1 İçindekiler Kainatın farklı günlerde yaratılmasıyla ilgili hadis sahih midir? ..............................................3 "Yenabiu'l-Mevedde" adlı eserin yazarı Süleyman el-Kunduzi, Şii midir? ..............................4 Müezzinin ezan duasını sesli olarak okuması, cemaatin duaya amin demeleri bidat mıdır? ...5 Mesnevide Mevlana'nın "Velilerin Tanrının çocukları olduğu" ifadesi teslis inancını benimsediğini göstermektedir. Bu sözün söylenmesi küfür değil midir? ...................................6 Hadiste geçen karnu'ş-şeytan ne demektir? ................................................................................7 Adiyat Suresinin sebeb-i nüzulü ve fazileti hakkında bilgi verir misiniz? .................................8 "Allah için zaman yoktur" ne demektir? ..................................................................................10 İbn Sayyad isimli çocuk, Hz. peygamberin aklından geçeni bilmiş midir? .............................11 Duanızın başında bana salavat getirmedikçe o dua Allah’a ulaşmaz, hadisi sahih midir? ...14 Tasavvuf, Kabala ve Hinduizm’e mi dayanıyor? ......................................................................16 Bakara Suresinin 102. ayetinde; "Allah'ın izni olmadan büyü ile hiç kimseye zarar verilemeyeceği" bildirilmiştir. Allah, Peygamberimiz'e büyü yapılmasına neden izin vermiştir? ....................................................................................................................................18 Arş-ı Azam’ın hazinelerinden olan duanın anlamı nedir? .......................................................19 Halka şeklinde zikir çekmenin yasaklandığı rivayette, anlatılmak istenen nedir?..................20 2 Kainatın farklı günlerde yaratılmasıyla ilgili hadis sahih midir? Bu hadis rivayeti için, İbn Kesir “garip”tir, (daha doğrusu: “bunda bir garabet var” ) demiştir. (İbn kesir, 7/167-168) Bu söz, ilgili rivayetin sened veya mana bakımından zayıf olduğu anlamına gelir. Benzer bir hadisi de hâkim rivayet etmiştir. (bk. Hakim, 2/489) Önce Hristiyanların bu hadis rivayetine saldırmalarının hiç ilmi bir değeri yoktur. Onlar sadece bu hadise değil, onlarca hadise ve Kur’an’a saldırıyorlar. Bu sebeple onların itirazları onların doğruluğunu göstermez. Nitekim bu hadis rivayetinde de belirtildiği gibi, Hristiyanlar yine kızıyorlar. Kızmalarının sebebi de belli. Çünkü onlar Yahudileri taklit ederek Allah’ın cumartesi günü -yorulduğu için- istirahate çekildiğini iddia ediyorlar. Hadisin son kısmında Yahudilerin bundan ötürü kızdıklarını göstermektedir. Şöyle ki: Hz. Peygamber: “Cuma gününün son bir saatinde İblise Adem’e secde etmesini emretti ve sonra onu (Adem’i) cennetten çıkardı” deyince, soru soran Yahudiler: “daha sonra ne oldu?” diye sordular. Hz. Peygamber(s.a.v): “Daha sonra Allah Arşa yöneldi” deyince, onlar: “eğer bunun sonunu getirseydin, (Yani “Arşa istiva etti” yerine, “İstirahate çekildi” deseydin) isabet etmiş olurdun” dediler ve ilave ettiler: “daha sonra Allah istirahate çekildi” dediler. Hz. Peygamber bunların bu sözüne şiddetle kızdı. Bunun üzerine şu ayet indi: “Biz gökleri, yeri, ikisinin arasındaki bütün varlıkları altı günde yarattık da Bize en ufak bir yorgunluk dokunmadı.” (Kaf, 50/38) İşte bu hadis rivayetinin bu son kısmı -özellikle orada yer alan ayetin ifadesi, Yahudi ve Hristiyanların “Allah yoruldu da Cumartesi günü istirahate çekildi” şeklindeki iddialarının bir yalan ve iftira olduğunu bildirmektedir. İlave bilgi için tıklayınız: Allah (cc)'ın haftanın günlerinde neler yarattığını açıklar mısınız? Yerler ve göklerin altı günde yaratılışının hikmeti nedir? Bu altı günden maksat nedir? 3 "Yenabiu'l-Mevedde" adlı eserin yazarı Süleyman elKunduzi, Şii midir? Şii Şeyh Ağa Burzug Tehrani, Şia kaynaklarını içeren “Ez Zaria” isimli eserinde Yenabiu’lMevedde’nin yazarı olan Süleyman Kunduzi hakkında şöyle der: و ان ل م ي ع لم ت ش ي عه ل ك نه غ نو صى و ال ك تاب ي عد من ك تة ال ش ي عة “Süleyman Kunduzi, Şia kitaplarının yazarı olarak tanınmıyorsa da, o bir ruhani bilgiye sahiptir ve onun Yenabiu’l-Mevedde isimli eseri, Şia kitaplarından biri olarak kabul edilir.” (1) Kunduz ve Bedehşan halkının şeyhi olan Seyyid Süleyman Belhi el-Kunduzi, 1220 (1805) yılında Belh yakınlarında Kunduz şehrine bağlı Hankah kasabası Çal köyünde doğmuştur. Künyesi, Şeyh Süleyman İbn Şeyh İbrahim Hâce Kelân İbn Şeyh Muhammed Baba Hâce elHüseynî el- Belhî el-Kundûzî'dir. (2) 1853 yılında Belh'ten ayrılan Süleyman Belhî, Necef ve Kerbelâ'da ziyaretlerde bulunurken İmamiye müctehidleriyle de görüşmüş, bu görüşmeler neticesinde, kafilede yer alan bazı kişilerle birlikte Şia-İmamiye mezhebini kabul etmiştir. (3) Belhî ailesinin Konya'da dört yıl ikameti esnasında, Şeyh Seyyid Süleyman ve oğlu Abdülkâdir Belhî, bazı edebî ve dinî eserleri okumak ve incelemekle meşgul olmuşlardır. (4) Bu yıllarda Mevlevî çevreleriyle de görüşen Süleyman Belhî, Mehmed Saîd Hemdem Çelebi çelebilik makamında (1815-1859) iken, 1855-59 yılları arasında Mevlevîliğe intisab etmiş (5); Şems türbedârı Ahmed Dede tarafından da Seyyid Süleyman Belhî'ye bir hilâfetnâme verilmiştir. (6) Süleyman Belhî, Sultan Abdülaziz (1861-1876)'in daveti üzerine 1278 (1861) yılında Istanbul'a geçmiş, iki yıl süreyle devlet misafirhanesinde ağırlanmıştır. Süleyman Belhî bu misafirhanede uzun süre kalmış, ayrıca arzu ettiği kitapların istinsah edilmesi için hizmetine üç kâtip verilmiştir. (7) 1284 (1867) yılında hacca gitmek üzere hazırlık yaptığı ve gerekli harçlıkların devlet tarafından karşılandığı bir sırada, Meclis-i Meşâyih reisi Hâfız Feyzullah Efendi'nin 1867 yılında vefatı üzerine, Meclis-i Meşayih'in yeni reisi Osman Selahaddin Mevlevî (ölm. 1887) ve beraberindeki on iki meclis üyesi, kendisini ziyaret ederek Nakşî şeyhi ve Mesnevî-hân Feyzullah Efendi'den boşalan Eyüp Nişancası'ndaki Şeyh Murad Buhârî Dergâhı meşihatine atandığını haber vermişlerdir. Bu tayin üzerine dergâha taşınmış ve hayatının sonuna kadar dergâhta şeyhlik makamında bulunmuştur. İstanbul'da, Sultan Abdülaziz'in saltanatı süresince on altı yıl yaşayan Süleyman Belhî, sinir hastalığına yakalanarak 6 Şaban 1294 (16 Ağustos 1877) tarihinde Perşembe günü vefat etmiştir. Kabri dergâhın haziresindedir. (8) Eserlerinde, Ehl-i Beyt'in üstünlüğünün yanında Şia-İmâmiye mezhebinin doğruluğunu da ispat etmeye çalışır. (9) “Ecma'u'l-fevâ'id”, “Muşriku'l-ekvân”, “Gıbtatu'l-emân” ve “Yenâbî'u'lmevedde” adlarında dört eser yazmıştır. (10) Arapça yazdığı bu kitaplardan yalnızca Yenâbîu'l-mevedde iki kez basılmıştır. (11) Yazma halde olan diğer eserlerinin nüshaları bugün bazı kütüphanelerimize intikal etmiştir. (12) Dipnotlar: 1. bk.ez-Zeria, 25/290. 