Savaş İdelojilerin Savaşıdır

advertisement
DEVRİMCİ HALK KURTULUŞ PARTİSİ
DEVRİMCİ SOL
Ağustos 2017
SAYI: 26
DEVRİM İÇİN SAVAŞMAYANA SOSYALİST DENMEZ
Savaş İdelojilerin Savaşıdır
Öğretmenin, öğrenme için
etkin bireysel çalışmanın devrimci bir
görev olduğu unutulmamalıdır.
Devrimciliğin statik, mekanik bir iş,
genel anlamıyla bir meslek değil, bir
ruh, bir coşku, bir yurtseverlik duygusu olduğu çıkmayacak biçimde
kafamıza kazınmalı.
İdeolojik olarak donanmalıyız.
Burjuvazinin ideolojik saldırıları karşısında
ne istediğimizi, neye karşı çıktığımızı, sistemin yerine neyi koyacağımızı iyi bilmek
zorundayız. Bunun için her yoldaşımız ideolojik donanımı ve ideolojik mücadeleyi,
hayatın hiçbir anında ihmal edemez. İhmal
burjuvazinin beynimize girmesi demektir.
İdeolojimizle Varız
İdeolojimizle Savaşıyoruz!
Devrimci Sol 26. Sayı
İÇİNDEKİLER
1 - SAVAŞ İDELOJİLERİN
SAVAŞIDIR İDEOLOJİ
YAŞAM BİÇİMİDİR!
İdeolojik Gücümüzle Varız
ve Savaşıyoruz!................................3
2- İDEOLOJİMİZ
ÇÖZÜM GÜCÜMÜZDÜR.............19
3- BİR KADRONUN İDEOLOJİK
GÜÇLENME ARAÇLARI
NELERDİR?...................................33
4- KADRO KİMDİR?
Sürecin İhtiyaçlarına Cevap Veren
Kadro Olmak Ne Demektir?..........43
5 - Parti-Cepheli Bir Kadronun
Asgari Düzeyde Yapması
Gerekenler Nelerdir?......................53
6- KADRO YETİŞTİREN
YÖNETİCİLER OLMAK
ZORUNDAYIZ
KADRO EĞİTİMİNDEKİ
SÜREKLİLİĞİ NASIL
SAĞLAYACAĞIZ!.........................65
7- KADROLAŞMADAKİ
EKSİKLERİMİZ VE
GÖREVLERİMİZ..........................75
3
Devrimci Sol / 26
İDEOLOJİ KARARGAHTIR!
Karargahı Güçlü Olmayanlar,
Savaşı Zafere Ulaştıramaz!
İdeolojimizle Varız
İdeolojimizle Savaşıyoruz
İdeolojimizle Kazanacağız
İdeoloji karargahtır.
Karargah, savaşın kurmay merkezidir.
Kurmaylık, kurmaktan gelir.
Dolayısıyla, ideoloji kurar ve şekil verir.
Sınıflar mücadelesi, ideolojilerin mücadelesidir.
Tarihsel olarak hep böyle olmuştur. Ancak bugün mücadelede ideolojinin rolü ve belirleyiciliği, hiçbir dönemle
kıyaslanamayacak kadar öne çıkmıştır.
Emperyalizm, halk kurtuluş hareketlerine karşı, onları
ideolojik olarak teslim almayı hedefleyen bir saldırı
çizgisi izliyor. Çünkü emperyalistler tecrübeleriyle de
biliyorlar ki, önce ideoloji gelir.
Bir hareketi ideolojik olarak teslim alabilirlerse, onu
fiziki olarak yenmeleri zor değildir.
Başta Latin Amerika solu olmak üzere, barış, ateşkes
politikalarıyla silah bırakma ve silahlarını betonlara gömme
aşamasına gelen tüm siyasi hareketler, önce ideolojik
olarak yenilmişlerdir. Fiziki yenilgi bunu izlemiştir.
Önce ideolojik teslimiyet, ardından fiziki yenilgi.
Bu, tersinden de geçerlidir.
Çünkü, İDEOLOJİK ZAFER KAZANILMADAN SİYASİ ZAFER KAZANILAMAZ!
Teslimiyet, uzlaşma, tasfiye.
Adım adım teslimiyet ve yenilgi
böyle gelişiyor.
Şurası çok açıktır; sınıflar
mücadelesi aynı zamanda ideolojik mücadeledir ve ideolojiler,
binlerce yıldır savaş halindedir. İdeoloji, savaşır ve savaştırır.
Savaşan ve savaştıran ideolojidir. Marksist-Leninist
ideolojisini kaybedenler, savaştıran bir komutanı kaybetmiş
olurlar.
Karargah Nedir?
İDEOLOJİ, karargahtır.
Bu karargahta, kimler, neler vardır?
Bu karargahta, Marksizm-Leninizm var.
Bu karargahta, devrimcilerin en büyük silahları olan
diyalektik ve materyalizm var.
Bu karargahta,
tarihimiz,
geleneklerimiz,
değerlerimiz,
şehitlerimiz,
stratejimiz
var.
İdeoloji, HAYATI şekillendirir.
- politikamız
- hukukumuz
- bilimsel temelimiz
- felsefemiz
- moral değerlerimiz
- yaşam ve çalışma tarzımız
İDEOLOJİMİZLE şekillenir.
SAVAŞA İDEOLOJİ ŞEKİL
VERİR.
== yanlış veya doğru eylem
çizgileri
Yol, halkla önderliğin
aynı hedef etrafında birleşmesi demektir, böylece
onlar ölümü ve yaşamı
korkmaksızın paylaşırlar.
4
İdeoloji; ““Maddi koşulların
meydana getirdiği bir üst yapı
ürünüdür ve bir kulübede bir
saraydakinden başka türlü düşünülür.” Marx
== halkı savaşa katmak veya katmamak
== büyük silahlara tapmak veya tapmamak
ideolojiye göre belirlenir.
İdeolojimizle güçlü ve net olmak, politikamızla, hukukumuzla, bilimsel temelimizle, felsefemizle, moral
değerlerimizle güçlü olmaktır.
Sınıf savaşının, “ideolojilerin savaşı” olmasının ortaya
çıkardığı pratik sonuçlardan biri şudur: bu mücadele
aynı zamanda İRADELERİN mücadelesidir.
Savaş, bir tarafın iradesini diğer tarafa kabul ettirmesi
savaşıdır.
İradeyi belirleyen, ideolojidir. Her zaferin, her direniş
destanının temelinde, sağlam bir ideoloji vardır...
Karargahımızın temel nitelikleri şunlardır:
- İDEOLOJİK KARARLILIK
- İDEOLOJİK NETLİK .
- İDEOLOJİK BAĞIMSIZLIK
Uzlaşmayan, vazgeçmeyen, her koşulda, ne olursa
olsun, ölümler, yenilgiler pahasına bile olsa, ideolojik
sağlamlık...
Yenilmezliğin sırrı işte buradadır: ideolojik sağlamlık.
Buna karşılık, her sapma, devrim yolundan sapma ve
bataklığa yönelme, ideolojik bulanıklıkla başlar.
Düşmanı Tanı, Yenilmez Ol
Yaklaşık 2000 yıl önce savaşın yasalarını yazan Çinli
Savaş Stratejisti Sun Tzu “Düşmanı tanı, kendini tanı,
yenilmez ol” diyor. Sun Tzu, düşmanı ve kendini nasıl
tanıyacağını da şöyle ifade ediyor: “Ölçün şu beş şey
olsun; kıyaslarken bu değerleri kullan, böylece koşulları
kavrayasın.
Bunlar; YOL, HAVA, ARAZİ, ÖNDERLİK VE
DİSİPLİN’dir.
Yol, halkla önderliğin aynı hedef etrafında birleşmesi
demektir, böylece onlar ölümü ve yaşamı korkmaksızın
paylaşırlar.
Hava, mevsimler demektir.
Arazi, yol alma kolaylığı ya da zorluğu, mesafe,
boyut ve güvenlik bakımlarından değerlendirilmelidir.
Önderlik, zekâ, güvenilirlik, insancıllık, cesaret ve
kararlılık işidir.
Disiplin; örgütlenme, emir-komuta zinciri, ve lojistik
demektir.
Her komutan bu beş şeyi bilir. Bunları uygulayan
KAZANIR, uygulamayan KAYBEDER.
Şu halde, koşulları anlayabilmek için, şu değerleri
kıyasla:
- Hangi siyasi önderliğin Yol’u var?
- Hangi komutan yetenekli?
- Kim daha elverişli iklim ve araziye sahip?
- Kimin disiplini etkili?
- Kimin birlikleri daha güçlü?
- Kimin askerleri ve subayları daha iyi eğitimli?
- Kimin ödül-ceza sistemi daha açık?
- İşte bu yolla, kimin galib geleceğini anlarsın.”
(Sun Tzu, Savaş Sanatı, Sayf: 58-62)
Sun Tzu’nun formüle ettiği beş maddenin ilki olan;
“halkla önderliğin aynı hedef etrafında birleşmesi” İDEOLOJİ demektir.
Sun Tzu’ya göre savaşı kazanmanın birinci koşulu
doğru bir ideolojiye sahip olmaktır. Savaşın bu yasası
bin yıllardan beri işlemektedir.
Marx’ın deyimiyle tarih, “sınıf savaşımlarından ibarettir.” Yani ezilen, sömürülen halkların, ezen sömüren
egemenlere karşı savaşından ibaret.
Bu savaşta ezilen halkların hiçbir dönem ellerinde
çok büyük silahları olmamıştır. Hatta kimi zaman silahları
olmamıştır. Egemenler en basit silahlarla dahi silahlanmalarına izin vermemiştir halkların. Ezilen halklar egemenlerin ellerindeki silahları alarak savaşmışlardır.
Halklara, kendilerinden kat kat büyük olanaklara
sahip olan egemenlerle savaşma gücünü veren haklılıkları
ve meşruluklarıdır. Yani İDEOLOJİLERİDİR!
Savaşan ve savaştıran gerçek güç ideolojidir.
Bağımsız, güçlü bir ideolojiye sahip olanlar, Sun
Tzu’nun söylediği gibi, “ölümü ve yaşamı korkmaksızın
paylaşırlar.”
ÖLÜMÜ VE YAŞAMI PAYLAŞMAYANLAR, SAVAŞAMAZLAR.
Onun için BİRİMİZ HEPİMİZ, HEPİMİZ BİRİMİZ
İÇİNDİR diyebiliyoruz. Bu bir ajitasyon sloganı değil,
gerçektir. Ve tarihimizde bunun yüzlerce örneği vardır.
ABD raporları bile “Şadi Özbolat için ne yaparlarsa
Engin Çeber denen yoksul adam için de aynısını yapabiliyorlar” diyor.
Bunu bize yaptıran güç, İDEOLOJİMİZDİR...
Bağımsız, güçlü bir ideolojisi olmayanlar ise ne
yaşamı ne de ölümü paylaşamazlar.
“Yaşamın kutsallığı”ndan bahsederler ancak, onların
“kutsal” saydıkları yaşam bencillikleridir. Düzenin yoz,
bencil yaşamlarıdır. Hiçbir şey için bedel ödemeyi göze
alamazlar. Çünkü bedel ödemeyi göze alacakları, yarattıkları
bir değerleri yoktur. Onlar için sadece kendi bencil yaşamları
önemlidir. Dolayısıyla bir ideolojileri de yoktur. Burjuvazinin
ideolojik etkisi altında kalıp ondan beslenirler. Sonuç
bilimsel olarak çürümedir.
5
Devrimci Sol / 26
İDEOLOJİ NEDİR?
Marx, “düşünceyi belirleyen toplumsal yaşam koşullarıdır” diyor. İnsan nasıl yaşarsa öyle düşünür.
Marx, ideolojiyi de şöyle tanımlıyor; “Maddi koşulların
meydana getirdiği bir üst yapı ürünüdür ve bir kulübede
bir saraydakinden başka türlü düşünülür.”
Yani sarayda yaşayanlarla, kulübede yaşayanların
ideolojileri farklıdır.
Türkçe sözlüklerde ideoloji: “Siyasi veya toplumsal
bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir
grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel,
felsefi, dini, moral, estetik, düşünceler bütünü” olarak
tanımlanıyor.
Devrimci hareket ideolojiyi en özlü olarak, “yaşam
biçimi” olarak tanımlamıştır. Yani kim hangi ideolojiye
sahipse, yaşamını şekillendiren de odur; ona göre yaşar.
İdeoloji, bir kişiyi ya da toplumu yönlendiren, onun
davranış ve ruh haline şekil veren düşünüş biçimidir.
İdeolojinin kaynağı sınıfsaldır.
Kapitalist toplumda burjuva ve proletarya ideolojisi
olmak üzere iki temel ideoloji vardır.
Burjuva ideolojisi, halkı sömüren bu düzenin devamını
savunur. Halkın sömürüsüne dayanan asalak burjuvazinin
yaşam biçimiyle şekillenmiş yoz, çürümüş, gerici bir
ideolojidir.
Proletarya ideolojisi ise başta işçi sınıfı olmak üzere
tüm halkın mücadelesi ile bu sömürü düzeninin yıkılması,
yani özgür toplumu, proletarya iktidarını kurmayı içerir.
Gelişen, güçlenen, ilerleyendir. Proleteryanın ideolojisi
bilimsel sosyalizmdir. Marksist-Leninist bir ideolojidir.
Burjuvazi ile proletarya arasında süren savaş esas
olarak ideolojilerin savaşıdır.
Bu savaşta haklı ve güçlü olan proletarya ideolojisidir.
Burjuvazi de iktidarını sürdürebilmek için sınıf savaşında
emekçi halkları ideolojik olarak güçsüzleştirmeye, emekçi
halkları ideolojisizleştirerek ellerindeki en güçlü silahı
almaya çalışmaktadır.
Burjuvazinin ideolojik savaşının temel hedefi budur.
İDEOLOJİSİZLEŞTİRMEK!
Emperyalizmin Yeni-Sömürgecilik Sürecinde İdeolojik Savaşı ve Politikaları
ABD, ikinci paylaşım savaşından sonra emperyalist
kampın lideri olmuştur. Ve ikinci paylaşım savaşı sonrasında emperyalizmin halkları sömürme yöntemi Yeni
Sömürgeciliktir.
Çünkü emperyalistler İkinci Paylaşım Savaşında sahip
oldukları pazarın üçte birini kaybetmişlerdir. Dünyanın
dört bir yanında halkların ulusal, sosyal kurtuluş savaşları
karşısında çok büyük bir yenilgiye uğradılar. Bu yenilgi
esas olarak burjuva ideolojisinin, proletarya ideolojisi
karşısındaki yenilgisiydi.
Yeni sömürgecilik bu tarihsel sürecin ortaya çıkarttığı
bir sömürge biçimidir.
ABD emperyalizmi, 1950’lerden başlayarak günümüze
kadar esas olarak ülkeleri yeni sömürgecilik yöntemiyle
sömürmüştür.
Yeni sömürgelerdeki halkların ulusal, sosyal kurtuluş
mücadelelerini bastırmak için temel politikaları;
- Askeri zor,
- Ekonomik zor ve
- İdeolojik propaganda olmuştur.
Bu politikalar çok farklı dönemlerde çok farklı biçimler
alsa da hep iç içe uygulanmış ve temel hedef halkları
ideoloijik olarak yenilgiye uğratmak olmuştur. Yani hedef
dünya halklarına umut olan proletaryanın ideolojisi sosyalizmi,
umut olmaktan çıkartmak olmuştur.
ABD, 20. yüzyılın başından itibaren, arka bahçesi
diye adlandırılan Latin Amerika halklarının mücadelesini
bastırmak için, doğrudan müdahaleyi içeren “Big Stick”
-Kalın Sopa- doktrinini ,1961’de Küba’ya Domuzlar
Körfezindeki hezimetinden sonra terk etmek zorunda
kaldı.
İdeolojik güçle donanmış 5 milyon nüfuslu Küba
halkının karşısında dünyanın en büyük askeri ve ekonomik
gücüne sahip ABD emperyalizmi Domuzlar Körfezi'nde
tam bir hezimete uğradı.
Burjuvazinin sınıf kini, iktidar bilinci, yönetme deneyimleri proletaryaya göre çok daha köklüdür. ABD
emperyalizmi, Küba’da Domuzlar Körfezi hezimetinden
sonra , Küba’dan etkilenen Latin Amerika ülkelerini
toptan kaybetmemek için politikalarını değiştirdi.
CIA’nın laboratuvarlarında yeni politikalar üretildi.
İlerleme İçin İttifak Politikası
ABD emperyalizminin Domuzlar Körfezi yenilgisinden
sonraki yeni politikası ‘İlerleme İçin İttifak Politikası’
oldu.
Emperyalizmin;
“Yeni sömürgelerdeki halkların ulusal, sosyal kurtuluş mücadelelerini bastırmak için temel politikaları;
- Askeri zor,
- Ekenomik zor ve
- İdeolojik propaganda olmuştur.
6
“1961 Ocak ayında henüz yeni seçilen ABD Başkanı
John F. Kennedy ilk konuşmasında, Güney’deki “zavallı
yeğenlerle” yeni bir ilişkinin kurulacağını ve “ilerleme
için ittifak”ı müjdeliyordu. Sorun, sonunda “sefaletin
zincirlerini parçalamaktır” deniliyordu. Kendisinin
yeni “ilerleme için ittifak”! (alianza para el progreso)
ABD’li güvenlik politikacılarının, devrimci akımların
bir bütün olarak sadece dünya komünizmi tarafından
yönlendirilmediği, tersine köklerinin ülkelerindeki
sosyal adaletsizliklere dayandığı şeklindeki düşüncelerinden hareket ediyordu. Sol düşünceleri henüz başlangıçta boğabilmek için artık en başta, sosyal reformlarla
birleştirilecekti. Washington artık gelecekte şimdiye
kadar olduğu gibi sadece diktatörlükleri değil, demokrasileri de destekleyecek, Güney Amerika’da ekonomik
büyümeyi sağlayabilmek için uzun vadeli krediler hazır
tutulacak, fiyatlar istikrara kavuşturulacak, bir toprak
reformu uygulanacak ve gecekonduları ortadan kaldırmak için konut yapımı desteklenecekti. Halk eğitim
programları cehaleti ve kırda kurulacak sağlık merkezleri
çocuk ölümünü kökünden kazıyacaktı. Bunlar sadece
güzel laflar olarak kalmadı, bunları çeşitli uygulamalar
da izledi. Aniden teknik yardım programları ve üniversiteler için burslar sunulmaya başlanmıştı.
Kennedy’nin üç yıllık başkanlık döneminde, Latin
Amerika’ya son 16 yıldan üç misli daha fazla para akmıştı.
Ağustos 1961’de -Kennedy’nin göreve başlamasından
sadece sekiz ay sonra- Uruguay’ın kibar sahil şehri
Punta del Este’de, Kennedy’nin “Bu devrim aracılığıyla
yakın geleceğimizi şekillendirmek için buluşuyoruz”
parolası altına aldığı, Latin Amerikan devletleri konferansı yapıldı. Kıtanın 20 ülkesi tarafından imzalanan
Punta dei Este Sözleşmesi öyle ilericiydi ki, hatta Küba’nın temsilcisi, Che Guevara dahi karşı çıkamamış,
sadece çekimser kalmıştı. O sırada basında çıkan haberlerde şöyle deniyordu: Amerika’da şimdi iki devrimci
hükümet vardır Küba ve Washington. “Büyük biraderin”
kaba kavgacı müdahale politikasının artık köhneleştiği
ve komünizme karşı mücadelede sadece askeri olmayan
ince baskı metodlarının gerekli hale geldiği bu sırada
görmemezlikten geliniyordu, “ilerleme için ittifak”
programlarıyla yoksulların en yoksullarına, bunları
sistem değiştiricilerin kollarına itmemek için, biraz
yardım edilecekti, “yukarıdan devrimle”, “aşağıdan
devrimin” önüne set çekilecekti.” (Gerilla Bilanço Çıkartıyor, Syf: 11-12)
Yukarıda yaptığımız uzunca alıntı ABD emperyalizminin “ilerleme için ittifak politikası”nın ne demek olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Tüm
politikaların tek amacı devrim mücadelesini engellemektir.
Bunda ise temel alınan, halkları ideolojik olarak güçsüzleştirmektir. Burjuvazi “devrim mi istiyorsunuz; onu
da en iyi biz yaparız” diyerek, diğer taraftan “zoru” da
göstererek halk ayaklanmalarına, silahlı mücadeleyi
içeren devrim mücadelelerine gerek olmadığı düşüncesini
yaymaya çalışmaktadır.
Bu politikalar etkisini ilk olarak reformist, revizyonist
sol ve aydınlar üzerinde gösterdi. Burjuvazi adına
ideolojik saldırıyı sürdürecek Herbert Marcus gibi “aydınlar” devreye sokuldu. Devrim işçi sınıfı yerine “azınlıklara, serserilere, eşcinsellere havale” edilmek istendi.
Herbert Marcus’un ideologluğunu yaptığı saldırılar
da etkisini gösterdi, daha o günlerde sivil toplumculuk,
savaşmak yerine uzlaşma düşüncesi solun bir bölümünü
etkisi altına aldı.
ABD bu dönemde sadece ideolojik propaganda ile
yetinmemiş, propagandanın etkisini göstermesi için yeni
sömürgelere “yardım” adı altında para musluklarını da
açmıştır.
‘3. dünya ülkelerini’ geliştirme adına yapılan bu yardımlar esas olarak yoksullara da yapılmıyordu... Bizim
ülkemizde olduğu gibi yoksullara verilen tekellerin tarihi
geçmiş süt tozları vb. gıdalardan ibaretti. Halka yapılanlar
göstermelik yardımlardır... Yardımlar asıl olarak bir orta
tabaka yaratmaya yöneliktir... Orta tabaka, yeni sömürgelerde kapitalist ilişkilerin yaygınlaştırılması, pazarın
genişletilmesi için gerekliydi.
Ancak bütün “yardım”lara rağmen yeni sömürgelerde
silahlı mücadele engellenemiyor, tüm Latin Amerika ülkelerinde gerilla mücadelesi büyümeye devam ediyordu.
Başkan Kenedy’nin öldürülmesini bahane eden ABD,
10 yıllığına belirlenen bu politikalarına iki yılda son
vermek zorunda kaldı.
1965’ler ve Ulusal Güvenlik Doktrini
Emperyalistler “İlerleme İçin İttifak” politikasından
sonuç alamayınca bu doktrini geliştirmiştir.
“Değişen dünya durumu altmışlı yılların ortalarından
sonra yeni bir doktrini gerekli kılıyordu: Brezilya’da
popülist bir hükümet iktidara gelmişti ve Başbakan
Joao Goulart bayrağına bir toprak reformunu ve çokuluslu firmaların kar transferinin sınırlandırılmasını
yazmıştı. Gerçi Goulart’la devrimci bir hükümet değil
ama, ABD çıkarlarıyla çelişkide olan milliyetçi bir hükümet iktidara gelmişti, Brezilya gibi dev bir ülkede
“ilerleme İçin ittifak” türü birkaç reformcukla bir şey
yapmak mümkün değildi.
1 Nisan 1964’de ABD tarafından yönlendirilen bir
darbe ile Goulart hükümeti devrildi ve böylece Latin
Amerika için yeni bir sayfa açıldı: Askeri diktatörlükler
sayfası.
Brezilya’daki darbe ile Washington’da yeni bir
doktrin doğdu: Ulusal Güvenlik Doktrini. Ulusal Güvenlik Doktrini, uluslararası komünizmin amacına
Devrimci Sol / 26
ulaşmak için toplumu içten çökertmeyi amaçladığını
savunuyordu.
Bu iç düşmana karşı tüm metodlarla, yasaların
dışında da, mücadele edilmesi gerekiyordu. Bilimsel
yöntemlerle işkence, silahlı kuvvetlerin yüksek kumandasına bağlı paramiliter çeteler ve rejim karşıtlarının öldürülmesi Ulusal Güvenlik Doktrini’nin ayrılmaz parçalarıdır.
Devlet sınırları artık geçerli değildir, geçerli olan
ideolojik sınırlardır, geçerli olan dünya komünizminin
ve onun emrindeki iç düşmanın geri püskürtülmesinden
ibaret olan Batı’nın ortaklığıdır. Askerler çıkarlarının
savunulmasında kendi devlet sınırlarının dışında da
Ulusal Güvenlik Doktrini’ne göre harekete geçebilirler,
tüm devletlerin silahlı kuvvetleri ortak çalışabilir ve
baskıyı koordine edebilirler. ABD askeri akademilerinde
yüksek dereceden askerler baskı tekniklerini tümüyle
tanışık hale getirileceklerdir.
Ulusal Güvenlik Doktrini uyarınca silahlı kuvvetlere
sadece baskıya indirgenemeyecek yeni bir sosyal rol
verilmektedir. Askeri diktatörlükleri kurmakla devletin
tüm fonksiyonlarını üstlenmekte, devlet işletmelerinin
(kötü) idarecileri, (kötü) diplomatlar ve (kötü) plancı
olmaktadırlar.” (Gerilla Bilanço Çıkartıyor, Syf: 14)
Amerika bu doktrine göre yeni sömürge halklarını
açıktan o ülkenin iç düşmanı olarak ilan etmiş ve kendi
sömürü çıkarlarına tehdit oluşturduğu için doğrudan müdahale etmeyi kendine hak görmüştür... Yani yeni sömürgelerin iç işlerine doğrudan müdahale ettiği politikalardır...
Bu politikalar gereğince ABD, yeni sömürgelerde orduyu, polisi iç savaşa göre örgütlemiş ve emperyalizmin
çıkarlarını korumak için kendi halkına karşı silahlı bir güce
dönüştürmüştür... Bu da yetmemiştir, doğrudan yeni sömürge
ülkelerde kontra örgütlenmeleri, işkence merkezleri kurmuş,
provokasyonlar, katliamlar örgütlemiştir.
Bizim ülkemizdeki kontrgerilla örgütlenmesinin, paramiliter güçlerin oluşturulmasının temelleri bu politikalar
gereğince atılmıştır.
Gerillanın Hareket Ettiği
Suyu Zehirlemek
Ulusal Güvenlik Doktrini daha sonra ek bir unsurla
genişletildi: Ayaklanmaya Karşı Mücadele/ “Counterinsurgency” ile. Bu altmışlı yıllarda gerilla hareketlerinin
ortaya çıkışına bir yanıttı ve gerilla hareketleri de Ulusal
Güvenlik Doktrini’ne bir cevaptı.
Counter-insurgency” ağırlığı,
- gizli servislerin geliştirilip güçlendirilmesine,
- baskı metodlarının inceleştirilmesine ve
- basın faaliyetine verdi,
İnsanların kafasını da fethetmek gerekiyordu.
7
Ayaklanmaya
Karşı
Mücadele/
“Counter-insurgency” ile. Bu altmışlı yıllarda gerilla hareketlerinin ortaya çıkışına
bir yanıtı ve gerilla hareketleri de Ulusal
Güvenlik Doktrini’ne bir cevaptı.
Counter-insurgency” ağırlığı,
- gizli servislerin geliştirilip güçlendirilmesine,
- baskı metodlarının inceleştirilmesine ve
- basın faaliyetine verdi,
İnsanların kafasını da fethetmek gerekiyordu.
ABD dostu medyalara milyonlar akıtıldı,
sağ gazeteciler finanse edildi ve uluslararası
basın kuruluşları, insan hakları ve basın
özgürlüğünün ABD yorumuyla donatılıp
yetiştirildi, “ilerleme İttifakı”nın eski fikri
toprak reformu da yeniden mezardan çıkarıldı ve örneğin Guatemala ve El
Salvador’da -sınırlı bir şekilde- uygulandı.
Ayaklanmaya karşı önlem alıcı mücadelenin anlamı, balığın, gerillanın hareket ettiği suyu zehirlemekti.
ABD dostu medyalara milyonlar akıtıldı, sağ gazeteciler
finanse edildi ve uluslararası basın kuruluşları, insan
hakları ve basın özgürlüğünün ABD yorumuyla donatılıp
yetiştirildi, “ilerleme İttifakı”nın eski fikri toprak reformu
da yeniden mezardan çıkarıldı ve örneğin Guatemala ve
El Salvador’da -sınırlı bir şekilde- uygulandı.
Ayaklanmaya karşı önlem alıcı mücadelenin anlamı,
balığın, gerillanın hareket ettiği suyu zehirlemekti.
Ulusal Güvenlik Doktrini ve Ayaklanmaya Karşı Mücadele konsepti en belirgin şekilde Uruguay’da ürün
verdi.
Washington altmışlı yılların sonunda buraya, yerli
polisi Brezilya’nın işkence odalarındaki son buluşlarla
tanıştırmak üzere kalkınma danışmanı kılıfı altında
işkence uzmanı Daniel Mitrione’yi göndermişti. Görevi
Tupamarolara karşı mücadeleydi. Ulusal Güvenlik Doktrini
silahlı örgütlere karşı mücadelede etkili bir araç olarak
belirmişti. Bütün ülkelerde gerilla aygıtları parçalandı,
bunların birçoğu iki aparat arasındaki mücadeleyi, gerillanın orduya ve polise karşı mücadelesini benimsemişlerdi
ve tabii ki bu mücadelede kaybettiler.” (Gerilla Bilanço
8
“Askeri zordan sonra ekonomik zor
geldi, İnsanlar alım güçlerinde büyük bir
düşüşü kabullenmeye zorlandılar, orta
tabaka yoksulluğa itildi. Yine insanlar iyi
bir geleceğe ilişkin rüya kurmak yerine
günlük yaşamlarını sürdürebilmek için
çalışmaya zorlandılar. Artık devrimin
değil, ücretlerin ödeneceği günün özlemini
çekmeliydiler.
Parola şuydu: Becerebilen kendisini
kurtarsın!”
Çıkartıyor, Sayf 15)
1960’ların sonlarına doğru ve 70’li yıllarda gerilla
mücadelelerini bastırmak için Latin Amerika ülkelerinde
neredeyse askeri darbe yapılmayan ülke kalmamıştır.
1960’ların ortaları ülkemizde reformizm, revizyonizme
karşı gençlik içinde devrimci örgütlenmenin mayalanmaya
başladığı yıllardır.
THKP-C’yi oluşturacak kadrolar işçinin, köylünün
yanında grevlerde, işgallerde, direnişlerde büyüyorlardı.
Ve bu sürecin sonunda THKP-C’nin kurulmasıyla Türkiye’de 50 yıllık reformist ve revizyonist gelenek parçalanıyordu.
Amerikan Emperyalizmi bizim ülkemizde de bu devrimci gelişme karşısında kontrgerilla örgütlenmelerini
yaratmış ancak sonuç alamayınca 12 Mart 1970 darbesini
gerçekleştirmiştir.
THKP-C, THKO, TKP-ML’nin fiziki imhası da
ABD emperyalizminin işbirlikçi oligarşiyle birlikte yukarıdaki politikaların bir parçası olarak gerçekleşmiştir.
Ancak devrimci hareketlerin bu fiziki imhasıyla
ülkemiz topraklarından devrim umudunu yok edememişlerdir.
Tam tersine Kızıldere’de, dar ağaçlarında, işkence
tezgahlarında ülkemiz devrimci hareketine çok güçlü
ideolojik bir miras bırakılmıştır.
Kızıldere’de Mahirler Türkiye devriminin yolunu
çizmişlerdir. Varılacak yere bedeller ödenerek, kan içinde
varılacağını göstermişlerdir.
1970’li Yıllar: Askeri Zordan Sonra
Ekonomik Zor Politikaları
“Askeri zordan sonra ekonomik zor geldi, İnsanlar
alım güçlerinde büyük bir düşüşü kabullenmeye zorlandılar,
orta tabaka yoksulluğa itildi. Yine insanlar iyi bir geleceğe
ilişkin rüya kurmak yerine günlük yaşamlarını sürdürebilmek için çalışmaya zorlandılar. Artık devrimin değil,
ücretlerin ödeneceği günün özlemini çekmeliydiler.
Parola şuydu: Becerebilen kendisini kurtarsın!” (Gerilla
Bilanço Çıkartıyor, Syf: 16)
Mahir Çayan’ın halkın “maişet gailesi” dediği günlük
geçim sorunlarından başını kaldıramadığı ve mücadeleden
kopmasını ifade eden tespitidir “ekonomik zor”un uygulanması...
Ekonomik zor politikaları bütün yeni sömürgelerde
olduğu gibi ülkemizde de uygulanmış, katliamların, işkencelerin, provokasyonların, sivil faşist terörün yanı
sıra devreye sokulmuştur.
Ancak emperyalistler yine de halkların mücadelesini
bastırmakta sonuç alamamıştır. Latin Amerika’da gerilla
hareketlerini bastırmak için yapılan kontra katliamların
sayısı yüzbinleri bulmasına rağmen Nikaragua’da Sandinistler iktidarı ele geçirmiştir. El Salvador’da gerilla
mücadelesi çok daha üst boyutlara tırmanmıştır. Ülkemizde
de devrimci hareketlerin tüm yetersizliklerine rağmen
oligarşinin yönetememe krizi devrim alternatifini kitlelerin
bilincinde büyütmektedir.
ABD emperyalizmi bunun üzerine “uzun süreli diktatörlüklerin bütün halkı kendilerine karşı birleştirdiği ve
diktatöre karşı nefretin bir devrimci duruma dönüşebileceği”
tehlikesine karşı yeni bir politika geliştirmeye giriştiler.
Project Democracy (Demokrasi Projesi)
Demokrasi projesinin hazırlıkları 70’lerin sonuna
doğru olsa da uygulamaya sokulması 1983’de başlamıştır.
Darbelerle katliamlar, işkenceler yapan yüzbinlerce devrimciyi hapishanelere dolduran ve işkencelerle teslim
almaya çalışan emperyalistler ve işbirlikçi oligarşiler bu
politikalarla “demokratikleştirilmek” istendi. Kendilerinin
tertipleyip iktidara getirdikleri cuntalar iktidardan indirilip
yerine daha “demokrat, liberal” görünen düzen partileri
iktidarlara taşındı.
Ancak bu politikanın özü emperyalizm cephesinden
ideolojik saldırıların en üst boyuta taşınmasıdır.
Sosyalizm ideolojisine karşı emperyalizm yalan, demagoji ve her türlü ideolojik propagandayı ön plana çıkartmış ve bunun için dünya çapında milyarlarca dolar
yatırım yapmıştır.
ABD emperyalizminin “Project Democracy” için şu
miktarlar öngörülüyordu:
- Geri kalmış ülkelerdeki ordu önderlerinin demokratik
prensipleri ve demokratik hareket tarzlarını öğrenmeleri”
için 1,5 milyon dolar.
- ABD vatandaşları ile yabancılar arasında “olumlu
bağlar” kuracak olan ve “ortak değerlerin savunusuna
dayanan” “Transoceanic Leadership Project” için 1,5
milyon dolar.
- “Latin Amerikalı öğrencilere önderlik eğitimi” için
500.000 dolar.
- Demokrasi ile serbest piyasa ekonomisi arasında
Devrimci Sol / 26
varsayılan ilişkilerin propagandasını yapacak “Serbest
Girişimcilik Merkezi’nin” kurulması için 1 milyon dolar.
- “Mülteciler için bir çekim merkezi olacak” yeni bir
“Sovyetler Birliği’ni Araştırma Merkezi” için 500.000
dolar.
- ABD-State Department’ı, dünya çapında birçok
ülkede “marksist-diyalektik düşünceleri içeren kitapların
kolayca ve çoğu kez ucuza bulunabilmesine karşılık,
demokratik bakış açılarını içeren kitapların eksikliğinden”
hareket ettiğinden “dünya çapında kitap yayınlama
projesi” için 4,455 milyon dolar.
- “Honduras, Guatemala ve El Salvador’da kırsal
bölgelerde yaşayanlar için yerel gazetelerin kurulmasını
da” içeren “Orta Amerika Medya Programı” için bir
milyon dolar. “Bu gazeteler başka alanların yanı sıra şu
alanlarda da bilgiler sunmalı: Aile sağlığı, tarım üretimi
yöntemleri ve demokrasiyi desteklemenin yarar ve kazançları.”
Özellikle 80’lere kadar süren darbeler sürecinden
sonra uygulamaya giren “Demokrasi Projesi” devrimci
örgütlerin ideolojik olarak yenilgisinde ve halkların bilincinin çarpıtılmasında çok büyük etkisi olmuştur.
Bugün bile emperyalizmin devrimci mücadeleye ve
halklara yönelik ideolojik saldırılarını ifade etmek için bir
dönüm noktası olarak “80 öncesi” ve “80 sonrası” diye
ifade edilmektedir. Bununla ifade edilen tek başına 12
Eylül Cuntasının hapishanelerdeki faşist terörü değil, bu
terörün tamamladığı beyinlerdeki ideolojik saldırı ve yenilgidir.
Dünya ve ülkemizdeki sol hareketler esas olarak emperyalizmin hapishane politikaları ve ideolojik cephede
yürüttüğü savaş karşısında direnmeyerek yenik düşmüşler
ve tasfiye edilmişlerdir.
Emperyalizmin bu saldırıları karşısında teslim olmayan,
direnen ve ideolojik olarak tam bir zaferle çıkan PartiCephe olmuştur.
Dünya solunda emperyalizm politikaları, legalizm,
mültecilik, yılgınlık, inançsızlık, devrimci değerleri hızla
terk etmek, umutsuzluk bataklığına gömülme olarak
kendini gösterdi. Hapishanelerde teslimiyet, pişmanlık,
nedamet getirme baş göstermişti. Uruguay’ın, Bolivya’nın
vb. hapishaneleri ve Mamak, teslimiyetin teorilerinin
kaynağı oldu. Direnmeyenler, 1980’lerin ortalarından
itibaren “yeni açılımlar” yapıp, artık silahlı mücadelenin
zamanın geçtiğini, legal imkanları kullanmak gerektiğini
söylemeye başladılar. Beyinlerini burjuvaziye teslim etmişlerdi ve artık burjuvazinin teorisyenlerinin ağzından
konuşacaklardı.
Biz: “AMERİKANCI FAŞİST CUNTA 45 MİLYON
HALKI TESLİM ALAMAYACAK” diyerek emperyalizme
ve cuntacılarına karşı meydan okuduk.
Faşizmin ve burjuva bireyciliğinin karşısına şehitle-
9
rimizle barikat ördük.
Sol “yaşamak” için yaptırımlara boyun eğerken biz
1984 ölüm orucu ile ölerek devrimci mücadelenin geleceğini tayin ediyorduk.
1990’larda emperyalistler onların ideologları tarihin
sonunu ilan ettiler. Sosyalist ülkelerde karşı devrimler
gerçekleşti. Burjuvazi, sosyalizmin yıkıntıları üzerinde
tarihin en büyük ideolojik saldırılarını başlattı.
“Tek kutuplu dünya” “modası geçen bağımsızlık”
tezleri her yeri kapladı. 1960’lardaki Marcuslar’ın yerini
“tarihin sonu geldi, emperyalizm değişti” diyen Fukuyamalar, Negriler aldı.
“Marx haklı çıkmamıştı” vb. sözler tartıştırılıyordu.
İnançsızlık, umutsuzluk, legalizm, silahlı mücadelenin
reddi ve burjuva ideolojisinin ne kadar pespaye türü
varsa ortalığa döküldü. Ve halkların bunlara inanması
Sosyalizm ideolojisine karşı emperyalizm
yalan, demagoji ve her türlü ideolojik propagandayı ön plana çıkartmış ve bunun için dünya
çapında milyarlarca dolar yatırım yapmıştır.
ABD emperyalizmi “Project Democracy” için
şu miktarlar öngörülüyordu:
-”Geri kalmış ülkelerdeki ordu önderlerinin
demokratik prensipleri ve demokratik hareket
tarzlarını öğrenmeleri” için 1,5 milyon dolar.
-ABD vatandaşları ile yabancılar arasında
“olumlu bağlar” kuracak olan ve “ortak değerlerin
savunusuna dayanan” “Transoceanic Leadership
Project” için 1,5 milyon dolar.
-”Latin Amerikalı öğrencilere önderlik eğitimi”
için 500.000 dolar.
-Demokrasi ile serbest piyasa ekonomisi arasında varsayılan ilişkilerin propagandasını yapacak “Serbest Girişimcilik Merkezi’nin” kurulması için l milyon dolar.
-”Mülteciler için bir çekim merkezi olacak”
yeni bir “Sovyetler Birliği’ni Araştırma Merkezi”
için 500.000 dolar.
-ABD-State Department’ı, dünya çapında birçok ülkede “marksist-diyalektik düşünceleri
içeren kitapların kolayca ve çoğu kez ucuza
bulunabilmesine karşılık, demokratik bakış
açılarını içeren kitapların eksikliğinden” hareket ettiğinden “dünya çapında kitap yayınlama
projesi” için
4,455 milyon dolar.
10
Sosyalizm ideolojisine karşı emperyalizm
yalan, demagoji ve her türlü ideolojik propagandayı ön plana çıkartmış ve bunun için dünya
çapında milyarlarca dolar yatırım yapmıştır.
ABD emperyalizmi “Project Democracy” için
şu miktarlar öngörülüyordu:
-”Geri kalmış ülkelerdeki ordu önderlerinin
demokratik prensipleri ve demokratik hareket
tarzlarını öğrenmeleri” için 1,5 milyon dolar.
-ABD vatandaşları ile yabancılar arasında
“olumlu bağlar” kuracak olan ve “ortak değerlerin savunusuna dayanan” “Transoceanic
Leadership Project” için 1,5 milyon dolar.
-”Latin Amerikalı öğrencilere önderlik eğitimi” için 500.000 dolar.
-Demokrasi ile serbest piyasa ekonomisi arasında varsayılan ilişkilerin propagandasını yapacak “Serbest Girişimcilik Merkezi’nin” kurulması için l milyon dolar.
-”Mülteciler için bir çekim merkezi olacak”
yeni bir “Sovyetler Birliği’ni Araştırma Merkezi”
için 500.000 dolar.
-ABD-State Department’ı, dünya çapında birçok ülkede “marksist-diyalektik düşünceleri
içeren kitapların kolayca ve çoğu kez ucuza
bulunabilmesine karşılık, demokratik bakış
açılarını içeren kitapların eksikliğinden” hareket ettiğinden “dünya çapında kitap yayınlama
projesi” için
4,455 milyon dolar.
için
ideolojik propaganda en yoğun biçimde devreye girdi.
Emperyalizmin propagandasından en çok etkilenen
Sol oldu.
Marksist-Leninist devrimi savunan solda uzlaşmacılık,
teslimiyet, tasfiye veba gibi yayıldı. Emperyalizmin demokratikliğini keşfetmek, sosyalizmin hatalarını tespit
etmek, silah bırakıp düzenle uzlaşmak solda en revaçtaki
düşünceler haline geldi.
Bayraklardan hemen orak-çekiç gibi sosyalizmi ifade
eden semboller çıkarıldı. Silahlı mücadele inkar edildi,
yanlışlığı keşfedildi. İnkar, inançsızlık, teslimiyet dünyada
ve ülkemiz solunda alabildiğine yayıldı.
Emperyalistler ideolojik savaşın bu kesitinde ciddi
mevziler kazandılar. Devrimci hareketlerin pek çoğu
sosyalizmin çözüm olmadığını savunuyor; “ideolojik
kriz” lafını dillerinden düşürmüyorlardı.
Biz; Direnerek geldiğimiz tüm bu aşamada “ATILIM”la
örgütsel ve ideolojik olarak kendimizi yeniledik. İdeolojik
kuşatma altında 16-17 Nisan direnişlerinde Sabolar’ın,
Edalar’ın dalgalandırdığı orak çekiçli kızıl bayrak sosyalizmin onuru oldu. Ve o iki kadının dilinden tüm
dünyaya inancımızı haykırdık: “BAYRAĞIMIZ ÜLKENİN HER TARAFINDA DALGALANACAK”
12 Eylül’ün tüm tahribatları ve 90’ların karşı devrimlerine rağmen başlattığımız silahlı mücadele ülkemiz
solundaki sağa savruluşun ve teslimiyetin de önüne geçmiştir. Dünya solundaki teslimiyete rağmen ülkemizde
2000’li yıllara kadar şöyle ya da böyle tüm eksikliklerine
rağmen Marksist-Leninist örgüt ve mücadele anlayışını
terk etmeyen bir sol varlığını korumuştur.
Bu bizim ideolojik gücümüzün, sol üzerindeki etkisi
sayesinde mümkün dolmuştur.
Ancak bağımsız, güçlü bir devrimci ideolojiye sahip
olmayanlar emperyalizmin ideolojik-fiziki saldırıları karşısında ayakta kalmayı başaramazlar.
2000’ler; “Ya Düşünce Değişikliği,
Ya Ölüm”
Emperyalistlerin 2000’lerdeki saldırısının adı “Ya
düşünce değişikliği, ya ölüm” idi ve amacı tüm halkları
teslimiyete zorlamaktı. Ne kadar devrimci, sosyalist ilke,
değer, düşünce varsa hepsini dünya üzerinden kazıyıp yok
etmek istiyorlardı. Krizleriyle orantılı olarak da korkuları
büyümüştü.
Sol; bu saldırılar karşısında ciddi bir direniş gösteremedi
ve tasfiye sürecine boyun eğmeyi tercih etti. O günlerde
direnmek var olmak demekti, direnmek bedel ödeyerek,
ölerek var olmaktı. Direnmek solun gündeminden,
dilinden, yaşamından tamamen çıktı. “Akıllı solculuk”
“kaymak tabakayı korumak” geçerli hale geldi. Büyük
direniş sürerken, “direnmeyen çürür!” diye yazdık tarihe.
Direniş sonrası, bunun kanıtlarıyla doludur.
Biz; emperyalizmin bu güçlü tasfiye, teslimiyet politikasına karşı 7 yıllık Büyük Direniş ile cevap verdik.
“YA DÜŞÜNCE DEĞİŞİKLİĞİ YA ÖLÜM” politikasına
karşı yeryüzünün en sert sınıf çatışması ülkemizde Büyük
Direniş’le gerçekleşti. Tüm dünyada ve ülkemizde
devrimi, sosyalizmi bu kadar açık ve net savunan, uzlaşmayı reddeden ve cepheden tavır alan bir tek biz vardık.
Ve o gün direndiğimiz için, bugün varız. O günlerde direndiğimiz için, bugün ülkemizde devrimcilik var.
Yıl 2017; Direnen Bir Biz Varız
Büyük Direnişimizin Zaferi tarihlerle sınırlanamayacak
kadar büyüktür demiştik. Büyük Direniş'ten aldığımız
güçle direniyoruz.
Bugün ML bir hareket olarak direnen ve savaşan tarih
sahnesinde sadece biz varız. AKP faşizmi sadece devrimcileri
değil, bütün halkı düşman ilan etmiştir. Fethullahçılar’ın
Devrimci Sol / 26
darbe girişimini bahane ederek 15 Temmuz 2016’dan beri
OHAL’lerle, KHK’lerle açık faşizm koşullarını yaşatmaktadır.
Devrimci hareketi bitirmeye yönelik gözaltılardan, tutuklamalara, katliamlara kadar her türlü saldırısını sürdürüyor.
Saldırılar sadece devrimci harekete yönelik de değildir.
Ancak saldırılar karşısında direnen sadece devrimci
hareket vardır.
Sol; bütün direnme dinamiklerini yitirmiş, ideolojik
ve politik olarak emperyalizmin etkisi altındadır.
Soldaki ideolojik yenilgi fiziki tasfiyeyi de beraberinde
getirmiştir.
Kürt milliyetçi hareket, ideolojik ve politik olarak
Suriye’de emperyalizmin kullandığı işbirlikçi haline dönüşmüş, emperyalizmin “kara gücü” olarak kullanılmaktadır.
Reformizm-oportünizm de Kürt milliyetçiliğinin kuyruğunda işbirlikçiliğin batağında debelenmektedir.
Bugün biz Kızıldere’den bugüne tarihimizden, ideolojimizden aldığımız güçle emperyalizme ve işbirlikçi
faşist AKP iktidarına karşı Nuriyeler’le, Semihler’le, 70
yaşındaki şehit babasıyla, hasta tutsaklarımız için
TAYAD’lı ailelerimizle direniyoruz ve zaferler yaratıyoruz.
AKP faşizminin tüm terör, sansür ve karşı devrimci propagandalarına rağmen, suskunluğa rağmen direnişimizin
etkisi ülke sınırlarını aşıp dünyaya yayılıyor.
150 binden fazla memurun mesleğinden ihraç edildiği,
buna karşı tek bir direnişin olmadığı ülkemizde, “herkes
susuyor, kimse direnmiyor” diye umutsuzluğa düşmeden
direniş örgütleyen ve yaz-kış demeden aylarca direnebilen
sadece Cephelilerdir.
İddia ediyoruz, böylesi bir süreçte Cepheliler dışında
hiç kimse böyle bir direnişi örgütleyemez ve direnemez.
İşte bunu yaptıran Cephe’nin ideolojisidir. Bunu yaptıran Büyük Direnişin zaferidir.
