ................................................................................................... 47 E- Zülkarneyn'in tarihî şahsiyet olarak kim olabileceğine dair görüşler. .................50 1) Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşayan ve ismi İskender olan, Yemenli veya Bâbilli bir şahıs ............................................................................... 50 2) Yemen'de hüküm süren Himyer Devleti krallarından bir kral ................... 52 3) Makedonyalı İskender .............................................................................. 54 4) Âferidun (=Efridun, Feridun) ................................................................... 58 5) Akkad İmparatoru Naram-Sin .................................................................. 59 6) Bâbil, Sümer veya Mısır'dan efsânevî bir şahsiyet olabilir ....................... 61 7) Tevrat'ta işaret edilen bir şahıs ................................................................. 65 a- Kuruş .................................................................................................. 65 b- I. Dârâ ................................................................................................. 71 c- Hanok (Hz. İdris) ................................................................................ 72 8) Kaynaklarda bulunan görüşlerin değerlendirilmesi .................................. 73 a- Peygamberimiz (s.a.v.) ’e imtihan maksadıyla soru sorulması açısından ............................................................................................. 73 b- Tevrat'ta kendisine işaret edildiği düşüncesi açısından ....................... 74 c- İnşâ ettiği seddinin mâhiyeti açısından ............................................... 79 d- Karşılaştığı Ye'cüc-Me'cüc kavmi açısından ...................................... 79 F- Zülkarneyn'in kimliği konusunda son söz ..........................................................80 III. Bölüm ZÜLKARNEYN'E SAĞLANAN İMKÂN VE VERİLEN SEBEB A- "Biz ona yeryüzünde imkân sağladık." ..............................................................85 1) Zülkarneyn'e sağlanan imkân konusunda görüşler ................................... 85 2) Hz. Yûsuf (a.s.)'a "sağlanan imkân" ışığında; Zülkarneyn'e "sağlanan imkân" ...................................................................................................... 86 B- "Ve ona herşeyden bir sebeb verdik." ................................................................87 1) Zülkarneyn'e verilen "sebeb" konusundaki görüşler ................................. 87 2) Kur'ân'da geçen "sebeb" ve "esbâb" kelimeleri ........................................ 88 a- Mümin Sûresi 36-37 ........................................................................... 89 b- Sâd Sûresi 10 ...................................................................................... 89 İÇİNDEKİLER 9 c- Hacc Sûresi 15 .................................................................................... 90 d- Bakara Sûresi 166 ............................................................................... 90 3) Kur'ân'da geçen "sebeb" ve "esbâb" kelimeleri ışığında "sebeb"e bakış . 91 IV. Bölüm ZÜLKARNEYN'İN GÜNEŞ'İN BATTIĞI YER'E SEYAHATİ -Birinci Seyahat- A- "O da bir sebebi izledi." ......................................................................................97 B- "Nihâyet Mağribe'ş-Şems'e (=Güneş'in battığı yer'e) varınca" ..........................97 1) "Güneş'in battığı yer" konusundaki görüşler ............................................ 97 2) Kur'ân'da geçen "mağrib" kelimeleri ışığında "Mağribe'ş-Şems"e bakış .. 98 3) Yasin Sûresi 38. âyet “Mağribe ’ş-Şems” (=Güneş'in battığı yer) ’i açıklıyor .................................................................................................... 99 4) Astronomi ilminin Güneş'in hareketleri konusunda verdiği bilgiler ....... 101 5) "Güneş'in battığı yer" konusunda son söz ............................................... 102 C- "Onu (güneşi) kara balçıklı/sıcak bir gözede/ gözde batar buldu." ..................103 1) Ehl-i ahbâra (rivayetçilere) göre; Zülkarneyn Güneş'i gerçekten "karabalçıklı/sıcak bir gözenin içinde batarken" bulmuştur .................... 103 2) Dirâyetçilere göre; Zülkarneyn Güneş'i "karabalçıklı/ sıcak bir gözenin içine batıyor" zannetmiştir ...................................................................... 104 a- Âyette bulunan “ayn” (göz / göze / delik) kelimesi “deniz” manasınadır ....................................................................................... 104 b- Âyette bulunan “gözenin içinde” ibaresi Zülkarneyn ’in zannını ifade etmektedir ................................................................................ 105 c- "Hami'e" kelimesinin okunuşundaki ihtilaf. ..................................... 106 3) Âyetin Zülkarneyn'in zannmı ifade ettiği yorumu, âyetten ilk bakışta anlaşılana ne derece uymaktadır? ........................................................... 108 4) "Zülkarneyn'in Solar Apeks'e gittiği" düşüncesi çerçevesinde meseleye bakış ........................................................................................................ 108 a- Kur'ân'ın üslûbu ışığında "fî-aynin hami'e" (karabalçıklı gözede) .... 109 b- Kur'ân, "Güneş'in battığı yer"de (=Solar Apeks'te) bir karadelik bulunduğunu bize bildiriyor .............................................................. 110 c- Günümüzde uzayda bulunduğu savunulan "karadelikler" ................. 111 D- "Onun yanında bir de kavim buldu." ................................................................112 1) Müfessirlere göre, Zülkarneyn'in bulduğu kavim "göze"nin yanındaydı 112 2) Zülkarneyn'in karşılaştığı kavmin Güneş'in yanında olduğu düşünülürse, o kavim de Güneş'le beraber karadeliğe batmak üzere olmalıdır ............ 112 E- “Dedik ki: Ey Zülkarneyn, ya bunlara azap edersin ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın" .........................................................................................114 10 ZÜLKARNEYN 1) Bu sözle, Zülkarneyn'e, savaştığı kavim hakkında insiyatif verildiği düşünülmüştür ......................................................................................... 114 2) Âyette Zülkarneyn'in savaştığına dair bir işaret olmadığına göre, azaptan kasıt başka bir şey olmalıdır ...................................................... 115 F- "Dedi: 'Zulmedene azap edeceğiz; sonra rabbine döndürülecek, o da onu görülmedik bir azaba çeker. Fakat inanıp iyi iş yapan kimseye de en güzel mükâfaat vardır. Ve ona, buyruğumuzdan, kolay olanı söyleyeceğiz’" ..........116 V. Bölüm ZÜLKARNEYN'İN GÜNEŞ'İN DOĞDUĞU YER'E SEYAHATİ -İkinci Seyahat- A- "Sonra bir sebebi daha izledi." .........................................................................121 B- "Matli'a'ş-şems'e (=güneş'in doğduğu yer'e) varınca" ......................................121 1) "Güneş'in doğduğu yer" konusundaki görüşler ....................................... 121 2) "Güneş'in battığı yer'in aksi istikametindeki "Güneş'in doğduğu yer" .... 121 C- "Onu (güneş'i) kendilerine ondan (güneş'ten) başka bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğar buldu" ......................................................................122 1) Güneş'ten başka bir örtüye sahip olmayan kavim hakkında görüşler ...... 122 2) Güneş'le bizim aramızdaki örtüyü Kur'ân'ın tanımlaması ışığında meseleye bakış ........................................................................................ 123 3) Gecesi olmayan yer var mıdır? ............................................................... 124 4) Solar Antapeks doğrultusundaki yıldızlar ............................................... 126 5) Alfa Centauri sistemi .............................................................................. 127 D- "İşte böyle. Biz onun yanında olan her şeyi hubr olarak (=bütün inceliklerini ve hakikatini bilme bakımından) kuşatmıştık." ...........................129 1) Müfessirlerin görüşleri ........................................................................... 129 2) "Hubr" (=bütün inceliklerini ve hakikatini bilme) bakımından kuşatma, havsalanın almayacağı bir ilme işaret etmektedir .................... 130 VI. Bölüm ZÜLKARNEYN'İN İKİ SEDD/SÜDD ARASINA SEYAHATİ -Üçüncü Seyahat- A- "Sonra yine bir sebebi izledi." ..........................................................................137 B- "Nihâyet, iki sedd/südd arasına ulaştı." ............................................................137 1) "Sedd" kelimesi ve okunuş farklılıkları .................................................. 137 2) "Seddeyn/Süddeyn" (=iki sedd/südd) konusundaki görüşler .................. 138 a- Hazar Denizi ile Karadeniz arasındaki dağlık bölgede ..................... 138 b- Kuzeyin sonlarında .......................................................................... 139 İÇİNDEKİLER 11 c- Türkistan'ın son bulduğu yerin doğu tarafında .................................. 139 d- Yeryüzünde nerede olduğunu bilmediğimiz bir yer .......................... 140 3) Yeni bir bakış açısıyla "iki sedd/südd" ................................................... 140 a- Yasin Sûresi 9. âyet ışığında "sedd/ südd" kelimesi ......................... 140 b- "İki sedd/südd" (=iki bulut=iki nebula) ............................................ 141 C- "(Orada) o ikisinden (iki sedden/südden) başka bir de kavim buldu. Neredeyse söylenen tek bir sözü anlamıyorlardı." ...........................................144 1) Müfessirlerin görüşleri ........................................................................... 144 2) Zülkarneyn'in iki bulutsu arasına gittiği düşüncesi çerçevesinde meseleye bakış ........................................................................................ 145 D- “Dediler: 'Ey Zülkarneyn, Ye'cüc-Me'cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramıza bir sedd / südd yapman şartıyla sana vergi verelim mi?’” ..................................................................................145 1) Müfessirlerin görüşleri ........................................................................... 145 a- Ye'cüc-Me'cüc .................................................................................. 145 b- Ye'cüc-Me'cüc'ün bozgunculuklarından bıkan kavmin Zülkarneyn'den sedd/südd istemesi ................................................... 148 2) Zülkarneyn'in iki bulutsu arasına gittiği düşüncesi çerçevesinde meseleye bakış ........................................................................................ 149 E- "Dedi: 'Rabbimin bana kendisinde imkan sağladığı şey daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de onlarla sizin aranıza redm (kat kat engel) yapayım’" .................................................................................150 1) Müfessirler, Zülkarneyn'in sahip olduğu saltanatı, gücü o kavmin teklif ettiği ücretten üstün tuttuğunu düşünmüşlerdir .............................. 150 2) Zülkarneyn kendisine verilen "sebeb'i o kavmin vereceği ücretten üstün tutmuştur ........................................................................................ 150 F- '"Bana demir kütleleri getirin!' (dedi) iki sadefin arası eşit olunca, 'körükleyin' dedi. Onu ateş haline koyunca da 'getirin bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim' diye seslendi." ...................................................152 1) Müfessirlerin görüşleri ........................................................................... 152 a- "'Bana demir kütleleri getirin!' (dedi) İki dağın arası eşit olunca, 'Körükleyin!' dedi." ........................................................................... 152 b- "Onu ateş haline koyunca da, 'Getirin bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim' diye seslendi." ............................................... 154 c- Zülkarneyn Seddi bazı müfessirlere göre bir mucizedir ................... 155 d- Zülkarneyn Seddi dünyadaki seddlerden hangisine uymaktadır? ..... 156 2) Yeni bir bakış açısıyla Zülkarneyn Seddi ............................................... 160 a- "'Bana büyük bir demir blok getirin!' (dedi) ..................................... 160 b- "İki sadefin arası eşit olunca; 'Körükleyin' dedi." .............................. 161 c- "Onu ateş haline koyunca da; 'Getirin bana, üzerine erimiş katran dökeyim' diye seslendi." ................................................................... 163 12 ZÜLKARNEYN d- Seddin inşâsını günümüzde nasıl anlayabiliriz? ............................... 164 e- Gaz katmanlarının aşılamaz bir engel teşkil etmesi ........................... 166 G- "Artık, onu aşmaya da güç yetiremediler, delmeye de güç yetiremediler" ......169 1) Müfessirlere göre sedd; yüksek olduğu için aşılamamış, kalın olduğu için delinememiştir ................................................................................. 169 2)Dünyada aşılamayan ve delinemeyen sedd kalmamıştır .......................... 170 H- "Dedi: ‘Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi haktır’" ...............................................................171 1) Müfessirlerin görüşleri ........................................................................... 171 2) Yeni bir bakış açısı ................................................................................. 172 a- "Bu Rabbimden bir rahmettir." ......................................................... 172 b- "Rabbimin vaadi gelince.." ............................................................... 173 c- "Rabbimin vaadi gelince, onu yerle bir eder/yok eder. Ve Rabbimin vaadi haktır." .............................................................. 173 İ- "O gün onları bırakmışızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûra da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır." ...................................................174 SONUÇ ..................................................................................................................177 A- Zülkarneyn'in seyahatleri .................................................................................179 B- Zülkarneynln kimliği ........................................................................................181 C- Sonucun sonucu ................................................................................................183 KAYNAKÇA ..........................................................................................................185 TERİMLER SÖZLÜĞÜ .......................................................................................189 ÇALIŞMANIN SEYRİNDEN NOTLAR .............................................................193 Kısaltmalar Efendi AB : el-Asarü’l-Bakiye ani’l-Kurûni’l-Haliye, Birûnî agd. : Adı geçen dergi age. : Adı geçen eser agm. : Adı geçen makale agy. : Adı geçen yer AÜFF : Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi AÜİFD : Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi BN: el-Bidâye ve’n-Nihâye, İbn Kesîr bk. : Bakınız c. : Cilt CAK: el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Kurtubî CB: Câmi’u’l-Beyân an-Tefsîri’l-Kur’ân, İbn Cerîr et-Taberî ETET: Envârü’t-Tenzîl ve Esrârü’t-Te’vil, Kâdi Beydâvî FZK: Fi-Zılâli’l-Kur’ân, Seyyid Kutub HB: Hulâsatü’l-Beyan fi-Tefsîri’l-Kur’ân, Konyalı Mehmed Vehbi HDKD : Hak Dini Kuran Dili, Elmalılı Hamdi Yazır İRAS : İrşâdu'l-Akli's-Selim, Ebu’s-Suûd Efendi KŞF: el-Keşşaf, Zemahşerî LT: Lübâbü’t-Te’vîl fî-Me’ânî et-Tenzîl, Hâzin MT: Me’âlimü’t-Tenzîl, Bagavî nr: : Numara RB : Rûhu’l-Beyân, İsmail Hakkı Bursevî s. : Sayfa ST: Safvetü’t-Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî TK: Tefhîmü’l-Kur'ân, Ebu’l-A’lâ el-Mevdûdî TKB. : Tefsîrü’l-Kebîr, Fahreddin er-Râzî RM : Rûhu’l-Me’ânî, Âlûsî YKÇT: Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş Önsöz Şüphesiz Kur'ân bir bilim kitabı değildir. Efsâneler kitabı ise hiç değil! O, insanın yaratılışına uygun bir hayat sürmesini, kâinatın özünü ve kâinat içindeki yerini kavramasını sağlamak gayesini güden Allah kelamıdır. Hiç bir kitapta Kur'ân'da olduğu kadar ilme önem verilmemiş, hiç bir kitapta insana bu kadar çok düşünmesi emredilmemiştir. Bir yandan kâinat üzerinde tefekkür tavsiye edilirken, öbür yandan Kur’ân’da anlatılanlardan ibret alınması, âyetlerde ifade edilenlerle kasdedilen şeyin adetâ keşfedilmesi istenmiştir. Kur'ân'ın ilme ve tefekküre verdiği bu önem, her devirde âyetler üzerinde devrin ilmî seviyesi nisbetinde eserler yazılmasını sağlamıştır. Bu cümleden olarak "kıyamet alâmetleri ve gökler" konusunda yaptığımız bir çalışmanın küçük bir bölümü olan Zülkarneyn âyetleri üzerindeki araştırmalarımızı derinleştirdikçe, müstakil bir kitap haline gelmesinin uygun olacağını gördük. Çalışmamızın, Zülkarneyn'in kimliği konusundan ziyade, Zülkarneyn'in seyahatlerinin nasıllığı konusuna yönelik bir çalışma niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, amacımıza ulaşabilmek için, Zülkarneyn hakkında bugüne kadar ortaya atılmış belli başlı görüşleri incelememiz, bu görüşlerin ne kadar isabetli, ne kadar isabetsiz olduğu üzerinde durmamız gerekmiştir. Zülkarneyn âyetleri konusunda bugüne kadar getirilen yorumların pek çoğunun, âyetlerden ilk bakışta anlaşılan manâdan ayrıldığı, yani âyetlerin zahirinden uzaklaştığı görülmüştür. Ancak, müfessirlerin âyetleri bu şekilde anlamaları, devirlerinin bilim ve teknolojik seviyeleri sebebiyle gâyet tabiî olarak mütalaa edilmelidir. Zülkarneyn âyetleri üzerinde derinlemesine bir düşünce neticesi şekillendiğini söyleyebileceğimiz bu çalışmada, Kur'ân'ın Kur'ân ile anlaşılması metodu izlenmiş, hislerimizin bizi yanıltmasına müsaade etmemek maksadıyla bu metottan kopmamak için son derece özen gösterilmiş, âyetlerin zahirî manâsı itibariyle yeniden ele alınması sebebiyle, klasik anlayıştan farklı sonuçlara ulaşılmıştır. Burada, çalışmamızın tashihinde yardım eden arkadaşımız Osman USLU'ya, çalışmamız esnasında istişare ettiğimiz herkese teşekkür ettiğimizi ifade ederken, özellikle; "Büyük bir gayretin eseri olmuş, insanların böyle düşünmeye de ihtiyaçları var, mutlaka neşredilmeli!" diyerek bize şevk veren Prof. Dr. Hüseyin HÂTEMÎ'ye saygılarımızı ve şükranlarımızı sunarız. İskender TÜRE İstanbul-1998 Giriş Zülkarneyn; Allah'ın kendisine dünyada imkân sağlayarak uzak yerlere gidebilmesi için "sebeb" isimli vasıtayı verdiği şahıstır. O, kendisine verilen "sebeb'le üç ayrı seyahate çıkmıştır: "Güneş'in battığı yere" "Güneş'in doğduğu yere" "İki sedd/südd arasına" Gittiği bu üç yerde bazı kavimlerle karşılaşmış, üçüncü seyahatinde vardığı yerdeki kavmin isteği üzerine, onları Ye'cüc-Me'cüc'den korumak için bir sedd inşâ etmiştir. Zülkarneyn konusunda, yukarıda özetle belirttiğimiz Kehf Sûresi 83-98. âyetlerinde bildirilenlerin dışında, söylenmiş veya söylenecek her söz, sadece ve sadece bir görüştür ve bundan öte bir anlam ifade etmeyecektir. O bir peygamber mi, veli mi, melek mi, hükümdar mı -hükümdarsa bilinen tarihî bir şahsiyet mi-, yoksa alelade bir insan mı; bu konuda âyetlerde hiç bir sarahat bulunmamaktadır. Bu durumda, âyetler üzerinde değişik açılardan yapılacak yorumlamalar neticesinde -eskilerin tabiri ile- ahkâm-ı nazariyeden ibaret bazı fikirler üretmek ve yeni bir şeyler söylemek mümkün olabilir. İnsan aklının düşünmesinin önüne geçilemeyeceği ve Allahu Te'âlâ'nın da insana daima düşünmesini emrettiği hatırlanacak olursa, bundan daha tabiî bir şey de olamaz. Zâten bugüne kadar her devirde, nakillerin devrin ilmî seviyesi nisbetinde tekrar yorumlanması sonucunda, yeni fikirler, nazariyeler ileri sürülmüştür. Bilhassa hakkında sahîh hadîs bulunmayan ve ifadenin zahirinden kesin bir manâya ulaşılması mümkün olmayan âyetlerde, nazariyelerin sayıları daha da artmıştır. Bu tür fikrî faaliyetlerin İslâm'ın tâ ilk devirlerinden itibaren yasana geldiği düşünülecek olursa, Zülkarneyn hakkındaki rivayet bolluğunun nedeni belki daha kolay anlaşılır. Burada esas söylemek istediğimiz şudur ki: Bir konuda birden çok ve birbirini nakzeder mahiyette rivayetlerin bulunması; âyetlerden net bir manâ çıkarılamaması ve çoğunluğun ittifakla; "Bu doğrudur!" diyebileceği bir görüşe ulaşılamamasından kaynaklanmaktadır. Üzerinde çalıştığımız Zülkarneyn âyetleri bu hususa örnek olabilecek mâhiyettedir. Bu durum, bugüne kadar söylenenlerin belli başlılarını bir araya getirmeden fikir beyan etmemek adına bu kitaba aldığımız rivayetlerden de açıkça anlaşılacaktır sanırız. Kur'ân kaynaklı bir şahsiyet olan Zülkarneyn hakkında bakılması gereken ilk eserler, şüphesiz tefsirlerdir. Tabiî olarak hemen her tefsirde, âyetlerin tefsiri esnasında çeşitli rivayet ve görüşlere yer verildiği görülür. Ayrıca eski tarih kitaplarında da Zülkarneyn'e dair rivayetler müstakil başlıklar altında yer 18 ZÜLKARNEYN almaktadır. Kaynaklarda Zülkarneyn'in isminin İskender olduğuna dair rivayetler bulunması sebebiyle, İslâm literatüründe Zülkarneyn ismi İskender ismi ile özdeşleşmiş ve buna bağlı olarak Makedonyalı İskender'in Zülkarneyn olduğu görüşü ortaya atılmış, bu doğrultuda nesir1 ve manzum eserler kaleme alınmıştır. Bu konuda en eski manzume Firdevsî'ye ait olup, Firdevsî'den sonra müstakil olarak kaleme alman ve aynı muhtevayı işleyen türdeş eserlere İskendernâme adı verilmiştir. İranlı Nizamî'nin yazdığı ilk İskendernâme'nin ardından yaygınlaşan ve zamanla Türk Edebiyatı'na da giren bu türde Çağatay Türkçesi ile Ali Şir Nevaî tarafından kaleme alman İskendernâme'den sonra, Osmanlı lehçesi ile yazılan Ahmedî’nin, Figânî'nin ve Cemâlî'nin İskendernâmeleri gelmektedir.2 Fakat bu çalışmamızda, Makedonyalı İskender'in hayatına dair hikâyeleri edebî bir dille anlatan eserlere yer verilmemiş, araştırmamızın gayesi gereği daha ziyâde müfessirlerin görüşleri üzerinde durulmuştur. İskendernâme türündeki edebî eserlerin dışında, H. 1180 / M. 1764 tarihinde yazılmış Zülkarneyn hakkında müstakil bir eser görüyoruz. Risale FîHakkı Zilkarneyn isimli bu eser, Müstakimzâde Süleyman Sa'âdeddîn'e aittir. Süleymaniye Kütüphanesi, Yazma Bağışlar 1387/8, v.l53a-155b'de kayıtlı olan bu eser, on iki varaklık bir risâleciktir. Aynı şekilde kaleme alınan iki risâlecik daha varsa da, yazarlarının kim olduğu bilinmemektedir.3 Bu eserlerde, Zülkarneyn konusunda kaynaklarda bulunan görüşlerin bir araya getirilmeye çalışıldığı görülür. Çeşitli milletlere mensup ilim adamlarınca bu konuda yapılan araştırmaların neticelerinin makaleler halinde yayınlanmasına XX. yüzyılda da devam edilmiştir. Bizim ulaşabildiğimiz; Ebu'l-Kelâm Âzâd, Nûru'1-Hakk Tenvîr, Vedî'a Tâhâ en-Necm, Abdullah b. İbrâhim el-Asker, Ahmed Hüseyin Şerefüddîn Ali, Habîbullah el-Mukaddesî, Mustafa Muhammed et-Tayr, Ömer etTayyibî, Sargon Erdem ve Prof. Dr. İskender Pala'ya ait makalelerin künyeleri Bibliyografya bölümünde verilmiştir. Bu araştırmalarda, Zülkarneyn'in başından geçenlere temas edilmekle birlikte, araştırma gayelerinin daha ziyade Zülkarneyn'in tarihî bir şahsiyet olarak kim olabileceği hususuna yönelik olduğu görülür. Aslında bu durum, hemen hemen ilk devirlerden itibaren bu konuda fikir beyan edenlerin çoğunda gözlenmektedir. Böylece Zülkarneyn'in kimliği konusunda onlarca fikir oluşurken, Kur'ân'da Zülkarneyn'in başından geçtiği anlatılan hâdiselere belli bir bakış açısı oluştuğu, bu bakış açısının da devirler boyu hiç değişmediği anlaşılmaktadır. Bu kitabın yazılmasında esas etkenin bu olduğu söylenebilir. 1 Vecihüddin Ebu'I-Muzaffer, Siret el-İskender, (c. I/H. 871, c. Il/H. 881) Süleymaniye Ktp. Ayasofya Kit. nr, 3003, 3004; es-Sûrî İbrahim b. Mufarrac, Siret el-İskender, Süleymaniye Ktp. Fatih Kit. nr. 4390 2 O. Saik Gökyay, "İskendernâme", İslam Ansiklopedisi, V/1089. 3 Zülkarneyn 'e Ait Risale, Süleymaniye Ktp. H. Hüsnü Paşa Kıt. nr. 76/11, v. 140-145; Risale İskender, f.Ü.E.F. Türkoloji Ktp. nr. 9201, v. 134b-136b. GİRİŞ 19 Zülkarneyn'in kimliğinden ziyâde, onun neler yaşadığı konusunda kaynaklarda bulunan görüşlerin sorgulanması ve âyetlere yeni bir bakış açısı ile yaklaşılması gerektiği fikrini bize veren, yine âyetler ve âlimlerin görüşleri olmuştur. Burada; satır aralarında bize ışık tutan, ilk döneme ait rivayetleri bize ulaştıran ve âyetleri yaşadıkları devrin ilmi seviyesi nisbetinde en güzel şekilde anlamaya ve anlatmaya çalışan bütün müfessirlerimizi saygıyla anıyoruz... Ölenlere Allah'tan rahmet diliyoruz. I. BÖLÜM Zülkarneyn Kıssasının Anlatıldığı Kehf Sûresi'nin Özellikleri "Kim Kehf Sûresi'nin başından -bir rivayete göre sonundanon âyet ezberlerse Mesih Deccâl'in şerrinden emin olur." Hadîs-i Şerîf KEHF SÛRESİ 23 A- Kehf Sûresi’nin genel özellikleri Kur’ân’ın 18. sûresi olup 110 âyetten4 meydana gelen Kehf Sûresi, bütünüyle Mekke’de inmiş5 bir sûredir. Kur’ân’da Allah’a hamd (ElHamdülillah) ile başlayan beş sûreden biridir. O beş sûre; Fâtiha, En’âm, Kehf, Sebe, Fâtır sûreleridir. Sûre, adını 9-31 'inci âyetlerinde anlatılan Ashâb- ı Kehf (=Mağara Arkadaşları) kıssasından almıştır. Sûre’nin nüzul sebebi (= iniş sebebi) olarak gösterilen bir hadîs rivayet edilmektedir. Bu hadîs, aynı zamanda sûrenin 83-98. âyetlerini oluşturan Zülkarneyn âyetlerinin de sebeb-i nüzulü olarak nakledilmesi dolayısıyla, “Zülkarneyn ve Zülkarneyn Âyetleri ile İlgili Rivayetler” bölümünde ele alacağız. B- Kehf Sûresi ile ilgili hadîsler 1) Kehf Sûresi Deccâl'e karşı silahtır Kaynaklarda Kehf Sûresi’nin fazileti ile ilgili iki sahih hadîsten bahsedilmektedir ki, bu hadîslerden birisinde Kehf Sûresi’nin okunuşu esnasında garip olayların meydana geldiği, diğerinde ise Kehf Sûresi’nin Deccâl’e karşı silah olduğu bildirilmektedir. Sözkonusu hadîslerden ikincisinin muhtevasını te’kid eden başka rivayetler de vardır ve bu rivayetlerin hemen hepsi aynı manada olmakla birlikte, sûrenin hangi âyetlerinin okunması gerektiği konusunda farklılıklar arzederler: Müslim ve Ebû Dâvud bu hadîsi şöyle nakletmişlerdir: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: ‘Kim Kehf Sûresi’nin başından - bir rivayete göre sonundan- on âyet ezberlerse, Mesih Deccâl’in şerrinden emin olur.’”6 Tirmizî ise okunması tavsiye edilen âyetleri; “Kehf Sûresi’nin başından üç âyet”7 şeklinde kitabına almıştır... Bu hadîs doğrultusunda Hz. Ali’den de şu söz rivayet edilir: “Kim Cuma 4 Bâzı âyetlerin iki ayrı âyet sayılmalarına, besmelenin âyet sayılıp sayılmamasına göre, âlimlerin bu sayı konusunda ihtilaf ettikleri görülmektedir: Basra âlimleri, 111; Küfe âlimleri, 110; Şâm âlimleri, 106, Hicaz âlimleri, 105 âyettir demişlerdir, bk. Âlûsî, RM, XV/199. 5 Sâbûnî, ST, II/181; İbn Abbâs'tan ve Katâde'den rivayet edilen bir habere göre, Kehf Sûresi'nin tamamı Mekke'de nazil olmuş, sâdece 28. âyeti Medine'de nazil olmuştur. Mukâtil'den rivayet edilen bir habere göre de, 1-30 ve 107-110 âyetleri hâricinde Mekke'de nazil olmuştur. Âlûsî, RM, XV/199; Ayrıca 83. ve 101. âyetlerinin Medîne'de nazil olduğu konusunda rivayetler de bulunmaktadır. Fakat bu rivayetler sûrenin bütünlüğüne bakıldığında şüpheli görülür. S. Ateş, YKÇT, V/283; Sûrenin bütünüyle indiği konusunda bir hadîs rivayet edilir: "Kehf Sûresi, bütün olarak yetmiş bin melekle birlikte indi." Âlûsî, RM, XV/199. 6 Kütüb-i Sitte [Müslim, Ebu Dâvud’dan], nu: 693, 11/497; Müfessirler de bu hadîse dikkat çekmişlerdir, bk. İbn Kesîr, TKA, IX/4931; Âlûsî, RM, XV/200. 7 Cem'u'l-Fevâid [Tirmizî] nu: 6750, IV/18. 24 ZÜLKARNEYN günü Kehf Sûresi’ni okursa; sekiz gün boyunca o kişi her türlü fitneden korunmuştur; Deccâl çıksa da o Deccâl’den korunur.”8 Her ne kadar okunması tavsiye edilen âyetlerin hangileri olduğu konusunda hadîslerde birlik yoksa da, Hz. Ali’nin sözü de dikkate alındığında; Deccâl’den korunmak için Kehf Sûresi’nin okunmasının tavsiye edildiğini söylememiz mümkündür. Bunun hikmeti nedir, Kehf Sûresi bizi Deccâl’den nasıl koruyabilir? Bu konuda âlimler; sûrede bulunan acaipliklere dikkat çekmişler, bunları anlayarak, düşünerek, kavrayarak okuyanların Deccâl’a karşı uyanık olacaklarını, böylece Deccâl’in fitnesine düşmekten kendilerini koruyacaklarını söylemişlerdir.9 Şu halde Kehf Sûresi manâ itibariyle bize öyle bir bakış açısı vermeli ki, bu bakış açısı bize Deccâl’in özünü anlatsın; Deccâl'in nereden gelebileceğine dair bir işaret, bir temel mantık kazandırsın. Çünkü, biz biliyoruz ki, ashab, âyetleri okur ve içine sindirir, âyetlerin ne demek istediğini anlamaya çalışırdı. O halde Kehf Sûresi’nin bize kazandıracağı bakış açısı, mantık ne olabilir? Bunun cevâbını âyetlerin ele alınması esnasında anlayışımızca ortaya koymaya çalışacağız. 2) Kehf Sûresi’nin okunması esnasında garip olaylar meydana gelmiştir “Bir zat Kehf Sûıresi’ni okuyordu. Yanında da iki uzun iple bağlı olan atı duruyordu. Derken etrafını bir bulut kapladı ve bu bulut ona yaklaşmaya başladı. Atı da bu durumdan huysuzlanmaya, ürkmeye başladı. Sabah olunca adam Resulullah (s.a.v.)’a gelip vak’ayı anlattı. Hz. Peygamber (s.a.v.) ona şu açıklamada bulundu: ‘Bu sekînet idi; Kur’ân için inmişti. ’”10 Buradaki “sekînet” kelimesi; “muhtar görüşe göre, kendisinde sükûnet ve rahmet olan bir mahluktur; beraberinde Kur’ân’ı dinleyen melekler vardır.”11 şeklinde açıklanmıştır. Kelime ile ilgili dikkati çeken bir husus da Kur’an’da “sekîne”nin geçtiği 6 ayetin 3’ünde (Tevbe 26, 40; Fetih 4) “gök orduları” ve “görülmez ordular” ifadelerinin geçmesidir. 8 İbn Kesîr, TKA, IX/4931. 9 Kurtubî ve Nevevî'nin görüşü olarak bk. Kütüb-i Sitte (Hazırlayanın açıklaması), II/498. 10 Kütüb-i Sitte [Buhârî, Müslim, Tirmizî'den], nu: 428, H/138; Bu haber için ayrıca bk. İbn Kesîr, TKA, IX/4931; Bir başka rivayette, okunan sûrenin Bakara Sûresi olduğu bildirilmekte ve; "Bir ara başını kaldırınca bir de ne görsün! Gökte şemsiye gibi bir şey ve içerisinde kandilimsi nesneler var." şeklinde hadîs devam etmektedir. Kütüb-i Sitte [Buhârî, Müslim'den], nu: 428, II/137. 11 Kütüb-i Sitte (Hazırlayanın açıklaması), H/138; Ayrıca, "sekînet" konusundaki görüşleri bir arada görmek isteyenler için bk. "Müslümanlarda ‘Sekîne’ Kavramı", Ignaz Goldziher, (Çev. Hatipoğlu M. Said), A.Ü.İ.D., sayı XXVI, s. 143-153, Ankara 1983. KEHF SÛRESİ 25 3) Kehf Sûresi’ni okuyan için bir nûr yaratılır Bilindiği gibi, bazı âyet ve duaların okunmasında çok sevap olduğuna dair haberler vardır. Bu cümleden olarak Kehf Sûresi’nin okunması halinde de büyük ecir alınacağını ve okuyan için bir nûr yaratılacağını bildiren hadîsler bulunmaktadır. Muteber hadîs kitaplarında yeralmayan bu hadîsleri İbn Kesîr’den naklediyoruz: “Kim Kehf Sûresi’ni cuma günü okursa, kendisi için ayağının altından bir nûr parlayarak bir direk biçiminde semâya doğru yükselir ve kıyamet günü onun yolunu aydınlatır; iki cuma arasında onun bağışlanmasına vesîle olur.”12 “Kim cuma günü Kehf Sûresi’ni okursa, onunla Beyt el-Atîk arasında nûrdan bir parlaklık belirir.”13 “Kim cuma günü Kehf Sûresi’ni okursa, onunla iki cuma arasını aydınlatan bir nûr belirir.”14 Bu hadîslerle aynı anlamda, fakat detayda bazı farklılıklar içeren başka hadîsler de mevcuttur. Sözkonusu bütün hadîslerin ortak tarafı; “Kehf Sûresi’nin Cuma günü okunduğu takdirde, okuyan için dünyada veya âhirette bir nûr yaratılacağı, o nûrun okuyana âhirette yardımcı olacağıdır.” diyebiliriz. C- Kehf Sûresi âyetlerinin muhtevası Kehf Sûresi; Kur’ân’ın dosdoğru bir kitap olduğu ve içinde eğrilik bulunmadığı konusundaki âyetlerle başlar ve; “Allah çocuk edindi.” diyenleri Kur’ân’ın uyardığına, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in inanmayanların küfrü dolayısıyla duyduğu üzüntüye işaret eden âyetlerle devam eder. Takip eden âyetlerde Ashâbı Kehf kıssası, üzüm bağı sahibi biri zengin diğeri fakir iki kişinin davranışlarının misallendirilmesi, Şeytan’ın Hz. Âdem’e secde etmemesi, Kur’an’da her çeşit misalin verildiği, inanmayanların durumu, Hz. Mûsa ile Allah katından verilmiş ilme sahip bir insanın seyahati ve Zülkarneyn kıssası anlatılır ve sûrenin sonuna doğru inanmayanlar için öbür dünyada terazi kurulmayacağı ve onların sonlarının cehennem olduğu, inananlar için Firdevs Cenneti'nin bulunduğu belirtilir. Nihayet; “De ki: ‘Ben de sizin gibi bir insanım; Tanrınızın bir tek Tanrı olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabbine yaptığı ibadete kimseyi ortak etmesin!’” şeklindeki 110. âyetle sona ermektedir. Kehf Sûresi’nde esas itibariyle üç kıssanın; insan havsalasının almadığı üç olayın anlatıldığı görülmektedir. 12 Abdullah İbn Ömer'den garip bir isnâdla nakledildiği ve mevkuf hadîs olduğu belirtilerek rivayet edilir. İbn Kesîr, TKA, X/4932; Ayrıca bk. Âlûsî, RM, XV/199-200. 13 Mevkuf hadîs olduğu belirtilerek, İbn Kesîr, TKA, X/4932. 14 Sahîh bir senetle geldiği belirtilerek, İbn Kesîr, TKA, X/4932. 26 ZÜLKARNEYN 1) Ashâb-ı Kehf kıssası Krallara ilah diye tapıldığı bir devirde, Allah’a inanan bir grup gencin bir mağarada yüzyıllarca çürümeden, bozulmadan uyumaları ve uyanmaları hadisesidir. İster yüzyıllarca uyuduktan sonra uyanılması, isterse yüzyıllar sonrasına çok kısa bir zaman diliminde varılması -başka bir ifade ile zamanda yolculuk- olarak düşünülsün, her iki şekilde de insan havsalasının almadığı bir hadise anlatıldığı muhakkaktır. 2) Hz. Mûsa ile kendisine Allah katından ilim verilen bir şahsın seyahatleri Hz. Mûsa (a.s. )’ın, “ledünnî ilme” (Allah katından bilgiye) sahip bir şahıs (Hz. Hızır) ile yaptığı seyahat ve seyahat esnasında o şahsın geleceği önceden bilmesi sebebi ile aldığı bazı tedbirlerle, bu tedbirlerdeki hikmetler anlatılmaktadır. “Ledünnî ilme” sahip şahsın geleceği bilmesi ve hadiseleri yönlendirmesi, insan aklının kavrayabileceği bir şey değildir. 3) Zülkarneyn’in seyahatleri Günümüze gelene kadar yeryüzünde uzak batıda bir yere, uzak doğuda bir yere ve iki dağın arasında bir yere seyahat ettiği düşünülen Zülkarneyn’in, âyetler üzerinde düşünüldükçe uzaya seyahat etmiş olabileceği fikri ağırlık kazanmaktadır. Her ne kadar bu görüş tâ ilk devirlerde bile telaffuz edilmişse de, böyle bir seyahatin insan gücünü aşacağı gerekçesiyle mümkün olamayacağı iddia edilmiştir. Oysa, yukarıda bahsi geçen Kehf Sûresi’ndeki diğer iki kıssanın insan aklının kavrayamadığı hadiseler olması bile, Zülkarneyn’in seyahatlerinin öyle kolaylıkla anlaşılabilir seyahatler olmadığına işaret etmektedir. II. BÖLÜM Zülkarneyn’in Kimliği “Sana Zülkarneyn’den sorarlar. De ki: ‘Size ondan bir hâtıra okuyacağım’” (Kehf Sûresi 83) ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 29 A- Zülkarneyn Ayetleri (Kehf Sûresi 83-99) � اﻟﺮ ْﺣ ٰﻤﻦ ﱠ ا� ﱠ اﻟﺮ ِﺣ� ِﻢ ِ� ْﺴ ِﻢ ِ � ُ � َ َْْ ن � � ُ ْ � �َ �ْ� ﱠ �ﱠ �ُ ف ْ َ َ َ � ََ �﴾ ِاﻧﺎ َﻣ�ﻨﺎ ﻟﻪ ِ ي٨٣﴿ نط ﻗ ْﻞ َﺳﺎﺗﻠﻮا ﻋﻠ ْ�� ْﻢ ِﻣﻨﻪ ِذﻛﺮاط و� ْﺴ ��ﻠﻮﻧﻚ ﻋﻦ ِذى اﻟﻘﺮﻧ �ي َْ َ﴾ َﺣ تﱣٓى ا َذا َب �ﻠ َﻎ َﻣ ْﻐﺮب٨٥﴿ ﴾ َﻓ �ﺎ ْﺗ َﺒ َﻊ َﺳ َب �بﺎ٨٤﴿ �ء َﺳ َب �بﺎﻻ ٍْ َا� ْرض َو �ا َﺗ ْي َﻨ ُﺎە ِﻣ ْﻦ �ك ﱢﻞ ش ِ ي � � � ٓ ُ َ َ � � ْ َ َْ َ َ ََ َ َ َ َ َ َ َُْ ُ ف َْ ن ْ � ﱠ ْ اﻟﺸ ﻣﺎط ﻗﻠ َﻨﺎ َ�ﺎ ذا اﻟ َﻘ ْﺮَﻧ ْي ن ن ِا ﱠﻣﺎ ان ﻮ ﻗ ﺎ ﻫ ﺪ ﻨ ﻋ ﺪ ﺟ و و ﺔ ﺌ ﻤ ﺣ ن ﻋ � ب ﺮ ﻐ ﺗ ﺎ ﻫ ﺪ ﺟ و ﺲ ﻤ ي ِ ٍ ِ � � �ي � َ ُ َ ﱢ َ َ ﱠٓ � ْ َ ﱠ ُ ُ َ ُ ﱢ � ﱡ َ � � � � َ َ �ﺎل ا ﱠﻣﺎ َﻣ ْﻦ ﻇﻠ َﻢ ﻓ َﺴ ْﻮف ﻧ َﻌﺬ ُبﻪ ﺛ ﱠﻢ ُﻳ َﺮد ِا ﴾ ﻗ٨٦﴿ ﻴﻬ ْﻢ ُﺣ ْﺴﻨﺎ ﻓ ﺬ ﺗﻌﺬب وِاﻣﺎ ان ﺗﺘ ِﺨ ِ ِ � ٓ ُ �َ � � � � � ُ � ََ ُ َ ﱢ ۚ َ ﴾ َوا ﱠﻣﺎ َﻣ ْﻦ ا َﻣ َﻦ َوﻋ ِﻤ َﻞ َﺻ ِﺎﻟﺤﺎ ﻓﻠﻪ َﺟ َﺰ ًاء اﻟ ُﺤ ْﺴ فٰى٨٧﴿ َ ﱢر� ِﻪ ﻓ ُ� َﻌﺬ ُبﻪ ﻋﺬابﺎ ﻧ�ﺮا � َ َ َ َ ْ� ُ ﱠ َ تﱣٓ َ َ � َ َ ْ َ ﱠ ُ� ُ َُ َ َ ْ ْ � ْ َ ُ ْ �ط ا � � ﺎ ﻧ ﺮ ﻣ ا ﻦ ﻣ ﻪ ﺲ ﻤ اﻟﺸ ﻊ ﻠ ﻄ ﻣ ﻎ ﻠ ب ا ذ ا ى ﺣ ﴾ ٨٩ ﴿ بﺎ ب ﺳ ﻊ ـﺒ ﺗ ا ﻢ ﺛ ﴾ ٨٨ ﴿ ِ ِ وﺳﻨﻘﻮل ﻟ ِ � � � ْ َ ْ � َْ ُ ْ ْ ُ� ْ َ ْ َ ْ � ْ َ �َ ُ � ْ َ َ َ َ َ َ � د ﴾ ﻛ ٰﺬ ِﻟﻚط َوﻗﺪ ا َﺣﻄﻨﺎ٩٠﴿ وﻧ َﻬﺎ ِﺳ ت�اﻻ ِ وﺟﺪﻫﺎ ﺗﻄﻠﻊ ﻋ� ﻗﻮ ٍم ﻟﻢ ﻧﺠﻌﻞ ﻟﻬﻢ ِﻣﻦ � ُ َ� ﴾٩١﴿ ِب َﻤﺎ ﻟﺪ ْ� ِﻪ ﺧ بْ�ا Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla 83. “Sana Zülkarneyn’den sorarlar. De ki: ‘Size ondan bir hatıra okuyacağım.’ 84. Biz; ona yeryüzünde imkân sağladık ve ona herşeyden bir sebeb verdik. 85. O da bir sebebi izledi. 86. Nihayet, Güneş'in battığı yere varınca, onu karabalçıklı/sıcak bir gözede/gözde batar buldu. Onun yanında bir de kavim buldu. Dedik ki: ‘Ey Zülkarneyn; ya bunlara azap edersin, ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın!’ 87. Dedi: ‘Zulmedene azap edeceğiz! Sonra Rabbine döndürülecek; O da onu görülmedik bir azaba çeker! 88. Fakat inanıp iyi iş yapan kimseye de en güzel mükâfaat vardır. Ve ona, buyruğumuzdan, kolay olanı söyleyeceğiz.’ 89. Sonra bir sebebi daha izledi. 90. Bir süre sonra, Güneş'in doğduğu yere varınca, onu (Güneş'i), kendilerine ondan (Güneş'ten) başka bir örtü yapmadığımız bir topluluğun üzerine doğar buldu. 91. İşte böyle! Biz; onun yanında olan her şeyi hubr olarak (=bütün inceliklerini ve hakikatini bilme bakımından) kuşatmıştık.. 30 ZÜLKARNEYN � َ َ َ َْ� ُ ﱠ َ ُ � َ َ َ تﱣٓ َ َ � َ َ ْ نَ ﱠ ﱠ ْ َ َ َ ْ ُ َ َ ْ � ﻻ ن ﺑ ﻎ ﻠ ب ا ذ ا ى ﺣ وﻧ ِﻬﻤﺎ ﻗﻮﻣﺎ � ��ﺎدون د ﻦ ﻣ ﺪ ﺟ و ﻦ ﻳ ﺪ اﻟﺴ ﴾ ٩٢ ﴿ بﺎ ﺛﻢ اﺗﺒﻊ ﺳب ِ ي ِ ِ � َ ْ َ � َ َ � َ َْْ ض ﱠ َ� ُ َ َ َ � ُ َ ُ ْ ُ َ ض ً َْ َ َُ َْ ْا� ْرض َﻓ َﻬﻞ � ون ﺪ ﺴ ﻔ ﻣ �ج ﺟ ﺄ ﻣ و �ج ﺟ ﺄ � ن ا ن ﻧ ﺮ ﻘ اﻟ ا ذ ﺎ � ﻮا ﺎﻟ ﻗ ﴾ ٩٣ ﴿ � �ﻔﻘﻬﻮن ﻗﻮ ِ ي ِ ِي � � � َ َ َ َ � َ ْ َََُْ َََْ َ َ ْ َ ْ � �َ � ْ َ َ � ُ َ ْ َ ﱢ ٌ�ْ�ﻪ َر ﱢي َﺧ ي ن ﴾ ﻗﺎل ﻣﺎ ﻣ� يي ِﻓ ِ ۪ب ي٩٤﴿ ﻧﺠﻌﻞ ﻟﻚ ﺧﺮﺟﺎ ﻋ� ان ﺗﺠﻌﻞ ﺑيﻨﻨﺎ و�يﻨﻬﻢ ﺳﺪا ۙ� ْ َ ْ ُ َ ْ َ َ ْ � َ ْ َ ْ َ ْ � َ � ُ ن ُ ﱠ َ ٓ� ُ ن ُ َ َ � َ ط َ تﱣ ٰ َ �ﺪ ﺣى ِاذا ﺳﺎوى ِ ﻮي ز�ﺮ اﻟﺤ ۪ﺪ ﴾ اﺗ ِ ي٩٥﴿ ﻮي ِبﻘﻮ ٍة اﺟﻌﻞ ﺑيﻨ�ﻢ و�يﻨﻬﻢ ردﻣﺎ ﻓﺎ ِﻋﻴﻨ ِ ي � َ ْ ْ � َٓ ْ فَ ﱠ َ َ ْ ف َ َ ْ ُ ُ ط َ تﱣٓ َ َ َ � ُ َ ۙ � َ َ � ُ ن ْ ْ �ط ﴾٩٦﴿ ﻮى اﻓ ��غ ﻋﻠ� ِﻪ ِﻗﻄﺮا ن ﻗﺎل اﻧﻔﺨﻮا ﺣى ِاذا ﺟﻌﻠﻪ ﻧﺎرا ﻗﺎل اﺗ ِ ي � ﺑ ين اﻟﺼﺪﻓ ي ُٓ َ ْ َ َ َ ٰ َ َ ٌ َ َ ۚ � َْ ُ� ُ ََ ُ ﺎﻋﻮا �ا ْن َ� �ﻈ َﻬ ُﺮ ﻓﻤﺎ اﺳﻄ ﺎل ﻫﺬا َر ْﺣ َﻤﺔ ِﻣ ْﻦ َر ب ﱢ يي ﻓ ِﺎذا ﴾ ﻗ٩٧﴿ وە َو َﻣﺎ ْاﺳﺘﻄﺎﻋﻮا ﻟﻪ ﻧﻘبﺎ � َ َٓ َ َ ْ ُ َ ﱢ َ َ � ُ َ �ٓ َۚ َ � َ َ ْ ُ َ ﱢ ُ﴾ َو َﺗ َﺮ �� َﻨﺎ َب ْﻌ َﻀ ُﻬ ْﻢ َﻳ ْﻮ َﻣﺌﺬ َ� ُﻤ�ج٩٨﴿ ﻘﺎط ﺟﺎء وﻋﺪ ر ب يي ﺟﻌﻠﻪ د�ﺎء و�ﺎن وﻋﺪ ر ب يي ﺣ ٍِ ۙ� َ ُ َ ض� َب ْﻌﺾ َو ُﻧﻔ َﺦ ض� ﱡ اﻟﺼ ﴾٩٩﴿ ﻮر ﻓ َﺠ َﻤ ْﻌﻨﺎﻫ ْﻢ َﺟ ْﻤﻌﺎ � � ِ ِي ۪ي 92. Sonra yine bir sebebi izledi. 93. Nihayet, iki sedd/südd arasına ulaştı. (Orada) o ikisinden (iki sedden/süddden) başka bir de kavim buldu ki; neredeyse söylenen tek bir sözü bile anlamıyorlardı. 94. Dediler: ‘Ey Zülkarneyn! Ye’cüc-Me’cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir sedd/südd yapman şartıyla sana vergi verelim mi?’ 95. Dedi: ‘Rabbim’in bana kendisinde imkân sağladığı şey daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de, onlarla sizin aranıza kat kat engel çekeyim. 96. Bana demir kütleleri getirin!’ (dedi). İki sadefin arası eşit olunca; ‘Körükleyin!’ dedi. Onu ateş haline koyunca da; ‘Getirin bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim’ diye seslendi, 97. Artık onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler. 98. Dedi: ‘Bu, Rabb’imden bir rahmettir! Rabb’imin vaadi gelince onu yerle bir eder ve Rabb’imin vaadi haktır!’ 99. O gün onları bırakmışızdır; birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûra da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır.” ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 31 B- Zülkarneyn ve Zülkarneyn âyetleri ile ilgili rivayetler Allahu Te'âlâ; “Sana Zülkarneyn’den sorarlar. De ki: ‘Size ondan bir hatıra okuyacağım’” buyurmuştur. Âyetten açıkça anlaşıldığı üzere, birileri Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Zülkarneyn hakkında soru sormuşlardır. Zülkarneyn âyetlerinin sebeb-i nüzulü (=iniş sebebi) olan bu soru hâdisesi ile ilgili birden fazla rivayet bulunmaktadır. Bu rivayetlerin bir kısmı çok teferruatlı rivayetler olmakla birlikte, nüzul sebebi açısından iki temel görüşü yansıttıkları söylenebilir. Bazı rivayetler, Zülkarneyn hakkında soru soranların Yahudiler olduğunu söylerken; bazıları Yahudilerin bilgilendirdiği müşrikler olduğunu haber vermektedir. Bu sebeble müfessirlerin hemen hepsi, Zülkarneyn hakkında soru soranların müşrikler veya Yahudiler olabileceğine kitaplarında işaret etmektedirler.15 Belli başlı hadîs kitaplarında Zülkarneyn’le alâkalı hadîse rastlanmazken, Ebû-Dâvud’un Sünen’ine aldığı; “Üzeyr peygamber midir, bilmiyorum.”16 şeklindeki hadîs, bazı kitaplarda Zülkarneyn hakkında nakledilmiştir.17 Bu hadîs de dahil olmak üzere kaynaklarda bulunan rivayetlerin pek çoğunun zayıf, bazılarınınsa tefsirlere; “Denilir ki:” şeklinde alınmış haberler olduğu görülmektedir. Bu haberlerin bir kısmının İsrâilî rivayetleri nakletmekle suçlanan Vehb b. Münebbih ve Ka’b el-Ahbâr kaynaklı olduğu dikkat çekmektedir. Nitekim müfessirler, bu tür rivayetleri “İsrâiliyat” olarak kabul edip itibar olunmaması gerektiğini söylemişlerse de, elde kesin bilgi bulunmaması sebebiyle, bunları bizzat yine kendileri nakletmekten geri kalmamışlardır. Pek çok âlim tarafından tenkit edilmiş olan bu rivayetlerden bazılarını Zülkarneyn hakkında söylenenlerinin belli başlılarını bir araya toplamak adınabu bölüm içerisinde vermememiz sanırız yerinde olacaktır. Ayrıca; “sahabenin ve âlimlerin görüşleri” şeklindeki bazı rivayetleri de, ilerideki bölümlerde yeri geldikçe vermenin daha uygun olacağı kanaatindeyiz. 1) Zülkarneyn âyetleri Yahudilerin imtihan maksadıyla soru sormaları üzerine nazil olmuştur “Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Yahudiler demişler ki: ‘Ey Muhammed! Sen ancak İbrahim’i, Mûsâ’yı, Îsâ’yı ve benzeri diğer peygamberleri anlatıyorsun. Çünkü onlarla ilgili haberleri bizden işittin. Şimdi sen bize, Allah’ın Tevrat’ta 15 Beydâvî, ETET, III/273; Âlûsî, RM, XVI/24; Ayrıca, Ashâb-ı Kehf konusundaki soruyu müslümanların, Zülkarneyn hakkındaki soruyu ise müşriklerin sormuş olabileceği görüşü bulunmaktadır, bk. S. Ateş, YKÇT, V/321. 16 Kütüb-i Sitte [Ebu Davud, Sünnet 14, (4674)], nu: 5002, XIV/59. 17 Âlûsî, /?/VI, XVI/31. 32 ZÜLKARNEYN ancak bir yerde zikrettiği peygamberden haber ver!’ ‘O kimdir?’ dedi. ‘Zülkarneyn!’ dediler.”18 Zülkarneyn âyetlerinin Yahudilerin sorusu üzerine nazil olduğuna dair bir başka haber de; “Yahudiler, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Zülkarneyn’den sordular da, Allahu Te’âlâ bu âyeti ve devamını indirdi.”19 şeklinde Katâde’den rivayet edilmektedir. 2) Zülkarneyn Ye’cüc-Me’cüc’ün ve yüzleri köpek yüzüne benzeyen mahlukların yanına kadar yükseldi Zülkarneyn âyetlerinin Yahudilerin sorusu üzerine nazil olduğunu bildiren ve bu konudaki en hacimli rivayetlerden biri olan bir başka rivayet de şöyledir: “Ukbe b. Âmir dedi ki: ‘Bir gün Resûlullah (s.a.v.)’e hizmet ediyordum, huzurundan çıktım. Kitap ehlinden bir topluluk bana rastlayıp; ‘Biz Resûlullah’a soru sormak istiyoruz; izin iste!’ dediler. Ben de girdim, haber verdim. Peygamber; ‘Onların benimle ne işleri var? Ben Allah’ın bildirdiğinden başkasını bilmem!’ buyurdu. Sonra; ‘Bana su dök!’ dedi. Abdest aldı, namaz kıldı. Namazı bitirdiğinde yüzünde bir sevinç ifadesi farkettim. Sonra Peygamber; ‘Onları ve ashabımdan kimi görürsen içeri al!’ buyurdu. Bunun üzerine onlar içeri girdiler, Peygamberin huzurunda dikildiler. Peygamberimiz buyurdu ki: ‘İsterseniz kitabınızda yazılı bulduğunuz şeylerden sorun cevap vereyim; isterseniz, size (doğrudan) ben bilgi vereyim!’ Bunun üzerine onlar; ‘Sen bilgi ver!’ dediler. Peygamber; ‘Zülkarneyn’den ve kitabınızda bulduğunuz şeylerden soruyorsunuz.’ buyurdu. ‘O bir Rum genci idi. Geldi ve Mısır ile İskenderiye şehirlerini inşa etti. İnşâatı tamamlayınca bir melek onu gökyüzüne yükseltti ve ona dedi ki: ‘Ne görüyorsun?’ O dedi: ‘İki şehir ve şehirler görüyorum.’ Sonra melek onu tekrar yükseltti ve dedi: ‘Ne görüyorsun?’ O dedi: ‘Bir şehir görüyorum.’ Sonra melek onu tekrar yükseltti ve dedi: ‘Ne görüyorsun?’ O dedi: ‘Yeryüzünü.’ Melek dedi ki: ‘Bu deniz dünyayı kaplamıştır. Allah beni sana gönderdi ki, cahile öğretesin, âlime sebat ettiresin.’ Sonra melek onu sedde götürdü. O sedd iki orta büyüklükteki dağdan ibaretti. Onun üzerinde bulunan her şey kaygan şeylerdendi. Sonra onu Ye’cüc-Me’cüc’ü (onların bulunduğu yeri) geçene kadar götürdü. Daha sonra yüzleri köpek yüzüne benzeyen ve Ye’cücMe’cüc’le savaşan bir kavmin olduğu yere götürdü. Sonra onu, yüzleri köpek yüzüne benzeyen kavimle savaşan başka bir kavmin yanına yükseltene kadar götürdü.”20 18 age., XVI/29. 19 el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzul, (Çev. Necati Tetik, Necdet Çağıl), Erzurum 1994, s. 333. 20 "Ebu Kerîb, Zeyd b. Hubâb, İbn Lehî'a, Abdurrahman b. Ziyad b. En'am, Şeyheyn ve Ukbe b. Âmir" senedi ile rivayet edilmiştir. Taberî, CB, XVI/6, 7. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 33 Bu rivayetin baş tarafı bir kısım tefsirde sebeb-i nüzule dair bir rivayet olarak nakledilirken, haberin son kısmı garip bulunarak verilmemiş, ya haberin devamı yokmuş gibi davranılarak ikinci kısmından hiç bahsedilmemiş,21 ya da haberin ikinci kısmına işaret edilmiş, fakat senedi zayıf ve garip olduğu gerekçesiyle kesilmiştir. Bu hususu en açık şekilde İbn Kesîr’de görmekteyiz. İbn Kesîr bu haberi tenkide tâbi tutar ve senedi zayıf bir hadîs olarak sadece baş tarafını nakleder. Hadîsi naklettikten sonra yaptığı yorumsa oldukça ilginçtir: “‘Zülkarneyn Rûm asıllı bir delikanlı idi. İskenderiye’yi o kurmuştu. Bir melek onu göğe yükseltmiş ve sedde kadar götürmüştü. Orada yüzleri köpek yüzü gibi olan bir kavmi görmüştü.’ Daha uzun uzadıya nakledilen bu rivayet çirkinliklerle doludur ve onun Hz. Peygamber’e ref'i sahîh değildir. Daha çok İsrâiloğulları’nın haberlerinden aktarmadır. Ne gariptir ki, Ebû Zür'a er-Râzî, çok değerli bir yere sahip olmasına rağmen, bu rivayeti bütünüyle Delâ’il en-Nübüvve isimli eserinde nakletmiştir. Bu, onun için garip bir nakildir ve onun naklettiğinde de münker taraflar vardır.”22 Görüldüğü gibi İbn Kesîr, Ebû Zür’a’ya güveniyor, fakat öte yandan eserinde bu habere yer vermesinin sebebini anlayamadığını ifade ediyor. Zülkarneyn’in Rûm asıllı olamayacağını söyleyerek haberi tenkide devam eden İbn Kesîr’in itirazının, haberin muhtevasının imkân-dışılığına olan kanaatinden ileri geldiği anlaşılmaktadır. Zira, Zülkarneyn’in göğe yükseldiğine dair bir başka rivayeti ele alırken bu tür haberleri genel olarak tenkit etmiş ve; “Bir insanın böyle bir şeye gücü yetmez.”23 şeklinde tenkidine esas teşkil eden noktayı ifade etmiştir. 3) Kehf Sûresi müşriklerin Yahudilerden öğrendiği üç soruyu sormaları üzerine nazil olmuştur “Nadr b. Harîs Kureyş’in şeytanlarından idi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e eziyet ederdi, düşmanlığa kalkışırdı. Hire’ye gitmiş, orada Rüstem ve İsfendiyâr hikâyelerini öğrenmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir mecliste oturup Allah’ı andığı ve geçmiş ümmetlerin başlarına gelen felaketleri kavmine anlattığı zaman, kalkar kalkmaz, Nadr arkasından gelip o meclise oturur; ‘Ey Kureyş topluluğu; vallahi ben ondan daha güzel konuşurum. Geliniz size onun anlattıklarından daha güzelini anlatayım!’ derdi; sonra onlara İran padişahlarından anlatırdı. Kureyş bunu Utbe b. Mu’ayt ile beraber Medine’deki Yahudi bilginlerine göndermişler ve demişler ki, ‘Onlara Muhammed’den ve vasıflarından sorunuz ve sözlerinden haber veriniz. Çünkü onlar, eski kitap ehlidir. Onlarda peygamber ilminden bizde 21 E. H. Yazır, HDKD, V/381; Ayrıca, Kadı Beydâvî de, haberin baş tarafını eserine aldığı halde, ikinci kısmını almamıştır. Beydâvî, ETET, III/273. 22 İbn Kesîr, TKA, X/5062. 23 İbn Kesîr, TKA, X/5063. 34 ZÜLKARNEYN bulunmayan bilgiler vardır.’ Bu maksatla ikisi çıkıp Medine’ye varmışlar, dedikleri gibi Yahudi bilginlerine sormuşlar. Yahudi bilginleri demişler ki: ‘Ona şu üç şey hakkında sorunuz: 1. O gençlerden ki, önceki zamanda gittiler. İşleri ne idi? Çünkü, bunların hikayesi tuhaftır. 2. O dolaşan adamlardan ki, onlar dünyanın doğusuna ve batısına ermişlerdi, bunun kıssası nedir? 3. Ruhtan sorunuz. O nedir? Eğer size onlar hakkında bilgi verirse peygamberdir, ona uyunuz; yoksa bir falcıdır, istediğinizi yapınız.’ Bunun üzerine Nadr ve arkadaşı Mekke’ye geri dönüp Kureyş’e; ‘Size Muhammed ile aramızı halledecek şey getirdik.’ diyerek Yahudilerin dediklerini haber vermişler ve gelip Hz. Peygamber’e sormuşlar. Hz. Peygamber; ‘Sorduklarınıza yarın cevap veririm.’ buyurmuş. İstisna yapmamış, yâni; ‘İnşaallah, Allah dilerse.’ dememiş, onlar da gitmişler. Hz. Peygamber on beş gece durmuş, vahiy gelmemiş. Hattâ Mekke halkı; ‘Muhammed bize yarın cevap vereceğine söz verdi. Halbuki bugün onbeşinci gündür, sorduğumuza cevap vermiyor.’ diye dedikoduya başlamışlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber çok sıkılmıştı. Derken Cebrail Yüce Allah’tan Ashâb-ı Kehf (=Mağara Arkadaşları) Sûresi ile geldi.”24 Bu rivayet; “Sana ruhtan sorarlar.” (İsrâ 85) âyetinin sebeb-i nüzulü olarak da gösterilmişse de, aynı âyetin sebeb-i nüzulüne dair sahih olan bir hadîsle çatışmaktadır.25 Bu hususa dikkat çeken Elmalılı, haberi naklettikten sonra, altı yönden tenkit ederek, haberin sıhhatli bir haber olmadığını belirtmektedir.26 Ayrıca, sözkonusu rivayetin sahîh hadîs kitaplarında bulunmadığını da vurgulayan müfessir, sûrenin iniş sebebinin 4. âyette geçen; “Allah çocuk edindi.” sözü ile ilişkili olması gerektiğini söyler. 4) Zülkarneyn hakkındaki en hacimli rivayet Vehb b. Münebbih’in rivayeti “Zülkarneyn, Rumların yaşlılarından bir yaşlı kadının oğluydu. O kadının Zülkarneyn’den başka çocuğu da yoktu. Adı İskender(is) idi, ama ona Zülkarneyn 24 İbn Hişam'dan naklen, E. H. Yazır, HDKD, V/335-336; Ayrıca, bu haberi Seyyid Kutub esas kaynak olan İbn İshak'tan nakletmiştir. Haberin başında da; "Bana Mısırlı bir ihtiyar anlattı, bundan kırk küsur sene önce gelmişti yanımıza.. Ona İkrime anlatmış, ona İbn Abbas nakletmiş ve demiş ki:" ibaresi bulunmaktadır. S. Kutub, FZK, XI/460; el-Vahidî, age., s. 325. 25 Kütüb-i Sitte [Buhârî, Müslim, Tirmizî], nu: 688, II/488; el-Vahidî, age., s. 325. 26 Haberin senedinde "Mısırlı bir şeyh" şeklinde bilinmeyen bir şahıs bulunması; Buhârî ve Müslim'de bulunan rûh hakkındaki habere muhalif olduğu; Ashâb-ı Kehf in genel bir kanaat olarak Hıristiyanlık tarihi içinde yer aldığı, Yahûdîlerin bunu kabul etmeyeceklerinden dolayı böyle bir soru sormayacakları; "Kehf Sûresi'nde bu üç sorudan sadece ikisine cevap verilmiş, ruhla ilgili soru ise İsrâ Sûresi'nde cevaplandırılmıştır." demenin doğru olmayacağı, yâni üç soruya da aynı sûrede cevap verilmemiş olması; Ashâb-ı Kehf kıssası âyetlerinin "Sana ... sorarlar" tarzında başlamamış olması; haberde bulunan "üzüntüden dolayı azarlama vardır" sözünün kabul edilemeyeceği, çünkü âyette azarlama değil irşâd ve takviye olduğu, hususlarında tenkit eder. E. H. Yazır, HDKD, V/338. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 35 denilirdi. Başının iki yanında bakırdan iki çıkıntı vardı. Yaşı rüşte ulaştığında salih bir kul oldu. Allahu Te'âlâ ona şöyle buyurdu: ‘Ey Zülkarneyn! Seni yeryüzü halkının çoğunluğunu teşkil eden çeşitli dillere sahip yeryüzü ümmetlerine gönderdim. Onlardan iki ümmet, dünyanın boylamasına iki ucundadırlar. İki ümmet de, dünyanın enlemesine iki ucundadırlar. Yeryüzünün ortasında da ümmetler vardır; insanlar, cinler ve Ye’cüc-Me’cüc bunlardandır. Yeryüzünün boylamasına bir ucunda bulunan ümmet Güneş’in battığı yerdedir ve onlara Nâsik denilir. Diğer ümmet de Güneş'in doğduğu yerdedir; onlara da Mensek denilir. Yeryüzünün enlemesine iki ucundan biri olan arzın sağ ucunda bulunan kavme Havil denilir; diğer sol ucundaki kavme de Tâvil denilir.’ Allahu Te’âlâ bunları söyleyince; Zülkarneyn dedi: ‘Ya Rabbî! Sen’den başka kimsenin güç yetiremeyeceği bir işe beni gönderdin. Beni gönderdiğin bu kavimler hakkında bilgi ver. Onlara hangi kuvvetle üstün gelirim; hangi toplulukla galebe çalarım; hangi hile ile onları oyuna düşürürüm; hangi sabırla tahammül ederim; hangi lisanla onlarla konuşurum; onların lisanlarını nasıl anlarım; hangi kulakla sözlerini işitirim; hangi gözle onları görebilirim; hangi delille onlara düşmanlık ederim; hangi kalble onları hissederim; hangi hikmetle onların işlerini idare ederim; hangi ölçü ile aralarında adil davranırım; hangi kanunla hapsederim; hangi bilgi ile aralarını bulurum; hangi ilimle işlerini düzenlerim; hangi elle onlara saldırırım; hangi adamla onlara boyun eğdiririm; hangi güçle onları zaptederim; hangi ordu ile onlarla savaşırım; hangi yumuşaklıkla onları dost ederim? Bütün bunlar bende yoktur. Yâ Rabbî! Senin söylediğin şeyi yapmaya güç, kuvvet yetmez! Sen bir nefsi gücünün yettiğinden başkasıyla mükellef kılmayan, gücünün yeteceğinden başkasını nefse yüklemeyen Rabbimsin! Sen nefsi kahr ve helak etmeyen, bilakis ona merhamet eden, şefkat gösterensin!' Allahu Te’âlâ buyurdu: ‘Sana yüklediğim yük için güç vereceğim, göğsünü açacağım; her şeyi işiteceksin. Anlayışını artıracağım, her şeyi anlayacaksın; lisanını genişleteceğim, her şeyi konuşacaksın; işitmeni açacağım, her şeyi işiteceksin; görüşünü artıracağım, her şeyi göreceksin; işini düzenlerim, her şeyi sağlam yaparsın; sana her şeyi öğretirim, bir şey önüne geçemez; seni korurum, sana bir şey zarar veremez; seni desteklerim, seni bir şey yıkamaz; senin heybetini artırırım, bir şey sana galib gelemez; kalbini güçlendiririm, bir şey seni korkutamaz; ışığı karanlığı senin emrine veririm, senin askerlerinden olurlar; ışık sana yol gösterir, karanlık seni arkandan takip eder. Aklını kuvvetlendiririm, seni bir şey nefsin hoşlandığı şeye meylettirmez; senin elindekileri artırırım, her şeye galip gelirsin; saldırı gücünü artırırım, her şeyi yıkarsın; sana vakar veririm, her şey sana yönelir!’ Bunlar söylendikten sonra, Güneş’in battığı yerin yanındaki ümmete gitti. Onlar, sayılarını ancak Allah’ın bileceği kadar kalabalıktı. Onların kuvvetlerinin 36 ZÜLKARNEYN ve savaşçılıklarının önüne de Allah’tan başka kimse geçemezdi. Lisanları muhtelif, arzuları kalmamış, kalpleri darmadağındı. Zülkarneyn, bu durumu görünce karanlığı çoğalttı. Etraflarını, karanlıktan üç saf askerle kuşattı. Karanlık; onları her yönden sardı, onları bir yerde toplayana kadar üzerlerine çöktü. Sonra ışığı üzerlerine tuttu; onları, Allah’a inanmaya ve O’na ibadet etmeye davet etti. İçlerinden bir kısmı inandı, bir kısmı inanmadı. Ondan yüz çevirenlere yöneldi, karanlığı onların üzerine gönderdi. Karanlık; onların ağızlarına, burunlarına, kulaklarına, içlerine girdi. Evlerine, avlularına, altlarından ve üstlerinden her yönden örtülerinin içine girdi. Karanlığın içinde dalgalandılar, şaşırdı kaldılar. Helak olmaktan korktuklarından, hep bir ağızdan ona bağırdılar. Zülkarneyn, onların içinden bağıranları gördü, onları esir aldı; onlar da onun dâvetine katıldılar. Mağrib halkından da bu şekilde büyük bir ordu hazırladı. Sonra onlara kumandanlık ederek onları götürdü. Karanlık onları arkalarından takip etti, etraflarını kuşattı. Işık onların önünde, onları götürüyor, yol gösteriyordu. O, arzın sağ tarafına doğru yürüyordu; Havil denen, arzın sağ ucundaki kavmin yanına gitmek istiyordu. Allah; elini, kalbini, görüşünü, aklını, bakışını, danışmasını emrine verdi. Danıştığı zaman hata etmez, bir iş yaptığı zaman sağlam yapardı. Gitti, kendisini denize kadar veya suya kadar takip eden kavme komutanlık etti. Nal kadar küçük tahtalardan gemiler inşâ etti. Onları bir saatte düzenledi. Sonra yanında olan o ümmetin, o ordunun hepsini gemilere bindirdi. Nehirleri ve denizleri geçince, gemileri söktü. Herkese bir tahta verdi ve dağıtırken bir zorluk çekmedi. Hâvil’e ulaşana kadar onun hızı kesilmedi. Orada da Nâsik’e yaptığı gibi yaptı. Oradan ayrılınca, Güneş’in doğduğu yerin yanındaki Mensek’e varana kadar arzın sağ tarafına gitmeye devam etti. Orada da daha önceki iki topluluğa yaptığı gibi yaptı; ordu topladı. Sonra tekrar yerin sol bölgesine yöneldi; Tâvil’e gitmek istedi. O topluluk, Hâvil’in hizasındaydı. Her iki topluluk da, karşılıklı, yeryüzünün enlemesine uçlarındaydılar. Oraya varınca da daha önce yaptığı gibi asker topladı. Oradan ayrılınca cinlerin, Ye’cüc-Me’cüc’ün ve diğer insanların bulunduğu yeryüzünün ortasına yöneldi; doğu tarafında, Türk bölgesinde bir yola ulaştı. Salih insanlardan olan bir topluluk ona dedi ki: ‘Ey Zülkarneyn! Şu iki dağın arasında Allah’ın mahlukatından bir topluluk var. Onlardan çoğu insanlar gibi ama, dört ayaklı hayvanlara benzerler. Ot yerler; evcil ve yabanî hayvanları, yırtıcı hayvanların avladığı gibi avlarlar. Yeryüzünde Allah’ın yarattığı her canlının, yılanların ve akreplerin artıklarını yerler. Allah yeryüzünde bir yılda onların çoğaldığı gibi çoğalan, onların arttığı gibi artan bir topluluk yaratmamıştır. Onların artış ve çoğalmalarını görecek zamanımız olsaydı, şüphesiz yeryüzünü doldurduklarını görürdük. Orada fesat çıkarırlar. Onlarla beraber olduğumuzdan bu yana bize uğramadıkları sene yoktur. Biz onların akıncılarının şu iki dağın arasından bize saldırmalarını bekleriz, gözetleriz. Onlarla bizim aramızda sedd yapman için sana haraç verelim mi?’ ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 37 Zülkarneyn dedi ki: ‘Rabbimin beni içine yerleştirdiği şey (bana verdiği imkân) sizin vereceğiniz şeyden daha hayırlıdır. Bana bedensel güçle yardım edin de, sizinle onlar arasına kat kat engel yapayım. Bana kayalar, demirler ve bakırlar getirin. Ben de onların memleketlerini tanıyayım, ilimlerini bileyim, dağlarının arasını ölçeyim.’ Sonra onlara ulaşana kadar gitti; memleketlerinin ortasına vardı. Onların hepsini aynı ölçüde, kadınlarını ve erkeklerini aynı boyda buldu. Orta boylu bir insanın yarısı kadardılar. Bizim tırnaklarımızın yerinde onların pençeleri vardı. Azı ve köpek dişleri yırtıcı hayvanların dişleri gibiydi. Bir şey yedikleri zaman, yaşlı katırın veya kuvvetli atın kıtır kıtır yemesi gibi ses çıkardıkları duyulurdu. Vücutlarının her yanı kıllarla kaplı olduğundan sıcak ve soğuktan zarar görmezlerdi. Her birinin büyük iki kulağı vardı. Kulakları sırtlarını ve karınlarını örtüyordu. İstirahat ederken birini üzerlerine örterler, diğerini altlarına sererlerdi. Onların bütün kadın ve erkekleri ölecekleri zamanı bilirlerdi. Çünkü erkekleri bin çocuk yapmadan, kadınları bin çocuk doğurmadan ölmezlerdi. Bin çocuk yapınca da ölürlerdi. Baharda yılanlarla rızıklanırlardı. Vakti gelince, bizim bereketli yağmur dilediğimiz gibi, yağmur dilerlerdi. Yağmur yağdığı zaman toprak yeşerir, onlar yerler ve bakılınca farkedilecek kadar semirirler. Kadınları erkeklere koşarlar, onlarla birleşirler, münasebetten bitkin düştükleri görülürdü. Köpekler gibi ulurlar, hayvanlar gibi çiftleşirlerdi. Zülkarneyn, bütün bunları gördükten sonra iki dağın arasına döndü. İki dağın arasını ölçtü. O, Türk diyarındaydı. İki dağın arasının 100 fersah olduğunu gördü. İşe başlamaya karar verince, suyu bulana kadar temel kazdı. Temelin genişliğini 50 fersah olarak yaptı. Onun dolgusu kaya, toprağı akıcı bakırdı. Sonra akıcı bakırı kayaların üzerine döktü. Sanki bir dağın yeraltındaki temeli gibiydi. Sonra temelleri demir bloklarla ve akıcı bakır ile yükseltti. Onun açıklıklarını sarı bakır ile kapattı. Seddin inşâsını tamamlayınca insanların ve cinlerin yanına döndü. Doğru yolu gösteren ve adaletle davranan salih bir kavmin yanma gitti. O kavim; tavırlarında orta yolu benimsemiş, herkese eşit davranan, ölçülü, adaletle hükmeden, hepsi merhametli, aynı dili konuşan, ahlakları birbirine benzeyen, yolları doğru, kalpleri sevgi dolu, yüzleri güzel, kabirleri evlerinin kapısında, evleri kapısız; emirleri, kadıları, zenginleri, melikleri, önde gelenleri olmayan; birbirlerinden farklılık göstermeyen, aralarında ihtilaf ve münakaşa etmeyen, birbirlerini öldürmeyen, kıtlık görmeyen, insanların yaşadığı âfetleri yaşamayan, insanlardan uzun ömürlü; miskinleri, fakirleri, taşyüreklileri, kaba insanları olmayan bir kavimdi. Zülkarneyn, bu durumu görünce şaşırdı ve dedi ki; ‘Ey kavim! Ben; yeryüzünün her yerini, denizini, karasını, doğusunu, batısını, karanlığını, aydınlığını gezdim fakat, sizin gibi bir kavim görmedim! Bana kendinizden bahsedin!’ 38 ZÜLKARNEYN Dediler ki: ‘Evet ne istiyorsan sor!’ Dedi: ‘Ölülerinizin kabirleri neden evlerinizin kapısı önünde?' Dediler: ‘Ölümü unutmayalım, onu hep hatırlayalım diye kasden öyle yaptık!’ Dedi: ‘Neden evlerinizin kapısı yok?’ Dediler: ‘Bizde güvenilen ve güvenir adamdan başkası yoktur!’ Dedi: ‘Niçin emirleriniz yok?’ Dediler: ‘Haksızlık etmeyiz!’ Dedi: ‘Niçin hâkimleriniz yok?’ Dediler: ‘Birbirimize düşman olmayız!’ Dedi: ‘Niçin zenginleriniz yok?’ Dediler: ‘Malı biriktirmeyiz!’ Dedi: ‘Niçin melikleriniz yok?’ Dediler: ‘Üstünlük taslamayız!’ Dedi: ‘Aranızda münakaşa ve ihtilafın olmamasının sebebi nedir?’ Dediler: ‘Kalplerimizdeki sevgi ve aramızdaki barış sebebiyle.’ Dedi: ‘Niçin savaşmıyorsunuz, birbirinizi öldürmüyorsunuz?’ Dediler: ‘İçimizden gelen duygulara azim ile galip geldik, iclâm ile nefislerimizi yendik.’ Dedi: ‘Niçin hepinizin sözü bir, yolunuz doğruluk üzeredir?’ Dediler: ‘Yalan söylemeyiz, hile yapmayız, birbirimizi çekiştirmeyiz!’ Dedi: ‘Kalpleriniz neden birbirine benzer, davranışlarınız itidal üzeredir?’ Dediler: ‘Gönüllerimiz her türlü kötü duygudan temizlendi; kalplerimiz hasetten, kinden arındırıldı!’ Dedi: ‘Niçin fakirleriniz, yoksullarınız yok?’ Dediler: ‘Herkese eşit olarak dağıtırız!’ Dedi: ‘Taşyürekli ve katı kalpli olmamanız nedendir?’ Dediler: ‘Alçak gönüllülük ve itaatkârlıktan!’ Dedi: ‘Sizi insanların en uzun ömürlüsü yapan şey nedir?’ Dediler: ‘Ağırbaşlılık ve sabır ile davranırız, adaletle hükmederiz!’ Dedi: ‘Kıtlığa uğramamanız nedendir?’ Dediler: ‘Tövbe etmeyi unutmayız!’ Dedi: ‘İnsanlara isabet eden âfetler gibi âfete uğramamanız nedendir?’ Dediler: ‘Allah’tan başkasına tevekkül etmeyiz; yıldızların hareketlerine ve yıldızlara göre işlerimizi düzenlemeyiz!’ Dedi: ‘Söyleyin bana, atalarınızı da böyle mi yaşamışlardı?’ Dediler: ‘Evet! Atalarımız; yoksullara merhamet eder, fakirlere yardım ederler, kendilerine zulmedenleri affederler, kendilerine kötülük yapanlara iyi davranırlar, kaba davrananlara yumuşak davranırlar, sövenlere Allah’tan af dilerler, akrabalarına karşı üzerlerine düşeni yaparlar, emânete riâyet ederler, namaz vaktini gözlerler, sözlerinde dururlar, dedikodu yapmazlar, akrabalarından yüz çevirmezlerdi. Allah, onları bu işlerle ıslâh etti. Milletlerinin ayakta kalması konusunda onları korudu. Gerçekten onların geride bıraktıklarının korunması Allah tarafından idi.’”27 Bu rivayeti tenkitsiz olarak kitabına alan bazı âlimler olduğu gibi, tenkit ederek, garîb bir haber şeklinde değerlendiren âlimler de mevcuttur. Meselâ İbn Kesîr, bu habere işaret ederek şöyle der: “İbn Cerîr Taberî, burada Vehb İbn Münebbih’ten naklen Zülkarneyn’in hayatına, seddin yapılışına dair ve başından geçen olaylarla ilgili uzun ve garîb haberler nakletmektedir. Bu haberler hem uzun, hem garîb, hem de münkerdir.”28 27 Taberî, CB, XVI/13, 14, 15, 16. 28 İbn Kesîr, TKA, X/5080. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 39 Her ne kadar İbn Kesîr bu haberi genel olarak tenkit etmişse de, âyetlerin tefsiri esnasında yeri geldiğinde bazı bölümlerini kullanmadan geçememiştir.29 Yukarıdaki rivayette anlatılan kavimlerin isimlerinin benzer şekilde geçtiği bir de hadîs rivayet edilmektedir: “Ye’cüc-Me’cüc, Adem’in neslindendir. Onlar; insanlara gönderilse, onların yaşantılarını (bütünüyle) ifsâd ederler. Onlardan hiç biri, ardında zürriyetinden binden fazla kişi bırakmaksızın ölmeyecektir. Onların ardından üç ümmet vardır; Tâvil, Târnes ve Mensek.”30 5) Zülkarneyn’in Hızır ve İlyas (as.) ile karanlığa seyahati “İskender hemen oradan göçtü. Bir yere vardı ki, Bulgar derlerdi. Orada kondu. Şah dört bin adam seçti ki, hep kırkar yaşında idi. Buyurdu ki; ‘Hiç pîr getirmeyelim!’ Şahın vekil-i harç bir pehlivanı vardı. O pehlivanın yüz doksan yaşında bir atası vardı. O yiğit daima ondan destursuz su içmezdi. Padişah; ‘Hiç pîr getirmeyin.’ buyurunca o pehlivan atasını bir sandığa koydu ve azıklarını beraber yükletti. Derler ki: Hızır ile İlyas (a.s.) Padişah ile beraber idi. Bir ay gittiklerinde şimale erdiler. Her gün nimet çektirirdi ve artanını denize döktürürdü. Bir gün o pîr oğlundan sordu ki: Taamınızdan (yemeğinizden) artanı neylersiniz?' Haber verdi ki; Şah suya döktürür. İhtiyar dedi ki: ‘Ey oğul; böyle etme! Şahın gözü önünde bir parça kemik dök, ekmekleri sakla ki, lâzım olur!’ Yiğit kabul eyledi. Bir ay daha geçince kenara çıktılar, bir ay daha gittiler. Aydınlık tükendi. Şah, Hızır (a.s.)’ı yanına çağırdı; ‘Benim yanımda iki cevher vardır ki, çerağ gibi yanar. Birisini sen al sakla, birisini de ben! Suya nerede rastlarsan bize haber ver!’ dedi. Zulümâta (karanlığa) girdiklerinde dört gün gittiler. Hızır (a.s.) şahtan ayrıldı. O bir yola, şah bir yola gitti. Bir hafta gittiklerinde bir gün Hızır (a.s.) bir yere vardı. Kondular ve beraberlerinde bir pişmiş balık vardı. Acıktılar. Hızır (a.s.) elini suya vurdu, yıkadı. O balığa elinden bir parça su damladı. Balık dirildi, kendisini suya attı. Hızır (a.s.) o hali görünce anladı ki, Hayat Suyu’dur; derhal ondan içti ve İlyas (a.s.) ’a haber verdi, O da içti. Atlarını yıkadılar ve suladılar. Kendileri de yıkandılar. Bildi ki; kendisi murada erdi, İskender mahrum oldu. Derhal onlara emroldu ki; ‘Daha İskender’e varmayın!’ Hızır (a.s.) dışarı çıktı, izini kaybetti. İskender bir parça gitti. Aydınlığa erdi. Bir dağ gördü. O dağın üstünde çok yuvalar gördü ve her yuvanın üstünde büyük bir kuş gördü. Gövdeleri yeşil, burunları ve ayakları kızıl idi. Yunanca söyleşirlerdi. İskender Yunanca bilirdi. 29 Zülkarneyn'in güneşin doğduğu yerdeki kavme azâb etmesi konusunda, yukarıdaki rivayetten iktibas yaparak, azâb konusunda Vehb b. Münebbih'in; "Karanlığı üzerlerine gönderiyor, ağızlarına, evlerine giriyor ve her taraftan onları kuşatıyordu." dediğini nakleder, bk. İbn Kesîr, TKA, X/5073; Çoğu tefsir âliminin, bu haberi parçalar halinde âyetlerin tefsiri sırasında yeri geldikçe aktardıkları görülür. 30 Cem'u'l-Fevâid, [Amr ibnü'l-As'dan rivayetle, Taberanî'den], nu: 9930, V/372. 40 ZÜLKARNEYN İşitti. İleri vardı. O kuşlar İskender’i gördüler. Dediler ki: ‘Ey harîs kul! Nice zahmet çekersin? Eğer başını göğe eriştirsen, âkibet, yine ölürsün! Senin zahmet çektiğin Hızır ve İlyas (a.s.)’a nasib oldu!’ Şah bildi ki, mahrum olmuştur; âh eyledi. O kuşlardan birisi sordu ki: ‘Dünyada hiç şarap içerler mi, yoksa içmezler mi?’ İskender dedi ki: ‘Evet; dünyada onu içmeyene kaygulu derler.’ O kuşlar bunu işitince uçtular, yuvalarına kondular. Dediler ki: ‘Yalnız yukarı çık!’ Yalnız başına yukarı çıktı. Şahları İskender’i gördü bir nâra urup dedi ki: ‘Dön; göçmek nöbetidir!’ İskender dedi ki: ‘Anamı görür müyüm?’ ‘Görmezsin!’ dedi. Bu sözü işitince o dağdan indi, zulumâta (karanlığa) girdi. Bir ün geldi ki; ‘Her kim buradan taş götürdü ise, pişman oldu ve her kim de götürmedi, yine pişman oldu!’. Ahâli bu sözü işitince kimisi aldı ve kimisi almadı. Almış olanlar da küçüklerini aldılar. Bir parça daha gittiler. Bir kişi şaha gelip hediye olarak bir taş verdi ki, bir miskalden küçük idi. Dedi ki: ‘Buradan çıktığında bu taşı tart!’ Şah sakladı. Biraz daha gittiklerinde bir kişi geldi, onlara delil olup aydınlığa çıkardı. Asker aydınlığa varınca getirdikleri taşları gördüler ki, kimisinde yakut ve kimisinde lal ve inci vardı. Az getiren pişman oldu; ‘Niçin az aldım!’ diye. Alamayan da; ‘Niçin almadım!’ diye pişman oldu. Şahın o taş hatırına geldi. Getirip tarttı. Bir miskal koydu, beraber gelmedi. On batman koydu, yine beraber gelmedi. Hızır (a.s.) karşısına geldi. Dedi ki: ‘Bir avuç toprak koy!’ Koydu; dengeye geldi. Hızır (a.s.) dedi ki: ‘Ey İskender! Senin hırsın, o taş gibidir ki, hakirdir. Hiç bir nesne ile kânî olmaz! Meğer, toprak kânî eder!' dedi. Kayboldu.”31 6) “Zülkarneyn, atını Süreyya Yıldızı’na bağlardı.” Ka’b el-Ahbâr’dan; “Zülkarneyn, atını Süreyya Yıldızı’na bağlardı.” şeklinde bir haber rivayet edilmektedir. Bu haberi İbn Kesîr’in tenkit ettiği görülür. Mu’âviye’nin Ka’b el-Ahbâr’ı konuyla ilgili olarak azarladığını nakleden ve yukarıdaki sözün İsrâiliyât olduğunu söyleyen İbn Kesîr, haberin tenkidinde son olarak şöyle demektedir: “Onun atını Süreyya Yıldızı’na bağladığı şeklindeki bilgiler doğru olmadığı gibi uygun da değildir. Zira, bir beşerin böyle bir şeye gücü yetmez. Göklerin yoluna ulaşmak onun elinde değildir.”32 7) Zülkarneyn’in emrine bulutlar verilmiş, ona yollar sağlanmıştı “Hafız Ziyâeddîn el-Makdisî’nin el-Muhtâre fil-Hadîs isimli eserinde Kuteybe kanalıyla Habib ibn Hammâz ’dan nakledilir ki, o; ‘Ben, Hz. Ali ’nin 31 Taberî, Tarih-i Taberî Tercemesi, II/59, 60; Ayrıca, İbn Kesîr, haberin son kısmına benzer bir rivayeti İbn Asâkir'den nakletmiştir. bk. İbn Kesîr, BN, I/182 b. 32 İbn Kesîr, TKA, X/5063; Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, bu haberi "Tefsirde İsrailiyât" başlığı altında vermiştir, bk. Tefsir Usûlü, s. 255. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 41 yanındaydım; bir adam ona Zülkarneyn’in doğu ve batılara nasıl ulaştığını sormuştu. O da; «Sübhânallah; ona bulutlar müsahhar kılınmış, yollar sağlanmış, eller onun için açılmıştır!» diye cevap verdi.’ demiştir."33 8) Zülkarneyn, Hz. İbrahim zamanında yaşamıştı “Ezrâkî ve diğerlerinin zikrettiği gibi İbrahim Halîlullah zamanında yaşamıştır. Hz. İbrahim Kabe’yi bina edip Allah’a kurban adadığında onunla beraber bu evi tavaf etmiştir.”34 9) Zülkarneyn; eski çağlarda 1600 sene yaşamıştı Zülkarneyn’in yaşı konusunda da pek çok rivayet vardır. Bir rivayete göre; “Eski çağlarda yaşamış; Nuh'un oğlu Yafes’in oğlu Yunan’ın oğlu idi veya Semûd kavminden sonra yaşamıştı. 1600 sene hayat sürmüştü.”35 Diğer bir rivayete göre ise, 3000 sene yaşamıştır.36 Başka bir rivayette; “2000 sene yaşadığı fakat, bu sürenin ona göz açıp yumar gibi kısa geldiği” nakledilir.37 Zülkarneyn’le Makedonyalı İskender’i aynı şahıs kabul edenlere ait olduğu aşikâr iddia ise, 32 sene veya 36 senelik bir ömre sahip olduğunu ileri sürer..38 10) Rivayetlerin değerlendirilmesi Zülkarneyn hakkındaki haberleri, rivayet eden şahısların güvenilir olup olmadığına bakarak değerlendirmek ve; “Sıhhatlidir!” veya; “Sıhhatsizdir!” şeklinde bir kanıya varmak, ayrı bir ilim ve uzmanlık gerektirmektedir. Bu konuda yeniden bir tartışma başlatıp haberleri değerlendirerek doğru ve tutarlı bir kanaate ulaşmak için ise, apayrı bir çalışmaya ihtiyaç duyulduğu söylenebilir. Ancak bizim buradaki amacımız, Zülkarneyn hakkındaki rivayetlerin sıhhati konusunu bir sonuca bağlamak değildir! Bu sebeple, -âyetlerin kendi görüşümüz doğrultusunda anlaşılmasında delil olarak da kullanmayacağımız- sözkonusu rivayetleri, muhteva bakımından genel olarak değerlendirmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz. Yukarıda aktardığımız ve yeri geldikçe aktaracağımız Zülkarneyn hakkındaki haberlerin, - her ne kadar müfessirler tarafından güvenilir rivayetler olarak kabul edilmese de - ortak yönlerinin olduğunu görmezden gelmek 33 İbn Kesîr, TKA, X/5064; Ayrıca bk. İbn Kesîr, BN, I/181 a. 34 İbn Kesîr, TKA, X/5062. 35 Beydâvî, ETET, III/273. 36 Âlûsî, RM, XVI/27. 37 İbn Kesîr, BN, I/181 a;. 38 Abdullah b. İbrâhim el-Asker, "Zülkarneyn Beyne el-Haber el-Kur'ânî ve'l-Vâki' et-Tarih", ed-Dare, (Riyad 1978), c. 4, sayı 3, s. 26. 42 ZÜLKARNEYN mümkün değildir. “Zülkarneyn, atını Süreyya Yıldızı’na bağlardı.”, "Melek, onu gökyüzüne yükseltti.”, “Işığı ve karanlığı onun emrine verdi.”, “Bulutlar, onun emrine verilmişti.” gibi haberlerin hepsi; Zülkarneyn’in gökyüzüne yükseldiği, göklerde seyahat ettiği noktasında yoğunlaşmaktadır. Bu tür rivayetleri; “Eski devirlerde bir insanın uzaya seyahati mümkün olamaz.” deyip muhtevalarına bakarak reddetmekse, çok mantıklı görülmemektedir. Zira; Kur’ân’da nice kıssalar vardır ki, mucize kabilinden olup insan gücünü aşan hâdiseleri haber vermektedir. Rivayetlerin oldukça dikkat çekici bir başka ortak yönü de; Zülkarneyn’in seyahati esnasında karşılaştığı ve hattâ anlaştığı mahlukların, yeryüzünde görüp bildiğimiz canlı türleriyle hiç benzeşmeyen, hattâ insanın hayal etmekte bile zorlandığı akıl sahibi yaratıklar olmasıdır. “Kulakları, sırtlarını ve karınlarını örtüyordu.”, “yüzleri köpek yüzüne benzeyen”, “boyları orta boydaki bir insanın yarısı kadar (85 cm.)”, “Kadınları bin çocuk doğurmadan ölmezlerdi.” şeklindeki rivayetlere bakılacak olursa, ya bu tür haberlerin tamamen uydurma olduğunu veya bu mahlukların yeryüzünde değil başka dünyalarda yaşadığını düşünmemiz gerekmektedir. Bu iki şıktan hangisinin tercih edilebilir olduğu konusu ise, Zülkarneyn’le ilgili âyetlerin derinlemesine ele alınması ile oluşacak kanaat neticesinde belirginleşecektir. C- Zülkarneyn isminin manâsı ve ona bu ismin neden verilmiş olabileceği Zülkarneyn kelimesi, Arapça “zû” ve “el-karneyn” kelimelerinden oluşan bir isim, bir lakaptır. Bu isim “zülyedeyn” (= iki el sahibi), “zülcenâheyn” (=iki kanatlı) gibi “iki ...ya sahip olma”yı ifade eder. Buradaki “iki ...ya” ibaresi “karneyn” kelimesine verilecek manâya göre değişecektir. İkil bir kelime olan “karneyn” kelimesinin tekili, “karn”dır ve lügatte pek çok manâya gelmektedir: Bu cümleden olarak öküz, koç gibi hayvanların boynuzunu, insan başının iki yanında bulunan çıkıntıları ifadede kullanıldığı gibi, bir milletten sonra gelen millete (Selçuklular, Osmanlılar gibi) veya muasır iki millete yahut nesile, Güneş’in iki kenarına, ağaç kabuğu lifinden yapılan ipe, yün yahut kıldan yapılan yumağa, avcıların kuş yakalamak için kullandıkları ipe dendiği gibi, kılıcın keskin tarafına da “karn” denilmiştir. Sıkça rastlanılan manâlarından birisi de, asır, devir, kronolojik zaman içinde belli bir kesittir. Bu zamanın ne kadar olduğu konusunda da çeşitli görüşler mevcut olup kimileri; “70, 80, 100 senedir” derken, kimileri de; “karn mutlak zamanı gösterir.”39 demektedir. Zülkarneyn kelimesi, “karn” kelimesine verilen manâlara göre çeşitli şekillerde izah edilmeye çalışılmış, dolayısıyla birbirinden farklı birçok fikir ortaya atılmıştır: ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 43 1- Başının iki yanına vurularak öldürülmüş olması sebebi ile ona bu isim verilmiştir. Bu konuda Hz. Ali’ye dayandırılan bir rivayette şöyle denilmektedir: “İbnü’l-Kevvâ, Hz. Ali’ye, ‘Zülkarneyn’in kim olduğunu, bir kral mı, yoksa bir peygamber mi olduğunu’ sorduğunda Hz. Ali; ‘O, ne bir kral, ne de bir peygamber idi. O, sağ karninden (alnının sağ tarafından), Allah’a itaat yolunda vurulmuş ve böylece ölmüş. Daha sonra Allah Te’âlâ onu diriltmiş. Sonra bu sefer de, sol karninden (alnının sol tarafından) vurulup ölmüş, derken Allah onu tekrar diriltmiştir. O, böyle salih bir kuldur. İşte bundan dolayı, o, «Zülkarneyn» adını almış ve o mülke sahip olmuş.’ demiştir.”40 2- Zülkarneyn, dünyanın en doğusuna ve en batısına gittiği için ona bu isim verilmiştir. Âyetlerde; “Zülkarneyn’in ‘Güneş’in doğduğu yer’e ve ‘Güneş’in battığı yer’e gittiğinin ifade edilmiş olması” hasebiyle; Zülkarneyn isminin; “dünyanın iki ucuna giden”, “dünyanın iki ucuna sahip” manâsına kullanıldığı görüşü ileri sürülmüştür.41 Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v)’den; “O; dünyanın iki karnini, yani doğusunu ve batısını dolaştığı için bu adı almıştır.”42 şeklinde bir hadîs rivayet edilmiştir. Ayrıca Ehl-i Kitab’ın da, “Zülkarneyn’in Bizans ve İran’ı ele geçirmiş olması sebebi ile bu adı aldığı”43 görüşünde olduğu nakledilmektedir. 3- “Başında boynuza benzer iki çıkıntı olduğu” için bu ad verilmiştir.44 4- “Tacının üstünde bakırdan iki boynuzu olduğu” için bu ad verilmiştir.45 Vehb bin Münebbih’ten; “Zülkarneyn bir hükümdardı. Bu adı almasının sebebi başının iki tarafında bakır bulunmasıydı.”46 şeklinde bir rivayet nakledilmektedir. 5- “Saçları iki örgülü olduğu” için bu adı almıştır. Bu konuda Hasan Basrî’nin; “Zülkarneyn’in iki saç örgüsü vardı. Bunları boynuna dolardı. Bu sebeple ona Zülkarneyn adı verildi.”47 dediği rivayet edilir. Ancak, eski çağ topluluklarının hemen hepsinde kadınlarda ve 39 İbn Manzûr, "Karn”, Usânü'l-Amb. 40 F. Râzî, TKB, XV/247; Taberî tarafından bu rivayet bazı farklılıklarla üç ayrı senetten verilir, bk. Taberî, CB, XVI/7; Ayrıca bk. Âlûsî, RM, XVI/24 ve 30. 41 Beydâvî, ETET, III/273; İbn Kesir, TKA, X/5062-5063; Elmalılı en meşhur olan görüşün bu olduğuna işaret eder. E. H. Yazır, HDKD, V/382. 42 F. Râzî, TKB, XV/248. Kütüb-i Sitte'de bu hadîs bulunmadığı gibi, Zülkarneyn'le alâkalı hiç hadîs bulunmamaktadır. 43 Vehb b. Münebbih'ten naklen, İbn Kesîr, TKA, X/5062; Taberî, CB, XVl/7. 44 Ehl-i Kitab'ın bir görüşü olarak Vehb b. Münebbih'ten naklen, İbn Kesîr, TKA, X/5062; Taberî, CB, XVI/7; Bu iki çıkıntının etten olduğu da söylenmiştir, bk. Vedî'a Tâhâ en-Necm, "Şahsiyyetü Zilkarneyn", Mecelletü Mecmai'l-Lugati'l-Arabiyye bi-Dımaşk, (Dımaşk 1968), c. 43/2, s. 386. 45 Ş. Sami, Kâmûsu'l-A'lâm, III/2227; İbn Kesir, bu fikrin çok zayıf olduğunu belirtir, İbn Kesir, BN, I/280b. 46 İbn Kesir, TKA, X/5062; Taberi, CB, XYI, s.7. 47 İbn Kesir, BN, I/180b; Ayrıca bk. F. Razi, TKB, XV/248. 44 ZÜLKARNEYN erkeklerde örgülü uzun saç modelinin yaygınlığına dikkat çekilerek, bu özelliğin ayırdedicilik vasfı taşımadığı söylenmiştir ki,48 oldukça makul bir düşüncedir. 6- “Işığın ve karanlığın emrine verilmiş olması” veya; “ışığa ve karanlığa girmiş olması” sebebi ile bu isim verilmiştir.49 Bu görüşün, Vehb b. Münebbih’in Zülkarneyn’le ilgili rivayetinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Ona göre Allahu Te’âlâ Zülkarneyn’e şöyle buyurmuştur: “Işığı ve karanlığı senin emrine veririm, senin askerlerinden olurlar. Işık sana yol gösterir, karanlık seni arkandan takip eder.”50 7- “Cesâretinden” dolayı “koç” gibi manâsına bu ismin verilmiş olabileceği söylenmiştir.51 8- “Rüyasında kendisinin yıldızlara tırmandığını ve Güneş’in iki ucundan tutunduğunu görmesi”nden dolayı bu ismi almıştır.52 9- “Onun hayatı boyunca iki ‘karn’ (=çağ, nesil) insan gelip geçtiği” için ona bu isim verilmiştir.53 Bu görüşlerin dışında Zülkarneyn kelimesinin anlamı konusunda muhtelif kaynaklarda değişik yorumlar bulunabileceği gibi, her insanın, yine aynı yolları kullanarak orijinal sonuçlara ulaşması da mümkündür. Meselâ “karn” kelimesinin “ağaç kabuğundan yapılan ip” manâsı esas alınırsa, onu gideceği yere götürmüş olan “sebeb”e işaret olarak, “iki karn’a (ipe) sahip” şeklinde bir çıkarsamada bulunulabilir. Çünkü; “sebeb” kelimesinin manâlarından biri de “ip”tir ve kim bilir buna benzemedik daha nice fikirler ileri sürülebilir. Peki; doğruya en yakın ve daha sağlam bir delile dayanacak görüş bu görüşlerden hangisi olabilir? Mâdemki Zülkarneyn kelimesi Kur’ân kaynaklı bir isimdir ve yine mâdemki bu konuda tefsir, hadîs ve tarih kitaplarında bulunan haberlerin çoğu birbirini nakzeder mâhiyette ve sıhhatinden emin olamadığımız rivayetlerdir, şu hâlde, Kur’ân’da Zülkarneyn ismine benzer isimlerin kullanılış tarzına ve “karn” kelimesine Kur’ân’ın yüklediği manâlara bakarak bir sonuca gitmeye çalışmanın yerinde olacağı kanaatindeyiz. Kur’ân’da, Zülkarneyn ismine benzer iki isim daha bulunduğunu görüyoruz: Zünnûn ve Zülkifl. “Balık sahibi” manâsına gelen “Zünnûn” isminin, açık bir şekilde Hz. Yûnus (a.s.) için kullanıldığı görülmektedir. Enbiyâ Sûresi 87. âyette geçen bu 48 Mustafa Muhammed et-Tayr, "Zülkarneyn ve Fütûhâtuhû fi'l-Maşârık ve'l-Mağarib", Mecelletü'l-Ezher, (Kahire 1979), c. 51, sayı 7, s. 1618. 49 F. Razi, TKB, XY/248. 50 Taberi, CB, XVI/ 13. 51 F. Razi, TKB, XY/248; Beydavi, ETET, III/273. 52 F. Razi, TKB, XV/248; Ayrıca bk. Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, , Y/573; Bagavi, MT, 219b; İbn Manzûr, "Karn", Lisanü 'l-Arab. 53 F. Râzî, TKB, XV/247; İbn Kesîr; "karneyn"in "yok olan iki oba" manâsına geldiğini söyleyenler bulunduğunu rivayet eder. bk. İbn Kesîr, TKA, X/5076. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 45 isim, Hz. Yûnus’u bir balığın yutmasından kinâye olarak kullanılmıştır: “Zünnûn’u (balık sahibini) da (hatırla). Hani öfkelenerek gitmişti de, Bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde; ‘Sen’den başka tanrı yoktur; Sen münezzehsin! Şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum!’ diye seslenmişti.” Ayrıca, Kalem Sûresi 48. âyette Hz. Yûnus’un “Sâhib-i Hûd” (=balık sahibi) olarak vasıflandırıldığını da hatırlatarak; Zünnûn kelimesinin Hz. Yûnus için kullanılan bir lakap olduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Zünnûn kelimesi isim değil, bir lakaptır. Hz. Zülkifl’e gelince; peygamber olup olmadığı konusunda bir görüş birliğine varılamasa da, genelde kendisine nübüvvet verildiği kabul edilmektedir. “Pay sahibi” manâsına gelen bu kelimenin, kaynaklarda Hz. Eyyûb’un oğlu Şeref için kullanıldığı zikredilmektedir.54 Sâd Sûresi 48 âyette: “İsmail’i, Elyasa’yı, Zülkifl’i de an; hepsi de hayırlı kimselerdi!” buyrulmaktadır. Bu kelimenin de, isim değil bir şahsın lakabı olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Şu halde; Kur’ân’ın üslûbu dikkate alındığında, Zülkarneyn kelimesinin -âlimlerin de genel kanaati doğrultusunda- isim değil, bir lakap olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi de, bu lakabın esasını teşkil eden “karn” kelimesinin Kur’ân’da hangi manâlarda kullanıldığına bakalım: “Karn” kelimesi; Zülkarneyn ismi haricinde, 19 âyette tekil olarak “karn” ve çoğul olarak “kurûn” şekillerinde geçmektedir.55 Denebilir ki; “’karn’ kelimesi, bu âyetlerin hemen hepsinde, ‘nesil, bir devirde yaşayanlar, millet’ manâlarında kullanılmıştır:” En’âm Sûresi 6. âyette; “Görmediler mi; önlerinde kaç karn (nesil) helak ettik!..” Mü’minûn Sûresi 31. âyette; “Bunların ardından başka karnlar (nesiller) var ettik!” Furkân Sûresi 38. âyette; “Âd, Semûd milletleri ile Ressli’leri ve bunların arasında birçok karnları (nesilleri) de yerle bir ettik!” buyrulmuştur. Bu husustan hareketle diyebiliriz ki: Kur’ân’ın “karn” kelimesine yüklediği manâya göre, Zülkarneyn lakabı büyük ihtimalle “iki nesil sahibi, iki devir sahibi” manâsını ifade etmektedir. Yukarıda maddeler halinde verdiğimiz görüşlerin sonuncusu olan bu görüş, kanaatimizce Kur’ân’ın anlayışına en uygun olan görüştür. 54 E. H. Yazır, HDKD, VI/474. 55 "En'âm 6/6; Meryem 19/74, 98; Sad 38/3; Kaf 50/36; Mü'minûn 23/31, 42; Yûnus 10/13; Hûd 11/116; İsrâ 17/17; Tâhâ 20/51, 128; Kasas 28/43, 45, 78; Secde 32/26; Yasin 36/31; Ahkâf 46/17; Furkân 25/38. 46 ZÜLKARNEYN D- Melek mi, insan mı; peygamber mi, hükümdar mı; peygamber-hükümdar mı alelade insan mı? Zülkarneyn’le ilgili çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da kaynaklar kesin bir bilgiye götürmüyorlar. Yukarıdaki soruları kaynaklara yönelttiğimizde, her soruya evet cevabı alabileceğimiz bir eser bulmak mümkündür. 1) Zülkarneyn melek mi, yoksa insan mıydı? Zülkarneyn’in melek olduğu görüşü; daha ziyâde onun hakkındaki insan üstü olayları işleyen rivayetlere bakılarak oluşmuş bir kanaat gibi görünmektedir. Çünkü âyetlerde, bir taraftan bu görüşü destekler mâhiyette hiç bir delil bulunmazken, bu görüşün aksine insan olduğunu gösterir bir ifade tarzı hâkimdir. Zülkarneyn’in melek olduğunu savunan çok az kimse bulunması sebebiyle, bazı tefsirler bu konuda bulunan rivayetleri alma gereğini bile hissetmemişlerdir. Bazı kaynaklar ise, bu konuda elde mevcut birkaç rivayete zayıf gözüyle bakmışlar ve sadece nakletmekle yetinmişlerdir. Taberî’nin naklettiği bir rivayette, Peygamberimiz (s.a.v.)’e Zülkarneyn’den sorulmuş; O da; “Sebeblerle yeryüzünün altına seyahat etmiş bir melektir.”56 şeklinde cevap vermiştir. Bu konuda Âlûsî de Cübeyr b. Nefîr’den; “O bir melekti; Allahu Te’âlâ onu yeryüzüne indirdi ve ona her şeyden bir sebeb verdi.”57 şeklinde bir başka rivayet nakletmektedir. Çoğu müfessirin kitabına aldığı diğer bir rivayet de şöyledir: “Hz. Ömer bir adamın ‘Yâ Zelkarneyn!’ diye seslendiğini işitti ve şöyle dedi: ‘Affet Allahım! Demek siz peygamberlerin isimlerini koymaktan hoşlanmıyorsunuz da, meleklerin isimlerini (isim olarak) koyuyorsunuz ha!’”58 Âlûsî, bu rivayeti naklettikten sonra; garip bir rivayet olduğunu, sahîh olmayabileceğini ifade eder.59 Böyle bir melek ismi bilinmediği gibi, bu konuya işaret eden bir âyet veya sahîh hadîse de rastlanmamaktadır. Bu konuda başka bir görüş de; “Belkıs’ın olduğu gibi onun annesinin de cinlerden olduğu”60 görüşüdür ki, fazlaca itibar görmemiştir. Kaynaklarda, Zülkarneyn’in melek veya cin olduğunu iddia eden rivayetlere oranla, onun insan olduğu tezini işleyen rivayetlere daha çok rastlanmaktadır. Bu cümleden olarak, bir rivayete göre; “Mısırlı bir adamdı. Adı 56 Taberî, CB, XV1/13. 57 Âlûsî, RM, XVI/24; Ayrıca bk. Kurtubî, CAK, XV/40a. 58 Taberî, CB, XV1/13; Ayrıca bk. Âlûsî, RM, XVl/24; İbn Kesir, BN, I/180b; E. H. Yazır, HDKD, V/381-382; F. Râzî, TKB, XV/248; Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/572; Kurtubî, CAK, XV/40b. 59 Âlûsî, RM, XVI/24. 60 Bîrûnî, AB, s. 46; Ayrıca bk. Bîrûnî'den naklen, Vedî'a Tâhâ en-Necm, agm., s. 385. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 47 da Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu Yunan’ın soyundan Merziban b. Merduye elYûnânî”61 idi. Bir başka rivayette de; “Rumların yaşlılarından bir yaşlı kadının oğlu”62 olduğu söylenmektedir. Bu meyanda Hz. Ali’den de; “O, salih bir kuldu.”63 sözü nakledilir. Aşağıdaki başlık altında tamamı verilen bu rivayetin tevatür derecesinde bir şöhrete sahip olduğu görülmektedir. Zülkarneyn’in insan veya melek olduğu tezlerine delil olarak getirilen rivayetlerin, esas itibariyle âyetler ışığında değerlendirildiği anlaşılmaktadır. Zira, konuyla ilgili âyetlerde; “ona dünyada imkân verildiği, bir sebeb vasıtasıyla uzaklara gittiği” ifade edilmektedir ki, meleklerin bir yere gitmek için ayrıca bir vasıtaya ihtiyaç duymayacakları aşikârdır. Öte yandan, karşılaştığı bir kavmin Zülkarneyn’e haraç teklifinde bulunması da, onun insan olduğunun bir başka delili olsa gerektir. Çoğu âlim, âyetlerdeki üslûba bakarak, onun insan olduğuna dair rivayetleri esas almışlar, insan olduğu ka-naatine vardıktan sonra da, onun bir peygamber mi, hükümdar mı, hükümdarsa bilinen tarihî şahsiyetlerden kim olabileceği sorularının cevaplarını bulmaya çalışmışlardır. O elbette bir insandı; ama nasıl bir insan? 2) Peygamber mi, hükümdar mı; peygamber-hükümdar mı, alelade insan mı? Zülkarneyn ismi Kur’'ân’da sadece Kehf Sûresinde geçmektedir ve ilgili âyetlerde de, onun peygamber olduğu açıkça bildirilmemiştir. Bu sebeple bazı müfessirler, âyetler üzerinde çeşitli yorumlar yaparak onun peygamber olup olmadığı konusunda bir sonuca varmaya çalışmışlardır. “Ona imkân sağladık ve her şeyden bir sebeb verdik.” buyrulan Kehf Sûresi 84. âyet üzerinde duran bazı âlimlerin, âyette geçen “imkân sağladık” ifadesini “peygamberlik verilmesi” şeklinde anladıkları görülmektedir. F. Râzî; “Çünkü nübüvvet vererek kudretli kılmak, mülk vererek kudretli kılmaktan daha üstündür ve Allah ’ın sözünü, en mükemmel ve efdal manâya hamletmek daha uygun olur.”64 diyerek bu görüşünü ifade eder. Aynı âyette ona verildiği bildirilen “sebeb”in de, bazı âlimlerce onun peygamberliğine delil olarak kabul edildiği söylenmektedir.65 Kehf Sûresi 86. âyette bulunan; “Dedik ki: ‘Ey Zülkarneyn!.’” şeklindeki ifade üzerinde duranlar, onun bir peygamber olduğu konusunda bu 61 Taberî, CB, XVI/12. 62 age., XVI/13. 63 F. Râzî, TKB, XV/247; Taberî, CB, XVI/6. Âiûsî, RM, XVI/24, 30; İbn Kesîr, TKA, X/5062; E. H. Yazır, HDKD, V/385. 64 F. Râzî TKB, XV/249. 65 age., XV/248. 48 ZÜLKARNEYN ifadenin yeterli olduğunu savunmuşlardır. Çünkü Allahu Te’âlâ ona bir emir tebliğ etmiştir. Elmalılı bu fikrini çok net bir şekilde ortaya koyarak şöyle demektedir: “Bu söz, (Allah’ın Zülkarneyn’e hitabı) doğrusu Zülkarneyn’in peygamber olduğuna açıkça delâlet eder.”66 Ayrıca bazı müfessirler de, Kehf Sûresi 87. âyette geçen ve Zülkarneyn’in Allah’tan aldığı emri bir kavme ilettiğini gösteren “Dedi ki:” ibaresini, onun peygamberliğine delil olarak kabul etmektedirler.67 Çünkü o; Allah’tan aldığı emri, kavmine tebliğ etmiştir. Her ne kadar belirtilen âyetlerdeki bu türden ifadelere bakarak onun peygamber olduğunu söyleyenler varsa da, Allah’ın Zülkarneyn’e hitabını ilham olarak değerlendiren68 veya yorumlarından bu hitabı ilham olarak algıladığı anlaşılan çoğu müfessir, onun peygamber olmadığını düşünmektedirler. Zira kaynaklarda Abdullah b. Ömer’e dayandırılan; “Zülkarneyn peygamberdi.”69 veya râvîsinin kim olduğu belli olmayan; “’Peygamberdi’ de, ‘Resuldü’ de denilir.”70 gibi birkaç rivayete karşılık, onun peygamber olup olmadığının bilinmediğine veya peygamber olmadığına dair rivayet sayısı bir hayli fazladır. Bu konuda, Ebû Davud’un Sünen’inde “Üzeyir” hakkında, bazı tefsir kitaplarında ise “Zülkarneyn” hakkında geçen bir hadîste şöyle buyrulduğu rivayet edilir: “Tübba (Yemen kralı) mel’un muydu, değil miydi bilmiyorum; Zülkarneyn peygamber miydi, değil miydi bilmiyorum; hudud cezası, sahibini günahtan temizler mi, temizlemez mi bilmiyorum.”71 İbn Zeyd’in de; “Zülkarneyn Seddeyn’e ulaştı. O uyarıcıydı. Fakat, doğrusu peygamber olduğunu işitmedim."72 dediği rivayet edilmektedir. Aynı konuda, bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.v)’in hadîsi şeklinde nakledilen, başka bir rivayette ise Hz. Ali’nin kendi görüşü gibi aktarılan birbirine yakın iki habere daha rastlanmaktadır: “Hz. Ali’ye; ‘Zülkarneyn peygamber miydi?’ diye soruldu. O; “’Zülkarneyn Allah’ın kendisine, kendisinin de Allah’a dost olduğu bir kuldu’ şeklinde peygamberinizden işittim.” diye cevap verdi.”73 “İbnül - Kevvâ, Hz. Ali’ye, “ Zülkarneyn’in kim olduğunu, bir kral mı, 66 E. H. Yazır, HDKD, V/388-389; Ayrıca aynı görüş için bk. Mustafa Muhammed et-Tayr, agm., s. 1621. 67 Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/576; Âlûsî, RM, XVI/3.4. 68 Bagavî, MT, 220a; Sâbûnî, ST, II/205. 69 İbn Kesîr, BN, 1/180b. 70 agy. 71 Ebû Hüreyre'den gelen bu haberi, Abdürrezzâk, İbnü'l-Münzir, İbnü Ebî Hâtim'in, İbnü Mürdeveyh ve Hâkim'in doğruladıklarını söyleyerek, Âlûsî, RM, XVI/31; Ayrıca bk. İbn Kesîr, BN, I/180b; Sünen’de geçen rivayet de şöyledir: "Tübba'(Yemen kralı) mel'un mudur bilemiyorum. Keza Üzeyr, peygamber midir onu da bilemiyorum." bk. Kütüb-i Sitte [Ebu Dâvud, Sünnet 14, (4674)], nu: 5002, XIV/59. 72 Âlûsî, RM, XVI/31. 73 agy.; Ayrıca bk. Beydâvî, ETET, III/272; Bagavî, MT, 219b. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 49 yoksa bir peygamber mi olduğunu” sorduğunda Hz. Ali; ‘O, ne bir kral, ne de bir peygamber idi. O; sağ karninden (alnının sağ tarafından), Allah’a itaat yolunda vurulmuş ve böylece ölmüş. Daha sonra Allahu Te’âlâ onu diriltmiş. Sonra bu sefer de, sol karninden (alnının sol tarafından) vurulup ölmüş. Derken Allah onu tekrar diriltmiştir. O, böyle salih bir kuldur. İşte bundan dolayı, o, «Zülkarneyn» adını almış ve o mülke sahip olmuş’ demiştir.”74 Her ne kadar bu haberde, Zülkarneyn’in bir hükümdar veya peygamber olmadığı söyleniyorsa da, onun hükümdar olduğuna dair rivayetlere de rastlanmaktadır: “İbn Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilir: ‘Zülkarneyn salih bir hükümdardı. Allah, onun yaptıklarından razı oldu ve onu kitabında övdü, ona yardımcı oldu. Hızır da onun veziriydi’”75 Bu habere göre Hz. Hızır, Zülkarneyn’in hem danışmanı hem de ordusunun komutanı idi. Vehb b. Münebbih; “Zülkarneyn hükümdardı.”76 demiştir. Mücâhidin; “Dünya’nın iki mümin hükümdarı vardır, Süleyman ve Zülkarneyn; iki kâfir hükümdarı vardır, Nemrud ve Buhtunnasr.”77 dediği rivayet edilir. Sahabe ve Tâbiîn’in görüşleri şeklinde olan bu rivayetlerin müfessirler tarafından aktarıldığı, ancak kanaatlerinin oluşmasında etkili olmadığı anlaşılmaktadır. Dikkat edilirse, Zülkarneyn’in “melek” olduğuna dair Hz. Ömer’den gelen rivayetle, “salih bir kul” olduğuna dair Hz. Ali’den gelen rivayet birbirleriyle çelişmektedirler. İbn Abbas’ın da Zülkarneyn’in “hükümdar” olduğunu söylemesi Hz. Ali’den gelen rivayetle uyuşmamaktadır. Bu durum -kaynaklarda bulunan rivayetlerin birbirini nakzeder mahiyette olması-; bize her şeyden önce Zülkarneyn hakkında ittifak edilmiş bir fikrin bulunmadığını ve buna binaen de müfessirlerin kendi görüş ve kanaatlerinin oluşmasında bu rivayetleri esas almamalarının gerekçesini göstermektedir. Böylelikle müfessirler, ilgili âyetlere çeşitli yorumlar getirerek Zülkarneyn’in kimliği problemine çözüm bulmaya çalışmışlardır. Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, âyetlerden hareket eden âlimlerden bazıları onun peygamber, diğer bazıları ise hükümdar olduğu sonucuna varmaktadırlar. Aslında, -peygamber olduğunu savunanlar da dahil olmak üzere- genelin kanaati, onun âdil bir hükümdar olduğu yönündedir. Bu durum, âyetlerdeki ifadelerin onun hükümdar olduğunu destekler mâhiyette olmasından kaynaklanmıştır. 74 P. Râzî, TKB, XV/247; Ayrıca bk. İbn Kesîr, BN, 1/180b; Taberî'de bu rivayet bazı farklılıklarla üç ayrı senetten verilir, bk. Taberî, CB, XVl/7; Âlûsî, RM, XVI/24, 30; 75 İbn Kesîr, BN, I/180b. 76 Taberî, CB, XVI/7. 77 Zemahşerî, KŞF, II/714; Ayrıca, bu haber Süfyân-i Sevrî'nin görüşü olarak nakledilmiştir, bk. İbn Kesîr, BN, I/181 a. 50 ZÜLKARNEYN Âyetlerde; Zülkarneyn’e sağlandığı bildirilen “imkân”ın müfessirlerce “saltanat” olarak değerlendirilmesi, onun yaptığı seyahatlerin ordu ile savaşa gittiği şeklinde düşünülmesi, tabiî olarak, Zülkarneyn’in bir hükümdar olduğu kanaatine ulaşılmasında etkili olmuştur. Bu sebeple tefsirlerde genellikle onun hükümdar olup olmadığı tartışması bile açılmaksızın, hangi hükümdar olduğu yönünde fikir yürütüldüğü görülmektedir. Oysa, her ne kadar âyetlerde Zülkarneyn’in “Güneş’in doğduğu yere”, “Güneş’in battığı yere” ve “seddeyn”e gittiği bildirilmekteyse de, oralara bir ordu ile gittiğine dair herhangi bir ifade yoktur. Ayrıca, gittiği yerlerdeki kavimleri hakimiyet altına aldığını belirtir cinsten bir ibareye de rastlanmamaktadır. Eğer, hükümdarsa bile, âyetlerden onun cihana hükmetmiş bir hükümdar olduğu sonucu çıkmamaktadır. Bu konuda; “O; bir peygamber, hükümdar, peygamber-hükümdar veya alelade bir insan olabilir.” demekten başka çıkar yol görünmemektedir. Zülkarneyn’e sağlanan “imkân” konusunda bu hususa yeniden temas edeceğiz. E- Zülkarneyn'in tarihî şahsiyet olarak kim olabileceğine dair görüşler 1) Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşayan ve ismi İskender oian, Yemenli veya Bâbilli bir şahıs İbn Kesîr tarafından Ezrâkî’den nakledildiğine göre Zülkarneyn, Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşamıştır.78 Bu habere göre Zülkarneyn, Hz. İbrahim’in tebliğiyle müslüman olmuş ve Hz. İsmail’le birlikte üçü Kabe’yi tavaf etmişlerdir. Ayrıca Hz. İbrahim’in duâsıyla Zülkarneyn’in emrine bulutlar, çeşitli âlet ve vasıtalar verilmiştir.79 Kâtip Çelebi tarafından da savunulan Zülkarneyn’in Hz. İbrahim zamanında yaşadığı görüşü 80 -detaylar bir yana- genelin kanaatine göre, olabilirliği bulunan, itiraza fazlaca mahal olmayan bir görüş olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu görüşü savunan İbn Kesîr, Katâde’den; “Zülkarneyn İskender’dir.”81 şeklinde bir haber rivayet ederek Hz. İbrahim zamanında yaşayan Zülkarneyn’in isminin İskender olduğunu, Makedonyalı İskender’le karıştırılmaması gerektiğini söyler. Buna göre iki İskender vardır: Birisi M.Ö. 300 yıllarında Yunan tahtında bulunan Makedonyalı İskender’dir; diğeri ise Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşayan İskender-i Rûmî’dir.82 Zülkarneyn, İskender-i Rûmî’dir ve Makedonyalı İskender’le aralarında 2000 yıldan fazla zaman bulunmaktadır. 78 İbn Kesîr, BN, 1/180b. 79 Âlûsî, RM, XVI/27. 80 agy. 81 İbn Kesîr, BN, I/180b. 82 İbn Kesîr, TKA, X/5062. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 51 Ayrıca Beydâvî de bu konuya temas ederek İskender-i Rûmî’nin Zülkarneyn olup mümin, salih bir kul olduğu görüşünün bulunduğunu söyler. Onun Hz. İbrahim zamanında müslüman olmuş, eski Yemen hükümdarlarından veziri Hızır olan bir peygamber olduğunun söylendiğini ifade eder. Denildiğine göre onun saltanat süresi 2000 sene sürmüştür. Annesi de, bir Rûm kadınıdır. İskender-i Sânî ise; filozof, kâfir, müşrik birisidir ve veziri de, Aristo’dur.83 Bu noktada şu hususu da belirtmek gerekir ki; bu şekilde “İki İskender vardır.” denmesi bazı âlimler tarafından makul görülmemiştir. Mütercim Âsım Efendi, İskender olarak tek şahıs bilindiğine, onun da Makedonyalı İskender olduğuna dikkat çekerek şöyle demektedir: “Seddi inşâ etmiş olan Zülkarneyn Arab’dan Yemenli ve Himyerli’dir. Hz. İbrahim (a.s.) ile, Hz. Âdem’in dünyaya inişinden 3483 sene sonra Mekkei Mükerreme’de görüştüğü sahih hadîslerde geçmektedir. Bu görüşmeden sonra doğu ve kuzey taraflarına sefere çıkıp, bu sefer esnasında Ye’cüc seddini inşâ etmiştir. ‘Zülkarneyn ismi İskender'dir’ dediklerine asla iltifat olunmaya!”84 Bazı âlimler ise, Zülkarneyn isminin Arapça, İskender isminin ise Rumca olduğundan hareketle, meseleye bir başka yönden itiraz etmişlerdir. Bediuzzaman Said Nursî bu itirazını kısa ve öz; “Zülkarneyn İskender demem; zira isim bırakmaz.”85 şeklinde ifade ederken Kâmûsu'l-A’lam sahibi aynı hususu şöyle dile getirir: “İşbu Zülkarneyn denilen zâtın kim olduğu ve ne vakit nerede zuhur ettiği (ortaya çıktığı) hakkında doğru bir fikir hâsıl etmek pek müşkil olup, bu mesele müphem ve karanlıktır. Hele Zülkarneyn’i Yemen mülûkundan addedip yine bir ism-i Yunânî ile İskender tesmiye etmek (ismini vermek) kadar abes şey olamaz.”86 Fakat bu gibi itirazlara da sağlam gerekçelerle karşı çıkıldığı görülmektedir. Âlûsî; “Zülkarneyn; Himyerli (Yemenli)dir; Rûm asıllı değildir.” demenin boş bir söz olacağını söylemektedir. Himyerlilerin Kahtânîlerden olduğunu, Rumların ve Yunanlıların soyunun da Kahtânîlere dayandığını ifade ederek Yakub b.İshak el-Kindî’nin; “Yunanlılar, Kahtânîlerin kardeşidir.”87 sözünü delil olarak getirmektedir. Şunu da hatırlatmakta fayda var ki; Zülkarneyn kelimesinin bir isim değil bir lakap olduğu görüşü ağırlıktadır ve bu husus, Kur’ân’ın üslûbuna da uygundur. Bu sebeple, Zülkarneyn kelimesinden hareketle varılan, Zülkarneyn’in bir Arap olduğu görüşüne iltifat edilmemiştir. 83 Beydâvî, ETET, III/272. 84 Âsım Efendi, "İskender", Kâmûs Tercemesi, 1/900; Ancak sahîh hadîslerde geçtiği söylenen rivayete muteber hadîs kitaplarında rastlanmamaktadır. 85 B. Said Nursî, Muhâkemât, 1. Makale, 4. Mesele. 86 Ş. Sami, "Zülkarneyn”, Kâmûs-ı A’lâm, III/2228. 87 Âlûsî, RM, XVI/27. 52 ZÜLKARNEYN Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki: Bu görüşe göre; Zülkarneyn Hz. İbrahim zamanında yaşamış, muhtemelen Yemen hükümdarlarından İskender isimli bir şahsın lakabıdır. Ancak, kaynaklarda, Zülkarneyn lakabının başka şahıslara ait olduğu da söylenmiş, bu konuda çeşitli isimler verilmiştir.88 Her ne kadar Zülkarneyn’in Hz. İbrahim zamanında yaşadığına dair olan görüşün esası bundan ibaretse de, onun, aynı devirde fakat Yemen tarafında değil Bâbil toprakları üzerinde yaşadığına dair haberlere de rastlanmaktadır. Bu konuda İbn Kesîr’in; “Zülkarneyn Nemrut’tan sonra gelen hükümdardı.”89 şeklinde bir rivayet naklettiği görülür. Zemahşerî, Zülkarneyn’in kimliği konusunda kanaatini belirtirken bu rivayeti esas alarak şunları söylemektedir: “Zülkarneyn hükümdar olan İskender’dir. Denilir ki: ‘İki mümin hükümdar vardır; Zülkarneyn ve Süleyman. İki kâfir hükümdar vardır; Nemrud ve Buhtunnasr. Zülkarneyn, Nemrut’tan sonra gelir.’”90 Çoğu müfessir tarafından dikkate alınmayan bu görüş, tarihî gerçeklere aykırı olduğu gerekçesiyle tenkit edilmiştir.91 Zira, Nemrut’tan sonra Zülkarneyn’in vasıflarında bir hükümdarın yaşadığına dair elde bir delil bulunmamaktadır. Kısacası; Zülkarneyn’in Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşadığı fikrine göre Zülkarneyn, M.Ö. 1900-2300 yıllarında yaşamış olmalıdır.92 Ancak bu dönem; mevcut bilgilerle aydınlatılamadığından bugün için karanlık bir dönemdir. Bu sebeple, Zülkarneyn’in o devirde kim olabileceği konusunda kaynaklarda pek çok rivayet bulunmakta ve bir kaynakta bulunan bir görüşün başka bir kaynakta tenkit edildiği görülmektedir; Her ne kadar belli başlı hadîs kitaplarında bu hususu açığa kavuşturacak bir hadîse rastlanmıyorsa da, Buhârî’nin, Ye’cüc-Me’cüc Seddi ile ilgili bir hadîsi, Enbiyâ (= Peygamberler) bölümünde, Hz. Hûd’dan sonra Hz. İbrahim’den önce vermesi dikkat çekmektedir. Buhârî’nin bu hadîsi Enbiyâ (= Peygamberler) bölümünde vermesi, Zülkarneyn’in peygamber olduğu kanaatine işaret sayıldığı gibi,93 sanırız bu husus aynı zamanda, Zülkarneyn’in Hz. İbrahim’den önce yaşadığı kanaatine de işaret olarak algılanabilir. 2) Yemen'de hüküm süren Himyer Devleti krallarından bir kral Esas itibariyle, Ebû Reyhan Bîrûnî ’nin el – Âsârü ’l-Bâ-kiye ani ’l88 "İbnü İshak, Zülkarneyn'in isminin, Merziban b. Merduye olduğunu söylemiş, bazıları onun ismi Abdullah b. Dahhâk'dır demiş, bazıları da Mus'ab b. Abdullah b. Feynan b. Mansur b. Abdullah b. el-Erz b. Avn b. Zeyd b. Keylân b. Sebe b. Ya'rub b. Kahtân demişlerdir." E. H. Yazır, HDKD, V/383. 89 Katâde'nîn Hasan'dan nakli olarak bk. İbn Kesîr, BN, I/181b. 90 "Denilir ki" şeklinde başlayan haber, Mücâhid'den nakledilmektedir, bk. Zemahşerî, KŞF, II/714. 91 Âlûsî, RM, XVI/29. 92 Hz. İbrahim'in H.Ö. 2900 (M.Ö. 2278) yıllarında yaşadığı söylemektedir, bk. İbn Şahne'den naklen İskender Pala, "İskender mi Zülkarneyn mi?", İ.Ü.E.F. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, (İstanbul 1993), XXVI/126; Ancak, ansiklopedik kaynaklarda Hz. İbrahim'in M.Ö. 1900 yıllarında yaşadığı kaydedilir. 93 Tecrid-i Sarih, IX/95, 96. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 53 Kurûni’l-Hâliye isimli eserinde94 Himyerli Ebû Kerb Semiyy’in Zülkarneyn olma ihtimali üzerinde durmasından kaynaklanan bu görüşü, çoğu müfessirin eserlerine aldığı görülür. Elmalılı merhum bu hususu şöyle ifade etmektedir: “Zülkarneyn, Ebû Kerb Semiyy (Şems) b. Ubeyd b. Afrîkîs elHimyerî’dir. Bunun mülkü yerküresinin doğu ve batısına ulaşmıştı ve Himyerli şâirin: ‘Dedem Zü’lkarneyn müslüman bir melikti. Yeryüzünde yüceldi, zayıf görüşlü değildi. Doğulara ve batılara ulaştı. Doğru yolu gösterecek bir hakimden padişahlık yollarını arıyordu.’ diye iftihar ettiği de odur deniliyor ki, bu görüş doğruya en yakın görüştür. Çünkü Zülmenâr, Zûnüvâs, Zünnûn, Zûruayn, Zûyezen, Zûceden gibi ‘zû’lar hep Yemen’dendir.”95 Ne var ki, Bîrûnî’nin Zülkarneyn olduğunu söylediği Himyerî Devleti (M.