tc gazi üniversitesi sağlık bilimleri enstitüsü oral patoloji bilim dalı

advertisement
T.C.
GAZİ ÜNİVERSİTESİ
SAĞLIK BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ
ORAL PATOLOJİ BİLİM DALI
ODONTOJENİK KERATOKİST VE AMELOBLASTOMALARDA
İNTERLÖKİN–1 ALFA VE İNTERLÖKİN–6 EKSPRESYONUNUN
VE GEN POLİMORFİZMİNİN İNCELENMESİ
DOKTORA TEZİ
Dt. Burcu SENGÜVEN
Tez Danışmanı
Prof.Dr. Tülin OYGÜR
ANKARA
Aralık 2008
T.C.
GAZİ ÜNİVERSİTESİ
SAĞLIK BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ
ORAL PATOLOJİ BİLİM DALI
ODONTOJENİK KERATOKİST VE AMELOBLASTOMALARDA
İNTERLÖKİN–1 ALFA VE İNTERLÖKİN–6 EKSPRESYONUNUN
VE GEN POLİMORFİZMİNİN İNCELENMESİ
DOKTORA TEZİ
Dt. Burcu SENGÜVEN
Tez Danışmanı
Prof.Dr. Tülin OYGÜR
Bu tez Gazi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından
03/2005-22 proje numarası ile desteklenmiştir.
ANKARA
Aralık 2008
i
İÇİNDEKİLER
Kabul ve Onay
i
İçindekiler
ii
Tablolar
iv
Şekiller
v
Resimler
vi
Semboller, Kısaltmalar
vii
1. GİRİŞ
1
2. GENEL BİLGİLER:
5
2.1. Odontojenik Kistler ve Tümörler
5
2.2. Ameloblastoma
9
2.3. Odontojenik Keratokist (Keratokistik Odontojenik Tümör ve Ortokeratinize
Odontojenik Keratokist)
15
2.3.1. Keratokistik Odontojenik Tümör (KOT)
16
2.3.2. Ortokeratinize Odontojenik Keratokist (OK)
20
2.4. İnterlökinler
21
2.4.1. İnterkölin-1
25
2.4.2. İnterlökin-6
29
2.5. Tek nükleotid polimorfizmi
3. GEREÇ VE YÖNTEM
3.1. İmmünohistokimyasal Yöntem:
3.1.1 İmmünohistokimyasal Boyanmaların Değerlendirilmesi:
3.2. Gen polimorfizmi analizi:
31
37
38
40
41
3.2.1. DNA eldesi ve saflaştırılması:
41
3.2.2. Polimeraz Zincir Tepkimesi (PCR )
42
ii
3.2.3. PCR Ürünlerinin Uygun Kesim Enzimi ile Kesilmesi ve Restriksiyon
Fragman Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) Analizi:
43
3.3. İstatistiksel Analizler:
4. BULGULAR
46
48
4.1. Klinik ve Histopatolojik Bulgular
48
4.2. İmmünohistokimyasal Bulgular
54
4.3. IL-1A (-889 C/T) Genotipi ve Alel Dağılımı
61
5. TARTIŞMA
66
6. SONUÇLAR
91
7. ÖZET
94
8. SUMMARY
96
9. KAYNAKLAR
98
10. TEŞEKKÜR
112
11. ÖZGEÇMİŞ
113
iii
Tablolar
Tablo 1: DSÖ’nün 2005 Odontojenik Tümörler Sınıflaması 21 ................... 7
Tablo 2: İnterlökin ailesi 28 ....................................................................... 23
Tablo 3: ABL vakalarının yaşa göre dağılımı ........................................... 48
Tablo 4: ABL vakalarının boyutlarına göre dağılımı ................................. 49
Tablo 5: KOT vakalarının yaşa göre dağılımı .......................................... 50
Tablo 6: KOT vakalarının boyutlarına göre dağılımı ................................ 51
Tablo 7: OK vakalarının yaşa göre dağılımı ............................................. 52
Tablo 8: OK vakalarının boyutlarına göre dağılımı................................... 53
Tablo 9: IL-1α (-889 C/T) genotipi ve alel dağılımı ................................... 63
Tablo 10: IL-1α (-889 C/T) genotipi ve alel dağılımının ABL ve KOT ile
ilişkisi................................................................................................. 64
iv
Şekiller
Şekil 1: IL-1 gen bölgesi .......................................................................... 33
Şekil 2: IL-6 gen bölgesi .......................................................................... 34
Şekil 3: PCR aşamaları............................................................................ 35
Şekil 4: Restriksiyon enzimi ile kesim sonrası oluşan bantlar. ................. 45
Şekil 5: Çalışma akış şeması. .................................................................. 46
Şekil 6: ABL vakalarının inflamasyon yoğunlukları .................................. 49
Şekil 7: KOT vakalarının kist duvar kalınlıkları......................................... 51
