tc gazi üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü tarih anabilim dalı

T.C.
GAZİ ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
TARİH ANABİLİM DALI
TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİLİM DALI
DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİ VE
TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU POLİTİKALARI
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Hazırlayan
Seçil ÖZDEMİR
Tez Danışmanı
Prof. Dr. Mehmet Akif TURAL
Ankara 2009
i
ÖNSÖZ
Bu araştırmada II. Dünya Savaşı sonrasında dünyada değişen
dengelerin ışığı altında Demokrat Parti Dönemi’nde Türkiye’nin Ortadoğu ile
ilişkilerinde Amerika Birleşik Devletleri’nin etkisi incelenmiştir.
Konu ile ilgili pek çok tek yönlü çalışma yapılmış olmasına rağmen; Dış
Politika tarihimizde, yabancı devletlerle ilişkilerimizin, dış politikamızı ne
yönde etkilediğine dair çalışmalar bulunmakta;
Ancak Demokrat Parti
Dönemi Ortadoğu Politikaları’na ait bu şekilde ayrıntılı bir inceleme
bulunmamaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalar özellikle Atatürk Dönemi ile
sınırlı kalmış yahut detaylandırılmamıştır.
Çalışmamızda amacımız özellikle 1950–1960 dönemi arasındaki
süreci mümkün olduğunca II. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı yeni
dengelerin
etkisi
gözetilerek
incelemek
ve
Demokrat
Parti’nin
dış
politikasında, Türkiye’nin Ortadoğu ile ilişkilerini, dönemin Türk – Amerikan
ilişkilerini göz önünde bulundurarak ortaya koymak olmuştur.
Tezimizin birinci bölümünde ifade etmeye çalıştığımız II. Dünya
Savaşından sonraki Amerikan Politikası için şunu söyleyebiliriz. Mevcut
Sovyet tehdidi ve bu tehdidi durdurma politikaları ile Amerika’nın Ortadoğu’da
ve Ortadoğu’ya hakim Türkiye’de kendi siyasi ve ekonomik anlayış biçimini
yaymak. Bu noktada dünya iki kutup arasında kalmışken Türkiye de tam
anlamıyla bu iki gücün arasında ancak birisinin doğrudan toprakları üzerinde
hak istemesi ile karşılaşmış ve tüm varlığı ile diğerine yanaşmıştı. Zira bu
dönemde dünya faşist imparatorlukların yıkılması ile meydana gelecek
boşlukta iyi bir yer kapabilme yarışı yaşanıyordu. Bu yarışta Amerika ve
Sovyetler karşı karşıya idi.
Dünyada faşizmin etkisinin tükenmiş olduğu bu yıllarda, demokrasi
rüzgârları esiyor ve Türkiye’de kendisini Batı’ya daha yakın göstermek için bu
rüzgâra katılıyordu. Demokrat Parti iktidarı bu durumda Batı’dan daha çok
destek alabilmek, kendilerini Sovyetlere karşı daha güçlü hissedebilmek için
NATO üyeliğini hedeflemiş ve bunun için Kore’ye Türk Askerlerini gönderip
adeta NATO üyeliğinin bedelini bu şekilde ödemişlerdi.
ii
Türkiye’nin
NATO
üyeliği
İngiltere
tarafından
uzun
süre
onaylanmamıştı. Çünkü İngiltere, Türkiye’nin bir Ortadoğu paktında yer
almasını istemişti. Bu konuda da Demokrat Parti Yöneticileri Ortadoğu
savunması için oluşturulacak bir paktta yer alınacağına dair gereken sözü
vererek NATO üyeliğini gerçekleştirmişlerdi. Bundan sonraki süreçte ise
Türkiye adeta NATO‘nun güney kanadı için bir savunma kalkanı olmuştu.
Türkiye NATO üyeliğinin bedelini ödemeye Ortadoğu’da devam
etmiştir. Türkiye, Ortadoğu’da Batı’nın amaçları ve istekleri doğrultusunda
oluşturulan Bağdat Paktı’na üye olmanın ötesinde öncülük etmiştir. Elbette
Türkiye’nin kendi komşularıyla dahi ilişkilerinde Batı paralelinde hareket
etmesi onu kendi komşularından uzaklaştırmış. Türkiye bölgesinde güçlü
olmaya çalışırken yalnızlaşmıştır.
Tezimizin ikinci bölümünde özellikle Ortadoğu bölgesindeki çalkantılar
anlatılmış, bu bölgede etkin olmak için Batı desteği ile kurulan Bağdat Paktı
ve bundan sonra Ortadoğu’da yaşanan kriz yıllarında Türkiye’nin bölge
politikalarında Amerikan etkisi açıkça ortaya konulmuştur. Batı yanlısı bu
politikanın Türkiye’yi kendi milli meselelerinde(Kıbrıs gibi) Arap Devletleri’nin
desteğinden mahrum bıraktığı; Ancak Demokrat Parti İktidarı’nın yılmadan
Batı’nın çıkarları için mücadelesine devam ettiği de belirtilmiştir.
Tezimizin üçüncü bölümünde ise Milli Davamız Kıbrıs Meselesi, 1950–
1960 yılları arasında yaşanan gelişmeler doğrultusunda ele alınmıştır.
Kıbrıs Adası, Ortadoğu ve Batılı Devletler söz konusu olduğunda göz
ardı edilemeyecek, sadece bulunduğu nokta itibariyle dahi tıpkı Türkiye gibi
Ortadoğu’nun kontrolüne sahip bir bölge olarak Batı’nın ilgi odağı olmuştur.
Kıbrıs Konusunda, Lozan Anlaşması ile İngiltere’ye devrettiğimiz haklarımızı,
II. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin sömürgelerinden çekilme politikası ile
tekrar elde etme şansı bulmuştuk.
Kıbrıs’ta Yunanistan ve Rumlara karşı gösterdiğimiz milli direnç
Amerika’nın ve NATO’nun uyarıları ile kırılmış, Türkiye önce statükonun
korunması ya da Kıbrıs’ın bize ait olacağının kabul edilmesi fikrinden
vazgeçirilmişti. Amerika Ortadoğu’ya yönelik maddi yardımları bölgenin
huzuru için yaptığını bildirmiş, bir anlamda Türkiye’ye Kıbrıs konusundaki
iii
isteğinden vazgeç demişti. Ardından ortaya konulan taksim fikri de Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin kurulması kabul edilince, Demokrat Parti döneminde
sağlanamamıştı. Kıbrıs’ta Türkiye ile Yunanistan, Rumlar ile Türkler karşı
karşıya getirilerek, Kıbrıs tıpkı Ortadoğu gibi her an patlamaya hazır bir
bomba haline getirilerek müdahaleye hazır bir konuma getirilmiştir.
Türkiye’nin ise davası için mücadele etmesine adeta müsaade edilmemiştir.
Her şeye rağmen, Kıbrıs’ı kazanan Türk Halkı’nın Milli Hafızası, Kıbrıs’ın
zihinlerden ve kalplerden silinememiş olması vatan toprağımız için
mücadelemizde
hiçbir
emperyalist
devlete
boyun
eğmeyeceğimizi
kanıtlamamız ve emperyalist devletlerin bu gerçeği fark edememesi olmuştur.
Tezimin hazırlanmasında beni yönlendiren, teşvik eden ve her türlü
problemde hiçbir zaman yardımlarını esirgemeyen değerli hocam Prof.Dr.
Mehmet Akif Tural’a ne kadar teşekkür etsem azdır. Ayrıca tüm hayatım
boyunca hiçbir konuda benden desteğini esirgemeyen aileme minnetimi
kelimelerle ifade etmek mümkün değil.
iv
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ...........................................................................................................i
İÇİNDEKİLER...............................................................................................iv
KISALTMALAR DİZİNİ ................................................................................vi
GİRİŞ.............................................................................................................1
I.BÖLÜM
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI DEĞİŞEN DENGELER VE GENEL
DURUM
1.1. YALTA VE POTSDAM KONFERANSLARI...........................................14
1. 2. DÜNYA SAVAŞI SONRASI AMERİKA’NIN DEĞİŞEN TUTUMU........16
1.2.1. Truman Doktrini .................................................................................18
1.2.2. Marshall Planı....................................................................................22
1.3. NATO’NUN KURULUŞU VE NİTELİĞİ.................................................27
1.3.1. Nato Ve Türkiye .................................................................................28
1.3.2. Kore Savaşı Ve Türkiye’nin Nato’ya Girişi .........................................33
v
II. BÖLÜM
DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ ORTADOĞU POLİTİKALARI VE AMERİKAN
TESİRİ
2. 1. DEMOKRAT PARTİ DIŞ POLİTİKA FELSEFESİ ................................39
2. 2. TÜRKİYE’NİN ORTADOĞU SAVUNMASINDAKİ YERİ ......................42
2. 2.1. Ortadoğu Komutanlığı.......................................................................45
2. 2.2. Karaçi Anlaşması..............................................................................53
2. 3. TÜRK- IRAK İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI..................................................56
2. 3.1. Bağdat Paktı Ve İngiltere’nin Rolü ....................................................59
2. 3.2. İran Ve Pakistan’ın Bağdat Paktına Katılması ..................................63
2. 3.3. Ürdün Ve Lübnan’ın Bağdat Paktı’na Katılması Problemi.................65
2. 3.4. Bağdat Paktı Ve Amerika..................................................................68
2. 3.5. Bağdat Paktı’nın Türk Dış Politikasına Etkisi ....................................71
2. 4. BAĞDAT PAKTININ MEYDANA GETİRDİĞİ SONUÇLAR..................74
2. 4.1. Bandung (Asya-Avrupa) Konferansında Türkiye’nin Tutumu............77
2. 4.2. Süveyş Krizi Ve Türk-Amerikan İlişkileri ...........................................81
2. 4.3. Eisenhower Doktrini Ve Türkiye........................................................84
2. 4.4. Suriye Olayları Ve Amerika’nın Etkisi ...............................................87
2. 4.5. Irak İhtilali – Ürdün Ve Lübnan Olayları ............................................92
2. 5. BAĞDAT PAKTI’NIN SONU ................................................................96
2. 6. İKİLİ ANLAŞMALAR VE 5 MART 1959 TÜRK – AMERİKAN
ANLAŞMASI ................................................................................................97
vi
III. BÖLÜM
KIBRIS MESELESİ
3. 1. KIBRIS MESELESİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE ORTADOĞU’DA
KIBRIS’IN ÖNEMİ......................................................................................101
3. 2. MENDERES HÜKÜMETİ’NİN KIBRIS POLİTİKASI...........................104
3. 3. LONDRA KONFERANSI VE TÜRKİYE’NİN TUTUMU ......................107
3. 4. 6–7 EYLÜL 1955 OLAYLARI VE KIBRIS ..........................................111
3. 5. DEMOKRAT PARTİ’NİN KIBRIS POLİTİKASINDA DEĞİŞİM VE
MACMİLLAN PLANI ..................................................................................114
3. 6. ZÜRİCH - LONDRA KONFERANSLARI VE KIBRIS
CUMHURİYETİNİN KURULUŞU...............................................................116
SONUÇ......................................................................................................119
KAYNAKÇA ...............................................................................................121
EKLER.......................................................................................................132
ÖZET .........................................................................................................159
ABSTRACT ...............................................................................................160
vii
KISALTMALAR DİZİNİ
S.