Ö. 115 - M.S. 533) hükümdarlarından Ebû Kerb Semiyy, tarihî olarak tesbit edilememektedir.96 Buna mukabil, dedesi olarak kabul edilen ve M.S. 300-320 yıllarında yaşadığı kaydedilen Afrîkîs’in97 ise, birçok fetihlerde bulunduğu söylenir.98 M. Şemseddîn tarafından “Zülkarneyn”99 olarak lakaplandırılan Afrîkîs’in babası olan ve M.S. 275-300 yıllarında yaşadığı kaydedilen Şemmer’in100 de, iki saç örgüsüne sahip olması sebebiyle “Zülkarneyn” diye adlandırıldığı rivayet edilmektedir.101 Zülkarneyn’in yine Yemenli bir hükümdar olan Sa’b b. er-Râyiş olduğu savunulur ve bu konuda İbn Abbas’tan bir haber nakledilir.102 Mütercim Âsım Efendi de Hz. Ali’nin; “Himyerlilerin tarihini aktarınız; çünkü, onların tarihi şaşılacak şeydir. Zülkarneyn tübba’ (eski Yemen kralları)dandır.”103 dediğinin rivayet edildiğini söyleyerek, bu görüşü benimsediğini ifade eder. Ancak, bu isimde tarihî bir şahsiyetin yaşadığına dair delil olmadığı da bazı araştırmalarda yeralmaktadır.104 94 Bîrûnî, AB, s. 46. 95 E. H. Yazır, HDKD, V/383, 384; Seyyid Kutub da, bu görüşün doğruya en yakın görüş olduğunu kanaatindedir. S. Kutub, FZK, XVI/642; Ayrıca, bk. sadece bir görüş olarak F. Râzî, TKB, 15/247. 96 E. H. Yazır, HDKD, V/384; Ayrıca bk. M. Şemseddin, İslâm Tarihi, 1/213. 97 M. Şemseddin, agy. 98 E. H. Yazır, HDKD, V/384. 99 M. Şemseddin, age., I/213. 100 M. Şemseddin, agy. 101 E. H. Yazır, HDKD, V/384. 102 E. H. Yazır, HDKD, V/384. 103 Âsım Efendi, "İskender", Kamus Tercemesi, I/900. 104 Ahmed Hüseyin Şerefüddin Ali, "Havle Makâlati Zilkarneyn; Beyne el-Haberel-Kur'ânî ve'l-Vâki' etTarih.”, ed-Dare, e. I, sayı 4, s. 311. 54 ZÜLKARNEYN Bütün bu görüşlerin tek ortak noktası; Zülkarneyn’in Yemen hükümdarlarından olduğu fikridir. Bu görüş; Yahudilerin Himyerli bir şahıstan soru sormalarının abes olacağı ve Himyerlilerden doğuları ve batıları fethetmiş büyük bir kral çıkmadığı noktalarından tenkit edilmiştir. Aynı şekilde, Himyerlilerin tarihte iz bırakan bir devlet olamadıkları, onların krallarından hiç birinin Zülkarneyn seddine benzer bir sedd yapmadıkları savunulmuştur.105 Şu kadarını söyleyelim ki; eğer bu görüş sadece Himyerlilerle ilgilendirilmeyip; “Eski çağlarda Yemen’de yaşamış bir şahıstır.” şeklinde ifade edilecek olursa, delillendirilemeyeceği gibi itiraz da mümkün değildir. 3) Makedonyalı İskender Büyük İskender olarak bilinen Makedonyalı İskender; diğer bir deyişle III. İskender hakkındaki ansiklopedik bilgileri kısaca şöyle özetleyebiliriz: Büyük İskender, M.Ö. IV. yüzyılda yaşamış bir Yunan kralıdır. II. Philippos ile Olympias’ın oğludur. Babasının ölümü ile M.Ö. 336 tarihinde tahta geçmiştir. Krallığı süresince hiç bir devletle barışı kabul etmemiş, Anadolu’nun büyük bir kısmına, bugünkü İran, Suriye, Irak, Mısır, Libya devletlerinin topraklarına girmiş, hattâ Hindistan’a kadar uzanmıştır. Pek çok batılı düşünür tarafından, batı uygarlığına kaynaklık ettiği düşünülen Helenistik uygarlığın kurucusu olan Büyük İskender, M.Ö. 323 yılında Basra Körfezi civarında hastalanarak ölmüştür.106 Aristoteles’in öğrencisi olduğu bilinen Büyük İskender’in putperest olduğunu söyleyenler olduğu gibi, tek Allah’a inandığını söyleyenler de mevcuttur.107 Tacının iki ucundaki boynuza benzer çıkıntı sebebi ile ona Araplar tarafından Zülkarneyn denildiği rivayet edilmektedir.108 İskender’in tacının üstündeki bu iki boynuzu, Mısır’ı fethettikten sonra taktığı söylenir. Buna göre, İskender Mısır’a girerken, kendisinin Mısır tanrısı Amon’un oğlu olduğunu söylemiş ve böyle bir tâc takmıştır.109 Mısır tanrısı Amon’un, başının üstünde iki tüy ile sarılmış Güneş tekeri bulunan insan veya koç ya da benzeri boynuzlu bir yaratık olarak simgelendiği bilinmektedir.110 105 Ebu'l-Kelâm Âzâd, "Şaysiyyetü Zilkarneyn el-Mezkûr fi'l-Kur'ân", Sekâfetü'l-Hind, c. 1/1, s. 54; Ayrıca bk. Ahmed Hüseyin Şerefüddin Ali, agm., s. 311. 106 "İskender", Büyük Larousse, Xl/5788; "Hellenistiks", age., X/5120. 107 Elmalılı merhum, "Allah'ın birliğine inanan bir hükümdar olan.." demektedir. E. H. Yazır, HDKD, V/382; Süleyman Ateş Aristo'nun tevhîde inandığına kesin gözü ile bakıldığını, İskender'in de tevhîd inancında olduğu kanaatinde olduğunu belirttikten sonra, halktan gizlemiş olabileceğini ifâde etmektedir. S. Ateş, YKÇT, V/324; Seyyid Kutub ise, "Grek kralı İskender bir putperestti." demektedir. S. Kutub, FZ/C, IX/462; Muvahhid olmadığı, yıldızlara taptığı savunulur. Ahmed Hüseyin Şerefüddin Ali, agm,, s. 311. 108 Ş. Sami, "Zülkarneyn”, Kâmûsu'l-A'lâm, III/2227; Ömer et-Tayyibî, "Zülkarneyn fi'l-Kur'ân ve't-tarih", Mecelletü'l-Ezher, c. 31, sayı 4-5, s. 443. 109 Vedi’a Tâhâ en-Necm, agm., s. 399; Ömer et-Tayyibî, agm., 443; İskender Pala, agm., s. 128. 110 "Amon", Büyük Larousse, II/551. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 55 "Büyük İskender" Cumhuriyet Ansiklopedisi Kaynaklarda bulunan; “Zülkarneyn İskender’dir.”111 şeklindeki rivayetlerin bu görüşün temelini teşkil ettiği söylenebilir. Fakat Büyük İskender’in Zülkarneyn olduğunu savunanlar, Kur’ân’da ‘Zülkarneyn’in doğuya ve batıya hâkim olduğunun ifade edildiği’ önkabulünden hareketle, tarihî şahsiyetler içerisinde en uygun olarak Büyük İskender’i görmüşler ve onun Zülkarneyn olduğu kanaatine varmışlardır. Bunlardan Taberî (ö. 310/923)’nin, tarihinde Zülkarneyn ismi yerine İskender ismini kullandığı ve Makedonyalı İskender’in hayatını Zülkarneyn’in hayatı ile birbirine girmiş bir şekilde anlattığı görülür.112 İbn Sînâ (ö. 453/1037) da Şifa adlı eserinde Aristo’dan bahsederken, öğrencisi olan İskender’in Zülkarneyn olduğunu ileri sürmüştür.113 Kâsımî, Merâgî, Mesûdî, İbn Hişam gibi bazı âlimlerin de bu görüşü savundukları üzerinde durulur.114 Öte yandan bu görüş; Firdevsî (ö. 436/1020) ile edebiyata da yansımış ve böylelikle yeni bir edebî tür olarak İskendernâme doğmuştur. Firdevsî ile başlayan bu gelenek Ali Şir Nevaî, Nizamî, Ahmedî, Figânî ve Cemâlî vb. birçok şâir tarafından sürdürülmüş ve ciltlerce İskendernâme kaleme alınmıştır.115 Burada, bu kitabın yazılış gayesi gereği müfessirlerin görüşlerine yer verileceğinden, ilk olarak Zülkarneyn’in Makedonyalı İskender olduğunu savunan Fahreddîn Râzî’nin görüşünü aktarmak istiyoruz: “Kur’ân’da Zülkarneyn diye bahsedilen bu insanın mülkünün doğu-batı ve kuzeyin en uç noktalarına kadar uzandığına âyetler delâlet etmektedir. Yeryüzünde mamur ve meskûn olan bütün yerler bundan ibarettir. Böylesine bir mülkün fevkalâde bir şey olduğunda şüphe yoktur. Böyle bir mülke sahip olan 111 İbn Kesîr, BN, I/180b. 112 Taberî, Tarih-i Taberî Tercemesi, II/1-72; Ayrıca İbn Esîr de târihinde, Makedonyalı İskender'i Kur'ân'da kıssası anlatılan Zülkarneyn'le bir tutmuş, Taberî'nin zikrettiği rivayetleri benzeri şekilde nakletmiştir. bk. İbnü'l-Esîr, el-Kâmilü fi't-târîh Tercemesi, I/261 vd. 113 Ebu'I-Kelâm Âzâd, agm., c. I/1, s. 55. 114 Abdullah b. İbrâhim el-Asker, agm., s. 22-23; Tarih için bk. "İbn Sînâ", Büyük Larousse, XI/5527. 115 O. Saik Gökyay, "İskendernâme", İslam Ansiklopedisi, V/1089. 56 ZÜLKARNEYN (bir kralın) adının uzun zaman hatırlarda kalması, gizli ve bilinmez kalmamış olması gerekir. Tarih kitaplarında mülkü böyle şöhret bulmuş tek hükümdar İskender'dir. Çünkü babası ölünce o, daha evvel kabileler hâlinde olan Rumların krallarını emri altında bir araya toplamış, sonra da batının krallarına hâkim olup onları emri altına almıştır. Böylece el-Bahrul-Ahdar’a dayanmıştır. Sonra Mısır’a dönüp İskenderiye şehrini yaptı ve oraya kendi adını verdi. Daha sonra Şam’a girdi ve İsrâiloğulları’na yöneldi. Derken Beyt-i Makdis’e geldi ve orada kurban kesti. Sonra Ermenistan’a ve Bâbu’l-Ebvâb’a yöneldi. Böylece, Iraklılar, Kiptiler ve Berberîler ona boyun eğdiler. Daha sonra da Dârâ oğlu Dârâ'ya yöneldi ve onu defalarca yendi. Sonunda Dârâ’yı öldürdü. Böylece İskender, İranlıların mülküne de sahip oldu. Sonra Hindistan’a, Çin’e yöneldi; uzak diyarlardaki milletlerle savaştı... Zülkarneyn’in bütün dünyaya yahut dünyanın tamamına yakın kısmına sahip olmuş bir kral olduğu Kur’ân ile sabit olduğuna ve tarih ilmine göre de bu vasıftaki kral İskender olduğuna göre, âyette Zülkarneyn diye bahsedilen bu şahıs ile Yunanlı Filip oğlu İskender’in kastedildiğini kesin olarak söylemek gerekir.”116 Dikkat edilirse, Fahreddîn Râzî’nin görüşünün temelini, Zülkarneyn’in -büyük bir kral olduğu kanaatinden hareketle- dünya yüzünde herkesçe bilinen tarihî bir şahsiyet olması gerektiği fikri oluşturmaktadır. Bu kanaatini açıkça belirten Râzî, bütün bu sözlerine rağmen yine de kendi fikrinde bir tenakuzun bulunduğunu ifade etmekten geri kalmaz: “O, feylesof Aristo’nun talebesi idi ve onun inancı üzere idi. Binâenaleyh, (Kur’ân’da) Allah’ın onu yüceltmesi, Aristo’nun mezhebinin (inanç ve düşüncesinin) hak ve doğru olduğuna hükmetmeyi gerektirir. Halbuki buna imkân yoktur. Allah en iyi bilendir.”117 Zülkarneyn’in Büyük İskender olduğu yönünde görüş belirten bir başka âlim de Âlûsî’dir. Bu husustaki kanaatini şöyle dile getirir: “Zülkarneyn’in ma’mur olan çoğu yere hâkim bir melik olduğu Kur’ân’la sabittir. Bu sıfatın İskender’de olduğu da tarihlerde geçmektedir. Şu halde Zülkarneyn’den kasdın İskender olduğunu belirtmek gerekir.”118 Bu görüş doğrultusunda fikir beyan eden başka âlimlere de rastlanıyorsa da, çoğunluk bu görüşün aleyhinde deliller getirmişlerdir.119 Bu görüşlerin bir kısmına yukarıda “Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşayan ve ismi İskender olan Yemenli veya Bâbilli bir şahıstır” 116 F. Râzî, TKB, XV/246. 117 F. Râzî, TKB, XV/248. 118 ÂLÛSÎ, RM, XVI/26. 119 Bu konuda Hulâsatü'l-Beyân sahibi şöyle demektedir: "Rûmiyülasıl olan İskender, Aristo'nun tilmizlerinden bir racülü fâcirdir. Gerçi bir çok yerleri memâlikine rabtla taht-ı teshirine almışsa da Kur'ân'da beyan olunan ve Cenâb-i Hakk'ın sena ettiği İskender bu değildir." K. M. Vehbi, HB, Vlll/3165; Seyyid Kutub da, bu konu için tefsirinde sadece üç cümle ayırmakla yetinmiştir: "Yunanlı İskender olmadığı kesin. Zira Grek kralı İskender, bir putperestti. Hâlbuki Kur'ân'ın söz konusu ettiği şahıs, hem Allah'ın birliğine, hem de âhirete ve öldükten sonra dirilmeye inanan bir zâttı." S. Kutub, FZK, XVI/462; Zülkarneyn'in İran Kralı Kuruş olduğunu savunanlar da, İskender görüşüne karşı çıkmışlardır. Mevdûdî, Süleyman Ateş, Ebu'l-Kelâm Azâd, Nûru'l-Hakk Tenvîr gibi. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 57 başlığı altında temas edilmiştir. Zülkarneyn’in Büyük İskender olabileceğine dair fikir beyan edenlerin aksine, bu ihtimalin olamayacağını savunanların delilleri daha çoktur. İbn Kesîr, Zülkarneyn’e Makedonyalı İskender denmesini hoş karşılamadığını belirttikten sonra, tarihî kronolojiye dikkat çekerek böyle bir şeyin mümkün olamayacağını savunmuştur: “Aslında Rûm olan Makedonyalı Filip’in oğlu İskender II’dir ki, Rumlar tarihlerini onunla başlatırlar. İskender I. ise, Ezrâkî’nin ve diğerlerinin zikrettiğine göre; İbrahim (a.s.) Kabe’yi yaptığı sırada Allah’ın evini tavaf etmiş, ona inanıp tâbi olmuştur. Beraberinde Hızır (a.s.) varmış. İkincisi ise Yunanlı, Makedonyalı Filip’in oğlu İskender’dir. Onun veziri de meşhur feylesof Aristoteles’tir. Allah en iyisini bilendir. Bu kişi, Rûm milletinin memleketlerinde kullanılan tarihi koyandır. İsâ Mesîh’den yaklaşık üç yüz sene önce yaşamıştır. Kur’ân’da zikredilen I. İskender ise, Ezrâkî ve diğerlerinin zikrettiği gibi İbrahim Halîlullah zamanında yaşamıştır. Hz. İbrahim Kâ’be’yi bina edip Allah’a kurbân adadığında onunla beraber bu evi tavaf etmiştir.”120 Son döneme ait pek çok tefsirde de nakledilen bu ifadelerden başka, konuyu ele alarak kritik eden Elmalılı, şöyle demektedir: “Allah'ın birliğine inanan bir hükümdar olan ve olağanüstü fetihleriyle dünyada özel bir tarih açmış bulunan İskender’in Zülkarneyn’lerden birisi olduğunu inkâr etmeye yer yoksa da, Kur’ân’da zikredilen büyük zatlar, peygamberlik makamına da sahip bulunduğuna göre, İskender’in bu derece yükseltilmesi kabul edilebilir görülmemiş ve İskender’in bir set yaptığı bile tarih olarak belli olamamıştır. Bir de İskender, başka bir tarihte meşhur olduğu ve bilindiğinden dolayı, bunu Peygamber’e sormak, soru soranların maksadına uygun olmazdı. ... Onun için bu soru, eski tarihin karanlıklarına kadar dalan bir konu olması gerekiyor.”121 Görüldüğü gibi, yukarıda Râzî’nin Zülkarneyn’in İskender olduğunu savunurken kullandığı mantığı tersine çeviren Elmalılı yine aynı öncüllerle ve fakat gayet ince bir üslupla Zülkarneyn’in İskender olamayacağına dair muhkem bir yargıya varıp delil olarak sunmaktadır. Şöyle ki: Râzî, Zülkarneyn’in Kur’ân’da büyük bir hükümdar olduğunun belirtildiğini ifade ederek, tanınmış bir şahsiyet olması gerektiği fikrinden hareket etmiştir. Elmalık ise, herkes tarafından tanınan bir şahsiyetin Hz. Peygamber’e sorulmasının abesliğini vurgulamaktadır. Bu konuda müstakil bir çalışma yapan ve Zülkarneyn’in Makedonyalı İskender olamayacağı sonucuna varan Prof. Dr. İskender Pala da şunları söylemektedir: 120 İbn Kesîr, TKA, X/5062. 121 E. H. Yazır, HDKD, V/383 58 ZÜLKARNEYN “Büyük İskender’in bir ırk ayrımı gütmesi, Yunanistan’da çıkan ayaklanmayı bastırmak için Thebai kentini yerle bir edip 6000 kişiyi öldürtmesi, Mısır’a girdiğinde kendini tanrı Ammon’un oğlu olarak göstermesi, mabeyincilerine rüşvet vererek Dârâ (Darius)yı öldürtmesi, girdiği ülkelerin insanlarını acımasızca öldürmesi ve katliamlar düzenlemesi, içki içmesi, Sus şehrini alınca burayı yakıp yıkarak halka eziyet etmesi vs. hareketler bu cümleden sayılabilir. Ayrıca çok tanrılı Grek dinine ve Aristo’dan aldığı felsefeye bağlıdır. Kendi tanrılığını ilan ederek işret ve seks partileri düzenleyecek kadar ahlaksızdır. ... Bütün bu niteliklere sahip olan birinin salih kullardan olması ihtimalini bile düşünmek abestir... Yunanlı Büyük İskender’in peygamber ve salih kullardan olmadığı kesin olmakla beraber, herhangi bir sedd yapmadığı da tarihen kesindir.”122 Kısaca ifade edecek olursak, Zülkarneyn’in Büyük İskender olması aşağıda sıralanan sebeplere binâen mümkün görünmemektedir: 1- Büyük İskender’in Allah’a inanan bir şahsiyet olduğu meçhuldür; hattâ putperest olduğu kuvvetle muhtemeldir. Oysa Zülkarneyn, Allah’ın ilhamına mazhar olmuş salih bir kimsedir. 2- Büyük İskender’in bir sedd yaptığına dair ne bir tarihî kayıt ne de arkeolojik bir bulgu mevcuttur. 3- Zülkarneyn’in dünyanın doğusunu ve batısını savaşarak ele geçirdiğine dair Kur’ân’da bir delil yoktur; dolayısıyla cihangir bir savaşçı olduğu kesin değildir. Oysa İskender hayatı boyunca savaşmıştır. 4- Şayet Zülkarneyn Makedonyalı İskender’se, Kur’ân’ın açıkça ifade ettiği Ye’cüc-Me’cüc kavmi hangi millettir, onun savaştığı hangi topluluktur? Bu ve benzeri sorular cevapsız kalmakta, mesele tamamen muğlaklaşıp bir tezatlar yığını haline gelmektedir. 5- Bu görüş, Zülkarneyn’in Hz. İbrahim (a.s.) zamanında yaşadığına dair olan rivayetlerle çatışır. “Bu rivayetler zayıftır.” şeklinde düşünülse bile, Zülkarneyn’in herkesçe tanınan yakın dönemde yaşamış bir şahıs olması ihtimali çok zayıftır. Zira, Hz. Peygamber (s.a.v)’e herkes tarafından bilinen bir şahıs hakkında imtihan maksadıyla soru sorulması ihtimali pek makul görünmemektedir. 4) Âferidun (=Efridun, Feridun) Bir başka görüş de, Âfrîdun b. Esfiyan b. Cemşîd'in Zülkarneyn olabileceğidir. Bu konuda Âlûsî; “…Onun âdil ve Allah’a itaat eden bir hükümdar olduğu rivayet edilir. Ebû Zeyd el-Belhî, Süverü’l-Ekâlîm adlı eserinde onun vahiy ile desteklenmiş olduğunu söyler."123 demektedir. Daha 122 İskender Pala, agm., s. 128. . 123 Âlûsî, RM, XVV 25. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 59 sonra Âlûsî, tarihçilerin, Feridun’un dünyanın en doğu ve en batısına sefer yapmadığı hususunda ittifak ettiklerini de belirtir.124 Feridun, M.Ö. VIII. yy. yaşamış olan efsânevî İran hükümdarı olup Pişdad hanedanının beşinci hükümdarı ve Cemşid’in torunudur.125 Feridun’un Hz. İbrahim zamanında yaşadığına dair rivayetler bulunduğu söylenmekte ise de, bu, tarihî kronoloji açısından mümkün görülmemektedir. Zira, yukarıda belirttiğimiz gibi Âferidun M.Ö. VIII. yy.’da yaşamış olmasına karşın, Hz. İbrahim, M.Ö. 1900 yıllarından önce hayat sürmüştür. Ayrıca, Makedonyalı İskender’in Zülkarneyn olduğu tezine karşı getirilen itirazların bir kısmı Feridun için geçerlidir. 5) Akkad İmparatoru Naram-Sin Akkad İmparatorluğu (M.Ö. 2300-2125) hükümdarı olan Sargon’un oğlu veya -kabul edilen görüşe göre- torunu olan Naram-Sin, M.Ö. 2225-2185 yıllarında yaşamış büyük bir cihangirdir.126 Naram-Sin’in Zülkarneyn olabileceği fikri, ilk defa Sargon Erdem tarafından Zafer Dergisi’nde üç makalede ele alınmış, bu konuda deliller getirilmeye çalışılmıştır.127 Bu fikrin temelini; “Naram-Sin’in ölümünden sonra yazıldığı anlaşılan çiviyazılı metindeki ibarelerin, Kur’ân’da Zülkarneyn’den bahseden âyetlere benzemesi ve Naram-Sin’in boynuzlarının olduğuna bu tabletlerde işaret edilmesi teşkil etmektedir.” diyebiliriz. Bu tablette şu ifadelerin yeraldığı belirtilmektedir (noktalı yerler, tablette kırıktır): "1) .... yeryüzü .... 2) Naram-Sin yoluna gitti. 3) Ve memleketin tanrısı (!) da onunla birlikte gitti(ler). 4) Önü ıra iki ilahî kılavuz gitti(ler). 5) Zababa’nın arkasında, Annuniti ve Şilaba’mn alâmeti sivri bir çift boynuz; 6) Çift çift, sağda ve solda, boynuz boynuza (yan yana?).”128 Tablette bulunan ilk iki ibarenin Kehf Sûresi 84-85. âyetlerde geçen; “Biz ona yeryüzünde sağlam bir mekân hazırladık, ona her şeyin yolunu verdik. O (da) bir yol tuttu.” ifadeleriyle benzeştiğini ve Naram-Sin’in iki boynuzunun bulunduğuna inanıldığını söyleyen Erdem, Akkadca ile Arapça dilinin birbirine yakınlığından da bahisle, konuya çeşitli açıklamalar getirmeye çalışır.129 Naram-Sin’in cihangirliği konusunda da şunları söyler: 124 age., XV1/25. 125 Ş. Sami, "Feridun", Kâmus-ı Âlâm, V/3405; "Feridun", Büyük Larousse, VIII/4045. 126 "Akkad Krallığı", Büyük Larousse, I/227. 127 Sargon Erdem, "Zülkarneyn”, Zafer Dergisi (1986), sayı 113; "Kazıklar Sahibi Firavun", agd., sayı 114; "Cennet Ülkesi", agd., sayı 115. 128 Sargon Erdem, agd. sayı 113, s. 8. 129 agy. s. 8 vd. 60 ZÜLKARNEYN “İlim adamları arasında tartışmalı olan tarihlere göre 2230-2174 arasında 56 yıl veya 2254-2218 arasında 37 yıl hüküm sürmüştür. Uzun saltanat yılları içinde, Sargon’un ölümünden sonra elden çıkan toprakların tamamını geri aldığı gibi, imparatorluğun sınırlarını dört yönde genişleterek Mezopotamya, İran’ın batı kısımları (Kuzistan), Arabistan’ın kuzey yarısı (veya tamamı), Mısır, Filistin, Lübnan, Suriye ve Orta Anadolu’ya kadar Güney ve Güney-Doğu Anadolu bölgeleri ile Kıbrıs ve Bahreyn adalarını fethetmiştir ki, bu topraklar, Dört Halife Devri sonlarındaki İslâm toprakları ile aynı hudutlara sahip sayılabilir. Naram-Sin, o devrin inanışına göre düz ve dört köşe olan dünyanın tamamını ele geçirdiği için, tarihte ilk defa Dört İklim Hükümdarı “dünyanın dört bucağının, yani tamamının hükümdarı, cihangir” unvanını almış ve ölümünden sonra bu unvan, her büyük hükümdar tarafından kullanılır olmuştur.”130 Kaynaklarda bulunan Zülkarneyn’in Büyük İskender ve Afrîkîs elHimyerî olduğuna dair görüşleri çeşitli açılardan tenkit eden Erdem’in, NaramSin’in daha eski tarihlerde yaşamış olması sebebiyle Zülkarneyn olması ihtimalini -Peygamberimiz (s.a.v.)’e imtihan maksadıyla Zülkarneyn’den soru sorulduğu rivayeti çerçevesinde- daha makul bulduğu anlaşılmaktadır.131 Zülkarneyn’in gittiği bildirilen “Güneş’in battığı yer”den kasdın Naram-Sin’in fethettiği- Mısır olduğunu düşünen Erdem, âyette Güneş’in battığı söylenen “aynin hami’e” (=karabalçıklı göze) ile kasdedilenin bir benzetme olamayacağını, bu ibare ile Nil deltasının ifade edildiğini, Kur’ân’da Mekke’ye göre Kuzeybatı’da bulunan ülkelerin “batı” şeklinde ifade edildiğini söyler. Ayrıca, çiviyazılı tabletlerde Magan-Meluhha isimli iki ülke geçtiğinden ve yine tabletlerde Magan ülkesinden “kara toprak” şeklinde söz edildiğinden bahisle, Magan kelimesinin “dağ gibi, kakılmış kazıklar gibi muhkem evler” manâsına geldiğini, Kur’ân’da da Firavun’dan “kazıklar sahibi” şeklinde söz edildiğini detayıyla açıklayarak bu yerin Mısır olduğunu ortaya koymaya çalışır.132 Bahreyn Adası’nın da Zülkarneyn’in ikinci seyahatini yaptığı “Güneş’in doğduğu yer” olduğunu ispata girişen Erdem, Zülkarneyn’in burada karşılaştığı “Güneş’ten başka üzerlerinde örtü yapmadığınız bir kavim”den müfessirlerin anladıkları “çıplak kavim” anlayışının doğru olamayacağını, çünkü âyette “sitr” (= örtü) olarak ifade edilen kelimenin, faili Allah olan “ca’ale” fiiliyle kullanılmış olması dolayısıyla Allah’ın yarattığı bir örtüye işaret ettiğini, bunun da “elbise” olamayacağını belirtir. Örtüden kasıt, Güneş ’ten insanı koruyacak olan tabiî engeller, yani dağ, dere, tepe gibi şeylerdir. Bahreyn Adası da dümdüz 130 agy. s. 7. 131 agy. s. 6. 132 Sargon Erdem, "Kazıklar Sahibi Firavun", agel., sayı 114, s. 3 vd. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 61 olması sebebiyle bu tanımlamaya en uygun yerdir.133 Erdem, bu makalelerden sonra, Türk Tarih Kongresi’nde sunduğu bildirisinde, yine çiviyazılı belgeler ışığında Ye’cüc-Me’cüc’ün Türkler olduğunu ispat etmeye çalışmıştır. Bu bildiri, tamamen bir filolojik çalışma niteliğindedir.134 Bu görüşün serdedilmesinde, her ne kadar müfessirlerin âyetlerin zahirinden ayrıldıkları bazı hususlara işaret ederek isabetli tesbitler yapılmışsa da, klasik anlayıştan kurtulunamadığı görülmektedir. Zülkarneyn yine bir cihangir olarak ele alınmış, dünyanın belli bir bölümünü ele geçirmiş bir fatih olarak düşünülmüştür. Oysa âyetlerde bu hususu kesinleştirecek bir ifade bulunmamaktadır. Bu çalışma bir tefsir çalışması veya bir tarih çalışması olmaktan çok, bir dil çalışması olması sebebiyle ayrı bir özellik arzeder. 6) Bâbil, Sümer veya Mısır’dan efsânevî bir şahsiyet olabilir Kur’ân’da anlatılan Zülkarneyn’in vasıflarını çeşitli hükümdarlarda arayan ilim adamları, bütün bu ihtimallerden bahsettikleri gibi, kim olduğu bilinmeyen, tarihin karanlıklarında kalmış bir şahsiyet olabileceği üzerinde de durmuşlardır. Bu meyanda bilhassa Bâbilli135, Sümerli136 bir şahsiyet olabileceği ihtimallerinden söz edilmektedir. Dolayısıyla, Zülkarneyn hakkındaki bilgilerin; Bâbil, Sümer, Mısır kültürleri ile karışmış bir takım rivayetlere dayandığı, hayalî bazı unsurlarla içice karışmış olabileceği düşünülmüştür.137 İnsanlık tarihinin kaydettiği en eski ve büyük destanlardan biri olan Sümerler’in Gilgameş Destanı da, bu konuda akla gelenlerdendir. Bazı araştırmacılar tarafından Zülkarneyn’in Gilgameş olabileceği üzerinde durulmuştur.138 Ölüler dünyasına seyahat etmiş bir şahsiyet olan Gilgameş’in macerasını anlatan destanın en önemli yanı; Nûh Tufanı’nın, Tevrat ve Kur’ân’dakine benzer şekilde verildiği ilk yazılı kaynak olmasıdır. Aslında, Sümer ve Bâbil kitabe ve tabletlerinde Tevrat, İncil ve Kur’ân’da yeralan bazı hâdiselerin bulunması gayet tabiîdir. Zira, ilâhî kitaplarda anlatılan Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Yûnus vb. kimi peygamberler, bu bölgede bu milletlerle aynı zaman diliminde yaşamışlardır. 133 Sargon Erdem, "Cennet Ülkesi", agd., sayı 115, s. 3 vd. 134 Sargon Erdem, "MÖ. II. Binyıla Ait Çiviyazılı Belgelerin Işığında Gutium/ Ye'cüc-Me'cüc/MoğoIIar, Turukkum/Türkler", X. Türk Tarih Kongresi, (22-26 Eylül 1986), III/887-901. 135 Bîrûnî, AB, s. 46; Vedî'a Tâhâ en-Necm, agm., s. 387. 136 Ahmed Hüseyin Şerefüddin Ali, agm., s. 313. 137 Vedî'a Tâhâ en-Necm, agm., s. 399. 138 Vedî'a Tâhâ en-Necm, agm., s. 391; İskender Pala, agm., s. 143; Ayrıca, Zülkarneyn ile Gilgameş'in hayatı arasındaki benzerliklere Lidzbarski ve Meissner tarafından işaret edilmiştir, bk. "İskender", İslam Ansiklopedisi, V/1079. 62 ZÜLKARNEYN Burada mesele; Mezopotamya’nın geçmişine yönelik olarak ehil kişilerce yapılacak inceleme ve araştırmaların, hem bölgesel tarihin, hem de insanoğlunun evrensel macerasının aydınlatılması ve daha iyi anlaşılması noktasında -Kur’ân’ın arkeoloji ilmini teşvik ettiği de hatırlanmalıdır- ne kadar önemli olduğunun kavranılmasına gelip dayanıyor. Fakat maalesef, günümüzde bu konuda yapılan araştırmalardan bazılarının gerçeğe ulaşmayı amaçlamaktan ziyâde, önceden belirlenmiş bir dogmayı ispat veya eldeki bulguları belli bir maksat istikâmetinde yorumlanmaya matuf oldukları görülmektedir.139 Dolayısıyla bu konuda araştırma yapacak olanların, meseleye objektif yaklaşmaları ne kadar zarurî ise, Sümer yazısı ve kültürünün yanı sıra Kur’ân, Tevrat ve İncil’e de bir o kadar hâkim olmaları gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Gilgameş Destanı’na dönecek olursak, Sümerce telifi M.Ö. 2000, Bâbil yazması M.Ö. 1800 ve M.Ö. 1250 yıllarına ait olan destanın bazı bölümlerinin henüz çözülemediğini, bazı bölümlerinin de eksik olduğunu öğreniyoruz.140 Destanın ana temasının, Gilgameş’in ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışması, ölümsüzlüğü araması olduğunu söyleyebiliriz. Destana Sümerliler tarafından verilen ismin “O Her Şeyi Görendir”141 şeklinde olduğu söylenir. Destan; “Yerin dibindeki suyun kaynağını görenin hikâyesini dinle, yurdum! Dünyada her şeyi bilen adamın adını ünlendireyim; onun görmediği hiç bir şey yoktur. Dünyanın bütün bilgeliklerini bilip torunlarına bırakan bir adamdır. Sırları görüp perdesini yırtan bir adamdır. Tufan’dan önce olanın haberini getirdi.”142 şeklinde başlamaktadır. Gilgameş, başlangıçta zâlim bir beydir; kimseye dirlik vermez. Bir gün, dağlarda yaşayan vahşi Engidu ile tanışır ve beraberce Katran Ormanı’ndaki dev Humbaba’yı ve Gökyüzünün Boğası’nı öldürürler. Gilgameş’in arkadaşı Engidu ile birlikte Gökyüzünün Boğası’nı öldürüşü destanda şöyle anlatılır: “Gökyüzünün Boğası korku salarak aşağı indi. O, birinci solumasıyla yüz kişi devirdi, iki yüz devirdi, üç yüz kişi... İkinci solumasıyla yüz daha devirdi. İki yüz daha, üç yüz kişi daha. O, üçüncü solumasıyla Engidu’ya saldırdı. O Engidu’yu süseceği anda, Engidu gözetleyip, birdenbire boynuzlarını yakaladı.”143 ... “Gilgameş, bütün silahçı ustalarını çağırdı. Ustalar boynuzların kalınlığına hayret ettiler. Her boynuzun dökümü, 139 Muazzez İlmiye Çığ'ın, İbrahim Peygamber, Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre, isimli kitabında, İslâm'da da Sümer'de olduğu gibi herkesin bir tanrısı olduğu safsatasını savunmakta, görüşüne de "Hiç bir kimse yoktur ki, onun üzerinde bir koruyucu ve denetleyici bulunmasın." (Kaf Suresi 17/18) âyetini delil getirmektedir, bkz. age., s. 135. Hz. İbrahim'in tek tanrı fikrini Bâbil'den ve Mısır Kralı Amonfis'ten aldığını söyleyen (age., s. 144, 145) Çığ, kitabının İslam literatürü ile ilgili bölümlerinde Turan Dursun'un kitaplarını referans olarak almaktadır. Ayrıca Kur'an İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni isimli kitabında da benzeri konuları savunan Çığ'ın, yine ilk kitabının sonuç bölümündeki şu cümle, bütün gayretinin neye yönelik olduğunu göstermektedir. "Diğer taraftan din kitaplarının tanrısal bir kitap olmaktan çok, çeşitli dinlerin ve kültürlerin etkisi ile yazılmış olduklarını söyleyebiliriz.” bkz. age., s. 156. 140 Gilgameş Destanı, Prof. Landsberger'in Giriş'i, s. 10-12. 141 Abdülhak Fazıl, Hüve'l-lezî Ra’â, s. 21. 142 Gilgameş Destanı, s. 18. 143 age., s. 19. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 63 altmış okkalık lâcivert taşındandı. Bu boynuzların kabuğu iki parmak kalınlığındaydı. Her ikisinin içi yedi kova yağ alıyordu.”144 Destanın bu bölümünden, Gilgameş’in, öldürdüğü Gökyüzünün Boğası’nın iki boynuzuna sahip olduğu anlaşılmaktadır. Tanrılar Gökyüzünün Boğası’nın öldürülmesine kızarlar ve Engidu’nun canını alırlar. Engidu’nun ölümünden sonra ölülerin nereye gittiklerini düşünen ve bu konuda ızdıraplar çektiği anlaşılan Gilgameş’in, Maşu Dağı (İkiz Dağı)’na geldiği anlatılır. Burada akrep şeklinde iki insanla karşılaşır. Bu canlılara şöyle der: “Utnapiştim (Hz. Nuh olduğu söylenir) için, ceddim olan Utnapiştim’in yolunda!.. O, tanrıların arasına girdi ve tanrıların meclisinde hayata kavuştu. Ondan ölüm ve hayatı soracağım.”145 Akrep adamların Maşu Dağı’nın kapısını açmasıyla, ışığın zerresinin görünmediği bir karanlığın içinde uzun süre yol alır ve nihayet Utnapiştim’e varır. Utnapiştim ona Tûfan’ı anlatır; ölümsüzlük otunu tarif eder. Gilgameş, ölümsüzlük otunu bulur; fakat, bir kuyuya girdiği sırada bir yılana kaptırır. Gilgameş’in bundan sonra ne yaptığını bilemiyoruz. Zülkarneyn hakkında mevcut bazı rivayetlerle Gilgameş destanı arasında benzerlikler bulunmaktadır: - Bazıları Zülkarneyn’in yanında Hızır (a.s.)’ın bulunduğuna dair rivayetlere dayanarak, Gilgameş’in yanındaki Engidu’yu Hızır (a.s.)’a benzetmişlerdir.146 - Zülkarneyn isminin “iki boynuz sahibi” manâsına gelmesi, Gilgameş’in Gökyüzünün Boğası’nı öldürmesi ve onun boynuzlarını kesmesi ile paralellik göstermektedir. - Kaynaklarda bulunan Zülkarneyn’in Hz. İbrahim (a.s.)’ı görmeye gittiğine ve onun duası ile emrine bulutların verildiğine dair rivayetlerle, Gilgameş’in Utnapiştim’i araması ve ondan ölümsüzlük otunun yerini öğrenmesi benzerlik arzetmektedir. - Gilgameş karanlıklar içinde yol alır; Zülkarneyn’in ise, ışık ve karanlık emrine verilmiş olarak karanlıklar içinde yürüdüğü söylenmektedir.147 - Gilgameş Maşu Dağı (İkiz Dağı)’na varır, orada akrep görünüşlü iki adam görür. Zülkarneyn’inse iki dağın arasına gittiği âyetle sabittir; ayrıca, köpek suratlı insanlarla karşılaştığı söylenmektedir. Destanda Gilgameş’in başından geçenler anlatılırken, çok tanrılı Sümer inanç ve kültürünün bir yansıması olarak, destan kahramanının Sümer tanrıları ile sürekli görüşüp konuşması, tanrıların birbirleriyle mücâdeleleri vs. türünden tek tanrılı bir dinin akaidine uymayacak hâdiselere sıkça tesadüf olunmaktadır. 144 age., s. 53, 54. 145 age.f s. 66. 146 İskender Pala, agm., s. 141. 147 "İskender'in Hızır ve İlyas ile Zulümâta (Karanlıklara) Seferi Kıssası" başlığı altında; Hızır ile Zülkarneyn'in karanlık içinde dört gün yol aldıkları anlatılır, bk. Taberî, Tarih-i Taberî Tercemesi, II/60. 64 ZÜLKARNEYN Bu haliyle Gilgameş’in Zülkarneyn olduğunu söylemek zor olmakla birlikte, böyle bir ihtimalin bulunduğuna işaret etmek de gerekmektedir. Zira Zülkarneyn hakkında bulunan rivayetlerin Gilgameş Destanı’nda anlatılanlara oldukça benzediğini söylemek zorundayız. Ne var ki, bütün bu benzerlikler, Gilgameş hakkında söylenenlerin Zülkarneyn hakkında söylenenler arasına karışmış olabileceği ihtimalini de akla getirmektedir. "Gilgameş" Cumhuriyet Ansiklopedisi ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 65 7) Tevrat'ta işaret edilen bir şahıs a- Kuruş Tarihî kaynakların Kuruş hakkında yazdıklarına göre; Kiyâniyân hanedanından olan İran İmparatoru Kisrâ Haris (II. Keyhüsrev=Kuruş=Kurach=Cyrus), M.Ö. 558 tarihinde Şuş tahtına çıkmıştır. Ahemeni İmparatorluğu’nun kurucusu ve Med kralı olan Astyage’a karşı başkaldırıp sonra topraklarını genişleten Kuruş, Ninova’nın kuzeyinden Irak ve Kapadokya’ya kadar girmiş, Küçük Asya tabir edilen yerleri fethettikten sonra, doğuda Semerkand, Merv ve Siri Derya’ya kadar ilerlemiş büyük bir Pers hükümdarıdır. Daha sonra Bâbil’i ele geçiren Kuruş, şehri yağma ettirmemesi, mâbedlere dokunmamış olması ve 50 yıldan beri esaret hayatı yaşayan Yahudilerin memleketlerine dönmelerine izin vermesi sebebiyle, tarihte olumlu iz bırakmış bir şahsiyet olarak görülür.148 Nasıl ki ilk dönem müfessirlerinden bazıları Zülkarneyn’in Büyük İskender olduğu fikrini savunmuşlarsa, son dönem müfessirlerinin bir kısmı da Zülkarneyn’in İran İmparatoru Kuruş olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu fikri ilk defa tefsirine alanın Hintli âlim Mevlânâ Hakîm Muhammed Hasan enNakvî (h. 1223 / m. 1808) olduğu söylenir.149 Takip eden dönemde bu doğrultuda görüş serdeden başkalarının da bulunduğu bilinmektedir.150 Bu çalışmalardan en hacimli olan ve bazılarınca konuyu ispat noktasında sonuca bağladığı düşünülen bir eser vardır ki, Hintli âlim Ebul-Kelâm Âzâd’a aittir. "Şahsiyyetü Zilkarneyn el-Mezkûr fi’l-Kur'ân”151 (=Kur’ân’da Geçen Zülkarneyn’in Şahsiyeti) isimli bu makale, konuyla ilgili olarak kendisinden sonra yapılan bazı çalışmalara kapı aralamış, kaynak ve dayanak teşkil etmiştir.152 Ebul-Kelâm Âzâd’a göre önceki âlimler, Zülkarneyn’in kimliği konusunda beyan ettikleri fikirlerde, Tevrat’a bakmamaları dolayısıyla, isabet kaydedememişlerdir.153 Bu sebeple Âzâd’ın, Tevrat’ta Zülkarneyn (=İki 148 Raymond Furon, İran, s. 61, 62; "Keyhüsrev", Büyük Larousse, XlIl/6670; 149 Ma'âlimu'l-Esrâr isimli Farsça tefsirinde bu görüşü savunduğu söylenir, bk. Selmân Âbid en-Nedvî, Te'emmülâtü fî Şahsiyyeti Zilkarneyn, s. 19, 20, Beyrut 1988. (Eser, Ebu'l-Kelâm Âzâd'ın makalesi üzerinde bir çalışma niteliğinde olup, makale son kısmı hariç aynen nakledilmiştir.) 150 1893 senesinde el-Mitran Yusuf ed-Debs tarafından Beyrut'ta neşredilen Suriye Tarihi'nin 328. sayfasında bu görüşe yer verildiği bildirilmektedir, bk. Ömer et-Tayyibî, agm., s. 447; el-Hakim Nureddin el-Kadiyânî'nin Tasdîku Berâhîni Ahmediye isimli eserinde aynı görüşü savunduğu söylenir, bk. Selmân Âbid en-Nedvî, age., s. 20. 151 Ebu'l-Kelâm Âzâd, "Şaysiyyetü Zilkarneyn el-Mezkûr fi'I-Kur'ân", Sekâfetü'l-Hind, c. 1/1-2-3, Yeni Delhi 1950; Bu eser Bâstânî-i Pârîzî'nin Farsça tercümesinden Türkçe'ye Prof. Dr. Ali Alparslan tarafından tercüme edilerek yayınlanmıştır. Ancak orijinalinde bulunan bazı bölümlerin atlandığı görülmektedir. Bu durum, eserin Farsça tercümesinden kaynaklansa gerektir, bk. Ali Arparslan, "Zülkarneyn yâ Kuruş-ı Kebir", Türk Dili, I/498 (1993), 513 (1994), Ankara. 152 Nûru'l-Hakk Tenvir, "Zülkarneyn fi'l-Kur'ân ve't-Tarih", Mecelletü'I-Ezher, c. 31, sayı 2, 173-180, 1959 Kahire; Selmân Âbîd en-Nedvî, age; Müstakil bîr çalışma olmamakla birlikte aynı görüşün savunulduğu görülür, bk. Sadeddin Evrin, Müsbet Maneviyat Etütleri, s. 284, Ankara 1954. 153 Ebu'l-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/1, s. 55. 66 ZÜLKARNEYN boynuzlu) tanımına uyan bir şahsiyet aradığı görülür. Ona göre bu tanıma Daniel Peygamber’in rüyasında gördüğü “iki boynuzlu koç” uymaktadır. Tevrat’ta bu rüya şöyle anlatılır: "Ve rüyette gördüm; ve vâki oldu ki, ben gördüğüm zaman Elam vilâyetindeki Şuşan sarayında idim; ve rüyette gördüm ve Ulay ırmağı yanında idim. Ve gözlerimi kaldırıp baktım ve işte ırmağın önünde bir koç durmakta idi ve iki boynuzu vardı; ve bu iki boynuz yüksektiler; ancak biri ötekinden daha yüksekti ve yüksek olanı sonradan çıktı. Koçu garba ve şimale ve cenuba doğru tos vurmakta gördüm; ve onun önünde hiç bir hayvan duramadı ve onun elinden kurtaran yoktu; ve dileğine göre yaptı ve kendini büyüttü. Ve ben düşünmekte iken, işte bütün yeryüzü üzerine garptan bir ergeç geldi ve ayağı yere dokunmuyordu; ve ergecin gözleri arasında göze çarpan bir boynuzu vardı. Ve ırmağın önünde durmakta olduğunu gördüğüm, iki boynuzu olan koçun yanına geldi ve onun üzerine kuvvetinin şiddetiyle seğirtti. Ve koçun yanına yaklaşmakta olduğunu gördüm ve ona karşı kudurdu ve koçu vurup iki boynuzunu kırdı ve koçda onun önünde durmağa kuvvet yoktu; ve onu yere çaldı ve onu çiğnedi; ve onun elinden koçu kurtaran yoktu. Ve ergeç kendini pek çok büyüttü; ve zorlu olunca, büyük boynuz kırıldı; ve onun yerine, göklerin dört yeline doğru, göze çarpan dört boynuz çıktı.154 Daniel Peygamber, Cebrail (a.s.)’a bu rüyanın ne manâya geldiğini sorar. Cebrail (a.s.) ona; “Gördüğün iki boynuzu olan koç Medya ve Fars krallarıdır. Ve o kıllı ergeç Yunan ili kralıdır.”155 şeklinde cevap verir. Tarihî bir vakıa olarak da hâdiseler, gerçekten bu şekilde cereyan etmiş, gerek Kuruş ve gerekse I. Dârâ İran İmparatorluğu’nu en geniş sınırlara çıkarmışlar ve III. Dârâ’nın Makedonyalı İskender’e yenilmesi ile de İran İmparatorluğu dağılmıştır. Yahudileri Bâbil’in zulmünden kurtaracak olan bir kralın geleceğine dair Tevrat’ta, İşaya ve Yeremiya bölümlerinde bazı ifadeler bulunmaktadır. Hattâ Kuruş'tan “Mesîh” şeklinde söz edilir: İşaya bölümü 45/1-3’de şöyle denilmektedir: “Önümde milletlere baş eğdirmek ve kralların belini gevşetmek ve kapılar kapanmasın diye önünde kapı kanatlarım açmak için elini tuttuğu Koreş’e, mesihine Rab şöyle diyor: Ben senin önünce yürüyeceğim ve çıkıntılı yerleri düz edeceğim; tunç kapıların kanatlarını kıracağım ve demir sürgülerini parçalayacağım; beni adınla çağıran Rab, İsrail’in Allah’ı ben idiğimi bilesin diye karanlığın hazinelerini ve gizli yerlerin saklı zenginliğini sana vereceğim.” İşaya bölümü 46/10-11’de şu sözler yeralır: “Öğüdüm duracak ve bütün muradımı yapacağım diyerek şarktan yırtıcı kuşu (Doğu Kartalını) uzak memleketten öğüdümü yapacak adamı çağıran benim.” 154 Kitâb-ı Mukaddes, Daniel, 8/2-8. 155 age., Daniel, 8/20-21. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 67 Yeremiya bölümü 50/1-3’de ise şu ifadeler bulunur; “Bâbil için, Kildanîler diyarı için, Yeremya peygamber vasıtası ile Rabb’in söylediği söz. Milletler arasında bildirin ve işittirin ve bayrak dikin; işittirin ve gizlemeyin: Bâbil alındı, Bel utandı, Merodak yıldı; onun dikili taşları utandılar, putları yıldılar, deyin. Çünkü ona karşı şimalden bir millet çıkıyor, onun diyarını viran edecek ve onda oturan olmayacak; insan da hayvan da kaçıp gittiler.” Yukarıdaki ifadeleri Tevrat’tan aktardıktan sonra, Yahudilerce İşaya bölümünün Kuruş’tan yüz altmış yıl, Yeremiya bölümünün ise altmış yıl önce yazıldığının kabul edildiğini söyleyen Âzâd, Ahd-i Atik üzerinde çalışan bazı araştırmacıların bu bölümlerin sonradan ilâve edildiği kanaatinde olduklarını belirtmekten de geri kalmamıştır.156 Kuruş’tan önce mi sonra mı yazıldığı tartışmalı yukarıdaki ifadelerden başka, Tevrat’ta Kuruş’un açıkça övüldüğü Bâbil’in fethinden sonrasına âit başka ibarelere de rastlanmaktadır. Ezra bölümü 1/1-3’de şöyle denir: “Ve Fars Kralı Koreş’in birinci yılında, Yeremya’nın ağzı ile ona Rabb’in sözü yerine gelsin diye, Rab Fars Kralı Koreş’in ruhunu uyandırdı ve bütün ülkesinde şöyle diyerek ilân etti, hem de yazdı: Fars Kralı Koreş şöyle diyor: Göklerin Allahı Yehova dünyanın bütün krallıklarını bana verdi; ve Yahuda’da olan Yeruşalim’de kendisi için ev yapayım diye bana emretti.” Tevrat’ta bulunan bütün bu ifadelere dikkat çeken Âzâd: Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Yahudilerin veya Kureyşlilerin Himyerli bir kral veya Makedonyalı İskender hakkında soru sormalarına nazaran, Tevrat’ta geçen Kuruş hakkında soru sormalarını daha makul bulur157 ve Kuruş’un Yahudilerce çok iyi tanındığını, Mesîh olarak bekledikleri kimse olduğunu söyler.158 Arapça Zülkarneyn kelimesinin “iki boynuzlu” manâsıyla İbranca “Lukranayim” şeklinde telaffuz edildiğini belirten Âzâd; “karn” kelimesinin iki dilde ortak kullanıldığına işaret eder. Ona göre bu husus Arap Yahudilerinin Kuruş’a Zülkarneyn demelerini teyit etmektedir. Âyetlerin sebeb-i nüzulü ile ilgili rivayetlerden birinde, Yahudilerin, adı Tevrat’ta bir kez geçen bir kimse hakkında soru sorduklarının zikredildiği üzerinde duran Âzâd, Tevrat’ta Kuruş’a işaretle, “iki boynuzlu koç” tabirinin bir defa geçtiğini söyleyerek bunu kendisine delil olarak almaktadır. Ayrıca yukarıda aktardığımız İşaya bölümü 46/11’de Kuruş’tan “Doğu Kartalı” şeklinde söz edilmesini kendi görüşünü destekler mâhiyette bulur.159 Zira, Şiraz kenti yakınında İsthar şehrinde bulunan Kuruş heykeli bu iki tarife de uymaktadır. Âzâd, bu heykelin bulunuşunun kendinde olan bütün şüpheleri giderdiğini söyler. Bu heykel ona göre Kuruş’un Zülkarneyn olduğunun en güzel delilidir. Zira heykel hem iki boynuzludur, hem 156 Ebu'I-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/1, s. 60. 157 agm., c. 1/1, s. 54. 158 agm., c. 1/1, s. 62. 159 Ebu'l-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/1, s. 71. 68 ZÜLKARNEYN de iki kanatlı bir kartal şeklindedir.160 Zerdüşt dininin esasının tek tanrılılığa dayandığı161 üzerinde duran Âzâd, Kuruş’un da bu inançta olduğunu, bunun da Kur’ân’da anlatılan Zülkarneyn tanımına uyduğunu söyler162 ve Kur’ân’da geçen Zülkarneyn âyetlerini tek tek ele alarak, Kuruş’un hayatına uygunluğunu ortaya koymaya çalışır. Zülkarneyn’in inşâ ettiği Ye’cüc-Me’cüc seddi üzerinde de bu anlayışla durur. Âzâd’a göre Ye’cüc-Me’cüc, kuzeyde olan milletlerdendir. Bunlara, Avrupalılar Miger, Asyalılar Tatar demişlerdir. Yunanlıların Sit dedikleri bu milletler, Moğolistan’ın gezici kabileleridir ve Mongol şeklinde isimlendirilmektedirler. Mongol kelimesi de Me’cüc kelimesine çok yakın bir kelimedir.163 Zülkarneyn, seddini bunlara karşı inşâ etmiştir ve sözkonusu sedd; Karadeniz ile Hazar Denizi arasında, Tiflis bölgesinde, Daryal Geçidi, Kuruş Boğazı denen yerdeki seddir. Bu seddin yakınında taştan yapılmış Derbend Seddi bulunur. Zülkarneyn seddinin Derbend Seddi değil, Gürcülerin Demir Kapı dedikleri Kuruş Boğazı’ndaki sedd olması daha akla yatkındır. Çünkü, günümüzde yıkıntılarına rastlanan bu seddin demirden yapıldığı anlaşılmakta, bu haliyle de Kur’ân’da anlatılan sedde mahiyet bakımından daha çok benzemektedir.164 Gerçekten takdire şâyân bir çalışma yapan Âzâd, daha pek çok hususa temas ederek Zülkarneyn’in Kuruş olduğunu ispat etmeye çalışmıştır. Aynı fikri savunan Mevdûdî ve Nûrul-Hakk Tenvir gibi diğer âlimlerin de meseleyi benzeri delillerle ele aldıkları görülür.165 Bu görüşün temel esaslarını şöylece maddelememiz mümkündür: 1- Hz. Peygamber (s.a.v.)’e soru sorunlar Yahudiler veya onların öğrettikleri müşrikler olduğuna göre, Yahudi kaynaklarına bakmak gerekir. 2- Zülkarneyn kelimesi “iki boynuzlu” manâsına geldiğine göre, Tevrat’ta Daniel Peygamberin rüyâsındaki “iki boynuzlu koç”tan kasıt Zülkarneyn olmalıdır. Nitekim bu rüyanın anlatıldığı bölümün sonunda rüyanın yorumunu yapan Cebrail, “iki boynuzlu koç”tan kastın, İran kralları olduğunu söylemektedir. 3- Yahudiler Hz. Peygamber (s.a.v.)’e; “Tevrat’ta bir defa geçen Zülkarneyn’i anlat!” demişlerdir; “iki boynuzlu koç” da Tevrat’ta bir defa geçmektedir. 160 agy. 161 Ömer et-Tayyibî, Âzâd'ın Zerdüştlüğü neredeyse ilâhî din yapacağını, bunun ise bugüne kadar bilinene aykırı olduğunu söyler. Ona göre Zerdüştlük ateşperestiiktir. bk. Ömer et-Tayyibî, agm., s. 444; Aynı doğrultuda Kuruş'un muvahhid olmadığı söylenir, bk, Ahmed Hüseyin Şerefüddin Ali, agm., s. 311. 162 Ebu'l-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/3, s. 15. 163 agm., c. 1/3, s. 26, 27. 164 Ebul-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/3, s. 32; Fakat Derbend seddine Arapların Bâbü’l-ebvâb, Türklerin ise Demirkapı dedikleri söylenmektedir. Buna göre Demirkapı tabirinin Kuruş Boğazı'ndaki sedde kullanılmadığı görülür, bk. Ş. Sami, "Derbend", Kâmûsu'l-A'lâm, III/3138. 165 Mevdûdî, TK, III/191-198; Nûru'l-Hakk Tenvîr, agm., s. 173-180; Prof. Dr. Süleyman Ateş de bu görüşü tutarlı bir görüş olarak görür. bk. S. Ateş, YKÇT, V/325-326. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 69 Âzâd'a göre, Şiraz yakınındaki İsthar şehrinde bulunan Kuruş heykeli Zülkarneyn'in Kuruş olduğunun en güzel delilidir. (Sakâfetü'l-Hind, agm.) 70 ZÜLKARNEYN 4- Arap Yahudileri Kuruş’a Zülkarneyn demişlerdir. 5- Arkeolojik kazılarla bulunan Kuruş heykelinde iki boynuz ve iki kanat vardır. Tevrat’ta Kuruş’tan “Doğu Kartalı” şeklinde söz edilmektedir. 6- Kuruş, Kur’ân’da anlatılan Zülkarneyn gibi doğuda ve batıda fetihlerde bulunmuştur. 7- Ye’cüc-Me’cüc kavminin Moğollar, Tatarlar, İskitler olduğu söylenmektedir; Kuruş da bu kavimlerle savaşmıştır. 8- Kuruş’un, Tiflis yakınlarında, Kuruş Boğazı denen yerde demirden bir sedd yaptığına dair deliller vardır. Nitekim bugün, anılan bölgede bir seddin kalıntılarına rastlanmakta, Kur’ân’da bahsedilen sedde de mâhiyet bakımından en çok bu seddin uyduğu görülmektedir.166 9- Zülkarneyn mümin, âdil bir hükümdardır; Kuruş da tek tanrılı bir din olan Zerdüşt dinine mensup, âdil bir hükümdardır. Öyle ki; Yahudiler, kendilerini Bâbil esaretinden kurtaran Kuruş’u bekledikleri mesih olarak kabul etmişler ve Tevrat’ta kendisinden defalarca övgü ile sözedilmiştir. Bu görüşe yapılabilecek itirazlar şunlardır: 1- Yahudilerin, Peygamberimiz (s.a.v.)’i imtihan maksadıyla, çok iyi tanıdıkları -Tevrat’ta açıkça defalarca öğülen- bir hükümdar olan Kuruş hakkında soru sormaları abes görünmektedir. Bir konuda imtihan maksadıyla soru sorulması bile, o konunun bilinmeyen veya az bilinen bir konu olduğuna delalet eder. 2- Tevrat’ta geçen ve bu görüşün esasını teşkil eden “iki boynuzlu koç” rüyası, Kur’ân’da zikredilen Zülkarneyn’in özelliklerine ismî bir benzerlikten başka benzerlik göstermemektedir. Çünkü Tevrat’ta geçen bu rüya ile anlatılmak istenen; Medya ve Pers krallarının belli bir süre Ortadoğu’da hakimiyet sağlayacakları ve daha sonra Yunanlıların bu hakimiyete son verecekleridir. 3- Tevrat’ta geçen “iki boynuzlu koç” yine Tevrat’ın ifadesine göre; sadece bir İran kralına değil, birden fazla İran kralına işaret etmektedir. Şu halde, bu tabiri sadece Kuruş’a işaret saymak makul değildir. 4- Yahudilerin, Peygamberimiz (s.a.v.)’e, Tevrat’ta bir kez geçen birinden sorduklarına dair haberlere uygun değildir. Çünkü her ne kadar Tevrat’ta Kuruş’a işaret ettiği söylenen “iki boynuzlu koç” tabiri bir yerde geçiyorsa da, Kuruş’tan ismen defalarca bahsedilmektedir. 5- Eğer Kuruş Zülkarneyn’se, Ye’cüc-Me’cüc kavmi kimdir? Âzâd ve Mevdûdfnin işaret ettikleri gibi Türk kavimleri mi? Öyleyse, bu mümkün değildir. Zira her ne kadar bazı müfessirler bunu savunmuşlarsa da, günümüzde buna çok makul gerekçelerle karşı çıkılmaktadır.167 Ne var ki, Zülkarneyn’in 166 Zülkarneyn'in Kuruş olduğunu savunan Nûru'l-Hakk Tenvir, seddin Derbend Seddi olduğu kanaatindedir, bk. Nûru'l-Hakk Tenvir, agm., s. 179. 167 S. Ateş, YKÇT, V/332. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 71 Kuruş olduğu tezini ileri sürenler, Kuruş’un ve yaptığı iddia edilen seddin bulunduğu bölgenin ahâlîsinden olan Türkleri, coğrafyanın ve tarihî gerçeklerin zorlaması sonucu Ye’cüc-Me’cüc olarak takdim etmek durumunda kalmışlardır. 6- Zülkarneyn seddinin Kur’ân’ın indirildiği devirde, hattâ kıyamete yakın zamana kadar ayakta olması gerekmektedir. Bu sebeple, Kafkaslar’da arkeolojik kazılarla bulunan seddler, Kur’ân’da anlatılana yapı bakımından benzese de, aşılamayacağı konusundaki taahhüd açısından benzememektedir. 7- Kur’ân’da anlatılan Zülkarneyn’in, doğuları ve batıları fethetmiş bir cihangir olduğu konusunda âyetlerde bir kesinlik yoktur. Oysa Kuruş cihangir bir kral olarak bilinir. b- I. Dârâ Bu görüşün temelinin, Kuruş görüşüyle aynı olduğu görülür. Ondan tek farkı; Tevrat’ta Daniel Peygamberin rüyasında geçen “iki boynuzlu koç”tan kasdın Kuruş değil, I. Dârâ olduğunun söylenmesidir. Buna göre; Zülkarneyn’in, Tevrat’ta “iki boynuzlu koç” ile simgelenen İran krallarından biri olan I. Dârâ olması muhtemeldir. I. Dârâ (=Büyük Dârâ=Darius) Kuruş’tan 8 sene sonra Kiyaniyan Acemleri İmparatorluğu’nun tahtına geçmiş büyük bir fâtihtir. M.Ö. 522-486 yıllarında hüküm süren I. Dârâ; Bâbil, Medya, Ermenistan, Hindistan ve Mısır’ı ele geçirmiş, batıda Makedonya’ya kadar ilerlemiştir. Bu açıdan tam bir cihangir olan I. Dârâ, ayrıca Dünya tarihinde en örgütçü krallardan biri olarak bilinmektedir. Fakat, I. Dârâ konusunda söylenmesi gereken önemli bir husus da, tarihlerin, onu kanlı bir zâlim olarak kaydettiğidir. Halka yaptığı sınır tanımaz işkencelerle Heredot’u bile dehşet içinde bıraktığı ifade edilmektedir.168 Prof. Dr. Süleyman Ateş, I. Dârâ’nın Zülkarneyn olabileceği görüşünü çağdaş Hind bilginlerinden Şiblî en-Nu’mân’ın savunduğunu söyler.169 “Şiblî’nin vardığı sonuca göre; Zülkarneyn, Milât’tan önce beşinci yüzyılda yaşamış olan Fars Kralı Dârâ’dır. Ye’cüc-Me’cüc ise Kafkas Dağları’nın doğusunda yaşayan Tatar-İskitleridir. Yaptığı sedd Hazar Denizi’nin batısında bulunan Derbend Kenti yakınındaki Derbend Seddi’dir.”170 Kuruş’un Zülkarneyn olabileceği görüşüne karşı getirilen eleştirileri, I. Dârâ için de söylemek mümkündür. 168 Raymond Furon, İran, s. 64-66; "Dara 1", Büyük Larousse, VI/2887. 169 S. Ateş, YKÇT, V/325; Ayrıca bk. Ahmed Hüseyin Şerefüddin Ali, agm., s. 308. 170 S. Ateş, YKÇT, V/325. 72 ZÜLKARNEYN c- Hanok (Hz. İdris) Aslında, Zülkarneyn’in Hz. İdris olabileceğine dair bir görüşe kaynaklarda rastlanmaz. Zülkarneyn hakkında söylenenlerle, Hz. İdris hakkında söylenenler arasında bir benzerlik olmaması bunda esas etken olsa gerektir. Ancak, eğer Zülkarneyn’in göklere seyahat ettiği düşünülecek olursa, -bugüne kadarki yaklaşımın dışında- Hz. İdris olma ihtimalinden de sözetmemiz gerekecektir. İslâm literatüründe Hz. İdris ile Hz. İlyas’ın aynı kişiler olduğuna dair bazı rivayetler varsa da, genel kanaat, iki ayrı şahsiyet oldukları yönündedir. Hz. İdris’in, Hz. Nûh’dan önce gönderilen peygamberlerden olduğu kabul edilir. Meryem Sûresi 56, 57. âyetlerde şöyle buyrulur: “Kitap’da İdris’i de an. Çünkü o, çok doğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükseltmiştik.” Âyette geçen; “Onu yüce bir yere yükseltmiştik.” ifadesinin tefsirini yaparken Enes b. Mâlik’in; “Hz. İdris’in dördüncü kat göğe”, İbnAbbas’ınsa; “altıncı kat göğe” yükseltildiğini söyledikleri rivayet edilir.171 Ka’b el-Ahbâr’ın da; “Hz. İdris’i bir meleğin göklere yükselttiğini ve Azrail’in onun canını dördüncü kat gökte aldığını”172 söylediği nakledilir. Hz. İdris, kabul gören görüşe göre Tevrat’ta geçen Hanok’tur. Tevrat’ta; “Ve Hanok altmış beş yaşında, Metuşelah’un babası oldu; ve Hanok üç yüz yıl Allah ile yürüdü, ve oğullar ve kızlar babası oldu; ve Hanok’un bütün günleri üç yüz altmış beş yıl oldu; ve Hanok Allah ile yürüdü; ve gözden kayboldu; çünkü onu Allah aldı.”173 denilmiştir. Mevdûdî, Tevrat’ın tefsiri olarak kabul edilen Talmut’ta; “Hanok bir araba ve ateşten atlarla, bir kasırga içinde göğe yükseldi.”174 şeklinde bir ifade bulunduğunu söyler. Prof. Dr. Süleyman Ateş ilgili âyetin tefsiri sırasında Hz. İdris konusunda şöyle der: “İdrîs ile Tevrat’ta Allah’ın kaldırıp aldığı anlatılan Hanok arasında bir uygunluk vardır. Bu ikisi aynı şahıs olabilir. Fakat Hanok’un nasıl İdrîs şekline girdiği bilinmiyor. İbnu'l-Manzûr, Lisânu’1-Arab’da İdrîs’in ders kökünden geldiğini, çok okuduğundan dolayı kendisine İdrîs dendiğini, asıl adının Ahnoh (Hanok) olduğunu söyler. Buna göre İdrîs, Arapça kökten türemiş bir isimdir.”175 Zülkarneyn’in Hz. İdris olabileceği ihtimalini akla getiren hususlar kısaca şunlardır: 171 Zemahşerî, KŞF, III/22. 172 İbn Kesîr, TFK, X/5155. 173 Kitâb-ı Mukaddes, Tekvin, 5/21-24. 174 Mevdûdî, TK, III/225. 175 S. Ateş, YKÇT, V/388; Zemahşerî ise, İdrîs isminin Arapça kökten olmadığını savunur. Ona göre bu isim İsrâîl, İblîs gibi yabancı bir kelimedir, bk. Zemahşerî, KŞF, III/23; Ayrıca İdris isminin Andreas (AndreasAddreas-Addris-İddris) isminden geldiği şeklinde bir görüş de bulunmaktadır, bk. Habîbullah elMukaddesi, "Kıssatü İskenderi Zilkarneyn ve'I-Kur'ân", Meşrik, 35/1, s. 12, 1937 Beyrut. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 73 - Hz. Peygamber (s.a.v.)’e Zülkarneyn hakkında soru soranların, soruyu Tevrat’ta bir yerde geçen kişi hakkında sordukları dikkate alınırsa, Hz. İdris’in Hanok olarak Tevrat’ta bir yerde geçtiği görülmektedir. Ayrıca, Tevrat’ta; “Allah ile yürüdü ve gözden kayboldu” şeklindeki ibare, Hanok’un Yahudilerce tamamen meçhul bir kişi olduğunu gösterdiğinden, bu konuda soru sormalarını da bir kat daha anlamlı hale getirmektedir. - Böylelikle, Kur’ân kaynaklı bir lakap olan Zülkarneyn’in kim olduğu sorusu, yine Kur’ân’da cevabını bulmuş olmaktadır. Âyetlerde Hz. Yûnus için Zunnûn (=balık sahibi) lakabının kullanılması gibi, Hz. İdris için de Zülkarneyn denmiş olması Kur’ân’ın üslûbuna uygun görünmektedir. - Zülkarneyn'in göklere seyahat ettiği düşüncesi ile Hz. İdris’in yüce bir yere yükseltilmesi paralellik arzetmektedir. - Zülkarneyn’in kim olabileceği konusunda serdedilen diğer görüşlerde ortada kalan bazı sorulara -Ye’cüc-Me’cüc'ün hangi millet olduğu; Zülkarneyn Seddi’nin yeryüzündeki hangi sedde uyduğu gibi- cevap bulunmaktadır. 