islam medeniyeti

advertisement
İÇİNDEKİLER
KÜLTÜR, MEDENİYET,
MEDENİYETLER İLE İSLAM
MEDENİYETİ VE DOĞDUĞU ORTAM
• Kültür ve Medeniyet
• Kültür
• Medeniyet
• Kültür-Medeniyet İlişkisi
• Medeniyetlerin Doğuşu
• İslam Medeniyeti
• Tanım
• Doğduğu Ortam
• Tarihî Çevre
• Coğrafî Çevre
İSLAM
KURUMLARI
ve
MEDENİYETİ
HEDEFLER
TARİHİ
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Kültür ve Medeniyet kavramını tanımlayıp,
açıklayabilecek,
• Kültür ve Medeniyet arasındaki ilişkiyi
kavrayabilecek,
• Medeniyetlerin tezahürleri ve oluşumları
için gerekli şartları bilecek,
• İslam medeniyetinin doğduğu tarihî ve
coğrafî çevreyi öğrenebilecek,
• İslam medeniyetinin önemini kavrayarak,
medeniyetler tarihindeki konumunu
değerlendirebileceksiniz.
ÜNİTE
1
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
GİRİŞ
Dinler, sadece bireysel inanç, düşünce veya eylemi ortaya koyma,
benimsetme veya uygulatma gayesinde olmamışlardır. Tam tersine dinlerin, her
zaman hayata ve topluma dönük bir yönleri vardır. İslamiyet de salt iman etme ve
buna bağlı olarak yapılması istenilen birtakım ibadetlerden ibaret değildir; aynı
zamanda, yönetim, hukuk, düşünce ve sanat sistemini oluşturan, şekillendiren,
bunlara ayrı bir kimlik kazandıran boyutu da vardır. Dinlerin şekillendirdiği
toplumlar, sahip oldukları değerlerden hareketle kültür ve medeniyetlerini
oluşturmuşlardır. Bu açıdan dinler, medeniyetlerin oluşmasında bir bakıma dinamo
rolü üstlenmişlerdir. Dinlere atıfla yapılan medeniyet isimlendirmelerinde (Yahudi,
Hıristiyan, İslam gibi) herhangi bir coğrafya veya ırk ekseninde olmaksızın dinin
yerleştirdiği veya şekillendirdiği medeniyetler kastedilmektedir. Dolayısıyla bu
medeniyetler, Grek (Eski Yunan), Hint, Mısır, Çin gibi millet ve coğrafyalara atıfla
yapılan medeniyetlerden içerik ve nitelik bakımından ayrılmaktadırlar.
İslam medeniyeti, kendine has kurumları, bilim, sanat ve mimarî eserleri,
sosyal hayatı, düşünce yapısı ile dünya tarihinin yaklaşık on iki asrına damgasını
vurmuş, gerilemesine rağmen bugün hala etkisini sürdürmekte olan büyük
medeniyetlerden biridir. Din olarak İslam’ın insanlığa katkısının boyutlarını
anlayabilmek için, prensipleri doğrultusunda şekillenen medeniyetini de çok iyi
etüt etmek gerektiği muhakkaktır. Özellikle de günümüzde İslam’ın medeniyet
boyutunun inkâra kalkışıldığı bir ortamda bu gereklilik ayrı bir önem kazanmıştır.
KÜLTÜR VE MEDENİYET
Kültür
Latince asıllı “kültür (cultur)” kelimesi, “ziraatçılık, ekim” anlamlarına
gelmektedir. Bu bağlamda Arapçada “Hars” kelimesi de,“ziraat için toprağı sürmek,
mal, sermaye, iyi amel” gibi anlamlara gelmektedir. Bugünkü Arapçada kültür
karşılığı olarak “sekâfe” kelimesi de kullanılmaktadır. Kültür, kelime olarak ilk
kullanılmaya başlanmasından itibaren farklı manalarda kullanılmıştır. Bunlar
arasında;“insanın farklı yollarla kendisini geliştirmesi, insanlar arasındaki
gelişmişliği, sanat dalları, inançlar, kurumlar, toplumların kendine özgü özellikleri”
gibi anlamlarını sayabiliriz. Bu kelime aynı zamanda Tıp, Biyoloji gibi bilimlerde
farklı içerik kullanımlarına da sahiptir.
Kültürün kavramsal karşılığı konusunda ise değişik ilimler tarafından onlarca
tarif yapılmıştır. Yapılan bu tariflere şunları örnek olarak verebiliriz: “Bir toplumun
sahip olduğu, tarih boyunca meydana getirdiği fikir, sanat, duyuş ve değerlerin
tümü”, “Toplumların yaşadığı ve paylaştığı ortak değerler”, “Bir toplumda varlığını
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
sürdüren ve gelenek halinde devam eden her türlü duygu, düşünce, dil, sanat,
yaşayış unsurların tamamı”, “Sosyal hayatın dil, düşünce, gelenek, görenek,
kurumlar, yasalar, sanat yapıtları gibi her türlü maddî ve manevî ürünlerin toplamı”
gibi tanımlamaları zikredebiliriz. Yapılan bu tanımların ortak noktasından hareketle
kültürü, “Toplumların tarihî süreç içerisinde elde ettikleri maddî ve manevî
değerleri, yaşam tarzları, övünçleri, davranışları, bunları elde etme ve aktarma
yolları, kendilerine özgü inanç ve âdetler bütünü” şeklinde tanımlamak
mümkündür.
Toplumlar, bir taraftan geçmişten gelen değerlerini benimseyip, koruyup,
aktarırken diğer taraftan da yaşadıkları zamanın şartlarına göre kültürüne yeni
unsurlar ekler veya mevcudun üzerinde değişiklikler yaparlar. Böylece her nesil
miras aldığı kültüre maddî ve manevî katkıda bulunur ve bir sonraki nesle aktarır.
Bütün bu işlem sürecinde tek tek bireylerin değil, toplumun genelinin kabulünün
geçerli olduğu da unutulmamalıdır.
Medeniyet
“Medeniyet” kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı Latince “şehirli” anlamına
gelen “civil” kökünden türetilmiş olan “civilisation”dur ve “şehirleşme” demektir.
Arapçada “yerleşik, göçebe olmayan” anlamındaki “el-Hadara”kelimesi de aynı
kavramı ifade için kullanılmaktadır. Türkçede ise “medeniyet” kelimesi kullanıldığı
gibi “uygarlık” kelimesi de kullanılır ve kelime olarak “şehirli, şehirde oturan”
anlamına gelir.
Kültürde olduğu gibi “medeniyet”in kavramsal tanımı konusunda da farklı
görüşler ileri sürülmüştür. Yapılan tanımlar, kavramı ele alan ilimlerin veya ilim
adamlarının bakış açılarına göre farklılıklar göstermektedir. Bununla beraber en
çok dile getirilen anlamları olarak; “Bir toplumun sahip olduğu maddî ve manevî
değerlerin tümü”, “Farklı milletlerin birlikte yaşayarak veya katkı sağlayarak
oluşturdukları değerler”, “Maddî-manevî bütün yansımaları ile yaşam tarzı”
şeklindeki tanımlamaları sayabiliriz. Yapılan bu tanımların kültürle benzer bir
içeriğe sahip olduğu görülmektedir. Kültürle arasındaki farkı vurgulama açısından
medeniyeti, “Evrensel düzeye ulaşmış bir kültür veya benzer kültürlerin
oluşturdukları anlama, yaşama, bilgi, teknoloji ve maddî-manevî kurumların
bütünü” şeklinde tarif etmek mümkündür.
Bu tanıma göre medeniyetlerin maddî ve manevî olmak üzere iki ana
tezahürü vardır:
 Maddî Tezahürleri:
 Sosyal hayat,
 Bilim,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
 Kurumlar,
 Mimarî,
 Sanat (Resim, Müzik, Heykel, Hat vs.),
 Teknoloji.
 Manevî Tezahürleri:
 Din-Ahlak,
 Düşünce,
 Hukuk,
 Yaşam algısı.
Medeniyetlerin bu tezahürleri, hem ilgili medeniyetlerin ulaştığı gücü, hem
de diğer medeniyetlerle arasındaki farklılıkları ortaya koyan özelliklerdir. Bir
medeniyet üzerinde araştırma yapılması bu hususların incelenmesi demektir.
Medeniyet üzerinde yapılacak bilimsel çalışmalarda dikkat edilmesi gereken en
önemli husus ise; bu tezahürleri birbirinden bağımsız olarak değil, bir bütünün
parçaları olarak değerlendirmek gerekliliğidir. Hiçbir medeniyetin örneğin hukuku
veya sanatı, ilgili medeniyetin benimsediği dininden, kurumlarından veya düşünce
yapısından, yaşam biçimden bağımsız olarak gelişmiş değildir.
Kültür-Medeniyet İlişkisi
Kültürle medeniyetin aynı mı yoksa farklı mı olduğu tartışılmış ve halen
tartışılmaya devam etmektedir. Kültürle medeniyet arasındaki ilişki konusunda
yaşanan bu tartışmanın ilgili kavramlara yüklenen anlam farklılıklarından doğduğu
anlaşılmaktadır. Başka bir ifade ile sorun; tanım problemidir. Bu anlam
yüklemelerine paralel olarak da medeniyetle kültürün aynı olduğunu savunanlar
çıkmıştır. Ancak genel kabul; ikisi arasında farklılıklar olduğu yönündedir. Kültür,
insanın gelişimi ile alakalı bir kavram olduğu için her insan topluluğunun mutlaka
kültürü vardır. Kültürle medeniyetin ayrıştığı esas nokta işte burasıdır. Zira her
insan topluluğunun kültürü olduğu halde bir medeniyeti olmayabilir.
Medeniyetler, birçok ulusun ortak malıdır. Medeniyetleri farklı milletler
birlikte üretmişler, kendi renklerini bağlı oldukları medeniyete yansıtmışlar,
medeniyetlerinin zenginliğine katkıda bulunmuşlardır. Bu yüzden de medeniyetler
evrenseldir. Ancak bu evrensel özelliğe sahip medeniyetlerin, her millette
görünümü farklılık gösterir ki, bu da kültürdür.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
Şekil-1: Medeniyet-Kültür İlişkisi
Netice itibariyle kültürle medeniyet arasındaki farklılıklar olarak şunları
sıralayabiliriz:
 Medeniyet evrenseldir, kültür millîdir.
 Medeniyetler farklı uluslar tarafından benimsenebilir, kültür sadece ait
olduğu millet tarafından benimsenir.
 Milletler medeniyetlerini değiştirebilir, kültürleri ise değişikliğe uğrayabilir.
 Medeniyetleri, iktisadî, dinî, ahlakî, hukukî gibi düşünceler (kurumlar);
kültürü ise, din, ahlak ve sanat duyguları şekillendirir (Gökalp: 1995, 9).
Kültürler de medeniyetler gibi gelişim ve değişime uğrayabilirler. Hiç
şüphesiz İslam öncesi Mekke’deki insanların kendilerine ait bir kültürleri vardı.
İslam’dan sonra bu kültür büyük ölçüde değişime uğramış, önceki kültürün birçok
unsuru ortadan kaldırılmıştır. Dinin kültür üzerindeki bu etkisinde olduğu gibi,
yaşam alanlarının değişmesi, bilim ve teknolojik ilerlemeler, ekonomik yapıdaki
farklılaşmalar da aynı şekilde kültürel değişimleri etkilemektedirler.
Medeniyetlerin ortaya çıkmaları, gelişimleri ve yok olmaları konularında
farklı teoriler ileri sürülmüştür. Kimi düşünür, her medeniyetin teolojik, metafizik
ve en sonunda da mantıkî dönemlerden geçtiğini savunurken, Marksist tarihçiler
medeniyetlerin, ilkel, feodal, kapitalist ve sosyalist aşamalardan geçtiğini iddia
etmişlerdir. İbn Haldûn gibi bazı Müslüman teorisyenler ise, tekâmülcü tezi kabul
ederek, her medeniyetin organik yapılar gibi doğup, gelişip ve en nihayetinde
öleceğini ileri sürmüşlerdir.
Medeniyetlerin Doğuşu
Kurulmaları, gelişmeleri ve kalıcı bir hale gelebilmeleri için medeniyetlerin
birtakım şartlara ihtiyaçları vardır. Her medeniyetin doğuşuna ayrı ayrı etki eden
faktörler olmakla beraber, genel olarak medeniyetlerin ortaya çıkmalarında,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
gelişmelerinde etkili olan ortak bazı unsurlar vardır. Bu unsurlar ana hatları ile
şunlardır:

Coğrafya: İnsanların normal yaşamlarını sürdürmeleri, fikrî, siyasî, mimarî,
sanat eserleri vermeleri için uygun coğrafî ve iklim özelliklerine sahip bölgelerde
yaşamaları kaçınılmazdır. Adalardan veya buzullardan oluşan bir coğrafyada
insanların medeniyet kurmaları son derece güçtür. Aynı şekilde coğrafya, o
bölgede kurulan medeniyetin diğer medeniyetlerle etkileşimini, iletişimini
sağlaması, kendi değerlerini yaygınlaştırması açısından da önemlidir.

Toplum: Medeniyetler, toplumlar tarafından inşâ edilir. Bu toplumun belli
bir seviye kat etmiş, belli hedefler etrafında toplanabilmiş olması gerektiği de
açıktır. Burada kastedilen; ortak hedefte bir araya gelme becerisini gösterebilmiş
insan topluluklarıdır. Birbirleri ile çatışma halinde olan veya ortak bir ideali
paylaşmayan insanların medeniyet kurmaları mümkün değildir. Burada yeri
gelmişken medeniyetlerin kurulmasında ırkın hiçbir zaman belirleyici bir şart ve
gereklilik olmadığını kaydetmeliyiz.
Medeniyetlerin ırk şartı yoktur.

Din, Ahlak, Kültür gibi Manevî Değerler: İnsanların birbirleri ile ilişkilerini
düzene koyan kurallar olmaksızın sağlıklı bir siyasî, sosyal, ekonomik sistem
oluşturulamaz. Belli bir yönetim ve yaşam düzenine sahip olmayan kaos ve
karmaşanın hâkim olduğu milletlerin bir medeniyet kurmaları da haliyle mümkün
değildir. Din, ahlak, kültür, örf ve gelenekler, toplumları şekillendiren değerlerdir.
Aynı zamanda bunlar medeniyetlere kendi renklerini katıp, oluşum ve gelişim
aşamalarındaki süreci yönlendirirler. Netice itibariyle sosyal çevre, din, inanç,
düşünce özgürlüğü, adalet, bilimsellik gibi manevî değerlerden yoksun ise herhangi
bir medeniyet oluşturması son derece güçtür.

Siyaset, Ekonomi, Eğitim, İmar gibi Maddî Değerler: Medeniyetlerin
oluşumunda bu tür maddî değerler onların sağlam bir zeminde yükselmelerine
katkıda bulunurlar. Ekonomik açıdan yeterli seviyeye ulaşamamış, siyasî açıdan
istikrarı yakalayamamış, adaletsizliklerin yaşandığı, ciddi ve yeterli eğitimden
mahrum insan topluluklarının evrensel bir medeniyet kurup, bunu insanlık
tarihinde kalıcı hale getirmeleri mümkün değildir.
Uluslar, ekonomik zenginliklerine bağlı olarak kurumlarını, sanatlarını,
mimarîlerini geliştirebilir, farklı milletlerle iletişim kurabilir, sosyal şartlarını
geliştirebilirler.
Bütün bunlar bir medeniyetin inşası için gerekli olan ilk şartlardır. Ancak
bunlar tek başlarına bir medeniyet oluşturamazlar. Bunları bir araya getirecek,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
üretime (sosyal, siyasal, ekonomik, sanat vb.) geçirecek olan ortak bir amacın da
benimsenmesi gerekmektedir ki, bunu da daha çok din, ahlak, ortak ülkü gibi
manevî değerler sağlar. Asırlardır Araplar aynı coğrafyada, aynı dili konuşarak
yaşamalarına rağmen bir medeniyet kurabilmiş değillerdi. Arapları harekete
geçiren, parlak bir medeniyet kurduran; dinî ve toplumsal yapılarını değiştirmiş
olan İslam’dır.
Farklı coğrafyalar ve farklı insan toplulukları tarafından kurulmuş olan
medeniyetlerin ortak özellikleri de vardır. Bu ortak özellikleri de şu şekilde
sıralamamız mümkündür:

Evrensel Olmaları: Hiçbir medeniyet sınırlarını dışa kapatmış değildir.
Bilakis coğrafya ve tarihle sınırlı olmaksızın, farklı tarih dönemlerinde farklı
coğrafyalarda izlerini, etkilerini sürdürmüşler, kendisinden sonraki medeniyetleri
etkilemişlerdir. Öyle ki bugün tamamen izleri silinmiş gibi görünen birçok
medeniyetin mutlak anlamda ortadan yok olduklarını söylemek zordur. Çünkü tarih
ve antropoloji çalışmaları, yeni bulgularla beraber medeniyetlerin birbirleriyle olan
bağlantılarını ortaya çıkarmaya devam etmektedirler. Dolayısı ile salt bilgi
yetersizliği yüzünden bir medeniyetin tamamen tasfiye olduğundan bahsetmek,
bilimsel bir yaklaşım olmayacağı gibi, ilgili medeniyetin insanlık mirasına muhtemel
katkısına da ciddi haksızlık olacaktır.

Etkileşim İçerisinde Olmaları: Her medeniyet bir öncekinden faydalandığı
gibi bir sonrakini de etkileme gibi bir fonksiyonu icra etmiştir. Bu durum söz
konusu medeniyeti taklitçi yapmadığı, orijinalitesini ortadan kaldırmadığı gibi bir
öncekine de eksiklik getirmez. Çünkü medeniyetler, insanlığın gelişim sürecinin
birbirinden ayrılmaz halkaları konumundadırlar. Her medeniyet, kendisinden önce
insanlığın ulaştığı medenî seviye üzerine kurulmuş, onların ürünlerinden
faydalanmıştır. Doğal olarak bilgi-tecrübe transferinde bulunan bir medeniyet,
aldıklarını kendi değerler sistemi içerisinde eriterek, kendi öz parametrelerini
ekleyerek yeniden dizayn eder, üretir ve sonraki döneme aktarır. İslam medeniyeti,
felsefe, tıp, astronomi, matematik, mimarî gibi alanlarda Eski Yunan, Mısır, Hint ve
Çin medeniyetlerinden faydalanırken, aldıklarını olduğu gibi benimsememiş,
doğrudan nakletmemiş tam tersine bunları geliştirmiş, tashih etmiş,kendi
tespitlerini eklemiş, kendi değerleri çerçevesinde kendi kimliğini katarak
içselleştirmiştir. Aynı şekilde bütün inkâra rağmen bugünkü Batı medeniyetinin
oluşmasında da İslam medeniyetinin ürünleri olan bilim ve değerlerin ciddi rolü
olduğu açıktır. Bu yüzden taassupla hareket eden bazı Batılı araştırmacıların İslam
medeniyetini görmezden gelerek medeniyetlerini Eski Yunan medeniyetine
bağlama çabalarının, tarihî ve bilimsel bir zemine sahip olmadığını rahatlıkla
söyleyebiliriz.

Kendine Münhasır Olmaları: Her medeniyet, farklı medeniyetlerden
beslenmesine, teşekkülüne farklı milletlerin katkı sağlamasına karşın kendine has
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
özellikleri de bünyelerinde taşımaktadır. Medeniyetleri birbirinden ayıran da
kendilerine has olan bu özellikleridir. Bu özellikleri belirleyen unsurların başında da
din gelmektedir. Nitekim Arap, Türk, İran gibi farklı milletler tarafından
oluşturulmasına, Yunan, Hint, Mısır gibi eski medeniyetlerden faydalanmasına
rağmen İslam medeniyetinde İslam dininin tesirini, mimarîden felsefeye, hukuktan
siyasete birçok alanda görmek mümkündür.
Bir edebiyat metni veya sanat eseri, üretildiği medeniyetin özelliklerini
barındırır.
Medeniyetlere mensup insanların maddî-manevî sahip oldukları genel ve
ortak değerler, o medeniyetin kendine has özelliklerini oluşturmaktadır. Dolayısıyla
medeniyetleri birbirinden sadece maddî ürünleri ile ayırmak sağlıklı değildir.
Medeniyetlerin ayrıldıkları noktalar daha çok hayata bakışları, inançları,
düşünceleri gibi, o maddî ürünlere bir nevi ruh katan manevî değerleridir.
Bugünkü Batı medeniyetine mensup bazı teorisyenler biraz da mensubu
bulundukları medeniyetin uygulamalarından ve bu uygulamaya gösterilen
tepkilerden etkilendiklerinden “medeniyetler çatışmasından” söz etmektedirler.
Ancak medeniyetler, çatışarak, savaşarak, birbirlerini yok ederek veya yok sayarak
değil bilakis birbirlerinin tecrübelerinden, bilgi birikimlerinden, her türlü
ürünlerinden faydalanarak gelişmişler, büyümüşlerdir. Binaenaleyh ülkelerin veya
ulusların birbiri ile çatışmalarını, medeniyetlerin çatışması olarak görmemek
gerekir.
Medeniyetler birbirleriyle çatışarak değil, iletişim kurarak, birbirlerinin
ürünlerinden faydalanarak gelişirler.
Yeryüzünde farklı coğrafyalarda farklı insan grupları tarafından büyük
medeniyetler kurulmuştur. Bütün bu medeniyetleri tespit imkânına doğal olarak
sahip değiliz. Araştırmacılar ilmî, siyasî, ideolojik, dinî kabul veya birikimlerine göre
yeryüzünde kurulmuş medeniyetlere dair isim listeleri hazırlamışlardır. Bunlardan
bazıları şunlardır:
 Sümer medeniyeti,
 Bâbil medeniyeti,
 Yunan (Grek) medeniyeti,
 Mısır medeniyeti,
 İran medeniyeti,
 Çin medeniyeti,
 Hint medeniyeti,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
 İslam medeniyeti.
Bu büyük medeniyetlere ek olarak coğrafya ve zaman açısından etkileri daha
sınırlı olan başka medeniyetler de vardır. Bunları üç ana grupta toplamak
mümkündür:
 Eski Anadolu medeniyetleri (Eti, Hitit, Fenike gibi),
 Eski Amerika medeniyetleri (Aztek, İnka, Maya gibi),
 Eski Türk medeniyetleri (Göktürk, Uygur, Hun gibi).
İSLAM MEDENİYETİ
Tanım
İslam medeniyeti, miladî VIII. asırda ortaya çıkan ve Endülüs’ten Çin’e kadar
uzanan geniş bölgede hüküm sürmüş, temelinde İslam dininin prensiplerinin
olduğu, bugünkü Batı medeniyeti karşısında gerilemekle beraber varlığını hâlâ
devam ettiren, farklı etnik unsurlardan oluşan Müslümanların kurdukları
medeniyetin adıdır.
İslam medeniyetini kendi içerisinde alt başlıklara ayırmamız mümkündür:
 Arab-İslam medeniyeti,
 Türk-İslam medeniyeti,
 İran-İslam medeniyeti,
 Endülüs-İslam medeniyeti.
Başlangıçta Müslüman Arapların siyasî himayelerinde gelişen İslam
medeniyeti; Arap, Türk, İran, Mısır ve diğer farklı milletlerin katkı ve destekleri ile
oluşturulmuş bir medeniyettir. Şekilsel çerçevesini ve içeriğini her zaman İslamiyet
belirlemiş, açık bir şekilde her alanda tesirini göstermiştir.
İslâm Medeniyeti diğer medeniyetlerin kavram ve ürünlerini kendi değer
ve prensipleri ile karşılaştırmış, kendi inanç ve kabullerine uygun olanları
benimsemiş, ters düşenleri ise ya uygun hale getirmiş ya da reddetmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
Şekil–2: İslam medeniyetinin Temelleri
İslam medeniyeti bir din medeniyetidir. Başka bir deyişle bu medeniyetin
ortaya çıkmasında, gelişmesinde İslam dini başat rol oynamıştır. Bu yüzden de bu
medeniyeti din faktörü göz ardı edilerek belli bir ırka atıfla Arap Medeniyeti
şeklinde değerlendirmek veya yorumlamak tarihî zeminde herhangi bir geçerliliğe
sahip olmayacaktır. İslam’ın, öğrenmeyi, araştırmayı, çalışmayı, üretmeyi,
düşünmeyi şiddetle tavsiye etmesi, mensuplarını bu konuda teşvik etmiş, sadece
maddî planda değil olayın manevî boyutta da ele alınmasını sağlamıştır. Bu durum
Müslümanların yeni bir medeniyet inşasında yoğun bir faaliyet içerisine
girmelerine neden olmuştur.
İslam medeniyeti, bugünkü Batı Medeniyeti ile Eski Yunan, İran, Hint, Çin ve
hatta Mısır medeniyetleri arasında köprü vazifesi görmüştür. Ancak yanlış
anlamaların önüne geçme adına şunun altını çizmemiz gerekir ki, İslam medeniyeti
bir nakil veya taklit medeniyeti değildir. Yani geçmişi olduğu gibi aktaran taklitçi
veya hiçbir orijinalliği olmayan ara bir medeniyet değil, bilakis kendi inancını,
düşüncesini, bakışını, keşiflerini, tespitlerini bu birikime eklemiş, farklı
medeniyetleri kendi kültür potasında eriterek yeni bir kimlik kazandırmış, kendi
kökenlerine sahip orijinal bir medeniyettir. İşte bu yüzdendir ki, Kindî, Fârâbî, İbn
Sînâ, İbn Rüşd, Birûnî, Tûsî, İbn Haldûn, Ali Kuşçu gibi onlarca âlim bugüne
gelebilmiş, çağdaş Batı Medeniyetinin temellerini atmışlardır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
Doğduğu Ortam
Medeniyetleri doğru konumlandırabilmek için tarihî ve coğrafî çerçevelerinin
iyi çizilmesi şarttır. İslam medeniyeti, VIII. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar yaklaşık on iki
asır boyunca hâkimiyetini sürdürmüş, birçok alanda medeniyet tarihine eşsiz
eserler kazandırmıştır. Dolayısı ile İslam medeniyetinin doğduğu ortam üzerinde
kısaca durmamız, onun hangi tarihî ve coğrafî temel üzerinde teşekkül ettiğini
anlamak için gereklidir.
Tarihî Çevre
Hz. Muhammed’in vefatından sonraki kısa bir süre içerisinde Müslümanlar
batıda Fransa’ya, doğuda Çin Seddi’ne kadar uzanan büyük bir coğrafyayı
hâkimiyetleri altına almıştır. Müslümanlar, fethedilen bu coğrafyadaki halka
müsamaha göstermişler, onların dinlerine, inançlarına, ibadet yerlerine
karışmamışlar, hatta bunları kendi korumaları altına almışlardır. Müslümanlar elde
ettikleri bu siyasî, askerî, iktisadî ve ictimaî güçle beraber onlarca ilimde, sanatta,
mimarîde söz sahibi olmuşlar, kendi değerleri ile yoğurdukları büyük bir medeniyet
kurmuşlardır.
Hz. Muhammed’in 610 yılında tebliğe başladığı İslamiyet, başlangıçta ciddi
bir tepki ile karşılaşmakla beraber zamanla Araplar tarafından kabul edilmiştir. Bu
kabullenme ile beraber Kur’ân ve Hz. Muhammed’in uygulamaları (Sünnet)
Müslümanların rehberleri olmuş, bunların emirleri ve tavsiyeleri ile Müslümanlar,
yeni hayatlarına uyum sağlamaya, karşılaştıkları sorunları Kur’ân ve Sünnet
çerçevesinde çözmeye çalışmışlardır.
İnananlar topluluğu İslâm’ın prensipleri doğrultusunda kendi yönetim,
düşünce, bilim, sanat ve hukuklarını oluşturmuşlardır.
Hz. Muhammed vefat ettiği sırada Arap yarımadasının önemli bir kısmı
İslamiyet’i kabul etmiş durumdaydı. Hz. Muhammed’den sonra devletin başına
geçen Hz. Ebu Bekir döneminde hem Arap yarımadasındaki ayrılıkçı hareketler
bastırılmış, hem de kuzey yönünde Suriye, Filistin, Irak taraflarına ilk fetih
hareketleri başlatılmıştır. Hz. Ömer döneminde ise fetih hareketi devam ettiği gibi,
fetihlerin getirdiği ihtiyaçlara binaen kurumsallaşmaya da yönelinmiştir.
Hz. Ömer döneminde, Sâsânî ve Bizans İmparatorluklarına karşı elde edilen
askerî ve siyasî başarılar neticesinde; Irak, İran, el-Cezîre, Suriye, Filistin ve Mısır
toprakları Müslümanların eline geçmiş bulunuyordu. Arap yarımadası dışında
birbirini takip eden bu fetihler esnasında ve sonrasında, İslam Devleti hâkimiyeti
altına giren değişik milletlerin, dinî, siyasî, iktisadî ve medenî statülerinin tespit
edilmesi gerekliliği kendisini hissettirmişti. Devletin gerek Müslümanlarla, gerek
gayr-ı müslimlerle alakalı olmak üzere ortaya çıkan sorun ve ihtiyaçlarını gören Hz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
Ömer, bunların çözülmesi yolunda çeşitli düzenlemelere girişmiş ve birçok yeni
müessesenin kuruluşunu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Hz. Ömer, fethedilen
ülkelerdeki Sâsânî ve Bizans İmparatorluklarının iktisadî ve idarî tecrübelerinden
istifade etmiş, teşkilatlanmada bunlardan da faydalanmıştır.
Bu dönemde birtakım idarî ve malî kurumlar oluşturulduğu gibi, fetih
organizasyonun sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve Müslüman yerleşiminin
sağlanması için Kûfe, Basra gibi ilk şehirler de kurulmuştur. Fetihler, dinî, fikrî,
içtimaî, mâlî, iktisadî, idarî, siyasî olmak üzere hayatın her alanında değişimi
beraberinde getirmişti. Hz. Ömer bu değişim rüzgarından faydalanma yoluna
gitmiş, devletin değişen şartlara göre yeniden yapılandırılması sürecinde, elzem
olan siyasî ve iktisadî hamleleri zamanında yapmıştır.
Hz. Ömer’den sonra devlet başkanlığına geçen Hz. Osman döneminde de
fetihler devam etmekle beraber, İslam toplumunda ilk ayrılıklar görülmeye
başlanmıştır. Hz. Ali dönemi, bu ayrılıkların savaş meydanına taşındığı dönemdir.
Onun öldürülmesi ile de Râşid Halifeler dönemi son bulmuştur.
Emevi Devletinin kurucusu olan Muâviye’nin döneminde İslam toplumu
tekrar siyasî istikrarı yakalamıştır. Emeviler zamanında yönetim, dışa kapalı Arap
ağırlıklı bir yapı görünümündeydi. Emevi idarecilerinin birtakım uygulamaları
nedeniyle fethedilen bölgelerdeki yerli halkın İslam toplumuyla bütünleşmeleri
gecikmiştir. Bununla beraber Müslüman Araplar, hâkimiyet sağladıkları coğrafyada
Hıristiyan, Yahudi, Mecusi gibi farklı dinî gruplar, Fars, Süryani, Rum, Kıbtî, Berberî
gibi farklı ırklarla bir arada yaşamaya başlamışlardı. Bu dönemde fethedilen
İspanya (Endülüs) bir arada yaşama tecrübesi konusunda son derece önemli bir
örnek oluşturuyordu. Çünkü buradaki Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler dinî
grupları, Berberîler, Araplar ve dini tercih açısından kendi aralarında bölünmüş
olan yerli halk da etnik unsurları oluşturmaktaydı.
Emeviler dönemini siyaseten içe dönük olmasına rağmen Müslümanların dış
kültür ve medeniyetlerle tanışma dönemi olarak tanımlamak mümkündür. Bu
dönemde Müslümanlar, farklı medeniyetlere mensup insanlarla muhatap olmaya,
onların özellikle de ilmî tecrübelerinden istifade etmeye başlamışlardır. Ancak çok
geçmeden Müslümanlar bu birikimi içselleştirmeyi başarmışlardır. Nitekim
ekonomik bağımsızlık anlamında para politikasının belirlenip dinar ve dirhemlerin
bastırılması, resmî dilin Arapça olarak kabulü bu döneme rastlamaktadır. Emeviler
dönemi sadece siyasî veya malî anlamda değil aynı zamanda bilimsel anlamda da
Müslümanların profesyonelleşmeye başladıkları süreci ifade etmektedir. Siyer,
Hadis, Tefsir, Fıkıh gibi İslamî ilimlere dair ilk risâleler bu dönemde yaygınlaşmış,
ilimlerin metodolojilerine dair prensipler yerleştirilmeye başlanmıştır.
661 yılında kurulan Emevi Devleti 750 yılında Abbasi ihtilali ile yıkılmıştır.
Abbasiler dönemi, İslam tarihinin (749-1258) 524 yıllık önemli dönemlerinden
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
biridir. Her ne kadar Abbasi hanedanı 1517 yılında kadar Mısır’da varlıklığını devam
ettirmişse de bu dönemde ne siyasî ne de askerî bir etkinliği kalmamıştı. Abbasi
halîfeleri, Cengiz Han’ın torunu Hulagu Han’ın gelişine kadar yani 1258 yılına kadar
saltanatlarını devam ettirmişlerdir. 524 yıllık bu dönemde toplam 37 halife iktidara
gelmiştir.
İslam medeniyetinin tarih sahnesinde ortaya çıkma zamanı/etkili olmaya
başladığı Abbasiler dönemidir. Nitekim Halife Mehdî ve Hârûn Reşîd dönemi
sadece askerî zaferlerin, malî zenginliğin arttığı dönem değil, aynı zamanda kültür
ve medeniyette yükselişin dönemidir.
Siyer, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam gibi İslam’ın kendi bünyesinden doğmuş
olan dinî ilimleri hariç tutacak olursak başlangıçta Müslüman Arapların özellikle de
fen bilimlerinde sistematik bir ilmî geleneğe sahip olduklarını söylemek zordur.
Ancak Müslümanlar diğer ilimlerde de İslam’ın öğretileri doğrultusunda son derece
araştırma ve öğrenme arzusuna sahiptiler. Bu nedenle hem fethettikleri bölgelerde
yaşayanların bilgi ve tecrübelerinden istifade ile hem de geçmiş veya çağdaş
medeniyetlerin ürünleri olan kitapların Arapçaya çevrilmesi ile kısa süre içerisinde
kendi özgün bilimsel anlayışlarını ortaya koymuşlar, kendilerine ulaşan ilim, fikir ve
sanat gibi birçok alanda çağlarını aşan bir ilerleme kaydetmişlerdir.
Abbasi hilâfeti döneminde merkezde değişik iktidar dönemleri yaşandığı gibi,
diğer bölgelerde de birçok devlet kurulmuştur. Hiç şüphesiz İslam medeniyeti
açısından bunlar içerisinde en önemlisi Endülüs’tür. Emeviler döneminde
fethedilen ve Emevi ailesine mensup I. Abdurrahman’a kadar valiler tarafından
yönetilen Endülüs, İslam medeniyetinin Batı’ya açılan kapısı konumundaydı.
Abbasilerin Emevileri yıkmasından sonra İslam dünyasının doğusuna Abbasiler
hâkim olurken, batısında yer alan Endülüs Emevileri onlardan ayrılmışlar, bağımsız
olarak hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Endülüs Emevileri bölgede seksen yıl devlet
olarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Endülüs Müslümanları, Emevilerinden
sonra da Tavâif-i Mulûk, Murabıtlar ve Muvahhider gibi devletlerle XVI. yüzyıla
kadar siyasî varlıklarını; XVIII. yüzyıla kadar da dinî ve sosyal varlıklarını birçok
zorluklarla beraber sürdürmeyi başarmışlardır. Endülüs, siyasî, ilmî ve sanat
çevreleri, çeviriler, kurumlar, sanat eserleri, mimarî ve birçok ilim dalında ortaya
koydukları onlarca eserle İslam medeniyetine büyük katkı sağlamıştır. Doğuda
Abbasi idaresi altında gelişen İslam medeniyeti, neredeyse eş zamanlı olarak
Endülüs aracılığı ile de Batı’ya aktarılmıştır.
Müslüman ilim adamları bu dönemde yapılan çevirilerle geçmiş
medeniyetlerin birikimlerini öğrenmişler, eksik gördüklerini tamamlamışlar,
hatalarını düzeltmişler, kendi buluş ve görüşlerini bu birikim üzerine ekleyerek daha
ileriye götürmüşlerdir. Yaklaşık olarak 750-850 yılları arasını sürdürülen çeviri
hareketini, orijinal bilimsel eserlerin verildiği dönem takip etmiştir. Bu dönemde
devletin başında bulunan halifeler de ilmî çalışmalara ayrı bir önem vermişlerdir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
Çevirilerin sağlıklı yapılabilmesi için kurumlar teşkil ettirilmiş, âlimler teşvik edilmiş,
bu konuda maddî imkânlar seferber edilmiştir. Öyle ki bu dönemde ilmî, edebî
kitapların getirtilmesi için Doğu Roma gibi çevre ülkelere heyetler dahi
gönderilmiştir.
Çeviri hareketi döneminde Müslümanlar, Abbasiler döneminde Fars
edebiyatı ve siyasetini, Hint kozmoğrafyasını, matematiğini, Eski Yunan’ın
çeşitli ilimlerini ve felsefesini Arapçaya çevirmişlerdir.
Abbasilerin zayıflaması ile beraber yeni bir siyasî güç olarak Selçukluların
ortaya çıktığı görülmektedir. Tuğrul Bey, Alparslan, Melikşah gibi ünlü
hükümdarlara sahip olan Selçuklular, Moğol saldırılarına kadar İslam coğrafyasında
varlıklarını sürdürmüşlerdir. Hemen belirtelim ki Selçuklular da ilimden sanata
birçok alanda İslam medeniyetine büyük hizmetler sunmuşlardır. Özellikle de
Anadolu Selçuklularının Haçlılara karşı direnişlerini Müslüman Türklerin İslam
medeniyetini koruma konusunda verdikleri en önemli hizmet olarak
değerlendirmek gerekir.
Selçuklulardan sonra ise Memluklular ve Osmanlılar siyasî hâkimiyeti ele
geçirmişlerdir. Osmanlılar, İslam kültür ve medeniyetini daha da geliştirdikleri gibi
Avrupa’ya taşımakla İslam medeniyetini yayma, XX. yüzyılın başına kadar Batı’dan
gelen saldırılara karşı koymakla da koruma görevini yerine getirmişlerdir.
Coğrafî Çevre
Müslümanlar, siyasî anlamda en geniş sınırlarına ulaşmakla beş farklı
medeniyetin coğrafî mirası üzerine oturuyor veya onlarla komşu oluyorlardı.
Fetihlerle Müslümanlar, Mısır ve İran medeniyetlerinin coğrafyasının tamamına,
Grek/Roma medeniyetlerinin bir kısmına hâkim olurken, Hint ve Çin ile de komşu
olmuşlardır. Böylece İskenderiyye, Cundişapur, Harran gibi ilim ve kültür
merkezleri Müslümanların idaresine geçmiş oluyordu. Buralardaki Hıristiyan,
Süryani, Yahudi âlimlerin, Eski Yunan filozoflarının eserleri artık Müslüman
Arapların elindeydi ve Müslümanlar bunları anlamak için yoğun bir çaba
harcayacaklardı. Bu anlama süreci çeviri, şerh ve tashihle devam edecek, eleştiri ve
yeniden üretme ile de geliştirilecekti.
Müslümanlar, karşılaştıkları bu medeniyetlerin bilgi birikimlerinden,
ürünlerinden, tecrübelerinden faydalanmışlardır. Bu çerçevede İslam
medeniyetinin faydalandığı medeniyetleri şu şekilde sıralayabiliriz:
 Yunan (Grek) medeniyeti,
 İran medeniyeti,
 Mısır medeniyeti,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
 Hint medeniyeti,
 Çin medeniyeti.
İslam medeniyetinin doğduğu ve geliştiği coğrafya, aynı zamanda İran,
Mısır, Yunan, Roma gibi eski medeniyet havzalarının tamamına yakınını
kapsamaktadır.
Bu medeniyetlerin üzerinde hüküm sürdüğü coğrafyalarda veya komşu
coğrafyaların fethedilmesi ile ilk münasebetler sağlanmıştır. Buna göre İslam
medeniyetinin doğduğu ve geliştiği coğrafi çerçeve şu şekildedir:

Arap Yarımadası: İslamiyet’in doğduğu bölge olması itibariyle burayı İslam
medeniyetinin doğuş merkezi olarak kabul etmek mümkündür/gerekir.
Yarımadanın en gelişmiş kültür ve medeniyete sahip bölgesi olan Güney
Arabistan’da Main, Sebe ve Himyerî; Kuzey Arabistan’da ise Nabat, Tedmür, Hîre,
Kinde gibi devletler kurulmuştur. İslam’ın doğduğu Hicâz ise İslam tarihi açısından
Arabistan’ın en önemli bölgesidir. Çünkü İslamiyet, bu bölgenin iki önemli
şehrinden biri olan Mekke’de doğmuş, Medine’de gelişip yayılmıştır. Ka’be’nin
burada bulunması Mekke’nin ve hâliyle Hicaz’ın dinî ve kutsal bir bölge hâlini
almasına sebep olmuştur. Hicâz bölgesinde düzenli bir hükümet kurulmamıştır. Her
kabile, bağımsız bir şekilde hareket ediyor ve şeyh denilen bir reisin idaresi altında
yaşıyordu. Bununla beraber Hicaz, bağımsızlığını koruyabilme konusunda diğer
merkezlerden daha şanslı olmuştur. Hiçbir yabancı istilası Arap yarımadasının
merkezine yani Hicaz bölgesine ulaşamamıştır.

Suriye: İslam tarihi kayıtlarında Biladu’ş-Şam olarak isimlendirilen bugünkü
Suriye, Filistin, Lübnan bölgelerini içerisine alan geniş bir coğrafi bölgedir. Bu bölge,
Kenanlılar, İbraniler, Aramiler, Asurlular, Babilliler, Persler, Yunanlılar, Romalılar
gibi birçok devlet ve medeniyete yurt olmuştur. Doğu Roma’nın kontrolü altında
olan Suriye’nin fethine Hz. Ebu Bekir döneminde başlanılmış, Hz. Ömer döneminde
tamamlanmış, daha sonra da bölgenin en önemli şehirlerinden olan Dimeşk (Şam)
Emevilere başkentlik yapmıştır. Emeviler döneminde doktor, şair, edip, memur gibi
yerli halktan birçok Hıristiyan, Emevi sarayında görevlendirilmiştir. Böylece
Müslümanlar, onların nesillerdir sahip oldukları bilgi ve tecrübe birikimlerinden bu
şekilde faydalanma imkânına kavuşmuşlardır.

İran: İslam medeniyetinin tarih sahnesine çıktığı dönemde bölgenin en
güçlü iki devletinden biri olan Sasanî İmparatorluğu’nun hâkim olduğu İran, Hz.
Ömer döneminde fethedilmiştir. İran, M.Ö. 4000'lere dayanan tarihi ve yerleşkeleri
ile dünyadaki en eski uygarlıklardan birine ev sahipliği yapmıştır. Farslıların
İslamiyet’i kabulü ile beraber İran edebiyatı, felsefesi, bilimi ve sanatı yeni oluşan
İslam medeniyetinin ana unsurlarından biri olmuştur. Özellikle de Abbasiler
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
döneminde Fars kültür ve medeniyeti, İslam medeniyetine dâhil olmaya başlamış,
siyasî yapı, kurumlar, edebiyat, sanat, mimarî gibi birçok alanda etkisini
göstermiştir.

Mısır: Antik Çağdaki en büyük medeniyetlerden birinin kurulduğu Mısır,
Doğu Roma’nın eyaletlerinden biri iken Hz. Ömer döneminde Müslümanlar
tarafından fethedilmiştir. Özellikle mimarî alanda ciddi bir kültürel mirasa sahip
olan Mısır’da ayrıca Müslümanlar Kobt dilinden Arapça’ya çeviriler de yapmışlardır.
Kur’ân’ın Firavunlardan bahsetmesinin, Müslüman ilim çevrelerinin geçmişteki
Mısır uygarlığı ile ilgilenmelerinde önemli rol oynadığını söylemeyi mümkün
kılmaktadır.

Endülüs: Bugün İspanya olarak bilinen Avrupa kıtasındaki yarımada
Müslümanlar tarafından Emevi halifesi Velîd b. Abdulmelik döneminde
fethedilmiştir. İslam medeniyeti açısından buranın fethinin önemi, farklı din ve
etnik unsurların bir arada yaşama tecrübesi ile zenginlik katması, burada yetişen
birçok âlimin ilmî hayata canlılık getirmeleri ve İslam medeniyetinin Avrupa’ya
aktarılmasında köprü vazifesi görmesidir. Bugünkü Batı medeniyetinin öncüllerini
oluşturan birçok öğrenci Endülüs medreselerinde eğitim görmüşlerdir.
Bunlara ek olarak Orta Asya’nın fethi ile beraber Müslümanlar, Çin ve Hint
gibi iki büyük medeniyete sahip bölgeye de komşu olmuşlar, bilhassa ticarî ve
diplomatik ilişkiler neticesinde bu iki coğrafyayı da tanımışlar, kültür ve
medeniyetlerinden faydalanmışlardır.
İslam medeniyetinin doğduğu bu tarihî, siyasî ve coğrafî ortama dayanarak
İslam medeniyetinin ortaya çıkmasında etkin olan kendine has unsurları şu şekilde
saymamız mümkündür:

İslamiyet: Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İslam medeniyeti din temeli
üzerinde ortaya çıkmış ve gelişmiş bir medeniyettir. İslamiyet’in öğrenmeye,
araştırmaya, düşünmeye teşvik ile Kur’ân’ın inananlarını ilim sahibi olmaya çağrısı,
Hz. Muhammed’in bu konudaki tavsiyeleri Müslümanları cesaretlendirmiş,
öğrenmeye, araştırmaya yöneltmiştir. Özellikle de bilgiye insanlığın ortak mirası
olarak bakılması, bilgiyi edinme konusunda önemli bir anlayış oluşturmuştur.
Halifelerin savaş tazminatı olarak kitap istemeleri, eser bulup getirmeleri için çevre
devletlere heyetler göndermeleri, âlimleri himâyelerine almaları hep bu “bilginin”
önemini kavramlarının neticesidir.

Fetihler: İslam fetihlerinin hiçbir zaman Haçlı veya Moğol saldırıları gibi
yıkıcı, tahrip edici etkisi olmamıştır. Bilakis fetihler, fethedilen bölgelerdeki artık
unutulmaya yüz tutmuş değerlerin ortaya çıkmasına aracı olmuştur. Müslüman
Araplar, âlimlerin dinlerine bakmaksızın onlardan yararlanma yoluna gitmişler, bir
Hıristiyan edip, bir Yahudi doktor, bir Süryani mütercim pekâlâ toplumda kendisine
yer bulabilmiş, büyük bir hoşgörü ve müsamaha içerisinde kendi ilmî birikimlerini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
yeni yöneticilerine, yeni öğrencilerine aktarmışlardır. Fetihlerle beraber
Müslümanlar, eski kültür ve medeniyetlerin hüküm sürdüğü coğrafyaya hâkim
olmuşlar, onların maddî-manevî eserlerine, tecrübelerine mirasçı konumuna
geçmişler veya medeniyet çevreleri ile komşu olmuşlardır. Nitekim bu komşuluğun
bir neticesi olarak Çin’den kâğıdı, Hint’ten rakamları almışlardır.
Fetihlerin sonucunda Müslüman Araplar, eski medeniyetlerle
karşılaşmışlar, İslam’ın temel prensiplerinden olan hoşgörü ve bilime teşvik ile
İslam medeniyetini oluşturmada bu medeniyetlerden faydalanmışlardır.

Çeviriler: Medeniyetlerin kurulmasında dilin başat rol oynadığı açıktır. Her
medeniyet kendine özgü ortak bir dil temeli üzerinde yükselmiştir. Kur’ân’ın ve ilk
bağlılarının dili olması hasebiyle Arapça, İslam medeniyetinin ortak dili olmuştur.
Fethedilen bölgelerde Arapçanın iletişimin ortak dili haline gelmesi ile beraber
diğer medeniyetlerle bağlantı kurulabilmiş, Müslümanlar, artık kendi dillerine
çevrilen eserleri anlayabilmişler ve Astronomi’den Fiziğe, Kimya’dan Biyoloji’ye,
Felsefe’ye kadar onlarca farklı ilimde geçmiş medeniyetlerin birikimlerini hem
tashih etmişler, hem geliştirmiş, hem de bir sonraki döneme aktarabilmişlerdir.

Siyasî ve ekonomik istikrar: Fetihlerin getirdiği maddî zenginlik Müslüman
ilim adamlarının desteklenmesini sağlamıştır. İslam dünyasında sadece devlet
adamları değil, zengin muhitler de ilmî faaliyetlere destek olmuşlardır. Siyasî kaos
dönemleri, medeniyetlerin çöküşünü hızlandıran, medeniyet ürünlerinin imha
edildiği dönemlerdir. Dolayısıyla Emeviler, Abbasiler, Endülüs Emevileri, Selçuklular
ve Osmanlılar gibi İslam medeniyetinin siyasî kanadını oluşturan devletler, kendi
içlerinde istikrarı sağladıkları dönemlerde İslam medeniyetine katkı
sağlayabilmişlerdir.
Son olarak İslam medeniyetinin bugünkü durumu üzerinde de kısaca
durmamız gerekecektir. Öncelikle şunu ifade edelim ki, bugün için İslam
medeniyeti tamamen yok olmuş ortadan kalkmış bir medeniyet değildir. Ancak
çağdaş Batı medeniyeti karşısında gerilemiş durumdadır. İslam medeniyetinin
gerileme nedenlerini iç ve dış sebepler olmak üzere iki başlıkta inceleyebiliriz:
İç Sebepler:
 Siyasî yönetim alanında dönem dönem istikrarsızlıkların yaşanması,
 Müslümanların kendi aralarında çekişmeleri, kabile savaşları, iktidar
mücadeleleri,
 Yönetim alanında görevlendirmelerde liyakatin değil, kişisel ve ailevî bağların
dikkate alınması,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
 Maddî kaynakların üretime aktarılması yerine, lüks bir yaşam uğruna israf
edilmesi,
 Başlangıçtaki düşünce ve ifade özgürlüğünün zamanla kısıtlanması,
 Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi dinî ilimlere verilen önemin, Felsefe, Astronomi,
Coğrafya gibi beşerî ilimlere verilmemesi, zaman içerisinde bunların ihmal
edilmesi,
 Müslümanların bilim ve teknolojiyi üretemedikleri gibi, takip de
edememeleri,
 Batı’nın aksine yeni ekonomik kaynaklara ulaşamamaları, sömürge
hareketine direnememeleri, sanayi devrimini kaçırmaları.
Dış Sebepler
 Haçlı ve Moğol saldırılarının yıkıcı etkileri,
 Coğrafî keşifler neticesinde, pazar ve ticaret yollarının kaybı,
 XVIII. yüzyıldan beri sürdürülen sömürü hareketinin yönünün İslam dünyası
olması.
İslam medeniyetini bu durağan halden çıkartıp yeniden büyük ve etkin bir
medeniyet hale getirebilmek için, bir taraftan geçmiş bilgi ve tecrübelerden istifade
ederken, diğer taraftan da hatalardan ders çıkarılması gerektiği açıktır. Ancak bu
şekilde kökenlerden kopmaksızın, İslam medeniyetinin yenilenmesinin
sağlanabileceği kanaatindeyiz. Hiç şüphesiz, bunun için de gerekli fikrî zeminin
oluşması adına İslam medeniyetinin tüm tezahürleri ile çok iyi öğrenilmesi gerektiği
muhakkaktır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Özet
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
• Kültür; “toplumların tarihî süreç içerisinde elde ettikleri maddî ve
manevî değerleri, yaşam tarzları, övünçleri, davranışları, bunları
elde etme ve aktarma yolları, kendilerine özgü inanç ve âdetler
bütünü”, Medeniyet ise; “evrensel düzeye ulaşmış bir kültür veya
benzer kültürlerin oluşturdukları anlama, yaşama, bilgi, teknoloji
ve maddî-manevî kurumların bütünü” demektir.
• İslam Medeniyeti, miladî VIII. asırda ortaya çıkan ve Endülüs’ten
Çin’e kadar uzanan geniş bölgede hüküm sürmüş, temelinde
İslam dininin prensiplerinin olduğu, bugünkü Batı medeniyeti
karşısında gerilemekle beraber varlığını devam ettiren, farklı etnik
unsurlardan oluşan Müslümanların kurdukları medeniyetin adıdır.
İslam medeniyeti, Arap, Türk, İranlı, Mısırlı ve diğer birçok halkın
katkısı ile oluşturulmuş bir medeniyettir. Ancak şekilsel
çerçevesini ve içeriğini her zaman İslâm belirlemiş, açık bir şekilde
her alanda etkisini göstermiştir.
• Fetihlerle beraber Müslümanlar, Mısır ve İran medeniyetlerinin
coğrafyasının tamamına, Grek/Roma medeniyetlerinin de bir
kısmına hâkim, Hint ve Çin ile de komşu olmuşlardır.
Müslümanlar, bu medeniyetlerin eserlerini kendi dillerine
çevirmişler, yorumlamışlar, tashih etmişler ve kendi görüşleri
çerçevesinde farklı alanlarda orijinal eserler vermişlerdir.
• İslâm medeniyeti bugünkü Batı medeniyeti ile Eski Yunan, İran,
Hint, Çin ve hatta Mısır medeniyetleri arasında köprü vazifesi
görmüştür. Ancak İslam medeniyeti bir nakil veya taklit
medeniyeti değildir. Bilakis Müslümanlar, kendi inançlarını,
düşüncelerini, hayata bakışlarını, keşiflerini, tespitlerini bu
birikime eklemişler, farklı medeniyetleri kendi kültür potalarında
eriterek yeni bir kimlik kazandırmışlar, kendi kökenlerine sahip
orijinal bir medeniyet kurmuşlardır. İşte bu yüzdendir ki, Kindî,
Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd, Birûnî gibi onlarca âlim bugüne
gelebilmiş, çağdaş Batı medeniyetinin temellerini atmışlardır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Aşağıdakilerden hangisi kültürle medeniyet arasındaki ilişki bağlamında
dile getirilemez?
a) Kültürle medeniyet arasındaki temel ayrışma kavramlara yüklenen
anlam farklılıklarından doğmaktadır.
b) Medeniyet evrensel, kültür millîdir.
c) Milletler
kültürlerini
değiştirebilirler,
medeniyetlerini
değiştiremezler.
d) Kültürler de medeniyetler gibi gelişim ve değişime uğrayabilirler.
e) Kültürle medeniyet birbirinden farklı kavramlardır.
2. Bir medeniyetin doğup gelişebilmesi için aşağıdakilerden hangisi gerekli bir
şart değildir?
a)
b)
c)
d)
e)
Din, ahlak, kültür gibi manevî değerler.
Siyaset, eğitim, ekonomi gibi maddî değerler.
Ortak bir ideal etrafında bir araya gelmiş toplum.
Mensupları arasında iletişimi sağlayacak ortak bir dil.
Toplumda birlik ve beraberliği sağlayacak olan ortak bir ırk.
3. Aşağıdakilerden hangisi medeniyetlerin ortak özelliklerinden değildir?
a)
b)
c)
d)
e)
Evrensel olmaları.
Diğer medeniyetlerden etkilenmemeleri.
Kendilerine has özelliklere sahip olmaları.
Oluşumları için benzer şartları taşımaları.
Farklı kültürleri bünyelerinde barındırabilmeleri.
4. Aşağıdakilerden hangisi İslâm Medeniyetinin doğrudan faydalandığı bir
medeniyet değildir?
a)
b)
c)
d)
e)
Yunan Medeniyeti.
Mısır Medeniyeti.
İran Medeniyeti.
Hitit Medeniyeti.
Hint Medeniyeti.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
5. Aşağıdakilerden hangisi İslâm Medeniyetini tam olarak ifade etmektedir?
a)
b)
c)
d)
e)
İslâm Medeniyeti, geçmiş medeniyetlerden istifade etmiş,
kendine has özellikleri olan orijinal bir medeniyettir.
İslâm Medeniyeti geçmiş medeniyetlerin eserlerini bugüne taşımış
olan ara bir medeniyettir.
İslâm Medeniyeti hiçbir medeniyetten istifade etmemiş, kendine
özgü değerlerlerle ortaya çıkmış orijinal bir medeniyettir.
İslâm Medeniyeti, kendinden önceki medeniyetlerin ürünlerini
taklit etmek suretiyle oluşan bir nakil medeniyetidir.
İslâm Medeniyeti, kendi içerisine kapalı orijinal bir medeniyettir.
6. İslâm Medeniyetinin geçmiş medeniyetlerle ilişkisini sağlayan en önemli
etken aşağıdakilerden hangisidir?
a)
Fetihler.
b)
Siyasî ve ekonomik istikrar.
c)
Müslüman olan yerli halk.
d)
Çeviriler.
e)
Eski medeniyetlere ait arkeolojik buluntular.
Hz. Muhammed’in 610 yılında tebliğe başladığı İslâmiyet, başlangıçta ciddi
bir tepki ile karşılaşmakla beraber zamanla Araplar tarafından kabul
edilmiştir. Bu kabullenme ile beraber Kur’ân ve Hz. Muhammed’in
uygulamaları (Sünnet) Müslümanların rehberleri olmuş, bunların emirleri
ve tavsiyeleri ile Müslümanlar, yeni hayatlarına uyum sağlamaya,
karşılaştıkları sorunları Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde çözmeye
çalışmışlardır.
7. İslâm Medeniyetinin ortaya ilk çıkışında Müslümanlar problemlerini
aşağıdakilerden hangisine uygun olarak çözmeye çalışmışlardır?
a)
b)
c)
d)
e)
Yahudi gelenek ve şeriatına
Hıristiyan gelenek ve şeriatına
Cahiliye gelenek ve şeriatına
Kur’an ve Sünnete
Haniflik gelenek ve şeriatına
8. Aşağıdakilerden hangisi İslâm Medeniyetinin doğduğu ve geliştiği coğrafî
çevreye dâhil değildir?
a)
b)
c)
d)
e)
Suriye.
İran.
Mısır.
Endülüs.
Çin.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
9. Selçuklu Türklerinin İslâm
aşağıdakilerden hangisidir?
a)
b)
c)
d)
e)
Medeniyetine
en
büyük
hizmetleri
Dış saldırılara karşı koruma.
Sanat eserleri.
Ekonomik destek.
Çeviriler.
Yeni bir siyasî yapı oluşturmaları.
10.Aşağıdakilerden hangisi İslâm Medeniyetinin geri kalma nedenlerinden biri
değildir?
a)
b)
c)
d)
e)
Siyasî istikrarsızlıklar.
Düşünce özgürlüğünün kısıtlanması.
Hilâfetin siyasî otoritesini kaybetmesi.
Haçlı ve Moğol saldırıları.
Pazar ve ticaret yollarının kaybı.
Cevaplar Anahtarı
1-c, 2-e, 3-b, 4-d, 5-a, 6-a, 7-d, 8-e, 9-a, 10-c
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Arnold, T. Walker. (1982). İntişar-ı İslam Tarihi. (çev. Hasan Gündüzler). Ankara:
Akçağ Yayınları.
Ana Britannica. (1990). “Kültür”. (XX, 119-123). İstanbul: Ana Yayıncılık.
Avcı, Casim. (2003). İslam Bizans İlişkileri. İstanbul: Klasik Yayınları.
Baltacı, Cahit. (2007). İslam Medeniyeti Tarihi. İstanbul: Marmara Üniversitesi
İlâhiyat Fakültesi Yayınları.
Barthold, W. Wiladimir. (1984). İslam Medeniyeti Tarihi. (çev. Fuat Köprülü).
Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.
Behiy, Muhammed. (1992). İslam Düşüncesinin İlahi Yönü. (çev. Sabri Hizmetli).
Ankara: Fecr Yayınları.
Corci Zeydan. (1972). İslam Medeniyeti Tarihi. (çev. Z. Megamez). İstanbul: Üçdal
Neşriyat.
Durant, Will. (1996). Medeniyetin Temelleri. (çev. N. Muallimoğlu). İstanbul:
Birleşik Yayıncılık.
Durant, Will. (2004). İslam Medeniyeti. (çev.Orhan Bahaeddin). Ankara: Elips
Yayınları.
Gökalp, Ziya. (1991). Türk Uygarlığı Tarihi. (haz. Yusuf Çotuksöken). İstanbul: Toker
Yayınları.
Gökalp, Ziya. (1995). Hars ve Medeniyet. (haz. Yalçın Toker). İstanbul: Toker
Yayınları.
Hitti, Philip K. (1989). Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi. (çev. Salih Tuğ). İstanbul:
Boğaziçi Yayınları.
İbn Haldun. (2004). Mukaddime. (çev. Halil Kendir). İstanbul: Yeni Şafak Yayınları.
Kafesoğlu, İbrahim. (2007). Türk Milli Kültürü. İstanbul: Ötüken Yayınları.
Kayaoğlu, İsmet. (1986). “İslam Kültürünün Doğuşu”. Ankara Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi, XXVIII, 205-211.
Kazıcı, Ziya. (2003). “İslam Medeniyeti”. Köprü, 81.
Kutluer, İlhan. (2003). “Medeniyet”. (Diyanet İslam Ansiklopedisi, XXVIII, 296-297).
Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
Lewis, Bernard. (2000). Tarihte Araplar. (çev. H. Dursun Yıldız). İstanbul: Anka
Yayınları.
Meydan Larousse. (1972). “Kültür”. (VII, 724-725). İstanbul: Meydan Yayınevi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
Meydan Larousse. (1981). “Medeniyet”. (VIII, 505-506). İstanbul: Meydan Yayınevi.
Öz, Şaban. (2010). Yeni Başlayanlar İçin İslam Tarihi. İstanbul: Koridor Yayınları.
Özdemir, Mehmet. (1994). Endülüs Müslümanları-1. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları.
Öztürk, Levent. (2007). “Bilim ve Medeniyet Çalışmalarında İdeolojik Bir Sorun:
Öncelik Meselesi”. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XXIII, 23-33.
Rodinson, Maxime. (2003). İslam’ın Mirası. (çev. Cemil Meriç). İstanbul: Pınar
Yayınları.
Şeker, Mehmet. (1976). “Medeniyet ve Kültür”. Diyanet Dergisi, XV (1), 51-56.
Uludağ, Süleyman. (2003). “Din ve Medeniyet”. Köprü, 81.
Yurdaydın, H. Gazi. (1981). “Türk-İslam Kültürüne Giriş”. Diyanet Dergisi Hicret Özel
Sayısı, 249-283
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
BAŞVURULABİLECEK DİĞER KAYNAKLAR
Aydın, Mustafa. (1991). İslam Toplumunun Şekillenişi. İstanbul: Pınar Yayınları.
Bayezidof, Ataullah. (1993). İslam ve Medeniyet. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları.
Bayrakçı, Halil. (1990). İslam Medeniyetinin Devam Eden Tesirleri. İstanbul: Marifet
Yayınları.
Bedevî, Abdurrahman. (2002). Batı Düşüncesinin Oluşumunda İslam’ın Rolü. (çev.
Muharrem Tan). İstanbul: İz Yayınları.
Blunt, A. W. F. (1965). Batı Medeniyetinin Temelleri. (çev. Müzehher Erim).
İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.
Ebu Halil, Şevki. (2005). İslam ve Dünya Medeniyetleri Tarihi. (çev. A. Aydın,
A.Timurtaş). Van: Bilge Adam Yayınları.
Güngör, Erol. (1997). İslam’ın Bugünkü Meseleleri. İstanbul: Ötüken Yayınları.
Halil, İmadüddin. (1987). İslam Medeniyeti Üzerine. (çev. Mehmet Yolcu). İstanbul:
Madve Yayınları.
Hitti, Philip K. (1995). Arap Tarihinin Mimarları. (çev. Ali Zengin). İstanbul: Risale
Yayınları.
Kaegi, Walter E. (2000). Bizans ve İlk İslam Fetihleri. (çev. Mehmet Özay). İstanbul:
Kaknüs Yayınları.
Karlığa, Bekir. (2004). İslam Düşencesi’nin Batı Düşüncesi’ne Etkileri. İstanbul:
Litera Yayınları.
Kuper, Adam. (1995). İlkel Toplumun İcadı. (çev. İsmail Türkmen). İstanbul: İnsan
Yayınları.
Lewis, Bernard. (1996). İslam Dünyasında Yahudiler. (çev. Bahadır Sina Şener).
Ankara: İmge Kitabevi.
Mevdudi, Seyyid Ebu’l-A’la. (1968). İslam Medeniyeti: Esasları ve Menşei. (çev.
Mehmet Aydın). Ankara: Hilal Yayınları.
Mutlu, Latif. (2006). Uygarlığın Durak Yerleri. İstanbul: Goa Yayınları.
Özakpınar, Yılmaz. (1997). Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi.
İstanbul: Kubbealtı Neşriyat.
Özbudun, S. (2003).Kültür Hâlleri. Ankara: Ütopya Yayınları.
Serdar, Ziyaüddin. (1986). İslam Medeniyetinin Geleceği. (çev. Deniz Aydın).
İstanbul: İnsan Yayınları.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Kültür, Medeniyetler, İslam medeniyeti ve Doğduğu Ortam
Sezgin, Halit. (1972). İnsan ve Medeniyet. İstanbul: Malazgirt Yayınları.
Şenel, Alâeddin. (1995 ). İlkel Topluluktan Uygar Topluma. Ankara: Bilim ve Sanat
Yayınları.
Topçu, Nurettin. (1970). Kültür ve Medeniyet. İstanbul: Hareket Yayınları.
Toynbee, Arnold J. (1978). Tarih Bilinci. İstanbul: Bateş Yayınları.
Üçer, S. Sırrı. (1969). İslam Medeniyeti Tarihi. İstanbul: İrfan Yayınları.
Williams, R. (1993). Kültür. (çev. Suavi Aydın). Ankara: İmge Kitabevi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
İSLAM MEDENİYETİNİN
KAYNAKLARI, GELİŞİM
AŞAMALARI ve TEMEL
ÖZELLİKLERİ
• Medeniyetlerin Oluşum Süreci ve
İslam Medeniyetinin Kaynakları
• İslam Medeniyetinin Gelişim
Aşamaları
• İslam Medeniyetinin Temel
Özellikleri
İSLAM KURUMLARI
ve
MEDENİYETİ
TARİHİ
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Medeniyetlerin nasıl oluştuğunu açıklayabilecek,
• "İslam Medeniyeti" kavramını tanımlayabilecek,
• İslam medeniyetini oluşturan unsurları
sıralayabilecek,
• İslam medeniyetinin kaynaklarını ifade edebilecek,
• İslam medeniyetinin gelişim aşamalarını
çözümleyebilecek,
• İslam medeniyetinin temel özelliklerini
listeleyebilecek,
• İslam medeniyetinin geleceği hakkında
öngörülerde bulunabileceksiniz.
ÜNİTE
2
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
GİRİŞ
Bir önceki ünitede kültür ve medeniyet kavramları için pek çok farklı tanım
verildiğini görmüştünüz. Aslına bakılacak olursa medeniyet tarihi bir bütün olarak
ele alındığında medeniyetin, insanlığın ortak malı olduğu anlaşılacaktır. İlk
insandan itibaren ortaya konulan her bir bilgi, her bir tecrübe ve gözlemin nesilden
nesile, asırlardan asırlara, coğrafyalardan coğrafyalara ve nihayet medeniyetlerden
medeniyetlere aktarılışıyla ilgili mutlaka bir öyküsü bulunmaktadır. Medeniyet
kavramıyla ilgili tanım farklılıklarının, medeniyetlerin birbirine karşı üstünlüğü veya
önceliği ile ilgili tartışmalardan ve çoğu zaman ideolojik bakış açısından
kaynaklandığını söylemek mümkündür.
Bu bakımdan hangisi olursa olsun herhangi bir medeniyeti, insanlık tarihinin
akışı içersinde birbirine geçmiş zincir halkalarından sadece birisi olarak düşünmek
daha gerçekçi olmamızı sağlayacaktır.
Bireysel Etkinlik
Dolayısıyla tarihin derinliklerinde kalan veya yeni oluşan bir medeniyete; bir
dinin, bir milletin veya bir coğrafyanın, geçmişten gelen birikimler ve bünyesinde
bulunan tüm insanlarla birlikte asırlar içerisinde oluşturduğu veya oluşturacağı
maddi ve manevi tüm değerlerin bileşkesi olarak bakmak daha doğru olacaktır.
• Genel hatlarıyla baktığımızda Batılıların, birçok bilimsel buluşu ilk defa
Yunanlıların ortaya koyduğunu iddia ettiklerini görürüz. Öte yandan bu
durum diğer medeniyet mensupları için de söz konusudur. Onlar da
birçok buluşun kendi medeniyetlerinde ilk defa ortaya konulduğunu
ileri sürmektedirler. Bu konuya ait örnekler bulmaya çalışınız? Bu
örnekler üzerinde araştırma yaparak iddiaların doğru olup olmadığını
tetkik ediniz. Yardımcı olmak üzere bk. Levent Öztürk, "Bilim ve
Medeniyet Tarihi Çalışmalarında İdeolojik Bir Sorun: Öncellik Meselesi",
Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (Konya 2007), XXIII, 23-34.
MEDENİYETLERİN OLUŞUM SÜRECİ VE İSLAM
MEDENİYETİNİN KAYNAKLARI
Medeniyetlerin Oluşum Süreci
Biraz önce ifade ettiğimiz “medeniyet” kavramıyla ilgili görüşlerimizi, birkaç
örnekle açmaya çalışalım. Mesela, ilk örnek olarak Yunan medeniyeti kavramını ele
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
Bilim ve medeniyet
Yunanla başlamamıştır.
Bilakis çok daha
öncesine
dayanmaktadır.
Pitagoras teoremi ve
Öklit postulatları,
Yunanlılardan önce de
biliniyor ve
kullanılıyordu.
alalım. Birçok tanıma göre Yunan medeniyeti denildiğinde Yunanlıların üretmiş
olduğu üstün seviyedeki maddi ve teknik unsurlar anlaşılmakta; hatta bilim ve
medeniyet Yunanla başlatılmaktadır. Ancak şunu hemen söylemek gerekir ki, ne
tarih ve medeniyet, ne de bilim ve teknik Yunanla başlamıştır. Bu cümlemizi şu üç
hususa vurgu yaparak birlikte çözümlemeye çalışalım:
Öncelikle Yunan medeniyetinin oluşum sürecini daha iyi anlayabilmek için
kendisinden önceki dönemlerde insanlık tarihinin üretmiş olduğu bilgi birikiminin
mahiyetini kavramak gerekmektedir. Medeniyetin önemli görünümlerinden birisi
olan sadece bilim çalışmalarından birkaç tane örnek vermek bile konuyu
anlamamızı kolaylaştıracaktır. Matematik, astronomi ve tıp sahalarındaki bazı
buluşlar bunun için uygun olacaktır. Mesela, Yunanlı bilim insanı Pitagoras’a (M.Ö.
580-500) ait olan Pitagoras teoreminin milattan önce sekizinci yüzyıldan itibaren
Hint geometrisinde bilindiği kabul edilmektedir. Yine bir diğer Yunanlı bilim insanı
Öklides’e (M.Ö. 330-275) ait olan Öklit postulatlarının (ispatsız kabul edilen
önermelerin) benzerleri de milattan önce sekizinci asır ile beşinci asırlar arasına ait
Brahmanik metinlerde Yunandan beş asır kadar önce görülmektedir. Yunan
düşüncesinin ilk ekollerinden birisi olan Milet Okuluna mensup bilim insanlarının,
düşüncelerini Pers-Hint kültürünün etkisinde şekillendirdikleri, hatta birtakım
bilgileri onlardan aldıkları yine tespit edilen bilgiler arasındadır. Mısır, Sümer, Hint
ve Çin tıplarının Yunan tıbbından çok eskilere dayandığını söylemeye bile gerek
yoktur.
İkinci olarak da Yunan medeniyetinin sadece Yunanlıların yarattığı bir
medeniyet olmadığı ifade edilmelidir. Yunanlıların hâkimiyetleri altına aldıkları
coğrafyalarda yaşayan köle dahi olsalar tüm insanların, Yunan medeniyetine
önemli katkıları bulunmaktadır. Makedon kralı Büyük İskender’in Hint coğrafyasına
kadar gerçekleştirdiği istila hareketi sonrasında Hint, Pers ve Mısır coğrafyasından
getirdiği eserlerin ve bilim insanlarının Yunan bilimini derinden etkilediği bugün
daha net bir şekilde söylenebilmektedir.
Üçüncü bir husus olarak da Yunanlıların hâkimiyetleri altındaki coğrafyalarda
yaşayan farklı inanç ve kültürlerle zamanla etkileşim sürecine girdiklerini de
unutmamak gerekmektedir.
Burada konuyu daha iyi kavrayabilmemiz için Osmanlı medeniyetini de
örnek olarak verebiliriz: Osmanlı medeniyetini anlayabilmek için bir yandan
temellerini teşkil eden Selçuklu, Abbasi uygulamalarını, Türk medeniyetini ve
nihayet bir bütün olarak İslam medeniyetini; diğer yandan da hâkim olduğu
coğrafyada ona katkı sağlayan Anadolu medeniyetlerini, Bizans ve Avrupa
krallıklarını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Buna bünyesinde yaşayan
farklı inanç ve kültürlere mensup insanların katkılarını da ilave etmeliyiz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
Buradan hareketle şu noktaya ulaşmamız mümkündür. Öncelikle her
medeniyet mutlak manada kendisinden önce ortaya konulmuş olan bilgi, birikim ve
medeniyet unsurlarından istifade etmektedir. Şüphesiz kendisinden önce oluşan
birikim kendisine o bilgileri geliştirme imkânı vermektedir.
İslam Medeniyeti
Birinci ünitede İslam medeniyetinin tanımı verilirken “İslam medeniyeti,
miladî VIII. asırda ortaya çıkan ve Endülüs’ten Çin’e kadar uzanan geniş bölgede
hüküm sürmüş, temelinde İslam dininin prensiplerinin olduğu, bugünkü Batı
medeniyeti karşısında gerilemekle beraber varlığını hâlâ devam ettiren, farklı etnik
unsurlardan oluşan Müslümanların kurdukları medeniyetin adıdır.” ifadesine yer
verilerek“farklı etnik unsurlardan oluşan Müslümanların kurdukları medeniyet”e
vurgu yapılmıştı. Bu ünitede, “İslam medeniyeti” kavramını zihnimizde
kurgulamaya çalışırken şu hususları da ilave ederek tanımımızı zenginleştirmeye
çalışacağız.
Bir din olarak İslamiyet asırlar içinde çok farklı kültür ve medeniyetleri
bünyesinde barındıran “yedi iklime” yayılmış ve bu coğrafyaların büyük bir kısmını
hâkimiyeti altında bulundurmuştur. Bu coğrafyalarda yaşayan birbirinden oldukça
farklı inanç ve kültüre sahip insanların bir kısmı İslam dinini benimsemiş; bir kısmı
da zimmî olarak İslam hâkimiyeti altında yaşamayı kabul etmiştir. Bu bakımdan
İslam toplumunun,
İslam medeniyetini
oluşturan İslam
toplumu,
müslümanlardan
gayrimüslimlerden ve
kölelerden
oluşmaktadır.
 Ana unsurunu Arapların teşkil ettiği, buna ilave olarak asırlar içerisinde farklı
ırk ve kültürlere mensup olmalarına karşın İslamiyet’i kabul eden
Müslümanlardan,
 Müslümanlar dışındaki İslam hâkimiyetinde yaşamayı kabul etmiş olan farklı
din, inanç, ırk ve kültüre mensup insanlardan, yani en geniş anlamıyla
gayrimüslimlerden,
 Bir de inançları ve ırkları ne olursa olsun kölelerden oluştuğunu dikkate
almamız gerekmektedir.
Hiç kuşkusuz bu gruplardan her biri sahip olduğu değerler ve birikimler ile
İslam toplumuna katkıda bulunmuşlardır. Sosyal grupların ve yapıların farkına
varsınlar veya varmasınlar karşılıklı olarak birbirlerini etkiledikleri hepimiz
tarafından bilinen bir husustur.
Buna bağlı olarak İslam hâkimiyetinin şemsiyesi altında yaşayan tüm insan
unsurlarının geçmişten getirdikleri farklı gelenek, inanç ve kültürleriyle asırlar
içinde birbirinden istifade etmek suretiyle ürettikleri medeniyete “İslam
medeniyeti” adını vermek daha doğru olacaktır. Bir diğer ifadeyle İslam medeniyeti,
özünü İslam dininin teşkil ettiği, ilk müntesipleri Araplar olan, ancak zamanla gerek
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
İslam’a geçen gerekse İslam hâkimiyetinde yaşayan farklı din, kültür, ırk ve millete
mensup insanların bir arada yaşayarak ürettikleri medeniyetin adıdır.
İslam medeniyeti kavramının zihnimizde daha iyi şekillenmesi için bazı
örnekler vermek istiyorum:
Bireysel Etkinlik
İlk olarak mimariyle ilgili bir örnek üzerinde duralım. Hepimizin bildiği üzere
Hz. Muhammed döneminde inşa edilen Mescidü’n-Nebî’nin mimarî özellikleri ile
asırlar içinde Müslümanların hâkim oldukları coğrafyalarda inşa ettikleri camiler
birbirinden farklıdır. Bu duruma, coğrafyadan kaynaklanan ihtiyaçlar, yaşanılan
coğrafyanın malzeme faktörü, o coğrafyada mevcut olan geçmiş medeniyetlerin
mimari alandaki etkisi ve estetik algısının değişimi gibi birçok faktör etki etmiştir.
• Suriye, İran, Anadolu, Kuzey Afrika, Endülüs, Hint ve Çin
coğrafyalarında inşa edilen camilerin mimarilerindeki farklılıkları tespit
ederek bu farklılığın sebepleri üzerinde bir araştırma yapınız.
Medeniyetin maddi unsurlarının oluşumunda nelerin etkili olduğu
üzerinde düşününüz.
İkinci örneğimizi de devlet bürokrasisinde gayrimüslimlerin istihdam
edilmesi hususunu ele alarak ortaya koymaya çalışalım. Aramızda Abbasiler
döneminde vezir olarak zaman zaman gayrimüslimlerin de görevlendirildiğini
bilenlerimiz mutlaka vardır. Bu durum hem gayrimüslimlerin sorunlarının çözümü,
hem de bir arada yaşanan sosyal hayatta, tecrübelerin paylaşımı bakımından önem
arz ettiği için tercih edilmiştir.
Bireysel Etkinlik
İslam medeniyeti, başta
müslümanlar olmak
üzere İslâm
toplumunda yaşayan
herkesin katkısıyla
vücuda getirilmiştir.
• Osmanlı devletinde gayrimüslim kökenli devlet ricali bulunup
bulunmadığı hususunu araştırınız. Hz. Peygamber döneminden itibaren
İslam idalerelerindeki bu konuyla ilgili tutum ve uygulamalar için bk.
Levent Öztürk, İslâm Toplumunda Hıristiyanlar, İstanbul 1998, s. 381-413.
Üçüncü örneğimizi de gayrimüslim hekimlerin, Abbasi bilim hayatındaki
tesirlerini hatırlatmak üzere verebiliriz. İkinci Abbasi halifesi Mansûr döneminden
itibaren sarayda himaye gören Hıristiyan hekimlerin, İslam dünyasında tercüme
faaliyetlerinin başlamasına, tıp hizmetlerinin ilerlemesine, hastanelerin
kurulmasına oldukça önemli katkıları olmuştur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Bireysel Etkinlik
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
• Abbâsîler döneminde saray hekimi olarak görev yapan Hıristiyan
hekimleri biliyor musunuz? Onların tercüme faaliyetlerine nasıl bir katkı
yapmış olabileceğini düşünüyorsunuz? Yardımcı olmak üzere şu makaleyi
okuyabilirsiniz: Levent Öztürk, "Abbâsîler Döneminde Yaşayan Hristiyan
Doktorların İslâm Toplumuna Katkıları", İstem (Konya 2004), III, 71-79.
Yukarıda zikrettiğimiz üç örneği bir arada düşündüğümüzde, İslam dininin
sahip olduğu adalet ve hoşgörü prensipleri çerçevesinde hâkimiyetinde
bulundurduğu kültür ve medeniyetleri yok etmediğini; onların katkılarını da alarak
zengin ve canlı bir medeniyet meydana getirdiğini ifade etmek gerekecektir.
Paylaşımlarını artıran ve
bünyesindeki her
unsurdan istifade eden
toplumlar, güçlü
medeniyetler kurarlar.
Medeniyetlerin, kendisinden önceki veya iç içe yaşadığı kültür ve
medeniyetlerden istifade ederek şekil kazandığını ifade etmiştik. Medeniyetlerin
güçlenmesi ve varlığını daha uzun bir müddet sürdürebilmesinin, bünyesindeki her
unsurdan faydalanabilmesi ve paylaşımlarını artırabilmesi ile mümkün olduğunu
bir kere daha vurgulamak yerinde olacaktır. Bu paylaşımın zayıfladığı ortamlarda
medeniyetlerin gücünde bir düşüş görülür. Kısa veya uzun sürsün, devam ediyor
olsun veya tarihin derinliklerine gömülmüş olsun bütün medeniyetler -aynen
insanlar gibi, hatta devletler gibi- bir ömre sahiptir. Nitekim medeniyetler de doğar
büyür ve ölürler. Ancak bunların varlık süreci, medeniyetlerin gücüne göre değişir.
Medeniyeti temsil eden, bir ırk veya kültür ise zamanla diğer ırkların ve kültürlerin
güçlenmesiyle bizzat kendisi zayıflar. Böylece medeniyetlerde birtakım dönüşümler
yaşanır. Bu dönüşümler yozlaşmış ve kültür değişimine uğramış toplumlar
doğurursa medeniyetlerin bir müddet sonra tarihin derinliklerine gömüldükleri
görülür. Mesela, Roma ve Bizans medeniyetleri yaşam biçimlerinin yozlaşmasıyla
ortadan kalkmışlardır. Buna karşın medeniyeti temsil eden, bir din veya değerler
bütünü ise bunlar da özleri ve temel prensipleri bozulmadığı sürece bütünleyici ve
medeniyeti zenginleştirici bir rol üstlenerek varlıklarını sürdürürler.
Bu tamamlayıcı bilgilerden sonra İslam medeniyetinin kaynaklarını
incelemek yerinde olacaktır.
İslam Medeniyetinin Kaynakları
Tarih boyunca tüm medeniyetler, tespit edilsin veya edilmesin kendisini
meydana getiren tüm etkenlerin tesirinde oluşur ve gelişir. Hiç kuşkusuz
medeniyetlerin bağlı olduğu bir öz bulunmaktadır. Ayrıca onlar bir coğrafya, bir
millet veya bir dinin ayrılmaz parçası da olabilirler. Ancak medeniyet kavramından
bahsediyorsak bu özün, bu çekirdeğin üzerine eklemlenen tüm unsurların ve
süreçlerin yaptığı katkıyı ve ortaya çıkan yeni bileşkeyi görmek gerekmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
Tevhit İnancı ve Vahiy Kültürü
İslamiyet, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e uzanan tevhit mücadelesini ve
vahiy geleneğini, sisteminin olmazsa olmazı olarak ortaya koymuştur. Vahiy,
doğrudan veya kıssalar üzerinden temellendirdiği anlatımları ile ilk İslam
toplumunda siyasi, içtimaî, iktisadî, hukukî, askerî ve ahlakî prensiplerin
yerleşmesini sağlamıştır. Böylece Müslümanlar insan-toplum ilişkilerinde, temel
hak ve özgürlüklerde, başka toplumlarla ilişkilerinde evrensel değerler
çerçevesinde kendilerini şekillendirme imkânı elde etmişlerdir.
Bunun da ötesinde geçmiş din ve toplumlarla ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan
bilgi ve uyarılar, Müslümanlarda evrensel bir düşüncenin ve bir dünya görüşünün
uyanmasına neden olmuştur. Ayrıca vahiy, Müslümanların dünya-ahiret
dengesinde ebedî kalma düşüncesini algılayış biçimlerini de derinden etkilemiştir.
Son bir nokta olarak Âdem’den itibaren insanlık tarihine bir bütün olarak
bakabilme ve bu süreçten güç alma imkânı vermiştir.
İslamiyet’in karmaşık olmayan tek yaratıcıyı kabul eden tevhit vurgusu, farklı
inanç ve kültürlerin yeni dini kabullenmelerini hızlandırmıştır. Bu katılım ve
birliktelik de insan ve toplum yapısının zenginleşmesini sağlamıştır.
Vahyin sunucusu ve uygulayıcısı olan Hz. Muhammed’in yaşam biçimi,
tavsiyeleri ve emirleri de hiç kuşkusuz tevhit inancının yerleşmesi ve
Müslümanların medeniyeti yaratacak manevi gücü elde etmelerinde önem arz
etmiştir.
Bireysel Etkinlik
“İslam Dini”nin kaynağı
sadece ve sadece
vahiydir. Ancak “İslam
medeniyeti”nin
kaynağı, yalnızca vahiy
değildir.
Şüphesiz, “İslam Dini”nin kaynağı sadece ve sadece vahiydir. Ancak “İslam
medeniyeti”nin kaynağı, yalnızca vahiy değildir. O halde İslam medeniyetine
kaynaklık teşkil eden faktörleri belirlemeye ve kısaca açıklamaya çalışalım:
• Dünyanın her yerinde namaza çağrı olan ezan Arapça okunur. Bunun
Müslümanlar üzerinde oluşturduğu psikolojiyi analiz etmeye çalışınız.
Yahya Kemal’in Eski Musiki ve Itrî şiirlerini okuyunuz. Itrî’nin Tekbir
bestesinin diğer İslam ülkelerinde söylenip söylenmediğini araştırınız. Dinî
musikînin ırkları ve coğrafyaları birleştiren yönü üzerinde düşününüz.
İnsan ve Toplum Unsuru
Hz. Muhammed, Medine toplumunda Muhacir ve Ensarı aynı değerler
bütünü etrafında birleştirmiş, onları manevi üstünlük fikri etrafında dinamik bir
toplum biçimine dönüştürmüştür. Bu manevi dinamizm bir çekim gücü oluşturmuş,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
“insanlar için ortaya çıkarılmış” seçkin bir toplum olma ruhu, daima canlı kalmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’in insana eşref-i mahlûkât olarak bakması ve her bir ferdi, tüm
insanlığa bedel olarak görmesi; insandaki benlik algısı, kendisini ve karşısındakini
değerli hissetme duygusu bakımından önemli bir iç dinamizm kazandırmıştır.
Sorumluluk hissiyle beslenmiş olan bu güç, Müslümanların mutlak üstünlüğü
inancını ve her türlü sorunu Allah’ın yardımıyla göğüsleme fikrini ilham etmiştir.
Her bir ferdin, kendisini büyük bir ümmetin üyesi olarak algılaması da bu üstünlüğü
pekiştirmiştir. Bütün bunlar, insanlık için çalışmayı, iyi şeyler üretmeyi, insanların
tüm ihtiyaçlarını en güzel bir biçimde karşılamayı beraberinde getirmiştir. Sonuç
olarak ideal ölçütlerdeki insan ve toplum unsuru, İslam medeniyetini oluşturan
önemli temel taşlardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Fetihler
İslam medeniyetinin oluşumuna kaynaklık teşkil eden önemli unsurlardan
birisi de Hz. Muhammed’in vefatından sonra gerçekleşen fetih sürecidir. Bu yeni
durum öncelikle Müslümanların hâkimiyet ve üstünlük duygularını pekiştirmiştir.
Müslümanlar ilk İslam
fetihleriyle birlikte bir
anda kadim
medeniyetlerin ve
kültürlerin beşiği olan
coğrafyaları ellerine
geçirmişlerdi.
Müslümanlar bu hâkimiyet kurma mücadelesi esnasında ve sonrasında
asırlar boyunca, ele geçirdikleri bölgelerdeki farklı din, kültür ve medeniyetlere ait
mimarî eserlere, kütüphanelere, bilim ve sanat ürünlerine zarar vermemişlerdir.
Aslına bakılacak olursa fetih ve hâkimiyet sürecinde bu varlıklar yok olabilirdi.
Ancak asırlar boyunca varlığını koruyarak günümüze gelmeyi başaran milyonlarca
belge, kitap ve eser, Müslümanların bu husustaki tavrını çok açık bir şekilde
göstermesi bakımından yeterli olacaktır. Bugün İslam’dan önceki Sümer, Hint, Mısır
gibi birçok medeniyete dair bilgilerimizi, günümüze kadar varlığını koruyan bu
malzemeler üzerinden kurguladığımızı dikkatlerden kaçırmamamız gerekir.
Müslümanlar ele geçirdikleri yerlerdeki maddi ve manevi medeniyet unsurlarını
yok etmiş olsalardı hâlihazırda bu medeniyetlerle ilgili birçok bilgiye ulaşma
imkânımız olmayacaktı.
Dolayısıyla Müslümanlar, öncelikle fetihlerle başlayan ve günümüze kadar
uzanan zaman diliminde bu malzemeleri tahrip etmeyerek maddi ve manevi yapıyı
korumuşlar ve yeri gelince kendi ilgi ve ihtiyaçlarına göre bu malzemelerden
istifade etme başarısını göstermişlerdir. Öte yandan Hz. Muhammed’in vefatından
sonra gerçekleşen fetihler, birtakım yeni oluşumların, uygulamaların ve kurumların
ortaya çıkmasına da katkı sağlamıştır.
Artan ve Değişen İhtiyaçlar, Yeni İlgi ve Meraklar
İslam öncesinde Araplar, o dönemde varlığını sürdüren veya izleri devam
eden medeniyetlere göre oldukça geri bir durumdaydı. Ticaret ve tarım, ihtiyaçları
karşılayacak nitelikte ve basit seviyedeydi. Devlet teşkilatlanması, bilim, mimari vb.
alanlarda medeniyet seviyesinde bir gelenek bulunmuyordu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
Fetihlerle başlayan süreç içersinde Müslümanlar tabii olarak diğer kültür ve
inançlara ilgisiz kalmadılar. İslam ilimlerinin teşekkül evresini tamamlamasından
sonra diğer kültür ve inançların eserleri, fikirleri de ilgi çekmeye başladı. Yaşanan
toplumsal hayatın tabii bir tezahürü olarak pek çok şey gözlemleniyor,
konuşuluyor, tartışılıyor; hatta paylaşılıyordu. Bu süreçte öncelikle Müslümanların
İslamiyet’i diğer kültür mensuplarına karşı savunma arzusu önem arz etmiştir.
Ancak öğrenilen yeni fikirlerin, bazen Kur’ân-ı Kerîm ile karşılaştırıldığı, bazı sentez
ve analizlerin yapıldığı; hatta diğer kültürlere ait metinlerden istifade edilerek yeni
düşünce ve problemlerin ortaya atıldığı da oluyordu. Öte yandan İslam toplumu
büyüdükçe yeni ihtiyaçlar da kendisini hissettiriyordu. Tıp, astronomi, matematik,
coğrafya gibi çeşitli alanlarda artan öğrenme ihtiyacı, tercüme faaliyetlerini
gündeme getirmişti.
Tercüme Faaliyetleri
Tercüme faaliyetleri, bir
toplumun kültür ve
medeniyet bakımından
şekillenmesinde ve
gelişmesinde önemli bir
rol oynar.
Tercüme faaliyetleri
Abbasi halifesi
Hârûnürreşîd
tarafından tesis edilen
ve haleflerinin desteği
ile büyüyen
Beytülhikme’de
kurumsallaşmış ve
İslam bilim dünyasına
önemli katkılarda
bulunmuştur.
Medeniyetlerin oluşumunda veya zenginleşmesinde, diğer kültür ve
medeniyetlerden yapılan tercüme faaliyetlerinin önemli bir yeri bulunmaktadır.
Yunanlıların Sümer, Hint ve Mısır medeniyetlerine ait eserleri tercüme etmeleri ve
bunlardan istifade ederek yeni fikirler üretmeleri burada örnek olarak
hatırlanabilir. İslam medeniyetinin oluşumunda ve zenginleşmesinde de tercüme
faaliyetleri önem arz etmiştir. Bilim ve felsefe geleneğine sahip olmayan
Müslümanlar, bu yolla diğer medeniyetlere ait eserler ve görüşler hakkında bilgi
sahibi olmuşlardır.
İslam dünyasında gerçekleştirilen tercüme faaliyetlerine hızlıca göz atacak
olursak Hulefâ-yı Râşidîn ve ardından gelen Emeviler döneminde tercüme edilen
eser sayısının oldukça sınırlı olduğunu görürüz. Tercüme faaliyetleri Abbasi Halifesi
Hârûnürreşîd zamanında Beytülhikme’nin kurulmasıyla en yüksek seviyesine
çıkmıştı. Bu döneme kadar yapılanlar ya halifelerin veya veliahtların, ya da bazı
meraklı şahısların özel gayretleriyle gerçekleşmiştir. Bugünkü bilgilerimize göre ilk
tercüme teşebbüsü, Emevi veliahtlarından Hâlid b. Yezîd’in (ö.85/704)
destekleriyle gerçekleşmiştir. Emevi halifelerinden Mervan b. Hakem, Ömer b.
Abdülazîz ve Hişâm b. Abdülmelik döneminde birkaç tıp risalesi ile bazı felsefe
metinlerinin tercüme edildiği bilinmektedir. Emeviler döneminin siyasi çatışmalar
ve istikrarsız devlet yapısıyla bilim çalışmalarına yeterince ilgi duymadığı
söylenebilir.
Abbasi halifeleriyle birlikte Cündîşâpûr’dan saraya getirtilen Hıristiyan
hekimlerin (özellikle Buhtîşû ailesinin)ve saraya davet edilen diğer milletlere
mensup bilim insanlarının halifelere sundukları tercüme eserler, başlangıçta ihtiyaç
duyulan alanlarla, Mesela, tıp, matematik, astronomi vb. alanlarla sınırlı kalmıştır.
Ancak bir yandan Halife Mansûr tarafından sarayda kütüphane oluşturulması
(Hızânetü’l-Hikme), diğer yandan gittikçe artan ilginin Abbasi Halifesi Hârûnürreşîd
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
zamanında Beytü’l-Hikme adı verilen bir tercüme evine dönüşmesi; tercüme
faaliyetlerinin ulaştığı aşamayı gösterir. Bu son dönemde pek çok alanda kitap
tercüme edilmiştir. Sınır tanımayan bir merak Hint, Mısır ve Yunan düşünce ve
biliminin İslam dünyasına aktarımını sağlamıştır. Bilimsel bir geleneğe sahip
olmayan Arap toplumu, öncelikle çeşitli alanlarda tercüme edilmiş olan
kitaplardaki bilgileri anlamaya çalışmış; ardından bu tercümelerdeki birtakım
hatalar, dikkatleri çekmeye başlamıştı. Bu süreç, tercüme eserlerin yeniden gözden
geçirilmesini, başka kişilere yeniden tercümelerin yaptırılmasını beraberinde
getirmiştir.
Tıp, matematik, biyoloji, fizik, kimya, felsefe, mantık, coğrafya, astronomi,
botanik, zooloji, hatta eski inanç ve düşüncelere varıncaya kadar çok geniş bir
alanda gerçekleştirilen tercüme faaliyetlerinin, İslam medeniyetine, kendisini
yeniden şekillendirecek bilgiler bütünü sunduğu tartışmasızdır. Şüphesiz bu, İslam
toplumu için çok önemli bir zenginlik olmuştur. Pek kolay olmasa da Müslümanlar
bu bilgileri hızlı bir şekilde özümsemiş; hatta bazı fikir ve görüşleri tartışmaya bile
açmışlardı. Sonuç olarak bilgilerin özümsendiği, elde edilen bilgilerin geliştirildiği,
sentezlendiği ve ardından yeni fikirlerin üretildiği bir dönem gelmiştir.
Bireysel Etkinlik
Miladî 800-950 yıllarını kapsayan bu dönem, İslam medeniyetinin en önemli
hamlelerinden birisini gerçekleştirdiği dönemlerden birisini teşkil etmektedir. Batılı
araştırmacıların büyük bir kısmı bu döneme, “İslam Rönesansı” adını vermektedir.
• Beytülhikme'nin kuruluşu ve faaliyetleri hakkında neler biliyorsunuz?
Beytülhikme'de kimler görev almıştır? Görev alan bu kişilerin bilim ve fikir
hayatına ne gibi katkıları olmuştur? Bilgilerinizi geliştirmek için bk.
Mahmut Kaya, "Beytülhikme", DİA (İstanbul 1992), VI, 88-90.
İSLAM MEDENİYETİNİN GELİŞİM AŞAMALARI
Hepinizin bildiği üzere uzun ve sağlıklı yaşayan insanlar için “çınar ağacı gibi”
ifadesi kullanılır. Bu betimlemeyle o kişinin uzun ömürlü, tüm olumsuzluklara
dayanıklı ve çevresine faydalı olduğu ifade edilmeye çalışılır. Çınar ağacı çok uzun
boylu, kalın gövdeli, piramit şeklinde, her toprakta ve her mevsimde yetişebilen,
yaprağını dökse de kökleri çok güçlü olan, içi koflaştığında bile varlığını sürdüren,
uzun asırlar boyunca yaşayabilen bir ağaçtır. İslam medeniyetinin gelişim
safhalarını çınar ağacının genel özelliklerine benzeterek açıklamak belki de yerinde
olacaktır. Bu benzetmeyi bir yıl içinde çınar ağacında gözlemlenen değişmeleri,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
zaman zaman İslam medeniyetinin gelişim aşamalarının bazı özelliklerini tasvir
etmek için kullanmak istiyorum.
Tohum Dönemi: Medine (610-632)
İslam medeniyetinin
temelleri bizzat Hz.
Muhammed
tarafından Medine’de
atılmış; ardından
gelenler tarafından
geliştirilmiştir.
Bilime ilgi, bir
toplumun ona ihtiyaç
duyması kadar, bu
geleneğe sahip olması
veya zamanla bunu
oluşturması ile de
ilişkilidir. Köklü bir
bilim geleneğine sahip
olmayan toplumlar
zamana ihtiyaç
duyarlar.
Bizzat Hz. Muhammed’in örnekliği ile şekillenen ve vahyin temel
prensiplerinin, manevi unsurları yüksek bir insan ve toplum yapısı oluşturduğu
dönemdir. Bu dönem, İslam medeniyetinin özünün tamamlandığı ve tohumun en
mükemmel bir biçimde beslendiği en önemli evredir. Temel değerlerin bu süreçte
beslediği insan ve toplum yapısı, ilerleyen zamanlarda, karşılaştığı sorunları
çözebilen ve farklı şartlara direnebilen bir gücün kaynağını teşkil etmiştir.
Tohumun Kök Salması ve Filizlenmesi: Fetihler ve Toplumların
Karşılaşması (632-661)
Bu dönem, tohumun çok farklı özelliklere sahip topraklarda kolayca geliştiği,
kök saldığı ve filizlendiği dönemdir. Hz. Muhammed’in vefatından sonra Hz. Ebû
Bekir’in halifeliği döneminde başlayan fetih hareketi Hz. Ömer ve Hz. Osman
dönemlerinde en geniş sınırlarına ulaşmış; çınar tohumları birçok bölgede kök
salmıştır. Başta sahabe olmak üzere İslamiyet’i yeni benimsemiş Arap kabileleri
tarafından gerçekleştirilen bu fetihler neticesinde özellikleri birbirinden farklı olan
kadim kültür ve medeniyet havzaları, Müslümanlar tarafından hâkimiyet altına
alınmıştır. Ele geçirilen bu bölgelerde, daha önce de zikrettiğimiz üzere birbirinden
farklı özelliklere sahip olan Roma-Bizans, Sâsânî-Fars, Mısır, Afrika, Hint
medeniyetleri ve kadim dinler bulunuyordu. Farklı inanç ve kültürleri zimmî
statüsünde hâkimiyetinde bulunduran Müslümanlar bir yandan fetih hareketinin
devam etmesi öte yandan hâkimiyet altına alınan halklara din ve vicdan hürriyeti
sunarak onları himaye altında bulundurmaları sebebiyle birbirini tanıma sürecini
yaşamışlardır. Temel değerlerin yerleştiği, devlet kurumlarının teşekkül ettiği,
İslamlaşma sürecinin tabii seyrinde devam ettiği bir dönemdir. Bu dönemde
Müslümanlar özellikle Hz. Osman’ın şahadetinden sonra, öncelikle Hz.
Muhammed’in öğretilerinin toplanması ve muhafaza altına alınmasında önemli
adımlar atmışlardır.
İlk Sürgünler ve Boy Atma Dönemi (661-750)
İslam sınırlarının en geniş coğrafyaya ulaştığı, ancak siyasi iç çekişmelerin
yoğun olduğu bir dönemdir. Bununla birlikte öncelikle dini bilgilerin toplanması ve
tasnif edilmesi, tevhit inancının ve temel değerlerin korunması bakımından önem
arz etmiştir. Halifelerin özellikle devlet teşkilatlanmasında farklı kültürlerden de
istifade ederek birtakım yenilikler ortaya koymaları, sanat ve mimarî alanında
önemli birtakım teşebbüslerde bulunmaları bu döneme rastlar. Ancak bilim ve
felsefeye ilgi yok denecek kadar azdır. Yapılan bazı tercümeler ve özel çalışmalar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
sınırlı sayıda olup özel gayretlerle gerçekleşmiştir. Bunları ilk sürgünler ve çınar
ağacının yavaş yavaş boy atması olarak nitelemek mümkündür.
Gelişme Dönemi (750-800)
Emevi devletinin yıkılmasıyla birlikte kurulan Abbasiler döneminde birtakım
farklı anlayış ve yaklaşımlar hâkim olmuştur. Bu yaklaşımlar, İslam medeniyetinin
çehresini farklılaştıracak özelliklere sahiptir. Öncelikle 750-800 yılları arasında
artan ihtiyaçlara ve oluşan ilgiye bağlı olarak gittikçe artan bir yoğunlukta tercüme
faaliyeti söz konusudur. Bu dönemde İran, Grek ve Hint ilim ve kültürünün birçok
alandaki eseri Arapçaya çevrilmiştir. Öte yandan Emevi devletinin Arapçılık
politikasının aksine Abbasi devletinin, tüm ırklara eşit davranmaya çalışması, onları
devlet yönetiminde istihdam etmesi, zamanla gayrimüslimlere de devlet
kurumlarında yer vermesi çok kültürlü zengin bir yapının oluşması ve karşılıklı
paylaşım imkânını sunmuştur.
Görkemli Yükseliş (800-950)
Siyasi gücünü ve
toplumsal barışı yitiren
toplumlar, bilim, kültür
ve medeniyet
sahasındaki güçlerini
de kaybederler.
Yukarıdaki gelişmelerin tabii bir sonucu olarak elde edilen bilgiler
yoğunlaşmış, İslam toplumu birçok alanda yeni şeyler üretme sürecine girmiştir.
Tercüme faaliyetinin yoğunlaşması tabii olarak farklı kültür ve medeniyetlere ait
bilgilerin İslam toplumuna intikalini, onların öğrenilmesini ve akabinde telif
dönemini doğurmuştur. Müslümanlar tercümelerle elde ettikleri bilgileri kendi
ihtiyaç ve düşünce tarzlarıyla sentezleme yaratıcılığını göstermişlerdir. Onlar, tıp,
felsefe, kimya, astronomi, matematik ve coğrafya alanlarında birçok yeni eser
vücuda getirmişlerdir.
Mesela, Benû Mûsâ kardeşler pi sayısının belirlenmesinde Greklerden
öğrendiklerinden çok daha ince sonuçlara ulaşmışlardır. Hatta yararlanılan eserler
eleştirilmeye başlanmış, Mesela, Câbir b. Hayyân, Câlînûs’un basit ilaçların
etkileriyle ilgili yazdıklarını, yalnızca duyulara dayandığı için muteber saymamıştır.
Sonbahara Doğru: Abbasi Devletinin Siyasi Gücünü Yitirmesi (9501100)
Abbasi devletinin miladî 945 yılında başkent Bağdat’ta siyasi hâkimiyetini
kaybetmesi üzerine pek çok bilim insanı ya İslam coğrafyasının daha gözde
kentlerine göç etmiş, ya da farklı devlet veya emirliklerin hizmetine girmişlerdir.
Başkentin siyasi gücünü kaybetmesi ve diğer yerlerin çekim merkezi haline gelmesi
şüphesiz ilmin devamlılığını sağlamaktadır. Ancak ilmin gelişmesini sağlayan
hâlihazırdaki atmosferin ve desteğin kesintiye uğradığını ve çoğu zaman güçlü
devlet yapısının sahip olduğu malî desteğin eskisi kadar sağlanamadığını da
dikkatten kaçırmamak gerekir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
Sonbaharın Sert Esen Rüzgârı: Haçlı Seferleri (1100-1250)
Onuncu yüzyılın başlarından itibaren İslam dünyasının Bizans devletiyle
yürüttüğü mücadelede toprak kaybettiği bilinmektedir. Bununla birlikte asıl kayıp,
kitleler halinde İslamlaşan Türklerin Anadolu için bir tehlike arz etmesi üzerine
Avrupalılar tarafından başlatılan Haçlı Seferleri olmuştur. Haçlı seferleri, hem İslam
dünyasında, hem de Avrupa’da önemli sonuçlar doğurmuştur.
İslam dünyası açısından bakıldığında ele geçirilen bölgelerde birçok eserin
tahrip olmasına, insan gücünün azalmasına, bilim, kültür ve sanatın durgunlaştığı
ve kesintiye uğradığı bir dönemin başlamasına neden olmuştur.
Haçlı seferleri İslam dünyasının duraklamasına neden olmakla birlikte Batının
İslam dünyasına ilgi duyması, bilim ve sanat eserlerinden etkilenmesi ve İslam
dünyasını öğrenme isteğini yaratması gibi Batı açısından olumlu sonuçlar
doğurmuştur. Bunun neticesinde on birinci yüzyıldan on beşinci yüzyıla kadar pek
çok İslam eseri Batı dillerine çevrilmiştir. Çevrilen bu eserler neticesinde
Batıda“Rönesans”dönemi başlamıştır.
İlk Yaprak Dökümü ve Çetin Geçen Kış: Moğol İstilası (1250-1450)
Medeniyetlerin
inşasında temel
değerlerle beslenmiş
ve içtenlikle insana
hizmet anlayışını
benimsemiş bir
anlayışa sahip olmanın
önem arz ettiği
görülmektedir.
Zayıflayan İslam dünyası, Doğudan gelen Moğol istilası ile tüm gücünü
yitirmiş; başta Bağdat olmak üzere pek çok kent harabeye dönmüş; maddi ve
manevi birikimlerini kaybetmişti. Bununla birlikte medeniyet bakımından oldukça
geri bulunan Moğollar ele geçirdikleri yerlerde hâkimiyetlerini sürdürebilmek için
bilim ve sanatı desteklemek zorundaydılar. Bu durum İslam coğrafyasının farklı
bölge ve kentlerinin (Mesela, Merâğâ) canlanması anlamına geliyordu. Moğolların
bir müddet sonra İslamiyet’i benimsemesi ise yeni birtakım gelişmelere ve kısmen
eski yaraların sarılmasına zemin teşkil etmiştir.Bu döneme ait İslam medeniyetine
katkı sağlayan pek çok bilim ve sanat eseri günümüze kadar gelme imkânını elde
etmiştir.
Yeni Bahar (1450-1700)
Moğol istilasının tahrip ettiği yerlerden birisi de Anadolu Selçuklularına ait
Anadolu coğrafyasıydı. Beyliklere parçalanmış ve küçülmüş olan Anadolu Selçuklu
Devleti bu istilayla ortadan kalktı. Moğol hâkimiyetine girdi. Uç beyliklerinden
Osmanlılar yönlerini batıya çevirerek ilgi alanlarını belirlediler ve kısa sürüde
başarıya ulaştılar. Ancak Timur’la yapılan savaş Osmanlı Devleti’nin ve
medeniyetinin yükselişinde bir müddet kesinti oluşturdu. Bu kesintiye rağmen
Osmanlılar Türk ve İslam kökenleri ile hâkim oldukları coğrafyanın katkısıyla
İstanbul’un fethine kadar geçen süre içinde yeniden eski güçlerine kavuştular. Fatih
dönemiyle birlikte İslam medeniyetinin üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı
coğrafyasındaki baharı başlamış ve yaklaşık üç asra kokusunu yaymıştır. Buna ilave
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
olarak Hint coğrafyasında Babür İmparatorluğu da unutulmamalıdır. Bu dönem,
Batıda Rönesans dönemi başlamadan önce İslam medeniyetinin maddi ve manevi
değerlerinin yeniden güçlendiği önemli evrelerden birisidir.
Aniden Bastıran Kış: Sömürgeleşen İslam Coğrafyası (1700-2011)
Müslümanlar özellikle Osmanlı Devleti’nin duraklaması ve gerilemesiyle
birlikte birtakım zorluklarla yüz yüze gelmeye başlamışlardır. On sekizinci yüzyıl ile
yirmi birinci yüzyılları kapsayan üç asırlık bu süreç İslam medeniyetinin kış mevsimi
gibidir. Uzun yıllar işgal altında kalan ve sömürgeleştirilen İslam devletleri Batı
Rönesansının yarattığı medeniyet hamlelerinden oldukça uzak kalmış; Osmanlı
Devleti’nin Batıdaki gelişmeleri takip etmeye çalışması da sonuç vermemiştir. Bu
yüzyıllar ilim ve fende ilerlemeden ziyade, bağımsızlık için mücedele verilen bir
zaman dilimidir. Bu dönemde bazen bağımsızlık kazanılan yerlerde dahi siyasi ve
ekonomik özgürlüklerin sınırlı kaldığı görülmektedir. 1990’lı yıllarda Orta Asya’da;
2010’lu yıllardan bu güne Arap dünyasında verilen mücadeleler bunu açıkça
göstermektedir. Ayakta kalma ve özgürlükleri yeniden kazanma mücadelesi verilen
bu dönemde İslam medeniyetinin duraklaması, hatta geri durumda kalmış olması,
üzerinde düşünülmesi gereken bir süreçtir.
Yeniden Bahara: İslam Medeniyetinin Yeniden İnşası
Bireysel Etkinlik
İslam medeniyeti, on beş asırlık süreç içerisinde birçok evreden geçmiştir. Bu
sürece bakıldığında çok farklı dönemler, yükseliş ve düşüşler, kısaca önemli
tecrübeler söz konusudur. Bir bütün olarak bakıldığında İslam dininin bu süreç
içinde daima yayıldığı, varlığını ve gücünü daima sürdürdüğü görülmektedir. Ancak
İslam medeniyetinin asırlar içindeki görünümü farklı olmuştur. İslam medeniyetinin
oluşum ve görkemli yükseliş evrelerinde insan unsurunun ve temel evrensel
değerlerin daima ön planda olduğu; çözülme ve dağılma evrelerinde ise bunların
zayıfladığı tespit edilmektedir. İslam medeniyetinin pek çok alanda eski gücünü
yakalaması, hatta öncesinden daha güçlü yeni bir evreye adım atması için öncelikle
temel değerlere sahip insan gücünü yeniden şekillendirmeye ihtiyacı
bulunmaktadır.
• İslam medeniyetinin geleceği hakkında öngörülerde bulunarak
arkadaşlarınızla gelişmelerin neler olabileceğini tartışınız. Mesela, çeşitli
bilim ve teknik alanlarında yeni gelişmelerin neler olabileceği ve ulaşılan
başarının insanlığın iyiliği için nasıl kullanılabileceği hakkında
örneklemelerde bulununuz. Bunları gerçekleştirmek için neler yapılması
gerektiği hususunda arkadaşlarınızla değerlendirmeler yapınız.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
İSLAM MEDENİYETİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ
İslam medeniyetinde
tüm canlılara
merhametin nişanesi
olarak, dağ başlarındaki
yaralı hayvanların bile
bakımı yapılmıştır.
Gurebâ-yı Laklakân ile
kuş evleri bu
medeniyet tarafından
üretilmiştir.