2. Seyyid Süleyman Belhî, Yenâbîu'l-mevedde, c. I, Matbaa-i Ahter, Istanbul, 1301, s.1 3. Tebrizî, Muhammed Tâhir, Seyyid Süleyman Belhî'nin Hal Tercümesi, yazma, Mevlâna Müzesi Abdülbâki Gölpınarlı Kitaplığı, nr. 147, s. 1-2; Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik, s.401 4 4. Gölpınarlı, A., Mevlâna Müzesi Yazmalar Kataloğu, c. II, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1971, s. 359 5. Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik, s. 401 6. Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik, s. 113, 401-404 7. Burhâneddîn Belhî, Defter-i kuyûdât, s.18 8. Şenalp, Mithat Recai, “Eyüpsultan'da Şeyh Murad Külliyesi”, Lâle, yıl:1, sayı:1, Temmuz1982, s.23 9. Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan sonra Mevlevîlik, s. 401 10. Abdülbâki Gölpınarlı, son üç eserin adını kaydeder (bk. Gölpınarlı, A., Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik, s.401). İbnülemin de anılan kitaplardan başka, İ'câzu'l-Kur'ân adıyla beşinci bir eserini zikreder (İbnülemin, Mahmut Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, Üçüncü baskı, c.I. Istanbul, 1988, s. 182). 11. Yenâbî'u'l-mevedde, c. I-II, Istanbul 1301, Ahter Matbaası, Istanbul 1302, İraniye Matbaası. 12. Eserlerin nüshaları: Muşrıku'l-ekvân, Süleymaniye Ktp. Yazma Bağışlar 1364,1365 (müstensih: Muhammed Musa, istinsah tarihi: Istanbul 1325); Gıbtatu'l-emân, Yazma Bağışlar 1363 (müstensih: Muhammed Musa, istinsah tarihi: Istanbul 1327, Mevlâna Müzesi A. Gölpınarlı Kitaplığı 66 (müellif hattıyla yazılmış, müsvedde halinde noksan bir nüshadır). Ecma'u'l-fevâ'id (İcâzü'l-Kur'ân adıyla kayıtlı), Süleymaniye Ktp. Yazma Bağışlar 1367 (müstensih: Muhammed Musa, istinsah tarihi: Üsküdar 1328); bk. Yusuf Öz “Süleyman Belhî Ailesi ve Son Mevlevî Postnişinleri İle Mektuplaşmaları”, X. Milli Mevlâna Kongresi Tebliğler, C I-, 2-3 Mayıs-2002-Konya, 149-161. Müezzinin ezan duasını sesli olarak okuması, cemaatin duaya amin demeleri bidat mıdır? İbadet ve zikirlerde aslolan tevkifiliktir. Yani Kitap ve Sünnette nasıl belirtilmişse o şekilde uygulanır. Ezan duasında sünnet olan, kişinin sesini yükseltmeden kendi kendine dua etmesidir. Ancak insanların öğrenmesi için camilerde bazen açıktan okunmaktadır. Bu şekilde insanların öğrenmesi için me’sur duaları açıktan okumakta beis yoktur. Fakat öğrenme gerçekleştikten sonra açıktan okumaya devam etmek uygun olmaz (Fetavay-ı Hindiyye, V, 318). 5 Mesnevide Mevlana'nın "Velilerin Tanrının çocukları olduğu" ifadesi teslis inancını benimsediğini göstermektedir. Bu sözün söylenmesi küfür değil midir? Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi, bazen bir söz küfür olur fakat sahibi kâfir olmaz. Çünkü, onun mümin olduğunu gösteren doksan dokuz vasfı ortada iken, bir vasfının zahiren/görünürde küfür olması merkeze alınmaz, hüküm ona bina edilmez.(krş. Lemalar, 274). Hadis-i şefite yer alan “ehl-i kıbleyi tekfir etmeyiniz”(Kenzu’l-Ummal, no:1078)manasındaki ifadeden de anlaşılıyor ki, bazen bir müminde küfrüne bir emare bulunabilir. Bir davranışı, bir sözü küfür gibi görünebilir. Ancak ölçü o kişinin ehl-i kıble olup olmamasıdır. Mevlana gibi, yüzbinlerce kişinin imana gelmesini veya imanını kuvvetlendirmesini temin eden ve İslam ümmeti tarafından bir veli olarak kabul gören bir zat hakkında hüsn-ü, zan etmek dinin gereğidir. Bununla beraber, bu sözün tevile imkanı vardır. Bunu mecaz olarak anlamak mümkündür. Yani, Allah’ın veli kullarına karşı beslediği şefkat ve merhametini bir babanın veya annenin evladına olan şefkati ile karşılaştırmış da olabilir. Bu gibi tevillere imkan varken bunu teslis ile anlamlandırmak hüsn-ü zan prensibine aykırıdır. Bir de bundan tekfir olgusunu çıkarmak Allah korusun- din açısından son derece risklidir. Nitekim bu anlama gelen hadis rivayetleri de vardır: İbn Ebi’d-Dünya’nın Enes’ten; Deylemi’nin Ebu Hureyre’den; Hatib’in İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre, peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Bütün mahluklar Allah’ın ıyalidir. İnsanların Allah katında en sevgilileri ıyallerine en iyi davranan kimselerdir.” (bk. Kenzu’l-Ummal, hadis no: 16056, 16170,16171). İşte Mevlananın bu sözünü bu gibi rivayetlerden aldığı ihtimali de vardır. Bu şekilde anlamak gerekir. Not: hadiste geçen IYAL: kelimesi, çoluk-çocuk manasına değil, fakir-muhtaç anlamındadır(bk. Tacu’l-Arus) Bu hadis rivayetleri zayıf olabilir, Fakat manası doğrudur. Yani bütün yaratıklar Allah’a muhtaçtır. Mevlana'nın velileri Allah'ın "iyal"'i olarak görmesi ifadesini Allahın çocukları olarak ifade etmek de tercüme hatasıdır. 