8) Kaynaklarda bulunan görüşlerin değerlendirilmesi Her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki; bazı müfessirlerin176 de işaret ettikleri gibi, Kur’ân, Zülkarneyn’in kimliği üzerinde değil, ne yaptığı üzerinde durmuştur. Kehf Sûresi 83. âyette; “Size, Zülkarneyn’i anlatacağım.” denmemiş; “Size, ondan bir hatıra getireceğim (söyleyeceğim).” buyrulmuştur. Bu durum gösteriyor ki; inananların, Zülkarneyn’in kimliğinden ziyâde, onun ne yaptığını düşünmeleri gerekmektedir. Eğer Zülkarneyn’in yaptıklarını bir kenara bırakıp kimliği ve kişiliğiyle ilgili yüzlerce görüşün içinden doğruyu bulmaya çalışırsak, bu yaklaşım Kur’ân’ın konuyu ele alış tarzına uygun düşmeyecektir. Kaldı ki, kesin bir sonuca ulaşılabileceğini söylemek de, hemen hemen imkânsızdır. Âyetlerden ve âyetlerin zahirine uyan rivayetlerden çıkan sonuçları ortaya koyduktan sonra mevzûyu ele almak, Zülkarneyn’in kim olduğunu değil, hangi devirde yaşamış, nasıl bir kimse olabileceğini düşünmek gerektiği kanaatindeyiz. a- Peygamberimiz (s.a.v.)’e imtihan maksadıyla soru sorulması açısından Kur’ân’da, “Zülkarneyn’den soruldu”ğu bildirilmektedir. Şu halde, Peygamberimiz (s.a.v.)’e birileri Zülkarneyn’i sormuşlardır. Bu sorunun imtihan maksadıyla Yahudiler veya onların öğrettiği müşrikler tarafından sorulduğuna dair bulunan rivayetlerin177 müfessirlerin geneli tarafından kabul gördüğü anlaşılmaktadır.. 176 ÂLÛSÎ, RM, XVI/30. 177 el-Vahidî, age., s. 333. 74 ZÜLKARNEYN Soru soranlar ister Yahudiler, isterse Mekke'nin putperestleri olsun, böyle bir sorunun sorulmuş olması, bize bu konuda iki temel fikri kazandırmaktadır: Biricisi: Mademki Zülkarneyn hakkında soru sorulmuştur, şu halde soruyu soranlar bu konuda az da olsa bir şeyler bilmektedirler. İkincisi: Mademki Zülkarneyn hakkında soru sorulmuştur, şu halde Zülkarneyn sorunun sorulduğu devirde herkesin bildiği, tanıdığı bir şahsiyet olamaz. Bir başka ifadeyle, yaşadığı devirde, bulunduğu coğrafyada herkes tarafından çok iyi bilinen tarihî bir şahsiyet olsa bile, yüzyıllar içinde yapıp ettikleri kulaktan kulağa aktarılarak bir destan kahramanına dönüşmüş olması kuvvetle muhtemeldir. Zülkarneyn ve Zülkarneyn âyetleri ile ilgili çok sayıda ve birbirini nakzeder mâhiyette rivayet bulunması da, onun hakkında kesin bir bilginin olmadığının mantıkî bir delilidir. Müfessirlerin, Zülkarneyn’in tarihî şahsiyetler içinde kim olabileceği konusunda ortaya attıkları görüşleri bu açıdan değerlendirdiğimizde, hemen hemen hiç birisinin bu basit mantıksal yargıya uymadığı görülür. Makedonyalı İskender, Kuruş ve I. Dârâ gibi tarihî şahsiyetler, ülkeler fethetmiş cihangir krallar olduklarından, herkes tarafından veya devrin ilim adamları tarafından çok iyi bilinen kimselerdir. Kısacası, Zülkarneyn’in Peygamberimiz (s.a.v.)’in yaşadığı dönemde, etraflıca bilinmeyen bir şahsiyet olması gerekmektedir. Bu durumda Zülkarneyn, tarihin karanlıkları içinde kalmış, hakkında kesin bilgi bulunmayan bir şahsiyet olarak karşımıza çıkar. b- Tevrat’ta kendisine işaret edildiği düşüncesi açısından Tevrat’ta Zülkarneyn’e işaret edildiği söylenmektedir. Ancak, âlimlerin bu işaretin tesbitinde pek de isabet kaydettikleri söylenemez. Zira, bu hususu kendi görüşlerine delil olarak getiren âlimler; Daniel Peygamberin Tevrat’ta anlatılan ve “Kuruş” başlığı altında aktardığımız rüyasından hareket etmektedirler: Tevrat’ta geçen “iki boynuzlu koç” ile Zülkarneyn’e işaret edildiğini kabul edenlerin, Zülkarneyn’in Kuruş veya I. Dârâ olabileceğini savunduklarına yukarıda temas etmiştik. Oysa Tevrat’ta geçen “iki boynuzlu koç”un, Zülkarneyn isminin “iki boynuzlu” manâsına gelmesinden başka Zülkarneyn’le bir alâkası görülmemektedir. Şöyle ki: Tevrat’ta “iki boynuzlu koç” ile “Medya ve Fars kralları”nın kasdedildiği açıklanmıştır. Şu halde bu ifade, bir şahsa değil; Kuruş ile başlayan ve III. Dârâ ile biten dönemde (M.Ö. 550-334) yaşayan bütün İran krallarına delâlet etmektedir.178 178 Ömer et-Tayyibî bu hususa işaret eder. bk. Ömer et-Tayyibî, agm., s. 443. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 75 Ayrıca, Tevrat’taki bu ibarelerde; Kur’ân’da Zülkarneyn’in başından geçtiği ifade edilen hâdiselere temas edilmemektedir. Koçun batıya, güneye, kuzeye tos vurmasının Zülkarneyn’in batıya, doğuya ve kuzeye gitmesi ile benzerlik gösterdiği söylense bile, Zülkarneyn’in bu yönlere saldırdığına dair âyetlerde bir kesinlik bulunmamaktadır. Kısacası; Tevrat’ta Daniel bölümünde geçen bu ifadelerle Kur’ân’daki Zülkarneyn arasında bir alâka kurmak, ancak âfâkî bir anlayışın ürünü olabilir! Peygamberimiz (s.a.v.)’e “Tevrat’ta bir yerde geçen bir peygamber hakkında soru sorulduğu” rivayeti çerçevesinde meseleye bakış Yahudilerin Peygamberimiz (s.a.v.)’e soru sorduklarına dair rivayeti tekrar hatırlayacak olursak: “(Yahudiler dediler ki:) ‘Ey Muhammed! Sen ancak İbrahim’i, Musa’yı, Îsâ’yı ve benzeri diğer peygamberleri anlatıyorsun. Çünkü onlarla ilgili haberleri bizden işittin. Şimdi sen bize, Allah’ın Tevrat’ta ancak bir yerde zikrettiği peygamberden haber ver!’ ‘O kimdir?’ dedi. ‘Zülkarneyn!’ dediler.”179 Haberde görüldüğü gibi, Yahudilerin esas maksatları; Tevrat’ta hakkında diğer peygamberler gibi bilgi verilmemiş olan bir peygamberin hayatı konusunda, Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir şey söyleyip söyleyemeyeceğini denemektir. Bu açıdan bakıldığında sorunun Hz. İdris hakkında olabileceği akla gelmektedir. Tevrat’ta Hanok olarak geçen Hz. İdris’e dair ifadeleri tekrar hatırlayacak olursak: “Ve Hanok altmış beş yaşında, Metuşelah’un babası oldu; ve Hanok üç yüz yıl Allah ile yürüdü, ve oğullar ve kızlar babası oldu; ve Hanok’un bütün günleri üç yüz altmış beş yıl oldu; ve Hanok Allah ile yürüdü; ve gözden kayboldu; çünkü onu Allah aldı.”180 denilmektedir. Tevrat’ta Hanok’tan bir yerde bahsedilmesi ve burada geçen ifadelerin Hanok’un kimliği ve nereye gittiği konusunda merak uyandırır tarzda olması, sorunun Hz. İdris hakkında olabileceği düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Ne var ki, bugüne kadar böyle bir fikir ortaya atılmamış, bu hususta bir rivayet nakledilmemiştir. Hz. İdris hakkında kesin olarak bilinen tek şey, onun “yüksek/yüce bir yere yükseltildiği”dir. Eğer Zülkarneyn’in göklere seyahat ettiği düşüncesi çerçevesinde olaya bakılacak olursa, Kur’ân’nın Hz. İdris’e Hz. Yûnus’a Zunnûn dendiği gibi- Zülkarneyn lakabını vermiş olabileceği akla gelmektedir. 179 Âlûsî, RM, XVl/29. 180 Kitâb-ı Mukaddes, Tekvin, 5/21-24. 76 ZÜLKARNEYN Muhteva bakımından Zülkarneyn âyetlerine benzeyen Tevrat’ın Hezekiel Bölümü çerçevesinde meseleye bakış Görebildiğimiz kadarıyla Tevrat’ta, Kur’ân’daki Zülkarneyn âyetleri ile muhteva bakımından benzeşen bir tek bölüm bulunmaktadır. Bu bölüm de Hezekiel Bölümü’dür. Kur’ân’da anlatılan Ye’cüc-Me’cüc kavmi ve bu kavmin kıyamete yakın dünyayı harap edeceği hususu benzer şekilde bu bölümde yeralır. Bir başka ifade ile, Kur’ân’da Ye’cüc-Me’cüc’le karşılaşan kişi Zülkarneyn, Tevrat’ta ise Hezekiel’dir. Tevrat’a göre; Allahu Te’âlâ Hezekiel Peygamber’i uyarması için Gog (Ye’cüc) kavmine göndermiştir. Gog kavmi bulundukları yerden kıyamete yakın bir vakitte çıkacak, dünyadaki her şeye saldıracaktır. Tevrat’ta bu hususa uzun uzadıya temas edilmektedir. Gog kavminin yeryüzüne gelişleri Gog’a hitaben şöyle anlatılır: "... ve kuvvetli bir ordu olarak şimalin sonlarından, kendi yerinden geleceksin; ve diyarı örtmek için bir bulut gibi kavmim İsrail’e karşı çıkacaksın; son günlerde vâki olacak ki, milletlerin gözü önünde sende takdis olunacağım zaman ey Gog, onlar beni tanısınlar diye, seni kendi diyarıma karşı getireceğim.”181 Yine Gog’a hitaben bir başka ifade de şöyledir: “Rab Yehova şöyle diyor: Onlara karşı seni getireceğim diye o günlerde yıllarca peygamberlik etmiş olan kullarım İsrail peygamberleri vasıtası ile eski günlerde kendisi için söylemiş olduğum adam sen misin?”182 Yukarıdaki ifadelerden, Gog’un yani Ye’cüc’ün, Hezekiel Peygamber’den başka peygamberler tarafından da uyarıldığı anlaşılmaktadır. Bu açıdan, Zülkarneyn’in de Ye’cüc’le karşılaştığı gözönüne alınacak olursa, “yıllarca peygamberlik etmiş kullarım” sözüyle Zülkarneyn’e işaret edildiği düşünülebilir. Her ne kadar Zülkarneyn’in Ye’cüc-Me’cüc’e peygamberlik ettiği kesin değilse de, onlarla karşılaştığı, kesindir. Tevrat’ta Ye’cüc kavmine Hezekiel’in peygamberlik ettiğinin bildirilmesi sebebiyle, Zülkarneyn’in Hezekiel Peygamber olduğu savunulabilir. Ancak, bu kuru bir iddia olmaktan öte anlam ifade etmeyecektir. Zira, hakkında hayli bilgi bulunan Hezekiel Peygamber’in Kur’ân’da bahsedilen Zülkarneyn ile fazlaca bir benzerliği yoktur. Kesin olan şudur ki; Tevrat’ın anlatımı dikkate alındığında, Zülkarneyn de, Hezekiel de Ye’cüc kavmi ile karşılaşmıştır. Bu noktada; “Kur’ân’da anlatılan Ye’cüc-Me’cüc’le Tevrat ’ta geçen Gog kavmi aynı kavim değildir.” şeklinde bir görüş ortaya atılabilirse de, her ikisinin de kıyamete yakın ortaya çıkıp dünyayı kana 181 Kitâb-ı Mukaddes, Hezekiel, 38/15-16. 182 age., Hezekiel, 38/17. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 77 bulayacak bir kavim olarak anlatılması, bunların aynı kavim olduğunu göstermektedir. Zâten pek çok kaynakta da buna işaret edilmiştir. Kur’ân’da, Zülkarneyn’e göğe çıkmaya vasıta olan “sebeb”in verildiğinin bildirilmesinden hareketle ve Zülkarneyn seddine benzer bir sedde yeryüzünde rastlanmaması, bu seddin gerisinde mahpus kalmış Ye’cüc-Me’cüc kavmi diyebileceğimiz bir milletin de bilinmemesi sebebiyle; Zülkarneyn’in, yeryüzünde değil, gökyüzünde bir yerde sedd inşâ etmiş olabileceği fikrini diğer bölümlerde âyetler üzerinde dururken, ele alacağız. Zülkarneyn de, Hezekiel de aynı kavimle karşılaştığına göre, acaba Tevrat’ta Hezekiel Peygamber’in de gökyüzüne çıkmış olabileceğini gösteren ifadeler var mıdır? Hezekiel bölümü, bu açıdan oldukça ilginç bir bölüm olarak çıkıyor karşımıza. Zira, burada geçen bazı ifadeler, onun sanki bir uzay aracı ile karşılaştığı intibaını uyandırmaktadır. Bundan başka, Hezekiel’in yeryüzünde de, çok uzun mesafelere bir anda gittiği anlatılmaktadır: “Ve baktım ve işte, şimalden buram yeli, durmadan ateş saçan büyük bir bulut geliyordu, çevresinde parıltı ve ortasında sanki ateş ortasında ışıldayan maden. Ve onun ortasında dört canlı mahluk benzeri çıktı. Ve onların görünüşü şöyle idi: Onlarda insan benzeyişi vardı; ve her birinin dört yüzü vardı ve onlardan her birinin dört kanadı vardı.”183 “Canlı mahlukların benzeyişine gelince, onların görünüşü yanan ateş közleri gibi, meşalelerin görünüşü gibi idi; canlı mahlukların arasında o ateş inip çıkıyordu; ve ateş parlaktı ve ateşten şimşek çakıyordu. Ve canlı mahluklar şimşek çakışı görünüşü gibi koşup geri geliyorlardı. Ben canlı mahluklara bakarken, işte, canlı mahlukların yanında, onların her dört yüzü için, yerde bir tekerlek vardı. Tekerleklerin ve yapılarının görünüşü gök zümrüt gibi idi; ve dördünün benzeyişi birdi; ve görünüşleri ve yapıları sanki tekerlek içinde tekerlek. Yürüdükleri zaman dört yanlarına da gidiyorlardı; dönmeyerek yürüyorlardı. Tekerlek çemberleri ise, yüksekti ve korkunçtu; ve dördünün çemberleri çepçevre gözlerle dolu idi. Ve canlı mahluklar yürüdükçe tekerlekler onların yanında yürüyorlardı; ve canlı mahluklar yerden yükseldikçe tekerlekler yükseliyorlardı.”184 Burada, karşılaştığı şey Hezekiel’in kendi ağzından anlatılırken, o şeyin mâhiyeti hakkında çelişkili, çapraşık ve mantıksal açıdan tutarsız bazı ifadeler göze batmaktadır. Çünkü, anlatılan bu cisme, bir yandan “kerubi” (Yahudi dininde bir melek) adı verilirken, bir yandan da bunun içinden canlı benzeri mahluklar çıktığı söylenmektedir. 183 Kitâb-ı Mukaddes, Hezekiel, 1/4-6. 184 age., Hezekiel, 1/15-19. 78 ZÜLKARNEYN “Ve kerubiler yükseldiler; Kebar Irmağı yanında gördüğüm canlı mahluk budur. Ve kerubiler yürüdükçe, tekerlekler de yanlarında yürüyorlardı; ve kerubiler yerden yükselmek için kanatlarını kaldırdıkça, tekerlekler de onların yanından ayrılmıyordu. Onlar durdukça bunlar da duruyorlardı ve yükseldikleri zaman onlarla beraber bunlar da yükseliyorlardı; çünkü canlı mahlukun ruhu onlarda idi.”185 “Ve Rûh beni yukarı kaldırdı ve arkamdan; Rabbin izzeti kendi yerinden mübarek olsun diye büyük bir gürleme sesi işittim. Ve canlı mahlukların kanatları birbirine dokundukça onların sesini ve yanlarındaki tekerleklerin gürültüsünü, büyük gürleme sesini, işittim.”186 Yukarıda aktardığımız bu ifadelerin benzerlerini Hezekiel bölümünde birkaç yerde daha bulmak mümkündür. Bu anlatımlarda geçen “kerubi” tarifleri bazı ufo araştırmacıları tarafından uçan daire olarak değerlendirilmiştir. Hattâ bu araştırmacılar, bu ve benzeri ifadelere getirdikleri yoruma dayanarak bütün ilâhî dinlerin başka gezegenlerde yaşayan akıllı canlılar tarafından öğretildiğini iddia etmeye kalkışmışlardır. Kur’'ân incelendiğinde görülür ki; böyle bir yaklaşımın iler-tutar yeri yoktur. Bu fikri savunanların niyetleri ne olursa olsun, netice itibariyle Kur’ân tabiriyle şirke düşdüklerini söylemek zorundayız. Zira, Allahu Te’âlâ Ankebut Sûresi 22’de şöyle buyurmaktadır: “Siz, ne yeryüzünde ve ne de gökte Allah’ı âciz bırakabilirsiniz. Allah’tan başka bir dost ve yardımcınız da bulunmaz.” Bu âyete benzeyen, göklerde de yerde de hükümranlığın yalnız ve yalnız Allah’ın olduğunu vurgulayan pek çok âyet vardır. İşte burada, Zülkarneyn’in gökyüzüne gittiği ve oradaki bazı kavimleri uyardığı ihtimali de hesaba katılacak olursa, sadece başka dünyalardan dünyamıza canlılar geldiğini ve insanları doğru yola çağırdıklarını düşünmek yerine, dünyadan da başka dünyalara uyarıcıların gittiğini düşünmek zorundayız. Bu da Kur’ân’ın anlayışına uygundur. Çünkü Kur’ân göklerde olanlara da emirler indiğini bildirmektedir. Netice itibariyle, başka dünyalardan gelenlerin, bazı peygamberlerle görüştüğünü, hattâ onlarla yardımlaştığını kabul etmek garip gibi görünüyorsa da imkânsız değildir. Öyle ki; bazı peygamberlerin dünya dışından gelen akıllı mahlukların vesile olması ile, başka dünyalardaki akıllı mahlukları Allah’ın birliğine davet etmiş olabilecekleri akla ve nakle ters düşmemektedir. Zülkarneyn ve Hezekiel de, buna iki güzel örnek olabilir. Bütün bu ifadeler Zülkarneyn âyetlerinin ele alınmasından sonra sanırız daha da anlam kazanacaktır. 185 age., Hezekiel, 10/15-17. 186 age., Hezekiel, 3/12. ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 79 c- İnşâ ettiği seddinin mâhiyeti açısından Kur’ân’da Zülkarneyn’in yaptığı bir sedd anlatılmakta ve bu seddin müfessirlerin anlayışıyla ifade edecek olursak- demirden tuğlalı, bakırdan sıvalı bir sedd olduğu, Allah'ın dilediği vakte kadar da Ye’cüc-Me’cüc tarafından aşılamayacağı bildirilmektedir. Şu halde Zülkarneyn, böyle bir seddin bânîsi olmalıdır. Tarihî şahsiyetler içinde demirden bir sedd yaptığı bilinen kimse var mıdır? Makedonyalı İskender’in böyle bir sedd yaptığına dair elde hiç bir delil yoktur. Kuruş veya I. Dârâ’nınsa Hazar Denizi ile Karadeniz arasında birer sedd inşâ ettikleri iddia edilmektedir. Bu bölgede gerçekten de bin yıllar önce bazı seddler olduğunu arkeolojik bulgular desteklemektedir. Hattâ, Kur’ân’da Zülkarneyn’in inşâ ettiği bildirilen sedde mâhiyet bakımından benzeyen demirden sedd kalıntılarına rastlandığı kaynaklarda yeralır. Ne var ki bu seddlerin Zülkarneyn seddine mâhiyet bakımından benzediği kabul edilse bile, Kur’ân’ın “seddin aşılamayacağı”na dair olan taahhüdüne uymadığı apaçık ortadadır. Açıkça söylemek gerekir ki; Zülkarneyn’in yaptığı seddin mâhiyetine ve aşılamayacağına dair taahhüdüne bakılacak olursa, böyle bir sedd yeryüzünde mevcut değildir. Eğer; “Bu sedd yeraltında olabilir, arkeolojik kazılarla ortaya çıkabilir.” gibi bir ihtimal ileri sürülecek olursa, o takdirde de, bu seddin gerisinde kalan ve bu seddle yerlerinde tutulduğu bildirilen Ye’cüc-Me’cüc’ün yerin altında olduğunu kabul etmek gerekecektir. Böyle bir düşüncenin de makul hiç bir tarafı yoktur. Elmalılı merhumun bu konudaki kanaatinin özünü yansıtan aşağıdaki paragraf, bu hükmü destekleyici mâhiyetteki en çarpıcı ifadedir: “Doğrusu Kur’ân’daki vasıflar, ikisine (Çin Seddi ve Demir Kapı Seddi) de uygun olmadığı gibi, diğer yerlerde bilinebilen seddlerin de hiçbirine uymuyor.”187 Şu halde, Zülkarneyn’i, yeryüzünde sedd yaptığı iddia edilen şahıslar arasında aramak; böyle bir sedd inşâ eden bir şahsın bilinmemesi ve bu mâhiyette bir sedde rastlanmaması sebebiyle isabetli bir yaklaşım olarak değerlendirilemez. d- Karşılaştığı Ye'cüc-Me'cüc kavmi açısından Kur’ân’da, Zülkarneyn’in, bir kavmi Ye’cüc-Me’cüc’ün saldırılarından korumak maksadıyla sedd yaptığı bildirilmektedir. Buna göre Zülkarneyn, Ye’cüc-Me’cüc’le savaşmış veya onlarla savaşan kavimle bir olup onlara karşı sedd inşâ etmiş bir kimse olmalıdır. 187 E. H. Yazır, HDKD, V/394. 80 ZÜLKARNEYN Ye’cüc-Me’cüc’ün hangi millet olduğu konusu açıklık kazansa, Zülkarneyn’in kimliğini tesbit etmek kolay olacaktır. Müfessirlerin Zülkarneyn olabileceğini düşündükleri Makedonyalı İskender, Kuruş gibi şahsiyetlerin savaştığı veya karşılaştığı kavimlere bakılacak olursa, bunlar arasında Ye’cücMe’cüc denebilecek evsafta bir millete rastlanmamaktadır. Kaynaklarda, bu konuda üzerinde durulan tek millet Türklerdir. Kuruş ve I. Dârâ’nın yaşadıkları bölge ve savaştıkları milletler açısından olaya bakılacak olursa, bu görüş gayet makul gibi görünmektedir. Oysa, Ye’cüc-Me’cüc denen mahlukâtın Türkler olduğunu iddia etmek, Türklerin din tanımaksızın bütün insanlara saldıracaklarını kabul etmek demek olur. Kaldı ki, Türklerin İslâm’a olan hizmetlerini hatırlatmaya bile gerek yoktur. Günümüzde pek çok âlim Türklerin Ye’cüc-Me’cüc olabileceğine dair görüşlere karşı çıkmaktadır. Bir önceki hususla bağlantılı olarak, şunu da söylemek gerekir ki; Ye’cüc-Me’cüc denen kavmin önünde bir sedd olmalıdır ve kıyamete yakın zamana kadar bu sedd aşılamamalıdır. Yukarıda da ifade edildiği üzere, Zülkarneyn seddine benzeyen bir sedde dünyada rastlanmadığı gibi, bu seddin gerisinde mahpus kaldığı iddia edilen bir kavim de yoktur. Şu halde; yeryüzünde demirden bir sedd ve bu seddin gerisine atılmış ve orada tutulan bir Ye’cüc-Me’cüc kavmi bulunmadığına göre, Zülkarneyn’i, böyle bir kavimle karşılaşması mümkün olmayan tarihî şahsiyetler içinde aramak ne derece doğru olur? F- Zülkarneyn'in kimliği konusunda son söz Kur’ân’da, Kehf Sûresi 84. âyette; “Biz, ona yeryüzünde imkân sağladık ve ona herşeyden bir sebeb verdik.” buyrulmaktadır. Ve bugün biz: “Zülkarneyn’in kimliği konusunda şimdiye kadar söylenenlerin hemen hepsi, âyette geçen ‘imkân’a getirilen yorumlardan ibarettir.” diyebiliriz. Zira, ona sağlanan “imkân”, bugüne kadar hep “saltanat” olarak anlaşılmıştır. Fakat Kur’ân’ın genel üslûbu açısından bakıldığında ona sağlanan “imkân” onun cihangir bir kral oluşuna delâlet etmez. Bu hususa, âyetin ele alınması sırasında detayı ile temas edilecektir. Burada vurgulamak istediğimiz nokta şudur: Bugüne kadar Zülkarneyn’in kimliği konusunda fikir yürütenler ona sağlanan “imkân” üzerinde durmalarına rağmen, ona verilen “sebeb” üzerinde hiç durmamışlardır. Oysa, Zülkarneyn âyetlerinde “imkân”dan ziyâde “sebeb”in hâkim olduğu görülür. Ona “sebeb” verilmiştir, o da “sebeb”e tâbi olmuştur; “sebeb”i izlemiştir de, üç seyahatini de bu “sebeb” vasıtası ile gerçekleştirmiştir. Şu halde Zülkarneyn, seyahatleri ile tanınan bir kimse olmalıdır. Bu kitapta ele alındığı üzere, ona verilen “sebeb”in onu göklere ZÜLKARNEYN’İN KİMLİĞİ 81 yükselten şey olduğu düşünülecek olursa, göklere yükseldiği söylenen Kur’ânî, tarihî veya destansı şahsiyetler üzerinde durulması gereği ortaya çıkar. Kaynaklarda göklere yükseldiği söylenen birden fazla şahsa rastlanmaktadır. Meselâ; Zerdüşt’ün miraca çıktığı ve ayrıca bir süre yanında kaldığı Belh Sultanı Güştasb’ı cennetlere yükselttiği söylenmektedir.188 Yine Zerdüşt’ün kitabı Avesta üzerinde çalışanların eserlerinden anlaşıldığına göre; bu kitabın Yeşt bölümünde Alp Er Tonga’nın da yedi dünyayı gezdiğinden bahsedilir.189 Bunların yanında yukarıda destansı bir şahsiyet olarak üzerinde durduğumuz Gilgameş’in ölüler dünyasına seyahat etmesi de bu bağlamda değerlendirilebilir. Ne var ki, Zülkarneyn, Kur’ân ve -rivayetler dikkate alınacak olursa- Tevrat kaynaklı bir şahsiyet olması sebebiyle, ilk önce yine Kur’ân’da ve Tevrat’ta aranması gereken bir kimse olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında ise, Hz. İdris’in Zülkarneyn olabileceği ilk akla gelenlerdendir. 188 A. Nihat Tarlan, Zerdüşt'ün Gathaları, s. XII, XIII. 189 Sir Rustem Masani, J. Düşen Giimen ve Arthur Christensen'nin eserlerinden naklen bk. Hamide Demirel, Türk Destanlarında, Yabancı Destanlarda Türk Kahramanları, s. 146. III. BÖLÜM Zülkarneyn’e Sağlanan İmkân ve Verilen Sebeb "Biz, ona yeryüzünde imkân sağladık ve ona herşeyden bir sebeb verdik." (Kefh Sûresi 84) SAĞLANAN İMKÂN-VERİLEN SEBEB 85 A- “Biz ona yeryüzünde imkân sağladık.” 1) Zülkarneyn’e sağlanan “imkân” konusunda görüşler Allahu Te’âlâ, Zülkarneyn’e yeryüzünde “imkân” sağladığını bildirmektedir. Bizim “imkân sağladık” şeklinde Türkçe ifade ettiğimiz kelime, âyette “mekkennâ”190 şeklinde geçmektedir, "mekkene" fiili lûgatte; “imkân vermek, muktedir kılmak, güçlü kılmak, yerleştirmek” gibi manâlara gelmekte ve kullanıldığı cümleye göre anlam kazanmaktadır. Âyetin meali, bu kelimeye verilen manâya göre farklı şekillerde ifade edilmiştir.191 Müfessirler, Zülkarneyn’e sağlanan “imkân”ın peygamberlik ve mülk yönünden olabileceğini söylemişlerdir. Râzî; “...Nübüvvet vererek kudretli kılmak, mülk vererek kudretli kılmaktan daha üstündür ve Allah’ın sözünü, en mükemmel ve efdal manâya hamletmek daha uygun olur."192 diyerek, ona sağlanan “imkân”ın peygamberlik yönünden olduğunu ifade eder. Ancak genel kanaat, bu ibareden Zülkarneyn’e “saltanat ve güç verildiği”nin anlaşıldığı yönündedir diyebiliriz. İbn Kesîr; Zülkarneyn’e verilen “imkân”ın kudret ve kuvvet olduğunu, onun hükümdarların sahip olduğu imkânlara sahip olduğunu, hattâ ona askerler, harp âletleri gibi şeyler verildiğini, ülkelerin ona boyun eğdiğini söylemiştir.193 Bu fikir; bilhassa Zülkarneyn’in doğulara ve batılara hâkim olan bir hükümdar olduğu peşin hükmünden hareketle varılan bir sonuç gibi görünmektedir. Âlûsî de, “imkân”ın, kudret verme ve sebepleri hazırlama yönünden olduğunu belirterek, bunun ordu, heybet, vakar gibi şeyler olabileceğini ifade eder. Ayrıca, Zülkarneyn’e sağlanan “imkân” konusunda bulutların onun emrine verilmesi, ışığın hep üzerinde olması, gece ve gündüzün onun için aynı olması gibi şeyler söylendiğini, ancak bunları sahih görmediğini açıklar.194 Beydâvî ise, bu âyete; “İşini istediği gibi yapabilmesi için ona imkân verdik.”195 şeklinde manâ vermiştir. 190 ÂLÛSÎ, "mekkene" fiilinin "lam"lı ve "lam'sız olarak, "mekkenehû" ve "mekkene lehû" şeklinde kullanıldığını, birinci şeklinin "onu güçlü kıldı", ikinci şeklinin ise "ona güç verdi" manâsına geldiğini belirtir ve ikisinin de birbirinin yerinde kullanıldığını ifâde eder. Alûsî, XVI/30; Ayrıca bk. Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/575. 191 Biz onun için yeryüzünde güç ve saltanat hazırladık..." Yaşar Nuri Öztürk; "Biz onun için arzda bir müknet hazırladık..." Elmalılı Hamdi Yazır; "Biz onu yeryüzünde güçlü kıldık." Süleyman Ateş; "Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş..." Diyanet İşleri Bşk., Heyet; "Biz onu yeryüzünde bir kudrete erdirdik...." Ömer Nasûhi Bilmen. 192 F. Râzî, TKB, XV/249. 193 İbn Kesîr, TKA, X/5063. 194 Âlûsî, RM, XVI/30. 195 Beydâvî, ETET, III/273. 86 ZÜLKARNEYN 2) Hz. Yûsuf (a.s.)’a “sağlanan imkân” ışığında Zülkarneyn’e “sağlanan imkân” Müfessirlerin Zülkarneyn’in bir hükümdar, doğuları-batıları fethetmiş bir cihangir veya bir peygamber olduğu peşin hükümleri olmaksızın bu âyete baktığımızda; ona sağlanan “imkân” konusunda ne söyleyebiliriz? Zülkarneyn’e imkân sağlandığını ifade eden ibareye benzer ibareler, başka âyetlerde de var mıdır? Kur’ân’da “mekkene” fiili, “imkân sağlamak” ve “yerleştirmek” manâlarına çeşitli âyetlerde kullanılmışsa da, bilhassa iki âyet vardır ki, konumuz olup Zülkarneyn’e “imkân” sağlandığını gösteren âyetin hemen hemen aynıdır: a) Yûsuf Sûresi 21. âyette: Hz. Yûsuf (a.s.)’ı köle pazarından satın alan Mısırlı’nın, karısına; “Ona iyi bak; kendisine güzel bir yer hazırla. Bize yararı dokunabilir. Belki de evlat ediniriz onu.” demesinden sonra Allahu Te'âlâ, âyetin devamında Zülkarneyn için kullandığı ifadenin bir benzerini kullanmaktadır: ْ � � ْ � � َ َ َ َ ٰ َ َ ﱠ ُ ُ َ ض ُ ُ َ �ا ﺣﺎد�ﺚط و�ﺬ ﻟﻚ ﻣ�ﻨﺎ ﻟﻴﻮﺳ ﻒ � ا� ْرضز َوﻟﻨ َﻌﻠ َﻤﻪ ﻣ ْﻦ ﺗﺄو�ﻞ ِ ِ ِ � ِ ِ � ِ ِي ِ “İşte böylece Yûsuf için yeryüzünde imkân sağladık ki, ona düşlerin yorumunu öğretelim.” Âyet-i kerîmeden anlaşıldığı üzere, Allahu Te’âlâ, Hz. Yûsuf’un Mısırlı’nın evine yerleşebilmesi için çeşitli vesileler yaratmıştır. Böylece, onun yaşayabileceği, büyüyebileceği ortamı hazırlamıştır. Burada Hz. Yûsuf’a sağlanan “imkân”; Mısırlı’nın onu satın alarak ona evini açması, bakması, büyütmesidir. Hz. Yûsuf orada büyüyecek, olgunlaşacak ve Allahu Te’âlâ ona düşlerin yorumunu öğretecektir. Belki de orada yaşayacakları, onun, rüyaları yorumlayabilmesi için gerekli zihnî altyapıyı oluşturacaktır. b) Yûsuf Sûresi 47-55. âyetlerde Hz. Yûsuf’un haksız yere hapsedildiğinin anlaşılması, hapisten kurtulması, kralın rüyasını yorumlayarak onun güvenini kazanması ve kendisine Hazîne Bakanlığı görevinin verilmesini istemesi anlatılmaktadır. Bu âyetlerden sonra 56. âyette; ٓ ۚ ْ � � ُ ْ َ َْ �َََﱠ َ َ ٰ َ َ ﱠ ُ ُ َ ض ُ ﺚ َ� َﺸ ﺎءط و�ﺬ ﻟﻚ ﻣ�ﻨﺎ ﻟﻴﻮﺳ �ﻒ � ا� ْرض ﻳتﺒﻮا ﻣﻨﻬﺎ ﺣ ِ � ِي ِ ِ “İşte böylece Yûsuf’a yeryüzünde imkân sağladık. Ülkede istediği yerde konaklayabiliyordu.” buyrulmaktadır. “Hz. Yûsuf’a sağlanan “imkân” esas itibariyle makamdır, mevkîdir.” demek doğruysa da, daha önceki âyetlerden anlaşıldığına göre, onun makama ulaşmasını sağlayan her şey, yaşadığı bütün hâdiselerdir. Yaşadıkları onu bir makama getirmiş, o makama gelmesi sebebiyle de, o ülkede dilediği yerde konaklayabilir hale gelmiştir. SAĞLANAN İMKÂN-VERİLEN SEBEB 87 Konumuz olan âyete tekrar dönecek olursak, Zülkarneyn için; “Biz, ona yeryüzünde imkân sağladık ve her şeyden bir sebeb verdik.” buyrulmuştur. Allahu Te’âlâ; Zülkarneyn’in, -uzaklara kolaylıkla gitmesini sağlayacak olan- “sebeb”e erişmesi için çeşitli vesileler, imkânlar yaratmış; onu elde etmesi için ortam hazırlamıştır. Yani, Zülkarneyn’e “sebeb”i elde etmesi için imkân sağlanmıştır. Takibeden âyetlerde ise, onun “sebeb”e tâbi olarak uzaklara gittiği anlatılacaktır. İşte tam bu noktada bazıları; “Onun ‘sebeb’i elde edebilmesi için hükümdar, peygamber veya velî olması gereklidir.” şeklinde bir kanaate varıp yargı yollu beyanda bulunurlarsa, onlara da diyecek bir sözümüz yoktur. Çünkü, eğer onun “sebeb”i elde etmesi için peygamber, velî veya hükümdar olması gerekiyorsa, ona verilen “imkân” bunlardır. Yok eğer onun “sebeb”i elde etmesi çoban olmasma bağlıysa, bu durumda onun çobanlığı ona verilen imkândır. Kısaca ona verilen imkân, onun “sebeb”e ulaşması için kendisine verilen her şey olabilir. Onu “sebeb”e ulaştıran şey; belki kendisinin bizzat bir hükümdar olması, belki bir hükümdarın dostu olması, belki de ilim olarak devrinden çok ilerde bir şahısla tanışmış olması olabilir. Bu belkilerin bitmeyeceği kanaatindeyiz... B- “Ve ona herşeyden bir sebeb verdik.” “Biz ona yeryüzünde imkân sağladık ve her şeyden bir sebeb verdik.” âyetinden sonra gelecek olan âyetlerden, itiraza mahal bırakmayacak şekilde anlaşılacağı üzere, ona verilen “sebeb”; onun uzaklara, hem de çok uzaklara gitmesini sağlayan bir şeydir ve bu anlayışa şu ana kadar muhalefet eden de yoktur. Çünkü Allahu Te’âlâ, Zülkarneyn’in kendisine verilen “sebeb”i izleyerek uzaklara gittiğini zâten açıkça bildirmektedir. Burada yapılan tesbit, “sebeb”in mâhiyeti ile ilgili olmayıp, onun ne işe yaradığı ile ilgilidir. “Sebeb” kelimesi lûgatte; ip, halat, tırmanmaya yarayan ip, hurma ağacına tırmanmaya yarayan ip, yol, çare, dostluk, başka bir şeye ulaşmaya yarayan şey gibi manâlara gelmektedir. Kaynaklarımızda, “sebeb” konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır. 1) Zülkarneyn’e verilen “sebeb” konusundaki görüşler Konumuz olan âyette geçen “sebeb” kelimesine; İbn Abbas, Mücâhid, Katâde, İbn Zeyd, İbn Cüreyc, Dahhâk, Saîd İbn Cübeyr, İkrime, Süddî “ilim” demişlerdir.196 “Sebeb”in yalnızca ilim olamayacağını savunan Âlûsî; Zülkarneyn’i maksadına ulaştıracak olan ilim, kudret ve âletlerin hepsinin birden sebebi teşkil edeceğini söyler. 196 Taberî, CB, XVI/7; İbn Kesir, TKA, X/5063. 88 ZÜLKARNEYN Fakat, onun “sebeb”e verdiği ilk manâ “yol” şeklinde olmuştur ve bu yol, onu maksadına ulaştıran yoldur.197 Kelimeye, buna yakın bir manâ vermekle birlikte, âyetin tefsiri esnasında verdiği mealde; “Ve ulaşmak istediği her şeyden ona bir sebeb (vasıta) verdik.” diyen Elmalılı, “sebeb”i vasıta olarak görmektedir. Ancak, devam eden açıklamasından bu vasıtayı, “onu maksadına ulaştıracak şey” manâsına kullandığı anlaşılmaktadır: “Önemli şeylerden, takip ettiği maksadına ermek için açıktan ve gizliden ilim, kudret, âletler ve vasıtalar gibi her türlü sebebi ihsan eyledik.”198 İbn Kesîr, “sebeb”in, “yol” olduğunu söyleyerek bu yol”un da “ilim” olduğuna dair zikrettiğimiz nakilleri sıralamakta ve ayrıca Katâde’nin, âyete; “Yeryüzünün konaklarını ve işaretlerini bildirmiştik.”199 şeklinde manâ verdiğini rivayet etmektedir. “Sebeb” kelimesinin Zülkarneyn âyetlerinde dört defa kullanıldığı görülür: Kehf Sûresi 84: “Ona her şeyden bir sebeb verdik.” Kehf Sûresi 85: “O da bir sebebi izledi.” Kehf Sûresi 89: “O da bir sebebi izledi.” Kehf Sûresi 92: “O da bir sebebi izledi.” Görüldüğü gibi birinci âyette Zülkarneyn’e bir “sebeb” verildiği belirtilmiş, diğer âyetlerde ise onun bir “sebeb”i izlediği ifade edilmiştir. Bu âyetlerde geçen bütün “sebeb”ler aynı manâda kullanılmış gibidir. Fakat kaynaklara baktığımızda, ilk âyette geçen “sebeb” ile diğer âyetlerde geçen “sebeb”ler her ne kadar birbirine yakın manâlandırılmışsa da, genellikle bir nüans ilâve edilmiştir. İlk âyette geçen “sebeb”e ilim manâsı verenlerden bazıları, diğer âyetlerde geçen “sebeb”lere farklı manâlar vermişlerdir. Meselâ; Mücâhid “doğu ile batı arasındaki yollar, konaklar”, İbn Abbas “konak”, Katâde “yeryüzünün konakları”, İbn Zeyd “göklerin yolları” manâsı vermişlerdir.200 Râzî ise, ilkine “maksada ulaştıracak ilim, kudret ve âlet” manâsı verirken, diğerlerine “onu isteğine ulaştıracak yol” manâsı vermiştir.201 2) Kur’an’da geçen “sebeb” ve “esbâb” kelimeleri Kur’ân-ı Kerim’de “sebeb” kelimesi tekil olarak 4 defa konumuz olan Zülkarneyn âyetlerinde, 1 defa Hacc Sûresi’nin 15. âyetinde, 4 defa da çoğul olarak “esbab” (=sebebler) şeklinde Sâd Sûresi’nin 10., Mü’min Sûresi’nin 36-37. 197 ÂLÛSÎ, RM, XVI/31; Başka tefsirlerde de "sebeb”e "yol" manâsı verildiği görülür, bk. Mevdûdî, TK, III/194; S. Kutub, FZK, lX/464; Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/575. 198 E. H. Yazır, HDKD, V/388. 199 İbn Kesîr, TKA, X/5063. 200 Taberî, CB, XVI/7. 201 F. Râzî, TKB, XV/249. SAĞLANAN İMKÂN-VERİLEN SEBEB 89 ve nihayet Bakara Sûresi’nin 166. âyetlerinde olmak üzere 9 yerde geçmektedir. Bu âyetlerde geçen “sebeb”lerden hiç birisi, Türkçe’de kullandığımız “neden” manâsına kullanılmamıştır. Esas mevzûmuzu teşkil eden Zülkarneyn hâdisesi ile ilgili âyetlerdeki “sebeb” kelimelerini doğru anlayabilmek için, diğer beş âyette geçen “sebeb” ve “esbâb” kelimelerinin nerede ve nasıl kullanıldığına bakmamızın yararlı olacağı düşüncesindeyiz. Bu âyetleri, önce, “sebeb kelimesine “göklerin yolları” manâsını veren İbn Zeyd’in202 kendisine delil olarak getirdiği Mü’min Sûresi âyetlerinden başlayarak sırasıyla inceleyelim. a- Mü’min Sûresi 36-37 “Firavun: ‘Ey Hâmân! Bana bir kule yap; belki sebeblere erişirim, göklerin sebeblerine, Musa’nın Tanrısı’nı görürüm. Doğrusu ben, onu yalancı sanıyorum’ dedi. Firavun’a kötü iş böylece güzel gösterildi ve doğru yoldan alıkondu. Firavun’un hilesi elbette boşa gidecekti.” Bu iki âyetle Kur’ân, “sebebler” kelimesinin ne manâda kullanıldığını adetâ bir lugât gibi göstermektedir. Zira, 36. âyette; “Belki sebeblere erişirim.” dedikten sonra 37. âyetin hemen başında -sanki bir “yâni” kelimesi varmışcasına“göklerin sebeblerine” şeklinde “sebebler” kelimesinin ne ile alâkalı olduğu bildirilmiştir. Şu halde, bu âyetlerde geçen “esbâb” kelimesi, “göğe ulaşmayı sağlayan şeyler” manâsına kullanılmaktadır. b- Sâd Sûresi 10 Sâd Sûresi’nin ilk âyetlerinde; müşriklerin Peygamberimiz (s.a.v.)’i “yalancılık ve sihirbazlık”la suçlayıp onun peygamberliğine inanmadıklarından, Kur’ân’ı uydurma olarak nitelendirdiklerinden bahsedildikten sonra şu âyet gelmektedir: “Yahut, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı onların elinde midir? Öyle ise, sebebler içinde göğe yükselsinler.” Bu âyette bulunan “sebebler içinde göğe yükselsinler” (=fe’l-yertakû fi’lesbâb) ibaresindeki “sebebler”, bazı tefsir âlimlerince “göğün yolları” olarak tefsir edilmiştir .203 Çoğu âlim tarafından bu ibareye “sebebe sarılarak yükselmek" manâsı verilmiştir.204 Prof. Dr. Süleyman Ateş de mealinde, bu âyeti açıklamak için yazdığı parantez cümlesinde şunları söyleme ihtiyacı hissetmiştir: “(Vasıtalara binip göklere çıksınlar da, oradan âlemi yönetsinler; vahyi de kendi isteklerine göre indirsinler.)” 202 Taberî, CB, XVl/7. 203 İbn Abbas, Katâde, Mücâhid bu görüştedirler. İbn Kesîr, TKA, XIl/6847. 204 Elmalılı Hamdi Yazır, bu ibareyi; "Bütün imkanlarını seferber ederek yükselsinler de görelim!" şeklinde ifade etmiştir. E. H. Yazır, HDKD, Vl/459. 90 ZÜLKARNEYN c- Hacc Sûresi 15 “Allah’ın Peygamber’e dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan kimse, göğe bir sebeb (ip) uzatsın (göğe erişmeye tevessül etsin), ayağını yerden kessin (yükselsin) de bir düşünsün bakalım; bu hilesi, kendisini öfkelendiren şeye engel olabilir mi?” Bu âyeti kerimede geçen “Göğe bir sebeb uzatsın, sonra ayağını yerden kessin.” (=fe’l-yemdüd bi-sebebin ile’s-semâ’i sümme’l-yakta) ibaresine müfessirler farklı farklı manâlar vermişlerdir. Bu farklılık ilk dönemden gelen rivayetlerden kaynaklanmaktadır. İbn Kesîr’in bildirdiğine göre; İbn Abbas, Mücâhid, İkrime, Atâ, Ebû Cevza, Katâde ve başkaları bu ibareyi; “Evinin tavanına bağlayacağı bir ipe kendini asıp sonra ayağını yerden kessin, kendini boğsun!” şeklinde anlamışlardır. Öte yandan Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem ise; “Göğe erişmeye tevessül etsin. -Muhakkak ki yardım Muhammed’e ancak gökten gelmektedir.- Sonra eğer gücü yeterse ayağını yerden kessin.”205 şeklinde yorumlamıştır. Bu iki görüşün tefsir ve meallere yansımış olduğunu görüyoruz. Bu âyeti kerîmenin nasıl farklı farklı manâlandırıldığını görmek için birkaç meale bakmak yeterlidir: “..yukarı bağladığı bir ipe kendini asıp boğsun! Bir düşünsün bakalım; bu hilesi, kendisini öfkelendiren şeye engel olabilir mi?”206 “.. göğe bir sebeb (ip)le uzansın, sonra (ayaklarını yerden) kessin de baksın; bu çaresi, öfkelendiği şeyi giderebilecek mi?”207 Âyet-i kerîmede, Allah’ın dünyada ve âhirette Hz. Peygamber (s.a.v.)’e yardım etmeyeceğini sanan kimselerin, güçlerinin yetmesi hâlinde, göğe yükselerek Allah’tan ona gelecek yardımı/vahyi durdurmaları teklif olunarak kendileri ile alay edilmektedir. Çünkü, onların göğe yükselmeye de, Allah’tan gelen vahyi/ yardımı/ nimeti engellemeye de güçlerinin yetmeyeceği aşikardır. Bu görüş, Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem'den gelen görüşün değişik bir ifadesidir. Bu görüş esas alındığında görülecektir ki; âyette geçen “sebeb” kelimesi, -Mü’min Sûresi 36-37. ve Sâd Sûresi 10. âyetlerde de olduğu gibi-, insanı göğe yükseltecek ip, yol, vasıta manâsına kullanılmıştır. d- Bakara Sûresi 166 “Nitekim, kendilerine uyulanlar, azabı görünce, uyanlardan uzaklaşacaklar ve aralarındaki bağlar (sebebler) kopacaktır.” Bu âyette “esbâb” kelimesinin açıkça, “bağlar, ipler” manâsına kullanıldığı görülmektedir. 205 İbn Kesîr, TKA, X/5427. 206 Diyanet (Heyet); Ömer Nasûhî Bilmen, A. Fikri Yavuz da aynı şekilde intihar etsin manâsı vermişlerdir. 207 Yaşar Nuri Öztürk; Dipnotunda intihar manâsına da işaret ederek, Süleyman Ateş; Ayrıca bk. Mevdûdî bu âyet için verilen bütün farklı manâları bir araya toplamış, "göğe yükselme" anlamını tercih ettiğini belirtmiştir. Mevdûdî, TK, III/351. SAĞLANAN İMKÂN-VERİLEN SEBEB 91 3) Kur’ân’da geçen “sebeb” ve “esbâb” kelimeleri ışığında “sebeb”e bakış Allahu Te’âlâ’nın, Kur’ân’ı oluşturan kelimeleri seçmeksizin, gelişigüzel kullandığı asla söylenemez. Çünkü Kur’ân; hem bizatihi bir mucize, hem de ilâhî ilim ve hikmetin kaynağı ve yansımasıdır. İlme, hikmete, müşahede ve tefekküre sık sık vurgu yapan, insanları düşünmeye ve ibret almaya çağıran Kur’ân’da, tesadüflere ve harcıâlemliğin hiç bir türüne yer olmayacağı açıktır. Bu kabilden olarak Allahu Te’âlâ; Hz. Süleyman’ın veziri olduğu da söylenen ve kilometrelerce uzaktan bir tahtı göz yumup açma süresi içinde getiren şahsı; “yanında Kitap’tan ilim bulunan kimse”208 şeklinde tavsif etmiş; Hz. Mûsâ ile seyahat eden ve gelecekte olanları bilen bir başka insan için; “katımızdan ilim öğrettiğimiz”209 şeklinde ifade kullanmıştır. Yine Hz. Lokman hakkında; “Lokman’a hikmeti verdik.”210 denmiş, Zülkarneyn için ise; “Ona her şeyden bir sebeb verdik.” buyurulmuştur. Şu halde; “sebeb” kelimesinin neye işaret ettiğini tespit etmeden, Zülkarneyn’in başından geçenleri kavramak mümkün değildir. Bu kelimenin Zülkarneyn âyetlerinde ne manâda kullanıldığı konusunda muhtelif görüşler bulunması sebebiyle, Kur’ân’da geçen diğer “sebeb” ve “esbâb” kelimelerine bakarak bir sonuca gitmeye çalışmanın yerinde olacağı kanaatindeyiz. Âyet Kelimenin şekli Hangi manâda kullanıldığı Mü’min 36 esbâb göğe çıkmayı sağlayan şeyler Mü’min 37 esbâb göğe çıkmayı sağlayan şeyler Sâd 10 esbâb göğe çıkmayı sağlayan şeyler Hacc 15 sebeb göğe çıkmayı sağlayan şey Bakara 166 esbâb bağlar Yukarıdaki âyetlerden sadece Bakara Sûresi 166. âyette geçen “esbâb”ın “bağlar” manâsına kullanıldığı açıktır ve Zülkarneyn âyetlerinde geçen “sebeb” kelimelerini bu manâda anlamak mümkün değildir. Öte yandan diğer âyetlerde geçen “sebeb” ve “esbâb” kelimelerinin “göğe çıkmaya vasıta olan şey” manâsına kullanıldığı muhakkaktır. Zülkarneyn âyetlerinde geçen “sebeb” kelimelerini bu şekilde anlamakta ise, ne cümle yapısı bakımından, ne de manâ açısından bir problem görülmemektedir. Ayrıca İbn Zeyd’in görüşünün de bu doğrultuda olduğunu hatırlayacak olursak, Zülkarneyn’e verilen “sebeb”in onu gökyüzüne çıkarmaya vasıta olan şey olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır sanırız. 208 Nemi 27/40. 209 Kehf 18/65. 210 Lokman 31/12. 92 ZÜLKARNEYN Tâcü'l-Arûs isimli lûgatte “sebeb” kelimesinin; “yukarıdan aşağı sarkan ip” manâsına geldiği söylenmekte ve devamında şu açıklamalara yer verilmektedir: “Hâlid b. Cetebe; ‘Sebeb; ip çeşitlerindendir; sağlamdır, uzundur. İddia edilir ki; ip yukarıya çıkmak veya aşağı sarkmak için kullanılırsa, sebeb olur.’ demiştir. Avf b. Mâlik’in bir hadîsinde; ‘Gökten sarkan ip (sebeb) gibi gördü.’ (denmiştir)… İtibar edilen söze göre, hurma ağacına çıkmaya yarayan iptir.”211 Lûgatteki bu açıklamalara bakılınca, Kur’ân’da geçen “sebeb” kelimelerinin göğe çıkmaya yarayan şey manâsına kullanılmış olması, daha da anlaşılır bir hale gelmektedir. Şu halde, kelimenin lûgât manâsı dikkate alındığında, “sebeb”, yukarıya tırmanmaya yarayan iki tür ipi göstermektedir. Birincisi, yüksekçe bir yerden sarkıtılmış olup, insanın tırmandığı iptir. Diğeri ise, -hurma ağacına çıkmaya yarayan ip manâsından hareketle- insanın beline bağladığı halka şeklindeki iptir. (Eskiden tahta elektrik direklerine tırmanan teknisyenlerin, ayaklarına demir palet takarak kendilerini halka şeklinde bir iple direğe bağlayıp yukarı doğru her adımda, bellerindeki ipi attıkları adım nisbetinde yukarıya kaydırıp gerdirmek suretiyle nasıl tırmandıklarını hatırlayanlar vardır.) Kur’ân’da geçen “sebeb”lerin bu iki tırmanma şeklinden hangisine işaret ettiği konusunda bir şey söylemek zordur. Ancak Sâd Sûresi 15. âyette geçen; “Sebebler içinde göğe yükselsinler.” ibaresinin ikinci tarz tırmanmayı açıkça göstermesi gözönüne alınacak olursa, “sebeb” kelimesinin, Kur’ân’da bu manâda bir tırmanmaya delâlet ettiği söylenebilir. “Sebeb”in kök manâsı hurma ağacına çıkmaya yarayan ip demektir. "Eski çağlarda bir insanın göklere yükselerek uzayda bir yerlere gitmesi mümkün değildir; insan gücünü aşar." şeklinde muhtemel bir itirazı gözönüne 211 "Sebeb", Tâcu'l-Arûs. SAĞLANAN İMKÂN-VERİLEN SEBEB 93 alarak hemen belirtelim ki; Hz. Süleyman (a.s.)’ın yanındaki bir insanın göz yumup açana kadar kilometrelerce uzaktaki tahtı getirmesi hâdisesine -sadece Kur’ân’da geçtiği için- bir müslüman nasıl inanıyorsa, Zülkarneyn’in göklere yükselmiş olmasını da aynı imanla kabullenmesinde hiç bir zorluk yoktur. Kanaatimizce Zülkarneyn’e verilen şey; onu göğe yükseltecek, onu uzaklara götürecek olan şeydir. Allahu Te’âlâ, Zülkarneyn’in göklere ulaşmasını sağlayacak olan “sebeb”i elde etmesi için çeşitli imkânlar yaratmıştır. Belki ona bu ilmi öğretmiş, belki bu ilmi bilenlerle onu karşılaştırmıştır. IV. BÖLÜM Zülkarneyn’in Güneş’in Battığı Yer’e Seyahati -Birinci Seyahat- “O da bir sebebi izledi.” (Kefh Sûresi 85) “Nihayet, Güneş’in battığı yere varınca, Onu karabalçıklı/sıcak bir gözede/gözde batar buldu. Onun yanında bir de kavim buldu. Dedik ki: ‘Ey Zülkarneyn; ya bunlara azap edersin, ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın!’” (Kehf Sûresi 86) “Dedi: ‘Zulmedene azap edeceğiz; sonra Rabbi’ne döndürülecek, O da, onu görülmedik bir azaba çeker.’” (Kehf Sûresi 87) “’Fakat inanıp iyi iş yapan kimseye de, en güzel mukâfaat vardır. Ve ona, buyruğumuzdan, kolay olanı söyleyeceğiz.’” (Kehf Sûresi 88) BİRİNCİ SEYAHAT 97 A- “O da bir sebebi izledi.” Zülkarneyn; Allahu Te’âlâ’nın kendisine hazırladığı imkânlar sayesinde elde ettiği “sebeb”i izlemiş, onu takip etmiş, ona tâbî olmuş,212 bir seyahate başlamıştır. Hemen hemen bütün tefsirlerde bu seyahat dünyada yapılmış bir seyahat olarak görülmüş ve hattâ mâhiyet itibariyle de bir seyahat olmaktan ziyâde çoğu zaman ordu ile yapılan bir sefer olarak düşünülmüştür. Bu görüşe göre Zülkarneyn, bir seyahate değil ordu ile savaşa çıkmıştır. Gittiği yerleri de hep fethetmiştir. Böyle düşünüldüğünde Zülkarneyn’in kimliği bölümünde kaynaklardan aktardığımız görüşlerin ortaya çıkması tabiî bir neticedir. Bu bakış açısı, sahibini, Zülkarneyn’in cihangir bir kral olduğu sonucuna götürdüğü için, tarihte yaşamış cihangir krallar üzerinde; “Zülkarneyn olma ihtimali vardır, yoktur.” şeklinde araştırma ve tartışmalara sebep olmuştur. Oysa âyetlerin zahirinde, onun savaştığına, ülkeler fethettiğine dair bir ifade bulunmamaktadır. Zülkarneyn’e verilen “sebeb”i “onun göğe çıkmasına vasıta olan şey” olarak düşündüğümüzde, onun ordu ile bir savaşa çıkmadığını, bilakis bu vasıta ile gökyüzüne doğru bir yolcuğa başladığını, kabul etmek zorundayız. Böylece o, kendisine verilen “sebeb” vasıtasıyla gökyüzüne yükselmiş ve “Güneş'in battığı yer”e doğru gitmiştir. B- “Nihayet Mağribe’ş-Şems’e (=Güneş’in battığı yer’e) varınca” 1) “Güneş’in battığı yer” konusundaki görüşler “Güneş’in battığı yer” ibaresi tefsirlerde genellikle “batı istikametinin sonu” manâsına kullanılmış bir ifade olarak görülmüştür. Meselâ; Âlûsî bu ibareye, “Dünyanın batı yönündeki sonu”,213 Seyyid Kutub “bakanların, Güneş’in ufukların ötesinden kayıp olduğunu gördükleri yer”,214 Mevdûdî “karanın bitip okyanusun başladığı yer”215 manâlarını vermişlerdir. Elmalılı ise; “Yerleşmiş olduğu yerin gün batı tarafından tâ sonuna vardı. Tefsir bilginlerinin de yaptıkları açıklamaya göre, Okyanus denilen Atlas Okyanusu’nun batı kenarına ulaştı. ... 212 Zülkarneyn'in bir sebebe tabî olduğunu ifâde eden "fe etba'a" kelimesi, Küfe âlimlerince tercih edilen okuma şeklidir, Medîne ve Basra âlimleri ise "fettebe'a" şeklinde okumuşlardır. Taberî, ikinci şekli tercih etmiştir, bk. Taberî, CB, XVI/8; Bazıları bu iki şeklin de manâ itibariyle birbirinin yerine kullanılabileceğini söylerlerken, bazıları da farklı manâlar bulunduğunu savunmuşlardır, bk. Âlûsî, RM, XVI/31; Ayrıca bk. F. Râzî, TKB, XV/249. 213 Âlûsî, RM, XVI/31; Ayrıca bk. Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/575. 214 Seyyid Kutub IX/464. 215 Mevdûdî, TK, III/195. 98 ZÜLKARNEYN Özetle uzak batıya vardığı vakit.”216 demektedir. Ebu’l-Kelâm Âzâd da; “Böyle bir yer yoktur!” diyerek, bütün dillerde “Güneş’in battığı yer” ve “Güneş’in doğduğu yer” tâbirlerinin “batı” ve “doğu” mânâsına kullanıldığını söylemiş, bu tâbirlerin gerçeği ifade etmediğini savunmuştur.217 Ayetteki “Güneş'in battığı yer” ibaresinin zahirinden “dünyanın batısı” manâsını çıkarmak pek makul görünmemektedir. Ancak, anlaşıldığı üzere Güneş’in bir yerde batmasının mümkün olamayacağını düşünen müfessirler, bu ibareye batı manâsı vermişlerdir. Bu hususa işaret eden İbn Kesîr'in konuyla ilgili görüşlerini olduğu gibi vermek, müfessirlerin meseleye yaklaşımlarındaki temel mantığı göstermek açısından yeterli olacaktır sanırız: “Yâni, Zülkarneyn bir yol tuttu ve nihayet dünyanın batı cephesinde gidilebilecek en son noktaya kadar vardı ki, burası dünyanın batı kısmıdır. Gökte Güneş’in battığı noktaya ulaşmak imkânsızdır. Kıssa ve eskilerin haberlerini anlatanların; ‘Zülkarneyn’in yeryüzünde bir müddet gittiği ve nihayet arkasından Güneş’in battığı’ şeklindeki haberlerine gelince; bunların gerçekle bir ilgisi yoktur. Çoğunluğu kitab ehlinin hurafeleri ve onların yalancı ve zındıklarının uydurduğu şeylerdir.”218 2) Kur’an’da geçen “mağrib” kelimeleri ışığında “Mağribe’ş-şems”e bakış Yukarıda yapılan alıntılardan da anlaşıldığı üzere “Güneş'in battığı yer” tabirinden kasdın ne olduğu konusu müfessirlerce bir sorun olarak görülmüş ve; “Güneş’in gökyüzünde battığı yere ulaşmak imkansızdır.” gerekçesiyle bu ifadeden kasdın “batı” olduğu söylenmiştir. Oysa âyette açıkça “Mağribe’ş-şems” (=Güneş’in battığı yer) denmektedir. Yâni, sadece “batıya” denebilecekken; “Güneş’in battığı yer’e” denmiştir ki, sadece “batı” demek için âyette “şems” (=Güneş) kelimesinin bulunmasına, yâni “Mağribe’ş-şems” denilmesine ihtiyaç yoktur kanaatindeyiz. Kur’ân-ı Kerim’de geçen diğer “mağrib” kelimelerine bakarak bu hususu daha da netleştirmek mümkün olabilir. Tekil olarak "mağrib" kelimesi, Kehf Sûresi'nin 86. âyetinden başka Kur’ân’da 6 yerde geçmektedir.219 Bu 6 âyetin hiç birinde Güneş’le birlikte kullanılmamıştır. Yâni; “Güneş’in battığı yer” denilmeyip, “batı” denmiş ve hepsinde de “maşrık” (=doğu) kelimesi ile birlikte kullanılmıştır. Yâni “doğu ve batı” olarak geçmektedir. Kelime; konumuz olan Kehf Sûresi’nin 86. âyetinde ise 216 E. H. Yazır, HDKD, V/388. 217 Ebu'I-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/2, s. 75. 218 İbn Kesîr, TKA, X/5071; Ayrıca Kurtubî de, Güneş'in battığı yere ulaşmanın imkansız olduğu üzerinde durur. bk. Kurtubî, CAK, XV/41b. 219 Bakara Sûresi, 2/115, 142, 177, 258; Şuarâ Sûresi, 26/28; Müzemmil Sûresi, 73/9; Ayrıca, ikil olarak "mağribeyn" şeklinde Rahman Sûresi, 55/17; çoğul olarak "mağârib" şeklinde Meâric Sûresi, 70/40; A'râf Sûresi, 7/137. BİRİNCİ SEYAHAT 99 “maşrık”(=doğu) kelimesi ile beraber kullanılmamakta, dahası birkaç âyet sonra, yâni Kehf Sûresi 90. âyette “Matli’a’ş-şems” (=Güneş’in doğduğu yer) ibaresi geçmektedir ki, “Güneş’in battığı yer”in zıttı olarak özellikle kullanılmıştır. Şu halde Allahu Te’âlâ Kur’ân’da “mağrib” kelimesini mücerred “batı” manâsına defalarca kullandığına göre; “Mağribe’ş-şems” (=Güneş’in battığı yer) ibaresinden kasdedilen ne olabilir? Bir isim olan “mağrib” kelimesi lûgatte her ne kadar “batı” anlamına gelmekteyse de, köken itibariyle “göçmek” manâsına olan “garube” fiilinden türemiştir. Şu hâlde, âyette bulunan bu ibareye; “Güneş’in göçtüğü yer” dersek yanlış söylemiş olmayız. Zira, verdiğimiz bu karşılıkla iki şeyi kasdetmiş oluruz ki, Birincisi; dünyanın dönmesi sebebiyle gökyüzünde Güneş’in gidermiş gibi göründüğü ve ufukta kaybolduğu yer, ikincisi ise; Güneş’in etrafındaki gezegenleri ile birlikte galaksimiz Samanyolu içerisinde yöneldiği noktadır. Burada, dünyanın dönmesi ile Güneş’in ufukta kaybolduğu yer değil, Güneş’in galaksi içinde yöneldiği nokta kasdediliyor gibidir. Çünkü, “mağrib” kelimesi zâten Kur’ân’da Güneş’in ufukta kaybolduğu yer için defalarca kullanılmıştır. 3) Yasin Sûresi 38. âyet “Mağribe’ş-şems” (Güneş’in battığı yer)’i açıklıyor Kur’ân’da, Güneş’in Samanyolu içinde yol aldığı istikamete işaret eden Yâsin Sûresi 38. âyet, “Güneş’in battığı yer”i adetâ tanımlamakta, bu ibarenin karşıladığı şey konusunda açıklık getirmektedir: � � ُ َْ َ ٰ ُ ْ ََ ﱟ �َ ط َ ُ ْ َ ﱠ َ َ ﺲ ﺗ ْﺠ �ﺮي ِﻟﻤﺴﺘﻘﺮ ﻟﻬﺎ ذ ِﻟﻚ ﺗﻘ ِﺪﻳﺮ اﻟﻌ �� ��ﺰ اﻟﻌ ِﻠ ِ�ﻢ واﻟﺸﻤ “Güneş de, müstekarrına doğru akıp gider. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.” Tefsirlerde bu âyette geçen “müstekarr” (=duracak, istikrar bulacak yer) kelimesinin birkaç manâya (ism-i zaman, ism-i mekan veya mimli mastar şeklinde kabul edilmesi durumlarında) gelebileceğine işaret edilmiştir. Bu görüşleri, doğrudan Elmalılı, merhumdan aktarmayı yeterli görüyoruz: “Birincisi: Güneş, kendisi için takdir ve tahsis edilmiş ve istikrar sebebiyle yani sabit bir karar, düzenli bir kanun ile cereyan eder. Hesapsız, başı boş, kör bir tesadüf ile değil. İkincisi: Bir istikrar için, yani kendi âleminde bir karar ve ölçü meydana getirmek hikmet ve gayesiyle yahut sonunda bir sükûnete erip durmak için cereyan ediyor (akıp gidiyor). Üçüncüsü: İsm-i zaman olduğuna göre, kendine mahsus bir istikrar zamanı için yani duracağı bir vakte, belirli bir zamana kadar cereyan eder ki, bu 100 ZÜLKARNEYN ْ � ﱠ َ ُ “ ) ِاذا اﻟﺸ ْﻤGüneş toplanıp durulduğu zaman.” (Tekvir, 81/1) vakit (ﺲ ﻛ ﱢﻮ َرت ifadesindeki vakittir. Dördüncüsü: İsm-i mekan olduğuna göre, kendine özgü bir istikrar yerine mahsus, yani yerinde sabit olarak cereyan eder, kendi ekseninde döner, yahut kendisinin karargahı olan âlemin menfaatleri için cereyan eder. Bu manâda vatana hizmet için bir teşvik de vardır. Nihayet “lam”, “ilâ” manâsına olmak üzere şu manâ da vardır: Kendisi için istikrar noktasına doğru gitmektedir.”220 Kısaca, bu âyet-i kerîmenin birden fazla manâya gelebileceği ifade edilmekte, fakat daha ziyâde, Güneş’in son bulacağı zamana doğru gittiği veya Râzî’nin tercih ettiği gibi221- Güneş’in son bulacağı yere doğru yöneldiği görüşleri üzerinde durulmaktadır. Bu görüşü, şu sahih hadîsin de desteklediği görülür: Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Ben, Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte, mescidde idim, o sırada Güneş batıyordu. Bana: ‘- Ey Ebâ Zerr! Biliyor musun, Güneş nereye gidiyor?’ diye sordu. ‘- Allah ve Resulü daha iyi bilir.’ dedim. ‘- Arşın altında secde etmeye gidiyor. (Secde için önce) izin ister. Kendisine izin verilir. Secde ettiği halde kendisinden bunun kabul edilmeyeceği zaman yakındır. O zaman, izin ister fakat verilmez. Kendisine; «Geleceğin yere dön ve battığın yerden doğ!» denir. İşte bunu, şu âyet ifade etmektedir: «Güneş de (ilahî bir âyettir ki,) müstekarrına (duracağı zamana) kadar cereyan etmektedir.»’ (Yasin 38) Resûlullah (s.a.v.) ilâve etti: ‘- Bu (durma hâdisesi) ne zamandır, bilir misin? Bu; kişiye imânının fayda vermeyeceği, artık inançsız hâle geldiği zamandır.’”222 Şu halde; Yasin 38. âyette belirtildiğine ve hadîs-i şerîfte de açıklandığına göre Güneş; Samanyolu içinde son bulacağı, duracağı yere-zamana doğru gitmektedir. Güneş’in karar kılacağı, son bulacağı noktaya doğru aktığından kasdın ne olduğu hususuna, astronomi ilminin bulguları ile açıklık getiren Bediuzzaman Said Nursî de, aynı âyetin tefsiri esnasında şu izahı yapmaktadır: “...Güneş’i, bütün seyyârâtı (gezegenleri) ile saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir sür’atle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şemsü’s-Şumûs canibine sevk etmek, elbette ezel ve ebed Sultanı olan Zâtı Zülcelâl’in kudretiyle ve emriyledir.”223 220 E. H. Yazır, HDKD, VI/417. 221 F. Râzî, TKB, XVIII/492. 222 Kütüb-i Sitte, [Buhârî, Tefsir, Yasin 1, Bed'ü'I-halk 4, Tevhid 22, 23; Müslim, İmân 250 (159); Tirmizî, Tefsir, Yasin, 3225), nu: 762, III/97. 223 B. Said Nursî, Sözler, 33. Söz, 21. Pencere, s. 627. BİRİNCİ SEYAHAT 101 4) Astronomi ilminin Güneş’in hareketleri konusunda verdiği bilgiler “Güneş de Dünyamız gibi kendi ekseni etrafında döner. Bu harekete ek olarak başka hareketleri de vardır. Bu hareketler bütün yıldızlar için sözkonusudur. 1- Güneş, Vega Yıldızı civarında bulunan Apeks noktasına doğru yaklaşık 19 km/sn’lik bir öz harekete sahiptir. 2- Güneş, galaksi merkezinden yaklaşık 28.000 ışık yılı uzaklıkta bulunur ve galaksi merkezi etrafında 220 km/sn’lik bir hızla hemen hemen 250 x 106 yılda bir devir yapar. 3- Ayrıca Güneş, içinde bulunduğu galaksinin hareketine uyarak galaksiyle beraber hareket eder. Zira galaksimiz 521 km/snlik bir hızla Virgo galaksi kümesi yönünde ilerlemektedir.”224 Güneş’in bu hareketlerinden konumuzla alâkalı olanları, birinci ve ikinci hareketleridir. Bu iki hareketle ilgili açıklamaları başka kaynaklardan da aktarmakta fayda olduğu kanaatindeyiz: “Güneş sistemi, gökada içinde yaklaşık 250 km/sn-1 hızla çembersel bir yörünge çizer; dolayısıyla tam bir dolanım için 240 milyon yıllık bir süre gerekir. Bütünün bu genel devinimi dışında Güneş, komşu yıldızlara oranla özel bir devinim yapar. Bu devinim 19.5 km/sn-1 hızla gökyüzünde Herkül Takımyıldızı’nda Vega yakınında yeralan ve Günerek (sağ bahar açısı=18 sn; yükselim=+30°) denilen nokta doğrultusunda gerçekleşir. “225 Samanyolu Solar Apeks Solar Antapeks Güneş Sistemi Güneş, gezegenleri ile birlikte "Solar Antapeks" doğrultusundan gelmekte ve normal yörüngesinden sapma göstererek "Solar Apeks" doğrultusunda ilerlemektedir. 224 Prf. Dr. N. Doğan, Güneş Fiziği ve Güneş Ay Tutulmaları, s. 25. 225 "Gök Ada", Büyük Larousse, IX/4665. 102 ZÜLKARNEYN “Astronomi dilinde Güneş’in saniyede (yaklaşık) 20 km.’lik hızla yol aldığı bu yörüngeye “Solar Apeks” adı verilir. Bu hız saatte 72.000 km.’yi bulur ve ekvator çevresini bir saatte yaklaşık iki defa dolanmaya yeter. İsterseniz bu hızm bir günde alacağı yolu bulalım: 1.728.000 km. Dünden bugüne uzayda yaklaşık 2 milyon kilometreye yakın bir yol aldık.”226 Bu ifadelerden anlaşıldığı gibi Güneş, etrafındaki yıldızlarla birlikte, astronomi terimi ile “Solar Apeks” (= Günerek) istikametine yani Herkül Takımyıldızı yakınında bir yere doğru yol almaktadır. Özellikle belirtmek gerekir ki, Güneş’in bu hareketi, Samanyolu etrafında normalde seyrettiği yörüngesinden sapma şeklindedir. Yani Güneş, normal yörüngesinde giderken ayrıca bu yöne doğru çekilmektedir. Astronomide, Güneş’in yöneldiği bu doğrultunun aksi istikameti içinse “Antapeks” terimi kullanılmaktadır. Yine kaynaklardan öğrendiğimize göre, bu yer de Colomba (=Güvercin) Takımyıldızında yeralmaktadır.227 5) “Güneş’in battığı yer” konusunda son söz “Mağrib” kelimesi Kur’ân’da “batı” manâsına defalarca kullanıldığına, Zülkarneyn âyetlerinden başka bir âyette de “Mağribe’ş-şems” tabirine rastlanmadığına göre; “Mağribe’ş-şems” ile “batı”dan başka bir yere işaret edilmiş olmalıdır. Kur’ân’ın nazil olduğu dönemde “Güneş’in battığı yer”in “batı” olarak değil de, “Güneş’in batıda bir yerde bir bataklığa gömüldüğü yer” olarak düşünülmüş olması da, âyetten ilk anlaşılanın batı olmadığını bize göstermektedir. Bu konuda dikkati çeken diğer bir husus da; Kehf Sûresi 86. âyetteki; “Mağribe’ş-şems” (= Güneş’in battığı yer), Yasin Sûresi 38. âyetteki; “Müstekarr” (=Güneş’in duracağı, son bulacağı yer), Ve nihayet astronomi literatüründeki; “Solar Apeks” (=Günerek =Güneş’in son noktası) tabirlerinin hepsinin aynı manâda olduğudur. Bu bağlamda “Solar Apeks” tabirinin Türkçemize “Günerek” şeklinde çevrilmiş olması da, ayrıca manidardır. Bu hususlar gözönüne alındığında, Zülkarneyn’in, Güneş’in Samanyolu içinde yöneldiği doğrultuda gittiğini söylememiz mümkündür. Yani, Zülkarneyn, Herkül Burcu’nda, Vega Yıldızı yakınında “Solar Apeks” denen doğrultuda bir yere gitmiştir. Bir insanın, bundan binlerce yıl önce, günümüzde ışık yılları ile ifade edilen bu denli uzak mesafelere gitmesi mümkün müdür? Çağımızdaki ilmî seviye ile bile, böyle bir şeyin gerçekleşebileceğini söylemek imkânsız görünmektedir. Ne var ki, yukarıdaki deliller ışığında, Kur’ân’ın bize böyle bir 226 Taşkın Tuna, Uzay ve Dünya, s. 102. 227 "Apeks", Uzay Ansiklopedisi, s. 13. BİRİNCİ SEYAHAT 103 hâdiseyi haber verdiği kanaati hâsıl olacak olursa; bu soruya; “Her nasılsa mümkün olmuştur.” demek zorundayız. Belki de, yalnızca bu âyeti ele alışımız esnasında bazı tesadüfi bazı sonuçlara vardığımız düşünülebilir. Ancak, Zülkarneyn âyetlerinin bütünü üzerinde derinlemesine düşünüldüğünde, her âyetin bu hususu desteklediği anlaşılmaktadır. Ayrıca, Zülkarneyn’in bu yolculuğunu “sebeb” vasıtasıyla yaptığı hatırlanacak olursa, imkânsız gibi görünen bu yolculuğun sırrı “sebeb”de düğümlenmektedir. Sonuç olarak; Zülkarneyn birinci seyahatinde, Vega Yıldızı yakınında bir yere varmış, artık bizim Güneşimiz ve Dünyamız çok uzaklarda kalmıştır. C- “Onu (Güneş’i) karabalçıklı/sıcak bir gözede/ gözde batar buldu.” 1) Ehl-i ahbâra (rivayetçilere) göre Zülkarneyn, Güneş’i gerçekten “karabalçıkh/sıcak bir gözenin içinde batarken” bulmuştur Âyetin zahirinden ilk bakışta anlaşılan; Zülkarneyn’in Güneş’i karabalçıklı bir gözenin içinde batarken bulduğudur. Bu manâ, Sahabe ve Tabiîn dönemlerinden gelen rivayetlerle desteklenmektedir. Bilhassa “hami’e” kelimesinin okunuş şeklinde ortaya çıkan -aşağıda ayrıca temas edeceğimizihtilafa dair rivayetlerde bu husus açıkça görülecektir. Şu kadarını söyleyelim ki; Güneş’in “karabalçıklı” veya “sıcak” bir gözede battığına dair pek çok haber bulunmaktadır.228 Ancak yüzyıllar geçtikçe bilim ve tekniğin ilerlemesi, bu anlayışın doğru olmadığını düşündürmüş ve kaynaklardaki bu rivayetler tenkit edilmiştir. Bu doğrultuda Fahreddîn Râzî eserinde şöyle demektedir: “Ehl-i Ahbar (rivayetçiler), ‘Güneş, suyu ve balçığı çok bir gözede batar.’demişlerdir. Bu, son derece akıldan uzak bir şeydir. Çünkü, ayın tutulmasını gözetlediğimizde ve bunu araştırdığımızda, batılıların, bu tutulma işinin gecenin evvelinde olduğunu söylediklerini; doğuluların ise bu işin, gündüzün evvelinde vuku bulduğunu söylediklerini görüyoruz; o zaman, batılılara göre gecenin başlangıcı olan zamanın, doğululara göre, gündüzün başlangıcı olduğunu anlamış oluruz. Hatta bize göre gecenin başlangıcı olan o vakit, bir başka beldede ikindi, bir başka beldede öğle, bir diğer beldede kuşluk, dördüncü bir beldede, Güneş’in doğuş vakti, beşinci bir beldede gece yarısı olduğunu anlarız. İşte bu durumlar, istikra (arama-tarama) ve araştırmalardan sonra elde edilen bilgiler olup, biz de Güneş’in bütün bu vakitlerde doğmuş, mevcut, görünürde olduğunu anladığımıza göre, Güneş’in bir çamura, kokmuş bir balçık gözeye battığının söylenmesi, bu yakînî bilginin aksine olmuş olur.”229 228 Taberî, CB, XVl/8-9. 229 F. Râzî, TKB, XV/251-252. 104 ZÜLKARNEYN Evet; bu görüşler, XII. yy.’da söylenmiş olması açısından oldukça dikkat çekicidir. Zira, Güneş’in dünya yüzündeki bir bataklıkta batamayacağını en güzel şekilde izah etmektedir. Uzay ve coğrafya bilgisinin artması ve kâinatın daha iyi tanınmasına paralel olarak, âyetin zahirinden çıkan bu manânın doğru olmadığı yönünde fikirler beyan edilmeye başlanmıştır. Bu sebeple de müfessirler, Zülkarneyn’in, “Güneş’i, karabalçıklı bir gözede batıyor” zannettiğini düşünmüşlerdir. Bizim açımızdan rivâyetçilerin görüşünün önemi; Sahabe ve Tabiîn döneminde, bu âyetten ilk anlaşılanın, Güneş’in gerçekten kara bir balçıkta battığının düşünülmüş olmasıdır. Bu da, âyetin esas itibariyle bu manâda olduğuna işaret etmektedir. 2) Dirâyetçilere göre Zülkarneyn, Güneş’i “karabalçıklı/sıcak bir gözenin içine batıyor” zannetmiştir Bu görüşün sahipleri; Zülkarneyn’in deniz ufkunda Güneş’in batışını seyrettiği ve bu manzaranın, onu, Güneş’in denizin içine battığı zannına götürdüğü kanaatindedirler. Anladıklarını açıklama ve tezlerini savunma noktasında da, tabiî olarak, âyette bulunan kelimeler üzerinde çeşitli yorumlar yapmışlardır: a- Âyette bulunan “ayn” (göz/göze/delik) kelimesi “deniz” manâsınadır. Meallerde “göze” şeklinde çevrilen “ayn” kelimesi, lûgâtte; göz, pınar, iğne deliği, delik gibi manâlara gelmektedir. Tekil ve çoğul olarak Kur’ân’da pek çok defa geçen bu kelime, “göz” ve “pınar” anlamında kullanılmaktadır. Fakat müfessirlerin çoğu, âyetimizde geçen bu kelimeyi “okyanus” veya “deniz” manâsına anlamışlar ve hattâ, bu denizin hangi deniz olabileceği konusunda fikir bile yürütmüşlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır; “Bu pınardan maksat, okyanus ve özellikle denizin ufkundaki batış noktasıdır.”230 demektedir. İbn Kesîr, burada tarif edilen suyun Atlas Okyanusu olduğunu söylemektedir.231 Önce, Atlas Okyanusu’na eskiden Karanlıklar Denizi denildiğini, karaların burada bittiğinin sanıldığını hatırlatan Seyyid Kutub; daha sonra Zülkarneyn’in Atlas Okyanusu kenarında okyanusa dökülen bir nehrin ağzındaki bataklıkta Güneş’i batarken görmüş olabileceğini ifade eder.232 230 E. H. Yazır, HDKD, V/388. 231 İbn Kesîr, TKA, X/5071. 232 S. Kutub, FZK, IX/464-465. BİRİNCİ SEYAHAT 105 Nûru’l-Hakk Tenvir de, Zülkarneyn’in kıyısına vardığı denizin Karadeniz olabileceğini savunur. Ona göre Karadeniz, “karabalçıklı göze”ye de uygundur.233 Mevdûdî ise, Kisrâ olması ihtimali üzerinde durması sebebi ile, Zülkarneyn’in Ege Denizi’ne gelmiş olabileceğini söyler. Âyette “bahr” (deniz) kelimesinin değil de, “ayn” (pınar) kelimesinin kullanılmasını da bunun delili olarak sunar.234 Fakat, Ege Denizi gibi bir büyük denizi ifade etmek için “pınar” kelimesinin kullanılmasını uygun bulmak ne derece kabul edilebilir? Anlaşıldığı üzere genel kanaat; Zülkarneyn’in, Güneş’i, batış anında, denizin üzerinde gördüğü yolundadır. Oysa “ayn” kelimesine lûgâtte “deniz” denmediği gibi, “pınar” manâsına kullanıldığında da “bir taraftan bakıldığında karşı yakası da görülebilen bir göze”yi veya “su kaynağı”nı ifade etmektedir. Bu sebeple Âlûsî’nin; “deniz”in “göze” şeklinde isimlendirilmesinde; Allah’ın azameti yanında denizin bir katre gibi kalması sebebiyle bir beis olmayacağını235 söyleyerek meseleye çözüm bulmaya çalıştığı görülür. b- Âyette bulunan “gözenin içinde” ibaresi Zülkarneyn’in zannını ifade etmektedir Âyette, Zülkarneyn’in gördüğü Güneş’in “gözenin içinde” (= fî aynin) battığı bildirilmektedir, “gözenin üstünde” veya “gözenin yanında” değil de; “gözenin içinde” şeklinde ifade edilmiş olması, müfessirlerin bu âyetin zan ifade ettiğine dair kanaatlerinin temelini oluşturmaktadır diyebiliriz. Çünkü, Güneş’in yeryüzünde bir gözenin içinde batıp kaybolması akla aykırıdır. Fahreddîn Râzî; “Güneş, yeryüzünden kat kat büyüktür. Binâenaleyh, o Güneş’in, yeryüzündeki bir gözeye girip batması nasıl düşünülebilir?”236 diyerek, Güneş’in yeryüzünde bir göze “içinde" batmasının imkânsızlığını vurgular. Yoruma başvurmaktan başka çâre olmadığını söyleyen237 Râzî, bu konuda devamla şöyle der: “Zülkarneyn’in mülkünün sınırları batıya ulaşıp ondan daha ileri gidilecek meskûn bir yer kalmayınca, her ne kadar aslında böyle değilse de, Güneş’i bir gözede, karanlık bir çukura batıyormuş gibi gördü. Bu tıpkı, denizde yolculuk eden kimsenin Güneş’i, gerçekte denizin ötesinde kaybolduğu halde, sahili göremediği için, sanki denize batıyormuş gibi görmesine benzer. Bu izahı, Ebû Ali el-Cübbâî, Tefsir’inde yapmıştır.”238 Kadı Beydâvî de, âyette “batıyor idi” değil, “batıyor buldu” dendiğini 233 Nûru'l-Hakk Tenvîr, agm., s. 176. 234 Mevdûdî, TK, III/195; Ayrıca Ebu'l-Kelâm Âzâd da, "ayn" kelimesi üzerinde durmaksızın, Zülkarneyn'in İzmir sahilinde denizi görmüş olabileceğini savunmuştur, bk. Ebu'l-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/2, s. 77, 235 Âlûsî, RM, XVI/32. 236 F. Râzî, TKB, XV/251. 237 F. Râzî, TKB, XV/252. 238 age., XV/251. 106 ZÜLKARNEYN belirterek, Zülkarneyn’in okyanus sahilinde, batan Güneş’i seyretmiş olabileceğini ifade eder.239 Seyyid Kutub’sa; “Zülkarneyn, Okyanus kıyılarında Güneş’in battığını görmüş demekti. Tercihe şayan olan kanaate göre, burada nehirlerden birisi de denize dökülmekteydi. Zira nehirlerin yatağında ve denizle birleştikleri noktada çamur ve bataklıklar, otluk ve sazlıklar çok olur.”240 şeklinde açıklar. Bir başka düşünce de, âyetin, hakikati ifade ettiği şeklindedir. Ancak bu düşünce, meseleye farklı bir yorum getirmekle birlikte, âyetin anlaşılmasına herhangi bir katkıda bulunmamaktadır. Zira bu görüş, âyetin zan ifade ettiğini söyleyenlerin “zan” dedikleri şeyin “hakikat” olduğunun savunulmasından ibarettir. Bu fikri savunan Âlûsî, Zülkarneyn’in gözü ile gördüğünün hakikat olduğunu söyler. Çünkü o, denizin üzerindeyken denizden başka bir şey görülmeyen ufukta, Güneş’i batarken görmüştür. Bu görüntü, Güneş’in denizin içine girdiği intibaını verir ama, görüntü itibariyle gerçektir.241 Bazı müfessirler ise, âyette geçen “içinde” (= fî) harf-i cerrinin “yanında” (=inde) manâsına kullanıldığını söylemişlerdir.242 Fakat müfessirlerin çoğunluğunun âyetten çıkardıkları ortak manâyı değiştirmeyen bu görüşün, rağbet edilen bir görüş olmadığı anlaşılmaktadır. c- “Hami’e” kelimesinin okunuşundaki ihtilaf Âyette geçen “hami’e” (=karabalçıklı) kelimesi iki şekilde okunmuştur.243 Buna bağlı olarak da müfessirler, esas aldıkları okunuş doğrultusunda kelimeye farklı manâlar vermektedirler: İbnAbbas’ın “hami’e” (=karabalçıklı) şeklinde, Muâviye’ninse “hamiye” (=sıcak) şeklinde okudukları rivayet edilmekte244 ve konuyla ilgili görüş bildirenlerin çoğunun bu iki rivayetten hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Ebû Zerr’den rivayet edilen bir hadîse göre bu kelime, “hamiye” (=sıcak) şeklindedir: “Bir deve üzerinde Resûlullah (s.a.v.)’in terkisinde idim. Derken Hz. Peygamber (s.a.v.) batmak üzere olan Güneş’i gördü ve bana; ‘Ey Ebâ Zerr bunun nerede battığını biliyor musun?’ dedi. Ben; ‘Allah ve Resulü daha iyi bilir’ deyince O, ‘Muhakkak ki o, sıcak ve kaynar bir gözede batmaktadır.’ buyurdular.”245 Ubeyy b. Ka’b’dan gelen habere göre ise Peygamberimiz (s.a.v.), bu kelimeyi “hami’e” (=karabalçıklı) şeklinde okumuştur.246 239 Beydâvî, ETET, III/273. 240 S. Kutub, FZK, IX/465. 241 Âlûsî, RM, XVI/32. 242 age., XVI/32. 243 İbn Mes'ûd, Übey, İbn Âmir, Ebûbekir, Hamza, Kisâ'î "hamiye" (=sicak); Nâfi', İbn Kesîr, Ebû Amr, Hafs "hami'e" (=karabalçıklı) şeklinde okumuşlardır. S. Ateş, YKÇT, V/361. 244 Taberî, CB, XVI/9; Ayrıca bk. İbn Kesîr, TKA, X/5072; F. Râzî, TKB, XV/250, 251. 245 F. Râzî, TKB, XV/250. 246 Taberî, CB, XVI/9. BİRİNCİ SEYAHAT 107 Ayrıca Ka’bel-Ahbâr’ın da, Muâviye’nin sorusu üzerine, İbn Abbas’ın görüşünü destekler mâhiyette; “Kitab(-ı Mukaddes)ta Güneş’i kara balçığa batar buluyorum.”247 dediği rivayet edilmektedir. Bu konuda, Mücâhid; “Karabalçıklı gözede, yâni bataklıkta”, Katâde; “Karabalçıklı toprakta, yâni siyah toprakta”, Hasan; “Sıcak gözede, yâni kızgın gözede” demişlerdir.248 Tefsirler; her ne kadar bu okuyuş farkına işaret ederek bütün rivayetleri ayrıntıları ile veriyorlarsa da, netice itibariyle iki okuyuşun da mümkün olabileceğini söylemektedirler. Bunlardan Taberî iki görüşün de meşhur ve caiz olduğunu söylemekte, İbn Kesîr, Kadı Beydâvî ve Fahreddin Râzî de onunla aynı kanaati paylaşmaktadırlar.249 Gözenin sıfatının “karabalçıklı” şeklinde bulutlarla kararmış olan denize, “sıcak” şeklinde “Güneş’in yaklaşması sebebiyle ısınmış olan denize” işaret ettiği Burada dikkat çekmek istediğimiz husus şudur: Müfessirler; âyette Zülkarneyn’in karşılaştığı bildirilen gözeyi tanımlayan “hami’e/hâmiye” (=karabalçıklı/sıcak) kelimesi ile bir teşbihte bulunulduğunu düşünmüşlerdir. Buna göre Zülkarneyn; okyanusu, “karabalçıklı bir göze” gibi görmüştür. Hemen hemen çoğu müfessir, âyeti tefsir ederken, Zülkarneyn’in yaşadığı düşünülen bu sahneyi âdeta bir tablo gibi göz önünde canlandırmaya çalışmışlardır. Meselâ Elmalılı Hamdi Yazır’ın tasviri şöyledir: “Zülkarneyn, uzak batıda, önüne çıkan Okyanus kenarında, Güneş’in batışını seyretmek için ufka baktığı zaman; Allah mülkünün genişliği ve yüceliği içinde o koca okyanus, etrafı gök ile çevrilmiş bir kuyu havzası gibi sınırlı bir su kaynağı manzarasını alıyor. Fakat içilebilecek parlak ve duru bir kaynak gibi değil, kara balçıkla bulanmış, dibi görünmez karanlık bir kuyu gibi görünüyor ve Güneş bunun ufkunda batarken zayıflamaya başlayan parıltısı, allı morlu yansımalarıyla puslar içinde çalkalanarak karanlık bir batağa batıyor da, battığı nokta balçıklı bir göz gibi bulanıp kararırken aynı zamanda renk ve buharıyla kaynayan kızgın bir köz halinde bulunuyor.”250 Prof. Dr. Süleyman Ateş de; “Demek ki deniz kıyısında durmuş, deniz ufkunda kara bulutlar arasında batan Güneş, Zülkarneyn’e karabalçıklı bir su kaynağına gömülür gibi görünmüştür.”251 demektedir. 247 age.; Ayrıca bk. İbn Kesîr, TKA, X/5072; F. Râzî, TKB, XV/250, 251. 248 Taberî, CB, XVI/9. 249 Taberî, CB, XVl/9; İbn Kesîr, TKA, X/5071-72; Beydâvî, ETET, III/273; F. Râzî, TKB, XV/251. 250 E. H. Yazır, HDKD, V/388. 251 S. Ateş, YKÇT, V/319 320. 108 ZÜLKARNEYN İbn Kesîr de, kelimenin sıcak manâsına işaret ederken şöyle der: “O su, Güneş’in batışı anında Güneş’in sıcaklığı yaklaştığı için ısınmış olabilir. Zira o zaman Güneş’in ışınları engelsiz olarak suya vurur.”252 Bediüzzaman Said Nursî de; Zülkarneyn’in, Güneş’in batışını ya sıcak ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Atlas Okyanusu’nda veya volkanlı, alevli ve dumanlı dağın gözünde (kraterinde) seyrettiğini düşünmüştür.253 3) Âyetin Zülkarneyn’in zannını ifade ettiği yorumu, âyetten ilk bakışta anlaşılana ne derece uymaktadır? Âyette bulunan; “Onu karabalçıklı bir gözenin içinde batıyor buldu.” (=Vecedehâ tağrubu fî-aynin hami’e) cümlesinin, Zülkarneyn’in zannını ifade ettiği kabul edilecek olursa, âyetin zahirinden, yani ilk anlaşılan manâdan tamamen uzaklaşılmış olduğu görülür. Nitekim bu husus, müfessirlerin âyete bakışlarında açıkça görülmektedir: 1- Âyetin Zülkarneyn’in zannını ifade ettiğini söylemektedirler. Oysa âyette, Zülkarneyn’in “zannettiğini” gösterir hiç bir ibare olmadığı gibi, aksine “buldu” denilmekte ve bir vâkı’aya şahit olduğuna işaret edilmektedir. 2- Âyetin zahirinin akla muhalif görünmesi sebebiyle, âyette geçen “fî” (= içinde) harf-i cerri, “inde” (=yanında) veya “alâ” (=üzerinde) manâsına anlaşılmıştır. 3- “Ayn” (=göz/göze) kelimesine, lûgât manâsı dışında olarak, “deniz” manâsı verilmektedir. 4- “Hami’e” (=karabalçıklı/sıcak) kelimesinin bir teşbih ifadesi olduğu kabul edilmekte ve bulutlarla kararmış veya Güneş’ten ısınmış okyanusa karşılık geldiği savunulmaktadır. 5- Âyetin devamında gelen; “Onun yanında bir de kavim buldu. Dedik ki: ‘Ey Zülkarneyn! Ya bunlara azap edersin ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın.” ifadelerindeki azap ve güzel tavrın ne ile ilgili olduğu sorusu ortada kalmaktadır. 4) “Zülkarneyn’in Solar Apeks’e gittiği” düşüncesi çerçevesinde meseleye bakış Öncelikle şunu söylemek gerekir ki; eğer Zülkarneyn'in "sebeb" vasıtasıyla uzayda seyahat ettiği ve Güneş'in Samanyolu içinde yöneldiği noktaya gittiği düşüncesi çerçevesinde meseleye bakacak olursak, Zülkarneyn'in vardığı yerde bizim Güneş'imizi gördüğü düşünülemez. Şu halde 252 İbn Kesîr, 7704, X/5071-72. 253 B. Said Nursî, Lem'alar, 16. Lem'a. BİRİNCİ SEYAHAT 109 Zülkarneyn Herkül Burcu yakınında bir başka Güneş görmüş olmalıdır. Ancak, âyette; “Nihayet Güneş’in battığı yere vardı; (orada) onu (Güneş’i), karabalçıklı bir gözede batıyor buldu.” buyrulmuştur. Yâni Zülkarneyn’in vardığı yerde gördüğü Güneş, “onu” zamiri ile ifade edilmiştir. Gökyüzünde bulunan bütün yıldızların birer Güneş olduğu düşünülecek olursa, Güneş ismi bir yandan bizim dünyamızın da dâhil olduğu bir sistemin merkezinde bulunan gök cismini tanımlayan özel isim, diğer yandan mücerred manâsı itibariyle bütün güneşlere delâlet eden cins isim olmaktadır. Deniz, toprak, ateş, rüzgâr vb. cins isimler nasıl mücerred manâları itibariyle birden fazla şeye işaret ediyorlarsa, Güneş ismi de bu şekilde mücerred manâsı ile birden fazla cisme işaret etmektedir. Şu halde, âyette buyrulan; “Nihayet Güneş’in battığı yere vardı; (orada) onu (Güneş’i), karabalçıklı bir gözede batıyor buldu.” ifadesindeki “onu” zamirinin Güneş kelimesinin mücerred manâsı itibariyle başka bir Güneş’e işaret etmesi mümkün olabilir. Kısacası, Zülkarneyn’in “sebeb” vasıtasıyla göklere çıktığı ve Herkül Burcu yakınında bir yere vardığı düşüncesinden hareketle diyebiliriz ki; “Zülkarneyn Herkül Burcu yakınında bir Güneş sistemine vardığında, oradaki Güneş’i karabalçıklı bir gözeye/göze batar halde bulmuştur.” a- Kur’ân’ın üslûbu ışığında “fî-aynin hami'e” (=karabalçıklı gözede) “Aynin hami’e” tabiri, yukarıda belirttiğimiz ihtilaf gözönüne alınırsa, “karabalçıklı göze” veya “sıcak göze” manâlarına gelmektedir. Lûgâtte birincil anlamı “göz” olan “ayn” kelimesinin Kur’ân’da, 254 “göz” ve “pınar”255 manâlarında kullanıldığı görülmektedir. Her ne kadar “ayn” kelimesinin delik, çukur gibi başka karşılıkları varsa da, Kur’ân’da. bu anlamlarda kullanıldığına rastlanmaz. “Hami’e” kelimesinin ise, Kur’ân’da, “kara toprak” manâsına insanın yaratıldığı toprağı ifade etmek için kullanıldığı görülür.256 Okunuşundaki ihtilaf dikkate alınacak olursa, “hamiye” şeklinde de, “kızgın, yakıcı” manâsına cehennem ateşinin sıfatı olarak kullanılmıştır.257 Dolayısıyla, müfessirlerin dedikleri gibi Zülkarneyn’in Güneş’i batarken bulduğu “karabalçıklı/sıcak” gözenin, bulutlarla kararmış veya Güneş ışıkları ile ısınmış okyanusa delâlet ettiğini söylemek bir kat daha zorlaşmaktadır. Çünkü, Kur’ân’ın üslûbu gözönüne alınırsa, o gözenin “kara topraktan=karabalçıklı” bir göze veya Cehennem gibi “sıcak” bir göze olması 254 Âİ-i İmrân 3/13; Mâide 5/45; Kasas 28/9; Tekâsür 102/7; Meryem 19/26. 255 Sebe 34/12; Gâşiye 88/5, 12; Bakara 2/60; A'râf 7/160; İnsan 76/6, 18; Mutaffifîn 83/28. 256 "Hame'in" şeklinde, Hicr 15/26, 28, 33. 257 Gâfiye 88/4; Kâri'a 101/11. 110 ZÜLKARNEYN gerekmektedir. Bir denizin veya okyanusun bu şekilde vasıflandırılması ise mümkün değildir. Sonuç olarak; “fî-aynin hami’e” ibaresi, “karabalçıklı göze/karabalçıklı göz/yakıcı göze/yakıcı göz" manâlarına gelmektedir. Güneş’inse yeryüzünde bulunan böyle bir gözenin/gözün içinde batması mümkün değildir. b- Kur'ân, “Güneş’in battığı yer”de (=Solar Apeks’te) bir karadelik bulunduğunu bize bildiriyor “Sebeb”e tâbi olarak “Solar Apeks”e varan Zülkarneyn, orada bulduğu Güneş’i bir “karadelik”in içine girerken görmüştür. Evet; âyeti bu şekilde anlamak için ayrıca bir yoruma, âyetteki bazı kelimeleri aslî manâlarının dışında düşünmemize ihtiyaç yoktur. Çünkü âyet, zâten bu hususu açıkça belirtmektedir. “(Orada) onu (Güneş’i), karabalçıklı/sıcak bir gözede/gözde batar buldu.” - Günümüzdeki ilim sayesinde biliyoruz ki; güneşlerin battıkları (içinde yok oldukları) yerler karadeliklerdir. Dolayısıyla âyete bu açıdan bakmak çok doğal görünmekte, bir zorlamaya ihtiyaç bulunmamaktadır. - Güneş’in, küçük bir “gözede/gözde” battığı bildirilmektedir. Müfessirlerin, Güneş’in büyüklüğüne dikkat çekerek akla aykırı gördükleri bu husus, Güneş’in bir karadelikte batması düşüncesi ile oldukça makul hale gelmektedir. - Güneş’in battığı gözenin, bir okuyuşa göre “karabalçıklı göze/göz” olduğu bildirilmektedir. Karadeliklerin yaklaşan cisimleri yutmaları sebebiyle, “kara bataklık” şeklinde düşünüldükleri ve ışımamaları sebebiyle de “karadelik” adını aldıkları bilinmektedir. - Güneş’in battığı gözenin, diğer okuyuşa göre “sıcak göze/göz” olduğu bildirilmektedir. Bugün, yapılan araştırmalar neticesinde elde edilen bulgulara dayanılarak karadeliklerin aslında sıcak oldukları sonucuna varılmaktadır. - “Ayn” kelimesinin sık kullanılan bir manâsının da “delik” olduğu bilinmektedir. Bu manâdan hareketle âyette geçen ibareyi, “karabalçıklı/ sıcak delik” şeklinde anlamak da mümkündür. Böylelikle; “Açıkça Güneş’in karadelikte battığı bildirilmektedir.” de diyebiliriz. Ancak biz, bu şekildeki bir açıklamayı Kur’ân’ın üslûbuna uygun görmüyoruz. Zira Kur’ân, “ayn” kelimesine “delik” anlamını değil, “pınar” ve “göz” anlamını yüklemektedir. Çöken yıldızlara verilen isim olan “karadelik” tabirinin, gerçekte karadeliklerin, delik olmadığı, kütleleri yoğun, hacimleri küçük yıldızlar olduğu düşünülecek olursa hakikati yansıtmadığı görülmektedir. Bu sebeple günümüzde karadelik adı verilen çöken yıldızları Kur’ân’ın “ayn” (= göze, göz) olarak tanımlamasının, gerçeği daha iyi yansıttığı görülür. Günümüzde karadelik adı BİRİNCİ SEYAHAT 111 verilen çöken yıldızlar üzerinde çalışan fizikçilerin, “ayn” kelimesinden hareketle daha geniş düşünebilecekleri de akla gelmektedir. c- Günümüzde uzayda bulunduğu savunulan karadelikler Astronomi ile ilgili kitaplardan öğrendiğimize göre, gökyüzünde varlığı bugün ispat seviyesine gelmiş olan karadelikler, ölen yıldızlardır. Ancak her ölen yıldız karadelik haline gelmemektedir. “Karadelik olmaya en kuvvetli adaylar, bir süpernova olarak patlayan ve geride 3 Güneş kütlesinden büyük kütleli kor bırakan, büyük kütleli yıldızlardır.”258 Ölen bu yıldızlar büzülmekte, küçük bir hacim içinde çok yoğun bir maddeyi barındırmaktadırlar. Öyleki Güneş’ten 3 kat büyük olan bu yıldızlar, sadece birkaç kilometre çapındadırlar.259 Böyle olunca çekim güçleri muazzam bir şekilde artmakta, ışığı, sesi hattâ zamanı bile yutmaktadırlar.260 Kendisine yakın olan yıldızları içine çekmekte ve içine çektiği her yıldızla çekim güçleri bir kat daha artmaktadır. “’Madde yok olmaz’ inancını, siyah delikler yıkmıştır. Binlerce yıllık bir medeniyetin mahsûlü olan en gelişmiş gözlem cihazları, koca yıldızların gözümüz önünde yok olup gittiklerini kaydetmektedirler.”261 Bir görüşe göre, karadeliklerden ilk bahseden 1783 yılında John Mitchell olmuş ancak itibar edilmemiştir.262 Fakat “karadelik” ismini 1969 yılında ilk kullanan John Wheeler olmuştur.263 Bu konuda sonraları pek çok görüşler ortaya atılmıştır. Ancak karadeliklerin bir cismi çekimi altına alması neticesi yaydıkları x ışınlarının, uzaya gönderilen x ışını teleskopları vasıtasıyla tesbit edilebilir hale gelmesi sebebiyle, karadeliklerin varlığına dair olan düşünce güçlenmiştir. Bu maksatla uzaya atılan Uhuru teleskopu, 1971 yılında Kuğu takımyıldızı yakınından yoğun x ışını almıştır.264 Bu ışını yayanın muhtemel bir karadelik olduğu düşünülmektedir.265 Zülkarneyn’in, bir kara deliğin çekim gücüne girdiğini gördüğü Güneş, âyetten anlaşıldığına göre Güneş’imizin Samanyolu içinde yöneldiği istikamette bir yerde olması gerekmektedir. Bunu Solar Apeks’te şeklinde ifade 258 "Kara Delik", Uzay Ansiklopedisi, s. 136. 259 "Kara Delik", age., s. 136. 260 Carl Sagan, Kozmos, s. 199; Ayrıca bk. S. Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, s. 88; Ancak, kara deliklerin ışıdığı yolunda görüşler ortaya atılmıştır. Stephen Hawking tarafından ortaya atılan bu görüş neticesi, kara deliklerin sıcak delikler olduğu fikri kuantum fiziği içinde ispat edilmeye çalışılmıştır. Yine aynı fikir sahipleri kara deliklerin maddenin yok olmasında son olay olmadığını, kara deliklerin en sonunda patlayarak buhar haline dönüşebileceklerini iddia etmişlerdir. Bu görüşler için bk. S. Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, s. 102-108. 261 Hüseyin Demirkan, Yıldızların Esrarı, s. 46. 262 Carl Sagan, Kozmos, s. 199; Bu fikri ilk defa ortaya atanın Oppenheimer olduğu da söylenmektedir. S. Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, s. 84. 263 S. Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, s. 83; Ayrıca bk. S. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, s. 111. 264 Carl Sagan, Kozmos, s. 200. 265 "Kara Delik", Uzay Ansiklopedisi, s. 136; S. Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, s. 104. 112 ZÜLKARNEYN etmek mümkündür. Bu yer Kuğu takımyıldızına ne derece uyar, ne derece uymaz? Herkül takımyıldızı yakınında başka bir karadelik var mıdır? Bu hususları astronomi ile uğraşanlara bırakıyoruz. D- “Onun yanında bir de kavim buldu.” 1) Müfessirlere göre, Zülkarneyn’in bulduğu kavim “göze”nin yanındaydı “O, onu (Güneş’i) karabalçıklı bir gözede batar buldu ve onun yanında bir de kavim buldu” ifadesinde bulunan “onun” zamirinin, “göze” kelimesini işaret ettiği söylenmektedir. Çünkü, müfessirlerin kanaatine göre, Güneş’in yanında bir kavmin yaşaması imkânsız olduğundan, Zülkarneyn, olsa olsa gözenin yanında bir kavimle karşılaşmıştır.266 Fakat müfessirler, Arapça kaidelere göre âyette bulunan sözkonusu ibareye: “O (Zülkarneyn), onun (Güneş’in) yanında bir kavim buldu.” “O (Zülkarneyn), onun (karabalçıklı gözenin) yanında bir kavim buldu.” gibi iki şekilde manâ verilebileceğini de belirtmektedirler267 ki tercih yapılırken bakış açısı esas olacaktır. Müfessirlerin genel kanaatine göre bu kavim, Allah’a inanmayan bir kavimdir.268 İbn Cüreyc’in bu kavim hakkında şöyle dediği rivayet edilir: “(Zülkarneyn) on iki bin kapısı olan bir şehre girdi. Halkının bağrışması olmasaydı, insanlar batarken Güneş'in çıkardığı sesi duyacaklardı.”269 2) Zülkarneyn’in karşılaştığı kavmin Güneş’in yanında olduğu düşünülürse, o kavim de Güneş’le beraber karadeliğe batmak üzere olmalıdır Yukarıda görüldüğü gibi, âyetin zahirinden, Zülkarneyn’in gördüğü kavmin Güneş’in yanında bulunduğu şeklinde bir manâ çıkartmakta herhangi bir mahzur yoktur. Hattâ cümlenin Arapça kuruluş tarzına bakılırsa, bu şekilde manâ vermenin daha doğru olacağı bile söylenebilir.270 Müfessirlerin; Güneş’in yanında bir kavmin bulunmasını mümkün görmemeleri, aklî açıdan, yani insanların Güneş’in yanında bir yerde yaşamalarının imkânsızlığından kaynaklanmaktadır. Oysa, Zülkarneyn’in “Solar apeks” te bir Güneş sistemi ile 266 Beydâvî, ETET, III/273; F. Râzî, TKB, XV/251; Âlûsî, RM, XVI/33. 267 F. Râzî, TKB, XV/252. 268 F. Râzî, TKB, XV/252; Kadı Beydâvî, bu kavmin kâfir bir kavim olduğunu ve "elbiselerinin hayvan derisinden, yiyeceklerinin de deniz ürünlerinden" olduğunu söylemektedir. Beydâvî, ETET, III, 273. 269 Mavsilî'den naklen, İbn Kesîr, TKA, X/5073; Ayrıca bk. Bağavî, MT, 220a; F. Râzî, TKB, XV/252. 270 Dikkat edilirse (ً ﻋﯾ ٍْن َﺣ ِﻣ ﺋ َ ٍﺔ َو َو َﺟ َد ِﻋ ْﻧ َد ھَﺎ ﻗَ ْو ﻣﺎ َ ِ )و َﺟ َدھَﺎ ﺗ َ ْﻐ ُر بُ ﻓﻲ َ “Onu (Güneş’i) karabalçıklı bir gözede/gözde batar buldu ve onun yanında da bir kavim buldu." buyrulmuş; (ً ﻋﯾ ٍْن َﺣ ِﻣﺋ َ ٍﺔ ِﻋ ْﻧ َد ھَﺎ ﻗَ ْو ﻣﺎ َ ِ )و َﺟ َد ھَﺎ ﺗ َ ْﻐ ُر بُ ﻓﻲ َ “Onu (Güneşi) karabalçıklı bir gözede/gözde batar buldu ve yanında bir de kavim!” buyrulmamıştır. BİRİNCİ SEYAHAT 113 karşılaştığı, oradaki Güneş’in gezegenlerinden birinde de akıllı canlıların olduğu düşünülecek olursa, Güneş’in yanında bir kavmin olduğunu düşünmek mümkün hale gelecektir. Burada dikkati çekmek istediğimiz bir başka husus da şudur: Zülkarneyn, oradaki Güneş’i “karabalçıklı bir göze”de batar bulmuştur. Eğer batan bu Güneş’in yanında bir de kavim varsa, bu kavmin de o Güneş’le beraber sözkonusu gözeye battığını düşünmek, mantığın basit ve fakat temel bir kuralının kaçınılmaz sonucudur. "Onu (Güneş'i), karabalçıklı bir gözede (karadelikte) batar buldu. Onun (Güneş'in) yanında da bir kavim buldu." Âyeti incelemeye başladığımız andan itibaren açıklamaya çalıştığımız hususları kısaca bir kez daha ifade edecek olursak: Zülkarneyn; Güneş’imizin Samanyolu etrafında dönerken yöneldiği “Solar Apeks” doğrultusunda bir yere varmış ve oradaki Güneş’i, bir karadeliğin çekim gücüne kapılmak üzereyken bulmuştur. Adım adım yutulma noktasına doğru ilerleyen Güneş’in yanında da, üzerinde akıllı canlıların yaşadığı bir gezegen vardır. Dolayısıyla, bu kavim ve üzerinde yaşadıkları gezegenleri de, uydusu oldukları Güneş’le beraber kendilerini çeken karadeliğe batmak üzeredir. Nitekim, Allahu Te’âlâ buyurmuştur: 114 ZÜLKARNEYN E- “Dedik ki; ‘Ey Zülkarneyn, ya bunlara azap edersin ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın.’" 1) Bu sözle, Zülkarneyn’e, savaştığı kavim hakkında insiyatif verildiği düşünülmüştür Âlimlerin çoğu, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu kavmi kâfir bir kavim olarak görüp, Zülkarneyn’in bu kavimle savaştığını ve onlara hâkim olduğunu düşünmüşler, Allahu Te’âlâ’nın da bu hitapla Zülkarneyn’i onlara karşı bir tavır ve hareket tarzı belirleme hususunda serbest bıraktığını ifade etmişlerdir. İbn Kesîr, âyetin bu cümlesine şöyle manâ vermektedir: “Yani, Allahu Te’âlâ onlara karşı Zülkarneyn’i galip getirdi, üzerlerine hâkim kıldı, muzaffer etti ve kendisini serbest bıraktı. İsterse onları öldürüp esir alabilir, isterse fidye alıp serbest bırakabilirdi.” Mevdûdî ise; “Zülkarneyn’in bir ülkeyi fatih olarak ele geçirdiği ve ele geçirilen ülkelerin halklarının tamamen onun merhametine kaldığı…”271 nı söylemektedir. İsmail Hakkı Bursevî der ki: “Onları İslâm’a davet ettikten sonra muhayyersin. İslâm’a girmekte direnirlerse, ya onları öldürürsün, ya onlara bağışı ihsan edersin, yahut da onları esir alırsın.”272 Râzî ise, rivayetlerden hareketle âyete yaklaşarak; “Ekseri âlimler şöyle demişlerdir; ‘Âyette bahsedilen azab etme, öldürme; onlar hakkında güzellik tarafını tutma ise, onları öldürmeme, sağ bırakma manasınadır.”273 der. Ancak, bazı âlimler, “azap” kelimesini sadece öldürme manâsına anlamamışlar, bu kelimenin acılar içinde ölümü ifâde ettiğini düşündüklerinden farklı bazı görüşler ileri sürmüşlerdir: “Süddî der ki: ‘Onlar için bakırdan bir kazan koyuyor ve ısıtıyor, sonra onlar eriyinceye kadar içine atıyordu.’”274 “Vehb İbn Münebbih der ki: ‘Karanlığı üzerlerine gönderiyor, ağızlarına, evlerine giriyor ve her taraftan onları kuşatıyordu.’”275 Ayrıca, âyette bulunan “Dedik ki:” kelimesi üzerinde duran bazı müfessirler, bu ifadeyi, Zülkarneyn’in peygamberliğine delil olarak getirmişlerdir.276 Bu konudaki görüşleri Zülkarneyn’in Kimliği bölümünde verdiğimizi hatırlatmakla yetineceğiz. 271 Mevdûdî, TK, III/195. 272 İ. H. Bursevî, RB, IV/151. 273 F. Râzî, TKB, KV/252. 274 İbn Kesîr, TKA, X/5073. 275 İbn Kesîr, TKA, X/5073. 276 E. H. Yazır, HDKD, V/388, 389; Hâzin, LT, III/276; Zülkarneyn'e Allah'ın hitabının ilham şeklinde olduğu kanaatinde olanlar da vardır, bk. Bagavî, MT, 220a; Sâbûnî, ST, II/205; Mevdûdî, TK, V/195. BİRİNCİ SEYAHAT 115 2) Âyette Zülkarneyn'in savaştığına dair bir işaret olmadığına göre azaptan kasıt başka bir şey olmalıdır Öncelikle şunu söylemek istiyoruz ki; Zülkarneyn, Allah’ın kendisine; “Onlara dilersen azap edersin” dediği tek şahıstır. Böyle bir ifadeye başka bir âyette rastlanmadığı gibi, Zülkarneyn’den başka hiç bir kimseye de insanlara azap edebileceği söylenmemiştir. Lûgâtte “ceza” ve “işkence” manâsına gelen “azap” kelimesinin, Kur’ân’da genel olarak iki şekilde kullanıldığı görülür: Birincisi; âhiret azabı olarak ki, herkesçe mâlum olduğu üzere bu ifade pek çok âyette bulunmaktadır. İkincisi ise; kavimlerin bir âfetle helak edilmesidir. Hz. Salih’in kavmi Semûd'un,277 Hz. Hûd’un kavmi Âd’ın,278 Hz. Lût’un kavmi Lût’un helakleri 279 gibi. Kavimlerin helakinde kullanılan “azap”tan anlaşılan; o kavme mensup şerîr insanların uğradıkları âfetlerle işkenceler içinde, büyük acılar çekerek ölmeleridir. Bu durumda, bazı müfessirlerin “azap” kelimesine sadece “öldürme” manâsı vermeleri pek yeterli görünmemektedir. Çünkü; Zülkarneyn’e, bu kavimden dilediğine işkence etme veya dilediğini işkence ile öldürme ruhsatı verildiği anlaşılmaktadır. Allahu Te’âlâ savaş halinde Resulüne bile bu şekilde doğrudan; “Düşmanlarına azab edebilirsin!” buyurmamıştır.280 Ayrıca âyetlerde Zülkarneyn’in savaştığını gösterir hiç bir sarih ibareye rastlanmamaktadır. Mademki ortada bir savaş yoktur, o halde Zülkarneyn’in bu kavme işkence etmesi/azap etmesi nasıl mümkün olabilir? Zülkarneyn'in birinci seyahatini anlatan âyetleri tekrar hatırlayacak olursak: "Nihayet, Güneş’in battığı yer (=Solar Apeks)’e varınca, Onu karabalçıklı/sıcak bir gözede/gözde (karadelikte) batar buldu. Onun yanında bir de kavim buldu. Dedik ki: ‘Ey Zülkarneyn; ya bunlara azap edersin, ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın!’” buyrulmuştur. Dikkat edilirse, Zülkarneyn’e, “Güneş’in battığı yer” (=Solar Apeks)’de karşılaştığı durum üzerine azap ruhsatı verildiği görülür. Zülkarneyn’in vardığı yerdeki kavim bir âfetle helak edilmek üzere olmalıdır ki, Allahu Te’âlâ Zülkarneyn’e onlardan dilediğini kurtarma ruhsatı vermiş olsun. Bu şekilde bir anlayışın, Kur’ân’ın “azab” kelimesine yüklediği manâya da daha uygun olduğu kanaatindeyiz. 277 Şems Sûresi, 91/14. 278 Ahkâf Sûresi, 46/24, 25. 279 Ankebut Sûresi, 29/33, 34. 280 Mâide Sûresi, 5/33 de, Savaş halinde düşmana veya terör yapanlara karşı verilecek cezalar bildirilirken şöyle buyrulur: "Allah ve Elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalrşanların cezası: (ya) öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara büyük bir azap vardır." 116 ZÜLKARNEYN Kendi bakış açımıza dönecek olursak; Zülkarneyn, karşılaştığı Güneş’in gezegenlerinden birinde yaşayan kavmin, o Güneş’le beraber bir karadeliğin çekim gücüne kapılmakta olduğunu görmüş, bunun üzerine Allahu Te’âlâ kendisine, bu gezegende yaşayanlardan dilediklerini kurtarabileceğini, dilediklerine de azap edebileceğini bildirmiştir. Bir karadelik tarafından yutulmanın ne denli azap verici bir şey olduğunu tasavvur etmekse bizim açımızdan imkânsız olsa gerek. Ancak bu noktada da -delil olarak kabul etmesek de- Vehb b. Münebbih’in azap konusunda söylediklerini tekrar hatırlamadan geçemiyoruz: “Karanlığı üzerlerine gönderiyor, ağızlarına, evlerine giriyor ve her taraftan onları kuşatıyordu.”281 İşte Allahu Te’âlâ ona, o kavimden dilediklerini böyle bir azaptan kurtarabileceğini bildirmiştir. Bu kurtarma, belki onlardan bir kısmını başka bir yere götürmek şeklinde olmuştur, belki de başka bir şekilde... Peki; Zülkarneyn, Allah’ın kendisine verdiği bu ruhsatı nasıl kullanmıştır? F- “Dedi: ‘Zulmedene azap edeceğiz; sonra Rabbine döndürülecek, o da onu görülmedik bir azaba çeker. Fakat inanıp iyi iş yapan kimseye de en güzel mükafaat vardır.. Ve ona, buyruğumuzdan, kolay olanı söyleyeceğiz.’” Yukarıdaki iki âyet hakkındaki genel kanaat; “Zülkarneyn’in, Allah’ın kendisine verdiği ruhsatı kullanırken esas aldığı prensibi gösterdiği” şeklindedir. Âyette geçen “zulmeden” kelimesi; “Allah’a inanmayan”282 “küfründe ısrar eden”283, “büyük şirkte ısrar ederek daveti kabul etmeyen”284 şeklinde manâlandırılmıştır ki, “zulmeden”in zıddı olarak, takiben gelen “iman eden” ibaresi de verilen bu manâyı doğrulamaktadır.285 Âyetlerde bildirildiği üzere Zülkarneyn; zulmedene/ iman etmeyene/ uygun davranmayana önce (bu dünyada) kendisinin azap/işkence edeceğini, daha sonra da ona âhirette Allah’ın azap edeceğini belirtmekte ve inanıp iyi davranan kimselere ise, güzel bir mükafaat olduğunu müjdelemektedir. Müfessirler, burada bulunan “güzel bir mükafaat” ibaresi üzerinde durup okuma farklılığından kaynaklanan değişik mânâlara da temas etmişlerse de286 genel kanaat; buradaki “güzel bir mükâfaat”tan kasdın Allah’ın âhirette vereceği mükâfaat olduğu şeklindedir. 281 İbn Kesîr, 7704, X/5073. 282 Taberî, CB, XVI/9. 283 Beydâvî, ETET, III/273. 284 Âlûsî, RM, XVI/34. 285 F. Râzî, TKB, XV/252. 286 Mükafaat ve karşılık olarak manâ verilen "ceza" kelimesi; Ya'kub, Hamza, Kisâ'î, Halef, Hafs tarafından "cezâ'en" şeklinde; İbn Ebî İshâk tarafından "cezâ'un" şeklinde; İbn Âmir ve Mesrûk tarafından "cezâ'e" şeklinde; diğer imamlar tarafından "cezâ'u" şeklinde okunmuştur. Taberî ilk okuyuşu tercih etmektedir, bk. S. Ateş, YKÇT, V/362; Okuyuşlardaki farklı manâlar için bk. Taberî, CB, XVI/10. BİRİNCİ SEYAHAT 117 “Buyruğumuzdan kolay olanı ona söyleyeceğiz.” ibaresi için, Mücâhid’in; “İyiliği söyleyeceğiz.” dediğini rivayet eden Taberî, “Allah’a yaklaştıracak olan şeylerden öğrenmesi kolay olan şeyi dünyada öğreteceğiz.”287 dendiğini bildirir. Râzî ise; “Biz ona çetin ve zor olan şeyleri emretmeyiz. Ancak zekat, haraç ve benzeri kolay şeyleri emrederiz.”288 şeklinde manâ vermiştir. Alûsî, Zülkarneyn’in azap etmek veya iyi davranmakta muhayyer bırakıldığına dikkat çeker. İşin kolayını söylemekten kastın sağ bırakmak, esir etmek olduğunu, çünkü işin zorunun azap olduğunu söyle”.289 Zülkarneyn’in uzaya seyahat ettiği ve Solar Apeks’te bir gezegene gittiği düşüncesi çerçevesinde âyete baktığımızda, onun orada yaşayan bu canlılara; “Güneşiniz ve gezegeniniz yakında bir karadeliğin içine girecek ve hepiniz acılar içinde öleceksiniz. Ben Allah’ın elçisiyim; eğer Allah’a inanırsanız ve bana güvenirseniz, benimle beraber gelin, kurtulun; Allah da size âhirette mükâfaat verecektir. Yok inanmazsanız, bu azabı çekeceksiniz; Allah da âhirette size azap edecek!” demiş olabileceği akla gelmektedir. Şayet böyle demişse, inananların kendisi ile birlikte gelmeleri halinde kurtulabileceklerini söyleyerek, onlara çok kolay bir kurtuluş yolu göstermiş demektir. 287 Taberî, CB, XVI/10. 288 F. Râzî, TKB, XV/253. 289 Âlûsî, RM, XVI/35. V. BÖLÜM Zülkarneyn’in Güneş’in Doğduğu Yere Seyahati -İkinci Seyahat- "Sonra bir sebebi daha izledi." (Kehf Sûresi 89) "Bir süre sonra Güneş’in doğduğu yere varınca, onu (Güneş’i) kendilerine ondan (Güneş’ten) başka bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğar buldu." (Kehf Sûresi 90) "İşte böyle! Biz, onun yanında olan her şeyi hubr olarak (bütün inceliklerini ve hakikatini bilme bakımından) kuşatmıştık." (Kehf Sûresi 91) İKİNCİ SEYAHAT 121 A- "Sonra bir sebebi daha izledi." Zülkarneyn; birincisinin ardından ikinci bir seyahate daha çıkmış ve bu seyahatini de, yine onu çok uzaklara götüren “sebeb” vasıtasıyla yapmıştır. B- “Matli’a'ş-şems’e (Güneş’in doğduğu yer’e) varınca” 1) “Güneş’in doğduğu yer” konusundaki görüşler Müfessirlere göre “Matli’a’ş-şems”290 (=Güneş’in doğduğu yer) tabirinden anlaşılan; doğuda imâr edilmiş olan yerin başlangıcında Güneş’in doğduğu yerdir,291 doğu mıntıkasındaki ufuk noktasıdır,292 doğuda bir ülkedir,293 kısacası doğudur. 2) “Güneş’in battığı yer”in aksi istikametindeki “Güneş’in doğduğu yer” Zülkarneyn’in birinci seyahatini “mağribe’ş-şems” (=Güneş’in battığı yer)’e yaptığını bildiren Allahu Te’âlâ, ikinci seyahatiyle onun “matli’a’ş-şems” (=Güneş’in doğduğuyer)’e gittiğini haber vermektedir. “Matli’a’ş-şems” tabirinin sadece “doğu”yu ifade ettiğini söylemek, Kur’ân’da geçen “maşrık” (=doğu) kelimeleri nazar-ı itibara alındığında pek makul görünmemektedir. Zira; “doğu” manâsına gelen Arapça “maşrık” kelimesi, Kur’ân’da tekil olarak 6 yerde ve “mağrib” (=batı) kelimesi ile birlikte kullanılmıştır.294 “Matli’” (=doğuş yeri) kelimesi ise, Kur’ân’da sadece bir defa295 ve “şems” (=Güneş) kelimesiyle tamlamalı olarak, üstelik “mağribe’ş-şems” (=Güneş’in battığı yer) tabirinin geçtiği âyetten birkaç âyet sonra kullanılmıştır. Bu haliyle “Güneş’in battığı yer”in zıttını ifade ettiğinde şüphe yoktur. 290 "Matli"' kelimesinin okunuşunda ihtilaf vardır: Mücâhid, İbn Muhaysın "matla'" şeklinde, diğer imamlar ise, "matli’" şeklinde okumuşlardır. S. Ateş, YKÇT, V/362; Bu kelimenin okunuşu konusundaki ihtilafla ilgili Cevherî, Ebu Hayyan ve Kisâî'nin görüşleri ve teferruatı için bk. Âlûsî, RM, XVI/35. 291 Beydâvî, ETET, III, s 274; Âlûsî, RM, XVI/35; Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/577. 292 S. Kutub, FZK, IX/466. 293 Mevdûdî, TK, III/395. 294 Bakara Sûresi, 2/115, 142, 177, 258, Şu'arâ Sûresi, 26/28, Müzemmil Sûresi, 73/9; Ayrıca, ikil olarak "maşrıkayn" şeklinde Zuhruf Sûresi, 43/38, Rahman Sûresi, 55/17; çoğul olarak "maşârik" şeklinde A'râf Sûresi 7/137, Sâffât Sûresi 37/5, Me'âric Sûresi 70/40. 295 Okunuştaki ihtilaf göz önüne alınırsa; "matla’" şeklinde Kadir Sûresi 97/5'te geçmesi sebebi ile iki defa geçtiği söylenebilir. Ancak oradaki kullanılışı hem güneşle birlikte değildir, hem de ism-i zaman (zaman zarfı) yerindedir. 122 ZÜLKARNEYN Daha önce de belirttiğimiz gibi; Güneş’in Samanyolu Galaksisi etrafındaki yörüngesinde seyrederken yöneldiği doğrultuya Astronomi diliyle “apeks”, bunun zıttı olan doğrultuya ise “antapeks” denilmektedir. Kur’ân’da ise “apeks” (=günerek) tabiri yerine “mağrib” (=batış yeri) kelimesinin, “antapeks” tabiri yerine ise “matli’” kelimesinin kullanıldığı görülür. Bugünkü astronomi bulgularıyla “antapeks” doğrultusu, Columba Takımyıldızı yakınında (RA. 6 / Dec. -30) yer alır.296 Dolayısıyla, şayet biz, Zülkarneyn’in bir uzay yolculuğuna çıktığı görüşünden hareket ediyorsak, onun ikinci seyahatinde Columba (=Güvercin) Takımyıldızı’ndaki bu doğrultuda bir yere gitmiş olma ihtimalini dile getirmek durumundayız. C- “Onu (Güneş’i), kendilerine ondan (Güneş’ten) başka bir örtü yapmadığımız bir kavmin üzerine doğar buldu” 1) Güneş’ten başka bir örtüye sahip olmayan kavim hakkında görüşler Zülkarneyn’in ikinci seyahatinde karşılaştığı kavim, âyette, “kendilerine ondan (Güneş’ten) başka bir örtü yapmadığımız bir kavim” şeklinde tanımlanmış ve müfessirler, bu tanımlamayı anlayış bakımından iki görüş etrafında toplanmışlardır: “Birinci Görüş: Orada Güneş’in ışığının üzerlerine düşmesine mâni olacak ne bir ağaç, ne bir dağ ne de bir yapı yoktu. İşte bundan dolayı Güneş doğduğunda onlar, ya yerin içine doğru kazılmış tünellere giriyorlardı, yahut suya dalıyorlardı. Böylece de Güneş doğunca, geçimlerini sağlamak için çalışıp çabalayamıyorlardı. Diğer insanların durumunun aksine, onlar geçimlerini Güneş battığı zaman sağlamakla uğraşıyorlardı. İkinci Görüş: Onların elbiseleri yoktu ve hayvanlar gibi çıplak idiler. Astronomi (coğrafya) kitaplarında ileri sürüldüğüne göre, ekseri zencilerin ve Ekvatora yakın beldelerdeki insanların durumu böyledir...”297 Müfessir Fahreddin Râzî’den aktardığımız bu iki görüşten birini tercih edip savunan âlimler olduğu gibi, iki görüşü birleştirenler de bulunmaktadır. İbn Kesîr bu iki görüşten birincisi üzerinde bihassa durarak, bu doğrultuda pek çok rivayet aktarmaktadır: “Saîd İbn Cübeyr der ki: ‘Bu millet kısa boylu, kızıl bir milletti. Evleri mağaralardı. Daha çok balıkla geçiniyorlardı...’, Hasan el-Basrî: ‘Onların arazîleri bina yapmaya elverişli değildi. Güneş doğduğu zaman, suya dalarlardı, battığı zaman sudan çıkarlar, hayvanların otladığı gibi otlarlardı...’, Katâde der ki: ‘Bize 296 "Apeks", Uzay Ansiklopedisi, s. 13; Koordinat, İnternet'te Yahoo'da bulunan astronomi sözlüklerinden alınmıştır. 297 F. Râzî, TKB, XVI/255; Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/578. İKİNCİ SEYAHAT 123 anlatıldığına göre; onlar hiç bir şey yetişmeyen bir toprakta yaşıyorlarmış. Güneş doğduğu zaman, çardaklarda oturuyorlarmış, battığı zaman tarlalarına gidiyor, maişetleri için dışarı çıkıyorlarmış.’, Seleme ibn Süheyl der ki: ‘Onların koruyucu bir yurtları yoktu. Güneş doğduğu zaman, üzerlerine doğuyordu. Her birinin iki kulağı vardı, birini altına seriyor, diğerini üstlerine geçiriyorlardı...’”298 Aynı görüş üzerinde duran Seyyid Kutub; “Yani açık bir araziye varmıştı. Ne yüksek tepeler ne de ağaçlar Güneş’e engel oluyordu. Engel olmadığı için de Güneş doğrudan doğruya o kavmin üzerine doğuyordu. Bu nitelik geniş ovaların ve çöllerin yeraldığı araziye uyar. Kesin olarak bir yer belirtmediği için biz ancak kendi tercihimizi yaparak diyoruz ki, burası uzak doğuda bir yerdir.”299 demektedir. Ayrıca, bu kavmin bulunduğu yerin Doğu Afrika’da olabileceğini ifade eden müfessir, elbisesiz, çıplak bir kavmin de kasdedilmiş olabileceğini belirtir. Bagavî ve Beydâvî de, bu kavmin evsiz barksız veya çıplak bir kavim olduğu kanaatindedirler.300 Aynı şekilde görüş serdeden Elmalılı da bunu şöyle ifade etmiştir: “Binaları yok, hattâ elbiseleri yok. Güneş’in altında yatıyorlar. Nitekim bugün bile Sudan’da, Avustralya’da böyle çıplaklar vardır.”301 Klasik görüş diyebileceğimiz yukarıdaki görüşlerin dışında, bu âyetin, “o kavmin gecesi olmadığı”na delâlet ettiğini düşünenler de olmuştur. Bu görüşe göre âyette geçen kavim, kutuplarda yaşıyor olabilir. Zira gündüzler ve geceler kutuplarda çok uzun sürer, Güneş, günler boyunca gökyüzünde görülmeye devam eder. Binaenaleyh, bahsedilen “o kavim”le Güneş arasında bir örtü bulunmamasının, kutupların bu coğrafî özelliğine işaret sayılabileceği düşünülmüştür.302 Âyetin zahirine uygun olan bu yorum, kutuplarda gecelerin de üstelik aynı uzunlukta yaşanması sebebiyle, âyetin ifade ettiği manâyı tam olarak yansıtmamaktadır. 2) Güneş’le bizim aramızdaki örtüyü Kur’ân’ın tanımlaması ışığında meseleye bakış Allahu Te’âlâ, Zülkarneyn’in karşılaştığı kavmi “kendilerine ondan (Güneş’ten) başka bir örtü yapmadığımız bir topluluk” şeklinde tavsif etmektedir. Bu tanım içinde onların ne çıplak olduklarına dair, ne de mağaralarda yaşadıklarına dair ibare bulunmamaktadır. Bütün bu yorumlar, âyetten anlaşılan açık manâdan, yâni “o kavimle Güneş arasında bir örtü bulunmadığı” fikrinden 298 İbn Kesîr, 7704, X/5078. 299 S. Kutub, FZK, IX/466-467; Hâzin de, bu kavmin bulunduğu yerde, tabiî engel sayılan ağaç, dağ gibi şeylerin olmadığı kanaatindedir, bk. Hâzin, LT, III/277. 300 Bagavî, MT, 220a; Beydâvî, ETET, III/274. 301 E. H. Yazır, HDKD, V/389. 302 Mustafa Muhammed et-Tayr, "Zülkarneyn Yeftahu el-Maşrık ve Yebnî Sedde Ye'cüc ve Me'cüc", Mecelletü'lEzher, c. 51, sayı 9, s. 2041. 124 ZÜLKARNEYN hareketle yapılmıştır. Bilhassa “örtü” kelimesine yüklenen “bina, elbise, ağaç” gibi anlamlar, zihinlerde bulunan “örtü” imajından kaynaklanmıştır. Kur’ân’ın bu konudaki mantığı ya dikkatlerden kaçmış veya bu mantık yakalanmış ama, gerçek olması mümkün olamayacağı düşüncesiyle hiç telaffuz edilememiştir. Bu noktada birkaç soru ile basit bir mantık çıkarımı yapmamız gerekmektedir: Zülkarneyn’in karşılaştığı kavmin Güneş’le arasında bir örtü yoktur. Peki bizim Güneş’le aramızda bir örtü var mıdır? Bu örtü Kur’ân’da tanımlanmış mıdır? Evet Kur’ân çok açık ve net bir şekilde bu tanımlamayı yapmaktadır: “Geceyi size örtü kıldık.”303 “Size geceyi örtü yapan O’dur.”304 Şu halde bizimle Güneş arasındaki örtü gecedir. Zülkareyn’in karşılaştığı kavmin Güneş’le arasında örtü yoktur. Öyleyse; Zülkarneyn’in karşılaştığı kavmin gecesi yoktur. 