İslam medeniyetinin özü, evrensel değerlere vurgu yapan vahiy kültürüne
dayanır:Bir coğrafyada veya zaman diliminde medeniyetin oluşması, yükselmesi ve
varlığını uzun müddet sürdürebilmesi, o coğrafyada veya zaman diliminde yaşayan
insanların birtakım temel değerlere sahip olmasıyla mümkündür. Medeniyetin
gücü, yayılma hızı ve devamlılığında, insan ve toplumla ilgili bu temel değerlerin,
herkes tarafından kabul edilebilir evrensel ilkelerden oluşması belirleyici bir rol
üstlenir. Bu değerler asırdan asıra, toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya
değişmezler. Bu ilkeler her toplum ve asrın ortak aklında ve vicdanında akis
bulurlar. Bu temel değerler, sadece gayeyi belirler; araçlara ise temas etmezler.
Her toplum, her asır bunu ihtiyaçlarına göre şekillendirir. Bu mevzuu daha iyi
kavrayabilmek için birkaç örnek üzerinde birlikte düşünelim:
Mesela, yardımlaşma, tüm insanlar tarafından tartışmasız kabul edilebilecek
temel değerlerden birisidir. Hiçbir insan tarafından reddedilemeyeceği için
evrenseldir. Yardımlaşmanın asırlar içindeki görünümü, bir kişiye maddi destek
sunmaktan yolcular için kervansaray inşa etmeye, hastane kurmaktan yurt inşa
etmeye varıncaya kadar değişkenlik arz edebilir. Hiç kuşkusuz yardımlaşmaya dair
pek çok örnek sunulabilir. Ancak hangi örneği ele alırsak alalım özde temel insanî
bir tavır olan yardımlaşma duygusunun olduğu görülecektir.
Bireysel Etkinlik
Herkes tarafından kabul
edilebilen evrensel
temel değerler, vahye
ve insanın özüne
dayanan temel
değerlerdir.
Özünü İslam dininin teşkil ettiği, ilk müntesipleri Araplar olan, ancak zamanla
gerek İslam’a geçen gerekse İslam hâkimiyetinde yaşayan farklı din, kültür, ırk ve
millete mensup insanların bir arada yaşayarak ürettikleri medeniyete İslam
medeniyeti adını verdiğimizi yukarıda zikretmiştik. Bu tanım bağlamında İslam
medeniyeti kavramını belirleyen temel özellikleri kısaca ele almaya çalışalım:
• Son bir yıl içinde deprem, tusunami, kuraklık ve açlık gibi doğal afetlerden
etkilenen ülkeleri ve onlara yardım elini uzatan ülkeleri araştırınız. Buna
ilave olarak Selçuklu dönemi kervansarayları ile günümüzde birçok kurumun
açmış olduğu misafirhane ve yurtları, yardımlaşma ve vakıf hizmeti
bakımından inceleyiniz.
Yine hepimizin kabul edeceği üzere insanları liyakat esasına göre göreve
getirmek temel değerlerden birisidir. Hiç kuşkusuz bu değeri canlı tutan toplumlar
hızlı bir şekilde yükselirler. Bunu çiğneyen toplumlar ve dönemler ise kısır
çekişmeler içinde tıkanıp kalırlar.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Bireysel Etkinlik
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
• Hz. Ömer dönemi ile Emevi halifelerinden Muaviye ve Yezid
dönemlerini, vali görevlendirmeleri arasındaki temel farkları tespit
etmek üzere inceleyiniz. Bulduğunuz farkları karşılaştırmalı bir liste
halinde yazınız.
Bu değerler arasında, hiç kuşkusuz sevgi-saygı, güven, dayanışma,
merhamet, doğruluk, dürüstlük, ahde vefa, adalet, bir arada yaşama, kişisel hak ve
hürriyetlere özen gösterme, canlı cansız tüm varlıkları koruma, çalışma, tefekkür,
araştırma, estetik ve güzellik arayışı gibi hususlar da bulunmaktadır.
İşte tam bu noktada, her bir insana kâinattaki yerini ve insan olarak değerini
vurgulayan, insanlar arasındaki ilişkilerde evrensel temel değerleri hatırlatan, bu
değerleri yerleştirmeye çalışan ve İslam medeniyetinin oluşmasında çekirdek yapıyı
teşkil eden vahyin, yönlendirici bir rol üstlendiği görülmektedir. İnsan ve toplum
ilişkilerinin evrensel temel değerler üzerine oturmadığı toplumlarda,
medeniyetlerin süreklilik arz etmesi mümkün değildir. Vahiy kültürü, bu sürekliliği
sağlayacak olan temel prensipleri sunması bakımından önem taşımaktadır.
Dolayısıyla İslam medeniyetinin en belirgin özelliklerinden birisi, tevhit inancı ve
vahiy kültürüdür.
 İslam medeniyeti, insana değer veren bir medeniyettir: İnsan mukaddes bir
varlıktır. Yeryüzündeki her şey onun için hazırlanmıştır (Bakara/2: 29; Lokman/31:
20). Bu dünya hayatı da onun mutluğunu sağlamak için sunulmuştur. Bu temel
çerçeve içinde vahye mazhar olan insan, kendisine verilen kıymetten dolayı başta
şahsı olmak üzere tüm insanlara ve onlar tarafından üretilen şeylere değer verir. O,
öncelikle iman kardeşliğini esas alır. Kabile kardeşliğinden, haksız koruma ve
savunmalardan uzak durur. Sınıf ve sınıflaşmaya müsaade etmez. İnsana sunulan
din özgürlüğünden dolayı kendi inancından farklı inanç sahiplerini küçümsemez.
İnsana verilen değerin bir ifadesi olarak hoşgörü anlayışına sahiptir. Bunun bir
neticesi olarak kendisinden önceki her bir insanın veya diğer inanç ve kültürleri
temsil eden insanların ürettiklerini değerli bulur.
Genel hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız bu anlayış, fetihlerle ele geçirilen
bölgelerdeki maddi ve manevi değerlerin yok olmamasını sağlamıştır. Dolayısıyla
fethedilen coğrafyalarda yaşayan tüm insanların ve sahip oldukları maddi-manevi
değerlerin koruma altına alınması, zamanla Müslümanların ihtiyaç duydukları
hususlarda bunlardan istifade etmesi sonucunu doğurmuştur. Ayrıca sınıflaşmanın
olmaması sebebiyle köle kökenli veya mevlâ kökenli bazı insanlar, birçok ilim
dalında önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
Bu yapıyı oluşturan temel prensipler kuşkusuz Kur’ân-ı Kerîm’in ilme,
tecrübeye, araştırmaya, gözlem yapmaya ve akla vermiş olduğu değerde gizlidir.
(Mesela, bk. Ankebût/29: 20, A’râf/7: 185, Bakara/2: 73, En’âm/6: 50). Zira Kur’ân-ı
Kerîm bu tavsiyeleriyle ilimlerin gelişmesi için mükemmel bir atmosfer
oluşturmuştur. İslam toplumu kendisini hazır hissettiğinde bu atmosferden en
güzel bir biçimde yararlanmıştır.
Tarih boyunca çeşitli coğrafyalarda kurulan İslam başkentleri ve önemli ilim
merkezleri haline gelen birtakım İslam kentleri her zaman çekim merkezi olmuş;
birçok bilim insanı bu şehirlerde himaye görmüş ve bilimsel çalışmalarını özgür bir
şekilde gerçekleştirmişlerdir. Herhangi bir İslam devletinin gerileme veya çöküş
sürecinde bir diğer İslam devleti, ilim ve siyasette ön plâna çıkarak İslam
medeniyetinin devamlığını sağlamıştır.
Bireysel Etkinlik
İslam’da maddi ve
manevi ilimler (fizikmetafizik) ayrımı
bulunmamaktadır.
İlimler bir bütündür ve
Allah’ın ilim ve kudret
sıfatının tecellisidir.
 İslam medeniyetinin en önemli yapı taşı ilimdir (bilgi ve bilimdir): İslam
inancına göre kâinatın yaratıcısı Allah’tır. Bu yaratma onun ilim ve kudret sıfatının
bir tezahürüdür ve insanlar tarafından yine onun isteği üzere araştırılır. Bu
bakımdan İslam’da maddi ve manevi ilimler (fizik ve metafizik) ayrımı
bulunmamaktadır. İlimler bir bütündür ve Allah’ın ilim ve kudret sıfatının bir
tezahürü olarak âfâk ve enfüse damgasını vurmuştur. Dolayısıyla bunları
düşünmek, araştırmak, tefekkür etmek; Allah’ın mutlak kudretini, yaratma gücünü
ve ilim sıfatını anlamak ve elde edilen bilgiyi insanlarla paylaşmak demektir. Bunun
bir yansıması olarak ilmin anlamını kavrayan kişi, insanî bir tavır olarak elde ettiği
veriler ışığında insanlığa ve medeniyete katkı sağlama arzusunu daima içinde
hisseder. Mesela, gen biliminde elde edilen yeni tespitler, özü itibariyle Allah’ın
yaratma sıfatının bir tezahürünü, onun yaratma sıfatının farklı bir yönünü tespit
etmek demektir. Elde edilen bilgiler ışığında etik kuralları ihlal etmeden
hastalıkların tedavisi için gen üzerinde birtakım çalışmalar yapmak medeniyete
katkı sağlamak anlamına gelecektir. Müslümanların ilim tahsilini farz olarak
algıladıkları ve gereklerini yerine getirdikleri asırlarda, medeniyet tarihine, orijinal
ve insanlığa fayda sağlayan katkılar sundukları hiçbir zaman unutulmamalıdır.
• Abbâsî devletinin siyasî açıdan zayıfladığı ve Şii Büveyhî hanedanının
hâkimiyetine girdiği süreçte, bilim insanlarının hangi devletlerin himayesi
altına girdiğini araştırınız. Meselâ, İbnü’l-Heysem ile İbn Sinâ’nın
hayatlarını bu açıdan inceleyiniz.
 İslam medeniyeti, sentezler bütünüdür: Bilginin ve faydalı olanın elde
edilmesinde vahyin sınırlandırıcı bir yönü bulunmamaktadır. Dolayısıyla müminin
yitik malı olan bilgiye nerede ve ne zaman ulaşılırsa alınmalı ve kendisinden istifade
edilmelidir. Bu anlayış İslam medeniyetinin her aşamada farklı veya yeni fikir,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
Bilgi ve hikmet
Müslümanın yitik
malıdır. Onu nerede
bulursa alır ve
sentezler. Geliştirmiş
olduğu bu bilgiyi
insanlığın faydasına
sunar.
düşünce ve buluşu takip ederek kendisini zenginleştirmesini, sentezci bir yapıyla
bunları bünyesinde yoğurmasını sağlamıştır. Bilindiği üzere Fransız yazar Paul
Valery’nin, “Aslanın vücudu, yediği hayvanlardan oluşur” sözünü, Mehmet Kaplan
şu şekilde yorumlamaktadır: “Bu fikir, fertlerin kültür hayatına uygun olduğu kadar,
millî kültür sahasına da uygundur. Nasıl bir fert maddi ve manevi şahsiyetini
dışarıdan aldığı gıdalarla geliştirebilirse, milletler de öyledir. Fakat aslan yediği
bütün hayvanları kendi vücuduna kalbeder. İnsanlar ve toplumlar da öyledir. Her
fert ve millet dışarıdan kendi bünyesine uygun olanları seçer. Bu bakımdan seçilen
unsurlar son derece önemlidir. Nasıl hayvanlar ve insanlar dışarıdan bünyelerine
uygun olmayan gıdaları alınca rahatsız olur, hastalanır, hatta ölürlerse millî varlığa
uygun olmayan yabancı kültürler de milletleri öldürebilir. Dünya ve Türk tarihinde
yabancı kültürleri benimsemek yüzünden yok olan devletler vardır” (Kaplan,
1996:s. 31).
Mehmet Kaplan’ın yaptığı teşbihi, benzer bir biçimde İslam medeniyeti için
ifade etmek mümkündür: İslam medeniyeti aslan gibidir. Birçok farklı ürünle
beslenir. Onları hazmeder ve güç kazanır. Özü güçlü olduğu için dışarıdan
bünyesine aldığı şeyleri yeni güçlere dönüştürür. Zaman zaman bünyeye uymayan
yiyeceklerle beslendiği de olmuştur. Ancak bunların oluşturduğu rahatsızlıklar
bağışıklık sistemi güçlü olduğu için kısa sürede ortadan kalkmış; hastalanmaya yüz
tutmuş medeniyet her aşamada yeniden toparlanmıştır.
Bireysel Etkinlik
İslam medeniyeti, tüm
farklılıklardan ve
değerlerden istifade
etmesini bilmiştir.
İslam’ın bu sentezci
yaklaşımında birbirine
eklemlenerek
zenginleşen bir
medeniyet oluşumu söz
konusudur.
 İslam medeniyeti farklı kültür ve değerleri korur: Biraz önce
ifadelendirdiğimiz örnek, zihinlerde İslam medeniyetinin diğer medeniyetleri veya
kültürleri asimile edebileceği düşüncesini doğurmamalıdır. Zira İslam medeniyeti,
birçok ırk, kültür ve din mensubunu sahip olduğu temel prensipler çerçevesinde
korumuş, gösterdiği hoşgörü sayesinde varlıklarının devamını sağlamış ve asırlar
içinde karşılıklı paylaşım ile medeniyet tarihine önemli katkılar sunabilmeyi
başarmıştır. İslam’ın sentezci yaklaşımında, birbirine eklemlenerek gelişen bir
paylaşım ve çeşitlilik süreci dikkatleri çekmektedir.
•İslam medeniyetinde hoşgörü kültürü hakkında neler biliyorsunuz? Bu
konuyla ilgili örnekler bulmaya çalışınız. Yardımcı olmak üzere şu
makaleyi okuyunuz: Levent Öztürk, "İslam Toplumunda Hristiyanlara
Gösterilen Hoşgörü Örnekleri –İlk Beş Asır-", Sakarya Üniversitesi İlahiyat
Fakültesi Dergisi, IV (Sakarya 2001), s. 25-37.
 İslam medeniyeti, dengeyi gözeten bir yapıya sahiptir: Madde-mana, dünyaahiret, insan-toplum, cimrilik-aşırı harcama vb. dengeleri gözetmeyi vurgulayan
âyetler, İslam medeniyetinin ürettiği maddi ve manevi unsurlarda oldukça
yönlendirici bir etkiye sahip olmuştur. İslam medeniyetinin güçlü olduğu ve temel
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
değerlerinin iyi yorumlandığı dönemlerde bu anlayış, tüm uygulamalara ve eserlere
aksetmiştir. Mesela, Hıristiyan mabetlerinin kasvetli yapısı ile Çin mabetlerinin
şekilci karmaşıklığı İslam medeniyetine ait mabetlerde görülmez. İslam
medeniyetinin bir örneği olarak Osmanlı camilerini de kendi arasında
karşılaştırırsak Selimiye Camii (1575) ile Valide Sultan(Dolmabahçe) Camii (1855)
arasındaki üslup farklılığı dikkatlerimizi çekecektir. Bu durum asırlar içinde Osmanlı
coğrafyasında yaşayan farklı ırk, kültür ve dine mensup insanların sanat anlayışının,
Osmanlı sanatını ve devlet ricalini etkilemesi anlamına gelmektedir. Bununla
birlikte bu ve benzeri eserler İslam medeniyetinin bir parçası, bir asırdaki tercihi ve
farklılıklardan istifade ederek sentezlediği kültürel mirasıdır.
 İslam medeniyeti, ahlâkîliği ve insan haklarını ön plâna alır: İslam
medeniyetinde üretilen her maddi ve manevi unsur, insanın kutsallığını ön plâna
alan ahlakî bir yapıya sahiptir. İnsanın hak ve hürriyetleri, merkezdedir. Ahlâkî
değerleri ihmal eden, insana değer vermeyen, temel hak ve hürriyetleri
sınırlandıran medeniyetlerin, maddi açıdan bir dönem parlasa bile kısa bir müddet
sonra çözülmeye başladığı tarih içinde gözlemlenen gerçeklerden birisidir.
Bireysel Etkinlik
İslam medeniyeti hâkim
olduğu coğrafyaları
sömürmemiştir. Aksine
sahip olduğu temel
değerler sebebiyle tüm
insanlara hizmet
sunmuştur.
 İslam medeniyeti, anti-emperyaldir: Roma medeniyeti, Batı medeniyeti gibi
bazı medeniyetlerin emperyalist yapılarına karşın İslam medeniyeti hâkimiyet
kurduğu coğrafyaları sömürgeleştirmemiş; bilakis ele geçirdiği topraklarda
gayrimüslimlerle aynı ortam ve şartları birlikte paylaşmıştır. Buna ilave olarak ele
geçirilen bölgelerdeki ihtiyaçlar, hizmet anlayışı içinde karşılanmaya çalışılmıştır.
Tarih boyunca Müslümanlar tarafından fethedilen yerlerde toplanan vergilerin adil
ölçülerde olmasına karşın götürülen hizmetlerin yoğunluğu dikkat çekici
mahiyettedir. İslamiyet’in uzun asırlar boyunca hâkimiyet kurduğu; ancak son
yüzyılda siyasi hâkimiyetini yitirdiği bölgelerdeki Türk İslam eserleri bunu açıkça
göstermektedir.
• Bugünkü Makedonya, Bosna-Hersek, Bulgaristan ve Yunanistan sınırları
içinde kalan İslam eserlerini araştırınız. Yapılan hizmetlerin bilançosunu
çıkarınız. Günümüze gelen ve gelmeyen eserlerin sayısını tespit etmeye
çalışınız.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Özet
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
• Her bir medeniyeti besleyen temel değerler ve medeniyetlerin bu öz
çerçevesinde ürettiği unsurlar birbirinden farklıdır. Ancak medeniyetin,
insanlık tarihinin ortak malı olan yönünü de görmek gerekir. Her bir
medeniyet, kendinden önceki ve çağdaşı bilgi birikimlerinden ve
medeniyet unsurlarından istifade eder. Dolayısıyla medeniyetler, farklı
insan ve kültür unsurlarının bileşkesidir.
• Buna bağlı olarak İslam medeniyeti, özünü İslam dininin teşkil ettiği, ilk
müntesipleri Araplar olan, ancak zamanla gerek İslam'a geçen gerekse
İslam hâkimiyetinde yaşayan farklı din, kültür ve millete mensup
insanların bir arada yaşayarak ürettikleri medeniyetin adıdır.
• İslam dininin ana kaynağı vahiydir. Ancak İslam medeniyetine
kaynaklık teşkil eden veya İslam medeniyetinin istifade ettiği pek çok
kaynak bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak tevhit inancı ve vahiy
kültürü, temel değerleri güçlü insan ve toplum yapısı, fetihler sayesinde
farklı inanç ve kültürlerin yaşadığı eski medeniyet havzalarının ele
geçirilmesi, zamanla artan ilgi ve ihtiyaçların müslümanları yeni bilgi ve
tecrübelere yöneltmesi, diğer kültür ve medeniyetlere ait eserlerin
tercüme edilmesi sayılabilir.
• Medine'de tohum evresini yaşayan İslam medeniyeti, Hz. Ebû Bekir
dönemiyle
başlayan fetih sürecinde farklı medeniyetlerle
karşılaşmıştır. Öncelikle kendi değerlerini koruyan İslam toplumu,
zamanla diğer kültür ve medeniyetlerin bilgi birikiminden istifade
etmeye başlamıştır. Emeviler döneminde sınırlı kalan bu istifade,
Abbasiler döneminde halifelerin desteği ve artan ihtiyaçlar vesilesiyle
önemli bir gelişme göstermiştir. 'İslam Rönesansı' adı verilen bu
dönemin ardından siyasi gücün zayıflaması ve birtakım dış faktörler
sebebiyle İslam medeniyeti durgunluk dönemine girmiştir. Ardından
Osmanlılar ile geniş bir coğrafyada hâkimiyet kuran İslam medeniyeti
Osmanlı Devleti'nin zayıflaması ile geri kalmıştır. Son yüzyıl bağımsızlık
mücadelesi ve toparlanma süreci olarak dikkatleri çekmektedir.
• İslam Medeniyeti, vahye dayanan insan merkezli bir medeniyettir.
İslam medeniyetinin en önemli yapı taşları ilim, ahlâk, farklılıkları
bünyesinde barındırabilme ve bu farklılıklardan istifade ederek yeni
sentezler üretebilme gücüdür.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
Hindistan’da ve Arabistan’da kullanılan bir takım bitkisel ilaçlar, aynı anda
Yunan tabipleri tarafından aranıyor ve Yunan pazarlarında kendisine yer
buluyordu.
1. Yukarıda yer alan bilgiler çerçevesinde aşağıdakilerden hangisi
söylenemez?
a) Bir takım bitkisel ilaçların Hindistan, Arabistan ve Yunan coğrafyasında
kullanıldığı
b) Yunanlı tabiplerin bir takım bitkisel ilaçları farklı coğrafyalarda yetişen
bitkilerden elde ettikleri
c) Yunanlı tabiplerin diğer coğrafyalardaki bilimsel gelişmelere açık
oldukları
d) Yunan pazarlarında farklı coğrafyalara ait ürünlerin satıldığı
e) Yunanlı tabiplerin farklı coğrafyalarda yetişen bitkisel ilaçları Yunan
pazarlarından aldıkları
2. Yunanlı bilim insanı Pitagoras’a (M.Ö. 580-500) ait olan Pitagoras
teoreminin milattan önce sekizinci yüzyıllarda Hint geometrisinde biliniyor
olması aşağıdakilerden hangisini gösterir?
a)
b)
c)
d)
e)
Hintlilerin Yunanlılardan daha geri olduğunu
Pitagoras teoremini önce Yunanlıların bulduğunu
Hint geometrisinin Yunan geometrisinden önceye dayandığını
Pitagoras’ın Yunan geometrisine önemli katkılarda bulunduğunu
Hintlilerin teoremi Yunanlılardan aldığını
3. Makedon kralı Büyük İskender, Hint coğrafyasına kadar gerçekleştirdiği
istila hareketi sonrasında Hint, Pers ve Mısır coğrafyasından pek çok eseri
ve bilim insanını ülkesine götürmüştür. Aşağıdakilerden hangisi bunun
doğuracağı sonuçlardan birisi olamaz?
a)
b)
c)
d)
e)
Yunan biliminin Hint, Pers ve Mısır biliminden etkilenmesi
Yunan bilim insanlarının Hint, Pers ve Mısır’a göç etmesi
Yunan düşüncesinin farklı görüş ve fikirler üretmesi
Hint, Pers ve Mısır bilimine ait eserlerin tercüme edilmesi
Hint, Pers ve Mısır bilim insanlarının ön plâna çıkması
4. Aşağıdakilerden hangisi İslâm toplumunu oluşturan unsurlardan birisi
değildir?
a) Zimmî statüsündeki zerdüştler
b) Müslüman İranlılar
c) Müslüman köleler
d) İslâm toprakları dışında yaşayan hristiyanlar
e) Zimmî statüsündeki hristiyanlar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
5. Hz. Peygamber döneminde inşa edilen Mescidü’n-Nebî’nin mimarî
özellikleri ile asırlar içinde Müslümanların hâkim oldukları coğrafyalarda
inşa ettikleri camiler birbirinden farklı olmuştur. Bu durumla ilgili olarak
Müslümanlar hakkında aşağıdaki durumlardan hangisi söz konusu
edilemez?
a)
b)
c)
d)
e)
Yaşadıkları coğrafyanın iklim şartlarından etkilendikleri
Estetik algılarının değiştiği
Hz. Peygamber dönemi mimarisini beğenmedikleri
Hâkim oldukları coğrafyanın mimarisinden etkilenmiş olabilecekleri
Yaşadıkları coğrafyanın malzeme yapısını kullandıkları
İslâm dininin kaynağı sadece ve sadece vahiydir. Ancak İslâm
medeniyetinin kaynağı, yalnızca vahiy değildir.
6. Yukarıda yer alan cümlelerle anlatılmak istenen fikir aşağıdakilerden
hangisinde en doğru bir biçimde ifade edilmiştir?
a)
b)
c)
d)
e)
İslâm dini vahye dayanır. İslâm medeniyeti ise vahye dayanmaz.
İslâm’ın da İslâm medeniyetinin de kaynağı vahiydir.
İslâm’ın da İslâm medeniyetinin de pek çok kaynağı bulunmaktadır.
İslâm medeniyetinin kaynakları çeşitlidir.
İslâm dininin ana kaynağı vahiydir. İslâm medeniyeti ise pek çok
kaynaktan beslenmektedir.
Yunan bilimi Hint ve Mısır medeniyetine ait kitaplardan; İslâm bilimi Yunan
medeniyetine ait kitaplardan; Batı bilimi de İslâm medeniyetine ait
kitaplardan tercüme yapmak suretiyle gelişmiştir.
7. Yukarıda yer alan cümleye göre aşağıdaki sonuçlardan hangisi çıkarılabilir?
a) Yunan, İslâm ve Batı medeniyetleri birbirinin takipçisidir.
b) Yukarıda yer alan medeniyetlerden hiçbiri orijinal değildir.
c) Diğer kültürlere ait eserleri tercüme etmek medeniyetleri geliştirir.
d) Diğer kültürlere ait eserleri tercüme etmek medeniyetleri diğer
medeniyetlere bağlı kılar.
e) Diğer kültürlere ait eserleri tercüme edenler medeniyet seviyesine
ulaşırlar.
8. Aşağıda yer alan cümlelerden hangisinde İslâm
duraklayışının sebepleri diğerlerine göre farklılık gösterir?
a) Büveyhîlerin Bağdat’ı işgali
b) Haçlı seferleri
c) Moğol istilası
d) Avrupanın İslâm coğrafyasını işgali
e) Bizans saldırıları
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
medeniyetinin
22
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
Gen bilimindeki gelişmeler bağlamında müslümanlar etik kuralları dikkate
alarak insanların faydasına olacak çalışmaları yapmak zorundadırlar. İslâm
medeniyetinin zirveye yöneldiği zamanlarda müslümanların kendi
dönemlerinin bilimsel çalışmalarını en üstü seviyede gerçekleştirerek bilim
tarihine önemli katkılarda bulundukları unutulmamalıdır.
9. Yukarıdaki cümlede İslâm medeniyetinin hangi özelliğine vurgu
yapılmaktadır?
a) Tevhit
b) Ahlâkîlik
c) Sentez
d) Bilim
e) Denge
10.Abbâsîler döneminde hristiyan hekimlerin katkılarıyla İslâm dünyasında
hastanelerin kurulmaya başlaması hakkında aşağıdakilerden hangisi
kesinlikle söylenemez?
a) İslâm medeniyeti, sadece müslümanlar tarafından inşa edilmiştir.
b) Hristiyan hekimler İslâm medeniyetine bir takım katkılarda
bulunmuşlardır.
c) İslâm dünyasında hastaneler hristiyan hekimlerin katkıları sonucunda
açılmıştır.
d) Abbâsî halifeleri hristiyanların İslâm medeniyetine katkı yapmasına
müsaade etmişlerdir.
e) İslâm medeniyeti farklı unsur ve medeniyetlerin katkılarından istifade
etmesini bilmiştir.
Cevap Anahtarı
1-b, 2-c, 3-b, 4-d, 5-c, 6-e, 7-c, 8-a, 9-d, 10-a
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Ahmet Hâşim. (1969). Bize Göre, Gurebâhâne-i Laklakan, Frankfurt Seyahatnamesi.
(haz. Mehmet Kaplan). Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları.
Baltacı, Cahid. (2005). İslam Medeniyeti Tarihi. İstanbul: Marmara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Yayınları, s. 21-73.
Bayezidof, Ataullah. (1993). İslam ve Medeniyet. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları.
Durant, Will. (1996). Medeniyetin Temelleri. (çev. N. Muallimoğlu). İstanbul:
Birleşik Yayıncılık.
Durant, Will. (2004). İslam Medeniyeti. (çev. Orhan Bahaeddin). Ankara: Elips
Yayınları.
Faruki, İ.Raci-Faruki, Lamia.(1991). İslam Kültür Atlası. (çev. M. O. Kibaroğlu-Z.
Kibaroğlu). İstanbul: İnkılâp Kitabevi.
Görgün, Tahsin. (2003). “Medeniyet: Modern Tartışmalar”. DİA, XXVIII (Ankara).
298-301.
Grunebaum, G. E. Von. (1997). “İslam Medeniyetinin Kaynakları. (çev. İlhan
Kutluer). İslam Tarihi Kültür ve Medeniyeti, I-IV. 2. Baskı. İstanbul: Kitabevi
Yayınları, IV, 15-59.
Hitti, Philip K.. (1995). Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi. (çev. Salih Tuğ), I-II. İstanbul:
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakütlesi Yayınları. I, 457-486, 555-626.
Kahya, Esin. (1999). Hintte Bilim. Ankara: Nobel Yayıncılık.
Kaya, Mahmut (1992). “Beytülhikme”. DİA (İstanbul). VI, 88-90.
Kazıcı, Ziya. (2006). İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi. İstanbul: Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.
Kutluer, İlhan (2001). “İslam: Düşünce. İlim ve Sanat”. DİA, XXIII. (İstanbul). 23-26.
Kutluer, İlhan. (2003). “Medeniyet”. DİA, XXVIII. (Ankara). s. 296-297.
Miss Pardoe. (2004). Şehirlerin Ecesi İstanbul: Bir Leydinin Gözüyle 19. Yüzyılda
Osmanlı Yaşamı. (trc. Banu Büyükkal). İstanbul: Kitap Yayınevi.
Nasr, Seyyid Hüseyin. (2006). İslam ve Bilim. (çev. İlhan Kutluer). İstanbul: İnsan
Yayınları. s. 3-12.
Özakpınar, Yılmaz. (1997). Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi.
İstanbul: Kubbealtı Neşriyat.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
İslam Medeniyetinin Kaynakları, Gelişim Aşamaları, Temel Özellikleri
Öztürk, Levent. (2007). “Bilim ve Medeniyet Çalışmalarında İdeolojik Bir Sorun:
Öncellik Meselesi”. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. XXIII, 23-33.
Öztürk, Levent. (2007). İslam Dünyasında Hastaneler. İstanbul: İz Yayınları.
Pazarbaşı, Erdoğan. (1996). Kuran ve Medeniyet. İstanbul: Pınar Yayınları.
Sarıçam, İbrahim-Erşahin, Seyfettin. (2006). İslam Medeniyeti Tarihi. Ankara: DİB
Yayınları. s. 1-63.
Serdar, Ziyaüddin. (1986). İslam Medeniyetinin Geleceği. (çev. Deniz Aydın).
İstanbul: İnsan Yayınları.
Tekeli, Sevim vdd.. (1999). Bilim Tarihine Giriş. Ankara: Nobel Yayınları.
Toynbee, Arnold. (1978). Tarih Bilinci, I-II. İstanbul: Bateş Yayınları.
Ural, Şafak. (1994). Bilim Tarihi. İstanbul: Kırkambar Yayınları.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
CAHİLİYEDEN RİSALETE KISA
TARİH, KÜLTÜR ve KURUMLAR
• İslam Öncesi Arap Devletleri
• Hicaz'ın Yakın Tarihi
• Cahiliye Kültürünün Genel Özellikleri
• Cahiliye Dönemi Kurumları
İSLAM KURUMLARI
ve
MEDENİYETİ
TARİHİ
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• İslam öncesi Arap tarihinin önem ve
gerekliliğini kavrayabilecek,
• Cahiliye kültürünün genel özelliklerini
kavrayabilecek,
• Araplarda kabile ve yönetim sisteminin
yeri ve gerekliliğini anlayabilecek,
• İslam öncesi hayatın sosyal, hukuki ve dini
kurumları arasındaki bağlantıyı
değerlendirebileceksiniz.
ÜNİTE
3
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
GİRİŞ
Arabistan; Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının kesiştiği bölgede yer alan,
doğusunda Basra Körfezi ve Umân Denizi, güneyinde Hint Okyanusu, batısında ise
Kızıldeniz ile sınırlı 1.700.000 km2 genişliğinde bir yarımadadır. Arabistan, tarih
boyunca gerek yabancı, gerekse İslam coğrafyacıları tarafından çeşitli bölgelere
ayrılmışsa da, yaygın anlayış bu coğrafyanın Güney Arabistan, Kuzey Arabistan ve
Orta Arabistan (Hicaz) olarak ayrıldığı şeklindedir. Bu bölge dünyanın en eski tarih
alanlarından olduğu gibi aynı zamanda kültür ve kurumların kendini gösterdiği
hayat sahalarından da biridir.
İSLAM ÖNCESİ ARAP TARİHİ
Güney Arabistan
Güney Arabistan’ın
medeniyet merkezleri:
Yemen-Hadramut
Yemen, Hadramevt ve Umân gibi üç bölgeden meydana gelen Güney Arabistan,
asırlar boyunca güçlü devletlere ev sahipliği yapmıştır. İslam'ın doğuşundan önceki
asırlarda Güney Arabistan'da Mainîler, Sebeliler ve Himyerliler adlarında üç
büyük devlet hüküm sürmüştür.
Asıllarının Amâlika Arapları olduğu anlaşılan Mainîler, Güney Arabistan’da
MÖ. 1400 ile 650 arasında yaşamışlardır. Main Devleti, bir ticaret devleti olduğu
için hâkimiyetini askerî fetihlere değil, ticarete dayandırmıştır. Bu sebeple onların
ekonomik nüfuzu Akdeniz ve Kızıldeniz yoluyla Basra Körfezi kıyılarına kadar
ulaşmıştır. Bölge halkı, Arabistan ürünleriyle Hint ve Çin'den getirilen ticaret
mallarını Mısır, Filistin ve Suriye’ye ulaştırmıştır.
Mainîler’den sonra Arap yarımadasının güney-batı bölgesini yurt edinen
Sebeliler, medeniyet eşiğine adım atan ilk Arabistanlılar olarak kabul edilir.
Başkentleri, Me’rib şehridir. Sebe Devleti, Mainîler’de olduğu gibi bir ticaret
devletiydi ve onlar, yaşadıkları dönemde özellikle Güney Arabistan ticaretini
tamamen ellerinde tuttular. Bu sebeple Sebeliler, güney denizlerinin Fenikelileri
olarak tanınmışlardır. Öyle ki, yaşadıkları dönemde Yemen'den harekete geçen
ticaret gemileri, Güney Arabistan yoluyla Akdeniz sahillerine, ardından da zamanın
önemli ticaret merkezlerinden biri olan Gazze'ye kadar ulaşmıştır. Bu şekilde
Sebe halkı, Kuzey Arabistan ve Akdeniz ülkelerine kadar uzanıp Afrika'nın kıyı ve
hatta iç bölgeleriyle de ilişkiler geliştirmiş, ticaret vesilesiyle geniş bir coğrafyada
faaliyet göstermiştir.
Tarih sahnesinde yedi asırdan fazla kalan Sebe Devleti döneminde
gerçekleşen tarihi hadiselere dair ne Arap tarihlerinde, ne de keşfedilen
kalıntılarda yeterli bilgilere sahibiz. Ancak bu devletin ortadan kalkma sebebi
olarak Me’rib Seddi'nin (baraj) yıkılışı, yani Arîm Seli hadisesi gösterilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
Nitekim Arap tarihçilerine göre Yemen Arapları, Arîm Seli'nin gerçekleşmesine ve
Me’rib Seddi’nin yıkılmasına kadar Yemen ve Hadramevt bölgelerinde ikamet
etmişler, iç karışıklıklar sebebiyle ihmale uğrayan barajın yıkılacağına dair
işaretlerin alınması üzerine yurtlarını terk edip Arabistan’ın orta ve kuzey
bölgelerine göç etmişlerdir.
Sebelilerin bir kolu olan ve kendilerine Himyerliler adı verilen Arap topluluk,
zamanla nüfuz alanını genişletip Sebelilere üstün gelerek Güney Arabistan’da
yeni bir devletin temellerini atmıştır. Himyerliler, Sebelilerden devraldıkları
toprakları kontrol altına aldıktan sonra, bölgenin doğusundaki Hadramevt’i de işgal
etmek suretiyle, İslamiyet'ten önce Güney Arabistan'da kurulan devletlerin en
güçlülerinden biri haline geldiler. Bu devletin başkenti Reydân’dır. Bu şehir daha
sonra Zafâr adını almıştır. Savaşçı özellikleriyle tanınan Himyerîler, Güney
Arabistan’da sağladıkları hakimiyetin ardından komşuları olan İranlılar ve
Habeşlilerle de çetin mücadele içine girmişlerdir.
Himyerîlerin birinci hâkimiyet devri Mîladî IV. yüzyılın başına kadar devam
eden feodalite dönemidir. Bu yıllarda hükümdar, bir derebeyi olarak, hâkimiyeti
altındaki bölgeleri yönetmiştir. Himyerîler Miladî IV. yüzyılın ortalarında yaklaşık
yarım asırlık bir süre Habeş işgaline uğramış, ancak MİLADÎ 375 yılından itibaren
tekrar bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Habeş işgali döneminde Güney
Arabistan’da Hıristiyanlık dini yayılmaya başlamıştır. Nitekim bu tarihten itibaren
San'a, Aden, Me’rib ve Zafâr gibi önemli merkezlerde birçok kilise inşa edilmiştir.
Hıristiyanlık, Himyer topraklarında bilhassa Necran’da daha geniş yayılma imkânı
bulmuştur.
Kuzey Arabistan
Kuzey Arabistan’ın tarihi hakkında Mezopotamya, İbranî, Grek ve Fars
kaynaklarında bulunan bilgilere göre, İslam’ın ortaya çıkışına kadar bölgede dört
siyasî birlik kurulmuştur. Bunlar Nabâtîler, Tedmürlüler, Gassânîler ve Hîrelilerdir.
Tarih kayıtlarında Arabistan’ın kuzeyinde bilinen en eski devlet, Filistin’in
güneyinde kurulan Nabâtî Krallığı kabul edilir. Nabâtîler, hüküm sürdükleri dönem
boyunca Roma İmparatorluğu ile Hicaz bölgesi arasında tampon görevini
üstlenmişlerdir. Ancak Nabâtîler ile Romalılar arasındaki iyi ilişkiler uzun süre
devam etmemiş, siyasî ve iktisadî sebepler yüzünden anlaşmazlıklar baş
göstermiştir. Nitekim onlar, hükümdarları IV. Hâris devrinde Romalılarla kanlı
savaşlara girişmişlerdir.
IV. Hâris'ten sonra Nabâtî Devleti hakkında tarih kitaplarında fazla bilgi
yoktur. Ancak, Mîladî 40 yılından sonra krallık zayıflayıp yıkılmaya yüz tuttuğu
anlaşılmaktadır. Nabâtîlerin son hükümdarı olan III. Mâlik döneminde (saltanatı
Miladî 101 -106) Roma imparatoru Traianus’un (Miladî 98-117) emriyle onun
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
Suriye'deki vekili Kornelyus Palma adındaki komutan, başkent Petra'yı ele geçirmek
suretiyle Nabâtîler devletine son vermiştir. (Miladî 106).
Ticari faaliyetleri ile tanınan Nâbâtîler, Kızıldeniz’den geçen İpek Yolu’nun ve
Arap yarımadası üzerinden gelen Baharat Yolu’nun Batıya açıldığı son durakları
ellerinde bulundurmuşlardır. Bu yol üzerinde hareket eden kervanların ve
Hindistan’a oradan da Uzakdoğu’ya giden ticaret gemilerinin birçoğunun onlara ait
olduğu kaydedilmektedir.
Kuzey Arabistan’da Eski Arap devletleri arasında tarihleri en iyi bilinenler
Tedmürlülerdir. Nabâtî Krallığı’nın sonlarına doğru Kuzey Arabistan’da M.Ö. I.
yüzyılda kurulan bu krallığın merkezi olan Tedmür şehri, Şam’ın 260 km.
kuzeydoğusunda yer alır. Greko-Romen çağda Palmira denilen bu vahaya Araplar
Tedmür adını vermişlerdir.
Vaha’da bir medeniyet
şaheseri: Tedmür
Genel anlamda Roma’nın stratejik ortağı gibi görülen Tedmür Devleti,
bununla birlikte fırsat buldukça Romalılara karşı bağımsızlık adımları atmaktan da
geri durmamıştır. Nitekim Romalıların komutan seviyesine getirdikleri Tedmürlü
Uzeyne b. Hayrân, Mîladî III. asrın sonlarına doğru Romalıları ülkesinden çıkarmak
üzere gizli faaliyet başlatmış, ancak girişimi başarısızlıkla neticelenince
öldürülmüştür. Bu hadise Tedmür halkının bağımsızlık düşüncesini daha da
kuvvetlendirmiştir. Bunu fırsat bilen Uzeyne’nin kendi adını alan oğlu Uzeyne
(Odenat) babasının intikamını almak ve ülkesine bağımsızlık kazandırmak
hedefiyle dağlara çekilerek isyan başlatmıştır. Miladî 267 yılında kocasının yerine
Tedmür tahtına geçen kraliçe Zenubiya, tarihte görülen kadınlar arasında müstesna
bir şahsiyet kabul edilir. Roma imparatorlarından Gallienus ve II. Claude dönemlerinde
Tedmür’de bağımsız olarak saltanat süren Zenubiya, genişleme siyaseti takip
ederek Miladî 271 veya 272 başlarında, ordusunu harekete geçirerek Mısır’ı zapt
etti. Kraliçe bu başarısından aldığı cesaretle yeni hedef olarak Anadolu topraklarını
belirledi. Onun orduları kısa sürede Ankara’ya kadar ulaştı. Roma İmparatoru
Aurelianus, kendisine meydan okuyan, üstelik Roma’nın hâkimiyeti altında bulunan
Asya'daki toprakları da tehdit etmeye başlayan Zenubiya’ya karşı büyük bir orduyla
doğu seferi başlattı. İki taraf arasında Humus şehri yakınlarında büyük bir savaş
gerçekleşti. Çarpışmalar sonucunda mağlup duruma düşen Tedmürlüler,
başkentlerine çekilmek zorunda kaldılar. Kısa süre içinde Roma ordusu Tedmür
kalesini muhasara altına aldı. Kuşatma neticesinde yenilginin muhakkak olduğunu
fark eden kraliçe Zenubiya, İran hükümdarından yardım talep etmek için gizlice
kaleyi terk ederek Fırat Nehri’ne kadar ulaştı. Ancak takip eden Roma askerleri onu
yakalayarak Roma kralının huzuruna getirdiler. Kraliçelerinin yakalandığını haber
alan şehir halkı, muhasaracılardan af dileyerek barış yapılmasını talep ettiler.
İmparator barışı kabul edip şehrin yağmalanmasına izin vermedi. (Miladî 272).
Tedmür’ü ele geçirdikten sonra devletin muazzam hazineleri ve esir
kraliçe Zenubiya’yı yanına alarak geri dönen Roma kralı Tuna Nehri kıyısına
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
geldiğinde Tedmür halkının tekrar ayaklandığı haberini aldı. Bunun üzerine
derhal geri dönerek Tedmür’ü önce muhasara, ardından da işgal etti. Surlarını
yıkıp şehri yağmalattığı gibi halkı da büyük bir katliama tabi tuttu. (Miladî 273).
Tedmür Devleti ve şehri bu olaydan sonra bir daha toparlanamamış, bugünkü
görüntüsünde bir harabe haline gelmiştir. Tedmür toprakları Hicretin 12. yılında
(Miladî 633) Hâlid b. Velîd tarafından fethedilerek Müslümanların yönetimine
geçmiştir.
Kahtânî Araplarına mensup olan Gassânîler, Güney Arabistan’dan Suriye
topraklarına göç etmiş bir Arap kabilesidir. Kabile büyüklerinden Amr Müzeykıyâ b.
Amr Mâüssemâ' adlı reisinin oğlu Cefne, Gassânîlerin kurucusu ve ilk hükümdarı
kabul edilir. Havran ve Belkâ gibi şehirleri yurt edinen Gassânîler daha sonra da
kadim Busra şehrini hükümet merkezi haline getirmişlerdir. Burada kendilerine
tarihte önemli bir yer açan birtakım saray ve kalelerle inşa etmişler. İslam tarihinde ismi geçen meşhur rahip Bahira'nın manastırı burada olup kalıntıları hala
ayaktadır.
Milattan önce birinci asırda Suriye toprakları Roma’nın eline geçtiğinde
Suriye çölleri Nabâtîlerin ve onların müttefiki kabile şeyhlerinin kontrolü altında
bulunuyordu. Romalılar Nabâtî Devleti’ni yıktıktan sonra bölgedeki kabileler
Suriye ve Irak çöllerine dağılmış, buralardaki halklarla karışmış vaziyetteydiler.
Romalılar tüm çabalarına rağmen çölde yaşayan Arap bedevîlerini bir türlü etkisiz
hale getiremediler. Çünkü bunlar fırsat buldukça Romalıların idaresindeki
yerleşim alanlarına girerek baskın yapıyorlar, ticaret kervanlarını vuruyorlardı.
Neticede imparatorluk bunlarla anlaşma yapmak zorunda kaldı. Bu sebeple bilhassa
bölgenin güçlü toplulukları arasında olan Gassânîleri muhatap alarak onlarla yakın
ilişkiler kurmaya karar verdi. İlişkilerin gelişmesi sonucunda bir Bizans valisi gibi
hareket eden yarı bağımsız Gassânî krallarından II. Hâris b. Cebele zamanında
(Miladî 529-569) hanedanlık en ihtişamlı dönemlerini yaşadı. Bu süreçte Gassânî
Arapları arasında Hıristiyanlık da yoğun bir şekilde yayıldı.
Irak’ta bir Arap devleti:
Lahmi (Hire) Krallığı
Kuzey Arabistan’da son Gassânî kralı Numan b. Münzir'in etkisiz hale
getirilmesi, Kuzey Arabistan’da çöl bedevîlerinin gerçekleştirmiş oldukları siyasî
birleşmeye kesin bir darbe vurdu. Bu olaydan sonra, her biri bir reis idaresinde
pek çok bağımsız gruba ayrılarak, birçoğu İran hükümdarlarının yüksek
hâkimiyetini tanımaya başladı. Bölgedeki yeni durum Bizans'ın ezelî düşmanı
Sâsânîlerin işine yaradı. Nitekim Sâsânî kralı Hüsrev Pervîz büyük bir orduyla Suriye
üzerine yürüyüp Kudüs ve Dımaşk'ı ele geçirdi. Bu gelişme Gassânî Devleti’nin
tamamen yıkılmasına yol açtı (Miladî613-614).
Kuzey Arabistan’da kurulan ve Müslümanların fethine kadar bölgede
varlığını sürdüren diğer bir devlet Hîrelilerdir. Soyları, Kahtânîlerin Kehlân koluna
ulaşan Lahm b. Adî b. Hâris b. Mürre'ye dayandığı için bu devlet aynı zamanda
Lahmîler olarak da tanınmıştır. Bu kabile Me’rib Seddi'nin yıkılmasından sonra III.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
yüzyılın başlarında Yemen'den göç ederek Irak'a yerleşmiştir. Bunlar burada bir
süre Sâsânîlere bağlı olarak yaşamışlar ve göçebe Arapların saldırılarına karşı İran
sınırlarını korumuşlardır.
Lahmî Krallığı’na başkentlik yapmış olan Hîre, günümüzde Irak'ın Necef iline
bağlı bir kaza merkezi olup Kûfe'nin 5 km. güneyinde Fırat Nehri kenarında yer alan
geniş bir ovada kurulmuştur. Şehir ilk defa Mîladî 240 yıllarında Sâsânîlerin verdiği
kral unvanıyla burada bir emirlik kuran Lahmîler zamanında adını duyurmaya
başlamıştır. Şehir, Lahmî emiri III. Münzir döneminde (Miladî 503-554) en şaşaalı
dönemini yaşamıştır.
Tarihi kayıtlara göre sayılarının yirmi olduğu bilinen Lahmî hükümdarlarının
en meşhuru İmriu’l-Kays’tır. Mîladî 288-328 yılları arasında hüküm sürmüş, idaresi
döneminde Sâsânîlerin yanı sıra Bizans ile de diplomatik faaliyetler
gerçekleştirmiştir. Numan el-Aver de (Miladî 403-431) Hîre hükümdarlarının en
meşhurlarındandır. Cesaretiyle tanınan hükümdar, defalarca Suriye üzerine
seferler gerçekleştirmiştir. Sonuçta Cezîre bölgesi, Bahreyn dolayları ve Suriye
çöllerinde yaşayan Arapları cizyeye bağlamıştır.
Mîladî VI. yüzyılın ilk yarısında Hîre tahtına yine büyük bir hükümdar kabul
edilen III. Münzir geçmiştir. Onun saltanatı süreci Hîre Devleti için zirve dönemi
kabul edilir. Nitekim Münzir, özellikle Bizanslılara karşı önemli başarılar elde etmiş,
531 yılında Urfa'nın güneyinde Fırat Nehri kıyısında yapılan Kallinikum savaşında
Doğu Roma ordusunu yenerek büyük bir zafer kazanmıştır. Onun Mîladî 539'da
Gassânî Kralı Hâris ile girdiği çatışma, 545 yılına kadar süren Sâsânî-Bizans savaşına
dönüşmüş, kendisi de 554 yılında Gassânîlerle gerçekleştirdiği savaş esnasında
Kinnesrin yakınlarında öldürülmüştür.
Babasının ölümünden sonra Lahmî hükümdarı olan III. Numân b. Münzir
(Miladî 580-602) başlangıçta kendisine karşı çıkan Arap kabilelerini itaat altına
aldıktan sonra Lahmî hâkimiyetini sağlamlaştırmıştır. Onun döneminde Hîre,
zamanın başlıca kültür merkezlerinden biri haline de gelmiştir. Ancak aynı süreçte
ülkenin İran ile ilişkileri bozulmuştur. Bunun sebebi Kisra’nın, Numân b. Münzir’in
kızını kendisine göndermesini istemesi, onun da olumsuz cevap vermesidir. Bunun
üzerine Pervîz, Numan’ı Medâin'e çağırdı. Kral başına gelecek felâketi tahmin ettiği
için ailesini ve hazinesini bölgenin büyük Arap kabilesi Şeybânîlere emanet ederek
Sâsânî başkentine gitti. Burada bir süre tutuklu kaldıktan sonra idam edildi. (Miladî
602). Bu şekilde Lahmî hanedanı son bulmuş oldu. Hîre ve civarındaki topraklar
(H.12/M.633) yılında Hâlid b. Velîd’in seferleri neticesinde Müslümanların
hâkimiyetine geçmiştir.
Hicaz
Hicaz, Arap yarımadasının ortasında Kızıldeniz tarafında yer alıp, Necid
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
yaylalarıyla sahildeki Tihâme ovaları arasında bulunan coğrafî bölgeye isim olarak
verilmektedir. Hicaz’ın en önemli merkezleri Mekke, Medine ve Taif’tir.
Mekke, güneyde Yemen'e, kuzeyde Akdeniz'e, doğuda Basra körfezi’ne,
batıda Kızıldeniz Limanı Cidde'ye komşu olan ve Afrika istikametinde giden ana
yolların kesişme noktasında yer alan bir şehirdir. Burası aynı zamanda Hicaz’ın en
önemli dinî ve ticarî merkezidir. Burada Kâbe, Mescid-i Harâm, Safâ ve Merve adlı
kutsal mekânlar Mekke’de bulunduğu gibi, hac vazifelerinin geri kalan kısımlarının
îfâ edildiği Arafat, Müzdelife ve Mina da bu şehrin civarında yer almaktadır.
Mekke‘nin tarihi M.Ö. V. yüzyılın ortalarına kadar ulaşır. Burayı ilk yurt
edinenler Güney Arabistan asıllı Amâlikalılardır. Amâlikalılardan sonra Mekke’ye
yine Güney Arabistan menşeli Cürhüm kabilesi yerleşmiştir. Bu şekilde Harem
etrafında başlayan iskân faaliyeti ile Mekke bir yerleşim merkezi haline gelmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de Hz. İsmail'in Hz. İbrahim tarafından Mekke'ye getirildiği ve
burada Kâbe'yi inşa ettiği zikredilir. Hz. İsmail burada kabilenin reisi olan Mudad’ın
kızı Seyyide ile evlenerek Cürhümlülerle akrabalık kurmuş, bir peygamber olarak
Kâbe ve hac vazifelerini yerine getirmiştir. Onun ardından bu görevler oğulları
tarafından yürütülmüştür. İsmailoğulları, zamanla şehirde çoğalarak İsmailîler,
Adnânî, Maadî veya Nizarî adlarıyla anılmışlardır. Yüzyıllar sonra aynı topraklarda
peygamberlik görevini üstlenecek olan Hz. Muhammed’in yakın ataları olan Kureyş
kabilesi de, Hz. İsmail’in Cürhümlü kadınlarla evlenmesinden meydana gelen
İsmailoğulları soyundan meydana gelmiştir.
Mekke'de kısa sürede güç kazanan ve önceleri Hz. İsmail'in tebliğ ettiği dini
benimseyen Cürhümlüler, zamanla Mekke'ye dışarıdan gelen insanlara kötü
davranmaya başladılar. Bu esnada Güney Arabistan’dan Hicaz’a doğru göç eden
Huzâalılar, kendilerine uygun bir yerleşim yeri buluncaya kadar Mekke civarında
kalmak için Cürhümlülerden müsaade istediler. Ancak bu talepleri kabul
edilmeyince meydana gelen çatışmalarda Huzâalılar üstün gelerek Cürhümlüleri
Mekke’den uzaklaştırdılar. Şehrin idaresini rakiplerine terk etmek zorunda kalan
Cürhümlüler, Mekke’den ayrılırken Zemzem kuyusunu da işlemez hale getirdiler.
Huzâalılar Cürhümlüleri Mekke’den uzaklaştırırken, onların akrabası olan
İsmailoğulları’nın şehirde kalmalarına izin verdiler.
Arap Yarımadasının Dini
merkezi: Mekke
Mekke’de üç asır süren Huzâa hâkimiyeti Hz. Muhammed’in beşinci dedesi
olan Kusay b. Kilab vasıtasıyla sona erdirilip Kureyş idaresine geçilmiştir. Kureyş
kabileleri, Huzâalıların hâkimiyeti boyunca Mekke çevresinde ve yakın akrabası
olan Kinâneoğulları’nın arasında dağınık bir şekilde yaşıyorlardı. Bu soya adını
veren Fihr b. Mâlik’in altıncı nesilden torunu olan Kusay b. Kilâb, Mekke ve
Kâbe’nin yönetimini ele geçirmeyi başardı. Bundan sonra Mekke’de Huzâa idaresi
yerine Kureyş hâkimiyeti dönemi başladı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
Kusay, Mekke’de idareyi eline alır almaz, daha önce şehrin çevresinde
dağınık bir şekilde yarı göçebe hayatı yaşayan Kureyş kabilesini bir araya getirerek
Mekke’nin Harem bölgesine yerleştirdi. Kureyş kabilesinin boylarını bir araya
getirmesi sebebiyle kendisine “Mücemmi'” (Birleştirici) unvanı verilmiştir.
Mekke’den sonra önem derecesinde Hicaz’ın ikinci şehri Yesrib’dir. Burası
Arap yarımadasının batısında Hicaz bölgesinde Kızıldeniz kıyısına yaklaşık 130 km.
uzaklıkta, Mekke'nin 350 km. kadar kuzeyinde yer alır. Anavatanları Yemen olan
Evs ve Hazrec kabileleri Arîm Seli’nden sonra muhtemelen Mîladî V. yüzyılda Yesrib
ve civarına yerleşmişlerdir. Ancak bir süre sonra Yahudilerin kışkırtması ile bu iki
kabile birbirine düşerek yaklaşık 120 yıl boyunca savaşmışlardır. Ayrıca sayıca daha
az olan Evsliler Kureyza ve Nadîroğulları ile, Hazrecliler de Benî Kaynuka ile ittifak
kurmuşlardır. İslam'ın doğuşuna kadar Evs ve Hazrec mücadelesi bazen Evs,
bazen de Hazrecliler lehine sonuçlanmıştır. Bu savaşların sonuncusu ve en kanlısı
olan Buâs, Hicret’ten beş yıl kadar önce vuku bulmuş ve Hazreclilerin mağlubiyetiyle neticelenmiştir.
Medine’nin Araplarla birlikte diğer sakinleri ise Yahudilerdir. Onların
Medine'ye gelişini Hz. Mûsâ dönemine kadar götürenler olduğu gibi, Suriye'nin
Yunanlılar veya Filistin'in Romalılar tarafından işgaliyle bağlantılı görenler de vardır.
Buna göre MÖ. VI. yüzyılın başlarında Kudüs’ü işgal eden Babil Kralı Buhtunnasr
işgalin ardından Yahudileri kendi ülkesine götürünce, onun elinden kurtulanların
bir kısmı daha güvenli buldukları Hicaz’a gelerek Yesrib, Hayber ve Fedek gibi
şehirlere yerleşmişlerdir. Yahudilerin Filistin’den Arabistan’a göç etmelerini
zorunlu hale getiren sürgün ve baskılar daha sonra da devam etmiş, özellikle Roma
İmparatorlarından Adriyanus’a (Miladî 117-138) karşı yapılan ayaklanmanın
başarısız olması üzerine Yahudilerin birçoğu Arabistan’a sığınmak zorunda
kalmışlardır. Hıristiyanlığın Suriye’de yayılmasının ardından Romalıların dinî
baskısına maruz kalan Yahudiler de kendileri için daha güvenli buldukları Hicaz’a
gelmişler, bilhassa bölgenin kuzey kısımlarına yerleşmişlerdir.
Hicaz’ın üçüncü önemli merkezi olan Taif, Mekke‘nin yaklaşık 120 km
güneydoğusunda Irak-Yemen ticaret yolu üzerinde Sakîf kabilesinin yurdudur.
Sakîfliler arazilerinin verimliliği ve şehirlerinin ticaret yolu üzerinde olması
sebebiyle ekonomik anlamda zaman zaman Mekke ile yarışabilecek hale
gelmişlerdir. Şehir ahalisinin mahalli ve mevsimlik panayırlar sebebiyle Mekke
halkıyla sağlam bağlarının bulunduğu da anlaşılmaktadır. Nitekim bu iki şehir
Karyetân (iki karye) veya Mekketân (iki Mekke) adıyla anılmıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
ARAPLARDA SOSYO-KÜLTÜREL HAYAT VE KURUMLAR
Sosyal Hayat
Cahiliye Kültürü
Cahiliye sözlükte, bilmemek, tanımamak ve kaba davranmak gibi anlamlara
gelir. Ayrıca bu tabir bilginin zıddı olarak bilgisizlik, kendini bilmezlik gibi farklı
manalara da gelmektedir. İslami dönemde ortaya çıkmış bir tabir olan Cahiliye,
gerek Kur'ân’da, gerekse hadislerde Arapların İslam'dan önceki inanç, tutum ve
davranışlarını İslamî devirdekinden ayırt etmek amacıyla kullanılmıştır. Bu sebeple
genellikle Arapların İslam'dan önceki dönemine "Cahiliye Çağı" denilmiş, bu
süreçte faaliyet gösteren şairlere de “Cahiliye şairleri” adı verilmiştir. Genel
anlamda Cahiliye kelimesiyle İslam öncesi, yani Arapların Milâdî 610 yılında vahyin
inmeye başlamasından önce yaşadıkları devir kastedilmiştir. Arapların İslam'dan
önceki tarihlerinin Cahiliye kelimesiyle ifade edilmesinin sebepleri arasında onların
hayat tarzına bedevîliğin hâkim olması, çevrelerinde yaşayan insanlara göre
medeniyet bakımından geri kalmaları, bilgisizlik ve gaflet içerisinde göçebe ve yarı
göçebe hayat yaşamaları gösterilmiştir.
Kabile ve Yönetim
İslam öncesi Arap toplumu çöl şartlarının ortaya çıkardığı sosyal bir model
olan kabile sistemi üzerine kurulmuştur. Kabile, aynı atadan geldikleri kabul edilen
ve aralarında neseb irtibatı bulunan insan topluluklarına verilen ortak isimdir. Arap
toplumunda kabile, zenginlik ve şeref gibi şahsî meziyetleri ile tanınan ve
kendilerine “şeyh” veya “seyyid” adı verilen kişiler tarafından idare edilmiştir.
“Şeyh” Arapçada “yaşlı adam” anlamına geldiği gibi, “ileri gelen” anlamına da
gelmektedir. Dolayısıyla bu durum aynı özelliklere sahip adaylar arasından yaşça
büyük olan üyenin riyasete getirilmesini intaç etmiştir. Araplar ferdiyetlerine ve
özgürlüklerine aşırı düşkünlükleri sebebiyle hiçbir zaman kral yetki ve otoritesine
sahip kişiler tarafından yönetilmeye razı olmamışlar, reislerini de kendilerinden
daha üstün veya kutsal özellikleri bulunan şahıslar görmeyip, eşitler arasındaki
birinciler olarak kabul etmişlerdir.
Kabilede reisin aslî görevi, sülâle ileri gelenlerinin tabiî üyesi oldukları istişare
heyetini organize etmektir. Onun sorumluluğuna emretmek değil, kabilesini diğer
kabilelere karşı temsil etmek verilmiştir. Şeyh, soyu adına savaş ilân eder, barış
anlaşması yapar, kabilenin yükümlülüğünde olan diyetleri öder, misafirleri ağırlar,
kabile adına elçilik vazifesini yerine getirirdi. Bu sebepledir ki, Araplar arasında
kabile reisleri hırslı otorite düşkünleri değil, soyunun sıkıntı ve yükünü üstlenen
fedakâr adamlar olarak şöhret bulmuşlardır. Kabile ileri gelenlerinin bunca az
yetkiye sahip olmalarına rağmen pek çok ağır maddî ve manevî sorumluluk altına
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
girmelerini, hatta reislik görevini üstlenebilmek adına bazen savaşa dahi
girişmelerini ancak onlarda en yüksek haliyle bulunan şeref duygusuyla izah etmek
mümkündür.
Araplar arasında asırlar boyunca hükmünü icra eden bir hayat nizamı olan
kabile, rastgele meydana gelmiş düzensiz bir toplanma faaliyeti değildir. Bu birliğin
de kendine göre kuralları ve bütünlük içerisinde tutarlılığı olan bir düzeni vardır.
Kabile gelenekleri sayesinde insanlar, soylarının emniyet ve istikrarını muhafaza
edebilmişlerdir. Kabile mensubu saf bir ferdiyetçi olmakla birlikte, bu sistem gereği
cemaatinin bekası için kendi menfaatini, hatta hayatını terk etmeye her zaman
hazır olmuştur. Çünkü o bilmektedir ki, yaşama hakkı başta olmak üzere sahip
olduğu bütün hakları kabilesi sayesinde elde etmiştir ve kabile bireylerinden her
birinin hayatı diğer bireylerin hayatlarıyla doğrudan ilintilidir.
Aile
Araplar, ataerkil aile
sistemine sahiptirler.
Cahiliye dönemi Araplarında bağımsız bir aileden bahsedilemez. Çünkü çöl
ortamında müstakil aile hayatı sürdürebilmek neredeyse imkânsızdır. Bu sebeple
Araplar, geniş çerçeveli ataerkil aile şeklinde yaşamayı tercih etmişlerdir. Başka bir
ifadeyle aileler ancak daha büyük aile demek olan bir kabilenin parçası olmakla
varlık kazanabilmişlerdir. Bütün toplumlarda olduğu gibi Araplarda da kabilede en
küçük birim aile kabul edilir. Arap ailesinde mutlak hâkim erkektir. Dolayısıyla
Araplar arasında erkeğin tartışılmaz üstünlüğü vardır. Bu sebeple ataerkil bir
toplum yapısını benimseyen Araplarda yakınlık ilişkisi erkek akrabalar (asabe)
yoluyla kurulmuştur. Cahiliye Arapları erkek cinsini üstün tutarken, buna karşılık kız
çocuğuna sahip olmaktan daima rahatsızlık duymuşlardır. Özellikle göçebe Araplar
arasında kızların aileye yük olduğu düşüncesi yaygındır. Zira kadının, kabileyi
koruyabilecek gücü bulunmadığı gibi, onun esir duruma düşmesi soyun zarar
görmesine de sebep olabilirdi. Bu durum Arap toplumsal yapısında kadına oranla
erkeğe daha çok değer verilmesi sonucunu getirmiştir.
Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri toprağa gömme âdetine “ve'd”,
gömülen kız çocuklarına da “mevûde” adı verilmiştir. Araplarda kız çocukları
hakkındaki olumsuz düşünceye rağmen onların canlı olarak gömülmesi âdeti
bilhassa Temîm kabilesi dışında diğer Arap kabileleri arasında çok yaygın olarak
görülmemiştir. Üstelik Kureyşli Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi şahıslar öldürülmek
istenen kız çocuklarını babalarından alarak onların bakım ve büyütülmelerini
üstlenmişlerdir. (Buhârî/Menâkıbu’l-Ensâr: 24).
Kültürel Hayat
İslam öncesinde Araplar, yarımadanın sınırlı miktardaki yerleşik hayata ve
ziraata elverişli yerleri hariç olmak üzere genel olarak göçebe hayatı süren bir
kavim olarak bilinir. Dolayısıyla bu coğrafyadaki kültür hareketleri, hemen
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
tamamıyla göçebe hayatın zaruretlerinden doğan tecrübe, âdet ve geleneklerin
geliştirdiği bilgilerden ibaret kalmıştır. Ancak buna karşılık Yemen, Basra ve Akabe
körfezleriyle Bahreyn civarında oturanlar eski zamanlarda çok önemli medeniyetler
kurmuş, kültür hareketleri geliştirmişlerdir. Kültür hayatının en önemli taşıyıcısı ise
yazı ve alfabedir.
İslam müellifleri, Arapların önceleri Yemen kökenli “Müsnet” yazısı
kullandıkları, daha sonra da adına “Hîrî” yazı denilen ve zamanla “Arap” yazısı
olarak şöhret kazanan yazıyı kullanmaya başladıklarını ifade ederler. Zamanla
“Kûfî” yazıya dönüşecek olan “Hîrî” yazının, Irak’ta bulunan Enbâr'dan Hîre'ye,
oradan da Hicaz'a geçtiği ifade edilmektedir. Hicaz halkının adı geçen medeniyet
merkezleriyle yakın ilgisinin, yazının önce Nabât ülkesinin bir bölgesi olan
Havran'dan Enbâr ve Hîre'ye, buradan da Dûmetülcendel üzerinden Hicaz'a
geçmesine vesile sayılmıştır. Buradan, Hicaz bölgesi Araplarının yazıyı başka
milletlerden öğrendikleri sonucu çıkmaktadır. Nitekim eski kaynaklarda Arapların,
“Nabât” yazısını ticaret için gittikleri Şam bölgesinin Havran şehrinden, “Kûfî” yazıyı
da Irak'tan öğrendikleri zikredilir. Bu faaliyetin İslam dininin ortaya çıkışından az
önce tamamlandığı anlaşılmaktadır.
Arapça, Sami dil
ailesindendir.
Arapça, Sâmî dil ailesindendir. Bu dil ailesinin eski Mısır dilini de içine alan
bir Hâmî-Sâmî köke bağlı olduğu kabul edilmektedir. Arap dilinin tarihi, gelişme ve
yayılma safhaları şu şekilde tasnif edilir:
 Eski Arapça,
 Klasik Arapça ve ona kaynak olan eski edebî lehçeler,
 Orta Arapça,
 Yeni (modern) Arapça,
 Bu son iki safhada edebî yazı diline bağlı olarak devamlı gelişen mahallî
lehçeler.
Eski Arapçanın özellikleri ve zamanla geçirdiği safhalar hakkındaki bilgiler
daha ziyade bazı eski kitabelere, bir dereceye kadar da Araplarla münasebetleri
olmuş kavimlerin metinlerinde geçen kabile, şahıs ve yer adlarına dayanır.
Günümüzde en eski Arapça vesika, milâttan önce 853-626 yılları arasında
Asurluların Aribilere karşı yaptıkları savaşlara dair Asurî metinlerinde geçen kırk
kadar isimdir.
Klasik Arapça tabiriyle bugün mevcut en eski edebî metinlerde, Kur'ân-ı
Kerim'de ve hadislerde gördüğümüz, daha sonraları da Arapçanın yayıldığı yerlerde
din, edebiyat ve ilim dili olarak devam eden lehçeler üstü Arapça kastedilir. Klasik
Arapçayı temsil eden eski metinler kadîm şairlerin şiirleri, Kur'ân-ı Kerîm, Hz.
Muhammed'in ve ilk halifelerin resmî haberleşmeleri, Arap kabileleri arasındaki
savaşları ifade eden Eyyâmü'l-Arab'a dair yazılı parçalardır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
Arap dilinin ürünü olan edebiyatının geçirdiği safhalar, muhtelif yönleri ve
gelişmeleri göz önüne alınarak bazı devrelere ayrılır. Bu devreler ise, Cahiliye devri
veya İslamiyet'ten önceki Arap edebiyatı; ilk İslami devir edebiyatı (ilk dört halife
ve Emeviler devri); Abbasiler ve Endülüs Emevileri devri edebiyatıdır.
Arap edebiyatında Cahiliye dönemi kültürü daha ziyade şifahî gelenekle
aktarılmıştır ki, bunun en önemli kaynağı Cahiliye şiiridir. Arap şiirinin ilk defa nasıl
teşekkül ettiği, nasıl düzenli bir şekil aldığı kesin olarak bilinmemektedir. Bununla
birlikte Miladî VI. yüzyıl başlarında bütün kuzey Arabistan'da hemen hemen bütün
kabilelerce bilinen ortak bir şiir dilinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Klasik Arap
şiirinin belli başlı konuları övme (medh) ve övünme (fahr), mersiye söyleme (risâ'),
hicvetme (hicâ), kadından ve aşktan bahsetme (nesib, tegazzül, teşebbüb), özür, af
ve şefkat dileme (i'tizâr, isti'tâf), tasvir (vasf, teşbih), yiğitlik, kahramanlık,
bahadırlık (hamâse), ayrıca zühd, edeb ve hikem, kadın ve şaraba vb. dair hafif
mevzulardır. Bunlardan ilk üçü klasik kasidenin en mühim temaları olarak karşımıza
çıkar.
İlim
Araplar, tıp ilmini
Babillilerden aldılar.
İslam öncesi Araplar’da özellikle astronomi ilmi alanında önemli bir birikim
bulunmaktadır. Arabistan gecelerinin ekseriyetle sıcak, berrak ve bulutsuz
atmosferi, çölde göçebe hayatı süren Arapların az veya çok astronomi bilmesini
gerekli kılıyordu. Uçsuz bucaksız çölde, kum tepelerinin rüzgâr sebebiyle sürekli yer
değiştirmesi, tabiî yol bulma imkânını tamamen ortadan kaldırıyordu. Ayrıca
bedevîler genellikle kendilerini ve bineklerini gündüzün kavurucu sıcağından
koruyup kurtarmak üzere geceleri seyahat ederlerdi. Yolculuk esnasında karanlık
olduğu için yeryüzü şekilleri ve tabiî işaretlerden istifade mümkün değildi. Bu
durumda yön tayini için tek yol, gökyüzünden istifade etmekti. Araplar bu sebeple
çöl yolculuklarında sabit yıldızlardan istifadeye çalışırlardı. Bu sebeple sürekli ay ve
yıldızların hareketini tahmin eden Araplar, astronomik bilgiler açısından çağdaşları
milletlere göre daha üstün derecede idiler. Onlar, bu ilmi Keldanîler ve
Babillilerden almışlardır. Bunun en büyük delili ise Arap dilinde geçen belli başlı
yıldızların pek çoğunun adı veya adının delâlet ettiği mânanın Keldalilerin diliyle
hemen hemen aynı olmasıdır.
Araplar, tıb ilmini de Babillilerden öğrenmişlerdir. Ayrıca çağdaşları
İranlılardan da tıb bilimi konusunda bazı şeyler alarak onları, daha önce
Babillilerden ithal ettikleri bilgi ve tecrübelere katmışlar, nihayet bu birikimlere
kendilerinin buldukları yeni tedavi yöntemlerini de dahil ederek Cahiliye Çağı tıp
bilimini ortaya çıkardılar. Araplarda yaygın olarak iki çeşit tedavi metodu
uygulanıyordu. Bunlardan ilki kâhinlerin usulü, öteki ise tıbbî metod yani ilâçla
tedavidir. Kâhinler hastaları okuyup üflemek, sihir yapmak, tapınaklara kurban
adayıp dua etmek, yahut nüsha (muska) yazmak gibi uygulamalarla iyileştirmeye
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
çalışırlardı. Bu uygulama sadece Araplara has bir yöntem olmayıp, bütün eski
milletlerde yaygın olarak görülen bir tedavi anlayışıdır.
Arap tabipler arasında gerçekten yaşadığı bilinenlerin en meşhuru ise
Eymü’r-Rebab kabilesine mensup İbn Huzeym’dir. Hâris b. Kelde es-Sakafî Cahiliye
Çağının son ünlü tabiplerinden biridir.
İslam öncesi dönemde Araplara ait beşeri bilimlerin başında kehanet ve
arafet gelir. Kehanet ve arafet genelde aynı anlamda kullanılmış olmakla birlikte
bazıları kehanetin geçmişe arafetin ise gelecekteki olaylara ait bilgi verme
anlamına geldiği kanaatindedirler. Cahiliye Çağında Araplar kâhinlerin olağanüstü
güçlere sahip olduklarına inandıklarından her işlerinde onlara müracaat ederlerdi.
Bilhassa aralarında çıkan anlaşmazlıklarda onların yardımına ve neticede
verecekleri hükümlere önem verirlerdi. Onlar hasta oldukları zaman da kâhinlerin
tavsiyeleriyle şifa bulmaya çalışırlardı. Ayrıca kendi başlarında çözemedikleri her
türlü konuda onlara fikir danışırlar, gördükleri rüyaları onlara yordururlar, hatta
gelecekte başlarına gelecekler hakkında da onlardan bilgi almaya çalışırlardı. Bu bakımdan kâhinler Cahiliye Çağı Araplarında, felsefe, hukuk, tababet gibi faaliyetlerle
meşgul olan, aynı zamanda din adamları sınıfını, yani bu alanlarda uğraşma
imtiyazını ellerinde bulunduran ruhanî başkanları temsil ediyorlardı.
Hukuk
İslam öncesi dönemde bilhassa Hicaz bölgesinde teşkilatlı siyasî bir otorite
ve devletin olmaması, yargı faaliyetlerini yürütecek hukuk organının da yokluğuna
sebep oluyordu. Bunun yerine kabile hakemleri tahkim ifade olunan bir sistem
içinde hukukî faaliyetleri yürütüyorlardı. Dolayısıyla hakemler, devlet otoritesine
dayalı bir adliyenin yerine getireceği işleri üstlenirlerdi.
Araplarda kabile içinde çıkan hukukî ihtilâflar, yine kabileye mensup hikmet
sahibi hakemlere götürülüyordu. Hakemler tanınmış, emin, tecrübeli ve şahsiyet
sahibi insanlardan oluşuyordu. Neredeyse her kabilenin en az bir hakemi
bulunuyordu. Bunlar aynı zamanda kâhin olarak da tanınmışlardır. Ancak
bunlardan başka bazı hakemler bütün kabileler üzerinde güven kazandıkları için,
sıradan şahıslar yerine daha ziyade kabileler arasında meydana gelen daha büyük
davalara bakarlardı. Zaman zaman büyük kabile anlaşmazlıklarında çözüm için
taraflarla hiç akrabalığı bulunmayan ve daha uzak beldelerde yaşayan hakemlere
ihtiyaç duyulurdu. Çünkü ancak o durumda mutlak tarafsızlığın gerçekleşeceğine
inanırlardı. Nitekim Hz. Muhammed’in dedesi Abdülmuttalib ile diğer Mekkeliler,
Zemzem kuyusunun sahipliği konusunda düştükleri ihtilâfın çözümü için Mekke’de
veya civarda yaşayan bir hakeme değil, çok uzak bir yolu göze alarak Şam’da
bulunan Sa’dü Hüzeym kabilesinin kâhinine gitmeye karar vermişlerdir. Çünkü
onlara göre Mekkeli veya yakın bir beldede yaşayan hakemin taraflardan birine
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
uzaktan da olsa akraba olma ihtimali tam anlamıyla tarafsız ve yansızlığa halel
getirebilirdi.
İslam öncesi Arabistan’da hakemlerin tatbik edecekleri yazılı bir kanun
bulunmuyordu. Bundan dolayı hakemler bunun yerine şahsi görüş, örf ve âdete
göre hüküm verirlerdi. Ayrıca onların mahkeme sonucunda verdikleri karar, icra ve
infaz edilmekten de mahrumdu. Zira bunu gerçekleştirecek bir hukuk organı yoktu.
Dolayısıyla hükmün icrası ancak tarafların iyi niyetlerine ve taraflardan lehine
hükmolunanın üstün kuvvetine bağlı idi. Bununla birlikte kamuoyu baskısı ve
Arapların şereflerine verdikleri önem, alınan kararın icrasını neredeyse garanti
ediyordu.
Hilfü’l-Fudul: Erdemliler
ittifakı
Hz. Muhammed’in gençliği döneminde faaliyete başlayan Hilfü’l-Fudül
cemiyeti, Arap toplumu içinde alışılmışın dışında yeni bir hukuk kurumu olarak
faaliyet göstermiştir. Bu da korumasız bir şahsın hakkının onunla akrabalık bağı
olmayan farklı kişiler tarafından alınması girişimidir. Hz. Muhammed’in 20 yaşında
olduğu sırada gerçekleşen bu hadisenin sebebi, ticaret amacıyla Yemen’den
Mekke‘ye gelen bir tüccarın Sehm kabilesi reislerinden Âs b. Vâil’e satmış olduğu
malının parasını tahsil edememesidir. Mağdur Yemenli bunun üzerine
Kureyşlilerden kendisine yardımcı olmalarını isteyince, onun çağrısına ilk cevap
Teym kabilesi reisi Abdullah b. Cüdân’dan gelmiştir. Daha sonra başta
Hâşimoğulları olmak üzere başka Kureyş boyları da buna dâhil olmuşlardır.
Abdullah b. Cudân’ın evinde bir araya gelen bu topluluk, Mekke’de haksızlığa
uğrayan herkese yardımcı olacaklarına dair söz vermişlerdir. Bu sözleşme
Mekke’de
Hilfü’l-Fudûl
(Faziletliler
ittifakı=Erdemliler
birliği)
olarak
isimlendirilmiştir. Hz. Muhammed de bu organizasyona bizzat iştirak etmiş,
peygamberliği döneminde bu anlaşmayı övmüştür. (İbn Hişâm, es-Sîre, I, 140-142; İbn
Sa’d, et-Tabakât, I,128-129)
Din
Başta gök cisimlerine tapınmak gibi pek çok kadim inanç sisteminin
görüldüğü İslam öncesi Arap toplumunda, bunlardan başka Yahudilik, Hıristiyanlık,
Mecusilik, Sâbiilik, Hanîflik ve putperestlik gibi inançlar faaliyet göstermiştir.
Yahudilik eski ilâhi kaynaklı büyük dinlerden biridir. Milattan önce ikinci bin
yılın başlarında Yahudilik, Hz. İbrahim'in oğlu İshak'la sahneye çıkmıştır. İshak'tan
sonra yerine Yakûb geçmiştir. Bu din daha ziyade İsrailoğulları’nın Babil'de
geçirdikleri sürgünden sonra yayılma göstermiştir. Milattan önce iki binlere kadar
İsrailoğulları Mısır'da üçüncü sınıf insan muamelesi görmüşler, burada adeta tutsak
hayatı yaşamışlardır. Nihayet kavmin içinden çıkan Mûsâ (as), Firavun'un zulmüne
karşı gelerek onların kurtuluşunu sağlamıştır. İsrailoğulları buradan Mûsâ’nın
liderliğinde Ken'an iline ulaşarak kurtulmuşlardır. Ken'an ülkesinde başta
Filistinliler olmak üzere çeşitli topluluklarla savaşmak zorunda kalan Yahudiler,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
M.Ö. 990 dolayında Hz. Davud'un peygamberlik ve liderliğiyle bileşik bir devlet
kurmayı başarmışlardır. Bu tarihten sonra Kudüs merkezli olarak bölgede geniş bir
yayılma faaliyeti gerçekleştirmişlerdir. Onlar bilhassa Filistin ve Şam topraklarında
etkinlikleri artırmışlardır. Bu din İslam’dan önceki dönemde Arabistan’a da
girmiştir. Nitekim Hz. Peygmaber’in tebliğe başladığı zamanda Arap yarımadasının
dört köşesinde Yahudilere tesadüf edilir. Yahudilik, Arap yarımadasında Medine ve
çevresinden başka bu dine mensup tüccarların faaliyetleri neticesinde Yemen’de
de yayılma fırsatı bulmuştur.
Yahudilikten sonraki ikinci büyük semavi din olan Hıristiyanlık, Filistin
bölgesinde doğmuş ilahi kaynaklı evrensel bir inanç sistemidir. Filistin’de doğan
Hıristiyanlık daha sonra çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, bilhassa Roma’nın
desteğini aldıktan sonra bu imparatorluğun hâkimiyeti altında yaşayan milletlerin
resmî dini haline gelmiştir. Hıristiyanlık dördüncü miladî asırdan itibaren de Arap
yarımadası’na kuzeyde Şam beldeleri, güneyde ise Habeşistan üzerinden girmiştir.
Başlangıçta Suriye kanalıyla Arabistan’a ulaşan ilk Hıristiyanlar, doğu kiliseleri
arasındaki mezhep ihtilâfları sebebiyle İmparatorluk topraklarında barınamayan
muhalif gruplara mensuptur. Onların çabalarıyla bu din Kuzey Arabistan’da sakin
Gassânî ve Hîre Arapları arasında yayılmıştır. Irak bölgesinde Hıristiyan olan
Arapların çoğu Nastûrî mezhebini benimsemiş ve onlar eliyle Hîre’de hatırı sayılır
bir Hıristiyan Arap topluluğu meydan gelmiştir.
Güney Arabistan’ın
Hıristiyanlık merkezi:
Necran
Mekkeli bir Hanîf:
Varaka b. Nevfel
Hıristiyanlık Kuzey Arabistan’dan başka Yemen’de de büyük ölçüde yayılma
imkânı bulmuştur. Bu dinin bölgeye ne zaman ve ne şekilde girdiği kesin olarak
bilinmemekle birlikte, Bizans Hükümdarı Justinianus zamanında (527-565) Bizans'a
bağlı ülkelerden kaçarak Kuzey Yemen'deki Necran'a gelen monofızitler sayesinde
Hıristiyanlığın burada yer edinmeye başladığı görüşü yaygındır.
İslam'ın doğduğu sırada Sâsânî İmparatorluğu’nun resmî dini olan Mecûsîlik,
yarımadadaki Araplar arasında pek fazla ilgi görmemiştir. Bununla birlikte
Arabistan’ın bilhassa güneydoğu bölgeleri içinde yer alan Hecer ve Bahreyn’de
yaşayan bazı Arap kabilelerinin sınırlı da olsa bu dine girdikleri görülmüştür. Bu
dinin Arabistan’da ilgi görmemesinde Sâsânîlerin bu inanç sistemini ulusal din
olarak kabul edip başka milletler arasında yaymaya çalışmamalarının, ayrıca siyasî
ve ekonomik hâkimiyeti dinlerini yaymaya tercih etmelerinin büyük etkisi vardır.
İslam öncesi inançları arasında Hanîflik de öne çıkmaktadır. İslam'ın ilk
yıllarına ait şiirlerde hanîf kelimesine farklı, hatta birbirine zıt anlamlar verildiği
görülür. Nitekim bu kelimeyle ilgili olarak hem putperest, hem de tevhid ehli
şeklinde tanımlamalar yapılmıştır.
Hanîf kelimesi Kur’ân'da bir taraftan Hz. İbrahim'in imanını ifade etmek için
ve müşrikliğin karşıtı olarak kullanılırken, diğer taraftan Hz. İbrahim'in Yahudi ve
Hıristiyan olmadığı (Âl-i İmrân/3: 67; Bakara/2: 135), Ehl-i kitabın Hanîfler olarak
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
Allah'a kulluk etmekle emrolundukları (Beyyine/98: 5) vurgulanmaktadır.
Bunlardan başka Hz. Muhammed'e ve ona uyanlara hanîf olarak Allah'a kulluk
etmeleri de emredilmiştir (Yûnus/10: 105; Rûm/30: 30). Buna göre Hanîflik
müşriklik olmadığı gibi, Yahudilik ve Hıristiyanlık da değildir. Bilakis Allah'ın
başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği, insan tabiatına en uygun olan tevhid
dinidir. Netice olarak bütün bunlar hanîf kelimesinin Kur’ân'da hem putperestliğin
hem de Yahudilerle Hıristiyanların bozulmuş tevhid inancının karşıtı olarak kullanıldığını göstermektedir.
Hanîf kavramı Kur'ân'daki anlamıyla hadislerde de yer alır. Nitekim İbn
Abbâs'tan rivayet edilen bir hadise göre Hz. Muhammed'e, “Allah katında hangi din
daha makbuldür?” diye sorulduğunda. "Kolaylaştırılmış Hanîflik" cevabını vermiştir.
(Buhârî/Îmân: 29). Buhârî'de yer alan başka bir rivayete göre de Zeyd b. Amr b.
Nüfeyl hakiki dini aramak amacıyla Şam'a gitmiş, rastladığı bir Yahudi ve bir
Hıristiyan âlimine dinlerini sorup beklediği cevabı alamayınca kendisine hangi dini
önerdiklerini sormuş, onlar da Hanîfliği tavsiye etmişler; Hanîfliğin İbrahim'in dini
olduğunu, onun Yahudi ve Hıristiyan olmadığını, sadece Allah'a kulluk ettiğini
belirtmişlerdir (Buhârî/Menâkıbü'l-Ensâr: 24).
İslami literatürde hanîf olarak nitelenen pek çok kişinin adından
bahsedilmekte olup bunların en başta gelenleri şunlardır: Kuss b. Sâide el-İyâdî,
Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Ümeyye b. Ebu's-Salt’dır. Mekke’de bulunan Hanîflerin en
meşhurlarından olan Varaka b. Nevfel, Hz. Muhammed’in eşi Hz. Hatice’nin
amcasının oğludur. O kavminin dinine uymayı reddedip Şam'a giderk Hıristiyan
olmuş, burada ayrıca Tevrat ve İncil kitaplarını tahsil etmiştir. Varaka, Allah
Resulü’nü ilk vahyi almasının ardından dinledikten sonra kendisine gelenin bütün
peygamberlere ilahî emirleri ulaştıran vahiy meleği Cebrail olduğunu söyleyerek
onun peygamberliğini müjdelemiştir. (Buhârî/Bedü’l-Vahy: 3).
Meşhur Hanîflerden biri de Kureyşli Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’dir. O daha
hayatta iken cennetlik olduğu müjdelenen sahâbîlerden Saîd b. Zeyd’in babasıdır.
Zeyd b. Amr ne Yahudilik ne de Hıristiyanlık’a girmiş, kavminin dinini de terk edip
putlara tapmamış, kendisinin sadece Hz. İbrahim'in ilahına inandığını açıklamıştır.
İslam’ın doğuşu döneminde Arap yarımadasında en yaygın dinî anlayış
şüphesiz putperestliktir. Bu inanç, Sâmî toplumlarındaki inanç sistemlerinin en eski
ve en ilkel şeklini temsil eder.
Hz. İbrahim’in Mekke‘de Kâbe’yi inşa etmesiyle birlikte Allah’ın birliği inancı
(Tevhid) Arap yarımadasında kabul edilmeye başlamış, Mekke zamanla bu anlayışın
merkezi olmuştur. Hz. İbrahim döneminden itibaren Mekke, tevhidin merkezi iken
zamanla onun soyu bu inancı terk edip Allah’a ortak koşmaya başlamıştır. Cahiliye
dönemi kaynaklarında Hicaz’a ve Mekke’ye putperestliğin şehrin yönetimini
üstlenen Huzâalılar zamanında getirildiği zikredilir. Nitekim kabilenin reislerinden
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
Amr b. Luhay, ticaret amacıyla gittiği Şam bölgesinde Maab denilen yerde yaşayan
Amâlikalıların putlara taptıklarını görmüş, bunun üzerine kendisine de bir put
vermelerini talep etmiştir. Amr onların hediye ettikleri Hübel (Ha-Ba’l) isimli putu
Kâbe’ye getirerek Zemzem kuyusunun üst tarafına yerleştirip halkına bu puta
ibadet etmelerini emretmiştir. Mekke’de putperestliğin sadece liderin bir
davranışıyla başladığını ileri sürmek eksik bir hüküm olur. Anlaşılan bu dönemde
Mekke’de şirk için uygun bir ortam vardı. Nitekim Araplar, Amr’ın Şam’dan
getirdiği Hübel ile iktifa etmeyip zamanla Kâbe’yi sayıları 360’ı bulan putlarla
doldurmuşlar, ayrıca Safâ’ya İsâf, Merve’ye ise Nâile isimli putları
yerleştirmişlerdir.
Araplarda en yaygın
inanç sistemi
putperestliktir.
Taif’te yaşayan Sakîf kabilesi Lât, Medine ve civarında yaşayan müşrik
Araplar ise Menât isimli putlara tapmışlardır. Böylece her kabilenin, hatta zamanla
her ailenin kendine ait bir putu olmuştur. Kur’ân’da müşriklerin taptıkları Vedd,
Süvâ, Yeğûs ve Nesr isimli put adları da geçmektedir. (Nûh/84: 23)
Genel anlamda putperest olan Arapların belirgin ortak bir inanç anlayışı
yoktu. Onlardan bazıları Tanrı kavramını kökten inkâr etmek suretiyle materyalist
bir anlayışla zamana ve tabiata tapınmışlardır. Diğer bir kısmı ise kısmı ise Allah’ın
âlemin yaratıcısı ve düzenleyicisi olduğunu kabul etmişlerdir. Nitekim onlar diğer
tanrı ve put adlarından ayrı olarak en yüce yaratıcı Tanrı’yı ifade etmek üzere Allah
kelimesini de kullanmışlar, özellikle dualarında “yâ Allah” ve daha sık olarak
“Allâhümme” tabirlerine yer vermişler. Bu konuda en açık deliller ise Kur’ân’da
zikredilir:
“Andolsun! Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka,
“Onları mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen (Allah) yarattı” diyeceklerdir”
(Zuhruf/43: 9).
“Eğer, yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök
Cahiliye dönemi Araplarında siyasî ve fikrî birlik bulunmadığı gibi tamamen
(bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti.”(Enbiyâ, 2l/22).
ortak bir akîde de yoktur. Bu dönemin başlıca ibadet şekilleri ise put evleri kurarak
buralarda dua, secde ve tavaf etmek, kurbanlar kesmek, tanrıların hoşnutluğunu
kazanmak için sadaka vermek gibi faaliyetlerdir. Bu tür ibadetlerin gayesi ise sağlık,
afiyet, servet kazanmak, savaşlarda zafere ulaşmak, erkek evlât sahibi olmak gibi
imkânlara ulaşabilmeleri için putların ilgi, yardım veya şefaatine erişmekti.
Anlaşıldığı kadarıyla Cahiliye Arapları ibadet ve diğer iyilikleri sadece dünyevî
beklentiler adına yapmışlardır. Bu da onların âhirete inanmamalarının tabiî bir
sonucudur. Nitekim Kur'ân’da müşriklerin öldükten sonra dirilmeyi ve hesabı inkâr
ettikleri (Enâm/6: 29; Nahl/16: 38; İsrâ/17: 49) bildirilmektedir.
Cahiliye dönemi Araplarının büyük çoğunluğu Allah’ı tanımakla, onu yüce
yaratıcı olarak bilmek, hatta dualarında ve yeminlerinde Allah’ın adını sıkça
anmakla birlikte, onların Allah inançları oldukça zayıf, bulanık ve muğlâktı. Ancak
tehlike anında Allah’a dua ediyorlar, selamete kavuştukları anda ise O’nu
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
unutuyorlardı. Varlığını hatırladıklarında ise doğrudan tek ve mutlak güç sahibi olan
Allah’a inanıp bağlanmak yerine, O’nunla kendi aralarında bağ kurduğuna
inandıkları ikinci dereceden tanrıları aracı kılıyorlar, kısacası Allah’a ortak (şirk)
koşuyorlardı.
Şirk, ulûhiyette ve ibadette Allah’ın dışında başka varlıkları ortak koşmak
demektir. Onların şirke vesile saydıkları varlık put olabildiği gibi, bir melek, şeytan
ya da tabiat güçlerinden biri de olabilirdi. Müşriklerin Allah’a ortak koştukları
varlıkların başında ise putlar gelir. Müşrik Araplar önemli işlerinin hallinde
putlardan yardım dilemiş, onların önünde çektikleri fal okları ile problemlerine
çözüm arayışına girmişler, üstelik bu faaliyeti dinî bir vecibe olarak kabul
etmişlerdir. Mekke‘de bu tür uygulamaların gerçekleştirdiği yer ise Hübel putunun
bulunduğu mekândır. Sonuç olarak ifade etmek gerekirse, Cahiliye Arap
toplumunda hem semavî hem de beşerî dinler var olmakla birlikte, bilhassa Mekke
merkezli Hicaz’da hâkim inanç putperestlikti.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Özet
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
• Arabistan Yarımadası dünyanın en eski yaşam alanlarından biridir.
Güney, Kuzey ve Hicaz şeklinde genel olarak üç coğrafi kısma ayrılan
yarımadanın özellikle güney ve kuzey bölgelerinde güçlü devletler
kurulmuştur.
• Hicaz, Arap yarımadasının orta batı kesiminde yer almış ve etrafında
bulunan geniş çöller sayesinde büyük devletlerin saldırılarından
kendisini koruyabilmiştir. Bölgenin en önemli şehri olan Mekke, bu
özelliğini başta Kabe olmak üzere kutsal mekanlara ev sahipliği
yapmasından alır.
• İslam öncesinde Araplar klasik kabile sistemi içinde yaşamışlardır.
Gücün hakim olduğu hayat şartlarında erkek egemen bir aile anlayışı
görülmüştür. Bu sebeple aileler daha çok erkek çocuk sahibi olmak
istemişlerdir.
• İslam öncesi Arap tarihi için her ne kadar Cahiliye dönemi tabiri
kullanılmışsa da, bu çağda yaşayan Araplar, çevrelerinde yaşayan
insanlardan aşağı kalmayacak kültür eserleri ve bilimseler ilerlemeler
sergilemişlerdir, aynı zamanda ilmi, hukuki ve dini kurumlar meydana
getirmişlerdir.
• Arabistan Yarımadası'nda İslam'dan önce başta Yahudilik ve
Hıristiyanlık olmakla birlikte, Sabiilik ve Mecusilik gibi dinler de
yayılmıştır. Bilhassa Hicaz'da semavi dinlerle yakından ilgili olan ,
putperestlikten uzak duran ve kendilerine Hanif adı verilen az sayıda
inanç mensubuna rastlanmıştır. Bununla birlikte bölgede en yaygın
inanç görüntüsü şüphesiz putperestliktir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Ödev
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
• Diğer bilim dallarından istifade ederek Cahiliye
dönemi sosyal hayatını 200 kelimeyi aşmayacak
şekilde yazınız.
• Hazırladığınız ödevi sistemde ilgili ünite başlığı
altında yer alan “ödev” bölümüne yükleyebilirsiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Aşağıdaki devletlerden hangisi Güney Arabistan’da kurulmuştur?
a) Hireliler
b) Nabatiler
c) Gassaniler
d) Himyerliler
e) Tedmürlüler
2. Aşağıdakilerden hangisi Tedmürlüler devleti için doğru değildir?
a) Kuzey Arabistan’da kurulmuştur.
b) Tarihleri en iyi bilinen Arap devletlerindendir.
c) Romalılar tarafından ortadan kaldırılmıştır.
d) Zenubiya isimli bir kraliçe tarafından yönetilmişlerdir.
e) Habeşistan üzerine sefer düzenlemişlerdir.
3. Mekke şehrinin ilk sakinleri kimlerdir?
a) Nizariler
b) Amalikalılar
c) Huzaalılar
d) Kureyşliler
e) Cürhümlüler
4. Mekke’de Kureyş hakimiyeti kimin tarafından gerçekleştirilmiştir?
a) Abdülmuttalib b. Haşim
b) Haşim b. Abdümenaf
c) Kusay b. Kilab
d) Amr b. Luhay
e) Fihr b. Malik
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
5. Aşağıdakilerden hangisi Medine’nin özelliklerinden değildir?
a) Arabistan’da Yahudilerin yerleşim alanlarındandır.
b) Asıl adı Yesrib iken hicretten sonra Medine olarak değiştirilmiştir?
c) Evs ve Hazrec kabilelerinin yurdudur.
d) Arabistan’ın önemli bir liman şehridir.
e) Hayber ve Fedek gibi Yahudi şehirlerine komşudur.
6. Cahiliye döneminde geçim sıkıntısı veya namus endişesi sebebiyle
öldürülen kız çocuklarının öldürülmesine ne ad verilir?
a) Mevude
b) Mazlume
c) Maktule
d) Masume
e) Mahmule
7. Araplar Kufi yazıyı nereden aldılar?
a) Mısır
b) Irak
c) Habeşistan
d) İran
e) Yemen
8. Aşağıdakilerden hangisi Klasik Arapça’yı temsil etmez?
a) Kur’an-ı Kerim
b) Hadisler
c) alife mektupları
d) Eyyamü’l-Arab
e) Abbasi dönemi şiirleri
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
9. Araplarda tıp ilmi hakkında aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Araplar tıp ilmini daha ziyade Habeşlilerden almışlardır.
b) İmruü’l-Kays en meşhur Arap tabiplerindendir.
c) Araplar İranlılardan bazı tedavi yöntemlerini almışlardır.
d) Araplar sadece büyücüler vasıtasıyla tedavi uygulmışlardır.
e) Araplar açtıkları hastanelerde pek çok tabip yetiştirmişlerdir.
10.Putperest Araplar için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
a) Putperes Arapların tamamı Allah’ın varlığını inkar ediyordu.
b) Onlar, iyilikleri ancak dünya menfaati için yapıyorlardı.
c) Büyük bir kısmı ahrete inanmıyordu.
d) Putları Allah’a şirk koşuyorlardı.
e) Bazen Tanrı’yı ifade etmek için Allah kelimesini kullanıyorlardı.
Cevap Anahtarı
1-d; 2-e; 3-b, 4-c; 5-d; 6-a; 7-b; 8-e; 9-c; 10-a
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Ahmed Refik. (tsz.). Târîh-i Umûmî, I-VI. İstanbul (Dersaadet).
Aksun, Ziya Nur. (1994). Osmanlı Tarihi, I-VI. İstanbul.
Akşit, Oktay. (1976). Roma İmparatorluğu Tarihi. İstanbul.
Altıntaş, Ramazan. (1996). Bütün Yönleriyle Cahiliyye. Konya.
Apak, Adem. (2011). Anahatlarıyla İslam Tarihi I (Hz. Peygamber Dönemi). İstanbul.
Avcı, Casim-Şentürk, Recep. (1996). “Kabile”. DİA, XIV, 30.
Bailly, Auguste. (tsz.). Bizans Tarihi, I-II. (Çev. Haluk Şaman). İstanbul: Tercüman,
1001 Temel Eser.
Büyükcoşkun, Kudret. (1991). “Arabistan”. DİA, III, 248-251.
Çağatay, Neşet. (1957). İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı. Ankara.
Çağrıcı, Mustafa. (1991). “Arap”. DİA, III, 319.
Çetin, Nihat. (1973). Eski Arap Şiiri. İstanbul.
Fayda, Mustafa. (1992). “Cahiliyye”. DİA, VI, 17-19.
Hasan, Hasan İbrahim. (1996). Siyasî-Dînî-Kültürel-Sosyal İslam Tarihi, I-X. (Çev.
İsmail Yiğit-Sadreddin Gümüş). İstanbul.
Hıttı, Philip K.. (1980). Siyasî ve Kültürel İslam Tarihi, I-V. (Çev. Salih Tuğ). İstanbul.
İbn Abdilhakem, Ebu’l-Kasım Abdurrahman b. Abdillah (257/870). (1991). Futûhu
Mısr ve Ahbâruhâ. (thk. Charles Torrey). Kahire.
İbn Hişam (218/833). (tsz.). es-Siretü’n-Nebeviyye, I-VI,. (thk. Mustafa Sakkaİbrahim Ebyari-Ebu’l-Hafız Şelebi). Beyrut.
İbn Hurdazbih, Ebu’l-Kasım Ubeydullah b. Abdillah (280/893). (1967). Kitabu’lMesâlik ve’l-Memâlik. Leyden.
İbn Sa’d (231/845). (tsz.). et-Tabakatü’l-Kübra, I-VIII. Beyrut.
İstahrî, Ebû İshak İbrahim Muhammed el-Farisî (340/951). (1967). Kitabu’l-Mesâlik
ve’l-Memâlik. Leyden.
Küçükaşçı, Mustafa Sabri. (1998). “Hicaz”. DİA, XVII, 433.
Marek, Kurt W.. (1982). Tanrılar, Mezarlar, Bilginler. (Çev. Hayrullah Örs) İstanbul.
Mes'ûdî, Ebu’l-Hasan Ali b. Hüseyn b. Ali (345/956). (1964). Mürûcü'z-Zeheb, I-IV.
(thk. M. Muhyiddin Abdulhamid). Mısır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Cahiliyeden Risalete Kısa Tarih, Kültür ve Kurumlar
Meydan Larousse, I-XIII. (Meydan Gazetecilik). (1987). İstanbul.
Ostrogorsky, Georg. (1995). Bizans Devleti Tarihi. (Çev. Fikret Işıltan). Ankara.
Özaydın, Abdülkerim. (1991). “Arap”. DİA, III, 321.
Palabıyık, M. Hanefi. (2007). “Cahiliye Dönemi ve İslam’ın İlk Yıllarında OkumaYazma Faaliyetleri”. Erzurum: Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, sayı:
27, s. 31-68.
Sarıcık, Murat. (2002). İslam Öncesi Cahiliyye Kültürü. Isparta.
Şevki Dayf. (1960). el-Asru’l-Cahili. Kahire.
Watt, M. Montgomery. (1986). Muhammed Mekke’de. (Çev. Rami Ayas-Azmi
Yüksel). Ankara.
Yâkût el-Hamevî, Şihabüddin Yakut b. Abdullah (626/1229). (1975). Mu‘cemu’lBuldân, I-V. Beyrut.
Zeydan, Corci. (1970). İslam Medeniyeti Tarihi, I-IV. (Çev. Zeki Meğamiz). İstanbul.
Zeydan, Corci. (tsz.). el-Arab Kable’l-İslam. (thk. Hüseyin Munis). Kahire.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
+ DÖNEMİNDE
HZ. PEYGAMBER
DİNİ, KÜLTÜREL ve ADLİ
i
KURUMLAR
• Dini Kurumlar
• Namaz ve Mescid
• Zekât
• Hac
• Eğitim-Öğretim ve Kültür
• Eğitim-Öğretim
• Kültür
• Adalet Kurumu
• Merkez
• Taşra
• Hz Peygamber’in Kâdîları
İSLAM KURUMLARI
ve
MEDENİYETİ
TARİHİ
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Hz. Peygamber dönemindeki dini kurumların önem
ve fonksiyonunu kavrayabilecek,
• Hz. Peygamber dönemindeki eğitim-öğretim kurum
ve faaliyetleri ile dönem kültürünün genel
özelliklerini kavrayabilecek,
• Hz. Peygamber dönemindeki adli kurumların yeri ve
gerekliliğini anlayabilecek,
• Hz. Peygamber döneminin din, öğretim ve adliye
kurumları arasındaki bağlantıyı kurabileceksiniz.
ÜNİTE
4
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
GİRİŞ
Bu ünitede Hz. Peygamber dönemindeki dini, kültürel ve adli kurumlar ele
alınarak, işleyişleri ve görevlileri hakkında bilgi verilecektir. Şüphesiz hiçbir kurum
ve yapı tek başına anlamlı değildir. Diğer kurumlarla birlikte ve kendi sistemi içinde
değerlendirilmelidir. Bu yüzden Allah Resulü’nün hayatını, dönemini ve zamanında
oluşturduğu yapı ve kurumları bir bütün olarak ve tüm sistemi birlikte
düşünmelidir.
DİNİ KURUMLAR
İnsanın yaratılışında inanma, ibadet etme veya tapınma ihtiyacı vardır. Yani
insan, aklını, kalbini ve midesini gerekli şeylerle doldurmaya muhtaçtır. İnsanı
hangi yönden ele alırsak alalım, bir ihtiyaç içindedir. İnsanın canlılığını devam
ettirebilmesi için midesini doyurması, orada hazmedilen yiyeceklerin vücudun belli
yerlerine dağılması ve bunlar sayesinde vücudun fizyolojik fonksiyonlarını yerine
getirmesi şarttır. Nasıl ki insan, az veya çok, yeterli veya yetersiz gıda almaya
mecbursa; yaratılıştan kendine verilen inanma ve ibadet etme ihtiyacını da
gidermeye mecburdur. Yemek, içmek vakıası gibi iman ve ibadet vakası da
reddedilemez bir şekilde sürüp gelmiştir. Asırlar boyunca bu ihtiyacı, Allah’ın dini
veya batıl dinlerle gideren insan topluluklarını görüyoruz. Yüce Allah’ın gönderdiği
peygamberler, insanlara hak dini tebliğ etmek ve bu dinin ibadetlerinin nasıl
yapıldığını göstermek vazifesini yerine getirdiler. Peygamberler zincirinin son
halkası olan Hz. Peygamber de, kendinden önceki peygamberler gibi bu vazifesini
en güzel bir şekilde yerine getirdi. Ümmetine namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekat
vermeyi, kurban kesmeyi, bayram etmeyi, hac ve umre yapmayı öğretti. Yüce
Allah’ın emrettiği ve Hz. Peygamber’in de nasıl yapılacağını öğrettiği ibadetlerin
başında namaz gelir.
Namaz
Sözlükte namaz, dua etmek, övmek, tazim etmek, hayır duada bulunmak gibi
manalara gelir. Yüce Allah, bir ayette meal olarak şöyle buyurur:
“(Ey Muhammed! Sen) onlara dua et! Çünkü senin duan onlar için bir
huzurdur.” (Tevbe/9: 103)
Dini bir terim olarak namaz, tekbir ile başlayıp selam ile tamamlanan özel fiil
ve sözlerden ibaret bir ibadettir.
İslam dininde farzların en önemlisi namazdır. Kıyamet gününde insanın ilk
hesaba çekileceği konu namaz olacaktır. Namaz, inancın dışa ve topluma yansıyan
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
belirtilerinin başında gelir. Namaz kalbin nuru, gönlün süruru, ruhun gıdası,
müminin miracı, kulun yüce yaratıcı ile aracısız buluşma ve konuşma halidir.
Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli ayetlerinde, İslam’dan önceki ilahi dinlerde de
namazın emredildiği haber verilir. Önceki peygamberlerin kıldıkları ve
ümmetlerinden de kılmalarını istedikleri namaz, Mekke’de Hz. Peygamber’in
peygamberliğinin başlangıç yıllarında kılınması istenen bir ibadettir. Mekke
döneminin başlangıç yıllarında Cebrail , Hz. Peygamber’e gelerek, onu Akabe
denilen yere götürmüş, orada fışkıran su ile önce Hz. Cebrail, sonra Hz. Peygamber
abdest almış ve birlikte iki rekat namaz kılmışlardı. Hz. Peygamber, sevinçli bir
halde eve gelmiş ve eşi Hz. Hatice’yi de oraya götürmüş, birlikte abdest alarak iki
rekat namaz kılmışlardı. Kimi alimlere göre aşağıdaki ayet mealleri, bu gizli namaz
dönemiyle ilgilidir:
“Namazında ne yüksek sesle oku ve ne de sesini alçalt, ama ikisi arasında
bir yol ara!” (İsrâ/17: 110)
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah
akşam Rabbini an ve (sakın) gafillerden olma!” (A’râf/7: 205 )
İslam’ın ilk yıllarında namaz, genel kabule göre yalnız sabah güneşin
doğmasından önce ve akşam güneşin batmasından sonra olmak üzere ikişer rekat
kılınıyordu. Daha sonra Miraç gecesinde beş vakit namaz farz kılındı. Yaygın kabule
göre Hz. Cebrail’in, Hz. Peygamber’e Kabe’de, namaz vakitlerini göstermek üzere
imamlık etmesi Miraç olayının ertesi günü olmuştur. Namazın farz olması kitap,
sünnet ve icmâ ile sabittir. Cuma namazı ve bayram namazlarının dışındaki
namazlar münferiden kılınabileceği gibi cemaat halinde kılınması daha makbuldür
ve sevabı daha çoktur. Cemaat halinde kılınan namazın en güzeli de, camide
imamın arkasında kılınanıdır.
Mescid: Müslümanların topluca ibadet ettikleri yere “mescid” veya “cami”
denilmektedir. Bu iki kavram birbirinin yerinde kullanıldığı gibi bazen ikisi birlikte
“el-mescidü’l-cami” şeklinde de kullanılmıştır. İslam’ın ilk devirlerinde
ibadethaneler, “mescid” diye anılırken daha sonra küçük ibadethaneler “mescid”,
cuma ve bayram namazlarının kılındığı büyük ibadethaneler de “cami” diye
anılmaya başlamıştır. Bununla birlikte bazı İslam memleketlerinde küçük-büyük
bütün ibadethanelerin “mescid” adıyla anıldığı müşahede edilmektedir.
Mescid kelimesi, Arapçada “eğilmek, baş eğmek, alnı ve burnu birlikte yere
koymak” manalarına gelen “scd” sülasi kökünden ism-i mekandır. “Secde edilen
yer” manasına gelir. Cami kelimesi ise Arapçada “parçaları bir araya toplamak, bir
şeyin bir kısmını diğer kısmına koymak, uzlaştırmak, barıştırmak, bir işe azmetmek
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
ve elbise giymek” manalarına gelen “cma” sülasi kökünden ism-i faildir. “Bir araya
toplayan, bir arada uzlaştıran” manasına gelir. Bu kelime, Hicri dördüncü asırdan
itibaren kullanılmaya başlamıştır.
Mescid kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de müfred, cemi ve izafet terkibi şeklinde
yirmi beş yerde geçmektedir. Hadis kitaplarında ve diğer İslam kaynaklarında da
“Mescid ” kelimesi, mabed manasında kullanılmıştır.
Yeryüzünde yapılan ilk mabed, Mekke’deki Kabe olduğu gibi; İslam tarihinde
özel mahiyetteki ilk mescid de Mekke’de, Ammar b. Yasir’in evinin bir köşesinde
yaptığı mesciddir. Bundan ayrı yine Mekke’de, Hz. Ebu Bekir’in evinin bir bölümünü
mescid olarak ayırdığı bilinmektedir. Hz. Peygamber, 622 yılında Mekke’den
Medine’ye hicret ettiğinde Medine topraklarındaki Kuba köyünde, Gülsüm b.
Hidm’in evine misafir olmuş ve burada Kur’ân-ı Kerîm’de “takva üzere inşa olunan
mescid” diye bahsedilen İslam tarihinin ilk mescidini yapmıştır. Hacca ve umreye
gidenlerin ziyaret ettikleri “Kuba Mescidi” işte bu mesciddir.
Hz. Peygamber, Kuba’da beş gün kaldıktan sonra Medine’ye hareket etti.
Medine’ye geldiğinde serbest bıraktığı devesi, Neccar oğullarının boş bir arsasına
çöktü. Bu arsa, Sehl ve Süheyl adında iki yetim kardeşe aitti. Hz. Peygamber,
çocuklardan bu arsayı bedelini ödeyerek satın almak istedi. Çocuklar, arsayı parasız
vermek istedilerse de Hz. Peygamber kabul etmedi. On dinara (altın) alınan arsanın
bedelini Hz. Ebu Bekir ödedi. Bu arsaya en yakın ev, Ebu Eyyub el-Ensarî’nin eviydi.
Hz. Peygamber, bu arsa üzerinde başlattığı mescid inşaatı tamamlanıncaya kadar
Ebu Eyyub’a misafir oldu. Bu arsa üzerine yapılacak mescidin planını bizzat Hz.
Peygamber çizdi bu plana göre yapılacak mescid üç ana bölümden oluşmaktaydı:
 Mescid
 Suffa
 Hucurat
Bu mescidin temelleri taştan, duvarları da kerpiçten yapıldı. Üzeri de hurma
gövdesi, dalları ve yaprakları ile kapatıldı. İlk zamanlar kıblesi, Kudüs’e doğru idi.
Hicretin on altıncı ayında gelen ayet ile kıblesi Mekke’ye/Mescid-i Haram’a yani
Kâbe’ye doğru çevrildi. Mescidin doğu tarafına Hz. Peygamber’in odaları yapıldı.
Giriş tarafındaki gölgelik (zulla) de “Suffa” olarak tarihe geçti. İnşaatın tamamı yedi
ay içerisinde bitirildi. İnşaat bittikten sonra Hz. Peygamber, Mekke’den getirttiği eşi
Sevde’yi ve çocuklarını kendi evine yerleştirdi. Sonradan evlendiği her eşi için
buraya bir “oda” (hucre/hucurât) daha yaptırdı.
Ezanın meşru kılınmasından sonra Hz. Bilal, günde beş vakit ezan okuyor ve
bu mescid arı kovanı gibi dolup taşıyordu. Medineliler, günde beş vakit namaz için
burada toplanıyorlardı. Hz. Peygamber ile görüşüyorlar ve onun yaptıkları
sohbetlerden istifade ediyorlardı. Cuma günü de Medine’nin çevresindeki
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
mahallelerde ve köylerde oturan Müslümanlar buraya geliyor, Cuma namazı kılıyor
ve birbirleri ile kaynaşıyorlardı. Mescid, bir su kaynağı gibi herkesin uğradığı bir
merkez haline geldi.
Hz. Peygamber’in evi mescidin bitişiğinde olduğu için, onu arayan ya
mescidde veya evinde buluyordu. Mescidde kadınlar için de bir yer ayrılmıştı. Beş
vakit namaza gelen kadınlar, birbirleri ile görüşüyorlar ve sohbet ediyorlardı.
Muhacir ve Ensar kadınlarının aralarındaki sevgi ve saygı bağı artarak gelişiyordu.
Ayrıca mescide devam eden kadınlar, din ile ilgili sorularını bizzat Hz. Peygamber’e
sorarak cevaplarını alıyorlardı.
Mekke’den gelen Muhacir Müslümanlarla Medineli Müslümanlar, namaz
vakitlerinin dışında da mescide geliyorlar, oturuyorlar ve birbirleri ile sohbet
ediyorlardı. Bu iki toplum burada birbiri ile kaynaşıyordu. Zaman zaman Hz.
Peygamber de gelip aralarına oturuyor ve onları bilgilendiriyordu. Sahabe, işte bu
sohbetlerde yetişti.
Mescidin bitişiğindeki suffa da bekar delikanlılar, Medine’ye yeni gelen
Muhacirler ve Hz. Peygamber’i görmeye gelen misafirler kalırdı. Yani burası hem
talebe yurdu, hem misafirhane hem de okuldu. Hz. Peygamber, hemen hemen her
namazdan sonra bunların yanına uğrar, kısa da olsa kendileriyle sohbet etmeyi
ihmal etmezdi. Hz. Peygamber’in vefatından sonra İslam’ı Arap yarımadasının
dışına taşıyan nesil, işte burada yetişen nesildir.
Hicretten sonra Medine’de bir ibadet merkezi olarak yapılan mescid, aynı
zamanda eğitim merkezi, talebe yurdu, misafirhane, istişare yeri, hastane,
mahkeme salonu, toplantı yeri, elçileri kabul salonu ve uğurlama yeri gibi görevleri
de yerine getiriyordu.
Zekat
Zekat, sözlükte “artma, çoğalma, arıtma, bereket ve övme” manalarına gelir.
Bir fıkıh terimi olarak zekat şöyle tarif edilir: “Belli mal çeşitlerinin belirli bir
bölümünü, yüce Allah’ın belirlediği Müslümanlara mülk olarak vermektir.”
Müminlerin, Allah’ın emirlerine uymadaki sadakatlerini gösterdiği için zekata
“sadaka” da denilmiştir. Bununla birlikte sadaka kelimesi, zekattan daha kapsamlı
olup, vacip ve nafile kabilinden olan bağışları da içine alır.
Allah rızası için ayrılıp verilen mala zekat denilmesi, geride kalanı arıtması ve
afetlerden koruması yüzündendir. Şu ayet-i kerimede bu anlamı görmek
mümkündür:
“Müminlerin mallarından zekat al ki, onunla kendilerini temizleyip
mallarını bereketlendirsin.” (Tevbe/9: 103)
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
Diğer yandan zekat, ödeyicisini günahtan temizler ve onun manevi
derecesini yüceltir. Zekatı verilen mal da kirlerden temizlenir, bereketlenir, arıduru bir hale gelir.
Zekat İslam’ın beş temel esasından biridir; Hicretin ikinci yılında Şevval
ayında Ramazan orucu ve fitreden sonra farz kılınmıştır. Zekat, yirmi yedi ayette
namazla birlikte zikredilmiştir. Bu durum namaz ile zekat arasında sıkı bir ilişkinin
bulunduğunu gösterir. Zekat, önceki peygamberlere de genellikle namazla birlikte
emredilmiştir. Zekatın farz oluşu kitap, sünnet ve icmâ ile sabittir.
Zekat farz olan bir ibadet olduğu için, doğrudan yükümlü tarafından zekat