6 Hadiste geçen karnu'ş-şeytan ne demektir? Buhari’de geçen hadis rivayeti şöyledir: Rasulullah (asm), "Allâhumme bârik lenâ fî Şâminâ ve Yemeninâ (Yâ Allah, Şam'ımızda ve Yemen'imizde bize bereket ihsan et)" buyurdu. Bâzı kimseler: "Ve fî Necdinâ (Necd'imize de)" diye niyazda bulundular. Rasûlullah tekrar: "Allâhumme bârik lenâ fî Şâminâ ve Yemeninâ" buyurdu. Onlar yine: "Ve fî Necdinâ" deyince: "Zelzeleler ve fitneler işte oradadır. Şeytânın karnı (yani hizb ve ümmeti) de orada çıkacaktır" buyurdu. (Buhari, İstiska, 26) "Nazartu yemneten veşe'meten" ta'bîri "Sağıma ve soluna baktım" demektir. Yemen, arkasını Kabe kapısına veren kimsenin sağ tarafına, Şam da sol tarafına düştüğüne göre, burada Hicaz'ın güney ve kuzeyinde bulunan bütün diyarlar kasdedilmiş olabileceği gibi, özellikle Yemen ve Şâm adlarıyle anılan iki bölge de kasdolunmuş olabilir. Yemen ile Şam'ın faziletleriyle ilgili olan diğer hadislerden ikinci ihtimâl daha kuvvetli görünür. Hicaz ile Yemen'in sahil tarafları Tıhâme'dir. Hicaz'ın doğusundan itibâren Irak'a kadar uzanan yaylaya da Necd denir. Karn, bir asırda yaşayan insanların tabakası; içlerinden bir peygamber çıkıp bir müddette yaşamış olanlar; ilim ehlinden bir tabaka... manâlarına gelir. Nitekim "Hayru'l-kurûni karni..” hadîsinde "Benim karn'ım"dan Peygamber'in muradı, kendisini görmüş olan sahâbîler tabakasıdır. Buna göre, "Şeytân'ın karn'ı", şeytânın hizbi, taraftarları ve ümmeti demek olur. Peygamberimizin duasında Yemen ile Şam'ın bilhassa zikredilmesi, bu iki iklimin mübarek olduğuna delâlet eder. Necd'in, yani doğu halkının duadan mah¬rum bırakılmasındaki hikmet de, hadîs metninde beyân edilmiştir. Orasının İlâhî gadabın göstergelerinden olan şiddetli zelzeleler yatağı, fitne ocağı, şeytân hizbi yuvası olduğu Peygamber'ce bilindiği için, kendisi Rahmeten lil-Âlemîn iken, orası lehine duâ etmeye dili varmamıştır. Çünkü geçmiş olan ilâhî kaderi bilip dururken ona aykırı olarak duâ etmemek gibi yüce ve ince bir edeb gözetmiştir. Bu hadîsin Buhârî tarafından yağmur isteme hadislerinin sonunda getiril¬mesindeki hikmet ise şudur: Kıtlık ve pahalılık gibi büyük musibetlerde, azabın göstergesi sayılabilecek şiddetli gök gürültüsü ve şimşek esnasında tövbe, istiğfar ve Hakk'a dönüş sünnet olduğu gibi, zelzele ve benzeri –tekrarı ve çoğalması kıyametin yaklaşmasına alâmet olup, bazı eski ümmetlere azab olmuş- dehşetli olaylar meydana geldiğinde Allah'a sığınmanın sünnet olmasıdır. 7 Adiyat Suresinin sebeb-i nüzulü ve fazileti hakkında bilgi verir misiniz? İbn Mes'ûd (R.A.), Câbir (R.A.), el-Hasan, İkrime ve Atâ'a göre: Mekke'de; İbn Abbas (R.A.), Enes (R.A.), Mâlik ve Katade'ye göre: Medine'de inmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: 20/153) İbn Merduye (veya Merdeveyh)in İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı tahrîce göre, İbn Abbas (R.A.) şöyle demiştir; «ve'l-âdiyat sûresi Mekke'de inmiştir. Birinci âyetinde savaş yollarında harıl harıl, nefes nefese koşan atlara ve binicilerine yemin edilerek başlanmış ve bu mânaya delâlet eden «âdiyat» sûreye isim olmuştur. Allâme Zemahşerî'ye göre: Bu sure, Asr Sûresi'nden sonra inmiştir. (Tefslrü'l-Keşşaf : 4/786) Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 1- Allah yolunda, din, ahlâk, namus ve hak uğrunda düşmana karşı at koşturanlar konu ediliyor. 2- Bunca imkânlara mazhar kılınan ve bir bakıma kâinatın var kılınmasının sebep ve hikmeti olan insanın Rabbına karşı nankörlükte bulunması, âyetin başındaki yemine cevap olarak gösteriliyor. 3- İnsanın dünya malına karşı çok hırslı ve hevesli olduğu belirtilerek bu hırs ve hevesin Kitap ve Peygamber çerçevesine alınmasının lüzumuna işaret ediliyor. 4- Sonra da ölüm olayının arkasından dirilme olayının meydana geleceği ve kalp ile kafalarda dolaşan niyet ve düşüncelerin ortaya döküleceği günden söz edilerek uyarıcı ve yönlendirici bilgi veriliyor. Surenin Meali: 1- Harıl harıl, nefes nefese boyunlarını uzatarak koşan atlara (ve ya hac cihetine yönelen develere), 2- Koşarken kıvılcım saçanlara, 3- Sabahleyin baskın yapanlara 4- (Geçtikleri yerlerden) toz-duman koparanlara 5- Ve (düşman) topluluğuna dalıp ortalayanlara and olsun ki 6- İnsan cidden Rabbına karşı oldukça nankördür. 7- Kendisi de gerçekten buna şahiddir. 8- Ve o, gerçekten Dünya malına karşı oldukça hevesli ve de cimridir. 9-10- Kabirlerdekinin deşilip çıkarılacağı, göğüslerde olanın derlenip ortaya konulacağı zamanı acaba bilmiyor mu?! 11- Şüphesiz ki Rabları o gün onlardan (onların her hâlinden) haberlidir. 8 İniş Sebebi: Hafız Bezzar, İbn Ebî Hatim ve Hâkim'in İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bir kaç atlıyı bir yana göndermiş bulunuyordu. Aradan bir ay geçmesine rağmen onlardan bir haber gelmedi. Bunun üzerine Âdiyat Sûresi indi. (Süyûti/Esbabu Nüzûli'l-Kur'ân: 122) Müfessir Kurtubî'nin tesbitine göre: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Beni Kinâne Kabilesine bir süvari müfrezesi gönderdi. Ancak aradan hayli zaman geçmesine rağmen onlardan bir haber çıkmadı. Müfrezenin başında ise, Ansar'dan Münzir b. Amr bulunuyordu ki, bu zat nakiplerden biri idi. Münafıklar, gönderilen bu müfrezenin öldürüldüklerini iddia edip etrafa yaymaya ve kargaşa çıkartmaya başladılar. Bunun üzerine müfrezenin Allah yolunda selâmette olduğunu belirtir anlamda Âdiyat Sûresi indirildi. (Tefsir-i Kurtubi: 20/155.) Surenin Faziletine Dair: Ebû Ubeyd'in Fezâ'il'inde el-Hasan'dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «İzâ zülzilet sûresi, Kur'ân'ın yarısına ve ve'l-âdiyat sûresi de (diğer) yansına denktir.» (Şevkanî/Fethülkadîr: 5/481) Diğer yandan Muhammed b. Nâsır'ın Atâ b. Ebî Rebah (R.A.) den merfuân yaptığı rivayette, İbn Abbas'ın (R.A.) şöyle dediği nakledilmiştir: «izâ zülzile sûresi Kur'ân'ın yarısına; ve'lâdiyat sûresi de Kur'ân'ın yarısına, kul huvallah sûresi de Kur'ân'ın üçte birine muâdil (eşde-ğerde)dir.» (Şevkani, Fethü’l-kadir: 5/481.) (Bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6950-6953.) 