:Sayı
s.
:Sayfa
C.
:Cilt
Yay.
:Yayınları
Y.
:Yıl
a.g.e
:Adı Geçen Eser
y.a.g.e
:Yukarıda Adı Geçen Eser
a.g.m
:Adı Geçen Makale
y.a.g.m
:Yukarıda Adı Geçen Makale
A.D.
:Aynı Doküman
Bknz
:Bakınız
ABD
:Amerika Birleşik Devletleri
BM
:Birleşmiş Milletler
SSCB
:Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
ODK
:Orta Doğu Komutanlığı
CENTO
:Merkezi
Anlaşma
Teşkilatı
(Central
Treaty
Organization)
NATO
:Kuzey Atlantik Anlaşması(North Atlantic Treaty
Organization)
TBMM
:Türkiye Büyük Millet Meclisi
CHP
:Cumhuriyet Halk Partisi
DP
:Demokrat Parti
M.S
:Milattan Sonra
TTK
:Türk Tarih Kurumu
AÜSBF
:Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
1
GİRİŞ
Milletlerin tarihleri ve kültürleri sahip oldukları coğrafya ile birlikte
şekillenir. Coğrafya’nın ortaya çıkarmış olduğu şartlar, milletler ve devletler
için yaşanması gereken zorunluluklar halini alır. Dolayısı ile milletler üzerinde
yaşamak zorunda oldukları coğrafya’nın yarattığı sorunları yaşamak ya da
nimetlerini paylaşmak durumundadır. Tarih boyunca Ortadoğu bölgesi ve bu
bölgeye
hakim
somutlaştıran
Anadolu
örnekler
coğrafyası,
stratejik
oluşturmuşlardır.
Bu
olarak
etkiyi
net
bu
yaklaşımı
olarak
ifade
edebilmemiz için öncelikle Ortadoğu kavramını açıklamamız gerekir.
Ortadoğu kavramının tanımlanması ve sınırlarının çizilmesi güçtür. Bu
güçlük, kavramın “Doğu Avrupa” gibi coğrafi bir tanımdan ziyade siyasal ve
kültürel unsurlar tarafından belirlenmekte oluşundan kaynaklanmaktadır.
Ayrıca
kavram,
zaman
içinde
Amerika
ve
Avrupa’nın
yayılmacı
yaklaşımlarıyla da tanım değişikliklerine de uğramıştır. Dar bir bakış açısıyla,
Türkiye-İran-Mısır
üçgeni
ve
bunun
içinde
yer
alan
ülkeler
olarak
tanımlanabilen Ortadoğu, daha geniş bir biçimde bu devletleri ve onlara
komşu olan çevre Müslüman ülkeleri yani Kuzey Afrika, Somali, Afganistan,
Sudan’ı içerir.
Siyasal bilimde anlaşılan bir tanımla Ortadoğu, Arap Devletleri’ne
Türkiye, İran ve İsrail’in eklenmesiyle oluşan bölgedir. Bölge devletlerinin
nüfusu Lübnan ve İsrail dışında büyük çoğunluğuyla Müslüman olmakla
birlikte bunlar da kimi farklı alt bölüntülere ayrılmıştır. Bölge devletleri İran,
İsrail ve Türkiye dışında Arap’tır. Bölgeye hem Ortadoğu hem de Yakındoğu
denilebilmektedir. Bu adlandırma Avrupa’nın işgallerine dayanır. Avrupa’dan
en uzak bölgelere ‘Uzakdoğu’, Avrupa ile Uzakdoğu arasında kalan alana ise
‘Yakındoğu’ denmiştir. Daha sonra “Yakındoğu” terimi Osmanlı devletinin
yönetimi altındaki topraklar için kullanılmıştır. “Ortadoğu” terimi ise, II. Dünya
Savaşı sırasında İngiliz Ortadoğu Komutanlığı gibi askeri kuruluşların ortaya
çıkmasıyla kullanılmaya başlanmıştır.
2
Ortadoğu, Avrupa, Asya ve Afrika kıtaları arasında kültürel ve
ekonomik bir aracıdır. Şeker, narenciye, kâğıt, barut ve pusula gibi Uzakdoğu
malları, Ortadoğu kanalıyla Avrupa’ya ulaşmıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve
Müslümanlığın doğuş yeri olmuştur. Tarih boyunca Ortadoğu dünyada güç
dengesi olmak isteyen her devletin ilgisini çekmiş, sırasıyla Pers, Grek,
Roma, Arap, Moğol, Tatar ve Türk imparatorluklarının hükümranlık alanı içine
girmiştir. Dünyanın en önemli suyolları olan Türk Boğazları, Süveyş Kanalı,
Kızıldeniz, Bap-el Mendep Boğazı, Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi
Ortadoğu’dadır.
Ortadoğu Bölgesinin 20. yüzyıldaki önemli yeri petrol üretimi ile
belirginleşmiştir.
Ortadoğu
petrolü
Avrupa
ile
Asya’nın
enerji
gereksinimlerinin önemli bir bölümünü karşılamaktadır. Batı Avrupa’da
tüketilen petrolün yüzde 75’i Ortadoğu’dan gelmektedir. Uzunca bir dönem
Sovyetler Birliği, bölge petrolünün Avrupa’ya akmasını önlemek için çaba
harcamıştır. Amerika ise petrolün batıya akması için çaba harcamıştır.1 Bu
durum tam olarak II. Dünya Savaşı sonrası iki güç dengesinin ortaya çıktığı
ve dünyada tam anlamıyla bir “dehşet dengesi” kurulduğu dönemde yaşanan
olayların ve Türk Dış Politikası’nın bu dengede komünizm tehdidine karşı
Batı desteğine yöneldiği dönemdir. Tarihsel süreç içerisinde Türkiye’nin dış
politikasına, özellikle Ortadoğu ve Batı ile ilişkilerine bu açıdan bakmak
gerekir. Çünkü Türkiye bir ateş çemberinde kendisini korumak zorundadır.2
Ortadoğu Coğrafyası tarihte binlerce yıl Türk Devletleri tarafından
yaşanmış, zaman zaman Türk Devletleri ateşin içinde de kalmıştır.
Ortadoğu Bölgesine tarihin çeşitli dönemlerinde Türkler hâkim
olmuşlar ve bölgede çeşitli devletler kurmuşlardır. Söz konusu coğrafyada
Türklerin kurdukları ilk bağımsız devlet, Mısır'da Abbasi Halifeliğine karşı
kurulan
Tolunoğulları
Devleti'dir.
Bunun
ardından
Ihşidiler
Devleti
kurulmuştur. Ihşidiler varlıklarını sürdürürlerken, Maveraünnehir'e inen sonra
İran ve daha sonra da Anadolu'da büyük devlet kuran Oğuz Türkleri
1
Oral Sander, Siyasi Tarih, İmge Yayınları,1994,s.98–124
Toktamış Ateş, “Dış Politikamız ve Ötesi”, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, Y.1992–
1993, s.248
2
3
(Selçuklular), Mısır hariç, Ortadoğu'nun büyük bir kısmına hâkim olmuşlardır.
Selçuklulardan sonra Ortadoğu'da Eyyübilerin hâkimiyeti3, daha sonra da
1517’de Suriye ve Mısır Seferleri ile başlayan ve I.Dünya Savaşı’nın sonuna
kadar devam edecek olan Osmanlı hâkimiyeti görülmüştür4.
Osmanlı Devleti, uzun yıllar Ortadoğu’nun ve Akdeniz’in emniyetini
sağlamıştı; Ancak gerileme döneminden itibaren Ortadoğu bölgesinde
gücünü yitirmeye başlayan Osmanlı Devleti, I.Dünya Savaşı sonrasında ise
Ortadoğu’yu tam anlamı ile kaybetmiştir. Bundan sonra ise orada asırlardır
barış içinde yaşayan halklar, Batılı emperyalistlerin yönetimi altına girmiştir.
Kısa sürede başta Afrika, Ortadoğu, Güney ve Güneydoğu Asya’da bulunan
çok sayıda İslam ülkesi sömürgeleştirilmiştir. Batılıların bu sömürgeci
politikalarının en önemli sebebi de Ortadoğu’daki enerji kaynaklarını
keşfetmeleri olmuştur.
Emperyalistler Ortadoğu’ya tam anlamı ile hakim olmak için Osmanlı
vilayetlerinden suni devletler oluşturma stratejisini hayata geçirmiş ve Irak,
Suriye, Lübnan, Filistin ve Ürdün isimli devletleri kurmuşlardır. Böylece
Osmanlının tüm halklara ve inançlara saygı göstererek, otoriter ve
hakkaniyete dayanan yönetimi yaklaşık dört yüz yıl sürmüş iken, Batılı güçler
hiçbir hakları olmadığı halde kendi çıkarları için bölgenin tamamında
günümüzde de devam eden karışıklıkların, huzursuzlukların ve istikrarsızlığın
temellerini bilerek ve isteyerek atmışlardı.5 Bu şekilde Birinci Dünya
Savaşı’nın ardından Üçüncü dönem haçlı seferlerini de başlatmış oluyorlardı.
Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırlayan Birinci Dünya Savaşı ve
sonrasında, Batılı devletlerin tüm dünyada işgal ve sömürgeleştirme
harekâtlarına karşı çıkan yine Türk milleti olmuştur. Bilindiği üzere, Sevr
Anlaşması ile Anadolu dört bir yandan işgal edilmeye başlanmış ve bu işgal
harekâtına
karşılık
Anadolu
insanı,
Gazi
Mustafa
Kemal
Paşa’nın
önderliğinde Kuvâyyi Milliye ruhuyla İstiklal Savaşı’nı yapmıştır. Zaferle
sonuçlanan savaşın sonucunda bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.
3
Ayşe Kuşçu, “Türklerin Ortadoğu Hâkimiyeti”, Akademik Ortadoğu Dergisi, S.1, s.37–48
Mustafa Bıyıklı, Batı İşgalleri Karşısında Türkiye’nin Ortadoğu Politikaları Atatürk Dönemi,
İstanbul, 2006, Gökkubbe Yay. , s.61
5
Ziya Gözler, “Ortadoğu’nun Yeni Yüzü”, www.baremdergisi.com , 11.04.2007
4
4
Henüz
I.Dünya
Savaşı’nın
ateşi
soğumadan,
bu
savaşın
sonuçlarından memnun olmayan Fransa, Almanya gibi devletler vardı. Bu
memnuniyetsizliğin etkisi ile dünyada esmeye başlamış olan savaş
rüzgârlarının ve 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne üye olmamızın da etkisiyle
Dış Politikamız bir denge değişimi yaşamıştı. Bu değişimde Özellikle 1939
yılında Türkiye’nin toprakları üzerinde Sovyetlerin tehditleri ve talepleri ile
karşılaşması da bu dönemden sonra Batı ile ilişkilerinin daha yakın olmasının
bir sebebi olmuştur.
Sovyet talepleri öncesinde 1923’den sonra kuzey sınırlarımızda
kendimizi güvende hissetmemize karşın, güneyimizde tehdit ve tehlikelere
maruz bulunmaktaydık. Böyle bir durum karşısında bulunan Türkiye’nin
arkasını kuzeye vererek, güneyden gelen tehdit ve tehlikelere karşı durması
da 1939 yılına kadar süren Türk-Rus dostluk münasebetlerinin de bir sebebi
idi.