Dünyanın hiçbir yerinde Cephe'nin dışında kimse 70
yaşındaki yaşlı bir babayı sadece kendi çocukları için
değil, katledilen tüm Cepheli gerillaların kemiklerini
almak için 90 gün açlık grevi yaptırarak direndiremez.
Böyle direnişleri sadece Cepheliler yaratabilir.
Savaşan ve savaştıran ideolojidir, sözü Cephe pratiğinde
ve direnişlerinde bir kez daha hayat bulmuştur.
Hiçbir politikasında geri adım atmayan, her geçen
gün saldırılarını daha da artıran AKP faşizmi direnişlerimiz
karşısında çaresizleşiyor ve geri adım atmak zorunda
kalıyor.
Faşizme bunu yaptıran İdeolojik gücümüzdür.
İdeolojik Zafer Bizimdir !
Emperyalizmin İdeolojik Propagandasına
Kanmadık!
50 Yıl Önce Söylediklerimizden
Milim Sapmadık!
11
Kurtuluşa Kadar Savaşacak;
Anadolu’da Bağımsızlık, Demokrasi ve
Sosyalizmi Kuracağız!
“Bugünün dünyasında, yalnız başına kalmayı göze
almadan güçlü olmak ve düşmana karşı savaşmak
mümkün değildir.”
“Yalnız başına emperyalizme, oligarşiye ve onun
uzantılarına karşı savaşmak, hiçbir teknik ile silahla değiştirilemeyecek dünyanın en büyük gücüdür. Bu kendine
güvendir. Bu ideolojik sağlamlıktır.
Dışarıda veya tutsaklıkta bizi yenilmez kılan ideolojik
sağlamlığımız ve bunun getirdiği güven devam ettikçe,
tüm saldırılara karşı yine zaferden zafere koşacağız.”
DHKP Genel Sekreteri Dursun Karataş
Biz diyoruz ki biz yeneceğiz!
Dayı’nın yolunda yürüyoruz. Tek başımızayız. Emperyalizmin ve oligarşinin her türlü saldırılarına karşı
tek başımıza da olsak her alanda, her cephede direniyoruz.
Tarihe yazılan direnişler yaratıyoruz. Biliyoruz ki, tek
başımıza dirensek de, 7 milyarlık dünyada tek başımıza
değiliz. Dünya halkları bizimledir. Direnişimiz, politikalarımız halkımızın, dünya halklarının duygularına tercüman olmaktadır. Halklarımıza yol göstermektedir.
Çünkü, bizim elimizde Marksist-Leninist ideolojimiz
var. Sınıflar savaşında Marksist-Leninist ideolojiden
daha güçlü bir silah yoktur.
Çünkü, bizim elimizde Marksist-Leninist ideoloji sadece yazılı bir metin değildir. Her anımızı, her eylemimizi,
her adımımızı belirleyen bir eylem kılavuzudur. Çünkü,
bizim elimizde Marksist-Leninist ideoloji, bizimle birlikte
yaşayan, gelişen, büyüyen, direnen, savaşan, düşünen,
planlayan, programlayan, eyleme geçen, geri çekilen,
atılım yapan, şehit düşen, şehitliklerden yeniden ve
yeniden doğan, yaşamımızın ve savaşımızın kendisidir.
Çünkü, bizim ideolojimiz, yazılı bir metin olmaktan
çıkmış Maltepe olmuş, Kızıldere olmuştur.
Biz diyoruz ki, biz yeneceğiz. Çünkü, bizim Anadolu’nun
kerpiç bir köy evinden, Anadolu’nun bütün köşelerine
kadar yayılan “Biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik”
sloganımız, Kızıldere’miz var. Çünkü, bizim, dünyanın
neredeyse her tarafında sosyalizm bayrakları indirilip, em-
Biz: “AMERİKANCI FAŞİST CUNTA 45 MİLYON HALKI TESLİM ALAMAYACAK” diyerek
emperyalizme ve cuntacılarına karşı meydan
okuduk.
Faşizmin ve burjuva bireyciliğinin karşısına
şehitlerimizle barikat ördük.
Sol “yaşamak” için yaptırımlara boyun
eğerken biz 1984 ölüm orucu ile ölerek devrimci
mücadelenin geleceğini tayin ediyorduk.
12
“Bugünün dünyasında, yalnız başına
kalmayı göze almadan güçlü olmak ve
düşmana karşı savaşmak
mümkün değildir.”
“Yalnız başına emperyalizme,
oligarşiye ve onun uzantılarına karşı
savaşmak, hiçbir teknik ile silahla
değiştirilemeyecek dünyanın en büyük
gücüdür. Bu kendine güvendir.
Bu ideolojik sağlamlıktır.
Dışarıda veya tutsaklıkta bizi yenilmez
kılan ideolojik sağlamlığımız ve bunun getirdiği güven devam ettikçe, tüm saldırılara karşı yine zaferden zafere koşacağız.”
DHKP Genel Sekreteri Dursun Karataş
peryalizme biat edilirken, kuşatıldıkları üssün penceresinden
sosyalizmin orak-çekiçli bayrağını dalgalandıran, Sabolarımız,
Edalarımız var. Yıkılan sığınak altından silahları çıkartıp
savaşan Leylalarımız, Mahirlerimiz, Oğuzlarımız var. 17’sinde
teslim olmayan Sıla Abalaylarımız var.
Bir Örgütü Savaşçı Bir Örgüt Yapan, Militanlaştıran, İdeolojik Netliği ve
Bağımsızlığıdır
İdeolojik olarak net olmayanlar, inançsız ve korkak
olurlar. Güç karşısında doğrularından vazgeçip, eğilip bükülürler. Sağdan, soldan esen bütün rüzgarlardan etkilenip
savrulurlar. Cüretin, inancın, sağlam durmanın kaynağı
ideolojik netliktir. İşte biz, 47 yıldır, böyle bir ideolojik
güçten besleniyoruz.
Arkamızda öyle bir tarih var ki, burjuvazinin ideolojik,
askeri cephaneliğindeki tüm silahlar bu tarihe çarpıp etkisizleşiyor. 47 yıllık mücadele tarihimizde, içinden geçtiğimiz
zorlu dönemeçlerde sarsılmadıysak, bölünüp parçalanmadıysak,
politik olarak tıkanmadıysak, sağdan soldan etkilenmeden
kendi ayaklarımız üzerinde durduysak, dünya ölçeğinde
ilkler ve gelenekler yaratan, emperyalizmin baş hedefi olan
bir hareket olduysak bu, ideolojik gücümüz, ideolojik sağlamlığımız ve netliğimiz, Marksist-Leninist çizgide yürüyor
oluşumuz ve iktidar hedefimizden asla ve asla vazgeçmememiz
sayesindedir.
Bu çizgi, devrime olan inancımızın, cesaretimizin, kararlılığımızın, uzlaşmaz oluşumuzun, kendimize ve halkımıza duyduğumuz güvenin ifadesidir.
Cephe, siyaset sahnesine çıktığından beri örgütsel ve
siyasi bağımsızlığı temel aldı. M-L ideolojiyi sahiplendi,
her türlü saldırıya karşı savaştı. Kendine ve ideolojisine
güveni temel aldı.
İdeolojik sağlamlık; ideolojik olarak savunduklarını
tereddütsüzce hayata geçirme iradesidir. Bu iradeye sahip
olmayanlar ideolojik olarak sağlam kalamazlar, sağdan,
soldan esen her rüzgardan etkilenirler.
Felsefe sözlüğünde irade; “Eylemi düşünceye uygun
olarak gerçekleştirebilme yetisi” olarak tanımlanmaktadır.
Yani ideolojik sağlamlılık, düşünce, inanç ve tercihlerimizi
hayata uygulama, eyleme geçirme kararlılığı ve netliğidir.
Tarih bilincidir.
İdeolojimiz, sömürü ve zulümden kurtuluşumuzun
ideolojisidir. İdeolojimiz, devrimci ideolojidir. Devrimci
ideoloji, Marksizm-Leninizm’dir.
Marksizm-Leninizm, sömürü ve zulme karşı kurtuluşa
kadar savaşmanın kılavuzudur.
Anadolu topraklarında “Kurtuluşa Kadar Savaş”ın
yolu ise Parti-Cephe’nin ideolojik-politik çizgisidir.
İdeolojik sağlamlılığın olmadığı yerde özgüven sorunu
yaşanır. Güvensizlik ise, devrimci ilke ve doğruların kararlı
bir tarzda savunulmasını engeller. Tereddütler, kararsızlıklar
yaşanır. Giderek, uzlaşmacı, faydacı, bedel ödemekten,
emek vermekten kaçan tavırlar gelişir. Devrimci tavır, bedeli
ne olursa olsun, doğruları sonuna kadar savunmaktır. Her
durumda, her ilişkide bu tereddütsüzlüğe, kararlılığa sahip
olmazsanız düşüncelerinizde oportünistleşmeye başlar. Artık,
devrimin çıkarlarını, devrimci ilkeleri ölçü olmaktan çok
günü kurtarmaya, durumu idare etmeye, görmezden gelmeye
başlarsınız. Bu kendi doğrularınızı da çürütmeye başlamanız
anlamına gelir.
‘80’lerin sonunda Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin
yıkılmasıyla moral üstünlüğünü ele geçiren karşı-devrimin
saldırıları ideolojik, politik, askeri ve psikolojik her alanda,
yeni biçim ve yöntemlerle kesintisiz sürüyor.
‘90’lardan itibaren, sosyalizmin kurulduğu ilk ülke de
içinde olmak üzere onlarca sosyalist ve halk iktidarlarının
olduğu ülkelerde karşı devrimler yaşandı…
On yıllardır ulusal-sosyal kurtuluş mücadelesi veren
hareketler silahlı mücadeleyi terk edip parlamenter mücadeleye evrilerek emperyalizmle ve işbirlikçileriyle
uzlaşma sürecine girdiler…
Biz, THKP-C’den Devrimci Sol’a, Devrimci Sol’dan
DHKP-C’ye stratejik hedefimizden milim sapmadan,
iktidar iddiamızdan, sosyalizm inancımızdan vazgeçmeden
emperyalizme ve işbirlikçi oligarşiye karşı savaşımızı
sürdürüyoruz… Bugünün koşullarında, M-L ideolojisiyle
iktidar hedefli silahlı mücadele yürüten tek hareketiz…
70’lerden bugüne, Türkiye devrim mücadele tarihinde;
12 Mart faşist cuntası, Kızıldere katliamı, 12 Eylül Amerikancı
faşist cunta, 90’lardaki karşı devrimler, 12 Temmuz, 16-17
Nisan başta olmak üzere hareketimizin yediği merkezi operasyonlar, katliamlar, kaybetmeler, tutuklamalar... 2000 yılında
19 Aralık Katliamıyla başlayan ve 7 yıl süren devrimci
hareketi tecrit ve tasfiye politikası, Önderimiz Dursun
13
Devrimci Sol / 26
Karataş’ın şehitliği, ABD emperyalizminin örgütümüz için
aldığı imha kararları ve AKP faşizminin örgütümüze özel
yönelişi gibi çok ağır saldırılardan ve önemli dönemeçlerden
geçtik. Bu tarihsel dönemeçlerde birçok siyasi hareket yolunu
şaşırmış ve yok olmuştur. Biz bütün bu süreçlerden ideolojik
olarak güçlenerek çıktık. Bunun dört nedeni vardır;
Birincisi; İdeolojik Bağımsızlığımızdır.
İdeolojik bağımsızlığı olmayanların politika üretecek
kendi beyinleri, ayakta duracak kendi ayakları yoktur.
Sağdan soldan esen her türlü rüzgarın etkisinde kalırlar.
Kendilerine ait hiçbir politikaları yoktur. Biz ideolojik
bağımsızlığımızı koruduk. Emperyalizmin her türlü saldırıları karşısında bu gücümüzle direndik, ve saldırılara
karşı politika ürettik. Hiçbir dönem politikasız kalmadık.
İkincisi; Emperyalizm konusundaki netliğimizdir.
Solu sol yapan en önemli değerlerden birisi emperyalizm
karşısındaki tavrıdır. Sol emperyalizmin yalan ve demagojilerinden, ideolojik saldırılarından etkilenmiş ve emperyalizmin politikalarının ideolojik etkisi altına girmiştir.
Emperyalizm sonuna kadar savaşılacak bir güç olarak
değil, uzlaşılacak bir güç olarak görülmüştür. Emperyalizmin
değiştiği söylenerek “demokratik emperyalizm” keşfedilmiştir. Bugün bu anlayışın sonu emperyalizme “kara
gücü” olmaya kadar varmıştır.
Biz hiçbir dönem emperyalizmin ideolojik etkisi altında
kalmadık. Emperyalizmin saldırıları karşısında hep net
olduk. Saldırılarını cevapsız bırakmadık.
Üçüncüsü; Marksizm-Leninizm’e bağlılığımız ve sosyalizm inancımızdır.
Sosyalizmin yıkıldı dendiği bir dönemde biz sosyalizmin
orak- çekiçli bayrağını ülkenin dört bir yanında dalgalandırdık. Kanımızla inançlarımızı duvarlara işledik. Marksizm-Leninizmin tüm değerlerini savunan, onun için
savaşan, emperyalizme ve işbirlikçi iktidarlara darbeler
vuran tek M-L örgütüz. Sosyalizm yıkılmamıştır. Yıkılan
revizyonizmdir. Uzlaşmacılıktır. Biz emperyalizm ve işbirlikçi oligarşiye karşı savaşma gücünü M-L’den alıyoruz.
Dördüncüsü; İktidar iddiamızdır.
İktidar iddiası olmayanlar savaşamazlar. Sırtlarını dayadıkları
güç çökünce solun en büyük zaafı ortaya çıkmıştır. Sol
bugün iktidarsızdır. İktidarı alabileceklerine ve iktidarı ayakta
tutabileceklerine inancı kalmamıştır solun. İktidar iddiasını
yitiren sol kime, neye karşı, niçin savaşacak?
İktidar iddiasını yitiren sol savaşma iddiasını da yitirmiştir. Sivil Toplumculuk iktidar iddiasının yitirildiği zeminde gelişmiştir.
İktidar iddiası olmayanlar ne için savaşacak ve ne için
direnecektir? Uzlaşma, teslimiyet iktidar iddiasının yitimiyle
başlamıştır.
Devrimci hareket emperyalizmin ve işbirlikçilerin
ideolojik, fiziki her türlü saldırılarına rağmen iktidar
iddiasını yitirmemiştir. 90’ların karşı-devrimler sürecinde,
İdeolojik olarak net olmayanlar, inançsız
ve korkak olurlar. Güç karşısında doğrularından vazgeçip, eğilip bükülürler. Sağdan,
soldan esen bütün rüzgarlardan etkilenip
savrulurlar. Cüretin, inancın, sağlam durmanın kaynağı ideolojik netliktir. İşte biz,
47 yıldır, böyle bir ideolojik güçten besleniyoruz.
Arkamızda öyle bir tarih var ki, burjuvazinin ideolojik, askeri cephaneliğindeki
tüm silahlar bu tarihe çarpıp etkisizleşiyor.
2000’lerin tecrit saldırıları karşısında iktidar iddiasını korumuştur. Fiziken imha edilmeye çalışıldığı süreçlerde
bile iktidar iddiasını kaybetmemiştir.
İdeolojik Bağımsızlığımız
60’lı Yılların Sonunda Başlar
O Günden Bugüne Anti-Emperyalist,
Anti-Oligarşik Savaşımız Sürüyor
İdeolojimiz, devrim yolunda en güçlü silahımızdır,
sömürü düzenini yıkma gücümüzdür.
İdeolojimiz, devrime yürüme çizgimizdir.
Sömürü düzenini yıkma, iktidarı alma kararlığımızda
ışığımız, geleceğimizdir.
Devrimci bir parti ya da örgüt ideolojik güç ve değerler
toplamıdır. Bir devrimci örgütü ayakta tutan, savaştıran,
düşmanı yenilgiye uğratacak olan ne sayısal, ne silah, ne
de teknik gücüdür. Bir devrimci örgütü ayakta tutan
ideolojik gücüdür. Eğer düşmanı yenilgiye uğratacak güç
askeri-teknik güç olsaydı, bugüne kadar hiç bir devrim
gerçekleşemezdi.
Örgütü savaşçı bir örgüt yapan, militanlaştıran, ideolojik
güç ve devrime olan inançtır. İdeolojik olarak net olmayanlar,
inançsız ve korkak olurlar. Uzlaşmacı olurlar. Sağdan
soldan esen bütün rüzgarlardan etkilenip savrulurlar.
Çünkü sağlamlığın, cüretin kaynağı da ideolojik netliktir.
İşte biz 70’lerden beri, böyle bir ideolojik güçten besleniyoruz.
Böyle bir güç olmadan 122 şehidin verildiği 7 yıl
süren ölümüne bir direniş sürdürülemez. Böyle bir güç
olmadan OHAL koşullarında, 150 bin memurun mesleğinden ihraç edildiği ve kimsenin direnmediği bir dönemde
Nuriyeler, Semihler yaratılamaz. 70 yaşındaki bir şehit
babası 90 gün açlık grevine yatıp direnemez...
Tarihimiz her dönem için en büyük yol göstericimizdir.
Arkamızda öyle bir tarih var ki, burjuvazinin ideolojik,
askeri cephaneliğindeki tüm silahlar bu tarihe çarpıp etki-
14
sizleşiyor.
İdeolojimize güveniyoruz. İdeolojimizin ve onun pratik
ve siyasi ifadesi olan politikalarımız etrafında solun ve
halkımızın birleşeceğine inanıyoruz. İdeolojik anlamda
bağımsızlığı olmayanlar sağdan ve soldan esen rüzgarların,
emperyalist saldırı ve politikaların önünde fazla dayanamazlar.
Halkın iktidarını kurmak için başlarken devrim yürüyüşümüze, ne ABD, ne AB, ve ne de onların işbirlikçilerine
güvenerek başlamadık. Bugün solla aramızdaki en temel
ayrım noktasını, bu tespit oluşturmaktadır.
Evet, yolumuz uzun, asla eğilip bükülmeyen bir ideolojiyle doğrulanmış bir yolda yürümenin moral ve stratejik
gücü bizimledir.
Emperyalizmin “en tehlikeli örgütler” listesinde yer almamız, oligarşinin imha operasyonlarının baş hedefi olmamız
kadro ve kitle sayımızdan, askeri gücümüzden değil, M-L
kılavuzluğunda Anadolu topraklarında devrim ve iktidar iddiamızdandır. İdeolojik, politik, örgütsel bağımsızlığımızdandır.
Emperyalist saldırılar ve politikalar karşısında teslim olmayışımızdandır. Uzlaşmaz oluşumuzdandır.
Başka Güçlere Bel Bağlamak,
İlkeler Yerine Pragmatizme Sarılmak,
Siyasi İradeyi Kaybetmektir!
Sınıflar mücadelesinde belli bir misyon ve iddiayla
yer alan her güç için esas olan kendi “öz gücüne”
güvendir. Burada temel olarak kavranması gereken iki
önemli nokta vardır:
Birincisi; “öz güç” sadece sayısal bir güç meselesi değildir.
Öz güç, ideolojidir, halka ve örgütüne güvendir, tarih
bilincidir. Kendi dinamiklerin üzerinde durmaktır.
Politika bu güvenler temelinde yürütülür.
İkincisi; kendi öz gücüne güvenmekle, kendi gücünü
esas almakla, dünyadaki bütün toplumsal hareketlerden,
devrimlerin, örgütlerin deney ve tecrübelerinden, örgütlenme
ve çalışma tarzından yararlanmak, hatalarından, zafer ve
yenilgilerinden dersler çıkarmak, devrimci parti ve örgütlerle
enternasyonalist dayanışmayı geliştirmek, birbiriyle çelişen
politikalar değildir. Tam tersine; çıkarılan bu sonuçları,
ekonomik, politik, kültürel, tarihsel olarak kendi ülke ve
halk gerçeğiyle birleştirmek, ideolojik, politik ve örgütsel
olarak kendi öz gücüne, halkına güveni ifade eder.
Kendi Özgücüne Güvenmeyenler;
Giderek Kendi İdeolojilerine Karşı Güvensizleşip, İnançsızlaşırlar
Kendine güvensizlik, başka güçlere bel bağlamaktır.
Kendi halkına ve örgütüne güvenmeyen ve ayakları kendi
ülke topraklarına basmayanlar, başka güçlere bel bağlamayı
bir politika haline getirenler, zamanla kendi ideolojilerine
karşı güvensizleşip, inançsızlaşırlar.
Başka güçlere bel bağlamak; sırtını, sınıfsal planda
devrimin temel güçleri dışındaki sınıf ve katmanlara, ideolojik
ve örgütsel anlamda da burjuvaziye, küçük-burjuva örgütlere,
devrim yapmış ülke devletlerine yaslamaya çalışmaktır.
Başka ülkelerin devrim stratejisini, örgütlenme anlayışını
şablon olarak kendi ülkesine uygulamak, o ülkelerin bir
şubesi gibi çalışmaktır. Bu durum, siyasi kimliksizleşmedir.
Ve devrimin yolundan sapmayı da beraberinde getirir.
İşte ülkemiz solunun durumu bugün gözler önündedir.
İdeolojik, politik önderliğini emperyalizmin yaptığı
bir sol ile karşı karşıyayız. Ki, bu durum solda bugün
ortaya çıkan bir durum da değildir.
Reformist, oportünist sol, küçük burjuva milliyetçiliği,
hiçbir zaman kendi ideolojisine güvenmemiştir, kendi özgücüne dayanmamıştır.
Kendine ait değerleri, kendine ait kültürü, gelenekleri
yoktur. Kendi halkı, kendi vatanı yoktur. Devrimini yapmış
ülkelerin devrim stratejilerini kendilerine şablon olarak
alırlar. Onun için bağımsız bir ideolojileri yoktur.
Kendi bağımsız ideolojisi olmayan, kendi dinamiklerine
dayanmayan solun ayakları, hiçbir zaman ülke topraklarına
basmamıştır. Sırtlarını yaslayacakları hep başka bir güç
aramışlardır.
Ülkemiz solunun daha ilk ortaya çıktığı 1920’lerde
TKP’nin kuruluşu Sovyet devriminin taklidi üzerine şekillenmiştir. TKP’nin tarihi boyunca hiçbir dönem bağımsız
ideolojisi olmamıştır. Halka dayanmamışlardır.
Halkın iktidarını ve sosyalizmi, yalnızca halk kurabilir.
Bu Marksist-Leninistler için tartışılamayacak kadar açık bir
gerçektir. Marksist-Leninistler, halkın dışındaki güçlere bel
bağlamazlar; onlardan demokrasi, bağımsızlık, insan hakları
beklemezler. Emperyalizmden veya oligarşiden böylesi beklentileri olanlar, hayatın hiçbir alanında mücadeleyi ve
direnişi sonuna kadar götüremez, ideolojik olarak güçlü duramaz, siyasi cürete sahip olamazlar.
Cüretin kaynağı ideolojik sağlamlıktır. İdeolojik sağlamlığımızın kaynağı, kanla yazılan tarihimizdir.
İdeolojik Bağımsızlığımız
Mahir Çayanlar'la Başlar. . .
İdeolojik sağlamlık; ideolojik olarak savunduklarını
teredütsüzce hayata geçirme iradesidir.
İdeolojik sağlamlılığın olmadığı yerde özgüven sorunu
yaşanır. Güvensizlik ise, devrimci ilke ve doğruların
kararlı bir tarzda savunulmasını engeller.
İdeolojik sağlamlık, İdeolojik olarak savunduklarını
tereddütsüzce hayata geçirmektir.
İdeolojik açıdan sağlam olunursa kazanan devrim, kazanılan devrimcilik olur.
İdeolojik sağlamlık, her koşulda devrimin ve devrimciliğin gerektirdiği her şeyi yapmaktır.
Devrimci Sol / 26
İdeolojik sağlamlık, devrim stratejimizin, örgüt ve örgütlenme anlayışımızın kanla yazılan tarihidir. İdeolojik
bağımsızlık demek Türkiye devriminin yolu demektir…
Mahir Çayan demektir…
Emperyalizmi bu netlikte görmek demektir…
1960’lar Türkiye’sinde sola egemen olan anlayışa göre
enternasyonalizm, SBKP’cilikti. SSCB’nin çıkar ve politikaları esas alınacak, örgütsel yapı, SBKP’nin Türkiye
sorumlularının şemsiyesi altında kurulup yönetilecekti.
Bu enternasyonalistlik, hiç kuşku yok ki, Marksist-Leninist
değildi.
80’li yılların ortalarından sonra, Türkiye solunda, kendisine M-L diyen pek çok örgüt, ideolojik ve örgütsel
olarak büyük savrulmalar yaşamıştır.
12 Eylül Cuntası ve sosyalist sistemin yıkılması, bu
savrulmaların iki ana kaynağı olmuştur.
12 Eylül faşist cuntası bu savruluşta büyük bir etkendir
tabii. Ancak, yine de bu kadar siyasi hareketi, böylesine
savuranın tek başına cuntanın terörü olmadığı açıktır.
Kaldı ki, daha cunta gelmeden çeşitli siyasi yapılar faşist
teröre karşı direnmek savaşmak yerine geri çekilmenin,
yurt dışına çıkmanın yollarını yapmışlardır.
Bu terör karşısında savrulmayan, yerinde duranlar da
vardır çünkü. Cuntanın terörü, asıl etkisini, ideolojik ve
örgütsel olarak köksüz, zayıf yapılar üzerinde göstermiştir.
Bu anlamda, denilebilir ki, cunta, çeşitli siyasi hareketlerde
zaten var olan eğilimleri açığa çıkarmış, bunlar kendi
zayıf temelleri, ideolojilerine ve kendilerine güvensizlikleri
nedeniyle, esen sert rüzgarların önünde duramayıp savrulmuşlardır.
Bir hareket, mücadele tarihi boyunca birçok aşamadan
geçer. Güçlenir, güçsüzleşir, zaferler, yenilgiler yaşar,
darbeler alır, kuşatmalarla karşı karşıya kalır... Kendi öz
gücüne güvenen, ideolojisine güvenen bir güç, bütün
bunlara rağmen yolunu, doğrultusunu kaybetmez.
Solun 1990’lardan bu yana yaşadığı savrulmalarla birlikte, hem politik olarak, hem ideolojik ve kültürel olarak
emperyalizmden, burjuvaziden etkilenmesinin had safhaya
çıktığı bir ortamda, öz güce güven, her zamankinden
daha büyük bir önem kazanmıştır. Önderimiz Dursun Karataş’ın dediği gibi; “Bugünün dünyasında, yalnız başına
kalmayı göze almadan güçlü olmak ve düşmana karşı savaşmak mümkün değildir.
Siyasette güç olmak, en başta bu ideolojik sağlamlıktan
ve kendine güvenden geçer.
Emperyalizmi yanlış tespit edenlerin vardığı ve varacağı
yer ise uzlaşmacılık, teslimiyet ve reformistleşmedir.
Bugün gelinen aşama, solun ve Kürt milliyetçilerinin yaşadığı süreç de bunu doğrulamıştır.
Soldaki Savrulma Asıl Olarak
İdeolojik Savrulmadır
15
Herkes kendini komünist, Marksist-Leninist olarak nitelendirebilir; ama bu kimseyi Marksist-Leninist yapmaya
yetmez. Bu kadar kolay burjuvazinin etkisi altına girebilen,
her dönem bir güce sırtını dayama ihtiyacı duyan, kendi
bağımsız ideolojik-politik hattını uygulamak yerine sürekli
“güç dengelerini” gözeterek politika yapan, emperyalizmin
ideolojik, politik saldırıları karşısında teoride ve pratikte
şekilden şekile giren bir hareket, Marksist-Leninist bir
hareket olamaz.
1990’lı yılların sonuna gelindiğinde de, halen çok
çeşitli savrulmalar devam etmektedir. ‘80’li yıllardaki
rüzgarlarda kısmen ayakta kalabilenlerin veya kendini
daha sonra az çok toparlayabilenlerin, bu defa farklı savrulmalar yaşadığı görülmüştür.
Başka güçlere bel bağlamak, ideolojik güçsüzleşme
ve ideolojik bağımsızlığını kaybetmek aynı zamanda,
kendi dışındaki güçlerin politikalarının ve ideolojisinin
etkisi altına girmenin, şablonculuğun, taklitçiliğin de
önünü açıyordu. Etkilenmeler, reformist örgüt, parti ve
ülkelerden etkilenmeyle de sınırlı kalmıyor, emperyalist
politikalardan ve medyadan, burjuvaziden, oligarşi içi
kavganın sonucu ortaya çıkan manevralardan etkilenerek
bunlara göre politikalar belirleniyordu.
İşte bu dönemde emperyalist çözüm, barış politikaları,
kimilerini önüne katmış götürmüştür. Politikalar emperyalistlerin, düzen partilerinin, tekellerin “demokratikleşme”
paketlerine göre belirlenmiş, taktik adına 28 Şubatlar’da
Genel Kurmay’a yedeklenilmiş, “MGK solculuğu” diye
bir sol türemiştir.
Bu durum daha sonraki yıllarda da, Avrupa solculuğu,
AKP solculuğu gibi kendini emperyalizm ve oligarşinin
politikalarına yedeklenmekte ifadesini bulmuştur. İktidarı
almak gibi bir hedefi olmayan sol, emperyalizmin yönlendirdiği “renkli devrimler”e umut bağlamıştır.
Sosyalist ülkelerdeki karşı devrimci komplo ve darbeler
“halk hareketi” olarak alkışlanmış, körfez krizindeki emperyalist saldırı “it dalaşı” olarak adlandırılmış, emperyalist
komplolarla Çavuşesku’ların kurşuna dizilmesinde “tarafsız”
kalınmıştır... Ezen ve ezilen, yani burjuvazi ile proletarya
arasında süren sınıf savaşında “tarafsızlık” diye üçüncü
bir yol yoktur. Bu savaşta tarafsızım demek ezenden,
yani burjuvaziden yana taraf olmaktır.
Bu örneklerin ilk akla gelenlerinden bazılarıdır. Türkiye
solunda bunun çokça örneği vardır.
Bütün bu savruluşlar, bazen “taktik”, bazen de “birlikler”
olarak savunulmuştur.
Taktik değil, ideolojik savrulmadır; ideolojik yenilgidir.
Solun bazı kesimleri, zaman zaman yanıldıklarını kabul
etseler de bunlar, utangaç özeleştiriler halinde kalmış, yanılgıların, böyle bir etkiye açık olmanın ideolojik kaynaklarını sorgulayan bir muhasebeye dönüşememiştir.
1990’lar; Kendi Ayakları Üzerinde Dura-
16
mayanlar “Kabe”leri Yıkılınca,
“Kabesiz” Kaldılar
Sosyalist sistem yıkıldıktan, başka bir deyişle solun
bir kısmının sırtını dayadığı merkezler yıkıldıktan sonra,
solun bu gelenekten gelen kesimleri “kabe”lerden, başka
güçlere yedeklenmekten kurtuldular mı? Kendi ayaklarının
üzerinde durmayı öğrenebildi mi?
Ne yazık ki hayır!
Çünkü esasen solun bu kesimleri, kendi iradeleriyle,
bir muhasebeyle kurtulmadılar o kabelerden.
Bu anlayışın köklü eleştirisini yapmadıkları için de politika
yapış tarzı birçoğunda aynen sürdü. İttifak politikalarını aynı
çarpık anlayışla şekillendirmeyi devam ettirdiler. Dün
SBKP’nin, AEP’in hatalarını görmezden geliyorlardı, bugün
de yeni ittifaklarının yanlışlarını görmezden geldiler.
Sırtını bir yere dayayarak ayakta duranlar, sırtını
dayadığı şey yok olduğunda, ayakta duramaz düşerler.
Bu bir fizik kuralıdır. Ama o arada, ya yaslanılacak yeni
bir yer aranır, veya kendi başına ayakta durabilmenin
yolu, yöntemi keşfedilir. Bunları keşfedemeyen ölür.
Kendi başına ayakta durmayı öğrenmeyip, yaslanacak
yeni bir yer bulanlar ise, ömrünü ancak biraz daha uzatmış,
bir sonraki güçlü fırtınaya kadar idare etmiş olur. Ama
sonu yine ölümdür.
SBKP, AEP, ÇKP’nin yönlendirmesi ve etkisi altında
olan örgütler, kabeleri yıkılınca dağılmaya, legalleşip
düzenle bütünleşmeye, suçu da Marksizm-Leninizmin
üzerine atmaya başladılar.
Mesela TKP, on yıllarca sırtını SBKP’ye dayamış,
SBKP dağılınca da bir kaç yıl bile ayakta durabilecek
iradeyi gösteremeyip kendi çöküşünü yaşamıştır.
Mesela TDKP bir dönem “Çin, Çin” deyip durmuş, sonra
Halk Savaşını reddedince, bu defa AEP’e yaslanmaya
çalışmış, AEP tarafından tanınmak için olmadık şeyler
yapılmış, AEP yıkılıp gidince, dünyanın yeni koşullarında
sırtını dayayacak yeni bir yer bulamamış ve kendini boylu
boyunca legalizmin içine atmıştır. Fizik kuralı, siyasette de
geçerli olmuştur.
Sırtını ÇKP’ye, SBKP’ye dayayan, oradan destek
alarak, onların vereceği desteğe güvenerek mücadele sürdüren gerilla hareketleri ise, sosyalist sistemin dağılmasıyla
birlikte silahlı mücadeleyi terk etmişler, reformizmin
yolunu tutmuşlardır. Emperyalizm karşısında korkuya kapılarak ilkelerinden sürekli tavizler vermeye, en sonunda
onunla uzlaşarak barış masalarına oturmaya başlamışlardır.
Bu durum, M-L’den uzaklaşmanın, ideolojik zayıflığın,
kendine güvensizliğin, başka güçlere bel bağlamanın kaçınılmaz sonucudur.
Bu anlayışın sahiplerini politika belirlerken yönlendiren
“güç”tür. Bu nedenle güçlü olanın politikalarıyla paralellik
kurarak ondan güç almayı hesaplarlar. Emperyalizmin
ideolojik hegemonyasının etkisi altına girmeleri ve em-
peryalist politikalara yedeklenmeleri bu yüzdendir.
İdeolojisi, söylemde belli ama bu ideolojiye güvensiz
olanlar, sürekli başkalarına bakıp, taklit etmeye, başkalarının
gücü altında var olmaya çalışırlar.
“Marksist-Leninist”, “Komünist, devrimci, sosyalist”
olduklarını söyleyen büyük iddiaların sahibi olanların,
başka güçlere bel bağlamasının, emperyalizmin ideolojik
bombardımanından etkilenmesinin nedeni ideolojik zayıflıktır. Örgütüne ve halkına güvensizliktir, ideolojisine
güvensizliktir.
Solun çeşitli kesimlerinin 90’lardan bu yana izlediği
politikalara bakıldığında 1960’ların sonunda kırılan revizyonist, reformist geleneğin daha da gerileyerek sola
hakim olduğu görülür. Gelinen aşamada devrimci sola
sırtını dönerek, düzeniçi politikalar etrafında ittifak arayışına
girmek revaçtadır. Bu tarz savrulmalar, devrim iddiasını
kaybetmiş ve parlamenterizme yönelmiş tüm sol güçlerin
ortak özelliklerinden biridir.
Başka güçlere bel bağlama olgusu, güç ilişkileri içinde,
“güçsüzlerin daha güçlü olana bel bağlaması” şeklinde
anlaşılsa da, sorun sadece “güç” meselesi de değildir.
Alabildiğine kitlesel veya hatırı sayılır silahlı güç sahibi
hareketler de aynı tavır içine girebilirler.
Örneğin, PKK, bunun somut bir örneğidir. Bu anlamda
“başka güçlere bel bağlama” sadece güç ilişkilerine bağlı bir
olgu olmayıp, aynı zamanda ideolojik bir sorundur. Küçükburjuvazinin sınıfsal bir eğilimidir. Küçük-burjuvazi fiziken
güçlü de olsa, yaslanacak bir güç arayışı içinde olabilir. Bu
onun kendi ideolojisine güvensizliğinin sonucudur.
90’lı Yıllarda Reformist Dalga
Tüm Dünyayı Sardığında
Biz Bu Dalgadan Etkilenmedik
Marksizm bayrağını dalgalandırmaya devam ettik.
Sosyalizmi tek başımıza savunmanın onurunu yaşadık.
Ağır bedeller ödemeyi göze alarak emperyalizmin kendini
en güçlü hissettiği, sosyalizmin ise prestij kaybettiği bir
dönemde, anti-emperyalist çizgimizi sürdürmekten, sosyalizmi savunmaktan vazgeçmedik. Kayıplar vermekten,
güç kaybetmekten korkmadık. Tam tersine bizi korkutacak
olan şey, emperyalizme darbe vuramamak, sosyalizmi sahiplenememektir. Çünkü bu, devrimci bir hareket için
kendi varlık şartlarının ortadan kalkmasıdır.
İdeolojik sağlamlık ve bunun kazandırdığı özgüven,
siyasette ilkelerde tavizsiz, tutarlı olmak, hiçbir koşulda
düşmanla uzlaşmamak ve dediğini yapmak, yaptığını savunmak, Parti-Cephe kimliğidir.
Dünya ve ülkemiz solu bugün bu değerleri kaybetmiştir.
İlkesizlik ve tutarsızlık, dün söylediğini bugün unutmak,
bugün söylediğini yarın inkar etmek, reddiyecilik vardır.
İlkeli ve tutarlı olmak bedel ödemeyi göze almayı gerektirir. Bu ise ancak ideolojik olarak sağlam olmakla,
Devrimci Sol / 26
kendine güvenmekle mümkündür.
12 Eylül cuntası yılları ve bu dönemde hapishaneler,
bedel ödemeyi, fedakarlığı gerektiren dönemlerden biridir.
Ama fedakarlık yapmayı, bedel ödemeyi göze almayanlar
ilkelerini, inançlarını, halkı mücadeleye çağıran sözlerini
unutarak, yurtdışına kaçarak, mülteciliği seçmişlerdir.
Kaçamayıp hapishaneye girenlerin kimileri, cuntanın
karşısında hazırola geçip, İstiklal Marşı söylerken, kimileri
“derinlikli politika” adına Tek Tip Elbiseyi meşrulaştırmış,
kimileri cuntanın mahkemelerinde günah çıkarıp “devleti
yıkmak isteyen bir örgüt” olmadıklarını sadece bir “dergi
çevresi” olduklarını söyleyerek tövbekar olmuşlardır.
Devrimci Sol önderliği, kadroları ve savaşçıları, Ölüm
Oruçlarında şehitler vererek, savunma, görüş, havalandırma
gibi tüm haklarının gasp edilmesini göze alarak, gereken
fedakarlığı göstermişler, bedel ödemişlerdir. Ama siyasi
kimliklerinden, ilkelerinden ve tutarlı devrimci, uzlaşmaz
çizgilerinden asla taviz vermemişlerdir.
Bunlar yalnızca “o döneme” ilişkin tartışmalar olmayıp,
sonraki süreçleri de belirleyen tavır ve anlayışlardır. Sol’un
hemen her kesimi, yıllardır emperyalizm ve oligarşinin her
saldırısının ardından “Hesap soracağız” demesine karşın,
bir türlü hesap soran bir mücadele çizgisi izleyememiştir.
Ne kitlesel, ne askeri anlamda hesap soran eylemlere
girişmez. Emperyalizm ve oligarşiden hesap sormak demek,
emperyalizm ve oligarşinin şiddetini, terörünü üzerine çekmektir. Bu şiddetin, terörün hedefi olup kayıplar vermek,
bedel ödemektir. Açık ki, bu şiddeti ve terörü, ödenecek bedelleri göze almayanlar oligarşi ve emperyalizm karşısında
ilkeli ve tutarlı olamaz, hesap soramazlar.
1984’lerin hapishanelerinde olan da, 1990’lı yıllarda
dışarıda olan da, 2000’li yıllarda teslimiyeti seçenlerin de
durumu budur.
50 Yıllık Revizyonist Geleneğin
En Önemli Özelliklerinden Biri de
İdeolojik ve Örgütsel Bağımlılıktır
Türkiye solunun geçmişinden söz ederken klasikleşmiş
bir kavram kullanılır: “50 yıllık revizyonist gelenek”. İşte
bu 50 yıllık revizyonist geleneğin en önemli özelliklerinden
biri de ideolojik ve örgütsel bağımlılıktı. Devrimin yolunun
netleştirilmesi ve bu yolda yürüyebilecek devrimci bir
örgüt anlayışının şekillendirilmesi, bu geleneği de yıkmak
zorundaydı.
Türkiye devrimi için yola çıkanlar, ideolojik bağımsızlığa
sahip olmak zorundadır.
THKP-C’nin çıkışı, bu zorunluluğun gerçekleştirildiği
bir sonuçtur. Türkiye solunda ideolojik ve örgütsel bağımsızlığa sahip olunmayışın en yaygın biçimleri ve nedenleri şöyle sıralanabilir:
- Şablonculuk,
- Taklitçilik,
17
- Enternasyonalizmin yanlış kavranışı ve uygulanışı,
- Düzen içi eğilimler taşımak,
- Kendine ve ideolojisine güvensizlik...
- İktidar iddiasına sahip bir örgütlenme ve işleyişe
sahip olmamak
THKP-C, daha partileşme sürecinden itibaren bu tür
ilişkilerin uzağında
olmuştur. Yönümüzü, politikalarımızı diğer ülkelerin
komünist partileri değil, Marksist-Leninist ilkeler ve
Türkiye devriminin çıkarları belirlemiştir.
O günden bugüne de bağımsızlığımızı ortadan kaldırabilecek hiçbir uluslararası ilişkiye girilmemiş, şu veya
bu sosyalist ülkenin desteğini almak için faydacılık yapılmamıştır.
İdeolojik bağımsızlığın kaybedilmesinin bir diğer
biçimi ise, şablonculukta ifadesini buluyordu.
Devrim, başka ülkelerde nasıl olmuşsa, bizde de öyle
olacaktı. Revizyonizmin üstesinden gelmek, Türkiye devriminin yolunu çizmek ancak, “Marksizm-Leninizm’i bir
dogma değil bir eylem klavuzu olarak” kavrayarak, Marksist- Leninist ilkeler ışığında hareket edilerek başarılabilirdi.
Bunun anlamı ise strateji, taktik ve politikaları, kendi
ülke gerçeğine dayanarak belirlemektir.
Her türden şablonculuğu, taklitçiliği reddetmektir.
THKP-C bu çizgide yürüyerek 50 yıllık revizyonist
geleneği ve karşısına dikilmeye çalışılan oportünist barikatları parçalamış, ülkemizde Marksist-Leninist çizginin
temsilcisi ve uygulayıcısı olmuştur.
THKP-C bugün DHKP-C’dir; THKP-C’den DHKPC’ye, istikrarla aynı çizgide sağa-sola sapmadan yürünerek
bugünlere gelinmiştir.
İdeolojik ve örgütsel bağımsızlığımız, bu istikrarın en
güçlü ayaklarından biridir. Parti-Cephe hiçbir zaman,
diğer ülkelerin devrimlerini taklit etmeye kalkmamıştır.
Ayaklarımız kendi ülke topraklarımıza basmıştır. İ
İşte bunun içindir ki, DHKP-C bugün dünyadaki M-L
silahlı mücadeleyi savunan ve savaşan devrimci bir Partidir.
Bugünün dünyasında tek başına da kalsa silahlı devrim
mücadelesini sürdürebilmesinin nedeni ideolojik bağımsızlığıdır.
İdeolojik bağımsızlığı ve iktidar iddiasıyla DHKP-C’,
tek başına da kalsa doğru bildiği yoldan bir milim bile
sapmadan yürüyebilmektedir.
Sonuç olarak bugün DHKP-C’yi emperyalizm karşısında
tek başına da olsa savaşan bir güç yapan ideolojik bağımsızlığımız,
Emperyalizm karşısındaki netliğimiz,
M-L ideolojisinden sapmamamız, ve M-L’yi sahiplenmemiz ve
İktidar iddiamızdır.
Oligarşinin iktidarını yıkacak, Devrimci Halk İktidarını
kuracağız!
18
Bütün çiçekler solsa da
Soldan sağa savrulmuş iken
Bir tek karanfiller kalır
Doğru bildiği yolda
Karanfiller...
Bayrak bayrak yürüyor...
Ümit İlter
Devrimci Sol / 26
19
İDEOLOJİMİZ ÇÖZÜM
GÜCÜMÜZDÜR
GÜCÜMÜZÜ
KARARGAHTAN ALIRIZ: KARARGAHTAKİ
KURMAYLARIMIZ;
nizmin ışığında halkın içinde şekillenmiştir. İdeolojimizde
halka yabancı olan tek bir şey yoktur.
Onun içindir ki halkımıza güveniyoruz. Halkımıza
güvenin kaynağında ideolojimize güven vardır. Şehitlerimizin yarattığı değerlerimiz, tarihimiz vardır.
Tarihimiz sınıf bilincimizdir, tarihimiz ideolojimizdir.
Mahirlerden günümüze yarım asırlık devrimci mücadele
tarihimizde ; Marksizm-Leninizmden bir milim bile şaşmadan devrim mücadelesini sürdürmemiz bundandır.
Yarım asırlık tarihimizin en zorlu dönemeçlerinde
bir kez bile yalpalamadık. Tereddüte düşmedik.
Yüzümüz hep Kızıldere’ye dönük oldu. Onun için
“HER CEPHELİ’NİN DOĞUM YERİ KIZILDERE'DİR” dedik. Dönüp hep Kızıldere’ye baktık. Gerekirse
Kızıldere gibi imha olmak pahasına direndik, Marksizmi-Leninizmi, devrimi savunduk. Halkımızı sahiplendik.
Yeni Kızıldere'ler yarattık.
Tarihin önümüze çıkardığı zorlu dönemeçlerde bir
kez bile politikasız kalmadık. Karşı-devrimin her türlü
imha politikalarına karşı direndik ve biz kazandık.
Devrim kazandı, halkımız kazandı.
İdeoloji, soyut bir kavram değildir; yaşayan, gelişen
Onun için halka güvenimiz sonsuzdur. Onun içindir
topluma yön veren, toplumları ayakta tutan canlı, somut,
ki,
yaprağın bile kıpırdamadığı zorlu süreçlerde “bu
maddi bir güçtür. İdeolojinin halkla bağı kurulduğunda
halktan adam olmaz” deyip kaçmadık. Çünkü halkı
ML bir örgüt, devasa bir güç haline gelir. Halktan kopuk
hiçbir zaman kendi dışımızda görmedik.
ideolojiler ölmeye ve yok olmaya mahkumdur. Çünkü
Örgütsüz, bilinçsiz halkın, faşizmin terörü karşısında
ML ideoloji; işçi sınıfının, halkın ideolojisidir. Halkın
korkup
sinmesinden daha tabii ne olabilir?
kurtuluşunu sağlayacak, devrimin ideolojisidir.
Devrimciler kendini halkın öncüsü olaHalka güvenelim... Halk yaratan
rak görüyorsa, öncelikle kendileri dive üretendir. Halk kendinden
renmeli, bedel ödemeli, halka örnek
olanı sahiplenir. Devrimciler
İdeolojik
Sağlamlık,
olmalıdır.
halktır. Halkın evlatlarıdır. Mahirlerler’den günümüze halkın
Zoru görünce kaçan, “kaymak ta1-Tarih bilinci,
kurtuluşu için yüzlece şehit verdik.
bakayı korumak gerekir” diye direnİdeolojimiz halkın en yiğit, en
2-İktidar bilinci,
memeyi, bedel ödememeyi “akıllı solonurlu, kahraman evlatlarının
culuk” sayanlar ne solcu, ne devrimci
3-Devrimci
kanlarıyla yoğrulmuştur. İdeoloolabilir, ne de halka öncülük yapabilir.
jimizin mayasında halk var, halkın
bir kişilik,
Biz halkımız ve vatanımız için bedel
en onurlu evlatları, halkı için, vaödemekten hiçbir zaman kaçınmadık.
4-Halka, davaya
tanı için canını feda eden kahraOnun içindir ki, “Yaşamış sayılmaz
man şehitlerimiz var...
değerlere bağlılıktır. yurdu için ölmesini bilmeyenler” diyen
İdeolojimiz Marksizm-LeniAyçe İdil Erkmen de, “Bir canım var,
Marksizm-Leninizm
Diyalektik ve Materyalizm
Tarihimiz
Geleneklerimiz
Değerlerimiz
Şehitlerimiz
Stratejimiz
Parti-Cephemiz’dir.
20
babası 90 gün açlık grevi yafeda olsun halkım için”
- Sadece savaş araçlarını
parak şehit gerillalarımızın kediyen Ahmet İbili de bizim
çeşitlendirmek,
geliştirmek
tek
başımiklerini alıyor.
yoldaşımızdır.
na
yetmez.
Tüm
bunları
cüretle
hayHasta tutsaklarımız için
Kızıldere’yi, 84 Ölüm
ata geçirmekte bir o kadar önemlidir. verdiğimiz mücadeleler karOrucunu, 12 Temmuzları,
şısında düşman peşinen mağ17 Nisanları, 96 Ölüm
-Bunun içinde;
lup olduğunu ilan etmektedir.