niyetiyle yerine getirilmesi asıldır. Ancak zekatın mali yönünün bulunması, daha
başlangıçta onun devlet eliyle toplanmasını gerekli kılmıştır. Bu yüzden farz
kılınışının ardından zekatı toplama ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırma işini devlet
üstlenmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber’e zenginlerin mallarından
zekat alması emredilmiştir. Ayrıca bu işin, birtakım görevliler (amiller) eliyle
yapılmasına işaret edilmiş ve kendilerine, bu görevlerine karşılık olarak zekat
gelirinden pay verilmesi istenmiştir. Yüce Allah, mealen şöyle buyurmaktadır:
“Sadakalar (zekatlar) Allah’tan bir farz olarak ancak yoksullara,
düşkünlere, (zekat toplayan) memurlara, gönülleri (İslam’a) ısındırılacak
olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda
olana, yolda kalana mahsustur. Allah pekiyi bilendir, hikmet sahibidir.”
(Tevbe/9: 60)
Hz. Peygamber zamanında bu ayetin gereği olarak, zekatı toplama ve hak
sahiplerine dağıtma işi genellikle devlet memurları tarafından yapılmıştır.
Hz. Peygamber’in Muaz b. Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken, “Onlara söyle,
Allah, onların mallarında zekatı farz kıldı. Bu zekat onların zenginlerinden alınır ve
oranın yoksullarına verilir.” (Buharî, Zekat 1 )buyurması bir uygulama örneğidir.
Aynı zamanda belde ve bölgelerin yerinden yönetimi için bir teşviktir. Dört halife
ve daha sonraki dönemlerde zekatı toplama ve hak sahiplerine dağıtma işi
genellikle devlet memurları tarafından yapılmıştır.
Zekat memurlarının maaşları, beytülmalin “zekat fonu”nda toplanan
zekatların sekizde biri üzerinden ödenirdi. Zekat memurları Hz. Peygamber, Hz. Ebu
Bekir, Hz. Ömer devirlerinde her çeşit zekata tabi malların zekatını toplarken,
Hz. Osman devrinden itibaren özellikle zahiri mallar denilen tarım ürünleri ile
hayvanların zekatlarını toplamakla görevlendirildiler. Hz. Osman döneminde zengin
Müslümanlar, paralarının zekatını kendileri verebiliyordu. Ancak mal sahibinin gizli
mal denilen altın, gümüş, nakit para ve ticaret mallarının zekatını vermediği
belirlenirse, yine devlet eliyle alınırdı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
Hac
Hac sözlükte “kast etmek, yönelmek” anlamlarına gelir. Bir fıkıh terimi olarak
hac şöyle tarif edilir; “Mekke deki Kâbe’yi ve çevresindeki kutsal sayılan özel
yerleri, belirli vakitte, önceden hac niyetiyle ihrama girerek, usulüne göre, yani
vakfe ve tavaf yaparak ziyaret etmekten ibaret olan ve İslam’ın şartlarından birisini
teşkil eden mali ve bedeni bir ibadettir.”
Hac ibadeti, Hz. İbrahim ile başladı; Hz. Peygamber’e kadar devam etti. Hz.
Peygamber, Cahiliye devrinde bozulan ve saptırılan hac ibadetini asli şekline
döndürdü. Hicretin dokuzuncu senesinde farz olan hac ibadeti, Hz. Ebu Bekir’in
idaresinde yapıldı. Onuncu senede de bu ibadeti bizzat Hz. Peygamber’in kendisi
idare etti. Hz. Ebu Bekir’in “emir” olarak tayin edilmesi, bu ibadetin devlet eliyle
yönlendirilmesi gereken bir kurum olduğunu göstermektedir. Veda Haccı’nda da
işin başında Hz. Peygamber vardı. Hz. Peygamber’in vefatından sonra da bu görevi
ya halifeler veya halifelerin tayin ettiği “hac emirleri” yerine getirirdi. Tayin edilen
hac emirlerinin görevi, bu ibadetin emniyet ve huzur içinde yerine getirilmesidir.
Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, halifeliklerinin ilk yılında hac emiri tayin edip
ertesi yıl bizzat hacca gitmişler; Hz Osman halifeliğinin ilk ve son yılları hariç her yıl
hacca gitmiş; Hz. Ali ise, iç karışıklıklar sebebiyle hilafet yılları içinde hacca gitmeye
hiç fırsat bulamamıştır. Dört halifenin bu uygulaması, sonradan gelen halifeler için
uyulması gereken bir yol olmuştur. Özellikle Osmanlı sultanları, bu konuda Hz.
Ali’nin yolunu takip etmişlerdir.
Hz. Peygamber, Veda Haccı’nda zaman zaman değişik yerlerde yaptığı
konuşmalarda, Müslümanları hac ibadeti hakkında bilgilendirdi. Ayrıca kendisine
sorulan sorulara cevap verdi ve haccın nasıl yapılacağını bizzat gösterdi. Hac ibadeti
bugüne kadar onun yaptığı ve gösterdiği şekilde yapıldı, kıyamete kadar da onun
gösterdiği şekilde yapılmaya devam edecektir.
EĞİTİM-ÖĞRETİM VE KÜLTÜR
Eğitim-Öğretim
Hz. Peygamber, çevresindeki insanların eğitim ve öğretimine çok önem
verdi. İnsanların bilgi ve amel seviyesini yükseltmek için çok uğraştı; bunu da
başardı. Hz. Peygamber’in en büyük başarılarından biri de budur. O, Cahiliye
toplumundan sahabe nesli gibi mümtaz bir nesil çıkarmıştır. Hem de az zamanda,
az masrafla, ama çok gayretle bu neticeyi elde etmiştir. Bugün devletlerin eğitimöğretim için ayırdıkları bütçelere ve yapılan masraflara baktığımızda bu başarı daha
iyi anlaşılmaktadır.
Bilindiği gibi bu dinin ilk emri “Oku!” emri ile başlamaktadır. Okumak,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
öğrenmek ve bilmekle alakalı birkaç ayetin meali şöyledir:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.
Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en
büyük kerem sahibidir.” (Alak/96: 1-5)
“Kur’an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!” (Nahl/16:
98)
“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer/39: 9)
“Allah, içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin
derecelerini yükseltir.” (Mücadele/58: 11)
Konu ile alakalı birkaç hadis-i şerifin meali de şöyledir:
“Allah, hakkında hayır dilediği kimseye, din hususunda derin bir anlayış
verir.” (Buhari/İlim: 10)
“Yalnız şu iki kimseye gıpta edilir: Birincisi Allah’ın kendisine ihsan ettiği
malı hak yolunda harcayıp tüketen kimsedir. İkincisi de, Allah’ın kendisine
verdiği ilimle yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına da öğreten kimsedir.”
(Buhari/İlim: 15)
“Kim ilim tahsili için yola çıkarsa, Allah o kişiye cennetin yolunu
kolaylaştırır.” (Müslim/Zikir: 39)
Bilindiği gibi Hz. Peygamber’in peygamberlik yılları Mekke devri ve Medine
devri olmak üzere ikiye ayrılır. Mekke devrinin eğitim-öğretim merkezi Daru’lErkam, Medine devrindeki merkez de Mescid ve Suffa’dır.
Hz. Peygamber, Mekke’de tebliğ görevini üslendiği tarihten itibaren İslam
dinini kabul edenleri eğitmekle meşgul olmuştur. O, daha Mekke döneminde,
kendisine vahyedilen ayetlerin yazılmasını ve çoğaltılarak öğrenilmesini teşvik
etmiştir. Mekke döneminin ilk yıllarında Erkam’ın evini bir eğitim-öğretim merkezi
olarak kullanmıştır. Burada, Kur’ân ayetleri okunup yazılıyor, dini bilgiler veriliyor
ve bu bilgilerin uygulaması yapılıyordu. İslam’ı öğrenmek isteyenler de buraya
geliyorlardı. Hz. Peygamber Hicretten iki yıl önce Mekke’ye gelip Akabe mevkiinde
Müslüman olan Medinelilerin eğitimi ile de ilgilenmiş; onların isteği üzerine Kur’ânAtatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
ı Kerim’i ve İslam’ın prensiplerini öğretmek için Mus’ab b. Umeyr’i öğretmen olarak
Medine’ye göndermiştir. Mus’ab da kısa zamanda İslam dinini Medine şehrinde
yaymış ve bu dini kabul eden yeni Müslümanların eğitim-öğretimini en güzel
şekilde başarmıştır.
Hicretten sonra Medine’de Hz. Peygamber ‘in ilk ve önemli faaliyetlerinden
birisi, bir ibadet yeri olmasının yanında aynı zamanda eğitim-öğretim merkezi olan
Medine mescidini inşa etmek olmuştur. Mescidin bitişiğindeki Suffa denilen
mekanda kalan bazı genç sahabiler, Kur’ân-ı Kerîm okumayı ve yazı yazmayı
öğreniyorlardı.
İslam’ın temel esaslarını öğrenmek için çeşitli bölgelerden Medine’ye
gelenlerin bir kısmı da Suffa’da kalıyordu. Burası yatılı öğrenci yurduydu. Mescid de
okuldu. Burada kalan öğrenci sayısının kimi zaman dört yüze ulaştığı oluyordu.
Hz. Peygamber, burada bizzat kendisi ders verdiği gibi Kur’ân-ı Kerîm ve yazı
öğretmek üzere öğretmenler de tayin ediyordu. Sahabe-i kiramdan Ubade b. Samit
ve Ubey b. Ka’b, burada öğretmenlik yapanlardandı.
Hz. Peygamber, Suffa ashabını ve çevresini hem bilgilendiriyor hem de
eğitiyordu. Kazandıkları bilgi ile nasıl amel edeceklerini uygulamalı bir şekilde
gösteriyordu. Gereği yerine getirilmeyen bir bilginin insana yük olacağını
hatırlatıyordu. Herhalde eğitim-öğretim metotlarının en güzeli de budur. Hz.
Peygamber, her işte olduğu gibi bu işte de en güzel olanını yapıyordu.
O dönemde idareci ve memurların yetişmesi için Suffa’dan ayrı bir mekan
yoktu. Merkezdeki büyük mescidin dışında bir de mahalle mescidleri vardı. Sayıları
dokuza varan bu mescidlerde de halk eğitiliyordu. Halkın eğitildiği bu mekanlarda
eğitim-öğretim görenler, her çeşit idari görevlerde istihdam ediliyorlardı.
Hz. Peygamber’in eğittiği insanlar arasında hafızlar, kıraat alimleri, hâkimler,
valiler, ülkeler fetheden ordu komutanları, devlet adamları ve devlet başkanları
yetişmiştir.
Hz. Peygamber bilginin yaygınlaşmasını teşvik etmiş, insanlardan bildiklerini
başkalarına aktarmalarını istemiştir. Taşradan Medine’ye gelip burada bir müddet
kalan ve İslam’ı öğrenen heyetlere, bölgelerine dönüp, öğrendiklerini insanlara
öğretmelerini istemiştir.
Hz. Peygamber, yoğun ve titiz bir çalışma sonunda, Cahiliye örf ve adetleri
üzerine yaşayan bir toplumun fertlerini eğitmiş ve yepyeni bir toplum, yani İslam
toplumu oluşturmuştur. Bu muazzam dönüşüm, eğitim-öğretim sayesinde
mümkün olmuştur.
Kültür
Cahiliye kültürüyle yetişmiş olan Arap toplumunun yaşantısını değiştirmek
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
kolay olmadı. Hz. Peygamber, kendini bu toplumu değiştirmeye adadı ve bunu
başardı. Ferdin ruh yapısından toplumun ortak algısına kadar, ticaret hayatından
ziraata kadar, aile hayatından devlet yapısına kadar her şeyi değiştirdi. Bilindiği gibi
bu kolay olmadı. Bu kültürel değişimi hazmedip vahiy kültürünü benimseyen
samimi Müslümanların yanında bu değişimi hazmedemeyen ve Hz. Peygamber’in
vefatından sonra dinden dönenler de vardı.
Hz. Peygamber’in İslam’ı yaymaya başladığı Hicaz bölgesinin üç şehrinde üç
ayrı kültür vardı. Mekkeliler ticaretle meşgul oldukları için maddi durumları ziraatla
uğraşan Tâiflilerden ve Medinelilerden daha iyiydi. Bu şehirde para bolluğu ve çok
paranın getirdiği güzel bir yaşantı vardı. Zenginlerin evlerinde hizmetçi erkekler ve
hizmetçi kadınlar bulunuyordu. Bu hizmetçiler, daha ziyade Mekkeli olmayan
yoksul insanlardı. Medine’de oturan müşrik Araplar ziraatla, Yahudiler ise hem
ziraat hem ticaretle meşgul olurlardı. Bu şehirde yaşayan insanların hayatında
ziraat, hurma ağacı, hayvan ve daha ziyade deve vardı. Kültür de bunların
çevresinde oluşmuştu. Tâif, bu iki şehre nispetle rakımı yüksek olan bir yerde
kurulmuş bir şehirdi. Tâif’te üzüm bağları, bahçeler ve tarlalar vardı. Burası bitkisel
ve hayvansal ürünlerin merkeziydi. Zengin Mekkelilerin Tâif’te üzüm bağları ve
yazlıkları vardı.
Mekkelilerin, bu iki şehir halkı ile yakından ilgileri vardı. Hem Medineliler
hem de Tâifliler, Hac Mevsimin de Mekke’ye gelir, Kabe’yi tavaf eder, arkasından
da kendi putlarını ziyaret ederlerdi. Mekkelilerin Tâif’te üzüm bağları ve yazlıkları
vardı. Suriye ticaretine çıktıkları zaman da Medine’den geçerlerdi. Medine onların
kuzeye giden ticaret yollarının üzerinde bulunuyordu.
Mekkeliler, ticaretle meşgul oldukları için Yemen’den Bizans’a kadar
Habeşistan’dan Fars ülkesine kadar uzayan geniş bir coğrafyayı avuçlarının içi gibi
biliyorlardı. Mekke’deki okur-yazarların sayısı Medine’dekilerden fazlaydı. Çünkü
Mekke, ticaret toplumu; Medine ise tarım toplumuydu. İslam’ı kabul eden
insanların hepsini bir kültür potasında eritmeyi hedefleyen Hz. Peygamber, Bedir
savaşında esir alınan ve fidye ödeyemeyen her Mekkeliye, Medineli on çocuğa
okuma-yazma öğretme şartını koştu. Bu şartı yerine getirenler serbest bırakıldı. Bu
suretle Medineli çocuklar arasında okur-yazar olanların sayısı arttı.
Müslümanlar Medine’ye hicret ettiğinde bu şehirdeki ticaret hayatı
Yahudilerin elindeydi. Mekke’den gelen ve ticareti çok iyi bilen Muhacirler kısa
zamanda Medine pazarına hâkim oldular. Yahudilerin İslam düşmanlığı biraz da
buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü Mekke’den gelen her Muhacir, ticarete
atılıyordu. Bu da Yahudilerin zoruna gidiyordu.
Tâif’te oturan Sakif kabilesinin İslam’ı kabul etmesi kolay olmadı. Mekke’nin
fethinden ve Kureyş’in Müslüman olmasından sonra bile direndiler. Sonra da kendi
gönül rızalarıyla Medine’ye gelip Hz. Peygamber’in huzurunda Müslüman oldular.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
Hz. Peygamber, vefat etmeden önce bu üç şehir halkının Müslüman
olduğunu ve Veda Haccı’nda bunların birbiriyle kaynaştığını, kardeş olduğunu,
İslam kültürünün potasında yoğrulduklarını gördü ve tebliğ vazifesini yapmış
olmanın huzuruna erdi. Bu insanların, Cahiliye toplumundan getirdikleri kültürün
kalıntılarını ve tortusunu atmaları kolay olmadı. Bu sebepten dolayı Hz. Peygamber
Veda hutbesinde Cahiliye örf ve adetlerinin ayaklarının altında olduğunu ilan etti.
Artık bu üç şehirde oturanlar ve çevredeki kabileler yeni bir kültür havzasından su
içmeye başladılar.
İslam’dan önce Arap yarımadasında Mekke kültürü hâkimdi. Hicretten sonra
Medine ön plana çıktı. Hz. Peygamber bunun için çok gayret gösterdi. Mus’ab b.
Umeyr’in ve son Akabe’de görevlendirilen nakiblerin gayreti ile Medine İslamlaştı
ve hicretten sonra da İslam kültürünü çevreye yayan bir merkez haline geldi. Hz.
Peygamber, bunun oluşması için Medinelilere çok değer verdi ve kendileri ile çok
ilgilendi. Bir tarım toplumundan, İslam kültür ve medeniyetini etrafa yayan
entelektüel (aydın) bir nesil çıkardı.
Hz. Peygamber, çevresindeki insanların her birine kabiliyet ve fıtratlarına
göre işler verirdi. Kimisine komutanlık verir, kimini kendisi şehir dışına çıktığında
yerine vekil bırakır, kimine de yabancı dil öğrenmesini emrederdi. Bir gün, Zeyd b.
Sabit’e Süryanice bilip bilmediğini sormuş, “Bilmiyorum!” cevabını alınca
öğrenmesini söylemiştir. Bunun üzerine Zeyd b. Sabit de İbranice ve Süryaniceyi
öğrenmiştir. Sahabe arasında Farsça, Rumca, Kıptice, Habeşce, İbranice ve
Süryanice bilenler vardı.
Hz. Cebrail , yirmi üç yıl boyunca Hz. Peygamber’e vahiy getirmiştir. Hz.
Peygamber, kendine gelen vahiyleri hemen ezberlemiş ve sahabilere yazdırmıştır.
Hz. Peygamber’den vahiy yazan okur-yazarlara Vahiy Katibi denilmiştir. Vahiy
Katipleri Kur’ân ayetlerini ellerinde mevcut olan kırtaslara ( yazı yazılabilecek deri,
yassı taşlar, geniş kemik, hurma ağacının gömleği v.s.) yazarlardı. Mekke’de ve
Medine’de vahiy katipliği yapan sahabiler, Hz Ebu Bekir zamanında Kur’ân’ın
toplanmasında büyük görevler icra etmişlerdir.
Sahabenin vefatında sonra, Tabiun ve etbauttabiun dönemlerinde ortaya
çıkan ilimlerin ayrışmasının ve alimlerin belli ilim dallarında uzmanlaşmalarının
temellerini Hz. Peygamber’in şu hadis-i şeriflerinde bulabiliriz:
”Ümmetimin en merhametlisi Ebu Bekir, Allah’ın dinine en bağlı olanı Ömer,
en hayalısı Osman, en adaletlisi Ali, helal ve haramı en iyi bileni Muaz, feraizi (miras
hukukunu) en iyi bileni Zeyd b. Sabit ve Kur’ân’ı en çok okuyanı Übey b. Ka’b’dır.
Her ümmette emin olan biri vardır, bizim ümmetimizdeki en emin kişi ise Ebu
Ubeyde b. Cerrah’tır.” (Buharî)
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
ADALET KURUMU
Merkez
Hz. Peygamber, İslam devletinde yargı organının başı olarak kaza
fonksiyonunu ifa ediyordu. Her türlü dava ve ihtilaflar onun tarafından çözüme
kavuşturuluyordu. O, gerek hukuki ve gerek cezai davaları Kur’ân hükümleri
çerçevesinde hallediyordu. Kendisine gelen bütün olaylara Kur’ân’ın hükümlerini
uyguluyordu. Bu arada Kur’ân’da hükmü bulunmayan olaylar için de bizzat kendisi
hukuki hükümler koyuyordu.
Hz. Peygamber’e gelen hırsızlık, zina, sarhoşluk, adam öldürme, yaralama ve
buna benzer cemiyetin huzur ve sükununu kaçıran hadiselerde, suçlulara Kur’ân’ın
tespit ettiği cezalar uygulanıyordu. Bu ararda davaları çözüme kavuştururken,
gelecek asırlardaki İslam hâkimlerinin takip etmesi gerekli muhakeme usulü
hakkında da prensipler ortaya koyuyordu.
Safvan b. Ümeyye’nin elbisesini çalan hırsız, Hz. Muhammed’in huzuruna
çıkarıldı. Yapılan muhakeme sonunda hırsızlık suçu tespit olundu ve hırsız, el kesme
cezasına çarptırıldı. Mekke fethinde zengin bir kadın hırsızlık edince, Hz.
Peygamber ona da aynı cezayı verdi. Başka birisine ait bir malı çalıp mahkeme
huzurunda suçunu da itiraf eden birini, Hz. Peygamber aynı şekilde el kesme
cezasına çarptırdı.
Hz. Peygamber, zina suçunu işleyenleri recim cezasına çarptırıyordu. Nitekim
Eslem kabilesinden bir şahıs ile Maiz b. Malik’e recim cezası uygulamıştı. Gebe
olduğu halde zina suçu tespit edilen bir kadın, çocuğunu doğurduktan sonra
recmedildi. Bekar olduğu halde zina ettiği tespit olunan bir şahsa yüz değnek
vuruldu. Bir öldürme vakasında suç failini yüz deve vermekle cezalandırdı. Ebu
Nu’aym isminde bir şahıs içki içtiği için adalet huzuruna çıkarıldı. Hz. Peygamber
ona ceza olarak kırk değnek vurulmasına karar verdi. Hilal b. Ümeyye, karısının zina
ettiğini mahkemeye ihbar etti. Yapılan muhakemede kadının zina ettiğini
ispatlayamayınca, iftira suçuna (hadd-i kazif) çarptırıldı ve seksen değnek vuruldu.
İslam devletinin her köşesinden Hz. Peygamber’e hukuk davaları da
getiriliyordu. Hz. Peygamber, hukuk davalarını çözerken de hukuk muhakemeleri
hakkında birtakım prensip ve kaideler koydu. Ona gelen hukuk davaları arasında
miras ihtilafları, toprak mülkiyeti, su kuyusu mülkiyeti, su hakkı ihtilafları, nesep,
borç, vs. bulunuyordu.
Taşra
Hicretten sonra Medine’de gayri müslimlere tanınan adli, hukuki ve dini
muhtariyetin aynısı, sonradan İslam devletine idari ve siyasi yönden bağlılığı söz
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
konusu olan eyalet devletlerine de tanınmıştır. Necran Hıristiyanları ile İslam
devleti arasında siyasi bir antlaşma oldu. Necranlılara antlaşma gereğince, dini,
hukuki ve adli sahada muhtariyet verilmişti. Necranlılar, İslam adaletine hayran
olmalılar ki, Hz. Peygamberden adli işlerini yürütecek bir hâkim isterken, “aramızda
ihtilafa düştüğümüz konularda hüküm verecek bir kadı gönder!” dediler. Hz.
Peygamber de onların bu isteğini yerine getirmek üzere Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı
oraya kadi olarak gönderdi.
Amr b. Hazm da Necran’a İslam devletinin temsilcisi olarak gönderildi. İbn
Hazm orada yeni Müslüman olan kimseler arasında dini, idari, adli, öğretim ve
eğitim işlerini yürütüyordu. Hz. Peygamber zamanında İran devletine bağlı Uman
eyaleti, Ceyfer ve Abd isimlerinde iki kardeşin müşterek saltanatıyla idare ediliyordu. Hz. Peygamber onlara Amr b. As ile bir mektup gönderdi ve onları İslam’a
davet etti. Mektubun metni şöyledir:
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, Allah’ın Resulü Muhammed’den
Cülenda oğulları Ceyfer ve Abd’e: “... Siz şayet, her ikiniz de İslamiyet’i kabul
ederseniz, ben her ikinizin de iktidarda kalmasına rıza göstereceğim. Fakat her
ikiniz de İslamiyet’i kabulü reddederseniz, her ikinize ait krallık da elinizden
gidecektir.” Abd ve Ceyfer Müslümanlığı kabul ettiler ve ülkelerinde bulunan gayri
müslimlerin idarecisi olarak aynı görevlerinde kaldılar. Bu arada, İslam hükümetinin
temsilcisi sıfatıyla elçi Amr b. As Müslümanlar arasında adaletin dağıtımı ve ifası,
Müslümanlardan sadaka ve zekatların toplanması ve gerekli yerlere sarf edilmesi
ve ayrıca gayri müslimlerden cizye vergisinin toplanması ve Müslüman halkın dini
öğretim ve eğitim işleriyle görevlendirildi.
Bahreyn eyaleti, İran’a bağlı olarak Münzir b. Sava tarafından idare
ediliyordu. Hz. Peygamber, A’la b. Hadrami ile eyalet valisi Münzir’e bir mektup
gönderdi ve o mektupta valiyi İslam’a davet etti. Eyalet valisi Münzir, Hz.
Peygamber’e olumlu bir cevap verdi. Hz. Peygamber, Münzir’i eskiden olduğu gibi
yine gayri müslimlerin idarecisi olarak vazifesinde bıraktı. İslam devletinin temsilcisi
sıfatıyla orda bulunan A’la b. Hadrami Müslüman olanların idarecisi oldu. Bundan
sonra O, Müslüman halkın idari, adli, mali, dini ve öğretim işlerini yürütmeye
başladı.
Yemen’de Bâzân b. Sâsân, İran devletinin valisi idi, Hz. Peygamber, Bâzân’ı
Müslüman olduktan sonra, aynı şekilde Yemen’de vali olarak bıraktı. Bâzân, sadece
idari işleri yürütüyordu. Adli ve diğer işler ise Peygamber tarafından gönderilen,
âmil ve hâkimler tarafından yürütülüyordu.
Hz Peygamber’in Kadıları
Arap yarımadası, Hz. Peygamber’in vefatına yakın sıralarda büyük oranda
İslam devletinin hâkimiyeti altına girmişti. Takdir edilir ki, bu kadar geniş toprakları
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
içine alan bir ülkenin idaresinin tek kişi tarafından yürütülmesi imkansızdır. Bu
sebeple Hz. Peygamber her fethedilen veya kendi rızalarıyla Müslüman olarak
İslam hâkimiyeti altında yaşamayı arzu eden her bölgeye bir vali tayin ediyordu.
Valiler idari işlerle meşgul oluyorlardı. Valiler, vazife yaptıkları bölgelerde kazai
işleri bazen kendileri yapıyorlardı. Bazen de İslam hükümeti tarafından sırf kazai
işlerle görevli memurlar yani hâkimler gönderiliyordu. Hatta Hz. Peygamber
Medine’de kazai işlerin çoğalması sebebiyle önceden hâkim sıfatıyla taşımakta
olduğu görevlerden bir kısmını sahabilerine devretmişti. Amir eş-Şa’bi’den gelen
bir rivayete göre, Peygamber devrinde dört kadi vardı. Bunlar Hz. Ömer, Ali, Zeyd
b. Sabit ve Ebu Musa el-Eş’ari idi. Mesruk ve Katade, Peygamber zamanında altı
tane kadı olduğunu zikrediyorlar. Bu kadılar Ömer, Ali, Abdullah b. Mes’ud, Übey b.
Ka’b, Zeyd b. Sabit ve Ebu Musa el-Eş’ari’dir. Bu rivayetler Hz. Peygamber
zamanında hâkimlerin mevcut olduğunu gösteriyor ve ispat ediyor. Ancak bu iki
rivayet Hz. Peygamber zamanında hâkimlik yapmış şahısların bir kısmının listesini
vermektedir. Serahsi ilk zamanlarda kadıların müfti olarak adlandırıldığına dikkati
çekmektedir. Kanaatimizce ilk devirlerde kadıların ekseriya müftiler arasından tayin
edilişi, kadılara müfti diye isim verilmesine sebep olmuştur. Kaynaklardan tespit
edildiğine göre peygamber devrinde 140 müftiden ekserisinin kadılık vazifesi
yaptığını kabul etmek mecburiyetinde kalırız. Gerek Şa’bi’nin ve gerek Mesruk ve
Katade’nin hâkim olarak gösterdikleri şahıslar da bu 140 kişi arasındadır.
Peygamber zamanında dört veya altı tane kadı var denilmesi o şahısların
vazifelerinde başarı elde etmeleri ve şöhret bulmalarıyla tefsir olunabilir. Aksi
halde vesikalar arasında onlardan başka yer alan hâkimlerin durumunu izah etmek
mümkün olmaz.
Hz. Peygamber’in sahabilerinden ekserisine kazai sahada görev tevdi ettiğini
tarihi vesikalarla izah edebiliriz. Bir gün iki şahıs aralarındaki ihtilafı Hz.
Peygamber’e getirdiler ve, “biz önce bu ihtilaf için ilim sahibi şahıslara müracaat
ettik, onlar bize ihtilafın çözümü hakkında şöyle bir hüküm verdiler.” dediler. Hz.
Peygamber’in ihtilafı getiren şahısları dinledikten sonra, verilen kararı yerinde
bulup, taktir edilen cezayı da derhal infaz etmesi, hâkimlerin kararlarına yapılan
itirazları tetkik ettiğini göstermektedir. Müellif Hamidullah bu hususa işaretle, “ilk
anlarda, Hz. Peygamber’in kendisi nihai istinaf veya temyiz olmak üzere, nakibler
onun emri altında hâkim olarak vazife görmüşe benzemektedir. … Tedricen,
Medine’de kazai işlerin miktarı artmış ve Hz. Peygamber hâkim sıfatıyla taşımakta
olduğu yetkilerden bir kısmını başkalarına devretmek ve kazai hususta sadece
temyiz yetkisini kullanmakta iktifa etmeğe mecbur olmuştur.” demektedir.
Ukbe b. Amir şunları anlatıyor: “Bir gün Resulullah’ın yanında otururken iki
şahıs aralarındaki bir ihtilafı ona getirdiler. Hz. Peygamber bana hitaben: “Ey Ukbe!
Kalk ve bu iki kişi arasındaki ihtilaf hakkında hükmet!” dedi. Ben, “Ey Allah’ın
Resulü, bu hususta sen benden daha salahiyetli ve daha liyakatlisin!” dedim.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
Resulullah sözüne devam ederek: “Ey Ukbe, eğer onların arasında hükmedersen
içtihat etmeğe ihtiyaç duyduğun için, içtihat edip de gayene isabet edersen on
sevap mükafatına nail olursun. Şayet içtihadında çalışmana ve cehdine rağmen
hata edersen -çalışman karşılığı olarak- bir sevap mükafatı elde edersin.” dedi.
Hz. Peygamber bir davada da hüküm vermekle Amr b. As’ı görevlendirdi.
Amr, ihtilafın çözümüne memur edilince: “Ey Allah’ın Resulü! Senin yanında ve
huzurunda mı davacılar arasında ihtilafa bakmam gerekiyor?” dedi. Hz. Peygamber
cevaben: “Evet, benim huzurumda davaya bakacaksın!” dedi. Amr, tekrar
Peygamber’e sordu: “Ya Resulallah hangi esas üzerine hüküm vereceğim?” Hz.
Peygamber: “Şayet sen, davacıları dinledikten sonra aralarında karar vermek için
içtihat edersen bir sevap (başka bir rivayette iki sevap) mükafatını elde edersin!”
dedi.
İki kardeşin müşterek mülkiyetlerinde bir arazi parçası vardı, burada bir
kulübe inşa edildi. İki kardeşin varisleri bu kulübenin hangi kardeşe ait olduğu
hususunda ihtilafa düştüler. Bu meselenin çözümü için Hz. Peygamber’e geldiler.
Hz. Peygamber davaya bakmakla Huzeyfe b. Yeman’ı görevlendirdi. Huzeyfe, bizzat
dava edilen kulübenin mahalline gitti. Gerekli keşiften sonra, ihtilafı bir çözüme
bağladı ve tekrar Medine’ye döndü. Verdiği kararı Hz. Peygamber’in tasviplerine
sundu. Hz. Peygamber verilen kararı temyiz ederek tasdik etti.
Hz. Osman hilafet mevkiinde iken, Hz.Ömer’in oğlu Abdullah’ı hâkim olarak
tayin etti. Abdullah b. Ömer görevden affedilmesini istedi. Gerekçe olarak da kaza
fonksiyonunun mes’uliyetli bir fonksiyon olduğunu ileri sürdü. Hz. Osman,
Abdullah b. Ömer’e: “Niçin görevden affını istiyorsun? Halbuki baban bile hâkimlik
yapmıştı.” dedi. Abdullah b. Ömer cevaben şöyle dedi: “Evet, babamın hâkimlik
yaptığını biliyorum. Fakat herhangi bir müşkil esnasında hemen Hz. Peygamber’e
soruyor ve o meselenin çözümünü O’ndan öğreniyordu.” Müellifler bu rivayet ile
Hz. Ömer’in, Hz. Peygamber zamanında hâkimlik yaptığına hükmederler. Diğer bazı
rivayetlerde de Hz. Ömer’in kadı tayin edildiği belirtilir. Bu arada Hz. Ömer’in
11/632 yılında amil olarak taşra vilayetlerine gönderildiğini de hatırlatalım.
Hz. Peygamber, taşra vilayet ve eyaletlerinde adli işlerin yürütülmesini
valilere ek görev olarak tevdi ediyordu. Fakat oralara sırf kazai ve adli işleri
yürütecek memurlar da gönderdi. Hz. Peygamber tarafından sırf adli işlerle
görevlendirdiği hâkimlerin Yemen’in çeşitli bölgelerinde görev yaptıklarını
görüyoruz. Hz.Peygamber tarafından sırf adli görevle tayin edilen ilk hâkim
Hz.Ali’dir. Hz. Ali, kadı tayin edilmeden önce Yemene bir askeri birliğin kumandanı
olarak gönderilmişti.
Hz. Peygamber, Hz. Ali’yi Yemen’in Necran bölgesine kadı tayin ettiği zaman
Hz. Ali böyle bir görevi önceden ifa etmediği için tereddüt etti ve şöyle dedi: “Ya
Resulallah! Beni her bakımdan bilgili bir topluluğa hâkim tayin ediyorsun, hâlbuki
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
ben gencim ve adli idare muhakeme usulü hakkında bir bilgim yoktur.” Bu söz
üzerine Hz. Peygamber, önce elini göğsüme koydu ve şöyle dedi: “Allah’ım! Bu
gencin dilinin belagatini artır, kalbini hidayetten ayırma ve gayesine ulaştır!” Hz.
Peygamber, böyle dua ederek bu hususta bana cesaret verdi. Ve ayrıca şu
nasihatte bulundu: “İki tarafı da dinlemeden aralarında sakın hükmetme! Bu
alınması gerekli kararı tayin etmede sana daha elverişlidir.” Hz. Ali, konuşmasına
şunları da ilave ediyor: “Ben bu andan itibaren hüküm vermeğe devam ettim, asla
bir şüphe ve tereddüde düşmedim.”
Hz. Ali’nin Yemen’de kaç sene hâkimlik görevi yaptığını tesbit etmek güçtür.
Kaynaklardan edindiğimiz bilgiye göre orada bir seneden fazla bu görevde
kalmadığı anlaşılıyor. Hz. Ali Yemen’de hâkimlik yaparken taraflar onun verdiği bazı
kararlara itiraz edip Hz. Peygamber’e temyiz edilmek üzere götürmüşlerdir. Hz.
Peygamber, Hz. Ali’nin vermiş olduğu kararları temyiz etmiş ve bütün kararların
hukuki usul ve kaidelere uygun olduğunu açıklamıştır. Hatta onun vermiş olduğu
kararlarda büyük bir isabet kaydettiğini ifade etmiştir.
Hz. Peygamber zamanında hâkim olarak temayüz etmiş şahsiyetlerden biri
de Muaz b. Cebel’dir. Muaz, Mekke ve Yemen bölgelerinde dini eğitim ve öğretim
görevlerinde bulunmuş, dolayısıyla bilgi ve tecrübesi artmıştı. Hukuk sahasında
nazari ve tatbiki bilgisiyle Hz. Peygamber’in takdirini kazanan Muaz’ın, Yemen’in
Cened bölgesine tayin edildiğini görüyoruz. Hz. Peygamber kendilerine Yemen’e
kadı olarak tayin ettiği haberini verdikten sonra İslam mahkemelerinde tatbik
edilecek kanunları sordu. Bu soruya verilecek cevap müstakbel hâkimlerin, İslam
mahkemelerinde uygulayacakları kanunları teşkil edecektir. Hz. Peygamber’in
sorusu bu gayeye matuf ve mebnidir. Muaz’ın, Peygamber’in sorusuna verdiği
cevap, çok yerinde ve ilginç sayılır. Resulullah, Muaz’a şöyle sordu: “Hangi esasa
göre hüküm vereceksin ya Muaz?” Muaz, bu soruya “Allah’ın Kitabına (Kur’ân’a)
göre” diye cevap verdi. Hz. Peygamber, bu sefer: “Onda o hadiseyle ilgili bir hüküm
bulamazsan, ne yaparsın? Ne ile hüküm verirsin?” diye sordu. Muaz, bu soruya:
“Peygamber’in Sünneti ile” diye cevap verdi. Bu sefer Hz. Peygamber: “Ya onda da
bulamazsan, ne yaparsın? Ne ile hüküm verirsin?” diye sordu. Muaz, bu soruya da:
“Kendi içtihadımla hükmederim.” diye cevap verdi. Hz. Peygamber Muaz’ın bu
şekilde olgun ve kemal-i dikkatle verdiği cevaplara karşılık büyük bir memnuniyet
hissetmiş ve ona şöyle dua etmiştir:
“Allahım! Sana hamd ve senalar olsun ki, Resul’ünün elçisini,
Resulullah’ın razı olduğu ve istediği şeye muvaffak kıldın!” buyurmuştur.
Muaz, adli ve kazai işler yanında mali, dini, eğitim ve öğretim işlerini de
yürütüyordu. Muaz’ın, Yemen bölgesinde hâkimlik yaptığı zamana ait vermiş
olduğu mahkeme içtihatları bugün elimizdedir. Hz. Peygamber, Yemenlilere bir yazı
(mektup) göndererek Muaz’ın kendi bölgelerinde hâkim olarak vazife yapacağını
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
bildirmiştir.
Ma’kıl b. Yesar, kendi kabilesi Müzeyne’de hâkimlik yapmak üzere Hz.
Peygamber tarafından tayin edilmişti. Ma’kıl’ın kazai faaliyeti ve içtihatları
hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Herhalde olağanüstü sayılacak bir faaliyette
bulunmamıştır.
Vesikalar arasında Ebu Musa el-Eşari’nin, Yemen’de Peygamber zamanında
hâkimlik ve öğretmenlik yaptığı geçmektedir. Ebu Musa’nın içtihadları ve adli idare
konusunda yaptığı faaliyet hakkında herhangi bir haber bize ulaşmamıştır. Ancak,
Hz. Ömer zamanında adli idaredeki aktif faaliyeti kaynaklar arasında geçmektedir.
Bazı kaynaklarda, Attab b. Esid’in Mekke’ye hâkim olarak tayin edildiği
gösterilmektedir. Daha ziyade onun Mekke’ye vali, olarak gönderildiği kabul edilir.
Attab’ın Mekke’ye kadı değil, vali tayin edildiğini kabul etmek daha doğru olur. Bu
şekilde kabul edilirken, valilik görevini ifa ederken ek görev olarak da adli işleri
yürüttüğünü düşünebiliriz.
Hz. Peygamber tayin ettiği hâkimlere birtakım tavsiye ve direktiflerde
bulunuyordu. Yukarıda Hz. Ali ve Muaz’a yaptığı tavsiyeleri zikretmiştik, aynı
şekilde Ubeyde’yi Necran’a hâkim olarak gönderirken: “Onların sana dava olarak
getirecekleri şeyler hususunda adaletle hükmet!” dedi. Hz. Peygamber, başka bir
tayin sırasında: “Hâkimin, muhakeme esnasında alış-veriş yapamayacağını” tenbih
etmiştir. Ayrıca hâkimin, muhakeme esnasında öfkeli ve sinirli bir halde iken
hüküm vermesini yasaklamıştır. Başka bir tayin esnasında da: “Kim olursa olsun,
İslam kanunlarına göre hareket etmeyen görevinden alınacaktır.” demiştir. (Bu
dersin “Adalet Kurumu” bölümü, Fahrettin Atar’ın “İslam Adliye Teşkilatı” isimli
kitabının 33-49. sayfaları arası özetlenerek hazırlanmıştır.)
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Özet
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
• Din, insanların dünya hayatını tanzim eden ve bunun karşılığında
kendilerine ahiret mutluluğu sunan ilahi kanunlar manzumesidir. Bu
manzumenin en önemli bölümü de ibadettir. Din, ibadeti ile var olur ve
mabedi ile ayakta kalır.
• İslam dininin var olan ibadetlerinin başında namaz gelir. Namaz yalnız
kılınacağı gibi camide cemaatle de kılınır. Hz. Peygamber, hicretten
sonra Medine’de yaptırdığı mescidde günde beş vakit cemaatine imam
olmuş ve onlara namaz kıldırmıştır. İslam’ın beş şartından birincisi
iman, diğer dördü de ibadettir. Namaz, oruç, zekat ve hac, İslam’ı ayağa
kaldıran ibadetlerdir. Bunların bütünü dini kurumlar olarak Hz.
Peygamber’in hayatında yerini almıştır.
• İslam, bilgiye çok önem verir. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerimde; Hz.
Peygamber de hadis-i şeriflerinde Müslümanları ilme yönlendirirler. Hz.
Peygamber, Müslümanları hem ilme yönlendirmiş hem de çevresini
bilgilendirmiştir. Bunun için Mekke’de Dâru’l-Erkam’ı, Medine’de de
Suffa’yı ilim tahsilinin merkezi olarak kullanmıştır. Bu iki merkeze
devam edenler, Hz. Peygamber’e öğrenci olmuşlar; o da öğrencilerini
en güzel şekilde yetiştirmiştir. Bu merkezlerde yetişenler, Hz.
Peygamber hayatta iken ve vefat ettikten sonra devletin çeşitli
kademelerinde görevler yapmışlardır.
• Cahiliye toplumunu bütün değer yargılarıyla değiştirmeyi hedefleyen
Hz. Peygamber, Müslümanların anlayışlarını, yaşantılarını, kültürlerini
değiştirdi. Bu değerlerden İslam ile çelişmeyenleri bıraktı; çelişenleri
atarak onların yerine yenilerini ikame etti. Müslümanlar, yaşadıkları
bölgenin İslam ile çelişmeyen kültürlerini muhafaza etmekle birlikte bu
kültüre İslami bir renk kazandırdılar. İslam ile kazandıkları bu yeni bilgi
ve kültürlerini güzel bir şekilde hazmederek kendilerinden sonraki
nesillere aktardılar.
• Yüce Allah tarafından İslam dininin gönderilmesinin maksatlarından
biri de yeryüzünde adaleti ikâme etmektir. Yüce Allah tarafından İslam
dinini dünyaya yaymakla görevlendirilen Hz. Peygamber, bu görevi de
en güzel şekilde yerine getirmiş ve insanlar arasında adaletle
hükmetmiştir. Adaletin dağıtımı için valiler ve hâkimler görevlendirmiş,
kendisi hayatta iken çok güzel çalışan bir yargı sistemi kurmuştur. Bu
sistem ile suçlular cezalandırılmış, haklılara hakları verilmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Mekke’de evlerinin bir bölümünü mescid haline getiren iki shâbî kimdir?
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
a) Hz. Ömer ve Hz. Ali
b) Hz.Osman ve Hz. Talha
c) Hz. Câfer ve Hz. Abbas
d) Hz. Sâlim ve Hz. Bilal
e) Hz. Ebû Bekir ve Hz.Ammâr
2. Hz. Peygamber tarafından temeli atılan ilk mescid hangisidir?
a) Kubâ mescidi
b) Cuma mescidi
c) Medine mescidi
d) Seleme oğulları Mescidi
e) Rânûnâ mescidi
3. Hz. Peygamber zamanında zekât toplayan memurlara ne ad verilirdi?
a) Vâli
b) Âmil
c) Kâtib
d) Kâid
e) Tasildâr
4. Hac ibâdeti hicretin kaçıncı senesinde farz oldu?
a) Beşinci sene
b) Onuncu sene
c) Dokuzuncu sene
d) Birinci sene
e) İkinci sene
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
5. Hz. Peygamber’in emriyle kısa zamanda Süryânice ve İbrânice’yi öğrenen
sahâbî kimdir?
a) Zeyd b. Hârise
b) Zeyd b. Sâbit
c) Âsım b. Sâbit
d) Said b. Zeyd
e) Muaz b. Cebel
6. Aşağıdaki isimlerden hangisi Hz. Peygambe’in tayin ettiği hâkimlerden
değildir?
a) Ali b. Ebî Tâlib
b) Ebû Bekir b. Ebî Kuhâfe
c) Abdullah b. Mes’ûd
d) Ebû Mûsâ el-Eş’arî
e) Ömer b. el-Hattâb
7. Yemen’in Necrân bölgesine kadı olarak tayin edilen sahâbî kimdir?
a) Hz. Ömer
b) Hz. Ali
c) Hz. Bilal
d) Hz. Enes
e) Hz. Zeyd
8. Medine mescidinin eğitim-öğretim yapılan bölümüne ne ad verildi?
a) Medrese
b) Mekteb
c) Suffa
d) Kurs
e) Okul
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
9. Hz. Peygamber, Mekke’de ashâbını nerede eğitirdi?
a) Kâbe’de
b) Harem’de
c) Mescid’de
d) Dâru’l-Erkam’da
e) Sahra’da
10.Hz. Peygamber kaç kere hacca gitti?
a) İki kere
b) Üç kere
c) Beş kere
d) Dört kere
e) Bir kere
Cevap Anahtarı
1e, 2a, 3b, 4c, 5b, 6b, 7b, 8c, 9d, 10e
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Hz. Peygamber Döneminde Dini, Kültürel ve Adli Kurumlar
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Ağırman, Mustafa. (1997). Hz. Muhammed (s.a.v.) Devrinde Mescid ve
Fonksiyonları. İstanbul.
Ağırman, Mustafa. (2006). “Asr-ı Saadette Ordu ve Savaş Stratejisi”, Asr-ı Saadette
İslam, I-V. III, 379-341. İstanbul.
Atar, Fahrettin. (1979). İslam Adliye Teşkilatı. Ankara.
Baltacı, Cahit. (2005). İslam Medeniyeti Tarihi. İstanbul.
Canan, İbrahim. (1984). Medeniyet, Kültür ve Teknik. İstanbul.
Çelebi, Ahmed. (1976). İslam’da Eğitim-Öğretim Tarihi. (Çev. Ali Yardım). İstanbul.
Çubukçu, Asri. (1989). İslam Devletlerinde Devlet Teşkilatı ve İlmî Faaliyetler.
Erzurum: (Ders Notları)
Hamidullah, Muhammed. (1980). İslam Peygamberi, I-II. (Çev. Salih Tuğ). İstanbul.
Hamidullah, Muhammed. (1972). Hz. Peygamber’in Savaşları. (Çev. Salih Tuğ).
İstanbul.
Hamidullah, Muhammed. (1981). İslam Müesseselerine Giriş. (Çev. İ. Süreyya
Sırma). İstanbul.
Hitti, Philip K.. (1980). Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, I-IV. (Çev. Salih Tuğ). İstanbul.
Kallek, Cengiz, “Haraç”. DİA. XVI, 71-86.
Kayaoğlu, İsmet. (1980). İslam Kurumları Tarihi I. Ankara.
Kayaoğlu, İsmet. (1994). İslam Kurumları Tarihi II. Konya.
Kazıcı, Ziya. (1999). İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi. İstanbul.
Salih, Suphi. (1981). İslam Mezhepleri ve Müesseseleri. (Çev. İbrahim Sarmış),
İstanbul.
Sarıçam, İbrahim-Erşahin, Seyfettin. (2011). İslam Medeniyeti Tarihi. Ankara.
Ebu Halil, Şevki. (2005). İslam ve Dünya Medeniyetleri Tarihi. (Çev. Atik AydınAbdulhadi Timurtaş). İstanbul.
Yeniçeri, Celal. (1984). İslam’da Devlet Bütçesi. İstanbul.
Yeniçeri, Celal. (2000). Hz. Muhammed ve Yaşadığı Hayat. İstanbul.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
HZ. PEYGAMBER
DÖNEMİNDE İDARİ, MALİ,
ASKERİ VE SOSYAL KURUMLAR
İSLAM KURUMLARI
ve
MEDENİYETİ
TARİHİ
ÜNİTE
5
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
GİRİŞ
Hz. Peygamber’in doğup büyüdüğü Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde bir
devlet ve devlet geleneği yoktu. Yarımadanın üç tarafında üç imparatorluk hüküm
sürmesine rağmen, yarımadanın tamamına hakim olan bir devlet yoktu. Yemen
bölgesine zaman zaman Sâsânî İmparatorluğu, zaman zaman da Habeş
İmparatorluğu hâkim olurdu. Kuzey Arabistan’da da Bizans İmparatorluğu’nun ve
Sâsânî İmparatorluğu’nun hakimiyeti vardı. Orta Arabistan’da ve Hicaz bölgesinde
ise bütün işler kabile geleneğine göre yapılıyordu.
Hz. Peygamber, Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra Medine’de bir
devlet kurdu. Bu devletin kuruluşu öyle birden bire değil, yavaş yavaş oldu; uzun
zaman geçtikten sonra ve ihtiyaç duyuldukça kurumlar yerine oturabildi. Hz.
Peygamber bu kurumları kurarken çevre devletlerin etkisinde kalmadı. Arap
yarımadasında var olan kabile geleneğinin etkisinde de kalmadı. Her şeyini
bağımsız ve hür olarak kurdu.
Suyun suya benzediği gibi insan insana, devlet devlete, kurum da kuruma
elbette benzeyecektir. Hz. Peygamber’in kurduğu devlette var olan bazı kurumların
çevre devletlerde veya kabile geleneğinde var olması Hz. Peygamber’in oralardan
etkilendiği ve bu kurumları oralardan almış olduğu manasına gelmez. Bu kurumlar
tamamen Hz. Peygamber’e mahsustur. Onun kurduğu devletin yapısında var olan
kurumlardan birkaçı şunlardır:
İDARİ YAPI
Yüce Allah’ın insanlığa gönderdiği peygamberlerden bazıları dini lider,
bazıları da hem dini hem de siyasi lider olarak insanlara hizmet etmişlerdir. Hz.
Muhammed, hem dini hem de siyasi liderliğe sahip olanlardan biridir. Bilindiği gibi
Hz. Peygamber’in hayatı, Mekke dönemi ve Medine dönemi diye ikiye ayrılır. O,
Mekke döneminde putları terk edip Yüce Allah’a inananlara başkanlık ediyordu.
İslam dinini kabul edenlerden biat alıyordu. Mekke döneminin son yıllarında
Akabe’de bazı Medinelilerden de kendisine itaat edeceklerine dair söz aldı.
Hac mevsiminde Mekke yakınındaki Mina bölgesinin Akabe mevkiinde
görüştüğü Medinelilerden dini, siyasi ve idari bağlılık anlamına gelen biat aldı. Son
Akabe Biatı’nda, Medine’yi İslamlaştıracak ve kendisiyle irtibatı sağlayacak on iki
nakîb (gözcü, temsilci) seçilmesini istedi. Son Akabe Biatı’na katılan yetmiş beş
Medineli içerisinden seçilen bu nakîblerin dokuzu Hazrec kabilesinden, üçü de Evs
kabilesindendi. Bunlar, başkanları Es’ad b. Zürare’nin ve muallim Mus’ab b.
Umeyr’in üstün gayretleriyle kısa zamanda Medine’nin İslamlaşmasını sağladılar ve
burayı hicrete hazır hale getirdiler.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
Ardı ardına yapılan üç Akabe görüşmesinden sonra Hz. Peygamber,
Müslümanlara Medine’ye hicret etmelerini emretti; Müslümanlar da Medine’ye
hicret ettiler. Sonra da Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir ve beraberindekiler hicret
ettiler. İki ay içinde hicret tamamlandı ve hicret sonrasında Medine’de yapılan
muâhat (Ensar ile Muhacirlerin birbirlerine kardeş olması) ile iki toplum Hz.
Peygamber’in liderliğinde birbiri ile kaynaştı.
Medine’de, Hazrec ve Evs kabilelerinin dışında bir de Yahudiler vardı.
Kaynuka oğulları, Nadir oğulları ve Kurayza oğullarından oluşan Yahudi cemaati ve
daha değişik dinlere mensup kişiler ile de ayrı bir anlaşma (muâhede) yapıldı. Bir
arada yaşama, karşılıklı hak ve hukuka riayet, Medine’yi dışarıya karşı birlikte
koruma gibi elli üç maddenin yer aldığı Medine Sözleşmesi olarak bilinen bu yazılı
anlaşmanın maddelerinden biri de, taraflar arasında çıkabilecek her türlü
anlaşmazlıkta Hz. Peygamber’in hakem olacağının kabul edilmesiydi. Buna göre
bütün taraflar Hz. Peygamber’in liderliğini kabul etmiş oluyorlardı.
Hicretten sonra, devletin üç unsuru olan millet, toprak ve idare
tamamlanınca Müslümanlar, Medine’de müstakil bir idari yapıya kavuştular. Hz.
Peygamber’in başkanlığında oluşan bu devletin unsurlarının modern devletlerde
olduğu gibi ülke, muhtelif inanç ve etnik gruplardan meydana gelen halk, teşkilat
ve hakimiyetten oluştuğu görülmektedir.
Hz. Peygamber, Medine’de hem dini hem dünyevi otoriteyi temsil ediyordu.
Mekke’nin fethi ve devletin genişlemesinden sonra, büyük bölümünün, tek bir
idareye boyun eğdiği Arap yarımadasının yeni idari yapılanması netleşmeye
başladı. Hz. Peygamber, Müslüman olan bölgelere valiler tayin etti. Bunlar, Hz.
Peygamber adına o bölgeyi idare eder, bölge halkının zekatını toplar ve yoksulların
ihtiyacından arta kalanı devletin genel maslahatında kullanılmak üzere Medine’ye
gönderirlerdi.
Hz. Peygamber’in etrafında kendisine yardımcı olan çok sayıda katip
bulunuyordu. Onlardan bir kısmı, inen Kur’ân ayetlerini yazmaktan sorumlu iken,
bir kısmı da insanların ihtiyaçlarını yazıyordu. Zeyd b. Sabit, valilere genelge; komşu
devlet başkanlarına da İslam’a davet mektupları yazardı. Hem genelgeler hem de
mektuplar Hz. Peygamber’in mührü ile mühürlenirdi. Bu katiplerden herhangi
birinin bir mazeretinden ötürü bulunamaması durumunda, Hz. Peygamber’in
mührünü taşıyacak ve kendisine vekalet edecek bir görevli bulunuyordu.
Devletin İlkeleri
Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu devlet idaresinde izlediği ilkeler,
Kur’ân-ı Kerîm’de çerçevesi çizilen şu ilkelerdir: Meşruiyet, adalet, ehliyet/liyakat,
istişare, ahlak ve insana saygı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
Meşruiyet
Meşruiyyet, idarede halkın desteğini almak demektir. Hicretten sonra
Medine’de bir devlet kuran Hz. Peygamber, her şeyden önce idaresinin
meşruluğunu gözetmiştir. Halkın desteğini almayan idarelerin kalıcı olamayacağını
düşünmüştür. Onun idaresinde Meşruiyet aracı, bugünkü anlamında dar seçim
diyebileceğimiz biattır. Bilindiği gibi biat, bağlılık akdi ve itaat yemini demektir.
Türkçede “biat” şeklinde telaffuz edilen kelimenin Arapça aslı “bey’at”tır.
Bey’at, İslam devletinde, “idare edenle idare edilenler arasında yapılan, seçim ve
bağlılık karakteri taşıyan sosyo-politik bir akittir.” Hz. Peygamber, kendisini Allah’ın
elçisi olarak tasdik edenlerden biat alıyordu. Kur’ân-ı Kerîm’de de ifade edildiği gibi
biat, aslında Hz. Peygamber’in şahsına değil; onun aracılığı ile Yüce Allah’a
edilmektedir. Asr-ı Saadet’te sadece erkekler değil, kadınlar da biat etmekle
mükellef idiler. Hz. Peygamber’den sonra biat, İslam devletlerinde idarecilerle halk
arasında yapılan, seçim veya bağlılık karakteri taşıyan bir akit olarak devam
etmiştir.
Adalet
Adalet, mülkün temelidir. Buradaki mülk, idare ve saltanat demektir. Yani
idarenin ve saltanatın temeli adalettir. Kur’ân-ı Kerîm’deki yüzlerce ayet-i kerime
ve Hz. Peygamber’in bir hayli hadis-i şerifi, İslam’da adaletin önemini ortaya
koymaktadır. Hz. Peygamber’in idaresi, işte bu adaletin en güzel bir şekilde tatbik
edildiği bir idaredir. O’nun idare anlayışını ve uygulamalarının esasını adalet
oluşturuyordu. O, idare ettiği insanlar arasında ayrım gözetmeden, hepsine adil
davranmıştır. Bunun en bariz örneği, hicretten hemen sonra kaleme alınan Medine
Vesikası ve O’nun Medine dönemindeki uygulamalarıdır.
Ehliyet
Hz. Peygamber, çeşitli görevlere tayin ettiği kişilerde ehliyet ve liyakat arardı.
Daha Mekke’de bir cemaat reisi iken Medine’ye göndereceği muallimi (öğretmeni)
ince eleyip sık dokuyarak seçmiş ve bu görevi Mus’ab b. Umeyr’e vermiştir.
Medine’de İslam’ın kısa zamanda yayılması Hz. Peygamber’in bu tayinde ne kadar
isabetli olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber, Medine’ye hicretten sonra
orduya komutanlar, vilayetlere valiler, zekat toplamak için amiller, insanlara
Kur’ân-ı Kerîm öğretmek için öğretmenler tayin etmiştir. Bunların hepsinde de
ehliyet ve liyakate önem vermiştir. Görevi isteyene değil; ehil olana vermiştir.
Zaman zaman kendisinden görev isteyenler olmuştur, ehil görmediği için onlara
görev vermemiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
İstişare
İstişare, idare edilenlerin yönetiminde söz sahibi olmasına imkan tanıyan bir
uygulamadır. Bir diğer ifadeyle siyasal katılımdır. Kur’ân-ı Kerîm’de istişarenin
üzerinde çok durulur; Yüce Allah tarafından bizzat Hz. Peygamber’e idare işlerinde
çevresi ile istişare etmesi emrolunur. Bu sebepten dolayı Hz. Peygamber’in idaresi,
istişare üzerine kurulmuştur. Onun istişaresi, dünyevi meseleleri kapsadığı gibi,
bazen hakkında vahiy gelmeyen dini hususları da içeriyordu. Hz. Ebu Hureyre,
“Resulullah’dan daha fazla arkadaşları ile istişare eden hiç kimse görmedim.”
demektedir.
Ahlak
Ahlak, devletin her türlü muamelesinde, kişilerle, kurumlarla ve devletlerle
olan ilişkilerinde dürüst davranması demektir. İdarenin başarısı, kendisini ahlaki
temeller üzerine oturtması ve istihdam ettiği insanlarda bu ilkeleri gözetmesine
bağlıdır. Başka bir ifade ile hükmi şahsiyet olan idare ile idarecilerin ahlaklı
olmaları, hem söz konusu medeniyetin başarısını, hem de toplumun barış, huzur ve
refahını sağlar.
Kendisi güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiş olan ve bu konuda
gerçekten başarılı olmuş olan Hz. Peygamber de idaresinde, ahlakın başta gelen
umdelerinden doğruluk, şefkat, merhamet ve güven gibi hususları esas almıştır.
O’nun, şahsı adına ve devlet adına verdiği sözden döndüğü görülmemiştir.
Hudeybiye musalahası ve devamında olup bitenler, bunun en büyük delilidir. Bu
sebepten dolayı düşmanları bile O’nun üstün bir ahlak sahibi olduğunu kabul
etmişlerdir. Yüce Allah da Kur’ân-ı Kerîm’de bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:
“Muhakkak ki sen, üstün bir ahlak üzeresin.” (Kalem/68: 4)
İnsana Saygı
Hz. Peygamber, idarede asıl hedef olan insana saygıyı daima göz önünde
bulundurmuştur. O’nun idaresinde insana saygı, iki türlü tezahür etmiştir. Bir
yandan Müslümanları şefkat ve merhametle kucaklarken, diğer yandan da
Müslüman olmayanların temel hak ve hürriyetlerini gözetmiştir. Prensip olarak
savaşlarda karşılaştığı düşmanı bile yok etmeyi değil, kazanmayı gaye edinmiştir.
Bunun en büyük delili onun katıldığı savaşlarda iki taraftan da çok az insanın kayıp
verilmesidir.
Vatandaşın Hakları
Hz. Peygamber’in hicretten sonra Medine’de kurduğu devletin hudutları
içerisinde yaşayan insanlar, insan olmanın ve O’nun devletinin vatandaşı olmanın
zevkini ve lezzetini yaşadılar. Önceden elde edemedikleri birtakım hakları, bu
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
devletin çatısı altında edindiler. Bu devletin çatısı altında kurulan kurumlar da
vatandaşa hizmet için kurulmuştu. Bunların en önemlileri şunlardır:
Kardeşlik
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat/49:
10) buyurmakta; Hz. Peygamber de, “Müslüman Müslümanın kardeşidir.”
(Buhari/Mezalim: 3; Müslim/Birr: 58) buyurmaktadır. Hz. Peygamber’in hayatında
ümmet ve devlet, kardeşlik ilkesi sayesinde tek bir aile oldu. Hz. Peygamber,
hicretten sonra Mühacir ve Ensarı, evlerini ve mallarını birbiri ile paylaşan
kardeşler yaptı. Bu kardeşler, birbirleri ile öz kardeşlerden daha iyi geçindiler.
Mümin olmayanlara da kardeş (insan kardeşi) muamelesi yapıldı.
Eşitlik
İslam dinine göre insanlar kanun önünde eşittir; birinin diğerine karşı
üstünlüğü yoktur. Haklar verilirken ve adalet dağıtılırken herkese eşit verilirdi; sınıf,
ırk ve din ayrımı yapılmazdı.
Vergiler de ayrım yapılmaksızın herkesten eşit olarak alınırdı. Müslüman
olanlardan malı çok olanın zekatı çok, malı az olanın da zekatı az olurdu. Müslüman
olmayan vatandaşlardan alınan vergiler de gelirlerine göre olurdu.
Hürriyet
Cahiliye döneminin en büyük ayıplardan biri, insanı köleleştirmesi ve
hürriyetini elinden almasıdır. İslam’ın en başta gelen güzelliklerinden biri de insanı
hürriyete kavuşturmasıdır. İslam, insanın hem bedenini hem aklını hem inanç ve
düşünce dünyasını hürriyete kavuşturmuştur. Ayrıca İslam, köleliğe giden bütün
yolları kapatmış, kölelikten kurtuluş yollarını da çoğaltmış ve genişletmiştir.
Bir insan için en önemli hürriyet din ve inanç özgürlüğüdür. Yüce Allah,
insanlara din ve inanç hürriyeti de vermiş ve şöyle buyurmuştur:
“Ve de ki: Hak Rabbinizdendir. Öyle ise, dileyen iman etsin, dileyen inkar
etsin.” (Kehf/18: 29)
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla, eğrilik birbirinden ayrılmıştır.”
(Bakara/2: 256)
Bu ayetlerin gereği olarak, Hz. Peygamber’in döneminde Müslüman
olmayan vatandaşlara İslam’a girme konusunda hiçbir baskı yapılmamıştır. Onlar,
İslam’ın kendilerine verdiği bu geniş hürriyetten azami derecede istifade
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
etmişlerdir. Hz. Peygamber’in, Müslüman olmadığı için bir ehl-i kitabı öldürdüğü
veya istediği şekilde ibadet etmesine mani olduğu görülmemiştir. Onun kilise ve
sinagog gibi gayri müslim mabetlerini yıktığı da olmamıştır. O, bu konuda Yüce
Allah’ın şu ayetine uymuştur:
“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan
çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü
Allah, adaletli olanları sever.” (Mümtehine/60: 8)
Hz. Peygamber, gayri müslimlerin düğünlerine ve cenaze törenlerine katılır,
hastalarını ziyaret ederdi. Necran Hıristiyanlarından bir heyet, kendisini ziyarete
geldiğinde Hz. Peygamber abasını serdi ve onları üzerine oturttu. İnsan hakları, din
ve inanç hürriyeti gibi konularda çok hassas olan Hz. Peygamber, konu ile alakalı
olarak şöyle buyurmaktadır:
“Kim, bir zimmiyi rahatsız ederse, karşısında beni bulur.” (Acluni: II,218)
“Kim, bir zimmiyi öldürürse cennet kokusunu alamaz.” (Buharî)
Bürokrasi
Girişte kaydettiğimiz gibi Hz. Peygamber’in doğduğu zaman, Arap
yarımadasının üç tarafında üç ayrı imparatorluk bulunmasına rağmen, Mekke’de ve
Medine’de kurulu bir devlet ve devlet geleneği yoktu. Hicaz bölgesinde ilk devleti
hicretten sonra Hz. Peygamber kurdu. Temelini attığı devletin yapısını da kendisi
oluşturdu. Hz. Peygamber, Medine’de kurduğu devleti yalnız idare ediyordu; tayin
edilmiş bir yardımcısı, bir veziri yoktu. Yapılması gereken işler için görevliler,
komutanlar, öğretmenler, elçiler, mürşitler tayin ediyordu. Yeri geldiği zaman
çevresindekilerin fikirlerine müracaat ediyor, herkesi işin içine katıyordu. Daha
ziyade de ilk Müslümanlara ve Medine’nin ileri gelenlerine danışıyordu. Yaptığı
istişarelerin sonunda nihai kararı kendisi veriyordu. Çünkü Yüce Allah, kendisine
şöyle emretmişti:
“Devlet işleri hakkında onlarla iştişare et. Kararını verdiğin zaman da artık
Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i
İmran/3: 159)
Medine merkezindeki devlet işlerini kendisi yürüten Hz. Peygamber,
Müslüman olan bölgelere valiler ve görevliler tayin etti. Tayin ettiği görevlileri ehil
olanlardan seçiyordu. Görevi isteyene değil, ehil olana veriyordu. Valiler, gittikleri
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
bölgeyi Hz. Peygamber adına idare ederlerdi. Zekat toplama memurları halktan
zekat toplarlar ve yoksulların ihtiyacından geri kalanı devletin genel maslahatında
kullanılmak üzere Medine’ye gönderirlerdi. Hz. Peygamber’in tayin ettiği valiler ve
bu valilerin gönderildiği bölgeler şunlardır:
Attab b. Esid, Mekke; Ebu Müsa el-Eş’ari, Yemen’in Ma’rib; Muhacir b. Ebi
Ümeyye, Yemen’in San’a şehirlerinde; Ziyad b. Lebid, Hadramevt; Adiy b. Hatem,
Tayy kabilesinin yaşadığı bölgede; A’la b. Hadrami, Bahreyn’de görev yapıyor ve
Muaz b. Cebel ise Hadremevt ve Bahreyn arasında gezgin muallim olarak
çalışıyordu.
MALİ YAPI
Yüce Allah, insanların dünya ve ahiret saadetini elde edebilmeleri için
kendilerine din göndermiştir. Bu dinin birinci kaynağı olan Kur’ân-ı Kerîm, insanlara
dünya saadetinin yollarını öğretmiş, Hz. Peygamber de bu yolları hayatında
yaşayarak göstermiştir. İslam, insanın hem manevi dünyasını hem de maddi
dünyasını imar ve ihya eden bir dindir. Dinimiz, yemeye, içmeye, giymeye, ikram
etmeye önem veren bir dindir. Dinimize göre insan, her türlü ihtiyacını helal
yollardan gidermelidir. İhtiyacını giderirken de aşırı bir şekilde israfa gitmemelidir.
“Yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz.” (A’raf/7: 30) buyuran Rabbimiz, Kur’ân-ı
Kerîm’de, İslam ekonomisinin temel ilkelerini belirlemiştir. Hz. Peygamber de
sözleri ve fiilleri ile birer ekonomik değer olan üretim, tüketim, emek ve buna
benzer konularda önemli ilkeler ve uygulamalar ortaya koymuştur. Onun,
ekonomik anlamda üzerinde durduğu hususlardan birisi çalışmadır. O, Kur’ân-ı
Kerîm’in çalışma prensibi ile ilgili ayetlerini kendi hayatında uygulamıştır. Kişinin,
ailesini geçindirmek ve bir de yoksula yardım etmek için çalışmasını, Allah yolunda
cihad etmek ve gündüzleri oruç tutup geceleri de namaz kılmakla bir tutmuştur.
Hz. Peygamber, devamlı olarak çevresindeki insanları çalışmaya ve kazanmaya
teşvik etmiştir.
Bilindiği gibi Mekkeliler ticaretle, Medineliler de ziraatla meşgul olurlardı.
Ticareti iyi bilen Mekkeli Muhacirler, Medine’ye geldikten sonra oradaki ticaret
hayatını Yahudilerden aldı ve pazara hakim oldular.
Ticaret
Hicaz bölgesinin şehirlerinden Mekke’de ticaret, Medine’de de ziraat
yapılırdı. Mekke’de ziraat yoktur, çünkü arazisi ziraate elverişli değildir. Yüce
Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de de haber verdiği gibi Mekkeliler, yazın kuzeye; kışın da
güneye giderek ticaret yapar ve çok para kazanırlardı. Hz. Peygamber’in
dedelerinden Haşim’in (Abdülmüttalib’in babası), Mekkelilere kazandırdığı “îlâf”
(ticarette serbest dolaşım) , bu şehirde yaşayanlar için büyük bir ticari açılım oldu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
Mekkeliler, bu açılım sayesinde ithalat ve ihracat yaparak çok para kazanıyorlardı.
Ayrıca Yemen’den Bizans’a, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya kadar giderek bu
bölgelerin insanları ile tanışıyorlardı.
Hicretten sonra Medine’ye yerleşen Mekkeli Muhacirler, bu şehirde ticaret
yapmaya başladılar. Ticari tecrübeleri sayesinde Yahudilere baskın çıkarak Medine
pazarına hakim oldular ve Mekke’deki ticareti Medine’ye taşımış oldular.
Medine’deki ticareti İslam hükümlerine göre yaparak ticarete de yeni bir şekil ve
mana kazandırdılar.
Medine Pazarı
Hicretten önce, Medine şehrindeki pazarlar, genellikle müşriklerin ve
Yahudilerin kontrolündeydi. Bu iki sınıf, ticari faaliyetlerinde kendi dini
anlayışlarına ve Cahiliye adetlerine göre hareket ediyorlardı. Hz. Peygamber,
Medine’deki mevcut pazarları gezip gördükten sonra buraların Müslüman pazarı
olamayacağını söyledi. İslam’ın ekonomik konulardaki hükümlerini uygulayabilmek
için Müslümanların kendi pazarlarını kurmalarına gerek duydu. Saide oğullarının
oturduğu bölgede bulunan açık bir alanı pazar yeri olarak seçti ve bir pazar
nizamnamesi hazırladı. Bu pazarda esnafın sabit mekanlar edinmesini yasakladı ve
vergi alınmayacağını ilan etti. Kendisi de çok iyi bir tacir olan Hz. Peygamber, vergi
alınmadığı takdirde satıcıların yeni pazarı tercih edeceklerini biliyordu. Nitekim
ticaret yapanlar, Müslümanların kurduğu pazara rağbet göstermiş ve burası yeterli
müşteri bulmuştur. Hz. Peygamber, Medine pazarı canlandıktan sonra burayı
kontrol için görevliler tayin etmiştir. Bunlardan biri Hz. Ömer, diğeri de Semra bint
Nuheykil ismindeki bir hanım sahabidir. Fetihten sonra da Said b. As’ı Mekke
çarşısını kontrol için görevlendirilmiştir.
Faizin Yasak Edilmesi
Mekke, öteden beri Arap yarımadasının ticaret merkezidir. Mekkeliler, kışın
Yemen’e; yazın da Suriye’ye doğru gider ve Ortadoğu’da uluslararası ticaret
yaparlardı. İthalat ve ihracatın merkezi olan Mekke’de para boldu. Paranın ve
ticaretin olduğu bu şehirde faiz de vardı. Bu şehirde olan tefecilik Taif ve
Medine’de de yaygındı. Elinde parası olanlar hiçbir zahmet çekmeden, tefecilikten
haksız kazanç elde ediyorlar, tefecilerden para alanlar da çok sıkıntı çekiyorlardı.
İslam, ticareti helal kılarken ve teşvik ederken faizi merhale merhale
yasaklamıştır. Alışverişi, ticaret yapmayı ve borç verip almayı faizden arındırmıştır.
Mekke’de nazil olan ayetlerle bazı uyarılarda bulunan Yüce Allah, Medine
döneminde indirdiği şu ayet-i kerime ile faizi haram kılmıştır.
“Faiz yiyenler (kabirlerinden başka türlü değil) ancak şeytan çarpmış
kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların, “Alış-veriş de
tıpkı faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alış-verişi helal; faizi haram
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de (o öğüte uyarak) faizden
vazgeçerse, artık önceden aldığı kendisinindir ve onun durumu da Allah’a kalmıştır
(İnşaallah Allah onu affeder). Kim, tekrar (faize) dönerse, işte onlar cehennemliktir.
Orada ebedi kalacaklardır. Allah, faiz malını mahveder (Faiz karışan malın
bereketini giderir), sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah, hiçbir günahkar
nankörü sevmez.” (Bakara/2: 275-276)
Hz. Peygamber, bu ayetle gelen faiz yasağını bütün Müslümanlara bildirdi ve
onlardan bu yasağa uymalarını istedi. Ayrıca Veda Hutbesi’nde bu yasağı bir kez
daha hatırlattı. Bütün yasaklara titizlikle uydukları gibi faiz yasağına da aynı titizlikle
uyan Müslümanlar, ticarete ve helal kazanca önem verdiler. Kısa zamanda
Medine’de ticareti ellerine geçirdiler. Hicretten sonra Medine, hem ticaretin hem
de hayvancılığın merkezi haline geldi. İnsanlara dinlerini öğreten Hz. Peygamber,
dünyalarını da öğretti. Ekonomik hayatla ilgili hükümler koydu. Müslümanlar da
Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in talimatlarının ışığı altında hareket ederek ekonomik
hayatı canlandırdılar.
Hz. Peygamber’in vefatından sonra bir araya getirilen sonra da tasnif edilen
hadislerin konu başlıklarına baktığımızda, İslam’ın ekonomik hayata ne kadar önem
verdiği ortaya çıkmaktadır. Bu konu başlıklarından birkaçı şöyledir: Kitabu’l-büyü,
Kitabu’l-icare, Kitabu’s-selem…
İşçi Hakları
Cahiliye döneminde ve Asr-ı Saadet’te, Hicaz bölgesinin üç şehri olan Mekke,
Medine ve Taif’te canlı bir ekonomik hayat vardı. Mekke’de ticaret, Medine’de
ziraat ve hayvancılık, Taif’te de ziraat ve hayvancılık ön plandaydı. Her üç şehirde
zenginlerin yanında karın tokluğuna çalışan köleler, evlerde temizlik işlerinde
çalışan cariyeler vardı. Mekke’nin zengin tüccarları, Medine ve Taif’in toprak
ağaları bu işçilere çok kötü davranıyor ve onlara zulmediyorlardı. İslam, var olan
ekonomik hayatı baltalamadan bu insanların haklarını görüp gözetti. Cahiliye
dönemindeki haksız uygulamaları çok yakından bilen Hz. Peygamber de ücretle iş
yaptırma ve işçi çalıştırmaya toptan karşı çıkmamış; işçilere ağır iş yüklenmesi,
ücretin geciktirilmesi, kaybolan malın haksız yere işçiye ödetilmesi gibi
uygulamaları yasaklamıştır. İşçilere adaletli bir şekilde davranılmasını ve kardeş
muamelesi yapılmasını emretmiş ve bunları da hayatında uygulamıştır. Modern
dünyanın işçi haklarını gündeme almasından bin dört yüz yıl önce, işçilere
alınlarının teri kurumadan ücretlerinin adil bir şekilde verilmesini istemiştir.
Devletin Gelir Kaynakları
Devlet gelirlerinin toplandığı ve dağıtıldığı yere/hazineye Beytülmal denir.
Devletin gelirleri burada toplanır ve harcamalar da buradan yapılır. Bir devletin
harcama yapabilmesi için her şeyden önce gelirinin olması lazımdır. Hz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
Peygamber’in hicretten sonra Medine’de kurduğu devletin gelir kaynakları şu
maddelerden oluşmaktaydı:
Ganimet
İslam dini, insanlık tarihi kadar eski olan savaşa bir çeki-düzen vermiş;
sebeplerini, seyrini ve neticesini belli hükümler çerçevesinde düzenleme altına
almıştır. Bu düzenlemeye göre savaşın neticesinde alınan ganimetler şu üç
maddeden oluşmaktadır.
 Savaş esirleri,
 Gayrimenkul mallar (arazi),
 Menkul mallar.
Yüce Allah’ın, Kur’ân-ı Kerîm’de belirlediği düzenlemeye göre ganimetler
beşe ayrılacak, dört hissesi savaşa katılan gazilere, humus adı verilen beşte biri de
devlete gelir olarak kaydedilecektir. Bu konuda ki ayetin meali şöyledir:
“Biliniz ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri, mutlaka
Allah’a, Resulüne, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.
Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Enfal/8: 41)
Cizye
Cizye, İslam devletindeki Müslüman olmayan vatandaşlardan alınan baş
vergisidir. Akil, baliğ, hür, maddi, gücü yerinde ve sağlıklı olan gayrimüslim
erkeklerden alınan bir vergidir. Gözleri görmeyen, felçli, yaşlı, çalışmaktan aciz ve
yoksul kimseler, cizye vermekle mükellef değildi. Cizye, Müslümanlığı kabul eden
zimmilerden alınmaz. Cizye karşılığında zimmilerin can, mal ve inanç hürriyetleri
emniyet altına alınır. Ehli kitaptan olan kimselere önce Müslüman olmaları teklif
edilir, kabul etmezlerse cizye vermeleri istenir, bunu da kabul etmezlerse onlarla
savaşılır. Konu ile ilgili ayetin meali şöyledir:
“Ehl-i kitaptan Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulünün
haram saydığını haram saymayan ve hak dini kendilerine din edinmeyen
kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşınız.” (Tevbe/9: 29)
9/630 yılında yapılan Tebük Seferi esnasında inen bu ayetten sonra Hz.
Peygamber, aynı yıl Eyle, Ezruh, Cerba ve Dümetulcendel, ertesi yıl Necran, Yemen,
Bahreyn, Makna, Teyma ve Hecer’deki gayrimüslimlerle cizye antlaşmaları
yapmıştır. Bunlardan Eyle, Ezruh, Dümetulcendel ve Necran halkı Hıristiyan; Teyma
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
ve Makna halkı Yahudi; Bahreyn, Hecer ve Yemen ahalisi de kısmen Yahudi ve
Hıristiyan, kısmen de Mecusilerden oluşuyordu. Bunlar, Hz. Peygamber’in
devletine cizye veriyorlar; devlet de bunları koruyordu.
Cizyenin miktarı, zamana ve alındığı bölgeye göre değişebiliyordu. Hz.
Peygamber zamanında cizye, ya doğrudan mükelleflerden alınır veya gayrimüslim
kabile başkanlarının yahut da ileri gelenlerin aracılığı ile toplanırdı. Bu dönemde
özel cizye memurlarının bulunmadığı, Müslümanlardan zekat toplayan amillerin
gayrimüslimlerden cizyeyi de topladıkları görülmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de zekat ile ganimetin harcanacağı yerler açıkça zikredilmiştir.
Buna karşılık, cizyenin dağıtılacağı yerler hakkında açık hükümler yer almamıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’de cizyenin mahiyeti ve uygulanışı hakkın da detaylı hükümler
mevcut değildir. Dolayısıyla cizyenin zekattaki gibi belirli yerlere harcanma
zorunluluğu yoktur. Kamu yararına uygun olarak, ihtiyaç duyulan yerlere
harcanabilir.
Harac
Harac, gayrimüslimlerin topraklarından alınan vergidir. Hz. Peygamber
döneminde ganimet olarak elde edilen toprakların bir kısmı ganimet statüsüne tabi
tutulmuş, bir kısmı eski sahipleri üzerinde bırakılarak vergilendirilmiş, az bir kısmı
da Hz. Peygamber’e tahsis edilmiş; o da kendisine tahsis edilenlerden elde edilen
gelirleri kendi ailesi, yoksullar ve devlet giderleri için harcamıştır. Medine’den
sürgün edilen üç Yahudi kabilesinin ve Hayber Yahudilerin arazisi bu cümledendir.
Hz. Ömer zamanında gayrimüslimlerin ellerindeki topraklardan alınan vergiye
harac adı verilmiştir.
Zekat
İslam devletinin gelir kaynaklarından birini teşkil eden zekat, Müslümanların
mallarından alınan bir vergidir. Zekat, Müslümanlar için bir ibadet, devlet içinde bir
gelir kaynağıdır. Altın, gümüş, madeni ve kağıt nakit paralar nisab miktarına
ulaştığında, üzerinden bir yıl geçtikten sonra kırkta biri, yani yüzde iki buçuk miktarı
zekat alarak verilir. Ticaret malları da böyledir. Müslümanların arazi gelirlerinden
alınan zekata da öşür denilir. Öşür, yağmur suyu ile sulanan topraklardan yüzde on,
emek sonucu sulanan topraklardan ise yüzde beş nispetinde alınır. Nisab miktarına
ulaştığında hayvanların zekatı ise cinsine ve miktarına göre değişir.
Zekat, hicretin ikinci yılında farz kılınmasından itibaren bizzat Hz. Peygamber
tarafından toplanmış ve gerekli yerlere dağıtılmıştır. İlk yıllarda zengin
Müslümanlar zekatlarını bizzat getirip Hz. Peygamber’e teslim ediyorlardı. İslam
dininin Arap yarımadasının çeşitli bölgelerine yayılmasından sonra Hz. Peygamber,
zekatları toplamak için memurlar tayin etti. Bu memurların topladığı zekat,
öncelikle mahallindeki yoksullara dağıtılır kalanı da merkeze getirilirdi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
Zekat gelirinin harcanacağı yerleri Yüce Allah belirlemiştir, onun dışındaki
yerlere harcanmaz. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de zekatın harcama yerlerini şu
şekilde belirlemiştir:
“Sadakalar (zekatlar) Allah’tan bir farz olarak ancak, yoksullara,
düşkünlere, zekat toplayan memurlara, gönüllüleri İslam’a ısındırılacak
olanlara, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda
olana ve yolda kalana mahsustur. Allah (her şeyi) pekiyi bilendir, hikmet
sahibidir. (Tevbe/9: 60)
ASKERİ YAPI
İslam’da esas olan sulhtur, barış içinde yaşamaktır. Savaş, arızi bir durumdur.
Fıtrata uygun olan, insanların emniyet ve barış içinde yaşamalarıdır. Fakat ne var ki,
savaş da göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. İnananların vatanlarını ve sahip
oldukları her türlü değerlerini düşmandan korumaları ve kendilerini savunmaları da
bir vazifedir. Hz. Peygamber, Medine’de bir devlet kurduktan sonra bu devleti
dışarıya karşı korumak için Medine’de oturan üç Yahudi kabilesi ile saldırmazlık
antlaşması yaptı. Daha sonra da Kureyş müşriklerinin, Müslümanlara ve dolayısıyla
Medine şehrine olan saldırılarına karşı koydu.
İslam dininde barış esas olmakla birlikte, gerektiğinde savaşa hazır olunması
ve mecbur kalındığında savaşılması da emredilmiştir. Bu konuda Yüce Allah, şöyle
buyurmaktadır:
“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için
bağlanıp beslenmiş atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin
düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman)
kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir ve
siz, asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal/8: 60)
Ayrıca savaş sonrası uygulamalarla ilgili temel ilkelerin neler olduğu da Yüce
Allah’ın talimatları ve Hz. Peygamber’in kavli ve fiili sünnetiyle tespit olunmuştur.
Ordu
Medine döneminde Müslümanlar devlet kurup bir vatana sahip olunca yurt
savunması anlayışı geliştirilmiş ve bunun için gerekli adımlar atılmıştır. Elbette bu
adımların ilki, vatanı savunmak için asker hazırlamaktır. Hz. Peygamber zamanında
özel olarak muvazzaf bir ordu mevcut değildi. İç güvenliği sağlamak için polis
teşkilatı da yoktu. Eli silah tutan her Müslüman, vatan savunmasına katıldığı gibi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
asayişi sağlamak için de zaman zaman görevlendirilirdi. Bir sefer tertiplemek veya
bir saldırıya karşı koymak gerektiğinde Hz. Peygamber, gönüllüleri çağırır; bir kayıt
defteri açılır ve her aday buraya adını kaydettirirdi. Tespit edilen günde gönüllüler,
silahları, binekleri ve yol boyunca yiyecekleri azıkları ile şehir dışında bir karargahta
toplanırlardı. Hz. Peygamber oraya gelir, orduyu teftiş ederdi. Her sefer için gerekli
asker sayısını kendisi kararlaştırırdı. Kendi imkanlarıyla teçhizatını alamayanları
devlet bütçesinden donatırdı. Bunun en güzel örneği Tebük Seferi’nde görülür.
Asker toplama işi kabile başkanları tarafından yapılırdı. Hz. Peygamber,
hemen her seferde, gideceği bölgeye orduyu en kısa ve emniyetli yoldan
ulaştıracak bir kılavuz tayin eder, onun rehberliğinde hareket ederdi. Kendisi
Medine’de kalacaksa sefere çıkacak bir ordunun komutanını yine kendisi tayin
ederdi. Bizzat kendisi orduya katılmışsa, bu sefer de kendisine bağlı komutanları
tayin ederdi.
Ordu, klasik şekilde öncü ardcı, sağ kanat, sol kanat ve merkez olmak üzere
beş kısma ayrılırdı. Askeri birlik ve kıtaların toparlanması ve teşkili genellikle
kabilelere bırakılırdı. Şayet bazı kabilelerden gelenler çok az ise, bunlar diğerleriyle
birleştirildi. Sefere çıkan ordu içinde, kesin çizgiler olmamakla birlikte, çeşitli
komuta kademeleri vardı. Ordunun karargahı, nöbetçiler vasıtasıyla gece-gündüz
korunurdu. Esirler sorguya çekilerek veya ileri keşif kolları gönderilerek sefere
çıkılmadan önce düşmanın durumu hakkında bilgi toplanırdı. Keşif birlikleri
vasıtasıyla düşmanın izini sürme, pusu kurma ve casusluk gibi savaş taktikleri
biliniyordu. Hz. Peygamber bilgi toplamak için casus kullandığı gibi, düşman
casuslarına karşı da casusluk tedbirleri alıyordu. Üsame b. Zeyd’i, Suriye’ye sevk
ederken ondan kılavuzlar kiralamasını, önden gözcüler göndermesini istemişti.
Taktik ve Strateji
Düşmanın, kan dökülmeden teslim olmasını sağlamak için, içeceği suya
engel olmak da dahil bazı tedbirlere başvuruluyordu. Hz. Peygamber, daha çok
düşmanı şaşırtma metotlarını uygulardı. Medine’den ayrılmadan önce asıl
gayesinden başka bir maksadı varmış gibi bir şayi’a yaydırırdı. Başlangıçta, asıl
hedefinden başka bir istikamete yürürdü. Sonra bir dönüş yaparak yolunu
değiştirdi. Tahmini mümkün olmayan tenha yolları seçerdi. Tebük Seferi hariç, asıl
hedefini genellikle gizli tutardı.
Hz. Peygamber, hicret yürüyüşü de dahil, katıldığı savaşlarda ve gönderdiği
seriyyelerde bayrak (liva) ve sancak (raye) kullanmıştır. Her zaman savaştan önce
düşmanı yeniden ve bir kere daha İslam’a davet ederdi. Şayet kendisi sefere
çıkmıyorsa, gönderdiği komutanlara bu kurala uymaları için kesin talimat verirdi.
Hz. Peygamber iklim şartlarının savaşan askerler üzerindeki etkilerini
biliyordu. O dönemde savaşlar, Hendek, Taif ve Hayber kuşatmaları hariç,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
genellikle yarım gün sürmüştür. En uzun süreli savaşlar, Bizans İmparatorluğu
üzerine tertip edilen Mute Savaşı ve Tebük Gazası olmuştur.
Savaşlarda koruyucu silah olarak zırh, kalkan ve miğfer; yaralayıcı ve
öldürücü silah olarak da kılıç, ok ve yay, mızrak, kargı, mancınık ve debbâbe
kullanılıyordu. Binek hayvanı olarak daha ziyade at ve deve tercih edilirdi.
Askerlerin silah arkadaşlarını düşmandan ayırabilmesi için her seferde ayrı olmak
üzere bir parola (şiar) kullanılıyordu. Ancak o dönemde henüz üniforma mevcut
değildi.
Şüphesiz düşmanın canına ve malına zarar verme, savaşta tabii bir
durumdur. Fakat insan haysiyetine yakışmayan hareketler ve ölülere işkence
yapmak (müsle), Hz. Peygamber tarafından yasaklanmıştır. Ölülerin ve canlı
varlıkların yakılması gibi davranışlara izin verilmemiştir. Çünkü bu tür uygulamalar,
insan onuruna yakışmayan, sadece kin ve nefreti artıran davranışlardır. Düşman
tarafında savaşan erkeklerin dışında kalan sivillerin, yani çocukların, yaşlıların, din
adamlarının, işçilerin, sakatların, kadınların ve savaşla ilgisi bulunmayan diğer
kimselerin, savaşa iştirak etmedikleri müddetçe öldürülmeleri yasaklanmıştır.
Savaşta ele geçirilen esirlere, öldürülme, fidye karşılığı serbest bırakılma
veya mübadele ile (Müslüman esirlere karşılık) serbest bırakılma, şartlı serbest
bırakma, köleleştirme ve karşılıksız serbest bırakma (ki Hz. Peygamber döneminde
en fazla uygulanan usul budur) gibi muameleler yapılırdı. Hz. Peygamber, savaş
esirlerine iyi davranılmasını istemiş, onlara eziyet ve işkence yapılmasını
yasaklamıştır. Kendisinden bilgi almak için bile olsa esire baskı yapılmasının uygun
olmadığına işaret etmiştir.
SOSYAL YAPI
Devlet, büyük bir ailedir. Bu aileyi meydana getiren küçük aileler vardır. Bu
küçük aileler de devletin kurumları sayılır. Bu küçük aileleri meydana getiren
fertlerin dini, ekonomik ve sosyal durumları, her zaman için devletin üs kademesini
etkiler.
Aile
Aile, sosyal yapının çekirdeğidir. İslam dinine göre toplumun temeli ailedir.
Aile toplumu, toplum da milleti, millet de devleti meydana getirir. Aile yapısı
sağlam olanların devleti de sağlam olur. Müslümanlar aileyi küçük bir millet, milleti
de büyük bir aile kabul ederler.
Aile, anne- baba ve çocuklardan meydana gelir. Çatının kurulması, yani anne
ve babanın bir araya gelmesi nikahla olur. Nikah, yüce Allah’ın emri ve Hz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
Peygamber’in sünnetidir. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de nikahı emretmiş, Hz.
Peygamber de evliliği teşvik ve tavsiye etmiştir:
“Kim, güç yetirirse evlensin. Zira evlenme, gözü haramdan uzak tutar,
iffeti korur.”
Nitekim İslamiyet’in beş gayesinden ikisi olan canın ve neslin korunması
ancak aile yuvası kurarak sağlanabilir.
“Nikah, benim sünnetimdir. Kim, sünnetimden yüz çevirirse benden
değildir. Nikaha rağbet ediniz, çoğalınız. Ben, kıyamet gününde sizin
çokluğunuzla öbür ümmetlere karşı övüneceğim.” (İbn Mace/Nikah: 1)
Dinimiz İslam, aile fertlerinin haklarını, sorumluluklarını ve yükümlülüklerini
belirlemiştir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları
vardır. Yalnız erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler.”
(Bakara/2: 228)
İslam, aile içi ilişkileri, aile fertlerinin huzur ve refahını gerçekleştirmeye
yönelik düzenlemiştir. Aile çatısı altındaki fertler arasındaki ilişkiler karşılıklı sevgi,
saygı, şefkat, dayanışma, doğruluk, sadakat, bağlılık ve haklara riayet gibi evrensel
insani değerler olarak kabul edilmiştir.
Hz. Peygamber, bir aile reisiydi. Aile huzurunun nasıl olacağını yaşayarak ve
göstererek öğretti. Sahabe de onu örnek aldı.
Toplumu Oluşturan Unsurlar
Hz. Peygamber zamanında toplum, Müslüman olanlardan ve bir de
Müslüman olmayanlardan meydana geliyordu. Her iki sınıfın da kendine göre
özellikleri ve kendi içinde alt sınıfları vardı. Bu sınıflar hiçbir zaman birbirleri ile
çatışmıyordu.
Müslümanlar
Hz. Peygamber döneminde toplumu oluşturan unsurların başında
Müslümanlar gelirdi. Müslümanların büyük çoğunluğu da Araplardan
oluşmaktaydı. Toplumda Habeş, Fars ve Rum kökenli Müslümanlar da vardı.
Toplumu oluşturan unsurların başında gelen Müslümanların bir kısmı
şehirlerde bir kısmı da köylerde yaşardı. Şehirlerde yaşayanlara hadari, köylerde
yaşayanlara da bedevi denirdi. Ayrıca Müslümanlar hukuki ve sosyal açıdan da
hürler, mevlalar ve köleler olmak üzere üç kısma ayrılırdı. Hürler kabilenin esas
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
üyesi sıfatıyla diğer iki sınıfa mensup insanlardan üstün kabul edilirdi. Köleler,
sahibinin malı olarak nesilden nesile intikal ederdi. Mevlalar (Mevali) ise hürler ve
köleler arasında bir sınıftı. Bunlar; sahiplerinin serbest bırakması veya anlaşma
yoluyla sahibine para ödemek gibi çeşitli yollarla hürriyetine kavuşmuş kimselerdi.
İslam toplumunda hicretten sonra Medine döneminde büyük ölçüde eşraf
anlamında “Ensar” , “Muhacir” , “Ehl-i Bedir” gibi yeni zümreler ortaya çıkmıştır ki,
bunların faziletlerine İslam’ın temel kaynaklarında deliller bulunmaktadır. Bu
noktada fazilet ölçüsü, cahiliye toplumundaki üstünlük telakkilerinden farklı olarak,
İslam’a hizmettir. Ensar ve Muhacir, Medine İslam toplumunu meydana getiren iki
kardeş sınıftır. Savaşlarda bunların sancakları ve komutanları ayrı olurdu. Ama bu
ayrılık iki toplumu birbirinden ayırmaz, üstelik iyice birbirine kaynaştırırdı.
Gayrimüslimler
İslam, Müslümanların oluşturduğu toplumda bu inancı paylaşmayanların
inanç hürriyetine, can ve mal güvenliğine sahip olarak yaşamalarına imkan
tanımıştır. Hz. Peygamber de bu imkanı gerçekleştirmiştir. Hicretten hemen sonra
Medine’de bulunan müşrik ve Yahudi toplumları ile bir sözleşme yaparak bu
uygulamanın ilk adımını atmıştır. Bu suretle birçok dini, kültürel gurubun bir arada
yaşamasını mümkün kılan bir yapı oluşturmuştur. Bununla beraber başşehir
dışında Hayber, Vadilkura, Fedek, Makna ve Teyma da Yahudiler; Eyle, Ezruh,
Dümetülcendel ve Necran’da Hıristiyanlar, ayrıca Hecer ve Bahreyn’de kısmen
Mecusiler oturuyordu. Buraların halkıyla yapılan anlaşmalar sayesinde
gayrimüslimler dini ve hukuki temele dayalı kültürel kimliklerini koruyarak İslam
toplumunun içinde yaşamaya devam etmişlerdir.
Hz. Peygamber, antlaşmalarda zimmilerin canlarını, mallarını, dinlerini, ayin
ve ibadetlerini, mabetlerini ve din adamlarını hukukun himayesi altına almıştır.
Müslümanlar dışında kalan ve daha çok Yahudiler, Hıristiyanlar, küçük azınlıklar
şeklinde de Sabiiler ve Mecusiler cizye vergisi ödeyen hür tebaa statüsünde
yaşıyorlar, bunlar “zimmi” diye adlandırılıyordu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
DEĞERLENDİRME SORULARI
1.
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
Mekkeli muhâcirlerle Medineli ensârın birbiri ile kardeş yapılmasına ne
adı verilir?
a) Musâlaha
b) Muâhât
c) Muâhede
d) Mâmele
e) Mubâyaa
2.
Medineli Müslümanlarla Medine’de oturan Yahudilerin vatandaşlık
antlaşmasına ne adı verilir?
a) Musâlaha
b) Muâhât
c) Muâhede
d) Mâmele
e) Mubâyaa
3.
Aşağıdakilerden hangisi Hz. Peygamber’in Medine’de kurduğu devlet
idaresinde izlediği ilkelerden değildir?
a) Meşrûiyet
b) Adâlet
c) İstişâre
d) Ahlâk
e) Menfaat
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
4.
Aşağıdakilerden hangisi
gelirlerinden değildir?
Hz.
Peygamber
zamanındaki
devletin
a) Rant
b) Ganimet
c) Zekât
d) Öşür
e) Cizye
5.
Gayr-i Müslimlerin toprak mahsullerinden alınan verginin adı nedir?
a) Öşür
b) Cizye
c) Ganimet
d) Rant
e) Haraç
6.
Zekâtın kimlere verileceği Kur’ân âyetiyle tesbit edilmiştir. İlgili âyete
göre aşağıdakilerden hangisine zekât verilmez?
a) Zekât toplama memurlarına
b) Yoksullara
c) Yolda kalanlara
d) Borçlulara
e) Zimmîlere
7.
Hz. Peygamber döneminin askeri yapısı için aşağıdaki cümlelerden
hangisi yanlıştır?
a) Devamlı hazır bekleyen muvazzaf bir ordu vardı.
b) Savaşa katılacaklar savaş öncesi şehir dışında bir karargâhta
toplanırdı.
c) Her seferde orduya bir kılavuz tayin edilirdi.
d) Her seferde ayrı bir parola kullanılırdı.
e) Askerlerin belli bir üniforması yoktu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
8.
İslâm toplumunu meydana getiren Müslümanlardan hür olanlar ile köle
olanlar arasında kalan sınıfa ne ad verilirdi?
a) Ahrar
b) Câriye
c) Abd
d) Mevâli
e) Zimmî
9.
Aşağıdakilerden hangisi Hz. Peygamber’in tayin ettiği valilerden değildir?
a) Attâb b. Esîd
b) Adiy b. Hâtem
c) Ebû Zerri’l-Ğifârî
d) Muhâcir b. Ebî Ümeyye
e) Ebû Mûsâ el-Eş’arî
10. Aşağıdakilerden hangisi Hz.
yaşadıkları şehirlerden değildir?
Peygamber
zamanında
yahûdilerin
a) Hayber
b) Fedek
c) Teymâ
d) Hecer
e) Vâdilkurâ
Cevap Anahtarı
1 b, 2 c, 3 e, 4 a, 5 e, 6 e, 7 a, 8 d, 9 c, 10 d.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK KAYNAKLAR
Ağırman, Mustafa. (1997). Hz. Muhammed (s.a.v.) Devrinde Mescid ve
Fonksiyonları. İstanbul.
Ağırman, Mustafa. (2006). “Asr-ı Saadette Ordu ve Savaş Stratejisi”. Asr-ı Saadette
İslam. III, 379-341. İstanbul.
Atar, Fahrettin. (1979). İslam Adliye Teşkilatı. Ankara.
Baltacı, Cahit. (2005). İslam Medeniyeti Tarihi. İstanbul.
Canan, İbrahim. (1984). Medeniyet, Kültür ve Teknik. İstanbul.
Çelebi, Ahmed. (1976). İslam’da Eğitim-Öğretim Tarihi. (Çev. Ali Yardım). İstanbul.
Çubukçu, Asri. (1989). İslam Devletlerinde Devlet Teşkilatı ve İlmî Faaliyetler.
Erzurum: (Ders Notları)
Demirci, Mustafa. (2003). İslam’ın İlk Üç Asrında Toprak Sistemi. İstanbul.
Ebu Halil, Şevki. (2005). İslam ve Dünya Medeniyetleri Tarihi. (Çev. Atik AydınAbdulhadi Timurtaş). İstanbul.
Erkal, Mehmet. (1992). “Beytülmal”. DİA, VI, 90-94.
Erkal, Mehmet. (1993). “Cizye”. DİA, VIII, 42-45.
Erkal, Mehmet. (1996). “Ganimet”. DİA, XIII, 351-354.
Hamidullah, Muhammed. (1972). Hz. Peygamber’in Savaşları. (Çev. Salih Tuğ).
İstanbul.
Hamidullah, Muhammed. (1980). İslam Peygamberi, II. (Çev. Salih Tuğ). İstanbul.
Hamidullah, Muhammed. (1981). İslam Müesseselerine Giriş. (Çev. İhsan Süreyya
Sırma). İstanbul.
Hitti, Philip K.. (1980). Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, I-IV. (Çev. Salih Tuğ). İstanbul.
Kallek, Cengiz. (1997). “Haraç”. DİA, XVI, 71-86.
Kayaoğlu, İsmet. (1980). İslam Kurumları Tarihi I. Ankara.
Kayaoğlu, İsmet. (1994). İslam Kurumları Tarihi II. Konya.
Kazıcı, Ziya. (1999). İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi. İstanbul.
Palabıyık, M. Hanefi. (2002). “Hz. Peygamber’in Devlet Kurma Faaliyeti (Tarihi
Arkaplan ve Tesri Açısından)”. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı:
17, Erzurum, s. 99-126.
Salih, Suphi. (1981). İslam Mezhepleri ve Müesseseleri. (Çev. İbrahim Sarmış).
İstanbul.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Hz. Peygamber Döneminde İdari, Mali, Askeri ve Sosyal Kurumlar
Sarıçam, İbrahim-Erşahin, Seyfettin. (2011). İslam Medeniyeti Tarihi. Ankara.
Terzi, M. Zeki. (1990). Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidin Döneminde Askeri
Teşkilat. Samsun.
Yeniçeri, Celal. (1984). İslam’da Devlet Bütçesi. İstanbul.
Yeniçeri, Celal. (2000). Hz. Muhammed ve Yaşadığı Hayat. İstanbul.
Yılmaz, Hüseyin. (2006). Camilerin Eğitim Fonksiyonu. İstanbul.
Yiğit, İsmail. (2004). “Mevali”. DİA, XXIX, 424-426.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
HİLAFET VE
RAŞİT HALİFELER DÖNEMİNDE
KURUMLAR VE KÜLTÜR
• Hilafet
• Hilafetin Şartları ve Hükümleri
• Halifenin Taşıması Gereken Şartlar
• Halifenin Seçimi, Azli ve Vazifeleri
• Raşit Halifelerin Kısa Tarihi
• Raşit Halifeler Döneminde Siyasi,
İdari Yapı ve Kurumlar
• Raşit Halifeler Döneminde Kültür ve
İlim Hayatı
İSLAM KURUMLARI
ve
MEDENİYETİ
TARİHİ
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Hilafet ve özellikleri hakkında bilgi
sahibi olabilecek,
• Halifeyi, halifenin görev ve yetkilerini
bilecek,
• Raşit Halifeler dönemindeki idari,
siyasi yapı ve kurumları anlayabilecek,
• Raşit Halifeler dönemindeki kültürel
yapı ve ilmi faaliyetleri
kavrayabileceksiniz.
ÜNİTE
6
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
GİRİŞ
Hulefâ-yi Râşidîn dönemi 11/632 yılında vefat eden Hz. Peygamber’in yerine
geçen Hz. Ebu Bekir’le başlayıp Hz. Ali’nin 40/661 yılında vefatıyla veya Hz.
Hasan’ın Muaviye ile antlaşmasıyla (41/662) son bulmaktadır. Bu dönem tüm
İslam dinî ve ilmî geleneği için Asrı Saadet’ten sonraki en önemli dönemi ve süreci
ifade eder ve ümmet için özel bir anlamı haizdir. Bu yüzden Asrı Saadet kadar bu
dönemin de, her yönüyle çok iyi bilinmesi ve anlaşılıp anlamlandırılması
gerekmektedir.
Bu ünite, Raşid halifelerle başlayan Hilafet kurumu hakkındaki klasik
görüşlerin özetini vererek, ilgili yapıyı ve özelliklerini öğrenciye kısaca
hatırlatmaktadır. Daha sonra Raşid Halifeler dönemi özetlenerek, dönemlerindeki
siyasi ve idari yapı ile kültürel ve dinî ilimlerin durumu kısaca ele alınmaktadır.
HİLAFET
Hilafet, “Peygambere
halef olarak, din ve
dünya işlerinde riyâset-i
âmme sıfatı ile ona
naiplik etmek” olup,
bunu yapan kimseye de
‘halife’ denir.
Lügat manası “bir kimsenin peşinden gelmek, ona halef olmak, onu temsil
etmek” olan ’hilafet’ kelimesi, ıstılahta muradifi olan ‘imamet’ (el-İmametü’l/ezZeâmetü’l- Kübrâ/Uzma), terimleriyle birlikte, “Peygambere halef olarak, din ve
dünya işlerinde riyâset-i âmme sıfatı ile ona naiplik etmek” olup, bunu yapan
kimseye de ‘halife’ denir. Bu manasıyla, yani ‘İmâmü’l-Müslimin’ olarak halife
lakabı, ilk defa Hz. Ebu Bekir hakkında (Halifetu Resulillah) kullanılmıştır. ‘Emirü’lMü’minin’ lakabı ise, ‘Halifetu Halifeti Resulillah’ yerine ilk olarak Hz. Ömer
hakkında kullanılmış, daha sonraki halifeler hakkında da aynen kullanılmaya devam
etmiştir.
Halifenin Seçimi
İlk halife Hz. Ebu Bekir’in seçimi hakkında muhtelif rivayetler arasında
müşterek olan hususları kısaca şöyle tespit edebiliriz: Hz. Muhammed vefat ettiği
gün (Hicretin 11. senesi 12 Rebiülevvel Pazartesi günü) tüm Müslümanlar Mescid-i
Nebi’de büyük bir teessür içindeydiler. Hz. Ali, Zübeyr, Talhâ ve Resulullah’ın diğer
yakın akrabalarından bazı Haşimîler, Fatıma’nın evinde toplanmış ve Arapların
geleneği üzere, cenazenin defin ve techiz işleriyle meşguldüler. Ensardan bazıları
ise hilâfet meselesini görüşmek üzere ‘Sa’ideoğulları’nın Çardağı’nda (Sakifetü Benî
Sâ’ide) toplanmış, Allah Resulu’nün yerine devletin başına kimin geçmesi
gerektiğini görüşüyorlardı. Bu arada Ensardan birkaç kişi bunu Hz. Ebu Bekir’e
bildirerek, duruma müdahil olmasını istediler. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Ebu
Ubeyde b. Cerrah’la birlikte Sakife’ye geldi. O sırada Ensar, hasta olduğu için
örtülere sarılmış halde oraya getirilmiş bulunan Hazreçli Sa’d b. Ubade’nin
başkanlığına karar vermek üzereydiler. Hz. Ebu Bekir ve arkadaşları oraya
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
geldiklerinde tartışmalara müdahil oldular. Onlar İslam’a hizmetlerinden ve Allah
Resulu’nün Mekke’ye dönmeyip Medine’de kalmayı tercih etmesinden
bahsederek riyasetin kendi hakları olduklarını söylüyorlardı.
İlk Halife Hz. Ebu
Bekir, Medine’de
Ashabın büyük
çoğunluğunun seçimi ile
halife olmuştur. Ona
bey’atı geciktiren Hz. Ali
ve diğer bazıları da,
daha sonra bey’at
etmişlerdir.
Bu konuşmayı dikkatle dinleyen Ebu Bekir, onların bu faziletlerini teslim
ederek söze başladı; Muhacirler hakkındaki Kur’ân ayetlerini de okudu ve bilhassa
günün siyasî şartları ve nüfuz politikasına dikkati çekerek, hilâfet meselesinin
bunlarla değerlendirilmesini istedi. Ebu Bekir, Arapların bu reislik işini (hilâfeti)
ancak KureyşIi birine tanıyacaklarını, onların Arapların nesep ve mevki bakımından
üstte olmalarının gözden uzak tutulmaması gerektiğini söyleyerek hilâfet için Ömer
veya Ebu Ubeyde’yi aday gösterdi. Ensardan Sabit b. Kays söz alarak, Muhacirlere
hitaben, Ebu Bekir’i bırakıp, Ömer veya Ebu Ubeyde’ye bey’at etmelerinin doğru
olmayacağını beyanla sözlerini bitirdi. Zaten onlar da, Ebu Bekir varken bunu kabul
etmeyeceklerini bildirdiler. Bundan sonraki konuşmalarda Ensardan Hubâb b.
Münzir, bir Ensardan bir de Muhacirlerden olmak üzere ‘iki emir’e bey’at edilmesi
teklifinde bulundu. Bu teklifin sebep olduğu şiddetli münakaşalar arasında, daha
sonra çokça tartışılan “İmamlar Kureyş’tendir” (el-Eimmetü min Kurayş) hadisinin
rivayet edildiği nakledilir. Rivayetlere göre, bu münakaşaların sonucundan
endişelenen Ömer ve Ebu Ubeyde, Ebu Bekir’e bey’at için hazırlanırlarken Beşir b.
Sa’d onların önüne geçerek ilk olarak kendisi bey’at etti. Orada bulunan Muhacirler
ve Ensar da bunlara uyarak bey’at ettiler. Bu hususî bey’atı, ertesi gün Medine
mescidinde yapılan umumî bey’at ta’kib etti ve Hz. Ebu Bekir, Medine’deki
Müslümanların büyük çoğunluğu ile ‘Müslümanların İlk Halifesi’ seçildi.
Ensardan Hazreclilerin halife adayları olan Sa’d b. Ubade, Ebu Bekir ve daha
sonra da Ömer’e bey’at etmemiş ve ölünceye kadar bu küskünlüğünü
sürdürmüştür. Hz. Ebu Bekir’in şahsiyeti ve takip ettiği siyaset, diğer muhalifleri
bey’ata razı etmişti. Hz. Ali, Talha, Zübeyr, Ebu Zerr ve Haşimilerin bey’atları
hakkındaki rivayetlerden birine göre Hz. Ali ve taraftarları ilk günde bey’at etmişler
ve Hz. Ali, Ebu Bekir hakkında, “Peygamber namazda onu imam tayin etti.
Resulullah’ın dinimize imam tayin ettiği kimsenin, dünya işlerimize de başkan
olmasına razı olduk ve onu (halife olarak) seçtik” demiştir. Daha sıhhatli olan diğer
rivayete göre ise Hz. Ali, bu seçimi bir oldu-bitti sayarak memnuniyetsizliğini açıkça
ifade etmekle birlikte, Ebu Bekir’in halife seçilmesinden altı ay sonra, Hz.
Fatıma’nın vefatını müteakip, Haşimoğulları ve diğer taraftarları ile birlikte bey’at
etmişlerdir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
İLERİ OKUMALAR İÇİN
Halife seçimleri hakkında, M. Ali KAPAR’ın,“İslam’da Seçim Sistemi Bey’at”
(Beyan Yay., İstanbul 2003) adlı kitabını okuyabilirsiniz.
HİLAFETİN HÜKMÜ
Ehl-i Sünnet alimlerine göre, Hz. Peygamber’den sonra bir halifenin nasbı
vaciptir, farz-ı kifâyedir, şâri’ bu mükellefiyeti herhangi bir kimseye yüklemez, fakat
cemaat halinde bütün Müslümanları mükellef tutar. Sahabe ve Tabiinin halife
nasbındaki ittifakı buna delildir. Çünkü Hz. Peygamber’in vefat ettiği gün sahabe
çarçabuk Ebu Bekir’e bey’at ederek bir halife seçtiler. Bundan sonrada hep böyle
devam etti. Müslümanlar bu vecibeyi yerine getirmezlerse günahkâr olurlar.
Müslümanların mükellef oldukları dini vecibelerin ifası, ümmetin huzur ve saadeti
bir halifenin varlığı ile mümkündür. Bir halife bulunmazsa Müslümanların emniyeti
ve asayişi demek olan emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifeleri ifa
olunamaz.
Bazı alimler ve bazı mezhepler imam nasb etmenin vacip olmadığı
kanaatindedirler; Bazı Mutezile ve Hariciler bu görüştedirler. Bunlara göre vacip
olan, şer’i hükümlerin yerine getirilmesidir. Ümmet adaletin ve Allah’ın
hükümlerinin yerine getirilmesinde ittifak ederse imama hacet kalmaz; böyle
olunca imam nasbı da vacip olmaz.
HALİFENİN TAŞIMASI GEREKEN ŞARTLAR
Bu şartlar klasik eserlerimizde detaylandırılmakla beraber, burada özetle
saymak istiyoruz. Bununla birlikte bu şartların sonradan belirlenen şartlar
olduğunu da ifade etmek gerekir:
Günümüzde
cumhurbaşkanı veya
başbakan olmak için
nasıl bir takım şartlar
aranıyorsa, Hilafet
makamına gelecekler
için de belli şartlar
aranmaktadır.
 Erkek olmak,
 Baliğ olmak,
 Akıllı olmak,
 Gözü sağlıklı olmak,
 Kulağı sağlıklı olmak,
 Kol ve bacakları sağlıklı olmak,
 Konuşma yeteneği olmak,
 Hür olmak,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
 Müslüman olmak,
 Adil olmak,
 Şecaatli ve cesur olmak,
 Müçtehit olmak,
 İsabetli görüş sahibi olmak,
 Nesepçe Kureyş’ten olmak.
Bu şartlarda tüm İslam mezhepleri arasında olduğu gibi, Ehl-i Sünnet alimleri
arasında da ittifakın olmadığını belirtmek istiyoruz.
HALİFENİN TAYİNİ
Halifenin tayin yolu ve hilafet makamının doldurulması için üç esas kabul
edilmiştir. Bu esasların her birinin de birtakım hükümleri vardır.
 Seçim (İntihab) Usulü: Ehlü’l-hal ve’l-akd denen adil, halife adaylarının
durumunu iyi bilen, bunlar arasında en layığını seçebilecek kabiliyetteki
seçkin topluluğun, hilafet şartlarını kendisinde toplayan birini seçmeleri ve
her birinin onun hilafetine rızalarını göstermeleri, yani bey’at etmeleridir.
Halife seçimine gidilebilmesi için:
 Önceki halifenin, kendisinden sonraki halifeyi seçmeden ölmüş olması
 Önceki halifenin, hilâfetten ayrılmayı gerektiren sebeplerle istifa etmesi
veya ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından azledilmiş olması lazımdır.
Geleneksel anlayışa göre
halife üç yolla hilafete
gelebilir:
 Seçim (İntihab)
Usulü
 Tayin (Nasb=Atama)
Usulü
 Hilâfeti zorla ele
geçirmek (Gasb veya
İstilâ) Usulü
Bu seçimin sıhhati için; 1. Bey’at edilecek kimse de, yukarda saydığımız
halifede aranacak vasıfların bulunması, 2. Hilafet akdini yapacak olanların, yani
halifeyi seçecek olan ehlü’l-hal ve’l-akd alimler, devlet erkânı ve halkın ileri
gelenlerinin hazır olmaları, 3. Bey’at olunan kimsenin, hilafeti kabul etmesi, 4.
Bey’at eden ve hilafet akdini yapan bir kişi ise, bunun şahitleri olması, 5. Bey’atın
bir kişi için olması, gerekmektedir.
 Tayin (Nasb=Atama) Usulü: Mevcut halifenin hilafet şartlarını taşıyan bir
kimseyi, kendisinden sonra halife olmak üzere tayin etmesi ve ehlü’l-hâl ve’lakd’dan söz almasıdır. Halife ölünce, kendisi için söz alınan kimse halife olur.