3) Gecesi olmayan yer var mıdır? Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz yıldızlardan her birinin bir Güneş olduğunu sanırım bilmeyen pek yoktur. Bugün alelade bir ansiklopediden bile, bu güneşlerin pek çoğunun çift yıldızlar halinde bulunduğunu öğrenmek mümkündür. Öyleki, gökyüzünde Güneşimiz gibi tek yıldız şeklinde olan yıldız sayısı, çift yıldız şeklinde bulunanlardan daha azdır.305 Yine daha düne kadar, bu güneşlerin (=yıldızların) pek çoğunun gezegenlerinin bulunduğu ihtimali kesine yakın bir şekilde kabul görmekteydi.306 Bugünse bu düşünce ispat edilmeye başlanmıştır.307 Bu meyanda hatırlatalım ki; her gezegenin bir yörüngesi bulunması gerektiği fizik kaideleri icâbıdır. Eğer çift yıldızlardan birisinin etrafında bulunan bir gezegenin, kaç farklı yörünge izleyebileceği varsayımları üzerinde düşünülecek olursa, oldukça fazla ihtimal ortaya çıkacağı muhakkaktır. Ancak, bu ihtimallerden sadece bu gezegenin gecesiz bir gezegen olabilmesi için gereken konumu bizi ilgilendirmektedir. 303 Furkân Sûresi 25/47. 304 Nebe Sûresi 78/10; Bu iki âyette de, gecenin insan için örtü kılındığı "libas" kelimesi ile ifâde edilmiştir. Ancak bu örtünün giysi değil, yorgan gibi bir örtü olması sebebi ile manânın "örtü" olarak verilmesinin daha doğru olacağı Elmalılı merhum tarafından vurgulanmıştır, bk. E. H. Yazır, HDKD, VIII/494. 305 Güneş benzeri 123'e yakın yıldız arasında yapılan bir araştırmada, bunların % 57'sinin bir veya daha fazla sayıda bileşene sahip oldukları bulunmuştur, bk. "Çift Yıldız", Uzay Ansiklopedisi, s. 49. 306 Diğer yıldızların etrafındaki gezegenler, Arz'dan görülebilmek için çok sönüktürler; fakat yakın yıldızlar etrafında büyük kütleli gezegenler olduğu, bunların yıldızın hareketi üzerindeki pertürbasyon etkilerinden itibaren kuvvetle tahmin edilmektedir. "Gezegen", Uzay Ansiklopedisi, s. 93. 307 Amerikalı bilimadamları, Virginis 70 ve Büyük Ayı 47 adlı iki yıldızın yörüngelerinde gezegen bulunduğunu keşfetmişlerdir. Hürriyet Gazetesi, 19 Ocak 1996; Ayrıca bk. Popüler Bilim, Şubat 1996. İKİNCİ SEYAHAT 125 Bir çift yıldızdan, daha doğrusu aynı merkez etrafında dönen iki Güneş’ten birinin bir gezegeninin bulunduğunu varsayalım. Bu gezegenin bağlı olduğu Güneş etrafında dönüş süresi ile güneşlerin birbirleri etrafındaki dönüş süreleri dikkate alınacak olursa, bu gezegen hakkında gece-gündüz mefhumlarıyla ilgili olarak elde edeceğimiz netice, dünyada yaşanılana göre oldukça farklı olacaktır: A Güneşi X Gezegeni B Güneşi Eğer hareketin başlama anında X gezegeni, B ve A güneşlerinin arasında bir konuma sahip ve A güneşinin B güneşi etrafında bir tur yapması için gereken süre, X gezegeninin A güneşi etrafındaki yörüngesini bir kez kat etmek için ihtiyaç duyduğu süreye eşitse, bu durumda X gezegeninin bir yüzü A güneşinden, bir yüzü de B güneşinden ışık alacağı için, gezegenin tamamında sürekli bir gündüz hali yaşanacak, yani gezegenin gecesi olmayacaktır. Veya şu kadar saat A güneşi günü, bu kadar saat B güneşi günü gibi farklı bir “gün” anlayışı ortaya çıkacaktır. Mantık dışı ve itirazı mucip bir yönü bulunmadığına inandığımız bu varsayım, sanırız işin ehli tarafından zaten çok basit bir tespit olarak kabul edilecektir. Şu halde; günümüz astronomi bilgileri ile uzayda gecesi olmayan gezegenlerin bulunabileceğini söylemek pekâla mümkündür. Zülkarneyn’in ikinci seyahatinde “Güneş’in doğduğu yer”e gittiğini ve bu tanımlamadan kasdın, günümüz astronomisinin tabiriyle “solar antapeks” olabileceğini, bunun da kaynaklara göre, Columba (Güvercin) Takımyıldızı'nda bir yeri ifade ettiğini yukarıda belirtmiştik. Bu doğrultuya yakın bazı çift-yıldız sistemleri varsa da, aslında bu konuda bizim söyleyebileceğimiz tek şey; Zülkarneyn’in ikinci seyahatinde gittiği sistemin, Güneş’in Samanyolu’ndaki 126 ZÜLKARNEYN yörüngesinde peşinden gelen bir çift-yıldız sistemi olması gerektiğidir. Samanyolu’nda Güneş’in peşinden gelen böyle bir çift-yıldız sistemi var mıdır? Bu hususu işin ehli olan kimselere bırakarak şu kadarını söyleyelim ki; Solar Antapeks (RA. 6 Dec. -30) olan doğrultudur. Ancak bu doğrultunun üzerinde değil geçmişe doğru gelişimi üzerinde bir çift-yıldız sistemi aranmalıdır. 4) Solar Antapeks doğrultusundaki yıldızlar Alfred de Grazia ve Earl R. Milton tarafından yapılan bir çalışmada, Güneş’in peşinden gelen yıldızlar incelenmiş, ancak yıldız yoğunluğunun düşük olması dikkate alınarak “Solar Antapeks” doğrultusunda 13.25 ışık yılı genişliğinde bir daire içindeki yıldızlar ele alınmıştır. Güneş’in peşinden gelen yıldızlar Yıldızın adı Güneş’in kaç yıl gerisinden geldiği Alpha Centauri 4.860 Gliese 191 14.750 Gliese 440 18.200 Gliese 293 21.700 Gliese 257 27.300 Gliese 341 33.500 Alpha Mensae 36.400 Gliese 269A 47.600 Gliese 333 53.500 Gliese 375 53.500 Gliese 391 54.300 Gliese 294A 64.700 Gliese 298 68.300 Alpha Chamaeleonis 73.800 (Alfred de Grazia ve Earl R. Milton, Solaria Binaria Origins and History of the Solar System, s. 44, 46, 1984, Princeton.) İKİNCİ SEYAHAT 127 Gliese 191 Güneşimiz Centauri Gliese 440 Gliese 293 25 ışık yılı Güneş’in seyahatinin 20.000 yılı (Alfred de Grazia, age.) Yukarıdaki çalışmada yer alan yıldızlar, tam olarak “matli’a’ş-şems” (Güneş’in doğduğu yer) doğrultusunda olmamakla birlikte, yine bu yöndeki geniş bir sahada yer almaktadırlar. Bu yıldızlar incelendiğinde gecesi olmayan bir gezegene sahip olabilecek çok sayıda ikili veya üçlü sistemlere rastlamıyoruz. Bu sebeple burada bizim tarifimize uyan Alfa Centauri’den söz etmeden geçemeyeceğiz. Her ne kadar “işte burası Kur’ân’da işaret edilen sistemdir” diyemesek de, üzerinde ciddiyetle durulması gerektiğine inanıyoruz. 5) Alfa Centauri sistemi Dilimize “Erboğa” olarak çevrilmiş olan “Centauri” kelimesi “insan başlı at” anlamına gelmektedir. Sistemin yer aldığı Centaurus takımyıldızı güney yarıküreden gözlenmektedir. Takımyıldızda yer alan Alfa Centauri üç yıldızlı bir sistemdir. Alfa Centauri A (Rigel), Alfa Centauri B (Hadar), Alfa Centauri C (Proxima) yıldızlarından oluşur. Güneş’imize en yakın yıldız sistemidir. Güneş’imize oranla üç yıldızın büyüklükleri Proxima Güneş 𝜶𝜶 Centauri A 𝜶𝜶 Centauri B 128 ZÜLKARNEYN Bazı temel özellikler bakımından Güneş ve Alfa Centauri yıldızlarının karşılaştırılması ÖZELLİKLER Güneş Alpha Centauri A Alpha Centauri B Alpha Centauri C Renk Sarı Sarı Turuncu Kırmızı Spectral Type G2 G2 K1 M5 Sıcaklık 5800 K 5800 K 5300 K 2700 K Kütle 1 1.09 0.90 0,1 Yarıçap 1 1.2 0,8 0,2 Parlaklık 1 1.54 0,44 0,00006 Güneşe olan uzaklık (ışık y.) 0.00 4.35 4.35 4.22 Yaş (Milyar yıl) 4.6 5-6 5-6 -1 ? Üç yıldızın birbirlerine olan uzaklıkları ve hayat olması muhtemel gezegenlerin yörüngeleri Alfa Centauri C (Proxima) Alfa Centauri A A ve B’den 13.000 AU uzaktadır Kararlı Yörünge limiti 2 AU Hayat zonu Güneşimizin hayat zonu Alfa Centauri B (Croswell, K., “Does Alpha Centauri have intelligent life?”, Astronomy 19 (1991), No. 4, s. 28-37) Not: 1 AU Güneşle dünya arasındaki uzaklık olan 149.000.000 km2’ye eşittir. İKİNCİ SEYAHAT 129 Alfa Centauri A ve B yıldızları aynı merkez etrafında 80 yılda bir tur atabilmektedir. Alfa Centauri C ise bu iki yıldızın etrafında yaklaşık 1 milyon yılda bir tur atabilmektedir. Eğer A ve B yıldızlarından birinin etrafında gezegen varsa ve bu gezegen yıldızların birbiri etrafında dönüş süresine eşit sürede yıldızının etrafında dönüyorsa, bu gezegende gecenin olmaması ihtimalinden söz edilebilir. Ya da kısaca, bu gezegenin iki yıldızının dönüş şekillerine göre en uygun pozisyonda bulunduğu takdirde gecesinin olmayabileceğini söyleyebiliriz. *** Zülkarneyn’in ilk seyahatinin “apeks”te bulunan karadeliğe yaklaşmış bir Güneş’in gezegenlerinden birine, ikinci seyahatinin ise “antapeks”te bulunan bir çift-yıldız sistemindeki gezegene olduğunu düşünecek olursak, bugünkü bilim ve teknoloji ile bile mümkün olamayacak bir uzay yolculuğu yaptığını, bugünkü aklî kapasite ve idrak seviyemizle bile kavrayıp izah edemeyeceğimiz şeyler gördüğünü kabul etmek zorundayız. Nitekim, Allahu Te’âlâ buyurmuştur: D- “İşte böyle. Biz onun yanında olan her şeyi hubr olarak (=bütün inceliklerini ve hakikatini bilme bakımından) kuşatmıştık.” 1) Müfessirlerin görüşleri Bu âyet hakkında müfessirler tarafından esas itibariyle şu izahların yapıldığını Râzî’den öğreniyoruz: “a) İşte Zülkarneyn bunları yaptı. Bu yollan tutup, ulaşmak istediği yerlere ulaştı. Biz onu hükümdar yaparken, onun bu hakimiyete layık olduğunu pek iyi biliyorduk. b) Allah Te’âlâ, o kavmin durumunu Kur’ân’da Hz. Peygamber’e bildirdiği gibi kılmıştı. c) Zülkarneyn’in doğuda olanlara karşı tutumu, tıpkı batıdakilere karşı tutumu gibi idi. Onlar hakkında verdiği hükmü, bunlar için de vermişti. Bu karar da, zâlimlere (kâfirlere) azap etmek, müminlere iyilik etmek idi. d) Cümle ‘kezâlik’ (=işte böyle idi) lafzında tamamlanmıştır. Buna göre Allahu Te’âlâ; ‘O kavimlerin durumu; Zülkarneyn’in bulduğu bu şekilde idi.’ demiş. Daha sonra da, ‘Durumun böyle olduğunu Biz zaten biliyorduk.’ buyurmuştur.”308 Fahreddin Râzî’nin de işaret ettiği gibi; “kezâlik” (=işte böyle) ibaresi, bazı müfessirlerce, bir önceki âyetin son cümlesi gibi telakki edilmiştir. Bu açıdan bakanlar, ibarenin; “Zülkarneyn’in sadece ikinci seyahatinde gittiği yerde 308 F. Râzî, TKB, XV1/254. 130 ZÜLKARNEYN gördüklerine işaret ettiğini” söylemişlerdir.309 Fakat âlimlerin geneli, bu ibarenin; “Zülkarneyn’in Güneş’in battığı yere, Güneş’in doğduğu yere gittiğine, oralarda gördüklerine ve yaptıklarına işaret ettiğini” ifade etmişlerdir.310 Bu anlayışa göre “işte böyle” ibaresi, bundan önce Zülkarneyn hakkında anlatılanların hepsine işaret etmektedir. “Onun yanında olan şey”e de, “askerler, âletler”311 şeklinde anlam verenler olduğu gibi, “onun yaptıklarının hepsi” manâsı verenler de bulunmaktadır.312 Müfessirlerin üzerinde durduğu bir başka kelime de, “hubr” (=bilgi) kelimesidir. “Onun yanında bulunan her şeyi bilgi ile kuşattık.” cümlesini Taberî, “Güneş’in doğduğu yerin yanındaki şeyi ilmen kuşatmıştık. Orada bulunan şeyler yaratılış ve hal bakımından bize gizli değildi.” şeklinde açıkladıktan sonra, “hubr” kelimesi için Katâde ve Zeyd’in “ilim”313 dediklerini söyler. İbn Kesîr ise, Mücâhid ve Süddî’nin ibarenin bütününü; “Onun haberlerine muttali idik.”314 şeklinde anladıklarını ifade eder. Nihayet, Âlûsî de “hubr” kelimesinin “ilim” anlamına geldiğini belirttikten sonra bu ilmin; “gizli ve açık olan şeylere tealluk eden ilim”315 olduğunu vurgular. Bu ilim; insanın kavrayamayacağı bir ilim olup ancak Allah tarafından ihata edilebilir. 2) “Hubr” (bütün inceliklerini ve hakikatini bilme) bakımından kuşatma, havsalanın almayacağı bir ilme işaret etmektedir Zülkarneyn’in iki seyahatini de bize kısa ama öz bir şekilde bildiren Allahu Te’âlâ daha sonra da; “Onun gördüklerini/yaşadıklarını kendisinin hubr (=bütün inceliklerini ve hakikatini bilme) bakımından kuşattığını” bildirmiştir. “Hubr” kelimesi, Kur’ân’da, Kehf Sûresi’nin biri 91. diğeri ise 68. âyetlerinde olmak üzere sadece iki defa geçmektedir. Üzerinde durduğumuz 91. âyetin daha iyi anlaşılması bakımından 68. âyete de bakmak sanırım faydalı olacaktır: Kehf Sûresi’nin 60-82 âyetleri, Hz. Mûsâ ile kendisine “Allah katından ilim verilen” bir insanın seyahatini anlatmaktadır: Hz. Mûsâ bu şahıstan ilim öğrenmek istemiş, bu şahıs da, kendisi ile birlikte bulunmaya dayanamayacağını, görecekleri karşısında açıklama yapana 309 E. H. Yazır, HDKD, V/389; Ayrıca, Taberî, "kezailik" ibaresine; "Sebebi izleyerek güneşin battığı yere vardığı gibi, güneşin doğduğu yere varana kadar sebebi izledi." manâsı vermiştir. Taberî, CB, XVI/11. 310 Beydâvî, ETET, III/274; Âlûsî, RM, XVI/36. 311 Beydâvî, ETET, III/274; Âlûsî, RM, XVI/36. 312 İbn Kesîr, TKA, X/5079. 313 Taberî, CB, XVI/11. 314 İbn Kesîr, TKA, X/5079. 315 Âlûsî, RM, XVI/36; Ayrıca bk. Beydâvî, ETET, III/274; İKİNCİ SEYAHAT 131 kadar soru sormaması şartıyla birlikte seyahat edebileceklerini söylemiştir. Hızır olduğu söylenen ilim sahibi bu şahıs; sözkonusu seyahat esnasında bir gemiyi deler, suçsuz bir oğlan çocuğunu öldürür, kendilerine kötü davranılan bir köyde yıkılmak üzere olan bir duvarı meccanen tamir eder. Hz. Mûsâ söz vermesine rağmen her defasında müdahale edince, sonunda Hızır olayların iç yüzünü açar ve; gemiyi deldiğini çünkü geminin gittiği yerde bir kralın gemileri zorla aldığını; oğlanı öldürdüğünü çünkü anne babasının mümin kimseler olması sebebi ile oğlanın büyüyünce onlara zararının dokunabileceğini; duvarı tamir ettiğini, çünkü bu duvarın yetim iki çocuğa ait olduğunu ve duvarın altında hazine bulunduğunu, çocukların büyüyüp hazineyi çıkarabileceklerini söyler. Kur’ân’da bildirilen bu kıssadan, kendisine “Allah katından ilim verilen” bir insanın gelecekte neler olacağını bilerek önlemler aldığı anlaşılmaktadır. Kıssanın başında Hz. Mûsâ’nın; “kendisine ilim öğretmesi” talebine karşılık anılan şahsın cevabı şöyle olmuştur: �َ َ َ ْ� َ � ُ ْ ُ � ﻒ ﺗ ْﺼ ِب ُ� ﻋ� َﻣﺎ ﻟ ْﻢ ﺗ ِﺤﻂ ِب ۪ﻪ ﺧ بْ�ا ��و “Hubr olarak (bütün inceliklerini ve hakikatini bilme bakımından) kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin?”316 “Bütün inceliklerini ve hakikatini bilme” olarak tercüme ettiğimiz “hubr” kelimesi, kıssada geçen hâdiselerden anlaşıldığına göre, insan havsalasının alamayacağı bir ilme işaret etmektedir. Zira, geleceğin bir insan tarafından önceden bilinmesi sözkonusudur. Şu halde; bu kelime konumuz olan âyette de aynı şekilde kullanıldığına göre, Zülkarneyn’in gördüğü ve yaşadığı şeyler, insan havsalasının almayacağı şeyler olmalıdır. Ne var ki birçok müfessir; Zülkarneyn’in cihangir bir kral olduğunu, doğuları ve batıları fethettiğini ve yeryüzünde büyük bir sedd inşâ ettiğini söylemektedir. Oysa, dünya tarihinde şöhret bulan kralların yaptıkları fetihleri ve inşâ ettikleri görkemli, âbidevî yapıları herkese nasip olmayacak faaliyet ve başarılar olarak kabul etsek bile, insan aklının kavramakta âciz kalacağı, anlayamayacağı şeyler olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Allah’ın “ilim” ile kuşatması da havsalanın almayacağı ilme işaret ediyor Konumuz olan âyette geçen “hubr” kelimesinin yerine “ilim” kelimesinin kullanıldığı benzer bir âyet daha vardır. Sanırım bu ayet konuyu daha iyi anlayabilmek adına bize ışık tutacaktır: 316 Kehf Sûresi 18/68 132 ZÜLKARNEYN َ ْ ُ ْ � ُ ﱠ ط َ َ نَ نﱠ َْ َ َ ُ � �ا ا� ْﻣ ُﺮ َﺑ ْي َﻨ ُﻬﻦﱠ ْ َ � �اﻟﺬي َﺧ �ﻠ َﻖ َﺳ ْﺒ َﻊ َﺳ ٰﻤ ض ِﻣﺜﻠﻬﻦ ﻳﺘ�ل ر �ا ﻦ ﻣ و ات ﻮ ۪ ٍ � � ْ ََ ْ � ُٓ � ﱠ � َ َ � � ﱢ شَ ْ َ ِ ٌ ۙ َ � ﱠ � � َ َ ْ � َ َ � ﱢ ش � ٍء ِﻋﻠﻤﺎ � ٍء ﻗ ۪ﺪﻳﺮ وان ا� ﻗﺪ اﺣﺎط ِبكﻞ ي ِﻟﺘﻌﻠﻤﻮا ان ا� ﻋ� كﻞ ي “Allah O’dur ki; yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. (Allah’ın) buyruğu, bunlar arasında iner ki; Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın bilgice her şeyi kuşatmış bulunduğunu bilesiniz."317 Bazı müfessirler, bu âyetten, dünyamızın dışında başka dünyaların da var olabileceği anlamının çıktığını ifade etmişlerdir. Elmalılı Hamdi Yazır konuyu şöyle ele almaktadır: "Müfessirler... bazı hadîslerden de delil getirerek demişlerdir ki: ‘Yedi gök olduğu gibi yedi de yer vardır. Her birinin arasında yer ve gök arası kadar bir mesafe ve her arzda Allah’ın mahlukatından yaratıklar vardır. Bizim anlayacağımıza göre esasen gezegenlerden her biri kendi göğü dahilinde bir arz gibidir ve onlarda da Allah’ın yarattığı canlılar vardır. Ancak buralarda insanın olup olmadığını Allah bilir.’ İbn Abbas’tan gelen bir rivayette; (Yedi arz denizlerle ayrılmıştır ve hepsini gök kaplar.) denilmiş olması da bu anlamda olmalıdır. Denizlerle kasdedilen de, hava ve buhar gibi (kör dalgalar) da denilen hava denizlerinin olması gerektir ki, İbn Abbas da bu gök denizlerinden söz etmiştir.”318 Bediuzzaman Said Nursî de şöyle demektedir: “Âyetin sarahatinde ‘yedi kat arz’ dememiş �ْ ْ �َ �ا� ُ �اﻟﺬى َﺧ �ﻠ َﻖ َﺳ ْﺒ َﻊ َﺳ ٰﻤ َﻮات َوﻣ َﻦ �ا ض ِﻣﺜﻠ ُﻬ ﱠﻦ ر ِ ِ ٍ � (ilâ âhir) Âyetin zahiri diyor ki: ‘Arzı da o seb'a semâvât gibi halk etmiş. Ve mahlukatma mesken ittihaz etmiş.’ Yedi tabaka olarak halk ettim demiyor. Misliyet ise, mahlukıyet ve mahlukata meskeniyet cihetiyle bir teşbihtir.319 Görüldüğü gibi Bediuzzaman Said Nursî, âyetin zahirinin, üzerinde mahlukatın yaşadığı yedi dünya bulunabileceğine işaret ettiğini ifade etmiştir. Hadîslerle de desteklenen bu görüşü yaklaşık 800 sene önce savunan İbnül-Cevzî (1116-1200), âyete manâ verirken; “Allah, gökler sayısınca yerleri yarattı.”320 demiştir. Meseleye müfessirlerin bu görüşleri doğrultusunda bakacak olursak, âyette, yedi kat gök gibi yedi dünyanın yaratıldığı, o dünyalara da vahiy indiği321 bildirilmiştir. Allahu Te’âlâ insan aklını zorlayan bu bilgiyi verdikten sonra da 317 Talak Sûresi, 65/12. 318 E. H. Yazır, HDKD, VIII/127. 319 B. Said Nursî, Lem'alar, Onikinci Lem'a, s. 61. 320 Bu görüş ve diğer görüşler ile hadîsler için bk. Celâl Yeniçeri, Uzay Âyetleri, s. 103; Ayrıca bk. Kütüb-i Sitte, (hazırlayanın açıklaması), VI/373, 374. 321 E. H. Yazır, HDKD, VIII/130. İKİNCİ SEYAHAT 133 şöyle buyurur: “Allah her şeye Kadir’dir ve Allah her şeyi ilim ile kuşatmıştır.” Âyetin bilhassa son cümlesi, konumuz olan âyetle büyük bir benzerlik göstermektedir. Her iki âyette de insan aklının kavramakta zorlanacağı bilgiler verildikten sonra, bunları Allah’ın “ilim” ve “hubr” ile kuşattığı bildirilmiştir. VI. BÖLÜM Zülkarneyn’in İki Sedd/Südd Arasına Seyahati -Üçüncü Seyahat- "Sonra yine bir sebebi izledi." (Kehf Sûresi 92) "Nihayet, iki sedd/südd arasına ulaştı. (Orada) o ikisinden (iki sedden/südden) başka bir de kavim buldu ki; neredeyse söylenen bir tek sözü bile anlamıyorlardı." (Kehf Sûresi 93) "Dediler: 'Ey Zülkarneynl Ye'cüc-Me'cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir sedd/südd yapman şartıyla sana vergi verelim mi?'" (Kehf Sûresi 94) "Dedi: 'Rabbim'in beni içinde bulundurduğu şey daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de, onlarla sizin aranıza kat kat engel çekeyim.'" (Kehf Sûresi 95) "'Bana demir kütleleri getirin!' (dedi) İki sadefin arası eşit olunca, 'Körükleyin' dedi. Onu ateş haline koyunca da 'Getirin bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim' diye seslendi." (Kehf Sûresi 96) "Artık onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler." (Kehf Süresi 97) "Dedi: 'Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi haktır.'" (Kehf Sûresi 98) "O gün onları bırakmtşızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûra da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır." (Kehf Sûresi 99) ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 137 A- "Sonra yine bir sebebi izledi." İkinci seyahatinden sonra Zülkarneyn, “sebeb”i izleyerek, “sebeb”e tabî olarak başka bir yere doğru yola çıkmıştır. B- “Nihayet, iki sedd/südd araşma ulaştı.” 1) “Sedd” kelimesi ve okunuş farklılıkları “Sedd/südd” kelimesi; “deliği tıkamak, yarığı kapamak, ıslah etmek, sağlam yapmak” manâlarına gelen “sedede” fiilinden türemiş bir isim olup dağ, engel, baraj, gölge, siyah bulut vb.322 manâlara gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de tekil olarak iki defa Yasin Sûresi 9. âyette, bir defa Kehf Sûresi 94. âyette ve ikil olarak bir defa Kehf Sûresi 93. âyette olmak üzere toplam 4 yerde geçmektedir. Geçtiği 4 yerde de ulemânın okunuşunda ihtilaf ettiği kelimeyi bazıları “sedd”, bazılarıysa “südd” şeklinde okumuşlardır: Yasin 9’da “sedd” okuyan: Âsım’ın râvîsi Hafs Yasin 9’da “südd” okuyanlar: Hamza, Kisâî, Ebû Amr, İbn Kesîr, Nâfi, İbn Âmir, Âsım'ın râvîsi Ebû Bekr, Yakub Kehf 93’de “seddeyn” okuyanlar: Âsım'ın râvîsi Hafs, Ebû Amr, İbn Kesîr Kehf 93’de “süddeyn” okuyanlar: Hamza, Kisâî, Nâfi, İbn Âmir, Âsım'ın râvîsi Ebû Bekr, Yakub Kehf 94’de “sedd” okuyanlar: Âsım'm râvîsi Hafs, Ebû Amr, İbn Kesîr Kehf 94’de “südd” okuyanlar: Hamza, Kisâî, Nâfi, İbn Âmir, Âsım'm râvîsi Ebû Bekr323 “Sedd” şeklinde okunduğunda insan yapısı engeli, “südd” şeklinde okunduğunda ise tabiî olan engeli ifade etmektedir.324 Ayrıca, “sedd” şeklinde okunduğunda gözle görülebilen engel manâsına gelirken; “südd” şeklinde okunduğunda gözle görülemeyen engel manâsına geldiği,325 “sedd” şeklinde iki şeyin arasına ayıran, “süd” şeklinde ise gözü karartan şeyi ifade ettiği söylenir.326 Bununla beraber Kisâî’nin görüşü olarak aktarılan ve kabul gören anlayışa göre her iki şekil okunuş da birbirinin yerine kullanılabilmektedir.327 322 İbn Manzûr, "Sedede", Lisânü'l-Arab. 323 İbn Manzûr, "Sedede", Lisânü'l-Arab; F. Râzî, TKB, XVI/255; ÂIûsî, RM, XVI/37. 324 Ebu Ubeyde ve Ahfeş'in görüşü olarak, bk. İbn Manzûr, "Sedede", Lisânü'l-Arab; Ebu Ubeyde ve İbnü'IEnbârî'nin görüşü olarak, bk. F. Râzî, TKB, XVI/255; İkrime'den, bk. Taberî, CB, XVI/11. 325 E. H. Yazır, HDKD, V/389. 326 Taberî, CB, XVI/11. 327 agy. 138 ZÜLKARNEYN 2) “Seddeyn/Süddeyn” (=İki sedd/südd) konusundaki görüşler Çoğu müfessir; İbn Abbas, Katâde, Dahhak ve Abdurrezzâk’ın “iki dağ” manâsına geldiğini söyledikleri bu kelimeye aynı karşılığı vermeyi uygun bulmuştur. Dolayısıyla, derinlemesine bir incelemeye gerek duyulmaksızın, yeryüzündeki dağlardan âyette geçen ifadelere en uygun olanının hangi coğrafî bölgelerde olabileceği üzerinde durulmuştur. Zülkarneyn’in ilk iki seyahatinin doğu ve batıya olduğu düşünüldüğünden, son seyahatinin kuzeye olabileceği fikri ortaya atılmıştır. Zira, güneyin denizlerle çevrilmiş olması ve “seddeyn”in yanındaki kavmin Türk olduğuna dair bulunan rivayetler, müfessirleri seddeyn”i kuzeyde aramaya sevketmiştir. Ancak kuzeyde nerede olduğu konusunda da ittifak edilebilmiş bir fikir bulunmamaktadır. Bu görüşlere kısaca değinmek istiyoruz: 328 a- Hazar Denizi ile Karadeniz arasındaki dağlık bölgede İbnAbbas’a atfedilen ve Kadî Beydâvî’nin de tercih ettiği bu görüşe göre sözkonusu iki dağın bulunduğu yer, “Ermenistan ve Azerbaycan dağlaradır.329 Elmalılı bu görüşe; “Bu dağlar, Kafkas dağları ve iki sedd arası, Demirkapı yeri oluyor ki İbn Haldun ve Ebu’l-Fidâ gibi tarihçilerin açıklamasına göre, burada Müfessirler âyette geçen “iki sedd” kelimesine “iki dağ” manâsı verdiklerinden, Zülkarneyn’in üçüncü seyahatinde gittiği bu dağların nerede olabileceği konusunda çeşitli fikirler yürütmüşlerdir. Bir kısmı, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında, diğer bir kısmı Türkistan’ın doğusunda, başka bir kısmı ise daha kuzeyde olabileceğini düşünmüşlerdir. 328 agy. 329 Taberî, CB, XVI/12; Beydâvî, ETET, III/274; Bediuzzaman Said Nursî, bu görüşün bir tefsir olmadığını, sadece bir nakil olduğunu söyler. Böyle nakillere kesin gözüyle bakmanın, mantıksızlık olacağını belirtir, bk. B. Said Nursî, Muhâkemât, 1. Makale, 6. Mukaddeme, Hatime. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 139 Nûşirevân bir sedd yapmıştı. Ebû Reyhan demiştir ki; ‘Bu yerin meskun yerlerin Kuzeybatı tarafında olması gerekiyor.’”330 şeklinde açıklık getirmektedir. Bu görüşü savunan müfessirler tarafından “seddeyn”in bulunduğu yer olarak; Hazar Denizi ile Karadeniz arası,331 Dağistan bölgesinde bulunan Derbend ve Hozar kentleri arası332 ve Kafkasya’da Viladi Kafkas ile Tiflis kentleri arası333 gibi aynı bölge içinde birbirine yakın dağlar tarif edilmiştir. b- Kuzeyin sonlarında Bu görüş esas itibariyle Yahudi kaynaklarına dayanmaktadır. “Tevrat’ta, geçen Ye’cüc-Me’cüc’ün ‘kuzeyin sonundan’334 geleceği şeklindeki ifade bu görüşün temelini oluşturmaktadır.” diyebiliriz. Bu görüşü bir önceki görüşle bağlantılı olarak düşünen Alûsî, “seddeyn”in bulunduğu yerin Ermenistan ile Azerbaycan’ın kuzeyi olarak belirtildiğini ifade etmiştir.335 Elmalılı Hamdi Yazır ise, Tevrat’ın Hezekiel bölümünde Ye’cüc-Me’cüc’ün bulunduğu yerin “ahîrü’lCibriya” şeklinde ifade edildiğine dikkat çeker ve bu ismin “Sibirya” ismine benzediği üzerinde dururarak devamen şöyle der: “Bu şekilde iki dağın arası İstanoy dağları ile Ural dağlarının arası demek olan Sibirya’nın kendisi midir? Batısındaki Ural dağları ile Kafkas dağları arası mıdır? Yoksa Behreng’e doğru Kamçatka tarafındaki dağların arası mıdır, tam olarak belirlemek mümkün olmuyor. Kur’ân’ın ifadesinde ise bu iki seddin yerini anlayabilmek için, batı ve doğu yönlerinden başka bir ipucu yoktur. Bunda ise Rusya’nın batı tarafı ihtimali olduğu gibi, bir zamanlar Asya’nın Behreng boğazından Amerika’ya bağlantısı bulunduğuna ve Zülkarneyn’in de eski tarihte yaşadığına bakılırsa, Asya’nın doğusunda, Amerika’nın batısında bulunan Behreng ismindeki yer olması da pek muhtemeldir.”336 c- Türkistan’ın son bulduğu yerin doğu tarafında Zemahşerî, Hâzin ve Ebû Suud Efendi bu görüşü tercih edenlerdendir.337 Şayet “seddeyn”, Ceyhun Irmağı (=Amu Derya) kenarında ve Tirmiz yakınlarında338 bir yerdeyse bu bölge, bugünkü Tacikistan-Afganistan sınırının üzerinden geçtiği bölge olduğundan, “Türkistan’ın son bulduğu yer”den kastın, halihazırdaki Türkmenistan’ın doğu istikametindeki son noktası olduğu neticesi çıkmaktadır. Yok şayet “ Türkistan ’ın son bulduğu yer ”le kasdedilen, Doğu 330 E. H. Yazır, HDKD, V/390. 331 Mevdûdî, TK, III/195. 332 Mehâsinu't-Te'vil’den naklen, S. Ateş, YKÇT, V, 324. 333 Ebu'l-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/3, s. 32 334 Kitab-ı Mukaddes, Hezekiel, 39/2. 335 Âlûsî, RM, XVI/37. 336 E. H. Yazır, HDKD, V/390. 337 Zemahşerî, KŞF, II/717; Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/579; Hâzin, LT, III/277. 338 Mehâsinu't-Te'vîl'den naklen, S. Ateş, YKÇT, V/324; Mustafa Muhammed et-Tayr, agm., s. 2046. 140 ZÜLKARNEYN Türkistan’ın doğusu ise, o zaman, sözkonusu tabire karşılık gelen yer Çin Seddi’nin batı ucu olabilir. d- Yeryüzünde nerede olduğunu bilmediğimiz bir yerde Âlûsî tarafından müfessirlerden bir kısmının görüşü olarak nakledilen bu düşünceye göre; nerede olduğunu bilemediğimiz bu iki dağla (=seddeyn) meskun mahaller arasında, büyük denizler, okyanuslar bile olabilir. Amerika kıtası gibi sonradan keşfedilmiş bir yer olması ihtimali de mevcuttur.339 Zülkarneyn’in vardığı “seddeyn”in nerede olduğuyla ilgili bir takım teferruata, inşâ ettiği “sedd”le de alakalı olması dolayısıyla seddin inşâsı bahsinde yer verilecektir. 3) Yeni bir bakış açısıyla “iki sedd/südd” a- Yasin Sûresi 9. âyet ışığında “sedd/südd” kelimesi Önceki bölümlerde, “sedd/südd” kelimesinin engel, baraj, dağ, siyah bulut vb. manâlara geldiğini ve müfessirlerin “seddeyn” kelimesine, “iki dağ” manâsı verdiklerini söylemiştik. Oysa, esas itibariyle “sedd” kelimesi “dağ” anlamına kullanılmamakta ve herhangi bir şeye engel olan her şey için “sedd” denilebilmektedir. Türkçe’deki “dağ” kelimesine Arapça’da gerçek manâsı ile karşılık gelen kelime “cebel”dir ve bu kelime, Kur’ân’da 39 yerde geçmektedir. Şu hâlde “sedd” kelimesi Kur’ân’da hangi manâlarda kullanılmış olabilir? “Sedd/südd” kelimesi; ikisi Zülkarneyn âyetlerinde, diğer ikisi de Yasin Sûresi 9. âyette olmak üzere Kur’ân’da 4 yerde kullanılır. Yasin Sûresi’nde bulunan âyetin manâsı, hemen her mealde olduğu gibi, Elmalılı merhum tarafından şöyle verilmiştir: “Hem önlerinden bir sedd ve arkalarından bir sedd çekmişiz, kendilerini sarmışızdır da, baksalar da görmezler.” Açıkça anlaşıldığı üzere yukarıda meali verilen âyette geçen “sedd” kelimeleri ile ifade edilen engel; elle tutulur nitelikte olmayıp, gözün görüşünü engelleyen, ne yöne dönülürse dönülsün gözün önünde bulunan ve insanı her yanından saran bir mahiyet arzetmektedir. Bu engel, elbette ki manevî bir engeldir. Ama Allahu Te’âlâ böyle manevî bir engele, hangi maddî engelle işaret etmektedir? Acaba “sedd/südd” kelimesi lügatte insanı her yönden saran bir engel manâsına gelmekte midir? Öncelikle şunu hatırlatalım ki; Yasin Sûresi 9. âyette geçen “sedd/südd” kelimeleri, Âsım’ın râvisi Hafs dışında bütün imamlar tarafından “südd” şeklinde 339 Âlûsî, RM, XVI/37. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 141 okunmuştur. Her ne kadar bazı âlimler bu iki kelimenin birbiri yerinde kullanılabileceğini söylemektelerse de, -yukarıda belirttiğimiz gibi- aralarında belli anlam farklılıkları bulunduğuna işaret etmeden de geçememişlerdir. Eğer Yasin Sûresi 9. âyette geçen kelimeyi “südd” şeklinde kabul edersek veya “sedd” ve “südd”ün birbiri yerinde kullanılabileceğini düşünecek olursak; “südd” kelimesinin lügatteki manâsını dikkate almamız gerekmektedir. Evet, “südd” kelimesinin bir anlamı vardır ki sözkonusu âyette geçen “südd” kelimelerine bu anlam verilerek âyet üzerinde düşünülecek olsa, âyette ifâde edilenler insan zihninde kolayca canlanabilmektedir. Bu anlam “sis/bulut”tur. “Südd” kelimesine karşılık olarak Lisânü’l-Arab’da; “gözün görüşünü azaltan” denilmiştir. Daha sonra da, Ebû Zeyd’den rivayetle “siyah bulut”, İbn Şeyde’den rivayetle “ufku karartan yüksek bulut” manâları zikredilmiştir.340 Bu açıdan bakılırsa, âyetin mealini şöyle vermemiz mümkündür: “Önlerine bir sis bulutu, arkalarına da bir sis bulutu oluşturduk. Onları sardık, artık onlar göremezler.” Görüldüğü gibi “südd” kelimelerini “bulut” şeklinde manâlandırırarak âyeti anlamaya çalıştığımızda, âyetin bütünlüğü açısından en isabetli anlayışı yakalamış olmaktayız. Çünkü müfessirlerin düşündükleri gibi insanın arkasına ve önüne iki büyük engel, baraj, set çekilmiş olsa, insanın gözlerinin böyle iki engelle her yönde kararması, perdelenmesi mümkün olamaz. Acaba sözkonusu kelime Zülkarneyn âyetlerinde de aynı manâda mı kullanılmıştır? Aşağıda, “sedd”in inşâsından bahsedilirken doğruluğu ve tutarlılığı daha da netleşerek ikna özelliği artacak olan bu görüş nazar-ı itibara alınırsa; Zülkarneyn’in üçüncü seyahatini “iki bulut arası”na yapmış olabileceğini söylememiz mümkündür. b- “İki sedd/südd” (=iki bulut=iki nebula) Astronomi literatüründe, âyette geçen “südd” kelimesini tamı tamına karşılayan bir terim mevcuttur: Nebula... Bu kelime, lûgâtte “bulut/sis” demektir. Nebulous (nebülöz) şeklinde ise “sisli” manâsında olup, dilimize “bulutsu” şeklinde çevrilmiştir. Bulutsular, Samanyolu’ndaki, ya da öteki gökadalardaki yıldızlar arası ortamın gaz ve toz bulutlarıdır. Bunlardan, yakınlarında birkaç parlak yıldız bulunan ve o yıldızlardan aldıkları ışıkla parıldayanlara Parlak Bulutsu denir. Böyle bir konumda olmayan, dolayısıyla parıldamayanlar ise Karanlık Bulutsu adını alırlar.341 Gökyüzünde pek çok bulutsu vardır. Ancak konumuz olan âyette Zülkarneyn’in “iki bulut arası”na gittiği bildirilmiştir. Bu şekilde bir birine yakın olup -âyetin ifadesine nazaran- bir koordinat teşkil edebilecek bulutsu sayısı ise, 340 İbn Manzûr, "Sedede", Lisânü'l-Arab. 341 "Bulutsu", Büyük Larousse, XVI/2001 142 ZÜLKARNEYN pek de o kadar çok değildir. (Bu bulutsular, elbette birbirlerinden belki de binlerce ışık yılı uzaklıktadırlar. Ancak bizim yakından kasdımız, gökyüzüne baktığımızda koordinat teşkil edebilecek şekilde birbirlerine yakın görünen manasınadır.) Biz, burada; “Zülkarneyn hangi iki bulutsu arasına gitti?” sorusunun cevabını bulmaya çalışmayacağız. Ancak birkaç ihtimali vermeden de geçemiyoruz. Bu açıdan Saggitarius (Yay) Takımyıldızında yeralan iki bulutsu oldukça dikkat çekicidir: Lagoon ve Trifid bulutsuları. Bu bulutsular, astronomi ile ilgilenen hemen herkesin tanıdığı bulutsulardır. 100 Heka Bellatrix Betelgeuse IC434 Alnitak 00 Mintaka Alnilam M43 M42 Rigel 100 Saif 6h 5h Trifid Bulutsusu’nun Dünya’dan uzaklığı ise 3200 ışık yılıdır ve bu bulutsu 12 ışık yılı genişliğinde, 7 milyon yaşındadır. Lagoon Bulutsusu; Dünya’dan 4000 ışık yılı uzaklıkta, 30 ışık yılı genişliğinde, 2 milyon yaşında bir bulutsudur. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 143 19h 18h -20 Nunki -30 Kaus Borcali M20 Trifid Bulutsusu M8 Lagoon Bulutsusu Ascelia Orion (Avcı) Takımyıldızı’nda bulunan ve Büyük Orion Bulutsusu olarak bilinen M42 ve M43 bulutsuları, aslında ayrı ayrı bulutsular olmalarına rağmen tek bulutsu şeklinde görünmektedirler. Orion Bulutsusu (M42+M43) Dünya’dan 1500 ışık yılı uzaklıkta, 30 ışık yılı genişliğinde, 2 milyon yaşından genç bir bulutsudur.342 Öte yandan bu bulutsulara yakın başka bir bulutsu daha vardır ki, Atbaşı bulutsusu olarak da bilinen IC434 bulutsusudur. Bilim ve Teknik Dergisi’nin Nisan 2000 sayısında yayınlanan şu haber bu konuda oldukça dikkat çekicidir: “Hawai’de İngiltere’ye ait Kızılötesi Teleskop’u kullanan İngiliz gökbilimciler, Orion (Avcı) Bulutsusu’nu konu alan en kapsamlı araştırmayı yürütüyorlar. Bulutsuyu inceleyen gökbilimciler geçen ayın sonlarında on üç gezegen keşfetttiklerini açıkladılar. Araştırma sırasında ortaya çıkan gezegenlerin ilginç bir özelliği var. Araştırmayı yürüten bilim adamları Hertfordshire Üniversitesi’nden Dr. Philip Lucas ve Oxford Üniversitesi’nden Dr. Patrick Roche, bulunan gökcisimlerinin herhangi bir yörüngeye sahip olmadıklarını, başı boş dolaştıklarını bildirdiler. Bugüne değin benzer özellik gösteren yalnızca iki cisim gözlenmişti. On üç gezegenin keşfi, küçük yıldızlarla büyük gezegenler arasında sanılandan daha çok ortak özellik olabileceğini düşündürüyor. Orion Bulutsusu’ndaki Trapezium kümesinde bulunan gezegenlerin en büyüğü Jüpiter’in sekiz katı kadar.” 342 Bulutsularla ilgili çizimler Tübitak tarafından yayınlanan Gökyüzünü Tanıyalım kitabı ve ekindeki Gökyüzü Atlası'ndan yararlanılarak çizilmiştir. 144 ZÜLKARNEYN Kimbilir Orion bulutsuları veya Lagoon-Trifid bulutsuları gibi daha kaç ihtimalden bahsedilebilir? Ancak, bu konuda daha ilmî, daha tutarlı fikirlerin yine işin ehli olan kimseler tarafından ortaya konulabileceği inancını taşıyoruz. Bizim tesbitimiz sadece; âyette geçen “süddeyn” kelimesi ile uzayda bulunan “iki bulutsu”nun kasdedildiğidir. Bu açıdan Zülkarneyn “iki nebula” arasına gitmiş olmalıdır. C- “(Orada) o ikisinden (iki sedden/südden) başka bir de kavim buldu. Neredeyse söylenen tek bir sözü anlamıyorlardı.” 1) Müfessirlerin görüşleri Müfessirler “o ikisinden başka” şeklinde mealini verdiğimiz “min dûnihimâ” ibaresine manâ verirken ihtilaf etmişlerdir. Zira “O iki dağdan başka bir de kavim buldu.” şeklinde manâ vermek, “dağ” ile “kavm”in ikisinin de benzer cinsten şeyler olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla, bu kavmin, “iki dağın arkasında, ötesinde, gerisinde”343 veya “iki dağın önünde”344 olduğunu söylemişlerdir. Bir kısmı ise, “min dûnihimâ” ibaresini dikkate almaksızın “iki dağın arasında” manâsı vermekle yetinmişlerdir. Müfessirlerin çoğunluğu bu kavmin Türkler345 olduğunu söylerken, bir kısmı da cinlerden olma ihtimalinin uzak olmadığını iddia etmişlerdir.346 Bu kavim, hemen hemen bütün âlimler tarafından iptidaî, ilkel bir kavim olarak vasıflandırılmıştır. Bu görüş muhtemelen Zülkarneyn’le aralarında yaşanan lisan probleminden ve kendilerine saldıran kavim karşısında âciz kalarak Zülkarneyn’den yardım istemelerinden kaynaklanmaktadır. Kavim; “Neredeyse söylenen tek bir sözü anlamıyorlardı.” şeklinde tavsif edilmiştir. Âyette geçen “yefkahûne” kelimesinin bazı kıraat âlimlerince “yufkıhûne”347 şeklinde okunması sebebiyle, müfessirler, bu insanların ya hiç konuşma kabiliyetine sahip olmadıkları, ya da kendi lisanlarından başka lisanı anlayamadıkları kanaatine varmışlardır.348 Ayrıca, “Neredeyse anlamıyorlardı.” ibaresinden ya zorlukla anlayabildikleri veya hiç bir şey anlamadıkları, ancak işaretle anlaşabildikleri neticesini çıkarmışlardır.349 343 Sâbûnî, ST, II/206; E. H. Yazır, HDKD, V/391; F. Razı, TKB, XVl/255; Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/579. 344 Hâzin, LT, III/277; Bagavî, MT, 220a; S. Ateş, YKÇT, V, 319; Ayrıca; E. H.Yazır'ın âyetin mealinde, "iki dağın önünde" manâsı verdiği görülür. 345 HDKD, V/387. 345 ÂLÛSÎ, RM, XVI/38; E. H. Yazır, HDKD, V/391; Zemahşerî, KŞF, II/717; Hâzin, LT, III/277; Ayrıca, İbn Kesîr, Ye'cüc Me'cüc'ün Türk olduğuna dair rivayet bulunduğunu, seddin beri tarafında kalan bu kavmin de onların soyundan olması sebebiyle Türk olduğunu söylemektedir, bk. İbn Kesîr, TKA, X/5080. 346 Ebu Hayyan'ın bu ihtimal üzerinde durduğu söylenir, bk. Âlûsî, RM, XVI/38. 347 Hamza, Kisâ'î, Halef "yefkahûne" diğerleri "yufkihûne" şeklinde okumuşlardır, bk. S. Ateş, YKÇT, V, 362. 348 F. Râzî, TKB, XVI/256. 349 F. Râzî, TKB, XVI/256. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 145 2) Zülkarneyn’in iki bulutsu arasına gittiği düşüncesi çerçevesinde meseleye bakış “Süddeyn” kelimesinin “iki nebula” manâsına geldiği düşüncesinden hareketle, âyetten; Zülkarneyn’in iki bulutsu arasındaki bir gezegen üstünde yaşayan bir kavimle karşılaştığının anlaşıldığını söyleyebiliriz. Bu kavim hakkında âyette bulunan tek tanımlama, bizim bakış açımıza oldukça uygun düşmektedir. Zira, bildirildiğine göre, bu kavimle Zülkarneyn arasında bir lisan problemi yaşanmıştır. Bu kavim, belki insanlar gibi konuşmamakta,350 belki de insanlar gibi konuşmakla beraber dilleri farklı bir yapı arzetmektedir. Bu konuda âyette belirtilen tek husus; onların Zülkarneyn’le anlaşmakta zorluk çektikleridir. İnsan dışında akıllı mahluklar ile karşılaşıldığında onlarla nasıl anlaşılır, nasıl konuşulur; bu ve benzeri soruların cevabı hakkında fikir yürütmek, tabiî ki oldukça zordur. Ama, onların da kendi aralarında kullandıkları bir anlaşma şekli olsa gerektir. D- “Dediler: ‘Ey Zülkarneyn! Ye’cüc-Me’cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramıza bir sedd/südd yapman şartıyla sana vergi verelim mi?’” 1) Müfessirlerin görüşleri Üçüncü seyahatinde iki dağın arasında gördüğü kavim, Zülkarneyn’le konuşmaktadır. Bir önceki âyet-i kerimede bu kavmin anlaşmakta zorluk çekilen bir kavim olduğu bildirildiğine göre; acaba Zülkarneyn bu kavmin söylediklerini nasıl anlamıştı? İşte, müfessirler, öncelikle bu konu üzerinde durmuşlar, bir kısmı; “Tercümanları vasıtasıyla konuştular.”351 derken, bir kısmı “işaret ve benzeri şeylerin yardımı ile”352 konuştuklarını söylemişlerdir. Bazıları da; onların anlatma kabiliyetlerinin olmadığını, bununla beraber, Zülkarneyn’in kendisine verilen “sebeb”le ne demek istediklerini anladığını düşünmüşlerdir.353 Netice itibariyle, o kavme mensup olanlar, şöyle veya böyle Zülkarneyn'e dertlerini anlatmışlar, Ye’cüc-Me’cüc denilen kavimden şikâyetçi olmuşlardır. a- Ye’cüc-Me’cüc Ye’cüc-Me’cüc denilen ve orada terör estiren bu kavim hakkında tefsir ve 350 Dünyamızda bile birbirleri ile anlaştıkları halde, bizim onların bu anlaşmalarının farkında olmadığımız pek çok canlı vardır. Mesela; karıncalar yuvalarından uzakta buldukları yiyecekleri, yuvada bulunan diğer karıncalara antenlerini sürtmek vasıtasıyla haber vermektedirler. Bu çok düşük frekanslı bir ses olduğundan biz bunu farkedemiyoruz. Bu nokta da bir âyet hatıra gelmektedir. "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan kimseler O'nu tesbih eder; O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O Halim olandır, bağışlayan'dır." İsrâ Sûresi 17/44. 351 Âlûsî, RM, XVI/38; Beydâvî, ETET, III/274. 352 Zemahşerî, KŞF, II/717; Sadece bir görüş olarak, bk. F. Râzî, TKB, XVl/256, 353 E. H. Yazır, HDKD, V/391. 146 ZÜLKARNEYN hadîs kitaplarında oldukça çok rivayet ve görüş yeralmaktadır. Âlimler tarafından farklı şekillerde okunan Ye’cüc-Me’cüc354 kelimeleri, bir görüşe göre Arapça, diğer bir görüşe göre ise değildir.355 Arapça’dan türemiş isim olduğunu savunanlardan olan Kisâî, birincisinin ateşin tutuşması ve cayır cayır yanması demek olan, “te’eccece’n-nâr” deyiminden geldiğini ve sözkonusu kavmin çok hızlı hareket etmeleri sebebiyle “Ye’cüc” adını aldığını; ikincisinin de, denizin dalgası anlamına gelen “mevcü’1-bahr” tabirinden geldiğini söylemiştir.356 Ye’cüc-Me’cüc kavramlarının ilk rastlandığı yazılı kaynağın Tevrat olduğunu görüyoruz. Tevrat’ta Me’cüc ismi, Tekvin bölümünün 10. bâbının başında geçmekte ve Nuh’un oğlu Yafes’in oğullarından olduğu ifade edilmektedir. Tevrat’ta bulunan bu kayıt, İslâm âlimlerinin geneli tarafından da kabul görür bir fikir olarak ifade edilmiştir. Bazı yahudiler, Me’cüc kelimesinin bir kabile adı değil, Ye’cüc kavminin oturduğu yere verilen isim olduğunu savunmuşlardır. Müfessirler tarafından Kur’ân’a uygun bulunmayan bu görüş,357 sanırız, Tevrat’ta Hezekiel Peygamber’e hitaben yeralan şu ifadelerden kaynaklanmaktadır: “Âdem oğlu, Magog diyarından olan Roşun, Meşekin ve Tubal’ın beyi Gog’a yönel ve ona karşı peygamberlik et…”358 Ayrıca bu ifadeler, müfessirleri, İslâm literatüründe bulunan Ye’cücMe’cüc kavramının Yahudilik’te Gog-Magog şeklinde bilindiği düşüncesine götürmüştür. Gerçekten de Hezekiel Bölümü’nün 38-39. bablarında anlatılanlar, hadîs kitaplarımızda bulunan Ye’cüc-Me’cüc’le alâkalı rivayetlerle fevkalâde benzeşmektedir. Bu kavimlerden İncil’de de şöyle bahsedilir: “Ve bin yıl tamam olunca, Şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Ye’cüc ve Me’cüc’ü saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır; onların sayısı denizin kumu gibidir.”359 Bu kavim veya kavimler; Kur’ân’da, Tevrat’ta ve İncil’de kıyamete yakın dünyayı felakete sürükleyecek bir topluluk olarak bildirilmektedir. Avrupalılar, bu kavimleri, Batı Roma’yı istilâ etmeleri sebebiyle Hunlar olarak düşünmüşlerdir.360 “İsrailli tarihçi Josephus’a göre, Ye’cüc ve Me’cüc İskitlerdi ve ülkeleri Karadeniz’in kuzey ve doğusuna dek yayılmıştı. Jerome’ye göre Me’cüc ülkesi Hazar Denizi’nin yakınında Kafkasya’nın kuzeyindeki toprakları kapsıyordu.”361 354 Taberî, Âsım'ın okuyuşu olan "Ye'cüc Me'cüc" şeklinin "Ececet, Mececet" kelimelerinden geldiğini; diğer âlimlerin okuyuşu olan "Yâcuc Mâcuc" şeklinin ise "Yececet, Mececet'ten geldiğini söylemektedir. Taberî ikinci şekli tercih eder. Taberî, CB, XVI/12; Ayrıca "Acüc Me'cüc" şeklinde okuyanlar da olmuştur, bk. S. Ateş, YKÇT, V, 326; A'meş de, Âsım gibi okumuştur, bk. Âlûsî, RM, XVI/38; Bu konuda başkaca detaylı bilgi için bk. agy. 355 F. Râzî, TKB, XVI/257. 356 F. Râzî, TKB, XVI/257. 357 age., XVI/39. 358 Kitâb-ı Mukaddes, Hezekiel, 38/2. 359 age., Yuhanna'nın Vahyi Bölümü, 20/7-8. 360 E. H. Yazır, HDKD, V/391. 361 Mevdûdî, TK, III/197. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 147 İslâm literatüründe de, Ye’cüc-Me’cüc’ün Türkler olduğu düşüncesinin ağırlık kazandığı görülür. Bu bağlamda, müfessirlerin bir kısmı Ye’cüc-Me’cüc’ü iki ayrı millet olarak kabul ederken,362 bir kısmı da iki ismin tek bir kavme işaret ettiğini söylemişlerdir.363 İki ayrı millet olduğunu savunanlardan bir kısmı, Ye’cüc’ün Türk, Me’cüc’ün ise Ceyl ve Deylam kabilelerinden olduğunu ileri sürmüşler; bir kısmı ise, iki kavmin de Türk kavmi olduğunu iddia etmişlerdir.364 Bir rivayette şöyle denilir: “Onlar, Türkmen soyundan bir kavimdir. İçlerinden bir kısmı ayrılıp ava gittiği sırada, Zülkarneyn iki dağ arasında bir sedd yapmıştır. Ava gidenler seddin diğer tarafında kaldıkları için, kendilerine terk edilip kalan manâsına TÜRK denmiştir.”365 Katâde’den nakledilen benzeri bir rivayette de; “Ye’cüc-Me’cüc 12 kabile idi. Zülkarneyn bunlardan 11 tanesine sedd yaptı. Onlardan bir tanesi seddin dışında kaldı. Bu sebeple bunlara Türk denir.”366 denilmiştir. İşte bunlar gibi rivayetler sebebiyle uzun uzadıya Cengiz Han ve diğer Türk hükümdarlarının tarihte yaptıklarından bahsederek Ye’cüc-Me’cüc'ün Türk olduklarını savunan müfessirlere rastlanmaktadır. Ancak bu düşünceye bazı makul gerekçelerle karşı çıkıldığı görülür. Mesela Ye’cüc-Me’cüc’ün Türkler olduğunu savunan Tantavî’nin görüşlerinin bir kısmını aktararak tenkit eden Prof. Dr. Süleyman Ateş, şunları söyler: “Kur’ân-ı Kerîm’de işaret edilen Ye’cüc-Me’cüc, rivayetlerde yeraldığı gibi Türk boylarından Tatarlar veya Türklerle soy birliği olan Moğollar olamaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm indiği zaman Arapların ve bölgede yaşayan yahudilerin Türk boylarıyla bir münasebetleri yoktu. Hattâ onların varlığından bile haberdar oldukları şüphelidir. Binâenaleyh onlar arasında Türkler aleyhinde böyle olumsuz bir propagandanın yayılmış olması da düşünülemez. Ortadoğu’yu tedirgin eden, Cengiz ve Hülâgû akınlarıdır. Bunlar Peygamber’den birkaç asır sonra olmuştur. İşte Cengiz ve Hülâgû akınlarında saldırgan askerlerin yaptıkları dehşet koparan zulümler, hunharlıklar bölgede bütün bir millete karşı nefret uyandırmış ve Türkler aleyhinde böyle olumsuz propagandalar yayılmasına neden olmuştur... Bunların Türklerle bir ilgisi yoktur. Cengiz ve Hülâgû müslüman değillerdi ama onların torunları müslüman olmuşlar, Hindistan’da büyük bir İslâm imparatorluğu kurmuşlar ve İslâmı yaymışlardır. Her halde İslâmı yayan bir millet Ye’cücMe’cüc olamaz.”367 Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu husus esas itibariyle Zülkarneyn seddinin nerede olduğu mevzusu ile içiçedir. Bu bağlamda Zülkarneyn seddinin 362 Beydâvî, ETET, III/274; Ye'cüc Me'cüc'ün iki kabîle olduğuna dair Huzeyfe'den bir hadîs rivayet edilir: "Ye'cüc bir ümmettir. Me'cüc de bir ümmettir. Her bir ümmet dört yüz bin ümmettir. Onlardan bir adam sulbünden eli silahlı tam bin erkek görmeden ölmez." Cem'u'l-Fevâid, [Taberanî], nu: 9931, V/372. 363 S. Ateş, YKÇT, V, 326. 364 F. Râzî, TKB, XVI/257. 365 İbn Mürdeveyh'den, Âlûsî, RM, XVI/38. 366 Âlûsî, RM, XVI/38. 367 S. Ateş, YKÇT, V/332. 148 ZÜLKARNEYN Kafkasya’da veya Türkistan’ın sonunda olduğunu savunan bütün müfessirler, ister istemez Türklerin Ye’cüc-Me’cüc olduğu kanaatini taşımış olmaktadırlar. Bu görüşe karşı çıkanların ise alternatif bir fikir ileri süremedikleri görülür. (Her ne kadar günümüzde bazı yazarlar Ye’cüc-Me’cüc’ün Çinliler veya Ruslar olabileceği gibi fikirler ortaya atıyorlarsa da bu düşüncenin bir dayanağı yoktur.) Netice itibariyle; gerek Zülkarneyn seddinin yeri ve gerekse Ye’cücMe’cüc’ün kimler olduğu konularında kaynaklarda bulunan görüşlerin birer nakilden ibaret olduğunu söylemek gerekir. Bu hususu en güzel şekilde ifade eden Bediuzzaman Said Nursî, Kadı Beydâvî’nin “Zülkarneyn seddinin Ermenistan ve Azerbeycan dağları arasında bulunduğu”na dair olan görüşünün sadece bir nakilden ibaret olduğunu söylerken şöyle der: “(Zülkarneyn seddinin) Ermeniye ve Azerbeycan Dağlarının mabeyninde (arasında) olan teviline (yorumuna) nazar-ı kat’i ile (kesin gözüyle) bakmak en büyük mantıksızlıktır. Zira esasen nakildir. Hem de tayini Kur’ân’ın medlulü (delillendirdiği bir şey) değildir. Tefsirden sayılmaz. Zira o tevil, âyetin bir kaydının başka bir fenne istinaden (dayanarak) bir teşrihidir (açıklamasıdır).”368 Aslında bu ifadelerle Bediuzzaman Said Nursî, kendisinin üzerinde durduğu Ye’cüc-Me’cüc kavimlerinin Moğol ve Mançur kavimleri olabileceği fikrinin de bir nakilden ibaret olacağına ve bu düşünceye de kesin gözüyle bakılmaması gerektiğine işaret etmektedir. Bu konudaki rivayetleri kısa ve öz şekilde aktararak konuya son noktayı şöyle koyar: “Amma Ye’cüc Me’cüc, bazı müfessir ‘Veled-i Yafes’ten iki kabile’ ve bazı diğer ‘Moğol ve Mançur’ ve bazı dahi ‘akvam-ı şarkıye-i şimalî’ ve bazı dahi ‘Benî-âdemden bir cem'iyyet-i azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir taife' ve bazı dahi ‘Mahluk-ı İlâhîden yerin zahrında veyahut batnında ademî (insan) veya gayr-ı ademî (insan olmayan) bir mahluktur ki kıyamete, böyle nev'i beşerin herc ü mercine sebeb olacaktır.’ Bazı ve bazı ve bazı dediklerini dediler... Nokta-i kat’iyye ve cihet-i ittifakî budur: Ye’eüc-Me’cüc, ehl-i garet ve fesad ve ehl-i hadaret ve medeniyete ecel-i kaza hükmünde iki taife-i mahlukullahtır.”369 Dikkat edilirse Bediuzzaman Said Nursî, Ye’cüc-Me’cüc’ün insan olmayabileceğine dair görüşlerin de bulunduğunu belirttiği gibi, bu konuda ittifak edilen tek hususa işaret ederken, onları “iki insan topluluğu”dur şeklinde ifade etmemiş, “Allah’ın yaratıklarından iki topluluktur” tarzında belirtmiştir. b-Ye’cüc-Me’cüc’ün bozgunculuklarından bıkan kavmin Zülkarneyn’den sedd/südd istemesi Ye’cüc-Me’cüc’ün fesadının, bozgunculuğunun ne manâya geldiği konusunda çeşitli rivayetler vardır. Bazıları onların insanları öldürdüklerini, 368 B. Said Nursî, Muhâkemât, 1. Makale, 6. Mukaddeme, Hatime. 369 B. Said Nursî, Muhâkemat, 1. Makale, 4. Mesele. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 149 memleketi tahrip ettiklerini,370 bazıları insanları yediklerini,371 bazıları da bahar günlerinde çıkıp insanların yeşilliklerini, ekin ve sebzelerini yediklerini372 söylemişlerdir. Zülkarneyn’in karşılaştığı kavim, Zülkarneyn’den kendileri ile Ye’cücMe’cüc arasında “harç”373 (=haraç, vergi) karşılığında bir “sedd/südd” yapmasını istemişlerdir. Müfessirler, buradaki “sedd/südd”374 kelimesine Ye’cüc-Me’cüc’ün o kavme ulaşmasına mâni olacak bir engel olarak manâ vermişlerdir.375 2) Zülkarneyn’in iki bulutsu arasına gittiği düşüncesi çerçevesinde meseleye bakış Ye’cüc-Me’cüc kelimelerinin manâsı, tek millet mi yoksa iki ayrı millet mi olduğu, yeryüzündeki hangi milletler olabileceği, dünyanın neresinde bulundukları, insan olup olmadıkları vb. konularında bulunan görüşler, mâlesef bizi bir neticeye götüremeyecek kadar çok ve mesnedsiz görünmektedir. Zira, olayın aydınlatılması noktasında birincil kaynak konumundaki Kur’ân’da bu hususta ayrıntılı malumat yoktur. Tevrat’ta yeralan konuyla ilgili ifadeler ise, bir manâ bütünlüğü arzetmemektedir.376 Onların âdemoğlu olduğunu bildiren hadîsler bulunmakla birlikte,377 hiç de insana benzemeyen varlıklar şeklinde tasvir edilen hadîslere de rastlamak mümkündür.378 Bu hadîslerin tahliline ve bu konunun detayına burada girmek istemiyoruz. Bu konunun müstakil bir şekilde ele alınması gerektiği inancında olduğumuz için, böyle bir çalışmanın içinde olduğumuzu belirtmekle yetineceğiz. Zülkarneyn’in “iki nebula” arasında bir gezegene gittiği düşüncesi çerçevesinde âyete bakacak olursak; Zülkarneyn’in orada karşılaştığı ve konuşarak anlaşmakta zorluk çektiği akıllı mahluklar, bir yolunu bularak ondan yardım istemişlerdir. Gezegenlerine, yakında bulunan diğer bir gezegende yaşayan Ye’cüc-Me’cüc tarafından saldırıldığını, ücret karşılığı Zülkarneyn’in onlarla aralarına bir engel yapmasını istemişlerdir. (Âyette iki gezegene işaret eden bir ibare olmadığı görülür, ancak, aşağıda gelecek olan “sadefeyn” kelimesi bu manâyı vermeyi gerekli kılmaktadır.) Bu engel, âyette, bizim “sis/bulut” 370 Âlûsî, RM, XVI/39; F. Râzî, TKB, XVl/257. 371 Said ibn Abdülazîz'den rivayetle, Taberî, CB, XVI/12; İbn Ebî Hâtim'in Habib el-Evsâfî'den nakli, Âlûsî, RM, XVI/39. 372 F. Râzî, TKB, XVI/257; Âlûsî, RM, XVI/39. 373 Bu kelimenin okunuşunda ihtilaf vardır. Hamza ve Kisâ'î "harâc" şeklinde "elifle, diğerleri "harc" şeklinde "elifsiz okumuşlardır, bk. S. Ateş, YKÇT, V, 362, 363; İki okuyuşun da aynı manâda olduğunu söyleyenler olmuştur. Ayrı manâda olduğunu söyleyenler ise "harc" okuyuşunun ücret manâsına geldiğini, "harâc" okuyuşunun ise vergi, öşür manâsına olduğunu söylemişlerdir. F. Râzî, TKB, XVI/258; Âlûsî, RM, XVI/39. 374 Bu kelimelerin okunuşunda bulunan ihtilaf için bk. "'Sed/Süd' Kelimeleri" başlığı. 375 Âlûsî, RM, XVI/39. 376 Bir taraftan Tekvîn'de Me'cüc'ün Yafes'in oğlu olduğu söylenirken, Hezekiel bölümünde bu kavram karşımıza Magog olarak çıktığı gibi, Gog'un da onun diyarından olduğu söylenmektedir. Bu kavramların dünyada hangi milletlere işaret ettiği konusunda kesinlemiş bir anlayış yoktur. 377 Cem'u'l-Fevâid [Taberânî], nu: 9930, V/372. 378 Cem'u'l-Fevâid [Taberânî], nu: 9931, V/372. 