Oruçlarını, Sibel Yalçın1- İdeolojik netlik
Hasta tutsak yoldaşlarımızı faları, kuşatmalarda duvarşizmin “merhametine” terk etlara kanlarıyla inancını
2- İktidar iddiası,
miyoruz, zulmün hücrelerinde
yazanları, Balkıcalar’ı,
3Zaferi
kazanma
isteği
olmalıdır.
çekip alıyoruz.
Ulucanları, Büyük Direnişleri yaratan aynı inanç
Bütün bunları yapan ve
ve aynı ideolojidir.
yaptıran bizim ideolojimizdir.
Tarihin en zorlu dönemeçlerinde çözüm gücümüz
İdeolojimizin gücüyle savaşıyor, direniyor ve zaferler
hep ideolojimiz olmuştur.
kazanıyoruz. Düşman saldırılarını cevapsız bırakmıyoruz.
Emperyalizmin tüm dünyadaki tecrit kuşatmasına
karşı tam 7 yıl boyunca tecrit hücrelerinde yalnız başına
Direnişlerimizle, politikalarımızla, mücadelemizle
direnmişlerdir Özgür Tutsaklarımız.
yarattığımız her sonuç, kazandığımız her zafer halkta
karşılığını bulmaktadır. Halkta bir bilinç yaratmaktadır.
7 yıl boyunca tecrit hücrelerinde somutlanan çatışma
esas olarak emperyalist burjuvazinin ideolojisi ile proletaryanın temsilcisi devrimci ideolojisi arasında yaşanmıştır.
Halk anlamaz, halk korkar diye bakmayın.
Ve zafer devrimin olmuştur.
Cepheliler, ideolojimizin gücüyle kendinizi donatın.
Cephe savaşçısı Sıla Abalay 17 yaşında düşmanla
Özgür tutsaklarımızın direnişlerinden, tutsak aileleçatışarak şehit düştü. Büyük direniş başladığında henüz
rimize, işçi direnişlerimizden memur direnişlerimize,
yeni doğmuştu. Cephe savaşçılarının büyük çoğunluğu
Dev-Genç'lilerimizden, Mahallenin Şahanlarına her dida ya Büyük Direniş sürecinde örgütlenmiş ya da henüz
renişimiz halkta önemli bir bilinç yaratıyor. Her direniBüyük Direniş döneminde daha çocuktur, büyük direniş
şimizin politik etkisi ülke sınırlarını aşıp dünyanın dört
sonrasında örgütlenmiştir.
bir yanında yankısını buluyor.
Emperyalizmin tecrit saldırısı karşısında direnmeyenler,
Cephe politikalarının ve direnişlerinin etkisi en somut
her geçen gün çürümüş ve bugün ideolojik-politik önhaliyle Haziran Ayaklanmasında halkta karşılığını bulderliğini emperyalizmin yaptığı uzlaşmacı, teslimiyetçi,
muştur. Haziran Ayaklanmasının her anına Cephe polititasfiye sürecini yaşamıştır. Böyle bir sol ile karşı karşıkaları, Cephe’nin yarattığı değerleri, direniş ruhu hakim
yayız.
olmuştur.
Kürt Milliyetçileri emperyalizme maşalık yapıyor.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın direnişi karşıSolun en karakteristik özelliklerinden birisi anti-emperyalist
sında çaresiz kalan AKP faşizmi Nuriye'leri tutuklama
olmasıdır. Reformizm-oportünizm böylesi bir süreçte
gerekçesi olarak “yeni bir Haziran Ayaklanmasına neden
bile Kürt milliyetçilerinin kuyruğundan kopamıyor. Kürt
olabilir” diyor.
milliyetçi hareketin yedeğinde “enternasyonalist dayaİşte, ideolojimizin gücü budur.
nışma” demagojisiyle emperyalizmin politikalarına alet
Yüz binlerce üyesi olan KESK, yönetimlere çöreklenen
oluyor.
Kürt
milliyetçileri, reformizmin ve oportünizm tarafından
Devrimci değerlerin, devrimci kriterlerin ters-yüz
pasifleştirilerek, faşizmin ekmeğine yağ sürerken, iki
edildiği böylesi bir süreçte biz 17 yaşında savaşçı Sılalar’ı
Cepheli’nin direnişiyle başlayan direniş, gün gün büyüyaratıyoruz.
yerek AKP faşizmine Haziran Ayaklanması korkusu yaOHAL yasaları ve KHK’lerle 150 binin üzerinde
şatıyor.
kamu emekçisinin AKP faşizmi tarafından açığa alındığı
Tüm Cepheliler’in kuşanması gereken silah ideolojive tek bir direnişin olmadığı süreçte biz Nuriyeler’in,
mizdir.
İdeolojimiz tüm dünya halklarına yol yapan, yol
Semihler’in, etkisi sınırları aşan direnişini yaratıyoruz.
açan ideolojidir.
Yüzlerce gerilla şehidinin dağlarda mezarsız bırakıldığı,
Kürt milliyetçilerinin OHAL’i gerekçe yaparak kılını
İdeolojimize Gözbebeği Gibi Bakmak
kıpırdatmadığı bir süreçte, 70 yaşındaki Cepheli bir şehit
Kendi Bireysel Eğitimimize
Devrimci Sol / 26
Önem Vermektir
İdeolojik seviyemizi sürekli yükseltmeliyiz. Yükseltmezsek gerileme kaçınılmazdır. Bunun yolu bireysel
eğitimimizi kesintisiz, sistemli ve sürekli hale getirmektir.
Eğitimi ekmek, hava, su gibi ihtiyaç olarak görmektir.
Kadrolar partinin eli ayağı, gözü, kulağıdır. Parti
politikalarını hayata geçirecek olan, her alanda politika
üretecek olan, düşman politikalarını boşa çıkartacak
olan kadrolardır. Kadroların bu ihtiyaçlara cevap vermesi
ancak ve ancak kendilerini sürekli, sistematik olarak
eğitmekten geçer.
Kendini eğitmeyen kadro gerilemeye, var olanı tüketmeye, çürümeye mahkumdur.
Kaç yıllık devrimci olursak olalım. Hangi kitapları
okumuş olursak olalım, hangi deney ve tecrübelere
sahip olursak olalım sürekli kendimizi eğitmek zorundayız. Kendini eğitmeyen kadro, sürecin ihtiyaçlarına
cevap veremez. Hayatın önüne çıkarttığı sorunları çözemez.
Devrimcilik sorun çözmektir. Hayatın, pratiğin çıkarttığı sorunlar karşısında çözümsüz kalan bir kadro
devrimci heyecan ve coşkusunu yitirir.
Her geçen gün emperyalizme ve faşizme karşı yürüttüğümüz devrim mücadelesi kadroların üzerine
büyük görev ve sorumluluklar yüklemektedir.
Düşman 17 yaşındaki bir gencimiz Sıla Abalay’ı
“örgütün üst düzey yöneticisi” diye katlediyor. 17 yaşındaki bir gencimizden nasıl korkuyorsa 70 yaşındaki
ailelerimizden de aynı oranda korkuyor. TAYAD’lı bir
şehit ailemiz İnanç Özkeskin’i katletmeleri bu korkularının sonucudur.
Bugün her Cepheli’nin omuzlarına binen yük her
zamankinden daha ağırdır.
Elbette, bu yükü omuzlamanın yolu ancak ve ancak
kendimizi sürekli eğitmekten geçmektedir.
Kendini sürekli eğitmeyen bir kadro kör olur, sağır
olur. Apolitikleşir...
Kendimizi eğitmediğimiz, eğitimimizi süreklileştiremediğimiz taktirde ilerleyemeyiz. İlerleyemediğimiz
noktada gerileriz. Üretemeyiz. Üretemediğimizde var
olan bilgileri tüketiriz. Kendimizi yenilemek, geliştirmek
ve daha sağlam bağlarla devrime bağlamak için eğitimimizi
hiçbir koşulda ihmal etmemeliyiz.
Bireysel eğitimin yolu günlük, disiplinli, programlı
okumaktır, ihtiyacımız temelinde araştırmak, yazmaktır.
Okumayan, araştırmayan, yazmayan bir kadro kendini
geliştiremez.
Ne okuyacağız?
Birincisi kendi yayınlarımızı okuyacağız. Kitaplarımızı,
21
İDEOLOJI NETLIK!
1- İdeolojik Netlik Düşmanın gözünün
içine bakabilmektir. Yani ideolojik netlik
aynı zamanda cüretin kaynağıdır.
2- Savaşmak için ideolojik netlik şarttır...
3- İdeolojik netlik örgütüne halkına
ve kendine güvendir.
4- İdeolojik netlik ilkeli, kurallı, devrimci yaşamaktır.
5- İdeolojik netlik ikna etmek ve
inandırmaktır.
6- İdeolojik netlik, Her yaptığın işte
sosyalizm inancını ve devrim iddiasını
büyütmektir.
5- İdeolojik netlik ne yapacağını, nasıl
yapacağını bilmektir.
6- ideolojik netlik, devrimci heyevan,
devrimci coşku ve devrimci kararlılıktır.
7- İdeolojik netlik halka güvenmek ve
halkı örgütlemektir.
8- İdeolojik netlik ölmek ama teslim
olmamaktır.
9- İdeolojik netlik, fakat, ama, ancak
demeden köşeli düşünmektir.
10- İdeoloiketlik düşünmek, sınıfsal
düşünmektir...
11- İdeolojik netlik sınıf bilincine sahip
olmaktır
12- İdeolojik netlik tarih bilincidir.
dergilerimizi okuyacağız. Halkın Sesi’nden kendi gündemizi takip edeceğiz.
İçinde bulunduğumuz süreçlere, çalıştığımız alanın
ihtiyaçlarına göre partinin bize verdiği yayınları okuyacağız.
Karşımıza çıkan somut sorunları çözmek için araştırmalar yapacağız ve buna ilişkin ÖNCELİKLE KENDİ
YAYINLARIMIZA, KENDİ TARİHİMİZE bakaca-
22
- İKTIDAR İDDIASI
1- Herşeyde, stratejik hedef devrim ve
iktidar iddiası olmazsa kişisel çatışmalar
kaçnınılmazdır.
2- İktidar iddası stratejik düşünmektir
3- İktidar iddiası proğramlı, hedefli ve
iddialı olmaktır.
4- İktidar iddiası her koşulda savaşmaktır .
5- İktidar iddiası devrimde ısrar,
vazgeçmemektir.
6- İktidar iddiası yenilgiden zaferler
çıkartmaktır.
7- İktidar iddiası yüz sefer de yenilsen
ayağa kalkıp yürümektir.
8- İktidar iddiası cüretli olmaktır.
9- İktidar iddiası, ben değil, biz olmaktır.
10- İktidar iddiası, sonuna kadar diyebilmektir.
ğız.
Bizim dışımızda AKP faşizminin saldırılarına karşı
politika üreten hiç kimse yoktur. AKP faşizminin politikalarına karşı çıkan, faşizmin uygulamalarını tanımayan,
direnen, saldırılarını boşa çıkartan ve kendi gündemini
oluşturan sadece Cephe vardır.
Kürt milliyetçileri, reformizm, oportünizm düzen için
muhalefet dahi yapamıyorlar. Ya tamamen teslim olmuş
durumdalar ya da CHP’nin gölgesinde politika yapmaya
çalışıyorlar.
Yıllardır Adalet İstiyoruz diye kampanya yapıyoruz.
Merhamet dilenmiyoruz, icazet istemiyoruz, Adalet istiyoruz, Adalet için hesap soruyoruz.
HDP’nin Eşbaşkanları, milletvekilleri, belediye başkanları tutuklandı. Yasal parti binalarına giremediler.
OHAL var diye tek bir ses çıkartamadılar.
Düzen partisi CHP’nin milletvekili Enis Berberoğlu
tutuklanınca Adalet Yürüyüşü yapacağız diyorlar. Cepheliler yıllardır ADALET için yürüyor. Yapmadıkları
eylem kalmamıştır. Bir düzen partisi, düzen sınırları
içinde bile milletvekilleri tutuklanana kadar üretebildiği
tek bir politikası olmamıştır.
Onun içindir ki, politika üretmek için, kendimizi
eğitmek için, ideolojik olarak güçlenmek için önce kendi
tarihimize, kendi yayınlarımıza, kendi gündemlerimize
bakacağız.
Araştırma yaptığımız konu hakkında çıkan yayınları,
deneyimleri araştırıp okuyacağız.
Burjuva basını, TV’leri devrimci bir süzgeçten
geçirerek mutlaka takip etmeliyiz.
Eğitimimiz, kuru, soyut teorik bir eğitim değil
mücadele ve hayatla bağları olan, sorunlarımızı çözen,
önümüzü açan, siyasal dinamizmi yükselten bir eğitim
olmalıdır.
Lenin, Menşevikler için şöyle diyor; “Öğrendiler
ama kavramadılar. Ezbere öğrendiler, üzerine düşünmediler.
Sözleri benimsediler, anlamını değil...”
Her şey bilgiyi kavramaya ve uygulamaya bağlı. Uygulanmayan hiçbir şey gerçek anlamda öğrenilmemiştir.
Pratikte denenmemiş bilgi, bilgi değildir.
“Eğitimin Temel Yükünün
Bireylerin Omuzunda Olması
Kaçınılmazdır” (Mahir Çayan)
“Görülüyor ki kadrolaşma hareketinde, kişinin teorik
formasyon durumu çok önemli rol oynamaktadır. Kadronun, yığınların önderi olarak doğru çizgide eylem yapması, bağımsız, örgütçü olarak çalışması, bu niteliğine
sıkı sıkıya bağlıdır. Eğitimin temel yükünün bireylerin
omzunda olması kaçınılmazdır.
Öğretmenin, öğrenme için etkin bireysel çalışmanın
devrimci bir görev olduğu unutulmamalıdır. Devrimciliğin
statik, mekanik bir iş, genel anlamıyla bir meslek değil,
bir ruh, bir coşku, bir yurtseverlik duygusu olduğu çıkmayacak biçimde kafamıza kazınmalı.
Eğitimin, bu ruhun, bu coşkunun bir gereği olarak
birinci görev olduğu, benlikte biçimlenmeli. Ancak o
zaman devrimci eğitimin temelini oluşturan bireysel çalışmalar aksatılmadan yürütülebilir. Ancak o zaman kağıt
üzerindeki devrimci eğitim, üzerine aldığımız kararlar,
bürokratik kararlar olmaktan çıkar, somut günlük eğitim
biçimine döner.
“Yürüyen devrim arabasına ben de omuz vereyim,
benim de payım olsun işte” biçimindeki tutum tümü ile
mekanik bir tutumdur. Bu tutum kişiyi edilgenliğe iter.
Zor anlarda ise dönekliğe götürür. Sorun arabanın
itilme eylemine katılma durumu değil, sorun tüm olanakların seferberliği ve devrim için sorumluluk yüklenebilme sorunudur. Bu da bir yerde devrimci coşkuyu,
karşı-devrimci güçlere karşı zorluğu, hıncı gerektirir.
Devrimci Sol / 26
Uzun devrim günlerinde bizi ayakta tutan yıkıcı gücün,
bu devrimci coşku ve hınç olduğunu bilelim, nasıl
silahını yitiren ordu, orduluk niteliğini yitirirse, yurtsever
coşkusu taşımayan devrimci de, devrimcilik niteliğini
yitirir...” (Mahir Çayan, Bütün Yazılar, s. 28, Boran Yayınevi)
İdeolojik Olarak Güçlü Kalmak
İçin Sürekli Dinamik Olmalıyız
İdeolojik olarak güçlenmenin, devrimci olarak sürekli
dinamik olmanın bilinmeyen sırları yoktur.
- Bir: Kendi eğitimimizi süreklileştirmeliyiz.
Kendini sürekli, sistemli olarak eğitmeyenler, bunu
bir ihtiyaç olarak görmeyenler başkasını eğitemez. Başkasının da eğitime ihtiyacı olduğunu göremez. Örgütlemek
için, kadrolaştırmak için sürekli ve sistemli olarak belli
bir hedef doğrultusunda kendimizi eğitmemiz şarttır.
- İki: Halktan öğrenip, halka öğretmeliyiz.
Halkı küçümseyenler, halktan öğrenemezler. Halkın
devrimin temel unsuru olduğunu bilmeyenler, halkı savaştıramazlar, halkı örgütleyemezler, halka öğretemezler.
Halkı sevmeyenler halk için savaşamazlar.
Halktan öğrenmek, öncelikle halka güvenmekten
geçer. Halk yüzyılların deney ve tecrübesiyle bir deryadır.
Evet halk, bu düzen tarafından eğitimsiz, cahil, örgütsüz ve güçsüz bırakılmıştır. Ancak bu düzen içinde
yaşamayı, ayakta kalmayı başaran halk düzen hakkında
birçok deney ve tecrübelere sahiptir. Birçok olanaklara
sahiptir. Halktan öğrenmesini bilmeliyiz.
Marksizm-Leninizm bilimi bize herkes eğitilebilir,
herkes savaştırılabilir diyor. Halk bilmez, halk cahil,
halk öğrenemez diye halkı küçümseyenler halka öğretemez. Böyle düşünmek bilime aykırıdır. Halkı eğitmeliyiz.
Halkı örgütlemek için eğitmeliyiz.
Halkı savaştırmak için eğitmeliyiz. Çünkü halk savaşımızın temel unsurudur. Halkı eğitmezsek savaştıramayız. Halkı eğitmezsek, halk kendini sömüren bu
aşağılık düzene hizmet etmeye, kul köle olmaya devam
edecektir.
Örgütsüz halk, yenilmeye mahkumdur. Örgütsüz
halk savaşamaz. Halkı örgütlemek için eğitmeliyiz.
Halkı eğitmenin, halka öğretmenin araçları halk
okullarıdır.
Halk okulları sistemin dışında, devrimcilerin insiyatifinde halkın içinde kurulan okullardır. Meclisler,
halkın eğitimi için kullanacağımız en temel araçlarımızdandır. Halk meclislerinde halk okullarını kurarak
23
halkın eğitimini kesintisiz sürdürmeliyiz.
- Üç: Eleştiri-özeleştiriyi yaşamımızın ayrılmaz
parçası haline getirmeliyiz.
Eleştiri, özeleştiri Marksizmin temel taşlarındandır.
Çünkü kendini eleştirebilen tek sistem sosyalizmdir.
Eleştiri gelişmenin, yenilenmenin temel silahıdır. Bu
silahı kullanmayan bir devrimci asla yenilenemez. Asla
hatalarından, yanlışlarından, yenilgilerinden dersler çıkartamaz. Eleştiri ve özeleştiriyi yaşamımızın ayrılmaz
bir parçası haline getirmek zorundayız. Bunu başaramadığımız sürece yenilgilerimizi zafere dönüştüremeyiz.
Eleştiri ve özeleştiri bir devrimcinin günlük tayinidir.
Öğretmek ve öğrenmek devrimci bir görevdir. Hep
tekrarladık; devrimcilik, bir ruh, coşku ve bir yurtseverlik
duygusudur. Eğitim de bu ruhun, bu coşkunun bir gereği
olarak birinci görevimizdir.
Kendimizi eğiteceğiz, bu eğitimi sürekli kılacağız.
Halkı eğiteceğiz, bu eğitimi sürekli kılacağız.
Ve halktan öğrenip halka öğreteceğiz. Ve bu süreklilik
bizi diri, dinamik tutacaktır. Bu süreklilik, devrimciliği
- Zaferi Kazanma İsteği Yaratmak!
1- Zaferi kazanma isteği yaratmak devrimi göstermektir.
2- Zaferi kazanma isteği yaratmak kimin
için, ne için savaştığını bilmektir
3- Zeferi kazanma isteği yaratmak halka
devrimde çıkarlarını göstermektir
4- Zaferi kazanma isteği yaratmak, kurtuluşu göstermektir
5- Zaferi kazanma isteği yaratmak savaşı
öğrenmektir...
6- Zaferi kazanma isteği yaratmak,
tarihi bilmektir.
7- Zaferi kazanma isteği yaratmak
zaferde kurtuluşu göstermektir.
8- Zaferi kazanma isteği yaratmak, nasıl
kazanabileceğini öğretmektir.
9- Zaferi kazanma isteği yaratmak kolektivizmi, örgütün gücünü göstermektir.
10- Zaferi kazanma isteği yaratmak
halkı ve vatanı sevdirmektir.
24
büyütecektir. Eğer bunun, yani öğrenmenin
ve öğretmenin, eğitmenin-eğitilmenin birinci
görevimiz olduğunu bilerek davranırsak, bunun bir ruh, coşku ve yurtseverlik duygusu
olduğunu bir an aklımızdan çıkartmazsak,
ancak o zaman eğitim kağıt üzerinde kalmaz.
Ancak o zaman eğitim, bürokratik kararlar
olmaktan çıkıp somut günlük eğitim biçimine
dönüşür.
Eğitim bizim kendimizi tanımamızı sağlar.
Eğitim bize düşmanımızı tanımayı öğretir.
Eğitim bize, halkımızı ve halkımızın gücünü tanımayı öğretir.
Eğitim bize, devrimi nasıl yapacağımızı
öğretir.
Eğitim bize, örgütümüzü tanımayı öğretir.
Eğitim bize dava adamı olmayı öğretir.
Dava adamı olmak, halkını ve vatanını
büyük bir coşku ile sevmektir. En önde olmaktır, ön açmaktır.
Dava adamı olmak, lokomotif olmaktır.
Dava adamı olmak tereddütsüz, koşulsuz
örgütünü ve yoldaşlarını sahiplenmektir.
Dava adamı olmak, örgütü ile bütünleşmektir.
Dava adamı olmak, bir ortak ruh ve
kültürel şekilleniştir.
Dava adamı olmak BİZ olmaktır.
Dava adamı olmak “ben varsam örgüt
vardır” diyebilmektir.
Dava adamı olmak her türlü yanlışa
karşı cepheden savaşabilmektir.
Dava adamı olmak, eleştirmekten ve
eleştirilmekten korkmamaktır.
Dava adamı olmak, yoldaşlarına ve şehitlerine toz kondurmamak demektir.
Dava adamı olmak, intikam duygusunu
asla yitirmemektir.
Sıradan devrimcilik ile dava adamını
ayıran en önemli noktalardır bunlar.
DAVA ADAMI OLMAK İDEOLOJİK
OLARAK GÜÇLENMEKTİR. İDEOLOJİMİZİN YENİLMEZ SİLAHIYLA DONANMAKTIR.
İDEOLOJİ
1- Siyasi veya toplumsal bir öğreti oluşturan,
bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukukî, bilimsel,
felsefî, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü:
2- İdeoloji, bir kişiyi ya da toplumu yönlendiren, onun davranış ve ruh haline şekil veren
düşünüş biçimidir.
3- İdeoloji kaynağını sınıf ilişkilerinden alır.
Yaşadığmız toplumda iki temel ideoloji vardır:
Bir; Proletaryanın ideolojisi, İki; Burjuvazinin
ideolojisi
4- Burjuva ideolojisi egemenlerin, sömürü
çarkını sürdürmek isteyenlerin ideolojisidir ve
toplumun gelişmesinin önünde engel olduğu
için çürüyeni, gerileyeni temsil eder.
5- Proletarya ideolojisi ise başta işçi sınıfı
olmak üzere tüm halkın ideolojisidir ve bu sömürü çarkından kurtulmayı, yarının yeni toplumunu yaratmayı hedefler. Bunun için ilericidir... Gelişen, güçlenen ve ilerleyendir.
6- Sınıflar savaşımı bu iki ideolojinin karşılıklı
çarpışmasından ibarettir. İki ideoloji arasındaki
savaş, sınıfsız toplum olan komünizme kadar
da devam edecektir.
7- İdeoloji yaşam biçimidir. Nasıl yaşarsan
öyle düşünürsün... Devrimci ideoloji ile donanmak için devrimci yaşamı hakim kılmak
zorundayız...
8- İdeoloji şekil verir, bizi biçimlendirir...
9- Bir partide ideolojik birlik yoksa o parti
ayakta kalamaz... İdeoloji partiyi ayakta tutan,
yaşatan harçtır.
10- İdeoloji Parti-Cepheli kimliğimizdir. Bu
ideoloji sayasindedir ki dünyanın her yerindeki
Parti-Cephelilerin yürekleri aynı atar...
25
Devrimci Sol / 26
Siyasi Dinamizm, Burjuvazinin
İdeolojik Saldırılarına Karşı
Politika Üretmektir
Burjuvazi ideolojik, kültürel, siyasi, politik... her
koldan saldırıyor. Bu saldırılara karşı siyasi dinamizmini
yitirenler politika üretemez. İdeolojik olarak sağlam kalamaz. Burjuva ideolojisinin etkisinden kurtulması mümkün olmaz.
Siyasi dinamizmimizi diri tutmak için;
Bir: Sistemli olarak okuyacağız. Her gün en az 10
sayfa okuyacağız.
İki: Her gün televizyon ana haberlerini takip edip
en az bir gazete okuyacağız.
Düşüncelerimizi rahatlıkla ifade edebildiğimizde,
yanlış gördüğümüz bir şeyi eleştirdiğimizde, herhangi
bir konu üzerinde yoldaşça tartışabildiğimizde, siyasi
dinamizmimiz artar, canlı bir işlerlik oluşur. Bu tarz, sahiplenmeyi sorumluluk almayı, inisiyatifli olmayı artırır.
Herkesin kendini tetikte hissettiği, sustuğu bir ortamda
kimse gelişmez.
Demokratik bir ortam ve yoldaşça ilişkiler doğal bir
disiplin oluşturur. Disiplin zorla uyulan bir şey olmaktan
çıkar.
Demokrasi işletilmezse gerekli disiplin sağlanamadığında ikna edilemediğinde yaptırım ve talimat ortaya
çıkar. Bu da sekterliği doğurur. Demokrasiyi işletmek
kendimize, ideolojimize güvendir.
Her konuda doğruyu hayata geçirebilmek için ideolojik
netliğimize güvenmeliyiz
Siyasi dinamizm; moral ve eğitimdir. Savaş moral ile
yürür. Savaşta eğitim ile ustalaşırız.
Ömürboyu süren, sürerken de gelişen, yenilenen devrimciliğin sırrı; her gün çalışmaktır. Bu dinamizmi sürekli
içimizde taşımanın başka yolu yoktur.
Nerede olursak olalım; demokratikte, hapiste, illegalde,
tek başınayken... Her zaman siyasi dinamizm içinde olmalıyız. Umutlu olmak gökten inmez. İnsanın içine bir
sabah güneşi gibi doğmaz. Umut da söke söke kazanılır.
Umut; bilgi ve emek demektir. Evet, bizim umudumuz
bilgi ve emekten oluşur. Hayatın içinde umudu somutlarız.
Siyasi dinamizm, bilgi demektir. Siyasi dinamizmimizi
yitirmemek için emek harcayacağız, çalışacağız, çalışacağız, çalışacağız...
ABD emperyalistlerine tarihi yenilgisini yaşatan Vietnam Halk Savaşının mimarlarından Giap “Stratejimize
yol gösteren hususlar şunlardı: dinamizm, inisiyatif, hareketlilik ve yeni durumlar karşısında çabuk karar alabilmek.” diyor.
Dinamizm; kendini dünyanın imparatoru sanan ABD
emperyalizmine diz çöktüren, halk savaşı denilen sanatın
temelidir.
İdeolojik İnançsızlığın
Kökeninde Teorik Sığlık Vardır
Teori donmuş kalıplar değildir. Gelişendir. Onu geliştirmek, üzerine yeni bilgiler eklemek gerekir.
Çünkü, doğada, toplumda hiçbir şey olduğu gibi
yerinde durmuyor. Her şey gelişim halinde kendini yeniliyor. Her şeyin değişim, dönüşüm halinde olduğu doğada, toplumda kendini yenilemeyen devrimci, gelişmek
bir yana, geriler. Halka, devrime olan inancı zayıflarken
inançsızlığı büyütür.
Çünkü kendimizi geliştirmezsek, hayatın karşımıza
çıkarttığı sorunlar karşısında çaresiz kalırız.
Söyledikleri ile yaptıkları farklı insanlar haline geliriz.
Kadronun yozlaşması budur. İnançsızlık, halka güvensizlik, çözümsüzlük duygusu, giderek sorunlarla uzlaşma, bu uzlaşmanın diğer alanlara uzanması, olmazcılığın
gelişmesi, en sonunda statükoculuk ve düzeniçi özlemlerin
büyümesi... Bu sıralama içinde çürüme kaçınılmazdır.
Teorik sığlık, yetinmeciliktir. Kendini yenilememek,
gelişmemektir. Kendini eğitmemektir. Beynini, ruhunu
burjuvazinin ideolojik etkisine teslim etmektir.
İdeolojimizin Güçlü Silahıyla Donanmak
İçin Hayatımızı Politikleştirmeliyiz!
İki sınıf iki ideoloji vardır; biri burjuvazi, diğeri proletarya... Birinin yararına olan diğerinin zararınadır. Bu
bilince sahip olmak politik olmaktır.
Politik olmak; İKİ İDEOLOJİ ARASINDAKİ SAVAŞTA SAF TUTMAKTIR.
Devrimci ideolojiyi düşüncede, yaşamda ve çalışmada
hakim kılan devrimciler, devrimci değerlerini korurlar;
iradelerini düşmana teslim etmezler.
Kısacası devrimci; düşüncede, duyguda ve her alanda
POLİTİK OLMAK zorundadır..
Sorun tek başına iradeyi teslim etmemek ile de sınırlı
değildir.
İrade korunacaktır, geliştirilecektir...
İrade, iktidar için, yeni bir düzen kurmak için, o
iktidar aracılığı ile yeni insanı yaratmak için gereklidir.
Devrimci, politikleştiği ölçüde iktidar bilinci gelişir.
Politika Nedir?
Politika, genel olarak sorunları çözmek için ürettiğimiz
sistemli çözümlerimizin adıdır. Planlarımızı, yöntemlerimizi, hedeflerimizi ve bunlara nasıl ulaşacağımızı
içeren programımızdır.
26
SİYASET NEDİR?
1- Kelime anlamı: Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş
veya anlayış.
2- Siyasetin devrimci anlamı: İlke ve
kurallarla sorun çözmek...
3- Siyaset kavramı da sınıfsaldır. Burjuvazinin siyaset anlaylışı, Devrimcilerin
siyaset anlayışı...
Burjuvazinin siyaseti yalan, dolan,
demagoji üzerine kuruludur.
4- Burjuvazinin siyasetine ilkesizlik
ve kuralsızlık hakimdir. Halkın sömürüsü
üzerine kuruludur, Halka düşmandır.
5- Devrimcilerin siyaseti ilkeli ve kurallıdır. Burjuvazinin iktidarını yıkmak
için politika üretmektir. Devrimin ve
halkın çıkarına çıkarları doğrultusunda
politika üretir.
Politik olmak ise; sınıf ve örgüt bilinciyle toplumsal
her türlü sorunla ilgilenmek, bu sorunlara çözümler üretmek, üretilen çözümlerin uygulanmasında yer almak, bu
şekilde geleceği yaratma çabası içinde olmaktır.
Toplumsal sorunları çözmek, bugünü ve yarını şekillendirmek; iktidar olmakla, yönetmekle doğrudan bağlantılı
olduğu için, politika denildiğinde iktidarın alınması akla
gelir.
Politik mücadele özünde iktidar mücadelesidir. İktidar
sorunu ise sınıflar mücadelesinin odak noktasıdır. Sınıfsal
olduğu için, her politika belli bir ideolojinin damgasını
taşır. Alınan iktidar o ideolojiyi yayacak, kurumsallaştıracaktır.
İki temel sınıf olduğu gibi bu sınıflara ait de iki
temel ideoloji vardır.
Birincisi; burjuva ideolojisi, hakim sınıfın ideolojisi;
İkincisi ise Marksizim-Leninizm (ML) ya da proletarya ideolojisi dediğimiz ezilen sınıfın ideolojisidir.
Her ikisi arasında ara yol yoktur. Üçüncü bir ideoloji
yoktur.
Üçüncü bir ideoloji olduğunu iddia edenler burjuva
ideolojisinden yanadırlar, ona hizmet ediyorlar de-
mektir.
Sınıf mücadelesi bu iki cephe arasında devam eden
bir savaştır.
Bu savaş;
1- İdeolojik
2- Ekonomik-demokratik
3- Politik olmak üzere üç cephede sürer.
Kısaca özetlersek, ekonomik-demokratik mücadele
çeşitli ekonomik haklar için, düzen içinde karşılanması
mümkün olan demokratik haklar için verilen mücadeledir.
Politik mücadele ise iktidar mücadelesidir; ve silahlı
mücadele de bu mücadelenin bir biçimi, en üst boyutudur.
İdeolojik mücadele ise düzenin kültürüne, burjuvazinin
ideolojik hegemonyasına karşı yürütülen mücadeledir.
Üretim ilişkilerinden doğan ve toplumsal yapıyı belirleyen ezen-ezilen, sömüren-sömürülen ilişkisi, kültürü
ve ideolojiyi yarattığı gibi, bu ilişkinin yarattığı sınıfsal
çelişkilerin çözülmesi, ekonomik çıkarların karşılanması
sorunu da politikayı yaratmıştır.
Dolayısıyla politika sınıfsaldır ve sınıfın iktidarını
anlatır. Yani bir sınıfın; iktidarı alma, iktidarda kalma ve
bu iktidar aracılığıyla toplumu şekillendirmesi çabası
politikayı oluşturur.
Politika için şu tanımları yapabiliriz:
Politika genel anlamda, çelişkiyi-sorunu sınıfımız
lehine çözme sanatıdır. Elimizdeki imkanlarla, içinde
bulunduğumuz koşullar içinde, temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için ürettiğimiz programımızdır. Dolayısıyla
şablonlarla, reçetelerle ele alınamaz.
Politika; ne istediğimizi belirlemek, çelişkiyi kendi
sınıfının lehine çözmek için program üretmek ve strateji
geliştirmektir.
Program ise, belirlediğimiz hedefe nasıl ulaşacağımız
sorusuna cevap veren, ilkelerimizi ve çalışma tarzımızı
içeren, sorunu çözmek için ürettiğimiz plan, yol, yöntem
ve fikirler bütünlüğüdür. Stratejidir, taktiktir.
Politika; iktidarı almak, iktidarda kalmak ve bu iktidar
aracılığıyla toplumu değiştirme mücadelesidir.
Ki ezilen sınıflar açısından, sorunun bu şekilde çözülmesine DEVRİM denir.
İki temel sınıf ve birbirine zıt ideoloji olduğu için, bu
sınıfların politika tarzları da, politikacıları da birbirinden
farklıdır. Bunlar burjuva politikası ve proletarya politikasıdır.
Burjuva politikacılığı temel olarak yalan, dolan ve
demagoji üzerine kuruludur, bireyciliği savunur ve tekellerin sömürüsünün devamını amaçlar.
Proletarya politikası ise açıklık, dürüstlük üzerine
kuruludur, kolektivizmi savunur ve sömürünün ortadan
Devrimci Sol / 26
kaldırılmasını amaçlar.
Politik olmak, bugün ve gelecek konusunda düşünmek,
program üretmek, söz ve karar hakkına sahip olmak ve
uygulamaktır.
Bizim politikamız halkı politikleştirmek, burjuvazininki
ise apolitikleştirmektir. Düzen kitleleri, apolitikleştirmeden
sömürü düzenini ayakta tutamaz.
Her sınıfın temsilcileri çelişkiyi, kendi sınıfları lehine
çözmek isterler... Buna göre yaşarlar, düşünürler... Buna
göre programlar üretirler.
Meselenin özü, nasıl bir dünya ve nasıl bir ülkede
yaşamak istediğimizdir.
Emperyalistler ve işbirlikçilerinin istekleri ile halkın
istediği; birbirinden farklıdır.
Bizim istediğimiz, insanın insan tarafından sömürüsünün son bulduğu bir düzen yani sosyalizmdir. Bizim
istediğimiz yönetim şekli; devrimci demokrasidir. Biz
gerçek bir özgürlük düzeni ve gerçek bir demokrasi istiyoruz. Yeni bir ahlak, yeni bir kültür, ileri bir toplumsal
düzen yaratmak istiyoruz. Ve bunu yaratmanın yolu da
iktidarı almak ve iktidar aracılığıyla istediğimiz düzeni
kurmaktan geçiyor. Bu nedenle biz devrim istiyoruz
Marks, Engels ve Lenin bu sömürü düzenini ortadan
kaldırmak için işçi sınıfının ideolojisini yaratmışlardır.
Halkın kurtuluşu olan bu toplumsal düzene nasıl ulaşabileceğimizi ise önderlerimiz Marksizm-Leninizm bilimi
ışığında araştırmış, incelemiş ve ülkemiz koşullarına
uyarlamışlardır. İktidarı alma stratejimiz Politikleşmiş
Askeri Savaş Stratejisi(PASS)dir. Stratejik hedefimiz
anti-emperyalist, anti-oligarşik devrimdir. Devrim için
ise örgüte, örgütlenmeye ve silahlı halk savaşına ihtiyaç
vardır. Yaptığımız her şey bu ihtiyaçları karşılamaya
hizmet etmek zorundadır.
Nasıl Politikleşeceğiz?
Nasıl Politikleştireceğiz?
Her sorunu iktidara ve iktidar mücadelesine bağlamak,
politik düşünmektir. Yani politikleşmek, iktidarı istemektir.
Politikleşmek için;
- Halka ne yararı var
- Devrime ne yararı var
- Cephe'ye ne yararı var sorularını sorarak düşünmeye başlamak ilk adımdır.
Örgütlü düşünmek böyle başlar.... Örgütlenmek düzen
ve devrim arasında, mevcut düzeni kabullenme ve değiştirme arasında, değiştirmekten yana seçim yapmaktır.
Örgütlemek ise bu seçimi yaptırmak için çaba sarf etmektir.
27
- Politik olmak;
Kendini örgütlemektir!
Kendi düşüncelerini örgütlemek, iktidar hedefiyle
donatmak, “kişisel” olandan uzaklaşmak “biz” olana
yönelmek, tercihini her alanda “biz” in ölçülerine göre
belirlemek, kısacası “Cephe’nin ne yararı var” sorusuna
göre şekil almaktır. Önce kendini örgütlemeyenler politika
üretemez, Cephe’nin ihtiyaçlarına karşılık veremez, başkalarını da örgütleyemez...
- Politik Olmak;
Yoldaşını Örgütlemektir!
İdeolojik olarak kollektivizmi tercih eden bir beyin,
kendi ilişkilerinde de bunu esas alır...
Eleştiri-özeleştiriyi hakim kılmak, kendisindeki ve
çevresindeki eksik ve zaaflarla mücadele etmek, yaşamda
ve çalışmada “Cephe’nin yararına” ilkesini hayata
geçirmek yoldaşlarını örgütlemek, dolayısıyla örgütü
büyütmektir... Yoldaşını örgütlemeyen, örgütlemek için
emek harcamayan politik bakmıyor demektir. Çünkü örgütlemediğimiz, emek vermediğimiz yoldaşımızı düzene,
düzenin her türlü saldırılarına karşı savunmasız bırakmaktır.
- Politik Olmak Halkı Örgütlemektir!
Halkı örgütlemek halkı düzene teslim etmemektir.
Devrimci ideolojiyi, “Cephe'nin yararına olan nedir”
sorusunu geniş kesimlere ulaştırarak maddi bir güç haline
getirmektir. Örgütlü gücü, savaşı büyütmektir.
Görüldüğü gibi iktidar isteği öncelikle devrimcinin
kendi beyninde verdiği bir savaşla kazanılmaya başlar...
Sonra yoldaşlarına ve daha sonra da halka doğru yayılarak
devam eder....
Devrim kitlelerin eseridir. Kitleler kazanılmadan gerçekleşen devrim yoktur. İktidar için sağlamlaşmak zorundayız... Kendi beyinlerimizi birer mevzi gibi korunaklı
hale getirmeliyiz...
İktidar için güç biriktirmeliyiz.
Devrimci üretkenliği arttırmak için doğru düşünmeyi
öğrenmek; doğru düşünmenin, devrimci ideolojinin
ortaya çıkardığı olanakları devrim için kullanabilmek
Sınıf bilinci; Halk Sevgisidir. Halk
sevgisi devrimcilik yapmaktır. Devrimcilik
insana kişiliğini, onurunu kazandıran bir
okuldur.
Sınıf bilinci kim olduğunu, kimden
yana olduğunu, kime karşı savaştığını
bilmektir.
28
için politikleşmek zorundayız....
Her insan savaşabilir... Her insan eğitilebilir,
Nasıl?
EĞİTİMLE...
Hayatımızı politikleştireceğiz. 24 saat iktidarı isteyeceğiz, her sorunu kavgaya bağlayacak, her adımda halk
için, Cephe için, devrim için ne yararı var, ne zararı var
diye soracağız.
Sürekli eğitim ve sürekli bir dinamizmle....
Kitaplardan öğreneceğiz,
Hayattan öğreneceğiz,
Geçmiş deneylerden ve kendi pratiğimizden öğreneceğiz.
Pratiğe girmeyenler, kenarda duranlar niyetleri ne
olursa olsun oportünistleşirler..
Oportünizm Cephe içinde kendine yaşam alanı bulamaz.
Suyun, kendisine ait olmayan her yabancı maddeyi
eninde sonunda dışına atması gibi Cephe çizgisi de her
“oportünist” tavrı dışına atacaktır.
Bunu beklemek kendiliğindenciliktir, zaman kaybıdır,
emek kaybıdır...
“Öğrenmeyi geciktirmek” diye bir lüksümüz yoktur.
Her konuda kendi deneyimizi yaşamak lüksümüz de
yoktur. İktidar isteğimiz her tür gecikmenin, öğrenmeye
kapalı olmanın önünde engeldir.
- Öğrenmek Pratiğe Girmektir!
Pratiğe girmeden öğrenemeyiz. Pratiğe girmek yapmaktır. Yapmak öğrenmektir. Pratikten doğan bilgiyi
edinen her Cepheli yönetmeyi öğrenebilir.
Kendi “ben” düşüncesinin yerine halk için, Cephe
için, devrim için ne yararı var, ne zararı var sorusunu
soran ve gereğini yerine getirebilen herkes sınırsız gelişebilir.
Bilgi sahibi olmazsak “kör” oluruz.
Körlük; zamanı ve mekanı yok eder. Bilgi ise körlüğü
altetmeye yarayan bir silahtır.
Düzenin işleyişine ve bilgisine vakıf olmak, kapitalizmi
tanımak; siyasi, askeri, ekonomik, kültürel... her anlamda
düşmanı tanımak zorundayız... Düşmanı tanımak zorundayız.
Siyasi dinamizmin ve iktidarı almanın bir başka
koşulu da budur.
Apolitikleşmenin İdeolojik Kaynağı
Bireyciliktir, Burjuva İdeolojisidir
“Her şey halk için, Cephe için, devrim için” denilmiyorsa “her şey ben için” düşüncesi hakimdir.
BİZİM GÜÇLÜ YANLARIMIZ
DÜŞMANIN ZAYIF YANLARI NELERDİR?
1- Sınıfsal ve tarihsel olarak haklı olan
biziz... Bu bizim en güçlü yanımız, Düşman
ise Halkı sömürdüğü için suçlu ve
güçsüzdür...
2- Biz üreten halkın temsilcileriyiz...
Onların hakları için savaşıyoruz... Halkın
çıkarları devrimden yanadır... Onun için
güçlü olan biziz...
Düşman ise halkı sömüren tekellerin
çıkarlarını korumak için vardır. düşman
Hem halkı sömürüp hem de halkı yayında
tutamaz...
3- Düşman sömürüsünü yalan ve demagoji üzerine yaptığı propaganda ile sürdürmektedir. Bu onu güçsüzlüğüdür...
Biz ise gerçekler üzerine politika
yaparız...Gerçeklerin temsilcisiyiz... Onun
için güçlü olan biziz...
4- Düşman çürüyüp yok olmakta olan
kapitalist toplumun temsilcisidir, biz doğup
gelişmekte olan sosyalizmin temsilcileriyiz...
Bunlar bizim siyasal olarak güçlü yanlarımızdır, düşmanın ise güçsüz yanlarıdır...
5- Düşmanın askeri polisi, kurumları
sömürü düzenini sürdürmek için halka karşı
baskı aracıdır... Faşist terörün kurumlarıdır...
Ve bütün kurumlarında halkı çalıştırmaktadır. Halkın olduğu her yere devrimciler de
girer... Onun için devrimciler halk düşmanlarının yatak odalarına kadar girebilirler...
Hiçbir önlemleri devrimcilerin halk düşmanlarına ulaşmamıza engel olamaz...
6- Askeri olarak bizim güçlü, düşmanın
zayıf yanları...
Düşmanın yüzbinlerce askeri polisi miti,
kontrası var, en gelişmiş silahları var, ama
güçsüzdür... Çünkü bizim nerde olduğumuzu
bilmiyor. Devrimciler halkın olduğu her yerden ortaya çıkap düşmandan hesap sorabilir...
7- Düşman her zaman bizim onlara vuracağımız korkusuyla yaşar...Onun için deva-
29
Devrimci Sol / 26
sa teknolojik yatırımlar yaparak önlemeye
çalışır... Ancak bizim ne zaman nereye eylem
yapacağımız bilemediği için o teknolojisine
ve askeri donanımına rağmen önlem alamaz...
8- Düşman hedefleri her yerdedir ve
açıktır... Biz de her yerde olabiliriz ama gizli
olduğumuz için düşman bizi bulamaz...
9- Düşman mobeselerle, internetle, telefon
dinelemeleriyle güçlü bir istihbarat ağına
sahiptir... Ancak biz onunların kullandığı
yöntemlerin dışında kalınca düşman için çok
önemli olan istihbaratlarını boşa çıkartmış
oluruz...
10- Şafak, bahtiyar’ın eyleminde olduğu
gibi tek bir 7.65 ile düşmanın bütün
ihtişamını, yalan ve dömagojilerini boşa
çıkartabiliriz...
11-Düşman adaletsizliğin yaratıcısıdır,
bizim silahlı mücadelemiz ise halkın adalet
özlemine cevap verir...
12-Düşman işkence yapar, bize ise inançlarımız, onurumuz, değerlerimiz için
canımızı veririz... Düşman en güçlü
göründüğü işkencehanelerde direnişimiz
karşısında çaresiz kalır...
13- Gerillada da, gerilla küçük birliklerle,
küçük silahlarla düşman hedeflerine her
yerde vurup geri çekilebilir...
Düşman ise gerillaya karşı operasyon yapmak için binlerce asker ile operasyon yapması gerekir...Binlerce askerle yapılan operasyonda düşman hangi teknolojik savaş araçlarına sahip olursa olsun küçük birlikiklerle
hareket eden gerillalara karşı başarılı olamaz... Çünkü uçuz bucaksız dağlarımızın
milyonlarca metrekaresi düşman araçlarının
giremeyeceği, ayak basamaycağı sarp dağlarla doludur...
14- Anadolunun dağları gerillalar için
yuva, düşman için tuzaktır... dağları bu şekilde kullandığımızda düşman çaresizdir.
İktidar perspektifinden uzaklaşan devrimci “birey”
in ideolojisine kapı açmış demektir.
Bireyciliğin temeli ise burjuva toplumun temelini
oluşturan “kutsal özel mülkiyet”tir.
İktidar isteğinden uzaklaşanlar fiziki olarak devrimci
saflarda bulunsalar da beyinleri kollektif olamaz... "Biz"
in çıkarlarına göre düşünemez. Örgüt içinde bireyi yaşatmaya çalışır.
Savaşın ihtiyaçlarına duyarsızlaşır. Emeğe, kendine
yabancılaşır.
İktidar isteğimizin en özlü ifadesini 160 yıl önce
Marks dile getirmiştir:
“İnsanlık dışı bu sistemde, insan kalmanın tek yolu
insanlık dışı bu sisteme karşı savaşmaktır”
Gerçekler tüm çıplaklığıyla ortadadır: İnsan kalmak
için savaşmak zorundayız, kolektif düşünmek ve kolektif
yaşamak zorundayız. Aksi ilkelliktir. Aksi bireyciliktir...
Bireycilik ne kadar süslü ve incelmiş olsa da kör ve
hayvanidir. Her tür düzeniçi düşünceyi ve alışkanlığı
yıkmalıyız. Bireyciliğin olduğu yerde “kendine hayran”
“ben bilirim”ciler oluşur. “Örgüt”ler vardır orada... Her
bir insan ayrı bir örgüttür...
En kötüsü de gerçeğe yabancılaşma başlamıştır. Hayat
ve mücadele kendi yasaları içinde akıp gider... Bireyci
apolitikler ise kendi dünyalarında yaşamaya devam ederler...
Bireycilik kendini sınırlamaktır. İnsanın düşünsel gelişiminin zayıflamasıdır. Biz ise kendini sınırlayan değil
devrimi ve ülkeyi yönetecek insanlar yaratmayı, kendi
devrimimizi yapmayı hedefliyoruz.
Politikleşmek Duyguların
Örgütlenmesidir...