Hilâfeti zorla ele geçirmek (Gasb veya İstilâ) Usulü: Halife ölünce hilafet
şartlarını kendinde toplayan bir kimse, önceki halife tarafından tayin
edilmeden, ehlü’l-hâl ve’l-akd’ın bey’atını da almaksızın bu makamı silah
zoruyla veya başka yollarla ele geçirirse, bunun hilafeti de sahih sayılmıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
HALİFENİN VAZİFELERİ
 Dinin aslî şekliyle korunması,
 İslam ülkesinde emniyetin sağlanması,
 Sınırların tahkimi ve korunması,
 İslam düşmanlarına karşı cihat edilmesi,
 Hükümlerin tenfizi ve kardeşliğin tesisi yani hak ve hukuka riayetle adaleti
tevzi etmek, kanunlara riayeti sağlamak, cezaları infaz ederek zalimi
kötülüklerden sakındırmak, mazlum ve mağdurun hakkını korumak,
 Devlet idaresine emin ve ehliyetli kimselerin getirilmesi,
 Zekât, ganimet, fey’ ve haracın toplanması,
 Ordunun ve devlet memurlarının maaşlarının takdiri,
 Devlet işlerinin bizzat takibi.
Halkın Halifeye Karşı Vecibeleri
Halifenin, halka (raiyyeye) karşı mükellefiyetleri yanında, halkın da halifeye
karşı bazı mükellefiyetleri vardır:
 İtaat etmek,
 Düşmanla cihad ve din işlerinde yardımına koşmak,
 Zekatını (vergisini) vermek.
Halifenin Azlini Gerektiren Haller
Bunlar Halifede iradi veya gayri iradi vaki olabilecek bazı ahlâki zaaflar veya
fiziki eksikliklerdir:
 Yaşlılık veya hastalık sebebiyle uhdesindeki vazifeleri yerine getirememesi
halinde, kendiliğinden istifa etmesi,
 Ahlâkî zaaf sayılabilecek hallerin ve fısk alametlerinin görülmesi üzerine,
ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından hal’ edilmesi,
 Aklî melekelerini kaybetmesi halinde, azlolunması,
 Körlük, sağırlık ve dilsizlik gibi iş yapmaya mani sakatlıkların zuhuru da
azledilmesine sebeptir.
 İki el veya iki ayağının yokluğu gibi rahat hareket etmeğe mani hallerde de
halife vazifesinden ayrılır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
 Halifenin düşmana veya asilere esir düşmesi, kurtuluş ümidi bulunmaması ve
kaybolması halinde, ortaya çıkan tasarruf imkansızlığı veya noksanlığı
nedeniyle, ehlü’l-hal ve’l-akd başkasını halife seçer ve ona bey’at edilir.
HİLAFETİN TARİHÇESİ
Hilafetin tarihçesinden kastettiğimiz, ilk halifenin seçiminden sonraki süreçtir
ve bu süreç, Hz. Ebu Bekir’le başlayıp, Osmanlı Devleti’nin son hükümdar-halifesi
Vahdeddin’e kadar devam etmektedir. Dolayısıyla ‘hilafetin tarihi veya halifeler
tarihi’ denince herhangi bir ayrıma girmeden bu süreci gözetmek gerekmektedir.
Ancak geleneksel olarak bu süreç, ‘Hanedanların Tarihi’ olarak algılanmakta ve
buna uygun olarak da çeşitli tasnifler yapılmaktadır. Bütün bu tasniflere göre de,
unutulmaması gereken husus, her halükarda halifelerin tarihinin izlenebileceğidir.
Bu tasniflerden biri de genelde çalışmalarımızda benimsediğimiz biçim olup, şu
şekildedir:
 Raşid Halifeler Devri
 Emeviler Devri
Raşid Halifeler (Hulefâyi Râşidîn), Hz. Ebubekir
(11-13/632-634), Hz.
Ömer (13-23/634-644),
Hz. Osman (23-35/644656), Hz. Ali (3540/656-661) ve Hz.
Hasan (40-41/661-662)
devrini kapsamaktadır.
 Abbasiler devri
 Müstakil İslam Devletleri Devri (Bu dönemde çok sayıda devletler ve
hanedanlar ortaya çıkmış, halifenin tesiri azalmış; ancak halifelik,
Osmanlılara intikaline kadar resmen Abbasilerde olmuştur.)
Raşid Halifeler (Hulefâ-yi Râşidîn), Hz. Ebubekir (11-13/632-634), Hz. Ömer
(13-23/634-644), Hz. Osman (23-35/644-656), Hz. Ali (35-40/656-661) ve Hz. Hasan
(40-41/661-662) devri ve tarihlerini kapsamaktadır. Şimdi bu dönemleri kısaca
görelim.
HZ. EBU BEKİR (11-13/632-634) DEVRİ
Hulefâ-yi Râşidîn devri devlet teşkilatında ilk ve en önemli vazife hilafet, ilk
halife de Hz. Ebu Bekir b. Ebî Kuhâfe’dir. Ka’b b. Sa’d b. Teym b. Mürre ailesinden
olan Ebu Bekir’e Hz. Peygamber tarafından ‘Atîk’ lakabı verilmiştir. Diğer bir lakabı
da ‘es-Sıddîk’tır.
Hicretin 11. yılı 12 Rebiülevvel Pazartesi günü halife seçilmiştir. Hilafeti,
Hicretin 13. yılı 9 Cumadelahire Cuma gününe kadar, iki yıl dört ay beş gün sürmüş
ve Hz. Peygamber’in yanına defnedilmiştir. Abdullah, Abdurrahman ve Muhammed
adlarında üç oğlu, Aişe (Hz. Peygamber’in hanımı ve Abdurrahman’ın öz bacısı) ve
Esmâ (Abdullah’ın öz bacısı) adlı iki kızı vardı; üçüncü kızı Ümmü Gülsüm ise
vefatından sonra doğmuştur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Kısa süren hilafeti esnasında çok büyük gailelerle uğraştı. Resulullah’ın
hazırladığı, fakat vefatı dolayısıyla beklemekte olan Üsame ordusunu, Hz.
Peygamber’in defnini müteakib bizzat Suriye seferine uğurladı. Kureyş ve Sakif
kabileleri dışında irtidad eden Benu Âmir, Hevazin, Süleym, Bahreyn, Uman,
Mehre, Yemen, Hadramevt ve Kinde gibi Arap kabilelerini bir yıldan az bir zamanda
itaat altına aldı.
Hz. Muhammed’in sağlığında, San’â’da nübüvvet iddiasıyla ortaya çıkan elEsvedü’l-Ansî mağlup ve katledildi. Sahte peygamberlerin ikincisi Tuleyha b.
Huveylid 9/630 yılında Müslüman olmuş, 10/631 yılında irtidat etmiş, Hz.
Peygamber’in hastalığı sırasında da peygamberlik iddiasına kalkışmıştı. Hz. Ebu
Bekir, Tuleyha ve taraftarlarıyla yaptığı uzun mücadelelerden sonra Tuleyha Şam’a
gitti ve Gassanlılardan Cefne Oğullarına sığındı. İslam tarihindeki üçüncü yalancı
peygamber Secâh bt. el-Haris adlı kahine bir kadın da Hz. Ebu Bekir’i epeyce
meşgul etmiş ve neticede Müslümanlığı kabul etmiştir. Hz. Peygamber’in son
zamanlarında Necid’in güney-doğusunda ve Bahreyn’in batısında bulunan
Yemame’de, Müseyleme (el-Kezzâb) adlı biri, nübüvvet iddiasıyla ortaya çıkmış ve
etrafına birçok taraftar toplamıştı. Bu yalancı, Hz. Ebu Bekir’in hilafeti zamanında
faaliyetlerini daha da hızlandırmış, halkın gözünü boyayan hokkabazlıklarla İslam
halifesini uzun müddet meşgul etmişti. Neticede Müseyleme öldürülmüş kabilesi
Benu Hanifeliler yeniden itaat altına alınmıştır.
Müseyleme ile mücadelede İslam ordusunun komutanlarından biri olan
Halid b. Velid, bu gailenin neticelenmesinden sonra Irak’ta Hireliler üzerine yürüdü
ve onları cizyeye bağladı, el-Enbâr ve Aynü’t-Temr’i fethetti. Oradan Dumetü’lCendel’e yönelerek emir Ukeydir el-Cendel’i öldürdü. 13/634 yılında, büyük bir
Bizans ordusuna karşı Yermük’te zafer kazanıldı ve Suriye kapıları İslam ordularına
açılırken, Busrâ fethedildi.
Hz. Ebu Bekir zamanının önemli işlerinden biri de Kur’ân’ın toplanmasıdır.
Müseyleme ile yapılan çetin savaşlarda çok sayıda ‘Kurrâ’ şehit olunca, Hz. Ebu
Bekir, Hz. Ömer’in teşvikiyle, Hz. Ali ve diğer ashab ile müşavere ederek Kur’ân’ın
toplanmasına karar verdi. Bu iş için, Hz. Peygamber’e vahiy kâtipliği yapmış olan
Zeyd b. Sabit başkanlığında bir heyeti vazifelendirdi. Esasen Resulullah zamanında
Kur’ân’ın tamamı zaten yazıya geçirilmişti. Ancak Zeyd, gereği gibi araştırıp
çalışarak halkın elinde Kur’ân’ın yazılı bulunduğu hurma lifleri, derileri, tahtaları,
ince taş ve levhaları ile hafızların ezberlerindeki metinleri toplayarak onları
Resulullah’ın metnine şahit kılmış, bunu tüm halka da mal ve kabul ettirerek, bu
metni mushaf haline getirmiştir.
Hz. Ebu. Bekir’in Valileri
Hz. Peygamber zamanında gördüğümüz devlet yapısı ve devlet teşkilatını,
hemen hiçbir değişikliğe uğramadan aynen Hz. Ebu Bekir zamanında da
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
görmekteyiz. Devlet yeni kurulmakta ve henüz mükemmel bir kurumlaşma
görülmemektedir. Fethedilen yerlere bazı görevliler gönderilirken, çoklarına birkaç
vazife birden verilmektedir. Bunlar o bölgenin valisi, komutanı, hâkimi (kadı), vergi
memuru (âmil), imam ve muallimi idiler.
Hz. Ebu Bekir zamanında bahsettiğimiz çeşitli hizmetleri gören muhtelif
bölgelere atanmış bazı devlet temsilcileri şunlardı:
 Taif valisi olan Osman b. Ebi’l-As, Hz. Muhammed tarafından tayin edilmişti.
 Mekke’de de Hz. Muhammed’in tayin ettiği Attab b. Esîd vali idi.
 Hz. Peygamberin San’a valiliğine tayin ettiği Kays b. Abdi Yeğus el-Muradî,
Hz.Ebu Bekir tarafından değiştirildi ve yerine Feyrûz ed-Deylemî gönderildi.
Yemen’de vuku bulan ridde hadiselerinde, San’a’ya el-Muhacir b. Ebî
Umeyye ve İkrime b. Ebî Cehil komutan olarak vazifelendirildiler.
 Hadramevt valisi, Ziyad b. Lebîd el-Ensarî; Havlan valisi Ya’lâ b. Münye; Zebid
ve Rima’a valisi, Ebu Musa el-Eş’ari; Cened valisi, Mu’az b. Cebel; Necrân
valisi, Cerir b. Abdillah; Cüreş valisi, Abdullah b. Sevr; Bahreyn valisi, el-A’lâ
b. el-Hadramî; Dumetü’l-Cendel valisi, İyaz b. Ganm idiler.
Hz. Ebu Bekir devrinin
en önemli olayları:
 İç isyanların (Ridde)
bastırılması
 Devletin istikrarının
ve yapısının
korunması
 Hz. Peygamber
zamanında tamamı
yazıya geçirilen
Kur’an-ı Kerim’in, iki
kapak arasına
toplanması.
 Şam bölgesi henüz İslam devletine katılmamıştı. Oradaki orduların başında
Ebu Ubeyde, Şurahbil, Yezid ve Amr komutan idiler. Başkomutan Halid b.
Velid idi. Fethedilen yerlerin idaresi fetheden komutanlara aitti.
Hz. Ebu. Bekir’in Kadıları
Hz. Ebu Bekir halife olarak bizzat bazı hukukî ve cezaî davalara bakıyor, bazı
ihtilafları çözüyordu. Bir katil olayı, bir hırsızlık olayı ve bir zina davasını hükme
bağlamıştır. Ebu Bekir davalarda güç durumda kalırsa, aynı zamanda müftileri olan
Ömer, Ali, Abdurrahman b. Avf, Muaz, Übey b. Ka’b ve Zeyd b. Sabit gibi alim
sahabeye sorardı. Medine kadılığına Ömer’i tayin etti. Ömer bu görevde bir yıl
kaldığı halde kendisine hiç dava gelmemiştir. Vilayetlere kaza vazifesi için (Bahreyn
hâkimi Enes b. Malik hariç) hususi memurlar, hâkimler tayin edilmemiş olsa da, bu
vazifeyi her vilayetin valileri yerine getirmekteydiler.
Ebu Ubeyde, beytülmal sorumlusuydu.
Ali b. Ebî Talib, Zeyd b. Sabit ve Osman b. Affan katiplik (kitabet) vazifesini
yürütüyorlardı.
HZ. ÖMER’İN HİLAFETİ (13-23/634-644)
Ömer b. el-Hattab b. Nufeyl b. Abdi’l-Uzzâ, Ebu Bekir vefat ettiği gün, onun
tayini ve sahabenin bu tayine rıza ve bey’atı ile halife oldu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Hz. Ömer’in hilâfet yılları, İslam devletinin büyük fetihlerle gelişip yayıldığı
yıllarıdır. Ömer devleti teşkilatlandırmış, yeni müesseseler kurmuştur. Bu teşkilat
ve müesseselere gelmeden önce, kısaca Ömer zamanındaki fütuhat ve önemli
olaylara tarih sırasıyla işaret edelim:
Hz. Ömer devrinin en
önemli olayları:
 Fetihler
 Devletin yapısında
yenileşme ve ilaveler
 Divanların teşkili.
14/635 yılında Dımaşk, Hıms, Ba’lebek, Busra fethedildi, Basra şehrinin
inşasına başlandı. 15/636 yılında Ürdün tamamen alındı, Yermuk ve Kadisiyye
zaferleri kazanıldı. Kufe şehri inşa edildi. Divanlar kurularak Müslümanlara
hizmetleri ve derecelerine göre maaş bağlandı. 16/637 yılında, Ehvâz ve Medâin
şehirleri fethedildi, Celulâ harbi kazanıldı. İran meliki Yezdicerd hezimete uğratıldı,
Tikrit fethedildi. Kudüs bizzat Halife tarafından alındı. Kınnisrin, Halep, Antakya ve
Menbic şehirleri fethedildi. Hz. Muhammed’in Mekke’den, Medine’ye hicreti
takvim başlangıcı kabul edildi. Resmi yazılarda gün, ay ve seneyi gösteren tarih
kullanılmaya başladı. Halid b. Velid başkomutanlıktan azledildi. 17/638 yılında da
Mescid-i Nebevi genişletildi. Şam’da Ta’un salgınında Ebu Ubeyde, Mu’az b. Cebel
ve 25.000 kişi öldü. Basra’da da felaket aynı büyüklükte idi. Şam’da çıkan bu veba
salgını sırasında Hz. Ömer Şam’a gitmek için yola çıkmışken, oradaki veba salgını
haberiyle geri döndü. 18/639 yılında Cündişabur, Hulvan (Irak’ta), Ruha (Urfa),
Sümeysat, Harran ve Nusaybin ile el-Cezire’nin (Dicle ile Fırat arasındaki şehirler)
bir kısmı, Musul ve civarı fethedildi. Medine’de büyük kıtlık oldu. Mısır’dan buraya
erzak gönderildi. 19/640 yılında Kaysariyye (Suriye) alındı. 20/640 yılında Mısır ve
Tüster fethedildi. 21/641 yılında İskenderiye, Nihavend, Berke alındı. Halid b. Velid
vefat etti ve Hıms’da defnedildi. 22/642 yılında Azarbeycan, Dinever, Hemedan,
Trablus ve Rey fethedildi. 23/643 yılında Kirman, Sicistan ve İsfehan civarı
fethedildi. Bu yılın sonunda Zilhicce ayında Hz. Ömer şehid edildi ve Mescid-i
Nebi’nin yanında Hz. Peygamber ile Hz. Ebu Bekir’in yanına defnedildi.
Hz. Ömer Zamanında Devlet Teşkilatı
Fetihlerle büyüyen İslam ülkesinde idari taksimat, vilayetler ve bunlara bağlı
daha küçük idari merkezler halinde idi. Her vilayette vali, kâtip, divan katibi (askeri
idare katibi), Sahibu’l- harac, Şurta, Sahibu’l- beytilmal ve kadı gibi memurlar vardı.
Hz. Ömer’in on yıllık hilafeti boyunca bu memuriyetlerde epeyce değişiklikler
olduğundan, sadece onun vefatı sırasında vazifeleri bulunan valileri ve diğer
memuriyetleri vermeyi uygun bulmaktayız:
Hz. Ömer’in Valileri
Mekke’de Nafi b. Abdilharis el-Huzâî; Taif’te Süfyan b. Abdillah es-Sakafi;
San’a’da Ya’la b. Münye; Cened’de Abdullah b. Ebî Rebi’a; Kufe’de Muğire b. Şu’be;
Basra’da Ebu Musa el-Eş‘arî; Mısır’da Amr b. el-As; Hıms’da Amir b. Sa’d; Dımışk’ta
Muaviye b. Ebî Sufyan; Bahreyn’de Osman b. Ebi’l-As es-Sakafi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Kaza Teşkilatı ve Kadıları
Hilafeti müddetince büyük fetihlerle İslam devletinin sınırlarını çok genişletip
devleti büyüten Halife Ömer,kaza teşkilatı gibi birçok teşkilat ve müessesenin de
kurucusu olmuştur. Ömer, Hz. Muhammed ve Ebu Bekir zamanlarında, ekseriye bir
kişinin uhdesinde bulunan muhtelif devlet görevlerini müstakil memuriyetler haline
getirmeye başlamıştır.Bilhassa kaza müessesesinin istiklâline önem vererek kaza ve
icra kuvvetlerini ayırmıştır. Her tarafta kadılar tarafından idare edilen mahkemeler
kurmuş,ilk defa yeni kurulan Kufe ve Basra şehirlerine de müstakil hâkimler tayin
etmiştir.
Hâkimlerin takip etmeleri gereken usûl ve prensipler bizzat halife tarafından
Ebu Musa el-Eş’ari’ye gönderdiği bir talimatnamede vaz’ edilmiştir.
Kufe kadısı Şureyh, Hz. Ömer zamanında aylık 100 dirhem; Basra vali ve
kadısı Ebû Musa el-Eş’ari, senelik bir milyon dirhem; Şureyh’ten önceki Kufe kadısı
Selman b. Rabia aylık 500 dirhem alıyordu. Hz. Ömer, hâkimliğe zengin ve nüfuzlu
olanları tayin eder ve hâkimler başka işlerle meşgul olamazlardı. Her şehirde bir
veya birkaç hâkim bulunurdu.
Gayrimüslimler davalarını kendi kanunlarına göre hallederler veya isterlerse
Müslüman hâkimler de davalarına bakarlardı. Ömer, davaların çözümünde kolaylık
sağlamak ve hükümlerin sıhhatini temin etmek için bir de ‘bilirkişi’ kurumu ihdas
etmişti.
Camiler mahkeme binası olarak kullanıldığı gibi, hususî binalar da yapılmıştı.
Çok geniş İslam ülkesinde kaza vazifesini yürütmekte olan kadıların hepsinin
ismini tespit etmek mümkün olmamakla birlikte, valilerin ve komutanların
bulundukları ve fethetmekte oldukları bölgelerin aynı zamanda kadılıklarını
yaptıklarını nazar-ı itibara alarak, hiç bir yerin kadısız kalmadığını söyleyebiliriz.
İsimlerini tespit edebildiğimiz kadılar ve hizmet yerleri şöyledir:
Medine’de kendisiyle beraber Zeyd b. Sabit; Basra’da Ka’b b. Sûrel-Ezdi;
Filistin’de Ubade b. Sâmit; Kûfe’de, Abdullah b. Mes’ud ve 19/640 yılından itibaren
Kadı Şureyh (Bu zat Kufe’de 60 yıl kadılık etti) kadı idiler. Şam’da bulunan bir askeri
birliğe ‘cünd kadısı’ (asker kadısı) olarak da Ebu’d-Derda tayin edilmişti. Böylece bir
de ‘kâdı-askerlik’ diye bir vazife ihdas edilmiş oldu.
Ali b. Ebî Talib, Cemil b. Muammer, Selman b. Rab’ia el-Bahili, önce Kufe,
daha sonra Medain ve Kadisiye kadılıklarında; Ebu Kurra, el-Kindî, Urve b.İyad, Kufe
kadılığında; Abdullah b. Mes’ud, Kufe kadısı, beytülmal memuru idi. Ka’b b. Yessar
el-Mahzumî (Mısır’ın fethinden sonra vali Amr b. el-As’a yazarak bu zatı oraya vali
tayin ettirdi), Kays b. Ebi’l-As es-Sehmî (Amr b. el-As tarafından Mısır’a kadı tayin
edildi) ve İmran b. el-Husayn gibi zatlar da kadılık yapmışlardı. Kadisiye’deki İslam
ordusuna gönderilen doktor, kâtip, tercüman, öncü gibi görevliler arasında kadı
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
(kadı’l-asker) olarak da Abdurrahman b. Rabia el-Bahili vardı. Ebu Hureyre’nin
Bahreyn’de valilik yaptığı rivayeti de vardır.
Hz. Ömer hac mevsiminde Mekke’de bir temyiz mahkemesi kurarak kadıların
hükümleri hakkındaki itirazları dinliyor ve hadiseyi yeniden tetkik ediyordu. O,
hâkimler tarafından verilen ölüm cezalarının kendi tahkikinden geçmeden infaz
edilmeyeceğini bildirmişti.
Fetva Teşkilatı
İslam’ın ilk devirlerinde teşekkül eden ve kaza teşkilatına önemli yardımları
olan bir müessesedir. Hz. Peygamber hem kadı hem müfti idi. Bu müessese Hz.
Ömer zamanında tanzim edilmiş ve bazı esaslara bağlanmıştır. Fetihlerin genişliği
ve Müslüman sayısının artmasıyla fetvaya olan ihtiyaç da artmaktaydı. Buna
rağmen Ömer, herkesin fetva vermesini istemezdi. Ali, Osman, Muaz, Abdurrahman
b. Avf, Ubey b. Ka’b, Zeyd b. Sabit, Ebu Hüreyre, Ebu’d-Derdâ fetva salahiyeti olan
meşhur isimlerdi. Kendiliğinden fetva verenler, gerektiğinde imtihan edilir ve
fetvadan menedilebilirlerdi. Fetva salahiyeti olanların isimleri halka duyurulurdu.
Şurta (Polis)
Her ne kadar güvenlik görevlileri Hz. Peygamber zamanından itibaren
görülmeye başlamışsa da, Şurtanın teşkilatlandırılması ve geliştirilmesinin Hz.
Ömer’e ait bir hadise olduğunu belirtmelidir.
Hz. Ömer, suçluları takip, cezaları tatbik için hususi bir daire teşkil etmişti.
Zina ve hırsızlık gibi cürümlere hâkimler bakarlar, ilk araştırma ise, ‘Ahdas’ veya
‘Şurta’ adı verilen güvenlik görevlileri tarafından yürütülür, cezalar da onlar
tarafından infaz olunurdu. Şurta idaresi kazaya bağlı bir kuruluştu.
Hisbe (İhtisab)
Bir hukuk müessesesi olarak ‘hisbe’, “devlet reisliğince hükmedileni icrâ, ona
muhalif düşeni men’, ma’rufu emir ve münkeri nehy bakımından takarrür edeni
tenfiz suretiyle şehir halkının işlerini gece ve gündüz murakabe etmektir.”
Hz. Ömer zamanında
oluşturulan ve
geliştirilen kurumlar
arasında en önemlisi
adliye teşkilatı ve ilgili
birimleridir.
Hz. Peygamber zamanından itibaren şurta ve hisbenin işleri ve salahiyetleri
birbirine benzediği ve bazen bir kişiye birkaç iş birden verildiği için, Ebu Bekir
zamanında ‘ases’ diye vazifelendirilen Abdullah b. Mes’ud’u aynı zamanda
muhtesib olarak da zikredebiliriz.
Hz. Ömer ise bu vazifeyi kendisi, kölesi Eslem ve Abdurrahman b. Avf ile
birlikte bizzat yapar ve çok kez çarşı ve pazarları gezerken ölçü ve tartıları da
kontrol ederdi. Devesine ağır yük vuran bir adamı ve sattığı gıda maddelerini
sokağa serip yolu kapayan bir tüccarı te’dip ettiği rivayet edilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Hz. Ömer’in Abdullah b. Utbe’yi ve Saib b. Yezid’i çarşı ve pazarları kontrol
için muhtesib olarak tayin ettiği rivayet edilir. Şifâ bt. Abdillah adlı bir kadın da Hz.
Peygamber zamanında olduğu gibi, Medine’de hisbe vazifesini yürütüyordu. Semra
bt. Nuheyk’in de bu vazifeye tayin edildiği rivayet edilmektedir.
İhtisab işlerinin önemi bakmandan bazı tedbirler alınmış ve buna göre
birtakım esaslar benimsenmişti. Muhtesibin, 1. Satıcıların müşterileri aldatmalarını,
bir şeyi eksik tartıp satmalarını, 2. Bir kimsenin umuma ait yolları, sokakları kendi
mülküne ilhak etmesini, 3. Hayvanlara güçlerinin üstünde yük yüklenmesini, 4. Bir
kimsenin içki içmek ve kumar oynamak gibi münkerat işlemesini, engellemek gibi
vazifeleri vardı.
Erkeklerin kadınlarla birlikte tavaf etmelerini de yasaklamıştı.
Medine dışındaki vilayetlerde bu memuriyetin varlığı hakkında sarih bilgimiz
yoktur. Ancak hukuki bir müessese, önemli bir amme hizmeti ve hilafet merkezinde
de tatbikatı bulunan bu kurumun, diğer vilayetlerde de aynı işlerin tedvir ve icrası
için bulunmasının muhtemel olduğunu düşünmekteyiz.
Hapishaneler
Hz. Peygamber zamanında çok az ihtiyaç duyulmuş ve hapishane olarak
mescitten ve evlerden istifade edilmiştir. Hz. Ömer, müstakil hapishanelere ihtiyaç
duymuş olacak ki, Saffan b. Umeyye’nin evini 4.000 dirheme satın alıp orayı
hapishane olarak kullanmıştır. Kadı Şureyh (Kufe’de), borçlarını vermeyenleri
hapse mahkum etmiş ve muhtemelen bu cezayı camide tenfiz etmişti. Basra’da
Daru’l-İmare denilen yerde hapishane vardı.
Sürgün cezası da ilk defa Hz. Peygamber zamanında tatbik edilmiş ve Hz.
Ömer’de buna binaen sürgün cezası vermiştir.
Beytülmal
Bu müessese, kuruluşu itibariyle en eski ve fonksiyonu bakımından en
mühim müessesedir. Unsurları hakkında çok sayıda ayet ve hadis vardır. Hz. Ebu.
Bekir zamanında bir değişiklik olmadan aynen Peygamber zamanında olduğu
şekliyle korunmuş, fazlaca ihtiyaç olmamakla beraber bu hizmetler için bir mekân
bile tahsis edilmiştir.
Beytülmal müessesesi Hz. Ömer zamanında gelişip teşkilatlanmıştır.
Vilayetlerden merkeze gelen gelirler, ganimetler gibi taksim edilip dağıtılmayınca
çoğalarak Ebu Bekir’in tahsis ettiği binada toplanmıştır. Burada toplanan bu
varidat, bir deftere kaydedilerek sarfiyattan fazlasının burada muhafazası usulü
getirilmiştir. İdarenin başına Abdullah b. Erkam ve iki yardımcı tayin edilmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Vilayetlerde de beytülmal daireleri kuruldu. Halid b. Hares Isfahan ve
Abdullah b. Mes’ud Kufe beytülmal teşkilatlarının idaresine tayin edildiler. Sağlam
binalar yapılarak beytülmal hizmetlerine tahsis edildi.
Vilayetlerde toplanan vergi, ganimet vs. gibi gelirlerden, gerekli meblağ
mahalli ihtiyaçlar için mahalli beytülmale ayrıldıktan sonra, geri kalan her sene
sonunda merkeze gönderilirdi.
HZ. OSMAN’IN HİLAFETİ (23-35/644-656)
Hz. Ömer vefatından önce, halifeyi seçmesi için Abdurrahman b. Avf’ın
başkanlığında altı kişilik bir şura seçmişti. Bunlar Ali, Osman, Abdurrahman b. Avf,
Zübeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydillah, Sa’d b. Ebî Vakkas ve seçilmeyip sadece
seçimi kolaylaştırması kaydıyla oğlu Abdullah’tan ibaretti. Aralarında iki gün süren
münakaşadan sonra Abdurrahman b. Avf’ın gayretleriyle Hz. Osman’ın hilafetine
karar verildi ve mescidde yapılan bey’atla 23/644 yılının Muharrem ayında üçüncü
halife seçilmiş oldu.
Hz. Muhammed’in iki kızı Rukiyye ve Ümmü Gülsüm ile evlendiği İçin
‘Zünnureyn’ diye lakablanan Osman b. Affan b. Ebi’l-As b. Umeyye b. Abdişems b.
Abdi Menâf, bu makamda 12 yıl kaldı. 35/656 yılının Zilhiccesinde öldürüldü.
Hz. Osman’ın hilafeti zamanında İskenderiye, Ermeniyye (25/645), Kuzey
Afrika (27/647), Kıbrıs (28/648), Fâris (29/649), Taberistan (30/650), Kirman,
Sicistan, Nişabur, Herat ve Horasan’ın kalan kısımları (31/651) fethedildi.
Hz. Ömer zamanında Müslümanların önünden kaçıp Türk ülkelerine sığınan
İran hükümdarı Yezdicerd öldürüldü (31/651) ve Kostantiniyye’ye (İstanbul) üç yıl
üst üste sefer yapıldı.
Hz. Osman devrinin en
önemli olayları:
 Fetihler
 Kur’ân-ı Kerim’in
çoğaltılması
 İlk altı yılda gelişen
zenginlik ve
istikrarın bozulmaya
başlaması
Hilafetinin önemli hadiselerinden biri, Kur’ân’ın okunuşundaki (Kırâatü’lKur’ân) ihtilafların giderilmesidir (30/650). Huzeyfe’nin (el-Yemâni) anlattığına
göre, Ermeniyye’nin fethi sırasında, orada bulunan Iraklılar ve Suriyeliler,
kıraatlarındaki farklılık dolayısıyla birbirlerini tekfir ediyorlardı. Hz. Osman, Zeyd b.
Sabit’e Kur’ân’ı yazıp çoğaltmasını emretti. O da, Ebu Bekir zamanında yine
kendisinin topladığı ve Hz. Hafsa’nın yanında bulunan mushaf ile de tekrar
mukayese ederek Kur’ân’ı birkaç nüsha yazdı ve bunlar belli başlı merkezlere
gönderildi. Bunlar dışındaki nüshaların tamamı yakıldı.
Hz. Osman’ın katibi, Mervan b. el-Hakem, kadısı Zeyd b. Sabit idi.
Hz. Osman, zamanında büyük fetihler yapıldı. Hilafetinin başlangıcında
yaşanan hoşnutsuzluk ilk zamanlar aleni muhalefetler şeklinde olmadıysa da altıncı
yıldan sonra bütün ülkede huzursuzluklar baş gösterdi ve neticede bu ihtilaflar ve
ihtilallar halifenin hayatına mal oldu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Devlet idaresinde kendisine yöneltilen ithamlar ile akrabalarını kayırdığı ve
onları devletin en yüksek makamlarına getirdiği iddialarına rağmen, onun devlete
büyük hizmetlerde bulunduğu da kabul edilmektedir. Fetihleri selefi Ömer’inkilerle
mukayese edilecek kadar büyüktü; farklı olarak Bizans’ın başkentine kadar üç sefer
yapılmış, Endülüs’e gidilmiş, ilk defa bir donanma teşkili ile deniz seferi yapılarak
Kıbrıs fethedilmiştir.
Hz. Osman zamanında, devlet teşkilatında herhangi bir değişikliğe
rastlamıyoruz. Belli ki, selefleri zamanında müesses teşkilat ve kurumların çoğunu
aynen muhafaza etmişti.
Vefat ettiği yıl, valiler ve hizmet bölgeleri şöyleydi:
Mekke’de Abdullah b. el-Hadramî; Taif’te Kasım b. Rabia’ es-Sakafî; San’a’da
Ya’la b. Münye; Hemedan’da Cerir b. Abdillah; Cened’de Abdullah b. Rabia;
Basra’da Abdullah b. Amir; Kufe’de Sa’id b. el-As; Mısır’da Abdullah b. Sa’d; Şam’da
Muaviye b. Ebi Süfyan; Hıms’ta Abdurrahman b. Halid b. Velid; Kınnesrin’de Habib
b. Mesleme; Ürdün’de Ebu’l-A’ver es-Sülemi; Filistin’de Alkame b. Hâkim el-Kinani.
Hıms, Kınnesrin, Ürdün ve Filistin idarecileri, Şam valisi tarafından tayin
edilmiş vali naibleri idiler.
Muaviye’nin teklifi ile kuvvetli bir donanma kuruldu ve İskenderiye’de Bizans
donanması mağlup edildi. Bu donanma sayesinde Sicilya ve Rodos adaları
fethedildi. Muaviye ‘donanma’ komutanlığına Abdullah b. Kays el-Fezarî’yi tayin
etmişti.
Irak haracını Cabir b. Fülan el-Müzenî topluyordu. Kufe’de komutan elKa’kaa b. Amr idi. Karkisiya’da Cerir b. Abdillah, Azerbaycan’da el-Eş’as b. Kays,
Hulvan’da Uteybe b. en-Nehhas, Mah’da Malik b. Habib, Rey’de Sa’id b. Kays,
İsfehan’da es-Saib b. el-Akra’ bulunuyorlardı.
İslam devleti bu dönemde dünyanın en büyük devleti olup çok zengin idi.
Memurların maaşına ihtiyaçlarından çok fazla zam yapılıyor, muhtaç olan herkese
yemek veriliyordu. Ramazan aylarında Hz. Peygamber’in hanımlarına günde iki
dirhem, halka birer dirhem veriliyordu.
Hz. Osman devlet daireleri için çok sayıda önemli binalar yaptırdı. Mescid-i
Nebi’yi tamir ettirip genişletti ve kendisi için bir ‘maksure’ ilave ettirdi. Ordu,
muntazam ve mükemmel olup yeni fethedilen yerlerde, Ömer’in yaptığı gibi askeri
merkezler kurulmaktaydı.
Hz. Osman bazı davalara bizzat kendisi bakardı. Kendisinin iştirak ettiği
mahkemelerde, diğer kadıları da bulundurur ve hükümleri beraber verirlerdi. Hz.
Ömer’in katliyle ilgili davaya Hz. Osman bakmıştı. Hâkimlerin verdiği cezaların
(hadlerin) infazında halifenin tasvibinin alınmasını emretmişti. Hz. Ömer
zamanında olduğu gibi Hz. Osman da hac mevsiminde Mekke’de bir nevi temyiz
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
mahkemesi fonksiyonunu yerine getiriyor ve hâkimlerin kararlarını gözden
geçiriyordu.
Şurta teşkilatını tanzim ederek teşkilatın başına ‘Sahib-i Şurta’ adıyla yüksek
bir memur tayin etmiştir.
Ali B. Ebî Tâlib’in Hilafeti (35-40/656-661)
Hz. Osman’ın katlinden sonra, 35/656 yılının Zilhiccesinde Medinelilerin
bey’atıyla halife oldu. Bey’atı geciktirenler olduğu gibi, hiç bey’at etmeyerek
muhalefetlerini sürdürenler de olmuştur.
Bey’attan sonra Medine’de dört ay kaldı. Talha, Zübeyr, Ümeyye Oğulları ve
başka gruplar Hz. Osman’ın katlinden Ali’yi sorumlu tutarak Hz. Aişe’nin etrafında
toplandılar. Mekke’de bulunan Aişe, Osman’ın intikamını almak için Basra’ya geçti.
Hz. Ali, 36/567 yılında Kufe’den aldığı destekle Basra’ya yürüdü ve meşhur ‘Cemel
Vak’ası’ meydana geldi.
37/658 yılında Muaviye b. Ebî Süfyan, Şam’da halife olmak iddiasıyla ortaya
çıktı ve Irak üzerine yürüdü ve Ali ile Safer ayında ‘Sıffin’de karşılaştılar. İki taraf da
büyük kayıplar verip hilafet işini ‘hakemler’e bıraktılar. Hz. Ali ve Kufelilerin hakemi
Ebu Musa el-Eş’arî, Muaviye ve Şamlıların hakemi ise Amr b. el-Âs idiler. Hakemler
Dumetü’l-Cendel’de toplanarak, Ali’nin ve Muaviye’nin hilafetten hâl edilip, onların
yerine Müslümanların razı olacakları birini halife seçmeyi kararlaştırdılar. Ezruh’da
38/659 yılının Şaban ayında iki tarafın huzurunda, kararı bildirmek için toplanan
hakemlerden ilk sözü Ebu Musa el-Eş’ari aldı ve Ali’yi halifelikten hal’ etti. Ondan
sonra sözü alan Amr ise Muaviye’yi hilafet için seçtiğini ilân etti. Şamlılar buna
memnun oldu, fakat Kufeliler kabul etmediler.Ali’nin taraftarlarından bir kısmı
(Hariciler) kendisini terk ederek Harura’da toplandılar ve Hz. Ali’yi de diğerleri gibi
düşman ilân ettiler vuku bulan bu ihtilaf, Hz. Ali’nin öldürülmesine kadar devam
etti.Hz. Ali 40/661 yılının Ramazan’ında Harici Abdurrahman b. Mülcem tarafından
öldürüldü.
Hz. Ali devrinin en
önemli olayları:
 Fetihler
 Devletin yapısında
yenileşme ve ilaveler
 Divanların teşkili.
Hilafette bulunduğu beş yıl boyunca hep harplerle, anarşi ve isyanlarla
meşgul olan Hz. Ali zamanında, devlet teşkilatı için önemli bir yenilik ve gelişmeden
bahsedemiyoruz. Ülkenin her tarafı kendisine bağlı olmadığı gibi, bir kısmına da asi
hariciler terörle hükmediyorlardı. Ali’ye bağlı olan Mısır’da önce Ebu Yahya elÂmirî, sonra Kays b. Sa’d b. Ubade el-Hazrecî, onun azlinden sonra Malik b. el-Haris
el-Eşter ve onun ölümünden sonra da Muhammed b. Ebi Bekir vali idiler. Mekke’de
Ebu Katade el-Haris, sonra Kusem b. Abbâs; Medine’de Sehl b. Huneyf, sonra Ebu
Eyyub; Yemen’de Ubeydullah b. Abbas, sonra bunun kardeşi Abdullah b. Abbas
daha sonra da Cariye b. Kudame; Basra’da Abdullah b. Abbas; Ali’nin merkez
edindiği Kufe’de Ammar b. Hassan; Kuzey Afrika’da (Bilâdü’l-Mağrib) Abdullah b.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Ebi Serh valilik yaptılar. Hz. Ali zamanında birçok vilayetlerde valilerin diğer
hizmetleri de yürüttükleri anlaşılmaktadır.
Mısır’da Ebu’l-Esved ed-Düeli kadı; Ebu Râfi ise beytülmal hâzini idi.
Kaza Teşkilatı
Hz. Ali Kufe’yi merkez ittihaz ederek memleketin kendisine bağlı olan
kısımlarını buradan idare ediyordu. Onun bilhassa kaza işlerinde mütebahhir bir
âlim olduğu malumdur. Bu sahada tecrübesi de vardı; zira Hz. Peygamber ve Ömer
zamanlarında kadılık yapmıştı. Hilafeti zamanında da hüküm verdiği, adli işlerle
bizzat meşgul olduğu bilinir. Hz. Ali’nin mahkeme içtihatlarını bir kitapta topladığı
da rivayet edilmektedir.
Hz. Ali, hâkim tayinlerine itina eder, en bilgili ve liyakatli olanları seçer,
başarılı olanları terfii ettirir ve maaşlarını arttırırdı.
Her vilayete kadı tayin edemediği hallerde, valiyi kaza ile de tavzif ederdi.
Nitekim Muhammed b. Ebi Bekir’i Mısır’a vali tayin ettiği zaman ona kaza işlerini de
yüklemiş ve bu hususta ona bir de talimatnâme vermişti.
Hz. Ali muhakeme esnasında davacı ve davalıyı, birbirlerini görmeden onları
ayrı ayrı dinleme usulünü getirmiş, aynı usulü şahitler için de uygulamıştı.
Hz. Ali kaza dışında diğer memuriyetlere de önem verir, devlet hizmetlerinin
doğruluk ve emniyetle yürümesini isterdi. Ka’b b. Malik’e gönderdiği bir emirle,
ondan, bütün Irak’ı gezmesini, halkın devlet memurları hakkındaki kanaatlerini
dinlemesini, memurların tavır ve hareketlerini tetkik etmesini istemiştir.
Amcazadesi İbn Abbas’ın beytülmaldan aldığı bir miktar paranın hesabını
kendisinden sormuş, İbn Abbas hakkını almış olmasına rağmen, korkusundan
Mekke’ye gitmişti.
Sınırda askeri merkezler te’sis etmjş olan Hz. Ali, stratejik önemi olan
yerlerde kaleler de inşa ettirmiştir.
Hz. Hasan’ın Hilafeti (40-41/661-662)
Künyesi Ebu Muhammed olan el-Hasan b. Ali b. Ebi Talib, babasının vefatı
günü (40/661 17 Ramazan) halife seçildi. 41/662 yılının Rebiülevvel veya
Cemaziyelevvel ayında, ülkedeki karışıklığa son vermek düşüncesiyle Muaviye b.
Ebi Süfyan lehine istifa etti. 49/669 yılının Rebiülevvel veya 50/670 yılının
Muharrem ayında Medine’de vefat etti.
Beş veya yedi aylık hilâfeti esnasında devlet idaresinde hiçbir değişiklik
olmadı. Valiler ve diğer devlet ricali babasının zamanındakilerle aynıydı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
HULEFÂ-Yİ RÂŞİDÎN ZAMANINDA ASKERİ TEŞKİLAT
Hz. Peygamber zamanında devamlı bir ordu yoktu. İlk Müslümanlarda
büyük-küçük silah taşıyabilen her yetişkin insan askerlik hizmeti ile mükellefti. Harp
esnasında Hz. Muhammed bu mükellefleri çağırırdı. Her gönüllü kendi silahlarıyla,
kararlaştırılan günde, kararlaştırılan yerde toplanırlardı.Hz. Peygamber bizzat ordu
komutanı olarak sefere çıkıyorsa, kendisine yardımcılar seçerdi. Kendisinin iştirak
etmediği seferler için komutanın tayinini yaptıktan sonra gerekli talimatı verirdi.
Ordu ‘hamis’ denen beş kısma ayrılırdı: Öncü (mukaddime), ardcı (saketü’lceyş) sağ kanat (meymene), sol kanat (meysere) ve merkez (kalb).
Sefere çıkan birliklerde muhtelif kademeler vardı. Kumandanın yanında,
başka birliklere haber götüren, emirleri bildiren haberciler vardı.
Ordu karargâhı, nöbetçilerle gece-gündüz korunurdu. Düşmanın durumunu
tetkik için keşif birlikleri kullanılırdı. Düşmanı takip, casusluk, pusu kurma gibi
askerî hareketler bilinir ve tatbik edilirdi. Hz. Muhammed harp için meşru kabul
ettiği ve düşmanı yanıltıcı birtakım hileleri kullanmıştır. Kendi durumunu gizli tutar,
düşmana ani baskınlar yapardı. Harpten önce İslamiyet’e davet eder; kabul
edilmediği takdirde harp ilan ederdi.
Sulh zamanlarında, başta gençler olmak üzere, bütün Müslümanların harp
oyunlarını yapmalarını, koşmak, ok atmak, ata binmek gibi harp için lüzumlu spor
eğitimlerini teşvik ederdi.
Askeri kıyafet henüz yoktu, Hz. Peygamber, kendi askerlerinin birbirlerini
tanımaları, düşmandan ayrılabilmeleri ve bazı harplerde olduğu gibi (Hendek
muharebesinde) yanlışlıklara meydan vermemek için her seferde ayrı ayrı
‘Parola’lar kullanıyordu. Bazen de elbiselerinde ayrıca bazı işaretler kullanmıştı.
Şehirlerin savunması için ‘hendek kazma’ usulü, kuşatmalarda ‘mancınık’,
kale duvarlarını yıkmak için ‘debbâbe’ ve ‘dabûr’ gibi silahlar kullanılmaktadır.
Hz. Peygamberin tesis
ettiği askeri yapı,
uygulama ve esaslar,
Hulafâ-yi Râşidîn
zamanında da aynen
kabul ve tatbik
edilmişlerdir.
Uhud ve Huneyn harplerinden itibaren hastabakıcı, aşçı gibi hizmetlerde
kadınlara da görevler verildi. Seyyar askeri hastaneler kurulurdu.
Hz. Peygamber Medine’yi bir sefer sebebiyle terk ettiği zaman bir sahabeyi
kendisine nâib olarak tayin ederdi.
Orduda ganimet işlerine bakan bir kısım memurlar da bulunurdu. Düşmana
karşı kabalık ve vahşet yasaklanmıştı. Düşmanın uzuvlarını kesmek canlı bir
mahluku yakmak gibi fiillere müsaade edilmemiştir.
Esirleri doyurmak Müslümanların vazifesidir. Esirler taksim edildiğinde
herkes esirine iyi muamele gösterecektir. Esirlere elbise ve yiyecek temin edileceği
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
gibi, acıları ve ızdırapları da giderilecekti. Esirler ya bir fidye-i necat mukabilinde
veya tamamen karşılıksız yahut mübadele esaslarına göre serbest bırakılırlardı.
Hz. Peygamber’in tesis ettiği bu esaslar, Hulafâ-i Raşidin zamanında da
aynen kabul ve tatbik edilmişlerdir. Hz. Ebu Bekir zamanında herhangi bir değişiklik
yoktur. Hz. Ömer zamanında ise esaslar aynen muhafaza edilmiş, teşkilatta bazı
ilaveler yapılmıştır.
Irak, Şam ve Mısır gibi büyük ülkeler fethedilirken, İslam orduları için
oralarda hususi yerler kurulmuştu. Meselâ, Basra vilayeti ‘Ehmas’ diye beş kısma
ayrılmış, her kısımda kabilelerinden biri ikâmet ediyordu. Her kısım üzerinde bir
komutan (emir) bulunurdu. Kufe, Fustat (Kahire), Şam ve Mısır gibi önemli ve
stratejik yerlerde de askeri merkezler (cünd) tesis edilmişti.
Fetihlerin devam ettiği yıllarda eli silah tutan her Müslüman asker olup,
başka işlerle uğraşmazlardı. Hatta Hz. Ömer, Müslümanları ziraatla uğraşmaktan
bile men etmişti.
İslam Tarihinde ilk defa Hz. Ömer tarafından Medine’de müstakil bir askerî
daire (Divanü’l-Cund) kurularak, askerlerin isimleri, maaşları ve tahsisatlarının
kaydı yapıldı. Bu divanda Muhacirler, Ensar ve diğer Müslümanların isimleri, Hz.
Peygamber’e olan yakınlıkları, İslamiyet’teki kıdemlerine göre kaydedildi;
kendilerine verilecek maaşları da oraya yazıldı. Bu tarihlerde her Müslüman asker
olduğu için, herkes bu deftere kayıtlıydı.
Bir kimsenin askerliğe kabulü için birtakım şartlar vardı: Hür olmak, baliğ,
olmak, Müslüman olmak, sıhhatli olmak, cesaretli olmak askerlik için önemli
şartlardı. Asker adayında bu şartlar tespit edilince kayıt defterine ismi ile nesebi,
boyu, rengi ve diğer bedenî hususiyetleri yazılırdı. Hz. Ömer’in talimatıyla her
kabile askerleri ayrı ayrı bölümlere yazılırdı.
Asker Maaşları ve Rütbeleri
Hz. Peygamber zamanında Müslüman askerlerinin maaşları muayyen değildi,
Ele geçen ganimet malları ve diğer gelirler, miktarlarına göre, az veya çok müsavi
olarak Müslümanlara dağıtılırdı. Hz. Ebu Bekir bu usulü aynen devam ettirdi. Hz.
Ömer ise tesis ettirdiği divana Müslümanları nesepleri ve kıdemleri, İslam’a
hizmetleri itibariyle derecelendirerek her birine yıllık 3 ile 12.000 dirhem arasında
değişen miktarlarda maaşlar verdi. Bu tahsisat Emeviler dönemine kadar hiç
aksatılmadan verilmiştir.
Hz. Peygamber zamanında her Müslüman asker sayılmakla beraber, İslam
ordusunun sayısı çok azdı. 9/630. senede vuku bulan Tebük Gazvesi’nde ordunun
sayısı kırk bine ulaşmıştı. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfetlerinde İslam
ordusunun sayısı yüz elli bini geçmişti. Zamanla bu miktar daha da artmış, belki iki
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
katına varmıştı. Askeri teşkilatta, başlangıçta Cahiliyye döneminden intikal eden
askeri rütbe esası tatbik edilmişti. Her on kişinin başında bir ‘arif’ bulunurdu.
Ariflerin kumanda ettikleri birlikler de ‘Arif’ diye isimlendirilirdi, Beş arifin başında
bir ‘menkib’ vardı. Daha sonraları her arifin komutasına yirmi, otuz ve kırk nefer
verildi. Yani ariften müteşekkil birliğin başında ‘ümerâü’l-İsbâ’ adlı kumandanlar
bulunurdu.
Hulafâ-yi Râşidîn
zamanında asker maaş
ve hayatında gelişmeler
olmuştur. Orduda
hiyerarşi olup ‘liva’ ve
‘raye’ kullanılmaktaydı.
Hz. Peygamber’in, askeri, teftiş edip onlara geçit resmi yaptırması gibi,
Hulefâ-yi Râşidîn de aynı şeyleri devam ettirmişlerdir.
Müslümanlar bir bölgeyi fethettikleri zaman, ordugâhlarını şehrin dışında
kurarlardı. Hz. Ömer kendisi ile Müslüman ordugâhı arasında nehir ve deniz
bulunmasını istemezdi. Fatihler, aile ve çocuklarıyla ikâmet ettikleri bu ordugâhları
daha sonra şehirler haline getirdiler ki, Basra, Kufe ve Fustat şehirleri bu şekilde
kurulmuş şehirlerdir.
Bayrak ve Sancaklar
Cahiliyye devri Arapları, eskiden beri ‘bayrak’ (livâ) ve ‘sancak’ (râye)
kullanıyor ve bunlara oldukça büyük değer veriyorlardı. Anlaşıldığına göre ‘livâ’,
askeri sancak; ‘râye’ ise ordu komutanının alamet ve timsali olan bir bayraktır. Hz.
Peygamber de her zaman ve muhtelif sebeplerle çıkarılan seriyyelerde ‘râye’ ve
beyaz renkli bir ‘liva’ kullanmıştır.
Hulefâ-yi Râşidîn zamanlarında da, bir yere bir ordu sevk edildiği zaman
halifeler, kumandanlara sancaklar verirler ve bu sırada askerin muzafferiyeti için
dua ederler ve tavsiyelerde bulunurlardı.Hz. Ömer sancak tevdiinde, askerin
maneviyatını yükseltecek veciz hitabede bulunurdu.
Kaynaklar askeri teşkilat hususunda en çok Hz. Peygamber ve II. Halife Ömer
dönemleri için bilgi vermektedirler. Öyle sanıyoruz ki, Hz. Peygamber’in her
yaptığını hiç değiştirmeden tatbik eden Hz. Ebu Bekir, askeri teşkilatta da herhangi
bir değişiklik yapmamıştır. Hz. Ömer’in halefleri Hz. Osman ve Hz. Ali zamanlarında
da bu teşkilatta ciddi bir değişiklik yapılmış olduğuna dair bir kayda rastlamıyoruz.
Silahlar
Araplarda Cahiliyye döneminde, kılıç, kargı, yay ve kalkandan başka silah
yoktu onlar bu silahları büyük bir maharetle kullanırlardı. Bilhassa yay kullanmakta
çok usta idiler. İslamiyet’in zuhuru sırasında da Müslüman muhariplerin silahları
bunlardan ibaretti.
Araplar kılıcı, silahların en şereflisi sayarlar, kargıları at üzerinde kullanılırdı.
Gerek Cahiliyye döneminde, gerek İslam devletinin ilk zamanlarında kargı, kullanışlı
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
olmadığından fazla kullanılmamıştır, çabuk kırılır, güvenilmez aletlerdi. Zırh ve
kalkanların birçok çeşitleri vardı.
Hz. Peygamber ashabını, iyi ata binmek ve iyi ok atmak için teşvik ederdi.
Aynı teşvik Hulefâ-yi Râşidîn zamanlarında da devam etmiştir.
Arapların eskiden muhasaraya mahsus aletleri, yoktu. İslamiyet’in ilk
yıllarında da bu aletlere ihtiyaç duyulmadı; çünkü henüz onları gerektiren
muhasaralar olmamıştı. Daha sonraki yıllarda muhasaralar başladı ve yabancı
menşeli bu aletler de kullanıldı. Bu aletlerin en mühimi,‘mancınık’, ‘debbâbe’,
‘kebşir’ idi.
İlk deniz seferi Hz. Ömer zamanında Bahreyn Valisi Alaüddin b. Abdilah elHadramî tarafından İran sahillerine yapıldı; fakat Hz. Ömer kendisinden habersiz
yapılan bu hareketin devamına izin vermedi. Donanma ise, ilk defa Hz. Osman’ın
hilafeti sırasında Muaviye tarafından kuruldu ve deniz seferine başlandı. Bu
donanma Kıbrıs’ı (28/648) fethettikten sonra, Müslümanlar Akdeniz’de
kazandıkları deniz seferlerinden ve gelirlerinden memnun kalarak donanmayla
seferlere devam ettiler.
HULEFÂ-Yİ RÂŞİDÎN DEVRİNDE İLİM VE ÖĞRETİM
İslam’ın ilk devirlerinde ilmî faaliyetlerde ağırlık, günümüz anlamında
olmamakla birlikte Kur’ân ve Hadis ilimleri üzerine toplanmıştı. Hulefâ-yi Râşidîn
devrinde bu ilimlerin daha sonraları ele alınan usul ve şartları henüz tespit
edilmemişti.
Hz. Peygamber zamanında başlayan ilmî hareketin esasını ‘Kur’ân’ın
anlaşılması’ ve ‘dinî ilimler’ teşkil etmekle beraber, Sahabe arasında Kur’ân tefsiri
ile meşgul olanların sayıları çok azdı. Bu sahada kendilerinden rivayetler
bulunanların en meşhurları Ali b. Ebi Talib, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud,
Ubey b. Ka’b, Zeyd b. Sabit, Ebu Musa el-Eş’arî ve Abdullah b. Zübeyr idiler.
İslam’ın ilk devirlerinde
ilmi faaliyetlerde ağırlık,
günümüz anlamında
olmamakla birlikte
Kur’ân ve Hadis ilimleri
üzerine toplanmıştı.
Hz. Muhammed’in sağlığında Kur’ân dikkat ve itina ile yazılıp, ezberlenerek
muhafaza edildiği halde, aynı titizlik hadisler için gösterilememiştir. Hz.
Peygamberin, ilk dönemlerde ağzından çıkan sözlerden, Kur’ân’dan başkasının
yazılmasını yasak ettiğine dair hadisler yanında, daha sonraları bazı sahabesine
müsaade etmekle kalmamış, yazılmasını bile emretmiştir. Bu birbirine zıt görünen
emirler, doğrudan muhatapları olan sahabe tarafından iyi idrak edilmiş, karışmanın
önlenmesine yönelik bu maksat onlarca kavranmıştır.
Hadis yazma işi çok hususî bir faaliyetti ve bir kısım büyük sahabe, Kur’ân’la
karıştırılması veya Kur’ân’ın önüne geçmesi endişesiyle hadis yazma işine taraftar
olmamışlardı. Hz. Muhammed Kur’ân’ın tedvinine bizzat ihtimam göstermiş,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
hadislerin tedviniyle ise alâkadar olmamıştır. Hadislerin intikalini, yazılanlardan çok
sahabelerin hafızalarına borçluyuz.
Sahabenin bir kısmı, bildiklerini talebelerine ve dinleyicilerine şifahi olarak
naklediyorlar veya bir meselede Hz. Peygamber’in tatbikatı aranınca, sahabe bunu
araştırarak hatırlayıp naklediyorlardı.
Veda Haccı’nda Hz. Muhammed, yaklaşık 140 bin Müslümana hitap etmiştir;
yapılan incelemelere göre, bu sahabenin 114 bini, Hz. Peygamber’den az çok bir
hadis nakletmiştir. Hz. Peygamber’den hadis dinleyen, ondan ilim alan 114 bin
Sahabe’den 30.000 kadarı Medine’de bulunuyorlardı. Medine’deki bu âlim ve
fazlaca hadis rivayet eden Sahabenin en meşhurları, faaliyet ve talebeleri hakkında
kısaca bilgi vermek istiyoruz:
Ebu Hureyre, çok sayıda hadis rivayet etmiş; Said b. el-Müseyyeb, Tavus b.
Keysan, Muhammed b. Sirin, Abdurrahman b. Hürmüz gibi meşhur talebeleri
ondan hadis almışlardır.
Abdullah b. Ömer’in,‘es-Sahife’ adlı bir hadis mecmuası olduğu rivayet edilir.
Salim b. Abdullah b. Ömer, Nafi ve Urve gibi meşhurlar onun talebeleridir.
Hz. Aişe, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Ebu Said el-Hudrî, Ebu Eyyub gibi
büyük sahabeler Medine’de yetişmiş ve Hz. Peygamber’den hadis ve ilim alıp, bu
ilimleri başkalarına nakleden âlim sahabelerdir.
Sahabeden Cabir b. Abbas Medine’de bir ders halkası kurmuş ve talebelerine
hadis okutmuştur; talebelerinden Vehb b. Münebbih kendisinden hadis yazardı.
Muhaddis Katâde ve Süleyman b. Kays da onun talebelerindendiler.
Hz. Aişe de çok hadis nakledenlerden olup Urve b. ez-Zübeyr de onun
hadislerini nakletmiştir. Hz. Aişe’nin yetiştirdiği talebeleri arasında Urve ve Kasım
b. Muhammed meşhurlarıdır.
Hz. Ebu Bekir 500 kadar hadisi yazmış, bilahare bunları yakmıştır. Hz. Ömer
Ashapla istişare ederek hadislerini toplamayı düşünmüş ve fakat sonra
vazgeçmiştir. Hz. Ali’nin de, bir hadis sahifesi olduğu rivayet edilir.
Sahabe, ilim
bakımından birbirinden
farklı idiler ve her
sahabe din işlerinde
konuşmaya, fetva
vermeye salahiyetli
değildi.
Genç yaşta Hz. Peygamber’in emriyle Yemen’de kaza vazifesinde bulunan
Hz. Ali, fıkhı meselelerde müşkülleri çözmekle meşhurdu. Vefatından sonra çözümü
zor olan meseleler için, “bu öyle bir mesele ki, onun Ebu’l-Hasan’ı da yok” denirdi.
Bazılarının anlayamadığı Kur’ân’a ait muğlâk meselelerin tefsirlerini de en iyi bilen
Hz. Ali idi; mübhemâtı en iyi o çözerdi. Abdullah b. Abbas, Hz. Ali’nin talebesi idi.
Sahabi Abdullah b. Ebi Avfa ise mektupla hadis öğretmiştir. Samure b.
Cündüb ve Sa’d b. Ubade’nin de hadis mecmuaları vardır. Abdullah b. Ömer,
azadlısı Nâfî’e hadis yazdırır ve bu kölesi ile iftihar ederdi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Şiir, ensâb ve eyyamü’l-Arab’ı iyi bilen, tefsir, feraiz, meğazi gibi ilimlerde de
âlim olan Abdullah b. Abbas’ın rivayetlerinin bir deve yükü teşkil ettiği söylenir.
Başka şehirlerden ilim talipleri Abdullah’a gelirler ve o, onlara hadis okurdu.
Ensabu’l-Arabı en bilenlerden biri olan Ebu Bekir, Hz. Peygamber’e ihtiyaç duyduğu
zamanlarda kabileler hakkında bilgiler verirdi.
Mugire b. Şu’be, Abdullah b. Mes’ud, Ebu Hureyre, diğer ilimler yanında,
bilhassa hadis ilmiyle iştigal etmiş büyük âlim sahabelerdi.
Fethedilen bölgelere gönderilen ve oralarda Kur’ân, Hadis ve ihtiyaç duyulan
dinî ilimleri öğreten sahabeden de bahsetmek istiyoruz:
Yemen ve civarına Ebu Musa el-Eş’arî, Muaz b. Cebel, Hemmam b.
Münebbih gönderilmişler ve orada dinî ilimleri öğretip yaymışlardı.
Hz. Ömer, Muaz b. Cebel’i, Ebu’d-Derdâ’yı ve Ubade b. es-Samit’i Suriye’ye
gönderdi. Şam’da Ebu’d-Derdâ, Ebu Zer el-Gıfarî, Muaviye b. Ebi Süfyan, Usame b.
Zeyd, Bilal b. Rebah el-Habeşî hadis rivayet etmişler ve dinî ilimleri öğretmişlerdir.
Hıms’da Ubade b. es-Samit, Filistin’de Muaz b. Cebel ve Şeddad b. Evs bulunmuşlar
ve aynı ilmî faaliyetleri göstermişlerdir.
Basra’da Enes b. Malik, Ebu Musa el-Eş’ari, İmran b. el-Husayn, Muğire b.
Şu’be, Nufeyl b. Haris, Semure b. Cündüb, bilhassa hadis öğretimi ile meşgul
olmuşlardı.
Kufe’de,Hz. Ali, Ebu Musa el-Eş’ari, Muğire b. Şu’be, Semure b. Cündüb, Cerir
b. Abdillah, Selman el-Farisî, Ammar b. Yasir devlet hizmetleri ve idarî faaliyetleri
yanında Kur’ân ve hadis ilimlerini öğretmek hizmetini de yürütmüşlerdir.
Medayin’de Selman ve Huzeyfe’nin varlıklarına rağmen ilmi gelişme olmadı.
Mısır’da hadis ve dini ilimler Abdullah b. Amr b. el-Âs vasıtasıyla yayıldı.
Sahabe, ilim bakımından birbirinden farklı idiler ve her sahabe din işlerinde
konuşmaya, fetva vermeye salahiyetli değildi. Fetva, ancak Kur’ân’ı çok okuyan,
ona ait ilimleri, Mekkî ve Medenîyi, nüzul sebeplerini, müteşâbihi ve muhkemi
bilen, bunları Peygamberden öğrenmiş olan sahabenin salahiyetindeki bir işti.Bu
âlim sahabeler, İslam ülkesinin muhtelif yerlerinde, bilhassa büyük şehirlerde,
camilerde ders halkaları kurar ve talebelerine Kur’ân okuturlardı. Ebu‘d-Derda’nın
Dımaşk Mescidindeki dersleri sabah namazından öyleye kadar devam ederdi.
Abdullah b. Abbas Mekke’de, Abdullah b. Mes’ud Kufe’de, Ebu Musa el-Eş’arî Basra
Camii’nde halka Kur’ân ve Kur’ân ilimleri öğretiyorlardı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Özet
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
• Raşit Halifeler dönemi denince genellikle Hz. Ebu Bekir (11-13/632634), Hz. Ömer (13-23/634-644), Hz. Osman (23-35/644-656), Hz. Ali
(35-40/656-661) ve Hz. Hasan (40-41/661-662) dönemleri
kastedilmektedir. Bu dönem tüm Müslümanlar için, Hz. Peygamber
dönemi kadar önemli görülmüş ve bu dönemin icraatları dini açıdan
değerli sayılmıştır.
• Halifelik kurumu, Hz. Ebu Bekir'le birlikte başlamış ve son Osmanlı
hükümdarı Vahdeddin'le bitmiştir. Bu yüzden tüm İslam mezhepleri ve
düşünürleri tarafından son derece önemli bir kurum sayılmış ve hatta
hakkında en çok polemik yapılan konulardan biri olmuştur. Biz bu
yüzden halifelik hakkında, şartları, özellikleri, halifenin taşıması gereken
vasıfları, atanma yolları ve azlini gerektiren hallerin başlangıçtan
itibaren belirlendiğini görmekteyiz. Tabii ki bu şart ve özelliklerin,
günümüz islam devlet geleneğinin anlaşılma süreci açısından çok
anlamlı olmadığı iddia edilebilir, fakat bu şartların, gerektiğinde
düşünülmüş olması ve belli evrensel kriterleri önermesi açısından
önemlidir ve göz ardı edilmemelidir.
• Hz. Ebu Bekir Allah Resulu'nün vefat ettiği gün Medine'de Muhacir ve
Ensar'ın ittifakıyla seçilmiş, ilk anda bey'at etmeyenler de daha sonra
bey'at etmişlerdir. Ebu Bekir, iç isyan ve ayaklanmaları bastırmış,
yalancı peygamberlerin yol açtığı kargaşaya son vermiş ve yaptığı
fetihlerle, Peygamberimiz sonrası ilk ihtilafları kökten hallederek
kendisinden sonrakilere sorunsuz bir devlet bırakmıştır. Zamanıda
yapılan en önemli işlerden biri de Kur'an-ı Kerim'in bir araya
toplanmasıdır. Onun zamanında Resulullah döneminden kalan devlet
yapı ve teşkilatlanmöası devam ettirilmiştir.
• İslam Devleti'nin asıl kurucusu olarak kabul edilen Hz. Ömer, Hz. Ebu
Bekir'in tavsiye ve atamasıyla halife olmuş, zamanında İslam Devleti
Türkistan'dan Bingazi'ye ve Doğu Anadolu'dan Doğu İran'a kadar bütün
bölgeye yayılmıştır. Bu da beraberinde yeni bir teşkilatlanma ve
yapılanma getirmiştir. Buna göre başta adliye ve diğer kurumlarda
olmak üzere birçok ilave ve değişiklikler yapılmış, elde edilen gelirlerle
devlet ve halk oldukça zenginleşmiştir.
• Hz. Ömer tarafından oluşturulan altı kişilik bir şura vasıtasıyla halife
seçilen Hz. Osman, Ömer'den aldığı devleti yeni fetihlerle genişletmiş
ve daha da zenginleştirmiştir. Fakat hilafetinin ikinci altı yılının
başlangıcından itibaren gelişen muhalefet, halifenin ölümüyle bile
durmamıştır. Zamanında Ümeyye oğulları devletin birçok makamını
işgal etmiş ve diğer sahabe ve kabile mensupları, devlet ve şuradan
dışlanmıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Özet
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
• Medine'de kalan sahabe'nin tensib ve seçimiyle halife olan Hz. Ali'ye
devletin her yöresinden bey'at yapılmamış olması, çeşitli
huzursuzluklara yol açmıştır. Bu bağlamda önce Cemel'de Hz. Aişe ve
etrafındakilerle daha sonra da Sıffın'da Hz. Muaviye ve taraftarlarıyla
savaşan Ali, bir türlü istikrarı sağlayamamış ve muhalif Harici grupların
suikasti sonucu öldürülmüştür. Kendisinden sonra Halife olan oğlu Hz.
Hasan da, taraftarlarına güvenememesi ve yeni fitnelerin vuku
bulmaması için Muaviye ile anlaşarak halifeliği ona devretmiştir.
• Hz. Ali de selefleri gibi devlet yönetiminde gerekli titizliği göstererek,
tüm makamlara atamalar yapmış ve elinden geldiğince kurumların
idamesine çalışmıştır.
• Raşit halifeler döneminde mükemmel ve istikrarlı bir yapıya
kavuşturulan İslam ordusu, zamanının her türlü silah ve gereçleriyle
donatılmış ve beşli taksimatıyla dünyanın en güçlü ordusunu
oluşturmuştur. Ordu genel yapısı, silahları ve teşkilatlanması biçimiyle
Hz. Peygamber dönemindekiyle aynı olmakla beraber, Hz. Osman
zamanında donanma da teşkil edilmiştir. Herkes asker sayıldığı için
durumuna göre maaş tahsis edilmiş, seferler esnasında 'liva' ve 'raye'
kullanılmıştır.
• Bu dönemde ilmî faaliyet denince akla öncelikle Kur'an ve ona ait
bilgilenmeler ile Allah Resulü'nün söz ve davranışlarını ortaya koyan
hadislerin ve sünnetlerinin
bilinmesine yönelik faaliyetler akla
gelmektedir. Kur'an'ın yazılması Hz. Peygamber zamanında olmnakla
birlikte, onun iki kapak arasına alınması Hz. Ebu Bekir zamanında ve
çoğaltılması ise Hz. Osman zamanında yapılmıştır.
• Sahabe dini bir problemle karşılaştığı zaman Kur'an'a başvurur, onda
bulamazsa sünnete başvurarak problemi çözmeye çalışırdı. Tüm sahabe
aynı derecede alim ve müfti olmadığı için tefsir, fıkıh ve diğer konularda
meşhur olan sahabe bilindiği için, ilgili konularda müracaatlar o
sahabeye yönelirdi.
• Sahabe de bildiklerini kendilerinden sonrakilere aktarmış ve zamanın
ilmi meclislerlerini oluşturarak talebeler yetiştirmişlerdir. Bu sahabe ve
talebelerin isimleri tüm eserlerimizde ve nakilleriyle birlikte genelde
yer almıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Aşağıdakilerden hangisi Hilafet kelimesinin terim anlamını karşılar?
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
a) İslam devletinde Dört Halifeyi ifade eder.
b) Peygambere halef olarak, din ve dünya işlerinde riyâset-i âmme
sıfatı ile ona nâiplik etmeyi ifade eder.
c) İslam devlet geleneğinde riyaseti amme sıfatıyla Müslüman halkı
temsil eden makamı ifade eder.
d) Bir kimsenin ardından gelen ve onu temsil eden kurumu ifade
eder.
e) İslam devlet geleneğinde meclisi ifade eder.
2. Aşağıdakilerden hangisi halifeler için kullanılan unvanlardan biri
olmamıştır?
a)
b)
c)
d)
e)
Halifetu Resulillah
Emîrul Müminin
İmâmul Müslimin
Nâibül Müslimin
Halifetu Halifeti Resulillah
3. Aşağıdakilerden hangisi Allah Resulu’nün vefatı esnasındaki
Müslümanların sosyal, hukukî ve siyasî gruplarından değildir?
a)
b)
c)
d)
e)
Muhacir-Ensar
Ehl-Sünnet-Şia
Mümin-Kafir
Evs-Hazrec
Hür-Köle-Mevali
4. Aşağıdakilerden hangisi Halifenin
mezheplerinin görüşlerinden değildir?
a)
b)
c)
d)
e)
bulunması
hakkında
İslam
Vaciptir.
Farz-ı kifayedir.
Bulunması şart değildir.
Müslümanlar ihtiyaç duymazlarsa, gerekmez.
Sünnettir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
5. Aşağıdakilerden hangisi halife seçiminin sıhhati için gerekli şartlardan
değildir?
a) Bey’at edilecek kimsede aranan vasıflar bulunmadığı zaman,
mutlaka biri tercih edilmelidir.
b) Halifeyi seçecek olan ehlü’l-hal ve’l-akd alimler, devlet erkânı ve
halkın ileri gelenleri hazır olmalıdır
c) Bey’at olunan kimsenin, hilafeti kabul etmesi lazımdır.
d) Bey’at eden ve hilafet akdini yapan bir kişi ise, bunun şahitleri
olmalıdır.
e) Bey’at bir kişi için olmalıdır.
6. Halife Ebu Beki döneminin en önemli olayı aşağıdakilerden hangisidir?
a)
b)
c)
d)
e)
Halife seçimlinin yerleşmesi
Çok sayıda fetihler yapılması
Kur’an’ın toplanması
Namaz ve zekata devam edilmesi
Dinin yayılmaya devam etmesi
7. Aşağıdaki kurumlardan hangisi
oluşturulanlardan değildir?
a)
b)
c)
d)
e)
Halife
Ömer
zamanında
ilk
Divanlar
Adliye
Hapishane
Kadı askerlik
Beytülmal
8. Aşağıdakilerden hangisi Raşid halifeler zamanında gayrimüslimler
hakkındaki uygulamalardan değildir?
a)
b)
c)
d)
e)
Sadece mabed yapmalarına izin verilmemiştir.
Dini eğitimlerine izin verilmiştir.
Din adamlarına asla dokunulmamıştır
İsterlerse davalarını Müslüman hakimlere götürebilirlerdi.
Davalarını kendi kanunlarına göre hallederlerdi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
9. Aşağıdaki kurumlardan hangisi, Hz. Peygamberden başlayıp Hz. Hasan
dönemine kadar devamlı bulunmamıştır?
a)
b)
c)
d)
e)
İhtisab
Şurta
Beytülmal
Kaza
Ordu
10. Raşid halifeler döneminde dinî ilimlerin temelinde aşağıdakilerden
hangileri bir bütün olarak yer almaz?
a)
b)
c)
d)
e)
Kur’an-Sünnet
Tasavvuf-Kur’an
Sünnet-Kelam
Fıkıh-Sünnet
Kelam-Tasavvuf
Cevap Anahtarı
1. b, 2. d, 3. b, 4. e, 5. a, 6. c, 7. e, 8. a, 9. b, 10. e
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Apak, Adem. (2007). İslam Tarihi II (Hulefâ-i Raşidîn Dönemi). İstanbul: Ensar Yay..
Atar, Fahrettin. (1979) İslam Adliye Teşkilâtı, Ortaya Çıkışı ve İşleyişi. Ankara: DİB
Yay..
Avcı, Casim, “Hilafet” mad.. DİA. XVII, s. 539-546.
el-A’zamî, M. Mustafa. (1993). İlk Devir Hadis Edebiyatı ve Peygamberimizin
Hadislerinin Tedvîn Târîhi. (Çev. Hulusi Yavuz). İstanbul: İz Yay..
Baktır, Mustafa. (1990). İslam’da İlk Eğitim Müessesesi Ashabı Suffa. İstanbul.
Belâzurî. (1987). Fütûhu’l- Büldân. (Çev. Mustafa Fayda). Ankara: Kültür Bak. Yay..
Berki, Ali Himmet-Osman Keskioğlu. (2001). Hatemü’l Enbiya Hz. Muhammed ve
Hayatı. Ankara: DİB Yay., 21. Baskı.
Brockelman, Carl. (1964). İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi. (Çev. N. Çağatay).
Ankara: A. Ü. İlahiyat Fak. Yay..
Canan, İbrahim. (1984). Peygamberimizin Okuma Yazma Seferberliği ve Öğretim
Siyaseti. İstanbul: Cihan Yay..
Cerrahoğlu, İsmail. (1933). Tefsir Usûlü. Ankara: DİB Yay..
Çağatay, Neşet. (1989). İslam Dönemine Dek Arap Tarihi. Ankara: TTK Yay..
Çelebi, Ahmet. (1983). İslam’da Eğitim-Öğretim Tarihi. (Çev. A. Yardım). İstanbul:
Damla Yay..
Çubukçu, Asri. (1989). İslam Devletlerinde Devlet Teşkilatı ve İlmî Faaliyetler.
Erzurum: (Ders Notları)
Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi I. (1986). Ed.: H. D. Yıldız. İstanbul: Çağ
Yay.
Cahız. (1986). el-Beyân ve’t-Tebyin. Beyrut.
Ebu Ya’la el-Ferra. (1983). el-Ahkâmu’s-Sultâniyye. (thk. M. Hâmid el-Fekî). Beyrut.
Ebu’l-Fida. (tsz.). el-Muhtasar fî Ahbari’l-Beşer. Beyrut.
Enver er-Rifaî. (1973). en-Nuzum’l-İslamiyye. Dımaşk.
Fazlur Rahman. (2000). İslam. (Çev. M. Dağ-M. Aydın). Ankara: Ankara Okulu Yay..
Fayda, Mustafa. (1988). “Hulefâ-yi Râşidîn” mad.. DİA. XVIII, 324-338
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
29
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Hamidullah, Muhammed. (2002). Hz. Peygamberin Savaşları. (Çev. Salih Tuğ).
İstanbul: Beyan Yay..
Hamidullah, M.. (1991). İslam Peygamberi I-II. (Çev. Salih Tuğ). İstanbul: İrfan Yay.,
5. baskı.
Hamidullah, M.. (2001). Kur’an-ı Kerim Tarihi. (Çev. S. Tuğ). İstanbul: Beyan Yay..
Hamidullah, M.. (2004). Muhtasar Hadis Tarihi ve Sahife-i Hemmam İbn Munebbih.
(Çev. Kemal Kusçu). İstanbul: Beyan Yay..
Hamidullah, M.. (2007). İslam Müesseselerine Giriş. (Çev. S. Tuğ). İstanbul: Beyan
Yay..
Hamidullah, M.. (1999). İslam’a Giriş. (Çev. V. Uysal-İ. Arif Koytak). İstanbul: Beyan
Yay..
Hasan İbrahim Hasan-Ali İbrahim Hasan. (1962). en-Nuzumu’l- İslamiyye. Kahire.
Hasan İ. Hasan. (1986). Siyasî-Dinî-Kültürel İslam Tarihi. (Çev. İ. Yiğit vdd.). İstanbul:
Kayıhan Yay..
Hatipoğlu, Mehmet Sait. (2011). Hilafetin Kureyşliliği. Ankara: Otto Yay..
Hitti, Philip K.. (1989). Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi. (Çev. Salih Tuğ). İstanbul:
Boğaziçi Yay..
İbn Haldun. (1986). Mukaddime. (Çev. Zakir K. Ugan). İstanbul: MEB Yay..
İbn Hişâm. (1971). es-Sîretü’n-Nebeviyye. Beyrut.
İbn Sa’d. (1960). et-Tabakatu’l-Kübra. Beyrut.
İbnü’l-Esir. (1966). el-Kamil fi’t-Tarih. Beyrut.
İbnü’l-Verdî, Zeynuddin. (tsz.). Tetimetü’l-Muhtasar. Beyrut.
İbnü’n-Nedim. (1978). el-Fihrist. Beyrut.
Kabisi. (1966). İslam’da Öğretmen ve Öğrenci Meselelerine Dair Geniş Risale. (Çev.
S. Ateş-H. R. Öğmen). Ankara.
Kalkaşandi. (1964). Meâsiru’l- İnâfe fi Meâlimi’l- Hilafe. Kuveyt.
Kavakçı, Yusuf Ziya. (1975). Hisbe Teşkilâtı, Bir Hukuk ve Tarih Müessesesi Olarak
Kuruluş ve Gelişmesi. Ankara.
Kayaoğlu, İsmet. (1980). İslam Kurumları Tarihi. Ankara: A.Ü. İlahiyat Fak. Yay..
Kettani, Abdu’l-Hayy. (1991). et-Terâtibu’l- İdâriyye, Hz. Peygamberin Yönetiminde
Sosyal Hayat ve Kurumlar. (Çev. Ahmet Özel). İstanbul: İz Yay..
Koçyiğit, Talat. (1977). Hadis Tarihi. Ankara: A. Ü. İlahiyat Fak. Yay..
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
30
Hilafet ve Raşid Halifeler Döneminde Kurumlar ve Kültür
Maverdi. (1985). el-Ahkâmu’s-Sultâniyye ve’l-Vilâyâtu’d-Dîniyye. Mısır: Dâru’lKütübi’l-‘İlmiyye.
Nebhan, M. Faruk. (1980). İslam Anayasa ve İdare Hukukunun Genel Esasları. (Çev.
Servet Armağan). İstanbul.
Okiç M. Tayyib. (1959). Bazı Hadis Meseleleri Üzerine Tetkikler. İstanbul.
Okiç, M. Tayyib. (1991). İslamiyet’te Kadın Öğretimi. Ankara.
Palabıyık, M. Hanefi. (2007). “Cahiliye Dönemi ve İslam’ın İlk Yıllarında OkumaYazma Faaliyetleri”. Erzurum: Atatürk Üniv. İlâhiyat Fakültesi Dergisi. sayı: 27, s.
31-68.
Sandıkçı, Kemal. (1991). İlk Üç Asırda İslam Coğrafyasında Hadis. Ankara: DİB Yay..
Sezgin, M. Fuad. (2001). Buhârî’nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar. Ankara:
Ankara Okulu Yay., 2. baskı.
Sıddıki, M. Zübeyr. (1966). Hadis Edebiyatı Tarihi. (Çev. Y. Z. Kavakçı). İstanbul.
Suphi Salih. (1983). İslam Mezhepleri ve Müesseseleri Tarihi. (Çev. İ. Sarmış).
İstanbul.
Suphi Salih. (1968). el-Mebahis fi Ulumi’l-Kur’an. Beyrut.
Suyuti. (1952). Tarihu’l- Hulefa. İstanbul: Eser Yay..
Taberi. (1987). Târîhu'l- Ümem ve'l-Mulûk. Beyrût: Dâru'l-Fikr.
Tuğ, Salih. (1963). İslam’da Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı. Ankara: DİB Yay..
Üçok, Bahriye. (1967). İslam’dan Dönenler ve Yalancı Peygamberler. Ankara.
Yâkût el-Hamevî. (1965). Kitâbu Mu’cemi’l-Buldân I-VI. Tahran: Mektebetu’l-Esedî.
(neşr.: F. Wüstenfeld, Leipzig, 1866).
Yeniçeri, Celal. (1984). İslam’da Devlet Bütçesi. İstanbul.
Yurdaydın, H. Gazi. (1971). İslam Tarihi Dersleri. Ankara: A. Ü. İlahiyat Fak. Yay..
Zebidi. (1957-1972). Tecridü’s- Sarih Tercümesi. (Çev. Kamil Miras). Ankara: DİB.
Yay..
Zeydan, Corci. (1971). İslam Medeniyeti Târihi. (Çev. Zeki Meğamiz, Nşr., Mümin
Çevik). İstanbul: Toker Yay..
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
31
• Dini ve Sosyal İlimler
• Kur’ân İlimleri
• Hadis
• Fıkıh
• Kelam
• Tarih
• Dil ve Edebiyat
• Ulûmu’l-Evâil
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
EMEVİLER DÖNEMİ
İLİM VE
KÜLTÜR HAYATI
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• İslam dininin ilme verdiği öneme
dair bilgi sahibi olabilecek,
• İslam ilim tarihinin Hz.
Peygamber'den başlayarak dört
halife ve Emeviler dönemindeki
gelişimi hakkında bilgi sahibi
olabilecek,
• Emeviler zamanındaki ilim anlayışı
ile akli ve nakli ilimler alanında
yapılan çalışmaları
anlayabileceksiniz.
İSLAM KURUMLARI
ve
MEDENİYETİ
TARİHİ
ÜNİTE
7
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
GİRİŞ
İslamiyet’in ilme verdiği önem ve teşvikler sonucunda daha Hz. Peygamber
döneminden itibaren Müslümanlar ilim tahsil etmeye başlamışlardır. Çeşitli yöntemler kullanılarak sayıları hızla artan okuma yazma bilenlerin sadece okuma yazma öğrenmekle kalmayıp özellikle Kur’ân ve Hadisle ilgili bilgileri öğrenme ve öğretmede aktif olarak rol aldıkları görülmektedir.
Raşid halifeler zamanında da ilmi gelişmeler devam etmiş, adeta bir ilim seferberliği ile Müslümanların ilmi bakımdan gelişimi devam ettirilmiştir. Her biri ilmi
yönden toplumda saygın yere sahip olan Raşid halifelerin Hz. Peygamber tarafından temeli atılan ilim faaliyetlerini sürdürdükleri görülmektedir. Nitekim Hz. Ömer,
“Çocuklarınıza yüzmeyi ve ata binmeyi öğretiniz. Onlara yaygın halde olan Arap
atasözlerini (darb-ı mesel) ve güzel şiirlerini naklederek öğretiniz” diyerek çocukların eğitilmesi üzerinde durmuştur. Hz. Ömer tarafından adeta ders içeriği veya
müfredatı olarak tavsiye edilen konularda zamanla gelişmeler olmuş; yazı, hesap,
yüzme, Kur’ân-ı Kerîm, seçkin kimselerin anlamlı sözleri, salihlerin menkıbeleri,
bazı dini hükümler, şiir ve Arap dili de öğretilecek dersler arasına dahil edilmiştir.
Hz. Peygamber tarafından başlatılan ve Hulefâ-yi Râşidîn zamanında artarak
devam eden ilmi gelişmeler Emeviler dönemi ilmi faaliyetleri için temel oluşturmuştur. Özellikle Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde ortaya çıkan ve Müslümanları
meşgul eden dahili problemler ve iç savaşların ardından Muaviye zamanında yeniden tesis edilen siyasi birlik sayesinde pek çok sahada olduğu gibi eğitim öğretim
sahasında da önemli faaliyetler başlamıştır.
Emeviler dönemi, özellikle dini ilimlerin temelinin atıldığı bir dönemdir. Bu
devlet zamanında büyük alimlerin yaşaması, İslamiyet’in geniş alanlara yayılması,
Müslümanların farklı kültürlerle tanışarak onlardan bazı konularda etkilenmeleri ve
henüz tedvin ve tasnif edilmeyen hadislerin kaybolma endişesi gibi sebeplerle ilmi
faaliyetler hız kazanmıştır. Başta Medine olmak üzere pek çok bölgeye dağılan sahabilerin etrafında ilim halkaları oluşmaya başlamış ve bu merkezler hareketli birer
ilim merkezleri haline gelmiştir. Belli şehirlerde ilim meclisleri oluşmuştur.
Emeviler Dönemi Aişe bnt. Ebî Bekir, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas,
Hucr b. Adiy, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Said b. Cübeyr, Said b. el-Müseyyeb, Kadı Şüreyh, Tâvus b. Keysân, Muhammed b. Sirîn, Hasan-ı Basrî, Atâ b. Ebî Rebâh, Zührî,
Eb’an b. Osman, Ma’mer b. Raşid ve Ebû Hanife gibi bir kısmı sahabi de olan pek
çok meşhur alimin yaşadığı ve ilimleriyle etrafındakileri aydınlattığı, verdikleri sohbet ve derslerle Müslümanların bilimsel anlamda yetişmeleri için harekete geçtikleri bir dönem olması bakımından da önemlidir. İsmi zikredilen şahıslar dini ilimler
bakımından önemli faaliyetlerde bulunmuşlar; Peygamber sonrası Müslüman toplumun ihtiyaç duyduğu dini sahalardaki bilgi eksikliğini gidererek insanların Tefsir,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
Hadis, İslam Tarihi, Kelam vb. sahalarda bilgi sahibi olabilmelerini temin edebilmek
için gayret göstermişlerdir. Böylece Emeviler devri, alimlerin çokluğu bakımından
olduğu kadar ilimi faaliyetlerin çokluğu ve farklılığıyla da oldukça verimli bir dönem
olmuştur. Emeviler dönemindeki ilmi gelişmeler sadece söz konusu dönemle sınırlı
kalmamış, yukarıda isimlerinden bazıları verilen pek çok alim tarafından gerçekleştirilen ilmi faaliyetler sonraki devirlerde de Müslümanların ilmi açıdan gelişmesine
katkı sağlamıştır. Bu devletin hükümranlığı dönemindeki ilmi çalışmalarla Hz. Peygamber ve Raşid Halifeler devrindeki bilgi ve birikim daha da geliştirilerek sonraki
kuşaklara aktarılmış, böylece Emeviler önceki kuşaklarla sonrakiler arasında ilmin
intikali hususunda bir köprü görevi görmüşlerdir.
Emevilerden önce özellikle dini sahalarda yoğunlaşan İslam eğitim çalışmaları Emeviler döneminde de genel anlamda aynı çizgide devam etmiştir. Kur’ân ilimleri (Tefsir, Kıraat), Hadis, Fıkıh, İslam Tarihi, Kelam vb. dini ilimler Emeviler zamanında önemli ilim dallarından olma vasfını korumuşlardır. Bununla birlikte dini ilimlerin dışında değişik ilim dalları da (Şiir, Hitabet, Gramer, Ensab vb.) dini ilimler
kadar olmasa da eğitimin konusu haline gelmişlerdir. Emevi hanedan mensupları
ve devlet yönetiminde önemli görevleri yerine getiren üst düzey memurların ilgi
alanları dini ilimlerden ziyade diğer ilim dallarıyla alakalı olmuştur. Emevilerin yönetime geliş şekli kadar iktidarda bulundukları zaman zarfındaki uygulamaları sebebiyle de iktidara karşı çıkan ve zaman zaman idarecileri sert ifadelerle ikaz eden
hatta Haricilerin isyanları dışındaki isyanlara destek veren ulemanın ilmi faaliyetlerine Emevi idareciler ciddi anlamda destek vermemişlerdir. Ömer b. Abdülaziz,
Abdülmelik b. Mervan ve Hişam b. Abdülmelik gibi birkaç halife dışındaki Emevi
halifeleri dini ilimlerle meşgul olan ulemaya mesafeli durmuşlar, onlara ilmi çalışmaları esnasında yardımcı olmamışlardır. Emevilerin din bilginlerine mesafeli duruşunda genel anlamda onların ilme önem vermeyen, bunun yerine idarecilik, askerlik ve ticareti daha önemseyen bakış açılarının da etkili olduğu söylenebilir. Emeviler genel olarak idarecilik, askerlik ve ticareti ilmi çalışmalara tercih etmişlerdir. Bu
sebeple de ilimle meşgul olan alimler yerine idarecilik, askerlik ve ticarette maharet kazanmış kimselere daha fazla itibar etmişlerdir. Dönemin idarecileri ilmi bakımdan dini ilimler yerine edebiyat sahasındaki ilimlere, özellikle de şiir ve hitabete
ve bunlarla meşgul olan şair ve hatiplere önem vermişler, bu doğrultudaki çalışmaları desteklemişlerdir.
İktidarın dini ilimlere, ilmi çalışma ve alimlere bakışı pek olumlu olmayınca,
çıkan dini problemlere çözüm bulma, mevcut dini bilgileri toplama, ayıklama ve
nakletme görevini dönemin uleması üstlenmek zorunda kalmıştır. Böylece İslam
ilimleri devlet idarecilerinden bağımsız bir şekilde ve onların ciddi destekleri olmaksızın ulemanın gayretleri ile gelişimini sürdürmüştür. Alimlerin ders halkalarını
toplumun her kesimine açık tutmaları, hiç kimseye dersleri takip hususunda engel
olmamaları onların halk nazarında çok sevilip takdir görmelerine yol açmıştır. Dini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
alandaki soru ve sorunlarını çözmede diledikleri anda kendilerine ulaştıkları ve
aldıkları cevap ve çözüm önerileriyle mutmain olan halkın ulemaya karşı saygı ve
sevgisi daha da artmıştır. Toplum nazarında saygın bir yeri olan dönemin alimleri
hem halkın dini bilgi ihtiyacını karşılıyor hem de cemiyetin önemli bir kesimini oluşturan çocukların eğitimini üstleniyorlardı. Ulemanın halk katındaki nüfuzu Emevi
devlet yöneticilerinin alimlerle ilişkilerinde belirleyici bir rol oynamıştır. Devlet
aleyhindeki alimlerin bazı yöntemlerle muhalefetten vazgeçirilmeye çalışılması,
hatta bu maksatla zaman zaman şiddete başvurulması görülebildiği gibi bazı alimlerin resmi görevi kabul etmeye zorlanarak nüfuzlarından yararlanılmaya çalışılması
da söz konusu olmuştur. Bununla birlikte Emeviler dönemi boyunca pek az kimse
dışında ulema devlet nüfuzu altına girmeden ilmi faaliyetlerini ne pahasına olursa
olsun devam ettirmeye gayret göstermişler, böylece Abbasilerin ilk döneminde
özellikle hicri iki ve üçüncü asırlarda altın çağını yaşayacak olan İslam ilimlerinin
altyapısını oluşturmayı başarmışlardır.
Emeviler döneminde ulemanın geçimlerini temin etmede farklılıklar olduğu
görülmektedir. Ulemadan bazıları idarecilerin çocuklarının eğitimine verdikleri
katkılar, kadılık görevini yerine getirmeleri ve daha başka nedenlerle idarecilerin de
tasvibiyle divandan maaş alırlarken bazıları ise kendi gayretleriyle geçimlerini sağlayabilecek işler yaparak devletten maaş almayı reddetmişlerdir. Maaş almayı reddedenlerin bu kararlarında bunun dinen caiz olmaması değil kendilerine verilecek
maaşlarla idarecilerin üzerlerinde nüfuz elde etmelerine imkan vermek istememelerinin etkili olduğu söylenmiştir. Zira ulemanın icra ettiği resmi görev karşılığında
devlet tarafından verilen maaşı almalarını yasaklayan dini bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte ulema, devlet yöneticilerinin güdümüne girerek onlar tarafından kendilerine dayatılan fikri ve siyasi anlayışları savunmak ya da bunlar karşısında sessiz kalmak gibi bir duruma düşmek yerine kendi çabalarıyla geçimlerini
sağlamaya çalışmışlardır. Bazı alimlerin ise ilmi çalışmaları esnasında halifelerden
maddi yardım taleplerinde bulundukları ve kendilerine sağlanan imkanlarla ilmi
faaliyetlerini sürdürdükleri de görülmektedir.
Hz. Peygamber’in gayretleriyle mescitlerde başlayan eğitim ve öğretim faaliyetleri Emeviler döneminde artarak devam etmiştir. Sadece Mekke ve Medine gibi
Hicaz kentlerinde değil emsar olarak nitelendirilen büyük vilayetlerde (Kûfe, Basra,
Fustat, Mekke, Medine vb.) ve daha küçük yerleşim birimlerinde cami ve mescitlerde kurulan ilim halkaları hemen her yaştan Müslümanlarla dolup taşmıştır. İslam
şehrinin nüvesini oluşturan mescitler dini ilimlerin merkezi haline gelerek asırlar
boyu ilmi çalışmaların sürdürüldüğü mekanların en önemlileri arasında yer almışlardır. Mısır’da Amr b. el-Âs ve Şam’da Ümeviyye Camiî Emeviler döneminin en
önemli eğitim yuvalarındandılar.
Emeviler zamanında mescitler dışında saraylar, alimlerin evleri, çöl ve
küttâblar da önemli ilim merkezleri haline gelmişlerdir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
Saray, Emeviler döneminde eğitim bakımından önemli fonksiyonlar ircaa
etmiştir. Söz konusu fonksiyon iki yönlü olmuştur. Emevi Devleti’nin kurucusu Muaviye döneminden itibaren halifeler saraylarında akşamları sohbet ve muhabbet
ortamı oluşturmuşlar, burada devrin önde gelen tarihçilerini, şair ve hatiplerini,
musikişinaslarını ve edebiyatta maharet sahibi olanları misafir ederek onlar tarafından gerçekleştirilen ilmi-edebi faaliyetleri zevkle takip etmişlerdir. Böylece Emevi halifelerinin kendi bilgi ve kültürlerini geliştirmeleri mümkün hale gelmiştir.
Muaviye ile başlatılan saray akşamlarında oluşturulan toplantıların muhtevasında zaman içerisinde değişimin olduğu anlaşılmaktadır. Muaviye ve kısmen Yezid
b. Muaviye döneminde söz konusu toplantıların en önemli konusu tarihe dair iken
Yezid’den sonra şiir ve edebiyat revaç bulan konular arasına dahil oldular. Ferazdak, Cerir b. Atiyye, Ahtal, Halid b. Safvan vb. söz konusu dönemin en önemli şairleri arasında yer alarak saray toplantılarının vazgeçilmez kişileri haline geldiler.
Emevi devletinin yıkılmaya yüz tuttuğu dönemlerde toplantıların konuları ve katılımcılar değişti ve ilmi toplantıların yerini artık eğlence meclisleri aldı. Yezid b. Abdülmelik ve Velid b. Yezid döneminden itibaren İslam dünyasında şöhret sahibi
olan müzisyenler sarayda toplanmaya başladılar. Birçoğu ahlak düşkünlüğü ile tanınan bu müzisyenler, sarayın en gözde şahıslarından oldular ve devlet hazinesinden en büyük payı alanlar arasında yer aldılar. Öyle ki sarayın da desteği ile müzisyenler bölgeden bölgeye gitmek için transfer parası almaya bile başladılar, özellikle
idareciler tarafından çeşitli imkanlara sahip hale getirildiler. Örneğin Yezid b. Abdülmelik’in iki meşhur cariyesi ve şarkıcısından biri olan Habbâbe’nin devlet yönetimine müdahale edecek kadar ileri gittiği, çok kritik görevlere bile bazı memurların
tayininde etkili olduğu anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan saray özellikle halifelerin çocuklarının en iyi şekilde eğitilmesi
için de kullanılmıştır. Emevi halifeleri çocuklarının hem dini hem de edebi ilimler
bakımından iyi yetiştirilmesini temin etmek maksadıyla devrin tanınmış hocalarından istifade etmeye çalışmışlar, özel hocalar tutarak çocuklarının sarayda kendi
gözetimleri altında eğitilmelerini sağlamışlardır. Her halife kendi döneminin en
ünlü hocalarını sarayda istihdam ederek onlara yüksek maaşlar bağlamıştır. Sarayda ders veren hocaların öğretecekleri dersin muhtevasına da müdahale eden halifeler kendi ilgi alanları doğrultusunda dersler verecek hocaları çocuklarının eğitimine memur etmişlerdir. Örneğin tarihe ilgi duyan Muaviye, bu alanda ün kazanmış
olan Dağfel b. Hanzala’yı oğlu Yezid’e hoca olarak seçmiştir. Tarihe merak duyan
Yezid b. Muaviye de saray sohbetlerine, özellikle tarihi olayların konuşulmasına
öncelik vermiştir. Muaviye’nin geçmiş toplumlar ve devletlerin tarihlerini kendisine
anlatmak üzere Ubeyd b. Şerye’yi görevlendirdiği bilinmektedir. Diğer taraftan
Medine fukahasından sayılacak derecede fıkıh bilgisine sahip olan Emevilerin dördüncü halifesi Abdülmelik b. Mervan’ın ise çocukları için hoca olarak Kûfe’nin ünlü
fakihi ve bir dönem kadılık da yapmış olan eş-Şa’bî’yi görevlendirmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
Sarayda devlet işleri görüşülürken idari konularla ilgili tecrübe sahibi olmaları istenilen veliahtların babalarının yanında yer almalarına özen gösterilmiştir. İlme
merakıyla bilinen bazı halifelerin sarayda kendileri için özel hocalar tuttuklarına
dair bilgilere de rastlanılmaktadır. Fasih ve beliğ bir şekilde Arapça konuşabilmek
için çocukluğunda yeterli eğitimi almayan Velid b. Abdülmelik’in halife olduktan
sonra söz konusu eksikliği telafi etmek maksadıyla birçok Arapça gramer hocası
tutarak onlardan nahiv dersi aldığı ve gramerini geliştirmeye çalıştığı ifade edilmiştir. Dolayısıyla saray Emeviler döneminde en önemli ilim mekanları arasında yer
almıştır.
Abdülmelik b. Mervan zamanından itibaren sarayda sürekli görev yapan bir
eğitimci (müeddib) bulundurulmuştur. Söz konusu hocaların mevcut birikimleri ile
halife çocuklarını eğitmesi istenilirken aynı zamanda halifelerin bizzat kendileri de
müeddiblere zaman zaman çocuklarının eğitimi hususunda telkinlerde bulunarak
onların eğitimlerine dair özen gösterilmesi gereken konulara dikkat çekmişlerdir.
Hulefâ-yi Râşidîn çocuklarını eğitim konusunda herhangi bir ayrıcalıklı uygulamada bulunamamışlar, evlatlarının diğer Müslümanların çocukları ile aynı ortamda aynı hocalardan aynı müfredata göre eğitilmelerini sağlamışlardır. Oysa Emevi
halifeleri halktan kopuk bir şekilde yaşamanın bir sonucu olarak çocuklarını da
halktan koparmışlardır. Sarayda özel hocaların eğitimi altında yetiştirilen halife
çocukları halktan daha da uzaklaşmışlardır.
Emeviler dönemi eğitim mekanlarından birisi de çöldür. Arap geleneği bakımından çöl bedeni bakımdan sıhhati, dil bakımından ise fesahati temsil etmektedir.
İslam öncesinde olduğu gibi İslamiyet döneminde de Araplar çocuklarının bedenen
sıhhatli yetişmesi ve fasih Arapçayı öğrenebilmeleri için küçük yaşlardayken çöle
gönderirlerdi. Çöl sadece hayatta kalabilmek için zorunlu olan atıcılık, binicilik,
dövüşçülük ve yüzücülüğün öğrenildiği bir yer olmayıp aynı zamanda şiir, musiki,
fasih ve beliğ konuşma gibi sanatların da en güzel şekliyle öğrenilip icra edildiği bir
mekandı. Bu sebeple Emevi halifeleri de evlatlarını çöle göndererek onların söz
konusu bilgi ve becerileri öğrenmelerini istemişlerdir. Eğitim için çocuğunu çöle
gönderen ilk halife Muaviye olmuştur. O, oğlu Yezid’i daha küçük yaşındayken çöle
dayılarının yanına göndermiştir. Çölde verilen eğitimin öneminin anlaşılması bakımından Abdülmelik b. Mervan’ın, “Velid’e olan sevgimiz ona zarar verdi”, yani ona
olan düşkünlüğümüz sebebiyle çöle göndermediğimiz oğlumuz Velid için iyi olmadı,
bu durum ona zarar verdi” demesi manidardır. Çöl ortamında fasih Arapça öğrenme imkanı elde edemeyen Velid’in bunu telafi etmek üzere hilafeti döneminde
kendisine özel hocalar tutarak fasih konuşabilmek üzere dersler aldığı ifade edilmiştir. Dolayısıyla Emeviler döneminde çöl sadece geleceğin devlet yöneticisi olan
çocukların değil halktan pek çok kimsenin de çocuklarının eğitimi için önemli mekanlar arasında yer almıştır. Özellikle fetihlerin yoğun bir şekilde devam ettiği bu
dönemde çölde binicilik, kılıç kullanma, ok atabilme daha da önemlisi çölün zorlu
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
şartlarına alışarak çocukluk çağını geçirenler İslam ordusunun asker ihtiyacının
karşılanması bakımından da önem arz etmekteydi.
Küttâblar da Emeviler döneminin önemli eğitim kurumları arasında idiler.
Özellikle emsar denilen büyük vilayetlerde olduğu gibi kasaba, hatta köylerde bile
küttâblar vardı. İlköğretim çağındaki öğrencilere buralarda okuma yazma yanında
binicilik, atıcılık, şiir, darb-ı mesel ve Kur’ân-ı Kerim’in de öğretildiği anlaşılmaktadır. Küttâblarda tedrisatını tamamlayan öğrenciler eğitimlerine mescitlerdeki ders
halkalarına katılarak devam etmişlerdir. Çoğu az sayıda öğrenciye eğitim veren
küttâbların bazılarında ise sayıları binleri bulan öğrenci kapasitesine sahip olduğuna dair tarihi kayıtlara rastlanılmaktadır. Ebu’l-Kâsım el-Belhî (ö.105/723)’nin 3000
öğrenciye eğitim veren bir küttâbından bahsedildiği gibi Dahhâk b. Müzahim
(ö.105/723)’in de Kûfe’de kendisine ait 3000 öğrenci kapasitesine sahip bir
küttâbından söz edilmektedir.
Küttâb öğrencileri yazı malzemesi olarak ellerinde taşıdıkları levhaları kullanırlardı. Öğrenciler, hocaları tarafından kendilerine yazdırılan ayet, hadis, darb-ı
mesel ve şiirleri ezberlerdi. Bunun yanında temel dini bilgiler ve dini ibadetlerin de
küttâblarda uygulamalı olarak öğretilerek öğrencilerin ibadet ve inanç esaslarına
dair genel kaideleri hakkında bilgi sahibi olmaları temin edilirdi. Küttâblara devam
etmek için belli bir sosyal zümreye sahip olmaya gerek yoktu. Her Müslüman çocuğunu bu okullara gönderebiliyordu. Hatta buralara köle ve cariyeler de giderek
okuma yazma öğrenebiliyorlardı.
Emeviler döneminde ilim adamlarının ev ve iş yerlerini de ilim öğretmek için
kullandıkları görülmektedir. Özellikle devletten ve öğrenci velilerinden ilim öğretmeleri karşılığında herhangi bir ücret kabul etmeyen alimler, hem hayatlarını devam ettirebilmek hem de ilmi faaliyetleri sürdürebilmek için ya evlerinin ya da işyerlerinin bir kısmını eğitim için tahsis etmişlerdir. Ticaretle meşgul olmak zorunda
kalan bazı alimler, hem ticari faaliyetlerini hem de öğrenci yetiştirme işini bir arada
devam ettirmeye çalışmışlardır. Nitekim İmam-ı Azam Ebû Hanife Kûfe pazarındaki
iki göz dükkanının bir odasında öğrencilerine ders verirken diğerinde müşterilerine
mal satmaya devam etmiştir.
Emeviler dönemi ilmi çalışmalarıyla ilgili olarak belirtilmesi gereken bir husus
da bu devletin tebaası olarak yaşamlarını devam ettiren gayrimüslimlerin de kendilerine ait kilise, havra ve ateşgede gibi ibadethanelerinde okuma yazma ile dini ve
sosyal yaşamla ilgili temel bilgileri öğrettikleri gibi din adamlarını da bizzat kendileri
yetiştirmişlerdir.
Emeviler döneminde ilmi çalışmaların sahası genişlemiş, Hz. Peygamber ve
Raşid halifeler dönemindeki ilmi alanlara yenileri eklenmiştir. Bilindiği gibi İslam
ilim tarihçileri ilimleri farklı kategorilere ayırmışlardır. Bunlardan bazıları şu şekildedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
 Nakli (şer’i/dini) ilimler: Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, kelam, nahiv, lügat,
edebiyat vb.
 Akli ilimler: Felsefe, matematik, astronomi, tıp, coğrafya, kimya, biyoloji, botanik, zooloji, eczacılık, musiki, tarih.
Diğer taraftan Dil ve Edebiyat (Şiir, Gazel, Hitabet ve Nahiv), Dini ilimler
(Kraat-Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam) ve diğer ilimler (Tarih, Ulumu’l-Evâil: Felsefe,
Kimya, Tıp ve Eczacılık, Astronomi vb.) şeklinde bir gruplandırma da söz konusudur.
Yukarıdaki tasnifin dışında bizim de benimsediğimiz bir tasnif daha bulunmaktadır. Bu tasnife göre ilimler; “dini ve sosyal ilimler” ile “Ulûmü’l-Evâil” şeklinde iki guruba ayrılarak mütalaa edilmiştir.
DİNİ VE SOSYAL İLİMLER
Dini ve sosyal ilimleri birbirinden kesin hatlarla ayırmak mümkün değildir. Zira dini ilimlerin sosyal ilimlere gerek içerik gerekse yöntem bakımından büyük etkileri olduğu gibi sosyal ilimlerin de dini ilimlere etkileri hatta katkıları söz konusudur. Dolayısıyla iki grubu aynı başlık altında değerlendirmeyi uygun görüyoruz.
Kur’ân İlimleri
Dini ilimlerin başında Kur’ân ilimleri gelmektedir. Kur’ân’la ilgili ilimler onun
okunmasına dair kıraat ve yorumuna dair tefsirdir. Bu iki ilim dalının temelleri aslında Hz. Peygamber tarafından atılmış daha sonra gelişmiştir.
İslam medeniyetinin birçok ilim ve sanat şubesinin hareket noktası Kur’ân-ı
Kerîm olmuştur. Sadece tefsir, kıraat gibi doğrudan Kur’ân’la ilgili ilim dalları değil
dil, gramer, imla gibi Filoloji ile ilgili ilim dalları da Kur’an’dan etkilenmiştir. Arap
dili ve edebiyatının oluşumunda Kur’ân’ın önemli bir payı olduğu gibi Müslümanların konuştukları diller ve yaşadıkları kültürlerde de Kur’ân’ın değişik oranlarda payının olduğu görülmektedir.
Kıraat
Hz. Osman tarafından Kureyş lehçesi esas alınmak suretiyle çoğaltılan Kur’ân
nüshaları Kur’ân’ın tek bir lehçe ile okunmasını sağladığı gibi lehçe farklılıkları sebebiyle çıkabilecek tartışmaları da sona erdirmiştir.
Değişik bölgelere gönderilen ve resmi hüviyete haiz olan bu nüshalara bağlı
olarak Kur’ân’ın okunması ve öğretilmesi için Emeviler döneminde muallimler görevlendirilmiştir. Bu dönemde çok sayıda Kur’ân nüshası istinsah edilerek Kur’ân
üzerindeki ihtilaflar en aza indirildi. Böylece Kur’ân’ın Hz. Peygamber’e geldiği şekliyle sonraki kuşaklara intikali sağlandı. Kur’ân’ın okunuşunu yani kıraat ilmini iyi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
bilen muallim sahabilerin verdikleri derslerle genç sahabiler ve tabiin bu alanda
uzmanlık kazandılar. Emeviler döneminde yetişen bu alimler hocalarından duydukları ve öğrendikleri kıraat vecihlerini sistemleştirerek kıraat ilminin gelişmesine ön
ayak oldular.
Kırat ilmine dair ilk eserler Emeviler döneminde yazıldı. Günümüze intikal
etmemekle birlikte söz konusu eserler sonraki dönemlerde bu alanda yapılacak
olan çalışmalara kaynaklık etmişlerdir. Kıraat ilminde otoriter kabul edilen kıraat-ı
seba alimlerinden üçü bu dönemde yetişmiştir. Bunlar Suriye bölgesinin kıraat
üstadı İbn Âmir el-Yahsubî, Mekke’nin kıraat alimi İbn Kesîr ve Kûfelilerin imamı
Âsım b. Behdele’dir.
Emeviler dönemi Kur’ân’ın metni üzerinde ciddi katkıların gerçekleştirilerek
okuyucular açısından kolaylıkların sağlandığı bir dönem de olmuştur. Zira Kur’ân ilk
defa bu dönemde harekelenmiştir. Muaviye’nin emri ve Basra valisi Ziyad b.
Ebîhi’nin aracılığıyla Ebu’l-Esved ed-Düeli (69/688) Kur’ân’ın noktalanma işini gerçekleştirmiştir. Kur’ân’ın noktalanması ve okunuş birliği sağlanması için harekelendirmesi bir ihtiyaçtan kaynaklanmıştır. Dönem içerisinde farklı kültür ve toplumlardan insanların İslam toplumuna dahil olmasıyla Arapçanın bozulması Kur’ân’a da
tesir edebilir endişesi böyle bir çalışmanın gerçekleşmesinde etkili olmuştur.
Kur’ân’la ilgili noktalama işleminin Emevilerin meşhur valilerinden Haccac b. Yusuf’un emriyle Nasr b. Âsım tarafından yapıldığı da ifade edilmekle birlikte daha
ziyade kabul gören bu işi Ebü’l-Esved ed-Düeli’nin gerçekleştirdiğidir.
Tefsir
Kur’ân ayetlerinin muhkem veya müteşabih, mücmel veya mufassal oluşu
gerek anlaşılması gerekse uygulanması bakımından birtakım farklılıklara ve tartışmalara yol açmıştır. Bu durum tefsir ilminin doğmasında etkili olmuştur. Hz. Peygamber hayatta iken Kur’ân’ın anlaşılmasıyla ilgili problemleri kendisi çözüyordu,
ondan sonra ise Kur’ân hususunda otoriter olan müfessir sahabiler bu işi üstlenmişlerdir. Müfessir sahabiler Kur’ân’ı tefsir ettikleri gibi çok sayıda talebe de yetiştirerek kendilerinden sonraki dönemlerde Kur’ân’ın anlaşılmasına katkı sağlayacak
bir nesil bırakmaya çalışmışlardır. Tabiinden olan bu müfessirler, yerleştikleri bölgelerde farklı ekoller oluşturarak Kur’ân’ın anlaşılması yönünde çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu dönemde Mekke, Medine ve Kûfe’de tefsir çalışmaları yoğunluk
kazanmıştır.
Mekke tefsir ekolünün kurucusu sayılan ve “müfessirlerin sultanı”, ve “
Kur’ân tercümanı” olarak bilinen Abdullah İbn Abbas ve onun öğrencilerinden Atâ
b. Ebû Rebâh, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Cübeyr, İkrime vb. tefsir alanında önemli
hizmetlerde bulunmuşlardır. Benzer şekilde Übey b. Kâ’b öncülüğünde Medine’de
de tefsir çalışmaları yoğun bir şekilde devam etmiştir. Sahabilerin çoğu bu şehirde
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
yaşadığı için Medineli müfessirler, çalışmaları esnasında sahabilerden doğrudan
bilgi alma imkanına sahip olmuşlardır.
Diğer taraftan Irak bölgesinde ise tefsir çalışmaları yine sahabeden Abdullah
b. Mes’ûd ve talebeleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Katâde b. Diâme, Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Alkame b. Kays, Hasan el-Basrî vb. Abdullah b. Abbas’ın
meşhur öğrencilerinden ve Irak tefsir ekolünün en önemli mensuplarındandırlar.
Emeviler döneminde telif edilen tefsir kitapları günümüze kadar gelmemişlerdir.
Bununla birlikte bu eserler sonraki dönemlerde yapılan çalışmalara kaynaklık etmişlerdir.
Hadis
Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerini aktaran, değerlendiren ve tasnif
eden bilim dalı olarak daha Hulefâ-yi Râşidîn döneminden itibaren ortaya çıkan
hadis ilmi Emeviler döneminde de muhaddis sahabiler öncülüğünde gelişimini sürdürmüştür.
Hadislerin kitap oluşturacak boyutta olmasa bile sahifeler halinde yoğun bir
şekilde yazıldığı Emeviler devrinde, tedvini de gerçekleştirilmeye başlamıştır. Emevi
halifelerinden Ömer b. Abdülaziz halifeliği sırasında hadis alimlerinin vefatı sebebiyle ortaya çıkabilecek mahzurları göz önünde bulundurarak vilayetlerdeki valiler
ve hadis alimlerine mektuplar yazarak Hz. Peygamber’den nakledilen hadislerin
toplanmasını istemiştir. Böylece hadis sayfaları bir araya getirilerek tedvin dönemi
başlatılmıştır. Bu emir doğrultusunda ilk olarak eser yazan kişi İbn Şihâb ez-Zührî
(ö. 124/742) olmuştur. Hadislerin tedvin edilmesi ileride, Abbasiler döneminde
hadislerin konularına göre tasnif edilmesi böylece hadis külliyatının oluşturulmasına büyük katkılar sağlamıştır.
Özellikle Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde yaşanılan siyasi ve dini tartışmalar
esnasında bazı kimselerin hadis uydurma yoluna gitmesi sebebiyle hadislerin sıhhati önemli bir konu olarak gündeme gelmiştir. Sahih hadislerin uydurma olanlardan
ayırt edilebilmesi için hadisi söyleyene nispet ederek hadisin sıhhatini tespit etmeye yarayan isnad sistemi Emeviler döneminde geliştirilmeye başlandı. Emeviler
dönemi muhaddisleri arasında ez-Zührî’den başka Abdullah b. Amr b. el-Âs, Abdullah b. Abbas, Semüre b. Cündeb ve Câbir b. Abdullah, Hemmâm b. Münebbih gibi
şahıslar sayılabilirler.
Fıkıh
Emeviler devri fıkhın müstakil olarak bir ilim dalı haline geldiği dönem olarak
kabul edilmektedir. Bu esnada tabiin nesline mensup pek çok fakih, çeşitli bölgelerdeki fakih sahabilerin ders halkalarına katılmışlar, onlardan aldıkları bilgileri geliştirerek sonraki nesillere aktarmışlardır. Tabiin fakihleri değişik bölge ve çevrelerAtatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
de farklı karakteristiğe sahip fikıh ekolleri oluşturmuşlardır. Başını Saîd b. Müseyyeb’in çektiği “Hicaz ekolü” ve önderliğini İbrahim en-Nehâî’nin yaptığı “Irak ekolü”
bu dönemde teşekkül etmiştir. Her iki grup da Kitap, Sünnet ve Sahabe icmaına
dayanmakla birlikte Hicaz ekolü, sünnetin daha iyi bilindiği ve tatbik edildiği Medinelilerin yaşadığı İslam’a ve onların meselelere yaklaşımlarına daha fazla önem
vermişlerdir. Ayrıca Hicaz ekolu, bulundukları çevre sebebiyle hadis malzemelerine
daha kolay ve yoğun olarak ulaşabilmekteydiler. Mecbur kalmadıkça rey ve içtihat
yoluyla hüküm vermezler, Kitap ve Sünnetteki delillerle karar vermeyi önemserlerdi. Söz konusu farklılıkların oluşmasında hadisi delil olarak alma veya reye başvurma konusunda bazı prensip ve metot farkları etkili olduğu gibi çevre, kültür ve üstat da önemli yere sahiptirler. Hicazlıların yaşadıkları bölge itibarıyla fazla problemle karşılaşmamaları onların hüküm verme konusunda Kitap ve Sünnetle yetinmelerinde etkili olmuştur. Bununla birlikte Irak ekolünü oluşturanların bulundukları
bölge ise hem nicelik hem de nitelik bakımından problemlerin yoğun olduğu bir
yerdi. Bundan dolayı bazen Kitap ve Sünnetteki deliller problemi çözmede, hüküm
vermede yeterli olamayabiliyordu. Iraklı fukaha bu durumda sahabe kavline ve
kendi rey ve içtihatlarına göre de hüküm vermek zorunda kalmışlardır.
Konulara göre fıkıh kitaplarının yazılışı Emeviler döneminde başlamışsa da
bunların çok az bir kısmı günümüze kadar gelebilmiştir.
Kelam
Emeviler dönemi, kelam tarihi bakımından itikadi konularda tartışmaların
başladığı ve kelam ilminin temellerinin atıldığı bir devir olarak kabul edilmektedir.
Söz konusu dönemde kişiler bazında bazı tartışmalar ve gruplaşmalar olmuşsa da
büyük itikadi ekoller henüz teşekkül etmemiştir. Bu sebeple Emeviler devri kelam
ilminin hazırlayıcı merhalesi olarak nitelendirilebilir. Kelam ve mütekellim ifadelerinin Abbasi halifelerinden Harunürreşid (170-193/786-809) döneminde yaygınlaşmış olması da Emeviler döneminin kelam ilmi bakımından hazırlık safhasının
yaşandığı devir olarak kabul edilmektedir.
Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde ortaya çıkan siyasi ve fikri ayrılıklar zamanla
itikadi mahiyet kazanmıştır. Son iki Raşid halife döneminde yaşanılan dahili problemler, Hz. Osman’ın asiler tarafından öldürülmesi, Hz. Ali’nin cemel ashabıyla
mücadelesi, Sıffın ve Nehrevân Savaşı, tahkim vb. gibi olaylar kelamın konusuna
giren kader, irade, iman, küfür gibi kavramların ortaya çıkmasına ve kelam ilminin
doğuşuna tesir eden Şia, Hariciler, Cebriyye, Kaderiyye, Mürcie gibi grupların oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Emeviler döneminde kader konusunu gündeme getirerek insan hürriyetini
savunan ilk kişilerin Ma’bed el-Cühenî ile Gaylân ed-Dımeşkî, cebir görüşünü destekleyenlerin Ca’d b. Dirhem ve Cehm b. Safvân olduğu, mutezililiği ilk savunan
şahsın da Vâsıl b. Atâ olduğu kabul edilir. Bu dönemde yaşanılan itikadi tartışmaAtatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
larda görüşleriyle adlarından sıkça bahsettiren en önemli alimler ise Hasan-ı Basrî
ve Ebû Hanîfe’dir.
Kelam ilminin Emeviler döneminde ortaya çıkmaya başlamasında söz konusu
zaman diliminde fetihler neticesinde farklı kültür, inanç ve felsefeye sahip kişilerin
İslam toplumuna dahil olması veya Müslümanlarla ilişki kurmaya başlamalarının da
etkisi vardır. Zira gerek Müslümanlığı benimseyen ancak eski inanç ve düşüncesinden de tamamen kurtulamayan yeni Müslümanlar gerekse İslamiyet’i fikir ve düşünce platformunda yıpratmaya çalışanlara karşı İslam dininin entelektüel boyutta
anlatılması ve savunulabilmesi için kelam ilmine ihtiyaç duyulmuştur.
Tarih
İslam tarihçiliği siyer ve meğaziye dair Hadis-i Şeriflerin bir araya getirilip kategorize edilmesiyle başlamıştır. Daha Hz. Peygamber hayatta iken bazı sahabiler
siyer ve meğaziye dair hadisleri yazıyorlardı. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Amr b.
el-Âs, Ber’â b. Âzib gibi sahabilerin siyere dair pek çok hadisi yazdıkları bilinmektedir. Söz konusu sahalardaki çalışmalar Emeviler döneminde büyük bir yoğunluk
kazandı. Tabiin tabakasından olan zamanın alimleri siyer ve meğazi ilmini öğrenme
uğrunda büyük bir gayret içerisine girdiler. Bu dönemde yazılan siyer ve meğazi
kitapları günümüze ulaşmamakla birlikte bunlardan yararlanan alimlerin eserleri
vasıtasıyla söz konusu sahabilerin yazdıkları eserlerle bunlardan haberdar olabilmekteyiz. Emeviler dönemindeki çalışmalarla siyer ve meğazi ilminin temelleri
atılmış, bu temel üzerine Abbasiler devrinde gerçekleştirilen katkılarla İslam tarihinin çok zengin ve güvenilir kaynaklarının teşekkülü söz konusu olabilmiştir.
Emeviler dönemi ilk siyer ve meğazi müellifleri arasında Hz. Osman’ın oğlu
Eb’ân b. Osman (ö.105/723), Hz. Aişe’nin yeğeni Urve b. Zübeyr (ö.94/712), İbn
Şihâb ez-Zührî, Vehb b. Münebbih, Katâde, Musa b. Ukbe, Ma’mer b. Raşid ve İbn
İshak vb. sayılabilirler.
Diğer taraftan Emeviler dönemi sadece siyer ve meğaziye dair değil diğer tarihi alanlarla ilgili de eserlerin yazılmaya başlandığı bir devir olmuştur. Nitekim
Ubeyd b. Şeriyye el-Cürhümî ve Dağfel b. Hanzala gibi tarihçiler Cahiliye dönemine
dair eserler yazarken Vehb b. Münebbih gibi ehl-i kitaba mensup bazı kimseler ise
geçmiş milletler ve peygamberlerin tarihlerine dair eserler kaleme almışlardır. Benzer şekilde Emeviler döneminde cereyan eden savaşlar ve diğer siyasi olaylar da
bazı tarihçiler tarafından kayda geçirilerek kitaplaştırılmışlardır. Avâne b. el-Hakem
ve Ebû Mıhnef bu alanda eserler yazanlar arasında en sık isimleri duyulan kimselerdir. Şehir tarihi, genel tarih, mahalli tarih ve kültür tarihine dair eserlerin de
Emeviler döneminden itibaren yazılmaya başlandığını görmekteyiz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
Dil ve Edebiyat
Emeviler döneminde dini, siyasi ve sosyal gelişmelerden etkilenen Arap şiiri
yeni temalar ve yönelişler kazanmıştır. Fetihlerle yeni Müslüman olan mevali grupların Müslüman Araplarla bir arada yaşamaya başlamalarından sonra Arap şiirine
değişik kültür ve medeniyetlerden yeni kavramların ve anlayışların dahil olmasına
yol açmıştır. Din, bu dönemde de toplumsal hayatta önemli bir kavram olarak insanların gündemlerini belirlemeye devam etmiştir. Müslümanlar duygu ve düşüncelerini, savaş ve barışla alakalı hislerini ifade ederken dini ölçüler çerçevesinde
şiiri kullanmışlardır. Diğer taraftan bu dönem zarfında yaşanılan siyasi ve itikadi
rekabet, asabiyetten kaynaklanan kabileler arası mücadeleler de fiili mücadeleden
daha çok şiir ve edebiyatın diğer türleriyle gerçekleştirilmiştir. Bütün bunlar da
Arap şiirinin teşekkülünde etkili olmuştur. Hz. Ömer’in emriyle Rumca, Farsça ve
Kıptice tutulan divan kayıtlarının Abdülmelik b. Mervân’ın halifeliğinde onun emriyle Arapça tutulması da Arapçanın edebi gelişimi bakımından önemli olmuştur.
Emeviler zamanında çok sayıda hiciv ve medih şairi yetişmiştir. Devlet idaresinde bulunan kimseler için yazdıkları medhiyeler sayesinde büyük bahşiş ve ödüller alan şairler yanında hiciv şiirinde de maharetli çok sayıda şairin yine aynı devirde isimlerinin ön plana çıktıkları görülmektedir. Hiciv şiirlerinin oluşumunda kabilecilik anlayışının büyük tesiri vardır. Diğer taraftan Emeviler zamanında, hem medih
hem de hiciv şiirinde aynı anda şöhret kazanan ve Arap şiirinin en önemlileri arasında gösterilen, “nekâiz” şairleri olarak kabul edilen şairler de vardır. Üçü de
Irak’da doğan ve yetişen bu şairler, Ahtal, Ferazdak ve Cerir b. Atıyye’dir.
Emeviler dönemi şiirini içerik olarak iki grupta değerlendirmek mümkündür:
aşk şiiri, siyasi şiir.
Her iki şiir türünün gelişmesinde de halifelerin ve hanedan mensupların katkıları olmuştur. Muaviye döneminde başlayan sarayda gece tertip edilen meclislerde ilgi gören ve takdir edilerek ödüllendirilen şairler ve hatipler en güzel şiirler
arasında yer alacak şiirlerini inşad etmek için büyük bir gayret içerisine girmişlerdir.
Kendisi de bir şair olan Yezid b. Muaviye ve diğer bazı halifelerin desteği ile sarayda
düzenlenen meclislerde söylenilen şiirler ve bunların bestelenmesiyle oluşturulan
şarkılar, gazeller ön plana çıkmıştır.
Emeviler dönemi edebiyatı bakımından sadece şiirler değil edebiyatın diğer
türlerinden olan edebi mektuplar, hutbeler ve nesir de oldukça gelişmiştir. Ömer b.
Abdülaziz, Ziyad b. Ebîhi, Haccac b. Yusuf, Hasan- ı Basrî ve daha başka şahısların
Arap edebiyatı bakımından şaheser olarak kabul edilen pek çok hutbeleri ve veciz
konuşmaları bulunmaktadır. Kamuoyunu yönlendirmede Muaviye şair ve hatipleri
kendi siyaseti doğrultusunda kullanmakta mahir bir kimse olarak bilinmektedir.
Ondan sonra iş başına gelen diğer Emevi halifeleri de benzer şekilde hareket ede-
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
rek şair ve hatipleri kendi saflarına çekmeye çalışmışlar, onların aracılığıyla propagandalarını halk kitlelerine ulaştırmak ve benimsetmek için uğraşmışlardır.
Emeviler zamanında Arap dilinin kurallarının oluşumu bakımından önemli
olan Nahiv ilminin gelişmesine yönelik adımların atıldığı görülmektedir. Arap olmayan Müslümanların (mevali) Arapçayı öğrenmekte karşılaştıkları güçlükler ve farklı
lehçelerle konuşan Arapların bir arada yaşamaları esnasında ortaya çıkan i’rab
hataları nahivle ilgili çalışmalara başlanılmasında etkili oldu. Diğer taraftan
Kur’ân’ın dil hatalarından korunabilmesi için de Arapçanın kurallara uygun bir şekilde yazılması ve okunması önem arz etmekteydi. Nahiv ilminin temelleri din, dil
ve ırk yönünden oldukça karışık olduğu Basra’da Ebü’l-Esved ed-Düeli ve arkadaşları tarafından atılmıştır. Kur’ân’ın birbirine benzeyen harfleri birbirinden ayırmak
üzere noktaları kullanan Nasr b. Âsım da bu dönemde yaşayan ünlü nahiv alimlerindendir.
ULUMU’L-EVÂİL
Emeviler zamanında sadece dini ve sosyal ilimler değil başta felsefe, astronomi, matematik, tıp ve kimya gibi akli ilimler sahasında da önemli çalışmaların
başladığı görülmektedir. Roma imparatoru İskender’in fetihleri ile birlikte Mısır,
Suriye ve Batı Asya’da tanınmaya başlanan Yunan kültürü, tercümeler yoluyla Müslümanların da istifadesine sunulmuştur. Mezhep anlaşmazlıkları yüzünden 489’da
Edessa’dan (Urfa) sürülen Nasturiler ile putperest kabul edildikleri için 529’da Atina’dan sürgün edilen Yeni Eflatuncu sekiz felsefeci İran’daki Huzistân bölgesindeki
Cündişâpûr’a yerleşmişti. Böylece Hıristiyan, Suriyeli, Hintli, Yunanlı ve İranlı bilim
adamları burada toplanmıştı. İslam dünyasında Enüşirvân-ı Âdil diye bilinen I. Hüsrev (531-579) Cündişâpûr’da felsefe, tıp ve diğer ilimlerin okutulduğu bir mektep
kurmuş ve onun zamanında şehir büyük bir ilim merkezi haline gelmiştir. Aristo ve
Eflatun’un bazı eserleriyle Kelile ve Dimne bu devirde Farsça’ya çevrilmiştir. I. Hüsrev’in kurduğu bu okulda Hintli doktorların yanında Yunanlı doktorlar da görev
yapmışlardır. Söz konusu okul Müslüman tıp kültürünün oluşmasında önemli rol
oynamıştır. Hz. Peygamber döneminden itibaren Arabistan’da Cündişâpûr medresesinde tabiplik yapan bazı kimselerin görev aldıklarına dair kaynaklarda bilgilere
rastlanılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber döneminin meşhur tabiplerinden Hâris
b. Kelede söz konusu okul da tahsil gören kimselerdendir.
Cündişâpûr, Hz. Ömer zamanında Müslümanlar tarafından fethedilmiştir. Fetihten sonra da Cündişâpûr bilim bakımından önemini korumuş ve burada gördükleri tahsil ile pek çok bilim adamı yetişmiştir. Emevi halifelerinden Muaviye b. Ebî
Süfyan’ın doktoru İbn Esâl en-Nasrânî Cündişâpûr’da yetişmiştir. Cündişâpûr’da tıp
okulunun dışında felsefe ve din eğitimi veren okullar da vardı. Diğer taraftan Irak’ta
Harran da Yunan kültürünün merkezlerindendi. Harrân halkı Sabiilerden (melek ve
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
yıldızlara tapanlar) oldukları halde Arapça konuşuyorlardı. Dolayısıyla Yunan kültürünün ileriki zamanlarda Müslümanlar arasında yayılmasına büyük ölçüde yardımcı
oldular. Yabancı dillerde yazılan pek çok eserin Arapçaya tercümesinde aktif bir
şekilde rol alarak söz konusu eserler vasıtasıyla kadim toplumların kültür ve medeniyetinin Müslümanlar arasında tanınmasına ve öğrenilmesine katkı sağlamışlardır.
Emeviler devrinde Hint, Yunan, Mısır ve İran gibi antik medeniyetlerden yapılan tercümelerin de etkisiyle Matematik, Astronomi, Fizik, Kimya, Zooloji, Biyoloji, Botanik, Tıbbın çeşitli dalları ve Eczacılık gibi “Fen ve Sağlık Bilimleri” alanlarında
yoğun çalışmalar başlatılmıştır. İslam ilim tarihinde bu türden eserlerin ilk defa
Emevi halifelerinden Yezid b. Muaviye’nin oğlu Halid b. Yezid tarafından Arapçaya
tercüme ettirilmeye başladığı kabul edilmektedir. Halid b. Yezid’in astronomi, kimya (simya) ve tıp alanlarındaki kitapları Arapçaya çevirttiği, bunu İskenderiye’den
getirttiği bazı Yunanlı bilginler vasıtasıyla yaptığı kabul edilmektedir. Zengin bir
kütüphaneye sahip olduğu söylenilen Halid b. Yezid’in babası Yezid b. Muaviye’nin
ölümünden sonra yine hanedan ailesinden Mervan b. el-Hakem tarafından veliahtlıktan uzaklaştırılmasından sonra kendisini ilme verdiği ve tercüme edilen eserlerden de yararlanarak astronomiye dair risaleler de yazdığı rivayet edilmektedir.
Halid b. Yezid’in kimya ilmini (simya) kullanarak altın elde etmeye çalıştığı da ifade
edilmektedir.
Emevi halifeleri kendilerinin ve hanedan mensuplarının sağlıkları bakımından
tıp ilmine dair eserlerin tercüme edilmesine büyük önem vermişler, devrin meşhur
doktorlarını kendileri ve hanedan mensupları için özel hekim olarak görevlendirmişlerdir. Hemen hemen tamamı gayrimüslim olan bu doktorlar tıp alanına dair
bazı eserleri Arapçaya çevirdikleri gibi bizzat yine tıpla alakalı birtakım kitap ve
risaleler de kaleme almışlarıdır.
Emevi halifelerinden Velid b. Abdülmelik döneminde yaşanılan bolluk ve refah ortamında halkın istifadesine sunulan pek çok hizmet yanında cüzzamlılar için
bir tedavi merkezi yapıldığı gibi özürlülerin ve yaşlıların bakımı için elemanlar görevlendirilerek maaşları devlet bütçesinden karşılanmıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Özet
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
• Emevîlerden önce özellikle dinî sahalarda yoğunlaşan İslam eğitim
çalışmaları Emevîler döneminde de genel anlamda aynı çizgide devam
etmiştir. Kur’ân, Hadis, Fıkıh, İslam Tarihi, Kelam vb. dinî ilimler
Emevîler zamanında önemli ilim dallarından olma vasfını
korumuşlardır. Bununla birlikte dinî ilimlerin dışında değişik ilim dalları
da (Şiir, Hitabet, Gramer, Ensâb, Coğrafya, Kimya, Tıp, Astronomi vb.)
dinî ilimler kadar olmasa da eğitimin konusu haline gelmişlerdir. Emevî
hanedan mensupları ve devlet yönetiminde önemli görevleri yerine
getiren üst düzey memurların ilgi alanları dinî ilimlerden ziyade diğer
ilim dallarıyla alakalı olmuştur.
• Emevîler zamanında idarecilik, askerlik ve ticaret revaçta olduğu
için ilmiye sınıfına fazlaca önem verilmemiştir. Bundan dolayı
Emevîler döneminde ilmi faaliyetler devlet desteğinden ziyade
kişisel gayretler ve toplumdaki bazı kişilerin yardımıyla devam
ettirilmiştir. Küttâb, saray, çöl, ev ve işyerlerinin bir bölümü ile
mescitler eğitim öğretim faaliyetlerinin sürdürüldüğü en önemli
mekânlar arasında yer almışlardır. Bu dönemde hem naklî ilimler
(Kur’ân, Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelam vb.) hem de akli ilimler
(Matematik, Astronomi, Tıp, Eczacılık, Felsefe, Kimya vb.) sahasında
çalışmalar yapılmış, sonraki dönemler için kaynaklık teşkil edecek
önemli eserler telif edilmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme sorularını sistemde ilgili ünite
başlığı altında yer alan
“bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak cevaplayabilirsiniz.
1. Aşağıdakilerden hangisi Emevîler dönemi ilim ve kültür hayatına katkı
sağlayan şehirler arasında yer almaz?
a) İskenderiye
b) Şam
c) Cündişâpûr
d) Kûfe
e) İstanbul
2. Hadislerin tedvin edilmesi aşağıdaki halifelerden hangisinin emir ve desteği ile başlatılmıştır?
a) Muaviye b. Ebî Süfyan
b) Abdülmelik b. Mervan
c) Hişam b. Abdülmelik
d) Ömer b. Abdülaziz
e) Mervan b. Muhammed
3. Kur’ân-ı Kerim’in harekelendirilmesi kim tarafından gerçekleştirilmiştir?
a) Abudullah b. Abbas
b) Abdullah b. Ömer
c) Ebü’l-Esved ed-Düeli
d) Zeyd b. Sâbit
e) Amr b. el-Âs
4. İslam'ın ilk dönemlerinde, "okuma yazmanın öğretildiği eğitim kurumu
aşağıdakilerden hangisidir?
a) Medrese
b) Kıraathane
c) Tekke
d) Encümen-i Daniş
e) Küttâb
5. Aşağıdaki şairlerden hangisi Nekâiz şairleri arasında yer almaktadır?
a) Ümmü Külsüm
b) Kumeyt b. Ziyad el-Esedî
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
c) Cerir
d) Habbâbe
e) Yezid b. Ebî Süfyan
6. Arapçayı divan dili haline getirerek resmi alanlarda kullanılmasını sağlayan halife kimdir?
a) Hz. Ömer
b) Muaviye b. Ebî Süfyan
c) Velid b. Abdülmelik
d) Mervan b. Muhammed
e) Abdülmelik b. Mervan
7. Aşağıdakilerden hangisi Emevîler dönemi nahiv bilginlerindendir?
a) Ebü’l-Esved ed-Düeli
b) İbn Manzûr
c) Haccac b. Yusuf
d) Halid b. Abdullah el-Kasrî
e) Zeyd b. Sâbit
8. Emevîler Dönemi’nde çeşitli millet ve kültürlere ait eserlerin tercüme
edilmesi kim tarafından başlatılmıştır?
a) Yezid b. Ebî Süfyan
b) Halid b. Yezid
c) Muaviye b. Ebî Süfyan
d) Ömer b. Abdülaziz
e) Zeyd b. Sâbit
9. Dil eğitimi bakımından Emevî halifeleri çocuklarını çöle göndermişlerdir.
Çöle gönderilmediği için Arapçayı iyi kullanamayan, bu açığını kapatmak
üzere kendisine özel hocalar tutarak eğitim alan halife kimdir?
a) Muaviye b. Ebî Süfyan
b) Hişam b. Abdülmelik
c) Velid b. Abdülmelik
d) Abdülmelik b. Mervan
e) Velid b. Yezid
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
10. Aşağıdakilerden hangisi küttâblar için söylenemez?
a) Küttâblarda okuma –yazma yanında Kur’ân ve temel dini bilgiler de
öğretilmekteydi
b) Küttâbların öğrencileri sadece devlet idarecilerinin çocuklarından
oluşuyordu
c) Küttâblara her Müslüman çocuğu devam edebiliyordu
d) Küttâblardan mezun olanlar eğitimlerine mescitlerdeki ders halkalarına katılarak devam ediyorlardı
e) Küttâblarda okuyan öğrencilerin sayısı bazen binleri bulabilmekteydi
Cevap Anahtarı
1 e, 2 d, 3 c, 4 e, 5 c, 6 e, 7 a, 8 b, 9 e, 10 b
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Emeviler Dönemi İlim ve Kültür Hayatı
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Aycan, İrfan- Sarıçam, İbrahim. (1993). Emeviler. Ankara.
Aycan, İrfan. (2003). “Emeviler Dönemi Kültür Hayatında Dinî İlimlerin Tarihsel
Gelişimi”, Emeviler Dönemi Bilim, Kültür ve Sanat Hayatı. Ankara.
Baltacı, Cahit. (2005). İslam Medeniyeti Tarihi. İstanbul.
Bayrakdar, Mehmet. (1985). İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi. Ankara
Çelebi, Ahmet. (1983). İslam’da Eğitim ve Öğretim Tarihi. (Çev. Ali Yardım). İstanbul.
Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi. (1992). Ed. Hakkı Dursun Yıldız, İstanbul.
Fayda, Mustafa. (1988). “Hulefâ-yi Râşidîn”, XVIII, DİA
Hasan, İ. Hasan. (1991). Siyasi- Dini- Kültürel- Sosyal İslam Tarihi. (Çev. İ. Yiğit- S.
Gümüş). İstanbul.
Hitti, Philip K.. (1995). Siyasî ve Kültürel İslam Tarihi. (Çev. Salih Tuğ). İstanbul.
Kazıcı, Ziya. (2006). İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi. İstanbul.
Özkan, Mustafa. (2008). Emeviler Döneminde İktidar-Ulemâ İlişkisi. Ankara.
Pedersen, J.. “Mescid”. İslam Ansiklopedisi. İstanbul: MEB Yay., VIII.cilt.
Sarıçam, İbrahim- Erşahin, Seyfettin. (2006). İslam Medeniyeti Tarihi. Ankara.
Söylemez, M. Mahfuz. (2003). “Eğitim ve Öğretim Faaliyetleri”, Emeviler Dönemi
Bilim, Kültür ve Sanat Hayatı. Ankara.
Uslu, Recep. (1993). “Cündişâpur”. VIII, DİA.
Yiğit, İsmail. (1995). “Emeviler”. XI, DİA.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
EMEVİLER DÖNEMİNDE
KURUMLAR
• Emevi Halifeleri
• Kurumlar
• Siyasi Teşkilat
• İdari Teşkilat
• Mali Teşkilat
• Askeri Teşkilat
• Adliye Teşkilatı
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Emevi hilafeti ve halifeleri hakkında bilgi
sahibi olacak,
• Emevi hilafetinin yapı ve özelliklerini
bilecek,
• Emeviler dönemindeki siyasi, idari, mali,
askerî ve adliye kurumlarını anlayacak ve
• Bu dönemindeki yapı ve kurumların
ilişkilerini kavrayabileceksiniz.
İSLAM KURUMLARI
VE MEDENİYETİ
TARİHİ
ÜNİTE
8
Emeviler Döneminde Kurumlar
GİRİŞ
Babasının yerine hilafete geçen Hz. Hasan, Muaviye b. Ebî Süfyan lehine
hilafetten vazgeçince, Hz. Ali taraftarları ve Kufeliler Muaviye’ye biat ettiler;
böylece Muaviye’nin hilafeti istikrar bulmuş oldu.
Emevi Devleti’nde on
dört halife yaklaşık 90
yıl hüküm
sürmüşlerdir.
Muaviye b. Ebî Süfyan’ın hilafeti ile 41/661 yılında başlayan ve son halife
Mervan b. Muhammed’in 132/750 yılında vefatıyla son bulan Emevi iktidarında
devlet adını, bu devleti kuran Muaviye’nin mensup olduğu Ümeyye soyundan
almaktadır. Hatta Muaviye b. Yezid’in ölümünden sonra saltanat 64/683 yılında, bu
ailenin başka bir kolunun reisi Mervan b. Hakem b. As’ın eline geçtiği hâlde
devletin adı değişmedi. Genelde Emeviler denince ilk akla gelen, devlet merkezi
Şam olan Doğu Emevi Devleti veya Suriye (Şam) Emevi Devleti’nde on dört halife
yaklaşık 90 yıl hüküm sürmüşlerdir. Bu devletin inkırazından sonra, Abbasilerden
kurtulup, Endülüs’e geçen ve orada hâkimiyet kurup aile adını devam ettiren
Endülüs Emevi Devleti ise, 138/755 yılından 422/1031 yılına kadar yaklaşık 280 yıl
İspanya’ya hâkim olmuştur.
Burada öncelikle Emevi halifelerinin isimlerine, hilafet müddetlerine ve
dönemlerindeki önemli olaylara kısaca değinip daha sonra devlet yapısı ve
kurumları hakkında bilgi vereceğiz.
EMEVİ DEVLETİ
Muaviye b. Ebî Süfyan
Hz. Ali ile olan mücadelesine önceki ünitelerde temas edilen Muaviye,
‘Duhât-ı Arap’tandır (Arap dâhilerinden. Genel kabule göre diğerleri de Muğire b.
Şûbe, Amr b. Âs ve Ziyâd b. Ebîh’dir). 41/661 yılı Cemaziyelulâ veya Rebiülevvel
ayında Kufeliler’in biatı ile hilafeti istikrar buldu. Resmî hilafet unvanına rağmen
Muaviye fiilen bir melik gibi yaşadı. 60/679 yılının Recep ayında Dımaşk’ta 80
yaşında vefat etti.
Muaviye’ye biat edilen 41/661 yılına “Birlik Yılı=‘Âmu’l-Cemâ’a” denir. Onun
hilafeti zamanında Afrika’da birçok yerler fethedildi. Konstantiniyye’ye seferler
düzenlendi. Asya’da Hindistan’dan bazı yerler ve Kabil fethedildi. Horasan’a yapılan
seferlerde Türklerle karşılaşan hilafet ordusu mağlup oldu.
Horasan ve Semerkand’a seferler yapıldı. Afrika’da Kartaca’ya kadar seferler
tertip edildi ve Kartaca alındı. Muaviye zamanında devletin hâkimiyeti doğuda
Buhara’dan, batıda Kayravan’a; güneyde Yemen’den, kuzeyde Konstantiniyye’ye
kadar uzanıyordu. Hicaz, Yemen, Suriye, Mısır, Mağrib, Irak, Cezire, Azerbaycan,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Emeviler Döneminde Kurumlar
Anadolu’nun bir kısmı, İran, Horasan, Maveraünnehir bu devletin sınırları içinde
idiler.
Muaviye, 56/675 yılında oğlu Yezid’i veliahd tayin etti ve onun için devlet
erkânından zorla biat taahhüdü aldı ve 60/679 yılında vefat etti.
Muaviye ilk defa haremde tavaşi (haremağası) hizmetini kurdu. Kendisini
korumak için muhafızlar tayin etti ve camide maksurede muhafızlar himayesinde
namaz kılan ilk halife oldu.
Yezid b. Muaviye
61/680 yılında hilafete getirildi. 64/683 yılının Rebiülevvelinde vefat etti.
Onun İslam tarihindeki yerini Kitabu’l-Fahri müellifi çok veciz olarak tesbit etmiştir:
“Üç yıllık hilafetinin birinci yılında Kerbela’da Hüseyn b. Ali’yi katlettirdi; ikinci
yılında Medine’yi yağma ettirdi; üçüncü yılında ise Kâbe’yi taşa tuttu.”
Muaviye b. Yezid
64/683 yılında halife seçildi. Rivayetlere göre hilafeti 40 gün veya 3 ay sürdü.
Sonra kendi isteğiyle hilafetten ayrıldı ve böylece Emevi hilafetinin Süfyanîler kolu
sona ermiş oldu.
Mervan b. Hakem b. Âs
64/683 yılında halife oldu. Hilafeti 11 ay sürdü ve 65/684 yılında karısı
tarafından öldürüldü. Bu halife ile Emevi Devletinde, Mervanîler kolunun hâkimiyeti
başlamış oluyordu.
Abdülmelik b. Mervan
Emevilerin en büyük
halifesi, Abdülmelik b.
Mervan’dır.
65/684 yılı Ramazan ayında halife oldu. 21 yıllık hilafetten sonra 86/705
yılının Şevvalinde öldü. Emevi iktidarını en yüksek noktasına çıkaran bu halifedir.
Meşhur Irak ve Horasan valisi Haccac bu halifenin valisidir. Haricî hareketini bu
zalim vali çok şiddetle bastırmıştır. İslam devletine ait ilk para (sikke) bastıran da bu
halifedir. Abdülmelik ve ondan sonra halife olan iki oğlu ve Ömer b. Abdülaziz’den
sonra da diğer iki oğlu zamanlarında Emevi Devleti şan ve şerefinin en yüksek
noktalarına ulaşmıştır.
Velid b. Abdülmelik
86/705 yılının Şevval ayında halife oldu, 96/714 yılının Cemaziyelahiresinde
vefat etti. Şam halkına göre Velid, Emevi halifelerinin en faziletlisiydi. Dımaşk ve
Medine’de camiler ve Mescid-i Aksa’yı yeniden yaptırdı. Fakir halkın dilenmesini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Emeviler Döneminde Kurumlar
yasakladı; her kötürüme bir hizmetçi, her âmâya bir yardımcı tayin ettirdi. Endülüs
ve Hind’in bir kısmı fethedildi. Şehirleri imar ettirip ışıklandırdı.
Süleyman b. Abdülmelik
Kardeşi Velid’in vefat ettiği gün halifeliğe seçildi. 99/717 yılının Safer ayında
vefat etti. Zamanı devamlı fetihlerle geçti.
Ömer b. Abdülaziz b. Mervan
Ömer b. Abdülaziz,
“Beşinci Raşit Halife”
veya “İkinci Hz.
Ömer” diye
anılmaktadır.
99/717 yılının Safer ayında, halife oldu. Dindar, adil, muttaki, zahit bir halife
idi. Ana; tarafından Ömer b. Hattâb’ın torunu idi. O, ‘Beşinci Râşid Halife’ veya
‘İkinci Ömer’ olarak da anılır. Hakkında pek çok menkıbe vardır. Hz. Ali’yi
hutbelerde lanetleme âdetini o kaldırdı ve onun yerine “en-Nahl/16” süresinin 90.
ayetini okuma âdetini getirdi. 101/719 yılının Recep ayında vefat etti.
Yezid b. Abdülmelik
101/719 yılının Recep ayında halife oldu. 105/723 yılının Şaban ayında vefat
etti. Emevi halifelerinin en beceriksizi idi. Onun hilafetinde önemli hiçbir şey
olmadı.
Hişam b. Abdülmelik
105/723 yılı Ramazan ayında halife seçildi. 125/742 yılı Rebiülahirinde vefat
etti. Akıllı, yumuşak tabiatlı idi. Zeyd b. Ali b. Hüseyin b. Ali onun zamanında
katledildi. Emevi Devleti aleyhtarı, Abbasi propagandacıları, bu halife zamanında
teşkilatlanmaya başladılar, Müslüman orduları Maveraünnehir’de Türkler üzerine
seferler yaptılar.
Velid b. Yezid b. Abdülmelik
125/742 yılı Cemaziyelevvel ayında halife oldu. Rivayetlere göre, Hişam’ın
ölüm haberi kendisine bildirildiğinde Kur’an okumaktaydı; Kur’an’ı elinden bıraktı
ve dedesi Abdülmelik’e de atfedilen şu meşhur sözü söyledi: “Bu an, seninle benim
ayrılığımızın anıdır.” Facir, fasık, sarhoş biri olarak tavsif edilir. Sarhoş olduğu hâlde
Cuma hutbesi okuduğu söylenir. 126/743 yılının Cemaziyelahiresinde katledildi.
Yezid b. Velid b. Abdülmelik
126/743 yılı Recep ayında halife oldu. Emevi Devleti’nin sarsıldığı zamanlara
rastlayan hilafeti yetmiş gün veya beş altı ay kadar sürmüştür. “en-Nakıs” diye
tavsif edilirdi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Emeviler Döneminde Kurumlar
İbrahim b. Velid b. Abdülmelik
126/743 yılı Zilhiccesinde hilafete getirildi. 127/744 yılında ayrılarak hilafeti
Mervan b. Muhammed’e bıraktı.
Mervan b. Muhammed b. Mervan
Son Emevi halifesidir. Zeki ve cesur bir insandı. Abbasi taraftarlarıyla olan
mücadelesinde, Mısır’a sığındı ve Busayr’da 132/750 yılında öldürüldü.
KURUMLAR
Emevi hilafetinde devlet kurumlarını; 1. Siyasi Teşkilat, 2. İdari Teşkilat, 3.
Malî Teşkilat, 4. Askeri Teşkilat, 5. Adliye Teşkilatı şeklinde kısımlandırarak ele
almayı uygun görmekteyiz.
SİYASİ TEŞKİLAT
Hilafet
Emevilerde hilafet,
veraset usulüne
dayalı bir istibdat
idaresi haline
gelmiştir.
Hilafet ve hilafetin Emevilere geçişine kısaca temas etmiştik. Görüldüğü gibi,
devletin kurucusu, ilk halifesi Muaviye b. Ebî Süfyan’ın bu makama geçişi, Hulefa-i
Raşidin’den hiçbirinin seçimine benzememektedir. Muaviye, halifeliği ele
geçirirken nasıl silahlı ve siyasi mücadele unsurlarını getirdiyse, oğlu Yezid’i veliahd
tayin edip ona zorla biat sözü alırken de, yine çok farklı bir yol takib etmiş ve
hilafette veraset usulünü getirmişti. Hatta Abdülmelik ile birlikte, veliahtlar yazılı
olarak önceden tayin edilmeye başlanmış, biat merasimi ikinci planda kalmıştır.
Devlet idaresi, Hulefa-i Raşidin devrinde gördüğümüz idare şeklinden
uzaklaştı; yeni dine dayalı ve şura esası üzerine kurulan hilafet düzeninden
ayrılarak, veraset usulüne dayalı bir istibdat idaresi hâline geldi. Bu yüzden
Emeviler meşruiyetlerini temin etmek için de, Hz. Ebu Bekir tarafından reddedilen
“Halifetullah” unvanını, ilk dönemlerden itibaren kullanmaya başlamışlardır.
Muaviye uzun zamandan beri vazife gördüğü Dımaşk şehrini devletine merkez
yaptı.
Bizans ve İran geleneklerinin, mutantan ve debdebeli saray teşrifatının
hâkim olduğu Suriye muhiti Emevi halifelerini ve yeni sakinlerini dünya ve hayat
telakkileri bakımından olduğu kadar idari ve siyasi bakımdan da tesis etmişti.
Muaviye’nin oğlu Yezid’e halkın ileri gelenlerinden ve devlet erkânından biat alması
ve onu veliaht tayin etmesi Bizans ve İran devletlerindeki veraset usulünün
taklidiydi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Emeviler Döneminde Kurumlar
Vezaret
Kelimenin türemesi ve lügat manasında üç görüş vardır. Birincisi “ağırlık ve
yük” manasına gelen “vizr’’ sözünden alınarak, “halifenin/sultanın (devletin)
yükünü taşıyan kimse”ye denmiştir. İkincisi “sığınak ve melce” manasına gelen
“vezr”den alınmış ve bu mana ile “devlet işlerinde halifenin/sultanın, re’yine ve
yardımına müracaat ettiği kimse”ye vezir denmiştir. Üçüncüsü “yardım ve destek”
manasına gelen “ezr”den türemiştir. Bu manada, “halifeye/sultana devlet işlerinde
destek ve yardımcı olan kimse”ye “vezir” denmiştir.
Kur’an’da Taha/20: 29, 31. ve Furkan/25: 35. ayetlerinde “vezir” kelimesi
geçmektedir. Bu kavram İslam’dan önceki medeniyetlerde İranlılar, Hintliler,
Nabatlılar, Yunanlılar ve İsrailoğulları arasında biliniyordu. İslam kültürü vezir
sözüne yabancı değildi ve ilk zamanlardan itibaren bu hizmeti yürüten kimselere
vezir denilirdi. İlk defa Hz. Ebu Bekir hakkında bu söz kullanılmış ve kendisine
“Vezîrü’n-Nebî” denmiştir. Hz. Ebu Bekir’in hilafetinde Hz. Ömer’in durumu da
böyleydi. Devlet işlerinde Hz. Ömer, halifenin yardımcısı idi. Hz. Ömer’in
hilafetinde de Hz. Osman ve Hz. Ali onun yardımcıları idiler. Onların bu hizmetleri
vezaret vazifesine benzemekle beraber, bu isim onlar hakkında kullanılmış ve
henüz böyle bir vazifelendirme yapılmamıştır.
Emevi hilafetinde de durum aynıydı; Emevi halifeleri devlet işlerinde birçok
kabiliyetli kimseleri kendilerine yardımcı seçerek onlardan istifade ettiler, ama
hiçbiri hakkında vezir sözünü kullanmadılar; ancak Muaviye zamanında Amr b. Âs
ve Ziyâd b. Ebîh ile Abdülmelik b. Mervan zamanında Ravh b. Zinbag hakkında
“vezir” unvanı kullanılmıştır. Unutmamalıdır ki, bu sözün devlet nezdinde bir
kuruma veya müesseseye dönüşmesi Abbasiler zamanında olacak ve teşkilatlanma
da Abbasiler zamanında gerçekleşecektir.
Kitabet
Daha sonra
Abbasilerde
kurulacak olan
vezirlik karşılığında
olan veya tam olarak
görev itibariyle
onunla genelde
örtüşen kurum,
Emevilerde, Katiplik
kurumudur.
Devlet başkanının (nebi, halife, sultan) en önemli yardımcılarından biri de
“kâtib”dir. Bu hizmet daha önce bahsettiğimiz gibi Hz. Muhammed zamanında
Kur’an’ın yazılmasına taalluk ediyordu ve bazı sahabe, Hz. Muhammed’e nazil olan
Kur’an ayetlerini yazıyorlardı; bunlara “Vahiy Kâtipleri” deniyordu. Kâtipler, aynı
zamanda Hz. Peygamber’in İslam’a davet için veya diğer siyasi sebeplerle gayr-i
müslim hükümdarlara, valilere ve kendi valilerine gönderdiği mektupları, emirleri
ve tebliğleri de yazıyorlardı. Raşid halifeler zamanında da bu gibi hizmetleri yerine
getiren kâtipler vardı.
Emeviler zamanında, devlet işlerinin çoğaldığını, devlette basit de olsa, kısmi
ve köklü bir teşkilatlanmanın başladığını görüyoruz. Kitabet, devletin muhtelif
hizmet sahalarında en önemli bir memuriyet olarak resmiyet kazandı ve memurları
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Emeviler Döneminde Kurumlar
çoğaldı. Hatta bu kurumun, daha sonra Abbasilerde kurulacak olan vezirlik
karşılığında olduğu veya tam olarak görev itibariyle onunla genelde örtüştüğünü
söyleyebiliriz.
Hicabet
Lügat manası “birinin bir yere girmesini menetmek”tir. Hacib, halife/sultan
veya vezirin huzuruna çıkacak olanlara rehberlik vazifesini yapan memurdur. Hz.
Peygamber ve Raşid halifeler zamanında böyle bir hizmet yoktu. Her isteyen
onların yanlarına girer, herkes isteklerini hiçbir mâni olmadan halifeye arz
edebilirdi; halk arasında zengin, fakir, amir ve memur gözetilmezdi.
Hilafet, Emevi ailesine geçince Ziyâd b. Ebîh’in tavsiyesiyle Muaviye,
Haricîlerin Hz. Ali, Amr b. Âs ve kendisi için tertip ettikleri suikastların tekrarından
korunmak maksadıyla, en güvenilir kimselerden hususi koruyucular (hacibler) seçti.
Daha sonraki halifeler de aynı uygulanmayı devam ettirdiler. Emevi Devleti’nde
hacib yüksek dereceli bir memuriyetti; günümüzde bu memuriyetin tam benzeri
yoktur. Hacibin görevi, devlet erkânını ve ihtiyaç sahibi kimseleri makamları ve
işlerinin ehemmiyeti sırasına göre halifenin huzuruna almaktır. Bu teşrifatta neseb
sahipleri, onlar arasında da yaşlıları ve âlimleri önde gelirlerdi. Ayrıca bu dönemde
hacib, törenleri düzenlemekle de görevliydi.
Halife Abdülmelik’in hususi talimatına göre, namaz için çağıran müezzin,
gece gelen postacı, huduttan gelen haberci ve yemek getirenler hiç
bekletilmezlerdi.
İDARİ TEŞKİLAT
Vilayet (Valilik/İmaret)
Emevi halifeleri,
valilerin Emevi
ailesinden veya
akraba bir koldan
olmasına dikkat
ederlerdi.
Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidin zamanlarındaki idare ve devlet teşkilatına
ana hatlarıyla temas edilmişti. İslam’ın bu ilk devirlerinde olduğu gibi Emeviler
zamanında da idare basitti. Çok geniş İslam ülkesi idare bakımından beş büyük
vilayete ayrılmıştı:
 Hicaz, Yemen ve Arabistan’ın orta kısımları