9 "Allah için zaman yoktur" ne demektir? “Allah, zamandan münezzehtir” ifadesinin asıl maksadı şöyledir: Allah’ın varlığı belli bir mekâna bağlı olmadığı gibi, bir zamana da bağlı değildir. Allah varken ne zaman ne de mekân vardı. Bu sebeple Allah’a bir cihet(yön) tayin etmek doğru olmadığı gibi, bir zaman tahsis etmek de mümkün değildir. Bununla beraber, Allah sermedi (hem ezeli hem ebedi) olduğundan bu ifadeyi sadece onun ezeliyeti itibariyle değil, ebediyeti itibariyle de değerlendirmek gerekir. Buna göre “Allah, zamandan münezzehtir” ifadesi, onun ezelde de ebedde de, sonsuza dek bütün zamanların dışında, üstünde, ötesinde bir varlık olduğunun ilanıdır. O halde, Allah’ın zaman içerisinde gönderdiği vahiyler, yarattığı varlıkların zamana bağlı olmaları, onun da zamana bağlı olduğunu göstermez. Zamanın bağlayıcılığı zaman tüneline girmiş olan varlıklar için söz konusudur. Nitekim, “Sana hilâlleri sorarlar. De ki: Onlar insanlar için; özellikle hac için vakit ölçüleridir.” (Bakara, 2/189) mealindeki ayette Ay’ın değişik konaklardan geçerek dolanımını sürdürmesi, insanlar için belli zaman dilimlerini tayin etmeye yönelik olduğu belirtilmiştir. Her şey, olmadan önce de Allah’ın sonsuz ilminde vardır. Zaten KADER denilen şey Allah’ın sonsuz ilminin kuşattığı her şeyin plan-programı demektir. Göklerin hangi zamanda, yerin hangi zamanda, vahiylerin hangi zamanda söz konusu olacağı ezeli ilimde mevcuttur. Zamanın kendisi de ne zaman yaratılacağı, değişik varlık kümelerinde nasıl bir seyir takip edeceği, örneğin dünyanın güneş etrafındaki dolanımından meydana gelen zamanın miktarı, daha başka galaksilerde meydana gelen zamanın miktarı ne kadar olacağı hususu da zaman var edilmeden önce de ilahi ilimde bellidir. İlave bilgi için tıklayınız: Allah mekandan münezzeh midir? Allah'ın mekandan münezzeh ... Cenab-ı Hakk'ın mekandan münezzeh olmasını nasıl anlamalıyız?.. 10 İbn Sayyad isimli çocuk, Hz. peygamberin aklından geçeni bilmiş midir? Abdullah b. Sayyâd (Ö. 63/683) Ashap arasında yaşamakla birlikte dinî hüviyeti hakkında kuşkular bulunan bir kişidir. Hz. Peygamber (asm) ile Medine'de karşılaştıkları sırada bulûğ çağma yaklaşmış bulunduğuna dair rivayetlerden (1) hicret yılı dolaylarında doğduğu anlaşılmaktadır. Kaynaklarda Abdullah b. Saîd, Safî b. Sayyâd adlarıyla da anılır. Annesinin, yanlarına Resûl-i Ekrem'in geldiğini ona haber verirken kullandığı Sâf ismi (2) Sâfî'nin kısaltılmış şeklidir. Medineli bir aileye mensup olduğu ve orada doğduğu bilinmekle birlikte ailenin menşei konusunda değişik rivayetler vardır. Hadislerde genellikle yahudi bir aileden geldiği belirtilirken bazı tarih ve tabakat kitaplarındaki kısıtlı bilgilerde ailenin Benî Neccâr kabilesinden olduğu yolunda iddialar da bulunmaktadır. Bir rivayete göre aile kendisini Benî Neccâr'dan sayar. Benî Neccâr ise bu mensubiyeti reddederdi. Onun, bu kabileyle dostluk kurmuş bir yahudi ailesinden geldiği de söylenmektedir. İbn Sa'd, bu bilgileri aktardıktan sonra Abdullah b. Sayyâd'ın menşeinin meçhul olduğu yolundaki kanaatini belirtir. (3) Bazı tarih ve tabakat kitaplarında İbn Sayyâd'ın bir ara İsfahan'a gittiği, oradaki yahudilerin kendisini defler çalıp kandiller yakarak karşıladıkları, onun sayesinde Araplar'ı mağlûp edeceklerine inandıkları, fakat daha sonra ne gibi gelişmeler olduğu hususunda bir bilgi bulunmadığı kaydedilmekteyse de (4) onun Medine'de öldüğü yolundaki bilgi daha güvenilir görünmektedir. Hatta Câbir b. Abdullah, "İbn Sayyâd'ı Harre olayında (63/683) kaybettik" demiştir. (5) Deccâlin İsfahan'da ortaya çıkacağı (6) yetmiş bin İsfahanlı'nın deccâlin peşinden gideceği (7) yolundaki rivayetler dikkate alınırsa İbn Sayyâd ile İsfahan arasında böyle bir irtibat kurulmasına onu deccâl olarak gösterme çabasının bir ürünü şeklinde bakılabilir. Kaynaklarda İbn Sayyâd'la ilgili asıl mesele onun dinî hüviyeti konusunda yoğunlaşmakta, bu husus bilhassa hadis literatüründe yer alan farklı, hatta yer yer birbirine aykırı rivayetlerden kaynaklanmaktadır. Bu rivayetlerde göze çarpan en önemli noktalardan biri, İbn Sayyâd'ın daha oyun oynama çağında iken gaipten haber vermesi, hatta peygamberlik iddiasında bulunduğunun ileri sürülmesidir. Abdullah b. Ömer'e isnad edilen bazı rivayetlerden anlaşıldığına göre bu tür söylentilerden haberdar olan Hz. Peygamber, onun gaipten haber verme iddiasının asılsız olduğunu ortaya koymak amacıyla Duhân sûresinin 10. âyetini aklında tutarak yahut bir şeye yazdırıp elinde saklayarak kendisinden bunu bilmesini istemiş, İbn Sayyâd, sadece âyette geçen "duhân" kelimesinin baş kısmını (duh) bilebilmiştir. (8) Bunun üzerine Resûlullah, şeytanın kendilerine bir bütünden ancak bir parça ilkâ ettiği kâhinlerin bundan ileri gidemeyeceklerini ve Allah'ın peygamberlerine vahyettiği gayb bilgisine ulaşamayacaklarını belirtmiştir. (9) Bundan maksat, "Sen kahinlerin bilebilecekleri kadarını bilir, daha fazlasını bilemezsin" demektir. İbn Sayyâd'la ilgili rivayetlerde ortaya çıkan diğer bir önemli husus da Resûlullah'ın, kendisinin peygamberliğine inanıp inanmadığı sorusuna verdiği cevapta görülmektedir. Bu konuda birbirinden farklı üç rivayet mevcuttur. Abdullah b. Ömer'e isnad edilen iki rivayetten birinde İbn Sayyâd'ın bu soruya. 11 "Hayır inanmıyorum; sen benim peygamber olduğuma inanıyor musun?" şeklinde cevap verdiği; ikincisinde, "Sen ümmîlerin peygamberisin" dedikten sonra yine peygamberlik iddiasında bulunduğu belirtilmiş (10) Ebû Saîd el-Hudrî'ye isnad edilen üçüncü rivayette ise "evet" veya "hayır" şeklinde bir cevap vermeyip kendisinin peygamberliğini Resûlullah'ın tasdik edip etmediğine ilişkin sorusunu sormuştur. (11) Söz konusu hadislerde, bu cevaplara öfkelenen Hz. Ömer'in onu öldürmek için Resûl-i Ekrem'den izin istediği, fakat Resûlullah'ın buna izin vermediği de kaydedilmektedir. İbn Sayyâd'ın peygamberlik iddiasında bulunmasına rağmen Resûlullah'ın onu cezalandırmayı uygun bulmamasına gerekçe olarak Hattâbî, İbn Sayyâd'ın mensup olduğu yahudilerle yapılan antlaşmayı gösterirken (12) Kâdî İyâz bunu İbn Sayyâd'ın henüz mükelleflik çağına erişmemiş olmasına bağlamıştır. (13) Hadislerde deccâle nisbet edilen özelliklerin İbn Sayyâd'da da bulunduğunu ileri sürerek onun deccâl olduğunu iddia edenler de olmuştur. (14) Buna dair rivayetlerin birinde Hz. Ömer'in, Resûl-i Ekrem'in huzurunda İbn Sayyâd'ın deccâl olduğu hususunda yemin ettiği halde Peygamberin bu iddia karşısında ses çıkarmadığı (15) bunun da iddianın doğruluğunu kanıtladığı ileri sürülmüştür. Hatta onun, âhir zamanda zuhur edeceği bildirilen "mesîh deccâl" olduğu yolunda Abdullah b. Ömer'e isnad edilen bir rivayet bulunmasına rağmen (16) genellikle âlimler mesîh deccâl olduğu hususunda Hz. Peygamber'e bir vahiy gelmediğini, Resûl-i Ekrem'in Hz. Ömer tarafından ileri sürüldüğü söylenen deccâl iddiası karşısında sükût etmesinin ise onu onaylama anlamı taşımadığını kabul etmişlerdir. (17) Esasen