Genellikle düşünce değişikliğinin duygulara yansıması
daha sonradan olur... Ama mutlaka duygulara da yansımalıdır. Düşüncenin örgütlenmesi, yaşamı politikleştirmek
duygu dünyasında da etkisini gösterecektir. Aksi halde
düşüncede söylemde devrimci, günlük yaşamda sıradan
ve düzeniçi olunur.
Duygular gerçeği anlamaya kısmen hizmet edebilir
ya da kırıntı düzeyinde anlamayı kolaylaştırabilir. Tek
başına asla yeterli değildir. Duygular apolitikleştirir, kişiselleştirmelerin önünü açar... Kör bırakır.
Mutlaka duygular dışında bilimsel gerçeklere ulaşmalıyız. Bilimsel gerçeklere ulaşmak içinse bilgiye
ulaşmak ve emek vermek gereklidir.
Lenin “sınıf mücadelesinin çıkarı, parti içinde sıkı
bir örgütlenme gerektirir... Bu sıkı örgütlenmede sadece
düşünceleri değil duyguları da sıkı şekilde örgütlemek”
30
Halk Bizim Büyük Ailemizdir!
Sınıf bilinci saflaştırır. Saflaşan savaşır,
savaşan kazanır!
Tarih bilinci; Vatan Sevgisidir,
VATAN:
- Büyük evimizdir.
- Tarihimizdir
- İsyanlarımızdır
- Bağımsızlık ve Özgürlük şiarımızdır
- Namusumuzdur
- Onurumuzdur
- Dünümüz, bugünümüz, yarınımızdır!
- Şehitlerimiz ve mezar taşlarımızdır1
- Yediğimiz ekmek, içtiğimiz su, soluduğumuz havadır.
VATANI SEVMEK:
- Evine sahip çıkmaktır.
- Kendi öz kültürünü korumaktır
- Emperyalizme karşı savaşmaktır.
gerektiğinden söz eder.
Devrimciler düzeni ve düzenin kendi düşünce ve
duygu dünyalarında bıraktığı etkileri çözmelidir.
Bu düzeniçi yaşama karşı ciddi bir savaş içinde
olmak demektir. Bu savaş, devrimcinin düşünce ve
duygu dünyasında ne kadar derinlere nüfuz ederse
kazanma ihtimali de o kadar yüksek olur. Çünkü savaşın
olduğu her yerde uzlaşmazlık vardır. Devrimci ideolojinin
yardımıyla uzlaşmazlık mutlaka zaferle sonuçlandırılacaktır.
Politikleşme Bir Yaşam Biçimidir
Politika yönetmekle ilgili olduğuna ve sorunlar hiç
bitmeyeceğine göre bir ömür boyu sürecektir.
Devrimcinin kendisine ilişkin hedefleri ve bu hedefe
ulaşmak için devrimci bir programı olmalıdır.
Hayat zengin, koşullar farklıdır... Her sorunun çözümü
kendi içindedir. Hazır reçeteler yoktur.
Mekanik olmamak, nerede ne yapacağını bilmek gerekir.
Her attığı adımın halkın, devrimin, Cephe’nin çıkarına
hizmet etmesini sağlamak, iktidara yoğunlaşmaktır.
Halka Güven
Halka Güvenimizin Mayasında, Kendimize ve İdeolojimize İnanç Vardır. Halka Güvenmeyenler Devrim
İçin Savaşamazlar.
“Olanak, güç her şey kitlelerdedir. Kitlelere gitmeyenler, hiçbir şeye sahip olamazlar. Giderek umutsuz,
iddiasız, yorgun olurlar” diyor Dayı.
Marksist-Leninistler, gerçek ve yenilmez tek gücün
HALK olduğuna inanırlar. “Gerçekten yıkılmaz olan
kale nedir” sorusuna Mao şöyle cevap veriyordu:
“Kitlelerdir; devrimi gerçekten ve içtenlikle destekleyen ve milyonlarca ve milyonlarca halktır. Ne olursa
olsun hiçbir gücün ezemeyeceği gerçekten yıkılmaz
kale işte budur.”
Kendi gücüne ve halka güvenmeyenler, kaçınılmaz
olarak sırtlarını bu yıkılmaz kale yerine “kağıttan kaplan”
olan emperyalizme dayamaya sürüklenirler ve nihayetinde
düzene biat ederler.
Devrim Kitlelerin Eseridir
Tarihte kitlelerin örgütlü savaşımı olmaksızın gerçekleşmiş bir devrim yoktur, olması da mümkün değildir.
Mahir’in tanımıyla söylersek: “Devrim,
halkın devrimci girişimiyle ‘aşağıdan yukarıya’ mevcut
devlet cihazının parçalanarak politik iktidarın ele geçirilmesi ve bu iktidar aracılığıyla yukarıdan aşağıya daha
ileri bir üretim tarzının örgütlenmesidir”
Cepheli, Halka Güvenendir!
Çünkü Cepheli Olmak İdeolojisine,
Örgütüne Güvenmektir!
Bir avuç sömürücü – egemen dışında kalan ezilenler
halktır. Halk, işçi-köylü, esnaf, memur, öğrenci, mühendis,
doktor, eczacı, ev kadını ve benzeri kesimlerden oluşur.
Emeğiyle geçinen herkes bu tanımın içine girebilir.
Cephelinin halka güveninin nedeni, halkı tanımasıdır.
Anadolu halkının kültürünü, duygularını, geleneklerini
ve sorunlarını bilir. Halkın tarihi, direnişler tarihidir.
Cepheli halka güvenir, halkın devrim mücadelesine katılacağına inanır. Bu inançla halkı örgütlemekte ısrar
eder, emek verir.
Halka güvenmek, devrime inanmaktır. Çünkü devrim
Devrimci Sol / 26
31
kitlelerin eseri olacaktır. Halkın tüm kesimleri her gün
biraz daha açlıkla, yoksullukla karşı karşıya kalıyor.
Düzen partilerinin halka verebileceği hiçbir şey yoktur.
Halkın çıkarları devrimdedir.
İşte, bunlardan dolayı halka güvenmeliyiz. Halka güvenen bir Cepheli, halka gider, emek verir. Halkın sorunlarını kendi sorunları bilir, çözüm üretir. Bu halkla
kalıcı ilişkiler yaratmamızı sağlar. Halk büyük bir güçtür.
Halkın gücünün önünde, tarihte hiçbir iktidar duramamıştır.
Yüzlerce yıllık, devasa ordulara sahip krallıklar, imparatorluklar yıkılmış, yerle bir olmuştur. Bunu başaran
halkın kendi gücüdür.
Halkın içinde olmak, onların acısını, sevincini yoksulluğunu paylaşmak bizi büyütür, geliştirir ve netleştirir.
Halkın açlığına tanık oluruz. Açlıktan ya da hastalıktan
ölen çocukları görürüz. Yoksulluklarını, acılarını paylaşırız.
Sınıf çelişkisi bizim için somut, elle tutulur hale gelir.
Bu bizim öfkemizi, kinimizi büyütür. Büyüyen devrim
iddiamızdır, cüretimizdir.
Herhangi bir iş yapılacağı zaman ilk aklımıza gelen ya
gençler olur, ya da kendi arkadaşlarımız. Doğallığında
onlar sadece bize evini açan, basın açıklamalarına, mitinglerle gelen insanlar olarak kalır.
Mao halkı “Gerçekten yıkılmaz kale”
olarak tanımlıyor. Bu kale halkın gücüdür.
Bu gücü harekete geçirmemiz ise bize bağlıdır:
Halkın içinde olmalı, onlarla bütünleşmeli,
onların nabzını elimizde tutmalıyız. Onların
sorunu bizim de sorunumuz olmalıdır. Bu
Mao’nun sözünü ettiği kaleyi inşa etmektir.
Devrimi gerçekleştirecek olan bu güçtür, kitlelerdir. Halk devrim mücadelesinde her
yerde olmalı, her görevi almalıdır. Bu onun
en doğal hakkıdır. Komutan, savaşçı da olabilir, yönetici de, destek güçlerimizden birisi
de. Bunun sınırlarını çizecek olan biz değiliz.
Mücadelenin ihtiyaçları ve halkın pratik içindeki gelişimidir.
Bugüne kadar oligarşi tüm saldırılarına rağmen örgütümüzün halkla bağını koparamamıştır. Kökümüz hep
halkımızın içinde olmuştur. Bu halka olan güvenimizin
sonucudur.
Devrimin kitlelerin eseri olacağı ya da halkı savaştırmamız gerektiği konularında hepimiz aynı şeyleri düşünüyoruz. Ama pratikte aynı şeyleri yapmayız. Örneğin
TAYAD’lılardan hepimiz coşkuyla, gururla söz ederiz.
Hepsi tutsak ailesidir ama içlerinden sadece öne çıkanlar
kadrolaşmıştır.
Bunu sağlayan nedir? Bu nasıl başarılmıştır? Daha
fazlası neden başarılamamıstır?
Bu soruları kendi kendimize sorduğumuzda şunu göreceğiz: Nedeni sadece biziz, kendimiziz. Bizim kafamızdaki statükolardır. Bizim kadrolaşmada, insanlara
emek vermede ön yargılı yaklaşımlarımızdır. Halktan
insanlara fazla iş yaptırmayız. Ya da sorumluluk vermeyiz.
Nuriye ve Semihler’in direnişini ve kitleler üzerinde
bıraktığı etkiyi unutmayın. 70 Yaşındaki Kemal Amca’nın
direnişini unutmayın.
Bu yaklaşımın nedeni, emek vermekten kaçmamızdır.
Herhangi bir konuyu onlara anlatmak için, iş yaptırmak
için daha fazla uğraşmamız gerekecektir. Örneğin pankart
yazma işi varsa, hemen gençlerden birini koştururuz.
Neden aklımıza bir ev kadını ya da bir esnaf gelmez.
Çünkü “yapamaz” diye düşünürüz. Kafamızda bu düşünce
yerleşmiştir.
Önce yapabilir diye düşünmeliyiz. Herkes her şeyi
yapabilir. Çünkü Cephe'nin halkı savaştırma iddiası var.
Her Cepheli de bu iddiayı taşımalıdır.
Bu iddiayı taşımanın yaşamımıza yansımasıdır halka
güven. Bu aynı zamanda kendimize de güvendir. Halka
emek vereceğimize, örgütleyeceğimize ve savaştıracağımıza güvenmektir bunun adı.
İdeolojimizin gücünün sonucudur. Halkı örgütlemekteki
ısrarımızın sonucudur.
Halkı örgütlemekte ideolojimizin gücüne güvenmeliyiz.
Düşmanın tüm terör demagojilerine rağmen halkın hiçbir
kesimi yoktur ki, Cephe orda örgütlenemesin. Çalışmalarımızın sonucunda en gerici kesimlerin içinde bile
sonuç aldığımız, örgütlendiğimiz, halk için umut olduğumuz bir gerçektir.
Haklılığımızı, meşruluğumuzu savunamayacağımız
hiçbir zemin yoktur.
İdeolojimizin gücüne, politikalarımızın haklılığına
ve doğruluğuna güvenelim. Bugün politikalarımız bütün
halk kesimleri üzerinde etki yaratmaktadır.
AKP faşizmine geri adımlar attıran, halkın çok geniş
kesimleri tarafından sahiplenilen bizim direnişlerimizdir.
Bizim politikalarımızdır. Bu bizim faşizm karşısındaki
ideolojik gücümüzdür.
Halkı eğitmek için, örgütlemek için, savaştırmak için
tüm Cepheliler bu güçle donanmalıdır.
İdeolojik gücümüzün temelinde devrime, halka, sosyalizme inanç vardır. Tarih bilincimiz, iktidar iddiamız
vardır.
32
O kerpiç evin çatısında
Ölümüne çarpışan Mahir
Eğilmez başımız
Çözülmeyen yumruğumuzdur
Ve bundan böyle
Nerede haksızlık edilmişse
Zorbalık yürümüşse halkın üstüne
Orada kavganın Mahiri’yiz
Her yer Kızıldere’dir bize...
Ümit İlter
33
Devrimci Sol / 26
KADRO KİMDİR?
Sürecin İhtiyaçlarına Cevap
Veren Kadro Olmak Ne Demektir?
Kadro, TDK sözlüğünde şöyle tanımlanıyor: 1. Bir
kamu kuruluşunun, bir işletmenin, denetim veya yönlendirme işlerini gerçekleştirenler ve bunların taşıdığı
ödev, yetki ve sorumlulukların hepsi. 2. Bu kişi ve sorumlulukları sayı, nitelik ve aşamalarıyla gösteren çizelge.
Kadrolaşmak: Yeniden kadro oluşturmak.
Siyasi anlamıyla kadro kimdir? Klasik olarak tanımlarsak asgari düzeyde Marksist-Leninist formasyona
sahip, örgütlenme ve ajitasyon-propaganda yapabilen,
asgari düzeyde askeri bilgiye sahip devrimcidir. Daha
özet olarak şöyle de tanımlayabiliriz: Mücadeleyi, devrimi
örgütleyendir kadro.
Emperyalizm ve oligarşiyle halklar arasındaki savaşta,
savaşın kaderini belirleyecek en temel unsur kadrolardır.
Çünkü savaşan, savaştıran, silahları kullanan, politikaları
belirleyen, stratejiyi belirleyen ve tüm bunları hayata
geçiren insan unsurudur. Tüm diğer teknik unsurların
belirleyiciliği insan unsuruna bağlıdır. Bu nedenle savaşımızın en temel unsuru kadrodur ve en temel sorunumuz
kadrolaşma sorunudur. Bu nedenle kadrolaşmadaki ısrar
ve kararlılık, savaşı kazanmadaki ısrar ve kararlılığın
göstergesidir.
Kadronun önemi, DHKP Kongre Belgelerinde şu şekilde ifade edilmiştir; "Her bölge ve alanın, en küçük
bir birimin, askeri birliğin yöneticisi, partinin devrim
stratejisinin, programının bir parçası, onu tamamlayan
vazgeçilmez bir unsurudur. Parti ve örgüt nedir; parti
ve örgüt stratejinin hayata geçmesi için, devrim için
bir araçtır. Bu aracın motoru kadrolardır. Kadrolar
veya bölge, alan, birim yöneticileri, kendilerini bu
aracın motoru gibi görmez, onun fonksiyonunu yüklenmezse araç işlemez hale gelir. Bu ne demektir? Bu,
partinin, giderek kendisini inkar etmesi, bütün söylemlere
rağmen, pratikte stratejik hedefinden ve programından
vazgeçmesi demektir. Kadro ve yöneticiler hangi alan
ve birimde, hangi konumda olursa olsun, stratejik hedeften uzaklaştığı noktada, geçici olarak bazı başarılar
elde etse de tıkanmaya, kısırlaşmaya mahkumdur. Bü
"Her bölge ve alanın, en küçük bir
birimin, askeri birliğin yöneticisi, partinin devrim stratejisinin, programının
bir parçası, onu tamamlayan
vazgeçilmez bir unsurudur. Parti ve
örgüt nedir; parti ve örgüt stratejinin
hayata geçmesi için, devrim için bir
araçtır. Bu aracın motoru kadrolardır.
Kadrolar veya bölge, alan, birim yöneticileri, kendilerini bu aracın motoru
gibi görmez, onun fonksiyonunu yüklenmezse araç işlemez hale gelir. Bu ne
demektir? Bu, partinin, giderek kendisini inkâr etmesi, bütün söylemlere
rağmen, pratikte stratejik hedefinden
ve programından vazgeçmesi demektir. Kadro ve yöneticiler hangi alan
ve birimde, hangi konumda olursa olsun, stratejik hedeften uzaklaştığı noktada, geçici olarak bazı başarılar elde
etse de tıkanmaya, kısırlaşmaya
mahkûmdur. Bürokratizmin, liberalizmin, sekterliğin, tıkanıklıkların, verimsizliğin, moraldüşüklüğünün, olmazların ve yokların temel nedenlerini
öncelikle burada aramak zorundayız." (DHKP Kongre Belgelir
syf.254.)
34
Kadroyu kadro yapan bilincidir.
-Kadroyu kadro yapan inancıdır.
-Kadroyu kadro yapan geleceği
görmesidir.
-Kadroyu kadro yapan halk sevgisidir.
-Kadroyu kadro yapan sonuç alıcılığıdır.
-Kadroyu kadro yapan üzerine aldığı işi
tamamına erdirmesidir, sorunlara çözüm
bulmasıdır
rokratizmin, liberalizmin, sekterliğin, tıkanıklıkların,
verimsizliğin, moral düşüklüğünün, olmazların ve yokların temel nedenlerini burada aramak zorundayız."
(DHKP Kongre Belgeleri syf.254.)
Yani tek tek bütün kadrolar, bütün alan ve bölge yöneticilerimiz, devrim hedefimizin, stratejimizin parçası,
onu hayata geçirecek, can verecek olan temel unsurlardır.
Bu noktada her bir kadronun, çalışma tarzı, her bir kadronun ısrar ve kararlılığı, her bir kadronun programlı ve
hedefli çalışması, bütün olarak stratejimizin hayata geçmesinde, savaşımızın gelişerek yaygınlaşmasında temel
öneme sahiptir.
"Eğer kadrolarımızın Marksist-Leninist eğitim çalışmaları zayıflamaya başlıyor ise, eğer bu kadroların siyasi
ve kuramsal düzeyini yükseltme çalışmamız zayıflıyor
ve bu nedenle kadrolar ilerleme perspektiflerimizle ilgilenmeyi, davamızın haklılığını anlamayı bırakıyor ve
yukarıdan gelen talimatları körü körüne, mekanik bir biçimde uygulayan perspektifsiz sıradan uygulayıcılara
dönüşüyorlar ise, kaçınılmaz olarak tüm parti ve devlet
çalışmalarımız zayıflamak durumundadır. İster devlet,
ister parti çalışması olsun, herhangi bir alanda çalışan
militanların siyasi düzeyi ve Marksist – Leninist bilinci
ne kadar yüksekse, çalışmanın kendisinin de o kadar
yüksek ve verimli, sonuçlarının da o kadar elle tutulur
olacağını bir önerme olarak kabul etmek gerekir; tersine,
militanların siyasi düzeyi ve Marksist-Leninist bilinci
ne kadar düşükse, çalışmada boşluklar ve başarısızlıklar
olması, düşkünlük yaşanması, militanların tartışmacı uygulayıcılara dönüşmeleri ve yozlaşmaları da o kadar
muhtemeldir. Şu kesinlikle söylenebilir ki, tüm çalışma
alanlarında kadrolarımızı ideolojik olarak eğitip ülkenin
içinde bulunduğu koşullarda ve uluslararası durumda
yönlerini kolaylıkla bulmalarını sağlayacak bir siyasi
bilince kavuşturabilseydik, bu insanları ülkeyi yönetme
sorunlarını ağır hatalar yapmadan çözebilecek tam olarak
olgunlaşmış Marksist-Leninistler yapabilseydik, bütün
sorunlarımızın onda dokuzunu çözülebileceğini tahmin
etmek için elimizde her tür gerekçe olurdu." (STALİN,
ÇELİK İRADE Marx Engels Lenin Enstitüsü Ceylan
Yayımcılık: syf: 106-107)
Stalin'in işaret ettiği nokta, kadroların siyasi düzeyinin
önemidir. Biz kadrolaşmadan, kadronun belirleyiciliğinden
bahsederken, partinin politikalarını halka taşıyarak, halkı
örgütleyen, savaştıran, devrimin sorunlarına çözümler
bulan, her kararını devrimin ve halkın çıkarlarını gözeterek
alan, her koşulda ve her şart altında, direnmekten, savaşmaktan, örgütlemekten vazgeçmeyen bir kadrolaşmadan
bahsediyoruz.
Bu nedenle kadroyu kadro yapan nedir sorusuna;
- Kadroyu kadro yapan bilincidir.
- Kadroyu kadro yapan inancıdır.
- Kadroyu kadro yapan geleceği görmesidir.
- Kadroyu kadro yapan halk sevgisidir.
- Kadroyu kadro yapan sonuç alıcılığıdır.
- Kadroyu kadro yapan üzerine aldığı işi tamamına
erdirmesidir, sorunlara çözüm bulmasıdır diyoruz.
Yönetici Kadro Yetiştiren
Okul Olmalıdır
Daha önce ifade ettiğimiz gibi; “Yönetici, kadrolaşmanın en ileri mevzisinde gördüğü insanları, tabiri caizse
çanta gibi yanında taşımalıdır.” Yöneticinin temel işi
kadrolaşmadır. Çünkü kadrolaştırmadan yönetemez, örgütleyemez, gelişim sağlayamaz. Emperyalizmin ve faşizmin saldırıları her geçen gün şiddetini artırırken,
kadro ihtiyacı sürekli olarak kendini dayatmaktadır. Emperyalizm bizi imha edilmesi gereken örgüt olarak ilan
etti ve AKP faşizmi her alanda saldırılarını yoğunlaştırdı.
Katliamlar, tutuklamalar, işkenceler sürekli artarak
sürüyor. Bu saldırıları püskürtebilmenin yolu her alanda
örgütlenmektir. Her alanda örgütlenebilmenin yolu ise
her alanda kadrolaşmayı sürekli bir hale getirebilmektir.
Bu nedenle de her alanın, bölgenin yöneticisinin ve komitelerinin en temel işi kadrolaşmadır.
Burada üzerinde durmak istediğimiz nokta, kadrolaşmada eğitimin pratik yanıdır. Kadrolaşma esas olarak
hayatın içinde, sorunlarla mücadelede, politika üretiminde
ortaya çıkacaktır. Bu nedenle de her yönetici, kadrolaşmanın en ileri mevzisinde gördüğü insanı adeta bir çanta
gibi yanında taşımalıdır. Sorunların çözümünün yöntemlerini, sorunları çözerek, örgütlenme yöntemlerini
halkla bire bir ilişkilerde, zorlukları aşmanın yollarını;
günlük sorunların içinde yaşayarak, yaşatarak, göstererek
bir bilince dönüştürmelidir. Yani sorun, yapılan her işi
bir eğitime dönüştürmenin uygun bir biçimini yaratmaktır.
Bu ancak ve ancak mücadeleyi birlikte örgütleyerek başarılabilir.
Devrimci Sol / 26
Parti-Cepheli yöneticinin kadrolaşma konusundaki
tutumu DHKP Kongre Belgeleri'nde şu şekilde ifade
edilmiştir: "Düşünün, bir yöneticimiz sürekli olarak bölgesinde çok geniş bir potansiyelimiz olduğundan söz
eder. Ama hemen ardı sıra hazır, yetişmiş kadro, milis
komutanı, propaganda için her türlü araç ve gereç ve
hatta kendisinin barınması için ev, para ister.
"Bunlar olmazsa olmaz" diye de dayatır. Bu anlayışla
başlayan bir yönetim şeklinin yaratıcı olmayacağı, sürekli
hazırlopçuluğu üreten bürokratik bir ilişki ağı kuracağı
ve sözü edilen büyük potansiyeli de örgütleyemeyeceği
kesindir. Bir önder, bir yönetici, potansiyelin, hem de
büyük bir potansiyelin olduğu bir yerde, bu potansiyel
içerisinden örgütlenme için ihtiyacı olan her şeyi çıkarabilmelidir. Eğer çıkaramıyorsa, uygulanan yöntemlerde
ve hayata geçirilen çalışma tarzında bir yanlışlık, bir bozukluk aranmalıdır. Yönetici, "potansiyel var" denilen
yerde, işe nereden ve nasıl başlayacağını bilmek zorundadır.
Bir yöneticinin öncelikli görevi kadro yetiştirmektir.
Kadro yetiştirmeyen, yetişmesi için emek vermeyen bir
yönetici, devrimci bir yönetici, bir önder değil, olsa olsa
bir bürokrattır. Bürokrat nedir? Bürokrat, üstten aldığı
emri yerine getiren, her türlü personel araç ve gereç
ihtiyacı yukarıdan aşağıya karşılanan bir ilişki ağında,
aynı zamanda emir verendir.
Araç gereçlerin tükendiği, personelin olmadığı koşullarda ise yangelip oturabilendir. Onun yaratıcı olması,
eksiklerinin yerlerini doldurup üretmesi için herhangi
bir neden yoktur. Doğal ki, bu tür bir çalışma tarzının
oluşturduğu bir yaşam biçimi ve düşünce sistemi kendine
uygun olacaktır. Hantal, emir alan, emir veren, konum
ve yetkilerini dayatarak insanları ezen, yukarıya karşı
hoş görünen, alta karşı sekter olan birisidir. Yükselme,
daha çok yetki sahibi olma onun temel amacıdır.
Çalıştığı alanda kadro yoksa, kadro eğitmek için
bizzat seferber olanlar ise, en küçük bir olanağı, en
küçük bir ilişkiyi değerlendirerek, gecesini gündüzüne
katarak "mutlaka Partiyi ve Cepheyi burada örgütleyeceğim, hareketin istediklerini bulacağım" anlayışıyla gerektiğinde her türlü riski göze alarak, olmaz gibi görünen
şeyleri ortadan kaldırır, hatta yoktan var eder. "Yok,
olmaz" türü gerekçeleri getirmeyi, kendini aşağılama
olarak kabul eder. Hazırlopçuluğa asla tenezzül etmez.
Kolay kazanılan her şeyin kolayca kaybedilebileceğini
bilir. Bir devrimci yönetici asla sıradan bir bürokrat gibi
emir alan ve emir veren olamaz.
Devrimci ilişkilerde, her şeyden önce yaratıcılık ve
inisiyatif esastır. Yaratıcılığını ve inisiyatifini geliştirmeyenler, devrimci ilişkileri emir alıp verme olarak kavrayanlar, emirleri de uygulamazlar.
Sıradan bürokrat, üstten aldığı emirleri uygularken,
35
kurulu devlet mekanizmasının alt-üst ilişkileri oluşturulmuş
yapısını kullanır. Ve gerekli sonuçlarını alır. Devrimci
örgütlenmelerde ise, hemen her zaman bu tür bürokrasinin
işleyeceği hiyerarşik ilişkiler ve altyapı yoktur. Bu tür
ilişkilerin, altyapısının olduğu yerlerde de, bürokratik
ilişki tarzı sürdürüldüğünde, var olan coşku ve morale
sahip bu potansiyel kısa sürede düşmeye, gerilemeye,
yok olmaya mahkumdur. Kolektif yapıların dağılması,
kişisel sürtüşmeler, kariyerizm sorunları ve üretimsizlik
doğabilecek sonuçtur. Devrimci bir yönetici, olumlu bir
zemin olan bu ilişkileri daha da geliştiren, politize eden,
kadro üreten, bu kadrolarla başka yerleşim alanlarını örgütleyen, savaş birliklerini çoğaltan, orayı bir üs haline
getirendir.
Gerçek bir önder, bırakın yoğun devrimci potansiyelin
olmasını, hiçbir ilişkinin, hiçbir olanağın olmadığı koşullarda dahi yaşamanın ve kitlelere uzanmanın yolunu
bulan insandır.
Nasıl sorusunun reçetesi yoktur. Bunun cevabı,
devrimci inanç, yaratıcılık, disiplinli olmak ve engin bir
halk sevgisindedir. Yöneticiliği, yaratıcılık, özveri, daha
çok çalışma, sorumluluk alma, en tehlikeli durumları
göze alma olarak kavramamış olanlar, hep dışarıdan gelecek, temin edilecek olanaklara güvenerek yöneticilik
yapmayı düşlerler. Bu tür bir yöneticilikte yaratıcılık ve
özveri yoktur. Aldığı emri yerine getirmeyi düşünür ama
emri bizzat yerine getirenin kendisi olmasını hiç düşünmez.
Bütün programını ve planını, emri başkalarının yerine
getirmesi üzerine düzenler. Eğer hareket tarafından
istenen tarzda kadrolar ve olanaklar temin edilmemişse,
gayet rahat bir şekilde "olmaz" diyerek beklemeyi tercih
eder. Kendi koşulları ve olanakları içerisinde eksik ve
yetersiz insanları eğiterek, yoksa olanaklar temin etmeye
çalışarak, gerektiğinde bizzat başına geçerek emri yerine
getirmez.
Aynı anlayış programsızdır. Program yapsa bile, bu
program, stratejik hedefe varmayı esas alan bir program olmayıp, soyutluklarla dolu, olumlu sonuçlar yaratmayacak
ve dış desteklerin belirleyici olduğu bir programdır. İstediği
destekler sağlanamayınca "yapacak şey yoktur" deyip bir
anda tüm programdan vazgeçer. Üstten zorlamayla, olması
gereken kendilerine söylenip, uygulanabilir programlar verildiğinde, bunun hayata geçmesi için zorlayıcı, yaratıcı ve
sahiplenici olmaz. "Burası böyledir, ben söylemiştim,
bunlar olmazsa olmaz" deyip, kendisini dayatmaya başlar.
Emir ve talimatları uygulamaz. Hangi görünümde gelirse
gelsin, yaratıcı ve özverili olmama, tembellik, bilmediği
halde biliyor görünme, giderek "burası benim, ben bilirim"
şeklindeki mülkiyet anlayışı sırıtmaya başlar. Bu, partiyle
çatışmanın başlaması demektir. Bu, kariyerizm, özerklik,
statükoculuk, anarşizan eğilimler demektir. Parti stratejik
hedefe varmak için programlarının takipçisi olmak zorundadır.
36
Kadrolaşma esas olarak hayatın içinde,
sorunlarla mücadelede, politika üretiminde ortaya çıkacaktır. Bu nedenle de
her yönetici, kadrolaşmanın en ileri
mevzisinde gördüğü insanı adeta bir çanta
gibi yanında taşımalıdır. Sorunların
çözümünün yöntemlerini, sorunları çözerek, örgütlenme yöntemlerini halkla bire
bir ilişkilerde, zorlukları aşmanın yollarını;
günlük sorunların içinde yaşayarak,
yaşatarak, göstererek bir bilince dönüştermelidir. Yani sorun, yapılan her işi bir
eğitime dönüştürmenin uygun bir biçimini
yaratmaktır. Bu ancak ve ancak mücadeliyi birlikte örgütleyerek başarılabilir.
Programları uygulayan, strateji ve taktikleri hayata geçirecek
olan parti kadrolarıdır. Parti, kadroları dönüştürmek, onları
gerçek birer önder haline getirmek göreviyle karşı karşıyadır.
Parti, kendilerine önder ve kadro diyenlerin toplandığı bir
yığınak olmayıp, örgütleyen, yaratan, savaşan kadroların
partisidir. Konumu, geçmişi, geçmişte yaptıkları ne olursa
olsun, parti zaferi elde etmek istiyorsa, bugün ne yapıldığına
ve geleceğe bakmak zorundadır. Hiç kimse, geçmiş yıllarına,
popüler isimlerine, konumlarına dayanarak Parti ve Cephe'nin
gelişmesinin önüne set çekecek, genç kadroların önünü tıkayacak, savaşın yükseltilmesini geciktirecek veya engelleyecek bir dayatma içerisine giremez. Parti, zaferin peşindeyse, piyasada bolca bulunan ama emperyalizme ve oligarşiye karşı tek bir kurşun sıkmayan ve her gün biraz daha
kendini tüketen partilerden olmak istemiyorsa, gıdasını
burjuva ve küçük burjuva ideolojisinden alan, savaşı engelleyici rol oynayan zaaflar, bencillikler, dayatmalar üzerine
ısrarla gitmek zorundadır.
Bürokratik ilişki ağı, bürokratik yaşamı ve düşünce
tarzını da doğurur. Bürokrat, bir ürün ortaya çıkartmak
için, programın ve taktiklerin sonucunu almak için,
görev verdiği insanın eksikliklerini, yetenek ve yeteneksizliklerini, eğitimsizliğini göz önünde bulundurarak insanları eğitmez. Emir vererek -ki çoğu kez verdiği emrin
de anlaşılır olduğu şüphelidir her şeyin olmasını ister.
Olmayınca, suçu kadrolara yıkarak, kendisi sorumluluk
üstlenmez. Çünkü o çalışma yaptığı alandaki kadroları,
olanakları, olması ve olmaması gerekenleri yeterince
bilmez ve bir bütün olarak alana vakıf değildir. Çünkü,
alan üzerinde kafa yormayı, sorunlar üzerine yoğunlaşmayı,
emek vermeyi sevmez. Alttan gelen raporları hemen
hiçbir katkı ve yorum yapmadan bir üste iletir. Ve
bununla görevini yaptığını kabul eder. Genellikle yeni
önerilerde bulunmaz. Altın olanaksızlıklar ve olumsuzluklar
karşısında karamsarlığına ortak olur. Çoğunlukla alanındaki
kadrolarla doğrudan bir bağı olmayıp, rapor ilişkisi sürdürür. Bu bürokratik ilişki ağında, yönetici, yöneticilik
görevini yapmamaktadır. Kadrolarla bizzat ilişki sürdürerek, onları eğitmek, yanlışlarını göstermek, doğrularla
tekrar pratiğe sokmak ve sonuç almak anlamında bir
ısrara sahip değildir. Bu işleyişte alttaki kadrolar, esas
olarak kendi deneyleriyle öğrenebildikleri kadar öğrenecek,
öğrendikleriyle tekrar pratiği örgütleyecek ve kısırdöngü
sürmeye devam edecektir. Burada önder, öngörüleriyle,
sorunlar üzerine yoğunlaşmasıyla, perspektifleriyle, eğiticiliğiyle, bizzat öğreticiliğiyle yol gösterici olandır."
(DHKP Kongre Belgeleri, syf: 258-262)
Kadro eğitmeyen yönetici, esas olarak yöneticilik
vasfını yitirmiş demektir. Çünkü kadro eğitmeyen, kadro
eğitmek için emek vermeyen yönetici, iktidar hedefinden
uzaklaşmıştır. Devrim için yanıp tutuşmamakta, devrimi
bilinciyle, duygularıyla, çalışma tarzıyla istememektedir.
İstemenin karşılığı, yapmaktır, ısrar etmektir, kararlı olmaktır. Her Parti-Cepheli yönetici ve kadronun akıldan
asla çıkarmaması gereken şey, iktidarı istemenin, almanın
yolunun kadrolaşma olduğudur.
Kadro yetiştirmek, aynı zamanda her yöneticinin,
her kadronun, kendi alternatifini yaratması demektir. Bu
yeni alanlara, yeni bölgeler açılmak, savaşın yayılmasını
sağlamak, daha fazla kitle örgütlenmesi yaratmak, daha
fazla kurumlaşma sağlamak, düşman güçlerine daha
fazla darbe vurmak, devrime daha fazla yaklaşmak demektir. Bu bilinçle donanan her kadro ve yönetici
devrimin asli unsuru olma görevini yerine getirir.
Yöneticilik, her şeye kendi koşturmaktan öte, insanları
seferber edebilmektir, iş yapacak başka insanlar yetiştirmektir, yani, kadro yetiştirmektir. İyi yöneticiliğin en
önemli ölçüsü nedir diye sorarsak, şöyle diyebiliriz;
kadro yetiştiren, alternatifini yaratandır. Alternatifini yaratmak, daha fazla yükü omuzlamaya, başka alanları örgütlemeye aday olmaktır. Kadrolaştırmak, her yöneticinin,
sorumlunun asli görevlerinden biridir. Kendi sorumluluğundaki insanların gelişimini sağlamayan, bunun için
gereken çabayı göstermeyen bir yönetici, eksik bir yöneticidir. Neden insan yetiştirmediği tartışılmak durumundadır. Ve böyle bir eksikliğin altından mutlaka ama
mutlaka düzen çıkacaktır.
Devrimi geliştirmeyen, örgütün çıkarlarını korumayan,
iktidara yönelmeyen her davranışın altından mutlaka
düzen çıkar. Şu veya bu biçimiyle çıkabilir ve bu çok
önemli değildir. Önemli olan ve bilmemiz gereken, her
türlü geriliğimizin düzene hizmet ettiği, devrimi geliştirmeyen her türlü davranışın ve tarzın düzeni geliştirdiğidir.
Devrimci Sol / 26
Tersinden ise düzene karşı her adım devrimi geliştirir.
Yetiştirilen her kadro, devrime kazanılan her insan zaferimizi yakınlaştırır, düşmanı zayıflatır. Bu nedenle
kadro yetiştirmek en temel görevlerimizdendir.
Eğitmeden Kadrolaşma Sağlanamaz
Kadrolaşmada en temel unsur eğitimdir. Düzenli,
programlı ve hedefli bir eğitim faaliyetinin olmadığı
bir birimde ve alanda, sürekli bir kadrolaşmanın sağlanması düşünülemez. Eğitimi ise tek başına teorik
eğitim olarak düşünmek yanlıştır. Eğitim esas olarak
hayatın içinde, pratikte şekillenir ve bilince dönüşür.
Pratikten kopuk bir eğitimin sonuç alıcı olması beklenemez. Eğitim, aynı zamanda pratikle, yeni görevlerle,
yeni bir ilişki biçimiyle tamamlanmalıdır. Bir komite
içinde istihdam etmek, yöneticiyle kadro adayları arasındaki paylaşımı artırmak (aynı evde kalmaktan, günün
mümkün olabilen en fazla bölümünü birlikte geçirmek,
mümkün olabilen en fazla işi birlikte yapmak gibi) ilk
yapılması gerekenlerdir. Kadro adayının pratik içinde
ve çok yönlü eğitimi ancak bu şekilde sağlanabilir.
Bununla birlikte, kadro adayı olarak belirlediğimiz
kişilerle ek ve özel olarak eğitim çalışmaları yapılmalıdır.
Kişinin hedeflerine, mücadele içindeki yerine, geldiği
sınıfsal kökene, taşıdığı sınıfsal özelliklere, olumluluklarına ve olumsuzluklarına göre bir eğitim programı
oluşturulmalı ve bu program dahilinde eğitim süreci
yürütülmelidir. Okunacak kitaplardan izlenecek filmlere,
öğretilecek pratik işlerden eleştirilip değiştirilecek yanlarına, birlikte geçirilecek zamana, birlikte yapılacak
işlere kadar bir çok konu belirlenmeli ve eğitim süreci
bir program dahilinde yürütülmelidir.
Eğitimi mutlaka soyut bilgiden çıkarmayı başarmalıyız.
Soyut bilgi, pratikten kopuk bilgidir. Asla ve asla, sadece
teorik eğitimle ve birkaç eğitim çalışmasıyla insanların
kadrolaşmasını beklememeliyiz. Elbetteki kadrolaşmayı
aylara, yıllara yayılan bir çalışma olarak da düşünmemeliyiz. Kadrolaşmanın zamanını ve niteliğini belirleyecek
olan şey bizim emeğimiz, yöntemlerdeki yaratıcılığımız,
insanın ruhuna girmedeki ustalığımızdır.
Kadro eğitiminde iki temel hedefimiz olmalıdır;
Birincisi; kadrolarımızı ideolojik olarak eğitip ülkenin
ve dünyanın içinde bulunduğu koşullarda yönlerini
kolaylıkla bulmalarını sağlayacak bir siyasi bilince kavuşturmak,
İkincisi ise; Yönetme yeteneklerini ağır hatalar yapmadan geliştirebilmektir.
Tüm kadrolarımız ML toplumsal gelişme yasalarını
bilimini özümsemelidirler. Bu kavgada rahatlığa, ihmale,
korkuya, gözyaşına, paniğe, mücadele kaçkınlığına yer
yoktur. Kadro eğitimimiz bunları ortadan kaldıran ve
37
Yöneticilik, her şeye kendi
koşturmaktan öte, insanları seferber
edebilmektir, iş yapacak başka insanlar
yetiştirmektir, yani, kadro yetiştirmektir.
İyi yöneticiliğin en önemli ölçüsü nedir
diye sorarsak, şöyle diyebiliriz; kadro
yetiştiren, alternatifini yaratandır.
Alternatifini yaratmak, daha fazla yükü
omuzlamaya, başka alanları
örgütlemeye aday olmaktır.
Kadrolaştırmak, her yöneticinin,
sorumlunun asli görevlerinden biridir.
Kendi sorumluluğundaki insanların
gelişimini sağlamayan, bunun için
gereken çabayı göstermeyen bir yönetici,
eksik bir yöneticidir. Neden insan
yetiştirmediği tartışılmak
durumundadır. Ve böyle bir eksikliğin
altından mutlaka ama mutlaka düzen
çıkacaktır.
her şart ve koşul altında savaşı sürdürebilen kadrolar yaratmayı hedeflemelidir. Örgütün en temel harcı insandır.
Ve bir örgütün ihtiyaç duyduğu insanlar kadro diye tanımladığımız, yönetici diye tanımladığımız insanlardır.
Örgüt ancak bu insanların varlığıyla görevlerini yerine
getirebilir, varılmak istenen hedefe daha kolay ulaşılabilir.
Diğer bir önemli nokta ise sorumluluk bilincinin yaratılmasıdır. Kadro eğitimimiz, kadrolarda sorumluluk
bilinci yaratmayı başarmalıdır. Çünkü bir hareketin kadro
ve taraftarlarındaki sorumluluk bilincinin büyüklüğü,
hiçbir yerde inisiyatifsiz, tavırsız kalınmamasını sağlar.
Faşizmin saldırıları karşısında hızlı ve doğru inisiyatif
geliştirmek ve kararlar almak faşizmin saldırılarını boşa
çıkarmada hayati önemdedir.
Sorumluluk bilinci, her türlü sorunu sahiplenmek,
her türlü saldırı karşısında örgütün, devrimin ve halkın
çıkarlarını korumaktır. Zamanında yerine getirilen her
görevin devrime atılan bir adım olduğunu bilmek, yerine
getirilemeyen her görevin ise bizi gerileteceğini bilerek,
her işten devrimin lehine sonuç alma kararlılığı taşımaktır.
Yerine getirilen veya getirilmeyen her görev bütün
olarak örgütü etkiler. Tek tek insanların sorumluluklarını
yerine getirmemesi, sadece onların bulundukları alanlara
38
Kadro eğitiminde iki temel hedefimiz
olmalıdır; Birincisi; kadrolarımızı ideolojik olarak eğitip ülkenin ve dünyanın
içinde bulunduğu koşullarda yönlerini
kolaylıkla bulmalarını sağlayacak bir siyasi bilince kavuşturmak,
İkincisi ise; Yönetme yeteneklerini ağır
hatalar yapmadan geliştirebilmektir.
Tüm kadrolarımız ML toplumsal gelişme yasalarını bilimini özümsemelidirler.
Bu kavgada rahatlığa, ihmale, korkuya,
gözyaşına, paniğe, mücadele kaçkınlığına
yer yoktur. Kadro eğitimimiz bunları ortadan kaldıran ve her şart ve koşul altında
savaşı sürdürebilen kadrolar yaratmayı
hedeflemelidir. Örgütün en temel harcı
insandır. Ve bir örgütün ihtiyaç duyduğu
insanlar kadro diye tanımladığımız, yönetici diye tanımladığımız insanlardır.
Örgüt ancak bu insanların varlığıyla görevlerini yerine getirebilir, varılmak istenen hedefe daha kolay ulaşılabilir.
zarar vermez. Bundan bir bütün olarak örgüt zarar görür.
Örgütün gelişimi engellenmiş olur. Yapılmayan her iş, yapılması gereken diğer işlere engel olur, geciktirir, yapılmamasına neden olur ve bu durumda bütün bir alanı ve birimi
etkiler. Bir alan veya birimdeki aksaklıklar ise, örgütün
genel programının yerine getirilmesine engel olur. Bu
nedenle tek bir kadronun çalışma tarzı bütün örgütü etkiler.
Yani her kadronun ve kadro adayının eğitim süreci, savaşımızın gelişip yaygınlaşmasında belirleyicidir.
Devrimci, devrimin kadrolarının, taraftarlarının, halkın
bilinç düzeyinin yükseltilmesinin devrim için hayati
önemini bilir. Kendi eğitimine, kadrolarımızın, taraftarlarımızın ve halkın eğitimine, bilinçlendirilmesine önem
verir. Eğitimi yaşamın bir parçası haline getirir. Yaşamın
her anında, yolda yürürken, bir yerde çay içerken, yemek
yerken her yeri, her aracı eğitim için değerlendirir. Her
olanağı halka yönelik ajitasyon-propaganda faaliyetimiz
için değerlendirir. Bunlar Parti-Cepheli yönetici ve kadronun özellikleri olmak zorundadır.
Kitle Çalışması Yapmadan
Kadrolaşma Sağlanamazs
Devrimimizin ihtiyaç duyduğu kadrolar halkın içindedir.
Devrimci halktır, halkın evladıdır, halkın içinden çıkar,
halk için savaşır, halka bu savaşta öncülük eder. Bu
nedenle devrimin ihtiyaç duyduğu kadrolar halkın içinden
çıkar. Halka gitmek, halka devrimci politikaları götürmek,
halkı örgütlemek kadrolaşma açısından en zorunlu faaliyettir. Diyebiliriz ki; kitle çalışması yapmadan kadrolaşma
sağlanamaz.
Devrimci halka güvenmelidir. Halka güvenmeden
halka gidilemez, kitle çalışması yürütülemez. Halka güvenmek, halkı soruna ve çözüme ortak etmektir. Tartışmak,
tartıştırmak, komitelerde görevlendirmek, pratiği örgütlemesini sağlamaktır. Halkı soruna ve çözüme katmadan
halkı örgütlemek, kadrolaştırmak mümkün değildir. Halkı
katmadığımız sürece kadro sıkıntısı yaşamaya devam
ederiz.
Emperyalizm ve faşizm her türlü yöntemle saldırarak
bizi teslim almaya çalışırken, her gün tutuklamalar
birbirini izlerken, halkı katmadan faşizmin saldırıları
karşısında direnebilmek, örgütlenebilmek, savaşabilmek
mümkün değildir.
Devrimi yapacak olan halktır. Halk örgütlenmeden,
savaşmadan devrim yapmak mümkün değildir. Çünkü,
emperyalizmin ve işbirlikçilerinin teknik ve askeri üstünlüğünü aşabilmenin tek yolu halkın örgütlü bir şekilde
savaşa katılmasıdır. Bu nedenle halkı örgütlemek, savaştırmak devrimin zorunlu koşuludur. Mahir Çayan
devrim için iki koşulun zorunluluğundan bahseder.
Birincisi; objektif koşullar, yani devrim için bizden
bağımsız, bizim dışımızda gerekli olan ekonomik ve
siyasi koşullar, ekonomik ve siyasi kriz; yani milli krizin
varlığı.
İkincisi ise; subjektif koşullar, yani devrimi gerçekleştirecek olan partinin varlığı. Bu ikinci koşulu tamamlayan şey ise halkın parti saflarında savaşa katılmasıdır.
Halkı savaşa katmadan subjektif koşulların oluşması
sağlanamaz.
Bu durumda her Parti-Cepheli kadro ve yöneticinin
sorumluluğu, halkı örgütlemek ve kadrolaştırmaktır. Bu
durumda kadro örgütle halk arasındaki köprüdür. Örgütün
politikalarını halka taşır, halkı örgütler, savaştırır. Halk
örgütü bire bir ilişki ile tanır. Kadrolarımızla yürüttüğü
günlük ilişki içinde tanır. Hangi konuda ne düşünüyoruz,
neden savaşıyoruz, hangi yöntemlerle savaşıyoruz, kim
için savaşıyoruz? Bunları halka taşıyacak olan, halka örgütümüzü, stratejimizi anlatacak olan kadrolarımızdır.
Her kadro halkla örgüt arasındaki köprüdür, bağdır.
Ne kadar çok kadro ve yönetici yetiştirebilirsek politikalarımızı halka o kadar yaygın bir şekilde taşıyabilir,
savaşımızı o kadar yaygın bir şekilde sürdürebiliriz.
Emperyalizm ve oligarşi karşısında çok daha büyük bir
Devrimci Sol / 26
maddi güç halini alabilmemiz buna bağlıdır.
Kadrolaşma Kendiliğindenci Değil,
Örgütlü Programlı
Bir Çalışmanın Ürünüdür
Kadrolaşma bir mekanizma meselesidir. Bu mekanizmanın kurulmadığı bir birimde kadrolaşma olmaz,
olursa da tesadüfîdir. Bu mekanizma önce o alandaki
yöneticilerin kafasında oluşmalıdır; kimler gelişmeye
açıktır, kimler kadro adayıdır, insanları tanımalı, onlara
ilişkin programlar çıkarmalı ve örgütsel işleyiş içinde,
pratik içinde bunları hayata geçirmelidir.
Kadrolaşma sorunu kendiliğindenciliğe bırakılamaz.
Elbette ki eğitimin yükü tek tek kadroların da omuzlarındadır, fakat aynı zamanda, alanın, birimin ve bir bütün
olarak örgütün sorumluluğundadır. Bir alan ve birimin
komitesinin kadrolaşma üzerine bir eğitim programı
yoksa, kadrolaşma üzerine bir faaliyeti yoksa, tek tek
insanları kadrolaştırma üzerine bir programı yoksa, genel
kitle çalışması içinde kadrolaşma çalışması yoksa, o
komite işlevsiz bir komitedir, o komitede bürokratizm
hakimdir.