Mısır
 Irak-ı Arab (eski Babil ve Asurluların ülkeleri olan Mezopotamya) ve Irak-ı
Acem (Fars ülkesi) Umman, Bahreyn, Kirman, Sicistan, Kabil, Horasan,
Mavaraünnehr, Sind, Pencab’ın bazı bölgeleri büyük bir vilayetti ve Kufe’de
oturan Irak valisine bağlıydılar. Horasan ve Maveraünnehr, Irak valisine bağlı
bir âmil (vali naibi) tarafından idare olunur ve naib, Merv şehrinde otururdu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Emeviler Döneminde Kurumlar
Bahreyn, Umman ve Basra vilayetleri de yine Irak valisi adına, Basra’da
oturan bir âmil tarafından idare edilirdi. Sind ve Pencab vilayetlerinin
idaresine de Irak valisi adına bir naib bakardı.
 Cezire ve Azerbaycan ile Anadolu’nun bir kısmı
 Kuzey Afrika (Mısır’ın batısı, Endülüs, Sicilya, Sardanya) olup, vali
Kayravan’da otururdu. Tanca ve orta Akdenizdeki adalarda da vali naibleri
vardı. Endülüs vilayetinin idare merkezi Kurtuba idi.
Emevi halifeleri eyaletleri yöneten vali seçiminde çok titiz davranırlar, onun
kifayeti yanında öncelikle Emevi ailesinden veya akraba bir koldan olmasına dikkat
ederlerdi. Fakat son zamanlarda, bilhassa Yezid b. Abdülmelik zamanında
vilayetlerin idaresi bozuldu, valiler başkent Dımaşk’ta oturarak vilayetlerine vekiller
gönderiyorlardı. Bunlar sadece beytülmal hesaplarına ve gelirlerinin çoğalmasına
önem veriyorlardı.
Valilerin görevi, namaz kıldırmak, ordulara komutanlık yapmak, haraç ve
zekat toplayıp onları gerekli yerlere dağıtmak, toplumdaki her türlü anlaşmazlıkları
çözmekten ibaretti. Valilerin vilayetlerin idaresinde geniş salahiyetleri vardı, bütün
yetkiler valilerin elinde idi ve önemli işleri halifeye bildirme dışında vilayeti bağımsız
olarak yönetirlerdi. Haccac, Ziyâd b. Ebîh, Musa b. Nusayr, halifeye danışmadan
istedikleri tasarrufta bulunurlardı. Ömer b. Abdülaziz hilafete geçince, bu
salahiyetleri azalttı, bir kısım valileri ise idaredeki hataları yüzünden azletti. Yeni
valilerine, kendisine danışılmadan ölüm cezalarını infaz etmemelerini tembih etti.
Önceleri yönetim ve organizasyona ait tüm görevler valinin elindeyken, daha
sonraları birçok vilayete, merkezde olduğu gibi âmilü’l-harâc (sahibu beytilmal),
kadı, kaid, sahibu’ş-şurta gibi büyük memuriyetler ve diğer divan memurları da
atanmaya başlayınca, valilikler genel valiliğe dönüşmüştür.
Emevi Devleti’nde siyasi ve idari düzeni kuran, devleti teşkilatlandırıp, idari
ve mali ıslahatları yapan ve bu anlamda devletin asıl kurucusu sayılabilecek halife
Abdülmelik b. Mervan’dır. Devlet memurlarının hediye kabul etmelerine asla müsamaha etmez, hediye alanı cezalandırır ve işine son verirdi.
Divanlar
İslam Devleti’nde divan sisteminin ilk defa Hz. Ömer zamanında İranlılardan
alınarak kullanıldığını malumdur. “Divan” kelimesi, Sibeveyh’e göre Arapça,
Asma’i’ye göre ise Farsça bir kelime olup, “sicim” ve “defter” anlamındadır. Bu
defterlerin muhafaza edildiği yere de, “divan” denilmektedir. Hz. Ömer zamanında
kurulan “Divanü’l-Cünd” ve “Divanü’l-Cibâye” gibi divanlar, Emeviler zamanında
Divanü’l-Harac, Divanü’l-Müstagallat, Divanü’l-Cünd/Ceyş/Cüyüş, Divanü’r-Resâil,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Emeviler Döneminde Kurumlar
Divanü’l-Hatem ve Divanü’t-Tirâz vs. adlarıyla ve eklemelerle yeniden tanzim
edildiler.
Abdülmelik b.
Mervan divanların
hepsini Arapçaya
çevirtmiştir.
Abdülmelik b. Mervan zamanına kadar bu defterler (divanlar) Zımmîler veya
Arap olmayan Müslümanlar tarafından Şam’da Rumca, Irak ve İran’da Farsça
yazılıyordu. Abdülmelik bu defterlerin hepsini Arapçaya çevirtti. Mısır’da bu
çevirtme işini Velid b. Abdülmelik yaptırdı. Bu vesileyle Arapçaya Farsça ve
Rumcadan bazı ıstılahlar girmiş oldu.
Divanü’l-Harac: Merkezî divan olup, başkent Şam’da bulunurdu. Haraç ve
cizye gibi devlet gelirlerini toplayan bir dairedir. Her vilayette aynı ihtiyaçla
merkeze bağlı bir divan bulunurdu. Merkezde halifenin yaptığı gibi vilayetlerde de
valiler harcama yaparlardı. Vilayetin ihtiyacından artan gelirler ise, tespit edilen
miktarda merkeze gönderilirdi.
Divanü’l-Müstegallât: Çeşitli gelirlerin toplanması ve tevzi edilmesi işleriyle
meşgul olan dairedir.
Divanü’l- Cünd/Ceyş/Cüyüş: Bu divan, Hz. Ömer tarafından kurulmuştu. Aynı
şekilde Emevilere intikal etti. Devletin en büyük divanlarından biri idi. Bütün
Araplara ve askere verilecek maaşlar bu divanda kaydedilirdi. Fakat Hişam b.
Abdülmelik bir ıslahat yaparak yalnız savaşan askerlere maaş bağladı, diğerlerini
defterlerden çıkardı.
Divanü’r-Resâil: Vilayetlere gönderilen emirler ve talimatları hazırlayan ve
vilayetlerden gelen mektuplarla halife adına meşgul olan ve onları halifeye arz
eden dairedir. Halife bütün yazışmaları okur ve yorumlarını yapardı. Kâtip de
gerekli materyali hazırlardı.
Divanü’l-Hâtem: Muaviye b. Ebî Süfyan, her mektup veya dokümanın
orijinalinin kontrol edilip mühürlenerek gönderilmesinden sonra bir kopyasının
çıkartılıp saklandığı divanü'l-hâtem'i kurdu. Bu en büyük divandır. Divandaki
memurlar, halifenin emirlerini yazarlar, gerekli yerlere gönderirlerdi. Bu emirler
yazılır, dürülür, mumlanır ve divan başkanının (sahibü’d-divan) mührü ile
mühürlenirdi.
Divanü’t-Tırâz: İran ve Bizans topraklarının fethi ve bu ülke kültürleri ve
gelenekleriyle ihtilat sonunda, Müslüman saray adetleri ve teşrifatında da bazı
değişiklikler oldu. İran ve Bizans devletlerinden “devlet görevlilerinin durum ve
rütbesini tanıtan kıyafet” anlamındaki ‘tıraz’ı aldılar. Bir müddet sonra Abdülmelik
b. Mervan, divanlarda olduğu gibi, tırazda da bazı değişiklikler yaparak onların
üzerindeki resimler iptal edildi ve onların yerine isimler ve Arapça dua ibareleri
yazıldı. Saraylarda elbise imalathaneleri (tırazhane) kuruldu. Tırazhanelerde,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Emeviler Döneminde Kurumlar
terziler, süslemeciler, dokumacılar gibi çeşitli zanaatkârlar çalışıyordu. Bu
imalathanenin başında “sahibu’t-tırâz” vardı.
Bunlara ilaveten divanü'l-‘atâ (beytülmala intikal eden fey gelirlerini halka ve
askerlere dağıtmakla görevli daire), divanu'n-nafakât (hazine masraflarının
hesabını tutmakla görevli daire), divanu's-sadakât (zekat ve öşür işlerini
yürütmekle görevli daire) ve divanü'l-berîd (posta ve istihbarat işleri ile ilgilenen
daire) de, Muaviye'nin kurduğu divanlar arasındadır.
Berîd (Posta)
Berid teşkilatını
sistemli ve eskiye
göre daha mükemmel
hale getiren ve
onunla ilgili bir divan
kuran (divanü'l-berîd)
Muaviye b. Ebî
Süfyan’dır.
“Berîd” kelimesinin menşei hakkında farklı görüşler vardır. Bunların ortaya
çıkmasının sebebi, İslam fütuhatı sırasında berîd teşkilatının hem İran hem de
Bizans devletlerinde bulunmasıdır. Gerçekten de Emeviler zamanında bazı
müesseselerde olduğu gibi “berîd” teşkilatında da Sasani tesirinden çok Bizans
tesirini aramak daha doğru olacaktır.
Emeviler devrinde berîd teşkilatına önem verilmiş olması tabiidir. Teşkilatı
sistemli ve eskiye göre daha mükemmel hâle getiren ve onunla ilgili bir divan kuran
(divanü'l-berîd) Muaviye b. Ebî Süfyan’dır. Muaviye, postacılara, kendi özel mührü
ile mühürlediği mektupları verir ve onları valilere ve komutanlara gönderir,
böylelikle de devlet haberleşmesini sağlardı. Devletin her bakımdan en yüksek ve
ihtişamlı dönemini yaşadığı Abdülmelik zamanında, memleketin ahvalinden
haberdar olmak, ordulardan çabuk ve doğru haberler almak ihtiyacıyla bu teşkilat
hızla gelişti. Velid b. Abdülmelik ve Ömer b. Abdülaziz bu teşkilattan çokça istifade
etmiş ve onu daha da geliştirmişlerdir. Ömer b. Abdülaziz ana yollarda menzil
(konak) binaları yaptırdı. Emevi hazinesinden bu teşkilat için senelik dört milyon
dirhem harcanıyordu.
Hulefa-i Raşidin döneminde berîd teşkilatının görevi, sadece halifelerin
emirlerini vali, komutan ve amillere, onlardan gelen haberleri de halifeye iletmek
iken, Muaviye döneminde, bu teşkilat istihbaratla da görevlendirilmiştir.
Berîd teşkilatı, Horasan, Maveraünnehr ve Sogd havalisinde de mevcuttu.
Teşkilatın başındaki büyük memura “sahibu’l-berîd” adı verilirdi.
Şurta (Polis)
Hz. Peygamber’den itibaren emniyet hizmetini gören teşkilatın varlığına
temas etmiştik. Aslında ‘‘savaşı açan seçme birlik” ve “muhafız”, polis ve jandarma
manasında da kullanılan “şurta”, halife veya valilerin emniyetlerini sağlamak,
halkın asayişini temin etmek, suçlu ve bozguncuları takip etmek, cezaları infaz
etmek gibi görevleri yerine getiren kimselerdir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Emeviler Döneminde Kurumlar
Şurta başlangıçta kazaya bağlı bir kuruluştu ve kadıların verdiği hükümleri
infaz ediyordu. Vazife ve salahiyetleri bakımından şurta, bazen hisbe bazen da ordu
hizmetleri arasında bir vazife idi. Muhtemelen bu sebeple Maverdî ve Ferrâ,
eserlerinde bu görevden ne “ases” ne “ahdâs” ve ne de “şurta” adıyla hiç
bahsetmemektedirler.
Müessesenin Amr b. As tarafından Mısır valiliği zamanında kurulduğu rivayet
edildiği gibi, Muaviye’nin hilafeti zamanında kurulduğu da söylenmektedir. Bu
türdeki rivayetleri, teşkilatın bu dönemde daha da mükemmelleştiği şeklinde
yorumlamanın doğru olduğu kanaatindeyiz. Halife Hişam b. Abdülmelik’in yine bir
emniyet görevi ifa eden “ahdâs” teşkilatını kurduğu rivayet edilir ki, bu da teşkilata
yapılan ilaveler bağlamında anlaşılmalıdır.
MALİYE TEŞKİLATI
Bir bölgenin ödemesi
gereken haraç
miktarını devlet tespit
etmektedir.
Beytülmal gelirleri: Hz. Peygamber zamanında kurulmuş olan İslam maliye
teşkilatı ve beytülmal hakkında, yeterli malumat nakledilmişti. Esasları itibariyle
Hulefa-i Raşidin zamanında bu müessesede fazlaca bir değişiklik olmadı. Emeviler
zamanında, önce tatbikatta bazı farklılıklar ve seleflerinin usulünden inhiraflar
başladı. Miktarı veya alınış ilkesi belli zekât, öşür (Müslümanların topraklarında
yetişen zirai ürünlerden alınan zekât), haraç (Müslüman hakimiyeti altında yaşayan
gayrimüslim tebaadan alınan toprak vergisi), cizye (Müslüman devletlerin
tebaasından olan gayrimüslimlerin din, can ve mal güvenliğine kavuşturulmalarına
karşılık ödedikleri baş vergisi), uşur (gayrimüslimlerin ithal ettikleri ticaret
mallarından alınan gümrük vergisi), fey ve ganimet gelirlerine mukabil Muaviye b.
Ebî Süfyan ile başlayan süreçte, cizye vergisinin arttırılmasını, halefleri daha
şiddetle devam ettirdiler. Haccac b. Yusuf’un kardeşi Muhammed b. Yusuf Yemen
valisi bulunduğu zaman, kötü hareketlerde bulundu, halka zulmetti, haksız olarak
ahalinin topraklarını ellerinden aldı ve halka yersiz vergiler yükledi.
Bir bölgenin ödemesi gereken haraç miktarını devlet tespit etmektedir.
Fakat onun toplanması, genellikle “mütekabil” denilen kişiler vasıtasıyla yapılırdı.
Görevine karşılık olarak, mütekabbil topladığı haracın belirlenen kısmını kendine
ayırır, diğerini teslim ederdi. Vergi toplarken olduğu gibi haraç toplarken de halka
haksızlık yapılmaması, devletin benimsediği temel bir ilke olmakla beraber, her
zaman ve bölgede, bu ilkenin ihlal edildiğini gösteren birçok örnek bulunmaktadır.
Ömer b. Abdülaziz halife olunca bu yersiz vergileri kaldırarak halkın
mallarından ancak onda bir hissenin alınmasını yazı ile emretti. Fakat Yezid b.
Abdülmelik ise bu usulsüz vergileri tekrar almaya başladı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Emeviler Döneminde Kurumlar
Emeviler zamanında bazen bölge valileri bazen de kadıları, bölgelerindeki
beytülmalından da sorumlusuydu. Bazı eyaletlerde beytülmal, daha çok caminin
içinde hususi yaptırılan bir bölmede muhafaza edilmekteydi.
Müslümanlar, Hz. Peygamber döneminden itibaren genelde halifenin kendi
özel malı ile devlet malını bir birinden ayırıp karıştırmayan bir anlayış içerisinde
olmuşlardır. Aynı şekilde Emevîler döneminde de, halifenin şahsi malları ile
beytülmalda toplanan malların kullanımı, genelde birbirinden ayrı olmuştur.
Halife Abdülmelik’in
önemli
teşebbüslerinden biri
de, Dımaşk’taki
darphanelerde altın
ve gümüşten tek tip
para bastırmasıdır.
Abdülmelik zamanında Horasan’da nüfus sayımı yapılarak vergiler arttırıldı.
Aynı şey Irak’ta da yapıldı. Beytülmal adına vazifeli küçük memurlar da benzeri
şeyler yapıyorlardı. Abdülmelik’in önemli teşebbüslerinden biri de, yukarıda ifade
ettiğimiz gibi zamanına kadar İslam dünyasında kullanılan Bizans parasının yerine
Dımaşk’taki darphanelerde altın ve gümüşten tek tip para bastırmasıdır.
Esasında daha önceki dönemlerde olduğu gibi Emevilerde de gayrimüslim din
adamlarından cizye alınmazdı. Ancak bazen vergi mükelleflerinin vergiden
kurtulmak için, kendilerini din adamı gibi göstermeleri ve bunun vergi memurları
tarafından tespit edilmesi üzerine, bu istismarın önüne geçmek maksadıyla
Emeviler döneminde bazen din adamlarından da vergi alınmıştır. Fakat Emeviler
için şöhret bulmuş bir uygulama da, beytülmal gelirlerinin azalacağı endişesiyle
ihtida etmiş zimmî topluluklardan da (mesela Türkistan’da Türklerden) cizye almayı
sürdürmüşlerdir. Emevi yönetimine karşı sert tepkilerin oluşmasına ve
İslamlaşmanın yavaşlamasına neden olan bu uygulamayı Ömer b. Abdülaziz
kaldırmış, fakat uygulama ondan sonra tekrar başlatılmıştır.
Devletin harcama kalemleri ise şunlardır. Öncelikle zekâtın harcanacağı
yerler Kur’an’da belirtilmiştir. Bunun dışındaki gelirler ise, devlet başkanının kamu
yararı açısından gerekli gördüğü her yere harcanmaktadır. Bunların başında tüm
maaşlar, ordunun giderleri, bayındırlık, imar, sağlık, sulama, eğitim harcamaları ve
zaman zaman ihtiyaç sahiplerine yapılan yardımlar vs. de elde edilen gelirlerden
yapılmaktaydı.
ASKERÎ TEŞKİLAT
Devletlerin tarih boyunca ayakta kalabilmeleri ve varlıkları sürdürebilmeleri,
her zaman güçlü ordulara sahip olmalarına bağlı olmuştur. Başlangıçtan itibaren
Müslümanlar, orduya önem vermiş ve onu geliştirmişler, savaşmayı temel hedef
olarak almamışlarsa da, her zaman ve her durumda savaşa hazır bulunmuşlardır.
Hz. Peygamber zamanından itibaren şekillenmeye ve prensipleri oluşmaya
başlayan ordu, bilhassa Hz. Ömer zamanında güçlü ve kalabalık bir hâle gelmiş ve
bu durum yapılan fetihlerde de kendini göstermiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Emeviler Döneminde Kurumlar
Ordu
Emevi ordusunda
mevalinin ganimetten
aldığı pay, Araplara
göre yarı yarıyaydı.
Emeviler, Hz. Ömer’in orduda başlattığı teşkilatlanmaya devam ve ikmalle
askerî divanı tanzim edip geliştirdiler. Gönüllü asker toplamak zorlaşınca
Abdülmelik b. Mervan’ın meşhur Irak valisi Haccac mecburi askerlik nizamını kurdu
ve orduya şiddete dayanan disiplin verildi. Bizans’la devam eden harpler için Arap
olmayanlardan, Kuzey Afrika ve Endülüs’e karşı yaptıkları harplerde Berberilerden
istifade ettiler.
Divanü’l-cünd/ceyş/cüyüş’e bağlı olan ordu, nizami ve daimi statüdeki
muvazzaf askerlerden oluşan “murtezika” (maaşlı) ve devletten maaş almayıp
sadece ganimetten pay alan “mütetavvia” (ihtiyat-gönüllü) diye iki kısma ayrıldı.
Her iki kısım askerin ekserisi, Kahtaniler ve Adnanilerden yani Araplardan
oluşmakta iken, diğer kısmı ise mevalidendi. Hz. Ömer zamanında askere yapılan
tahsisat Emeviler zamanına kadar değişmedi. Emevi halifesi Muaviye b. Ebî Süfyan
asker maaşlarını iki misli artırdı ve her askere yıllık bin dirhem maaş vermeğe
başladı. Mevalinin ganimetten aldığı pay, Araplara göre yarı yarıyaydı. Hz. Ali’yle
olan hilafet mücadelesinde Muaviye tarafında bulunan Yemenlilerin halife
nezdinde hususi bir yerleri vardı. Muaviye iki bin kadar Yemenli askeri diğerlerine
katmamış ve onlardan özel bir birlik kurarak, bunlara diğer asker maaşının iki
mislini vermişti. Yemenli askerleri deniz muharebeleri için yetiştiriyorken, kara muharebesi için de meşhur Kays kabilesinden istifade ediyordu. Daha sonra her iki
kısmı birleştirmiş ve harplere bu yeni birlikleri göndermeye başlamıştır.
Yezid, Mervan ve Abdülmelik zamanlarında ordunun maaşları aynı şekilde
devam etti. Çok önemli durumlarda, askere daha çok maaş ve hediyeler verildiği de
olurdu. Velid, hilafet makamına geçince askerin maaşına zam yaptırdı, ancak
Emevilerin son zamanlarında ise asker maaşlara azaltılmıştır.
Emevi hilafetinin ilk zamanlarında Basra’da 80.000 ve Kufe’de 60.000 olmak
üzere askerin mevcudu 140.000 kadardı. Yine Mısır’da 40.000, Şam’da 40.000
kadar olup, İran ve diğer bölgelerdeki asker mevcudu da bunlardan aşağı değildi.
Askerin tertibatında ve rütbelerinde, daha önceki dönemlerin şekli hemen
hemen muhafaza edilmiştir. Askere geçit resmi yaptırılırdı; Haccac askere geçit
resmini yaptırırken askerden birer birer isimlerini, mensup oldukları kabileyi ve
silahlarını sorardı.
Emevi ordusunun sancakları kırmızı idi. Silahları, yay, ok, kılıç, kargı, kalkan,
zırh, mancınık, debbâbe (çarpa) ve Kebş (Koçbaşı) gibi daha önceki dönem İslam
ordularında kullanılan silahlardı. Haccac’ın “Ârûs” (Gelin) adında bir mancınığı vardı
ki, bunu beş yüz kişi idare ederdi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Emeviler Döneminde Kurumlar
Emevi ordusu, kılıç, kalkan ve mızrak taşıyan piyadeler (müşât veya reccâle),
kılıç, kalkan, mızrak, savaş baltası, yay ve ok kullanan süvariler (fürsân), okçular
(rumât), neft ateşi atmakla görevli askerler (neffâtûn), mühendis ve
istihkâmcılardan meydana geliyordu. Emeviler, Bizanslılardan “keradis” (taburlar)
usulünü alarak, askeri, taburlar şeklinde tanzim ettiler. Ordunun düşman üzerine
giderken takip edeceği tertip ve düzen, önceki dönemle aynı tarzdadır. Taburlar
hâlindeki asker tertibi 128/745 yılında Mervan b. Muhammed zamanında başladı.
Bu tertibe göre ortada başkomutanın bulunduğu birlik yer alır ve buna “kalb”
(ordunun merkezi) adı verilirdi. Bunun önünde ekserisi süvari olan “mukaddime”
(pişdâr/öncü) bulunurdu. Merkezin sağında “meymene” (sağ kanat) ve solunda
‘‘meysere” (sol kanat) yer alırdı. Merkezin arkasında “sâketü’l-ceyş” (ardcı)
bulunurdu. Bu tertip sebebiyle orduya “Hamîs” adı verilirdi. Buna göre ordunun
teşekkülünü şema ile şöyle gösterebiliriz:
Mukaddime (Pişdâr/Öncü)
Meysere (Sol kanat)
Kalb (Merkez)
Meymene (Sağ kanat)
Sâketü’l-Ceyş (Ardçı)
Donanmaya gelince, onun Hz. Osman zamanında Şam valisi Muaviye
tarafından kurulduğu bilinmektedir. Donanmanın kurulmasında bölgedeki
Rumlardan istifade edilmiştir. İlk tersane Abdülmelik b. Mervan zamanında
Tunus’ta kuruldu. Afrika valisi Hassan b. Numan tersaneyi kurarak harp gemilerini
yaptırdı ve bunları asker ve mühimmat ile donattı.
Bizanslıların İslam ülkelerine karşı yaptıkları saldırılara karşı koymak ve
mukabil hareket etmek için, gemi yapımına hız verildi. Şam bölgesindeki filonun
gemi sayısı 1700’e ulaşmıştı. Bizanslıların Mısır’a tecavüzünü önlemek için Ravza
adasında “Daru’s-Sınâ’a” inşa edildi.
ADLİYE TEŞKİLATI
Emevi halifeleri
merkezde veya
eyaletlerde kendi
adlarına görev
yapacak kadıları
bizzat tayin ettikleri
de olurdu.
Emevi Devletinde adliye teşkilatında müspet bir gelişme olmamıştır; hatta
adliyenin, hükümet baskısı altında olduğu bile söylenebilir. Valiler hâkimleri
azletme salahiyetine sahip oldukları için, hâkimler, valilerin aleti olabiliyorlardı.
Hem bu yüzden ve hem de merkeziyetçiliği sürdürmek için daha sonra halifeler
merkezde veya eyaletlerde kendi adlarına görev yapacak kadıları bizzat tayin
ettikleri de olurdu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Emeviler Döneminde Kurumlar
Hâkimlerin (kadıların) eskiden olduğu gibi normal hâllerde ve dinî
hususlarda, kitap ve sünnette bulunmayan meselelerde içtihat etme salahiyeti
devam etmesine rağmen, çoğu kez bağımsız olarak kazai faaliyetten mahrum
bulunuyorlardı. Kufe kadısı Şureyh siyasi baskılar yüzünden bu görevinden istifa
etmiştir. Müşahede ettiği bu baskılar sebebiyle de İmam-ı Azam Ebu Hanife,
kendisine teklif edilen kaza vazifesini kabul etmemiştir.
Halife Ömer b. Abdülaziz, adliye teşkilatına yaptığı hizmetlerle de diğer
Emevi halifelerinden ayrılmaktadır. O, adliyeyi hükümetin ve valilerin baskısından
kurtarmak için büyük gayretler göstermiştir. Ömer b. Abdülaziz bazı davalara bizzat
kendisi de bakıyordu. Hâkimlere, ölüm ve el kesme gibi kısas cezalarının kendisine
haber verilmeden infaz edilmemesini emretmişti.
Emeviler zamanında gayrımüslimler kendi davalarını kendi mahkemelerine
götürüyorlardı; isterlerse davalarını İslam mahkemeleri de bakabilirlerdi.
Hâkimler, bazı hâllerde, halifeden kaza hususunda açıklamalar istedikleri de
olurdu. Mısır kadısı lyad b. Ubeydullah, şuf’a hakkında yol göstermesi için halife
Ömer b. Abdülaziz’e mektup yazmıştı.
Bazen kadılara, kazai görevleri yanısıra başka görevlerde verilirdi. Bunu daha
önceki idareler zamanında da görmüştük. Emeviler zamanında da bazı valiler, kaza
ve cami vaizliği vazifelerini de beraber yürütüyorlardı.
Adlî Teşkilatta Görevler
Ömer b. Abdülaziz bir
hâkimde, “âlim olmak,
tamahkâr olmamak,
husumet ve
kavgalardan uzak
kalmak, imamlara
uymak, ilim ve rey ehli
ile istişarede
bulunmak” gibi özel
vasıflar da aramıştır.
İslam adliye teşkilatında esas olan kaza fonksiyonudur. Kaza fonksiyonunu
yerine getiren memurları, Emeviler dönemi için “asli memurlar” ve “yardımcı
memurlar” diye ikiye ayırmak mümkündür. Asli memurlar hâkimler, yardımcı
memurlar ise müftiler, vekiller (dava vekili, avukat), kâtibu’ş-şurut (noter), kâtipler
(zabıt kâtibi), mübaşirler, kâsım (feraiz muamelelerini yapan memur), müzekkî ve
tercümanlardır.
Hâkimlik (Kaza) ve Hâkimler (Kadı)
Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidin, hâkimlerde bazı vasıflar aramışlar dinî ve
hukuk bilgileri yanında ahlaki meziyetlerinin bulunmasına dikkat etmişlerdir.
Emeviler zamanında da bu hususlara dikkat edilmiştir. Hâkimin, dürüst, muttaki,
âlim, müçtehit, vücutça sağlam, Allah’ın emirlerinde titiz olması şartları yanında;
Ömer b. Abdülaziz bir hâkimde “âlim olmak, tamahkâr olmamak, husumet ve
kavgalardan uzak kalmak, imamlara uymak, ilim ve rey ehli ile istişarede
bulunmak” gibi beş hususu, bilhassa arıyordu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Emeviler Döneminde Kurumlar
Emeviler zamanında kadıların tayinleri ve azilleri valilerin elinde idi, nadir
hallerde halife de re’sen kadı tayin etmiştir.
Hz. Peygamber zamanından beri devam edip gelen bir kişide bir kaç
vazifenin bulunması zarureti, Emeviler zamanında da vardı. Bir valinin uhdesinde
bir kaç vazife olduğu gibi, bir hâkim, kaza görevi ile beraber camide imamlık ve
vazetme, beytülmal nazırlığı gibi ek hizmetleri de yürütüyordu. Kadılardan
bazılarına vakıf işlerini yürütme vazifesi veriliyordu. Emeviler zamanında mali işlere
bakan, yetim haklarını yürüten hâkimlere çokça rastlamaktayız.
Emeviler zamanında hâkimler maaş alıyorlardı. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi,
Emevi halifesi Muaviye askerin maaşlarını iki kat artırmıştı. Hâkimlerin maaşlarına
da aynı şekilde zamlar yapıldı. Hâkimlerin maaşları birbirinden farklı idiler: Ömer b.
Abdülaziz zamanında Medine kadısının aylığı iki dinar, Mervan b. Muhammed
zamanında ise bu meblağ on dinara yükselmişti.
Yardımcı Görevler
Müftilik
Emeviler döneminde
müftiler,
fetvalarından dolayı
para almazlardı.
İslam adliye teşkilatında hâkimin en önemli yardımcıları müftilerdir. Hz.
Peygamber bizzat fetva verir, Hulefa-i Râşidin müftilerle istişare ederlerdi. Emeviler
hilafetinde müftilik, Ömer b. Abdülaziz zamanında resmî bir teşkilat hâline getirildi.
Eyyüb b. Şurahbil’in Mısır valiliği zamanında Cafer b. Rabia, Yezid b. Ebî Hâbib ve
diğer yandan Ubeydullah b. Ebî Cafer de mezkûr halife tarafından oraya müfti
olarak tayin edildiler. Aynı halife Sa’id b. Müseyyeb’e danışmadan hüküm
vermezdi. Kufe kadısı Şureyh, muhakeme esnasında fakihlerden bir kısmını müfti
olarak yanında bulundururdu. Müftiler fetvalarından dolayı para almazlardı.
Müftilik resmî devlet teşkilatı hâline getirildikten sonra beytülmalden kendilerine
maaş bağlandı.
Vekâlet (Dava Vekilliği/Avukatlık)
İslam mahkemelerinde bugünkü avukatların vazifesini yapan kimseler
bulunmuştur. Kanunları ve muhakeme usulünü iyi bilip davayı iyi müdafaa eden
‘vekiller’le vekâlet usulü bizzat Hz. Peygamber tarafından tecviz edildi. Zira
Resulullah zamanından beri mahkemelerde vekil tayini hukukî olarak cereyan
etmektedir. Mesela Hz. Ali kendi davaları için kardeşi Akil b. Ebî Talib’i ve ondan
sonra da kardeşinin oğlu Abdullah b. Cafer’i vekil tayin etmişti.
Vekâlet müessesesi Emeviler zamanında da faal olmuştur. Bu zamanda
mahkemeye karşı tertip edilen bir takım hilelerden dolayı da, vekilin iki şahitle veya
bir vesika ile vekâletini ispat etmesi istenmiş, ispat edemeyenlerin vekâleti
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Emeviler Döneminde Kurumlar
reddedilmiştir. Emevi kadılarından Sa’d b. İbrahim’in baktığı davalardan birinde
taraflardan biri vekille temsil ediliyordu. Vekil davayı kaybedince kendisinin
gerçekten vekil olmadığını iddia etti; kadı ise, “bana, vekil olduğuna dair bir vesika
getirdin ve ben seni vekil kabul ettim ve sonra duruşmaya geçtim ve bu hükmü
verdim” diyerek itirazı reddetti.
Adalet (Noterlik)
Adalet (Noterlik) dinî bir görev olup kazaya tabi bir ödevdir. Kaza ve hüküm
için gereken bir madde ve bir vasıtadır.
Günümüzdeki “noter” sözünün karşılığı olarak İslam hukukunda, “şuhud”,
“udul”, “şurûtî”, “kâtibu’ş-şurût”, “kâtibu’l-vesâik”, “el-‘adlu’l-kâtib”; noterlik için
ise “el-‘adâle”, “ta’dîl”, “hıtatu’l-vesâik”, “kitâbu’l-vesâik” gibi karşılıklar
kullanılmıştır.
Hz. Peygamber zamanında hukuki ve ticari akidleri ve muameleleri Zeyd b.
Erkâm, A’lâ b. Ukbe, Mugire b. Şu’be ve Hüseyn b. Nümeyr yazmış ve tevsik
etmişlerdir. Bazı müsteşrikler tarafından müessesenin H. 2. asrın sonunda Mısır’da
ortaya çıktığı iddia edilmekte ise de, Hz. Peygamber zamanında ortaya çıktığını
kabul ettiğimiz Adalet (Noterlik) kurumları, daha sonraları hukuki ve ticari akid ve
muamelelerin tevsiki ihtiyacıyla adliye teşkilatına bağlı olarak faaliyet göstermiştir.
Bu memurları, kadı tayin ederdi ve adalet (noterlik) hizmeti için tayin edilecek
kimsenin, halk arasındaki alışveriş işlerini usulü dairesinde ve hukuka uygun olarak
yazabilmeleri ve bu hususlarda tecrübe sahibi olmaları, bunun için de ‘fıkh’ın bu
şartlar ve bu işlerle ilgili olan kısımlarını bilmeleri şarttır.
Zabıt Kâtipliği
Bir zabıt kâtibinde de,
adalet, fıkıh bilgisi,
akıl, buluğ, hürriyet
gibi vasıflar
bulunmalıdır.
Hz. Peygamber ve Hulefa-i Raşidin zamanlarında bu vazife yoktu. Ancak Hz.
Ali zamanında, bizzat halifenin baktığı bir davanın kaydedildiği ve tarafların
ifadelerinin bir kâtip tarafından zapt edildiği bilinmektedir. Ebu Musa el-Eş’arî
Basra valiliği ve kadılığını beraber yürüttüğü zaman zabıt kâtipleri istihdam
ediyordu. Mısır’da Muaviye’nin kadısı Süleym b. Avz’ın zabıt kâtipleri vardı.
Zabıt kâtipleri hâkimlerin yardımcıları oldukları için, hâkimde bulunması
gereken vasıfların bir kısmı onlarda da aranmaktadır. Yani zabıt kâtibinde de,
adalet, fıkıh bilgisi, akıl, buluğ, hürriyet gibi vasıflar bulunmalıdır.
İslam adliye teşkilatında yer alan mübaşir (eş-şurtî, sâhibü’l-meclis, el-ârif,
el-cilvâz), kâsım (ferâiz meselelerini çözen ve mirası taksim eden memur), müzekkî
(sâhibü’l-mesâil) ve tercüman gibi vazifeliler de, Emeviler devrinde her zaman
olmamakla beraber bazı hâllerde ve bazı yerlerde istihdam edilmişlerdir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Emeviler Döneminde Kurumlar
Emeviler zamanına ait kaza ile İlgili diğer bazı hususlara kısaca temas etmek
istiyoruz: Ömer b. Abdülaziz kendisinin haberi olmadan ölüm ve kısas cezalarının
infazını yasaklamakla bir nevi temyiz mahkemesi fonksiyonunu yerine getiriyordu.
Halife Muaviye b. Ebî Süfyan hususi bir dairede bir taht üzerinde davalara
bakıyordu. Kadılar ise, davalara evlerinde ve camilerde bakıyorlardı, fakat Ömer b.
Abdülaziz bu tatbikata müsaade etmedi. Buna göre, mezkûr halife zamanında kaza
için hususi yerler ve binalar tahsis edilmiş olmalıdır.
Mahkemelerin çalışma saatleri hâkimler tarafından tayin edilmekteydi.
Her şehre müstakil kadılar tayin edilmekteydi. Basra’da kadı’l-mescid adıyla,
200 dirhem ile 20 dinar kıymetini geçmeyen davalara ve nafaka davalarına bakan
kadılar da bulunmaktaydı.
Hisbe
Hz. Peygamber zamanında hisbe ve muhtesib adıyla değilse de, hisbe
vazifesinin başladığı ve Hulefa-i Raşidin devrinde bilhassa Hz. Ömer zamanında bu
hizmetin biraz daha tekâmül ettiğini biliyoruz. Bu müessese üzerinde yapılan
araştırmalardan anladığımıza göre Emeviler dönemindeki hisbe teşkilatı üzerine
söylenecek fazla bir şey yoktur. Öyle anlaşılıyor ki, Emeviler devrinde, ya “sâhibü'ssûk” veya “âmilü's-sûk” adıyla zaten var olan bu teşkilat herhangi bir değişime
uğramadan ve fazla işlevsel olmadan faaliyetlerine devam etmektedir veya “hisbe’’
adıyla bir teşkilat yoktur ve bu hizmeti başka teşkilatlar yerine getirmektedir.
Mesela kaza teşkilatının diğer bir ünitesi veya şurta teşkilatı hisbeye taalluk eden
hizmetleri ifa etmiş olabilirler.
Mezalim
Hâkimlerin yürüttükleri davaların dışında halife, vezir ve emir gibi idari
salahiyetliler tarafından görülen davalar vardı. Bu suretli teşekkül eden
mahkemelere “mezalim mahkemeleri” ve bu kaza usulüne, de “mezalim kazası”
denir.
İslam’ın başlangıcından itibaren görülen mezalim teşkilatı Emeviler
zamanında tam teşkilatlanmıştır.
Merkezde olduğu gibi eyaletlerde de görülen mezalim mahkemelerinde
herhangi bir sınırlama olmaksızın adli ve idari davalara bakılabilirdi. İdari, dinî ve
mali görevleri de bulunan mezalim mahkemeleri, idari, hukuki ve cezai davaların
hepsine bakabilir. Bu bakımdan kaza salâhiyeti, diğer hâkimlerin görev sahaları ve
yetkilerinden geniştir. Fertlerin birbirleri aleyhine açtıkları davalara, fertlerin devlet
ve devlet memur ve kurumlarına karşı açtıkları davalara, mezalim mahkemelerinde
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Emeviler Döneminde Kurumlar
bakılırdı. Mezalim mahkemeleri, hâkimlerin bakmaktan aciz kaldıkları davalara da
salahiyetli idiler.
Mezalim
mahkemelerine
bakacak hâkimlerin,
dindar, iffetli,
heybetli ve kuvvetli
irade sahibi olmaları
lazımdır.
Mezalim hâkimi dilediği şekilde tahkikat yapar, tarafların ifadesini alırken
onları tehdit ve tedip edebilirdi. Emeviler zamanında çokça müşahede edilen
valilerin haksızlıkları, vergi memurlarının fazla vergi almaları, diğer devlet
memurlarının yolsuzlukları gibi dava mevzuu olan hususlar, mezalim
mahkemelerinde görülürdü. Mahkemeler aleni olurdu. Zımmiler de mezalim
mahkemelerine müracaat edebilirlerdi.
Emevi halifesi Abdülmelik b. Mervan, mezalim davalarına bakmak için ilk
defa belli bir gün tayin etmiş ve halledemediği meseleleri kadısı İbn İdris el-Ezdî'ye
havale etmiştir. Ömer b. Abdülaziz’in ise bu mahkemelere çok daha fazla önem
verdiğini görmekteyiz. Çünkü kendisinden önceki dönemde Emevi hanedanı
mensuplarının ve valilerinin beytülmal ve halk aleyhine işledikleri suçları, haksız
olarak elde ettikleri gelirleri, gasp ettikleri arazileri, etraflarındakilere sağladıkları
menfaatleri yakinen görmüştü. Böylece o, bizzat başında bulunduğu mezalim
oturumlarında onları yargılamış ve haksızlıkla edinilen bu mal ve servetleri
sahiplerine iade etmiştir.
Bu mahkemelere bakacak hâkimlerin dindar, iffetli, heybetli ve kuvvetli irade
sahibi olmaları lazımdır.
Hz. Peygamber zamanında ordu mensupları arasındaki ihtilaflar ya bizzat
kendileri veya tayin ettikleri komutanlar tarafından çözülürdü. Hz. Ömer
zamanında ise, askerî birliklere doğrudan birer hâkim (kadı’l-cünd) tayin edilmeye
başlandı. Bu teşkilat Emeviler zamanında da devam etmiştir. Irak valisi Haccac’ın
komutanlarından Eş’as, askerî birliklerine Hasan b. Ebî Hasan’ı askerî kadı tayin
etmişti. Bununla birlikte Emevi ordusunda kadı’l-cünd vazifesini çoğu zaman ordu
komutanlarının deruhte ettikleri de anlaşılmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Emeviler Döneminde Kurumlar
Özet
âî
•Klasik İslam tarihi taksimatında Raşit Halifeler döneminin (11-41/632-662)
ardından gelen Emeviler dönemi (41-132/632-750), Muaviye b. Ebî Süfyan’ın
Hz. Hasan'la yaptığı anlaşmadan sonraki hilafeti ile 41/661 yılında başlayıp
son Halife Mervan b. Muhammed’in 132/750 yılında vefatıyla son
bulmaktadır. Emevi iktidarında ailenin adı, bu devleti kuran Muaviye’nin
mensup olduğu Ümeyye soyundan gelmektedir. Üçüncü halife Muaviye b.
Yezid’in ölümünden sonra saltanat 64/683 yılında, bu ailenin başka bir
kolunun reisi Mervan b. Hakem b. As’ın eline geçtiği hâlde devletin adı
değişmemiştir. Merkezi Şam olan Emevi Devleti veya Suriye (Şam) Emevi
Devleti’nde on dört halife yaklaşık 90 yıl hüküm sürmüşlerdir.
•Genelde Hz. Peygamber ve Raşit Halifeler zamanındaki devlet yapı ve
teşkilatlanmasını devam ve ikmal ettiren Emeviler, devraldıkları teşkilatı
geliştirmişler ve tüm İslam dünyasına yaymaya devam etmişlerdir.
•Burada Emevi hilafetindeki devlet kurumlarını, 1. Siyasi Teşkilat, 2. İdari
Teşkilat, 3. Mali Teşkilat, 4. Askeri Teşkilat ve 5. Adliye Teşkilatı şeklinde
kısımlandırarak ele almayı uygun gördük.
•Siyas teşkilatı, hilafet, vezaret, kitabet, hicabet olarak;
•İdarî teşkilatı, vilayet (valilik/imaret), divanlar, berid (posta) ve şurta (polis)
olarak;
•Maliye teşkilatını, devletin gelirleri ve harcamaları olarak;
•Askeri teşkilatını ordu açısından ve son olarak
•Adliye teşkilatını ise hâkimler ve diğer memurlar ile, hisbe ve mezalim
teşkilatı açısından ele aldık.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Emeviler Döneminde Kurumlar
DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Aşağıdakilerden hangisi Emevi iktidarını doğru tanımlamaktadır?
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
a) Emevi Devleti’nde 21 halife yaklaşık 93 yıl hüküm sürmüştür.
b) Emevi Devleti’nde 24 halife yaklaşık 99 yıl hüküm sürmüştür.
c) Emevi Devleti’nde14 halife yaklaşık 95 yıl hüküm sürmüştür.
d) Emevi Devleti’nde14 halife yaklaşık 90 yıl hüküm sürmüştür.
e) Emevi Devleti’nde 14 halife yaklaşık 193 yıl hüküm sürmüştür.
2. Emevi iktidarını en yüksek noktasına çıkaran halife aşağıdakilerden hangisidir?
a) Muaviye b. Yezid
b) Velid b. Abdülmelik
c) Ömer b. Abdülaziz
d) Hişam b. Abdülmelik
e) Abdülmelik b. Mervan
3. Aşağıdakilerden hangisi zamanında hilafet saltanata dönüşmüştür?
a) Muaviye b. Ebî Süfyan
b) Velid b. Abdülmelik
c) Ömer b. Abdülaziz
d) Abdülmelik b. Mervan
e) Hişam b. Abdülmelik
4. Aşağıdaki kurumlardan hangisi
oluşturulanlardan kurumlardandır?
Halife
Muaviye
zamanında
ilk
a) Mezalim
b) Hisbe
c) Hicabet
d) Kadı askerlik
e) Beytülmal
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Emeviler Döneminde Kurumlar
5. Emevi Devletinin başkenti aşağıdakilerden hangisidir?
a) Mısır
b) Şam
c) Bağdad
d) Kufe
e) Medine
Cevap Anahtarı
1.D, 2.E, 3.A, 4.C, 5.B
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Emeviler Döneminde Kurumlar
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Apak, Adem, (2008), İslam Tarihi III (Emeviler Dönemi), İstanbul: Ensar Yay.
Atar, Fahrettin, (1979), İslam Adliye Teşkilatı, Ortaya Çıkışı ve İşleyişi, Ankara: DİB
Yay.
Avcı, Casim, (1998), “Hilâfet” mad., DİA, c. XVII, İstanbul.
Aykaç, Mehmet, (1997), Abbâsi Devleti'nin İlk Dönemi İdarî Teşkilâtında Dîvanlar,
Ankara: TTK Yay.
Barthold, W.-M. Fuad Köprülü, (1963), İslam Medeniyeti Tarihi, (çev. M. F.
Köprülü, Ankara: DİB Yay.
Belâzurî, (1987) Fütûhu’l- Büldân, (Çev. Mustafa Fayda), Ankara: Kültür Bak. Yay.
Çubukçu, Asri, (1989), İslam Devletlerinde Devlet Teşkilatı ve İlmî Faaliyetler,
Erzurum: (Ders Notları)
Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, (1986), Ed.: H. D. Yıldız, İstanbul: Çağ Yay.
Dûrî, Abdülaziz, (1994), “Dîvan” mad., DİA, c. IX, İstanbul
Ebu’l-Fida, (tsz.), el-Muhtasar fî Ahbari’l-Beşer, Beyrut
Fârûkî, İ. Raci-Fârûkî, L. Lamia, (1997), İslam Kültür Atlası, (Çev. M.Okan KibaroğluZ. Kibaroğlu, İstanbul
Harekât, İbrahim, (1992), “Berîd” mad., DİA, c. V, İstanbul
Hasan İ. Hasan, (1986), Siyasi-Dinî-Kültürel İslam Tarihi VI, (Çev. İ. Yiğit vdd.),
İstanbul: Kayıhan Yay.
Hasan İbrahim Hasan-Ali İbrahim Hasan, (1962), en-Nuzumu’l-İslamiyye, Kahire
Hatipoğlu, Mehmet Sait, (2005), Hilafetin Kureyşliliği, Ankara: Otto Yay.
Hızlı, Mefail (Ed.), (2010), İslam Kurumları ve Medeniyeti, Eskişehir: Anadolu Üniv.
Yay.
Hitti, Philip K., (1989), Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi I-II, (Çev. Salih Tuğ), İstanbul:
Boğaziçi Yay.
İbn Haldun, (1986), Mukaddime I-III, (Çev. Zakir K. Ugan), İstanbul: MEB Yay.
İbn Kesir, (2007), el-Bidâye ve'n-Nihâye, Beyrut
İbnü’l-Esir, (1966), el-Kamil fi’t- Tarih I-XII, Beyrut
Kalkaşandi, (1964), Meâsiru’l- İnâfe fi Meâlimi’l- Hilafe I-III, Kuveyt
Kallek, Cengiz, (1998), “Hisbe” mad., DİA, c. XVIII, İstanbul
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Emeviler Döneminde Kurumlar
Kavakçı, Y. Ziya, (1975), Hisbe Teşkilatı, Bir Hukuk ve Tarih Müessesesi Olarak
Kuruluş ve Gelişmesi, Ankara.
Kayaoğlu, İsmet, (1980), İslam Kurumları Tarihi, Ankara: A.Ü. İlah. Fak. Yay.
Kazıcı, Ziya, (2006), İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarih, İstanbul: Kayıhan Yay.
Kettani, Abdu’l-Hayy, (1991), et-Terâtibu’l-İdâriyye-Hz. Peygamberin Yönetiminde
Sosyal Hayat ve Kurumlar I-III, (Çev. Ahmet Özel), İstanbul: İz Yay.
Palabıyık, M. Hanefi, (1991), İslam Devletlerinde Emniyet Teşkilatı, Erzurum:
Yayımlanmamış Yük. Lis. Tezi.
Rifaî, Enver, (1973), en-Nuzumu’l-İslamiyye, Dımaşk
Sançam, İbrahim-Erşahin, Seyfettin, (2008), İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara: DİB
Yay.
Suyutî, (1952), Tarihu’l-Hulefa, İstanbul: Eser Yay.
Taberî, (1987), Târîhu’l- Ümem ve’l-Mulûk I-XII, Beyrût: Dâru’l-Fikr.
Terzi, M. Zeki, (2007), “Ordu”, DİA, c. XXXIII, İstanbul.
Uzunçarşılı, İ. Hakkı, (1984), Osmanlı Devleti Teşkilatına Medhal, Ankara: TTK Yay.
Yâkût el-Hamevî, Ebû Abdillah b. Abdillah, (1965), Kitâbu Mu’cemi’l-Buldân I-VI,
Tahran: Mektebetu’l-Esedî, (neşr.: F. Wüstenfeld, Leipzig, 1866).
Yazıcı, Nesimi-Çam, Nusret (Ed.), (2007), İslam Tarihi ve Medeniyeti, Ankara:
Ankuzem, 3. baskı.
Yeniçeri, Celal, (1984), İslam'da Devlet Bütçesi, İstanbul: Şamil Yay.
Yeniçeri, Celal, (2004), “Mezâlim” mad., DİA, c. XXIX, İstanbul.
Yıldız, H. Dursun (1988), “Abbasîler” mad.. DİA, c. I, İstanbul.
Yiğit, İsmail, (1995), “Emeviler” mad., DİA, c. XI, İstanbul.
Yurdaydın, H. Gazi, (1971), İslam Tarihi Dersleri, Ankara: A.Ü. İlah. Fak. Yay.
Zeydan, Corci, (1971), İslam Medeniyeti Târihi I-V, (Çev. Zeki Meğamiz, Nşr.,
Mümin Çevik), İstanbul: Toker Yay.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
ABBASİLER DÖNEMİ’NDE İLİM
VE KÜLTÜR HAYATI
• Abbasilerde İlim Hayatı
• İlimlerin Tasnifi
• İlimler
• Abbasilerde Kültür Hayatı
• Tercüme Faaliyetleri
• Kütüphaneler
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Abbasiler Dönemi ilim hayatının temel
özelliklerini kavrayabilecek,
• İlimlerin tasnifini anlayabilecek,
• İlimler hakkında genel bir bilgiye sahip
olabilecek,
• Abbasiler Dönemi kültür hayatının
gelişmesinde önemli yeri olan çeviri
faaliyetlerini ve kütüphanelerin önemini
değerlendirebileceksiniz.
İSLAM KURUMLARI
VE MEDENİYETİ
TARİHİ
ÜNİTE
9
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
GİRİŞ
Abbasiler Dönemi, İslam medeniyetinin şekillendiği ve birçok kurumun
ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu dönemde itikadi ve amelî mezhepler ortaya çıktığı
gibi tasavvuf gibi dinî akımlar da büyük gelişme göstermiştir. Hem dinî, hem de
sosyal ilimler Abbasiler Dönemi’nde şekillenmiştir.
Abbasiler Dönemi’nde iç ve dış dinamiklerin etkisiyle büyük bir ilmî gelişme
oldu. İslam medeniyetinin diğer kültürlerle karşılaşmasının semereleri Abbasiler
Dönemi’nde alınmaya başladı. Böylece güçlü ve köklü bir ilmî gelenek oluşturuldu.
Zaman zaman istisnalar olsa da genellikle her türlü ilmî çalışmaya, dinî, siyasi ve
kültürel farklılığa hoşgörüyle bakıldı. Bu dönemde sadece Müslümanların
fethettikleri şehirlerde değil, Müslümanlar tarafından inşa edilen Bağdat gibi
şehirlerde gayrimüslimler dinlerini serbestçe yaşadıkları gibi, Müslümanlardaki ilmî
gelişmeden etkilenerek kendi dinleriyle ilgili kurumları ve kültürlerini geliştirme
imkânı buldular.
Canlı tartışma ortamı, ilmî gelişmeyi teşvik etti. Bütün bunlar, ilmi ve âlimi
destekleyen devlet adamlarının himayesinde gerçekleştirildi.
ABBASİLERDE İLİM HAYATI
İlimlerin Tasnifi
İlmî gelişme, İslam
medeniyetinin insanlığa
en önemli katkısıdır.
İlimlerin nasıl tasnif edileceği hususu, insanların zihnini meşgul etmiştir.
Kimyanın babası kabul edilen Câbir b. Hayyân, ilimleri, tıp, sanat (kimya), havas
(özellikler), tılsımlar, yıldızlar, tabiat ve şekiller ilmi olarak tasnif etmektedir. Daha
sonra Kindî, Fârâbî, İhvân-ı Safa, İbn Sina ve Gazzalî gibi birçok bilgin ilimlerin
tasnifini yapmışlardır.
Genellikle İslam medeniyetinde ilimler, naklî (şeri/dinî) ilimler ve akli ilimler
(felsefi/hikemî) ilimler olmak üzere ikiye ayrılır. Naklî ilimler, tefsir, hadis, fıkıh,
kelam ve tasavvuftan oluşmaktadır. Akli ilimler ise nazari ve amelî ilimler olarak
ikiye ayrılır. Nazari ilimler, ilahiyyat (metafizik disiplinler), riyaziyyat (matematik
disiplinler), tabiiyyat (fizik ilimler) olarak tasnif edilir. Amelî ilimler ise ahlak,
tedbîrü’l-menzil (ev idaresi) ve siyaset olarak ayrılır (Kutluer, 2000: XXII, 113).
İlimler
Abbasiler Dönemi, birçok önemli ilmî çalışmanın ortaya çıktığı bir dönem
olarak dikkat çekmektedir. Bu dönemde ilmî tartışmaların artmasıyla birlikte fıkhi
ve itikadi alanda ekolleşmeler ortaya çıkmıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Gerek rivayetlerin tedvini, gerek tasnifi ve gerekse bu çerçevede ortaya
çıkan ekoller, mezhep ve fırkalar, Resulullah döneminden beri devam eden ilme
teşvik anlayışının bu dönemde ürünlerini vermeye başladığını göstermektedir. Bu
sebeple Abbasiler Dönemi’ndeki ilmî gelişmeyi Hz. Peygamber döneminden beri
devam eden gelişmenin bir sonucu olarak değerlendirmek gerekir.
Dinî İlimler
İslam medeniyetinde
dinî ilimlerin önemli bir
yeri vardır.
Dinî ilimler, esasen daha iyi bir İslami hayata sahip olmak amacıyla Kur’ân’ı
anlama ve Allah Resulü’nün uygulamalarına vâkıf olma çabasıyla ortaya çıkıp
gelişmiştir. İlimlerin temelinde Kur’an ve sünnet olduğu için, başta nakil çok
önemliydi. Bu sebeple bu ilimlere naklî ilimler denir.
Kur’an İlimleri
Tefsir
Abbasiler Dönemi, Kur’an tefsirinin büyük gelişme gösterdiği bir dönemdir.
Hz. Peygamber zamanından beri devam etmekte olan Kur’an’ı tefsir etme ihtiyacı
bu dönemde daha sistemli eserlerin ortaya konmasıyla karşılanmıştır.
Tefsir ilmi, başlarda hadisin içinde ortaya çıkmış, tabiîn döneminde müstakil
bir ilim hâline gelmiştir. Tefsirin ortaya çıkışında ve gelişmesinde mevalîden olan
âlimlerin önemli katkısı olmuştur. Mevalînin Kur’an’ın anlamına vâkıf olmak için
sistemli çalışmalara duydukları ihtiyaç, onları tefsir alanında çalışmalar yapmaya
itmiştir. Daha önce de bazı Kur’an tefsirleri yazılmışsa da Emeviler döneminin sonu
ile Abbasiler Dönemi’nin başında yaşamış olan Mukâtil b. Süleyman (150/767)
Kur’an’ı ilk defa baştan sona tefsir eden kişi olarak kabul edilir. Mukâtil’den
yaklaşık yarım asır sonra vefat eden el-Ferrâ (207/822), dil kuralları açısından
önemli olan Meâni’l-Kur’ân adlı bir eser yazmıştır.
Dinî ilimlerin temel
hedefi Kur’an’ı daha iyi
anlayarak iyi bir
Müslüman olarak
yaşamaktır.
Bazı âlimler, Kur’an’ın ilgilerini çeken yönlerini öne çıkaran çalışmalar
yaptılar. Örneğin fakihler, ahkâm ayetlerini öne çıkaran tefsir çalışmaları yaparken
dilciler Kur’an’ın belagatini öne çıkarıcı çalışmalar yaptılar.
Bu dönemde yazılan tefsirler yazılış özellikleri ve muhtevaları dikkate
alınarak birkaç başlık altında incelenebilir.
 Rivayet Tefsirleri
Kur’an’ın, sadece Kur’an’la ve Allah Resulü’nün yaptığı açıklamalarla
anlaşılabileceği düşüncesinden hareketle ilk dönemlerde ortaya çıkan tefsirlerin
önemli bir kısmı rivayet tefsirleridir. Bu tefsirler, Kur’an’ın kişilerin heva ve
hevesleriyle tefsir edilmesinden kaçınma kaygısıyla kaleme alınmıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Abbasiler Dönemi’nde bu alanda yazılmış en önemli tefsirlerden biri, daha
sonraki dönemlerde kaleme alınan çalışmaları önemli ölçüde etkilemiş olan
Taberî’nin (310/923) Câmiu’l-beyân an tefsiri’l-Kur’ân adlı eseridir.
 Dirayet Tefsirleri
Dönemin ihtiyaçlarına cevap verme ve Kur’an’ın tarih üstü bir konuma sahip
olduğu düşüncesinden hareketle dirayet tefsirleri de yapılmıştır. Kur’an’ı, aklı
temel alarak tefsir etmenin sakıncalı olduğunu savunanlar olmuşsa da Kur’an’ı
kişilerin heva ve hevesleri uğruna anlamlandırmak amacıyla tefsir etmemek,
Resulullah’tan gelen rivayetlerle ayetlerin nüzul sebeplerini dikkate almak ve Arap
dilinin kurallarına aykırı olmamak kaydıyla Kur’an’ın âlimlerin çabasıyla tefsir
edilmesi uygun görülmüştür.
Zemahşerî’nin (538/1143) el-Keşşâf an hakâiki’t-tenzîl’i ile Fahruddîn
Râzî’nin (606/1210) Miftâhu’l-gayb’ı meşhur dirayet tefsirlerindendir.
Esbâb-ı Nüzûl
Bazı ayetlerin, olaylara bağlı olarak nazil olması, Kur’an’ın anlaşılmasında
ayetlerin nüzul sebeplerini bilmeyi önemli hâle getirmiştir. Bununla birlikte Kur’an-ı
Kerim ayetlerinin tamamı bir sebebe bağlı olarak nazil olmamıştır. Nüzul
sebepleriyle ilgili çalışmalarda farklı sayılardan bahsedilse de yaklaşık 500 ayetin
iniş sebebi tespit edilmiştir. Nüzul sebeplerine dair rivayetlerin muteber
sayılabilmesi için bunların muttasıl bir senetle Hz. Peygamber’e isnat edilmesi
gerekir (Demirci, 1995: XI, 360).
İslam bilginleri hicri 2. asırdan itibaren esbâb-ı nüzulla ilgili müstakil eserler
yazmışlardır. Vâhidî’nin (468/1076) Esbâbü’n-nüzûl adlı eseri bu alanda yazılan
kitaplardandır.
Kıraat
Kur’an-ı Kerim’in kıraati, erken dönemlerden itibaren çalışma konusu
olmuştur. On kıraat imamından Nâfi b. Abdurrahman el-Leysî (169/785), Ebû Amr
b. Alâ el-Basrî (154/771), Hamza b. Habîb (156/773), Ali b. Hamza el-Kisâî
(189/805), Yaʻkûb el-Hadramî (205/821) ve Halef b. Hişâm el-Bezzâr (229/844)
Abbasilerin ilk asrında yaşamışlardır.
Emeviler Dönemi sonundan itibaren kıraat ilmi hakkında müstakil eserler
telif edilmeye başlanmıştır. Abbasiler Dönemi’nde kıraatla ilgili birçok önemli kitap
yazılmıştır. Bunlar arasında Ebû Ubeyd Kâsım b. Sellâm’ın (224/838) Kitâbü’l-Kırâât
ve İbn Mücâhid’in (324/936) Kitâbü’s-Sebʻa adlı eserleri zikredilebilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Hadis
En fazla çalışma yapılan
alanlardan biri hadistir.
Bundaki hedef, sağlılı
bir din anlayışına sahip
olmaktır.
Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerini bir araya getiren hadis çalışmaları
Abbasiler döneminde büyük bir gelişme gösterdi.
Allah Resulü, Kur’an’ı tebliğ ettiği gibi onu açıklama görevini de yerine
getirmiştir. Ayrıca anlamları genel olan bazı ayetleri açıkladığı gibi, Kur’an’da açık
hüküm olarak yer almayan hususlarda açıklamalar yapmıştır. Örneğin namazların
kaç rekât olacağı ve ödenecek zekât miktarı Hz. Peygamber’in uygulamalarıyla
bilinmektedir.
Ashab Dönemi, hadislerin sözlü olarak nakledildiği dönemdir. Allah Resulü
İslami tebliğin ilk yıllarında Kur’an’la karıştırılması ihtimalinden dolayı hadislerin
yazıya geçirilmesini yasaklayarak sadece şifahi olarak nakledilmesine izin vermiştir.
Ancak daha sonra Abdullah b. Amr b. el-Âs gibi bazı genç sahabilerle hafızasının
zayıflığından yakınan bazı kimselere hadisleri yazma izni vermiştir. Bu sahabiler,
“sahife” dedikleri kitaplarda Allah Resulü’nün sözlerini kaydediyorlardı.
Resulullah’ı doğrudan gören kişiler olarak ashabın, hadislerinin tespitinde
hayati rolleri vardır. Resulullah’ı görme ve onunla birlikte İslam’a hizmet etme
şerefine nail olan ashab, kasten Allah Resulü adına hadis uydurmayacağı
düşünüldüğünden cerh ve tadilin (yani tenkidin) dışında tutulmuşlardır.
Sahabilerden sonra gelen tabiîn devrinde hadisler derlendi ve senet bilgisine
önem verildi. Hadislerin tedvin edilmesinde, Hz. Peygamber’in uygulamasıyla
İslam’ı nakletme anlayışının yanı sıra dönemin siyasi, sosyal ve kültürel
gelişmelerinin de etkisi olmuştur. Bu dönemde ortaya çıkan dinî-siyasi fırkalar
arasındaki mücadelede hadisin bir mücadele aracı olarak kullanılması, senetlerin
önemsenmesi gerektiğini ortaya koydu. Hadislerin tedvini amacıyla ilk önemli
teşebbüs Emevi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz tarafından ortaya kondu. Ömer
b. Abdülaziz, valilere haber göndererek hadislerin toplanması emrini verdi. Zührî
(124/742), derlediği hadis mecmuasını Ömer b. Abdülaziz’e takdim etti. Hadisler,
ashabın yazdığı sahifeler bir yana, I. (VII.) yüzyılın ikinci yarısı ile II. (VIII.) yüzyılın ilk
yarısında 400 kadar muhaddis tarafından yazıldı (Kandemir, 1997: XV, 32).
Ehlisünnet’in muteber
kabul ettiği altı hadis
kitabı Abbasiler
döneminde telif
edilmiştir.
Hadisler tedvin edildikten sonra sistemli kitap telifine başlandı. Bazı âlimler,
hadisleri konularına göre tasnif ederek “musannef” denen türde eserler telif
ederken, bazıları ilk ravileri olan sahabilerin adlarına göre tasnif ederek “müsned”
tarzı eserler ortaya koydular. IV. (X.) yüzyıldan itibaren şifahi rivayet, yavaş yavaş
yerini daha önceki dönemlerde yazılmış olan eserlerden yapılan derlemelere ya da
bu eserlerin muhtasarlarına bıraktı (Kandemir, 1997: XV, 32-33).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Abbasiler Döneminde Yazılan Belli Başlı Hadis Kitapları
Bu dönemde yazılmış en meşhur hadis kitaplarından biri, Ebû Cafer
Mansur’un talebi üzerine İmam Malik (179/795) tarafından, fıkıh konuları
düşünülerek düzenlenen Muvatta adlı eserdir.
Müsned tarzı eserler arasında en kapsamlılarından bir olan Ahmed b.
Hanbel’in (241/855) el-Müsned adlı eseri, İslam dünyasında mutezile-ehlisünnet
fikir tartışmalarının yoğun yaşandığı ve ehlisünnet âlimlerine baskının olduğu
dönemde derlenmiş önemli bir çalışmadır.
İslam dünyasında büyük bir şöhrete sahip olan ve en muteber hadis kitabı
olarak kabul edilen İmam Buhârî’nin (256/870) Sahîh’i dönemin ilim merkezlerine
yapılan meşakkatli yolculuklar ve yıllarca verilen emek sonucunda derlenen
binlerce hadis arasından, müellifin sıhhat şartlarına uyanları bir araya getirmesiyle
ortaya çıkmıştır.
Buhârî’nin Sahîh’inden sonra muteber sayılan İmam Müslim’in (261/875)
Câmiu’s-sahîh’i de bu dönemde telif edilen kitaplardan biridir. Aynı dönemde telif
edilen kitaplardan biri, İbn Mâce’nin (273/887) Sünen’i olup altı hadis kitabından
biri kabul edilir.
Bu dönemde yaşayan önemli hadis bilginlerinden biri Sünen adlı eserin
müellifi olan Ebû Davud’tur (275/889). Daha çok ahkâm hadislerine yer verdiği
eseri, Kur’an’dan sonra muteber kabul edilen altı hadis kitabından biridir. Aynı
dönemlerde yaşayan başka bir bilgin de Camiu’s-sahîh adlı eserin müellifi
Tirmizî’dir (279/892). Müellifin hadis ilimleriyle ilgili başka kitapları da vardır.
Nesâî’nin (303/915) es-Sünen’i de Abbasiler Dönemi’nde telif edilen önemli
hadis kitaplarından biridir.
Ehlisünnetin ayrı bir değer verdiği altı hadis kitabından başka hem Sünniler,
hem de Şiiler tarafından yazılan yüzlerce hadis kitabı mevcuttur.
Ulûmu’l-hadîs
 Cerh ve Ta’dil
Hadislerin sıhhati ve
doğru anlaşılması
çabası, bu alanın altında
yan ilim dallarının
doğmasına sebep
olmuştur.
İlk dört asırda hadis nakleden ravileri tenkite tabi tutmak amacıyla
geliştirilen bu ilim dalıyla hadis uydurmacılığının önüne geçilmek istenmiştir.
 Muhtelifu’l-hadis
Bir hadisin hangi olay bağlamında ortaya çıktığı (vürûd) bilinmediği zaman
hadisin bağlamından uzak bir anlama hamledilmesi ya da yanlış anlaşılması söz
konusudur. Bazen görünürde hadisler arasında çelişki de söz konusu olabilir. Bu
hadisleri uzlaştırma çabası, erken dönemlerde ortaya çıkmıştır. Hadislerdeki
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
çelişkili durumları ele alan bilginler, hadisin genel ya da özel anlam taşıyıp
taşımadığı ya da mensuh olup olmadığı gibi hususları dikkate alarak meseleyi
çözüme kavuşturmaya çalışırlar. Bu alanda yazılmış önemli eserlerden biri,
Türkçeye de çevrilen İbn Kuteybe’nin (276/889) Te’vîlu muhtelifu’l-hadis adlı
kitabıdır.
 İlelu’l-hadis
Hadislerin senet ya da metinlerindeki kusurlu durumları araştırıp ortaya
koyan bu ilim dalında Ahmed b. Hanbel (241/855) ve İbnu’l-Cevzî (597/1201) gibi
bazı bilginler kitap telif etmişlerdir.
 Garibu’l-hadis
Hadislerde geçen, ancak Arapçada az kullanılan kelimelerle ilgili müstakil
kitaplar yazılmıştır. Bu alanın önemli eserleri arasında Zemahşerî’nin el-Fâik fî
garîbi’l-hadîs ve Mecdüddîn İbnu’l-Esîr’in (606/1210) en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs adlı
kitapları zikredilebilir.
Fıkıh
Abbasiler döneminde
fıkıh, hayatın her
alanında dinamik bir
şekilde yaşamaktadır.
Bu sebeple fıkıhla ilgili
zengin bir literatürün
ortaya çıkması mümkün
olmuştur.
Ehlisünnetin dört
mezhep imamı da
Abbasîler döneminde
yaşamıştır.
İslam’ın bireysel ve toplumsal hayatla ilgili amelî hükümlerini bilmek
anlamında olan fıkıh, bu konuyu inceleyen ilim dalı anlamına da gelir. İslam fıkhı,
Abbasiler Dönemi’nde büyük bir gelişme göstermiş, bu dönemde fıkıh ve fıkıh
usulüyle ilgili önemli eserler tedvin edilmiştir. İmam Malik’in (179/795) elMuvatta’ı, İmam Muhammed’in (189/805) el-Mebsût ve el-Âsâr adlı eserleri, Ebû
Yusuf’un (182/798) Kitâbü’l-Harâc’ı ve Şafiî’nin (204/820) el-Üm adlı eseri
Abbasiler Dönemi’nde telif edilmiş olup günümüze ulaşan kitaplardandır.
Ebû Yusuf, kitabını Harun Reşid’in talebi üzerine kaleme almıştır. Devletin
gelirleri, gelirlerin toplanması ve harcanması meselesini ele alan bu kitap, daha
sonra konuyla ilgili yazılan birçok kitaba kaynaklık etmiştir.
Ehlisünnet imamlarının dördü, -Hanefilik mezhebinin kurucusu İmam-ı A’zam
Ebû Hanife (150/767), Maliki mezhebinin kurucusu İmam Malik (179/795), Şafii
mezhebinin kurucusu İmam Şafii (204/820) ve Hanbelilik mezhebinin kurucusu
İmam Ahmed b. Hanbel (241/855)- Abbasilerin ilk asrında yaşamıştır. Yine Şia’nın
Caferiye mezhebinin nispet edildiği ehlibeytin büyük imamlarından Cafer-i Sadık
(148/765) Abbasi Devleti’nin kuruluş yıllarında hayattaydı. Bunların dışında
mezhep imamı olup zamanla mezhepleri kaybolmuş birçok müctehit de dönemin
âlimleri arasında zikredilir.
Fıkhi mezheplerde hüküm çıkarmada iki farklı yaklaşım gelişmiştir.
Bunlardan biri fıkhi meseleleri hadislere dayanarak ele alan hadis ekolü, diğeri ise
nasları yorumlayarak sonuca gitmeye çalışan rey ekolüdür. Irak bölgesinde daha
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
çok rey ekolü, hadisin günlük hayatta daha çok kullanıldığı ve âlimlerin daha geniş
vukufiyetlerinin olduğu Medine’de ise hadis ekolü gelişmiştir. Zamanla iki eğilim de
birbirlerinin metodunu kullanarak meseleleri ele almaya çalışmıştır.
Mezhep imamlarının iktidar mensuplarıyla zaman zaman ilişkiye girdikleri,
hatta görev teklifi aldıkları bilinir. Abbasi halifesi Ebû Cafer Mansûr halkı İmam
Malik’in meşhur eseri el-Muvatta ile amel etmeye zorlamak istemiş; ancak İmam
Malik, başkalarının kendisinin vâkıf olamadığı hadislere vâkıf olabileceklerinden
hareketle bu teklifi kabul etmemiştir.
İmam-ı A’zam’a kadi’l-kudâtlık görevi teklif edilmişse de görevi kabul
etmemiştir. Öğrencisi Ebû Yusuf (182/798) teklif edilen görevi kabul ederek
Abbasilerin ilk kadi’l-kudat’ı olmuştur.
Fıkıh usulüyle ilgili görüş ayrılıkları ve bunlarla ilgili tartışmalar, fıkhın
tedvininden önce başlamıştır. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in usul konusunda
kitap yazdıkları zikredilmişse de bu kitaplar günümüze ulaşmamıştır. Elimizde
mevcut olan ilk usul kitabı İmam Şafiî’nin er-Risâle adlı eseridir (Karaman, 1996:
XIII, 8).
Abbasilerin son dönemlerinde fıkıhta duraklama süreci başlamıştır. Bunda
merkezî otoritenin sarsılması, ortaya çıkan küçük devletler arasındaki ilişkiler ve
iktidar mücadelesi, farklı kültürlerle karşılıklı etkileşim, çeşitli fikrî ve itikadi
düşüncenin ortaya çıkması, bunlar etrafında cereyan eden tartışmalar ve benzeri
gelişmelerin etkisi mevcuttur. Artık büyük müctehidler ve mezhep imamları
dönemi sona ermiş; Kur’an ve sünnet’e dayanan ictihat, yerini taklitçiliğe
bırakmıştır (Karaman, 1996: XIII, 8).
Kelam
Hz. Peygamber döneminde ashab asrında itikat konuları etrafında pek
tartışma olmuyordu. Ancak Müslümanlar başka kültürlerle tanıştıktan sonra itikadi
konular tartışılmaya başlandı. Başlarda kabul gören itikad anlayışına selef itikadı
denir.
İslam medeniyetinin
diğer kültürlerle
karşılaşması, yeni itikadi
problemler
doğurmuştur. Abbasiler
Dönemi bu
problemlerin çözümü
için yoğun ilmî çabanın
harcandığı bir
dönemdir.
Abbasiler Dönemi’nde ilahiyat, nübüvvet ve ahiretle ilgili itikadi konularda
birçok tartışma olmuştur. Ehlisünnet mezhepleri dediğimiz İslam dünyasının ana
dinî-itikadi akımını temsil eden mezhepler, mutedil bir yol izleyerek Müslümanların
sorularını cevaplandırmayı tercih etmişlerdir.
Raşid halifeler döneminin sonunda başlayan siyasi gelişmelerle ilişkili olarak
gelişen ve felsefe kitaplarının çevrilmesiyle çeşitlenen konular etrafındaki
tartışmalar Abbasiler Dönemi’nde yoğunlaştı. Aklı öne çıkaran mutezilenin Me’mun
ve Mu’tasım dönemlerinde iktidar tarafından benimsenen bir mezhep olması ve bu
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
mezhebe mensup olmayan âlimlerin baskıya maruz kalması, büyük sıkıntılar
meydana getirdi. Ahmed b. Hanbel gibi bazı âlimler büyük baskılara, işkence ve
hapis cezalarına maruz kaldı. Mihne Dönemi olarak isimlendirilen bu dönemde
yapılan baskılardan birçok âlim zarar gördü.
Mutezileye karşı önemli bir fikrî tepki, aslında kırk yaşına kadar mutezili bir
bilgin olan Eş‘arîlik mezhebinin kurucusu olan İmam Eş‘arî’den (324/935-936) geldi.
Mutezilenin düşüncelerini ve delillerini iyi bildiği için onlara ciddi cevaplar verdi.
Aklın mutlak bir değer olduğunu reddeden Eş‘arî, akli ispat metodunu çok kullanır.
Diğer önemli itikadi Sünni mezhep, tartışmaların nispeten az olduğu
Maveraünnehir bölgesinde ortaya çıkıp gelişti. İmam Mâtüridî (333/944) de Eş‘arî
gibi Mutezilenin görüşlerini reddetmiştir. Sünni kelamın kurucusunun Eş‘arî olduğu
söylenmekle birlikte, gerçek kurucunun Mâtüridî olduğunu ifade edenler de vardır.
Gazzalî kaleme aldığı
eserleriyle, Ehl-i Sünnet
akidesine aykırı
olduğunu düşündüğü
dinî-itikadî akımlarla
mücadele etmiştir.
Abbasiler Dönemi’nde birçok önemli Sünni âlim yetişmiştir. Bunlardan
önemli etki bırakanlardan biri Gazzalîdir (505/1111). Abbasi Devleti’nin zayıfladığı
bir dönemde yaşayan önemli bir Eş‘arî kelamcısı, Şafii fakihi ve mutasavvıf olan
Gazzalî, Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün adıyla anılan Nizamiye medresesinde
müderrislik yapmıştır. İslam inancının savunulmasında yetersiz gördüğü kelamcıları
ve İslam dışı kabul ettiği bazı görüşleri sebebiyle filozofları eleştirmiştir. Tehafütü’lfelâsife (Felsefe’nin Tutarsızlıkları) adını verdiği kitabıyla uzun asırlar devam eden
bir tartışma geleneği başlatmıştır. Gazzalî, filozofları bidate ve küfre düşürdüğünü
düşündüğü görüşlerini ele alarak onları eleştirmiştir. Küfürlerine sebep olduğunu
söylediği görüşleri, öldükten sonra dirilişin bedenle olmayacağına ve sadece
ruhların yaşayacağına inanmaları; Allah’ın evrendeki teferruata ait bilgileri
bilmediğini, ancak külli kanunları bildiği ve âlemin kadim olduğudur.
Gazzalî, bu dönemde İslam dünyasının doğu memleketlerinde yayılma
tehlikesi gösteren Bâtıniliğe karşı da mücadele vermiş ve onlara reddiyeler
yazmıştır.
Tasavvuf
İslam dünyasındaki yoğun felsefi, kelami ve fıkhi tartışmalar arasında dinî
tecrübelerini manevi alanda derinleştiren başka bir akım da gelişmiştir. Temeli
İslam züht anlayışına dayanan tasavvuf, Hind mistisizminden ve Hristiyanlıktan da
etkilenen akımlarıyla geniş bir yelpazeyi oluşturur.
Sufilerin savundukları görüşlere yönelik Sünni İslam dünyasında en ciddi
eleştiri Ahmed b. Hanbel ve onun izleyicilerinden geldi.
İslam dünyasında önemli etkileri olan mutasavvıflardan biri Cüneyd-i
Bağdadî’dir (297/909) . Dönemin birçok ünlü sufisi onun sohbetlerinde
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
bulunmuştur. Bu sebeple tarikatların tamamına yakını silsilelerinde Cüneyd’e yer
verirler (Ateş, 1993: VIII, 119).
Abbasiler Dönemi’nde yaşayan bir diğer önemli sufi Hallac-ı Mansur’dur
(309/922). Cüneyd’in, bir süre sohbetlerine katılan Hallac-ı Mansur’un sorduğu
sorulardan samimi olmadığı kanaatine ulaşarak onu sohbet meclisinden
uzaklaştırdığı rivayet edilir.
İslam’ın ilk
dönemlerinde mevcut
olan züht anlayışı,
Abbasiler Dönemi’nde
kurumsallaşarak
tarikatler şeklinde
ortaya çıkmıştır. Temel
tarikat akımlarının
tamamına yakını bu
dönemde şekillenmiştir.
Hallac, Maveraünnehir, Sicistan ve Kirman bölgelerini gezerek halka vaazlar
verdi. Daha sonra bir süre Ahvaz’da kaldı; ardından Bağdat’a gitti. Burada bir yıl
kaldıktan sonra Hindistan yolculuğuna çıktı. Birçok yeri dolaşarak vaazlar verdi. Bu
vaazların etkisiyle birçok insan Müslüman oldu. Daha sonra Bağdat’a döndü.
Savunduğu fikirler sebebiyle büyük tepkiler aldı. Yargılanarak hapse atıldı ve sekiz
yıl süren hapis hayatından sonra tekrar yargılandı. Aylarca süren bir yargılamadan
sonra idama mahkûm edilerek cezası Bağdat’ta infaz edildi.
Abbasiler Dönemi’nin son asrında Kadiriyye tarikatının nispet edildiği
Abdülkadir el-Geylanî (561/1165-1166), Rifaiyye tarikatının nispet edildiği Ahmed
er-Rifaî (578/1182) ve Yeseviyye tarikatının nispet edildiği Ahmed el-Yesevî
(562/1166) gibi önemli etkiler bırakmış mutasavvıflar yetişti. Aynı asırda Endülüs’te
dünyaya gelen ve Abbasilerin yıkılış yıllarına doğru Şam’da vefat eden İbnü’l-Arabî
(638/1240), vahdet-i vücud anlayışıyla büyük yankılar uyandıran bir mutasavvıftır.
Beşerî İlimler
Dil ve Belagat
Arap diliyle ilgili çalışmalar, mevalî unsurun dinî ilimlerle ilgilenmelerine bağlı
olarak artmıştır.
Arapçaya diğer dillerden birçok eser çevrilmesine rağmen Araplar kendilerini
edebiyat alanında diğer milletlerden daha ileride gördükleri için edebiyat alanında
çeviriye pek ihtiyaç duymamışlardır. Bununla birlikte Hindçeden Kelile ve Dimne,
Kitâbu Sindbâd gibi eserleri Arapçaya çevrilmiştir.
Nahivle İlgili Çalışmalar
Abbasiler Dönemi’nde Arap dili grameri ile ilgili çalışmalar Kufe ve Basra’da
ortaya çıkan Kufeliler (Kufiyyûn) ve Basralılar (Basriyyûn) ekollerine mensup
bilginler tarafından yazılan eserlerle şekillenmiştir.
Basra ekolünün en tanınmış bilginleri arasında İsa b. Ömer es-Sakafî
(149/766), Halil b. Ahmed (175/791), Sibeveyh (180/796) ve Ahfeş el-Evsat
(215/830?) zikredilebilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Kufe ekolüne mensup bilginler arasında Ebû Cafer er-Ruasî, el-Kisâî ve elFerrâ (207/822) ilk akla gelenlerdir.
Daha önce bazı çalışmalar yapılmışsa da nahiv ilminin doğuşu Basra ekolüne
mensup dilcilerin çalışmaları sayesinde gerçekleşmiştir. Nahvin gelişmesi Basralı ve
Kufeli bilginlerin ortaya koydukları eserlerle mümkün olmuştur.
Günümüze ulaşan en eski nahiv kitabı Sibeveyh’in el-Kitâb’ıdır. Daha sonraki
dönemlerde telif edilen eserler arasında Müberred’in (286/900) el-Muktedab,
Zemahşerî’nin el-Mufassal ve İbn Mâlik’in (672/1274) Elfiyye’si zikredilebilir.
Dille ilgili çalışmalarda
mevalînin önemli rolü
vardır.
Ortaya çıkan Zenc, Zutlar ve Karmatî isyanları sırasında Basra ve Kufe’de
ortaya çıkan karışıklıklardan dolayı Basra ve Kufe ekollerine mensup dilcilerin III.
(IX.) yüzyılın sonlarına doğru Bağdat’a yönelmesiyle bu şehirlerin ilmî ağırlığı
kaybolmuştur.
Şiir
Araplar, Cahiliye Dönemi’nden beri şiire önem verirler; şairlerin şiirlerini
hafızalarda naklederlerdi. Abbasiler Dönemi bazı şairlerin divanlarının ortaya çıktığı
bu dönemde özellikle bir şairin şiirlerini ezberleyip nakleden ya da bir kabilenin
şairlerinin şiirlerini nakleden raviler ortaya çıktı.
Şiir mecmuaları arasında en şöhretlilerinden biri Cahiliye Dönemi büyük
şairlerinin şiirlerini ihtiva eden el-Muallakât adlı derlemedir. Cahiliye Dönemi’nin
büyük şairleri kabul edilen yedi şairin, herkesin görebilmesi içim Kâbe’ye asılan
şiirlerini ihtiva eden bu derleme üzerine özellikle III. (IX.) yüzyıldan itibaren çeşitli
şerhler yazılmıştır.
Abbasiler Dönemi’nde Ebû Nüvâs (198/813 ?), Ebü’l-Atâhiye (210/825?), Ebû
Temmâm (231/846) ve el-Mütenebbi (354/965) gibi önemli şairler yetişmiştir.
Bu dönemde şiirde yapı ve içerik bakımından bazı değişiklikler meydana
gelmiş, kasideler kısalmış, özellikle gazel, hiciv, zühdiyyat ve hikemiyyat türü
şiirlerde kıtalar hâkim olmaya başlamıştır (Durmuş, 2010: XXXIX, 149).
Şairlerin şiirlerinin derlendiği antoloji türünün ilk örneklerinden biri Ebû
Temmâm’ın Kitâbu’l-Hamâse adlı eseridir.
Şiir, Arapların
hafızasıdır.
Şairler hakkında bilgi veren tabakat ya da rical tarzında birçok eser telif
edilmiştir. İbn Sellâm el-Cumahî’nin (231/846?) Tabakâtü fuhûli’ş-şuarâ adlı eseri
günümüze ulaşan ilk örneklerdendir. Ebü’l-Ferec el-İsfahânî (356/967) el-Eğânî adlı
eserinde Emeviler ve Abbasilerin ilk dönemlerinde yaşayan şarkıcı ve bestekârlar
ile bunların şarkı ve bestelerini ele alır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Nesir
Toplumun tecrübe ve birikiminin ifadesi olan emsal (atasözleri), Araplar için
önemlidir. Kısa oldukları için ezberlenmesi kolay olan atasözleri Abbasiler
Dönemi’nde yazılan bazı eserlerde derlenmiştir. Atasözlerini derlemek amacıyla
kaleme alınan eserlerden el-Meydânî’nin (518/1124) Mecmû‘u’l-emsâl adlı eseri
zikredilebilir.
Nesir alanında zikredilmesi geren önemli bir tür de hikâye ve peygamber
kıssalarıdır. Bu hikâyeler özellikle uzun kış gecelerinde sohbet konusu olur, ilgiyle
dinlenirdi. Elf leyle ve leyle (Binbir Gece), Kelile ve Dimne önemli hikâye kitaplarıdır.
Binbir gece masalları anonim bir eser olup hikâyeleri anlatanların muhayyilesiyle
gelişmiştir. Kelile ve Dimne ise İbnü’l-Mukaffa’nın (142/759) çevirisiyle Arapçaya
aktarılmış, fabl türünün önemli bir örneğidir.
Abbasiler Dönemi’nde ortaya çıkan önemli bir nesir türü de edeb
kitaplarıdır. Daha çok genel kültür vermek amacıyla yazılan edeb kitaplarının bu
dönemde önemli örnekleri verilmiştir. Bu alanda birçok eser telif eden isimlerden
biri Câhız’dır (255/869). Câhız’ın el-Beyân ve’t-tebyîn adlı eseri, bu türün önemli
örneklerinden biridir. Edeb tarzında telif edilen eserler arasında İbn Kuteybe’nin
(276/889) Uyûnu’l-ahbâr’ı ve Müberred’in (285/898) el-Kâmil’i de zikredilebilir.
Tarih
İslam dünyasında tarihle ilgil çalışmalar erken dönemde başlamış olmakla
birlikte bu alanda telif edilmiş önemli eserlerin çoğu Abbasiler Dönemi’nde kaleme
alınmıştır.
Siyer ve Megazi
Tarih alanındaki ilk çalışmalar, Hz. Peygamber’in hayatını ve mücadelesini
anlatmak üzere siyer ve megazi alanında ortaya çıktı. Bu alanda telif edilen ilk
eserler Emeviler Dönemi’ne aittir.
Günümüze ulaşan tarih
alanındaki temel
eserlerin hemen hepsi
Abbasiler Dönemi’nde
kaleme alınmıştır.
Siyer ve megazi ile ilgili önemli eserler büyük ölçüde Abbasiler Dönemi’nde
kaleme alındı. Hz. Peygamber’in hayatıyla ilgili kaynakların başında zikredilen İbn
Hişâm’ın (218/833) es-Sîretü’n-nebeviyye adlı kitabı, İbn İshak’ın (151/768) Siyer’i
esas alınarak yazılmıştır.
Kitâbü’l-Megâzî yazarı olan dönemin ünlü siyer ve megazi bilgini Vâkıdî’nin
(207/823) kitaplarının tamamı günümüze ulaşmamışsa da öğrencisi Muhammed b.
Sa’d (230/845), rivayetlerinin önemli bir kısmını et-Tabakâtü’l-kübra adlı eserinde
kaydetmiştir. Kitabın ilk iki cildinde Hz. Peygamber’in hayatı anlatılmıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Tabakat ve Teracim Kitapları
Hem genel olarak meşhurları ele alan, hem de bir sahanın meşhur
şahsiyetlerinin biyografilerini konu edinen kitaplar önemli telif alanlarından biridir.
Tabakat kitaplarının en önemli örneği olan İbn Sa’d’ın kitabı, sahabi ve tabiîn
dönemi açısından önemli bir kaynaktır. Belâzürî’nin (279/892) Ensâbü’l-eşrâf adlı
eseri de kabile esasına göre düzenlenmiş bir tabakat kitabıdır.
İbnu’l-Esîr’in (630/1233) Üsdü’l-gâbe adlı kitabı sahabi biyografisi hakkında
bilgi veren önemli bir eserdir.
İbn Hallikân’ın (681/1282) İslam tarihinin başlangıcından kitabını yazdığı
zamana kadar yaşamış 800’den fazla meşhur insanın biyografisini anlattığı
Vefeyâtü’l-a‘yân adlı alfabetik eseri, zikredilmesi gereken kitaplardan biridir. Esere
bazı zeyller de yazılmıştır.
Tabakat tarzı, hadis bilginlerinin geliştirdiği bir telif yöntemi olup bu alanda
birçok eser kaleme alınmıştır. Genel tabakat kitaplarının tanınmışlarından Halîfe b.
Hayyât’ın Kitâbü’t-Tabakât’ı, Ebû Zürʻa ed-Dımeşkî’nin et-Tabakât’ı, Zehebî’nin elMu‘în fî tabakâti’l-muhaddisîn adlı eserleri zikredilebilir.
Arap edebiyatının tanınmış simalarının hayatlarının ele alındığı en eski
kaynaklardan biri, İbn Sellâm el-Cumahî’nin (231/846?) Tabakâtü fuhûli’ş-şu’arâ
adlı eseridir. Daha sonra Tabakâtü’ş-şu‘arâ adıyla ya da benzer isimlerle birçok
kitap yazılmıştır. Bunlardan biri olan İbnü’l-Mu‘tez (296/908), Tabakâtü’ş-şu‘arâi’lmuhdesîn adlı eserinde Abbasi idarecilerini öven şairlerden, Abbasi Devleti’nin
kuruluşundan vefat yılına kadar yaşamış şairlerin hayatından bahsederek
şiirlerinden örnekler vermiştir. Ayrıca şairlerin yaşadıkları bölgelere göre tasnifler
de yapılmıştır.
Tabakat tarzının ortaya
çıkışında ve
gelişmesinde hadis
ilminin büyük katkısı
vardır.
Sufi tabakatıyla ilgili yazılmış günümüze ulaşan en eski eser es-Sülemî’nin
(412/1021) Tabakâtü’s-sûfiyye adlı kitabıdır. Daha sonra telif edilmiş önemli bir
eser ise Ebû Nuaym el-İsfahânî’nin Hilyetü’l-evliyâ adlı kitabıdır.
Bazı tabakat kitapları felsefe, tıp ve tabiat bilimlerinde şöhret kazanmış
kişileri ele almaktadır. Bu tarzda yazılmış kitaplardan biri İbn Ebû Usaybia’nın
(668/1269) Uyûnü’l-enbâ fî tabakâti’l-etıbbâ adlı eseridir.
Genel Tarih Kitapları
Abbasiler Dönemi’nde hilkatten müellifin yaşadığı döneme kadarki olayları
kronolojik sıra gözetilerek anlatan kitaplar da telif edilmiştir.
İslam tarihçilerinin piri sayılan Taberî’nin kaleme aldığı Tarihu’r-rusül ve’lmülûk adlı kitabı, genel tarih tarzında yazılmış eserlerin başında gelir. İbnu’l-Esîr’in
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
(630/1233) el-Kâmil fi’t-târîh adlı eseri de aynı tarzda yazılmış genel bir tarih
kitabıdır. Özellikle yaşadığı dönemde meydana gelen olaylar açısından önemli bir
kaynaktır. İbn Kesir’in (774/1373) el-Bidâye ve’n-nihâye adlı eseri de önemli bir
dünya tarihidir.
Coğrafya
Abbasiler Dönemi, coğrafya alanında birçok eserin telif edildiği bir dönemdir.
Coğrafyanın İslam dünyasında bir ilim dalı olarak ortaya çıkışı ve gelişmesi
Abbasiler Dönemi’nde Yunanca, Hintçe ve Farsça coğrafya-astronomi kitaplarının
çevrilmesinden sonradır.
Müslüman coğrafyacılar, çevirdikleri kitaplarda yer alan bilgileri tekrar
gözden geçirerek yeni çalışmalar yaptılar. Me’mun zamanında yapılan çalışmalar
sırasında dünyanın yeni haritalarını çizdiler.
Coğrafya bilginleri, genel ve tasvirî coğrafya ile ilgilenen Irak Coğrafya Okulu
ve çalışmalarını ayrıntılı bir şekilde İslam ülkeleri coğrafyası üzerine yoğunlaştıran
Belh Coğrafya Okulu olarak iki gruba ayrılan ekollere bağlı olarak çalışmalarını
yaptılar. Bu coğrafya okullarının dışında kalan coğrafyacılar da vardır.
Abbasiler Dönemi İslam
coğrafyacıların
çalışmaları modern
coğrafya çalışmalarına
kaynaklık etmiştir.
Irak Coğrafya Okulu’na bağlı bilginler arasında İbn Hurdazbih (300/912),
Ya‘kûbî (292/905?) ve Mesudî (345/956) zikredilebilir. Bilinen dünyayı ilk tarif eden
coğrafyacı İbn Hurdazbih’tir. Bundan dolayı kendisine “coğrafyacıların babası”
ünvanı verilmiştir. Yazarın Kitâbü’l-Mesâlik ve’l-memâlik adlı eseri daha sonraki
dönemlerde tasvirî coğrafya üzerine çalışmalar yapan birçok bilgine kaynaklık
etmiştir (Maqbul, 1997: VIII, 52).
Belh Coğrafya Okulu’nun önemli bilginleri arasında okulun kurucusu kabul
edilen el-Belhî (322/934), el-İstahrî (340/951-952’den sonra), İbn Havkal (IV./X.
yüzyıl) ve el-Makdisî (390/1000 civarı) zikredilebilir. Belh Okulu’na mensup olan
coğrafyacılar İslam ülkelerini bölgelere ayırarak her bölgenin ayrı ayrı haritalarını
çizdiler.
Müspet İlimler
Matematik
Matematik alanındaki en önemli yeniliklerden biri Hint rakamlarıdır. Bunlara
sıfırı ekleyen Müslüman matematikçiler, modern gelişmelerin önünü açan hesap
sisteminin temellerini atmışlardır. Oysa -Arap rakamları diye bilinen- kullandığımız
rakamlardan önce batıda kullanılan Roma rakamlarıyla dört temel işlemi dahi
yapmak mümkün değildi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Abbasiler Dönemi’nde matematikle ilgili birçok eser Arapçaya çevrilmiştir.
İslam bilginleri hesap ve cebir konularında Hindli ve İranlı bilginlerin eserlerini
Arapçaya çevirerek İslam medeniyetine mal etmişlerdir. Bu çeviri hizmetlerinde en
önemli katkıyı verenlerden bir Sâbit b. Kurre’dir. Sâbit’in geometri alanında önemli
bir eser olan Kitâbü’l-Mafrûzât adlı bir kitabı da vardır.
Muhammed b. Musa el-Hârizmî (232/847’den sonra) Kitâbü’l-Muhtasar fî
hisâbi’l-cebr ve’l-mukâbele adlı eseriyle cebiri matematiğin farklı ve bağımsız bir
kolu hâline getirmiştir. Bu alanda yazılmış önemli eserlerden bir Ebû Kâmil’in
Kitâbü’l-Cebr ve’l-mukâbele’sidir.
İslam dünyasında matematikle ilgili önemli çalışmalar yapan bilginlerden
Hâzin (360/971?), Bîrûnî (453/1061?), Ömer Hayyam (526/1132?) ve Şerefeddin
et-Tûsî zikredilebilir.
Astronomi
Abbasiler Dönemi’nde dünyaca ünlü bazı astronomi bilginleri yetişmiştir.
Dönemin önemli astronomi bilginlerinden biri, aynı zamanda önemli bir mütercim
olan Sâbit b. Kurre’dir (288/901). Sekiz gök küre yardımıyla gece gündüz arasındaki
değişim olayını açıklayan hareket tezini ortaya koymuştur (Maqbul, 1997: VIII, 51).
Diğer önemli bir bilgin el-Bettânî’dir (317/929). Bettânî, Kitâbü’z-Zîc adlı
eserinde güneş yılını 365 gün 5 saat 46 dakika 24 saniye olarak hesaplamıştır. Bu
süre, bugün bilinen süreden sadece 2 dakika 22 saniye daha kısadır. Oysa
Batlamyus’un hesabına göre güneş yılının süresi bugün bilinenden 6 dakika 26
saniye daha uzundur (Maqbul, 1997: VIII, 51).
Tıp
Abbasi Dönemi’nde
yetişen bazı tabipler
Batı tıp dünyasını
asırlarca etkilemişlerdir.
Abbasiler Dönemi’nde tıp alanında da büyük gelişmeler olmuştur. Başka
dillerden tıpla ilgili birçok kitap Arapçaya kazandırılmıştır. Özellikle Me’mûn ve
Mütevekkil dönemlerinde tıp alanındaki çeviri faaliyetlerinde ciddi bir artış
görülmektedir. Hipokrat ve Galinos’un eserleri büyük rağbet görmüş; bazı kitaplar
defalarca çevrilmiştir. Örneğin Hipokrat’ın el-Ahd (Yemin) adlı kitabının Huneyn
(260/873), Ahmed b. Musa, Hubeyş (m. IX. yüzyıl) ve İsa b. Yahya tarafından
yapılan farklı çevirileri vardır. Galinos’un 130’dan fazla kitabı Arapçaya çevrilmiştir.
Bu çevirilerin çoğunu Huneyn ve yeğeni Hubeyş yapmışlardır.
Cahiliye Dönemi’nden beri mevcut olan geleneksel tıp bilgisi ile çeviriler
sayesinde sahip olunan ilmî birikim Abbasiler Dönemi’nde önemli tıp bilginlerinin
yetişmesine imkân vermiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Ünlü hekimlerden biri olan Ebû Bekir Râzî (313/925) Bimaristan-ı Adudî
adıyla anılan hastanede başhekimlik yapmış, hizmeti nöbetleşe yürütebilmek için
hastaneye dâhiliye, hariciye, nöroloji, ortopedi ve göz hekimlerinden oluşan yirmi
dört kişilik bir uzman kadrosu daha ilave etmiştir. Râzî, geliştirdiği yöntemle
kliniklerde hastaları önce asistanlara, sonra başasistanlara muayene ettirir, onların
teşhiste güçlük çektikleri bir vaka olduğunda kendisi müdahale eder, yapılan bütün
işlemler defterlere kaydedilirdi. Râzî, zengin birikimini sayıları altmışbeş ile yüz
arasında değişen tıbbi eserinde ortaya koymuştur. Bunların arasında onbeş yılda
yazdığı tıp ansiklopedisi mahiyetindeki el-Hâvî (el-Câmi‘u’l-kebîr) adlı eserinin ayrı
bir yeri vardır (Kaya, 2007: XXXIV, 484).
İslam dünyasının yetiştirdiği önemli tıp otoritelerinden biri olan İbn Sina
(428/1037), aynı zamanda ünlü bir filozoftur. İbn Sina, İslam dünyasının yanı sıra
Batı tıp geleneğini de derinden etkilemiş ve bu etkisi XVII. yüzyıla kadar sürmüştür.
el-Kânûn fi’t-tıb adlı eseri temel tıp kitabı olarak asırlarca Batı üniversitelerinde
ders kitabı olarak okutulmuştur.
Kimya
Kimya ile ilgili ilk
çalışmalar, genellikle
değersiz madenlerin
değerli madenlere
dönüştürülmesi
hedefiyle yapılmışıtr.
Kimya, maddelerin yapılarını ele alan bir ilim dalı olarak bilindiği gibi çeşitli
maddelerin altına çevrilmesi uğraşısı anlamında da kullanılmıştır. İslam ilimler
tarihinin klasik çağlarında yapılan tasniflerde kimya genellikle tabiat ilimlerinin
içinde yer alır. Müslümanlarda ilk çalışmalar, madenlerin dönüşümü konusu
üzerinde durmaktadır.
Emevi halifesi Yezîd b. Muâviye’nin kimya ilmiyle uğraştığı ve bu alanla ilgili
bazı eserler çevirttiği bilinmektedir.
Kimyacının teknik işlem ve mistik tecrübeler eşliğinde, bir madenin tabiatını
normal bağlarından çözmek suretiyle ilk madenine indirgeyerek ardından altına ya
da gümüşe dönüştürülebileceği anlayışıyla ilgili olarak Müslüman kimyacılar üç
farklı tavır ortaya koymuşlardır. Ebü’l-Kâsım el-Irâkî (m. XII. yüzyıl) ve onun gibi
düşünen bazı âlimler, manevi dönüşümü bu ilmin esası sayarlar. Câbir b. Hayyân
(200/815) ve ekolü, madenlerin dünüşümünü manevi dönüşüm için bir tür destek
olarak görmüşlerdir. Ebû Bekir er-Râzî (313/925) ve onun gibi düşünen âlimler ise
madenlerin kimyevi dönüşümünü esas almışlardır (Dölen, 2002: XXVI, 27).
Câbir b. Hayyân, eski kimya geleneğini İslam dünyasında başlatan kişidir.
Kufe’de çalışmalar yapan Câbir, mineralleri ve asitleri keşfederek birçok yeni
bileşiğin üretilmesini sağlamıştır.
Ebû Bekir er-Râzî modern kimyanın öncüsü sayılır. Tıp alanındaki
başarılarının yanı sıra kimya ile ilgili çalışmaları da çok önemlidir. Bu alanda yazdığı
kitaplardan biri Kitâbü Sırri’l-esrâr’dır. Bu kitabında kimyasal maddelerin taksimini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
yapmış ve laboratuarında kullandığı yirmi kadar aleti çizimleriyle tanıtmıştır. XIX.
yüzyılın sonuna kadar kimya, eczacılık ve metalurji alanlarında kullanılan bu
aletlerin bir kısmı günümüzde de kullanılmaktadır (Dölen, 2002: XXVI, 28).
Kimya ile ilgili kitaplardan biri İbn Sina’nın Risâletü’l-iksîr adlı eseridir. Yazar
kitabında metallerin çeşitli işlemlerden geçirilerek renk değiştirebileceklerini,
ancak bunun özlerinin değiştiği anlamına gelmeyeceğini ifade eder.
el-Kindî de kimya ile ilgili eserler telif eden âlimlerdendir. Onun kitaplarından
biri Kitâb fî kîmyâ’i’l-‘ıtr ve’t-tas‘îdât adını taşımakta olup bitki ve çiçeklerden esans
elde edilmesiyle ilgilidir.
Arap yarımadası bitki
örtüsü bakımından fakir
olsa da Müslümanların
fethettikleri bölgeler
zengin bitki örtüsüne
sahipti. Abbasiler
Dönemi’nde bu alanda
ansiklopedik eserler
telif edilmiştir.
İslam dünyasında kimya alanında yapılan çalışmalar, Arapçadan Latinceye
çevrilerek Ortaçağ Batı dünyasının kimya ile ilgili birikiminin temelini
oluşturmuştur. Alchemia (el-kîmyâ), soap (es-sâbûn), arsenic (ez-zirnîh), borax
(bûrak), alkali (el-kalî, el-kılevî), saffron (za‘ferân), syrop (şurub), alembic (el-inbîk),
alcohol (el-kühûl), amalgam (el-mulgam), elixir (el-iksîr) ve athanor (et-tennûr) gibi
Arapça kökenli kelimeler İslam medeniyetinin kimya alanındaki etkisini
göstermektedir (Dölen, 2002: XXVI, 29).
Botanik
Botanik alanında önemli çalışmalar yapılmış ve eserler çevrilmiştir.
Yunancadan çevrilen eserler arasında Diyoskorides’in Kitâbü’l-Haşâyiş adlı eseri
önemli bir yere sahiptir. Ebû Hanîfe ed-Dîneverî’nin Kitâbü’n-Nebât’ı, botanik
alanında yazılmış önemli eserlerden biridir.
Felsefi İlimler
Felsefe
İslam dünyasında Yunan felsefesinin etkisi, VI. yüzyılda doğuya göç eden bazı
Atina Okulu mensuplarının eserlerinden yararlanılarak başlamıştır. Felsefi
faaliyetler özellikle Antakya, Urfa (Edessa), Harran, Nusaybin ve Cündişapur’da
yoğun bir şekilde devam ediyordu.
Sokrates (m. ö. 399), Eflatun (m.ö. 347) ve Aristo (m. ö. 322) gibi birçok
Yunan filozofunun kitapları Arapçaya çevrilmiştir. Yunanca eserlerin çevirisi Süryanî
bilginler tarafından yapılmıştır.
İslam dünyasında yetişen önemli filozoflar arasında el-Kindî, Farabî ve İbn
Sina’yı zikretmek gerekir.
İslam dünyasında ortaya çıkan belli başlı Felsefi akımlar şunlardır:
Abbasiler Dönemi’nde
ortaya çıkan felsefi
akımların gelişmesinde
çevirilerin önemli bir
yeri mevcuttur.
 Tabiat Fesefesi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Tabit felsefesi, Yunan felsefesinin etkisinde kalarak gelişen ve tabiat
ilimlerine dayanarak felsefe yapan bazı akımlar için kullanılır.
Bunlardan biri Tabiiyyûn (Tabiatçılar) denen akımdır. En önemli temsilcisi,
aynı zamanda önemli bir tabip olarak meşhur olan Ebû Bekir Zekeriya er-Râzî’dir
(313/925). Peygamberlik kurumu hakkındaki görüşleri şiddetle tenkit edilen Râzî,
iyi ile kötüyü ayırt etmek için aklın yeterli olduğu görüşünü savunmuştur.
Diğer önemli bir grup ise Dehriyyûn (Maddeciler) denen gruptur. Bu gruba
mensup olan filozoflar, zamanı ezelî ve yaratılmamış kabul ederler. Ayrıca Tanrı’nın
varlığını da inkâr ederler. Dehrî filozoflardan biri İbnü’r-Ravendî’dir (301/913914?).
İslam dünyasında ortaya çıkan Bâtınilik ekolleri de bu grup içinde
değerlendirilir. Bunların en meşhur filozofları arasında Ömer Hayyâm (526/1132?)
ve Hasan Sabbâh (518/1124) zikredilebilir.
 Meşşaîlik
Meşşaîlik, felsefi anlayışı İslami ilkelerle uzlaştırma çabasına girmiş bir
akımdır. Esası Aristo’nun görüşlerinin İslam dünyasına yansımasından meydana
gelmiştir. Bu akıma mensup filozoflar üzerinde Yeni Eflatunculuğun da etkisi vardır.
Meşşaîlik akımının en önemli isimleri, el-Kindî (252/866?), Farabî (339/950),
İbn Miskeveyh (421/1030), İbn Sina (428/1073), İbn Bâcce (533/1139) ve İbn
Rüşd’tür (520/1126).
 İşrakîlik
İşrâk kelimesi, ışığın açılması ve güneşin doğması anlamına gelir. Keşf, ilham
ve sezgiye dayanan bir felsefi akımdır. Kelamcılar tarafından şiddetli eleştirilere ve
zaman zaman siyasi takibata maruz kalan bir felsefi akımdır. Önemli
temsilcilerinden biri Sühreverdî’dir (587/1191). Görüşlerinden dolayı 38
yaşındayken idama mahkûm edilen Sühreverdî, kısa ömründe elliye yakın kitap
yazmıştır. Hikmetü’l-İşrâk ve Heyâkülü’n-Nûr adlı eserleri en önemlileridir.
Mantık
Arapçaya mantık alanında çevrilen kitaplar arasında Aristo’nun mantıkla ilgili
altı kitaptan meydana gelen Organon adlı eseri zikredilebilir. M. III. yüzyılda bu
kitaplara Aristo’nun Retorika ve De Poetika adlı eserleriyle Porphyrios’un beş
tümeli konu alan Eisagoge’si (Îsâgûcî) de eklenmiş; İslam mantıkçıları, bu dokuz
kitaptan her birini mantığın bir bölümü saymıştır (Emiroğlu, 2003: XXVIII, 20).
Arapçaya çevrilen eserlerin şerh ve muhtasarları yapılmış, Farabî ve İbn Sina
gibi filozofların, mantık ilminin gelişmesine büyük katkıları olmuştur. Grek
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
mantığını kendi kültürel amaçlarına uygun şekilde değiştiren, mantığa orijinal
kısımlar dâhil eden ve bu alanın İslam dünyasında daha da geliştirilmesine zemin
hazırlayan ilk ve en ünlü İslam mantıkçısı Muallim-i Sani unvanıyla anılan Farabî’dir.
Mantık alanında ilk önemli Müslüman sistemci düşünür İbn Sina’dır. İbn
Sina, kendisinden öncekilerin hatalarını düzeltmiş, yeni görüşler öne sürmüş, bütün
mantık disiplinlerini ilgilendiren önemli yenilikler ortaya koymuştur (Emiroğlu,
2003: XXVIII, 21).
KÜLTÜR HAYATI
Tercüme Faaliyetleri
Müslümanlar, eski dünyanın ortasında, Batı’ya ve Doğu medeniyetlerine
komşu olup onların kültürel mirasını alarak kendilerine mal etmişler ve İslam
medeniyetinin inşasında kullanmışlardır.
Kitap çevirisi, Abbasiler
Dönemi’nde devlet
adamlarının desteğiyle
büyük bir gelişme
gösterdi.
İslam medeniyetinde çeviri faaliyetleri Emeviler zamanında başlamışsa da
bunun sistemli bir şekilde gelişmesi Abbasiler dönemindedir. Bu dönemde yapılan
çeviriler sayesinde dünya mirasının bir kısmı günümüze gelebilmiştir.
İkinci Abbasi halifesi Ebû Cafer Mansur döneminde Grekçe, Latince
Süryanice, Pehlevice ve Farsçadan başta tıp ve fizik alanlarında eserler çevrilmiştir.
Farsçadan Arapçaya çeviri yapanlar arasında en tanınmışları İbn Mukaffa’dır.
Çevirdiği birçok eser arasında günümüze kadar ulaşmış olan Kelile ve Dimne’nin
ayrı bir yeri vardır.
Abbasiler Dönemi’nde çevrilen eski İran krallarının hayatlarına ve yönetim
anlayışlarına dair eserler İran etkisini artırmıştır. Bu sebeple Abbasilerde halifeler
ve yöneticiler, İran yönetim anlayışını taklit etmişlerdir. Ancak Eflatun ve
Aristo’nun devlet yönetimiyle ilgili eserleri de Arapçaya çevrilmiştir.
Çeviri faaliyetlerinde İslam öncesinde önemli bir konumda olan
Cündişapur’da yetişen Hintli ve Süryani bilginlerin önemli ağırlığı olmuştur. Ayrıca
Harranlı mütercimlerin önemli hizmetleri bilinmektedir. Meşhur mütercimler
arasında Huneyn b. İshak, oğlu İshak b. Huneyn ve Sâbit b. Kurre el-Harranî
zikredilebilir.
Mütercimler, Yunanca, Pehlevice, Sanskritçe ve Süryanice dilleri başta olmak
üzere birçok dilden çeviriler yapmışlardır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Beytülhikme
Beytülhikme, asırlar
boyunca diğer
medeniyetlere ait
birikimle İslam
medeniyetini
buluşturan bir kurum
olmuştur.
Halife Me’mun döneminde eskiden beri devam eden çeviri faaliyetlerini
daha düzenli yapmak ve çevrilen kitaplardan istifadeyi artırmak için Beytülhikme
teşkilatı kuruldu.
Beytülhikme kuruluncaya kadar çeviri faaliyetleri kişilerin ve bazı devlet
adamlarının özel çabası ve gayretleriyle devam ediyordu. Beytülhikme kurulduktan
sonra çeviri faaliyetleri daha düzenli ve kurumsal destekle artarak devam etmiştir.
Halife Mansur döneminde eskiden beri özel gayretlerle sürdürülen çeviri
faaliyetlerinde ciddi bir artış meydana geldi. Mansur, sarayında çevirttiği ve telif
ettirdiği kitapların yer aldığı Hizanetülhikme adı verilen bir kütüphane kurdurdu.
Beytülhikme’nin temelini bu kütüphane oluşturdu. Daha sonraki yıllarda çeviri
faaliyetlerinde azalmalar olmuşsa da Me’mun’un babası Harun Reşid döneminde
çeviri ve telif çalışmaları hız kazanmıştır. Bu dönemde kitapların mevcut
kütüphaneye sığmaması üzerine yeni bir kütüphane kuruldu. Yeni kütüphaneye de
Hizanetülhikme bazen de Beytülhikme adı verildi.
Me’mun, bu miras üzerine Beytülhikme’yi dönemin en önemli ilim merkezi
hâline getirdi. Beytülhikme, kitapların korunduğu odalardan başka, müellif,
mütercim, kâtip, müstensih ve mücellitler için ayrılan odalara sahip bir kurumdu.
Binada bir de okuma salonu mevcuttu. Beytülhikme, “Sahibu Beytülhikme” adı
verilen bir yönetici tarafından yönetilirdi. Ayrıca kuruma bağlı olarak çalışan
müellifler ve mütercimlerle yeteri kadar yardımcı görevliler de bulunurdu. Burada
çeviri yapan bilginlere yüksek miktarlarda ücretler ödenirdi.
Bu önemli kurum Abbasi devletinin yıkılışına kadar hizmet vermiştir.
Kütüphaneler
Abbasiler Dönemi’nde halifeler, vezirler ve âlimlerin kurdukları birçok
kütüphane olduğu gibi Abbasiler Dönemi’nde ortaya çıkan hanedana mensup
yöneticiler de kütüphaneler kurmuşlardır.
Abbasilerin ikinci halifesi Mansur döneminden başlayarak halifelerin hem
ilmî çalışmaları teşvik ettikleri hem de sarayda kütüphaneler kurdukları
görülmektedir.
Abbasilerden önce yazı malzemesi olarak kullanılan parşömen ve papirüsten
başka bu dönemde, Çinlilerin asırlardır gizledikleri pamuk ve ketenden kâğıt
üretiminin Müslümanlarca öğrenilmesi, kâğıdın ucuzlamasına, dolayısıyla kitap
yazımının ve istinsahının artmasına vesile olmuştur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Çeviri yaptırmak amacıyla halifelerin kitap temini için bazı adamlarını
Bizans’a gönderdiklerini, toplanan kitapların saraylardaki kütüphanelerde
muhafaza edildiklerini görüyoruz.
Ucuz kâğıt üretimi,
İslam medeniyetinin
ilmî gelişmenin
hızlanmasına en önemli
katkılarından biridir.
Devlet ricalinden bazıları şahsi kütüphanelere sahipti. Yahya b. Hâlid elBermekî’nin dönemin önemli kütüphanelerinden birisine sahip olduğunu, bu
kütüphanenin özellikle Grekçe ve Farsça eserler bakımından zengin olduğunu
görüyoruz.
Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından kurulan Nizamiye Medresesi’nin
önemli bir kütüphanesi vardı. İslam dünyasının çeşitli bölgelerine açılan ve
Nizamiye Medresesi’ni örnek alan diğer medreselerde de kütüphaneler
bulunuyordu.
Halife Mustansır tarafından Bağdat’ta yaptırılan Mustansıriyye Medresesi
büyük bir kütüphaneye sahipti. “Hizânetü’l-kütüb” denen kütüphane açıldığında
Mustansır kendi özel kütüphanesinden 290 yük kitap göndermiş; zamanla
kütüphanedeki kitap sayısı 80.000 cildi aşmıştır. Yıllarca hizmet veren bu
kütüphane, Bağdat’ın Moğollar tarafından istilasından sonra yağmalanmıştır.
Abbasiler Dönemi’nde ortaya çıkan Hamdanîler, Büveyhîler, Selçuklular,
Fatımîler devletlerinde de gerek yöneticilerin gerekse hayır sahiplerinin kurdukları
birçok kütüphane mevcuttu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Özet
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
•İslam medeniyetinde ilimler naklî ilimler ve akli ilimler olarak ikiye ayrılır.
Naklî ilimler tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuftan oluşur. Akli ilimler ise
nazari ve amelî ilimler olarak ikiye ayrılır. Nazarî ilimler metafizik disiplinler,
matematik disiplinler, fizik ilimler olarak tasnif edilir. Amelî ilimler ise ahlak,
ev idaresi ve siyaset olarak ayrılır.
•Dinî ilimlerin temel hedefi Kur'an'a uygun bir akideye ve dinî hayata sahip
olmaktır.
•Abbasiler Dönemi'nde dinî ilimlerde büyük gelişmeler oldu.
•Tefsir çalışmaları rivayet ve dirayet tefsirleri olarak ikiye ayrılır. İki yöntemi
birleştiren çalışmalar da yapılmıştır.
•Ehlisünnetin temel hadis kitapları olarak kabul ettiği altı hadis kitabı
Abbasiler Dönemi'nde telif edilmiştir.
•Fıkhi mezhepler ve bu mezheplerle ilgili temel literatür Abbasiler
Dönemi'nde ortaya çıkıp gelişmiştir.
•Abbasiler Dönemi'nde kelami tartışmalar çoğalmış ve kelam mezhepleri
büyük bir gelişme göstermiştir. Mutezile mezhebinin bir dönem devletin
desteğini alması, ehlisünnet alimlerine baskı yapılmasına sebep olmuştur.
•Temel tasavvufi akımlar Abbasier Dönemi'nde ortaya çıkıp gelişmiştir.
•Arap dili ve edebiyatı üzerine önemli çalışmalar yapılmış. Şiir tarzında
gelişmeler olmuştur.
•İslam tarihiyle ilgili çalışmaların önemli bir kısmı bu dönemde ortaya
çıkmıştır. Hem Taberî gibi dünya tarihi yazan bilginler, hem de İbn Hişâm gibi
Hz. Peygamber'in siyerini kaleme alan birçok tarihçi Abbasiler Dönemi'nde
yetişmiştir.
•İslam medeniyetinde coğrafya alanında yapılan çalışmaların önemli bir kısmı
Abbasiler Dönemi'nde ortaya çıkan Irak Coğrafya Okulu ve Belh Coğrafya
Okuluna mensup bilginler tarafından kaleme alınmıştır.
•Matematik, astronomi, tıp, kimya , botanik alanında yapılan çalışmalar
asırlarca ilim dünyasına rehberlik etmiştir.
•Abbasiler Dönemi'nde felsefe alanında büyük gelişmeler meydana gelmiştir.
Tabiat felsefesi, Meşşaiyye ve İşrakiyye ekollerinin büyük filozafları bu
dönemde yetişmiştir.
•Tercüme faaliyetleri İslam dünyasında ilmî gelişmeye büyük katkılar
sağlamıştır. Bu faaliyetlerde Beytülhikme'nin hayati bir yeri olduğu
kuşkusuzdur.
•Kütüphaneler, Abbasiler Dönemi İslam dünyası kültür hayatında önemli bir
yere sahiptir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Ödev
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
• Abbasi Dönemi'nde ilmî gelişmenin sebeplerini
araştırarak 200 kelimeyi aşmayacak bir makale yazınız.
• Hazırladığınız ödevi sistemde ilgili ünite başlığı altında
yer alan “ödev” bölümüne yükleyebilirsiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Aşağıdakilerden hangisi naklî ilimlerden değildir?
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
a) Tefsir
b) Hadis
c) Fıkıh
d) Kelam
e) Tıp
2. Aşağıdakilerden hangisi ilk ravi olan sahabilerin adlarına göre tasnif edilen
hadis kitaplarındandır?
a) Sahih
b) Sünen
c) Müsned
d) Musannef
e) Câmî
3. Aşağıdakilerden hangisi hadis çalışmaları bağlamında ortaya çıkan ilimlerden
değildir?
a) Cerh ve Tadil
b) İlelü’l-hadis
c) Muhtelifü’l-hadis
d) Garibü’l-hadis
e) Fıkıh
4. Aşağıdakilerden hangisi elimizdeki ilk fıkıh usulü kitabıdır?
a) er-Risâle
b) el-Üm
c) Kitâbü’l-harâc
d) Fetevayı Hindiyye
e) Miftâhu’l-gayb
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
5. Aşağıdakilerden hangisi siyer alanında yazılan eserlerdendir?
a) es-Sîretü’n-nebeviyye
b) Kitâbu Muhammed
c) Sahih
d) Müsned
e) Cerh ve Tadil
Cevap Anahtarı
1.E, 2.C, 3.E, 4.A, 5.A
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Ahmad, S. Maqbul. (1993). “Coğrafya”, DİA, İstanbul, VIII, 50-62.
Ateş, Süleyman. (1993). “Cüneyd-i Bağdâdî”, DİA, İstanbul, VIII, 119-121.
Avcı, Casim. (2010). “Tabakat [İslam Tarihi]”, DİA, İstanbul, XXXIX,297-299.
Birışık, Abdülhamit. (2002). “Kıraat”, DİA, Ankara, XXV, 426-433.
Demirci, Muhsin. (1995). “Esbâb-ı Nüzûl”, DİA, İstanbul, XI, 360-362.
Demirci, Mustafa. (1996). Beytü'l-Hikme: Kuruluşu, İşleyişi ve Etkileri, İnsan
Yayınları, İstanbul.
Durmuş, İsmail. (2006). “Nahiv”, DİA, İstanbul, XXXII, 300-306.
Durmuş, İsmail. (2010). “Şiir”, DİA, İstanbul, XXXIX, 144-154.
Durmuş, İsmail. (2010). “Tabakat [Arap Edebiyatı]”, DİA, İstanbul, XXXIX, 288-290.
Dölen, Emre. (2002). “Kimya”, DİA, Ankara, XXVI, 26-30.
(1989). Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Redaktör: Hakkı Dursun Yıldız,
İstanbul, III, 377-497.
Efendioğlu, Mehmet. (2010). “Tabakat [Hadis], XXXIX, 291-292.
Emiroğlu, İbrahim. (2003). “Mantık”, DİA, Ankara, XXVIII, 18-28.
Erünsal, İsmail. (1989). “İslam Medeniyetinde Kütüphaneler”, Doğuştan Günümüze
Büyük İslam Tarihi, Redaktör: Hakkı Dursun Yıldız, İstanbul, XIV, 211-307.
Fayda, Mustafa. (2009). “Siyer ve Megâzî”, DİA, İstanbul, XXXVIII, 319-324.
Kandemir, M. Yaşar. (1997). “Hadis”, DİA, İstanbul, XV, 27-64.
Kara, Mustafa. (1989). “Tasavvuf”, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi,
Redaktör: Hakkı Dursun Yıldız, İstanbul, XIV, 309-440.
Karaman, Hayrettin. (1996). “Fıkıh”, DİA, İstanbul, XIII, 1-14.
Kaya, Mahmut. (1992). “Beytülhikme”, DİA, İstanbul, VI, 88-90.
Kaya, Mahmut. (2007). “Râzî, Ebû Bekir”, DİA, İstanbul, XXXIV, 479-485.
Kılıç, Hulûsi. (1994). “Ebü’l-Ferec el-İsfahânî”, DİA, İstanbul, X, 316-318.
Kutluer, İlhan. (2000). “İlim”, DİA, İstanbul, XXII, 109-114.
Kutluer, İlhan. (2000). “İlm-i Nebât”, DİA, İstanbul, XXII, 134-136.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Abbasiler Dönemi’nde İlim ve Kültür Hayatı
Rüşdî Râşid. (2003). “Matematik”, DİA, Ankara, XXVIII, 129-137.
Terzioğlu, Arslan. (1999). “İbn Sînâ [Tıp], DİA, İstanbul, XX, 331-336.
Topaloğlu, Bekir. (2003). “Mâtürîdî [Kelama Dair Görüşleri]”, DİA, Ankara, XXVIII,
151-157.
Tülücü, Süleyman. (2005). “Muallakât”, DİA, İstanbul, XXX, 310-312.
Uludağ, Süleyman (1997). “Hallâc-ı Mansûr”, DİA, İstanbul, XV, 377-381.
Yavuz, Yusuf Şevki. (1994). “Ehl-i Sünnet”, DİA, İstanbul, X, 525-530
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
İÇİNDEKİLER
ABBASİLER DÖNEMİ
İSLAM KURUMLARI
•
•
•
•
•
Siyasi ve İdari Teşkilatlar
Maliye Teşkilatı
Adliye Teşkilatı
Askerî Teşkilat
Eğitim Teşkilatı
İSLAM KURUMLARI
ve
MEDENİYETİ
HEDEFLER
TARİHİ
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Abbasiler dönemindeki siyasi ve idari kurumların
ortaya çıkışını ve gelişimini kavrayabilecek,
• Abbasiler dönemindeki mali kurumlar ve işleyişi
hakkında bilgi sahibi olabilecek,
• Abbasiler dönemindeki adli teşkilat ve yapısını
anlayabilecek,
• Abbasiler dönemindeki askerî teşkilatı
öğrenebilecek,
• Abbasiler dönemindeki eğitim hayatı ve
medreseleri değerlendirebileceksiniz.
ÜNİTE
10
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
GİRİŞ
Bir ihtilal ile Emevileri (661-750) yıkarak iktidara gelen Abbasiler (750-1256)
İndus nehrinden Atlantik okyanusuna kadar uzanan geniş bir sahayı ve bu sahaya
hükmeden devlet mekanizmasını devralmışlardı. Emeviler gerek Hz. Peygamber ve
gerekse Raşid halifeler döneminden kendilerine intikal eden siyasi-idari kurumları
daha da geliştirmişler ve çeşitlendirmişlerdi. Emeviler dönemi İslam kurumlarının
tekâmülünde, özellikle vergilendirme konularında Bizans dönemi uygulamalar
kendisini hissettirmişti.
Abbasiler de, tıpkı Emeviler gibi bir takım kurumları devralmışlar ve kendileri
de yeni bazı kurumlar ortaya koymuşlardı. Hem devralınan ve hem de yeni teşkil
edilen kurumlar, beş asırlık Abbasi tarihi boyunca tekâmüllerini sürdürmüşlerdir.
Bu nedenle, genelleme yapmak suretiyle Abbasi döneminin tamamını kapsayacak
şekilde İslam kurumlarının tek bir tanım ve tasvirlerini ortaya koymak mümkün
değildir. Söz konusu bu durumu, aşağıda ele alacağımız hemen her bir kurumun
farklı dönemlerde farklı isimlerle farklı yetki ve mahiyetlerle karşımıza çıktığında
müşahede edebiliriz.
SİYASİ VE İDARİ TEŞKİLATLAR
Hilafet
Büyük bir ihtilalin ardından Abbasilerin iş başına gelmesiyle birlikte sadece
hanedan değil, hilafet kavramı ve etrafındaki uygulamalar da değişmiştir. Hz.
Peygamber’in vefatıyla ortaya çıkan hilafet kurumu Emevilerle birlikte değişikliğe
uğramış, Abbasiler döneminde ise daha farklı bir mahiyete bürünmüştür. Mamafih,
Emeviler ve Abbasiler dönemi hilafet anlayışı ve yapısı arasında bir takım ortak
özellikler de sergilemişlerdir.
Emeviler dönemi
hilafet anlayışının
aksine, Abbasiler
halifenin Hz.
Peygamber’in aile
efradından olması
gerektiğini ileri
sürmüşlerdi.
Emeviler dönemi hilafet anlayışının aksine, Abbasiler halifenin Hz.
Peygamber’in aile efradından olması gerektiğini ileri sürmüşlerdi. Onlara göre
Peygamber’in aile efradı içinde de hilafete en layık olan Peygamber’in amcası
Abbas’ın evlatları idi. Bu maksatla pek de inandırıcı olmayan bazı iddialar ileri
sürmüşlerdi. Onların iddialarına göre, Abbas oğulları Kureyş’in en faziletlileriydi.
Peygamber’i temsilen hilafet makamında oturduklarından Abbasi halifeleri
Peygamber’in hırkasını giymekteydiler. Tahta çıkan halifeye, hırka ile birlikte asa ve
mühür takdim edilmekteydi.
Abbasiler Emevileri “ehli dünya” olmakla itham ederlerken, kendilerini dinî
liderler olarak göstermeye gayret etmişlerdi. Bunun da bir tezahürü olarak Abbasi
halifeleri, Raşid halifeler ve Emeviler zamanında insanlara namaz kıldıranlar için
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
kullanılan “imam” unvanını kendileri için kullanmışlardı. Bununla birlikte Abbasi
halifeleri, Raşid halifelerden ve bazı Emevi halifelerinden farklı olarak halka
imamlık yapmıyorlar ve hutbe okumuyorlardı.
Abbasi Devleti’nin kuruluşu ile beraber hemen her alanda Fars etkisi