Kuzeyimizde Sovyetler Birliği ile 1921 Moskova antlaşması ile
başlayan, 1925 Ankara antlaşması ile yenilenen iyi ilişkiler 1939 yılında
Sovyetlerin Türk Boğazları, Kars ve Ardahan üzerinde hak talep etmesine
kadar devam etmiştir.6 Bu tarihten sonra ise durum değişmiş, kuzeyimizde
gelişme ve saldırı yönleri Balkanlar ve Güney Denizleri olan Nazi ve Bolşevik
emperyalizmleri kendini göstermiştir. Bu durumda Türkiye her iki tehlikenin
de yolları üzerinde bulunuyordu. Bu sebeple, bundan sonra 1923 den sonraki
durum tersine dönmüştür. Artık sırtımızı Akdeniz’e vererek kuzey tehlikesine
karşı kendimizi kollamak durumundaydık.7 Bu zamana kadar en yakın
ilişkileri sürdürdüğümüz Sovyetler Birliği ile bundan sonra ilişkilerimiz
bozulmuştur.
Sovyet
istekleri
sadece
Türk
yöneticilerini
değil,
Ortadoğu’da
menfaatleri olan ve Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’ya inmesinden korkan Batılı
devletleri de telaşlandırmıştı. Bu sebeple Türkiye kendisini Sovyetlere karşı
korumak için ihtiyaç duyduğu ekonomik ve askeri desteği, bulunduğu noktada
6
Faruk sönmezoğlu,Türk Dış Politikası,Der Yay. İstanbul 2006 s.117–118
Aptülahat Akşin, Türkiye’nin 1945 den Sonraki Dış Politika Gelişmeleri Orta Doğu
Meseleleri,İsmail Akgün Matbaacılık, 1959 İstanbul, s.8-9
7
5
Sovyetlere karşı bir engel teşkil etmesi ve Ortadoğu’nun güvenliğini
sağlaması kaydı ile Amerika’dan bulmuştur.
Amerika Birleşik Devletleri II. Dünya Harbine kadar içine kapalı bir
izolasyon politikası yürütürken, savaş boyunca silah satarak ekonomisini
güçlendirmiş ve savaşın sonunda da büyük bir güç olarak ortaya çıkmıştı.
Amerika bundan sonra ise Ortadoğu Bölgesinin stratejik ve ekonomik
kaynaklarını
kullanarak
dünyayı
kontrol
altında
tutma
mücadelesine
yönelmiştir. Böylece Amerika, Monroe Doktrini’ni terk ederek milletler arası
politikaya müdahil olmuştur.
Amerika Birleşik Devleti’nin yeni dış politikasında, Türkiye özellikle
stratejik konumu dolayısıyla ister istemez önemli bir yere sahip olmuştur. II.
Dünya Savaşı’nın ardından değişen bu durumda öncelik büyük siyasi
karmaşıklıklar içindeki Yunanistan olsa da, Doğu Akdeniz’in ve Ortadoğu’nun
kilit ülkesi konumunda olan Türkiye, Amerikalıların Sovyet Rusya’yı
çevreleme ve durdurma politikası açısından kilit ülke olmuştur.
Bundan sonra tarih II. Dünya Savaşının enkazından iki büyük güç
olarak çıkan Amerika ve Sovyetler Birliği arasındaki hâkimiyet mücadelesine
sahne olmuştur. O zamana kadar içine kapalı bir politikası yürüten Amerika
artık dünya hâkimiyetine yönelmiştir. Bunun için görünen amacı Sovyet
yayılmasını durdurmak, halklara yardım etmek olan Amerika’nın doğrudan
yöneldiği coğrafya ise Ortadoğu olmuştur.
Henüz I.Dünya Savaşı sonrası İngiltere’nin Ortadoğu petrolleri
üzerinde tekel oluşturma çabası Amerika’yı rahatsız etmişti ve şimdi İngiltere
Ortadoğu’daki sömürgelerinden çekilmek zorundaydı. Bundan sonra her
Batılı
ülkenin
küçük
ya
da
büyük
hesaplarının
olduğu
Ortadoğu
coğrafyasında, yörünge Amerikan ekseninde olacaktı.8 Ancak o zamana
kadar yabancı olduğu bir coğrafyaya hâkim olmak için Amerika’nın uzun
vadeli planlar yapması gerekmiştir.
II.
Dünya
Savaşından
sonraki
Amerikan
Politikası
için
şunu
söyleyebiliriz. Mevcut Sovyet tehdidi ve bu tehdidi durdurma politikaları ile
8
Yusuf Yazar, Orta Doğu Değişen Dengeler, Seha Neşriyat, İstanbul 1989, s.36–37
6
Amerika’nın Ortadoğu’da ve Ortadoğu’ya hakim Türkiye’de kendi siyasi ve
ekonomik anlayış biçimini yaymak. Bunun için bölgede bir İsrail Devleti’nin
kurulmasını bile sağlamış bu sayede Amerika kendi hamleleri için tutunacağı
bir köşe taşı oluşturmuştu. Ancak Ortadoğu’yu kontrol etmek için İsrail yeterli
değildi, bölgenin tarihine, kültürüne yabancı olmayan hem de bölgedeki
tehlikelerden, karmaşadan, kavgalardan uzak, hiçbir etnik, dini sancısı
olmayan Türkiye Amerika’nın amacına ulaşması için ortak hareket etmek
zorunda olduğu ülkeydi.
Amerika Sovyetlere karşı destek amacı ile yaptığı yardımlarla bir
yandan devletlerin sempatisini kazanmaya diğer yandan bu yardımlar
sayesinde bölge devletlerinin tembelleşmesini sağlayıp endüstrileşmesini
durdurmayı, yaratıcı kabiliyetlerini yitirip ekonomik olarak kendisine muhtaç
hale gelmelerini sağlamaya çalışmıştır. Askeri yardım ve destek bahanesi ile
de Eisenhower Doktrininden sonra resmen Ortadoğu’da askeri birliklerini de
yerleştirmeye başlamıştır. Yani bir taşla iki kuş vurmuştur. Bu dönemde
Amerika için gerçekten de Sovyetleri zararsız hale getirmenin tek yolu onlara
dünyada karşı koyacak güç ve iradenin var olduğunu göstermekti. Dünya’ya
hakim olmanın yolu ise Ortadoğu’ya hakim olmaktı. İşte Amerika, yardım adı
ile dağıttığı paralarla bunun bir adımını sağlamış oluyordu.9
Bu noktada dünya iki kutup arasında kalmışken, Türkiye de tam
anlamıyla bu iki gücün arasında ancak birisinin doğrudan toprakları üzerinde
hak istemesi ile karşılaşmış ve tüm varlığı ile diğerine yanaşmıştı. Zira bu
dönemde dünya faşist imparatorlukların yıkılması ile meydana gelecek
boşlukta iyi bir yer kapabilme yarışı yaşanıyordu. Bu yarışta Amerika ve
Sovyetler karşı karşıyadır.
Faşist imparatorluklar yıkılırken dünyada demokrasi rüzgârları esiyor
ve Türkiye’de kendisini Batı’ya daha yakın göstermek için bu rüzgâra
katılıyordu.
9
İsmet Giritli, Komünizm Batı Ortadoğu ve Türkiye, Nur Ofset, İstanbul,1977,s.14
7
Bu nokta da şunu söyleyebiliriz II. Dünya Savaşından sonra dünya,
içine kapanıp yaralarını sararken, Türkiye kendisini soğuk savaşı yaşayan iki
süper gücün arasında ve Batı’nın gölgesinde bulmuştur.10
Demokrat Parti iktidarı bu durumda Batı’dan daha çok destek
alabilmek, kendilerini Sovyetlere karşı daha güçlü hissedebilmek için NATO
üyeliğini hedeflemiş ve bunun için Kore’ye Türk Askerleri’ni gönderip adeta
NATO üyeliğinin bedelini askerlerimizin kanıyla ödemişlerdi.
Türkiye’nin
NATO
üyeliği
İngiltere
tarafından
uzun
süre
onaylanmamıştı. Çünkü İngiltere, Türkiye’nin bir Ortadoğu paktında yer
almasını istemişti. Bu konuda da Demokrat Parti Yöneticileri Ortadoğu
savunması için oluşturulacak bir paktta yer alınacağına dair gereken sözü
vererek NATO üyeliğini gerçekleştirmişlerdi. Her ne kadar NATO üyesi bazı
devletler
Türkiye’nin
üyeliğinin
Sovyet
tehdidini
arttırmasından
endişelenmişlerse de Türkiye’nin, NATO‘nun güney kanadı için bir savunma
kalkanı olduğu çok açıktı.
Türkiye, NATO üyeliğinin bedelini henüz bu üyelik gerçekleşmeden
ödemeye başlamıştır. Ortadoğu’da da Batı’nın amaçları ve istekleri
doğrultusunda oluşturulan Bağdat Paktı’na üye olmanın ötesinde öncülük
etmiştir. Elbette Türkiye kendi komşularıyla dahi ilişkilerinde Batı paralelinde
hareket etmesi onu kendi komşularından uzaklaştırıyor, Türkiye bölgesinde
güçlü olmaya çalışırken yalnızlaşıyordu.
I. Dünya Savaşından sonra girişilen bu sömürge saldırısının dönüm
noktası, İkinci Dünya Savaşı’ndan güçlü çıkan Amerika’nın, Filistin’in
hamiliğini üzerine alması olmuştur. 1947’de, Siyonist hareket lideri, Amerika
Başkanı Truman’a gönderdiği mektupta özetle şunları yazıyordu; “Avrupa’da
bulunan Yahudilerin güven ve istikrarı için, Filistin’de bir Yahudi devletinin
kurulması zaruridir. Bu durum, Amerika’nın Ortadoğu’da kalıcı bir dost
kazanması bakımından da elzemdir.”11 İsrail Devleti’nin kuruluşu Amerika’nın
10
Erdal Şimşek, Türkiye’nin Orta Doğu Politikası, Kum Saati Yayınları, İstanbul, Şubat, 2005
s.68,Şevket Çizmeli, Menderes Demokrasi Yıldızı, Arkadaş Yay. 2.Baskı, s.49,Kadir Koçdemir,
Milli Devlet ve Küreselleşme, Ötüken Yay, İstanbul,2004,s.250
11
Ramazan Özey, “Ortadoğu Neresidir? Ortadoğu Neden Önemlidir?”, www.ramazanozey.net
,16.05.2007, Aptülahat Akşin,a.g.e,s.8
8
Ortadoğu planları için adeta bir üs kurması iken, bizim açımızdan ise Amerika
ile ortak aldığımız her kararda Ortadoğu devletlerinin tepkisini çekmemize
sebep olmuştur.
II.
Dünya
Savaşı
sırasında
Türkiye
tarafsızlık
politikasını
benimsemiştir. Kurduğu ittifaklara, baskı ve zorluklara rağmen bu tutumunu
muhafaza etmiştir. Bu şekilde Türkiye, Almanların Ortadoğu’ya inmesini ve
Sovyetleri, Kafkaslardan da baskı altına almasını önlemişse de savaş
sonrasında Sovyetler birliğinin toprak talepleri ile karşımıza çıkması, Savaşın
son haftalarında Türkiye’nin, San Fransisko Konferansı’na* Birleşmiş Milletler
kurucu üyesi olarak katılabilmek için Almanya’ya savaş ilan etmesine sebep
olmuştur.