Kadrolaşmanın sürekliliğini sağlamanın yolu, bu konuda bir mekanizmaya, hedeflere, programa sahip
olmaktır. Kadrolaşmanın sürekliliğini, yetişecek her kadronun ideolojik, politik ve pratik olarak daha donanımlı
olmasını nasıl sağlayacağız? Her alandaki yöneticilerin,
kadroların bu soruya verilmiş somut bir cevabı, bu
cevabı gerçekliğe dönüştürecek somut bir programı olmalıdır. Çünkü kadrolaşma 'kendiliğindenci bir çalışma
içinde gerçekleşemez. Kendiliğindencilik içinde gerçekleşen kadrolaşmada, o kadrolar, çok çeşitli zayıflıkları,
çarpıklıkları içlerinde taşırlar ve kendiliğindenci bir
çalışma ile kadroların devrimci saflarda sürekliliği de
sağlanamaz.
Her bölge, alan ve birim yöneticisi, birlikte mücadele
ettiği insanların gelişiminden, devrimciliğinin sürekliliğinden sorumludur. Bu sorumluluk kendini, eğitimde,
devrimci saflardaki kalıcılaşmada, görev ve sorumluluk
üstlenmedeki gelişimde gösterir. Yönetici kendini her
kadronun gelişiminden sorumlu tutmak zorundadır. Aksi
taktirde kendiliğindencilik ve bürokratizm baş gösterir,
ki bu durumda gerileme kaçınılmazdır. Kendiliğindencilik,
devrimciliğin tükenişidir, kendiliğindencilik uzlaşmacılıktır,
sorumsuzluktur.
Uzlaşmacılığın ve sorumsuzluğun olduğu bir yerde
kadrolaşma gerçekleştirilemez. Parti-Cepheli kadro ve
yöneticiler, devrime, halka, örgüte karşı sorumluluk duygusuyla savaşır ve hiç bir koşulda, hiçbir gerilikle uzlaşmazlar. Diyebiliriz ki, Parti-Cepheli yönetici ve kadroların
en temel nitelikleri uzlaşmazlıklarıdır. Bu uzlaşmazlığı
39
yaratacak olan ise eğitimdir.
Her yönetici, her komite kadro eğitim okulu olmalıdır.
Deyim yerindeyse, kadro fabrikası gibi çalışmalıdır. Her
fabrikanın, ürettiği ürüne göre bir üretim mekanizması
vardır. Bu mekanizme olmadan sürekli bir üretimin sağlanması mümkün olmazdı. İşte biz, kadrolaşma sorununda
böyle bir mekanizmayı oluşturmayı hedeflemeliyiz. Bir
komitenin her üyesi bu mekanizmanın parçaları, her yönetici ise bu mekanizmanın motoru olma işlevi görmelidir.
Kadrolaşma sorununu, örgütlü ve programlı bir süreç
olarak yürütmeyi bir sistem haline getirdiğimizde bu
konudaki eksikliklerimizi hızla tamamladığımızı göreceğiz.
Biz eminiz ki, bizim örgütleyemeyeceğimiz, savaştıramayacağımız, kadrolaştıramayacağımız kimse yoktur.
Çünkü biz, ML ideolojinin gücüne, tarihsel ve siyasal
haklılığımıza, politikalarımızın doğruluğuna güveniyoruz.
Haklı ve meşru olan, doğru olan biziz. Bu durumda
ideolojik olarak güçlü olan biziz. Peki sorunumuz nedir?
Sorunumuz, ideolojik gücümüzü, politikalarımızı geniş
halk kitlelerine götürerek, halkı bu politikalarla örgütleyerek
savaştırmadaki eksikliğimizdir. Bu eksiklik kadro eksikliğidir ve bu eksikliği giderecek olan, her alan, bölge
ve birimlerde yürüteceğimiz kadrolaşma çalışması
olacaktır.
Savaşımızın devrimimizin kaderi bu çalışmaya, kadrolaşmaya bağlıdır. Kadrolaşma sorununu konusunda,
her yönetici ve komitemiz bu sorumlulukla hareket
etmeli, politika belirlemeli, program oluşturmalı ve
hedefler koymalıdır.
Kadro Sorun Çözen Olmak Zorundadır
Kadroyu kadro yapan niteliklerden birisi sorun çözücülüğüdür. Savaş önümüze her gün yeni yeni sorunlar
çıkarır. Bu sorunlar çözüldükçe savaş büyür, yaygınlaşır.
Sorunları çözmek; politika üretmek, yöntemler geliştirmektir. Bir kadro sürekli politika üreten olmalıdır. Yani
sorunlar karşısında çözümler bulan olmalıdır.
Sorunlara çözümler bulabilmek için, sorununun nedenini anlayabilmek, çıkış koşullarını anlayabilmek
gerekir. Sorunun ortaya çıkış nedenini anlamadan bir
Devrimci halka güvenmelidir. Halka
güvenmeden halka gidilemez, kitle
çalışması yürütülemez. Halka güvenmek, halkı soruna ve çözüme ortak etmektir. Tartışmak, tartıştırmak,
komitelerde görevlendirmek, pratiği
örgütlemesini sağlamaktır.
40
Her kadro halkla örgüt arasındaki
köprüdür, bağdır. Ne kadar çok kadro ve
yönetici yetiştirebilirsek politikalarımızı
halka o kadar yaygın bir şekilde
taşıyabilir, savaşımızı o kadar
yaygın bir şekilde sürdürebiliriz.
Emperyalizm ve oligarşi karşısında çok
daha büyük bir maddi güç
halini alabilmemiz buna bağlıdır.
sorunu çözmek mümkün değildir. Bir sorunun ortaya
çıkış nedenini anlamanın yolu ise yoğunlaşmaktır, düşünmektir. Düşünmek ve yoğunlaşmak ise soru sormaktır.
NEDEN? Sorunun ilk nedenini ortaya çıkarana kadar
soracağımız soru, neden sorusudur.
Bir sorunu ancak ve ancak nedenini bulduğumuzda
ortadan kaldırabiliriz. Kadrolaşma sürecinde, her kadroda
yaratmamız gereken niteliklerden birisi sorun çözücülüktür.
Kadroların eğitim sürecini buna göre düzenlemeli, bu konudaki eksikliklerini gidermeli, zayıf yanlarını güçlendirmeliyiz. Politika üretmeyen, sorunlar karşısında çözümler
üretemeyen, sorunları aşamayan kadro yalpalar, kendine
güvensizleşir, inançsızlaşır. Buna asla izin verilmemelidir.
Kadro kendine ideolojik ve siyasi olarak güvenli olmalı,
her türlü sorunla başa çıkabilecek güce sahip olmalıdır.
Her konuda her şeyi bilemeyebiliriz. Bu zaten mümkün
de değildir. Kadronun gücü her konuyu biliyor olmasında
değildir. Kadronun gücü, kendine, örgütüne ve halkına
güvendedir. İdeolojisine güvenindedir. Her türlü sorunun
bir çözümünün mutlaka olduğunu bilmesindedir. Diyalektik
materyalizm ile her türlü sorunu çözebileceğine olan
inancındadır. Kadronun gücü; tarihsel ve siyasal haklılığındadır. Yoldaşlarına ve örgütüne olan bağlılığındadır.
Parti-Cepheli kadro bunları bilir ve bunların ışığında
her sorunun çözülebileceğini bilir ve sahiplenir. Sorunu
çözmek için sorunu sahiplenmek, kendi sorunumuz olarak
görmek gerekir. Burada kıstasımız nedir? Kıstasımız;
devrimin her sorunu bizim sorunumuzdur anlayışımızdır.
Burada önemli önemsiz, küçük büyük ayrımı yoktur yapılamaz. Devrimin her sorunu bizim sorunumuzdur ve bu
sorunlara çözüm bulmak bizim sorumluluğumuzdur. Bu
sorumluluk duygusuna sahip olmadan sorun çözen kadro
olmak, sorun çözen kadrolar yetiştirmek mümkün değildir.
Bu sorumluluk duygusuna önce yöneticiler sahip olmalı ve
kadrolarımıza ve kadro adaylarımıza taşımalıdır.
Kadro Olmak Dava Adamı Olmaktır
Kadro olmak dava adamı olmaktır. Dava adamı olmak
ise, örgütün, halkın ve devrimin çıkarlarını her türlü
koşulda savunmaktır. Savaşı büyütmeyi, gelişmeyi, her
alanda daha nitelikli silahlı ve kitlesel örgütlenmeleri
yaratmayı hedeflemektir.
Dava adamı olmak, aynı zamanda iktidar hedefine
sahip olmaktır. İktidarı alma bilincinde olan her kadro;
kadro ve savaşçı yetiştirmeden, kitleleri eğitmeden
devrim heyecanını, coşkusunu ve düşüncesini taşıyamaz.
Bir kadro için, hayatın her alanı, her an, eğitim faaliyetidir.
Dava adamı olmanın, örgüt insanı olmanın en temel
kıstası kadro eğitmektir. Kadro, hem sorunları sahiplenecek,
çözümler bulacak, hem de yeni kadrolar yetiştirecektir.
Kadro yetiştirirken dava adamı olma niteliklerini
kazandırmalıyız. Nedir bunlar?
1- Halk ve vatan sevgisi.
2- Kendini saklamadan sakınmadan en önde yer
almak.
3- Örgütünü ve yoldaşlarını tereddütsüz sahiplenmek, örgüt ile bütünleşmek.
4- Ortak ruh ve kültürel şekillenme.
5- Biz olmak.
6- Ben varsam Cephe var diyebilmek.
7- Yanlışlara göz yummamak, her türlü yanlış ve
zaafla savaşmak.
8- Örgütüne ve yoldaşlarına toz kondurmamak.
9- Sınıf bilinci ve kinini asla yitirmemek.
"Benim de katkım olsun, bu mücadeleye bende
omuz vereyim" şeklindeki düşünce dava adamlığıyla
bağdaşmaz. Böyle bir kafa yapısıyla devrimcilik sürekli
büyütülemez, dava adamı olunamaz. Bu düşünce biçimi
önce devrimciliği sıradanlaştırır. Sonra, zor koşullarda,
dönekliği getirir.
Dava adamı olabilmek için, her türlü olanağı seferber
etmek gerekir. Beyniyle, yüreğiyle, her zorluğu göğüsleyebilmeli, her sorumluluğu üstlenebilmelidir devrimci.
Dava adamı böyle olunur.
Emperyalizme ve Faşizme Karşı Savaşı
Örgütleyebilecek, Savaşa Önderlik
Edebilecek Tek Güç Parti-Cephe'dir
Emperyalizmin ve faşizmin saldırıları ve bu saldırılar
karşısında solun tavırsızlığı, Kürt Milliyetçi Hareketinin
teslimiyetçiliği, ve bizim tek direnen ve savaşta ısrar
eden güç olmamız, asla uzlaşmamamız göstermiştir ki;
Parti-Cephe, bu sürece önderlik edebilecek tek güçtür.
İdeolojik olarak bu sürece önderlik edebilecek tek güçtür.
Mücadele çizgisi ile bu sürece önderlik edebilecek tek
güçtür. Kadro anlayışı, eğitim anlayışı ile bu sürece
önderlik edebilecek tek güçtür. Faşizme karşı direnme
Devrimci Sol / 26
ve savaşma gelenekleriyle, bu savaş içinde yarattığı değerlerle bu sürece önderlik edebilecek tek güçtür.
Bizden başka direnen, bizden başka savaşan, bizden
başka ML'yi savunan, bizden başka sosyalizmde ısrar
eden, bizden başka emperyalizme karşı bağımsızlığı savunan kimse kalmamıştır. Uzlaşmacılık ve teslimiyetle
birlikte düzeniçi solculuk moda haline gelmiştir. Bağımsızlıktan vazgeçildiği, emperyalizm kelimesinin
telaffuz edilmekten kaçınıldığı bir süreçte, silahlı mücadeleyi örgütleme, savaşma, savaştırma iddiası taşımaya,
her türlü saldırıya karşı direnmeye devam ediyoruz. Her
alanda direnişler örgütlemeye devam ediyoruz.
Bize her koşul ve şart altında direnme gücü veren
ideolojik gücümüzdür. İdeolojik gücümüzün kaynağı,
ideolojik netlik ve ideolojik bağımsızlığımızdır. Kadro
politikamızın temelinde de ideolojik netlik ve bağımsızlığımız vardır. Yetiştireceğimiz her kadro, ideolojik gücümüzü
kendinde somutlamalı ve bu gücün halka taşıyıcısı olmalıdır.
Tüm Cephe, kadro ve taraftarları, bu bilinçle hareket
etmelidir. En küçük bir sorunu bile halkın önüne götürmeli,
halkla birlikte çözüm üretmelidir. Bilmeliyiz ki, halkı,
halkın iktidarı için örgütlemeye hizmet etmeyen hiçbir
çözüm devrimci değildir. Halkı, halkın iktidarı için,
devrim için örgütlemeye hizmet etmeyen her politika
düzeniçidir. Parti-Cepheli kadro, düzeniçi her türlü düşünceyle mücadele eder, savaşır. Bu bizim karakterimizdir.
Bu karakteri yaratan, Kızıldere'den günümüze tarihimiz,
şehitlerimiz, geleneklerimizdir.
Biz tarihimizin hiçbir aşamasında uzlaşmadık, teslim
olmadık. En zorlu koşullarda tek başımıza savaşmaya
devam ettik, fiziki imhaları göze aldık ve ideolojimizden
asla taviz vermedik. İdeolojik netliğimizi ve bağımsızlığımızı her koşulda koruduk. Düşmanın imha saldırılarıyla
karşı karşıya kaldık, ihaneti yaşadık, dost bildiklerimizin
bizi savaş alanlarında yalnız bıraktığını gördük, fırtınalar
ortasında kaldık, depremler yaşadık, ancak devrimden,
sosyalizmden asla vazgeçmedik. Bu nedenle diyoruz ki;
Anadolu ihtilaline önderlik edebilecek tek güç PARTİCEPHEDİR.
Sonuç olarak;
- “DÜNYADAKİ BÜTÜN SERMAYELER İÇİNDE
EN DEĞERLİSİ VE EN BELİRLEYİCİ OLANI İNSANDIR, KADROLARDIR.” STALİN
- SAVAŞIN CEPHEDE VE CEPHE GERİSİNDE
TÜM İHTİYAÇLARINI GÖRÜP BUNA UYGUN OLARAK TAKTİK GELİŞTİRECEK OLANLAR KADROLARIMIZDIR.
- KADRO ÖRGÜTLE HALK ARASINDAKİ KÖPRÜDÜR.
- KADROLAŞMA SÜRECİ BİREYSEL DEĞİL,
ÖRGÜTLÜ, PROGRAMLI, HEDEFLİ BİR MEKA-
41
NİZMA YARATMA SORUNUDUR. KADROLAŞMA
KONUSUNDA BİR MEKANİZMAYA SAHİP OLMADAN, KADROLAŞMADA SÜREKLİLİK SAĞLANAMAZ.
- KİTLE ÇALIŞMASI YÜRÜTÜLMEDEN KADROLAŞMA SAĞLANAMAZ. SORUNLARIMIZI HALKA TAŞIMALI, BİRLİKTE TARTIŞMALI VE BİRLİKTE ÇÖZÜMLER ÜRETMELİYİZ.
- KADRO SAHİP OLDUĞUMUZ VE OLABİLECEĞİMİZ BELİRLEYİCİ GÜÇTÜR VE BU ANLAMDA EN BÜYÜK İHTİYACIMIZDIR.
- YÖNETİCİ ve KADROLARIMIZ HEDEFLERDEN SAPMAMANIN GÜVENCESİDİR.
- KADRO, DAVA ADAMIDIR. DAVA ADAMI OLMAK, ZORLUKLARA, BASKILARA SALDIRILARA
KARŞI ÖRGÜTÜ, HALKI DEVRİMİ HER KOŞULDA
SAVUNMAKTIR. ZAFERE KİLİTLENMEKTİR. DEVRİMCİLİK BİR RUH, COŞKU VE VATANSERVERLİK
HALİDİR
- KADROYU KADRO YAPAN, SORUN ÇÖZÜCÜLÜĞÜDÜR...
- PARTİ-CEPHE, İDEOLOJİK NETLİĞİYLE, POLİTİKALARIYLA, MÜCADELE ANLAYIŞIYLA, DEVRİMDEKİ ISRARIYLA, KADROLAŞMA POLİTİKALARIYLA ÜLKEMİZDEKİ DEVRİME ÖNDERLİK
EDEBİLECEK TEK GÜÇTÜR.
Kadrolaşmanın sürekliliğini sağlamanın
yolu, bu konuda bir mekanizmaya, hedeflere, proğrama sahip olmaktır. Kadrolaşmanın sürekliliğini, yetişecek her
kadronun ideolojik, politik ve pratik olarak daha donanımlı olmasını nasıl sağlayacağız? Her alandaki yöneticilerin, kadroların bu soruya verilmiş somut bir cevabı, bu cevabı gerçekliğe dönüştürecek
somut bir programı olmalıdır. Çünkü
kadrolaşma 'kendiliğindenci bir çalışma
içinde gerçekleşemez. Kendiliğindencilik
içinde gerçekleşen kadrolaşmada, o kadrolar, çok çeşitli zayıflıkları, çarpıklıkları
içlerinde taşırlar ve kendiliğindenci bir
çalışma ile kadroların devrimci saflarda
sürekliliği de sağlanamaz.
42
Dagğda şahan
İcerde boran
Sokakta militan
Ve tepeden tırnağa yoldaş
Yaşadı
Örgütleyerek hayatı
Yaşadı
Örgütleyerek halkı
Yaşadı
Örgütleyerek gerçeği
Yaşadı
Örgütleyerek şehitliğini
Ve yaşıyor hala
Halkının umudunda
Yaşıyor
Halkının cevahirinde
Yaşıyor
Halkının kavgasında
Ve yaşayacak
Dövüşe dövüşe sıra neferi
Daha dunyayı fethedecek
Dinleyin kalbinizin sesini
Zafer marşını söylüyor
sıra neferi...
Ümit İlter
43
Devrimci Sol / 26
Parti-Cepheli Bir Kadronun
Asgari Düzeyde Yapması
Gerekenler Nelerdir?
Emperyalizme ve faşizme karşı bir ölüm kalım
savaşımı içerisindeyiz. Bu savaşı sürdürebilmenin, saldırıları göğüsleyebilmenin, örgütlenebilmenin ve zafere
ulaşabilmenin yolu bilgidir. Bilgi savaştaki en önemli
silahlardan biridir. Kime karşı, kim için, neden savaştığını
bilmeyen bir savaşçı veya örgütün, savaşı zafere kadar
sürdürebilmesi mümkün değildir. "Bilgi güçtür" sözü,
bilginin bir çok silahtan daha önemli olduğunu belirtir.
Çünkü bilgi, kime karşı nasıl ve hangi araçlarla savaşılacağını öğretir. Hangi yöntemlerin kullanılması gerektiğini
öğretir.
Parti-Cepheli bir kadronun savaşımızda
asgari düzeyde bilmesi gerekenler ve yapması
gerekenler nelerdir?
İlk olarak nasıl bir dünyada yaşadığımız ve nasıl bir
ülkede savaştığımız gerçeği bilince çıkarılmalıdır. Bunları
bilmeden ne yapacağımızı, kime karşı savaştığımızı ve
neden savaştığımızı somutlayamayız. Yönümüzü şaşırır,
sağa sola savruluruz. En önemlisi de savaşımızın nedenlerini netleştiremeyiz. Bu durumda meşruluk yitimi
ve inançsızlık baş gösterir.
Savaşımızın nedenlerini mutlaka somutlamalıyız. Bunun için nasıl bir dünyada yaşadığımız ve nasıl bir
ülkede savaştığımız sorularına doğru cevaplar vermek
zorundayız.
Nasıl bir dünyada yaşadığımız sorusuna verilebilecek
en net cevap; emperyalizmin egemenliği altındaki bir
dünyada yaşıyoruz cevabıdır.
Ekonomik, sosyal, kültürel, askeri olarak emperyalizmin egemenliği altındaki bir dünyada yaşıyoruz.
Emperyalizm tekelci dönemiyle birlikte, hemen her
alanda tekeller tek hakim güç haline dönüştüler. Üretim
araçlarına sahip olan ve dünya sermayesinin neredeyse
tamamını gasp eden tekeller, bununla birlikte hemen
bütün alanlarda egemenliğini ilan etti. Bunda elbetteki
sosyalist sisteme ihanet eden revizyonizmin payı da büyüktür. Revizyonizmin ihanetiyle birlikte, karşısında neredeyse direnecek hiçkimse kalmayan emperyalistler,
burjuva demokrasisinin kesin zaferini ilan ettiler. Burjuvazinin ideologluğuna soyunan Negri ve Fukuyama,
"tarihin sonunun geldiğini", "burjuva demokrasininin
kesin zaferini kazandığını", "artık emperyalizmin değiştiğini", "emperyalizmin demokrasi ve insan hakları taşıdığını" ilan ettiler. Elbetteki bu çok erken bir zafer
ilanıydı. Çünkü sınıflar savaşı henüz sonlanmadı ve
tarih ilerlemeye devam ediyor.
Emperyalistlerin 1990'lı yılların başlarında zaferlerini
ilan etmelerinden bugüne birçok gelişme yaşandı. Bunlardan ilki ABD emperyalizmi öncülüğünde emperyalist
kampın, 1990'ların hemen başında Irak'a saldırmalarıydı.
Açıkça dünya halklarına sopa gösteriliyor, Amerikan
emperyalizminin egemenliğinin kabul edilmesi isteniyordu.
Biz ise bu süreçte silahlı mücadeleyi yükselterek emperyalizmin ideolojik saldırılarına, "sosyalizm yenildi", "sınıflar savaşımı
bitti", "uğrunda savaşmaya ve ölmeye değer
bir şey kalmadı" saldırılarına karşı sosyalizmi savunmaya, silahlı mücadeleyi savunmaya devam ettik. Emperyalizmin ideolojik
saldırılarına karşı direnen tek güç bizdik ve
düşmanlarımızın imha saldırılarıyla karşı
karşıya kaldık. 12 Temmuz ve 16-17 Nisan
katliamlarıyla emperyalizm ve oligarşi bizi
teslim olmaya zorladı. Biz ise; ellerimizde
silahlarımız ve dilimizde sloganlarımızla
karşıladık düşmanın saldırılarını. Orak çekiçli bayrağı dalgalandırdığımızda Çiftehavuzlardan, emperyalizm ve oligarşi şaşkındı.
Tüm dünya teslim olurken dünyanın
Türkiye'sinden biz namlularımızı emperyalizmin iktidarına çevirdik. Savaşa savaşa, öle
öldüre, direnerek ve bedeller ödeyerek, iktidar iddiamızdan milim şaşmadan sosyalizm
yolunda ilerledik. Bugün de aynı kararlılıkla, aynı iktidar iddiamızla, sosyalizm
inancımızla savaşmaya devam ediyoruz.
44
Bu süreç emperyalistlerin ideolojik saldırıları hızla
artırdıkları ve buna paralel olarak da, Marksist-Leninist
olduğunu iddia eden gerilla hareketlerinin ve ulusalcı
hareketlerin hızla sağa savruldukları, silah bıraktıkları,
bayraklarından orak çekiçleri çıkardıkları, uzlaşma ve
teslimiyet arayışlarına girdikleri bir süreçti.
Biz ise bu süreçte silahlı mücadeleyi yükselterek emperyalizmin ideolojik saldırılarına, "sosyalizm yenildi",
"sınıflar savaşımı bitti", "uğrunda savaşmaya ve ölmeye
değer bir şey kalmadı" saldırılarına karşı sosyalizmi savunmaya, silahlı mücadeleyi savunmaya devam ettik.
Emperyalizmin ideolojik saldırılarına karşı direnen tek
güç bizdik ve düşmanlarımızın imha saldırılarıyla karşı
karşıya kaldık. 12 Temmuz ve 16-17 Nisan Katliamlarıyla
emperyalizm ve oligarşi bizi teslim olmaya zorladı. Biz
ise; ellerimizde silahlarımız ve dilimizde sloganlarımızla
karşıladık düşmanın saldırılarını. Orak çekiçli bayrağı
dalgalandırdığımızda Çiftehavuzlar’dan, emperyalizm
ve oligarşi şaşkındı. Tüm dünya teslim olurken dünyanın
Türkiye'sinden biz namlularımızı emperyalizmin iktidarına
çevirdik. Savaşa savaşa, öle öldüre, direnerek ve bedeller
ödeyerek, iktidar iddiamızdan milim şaşmadan sosyalizm
yolunda ilerledik. Bugün de aynı kararlılıkla, aynı iktidar
iddiamızla, sosyalizm inancımızla savaşmaya devam
ediyoruz.
Bugün emperyalizm kronik krizlerinden birini çok
derin bir şekilde yaşamaktadır. Bugünün dünyasında
emperyalizmin krizinin hafiflemesini sağlayan tek neden,
halkların öfkesinin düzeniçi güçler tarafından örgütlenmesidir. İslamcı ve milliyetçi örgütler, düzeniçi reformist
güçler ile politika üretemez hale gelen ve düzeniçi
güçlerin peşine takılan oportünizm halkların öfkesini
yine düzen içinde eritmekte, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin iktidarına yönelmesine engel olmaktadırlar.
Bugünün dünyasında devrimcilik her zamankinden
çok daha zorunlu ve meşrudur. Emperyalizmin sömürüsü,
talanı ve katliamları artmış, demokrasi, insan hakları,
globalizm söylemlerinin altının boş olduğu, emperyalizmin
aynı sömürgeci ve halk düşmanı karakteri taşıdığı ortaya
çıkmıştır. Dünyanın yarısından fazlası yoksullukla boğuşuyor, her 5 saniyede bir çocuk açlık ve açlığa bağlı
nedenlerle yaşamını yitiriyor, 8 emperyalist tekelin geliri
dünya nüfusunun yarısından fazlasının gelirden daha
fazla, dünyanın toplam gelirlerinin yüzde ellisi Amerikan
tekellerinin kasasına akıyor...
Böylesine bir dünyada silahlanmak ve savaşmak
onur, ahlak ve vicdan sorunudur. Her şeyden önce bir
tercih değil zorunluluktur. Halklar açısından, halkların
öncüsü olduğunu iddia edenler açısından, sosyalist olduğunu iddia edenler açısından, ML olduğunu iddia
edenler açısından böylesine bir dünyada savaşmak tarihsel
bir sorumluluk ve zorunluluktur.
Peki nasıl bir ülkede yaşıyoruz?
Emperyalizmin yeni sömürgesi, faşizmle yönetilen
bir ülkede yaşıyoruz. Bugün ülkemiz zenginlikleri ABD
emperyalizmi tarafından talan ediliyor, halkımız açlığa,
sefalete mahkum ediliyor, ulusal onurumuz çiğnenmeye,
kültürümüz yok edilmeye çalışılıyor. Yozlaşma her yanı
sarmış durumda. Devrimciler ve halk çocukları evlerinde
katlediliyor, her türlü örgütlenme hakkı yasaklanıyor,
hakları için direnenler tutuklanıyor. AKP iktidarı emperyalizmin desteğini de arkasına alarak tüm gücüyle devrim
cephesine saldırıyor.
Bu Duruma Nasıl Getirildik?
Tüm Bu Yaşananların Sorumlusu Kim?
Bu soruların cevabını bulabilmek için biraz geriye
gitmek gerekiyor.
"1940'lı yılların başından itibaren SARAÇOĞLU hükümetinin uygulamalarıyla, emperyalizmle işbirlikçi ilişkilere giren burjuvazi güçlenmeye başladı. İktidar, savaşın
sona ermesiyle birlikte ABD'nin koruyuculuğunu ve yardımını istemeye yöneldi.
Nedir, bu yardım ve koruyuculuk isteminin anlamı?
Burjuvaların halkı, bu burjuvaların kendi silahlı güçleri
yok mudur ki, öksüz bir çocuk gibi emperyalizmin
kollarına atılmak için çırpınıyor? Nerede egemen sınıfların
"her biri bir tarih açıp bir tarih kapatan" güçlü
sultanları? Milliyetçilik, vatanseverlik diye diye kendi
vatanından, kendi halkından "koruyuculuk ve yardım"
istemeyip emperyalistlerin, yani "dış mihraklar"ın kollarına atılmak, oligarşinin apoletli generallerine bir şeyler
anımsatıyor mu?
Egemen sınıfların tarih görüşü ve gerici hükümetleri
bunu, "savaş sonrası bozulan ekonomik durumumuz
ve SSCB saldırganlığı" karşısında "hür dünya ile daha
sağlam ilişkiler kurmak, gelişmek ve güçlenmek için,
askeri ve ekonomik yardım almak", "Batı'ya sığınmak"
olarak açıklıyor.
İşbirlikçilik için ileri sürülen gerekçeler, yaşanılan
tarihin, toplumsal gerçekliğin çarpıtılmasından ve yalandan
başka bir şey değildir. Zira şu unutulmamalıdır ki,
Kurtuluş Savaşı sonrasında ülkemizde ekonomik durum
Böylesine bir dünyada silahlanmak ve
savaşmak onur, ahlak ve vicdan sorunudur.
Her şeyden önce bir tercih değil zorunluluktur.
Halklar açısından, halkların öncüsü olduğunu
iddia edenler açısından, sosyalist olduğunu iddia edenler açısından, ML olduğunu iddia
edenler açısından böylesine bir dünyada savaşmak tarihsel bir sorumluluk ve zorunluluktur.
Devrimci Sol / 26
çok bozuk olmasına rağmen, emperyalistler ülke politikasında söz sahibi olamamıştır.
Peki Öyleyse Aynı Ekonomik Güçlükler
Karşısında Birbirinin Tam Tersi Bu Tavır Nasıl Açıklanabilir?
Bunun en önemli nedeni, 1923'te Kemalist iktidar
karşısında işbirlikçi sınıfların güçsüz olmasıdır. 1940'larda
ise bu durum değişmiş, gelişen ve palazlanan işbirlikçi
burjuvazi, ülkemiz halklarını ABD emperyalizmine soydurarak, bu talan ve yağma sofrasından kendisi de nasiplenmek amacıyla ihanet politikasını sahneye koymuş
ve Kemalist iktidarı bu doğrultuda politika değişikliklerine
zorlamıştır. (...)
Bir taraftan geliştirdiği yeni-sömürgecilik metodlarıyla
ülkemizi boyunduruğu altına almak için sinsi planlar
tezgahlarken, diğer yandan da uluslararası ilişkilerde,
buna uygun diplomatik-siyasi manevralar yapmaktadır.
Örneğin İspanya, Yunanistan gibi diktatörlüklere ve krallıklara dil uzatmayan ABD senatosundaki konuşmacılar,
Türkiye'deki tek parti yönetiminden şikayet ediyor, ve
Türkiye'de çok partili demokrasiye geçilmesi için ABD
hükümeti ve uluslararası güçlerden ülkemize baskı yapılmasını istiyorlardı.
II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası geliştirilen
yeni-sömürgecilik metodları, ABD emperyalizmi güdümünde Marshall-Truman Planlarıyla, ekonomik ve
askeri yardım, ikili anlaşmalar ve askeri paktlar aracılığıyla
tezgahlanmaktadır.
İzlenecek yol belli olmuştur artık...
Yeni olan nedir?
Yeniden emperyalizmin kucağına düşmek...
Yani 1900'lerin yarı-sömürge Türkiye'sine, farklı
tarihi toplumsal koşullarda, farklı biçimlerde geri dönmek...
Bağımsızlıktan sömürge ilişkilerine teslimiyet! Yani
ihanet! Egemen sınıfların tarihi, ihanetin tarihidir. (...)
Egemen sınıflar, ABD emperyalizmi tarafından hazırlanan uluslararası işbölümünde, Türkiye için belirlenen
bu rolü, ülkemizin yağmalanması için gönüllü suç ortaklığını büyük bir iştahla kabul ettiler.
"Yardımlarla birlikte ABD tarafından öne sürülen
ve kabul edilen istekler şunlardı:
1) Türkiye'nin aldığı borç ve bağışlarla Amerikan
savaş sanayiine müşteri olması; (ABD askeri yardımı
alarak, savunma masraflarından "tasarruf etmek",
TC hükümetlerine bulunmaz bir lütuf gibi geldi ve
kabul edildi.)
2) Türkiye'nin tarıma ve tarıma dayalı özel sermaye
ağırlıklı sanayileşmeye öncelik verip, ağır sanayinin
45
bir kenara bırakılması. (Egemen sınıfların çıkarları
bu istekle uyuşuyordu.)
3) Yabancı sermayeye ve mallarına kapıları açmak:
serbest dış ticarete gitmek isteği... (Ki bu istek emperyalizm
ile çelişmelere neden oldu. Zira II. Paylaşım Savaşı
sonrası, sermayenin korkunç boyutlara varan temerküzünün yarattığı kaosla yan yana duran, pazarların iyice
daralmışlığı, emperyalizmin krizini her geçen gün daha
da derinleştiriyordu. Bu nedenle, kendisine yeni pazarlar
arayan Yankee emperyalizmine, Türkiye egemen sınıflarının
karşı çıkması kabul edilemez bir şeydi. Özellikle dış
ticaret serbestisi üzerine çelişki ve çatışmalar, yerli ve
yabancı sömürücü sınıflar arasında, bu yağma ve talandan
daha fazla pay alma mücadelesinin arenası oldu. Emperyalizm bu dönemdeki isteklerini, sonraki yıllarda kademeli olarak kabul ettirecekti.)
Emperyalizm, Türkiye'den bu tür ekonomik imtiyazların
yanı sıra, NATO, CENTO gibi emperyalist askeri ittifaklara
girmek, üs anlaşmaları yapmak gibi başka birçok tavizi
de, yine aynı yolla elde etti." (DS Savunma, Haklıyız
Kazanacağız, syf: 246-247-248)
Yani savaşla kazanılan bağımsızlık, anlaşmalarla,
ikili ilişkilerle, yardım adı altındaki borçlandırmalarla,
Halk için demokrasi savaşı veriyoruz.
Demokrasi, tüm diğer her şey gibi sınıfsal
olduğundan, biz halk için demokrasi savaşı
yürütüyoruz. Kapitalist-emperyalist sistemde
halklar için demokrasi olaması mümkün
değildir, sistemin yapısına aykırıdır. Burjuvazi, "herkes için demokrası", "herkesin
aynı demokrasiye ihtiyacı var", "demokrasi
hepimize lazım" gibi söylemlerle bu konuda
bilinç bulanıklığı yaratmaya, demokrasi
söylemleriyle kitlelerin düzen dışına çıkmasını
engellemeye çalışmaktadır. Oysa MarksistLeninist bilim ve toplumlar tarihi bize, ilkel
komünal toplum dışında tüm toplumların
tarihinin sınıf savaşımları tarihi olduğunu
ve bir sınıfın çıkarına olanın diğer sınıfn
zararına olduğunu öğretir. Sınıfsal bir olgu
olan demokrasi de bu nedenle, "herkes için",
"bütün toplum için" ve "sınıflarüstü" olamaz.
Bu nedenlede biz salt bir demokrasi söyleminin ötesinde, burjuva iktidarının yönetim
biçimi olan faşizme karşı, halk için demokrasi
savaşı yürütüyoruz.
46
Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı
halkların çıkarlarını koruyabilmek için,
emperyalizmden ve işbirlikçilerinden,
ideolojik olarak, siyasi olarak, ekonomik ve
askeri olarak bağımsız olmak zorunluluktur.
Bugün ülkemizde bu bağımsızlığa sahip olan
tek örgüt Parti-Cephedir. Kızıldere'den
günümüze Parti-Cephe tarihi ideolojik
bağımsızlığın ve ideolojik netliğin tarihidir. Bu
güçle bugüne kadar emperyalizme ve
oligarşiye karşı savaşımızı, Marksist-Leninist
ideolojimizden milim sapmadan sürdürdük ve
sürdürmeye devam ediyoruz. MarksizmLeninizmden, halkın iktidarı olan
sosyalizmden sapmadan, her koşul altında,
her türlü bedeli göze alarak direnmek ve
savaşmak artık bir Parti-Cephe geleneğidir ve
her Parti-Cephe kadrosu bu geleneği yaşatan
ve yeni değerler ekleyerek zafere taşıyan halk
savaşçıları olmalıdırlar. Elbetteki
unutmamamız gereken en önemli şeylerin
başında şehitlerimiz gelir. Şehitlerimizin
yaşamları, savaşları ve kahramanlıkları bize,
bir Parti-Cepheli kadronun nasıl olması
konusunda büyük birikimler sunarken aynı
zamanda iktidar savaşında neyi nasıl
yapacağımız konusunda birer okuldurlar. Bu
okulu savaşımızın zaferi için en doğru şekilde
değerlendirmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü
devrimimizin kaderi bir yerde bu okuldan
öğrenip öğrenememize bağlıdır.
hibe görünümündeki zincirlerle yok edilerek ülkemizin
zenginlikleri yeniden emperyalist tekellerin ayakları
altına serildi.
Bugün bu işbirlikçilik görevini AKP iktidarı yürütmektedir. AKP iktidarı zaman zaman emperyalizmin çıkarlarına ters politikalar izlemiş görünümü içerisinde
olsa da, esas olarak emperyalizmin uşaklığını üstlenmiş
durumdadır. "Arap baharı" sürecinde Ortadoğu ve Kuzey
Afrika'da emperyalizmin temsilciliğini yürütmüştür. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, para dolu valizlerle bir Libya'ya, bir Mısır'a koşturmuştur.
AKP emperyalizmin işbirlikçisi faşist bir iktidardır.
Bütün uygulamaları halka karşıdır. Halktan yana tek bir
kararı yoktur. 2000'li yılların başından itibaren, emperyalizmin, NATO karargahlarında alınan "beyinleri teslim
alma" saldırılarını DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümetinden devralarak yürütmüştür. Bu saldırılara karşı
ideolojik olarak direnme gücü bulamayan ülkemiz solu,
direnmemeyi tercih ederek halka sırtını dönmüş, AKP'nin
katliam politikalarını güçlendirmiştir.
AKP iktidarı, emperyalizmin beyinleri teslim alma
saldırılarına, ideolojik olarak tükenen Kürt Milliyetçi
Hareketini ve oportünist, reformist solu da, "barış",
"Kürt açılımı", "demokratik açılım" söylemleriyle yedekleyerek iktidarını güçlendirmiştir. Ülkemizin, emperyalizmin yeni-sömürgesi olduğu gerçeğinden uzaklaşanlar, sömürge tipi faşizmi bilince çıkaramayanlar
AKP iktidarından ve özellikle Avrupa Birliği ülkelerinden
ve Amerika'dan "demokrasi" beklentilerine kapıldılar.
"Gelin çözün", "bize de müdahale edin" çağrıları yaptılar.
"Yetmez ama evet" diyerek, AKP'nin halkı aldatma ve
iktidarını güçlendirme politikalarına ortak oldular.
Bunun nedeni solun yaşadığı ideolojik bunalımdır.
Soldaki bu ideolojik bunalım, gittikçe halka ve kendine
güvensizlik, devrime inançsızlık şeklinde gelişti ve bugün
gelinen aşamada, faşizmin saldırılarına karşı hiçbir şey
yapmamaya, tek bir direniş örgütlememeye, en küçük
demokratik hakkı dahi savunamaz hale gelmeye dönüştü.
Özellikle HDP, tutuklanan milletvekillerini dahi savunamaz
duruma düştü. Kürt illeri yakılıp yıkılırken, halk bodrumlarda katledilirken bir oturma eylemi, bir açlık grevi
dahi örgütleyemez duruma geldiler. Kürt Milliyetçi Hareketi katledilen gerillalarının cenazelerini dahi sahipsiz
bıraktı. Kürt Milliyetçi Hareketin kuyruğuna takılan
oportünist sol ise, artık tek bir politika dahi üretememekte,
varlığıyla yokluğu belirsizleşmektedir.
Bu saydıklarımızın ışığında diyebiliriz ki, emperyalizmin egemenliği altındaki bir dünyada yaşıyor, emperyalizmin yeni sömürgesi, sömürge tipi faşizmle yönetilen
bir ülkede savaşıyoruz. Bu nedenle Parti-Cepheli bir
kadro her koşulda emperyalizme ve faşizme karşı savaşma
kararlılığını sürdürmeli, iktidar iddiasını süreklileştirmeli,
her türlü burjuva ideolojisine karşı ideolojik mücadeleden
asla vazgeçmemelidir.
Ne İçin Savaşıyoruz?
Ne için savaştığını bilince çıkarmayan hiç kimse bu
savaşta sonuna kadar savaşma iradesini gösteremez.
Çünkü, ne için savaştığını bilince çıkarmayan için savaş,
bir süre sonra anlamını yitirir ve inançsızlık, uzlaşmacılık
ve nihayetinde teslimiyetçilik ortaya çıkar.
Biz bağımsızlık, demokrasi ve halkın iktidarı için,
yani sosyalizm için savaşıyoruz. Bağımsızlığımız olmadan
özgür olamayız, bağımsızlığımız olmadan halklarımız
için demokratik bir yaşamı kuramayız, iktidarı almadan,
emperyalizmin ve işbirlikçisi oligarşinin iktidarına son
vermeden ulusal bağımsızlığımızı kazanamayız.
Bugünün dünyasında halklar olarak yaşadığımız her
Devrimci Sol / 26
türlü sorunun kaynağı emperyalizmin sömürü ve
talanıdır. Ülkemiz emperyalizme bağımlı yeni-sömürge
bir ülkedir. Ülkemizin zenginlikleri emperyalist tekeller
ve işbirlikçileri tarafından yağmalanıyor, halkımız yoksulluk içinde yaşamaya mahkum edilirken, bir avuç
halk düşmanı ülkemizin kaynaklarını gasp ederek, halkımızın emeğini sömürerek zenginlik içinde yaşıyor. 8
Amerikan tekeli dünyanın yarı nüfusunun fazlasının
gelirine el koyuyor. Tüm dünya gelirlerinin yüzde ellisi
Amerikan tekellerinin kasasına akıyor. Bu nedenle tüm
dünyada halkların her türlü sorununun kaynağı emperyalizmdir. Tüm sorunlarımızın kaynağı emperyalizm
olduğuna göre, emperyalizme karşı bağımsızlık kazanılmadan, emperyalist tekellerin sömürü ve talanına
son verilmeden halkların sorunları çözülemez. Çünkü
her sorunun çözümü, sorunun kaynağının yok edilmesini
zorunlu kılar.
Halk için demokrasi savaşı veriyoruz. Demokrasi,
tüm diğer her şey gibi sınıfsal olduğundan, biz halk için
demokrasi savaşı yürütüyoruz. Kapitalist-emperyalist
sistemde halklar için demokrasi olması mümkün değildir,
sistemin yapısına aykırıdır. Burjuvazi, "herkes için demokrasi", "herkesin aynı demokrasiye ihtiyacı var", "demokrasi hepimize lazım" gibi söylemlerle bu konuda
bilinç bulanıklığı yaratmaya, demokrasi söylemleriyle
kitlelerin düzen dışına çıkmasını engellemeye çalışmaktadır. Oysa Marksist-Leninist bilim ve toplumlar tarihi
bize, ilkel komünal toplum dışında tüm toplumların tarihinin sınıf savaşımları tarihi olduğunu ve bir sınıfın
çıkarına olanın diğer sınıfın zararına olduğunu öğretir.
Sınıfsal bir olgu olan demokrasi de bu nedenle, "herkes
için", "bütün toplum için" ve "sınıflar üstü" olamaz. Bu
nedenle de biz salt bir demokrasi söyleminin ötesinde,
burjuva iktidarının yönetim biçimi olan faşizme karşı,
halk için demokrasi savaşı yürütüyoruz.
Savaşımızın amacı; emperyalizmin ve işbirlikçisi oligarşinin iktidarını yıkarak, halkın iktidarını, yani sosyalizmi
kurmaktır. Neden halkın iktidarı?
Çünkü, her şey sınıfsal olduğu için, halk kendi
iktidarını kurmadan, yönetimi kendi ellerine geçirmeden
ve sınıfsal düşmanı olan burjuvaziye karşı kendi diktatörlüğünü kurmadan, asla sınıfsal çıkarlarını koruyamaz,
sorunlarına çözüm bulamaz. Tarih göstermiştir ki; reformist
solun da içinde olduğu, hiçbir düzen içi güç halkların
sorunlarına çözüm getiremez. Venezüella ve Yunanistan
günümüzün en somut örnekleridir. Düzeniçi her güç,
kendini nasıl adlandırırsa adlandırsın, emperyalist tekellerin
çıkarlarının dışında politika üretemez, üretmez. Çünkü;
her örgüt, her sınıf ve her sınıfın türevleri, ait oldukları
sınıfın çıkarlarına hizmet eder ve ait oldukları sistemin
sınırları içinde yaşam şansı bulabilirler. Reformizm de
bir burjuva ideolojisidir ve kendisine ancak burjuva
47
Bugün Kürt Milliyetçi Hareketi ve onun politikalarına yedeklenen oportünizm ve roformizm
anti emperyalist bir mücadele yürütmeden, emperyalizme tek kurşun sıkmadan, bir taş atmadan, tek bir direniş örgütlemeden, anti-emperyalistlikten ve sosyalizmden sözediyorlar.
Hayır! Emperyalizme ve oligarşiye karşı savaşmadan sosyalist olunamaz, devrimci olunamaz.
Emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi
yürütmeden halkların kaderleri savunulamaz,
ulusal değerler korunamaz.
sistem içinde yaşam şansı bulabilir. Halkın iktidarı olan
sosyalizm ise, halkın çıkarlarına karşı olan her türlü
burjuva düşüncesinin yaşam koşullarını ortadan kaldırmakla yükümlüdür. Halkın iktidarının sürekliliği için;
başta burjuvazinin sınıf olarak direnci kırılmak ve sınıf
olarak ortadan kaldırılmak zorundadır. Devamında ise,
burjuva ideolojisinin biçimleri olan, reformist, milliyetçi
ve sivil toplumcu düşünceler örgütlü yapılar olmaktan
çıkarılmak ve zamanla yok edilmek zorundadırlar. Halk
ile halk düşmanları arasındaki savaş amansızdır ve hiçbir
liberalliğe izin vermez. Bu savaşta karşı tarafa tavizler
veren yenilmeye mahkumdur. Burjuvaziye ait hiçbir düşünceye ve örgütlenmeye taviz verilemez. Parti-Cepheli
kadrolar bu tavizsizliğin garantisidir.
Emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı halkların çıkarlarını koruyabilmek için, emperyalizmden ve işbirlikçilerinden, ideolojik olarak, siyasi olarak, ekonomik
ve askeri olarak bağımsız olmak zorunluluktur. Bugün
ülkemizde bu bağımsızlığa sahip olan tek örgüt PartiCephe'dir. Kızıldere'den günümüze Parti-Cephe tarihi
ideolojik bağımsızlığın ve ideolojik netliğin tarihidir.
Bu güçle bugüne kadar emperyalizme ve oligarşiye karşı
savaşımızı, Marksist-Leninist ideolojimizden milim sapmadan sürdürdük ve sürdürmeye devam ediyoruz. Marksizm-Leninizmden, halkın iktidarı olan sosyalizmden
sapmadan, her koşul altında, her türlü bedeli göze alarak
direnmek ve savaşmak artık bir Parti-Cephe geleneğidir
ve her Parti-Cephe kadrosu bu geleneği yaşatan ve yeni
değerler ekleyerek zafere taşıyan halk savaşçıları olmalıdırlar. Elbette ki unutmamamız gereken en önemli
şeylerin başında şehitlerimiz gelir. Şehitlerimizin yaşamları,
savaşları ve kahramanlıkları bize, bir Parti-Cepheli kadronun nasıl olması gerektiği konusunda büyük birikimler
sunarken, aynı zamanda iktidar savaşında neyi nasıl yapacağımız konusunda birer okuldurlar. Bu okulu savaşımızın zaferi için en doğru şekilde değerlendirmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü devrimimizin kaderi bir yerde bu
okuldan öğrenip öğrenememize bağlıdır.
48
İktidar bilinci, bir örgütün ve bir kadronun
hedeften şaşmazlığıdır. İktidar bilinci yitirildiğinde, hedeften kopulmuş demektir ki, bunun
sonucunda yalpalamalar, savrulmalar ve düzenle
uzlaşma kaçınılmazdır. Diyebiliriz ki; günümüzde
emperyalizmle ve işbirlikçileriyle uzlaşarak
düzençileşenlerin en temel sorunlarından birisi
iktidar bilincini yitirmeleridir. Elbetteki bu ideolojik bir süreçtir. İdeolojik olarak net olmayanlar, ideolojik olarak bağımsızlığını koruyamayanlar iktidar bilincini de koruyamazlar. PartiCephe, Kızıldere'den günümüze bütün tarihi
boyunca iktidar hedefinden bir milim sapmadan,
emperyalizme ve oligarşiye karşı, her türlü
koşul ve şart altında, bir çok ağır bedelleri göze
alarak savaşmaya devam etmiş, Marksist-Leninist
çizgisinden asla taviz vermemiştir. Parti-Cephe'yi
Anadolu İhtilali'nin öncüsü yapan da bu tavizsizliğidir.