Ebû Saîd el-Hudrî'nin naklettiği bir rivayette, bizzat İbn Sayyâd'ın da kendisine bu şekilde bir isnadda bulunulmasından üzüntü duyduğu ifade edilmiştir. Ebû Saîd'in anlattığına göre bir hac veya umre yolculuğu sırasında gruptan ayrılarak onunla tesadüfen baş başa kaldıklarında Ebû Saîd, İbn Sayyâd hakkında anlatılanlardan dolayı kendisiyle yalnız kalmaktan ürküntü duymuş, İbn Sayyâd ise Ebû Saîd'e deccâl olduğu yolundaki söylentileri hatırlatarak deccâlin nitelikleri hakkında Peygamber'in verdiği bilgilerin müslümanlarca bilindiğini, buna göre deccâlin Mekke ve Medine'ye giremeyeceğini, çocuğunun olmayacağını, halbuki kendisinin Medineli olup şu anda da Mekke'ye gitmekte olduğunu, Medine'de bir oğlunun bulunduğunu, bu durumda anlatılanların asılsız olduğunu söylemiştir. (18) İbnü'1-Esîr, bu rivayeti ve İbn Sayyâd'ın Medine'de öldüğüne dair bilgiyi, Temîm ed-Dârî hadisiyle (19) kıyamet alâmetlerine dair bilgileri gerekçe göstererek İbn Sayyâd'ın bilinen anlamda deccâl olmadığını belirttikten sonra onun büyük bir ihtimalle Hz. Peygamber'in vefatından sonra Müslümanlığı kabul ettiğini, bu sebeple sahâbî sayılmaması gerektiğini ifade eder. (20) İbn Hacer'in, İbn Sayyâd'ın deccâl ile ilgisine ve deccâle dair bazı rivayetlere temas ettikten sonra bu rivayetlerin Ehl-i kitap kaynaklarından alınmış olabileceğini söylemesi (21) ilgi çekicidir. Deccâlin varlığı ve bu hususla ilgili rivayetlerin kaynağı, sıhhati, nasıl yorumlanması gerektiği gibi konulardaki tartışmalar bir yana deccâl kelimesini belli bir kişinin veya varlığın ismi olarak değil insanların kafasını karıştırarak tereddüt uyandırmayı, onları doğru yoldan saptırmayı amaçlayan, böylece inkarcılık ve kötülüklerin yaygınlaşmasına hizmet eden her türlü sapık zihniyeti veya bu zihniyetin temsilcilerini ifade eden bir kavram olarak anlayan görüşleri dikkate alıp İbn Sayyâd'ın da en azından hayatının ilk dönemlerinde bu anlamda deccâl karakterli bir kişilik ortaya koyduğu kabul edilebilir. 12 Esasen onun deccâllerden bir deccâl olduğunu söyleyenlerin de (22) bu anlamı kastettikleri açıktır. Daha çocuk yaşta iken bir yandan akranlarıyla oyun oynayıp öte yandan kehanetler ileri sürmesi, peygamberlik iddiasında bulunması, deccâli ve ailesini tanıdığını, kaldığı yeri bildiğini, arşı su üzerinde gördüğünü, iki cini bulunduğunu ve bunlardan birinin kendisini tasdik ettiğini, diğerinin yalanladığını söylemesi gibi garip sözlerine ve davranışlarına bakarak onun akıl hastası veya meczup bir kimse olduğunu düşünmek de mümkündür. Nitekim Resûl-i Ekrem'in onun için "zihin düzeni bozulmuş, kafası karışmış" anlamına gelen ifadeler kullanması da bu ihtimali desteklemektedir. (23) İbn Sayyâd hakkındaki rivayetler, daha çok onun çocukluk ve gençlik yıllarıyla ilgili olup ileri yaşlarında neler yaptığı bilinmemektedir. Yaygın görüşe göre önceki hallerinden sıyrılarak tövbe etmiş, hacca gitmiş, cihada katılmıştır. (24) Buna rağmen baştan beri müslümanların İbn Sayyâd'ın dinî ve fikri durumu hakkındaki kanaatlerinin oldukça bulanık olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hattâbî, Selef âlimlerinin onun son durumuyla ilgili farklı görüşler taşıdığını, tövbe edip samimi bir müslüman olduğunu kabul edenler yanında Câbir b. Abdullah gibi deccâl olarak öldüğünde ısrar edenlerin de bulunduğunu kaydeder. (25) Nevevî'nin belirttiği gibi (26) bu bulanıklık ve karışıklık İbn Sayyâd hakkındaki rivayetlerde de görülmektedir. İbn Sayyâd'ın oğlu Umâre, hadis literatüründe önemli bir isim olarak yer almış olup Saîd b. Müseyyeb'in yakın dostlarından biri konumunda gösterilmekte ve hadiste sika kabul edilmektedir. Babası aleyhindeki rivayetlerin başlıca kaynaklarından biri olan Câbir b. Abdullah ile Saîd b. Müseyyeb ve Atâ b.Yesâr'dan hadis rivayet etmiş; kendisinden Dahhâk, Mâlik b. Enes. Muhammed b. Ma'n, Velîd b. Kesîr el-Medenî rivayette bulunmuştur. Mâlik b. Enes'in onu herkesten üstün tuttuğu ifade edilir. Umâre, II. Mervân b. Muhammed'in hilâfeti döneminde (744-750) vefat etmiştir. (27) Dipnotlar: 1. Müsned, II, 149; Buhârî, Edeb, 97 2. Müsned, II, 149; Müslim, Fiten, 95 3. et-Tabakat, el-mütemmim s. 302 4. İbn Hacer, Tehzibü't-Tehzîb, VII, 419; Fethu'l-bârî, XXVIII, 96 5. Ebû Dâvûd, Melâhim, 16 6. İbn Hacer, Fethu'l-bârî, XXVIII, 96 7. Müslim, Fiten, 124 8. Müsned, I, 380; Müslim, Fiten, 86,95 9. Sahihu Müslim bi Şerhi'n-Nevevi, XVIII, 48-49 10. Müslim, Fiten, 85, 95 11. Müslim, Fiten, 87 12. Me'âlimü's-Sünen, IV, 503 13. Sahihu Müslim bi Şerhi'n-Nevevi, XVIII, 48 14. Müsned, II, 149; Buhârî, Edeb, 97; Müslim, Fiten, 85-88 15. Buhârî, İ'tisâm, 23; Müslim, Fiten, 94 16. Ebû Dâvûd, Melâhim, 16 17. Sahihu Müslim bi Şerhi'n-Nevevi, XVIII, 46 18. Müslim, Fiten, 90-91; Tîrmizî, Fiten, 63 19. Müslim, Fiten, 119-121; Ebû Dâvûd, Melâhim, 15 20. Üsdü'l-ğâbe, III. 282-283 21. Fethu'l-bârî, XXVIII, 97 22. İbn Hacer, Fethu'l-bârî, XXVIII, 95; Ali el-Kârî, V, 219 23. Buhârî, Edeb, 97; Müslim, Fiten, 87; Ebû Dâvûd, Melâhim, 16 24. İbn Sa'd, s. 304 25. Me'âlimü's-Sünen, IV, 504 26. Sahihu Müslim bi Şerhi'n-Nevevi, XVIII. 46 27. İbn Sad, s. 302-304; İbn Hacer, Tehzibü't-Tehzîb, VII, 419; bk. TDV İslam Ansiklopedisi, İbn Sayyad md.; Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 14/478-482 13 Duanızın başında bana salavat getirmedikçe o dua Allah’a ulaşmaz, hadisi sahih midir? Taberanî’nin el-Evsat’ta (h. no: 721) Hz. Ali’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Muhammed’e ve onun ali beytine salavat getirilmedikçe yapılan her dua mahcuptur/ perdelidir/engellidir(ilahi kabul huzuruna çıkamaz).” Heysemi, bu hadisin senedinin sahih olduğunu belirtmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, h. no.17278) Benzer bir rivayeti Deylemi de Hz. Ali’den nakletmiştir. (bk. Deylami, h. no: 4754) Hz. Peygamberin kendisiyle ilgili övgülerini, büyüklüğünü ifade eden sözlerini, başka her hangi bir insanın sözleri gibi algılamamak gerekir. Çünkü onun sözleri Allah’ın elçisi olan bir kimsenin sözleridir. Onun sözleri heva ve hevesinden kaynaklanmaz, Allah’ın emir