Türkiye’nin, Batı dünyası yanında yer alması, Batı paralelinde politika
sergilemesi sadece II. Dünya savaşı sonrası Sovyet istekleri karşısında bir
destek aranması sonucu ortaya çıkmış değildir. Bunun ötesinde tarihsel ve
ileriye dönük kültürel nedenler de bulunmaktadır; Türkiye Cumhuriyeti,
Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğmuştur. Dış politikamız açısından
da İmparatorluk dönemi ve Cumhuriyet Dönemi arasında çok büyük bir fark
vardır diyemeyiz. Çünkü Batılılaşma, Cumhuriyet Dönemi’nin değil Osmanlı
Devleti’nin de III. Selim’den itibaren dış politikasının ana eksenidir.12 Soğuk
Savaş Dönemi de var olan bu tarihsel yönelişi kolaylaştırmıştır.
19.Yüzyıldan itibaren devam eden çağdaşlaşma çabaları için daima
batı örnek alınmıştır. Bu durum Emperyalist Batı tarafından kendi yararlarına
uygun
olarak
kullanılmıştır.
Elbette
Savaş
sonrası
Sovyet
istekleri
savunmamızda Amerika’nın desteğini arttırmıştır. Truman Doktrini ve
Marshall yardımı ile başlayan desteklerin doğal sonucu da dış politikamızın
Amerika ile paralel olması olmuştur.13 Esasında Türk- Amerikan ilişkileri
XVIII. yüzyılın sonlarına doğru, 1783’te yapılan Versailles Anlaşması ile
*
San Fransisco Konferansı: Resmi adı “Milletler Arası Teşkilat Hakkında Birleşmiş Milletler
Konferansı” olan anlaşma hakkında ayrıntılı bilgi için bknz: Mehmet Gönlübol, Milletlerarası Siyasi
Teşkilatlanma, Sevinç Matbaası, 3. Basım, Ankara, 1975,s.176
12
Gökhan Koçer, “Türk Dış Politikasında Din Unsuru”, Akademik Orta Doğu Dergisi, C.I,
S.I,2006,Eylül, s.131–155
13
Esat Çam, “Dış Politikamızda Seçenek Değerlendirmesi”,İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi
Mecmuası, C.36,S.1–4,Ekim 1976-Eylül 1977, s.183–197
9
ortaya çıkan Amerika Birleşik Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkması ile
başlamıştır.
Bu
dönemde
Osmanlı
Devleti
gerileme
devrine
girmiş
bulunuyordu ve topraklarında pek çok Batılı devletin sömürgeci niyetleri için
yürüttüğü faaliyetlerle mücadele ediyordu. 1874’de Osmanlı Devleti ile bir
Dostluk anlaşması imzalayan Amerika İle Osmanlı Devleti arasında bundan
sonra
yoğun
ticari
ilişkiler
de
başlamış,
çeşitli
ticaret
anlaşmaları
imzalanmıştır. Ancak henüz Amerika otuz yıllık bir devletken dahi diğer Batılı
devletler gibi Anadolu’da misyoner faaliyetlere giriştiği görülmektedir.14 Bu
nokta
özellikle
II.
Dünya
savaşından
sonra
yoğunlaşan
Amerikan
yardımlarının asıl sebebini anlamamızı sağlamaktadır.
Türkiye, Atatürk’ten sonra dış politikada hareketsizlik disiplininin hâkim
olduğu, tam anlamıyla kendi kabuğuna çekilmiş bir dış politikaya sahip
olmuştur. Bu tutum tarihi fırsatların değerlendirilememesine, ikinci dünya
savaşından sonra sınırların belirlenmesinde, On İki adanın İtalyanlardan
alınıp Yunanistan’a devrinde söz sahibi olunmamasına kadar pek çok
meselede kendini göstermiştir. Ancak problemlerin dışında kalmak için
gösterilen dikkate rağmen savaşın ardından Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den
Kars ve Ardahan ile boğazlar üzerinde de kontrol hakkı istemesine karşın
Türkiye o dönemde yalnız olmasına rağmen onurlu bir şekilde direnmiştir.
Türkiye coğrafi konumu itibari ile Rusların önünde doğal bir engel
vazifesi görürken Boğazlardaki otoritesiyle de Rusların Akdeniz’e “sıcak
sulara” inmesine tarih boyunca engel olmuştur.15
Sovyetlerin talepleriyle birlikte Yunanistan’ın da tehdit altına alınması
ve Sovyetler Birliği’nin Akdeniz’e inme emellerinin ortaya konması, Amerika
Birleşik Devletleri’ni harekete geçirmiş ve 1947 yılında kabul edilen Truman
doktrini ile Türkiye ve Yunanistan’ın toprak bütünlüğü garanti altına alınmıştır.
Truman Doktrini Türk dış politikasında bir dönüm noktasıdır. Türkiye
bundan sonra batı ile iş birliğini dış politikasının temel hedefi yapacaktır.16
14
Fuat Köprülü, “Tarihte Türk Amerikan Münasebetleri”,Belleten, C.51,S.200,Y.1987,s.929–947
Güler Yavuz, “ II.Dünya Savaşı Sonrası Türk-Amerikan İlişkileri(1945-1950)” , Gazi
Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi, Cilt 5, Sayı 2, (2004), 209-224
16
Kamuran İnan, Dış Politika, Timaş yay. İstanbul 1998,s.55–56
15
10
Truman doktrini aynı zamanda Türkiye’nin emniyet ve istiklalinin Amerika için
de önemli olduğu dünyaya ilan edilmiştir.17
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde olduğu gibi Cumhuriyetin de ilk
yıllarında yabancı sermayeye sıcak bakılmıştı. Ancak 1946’dan sonra tüm
sorunların çözümü buna bağlıymış gibi değerlendirilip ekonomik politikalarda
da Amerika’nın tüm dayatmaları kabul edilmiştir.18 Truman doktrinin ardından
ikinci adım olan Marshall planına da dahil edilen Türkiye ile Amerika arasında
artık aktif iş birliği süreci de başlamıştır.
Zira Amerika için komünizm
tehlikesinin durdurulması gibi, Ortadoğu bölgesinin ve bu bölgede ki
petrollerin nakil yollarının da emniyet altına alınması zaruri görülmekte idi.19
Türkiye bu dönemde batı ile iş birliği yapmak ve kuruluşlar içinde yer almak
için demokratik sisteme geçme lüzumunu görmüş ve kabul etmiştir.
II. Dünya Savaşından sonra beliren Sovyet tehdidine karşın, Batı ile
sıkı ilişkiler kurma çareleri arayan İnönü yönetimi, Batı kamuoyunda o
dönemde tek parti yönetimine duyulan antipatiyi de göz önünde tutarak çok
partili hayata yönelmiştir. Bu da devlet hayatında önemli bir dönüm noktası
olmuştur.20
Blokların şekillendiği, Soğuk Savaşın başladığı, geri kalmış ülkelerin
baş kaldırdığı, yeni dünya düzeninin temellerinin atıldığı, savaş sonrası
ortamı, tüm ülkeler gibi Türkiye de merak ve endişe içerisinde izlemiştir.
İzlemekle de kalmamış, İsmet İnönü önderliğinde ülkenin yönetici seçkinleri
de bu yeni düzene uymaya çalışmıştır. Buldukları iki çare vardı; bir yandan
emperyalist güçlere yanaşmak, öte yandan memleket içinde biçimsel bir
demokrasi düzeni kurmak.21 Bunun için “Milli Şef” İsmet İnönü, İkinci Dünya
Savaşının sonuna doğru aniden demokrasiye geçme kararını vermiştir.22
Nitekim bu sıralar uluslararası platformda Türkiye’yi temsilen yapılan bazı
17
Ayın Tarihi, I.Kabine Toplantısı, 22 Mayıs 1950
H.Bayram Kaçmazoğlu, Demokrat Parti Dönemi Toplumsal Tartışmaları, Birey Yayıncılık,
Kasım 1998,s.198–200
19
Aptülahat Akşin,.a.g.e, s.9-11
20
Cem Eroğul, Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi, s.20-24, İmge Kitapevi, Ankara 1998,Doğan
Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni Dün Bugün Yarın, Bilgi Yayınevi, 6.basım, Aralık 1973,C.II,s.351
21
y.a.g.e. , s.24
22
Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar (1923–2005) , Umay Yay. 2005 İzmir,
www.1001Kitap.com, 22.11.2007
18
11
konuşmalarda, verilen demeçlerde Türkiye’nin demokrasi yoluna girmek
niyetinde olduğu belirtilirken, içte de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 19 Mayıs
1945 yılında resmi bayram sebebiyle yayınladığı mesajda Türkiye’nin siyasi
hayatında demokrasiye git gide daha fazla yer verileceğini müjdeliyordu.
Ülkenin dünya şartlarına uyum sağlamak için girdiği bu demokrasi ortamında
muhalif sesler daha güvenli yükselmeye başlamıştır.
7 Ocak 1946 da Celal Bayar liderliğinde kurulan Demokrat Parti 14
Mayıs 1950 yılında yapılan seçimler sonucunda iktidara gelmiştir. Türkiye’de
iktidar ilk kez serbest seçimle el değiştirmişti.23
Batı tarzı demokratik sistem 1950 yılında kurulmuş; Ancak bu sistemin
geleceği savaş süresince ihmal edilmiş olan sanayinin ve ekonominin
geliştirilmesine bağlı olmuştur. Demokrat Parti yöneticileri de çok partili
sistemin gereği gibi işleyebilmesi için sağlam bir ekonomik temele
dayandırılması gerektiğinin farkındaydılar. Dahası artık siyasi partiler iktidara
gelebilmek için seçmenine bazı sözler vermeli, iktidara gelmek için bazı
programlar yapmalı ve yeniden seçilebilmek için artan umutlar karşısında
yüksek yaşam standardı sözlerini tutmalıydılar. Ancak ülkenin ekonomik
durumu, bu tür isteklerin yabancı devletlerin kredileriyle ve uluslararası
yardımlarla karşılanabileceğini ortaya koyuyordu. O dönemde bu yardım
ancak batıdan gelebilirdi.
Savaş süresince, dünyada savaşan diğer devletlere silah satarak
ekonomisini büyütmüş olan ve artık Ortadoğu’da etkin rol oynamak isteyen
Amerika, bu yardımların talep edilmesi için en uygun devlet olarak
görülmüştür.24 Zaten Amerika, Ortadoğu’da İngilizlerin yerini doldurma
siyasetine başladığı andan itibaren bu bölgedeki devletleri ilk olarak
ekonomik yardımlarla kendisine bağımlı hale getirme politikasına girişmiştir.
Bu durum Demokrat Parti’nin Amerika ile ilişkilerini yakınlaştırırken, tüm
politikalarını da onun paralelinde yürütmesine sebep olmuştur. Hatta zaman
içerisinde bu politikalar Demokrat parti’nin dış politika felsefesi halini almıştır.