Devrimimizin Niteliği;
Anti Emperyalist, Anti Oligarşik
Demokratik Halk Devrimi Olacaktır
Bir ülkedeki devrimin niteliğini belirleyen şeyler; o
ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasi durumudur. Bunlar
doğru tespit edilmeden devrimin niteliği doğru belirlenemez
ve mücadele anlayışında birçok şekilsizlik ve yanlışlık
ortaya çıkar.
Devrimci Sol Savunma'da ülkemiz devriminin niteliği
şu şekilde açıklanır; "Devrimimiz anti-emperyalist, antioligarşik karakterde bir devrim olacaktır.
Bu tespite, ülkemizin, ekonomik, sosyal, siyasal
analizi sonucu varıyoruz. Ülkemizde belirleyici olan
süreç, feodal süreç değil, "kapitalist" süreçtir. Ancak bu
kapitalizm, ABD, Japonya ve Avrupa'daki kendi iç dinamizmiyle gelişen kapitalizm gibi değil, emperyalizme
bağımlı ve bunun uzantısı olarak ortaya çıkmış ve şekillenmiştir. Ve bu nedenle de, emperyalizmin bunalımı,
diğer yeni-sömürge ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de
had safhada hissedilmektedir.
Ülkemizde, emperyalizmin esas müttefiki yerli egemen
sınıf, baştan beri emperyalizmle bütünleşmiş olan işbirlikçi
tekelci burjuvazidir. Ve tekelci burjuvazi, siyasi, ekonomik
ve ideolojik olarak sömürü düzenini sürdürebilmek ve
yönetebilmek için prekapitalist unsurlarla (toprak ağası,
tefeci-tüccarlar) işbirliğine ihtiyaç duymaktadır. Bu azgın
sömürü düzeninin sömürülen, ezilen sınıfları başta işçi
sınıfı olmak üzere, yoksul ve topraksız köylü, kır ve
şehir küçük-burjuvazisidir.
Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen sosyal ve
siyasal güçler emperyalizm ve oligarşidir.
Çok kısa olarak özetlediğimiz bu tablo, devrimimizin
karakterini ortaya koyuyor."
Yani savaşımız emperyalizmi ve işbirlikçisi oligarşiyi
hedef almaktadır. Çünkü; ülkemizin zenginliklerini yağmalayan, halkımızı sömüren, işkence ve katliam politikalarını yürüten, eğitimden sağlığa, tarımdan doğaya,
ekonomiden yozlaşmaya, spordan kültüre varana kadar
her türlü sorunu yaratan, emperyalizmin ve oligarşinin
sömürü ve talanıdır. Bu durumda devrimimiz, tüm bu
sorunların kaynağına, yani emperyalizme ve oligarşiye
yönelmek zorundadır.
Bugün Kürt Milliyetçi Hareketi ve onun politikalarına
yedeklenen oportünizm ve reformizm anti-emperyalist
bir mücadele yürütmeden, emperyalizme tek kurşun sıkmadan, bir taş atmadan, tek bir direniş örgütlemeden,
anti-emperyalistlikten ve sosyalizmden söz ediyorlar.
Hayır! Emperyalizme ve oligarşiye karşı savaşmadan
sosyalist olunamaz, devrimci olunamaz. Emperyalizme
karşı bağımsızlık mücadelesi yürütmeden halkların kaderleri savunulamaz, ulusal değerler korunamaz.
Devrimimizin niteliği kendisini kadro yapımızda da
gösterir. Her Parti-Cephe kadrosu emperyalizme ve oligarşiye karşı savaşımızın, kurmayları, savaşçıları, yöneticileri ve kadrolarıdır. Her Parti-Cephe kadrosunun hedefinde emperyalizmin ve oligarşinin iktidarı vardır.
Parti-Cephe kadroları bilir ki; emperyalizmin ve oligarşinin
iktidarı alaşağı edilerek yerine halkın iktidarı kurulmadan
halkın çektiği acılar, yoksulluk, açlık son bulmaz. Bu
nedenle her Parti-Cephe kadrosu iktidara kilitlenmiş bir
bilince sahip olmak zorundadır. Yani iktidar bilincine
sahip olmak zorundadır.
İktidar bilinci, bir örgütün ve bir kadronun hedeften
şaşmazlığıdır. İktidar bilinci yitirildiğinde, hedeften kopulmuş demektir ki, bunun sonucunda yalpalamalar,
savrulmalar ve düzenle uzlaşma kaçınılmazdır. Diyebiliriz
ki; günümüzde emperyalizmle ve işbirlikçileriyle uzlaşarak
düzeniçileşenlerin en temel sorunlarından birisi iktidar
bilincini yitirmeleridir. Elbetteki bu ideolojik bir süreçtir.
İdeolojik olarak net olmayanlar, ideolojik olarak bağımsızlığını koruyamayanlar iktidar bilincini de koruyamazlar.
Parti-Cephe, Kızıldere'den günümüze bütün tarihi boyunca
iktidar hedefinden bir milim sapmadan, emperyalizme
ve oligarşiye karşı, her türlü koşul ve şart altında, bir
çok ağır bedelleri göze alarak savaşmaya devam etmiş,
Marksist-Leninist çizgisinden asla taviz vermemiştir.
Parti-Cephe'yi Anadolu İhtilali'nin öncüsü yapan da bu
tavizsizliğidir.
Parti-Cephe'nin Devrim Stratejisi
Devrimci Sol / 26
Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisidir
Strateji'nin sözlüklerdeki Türkçe karşılığı;
1 . Önceden belirlenen bir amaca ulaşmak için tutulan yol.
2 . Bir ulusun veya uluslar topluluğunun, barış ve
savaşta benimsenen politikalara en fazla desteği vermek
amacıyla politik, ekonomik, psikolojik ve askeri güçleri
bir arada kullanma bilimi ve sanatı, sevkülceyş.
Emperyalizm ve oligarşiye karşı yürüttüğümüz savaş
nasıl bir yol izleyecektir, halk kitleleri nasıl örgütlenecek
ve bu savaşa nasıl, hangi yöntemlerle ve araçlarla katılacaktır? Bu sorular mutlaka yanıtlanmak zorundadır.
Bu sorular yanıtlanmadan nasıl bir stratejiye sahip olacağımız, savaşı nasıl yürüteceğimiz belirsizleşir, hedeften
uzaklaşır ve bir süre sonra kısırlaşarak kitlelerden
kopmaya ve düzeniçileşmeye doğru evrilir.
Her devrimin bir stratejisi olmak zorundadır ve bu
stratejinin başarıya ulaşması ise o stratejinin doğruluğuna
bağlıdır. Doğru bir strateji ancak ve ancak, ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal durumu doğru analiz edilebildiğinde oluşturulabilir. Dünya devrimler tarihi ve ülkemiz,
yanlış stratejilerle savaşmaya kalkanların hazin sonlarıyla
doludur. Teslimiyetler, uzlaşmalar, silahları terk etmeler,
sivil toplumcu düşüncelere yelken açmalar... Burada belirtmek gerekir ki, doğru bir strateji oluşturabilmek,
ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısını doğru analiz
edebilmek için zorunlu olan koşul; ideolojik netlik ve
bağımsızlıktır. Bizim devrim stratejimiz tüm bu koşullar
ışığında ortaya çıkmış olan Politikleşmiş Askeri Savaş
Stratejisi (PASS)'dir.
Bizim stratejimiz, uzun süreli bir halk savaşı ile
iktidarın alınmasını hedefler. Bizim halk savaşı stratejimiz,
2. bunalım döneminin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerinin
halk savaşlarından farklı olarak, başlangıçta silahlı propaganda biçiminde şekillenen öncü savaşı ile halkı
devrim saflarına katmayı hedefler.
Mahir ÇAYAN bu stratejiyi şöyle tanımlar:
"... silahlı propagandayı temel, öteki politik, ekonomik
ve demokratik mücadele biçimlerini, bu temel mücadele
biçimine tabi olarak ele alan devrimci stratejiye, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi denir". (Bütün Yazılar
, DEVRİMCİ SOL Yayınları, syf.389)
"Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi, III. Bunalım
Döneminin ilişki ve çelişkilerinden hareketle, Türkiye
gibi yeni-sömürge ülkelerin halk savaşı stratejisidir.
Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisinin tanımı da bu
özgünlüğü vurgulayan bir tanımdır ve esas olarak
farklılığın temel noktasını ele alır. Bu farklılık kitlelerin
devrim saflarına çekilmesi noktasındadır.
Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi, halk savaşının
49
bizim gibi ülkelerde kazandığı muhteva olarak ele alınmazsa, kısırlığa düşmek kaçınılmazdır. Bu kısırlık, ülkemiz koşullarında sürdürülecek halk savaşının II.
Bunalım Dönemi halk savaşlarından temel farklılık
noktası olan "kitlelerin devrim saflarına çekilmesi"
sorununda odaklaşmaktadır." (Haklıyız Kazanacağız
2 Haziran Yayınları, syf: 754)
Bizim ülkemiz gibi, emperyalizmin 3. bunalım döneminin yeni-sömürgesi olan ülkelerle, emperyalizmin
2. bunalım döneminin sömürge ve yarı sömürge ülkelerinin
devrim stratejilerindeki temel farklılık, halk kitlelerinin
devrime seferber edilmeleri sorunudur. Bu farklılığı
ortaya çıkaran ise emperyalizmin işgal biçimindeki değişikliğidir. 2. Bunalım Döneminde emperyalistler bir
ülkeyi sömürerek zenginliklerine el koyabilmek için
açık askeri işgallere başvuruyorlardı. Açık işgaller bütün
dünyada emperyalizme karşı sosyalist partiler öncülüğünde
ulusal kurtuluş savaşlarıyla, halkların başkaldırılarına
ve ardı ardına devrimlere neden oldu. 3. Bunalım Dönemlerinde emperyalistler artık açık işgalin yerine gizli
işgali geliştirdiler. Artık emperyalizmin ordusunun yerini
sözde bağımsız ve ulusal bir ordu, ulusal bir hükümet,
ulusal bayrak ve emperyalist tekellerin yerini de yerli işbirlikçi tekeller aldı.
Açık işgalin yerini gizli işgalin alması, halk kitlelerinin
emperyalistlere karşı olan başkaldırılarının durulmasına
neden olurken, halkın örgütlenme ve devrim saflarına
seferber edilmesi sorununu ortaya çıkardı. Bu durumda
elbette ki halk savaşı stratejisi, halk kitlelerinin kendiliğinden emperyalizme başkaldırılarının ve ayaklanmalarının
yaşandığı 2. Bunalım Dönemi ülkelerinin halk savaşı
stratejilerinden farklılık içermek zorundaydı ve bu farklılık
esas olarak kendisini halkın devrim saflarına seferber
edilebilmesi sorununda odaklandı.
Halk kitlelerinin devrime seferber edilebilmesi süreci,
silahlı mücadelenin, silahlı propaganda biçiminde yürütüldüğü bir öncü savaşı aşamasını içerir. Öncü savaşı,
Bu görevi nasıl yerine getireceğiz, ne tür
örgütlenmeler oluşturacağız?
Öncelikle, silahlı mücadeleyi temel alan bir
savaş örgütünün kadrolarının temel görevi
savaşçı ve kadro yetiştirmektir. Sık sık tekrarladığımız bir gerçek vardır; Savaş insanla yürür.
Bu gerçeklik savaşta kadrolaşmanın en temel
unsur olduğunu anlatır. Silahları kullanacak
olan, örgütlenme yapacak olan, savaşacak ve
savaştıracak olan, en temelde ise stratejinin
hayata geçmesini sağlayacak olan kadrolardır.
50
Parti-Cepheli kadro, kitle örgütlenmesini
planlı ve proğramlı bir çalışma olarak ele alır.
İktidarı almanın yolunun kitle örgütlenmesi
olduğu bilinciyle faaliyet yürütür. Ekonomik,
demokratik, politik diğer mücadele
biçimlerinin silahlı propagandaya hitmet
etmesinden en genelde anlamamız gereken
şey; halka gitmek, halkı kadrolaştırmak ve
savaştırmaktır.
emperyalizmin 3. Bunalım Döneminin, gizli işgalin yaşandığı yeni-sömürge ülkelerinin halk savaşı stratejilerinin
bir aşamasıdır. "Bu strateji iki ana evreden geçerek tamamlanacaktır. Birinci aşama, kitleleri politize ederek
savaşa dahil etmek için proletaryanın savaşçı partisinin,
silahlı propagandayı temel alarak yürüttüğü ve düzenli
ordular aşamasına kadar sürecek olan öncü savaşıdır."
(DEVRİMCİ SOL Yayınları, 1978, syf. 64)
2. Bunalım Döneminin sömürge ve yarı sömürge ülkeleri ile, 3. Bunalım Döneminde emperyalizmin yenisömürgesi ülkemiz arasındaki tek fark elbette ki bunlar
değildir.
"Bu farklılıklardan birisi de Politikleşmiş Askeri
Savaş Stratejisinin, kır ve kentlerdeki mücadeleyi, diyalektik bütünlük içinde ele almasıdır.
Bu, bizim gibi yeni-sömürge ülkelerde savaşın yürütülüş
biçimini belirleyen bir ilkedir. Ve aynı zamanda mücadelenin çeşitli alanları ve temel sınıflar arasındaki
bağlantıyı ortaya koyar.
Önemli farklılıklardan biri de örgütlenmeye ilişkin
farklılıktır.
"Devrim stratejisini bu şekilde saptayan bir örgütün
örgütsel ilkesi de, bu Leninist çizginin örgütsel ilkesi
olan, Politik ve Askeri Liderliğin Birliği ilkesidir."
(M.CAYAN, age, syf. 353)
Sorunu daha özlü bir şekilde ifade edecek olursak;
bütün halk savaşları Politikleşmiş Askeri Savaş'tır (PAS).
Ülkemiz özgülünde silahlı propagandanın temel olmasından dolayı bu strateji, PASS olarak formüle edilmiştir.
PASS, III. Bunalım Döneminde bir yeni-sömürge
olan ülkemiz koşullarından hareketle oluşturulmuştur.
Ve II. Bunalım Dönemi halk savaşlarından esas olarak
aşağıdaki noktalarda farklılıklar içerir:
1- Ülkemiz halk savaşı, silahlı propagandanın
temel mücadele biçimi olduğu bir öncü savaşı aşamasından geçecektir.
2- Ülkemizde halk savaşı, kır ve şehir diyalektik
bütünlüğünü öngören
Birleşik Devrimci Savaş ilkesine göre sürdürüle-
cektir.
3- Ülkemizde, halk savaşının başında kurtarılmış
bölgeler oluşması mümkün değildir.
4- Ülkemiz halk savaşında, temel güçler işçi sınıfı,
köylülük ve küçük-burjuvazidir. İşçi sınıfı ve küçükburjuvazinin devrimde oynayacağı rol II. Bunalım
Dönemi halk savaşlarına kıyasla artmıştır.
5- Ülkemiz halk savaşının örgütsel ilkesi, Politik
Askeri Liderliğin Birliği ilkesidir." (Haklıyız Kazanacağız
2; Haziran Yayınları, Syf; 757-758)
Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisinde, tüm diğer; ekonomik, demokratik, politik mücadele biçimleri silahlı propagandaya bağlıdır. Silahlı mücadele temel mücadele yöntemidir. Bunun günümüz açısından pratik karşılığı, savaşçılar,
komutanlar yetiştirmek, her alanda illegal örgütlenmeler
oluşturmaktır. Emperyalizme ve faşizme karşı savaşıyoruz
ve düşmanlarımız bizi yok etmek için saldırıyor. Bu saldırıları
göğüsleyebilmenin, daha da ötesinde örgütlenmelerimizi
düşmanın karşısında koruyabilmenin, genişletebilmenin ve
yaygınlaştırabilmenin yolu illegal örgütlenmelerin her alanda
oluşturulmasıdır. Yoksa; "silahlı mücadele temel, diğer mücadele biçimleri ona tabidir" sözünü tekrarlamanın bir
anlamı yoktur. Her şeyin yaşamda bir karşılığı vardır. Stratejimizin de yaşamda karşılığı vardır ve bunu oluşturmak
Parti-Cephe kadrolarının görevidir.
Bu Görevi Nasıl Yerine Getireceğiz,
Ne Tür Örgütlenmeler Oluşturacağız?
Öncelikle, silahlı mücadeleyi temel alan bir savaş örgütünün kadrolarının temel görevi savaşçı ve kadro yetiştirmektir. Sık sık tekrarladığımız bir gerçek vardır;
Savaş insanla yürür. Bu gerçeklik savaşta kadrolaşmanın
en temel unsur olduğunu anlatır. Silahları kullanacak
olan, örgütlenme yapacak olan, savaşacak ve savaştıracak
olan, en temelde ise stratejinin hayata geçmesini sağlayacak
olan kadrolardır.
Elbette ki kadrolaşmadan bahsederken, tek başına dar
bir çerçevede parti kadrolaşmasından bahsetmiyoruz. Unutulmamalıdır ki Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi, bir
halk savaşı stratejisidir. Yani savaşımızın temel unsuru
halktır. Amacımız halk kitlelerinin devrim cephesinde saflaşmasını ve savaşa katılmasını sağlamaktır. Halkı katmadan
bir devrimin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bütün
devrimler halkların eseridir. Sovyetler, Çin, Vietnam, Küba,
Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk ve diğer devrimler,
halkların örgütlü savaşıyla gerçekleşmiştir. Bu nedenle
devrim stratejisinin hayata geçebilmesi ve sonuca ulaşabilmesi
için halkın katılımı üstünden atlanamayacak bir zorunluluktur.
Bu bilince sahip olan Parti-Cepheli kadro, kitle örgütlenmesini
planlı ve programlı bir çalışma olarak ele alır. İktidarı
almanın yolunun kitle örgütlenmesi olduğu bilinciyle faaliyet
Devrimci Sol / 26
yürütür. Ekonomik, demokratik, politik diğer mücadele biçimlerinin silahlı propagandaya hizmet etmesinden en
genelde anlamamız gereken şey; halka gitmek, halkı kadrolaştırmak ve savaştırmaktır.
Halka Gitmekten Bahsederken
Kimlere Gitmekten Söz Ediyoruz?
Bir avuç işbirlikçi ve hain dışındaki herkes örgütleyeceğimiz kesimler arasındadır. İşçi, memur, köylü, öğrenci, esnaf, kadın, çocuk, erkek, yaşlı, genç her dinden
ve mezhepten olanlara gideceğiz. Ailelerimiz, akrabalarımız, arkadaşlarımız, komşularımız herkes ama herkese
gidebiliriz, gitmek zorundayız. Biz herkesi örgütleyebilir,
herkesi ikna edebiliriz. Her kesimden insana anlatacak
onlarca, yüzlerce konu bulabiliriz. Çünkü emperyalizmin
ve faşizmin baskısı altında yaşamak zorunda olan, yoksulluğa, açlığa mahkum edilen halkımızın onlarca,
yüzlerce sorunu var ve bu sorunlarla çoğu zaman tek
başına mücadele etmek zorunda. Çözüm bulamadığında
karamsarlığa, umutsuzluğa kapılmakta, adeta zindan
hayatı yaşamakta, zaman zaman da intiharı çözüm olarak
görmektedir. Buna son vermek Parti-Cephe kadrolarının
ellerindedir. Herkese gitmeli ve herkesi örgütlemeyi hedeflemeliyiz. Örgütsüzlüğü örgütlülüğe, umutsuzluğu
umuda, ezilmişliği isyana döndürebiliriz.
Elbette ki halk, gel örgütlen dediğimizde örgütlenmiyor,
bir iki çağrıyla, bir iki sohbetle, bir kaç bildiriyle ve
sloganla halkın örgütlenmesini beklemek hayalperestlik
olur. Halka; sorunlarını tartışabileceği, hakkını arayabileceği, birlik olabileceği, mücadele edebileceği örgütlenmeler sunmak zorundayız. Biraraya gelebilecekleri,
sorunlarını tartışabilecekleri, sorunları için mücadele
edebilecekleri örgütlenmeler oluşturmalıyız. Halk Meclisleri bu anlamda kitle mücadelesi açısından en önemli
örgütlenmelerdir. Elbette ki Halk Meclisleri tek başına
yeterli değildir, milis örgütlenmelerini ve gizli grupları
her alanda örgütlemek ve yaygınlaştırmak zorundayız.
Bu örgütlenmeler öz olarak kitle örgütlenmeleridir. Halk
Meclisleri; halkın sorunlarını hep birlikte tartışacağı,
ortak kararlar alarak uygulayacakları örgütlenmelerdir.
Halk Meclisleri her türlü sorunla mücadele edecek örgütlenmelerdir. Uyuşturucu, fuhuş, kumar, ulaşım, pahalılık, işsizlik, konut, eğitim, sağlık gibi her türlü konu
Halk Meclislerinin gündemi olmalıdır.
Faşizmin egemen olduğu bir ülkede, Halk Meclisleri
gibi örgütlenmeler elbette ki kitle örgütlenmelerinin
ihtiyacı açısından tek başına yeterli değildir. Faşizmin
baskı ve saldırıları karşısında ayakta kalabilecek, gizli
faaliyet yürütecek, faşizmin şiddetine şiddetle karşılık
verecek, halkın adaletini uygulayacak, halkı faşist saldırılardan ve çetelerden koruyacak halk örgütlenmelerine
de ihtiyaç var. Bu örgütlenmeler; Milisler ve gizli grup
51
örgütlenmeleridir. Günümüz açısından en temel ihtiyaçlarımızın başında bu tür kitle örgütlenmelerini oluşturmak
ve yaygınlaştırmak gelmektedir.
Her Parti-Cepheli kadro, bu ihtiyaçları kavramalı ve
örgütlemelidir. Elbette ki bir anda, ha dediğimizde olmayacaktır ancak, örgütlemek pratik bir iştir. Örgütleyerek
öğrenecek, öğrenerek örgütleyeceğiz. Eğer önce öğreneyim
sonra örgütleyeyim dersek, hiçbir zaman o işe başlayamayız. Savaş savaş içinde öğrenilir. Savaşa dair her
türlü faaliyet pratik içinde öğrenilir ve bilinç haline getirilebilir. Bunun için kitleler içinde olmak zorunludur.
Halkın içinde olmadan, halkla birlikte olmadan, halk örgütlenmeleri yaratmak mümkün olmaz.
P-C'li Kadro:
- Savaşımızın ve sürecimizin ihtiyaçlarını kadrolar
kavrayıp örgütlemeli, karşılamalıdır. Bu da pratik içinde
kitleleri ve savaşı örgütledikçe kazanılacak bir niteliktir.
Bu yüzden bir kadronun kitlelerle iç içe olması ve
onların sorunlarına vakıf olması önemlidir.
Halkın içinde olmak demek, halkın sorunlarına vakıf
olmak, halktan öğrenmek ve öğretmek demektir. Bu militanca bir mücadeledir. Bürokrat bir çalışma tarzıyla
halkı örgütlemek mümkün değildir. Kadro, halkı eğiten,
değiştiren, örgütleyen, savaşa katan olmalıdır.
İnsanlar nasıl eğitilecek, nasıl istihdam edilecek ve
nasıl denetlenecekler, içinde bulunulan koşullarda bunu
hangi yöntem ve araçları devreye sokarak gerçekleştireceğiz? Parti-Cepheli kadro bu sorulara cevaplar bulmalı
ve mücadeleyi savaşçı bir ruhla yürütmelidir.
Parti-Cepheli Kadronun Her İşinin Temelinde Örgüt
Bilinci ve Örgüt Ruhu Vardır
Mücadele tarihi göstermiştir ki, örgüt bilinci ve örgüt
ruhuyla örgütlenmeyen hiçbir işin temeli sağlam değildir.
Örgüt bilinci ve ruhuyla örgütlenmeyen hiçbir işten
Faşizmin egemen olduğu bir ülkede, Halk
Meclisleri gibi örgütlenmeler elbetteki kitle
örgütlenmelerinin ihtiyacı açısından tek
başına yeterli değildir. Faşizmin baskı ve
saldırıları karşısında ayakta kalabilecek, gizli
faaliyet yürütecek, faşizmin şiddetine şiddetle
karşılık verecek, halkın adaletini uygulayacak,
halkı faşist saldırılardan ve çetelerden
koruyacak halk örgütlenmelerine de ihtiyaç
var. Bu örgütlenmeler; Milisler ve gizli grup
örgütlenmeleridir. Günümüz açısından en
temel ihtiyaçlarımızın başında bu tür kitle
örgütlenmelerini oluşturmak ve
yaygınlaştırmak gelmektedir.
52
sonuç almak, zafer elde etmek mümkün değildir.
Kitle örgütlenmesinde, silahlı mücadelenin
örgütlenmesinde, bir eylemin örgütlenmesinde,
bir yazının yazılmasında, bir insanın ikna edilmesinde, eleştiri-özeleştiri de, eğitim çalışmasında ve diğer her türlü devrimci faaliyette
durum aynıdır. Bu nedenle de, Parti-Cepheli
bir kadronun her işinin temelinde örgüt bilinci
ve örgüt ruhu olmak zorundadır.
Örgüt bilinci ve örgüt ruhu; her faaliyetin,
her işin başından sonuna tüm ayrıntılarıyla
örgütlü olması demektir. Yani; kolektif olması,
planlı ve programlı olması, hedefli olması,
denetlenmesi ve sonuç almada ısrarcı olması
demektir. Eğer yaptığımız işte bunlar yoksa,
o işin başarısızlıkla sonuçlanacağı daha baştan
bellidir. Çünkü; eğer planlı ve programlı olmazsak, eğer denetlemezsek, ısrar etmezsek
boşluklar oluşması kaçınılmazdır. Bu boşluklar
düşmanın gireceği ve bize darbe vuracağı açık
kapılardır. Düşmana açık kapı bırakmamalıyız.
Örgüt bilincinde, örgüt ruhunda boşluklara
yer yoktur. Çünkü örgüt bilinci ve kültürünün
olmadığı yerde düzen kültürü vardır. Düzen
kültürü devrimden olmayan, halktan olmayan,
bizden olmayan her şeydir.
Parti-Cephe’li kadro düzene teslim olmaz,
düzenin gireceği boşluklara izin vermez. Çünkü
Parti-Cephe'nin tarihi; uzlaşmazlıkların, zaferlerin,her türlü zorluğu aşabilmenin, emperyalizme ve oligarşiye karşı savaşı her şart ve
koşul altında sürdürebilmenin, halkı savaştırmanın, düşmanın politikalarını boşa çıkarmanın,
ulusal onuru savunmanın, sosyalizmi savunmanın, Marksizm-Leninizm'i savunmanın, kuşatmalarda, dağlarda, şehirlerde kanlarıyla örgütlerinin adını duvarlara yazan, sloganlarla
düşmana inancına haykıran, ölümü halaylarla
karşılayan, yoldaşları ve halkı için kendini
hiç düşünmeden feda eden, bombalarla yerle
bir edilen sığınaklardan silah çıkararak yoldaşlarının hesabını sormak için çırpınan kahraman şehitlerimizin tarihidir. Parti-Cepheli
kadro tüm bu tarihin ve geleneklerin mirasçısıdır. Bu miras onurumuzdur, namusumuzdur,
bilincimizdir, yüreğimizdir. Bu mirası yaşatacak
ve geleceğe taşıyacak olan Parti-Cephe kadrolarıdır.
Halkın içinde olmak demek, halkın sorunlarına vakıf olmak, halktan öğrenmek ve öğretmek demektir. Bu militanca bir mücadeledir.
Bürokrat bir çalışma tarzıyla halkı örgütlemek
mümkün değildir. Kadro, halkı eğiten, değiştiren,
örgütleyen, savaşa katan olmalıdır.
İnsanlar nasıl eğitilecek, nasıl istihdam edilecek
ve nasıl denetlenecekler, içinde bulunulan
koşullarda bunu hangi yöntem ve araçları devreye sokarak gerçekleştireceğiz? Parti-Cepheli
kadro bu sorulara cevaplar bulmalı ve mücadeleyi savaşçı bir ruhla yürütmelidir.
"PARTİ
Yüreğini ve hayatını
getirmiyorsan beraberinde
hiç zahmet etme
aramıza katılmak için
katılmanla
ayrılman bir olur
Rahat bir yer arıyorsan
sıcak sudan
soğuk suya
girmeyecekse elin
hiç zahmet etme
yaranın
en güzel çiçek olduğu
bu meydana gelmeye
bu yol,
ancak baş koyanlar içindir
Burada sen,
yemekte en sonuncu
edinmede en sonuncu
uykuda en sonuncu
ama ölmede
en birinci olmalısın."
(Salvador'un Gizli Zindanları kitabından)
53
Devrimci Sol / 26
KADRO YETİŞTİREN
YÖNETİCİLER OLMAK ZORUNDAYIZ
KADRO EĞİTİMİNDEKİ SÜREKLİLİĞİ NASIL SAĞLAYACAĞIZ?
Savaşımızın Her Koşulda Savaşan ve Savaştıran Komutanlara İhtiyacı Var.
Savaşamızın Her Türlü Olanaklarla Savaşı Sürdürebilen
Komutanlara Ve Yöneticilere İhtiyacı Var
Kadro eğitimi, temel ML bilince sahip olmaktır.
Eğitim, dünyayı, ülkemizi, sınıflar gerçeğini kavramaya
yönelik teorik bilgilerin, pratik işlerin nasıl yapılacağının
öğrenilmesinin yanısıra devrimci bir kişilik, düşünüş
tarzı, yaşam tarzının oluşmasına da hizmet etmelidir.
Eğitimin temeli sistemli, sürekli ve hedefli olmasıdır.
Eğitim, yoğunlaştırılmış eğitim şeklinde yapılabilir. Ama
eğitim, bir haftalık, bir aylık, bir yıllık bir süreç olarak
ele alınamaz. Eğitim sürekli bir faaliyettir. Düzenli sistematik ve sürekli bir eğitim...
Kadrolaşma, her kadronun bir alternatif yetiştirmesidir.
kalmaması için yeni kadrolar ve yöneticiler yetiştirmeliyiz.
2- Örgütsel büyümemiz için. Her eğitip, yetiştirdiğimiz
alternatifimiz demek, yeni bir alanda daha kendi yürüttüğümüz çapta bir faaliyet örgütleyebilmemizin olanağının
yaratılması demektir.
O halde, alternatiflerimizi eğitmek, yetiştirmek,
örgütsel faaliyetimizin temellerinden biridir. Her devrimci
alternatifini yetiştirmelidir.
Bu, günlük örgütsel faaliyetlerimizin yanında, özel
olarak bir teorik-pratik eğitim programının hayata geçirilmesi ile mümkün olacaktır.
Bunun için bir alternatif eğitim programımız olmalıNeden alternatiflerimizi eğitmeliyiz?
dır.
1- Örgütsel faaliyetlerimizin devamlılığını sağlamak
Bu programımız teorik ve pratik iki bölüm içermelidir.
için. Sürekli yeni kadrolar, yeni yöneticiler yetiştirmezsek
Bunun
yanında, kültürel, sanatsal, görsel eğitimleri de
birincisi mücadeleyi büyütemeyiz. Örgütlülüğümüzü
içerir.
yeni alanlara taşıyamayız.
Alternatiflerimizi eğitmek,
İkincisi, faşizmin sürekli kadKadro bürokrat olmamalıdır.
haftanın
en azından bir iki günü,
rolarımıza yöneldiği, katlettiği,
Eleştiriözeleştiri
alternatiflerimizle
gün boyu
tutsak ettiği, mücadeleden koparyapmalıdır. Sorumluluk sahibi yürüttüğümüz çalışmaları (çok
mak için her türlü saldırıya başözel gizliliği olmayanları) birlikte
olmalıdır. Süreç ve
vurduğu bir süreçte kadro sürekyürütmek
demektir.
liliğini sağlayamazsak, yeni
olaylar ve kişilerin değerAlternatiflerimizin
bizim
yaptıyöneticiler yetiştiremezsek örgütlendirmesine KENDİ
ğımız tüm görevleri yapabilecek
sel varlığımızı koruyamayız.
BEYNİMİZİ
değerlendirerek
duruma gelmeleri hedeflenir.
Onun için sürekli kadro ve yöneticiler yetiştirmeliyiz.
Ya da şu veya bu nedenle
görevlerimizi eskisi gibi sürdüremeyeceğimiz bir durum ortaya
çıktığında, görev alanımızın boş
başlamalıyız.
Kadro genel sözler söyleyen
değil bizzat
örgütleyendir. Denetleyendir.
Kadroların Eğitimine
Önem Vermezsek
Devrim Tehlikededir
Kadrolarımızın
54
Halktan, sıradan her insan s
empatizan adayıdır,
Her sempatizan bir kadro adayıdır;
Her kadro bir yönetici adayıdır.
Devrimci savaş örgütünün
temel yönetim ilke ve iddiası budur.
Eğitim de bu ilke ve iddia
üzerine şekillenmelidir.
İdeolojik Seviyesini Yükseltmeliyiz!
İdeoloji bir toplumsal biçimlenme aracıdır. İdeolojik
çalışmamızın düzeyini sürekli yükseltmeliyiz. İdeolojik
gücümüzü artırmalı ve sağlamlaştırmalıyız. Kadroların
ideolojik düzeylerini yükseltmezsek sürecin sorunlarını
çözemeyiz. Devrimin önümüze çıkarttığı sorunları çözemeyiz. Emperyalizmin ve işbirlikçi oligarşinin ideolojik
saldırılarına karşı koyamayız.
Bugün sol önemli oranda ideolojik ve politik olarak
emperyalizmin hegemonyası altındadır. Bunun en büyük
nedeni solun ideolojik olarak yenilgisidir. Kendini yenileyememesidir.
70 yıldır ayakta kalan Sovyet devriminin çökmesi,
halk iktidarlarının karşı devrimlerle yıkılması esas olarak
ideolojik yenilgidir.
Sürekli, sürecin ihtiyaçlarına cevap verecek bir kadro
kuşağı yaratmadan devrimin sorunlarını çözmek mümkün
değildir. Bunun için ise kadroların ideolojik düzeylerini
sürekli yükseltmeliyiz.
Sürecin ihtiyaçlarına göre kadroların yetiştirilmesi
devrimin her dönem temel sorunlarından birisi olmuştur.
Çünkü politika üreten ve o politikaları hayata geçirecek
olan kadrolardır.
Bulgar devriminin önderi George Dimitrov kadroların
eğitimi konusunda şöyle demektedir; “Yoldaşlar, en iyi
kararlarımız bile, eğer onları uygulama alanına sokacak
kişiler yoksa, birer karalama olmaktan ileriye geçemeyecektir. Maalesef, buna rağmen, çözmemiz gereken
meselelerin en önemlilerinden biri olan kadro meselesi
Kongre’nin ilgisini hiç de çekmemiştir.
Komüntern Yürütme Komitesi’nin hesap raporu yedi
gün tartışılmış, çeşitli ülkelerden birçok konuşmacı
kürsüye çıkmış, ama Partiler ve işçi hareketi için son
derece önemli olan bu meseleye yalnızca birkaç kişi,
onlar da yüzeyde kalan sözlerle değinmiştir. Partilerimiz
eylem alanında her şeye kişilerin, kadroların karar verdiklerini henüz pek anlamamış görünüyor.
Bir yandan en değerli kadrolarımızı kavga içinde
kaybederken, diğer yandan kadro meselesini önemsemeyen
bir tutuma girmek asla hoşgörülemez. Bizler bir bilgiçler
derneğinin değil, her zaman ateş hattında olan bir
hareketin insanlarıyız. En dinamik, en cesur ve en bilinçli
unsurlarımız en
ön safhalarda yer almaktadırlar. Düşman, özellikle
faşist ülkelerde, ilk önce bu ön saftaki adamların peşine
düşmekte, öldürmekte, hapse ve toplama kamplarına
atmakta, akıl almaz işkenceler yapmaktadır. Bu durum
saflarımızı durmadan yenilememizi, bir yandan eski
kadroları elde tutmaya çalışırken diğer yandan da yeni
kadroları yetiştirmemizin ve eğitmemizin gerekliliğini
açıkça ortaya koymaktadır.”
Görüldüğü gibi kadrolar sorunu devrimin sürekli çözmek zorunda olduğu bir sorundur. Çünkü parti çizgisi
doğrultusunda politika üretecek, parti politikalarını hayata
geçirecek, kitleleri devrim mücadelesine katacak, kitleleri
eğitecek, parti politikalarını halka taşıyacak olan kadrolardır.
Sürecin İhtiyaçlarına Cevap Veren
Kadrolar Nasıl Olmalıdır?
- Sağlam ve coşkulu, zorluklardan korkmayan,
- Zorlukları göğüsleyebilecek,
- Zorlukların üstesinden gelebilecek,
- Umudu hep koruyan,
- Parti politikalarını hayata geçiren,
- Sürecin ihtiyaçlarına göre politika üreten,
- Burjuvazinin ideolojik saldırılarından etkilenmeyen
ve burjuva ideolojisine karşı yılmadan savaşan...
- Umudu hep büyüten bir kadro kuşağı yetiştirilmelidir.
“Görülüyor ki kadrolaşma hareketinde kişinin teorik
formasyon durumu çok önemli rol oynamaktadır.
Kadronun yığınların önderi olarak doğru çizgide
devrimci eylem yapması bağımsız örgütçü olarak çalışması bu niteliğine sıkı sıkıya bağlıdır. Eğitimin temel
yükünün bireylerin omzunda olması kaçınılmazdır.”
(Mahir Çayan)
Düzenden İdeolojik Kopuş
Yaşanmadan Kadro Eğitimi Yapılamaz
Kadro yetiştirmek isteyen bir kadro sadece aktarmacı
olmamalıdır. Kadro sadece bilgiyi aktaran değildir. Kadro
aynı zamanda sadece eğitim için gerekli ilke ve kuralları
hayata geçiren, bilindik yöntemleri uygulayan da değildir.
Kadro yenileyen, somut durumlara göre bilgisini ve
yöntemlerini değiştiren, üreten ve kendisini katandır.
Aktarmacı, kalıp bilgiler ve yöntemler kadro yetiştirmeye
yetmez. Kısmi sonuçlar alsa da yeni sorunlar, yeni
insanlar karşısında sonuçsuzdur. Var olanı etkilediği,
eğittiği insanları da bir ileri aşamaya taşıyamaz. Yani
yine eğitimden sonuç alamayan, yine kadro eğitemeyen
bir kadrodur o.
Devrimci Sol / 26
Kadronun kadro eğitememesinin nedeni iddiasızlıktır.
İddiasızlığın nedeni ise; BURJUVA İDEOLOJİSİNDEN
TAM BİR KOPUŞUN SAĞLANAMAMASIDIR
İdeolojik olarak düzenden kopan her kadro “ben
herkesi ve her tür insanı mutlaka kadrolaştırabilirim”
inancını ve iddiasını taşır. Yeni durumlara göre kendisini
yenileyecek ve sonuç alacak bir bilgi ve yöntem esnekliği
gösterir. Aktarmacılığın, ezberciliğin ötesine geçmiş,
“ben bu işten sonuç alırım” kararını vererek ideolojik
netleşme sürecini tamamlamıştır.
Düzenin ideolojisinden kopmayanlar kadro eğitemez.
Bencil olmayan her kadro, bir başkasını da kadrolaştırabilir.
“Öğrenmek ve Öğretmek Zorundayız”
Savaş örgütlerinin kadroları savaşın içerisindedir.
Farklı düşünceler farklı bir yaşam biçimini, farklı bir
kültürü yaratmış ve düşman da buna göre politika belirlemiştir. Bu nedenle bizim savaşımızda genç kadrolar
temel bir öneme sahiptir. Düşüncenin ve savaşın taşıyıcısı
onlardır.
Savaş örgütleri, sürekli olarak düşmanın imha politikasıyla karşı karşıya olmalarının sonucudur ki; eğitim
faaliyetine herkesten daha çok önem vermek zorundadır.
Açık ki, öğrenme ve öğretme faaliyeti temel bir görev
olarak kavranmazsa düşmanın imha ve tutsak etme politikaları başarıya ulaşır.
Savaşı büyütmeyi, gelişmeyi, her alanda daha nitelikli
silahlı ve kitlesel örgütlenmeleri yaratmayı hedeflemeliyiz.
Bunun için daha çok parti kadrosu ve savaşçı eğitmek
temel hedefimiz olmalıdır.
‘Nasıl eğiteceğiz’ sorusuna cevap vermeden nasıl
öğreneceğimizin cevabını bulmalıyız. Kadro öğretmiyor,
örgütlemiyor, dahası mücadelenin sorunlarını ciddiye
almıyorsa devrimci görünüm altında büyük bir bencillik,
inançsızlık ve kültürel yozlaşmayı barındırıyor demektir.
Kadronun görevlerini bilip de bu görevlerini yapmayıp
gerekçelere sığınanlar önce kendilerine bakmalıdır. Ben
kimim, görevim nedir, ne yapmalıyım şeklinde uzatılabilecek sorulara cevaplar aramaya başladıklarında, yaşadıkları olumsuzlukların, öne sürdükleri gerekçelerin odağında kendilerini görürler.
İktidarı alma bilincinde olan her kadro; kadro ve
savaşçı yetiştirmeden, kitleleri eğitmeden devrim heyecanını, coşkusunu ve düşüncesini taşıyamaz. Bir kadro
için, hayatın her alanı, her an, eğitim faaliyetidir.
Kalıcı olmanın yolu, yaygın ve sürekli bir eğitim
içinde yeni insanlar çıkarmak, kadrolaşmak, kadrolaştırmaktır.
Eğitimci, insan gerçeğimizi bilerek eğitim biçimleri
bulmak zorundadır. Kendi tarihimize yaslanarak, kendi
yaşadıklarımızı önümüze alarak, kendi üslubumuzla eğitmek zorundayız. Felsefeyi, sosyalizmi, devrimler tarihini
55
kendi üslubumuzla anlatmanın yöntemlerini bulmalıyız.
Teorinin devrimimizle, hatta günlük mücadelemiz ve
yaşamımızla, inançlarımız ve duygularımızla bağını kurmalıyız. Bunu yapmazsak, eğitimi soyut bir olgu olmaktan
çıkaramayız.
Öğrenmenin temeli sorumluluk duymak, sormak,
cevap bulmaktır. Düşmana karşı daha güçlü olmayı
isteyen her kadro, bulduğu cevaplardan coşku duyacak,
bunu kendi altındaki insana taşıyacaktır. Bir eğitici
eğitimin heyecanını yaşamadan, önemini kavramadan
eğitemez.
Eğitmek her şeyden önce öğreteceği konuyu ciddiye
almak ve bir öğrenci gibi hazırlanmak demektir. Kişiler
veya kitleler her zaman emeği, ciddiyeti, inandırıcı olanı
büyük ölçüde görür ve bunun karşılığını verirler.
Yönetici Olmak ve Yönetici Yetiştirmek
Savaşı büyütmek ve süreklileştirmek için yönetici
olmak ve yönetici yetiştirmek zorundayız. Yönetici yetiştirmek devrimin, savaşın sorumluluğunu hissetmektir.
Herkes böyle bir “sorumlu olma” duygusuyla hareket
etmelidir. Bir boşluk, bir eksiklik, bir yetmezlik, ya da
el atılabilecek yeni bir alan, faaliyetlerimize, ilişkilerimize
eklenebilecek yeni bir halka gören herkes, o eksikliği
gidermeye, o alana, o halkaya bir “sorumlu” gibi talip
olmalı ve doğrudan üstlenmelidir. “Sorumluluk duygusu
ve hareketi sahiplenmedeki yüksek bilinç yetkilerle,
konumlarla kıyaslanamaz ve yer değiştiremez”; sahip
olduğumuz yaklaşımın en özet ifadesi budur.
Her insanımız bir yönetici sorumluluğu ve kavrayışı
içinde olmalıdır. Yapılamayan her iş, özel olarak onun
görevi değilse bile onu rahatsız etmeli, yapılması için
eleştiri-öneri-katılım, her biçimiyle müdahaleci olmalıdır.
İnsanlarımız yalnız kendi görevini nasıl yerine getireceğine değil, bulunduğu birimin, giderek hareketin
tüm sorunlarına kafa yormalı, çözümler üretmeye çalışmalıdır. Örgütlülük, Parti, budur.
-Kararları kendi dışında gören yönetici
mücadele önünde engeldir.
“Konuşmak ama yapmamak oportünizmdir.
Kararları kendi dışında görmektir ki
BU DA ADALETSİZLİKTİR.
- Kadro kararları çekmecelerde
saklamamalıdır. Hayatın içinde BİZZAT
uygulamalı ve sonuç almalıdır.
“Bilmek ve yapmak arasındaki bağı kurmak
KAVRAMAKTIR.
- Örgüte bağlı ama çok konuşan ve iş
yapmayan yönetici tipi olmamalıyız.
56
Sürekli Eğitim
- Öğrendiğimiz herşeyin somutla
bağını kurmak
- Öğrendiğini öğretmek
- Kollektivizmi hayata geçirmek,
komiteleri işletmek
- Planlı programlı çalışacağız
- Beklemeyeceğiz, politika üretecek
harekete geçeceğiz.
- Hedefli çalışacak, ısrarcı olacağız.
Yoldaşlarımız partinin kadroları olmayı, yöneticileri
olmayı devrimci bir hırs ve tutkuyla istemeli, kendileri
ni bir sorumlu olarak, yönetici olarak yetiştirmeyi hedeflemelidirler. Yani, gerektiğinde bir sıra neferi olarak
görevler alıp savaşmayı bilmeli, ama sorumluluk verildiğinde de onu üstlenebilecek donanım ve hazırlıkta
olmalıdır.
Yönetici yoldaşlarımızı “yönetemez” duruma getiren
eksikliklerden biri, hepimizin bildiği gibi pratik içinde
boğulmaktır. Pratik içinde boğulmamanın alternatifi
elbette pratikten çekilmek olmayacaktır.
“Pratik içinde nasıl ve neden boğuluyoruz?” sorusuna
cevap verip, çözümümüzü de bunun üzerine şekillendirmek
olacaktır.
Yönetici, kendini, stratejik hedeflerimizin, plan ve
programlarımızın uygulanmasının “sigortası” olarak görmelidir. Operasyonlar olacak, o stratejik hedefi düşünecek;
kampanyalar, pratik görevler üst üste binecek, o bölgenin
programını düşünecek; hem de hiçbir görevden, işten
geri kalmadan.
“Kadro ve yöneticiler... stratejik hedeften uzaklaştığı
noktada geçici olarak bazı başarılar elde etse de tıkanmaya, kısırlaşmaya mahkumdur. Bürokratizmin, liberalizmin, sekterliğin, tıkanıklıkların, verimsizliğin,
moral düşüklüğünün, olmazların ve yokların temel
nedenlerini öncelikle burada aramak zorundayız.” Bu
eksikliklerin ortaya çıktığı noktada oradaki yönetici,
yönetici olma özelliğini kaybetmiştir artık.
Hiçbir yöneticimiz unutmamalıdır ki, “Her bölge ve
alanın, en küçük bir birimin, askeri birliğin yöneticisi,
partinin devrim stratejisinin, programının bir parçası,
onu tamamlayan vazgeçilmez bir unsurdur.”
Yöneticilerimiz, kadrolarımız, pratik içinde boğuldukları için stratejik hedefleri, alan programlarını gözden
kaçırıyor değil, tersine stratejik hedefler, programlar
unutulduğu için pratik içinde boğulma kaçınılmaz olmaktadır.
Yöneticilerimiz kadro yetiştirmenin, “başlı başına”
bir iş olduğunu kavramalıdırlar önce. Kadro yetiştirmek
günlük ilişkilere, pratiğin akışına yani kısacası kendiliğindenciliğe bırakıldığında orada kadrolaşma olmaz,
olursa da yavaş ve sağlıksızdır. Kadrolaşma her alanın,
her birimin, her yöneticinin, her kadronun yapması
gereken planlı, programlı ve sürekliliği olan iradi bir
faaliyettir.
Yönetici “herkesle” ilgilenmek ve “her işe koşmak”
gibi hesapsız, sistemsiz bir pratiğin içinde olursa orada
bir kadrolaşma mekanizması oluşmaz. Yönetici sonuçta
herkesle ve her işle ilgilenecektir, ama sistemli, hesaplı,
öncelikler saptayarak ve mekanizmalar kurarak.
Yönetici koşan ve koşturan, yapan ve yaptıran, örgütleyen ve örgütlettiren durumda olacaktır. Hesaplı ilgide,
hesaplı işe koşmada seçici olacaktır yönetici. Seçiciliğinin
çerçevesini kadrolaşmayı gerçekleştirmek, hızlandırmak
belirleyecektir.
Yönetici yoldaşlarımız kadro yetiştirmeyi önlerine
temel görev olarak koyduktan sonra inatla, ısrarla bu
insanları yetiştireceğim, kadro olacaklar, benim bugün
yaptığım işleri yapacaklar diyecek ve sonuç alacaktır.
Yönetici, sorumlu yoldaşlarımız bir alandaki, bir
zaman dilimindeki başarı ya da başarısızlıklarını değerlendirirken, buna, bu alanda, bu süre içinde “kaç kadro,
kaç yeni yönetici yetiştirdim?” sorusuyla başlamalıdırlar.