veya izni dairesinde ilahi vahye dayalıdır. (Necm, 53/3-4) Mesela, şöyle buyuruyor: “Kıyamet günü bütün peygamberler de benim sancağım altında toplanır. Fakat /bunları söylerken benden taraf asla bir gurur ve böbürlenme yoktur.” Demek ki, bunları bir elçi olarak ifade etmek durumundadır. Salavat konusu da böyledir: Kur’an’da Allah emrediyor: “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab, 33/56) Alimler bu ayetteki salavat emrinin özellikle namaz kılarken “teşehhüd”de farz veya mendub/sünnet olduğu konusunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Alimlerin büyük çoğunluğu bu emrin sünnet olduğunu söylerken, İmam Şafii gibi bazı alimler bunun farz olduğu kanaatindedir. İster farz olsun, ister sünnet olsun, her iki durumda da konunun bir ibadet yönü vardır. Salavat da bir ibadettir. Ümmetinin her hususta yegâne rehberi olan Hz. Peygamber, başka değişik farz veya sünnet konusunda muallimlik yaptığı ve önemli bir sevap kaynağı olduğu gibi, Allah’ın rızasını kazandıran önemli bir ibadet şekli olan salavatın şeklini, ehemmiyetini, (sırf kendisiyle alakalı olduğu için) ihmal etmesi düşünülebilir mi? Eğer meseleyi -haşa- bencillik olarak değerlendirirsek, bundan daha önemli olan konular ve ayetler vardır; onları nereye koyacağız? İşte bazı örnekler: “Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.” ( Nisâ, 4/80) “Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın öğütlerini işitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!” (Enfâl, 8/20) “Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salihlerle birliktedir. İşte bunlar ne güzel arkadaştır!” ( Nisâ, 4/69) 14 “Allah ve Resûlü, herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab,33/36) “Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” ( Nisâ, 4/65) Bu konuyla ilgili bir soru ve cevabı aynen aktarmayı uygun görüyoruz: Sual: Salavatın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir? Elcevab: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a salavat getirmek, tek başıyla bir tarîk-ı hakikattır. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Çünkü Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saadetleriyle nasîbedardır. Nihayetsiz istikbalde ebed-ül âbâdda nihayetsiz ahvale maruz ümmetin bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Hem Resul-i Ekrem hem abd, hem resul olduğundan ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki; ubudiyet halktan Hakk'a gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu ( الSalat) ifade eder. Risalet Hak'tan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki, (selam) lafzı onu ifade ediyor.” (Nursi, Barla Lahikası, 270) Allah’ın sonsuz lütuflarına mazhar olmuş biri olarak Hz. Peygamberin yine de insanlardan salavat getirmelerini istemesi, bir bencillik değil, büyük bir tevazu örneğidir. Çünkü salavat getirmek, rahmet istemekle dua etmek demektir. Allah’ın en sevgili kulu, en büyük peygamberi, en son dinin muallimi, alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamber olarak, insanlardan bu kadar ısrarla kendisi için dua etmelerini istemesi, tenkit edilmeye değil, hayranlıkla tebrik edilmeye değer bir haslettir. İşte her konuda olduğu gibi tevazuda da eşsiz bir insan! Sana kainatın elementleri, cansız varlıkların atomları-molekülleri ve canlıların hücreleri sayınca salat ve selam olsun, Ey insanlığın iftihar tablosu Peygamber! 15 Tasavvuf, Kabala ve Hinduizm’e mi dayanıyor? Yahudi-Kabala tarihini ve tasavvuf tarihini ve menşei ile ilgili detaylı bilgi verecek durumda değiliz. Biz burada ilkeler bazında bir kaç söz söylemekle yetineceğiz: a. İslam tasavvufunun kaynağı Kur’an ve sünnettir. Hiç bir zaman Kabala ve diğer felsefi doktrinler olmadı. Budizm ve benzeri bazı dini veya felsefi mistisizm hareketleriyle benzer tarafının olması, tasavvufun onlardan kaynaklandığını göstermez. b. İslam dinin getirdiği bazı güzelliklerin diğer semavi dinlerde de bulunması, İslam dininin bunları o kaynaklardan alıntıladığını göstermediği gibi, bazı konuları ve bazı değer ölçüleri ile semavi olmayan bazı din veya felsefi düşüncelerle de örtüşebilir. Bu da bir alıntı olduğu anlamına gelmez. Çünkü semavi dinlerle olan uygunluğu, vahiy sahibinin aynı Allah olduğunun göstergesidir. Gayr-ı dini bazı düşünce akımlarıyla uygunluk göstermesi de, bir alıntılamayı değil, insanlık fıtratının ortak değerlerinin gösterir. c. İslam literatüründeki bütün hak tarikler/yollar, tarikatlar, meşrepler, meslekler, mezheplerin hepsinin kaynağı Kur’an’dır. Aksini düşünmek mümkün değildir. Çünkü Kur’an’a iman eden bir kimsenin onun hilafına bir mesleğe girmesi mümkün değildir. Bu konuda Bediüzzaman hazretlerinin şu sözleri bize ışık tutmaktadır: “Cenab-ı Hakk'a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'an’dan alınmıştır. Fakat tarikatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kasır fehmimle Kur'andan istifade ettiğim "Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarîkıdır.” (Sözler, 476 ) Zaman içerisinde insanların kendi hissiyatları ve beşeri akıllarının karışmış olması bu gerçeği, yani bu meslek ve meşreplerin asıl kaynağının Kur’an olduğu gerçeğini değiştirmez. “Bu iki asıl (Kelam ilimi ile Tasavvuf), çendan (her ne kadar) Kur'andan teşaub etmişlerdir (kaynaklanmış-filizlenmişlerdir). Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş, evhamdan masun kalmamışlar.” (Mesnevi-i Nuriye, 252 ) Demek ki tasavvuf ve diğer İslam meslek ve meşreplerinin içinde yer alan bazı beşeri unsurlar, insan düşüncesinin ürünleri olsa bile, bunların asıl kaynağının Kur’an olmadığını göstermez. d. Ebced hesabının daha önceki semavi dinlerde de kullanıldığı bilgisi İslam alimleri tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Hatta bazılarına göre, ilk ebced tablosu Hz. Adem’e vahyedilmiştir. Dolayısıyla Yahudilikte önemli bir tefsir kabul edilen KABALA’da bu hesabın bulunması, Ebced ilminin yanlışlığını göstermez. Asıl menşei ne olursa olsun, İslam alimleri tarafından oldukça fazla kullanılan, eskiden beri tefsir kaynaklarının önemli bir kısmında yer alan Ebced hesabını-daha önce de var olduğu noktasından hareketle çürütmek doğru bir yaklaşım tarzı değildir. İslam literatüründe binlerce önemli mesele var ki, alimler tarafından farklı anlaşılmıştır. İtikadi ve ameli mezheplerin varlığı bunun tartışmasız delilidir. Bu sebeple bazı alimlerin bu Ebced hesabına karşı çıkmaları, mutlaka onların doğru olduğunu göstermez. Çünkü en az onlar kadar alim olan karşı tarafın bu konudaki onayları da gözardı edilemez. 