23
Mahmut Dikerdem, Ortadoğu’da Devrim Yılları , İstanbul Matbaası,1977,s.33
Oral Sander, Türkiye’nin Dış Politikası, İmge Kitapevi 2.Baskı, Yayına Hazırlayan: Melek Fırat
s.230-231
24
12
1954 Yılına gelindiğinde Dış İşleri Bakanı Fuat Köprülü mecliste
yaptığı konuşmada “Bugün, Birleşik Amerika ile ittifakımız ve işbirliğimiz,
siyasetimizin temel prensiplerinden biri olmuştur ve olmaya da devam
edecektir.25” Sözleriyle iddia ettiğimiz gibi, Amerika paraleli politikaların,
DP’nin dış politika felsefesi haline geldiğini ispatlamıştır. Ancak bu durum
diğer taraftan Türkiye’nin, özellikle Ortadoğu Devletleri ile zaten uzak olan
ilişkilerini iyice uzaklaştırmıştır. Zira bu tarihe kadar, Türkiye’nin Ortadoğu
politikası için “kendi haline bırakma” tabiri kullanılabilir. Atatürk döneminden
itibaren özellikle Araplara karşı görülen bu ilgisizliğin sebebi öncelikle I.Dünya
Savaşı sırasında Arapların bize karşı emperyalist devletlerle işbirliği
yapmasının henüz hafızalardan silinmemiş olması ve bu anıların etkisi ile ne
düşmanlık gösteren ne de dostluk arayan bir politikaya dönmüştü. Atatürk’ün
ölümünden sonra İsmet İnönü de bu politikada bir değişiklik yapmamıştı.26
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya
çıkan Sovyet tehdidi, Türkiye’yi önce Batı ile olan ilişkilerinde yakınlaşmaya
yöneltmiştir. Bu dönemde Amerika da geleneksel “yalnızcılık” politikasını
bırakarak, Sovyet yayılmasını önlemek için harekete geçmiştir. Başlangıçta
dünya barışını korumaya yönelik görünen bu Amerikan Politikasının zamanla
Amerika’nın kendi çıkarlarını koruyarak, dünya hâkimiyetine doğru yönelişinin
ilk adımları olduğu görülecektir.
Amerika’nın
Ortadoğu
politikasında
görülen
değişiklik
başkan
Truman’ın 5 Nisan 1946 da yaptığı bir konuşmada açıkça anlaşılmaktadır:
“yakın ve Ortadoğu’ya bir göz attığımızda buranın çok kritik bir bölge
olduğunu görüyoruz. Bu bölgede zengin doğal kaynaklar bulunmaktadır, en
hareketli kara, deniz ve hava yolları bu bölgeden geçmektedir. Tüm bu
nedenlerden dolayı bu bölge büyük ekonomik ve stratejik öneme sahiptir.”
1947 yılı başlarında İngiltere’nin Türkiye ve Yunanistan’a yaptığı yardımları
keseceğini ve Yunanistan’daki askerlerini geri çekeceğini Amerika’ya
bildirmesi üzerine Amerika Cumhurbaşkanının dış politika danışmanı olan
George F. Kenan, 1947 Baharında yaptığı öneride Yakın ve Ortadoğu’da
25
26
Ayın Tarihi, 20 Şubat 1954
Mahmut Dikerdem, a.g.e. , s.10 – 13
13
İngiltere’nin çekilmesi ile doğacak olan Boşluğu doldurmayı, böylece
İngiltere’nin sorumluluğunu almayı teklif etmişti.
II. Dünya Savaşı’nın Bitiminden Truman Doktrini’ne kadar Türkiye
Sovyetlerin toprak taleplerine tek başına göğüs germek zorunda kalmıştı.
Truman Doktrini Türkiye’nin güvenliğini sağlamak amacında olmasa da
doktrinin
birinci
amacı
dünyanın
neresinde
olursa
olsun,
Sovyet
yayılmacılığını önlemek ve Amerikan siyasi ve ekonomik anlayış biçimini
yaymaktır. Bu noktada Türkiye’nin askeri ve siyasi açıdan desteklenmesinin
Sovyet tehdidini Ortadoğu’dan uzak tutma amacı olduğu söylenebilir.27
Türkiye’nin Yakın ve Ortadoğu ülkelerine yönelik siyaseti, İkinci Dünya
Savaşı’nın hemen sonrasında farklı eğilimlerin ilk işaretlerini vermesine
rağmen asıl aktif değişim 14 Mayıs 1950 serbest seçimlerini kazanan Adnan
Menderes’in önderliğindeki Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra
gerçekleşmiştir. Zira batının yakın ve Ortadoğu’daki çıkarları, Menderes
Hükümeti tarafından kendi çıkarlarıyla ortak algılanmış ve Menderes
Hükümeti dış politika kararlarında batı dünyasının aktif bir üyesi rolünü
üstlenmiştir.
Menderes Hükümeti’nin dış politikasına görünürde yön veren temelleri
üç noktada özetlersek, bunlar;
1.Ortadoğu’da güvenlik ve istikrarın korunması
2.Arap ülkeleri ve İsrail arasındaki anlaşmazlığın tatmin edici bir çözüme
ulaşması.
3.Komünizme karşı etkili bir güvenlik sisteminin oluşturulması;28
Ancak
bizim
kanaatimiz
ve
tezimizde
savunduğumuz
düşünce
Menderes Hükümeti’nin bu üç noktayı temel felsefe haline getirmesinin
altındaki sebeptir ki bu sebep, Batı desteğine sahip olmaktır. Başka bir ifade
ile Demokrat Parti Döneminde, belirttiğimiz üç nokta dış politikamızın amacı
olması gerekirken Batı desteği sağlayabilmek için araç olmuştur.
27
28
Bağcı Hüseyin, Türk Dış Politikasında 1950’li Yıllar, ODTÜ Yay. , Ankara 2001,s.3-6
Faruk Sönmezoğlu, y a.g.e, s.172–175
14
BİRİNCİ BÖLÜM
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SONRASI DEĞİŞEN DENGELER VE GENEL
DURUM
1.1. YALTA VE POTSDAM KONFERANSLARI
Yalta Konferansı (4 –11 Şubat 1945): Yalta Konferansı, müttefiklerin
zaferi kazanacağının belli olmaya, yani savaşın sonunun görünmeye
başladığı
dönemde,
gelecekteki
barışın
esaslarını
saptamak
üzere
Roosevelt, Churchill ve Stalin arasında yapılmıştır.
Müttefiklerin
Almanya'yı
işgali
harekâtının
sürdüğü
sıralarda,
Almanya'nın tesliminden önce yapılan ve 4 Şubat 1945'te çalışmalarına
başlayan bu son konferansta, önce cephelerdeki durum incelenmiş ve
Almanya'ya karşı yapılan savaşın son aşamasındaki ortak harekât hakkında
düşünce birliğine varılmıştır. Ancak, savaşta ortak düşmana karşı birlikte
hareket eden Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ve Sovyetler Birliği, bu
noktadan itibaren, birbirlerinden farklı isteklerde bulunmaya başlamıştır.
Farklı isteklerle Yalta'da bir araya gelen "Üç Büyüklerin” liderleri yani,
Roosevelt, Churchill ve Stalin arasındaki görüşmeler, 11 Şubat 1945 tarihine
kadar sürmüş ve "Yalta Kararları"nın alınmasıyla son bulmuştur.
Yatla Konferansı Kararları’na göre, üç lider, Yalta Konferansı'nda
Almanya'yı kayıtsız şartsız teslim olmaya zorlamak için ortak askeri harekâtın
sürdürülmesini, yapılan plana göre her üç devletin silahlı kuvvetlerinin
Almanya'nın birer bölgesini işgal etmesini, merkezi Berlin olmak üzere her üç
devletin komutanlarından oluşacak bir "Merkez Kontrol Komisyonu"nun
kurulmasını kararlaştırmıştır. Ayrıca Fransa’ya da işgal etmek üzere bir
bölgenin verilmesini, Alman militarizmi ile Nazizmini yok etmeyi ve
Almanya'nın, bir daha dünya barışını bozamayacak duruma getirilmesini,
Almanya'nın savaş tazminatı ödemesini karara bağlayıp 25 Nisan 1945'te
San Francisco’da Birleşmiş Milletlerin kurulması amacıyla bir konferansın
15
toplanmasını ve konferansa Mihver Devletler’e savaş açmış olan ülkelerin
alınmasını kararlaştırmışlardı.29
Yalta Konferansı’nın Türkiye açısından önemi de bu noktada ortaya
çıkmıştır. 20 Şubatta İngiliz büyükelçi Peterson, Dış işleri bakanı Hasan
Saka’ya, Türkiye’nin San Francisco’da toplanacak olan Birleşmiş Milletler
Kurucular Toplantısına katılabilmesi için, en geç mart ayına kadar Almanya
ve Japonya’ya savaş ilan etmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu bildiri üzerine 23
Şubat 1945 de Türkiye her iki ülkeye de savaş ilan etmiştir.
Yalta Konferansı’ndan hemen sonra. Sovyetler Birliği 15 Mart 1945’de
Türk-Sovyet Saldırmazlık Paktını, yeni şartlara uymadığı için feshetmiştir.
Almanya’nın yenilmesi, Avrupa dengesinde meydana gelen boşluktan
yararlanan Sovyetler Birliği, Türkiye’ye karşı emperyalist emellerine dair
isteklerine Potsdam Konferansı’nda Boğazlar konusunda devam etmiştir.30
Birleşik Amerika, İngiltere, Sovyetler Birliği ile savaş sonrası durumu
değerlendirmek ve işbirliği yapmak için 17 Temmuz 2 Agustus 1945 tarihinde
toplanan Postdam Konferansı’nda31 Boğazlar konusundaki Sovyet istekleri
Stalin tarafından dile getirilmiştir. Sovyetlerin Türk Boğazlarında üs istemek
konusundaki ısrarları, tarafların görüşlerini birleştirmek konusunda başarılı
olamamış, bu noktada iki önemli durum ortaya çıkmıştır. Bunlar: Amerika ve
İngiltere’nin, Montreux Rejimi’nin değişimine karşı olmadıkları, Amerika’nın
boğazlar konusunda söz sahibi olmak istediğidir.32 Zira konferans sırasında
Sovyetlerin sunduğu öneri mektubunda, Montreux Sözleşmesi’nin şimdiki
şartlara uymadığı için ortadan kaldırılması, Boğazlar Rejimi’nin, Boğazlarla
ilgili devletler olarak Türkiye ve Sovyetler Birliği’ne ait olması istenmişti.
Sovyetlere göre Karadeniz’de barışın korunması için Boğazların başka
devletler tarafından düşmanca amaçlar için kullanılması bu yöntem ile
çözülecekti. Ancak bu talepler İngiltere ve Amerika tarafından kabul edilemez
bulunmuştu. Keza Türkiye’de Sovyetlerin bu taleplerini kesin bir dille
29
http://www.textara.com/siyasi_tarih_kongre_somurge_seferi_ulke?page=0%2C4 , 26.02.2008
Hamza Eroğlu, Türk Devrim Tarihi, Ankara, 1977, s. 252–253
31
Mehmet Gönlübol, Haluk Ülman ve Diğerleri, Olaylarla Türk Dış Politikası( 1919–1973 ),
Ankara, 1982, 5.Baskı, s. 205
32
Nevin Ateş , “ Cumhuriyet Dönemi Türk Dış Politikası ve Hükümet Programları” İktisat Dergisi,
Mayıs-Haziran, 1996, s.71–75
30
16
reddetmiştir.