Eğitim, kadro ve yönetici adaylarımızı asgari bir
teorik formasyon ve asgari bir askeri formasyonla donatmayı hedeflemelidir. Sadece “kuru”, “soyut” eğitimle,
sadece “organize” etmekle, “yapın” demekle, “şans”
vermekle kadrolaşma gerçekleşmez. Öncelikle birlikte
iş yapacağımız, iş yaptıracağımız insan neyi yapar, neyi
yapamaz, yaparsa nasıl yapar, bunları bilerek, onu örgütsel
faaliyetin çok çeşitli yanlarında görüp izleyerek, uygun
ve ona özgü eğitim, denetim, yönetim şekillerini geliştirmeliyiz.
Yapılan her şey nasıl yapılmış, yapılmamışsa niye
yapılmamış mutlaka değerlendirilmelidir. En ufak ayrıntı
uzun uzun tartışılmalıdır. “Oldu mu oldu” kolaycılığından
çıkılıp bu değerlendirmeler -denetim işlevinin ötesindeeğitimin, kadrolaşmanın bir parçasına dönüştürülmelidir.
Eğitimdeki, kadro eğitimindeki ciddiyet, kadrolaşma
hedefimizdeki ısrar önce yönetici yoldaşlarımızda ete
kemiğe bürünecektir. Çünkü alttaki insanlarımız, kadro,
yönetici adaylarımız büyük ölçüde onlara göre biçimleneceklerdir.
Eğitim programımızı, konularımızı belirlerken somut
olmalıyız. Somutu ve eğitim yaptığımız alanın, insanların
ihtiyaçlarını esas almalıyız. Siyasal faaliyetimizin, örgütsel,
askeri, propaganda, lojistik her boyutu, her biçimi eğitim
çalışmalarımızın konusu olmalıdır.
Kadro halka nasıl gidecek, ajitasyonu, propagandayı
57
Devrimci Sol / 26
nasıl biçimlendirecek, burjuvaziye ve oportünizme
karşı ideolojik mücadeleyi nasıl yürütecek, gazete,
bildiri nasıl dağıtılır, işlevleri nedir, bomba nasıl yapılır,
askeri eylemin, şiddetin savaşımızdaki yeri, rolü nedir,
askeri araçlarımız nasıl elde edilir... vb. her şey eğitimimizin konuları olacak
“Savaşımızın Kurmaylara İhtiyacı Var...
“Dünyadaki bütün sermayeler içinde en değerlisi
ve en belirleyici olanı insandır, kadrolardır.” diyor
Stalin.
Düşmanın bugünkü askeri üstünlüğüyle devrime
yönelttiği saldırılar karşısındaki en güçlü barikatımız
da, halkın büyük devrim potansiyelini harekete geçirecek
kollarımız da kadrolarımızdır.
Kadrolaşmayı ne mekanikleştirmeli, ne idealleştirmeli,
ne de basite indirmeliyiz.
Kadronun genel bir tanımı vardır, ancak öne çıkan
özellikleri hemen her süreçte, sürecin ihtiyaçlarına
göre bir anlamda yeniden biçimlenir.
İnsanlarımıza güvenerek, bu güvenle sorumluluklar
vererek, eğitim için pratik, teorik her imkanı sonuna
kadar değerlendirerek bu süreci hızlandırmalı, hızla
dönen bir kadrolaşma mekanizması oluşturmalıyız. Kadro
sahip olduğumuz ve olabileceğimiz belirleyici güçtür ve
bu anlamda en büyük ihtiyacımızdır. Bunu unutmamalıyız.
Devrimci Hareketin savaşı, örgütlenmesi bugün on
yılların tecrübesini omuzlarında taşıyan insanların omuzlarında yükselmiyor. Tersine hemen her alanda görev ve
sorumlulukları, tecrübesizlikleriyle, yetmezlikleriyle genç
yoldaşlarımız üstlenmişlerdir.
Yönetici Sorunu, Partimiz ve Cephemiz
Açısından Can Alıcı Bir Sorundur
Hızla yönetici olmayı öğrenmek ve aynı hızla genç
insanlarımızın kadrolaşmasını sağlayarak yeni yöneticiler
yetiştirmek durumundayız.
Gelecek vadeden ve gelişmeye açık onlarca insanımızı
mücadelenin, örgütlenmelerin, hayatın içinden çekip,
eğitip-yetiştirip yeniden görev alanına sokmalıyız.
Suya atılan bir taşın dalga dalga yayılması gibi,
onların atacağı her olumlu, somut adım; eğitim, kadrolaşma, ve okullar çerçevesinde dalga dalga yayılacak,
bu görevin altından kısa sürede kalkmamızı sağlayacaktır.
Bu görev birbirine bağlı iki yanı içeriyor. Yönetici
olmak ve yönetici yetiştirmek.
Birincisi, her kadromuz yönetici olmaya aday olmalıdır.
İkincisi, her yöneticimiz kendi alternatifini yetiştirecek
yöneticileri yetiştirmelidir.
HER CEPHELI YÖNETİCİKOMUTAN OLMALIDIR:
- Çünkü; Savaşımızın kurmaylara ihtiyacı var.
Parti Cepheli komutan; Savaşı, siyasi,
ideolojik, askeri, kültürel her alanda
yürütebilen, sınıf bilinci taşıyan; yani
emperyalizmin ve işbirlikçilerinin her politikasının altında halklara karşı bir düşmanlık olduğunu bilen, iktidar hedefini
asla unutmayan, komutan ve savaşçı
yetiştiren, savaşımızı yaymak ve
süreklileştirmek hedefini temel alan, HER
ŞART ALTINDA SAVAŞABILEN VE
SAVAŞTIRABILENDIR.
Sonuç olarak;
İnsan olmazsa, en ideal programların ve en mükemmel
planların hiçbir değeri yoktur. Bizi yok etmek isteyen
emperyalizme ve oligarşiye karşı ideolojik ve örgütsel
varlığımızı koruyacak, geleceğini belirleyecek olan,
savaşı ve kitleleri örgütleyecek olan kadrolardır.
Kadrolar örgütün iskeletidir. Devrimci örgütün en
temel görevlerinden biri sürekli yeni kadrolar yetiştirmek
ve kadrolarının ideolojik, politik, askeri düzeylerini
sürekli yükseltmektir. Kadrolarını örgütlülüğün ihtiyaçlarına göre yetkinleştirmektir. Yetkinleşme, masa başında
teorik bilgi yüklemekle olmaz, pratiğin içinde, sorunlarla
mücadele ederek, engelleri aşarak olacaktır.
Kadrolaşmayı idealleştirmemeli ve mekanikleştirmemeliyiz. İnsanlara sorumluluk verip, işleri dağıtmak
değildir yöneticilik. Sonuç almaktır. İnsanlarımıza güvenmeli ve sorumluluklar vermeli, pratik ve teorik olarak
eğitmeliyiz.
Örgütümüzün şanlı tarihini yaratan yoldaşlarımızın
hepsi çok tecrübeli, teorik olarak çok gelişmiş yılların
kadroları değillerdir. Yüzlerce deneyimsiz, tecrübesiz
ama inançlı, fedakar kahramanlarla yaratılmıştır tarihimiz.
Kadro ve yönetici sorunu sadece geçmişin sorunu
değildir. Devrim ve hatta devrim sonrasında da en temel
ihtiyaçlardan olacaktır.
Bugün de mücadele genç, tecrübesiz ve yeni insanlarımızın omuzlarında gidiyor. Bu nedenledir ki en temel
ve acil ihtiyacımız her alanda sürecin ihtiyacına cevap
58
CEPHELİ KOMUTANIN BUGÜNKÜ HEDEFİ:
1- Savaşımızı Süreklileştirmek
2- Yaygınlaştırmaktır.
Her Komutan; Şehirlerin Bütün Yoksul
Mahalleleri ve
Anadolu’nun Bütün Dağları Bizim Olacak
Kararlılığımızın Teminatıdır.
Zaferimizin garantisi komutanlarımızdır.
Komutan savaşan, savaştıran, savaşçı
yetiştiren, halkı örgütleyip savaştırandır.
Görevlerinin ve sorumluluklarının bilincinde olan, yeni komutanlar ve savaşçılar
eğiten bir komutan, savaşın hızla büyümesini
sağlayacaktır.
Komutan savaşın asli unsurunun insan
olduğu gerçeğinden yola çıkarak, herkes
savaşabilir, her savaşçı komutan olabilir
düşüncesiyle hareket etmek zorundadır.
veren kadrolar yetiştirmektir.
Kadro yetiştirme yöneticilerimizin birincil görevidir.
Milyonlarca yoksul emekci halkın içinde örgütleyecek,
yetiştirecek insan yokluğundan sözetmek, “gelişmiyorlar”,
“öğrenmiyorlar”, “korkuyorlar” demek samimi değil,
devrimci değildir.
Kadro kaynağımız halktır. Biz nasıl devrimci olduysak,
herkes olabilir. Halkı örgütleyeceğiz, halka inanacak ve
güveneceğiz. Halkın içinden çıkacak kadrolarımız ve
yöneticilerimiz.
Yönetici yetiştirmeye, suya atılan taşın yarattığı ilk
halka gibi, gelişmeye en açık, umut veren insanlarımızdan
başlayacağız. Teorik ve pratik olarak eğitip hayatın
içinde yetkinleştireceğiz ve böylece halklarımızı çoğaltacağız ve bir yandan yöneticiliğimiz güçlenirken diğer
yandan yönetici yetiştireceğiz.
Yönetici, Resmi Ünvanından
Dolayı Değil,
Niteliklerinden Dolayı Yöneticidir
On binlerin, yüz binlerin katıldığı ayaklanmaların
yöneticisi olmak durumundayız; hem de çoğu kez Gazi’de
olduğu gibi talimatlar almadan, talimatları kendimiz
düşünüp uygulayarak.
Kitle eylemlerinin yöneticisi, düzene olan kinleri ve
hesap sorma istekleriyle saflarımıza akan öfkeli gençliğin
yöneticisi olmak durumundayız.
Şiddet eylemlerinin, silahlı savaşın yöneticileri olmak
durumundayız. Ayaklanmaları, savaşın yaygınlaştığı,
potansiyelimizin ve kitlenin büyüdüğü koşullarda, tüm
bunları yönetip yönlendirecek yöneticiler yetiştirmek
durumundayız. Dahası, bunu mücadelenin, günlük görevlerimizin içinde yapmak zorundayız.
Kadrolaşma ve yönetici olmayı öğrenmek yalnız şu
an belli görevleri olan yoldaşlarımız için geçerli ve
gerekli değildir. Tüm yoldaşlarımız, taraftarlarımız aynı
gereği ve sorumluluğu duymalıdırlar. Kadrolaşmayı yaygınlaştırmak, hayatın içinde doğal bir akışa kavuşturmak,
bu akışa ivme kazandırmak, insanlarımızın sahip olduğu
yetenekleri açığa çıkarmak ve her düzeyde yetkinleşip
uzmanlaşmak, ancak böyle bir şekillenme içinde sağlanabilir.
“Sorumluluk duygusu ve hareketi sahiplenmedeki
yüksek bilinç yetkilerle, konumlarla kıyaslanamaz ve
yer değiştiremez”; sahip olduğumuz yaklaşımın en özet
ifadesi budur.
“Sorumluluk verilmez, üstlenilir” anlayışı pratikteki
şekillenmemizin bir anlatımıdır. Sorumluluk bilinci ve
sahiplenme duygusu hareketimizde her türlü resmi konum
ve sıfatın, her türlü bürokratik işleyişin üzerinde bir
değer ve gelenektir.
“Sinan ve Sabo yoldaşlarımız resmi olarak MK’ya
atandıklarında bu onların o anki görevleri açısından
hiçbir değişiklik yaratmamıştır. Çünkü onlar daha o
konuma atanmalarının öncesinde sorumluluk ve sahiplenme duygularıyla zaten o işlevi yerine getirmeye başlamışlardı. MK’ya atanmaları yaptıklarının adını koymaktı
bir anlamda.”
Her insanımız bir yönetici sorumluluğu ve kavrayışı
içinde olmalıdır. Yapılamayan her iş, özel olarak onun
görevi değilse bile onu rahatsız etmeli, yapılması için
eleştiri-öneri-katılım, her biçimiyle müdahaleci olmalıdır.
Sorumsuzluklara ya da eksikliklere seyirci kalmak, gerçekte, o çok kullanılan deyişle “suç ortağı” olmaktır. İlla
bir sorumsuzluk yada eksiklik de olmayabilir ortada.
Faaliyetimizi geliştirmemek, buna kafa yormamak, dolayısıyla yeni işler, görevler yaratmamak da bir başka
zaaftır. Aslında “memur anlayışı” dediğimiz bu zaafın
olduğu yerden de gerçek yöneticiler çıkmaz.
İnsanlarımız, yalnız kendi görevini nasıl yerine getireceğine değil, bulunduğu birimin, giderek hareketin
tüm sorunlarına kafa yormalı, çözümler üretmeye çalışmalıdır. Hareket, bu demektir zaten. Örgütlülük, Parti,
budur.
Yalnız fiziki olarak binlerce insanın değil; binlerce
insanın, binlerce emeğin, binlerce önerinin, binlerce
cesaretin, özverinin biraraya gelmesidir hareket. Kişisel
kaygılar ve hesaplar olmadığı sürece, yapılan iş devrimi
ve Parti-Cephe'yi geliştirdiği sürece, kimsenin “insiyatif”,
“konum”, “yetkisizlik” vs. kaygısı olmamalıdır. Bu
59
Devrimci Sol / 26
ölçüler net olduğu sürece “ne derler?” kaygısı olmamalıdır.
Biliyoruz ki, yerinde saymak, esasında gelişen hayat
karşısında gerilemektir. Yoldaşlarımız partinin kadroları
olmayı, yöneticileri olmayı devrimci bir hırs ve tutkuyla
istemeli, kendilerini bir sorumlu olarak, yönetici olarak
yetiştirmeyi hedeflemelidirler.
Yani, gerektiğinde bir sıra neferi olarak görevler alıp
savaşmayı bilmeli, ama sorumluluk verildiğinde de onu
üstlenebilecek donanım ve hazırlıkta olmalıdır.
Sonuç olarak;
Bir savaş örgütünün yöneticileri aynı zamanda kitlelerin
düzene olan öfkesini devrime yönelten ayaklanmalar
örgütleyip yöneten komutanlardır. Yani hem yönetici,
hem savaşçı, hem komutandır. En temel görevi; yeni
yöneticiler, savaşcılar ve komutanlar yetiştirmektir.
Örgütü ve devrimi büyütecek olan budur. Bu görev, bir
alanda sorumlu olsun yada olmasın, Parti Cepheli olan
her insanımızın görevidir.
Gözümüzde dağ gibi büyüyen örgütlenme işinin ilk
adımı küçücük bir halkadır aslında.
En yakın çevremizden başlayıp, insanlarımızı iyi
tanıyarak, yeteneklerini açığa çıkararak ve eğiterek yetkinleştirebiliriz.
İnanç, coşku ve morali örgütleyeceğiz. Yöneticilerimiz
insanlara güvenecek ve insanlarımızın kendilerine güvenmelerini sağlayacak.
Örgütün sorumluluk ve iş vermesini beklemeden biz
iş talep edeceğiz. Yapılamayan ve yürümeyen her iş
bütün insanlarımızı sorumlular kadar ilgilendirmeli, kafa
yormalı, çözüm yolları aramalıyız. Olmayan ya da yürümeyen işler kişilerin işleri değil “bizim işimiz”dir, Parti
Cephe’nin işidir.
Parti Cephe, sadece sayısal olarak binlerce insanın
bir araya gelmesi değildir. Binlerce emeğin, binlerce
fedakarlığın, cesaretin, inancın, yeteneğin, bilginin birleştiği, manevi birliğin ve ideolojik birliğin adıdır.
Bizi güçlü ve yenilmez yapan bu kollektif gücümüz
ve irade birliğimizdir.
Bu gücü büyütmek kendiliğinden olmayacak, bu
gücü büyütmek yöneticilerimizin ellerindedir.
Yöneticilerimiz, önce kendilerinden başlayacaklar
eğitime. Yöneticilerimiz kendini eğitmeden başkalarını
eğitemez. Kitlelerin karşısında bilgi olarak bir adım
ilerde olmak bir süre idare eder. Sonra kendini tekrar ve
gerileme başlar.
Bütün yoldaşlarımız yönetici olmayı istemeli ve bu
istek yöneticilerimiz tarafından yaratılmalıdır.
Yönetici olmak istemeyenler görev ve sorumluluktan
kaçanlardır. Görev ve sorumluluktan kaçanlar halkını,
örgütünü ve yoldaşlarını sevmeyen ve fedakarlıktan
kaçınanlardır.
Yöneticilik bir etiket, bir ünvan değildir. Daha fazla
emekçilik, daha fazla fedakarlık demektir. Biz ünvana
ve yetkinin gücüne, havasına değil fedakarlığa ve emekçiliğe talip olmalıyız.
Yoldaşlarımızın örgüt işleyişindeki yerinin, sorumluluklarının ileri olması onun bir sıra neferi gibi emekçi
olmasının, savaşmasının önünde engel değildir.
Parti Okulları ve Halk Okulları
Kadro yetiştirmekle, kitleleri eğitmeyi birbirinden
ayrı ve birbirini engelleyici çalışmalar olarak görmemeliyiz.
Tersine kadro eğitimi ve kitle eğitimi aynı zaman kesiti
ve aynı faaliyet içinde hayata geçirmemiz gereken çalışmalardır. Bir yandan elimizdeki gelişmeye açık, görev,
sorumluluk üstlenebilecek insanlarımızı çok yönlü eğitirken, bir yandan da bu insanlarımızla kitlelere gitmek
durumundayız. Bu çalışma içinde kadro ya da kadro
adayı ile kitleler birbirinden etkilenerek, öğrenerek gelişirler. Yani Parti Okullarıyla Halk Okulları arasında
sürekli bir akış, sürekli bir öğrenme-öğretme ilişkisi olacaktır.
Okulun yeri örgütsel faaliyet yürüttüğümüz, mücadele
ettiğimiz alanın kendisidir. O alanda ilişkimiz olan veya
yeni ilişki kuracağımız her ev, her işyeri, her dernek
okuldur. Sendikalar, düzen partilerinin binaları okuldur.
Dağlar, kırlar, piknik alanları okuldur. Ve nihayet sokaklar
okuldur.
Kadro eğitimi açısından olduğu gibi, halkın eğitimi
açısından da, halktan insanlarla birlikte olduğumuz her
anı ve her yeri eğitim için değerlendirmek durumundayız.
Bir düğünden cenazeye, kahvehaneden cemevine kadar
kitlelerle birlikte olduğumuz tüm anları ve alanları, halkımızın geleneklerine gereken özeni göstermek koşuluyla
HER KOMUTAN BİR PARTİ
ÖRGÜTÜDÜR!
Parti-Cepheli Komutan Gerçekçidir,
Nesnelliğe Teslim Olmaz,
UZLAŞMAZLIK
KOMUTALIĞINTEMEL
KARAKTERİDİR!
Evet gerçekçi olmalıyız,
komutanlarımız gerçeği en saf haliyle
kavrayabilmeliler, ancak bunu
koşullara teslim olmak için değil
KOŞULLARI AŞMAK İÇİN
YAPMALILAR.
60
HER CEPHELİ YÖNETİCİ-KOMUTAN
OLMALIDIR:
ÖNDERLİK:
- Zeka
- Güvenilirlik
- Cesaret
- Kararlılık
- Disiplin
- Örgütlenme
- Emir-Komuta işi ve
- Lojistiktir.
HER KOMUTAN BUNLARI BİLİR
UYGULAYAN KAZANIR, UYGULAMAYAN KAYBEDER (Sun Tzu)
eğitim için değerlendirebiliriz.
Mao, liberalizmin biçimlerini sayarken, birinde bu
noktaya değinir: “Kitleler arasında olup da propaganda
ve ajitasyon yapmamak ya da kitle toplantılarında konuşmamak, kitleler içinde araştırma ve inceleme yapmamak;
tersine kitlelere karşı kayıtsız kalmak, kitlelerin dertleri
ile ilgilenmemek, bir komünist olduğunu unutarak komünist olmayan sıradan biri gibi davranmak. Bu, liberalizmin
yedinci biçimidir.”
Parti Okullarıyla Halk Okulları arasında sürekli bir
akış, sürekli bir öğrenme-öğretme ilişkisi olacaktır.
Parti ve halk okullarında eğitimin muhtevasının aynılaştırılması içine düşülebilecek ikinci yanlıştır.
Halk okullarındaki eğitim programlarımız, halkın
gerçeğine yönelik belli bir araştırma ve incelemenin,
emeğin ürünü olmalıdır. Halk okullarının eğitiminin
konusu, çok kısa bir ifadeyle onların gerçeğidir. İçinde
yaşadıkları düzenin ve halk iktidarının kavratılması bu
gerçeğin üzerine inşa edeceğimiz teorik sistematiktir.
Bu eğitim kendi tarihimizle, halkımızın tarihiyle ve
bizzat o çalışma alanının tarihiyle beslenip işlenen bir
eğitim olduğunda onları çok daha somut biçimde sarıp
sarmalayacak, sınıf mücadelesini kendi dünlerinde ve
bugünlerinde görmelerini sağlayacaktır.
Sonuç Olarak;
Devrimci bir örgütün eğitiminin bir ayağını kadro
eğitimi oluştururken diğer temel ayağı bu kadrolarla kitleleri eğitmektir. Kadro eğitimi ile kitlelerin eğitimi birbirinden kopuk ele alınamaz. Kadrolar bir yandan öğrenirken öğrendiklerini kitlelere öğretirler ve kitlelerden
öğrenirler.
Parti okulları ile halk okulları arasında sürekli öğrenme-öğretme ilişkisi vardır.
Okulların yeri, faaliyet yürüttüğümüz ve kadrolarımızın
olduğu her yerdir.
Halkımızın yaşadığı ev, işyeri, sendika, dernek, çarşı,
pazar... her yer ajitasyon propaganda yapacağımız yerlerdir.
Halkımız, cenazesine, düğününe, doğumuna geleni
unutmaz. Halkımızı geleneklerinde, törelerinde olan her
şeye saygıyla yaklaşıp bunları sahiplenmeli, buralarda
kitlelerle birlikte olmalıyız.
Kitle eğitiminde dil ve üslup, eğitim konuları en
hassas ve özenli olacağımız konulardır.
Halk okullarının eğitiminin konusu, içinde yaşadıkları
düzenin, neden sömürüldüklerinin ve kurtuluşun nasıl
olacağının kavratılmasıdır. Eğitimi kendi tarihimizle,
halkımızın tarihiyle birleştirebilmeliyiz.
Yönetici Yetiştiren Yöneticiler Olmak
İçin Kolektivizmi Hayata Geçirmeliyiz!
İktidar mücadelesinin olanaklarını ve araçlarını kadrolar
yaratır. Kadroyu yaratacak olansa ideolojik eğitim ve
kolektif pratiktir.
Kolektivizm; kelime anlamı olarak sözlükte “Üretim
vasıtalarının mahalli, milli veya dünya ölçüsünde ortaklaşa
kullanılmasını gaye edinen iktisadi sistem” olarak tanımlanıyor. Yani sosyalist üretim biçimidir.
Kolektif işleyiş ve kolektif örgütlenme olmadan kadro
yaratılamaz. Yani kadrolaşma için; kolektif bir organlaşmaya, kolektif iş üreten mekanizmalara ihtiyaç vardır.
Bireyci çalışma tarzı apolitikleşmeye; dolayısıyla da
örgütsüzlüğe neden
olur. Örgüt yaratmak, örgütü büyütmek için kadrolaşma
faaliyeti sürekli olmak
zorundadır. Kadroları eğitecek olansa kolektif işlerliktir.
Kolektif mekanizmalar
içinde halkı örgütler; halkı kadrolaştırırız. Bir devrimin
sürekliliği halkla kurduğu bağ ölçüsündedir.
Kolektif çalışmanın temel aracı komitelerdir.
Örgütlenecek her faaliyetin ilk adımı komite kurmak
olmalıdır. Komite kurmak da yeterli değildir. Komite
işletilmelidir.
Komite sadece bir iş paylaşımı değildir. Birlikte çalışmak, birlikte değerlendirme yapmak; birlikte politika
üretmektir.
Komiteler kadroların kolektivizmi öğrendikleri; kendilerini geliştirdikleri, eğittikleri okullardır.
Okulumuz, pratiğimizdir. Her komite faaliyeti, her
kolektif mekanizma kısacası örgütlü çalışmanın her
aşaması birer kadro okuludur.
Komiteler kadrolara örgüt yaratmayı; örgütü büyütmeyi
ve “beyinleri örgütlü” yeni insanlar yaratmayı öğretirler.
Bu anlamda her kadro bir “örgüt”tür; her kadro yeni bir
kadronun yaratıcısı ve okuludur.
Örgütü Geliştirmek; Kolektivizmin
Devrimci Sol / 26
61
Kurumlarını Geliştirmektir
Sınıf mücadelesinin değişmez kuralı şudur: Herhangi
bir alandaki insanların gelişmesi ve deneyim kazanması
için kolektivizm zorunludur. Her yöneticinin görevi kolektivizmin ete kemiğe büründüğü bir mekanizmayı yaratmaktır.
Yönetici halktan ve diğer örgütlü insanlardan kopamaz.
Komiteleri örgütlemeyerek ya da çalıştırmayarak, kendisini ve yoldaşlarını öğrenmeye kapatıyor; örgütün hayat
damarlarını kapatıyor demektir.
Niyeti ne olursa olsun komite çalıştırmayan yönetici
örgütsüzlüğü ve bireyciliği yayıyor demektir.
Dayı “İçimizden veya dışımızdan, nereden ve nasıl,
hangi görünüm altında gelirse gelsin örgütü işletmeyen;
kendini dayatan, savaşı gerileten, engelleyen, insanlarımızı;
insanların tecrübe birikiminden yoksun olmaları, yeterli
siyasi eğitimden geçmemiş olmaları vb konulardaki yetersizlikleri, ancak kolektif örgütlenme içinde aşılabilir.
Kollektif örgütlenmeye gidilmediği sürece, insanları daha
yakından tanımak, yetenek ve kapasitelerini gözleyebilmek,
eksiklerini tespit ederek gidermek mümkün değildir.
Moral bozukluğuna sürükleyen; birliğimizi zayıflatan ve
parçalayan herkes, her şey, düşman cephesinden sayılmalıdır” diyor.
Kolektivizmi hayata geçirmeyen yönetici de eksikliğini
bu çerçevede ele almalı; komite örgütlememeyi, bizi
gerileten ve düşmana hizmet eden bir tarz olarak görmelidir.
Hiç kimse bir örgütün hayat damarlarını; halkla
kurduğu bağları kesemez.
Halkı kadrolaştırmak ve savaşın devamlılığını sağlamak
gibi hayati bir görevi yok sayamaz.
Yöneticiler Yeni Yönetici Yetiştirmek İçin
Komiteleri İşletmelidir Çünkü;
Komiteler Yönetici Yetiştiren Okullardır
Komite çalışması insanları tanımanın en önemli araçlarındandır. Tek tek insanlar üzerinden yapılan bireysel
çalışma günübirlik ve sınırlı gözlemler sunar.
Kolektif mekanizmanın çok yönlülüğü ve pratiğin
zenginliğini kavrayışı yoktur, bireysel çalışmanın. Ne
kadar çok çaba ve emek harcanırsa harcansın bireysel
emeğin, kolektif emek karşısında her zaman sınırları ve
kısıtlılığı olacaktır. Bu kısıtlılık insan tanımayı; olumlu
ve olumsuz yanlarını tam olarak görememeyi sağlar. Yani
bireysel çalışma “subjektif”tir. Kolektif çalışma ise,
“objektif gerçeğe” en yakın olan çalışma tarzıdır. Objektif
gerçeği yakalamak; kadro adayının olumsuzluklarını eğitimle dönüştürmek, olumluluklarını ise büyütmek için
önemlidir.
Kadrolaşmanın en özlü tanımı “eğitimin sürekliliği”dir,
Komutan, karamsarlıktan, yeterlilik
duygusundan, zafer sarhoşluğundan kendisini ve birliğini uzak tutar.
- Komutan savaşın kaderini belirler.
- Komutan bilimsel düşünmelidir.
- Komutan ve kendini iyi tanımalıdır
- Komutan analiz yapabilme derinlemesine
düşünme
yanını
güçlendirmeledir.
- Komutan kendi eğitimini ve birliğinin
eğitimini aksatmalıdır.
- Komutan birliği içinde kollektivizmi
çalıştırmalıdır.
- Komutan birliğin moral ve motivasyonu yüksek tutmalıdır.
- Komutan aklını ve cesaretini birleştirmelidir.
- Komutan inisiyatifli esnek ve
proğramlı olmalıdır.
- Komutan doğru zamanda doğru
kararı almalıdır.
- Komutan uzlaşmazdır
- Komutan ilkeli ve kurallı bir şekilde
savaşı yönetmelidir
- Komutan düşmanı küçümsemeli
nede abartmalıdır
- Komutan elindeki silahla savaşmasını
başarandır
- Komutan birliğin lojistlik ihtiyacını
karşılamalıdır.
- Komutan halkın örgütlüyendir
- Komutan bir eylemin planlamasından uygulanmasına kadara yoğun emek
verendir .
- Komutan gerilla birliğinin disiplini
sağlayandır
- Komutan araziyi avcunun içi gibi
bilmelidir.
62
HER CEPHELİ YÖNETİCİKOMUTAN OLMALIDIR:
Her savaşçı bir komutan,
Her komutan bir örgüt olmalıdır.
Çünkü; BEN ÖRGÜTÜM DİYEN
KOMUTANLAR; stratejik hedefe kilitlenir ve sürecimizin ihtiyacı olan politikaları hayata geçirir.
eğitimde neyi hedefleyeceğimizi bize kollektivizm öğretir.
Kolektivizm bilimsel yöntemdir; bilimsel yöntemle
sonuç almaktır.
Gerçeklerden kopmadan çelişkileri doğru bir tarzda
ele almamızı ve devrim yararına çözebilmemizi sağlar.
Bireysel ilişki tarzındaki subjektivizm duyguları, tek
yanlılığı, kişiselleştirmeleri öne çıkarıyorsa kolektif ilişki
tarzı da toplumsallığı içerir. Politik olan, devrimci olan
kolektif ilişkilerdir.
Kişisel ölçülerin, apolitikliğin ve duygusal değerlendirmelerin olduğu ilişki tarzı örgütü ve yoldaşlık ilişkilerini
çürütür.
Bir örgütün her türlü burjuva ideolojisine karşı en
önemli sigortası kolektivizmdir.
Kolektivizm ve komiteler yoksa kadrolaşma da hemen
hemen yoktur.
Bu gerçeği yılların tecrübesiyle biliyoruz. Tarihimiz
bir kez daha bize öğretiyor: “İnsanların tecrübe birikiminden yoksun olmaları, yeterli siyasi eğitimden geçmemiş
olmaları vb. konulardaki yetersizlikleri, ancak kolektif
örgütlenme içinde aşılabilir. Kolektif örgütlenmeye gidilmediği sürece, insanları daha yakından tanımak, yetenek
ve kapasitelerini gözleyebilmek, eksiklerini tespit ederek
gidermek mümkün değildir.” (Yolun Neresindeyiz)
Siyasi eğitim eksikleri, tecrübe birikiminden yoksunluklar bir komite içinde
aşılabilir. Çünkü “kolektivizm bilgiyi paylaşmaktır.”
Ve bu bilginin ortaya çıkardığı gücün birleşimidir.
Kolektivizmin ortaya çıkardığı gücün önünde hiçbir
kuvvet duramaz. Gelişmeleri, düşünceleri, bakış açılarımızı,
edindiğimiz tüm birikimi, önerileri birleştirmektir.
Kadro adaylarının bilginin gücüyle donanacakları;
yeri geldiğinde onları hatalardan ve yanlış pratiğin
içinden çekip çıkacak, onları sarıp sarmalayacak olan
kollardır, kolektif yapılar.
Kolektif mekanizmalar yaratılmadan halk kitlelerinin
mücadeleye katılımları sağlanamaz. Bu mekanizmalar
halkın yaratıcı ve üretken yanlarını açığa çıkaracak,
onların söz ve karar hakkını ortaya koyabilecekleri yerlerdir.
Komiteler “örgütleme” olduğu kadar aynı zamanda
da birer “değerlendirme” mekanizmalarıdır.
Halkı faaliyetlerin örgütlenmesine ve değerlendirilmesine
katmayan; öneri, eleştiri ve değerlendirme almayan, alsa
bile buna pratikte değer vermeyen bir pratik işleyişin yani
kolektivizmin olmadığı örgütsel işleyişler edilgenlik ve
duyarsızlaşma yaratır. Duyarsızlaşma, kayıtsızlık apolitikleşmeyi ve örgütsüzlüğü büyütür.
Dolayısıyla şekilsiz bir kitle ortaya çıkar ki; bu da
insan kaybı anlamına gelir.
Canlı, dinamik bir örgüt; taraftarlarımızdan kitle ilişkilerine kadar herkesi içine çeken bir kolektivizm yaratılabilmişse mümkündür.
Tersi ölü, en azından bürokratik, gelişmeye kapalı
bir yapı olur. Yöneticilerimiz kolektivizmin gerekliliğini
kafalarında netleştirmeli, bunu günlük ilişkilere taşımalıdırlar.
Kadrolar, sempatizanlar, kitle ilişkileri vb. çeşitli
düzeylerde konuların tartışılacağı, önerilerin getirileceği,
eleştiri-özeleştirilerin yapılacağı mekanizmalarımız olmalıdır. Bu mekanizmalar herkese tek tek “şu konuda ne
düşünüyorsun” sorusu sorulmadan herkesi pek çok
konuda düşünmeye zorlayıcı ve öneriler getirme göreviyle
donatan, devrimci bir ortamı yaratmalıdır.
Sorumluluk duygusu ve sahiplenme bu ortamda gelişebilir ancak.
“Gerçekten de, Che Guevara adamlarına kolektif
bir görev verme yoluyla, disiplini korumaya ve onların
sorumluluk hislerini canlı tutmaya büyük önem veriyordu. Bütün devrimciler gibi Che Guevara da yapıcı
ve örgütleyici bir karaktere sahipti” (Debray, Che’nin
Gerillası, sayfa 123)
Yönetici Baktığı Yerde Komite Görendir
Devrimci yöneticinin bulunduğu yerde örgütlülük, komiteleşme vardır.
Kolektivizmin olmadığı yerde eğitim de olmaz.
Yapılan eğitim çalışması ise kendini tekrara dönüşür.
Çünkü yöneticinin kitleyle bir bağı yoktur. Bağı olmayanlar
sadece soyut ve kitabi bilgileri aktarırlar. Hayatla bağları
yoktur onların.
Ki bu da eğitim değil, sıradan bir aktarımcılıktır.
Kolektivizm sosyalist düzendir; yeni insandır. Kolektivizmi
öğretmeyen yönetici düzeni öğretiyor demektir.
Kolektivizm İdeolojik
Mücadelenin Zeminidir
Yanlışlara, çarpıklıklara karşı barikatımızdır...
Kolektif bir işleyiş yoksa insanların yetersizliklerini
zamanında göremeyiz.
Çeşitli görevler üstlenen deneyimsiz insanlarımızın
aldıkları işleri yerine getirememesi; kolektivizmin desteğinden yoksun olarak moralsizleşmelerine sebep ola-
Devrimci Sol / 26
bilir.
Kolektif yapılar içindeki canlı akış, eleştiriözeleştiri mekanizmasının sağladığı bilgi aktarımı
ve denetim devrimcileri çok daha güçlü kılacaktır.
İnsanların kendisini hareketin bir parçası
olarak görmelerini sağlayacak olan kolektivizmdir. Kolektivizm bir örgüt gerçeğinde
“ben”i “biz” yapan harçtır.
İnsanlar bu anlayış içinde örgütle bütünleşirler.
Bireycilik kapitalizme, kolektivizm sosyalizme
aittir. Bu nedenle bireyciliği dayatanlar esas
olarak devrimin saflarında kapitalizmin ideolojisini yaşatmış olurlar. Kolektivizmin küçümsenmesi, bir ihtiyaç ve zorunluluk olarak ele
alınmaması devrime ve devrimciliğe aykırıdır.
“Kolektif işleyiş insanlarımıza eksiklerini,
zaaflarını aşma fırsatı verir.
Kolektif işleyiş, karşılıklı denetim, eleştiriözeleştirinin altını dolduracak kolektif değerlendirmeler olmadığında herkes aldığı eleştirilerle
ve eksikleriyle baş başa bırakılmış olur. Eleştiri
de işlevini kaybeder.
Ünlü Sovyet eğitimbilimcisi Makarenko’nun
bir sözü vardır:
‘Kusurlu olan insan değil, aralarındaki ilişkilerdir.’
Herhangi bir alandaki, birimdeki insanlarımız
arasındaki ilişkilere doğru bir yön verecek
zemin ise kolektif bir işleyişten başka bir şey
değildir.
Makarenko’nun sözünü şöyle devam ettirebiliriz: “İnsanların aralarındaki ilişkilerin
doğru kurulmasını istiyorsanız, kolektif bir
hayat örgütleyin” (Devrimci Sol, sayı 19)
Ayrıca kolektif tartışma ve üretimin olmadığı
yerlerde ideolojik belirsizlik doğar. Bireycilik
kolektivizmin yerini aldığında örgütsel ilkeler,
kurallar, değerler, tarihsel birim ve deneyimler
bir yana bırakılır. Geriye küçük burjuvazinin
başına buyruk, ben bilirimci, programsız, plansız,
sonuç almayan tarzı ortaya çıkar.
Biz kolektivizmi büyüttükçe insanlarımızı
da, örgütü de büyütmüş oluruz.
Sıfırdan başlamış da olsa kitlelere sabır ve
emek veren; kendi yetersizliklerini kitlelerin
yaratıcılığıyla telafi eden her insanımız, bulunduğu yerde bir örgüt yaratır. Kolektivizm bir
yöneticinin üstün vasfı değildir. Yöneticiliğin
temel özelliklerindendir.
Kolektivizmi doğal bir ihtiyaç haline getiren
herkes hem kendisini hem de yeni yöneticileri
örgütleyecektir.
63
Her Cepheli Komutan Olmalıdır!
Çünkü; halkı örgütleyecek, bilinçlendirecek ve
savaştıracak olan komutanlardır. Halkın sahip olduğu
her araç savaşta bir silahtır. Ihtiyacımız olan her şey
halktadır.
Her Cepheli Komutan Olmalıdır!
Çünkü; Düşman saldırıları kaşısında, sürecin
ihtiyacına cevap veren politikalar üretmek, saldırılar
karşısında taktikler geliştirmek komutanın görevidir.
Her Cepheli komutan olmalıdır!
Çünkü; halkı savaştırmanın koşullarını, araçlarını
yaratacak olan komutanlardır.
Her Cepheli komutan olmalıdır!
Çünkü; Halkın, savaşın içinde olan komutanlardır;
yeni savaşçılar, komutanlar yetiştirecek olan öncü
ve önder komutanlardır.
Her Cepheli komutan olmalıdır!
Çünkü; komutanlarımız ilkler ve yeni gelenekler
yaratma iddiasıyla savaşan, savaştıranlardır.
Her Cepheli komutan olmalıdır!
Çünkü; bir eylemi planlamak, yapılabilir hale
getirmek, örgütlemek, yaptırmak komutanların görevidir.
Her Cepheli komutan olmalıdır!
Çünkü; halkı politikleştirmek komutanın görevidir.
Halk politikleştiği zaman herkes bir askerdir.
Her Cepheli komutan olmalıdır!
Çünkü; Örgütlenen halkı savaşa göre mevzilendirmek komutanın görevidir. HERKES YAPABILDIĞI KADAR AMA BIZIM DOĞRULARIMIZLA
YAPACAK.
Her Cepheli komutan olmalıdır!
Çünkü; bizi stratejik hedefimize ulaştıracak olan
yönetici komutanlarımızdır.
Her Cepheli komutan olmalıdır!
Çünkü; savaşımızı Anadolu’nun bütün dağlarına
ve şehirlerine yaymak ve süreklileştirmek için savaşımızın öncü ve önder komutanlara ihtiyacı vardır.
64
Başladı işe
Bitirdi işi...
Başlarken avaz avaz bağırmadı.
Bitirdi ve :
- Gelin seyredin, diye dört yanı çağırmadı..
O milyonların milyonda biridir.
O bir sıra neferidir.
Damarlarındaki bilmem hangi soyun kanı değil..
O bir yarış hayvanı değil.
Yüzü herkesin yüzüne benzer.
Su içer ağzıyla ayaklarıyla gezer…
Onun için; başlıyan, biten, başlıyan iş var,
sorgu soruş yok..
Gidiş var.
Duruş yok..
O milyonların milyonda biridir.
O bir sıra neferidir..
65
Devrimci Sol / 26
BİR KADRONUN
İDEOLOJİK GÜÇLENME
ARAÇLARI NELERDİR?
1-Sürekli, Düzenli ve
Sistematik Olarak Okumak
araçlarımızdan biri olan okumamızı hiçbir şey engellememelidir. İş yoğunluğunun, günübirlik koşturmacanın
içinde mutlaka ama mutlaka okumak için belirlenmiş
bir zaman koymalı ve buna mutlaka uymalıyız. Bir
kadroda nitelik sıçraması sağlayacak olan şey, ideolojik
güçlenmedir.
Okumak bizim zamanımızı çalan bir uğraş değil, tam
tersine günlük koşturmaca içinde doğru düşünme, beynimizi sürekli geliştirme, coşkumuzu, moralimizi ve
umudumuzu büyütme olanağı sağlayan bir olanaktır.
Yüz bin kişi başlayıp otuz bin kişi ile biten Uzun Yürüyüş'te bile eğitimde ısrar ediyor Mao. Arka arkaya
sıraya diziyor grupları önde yürüyenin sırt çantasına
kitabı koyuyor, arkadaki okuyor. Böylece hem ülkeyi
boydan boya yürüyorlar, hem de okuyorlar. Yoksa yüz
bin kişi ile başlayıp yetmiş bin ölü vererek bir ölüm
kalım savaşını tamamlamayı, hangi aklı başında, ruhu
dingin insan kaldırabilir. Bu kadar ölümün, siyasi ideolojik
anlamını kavratmak zorundadır. Ancak savaşçılarını ideolojik olarak güçlendirerek, 70 bin ölüye rağmen sürdürebiliyor ve zaferle taçlandırıyor Uzun Yürüyüş'ü Mao.
Okuyarak, ideolojik olarak daha güçlü olacağız. İdeolojik
olarak güçlenmek kendi gücümüzün sınırlarını aşmamızı
sağlar.
Okumak bilinç kazanmanın ön koşuludur. Okumadan
bilgi edinemez, bilinç sahibi olamayız. Bu nedenle
okumak; ancak her gün, düzenli, sistematik olarak ve
belli bir hedef doğrultusunda, bir program ile okumak
ideolojimizi güçlendirme araçlarından biridir. Bunun
için önümüze bir program ve hedefler koyarak okumayı
sistemleştirmeliyiz. Mesela günlük en az 10 sayfa kitap
okumalıyız.
Ne okuyacağımızı ihtiyacımıza göre belirlemeliyiz.
Hangi konuda kendimizi eksik hissediyorsak veya güçlendirmemiz gerektiğini düşünüyorsak o doğrultuda,
güçsüz yanlarımızı güçlendirmeyi, halk ve vatan sevgimizi
büyütmeyi, savaş ve savaşan insan gerçekliğini öğrenmeyi,
yaratıcılığımızı büyütmeyi, deney ve tecrübemizi geliştirmeyi, insanı ve hayatı daha iyi tanımayı ve umudumuzu,
coşkumuzu arttırmayı, moral kazanmayı hedeflemeliyiz.
Okuduklarımız, bir kadro olarak savaşımızın ihtiyaçlarına cevap olabilmemizi sağlamalıdır. Görevlerimizde
daha verimli olmamızı sağlamalıdır okuduklarımız. Daha
büyük sorumluluklar üstlenmemizi sağlamalıdır.
Okumayan bir devrimci, devrimciliğini koruyamaz,
devrimciliğini büyütemez. Emperyalizmin ideolojik saldırılarına karşı da kendini savunmasız kılar. Emperyalizm,
2-Teori ve pratik;
sürekli ve sistemli bir şekilde beyinleri bombardımana
Teorik olarak kendimizi geliştirmek zorunludur fakat
tutmaktadır. Devrimcilerin bu bomyetmez, teorik olarak öğrendiklebardımandan yara almamasının
rimizi uygulayarak bu süreci tayolu, ideolojik netliğin ve ideoOkumak bizim zamanımızı mamlamak durumundayız. Pratik
lojik bağımsızlığın kazanılmaolarak denenmemiş hiçbir bilgi,
çalan bir uğraş değil, tam
sıdır. Bu da sürekli ve düzenli
bilgi değildir diyor ustalarımız.
tersine günlük koşturmaca
okumakla mümkün olur. Düşman
Bu nedenle teorik olarak öğrenkarşısında en büyük silahımız
içinde doğru düşünme,
diklerimizi hayata uygulayacak,
teslim alınamayan beyinlerimizburadan edindiğimiz deneyimleri
beynimizi sürekli geliştirme,
dir. Ki ancak ideolojik olarak
teoriye aktaracak, sürekli olarak
coşkumuzu, moralimizi ve
güçlendikçe beyinlerimizi birer
pratikle teoriyi besleyecek, teori
umudumuzu büyütme olanağı ile de pratiğe yön vererek ideosilaha dönüştürebiliriz.
İdeolojik olarak güçlenme
sağlayan bir olanaktır.
lojimizi yenilmez kılacağız.
66
Bir devrimcinin kendini yeniden kalıba
dökmesi, kendini eğitmesi için tek yoldur.
VAZGEÇİLMEZ BİR YOLDUR,
ZORUNLU BİR YOLDUR, BAŞKA
YOL YOKTUR.
Doğru bilgi pratikle kanıtlanmış, bilimsel bilgidir.
Doğru bilginin en önemli özelliği, pratikte uygulanması
ve pratiğe yön vererek pratiği geliştirmesidir. Gerek 47
yıllık devrimci savaş pratiğimizden, gerekse de dünya
devrimleri ve devrimci savaşları pratiğinden edindiğimiz
deneyimler, bilgi-birikimlerimiz, hareketimizi sürekli
gelişen, emperyalizmin ve oligarşinin her türlü saldırısı
karşısında güçlü kılan, dünyanın Türkiye’sinde devrim
yapma iddiasından bir milim bile sapmayan bir Marksist-Leninist örgüt olmasını sağlamıştır.
Yakın ve uzun vadeli hedeflerimize ulaşmamız, kadrolarımızın ideolojik olarak güçlenmesine, stratejik hedefimize göre savaşmalarına ve mücadelenin sıcak pratiği
içerisinde her gün kendini yenileyen, savaşımızın önünü
açan birer sıra neferi olmalarına bağlıdır. Her bir kadro,
savaşı, savaşın içerisinde, savaşarak öğrenecektir. Savaşımızda daha az hata yapmak, düşmanlarımızın devrim
korkusunu büyütmek için her bir kadro tek başına örgüt
gibi hareket edecektir. Bunun için teorik olarak kendimizi
geliştirecek, Marksizm-Leninizmin evrensel doğrularını
öğrenerek, bilimsel düşünerek hareket edeceğiz. Doğrularımız, pratikte kanıtlanmış doğrulardır. Öğrendiklerimizi
pratiğimize uygulayarak çıkan sonuçları en sade haliyle
değerlendirecek, çıkardığımız derslerle teoriyi besleyecek
ve teorimiz; daha güçlü adımlarla pratiğimize yön verecektir.
Küçük burjuvazinin zaaf ve alışkanlıklar olarak
bizlerde bıraktığı tahribatlar nedeniyle en zor olan, öğrendiklerimizi hayata uygulamaktır. Hayalinde devrimi
gören bir kadro, öğrendiği her bilginin pratiğine yön vereceğini ve onu güçlendireceğini de görür. O zaman öğrendiklerimizi uygulamak zor olmayacaktır. Çünkü bir
kadro bilir ki kendi pratiğinde aldığı her sonuç, bizi
devrime bir adım daha yaklaştıracaktır. Ve sonuç almanın
yolu öğrendiklerini pratiğe uygulamaktır. Kadro, kendi
gelişiminin savaşımızın gelişimi olduğunu bilmelidir.
Ve gelişiminin öğrendiklerini hayata geçirmekle olacağını
görmelidir.
Biz Marksizmi Leninizmi teorik lafazanlık yapmak
için değil devrim yapmak için öğreniyoruz. Yaşamımızda
ve pratiğimizde uygulamadığımız bilgi, beynimizde
sadece yük olarak kalır. Ama biz devrim yapmak istiyoruz,
devrim yapmak için öğreniyoruz. Bu nedenle öğrendiğimiz
her bilgi, bizim yaşamımızı ve pratiğimizi şekillendirmeli,
geliştirmelidir.