16 Müfessirlerin imamı/önderi kabul edilen Taberi ile tarikatın en büyük kahramanı kabul edilen İmam- Rabbani ve bu asrın her yönden en bedii/en harika bir ilim ve irfana sahip olduğu kabul edilen Bediüzzaman Said Nursi’nin EBCED hesabına onay vermeleri bunun doğruluğunun önemli bir göstergesidir. e. Özellikle bu asırda tasavvufa karşı olanlar, onunla Yahudilik, Hristiyanlık ve daha başka doğu dünyasının dini ve felsefi düşünce tarzlarına bazı yönden örtüşmelerini bahane ederek saldırıyorlar ve bizim kanaatimize göre haksızdırlar. Yukarıdaki açıklamalarımız onların niçin haksız olduklarına da bir delildir. İlave bilgi için tıklayınız: EBCED, CİFİR. Kabala nedir? Kabala hakkında kapsamlı bilgi verir misiniz? 17 Bakara Suresinin 102. ayetinde; "Allah'ın izni olmadan büyü ile hiç kimseye zarar verilemeyeceği" bildirilmiştir. Allah, Peygamberimiz'e büyü yapılmasına neden izin vermiştir? Bakara Suresi, 102. Ayet: "Onlar, Süleyman'ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Gerçek şu ki Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri, Bâbil'de iki meleğe, Hârût'ia Mârufa indirileni öğretiyorlardı. Halbuki bu iki melek, "Biz ancak imtihan vasıtasıyız; sakın küfre sapma!" demedikçe hiç kimseye bilgi vermezlerdi. Fakat onlar bu iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onunla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Yine de kendilerine fayda sağlayanı değil zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu (sihri) satın alan kimsenin âhiretten nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür, bir bilselerdi! " Ayette sihrin bir fitne, yani ona inanıp inanmayacakları, bu işle meşgul olup olmayacakları hususunda insanlar için bir imtihan vasıtası olduğu; sihirbazların, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremeyecekleri bildirilmiştir. Allah insanları bununla imtihan etmek için, onlara izin vermiştir. Bu şekilde Peygamberimiz'e büyü yapmışlardır. Ancak Allah Peygamberimiz'e durumu bildirerek, Peygamberimiz'i büyünün kötü tesirinden kurtarmıştır. Ayette Allah'ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremeyeceklerini bildirilmesi, büyünün Allah'ın kudreti dışında müstakil bir güç kaynağı olmadığını bildirmek içindir. Hayrı da şerri de yaratan Allah'dır. Hayrı da şerri de insanların önüne koymuş ve imtihana tabi tutmuştur. Nasıl ki asansör insanın emrine verilmiş, insan hangi kata çıkmak isterse, asansör onu istediği kata çıkarıyor, aynen bunun gibi imtihan gereği olarak insan şerri isterse Allah şerri yaratıyor hayrı isterse hayrı yaratıyor. İlave bilgi için tıklayınız: Hayır ve şerri , Allah'ın yaratması ne demektir? “Allah seni insanlardan koruyacaktır” (Maide, 67) ayetine rağmen, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in vefat nedeninin, daha önceki zehirlenme olmasını nasıl açıklarsınız? 18 Arş-ı Azam’ın hazinelerinden olan duanın anlamı nedir? Bir gün Cebrail Aleyhisselam, Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü vesselamın huzuruna gelmişti. Hazreti Peygamber (asm) onun yüzünde tebessümlü ve de müjdeleyici bir hal görmüştü. Daha önce onu böyle hiç görmemişti. Cebrail Aleyhisselam: Ya Muhammed, Allah’ın selamı üzerine olsun, dedi. Hazreti Peygamber: Ey Cebrail! Allah’ın selamı senin de üzerine olsun, karşılığını verince, Cebrail: Ya Muhammed! Allah beni sana öyle büyük bir armağan ile gönderdi ki, senden önce bu armağan kimseye gönderilmedi. Bu sana ikram edildi, dedi. Efendimiz: Nedir o hediye, ey Cebrail? diye sordu. Cebrail: Sana gönderilen o hediyeler, Arş-ı Azam’ın hazinelerindendir. Ey Allah’ın Resulü! Sen de onları oku! dedi. Dua şudur: Yâ men azharel cemîle ve seteral kabîh. Yâ men lem yüâhızu bil cerîrati ve lem yehtiküssitr. Yâ azîmel afv Yâ hasenet tecâvüz Yâ vâsial mağfirah Ve yâ bâsital yedeyni bir rahme Yâ müntehâ külli şekvâ Ve yâ sâhıbe külli necvâ Yâ kerîmes safhı ve yâ azîmel menni ve yâ mübdien niami kablestihkâkıhâ Yâ rabbenâ ve yâ seyyidenâ ve yâ mevlânâ ve yâ ğâyete rağbetinâ Es'elüke Yâ Allah en lâ teşviye halkî bin nâr. Ey güzeli açığa çıkaran Ey çirkinin üzerini örten Ey suç sebebiyle hemen azarlamayan Ey ayıpların üzerindeki perdeyi yırtmayan Ey affı büyük olan Ey günahkârları cezalandırmaktan vazgeçmesi güzel olan Ey mağfireti geniş olan Ey rahmeti bol veren Ey bütün sessiz yalvarışların sahibi Ey bütün şikâyetler kendisinde son bulan Ey affı bol olan Ey iyiliği büyük olan Ey nimetleri hak etmeden önce mahlukatına ikram ve ihsan eden Ey Rabbimiz, ey Efendimiz, ey Sahibimiz, ey son arzumuz olan Yüce Yaratıcımız Ey Allahım, beni cehennem azabından azad etmeni istiyorum. Not: Bu duadaki cümleler Cevşen’in 22. ve 31. bölümlerinde geçmektedir. 