150 ZÜLKARNEYN manâsı verdiğimiz “sedd/südd” kelimesi ile ifade edilmiştir. Buluttan bir engel nasıl yapılabilir? Bu hususu aşağıda seddin inşâsının ele alınması sırasında detayıyla inceleyeceğiz. E- “Dedi; ‘Rabbimin bana kendisinde imkan sağladığı şey daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de onlarla sizin aranıza redm (kat kat engel) yapayım.’” 1) Müfessirler, Zülkarneyn’in, sahip olduğu gücü, o kavmin teklif ettiği ücretten üstün tuttuğunu düşünmüşlerdir Kendilerine ücret karşılığı “sedd” yapmasını isteyen kavme Zülkarneyn’in cevabı niteliğindeki bu âyette geçen; “mâ mekkennî fîhi rabbî”379 (=Rabbimin bana kendisinde imkan sağladığı şey) ibaresi; makam, saltanat, mâlî kuvvet, nimet, geniş zenginlik manâları380 ile açıklanmaya çalışılmıştır. Zülkarneyn, Allah’ın kendisine verdiği bu imkânların, o kavmin teklif ettiği ücretten daha üstün olduğunu söyleyerek ücreti kabul etmemiştir.381 Onların kendisine ücret vermek yerine bedensel güçle, yani genelin anladığı üzere; “işçi, sanatkâr, araç, gereç temin etmede emrinde hazır bulunarak fiilen”382 yardım etmelerini istemiştir. Yardım ettikleri takdirde Ye’cüc-Me’cüc’le o kavmin arasına bir “redm” (=kat kat engel) yapacağını söylemiştir. Çoğu müfessirin, “sedden büyük engel, sağlam engel”383 anlamını verdiği “redm” kelimesinin ne manâya geldiğini Râzî şöyle izah etmektedir: “Redm kelimesi, sedd, duvar anlamına gelir. Arapça’da ‘kapıyı kapattım’ anlamında ‘redemtü’l-bâbe’ yine, ‘elbisemin yırtığını dikerek tamir ettim, onardım’ manâsında, ‘redemtü’s-sevbe’ denilir. ‘Redm’ kelimesi, ‘sedd’ kelimesinden daha fazla kullanılır. ‘Üzerine yamalar vurulmuş’ anlamındaki ‘sevbü mürdüm’ tabiri bu köktendir.”384 2) Zülkarneyn kendisine verilen “sebeb”i o kavmin vereceği ücretten üstün tutmuştur Genellikle “Rabbimin beni içinde tuttuğu imkân ve güç” şeklinde anlaşılan, “mâ mekkennî fihî Rabbî” ibaresinde dikkati çekmek istediğimiz bir husus bulunmaktadır: 379 "Mekkennî" kelimesini, İbn Kesîr "mekkenenî" şeklinde, diğerleri "mekkennî" şeklinde okumuşlardır. S. Ateş, YKÇT, V, 363. 380 F. Râzî, TKB, XVI/258; Âlûsî, RM, XVI/40; E. H. Yazır, HDKD, V/392; İbn Kesîr, TKA, X/5081. 381 İbn Kesir, TKA, X/5081. 382 E. H. Yazır, HDKD, V/392; Ayrıca "Bana, mal yardımında bulunun da, o malı bu önemli işe sarfedeyim. Yoksa kendim için sizden mal istemiyorum." şeklinde anlayanlar da olmuştur, bk. F. Râzî, TKB, XVl/258. 383 Beydâvî, ETET, III, 274; E. H. Yazır, HDKD, V/392; Âlûsî, RM, XVl/40; Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/580. 384 F. Râzî, TKB, XVI/258; Beydâvî, "sevbü müreddem" şeklinde, "üst üste yamanmış elbise" manâsı vermektedir, Beydâvî, ETET, III, 274. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 151 Kehf Sûresi 84. âyette; “Biz ona yeryüzünde imkân sağladık ve ona herşeyden bir sebeb verdik.” buyrulmuştur. Âyette açıkça ifade edildiği üzere, ona imkan sağlanmıştır da, “sebeb”i elde etmiştir. Değişik bir ifade ile, Zülkarneyn’e “sebeb”i elde etmesi için imkan sağlanmıştır. Konumuz olan âyette ise, kendilerine ücret karşılığı “sedd/südd” yapmasını isteyen kavme Zülkarneyn; “Rabbimin bana kendisinde imkan sağladığı şey(?) daha üstündür.” diyerek Allah’ın kendisine verdiği şeyi kasdetmektedir. Şu halde, Zülkarneyn’in o kavmin teklif ettiği ücretten üstün tuttuğu şey, “sebeb” olmalıdır. Cümlenin Arapça yapısı içinde bunu ifade edecek olursak, konumuz olan âyette geçen “mâ” (=şey) edatı, 84. âyette geçen “sebeb” kelimesine dönmektedir. Ayrıca, âyette geçen “mekkene” fiiline verilecek bir diğer manâ ile bu cümleyi farklı bir şekilde anlamamız da mümkündür. “Mekkene” fiilinin, Kur’ân’da, esas itibariyle “imkan vermek” ve “yerleştirmek” manâlarında kullanıldığı görülür. “Onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkânları verdik.”385 “Sizi yeryüzünde yerleştirdik”386 gibi âyetlerle bu hususu örneklendirebiliriz. “Yerleştirme” veya “imkan sağlama” şeklinde cümlenin gelişine göre anlam verilebilen “mekkene” fiilinin, âyette geçen “mâ mekkennî fîhi” (= bana imkan sağladığı şey) ibaresinde “yerleştirme” manâsına anlaşılması halinde, âyeti; “Rabbimin beni içine yerleştirdiği şey, daha üstündür.” şeklinde ifade edebiliriz. Şu halde iki hususu birleştirecek olursak; “Zülkarneyn’e verilen ‘sebeb’ (yâni onun uzaklara gitmesine vasıta olan şey) Allah’ın Zülkarneyn’i içine yerleştirdiği şeydir.” dememiz mümkün olabilir. İşte, Zülkarneyn kendisine verilen bu vasıtanın, o kavmin vereceği ücretten çok üstün olduğunu söylemektedir. Öyle ya, gökyüzünde dilediği yere gitmesine yarayan bir vasıtası olan kimse için, para nasıl değer ifade edebilir! Bu âyet-i kerimede üzerinde durmak istediğimiz diğer bir husus da, “redm” kelimesidir. Zülkarneyn’den yardım isteyen kavim, ondan “sedd/südd” yapmasını istemiş, buna mukabil Zülkarneyn, “redm” yapacağını söylemiştir. “Bulut/sis” manâsına da gelen “sedd/südd” kelimesinin, Kur’ân’da geçtiği dört yerde de bu manâ ile anlaşılmasının daha uygun göründüğüne temas etmiştik. “Redm” kelimesine ise lûgâtte; “engel, perde, sedd, duvar” gibi manâlar verildiği gibi, ayrıca “kesintisiz, deliksiz” anlamına geldiği de söylenmektedir. Lisânü’l-Arab’da bu manâda; “sihâbun mürdimün”387 şeklinde “kesiksiz/deliksiz bulut” örneği verilmektedir. Ayrıca, müfessirlerin de işaret ettiği üzere, “redeme” fiilinin “yamamak” anlamından hareketle “redm”e; “kat kat” manâsını vermek de 385 En'âm Sûresi 6/6. 386 A'râf Sûresi 7/10 387 İbn Manzûr, "Redeme", Lisânu'l-Arab. 152 ZÜLKARNEYN mümkündür. Âlûsî bu hususu şöyle ifade eder: “Denilir ki: ‘kat kat bulut’ yâni, birbiri üzerine binmiş yoğun bulut.”388 Yukarıdaki açıklamalar dikkate alınacak olursa bu kelime, özellikle bulut için, “kesintisiz/deliksiz” veya “kat kat” şeklinde kullanılmaktadır. Şu halde; “Yardım talebinde bulunan o kavim, Zülkarneyn’den Ye’cücMe’cüc kavminin gökten gelen saldırısına karşı kendilerine buluttan/gazdan bir kalkan yapmasını isteyince, o da onlara, buluttan değil, kat kat buluttan bir kalkan yapacağını söylemiştir.” diyebiliriz. Allahu Te’âlâ Zülkarneyn’in bu kalkanı inşâ edişini ve dolayısıyla kalkanın mâhiyetini devam eden âyette şöyle bildirmiştir: َٓ ﱣ ُ ُ ْ َ َ � ُ ن ُ َ َ � َ ط َ تﱣٓ َ َ ٰ َ ْ فَ ﱠ َ َ ْ ف ط ت ن ﻗﺎل اﻧﻔﺨﻮا ﺣى ِ ﻮي ز�ﺮ اﻟﺤ ِﺪ اﺗ ِ ي � �ﺪ ﺣى ِاذا ﺳﺎوى ﺑ ين اﻟﺼﺪﻓ ي � ْ ْ � َ ْ ْ � َٓ َ َ � ُ َ ۙ � َ َ � ُ ف ﺮاط ﻮي اﻓ ��غ ﻋﻠ� ِﻪ ِﻗﻄ ِاذا ﺟﻌﻠﻪ ﻧﺎرا ﻗﺎل اﺗ ِ ي F- “’Bana demir kütleleri getirin!’ (dedi) iki sadefin arası eşit olunca, ‘Körükleyin’ dedi. Onu ateş haline koyunca da ‘Getirin bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim.’ diye seslendi” 1) Müfessirlerin görüşleri a- “’Bana demir kütleleri gelirin!’ (dedi). İki dağın arası eşit olunca, ‘Körükleyin!’ dedi.” Zülkarneyn, kendisine yardım eden kimselere “zübere’l-hadîd”i getirmelerini söylemektedir. “Hadîd” kelimesi lûgâtte “demir”; çoğul olan “züber” kelimesinin tekili “zübre” ise, “omuz, yele, büyük parça, demir parçası” anlamlarına gelmektedir. Genel kanaat; âyette geçen ve okunuşunda ihtilaf bulunan “züber”389 kelimesinin “büyük parçalar, büyük kütleler”390 manâsına olduğu yönündedir. Böylece “zübere’l-hadîd”e, “demir kütleleri, demir blokları”391 denilmiştir. Şayet okunuşundaki ihtilaf gözönüne alınarak “zübre’lhadîd” şeklinde kabul edilecek olursa, “büyük demir blok” manâsı vermek de mümkündür. Ancak, müfessirlerin geneli, Zülkarneyn’in demir kerpiçlerden duvar ördüğü kanaatinde olduklarından “zübere’l-hadîd” (= demir kütleleri) şeklindeki okunuşu tercih etmişlerdir.392 Diğer bir husus da; “âtûnî zübere’l-hadîd” (=bana demir kütlelerini verin) ibaresinde bulunan “âtûnî” (=bana verin) kelimesinin, bazı âlimlerce “âtunî" 388 Âlûsî, RM, XVI/40. 389 "Züber" kelimesini çoğunluk "Züber"; Hasan "Zübür"; İbn Mes'ûd ve İbn Kays "Zübr" şeklinde okumuşlardır. S. Ateş, YKÇT, V/363. 390 Beydâvî, ETET, III/274; Âlûsî, RM, XVI/40; Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/581. 391 F. Râzî, TKB, XVI/259; Çoğu meal ve tefsirde bu şekilde manâ verildiği görülmektedir. 392 İbn Kesîr, TKA, X/5080; E. H. Yazır, HDKD, V/393. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 153 (=bana getirin) şeklinde okunmuş olmasıdır.393 İki okunuş şeklinin birbirine yakın manâyı ifâde etmesi sebebi ile, âyetin bütününün anlaşılmasında önemli bir farklılık meydana gelmemektedir. Daha sonra âyette; “hattâ izâ sâvâ beyne’s-sadefeyn” (=iki dağın arası eşit olunca) buyrulmuştur. İbarede bulunan “sâvâ” (=eşit oldu) kelimesini, “sevvâ” (=eşit kıldı) şeklinde okuyanlar da bulunmaktadır.394 Müfessirlerin; “Zülkarneyn’in iki dağın arasını demir bloklarla doldurarak tesviye ettiği” düşüncesinde oldukları dikkate alınacak olursa, bu şekildeki anlayış için “sevvâ” (=eşit kıldı) okunuşunun daha uygun olduğu görülür. Ne var ki, bu kelime çoğunluk tarafından “sâvâ” şeklinde okunmuştur. Âyetin aynı ibaresindeki diğer bir kelime de; “sadefeyn”395 (= iki uç/iki taraf/birbirine meyl eden iki şey) kelimesidir. Bu kelimenin manâsı konusunda ise müfessirlerin kesin bir kanaate varamadıkları görülür: Meselâ, Elmalılı, bu kelime hakkında şunları söyler: “İki sadef, karşılıklı iki baş veya iki yanı meydana getiren iki eğik ki; buna iki dağ, iki dağın tepeleri veya tepeleriyle kenarları arasındaki yanları, yani yamaçları demişlerse de, o kavim ile Ye’cüc-Me’cüc arasında seddin bir sınırını oluşturan karşılıklı iki uç veya sedde konulan kütlelerin bitiştirilecek yanları demek de olabilir.”396 “Sadefeyn” kelimesinin tekili olan “sadef” kelimesinin, esas itibariyle “meyl” (=eğilmek/dönmek/sapmak) manâsına geldiğine işaret eden Beydâvî ise, iki cismin birbirine meyl etmesi için aralarında mesafe olması gerektiğini, “sadef”in karşı karşıya geliş için tesadüfü ifade ettiğini söyler.397 Fakat Beydâvî, âyete verdiği ilk manâda, “sadefeyn” kelimesinin “iki dağın iki yanı”nı ifade ettiğini belirtir. Kelimeye verilen bu manâ bütün müfessirler tarafından benimsenmişse de, âyetin anlaşılmasında bir problemi de beraberinde getirmiştir. İki dağın arasının eşit olması mümkün müdür? Mümkünse nasıl? Müfessirler bu sorunun cevabını; “iki dağın arası eşit olunca” ibaresinden önce bir hazf cümlesi, yâni söylenmemiş bir cümle olduğunu kabul ederek vermeye çalışmışlardır.398 Buna göre bu iki cümle, (aşağıda parantez içindeki) bir aracümle ile şöylece anlaşılmaktadır: “Bana demir kütleleri getirin! (dedi, onlar da getirdiler, Zülkarneyn, onları iki dağın arası doluncaya kadar üst üste koydu) İki dağın arası eşit olunca, 393 Çoğunluk, "âtûnî" (=bana verin); Ebubekir ve Âsim ise "i'tûnî" (=bana getirin) şeklinde okumuşlardır, bk. Âlûsî, RM, KVI/40; Râzî, Hamza'nın "i'tûnî" okuduğunu söyler, bk. F. Râzî, TKB, XVI/259; "Bana verin" şeklindeki okuyuş neticesi; "bana mülkiyet olarak verin" gibi anlayanlar oldu ise de itibar görmemiştir. 394 Çoğunluk "sâvâ" şeklinde okurken; İbn Mes'ûd, İbn Abbas ve Katâde "sevvâ" şeklinde okumuşlardır, bk. YKÇT, V/363. 395 Ebu Bekir "sudfeyn"; Ubey ve Basralılar "sudufeyn"; diğerleri "sadefeyn"; İbn Mes'ud "cebeleyn" şeklinde okumuşlardır, bk. S. Ateş, YKÇT, V/364. 396 E. H. Yazır, HDKD, V/392. 397 Beydâvî, ETET, III/274; Sadece bu kelimenin kök olarak "meyl"den geldiği hususunda bk. Âlûsî, RM, XVI/40; Ayrıca bk. İbn Manzûr, "Sadefe", Lisânü'l-Arab. 398 F. Râzî, TKB, XVI/259; Âlûsî, RM, XVI/40; Beydâvî, ETET, III/274 154 ZÜLKARNEYN ‘körükleyin’ dedi.”399 Halbuki, âyette, Zülkarneyn’in demir blokları üst üste koyduğuna, iki dağın arasına yığdığına dair bir ibare yoktur. Cümle kuruluşu bakımından da, söylenmemiş bir hazf cümlesinin bulunduğuna işaret edecek, zamir gibi bir emmâre veya benzeri şey de bulunmamaktadır. Ancak, müfessirlerin görüşleri, yani Zülkarneyn’in iki dağın arasına demirden bir duvar inşâ ettiği düşüncesi, böyle bir hazf cümlesini gerekli kılmıştır. b- “Onu ateş haline koyunca da, 'Getirin ‘bana, üzerine erimiş bakır/katran dökeyim’ diye seslendi.” Âyetin bir önceki ibaresinde olduğu gibi bu ibarede de “âtûnî” (=bana verin) kelimesinin okunuşunda ihtilaf edildiği görülmektedir.400 Bu sebeple sözkonusu kelimeyi, “bana getirin” veya “bana verin” şeklinde anlamak mümkündür. Âyetteki diğer bir husus da, Zülkarneyn’in kızgın demir üzerine döktüğü maddeyi ifade eden “kıtr” (=eriyik/erimiş bakır/katran) kelimesine verilen manâ ile alâkalıdır. Bazıları, “kıtr”ın bakır olduğunu söylerlerken,401 kök manâsı “damlayan/akıcı/eriyik” olan bu kelimenin, “bakır eriyiği, kurşun eriyiği, demir eriyiği” manâlarına geldiğine de işaret edilmiştir.402 Müfessirlerin geneli ise, bu âyette “bakır eriyiği” manâsına kullanıldığını düşünmektedirler. Ayrıca, Prof. Dr. Süleyman Ateş mealinde doğrudan “erimiş katran”, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk de “erimiş bakır/katran” şeklinde ifade ederek, “kıtr” kelimesinin diğer bir manâsı üzerinde durmuşlardır. Bu hususu aşağıda yeniden ele alacağız. Kısacası müfessirlere göre; Zülkarneyn, iki dağın arasında demir kütlelerini üst üste yığmış, demir bloklar dağların zivresiyle eşit hale gelince de, demir kütlelerin arasına veya kenarlarına yığdığı odunları yakmış ve kendisine yardım edenlerden ateşi körüklemelerini istemiştir. Körüklenen ateş, demir kütlelerini kor haline getirince de, Zülkarneyn, üzerine erimiş bakır dökerek seddin inşâsını tamamlamıştır.403 Müfessirler, bu şekilde demirle bakır karışımın(tunç)dan yapılan duvarın mukavemetinin daha güçlü olduğunu ileri sürerek “aşılamaz sedd” anlayışına açıklık getirmeye çalışmışlardır.404 Ayrıca, bu mâhiyetteki bir seddin inşâsını insan aklının almadığı da düşünülmüş, dolayısıyla 399 Böyle bir ibare her hangi bir tefsir kitabında bulunmamakla birlikte, âlimlerin söylediklerinin genelinden anlaşılan budur. 400 Çoğunluk "âtûnî" (=bana verin); Ebûbekir ve Hamza "i'tunî" (=bana getirin) şeklinde okumuşlardır. Ebubekir'in her iki şekilde okuduğu rivayet edildiği gibi ayrıca "îtûnî" şeklinde vasi hemzesini kesre olarak, ikinci hemzeyi "yâ" ile okuduğu da rivayet edilmektedir. S. Ateş, YKÇT, V/363. 401 İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Dahhâk, Katâde ve Süddî. bk. İbn Kesîr, TKA, X/581. 402 Âlûsî, RM, XVI/40. 403 Bu anlayışı bazı nüanslarla şu eserlerde görmek mümkündür: Beydâvî, ETET, III/274; İbn Kesîr, TKA, X/5081; F. Razî, TKB, XVI/259; Âlûsî, RM, XVI/40, 41; K. M. Vehbi, HB, VIII/3173; E. H. Yazır, HDKD, V/393; S. Kutub, FZK, lX/468; I. H. Bursevî, RB, IV/153; 404 S. Kutub, FZK, XI/468; K. M. Vehbi, HB, VIII/3173. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 155 seddin demir tuğlalardan yapılmadığını, kayalarla inşâ edilerek, demirlerle perçinlendiğini, aradaki boşlukların kapatılabilmesi içinde üzerine erimiş bakır döküldüğünü söyleyenler de olmuştur.405 Müfessirler, Zülkarneyn Seddi’ni, demir tuğlalı, bakır sıvalı, kilometrelerce uzunlukta, metrelerce yükseklik ve genişlikte bir sedd olarak düşünmüşlerdir. c- Zülkarneyn Seddi bazı müfessirlere göre bir mucizedir Yüzbinlerce ton demirin iki dağın arasına yığılarak ateşle kızdırılması, körüklerle kor haline getirilmesi ve kor haline gelince de, üzerine erimiş bakır dökülerek demir kütlelerinin arasındaki boşlukların kapatılması; bazı âlimlerce insan gücünü aşan bir teknik olarak değerlendirilmiştir. Eski çağlarda böyle bir şeyin gerçekleştirilmiş olması, bu seddin yapımının bir mucize olduğunu düşündürmüştür. Meselâ Elmalılı, böyle bir seddin inşâsını akıl ölçülerine vururken şunları söylemektedir: “Fakat ifadenin görünüşü bundan çok yüksek bir sanat ve işleme bağlı olan demir tuğlalı, bakır sıvalı öyle bir bina tasvir etmektedir ki, zamanımızda çok 405 Beydâvî, ETET, III/275; Ayrıca bk. Âlûsî, RM, XV1/41. 156 ZÜLKARNEYN ilerlemiş olan sanat ve sanayi vasıtaları ile bile onu imal etmeyi düşünmek zordur. Demir kütlelerinden bir dağ ördürüp de, körükleyerek tamamını bir ateş haline getirdikten sonra üzerine erimiş bakır dökmek, şüphesiz korkunç bir işlemdir. Acaba eski medeniyette demircilik böyle dehşetli bir ateşi idare edecek, böyle büyük bir işlemi yapabilecek kadar yükselmiş miydi?”406 Râzî de aynı hususa dikkat çekmektedir: “Bil ki, bu kesin bir mucizedir. Çünkü böyle çok olan demir parçaları körüklenip ateş gibi olunca, hiçbir canlı ona yaklaşamaz. Halbuki onu körüklemek, ancak ona yakın olmakla mümkündür. Binâenaleyh, Allahu Te’âlâ sanki, bu büyük sıcaklığın tesirini o demirleri körükleyen insanların bedenlerinden uzaklaştırmıştır.”407 Bazı müfessirler, seddin bu anlayış içindeki imkânsızlığına dikkat çekerek inşâya mucize gözü ile bakarken, bazıları seddin inşâ tekniği üzerinde hiç durmamış, bazıları ise uzaktan borular vasıtasıyla ateşin körüklenebileceğini, günümüzdeki top dökümü gibi hususlar gözönüne alındığında konunun anlaşılabileceğini savunmuşlardır.408 Burada bir hususu hatırlatmak istiyoruz; Zülkarneyn Seddi’ne mucize olarak bakan müfessirlerimiz, o seddi klasik anlayış içinde, demir tuğlalı, bakır sıvalı, kilometrelerce uzunlukta, metrelerce yükseklik ve genişlikte bir duvar olarak düşünmeleri sebebiyle böyle bir kanaate varmaktadırlar. Şayet seddin yapısı onların tasavvurlarındaki gibi bir şey değilse, o takdirde bu seddi mucize eseri olarak değil, ilim eseri olarak düşünmek zorundayız. d- Zülkarneyn Seddi dünyadaki sedd’lerden hangisine uymaktadır? “’Seddeyn/Süddeyn’ konusundaki görüşler” başlığı altında Zülkarneyn’in üçüncü seyahatini nereye yaptığı üzerinde dururken bu hususa kısmen temas etmiştik. Burada, Zülkarneyn’in inşâ ettiği seddin yeryüzünde bulunan sedlerden hangisi olabileceğine dair ortaya atılan görüşleri ele almak istiyoruz. Kaynaklarda Zülkarneyn Seddi konusunda bazı hadîs ve rivayetlere rastlansa da, bu rivayetlerin hiç biri muteber hadîs kitaplarında yeralmamaktadır. Meselâ; İbn Kesîr, Katâde’den şu rivayeti nakletmektedir: “Bir adam Hz. Peygamber’e: ‘Ey Allah’ın Resulü, ben Ye’cüc-Me’cüc’ün seddini gördüm.’ demiş. Hz. Peygamber; ‘Onu bize anlat!’ deyince; ‘Mürekkeplenmiş elbise gibi bir siyah yol, bir kızıl yol!’ demiş. Hz. Peygamber; ‘Sen onu görmüşsün!’ buyurmuş. Bu hadîs mürseldir.”409 Zülkarneyn Seddi’nin nerede olduğu konusunda çok muhtelif rivayet ve görüşlerin bulunduğu ve fakat hiç birisinin üzerinde ittifak edilemediği görülmekle beraber; bu konuda belli başlı dört görüş üzerinde durulmaktadır: 406 E. H. Yazır, HDKD, V/393. 407 F. Râzî, TKB, XV/259; Ayrıca hemen hemen aynı ifâdelerle bk. Beydâvî, ETET, III/274. 408 K. M. Vehbi, HB, Vlll/3173. 409 İbn Kesîr, TKA, X/5081. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 157 Derbend Seddi (=Bâbülebvâb) Derbend Seddi, Kafkasya’da Dağistan bölgesinde Tiflis’in 296 km. doğusundaki Derbend kenti yakınında bulunan, taştan bir duvardır. Bu seddin Nuşirevan tarafından inşâ edildiği rivayet edilir. Hazar kavminin saldırılarından korunmak maksadıyla yapıldığı söylenen sedde, Araplar “Bâbü’l-ebvâb”, Türkler ise “Demirkapı” demişlerdir. Osmanlı Devleti sınırları içinde yeralmış olan bu bölgenin, 1722’de Deli Petro tarafından zabtedildiği, 6 sene sonra da Nadir Şah tarafından alındığı, 1813’de ise yeniden Ruslara terk edildiği kaynaklarda yeralmaktadır.410 Bu konuda İbn Kesîr tarafından bir rivayet nakledilmektedir: “Halîfe Vâsık, iktidarı döneminde, bazı emirlerini bir akıncı birliği ile beraber seddi görmek üzere gönderdi. Burayı görüp anlatmalarını ve yerini tesbit etmelerini bildirdi. Onlar, ülkelerden ülkelere, krallıklardan krallıklara geçtiler ve nihayet oraya vardılar. Yapısının demirden, bakırdan olduğunu gördüler ve dediler ki: ‘Orada büyük bir kapı bulunmaktadır, üzerinde de büyük kilitler. Oradaki burçlardan birisinde, kerpiçler ve işçilerin kalıntılarını gördüler. Onun yanında komşu krallıklardan bekçiler bulunduğunu gördüler. Bu seddin fevkalâde yüksek ve erişilmez olduğunu, ona ve çevresindeki dağlara güç yetirilemiyeceğini bildirdiler. Sonra ülkelerine döndüler. Gidişleri ile dönüşleri arası iki seneden fazlaydı. Orada acayip, garâyip şeyler gördüler.”411 Çoğu müfessir tarafından Derbend Seddi’nin anlatıldığı bir haber şeklinde düşünülen bu rivayete işaret eden Mevdûdî, konuyla ilgili ayrıca şu açıklamaları yapmaktadır: “Bu duvar Dağıstan ve Karadeniz’le Hazar Denizi arasında yeralan Kafkasya'nın iki şehri olan Derbend ve Daryal arasına inşâ edilmiştir. Karadeniz ve Daryal arasında, aralarını büyük bir ordunun geçemeyeceği derin vadilerin ayırdığı yüksek dağlar vardır. Fakat Derbend ile Daryal arasında bu tür dağlar yoktur, geçitler geniştir ve geçit veren cinstendir. Eski çağlarda kuzeyden gelen vahşi ve göçebe kabileler güneydeki toprakları bu geçitlerden yararlanarak istila ederlerdi. Bu akınlardan tedirgin olan Pers kralları, korunmak için 50 mil uzunluğu, 29 fit yüksekliği, 10 fit genişliği olan bir duvar yapmak zorunda kaldılar. Bu duvarın kalıntıları bugün bile görülebilir. Bu duvarı ilk önce kimin yaptırdığı tarihî olarak tespit edilememiştir. Fakat müslüman tarihçiler ve coğrafyacılar bu duvarı Zülkarneyn’e isnad ederler. Çünkü bu duvarın kalıntıları Kur’ân’da anlatılanlara benzemektedir.”412 Mevdûdî gibi Zülkarneyn ’in İran hükümdarı Kuruş olduğu görüşünü 410 Ş. Sami, "Derbend", Kâmûsu'l-Alâm, III/3138. 411 İbn Kesîr, TKA, X/5082; ÂIûsî, bu haberin yalan olduğuna dair olan kanaatini açıkça belirtmektedir. ÂIûsî, RM, XVI/42; Ayrıca, bu rivayette anlatılan seddin Çin Seddi olduğu söylenmiştir, bk. Tantâvî’den naklen, S, Ateş, YKÇT, V, 325. 412 Mevdûdî, TK, III/107. 158 ZÜLKARNEYN savunan Nûru’l-Hakk Tenvir de, bu seddin Kuruş’a ait olduğunu ispat etmeye çalışmıştır. Ona göre, Hazar Denizi’nin kuzeyinde bulunan Sitler (=Siythiens)413 güney kavimlerine saldırmışlardır. Sitlerin bu saldırılarından korunmak amacıyla İranlılar tarafından Kazvin Denizi ile dağlar arasında kurulan bu seddin yüksekliği 29 ayak, genişliği 10 ayak, uzunluğu 50 mildir.414 I. Dârâ zamanında burada böyle bir seddin olmadığını kaynaklardan iktibaslarla ispata yönelen Tenvir, sonuç olarak bu seddin Kuruş tarafından inşâ edildiğini ortaya koymaya çalışmıştır.415 Zülkarneyn’in I. Dârâ olduğu kanaatini taşıyan çağdaş Hind bilginlerinden Şiblî en-Nu’mânî’nin de, bu görüşü savunduğu söylenmektedir. Ancak ona göre Derbend Seddi’ni inşâ eden Fars kralı I. Dârâ’dır.416 Zülkarneyn üzerinde en kapsamlı çalışmalardan birini yapan Ebu’l-Kelam Âzâd ise, bu seddi Zülkarneyn seddi olarak kabul etmemiştir. Derbend seddinin taştan yapıldığını söyleyen Âzâd, bu seddin Nûşirevân’a veya Makedonyalı İskender’e nisbet edildiğini, fakat bu konuda bir delil olmadığını ifade eder.417 Elmalık H. Yazır da, böyle bir görüş bulunduğunu, ancak bu seddin harab olması sebebiyle Kur’ân’da anlatılan sedde benzemediği söyler.418 Daryal (Darial, Dariel) Seddi Bu sedd, Kafkas Dağları’nda bulunan ve en büyük geçit olarak tarif edilen Daryal Geçidi’nde419 Kazbek Dağı’nın doğusunda, Terek Nehri’nin doğduğu yerin yakınındadır. Eskiler bu geçide; Kafkas Kapıları adını vermişlerdir.420 Bu görüşü savunan Ebu’l-Kelam Âzâd; Kuruş tarafından demirden inşâ edilen bu seddin, günümüz atlaslarında Viladi Kiyokz ile Tiflis kentleri arasında gösterildiğini söyler. “Kuruş Deresi” veya “Kuruş Güzergâhı” şeklinde isimlendirilen bu sedde; Ermeniler “Behâk Gurâî” veya “Kâbân Gurâî”, Gürcüler ise “Demirkapı” demişlerdir. Miladî ilk asırda yaşayan Yahudi Seyyah Yusuf, altıncı asırda yaşayan tarihçi Procopius ve ayrıca M. 528 yılında yaşayan Romalı komutan Bolisarius bu seddi görenlerdendir. M. 1557’de bölgeye gelen Anthorde Jenkinson’un bu hususu teyit etmesi gibi, XVIII. asırda yapılan haritalar da bunu göstermektedir.421 Daryal Geçidi’nde bulunan demir sedd kalıntılarının, Zülkarneyn seddi olduğunu ispata çalışan Âzâd, bu hususta başkaca teferruat da vermektedir. Ona göre, demirden yapılmış olan Daryal Seddi, Kur’ân’da 413 Bu kavmin İskitler olduğunu sanıyoruz. İskitlerin M. Ö. VIII. yüzyılda, Kafkaslar'ın güneyine saldırdıkları kaynaklarda yer almaktadır, bk. "İskitler", Büyük Larousse, XI/5794. 414 Nûru'l-Hakk Tenvîr, agm., s. 178, 179.; Seddin ölçülerini, Britanya Ansiklopedisi'nın "Derbend" maddesinden nakleder. 415 Nûru'l-Hakk Tenvîr, agm., s. 180, 181. 416 S. Ateş, YKÇT, V, 325. 417 Ebu'l-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/3, s. 32. 418 E. H. Yazır, HDKD, V/394. 419 Ş. Sami, "Daryal", Kamusu'I-Âlâm, III/2088 420 "Daryal Geçidi" Büyük Larousse, VI/2899, 421 Ebu'I-Kelâm Âzâd, agm., c. 1/3, s. 32, 33. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 159 anlatılan Zülkarneyn seddine, bu seddin yakınındaki taştan yapılmış Derbend Seddi’nden daha çok benzemektedir. Ne var ki bu sedd de, Kur’ân’daki sedde mahiyet bakımından benzese de, aşılamayacağı konusundaki taahhüd açısından benzememektedir. Çünkü yüzyıllar önce harab olup gitmiştir. Çin seddi "Müfessirlerin Çin seddi üzerinde durmaları, tarih kitaplarındaki Zülkarneyn seddinin tariflerinden kaynaklanmıştır.” diyebiliriz. Meselâ seddin boyutları konusundaki bir rivayette; Seddin uzunluğunun 100 fersah (500 km.), genişliğinin 50 zira’ (=yaklaşık 37 m.), yüksekliğinin 100 zira’ (=yaklaşık 74 m.) olduğu söylenmektedir.422 Bu ve buna benzer rivayetleri doğru kabul etmek pek makul görünmüyorsa da, müfessirlerin bakış açılarının zâten bu boyutlarda bir seddi zorunlu kıldığına da işaret etmeden geçemeyeceğiz. Çünkü müfessirlere göre bu sedd bozguncu bir kavmin önüne veya değişik bir ifade ile bir ülkenin sınırına boydan boya çekilmiş çok büyük bir sedd olmalı, hem de günümüze kadar ayakta kalmalıdır. Böyle tek sedd görülmüştür o da, Çin Seddi’dir. Ansiklopediler 6000 km.’lik bu seddin ilk inşâ edilen 2000 km’lik bölümünün Çin imparatoru Şi Huangdi (M.Ö. 221-210) tarafından yapıldığını kaydetmektedir.423 Bazı âlimlerin Zülkarneyn’in, Çin Seddi’ni inşâ eden Çin imparatoru olabileceğini savundukları ve bu fikre şiddetle karşı çıkıldığı görülür.424 Bu görüş itibar edilecek bir görüş değildir. Fakat yine de Çin Seddi’ni inşâ eden imparator üzerinde durmaksızın, seddin üzerinde duran âlimlere rastlanmaktadır. Bunlardan birisi Bediuzzaman Said Nursî’dir: “Hattâ rûy-i zeminin en meşhur seddi ve kaç günlük uzak bir mesafe tutan Sedd-i Çin’i, Kur’ân lisanıyla Ye’-cüc-Me’cüc’ün ve tâbir-i diğerle tarih lisanında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zîrüzeber eden ve Himalaya Dağlarının arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harap eden akvâmı vahşiye ve garetkâr milletlerin Hint ve Çin'deki akvâm-ı mazlumeye tecavüzlerini durdurmak için, o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı …”425 Her ne kadar B. Said Nursî Çin seddi konusunda bunları söylüyorsa da, esas itibariyle bu kanaatte olduğu söylenemez. Zira, onun bunu bir ihtimal olarak verdiği, daha sonra Derbend Seddi’nden de bir ihtimal olarak bahsetmesinden anlaşılmaktadır. Bu şekilde bir ihtimal olarak da olsa Çin seddinden bahseden bir başka âlim de Elmalılı merhumdur: 422 Beydâvî, ETET, III/274; Ayrıca, ölçülerin çevirisi için bk. Ş. Sami, "Fersah", Kâmûs'i Türkî; "Zira", Turkish and English Lexicon. 423 "Cinler" Büyük Larousse, Vl/2713, "Çin Seddi" age., Vl/2735. 424 Bu konuda müstakil çalışmalar olduğu görülmektedir. Seyyid Ahmed Hân tarafından yazılan makalede (İzâletü Gayn an Kıssati Zilkarneyn, 1890) Zülkarneyn'în Çin seddini inşa eden Çin imparatoru Şi Huangdi olduğu savunulmuştur. Bu makaleye Mevlânâ Abdülhakk ed-Dehlevî tarafından "İzâletü't-Reyn an Kıssati Zilkarneyn" ismindeki makale ile karşı çıkılmıştır. Selmân Âbid en-Nedvî, age., s. 20. 425 B. Said Nursî, Lem'alar, 16. Lem'a, "İkinci Sualiniz". 160 ZÜLKARNEYN “Bunlardan başka doğuda Çin seddi, batıda Bâbü’l-Ebvâb meşhur olduğuna göre iki sedden maksat, bunların olması daha açıktır denilebilir. Her ne kadar Zülkarneyn’in zamanında bunlar henüz bulunmuyorsa da Kur’ân’ın inişi sırasında bulunmaları ve meşhur olmaları tanımlama için yeterli olabilir. Bu şekilde bu iki sedd arasından maksat, Türkistan olması gerekir. Bu da bundan sonraki kavim hakkında zikr edilecek rivayete uygun oluyor.”426 Elmalılı, bu konudaki görüşünün esasını ise şöyle ifade eder: “Çin seddinin, hicretten dokuz asır kadar önce dördüncü Çin sülalesi devrinde, kuzeyden Moğol ve Tatarların saldırılarına karşı yapılmış olduğu tarihî bir bilgi olarak naklediliyor ve büyük eserlerin en büyüklerinden sayılıyorsa da yapılmasından fazla bir zaman geçmeden aşılmış, geçilmiş olan bu seddin sağlamlığının ve yapılış şeklinin, Kur’ân’da zikredilen vasıflara uygun olmadığı anlaşılıyor.”427 Âlûsî de; İbn Said’in yeryüzünde bir yer tarif ettiğini, bu yerin de Çin’de bulunduğunu (Çin Seddi olduğunu) söyler. Ancak bu seddin, iki dağ arasında bulunmaması, Zülkarneyn tarafından inşâ edilmemiş olması ve Kur’'ân’da anlatılan vasıflara uymaması sebepleri ile Zülkarneyn’in inşâ ettiği sedd olamayacağını belirtir.428 Yeryüzünde Zülkarneyn Seddi’nin vasıflarını taşıyan bir sedd yoktur. Müfessirlerin anlayışları doğrultusunda ifade edecek olursak, Zülkarneyn seddi; demir tuğlalı, bakır sıvalı, metrelerce yükseklikte, kilometrelerce uzunluğunda bir sedd olmalıdır. Böyle bir seddin varlığı ise ne duyulmuştur, ne görülmüştür. Elmalılı Hamdi Yazır yukarıdaki görüşlere temas ettikten sonra bu düşüncesini şöyle ifade eder: “Doğrusu Kur’ân’daki vasıflar, ikisine (Çin Seddi ve Derbend Seddi) de uygun olmadığı gibi, diğer yerlerde bilinebilen seddlerin de hiçbirine uymuyor.”429 2) Yeni bir bakış açısıyla Zülkarneyn Seddi a- “’Bana büyük bir demir blok getirin!’ (dedi).” Zülkarneyn, süddün/duvarın/kalkanın inşâsına başlarken ilk önce “zübere’lhadîd” (=demir bloklar) veya okunuştaki ihtilaf dikkate alınırsa “zübrel-hadîd” (= büyük bir demir blok) istemektedir. Zülkarneyn’in yapacağı ameliyeye başlamadan önce bir hazırlık safhasını ifâde eden bu ibare, her ne kadar Kehf Sûresi 96. âyetin ilk cümlesi ise de, 95. âyetteki Zülkarneyn’in sözünün devamı olması sebebiyle, birlikte düşünülmesi gerekmektedir: 426 E. H. Yazır, HDKD, V/390-391. 427 age., V/394. 428 Âlûsî, RM, XVI/37. 429 E. H. Yazır, HDKD, V/394. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 161 “’Rabbimin bana kendisinde imkan sağladığı şey, daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de, onlarla sizin aranıza kat kat engel yapayım. (Haydi) bana büyük bir demir blok getirin!’ dedi.” Burada altını çizmek istediğimiz istediğimiz husus; âyette, Zülkarneyn’in -müfessirlerin düşündüklerinin aksine- demir blokları üst üste yığdığının değil, sadece hazırlattığının, ortaya getirttiğinin bildirildiğidir. b- “İki sadefin arası eşit olunca; ‘Körükleyin’ dedi.” Âyetin bu ibaresinde; “iki sadefin arası eşit olunca” Zülkarneyn’in ‘Körükleyin!’ dediği bildirilmektedir. Şu halde, -metnin zahirinden anlaşıldığı üzere- Zülkarneyn büyük bir demir blok veya bloklar hazırlattıktan sonra beklemiştir. Bu bekleyiş, “iki sadefin arası eşit olana kadar sürmüştür. Bu eşit oluştan kasıt ne olabilir; bunu belirleyebilmek için ilk önce “iki sadefin ne manâya gelebileceği üzerinde durmak gerekecektir: Tekili “sadef olan ve müfessirler tarafından “iki dağın iki yanı” şeklinde manâ verilen “sadefeyn” (=iki sadef) kelimesi ile ilgili tesbit edebildiğimiz hususlar şunlardır: 1- “Sadef kelimesinin türediği “sadefe” fiilinin, Kur’ân-ı Kerim’de, En’âm Sûresi 46. âyette 1 ve 157. âyette 3 defa geçtiği ve “yüz çevirmek, dönmek” manâlarında kullanıldığı görülür: En’âm Sûresi 157. âyette şöyle buyrulur: “..Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kim olabilir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü, azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.” Şu halde “sadefe” fiili esas itibariyle “dönüşü” ifade etmektedir. Bu açıdan, ikil bir kelime olan “sadefeyn” kelimesinin dönen iki cisme işaret ettiği söylenebilir. Ancak, “sadefe” fiilinin bir oluş ifade ettiği düşünülecek olursa, “sadefeyn”in doğrudan bu iki cismin kendisini değil, dönüşleri esnasında meydana gelen bir durumu anlattığı ortaya çıkmaktadır. Yani, birbirine bakan iki cisimden birinin, diğerinden yüzünü çevirmesi ile oluşan yeni konumu ile eski konumu arasındaki sapmayı, açıyı, eğimi ifade eder. Bu bağlamda, Lisânü'lArab’'da “sadef” kelimesine “eğik” manâsı verildiğini de belirtebiliriz. Bu sebepledir ki müfessirler de, “sadefeyn”e sadece “iki dağ” dememişler, “iki dağın birbirine tesadüf eden yüzlerindeki eğik” demişlerdir. 2- “Sadef” kelimesi lûgâtte -müfessirlerin de işaret ettikleri gibi- “meyl” (=eğilmek / sapmak / dönmek) manâsına gelmektedir.430 “Meyl” kelimesinin ise -Arapça’da özel bir terim olarak- hem günümüz modern astronomisinde, hem de eski astronomide “declination” manâsına kullanıldığı anlaşılmaktadır.431 430 İbn Manzûr, “Sadefe”, Lisânü'l-Arab. 431 Ahmed Riyad Turkî, "Declination", el-Mu'cemu'l-llmiyyi'l-Musavvar, s. 151; Ayrıca, "meyl" kelimesi "Declination of heavenly a body." (=Bir gök cisminin deklinasyonu) şeklinde açıklanmaktadır, bk. "meyl", Redhouse. 162 ZÜLKARNEYN 3- Kaynaklarda bir gök cisminin deklinasyonu; “Bu cismin gök ekvatorundan kuzeye (pozitif) veya güneye (negatif) doğru olan açısal uzaklığıdır.”432 şeklinde tarif edilir. Kısacası, bir gök cisminin, gök ekvatorundan yüksekliğini ifade eder. İki gök cisminin deklinasyonun eşit olması demek, aynı yükseklikte, aynı seviyede bulunmaları demektir. Bütün bunlar gözönüne alınacak olursa, “iki sadefin arası eşit olunca” ibaresini şu şekillerde ifade edebiliriz: - Dönen iki cismin aynı düzleme (karşı karşıya) gelmesi,. - Birbirine meyl eden, yani birbirinden uzaklaşabilen ve birbirine yaklaşabilen iki cismin, karşı karşıya gelmesi, aynı düzlemde bulunmaları, - Birbirine meyl eden iki cismin birbirine tesadüf eden yüzlerindeki eğimlerin çakışması, aynı düzleme gelmesi. - İki gök cisminin deklinasyonlarının eşit hale gelmesi. Şu halde “sadefeyn” kelimesi; “dönen”, “meyl eden (yaklaşıp uzaklaşabilen)”, “birbirine tesadüf eden yüzlerinde eğim bulunan”, “önceki konumu ile sonraki konumu arasında açı/eğim/mesafe olan” iki cismi ifade etmektedir. Bütün bunlar gözönüne alındığında; “iki sadef”ten kasdedilenin, esas itibariyle “iki gezegen” olduğunu söylememiz mümkündür. Peki, bu şekilde iki gezegenin aynı düzleme, karşı karşıya gelmeleri mümkün müdür? Y Gezegeni A Güneşi X Gezegeni B Güneşi Aynı merkez etrafında dönen A ve B güneşlerinden oluşan bir çift yıldız sistemi düşünecek olursak, A güneşi etrafında dönen X gezegeni ile B güneşi etrafında dönen Y gezegeninin birbirine yaklaşacakları ve birbirinden uzaklaşacaklarını söyleyebiliriz. Gezegenlerin bu dönüşleri esnasında belirli periyotlarla karşı karşıya gelmeleri, aynı düzlemde bulunmaları -güneşleri 432 "Deklinasyon”, Uzay Ansiklopedisi, s. 55. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 163 etrafındaki dönüş sürelerine bağlı olarak- imkan dahilindedir. Şu halde, “iki sadefin arası eşit olunca” ibaresine, “iki gezegen aynı düzleme (karşı karşıya) gelince” şeklinde manâ verebiliriz. Bu durumda; “Zülkarneyn’in seddi inşâ etmek için demir blokları hazırlattıktan sonra bekleyişi, iki gezegen karşı karşıya/aynı düzleme gelene kadar sürmüş, bu hal vuku bulunca da demir blokları kızdırmaları için onlardan körüklemelerini isteyerek işe başlamıştır.” diyebiliriz. c- “Onu ateş haline koyunca da; ‘Getirin bana, üzerine erimiş katran dökeyim!’ diye seslendi.” Zülkarneyn, demir blok (veya bloklar) kor haline gelince, üzerine “kıtr” dökerek seddin inşâsını tamamlamıştır. Müfessirler tarafından bakır eriyiği şeklinde anlaşılan “kıtr” kelimesi lûgâtte; damla, su damlası, göz yaşı damlası, eriyik manâlarına gelen bir kelimedir. Özel manâda, bakır, demir gibi mâdenlerin eriyiğini ifade ettiği bilindiğine433 göre, akıcı bir maden olan ham petrol için de kullanılabileceği anlaşılmaktadır. Ayrıca “katran” şeklinde zaten bu manâda olduğu malumdur. Diğer âyetlerde geçen “kıtr” kelimelerinin hangi manâda kullanıldığını inceleyerek, Zülkarneyn’in kızgın demir üzerine döktüğü maddeye Kur’ân ışığında bakabiliriz: Kur’ân’da “kıtr” kelimesi, konumuz olan Kehf Sûresi 96. âyet dışında; İbrahim Sûresi 50. ve Sebe Sûresi 12. âyetlerde geçmektedir. İbrahim Sûresi 50: Cehennemliklerin kıyamet günündeki elbiselerinin sıfatı olarak “kıtrânin” şeklinde kullanılmıştır. Müfessirler tarafından “bakır eriyiği” veya “katran” manâsına olabileceği söylenmişse de, çoğunluğun “katran” anlamını tercih edildiği görülür.434 İbn Abbâs’ın “kıtr”, “anin” şeklinde ayrı okuduğu rivayet edilen kelime,435 bu haliyle “sıcak eriyik”, “sıcak bakır”, “sıcak katran” manâlarına gelebilmektedir. Bu âyet konusunda Prof. Dr. Süleyman Ateş şunları söyler: “Müfessirler bu kelimeyi bakır olarak tefsir ederlerse de, kelimenin dilde asıl anlamı katran, yani zifttir. Bu anlam bizce siyaka daha uygundur. Zira eritilmiş ziftten elbise yapılması, azabın korkunçluğunu belirtme yanında vâkıaya uygundur. Ziftten elbise yapılabilir. Bugün yapılan naylon türü giysilerin, kumaşların temel maddesi, vaktiyle katran diye ifade edilen petrol ve onun bir ürünü olan zifttir.” Sebe Sûresi 12: Bu âyette Hz. Süleyman (a.s.) için; “Ona kıtr pınarı akıttık!” buyrulmaktadır. Müfessirlerin genel kanaati “kıtr” kelimesinin burada 433 "Kıtr", Tâcü'l-Arûs. 434 İbn Kesîr, TKA, VIII/4359; Ayrıca Zemahşerî, "bakır" veya "tunç" manâsı vermiştir, bk. Zemahşerî, KŞF, II/546; Elmafılı "katran" manâsına geldiği kanaatindedir, bk. E. H. Yazır, HDKD, V/185-186. 435 "Kıtr", Tâcü'l-Arûs. 436 S. Ateş, YKÇT, V/49. 164 ZÜLKARNEYN bakır eriyiği olduğu yönündedir.437 Oysa günümüzdeki bazı âlimlerin düşündükleri gibi, Hz. Süleyman’a bakır eriyiğinden bir pınar değil, katran pınarı verilmiş olması daha makul görünmektedir.438 Çünkü, ham petrolün, günümüzde petrol rezervi yüksek olan Arap ülkelerinde toprağa çok yakın bulunduğu, bazı dağların altındaki mağaralarda ise açıkta aktığı bilinmektedir. Ürdün vadisi katran yataklarının en tanınan katran yatakları olduğu ve Lut Gölü kenarında Katran Gölü bulunduğu da kaynaklarda belirtilmiştir. Şu halde “kıtr” kelimesinin lûgât manâsı itibariyle ve Kur’ân’ın ona yüklediği manâya göre, “katran” olarak manâlandırılması daha uygundur. Dolayısıyla Zülkarneyn’in kızgın demir üzerine “katran” döktüğü anlaşılmaktadır. d- Seddin inşâsını günümüzde nasıl anlayabiliriz? Kor halindeki demir üzerine katran dökülmesi ile oluşacak engelin, mîmârî bir engel olması doğrusu çok mantıklı görünmemektedir. Bu tarif, daha ziyâde kimyevî bir ayrıştırmaya işaret eder gibidir. Çünkü kor halindeki demir üzerine dökülen katranın yanacağı ve kaba tabiriyle bir duman yükseleceği aşikârdır. Burada sanırız katran ve demir hakkında bilgi vermek yerinde olacaktır. 1535 C°’de eridiği bilinen demirin, 800-1500 C°’de kor haline geldiği anlaşılmaktadır. Demir, kimyada, bilhassa kızıl dereceye getirildiğinde en iyi katalizörlerden biri olarak kabul edilmektedir.439 Yani bazı bileşikleri ayrıştırmada kullanılmaktadır. 437 İbn Kesîr, TKA, XII/6632; E. H. Yazır, HDKD, VI/355. 438 Prof. Dr. Süleyman Ateş ve Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk'ün mealleri. 439 "Demir", Büyük Larousse, VI/2989. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 165 Katran’ın lûgâtte; ham neft, akıcı bitüm şeklinde tanımlandığı görülür. Bitüm ise kaynaklarda; “Yüksek molekül kütleli hidrokarbonlar ile hidrojen ve karbonca çok zengin organik maddelerin doğal ya da yapay karışımı.”440 şeklinde tarif edilir. Kısacası katran; hidrojen ve karbonca zengin hidrokarbon şeklinde tanımlanabilir. Kaynaklar hidrokarbonlardan yanıcı gazların üretilebileceğini söylemektedirler. Bu işleme “Gazlaştırma” adı verilir. Aslında gazlaştırma, sadece hidrokarbonlardan değil, karbon içeren madenlerden yanıcı gaz elde etme yöntemi olarak bilinmektedir.441 Hidrokarbonlardan yüksek sıcaklıkta karbonmonoksit, metan, hidrojen gibi gazlar elde etmek mümkün olmaktadır. Ancak, bu gazların yoğunluğu, ayrıştırma esnasında ortama etki eden faktörlere göre değişebilmektedir. Yapılan işlem esnasında doğrudan hava körüklenmesi ile karbonmonoksit oranı artarken, arı oksijen körüklenmesi ile ise metan gazı yoğunlukla üretilebilmektedir. Fakat şurası muhakkak ki, karbon ve hidrojenden oluşan katranın yüksek sıcaklığa uğratılması ile, karbonun yanarak bol miktarda hidrojen üretilebileceği görülmektedir. Âyette Zülkarneyn'in kızgın demir üzerine katran dökerek seddi inşa ettiği bildirilir. Âyetin zahiri dikkate alındığında, seddin, mimari bir tarzla değil, kimyevî bir aynştırma sonucu meydana geldiği anlaşılmaktadır. 440 "Bitüm", Büyük Larousse, IV/1707. 441 "Gazlaştırma", Büyük Larousse, IX/4440. 166 ZÜLKARNEYN Zülkarneyn’in hazırlamış olduğu düzenek bunlardan hangisini üretmek için kurulmuştur; aynı anda birden fazla gaz ortaya çıkarmak için mi; bu konuda bir şey söylemek oldukça zordur. Ancak, Zülkarneyn’in “südd” (= bulut, sis) yapacağını değil de, “redm” (=kat kat bulut) yapacağını söylemesi, birden fazla gaz çeşidinden katmanlar oluşturduğuna işaret eder gibidir. Böylece “südd” (=gazdan engel) oluşmuştur. e- Gaz katmanlarının aşılamaz bir engel teşkil etmesi Zülkarneyn, saldırıya uğrayan kavmin gezegeni üzerinde mi; yoksa Ye’cüc-Me’cüc kavminin gezegeni üzerinde mi gazdan bir tabaka oluşturmuştur? Bir sonraki âyette, Ye’cüc-Me’cüc’ün, Zülkarneyn’in inşâ ettiği seddi delemedikleri ve aşamadıkları bildirildiğine göre, bu gazdan engelin onların yaşadıkları gezegen üzerinde olması gerekmektedir. Öyleyse, Zülkarneyn’in, saldırıya uğrayan kavmin yaşadığı gezegenin üzerinde ürettiği havadan hafif yanıcı gazlar, nasıl olur da Ye’cüc-Me’cüc kavminin yaşadığı gezegenin üzerinde tabaka oluşturabilir? Acaba bir gezegende üretilen hidrojenin, o gezegenden daha büyük yakındaki diğer gezegen etrafında katman oluşturması mümkün müdür? Bu noktada birkaç hususa daha işaret ederek sorunun cevabını bulmaya çalışalım: Bilinen en hafif gaz olan hidrojenin özgül kütlesi, 0.071 gr/cm3 iken, diğer hafif bir gaz olan Metan’ın özgül kütlesi 0.554 gr/cm3’dür. Sözkonusu iki gaz gibi havadan hafif gazlara, atmosfer içinde doğal ortamlarda rastlanmamaktadır. Çünkü bu gazlar, özgül kütlelerinin havadan hafif olması sebebiyle atmosferin üst katmanlarına doğru yükselir, hatta üzerinde bulunduğu gezegenin kaçış hızı küçükse, atmosferden de kurtularak gezegenler arası ortama yayılırlar.442 Ayrıca, şayet çekim gücünden kurtuldukları gezegene yakın daha büyük bir gezegen veya yıldız varsa, onun etrafında toplanırlar. Ancak, böyle bir durum, pek çok etkenin mevcudiyetine bağlı olarak ortaya çıkabilecek bir sonuçsa da, olabilirlikten uzak değildir. (Kaldı ki, Dünyamızda canlıların yaşayabilecekleri bir ortamın oluşması için gerekli olan şartlar da -Dünyanın Güneş’ten uzaklığı, atmosferi etrafında tutabilecek büyüklükte olması vs. gibi- enine boyuna düşünüldüğünde, gerçekleşmesi oldukça zor ihtimaller olarak görünmektedir.) Yukarıda “İki sadefin arası eşit olunca; ‘Körükleyin’ dedi.” ibaresinin açıklaması sırasında verdiğimiz örneği tekrar hatırlayacak olursak: A Güneş’i ve B Güneşi’nden müteşekkil, aynı merkez etrafında dönen bir Çift Yıldız düşünmüştük. Şimdi, A Güneşi’nin çekimindeki X gezegenini saldırıya uğrayan kavmin gezegeni olarak ve B Güneşi’nin çekimindeki Y gezegenini de Ye’cüc - Me’cüc’ün yaşadığı gezegen olarak kabul edelim. 442 "Atmosfer", Uzay Ansiklopedisi, s. 25. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 167 Y Gezegeni A Güneşi X Gezegeni B Güneşi Yukarıda da izah ettiğimiz gibi, bu iki gezegenin kendi güneşleri etrafında dönerken belli bir süre birbirlerine en yakın konumdan geçmeleri imkan dahilindedir. İki gezegen arasındaki mesafenin; küçük gezegen olan X gezegeninde üretilecek olan hafif gazların, büyük gezegen olan Y gezegeni üzerine akmasını sağlayacak kadar yakın; küçük gezegende bulunan atmosferin tamamının, büyük gezegen üzerinde toplanmasına müsaade etmeyecek kadar uzak olması gerekmektedir. İki gezegenin kaçış hızları da, küçük gezegenden büyük gezegene sadece hafif gazların akmasını sağlayacak oranda bulunmalıdır. Ayrıca gezegenlerin güneşlerinin de olaya etki etmeyecek kadar uzakta olmaları veya uygun uzaklıkta bulunmaları zaruri görünmektedir. Kısacası, bu şekilde havadan hafif yanıcı gazların Y gezegeninin etrafında katman oluşturması mümkün görünüyorsa da, burada zikrettiğimiz şartların dışında pek çok şarta bağlı olduğu da muhakkaktır. Saldırıya Uğrayan Kavmin Gezegeni Ye’cüc-Me’cüc’ün Gezegeni 168 ZÜLKARNEYN Konuyu baştan itibaren kısaca şöyle özetleyebiliriz: Zülkarneyn, iki nebula arasında bulunan iki gezegenden birine gitmiş, oradakiler, diğer gezegende bulunan Ye’cüc-Me’cüc’ün kendilerine saldırdıklarını söyleyerek, Zülkarneyn’den o gezegenle kendi gezegenleri arasına para karşılığında gazdan bir engel yapmasını istemişlerdir. O da onlara; “Allah’ın kendisine nasib ettiği şeyin onların vereceği paradan üstün olduğunu, kendisine bedensel güçle yardım etmeleri şartıyla iki gezegen arasına kat kat engel yapacağını” söyleyerek, onlardan büyük bir demir blok veya bloklar hazırlamalarını istemiştir. İki gezegen karşı karşıya gelince de, demir blokları kızdırmış, üzerine katran dökerek, yoğun şekilde hidrojen, metan gibi -veya oradaki gezegenin şartlarına göre bilemediğimiz başka türde- havadan hafif yanıcı gazlar üretmeye başlamıştır. Belki de bu üretim yüzlerce demir blok üzerinde aynı anda günlerce sürmüştür. Böylece üretilen bu gazlar atmosferin üst tabakalarına doğru yükselmeye başlamış, nihayet gezegenin atmosferinin üst tabakalarından da ayrılarak, Ye’cücMe’cüc’ün yaşadığı gezegenin etrafında bir katman oluşturmuştur. Bu işlemin ne kadar sürdüğü; oradaki iki gezengenin arasındaki mesafeye, gezegenlerin çekimlerine, kurtulma hızlarına v.s. gibi birçok etkene bağlıdır. Bu şekilde bir gezegen etrafında havadan hafif yanıcı gazlarla oluşturulan katman, o gezegenden çıkmaya engel midir; bu hususta sadece Dünyamızda bulunan şartları gözönüne alarak bir şeyler söylemek oldukça zordur. Yalnızca şunu söyleyebiliriz ki: O gezegende bulunan şartlar, Zülkarneyn’in yapmış olduğu bu gazdan katmanı orada yaşayanların aşmasına müsaade etmemiştir. Nitekim, Allahu Te’âlâ buyurmuştur: ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 169 G- “Artık, onu aşmaya da güç getiremediler, delmeye de güç yetiremediler” 1) Müfessirlere göre sedd; yüksek olduğu için aşılamamış, kaim olduğu için delinememiştir Âyette, Ye’cüc-Me’cüc’ün Zülkarneyn’in inşâ ettiği sedd karşısında âciz kaldığı; “onu aşmaya güç yetiremediler, delmeye de güç yetiremediler” şeklinde ifade edilmiş, onların sedd sebebiyle bulundukları yerden çıkamadıkları bildirilmiştir. “Onu aşmaya güç yetiremediler” ibaresinde, “güç yetiremediler” şeklinde ifade edilen “feme’stâ’û” kelimesinin okunuşunda ihtilaf bulunmaktadır.443 Çoğunluk tarafından kelimenin aslında bulunan “te” harfinin okunuştaki güçlükten dolayı hazf edildiği (söylenmediği) görüşü savunulmuştur. Buna göre “feme’stetâ’û” ibaresi, “feme’stâ’û” şeklinde okunmaktadır.444 Müfessirler, âyetin bütününün ifade ettiği manâyı izah ederlerken, genellikle seddin sağlamlığının ve boyutlarının üzerinde durmuşlardır. Meselâ Âlûsî, Ye’cüc-Me’cüc’ün, yüksek olması ve pürüzsüz olması sebebi ile bu sedde tırmanamadıklarını ifade etmektedir. Bu bağlamda, seddin yüksekliğinin 100 zira’ (=74 m.), 1000 zira’ (=740 m.), 800 zira’ (=592 m.); genişliğinin 50 zira’ (=37 m.) olduğuna dair rivayetler bulunduğunu nakleder.445 Müfessirler, âyetin tefsiri sırasında konuyla ilgili birkaç hadîs bulunduğuna da dikkat çekmektedirler. Bu konuda İbn Kesîr, Ahm’ed ibn Hanbel ve Tirmizî’nin naklettiklerini söylediği bir hadîs üzerinde durur. İbn Kesîr’in isnadını sağlam bulduğu, fakat âyetteki “delemediler” ifadesiyle çeliştiği gerekçesiyle Hz. Peygamber’e ref’ini münker gördüğü bu hadîs şöyledir: “Ye’cüc-Me’cüc her gün seddi kazarlar. Nihayet Güneş’in ışınlarını görmeye başladıkları zaman, başlarında bulunan adam der ki: ‘Dönün, kalanı yarın kazacaksınız.’ Onlar dönerler. Ertesi gün geldiklerinde daha sağlam olduğunu görürler. Nihayet, süreleri yaklaşınca ve Allah Te’âlâ onları insanların üzerine göndermek isteyince, kazmaya koyulurlar. Güneş’in ışınlarını görmeye başladıklarında, başlarında olan adam kendilerine; ‘Dönün, kalan kısmı Allah isterse yarın kazarsınız.’ der. Ve sözüne ‘İnşâallah’ kelimesini ekler. Onlar ertesi gün döndüklerinde, o seddi bıraktıkları şekilde bulurlar. Kazarlar ve oradan insanlara saldırırlar. Suları kuşatırlar. Onlara karşı insanlar kalelerine çekilirler. Onlar, oklarını göğe fırlatırlar ve döndüğünde üzerinde kan gibi bir şey görürler. Derler ki: ‘Yeryüzünün halkını ve üstümüzde bulunan gökyüzünün halkını kahrettik.’ Bunun üzerine Allah Te’âlâ, Neğefâ denilen ve develerin burnuna 443 Hamza, "feme'sttâ'û" şeklinde "ti" harfini şeddeli; Ebûbekir, "feme'stâ'û" şeklinde "sin" harfini "sad" olarak; diğerleri ise, "feme's-tâ'û" şeklinde "te" harfini hazf ederek okumuşlardır. S. Ateş, YKÇT, V/364; Ayrıca, A'meş'in "feme'stetâ'û" şeklinde kelimenin aslıyla okuduğu rivayet edilir, bk. Âlûsî, RM, XVI/41. 444 Âlûsî, RM, XVI/41; F. Râzî, TKB, XVI/260. 445 Âlûsî, RM, XVI/41. 170 ZÜLKARNEYN yerleşen böceği onların üzerlerine gönderir de, kendilerini öldürür. Rasûlullah (s.a.v) buyurdu ki: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; yeryüzündeki canlılar onların etlerini ve kanlarını içerek semiz birer varlık haline gelirler.”446 İbn Kesîr, sahîh olduğu üzerinde özellikle durduğu, Buhârî ve Müslim’in ortak olarak Peygamberimiz (s.a.v.)’in eşi Zeyneb binti Cahş’tan naklettikleri şu hadîsi de zikreder: “Resûlullah (s.a.v.) birgün korkmuş vaziyette odaya girdi. Şöyle diyordu: ‘Lâ ilahe illallah, yaklaşan belâdan Arabın vay hâline. Bugün Ye’cüc-Me’cüc’ün seddinden şöyle bir gedik açıldı.’ Baş parmağı ile şehâdet parmağını halka yaparak gösterdi. ‘Ey Allah’ın Resulü, yani içimizde sâlih kimseler olduğu halde toptan helak mı olacağız?’ dedim. ‘Evet’ dedi, ‘Fenalıklar artarsa öyle olur.”447 Birinci hadîsi Ebû Hüreyre'nin Ka’b el-Ahbâr’dan almış olabileceği kanaatinde olan İbn Kesîr, iki hadîsin manâlarının uyuşmadığını düşünmektedir. Çünkü birinci hadîste seddin aşıldığı anlatılırken, ikincisinde sadece bir delik açıldığı bildirilmiştir. Ancak yukarıdaki birinci hadîsin seddin aşıldığına dair değil, seddin zamanı gelince nasıl aşılacağına dair olduğu düşünülecek olursa, hadîslerin pek de çatıştıkları söylenemez. Özetle söyleyecek olursak; bu âyet konusunda müfessirler, Ye’cücMe’cüc’ün, Zülkarneyn seddini yüksek olması sebebiyle aşamadıkları, sağlam ve kaim olması sebebiyle delemedikleri kanaatindedirler. 2) Dünyada aşılamayan ve delinemeyen sedd kalmamıştır Dünyamızda bulunan aşılamaz ve delinemez bir sedd! Bu mümkün mü? Bu soruya en güzel cevabı veren Elmalılı, klasik anlayışı tenkit edercesine, âyete âdeta yeni bir gözle bakmaktadır: “Halbuki ne yüksek dağlar aşılmış, ne sağlam istihkamlar delinmiştir.”448 Bu cevap âyete karşı söylenmiş bir söz değil; Zülkarneyn’in seddi konusunda bulunan klasik bakış açısına karşı aklın yetmezliğinin ifadesidir. Bunu da şöyle vurgulamaktadır: “Demek ki bunun sırrı, Zülkarneyn’in döktüğü akıcı maddedeydi. Demek ki o, normal bir madde değil, ilâhî bir kuvvetti.”449 Elmalılı merhumun bu sözleri, bizim Zülkarneyn seddini gazdan bir katman şeklindeki anlayışımızı bir kat daha güçlendirmektedir. Âyette; “Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.” buyrulmuştur. Şu halde Ye’cüc-Me’cüc, gezegenleri etrafındaki bu gaz katmanının bir yanında bir delik arayarak onu 446 İbn Kesîr, TKA, X/5082-83; Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bu hadîs için ayrıca bk. Kütüb-i Sitte, [Tirmizî, Tefsir, Kehf, (3151); İbn-i Mâce, Fiten 33, (4080)], II/510. 