Öğrendiklerimiz, deneyimlerimizden çıkardığımız
sonuçlar pratiğimize yön vermelidir. Yaşadıklarımız
sadece anı olarak kalıyorsa, deneyimlerimizden dersler
çıkartmıyorsak, yaşananlar ya da teorik olarak edindiğimiz
bilgiler bir anlam ifade etmez.
Kadronun kendi eğitimi açısından, öğrendiği bilgiler,
düşünceleri, savundukları yaşamı ve pratiğiyle uyumlu
değilse, teorik bilgiyi kendi pratiğine uygulamıyorsa altı
boştur. Ve tüm bu teorik bilgiler sadece kuru bilgi olarak
kalır. Burjuva aydınları da çok şeyi teorik olarak bilir.
Ama devrimciyi ondan ayıran en temel özellik, öğrendiği
bilgileri hayatla buluşturmasıdır. Bilgi ile gerçeği buluşturmak büyük bir gücü açığa çıkarır; İNANCI! Teori ve
pratiği bir bütün olarak ele almak inancımızı büyütür.
3-Eleştiri-Özeleştiri;
Eleştiri özeleştiri, hatalarımızı, yanlışlarımızı, zaaflarımızı ortaya çıkarır ve bunlarla hesaplaşmamızı sağlar.
Kendimizle, hata ve zaaflarımızla hesaplaşmak ideolojimizi
güçlendirme araçlarımızdandır.
Bir kadro eleştiri-özeleştiriyi içselleştirmeli, yaşamının
bir parçası haline getirmelidir. Eleştiri özeleştiri eşsiz
bir yöntemdir. Gerçeği savunur. Hataları düzeltir. Birbirimizi düşman karşısında nasıl savunacağımızı, sahipleneceğimizi öğretir.
Bir devrimcinin kendini yeniden kalıba dökmesi,
kendini eğitmesi için tek yoldur. VAZGEÇİLMEZ BİR
YOLDUR, ZORUNLU BİR YOLDUR, BAŞKA YOL
YOKTUR.
Eleştiri-Özeleştiri Nedir?
Eleştiri-özeleştirinin olmadığı ya da işlemediği bir
devrimci yaşam düşünülemez. Örgütlü yaşamda ya da
ilişkilerde ortaya çıkan olumsuzluklar, ilkesizlikler, disiplinsizlikler tek başına genel bir eğitim açısıyla ele alınamaz. Eleştiri-özeleştiri günlük yaşamımızın bir parçası
olmak durumundadır.
Ancak, eleştiri-özeleştirinin devrimci yaşamımızda
doğru bir tarzda ele alınması, yerinde, zamanında kullanılması yoldaşlarımızın ve örgütlü yaşamımızın devrimden
yana gelişimine hizmet etmesi oldukça önemlidir.
Eleştiri-özeleştiri, her insanımızın gelişiminde, büyümesinde, olgunlaşmasında önemli bir araçtır.
Ancak hala eleştiri-özeleştiri konusunda aşılamamış
genel bir yanlış anlayış söz konusudur. Eleştiri-özeleştiri
yoldaşlarımıza zor gelmekte, küçük-burjuva gurur ya da
bu ideolojiden güç alan savunma mekanizması devrimcinin
karşısına ciddi bir engel olarak çıkmaktadır. Bu anlayış
aşılamadığı sürece olumsuzlukları, zaafları atmak ve gelişmek güçleşmektedir.
67
Devrimci Sol / 26
Tartışmayan, eleştirmeyen herkesle uyumlu görünen
bir insan; ne kendi iç dünyasına, ne de faaliyet alanında
ortaya çıkan sorunların çözümüne kafa yormayan, yalnızca
seyreden bir anlayış kaçınılmaz olarak içten içe çürümenin
zeminine kayacaktır. Devrimci ise her an, yaptığı her
işte hesap veren, hesap soran olma bilinciyle hareket etmelidir.
Parti-Cephe ailesi içerisinde yer alan her insanımız,
konumu, düzeyi, kararlılığı ne olursa olsun; ister geri,
ister ileri her davranışı, her alışkanlığı, her duygu ve düşüncesi; bununla birlikte bir bütün olarak yaşamı direk
Parti-Cephe’yi bağlar. Kimse ayrıcalıklı değil, dokunulmaz
da değildir. Kişi düzeyinde ya da yaşamın bütününde
ortaya çıkan olumsuzlukları zaafları ortadan kaldırma
çabasını tüm insanlarımıza taşımalı ve eğitime dönüştürmeliyiz.
“Düzenli olarak yüzümüzü yıkamazsak kirleniriz.
Etrafı düzenli olarak süpürüp silmezsek tozlanır. Eleştiri-özeleştiriyi de böyle ele almalıyız. Yani eleştiriözeleştiri temizliktir aslında. Aynı şekilde yoldaşlarımızın
kafaları da böyledir.
Onlar da süpürülmeli temizlenmelidir...” Mao.
Bir kadro her türlü zaafa, hataya, yanlışa ilkesizliğe,
kuralsızlığa karşı tavizsiz olmalıdır. Unutmayalım ki
BAŞKALARINI YENEN GALİP, KENDİNİ YENEN
KAHRAMANDIR. Ve SADECE KENDİNİ DEĞİŞTİRENLER, DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLİRLER.
Her bir kadro, kendini yenen bir kahraman olmalı,
kendini değiştirerek dünyayı değiştirme iddiasını büyütmelidir. İlişkilerimizin harcında güven ve sevgi bulunur.
Bu güven ve sevgi olmadan doğru tarzda bir eleştri-özeleştiri mümkün değildir. Bu güvenin, sevgi ve samimiyetin
göstergesi ise eleştirilerin ve düşüncelerin paylaşılmasıdır.
Aksi takdirde ilişkiler yapmacık bir hal alır. Bu ise,
kadroyu ve faaliyetlerini, birlikte çalışma yürüttüğü insanları geriletir.
Özeleştiride cüretli olmalıyız. Cüretle zaafın, hatanın,
yanlışın üzerine gitmeliyiz. Bu konuda gösterilecek bir
tereddüt, çekimserlik, ideolojik olarak geriliklere, zaaflara
ve yanlışlara teslim olmaya yol açar. Bir kadro, zaaflar,
yanlışlar, hatalar, alışkanlıklar karşısında aciz ve güçsüz
olamaz, onlara boyun eğemez.
Her şeyin temeli sınıfsaldır. Eksikler, yanlışlar, olumluluklar ve olumsuzluklar da sınıfsal bir temele, ideolojik
bir zemine dayanmaktadır. Biz asıl olarak bunu görmeliyiz.
Bunu görürsek eleştirilen yanlarımızın kime neye hizmet
ettiğini de görürüz.
Sadece kendini değiştirenler dünyayı değiştirebilir.
Kendini değiştiremeyenler dünyayı da değiştiremez.
Önce kendimizi değiştirmekten başlayacağız. Kendimizi
değiştirerek dünyayı da değiştireceğiz. Onun için gerçek
bir özeleştiri, geleceği kurma iddiasıdır diyebiliriz.
Eleştiri özeleştiri gerçeği ortaya çıkarmak ve akılcı
çözümler bulmaktır. Eleştirinin amacı, ideolojik düzeyi
yükseltmek, yani bilinç düzeyini yükseltmek olmalıdır.
Eleştirinin amacı, doğru siyasi çizgiyi benimsetmek benimsemek olmalıdır. Eleştirinin amacı, çalışmadaki eksiklerin üstesinden gelmek için güç vermek olmalıdır.
Bilimsel düşünmeden, işin içine duygularımızı katarak,
tepkiyle, kızarak, azarlayarak ifade edilen karşımızdakini
ikna etmeyen ayaküstü ve yeterince düşünülmeden gelişigüzel yapılan eleştiriler sonuç getirmez sorun çözmez.
Eleştiri özeleştiri yapmazsak ideolojik gıdamızı
almayı aksatıyoruz demektir. Bunların olmadığı ortamlarda
sorunlar çözülmez. İdeolojik eğitim olmadığı zaman kafamız doğru çalışmaz. İdeolojik eğitim devam etmezse
geriye dönüşler yaşanabilir. Hataları düzeltmenin tek
yolu sabırla öğrenmek, kendi kendini eğitmek, ikna
olmak, değişime açık olmaktır, değişime inanmaktır.
“....Gerçekçi ve acımasız eleştiri, devrimcinin gelişmesine yardımcı olur. Bu şeref verici bir etkidir. Yalnızca
kendini beğenmiş ve mahdut insanlar buna katlanamazlar.
Kaygılarımızı ve korkularımızı paylaşalım, nerede başarısız
olduğumuzu birbirimize anlatalım...Sizden, bana, eserimdeki eksiklikleri düzeltmek isteyen ve bunu başarabilecek bir savaşçı olarak davranmanızı istiyorum. Eleştiri
benim cesaretimi kırmayacaktır. Hayır bu bana güçlüklerimi yenmeme yardım edecek dostlar arasında olduğumu
kanıtlayacaktır....
Kolektiften ayrılan, kendisini bir tür süper dahi ya
da keşfedilmemiş yetenek olarak gören bir adama ancak
acınabilir. Kolektif, bir adamı her zaman yükseltecek,
onu ayaklarının üzerine sağlam bir şekilde yerleştirecektir.”
Ostrovski.
4- Politika Üretmek;
Hayatın her alanına ilişkin politika üretmek, düşmanın
Parti-Cephe ailesi içerisinde yer alan
her insanımız, konumu, düzeyi, kararlılığı
ne olursa olsun; ister geri, ister ileri her
davranışı, her alışkanlığı, her duygu ve
düşüncesi; bununla birlikte bir bütün
olarak yaşamı direk Parti-Cephe’yi bağlar.
Kimse ayrıcalıklı değil, dokunulmaz da
değildir. Kişi düzeyinde ya da yaşamın
bütününde ortaya çıkan olumsuzlukları
zaafları ortadan kaldırma çabasını tüm
insanlarımıza taşımalı ve eğitime dönüştürmeliyiz.
68
Bir kadro kurmay gibi düşünmelidir.
Her bir kadromuz savaşımızın kurmayı
olma misyonuyla hareket etmelidir.
Kurmaylık, savaşı sevk ve idare etmektir.
Savaşı sevk ve idare eden bir kurmay, asla
politikasız kalmaz. Hemen her duruma
ilişkin bir politikası vardır. Bir kadronun
da faaliyet yürüttüğü alanda, gerek alanın
gelişimine ilişkin gerekse de yaşanan
sorunlar engeller ve zorluklar karşısında
bir kurmay gibi hareket edebilmesi ve her
türlü zorluğu aşma iradesini sürekli
güçlendirmesi gereklidir.
politikalarına karşı devrimci politika ile karşı koymak
ideolojimizi güçlendirir.
Politika üretmek, düzene ait hiçbir şeye teslim olmamak, hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmemek ve onu değiştirebilmektir.
Devrimin önündeki hiçbir engeli kabul etmediğimiz
gibi düşmanın hiçbir politikasını da kabul etmeyeceğiz.
Her engeli aşmak için politika üreteceğiz. Unutmayacağız
ki aştığımız her bir engel, orada ürettiğimiz her bir
politika düşmana bir darbe vururken devrim cephesini
büyütür. İşin siyasi yanı budur. Ancak aynı zamanda
ideolojimizi de güçlendirir.
Bu nedenle bir kadro, hayatın her alanına ilişkin
politika üretebilmelidir.
Hiçbir zaman çaresiz olamayız. Politikalarımız, ilkelerimize, ideolojimize, değerlerimize göre sorunları çözmeli, savaşımızı büyütmeli, düşmana tokat gibi inmelidir.
Politikalarımız, bizim hayatta kalmamızı ve her koşulda
savaşımızı büyütmemizi sağlayan olmalıdır. En zor koşullarda mücadeleyi daha ileriye taşımalı, yerinde saymanın
önüne geçmelidir.
Bir kadro kurmay gibi düşünmelidir. Her bir kadromuz
savaşımızın kurmayı olma misyonuyla hareket etmelidir.
Kurmaylık, savaşı sevk ve idare etmektir. Savaşı sevk
ve idare eden bir kurmay, asla politikasız kalmaz. Hemen
her duruma ilişkin bir politikası vardır. Bir kadronun da
faaliyet yürüttüğü alanda, gerek alanın gelişimine ilişkin
gerekse de yaşanan sorunlar engeller ve zorluklar
karşısında bir kurmay gibi hareket edebilmesi ve her
türlü zorluğu aşma iradesini sürekli güçlendirmesi gereklidir.
Devrimci yaratıcılığını devreye sokmalıdır. Yaratıcılık
bir kadronun en iyi silahıdır. Önünde hiçbir engel tanımayan, sadece sonuç almaya ve zafere kilitlenmiş bir
beyin, en ciddi sorunlar karşısında bile binbir çeşit
çözüm bulur.
Diyalektik materyalizmi klavuz alarak, doğru ve sade
düşünerek, her konuda politika üretebiliriz. Bilime inanıyoruz, doğa üstü birşey yapmaya kalkmıyoruz. Gücümüz
ve becerilerimizin belki bir sınırı var ama irademizin
sınırı olmadığını biliyoruz. Aklın sınırı olmadığını
biliyoruz. Gerekirse beynimiz patlayana kadar düşünecek
ve bir çözüm muhakkak bulacağız.
5- Uzlaşmamak; Düzenin Hiçbir
Politikasıyla Uzlaşmamak
Uzlaşmak çürütür, yozlaştırır, düzene götürür. İdeolojik
olarak düzenle aramızdaki sınırları yok eder. Bu nedenle
düzenin bütün kurum ve politikalarına karşı uzlaşmaz
bir tavır içinde olmalıyız. Bu bizi yenilmez kılar. Uzlaşmazlık ideolojik güçlenme araçlarımızdandır.
Devrimcilik hiçbir şekilde düzenle uzlaşmamaktır.
Varolan nesnel durumu aşmaktır. Bir kadro, pratiğinde
uzlaşmaz bir ruh haline sahip olmalıdır. Bu ruh hali ve
kişiliği bizi ideolojik olarak güçlendirir. Düşman ideolojisine asla taviz vermemenin, rotadan sapmamanın garantisidir uzlaşmazlık. Bu, ideolojik olarak sağlam zeminlere oturmamızı ve güçlenmemizi sağlar.
Uzlaşmamak, düzenle aramıza kalın duvarlar çekmektir.
Uzlaşmamak, her koşulda bizi düzenin tüm saldırıları
karşısında güçlü kılar. Ancak uzlaşmayanlar, kendi çizgilerini koruyabilir. Uzlaşmayanlar kendi politikalarını
üretebilir ve kendi politikalarıyla savaşabilirler. Düzenle
uzlaşmadığımız her an aslında düşmana karşı ideolojik
bir zafer kazanıyoruz, nihai zaferimizin taşlarını örüyoruz
demektir.
Parti Cephe’nin 47 yıllık mücadele tarihi boyunca
hiçbir koşulda uzlaşmama tavrı, bizi oportünizmden, revizyonizmden ve reformizmden ayırdeden temel özelliklerdendir. Ki bu uzlaşmama tavrı yeni bir militan tarz
yaratmıştır ülkemiz topraklarında. 12 Eylül koşullarından,
90 Atılım yıllarına, Partili sürecimize, 96 Ölüm Orucu
direnişinden pek çok hapishaneler direnişi, 19 Aralık ve
7 yıllık Büyük Ölüm Orucu Direnişine, sokaklarda,
üslerde, barikatlarda, dağlarda ve hapishanelerde yaratılan
direniş geleneklerine hemen her süreci uzlaşmama tavrı
ile karşılamış ve destanlaşan bir tarih yaratılmıştır. Öyle
ki artık dost da düşman da bilir ki Parti Cephelilik,
eşittir uzlaşmamaktır.
Parti-Cephe’nin bu militan kişiliği, gerek insanlarımızın
yaşam ve çalışma tarzına, gerekse de düşman karşısındaki
tavrında karşılığını bulur. Bir kadroyu, güçlü kılan, bir
savaşçının elinde 7.65 tek bir silahla bile düşmanı ininde
vuran bir güç olması uzlaşmazlığı sonucudur. Düşman,
fiziken sayıca ve teknik olarak her türden donanıma
sahip olmasına rağmen tek bir Parti-Cephe savaşçısı
düşmanın ne kadar güçsüz olduğunu gösterebiliyor.
Çünkü ideolojik olarak güçlü olan biziz. Haklı ve meşru
Devrimci Sol / 26
olan biziz. Uzlaşmazlığımızın kaynağı, haklılığımıza ve
meşruluğumuza inancımızdır. Haklılığına ve meşruluğuna
inancını kaybedenler uzlaşmacı çizgiye savrularak,
düzenle aralarındaki sınırları yok ederek mücadele arenasından çekildiler ve umutlarını emperyalizmin silahlarına,
yardımlarına ve askeri olmaya bağladılar. Biz asla haklılığımıza ve meşruluğumuza inancımızı kaybetmeyeceğiz.
Umudumuzu nihai zaferimize bağlamaya devam edeceğiz.
Düşmanla asla uzlaşmayacağız.
Kadrolarımız haklılık ve meşruluk bilincini kuşanarak
uzlaşmaz militan bir kişilikle savaşmalıdır. Bu, sadece
düşman karşısındaki tavırla sınırlandırılamaz, aynı
zamanda ve en çok da iç düşmanlarımızla, kendimizle
olan savaşımızdaki uzlaşmazlıktır. Bir devrimci, düzene
ve düşmana ait her şeyin düşmanı olduğunu bilmeli ve
onunla çatışmalı ve sonuç almalıdır. Hem iç, hem de dış
düşmanımızla çatışmada sonuç almayı hedeflemeliyiz.
Küçük büyük mevziler kazanabilmeliyiz. Çatışmayan
uzlaşır, uzlaşan çürür. Bu bilince, ruh haline sahip
olmalıyız. Bu kişilik, bu ruh hali ideolojik olarak bizi
güçlendirir. Bu uzlaşmazlık, yaşamımızın her ayrıntısında
karşılığını bulmalıdır. Ancak yaşamımızda bize ayrıntı
gibi görünen her şeyde göstereceğimiz uzlaşmaz tavır
bizi daha da güçlendirecektir ve uzlaşmazlık bir ruh
haline dönüşecektir.
6- İlkeli ve Kurallı Bir Yaşam
Devrimci İçin Olmazsa Olmazdır
Hele de bir savaş örgütünde ilke ve kurallar olmadan
mücadele yürütülemez. Düşmanın saldırı araçları çok
yönlüdür ve esas olarak da saldırılar ideolojiktir. Bu saldırılara karşı kendimizi korumanın ve ideolojik olarak
karşı koyabilmenin bir aracı da ilke ve kurallarımızdır.
Bu nedenle ilke ve kurallarımız ideolojik güçlenme araçlarımızdandır.
İlkeli ve kurallı bir yaşam, bizi düşmanın ideolojik
ve fiziki saldırılarına karşı koruyan bir kalkandır. Bir
savaş örgütünün ne kadar çok ilkesi ve kuralı varsa o
kadar güçlüdür. Bir kadro, ne kadar ilkeli ve kurallıysa o
kadar az hata yapar ve yaptığı işlerden sonuç alır.
İlkelerin ve kuralların esnemeye başladığı, ortadan
kalktığı yerde, düzen vardır. Bir kadro düzende yaşayarak,
devrimci bir faaliyet örgütleyemez. Yaşamı, burjuvaziye,
beyni devrime ait olamaz. Yaşam ve düşünceler birlikte
değişir. Nasıl düşünürsek öyle yaşarız. İlkeler ve kurallar,
düşüncelerimizi ve yaşamımızı disipline eder, düzenle
aramıza duvarlar örer.
Düşmanın, darbelerinden ve ideolojik saldırılarından
kendimizi korumanın en temel yolu ilkelerimize ve kurallarımıza sıkı sıkıya sarılmaktır. İlkeli ve kurallı yaşamak
bizi düşmanın ideolojik saldırılarından koruduğu gibi
aynı zamanda ideolojik olarak da bizi güçlendirir.
69
7- Tarih bilinci; tarihimizi bilmek bize
güç verir.
Kendimizi halkımızı, dost ve düşmanlarımızı gösterir.
Tarihimizi bilmek bize hangi süreçlerde düşmanın politikalarına karşı hangi politikaları ürettiğimizi, nasıl tavır
aldığımızı, teslim olanların neden teslim olduğunu, direnenlerin neden ve nasıl direndiğini öğretir ve bize neyi
nasıl yapacağımızı öğretir. Bu nedenle tarih bilinci
ideolojik güçlenme araçlarımızdandır.
Tarih bilincimiz güçlü olmalıdır. İdeolojimizin, geleneklerimizin, hemen her konuda ne yapmamız gerektiğinin
cevabı mevcuttur tarihimizde ve bugünümüze ışık tutar.
Her durumda tarihimize bakmalıyız ve tarihimizde bu
konuda neler yapılmış, nasıl bir tavır alınmış, hangi
politika belirlenmiş diye bakacağız ve bugün tarihimizden
yola çıkarak nasıl bir politika geliştirebiliriz diye düşüneceğiz.
Bugün onurla anacağımız bir tarihe sahibiz. Tarihimizin
her döneminde oligarşinin ve emperyalizmin kuşatma
ve imha politikalarına karşı sayısız direniş destanı,
ideolojik bağımsızlık ve ideolojik sağlamlık görürüz.
Tarihimizi iyi kavramak bizi ideolojik olarak sağlamlaştırır,
sınıf kinimizi büyütür, savaşma dinamiklerimizi güçlendirir.
Bu nedenle bir kadro önce tarih bilincine sahip olmalıdır.
Tarihini bilmeyen yarını kurma iddiası taşıyamaz.
Tarih bilincimiz sınıf kinimiz ve hesap sorma iddiamızdır.
Tarih bilincimiz geleceği kurma iddiamızdır.
8- Şehit ve Tutsaklarımızla
Yarattığımız Geleneklerimiz ve
Değerlerimiz Bizim En Büyük İdeolojik
Güçlenme Araçlarımızdan
Çünkü geleneklerimizin ve değerlerimizin yaratılmasında canımız ve kanımız vardır. Bu değerlere sahip
çıkıp, geleneklerimizi yaşatmaya devam ettirdiğimiz
sürece ideolojik olarak güçlenmeye devam edeceğiz.
Tarih bilincimiz güçlü olmalıdır.
İdeolojimizin, geleneklerimizin, hemen
her konuda ne yapmamız gerektiğinin
cevabı mevcuttur tarihimizde ve
bugünümüze ışık tutar. Her durumda
tarihimize bakmalıyız ve tarihimizde
bu konuda neler yapılmış, nasıl bir
tavır alınmış, hangi politika belirlenmiş
diye bakacağız ve bugün tarihimizden
yola çıkarak nasıl bir politika
geliştirebiliriz diye düşüneceğiz.
70
Halk kültürümüz, burjuvazinin yaratmaya çalıştığı kültürün panzehiridir. Halk
kültürümüzü yaşatarak bu yozlaşmanın
karşısında durabiliriz. Halk kültürümüzü
yaşatarak, burjuvazinin ideolojik bombardımanında ciddi ölçüde kendimizi koruyabilir, mücadeleye devam edebiliriz.
Belki de ülkemizde en çok değerleri ve gelenekleri
olan hareket Parti-Cephe’dir. Peki neden sadece PartiCephe’nin insanları gelenekler yaratabiliyor?
Bu tek başına tek tek kadrolarının olağanüstü güçlerinden kaynaklı değildir. Bir örgütsel şekilleniş, ortak
bir ruh halinin sonucudur. Parti-Cephe önder, kadro ve
savaşçıları aynı ortak ruha sahiptir; örgütüne, yoldaşlarına,
halkına, vatanına ve ideolojisine sonsuz bağlılık. Bir
ideolojik şekillenişin ürünüdür.
Parti-Cepheliler, büyük bir halk ve vatan sevgisiyle,
sınıf kiniyle kuşanarak savaşır. Tarihinden güç alır, Bedreddinlerden, Pir Sultanlara, Mahirlere... Halkların kahramanlıklarından, kahramanlarından ve yarattıkları değerlerden güç alır. Halkların yardımlaşmasını, dayanışmasını, paylaşımını görürüz. Sömürüye, başkaldırışını
görürüz. Umudumuzu, vazgeçmeyişimizi, teslim olmayışını, son anında umudun adını kanla yazmayı, feda ruhunu, halka karşı sorumluluk duymayı, yoldaşını sahiplenmeyi, yaptığı işten sonuç almayı, daha sayabileceğimiz
onlarca geleneği, yaratılan onlarca değeri görürüz. Ve
bu geleneklerimiz ve değerlerimiz, tarihimiz boyunca
bize ve halkımıza güç vermiştir. Yüzlerce sayfalık
kitapların anlatacağını tek bir slogan, tek cümlelik söz,
tek bir tavır anlatmaya yetmiştir. Bu gelenekler ideolojik
netliğin, beyninin pırıl pırıl olmasının sonucu yaratılmıştır.
Birçok yoldaşımız, bu geleneklerden ve değerlerden
etkilenerek devrimcileşmiştir veya onlardan güç alarak
yeni geleneklerin yaratıcısı olmuştur. Gelenekler ve değerler saflarımızda ağır bedeller ödenerek yaratılmıştır.
O bedellerin sorumluluğunu taşıyarak değerlerimize ve
geleneklerimize canımız kanımız pahasına sahip çıkarak,
onu yaşatarak ideolojik olarak güçleniriz.
9- Halk Kültürümüz; Emperyalizm
Kendi Bencil, Yoz, Çürümüş Kültürüyle
Bizi de Çürütmeye Çalışıyor,
Bunun Karşısındaki En Önemli
Değerlerimizden Birisi
Halk Kültürümüzdür
Halkımızın kültüründe bireycilik, bencillik, ahlaksızlık
yoktur. Adaletsizlik yoktur. Bu nedenle halk kültürümüz
ideolojik olarak güçlendirme araçlarımızdandır.
Parti-Cephe, bir halk hareketidir ve halkın en güzel
değerleri ile yoğrulmuş bir kültüre sahiptir. Halkımızın
kültürü düzenin tüm pisliklerinden arınmış bir kültürdür.
Halk kültürümüz, içinde taşıdığı paylaşma, dayanışma,
kardeşlik, ahlaklı olma, mazlumun yanında olma gibi
birçok güzellikleri içinde barındıran bir kültürdür. Emperyalizm ve oligarşi, halkları kültürel olarak yozlaştırarak
teslim almaya çalışır. Burjuvazi önce halkın değerlerine,
kültürüne saldırmıştır. Kültür, bir halkın direnme dinamiklerini, mücadele dinamiklerini diri tutan bir yandır.
Bu nedenle devrimci kültür ile halk kültürümüz içiçedir.
Düzen, çok yönlü bir saldırı halindedir. Sadece, baskı,
terör, katliamlarla halkı ve devrimcileri teslim almaya
çalışmıyor, asıl olarak saldırıları ideolojik ve kültüreldir.
Mücadele, asıl olarak ideolojik alanda sürüyor. Kültürel
olarak yozlaştırma saldırıları da ideolojik saldırıdır. Ve
en çok da bu alanda sonuç alabiliyor. Bizim de en çok
mücadelesini verdiğimiz, vermek zorunda olduğumuz
alan bu alandır.
Burjuva kültürünün yaratmaya çalıştığı insan tipi,
halk kültürümüzden uzak, yozlaşmış, hiçbir değeri olmayan, bencil insandır. Çünkü, yozlaştırılmış, beyni
uyuşturulmuş, değersizleştirilmiş, bencil bir insan, bu
düzen için en zararsız insandır. Biz devrimciler, önce
kendimiz, burjuvazinin yaratmaya çalıştığı bu yozlaşmadan,
kültürden kendimizi arındırmak ve korumak durumundayız. Ne kadar çok şey bilirsek bilelim, isterse onlarca
yıllık devrimci olsun, kendisini bu saldırıdan korumadığı
ve halk kültürümüzü yaşatmadığı takdirde devrimciliğini
bitirir.
Halk kültürümüz, burjuvazinin yaratmaya çalıştığı
kültürün panzehiridir. Halk kültürümüzü yaşatarak bu
yozlaşmanın karşısında durabiliriz. Halk kültürümüzü
yaşatarak, burjuvazinin ideolojik bombardımanında ciddi
ölçüde kendimizi koruyabilir, mücadeleye devam edebiliriz.
Asıl olarak kapitalizmin toplum yaşamına ve ilişkilerine
girmesiyle birlikte, halk kültürümüz ciddi oranda saldırılara
maruz kalmıştır. Ve küçük burjuva kültürü yaygınlaşmaya
başlamıştır. Küçük burjuvazinin yarattığı tahribatlardan
nasibini hemen her kesim almıştır. Biz devrimciler de
halk kültürü ciddi oranda yara almış, küçük burjuva kültüründen geliyoruz. Ve ancak devrimcileştikten sonra
bizde oluşan bu tahribatları üzerimizden atıp yeni insan
olmaya başlıyoruz. Yeni insan, burjuvazinin üzerinde
oluşturduğu tüm geriliklerden ve pisliklerden arınmış
temiz halk kültürümüzle donanmış devrimci insandır.
Ve devrimciliğimiz boyunca, hep kültürel ve ideolojik
olarak savaş halindeyiz. Bu savaşımız sürdüğü sürece
ideolojik olarak daha da güçlenerek, savaşımızı büyütürüz...
71
Devrimci Sol / 26
10- Örgüt Bilinci; Örgüt Bilinci
Esas Olarak Burjuvazi ile İdeolojik
Mücadelede Gelişir
Örgüt on yılların, hatta yüzyılların birikimlerinin süzülerek bilince dönüşmesidir. Düşmanla yürüttüğümüz
savaşın bütün aşamaları örgüt bilincinde somutlanır. Bu
nedenle örgüt bilinci ideolojik güçlenme araçlarındandır...
Örgüt bilinci, aynı zamanda sınıf bilincidir. Sınıfının
çıkarlarının örgüt olmaktan, örgütlü olmaktan ve ancak
örgütlü bir savaşla devrim olabileceğine inanmaktır.
Örgüt, en ileri, ortak aklımızdır. Örgütümüzün çıkarları,
devrimin çıkarlarıdır. Örgütlü düşünürsek ancak yaptığımız
işlerden doğru sonuçları alır, doğru dersleri çıkartırız.
Örgütlü düşünen bir beyin gelişmelere açıktır. Örgütlü
düşünmek, devrimi istemektir. Yaptığı her işte devrimi
görebilmektir. Bugün devrime şunu da kazandık diye
bakabilmektir. Örgütlü düşünmek “ben” olmaktan çıkmaktır, biz olabilmektir.
Bir kadro örgüt gibi düşünmelidir, örgüt bilinci yüksek
olmalıdır. Örgüt gibi düşünebilmek, halk için, Cephe
için, devrim için düşünebilmektir. Olaylara gelişmelere
bakışının halkın, devrimin ve örgütünün yararına mı zararına mı diye değerlendirilebilmesidir. Bu bakış açısı
beyni sadeleştirdiği gibi, aynı zamanda da doğru ve
güçlü adımlar atmamızı sağlar, bizi ideolojik olarak güçlendirir.
Önder yoldaşlarımızdan Niyazi Aydın 85’te tahliye
olduktan sonra, devrimci hareketin önderi, yönetici ve
kadroları tutsak, ilişki ve olanakların yok denecek kadar
az olduğu koşullarda, dışarıda mücadeleyi yeniden örgütleme ve devrimci hareketi Atılım sürecine taşımak
için sorumluluk üstlenmiş ve “Ben varsam, Devrimci
Sol da vardır” sözünü tarihe yazmıştır. Bu sözü söyleten
şey Niyazi Aydın’ın üstün yeteneklerde bir insan olması
değildir, örgütü kendinde bulması, ideolojisine ve örgütüne
sınırsız bağlılığıdır.
Örgüt, bizim ortak ve en doğru aklımızdır diyoruz.
Örgütüne büyük bir bağlılığa sahip olan bir kadro, örgüt
gibi düşünür ve burjuvazinin ideolojik saldırılarından
etkilenmez. Çünkü örgüt aklımız, burjuvazinin her söylediğinin ve savunduğunun, kendisinin düşmanı olduğunu
bilir ve ona karşı savaşır.
11- Tüm Dünyada Teslimiyet Rüzgarları
Eserken, Emperyalizme Bir Taş Atmak
Bile Çok Önemlidir.
Böyle süreçlerde bize verilen bir selam
bile çok önemlidir;
çünkü moral güç verir.
Moral bozmaksa suçtur.
Savaşta moral güç, çok önemlidir. Savaş moralle
yürür. Moral gücünü yitiren ordu yenilmeye mahkumdur.
Düşman, moralimizi bozmak için ciddi anlamda psikolojik
saldırı politikası yürütüyor. Yoldaşlarımızı katlediyor,
savaşçılarımız için hastaydı, bombası patlamadı, silahı
İkinci Dünya Savaşından kalmaydı, vb gibi söylemler,
içlerinde işbirlikçi var gibi değerlerimize, şehitlerimize,
eylemlerimize ilişkin olmadık yalan yanlış haberler
servis ederek halkımızda devrimci harekete karşı bir güvensizlik ve saflarımızda moral bozukluğu yaratmak istiyor.
Parti beyindir, tüm vücuda komutlar verir, bütün mekanizmanın doğru işlemesini sağlar. Öncelikle düşmanın
her söylediğinin yanlış olduğunu, en doğru bilginin partimizin açıklamaları olduğunu bileceğiz.
Düşmanın bu saldırılarından kitlemizde de kimi etkilenmelerin olması üzerine alınan son kararlarımızdan;
“Değerlerimize, şehitlerimize, eylemlerimize ilişkin örgütümüzün insanları olumsuz, moral bozucu konuşamaz.
Konuşanlar saflarımızdan atılacaktır.” kararı tüm insanlarımızın kulağına küpe olmalıdır.
Düşmanın bu saldırılarından etkilenerek, saflarımızda
Kadrolarımız haklılık ve meşruluk bilincini kuşanarak uzlaşmaz militan bir
kişilikle savaşmalıdır. Bu, sadece düşman
karşısındaki tavırla sınırlandırılamaz,
aynı zamanda ve en çok da iç düşmanlarımızla, kendimizle olan savaşımızdaki
uzlaşmazlıktır. Bir devrimci, düzene ve
düşmana ait her şeyin düşmanı olduğunu
bilmeli ve onunla çatışmalı ve sonuç almalıdır. Hem iç, hem de dış düşmanımızla
çatışmada sonuç almayı hedeflemeliyiz.
Küçük büyük mevziler kazanabilmeliyiz.
Çatışmayan uzlaşır, uzlaşan çürür. Bu
bilince, ruh haline sahip olmalıyız. Bu
kişilik, bu ruh hali ideolojik olarak bizi
güçlendirir. Bu uzlaşmazlık, yaşamımızın
her ayrıntısında karşılığını bulmalıdır.
Ancak yaşamımızda bize ayrıntı gibi görünen her şeyde göstereceğimiz uzlaşmaz
tavır bizi daha da güçlendirecektir ve
uzlaşmazlık bir ruh haline dönüşecektir.
72
Stratejik hedefe göre düşünmek ve savaşmak, rotayı sağlamlaştırır ve rotadan
sapmamanın garantisidir. Ancak stratejik
hedefe göre düşünenler ve savaşanlar sonuç
alır. Kayıp 11 gerillanın kemikleri için Kemal
Babanın 90 günü bulan açlık grevi direnişi,
OHAL koşullarında bir şey yapılamaz diyenlere cevap olmuş, her koşulda direnilebileceğini ve kazanılabileceğini göstermiştir.
Ve Kürdistan’da onlarca kayıp gerilla cenazesi olmasına rağmen, Kemal Gün’ün direnişi
bir ilktir ve oligarşiye geri adım attıran
güçlü bir siyasi zaferdir.
düşmanın yaratmaya çalıştığı, moral bozucu söylemler
ve düşünceleri savunmak insanlarımızda moral bozukluğu
yaratır. Hiçbir kimsenin saflarımızda moral bozmaya
hakkı yoktur. Her kim ki saflarımızda düşmanın servis
ettiği bilgilerle değerlerimiz, şehitlerimiz ve eylemlerimiz
hakkında yorumlar yapıyorsa düşmana hizmet ediyordur.
Sorun kişilerin niyetlerinde değildir, sorun asıl olarak
çarpık bir bakış açısında, değerlerimiz, şehitlerimiz ve
eylemlerimiz hakkında düşmanın verdiği bilgileri doğru
kabul ederek ve bunu savunarak örgütten bağımsız düşünmekte ve yarattığı sonuç itibariyle düşmanın saldırılarına ortak olunmasındadır.
Tüm dünyada teslimiyet rüzgarları eserken, emperyalizme ve oligarşiye karşı açıktan savaşan sadece biziz.
Emperyalizmin, yeni dünya düzenine ve silahlı örgütleri
teslimiyete mahkum ettiği, teslim olmanın, silah bırakmanın
adeta moda olduğu, emperyalizmin kurtarıcı olarak görüldüğü koşullarda emperyalizme tek bir taş atmak bile
çok değerlidir. Bugün mesele, teknik donanımı ileri savaşçıların attığını vuran eylemleri veya düşmana ciddi
kayıplar verdirip verdirmemesi değildir. Tabi ki düşmanı
imha etmek, düzenini başına yıkmak ve tüm suçluları
halkın adaletiyle buluşturmak ve halkımıza eşit, özgür
ve bağımsız bir dünya kurmak için savaşıyoruz. Ama
bugün açısından her askeri eylemimiz, teknik olarak
düşmanı imha etmeye de bilir. Biz silahlı mücadeleye
büyük çapta patlayıcılarla çok sayıda düşmanı öldürmek
veya düşmanı tek bir eylemle imha etmek olarak bakmıyoruz. Öyle bakanlar, soruna sadece kaç kayıp verildi,
kaç kayıp verdirildi olarak bakanlar, halktan ve silahlı
mücadeleden uzaklaşmış, kendine güvensizleşip emperyalizmin etkisi altına girmişlerdir. Silahlı mücadele, aynı
zamanda politik bir mücadeledir. Ve politik yanı ağır
basan bir mücadeledir. Savaş, iki iradenin birbirine
iradesini kabul ettirme savaşıdır. Silahlı eylem, halka
düşmanın erişilemez, o büyük gücünün yenilemez ol-
madığını gösterir, düşmana her ne kadar önlem alırsa
alsın, her ne kadar teknik olarak kendini donatırsa
donatsın, silahlanmış halkın karşısında duramayacağını
ve bir gün mutlaka halkın adaletinin ensesinde biteceğini
gösterir. Silahlı mücadele, bugün halkların tek kurtuluş
yoludur ve emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı savaş
meşrudur. Halkların tek kurtuluş yolunun silahlı halk
kurtuluş savaşlarından geçtiği ve emperyalizme ve oligarşiye karşı savaşmanın halkların kaderi olduğu gerçeğinden yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; bugün
emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı tek bir taş bile
atmak çok değerlidir. Çünkü halklara moral güç verir.
Moral güç ise, savaşma dinamiklerini, savaşa katılma
zeminlerini güçlendirir. Ve kimsenin bu morali bozmaya
hakkı yoktur. Teknik olarak isterse çok yetersiz ve ilkel
olsun, emperyalizme ve oligarşiye karşı iktidar iddiasıyla
yürütülen bir savaş, olumsuz, moral bozu olarak değerlendirilemez. Bu tam da düşmanın istediği, emperyalizmi
ve oligarşiyi sevindiren bir tablodur. Hiçbir kadro buna
göz yummamalı, moral değerlerimizi hep yükseltmelidir.
Bu tür durumlarda öncelikli olarak kadrolar başta
olmak üzere tüm kitlemiz, düşmanın psikolojik saldırılarından etkilenmemeli, asla moral bozucu olmamalı ve
örgüt gibi düşünebilmelidir.
12- Emperyalizmi, faşizmi, PASS’yi
bilmek, bize stratejik hedefimizi gösterir.
Stratejik hedefimize göre düşünmek ve
mücadeleyi örgütlemek, bizi ideolojik
olarak güçlendirir.
Stratejik hedefe göre düşünmek ve savaşmak, rotayı
sağlamlaştırır ve rotadan sapmamanın garantisidir. Ancak
stratejik hedefe göre düşünenler ve savaşanlar sonuç
alır. Kayıp 11 gerillanın kemikleri için Kemal Babanın
90 günü bulan açlık grevi direnişi, OHAL koşullarında
bir şey yapılamaz diyenlere cevap olmuş, her koşulda
direnilebileceğini ve kazanılabileceğini göstermiştir. Ve
Kürdistan’da onlarca kayıp gerilla cenazesi olmasına
rağmen, Kemal Gün’ün direnişi bir ilktir ve oligarşiye
geri adım attıran güçlü bir siyasi zaferdir.
Yine OHAL ile binlerce kamu emekçisi işlerinden
atılmalarına rağmen Ankara-Yüksel Caddesi'nde, Malatya'da, Düzce’de, İstanbul’da, Bodrum'da süren Kamu
Emekçileri Cephesinin direnişi dışında ciddi bir direniş
yoktur. Ve direniş dalga dalga yayılarak, ülke sınırlarını
aşıp dünyanın pek çok yerindeki sahiplenmelerle OHAL
ile mağdur olan emekçilerin sesi olmuştur.
Kanser hastası Mesude Pehlivan için özgürlük mücadelesi yine aynı süreçte kazanımla sonuçlanmıştır.
Herkes, OHAL koşullarında bir şey yapılamaz derken,
biz direnişler örgütleyip, zaferle sonuçlandırdık. Büyük
Devrimci Sol / 26
bir iddia ile yola çıktık, halkımıza eşit özgür bir dünya
kurma iddiasıyla yola çıktık. Ve savaşımızın en ağır bedelleri gerektirdiğinin bilinciyle hareket ettik ve bu
bedelleri ödemekten kaçınmadık hiçbir dönem. Faşizmin,
ağır baskı, terör ortamı değil, iddiamız, stratejik hedefimize
ulaşma kararlılığımız belirliyor. Hangi hal olursa olsun
sadece direnenler kazanır. Ve sadece yaptığı işte devrimi
görenler sonuna kadar direnme iradesi gösterebilir.
Stratejik hedefimize göre düşünen Leyla komutan,
kendisine “yaralı, silahsız üç gerilla ne yapabilir?”
sorusunu sormuş ve “inanan ve isteyen gerilla, devrim
yapar” cevabını vermiştir. Stratejik hedefe göre düşünmek
devrimi kendisinin yapacağını görmektir, hem de yaralı
ve silahsızken. Stratejik hedefe göre düşünen bir kadro,
her aldığı kararda devrimi görerek, stratejik hedefe
hizmet edeceğini görerek alır. Yine Cephe komutanlarından
Bilgehan Karpat’ın son anında dahi yoldaşlarının ve örgütünün güvenliğini, savaşımızın sürekliliğini düşünmesinde ve son mermisine kadar savaşarak geleneklerimize
yeni bir halka eklemesindedir. Bilgehan komutanın hedefinin 25 metre yanına kadar giren cüretinde ve yeni
insan olmaktadır stratejik hedefe göre savaşmak. Yeni
insan, Bilgehan'dır. Yeni insan olmak Bilgehan olmaktır.
Bu açıdan Leyla Komutanın kararı ve Bilgehan Komutanın
cüreti ve direnişi hepimize örnektir. Ancak böyle düşünenler, savaşı en zor koşullarda sürdürebilir. Ve bugün,
her cepheli Leyla ve Bilgehan komutanların izini takip
etmelidir. En doğru rota, Leyla komutanın kararında ve
Bilgehan komutanın direnişindedir.
Dağlarda ve şehirlerde silahlı mücadeleyi büyütmek
Leyla ve Bilgehan olmaktır. Sürecimizin komutanları
Leyla ve Bilgehan’dır. Her bir kadro, yeni Leyla’lar,
Bilgehanlar yaratma iddiasıyla savaşmalıdır.
Stratejik Hedefe Göre Savaşmak;
Kadro politikamıza uygun bir programın oluşturulması
tartışmasız bir gerekliliktir. İnsanlar nasıl eğitilecek,
nasıl istihdam edilecek ve nasıl denetlenecekler, içinde
bulunulan koşullarda bunu hangi yöntem ve araçları
devreye sokarak gerçekleştireceğiz? Bu sorulara cevap
bulmaktır.
Emperyalizm Kimdir?
1- Emperyalizm; 19 Aralık’ta yakılan 6 kadınımızın,
Büyük Direniş'te şehit verdiğimiz 122 DEVRİMCİNİN
KATİLİDİR...
Neden;
Türkiye’deki hapishaneler NATO’da tartışılmış,
devrimcilerin düşüncelerinin teslim alınması ve tecrit
politikası bir NATO yani emperyalist politika olarak
Türkiye’de uygulanmıştır.
Bu yüzden 122 insanımızın katledilmesinin sorumlusu
EMPERYALİZMDİR!
73
2- Emperyalizm; evine bir kuru ekmek bile getiremeyen, köleliğe bile razıyken aç kalan; işi olmayan, on
binlerle ifade edilen İŞSİZLER ordusudur.
Neden;
Özelleştirmeler bunun en somut ifadelerinden biridir.
Halkın malı, mülkü tüm zenginleri, yarattığı tüm
kaynaklar emperyalizme satılmıştır. İlk önce fabrikalar
verimsiz hale getirilmiş, sonra da emperyalist tekellere
peşkeş çekilmiştir.
Emperyalizm çağındaki sınıf mücadelesi tecrübesi,
işçi sınıfının ve emekçi halkın, silahlı burjuvaziyi ve
toprak ağalarını ancak silah zoruyla yenebileceğini bize
öğretiyor; bu anlamda bütün dünyanın ancak silahla değiştirilebileceğini söyleyebiliriz. Biz, savaşın ortadan
kaldırılmasını savunuyoruz; biz, savaş istemiyoruz; ama
savaş, ancak savaşla ortadan kaldırılabilir ve silahtan
kurtulmak için silaha sarılmak gereklidir.
Emperyalizm ve faşizmin ne olduğunu, halklara neler
getirdiğini bilmek, hesap sormak için yanıp tutuşmak
bir kadroyu ideolojik olarak güçlendirir.
POLİTİKLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ’ni
bilmek, ideolojik olarak güçlendirir.
Bu, kısaca bağımsızlık-demokrasi-sosyalizm diye formüle ettiğimiz kesintisiz devrim programıdır. İktidarı
alma stratejimiz Politikleşmiş Askeri Savaş
Stratejisi(PASS)dir. Silahlı mücadele temel, ekonomik
demokratik mücadele ona tabidir. PASS ile Silahlı mücadelenin temel amacı, düşmana askeri kayıp verdirmek
değildir. Asıl olarak düşmanın yenilmez olmadığını göstermek, korku duvarını parçalamak, halkı savaşa çağırmak
içindir. Cüretli tek bir savaşçı, bir ordunun içine dalıyor,
işte bu düşmana büyük bir korku, halka büyük bir umut
veriyor. Stratejik hedefimiz anti-emperyalist, anti-oligarşik
devrimdir. Devrim için ise örgüte, örgütlenmeye ve
silahlı halk savaşına ihtiyaç vardır. Yaptığımız her şey
bu sorunu çözmeye hizmet etmek zorundadır.
Emperyalizm çağındaki sınıf mücadelesi
tecrübesi, işçi sınıfının ve emekçi halkın,
silahlı burjuvaziyi ve toprak ağalarını ancak
silah zoruyla yenebileceğini bize öğretiyor;
bu anlamda bütün dünyanın ancak silahla
değiştirilebileceğini söyleyebiliriz. Biz, savaşın
ortadan kaldırılmasını savunuyoruz; biz,
savaş istemiyoruz; ama savaş, ancak savaşla
ortadan kaldırılabilir ve silahtan kurtulmak
için silaha sarılmak gereklidir.
74
DEVRİMİN ÜÇ HALİNE DAİR
Maddenin üç hali varsa Ferhat
Devrimin de üç hali vardır
Birincisi Mahir hali
Ki devrim için
Kurtuluşa kadar savaşacaktır
Maddenin üç hali varsa
Ferhat
Devrimin de üç hali vardır
İkincisi can hali
Ki devrim uğruna
Ölenler dövüşerek ölürler
Maddenin üç hali varsa
Ferhat
Devrimin de üç hali vardır
Üçüncüsü halk hali
Ki devrim
Kitlelerin eseridir besbelli
Ferhat ile Volta
Devrimin üç hali vardır Ferhat
Birincisi devrimin
BİZ hali İkincisi devrimin
BİZ hali Üçüncüsü devrimin
BİZ hali
Ve Che haklıdır Ferhat:
"Devrimden başka hayat yoktur" Ötesi düzen
Orada ki hayat değil batak
Devrimin üç hali vardır Ferhat
Devrimin üç hali
Bizdedir
Bizdir
Biz devrimin ta kendisiyiz
Ferhat
Anladığımızda bunu
Biz devrimiz...
Ümit İlter
BİR KIVILCIM
BÜTÜN ORMANI TUTUŞTURUR
NURİYE VE SEMİHLER’İN
DİRENİŞİ FAŞİZMİN
YANGINI OLACAK
Download