19 Halka şeklinde zikir çekmenin yasaklandığı rivayette, anlatılmak istenen nedir? İlgili rivayet şöyledir: “… Sabah namazından önce Abdullah b. Mes'ûd'un kapısının önünde otururduk. Çıktığında, onunla beraber mescide giderdik. Neyse (bir gün) Ebû Musa el-Eşarî yanımıza geldi ve; "Ebû Abdirrahman (yani Abdullah b. Mesûd) şimdiye kadar yanınıza çıktı mı?" dedi. "Hayır" dedik. O da bizimle beraber oturdu. Nihayet (Abdullah) çıktı. Çıkınca toptan ona ayağa kalktık. Sonra Ebû Musa ona şöyle dedi: "Ebû Abdirrahman! Biraz önce mescitte yadırgadığım bir durum gördüm. Ama yine de, Allah'a şükür, hayırdan başka bir şey görmüş değilim. (Abdullah) "Nedir o?" diye sordu. O da; "Yaşarsan birazdan göreceksin" dedi (ve) şöyle devam etti: "Mescitte halkalar halinde oturmuş, namazı bekleyen bir topluluk gördüm. Her halkada (idareci) bir adam, (halkadakilerin) ellerinde de çakıl taşları var. (İdareci): "Yüz defa Allahu ekber deyin" diyor, onlar da yüz defa Allahu Ekber diyorlar. Sonra, yüz defa Lâ İlahe İllallah, deyin diyor, onlar da yüz defa Lâ ilahe İllallah diyorlar. Yüz defa Sübhanallah deyin diyor, onlar da yüz defa Sübhanallah diyorlar." (Abdullah b. Mes'ûd); "Peki onlara ne dedin?" dedi. "Senin görüşünü bekleyerek” -veya "senin emrini bekleyerek" onlara bir şey söylemedim." dedi. Dedi ki; "Onlara kötülüklerini sayıp (hesap etmelerini) emretseydin ve, (bununla) iyiliklerinden hiçbir şeyin zayi edilmeyeceğine dair onlara güvence verseydin ya!" dedi. Sonra gitti, biz de onunla beraber gittik. Nihayet o, bu halkalardan birine geldi, başlarında durdu ve şöyle dedi: "Bu, yaptığınızı gördüğüm nedir?" Dediler ki; "Ebû Abdirrahman! (Bunlar) çakıl taşları. Onlarla Allahu Ekber, Lâ ilahe İllallah ve Sübhanallah deyişleri sayıyoruz." (Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ûd) dedi ki; "Artık kötülüklerinizi sayıp (hesab edin)! Ben, iyiliklerinizden hiç bir şeyin zayi edilmeyeceğine kefilim. Yazıklar olsun size! Ey Ümmet-i Muhammed, ne çabuk helak oldunuz! Peygamberinizin salallahu aleyhi ve sellem şu sahabesi (içinizde hâlâ) bolca bulunmakta. İşte onun elbiseleri, (henüz) eskimemiş; kabları, (henüz) kırılmamış. Canım elinde olan (Allah'a) yemin olsun ki, sizler kesinlikle (ya) Muhammed'in dininden daha doğru yolda olan bir din üzerindesiniz (-ki bu imkânsızdır.) veya bir sapıklık kapısı açmaktasınız." Onlar; "Vallahi, Ebû Abdirrahman, biz, başka bir şey değil, sadece hayrı (elde etmeyi) istedik" dediler. (O da) şöyle karşılık verdi; "Hayrı (elde etmek) isteyen niceleri vardır ki onu hiç elde edemeyeceklerdir. Resûlullah salallahu aleyhi ve sellem bize haber vermişti ki; Kur'an'ı okuyacak olan bir topluluğun (bu okuyuşları sadece dilde kalacak), onların köprücük kemiklerini ileriye geçmeyecek. Vallahi, bilmiyorum, belki onların çoğu sizdendir." Sonra (Abdullah) onlardan yüz çevirdi. 20 (Amr b. Yahya'nın dedesi) Amr b. Selime, bundan sonra şöyle dedi: “Bu halkalardaki (insanların) tamamını, en-Nehrevân olayında, haricîlerin yanında bize karşı vuruşurken gördük.” (Darimi, Mukaddime, 23) Bu rivayeti özet olarak Taberâni de rivayet etmiştir. (Mecmau'z-Zevaid, 1/181) Rivayetteki Peygamberimize ait olan kısım ise başka kaynaklarda da geçmektedir. (bk. Müslim, Müsâfirîn, 275; İbn Mâce, Mukaddime, 12; Ahmed b. Hanbel, 1/380, 404) Bu rivayette, Abdullah ibni Mesud’un tenkit ettiği şey, yapılan toplu zikir değil, zikir çekenlerin kendisidir. Çünkü rivayetin sonunda şöyle deniliyor: Kur'an'ı okuyacak olan bir topluluğun (bu okuyuşları sadece dilde kalacak), onların köprücük kemiklerini ileriye geçmeyecek." Bu ifadeden her halde Kur’an okumayın manası çıkmaz. Öyleyse Kur’an okuyanların okuyuş tarzlarına tenkit var demektir ve denilmektedir ki: Okurken şuurluca okuyun, kalbinize indirerek okuyun, zikri de böyle yapın. Bu nedenle meseleyi zikrin değil zikir çekenlerin tenkit edilmeleri yönünde değerlendirmek gerekir. Belirli kelime veya cümleleri tek veya toplu olarak okumaya, tekrar etmeye "zikr" denilmektedir. Yukarıdaki haberde böyle bir zikr söz konusudur. Dünya ve ahiret mutluluğunu isteme (dua), Kur'an okuma, ilimle meşgul olma, nafile namaz kılma gibi amellere de zikr denilmektedir. Zikr dil, kalb veya vücut organlarıyla olabilmektedir. Allah'ı tesbihle, ona hamdetmeyle, onu ululamayla, yüceltmeyle alâkalı kelime veya cümleleri söylemek dilin zikridir. Cenab-ı Hakk'ın zat ve sıfatlarının delillerini, emir ve yasaklarından haberdar olmak için ilâhi emirlerin hikmet ve delillerini, mahlûkatın sırlarını düşünmek kalbin zikridir. Allah'a ve Resulüne itaat etmeye garkolmak da vücut organlarının zikridir. (bk. Ayni, Fethul-Bâri, 23/245) Zikre teşvik eden bir çok âyet ve hadis vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Öyle ise beni anın (zikredin) ki ben de sizi anayım." (Bakara, 2/152) "Ey insanlar, Allah'ı çok anın ve onu sabah-akşam tesbih edin." (Ahzâb, 33/41-42) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve selem de; "Dilin daima Allah'ı zikirle ıslak olsun" buyurmuştur. (Tirmizi, Daavat, 4) Hz. Peygamber'in, bazı kelime ve cümlelerin tekrar edilerek okunmasını tavsiye eden, zikir meclislerini öven hadisleri de vardır. Örnek olarak şunları kaydedebiliriz: "Allah'ı -azze ve celle- zikretmek üzere oturan her topluluğu melekler çepeçevre kuşatır, onları rahmet kaplar, üzerlerine sekinet (huzur) iner ve Allah onları, katındakilerin içinde zikreder." (Müslim, Zikr, 39) "Allah'ın, zikredenleri araştırmak üzere yollarda dolaşan bir kısım melekleri vardır. Bunlar, Allah'ı zikreden bir topluluk bulunca: "Muhtaç olduğunuz şeye gelin!" diye birbirlerine seslenirler..." (Buhâri, Daavat, 66) "Kim günde yüz defa "Sübhanellahi ve bi-hamdihi" derse, hataları, deniz köpüğü gibi (çok) da olsalar, ondan atılır." (Buhâri, Da'avat, 65) 21 "Allah'ın en sevdiği sözler dört (tanedir): Sübhanallah, el-Hamdülillah, Lâ İlahe İllallah, Allahu Ekber. Bunların hangisiyle başlasan sana zarar vermez." (Müslim, Adâb, 12) Bu bilgiler ışığında yukarıdaki habere baktığımızda Abdullah b. Mes'ûd'un (radıyallahu anh), mescitte zikir yapanlara itiraz etmesinin, zikrin kendisinden kaynaklanmadığını anlarız. İtirazın sebebi zikrin yeri ve şeklidir. Mescitte yapılan böyle bir zikir, zamanla bütün müslümanlarca dinin gereği olarak anlaşılıp yapılacak bir ibadet halini alabilirdi. Bu ise, kınanan bidatlardan biri olurdu. Ayrıca, bir kişinin başkanlığında, onun komutlarıyla yapılan şekli bir "zikr"de tenkit konusu yapılmış olabilir. Rivayette geçen Peygamberimizin sözü ve söz konusu "zikir meclisi"ne katılmış olanların ilerde, şekli mutaassıp dindarlıklarıyla bilinen haricilerin saflarında görülmüş olmalarında da bu son hususa işaret vardır. Nehrevân, Bağdâd ile Vâsıt arasında bir yerin adıdır. Burası, Hz. Ali ile Hariciler arasında h. 37 (veya 38) yılında meydana gelen ve Hz. Ali'nin zaferi ile sonuçlanan savaş dolayısıyla meşhur olmuştur. (bk. Abdullah Aydınlı, Sünen-i Dârimi Tercüme ve Şerhi, Madve Yayınları: 1/282283) 22