Potsdam
konferansı
bu
talepler
üzerine
bir
sonuca
varılamadığından tıkanma noktasına geldiği için bu konu dış işleri bakanları
konseyine havale edilmiştir.
Konferans sonunda kabul edilen protokolde boğazlarla ilgili olarak üç
hükümette, Montreux’de imzalanmış sözleşmenin değişmesi gereğini kabul
etmiştir.
Bu
gelişmeler
Soğuk
Savaş
Döneminin
de
ilk
adımlarını
oluşturmuştur.33
Potsdam konferansı 2 Ağustos günü sona erdikten sonra, Sovyetlerin
toprak taleplerine Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 1 Kasım 1945 günü Türkiye
Büyük Millet Meclisi‘nde yaptığı konuşmasında şu cevabı verir: “Türk
topraklarından ve haklarından kimseye verilecek bir borcumuz yoktur…” Bu
konuşmadan birkaç ay sonra 5 Nisan 1945 günü Türk Büyükelçisi Münir
Ertegün’ün naşının Missouri zırhlısı ile İstanbul’a gönderilmesi, Amerika
tarafından Sovyetlere verilen bir mesaj niteliği taşımaktaydı. Amerika bu
şekilde her hangi bir durumda Türkiye’nin yanında yer alacağını belirtmiş
oluyordu.34
Özellikle II. Dünya Savaşı ardından Komünizm tehdit ve tehlikesine
karşı Ortadoğu’yu, Akdeniz’i savunma görevini kendi çıkarları doğrultusunda
şart gören bir Amerika’nın Türk devleti’nin ortaklığına olduğu gibi güvende
olmasına da ihtiyacı vardı. Bu sebeple Amerika Missouri zırhlısı ile verdiği
mesajı savaş sonrası stratejilerinde uygulamaya geçmiştir.
1. 2. DÜNYA SAVAŞI SONRASI AMERİKA’NIN DEĞİŞEN TUTUMU
Dünyada 1945 yılında, artık koşulları ve durumları değişmiş büyük
güçler vardır. Bu güçler savaştan galip çıkmalarına rağmen büyük kayıplar da
vermişlerdi. Savaş sonrası dünyadaki güç dengelerinin durumlarını kısaca
değerlendirdiğimizde bu kayıpların etkisi daha net görülecektir;Sovyetler
33
A.Suat Bilge, Türkiye-Sovyetler Birliği İlişkileri 1920–1964 Güç Komşuluk, Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları, Ankara, 1992, s.259–265
34
Hikmet Erdoğdu, Avrupa’nın Geleceğinde Türkiye’nin Önemi ve Nato İttifakı, IQ Kültür Sanat
Yayınları, s. 36
17
Birliği savaştan sonra ilk hedef olarak kapitalizmin etkilerinden korunarak
savaşta aldığı tahribatı giderme yoluna gitmiştir. Batı Avrupa’da özellikle
İtalyan ve Alman Kapitalizmi, Faşizmin genişleme çabalarından yenik ve
paramparça çıkarken, II. Dünya Savaşı öncesi dönemin bir numaralı
emperyalist ülkesi İngiltere de savaş kayıpları ve sosyal yıkımlar sonucunda
eski gücüne dönemeyecek ölçüde yıpranmıştır. Bunun doğal sonucu olarak
savaşın yaralarını sarması gereken İngiltere özellikle Ortadoğu’da sahip
olduğu sömürgelerinden vazgeçerek, sömürge pazarlarından yavaş yavaş
çekilmiştir.35
II. Dünya savaşı ertesi dünyada durum adeta dumanı hala tüten bir
yangın yeri görünümündeyken savaştan zinde ve rakipsiz çıkan tek güç
Amerika’dır. Bu döneme kadar içine kapanık dünyayı kendi içinde daha çok
ekonomik değerleri ile takip eden Amerika, özellikle İngilizlerin Orta Doğu’da
bıraktıkları boşluğu doldurmak için kabuğundan çıkmıştır.
Amerikan dış politikası bu döneme kadar gelen süreçte hep ekonomik
ve ticari faktörler ile şekillenmiştir. 1945’den itibaren bu politikaya yeni bir
boyut daha eklenerek siyasal faktörlerin de bundan sonra Amerikan
politikasına etki edeceği görülmüştür.
Sovyetler ile birlikte komünizm tehlikesinin Avrupa, Asya özellikle Orta
Doğu’ya yayılma tehdidi, Amerika için kabul edilemezdi. Türkiye’nin
komünizm tehdidine karşı Sovyetlerin önünde bir set oluşturan coğrafi ve
kültürel yapısı Amerikan dış politikasının bu yapısal dönüşüm ve değişiminde
Türkiye’nin güvenlik faktörü ile çakışır bir durum yaratmış ve Amerika ile
Türkiye arasında gerek komünizm tehdidi gerekse Ortadoğu güvenliği için bir
çıkar ortaklığı meydana getirmiştir.36
Zaman içerisinde Sovyet tehditleri ortadan kalksa bile Türk Amerikan
ilişkileri bu dönemde kurulan bağlar ve ittifaklar ile birlikte şekillenecektir. Bu
durum
35
zaman
zaman
Türk
Dış
Politikasının
hareket
serbestliğini
y.a.g.e. s. 28–29
Fahir Armaoğlu, “Yarım Yüzyılın Türk Amerikan İlişkileri 1947–1997”, Çağdaş Türk Diplomasisi
200 Yıllık Süreç, Ankara 15–17 Ekim 1997 Sempozyum Tebliğleri, s. 422
36
18
kısıtlanmasına yol açmıştır. Bu noktada kamuoyu baskıları ve eleştirileri
Sovyet tehdidinin büyüklüğü hatırlatılarak kırılmıştır. 37
Kısaca II. Dünya savaşı sonuna kadar özellikle savaş ekonomisini
elinde tutarak savaştan en güçlü devlet olarak çıkan Amerika para ve güç
dengesini artık bizzat kontrole girişmiştir. Bu noktada yenidünya düzeninde
rakibi olabilecek ve tehlike oluşturacak olan Sovyet tehdidini de bölge
devletler ile özellikle Türkiye, Yunanistan gibi, Sovyetlerin Ortadoğu ve
Akdeniz’de önünü kesebilecek devletlerle stratejik ortaklıklar kurarak dünya’yı
bu bölgeden yönetme politikalarına yönelmiştir.
1.2.1. Truman Doktrini
Sovyet Rusya’nın Boğazlar üzerindeki isteği ve baskısının devamı
Türkiye bakımından önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçlardan en
önemlisi ordusunu hala savaş sırasındaki mevcudunda tutmak zorunda
olması idi. İktisadi gücü yeterli olmayan Türkiye için bu durum karşısında tek
çıkar yol dış yardım aramak olmuştur.
Batı dünyası, Ortadoğu ve Akdeniz’in savunması için çok önemli bir
yerde bulunan Türkiye ve Yunanistan’ı genişleme emellerine açıkça ortaya
koyan Sovyet Rusya karşısında yalnız bırakmamıştır. Ebetteki devletlerarası
ilişkilerde tarihin her döneminde ilk önce menfaatlerin söz konusu olması
Amerika’nın da kendi menfaatleri gereği bu iki ülkeye yardım etme kararını
almasına sebep olmuştur.
Başkan Truman, kendi adıyla anılan bir mesajı 12 Mart 1947 Mecliste
okumuştur38. “Amerikan siyasetinin, kendilerini boyunduruk altına almak için
silâhlı azınlıklar tarafından sarf edilen gayretlere ve haricî tazyiklere
mukavemet eden hür milletleri desteklemek olduğu kanaatindeyim.” Diyen
Başkan Truman, Yunanistan'a ve Türkiye'ye iktisadi yardım için kongreden
37
y.a.g.m, s.425
Oral Sander, Siyasi Tarih I. Dünya Savaşi’nin Sonundan 1980’e kadar, Ankara, Imge Kitapevi,
1989 s. 207
38
19
400 milyon dolar istemiştir. Truman, aynı zamanda, kongreden Yunanistan
ve Türkiye'ye, bu memleketlerin talebi üzerine, sivil ve askerî personel
göndermek müsaadesini istemiş ve eğer yeniden para ve yetki gerekirse,
kongreyi durumdan haberdar etmek hususunda tereddüt etmeyeceğini
açıklamıştır. Truman sözlerine şöyle devam etmiştir: “Eğer Yunanistan silâhlı
bir azınlığın kontrolü altına düşecek olursa, bu halin Yunanistan'ın komşusu
olan Türkiye üzerinde ciddi ve anî tesirleri olacaktır. Bu takdirde, karışıklık ve
düzensizlik bütün Orta Şarka yayılabilir.
Truman’ın bu sözleri, Vakit Gazetesi yazarlarından Asım Us’un
Amerika ve Sovyetlerin neden Türkiye’ye yöneldiklerini anlattığı makalesinde
açıkça ifade edilmiştir. Bu sebeple bu makaleyi buraya aktarmayı uygun
buldum:
Truman, Amerika Yunanistan'a ve Türkiye'ye yardımda bulunduğu
takdirde bunun uyandıracak olduğu geniş akisleri Müdrik bulunduğunu
söylemiş ve Sovyet Rusya'yı zikretmemekle beraber totaliter 'rejimlerin,
doğrudan doğruya veya bilvasıta, milletlerarası sulhun temellerini ve
binaenaleyh Amerika'nın güvenliğini baltalamakta olduklarını belirtmiştir...
Biz, tehlikenin yanı başında ve içinde yaşayan ve tehlikeyi vücuda getiren
emperyalist Rus Bolşeviklerini asırlardan beri birikmiş tecrübelerimizle
tanıyan Türkler temin edebilir ki dünya bir üçüncü cihan harbine doğru hızlı
adımlarla yürüyordu… Hiç bir gurura kapılmadan, hiç bir mükâfat davasına
kalkınmadan diyebiliriz ki, Bolşeviklik Yakın Şarkta şimdiye kadar bir yıkım
yapamamışsa, bunun en birinci sebebi Türk mukavemetidir.
Türkiye'nin iyi görüşü, Türk Milletinin sabır ve metaneti, vatanseverliği
ve anlayışı ve Türk Hükümetinin çelik iradesi olmasaydı bu gün Bolşevikler
Akdeniz’de, Suriye’de,
Filistin’de, Bağdat ve Belgrad’da idiler.
İki senedir Moskova Radyosunun mütemadi tahrikleri karşısında
başka bir milletin sinirlerinin bu kadar dayanabileceğine hiç ihtimal vermeyiz.
Fakat ne Türk Milleti sarsıldı, ne Türk Hükümeti.
Hudutlarımızdan içeri sokulan komünist ajanlarının faaliyetlerini biz
biliriz ve bunlara tamamen açığa vurmakta bir fayda görmeyiz. Millet Meclisi
20
kürsüsünden ilân edilen vesikalar Türkiye’de yeraltı Bolşevik tahriklerinin
üzerindeki perdenin ancak bir ucunu bir az açmıştır.
İkinci Cihan Harbinde Almanların ilerleyişi karşısında Türk Kalesi ne
hizmet ifa etmişse, resmî harb bittikten sonra başlayan gayri resmî Bolşevik
taarruzu karşısında da Türk milleti medeniyet dünyasına aynı hizmeti
yapmıştır. Fakat bu ne zamana kadar devam edebilirdi?