447 Kütüb-i Sitte, [Buhârî, Enbiya 7, Menâkıb 20, Fiten 4, 28; Müslim, Fiten 1, (2880); Tirmizî, Fiten 23, (2188)], II/507; İbn Kesîr, TKA, X/5084. 448 E. H. Yazır, HDKD, V/393. 449 E. H. Yazır, HDKD, V/393. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 171 aşmaya çalışmışlar, ancak böyle bir delik bulamadıklarından oradan çıkmaya muvaffak olamamışlardır. Daha sonra da, içinden geçmeyi denemişler, bu denemelerinde de başarıya ulaşamamışlardır. Fakat bir gün gelip, bu seddin tabiî bir sebeple ortadan kalkacağına bir sonraki âyette işaret edilmektedir. H- “Dedi; ‘Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yok eder. Ve Rabbimin vaadi haktır.’” 1) Müfessirlerin görüşleri Çoğuna göre, Zülkarneyn kıssası âyetlerinin sonuncusu olarak kabul edilen bu âyet, Zülkarneyn’in o kavme söylediği bir sözü bize bildirmektedir. Zülkarneyn, seddi tamamlamış, sonra oradakilere, bunun Allah’ın bir rahmeti olduğunu söylemiştir. Okunuşunda ihtilaf bulunan “hazâ rahmetün”450 (=bu bir rahmettir) ibaresindeki “hazâ” (=bu) kelimesinin, neye işaret ettiği konusunda iki görüş bulunmaktadır. Bir görüşe göre “hazâ” (= bu) kelimesi, “sedd”e; diğer görüşe göre ise “seddin yapılmasındaki kudrete” işaret etmektedir.451 Bu açıdan âyeti; “Bu sedd, Rabbimden bir rahmettir.” veya “Bu seddi yapma gücü, Rabbimden bir rahmettir.” şeklinde anlamak mümkün olmaktadır. Bu konudaki genel kanaat İbn-i Kesîr’in şu ifadesiyle özetlenebilir; “[Allah] insanlara rahmetinden [dolayı], Ye’cüc-Me’cüc ile insanların arasına bir engel koymuş ve onların yeryüzüne dağılıp dünyayı fesada vermelerini önlemiştir.”452 Zülkarneyn’in oradakilere, “Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder.” dediği bildirilmektedir. Buradaki “vaad”in ne olduğu konusunda da iki görüş vardır. Bir görüşe göre bu “vaad”den kasıt, Ye’cüc-Me’cüc’ün seddinin yıkıldığı gün; diğer görüşe göre ise, kıyamet günüdür. Beydâvî iki şekilde anlamanın da mümkün olduğunu belirtmektedir.453 Bazı müfessirler buradaki “vaad”i doğrudan kıyamet günü şeklinde anlarlarken,454 bazıları da kıyamet saatinin yaklaşması olarak kabul etmektedirler.455 Zira Ye’cüc-Me’cüc’ün seddinin yıkıldığı gün, kıyametin yaklaştığının alâmeti olarak bilinmektedir. Bu hususun Enbiya Sûresi 96. âyette bildirildiğine işaret eden Elmalılı, zikredilen âyetin mealini vererek şöyle der: “’Nihayet, Ye’cüc-Me’cüc’ün (Seddleri) açılıp da her dere ve tepeden boşaldıklarında.’ âyetinin sırrı belirip Ye’cüc-Me’cüc çıkacak, yeryüzünün düzeni bozulacak, kıyamet kopacaktır.”456 450 "Çoğunluk "hazâ rahmetin"; İbn Ebî 'Able "hâzihî rahmetin"; Übey "hazâ ni'metün" şeklinde okumuşlardır, bk. S. Ateş, YKÇT, V/364. 451 Beydâvî, ETET, III/275; Ayrıca bk. F. Râzî, TKB, XV/260; Âlûsî, RM, XVI/42. 452 İbn Kesîr, TKA, X/5084. 453 Beydâvî, ETET, XI/275; Ayrıca, Âlûsî "kıyamet saati" görüşünü tercih eder, Âlûsî, RM, XVI/42; 454 Mevdûdî, TK, III/199; S. Kutub, FZK, IX/471. 455 F. Râzî, TKB, XV/260; Sâbûnî, 57", II/207. 456 E. H. Yazır, HDKD, V/393. 172 ZÜLKARNEYN Allahu Te’âlâ “vaad” gelince, seddin yıkılacağını bize okunuşunda ihtilaf bulunan “dekk”457 kelimesi ile bildirmektedir. “Dekk” kelimesi, çoğunluğun anlayışına göre “yerle aynı seviyeye gelmek” manasınadır.458 Böylelikle müfessirler kendi bakış açıları gereği “seddin dekk olması”nı, büyükçe bir duvarın yıkılarak bulunduğu yerin dümdüz olması şeklinde açıklamaya çalışmışlardır. 2) Yeni bir bakış açısı a- “Bu Rabbimden bir rahmettir.” Zülkarneyn, Ye’cüc-Me’cüc tarafından aşılamayan ve delinemeyen bu seddi “Allah’ın bir rahmeti” olarak tanımlamaktadır. “Rahmet” kelimesi lûgâtte, “esirgeme” ve "merhamet" manâlarına gelmektedir. Kur'ân’da defalarca kullanılan bu kelime, Allah’ın inananlara bu dünyada veya âhirette merhametini ifade ettiği gibi,459 bu dünyada insanların istifadesine sunulan şeyler manâsına da kullanılmıştır. Meselâ âyetlerde Kur’ân460 ve Tevrat461 birer rahmet olarak tanımlanmakta, insanların doğru yolu bulmaları için indirildikleri bildirilmektedir. Bilhassa; gece, yağmur, bitkilerin yeşermesi, toprağın canlanması gibi kâinat düzeni içinde cereyan eden ve insanların istifadesine sunulan şeylerin Kur’ân tarafından “rahmet” olarak tanımlandığı görülür: “O ki, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci gönderir. Nihayet onlar, ağır ağır bulutları yüklenince, onu ölü bir ülkeye yollarız; onunla su indirir ve türlü türlü meyvalar çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Herhalde bundan ibret alırsınız.”462 “Rahmetinden dolayı sizin için geceyi ve gündüzü var etti, ki geceleyin dinlenesiniz ve (gündüzün) Allah’ın lütfunu arayasınız ve (Allah’ın nimetine) şükredesiniz.”463 Şu halde, Kur’ân’da “rahmet”, insanın istifadesine sunulan tabiat hâdiselerine de delalet etmektedir. Bu kabilden nice şeyler vardır ki, belki de henüz bazılarının varlığından bile haberdar değiliz, insanoğlu kainattaki düzenin inceliklerini kavradıkça, yeni yeni keşifler yapmakta ve “Allah’ın rahmet hazinesi’nin farkına varmaktadır. Meselâ; Edison’un ampulü keşfetmesi, onun bir buluşu olmakla birlikte, böyle bir fizik kaidesinin olması Allah’ın rahmeti olarak karşımıza çıkmaktadır. 457 Hamza, Kisâ'î ve halef "dekkâ'e" şeklinde; diğerleri "dekken" şeklinde okumuşlardır, bk. S. Ateş, YKÇT, V/364. 458 Beydâvî, ETET, 111/275; F. Râzî, TKB, XV/260; Âlûsî, RM, XVI/32; Sâbûnî, ST, 11/207; Ebu's-Suûd Efendi, İRAS, V/583. 459 Tevbe Sûresi 9/99. 460 Yûnus Sûresi 10/57, Nahi Sûresi 16/64. 461 Ahkaf Sûresi 46/12. 462 A'râf Sûresi 7/57. 463 Kasas Sûresi 28/77. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 173 Zülkarneyn’in o gezegenin etrafına gazdan bir katman oluşturmasından sonra; “Bu Rabbimden bir rahmettir!” demesi de, seddin aşılamamasını sağlayan fizik kaidelerinin bulunduğuna işaret eder gibidir. Bu açıdan âyeti şöyle anlamamızda bir sakınca yoktur sanırız: “Bu (seddin aşılamaması) Allah’ın kainatta yarattığı kaidelerdendir.” Kısacası bu sedd, insanları Ye’cüc-Me’cüc’ün şerrinden bir süre koruyacak olması sebebiyle “rahmet” şeklinde ifade edilmiş olabileceği gibi, Allah’ın insanların hizmetine sunduğu tabiat kaidelerine işaret etmek maksadıyla da “rahmet” şeklinde tanımlanmış olabilir. Âyete bu açıdan bakılacak olursa, seddin aşılamamasmm temel sebebinin tabiat kaideleri olduğunu, seddin fizik kaideler üzere bina edildiğini söyleyebiliriz. b- “Rabbimin vaadi gelince.” Burada, âyette geçen “vaad”i, “kıyametin yaklaşması” şeklinde anlayan müfessirlerin görüşleri doğrultusunda bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Enbiyâ Sûresi 96 ve 97. âyetler üzerinde düşünüldüğünde, konumuz olan âyetimizdeki “vaad”i pek de kıyamet günü olarak anlamak mümkün görünmemektedir. Zira peşpeşe gelen bu âyetlerde, seddin açılmasının kıyamet yaklaştığında gerçekleşeceği bildirilmektedir. “Nihayet Ye’cüc-Me’cüc’ün önü açıldığı ve onlar her tepeden akın etmeye başladıkları zaman,” “Gerçek vaad (yani kıyamet) yaklaşmış olur. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalır. ‘Vah bize, biz bundan gaflet içinde idik (bunun doğru olacağını hiç düşünmüyorduk). Meğer biz zulmediyormuşuz!’” Ayrıca hadîslerde de, Ye’cüc Me’cüc’ün ortaya çıkışlarının kıyamet alâmeti olarak bildirilmesi, âyette bulunan “vaad”den kasdın “kıyametin yaklaşması” olduğu konusunda şüpheye mahal bırakmamaktadır. c- “Rabbimin vaadi gelince, onu yerle bir eder/yok eder. Ve Rabbimin vaadi haktır.” Üzerinde durulması gereken bir başka husus da; “yerle bir eder”, “yerle aynı seviyeye getirir” şeklinde manâ verilen “dekke” kelimesidir. Bu kelime lûgâtte; “ufaltmak, yok etmek, yerle bir etmek, zayıflatmak, üstünü düzlemek” manâlarına gelmektedir. Ayrıca, -müfessirler tarafından bilhassa örnek verilen“devenin hörgücünün yok olması”464 manâsına kullanıldığı bilinmektedir. Kur’ân’da “dekke” kelimesi ve bu kelimeden türeyen kelimelerin, 4 âyette, 7 defa kullanıldığı görülür.465 Bu âyetlerdeki “dekke” kelimelerine de müfessirler tarafından “parça parça olmak, darmadağın olmak, birbirine çarpmak, dümdüz olmak” gibi manâlar verilmekle birlikte, netice itibariyle “dekk” olunan 464 Beydâvî, ETET, III/275. 465 A'râf Sûresi 7/143, Hakka Sûresi 69/14, Fecr Sûresi 89/21, Kehf Sûresi 18/98. 174 ZÜLKARNEYN şeyin ortadan kalktığı kabul edilmektedir. Bunu anlamak için ilgili âyetlerin meallerine bakmak yeterli olacaktır sanırız. Bu meyanda, bilhassa Elmalılı’nın kelime üzerinde uzun uzadıya durarak, “dekk” olunan şeyden geriye bir şey kalmadığını söylemesi,466 âyetimize şöyle manâ vermenin de mümkün olacağını bize göstermektedir; “Rabbimin vaadi gelince onu yok eder.” Bu kelime ile ilgili bir görüş daha var ki, bu görüş Kur’ân’da geçen bütün “dekk” kelimelerinin kullanılışına uymakta ve ayrıca Zülkarneyn âyetleri üzerindeki bizim düşüncelerimizi kuvvetlendirmektedir. İbn Atiyye’den rivayet edildiğine göre “dekk” kelimesi, “yaratılış eseri gerçekleşen, dışardan bir tesirle olmayan”467 yok oluş için kullanılır. Yukarıdaki hususlar dikkate alındığında; “Zülkarneyn’in, Ye’cücMe’cüc’ün bulunduğu gezegenin atmosferinin üst katmanlarında hidrojen gibi yanıcı ve hafif gazlardan oluşturduğu duvarın, kâinattaki birtakım değişikliklerle bir gün kendiliğinden (tabiî ki Allah’ın yaratacağı sebeplerle) ortadan kalkacağı, yok olacağı bize bildirilmektedir.” diyebiliriz. Bunun zamanının mutlaka geleceği, Allah’ın sözünün mutlaka gerçekleşeceği de vurgulanmıştır. Bilinen en hafif gaz olan hidrojen ve benzeri hafif gazların, gezegenlerin atmosferlerinin en üst katmanlarında bulunduğunu daha önce söylemiştik. Kaynaklar, bu tür gazların, “kaçış hızı” küçük olan gezegenlerin atmosferinden uzay boşluğuna dağıldığını söylemektedir.468 Ayrıca, yüksek çekim gücü ile bu gazları atmosferinin üst katmanlarında tutabilen gezegenlerin, çekim güçleri daha büyük olan başka gök cisimlerine yaklaşması halinde de, bu gazların o gezegenden ayrılabilecekleri bilinmektedir. Şu halde, Ye’cüc Me’cüc’ün gezegeni üzerinde bulunan gaz katmanlarının, bin yıllar içinde gezegenin veya bağlı bulunduğu güneş sisteminin konumunun değişmesi sebebiyle, uzay boşluğuna dağılması veya yaklaşan büyük bir gök cisminin etrafına toplanmaya başlaması mümkündür. Böylelikle de, “Rabbimin vaadi gelince onu yok eder!” âyetinde belirtildiği üzere, Allahu Te’âlâ kâinattaki tecellîsi ile, yarattığı sebepler zinciri içinde o seddi yok edecektir. İ- “0 gün onları bırakmışızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûra da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır.” Âyette bulunan “yevme’izin” (=o gün) kelimesinin, hangi güne işaret ettiği ve birbiri içinde dalgalananların kimler olduğu konularında müfessirlerin farklı görüşler ortaya koydukları görülmektedir. Bir kısım müfessire göre “o 466 A'râf Sûresi 143. âyetin tefsiri, bk. E. H. Yazır, HDKD, IV/129; Hakka Sûresi 14. âyetin tefsiri, bk. age. VIII/305-306. 467 Âlûsî, RM, XVI/42. 468 "Atmosfer", Uzay Ansiklopedisi, s. 25. ÜÇÜNCÜ SEYAHAT 175 gün”den kasıt, kıyamet günüdür.469 Bu görüşü savunan müfessirler genelikle, âyette kıyamet günü insanların birbiri içinde dalgalandıklarının anlatıldığını söylemektedirler. Diğer görüşe göre ise “o gün”den kasıt; “Ye’cüc-Me’cüc’ün seddinin yerle bir edildiği gün”dür.470 Bu düşünceye göre, Ye’cüc-Me’cüc, seddin yok olması ile birlikte, bulundukları yerden dalgalar halinde çıkmaktadırlar. Bu görüşü savunan Beydâvî, “bazı yaratıkların bazı yaratıklar içinde dalgalandığının, insanların ve cinlerin birbirine karıştığının da anlaşılabileceğini söylemektedir.471 Bu iki görüşten başka “o gün”den kasdın seddin yapıldığı gün olduğunu, Ye’cücMe’cüc’ün seddin gerisinde dalgalandıklarını söyleyenler de bulunmakla birlikte, tercih edilmediği görülmektedir.472 Daha sonra âyette Sûr’a üflendiği bildirilmiştir. Burada, Sûr konusu üzerinde detayıyla durmak istemiyoruz. Ancak, şu kadarını söyleyelim ki İslâm literatürende Sûr; meleklerden İsrafil (a.s.) tarafından birinci üflenişinde göklerde ve yerde olanların korku ile Allah’a yöneleceği veya bayılacağı; ikinci üflenişinde ise Allah’ın dilediklerinin dışında göklerde ve yerde olanların hepsinin öleceği; üçüncü üflenişinde ise ölülerin dirileceği bir boru olarak kabul edilmektedir.473 Âyetimizde bulunan “Sûr’a üflenir” ibaresini, bir kısım müfessir ikinci üfleniş olarak kabul ederken, bir kısmı da üçüncü üfleniş olarak kabul etmektedir. “O gün birbirleri içinde dalgalanırlar” ibaresindeki “O gün”ü kıyamet günü olarak kabul edenler, “Sûr’a üflenir” ibaresini üçüncü üfleniş, yâni diriliş olarak anlamaktadırlar. “O gün”ü Ye’cüc-Me’cüc’ün seddinin yıkıldığı gün olarak kabul edenler ise, “Sûr’a üflenir”i ikinci üfleniş, yani kıyametin kopuşu olarak ele almaktadırlar. “Hepsini bir araya toplamışızdır.” ibaresinde de, yukarıdaki görüş ayrılığı tabiî olarak kendisini göstermektedir. Yani müfessirlerin önceki ibareye verdikleri manâya göre, bir kısmı bu toplamayı kıyamet gününde bir araya toplamak, bir kısmı ise diriliş gününde bir araya toplamak olarak kabul etmişlerdir. Bu âyet konusunda özetle şunları söyleyebiliriz: Kıyamete yakın seddin yıkılması ile Ye’cüc-Me’cüc’ün birbirleri içinde dalgalanarak oradan çıkmaları akla uygundur. Onların dünyaya saldırmalarının ardından da fazla zaman geçmeden, Sûr’a üfleneceği ve kıyametin kopacağı Enbiyâ Sûresi 96. âyete ve hadîslere mutabık görünmektedir. Diriliş gününde, insanlar ve diğer akıllı yaratıkların bir araya toplanmaları da bizim düşüncemiz içinde ayrı bir manâ ifade 469 Mevdûdî, TK, III/199; E. H. Yazır, HDKD, V/396; Sâbûnî, S7", II/207; S. Kutub, FZK, IX/471; İbn Zeyd'in "o gün"ü kıyametin başlangıcı olarak kabul ettiği rivayet edilmektedir, bk. İbn Kesîr, TKA, X/5085. 470 Beydâvî, ETET, III/275; Zemahşerî, KŞF, II/719; F. Râzî, TKB, XV/261; İbn Kesîr, TKA, X/5085; Ayrıca, Süddî'nin "o gün"ü; Ye'cüc Me'cüc'ün insanlar arasına çıkacağı gün olarak kabul ettiği bildirilmektedir, agy. 471 Beydâvî, ETET, III/275; "İnsanlarla cinlerin birbirine karıştığı" görüşünün İbn Abbas'a ait olduğu rivayet edilmektedir, bk. İbn Kesîr, TKA, X/5085. 472 F. Râzî, TKB, XV/261. 473 E. H. Yazır, HDKD, VI/165; Sûra kaç defa üfleneceği konusunda ihtilaf bulunmaktadır, bk. Beydâvî, ETET, III/275. 176 ZÜLKARNEYN etmektedir; o gün, insanlarla birlikte, cinlerin veya dünya dışında yaşayan canlıların hesap vermek üzere bir araya toplanacakları Zülkarneyn âyetlerine de uygun düşmektedir. Zira, Zülkarneyn’in uzaya seyahat ettiği görüşünden hareketle, oradaki akıllı mahlukların Zülkarneyn tarafından imana davet edildiği düşünülürse, dünya dışı varlıkların da insanlar gibi kıyamet gününde hesaba çekilecekleri sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Sonuç “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. 'Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!’” Âl-i İmrân Sûresi 191 SONUÇ 179 Günümüze gelene kadar bu konuda yapılan bütün araştırmaların, Zülkarneyn’e “imkân” sağlandığından hareket ettiklerini, ona “imkân” sağlanmasının da, ona krallık ve saltanat verildiği şeklinde yorumlandığını söylemiştik. Oysa, ona verilen “sebeb” konusunda kaynakların hemen hemen hiç durmadıkları görülür. Daha doğrusu, Zülkarneyn’in kim olduğu, yaptığı seyahatlerin nasılhğı konusunda “sebeb”in temel alındığı düşüncelere rastlanmamaktadır. Bu yüzden, konumuzun geneli bakımından sonuç, Zülkarneyn’in kimliğine ve yaptığı seyahatlere bakış açısından temel olacak iki hususu belirtmek istiyoruz. 1- Kur’ân’da ona “sebeb” verildiği bildirilmiştir. “Sebeb” kelimesi, gerek lûgât manâsı itibariyle, gerekse Kur’ân’ın diğer âyetlerde kelimeye yüklediği manâya göre, göğe çıkmaya vasıta olan şeyi ifade etmektedir. 2- Zülkarneyn’e verilen “sebeb”in ilk dönemde, “gök yolları” şeklinde anlaşıldığına dair rivayetlere rastlanır. Bu rivayetler doğrultusunda Tabiîn döneminde Zülkarneyn’in göklere çıktığına dair görüş sahibleri bulunduğu bilinmektedir. Fakat bu rivayetlerin “bir kimsenin göğe çıkması beşer gücünü aşar” şeklinde tenkit edilerek, daha sonraki kitaplara alınmadığı anlaşılmaktadır. Zülkarneyn’in seyahatlerine bakışımızın temelini teşkil eden bu iki husus, kanaatimizce itiraza mahal bırakmayacak tesbitlerdir. “Tesbitlerdir.” diyoruz; çünkü bu iki husus, Kur’ân, lûgât ve nakil kaynaklı olup, yorumlarla varılan nazarî fikirler değildir. İşte biz bu kitapta, bu iki temel husustan hareketle Zülkarneyn âyetlerine bakmaya çalıştık. Gördük ki, Zülkarneyn âyetlerini bu iki husus esas alınarak manâlandırmakta hiç bir sıkıntı doğmamakta, hem de klasik anlayışta âyetlerin zahirinden kopulurken, bu anlayış içinde âyetlerin zahirine hiç bir zarar gelmemektedir. Ayrıca, bu bakış açısıyla yepyeni bilgiler ortaya çıkmakta, ortaya çıkan sonuçlar günümüz ilmi ile çatışmamakta, bilakis desteklemekte, hatta günümüz ilmine ışık tutacak mâhiyette bilgiler vermektedir. A- Zülkarneyn’in Seyahatleri Zülkarneyn’e “sebeb” verilmiştir. “Sebeb” Arapça’da, kelimenin kökü itibariyle “hurma ağacına çıkmaya yarayan ip”e denmektedir. Hurma ağacına çıkmak için insanın belinden kendisini ağaca bağladığı, gerdirmek ve gevşetmek suretiyle kendisini adım adım yukarıya çektiği daire şeklindeki iptir. Aslında, Arapça’da ip manâsına gelen kelimenin “habl” olduğu bilinir. Fakat lûgâtlerden öğrendiğimize göre, “habl” yani ip, tırmanmak için kullanıldığında “sebeb” ismini almaktadır. İlgili bölüm başlığı altında detaylı olarak temas edildiği gibi, 180 ZÜLKARNEYN Kur’ân’da da bu kelimenin “göğe çıkmaya vasıta şey” manâsına kullanıldığı görülmektedir. Zülkarneyn’i, belki de binlerce ışık yılı ötelere götüren bu “sebeb” nasıl bir şeydir; bu ko-nuda yorum yapmak bugün için mümkün değildir. Zülkarneyn’in bu vasıtayı nasıl elde ettiği meselesine gelince; Allahu Te’âlâ; “Ona yeryüzünde imkan sağladık ve her şeyden bir sebeb verdik.” buyurmuş, onun “sebeb”i elde etmesi için kendisine imkan sağladığını bildirmiştir. Bu meyanda “sebeb”, ona Allah tarafından verilen bir mucize gibi düşünülebilir. Ancak, “ona imkan sağladık” ifadesi, onun “sebeb”i elde etmesi için çeşitli vesileler yaratıldığına işaret etmektedir. Bu husus gözönüne alınırsa, Zülkarneyn’in kendisini göklere yükseltecek bir vasıta ile karşılaşmış olabileceği ihtimali akla gelmektedir. Yani, Zülkarneyn’in başka dünyalardan gelen canlılarla karşılaşmış ve onlara ait bir araç ile uzaya seyahat etmiş olabileceğini ihtimalden uzak görmüyoruz. Bu garip gibi görünebilir. Ancak, her şeyi sebepler zinciri içinde yaratan Allahu Te’âlâ'nın Zülkarneyn’e böyle bir imkân sağlaması garip olmasa gerektir. Birinci seyahatinde Zülkarneyn, “Güneş'in battığı yer” (= Solar Apeks=Günerek; Güneş’in Samanyolu içinde yol alırken yöneldiği yer)’e gitmiştir. Burada bulunan Güneş’in, bir karadeliğe batmak üzere olduğunu görmüştür. Bu Güneş’in bir gezegeninde de akıllı canlılar yaşamaktadır ve tabiî olarak Güneş’i ile birlikte o gezegen de karadeliğe yönelmiştir. Belki 10 sene, belki 50 sene sonra bu Güneş sistemi karadeliğin olay ufkuna girecektir. Yani karadelikten etkilenmeye başlayacaktır. Oradakilerin bundan haberleri yoktur. Allahu Te’âlâ Zülkarneyn’e, o gezegende yaşayanlardan dilediği kimseleri kurtarabileceğini bildirmiştir. Zülkarneyn de, onları, gezegenlerinin bir süre sonra yok olacağını söyleyerek uyarmış, bu bilginin kendisine Allah tarafından verildiğini, Allah'a inananları o gezegenden götürerek kurtaracağını, inanmayarak o gezegende kalanları ise karadeliğin dehşetli azabının beklediğini söylemiştir. Zülkarneyn’in birinci seyahatinin anlatıldığı Kehf Suresi 86. âyet ve Yasin Sûresi 38. âyetten ve bu iki âyetin meze edilmesinden bizde oluşan kanaate göre; “Güneş’in son bulacağı yer”de, “Güneş’in battığı yer”de, astronomi tabiri ile Solar Apeks’te bir karadelik bulunmaktadır. Bu koordinattaki bir gezegende, bundan bin yıllar önce yaşayanlar bulunduğunu da yine Kehf Suresi 86. âyetten öğreniyoruz. İkinci seyahatinde Zülkarneyn, “Güneş’in doğduğu yer” (=Solar Antapeks; Güneş’in Samanyolu’ndaki yörüngesinde geldiği doğrultu)’da bir yere gitmiştir. Burada iki Güneşli bir gezegenle karşılaşmış, iki Güneş’ten de ışık alan bu gezegende gece olmadığını görmüştür. Âyetten öğrendiğimize göre de, “Güneş’in doğduğu yer”de (=Antapeks’te) iki Güneşli bir gezegende yaşayanlar bulunmaktadır. Bu konuyu araştıracak olanların, Güneş’imizin Samanyolu SONUÇ 181 içindeki yörüngesinde geldiği yönde Güneş’imizi takip eden bir çift-yıldız sistemi olup olmadığını araştırmalarının doğru olacağını sanıyoruz. Üçüncü seyahatinde Zülkarneyn, “Süddeyn/Seddeyn” (=iki bulutsu= iki nebula) arasında, iki gezgegenden birine gitmiştir. Oradakiler diğer gezegende bulunan Ye’cüc-Me’cüc denen yaratıklardan şikâyet etmişlerdir. Çünkü, diğer gezegendekiler onların bulunduğu gezegene saldırmaktadırlar. Zülkarneyn’den ücret karşılığı kendileri ile onlar arasına gazdan bir engel çekmesini istemişlerdir. Zülkarneyn de, Allah’ın kendisini içine yerleştirdiği vasıtanın onların verecekleri ücretten daha üstün olduğunu, kendisine beden gücü ile yardım etmeleri halinde, Ye’cüc-Me’cücle onlar arasına kat kat engel çekeceğini söylemiştir. Onlardan demir bloklar getirmelerini istemiş, demir blokları kızıl dereceye gelene kadar kızdırdıktan sonra da getirttiği katranı üzerine dökmüştür. Kızıl derecedeki demiri katalizör olarak kullanan Zülkarneyn, oradaki atmosferden daha hafif yanıcı gazlar üretmiş, bu gazlar o gezegenin atmosferinden çıkarak çekim gücü daha fazla olan Ye’cüc-Me’cüc gezegenin etrafında bir katman oluşturmuştur. Böylece Ye’cüc-Me’cüc, gezegenlerinin yanıcı gazlarla çevrelenmiş olan atmosferlerinden dışarı çıkamamışlardır. Allahu Te’âlâ, bu gaz katmanın bir gün gelip ortadan kalkacağını bize bildirmektedir. Gerek Enbiya Suresi 96. âyet ve gerekse hadîsler ışığında biliyoruz ki, Ye’cüc-Me’cüc kavmi kıyamete yakın yeryüzüne gelecekler ve insanlara saldıracaklardır. Zülkarneyn’in üçüncü seyahatini anlatan âyetlerden anlaşıldığı üzere, Ye’cüc-Me’cüc’ün yaşadığı gezegen, “iki nebula arasında” bulunmaktadır. Bu gezegenin atmosferinin üst katmanlarında hidrojen, metan gibi yanıcı gazlardan oluşan bir tabaka bulunmaktadır. B- Zülkarneyn’in Kimliği Zülkarneyn âyetleri, -genelin kanaati üzere- Peygamberimiz (s.a.v.)’e imtihan maksadı ile Yahudiler veya onların öğrettiği müşrikler tarafından soru sorulması neticesi nazil olmuştur. Herkes tarafından çok iyi bilinen bir kişi hakkında imtihan maksadıyla soru sorulması mantıksız olacağına göre; müfessirlerin Zülkarneyn olma ihtimali üzerinde durdukları cihangir kralların hiç birisinin Zülkarneyn olamayacağını söylemek zorundayız. Zülkarneyn’i, -müfessirlerin düşündükleri gibi- doğuları batıları fethetmiş cihangir bir kral olarak tasavvur etsek bile, bu kralın önlerine sedd çektiği Ye’cücMe’cüc kavminin kimler olduğu ve bu seddin nerede bulunduğu soruları ortada kalmaktadır. Kaynaklarda Ye’cüc-Me’cüc kavminin -itiraza açık şekilde- Türkler olduğu fikrinden başka bir görüşe pek rastlanmazken, Zülkarneyn seddi olabileceği söylenen seddlerin de arkeolojik kazılarla bile zorlukla tesbit edilebilen seddler olduğu görülmektedir. Bu gibi görüşlerin hiç birinin üzerinde 182 ZÜLKARNEYN ittifak edilemediği de, kaynaklardan çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Aslında, -içtenlikle söylemek gerekirse- yeryüzünde ne Ye’cüc-Me’cüc diyebileceğimiz bir millete, ne de Zülkarneyn seddine benzer bir sedde rastlanmamaktadır. Zülkarneyn’in seyahatlerini göklere yaptığı görüşünden hareketle meseleye yaklaşınca, bu tür problemlerin ortadan kalktığı, Zülkarneyn’in kimliği konusunun da tamamen farklı bir mecraya sürüklendiği görülür. Çünkü artık, bakış açısı gereği- tarihte yaşamış cihangir krallar değil, göklere yükseldiği söylenen şahıslar üzerinde durulması gerektiği ortaya çıktığından, kaynaklardaki rivayetlere de bu gözle bir kere daha bakmak gerekecektir. Zülkarneyn âyetlerinin, “Tevrat’ta bir yerde geçen kişi” hakkında soru sorulması üzerine nazil olduğu rivayet edilmektedir. Tevrat’ta bu şekilde bir yerde geçen ve göklere yükseldiği imâ edilen şahıs, Hanok’tur. Hanok’un Kur’ân’da geçen İdris (a.s.) olduğu hemen hemen bütün âlimlerce kabul görmektedir. Meryem Sûresi 56-57. âyetlerde: “Kitap’ta İdris’i de an! Çünkü o, çok doğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükselttik.” buyrulmuş, Tevrat’ta ise Hanok hakkında: “Ve Hanok altmış beş yaşında, Metuşelah’un babası oldu; ve Hanok üç yüz yıl Allah ile yürüdü, ve oğullar ve kızlar babası oldu; ve Hanok’un bütün günleri üç yüz altmış beş yıl oldu; ve Hanok Allah ile yürüdü; ve gözden kayboldu; çünkü onu Allah aldı.”474 denilmiştir. Tevrat’ta Hanok hakkında merakı mucib bu ifadelerden başka bir bilgi bulunmaması, Yahudilerin Hanok hakkında soru sormalarını oldukça anlamlı bir hale getirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ gibi peygamberlerin kıssalarını Tevrat’tan aldığını düşünen Yahudilerin, Tevrat’ta bir bilmece gibi geçen Hanok hakkında onun bir şey söyleyemeyeceğini, Hanok’un gözden kaybolduktan sonra ne yaptığını bilemeyeceğini zannederek soru sormuş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu düşünce doğrultusunda Zülkarneyn’in Hz. İdris (a.s.) olabileceğini bir ihtimal olarak da olsa belirtmek durumundayız. Her şeye rağmen, Zülkarneyn, ister Hz. İdris (a.s.), ister destansı şahsiyetlerden birisi, isterse bilemediğimiz başka bir tarihî şahsiyet olsun; onun kimliğinden ziyâde ne yaptığının önemli olduğu kanaatindeyiz. Zira, Kur’ân Zülkarneyn’in kimliğinden hiç söz etmemiş, onun neler yaptığını anlatmıştır. Bu sebeple bize düşen, Zülkarneyn’in seyahatlerinin özünü anlamak olacaktır. Bu amaçla kaleme aldığımız çalışmamızda, Zülkarneyn’in göklere seyahat ettiği temel fikrinden hareketle, âyetler üzerinde yaptığımız yorumlar, nazarî fikirler olup kesinlik arzetmemektedir. Ancak, meseleleri âfâkî düşünceler çerçevesinde ele almadan, Kur’ân’ı Kur’ân ile anlamaya gayret ederek, lûgât yardımı ile sonuca gitmeye çalıştığımızı da ilave etmeden geçemeyeceğiz. 474 Kitâb-ı Mukaddes, Tekvin, 5/21-24. SONUÇ 183 Kısaca diyebiliriz ki, Zülkarneyn muhtemelen ilk çağlarda yaşamış, peygamber olma ihtimali kuvvetli, göklere seyahat etmesini sağlayan “sebeb” isimli vasıtayı elde etmesi için kendisine Allah tarafından imkânlar sağlanmış, yaşadığı hâdiseler bugünkü ilimle bile kavranamayacak salih bir kuldur. Elbette ki, gerçeği ancak Allah bilir. C- Sonucun Sonucu Burada, Zülkarneyn âyetlerinin bize kazandırdığı temel düşünce üzerinde durmak istiyoruz. Başka bir deyişle, Zülkarneyn’in başından geçenlerin bize bildirilmesindeki hikmetin ne olduğunu, kendi görüşümüz doğrultusunda kısaca ele alacağız. Öncelikle şunu belirtelim ki; Zülkarneyn’in “sebeb” vasıtası ile göklere seyahat ettiği ve başka dünyalardaki akıllı canlılarla görüştüğünü düşünecek olursak; Allah, insan ve kâinat üçlüsüne bakış açımızın değişeceği muhakkaktır. Ayrıca aynı mantıkla bu âyetleri anlayacak olursak, aşağıdaki hususları da öğrenmiş oluyoruz. Kıyametimizin nasıl kopacağının temel mantığını öğreniyoruz Zülkarneyn’in ilk seyahatini yaptığı Solar Apeks doğrultusunda, bir karadelik bulunmaktadır. Güneş’imiz de bu karadeliğe yönelmiştir. Sistemimizin kıyameti bu karadelikte kopacaktır. Bizden önce bir sistemin kıyameti burada kopmuş, bizden sonra peşimizden gelen başka bir sistemin akıbetinin de aynı olması muhtemeldir. Bütün evrende nice yıldızlar yok olmuş, niceleri doğmaktadır. Öncelikle tek tek sistemler bu şekilde yok olacak, son olarak da bütün bir evrenin kıyameti kopacaktır. Ancak bugün yok olanla, milyar yıl önce, ya da milyar yıl sonra yok olanların hepsi aynı anda diğer aleme geçecektir. Zamansızlık alemine geçiş tek bir andır. Solar Antapeks yönünde bir çift-yıldız sisteminde akıllı canlıların var olduğunu öğreniyoruz Başka bir ifade ile, akıllı canlıların yaşadığı bu çift-yıldız sistemi, Güneş’imizin Samanyolu’ndaki yörüngesinde geldiği yönde, Güneş’mizi aynı yörünge üzerinde takip eden bir çift-yıldız sistemi olmalıdır. Bu günkü bilgilerimizle bu yöndeki yıldızlar incelendiğinde Alfa Centauri gibi bir sistem olması ihtimalinden söz edebiliyoruz. 184 ZÜLKARNEYN Kıyamete yakın insanlara saldıracak olan Ye’cüc-Me’cüc kavminin nereden geleceğini öğreniyoruz Zülkarneyn âyetlerinde göze çarpan hususlardan biri de; Ye’cüc-Me’cüc kavminden ve bu kavmin nerede olduğundan bahsedilmiş olmasıdır. Ye’cücMe’cüc kavramı, Enbiya Sûresi 96. âyetin ışığında şüpheye mahal bırakmayacak şekilde anlaşıldığı üzere, kıyamete yakın insanlara saldıracak olan kavmin adıdır. Şu halde Zülkarneyn âyetleri kıyamete yakın insanlara saldıracak olan bu kavmin nereden geleceğinin teınel mantığını bize kazandırmakta, inananları böyle bir saldırıya hazırlamaktadır. Âyetlerden anlaşıldığı üzere de; bu kavim, iki nebula arasında bulunan bir gezegenden dünyaya gelecektir. Kur’ân’da geçmediği halde, hadîslerde defalarca kıyamete yakın geleceği ve ilahlık iddiasında bulunacağı bildirilen Deccâl’in Ye’cüc-Me’cüc’den hemen önce çıkacağının bildirilmesi, Deccâl’in de aynı şekilde uzaydan geleceğini ihsas ettirmektedir. Ayrıca, Kehf Sûresi’nin Deccâl’a karşı silah olduğu konusundaki hadisler de dikkate alınacak olursa, bu husus daha da kuvvetlenmektedir. Bu fikirlerin, bazılarınca, sadece hayal ürünü olarak değerlendirilmesi mümkündür. Ancak şunu unutmamak gerekir ki; Allah kendine kulluk edecek nefs ve rûh sahibi bir varlık olarak insandan başka canlılar yaratmaktan âciz değildir. Uçsuz bucaksız gökyüzünde, sayısız Güneş sistemlerinde, düşünen, varlığın özünü ve onu var edeni bilmeye görevli başka canlıların olması, en güzel şekilde yaratılmış olan insanın değerini düşürmeyeceği gibi; onu yaratanın şanının yüceliğini gösteren binlerce alâmete, bir işaret, bir iz, bir nişane daha ilâve etse gerek. Kaynakça ÂLÛSÎ, Ebu's-Senâ Şihâbuddîn Mahmûd el-Hasenî el-Hüseynî el-Bağdâdî (öl. 1270/1854), Rûhu'l-Me'ânî, Beyrut. TURKÎ, Ahmed Riyad, el-Mu'cemu'l-İlmiyyi'l-Musavvar, Dâire-i Maarif el-Britanya. ÂSIM EFENDİ, MÜTERCİM, Kâmûs-ı Âsim Efendi, Beyazıt Ktp. nr. K. 20704. el-ASKER, Abdullah b. İbrahim , "Zülkarneyn Beyne el-Haber el-Kur'ânî vel-Vâki' et-Tarih", ed-Dare, (Riyad 1978), c. 4, sayı 3, s. 22-29. ATEŞ, Prof, Dr. Süleyman, Yüce Kur'ân 'in Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat. ÂZÂD, Ebul-Kelâm, "Şaysiyyetü Zilkarneyn el-Mezkûr fi'l-Kur'ân", Sekâfetü'l-Hind, (Yeni Delhi 1950), c. 1/1, s. 50-73. 'Şaysiyyetü Zilkarneyn el-Mezkûrü'l-Kur'ân", Sekâfetü'l-Hind, (Yeni Delhi 1950), c. 1/2, s. 58-76. "Şaysiyyetü Zilkarneyn el-Mezkûr fi'l-Kur'ân", Sekâfetü'l-Hind, (Yeni Delhi 1950), c. 1/3, s. 10-40. BAGAVÎ, Ebû Muhammed el-Hüseyn b. Mes'ûd b. Muhammed, el-Ferrâ, (öl. 516/1122), Ma’âlim et-Tenzü, Sü-leymaniye Ktp. Harput Kit. nr. 158. BEDİÜZZAMAN, Said Nursi, Muhakemat, Sözler yay. İstanbul 1990. Sözler, Sözler yay., İstanbul 1990. Lem'alar, Yeni Asya yay., İstanbul 1990. el-BEYDÂVÎ, Nâsıruddîn Ömer, Kâdî (öl. 691/1292), Envârü't-Tenzîl ve Esrârü't-Te'vîl, Matba-i Osmaniye, 1306. el-BÎRÛNÎ, Ebu'r-Reyhan Muhammed b. Ahmed (h. 362-430), el-Âsârü'lBâkiye ani'l-Kurûni'l-Hâliye, Beyazıt Ktp. nr. 4667. BURSEVÎ, İsmail Hakkı (öl. 1135/1725), Ruhu'l-Beyân, İstanbul 1996. Büyük Larousse, Milliyet yay. CERRAHOĞLU, İsmail, Tefsir Usûlü, Ankara 1983. ÇIĞ, Muazzez İlmiye, İbrahim Peygamber (Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Buluntulara Göre), İstanbul 1997. Kur'ân İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni, İstanbul 1996. DEMİREL, Hamide, Türk Destanlarında (Güzellik, Destan, Masal ve Din Unsurları), İstanbul 1995. DEMİRKAN, Hüseyin, Yıldızların Esrarı, İstanbul 1985. 186 ZÜLKARNEYN DOĞAN, Nadir, Güneş Fiziği ve Güneş Ay Tutulmaları, AÜFF. Yay., Ankara 1988. EBU'S-SUÛD Efendi, Mahmûd b.Yavsî Muhammed b. Mustafa el-İmâdî (öl. 982/1574), İrşâdü'l-Akli's-Selîm, Kahire 1308-1310. ERDEM, Sargon, "Cennet Ülkesi", Zafer Dergisi, (Adapazarı Temmuz1986), sayı 115, s. 3-9. "Kazıklar Sahibi Firavun", Zafer Dergisi, (Adapazarı Haziran1986), sayı 114, s. 3-9. "Zülkarneyn", Zafer Dergisi, (Adapazarı Mayıs-1986), sayı 113, s. 3-9. "M.Ö. II. Binyıla Ait Çiviyazılı Belgelerin Işığında Gutium/Ye'cüc-Me'cüc/Moğollar, Turukkum/Türkler", X. Türk Tarih Kongresi, (22-26 Eylül 1986), III/887-901,1991. EVRİN, Sadeddin, Müsbet Maneviyat Etütleri, Ankara 1954. FÂZIL, Abdülhak, Hüve'l-lezî Re'â (Melhametü Gilgameş), Beyrut 1973. FURON, Raymond, Iran, (Çev: Galib Kemali), Ankara 1943. Gilgameş Destanı, Albert Schott'un metninden Türkçe'ye Çeviren, Muzaffer Ramazanoğlu, MEB., İstanbul 1993. GOLDZIHER, Ignaz "Müslümanlarda 'Sekînet' Kavramı", (Çev. Hatipoğlu M. Said), A.Ü.Î.D. (Ankara 1983), sayı XXVI, s. 143-153. GÖKYAY, O. Saik, "İskendernâme", İslam Ansiklopedisi, V/1089. HAWKÎNG, Stephen, Evreni Kucaklayan Karınca, Alkım Kitapçılık, Ankara 1993. Zamanın Kısa Tarihi, Milliyet yay., İstanbul. HÂZİN, Alib. Muhammed İbrahim el-Bağdâdî, (öl. 741/1340) Lübâbü'tTe'vîl fî Me'ânî et-Tenzîl, Mısır 1300. İBN KESÎR, (öl. 774/1373) Tefsîrü Kur'ani'l-Azîm, (Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri), (Çev. Dr. Bekir Karlığa, Dr. Bedreddin Çetiner), Çağrı Yay., İstanbul 1993. el-Bidâye ve'n-Nihaye, c. I, Süleymaniye Ktp. Ayasofya Kit. nr. 0.2999. İBN MANZÛR, Lisânü'l-Arab, Beyrut. İBNÜ'L-ESÎR, el-Kâmilü fi't-Târîh Tercemesi, (Çev. Dr. Ah-med Ağırakça, Dr. Abdülkerm Özaydm, Zülfikar Tüccar, Yusuf Apaydın, M. Beşr Eryarsoy), İstanbul 1980. İslâm Ansiklopedisi, MEB. Kitab-ı Mukaddes, Eski ve Yeni Ahit, İstanbul 1995. KONYALI, Mehmed Vehbi, Hulâsatü'l-Beyan Fî Tefsiri'l-Kur'ân, İstanbul 1991. KURTUBÎ, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed (öl. 671/1272), el-Câmi'u li-Ahkâmi'l-Kur'an, Süleymaniye Ktp. Mahmud Paşa Kit., nr. 15. KAYNAKÇA 187 Kütüb-i Süte, (Hadîs Ansiklopedisi), Haz. İbrahim CANAN, Akçağ yay., İstanbul. M. ŞEMSEDDÎN, İslam Tarihi, İstanbul 1339-1341. el-MEVDÛDÎ, Ebul-A'lâ (öl. 1400/1979), Tefhîmu'l-Kur'an (Çev. Kurul), İnsan Yay., İstanbul 1996. el-Mu'cemü1-Müfehres, li-Elfâzi'l-Kur'âni'l-Kerîm, İstanbul 1984. el-MUKADDESÎ, Habîbullah, "Kıssatü İskenderi Zilkarneyn ve'l-Kur'ân", el-Maşnk, (Beyrut 1937), c. 35/1, s. 8-12. MÜSTAKİMZÂDE Süleyman Sa'âdeddin, Risale Fî-Hakkı Zilkarneyn, Süleymaniye Ktp. Yazma Bağışlar Kit. nr. 1387/8, v. 153a-155b. en-NECM, Vedî'a Tâhâ, "Şahsiyyetü Zilkarneyn", Mecelletü Mecmai'lLugati'l-Arabiyye bi-Dımaşk, (Dımaşk Nisan-1968), c. 43/2, s. 382-401. en-NEDVÎ, Selmân Âbid, Te'emmülâtü fî-Şahsiyyeti Zilkarneyn, Beyrut 1988. ÖZEL, M. Emin - SAYGAÇ, Talat, Gökyüzünü Tanıyalım, Tübitak yay., İstanbul 1997. PALA, Prof. Dr. İskender, "İskender mi Zülkarneyn mi?", Î.Ü.E.F. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, (İstanbul 1993), c. XXVI, s. 117-146. er-RÂZÎ, Fahreddîn (öl. 606/1209), Tefsirü'l-Kebir Tercümesi, Akçağ yay., Ankara 1993. REDHOUSE, James, Turkish and English Lexicon, Çağrı Yay., İstanbul 1992. Risale İskender, İ.Ü.E.F. Türkoloji Ktp. nr. 9201, v. 134b-136b. er-RÛDÂNÎ, İmam Muhammed b. Muhammed b. Süleyman, Cem'u'lFevâid, (Çev. Naim Erdoğan), İz yay., İstanbul. es-SÂBÛNÎ, Muhammed Ali, Safvetü't-Tefâsîr, Beyrut 1981. SAGAN, Carl, Kozmos, İstanbul 1990. SEYYİD KUTUB (öl. 1966), Fîzılâli'l-Kur'ân, Merve Yayınları. es-SÛRÎ, İbrahim b. Mtıfarrac, Siret el-İskender, Süleymaniye Ktp. Fatih Kit. nr. 4390. ŞEMSEDDİN SAMİ, Kâmûs-ı Türkî, İstanbul 1987, Kâmûsu'l-A'lâm, İstanbul 1308. ŞEREFÜDDÎN ALİ, Ahmed Hüseyin, "Havle Makâlati Zül-karneyn; Beyne el-Haber el-Kur'ânî vel-Vâki' et-Tarih.", ed-Dare, (Riyad 1978) c. 1, sayı 4, s. 308-313. et-TABERÎ, Ebû Ca'fer Muhammed İbn Cerîr (öl. 310/923), Cami'u'lBeyan fî Tefsîri'l-Kur’ân, Mısır 1321. Tarih-i Taberî Tercümesi, Can Kitapevi, Konya. TARLAN, Ali Nihat, Zerdüşt'ün Galaları, İstanbul 1935. 188 ZÜLKARNEYN et-TAYR, Mustafa Muhammed, "Zülkarneyn ve Fütûhâtuhû fi'1-Maşârık vel-Mağârib", Mecelletü'l-Ezher, (Kahi-re 1979), c. 51, sayı 7, s. 1613-1621. et-TAYYİBÎ, Ömer, "Zülkarneyn fi’l-Kur'ân ve't-Târih", Mecelletü'lEzher, (Kahire 1959), c. 31, sayı 4-5, s. 442-449, TENVÎR, Nûrul-Hakk, "Zülkarneyn fi’l-Kur'ân ve't-târih", Mecelletü'lEzher, (Kahire 1959), c. 31, sayı 2,173-180. TUNA, Taşkın, Uzay ve Dünya, İstanbul 1982. Türkiye Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, Uzay Ansiklopedisi, Milliyet Yay., 1991. el-VÂHİDÎ, İmam Ebul-Hasen Ali b. Ahmed, Esbâb-ı Nüzul, (Çev. Y. Doç. Dr. Tetik Necati, Çağıl Necdet), İhtar yay, Erzurum 1994. VECHEDDİN, Ebu'l-Muzaffer, Siret el-İskender, (I. Cildi H. 871, II. Cildi H. 881), Süleymaniye Ktp. Ayasofya Kit. nr. 3003, 3004. YAZIR, Elmalılı Hamdi (öl. 1358/1942), Hakk Dili Kur'ân Dili, Zaman Yay., İstanbul. YENİÇERİ, Celâl, Uzay Âyetleri, İstanbul 1995. ez-ZEBÎDÎ, es-Seyyid Muhammed Murtaza el-Hüseynî, Tâ-cu'l-Arus, Tahkik Hüseyin Nassar, Matbaa-i Hükü-met-i Kuveyt. ez-ZEBÎDÎ, Zeynü'd-dîn Ahmed B. Ahmed b. Abdil-Lâtîf, Sahîh-i Buharı Muhtasar-ı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, (Mütercim ve Şârih Kâmil Mîras) Diyanet İşleri Başkanlığı Yay. 1983 Ankara. ZEMAHŞERÎ, el-İmam Ebî el-Kâsım Cârullah Mahmud b. Ömer b. Muhammed (61.538/1144), el-Keşşâf, Beyrut 1995. Zülkarneyn'e Ait Risale, Süleymaniye Ktp. H. Hüsnü Paşa Kit. nr. 76/11, v. 140-145. Ayrıca, Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş, Elmalılı Hamdi Yazır, Ömer Nasuhî Bilmen, Diyanet (Heyet), A. Fikri Yavuz’a ait mealler kullanılmıştır. Terimler Sözlüğü Antapeks: Güneş'in Samanyolu içinde izlediği yörüngesinde geldiği yön, Solar Apeks'in zıddı kabul edilen doğrultu. Columba (= Güvercin) Burcu'nda yeralmaktadır. Apeks (Solar Apeks): Güneş'in, Samanyolu etrafında izlediği yörüngesinde yol alırken ayrıca sapma göstererek yöneldiği doğrultu. Herkül Burcu'nda, Vega yıldızı yakını. Aynin hami'e: "Karabalçıklı/sıcak göz/göze" manâsına gelen bu terim Kehf Sûresi 86. âyette geçmektedir. Müfessirler tarafından bulutlarla kararmış denize veya okyanusa işaret ettiği söylenmiştir. Bu kitapta, astronomide "Karadelik" olarak adlandırılan çöken yıldızlara verilen isim olarak ele alınmıştır. Bu açıdan Kur'ân'ın "Karabalçıklı göz" veya "Sıcak göz" olarak yaptığı tanımlamanın "Karadelik'ler hakkındaki gerçeği daha iyi yansıttığı düşünülmüştür. Bâbü'l-Ebvâb: Bk. Derbend Geçidi. Bitüm: Yüksek molekül kütleli hidrokarbonlar ile hidrojen ve karbonca çok zengin organik maddelerin doğal ya da yapay karışımı. Katı ya da çok ağdalı, yoğunlukları bire yakın, renkleri koyu kahverenginden siyaha kadar değişen bileşiklerdir. Bunlar genellikle yerbilim olaylarının etkisi altında bir petrol yatağından yüzeye çıkan ve dış ortamda uçucu bileşenlerini yitiren, az ya da çok bozunmuş petrol artıklarıdır. Lûgâtte katran, "likit (=akıcı) bitüm" olarak tanımlanmaktadır. Çift Yıldız: Karşılıklı çekim etkileri altında ortak bir kütleler merkezi etrafında hareket eden yıldız çifti. Çoğunlukla bu yıldızların, Kepler kanunlarına uygun olarak, eliptik yörüngelerde, dolandıkları düşünülür. Çift ve daha fazla sayıda bileşen içeren sistemler, Samanyolu'nda oldukça çok yaygındır. Çin Seddi: 2000 kilometrelik ilk bölümü M.Ö. 221-210 tarihlerinde Çin İmparatoru Şi Huangdi tarafından inşâ edilen, 6000 kilometrelik taştan duvar. Deccal: Sözlükte "bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak" anlamındaki "decl" kökünden türeyen bir sıfat olup klasik kaynaklarda "âhir zamanda ortaya çıkıp göstereceği harikulade olaylar sayesinde bazı insanları delâlete sürükleyeceğine inanılan kişi" diye tarif edilir. Deccâl kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de geçmemektedir. Hz. Peygamber'e nisbet edilen rivayetlerde muhatabım aldatmak gayesiyle güzel sözler söyleyen kişi; bir kaşı ve gözü bulunmayan kötü kimse" anlamındaki mesîh kelimesiyle birlikte "elmesîhu'd-deccâl" ve "mesîhu'd-delâle" şeklinde kullanılmıştır. Derbend Seddi: Kafkasya'da Dağistan bölgesinde Tiflis'in 296 km. doğusundaki Derbend kenti yakınında bulunan, taştan bir duvardır. Bu seddin Nuşirevân tarafından inşâ edildiği rivayet edilir. Arablar buraya Bâbü'l-Ebvâb, Türkler ise Demir Kapı demişlerdir. Gazlaştırma: Karbon içeren mâdenlerden yanıcı gaz elde etme yöntemi olarak bilinmektedir. Gog Mogog: Yahudi ve Hıristiyan metinlerinde kötülük güçlerini temsil eden kişiler. İslâm literatürende bulunan Ye'cüc-Me'cüc kavramı ile benzeşmektedir. Tevrat'ta Gog'un kıyamete yakın dünyada terör çıkaracağı 190 ZÜLKARNEYN anlatılırken, Kur'ân’da Ye'cüc-Me'cüc'ün kıyamete yakm insanlara saldıracağı bildirilmektedir. Bk. Ye'cüc-Me'cüc. Havil: Vehb İbn Münebbih'den gelen habere göre; Zülkarneyn'in görüştüğü, dünyanın kuzeyindeki bir kavim. Hidrokarbon: Yalnız karbon ve hidrojenden oluşan bileşik. Günümüzde hidrokarbonların ana kaynağı hampetroldür. İsrafil (A.S.): İslâm literatüründe Cebrail, Mikâil, Azrail isimli meleklerle ismi birlikte anılan dört büyük melekten biri. Kıyametin kopması ve insanların dirilmesi onun Sûr isimli boruyu üflemesi ile gerçekleşecektir. İsrâiliyat: İslam literatürüne, özellikle tefsire Yahudi kültüründen aktarılan rivayetler. Karadelik: Kaçış hızı, ışık hızından büyük olacak kadar çökmüş cisim. Karadelik olmaya en kuvvetli adaylar, bir süpernova olarak patlayan ve geride 3 Güneş kütlesinden büyük kütleli bir kor bırakan, büyük kütleli yıldızlardır. Çöken yıldız olarak kabul edilen karadeliklerin, etrafında bulunan cisimleri, hattâ ışığı ve zamanı yuttukları kabul edilmektedir. Kuğu takımyıldızında, Cygnus X-l yıldızı yakınından gelen x ışınları sebebiyle bir karadelik olduğu düşünülmektedir. Kerubi: Yahudi inancında bir melek adı. Kıtr. Lügatte damla, su damlası, göz yaşı damlası, eriyik manâlarına gelen bir kelimedir. Ayrıca özel manâda bakır, demir gibi mâdenlerinin eriyiği için kullanıldığı da bilinmektedir. Katran kelimesi de bu kelimeden türemiştir. Kuruş Boğazı: Karadeniz ile Hazar denizi arasında, Tiflis bölgesinde, Daryal Geçidi olarak da bilinen geçittir. Bu geçitte, eskiden demirden bir sedd bulunduğunu gösteren kalıntılara rastlanmaktadır. Mağribe'ş-Şems: "Güneş'in battığı yer" manâsına gelen ve Kehf Sûresi 86. âyette geçen bu terim, müfessirlere göre uzak batıya işaret eder. Bu kitapta Güneş'in Samanyolu içindeki yörüngesinde yöneldiği doğrultu (=Solar apeks) olarak ele alınmıştır. Bk. Apeks. Matli’a’ş-Şems: "Güneş'in doğduğu yer" manâsına gelen ve Kehf Sûresi 90. âyette geçen bu terim, müfessirlere göre uzak doğuya işaret eder. Bu kitapta Güneş'in Samanyolu içindeki yörüngesinde geldiği doğrultu (=Antapeks) olarak ele alınmıştır. Bk. Antapeks. Mensek: Vehb İbn Münebbih'den gelen habere göre; Zülkarneyn'in görüştüğü, dünyanın doğusundaki bir kavim. Nâsik: Vehb İbn Münebbih'den gelen habere göre; Zülkarneyn'in görüştüğü, dünyanın batısındaki bir kavim. Nebula (Nebülöz): Ya bir parlak ışık lekesi (parlak nebülöz) veya nisbeten daha parlak bir zemin üzerinde karanlık bir delik veya bant (karanlık nebülöz) olarak gözlenen yıldızlararası gaz ve toz bulutu. Yoğun bulutlar çoğunlukla karanlık molekül biçimindeki hidrojen (H2) bulutları, daha dağınık olanlar ise atom biçimindeki hidrojen (H) bulutlarıdır. Nüzul Sebebi (Sebeb-i Nüzul): Kur'ân âyetlerinden bir kısmının herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın doğrudan nazil olduğu, bir kısmının ise bazı olayların meydana gelmesi üzerine nazil oldukları görülmektedir. İşte âyetlerin nazil olmasına sebep olan olaylara bu ad verilmektedir. Redm: Lûgâtte sedd, duvar, engel manâsına gelen ve Kehf Sûresi 95. âyette geçen bu kelime, "açıklığı kapamak"tan gelmektedir. Devamlı ve kesintisiz bir engele veya bir açıklığı üst üste kapamaya yarayan şeye denilmektedir. Sadefeyn: "İki sadef' olarak orijinaline uygun çevrilebilecek bu kelime Kehf Sûresi 96. âyette geçmektedir. Müfessirler tarafından "iki dağ" şeklinde manâ TERİMLER SÖZLÜĞÜ 191 verilmiştir. Bu kitapta, kelimenin kök manâsı olan "dönen iki şey, birbirine meyi eden iki şey" manâsından hareketle, "iki gezegen" olarak düşünülmüştür. Sahâbe: Hz. Peygamber (s.a.v.)'i görmüş ve görüşmüş olan kimseler. Sebeb (Çoğulu Esbâb): Kök manası itibariyle, "yukarıya tırmanmaya veya aşağıya sarkmaya yarayan ip"i ifade eder. Bu kitapta Zülkarneyn'e verilen ve onun gökyüzüne çıkmasına vasıta olan şey olarak ele alınmıştır. Bu husus Kur'ân’da geçen diğer "sebeb" kelimelerinin manâsı ile desteklenmektedir. Sûr: İslâm literatürende, meleklerden İsrafil (a.s.) tarafından birinci üflenişinde göklerde ve yerde olanların korku ile Allah'a yöneleceği veya bayılacağı; ikinci üflenişinde ise Allah'ın diledikleri haricinde göklerde ve yerde olanların hepsinin öleceği; üçüncü üflenişinde ise ölülerin dirileceği bir boru olarak kabul edilmektedir. Süddeyn/Seddeyn: "İki sedd" manâsına gelen ve Kehf Sûresi 93. âyette geçen bu kelime, müfessirler tarafından "iki dağ" şeklinde anlaşılmıştır. Bu kitapta "südd" kelimesinin "bulut" manâsına gelmesinden hareketle, "iki bulutsu=iki nebula" şeklinde ele alınmıştır. Tabiîn: Hz. Peygamber (s.a.v.)'i görmemiş, fakat O'nu görenle, yâni sahabe ile görüşmüş kimseler. Tavil: Vehb İbn Münebbih'den gelen habere göre; Zülkarneyn'in görüştüğü, dünyanın güneydeki bir kavim. Ye'cüc-Me'cüc: Kur'ân’da kıyamete yakın insanlara saldıracakları bildirilen kavim veya kavimler. Dünyada bulunan milletler içinde, üzerinde ittifakla Ye'cücMe'cüc milleti denebilecek bir kavim bulunmamaktadır. Zira': İnsanın dirseğinden elinin orta parmağına kadar olan uzunluk. Arşın olarak da bilinmektedir. Ölçüldüğü nesneye göre farklı uzunlukları gösterir. 1 Arşın, kumaş türü şeyler için 68 cm; yapılar için 75 cm civarında kabul edilmiştir. Çalışmanın Seyrinden Notlar “Sebeb” herkesi şaşırttı Allahu Te’âlâ Zülkarneyn’e “sebeb” verdiğini bildiriyordu. “Sebeb”in hangi manâda kullanılmış olabileceği konusundaki çalışmalarımız sırasında, Kur’ân’da sadece 9 yerde geçtiğini görmüştük. Bu 9 yerin 4’ü de Zülkarneyn âyetlerindeydi. Bu tespitimizden sonra, Kur’an’la iştigal eden pek çok kimseyle yaptığımız konuşmaların başında Kur’ân’da kaç defa “sebeb” kelimesinin kullanılmış olabileceğini sorduk. Hiç kimse bu kadar az kullanılmış olabileceğini tahmin edememişti. Hemen çoğu, “sebeb” kelimesinin Arapça’da sık kullanılan bir kelime olması sebebiyle 50’den fazla kullanılmış olabileceğini düşünüyordu. Sadece 9 yerde geçtiğini ve bu 9 yerden 4’ünün Zülkarneyn âyetlerinde olduğunu söylediğimizde herkes büyük bir şaşkınlık geçiriyordu. Bediuzzaman Said Nursî ve Solar Apeks Zülkarneyn’in birinci seyahatini yaptığı “Mağribe’ş-Şems” (Güneş’in battığı yer)’in hangi manâlara gelebileceği üzerinde çalışmalara başladık. Tabi bu çalışmalar artık -ona verilen sebebin neye işaret ettiğini anladığımızdanklasik kaynaklarda olduğu gibi yeryüzünde “güneşin battığı yer”i araştırmak şeklinde olmayacaktı. Bu tabirin gökyüzünde neye delalet edebileceğini düşündük. Günümüz astronomi bilgisi ile güneşin hareketlerini inceledik. Gördük ki güneş gezegenleri ile birlikte Samanyolu’nda normal; sapma göstererek başka bir yöne doğru gitmekteydi. Bu doğrultu astronomide Solar Apeks terimi ile ifâde ediliyor ve Herkül Burcu’nda Vega yıldızı yakını olarak tarif ediliyordu. 194 ZÜLKARNEYN Zülkarneyn’in birinci seyahatini yaptığı doğrultuyu bulmuştuk, ancak bu konuda başka bir delil var mıydı; işte bu noktada bizi şaşkınlığa uğrattığını söyleyebileceğimiz bir hususla karşılaştık. Bediuzzaman Said Nursî bundan yıllar önce astronomi bilgilerinin henüz daha gelişme yıllarında Yasin Suresi 38. âyetin (Güneş de müstakarrına -duracağı yere/zamana- doğru gider) tefsiri esnasında aynı doğrultuya işaret etmişti. O da güneşin gezegenleri ile birlikte Herkül burcuna doğru gittiğini söylemekteydi. Bediuzzaman Said Nursî’nin bu ifadeleri, bize “Mağribe’ş-Şems” ile “Güneş’in Müstakarrı” terimlerinin aynı manada olduğunu göstermişti. Diyebiliriz ki bu tespit, “Mağribe’ş-Şems” tabiriyle Güneş’in Samanyolu içinde yöneldiği doğrultuya işaret edildiği kanaatimizi pekiştirmiş, Zülkarneyn’in uzayda seyahat ettiğine dair olan düşüncemizin en sağlam dayanağı olmuştu. Solar Apeks'te Başka Bir Güneş Zülkarneyn, güneş sistemimizden çok uzaklara gitmiş olmalıydı. Gittiği bu yerde “onu (güneşi) karabalçıklı/sıcak bir gözde/gözede batarken” bulmuştu. Bu nokta da; Zülkarneyn’in Solar Apeks doğrultusunda bir yerde bir güneş sistemi ile karşılaştığını düşünmüştük. Ancak âyette onun gördüğü güneş yine bizim güneşimize dönen bir “onu” zamiri ile ifâde ediliyordu. Bu zamirin ikinci bir güneşe işaret edip edemeyeceği konusunda tereddüde düşmüştük. Neredeyse çalışmayı bu aşamada bırakacak kadar sıkıntı içindeydik. Bir gece Prof. Dr. Hayrettin Karaman beyi telefonla arayarak bu sıkıntımızı ifade ettik. Bu konuda bizi çok rahatlattığını söyleyebiliriz. Hem çalışmamıza daha bir şevkle devam etmemizi sağlayan, hem de yürüdüğümüz yolun yanlış olmadığı inancımızı kuvvetlendiren bir cevap aldık. Zülkarneyn âyetlerinin bütününü, onun göklere gitmiş olduğu yönünde anlamakta bir sıkıntı çıkmıyorsa, bu meselenin hiç de sıkıntı doğurmayacağını bize söyledi. Şunu da ilave etti ki; “Gökyüzünde bulunan bütün yıldızlar birer güneş olduğuna göre, buradaki “onu” zamirinin ikinci bir güneşe işaret etmesi gramer bakımından hiç bir problem teşkil etmez.” ÇALIŞMANIN SEYRİNDEN NOTLAR 195 Karabalçıklı göze/gözeye batan güneş Zülkarneyn oradaki güneşi karabalçıklı bir gözde/gözede batarken bulmuştu. Astronomide güneşlerin içine gömüldükleri bir yer veya gök cismi biliniyor muydu? Günümüzde bu soruya çok kolay cevap verebiliyorduk. Güneşler karadeliklerin içinde kaybolabiliyorlardı. Yani karadelikler güneşleri yutuyordu. Ayetteki “karabalçıklı göze/göz” tabiri ile “karadelik” terimi birebir örtüşmekteydi. Bu husus bizi o kadar heyecanlandırdı ki, tarifi mümkün değil. Gecesiz bir dünya Zülkarneyn’in, güneşin Samanyolu içindeki yörüngesinde geldiği yöne yaptığı ikinci seyahatinde karşılaştığı kavim, “Kendilerine güneşten başka bir örtü yapmadığımız” şeklinde tanımlanmaktaydı. Allahu Te’âlâ bizim içinse “geceyi örtü” kıldığını bildiriyordu. Bu noktadan hareketle Zülkarneyn’in karşılaştığı bu kavmin gecesinin olmadığını düşünüyorduk. Bir gün karşılaştığımız bir Yemenli’ye bu âyeti okuyarak ne anladığını sorduk. Onun cevabı ilginçti. “Kendilerine güneşten başka örtü yapmadığımız Kavim” âyetini doğrudan “gecesi olmayan kavim” şeklinde anlıyordu. gizemli konular kitaplığı GİZEMLİ DÜNYA Dr. Adil Asımgil Efsanevi yaratıklardan kehanetlere, ateşte yürüyen insanlardan uçan dairelere, kayıp kıtalardan çözülemeyen adli vakalara, Bermuda Şeytan Üçgeni’nden hipnotizmaya kadar; insanların en çok merak ettiği elliye yakın gizemli konu ve olay bu kitapta.. Sağlam kaynaklar incelenerek hazırlanan kitap, bu konulardaki yanlışlıkları ve soruları, farklı bakış açısıyla ele alıyor. Zengin içeriği ve birbirinden ilginç renkli resimleriyle kütüphanenizde mutlaka bulunması gereken bir çalışma. gizemli konular kitaplığı Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre ŞEYTAN-CİNLER RUHÇULUK VE REENKARNASYON BÜYÜ-FAL-KEHANET Giovanni Scognamillo ve Arif Arslan’ın sağlam ve zengin bir kaynakçanın ışığında birlikte hazırladıkları bu kitaplar, Batı’dan Doğu’ya bütün kültürlerdeki bu konularla ilgili tüm noktaları birarada sunuyor. Bu konularda bilmek istediğiniz herşeyi bu güvenilir kaynaktan okuyun.