kendisini göstermiştir. Abbasiler’in, başta İranlılar olmak üzere mevalinin desteği
ile kurulmuş olması, böyle bir neticenin doğmasında etkili olmuştur. Bu tesiri
hilafet kurumunda da görmek mümkündür. Emeviler ve Abbasiler dönemi hilafet
anlayışı ve uygulamasında önemli bazı farklılıkların meydana gelmesinde her hâlde
Fars kültürünün büyük rolü olmalıdır. Halifenin yönetim tarzında da söz konusu bu
tesir kendisini belirgin olarak gösterir.
Abbasi devletinde Fars
etkisi, hilafet
telakkisinde de görülür.
Halife tarafından başta vezirlik olmak üzere İran asıllı yöneticilerin iş başına
getirilmesi, Sasani dönemi idari sisteminin uygulanması, halifenin huzuruna
serbestçe girilmesinin yasaklanması, saraylarında Fars âdetlerinin yerleşmeye
başlanması ve İran kisraları gibi gösterişli bir hayatın sürülmesi, hilafet kurumu
üzerinde Fars etkisinin tezahürleridir.
Söz konusu bu tesir Abbasiler’in hilafet telakkisinde de görülür. Mesela
halife Ebû Cafer el-Mansur (754) Sasani geleneğini hatırlatır şekilde kendisini
Sultanullah fi’l-ard olarak telakki ediyordu. Yani kendisinin bu göreve halk
tarafından değil de, ilahi bir güç tarafından, yani Allah tarafından getirildiğini ifade
etmek istiyordu. Hâlbuki Raşid halifeler otoritelerini halktan alıyorlardı. Yani Raşid
halifelerden farklı olarak, Abbasilerin meşruiyeti halka dayanmamaktaydı. Bu
nedenle yönetimleri halkın istişaresine kapalı idi. İstişareleri sadece divan üyeleri
ve Abbasi ailesinin ileri gelenleri ile sınırlı idi. Fakat yönetimle ilgili nihai söz
halifenin idi.
Mamafih, Abbasiler dönemi hilafet anlayışının Emeviler dönemi hilafet
anlayışı ile benzer tarafları da bulunmaktadır. Emeviler’de olduğu gibi halife veliaht
tayin ediyor, böylece kendinden sonra yerine geçecek halifeyi belirliyordu. Fakat
Abbasiler birden fazla veliaht tayin etme tarzını ihdas etmişlerdi. Mesela el-Seffah
kardeşi Ebû Cafer el-Mansur’u, ikinci olarak da kardeşinin oğlu İsa b. Musa b. Ali b.
Abdullah b. Abbas’ı veliaht olarak belirlemişti.
Abbasiler dönemi hilafet müessesinde meydana gelen önemli bir gelişme de
halifenin 3./9. asırdan itibaren elindeki yetkileri yitirmeye başlaması ve 4./10. asır
itibarı ile de elinde hiç bir yetkinin kalmamasıdır. Bu durum Abbasiler’de Türklerin
nüfuzunun artmasıyla beraber ortaya çıkan bir durumdu.
Türk komutanların istediği kişileri hilafete getirdiği pek çok örnekler vardır.
Halifelerin bu şekilde iş başına getirilmesi, pek çok veliaht tayini ve yönetimin
başındaki vezirlerin sıklıkla değiştirilmesi, neticede tüm devlet yönetiminin
çözülmesine yol açmıştır.
Türk komutanların devlet işlerine bu denli müdahil olmalarına imkân
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
sağlayan unsurlardan biri, halifenin kendisinden sonra başa geçecek kişileri
sırasıyla birinci, ikinci, üçüncü veliaht olarak belirlemesi idi. Mesela halife elMütevekkil Alellah (232/847) kendisinden sonra üç oğlunu birden sırasıyla veliaht
tayin etmiş, bir müddet sonra da bu sıralamayı değiştirmişti. Abbasilerde bu
şekilde veliahtların belirlenmesi, bir müddet sonra da değiştirilmesi sıklıkla görülen
bir durumdur. Yukarıda da belirtildiği gibi, ilk Abbasi halifesi el-Seffah (132/750)
kardeşi Ebû Cafer el-Mansur’u (136/754) ve ondan sonra da yeğeni olan İsa b.
Musa’yı veliaht olarak ilan etmişti. Ancak, Ebû Cafer el-Mansur halife olunca bu
sıralamayı değiştirerek oğlu el-Mehdi’yi birinci veliaht ilan etti. Dahası el-Mehdi
(158/775) halife olunca da İsa b. Musa’yı veliahtlıktan bütünüyle uzaklaştırdı.
Neticede de bu mesele aile içerisinde sürekli bir çekişmeye neden olmuştu. İşte
aile içerisindeki bu tür çekişmeler Türk komutanların duruma müdahalesine imkân
tanımıştı.
Halifenin otoritesinin gerilemesinde bir diğer unsur da Abbasi şemsiyesi
altında yer almakla birlikte 4./10.asır itibarıyla hemen hemen müstakil hâle gelmiş
bulunan devletlerdir. Mesela Fars’da Ali b. Buveyh, Rey ve Isfahan’da kardeşi
Hasen b. Buveyh, Musul, Diyar-ı bekr ve Diyar-ı rebi’de Hemedaniler, Mısır ve
Şam’da Muhammed b. Tuğc, Horasan’da Nasr b. Ahmed bağımsız bir şekilde
hüküm sürmekteydiler. Bu sultanların meşruiyeti, Bağdat’daki halife tarafından
tanınmasına bağlı olsa da, bu durum halifenin otoritesini sarsan bir gelişmeydi.
Abbasî hilafetini zaafa
uğratan bir gelişme de,
farklı coğrafyalarda
muhtelif hilafetlerin
ortaya çıkmasıdır.
Halife er-Radi Billah (322/934) kuvvet komutanlarının güçlenmesini
engelleyemediği gibi, bunların devlet işlerine müdahalesine ve aralarındaki
rekabetin daha da artmasına mâni olamadı. Neticede onun zamanında “emîru’lümera” döneminin başlandığı söylenebilir. Bunun da neticesinde önde gelen
komutanlar, emîru’l-ümera ve halife arasında sürekli bir rekabet meydana geldi.
Sonunda halife el-Müstekfî Billah’ın (333/944) bu durumdan kurtulmak için Buveyh
oğullarına müracaat etmesiyle Muizuddevle (ö.356/967) Bağdad’a girdi ve böylece
halifeyi kendi kontrolü altına almış oldu. Daha da ilginci, Buveyh oğulları Şii
olmaları hasebiyle Sünni halifeyi de tanımıyorlardı. Fakat onlar bu durumu
kendileri için bir tehlike olarak görmüyorlardı. Çünkü halifenin hutbede isminin
zikredilmesi ve parada adının yer alması dışında herhangi bir otoritesi kalmamıştı.
Buveyh oğulları Abbasi hilafetini ortadan kaldırmaktansa, onların itibarlarından
istifade ederek kendi mevkilerini korumayı hedeflemişlerdi. Halife de Buveyh
oğullarına unvanlar vererek onların isimlerini hutbede zikrettiriyordu. Ayrıca
parada da isimleri yer almaktaydı. Buna mukabil, Buveyh oğullarının otoritesi
mutlak idi. Böylelikle Abbasi hilafeti Birunî (ö. 442/1052?)’nin ifadesi ile dinî bir
riyasete dönüşmüş oldu.
Bilahere Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in 447/1058 yılında Bağdat’a girmesiyle
Buveyhîler’in hâkimiyeti son bulmuştu. Bu hizmeti karşısında halife el-Kaim Billah
(422/1031) Tuğrul Bey’e hilatler giydirip, kılıç kuşattı. Kendisine “Meliku’l-meşrik
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
ve’l-megrib” unvanını verdi. Ayrıca hilafet toprağındaki halkın korunması ve idaresi
yetkisini de Tuğrul Bey’e devretti. Böylece, kendisine verilmiş olan “Kasîmu emîri’lmü’minîn” yani halifenin ortağı unvanının kastettiği manaya uygun olarak hilafet
yetkileri, Birunî’nin de ifade etmeye çalıştığı gibi, sanki ikiye bölünmüş oldu. Buna
göre halife dinî yetkiye, sultan ise dünyevi yetkilere sahip olmuş oldu.
Diğer yandan Abbasi hilafetini zaafa uğratan bir başka gelişme de farklı
coğrafyalarda muhtelif hilafetlerin ortaya çıkmasıydı. Bunlar, III. Abdurrahman’ın
(317/929) ‘Emiru’l-Mü’minîn Nasır Lidînillah’ unvanıyla hilafetini ilan ettiği Endülüs
Emevileri ile Kuzey Afrika ve Mısır’da farklı bir ideolojiyle hilafet tesis eden
Fatımiler (909-1171)’dir. Böylece onuncu asır İslam dünyasında aynı anda üç tane
halife olmuş oldu. Bu durum da hiç şüphesiz Abbasi hilafetinin otoritesini
zedeleyen bir husustu.
Abbasi halifeleri Selçuklular’ın zayıflamasıyla beraber yeniden eski yetkilerini
üzerlerine almaya çabalamışlardır. Mesela fütüvvet teşkilatının da başına geçmeye
gayret eden halife en-Nâsır Lidînillah (575/1180)’ın Selçuklular’a karşı vermiş
olduğu mücadeleyi belirtebiliriz. Fakat yaklaşmakta olan Moğol tehlikesi hilafetin
yeniden güçlenmesine imkân vermemiş, bir müddet sonra da 656/1258 tarihinde
Moğollar tarafından Bağdat’ın ele geçirilmesiyle birlikte Abbasi hilafeti son
bulmuştur.
Vezirlik
Hilafetin Abbasilere geçmesiyle beraber idari yapılanmada da değişiklikler
meydana gelmiş, yeni bir takım kurumlar ortaya çıkmıştı. İdari teşkilatın en
tepesinde bulunan vezirlik kurumu Abbasilerle birlikte ortaya çıkmış olan
kurumların başında gelmekteydi.
Vezir kelimesinin esasen Farsça olduğu ve kurumun da İran kültürünün tesiri
ile ortaya çıktığı söylense de, hem etimolojik olarak ve hem de kurum olarak vezir
kelimesinin Arap dili ve kültüründe izlerini görmek mümkündür. Kelime, Kur’an-ı
Kerim’de
“Biz Musa’ya Kitab’ı verdik ve kardeşi Harun’u ona yardımcı (vezir)
yaptık.” (Furkan/25: 35)
İdari teşkilatın en
tepesinde bulunan
vezirlik kurumu,
Abbasilerle birlikte
ortaya çıkmış olan
kurumların başında
gelmektedir.
şeklinde geçmektedir. Burada geçtiği şekliyle vezir kelimesi “yardımcı”
anlamındadır. Bundan ayrı olarak aynı kelime “sığınılacak yer” anlamına da
gelmektedir (Kıyâmet/75: 11). Keza yine Kuran’da
“Hiç kimse başkasının suçunu yüklenmez.” (En’âm/6: 164 ve Fâtır/35: 18)
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
şeklinde geçer.
Erken dönem Abbasi idaresinde görülen vezir tabiri idari bir görev
üstlenmekten ziyade, bir danışman gibiydi. Vezirin sorumluluk ve yetki alanı zaman
içerisinde şekillendi, devlet idaresinde halifenin vekili hâline geldi. Buna uygun
olarak valileri tayin etme, askerî işleri takip etme, vergileri tanzim edip toplama
sorumluluğunu üstlendi. Kurumsal bir kimlik olarak halife el-Mehdî (158/775)
döneminde ortaya çıkmış olmalıdır. Bu halife döneminde Muaviye bin Yesar ve
Yakub b. Davud ilk vezirler olarak görünmektedir. Erken dönem Abbasiler’in en
meşhur vezirleri Bermekîlerdi. Yahya bin Halid bin el-Bermekî Harun er-Reşid
(170/786)’in veziri idi. Kitabu’l-vüzera’nın müellifi Cahşiyari’ye göre Yahya,
vezirliğin yanı sıra askerî bir rütbe olan emirlik unvanını da taşıyordu.
Vezirler Harun er-Reşid’in (170/786) oğulları el-Emin (193/809) ve elMe’mun (198/813) arasındaki çekişmede de önemli rol oynamışlardı. elMe’mun’un veliahtlıktan uzaklaştırılması konusunda Fadl bin Rebi’ Harun erReşid’e telkinlerde bulunmuştu. Bilahare el-Me’mun’un veziri olan Fazl bin Sehl’in
hem sivil ve hem de askerî alanlardaki yetkilerini ifade eden “zû’r-riyaseteyn”
lakabı vardı ve bu lakap paranın üzerinde de yer almaktaydı. Mamafih Fazl bin
Sehl’den sonra gelen vezirler onun kadar etkili ve güçlü olamamışlardır. Vezirler
Samarra döneminde (218-247/833-861) Türk komutanlarla mücadele içinde
olmuşlardır. Bilahere vezirlik makamını elinde tutan iki aile belirmiştir; Benû’l-Fırat
ve Benû’l-Cerrah (296-324 / 908-936). Fakat, bunu takip eden emîru’l-ümera
dönemi ile vezirlik eski önemini ve ağırlığını yitirmiştir. Esasen halifenin kendisinin
yetkilerini yitirmesi ile vezirlik de önemini tamamen kaybetmiştir. Mamafih
Selçukluların tahakkümünden sıyrılmaya başlaması ile hem halife ve hem de vezir
eski yetkilerini elde etme çabası içerisinde olmuşlardır. Vezir Avnuddin ibn Hubayra
bunlardan biridir.
Tarihî seyri içerisinde tekâmül etmesine paralel olarak, vezirlik kurumuna
dair teorik çerçeve de belirmeye başlamıştır. Hem Maverdî (ö.450/1058) ve hem
de Ebû Ya’lâ el-Ferrâ’ (ö.458/1065) eserlerinde vezirliğe ayrı bir vurgu yapmışlardır.
Maverdî’ye göre vezîru’t-tefvîz halifeden aldığı yetkiyle hem askerî ve hem de sivil
idarede tam bir sorumluluğa sahiptir. Halife ile aynı yetkileri üstlenmiştir. Sadece
halifeyi azl edemez, veliaht tayin edemez ve halifenin atadıklarını görevden
alamazdı. Kureyş’ten gelme hariç, halife için aranan şartlar vezir için de geçerlidir.
Onun mevkisi halifeninki gibidir. Buna göre vezir erkek, Müslüman, hür ve
müçtehid derecesinde İslam hukukuna vakıf olmalıdır.
Vezîru’t-tenfîz’in yetkisi ise belirli alanlarla sınırlıdır. Gayrimüslimler ve
köleler de bu tür vezirliği üstlenebilirler.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
Divan
Devlet tarafından yapılan ödemeleri kaydetmek maksadı ile Hz.Ömer
döneminde kurulmuş ve gelişerek Emeviler döneminde yaygınlaşmaya başlamış
olan divan sistemi, Abbasiler devri idare yapısında çok önemli bir yer işgal etmiş,
bu sayede vezirin başında bulunduğu bir idari yapı oluşturulmuştur.
Gayet tabidir ki Abbasilerin beş asırlık döneminde divan sistemi
Emeviler’den devralınan şekliye kalmamış, sürekli tekâmül etmiştir. Kaynaklarda
3.-4./9.-10. asırlara gelene kadar Abbasilerin ilk yüzyılında muhtelif divanlara
tesadüf edilmektedir. Müsadere edilen mallar için bir divan, halkın şikâyet
dilekçelerini toplayan divanu’r-rika’, diğer divanları murakabe maksadıyla kurulan
divanu’z-zimamlar, mezalim için kurulmuş divanu’l-mezalim, toprak vergisi için
kurulmuş divanu’l-harac, zekâtla meşgul olmak üzere kurulmuş divanu’s-sadaka,
posta için divanu’l-berîd, yazışmalar için divanu’r-resail, bu divanlardan en çok göze
çarpanlardır.
Fonksiyonlarını günümüzde bakanlıklara benzetebileceğimiz bu divanlar 3.4./9.-10. asırlarda tam bir gelişme kaydetmiştir. 3./9. asır ortalarında her eyalette
birer divanu’l-harac bulunmaktaydı. Bu divanlar bulunduğu bölgenin ayni ya da
nakdî olarak ödenmesi gereken vergi türlerinin ve ölçüm birimlerinin kaydını
tutmakta, harac, cizye ve zekât gelirlerini toplamaktaydı.
Belli bir dönem içerisinde, diğer bütün divanları denetleyip bir rapor
hazırlayan divanu’n-nafakat adıyla bir divan’a tesadüf edilmektedir. Bilahere bu
divan sadece daru’l-hilafe’nin ihtiyaçları ile meşgul olmuştur.
Hz. Ömer döneminde
kurulmuş ve Emeviler
döneminde
yaygınlaşmış olan divan
sistemi, Abbasiler devri
idare yapısında çok
önemli bir yer işgal
etmiş, bu sayede vezirin
başında bulunduğu bir
idari yapı
oluşturulmuştur.
Halife el-Mu’tezid Billah (279/892) tüm divanu’l-haracları divanu’d-dâr adı
altında tek bir divan hâline getirdi. Halife el-Muktefî Billah (289/902) zamanında ise
divan, divanu’l-meşrık, divanu’l-mağrib ve divanu’s-sevad olarak üç kısma ayrıldı.
Bu üç divan da vezirin yönetimi altında idi. Buveyhîlerle birlikte sadece divanu’ssevad’da tesadüf olunmaktadır.
Bir diğer göze çarpan divan da divanu beyti’l-mal’dir. Bu divan beytu’l-mal’e
gelen ayni ve nakdî gelirleri ve bunların kayıtlarını tutmaktaydı. Bu divanın altında
muhtelif divanlara rastlanılmaktadır. Divan bütün gelir kalemlerini kontrol ederdi.
Bütün harcamalar bu divanın onayından geçmekteydi. Divan ayrıca aylık ve yıllık
gelir gider raporu hazırlardı.
Rütbelerine göre askerlerin kayıtlarının tutulduğu divan ise divanu’lcünd’dür. Divan ayrıca askerlere ödenen ücretler ve ikta’nın kaydını da
tutmaktaydı. Divanda, ata’ ve tasnif olmak üzere iki ana birimi bulunmaktaydı.
Ata’, ödemeler ve masraflarla ilgili birimdi. Askere alma ve dağıtım işi de tasnif
biriminin sorumluluğundaydı. Diğer divanlarda olduğu gibi, bu divanın başında da
bir zimam bulunmaktaydı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
Yazışmaların yürütüldüğü divan ise divanu’r-resail’di. Doğrudan vezirin
yönetimi altındaydı. Vezirin ya da halifenin emriyle kâtip tarafından hazırlanan
mektup ya da evraklar onaylandıktan sonra ilgili yerlere gönderilirdi. Bir yazıcı
tarafından bu evrakların birer nüshaları çoğaltılıp muhafaza edilir, birikmiş olan
evraklar üç yılda bir arşive kaldırılırdı. Bu divanın altında da bir takım divanlara
rastlanılmaktadır. Mesela bu divanlardan bazıları gelen evrakları kabul edip tasnif
etme, arkalarına bir takım notlar düşerek vezire takdim etme gibi vazifeleri
yürütüyorlardı.
Divanu’l-birr adı altında vâkıflar ve bağışlarla meşgul olan divanlar da
bulunmaktaydı. Gelirleri, Mekke ve Medine’deki mukaddes yerler için harcanırdı.
Buveyhîler dönemine (945-1055) gelindiğinde mevcut divanlara yenilerinin
eklendiği ya da mevcutların başka şekillere tahvil edildiği görülmektedir. Mali
işlerle meşgul olmak üzere merkezde bir divan bulunmaktaydı. Bu divanın başında
vezir ya da onu temsilen biri bulunurdu.
Başında hesapları kontrol eden özel bir zimam’ın bulunduğu divanu’nnafakat’a Buveyhîler döneminde (945-1055) de rastlanmaktadır. Ayrıca mali
divanları denetleyen divanu’z-zimam da bulunmaktaydı. Beytu’l-mâl ile ilgilenen
divana divanu’l-havazin deniyordu. Başında hazin ya da nazır bulunmaktaydı.
Bu dönemde biri Deylemliler, diğeri de Türkler için olmak üzere iki kısım
hâlinde divanu’l-cünd bulunmakta ve her ikisi birden divanu’l-ceyşeyn olarak
isimlendirilmekteydi.
Buveyhîler döneminden (945-1055) itibaren divanu’r-resail’in ismi
değiştirilerek divanu’l-inşa adını almıştır. Bu divanın başında kâtibu’l-inşa unvanlı
bir memura rastlanılmaktadır. 11. ve 13. asırlarda merkezde, vezirin ya da onun
adına işleri yürüten sahibu’d-divan unvanıyla bir kâtibin bulunduğu bir divan yer
almaktaydı. Daha evvelki dönemlerde divanu’l-haracın üstlendiği mali işlerin
sorumluluğunu bu dönemde divanu’z-zimam üstlenmişti. Valiler ve ikta’ sahipleri
vergileri bu divana gönderiyordu. Bu divan iki kısma ayrılmış görünmektedir.
Bunlardan ilki, başında kâtibu’z-zimam’ın bulunduğu esas divandır. İkincisi ise
divanın gelirlerini ve çalışmasını denetleyen ve başında müşrifin bulunduğu
divandır. Aynı şekilde her bir eyalette de nazır ve müşrifin sorumluluğunda olan
divanlar bulunmaktaydı.
Bütün bu divanlara ilave olarak cizyenin toplanması ile ilgili olarak divanu’lcevalî, vârisi bulunmayan mülklerin sorumluluğunu üstlenen divanu’t-tarikati’lhaşriyye, devletin sahibi olduğu dükkanlar ve binaların idaresini yürüten divanu’lakar, emrindeki mimarlar ve mühendisler ile binaların inşası ve bakımını üstlenen
divanu’l-ebniye, kadı’l-kudat’ın sorumluluğunda olmak üzere divanu’l-hisbe
bulunmaktaydı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
Berîd (Posta Teşkilatı)
Sahibu divani’l-berîd’in
emrinde çalışan
görevliler (ashabu’lberîd) sayesinde halife,
valiler dâhil devletin
her bir köşesindeki
memurları denetlerdi.
Emeviler döneminde Abdülmelik (65/685) tarafından daha da geliştirilen
berîd (posta) teşkilatı, Abbasilerin başından itibaren en önemli devlet
kurumlarından biri olmuştur. Posta teşkilatı, sadece resmî mektupları yerine
ulaştırmakla görevli olup, halkın mektuplarını taşımazdı. Teşkilatın önemi de
buradan gelmektedir. Sahibu divani’l-berîd’in emrinde çalışan görevliler (ashabu’lberîd) sayesinde halife valiler dâhil devletin her bir köşesindeki memurları
denetlerdi. Böylece halife doğrudan kendisine ulaştırılan raporlarla valilerin yaptığı
işlerden, kadıların verdiği kararlardan, toplanan vergilerden, pazardaki hububat,
bakliyat ve gıda maddelerinin fiyatlarından, paranın değerinden, ülkedeki yolların
durumundan, devletin işleyişi ile ilgili her şeyden derhal haberdar olurdu. Mesela,
halife el-Mansur sabah ve akşam kendisine ulaşan iki raporla devletin her köşesi
hakkında anında bilgi sahibi oluyordu.
Bu teşkilatın başındaki görevli posta çantalarını taşıyacak güvenilir kimseleri
tespit eder, takip edilecek yolları ve mesafeleri, konaklama yerlerini belirlerdi.
Postada yaşanan herhangi bir gecikmenin hesabı mutlaka sorulurdu. Tüm bu
nedenlerden ötürüdür ki bu vazife Cafer Bermekî (ö.803) gibi halifeye en yakın
kişiler tarafından yürütülmüştür. Takip eden halifeler tarafından da merhaleler
yaptırılmak suretiyle berîd teşkilatı daha da etkin hâle getirilmiştir. Hicri üçüncü
asır ortaları itibariyle Abbasi devletinin her tarafında posta ağı kurulmuştu.
Abbasi dönemi posta teşkilatı hakkında ibn Hurdazbih (300/912) ve Kudame
b. Cafer (ö.10.asır başları) etraflıca bilgi aktarmaktadırlar. Bu müellifler
merhalelerin listesini de vermektedirler. Onların verdikleri bilgilere göre Abbasi
Devleti’nde İran’da ribat, Mısır’da merkezü’l-berîd olarak isimlendirilen 930’dan
fazla merhale bulunmaktaydı. İran’daki ribatların arası 12 kilometre, batıdakilerin
arası ise yirmi dört kilometre idi. Bu işle sorumlu kişililer (murettebler) postayı
belirlenen zaman dilimi içerisinde iletmekle ile görevliydiler. Postayı taşıyanlar
(fuyuc, furanik) katır, deve, ya da at kullanmaktaydılar. Haberleşmenin acil olduğu
durumlarda ise güvercin kullanılmaktaydı.
Ömerî’nin (ö.749/1349) aktardığına göre Buveyhîler halifenin etrafla
irtibatını kesmek için onun berîd imkânlarını ortadan kaldırmışlar ve böylece
üzerindeki tahakkümü daha da kuvvetlendirmişlerdi. Mamafih icra ettiği fonksiyon
nedeniyle Buveyhîler de posta teşkilatının gelişmesine katkı sağlamışlardır. Mesela
Muizuddevle acele posta servisini (nizamu’s-suat) kurmuş, posta hizmetinde
çalışanlara bol maaş vermişti.
Mamafih, Selçukluların iktidarı ele geçirmesinden önce bu teşkilatın
bozulmaya yüz tuttuğu anlaşılmaktadır. Buveyhîler’in iktidarına son veren
Selçuklular da insanları birbirine düşürdüğü gerekçesi ile berîd teşkilatını tamamen
ortadan kaldırmışlardı. Bu teşkilat yerine Selçuklular özel ulaklar kullanmışlardı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
Nakîbu’l-eşraf
Hilafetin Hz. Peygamber’in ailesinin hakkı olduğu iddiasıyla iktidarı ele
geçiren Abbasilerle birlikte Peygamber soyundan gelenleri gözetme, kendilerine
ihtimam gösterme ve meseleleriyle ilgilenmek maksadıyla nakîbu’l-eşraflık adında
bir müessese kurulmuştur.
Nakîb, ailesi
Peygamber soyundan
gelenlerin kaydını
tutmakta, doğum ve
ölümleri tespit etmekte
ve kadınlarının dengi
olmayan kişilerle
evlenmelerine mâni
olmaktaydı.
Hz. Peygamber’in aile efradına, akrabalarına ve soyundan gelenlere
Müslümanlar tarafından hürmet edilmiştir. Öyle ki, Müslümanlardaki bu hassasiyet
bir dini vecibe hâline gelmiştir. Daha Hz. Peygamber zamanında aile efradı ile
ilgilenmek üzere Hz. Ali görevlendirilmişti. Bu uygulama devam etmiş ve zamanla
nakîbu’l-eşraflık kurumu ortaya çıkmıştır. Kaynaklarda nakîb’e dair atıflar
3./9.asırda belirmektedir. 3./9. asrın sonuna doğru başlıca şehirlerin nakîbu’nnukeba’ya bağlı nukeba’sı vardı. Buradaki nakîb devletin temsilcisi tarafından
atanırdı. Genellikle bir aile uhdesinde kalmış olan nakîbu’l-eşraflık takip eden
zamanlarda giderek sosyal, siyasi ve dinî önem kazanan bir kurum hâline geldi.
Nakîbu’l-eşraflığın vazifesine dair en detaylı bilgi Maverdî ve Ebû’l-Ya’lâ’nın
eserlerinde yer almaktadır. Bu kaynakların bildirdiğine göre nakîbu’l-eşraf şecere
tespitini sağlamak, aile için maddi imkânlar oluşturmak ve ailenin ahlaki yapısını
muhafaza etmekle görevliydi. Buna uygun olarak da nakîb aile üyelerinin kaydını
tutmakta, doğum ve ölümleri tespit etmekte ve kadınlarının dengi olmayan
kişilerle evlenmelerine mâni olmaktaydı. Peygamber soyundan gelenlerin
kayıtlarının tutulmasıyla seyyidlik davasında bulunanların da önüne geçilmiştir.
Nakîb ayrıca eşrafa devletten maaş bağlaması için çaba sarf ediyor, eşraf için
kurulmuş olan vâkıfları gözetim altında tutuyor, eşrafı yakından takip ederek,
onların aile itibarlarını zedeleyecek gayri ahlaki tutum ve davranışlarda
bulunmalarına engel oluyordu.
MALİYE TEŞKİLATI
Fethedilen topraklarda daha evvelden Bizans ve Sasaniler tarafından
birbirlerinden farklı vergi sistemlerinin uygulanmış olması, Müslümanların da
genellikle fethedilen bu topraklardaki mevcut vergilendirme sistemini sürdürmüş
bulunmaları karşımıza farklı mali yapıları çıkarmakta ve neticede bu durum
Abbasiler dönemi mali yapı hakkında açık ve kesin söz söylemeyi zorlaştırmaktadır.
Fethedilen toprakların
bir kısmı sulh, bir kısmı
da harp yoluyla ele
geçirilmiş,
vergilendirme de buna
göre uygulanmıştır.
Bilindiği gibi, fethedilen toprakların bir kısmı sulh ile bir kısmı da harb yoluyla
ele geçirilmiş, vergilendirme de buna göre uygulanmıştır. Dolayısı ile bu durumun
da mali yapının çeşitlenmesine etkisi olmuş, ele aldığımız mali teşkilatın daha
karmaşık hâle getirmiştir. Bütün bu zorluklara Abbasi Devleti içinde zuhur etmiş
olan müstakil devletlerin sebep olduğu güçlükleri de ilave etmemiz gerekir.
Ayrıca, merkezdeki mali idarenin tarihî seyir içerisinde sürekli olarak farklı
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
isimlerle anılması ve sıklıkla mahiyet değiştirmesi de mali yapı ve kurumlar
hakkında detaylı malumat vermeyi güçleştirmektedir. Kaynaklarda konu etrafında
bir karmaşa hâkimdir. Fakat yine de kaynaklarda isimleri geçen ve mali işlerin
sorumluluğunu üstlenmiş bir takım kurumlardan bahsedilebilir. Mesela, gelirgider
hesabıyla divanu’z-zimam meşgul olmaktaydı. Halife el-Mehdî (158/775) ile birlikte
hem merkezdeki ve hem de eyaletlerdeki divanların gelir gider muhasebesiyle bu
kurum alakadar olmaktaydı. Divanu’n-nafakat adında bir başka divan harcamalarla
ilgili işleri yürütürdü. Aşağıda ele alacağımız ikta’ sistemi yerleşene kadar askerîye
ile ilgili harcamalardan ise divanu’l-ceyş sorumlu idi. Fakat, bütün bunlardan ayrı
olarak vergilerin toplandığı ve harcamalar için gerekli paranın temin edildiği yer
olan beytu’l-mâl öncelikle zikredilmelidir. Devletin gelirini koruyup toplama,
bunları menfaate uygun bir şekilde harcama görevi beytu’l-male aitti. Beytu’l-mal
gelirlerinin esasını harac ve cizye başta olmak üzere fey olarak isimlendirilen
gelirler ile zekât ve öşür vergileri oluşturmaktaydı. Sahibi bulunmayan mallar, vâris
bırakmadan ölen kişilerin terekeleri, mürtedlerin malı, kayıp kişilerin mülkleri diğer
gelir kaynaklarını teşkil etmekteydi. Vârisi olmayan kişiler Müslüman ise malları
beytu’l-male, gayri müslim ise mensubu oldukları cemaatlere bırakılırdı. Diğer
yandan yüksek devlet memurlarının mallarının müsadere edilmesi de ayrı bir gelir
kalemini teşkil etmekteydi. Bu vergilere ganimetin beşte biri, madenler,
denizlerden ya da karadan çıkarılan hazineler de ilave edilmelidir. Ayrıca, gümrük
vergileri de önemli bir gelir kalemiydi. Bu vergi kalemleri ve bunlardan başka ihdas
edilmiş daha pek çok vergiler ya doğrudan (âmil vasıtasıyla) ya da dolaylı (mesela
damân usulu ile) toplanırdı. Vergi toplama zamanı ise Nevruz Bayramı idi. Halife
el-Mütevekkil Alellah (232/847) bu tarihi iki hafta kadar daha ileri almıştı.
Tahsil edilecek olan verginin oranı ise mahsule, toprağın durumuna ve
bulunduğu bölgeye göre değişmekteydi. Bizanslılar ve Sasaniler hem nakit ve hem
de ayni vergilendirme sistemi uyguluyorlardı. Müslümanlar da fethedilen
topraklarda mevcut uygulamaları sürdürdüler. Abbasiler de aynı şekilde uygulanan
sistem ne ise onu sürdürdü. Dolayısı ile mükellefler vergilerini bazen nakdî olarak
bazen de ayni olarak öderlerdi.
Vergi ödemeleri doğuda gümüş ile batıda ise altın ile yapılırdı. Bu nedenle
hesaplar farklı sistemlerle tutulurdu. Altını esas alan tek bir muhasebe sistemine
geçme teşebbüsleri olmuştur.
Devletin gelirini
koruyup toplama,
bunları menfaate uygun
bir şekilde harcama
görevi, beytu’l-male
aitti.
Merkezî olarak idare edilen bölgelerde arazinin kadastrosu yapılmakta idi.
Bu kadastro işlemi ölçü birimlerinin farklılığı nedeniyle bölgeden bölgeye farklılık
arz etmekteydi. Doğuda belli ölçüde arazi için cerib terimi kullanılırken Mısır’da
feddan tabiri kullanılmaktaydı. Diğer taraftan belirli bir vergi oranının tespiti
arazinin sulak olması, yağmura bağlı olması, ya da kanallarla sulanması
durumlarına da bağlı idi. Arazinin verimli olması da ayrı bir faktördü. Bütün bunlar
yüzyıllardır uygulanan teamüllerle bilinebilen ve bu nedenle de teamüllerin esas
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
alındığı bir durumdu.
Kullanılan arazinin statüsü de farklıdır ve vergilendirme de toprağın
statüsüne göre yapılır. Ebû Yusuf’a göre Müslümanların arazisi öşür arazisidir.
Fethedilip sahiplerin elinde bırakılan topraklar ise harac topraklarıdır. Yine Ebû
Yusuf’a göre harac toprağı öşür toprağına, öşür toprağı da harac toprağına
çevrilemez. Fakat, zamanla harac ile öşür arasındaki söz konusu bu ayırım ortadan
kalkmıştır.
Öşür tabiri sadece Müslümanların ellerindeki araziler ve bu arazilerle ilgili
ödemeleri gereken -toprağın sulanma durumuna göre % 10, ya da, % 5 miktarıvergiyi ifade etmez. Bu tabir aynı zamanda Müslümanların, zımmîlerin ve harbî
olarak isimlendirilen yabancı tüccarların ödediği ticaret vergisini de ifade eder.
Buna göre Müslüman ve zımmî tüccarlar ve zanaatkârlar yıllık kazançlarının % 2,5
miktarını, harbî tüccarlar ise ellerindeki ticaret mallarının % 10’unu vergi olarak
ödemekle yükümlüydüler.
Haraç vergisi mesaha, mukaseme ve mukata’a olarak isimlendirilen üç yolla
tahakkuk ettirilmekteydi. Mesaha, toprağın büyüklüğüne göre belirlenen sabit bir
vergiydi. Mukaseme ise mahsulün belirli bir oranda tahsilinden ibareti. Mukata’a
usulü de yapılan anlaşmaya göre ayni, ya da nakdî olarak toplanan vergiydi.
Haraç vergisi mesaha,
mukaseme ve mukata’a
olarak isimlendirilen üç
yolla tahakkuk
ettirilmekteydi.
Mesaha, toprağın
büyüklüğüne göre
belirlenen sabit bir
vergiydi. Mukaseme ise
mahsulün belirli bir
oranda tahsilinden
ibareti. Mukata’a usulü
de, yapılan antlaşmaya
göre ayni, ya da nakdî
olarak toplanan
vergiydi.
Mesaha sisteminde hassas bir ölçüm yoktu. Sadece ekilebilir arazi hesaba
katılırdı. Kaynaklarda görüldüğü kadarı ile ekilmeyen arazinin durumu tartışmalıdır.
Bazısına göre vergi yoktur. Bazılarına göre yarı vergi olmalıdır. Bahçeler, bağlar,
hurmalıklar ekildiği oranda, ağaç sayısına ve yaşına göre vergiye tabiydi. Sulu arazi
daha fazla vergiye tabiydi. Toprağın verimliliği de hesaba katılırdı. Dolayısı ile
mesaha yönteminde arazinin büyüklüğü tek kıstas değildi. Mesaha sistemini
mukaseme sisteminden ayıran en önemli fark, mahsul alınsın alınmasın önceden
belirlenen verginin çiftçiden tahsil edilmesiydi.
Mukata’a sistemi merkezden uzak bölgelerde tercih edilen bir sistemdi.
Aşağıda işaret edeceğimiz ikta sisteminin 4./10.yüzyıllardan itibaren
yaygınlaşmasıyla mukata’a sistemi daha da benimsenmiş oldu.
Devlet tarafından uygun görülen kimselere bir arazinin veya her hangi bir
bölgenin vergi gelirlerinin tahsis edilmesi olan ikta’ sistemi askerî yapı ve toprak
sistemi ile son derece iç içedir. İkta’ sisteminin mahiyeti zamana ve coğrafyaya
göre farklılıklar arz etmiş, neticede diğer bütün kurumlar gibi zaman içerisinde
gelişip değişikliklere uğramıştır. Muhtemelen bazı dönemlerdeki uygulama
şekillerinden dolayı sık sık Batıdaki derebeylik sistemi ile karıştırılmıştır. Esas
itibariyle bu sistem hemen daha ilk kaynaktan toplanan paranın devlet hazinesine
girmeden maaşların ödenmesinden başka bir şey değildir.
Maverdî iki tür ikta’dan bahsetmektedir. İlki devlet tarafından harac ve öşür
vergileri ödenmek kaydıyla kişilere verilmiş iktau’t-temlik, diğeri de ücret karşılığı
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
olmak üzere tahsis edilmiş olan toprak parçası olan iktau’l-istiğlal’dir. Birinci tip
ikta’ erken dönem kaynaklarda kati’a olarak geçmektedir. İkincisi ise onuncu asrın
ortalarından itibaren askerî ikta’’yı ifade etmektedir.
Makrizî (ö.1442) erken dönemlerde, memurlara ve askerlere devlet
hazinesinden ücret ödeme şekli olan ata’ sisteminin geçerli olduğunu, fakat
zamanla onuncu asrın başlarından itibaren bunun yürütülmesinin mümkün
olmadığını belirtmekte, Buveyhîler’in 946 yılı başlarında Bağdad’a girmesiyle ilk
defa askerî ikta’ sisteminin uygulanmaya başladığını ifade etmektedir. Miskeveyh
(ö.1030) de Buveyhîlerden Muizuddevle’nin subaylarına ve etrafına ikta’ tahsis
ettiğinden bahsetmektedir. Bilahere Deylemli yaya askerlere de küçük ölçekli
ikta’lar tahsis edilmeye başlandı. Böylece tahsis edilen arazilerdeki insanlar
önceleri merkezî hükümete ödedikleri vergilerini artık mukta’’ya vermeye
başladılar.
1055 yılında Bağdad’a giren Selçuklular da Buveyhîler’in ikta’ sistemini
devraldılar. Tahsis edilen ikta’ ömür boyu değildi. Babadan oğla intikal etmiyordu.
Nizamulmülk her iki üç senede bir ikta’nın değiştirilmesini, gerektiğinde teftiş
edilmesini tavsiye etmişti. Genellikle kendisine toprak tahsis edilmiş kişinin, tahsis
edilen toprakla bir irtibatı yoktu. Muasır kaynaklar bu durumun ikta’ sisteminin
teftişini güçleştirdiğinden, tahsis edilen arazinin şahıslar tarafından
geliştirilmesinden ziyade bir yağmaya dönüştüğünden ve neticede devleti
zayıflattığından bahsetmektedir. Sultan Melikşah (ö.1092)’tan sonra gelen
sultanların otoritesinin zayıflamasıyla sistem daha da bozulmaya yüz tuttu. Mesela
ikta’nın sayısı arttı, çok daha büyük araziler tahsis edildi, tahsis edilme süresi uzadı,
hatta ömür boyu tahsise ve veraset yoluyla intikale döndü. Zamanla her bir mukta’
kendi ikta’sını genişletmenin peşinde oldu. Neticede de kendilerine intikal eden
ikta’lar vasıtasıyla emirler ve atabeyler büyük ölçüde bağımsızlıklarını elde ettiler.
Müslümanların ödemesi gereken vergi türü ise zekât idi. Sadece askerlik
yapabilecek olan gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi de önemli bir gelir kaynağı
idi. Cizye mükelleflerin maddi gücüne göre alınırdı. Buna göre halk yüksek, orta ve
aşağı tabaka olarak üç kısma ayrılmıştı. Yüksek tabakadakiler 48, ortadakiler 24,
aşağıdakiler 12 dirhem yıllık vergi öderlerdi. Altın para kullananlar ise ait oldukları
guruba göre 4,2 veya 1 dinar öderlerdi.
Abbasiler’in gelirlerine dair günümüze kadar ulaşan elimizde bazı veriler
bulunmaktadır. Şüphesiz bu veriler Abbasiler’in tüm gelirlerini kapsamamaktadır.
Fakat, yine de bize Abbasiler dönemi mali yapısı ve toplanan vergiler hakkında bazı
fikirler verebilir. Bu verilere göre sekizinci asrın ikinci yarısında Abbasiler’in geliri
400.000.000 dirhemi geçmekteydi. Halife el-Me’mun döneminde sadece nakdî
olarak toplanan vergi yaklaşık 400.000.000 dirhem civarında idi.
Maverdî’ye göre beytu’l-mâlin sarf yeri iki gruptur. Bunlar da askerlerin ve
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
memurların maaşları ile satın alınan malzemeler ve yolların bakım, inşası, su temini
ve harac topraklarındaki hasarların giderilmesidir.
Yukarıda belirtilen gelirler karşısında devletin giderleri hakkında da, yine
kaynaklarda yer alan askerlere ödenen miktarlar bir fikir verebilir. Buna göre yaya
askerîn yıllık maaşı 1.000 dirhem idi. Süvarinin ki ise bunun iki katı idi. Bu demektir
ki, 50.000 kişilik bir ordunun devlete maliyeti 75 milyon dirhem idi. Bu rakam
sadece askerlere verilen ücretten oluşmaktaydı. Bir başka müellifin verdiği
malumata göre 3./9. asır ortalarında bir sefer hazırlığı 200 milyon dirheme mal
olmaktaydı.
ADLİYE TEŞKİLATI
Kadı ve Kadı’l-Kudat
Kaza yetkisini elinde bulunduranlar kadılardı ve yetkilerini halifeden
almaktaydılar. Başkentte ve eyaletlerdeki başlıca yerleşim birimlerinde birer kadı
bulunmaktaydı. Kaza yetkisinin ötesinde cami ve vâkıfların idaresi gibi idari bazı
sorumlulukları vardı. Kadı hem medeni ve hem de ceza hukuku alanlarında yetkileri
olmakla birlikte, cezai konularda yetkileri hukukla belirlenmiş oldukça sınırlı bir
alan idi. Bu konuda kamu düzeninden sorumlu olan şurta oldukça geniş yetkilere
sahipti.
Başkentte bulunan kadının unvanı ise kadı’l-kudat idi. Vezirin halifeden aldığı
yetkiyle yürütmenin başında bulunması gibi, kadı’l-kudat da yine halifeden aldığı
yetkiyle devletteki adli teşkilatın zirvesinde yar almaktaydı. Yürütmenin başında
vezirlik, adliyenin başında da kadı’l-kudatlık, halifenin otoritesi altında devlet
teşkilatında ulaşılabilecek en son merhaleler idi.
Kadılar kadısı ya da baş kadı anlamına gelen kadı’l-kudat tabiri, Abbasiler’de
önceleri başkentteki kadının bir şeref unvanıyken, bilahare yukarıda da ifade
edildiği gibi, yargı teşkilatının başındaki sorumlu kişinin sıfatı hâline gelerek bir
müessese şekline büründü.
Raşid halifeler döneminden beri şehirlere kadılar atanmaktaydı. Abbasiler
döneminde halife Harun er-Reşid (170/786) tarafından kadı’l-kudatlık kurulana
kadar Bağdat’ta ve diğer yerleşim merkezlerinde de birer kadı bulunur, hukuki
işlerle meşgul olurlardı. Giderek artan ihtiyaç neticesinde hukuki ihtilafların çözüm
için halife tarafından bir yetkilinin, yani bir kadının atanması zarureti doğdu. Halife
Harun er-Reşid (170/786) tarafından Ebû Yusuf (ö.182/798)’un kadı’l-kudatlığa
atanmasıyla başkentteki kadılık mevkii yükselmiş oldu. Böylece halife uhdesinde
bulunan hukuki işlerin yürütülmesi yetkisini bütünüyle kadı’l-kudat’a devretmiş
oldu. Mamafih kadı’l-kudatların bu yetkiyi tam olarak devralmaları zaman
içerisinde gerçekleşmiştir. Dördüncü hicri asır ikinci yarısından itibaren söz konusu
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
yetki devrinin tamamlandığı söylenebilir. Buna göre kadıların atanması,
denetlenmesi ve görevden alınması kadı’l-kudatların yetkisinde idi. Bununla
birlikte şurta, hisbe ve kadıasker yetkileri dışında kalmaktaydı.
Mezalim
Maverdî ve Ebû Ya’la el-Ferra’nın kökenlerini İslam öncesi Mekke’de
haksızlığa uğrayanların hakkını savunan hılfu’l-fudul cemiyetine kadar götürdüğü
mezalim İslam tarihindeki devletlerin en yüksek idari ve adli yargı ve denetleme
kurumudur.
Mezalim, normal
mahkemelerin çözüme
kavuşturamadığı veya
zorlandığı hukuki
davaları karara
bağlayarak uygulayan
yüksek bir adli kuruldur.
Mezalim müessesi, devlet görevlilerinin haksızlık ve zulümlerini denetlemek
ve önlemek, kişiler arasındaki ihtilafları çözüme kavuşturmak, kadı mahkemelerini
murakabe etmek gibi son derece geniş bir alanı kapsamaktadır. Bu itibarla, normal
mahkemelerin çözüme kavuşturamadığı veya zorlandığı hukuki davaları karara
bağlayarak uygulayan yüksek bir kuruldur. Bu kurul diğer mahkemelerden daha
geniş imkân ve yetkilere sahipti. Mezalim kurumu, günümüzde Danıştay, Sayıştay,
Yargıtayın icra ettiği görevlere benzer bir vazife ifa etmiştir.
Kaynaklarda Hz. Peygamber’in ve halifeleri Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in de
mezalim uygulaması örnekleri zikredilmektedir. Gerek Hz. Ebû Bekir ve gerekse Hz.
Ömer kendi dönemlerinde hac mevsiminde Mekke’de toplanan insanların
şikâyetlerini dinlerlerdi. Aynı şekilde hazreti Osman da hac zamanında valileri
Mekke’de topluyordu. Keza hazreti Ali de mezalim davalarına konu olan meseleleri
çözüme kavuşturmuştu. Emeviler döneminde de sürdürülmüş olan mezalim
uygulaması Abbasilere de intikal etmiş ve artık bir müessese niteliğine kavuşmuştu.
Halife el-Mehdi (158/775) ve el-Hadi (169/785) düzenli bir şekilde mezalim
uygulaması yapmaktaydı. Ebû Yusuf Halife’nin bizzat kendisinin mezalimin başında
bulunması gerektiğini ifade etmektedir. Mamafih bu vazife vezirler, kadılar, ulema
ve hatta kendi yerlerine atadıkları vekilleri tarafından da yerine getirilmiştir. Bazen
de bizzat halife tarafından atanmış olan sahib ya da naziru’l-mezalim unvanlı
görevliler tarafından bu vazife yerine getirilmiştir.
Mezalime dair ilk eserler halife el-Kadir (381/991) ve el-Kaim’e (422/1031)
hizmet vermiş olan Maverdî ve Ebû Ya’la el-Ferra’ tarafından kalem alınmış olan ve
her ikisi de aynı başlığı taşıyan el-Ahkamu’s-Sultaniyye’dir. Buna göre mezalim
halifenin, vezirin ya da valinin ya da bunlar tarafından dürüstlüğü, gücü ve adalet
vasfı bulunan kişiler arasından atanmış kimselerin yürüttüğü bir sorumluluktur.
Mezalim ancak muhafızlar, kadı, fakih, şuhud ve kâtiplerin hazır
bulunmasıyla yerine getirilebilirdi. Maverdî’ye göre kaza ile aralarındaki esas fark
prosedürle alakalıydı. Sahibu’l-mezalimin geniş bir soruşturma yetkisi vardı. Kadı
mahkemelerinin yetersiz bulduğu delilleri kabul edebilmekteydi. Şahitlerle ilgili
prosedür, soruşturma süresinin uzatılması konuları da mezalim mahkemelerini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
farklı kılan hususlardandı.
Maverdî mezalimi, devlet yetkililerinin normal hukuki işlemlerin etrafını
dolaşabilme ihtimaline karşı etkili bir kurum olarak telakki etmektedir.
Yukarıda da ifade edildiği gibi, mezalimin yetki alanı oldukça geniş
görünmektedir. Bunların başında, resmî yetkililerin görev istismarları ya da her
hangi bir haksız güç kullanımına dair müracaatları kabul ve takip etme gelmektedir.
Buna ilaveten kadının vermiş olduğu hükümlere karşı müracaat edilen bir üst
mahkeme vazifesi de görmektedir. Ayrıca sivil ve askerî yetkililerin ikta’ tahsisi için
müracaat ettikleri mercii mezalim idi. Keza, tahsis edilen ikta’yı denetleyen, geri
alabilen ve gereğinde cezalar verebilen kurum da yine mezalim idi.
Hisbe
İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklamayı hedefleyen hisbe teşkilatı esas
olarak insanların davranışlarını murakabe etme ve pazarı denetleme vazifesini
yerine getirmekteydi. Daha evvelden bu vazifeyle yetkili görevlinin unvanı sahibu’ssuk iken, halife el-Me’mun (198/813) dönemiyle birlikte muhtesib olarak
isimlendirilmiş ve böylece hisbe sorumluluğunu yerine getiren bireyler için
kullanılmakta olan muhtesib tabiri resmî bir hüviyet kazanmıştır.
Muhtesibin başında bulunduğu hisbe teşkilatı ile kadı ve şurta’nın yerine
getirdiği vazifeler iç içe geçmiş hâldedir. Bununla birlikte aralarında belli sınırlar da
vardır. Kadı kendisine intikal eden meseleler hakkında soruşturmada bulunur ve
bunları hukuki bir çözüme kavuşturur. Şurta ise olaylara fiili müdahalede bulunur.
Muhtesib ise herhangi bir şikâyet olmaksızın kendi inisiyatifi ile duruma müdahale
eder. Başka bir ifade ile her hangi bir hadise vuku bulmadan önüne geçme
çabasında olur.
Pazardaki denetleme vazifesinden ayrı olarak, muhtesib, camilerin
durumlarını, cemaate devam edilip edilmediğini, dinî vazifelerin yerine getirilip
getirilmediğini, çarşıda-pazarda kadınların ve erkeklerin davranışlarını ve zimmîler
ile ilgili hükümlerin uygulanıp uygulanmadığını da denetlemekteydi.
Hisbe teşkilatı esas
olarak, insanların
davranışlarını
murakabe etme ve
pazarı denetleme
vazifesini yerine
getirmekteydi.
Mamafih muhtesibin en önemli vazifesi pazarın denetlenmesiydi. Buna göre
ağırlık ve ölçüm birimlerini denetlerdi. Üretimden satışa kadar her türlü ürünün
hilesiz olarak müşteriye ulaşmasını sağlamaya çalışırdı. Muhtesibin elinde sağlıklı
denetim yapmasına sağlamak üzere meslek guruplarının inceliklerine dair detaylı
bir liste olurdu. Böylelikle muhtesib tüm meslek guruplarını etkili bir şekilde
denetleyebiliyordu. Diğer yandan paranın ayarını kontrol ediyordu. Özellikle
yabancı tüccarlardan gelebilecek spekülasyon ihtimaline karşı pazardaki fiyatları
takip altında tutuyor, faizli işlemleri engelliyordu. Her ne kadar fiyat
sınırlandırılması olmasa da, özellikle kuraklık zamanlarında aşırı karlılığın önüne
geçmekteydi. Pazardaki bu aktif rolü nedeniyle muhtesibin görevine dair yazılan
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
eserler ekonomik hayata dair son derece kıymetli kaynaklardır.
Şehrin imar yapısını kollamak, yolların bakım ve temizliği, duvarların
onarılması, şehir suyu kanallarının bakımı ve su temini gibi bir takım belediye
hizmetleri de muhtesibin görevleri arasındadır. Görüldüğü üzere hisbe teşkilatının
esas mevzuu şehir hayatının düzenli bir şekilde sürdürülmesiyle alakalıdır.
Muhtesibin atanması vali ya da kadı tarafından gerçekleştirilmekteydi.
Muhtesib olarak atanacak kişi ahlakı itibarıyla tanınan ve hukuki bilgisine sahip bir
kişi olmalıydı. Bu nedenle atanacak kimse genellikle fakih olmaktaydı. Tecrübesi
göz önünde bulundurularak tüccarlardan da atandığı olurdu. Üstlendiği
sorumluluğun mahiyeti ve sorumlu olduğu bölgenin genişliği sebebiyle muhtesibin
pek çok yardımcıları bulunmaktaydı. Muhtesib, bizzat hazır bulunamadığı
zamanlarda denetlenecek mesleklere dair bilgisi olan emin ya da arif olarak
isimlendirilen kişileri yetkilendirirdi. Kadı ve şurta ile iş birliği hâlinde olurdu.
Bu kadar geniş sorumluluğu olan muhtesibin doğrudan verdiği cezalar da
bulunmaktaydı. Buna göre önce uyarır, fayda etmezse dayak cezası verir, gerekirse
sokaklarda teşhir ederdi. Ağırlık ve ölçü birimlerinde hile yapanın malı müsadere
edilirdi. Suçun ısrarı hâlinde kişi meslekten men edilebilirdi.
Şurta
Şurta, şehirlerdeki
yağma ve ayaklanmaları
önler, köyleri
eşkiyalardan korur,
esnafın ve zanaatkârın
düzgün olarak
çalışmalarını takip eder,
vergilerin toplanmasını
sağlardı.
Diğer bazı teşkilatlar gibi, şurta teşkilatı da Abbasilerden önce ortaya
çıkmıştı. Başında sahibu’ş-şurta’nın bulunduğu bu teşkilat Abbasiler döneminde
önemli bir yer işgal etmekteydi. Önceleri halifenin otoritesini tesis etmekle
görevliydiler. Takip eden zaman içerisinde halifenin gücünü yitirmesiyle meydana
gelen saray içi isyanlarda önemli roller üstlendiler. Bu kurum günümüzde polis
teşkilatının işlevini yerine getirmekteydi. Ayrıca sulh, ceza ve suçüstü
mahkemelerinin kolluk kuvveti vazifelerini de yerine getirmekteydi. Siyaset
yetkisinin uygulanmasında da şurta teşkilatı görev üstlenmiştir. Sahibu’ş-şurta
güçlü olduğu zamanlarda muhtesibin ve kadının yetki sahalarına kadar
uzanabilmekte, kendi insiyatif ve kararlarıyla kamu düzenini sağlamakta, cezalar
uygulamakta ve kısasları yerine getirebilmekteydi. Şehirlerdeki yağma ve
ayaklanmaları önler, köyleri eşkiyalardan korur, esnafın ve zanaatkârın düzgün
olarak çalışmalarını takip eder, vergilerin toplanmasını sağlardı. Daha erken
dönemlerde ise halifenin yakın korumalığını yaparlar, şehirlerde geceleri güvenliği
sağlarlardı.
Erken dönemlerde önemli bir mevki olan sahibu’ş-şurta, merkezi otoritenin
zayıflamasıyla beraber eski önemini yitirmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
ASKERÎ TEŞKİLAT
Emeviler döneminde ordu çoğunlukla Araplardan oluşmaktaydı. Fakat bu
durum Abbasi ihtilalıyla beraber süratle değişmeye, çoğunluğu oluşturan Arapların
yerini mevali, yani Arap olmayanlar almaya başladı.
Abbasiler Ebû Müslim Horasani (ö.755)’nin başında bulunduğu Horasan
askerleri sayesinde iktidara gelmişlerdi. İşte bu ordu aşağı yukarı yüzyıl boyunca
Abbasi ordusunun bel kemiğini teşkil etti. Halife el-Mansur (136/754) zamanında
askerler üç gurup hâlindeydi; Kuzeyli Araplar (Mudariler), Güneyli Araplar
(Yemenliler) ve Horasanlılar. Halifenin yakınında ve önemli eyalet merkezlerinde
sadece Horasanlı askerlerin ordugâhları bulunmaktaydı. Bu askerler Araplardan
farklı olarak okçulukta, kuşatma tarzı savaşlarda ve Rum ateşini kullanmada
becerikliydiler. Diğer taraftan Araplar arasında kabilecilik çok önemli bir yer
tutmaktaydı. Kabile taassubu aralarında ayrışmaya yol açıyordu. Mudari ve Yemenî
Araplar sürekli çekişme hâlinde bulunuyorlardı. Onların bu durumu ciddi bir tehlike
oluşturuyordu. Daha en başta halife el-Mansur (136/754) onların bu kavgalarından
Bağdat’ı korumak gayesiyle şehrin güneyinde Kerh semtini kurmuştu. Halife elMe’mun (198/813) da Arapların bu durumundan muzdarip idi. Horasanlı askerler
arasında ise kabile tarzı ve hiyerarşisi bulunmamakta, sadece üstlerine itaat
etmekteydiler. Dolayısıyla Horasanlı askerler bu anlamda daha profesyonel idiler.
Böylece Araplar tedricen askerîyeden uzaklaştırıldılar. Sadece düzenli ordu
mensupları divanda yani kayıtlarda yer aldı ve maaşa bağlandı.
Araplar arasında
kabilecilik çok önemli
bir yer tutmaktaydı.
Kabile taassubu
aralarında ayrışmaya
yol açıyordu. Mudari ve
Yemenî Araplar sürekli
çekişme hâlinde
bulunuyorlardı. Onların
bu durumu ciddi bir
tehlike oluşturuyordu.
Halife el-Mu’tasım Billah (218/833) ise Horasan askerlerinin yerine Türkleri
istihdam etmeye başladı. Bilahare de ordu Orta Asya’dan getirilen genç kölelerden
teşkil edildi. Türkler atlarını kullanmada son derece mahir idiler. Câhız’ın (255/868869) risalesinde de yer aldığı üzere Türkler, fiziki ve ahlaki olarak askerlik için son
derece uygundular. Bunun da ötesinde, hemen hemen çocukluk yaşlarından
itibaren memluk olarak alınıp yetiştirildiklerinden sahiplerine son derece
bağlıydılar. Yeni çevrelerinde kökleşmiş hâldeki kabile çekişmeleri türünden bir
takım rekabetlerden uzaktılar. Bu özellikleri nedeniyle Horasan askerlerinden daha
güvenilirdiler. Ayrıca yeni kölelerin temini son derece kolaydı. Bilahare Türklere
ilaveten bu yeni yapının içine “el-Meğaribe” denilen Mısırlılar, Deylemliler, Kürtler,
Ermeniler, Rumlar ve zenciler de dâhil edildiler. Bunların hepsi de mürtezîka olarak
isimlendirilen maaşlı askerlerdi. Halife el-Mu’tasım Billah (218/833) ayrıca gönüllü
askerlerden de istifade ediyordu. Fakat, özellikle at kullanımındaki becerileri
nedeniyle Türkler tercih edilmekteydi. Bu nedenle Deylemlilere dayanan
Buveyhîler bile ordularında Türkleri istihdam etmek zorunda kaldılar.
Müslümanlar tarafından zamanla benimsenmiş olan memluk sistemi kölelik
sisteminden farklı idi. Bunların nasıl eğitildiğine dair fazla bir malumat
bulunmamaktadır. Bunlar oldukça serbesttiler. Kendilerine maaş ödenmekteydi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
Önemli mevkiler üstlenebilmekteydiler. Başarı gösterip mevki elde edenler
hürriyetlerine kavuşuyorlardı. Hatta bazıları eyalet valiliklerinde bulunmuşlardı.
Tolun oğlu Ahmed (868) ile Muhammed b. Tuğc (935)’un Mısır valilikleri buna
örnek olarak verilebilir.
Askerler piyade, süvari, okçu, mancınıkçı, neftçi (ateşçi), sapancı gibi sınıflara
ayrılırdı. Askerlerin elbisesi ait olduğu sınıfa göre farklılık arz ederdi. Her on bin
askerîn başında bir emir, her bin askerîn başında bir kaid, her yüz askerîn başında
bir nakib her on askerîn başında da bir ârif bulunurdu. Orduda mühendisler,
tabipler ve baytarlar yer almaktaydı. Orduda kadı, vaiz ve Kur’an okuyucular ve
bazen de doktorlar bulunmaktaydı. Ayrıca seyyar hastaneler bulundurmaktaydılar.
Mancınıklarla ilgilenmek üzere görevli olan mühendislerin komutanına “emirü’lmancınıkıyyin” denilirdi.
Savaş sırasında ordu beş bölüm hâlinde bir düzen alırdı. Başkomutanın
bulunduğu merkez kalb olarak isimlendirilirdi. Ordunun sağ tarafı meymene, sol
kanadı meysere idi. Öncülere talia, artçılara ise sâka denirdi. Ordunun arkasında
yük, malzeme, çadır ve savaş araç gereçleri taşıyan develer bulunurdu. Bunların
arkasından seyyar hastaneler, mancınık gibi ağır savaş araçlarını çeken deve, at ve
katırlar yer almaktaydı. Ordunun görünümü son derece haşmetli idi. Öncü birlikler
hedefe varınca mevziler kazarlardı. Akabinde de karargâh kurulur, yollar, sokaklar
teşkil edilir, etraf sanki mamur bir kent hâline getirilirdi.
Ordunun bütçeye
yüklediği ağır yük
nedeniyle ikta’ sistemi
giderek yaygınlık
kazandı.
Müslümanlar Avrupalılar gibi ağır zırhlar kullanmıyor, daha hareketli kalmayı
tercih ediyorlardı. Arapların öteden beri kullandıkları silahlar, kılıç, mızrak ve harbe
idi. Ok daha ziyade av maksadı ile kullanılırdı. At üzerinde iken pek kullanılmazdı.
Yay çekmek İranlılarda tüm halk arasında bir çeşit spor gibi yaygındı. Türkler ise at
üzerinde ve büyük bir süratle her yöne ok atmada son derece mahir idiler. Bu
maharetleriyle düşman saflarının düzenini bozuyorlardı. Miğfer, hafif zırh ve ok yay
süvarilerin başlıca silahları idi. Kuşatma silahları ise mancınık, debbabe ve arrade
idi. Mancınıkçılar mancınıkla taş atarlardı. Aynı şekilde sapancılar da taş
atmaktaydılar. Bir müddet sonra sırrını öğrendikleri rum ateşini de hem karada ve
hem da denizde kullanmaya başladılar. Bu işi de yanıcı sıvılara batırdıktan sonra
ateşten bir top hâline getirdikleri paçavraları düşman tarafına atan neftçiler yerine
getirmekteydiler. Neftçiler ayrıca kılıç da taşımaktaydılar. Özellikle Şam çeliği
meşhurdu. Bundan başka gürz ve bıçak da kullanmaktaydılar. Haçlı seferlerine
kadar büyük kalkanlar kullanılmamaktaydı. Süvariler zırhla korunan atlara
binmekteydiler. Develer daha ziyade nakil için kullanılmaktaydı. Orduda filler de
yer almaktaydı. Askerler silahlarının ve hayvanlarının bakımını kendileri
yapmaktaydı.
Daha önceleri kaid olarak isimlendirilen ordu komutanı için bilahere emir
unvanı kullanılmaya başlandı. Zamanla bu unvan da olağanlaştı ve ordu
komutanları için emirü’l-umera unvanı kullanılır oldu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
Ordu etnik yapılara göre gruplara ayrılırdı. Her bölüğün kendi sancağı vardı.
Bölüğün komutanı bu sancağın bulunduğu çadırdan savaşa komuta ederdi. Savaş
esnasında da bu çadır buluşma ve toplanma yeri idi.
Esas zorluk askerlerin ödemeleri konusuydu. Bu divanu’l-ceyşin birimi olan
ard’ın görevi idi. Bu işlemin takibi sıkı bir şekilde tutulmuş olan kayıtlarla mümkün
oluyordu.
Ödemeler aylık ya da yıllık olabiliyordu.10.yy. a kadar yaya askerîn yıllık
maaşı 500 – 1000 dirhem civarında idi. Bundan ayrı olarak ayni yardımlar, cülus
esnasında aldıkları hediyeler de belirtilmelidir. Silah imali, hayvanların, kalelerin ve
askerî açıdan önemli olan yolların bakımı ve nakil vasıtaları bütçeden
destekleniyordu. Abbasilerin zirvede olduğu dönemlerde aşağı yukarı elli bin kişilik
bir ordunun teşkili ve bunun askerî teçhizatı masrafları bütçenin yaklaşık yarısına
tekabül etmekteydi. Bu da ağır vergilere, ağır vergiler de isyanlara yol açmakta,
neticede ortaya fasit bir daire çıkmaktaydı.
Böylece yüksek rütbeli komutanlar kendisine tahsis edilen bölgede vergi
toplayabilmekte, neticede de ordunun, merkezî hükümet bütçesine getirdiği yük
kalkmakta idi. İkta’ sistemine göre kendisine ikta’ tahsis edilen mukta’ daha
evvelden hükümetin yüklendiği masrafları artık kendisi karşılamakta idi.
EĞİTİM TEŞKİLATI
Medreseler
Abbasiler döneminden
önce Müslümanların
eğitim öğretim
faaliyetlerini
yürüttükleri mekânlar
daha ziyade camiler idi.
Abbasiler döneminden önce Müslümanların eğitim öğretim faaliyetlerini
yürüttükleri mekânlar daha ziyade camiler idi. Abbasilerin kuruluşundan sonra da
Müslümanlar camileri hem ibadet ve hem de eğitim öğretim faaliyetleri için
kullanmaya devam ettiler. Bu maksada uygun olarak, camilere hem öğrencilerin
barınmaları ve hem de tedris amacıyla odalar ilave edildi. Cami içinde öğretim
maksadı ile yapılmış bu odalar “medrese” olarak isimlendiriliyordu. Mesela
Şam’daki altı medrese Ümeyye camiin içerisinde yer almaktaydı. Bu türden odalar
cami içine yapıldığı gibi caminin hemen bitişiğine de yapılmaktaydı. Netice
itibarıyla eğitim faaliyetlerinin yürütüldüğü medresenin yer aldığı camiler ile diğer
camiler arasında pek o kadar bir fark yoktu. Keza aynı şekilde türbe ve medrese
arasında da ince bir fark bulunur. Mesela İmam Ebû Hanife’nin türbesi aynı
zamanda ders verilen bir mekândı. Medresenin müstakil bir kurum olarak ortaya
çıkışından sonra bile bu uygulama devam etmiştir. Medreselerin varlığına rağmen,
diğer başka mekânlarda da mesela camilerde, mescidlerde, türbelerde,
bimaristanlarda, ribatlarda, hangâhlarda ve zaviyelerde eğitim öğretim faaliyetleri
devam etmiştir.
Diğer yandan âlimler kendi evlerini aynı zamanda ders verdikleri mekânlar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
olarak kullanıyorlardı. Âlimler kendi evlerinde hadis ve fıkıh dersleri okuturlardı.
Mesela Ebû Hatim el-Bustî (d.277/890) 10.asrın birinci yarısında kendi
memleketinde kütüphanesi olan, yabancı talebelerin kalabileceği mekânlar
bulunan ve öğrencilere burslar temin edilen bir eğitim kurumu teşkil etmişti.
Özellikle İslam dünyasının doğusunda 10. asır sonları ve 11. asır başlarında bu
türden pek çok eğitim öğretim kurumları bulunmaktaydı. 11.asrın ilk yarısında
Nişabur’da dört tane medrese kurulmuştu. Beyhakî (ö. 458/1066) tarafından
kurulmuş olan Medresetu’l-Beyhakıyye; Nasr b. Sebüktegin tarafından kurulmuş
olan Saidiyye (389/999); Ebû Sa’d el-Esterabadî tarafından kurulmuş olan medrese;
Ebû İshak el-İsferâinî için kurulmuş olan medrese bunlara örnek olarak verilebilir.
Bilahare, bunlara İmamu’l-Haremeyn Cüveynî (ö.478/1085) için yapılmış olan bir
Nizamiye medresesi ilave edilmiştir.
Medresenin tarihi konusunda kaynaklarda farklı görüş ve bilgiler yer
almaktadır. Her ne kadar 4./10. asırda Bağdat’ın dışında medreseler mevcutsa da,
inşasına 1065 yılında başlanmış olan Nizamiye medreseleri bir dönüm noktası
olarak görünmektedir. Çünkü, bu medreseler için Nizamülmülk (456-485/10641092) tarafından tesis edilmiş olan vâkıflar Nizamiye medreselerini sürekli bir
kurum hâline getirmiştir. Nizamiye medreseleri sadece Bağdat ve Nişabur ile sınırlı
kalmamıştır. Daha Nizamülmülk’ün kendi zamanında ve sonrasında pek çok
medreseler kurulmuş, Belh, Herat, Musul ve Merv’de de Nizamiye medreseleri
açılmıştır. Aynı şekilde vezir Taculmülk (ö.486/1093) tarafından da Bağdat’ta
Taciyye medresesi kurulmuştur. Nizamiye medresesini kendilerine örnek alan
sultanlar ve yüksek rütbeli devlet memurları da benzer kurumlar tesis etmişlerdir.
Böylelikle medreselerin sayısı hızla artmıştır. İbn Cubeyr (1184) sadece Bağdat’da
otuz kadar medreseden bahsetmektedir.
1234 yılında halife el-Mustansır (623/1226) tarafından yaptırılan ve dört
mezhebin derslerinin okutulduğu Mustansırıyye medresesi özellikle belirtilmelidir.
Bu medresede kütüphane, hamam, hastane ve mutfak bulunmaktaydı. İbn
Batuta’nın 14. asırda hâlâ ayakta olduklarını haber verdiği hem Nizamiye ve hem
de Mustansırıyye medreselerinin Moğol istilası yıkımdan kurtulduğu
anlaşılmaktadır.
Eğitim faaliyetleri, özellikle kurum olarak medreseler tamamen vakıf
sistemine dayanmaktaydı. Medresenin mahiyeti de vakfiyesinde yazıldığı şekle
bağlı idi. Kısmen de bu nedenle ele aldığımız dönemde medreselerin genel bir kalıp
ve tanımını ortaya koymak oldukça güç görünmektedir.
Medreselerin bu şekilde ortaya çıkışıyla ders şekli değişmemiş, öğrenci sayısı
artmamıştır. Müfredatı ve öğretim elemanlarında da bir değişiklik olmamıştır. Bu
yeni durumla ortaya çıkan tek fark, medreselerin Nizamiye medreselerinde olduğu
gibi kendisine ait vâkıflarla desteklenerek uzun yüzyıllar devam eden bir müessese
olmalarıdır. Daha da önemlisi medreseler vakfedenlerin kontrolü altında idi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
Medreseler ve daha önceki eğitim kurumları vâkıflarla yürütüldüğü için devlet
müdahalesinden uzaktılar. Bu medreselere giriş serbest değil vakfiyeleri ile sınırlı
idi. Kuruluşları mezhep esasına göre idi. Mustansıriyye medresesinde olduğu gibi
dört mezhebin bir arada bulunduğu medreseler de mevcuttu. Fakat her bir
mezhebin dersi ayrı ayrı verilirdi.
Eğitim faaliyetlerini
yürüten bir kurum
olarak medreseler,
tamamen vâkıf
sistemine
dayanmaktaydı.
En baştan beri Kur’an ve hadis en temel dersler idi. Daha sonra bunlara
Arapça da ilave edildi. Nizamiye medreselerinde ve diğerlerinde Arap dili üzerine
dersler okutulmaktaydı. Medreseler esasen fıkıh okutmak için kurulmuşlardı.
Kaynaklarda erken dönemlerde verilen derslere dair malumat serpiştirilmiş olarak
görülmektedir. Bunlar arasında, kelam, tarih de yer almaktadır.
Geç dönem olmakla birlikte ibn Haldun (ö.808/1406)’un medreselerde
okutulan derslere dair verdiği malumat ele aldığımız dönem hakkında da fikir
verebilir. İbn Haldun bu dersleri ulum-i tabiiyye ve nakliye şeklinde ikiye
ayırmaktadır. Ulum-i nakliye doğrudan İslam’ın kendisiyle alakalıdır. Bunlar da
Kur’an, tefsir, kıraat, hadis, fıkıh, usul-i fıkıh, kelamdır. Dile dair dersler de yer
almaktadır. Akli ilimler ise mantık, aritmetik, hendese, astronomi, musiki, tıp ve
ziraattır. Bu arada ele alınan tıbbın sadece özel okullarda değil, camilerde ve
medreselerde de okutulmakta olduğunu ilave etmemiz gerekir.
Ders verme metodu anlatımla idi. Öğrenciler notlar alırlardı. Kur’an ve
olabildiğince fazla hadis ezberlemek önemliydi. Ezber, (kendi aralarında ders
anlatma ve birbirlerini dinleme şekli olan) müzakere ve münazara son derece
önemli öğrenme metotlarıydı. Öğrenciler derslerdeki münazaralarda gösterdiği
performansa göre icazet alırlardı. Genellikle dört yıl süren eğitim süresini
tamamlayan öğrenciler, ders aldıkları medresedeki öğrencilerin ders tekrarlarında
yardımcı olmak üzere muid sıfatıyla eğitimlerini sürdürebilmekteydiler. Bu süre
içerisinde hocalarına da yardımcı olan muidler ta’lika adı verilen tez mahiyetinde
bir eser de ortaya koyarlardı.
Ders veren müderrislerin naibleri bulunur, yokluğunda bunlar ders verirdi.
Medreselerde ders verenler zenginlerden, yüksek mevkilerde bulunan devlet
memurlarından hediye ve para alabilirdi. Fakat esas olarak öğretim elemanlarının
bulundukları medresenin vakfından maaşları bulunmaktaydı.
Medreselerde her bir mezheb bir müderris tarafından temsil edilmekteydi.
Bu müderrisin yanında birkaç tane muidi bulunmaktaydı. Müderrisler aynı
zamanda kadılık vazifesini de yürütebilmekteydiler.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Özet
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
• Temelleri Hz. Peygamber ve Raşid halifeler devrinde atılan
Abbasiler dönemi kurumlarının çerçevesi ve çatısı Emeviler
döneminde kurulmuştu. İşte Abbasiler kendilerinden önce ortaya
çıkmış olan bu yapıyı daha da geliştirip sağlamlaştırdılar.
• Raşid halifeler ve Emeviler döneminde çok süratli bir şekilde son
derece geniş coğrafyayı fetheden Müslümanlar yönetim problemi
ile karşı karşıya kalmışlardı. Fakat fetihlerin yanı sıra
müesseseleşmelerini de sürdürmüş olan Müslümanlar bu zorluğu
aşmayı bilmişlerdir. Fütuhatın çabukluğundan ziyade, ortaya
konulan müesseseler vasıtasıyla fethedilen coğrafyanın
idaresinde gösterilen başarı daha da dikkat çekicidir. Bu
başarılarının tesadüf eseri ya da kılıç zoruyla değil, kalıcı ve
kalplere hitap etmenin neticesinde mümkün olduğu ortadadır. Bu
durum Müslümanların sadece mevcut nizamı yıkan ve sonra da o
yıkıntılar arasında kaybolan, gelip geçici bir topluluk olmadığını,
aksine insanlığa yepyeni bir medeniyet kazandıran bir dinin
mensupları olduklarının çok açık bir delilidir.
• Müslümanlar son derece gerçekçi davranarak fethedilen
topraklardaki uygulamaları bütünüyle ortadan kaldırmayıp
bunları kendi süzgeçlerinden geçirdikten sonra yeni bir mahiyete
büründürüp uygulamışlardır. Böylelikle uzun ömürlü, sağlam
temeller üzerine oturan kurumlar tesis edebilmişler, bu kurumlar
vasıtasıyla da kurdukları devletleri idare edebilmişlerdir.
• Abbasilerin hâkim oldukları geniş coğrafyayı başarılı bir şekilde
idare etme ve İslam medeniyetini kökleştirmede, kendi
döneminde artık daha da oturmuş olan yukarıda ele almaya
çalıştığımız kurumların büyük rolü olmuştur. Bu kurumların
mevcudiyeti ve etkisi sadece kendi dönemleriyle sınırlı kalmamış,
sonraki dönem İslam devletlerine örneklik etmek suretiyle
yirminci yüzyılın başlarına kadar kesintisiz devam etmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Araştırma
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
• İlahiyat alanında yazılmış, pdf formatındaki
binlerce makaleye İSAM Kütüphanesinin İlahiyat
Makaleler Veri Tabanı'ndan ulaşabilirsiniz.
http://ktp.isam.org.tr/
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Abbasilerin anlayışına göre hilafete en layık olanlar kimlerdir?
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
a) Mevali
b) Kureyş
c) Abduşşems oğulları
d) Peygamber’in aile efradı
e) Ümeyye oğulları
2. Tefviz ve tenfiz vezirleri arasındaki fark nedir?
a) Aralarında her hangi bir fark yoktur.
b) Tefviz gayrimüslimlerin işleri ile, tenfiz ise Müslümanların işleriyle meşgul
olurdu
c) Tefviz vezirinin tam bir sorumluluğu vardı. Tenfiz vezirinin sorumluluğu ise
belirli alanlarla sınırlı idi.
d) Tefviz veziri ömür boyu bu görevde kalırdı. Tenfiz veziri ise belirli bir süre
için atanırdı
e) Tefviz vezirliği önem itibariyle tefviz vezirinden sonra gelirdi.
3. Hz. Peygamber’in soyundan gelenlerle ilgilenmek üzere kurulmuş olan
müessese hangisidir?
a) Hisbe teşkilatı
b) Divanu’l-birr
c) Kadı’l-kudatlık
d) Şurta teşkilatı
e) Nakîbu’l-eşraflık
4. İlk defa kadı’l-kudatlığa atanan kimdir?
a) Ebu Hanife
b) Ebu Yusuf
c) Maverdî
d) Cafer Bermekî
e) Ahmed b. Hanbel
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
5. Esas itibariyle şehir hayatının düzenli bir şekilde sürdürülmesiyle sorumlu
olan kurum hangisidir?
a) Hisbe teşkilatı
b) Şurta teşkilatı
c) Nakıbu’l-eşraflık kurumu
d) Kadılık kurumu
e) Berid teşkilatı
Cevap Anahtarı:
1. d 2.c 3.e 4.b 5.a
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK KAYNAKLAR
Ahmed Çelebi. (1976). İslamda Eğitim Tarihi (trc. Ali Yardım), İstanbul.
Ahmed Emin. (1962). Zuhru’l-islam, 4 cilt, Kahire.
Ahmed Emin. (1963). Duha’l-islam, 3 cilt, Kahire.
Avcı, Casim, “Hilafet”, DİA
Baltacı, Cahit. (2005). İslam Medeniyeti Tarihi, İstanbul.
Barthold, W. W.. (1973). İslam Medeniyeti Tarihi (M.Fuad Köprülü tarafından
ilaveli), Ankara.
Bozkurt, Nebi, “Medrese”, DİA
Buzpınar, Şit Tufan, “Nakıbu’l eşraf“, DİA
Cahen, Cl. “Dariba”, EI2
Cahen, Cl. “Kharadj”, EI2
Cahen, Cl.-M.Talib “Hisba”, EI2
Cahen, Cl., “Djahysh”, EI2
Corci Zeydan. (1328). Medeniyet-i İslamiyye Tarihi, (trc. Zeki Megamiz), İstanbul.
Coulson, N.J.-R. Le Tourneau, “Bayt al-mal”, EI2
Demirci, Mustafa, “İkta”, DİA
Duri, A. A., “Diwan”, EI2
Duri, Abdulaziz, “Divan”, DİA
Ebu Yusuf. (1970). Kitabu’l-Harac, (trc. Ali Özek), İstanbul.
Ebu Ya’lâ el-Ferrâ, Muhammed b. Hüseyin. (1996). el-Ahkamu’s-Sultaniyye, Mısır.
Erkal, Mehmet, “Beytü’l-mal” DİA
Hasan İbrahim Hasan. (1964). Tarihu’l islam, es-siyasi ve’d-dini, ve’s-sekafi ve’liçtimai, Kahire.
Hitti, P. K.. (2011). Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, (trc. Salih Tuğ), İstanbul.
İbn Haldun. (1982). Mukaddime, (trc. Süleyman Uludağ), İstanbul.
İbn Teymiye. (1989). Hisbe, (trc. Vecdi Akyüz), İstanbul.
Kallek, Cengiz, “Harac” DİA
Kazıcı, Ziya. (1999) İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, İstanbul.
Lambton, A.K.. (1985). State and Government in Medieval Islam, Newyork.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
Abbasiler Dönemi İslam Kurumları
Lambton, A.K.S., “Kahlifa”, EI2
Lewis, B., “Abbasids”, EI2
Maverdi, Ebu’l Hasan Ali b. Muhammed b. Habib. (1409/1989). el-Ahkamu’sSultaniyye, (nşr. Ahmed Mubarek el-Bağdadi, Kuveyt.
Nielsen, J.S., “Shurta”, EI2
Nizamulmülk. (1981). Siyasetname, (trc. Nureddin Bayburtlugil), İstanbul.
Özen, Şükrü, “Kadılkudat”, DİA
Pedersen, J. (G.Makdisi), “Madrasa”, EI2
Sarıçam, İbrahim-Seyfeddin Erşahin, İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara, 2008.
Sato, T., “Ushr”, EI2
Sourdel, D., “Khalifa”, EI2
Taberi, Muhammed b. Cerir. (1939-1958). Tarihu’l-Ümem ve’l-Muluk, Mısır.
Terzi, Mustafa Zeki, “Ordu”, DİA
Yeniçeri, Celal, “Mezalim”, DİA
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
EMEVİLER DÖNEMİ’NDE
KURUMLAR
• Endülüs Müslümanlarında Kültür ve İlmî
Alt Yapı
• Endülüs Müslümanlarında Eğitim ve
Öğretim
• Kitap, Kütüphane ve Kitapçı Dükkânları
• Endülüs Müslümanlarında Dinî Bilimler
• Endülüs Müslümanlarında Sosyal
Bilimler
• Endülüs Müslümanlarında Fen Bilimleri
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Endülüs Müslümanlarında kültür ve ilmî alt
yapıyı anlayabilecek,
• Endülüs Müslümanlarında bilim adamlarını
yetiştiren eğitim ve öğretim ortamlarını
tanıyabilecek,
• Bilim adamlarının yetiştiği kitap ve kütüphane
dünyası ve kitapçı dükkânlarına girebilecek,
• Endülüs Müslümanlarında dinî bilimleri ve din
bilginlerini tanıyabilecek,
• Endülüs Müslümanlarında sosyal bilimler ve
sosyal bilimcileri öğrebilecek ve
• Endülüs Müslümanlarında fen bilimleri ve fen
bilimcilerini tanıyabileceksiniz.
İSLAM KURUMLARI
VE MEDENİYETİ
TARİHİ
ÜNİTE
11
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
GİRİŞ
Endülüs’de Müslümanlar ve Emevi Hilafeti
İberya yarımadası, Müslümanlar tarafından Emeviler zamanında 92/710
yılından sonra fethedildi. Abbasilerin, iktidara gelişleriyle Emevi ailesine karşı
başlattıkları katliamdan kurtulan Abdurrahman b. Muaviye, Tunus ve Magrib
yoluyla 138/755 yılında yarımadaya geçti. Burada Endülüs valisi Yusuf b.
Abdurrahman el-Fihrî ile yaptığı mücadeleyi kazanarak 139/756 yılında yönetimi
ele geçirdi ve böylece Endülüs Emevi Emirliği kurulmuş oldu. Abdurrahman’ın
hâkimiyeti 33 yıl sürdür.
Endülüs Emevi Devleti, III. Abdurrahman (300-350/912-961) zamanında en
kudretli devrine ulaştı. III. Abdurrahman 316/929 yılında emirliği bırakıp halifeliğini
ilan etti ve bu dönemden sonra devlet halifelikle emirler de halife olarak anılmaya
başladı. 393/1002 yılından sonra devlet çökmeye başladı ve 423/1031 yılından
sonra tamamen söndü. Bu büyük devletten kısa ömürlü birçok devletçikler (elMulûkü’t-Tevâif) doğdu.
Endülüs Emevi Devleti’nde hüküm süren emirler ve halifelerin isimleri ve
hilafet müddetleri ile daha sonra kurulan devletlerin süreleri sıra ile şöyledir:
 Abdurrahman ed-Dâhil b. Muaviye b. Hişam (138-172/755-788)
 Hişam b. Abdurrahman (172-180/788-796)
 Hakem b. Hişam b. Abdurrahman (180-206/796-821)
 Abdurrahman b. Hakem (206-238/821-852)
 Muhammed b. Abdurrahman b. Hakem (238-273/852-886)
 Münzir b. Muhammed (273-275/886-888)
 Abdullah b. Muhammed (275-300/888-912)
 Abdurrahman b. Muhammed (Nasır lidinillah) (300-350/912-961)
 Hakem b. Abdurrahman (Mustansır Billah) (350-366/961-976)
 Hişam b. Hakem (Müeyyed Billah) (366-399/976-1009)
 Muhammed b. Hişam (Mehdi Billah) (399-399/1009-1009)
 Süleyman b. Hakem (Musta’in Billah) (399-400/1009-1010)
 Hişam b. Hakem (Müeyyed Billah) (400-403/1010-1013)
 Süleyman b. Hakem (Musta’in Billah) (403-407/1013-1016)
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
 Abdurrahman b. Abdulmelik (Murtaza) (408-408/1017-1017)
 Abdurrahman b. Hisam (Müztazhir billah) (414-414/1023-1023)
 Muhammed b. Abdurrahman b. Ubeydullah (Müstekfi Billah) (414416/1024-1026)
 Hişam b. Muhammed b. Abdulmelik (420-422/1029-1031 )
Endülüs Emevilerinin Yıkılmasından Sonra:
 Tavâi-i Mülûk Dönemi: 422-483/1031-1090
 Murabıtlar Dönemi: 484-542/1091-1147
 Muvahhidler Dönemi: 541-664/1146-1248
 Ben-i Ahmer (Nasriler) Dönemi: 629-898/1231-1492
Daha önceki konularda Endülüs Emevi Devleti’nin ve sonraki devletlerin
siyasi ve sosyal tarihi ile teşkilatı anlatıldığı için, burada sadece emir ve hâlifelerin
isim ve iktidar tarihlerinin listesi, aşağıdaki konuların hatırlanmasına yardımcı
olması gayesiyle verilmiştir. Bu bölümde sadece Endülüs Emevi Devleti’ndeki değil
sonrakileri de içine alacak şekilde yapacağımız adlandırma ile tüm ‘Endülüs
Müslümanları’nın ilmî ve kültürel faaliyetleri kısaca ele alınacaktır.
Ancak önce ve kısaca, Endülüs’ün fethinden sonraki sosyal ve toplumsal
ilişkiyi kısaca gözler önüne sermek iyi olacaktır.
Endülüs’te yaklaşık sekiz asır süren İslam hâkimiyeti (93-898/711-1492)
sırasında Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler aynı ülke içinde bir arada ciddi
problemlerle karşılaşmadan yaşamışlardır. Endülüs’te İslam Devleti’nin tebaası
sıfatıyla yaşayan Hristiyanlar ve Yahudiler, dinî inanç, kurum, hukuk, ibadet,
ibadethane, âdet ve geleneklerini sürdürme konusunda hiçbir baskıyla karşı karşıya
kalmamışlardır.
Endülüs’te İslam
hâkimiyeti yaklaşık
sekiz asır
(93-898/711-1492)
sürmüştür.
Endülüs fethedilmeden önce Hristiyan yöneticiler tarafından baskıya maruz
kalan ve zorla Hristiyanlaştırma muamelesine tabi tutulan Yahudiler,
Müslümanların adaletli ve hoşgörülü yaklaşımları sonucunda varlıklarını ve
dinlerini muhafaza etmişlerdir. Aynı sosyal politika, buradaki Hristiyanlar için de
geçerli olmuş ve idareciler onları, Müslümanların şehirlerinde ikamet ettirmişler,
din, can, mal ve seyahat özgürlüklerini serbestçe kullanmalarına izin vermişlerdir.
İslam fetihlerinin başlangıcında olduğu gibi İslam’ın yerleşmesinden sonra
da, ne dinî bir baskı ne de zorla Müslümanlaştırma gibi bir olayın hiçbir zaman vuku
bulmaması, dünyanın diğer bölgelerinde uygulandığı gibi, Endülüs’te de Müslüman
yönetiminin Hristiyan tebaa karşısındaki geleneksel tutumunu sürdürmesi, iki din
mensuplarını birbirine daha da yaklaştırmış ve bu iki topluluk arasında bazı
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
karışımlar meydana gelmiştir. Müslüman erkeklerle Hristiyan kadınlar arasında
evlilikler başlamış; birçok Hristiyan, Arap isimlerini aldıkları gibi Müslüman
komşularının âdetlerini de taklit eder olmuşlardı. Nitekim yine bu dönemde birçok
Hristiyan’ın, erkek çocuklarını Müslümanlar gibi sünnet ettirdikleri müşahede
edilmiştir. Ülkenin her tarafında Arap dilinin öğretilmesi, Latince eğitimin önüne
geçmiş ve öylece Hristiyan ilahiyatının dili olan Latince zamanla unutulmaya
başlamıştır.
Yıllar sonra bu bölge Müslümanların elinden çıkıp Hristiyanların eline
geçince, tam bir işkence, zulüm ve katliam buradaki Müslüman ve Yahudilere
uygulanır olmuştur. Bu kadarla da bitmemiş Hristiyan yöneticiler kendi dinleri
dışındaki dinlere yasaklama getirmiş ve engizisyona başvurmuşlardır. Bunun
resmiyeti ise, 908/1502 senesinde Ferdinand ve İsabella tarafından duyurulan bir
ferman ile İslam dininin bütün İspanya kraliyeti dâhilinde yasaklanmasıdır.
İLİM VE KÜLTÜR
Bir toplumda ve devlette ilmî ve kültürel hayat ve faaliyetlerin tevarüs
edildiği bir gerçektir. Şüphesiz Endülüs Emevileri de bu geleneklerini Şam
Emevilerinden almışlardır. Bu yüzden orada görülen, dolayısıyla İslam’ın
başlangıcından itibaren Arap ve İslam geleneğinde yer alan ilmî ve kültürel yaşam
biçimi ve içeriği, kısmi değişim ve gösterene kadar, aynen burada da görüldüğü ve
temelin bu yapı üzerine oturduğu göz ardı edilmemelidir. Mesela Hz. Peygamber’in
ve haleflerinin olduğu gibi buradaki emir ve hâlifelerin de, âlim, şair, kültürel ve
ilmî faaliyetleri gözetip korudukları ve teşvik ettikleri görülmektedir.
Eğitim öğretim denince genelde akla eğitim kurumları gelmektedir.
Unutulmamalıdır ki, bu dönelerde henüz medreseler açılmamış veya medrese
geleneği henüz başlamamıştır. Bu durumda buralarda eğitim faaliyetlerinin nasıl
yürütüldüğünden bahsetmemiz yerinde olacaktır.
Endülüs Emevileri
kültürel geleneklerini
Şam Emevilerinden
almışlardır.
Hz. Peygamber devrinde olduğu gibi, ilk günden itibaren ‘evler ve
mescidler/camiler’, Müslümanlar için en önemli ve vazgeçilemez eğitim
kurumlarıdır. Âlimler ve okuma yazma bilenler evlerinde ve müsait oldukları sürece
ve iştirak edenler için ise, camilerde ders halkaları oluşmuştur. Bu ders halkaları
âlimin ilgi alanı ve vermeyi istediği ders içeriğinden müteşekkildi. İsteyen katılabilir
ve istediği kadar devam edebilirdi.
Mezkûr evler, âlimlerin olduğu gibi, eşrafın veya devlet adamlarının evleri de
olabilirdi. Oldukça sivil ve resmiyetten uzak bu evlerde yapılan dersler, daha
serbest ve hiçbir hiyerarşinin bulunmadığını ve sadece oradakilerin hiyerarşiyi
yönlendirdiği evlerdir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
Yine saraylarda devlet büyüklerinin resmen katıldıkları ‘müzakere salonları’
da devrin eğitim öğretim kurumları arasındadır. Buraların özelliği ise, herkese açık
olmamaları ve başta emir veya hâlife olmak üzere devlet erkânının iştirakinden
dolayı belli bir teşrifatın bulunmasıydı.
‘Kitapçı dükkânları’, her zaman âlim ve bilim meraklılarının buluştuğu ve ilmî
alışverişlerin yapıldığı merkezlerdi. Çünkü bu dükkânlar aynı zamanda aşağıda
bahsedeceğimiz gibi, Endülüs’ün özel ve genel şöhretli kütüphanelerini de
doğurmuştur.
Endülüs’ün diğer bölgelere göre en önemli farkı, İslam dünyasının klasik ilim
merkezlerine ve en önemlisi ibadet mekânı olan kutsal Mekke’ye ve Medine’ye
olan uzaklığıydı. Daha önceki dönemlerde ilim yolculukları, ilmin ve âlimlerin
bulunduğu yerlere yapılırken, aynı durum Endülüslü ilim meraklıları için, kendini
Mekke ve Medine’ye yaptıkları yolculuklarda göstermiştir. Öyle ki, hac maksadıyla
Mekke’ye ve Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret etmek ve şehri görmek için
Medine’ye gelenler, buralara yerleşip bölgedeki ve İslam dünyasının diğer
bölgelerindeki âlimlerini tanıyıp onlara talebe oluyorlardı. Malikî mezhebinin,
Medine’ye gelerek İmam Malik’i tanıyıp, yıllarca ona talebelik yaptıktan sonra
memleketlerine dönenler vasıtasıyla Endülüs’e girdiği malumdur.
Zaten var olan ilmî gelenek yerleşip gelişmeye başlayınca, doğu İslam
dünyasının tam zıt bölgesinde aynı şekilde büyük bir güneş daha parlamaya
başladı. Abbasiler zamanında bilhassa Bağdad, Mısır ve diğer yerlerde parlayan ilim
mekânları ve âlimler, başlangıçta aynı oranda değilse de, zamanla oldukça önemli
meyvelerini burada vermeye başlayacaktır.
I. Hakem’in başarılı
yönetiminin İslam
dininin bölgede
yayılışında da önemli
etkisi oldu.
I. Hakem’in başarılı yönetiminin İslam dininin bölgede yayılışında da önemli
etkisi oldu. Öyle ki, “müvelledûn” denilen yerli İspanyol Müslümanların sayısı
diğerlerinin sayısını geçti. Endülüs Emevi Devleti’nin ve meskûn fatihlerin dili
olması bakımından Arapça, bu dönemde, Müslümanların yanı sıra Hristiyanlar
tarafından bile tercih edilen bir dil hâline gelmişti. Özellikle genç kuşak, Hristiyan
din adamlarının tepkilerine rağmen, Arapçayı kendi ana dilleri gibi konuşmaya ve
yazmaya başlamıştı. Bir müddet sonra bu durum tesirini gösterecek ve Arap
edebiyatının Avrupa’daki etkisi oldukça büyük olacaktır. Pek çok Avrupa dilindeki
kelimeler, hâlâ Arapçanın derin izlerini taşımaktadır. Hatta bugün bile Avrupa
dillerinde kullanılan Arapça menşeli kelimelerin küçümsenemeyecek kadar fazla
olduğu görülmektedir. Avrupa henüz ilmî gelişme ve seviye katedememişken,
Müslümanlar doğu İslam dünyasında yaptıkları tüm ilmî çalışmaları, Endülüs’te
yaptıkları çalışmalarla birlikte Batı’ya taşımışlar ve bu alanda Batı’da sayısız
ilerlemelerin gelişmesine yol açmışlardır. Netice olarak, Endülüs yarımadasından
Avrupa içlerine kadar yayılan İslam kültürü, Batı’da ilmî faaliyetlerin gelişmesine ve
Reform ve Rönesans hareketlerinin gerçekleşmesine zemin hazırlamıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
Tabii olarak kabul edilmelidir ki, ilim ve âlimler ilim müesseselerinde yetişir
ve kendilerini oradan dünyaya arz ederler. Bu bağlamda Endülüs’teki eğitim ve
öğretim kurumlarına temas etmek uygun olacaktır.
EĞİTİM VE ÖĞRETİM
Yapılan araştırmaların ortaya koyduğu üzere, Endülüs’te eğitim ve öğretim
sistemi üç aşamadan oluşmaktaydı: Küttâb, şüyûh ve ihtisas.
Ailelerinde altı yedi yaşına kadar aldıkları eğitim ve terbiyeyi devam ettirecek
olan kurumlar, genelde ‘küttab’ (ilk öğretim kurumları) olarak adlandırılmaktadır.
Bu yaşlardan itibaren çocukların eğitimi, altı veya yedi yıl süreyle bu kurumlar
vasıtasıyla sürdürülürdü. Küçük mescitlere, camilere bitişik veya yakın evler,
öğretmenlerin evleri ya da devlet tarafından açılan mekteplerin (küttab) kullanıldığı
bu okullarda, her Müslümanın ihtiyaç duyduğu günlük ve önemli dinî bilgileri
içeren ilmihal bilgileri, okuma yazma öğretimi, Kuran ve tecvid ile biraz da Arapça
dilbilgisi verilmekteydi. Bunlara şiir, mektup ve kompozisyon yazma da ilave
edildiği olurdu. Bu eğitimin çok yaygın olmasının sonucunu ifade eden bir
müsteşrikin şu cümlelerini önemli bulmaktayız: “Endülüs’te bu dönemde, hemen
herkes okuma yazma biliyordu”.
Bu devreyi tamamlayan öğrenciler dilerlerse "şüyûh" denilen müderrislerin
etrafında oluşan ders halkalarına katılabilirlerdi. Belli bir program ve süreyle kayıtlı
bulunmayan bu halkalarda, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, hocanın ilgi ve isteğine
göre, dil ve edebiyat, fıkıh, tefsir, hadis, tıp, matematik, kimya gibi ilimler
okutulurdu. Müderrisler ücretlerini devletten, vâkıflardan ya da öğrenci
velilerinden alırlardı. Tamamen amatör ve hasbi bir ruhla yapılan bu eğitim, hem
katılımcı öğrenciler ve hem de hocalar için mecburiyet taşımazdı. Bazı hocalar
hiçbir ücret talep etmedikleri için, buradaki derslerin dışında kendi maişetlerini
temin etmek gayesiyle günlük işleriyle meşgul olur, kalan diğer vakitlerinde ders
verirlerdi. Bazı durumlarda ve zamanlarda, bu hocalara vâkıflar tarafından belli
miktarlarda ödenekler tahsis edildiği de olmaktaydı. Tabii bu durumda eğitim
öğrettim faaliyetlerinin daha düzenli ve verimli olacağı muhakkaktır.
“Endülüs’te bu
dönemde, hemen
herkes okuma yazma
biliyordu”.
Daha sonra ise, “ihtisaslaşma” diye tabir edilebilecek yüksek öğrenim devresi
başlardı. Bu da XI. yüzyıldan itibaren Kurtuba, Gırnata, Malaga, Valencia ve
Almeria gibi büyük şehirlerde, camilerin etrafında uzaktan ve yakından eğitim
görmeye gelen öğrenciler için açılan medreselerde veya Kayrevan, Kahire, Dımaşk,
Bağdat, Medine ve Mekke gibi ilim merkezlerinde gerçekleşirdi.
Bilhassa dışarıdan gelen öğrencilerin yatılı kalmaları için yapılan yurt benzeri
binalar ve kütüphaneler, medrese ve camilere yakın veya bitişikti. Bunların bakımı,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
öğrenci ve hocaların ibate, iaşe ve hocaların ders verme masrafları vâkıflara tahsis
edilen özel fonlardan karşılanırdı. III. Abdurrahman döneminden itibaren ünlü
âlimlere büyük ihsanlarda bulunmak âdet hâline geldi. Hocalar ve öğrencilere
kalacak yer ve yiyecek ücretsiz olarak sağlanırdı.
Bu yüksek öğretim kurumlarının müfredatı, sabit ve kesin olmayıp, genelde
tefsir, hadis, İslam hukuku (fıkıh), genel dinî bilgiler (ilmihal), kelam, siyaset,
tasavvuf, riyazet, felsefe, gramer ve lügat, tarih, şiir, secili nesir, edebiyat, tıp,
astronomi ve müzik gibi derslerden müteşekkildi. Ancak hepsinin yanında hukuk
usulünü tam olarak bilmek, iyi bir âlim için önemli bir şarttı.
Münazara sanatı bu medreselerde mükemmel bir seviyeye ulaşmıştı. Zaman
zaman üniversitelerde, halka açık toplantılar yapılır, şiirler okunur, müderrisler ve
misafir âlimler tarafından konferans benzeri bilgilendirme toplantıları tertiplenirdi.
Hatta münazaralar çoğu kez hükümdarın önünde yapılırdı.
Bu dönemin sonunda, okudukları medreselerden başarılı talebelere
müderris olabileceklerini gösteren icazetnameler verilirdi. Daha çok devletin
desteği ile büyük camilerin etrafında oluşturan külliye tipi yapılarda gerçekleştirilen
eğitim, daha çok vakıflar ve kısmen emir, hâlife veya vali gibi devlet adamlarından
destek ve teşvik görürdü.
Hükümdar, hâcib, vezir ve vali gibi yüksek kademelerdeki devlet adamları,
çocuklarının eğitimini özel müderrisler tutarak kendi evlerinde sağlarlardı.
Rivayetlere göre, Endülüs’te eğitim ve öğretimin yaygınlaşmasındaki önemli
etkenlerden biri, tüccar ve esnafın okuma yazma bilmeyenleri işe almaya
yanaşmamalarıydı.
İLERİ OKUMALAR İÇİN
İslam Eğitim Tarihi hakkında, Ahmet ÇELEBİ’nin, “İslam’da EğitimÖğretim Tarihi” (Çev. Ali yardım, Damla Yay., İstanbul 1998) adlı kitabını
okuyabilirsiniz.
KİTAPLAR, KÜTÜPHANELER VE KİTAP PAZARLARI
İlim ve edebiyatın
gelişmesi, her yer ve
dönemde olduğu gibi,
Endülüs’te de
kitaplara karşı talep
ve arzuyu artırmıştır.
İlim ve edebiyatın gelişmesi, her yer ve dönemde olduğu gibi, burada da
kitaplara karşı talep ve arzuyu artırmıştır. Bu dönemde pamuk ve ketenden yapılan
kâğıdın yaygınlaşması ve bunun papirüs veya parşömenden ucuz olması da edebî
faaliyetleri büyük ölçüde hızlandırmıştır.
Yunan ve Roma eğitim ve kültür sistemlerinin en temel unsurlarından olan
tiyatroların Müslümanlar nezdinde tanınmamasının, Müslümanlar için kitapları en
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
önemli bilgi edinme kaynağı hâline getirdiği kabul edilebilir. Eğitim görmüş
insanların sayısının artmasıyla birlikte, yavaş yavaş yeni kitapların da sayısı
artıyordu. Arap diline ve geleneklerine ilgi duyan yerli Hristiyan olan Mozarablar,
Arapça kitapları kendi dilleri olan İspanyolcaya ve kendi kitaplarını da Arapçaya
çevirerek önemli bir zenginlik sağladılar.
Kitaba verilen bu önemi emirler ve hâlifelerde, bilhassa II. Abdurrahman ve II.
Hakemde de görmekteyiz. Hâlife Hakem, kelimenin tam anlamıyla kitap âşığı bir
kimseydi. O, içlerinde kadınların da bulunduğu bu işten anlayan memurlarını
İskenderiye, Dımaşk ve Bağdat gibi devrin kültür merkezlerine gönderirdi. Onlar,
kitapçı dükkânlarını bir bir dolaşarak araştırmalar yaparlardı. Şayet satın alınacak
veya istinsah edilecek yazma kitaplar bulurlarsa, bunu Hakem için satın alırlardı.
Böylece Hâlife’nin büyük ve zengin kütüphanesi oluşmaktaydı. Rivayetlere göre, bu
kütüphanede toplanıp tasnif edilen yazma eserlerin sayısı 400.000’i bulmaktaydı.
Bu kütüphanenin sadece kitap adlarına göre yapılmış olan katalogu 44 cilt
tutmaktaydı.
Müslüman İspanya’da ilk ve en önemli kütüphane Kurtuba’daki saray
kütüphanesi idi. Eyalet ve bölge kütüphaneleri de değerli kitap koleksiyonlarına
sahipti. Kurtuba ve diğer şehirlerde çok beğenilen özel kütüphaneler vardı. Bu
kütüphanelerde çalışan kütüphaneciler ve diğer görevliler, kitaplardan anlayan,
anlara saygı ve sevgi besleyen muteber ailelere mensup kişilerden oluşturulmuştu.
Âlimler, öğrenciler, müstensihler ve kitap satıcıları Batı’nın entelektüel
merkezi hâline gelen Kurtuba’da toplanırlar, caddelerin her iki tarafında sıra sıra
sıralanan kitapçı dükkânlarını gezerlerdi. Kurtuba pazarı, kitap satışından dolayı
öylesine meşhur olmuştu ki, İspanya’nın her yerinden satıcı ve alıcılar buraya
gelirlerdi.
EDEBİYAT
Müvelledler ana dilleri
olan Latinceden başka
Arapçayı da öğreniyor
ve günlük
hayatlarında her iki
dili birlikte
kullanıyorlardı.
İspanya’da yerli halk Latince, Berberiler ve Araplar da kendi dillerini
konuşuyorlardı. Arapça ve Latince menşeli dilleri konuşan bu iki farklı milletin
karşılıklı münasebetleri, buradaki halkın diline önemli ölçüde tesir etmiş ve böylece
İspanya’da yeni bir konuşma dili oluşmuştu. Bununla birlikte Arapça konuşanların
sayısında zamanla büyük bir artış meydana geldi. Resmî dilin Arapça olması ve
eğitimin bu dille yapılması sebebiyle Berberilerle müvelledlerin öncelikle Arapçayı
öğrenmeleri gerekiyordu. Bu yüzden müvelledler ana dilleri olan Latinceden başka
Arapçayı da öğreniyor ve günlük hayatlarında her iki dili birlikte kullanıyorlardı.
Sarayda vazife alanlar için de Arapçayı iyi bilmek şarttı. Vezirler ve kâtipler klasik
Arapçayı öğrenmek zorundaydılar. Böylece Arapça IX. yüzyılın ortalarından itibaren
Müslüman halkın tamamının, hatta gayrimüslimlerin ortak konuşma ve yazı dili
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
hâline geldi. Arapçanın bu hızlı yayılışı ve Latinceyi ikinci plana itmesi sebebiyledir
ki, Kurtuba Piskoposu Alvaro, Hristiyan gençlerin, ana dilleri olan Latince ile düzgün
bir mektup yazmayı dahi beceremezken Arapça şiirleri ve felsefi eserleri rahatça
okuyup anlayabildiklerinden yakınmaktadır. Diğer yandan İspanyolcanın da Arapça
üzerinde etkisi vardı ve bu büyük ölçüde, Arapların İspanyol kadınlarla evlenmeleri
ile Hristiyanlar ve İspanyalı Müslümanların askerî ve sivil hizmetlerde birlikte
çalışmaları sonucunda günlük hayatlarında birbirleriyle münasebette olmaları sonucudur.
Arapçanın yayılışına paralel olarak bu dille ilgili çalışmalar da önemli bir
gelişme kaydetti. Bu hususta önce Doğu’daki kitaplardan faydalanıldı ve muhteva
bakımından Doğu’da yazılan gramer kitaplarını örnek aldılar. Önceleri bu eserleri
şerh, hatta tenkit ve tashih edebilecek bir seviyeye ulaşırken, daha sonraları da
metot ve muhteva itibariyle onlardan aşağı kalmayan orijinal eserler kaleme
aldılar. Böylece yavaş yavaş Endülüs’te edebî bir çevre oluşmaya başlamış Abbasi
hükümdarlarında olduğu gibi burada da bir çok hükümdar, bizzat şiirle uğraşmış ve
şiirler yazmıştır. Endülüslü idareciler, ilmi ve âlimleri himaye etmişler, vezirlerini
meşhur edebiyatçılardan seçmişlerdir. Âlimlerin önemli görüldüğü bu dönemde
bazı halifeler edebiyata hizmeti devlet işlerinden daha önemli görmeye
başlamışlardır. Hükümdarların çevresinde şairler, astronomlar ve tarihçilerden
oluşan yakın bir halkanın oluşması ve bu geniş himaye ve teşvik, edebiyatla
ilgilenenlerin sayısı artırmış ve edebî eserlerin seviyesini yükseltmiştir.
Bu dönem edipleri arasında Ebû Ali el-Kâlî (ö. 356/967), İbnü’l-Kûtiyye (ö.
367/977) ve devrin en büyük filologu olarak tanımlanan Ebû Bekir ez-Zübeydî’yi (ö.
379/989) sayabiliriz. Yine İbn Hazm (ö. 457/1064), İbn Sîde (ö. 458/1066), Ebû
Ubeyd el-Bekrî (ö. 487/1094), Batalyevsî (ö. 521/1127) de, Arap diline çeşitli
yönlerden katkıda bulundular. Daha sonraki dönemlerde ise Ebû Ali eş-Şâlübîn, İbn
Mâlik, Ebû Hayyân gibi isimler sayılabilir. Bunlardan İbn Mâlik (ö. 671/1272), Arap
gramerini nazım hâlinde ve oldukça basit bir dille 1000 beyitlik el-Elfiye’sinde
özetlemeyi başardı. "Dilcilerin emîrü’I-mü’minîni" diye nitelendirilen Ebû Hayyân
(ö. 751/1350) ise Arapçadan başka Türkçe, Farsça ve Habeşçe üzerinde çalışmalar
yaptı.
Arap dünyasında bu
döneme kadar
anlatılan birçok hikâye
ve fıkra türlerinin
yazıya geçirilmesi,
roman ve hikâyeciliği
doğurmuştur.
Avrupa’da ‘fabl’ türünün ortaya çıkmasına yol açan temel olayın, bu
dönemde ‘Kelile ve Dimne’nin İspanyolcaya yapılan çevirisidir. Ayrıca bu döneme
kadar Arap dünyasında anlatılan birçok hikâye ve fıkra türlerinin yazıya geçirildiği
ve bunun da edebî bir tür olarak Batılılar tarafından benimsendiği
düşünülmektedir.
Yine nesir türünde İbn Abdürabbih (ö. 329/940), Ebû Ali el-Kâlî (ö. 356/967),
İbnü’l-Cesûr (ö. 401/1010), Ebû Bekir et-Turtûşî (451/1059), İbn Şüheyd (426/1035)
ve İbn Hazm (ö. 457/1064) öne çıkan şahsiyetlerdir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
İLERİ OKUMALAR İÇİN
Şiir ve Aruz hakkında, Hüseyin Tural’ın, “Arap Edebiyatında Aruz” (Ensar
Neşriyat, İstanbul) adlı kitabını okuyabilirsiniz.
Şiir
Her yerde olduğu gibi Endülüs’te de şiir en yaygın ve sevilen bir edebiyat
türüydü. Şairler büyük ilgiye mazhar olur, el üstünde tutulur, himaye görürlerdi.
Endülüslü kadınlar da şiire karşı büyük ilgi duyuyorlardı. Hâlifelerin hususi saray
şairleri olduğu gibi, diğer köşk ve saraylarda da düğün ve bayramlarda halkı ve
hükümdarları eğlendirmek için konserler veren bir çok ünlü şarkıcı ve besteciler
vardı. Bunlar askerler ve komutanları etkileyebilmek gayesiyle millî marşlar benzeri
şarkılar da söylerlerdi.
X. yüzyılda klasik
şiirde vezin yönünden
fazla bir değişiklik
meydana gelmemekle
birlikte mana, üslup
ve temada yeni
gelişmeler oldu.
Şiir üslup ve tema bakımından gelenekten ayrılmıyordu. Emirlik döneminin
başlarından itibaren Doğu’ya duyulan özlem, sevgi gibi psikolojik duygular ve çöl,
deve, at, savaş gibi tabiat tasvirleri, dünyaya aşırı bağlanma veya ondan uzaklaşma
gibi birbirine zıt duygular şiire girmeye başladı. Karışıklıkların hüküm sürdüğü
dönemlerde yaygınlaşan iç mücadeleler ve devlet güçleriyle isyancılar arasında
cereyan eden savaşlar şiire de yansıyarak şiirin bu hadiselerle, bu hadiselerin de
şiirle beslenmesine yol açtı. X. yüzyılda klasik şiirde vezin yönünden fazla bir
değişiklik meydana gelmemekle birlikte mana, üslup ve temada yeni gelişmeler
oldu; mesela gayriahlâki kabul edilen içki, kadın vb. konular terk edilerek bunun
yerine bazı ilmî meseleler işlendi. Yine siyasi baskılar sonucunda yalvarma, af ve
himmet dileme de sık sık şiirlerde dile getirilir oldu. Bir diğer önemli tema ise
Endülüs’ün maddi ve manevi güzellikleriydi. Klasik şiir, mülûkü’t-tavâif döneminde
siyasi çöküşün aksine hiciv, methiye, tefahür, zühd, sabır, hüzün, tabiat, içki, kadın
gibi temalar etrafında önemli bir zenginlik kazandı. Şairlerin değeri daha da arttı,
öyle ki şairlik vezirliğe denk tutuluyordu. Klasik şiirin mülûkü’t-tavâif dönemindeki
durumunun daha ilerisine gidilemediği, hatta biraz gerisinde kalındığı
bilinmektedir.
Bu dönemde bilinen şiir türlerinden biri de, ilk defa Endülüs’te görülen ve
Emîr Abdullah döneminde (275-300/888-912) şair Mukaddem b. Mu’afâ (ö. III/IX.
yy. sonu) tarafından ihdas edildiği söylenen ‘müveşşah’ denen şiir türüdür. Onu İbn
Abdürabbih takip etmiş, daha sonra mülûkü’t-tavâif devrinde meşhur Ubâde elKazzâz (ö. 500/1106) yetişmiştir. Müveşşahlardaki temalar kasidelerdekiler ile
aynıdır. Ancak telli musiki aletleri eşliğinde okudukları için bu şiirlerde aşk
konularına daha çok ağırlık verilmiştir.
Diğer yandan halkın kullandığı Arapça, Berberice ve Latincenin karışımından
meydana gelmiş melez bir dille söylenen ‘zecel’ denen şiirler de bilinir ve özellikle
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
eğlence meclislerinde sazlar eşliğinde koro hâlinde söylenirdi. Bu türün en meşhur
şairi Ebû Bekir b. Kuzmân’dır (ö. 555/1160).
Bölgede bilinen ve tanınmış Şii âlim şairlerden de söz edilebilir ki, onlardan
biri İbn Ebbâr (ö. 658/1259) ve diğeri de İbn Hâni’dir (ö. 362/972).
MUSİKİ
Genel olarak Endülüs halkı güzel sanatlara ve müziğe Doğululardan daha
fazla alaka gösteriyorlardı. Müzik ve dans gruplarının katılmadığı çok az tören veya
davet bulunurdu. Fukahanın itirazlarına rağmen musiki toplumun her kesiminde
revaç buluyordu.
Müzikli ve danslı gece eğlenceleri "seher" olarak adlandırılırdı. Müzik ve dans
gruplarının davetlere çağrılması orta kesim için pek mümkün olmamakla birlikte
büyük törenler için kurulan büyük çadırlardaki törenlere ve eğlencelere bu gruplar
da davet edilir ve her bir grup kendi sanatını icra ederdi. En ünlü dans türü
rakkaselerin erkek elbisesi giyerek tahtadan yapılmış atlara bindikleri; müzik ve
şarkı eşliğinde savaş sahnelerini canlandırdıkları dans şekliydi.
Bu alanda ilk akla gelen isim 207/822’de Bağdad’dan Kurtuba’ya gelen Abu’lHasan ‘Ali b. Nâfî Ziryâb (ö. 243/857) ve onun ülkenin muhtelif şehirlerinde açmış
olduğu musiki okullarıdır. Ziryâb’dan sonra Endülüs musikisinde söz sahibi olan
şahsiyet Ebu’l-Kasım Abbas b. Firnas’dır (ö. 275/888). Ziryab ve İbn Firnas
tarafından Endülüs’te temsil edilen musiki, teori ve tatbikatıyla İran-Arap musikisi
niteliği taşımaktadır.
Bu yoğun ilgi sayesindedir ki, XI. yüzyılda Endülüs musikisi, Doğu’nun
şöhretini gölgelemeye başladığı gibi Batı Avrupa müziğini de etkilemiştir. Bu etki
genel musiki kültüründe olduğu gibi, musiki teori ve icrası da çeşitli safhalardan
sonra Avrupa’ya intikal etmiştir. Arap müziğindeki yerini bugüne kadar korumuş
olan Endülüs tarzı, toplu hâlde okunan koro müziğine yakındır. Yine Flemenco
adındaki tarz ise Endülüs’te tek kişi tarafından okunan müzik türü olup bu müzik
tarzı bugün de Arap dönemlerinin izlerini taşımaktadır.
DİNÎ İLİMLER
Malum olduğu üzere bilhassa fetihlere iştirakinden dolayı İslam dünyasından
birçok beldesinde sahabe bulunmuştur. Endülüs’te de sahabe olarak Munzir ya da
Müneyzir isminde bir sahabeden bahsedilmektedir. Fakat tabiinden olan birkaç kişi
daha iyi bilinmektedir ki, onlar Magrib valisi ve ordu komutanı Musa b. Nusayr, Ali
b. Rabah ve Haneş b. Abdillah San’anî zikredilmiştir. Her yerde ve ilk dönem ilmî
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
Sahabenin
Müslümanlar içinde
yaydığı ve öğrettiği
bilgiler, Kur’an
okunması, ayetlerin
tefsirleri, Hz.
Peygamber’in
hadisleri, siret, Hz.
Peygamber ve sahabe
döneminde meydana
gelen savaşlar ve
hadiselerden ibaretti.
faaliyetlerinde olduğu üzere, bunların Müslümanlar içinde yaydığı ve öğrettiği
bilgiler, Kur’an okunması, ayetlerin tefsirleri, Hz Peygamber’in hadisleri, sîret, Hz.
Peygamber ve sahabe döneminde meydana gelen savaşlar ve hadiselerden
ibaretti.
Tefsir
Şüphesiz Kur’an’ın anlaşılmasına duyulan ilgi İslam dünyasının her yanında
başlangıçtan beri ve çeşitli yoğunlukta olmuştur. Doğu’daki tefsirle İlgili çalışma ve
gelişmeler yakından takip ediliyordu. Başlangıçta Doğulu müfessirlerin eserlerinin
okunması ve bunlarla tefekkür ve amel edilmesi, ‘naklî’ veya ‘rivayet’ denen tefsir
anlayışının bölgede yaygınlaşmasını doğurmuştur. Bunun diğer önemli bir sebebi
de, başlangıçtan itibaren bölgede İmam Malik’in fikirlerinin egemen olması ve
başka fikirlere ihtiyaç olmadığına inanılması hususunda gösterilen taassuptu. Fakat
zamanla tefsir ve kıraat alanında Endülüs’te de önemli âlimler yetişmeye başladı.
Bunlardan ‘et-Tefsîru’l-Kebîr’in yazarı Bâkî b. Mahled (ö. 237/886)’in, ‘el-Hidâye’
isimli tefsirin yazarı olan Mekkî b. Ebî Tâlib el-Kaysî (ö. 437/1045), ‘el-Muharrerü’lVecîz’ adlı tefsirini yazan Muhammed b. Atıyye el-Endelüsî (XII. yy.) ve bunların
içinde en fazla tanınan ve eseri son zamanlarda Türkçeye de kazandırılan ‘el-Câmi’
li-Ahkâmi’l-Kur’ân’ adlı büyük tefsiri kaleme alan Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî
(ö. 672/1273)’dir.
Şüphesiz Hz. Peygamber’in bir sünneti olarak, günümüzde olduğu gibi o
zamanlar da, bilhassa Ramazalarda icra edilen toplu veya her zaman ve zeminde
ferdî veya toplu yapılan ‘mukabele’ yani Kur’an kıratı, Endülüs’te de yaygın ve
sevilerek uygulanmaktaydı. Bu durumun yani Kur’an okumaya duyulan bu ilginin
tabii bir sonucu olarak bölgede kıraat ilmine ilgi duyan ve ona katkıda bulunan
âlimler yetişmişti. Şüphesiz İslam dünyasının her yanında tercih edilen kıratlar,
sahih kabul edilen ve başlangıçtan itibaren Doğu İslam dünyasında bilinen ve
okunan kıratlardır. Burada da okunan bu kıratlar hakkında yazılan ve bu ilmi
bölgeye getiren yüzden fazla âlimden söz edilmekle birlikte, en meşhurları
şunlardır: ‘et-Teysîr’ ve ‘Kitâbu’n-Nukat’ın müellifi Ebû Amr Osman b. Said ed-Dânî
(ö. 444/1053), ‘Kitâbu’l-Miftâh fî İhtilâfi Kırââti’s-Seb’a’ adlı eseri kaleme alan İbn
Abdulkuddûs el-Kurtubî ve ‘et-Takrib fî Kırâ’âti’s-Seb’a’ isimli eserin sahibi Ahmed
b. Harb. Keza Şâtıbeli Ebu’l-Kâsım b. Firruh (ö. 591/1194), nazım hâline getirdiği bir
kasidesinde, kolayca ezberlenebilmesi için kıraat usul ve kaidelerini yazmıştır.
Hadis
Endülüs’te başlangıçta ilim dalı olarak hadis hem ilgi görmemiş ve hem de
ona itibar edilmemişti. Bunun temel sebebi, ilim tahsili için Doğuya giden ilk kuşak
Endülüslü öğrencilerin Malikî fıkhını, dolayısıyla da bu fıkhın esasını teşkil eden ‘elAtatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
Muvattâ’ ve şerhlerini öğrenmeyi yeterli görmelerinde aranmalıdır. Ancak Doğu’ya
yapılan seyahatler, diğer birçok konuda olduğu gibi, hadis ilmi konusunda da
Endülüs’e yenilikler gelmesini sağlamıştır. Ancak şunu önemle belirtmelidir ki, bu
süreçte ‘Sünen’ kitapları, Buharî ve Müslim’in ‘Sahîh’lerinden çok önce Endülüs’e
girmiştir. Mesela kendileri hayatta iken Ebû Davud (ö. 275/888) ve Nesâî’nin (ö.
303/916) ‘Sünen’leri, Endülüs’e ulaşmış olduğu hâlde, Buharî (ö. 256/869) ve
Müslim’in (ö. 261/875) eserleri ancak hicri dördüncü (M. X) yüzyılın ortalarından
itibaren ulaşabilmiştir.
Endülüs’te başlangıçta
ilim dalı olarak ‘Hadis’
hem ilgi görmemiş ve
hem de ona itibar
edilmemişti.
Birçok talebenin ilim tahsili için Mekke, Medine, Şam, Bağdad ve Küfe’ye
gittiğini ve dönüşlerinde de Endülüs’ün muhtelif şehirlerinde hadisleri öğrettiklerini
görmekteyiz. Bölgede Hadis ilminde temayüz edenler arasında önceleri,
Muhammed b. Vaddâh (ö. 287/900), Bakî b. Mahled (ö. 276/889) ve Muhammed
b. Abdüsselam el-Huşenî (ö. 286/899) gibi otorite isimler sayılabilirken; sonraları
ise Kasım b. Esbag (ö. 340/951), İbnu’l-Kûtiyye (ö. 366/977), İbn Abdülberr (ö.
463/1070), İbn Eymen el-Kurtubî (ö. 328/939), Ebû Ali el-Gassânî (ö. 498/1105),
İbn Ammâr el-Abderî, Kâdî İyâz el-Yahsubî (ö. 544/1149) sayılmaktadır. Bunlardan
İbn Abdülberr gibi bazıları, hadis külliyatını çok iyi bildiklerinden dolayı, hakkında
hadis bulunmayan konuları rahatlıkla ayırt edebildikleri rivayet edilmektedir.
Fıkıh
Başlangıçta Endülüs’te fıkhi mezheb olarak Evzâîlik benimsenmişti. Çünkü
fetih esnasında ve fethin hemen sonrasında bu ülkeye yerleşen Arapların çoğunun,
İmam Evzaî’nin (ö. 157/774) görüşleri hâkim olduğu Suriyelilerden olmasıydı.
Ancak Doğu’ya giden öğrencilerin Medine’deki İmam Mâlik’i (ö. 179/795) tercih
etmeleri ve onun görüşlerinin yayılması için sarf ettikleri çabalar sonunda Malikilik,
Evzâîliğin yerini alarak Endülüs’ün resmî mezhebi hâline geldi. Bundan sonra bu
mezhebe sıkı sıkıya bağlı birçok fukaha yetişti. ‘el-Muvattâ’yı Endülüs’e ilk getirenin
Gazi b. Kays olduğu bilinmekle beraber, Malikiliğin bölgeye yerleşmesinde çok
önemli rol üstlenen üç âlimden söz edilir:

İsa b. Dinar (ö. 212/827): Muhaddis ve fakihdi. ‘el-Hidâye’ adlı kitabını
Malikilik esasları üzerine ve ‘Müctebâ’ adlı eserini de, hadisleri fıkıh bablarına göre
derleyerek yedi cilt hâlinde yazdı.

Yahya b. Yahya el-Leysî (234/848): İlmî seviyesinden dolayı Endülüs’te
hakemlik sistemi için kurallar ve yönetmelik oluşturup kadılar ve savcılar için isim,
unvan ve sorumluluklar tayin etti. Endülüs kadıları için "şura meclisi" adında bir
şura teşkil etti.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı

Abdülmelik b. Habib es-Sülemî (ö. 238/853): "Endülüs’ün Âlimi" lakaplı ve
aynı zamanda şair ve edip olup, Maliki fıkhına ait ‘el-Vâdiha’ ve diğer başka kitaplar
yazmıştır.
Fıkıh tahsilinde daha çok İmam Mâlik’in Muvatta’sının ezberlenip
anlaşılmasına önem veriliyordu. ‘el-Utbiyye’ adlı eseriyle el-Utbî (ö. 254/868),
‘İhkâmu’l-Fusûl fî Akkâmi’l-Usûl’ ve ‘el-İşârât fî Usûli’l-Fıkh’ eserleriyle Ebü’l-Velîd
el-Bâcî (ö. 474/1081) ve daha çok filozof kimliğiyle tanınan fakat ‘el-Mukaddimât’
ve ‘el-Beyân ve’t-Tahsîl’ adlı Maliki fıkhına dair eserlerin de sahibi olan Ebü’l-Velîd
İbn Rüşd (ö. 595/1198), Maliki fakihlerinin en önde gelenleri arasında yer
almışlardır.
Fıkıh tahsilinde daha
çok İmam Mâlik’in
Muvatta’sının
ezberlenip
anlaşılmasına önem
veriliyordu.
Endülüs’te öteki fıkhi mezheplere, özellikle Zahirî, Şafii ve Hanbeli
mezheplerine bağlı çok az sayıda âlim de yetişmiştir. İslami hükümlerin yalnızca
Kur’an’ın ve hadislerin zahirinden çıkartılabileceğini savunan Zahiriliğin en hararetli
savunucusu hiç şüphesiz ünlü bilgin usulcü, fakih, muhaddis, tarihçi, edip ve şair
olan İbn Hazm (ö. 457/1064) olup bu mezhep, asıl kurucusu olan Dâvûd ezZâhirî’den çok İbn Hazm’a nispet edilmektedir. Zahiriye mezhebi Şafiilikle yaklaşık
aynı dönemde ve Abdullah b. Muhammed b. Kasım vesilesi ile ve daha sonra da
‘Kitâb’ul-Enbâh ‘alâ İstinbât’il-Ahkâm min Kitâbillâh’ ve ‘Kitâb’ul-İbane ‘an
Hakâyiki’l-Usûli’d-Diyâne’ adlı eserlerin sahibi Munzir b. Saîd’le (ö. 356/966) temsil
edildi. Fakat asıl güç ve şöhretini İbn Hazm’dan almaktadır. Bâkî b. Muhalled (ö.
276/889) ise, Hanbeli mezhebinin önemli temsilcisidir. Şafii mezhebinin en önemli
ismi ise, ‘Sâhib’ul-Vesâik’ adıyla meşhur olan Kasım b. Muhammed olup en meşhur
eseri, ‘el-Îzâh fi’r-Reddi ‘ale’l-Mukallidîn’dir.
Endülüs’teki Şii âlimlere gelince, onların en seçkin ve tanınmış isimlerinden
birisi doğu Endülüs’ün ünlü bilgin ve şairi, çok sayıda eser sahibi İbn Ebbâr (ö.
658/1259) olup ‘Dureru’s-Simt fi Ahbâri’l-Best adlı kitabında etkileyici bir dille
‘Kerbela Vakası’nı anlatmıştır. Diğeri "en-Nassu’l-Mubîn fi’l-Mefazileti Beyne Ehli
Sıffin’ adlı kitabın yazarı Ebulfazl Ömer b. Hasan ed-Danî es-Sebtî’dir.
Bölgede âlimler arasında son derece sıkı ve ciddi tartışmalar olmuş ve
reddiyeler yapılmıştır. Bilhassa Maliki âlimlerin sergiledikleri fanatik tutumlar, farklı
görüş ve mezhep sahibi âlimlere karşı iftiraya varan sert tavırları, çok sayıda
örneklerle bölgede ilmî gelişmenin önünde ciddi bir engel oluşturmuştur.
Burada yetişen çok değerli âlimler olmakla birlikte, adından en çok söz
edilen ve özelliği olduğuna inandığımız ve sadece örnek olarak seçtiğimiz birisi
hakkında geniş bilgi vermeyi uygun bulmaktayız.
İbn Hazm (ö. 383-457/993-1064): Endülüs’te zahirî mezhebinin temsilcisi olarak da
gösterilen İbn Hazm’ın tam adı, Ebû Muhammed Ali b. Ahmed b. Sâid b. Hazm b. Galib b. Salih
b. Halef b. Süfyan b. Yezid el-Farisî el-Kurtubî el-Endülüsî’dir. İbn Hazm, ez-Zâhirî diye ün
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
Maliki âlimlerin
sergiledikleri fanatik
tutumlar, birçok âlimi
çeşitli sıkıntılara
sokmuştur.
yapmıştır. Hukukçu, edebiyatçı, usul bilgini, hadisçi, soy ve şecere bilgini, dil bilimci, dinler
tarihçisi, mantıkçı, felsefeci ve şair olan İbn Hazm, 18 Kasım 993’te Kurtuba’da doğmuştur.
Yetiştiği saray Berberiler tarafından tahrip edilince, Elmeriye’ye geçmiş, siyasi tercihleri
yüzünden iki defa hapsedilmiş ve daha sonra da sürgüne gönderilmiştir. Bir savaşta esir de
düşen İbn Hazm, kısa bir süre için vezirlik yaptıktan sonra tekrar tutuklanmıştır. Bundan sonra
kendini bütünüyle ilmî çalışmalara vererek, önemli eserler yazmıştır.
Eserlerinin abartılarak 400 cilt (80.000 sayfa) olduğu rivayet edilir. Kadı Sâid’e göre İbn
Hazım, Taberî’den sonra en çok eser yazan müellif olarak kabul edilmektedir. İbn Hazm, Casa
Mantia’da 1064 yılında vefat etmiştir. Felsefeye yönelttiği eleştiriler yüzünden felsefe
tarihinde adı sıkça zikredilen İbn Hazm, Doğu’da Davud b. Halef el-İsfehanî’nin başlattığı
Zahirîlik akımını, Endülüs’te sürdürmeye gayret etmiştir. Bu yüzden de kıyas, re’y, istihsân,
taklîd ve ta’lîl gibi akıl yürütme biçimlerini kabul eden bütün kelamcıları, ister Eşarî ister
Mutezilî olsun, ayırt etmeden sapıklıkla itham etmiştir. Ona göre sadece lafzi ya da zahirî
dediğimiz metot doğrudur.
Kelamcı ve felsefecilerin, Tanrı’nın mahiyeti, cevherin terkibi, ahlâki sorumluluğun tabiatı ve
benzeri konulardaki görüşleri bâtıldır. Ona göre bilginin gerçek konusu, duyularımız ya da
aklımızın doğrudan kavradığı şeyler olduğu gibi, Kur’an ve sarih hadislerde bildirilen şeylerdir.
Bunların dışında kalan şeylerle uğraşmak caiz değildir.
Felsefeye karşı olumsuz tutumuna rağmen, İbn Hazm’ın eserlerinde felsefeye önemli bir yer
verdiğini de görmekteyiz. Hatta kendisinin Kindî’nin görüşlerini hocaları Mübâşir ve
Muhammed b. Hasan el-Mezhicî’den okuduğu belirtilmektedir. Ahlak anlayışında Platon ve
Aristoteles’ten etkiler taşıyan İbn Hazm, ahlaki faziletleri dört temel üzerine oturtarak açıklar.
Bunlar da, adalet, anlayış (fehim), necdet ve cömertliktir. Bu görüş Platon’un görüşünden
etkilenerek ortaya atılmıştır. Ayrıca, aşırılıklardan kaçınılması gerektiğini belirtir ki, bu da
Aristoteles’in ahlak anlayışında önemli bir yer tutmaktadır. Hatta, Kadı Said’in iddiasına göre
İbn Hazm, felsefi marifet ile dinî marifeti birleştirerek mükemmelliği ortaya çıkarmak
istemiştir.
Bunlardan başka, İbn Cellâb Hüseyin b. Abdurrahman, İbn Ahmed b. Hâlid el-Kettânî ve
İbnü’n-Nebbâş gibi isimleri de Endülüs’te felsefe ve diğer akli ilimlerin gelişmesinde etkin olan
kişiler olarak görmek mümkündür. (Kaynak: http://www.filozof.net/Turkce/islamfilozoflari/521-ibn-hazm-biyografi-yasami-zahiriyye-mezhebi-ibn-hazm-kimdir-ibn-hazmfelsefesi-ibn-hazm-zahiriye-mezhebi-ibni-hazm-hayati-yasami-ozeti-ibni-hazm-mezhebieserleri-ibni-hazm-gorusleri-ez-zahiri-.html) Erişim Tarihi: 27.12.2209
İLERİ OKUMALAR İÇİN
İbn Hazm hakkında, Muhammed Ebu Zehra’nın, “İbn Hazm” (Çev. E.
Gündüz-O. Keskioğlu, Buruc Yay., İstanbul 1996) adlı kitabını okuyabilirsiniz.
Kelam
Özdemir’e göre, “Endülüs’de İslami ilimler arasında en az ilgi duyulanı,
dolayısıyla da en az gelişeni kelam olmuştur. Bunun temel sebebi, İmam Mâlik’in
fıkhi görüşlerinin yanında itikadi konulardaki selefî yaklaşımının da ülkeye egemen
olmasıydı. Daha önce de ifade edildiği üzere, bu âlim, selefî anlayışın ilk
temsilcilerindendi. Ona ve onun rahleitedrisinden geçmiş olan öğrencilerine göre,
kelam ilmi ile uğraşanlar, ister Eşarîler olsun isterse diğerleri, bidat ve heva ehli
kimselerdi. Binaenaleyh onların şahitlikleri bile geçerli sayılamazdı, ayrıca onları
âlim saymak da doğru değildi. İşte bu anlayışın egemenliği ve ağırlığı altında
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
Endülüslüler Doğu’da had safhaya ulaşan kelami tartışmalara pek ilgi
göstermemişlerdir.” (Özdemir, 1997: III,37)
Endülüslü âlimlerde görülen mutaassıp ve katı tutumun egemenliğine
rağmen, Endülüs, Doğu’daki kelami tartışmaların bir müddet sonra etkisine
girmiştir. Bunların başında, az sayıda Şii ve Haricî gruplar gelmektedir. İslam
dünyasının her yerinde olduğu gibi burada da Şii propagandacılar (dâ’îler), zaman
zaman ülkenin değişik bölgelerinde faaliyet gösteriyorlardı. Keza Kuzey Afrika’lı
olup kendilerini Hz. Ali’nin soyuna nispet eden Hammûdîler de Endülüs’de iktidarı
ellerinde tuttukları dönemde (407-714/1016-1023), Şia’nın imamet anlayışını
yerleştirmeye çalışmışlardır.
Haricîlik ise, Endülüs’de daha çok ‘İbâdiyye’ ve ‘Ezârike’ kollarıyla
görünmektedir.
Son olarak, Mutezile mezhebinin de Endülüs’de kendini hissettirdiği
görmekteyiz. Bu, Bağdatlı Ebu’l-Yüsr er-Riyadî (ö. 298/910) ve Ebû Cafer İbn Harûn
(Ö.320/932) gibi, ya Doğu’dan kimliğini gizleyerek Endülüs’e gelen Şii dâî ve
casusların ya da Doğu’ya gidip burada Mutezile’nin görüşlerinden etkilenip dönen
Endülüslü öğrencilerin vasıtasıyla olmuştur. Abdüla’lâ b. Vehb (ö. 261/874), Ferec
b. Sellâm, Hâlil b. Abdülmelik, Abdullah b. Meserre (ö. 286/899), İbnu’s-Semîne (ö.
315/927) de, Mutezilî âlimlerindendir.
Gerek Şii ve Haricî ve gerekse Mutezilî âlimler yer yer ve çok kere takibata
uğramışlar, ciddi olarak dinî, idari ve sosyal baskıya maruz bırakılmışlardır. Kitapları
yakılanlar olduğu gibi, yargılanıp çeşitli mahkûmiyete uğrayanlar da vardır.
Tasavvuf
İslam dünyasının her tarafında olduğu gibi, Endülüs’te de tasavvuf öncesi
görülen zühd hayatının belli başlı yönleri olarak, dünya nimetlerine sırt çevirme,
aza kanaat gösterme, kendi el emeğiyle geçinme, sıkıntıları tevekkülle karşılama,
elinde olanı başkalarıyla paylaşma, kendini ibadete verme, çokça Kur’an okuma,
huşû ve tesbihatta bulunma kabul edilmektedir. Bu durum ferdî olarak ortaya
çıktığı gibi, ribat ve grup yaşantılarında da kendini göstermiş ve bu kabul,
beraberinde ‘zühd edebiyatını’ da getirmiştir. Yemen b. Rızk et-Tutîlî’nin ‘ez-Zühd’
adlı eseri bunun ilk tezhürüdür.
Endülüslüler Doğu’da
had safhaya ulaşan
kelami tartışmalara
pek ilgi
göstermemişlerdir.
Bölgedeki ilk sufi örneği, Muhammed b. Meserre (ö. 319/931)'dir. Doğu'ya
seyahatinden sonra Kurtuba yakınındaki dağda inzivaya çekilen ve burada kelami
ve felsefi dersler veren İbn Meserre, aynı zamanda tasavvufi çerçevede irşad ve
davranışlarda da bulunuyordu. Yine kabul edildiğine göre, bölgede ‘sufi’ olarak
nitelenen kimselerin varlığına ilk olarak tesadüf edildiği zaman IV/X. yüzyıl ve ilk
örnek de, Tudmirli Muhammed b. Ebi'l-Hüsam el-Kaysî (ö. 379/989)’dir. Bunu ‘Sufi’
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
lakabıyla tanınan Ebû Abdullah Muhammed b. Şücâ izlemektedir. V-VII/XI-XII.
yüzyıllarda Meriyyeli İsmail er-Ruaynî, İbnu'l-Arîf ve İşbiliyeli İbn Beracân
bilinmektedir.
Gazali’nin tüm İslam dünyasında olduğu gibi, buradaki tesiri de büyüktü.
Bilinmekte olan ‘sufi’ kelimesine, ‘mürid’ kelimesi de eklenmiştir. M. Özdemir’e
göre, Endülüs'de İbn Meserre ile filizlenen, İbnu'l- Arîf, er-Ruaynî, İbn Beracân ve
İbn Kasi ile gelişen tasavvufî hayat, XII-XIII. yüzyıllarda Muhyiddin İbnu'l-Arabî ile
tabiri caizse taçlanmıştır.
Tasavvuf sahasında Endülüs’te yetişen en önemli isim, başta ‘el-Fütûhâtü’lMekkiyye’ ve ‘Fusûsü’î-Hikem’ olmak üzere çok sayıda eser telif eden ve bu
eserlerde savunduğu vahdet-i vücud nazariyesiyle hem İslam hem de Hristiyan
âleminde derin yankılar uyandıran İbnü’l-Arabî’dir. Öğrencilerinden İbn Seb’în ile
onun tesiri altında kalan ‘Şerhu Kitâbi’l-Hikem’ adlı eserin sahibi İbn Abbâd erRundî de öteki ünlü sufilerdir.
İslam coğrafyasının diğer bölgelerinde olduğu gibi Endülüs'de de, ribâtlarda
tezahür eden tasavvufi yaşantı, fakihler arasında tartışma konusu olmuştur.
İLERİ OKUMALAR İÇİN
İbn Arabî hakkında, M. Erol Kılıç’ın, “Şeyh-i Ekber” (Sufi Kitap Yay.,
İstanbul 2009) adlı kitabını okuyabilirsiniz.
DİĞER İLİMLER
Felsefe
Bölgedeki ilk sufi
örneği, Muhammed b.
Meserre (ö.
319/931)'dir.
Endülüslü âlimler, aydınlar ve halk aslında felsefe ile uğraşmaktan pek
hoşlanmıyorlardı. IX. yüzyıldan itibaren bazı felsefi gruplar ortaya çıktı. Mutezilî
olan fakat eserlerinde Bâtıniliğin etkisi gözlenen Abdullah b. Meserre (ö. 319/931)
bunlardandır. İbn Meserre’nin en önemli eserleri, ‘Kitâbu’t-Tabsira’ ve ‘Kitâbu’lHurûf’tur. Onun fikirleri, aynı zamanda bir mutasavvıf olan Ebu’l-Abbas b. el-Arîf
tarafından sistemleştirilmiştir. Fikirlerine bilhassa Maliki ulemasının iftiraya varan
tepkisi, çoğunlukla inzivada yaşamasını ve kitaplarının halkın gözü önünde
yakılmasına yol açmıştır.
XII. yüzyıl Endülüs’teki felsefenin en parlak dönemidir. Bu yüzyılda yetişen
filozoflardan biri olan ve Aristo’nun eserleri üzerine birçok kitap ve risale kaleme
alan İbn Bâcce (ö. 533/1138), insanın toplum olmaksızın, tek başına ve sırf kendi
kabiliyetlerini geliştirerek faal akılla temasa gelebileceğini göstermeye çalışmıştır.
Filozof olduğu kadar, şair, edip ve hafız, gazel, mersiye ve methiyede usta, müziği
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
iyi bilen ve güzel ud çalabilen biriydi. Tıptaki ustalığının yanı sıra mantık, felsefe,
matematik, astronomi ve tabiat ilimlerinde çağının en bilgili kişilerinden sayılan İbn
Bâcce’nin, ‘Risâletü’l-Vedâ’, ‘Tedbiru’l-Mutevahhid’, ‘Kitâbu’n-Nefs’ ve ‘Risâlet'ulİttisâl’ adlı kitapları ile Aristo, Calinus ve Farabi hakkında risaleleri vardır.
Aynı zamanda tabip olan İbn Tufeyl (ö. 581/1186), insanda felsefi ve
metafizik düşüncenin doğabilmesi için herhangi bir öğretimin gerekmediğini, bu
düşüncenin doğuştan mevcut bulunduğu tezini ‘Hay b. Yakzân’ adlı eserinde
işlemiştir.
İslam dünyasının en büyük filozoflarından biri, Meşşâî okulunun son
temsilcisi ve Aristo’nun en ünlü şarihi olarak kabul edilen İbn Rüşd (ö. 595/1198)
ise, Gazzalî’ye (ö. 505/1111) cevap vermek üzere kaleme aldığı ‘Tehâfütü
Tehâfüti’l-Felâsife’de kelama karşı felsefeyi savundu. ‘Faslu’l-Mâkâl’ ve ‘el-Keşf ‘an
Menâhici’l-Edille’ adlı eserlerinde de din ile felsefenin gayelerinin aynı, fakat
metotlarının farklı olduğunu İleri sürdü. Bidayetu'l-Müctehid Fıkıh ve Fıkıh usulüne
dair bilinen en önemli eserleridir.
İbn Rüşd ve İbn Hazm’ın tesiri altında kalan Yahudi filozofu Mûsâ b. Meymûn
‘Delilu’t-Tâihîn’, ‘el-Fusûl fi’t-Tıb’ ve diğer tüm eserlerini Arapça olarak yazan âlim
ve tabiplerdendir. Yine Yahudi olan Süleyman b. Gabriel Arapça olarak yazmış ve
‘Yenbu’u’l-Hayat’ adlı bir eser kaleme almıştır. Diğer bir Yahudi âlim, tabip ve
filozofu olup önce III. Abdurrahman’ın ve daha sonra da onun yerine geçen II.
Hakem’in müşaviri ve doktorluğunu yapmış olan Hesday b.Şebrut (ö. 365/975) da
önemli eserlerin sahibidir.
Yahudi âlim ve filozofu İbn Niğrile, Kur’an’ın güya eksikleri konusunda
Arapça ‘el-İbâne’ adlı bir kitap yazmış, İbn Hazm da, ‘er-Reddu ‘ala İbni Niğrile elYahudi’ adlı risalesinde ona cevap vermişti. Yusuf b. Mesir b. Sîre de, makamat
tarzında ‘et-Tarb’ adlı Arapça kitabını kaleme almıştır. Musa b. Azra ve İbn Sehl de
eserlerini Arapça yazan Yahudi âlim ve filozoflardandır.
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi İslam dünyasının en büyük filozoflarından biri
sayılan İbn Rüşd hakkında, örnek olması kabilinden biraz daha geniş malumat
vermek istiyoruz.
XII. yüzyıl Endülüs’teki
felsefenin en parlak
dönemidir.
İbn-i Rüşd (520-595/1126- 1198): Ebû’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd,
Endülüslü, Arap felsefeci ve hekim, fıkıh, matematik ve tıp âlimi olup Kurtuba’da doğdu ve
Marakeş/Fas’ta öldü.
İbn Rüşd, Maliki mezhebinden fakihler yetiştirmiş bir aileden gelir. Dedesi Ebu’l-Velid
Muhammed (ö. 520/1126) Murabıtlar hanedanının Kurtuba’daki en yüksek dereceli
hâkimiydi. Babası Ebu’l-Kasım Ahmed, aynı makamı Muvahhidler’in 541/1146’daki
hâkimiyetine kadar işgal etti. Yusuf el-Mansur’un veziri İbn Tufeyl (Batı’da bilinen adıyla
Abubacer) tarafından sarayla ve büyük İslam hekimlerinden, sonradan arkadaşı olacak İbn
Zuhr (Avenzoar) ile tanıştırıldı. 555/1160’ta Sevilla kadısı oldu ve hizmeti boyunca Sevilla,
Kurtuba ve Fas’ta birçok davaya baktı
Aristo’nun eserlerine şerhler ve bir tıp ansiklopedisi yazdı. Eserlerini M. 1200’lerde, Yakob
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
İbn Rüşd’ün en önemli
orijinal felsefi eseri,
‘Tehâfütü’t-Tehâfüt’
(Tutarsızlığın
Tutarsızlığı) ismini
taşır.
Anatoli Arapçadan İbraniceye tercüme etti. En önemli orijinal felsefi eseri ‘Tehâfütü’tTehâfüt’ (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) ismini taşır ve Gazalî’nin ‘Tehâfütü’l-Felâsife’ (Filozofların
Tutarsızlığı) isimli kitabındaki kendiyle çelişme ve İslam’a mugayir olma iddialarına karşı Aristo
felsefesini savunur. ‘Faslu’l-Mâkâl’ ve ‘el-Keşf an Minhâci’l-Edille’ isimli iki risalesi de felsefedin ilişkilerini konu alır. XII. yüzyılın sonralarında Endülüs’e yayılan fanatiklik dalgasıyla, sahip
olduğu bağlantılar kendisini siyasi problemlerden uzak tutamamış ve Kurtuba yakınlarında bir
yerde tecrit edilmiş ve ölümünden kısa süre önce Fas’a gidinceye dek gözetim altında
tutulmuştur. Mantık ve metafizik alanında verdiği eserlerin çoğu müteakip sansür döneminde
kaybolmuştur.
İbn Rüşd’e göre, felsefe öğrenmek dinî bir zorunluluktur. Din, var olanlara akılla bakmayı ve
değerlendirmeyi zorunlu tutmaktadır. Başka dinlerin ve ideolojilerin fikirlerini öğrenmek de
aynı şekilde zorunludur. Gerçek, her nerede ise alınır ve yararlanılır. Eskilerin kitaplarındaki
bilgilerle, dinin bildirdikleri amaç bakımından benzemektedirler. İbn Rüşd, felsefe ile
uğraşanların ve olaylara akılcı açıdan bakanların sapıttıklarını ileri sürenleri eleştirir. Ona göre,
akıl ve felsefe, gerçeğe ulaştırıcı en önemli yaşamsal enstrümanlardır. Ona göre İslam’la
felsefe arasında bir çatışma yoktur. Kişinin hem felsefe, hem din yoluyla doğruya
ulaşabileceğini düşünmüştür. Kainatın ebediyetine ve formların ezeliyetine (pre-extant)
inanırdı. Felsefenin temel konusunun varlık olduğunu, felsefenin var olanı, genel bir bütünlük
içinde insana verileni incelemeye, açıklamaya çalıştığını savunan İbn Rüşd, bütün varlık
türlerinin en tepesinde bulunan yüce bir varlık olarak Allah’a yalnızca var olandan, beş duyu
ile algılanıp akıl ilkeleri ile açıklanan varlıklardan yola çıkarak gidebileceğimizi belirtmiştir.
Felsefenin, varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri konu edinen disiplin olduğunu
belirtmiştir. Bu nedenle düşünce sisteminde felsefe, teolojiden önce gelir. Bununlu birlikte,
felsefe ve teolojiden her birinin kendisine özgü bir fonksiyonu olduğunu söylemiştir. İbn Rüşd
en çok Aristo’nun eserlerinden yaptığı, bugün Batı’da pek çoğu unutulmuş, tercüme ve
şerhleriyle ünlüdür. 545/1150’den önce Avrupa’da Aristo’nun eserlerinin birkaç
tercümesinden başkası yoktu ve bunlar da din adamlarınca rağbet görüp, incelenmiyorlardı.
Batı’da Aristo’nun mirasının yeniden keşfedilmesi, İbn Rüşd’ün eserlerinin XII. yüzyıl
başlarında Latinceye tercümesiyle başlamıştır. İbn Rüşd’ün Aristo üzerine çalışmaları otuz
yıllık bir dönemi kapsar ve bu dönem içinde, erişemediği "Politika" dışında bütün eserlerine
şerhler yazmıştır. Eserlerinin İbranice tercümeleri de, İbrani felsefesi üzerinde kalıcı bir etki
bırakmıştır.
İbn Rüşd’ün düşünceleri, Hristiyan skolastik gelenekten, Aristo’nun mantık çalışmalarına
değer veren [Brabant’lı Siger], Thomas Aquinas ve (bilhassa Paris Üniversitesi’ndeki) diğerleri
tarafından özümsenmiştir. Thomas Aquinas gibi meşhur skolastik filozoflar, ona ismi yerine
"Şârih" (Yorumcu) ve Aristo’ya da "Filozof" diyecek yüksek derecede önem veriyorlardı. İslam
dünyasında bir okul bırakmamış ve ölümü Endülüs’teki serbest düşünce hayatının gurubunu
işaret etmiştir.
Edebiyatta İbn Rüşd: Orta Çağ’ın Avrupalı skolastiklerinin kendisine gösterdikleri saygıdan
ötürü, Dante İbn Rüşd’ü İlahi Komedya’da diğer büyük pagan filozoflarla beraber, "iltifatın
üne borçlu olunduğu" Limbo’da tasvir etmiştir. İbn Rüşd, Jorge Luis Borges’in "İbn Rüşd’ün
Arayışı" isimli hikâyesinde trajedi ve komedi kelimelerinin anlamlarını ararken resmedilir.
Eserleri: 1) Külliyât fit-Tıb, 2) Mukaddemât, 3) Nihâyetü’l-Müctehid, 4) Et-Tahsîl, 5) Kitâbü’lHayevân, 6) Zarûrî, 7) Telhîsü Kütübi Aristotales, 8) Telhîsü İlâhiyyâtı Nikolavus, 9) Tehâfütü’tTehâfüt, 10) Şerhü Kitâbi’n-Nefs li-Aristotales, 11) Şerhu Kitâb-üs-Semâ vel-Âlem liAristotales, 12) Makâle fil-Kıyâs, 13) Muhtasaru Mecistî, 14) Faslu’l-Mâkâl vel-Keşf an
Menâhic-il-Edille, 15) Kitâbu Mâbâ’det-Tabî’a, 16) Şerhul Urcûze fit-Tıb, 17) Makâle fî Cevheril-Felek eserlerinden bazılarıdır.
(Kaynak:
http://www.filozof.net/Turkce/islam-filozoflari/299-ibn-rusd-ibni-rusd-hayatiyasami- biyografisi-felsefesi-islam-filozofu-fikih-ibn-rusd-gazali-felsefenin-savunmasi-eserlerifikirleri-yeni-aristoculuk-varlik-felsefesi-islam-âlimi-doktor-neo-aristoculuk.html)
Erişim
Tarihi: 29.12.2209
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
Tarih ve Coğrafya
İslam dünyasında baştan beri olduğu gibi Endülüs’te de tarihe büyük bir ilgi
gösterildi. Ancak Endülüslü tarihçilerin tamamının profesyonel anlamda sadece
tarihle ilgilenen kimseler olmadıklarını, bilakis çok geniş bir kültüre sahip
bulunduklarını ve dinî ilimlerin hepsinde genel malumat sahibi olmalarının yanında,
muhaddis, fakih, şair, edib veya bu özelliklerin hepsini birden taşıyan şahsiyetler
olduklarını hatırlatmalıdır. Ağırlığın Endülüs’e verildiği görülen umumi ve hususi
tarihler, tabakat kitapları ve edebiyat tarihleri kaleme alınmıştır. Coğrafya kitapları
da bunlarla birlikte düşünülmelidir. İlk tarih çalışmalarının emirlik döneminde
başladığını, hâlifelik ve bilhassa mülûkü’t-tavâif dönemlerinde geliştiğini
görmekteyiz. Günümüze intikal etmemiş çok sayıda eser olmakla birlikte bu
dönemin tanınan eserlerinin bazıları şunlardır; ‘et-Tarih’ adlı eseriyle Abdülmelik b.
Habîb (ö. 853/239), ‘Tarih’ adlı eseriyle tanınan Ahmed er-Râzî (ö. 324/936),
‘Tarihu İftitahi'l-Endelüs’ adlı eserin yazarı İbn Kûtiyye (ö. 367/977), ‘el-Muktebes fî
Tarihi Ricali'l-Endelüs’ adlı eserin yazarı ve "Endülüslü tarihçilerin sultanı" olarak
vasıflandırılan ve çok sayıda eser veren İbn Hayyân (ö. 469/1076), ‘Cemheratu
Ensâbi'l-Arab’ adlı eseriyle İbn Hazm (ö. 456/1064), İbn Sa’d el-Magribî (ö.
685/1286), çok sayıda eser sahibi olup ‘el-İhâta fi Ahbâri Gırnata’ eseri
örneklendirilebilecek olan İbnü’l-Hatib (ö. 776/1374), ‘el-Beyânu'l-Muğrib’ yazarı
İbn İzârî, ‘Kudâtu Kurtuba’ yazarı el-Huşenî, ‘Tarihu Ulemai'l-Endelüs’ adlı eserin
müellifi İbnu'l- Faradî, ‘es-Sıla’nın yazarı İbn Başkuval, ‘el-Hulletus-Siyera’yı kaleme
alan İbnu'l-Abbâr ve Merrakuşî (ö. XII. yy.) Endülüslü tarihçilerdendir.
Endülüs’te coğrafya alanında da çok değerli eserler telif edilmiştir. Bunlar
arasında ‘el-Mesâlik ve'l-Memâlik’ isimli eseriyle Muhammed el-Varrâk (ö. 362
/973), eserinin muhtevasına dahil ettiği ülkeleri bölge bölge incelediği ‘Kitabu
Tersî'u'l-Ahbâr’ adlı eseriyle Uzrî, Arap yarımadasının coğrafi özelliklerini, nüfus
yapısını, şehir ve nehirlerini alfabetik sırayla anlatan ‘Mu'cem Mâ İsta'cem’ adlı
eseriyle Ebû Ubeyd el-Bekrî (ö. 487/1094), Himyerî (ö. 727/1327), ‘Nüzhetü'lMüştâk’ adşı eseriyle tanınan, haritacı ve coğrafyacı İdrîsî (ö. 562/1166), Ebû
Hâmid el-Gırnâtî (ö. 565/1169) ve ‘er-Rihle’ yazarı İbn Cübeyr (ö. 614/1217) eser
sahibi coğrafyacılardandır. Bu yazarlardan bir kısmının eserleri Türkçeye de
çevrilmişlerdir.
İlk tarih çalışmalarının
emirlik döneminde
başladığını, halifelik
ve bilhassa mülûkü’ttavâif dönemlerinde
de geliştiğini
görmekteyiz.
Bütün bu yazarların içinde en meşhur ve en önemli isim şüphesiz İbn
Haldun’dur. Özgün kişiliğinden dolayı onun hakkında ayrıntılı bilgi vermek istiyoruz.
İbn Haldun (732-809/1332-1406): Özgün bir tarih kuramcısı, kültür, siyaset felsefecisi ve
toplumbilimci olan İbn Haldun, tarihsel olayları toplumsal, etnik, kültürel, siyasal, ekonomik,
hatta coğrafi ve biyolojik koşullarla bağlantıları içinde değerlendiren ilk düşünürdür. Birçok
bilim adamı, tarih felsefesinin ve sosyolojinin çağdaş anlamda birer bilim olarak ortaya
çıkmasını İbn Haldun’la başlatmışlardır. İbn Haldun’un başka bir özelliği de İslam dünyasında
bilimsel ve düşünsel durgunluğun yaşandığı bir dönemde gözlemci ve eleştirici bir düşünür
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
İbn Haldun, özgün bir
tarih kuramcısı,
kültür, siyaset
felsefecisi ve
toplumbilimcidir.
olmasıdır.
1 Ramazan 732’de (27 mayıs 1332) Tunus’ta doğdu. Asıl adı Abdurrahman, babasının adı
Muhammed’dir. Genellikle dedesi Haldun’un adıyla İbn Haldun (Haldun oğlu) diye tanınmıştır.
Güney Arabistan’ın Hadramut yöresinden, önce İspanya’ya, oradan da Kuzey Afrika’ya
göçerek Tunus’a yerleşmiş; bilim, düşünce, edebiyat ve siyasetle yakından ilgilenmiş olan eski
ve soylu bir ailenin çocuğudur. İlk öğreniminden sonra aydın bir kişi olan babasının yakın ilgisi
sayesinde seçkin hocalardan fıkıh, hadis, tefsir, akaid, mantık, felsefe, matematik, tabiat
bilimleri, dil bilimleri, şiir, edebiyat gibi dinî ve din dışı alanlarda çok iyi bir öğrenim gördü.
749/1348’de çıkan bir veba salgınında anne ve babasıyla hocalarından çoğunu kaybetti.
Yirmi yaşındayken, Tunus’un yönetimini elinde bulunduran Beni Hafs hanedanından Sultan
Ebu İshak’ın kâtipliğine getirilmesiyle İbn Haldun’un çalkantılı siyasal yaşamı başlamış oldu.
Bunu, Biskra, Fas, Gırnata, Bicaye, Tlemsen gibi merkezlerdeki benzer görevleri izledi. Bir ara
Fas Emin Ebu İnan onu bilim meclisine kabul etti. Bu görevdeyken siyasal bir nedenle
hapsedildi. İki yıl sonra yönetime getirilen Ebu Sâlim onu önce sırkatibi, ardından da mezâlim
dairesi başkanı yaptı. 764/1362’de İspanya’ya geçerek eski bir dostu olan Gırnata Emiri Ebu
Abdullah Muhammed’in hizmetine girdi. Bir yıl sonra emir onu Castilla Kralı Zâlim Pedro
nezdinde elçi olarak görevlendirdi. Bir süre sonra Gırnata emirinden izin alarak Kuzey
Afrika’ya dönen İbn Haldun, Bicaye’de, çok istediği haciplik (başvezirlik) makamına kavuştu;
bu arada bir yandan da öğretim faaliyetlerini sürdürdü.
768/1366’daki yönetim değişikliği üzerine görevden ayrılarak kabileler arasında dolaşmaya
başladı; muhtemelen, yazımını tasarladığı Mukaddime için veriler toplamak üzere, Bedevi
yaşam tarzını inceledi. Bu arada, zaman zaman siyasal nedenlerle güçlükler yaşadı ve sonunda
İspanya’ya dönmek zorunda kaldı (776/1374). Sürtüşmelerle dolu siyasal geçmişi nedeniyle
İspanya’dan da çıkarıldı. Yeniden Kuzey Afrika’ya döndüğünde çaresizlik içindeyken, geçmişte
araları pek de iyi gitmeyen Tlemsen Sultanı Ebu Hammu’nun önerisini kabul ederek kabileler
arasında onun propagandasını yapmak zorunda kaldı.
Siyasal çalkantılardan bıkan İbn Haldun, Ebu Hammu’nun iznini alarak İbn Selame denilen
bir kaleye yerleşti ve kendisini tümüyle bilimsel çalışmalara verdi. Ünlü eseri Mukaddime’yi
776/1374’te burada tamamladı. Ardından, dört yıl içinde el-İber adlı yedi ciltlik tarih kitabının
müsveddesini hazırladı. Bu son çalışmanın, eskiden incelediği kaynaklarını bir kez daha
gözden geçirmek düşüncesiyle 780/1378’de Tunus’a gitti. Buradaki çalışmaları sırasında
dersler de verdi. Siyasal geçmişi Tunus’ta da kendisini rahat bırakmayınca 784/1382’de
Mısır’a gitmek zorunda kaldı. Kahire’de, başta Sultan Berkuk olmak üzere, ileri gelenlerin
geniş ilgisini gördü. Kahire medresesine müderris olarak atandı. Burada verdiği ilk dersiyle,
devlet adamlarının da içinde bulunduğu izleyicilerini âdeta büyüledi. Kadılık görevine getirildi
ve bu görevdeki adaleti, yansızlığı ve yürekli tutumu nedeniyle beş kez görevden alındı ve
yeniden atandı. Bu arada Hicaz, Kudüs ve Suriye’ye gitti. Bu son gezisi sırasında, Suriye’yi ele
geçiren Timur’la görüştü. lbni Haldun’dan çok etkilenen Timur onu yanında alıkoymak
istediyse de, İbn Haldun bu isteği reddederek çok sevdiği ve hayatının en huzurlu günlerini
geçirdiği Kahire’ye döndü. Bilim ve siyasetin verdiği iki kat yorgunlukla geçen hayatı
809/1406’da Kahire’de sona erdi.
Eserleri: Lubâbu’l-Muhassal fî Usûlid’-Dîn, Şifâu's-Sâ'il, Kitābu’l-‘İber, en önemli eserleridir.
(Kaynak:
http://www.msxlabs.org/forum/felsefe-tr/11205-ibni-haldun-ibni-haldun-kimdiribni-haldun-hakkinda.html#ixzz1lQhnwKo8) Erişim Tarihi: 03.01.2012
İLERİ OKUMALAR İÇİN
İbn Haldun hakkında, Süleyman Uludağ’ın, “İbn Haldun” (TDV Yay., Ankara
1993) adlı kitabını okuyabilirsiniz.
Astronomi
Müslümanların dünyayı en fazla etkilediği bilim dalının astronomi olduğunu
söylemek mümkündür. Coğrafya çalışmalarının gelişmesinin bir sonucu olarak
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
astronomi Endülüs’te de önemli gelişmeler kaydetmiştir. Endülüslü astronomlar
dünyanın büyüklüğünü Yunanlılardan daha doğru hesaplamışlardır. Astronomi ile
birlikte matematik çalışmaları da uygulamalı ve teorik olarak yürütülmüş ve her iki
alanda da pek çok bilgin yetişmiştir. Matematik ve astronomide otorite olup
Endülüs’ün Öklid’i kabul edilen Ebü’I-Kasım el-Mecrî’yi diğer bilginler izlediler.
Endülüslü Müslüman coğrafyacılar haritacılığa önemli katkılarda
bulunmuşlardır. Ptolemaios’un Almagest’inden istifade etmişler, fakat coğrafya
bilgileri daha ileri olduğu için onu körükörüne taklit etmemişlerdir. Astronomiyle
ilgili verilerini el-Harizmî’nin Grek ve Hintçe yazılmış eserlere dayanarak
yazdıklarından alıp bu bilgileri Hristiyan İspanya’ya aktaran da, Mesleme elMecritî’dir (ö. 396/1005).
Endülüslü filozoflardan İbn Rüşd ve İbn Bacce de, astronomi ve coğrafyaya
dair eserler yazmışlardır.
Müslümanların
dünyayı en fazla
etkilediği bilim dalının
astronomi olduğunu
söylemek
mümkündür.
Müslümanların İspanya’dan çıkışından sonra Hristiyanların çan kulesi
yaptıkları İşbiliyye Camii’nin yanı başındaki ‘Girelda Gözlemevi’, 586/1190 yılında
matematikçi Cabir b. Eflah’ın denetiminde kurulmuştu. Müslümanların yaptığı
usturlablar ve astronomiyle ilgili en hassas âletler, hazırlanan zîcler, daha sonraları
Avrupalılar tarafından kullanılmış ve yazılan eserlerin bir çoğu da, kendilerine mal
edilerek ilmin hizmetine sunulmuştur. Müslümanlar, dünyanın büyüklüğünü,
Yunanlıların yapmış olduğundan çok daha doğru olarak hesaplamış ve güneşin
yörüngesinin eğimini tayin için, bronz bir ‘sekstant’ kullanmışlardır.
Kurtuba kütüphanesi ile daha sonra açılan Gırnata ve İşbiliyye kütüphaneleri
astronomi ve matematik üzerine hazırlanmış büyük kolleksiyonlara sahiptiler.
‘Kitabu’l-Hey’e’ adlı kitabın yazarı olan el-Bitrucî (ö. 601/1204) de, en meşhur
astronomlardı. Bitrûcî mezkûr kitabında Aristoteles fiziği ile uyuşmadığından
Ptolemaios’un dış merkezli ve çember merkezli düzeneklerini eleştirmiştir.
Matematik
Müslümanlar astronomi ile birlikte uygulamalı ve teorik olarak matematik
çalışmalarını yürütmüşlerdir. Hem halk hem de devlet bu çalışmaları destekliyordu.
Ebu’l-Galib Habbab b. Ubad III. Abdurrahman döneminin en meşhur
matematikçilerinden idi. Gırnatalı İbnü’s-Semh’in (ö. 426/1034) eserleri X.
Alfonso’nun (ö. 683/1284) sarayındaki Yahudi matematikçi ve astronomlar
tarafından okunur ve takdir edilirdi. Matematikçi el-Karmani (ö. 458/1065),
‘Teorinin İki Kardeşi’ adlı ansiklopedik bir eser; Ebu’l-Kasım Asbağ ve İbnü’s-Saffar
‘Sind-Hind’ üzerine şerhler yazmışlardır.
Abdurrahman b. İsmail Endüslülerin Öklid’i diye adlandırılan ünlü bir
geometri âlimiydi. İşbiliyyeli İbn Mes’ud (ö. 527/1132), trigonometri üzerine bir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
kitap yazmıştır. XII. yüzyılda yaşayan ve cebir ilmini icat eden Cabir b. Eflah,
trigonometri üzerine yazdığı kitabında, daha sonra gelen matematikçiler tarafından
takdirle karşılanan yeni ve orijinal formüllerle uğraşıyordu.
Endülüs matematikçileri IX. yüzyılın ikinci yarısında Hurufu’l- Gubar denilen
bir çeşit rakam sistemini ortaya çıkardılar. Bu sayılar Hint rakamlarından şekil
olarak biraz farklı olup Hint veya Romen rakamlarından kaynaklanıyordu.
Zooloji ve Botanik
İlk defa II. Abdurrahman tarafından bitki ve hayvan numuneleri toplamak
gayesiyle Doğu’ya araştırmacılar gönderilmişse de zooloji ve botanik sahalarındaki
asıl çalışmalar XI. yüzyılda ağırlık kazanmıştır. Bu dönemde bir bakıma bugünkü
araştırma, üretme merkezleri gibi geliştirilen bahçelerin şöhreti Endülüs sınırlarını
aşmıştı. Araştırmacılar bu bahçelerde toprağı sürme, sulama, gübreleme, hasat,
Endülüs’e ilk defa getirilen bitkilerin tanıtılması, aşılama, zirai hastalıklarla
mücadele gibi konularda çalışmalar yapıyorlardı.
İbn Baytar (ö.
646/1248), yazdığı
eserler yanında, ekme
sistemleri, sulama,
gübreleme, biçme ve
doğudan getirilen
meyve ağaçları ve
bitkilerin tanıtılması,
ağaç aşılama, ağaçlar
ve bitkilerdeki
hastalıkların tespiti ve
tedavisi üzerine
çalışma yapıyordu.
XI. yüzyılın son yarısında özellikle Tuleytula, İşbiliyye ve Gırnata’da yetişen ve
eserler veren botanikçiler arasında, aynı devirde yaşamış İbn Bassal, İbnu’l-Vafid
(ö. 467/1075), el-Tignarî, el-Gırnatî, Ebû Ömer Ahmed ve Ebu’l-Hayr el-İşbilî önemli
isimlerdir. En büyük Endülüslü Müslüman botanikçi ise XII. yüzyılda İşbiliyye’de
yetişen Ebu Zekeriya Yahya’dır. İbnü’l-Avvam adıyla da bilinen bu âlim tarım
üzerine önemli ansiklopedik eser olan ‘Kitabu’l-Filaha’yı telif etmiştir. Yine meşhur
botanikçilerden biri olan Abdullah b. Ahmed b. Baytar (ö. 646/1248), yazdığı
eserler yanında, ekme sistemleri, sulama, gübreleme, biçme ve doğudan getirilen
meyve ağaçları ve bitkilerin tanıtılması, ağaç aşılama, ağaçlar ve bitkilerdeki
hastalıkların tespiti ve tedavisi üzerine çalışma yapıyordu.
Tıp ve Kimya
Endülüs Müslümanları tıp sahasında da önemli gelişmeler kaydettiler.
özellikle hayvanlar üzerinde yaptıkları çalışmalarla fizyolojide önemli başarı
sağladılar. Fizyoloji ve anatomide Galen ve Hipokrat gibi klasik dönem hâkimlerinin
bilgilerinden faydalanmakla beraber onların bazı hatalarını da düzelttiler. Ayrıca
uygulamalı tıp ilmini geliştirdiler ve bu çerçevede ameliyatlarda kullanılan aletler
ve bunların kullanılış şekilleri hakkında ciddi eserler yazdılar. Bitkilerden öz suyu
elde etme tekniğini geliştirip farmakoloji alanında eserler meydana getirdiler ve
eczaneler kurdular.
Abbas b. Firnas (ö. 275/888), birçok alanda çalışarak kimya, fizik,
astronomide önemli bir isim oldu. Sülfirik nitrik, nitro-hidroklorik asitlerini keşfetti
ve ayrıca birçok kimyasal maddeyi buldu. Astronomi tabloları hazırladı, şiir yazdı,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
el-Makata adlı saati tasarladı. Kumdan cam imalatını icat etti ve ayrıca kaya
kristallerini kesme yöntemini geliştirdi. O zamana kadar sadece Mısırlılar kristal
kesmeyi biliyordu. Güneş ve gezegenleri hareket hâlinde gösteren bir Plenatarium
da yapmıştı. Bilgin bu cihazla yıldızlarla birlikte bulutu ve şimşekleri de inceliyordu.
Tıp ve kimya dallarında yetişmiş uzmanlardan Ebü’l-Kâsım ez-Zehrâvî (ö.
404/1013) otuz ciltlik et-Taşrif adlı bir tıp ansiklopedisi telif etti. Endülüs’te
cerrahide ilk olarak İbn Zühr temayüz ederek, tıp ve cerrahiyi birleştirip tıp ilminde
hamle yaptı. Fakat cerrahinin başlı başına bir ilim hâline gelmesi Zehravî sayesinde
olmuştur. Zira o, sadece nazariyelerle uğraşmadı. Bizzat ameliyatlar yaparak,
metotlar ve aletler keşfetmeyi ve bunları maharetle kullanmayı başardı.
Filozof İbn Rüşd aynı zamanda iyi bir hekim olup bu alanda on altı eser
yazmıştır. İbnü’I-Baytâr bu alanda Batı’da olduğu kadar Doğu’da da büyük bir
şöhret kazanmıştır. Hâlifelik döneminde yalnız Kurtuba’da irili ufaklı elli kadar
hastanenin mevcut olduğu bilinmekteydi.
Endülüs yüksek ve parlak bir medeniyetin doğuşuna beşiklik ederken Batı,
dine aykırı kabul edildiği için akli faaliyetlerin yasaklandığı "karanlık çağ" denilen bir
dönemi yaşıyordu. Batı, İslam medeniyetini yakından tanıyabilmek için Arapça
eserleri kendi dillerine tercüme etmeye başladılar. Tercüme faaliyetlerinde görev
alan Müslüman, Hristiyan ve Yahudi mütercimler felsefe, astronomi, matematik,
tıp, kimya, tarih, coğrafya ve edebiyat gibi ilim dallarıyla ilgili çok sayıda Arapça
eseri, Latinceye çevirdiler.
İslam kültürünün
Avrupa’yı etkilemesi
ve Batı Rönesans’ının
oluşmasında en etkili
unsur, Endülüs İslam
Medeniyetidir.
Müslüman filozofların din ile aklı uzlaştırma yönündeki fikirleri büyük bir
yankı uyandırdı ve bir zihin inkılabı meydana getirdi. İbn Rüşd ve Endülüslü filozof
olan Yahudi asıllı Mûsâ b. Meymûn hem Yahudi hem de Hristiyan ilahiyat
çevrelerine tesir etti. Yapılan ilmî araştırmalar Albert Magnus, Duns Scottus,
Spinoza ve hatta Immanual Kant’ın ondan etkilendiğini göstermektedir. Albert
Magnus’u etkileyen bir diğer Endülüslü filozof da İbn Bacce’dir. Dante ve Bacon,
Müslüman mütefekkirlerin tesiri altında kalan ve bunu itiraf eden Avrupalı
düşünürlerden bazılarıdır. Tıp alanında, yapılan tercümeler sayesinde, şeytan
çıkarmak ve efsun şeklindeki tedavi anlayışı yerini modern anlamda tedavi
usullerine bıraktı. Edebiyat alanında Avrupa’da fabl türünün ortaya çıkışı, kesinlikle
Hint-İran menşeine dayanan İslami eserlerin tesiriyle olmuştur. Yine İslam
musikisinin ve Müslüman musikişinaslarının Latinceye çevrilen eserlerinin de tesiri
çok açıktır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Özet
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
•Endülüs'te oluşan İslam medeniyeti, şüphesiz bir geleneğin devamı ve ileri
götürülmesidir. Bu, Doğu İslam dünyasıdır. Burada temayüz eden her şeyi
aynıyla ve belli bir zaman sonra geliştirerek Endülüs'te de görmekteyiz.
•Doğu'da başlayan İslam Devleti'ni yerleşmesi ve gelenek oluşturması, aynı
anda Abbasiler gibi, Endülüs Müslümanlarında da meyvesini vermiştir.
Burada zamanla gelişen yüksek seviyeyi, istikrar ve gelişmede görmek
gerekmektedir.
•Endülüs'te eğitim öğretim, şüphesiz İslam dünyasının diğer bölgelerinde
olduğu gibidir. Yani medreslerin açılmasından önce, küttab, camilerdeki ders
halkaları ve ihtisaslaşmadan ibarettir. Bunlar tamamen serbest ve amatörce
yapılan faaliyetlerdi. Oldukça yaygın olmasına ve rağbet görmesine rağmen,
devlet ve vakıfların desteği daha sonraki dönemlerde ve medreselerle birlikte
olmuştur.
•Toplumda kadınlardan devlet adamlarına kadar herkes, kitap ve
kütüphaneye meraklıdır. Bilhassa büyük merkezlerde, kitapçı dükkânları ve
pazarları ile büyük kütüphaneler teşekkül etmiştir.
•Batı'yı da etkileyen bir müzik tarzı ile şiir ve edebiyat düşkünlüğü dikkat
çekmektedir. Öyle ki, halkın dilinde dolaşan hikâye ve masallar yazıya geçmiş,
bu da, daha sonraları roman ve hikaye yazarlığına örneklik teşkil etmiştir.
•Tüm İslam dünyasının her bölgesinde olduğu gibi, burada da, özgün denecek
boyutlara ulaşan dinî ve sosyal bilimler ile fen ve sağlık bilimlerinin her
türlüsünün zengin meyvelerini görmemiz mümkündür.
•Burada tesiri ve yankısını bugün de hissedilen çok önemli isimleri
görmekteyiz. İbn Haldun, İbn Rüşd ve İbn Arabî bunların başında gelmektedir.
•Botanikten astromiye, kimyadan matematiğe tüm fen ve sağlık bilimlerinde
ciddi gelişmeler ve buluşlar olmuş, bunlar da Avrupa'yı etkilemiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
DEĞERLENDİRME SORULARI
1. Endülüs Emevi Devleti kimin zamanında en kudretli devrine ulaşmıştır?
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
a) I. Muhammed b. Abdurrahman
b) II. Hakem b. Abdurrahman
c) II. Hişam b. Hakem
d) III. Abdurrahman b. Muhammed
e) Süleyman b. Hakem
2. Arapça, Berberice ve Latincenin karışımından meydana gelmiş melez bir dille
söylenen şiir türü aşağıdakilerden hangisidir?
a) Zecel
b) Aruz
c) Müveşşah
d) Mehdiye
e) Tefâhür
3. İmam Mâlik’in ‘el-Muvattâ’ adlı eserini Endülüs’e ilk getiren âlim
aşağıdakilerden hangisidir?
a) İmam Malik
b) İmam Evzaî
c) Gazi b. Kays
d) İbn Hazm
e) Ebü’l-Velîd el-Bâcî
4. Gerek fetihten önce ve gerekse İslam hâkimiyetinden sonra, Endülüs’te
baskıya uğrayan topluluk aşağıdakilerden hangisidir?
a) Saksonlar
b) Cermenler
c) Müslümanlar
d) Yahudiler
e) Berberiler
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
5. İlk fetih yıllarında Endülüs’te hâkim olan mezhep aşağıdakilerden hangisidir?
a) Evzailik
b) Şiilik
c) Malikilik
d) Mutezile
e) Zahiriye
Cevap Anahtarı
1.D, 2.A, 3.C, 4.D, 5.A
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
YARARLANILAN KAYNAKLAR
Al-i Ali, Nureddin. (2010). Endülüs Tarihi, (Çev. Hakkı Uygur), İstanbul: Ensar Yay.
Algül, Hüseyin. (1986). İslam Tarihi III. İstanbul: Gonca Yay.
Baltacı, Cahid. (2005). İslam Medeniyeti Tarihi, İstanbul: M. Ü. İlahiyat Fak. Yay.
Barthold, W.-M. Fuad Köprülü. (1963). İslam Medeniyeti Tarihi, (çev. M. F.
Köprülü, Ankara: DİB Yay.
Bedevî, Abdurrahman. (2002). Batı Düşüncesinin Oluşumunda İslam’ın Rolü, (çev.
Muharrem Tan), İstanbul: İz Yay.
Çubukçu, Asri. (1989). İslam Devletlerinde Devlet Teşkilatı ve İlmî Faaliyetler,
Erzurum: (Ders Notları)
Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi IV. (1988). Ed.: H. D. Yıldız, İstanbul: Çağ
Yay.
Ebu Hâlil, Şevki. (2005). İslam ve Dünya Medeniyetleri Tarihi, (çev. A. AydınA.Timurtaş), Van: Bilge Adam Yay.
Fârûkî, İ. Raci-Fârûkî, L. Lamia. (1997). İslam Kültür Atlası, (Çev. M.Okan KibaroğluZ. Kibaroğlu, İstanbul.
Hâlil, İmadüddin. (1987). İslam Medeniyeti Üzerine, (çev. Mehmet Yolcu), İstanbul:
Madve Yay.
Hasan İbrahim Hasan. (1986). Siyasi-Dinî-Kültürel İslam Tarihi VI, (Çev. İ. Yiğit vdd.),
İstanbul: Kayıhan Yay.
Hasan İbrahim Hasan-Ali İbrahim Hasan. (1962). en-Nuzumu’l-İslamiyye, Kahire.
Hızlı, Mefail (Ed.). (2010). İslam Kurumları ve Medeniyeti, Eskişehir: Ana. Üniv. Yay.
Hitti, Philip K.. (1989). Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi I-II, (Çev. Salih Tuğ), İstanbul:
Boğaziçi Yay.
---------------. (1995). Arap Tarihinin Mimarları, (çev. Ali Zengin), İstanbul: Risale Yay.
İbn Haldun. (2005). Mukaddime I-II, (Çev. Süleyman Uludağ), İstanbul: Dergah Yay.,
4. Baskı.
İbn Kesir. (2007). el-Bidâye ve’n-Nihâye I-XIV, Beyrut.
İbnü’l-Esir. (1966). el-Kamil fi’t- Tarih I-XII, Beyrut.
Kayaoğlu, İsmet. (1980). İslam Kurumları Tarihi, Ankara: A.Ü. İlah. Fak. Yay.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
Endülüs Müslümanlarında İlim ve Kültür Hayatı
Karlığa, Bekir. (2004). İslam Düşencesi’nin Batı Düşüncesi’ne Etkileri, İstanbul:
Litera Yay.
Kazıcı, Ziya. (2006). İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi, İstanbul: Kayıhan Yay.
Nasr, Seyyid Hüseyin. (2006). İslam ve Bilim, (çev. İ. Kutluer), İstanbul: İnsan Yay.
Özdemir, Mehmet. (1995), “Endülüs” mad., Türkiye Diyanet Vakfı İslam
Ansiklopedisi XI, İstanbul: İSAM Yay., s. 211-216.
---------------. (1994). Endülüs Müslümanları-I, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay.
---------------. (1997). Endülüs Müslümanları II (Medeniyet Tarihi), Ankara: Diyanet
Vakfı Yay.
---------------. (1997). Endülüs Müslümanları III (İlim ve Kültür Tarihi), Ankara:
Diyanet Vakfı Yay.
Rifaî, Enver. (1973). en-Nuzumu’l-İslamiyye, Dımaşk.
Sarıçam, İbrahim-Erşahin, Seyfettin. (2008). İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara: DİB
Yay.
Tekeli, Sevim vdd.. (1999). Bilim Tarihine Giriş, Ankara: Nobel Yay.
Topdemir, H. Gazi-Unat, Yavuz. (2009). Bilim Tarihi, Ankara: Pegem Akademi Yay.,
2. Baskı.
Ural, Şafak. (1994). Bilim Tarihi, İstanbul: Kırkambar Yay.
Yazıcı, Nesimi-Çam, Nusret (Ed.). (2007). İslam Tarihi ve Medeniyeti, Ankara:
Ankuzem Yay., 3. Baskı.
Yurdaydın, H. Gazi. (1971). İslam Tarihi Dersleri, Ankara: A.Ü. İlah. Fak. Yay.
Zeydan, Corci. (1971). İslam Medeniyeti Târihi I-V, (Çev. Zeki Meğamiz, Nşr.,
Mümin Çevik), İstanbul: Toker Yay.
Ziya Paşa. (2004). Endülüs Tarihi, (Yay. Haz. İ. Demirci), İstanbul: Selis Yay.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
29
İÇİNDEKİLER
ENDÜLÜS MÜSLÜMANLARINDA
KURUMLAR
•
•
•
•
•
•
İdari ve Askerî Kurumlar
İktisadi Kurumlar
Adalet ve Emniyet Kurumları
Eğitim Kurumları
Sağlık Kurumları
Sosyal ve Dinî Kurumlar
İSLAM KURUMLARI
ve
HEDEFLER
MEDENİYETİ
•Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
•Endülüs Müslümanlarında yönetimin emirlik ve halifelik
şeklinde dönemsel değişkenlik gösterdiğini bilecek,
•Hacibliğin Endülüs idaresindeki özel konumunu ve vezirlik
ile arasındaki farklılaşmayı anlayabilecek,
•Valilerin devlet yönetimindeki görev ve yetki alanlarını
bilecek,
•Endülüs’de emniyet ve istihbarat temininin ordu, kadılık,
hisbe, berîd ve vilayetü’l-medîne kurumlarının ortak
çabasıyla gerçekleştiğini kavrayabilecek,
•Eğitim öğretimin aşamaları ve bunların gerçekleştiği
kurumsal yapıyı değerlendirebilecek,
•Sağlık hizmetlerinin nasıl bir kurumsallaşma gösterdiğini
görebilecek,
•Sosyal ve dini kurumların Endülüs müslümanlarının kültürel
kimliğindeki etkilerini değerlendirebileceksiniz.
ÜNİTE
12
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
GİRİŞ
Endülüs’de Müslüman varlığı ve nüfuzu, Emevi Devleti (661-750)’nin İspanya
bölgesindeki 711 yılı fetihleri sonucu oluştuğu için, bu bölgedeki kurumsallaşmada
büyük oranda Emevi birikim ve uygulamalarının etkileri görülmektedir. Endülüs
Müslümanlarının tarihî süreç içerisinde işlerlik kazandırdıkları kurumları birtakım
başlıklar altında ele almak mümkündür.
İDARİ VE ASKERÎ KURUMLAR
Emirlik/Halifelik
Endülüs 711’den 756’ya kadar doğudaki Emevi Devleti’nin bir parçası olarak
kaldığından bu dönemde idari işler bazen Kuzey Afrika genel valisi, bazen de bizzat
Emevi halifeleri tarafından gönderilen valilerce yürütülmüştür. 756 yılında I.
Abdurrahman’ın Endülüs'de bağımsız bir devlet kurmasından sonra idari yapı
Emevi Devleti örnek alınarak yeniden düzenlenmiştir.
Endülüs Emevi Devleti’nin başında bulunan hükümdarlar için III.
Abdurrahman’ın 929 yılında halifeliğini ilan etmesine kadar “emîr” ya da “ebnâü'lhulefâ” (halifelerin oğulları) unvanları kullanılmıştır. Emirlik, 929 yılından sonra ise
“halife” veya “emîrü'l-müminîn” (Müminlerin lideri ve yöneticisi) unvanlarının
kullanıldığı hilafete dönüşmüştür.
Toplumun başı (imam) ve orduların başkumandanı olan Endülüs Emevi
hükümdarları geniş bir otoriteye ve nüfuza sahiptiler. Genellikle hükümdar hayatta
iken yapılan veliaht tayininde takip edilen belli bir esas yoktu ve bu durum zaman
zaman taht kavgalarına sebep olmaktaydı. Miladi 1031 yılına gelindiğinde ise, son
halife III. Hişam’ın saltanatına fakihler son vermişlerdir. Vezir Ebu’l-Hazm’ın,
hilafetin ilga edildiğini ilan etmesinin ardından devlet idaresi kısa bir süre heyet
tarafından yürütülmüştür. Endülüs daha sonra 1090 yılına kadar sürecek olan
Mülûkü't-tavâif (küçük devletler) ve 1147 yılına kadar sürecek olan Murâbıtlar
dönemlerinde vilayet statüsünde olup valiler tarafından idare edilmiştir.
1229 yılına kadar süren Muvahhidler Dönemi’nde ise halifeliğe dönüş
gerçekleştirildiğinden, valiler “Emirül-müminîn” unvanlı yöneticiler tarafından tayin
edilmişlerdir. Endülüs’de 1238-1492 yılları arasında hâkimiyeti ellerinde
bulunduran Gırnata Benî Ahmer Emirliği (Nasrîler) ise Muvahhidler idaresinin
aksine halifelik iddiasında bulunmamışlardır.
Endülüs’de kurulan devletlerin hepsi birer hanedan idaresi olduğundan,
hükmetme yetkisi esas itibariyle babadan oğula intikal ederek el değiştirmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
Veliaht tayin edilirken önceliğin büyük oğula verilmesi geleneği bulunmuyordu.
Hükümdar, oğullarından uygun gördüğü birini veliaht tayin edebilmekteydi.
Endülüs tarihi boyunca hükümdarların birinci görevi devletin siyasi birliğini
temin ve temsil etmek olmuştur. Dolayısıyla iç ve dış politikaların belirlenmesinde
tam yetki sahibiydiler. Bu yetki onlara ülkenin iç barışını bozmaya yönelik iç ve dış
tehditleri bertaraf etmek, yabancı ülkelere elçiler göndermek, gelen elçileri kabul
etmek, orduya başkomutanlık etmek, müfettişleri aracılığıyla merkez ve taşradaki
idarecileri denetlemek, devlet işlerinin düzgün bir şekilde yürütülmesini temin
etmek, halkın şikâyet ve taleplerine kulak vermek gibi temel sorumluluklar
yüklemekteydi.
Haciblik/Başvezirlik
Sözlük anlamı “kapıcı” ve “perdeci” olan haciblik, Doğu hanedanlarına özgü
idari bir kavramdır. Hacib, Emeviler ve Abbasiler zamanında, halkın sultanın
yakınına girmesine engel olan, tesbit edilen bir vakit süresince onlara kapıyı kapalı
tutan şahsa mahsus bir makamdı.
Endülüs Emevileri döneminde hacib, genellikle devlet adamı ve toplumun
önde gelen isimlerinden seçilen vezirler arasından belirlenirdi.
Endülüs Emevilerinde hacib, halkın da üst düzey görevlilerin de sultanın
katına izinsiz girmelerini önler, huzura kabulleri için bunlara aracılık yapardı. II.
Abdurrahman’ın (822-852) hacibliği protokol memurluğu olmaktan çıkarmasıyla
hacib, halife ile vezirler arasında bağlantıyı sağlayan başvezir konumuna geldi.
Memur kademelerinin en üstündeki kişi olan hacib, diğer taraftan da gerektiğinde
halife adına kararlar alır ve uygulardı. Ayrıca merkezî idarenin işleyişini,
vilayetlerdeki askerî ve idari yetkililerin çalışmalarını kontrol ederek bu hususlarda
hükümdara bilgi arz ederdi. Zamanla halifelerin en mahrem sırlarına vâkıf olmaları
da etkilerini iyice artırdı. Bu yüzden Endülüs Emevilerinde haciblik farklı bir anlam
kazandı. Haciblik, mülki idarenin başında olup, hükümdarın emriyle onun bütün
yetkilerini temsil eden en büyük emir anlamında kullanıldı. Endülüs Emevilerin son
dönemlerinde, hilafet makamında zayıf kimselerin bulunması nedeniyle haciblerin
etkisi arttı, halifelik sembolik bir makam hâlini aldı.
Haciblik söz konusu etkisini Mülûku’t-tavâif Dönemi’nde de devam ettirdi.
Ancak Murâbıtlar ve Muvahhidler dönemlerinde vezirliğin eski önemine kavuşması
hacibliğin etki alanının daralmasına yol açtı. Hatta Murâbıtların saray teşkilatında
hacibliğin hiç yer almadığını söylemek de mümkündür.
Vezirlik
Endülüs’de vezirlik devletin kuruluşundan itibaren vardı. Doğu’daki vezirlik
müessesesinden pek farklı değildi. Fakat, II. Abdurrahman’dan (822-852) itibaren
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
hacibliğin bir protokol memurluğu olmaktan çıkmasıyla, vezirlik statü bakımından
haciblikten sonra gelir oldu. Birle sınırlı olan vezir sayısı çoğaltıldı. Hacibe bağlı olan
vezirlerden her birine farklı bir görev alanı belirlendi. Örneğin defter tutma ve
maliye işlerine bir vezir, haksızlığa uğramış olanların ihtiyaçlarına bakmak üzere bir
vezir, sınır bölgelerindeki ahalinin durumuyla ilgilenen bir vezir tayin edildi.
Vezirlerin sayısı dönem dönem artmış veya eksilmiştir.
Vezirler devlet adamları ve toplumun önde gelen isimleri arasından
seçilmekteydiler. Çeşitli konuları görüşmek üzere doğrudan hükümdarın veya
hacibin başkanlığında toplanırlardı. Vezirlerin, halifenin sarayı içerisinde, devlet
işlerini görüşmek üzere toplandıkları, kendilerine has daireleri bulunmaktaydı.
Murâbıtlar, Muvahhidler ve Nasrîler dönemlerinde hacibliğin etkisinin
kaybolmasıyla vezirlik devlet başkanlığından sonraki en yetkili makam oldu. Bu
dönemlerde vezir, devletin sivil ve askerî işlerini düzenler, sarayda görevli muhtelif
kademelerdeki amir ve memurların çalışmalarını kontrol ederdi. Zahir adı verilen
diplomatik metinlerin redaksiyonu da onun görevlerindendi. Vezire idari hayattaki
geniş yetki alanı nedeniyle reis de denmekteydi.
Divanlar
Divan teşkilatı Hz. Ömer’in fey gelirlerini dağıtmak için kurduğu bir
kurumdur. Fey geliri ise İslam tarihinde gayrimüslimlerden alınan haraç, cizye,
ticari mal vergisi ve diğer bazı gelirleri ifade eder. Bu teşkilatla birlikte yaygın bir
şekilde kullanılmaya başlanan divan terimi, askerî ve mali alanlar başta olmak
üzere devlet yönetiminin çeşitli hizmetlerini yürüten kurumlara isim olarak
verilmiştir. Endülüs’de ise daha ziyade divanü’l-ceyş (ordu dairesi) adıyla,
beytülmaldan kendilerine maaş ve atıyye(ek ödenek) tahsisi yapılan askerlerin
kaydedildiği defter anlamında kullanılmıştır. Endülüs Emevi Devleti’nde bundan
başka resmî yazışmaları yürüten divanü’r-resâil ve’l-kitâbe (yazışma dairesi) ile mali
işlerle ilgilenen ve gelir giderleri kontrol eden divanü’l-harac ve’l-cibâyat (vergi
toplama dairesi) adlı iki divan daha mevcuttu.
Valilik
X. yüzyılda Endülüs, 71 vilayetten meydana gelmekteydi ve her bir vilayet
idari yapı olarak, merkezî idarenin küçük birer kopyası olarak yönetilmekteydi. Tüm
bu vilayetler, hem sivil hem de askerî yönetici konumunda olan “hâkim” denilen
valiler tarafından yönetilmekteydi.
Başşehir Kurtuba dışında kalan yerler idari bakımından biri küver”(vilayetler)
diğeri de “sugûr”(sınır bölgeleri) olmak üzere iki kısma ayrılmış, küver doğrudan
hükümdar tarafından tayin edilen valiler, sugûr ise “kâid” denilen kumandanlar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
tarafından idare edilirdi. Bu dönemde vali, idari hiyerarşi bakımından hükümdar,
hacip, vezirler, sahibü’l-berid ve kadi’l-cemâa’dan sonra gelirdi.
Ordu komutanlığı, vergilerin toplanması ve gerekli yerlere harcanması,
gerekli yatırımların yapılması, sivil idare ve hukukun temini gibi halifenin temel
görevleri, valiler eliyle yürütülmekteydi. Temel görevlerinden en önemlisi,
hükümdara askerî yardım sağlamaktı. Vilayet sınırlarının büyük olduğu ilk
dönemlerde valinin iki veya daha fazla yardımcısı bulunmaktaydı. Vilayet sınırları
içerisinde bulunan nahiyelerin yönetimine valiye bağlı idareciler bakmaktaydı.
Valiler genellikle saray mensupları ve komutanlardan seçilmekteydi. Arap ve
Berberi soylu ailelerine mensup olmaları ya da ataları geçmiş dönemlerde
yöneticilik yapmış olan müvelledlerden olmaları gerekmekteydi. Bazen vali
olabilmek için, Kurtuba’ya belirli bir miktar ödemede bulunurlardı. Sınırlarda
bulunan vilayetlerin valileri, aynı zamanda birer askerî liderdiler ve idari olarak
diğer vilayet valilerine göre daha etkin konumda bulunmaktaydılar. Bunlara
sahibü’s-sugûr denilmekteydi. Bu valiler genellikle Benî Hud, Benî Razin ve Benî
Zunnun kabilelerinden seçilmekteydi. Endülüs Emevi hilafetinin çökmesinin
ardından ilk olarak bağımsızlıklarını ilan eden kabileler bunlar olmuştur.
Saray Kâtipliği
Endülüs Emevilerinde kâtiplik, vezirlik seviyesinde önemli bir görevdi.
Endülüs sarayında, hıdmetü’l-hilafe (Halifelik Hizmetleri) ismi altında toplanan
birçok idari birimin en önemlisiydi. Kâtipler, Arap diline hâkim, kompozisyonu
mükemmel, yazısı güzel, kültür seviyesi yüksek kişiler arasından seçilmekteydi.
Halifenin mektuplarının müsveddesini hazırlayan özel kâtibinin (kâtib has) dışında
iki kısım saray kâtipliği bulunmaktaydı.
 Kâtibü'r-resâil: Resmî evrakı yazmakla mükellef olan kâtipler. Bu kâtiplerin
sayısı III. Abdurrahman döneminde dörde çıkarılmıştır. Buna göre birinci
kâtip, taşradaki idarecilerden gelen mektupları; ikinci kâtip, sınır ve sahil
bölgelerine gönderilen heyetlerden gelen mektupları incelemekle; üçüncü
kâtip, hükümdar veya hacip tarafından alınan kararları valilere ulaştırmakla;
dördüncü kâtip ise saraya ulaşan şikâyet ve talepleri değerlendirmekle
görevli idi.
 Kâtibü'z-zimâm: Beytülmalın harcamalarını kaydeden kâtipler. Bunların
ülkenin gelir ve giderlerini teftiş yetkisi de bulmaktaydı.
Berîd /Posta
Devletlerin yönetiminde haberleşme ihtiyaçlarının karşılanması iyi işleyen bir
posta teşkilatının varlığıyla mümkündür. Endülüs’de başlangıçtan itibaren Kurtuba
ile eyaletler arasında süratli haberleşmeyi sağlayan berîd/posta teşkilatı mevcuttu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
Kurumun başına çevre, yol, mesafe gibi şeyleri iyi bilen ve güvenilir kimseler
atanırdı. Sahibü’l-berîd unvanını taşıyan bu görevlinin yönetiminde, merkezde ve
eyaletlerde çok sayıda memur vardı. Posta hizmetlerini yürüten bu kimselere
fürânik/fürânikûn denirdi. Sahibü’l-berîd bu adamları sayesinde olaylardan
vaktinde haberdar olurdu. Daha çok Sudanlı zencilerin görevlendirildiği teşkilatta
acil mesajları kısa sürede ulaştırmak amacıyla posta güvercinleri kullanılmaktaydı.
Aynı memurların devlet tarafından aranan kişileri yakalamakla görevli polis ve
süvari timlerinin içinde de görev aldıkları bilinmektedir. Teşkilat düşman
tehlikesine karşı sahil ve sınır kesimlerinde belirli aralıklarla kulelere sahipti. Bu
kulelerde haberleşme aracı olarak gündüzleri belirli işaretlerden, geceleri ise ateş
veya fenerlerden yararlanılmaktaydı.
Ordu
Endülüs Emevileri’nde ordunun yapısı Abbasi ordusunun yapılanmasına
benzemekteydi. Her bir ordu amir denilen komutanlar tarafından idare edilmekte
ve beş bin kişiden oluşmaktaydı. Bu ordular biner kişiden oluşan alaylara
bölünmekteydi. Başlarında kâid denilen komutanlar bulunmaktaydı ve sancakları
vardı. Alaylar, nakibler tarafından komuta edilen iki yüz kişilik bölüklerden
oluşmaktaydı. Bölükler, kırk kişiden oluşan ve arîf denilen komutanlar tarafından
sevk ve idare edilen takımlara bölünmekteydi. Takımlar ise sekiz kişiden oluşan ve
mızraklarında ukde denilen flamalar taşıyan mangalara ayrılmaktaydı. Mangaların
başında nazırlar bulunmaktaydı.
Ana Kütle
Alt Birimler
ORDU
Alay
Bölük
Takım
Manga
Yönetici Unvanı
Amir
Kâid
Nakib
Arîf
Nazır
Asker Sayısı
5000
1000
200
40
8
ORDU TEŞKİLATI
Endülüs Emevi Devleti, kısa süreli barış dönemleri hariç bir taraftan
kuzeydeki Hristiyan İspanyol krallıklarıyla, IX. yüzyılın ortalarından itibaren de Şii
Fatımiler ile sürekli savaş hâlinde bulunduğu için 25-50.000 kişilik bir daimi orduyu
hazır bulundururdu. Yaya ve atlılardan oluşan orduya sefer sırasında çok sayıda
gönüllü de katılırdı. Ordu başlıca üç gruptan oluşmaktaydı:
 Ecnâd: 741 yılında topluca Kuzey Afrika’dan Endülüs’e geçen Şamlı
askerlerden (Şamiyyûn) oluşan gruptu. Bunlar kendilerine tahsis edilmiş
askerî bölgelerde yaşarlardı. Müslüman olmayanlardan alınan harac vergisi
gelirlerinin üçte biri bunlara verilirdi. Öşür vergisi vermekten de muaf
tutulurlardı. Buna karşılık sürekli olarak savaşa hazır iki birlik
bulundururlardı. Bu birlikler üç ayda bir dönüşümlü olarak sefere çıkarlardı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
 Huşûd: Fetih ordularıyla Endülüs’e geçen Arap ve Berberi askerlerden oluşan
gruptu. Fetih esnasında ele geçirdikleri bölgelere yerleşerek ülkenin yerli
halkına benzedikleri için kendilerine Belediyyûn da denilmiştir. Zaman
içerisinde İslamlaşmaya bağlı olarak yerli halktan da bu gruba katılanlar
olmuştur. Bunlar öşür vergisinden muaf değildiler. Kendi içerisinde iki grup
olup bunlar altı ayda bir dönüşümlü olarak savaşa katılırlardı.
 Haşem: Hükümdarın muhafız birliklerini oluşturan gruptu. Bunlar aralıksız bir
şekilde koruma hizmeti sunmakla yükümlüydüler. Seçkin askerlerden
oluştuğundan ordunun en eğitimli bölümü bu grup idi.
Endülüs’de ordu valilik dönemi sonuna kadar (756) Araplar ve Berberiler'den
oluşurken, I. Abdurrahman’dan itibaren çeşitli Avrupa ülkelerinden getirtilen
kölelere de (Sakâlibe) yer verildi. Ayrıca İslam ordusu içerisinde Hristiyan askerlerin
de varlığı görüldü. Öyle ki I. Hakem (796-822) tarafından oluşturulan beş bin kişilik
muhafız birliğinin neredeyse tamamının Hristiyan olduğu bilinmektedir. Arapça
konuşamadıkları için Kurtuba halkı tarafından bunlara hurs (dilsiz) lakabı takılmıştı.
Bask, Katalonya ve Kastilya bölgelerinde de çok sayıda mürtezika (ücretli) Hristiyan
asker vardı.
Endülüs’ün fethi deniz yoluyla gerçekleşmesine rağmen Müslümanlar
başlangıçta ciddi bir deniz gücüne sahip değillerdi. Ancak doğu, batı ve güneyi
denizlerle çevrili olan ülke için donanma gücü çok önemliydi. İlk olarak ülkenin
Akdeniz kıyılarının savunulması için, denizcilik alanında maharetleri bilinen Yemenli
Kudâa kabilesini buralara yerleştirdiler. İlk Endülüs donanması II. Abdurrahman
döneminde (822-852) Balear adalarını itaat altına almak için harekete geçti ve
başarılı oldu. III. Abdurrahman'la (912-929) birlikte ise Endülüs donanması çok
önemli gelişmeler kaydetti. Bu donanma sayesinde Kuzey Afrika’da Fatımi
hâkimiyeti zayıflatıldı ve bazı sahil şehirleri Endülüs Emevi Devleti’ne bağlandı.
Endülüs’de siyasi birliğin dağılması sonrasında donanma da dağıldı. Ancak
donanma tarafından savunulması gereken sahilleri olan yönetimler donanma
gücüne önem vermekten geri duramadılar. Hatta Muvahhidler (1147-1229)
gençlere denizcilik eğitimi veren bir akademi kurdular.
Orduda savaş aleti olarak kılıç, mızrak, hançer, topuz, kargı, ok, yay, kalkan,
miğfer, tekerlekli mancınık ve geç dönemde de tüfek kullanılmaktaydı.
İKTİSADİ KURUMLAR
Devlet gelirlerini esas itibariyle zekât, cizye, haraç, ticaret malları vergisi,
ganimetler ve humus arazilerinde çalışanların (Benü'l-ahmâs) ödedikleri vergiler
teşkil etmekteydi. Bu gelirler cami, medrese, köprü, hamam, kanal vb. imar
faaliyetlerinde, askerî ihtiyaçların karşılanmasında, devlet memurlarının
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
maaşlarının ödenmesinde ve kıtlık yıllarında fakirlerin ihtiyaçlarının giderilmesinde
kullanılırdı.
1492'de Endülüs'deki İslam hâkimiyetinin tamamen sona ermesinden sonra
da Müslümanlar Hristiyan İspanya'nın iktisadi hayatında bir süre daha etkili olmaya
devam ettiler. Endülüs'de de doğudaki İslam ülkelerinde olduğu gibi dinar (altın
para) ve dirhem (gümüş para) kullanılıyordu. Ancak fethin ilk yıllarında paraların bir
yüzünde daha sonra kaldırılan Latince ibareler yer almıştı.
Hazine
Endülüs Emevi Devleti’nin kamu hazinesi, vakıf hazinesi ve hanedan hazinesi
olmak üzere üç hazinesi bulunmaktaydı.
 Kamu/Amme Hazinesi: Endülüs’de devletin gelirlerinin toplandığı ve
değerlendirildiği yer Hizanetü’l-mal olarak isimlendirilirdi. Sarayın içinde yer
alan hazine binası, son derece iyi korunuyordu. Kurum Hazinü'l-mal isimli bir
görevli tarafından idare edilirdi. Bu görevli hazineye ait mallardan ve
vilayetlerden gelen vergilerden sorumluydu. Günümüzdeki maliye
bakanlarının yerine getirmekle yükümlü oldukları görevleri yapıyordu. Ancak
ondan başka birçok üst düzey memur da burada görev yapmaktaydı. Hatta
Yahudi ve Hristiyan cemaatlerine mensup kimseler vardı. I. Hakem, I.
Muhammed ve III. Abdurrahman Müslüman olmayanlara hazinede verdikleri
görevler nedeniyle Arap aristokratlar tarafından sert eleştirilerle
karşılaşmışlardı.
Devletin genel hazinesi demek olan Amme hazinesinin cizye, haraç, sadaka,
öşür, ganimet ve hacizler gibi birçok gelir kaynağı bulunmaktaydı. Bunlar şeri
(İslam hukukuna uygun) ve örfi (ekonomik kriz dönemlerindeki ek vergi) olmak
üzere iki grup idi.
Amme hazinesinin en önemli gelir kaynağı cizye idi. Cizye, müslüman
olmayanlardan İslam topraklarında yaşamaları, mal ve canlarının korunması
karşılığında senelik olarak alınan, bir tür baş/kelle vergisiydi. Zımmilerin,
kendilerine belirlenen cizyeyi senelik olarak vermeleri gerekiyordu. Fakirler, körler,
kötürüm olanlar, çalışamayacak durumda olanlar, köleler, mecnunlar, çocuklar,
kadınlar ve ruhban/din adamı sınıfı cizyeden muaftı. Cizye vergisi ödemekle
zorunlu olan zımmiler, vergi miktarları birbirinden farklı olan, varlıklılar, orta
hâlliler ve kendi el emeğiyle çalışanlar olmak üzere üç gruba ayrılmaktaydılar.
Amme hazinesinin ikinci gelir kaynağını, haraç vergileri oluşturmaktaydı.
Haraç, araziler üzerine konulan bir vergi türüydü ve ikiye ayrılmaktaydı. Birinci
kısım, sahiplerinin arazilerini terk edip kaçtığı ve Müslümanların savaşsız ele
geçirdiği arazilerdir. İkinci kısım ise halkının terk etmediği ve haraç ödemeleri
karşılığında sahipleriyle sulh yapılan arazilerdir. Bunlar da iki kısma ayrılmaktaydı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
Birinci tür arazilerde, arazi mülkiyeti eski sahiplerinin elinden çıkarak
Müslümanların mülkiyeti hâline dönüşüyordu. Gayrimüslim sahipleri ise bu
toprakları işlemelerinin karşılığında haraç vergisi ödüyorlardı. İkincisinde ise,
toprağın mülkiyeti kendilerine ait kalmakla birlikte haraç veriyorlardı.
Ticaret yapan kimselerin malları üzerinden alınan ve öşür denilen vergi de
amme hazinesinin gelir kaynakları arasında yer almaktaydı. Müslümanlardan
çeyrek öşür, zımmîlerden yarım öşür ve başka ülkelerden İslam topraklarına
gelerek ticaret yapanlardan tam öşür alınmaktaydı. Öşür alınması için asgari
miktarlar bulunmaktaydı. Öşür, amme hazinesinin en önemli gelir
kaynaklarındandı.
Amme hazinesinin gelir kaynaklarından biri de bazı küver (vilayetler) ve
sugûr (sınır bölgeleri) valilerinin gönderdiği mallardı. Bu gelirler, Emir Abdullah
(888-912) döneminde büyük artış gösterdi. Zira dönem boyunca iç isyanlar çok
fazla arttı. Küver ve sugûrların valileri, bir tür yarı özerk yönetim kuruyorlar ve
özerkliklerinin karşılığı olarak Kurtuba’ya senelik vergi ödüyorlardı.
Hazinenin örfi vergi kaynaklarının adı ve miktarı ise idareden idareye,
dönemden döneme değişirdi. Bunların hepsi için “mağârim” ortak adı kullanılırdı.
Kimi zaman para kimi zaman mal olarak alınırdı. Mal olarak alınan ayni vergilere
“mahzinî/mahzeniye” denirdi. Bu vergi, genelde hububat olarak teslim
edilmekteydi. Kıtlık dönemlerinde halka dağıtılmak, savaşlarda ordunun ihtiyacını
görmek veya ihtiyaç durumlarında satılmak amacıyla halktan ayni olarak alınan
hububatlar, depolarda muhafaza edilirdi. Depoların sürekli dolu bulundurulmasına
önem verilirdi.
 Vakıf Hazinesi: “Beytü’l-mal” adı verilen vakıf hazinesini, Emîr Münzir b.
Muhammed (886-888) kurmuştur. Münzir, vakıf mallarının tek bir merkezde
toplanması amacıyla Beytü’l-mal adıyla vakıf hazinesinin inşasına karar
vermiş, muhafazası kolay olması için de bunu Kurtuba Camii’nin içerisine inşa
ettirmiştir. Hazinenin yönetim ve denetiminden Kadi’l-cemâa (Başkadı)
sorumluydu.
Vakıf hazinesinin muhtelif gelirleri bulunmaktaydı. Bunların başında, vakıf
mallarından elde edilen gelirler geliyordu. Endülüs’de vakıf sistemi yaygındı. Konu
ile ilgili birçok örnek bulunmakla birlikte, I. Hakem’in (796–822) Kurtuba çarşısında
bulunan semerciler hanını, Kurtuba’nın fakir ve kimsesizlerini okutan öğretmenlere
vakfetmesi dikkat çeken bir örnek olarak gösterilebilir. Zekât malları da vakıf
hazinesinin gelirlerinden sayılmaktaydı. Bunun dışında vefat edip de arkasında
mirasçı bırakmayanların mallarıyla, vefatından sonra arkasında eşinden başka
mirasçısı kalmayan kimselerin mirasının kalan kısmı, ölümünden sonra geride
mirasçı bırakmayan gayrimüslimlerin malları, dinden dönen ve tövbe etmeyenlerin
malları da vakıf hazinesine kalmaktaydı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
Vakıf hazinesi, ihtiyaç olduğu durumlarda devlete önemli mali yardımlarda
bulunmaktaydı. Sınır bölgelerinin imarı, düşman saldırılarının geri püskürtülmesi ve
savaşa çıkılması gibi durumlarda kadılar, devlete vakıf hazinesinden gerekli mali
katkıları sağlamaktaydı.
 Hanedan Hazinesi: “Beytülmali’l-hassa” adıyla da bilinen bu hazine, saltanat
ailesinin mallarını içermekteydi. Hassa hazinesi, Emevilerin Endülüs’deki
vakıflarını da kapsamaktaydı. Hassa hazinesinin önemli gelirlerinden bir
diğeri de hanedana ait çiftliklerdi. Emirliğin başlangıcından itibaren, aileleri
ve akrabalarıyla birlikte emirler, en büyük arazi sahipleriydi. Ülkenin dört bir
yanında Endülüs Emevi ailesine ait çiftlikler bulunmaktaydı. Çiftliklerin
idaresi, sahibu’d-diyâ denilen bir memur tarafından yürütülmekteydi.
Hassa hazinesinin kaynaklarından biri de müstekillat denilen gelirlerdi.
Müstekillat, bazı devlet adamlarının mallarına el konulması neticesinde elde
edilirdi. Endülüs Emevi emirlerine sunulan hediyeler de hassa hazinesinin
kaynakları arasında yer almaktaydı. Hassa hazinesi, saraylı bir amirin emri altında
çalışan, hazine işlerine vâkıf memurlar tarafından büyük bir gizlilikle idare
ediliyordu. Hassa hazinesinden, Emirlerin ihtiyaçlarına, saray giderlerine,
misafirlerine, hizmetçilerine, maiyetlerine ve muhafızlarına harcama yapılıyordu.
Örneğin Zehra sarayında görevli erkek kölelerin sayısının 3750, kadınların sayısının
ise 6300 kişi olduğu rivayet edilmiştir. Hassa hazinesinin diğer önemli giderleri
arasında Kurtuba’ya gelen yabancı sefirlere ve heyetlere verilen hediyeler, devlet
adamlarına yapılan ikramlar, şairlere verilen mükafatlar ve ordu komutanlarına
yapılan ikramlar yer almaktaydı.
ADALET VE EMNİYET KURUMLARI
Başkadılık ve Kadılık
Adalet teşkilatının en üst makamıdır. İlk dönemde Müslüman nüfus büyük
ölçüde ordu mensuplarından oluştuğu için, bu kurumun başındaki kadı, Kadi’l-cünd
(ordu kadısı) unvanına sahipti. Daha sonra Endülüs Emevi Devleti'nin ilk emiri I.
Abdurrahman zamanında başkent Kurtuba’daki kadı, Kadi’l-cemâa unvanıyla
başkadı olarak tayin edildi. Böylece kadı, Abbasiler’deki Kadi’l-kudât (Başkadı)
seviyesine getirilmiş oldu. Mülûkü't-tavâif devrinde (1031-1090) de her hanedanın
merkezinde görev yapan bir Kadi'l-cemâa vardı. Taşradaki görevliler ise sadece
kadı veya sahibü’l-kadı unvanını taşıyorlardı.
Kadi’l-cemâa ve kadıların görevleri arasında cuma namazı kıldırmak, evlilik,
boşanma, miras, mülkiyet vb. konulara ve bunlarla ilgili davalara bakmak,
vakıfların, beytülmalın işleyişini kontrol etmek gibi hususlar bulunuyordu. Bu
görevleri yerine getirirken fukahanın teşkil ettiği meclisü’ş-şura adı verilen bir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
heyet de ihtilafa düşülen hususlara çözüm bulmada kendisine yardımcı oluyordu.
Kadılar adli işlerin yürütülmesi hususunda geniş yetkilere sahiptiler.
Kadıların, devletin kendileri için tayin ettiği maaşları bulunmaktaydı. Fakat
Endülüs’de bazı kadılar, bu maaşı almaktan kaçınıyorlardı. Örneğin Kadı
Muhammed b. İshak b. Selim, Kurtuba nehrinde balık avlayarak geçimini temin
etmekteydi ve devletten maaş almayı reddetmişti. Yine Süleyman b. Esved elGafikî, Ömer b. Şerahil, Muhammed b. Seleme gibi kimseler, devletten maaş
almayarak başka işlerle uğraşarak ya da gayrimenkullerini kiraya vererek
geçimlerini temin eden kadılara örnektir.
Kadıların hüküm vermekte tereddüt ettikleri ve bu sebeple reddettikleri
davalara ise sahibu’r-red unvanlı memur bakardı. Ayrıca verilen hükümlerde
kanunlara aykırılık görmesi, kanunun yorumlanmasında veya uygulamasında
yanlışlık görmesi durumlarında davayı düzeltme hakkı vardı. Bu yönüyle günümüz
temyiz mahkemeleriyle benzerlik taşımaktadır. Sahibu’r-red protokolde vilayet
kadılarından önce, başkadıdan sonra yer alırdı. Hükümdar tarafından vilayetlerdeki
idareci ve halkın teftişi için de görevlendirilirdi.
Halkın idareciler ve diğer memurlar hakkında yaptıkları şikâyetleri
değerlendiren ve bunları çözüme kavuşturan sahibu’l-mezalim de adalet
teşkilatının önemli bir görevlisiydi. Doğu İslam devletlerinde bulunan Mezalim
sistemi, Endülüs’e çok geç dönemlerde girdi. Fakat zulme ve haksızlığa engel
olmaya, daha emirliğin başlangıcından itibaren önem verilmekteydi. Bizzat emirler
bu görevi yürütmekteydi. I. Abdurrahman, halkın arasında oturuyor ve onların
sorunlarını dinleyerek, ortaya çıkan haksızlık ve zulümlere engel oluyordu. III.
Abdurrahman döneminde, diğer adalet birimlerinde olduğu gibi, mezalimde de
düzenlemelere gidildi. III. Abdurrahman, Muhammed b. Kasım’ı sahibu’l-mezalim
olarak görevlendirdi ve ona maaş bağladı. Sahibu’l-mezalim, kararlarını veliahttan,
hacibe, vezire, sahibü’l-medine’ye kadar devletin her kademesindeki görevlilere
uygulatabilecek ölçüde güçlü ve itibarlı idi. Mezalim mahkemelerindeki
duruşmalara hükümdarların da zaman zaman katıldıkları, böylelikle yargıya
desteklerini gösterdikleri olurdu.
Vilayetü’l-medine
Endülüs Emevi Devleti’nin kuruluşundan itibaren var olan bu kurum, şehirde
can ve mal güvenliğini sağlamaya yönelik hizmetler ile çarşı pazar denetimini
kapsayan zabıta hizmetlerini verirdi. Başında sahibü'l-medîne denilen idareci
bulunurdu. Kurum II. Abdurrahman döneminde (822-852), emniyet işlerini yürüten
şurta ve çarşı-pazar kontrolü işlerini yürüten vilayetü’s-sûk şeklinde ikiye ayrıldı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
Şurta/Polis
Sahibü'l-medîne’nin sorumluluğu altındaki emniyet işlerine bakan polis
teşkilatı ise, şurtatu’l-ulyâ (büyük) ve şurtatu’s-sugrâ (küçük) şeklinde ikiye ayrıldı.
929 yılında, III. Abdurrahman döneminde bu iki kısma, şurtatu’l-vustâ (orta) adıyla
yeni bir kısım daha ilave edildi. Bu üç kısmın görevlerinin birbirlerinden hangi
noktalarla ayrıldığı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bunlar daha çok
sahiplerinin derecesini gösteren birer rütbe gibi gözükmektedir. Ulyâ rütbe olarak
en üstte gelirken, arkasından vustâ ve sugrâ gelmektedir. Her üç kısmın başında
bulunan amirler, bireye veya topluma zarar veren genel ahlaka aykırı eylemleri
takip ederlerdi. Faillerini cezalandırma konusunda tam yetkiliydiler. Kadı tarafından
takdir edilen hapis, sürgün ve insanların suçluya karşı uyarılarak ondan
uzaklaştırılması gibi cezaların uygulanmasını da bu amirler yerine getirirlerdi.
Polis, emniyeti sağlamak için bütün cadde ve sokakları kontrol altında
tutardı. Akşam olduğunda şehir ve mahalle kapıları kapatılır, silahlı ve köpekli
muhafızlarca korunurdu.
Vilayetü’s-sûk/ Hisbe
İslam’ın “iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma” ilkesi üzerine kurulu bir
sosyal adalet kontrol kurumu olan hisbe, Endülüs’ün sosyal ve ekonomik hayatında
önemli bir yere sahiptir.
“Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostlarıdırlar. İyiliği
emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dürüst kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve
Resulü’ne itaat ederler. İşte bunları Allah yarın rahmetiyle
mükafatlandıracaktır. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” Tevbe, 9/71.
Kurumun başında muhtesib veya sahibü’s-sûk unvanlı bir kişi bulunmaktaydı.
II. Abdurrahman dönemine kadar kadı’l-cemâa’ya (başkadı) veya sahibü’lmedîne’ye bağlı idi. Hukuku iyi bilen din bilginleri arasından seçilirdi. Muhtesipler
kararlarına dayanak olarak kendi dönemlerine kadar oluşmuş olan kapsamlı İhtisab
Kanunnameleri’ni de kullanırlardı.
Kurtubalı âlim Yahya b. Ömer el-Kinânî’nin (ö.902), çarşı pazar konusuyla
ilgili ilk kabul edilen ve günümüze ulaşan en-Nazar ve’l-ahkâm fî cemîi ahvâli’s-sûk
(Çarşı, pazarın Durumuna Dair Görüş ve Hükümler) adlı eseri, kurumun işlev ve
işleyişi hakkında çok önemli bilgiler barındırmaktadır. Buna göre muhtesip; çarşı ve
pazarda tartıların doğru yapılması, satılan malların kaliteli olması, hileli
alışverişlerin önlenmesi, fiyatların aşırı yükselmemesi, İslam dinince helal kabul
edilmeyen içki ve domuz eti gibi maddelerin satılmaması, mescitlerin, yol ve nehir
kıyılarının temiz tutulması, genel ahlak kurallarına uyulmasını temin gibi işlerden
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
sorumlu idi. Bazı Müslüman yönetimlerin aksine Endülüs’de muhtesiplere
geçimlerini rahat bir şekilde karşılayacak ücret ödenirdi.
EĞİTİM KURUMLARI
Endülüs’de eğitimin karakteristik özeliği, devletten bağımsız olmasıydı.
Devlet idaresinin bir parçası olmamasına rağmen eğitim öğretim sistemi gelişti ve
ülkenin her yanına yayıldı. Doğu İslam toplumlarındaki eğitim kurumları bazı
farklılıklarla Endülüs’de de vardı. Evlerde, cami ve mescitlerde, devlet ileri
gelenlerinin konaklarındaki ilim meclislerinde birtakım eğitim öğretim faaliyeti
yürütülmekteydi. Ancak bunların dışında ülke genelinde yaygınlaşmış bazı kurumlar
vardı. Bunlar;
Mektepler/Küttablar
Eğitim öğretimin ilk basamağının gerçekleştirildiği mekânlar olup,
Endülüs’deki İslam hâkimiyetinin ilk yıllarından itibaren varlıkları bilinmektedir.
Bunların devlet veya hayırsever kimseler tarafından inşa edildiği tespit
edilmektedir. Örneğin halife II. Hakem’in, Kurtuba’da fakir ve yetim çocuklara
eğitim vermek üzere 27 okul inşa ettirdiği bilinmektedir. Ancak kimi zaman
mescitler ve muallimlerin evlerinin de eğitimin bu ilk safhasında kullanıldığı
olmuştur.
Çocuklar, öğrenim hayatına genellikle 6-7 yaşlarında başlamaktaydılar. 7-8
yıllık bir süreyi kapsayan ilk aşamada tüm İslam dünyasında olduğu gibi Kur’an-ı
Kerim yüzünden okutulmakta ve ezberletilmekte, Arapça okuma, yazma ve dil
bilgisi öğretilmekte, şiirler ezberletilmekteydi. Bunlara ilave olarak kompozisyon ve
mektup yazma eğitimi verilmekteydi. Endülüslüler arasında şiir, hikâye, tarih ve
biyografi kültürü yerleşmişti. Hat sanatı, okul müfredatlarına dahil edildi.
İlköğretim ve yükseköğretim arasında, ara bir okul mevcut değildi. Öğrenciler
yükseköğrenime, ilköğretimde hazırlanıyorlardı.
Medreseler
Endülüs’de ilk olarak XII. yüzyılda Muvahhidler (1147-1229) tarafından
medreseler yaptırıldığı ve bunun sonra da devam ettiği bilinmektedir. İlk aşamayı
tamamlayan öğrenciler dilerlerse şüyûh denilen müderrislerin etrafında oluşan
ders halkalarına katılırlardı. Belli bir program ve süreyle kayıtlı bulunmayan bu
halkalarda dil ve edebiyat, fıkıh, tefsir, hadis, kıraat, tarih, coğrafya, felsefe, tıp,
matematik, astronomi, kimya gibi ilimler okutulurdu. Müderrisler ücretlerini
devletten, vakıflardan ya da öğrenci velilerinden alırlardı. Metot olarak okuma,
dinleme ve yazdırma uygulanırdı. Bu şekilde bir yetişme sürecinden sonra
günümüzdeki yüksek lisans ve doktora çalışmalarına benzetilebilecek bir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
ihtisaslaşma dönemi başlardı. İlim yolculukları (rahalâtu’l-ilm) dönemi denilen bu
süreç, sonraları Endülüs’de açılan medreselerde veya Kayrevan, Kahire, Dımaşk,
Bağdat, Medine ve Mekke gibi ilim merkezlerinde gerçekleşirdi. Söz konusu
hareketlilik Doğu İslam âlemindeki birikimlerin Endülüs’e, Endülüs’deki
birikimlerin de Endülüs dışına, özellikle Orta Çağ Avrupa’sına aktarılmasına vesile
olmuştur. Kurtuba, İşbiliye, Tuleytula, Sarakusta, Meriyye, Batalyevs ve Gırnata
şehirleri Endülüs’deki ilmî cazibe merkezleriydi.
Başarılı talebelere okudukları medreselerden müderris olabileceklerini
gösterir icazetnameler (diplomalar) verilirdi. Hükümdar ve hacib, vezir, vali gibi
yüksek kademelerdeki devlet adamları özel müderrisler tutarak kendi evlerinde
çocuklarının eğitimini sağlarlardı.
Kütüphaneler
Endülüs Emevileri kendi kültürel kimlik ve yapısını oluşturmaya başlayınca,
Doğu’dan gelen âlimler aracılığıyla kitap pazarları ve buna bağlı olarak özel
kütüphaneler ortaya çıktı. Piyasadaki birçok yazma eser Endülüs’deki yeni
sahiplerinin koleksiyonlarına girdi. Gümrük muafiyetinin tanınması kitap ticaretini
hızlandırdı. Bu defa Endülüslü tacirler Doğu’ya giderek önemli sayıda kitap
getirdiler ve Kurtuba, İşbiliye, Tuleytula gibi kültür merkezlerinin kitap çarşılarında
sattılar.
Her ne kadar bazı kaynak ve araştırmalarda bu gelişmenin sonucunda
Endülüs’de halka açık yüzlerce vakıf kütüphanesinin doğduğu belirtilmekteyse de
Müslüman İspanya’da kütüphaneler ve kitap meraklıları konusunda bir inceleme
yayımlayan Julian Riberay Tarrago, bazı mescit ve medrese kütüphaneleri istisna
edilirse bu dönemde mevcut kütüphanelerin çoğunun özel kütüphane olduğunu
söylemektedir.
Endülüs’de kurulan önemli mescit kütüphaneleri arasında, I.
Abdurrahman’ın Kurtuba’da 786 yılında yaptırdığı ulucamideki kütüphane ile
Mâleka’daki ulucamide İbnü’l-Lüb el-Mâlikî ve İşbiliye’deki ulucamide İbn Mervân
el-Bâcî’nin kurdukları kütüphaneleri zikretmek gerekir. Kurtuba Ulucamii’ndeki
kütüphane bu şehrin II. Ferdinand tarafından 1237 yılında zaptı sırasında yok
edilmiştir. Makarrî'nin rivayetine göre yakılan kitaplar arasında Halife Osman’ın
ünlü mushafı da bulunmaktaydı.
Endülüs Emevi yöneticilerinden özellikle I. Hakem’in başşehir Kurtuba’da,
Doğu-İslam bilim merkezleri olan Bağdat, Şam, Kahire, İskenderiye ve
Konstantiniye’den topladıkları kitaplarla çok zengin bir saray kütüphanesi kurduğu
bilinmektedir. Başlangıçta yavaş gelişen bu kütüphane halifeler II. Abdurrahman,
III. Abdurrahman ve özellikle bir kitap aşığı olan II. Hakem devirlerinde gelişerek
Orta Çağ İslam dünyasının en büyük kütüphanelerinden biri hâline geldi. II. Hakem,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
Endülüs Emevi yöneticileri içinde ilmî faaliyetlere en fazla ilgi gösteren biri olarak
tanınır. Halife II. Hakem, Doğu’daki kültür merkezlerine gönderdiği adamları
vasıtasıyla birçok kitap satın aldırarak saray kütüphanesini zenginleştirmiştir. II.
Hakem’in babası III. Abdurrahman’dan kalan saray kütüphanesi dışında iki önemli
koleksiyon daha vardı. Bunlardan biri kardeşi Muhammed’e, diğeri de kendisine
aitti. II. Hakem bu üç koleksiyonu birleştirerek ünlü saray kütüphanesini meydana
getirdi. Kaynaklar burada 400.000 eserin mevcut olduğunu, bunların her bir cildi
elli varaktan (yüz sayfa) oluşan toplam kırk dört cilde (toplam 4400 sayfa) sadece
eser adları yazılmak suretiyle listelendiğini bildirmektedir. Kütüphane, yeri dar
geldiği için yeni yapılan bir binaya ancak altı ayda taşınabilmiştir. Saray kütüphanesinde kütüphaneciler dışında satın alma yoluyla sağlanamayan kitapları
istinsah (kopya eden) eden müstensihler, ayrıca müzehhipler (süslemeciler) ve
mücellitler (ciltçiler) de görevlendirilmişti.
Şehirlerde zaman içerisinde oluşan kitap çarşılarının varlığı, şahısların özel
kütüphanelerini kurmalarını kolaylaştırmaktaydı. Saray kütüphanesi dışında
Endülüs’ün diğer şehirlerinde de devlet adamlarına, âlimlere ve zenginlere ait özel
kütüphaneler bulunmaktaydı. Gerek Müslüman, gerekse Yahudi veya Hristiyan
olsun her isteyen kişi kütüphanelerden yararlanabiliyordu. Bu sayede matematik,
tabiat ve astronomi bilgini Mesleme b. Ahmed el-Mecrîtî (950-1007), saray tabibi
Hasday b. Şeprut, astrolog İbn Vâfid ve astronom İbn Hamîs gibi yüksek bilimsel
düzeylere erişen Endülüslü bilginlerin yetiştikleri bilinmektedir.
Özel kütüphanelerin en meşhuru Abdurrahman b. Futeys (ö. 1012)’e aitti.
Saray kütüphanesinden sonra Kurtuba’daki en zengin kütüphane idi. Müstakil bir
binada oluşturulan kütüphanede bir müdür ve altı personel çalışmaktaydı. Özel
kütüphaneler oluşturma konusunda şehirler arasında da bir yarış vardı. Bu yarış
ilmi bir rekabete dönüşmüştü ve kimi zaman şehirler arasında münazaralar tertip
edilmekteydi.
X. yüzyıl sonunda başlayan siyasi iç kargaşalar ise Kurtuba’nın bilimsel
gelişim sürecini olumsuz etkiledi. Bu karışıklıklar sebebiyle, pek çok bilgin
Kurtuba’yı terk etti ve daha elverişli ortama sahip diğer vilayetlere, bu arada daha
çok eski Vizigot başkenti Tuleytula’ya göç ettiler. Böyle bir ortamda yağmaya
maruz kalan Kurtuba kütüphanelerinin kitapları diğer vilayetlere dağıldı.
Tuleytula’da ise Müslümanların kurduğu kütüphaneler şehrin kaybından sonra da
Müslüman, Yahudi ve Hristiyan bilginlerin uğrak mekânları olmaya devam etti.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
SAĞLIK KURUMLARI
Bîmâristanlar/Hastahaneler
Endülüs’de pek çok bîmâristan/hastahane bulunuyordu. Halifelik döneminde
yalnız Kurtuba’da irili ufaklı elli kadar hastahanenin mevcut olduğu bilinmektedir.
Bunlardan bazıları hastalıkların durumuna göre ihtisas hastanesi olabiliyordu.
Örneğin cüzzam hastalığı ile ilgili olarak Kurtuba şehrinin dışında Vâdilkebîr’in sol
kenarında müstakil bir hastane yapıldığı bilinmektedir.
Hastaneler genel yapı itibariyle hasta koğuşları, ziyaretçilerin bekleme
odaları ve küçük birer mescitten oluşuyordu. Hizmetleri ise tayin edilen hekimler
ve hasta bakıcı kadınlar yürütüyordu.
Bireysel Etkinlik
Endülüs Müslümanlarının tıp sahasında elde ettikleri önemli gelişmeler
sağlık hizmetlerine de olumlu yansıyordu. Söz konusu gelişmelerde şüphesiz daha
önce Doğu’da yapılan çalışmaların büyük payı vardı. Ancak Endülüslüler Doğu’dan
aldıkları bilgilere pek çok katkıda bulundular. Özellikle hayvanlar üzerinde
yaptıkları çalışmalarla fizyolojide önemli başarı sağladılar. Fizyoloji ve anatomide
Galen ve Hipokrat gibi klasik dönem filozofların bilgilerinden faydalanmakla
beraber onların bazı hatalarını da düzelttiler. Ayrıca uygulamalı tıp ilmini
geliştirdiler ve bu çerçevede ameliyatlarda kullanılan aletler ve bunların kullanılış
şekilleri hakkında ciddi eserler yazdılar. Bitkilerden öz suyu elde etme tekniğini
geliştirip farmakoloji alanında eserler meydana getirdiler ve eczahaneler kurdular.
Tıp ve kimya dallarında yetişmiş uzmanlardan Ebü’l-Kâsım ez-Zehrâvî otuz ciltlik etTasrif adlı bir tıp ansiklopedisi telif etti. Ebû Mervân Abdülmelik b. Zühr de meşhur
bir hekimdi. Filozof İbn Rüşd aynı zamanda iyi bir hekim olup bu alanda on altı eser
yazmıştır. İbnü’l-Baytâr, muhtelif ilaç ve yemek türlerini topladığı ve bunların nasıl
yapılacağını izah ettiği el-Câmi' li-müfredati'l-edviye ve'l-agziye adlı eseriyle Batı’da
olduğu kadar Doğu’da da büyük bir şöhret kazanmıştır.
• Endülüs Müslümanlarında kurumların işleyişleri ve
mekânlarıyla ilgili olarak görsel malzeme içeren
elektronik malzeme arşivi oluşturabilirsiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
SOSYAL ve DİNÎ KURUMLAR
Aile
Aile insan yaşamı üzerinde, doğumundan önce başlayan ve ömrünün sonuna
dek etkisini sürdüren bir kurumdur. Aile, Hristiyanlık’taki gibi tamamen dinî bir
kurum değilse de, Müslüman toplumlar aileye büyük önem vermişlerdir. İnsanlar
aile kurmalarını teşvik eden ayet ve hadisleri dikkate almışlardır.
Endülüs toplumunda geniş aile tipi hâkimdi. Yani dede ve nine, anne, baba
ve çocukları, ayrıca zengin ailelerde hizmetçiler aynı evde yaşamaktaydı.
Erkeklerin birden fazla evlilik yapmalarında bir engel yoktu. Ancak genel
uygulama tek evlilik şeklindeydi.
Erkekler arasında Hristiyan kadınlarla evlenenlerin oranı oldukça yüksekti.
Kilise bu duruma karşı çıksa da, Hristiyan kadınlar da Müslüman Araplarla
evlenmeyi tercih ediyorlardı. Neticede Endülüs’e yerleşen Arapların İspanyol
kadınlarla gerçekleştirdikleri evliliklerin ülkedeki ırk safiyetinde değişiklikler ortaya
çıkardığı bir gerçektir.
Müslüman kadınların, gayrimüslimlerle evlenmeleri ise İslam hukukçularınca
öteden beri doğru bulunmamakla birlikte, Endülüs’de bu görüşün aksine evlilikler
olmaktaydı. Bu uygulamayı daha çok yerli halktan Müslüman olan (Müvelled)
aileler yapmaktaydı. İslam’a dair bilgilerinin yüzeyselliğinin de etkisiyle, eski dindaş
ve bir arada yaşadıkları komşularından kız alıp vermekteydiler.
Evliliğin ilk adımı kız tarafına gidilerek söz kesmek (hıtbe) idi. Kıza verilmesi
gereken mehir miktarının belirlendiği bu toplantıda ayrıca kız tarafının neleri
alacakları da görüşülürdü. Daha sonra iki şahid huzurunda evlilik akdi imzalanır,
düğün tarihi belirlenirdi. Düğünler kız evinde başlar, oğlan evinde devam eder ve
genelde bir hafta sürerdi. Bu süre içerisinde her iki tarafta da eğlenceler
düzenlenir, davet edilen misafirler ağırlanırdı. Zengin ailelerin düğünlerinde kesilen
koyunların sayısı birkaç yüzü bulurdu.
Şehirlerde yaşayan ailelerin büyük çoğunluğunda hanımlar günlerinin büyük
bir kısmını şahsi işleriyle, eş dost ziyaretiyle ve haftada bir gün de hamama gitmek
suretiyle geçirirlerdi. Hamam onlar için hem temizlik hem de sohbet mekânıydı.
Evlerinin işlerini ise umumiyetle hizmetçileri görmekteydi. Orta hâlli ve dar gelirli
ailelerde ise kadınlar hem ev işlerini görürler hem de aile bütçesine katkıda
bulunacak ek işler yaparlardı. Köylerde ise erkeklerle birlikte bütün bağ bahçe
işlerine katılırlardı.
Endülüs’de kadınlar genelde peçe ve vücudu tamamen kaplayan milhafe
denilen çarşaf gibi giyecekler giymekle birlikte, yüzü açık gezen kadınlar da vardı.
Erkekler de zihâre denilen uzunca bir entari giyerlerdi. Başları ya açık gezerler ya da
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
kûfiye denilen bir külah kullanırlardı. Düğün ve bayramlar gibi kutlamalara kadın ve
erkekler topluca katılırlardı.
Aileler yeni doğan çocuklara genel olarak ilk yedi gün içerisinde isim
vermekteydiler. Erkek çocuklara daha çok baba tarafından dedesinin ismi konurdu.
Çocuklara kötülüklerden korunmaları için hameyli (muska) takılırdı. Erkek
çocukların sünnet merasimine çok önem verilirdi. Zengin aileler kendi çocuklarıyla
birlikte fakir ailelerin çocuklarını da sünnet ettirirler, ziyafetler verirlerdi.
Ailelerin cenaze merasimleri önceki İslam topluluklarının uygulamalarından
çok farklı değildi. Özellikle bilgi ve bilinç düzeyi düşük halk arasında cenaze
merasimlerinde yüzlere is sürmek, dövünmek, saç baş yolmak, bağırıp çağırarak
ağlamak yaygındı. Matem rengi, Endülüs Emeviler döneminde Abbasilerin siyah
rengine muhalefet olarak beyaz olarak belirlenmişti. Mülûku’t-tevâif döneminde
siyah, Muvahhidler döneminde ise mavi renk yaygınlaştı. Nasriler döneminde ise
her üç rengin kullanıldığı bilinmektedir.
Ahbas/Vakıflar
Endülüs’de devlet vakıf arazilerine özel önem vermekteydi ve vakıfların
idaresi için özel bir kurum oluşturmuştu. Vakıf mallarının idaresiyle görevli kuruma
ahbas, görevlisine de sahibu’l-ahbas denirdi. Vakıf mallarının idaresini yürüten bu
kişiler kadı tarafından atanırlardı. Kadılar, bu kişileri atamak ve görevden almakla
yetkiliydiler. Örnek olarak zikredecek olursak, Abdurrahman b. Hakem döneminde
kadı tayin edilen Muaz b. Osman eş-Şa’banî, bir kişiyi, Kurtuba vakıflarının başına
getirmişti, daha sonra onun bu işe ehil olmadığını görünce görevden aldı.
Senenin muhtelif zamanlarında vakıf malları, fakirler ve diğer ihtiyaç
sahipleri arasında dağıtılmaktaydı.
“Sevdiğiniz şeylerden Allah rızası için başkalarına harcamadıkça
gerçek erdemliliğe ve hayra ulaşmış olamazsınız.” (Ali İmrân, 3/92.)
İlk zamanlarda dağıtım zamanı belli değildi. Kadı Eslem b. Abdulaziz (ö. 929),
vakıf mallarının dağıtımı için muayyen dönemler belirledi. Fakirlerin olduğu gibi
hastaların da vakıf mallarından payları vardı. III. Abdurrahman, Kurtuba’da hastalar
için vakfedilen bir araziyi satmak istemişti. Bu hususu Kadı Ahmet b. Baky ile
görüştü. Fakat kadı ve diğer fakihler, onun talebine karşı geldiler ve satışa izin
vermediler. Vakıf arazileri, yalnızca kamu yararı için yapılmamaktaydı. Ferdî
maslahatları temin için de vakıf yapılıyordu. Emirler de bundan istifade ettiler. I.
Abdurrahman’ın bazı arazilerini kızları adına vakfetmesi, ferdî maslahatlar için
yapılan vakıflara örnek gösterilebilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
Camiler
Müslümanların fetihlerden sonraki ilk icraatları cami/mescit yapmak
olmuştur. Endülüs’de de durum aynıdır. Bölge halklarından İslamiyet’i din olarak
benimseyenlere ek olarak zaman içerisinde gerçekleşen Müslüman Arap ve Berberi
göçlerle Müslüman nüfusun hızla artması çok sayıda cami inşasını gerektirmiştir.
Daha fetihten elli yıl sonra Kurtuba’da 491 mescit olduğu, bunun iki buçuk asır
sonra ise 4000’e yaklaşmış olduğu tespit edilmiştir. Diğer şehirlerde de
Kurtuba’daki kadar olmasa da çok sayıda mescit yapılmış olduğu bilinmektedir.
Endülüs’de her şehrin en büyük mescidine, büyüklük ve merkeziliğini
vurgulamak amacıyla Câmiu’l-Kebîr veya Mescidu’l-Kebîr denilmiş, diğer camiler ise
genel olarak yaptıranın veya bulunduğu mahallin adıyla anılmıştır.
Endülüs’ün en büyük camii Kurtuba Ulu Camii’dir. Yapımına I. Abdurrahman
zamanında 786 yılında başlanmıştır. Daha sonraki tarihlerde gerçekleştirilen çeşitli
eklemelerle genişletilerek bugünkü şeklini almıştır. Zarif ve göz alıcı süslemeleriyle
Endülüs Emevi mimarisinin en güzel örneğidir. Oymalı mermer mihrabı bütün
camiler içinde en güzel mihraplardandır. Duvarlarda kufi yazılar lacivert zemine
altınla yazılmıştır. Minber, pek çok fildişi parçayla, değerli taşlardan altın çivilerle
yapılmıştır. Endülüs’ün her tarafından, hatta Kuzey Afrika’dan bile çok sayıda insan
camiyi ziyarete gelirdi. Özellikle Ramazan aylarının Kadir gecelerini burada
geçirmek isteyen insanların rağbeti şiirlere konu olmuş, şiirlerde burası Mekke’deki
Mescid-i Haram’a benzetilmiştir. X. yüzyılın ikinci yarısındaki genişletmelerden
sonra camide imam, vaiz, fakih, müezzin, temizlikçi, tamirci vb. olmak üzere 160
kadar kişi hizmet verir olmuştu. Cami 1523’de kiliseye çevrilmiştir.
Endülüs’ün bir diğer önemli camii Tuleytula’daki Bâbü Merdüm Camii'dir.
1000 yıllarında yapılmış olduğu sanılan tuğla bina, Kurtuba Ulu Camii’nin devasa
boyutlarından ve ihtişamından çok uzaktır. Ancak bu küçük eser yine de Endülüs
Emevi mimarisi hakkında bilgi verebilen önemli özelliklere sahiptir.
Muhtesiblerin kaydettikleri hisbe metinlerinde, camilerde nelere dikkat
edileceğine dair bilgiler vardır. Buna göre camiler ibadet mekânları olduğundan
başka şeylerle meşgul olunması, uyunması, yemek yenmesi, günlük işlere ilişkin
sohbet edilmesi, yüksek sesle konuşulması ve tartışma yapılması, silahla girilmesi
gibi davranışların uygunsuz olduğu belirtilmiştir. Özellikle cuma günleri seyyar
satıcıların cami avlusundan uzak tutulmaları, bunların cenaze namazı kılınan kısma
sokulmamaları, temizlik gerekçesiyle de avluya hayvan alınmaması dikkat edilen
hususlardı.
Şehirlerdeki merkez camilerde kapı sayısınca müezzin bulunurdu. Bunlar
imamın ibadet esnasındaki sözlerini yüksek sesle tekrarlayarak arkadaki cemaate
ulaştırırlardı. Bu camilerde kadılar tarafından görevlendirilmiş olan fakihler de her
gün cami avlusunda Müslümanların dinî konulardaki sorularını cevaplandırırlardı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
Ribatlar/Rabıta
İslam dünyasının diğer bölgelerinde olduğu gibi tasavvufi hayatın
gelişmesine paralel olarak ortaya çıkmışlardır. Bu kurumlar Endülüs’de IX.
yüzyıldan itibaren tespit edilir. Özellikle Hristiyanların yaşadıkları bölgelere yakın
kurulmuşlar, birer zühd ve cihad merkezi olmuşlardır. Endülüs’de XII. yüzyıldan
sonra Doğu’dan ve Kuzey Afrika’dan gelen etkilerle tasavvufi düşüncenin yayılması
bu kurumların sayılarının çoğalması sonucunu doğurmuştur.
Bu kurumlar tarikat müntesiplerinin yanı sıra, seyyahlar ve fakirler için de
cazibe merkezi idi. Yeni arkeolojik araştırmalar, ribatların ve diğer dinî yapıların
Granada Krallığı coğrafyasının büyük bölümünde özellikle de köylerde izler
bıraktığını ortaya çıkarmıştır. Bu yapılar muhtelif türdedir. Bazıları ekili arazileri ve
köyleri kuş bakışı gören tepelerde konumlanmıştır. Buralarda yaşayanlar kendi
geçimlerini temin edecek güce sahip değillerdi. Bu, yiyeceklerinin yakın köylerden
geldiği anlamına gelmektedir.
Tartışma
Ünlü seyyah İbn Battûta’nın anlatılarına göre buralarda Semerkantlı, Hintli,
Horasanlı, Tebrizli, Konyalı olmak üzere İslam dünyasının çeşitli bölgelerinden
insanlar vardı. Tasavvuf düşüncesinin okulları olan ribatlarda, kendilerini ibadete
vermiş kimseler toplanır, özellikle geceleri Kur’an okurlar, ilahiler söylerler, dinî ve
ahlaki sohbetler yaparlardı.
• Endülüs Müslümanlarınca hayatın her alanına ilişkin
gerçekleştirilen kurumsallaşmada Doğu İslam dünyasının ve
Hristiyan İspanya’nın etki boyut ve alanlarını tartışabilirsiniz.
• Düşüncelerinizi sistemde ilgili ünite başlığı altında yer alan
“tartışma forumu” bölümünde paylaşabilirsiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Özet
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
• Endülüs’de Müslüman varlığı ve nüfuzu, Emevi Devleti (661750)’nin İspanya bölgesindeki 711 yılı fetihleri sonucu oluştuğu
için, bu bölgedeki kurumsallaşmada büyük oranda Emevi birikim
ve uygulamalarının etkileri görülmektedir.
• Endülüs Müslümanlarının tarihî süreç içerisinde işlerlik
kazandırdıkları kurumların alanları, zamanının şartları gereği net
olarak birbirlerinden ayrıştırılamazlar. Ancak bunları idare,
askerlik, iktisat, adalet, emniyet, eğitim, sağlık, sosyal ve dinî
alanlardaki kurumlar olmak üzere ayrı ayrı ele alınabilir.
• Endülüs Emevî Devleti’nin başında bulunan hükümdarlar için III.
Abdurrahman’ın 929 yılında halifeliğini ilan etmesine kadar
“emir” ya da “ebnâü'l-hulefâ” (halifelerin oğulları); 929 yılından
sonra ise “halife” veya “emirül-müminîn” (müminlerin lideri ve
yöneticisi) unvanları kullanıldı. Bu nedenle yönetimde emirlik ve
halifelik dönemleri oluştu. Zaman zaman yöneticilerin unvan
tercihleri değişmiş olsa da Endülüs’de kurulan devletlerin hepsi
birer hanedan idaresiydi.
• Yönetime idari ve askerî anlamda bağlı olan kurumlar
haciblik/başvezirlik, vezirlik, divanlar, valilik, saray kâtipliği,
berîd/posta ve ordu teşkilatları idi. İktisadi alanla ilgili olarak
hazine kurumu; adalet ve emniyet alanında başkadılık ve kadılık,
emniyet işlerini yürüten şurta/polis ve çarşı pazar kontrolü işlerini
yürüten vilayetü’s-sûk/hisbe birimlerinin bağlı olduğu vilayetü’lmedine kurumu; eğitim alanıyla ilgili olarak mektepler/küttâblar,
medreseler, kütüphaneler; sağlık alanında hastaneler hayatın
değişik alanlarına ilişkin devlet veya halk eliyle oluşturulan ve
yürütülen kurumlardı. Bunların devlet eliyle yürütülenlerin
merkezleri başkent Kurtuba’da bulunur, taşradaki yöneticileri
buradan tayin edilir ve denetlenirlerdi. Endülüs Müslümanlarının
sosyal ve dinî alana ilişkin kurumları ise toplumun temelini
oluşturan Aile; sosyal dayanışma ruhunun tezahürü vakıflar; dinî
bilgi ve pratiklerin, madde ve mana aleminin mekânları camiler
ile ribatlardı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Ödev
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
• İslam kurumlar tarihinin Endülüs Müslümanları öncesi
dönemlerine ilişkin bilgiler veren diğer ünitelerinden
yararlanarak, Endülüs’deki kurumların farklılaşan
yönlerini tespit eden 200 kelimelik bir sunum
hazırlayınız.
• Hazırladığınız ödevi sistemde ilgili ünite başlığı altında
yer alan “ödev” bölümüne yükleyebilirsiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Endülüs’de üst düzey görevlilerin ve halkın hükümdar ile görüşmelerine
aracı olan görevli aşağıdakilerden hangisidir?
a) Vezir
b) Saray Kâtibi
c) Hacib
d) Muhtesip
e) Sahibü’l-medine
2. Endülüs’de Beytü’l-mal da denilen vakıf hazinesini hangi yönetici
kurmuştur?
a) Abdurrahman
b) Hakem
c) Abdurrahman
d) Emir Münzir
e) Hişâm
3. Endülüs adalet teşkilatında halkın idareciler ve diğer memurlar hakkındaki
şikayetlerini değerlendiren görevli aşağıdakilerden hangisidir?
a) Sahibü’l-mezalim
b) Sahibü’s-sûk
c) Kadi’l-cemâa
d) Hacib
e) Hâkim
4. Endülüs’de özellikle Hristiyanların yaşadıkları sınır bölgelere kurulan ve
tasavvuf düşüncesinin okulları kabul edilen kurumlar aşağıdakilerden
hangisidir?
a) Medreseler
b) Küverler
c) Küttablar
d) Ribatlar
e) Sugûrlar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
5. Aşağıdaki ifadelerden hangisi Endülüs Emevi hanedanına ait olan özel
hazine için kullanılmıştır?
a) İhtisab
b) Beytülmali’l-hassa
c) Mahzinî
d) Hizanetü’l-mal
e) Bîmâristan
Cevap Anahtarı:
1. c 2.d 3.a 4.d 5.b
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Abdülazîz Salim. (1986). el-Mesâcid ve'l-kusûr fi'l-Endelüs. İskenderiye: Müessesetu
Şebabi'l-Câmia.
Atar, Fahreddin. (1979). İslam Adliye Teşkilatı : (ortaya çıkışı ve işleyişi). Ankara :
Diyanet İşleri Başkanlığı Yay.
Avcı, C. ve Özcan, A. (1998). “Hilafet”. DİA. (XVII, 539-553). İstanbul: Türkiye
Diyanet Vakfı.
Bal, Faruk. (2008). Endülüs Emevi Devleti Sosyo-Ekonomik Yapısı (756-1031),
(Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi). İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü.
Barthold, W. (1984). İslam Medeniyeti Tarihi. Düzeltme ve ilave: Mehmed Fuad
Köprülü. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yay.
Beşerî, Sa’d Abdullah Salih. (1997). el-Hayatü’l-ilmiyye fî asri’l-hilafe fî’l-Endelüs.
Mekke: Câmiatü Ümmi'l-Kurâ.
Bozkurt, Nahide. (2007). “Kurumlar”. Nesimi Yazıcı- Nusret Çam (Ed.). İslam Tarihi
ve Medeniyeti (ss. 214-243). Ankara: Ankara Üniversitesi Uzaktan Eğitim Yayınları.
el-Ceyûsî, Süleyman el-Hadrai. (1999). el-Hadaretü’l-Arabiyye el-İslamiyye fî’lEndelüs. Beyrut: Merkezu Dirasati’l-Vahdeti’l-Arabiyye.
Çelebi, Ahmed. (1976).İslam’da Eğitim-Öğretim Tarihi. Çev. Ali Yardım. İstanbul:
Damla Yayınevi.
Dûrî, A. (1994). “Dîvan”. DİA. (IX, 377-381). İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı.
Ebû Yusuf, Yakub b. İbrâhim b. Habib el-Ensârî el-Kufi. (1977). Kitâbü'l-harac.
Kahire.
Fierro, Maribel. (2009). “Endülüs’te Tasavvufa Muhâlefet”. Çev. Semih Ceyhan.
Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 18/2, 327-359.
Harekât, İ. (1992). “Berîd”. DİA. (V, 498-501). İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı.
Hizmetli, Mustafa. (2002). Endülüs’te Hisbe Teşkilatı. (Yayımlanmamış Doktora
Tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
İbn Hayyan, Ebû Mervan Hayyan b. Halef b. Hüseyin el-Ümevî. (1990). el-Muktebes
fî tarihi'l-Endelüs : 275-300 h. Tah. İsmail Arabi. Magrib: Dârü'l-Âfâki'l-Cedide.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Endülüs Müslümanlarında Kurumlar
İbn İzari, Ebû Abdullah Muhammed el-Merraküşî. (1948). el-Beyânü'l-mugrib fî
ahbari'l-Endelüs ve'l-Magrib. Tah. Georges Seraphin Colin, E. Levi Provençal.
Leiden: E. J. Brill.
İbnü'l-Arabî, Ebu Abdullah Muhyiddin Muhammed b. Ali. (2002). Endülüs Sufileri.
(Çev. J. Austin ; Türkçesi: Refik Algan). İstanbul: Dharma Yayıncılık.
İbnü'l-Faradi, Ebü'l-Velid Abdullah b. Muhammed b. Yusuf. (1997). Târîhu ulemai'lEndelüs. Tah. Ruhiyye Abdurrahman Süyufi. Beyrut: Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye.
İnan, Muhammed Abdullah. (1974). Asrü'l-Murabıtîn ve'l-Muvahhidîn fi'l-Mağrib
ve'l-Endelüs. Kahire: Lecnetü't-Telif ve't-Terceme.
Kazıcı, Ziya.(1996).İslam Kültür ve Medeniyeti. İstanbul: Timaş Yayınları.
Kılıç, Muharrem. (1995). Endülüs Emevi Devleti’nde Yargı ve İşleyişi : (755-1031
M.), (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi). İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü.
Maverdi, Ebü'l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habib. (1985). el-Ahkâmü's-sultaniyye
ve'l-vilayatü'd-dinîyye. Beyrut: Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye.
Nübahi, Ebü'l-Hasan Ali b. Abdullah b. Muhammed el-Cüzami. (1995). Târîhu
kudâti'l-Endelüs. Tah. Meryem Kâsım Tavil. Beyrut: Dârü'l-Kütübi'l-İlmiyye.
Özdemir, Mehmet. (1995). “Endülüs”. DİA. (XI, 211-225). İstanbul: Türkiye Diyanet
Vakfı.
Özdemir, Mehmet. (1997). Endülüs Müslümanları: İlim ve Kültür Tarihi. Ankara:
Türkiye Diyanet Vakfı.
Özdemir, Mehmet. (1997). Endülüs Müslümanları: Medeniyet Tarihi. Ankara:
Türkiye Diyanet Vakfı.
Salim b. Abdullah Halef. (2003). Nüzûmu hükmi’l-Ümeviyyin ve rusûmihim fî’lEndelüs. Medine : el-Câmiatü’l-İslamiyye.
Sarıçam, İbrahim ve Erşahin, Seyfettin. (2011). İslam Medeniyeti Tarihi. Ankara:
Türkiye Diyanet Vakfı Yay.
Yeniçeri, C. (2004). “Mezalim”. DİA. (XXIX, 515-518). İstanbul: Türkiye Diyanet
Vakfı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
19’dayım
HEDEFLER
İçindekiler
İSLAM MEDENİYETİNDE TÜRKLER
• Cahiliye Şiirleri ve Hz. Peygamber’in
Açıklamalarında Türkler
• Türk Arap Münasebetleri ve Türklerin
Müslüman Olmaları
• Karahanlılar, Gazneliler, Harzemşahlar, Büyük
Selçuklular ve Anadolu Selçukluları
• Osmanlıların Fütuhat ve Genişleme Politikası
• Türkler ve Haçlı Seferleri
• Moğol İstilası ve Türkler
• Türk ve Osmanlı Kültürünün Karakteri
• Osmanlılar ve Hilafet
• Türk Devletlerinde Eğitim Öğretim
• Vakıflar
• Türklerin İslam’la Kazandıkları ve İslam’a
Kazandırdıkları
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Cahiliye şiiri ve Hz. Peygamber'in Türkler
hakkındaki sözlerini öğrenecek,
• Türk-Arap münasebetleri ve Türklerin
Müslüman olmalarını bilecek,
• İslamiyet'in kabulünden sonra kuırulan Türk
devletlerinin Haçlı seferleri ve Moğollara karşı
koyuşları hakkında bilgi edinecek,
• Türk ve en uzun ömürlü Türk devleti olan
Osmanlı devletinin karakterini kavrayacak,
• Türk hükümdarlarının hilafet kurumuyla olan
münasebetini, eğitim öğretim kurumlarını ve
vakıfları tanıyacak ve böylece,
• Türklerin İslam’la kazandıkları ve İslam’a
kazandırdıklarını tespit edebileceksiniz.
İSLAM KURUMLARI
VE MEDENİYETİ
TARİHİ
ÜNİTE
13
İslam Medeniyetinde Türkler
CAHİLİYE ŞİİRLERİ VE HZ. PEYGAMBER’İN
AÇIKLAMALARINDA TÜRKLER
Cahiliye Şiirlerinde Türkler
İslam öncesi dönemde Cahiliye şairleri Türklerden söz ettiler ve onların
cesaret ve kahramanlıklarını dile getirdiler. Cahiliye şairlerinden Nâbiğa ez. Zübyâni
(ölm. 604) Türklerden söz etti. Hz. Ömer’in hilafeti döneminde (13-24/634-644)
ölen, Hz. Peygamber’in çağdaşı olan ve Cahiliye Dönemi şairi Şemmah b. Dırâre
(ölm. 22/642) de bir şiirinde Türklerden söz etmiştir. Hz. Muhammed ve Ebu Talib
ailesinin Mekke’yi terk etmesini istediklerinde Ebu Talib müşrik Mekkelilere karşı
bir şiir okumuş ve şiirinin bir bölümünde şunları söylemişti:
“Bizim gücümüzle düşman kahrolunur. Hâlbuki onlar Türk ve Kabil (Eftalit
yurdu) kapılarına kadar uzaklaşmamızı isterler. Tanrının kutlu evine and olsun ki,
siz yalan söylüyorsunuz. İşlerinizi karma karışık etmeden Mekke’den çıkıp
gitmeyeceğiz. Tanrı’nın kutlu evine and olsun ki, mızrak ve okla dövüşmeden
Muhammed’i yalnız bırakmayacağız.” (İbn-i Hişam 1992: 171-172; Kitapçı 1995:
149, 255)
Ebu Talib’in şiirinde Türk ve Kabil kapılarından söz edilmesi, Mekkelilerin
Türkleri ve yurtlarını bildiklerini göstermektedir.
Hz. Peygamber’in Açıklamalarında Türkler
Hicretin beşinci yılında (5/626) Hendek Savaşı öncesindeki hendek kazımı
esnasında, Resulullah sert bir kayaya balyozla üç kez ardı ardına vurdu ve üçüncü
vuruşunda şunları söyledi:
“Habeşliler size ilişmedikçe onlara ilişmeyiniz, bırakınız; Türkler de size
ilişmedikçe onları terk ediniz, bırakınız.” (Neseî 1981: VI,419, nr. 3163)
Yine Hendek Savaşı’nda (5/626) Hz. Peygamber için “el-Kubbetü’tTurkiyye= Türk Kubbesi/Çadırı” adı verilen bir çadır kurulmuştu. Bu durum Türk
mallarının Arabistan pazarlarında satıldığını gösteriyordu.
Bazı müfessirlere göre Maide Suresi 54. ayetine, özellikle İslam’ın
kahraman ve cengâver hizmetkârları Türkler mazhar olmuşlardır. Hamdi Yazır’a
göre, bu ayet Türkleri de ilgilendirmektedir. Hamdi Yazır sonuç olarak şunları
söyler:
“(Araplar ve İranlılardan sonra) Allah (İslam’a hizmet için) Türkleri
göndermiş, Arapların, Fürslerin kadrini bilemeyerek zayi ettikleri Devlet-i İslam’ı ele
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
İslam Medeniyetinde Türkler
alarak İstanbul’a ve oradan kıtâât-ı arzın (dünya kıtaları) her tarafına yaymışlar,
Fürs hadisinin delaleti ve feth-i Kostantiniyye hadisinin sarahati (açık ifadesi)
ile…Türkler de ‘Allah bir kavim getirecek, o onları, onlar da onu sever, onlar
müminlere merhametli, kâfirlere karşı şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler ve
kınayanın kınamasından korkmazlar’ tebşirine dâhil olmuşlardır.” (Yazır 1979:
III,1719-1720)
Hz. Peygamber Türklerle ilgili bir açıklamasında da onları şöyle anıyordu:
“Sizler, küçük gözlü, kırmızı yüzlü, kısa burunlu, yüzleri sanki deri
kaplanmış (yuvarlak) kalkanlar gibi olan Türklerle savaşmadıkça kıyamet
kopmaz. Yine sizler ayakkabıları kıl (ve yünden) olan bir kavimle
savaşmadıkça kıyamet kopmaz.” (Buhari tsz.: II,1372, nr. 4097)
Hz. Peygamber Türklerden “Kantura Oğulları” olarak da söz eder.
Munavi’nin ‘Feyzu’l- Kadir’ adlı hadis kitabındaki şu hadis bu konudadır:
“Türkler size dokunmadığı sürece siz de onlara dokunmayınız.
Zira Kantura soyundan gelen bu Türkler, mülk ve hilafeti
ümmetimin elinden çekip alacaklardır.”
Türkler konusuyla ilgilenen Abbasi dönemi yazarlarından Arap edibi ve
Türk dostu Câhız da (ölm. 255/868) onların genel özelliklerini şöyle açıklıyordu:
“Türk Horasanlılar (yine buralarda oturan Farslar ve diğerleri) gibi geri
çekilmez. Geri döndüğü takdirde o öldürücü bir zehir ve insanın işini bitiren bir ölüm
olur. Çünkü o arkasındaki düşmana da, önündeki düşman gibi okunu isabet ettirir.
(Atıyla) bu kadar hızlı gitmesine rağmen kement atmasından, kemendi ile
düşmanın, attığı yere yıkılmasından ve süvariyi atının üzerinden kapıp almasından
kimse kurtulamaz…” (Cahız 1948: 46)
TÜRK ARAP MÜNASEBETLERİ VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN
OLMALARI
Türk-Arap Münasebetleri:
İlk Türk-Arap münasebetleri konusunu kronolojik olarak maddeler hâlinde
şöyle dile getirebiliriz:
1. Türk-Arap ilişkileri İslam öncesi dönemde, Sasani Devleti (226-642)
aracılığı ile başladı. Sasanilerin, Göktürkler (552-745) ile yaptıkları savaşlar söz
konusuydu ve zaman zaman Sasaniler, ordularında Türk askerî birlikler de istihdam
ediyorlardı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
İslam Medeniyetinde Türkler
2. Göktürk Hakanı İstemi Kağan, kızını, Sasani Şehinşahı Hüsrev Enuşirvan ile
evlendirmiş, bundan “Türkzâd=Türk’ten Doğan” unvanı ile IV. Hürmüz dünyaya
gelmişti.
3. VII. asrın sonları ile VIII. asrın başlarında, Emevilerin yönetimindeki (41133/661-750) Müslüman Araplar, Türkleri, Yemen’e kadar gelen Sasani kuvvetleri
içinde tanıdıkları gibi, Sasanilerle yaptıkları savaşlarla da biliyorlardı.
4. Emeviler döneminde, Horasan valiliğine tayin edilen Ubeydullah b. Ziyad,
55/674’te Beykent’i fethetti. Yanında getirdiği 2000 veya 4000 kişilik Türk
savaşçısını Basra’da iskan etti. Bu Türklerin yerleştirildiği yere “Buharalılar Sokağı”
denilmişti.
5. Emeviler, Aşağı Türkistan’da, Maveraünnehir’de Türklerle savaşırken Türk
gençlerini ordularında istihdam etmeye başladılar.
9. Emevi valisi Kuteybe, Harzem seferlerinden birinde, Abdurrahman b.
Müslim adlı komutanı vasıtasıyla 4000 Türk askerini esir almıştı.
10. Emevi valisi Kuteybe, Semerkant’ı kuşattığında, Türk komutan Guzek,
İslam ordusu içinde kendilerine saldıran Türkleri görünce, Kuteybe’ye şöyle
seslenmişti:
“Sen beni kendi öz kardeşlerim ve aile fertlerim olan Türklerle
çarpıştırıyorsun. Karşıma çarpışmak üzere Arapları çıkarsana!” (Kitapçı 1995: 317)
Türklerin Müslüman Olmaları
97/715 yılında Süleyman b. Abdülmelik (97-99/715- 717) Emevi halifesi
olunca, valisi olan Kuteybe, Kaşgar önlerindeydi. 45 bin kadar Arap askeri ve 7.000
kişilik Mevali (Arap olmayan Türkler ve başka Müslümanlar) birliği bulunuyordu.
134/751 yılında, Müslüman Arapların Çinlilerle yaptıkları Talas savaşında
Türkler bu kez, ezeli düşmanları Çin’e karşı Müslüman Araplarla müttefik oldular.
Bu Türklerin Araplarla yakınlaşmasında ve İslamiyet’i seçmelerinde oldukça etkili
olmuştu. Türklerin yeni dini benimsemelerinde farklı siyasi, kültürel ve ekonomik
sebepler vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir:
VII. yüzyıldan VIII. yüzyıl ortalarına kadar (600-750) Araplarla sürekli savaşan,
ve aynı zamanda Arap ordularında askerlik hizmeti gören Türkler; Müslümanları,
kültürlerini ve dinlerini tanıdıkları gibi, Müslümanlar da onları yakından
tanımışlardı. Böylece fethedilen yerlerdeki pek çok Türk, Müslüman olmuştu.
 134/751 yılında Talas Savaşı olmadan önce, Ceyhun (Siriderya) ile Cu Nehirleri
arasında Müslüman Türklerle, gayrimüslim Türkler birlikte yaşıyorlardı. İlk
Müslüman olanlar içinde Karluk Türkleri de vardı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
İslam Medeniyetinde Türkler
 Türklerin Müslüman olmasında, İslam fetih ordularının büyük tesiri oldu.
 İslam cihat anlayışı ile Türk fütuhat zihniyeti benzerlik gösteriyordu.
 İslam, sağlam temelli ve güçlüydü. Rakibi olan dinlere galip geliyordu.
 Türkler Müslüman olunca, “Alp” denilen savaşçılar, “Gazi”lere dönüştüler.
 İslam’da halife, hükümlerini uygulaması açısından yeryüzünde “Allah’ın gölgesi”
sayılırdı. Gök Tanrı dinindeki anlayış da buna benziyordu.
 İslam öncesinde Türkler, iyilerin cennete (uçmak/uçmag), kötülerin ise
cehenneme (tamuya) gideceklerine inanırlardı. Benzer bir inançla İslam’da da
karşılaştılar.
 İslam’ın öbür dünya ile ilgili vaatleri ve iyiliklere sevap olduğu anlayışı, tüm
Müslümanlar gibi, Türkleri de etkilemiş olmalıydı.
 İslam dini genelde açık, sade ve anlaşılırdı.
 Türklerin İslam’ında, İslam tasavvufunun, sofilerin ve mürşitlerin büyük etkisi
oldu.
 Gök Tanrı inancının, Peygamber’i, kitabı, din adamı ve mabedi yoktu. Bu durum
İslam’a geçmeyi kolaylaştırdı.
 Daha Emeviler döneminde (41-132/661-750) fethedilen yerlere Müslümanların
iskân edilmesi İslamlaşmada etkili oldu.
 132/750 yılında Abbasi Devleti’nin kurulması, Türklerin İslamlaşmasında önemli
oldu. Mansur devrinde Türk birlikler Bağdat’a yerleştirilmeye başlanmıştı.
 Harun Reşid’e (170-194/786-809) Hindistan’dan elçilik heyeti gelince, zırhlı Türk
askerleri, kabulde halife yanında saf tutarak yerlerini almışlardı. Bunlar muhafız
birliği askerlerindendi.
 Memun (198-218/813-833) henüz halife olmadan Merv’de iken, Arap ve İranlı
askerlere karşı Türk askerlerini denge unsuru olarak yanında tutuyordu.
 Mutasım halife olunca (218-228/833-842), Türkistan’dan Türk gulamlar (paralı
asker) satın aldırıyor ve orduya yerleştiriyordu. Mutasım zamanında orduda 18
bin ile 70.000 arasında Türk askeri olduğu rivayetleri vardır. Mutasım dönemiyle
birlikte Türkler Abbasi Devleti’nde çok etkiliydiler. Türk askerleri içinde nüfuzlu
generaller vardı.
Aslında Türklerin Müslümanlığı yalnız 134/751 yılındaki Talas Savaşına
indirgenemez. Bu değişim bir süreçti. VII. yüzyıl başında başlamış, VIII. yüzyıl
ortalarında hızlanmıştı.
Horasan’da kurulan Samaniler de (261-390/874-999) Türkler arasında
İslam’ın yayılmasına gayret gösterdiler. Bir Türk köle olan Alptekin, bu devletin
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
İslam Medeniyetinde Türkler
Horasan valiliğine atandı. Sonra Afganistan topraklarındaki Gazne’ye gitti ve
burada Gaznelilerin temelini attı.
Türkler içinde, İslam’ı devlet dini olarak kabul eden ilk devlet, İdil/İtil
(Volga) Bulgar Devletidir. Volga Bulgarları 154-803/770-1400 tarihleri arasında 630
yıl yaşayan bir devlet kurdular. Volga Bulgar hanlarından beşincisi Almış (İlteber)
Han (288-313/900-925), kendisi 308/920 veya 310/922 de Müslüman olup,
devletin dinini de Sünni-Hanefi Müslümanlık olarak ilan etmişti.
İbn-i Fazlan, Volga Bulgarlarına Abbasi elçisi olarak gönderilmiş, 310/922
yılı Mayısında, devletin taht şehri Bulgar’a ulaşmış, Almış Hanla (İlteber)
görüşmüştü. X. yüzyılda, Hazar Hakanı kendisi Musevi olmasına rağmen halkından
olan Hazar Türkleri İslamlaştı.
Almış Han’ın (308-310/920-922) ve Volga Bulgarlarının Müslümanlaşması
sıralarında, Karahanlılar (İlikhanlar) Devleti’nde bir başka gelişme yaşanıyordu.
Satuk Buğra Han (289-348/901-959) amcası yerine Kaşgar’da hakan ilan edilmişti
(312-344/924-955). O, bir rivayete göre şehzadeliği yıllarında İslam’ı kabul etmişti.
Sünni ve Hanefi Müslüman olan Satuk, 312/924 yılında tahta geçer geçmez İslam’ı,
tek ve resmî din olarak devlet dini ilan etmişti. Bu Türk tarihi açısından bir dönüm
noktasıydı.
İbnu’l-Esir’in açıklamalarına göre, Satuk Buğra Han Müslüman olunca, yeni
dini halkına anlatma faaliyetine girişmiş ve 349/960 tarihinde Türklerden 200.000
çadır halkı Müslüman olmuştu.
Ahmet Yesevî de, XII. yüzyılda sufilikle Türkler arasında İslam’ın yayılıp
pekişmesinde önemli rol oynamıştı.
KARAHANLILAR, GAZNELİLER VE HARZEMŞAHLAR
Karahanlılar (226-609/840-1211): Karahanlılar Devleti, Kaşgar’ı
başkent yapıp tamamen Türklerin yaşadığı topraklarda, Maveraünnehir/Aşağı
Türkistan denilen Seyhun ve Ceyhun arasındaki bölgeyi de içine alan yerde
kurulmuştu. Karahanlıların Müslüman olan ilk ve en önemli hükümdarı, Satuk
Buğra Han’dı (289-344/901-955). Bu devlet, Türk ve dünya tarihi açısından önemli
olan Müslümanlaşmayla, Karahanlılara komşu olan topraklarda yaşayan Türklerin
İslamiyet’i kabulünde de önemli bir rol üstlenmişti. Böylece Türkler, Arap
Müslümanların artık büyütemedikleri ve hatta savunamadıkları İslam dünyasının
liderliğine soyundular.
Gazneliler (352-583/963-1187): Bu Müslüman Türk Devleti 352/963’te
kuruldu ve Afganistan’daki Gazne şehrini kendine başkent yaptı. Devlet aşağı
yukarı Afganistan’ı kaplıyordu. Gazneliler Hindistan’a İslam’ı götürdü ve yaydılar.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
İslam Medeniyetinde Türkler
Gazneliler Sünni Hanefi mezhebi benimsediler ve Bağdat Abbasi hilafetini Şiilere
karşı desteklediler.
Özellikle Gazneli Mahmud’un (378-422/988-1030) Hindistan seferleri
önemlidir. Gazneli Mahmut (387-422/997-1030) Hindistan seferleriyle önce
Peşaver’i, sonra sırasıyla Ganj vadisini ve Gücerat’ı fethetti. Sonuçta Hindistan’ın
yarısını fethetmiş oldu.
Gazneli Mahmud, Türklerin yetiştirdiği dahi hükümdarlardan biridir ve
tarihin akışını değiştirmiştir. Gazneliler Hindistan topraklarındaki Sünni Hanefi
Müslümanlığın müessisi sayılırlar. Eğer Gazneliler olmasaydı, bugün Hindistan’da,
Pakistan’da ve Bengaldeş’te olan İslam’dan söz edilemeyebilirdi.
Harzemşahlar (552-629/1157-1231): Harzemşahlar 552/1157’de
Sultan Sencer’in ölümüyle devletlerini kurdular. İran, Türkistan ve Afganistan’ın
büyük kısmını sınırları içine alan bir Sünni Hanefi Müslüman Türk devleti tesis
ettiler.
Hükümdarları Celaleddin Harzemşah zamanında (617-629/1220-1231)
Moğollarla mücadele başarısız oldular. Daha sonra Moğol ordusu Hülagu
komutasında 657/1258’de Bağdat hilafetine son verdi. Bu durum, İslam aleminde
önemli bir dış saldırı olarak tarihe geçti. Moğol istilasıyla Harzem’li Türkler büyük
oranda Anadolu’ya göçtüler. Ahmed Yesevî de bu çağda yetişmiştir.
BÜYÜK SELÇUKLULAR VE ANADOLU SELÇUKLULARI
Tarihte, Müslüman Türk Devletleri içinde İslam tarihi ve medeniyetinde
Büyük Selçuklular (432-552/1040-1157) ve Osmanlıların (699-1341/1299-1922) çok
önemli yerleri vardır. Selçuklu Türkleri, 24 Oğuz boyundan ve Üçoklar içinde yer
alan “Kınık Boyu”na mensuptular. Büyük Selçuklu Devleti, 432/1040 yılında
kurulmuş ve 117 yıl sonra (552/1157) yıkılmıştır.
Büyük Selçuklu Devleti’nin en dikkat çekici atılımı, 1063’te Selçuklu Sultanı
olan Alp Arslan döneminde gerçekleşti. Anadolu’ya Türk akınları başladı. Emeviler
ve Abbasiler zamanında (41-656/661-1258), altı yüz yıldır fethedilemeyen Anadolu
464/1071’deki Malazgirt Savaşı’yla kapılarını Müslüman Türklere açtı. Ardından
burada bir Türk Müslüman devleti kuruldu (467-702/1074-1302).
Selçuklular da Sünni İslam’ı benimsediler. İslam dünyasını o günün
üniversiteleri sayılan yaygın öğretim kurumları olan medreselerle tanıştırdılar.
Abbasi hilafetini İslam birliği sembolü olarak muhafaza ettiler.
Türkler, Selçuklular döneminde Akdeniz’e, Karadeniz’e ve Hint
Okyanusun’a çıktılar ve bütün İslam dünyası için çok önemli olan ticaret yollarını
ülkelerine kattılar.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
İslam Medeniyetinde Türkler
 Selçuklular; Emeviler ve Abbasilerden sonra İslam tarihinde üçüncü büyük İslam
devletidir.
 Selçuklular İslam tarihinde, Arap-İslam devleti üstünlüğünün gerilediği
dönemde ortaya çıktılar. V/XI. yüzyıl ortalarında Tuğrul Bey’in Bağdat’a girişi ve
Sünni halifeyi Şii tasallutundan kurtarmasıyla İslam tarihinde Müslüman Türk
hâkimiyeti dönemi başlamış oldu.
 Anadolu’yu İslam âlemine kazandırarak ilk fetih harekâtı (11-133/632-750)
dalgasından sonra gelen ikinci fetih harekâtını başlattılar.
 Anadolu’yu almakla, Osmanlıların uzak temellerini attılar.
 Sünniliği güçlendirerek dört Sünni mezhep coğrafyasını şekillendirdiler.
 İslam’ı Haçlı saldırılarına karşı korudular. Haçlılara karşı Türk devletleri ve Türk
orduları olmasaydı Anadolu ve Orta Doğu İslam dünyasından geriye bir şey
kalmayabilirdi.
 Selçuklular o çağda Türkleri, dünyanın en kudretli ve lider devleti kıldılar.
 Devletin toprağa bağlı yapısı ve büyük sultana tam itaat sağlanamaması gibi
sebeplerle uzun ömürlü olamadılar ve küçük devletlere bölündüler.
Anadolu Selçukluları II. Kılıç Arslan zamanında, 572/1176’da, “İkinci
Malazgirt” de denen önemli bir savaşı kazandılar: Miryakefalon Savaşı, Isparta ili
Yalvaç kasabası yakınlarında yapılmış ve Bizans’ın Anadolu’yu geri alma projesini
yok etmişti. Anadolu Selçukluları zamanında Türkiye ümranlaştı. O zamanlar
Anadolu’da 15 milyon nüfus varken İngiltere’de 2 milyon insan yaşamaktaydı.
OSMANLILARIN FÜTUHAT VE GENİŞLEME POLİTİKASI
Şüphesiz Osmanlı Devleti, Türk Müslüman devletler içinde, 2500 yıllık Türk
tarihi boyunca kurulan en önemli devlettir. Bu devlet, 699/1299 yılında Kayı
Boyuna mensup Osman Gazi tarafından kuruldu ve 1343/1924’te hanedanın
Türkiye sınırları dışına çıkarılmasına kadar 625 yıl yaşadı.
Avrupalılara karşı kazanılan Sazlıdere (764/1362), Sırp Sındığı (766/1364),
Çirmen (773/1371), Birinci Kosova (791/1389), Niğbolu (799/1396), Varna
(848/1444) ve İkinci Kosova (852/1448) gibi zaferlerle İslam ve Türk hâkimiyeti
Balkanlara yayıldı.
İSTANBUL’UN FETHİ
İstanbul, tarih içinde 29 kuşatma yaşamış, bunların hiçbirinde düşmemişti.
Kuşatmalardan on dördünü Müslümanlar yaptılar. Ancak 29. kuşatmada fetih
Osmanlılara nasip oldu. İstanbul güzel bir şehirdi, önemli ticaret yolları üzerinde
bulunuyordu. Askerî açıdan stratejik bir konumdaydı. Bir de Hz. Muhammed (571Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
İslam Medeniyetinde Türkler
632) VII. yüzyılın başlarında, İstanbul’un fethedilemeyeceği düşüncesini yıkan bir
açıklamada bulunmuştu:
“Kostantiniye/İstanbul (bir gün) mutlaka fethedilecektir; onu
fetheden komutan ne güzel komutan, onun ordusu ne güzel askerdir”
Buhârî, et-Tarihu'l-kebîr, I/II,81; et-Târihu's-sağîr, I,341; (Ahmed b. Hanbel,
Müsned, IV,335; Taberânî, el-Mu'cemu'l-kebîr. II,24; Hâkim, Müstedrek, IV,422;
Heysemî, Mecmeu'z-zevâid, VI,219)
Müslümanlar Peygamber müjdesine mazhar olmak istiyorlardı. Ama
Osmanlıların “Ateş-i Rûmî” dedikleri “Grajua Ateşi” ve kentin o devir için çok
önemli bir silahı olan surları, Doğu Roma’ya büyük bir teknolojik üstünlük sağlıyor
ve fethi engelliyordu.
Hazırlıklar: Osmanlı Hakanı II. Mehmet 856/1452 yılı Mart-Temmuz
aylarında, Rumeli Hisarı da denilen Boğazkesen Hisarı’nı yaptırdı. 856-857/14521453 kışını başkent Edirne’de savaş hazırlıkları yaparak ileri teknoloji ürünü topları
dökme ve deneme tecrübesiyle geçirdi. Bu yeni toplar dört beş metre kalınlığındaki
surları yıkabilecekti.
Kuşatma ve Fetih: Topların surları dövmeye başlaması ile 53 gün sürecek
kuşatma başladı. Bizans savunmasında Grajua ateşi etkiliydi. 22 Nisan gecesi 67
adet ince (hafif) donanma gemisi, karadan yürütülerek Haliç’e indirildi. Haliçteki
Bizans gemileri batırılınca, Osmanlı donanması Haliç’te serbest kaldı.
Fetih günü, dördüncü safta yer alan küçük rütbeli Ulubatlı Hasan adındaki
subay, yanındaki 30 askeri ile surlara tırmanışa geçti. Sağ kalan 18 askerle Topkapı
bölgesindeki dış sura Osmanlı bayrağını diktiğinde fethe ilk adım atılmıştı.
Fethin Önemi: Bin yıldır yaşayan Doğu Roma Devletinin fethi, 2500 yıllık
Türk tarihinin en önemli olayıdır. Bu fetih, Müslüman Türklerin kazandığı en büyük
şereftir. Macar tarihçi Lajos Fekete’ye göre, Müslümanların Bizans’a yönelttiği üç
önemli taarruzun sonuncusunda İstanbul fethedilmişti: Birinci taarruz, Dört Halife
dönemindeki fetihler, İkincisi Anadolu’nun fethi, üçüncüsü de İstanbul’un
alınmasıdır.
Bizans’ın fethi İslam dünyasında derin bir sevinç dalgası yarattı.
Osmanlılarca “Feth-i Mübîn” diye anıldı ve sonuçlarının önemi açısından Hz.
Peygamber dönemindeki Mekke fethine benzetildi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
İslam Medeniyetinde Türkler
ZİRVE VE SONRASI
İstanbul’un fethiyle, Batı açısından bin yıldır süren ve onların kendi tarihleri
açısından “Orta Çağ” dedikleri dönem kapanmıştı. Yükseliş ve büyüme, İstanbul’un
fethiyle hız kazanıp Kanuni devrinde (927-1025/1520-1616) zirveye ulaşmıştı. 2500
yıllık Türk tarihi içinde Kanuni çağı en büyük şevket çağı kabul edilir. Bu yüzden
kimi tarihçiler XI/XVI. yüzyıla “Türk Asrı” derler ve bunu daha özel olarak da
“Süleyman Asrı” diye adlandırırlar.
İstanbul’un fethinden sonra Osmanlılar hızla büyüdü ve gelişti. Kanuni
devrinde Mohaç Zaferi (933/1526) kazanıldı. Ardından Viyana ilk kez muhasara
edildi (936/1529). Preveze zaferiyle Akdeniz’de büyük bir Haçlı armadası mağlup
edildi. Kanuni döneminde Türkler etkili şekilde Hint Okyanusu’na indiler. Osmanlı
Devleti en büyük toprak genişliğine III. Murad devrinde (982-1004/1574-1595)
erişti: 19.902.191 km².
DURAKLAMA VE GERİLEME
Tarihçiler, III. Murad devrinden (982-1004/1574-1595) itibaren
“Duraklama Devrini” (1002-1095/1593-1683) başlatırlar. Osmanlı Devleti’nin
tasfiyesi üç yüz yıl devam etmişti. XIII/XIX. yüzyılın sonlarında bile devletin toprak
büyüklüğü 13 milyon km² yi buluyordu. Osmanlı Devleti, XIV/XX. yüzyılın
başlarında (1326/1908) hâlâ 9 milyon km² genişliğindeydi. Ama bu tarihten on yıl
sonra (1337/1918) devlet tamamen dağıldı.
IV. Mehmet döneminde (1058-1099/1648-1687) başlayan “Gerileme
Devri” (1095-1204/1683-1789) ise Duraklama Devri gibi yüz yıl kadar sürmüş ve bu
dönemi, Kara Mustafa Paşa’nın ikinci Viyana kuşatmasındaki (1095/1683) bozgun
başlatmıştı.
Viyana kuşatmasında Avrupa Osmanlı karşısına ittifak halinde çıkmış ve
tarihinde ilk kez Osmanlılar bir Haçlı ittifakına yenilmişti. 1099/1687’de Almanlar
da, Mohaç’ta Osmanlıları mağlup ettiler. 1095-1111/1683-1699 yılları arasında
başka mağlubiyetler de yaşandı.
OSMANLI GERİLEMESİNİN SEBEPLERİ
Feodalitenin Çözülüşü ve Merkezî Krallıkların Güçlenmesi
Osmanlıları geri bıraktıran iç sebeplerle birlikte, Katolik Hıristiyan
devletlerle Osmanlılar arasındaki farkı kapatan başka önemli sebepler de vardı:
Orta Çağ Avrupa’sında süren feodalite (derebeylik) sistemi topun gelişmesiyle XXI/XVI-XVII. asırlarda ortadan kalktı. Çünkü toplar şatoları yıkabiliyordu ve bu da
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
İslam Medeniyetinde Türkler
merkezî yönetimleri güçlendiriyordu. Güçlü ordular ve donanmalar kuruldu.
Osmanlı ve İslam devletlerinde derebeylik yoktu; kanun yapma ve uygulama
devletin göreviydi. Batılılar Feodalite sisteminden vazgeçmekle, önemli bir
yanlıştan da vazgeçmiş oldular.
Kilise-Krallık Çekişmesi
Kilise-Krallık çekişmesinin krallar lehine sonuç vermesi de Batılı devletleri
güçlendirdi. Katolik kilise ve papalık, bağış ve yardımlarla kısa sürede zenginleşmişti
ve muhalifleri “aforoz” cezasıyla tehdit ediyordu. Ayrıca Katolik kilise gerekirse
bazı bölgelere “enterti” cezası veriyor ve cezalı yerde nikâh, vaftiz ve ölüleri defin
gibi dinî törenler yapılmıyordu. Haçlı seferlerinden sonra kilisesinin gücü ve
saygınlığı azalmış, bu yüzden krallıkların güçlenmişti.
Matbaanın Etkisi
Avrupa’da matbaanın kullanılması da ilerlemeye sebep oldu. Çinliler ve
Uygur Türkleri baskı sanatını çok önceden biliyorlardı ve bu teknikle binlerce kitap
basmışlardı. Kullanılan bu baskı tekniğinde klişe, tahtadandı. Alman Gütenberg
baskı tekniğini geliştirdi, 854/1450’de madenî harflerle kitap basmayı denedi ve
modern matbaacılığa öncülük etti. Matbaa Batıda hızla yayıldı ve okuma açlığı, bu
yayılmayı hızlandırdı. Kitap çoğaldı ve ucuzladı, böylece bilgi yayılmaya başladı.
Osmanlılarda bir hattatlar ordusu olması ve ayrıca hattın/yazının yalnız
manaların sembolü olarak görülmemesi, bir tür soyut resim sanatı gibi kabul
edilmesiyle matbaa Osmanlı dünyasına geç girdi.
Reform
Bu kelime, iyileştirmek için yapılan değişiklik, iyileştirme ve düzeltme gibi
anlamlara gelir. Osmanlılar “reform” yerine “ıslahat” terimini kullandılar. Reform
hareketi, X/XVI. yüzyılda Martin Luther’le başlayan Protestanlığı ifade eder.
Reformu etkileyen sebeplerden biri de hümanizmdi. Hümanizm insan anlamındaki
“homme” den gelir. Gerçek hümanizmde gaye; insana hizmet, insan kalitesini
yükseltmek ve insanlar arasında ayrım gözetmemektir.
Martin Luther 923/1517 yılında Wiltenberg Kilisesi kapısına astığı 95
maddelik bildiri ile endüljansa karşı çıktı. Papaların lüks hayatı, ırz ve namus
konusundaki ahlaksızlıkları da halkı onlardan soğuttu. Luther hareketiyle kiliselerde
heykeller ve tablolar putperestlik alametleri olarak görüldü ve kaldırıldı.
Protestanların Katolik Kilisesi gibi, ruhani liderleri yoktu, tek mezhep
halinde değillerdi ve rahipleri evlenebiliyordu. İncili kendi dillerinde okuyorlardı.
Latince ve Yunanca okumaları şart değildi. Bu hareket birçok Katolik cemaat ve
milleti Protestanlaştırdı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
İslam Medeniyetinde Türkler
Reformun Sonuçları
1. Hıristiyanlığın din birliği bozuldu. 2. Hıristiyanlıkta kalıplaşmış bazı
anlayışlardan dönüldü. 3. Protestanlar, İslam’a daha yakın bir din anlayışına
geldiler. 4. Protestanlık sonrası, Kalvenizm ve Anglikanizm gibi yeni mezhepler
doğdu. 5. Katolik baskısı azaldı, eğitim öğretim kiliseden alınıp laikleştirildi.
Batıdaki laiklik, böyle bir tarihî baskıdan kurtuluştu. 6. Yönetimler, kilise mallarına
el koyup zenginleştiler. 7. Protestanlıkla “Mezhep Savaşları” dönemine girildi ve
çok kan döküldü.
Rönesans
Fransızcada “Yeniden Doğuş” demektir. IX/XV. ve X/XVI. asırlarda Avrupa
bilim ve sanatında ortaya çıkan atılım için kullanılan Rönesans, Yunan ve Roma
medeniyetlerinin incelenmesi ile doğmuştu. Ekonomik canlanma, Sicilya’yla
İslam’dan etkilenme ve Haçlı Seferleri Rönesans’ı doğuran baş etkilerdi. Coğrafi
keşifler sonrası diğer Avrupa topraklarına da yayıldı.
Sonuçları

Avrupa’da skolastik düşünce yıkılmaya başladı. İslam dünyasında zaten
skolastizm söz konusu değildi.