Moskoflar azacık ihtiyatsızlık edip de fiilî bir taarruza kalkmış olsalardı
bu topraklarda harb resmen başlamış olacaktı. Burada başlayacak bir harbe
Birleşik Amerikanın uzaktan seyirci kalması aklından geçebilir miydi? Onun
için, bilerek söylüyoruz ki Amerika içtinabı kabil bir harbi tahrik etmek
ihtiyatsızlığını yapmış değil, zarurî bir şekil almağa başlayan harbi durdurabilecek yegâne tedbiri bulmuştur.
Medeniyetin, tekniğin, tarihin gelişmesidir ki Birleşik Amerika’yı
Okyanuslar ortasındaki inzivasından çıkarmıştır. Roosevelt-'i, Truman'ı ve
başkanın son tedbirine müzaheret gösterenleri mesuliyet almağa sevk eden
şey realitedir. Avrupa’da, harb neticesinde, bir Rus devi vücut bulmuştur ki
Almanya’nın yıkılması neticesinde hâsıl olan boşluğu doldurmak iddiasına
kalkmıştı. Ne imza ve anlaşma tanıyor, ne İngiliz ve Amerikan protesto
notalarına
cevap
vermeğe
tenezzül
ediyordu.
Sadece
istilâ
ettiği
memleketlerde Komünizmi tesis etmek ve kuvvetlendirmekle meşgul oluyor,
bir taraftan da silâhlanıyordu. O durdurulmazsa Amerika mahvolacaktı, işte
Truman'ın yaptığı, yapmağa mecbur olduğu şey budur. Bugün işte o harbin
arifesine gelmiş bulunuyorduk. Birleşik Amerika Kongresindeki ifadeler Yakın
Şarkın maruz olduğu tehlikenin ne kadar ciddî ve aciz olduğunda şüphe
bırakmıyor. Hakikati görmek ve söylemek cesareti artık doğmuştur. Bolşevik
tedhişi ağızları artık kilitlemiyor. Hakikat budur. Amerika nihayet zarını
atmıştır, kozunu oynamıştır. Bolşeviklik garp medeniyetinin çelik duvarına
başını çarpmıştır. Demokrasiler için tehlike boş bulunmakta, gafil avlanmakta
idi. Bolşevikler bu muvaffakiyet imkânından artık mahrumdurlar. Medeniyet
21
dünyası rahat bir nefes alabilir ve bir tufan gibi garbı tehdit eden Bolşevik
dalgasının yavaş yavaş söndüğünü seyredebilir.”.39
II.
Dünya
Savaşı’nın
ardından
Amerika,
Ortadoğu’da
farklı
dönemlerde belirgin ve sistemli politikalar benimsemiş ve uygulamaya
başlamıştır. Amerika’nın Ortadoğu’ya müdahalesi, Truman Doktrini ile
başlamıştır. Başkan Truman, bu doktrinle birlikte bölgedeki Sovyet
yayılmasını önlemek için Çevreleme Politikası’nı başlatmış ve böylelikle
Ortadoğu Bölgesi’nde, İngiltere politikasının yerini Amerikan politikası
almıştır. Bu çevrelemeyi yapmak için Amerika, bölgedeki ülkelerle ilişkiler
geliştirmiş ve Sovyetler Birliği’nin yayılmasına karşı bölgenin savunulması
için olağanüstü önem taşıyan güney kanadı ülkelerine askeri, teknik ve mali
yardımlarda bulunmuştur.40
12 Temmuz 1947’de Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında,
Türkiye’ye yapılacak yardımla ilgili bir anlaşma imzalanmıştır. Truman
Doktrini, bir yandan yeryüzünün iki bloğa ayrıldığını ve Sovyet-Amerikan
mücadelesinin
başladığını
ilan
edip,
Soğuk
Savaşın
ilk
adımlarını
oluştururken, öte yandan Doğu Avrupa ve Balkanlardaki bölünmeyi de çok
daha kesin çizgileriyle ortaya koymuştur.41
Başkan Truman’ın konuşmasındaki “Bolşeviklik Yakın Şarkta şimdiye
kadar bir yıkım yapamamışsa, bunun en birinci sebebi Türk mukavemetidir. “
sözleri de bu yardımın neden yapıldığı noktasında en net ifadedir.
Truman Doktrini ile Türkiye’ye 100 milyon dolar yardım yapılmıştır. Bu
miktarın 5 milyon doları savunma için önem arz eden yol yapım çalışmalarına
ayrılmıştır. 14 milyon 750 bin doları donanma için malzeme ve teknik destek
sağlanmasında kullanılmıştır. 26 milyon dolar hava kuvvetleri için, 48 milyon
dolar kara kuvvetleri için, 5 milyon dolar da tersaneler için kullanılmıştır.42
Elbette bu yardımda neyin nereye harcanacağının kontrolü Amerika’daydı ki
39
Asım Us, “Roosvelt ve Çörçil'in hatalarından” Vakit Gazetesi, 29 Mart 1947
Gamze Güngörmüş Kona, http://gamzegungormuskona.blogspot.com/2007/08/yeni-ortadou.html, 04.03.2008
41
Oral Sonder, a.g.e., s. 207
42
Turgay Merih, Soğuk Savaş ve Türkiye 1945–1960, Ebabil Yayınları, Ankara 2006,s.100-112
40
22
bu şekilde yardım sağlarken, devletlerin ekonomi ve siyasetlerinde de kontrol
sağlayabilsinler.
Truman doktrini, Türk Dış Politikasında büyük değişikliklere yol
açmıştır. Türkiye bundan sonra bütün dış politika felsefesini Batıya sıkı sıkıya
bağlanma felsefesine dayandırmış, Bu sebeple de Batı tarafından kurulan
hemen bütün askeri, ekonomik ve siyasal kuruluşlara katılmayı amaç
edinmiştir.
Truman Doktrini’nin Türk Dış Politikası üzerindeki etkisi somut olarak
Türkiye’nin Filistin sorunundaki tutumunda görülmüştür. Truman doktrinine
kadar Arap Devletleri’nin politikalarını destekleyen Türkiye’nin politikalarında
değişiklikler görülmeye başlar.43
Truman Doktrini’ne kadar Arap Ülkelerin özellikle Filistin konusundaki
siyasetini destekleyen Türkiye, Amerika’dan yardım almaya başladıktan
sonra Amerika’nın de etkisiyle bu konudaki siyasi tutumunu değiştirmeye
başlamıştır.44 Bu durum Türkiye’nin gerek kuzey gerekse güney komşularıyla
ilişkilerinde artık tamamen batı paralelinde politikaların sergilenmesi ile
gelişme göstermiştir.
1.2.2. Marshall Planı
II. Dünya Savaşı’ndan ekonomik ve sosyal bakımdan bitkin bir
durumda çıkan Avrupa Devletleri’nin kalkınmasını sağlamak için Amerika’da
1948 yılında, dört yıl süreli “İktisadi İşbirliği Kanunu” kabul edilmiştir. Bu
kanunun öncülüğünü Amerika Dış İşleri Bakanı General Marshall yapmıştır.
İktisadi İşbirliği Konferansına Türkiye’de katılmış, iktisadi durumu
konusunda gerekli bilgileri vermiş ve savaş sonrası iktisadi kalkınma
programını gerçekleştirmek için dış yardım yapılmasını istemiştir. Çünkü
Sovyetler tarafından sürekli tehdit altında bulunan Türkiye, Savaş bittiği halde
600 Bin kişilik ordusunu terhis edememiş, silâhaltında tutmuştu. Bu durum
43
y.a.g.e. , s.115
Hüseyin Bağcı, a.g.e. , s.9
44
23
bütçenin neredeyse yarıdan fazlasını eritiyordu. Başlangıçta Türkiye’nin
plana dâhil olma isteği Amerikalılarca kabul görmez, çünkü uzmanlar
Marshall Planı’nın milli ekonomik kalkınma programının finansmanı değil,
savaştan yıkılmış Avrupa’nın kalkınması için hazırlanmış bir plan olduğunu
savunmuştur.
Türkiye savaşa fiili olarak katılmamış ve savaştan doğrudan zarar
görmemiştir.45 Fakat mevcut bulunan Sovyet tehdidi, Amerika’nın Türkiye’yi
yalnız bırakmasına engel olmuştur. Aynı zamanda bölgesinde Sovyetlere
karşı güçlü olarak, özellikle Akdeniz ve Ortadoğu’yu komünizm tehdidinden
koruyacak gücün Türkiye olduğunun bilinmesi Amerikan Hükümeti’nin
konuyu bir daha ele almasını gerektirmiştir. Nihayetinde Türkiye’nin Marshall
Planı içine alınmasına karar verilmiştir.46(Ek-1) Görüldüğü gibi, savaştan
sonra Türkiye artık ittifaklar aramakta, askeri ve iktisadi yardım peşinde
koşmaktadır.47
Türkiye’ye Amerikan yardımının sağlanmasını öngören ekonomik
işbirliği antlaşması iki devlet arasında 4 Temmuz 1948 de Dışişleri
Bakanlığında imza edilmiştir. Anlaşmayı Hükümetimiz adına Dışişleri Bakanı
Necmettin Sadak, Amerika Birleşik Devletleri namına da Büyük Elçi Ekselans
Wilson imzalamışlardı.48
Marshall Planı dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı. (3 Nisan 1948–30
Haziran 1952 tarihleri arasında Amerika, Avrupa’ya toplam 13.325.800.000
dolar ekonomik yardım yapmıştır.
Amerika bu yolla giderek Komünizme
kayma olasılığının belirebileceği ülkelerde kendi siyasal zaferini sağlamaya
çalışmıştır.
Aynı
zamanda
yardımda
bulunduğu
ülkelerin
plan
ve
uygulamalarına denetim kolaylığı getirmişti. Zira Amerika bu yardımların
kullanılması konusunda beğenmediği her noktaya müdahale edip kendi
fikirlerini empoze etmiştir. Sadece ekonomi ile sınırlı kalmayan müdahale,
yardım alan ülkelerin tüm siyasetlerine de yayılmıştır. Çünkü konulan şartlara
göre Amerika’nın ulusal çıkarları ile uzlaşmayan bir durumda yardımlar geri
45
Nasuh Uslu, Türk Amerikan İlişkileri,21.Yüzyıl Yayınları, Birinci Basım, Ankara 2000, s.98
Mehmet Gönlübol, Haluk Ülman, , a.g.e. , s. 205, Ayrıca bknz: Ek Belge 1
47
Doğan Avcıoğlu, a.g.e. , s.373
48
Ayın Tarihi, 4 Temmuz 1948
46
24
çekilebilecektir.
yöneltmiştir.
49
Bu
durum
da
yardım
alan
hükümetleri
uysallığa
Bu durum bizim politikalarımızda da etkisini göstermişti.
Hükümetlerin Ekonomik destek sağlama istekleri, dış politikada Batı
desteği ve Batılılaşmış görünme arzusu maalesef Atatürk döneminden sonra
Türk dış politikasına adeta sinmiş ve bu gün dahi devam eden gerek iç
politikalarımızda gerekse dış politikamızda Batı etkisini gösteren bir durum
oluşmuştur. Zira bu yardımları yapan Batı, bu yardımların kontrolünü ve
neredeyse hangi kuruşunun ne için harcanacağını dahi kendisi belirlemiş ve
kontrol etmiştir. Bu durum kendi ekonomi politikamızı oluşturmamızı, kendi
milli ekonomi çizgimizi oluşturmamızı muhakkak ki etkilemiş, hatta önlemiştir.
Marshall Planı Sovyetler Birliği’nin tepkisine sebep olmuş, Truman
Doktrini’nin tamamlayıcısı niteliğinde ortaya çıkan plana ilk Sovyet tepkisi 16
Haziran tarihli Pravda gazetesinde, bu yardım tasarısının başka ülkelerin iç
işlerine karışmak olduğunun belirtilmesi ile görülmüştür. Molototov bu planı
doğu Avrupa ülkelerinin endüstrileşme planlarından vazgeçmeleri demek
olduğunu söyler.50
Sovyetler Birliği’nin II. Dünya Savaşından sonra ortaya çıkardığı tehdit
özellikle Türkiye için Batılılardan destek beklentisini arttırmıştı. Türkiye’nin
Truman doktrini ile başlayan ve Marshall Planı ile Devam eden Amerikan
yardımları ile varlığını koruma stratejisi zamanla Türk Dış politikasını Amerika
ile uyum içinde sürdürme gerekliliğini ortaya çıkartmıştır. Bu da ister istemez
Türkiye’nin Ortadoğu politikalarına da yansımıştır.
14 Mayıs 1948 günü Filistin’de “mandat” yönetimi kalkınca İsrail
Devleti ilan edilmiş, hemen ardından da Arap-Yahudi savaşı çıkmıştır. Yani
Ortadoğu sorunu kanlı bir duruma girmiştir.
Büyük devletlerin İsrail’i hemen tanımalarına karşın Türkiye bunu
yapmamış ve bu tavır Arap ülkelerinde övgü ile karşılanmıştı. Ancak 1948 yılı
sonlarında Türkiye’nin tavrında değişmeler başlamış ve 11 Aralık’ta Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu’nda bir Filistin Uzlaştırma Komisyonu kurulması kararı
49
Turgay Merih, a.g.e. , s.51–53
Ataöv Türkkaya, “Marshall Planından NATO’nun Kuruluşuna Kadar Soğuk Harb”,AÜSBF
Dergisi, C.XXIII, Y.1968, s.277–278
50
25
alınırken, Türkiye’de komisyonda bulunarak Araplara karşı Amerika ve
Fransa gibi olumlu oy kullanmıştı.51 Ardından 28 Mart 1949 da İsrail’i tanıyan
ilk Müslüman ülke olmuştu. Dönemin hükümeti Cumhuriyet Halk Partisi’dir.
İsrail ile 4 Temmuz 1950’de Modus Vivendi Ticaret antlaşması ile ilk
resmi diplomatik ilişkiler başlamıştır.
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler 1950’lerin ikinci yarısında stratejik
bir görünüm almaya başlamış, Türkiye’nin savaş sonrası güvenlik endişeleri,
Batıya yaklaşarak kendisini güvence altına alma düşüncesi, İsrail devleti’nin
tanınmasında önemli rol oynamıştır. Fakat bu politika, Türkiye’yi Ortadoğu
devletlerinden uzaklaştırmıştı. Tıpkı İsrail gibi Türkiye de, Amerika tarafından
dayatılan politikaların sonucunda gayrı resmi olarak Sovyetlere karşı bir
ittifakın parçası olurken Ortadoğu devletlerinden uzaklaştırılmıştı.52
Amerika, II. Dünya savaşı ardından evrensel bir politika takip etmeye
başlamıştı ve bu politikanın bir gereği olarak Ortadoğu bölgesine yakın ilgi
duymuştur. Ancak Amerika’nın Ortadoğu’ya girmesi ve nüfuz etmesi çok
zordu zira Amerika, Arap Ortadoğusu’na tamamen yabancı bir güçtü.
Bölgede İngiltere ve Fransa gibi tarihi bir geçmişi yoktu. Bu şekilde Ortadoğu
bölgesini kontrolü altına alması imkânsızdı. Ancak burada yabancı bir
topluluğun kuracağı ve bölgedeki tüm devletlerin karşı olacağı zayıf,
korunmaya muhtaç, dış desteğe ihtiyaç duyan bir devlet Amerika için iyi bir
fırsat olabilirdi.
Kısaca belirtmek gerekirse; Amerika, Ortadoğu’da kendi emelleri için
ileri karakol bölgesi arayışında idi. İşte İsrail’e Amerika sınırsız destek
verirken artık dış politikasını menfaatleri gereği Batı’ya bağlamış bir
Türkiye’nin de daha fazla kayıtsız kalması beklenemezdi. Zira Truman
Doktrini gibi Marshall yardımı da özünde bu amaçlara ulaşıp Ortadoğu’da
etkin olabilmek için kurulmuş planların bir parçası idi.53
51
İsmail Soysal, “Ortadoğu Sorunları ve Türk Mısır Siyasal İlişkileri 1922–1984”,Dış Politika,
C.XII-T, S.1, Mart 1985, s.7
52
Tayyar Arı, “Türkiye’nin Orta Doğu Politikası ve ABD İle İlişkileri:Politik İkilem”,
http://www.tayyarari.com/yayinlar.html, 21.02.2008
53
Ömer Taşlı, Orta Doğuya Süper Güçlerin Etkileri, Fikir Yay. İstanbul 1991,s.58–59
26
Ekonomik yardımlar ile Amerika, destek adı altında devletlerin
endüstrileşmelerinin, üretici kabiliyetlerinin körelmesini sağlayarak kendi
gücüne muhtaç devletler oluşturma politikası yürütmüştür.
Marshall planı idarecisi Paul Hoffman 3 Mayıs 1950 de yaptığı
konuşmada Marshall Planı’nın Amerikan mükellefine bir santime bile mal
olmadığını ve olmayacağını söylemiştir. Hoffman, Marshall Planı olmasaydı
Avrupa’nın Komünizm dalgası altında kalmış olacağını ve bu takdirde milli
savunma için yapılacak olan masrafın Marshall Planından milyarlarca dolar
fazla olacağını belirtmiştir.54 Amerika ayan meclisi dış işleri komisyonu
başkanı Tom Connally ise 24 Haziran 1950 yılında yaptığı konuşmasında
Türkiye’nin milli savunmasını geliştirmek hususunda gösterdiği çabayı
memnuniyetle belirtmiş ve ayan meclisi üyelerine bu maksatla yapılan
yardımların devamını sağlamalarını tavsiye etmiştir. Connaly konuşmasının
devamında Türklerin Sovyet emperyalizmine karşı dimdik ayakta durduğunu
belirtmiştir.55
Marshall planının bitmesinden sonra, 1948 Ekonomik İş Birliği
Anlaşması çerçevesinde Amerika, Türkiye’ye değişik isimler altında yardım
yapmaya devam etmiştir. Bu durum savaş ekonomisinden normal ekonomiye
geçiş devresinin problemlerinin hafiflemesini sağlamıştır. 1950 yılında
Demokrat Parti iktidara geldiğinde ekonomik olarak da yeni bir evre başlamış
liberal ekonomi görüşü benimsenmiştir.56(Ek–2)
Sonuçta Amerika, artık ağlarını örmeye başlamış ve bu yardımlar ile
Ortadoğu kontrolü için kendisi ile ortak hareket etmesine muhtaç olduğu
ülkelerin başında gelen Türkiye’yi de askeri ve ekonomik destek ağlarıyla
kendisine bağımlı hale getirebilmek için harekete geçmişti.
54
Ayın Tarihi, 29 Mayıs 1950
Ayın Tarihi, 24 Haziran 1950
56
Mehmet Gönlübol, Cem Sar, Olaylarla Türk Dış Politikası, 1974, s.491,ayrıca bknz: Ek Belge 2
55
27
1.3. NATO’NUN KURULUŞU VE NİTELİĞİ
İkinci Dünya Savaşından sonra Ortadoğu ve Dünya’da milliyetçilik
akımları ile çeşitli bölünmeler meydana gelmiştir. Bu durumdan faydalanan
Sovyetler Birliği öncelikli olarak kendi etrafındaki ülkelere Komünizm fikirlerini
yaymış, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan gibi
ülkeleri zorla işgal ederek, Komünist rejimi zorla kabul ettirdiği bu ülkeleri
birer uydu durumuna getirmiştir.57
Kuzey Atlantik Savunma Örgütü’nün
oluşma sebeplerini ise bu tehdidin önüne bir engel çekmek ve Ortadoğu
bölgesine de sıçramasını önlemek olarak özetleyebiliriz.
Amerika, Truman Doktrini ve Marshall Planı ile dünya hâkimiyeti
planlarını gerçekleştirmek için tehdit olarak gördüğü Sovyet yayılmasını
önleyici ilk önlemlerini almıştı. Yine aynı amaçla 4 Nisan 1949 tarihinde
Washington’da 12 Batılı ülke arasında (Belçika, Kanada, Fransa, İngiltere,
İtalya, Portekiz, İrlanda, Hollanda, Lüksemburg, İzlanda, Avusturya, Norveç,
Danimarka,
ABD)
imzalanan
NATO
yani
Kuzey
Atlantik
İttifakını
oluşturmuştur.
NATO ittifakının ilk evresi 1948 yılında İngiltere, Fransa, Belçika,
Hollanda ve Lüksemburg arasında oluşturulan Batı Avrupa Birliği’dir. Ancak
bu ittifakı oluşturan devletlerin her biri II. Dünya Savaşında yorgun düşmüş,
Sovyetlere karşı direnebilecek güçleri tükenmiş durumdaydı. Bu sebeple
ittifak oluşturulduğu andan itibaren Amerika’yı da bu ittifaka dahil etme
çabasında olmuştur. Amerika ise Monrea Doktrininden beri Avrupa ile
ittifaklara girmiyordu. Amerikan senatörlerinden Vandenberg’in Nisan 1948
de Senatoya sunduğu teklif ile Amerikan devlet başkanına, Amerika’nın
güvenliğini ilgilendiren ve karşılıklı yardıma dayanan bölgesel ve ortak
anlaşmalara katılma yetkisinin verilmesini ister. 11 Haziran 1948 de kabul
edilen bu kararlar, Vandenberg kararları olarak kabul edilir ve Amerika 1823
den beri uyguladığı inziva politikasını yahut Monrea Doktrinini fesh etmiş olur.
Dış politikasında resmi olarak da bu değişikliği yapan Amerika bundan
57
İsmail Soysal, Türkiye’nin Uluslararası Siyasal Bağıtları (1945–1990), C.II, Kesim A(Çok
Taraflı Bağıtlar), II. Baskı, TTK, Ankara, 2000, s.389
28
sonra Batı Avrupa İttifakını daha etkili ve geniş bir hale getirmek için Batı
Avrupa ülkeleri ve Kanada ile temasa geçmiştir. 4 Nisan 1949’a gelindiğinde
ise kısa adı NATO olan Kuzey Atlantik İttifakı kurulmuştur.
Bu
dönemde
Amerika’nın
stratejisini
şu
şekilde
özetlemek
mümkündür; Komünist ve kapitali