Resim, mimarlık ve heykeltıraşlık alanlarında ilerlemeler oldu.

Bilim ve gözleme dayanan pozitif düşünce kuvvet kazandı ve araştırıcı
bakış, keşifleri doğurdu.

Coğrafi keşiflerle Avrupa zenginleşti ve ilerledi. İlerleme teknolojik, siyasi,
sosyal alanlarda tesirini gösterdi. Böylece sanayi toplumuna geçiş başlamış oldu.
Görülüyor ki, Rönesans ve reform hareketleri, Avrupa ile İslam dünyası
veya Osmanlı Devleti arasındaki farkı kapatma yolunda önemli adımlardır.
TÜRKLER VE HAÇLI SEFERLERİ
Haçlı Seferleri (490-669/1096-1270) yaklaşık iki yüz yıl sürdü. Bu seferler
İslam ve dünya tarihine etkileri açısından, dünya tarihinin en önemli olaylarından
sayılır.
Haçlı Seferlerinin Sebepleri
Hıristiyan Batı, asıl sebebin dinî olduğunu söylerler. Aslında haçlı
seferlerinin asıl sebebi, içinde din de olmakla beraber siyasi, sosyal ve ekonomiktir.
Haçlı seferlerinin diğer bir önemli nedeni de Müslüman Türklerdir. Selçuklular
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
İslam Medeniyetinde Türkler
464/1071’de Anadolu kapılarını İslam’a açmıştı. 467/1074’te Anadolu Selçuklu
Devleti’ni kurup başkent olarak İznik’i seçmişlerdi.
Haçlı Seferleri
Birinci Haçlı Seferi (490-493/1096-1099): İlk Haçlı seferi, en
önemlisi ve Avrupalılar açısından en kesin sonuç alınanıdır. Bu sefer iki dalga
halinde Anadolu Selçukluları üzerine geldi. Birinci dalga yoksul ve
maceraperestlerin dalgasıydı. Bunların sayısı 500 binle bir milyon arasında tahmin
edilmektedir. Bunlar Türklere karşı Ortodokslara yardım için yola çıkmışlardı.
Seferin başlangıcında intikam düşüncesi Avrupa’da Musevilere karşı bir soykırım
olarak tezahür etti. Fransa’da alevlenen Yahudi düşmanlığı yayıldı. Hıristiyanlığı
kabul etmeyen Yahudiler öldürüldü.
I. Kılıç Arslan (479-501/1086-1107) ilk dalga olarak gelen bu kalabalık
sürüyü Anadolu’da imha etti. Ancak ertesi yıl, ikinci dalga Haçlı askerleri
Anadolu’ya geçtiler. I. Kılıç Arslan Haçlılara karşı gerilla savaşını tercih etti. Haçlılar
Antakya’ya doğru yol alırken, en az 500.000 asker kaybetmişlerdi. Haçlı kuvvetleri
yolları üzerindeki Antakya ve Suriye’deki Maarratu’n-Numan kentini işgal ettiler ve
her iki şehirde 200.000’den fazla sivil Müslümanı kılıçtan geçirdiler.
Kudüs o zamanlar güçsüz Fatımilerin (298-567/910-1171) elindeydi ve
Haçlılar bu zayıf savunmayı aşarak 15 Temmuz 1099’da 40 bin askerle şehre
girdiler. Kudüs’te de 70.000 sivil Müslüman’ı kılıçtan geçirdiler. Ren nehri
kıyılarında 100.000 Yahudi’yi katledenler, Antakya ve Maarratu’n-Nu’man
vahşetinden sonra, Kudüs’te de aynısını yaptılar. İlk haçlı seferinden sonra Urfa,
Antakya ve Kudüs gibi şehirlerde Hıristiyan kontluklar ve krallıklar kuruldu.
İkinci Haçlı Seferi (542-544/1147-1149): Urfa Kontluğu’nun 24
Aralık 1144’te Türkler, yani Musul Atabeği Nurettin Zengi tarafından fethi, İkinci
Haçlı Seferi’ne sebep oldu.
Ren bölgesinde Yahudi kıyımı başladı. Fransa Kralı VII. Lui ve Almanya Kralı
III. Konrad sefere ikna edildi. 10 Eylül 1147’te Bizans topraklarına ulaşan 75.000
kişilik Alman ordusu Anadolu’ya geçirildi.
Sultan I. Mesud (510-550/1116-1155) Konya Ovasında 25 Ekim 1147’de
Haçlılara karşı koydu. İki ordu arasında birkaç kez meydan savaşı ve ayrıca
çarpışmalar oldu. Sonuçta I. Mesut, III. Konrad’ın ordusunun neredeyse tamamına
yakınını imha etti. III. Konrad, Türklere esirler, ganimetler ve ağırlıklarını bırakarak
geriye, İznik’e doğru kaçmaya başladı.
VII. Lui ise, 4 Ekim 1147’de İstanbul’a ulaştı. O da 150.000 askerle gelmişti.
Lui ve Konrad, Balıkesir-Bergama ve İzmir üzerinden Efes’e geldiler. Sağlığı bozulan
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
İslam Medeniyetinde Türkler
Konrad buradan İstanbul’a döndü. Sonra 543/1148’de, İstanbul’dan bir Bizans
filosuyla Akdeniz’e açıldı ve Akka Limanında karaya çıktı.
Fransızlara gelince, I. Mesud’un hücumları karşısında korkunç kayıplar
veren VII. Lui’nin ordusu Antalya’ya sığındı. Askerlerin en az üçte ikisi
kaybedilmişti. VII. Lui buradan atlı askerilerini alıp deniz yoluyla Antakya’ya gitti.
Yayalar çaresiz orada bırakıldı. İkinci Haçlı Seferi sırasında Anadolu haçlı esirlerle
doldu. 3000 kadar haçlı askeri Müslüman oldu. İkinci Haçlı Seferi iki kralın tam bir
bozgunuydu. III. Konrad, 544/1149 baharında Suriye’den ülkesine döndü. VII. Lui
ise 1149 başına kadar Filistin’de kaldı.
Üçüncü Haçlı Seferi (585-588/1189-1192): “Üç Kral Seferi” diye de
anılır. Çünkü bu sefere, Almanya imparatoru Friedrich Barbarossa, Fransa Kralı Filip
Agust ve İngiltere kralı Aslan Yürekli Rişar katılmıştı. Seferin sebebi, Selahaddin
Eyyubi’nin Hattîn (Hıttîn) savaşında haçlıları imhası ve Kudüs’ü geri almasıdır.
Selahaddin Eyyubi, Zengilerin topraklarını fethetti ve büyük ekseriyeti Türk
olan ordusunu kendi hizmetine aldı. Kısa zamanda, Haçlıların elinde olan kısımları,
Yemen, Hicaz, Suriye ve Lübnan’ı, El-Cezire, Basra, Bingazi, Diyarbakır ve Nubya gibi
yerleri de sınırları içine kattı.
5 Temmuz 1187’de bir Cuma günü Filistin’in Taberiye bölgesinde
Hıttîn/Hattîn köyü yakınında büyük bir haçlı ordusunu yakaladı ve yok etti. Bu
zaferin ardından Haçlıların elinde olan önemli Haçlı üsleri, Taberiye, Akka, Nablus,
Yafa, Seyda, Gazze, Beyrut, Askalan gibi yerler de fethedildi.
Selahaddin Eyyubi 20 Eylülde Kudüs’ü kuşattı. 2 Ekim 1187’de (27 Recep
583) bir Miraç günü Kudüs’e girdi. Böylece Kudüs 88 yıl sonra Müslümanların eline
geçiyordu.
Haçlılar Kudüs’e girdiklerinde 70.000 Müslüman katletmişken, Selahaddin
Eyyubi tek Hıristiyan’a dahi dokunmadı. Bu durum, Orta Çağ Batısı anlayışında akıl
alacak şey değildi.
Üçüncü Haçlı Seferi için yola çıkan Alman Kralı Barbarossa ordusuyla 10
Haziran 1190’da Silifke Ovasına ulaştı. Silifke Çayını geçerken boğulunca ordusu
dağıldı.
Fransa kralı Filip ve Aslan Yürekli Rişar ise, deniz yoluyla Akka’ya geldiler ve
orayı kuşattılar. Burası Eyyubi Devleti elinde olan önemli bir kale ve sahil şehriydi.
Selahaddin Eyyubi iki yıl karadan ve denizden kuşatılan Akka’yı antlaşma ile
Haçlılara teslim etmek zorunda kaldı.
Diğer Haçlı Seferleri: Bundan sonra Hıristiyan Batı Dördüncü Haçlı
Seferi’nden (599-601/1202-1204) sonra sırayla, 614/1217, 618/1221, 626/1228,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
İslam Medeniyetinde Türkler
646/1248, 669/1270 tarihlerinde beş haçlı seferi daha düzenledi. Bunlar tarihî
açıdan çok önemli seferler sayılmaz. Yalnız VI. Haçlı Seferinde Kudüs sulh yoluyla
Haçlılara verilmişti (17 Mart, 1230).
Osmanlılara Karşı Düzenlenen Haçlı Seferleri
Hepsi de Osmanlıların zaferiyle sonuçlanan bu savaşlar şunlardır: 1. Sırp
Sındığı (766/1364), 2. Çirmen (773/1371), 3. Birinci Kosova (792/1389), 4. Niğbolu
(799/1396), 5. Varna (848/1444) ve 6. İkinci Kosova (852/1448) zaferleridir. Bu
seferlere de “Haçlı Seferleri” denir. Klasik Haçlı Seferleri dışında ele alınırlar. Bunlar
din savaşlarından çok, politik seferlerdir.
Haçlı Seferlerinin Sonuçları
1. Batıda senyörlerin (soylular) etkileri azaldı ve kralların nüfuzu güçlendi.
2. Haçlı seferleri yerine, misyonerlik faaliyetleri başlattılar.
3. Kıyafetler, Kumaşlar ve ev Eşyaları: Kültürel tesirler açısından Haçlılar Doğu
âdetlerine alıştılar. Dar ve sıkıcı Batı kıyafetleri yerine, geniş Müslüman kıyafetlerini
giydiler. Ev döşemeleri ve eşyaları konusunda Avrupa’da ciddi değişiklikler oldu.
4. Cam, seramik ve Emaye: Haçlı seferleri sırasında Avrupa cam ayna ile tanıştı.
Renkli cam pencereler (vitraylar) Doğudan alındı. Cam ev eşyaları ve sanayii
Avrupa’ya götürüldü. Seramik, gümüş, emaye ve altın gibi imalat sanayi dallarında
İslam dünyasında üretilenler, Avrupa’ya örnek oldular.
5. Doğu Yemekleri ve Yiyecekler: Haçlı seferleri sırasında Batılılar, Doğu
yemeklerini öğrendiler. Bilmedikleri sebze, bitki ve meyve tohumlarını ülkelerine
götürdüler ve yetiştirdiler. Kavun, karpuz, kayısı, soğan, sarımsak, limon gibi
bitkileri Batıya taşıdılar. Susam, keçiboynuzu da bunlar arasındadır.
Şeker kamışı ve şekeri de Müslümanlardan aldılar. Şekerli şuruplar yapmayı
öğrendiler. Şekerle birlikte farklı şekerlemeler yapma ve imalini de öğrenmiş
oldular.
6. Su Çarkları ve Pusula: Su çarkları da Haçlı Seferleriyle birlikte Avrupa’ya
götürüldü. Pusula, V/XI. yüzyılda gemicilikte Müslümanlarca kullanılsa da, bir sır
olarak yabancılardan saklanıyordu. Nasılsa Avrupa’da pusulayı ilk kullanan
gemiciler İtalyanlar oldu.
7. Askerlik Sanatında: Haçlılar Seferleri sırasında askerlik sanatı alanında özellikle
Türklerden etkilendiler. Kale kuşatmalarında da bir takım yenilikler öğrendiler.
Yeraltında lağımlar/tüneller kazmak ve buralara barut yerleştirip kale duvarlarını
uçurmak, tünellerle düşman siperlerine yaklaşmak, mancınık kullanmak, demir
başlıklı şahmerdanlarla kale kapılarını dövüp açmaya zorlamak bunlar arasındadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
İslam Medeniyetinde Türkler
8. Edebiyat Sahasında: Haçlılardan bir kısmı Arapçayı öğrendiler. “Kelile ve Dimne”
ve “Elfu Leyle ve’Leyle= Binbir Gece Masalları” gibi kitapları Avrupa’ya götürdüler.
Bu arada, Arapça, Türkçe ve diğer dillerden Avrupa’ya birçok kelime ve terim geçti.
Haçlı seferleriyle Arapçadan Batı dillerine tercümeler yapıldı. Seferlerle ilgili
kitaplar ve hatıralar yazıldı. Böylece Haçlılar, edebiyat alanında farklı bir dünya ile
tanıştılar. Doğu İslam kültürünü ve onun kimi unsurlarını aldılar. Haçlı seferlerinin
başka önemli sonuçları da oldu.
MOĞOL İSTİLASI VE TÜRKLER
İslam dünyası, İslam tarihi boyunca üç önemli dış saldırı ve tehdide hedef
oldu. Bunlardan birincisi klasik Haçlı Seferleridir (490-669/1096-1270). Bu
saldırılara karşı İslam dünyasını güçlü Müslüman Türk ordusuna sahip olan Anadolu
Selçukluları ve Selahaddin Eyyubi korudular. İkinci dış saldırı ise; İslam ve
Müslüman Türk ülkelerine yönelik “Moğol İstilası”dır.
550/1155’te Moğolistan’da dünyaya gelen ve asıl adı Temuçin olan Cengiz
Han (Temoçin), önce Çin’i fethetmeye koyuldu. 612/1215 yılında Pekin’i (Hanbalık)
alarak Kuzey Çin Devleti’ne son verdi. Ardından Cengiz Han, Harzemşahlar
Devleti’ne (552-629/1157-1231) saldırdı. 617/1220 yılında Otrar, Buhara,
Semerkant, Gürgenç alınarak tahrip edildi. Cengiz’e karşı ülkeyi şehir şehir savunan
Harzemşahlar hükümdarı Alaeddin Muhammed (597-617/1200-1220) ve yerine
geçen oğlu Celaleddin Harzemşah (617-629/1220-1231) da, Cengiz ordularının bu
istila selini durduramadılar. 629/1231’de Celaleddin Harzemşah’ın ölümüyle
Harzemşahlar Devleti sona erdi.
Moğollar 641/1243 yılında Anadolu Selçuklu topraklarına girdiler. Anadolu
Selçuklu hükümdarı II. Gıyaseddin (635-644/1237- 1246) öncü kuvvetleri Sivas’ın
doğusunda yapılan Kösedağ savaşında yenildiği için, Baycu Noyan komutasındaki
Moğollarla savaşmayı göze alamadı.
Bir Moğol komutanı olan Hülagu, yanındaki Şii âlim Nasiruddin Tusi’nin de
teşvikiyle, 200.000 kişiyle İslam Sünni hilafetinin başkenti Bağdat üzerine yürüyüp,
656/1258 yılında Bağdat’ı aldı. Böylece beş yüz yıldır yaşayan Abbasi Devletine
(133-656/750-1258), son vermiş oldu.
Bağdat’ın düşüşüyle, 800.000 Müslüman’ın öldürüldüğünü kaynaklar haber
vermektedir. Bağdat’ın düşüşüyle Sünni Bağdat Hilafeti dönemi sona erdi. Abbasi
Devleti’nin 37 halifesi Bağdat’ta 508 yıl hüküm sürmüşlerdir. Türk Memluk Sultanı
Baybars’ın (659-676/1260-1277) girişimi ile 660/1261’de Abbasi Hilafetinin Kahire
dönemi başladı. 660-922/1261-1516 yılları arasında 225 yıl daha Kahire’de halifelik
devam etti. Tüm Abbasi Hilafeti süresi, 766 yıl, yedi ay beş gündür. Yavuz Sultan
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
İslam Medeniyetinde Türkler
Selim 922/1516’da kendi halifeliğini ilan etti. Böylece halifelik Araplardan Türklere,
yani Abbasilerden Osmanlılara geçmiş oldu.
Moğol orduları ilk kez, IV. Rükneddin Kılıç Arslan döneminde, Anadolu’da
mağlubiyeti tattılar. Memluk hükümdarı Baybars da ikinci olarak (659-676/12601277) Elbistan yakınlarındaki bir savaşta Moğol ordusunu yendi.
679/1280’de Garp Moğolları (İlhanlılar) tarafından Memluk topraklarına
yöneltilen çok ciddi istila teşebbüsü, Memluk Sultanı Melik Nasır tarafından
durduruldu ve Moğollar yenildiler. Ancak Memluk ordusu 23 Aralık 1299 günü
Humus kenti önünde Moğol ordusuyla yaptığı savaşı kaybetti ve kılıçtan geçirildi.
Ancak üç yıl sonra Gâzan Mahmud Han (695-708/1295-1308), yeni bir
Moğol (İlhanlı) ordusuyla Mercu’s- Suffer mevkiinde Memluk ordusuna yenildi.
Türk Memluk orduları böylece, İslam’ın ilk senelerinden itibaren başlatılan fütuhat
hareketinden beri İslam’ın karşılaştığı en büyük tehlikeyi, yani Moğolları dört defa
savaş meydanlarında mağlup etmek suretiyle savuşturmuş oldular.” (Hitti 1980: IV,
1100)
İlhanlı Devleti (656-745/1258-1344) de, 695/1295 yılında resmen
Müslümanlığı kabul etti. İlhanlıların dokuz hanından dördü Müslüman’dır. İlhanlı
Devleti Müslümanlığı Gâzan Mahmud Han ile başlar.
SÖMÜRGECİLİK
Müslümanlar V/XI. yüzyıldan beri gemilerde pusulayı kullanmakta ve bunu
düşmanlarından bir sır gibi saklamaktaydılar. İtalyan asıllı gemiciler, denizciler için
çok önemli olan bu aleti ele geçirdiler ve Batıda pusulayı ilk kullananlar oldular.
Pusula, barut, usturlap ve top sömürge faaliyetlerinin başlama ve yayılmasında çok
işe yaradı. Vasko dö Gama’nın, 904/1498’de Ümit Burnu’nu dolaşarak Hindistan’a
ulaşması ve 913/1507 yılında Amerika’nın keşfi Macellan’ın ilk kez dünya çevresini
dolaşması gibi önemli olaylar sömürgeciliği doğurmuştu. Batılılar keşfettikleri
yerleri genelde kanlı şekilde istila ettiler. O ülkelerin gerçek sahiplerini acımasızca
ve kan dökerek yok ettiler.
Coğrafi keşiflerle Avrupa dilleri ve Hıristiyanlık zorla istila edilen yerlerde
yayıldı. Coğrafi keşifler sonrası Memluklular ve Osmanlılar; Hint Okyanusunda
Batılılarla hâkimiyet mücadelesine başladılarsa da bunda başarılı olamadılar.
Teknolojik Gelişmeler, Ticaret ve Sanayileşme
Teknik Gelişmeler ve Ticaret: Rönesans hareketi Avrupa’da bilim ve
sanatı ilerletti. Ama bu konuda asıl XIII/XIX. yüzyılda büyük ilerlemeler oldu ve
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
İslam Medeniyetinde Türkler
makineleşme başladı. Buharlı gemiler ve trenler yapıldı. Elektrikle aydınlatma
yolunu açın ampul keşfedildi.
Buharlı makineler, ticareti geliştirdi. Pazarlanan malın çokluğu üretimi
arttırdı. Akdeniz dünya ticaretindeki eski önemini kaybetti. Ayrıca Avrupa ve
Amerika’da el tezgâhlarının yerini fabrikalar aldı. Petrol en önemli hammaddeye
dönüştü. Osmanlılar ve İslam ülkeleri, okyanuslara açılamadıkları ve teknolojide
çağa ayak uyduramadıklar için, bu ticari rekabetin dışında kaldılar.
Teknik ve ilmî gelişmeler, “Sanayi İnkılabı”na sebep olmuştu. Artık insan ve
hayvan gücünün yerini makine gücü aldı. Bu hâl insanlık tarihinin hiçbir çağında
yaşanmamıştı. Sanayi İnkılabı, XII/XVIII. yüzyılın ikinci yarısında başlayıp devam
ederek XIII/XIX. yüzyıla damgasını vurdu.
Buhar makinesi dokuma sanayine uyarlandı. XIII/XIX. yüzyılın ortalarına
doğru, suni gübreleme keşfedildi. XIII/XIX. yüzyılın son çeyreğinde sanayi alanına
elektrik enerjisi girince, yeni bir dönemin ve çağın kapısını açtı. Benzinli motorla
otomobil, sanayide en ön sırada yerini aldı. Derken elektrik ve motor gücü yerine,
atom reaktörleri geldi. Ayrıca silah sanayi de gelişti.
Sömürgecilik ve Sömürgeci Devletler: Aslında sömürgecilik coğrafi
keşiflerle başlamıştı. Artık fabrikalarda bolca üretilen mallar için hammadde ve
büyük pazarlar gerekiyordu. Sömürgecilik, Osmanlı Devleti sınırları içinde isyan
hareketleri de başlattı. Nerede petrol varsa orada isyanlar olmaya baş gösterdi. Bir
şarkiyatçı olan Massignon sömürgecilerin yaptıklarını şöyle anlatır:
“Onların her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri (zihniyetleri), dinleri
mahvoldu. Artık bir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi için uygun
hâle geldiler.” (Özbek vdd. 1995: 109)
Sömürgeci devletlerin başında İngiltere bulunuyordu. Fransa, Almanya,
Rusya ve İtalya da sömürgeci devletlerdendi. Bu devletler İslam dünyasından, Orta
Asya’dan, Amerika kıtasından, Afrika’dan ve Hindistan’dan ve başka yerlerden;
verimli ve zengin toprakları sömürgeleri yaptılar ve paylaştılar. Türkler ve onların
temsil ettikleri Osmanlı Devleti, son acımasız dış saldırı olan sömürgecilik
karşısında, Hıristiyan devletlere karşı başarı gösteremedi. Devlet, 1271/1854
yılında ilk dış borçlanmayı yaptı.
TÜRK VE OSMANLI KÜLTÜRÜNÜN KARAKTERİ
Türk ve Osmanlı kültürü, farklı kültürlerin bir araya gelip birbirine
karışmasından doğan bir terkiptir. İslam Türklerde zaten var olan savaş ve fetih
istidadına dinî bir maya katmış, onu İslam’la aşılayıp, onlara cihad ve gaza emrini
tebliğ etmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
İslam Medeniyetinde Türkler
Türk ve Osmanlı kültürünün özelliklerini şu şekilde sıralamak istiyoruz:
1. Türkler IV/X. yüzyıl başlarında İslam kültür dünyasına girdiler,
İslamlaştıkları gibi, “Kuran’ın Alfabesi” olarak gördükleri Arap alfabesini ve Hicri
takvimi de benimsediler.
2. Bütün Müslüman Türk devletleri şer’î hukukla yönetildiler.
3. Devletin tebaası ayrı akide, dil ve inanışlara sahip olabiliyordu.
4. Türk İslam devletleri, emperyalist değildiler. Gayrimüslim tebaanın
dinlerini ve dillerini Batılı devletlerin yaptıkları gibi zorla değiştirmediler.
5. Osmanlılar, İslam Türk Devletleri içinde en uzun ömürlüsü oldular. 620
yıldan fazla hüküm sürdüler.
6. Yavuz Sultan Selim’le birlikte (918-927/1512-1520), halifelik Türklere
geçti.
7. Diğer İslam devletlerinde olduğu gibi, Türk hükümdarlar da yetkilerini
dinden ve Allah’tan aldılar. Osmanlı halifeleri de Allah’ın emirlerini yeryüzünde
gerçekleştiren “Zıllullâhi filarz = Yeryüzünde Allah’ın Gölgesi” kabul edildiler.
8. İlk Halife Hz. Ebu Bekir (11-13/632-634) örneğine uygun olarak,
padişahlara ve halifelere biat edilir, yani kesin söz verilirdi. Padişahların hutbe,
sikke (para basma) sancak, çetr ve tuğra gibi alâmetleri bulunuyordu.
OSMANLILAR VE HİLAFET
Bağdat Hilafet döneminin Hülagu tarafından 657/1258’de sona
erdirilmesinden sonra, Memluklu Sultanı Baybars Sünni Hilafeti Kahire’de yeniden
başlattı. Böylece II. el-Mustansır, 9 Haziran 1261’de Kahire’de Hilafet makamına
geçti. Hilafet, Moğollara karşı Türklerin korumasına alınıyordu.
Mısır’ın Osmanlı Devleti’ne katılması ile “ittihâd-ı İslam = İslam birliği” tesis
edilmiş oldu. Bundan sonra Osmanlılar Batıya karşı daha güçlü ve güvenli
olacaklardı.
Osmanlı hükümdarları halifelikle ilgili imtiyaz ve hakları kullanmaya Yavuz
Sultan Selim ile birlikte başladılar. 11/632’de başlayan hilafet, devleti, Peygamber
izinde, onun gösterdiği çizgiler ve şer’î kurallar doğrultusunda yönetmeyi
amaçlıyordu. Bu açıdan 766 yıl sonra, Türklere geçen bu görev, İslam’ın kahraman
ordusu Türklere, Osmanlı Türklerine büyük bir şeref bahşediyordu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
İslam Medeniyetinde Türkler
HUKUK
Diğer İslam devletlerinde olduğu gibi bütün Müslüman Türk devletlerinde
de İslam’a dayalı “şer’î hukuk” uygulanmıştır. Bazı tarihçiler “hakânî” ve “sultanî”
de denen “örfî hukuk”un, şer’î hukuk olmadığını iddia etseler de, örfî hukuk, şer’î
hukuk içinde yer alırdı ve ona uygundu. Özellikle Hanefî mezhebinin istihsan
müessesesi, yöneticiye ve devlete bu tür kanunlar koyma yetkisi vermekteydi.
İran’da kurulan Safeviler ve Kaçarlar hariç, Türklerin neredeyse tamamı ve İslam’ı
Türklerle tanıyan Arnavut, Çerkez, Boşnak gibi kavimler, İslam hukuku açısından
Hanefî idiler.
Müslüman Türk devletlerinde, gayrimüslimler, “zimmî, kâfir, gayrimüslim”
gibi sıfatlarla anıldıkları gibi, Musevi, Yahudi, Hıristiyan gibi adlandırmalar da
alıyorlardı. Müslüman Türk devletleri içinde yaşayan gayrimüslimlere şer’î hukuka
uygun olarak; zimmî hukuku da uygulanırdı. Onlar, davalarını dinlerinin gereği
üzere kilise mahkemelerine götürürler, yani ihtilaf ve problemlerini kendi
şeriatlerine (hukuklarına) göre hallederlerdi.
TÜRK DEVLETLERİNDE EĞİTİM ÖĞRETİM
Osmanlı Öncesinde Eğitim ve Öğretim
Karahanlılar devrinde (226-608/840-1211) medreseleri görmekteyiz. O
dönemde Kaşgar’da çok âlim yetişmiş, İslamî ilimlerde önemli gelişmeler
kaydedilmiştir. Yusuf Has Hacip 462-463/1069-1070 yılında “Kutadgu Bilig” adlı
eserini yazdı. “Dîvânu Lugâti’t-Türk”, 466-470/1073-1077 yılında Kaşgarlı Mahmud
tarafından Bağdat’ta yazıldı ve Halife Muktedi’ye (464-491/1071-1097) sunuldu.
Birçok şehirde, birer eğitim öğretim kurumu fonksiyonu da üstlenen camiler,
medreseler ve ribatlar inşa edildi.
Gazneliler döneminde (352-583/963-1187) de ilim ve kültür hayatı canlıydı.
Gazneli Mahmut, başkent Gazne’de büyük bir akademi kurdu. Harzemşahlar
döneminde (552-629/1157-1231) de Semerkant, Buhara, Merv ve Gürgenç gibi
şehirler, Horasan ve Harzem şehirleri kütüphane, medreseler ve vakıflarla birer ilim
merkezi durumuna geldiler.
Selçuklular döneminde medreselerin yaygınlaşması, eğitim öğretim
bakımından çok önemli bir gelişme kabul edilir. İlk Selçuklu medresesi, Tuğrul Bey
(432-457/1040-1064) zamanında Nişabur’da kurulmuştu. Ama diğer bölgelerde
olduğu gibi Selçuklu topraklarında da önceden devam eden geleneksel eğitimi
sürdüren başka eğitim kurumları vardı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
İslam Medeniyetinde Türkler
“Ders yeri” anlamına gelen “medrese”, Selçuklu kurumlarının devamı
olarak Osmanlılara da geçti ve medrese kurumu Osmanlılarda zirvesine ulaştı.
Osmanlılarda Eğitim öğretim
Mekteb-i Sıbyan: Osmanlılarda medrese konusuna girmeden önce, “çocuklar
okulu” anlamına gelen mekteb-i sıbyanlardan söz etmek gerekir. Sıbyan
mekteplerinde, “hoca” veya “muallim” denen öğretmenleri o mahalle halkı
belirler, bunların maaşları vakfı yapanın isteği doğrultusunda, okulun vakıflarından
karşılanırdı. Çocuklar 4- 6 yaşlarında “mahalle mektepleri” de denilen bu okullara
başlarlar, genelde dört yıllık olan bu okullarda eğitimlerini alırlardı.
Osmanlı Medreseleri: Osmanlılar döneminde orta ve yükseköğrenimle meşgul
olan eğitim öğretim kurumlarına “medrese” deniyordu. Bu kurumların profesörleri
“müderris”, doçentleri “muîd”, asistanları “danişmend=ilim sahibi”, talebeler ise
“softa (suhte) veya tâlib” unvanlarıyla anılırdı.
Osmanlılar zamanında hemen her şehirde ortaöğretim kurumu olan
medreseler de bulunuyordu. Fatih, İstanbul’da “Sahn-ı Seman= Sekiz Sahn” diye
anılan Fatih Medresesini kurunca, Mısır ve diğer memleketlere öğrenci gidişi azaldı.
XVI. yüzyıl ortalarında Kanuni, İstanbul’da Süleymaniye Medresesini açınca,
Osmanlı Devleti İslam Dünyasında en üstün seviyede eğitim veren kurumlara sahip
oldu.
Medrese öğreniminde sınıf geçme değil, ders geçme sistemi vardı. Yüksek
kısma geçen softa (tâlib); tıp, riyaziyat, heyet (astronomi), göz hekimliği, fıkıh ve
ferâiz (İslam hukukuna göre miras bölme ilmi), felsefe, kelam, tefsir ve hadis gibi
bir alan seçer ve bundan imtihan verip ”rüûs” (resmî diploma) alırdı. Medrese
müderrisleri ve kadılar (hâkimler), belli kriterler esas alınarak medreselerden
yetiştirilirdi.
İslam ve Türk-İslam devlet kültüründe, camiler ve mescitler de dinî
kültürün geleceğe aktarıldığı mekânlardı. Camilerde ders halkası oluşturmak
geleneği de bulunmaktaydı.
Tasavvuf ve Tarikatlar
“Tarikat” “yol” demektir. Bu yola Allah’a yönelmek ve ulaşmak için çıkılır.
Tarikata girene de “mürit” (irade eden, kararını veren), “derviş” veya “sofi” denir.
İslam’ın ilk dönemlerinde tarikatlar mevcut olmamakla birlikte, bazı konularda
farklı anlayış ve yorumlar vardı. Bu farklılıklar daha sonraki dönemlerde tesis
edilecek tarikatların hareket noktalarını oluşturdular. İslam’da tarikatlar, Kur’an ve
sünnete dayanırlar. Genelde tarikatlar birer yol ve yöneliş olarak büyük âlimler
tarafından kurulmuştur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
İslam Medeniyetinde Türkler
Aslında yalnız İslam dininde değil, her dinde mezhepler ve tarikatlar vardır.
Esasen dinlerde farklı mezhep ve tarikatların ortaya çıkması, sosyal ve psikolojik
ihtiyaçlara dayanmaktadır. Bunlar bir bakıma, dinlerin değişen zamana ve
ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlanmasıdır.
Müslüman Türkler içinde tarikatlar, IV/X. yüzyıldan beri İslami kültürü
aktarma, halkı eğitme ve onlara umut verme bakımından önemli bir boşluğu
doldurmuşlar, büyük düşünce ve sanat adamları yetiştirmişlerdir.
Osmanlı padişahlarının çoğu ve yüksek tabakaya mensup halk, Mevlevî
Tarikatına mensuptu. Mevlânâ öncelikle bir İslam âlimi ve fakihti.
Tarikatta “büyük, önder, âlim” anlamı yüklenen şeyh esastır. Tekkesinde
oturur. Büyük tekkelere “dergâh” denir. Şeyhler ve derviş-gaziler (alperenler)
savaşlara da katılırlardı. Osmanlılar medrese-tekke, ulema-şeyh dengesini
kurmuşlardı. Evliya Çelebi, 1050/1640’ta İstanbul’da 557 tekke ve 22.000 de
dervişlerin yaşadığı “hücreler (oda ev)” olduğunu tespit etmiştir.
VAKIFLAR
İslam medeniyetinin gelişip büyümesinde, vakıfların değeri ve etkisi
büyüktür. İslam medeniyetine “vakıf medeniyeti” denilse yeridir. Vakıfların ilk
örnekleri Hz. Peygamber döneminde (622-632) görülür. Hz. Peygamber bu konuyu
teşvik eden bir sözlerinde şöyle buyurmuştu.
“İnsan ölünce üç şey hariç (iyi) ameli kesilir: Sadaka-ı câriye,
kendisinden faydalanılan ilim ve kendisi için dua eden salih (iyi, dindar)
çocuk.” (Nevevi 1989: 379)
Vakıf, sırf Allah rızası için hayır işlerine tahsis edilen bina, para, arazi, mal,
dükkân gibi şeylerle kurulurdu.
Daha önceki İslam ve Türk devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı Türklerinde
de vakıflar önemliydi. Ne kadar cami, mektep, medrese, çeşme, kütüphane,
kuyular, imaret (öğrencilere ve fakirlere yemek yediren kurum), hastane,
kervansaray vb. varsa hepsi vakıflarıyla ayaktaydı. Tanzimatla (2 Kasım 1839)
birlikte, vakıfların daha düzgün yönetilmesi ve daha verimli olması için, “Evkaf
Nezareti = Vakıflar Bakanlığı” kuruldu.
Osmanlının gerileme sürecinde fethedilen yerler kaybedildikçe vakıfların
gelirleri azaldı, vakıf eserleri verimini kaybetmeye başladı.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
İslam Medeniyetinde Türkler
TÜRKLERİN İSLAM’LA KAZANDIKLARI VE İSLAM’A
KAZANDIRDIKLARI
Türkler topyekûn Müslüman olmakla, kendileri içlerinde ve diğer İslam
milletleriyle kültür birliğini kazanmış oldular. Diğer yandan İslamiyet de, kültür ve
medeniyetine asırlarca hizmet edecek enerjik ve güçlü bir millet kazanmış oldu.
1. Abbasiler ve diğer İslam devletlerinde, askerlik ve bürokraside etkili oldular ve
önemli hizmetler yaptılar.
2. Ayrıca, güçlü ve İslam’a ve yayılmasına hizmet eden büyük Türk-İslam devletleri
kurdular: Volga Bulgarları, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılar
gibi.
3. Türkler gerileme yoluna girmiş İslam tarihi ve kültürüne yeni bir enerji ve atılım
getirdiler. İlk fetih harekâtı sonrası, uzun süren yeni bir fetih harekâtına
başladılar.
4. Türkler devletleriyle, İslam dünyasının lideri ve yöneticisi oldular. İslam
dünyasının “Müslüman Arap devri” liderliği (622-1055) 450 yıl kadar
sürmüştü.Selçuklu Devleti ordularının 447/1055’te Bağdat’a girmesiyle “İslam
tarihi ve medeniyetinde Türk devri” başlatılabilir. Bu dönem 1339/1920’lere
kadar sürecektir.
5. Türkler, Müslüman olduktan sonra, Türk milletini açık denizlere ulaştırdılar.
6. Türk İslam devletleri İpek Yolu ve Baharat Yolu gibi ticaret yollarına hâkim
oldular. Böylece İslam dünyası zenginleşmesi ve ilerlemesini yüz yıllarca
sürdürdü.
7. Türklerin Müslüman olması, “fethedilemez” denilen İstanbul’un fethine de
sebep oldu. Rumeli ve Balkanlar asırlarca İslam yurdu hüviyetini korudu.
8. Türkler öncelikle Gazneli ve Selçuklu devletleriyle Sünni İslam dünyasının
sembolü olan Abbasi hilafetini Şiiliğe karşı koruma altına aldıkları gibi,
657/1258’den sonra da hilafete sahip çıktılar. 1516’da hilafet, Osmanlılara
geçti. Böylece 634’te başlayan “Arap halifeler dönemi” 922/1516’da sona erdi
ve “Türk halifeler dönemi” başlamış oldu. Arap halifeler dönemi 872 yıl,
Osmanlı halifeleri dönemi ise (922-1343/1516-1924) 408 yıl sürdü.
9. Türkler, Haçlılara karşı İslam’ı ve Müslümanları korudular. Haçlı Seferleri
sırasında Müslüman Türkler ve Türk orduları, İslam dünyası için bir kale, zırh ve
kalkan oldular.
10. 765/1363’te Sırp Sındığı Savaşıyla başlayan altı büyük savaş da, Osmanlılara
karşı girişilen birer Haçlı Seferleriydi. Bu savaşlarda Batılılar, Osmanlılara sürekli
yenildiler.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
İslam Medeniyetinde Türkler
11. Uygulamaya yönelik ve gerçekçi olan İslamî değerler; diğer Müslüman
milletlere yaptığı gibi, Müslüman Türklere de yeni bir can, hayat ve ruh
vermiştir. Böylece Türkler,
“Ey inananlar, sizler size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman
Allah’a ve Resulüne icabet edin” (Enfal/8: 24)
ayetine mazhar olmuşlardı.
12. Türkler tarihlerinin en değerli mefharetlerini, en büyük zirvelerini, en gelişmiş
ve güçlü devirlerini, İslam olduktan sonra iktisap ettiler. Bu açıdan; X/XVI. yüzyıl
“Türk Asrı/Devri” olmuştur.
13. Türkler Müslüman olduktan sonra büyük cihangirler (cihan açan, cihan
fetheden) yetiştirdiler.
14. Müslüman Türkler, büyük çoğunlukla Sünni İslam’ı benimsediler, korudular ve
dört Sünni mezhepten Hanefilik üzere oldular.
15. İslam Dünyası için büyük tehlikeler oluşturan Haçlı Seferleri, Moğol İstilası ve
bir de Rafizî tehditlerine karşı, bir kale, zırh ve set oldular.
16. Müslüman Türkler, gayrimüslim Türklerin Müslüman olmasına sebep oldukları
gibi, Orta Asya’dan, Hindistan kıtasından, Afrika’dan ve Balkanlardan farklı
milletlerin de İslamlaşmasına vesile oldular.
17. Dört Halife, Emeviler ve Abbasilerden sonra (13-656/634-1258) Orta Doğu’da,
Anadolu, Balkanlar ve Afrika’da “İslam Birliği”ni kurdular.
18. Müslüman Türkler, bazı Kur’an ayetleri ve hadislerin müjde ve muhtevalarına
mazhar olma şerefine de eriştiler. Öncelikle Maide Suresi 54. ayetindeki
müjdeye dâhil oldular (Yazır 1979: III,1720 vd.).
Bu ayet-i kerime şöyledir:
“Ey bütün iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse bilsin: Allah
onun yerine öyle bir kavim getirecek ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı
severler, onlar müminlere karşı zilletli (merhametli), kâfirlere karşı izzetli
(başları yukarıdadırlar), ayrıca Allah yolunda mücahede ederler ve (onun
yolunda) kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın fazlıdır, onu
dilediğine verir ve Allah Vâsi’dir, her şeyi bilir.” Maide/5: 54
Hamdi Yazır’ın meşhur tefsirinde belirttiği üzere, Kostantiniye’nin fethini
haber veren Hz. Peygamber de; açıkça, o zamanın Müslüman Türklerini,
âlimleriyle, ordusuyla, devlet düzeni ile ve ahlaki durumu ile beğenmektedir. Bir
Müslüman için Hz. Peygamber’in bu beğenisi, takdiri ve övgüsü büyük bir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
İslam Medeniyetinde Türkler
mazhariyettir. Hz. Peygamber İstanbul’un Müslümanlarca fethedileceğini haber
verirken, İstanbul fatihini ve ordusunu şöyle övüyordu:
“Kostantiniye elbet fetholunacaktır, onu fetheden komutan ne iyi
komutandır, onun ordusu da ne iyi askerlerdir.”
Bu haber ve müjde, Sultan Fatih’in ve o zamanki askerlerin, İslam açısından
yüksek derece, rütbe ve payesini haber vermektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
İslam Medeniyetinde Türkler
Özet
î
•İslam öncesinde Türk- Arap ilişkileri Sasani Devleti (226-642) aracılığıyla
başladı. Cahiliye şairleri ve Hz. Peygamber, Türklerden söz etmişlerdir.
Türklerin Müslümanlaşması Emeviler Döneminde (41-133/661-750) başladı
ve Abbasiler zamanında (134-656/751-1258) tamamlandı. İlk Müslüman Türk
devleti idil/ Volga Bulgar Devleti'dir (153-803/770-1400). Bunu Karahanlılar
(226-608/840-1211), Gazneliler (352-583/963-1187), Harzemşahlar (552629/1157-1231) ve Büyük Selçuklular (432-552/1040-1157) izler. Bu
devletlerin birçok açıdan en önemlisi, Osmanlı Devleti'dir (699-1343/12991924).
•Özellikle Selçuklular ve Osmanlılar yeni bir fetih hareketi başlatıp İslam’ın
yayıcısı ve dış saldırılara karşı koruyucusu oldular. İslam kültür ve sanatlarını
geliştirdiler. Türk kültürünün ana öğesi İslamiyet’tir. İslam tarihinde XI.
yüzyılda Arap liderliği dönemi biter, “Türk Dönemi” başlar ve XX. Yüzyılın ilk
çeyreğine kadar sürer. Bütün Türk İslam devletlerinde şer’î hukuk geçerli
olmuştur.
•Türklerin İslam’a sadece siyasal değil, kurumsal, sosyal, kültürel, ilmî vb.
açılardan da önemli hizmetleri olmuştur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
İslam Medeniyetinde Türkler
DEĞERLENDİRME SORULARI
1. “El- Kubbetü’t- Türkiyye” tamlaması size neyi hatırlatmaktadır?
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
a) Kubbe
b) Türk Kubbeleri
c) Türkiye Kubbesi
d) Türk Çadırı
e) Türk Camii
2. 2000 veya 4000 kişilik Türk savaşçı birliği, ilk olarak Emeviler döneminde
nereye yerleştirilmiştir?
a) Şam
b) Basra
c) Bağdat
d) Samarra
e) Kufe
3. “Göktanrı İnancı”nın peygamber’i, kitabı ve mabedi var mıydı?
a) Hepsi vardı.
b) Hiçbiri yoktu.
c) Sadece kitabı vardı.
d) Sadece mabedi vardı.
e) Sadece peygamberi vardı.
4. Tarihçi Lajos Fekete’ye göre, Müslümanlar İstanbul’u kaçıncı taarruzda
fethettiler?
a) Birinci
b) İkinci
c) Üçüncü
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
İslam Medeniyetinde Türkler
d) Dördüncü
e) Beşinci
5. Pusulayı ilk kez gemilerde kullanmak üzere Müslümanlardan kimler
almışlardır?
a) Portekizliler
b) İtalyanlar
c) İngilizler
d) İspanyollar
e) Fransızlar
Cevap Anahtarı
1.D, 2.B, 3.B, 4.C, 5.B
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
İslam Medeniyetinde Türkler
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Acluni, İsmail b. Muhammed. (tsz.). Keşfu’l-Hafâ, I-II, Mektebetu’t-Turâs, yy.
Arnold, Thomas W.. (1982). İntişâr-ı İslam Tarihi, (Çev. Hasan Gündüzler), Akçağ
Yayınları, İstanbul.
Buhari, Muhammed b. İsmail. (tsz.). Sahihu’l-Buhari, I- VIII, el- Mektebetü’lİslamiyye, İstanbul.
Bruckelman, C. . (1964). İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi, (Çev. Neşet Çağatay),
Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.
Cahız. (1948). Fezâilu’l-Etrâk, (tahkik, A. M. Harun), Kahire.
Durant, Will. (tsz.). İslam Medeniyeti, (Çev. Orhan Bahaeddin), 1001 Temel Eser,
İstanbul.
Ergezer, Nevin. (1996). Tarih I, Ocak Yayınları, Ankara.
Hasan İbrahim Hasan. (1988). Siyasi-Dini-Kültürel-Sosyal İslam Tarihi I-VI, (Çev.
İsmail Yiğit vdd), Kayıhan Yayınları, İstanbul.
Haydar Bammat. (1975). İslam’ın Çehresi, (Çev. O. Fehmi Giritli), Sancak Yayınları,
İstanbul.
Hitti, Philip, K.. (1980). Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi I-IV, (Çev. Salih Tuğ), Boğaziçi
yayınları, İstanbul.
İbn-i Faldan. (2010). İbn-i Faldan Seyahatnamesi, (Çev. Ramazan Şeşen), Yeditepe
Yayınları, İstanbul.
İbn-i Hişam. (1982). Hz. Muhammed’in Hayatı, (Çev., İzzet Hasan-Neşet Çağatay),
TTK Basımevi, Ankara.
İbn-i Mâce, Muhammed b. Yezid. (tsz.). Sunen, I-II, el-Mektebetü’l-İslamiyye,
İstanbul.
Kafesoğlu, İbrahim. (1984). Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul.
Kitapçı, Zekeriya. (1995). Yeni İslam Tarihi ve Türkler, Damla Ofset Mat., Konya.
Munavi, Abdurrauf. (1937). Feyzu’l-Kadir, I-IV, Mısır.
Nesei, Sinan b. Dımar. (1981). Sünen, I-VIII, (Çev. A. Muhtar Büyükçınar vdd.),
Kalem Yayıncılık, İstanbul.
Nevevi, Yahya b. Şeref. (1989). Riyâzu’s-Salihîn, Daru’l-Me’mûn, Beyrut.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
29
İslam Medeniyetinde Türkler
Özaydın, Abdülkerim. (2002). “Türklerin İslamiyet’i Kabulü”, Genel Türk Tarihi, I-X,
Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, II,618.
Özbek, Süleyman vdd.. (1995). Tarih 2, Tubitay Yayınları, İstanbul.
Öztuna, Yılmaz. (1970). Türkiye Tarihi, Hayat Yayınları, İstanbul.
Öztuna, Yılmaz. (1976). Tarih, M.E.B.Yayınları, İstanbul.
Öztuna, Yılmaz. (1983). Büyük Türkiye Tarihi I-XV, Ötüken Yayınları, İstanbul.
Öztuna, Yılmaz. (1992). Büyük Tarih Ansiklopedisi, I-II, Bateş Yayınları, İstanbul.
Sarıcık, Murat. (2001). Dört Halife ve Emeviler Döneminden İlginç Problemler, Tuğra
Matbaası, Isparta.
Sarıcık, Murat. (2006). Hz. Muhammed’in Çağrısı-Mekke Dönemi, Nesil Yayınları,
İstanbul.
Sarıcık, Murat. (2009). Hz. Muhammed’in Çağrısı-Medine Dönemi, Nesil Yayınları,
İstanbul.
Sarıcık, Murat. (2010). Dört Halife Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul.
Yazır, A. Hamdi. (1979). Hak Dini Kur’ân Dili, I-IX, Eser Neşriyat, İstanbul.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
30
•İslam Medeniyetinde İlmin Yeri ve Tarihî Süreç
•İslam Medeniyetinin Naklî İlimlere Katkısı
•İslam Medeniyetinin Müspet İlimlere Katkısı
•Matematik Alanında Yetişen Bilim Adamları ve
Katkılar
•Tıp Alanında Yetişen Bilim Adamları, Hastaneler ve
Tıp Alanına Katkılar
•Astronomi Alanında Yetişen Bilim Adamları,
Rasathaneler ve Astronomi Alanına Katkılar
•Coğrafya, Jeoloji ve Meteoroloi Alanlarında Yetişen
Bilim Adamları ve Bu Alanlara Katkılar
•Fizik, Mekanik ve Kimya Alanlarında Yetişen Bilim
Adamları ve Bu Alanlara Katkılar
•Botanik ve Zooloji Alanlarında Yetişen Bilim Adamları
ve Bu Alanlara Katkılar
•İslam Medeniyetinin Batı’ya Geçişi
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
İSLAM MEDENİYETİNİN DÜNYAYA
KATKILARI
•Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
•İslam medeniyetinde müspet ilimlerin yerini ve
gelişimini kavrayabilecek,
•Bu alanlarda Müslüman bilim adamlarının çalışma ve
katkılarını; bu katkıların dünya ile buluşmasını
öğrenebilecek,
•Müslümanları dünya medeniyetindeki konumunu
değerlendirebileceksiniz.
İSLAM KURUMLARI
VE MEDENİYETİ
TARİHİ
ÜNİTE
14
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
GİRİŞ
Temel iki kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sünneti olan İslam
dinînde ilmîn yeri ve konumu çok önemlidir. Bu bağlamda ilmî faaliyetler de İslam
toplumlarında büyük bir yankı bulmuştur.
Aslında Hz.Adem ile başlayan insanlık tarihi boyunca ilim, öğrenme ve
araştırma faaliyetleri devam etmiştir. İlk insandan günümüze kadar da bu süreç
gelişerek varlığını korumaktadır. Temelde her nesil kültür ve medeniyet adına
kendi döneminde faaliyet göstermiş, ortaya bir takım sonuçlar çıkmıştır. Bu
sonuçların gelecek nesillere aktarılması ve yeni nesillerin katkılarıyla kültür ve
medeniyet şekillenmiş ve zenginleşmiştir.
Kültür ve medeniyetin şekillenip gelişiminde rol oynayan etkenlerin başında
ilim gelmektedir. Öncelikle kendi varlığını ve daha sonra çevresini tanımak isteyen
insanın bu konudaki çabaları ilmî faaliyetlerin de başlangıcını oluşturmaktadır.
Aslında her toplumda ilmî faaliyetler bir şekilde gerçekleşmiştir. Yine her toplumda
kültür ve medeniyet açısından adımlar atılmıştır.
Bu açıdan İslam tarihi gibi Hz. Peygamber ile birlikte başlayan İslam
medeniyeti de günümüze kadar farklı dönemlerden geçerek varlığını devam
ettirmiştir.
İSLAM MEDENİYETİNDE İLMİN YERİ VE TARİHİ SÜREÇ
İslam medeniyetinin temelini oluşturan unsurların başında ilim gelmektedir.
Bu noktada vahiy ve akıl uyumu önemlidir. Hz. Peygamber’e gelen ilk vahyin “Oku”
emriyle başlaması, ilmîn ve genel anlamda öğrenme ve araştırmanın İslam’da ne
derece önemli olduğunu da ortaya koymaktadır. Ayrıca hadis-i şeriflerde ilmîn
beşikten mezara kadar geçen bütün bir ömür boyunca kadın ve erkek her bir
bireye farz olduğu açıkça beyan edilmîştir. Diğer taraftan müminin yitiği olarak
tanımlanan hikmetin nerede bulunursa alınması gerektiği de ilmîn önemine bir
başka işarettir.
Hz.Peygamber döneminde ilmî faaliyetler özellikle Dârü’l-Erkâm’da
gerçekleşmiştir. Burada yeni bir toplum oluşturma yolunda yeni Müslüman olanlar
özellikle Kur’an eğitimine tabi tutulmuştur. 622 yılında gerçekleşen Medine’ye
hicreti takip eden dönemde Mescid-i Nebevî ve Suffa, ilmî faaliyetlerin merkezi
durumuna gelmiştir. Medine toplumu Kur’an ve hadislerle iç içe bir ilmî faaliyete
dâhil olmuştur.
632-661 yılları arasındaki Dört Halife Dönemi’yle birlikte kıraat ve tefsir,
hadis, fıkıh ve kelâm alanlarında ilmî faaliyetler gerçekleşmiştir. Bu dönemde
özellikle İran, Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika bölgelerindeki İslam fetihleri
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
sayesinde Müslümanlar diğer kültür ve medeniyetler de bunların ilim merkezleriyle
tanışmıştır. Bu gelişme Müslümanlar arasında müspet ilimlerin başlangıcı açısından
oldukça önem taşımaktadır.
661-750 yılları arasını kapsayan Emeviler Dönemi’nde kıraat ve tefsir, hadis,
fıkıh ve kelam’ın yanı sıra dil ve edebiyat ile tarih alanında ilmî faaliyetler
gerçekleşmiştir. Ayrıca Ulûmü’l-Evâil olarak tanımlanan başta felsefe olmak üzere
astronomi, matematik, tıp ve kimya gibi pozitif ilimler alanında Grek ve Hint
medeniyetlerinin eserlerinden Arapçaya tercümeler yapılmıştır.
750-1258 yılları arasında hâkim olan Abbasiler Dönemi’nde de kıraat ve
tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvufun yanı sıra dil ve edebiyat ile tarih, coğrafya,
mantık ve felsefe, tıp, astronomi, matematik ve kimya alanında ilmî faaliyetler
gerçekleşmiştir. Müspet ilimlerde diğer medeniyetlere ait eserlerin Arapçaya
tercümesi yanında, Müslüman bilim adamlarınca orijinal eserler de telif edilmîştir.
711-1492 yılları arasını kapsayan Endülüs hâkimiyeti döneminde yukarıda
sayılan ilim dallarına ilave olarak musiki, zooloji ve botanik alanlarında ilmî
faaliyetler gerçekleşmiş ve orijinal eserler yazılmıştır.
Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte Müslüman-Türk Devletlerinin kurulma
süreci de başlamıştır. Bu kapsamda İtil (Volga) Bulgar Hanlığı, Tolunoğulları,
Ihşidîler, Sâcoğulları, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılar olmak
üzere devletler kurulmuştur. Miladi 9-13.yüzyıllar arasını kapsayan bütün bu
devletler döneminde de gerek sosyal, beşerî ve dinî ilimler gerekse de müspet
ilimler alanında ilmî faaliyetler hız kesmeden ve hatta artarak devam etmiştir.
Bu tarihî süreçte ilmî faaliyetler günümüzdeki üniversite kurumunun karşılığı
demek olan medreselerin kuruluşundan önce başta Dâru’l-Erkâm ve Mescid-i
Nebevî /Cami yanında küttab, saray, kitapçı dükkânları, âlimlerin evleri, edebî
salonlar ve çöl birer ilim ve eğitim öğretim merkezi olmuştur.
Bunlardan örneğin Küttab, bir tür sıbyan mektebi (ilköğretim) olup, burada
çocuklar okuma yazma, Kur’an-ı Kerim, dil bilgisi, matematik, şiir, yüzme ve ata
binme gibi konularda eğitilmekteydi. Diğerlerinde ise özellikle ders halkaları
şeklinde bir âlimin etrafında toplananlar ağırlıklı olarak dinî konularda ilmî
faaliyetleri sürdürmekteydiler.
Hem öğrenci sayısının artışı ve hem de İslam devletlerinin devlet
kademelerinde ihtiyaç duyduğu elemanların yetiştirilmesi gibi sebeplerle kurulan,
bir örgün eğitim öğretim kurumu olan medreselerle birlikte İslam dünyasında her
alanda ilmî faaliyet gerçekleştirilmîştir.
Bu tarihî süreçte Mekke ve özellikle bir medeniyet merkezi de olan
Medine’nin yanı sıra Basra, Kûfe, Kahire, Şam, Bağdat’ta; Nişabur, Merv, Herat,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
Rey, Isfahan, Belh, Kaşgar, Balasagun, Taşkent, Özkend gibi önemli şehirleri
kapsayan Horasan ve Mâverâünnehir bölgesinde; Selçuklularla birlikte Konya,
Sivas, Amasya ve Kayseri’de; Osmanlılarla döneminde İznik, Bursa, Edirne ve
İstanbul’da ilmî faaliyetler yoğunlaşmıştır.
İSLAM MEDENİYETİNİN NAKLÎ İLİMLERE KATKISI
İlimlerin sınıflandırılması ve taksimi konusu ilkçağlardan beri filozof ve bilim
adamlarının üzerinde durdukları bir konudur. İslam dünyasında bu konuda İmam
Şâfiî’nin sözü olarak ifade edilen “İlim iki kısımdır; beden ilmi ve din ilmi” şeklindeki
tanımlama dikkat çekmektedir. Daha sonra İslam dünyasında ilimlerin
sınıflandırılması konusunda Hârizmî, Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Haldun ve Kâtip
Çelebi v.d. tarafından çalışmalar yapılmıştır.
Bütün bu çalışmalar dikkate alındığında ilimlerin tasnifinde şöyle bir tablo
karşımıza çıkmaktadır:
İlimler öncelikle naklî (şeri/dini) ve akli (felsefi/hikemi) olmak üzere ikiye
ayrılır. Naklî ilimler tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuftan oluşmaktadır. Aklî
ilimler ise genel bir ifadeyle matematik, fizik, kimya, astronomi, optik, tıp, botanik
ve zoolojiden oluşmaktadır. Bu ilim dallarına “Müspet İlimler” de denilmektedir.
Tarih, coğrafya, dil ve edebiyat, musiki de akli ilimler içerisinde yer almıştır.
İslam medeniyetinin naklî ilimlere katkısına örnek olmak üzere iki alandaki
çalışmaları kısaca özetlemek yerinde olacaktır.
Hz.Peygamber dönemiyle birlikte dinî bilginin kaynağını öncelikle Kur’an-ı
Kerim ve sünnet oluşturmuştur. Dört Halife Döneminde Hz.Ebû Bekir zamanında
Kur’an bir mushaf hâline getirilmîştir. Hz.Osman zamanında da çoğaltılmıştır. Bu
dönemde Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Mes’ûd, Übey b. Kâ’b, Abdullah b. Abbas gibi
sahabiler Kur’an ilimlerinde, kıraat ve tefsir alanlarında önemli hizmetler
gerçekleştirmiştir. Emeviler Döneminde bu alandaki faaliyetler devam etmiş; ancak
tefsir alanında Abbasiler Dönemi’nde ilk eserler ortaya çıkmıştır. Taberî’nin
Câmiu’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân adlı büyük tefsiri, bu dönemdeki tefsir
faaliyetlerinin en büyük ürünüdür. Yine kıraat imamlarının birkaçı dışında hepsi
Abbasiler döneminde yaşamış ve kıraatle ilgili çalışmalar bu devirde doruk
noktasına çıkmıştır.
Hadisler Hz. Peygamber döneminden itibaren yazılmaya başlanmıştır. Dört
Halife Dönemi’nde hadisler sözlü olarak nakledilmîştir. Emeviler Dönemi’nde çeşitli
hadis sayfaları bir araya getirilerek “tedvîn” faaliyeti gerçekleşmiştir. Abbasiler
döneminde de “tasnif” süreci başlamıştır. Kütüb-i Sitte olarak bilinen meşhur hadis
kitapları bu dönemde ortaya çıkmıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
Genel bir ifadeyle Abbasiler Dönemi bütün naklî ilimlerin sistemleştiği,
eserlerin yazıldığı, itikadi ve fıkhi mezheplerin kurulup geliştiği, tasavvuf
hareketinin ortaya çıktığı ve geliştiği; bugünkü anlamıyla tarikat müessesesinin
ortaya çıktığı dönemdir. Ayrıca tarikatlar Abbasilerden sonra tekke ve zaviyelerle
bütün İslam dünyasına yayılmıştır.
Bu süreçte ortaya konan rivayet metodu, bilgilerin kayda geçirilerek belirli
kriterler çerçevesinde gelecek nesillere aktarılması bakımından Müslümanların
dünya ilim anlayışına metodoloji açısından yaptıkları en önemli katkıdır.
İSLAM MEDENİYETİNİN MÜSPET İLİMLERE KATKISI
İslam dünyasında müspet ilimler alanındaki çalışmalar öncelikle Hin ve
Yunan bilim dünyasından yapılan tercümelerle başlamıştır. Arkasından da her
alanda orijinal eserler gelmiştir.
Bu süreçte ilk İslam fetihleri esnasında Müslümanlar tarafından fethedilen
bölgelerdeki bilim merkezleri olan İskenderiye, Antakya, Nusaybin, Urfa,
Cündişâpur ve Harran ile temaslar önemlidir. Bu merkezlerin hepsi Hz.Ömer
döneminde fethedilmîştir. Hâkimiyet altına alınan bu merkezlerdeki ilmî faaliyetler
kesintiye uğratılmaksızın devam ettirilmîştir.
Bu merkezlerden birisi olan Cündişâpûr ve bulunan tıp okulu ile ilişkiler İslam
öncesi döneme kadar uzanmaktadır. Nitekim Hâris b. Kelede ve oğlu Nadr,
buradaki okulda eğitim görmüştür. Emeviler Dönemi’yle birlikte başlayacak olan
tercüme faaliyetlerinde yer alan Huneyn b. İshak ve Yuhannâ b. Mâseveyh bu
okuldan yetişmişlerdir.
Hz.Ömer dönemindeki fetihlerle birlikte genişleyen İslam coğrafyasında
Müslümanlarda Helenistik, İran, Hint ve diğer kültürlerle temasları sonucu bunlara
karşı geniş bir ilgi ve merak uyanmıştır. Ayrıca bu farklı kültürler arasında ortaya
çıkan bir takım tartışmalarda Müslümanlar kendi inanç ve düşüncelerini tutarlı bir
şekilde savunmak ve İslam’ın üstünlüğünü göstermek için bu kültürleri çok iyi
tanımak zorunda kalmışlardır.
Bu ve benzeri sebeplerden dolayı antik dünyanın bilinen ilmî ve felsefi
eserlerini Arapçaya tercüme etmek ihtiyacı doğmuştur. Beytülhikme kuruluncaya
kadar bu alandaki çalışmalar bazı şahısların, veliaht ve halifelerin özel merakı
çerçevesinde bir asırdan fazla bir süre şahsi faaliyetler olarak devam etmiştir.
Bu alanda ilk teşebbüste bulunan Emeviler Dönemi’nde Halid b. Yezid b.
Muaviye’dir. Mervan b. Hakem tarafından veliahtlıktan uzaklaştırıldıktan sonra ilmî
faaliyetlere ağırlık vermiş; tıp, astronomi ve kimya ile ilgilenmiş, bu bilim dallarında
yazılan Grekçe ve Koptça eserleri tercüme ettirmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
Emevi halifeleri Mervan b. Hakem ve Ömer b. Abdülaziz dönemlerinde
tercüme faaliyetleri özellikle tıp alanıyla sınırlı kalmıştır. Abbasiler Dönemi’yle
birlikte tercüme faaliyetleri hız kazanmıştır.
Nitekim Abbasi Halifesi Mansur naklî ilimler yanında mantık, felsefe,
matematik, geometri, astronomi ve tıp ilimlerine karşı da ilgi duyan bir devlet
başkanı idi. Bu ilginin bir sonucu olarak Aristo’nun Organon adlı mantık külliyatının
ilk üç kitabını, Porphyrius’un Eisagoge (Îsâgûcî)’sini ve Hintli Brahma’nın yani
Beydebâ’nın Kelile ve Dimnesi’ni Arapçaya tercüme ettirmiştir.
Yine bu dönemde Hintli bir seyyah olan Kankah’ın 773 tarihinde
Hindistan’dan beraberinde getirdiği matematik ve astronomiyle ilgili iki kitap
tercüme edilerek, Hint rakamlarının İslam kültür dünyasına girmesi sağlanmıştır.
Abbasi Halifesi Hârûnürreşîd (786-809) zamanında eser telif ve tercüme
hareketi yeniden hız kazanmıştır. Fetihlerden sonra ele geçirilen kitaplar imha
edilmedikleri gibi başkent Bağdat’a getirtilerek Yuhannâ b. Mâseveyh
başkanlığında oluşturulan bir heyet tarafından Arapçaya tercüme edilmîştir. Bu
şekilde ortaya çıkan eserlerin sayısı gün geçtikçe artmış ve sarayda kütüphane
olarak geniş bir yer ayrılmıştır.
Bu şekilde devam eden ilmî faaliyetler, Abbasi Halifesi Me’mûn döneminde
artarak sürmüş ve sonucunda Beytülhikme adıyla bilinen önemli bir kurum
Müslümanlar sayesinde dünya medeniyetine kazandırılmıştır.
Beytülhikme, Orta Çağ’ın âdeta bir ilimler akademisi niteliğinde önemli bir
bilim merkezidir. Halife Me’mûn çabalarıyla özellikle Bizans bölgelerinden büyük
paralar ödenerek çok sayıda kitap getirtilmîştir. Bu şekilde Orta Çağ’ın en zengin
kütüphanesi oluşturulmuştur. Burada görev yapan 66 kadar mütercim tarafından
eserler Grekçeden Süryaniceye ve oradan da Arapçaya veya doğrudan Arapçaya
tercüme edilmîştir. Yapılan tercüme eserler tartılarak bedelleri altın ile ödenmiştir.
Beytülhikme’de sınırsız bir düşünce ve inanç hürriyeti bulunmaktaydı.
Burada sadece Müslümanlar değil, aynı amanda Hristiyan, Yahudi, Brahman, Sâbiî
ve Mecusi bilim adamları da faaliyet göstermiş; her türlü maddi ve manevi imkân
onlara da sağlanmıştır.
Bu dönemde Hristiyan dünyanın içerisinde bulunduğu karanlık dönem
dikkate alındığında İslam dünyasının yaşadığı bilim ortamı daha iyi
anlaşılabilecektir.
Kısacası, fetihlerle birlikte genişleyen İslam topraklarında karşılaşılan diğer
kültürler ve eserlerini tanımak üzere tercümelerle harekete geçen İslam bilim
dünyası, Beytülhikme ile ilk bilim akademisine kavuşmuştur. Bu gelişmeyle birlikte,
Orta Çağ boyunca müspet ilimler alanında Müslüman bilim adamları araştırmalar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
yapmış ve orijinal eserler ortaya koymuşlardır. Şimdi Müslümanların bu alanda
dünya medeniyetine katkılarına temas edelim.
Matematik Alanında Yetişen Bilim Adamları ve Katkılar
İslam dünyasında başta aritmetik olmak üzere matematiğin geometri, cebir
ve trigonometri (müsellesât) dallarında önemli katkılarda bulunan matematikçiler
yetişmiştir. Matematik alanındaki ilk araştırmalar Emeviler Dönemi’ne kadar
giderse de, daha çok Abbasiler Dönemi’nde başlamış ve büyük matematikçi
Hârizmî ile çağdaşı Abdülhamid ibn Türk ile hızlanmıştır.
Matematik alanında yetişen başlıca Müslüman bilim adamları şunlardır:
Cebir’in kurucusu olarak tanınan Hârizmî (öl. yaklaşık 850), Sâbit b. Kurrâ (öl. 901),
Ebu’l-Vefâ el-Bûzcânî (öl. 998), Kerecî (öl. 11. yy. başları), Ebû Reyhân el-Bîrûnî (öl.
1061(?), Ömer Hayyam (öl. 1123), Nasîruddîn et-Tûsî (öl. 1274), Gıyâseddîn Cemşîd
(öl. 1437) ve Ali Kuşçu (öl. 1474).
Bunlardan Hârizmî, Halife Me’mûn döneminde Beytülhikme’nin
kütüphanesinde görev yapmıştır. Batı dünyasında Algorizm adıyla tanınan
Hârizmî’nin Kitâbu’l-Muhtasar fî Hısâbi’l-Cebr ve’l-Mukâbele adlı kitabı, sistematik
cebir alanındaki ilk müstakil eserdir. Latinceye tercüme edilen bu eser, 16.yüzyıla
kadar Batı’da matematik alanında ders kitabı olarak okutulmuştur. Hârizmî, Grek
matematikçileri tarafından geometriye bağlı kabul edilen cebiri geometriden
ayırmıştır. Latinceye tercüme edilen eseri sayesinde cebir kelimesi Batı bilim
dünyasına geçmiş ve algebra bugünkü cebir ilmînin ismi olmuştur.
Diğer Müslüman bilim adamlarının çalışmalarına bakıldığında Orta Çağ’da
matematik alanında dünya medeniyetine katkıları şu şekilde sıralanabilir:
 Ebced rakamlarının yerine, Hintliler’den öğrenilen Hint rakamlarının
kullanılmaya başlanması. Bir başka ifadeyle, Hint hesap usulleri ile rakamları,
Müslüman bilim adamları tarafından bütün dünyaya yayılmıştır. Hint rakamları
daha sonra Batı’ya geçerek Roma rakamlarının yerini alacaktır. Dolayısıyla bugün
Latin rakamları olarak ifade edilen rakamlar, aslında bu rakamlardır. Bu şekilde
sayıların yazımında büyük kolaylık sağlanmıştır. Mesela, Roma sayı sisteminde
8732 sayısı MMMMMMMMDCCXXXII şeklinde yazılmaktaydı. Bu durumda daha
büyük rakamları yazabilmek hem uzun bir zaman ve hem de oldukça geniş bir
alana ihtiyaç duyulacaktı.
 Sıfır (0)’ın ve 0,1,2,3,4,5,6,7,8,9 şeklindeki ondalık sistemin icadı. Nitekim daha
sonra Osmanlı dönemi matematikçilerinden Ali Kuşçu sayesinde Osmanlı bilim
hayatına giren ondalık sayı sistemi, buradan Avrupa’ya geçmiştir. Hatta Avrupalılar
buna “Türk Sistemi” adını vermişlerdir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
 Trigonometrinin bağımsız bir ilim dalı olarak kurulması; sinüs, kosinüs, tanjant,
sekant, kosekant ve kotanjant fonksiyon ve kavramlarının sokulması. Bu şekilde
uzay geometrisinin doğuşuna yol açılması.
 Geometrinin coğrafi ölçümlerde kullanılması.
 M.Ö.300 yıllarında yaşayan ve Hellenistik çağın önde gelen matematikçilerinden
olan Öklid’in, geometrinin temeli saydığı tanımların ve postulatların ele alınarak
tartışılması ve eleştirilmesi; hatta birçok teoremin geliştirilmesi. Newton (öl.
1727)’a atfedilen “binom formülü”1 nün formüle edilmesi. Nitekim Ömer Hayyam,
binom teorisinden başka Newton ve Pascal (öl. 1662)’ın keşfettiği iddia edilen
teoremlerin çoğunu keşfetmiştir.
 Denklemler (muadeleler)in tasnifi ve ikinci derece denklemlerin çözümü
 Kesirlerin bugünkü şekilde araya çizgi konularak yazılması.
 Bugün kullanılan şekliyle dört işlemin yapılması.
 Matematik teknolojisi alanında gelişmelerle pergel v.b. matematik aletlerinin
yapımı; matematiğin musikiye uygulanarak musiki aletleri ve notaların icadı;
matematik ve geometrinin güzel sanatlar ve hat alanında uygulanması; zekâ
geliştiren oyunların icadı. Nitekim satranç, Bîrûnî tarafından icat edilmîştir.
Tıp Alanında Yetişen Bilim Adamları, Hastaneler ve Tıp Alanına
Katkılar
Hz.Peygamber’in, günümüzde koruyucu hekimlik olarak ifade edebileceğimiz
ve tıbbu’n-nebevî adıyla bir araya getirilen tavsiyeleri, tıp ilmînin gelişmesinin
temellerinden birisidir. Hâris b. Kelede ve oğlu Nadr, İslam tarihinde tabip olarak
isim yapan ilk şahsiyetlerdir.
Tercüme faaliyetleri sırasında tıp alanında Süryanice ve Yunancadan
eserler Arapçaya kazandırılmıştı. Bu alanda Mervân b. Hakem (683-685) zamanında
Mâserceveyh’in Süryaniceden tercüme ettiği eser, Müslümanlar arasında Arapça
ilk tıp kitabı olarak bilinmektedir. Abbasiler Dönemi’nde ise bu alanda Ebû Yahyâ
el-Batrîk, Yuhannâ b. Mâseveyh ve Huneyn b. İshak, Yunancadan tercümeler
yapmışlardır.
Tıp alanında yetişen başlıca Müslüman bilim adamları şunlardır: Ali b. Sehl
Rabben et-Taberî (öl.861’den sonra), Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyyâ er-Râzî
(öl.930), Ali b. Abbas (öl.994(?), Endülüslü Ebu’l-Kâsım ez-Zehrâvî (öl.1013), İbn
Sînâ (öl.1037), İbn Zühr (öl.1162), İbn Meymûn (öl.1204), İbnü’n-Nefîs (öl.1288),
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
Anadolu’nun İbn Sînâsı olarak bilinen ve Hacı Paşa adıyla meşhur Celaleddin Hızır,
Tabip Mü’min b. Mukbil, Amasyalı hekim Şerefeddin Sabuncuoğlu, Şükrullah
Şirvânî, Hekim Arap, Hekim Hoca Ataullah, Hekim Lâri Çelebi ve Hekim Yakup Paşa.
Bunlardan İslam dünyasında en büyük tabip olarak isim yapan bilim adamı,
Ebû Bekr Muhammed b. Zekeriyyâ er-Râzî (öl.930)’dir. Râzî’nin Kitâbu’l-Cüderi ve’lHasbâ’sı, tıp tarihinde çiçek ve kızamık üzerine yazılan ilk eser; el-Hâvî adlı eseri ise,
İslam dünyasının en büyük tıp ansiklopedisidir. Aynı şekilde Mulûkî ve Mansûrî
adlarındaki iki eseri, İbn Sînâ’nın el-Kânûn isimli eserinden önce tıp alanında tek
müracaat kitapları durumundaydılar.
İbn Sînâ (öl.1037), tıp alanında İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük tabip
unvanına sahiptir. Eş-Şifâ, el-Kânûn fi’t-Tıb ve el-Edviyetü’l-Kalbiye tıp bilimine
kazandırdığı eserleridir. Bunlardan el-Kânûn, pek çok hastalığın ve tedavide
kullanılan ilacın tanımın yapıldığı büyük bir ansiklopedidir. Defalarca Latince ve
İbraniceye çevrilen bu eser, 1650’lere kadar Batı’da ders kitabı olarak
okutulmuştur.
Müslüman bilim adamlarının bu alandaki çalışma ve katkılarını sıralamadan
önce, yine Müslümanlar tarafından bilim dünyasına ve bütün insanlığa kazandırılan
hastanelerden bahsetmek yararlı olacaktır.
Sağlık kuruluşu olması yanında tıp biliminin gelişmesinde de önemli rol
oynayan hastahaneler, İslam dünyasında genel bir ifadeyle Farsça Bîmâristan adıyla
tanınmaktadır. Nitekim İran’daki Cündişâpûr hastahane ve tıp okulu da bîmâristan
adıyla anılmaktaydı. Ancak Orta Asya müslümanlarının bîmâristan yerine
dârülmerzâ, Selçuklular’ın ise dârülâfiye, dârüşşifa tabirlerini kullandıkları
bilinmektedir. Osmanlılar ise dârüşşifa ile birlikte daha çok dârüssıhha, şifahane,
bîmârhane ve tımarhane kelimelerini kullanmışlar, XIX. yüzyıldan itibaren de
özellikle Avrupa’daki gibi modern sağlık kuruluşlarının tesisiyle buralara hastahane
demeyi tercih etmişlerdir. 1845’de kurulan Bezmiâlem Valide Sultan Hastahanesi,
bunun ilk örneğidir. Bugünkü Arap dünyasında ise müsteşfâ kelimesi yaygın olarak
kullanılmaktadır.
Tedavi kurumlarının başlangıcı, bir görüşe göre, mitolojik Kıptî Mısır
Hükümdarı Manakyus veya Hipokrat (öl.yaklaşık M.Ö.375) tarafından açılmıştır.
Hz.Peygamber döneminde Hendek Gazvesi esnasında yaralananlar için bir çadır,
seyyar bir savaş hastahanesi kurulmuş ve Rufeyde el-Ensâriyye yaralıların tedavisi
için görevlendirilmîşti. Ayrıca Hz.Peygamber, bulaşıcı hastalıklardan korunmak
amacıyla, bugünkü karantina uygulamasının temelini oluşturan prensibi ortaya
koymuştu. Buna göre bulaşıcı hastalıkların olduğu yere diğer insanlar giremeyeceği
gibi, o yerdeki insanlar da dışarı çıkmayacaklardır. Nitekim Hz.Ömer döneminde
638’de Şam’da ortaya çıkan veba salgınında bu yola başvurulduğunu bilmekteyiz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
İslam dünyasında ilk hastahane Emeviler Dönemi’nde Halife Velîd b.
Abdülmelik tarafından 707 yılında Şam’da kurulmuştur. Velîd, buraya maaşlı
hekimler tayin ettiği gibi, cüzzamlı hastaların tecrit edilmesini de istemiştir.
İslam dünyasında hastahaneler açısından ilk parlak devir Abbasiler
Dönemi’nde gerçekleşmiştir. Daha önce ifade edildiği gibi, Abbasi halifesi
Mansur'un hastalığı sebebiyle Cündişâpûr hastahane ve tıp okulundan meşhur
hekim Nestûrî Curcîs b. Buhtîşû’nun 765’de Bağdat’a çağrılmasından sonra bu
hastahaneden yetişen hekimlerin İslam tıbbının ve hastahanelerin gelişmesine
önemli katkıları olmuştur. Buhtîşû ailesi ile birlikte, Yunan dönemine ait tıp birikimi
de İslam dünyasına girmiştir.
Bir başka ifadeyle Abbasiler Dönemi’nde ilk hastahane Halife Mansur
tarafından kurulmuştur. Mansur, Bağdat’ta körler için bir hastahane ve yaşlılar için
de bir darülaceze yaptırmıştır. Bir diğer hastahane Hârûnürreşîd tarafından
Bağdat’ta kurulmuştur. Hastaların din farkı gözetilmeksizin ve ücretsiz tedavi
edildiği bu hastahanede Cündişâpûr’dan gelen ünlü hekimler Mâseveyh ve oğlu
Yuhanna başhekimlik yapmıştır. Beytülhikme’den bahsedilirken işaret edildiği gibi,
Yuhanna, hekimliğin yanı sıra Yunanca tıp eserlerinin Arapçaya tercüme
edilmesinde de görev yapmıştır. Yuhanna’nın öğrencisi ve saray hekimi olan
Huneyn b. İshak burada görev yapanlar arasındadır. Hatta Yuhanna ve Huneyn b.
İshak, özellikle göz hastalıkları konusunda eser de yazmışlardır. Ayrıca Bermekî
vezir ailesi de Bağdat’ta kendi adlarıyla anılan bir hastahane kurmuşlardır. Burada
başhekim olarak görev yapan Hintli hekim İbn Dehn, Hint tıbbının klasik
eserlerinden olan Susruta’yı Arapçaya tercüme ederek Hint tıbbının İslam
dünyasına girmesini sağlamıştır. Bu durum Yunan ve Nestûrî tıbbının yanı sıra Hint
tıbbının da İslam tıbbı üzerinde etkili olduğunu göstermektedir.
Abbasiler Dönemi’nde Halife Mütevekkil’in (847-861) vezirlerinden Türk asıllı
Feth b. Hakan tarafından 861’de Fustat’ta; vezir Ali b. İsâ’nın 914’de Bağdat’ta
kurdukları hastahanelerden sonra bütün İslam dünyasında çok sayıda hastahane
kurulmuştur. Bunlar arasında Hitti’nin ifadesiyle Ahmed b. Tolun tarafından
Fustat’ta 872’de kurulan ve 15.yüzyıla kadar ayakta kalan hastahane, teknik
imkânlar bir tarafa bırakılırsa, hasta bakım ve hizmetleri yönünden bugünkü
modern hastahanelerin özelliklerini taşımaktaydı. Zira öncekilerden farklı olarak
hastahanenin bölümleri farklı hastalıklara göre sınıflanmış ve bu arada akıl
hastalıkları için de ayrı bir bölüm oluşturulmuştu. Köle ve askerler dışında zengin
fakir herkesin kabul edildiği, tedavinin ücretsiz olduğu bu sağlık kuruluşunda
hastalar, özel hastahane elbiseleriyle yatarlar; ilaç ve yemekleri de önlerine
getirilirdi.
Büveyhî Emiri Adudüvle’nin 981’de Bağdat’ta kurduğu bîmâristan,
10.yüzyılın en meşhur hastahanesidir. İlk kurulduğunda farklı branşlardan 24
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
hekimin görev yaptığı bu hastahanede belirli günlerde hastalar muayene edilerek
ilaçları tavsiye edilmekteydi. Bu şekliyle ilk defa poliklinik uygulaması burada
gerçekleştirilmîştir.
Bunların dışında Kuzeybatı Afrika ve Endülüs’te, Selçuklular ve Osmanlılar
dönemlerinde çok sayıda hastahane kurulmuştur. Selçuklu Sultanı Melikşah
zamanında, tabiplerle hastaların ve gerekli alet ve malzemenin 100 deve ile
taşındığı bir seyyar bîmâristan dikkat çeken uygulamalardan bir tanesidir. Nitekim
Selçuklu hastahaneleri, Asya ve Avrupa’da kurulan hastahanelerinin mimarisinde
etkili olmuştur. Ayrıca hasta yatağı başında klinik dersler verilmesi uygulaması ile
akıl hastalarının ilaç ve müzikle tedavi edilmesinin menşeini Selçuklu
hastanelerinde aramak gerekir.
Örnek olarak haklarında bilgi verilen ve burada ifade edilmeyen
hastahanelerde zengin ve fakir herkes ücretsiz tedavi ediliyordu. Hastaların tedavi
masrafları karşılandığı gibi, taburcu edilen hastalara yeni bir elbise ve bir aylık
masraflarını karşılayacak miktarda para da veriliyordu. Bütün bu anlatılanlardan
İslam dünyasındaki sağlık kuruluşlarının aynı dönemlerde Batı dünyasında kurulan
hastahanelerden her açıdan oldukça ileri seviyede oldukları açıkça görülecektir.
Hatta günümüzde bile sağlık hizmetlerinde pek çok ülkenin bu seviyeye
ulaşamadığı bilinen bir husustur.
Burada tıp bilimiyle yakın ilgisi sebebiyle, eczacılık alanındaki faaliyetlere de
kısaca temas etmek gerekir. İslam dünyasında ilk eczaneler yine Halife Mansur
(754-775) zamanında açılmıştır. Ayrıca tarihte ilk eczacılık okullarının açılması ve bu
alanda ilk eserlerin yazılması, müslümanlar tarafından gerçekleştirilmîştir. Nitekim
Kimya biliminin kurucusu olan Câbir b. Hayyân (öl. 815), eczacılık alanında ilk eser
verenlerin başında gelmektedir. Bîrûnî (öl.1061(?), şifalı bitkiler konusunda yazdığı
Kitâbu’s-Saydane adlı eseriyle bu alana katkıda bulunmuştur. Eczacılık konusu
ayrıca botanik bilimiyle de ilgili olduğu için, bu konuya bu başlık altında da kısaca
temas edilecektir.
Diğer Müslüman bilim adamlarının çalışmalarına bakıldığında Orta Çağ’da tıp
ve sağlık alanında dünya medeniyetine katkıları şu şekilde sıralanabilir:
 Fizikî etkenlerin insan ruhu üzerinde oluşturduğu etkiyi ölçme bilimi demek olan
psikofizyolojinin kurulması; ameliyatlarda ilk defa anestezinin kullanılması; kemik
ve iskelet bilimi demek olan osteolojinin kurulması; kılcal damarlar sisteminin keşfi;
gırtlak sinirinin keşfi; menenjit hastalığının doğru bir şekilde tespit ve tarifi; aslında
zehirli olan civanın ilk defa eczacılıkta kullanılması; reçete yazma usulünün icadı;
yakın zamanlara kadar Avrupa’da cin çarpması olarak görülen ve bu sebeple ya
öldürülen ya da işkenceye maruz kalan akıl ve ruh hastalarının müzikle tedavisi. Bu
son uygulamanın temeli Kindî’ye kadar gitmektedir. Tedavide özel bir yöntem
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
olarak geliştirilen bu metot, ancak Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar
döneminde geniş uygulama alanı bulmuştur.
 Cerrahi aletlerin icadı ve cerrahide ilk defa fitil usulünün kullanılması, kaytan
yakısının icadı, ateşli hastalıkların soğuk su ile tedavi edilmesi, böbrek ve
mesanedeki taşların ilaçla parçalanması, büyük damarların bağlanması, bazı
hastalıkların tanımı, hastayı parmaklar yoluyla muayene ederek hastalığı teşhis
etme, küçük kan dolaşımının ve şeker hastalığında idrardaki şekerin keşfedilmesi,
insan gözünün kaslarının anatomisinin izahı.
 Tıpta ihtisaslaşma ve ilk defa ihtisas imtihanının yapılması. Mesela, bir cerrah
adayı, kırık çıkık tedavisi; taş, bademcik ve katarakt ameliyatı, çıbanların yarılması,
bir organı kesmeyi bilip bilmediği konusunda imtihandan geçmekteydi.
 Reisü’l-Etıbbâ (Başhekimlik) kurumunun ihdası. Nitekim bu kurum gelişerek
Osmanlılar devrinde hekimbaşılık şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Astronomi Alanında Yetişen Bilim Adamları, Rasathaneler ve
Astronomi Alanına Katkılar
İslam dünyasında ilmü’l-hey’e, ilmü’l-eflâk veya ilm-i felek adıyla anılan
astronomi bilimi, tercümeler yoluyla Yunan ve Hint dünyasından alınan ve İslam
dünyasında gelişen bilim dallarından bir diğeridir. Müslümanlar açısından
astronomi, özellikle dinî hayat açısından önem taşıyan bilgilere ulaşılması, mesela
namaz vakitlerinin belirlenmesi, Ramazan ayının başlangıcının tespiti ve hac
ibadetinin ifası açısından önem taşımaktaydı. Ayrıca kâinatın ve burada
gerçekleşen olayların izlenmesi hakkındaki ayetler de, astronomi biliminin
gelişmesini sağlayan unsurlardandır.
Cahiliye Dönemi’nde, yıldızlardan hareketle geleceğe yönelik bir takım
bilgiler elde etme açısından ilmü’n-nucûm toplumda bilinmekteydi. Ayrıca
rasathaneler üzerinde durulurken temas edildiği gibi, geçmiş medeniyetlerde bu
alanda çalışmalar yapılmaktaydı. Ancak astronomi bilimini gözlem ve araştırmaya
dayalı tecrübi ve müsbet ilim seviyesine Müslüman bilim adamları çıkarmıştır.
Bunun gerçekleşmesinde gözlem için kullanılan büyük aletlerin Müslüman bilim
adamları tarafından icadı ve bunların yerleştirileceği rasathanelerin, yani
gözlemevlerinin yapılması etkili olmuştur.
İslam toplumunda gerçek anlamıyla astronomi bilimi, Emevilerin son
döneminde astrolojiye dair bir kitap tercüme edilmîşse de, Brahmagupta’nın 628
yılında yazdığı Sanskritçe Siddhanta adlı eserin 773’de Abbasi halifesi Mansur’un
isteğiyle Muhammed b.İbrahim el-Fezârî tarafından Sind-Hind (es-Sindhind) başlığı
altında Arapçaya çevrilmesi üzerine başlamıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
Bu başlangıçla birlikte, bu alanda araştırma yapan Müslüman bilim adamları
sayesinde asırlar boyunca dünyaya rehberlik edecek olan ve sistematik rasat ile
doğru araştırmalara dayanan İslam astronomisinin ilk adımları atılmıştır.
Astronomi alanında yetişen başlıca Müslüman bilim adamları şunlardır: Benû
Musa olarak tanınan ve 9.yüzyılda yaşayan Muhammed, Ahmed ve Hasan adındaki
üç kardeş, Ebu’l-Abbas el-Ferğânî (öl.861’den sonra), Harranlı el-Bettânî (öl.929),
Abdurrahman es-Sûfî (öl.986), Bîrûnî (öl.1061(?), Ebû Ca’fer Hâzin (öl.971(?), İbn
Yunus (öl.1009), Çağmînî (öl.1221(?), Kadızâde-i Rûmî (öl.1412) ve Uluğ Bey
(öl.1449).
Bunlardan Benû Mûsâ olarak bilinen üç kardeş, Me’mun dönemindeki
bilimsel faaliyetlerde etkin olarak rol oynamışlar ve onun emriyle dünyanın enlem
ve boylamını ölçmüşlerdir. Bağdat’ın kuzeyindeki Sincar ovası ile Kufe ovasında
yapılan iki ayrı ölçüm sonunda dünyanın çevresinin 38.400 km olduğu tespit
edilmîştir. Bu ölçüm, aynı yerde günümüz imkânlarıyla bulunan gerçek uzunluğu
sadece 900 m. kadar geçmektedir.
Yaşadığı dönem “Bîrûnî asrı” adıyla isimlendirilen; matematik, fizik, tıp,
coğrafya ve dinler tarihi alanlarında önemli eserler veren, ancak daha çok
astronomi alanında ön plana çıkan ve büyük ihtimalle Türk olan el-Bîrûnî
(öl.1061(?), Galileo (öl.1642)’den önce dünyanın yuvarlaklığını tereddütsüz kabul
ettiği gibi, yer çekimini de tespit etmiştir. Zira o, dünya dönerken arz üzerinde
bulunanların sabit kalmasını yer çekimiyle izah etmiştir. el-Âsâru’l-Bâkiye ani’lKurûni’l-Hâliye adlı önemli eseri yanında çok sayıda eserin müellifi olan Bîrûnî,
eserlerinde dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşünü tartışmış ve dünyanın yüz
ölçümünün nasıl hesaplanacağı konusunda ayrı bir eser de yazmıştır. Dünyanın
döndüğü konusundaki görüşünü sonradan değiştirmiştir olduğu ifade edilse de, bu
durumda bile bu konuyu Kopernik’ten önce ifade etmiştir.
Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah zamanında Ömer Hayyam ve bir grup
astronom Isfahan Rasathanesinde yaptıkları çalışmalar sonunda 1079’da etTârîhu’l-Celâlî adıyla bir takvim tanzim ettiler. Takvîm-i Celâlî de denilen bu takvim,
bugün kullanılmakta olan Batılılar’ın Gregorien Takvimi’nden daha hassas idi. Zira
Müslüman bilim adamlarının yaptığı bu takvim 5000 yılda sadece bir günlük hata
yapmaktadır. Hâlbuki diğeri 3330 yılda bir günlük hata yapmaktadır.
Müslüman bilim adamlarının bu alandaki çalışma ve katkılarını sıralamadan
önce, yine Müslümanlar tarafından bilim dünyasına ve bütün insanlığa kazandırılan
rasathanelerden bahsetmek yararlı olacaktır.
Öncelikle ifade etmek gerekir ki, ilk medeniyetlerde İskenderiye’de bir
rasathanenin varlığından söz edilmekle birlikte, teşkilatlanmış bir müessese olarak
ilk rasathaneler Orta Çağ İslam dünyasında ortaya çıkmıştır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
İslam dünyasında çoğunluğu hükümdarlar tarafından kurulan pek çok sayıda
rasathane faaliyet göstermiştir. Ayrıca özel ve seyyar rasathaneler de
bulunmaktaydı. Bu gözlemevlerinde, düzenli ve sürekli olarak günlük rasatlar
yapılmıştır. Teşkilatlanmış bir müessese niteliğindeki rasathanelerin sabit bir yeri,
dikkatle hazırlanmış aletleri, özel bir kütüphanesi, gözlemcileri, hesapçıları ve bu
gözlem ile hesapları değerlendiren astronomları bulunuyordu. Bunlardan başka,
araştırmacılara yardımcı olmak üzere idarî elemanlar da çalışmaktaydı.
Rasathanelerinin kuruluşlarındaki en önemli sebep, geliştirilmîş büyük
aletlerle hassas gözlemlere dayanan yeni zîclerin meydana getirilmesiydi. Zîc,
rasathanelerde yapılan gözlem sonuçlarının tablolar hâlinde gösterildiği
kataloglardır. Zîcler aynı zamanda dönemlerindeki trigonometriye, küresel
astronomiye, takvim çeşitlerine ve yapımına, rasat aletlerinin yapılışı ve
kullanımına ve ibadet vakitlerinin belirlenmesine dair bilgileri de ihtiva
etmekteydiler.
Orta Çağ İslam dünyasındaki ilk rasathaneler, Abbasi halifesi Me’mûn
tarafından kurulmuştur. Bunlardan birincisi Bağdat’taki Şemmâsiye Rasathanesi,
ikincisi ise Şam’daki Kâsiyûn Rasathanesiydi. Bu rasathaneler, henüz gelişme
devrinde bulundukları için, çalışma programları sadece güneş ve ay gözlemlerine
yönelikti. Bunların dışında Bağdad’da Büveyhi hükümdarı Şerefuddevle (982-989)
adına kurulan rasathane; Alâu’d-Devle için İbn Sînâ tarafından 1025 tarihinde
kurulan Hemedan Rasathanesi ve Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah tarafından 1075
yılında Isfahan’da kurulan rasathane örnek olarak zikredilebilir.
Avrupa’daki rasathane kurma faaliyeti 16.yüzyılda önem kazanmış ve bu
konuda da İslam dünyasından alınan bilgiler etkili olmuştur. Bu alanda başta
Kopernik’i zikredebiliriz.
Kısacası İslam dünyasında Müslümanlar tarafından kurulan rasathaneler,
rasathane tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Zira gerçek anlamı ile bu
müessese İslam dünyasında doğmuş ve özellikle Doğu İslam dünyasında büyük
gelişme safhalarını geçirmiş, bu gelişmiş şekli ile Türk İslam dünyasından Avrupa’ya
geçerek, yeni Avrupa rasathanesinin meydana çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Rasathaneler dışında, özellikle namaz vakitlerinin tespiti için kurulan
muvakkithaneler de, astronomi biliminin gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Diğer Müslüman bilim adamlarının çalışmalarına bakıldığında Orta Çağ’da
astronomi ve gözlem alanında dünya medeniyetine katkılar şu şekilde sıralanabilir:
 Müslüman bilim adamları gözlem verilerinin arttırılması, astronomi aletlerinin
geliştirilmesi, gök cisimlerinin hareketlerinin doğru modellendirilmesi ve bu sayede
matematiksel yöntemlerin geliştirilmesini sağlamışlardır. Batlamyus’un sekiz
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
felekten meydana gelen sistemine bir dokuzuncusunu eklemişlerdir. Güneşin
ekvatora eğiminin derecesini yeniden belirledikleri gibi beş gezegenin hareketleri
için yeni bir model öne sürmüşlerdir.
 İznikli Hipparkos’un (M.Ö.II.yüzyıl) zamanından beri bilinen ve basit bir alet olan
usturlabı bilimsel anlamda icat ettiler ve geliştirdiler. İslam dünyasında bu aletin ilk
mucidi Abbasiler döneminde İbrahim el-Fezârî (öl.806)’dir.
Coğrafya, Jeoloji ve Meteoroloi Alanlarında Yetişen Bilim
Adamları ve Bu Alanlara Katkılar
Hac ibadeti, camilerin Mekke’ye doğru kıble yönünde inşası, namazlarda
kıbleye yönelme gibi dinî ihtiyaçlar yanında ticari faaliyetler, posta ve istihbarat
hizmetleri sebebiyle coğrafya alanında Müslüman bilim adamları araştırmalar
yapmış ve eserler vermişlerdir.
Bu alanlarda yetişen başlıca Müslüman bilim adamları şunlardır: Muhammed
b. Musa el-Hârizmî (öl.840), İbn Hurdazbih (öl.912?), Makdisî (öl.1000), Valensiyalı
Ebû Ubeyde Müslim el-Balensî (öl.10.yy.) Ebû Abdullah Muhammed el-İdrisî (öl.
1166), ünlü seyyahlar Nâsır-ı Husrev (öl.1018), İbn Battûtâ (öl.1377?), Evliya Çelebi
(öl.1684?), ve meşhur denizci Pîrî Reis (öl.1554).
Bu bilim dalında en büyük İslam coğrafyacısı olarak kabul edilen Makdisî
(öl.1000), Ahsenü’t-Tekâsîm fî Ma’rifeti’l-Ekâlim adıyla bir eser yazmıştır. Makdisî,
coğrafyayı herkes ve her grup insanın İslam ülkelerinden haberdar olmaları
açısından gerekli bir ilim olarak kabul ediyordu. Eserinde İslam ülkelerini on dört
iklime ayırmış; iklimler hakkında bilgi verdiği gibi, o iklimlerde yaşayan insanların
sosyokültürel ve sosyoekonomik yönleri üzerinde de durmuştur.
Valensiyalı Ebû Ubeyde Müslim el-Balensî (X. yy.), dünyanın yuvarlak
olduğunu ifade edenlerden bir tanesidir. Ayrıca, harita çiziminde de önemli bir
bilim adamı olan Ebû Abdullah Muhammed el-İdrisî (öl.1166) - Norman Kralı II.
Roger için küre biçiminde bir gök haritası ile öncekilerden daha mükemmel olan
daire biçiminde başka bir dünya haritası yapan bir bilim adamıdır - de bu görüşü
kabul edenlerdendir. Hatta Amerika kıtasının keşfinin gerçekleşmesinde, bu
görüşün Orta Çağ’da kuvvetlenmesi yatmaktadır. Nitekim Kristof Kolomb, Amerika
kıtasını keşif seyahatinin ilhamını İbn Rüşd ve benzeri Müslüman bilim
adamlarından almıştır.
Jeoloji alanında ilk bilimsel görüşleri, zooloji alanında da katkıları olan Ebû
Bahr Osman el-Câhız (öl.869) ileri sürmüştür. Câhız dağların, taşların ve nehirlerin
oluşumu hakkında çeşitli sorulara cevap aramıştır. Ona göre taşlar ve her şey başta
sıvı hâlinde bulunuyordu ve zamanla çağlar içinde katılaşmış ve dağlar da en son
oluşmuştur. Aynı şekilde İbn Sînâ (öl.1037) da dünyanın, taş, kaya ve dağların
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
oluşumu konusunda, Amu Deryâ (Ceyhun) nehri kıyısında ve Karakurum dağları ve
ovasında yaptığı gözlemlerden hareketle açıklamalar yapmıştır.
İslam dünyasında Âsârü’l-Ulviyye olarak bilinen meteoroloji alanında da
Müslüman bilim adamları katkılar yapmıştır. Bilim tarihinde ilk defa Kindî (öl.866),
bu alanda eser vermiş ve on üç risale yazmıştır. Bu risalelerde rüzgârların meydana
gelişi, genleşme kanunu, gökyüzünün rengi, med ve cezir olayının izahı gibi birçok
konuda modern meteorolojinin temel ilkelerine uygun görüşler ortaya koymuştur.
Nitekim Kindî, gökyüzünün renginin mavi olmasının sebebini, su ve havadaki
zerrecikler vasıtasıyla ışık kırılmaları ve yansımaları ile izah etmiştir. Diğer taraftan
meşhur İslam filozofu Fârâbî (öl.950) yağmurun, ısı sebebiyle yeryüzünden
yükselen buhardan bulutların meydana gelmesi sonucunda bu bulutlardan
yağdığını söylerken, Karafî (öl.1285) de gök kuşağının bilimsel açıklamasını
yapmıştır. Onun izahı da günümüzdeki bilimsel açıklamayla uyum hâlindedir.
Diğer Müslüman bilim adamlarının çalışmalarına bakıldığında Orta Çağ’da
bütün bu alanlarda dünya medeniyetine katkılar şu şekilde sıralanabilir:
 Müslüman bilim adamları coğrafya alanında astronomi teknolojisinden de
faydalanarak, haritacılık alanında önemli gelişmeleri sağlamışlardır. Haritacılık
alanındaki gelişmeler, aynı zamanda astronomi, fiziki coğrafya, matematik ve
jeodezi gibi yardımcı bilimlerin İslam dünyasında gelişmiş olmasını ifade
etmektedir. Bu alanda yukarıda işaret edilenler dışında Bîrûnî’nin de bir dünya
haritası hazırladığı ve bu haritada yeni kıtaların varlığına işaret ettiği bilinmektedir.
Osmanlı döneminin meşhur denizci ve bilim adamı Pîrî Reis ile de Orta Çağ’da
bütün dünyada haritacılık en yüksek seviyesine ulaşmıştır.
 İslam bilginleri dünyanın, taş, kaya ve dağların oluşumu; depremler, delta ve
yanardağlar, yeraltı sularından bahsetmişlerdir. Örneğin Zekeriyâ el-Kazvînî
(öl.1284)’ye göre depremlerin oluşumu şu şekildedir: Buğular ve buharlar yer altı
çukurlarında toplanıp soğukluk sebebiyle su hâlinde yoğunlaşmakta; sıcaklık
dağılmadığında, yeryüzü de çok ısınmakta ateşin bir kimsenin vücudunu titrettiği
gibi, onlar da yeryüzünü titretmektedir. Bazen bu biriken buharlar yeryüzünü
parçalayarak çok kuvvetli bir şekilde dışarı çıkarlar. İşte bu durumda dağlar ve
şehirler yok olabilir.
Fizik, Mekanik ve Kimya Alanlarında Yetişen Bilim Adamları ve
Bu Alanlara Katkılar
Müslüman bilim adamları fizik, mekanik ve kimya alanlarında önemli
gelişmelerin meydana gelmesini sağlamışlardır.
Bu alanlarda yetişen başlıca Müslüman bilim adamları şunlardır: Fizik ve
mekanik alanlarında İbnü’l-Heysem (öl.1040?), el-Kindî (öl.870?), Endülüslü Ebu’lAtatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
Kasım Abbas b. Firnâs (öl.887), Ebu’l-Hasan İbn Yunus (öl.1009), İsmail Cevheri
(öl.1010), Abdurrahman el-Hâzinî (öl.12.yy), Kemaleddin İbn Yunus (öl.1242),
Ebu’l-Izz İsmail el-Cezerî (öl.13.yy), Hezarfen Ahmed Çelebi (öl.17.yy), Hasan Çelebi
Lâgarî (öl.17.yy) ve kimya alanında Câbir b. Hayyân (öl.815).
Fizik alanının en büyük âlimi olan İbnü’l-Heysem Kitâbü’l-Menâzir adlı bir
eser yazmıştır. Bu optik (ilm-i menâzır) konusunda önemli bir çalışmadır. Bu
eserinde görmeyi sağlayan ışınların gözden değil, bakılan nesneden geldiğini ve bu
şekilde görmenin gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Ayrıca Batılı bilim
adamlarından önce ışığın doğru boyunca yayıldığını düşünerek bunun ispatlanması
için Batılılar’ın “Camera Obscure” dedikleri karanlık oda veya karanlık kamera
deneyini gerçekleştirmiştir. Gerçekleştirdiği karanlık oda, daha sonraki yüzyıllarda
bazı optik aletlerin, özellikle fotoğraf ve film makinalarının icadına sebep olmuştur.
Bu açıdan bakıldığında fotoğraf makinasının ilkel bir şeklini keşfetmiştir. Ayrıca
görmenin nasıl meydana geldiği yanında, gözün yapısı ve görme bozukluklarının
sebebini bugünkü bilgilere çok yakın şekilde açıklamıştır. Hatta bazı ifadelere göre
ilk okuma gözlüğünü icat etmiştir. Hâlbuki ilk okuma gözlüğü ve kamera, Batı
dünyasında 14.yüzyılda yapılmıştır. Ayrıca “iki ucunda mercek bulunan boru”
şeklinde dürbünün ilk tanımı da İbnü’l-Heysem tarafından yapılmıştır. Bu sebeple
de dürbün, 17.yüzyılda Batı bilim dünyasında ortaya çıkışından 600 yıl önce İslam
dünyasında Kahire’de rasatlarda kullanılmıştır. Bütün bunlardan başka, Bîrûnî ile
çağdaş olan İbnü’l-Heysem, Bîrûnî gibi yer çekimi ve yer çekiminin mesafe ile
değiştiğini bile ifade etmişti.
Mekanik alanında çalışmalar yapan Ebu’l-Kasım Abbas b. Firnâs, 880 yılında
ilk uçuş denemesini yapmış olup bu denemede bir miktar havada kaldığı kesindir.
Mekanik alanında önemli bir diğer bilim adamı olan Artuklular döneminde
yaşayan Ebü’l-İzz İsmail el-Cezerî yani Cizreli Ebü’l-İzz (öl.13.yüzyıl)’dir. Bu alanda
yazmış olduğu Kitâbün fî Ma’rifeti’l-Hiyeli’l-Hendesiyye (Kitâbü’l-Hiyel) adlı eseriyle
tanınmaktadır. 1205’de tamamladığı bu eserinde su saatleri, kandil saatleri,
ziyafetlerde kullanılan kaplar ve sürahiler, el yıkama ve kan alma için kullanılan
kaplar, çeşmeler ve mekanik yollarla hareket eden müzik aletleri, su pompalayan
makineleri çizimleriyle beraber zikretmiştir. Böylece Hellenistik Çağ’dan 13.yüzyıla
kadar uzanan mühendislik geleneği, İslam dünyasında Ebü’l-İzz ile zirveye
ulaşmıştır. Ayrıca Ebü’l-İzz, sibernetik çağı olarak isimlendirilen çağımızda
sibernetik ilmînin - sibernetik, canlı varlıklar ile makineler arasında sistem açısından
benzerliği araştıran ve bundan hareketle makinelerin icadını konu alan bilim
dalıdır- kurucusu olarak kabul edilmektedir.
Müspet bilimlerden kimya biliminin başlangıcı olan simya bilimi, insanlığın
eskiden beri uğraştığı bir bilim dalıdır. Simyanın konusu genel olarak ruh ile gök
cisimleri, fiziki varlıklar ve madenler arasında bağ kurmak, madenlerin değişimini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
ve özelliklerini inceleyerek onlardan ruh ve bedene faydalar sağlamak idi. Bugünkü
modern kimya, Müslüman bilim adamları tarafından kurulan bir bilim dalıdır. Câbir
b. Hayyân (öl.815) da, kimyanın kurucusudur. Câbir b. Hayyân, kimyanın
kalsinasyon (toz hâline getirme) ve reduksiyon (indirgeme) adındaki iki temel
esasını bilimsel bir şekilde belirleyip açıklamıştır. Ayrıca buharlaştırma, eritme ve
kristalleştirmede başvurulan metotları geliştirmiştir. Câbir, kimya bilimini tecrübi
bir bilim olarak tarif ettiği gibi, kimyasal maddeleri sınıflandırmıştır. Aynı zamanda
nitrik asidi ilk defa o bulmuş; modern kimyanın temel teorilerinden olan civa-sülfür
temel teorisini ilk defa ortaya koymuştur. Bu sebeple bütün Orta Çağ kimyacıları
büyük ölçüde Câbir’in tesirinde kalmışlar ve onu öncü olarak tanımışlardır.
Diğer Müslüman bilim adamlarının çalışmalarına bakıldığında Orta Çağ’da
bütün bu alanlarda dünya medeniyetine katkılar şu şekilde sıralanabilir:
 Albert Einstein (öl.1955)’den önce İzafiyet (Rölativite) Teorisi’ni ortaya
koymuşlardır.
 Mekanik olarak çalışan saatler ilk defa Müslüman bilim adamları tarafından imal
edilmîştir. Nitekim Hârûnürreşîd’in Alma Kralı Şarlken’e gönderdiği çalar saat en
dikkat çekenidir.
 Madenlerin terkibini bulmada kullanılan ve “su terazileri” adı verilen teraziler
imal etmişlerdir.
 Özgül ağırlık kavramı aydınlatılmış ve bazı maddelerin özgül ağırlıkları tespit
edilmîştir. Hatta özgül ağırlık ölçen Piknometre’yi ilk defa Bîrûnî icat etmiştir.
 Müslüman bilim adamları kimya bilimi ile yakın ilişkisi bulunan mineraloji
(kıymetli taşlar) alanında da çalışmalar yapmıştır. Ayrıca suni kuluçka yoluyla civciv
üretimi, soda ile kumdan cam imali, renkli cam imali ve taşların yumuşatılması da
Müslüman bilim adamlarının yaptığı çalışmalar arasındadır. Hatta cam sanayi, 12
ve 13. yüzyıllarda Venedik’te çalışan Müslüman ustalar yoluyla Batı dünyasına
geçmiştir. Ayrıca Müslüman kimyacılar kimyasal fırınlar, petrol ve petrol arıtma
konularında da ilk çalışmaları yapmışlardır.
Botanik ve Zooloji Alanlarında Yetişen Bilim Adamları ve Bu
Alanlara Katkılar
İlk devirlerden itibaren Müslüman bilim adamları botanik alanında özellikle
farmakolojik faydalarını tespit için bitkilerle ilgilenmişlerdir.
Bu alanlarda yetişen başlıca Müslüman bilim adamları şunlardır: Botanik
alanında Kurtubalı bir tabip olan Ebû Ca’fer el-Ğâfikî (öl.1165), Endülüslü Ebû
Zekeriyâ İbnü’l-Avvâm (öl.12.yy), ve İbnü’l-Baytar (öl.1248); zooloji alanında Ebû
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
Bahr Osman el-Câhız (öl.869), İbn Ahî Hizâm (öl.10.yy) ve Muhammed b. Musa edDemîrî (öl.1405).
İslam bilim dünyasında botanik ve eczacılık alanında en meşhur bilim adamı
Endülüs’lü İbnü’l-Baytar (öl.1248)’dır. Doğu ve Batı Orta Çağı’nda bilgi, görgü ve
tecrübesini artırmak ve yazacağı eserlere malzeme toplamak için üç kıtayı gezen
ender müelliflerden olan İbnü’l-Baytar, şifalı bitkiler konusunda el-Muğnî fi’lEdviyeti’l-Müfrede isimli eseri ile el-Câmî fi’l-Edviyeti’l-Müfrede’yi telif etmiştir.
İkinci eserde kendilerinden ilaç yapılan bitkilerin yanında hayvan ve minerallerden
de bahsetmiştir. Hatta bu eserin bir kısmı 18.yüzyılda Latince olarak basılmıştır.
Bilimsel zooloji alanında ilk eser verenlerin başında Ebû Bahr Osman el-Câhız
(öl.869) gelmektedir. Kitâbu’l-Hayvân alı eserinde tekâmül; çevre ve şartlara uyum
ile hayvan psikolojisi konusundaki nazariyelere yer vermiştir. Bu nazariyeler ancak
19.yüzyılda tam anlamıyla gelişebilmîştir. Câhız bu eserinde büyük hayvanlardan
başka, küçük hayvanlara ve hatta böceklere de temas etmiştir. Eldeki bilgilere göre
Câhız, kuru distilasyon (damıtma) yoluyla hayvan gübresinden nasıl amonyak elde
edileceğini bilmekteydi.
Diğer Müslüman bilim adamlarının çalışmalarına bakıldığında Orta Çağ’da
bütün bu alanlarda dünya medeniyetine katkılar şu şekilde sıralanabilir:
 Çiçekler, bitkiler ve ağaçlar arasında sempati ve empati, bitkilerin ve
minerallerin birbirlerine etkisi, bitkilerin sınıflaması; ağaç hastalıklarının tedavisi ve
suni yollarla ürünlerinin artırılması konularında da çalışmalar yapmışlardır.
 Hayvan hastalıkları, veterinerlik, binicilik, atların çeşitleri v.b. konularda
çalışmalar yapmışlardır.
 Suni gölet ve havuzlarda balık üretme ve yetiştirme demek olan pisikültür
bilinmekte olup, bu metotla balık üretilmîştir.
Bütün Orta Çağ boyunca müspet ilimlerde Müslüman bilim adamları birer
otorite olarak kalmışlardır. Bu alanlarda kendilerinden önceki dönemlerdeki
bilimsel birikimden de yararlanmışlardır. Müslüman bilim adamları sayesinde
ortaya çıkan bilimsel gelişme ve birikim, daha sonra Batı dünyasına geçmiştir. Bu
şekilde Batı dünyasında bilim gelişmeye başlamıştır. Bu şekilde de Müslüman bilim
adamları dünyaya önemli katkılar sağlamıştır.
İSLAM MEDENİYETİNİN BATI’YA GEÇİŞİ
Hz. Peygamber döneminden itibaren Orta Çağ boyunca müspet ilimlerde
Müslüman bilim adamları tarafından, gerek öncekileri alıp geliştirmek ve gerekse
de ilk defa bilim dünyasına kazandırmak şeklinde oluşmasını sağladıkları bilimsel
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
birikim, ferdî ilişkiler dışında esas olarak üç yoldan Batı dünyasına, Avrupa’ya
geçmiştir. Bu yollar ve oynadıkları rol şu şekilde ifade edilebilir:
Endülüs (İspanya)
Endülüs Emevi Devleti’nin kurulduğu 711 yılından itibaren Endülüs’te,
Batı’nın karanlık çağını yaşadığı dönemde yüksek bir medeniyet ortaya çıkmıştır.
Batı dünyası 11.yüzyılda başlayan Haçlı seferleri döneminde Endülüs’e de seferler
düzenlemiştir. Bu seferler esnasında Hristiyanlar İslam medeniyetini yakından
tanıma imkânını buldular. Müslümanların nasıl bu kadar yüksek bir medeniyet
kurmuş olduklarını anlamak ve onu daha yakından tanıyabilmek ihtiyacı, Arapça
eserlerin kendi dillerine tercüme edilmesiyle sonuçlanmıştır. Temelde bu sebeple
ve daha 10.yüzyılda başlayan, 11.yüzyıldan itibaren Endülüs’ü işgale başlayan
Hristiyan idarecilerin teşvikiyle de hızlanan; ancak 12.yüzyılda daha yoğun ve
sistemli bir şekilde gerçekleşen tercüme faaliyetleriyle İslam dünyasının bilim
mirasıyla doğrudan temasa geçilmîştir. Bu arada geniş bir din hürriyeti ortamında
Kurtuba, Tuleytula ve Gırnata medreselerinde yetişen Yahudi ve Hristiyan bilim
adamları, Arapça yanında bilim ve felsefe alanında tahsil görmüşlerdi. Başlangıçta
buradaki medreselerde tahsil görenler ülkelerine döndüklerinde şüphe ile
karşılanmakta ruhlarını şeytana sattıkları sanılmaktaydı. İşte bu bilim adamları ve
mütercimler, İslam dünyasından, yani Arapçadan Latinceye yaptıkları tercümelerle,
Batı’da 12.yüzyıl Rönesansı şeklinde isimlendirilen uyanış döneminin
gerçekleşmesinde çok büyük rol oynamışlardır. Arapçadan Latinceye yapılan
tercüme faaliyetleri Tuleytula (Toledo) başta olmak üzere İşbiliye, Mürsiye,
Tarragona, Leon, Segovia, Pamplona gibi İspanya şehirlerinde gerçekleşmiştir. Bu
faaliyetlerde Bathlı Adelard, Chesterli Robert, Sevillalı John, Dalmaçyalı Herman,
Abraham ben Ezra, Cremonalı Gerard v.d. yer almıştır.
Sicilya
Endülüs (İspanya) dışında Arapça eserlerin Latinceye tercüme faaliyetinin
yoğunlaştığı ikinci merkez özelliğini taşıyan; İslami kaynaklarda Sıkilliyye olarak
geçen ve Bizans hâkimiyetinde olan Sicilya, Emevi Halifesi Muâviye döneminde
fethedilmek istenmiş ancak başarılı olunamamıştır. Abbasiler Dönemi’nde Ağlebîler
tarafından 827’de başlatılan ve 902 yılına kadar devam eden fetih harekatı
sonunda burası fethedilmîştir. Sicilya 1091’de Normanlar tarafından tamamen işgal
edilinceye kadar İslam hâkimiyetinde kalmıştır. Müslümanlar tarafından bir kültür,
ticaret merkezi hâline getirilen Sicilya’da, Endülüs’te olduğu gibi bilim ve
medeniyet teşekkül etmiştir. Sicilya’da hâkimiyeti ele geçiren Normanlar, buradaki
medeniyetten yararlanmışlardır. Özellikle bu medeniyetten büyük oranda
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
etkilenen Norman Kralı II. Roger (1130-1154), Arapça öğrendiği gibi, Arapça yazılan
eserleri toplamış ve büyük coğrafya bilim adamı İdrisî (öl.1165) gibi Müslüman
bilim adamlarını alanlarında araştırma yapmaya teşvik etmiştir. Nitekim İdrisî
1154’te yazdığı Nüzhetü’l-Müştâk fî İhtirâki’l-Âfâk adlı eserini II. Roger’a takdim
etmiştir. Hatta bu sebeple bu eser, Kitâbu Rucâr adıyla da meşhur olmuştur.
Bu arada Sicilya’da Müslümanlar tarafından kurulan medreselerde, çeşitli
milletlerden bilim adamları da bir araya gelmiştir. Bu şekilde Normanlar dönemiyle
birlikte başlayan ve daha sonra da devam eden faaliyetlerle İslam bilim ve
medeniyeti Batı’ya geçmiştir. Nitekim Batı tıbbı üzerinde büyük etkisi olan Salerno
Tıp Okulu’nun gelişiminde Arapçadan tercüme edilen eserlerin önemli rolü
olmuştur. Nihayet Normanlar’dan sonra Frederik hanedanı ve İtalyan devlet
adamları da İslam kültürünü ve özellikle tıp alanındaki eserleri tanıtmaya devam
etmiştir.
Haçlı Seferleri
Haçlı seferleri, 11.yüzyılın sonlarında Avrupa dünyasının “Kudüs’ü Kurtarma”
sloganı ile Türkler’i Anadolu’dan atmak ve bütün Orta Doğu’yu ele geçirmek için
başlatılan ve iki asırdan fazla devam eden siyasî amaçlı askerî hareketlerdir. Haçlı
seferlerine katılanlar, karşılaştıkları İslam medeniyetinden oldukça fazla
etkilenmişlerdir. Arapçayı öğrenmeleri yanında, Haçlılar, Orta Çağ Avrupası’na
Doğu’nun kültürünü taşımakta etkili olmuşlardır. Zira bu konudaki bir
değerlendirmeye göre Haçlı seferlerine katılanlar arasında belirli bir kültür birikimi
olanlar da vardı. Bunların bir kısmı, Doğu Akdeniz etrafında yer alan ülkelerin
zenginliklerini ve iklimlerini görünce etkilenmişler ve bu uygarlıkları anlayıp
tanımaya çalışmışlardır. Bu sebeple içlerinden bir kısmı geri dönmemek üzere
buralara yerleşmişlerdir. Arapçayı öğrendikleri gibi buralardaki kütüphanelerde yer
alan binlerce kitabı inceleme fırsatını bulmuşlardır. Aynı zamanda bu dönemde
ticaret yollarının açtığı imkânla Doğu’nun en uzak köşelerine kadar giden seyyahlar
Doğu’nun güzelliğini, zenginliğini, sanat ve ilmîni Batı’ya tanıtmışlardır.
Bunların dışında Akdeniz ticaretinin Orta ve Kuzey Avrupa’ya aktarıldığı
Venedik, Pisa, Cenova ve Lucca İtalya liman şehirleri; Salerno ve Toledo dışında
tercümelerin yapıldığı Paris, Napoli, Montpellia ve Padua; İslam ülkelerine yapılan
seyahatler ile Hristiyan ailelerin Müslüman aileler ile akrabalık tesis etme çabaları
yoluyla da Orta Çağ İslam dünyasındaki bilim Batı’ya ulaştırılmıştır.
Günümüzde Batı dillerinde kullanılan pek çok kelimenin aslının İslam
dünyasında oluşu, İslam bilim mirasının ve medeniyetinin Batı’ya geçtiğini ve Batı
medeniyeti üzerinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim admiral (emîru’lbahr, amiral), aqrab (acrab, akrep), alchemy (el-kimya, kimya), atlas (atlas, atlas),
coffee (kahva, kahve), cotton (kutun, pamuk), lemon (lîmûn, limon), safari (safâra,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
safari), sugar (sukker, şeker); İspanyolca alferez (el-fâris, teğmen), zaga (es-sakâ,
artçı) ve laud (el-ûd, ud) gibi kelimeler örnek olarak verilebilir.
Kısacası, Batı’nın İslam dünyasını Endülüs, Sicilya, Haçlı Seferleri ve diğer
yollarla tanıması ile Arapça eserlerin Latinceye tercüme edilmesi sonucunda, Batı
dünyasında bilim canlanmaya başlamıştır. 10.yüzyılda başlayan, ancak 12.yüzyılda
sistemli bir şekilde yoğunluk kazanan ve 13.yüzyılda devam eden tercümeler
döneminin sonunda Batı medeniyeti Orta Çağ karanlığından kurtulmuş ve bilim
rönesansını gerçekleştirebilmîştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Özet
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
•Hz.Peygamber dönemiyle birlikte ilim ve ilmî faaliyetler İslam medeniyetinin
oluşumunda başlıca unsurlardan olmuştur. Tarih boyunca Müslümanların hâkim
olduğu dönem ve bölgelerde ilmî faaliyetler artarak devam etmiştir. Bu
faaliyetlerin sonucunda önemli eserler ortaya konulmuştur.
•Müslüman öncelikle naklî ilimler alanında çalışmalar yapmış ve eserler
vermişlerdir. İslam fetihleri ile birlikte Grek, Hint, Sasanî ve Mısır
medeniyetleriyle tanışmışlardır. Fethedilen bölgelerde var olan bu
medeniyetlere ait birikim öncelikle korunmuş ve arkasından bu birikimden
faydalanılmıştır.
•Müspet ilimler alanında söz konusu medeniyetlerin eserleri tercüme edilmiştir.
Bu tercüme faaliyetleri Beytülhikme kurumuyla en üst düzeye ulaşmış;
Beytülhikme aynı zamanda bir bilimler akademisi özelliğini kazanmıştır.
•Özellikle Abbasiler Dönemi'yle birlikte Müslümanlar matematik, tıp, astronomi,
fizik, mekanik, kimya, botanik ve zooloji v.d. alanlarda orijinal eserler yazmıştır.
Ayrıca bu alanların her birisinde önemli buluşlar gerçekleştirmiştir.
•Müslümanların medeniyet ve bilim alanında ortaya koyduğu çalışmalar İspanya,
Sicilya ve Haçlı Seferleri ile Batı dünyası ile buluşmuştur. Bu buluşma ile birlikte
Batı Hristiyan dünyasında ilmî faaliyetler başlamış ve içerisinde bulundukları
Orta Çağ karanlığından kurtulma sürecine girmişlerdir. Batı dünyasında
gerçekleşen Rönesans’ın temelinde Müslümanların medeniyet ve bilime
katkılarının payı tartışılmaz bir gerçektir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Ödev
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
• Kaynaklardan yararlanarak Müslümanların dünya
medeniyetine katkılarını 500 kelimeyi aşmayacak
şekilde yazınız ve hazırladığınız belgeyi göndermek için
yandaki ödev gönderme linkini kullanınız.
• Hazırladığınız ödevi sistemde ilgili ünite başlığı altında
yer alan “ödev” bölümüne yükleyebilirsiniz.
Etkileşimli Alıştırmalar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde ilgili
ünite başlığı altında yer
alan “bölüm sonu testi”
bölümünde etkileşimli
olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Antik dünyanın bilinen ilmî ve felsefi eserlerini Arapçaya tercüme ettirme
konusundaki ilk teşebbüs ne zaman ve kim tarafından gerçekleştirilmîştir?
a) Dört Halife Dönemi, Hz.Ömer
b) Abbasiler Dönemi, Halife Mansur
c) Emeviler Dönemi, Hâlid b. Yezîd
d) Abbasiler Dönemi, Halife Me’mun
e) Emeviler Dönemi, Mervan b. Hakem
2. İslam dünyasının meşhur âlimlerinden İbn Sina'nın “Kanun” adlı eseri Batılılar
tarafından on beş defa Latinceye çevrilerek tıp öğretiminde kullanılmıştır.
Bu durum aşağıdaki genellemelerden hangisini doğrulamaz?
a) İslam dinî, bilimsel gelişmelere açıktır.
b) Pozitif bilimlerde İslam bilginlerinin de hizmetleri vardır.
c) Tıp alanında da İslam bilgini yetişmiştir.
d) Pozitif bilimler İslamiyet'le birlikte doğmuştur.
e) Batı dünyası İslam bilginlerinden yararlanmıştır.
3. Takvîm-i Celâlî hangi dönemde hazırlanmıştır?
a) Sultan Melikşah
b) Halife Mansur
c) Fatih Sultan Mehmed
d) Gazneli Mahmud
e) Hiçbiri
4. Artuklular döneminde yaşayan ve sibernetik ilmînin kurucusu olarak kabul
edilen bilim adamı aşağıdakilerden hangisidir?
a) İbn Ahi Hizâm
b) Cabir b. Hayyan
c) Harizmî
d) Ebu’l-İzz el-Cezerî
e) Abdurrahman el-Hazinî
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
5. Kurtubalı bir tabip olan ve el-Edviyetü’l-Müfrede adlı eserin müellifi olan Ebû
Cafer el-Gâfikî, hangi alanda çalışmalar yapmıştır?
a) Kimya
b) Fizik
c) Botanik
d) Tıp
e) Astronomi
Cevap Anahtarı
1.C, 2.D, 3.A, 4.D, 5.C
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Adıvar, Adnan. (1970). Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Bahadır, Osman. (1996). Osmanlılarda Bilim, İstanbul: Sarmal Yayınları.
Bayraktar, Mehmet. (1992). İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Ankara: Rehber
Yayınları.
Bilhan, Saffet. (1998). Orta Asya Bilgin Türk Hükümdarlar Devletinde Eğitim-BilimSanat, Ankara: TDV Yayınları.
Demirci, Mustafa. (1996). Beytü’l-Hikme, İstanbul: İnsan Yayınları.
Denizkuşları, Mahmut. (1981). Tıbb-ı Nebevî-Peygamberimiz ve Tıp, İstanbul:
Marifet Yayınları.
Ersoy, Osman. (1959). Türkiye’ye Matbaanın Girişi ve İlk Basılan Eserler, Ankara:
AÜDTCF Yayınları.
Göker, Lütfi. (1996). Bilim ve Teknolojinin Gelişimi İle Türk İslam Bilginlerinin Yeri,
İstanbul: MEB Yayınları.
Gürkan, Ahmet. (1965). İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, İstanbul.
Hitti, Philip K. (1980). Siyasî ve Kültürel İslam Tarihi, çev: Servet Sezgin, İstanbul:
Boğaziçi Yayınları.
Hunke, Sigrid. (1972).Avrupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi, İstanbul: Bedir
Yayınları.
İslam Kurumları ve Medeniyeti. (2010). Editör: Mefail Hızlı, Eskişehir: Anadolu
Üniversitesi Yayınları.
İslam Tarihi ve Medeniyeti. (2006). Editör: Nesimi Yazıcı-Nusret Çam, Ankara:
Ankara Üniversitesi Uzaktan Eğitim Yayınları.
Karakaş, Mahmut. (1991). Müsbet İlimde Müslüman Âlimler, Ankara: Kültür
Bakanlığı Yayınları.
Kazancıgil, Aykut. (2000). Osmanlılarda Bilim ve Teknoloji, İstanbul: Ufuk Kitapları.
Keskioğlu, Osman. (1987). Müslüman İlme ve Medeniyete Hizmetleri, Ankara: DİB
Yayınları.
Kırca,Celal. (1994). Kur’3A-ı Kerîm’de Fen Bilimleri, İstanbul: Marifet Yayınları.
Nasr, Seyyid Hüseyin. (1991). İslam’da Bilim ve Medeniyet, çev: Nabi Avcı v.d.,
İstanbul: İnsan Yayınları.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
İslam Medeniyetinin Dünyaya Katkıları
Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi. (1998). Editör: Ekmeleddin İhsanoğlu,
İstanbul: IRCICA Yayınları.
Özdemir, Mehmet. (1997), Endülüs Müslümanları İlim ve Kültür Tarihi, Ankara:
TDV Yayınları.
Saraç. Celal. (1983). Bilim Tarihi, İstabul: MEB Yayınları.
Sarıçam, İbrahim-Erşahin, Seyfettin. (2006). İslam Medeniyeti Tarihi, Ankara.
Sayılı, Aydın. (1985). Ortaçağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri, Ankara: TTK
Yayınları.
Turan, Osman. (1997). Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, İstanbul:
Boğaziçi Yayınları.
Türkler. (1999). Editör: Hasan Celal Güzel, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları.
Uzun, Abdullah. (1997). Cizreli Ebü’l-İz ve Otomatik makineları, Konya: Esra
Yayınları.
Yıldırım, Celal. (1985). Bilimin Öncüleri, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Yüksel, Ahmet Turan. (2007). İslam’da Bilim Tarihi Başlangıçtan Osmanlı
Döneminin Sonuna Kadar, Konya: Kitap Dünyası Yayınları.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
Download