Şekil 8: KOT vakalarının inflamasyon yoğunluklarına göre dağılımı ........ 52
Şekil 9 OK vakalarının kist duvar kalınlıkları ............................................ 53
Şekil 10: ABL vakalarının IL-1α ve IL-6 ekspresyon derecelerine göre
dağılımı ............................................................................................. 56
Şekil 11: KOT vakalarının IL-1α ve IL-6 ekspresyon derecelerine göre
dağılımı ............................................................................................. 58
Şekil 12: OK vakalarının IL-1α ve IL-6 ekspresyon derecelerine göre
dağılımı ............................................................................................. 60
Şekil 13: IL-1A -889 bölgesine ait PCR ürünü örnekleri ........................... 61
Şekil 14: IL-1A -889 bölgesinin NcoI restriksiyon endonükleaz enzimi ile
analizi ................................................................................................ 62
v
Resimler
Resim 1: ABL’de (a) stellat retikulum benzeri hücrelerde stoplazmik olarak
izlenen ve (b) skuamöz metaplazi alanlarında yoğunluğu artan (ok) IL1α pozitifliği (DAB, a:x100, b:x200). .................................................. 55
Resim 2: ABL’de (a ve b) stellat retikulum benzeri hücrelerde izlenen IL-6
ekspresyonu (ok) (DAB, a:x100, b:x400) .......................................... 55
Resim 3: KOT’de (a) döşeyici kist epitelinde ve (b) kist bağ dokusundaki
mononükleer inflamatuar hücrelerde (ok) saptanan IL-1α pozitifliği
(DAB, a:x100, b:x200) ....................................................................... 57
Resim 4: Kist epitelinde ve bağ dokusundaki inflamatuar hücrelerde (ok)
izlenen IL-6 pozitifliği (DAB, x100). ................................................... 58
Resim 5: Ortokeratinize (ok) odontojenik keratokistte döşeyici epitelde
saptanan (a) IL-1 α ve (b) IL-6 pozitifliği (DAB, a:x100, b:x200)........ 59
vi
Kısaltmalar
ABL
Ameloblastoma
ACTH
Adeno Kortikotropik Hormon
bç
Baz Çifti
DAB
Diaminobenzidin Tetraklorit
DF
Dental Folikül
DK
Dentigeröz Kist
DNA
Deoksiribo Nükleik Asit
DSÖ
Dünya Sağlık Örgütü
ECM
Ekstraselüler Matriks
EGF
Epitelyal Büyüme Faktörü
ICAM
İnterselüler Adezyon Molekülü
IL
İnterlökin
IL-1α
İnterlökin 1 Alfa
IL-6
İnterlökin 6
KOT
Keratokistik Odontojenik Tümör
MFH
Mononükleer Fagositik Hücre
MMP
Matriks Metalloproteinaz
NBHK
Nevoid Bazal Hücreli Karsinom
OK
Odontojenik Keratokist
PBS
Fosfatla Tamponlanmış Serum
PCNA
Proliferating Cell Nuclear Antigen
PCR
Polimeraz Zincir Reaksiyonu
PGE 2
Prostaglandin E2
RANKL
NFk B Ligant Reseptör Aktivatörü
RNA
Ribonükleik Asit
TNF
Tümör Nekroz Faktör
TNP
Tek Nükleotit Polimorfizmi
VCAM
Vasküler Hücre Adezyon Molekülü
vii
1. GİRİŞ
Odontojenik kistlerin ve tümörlerin biyolojik davranışlarının ve
prognozlarının belirlenmesi amacıyla yapılan çalışmalar son yıllarda
giderek artmakta ve buna bağlı olarak aynı ölçüde değer kazanmaktadır.
Çünkü oral bölgeyi ilgilendiren kist ve tümörler sadece fizyolojik değil, aynı
zamanda estetik ve fonksiyonel problemlere de neden olmaktadır 1,2. Diğer
sistemleri ilgilendiren tümörler üzerinde yapılan immunohistokimyasal ve
ileri tetkikleri içeren genetik çalışmalar oral bölge lezyonlarında da
uygulanmaktadır.
Odontojenik kist ve tümörlerin çok büyük bir kısmının
etyolojisi ve gelişim mekanizmaları halen bilinmemektedir. Bu lezyonların
patogenezleri ve biyolojik davranışları ne kadar iyi anlaşılırsa, tanı ve
tedavi yöntemlerinde o kadar başarılı olunabilir
1,3
. Pek çok çalışmada
büyük bir oranda odontojenik lezyonların hücresel özellikleri araştırılmış ve
histogenetik mekanizmalarla ilgili görüşler ileri sürülmüştür 4. Bu kist ve
tümörlerin kemik yıkım mekanizmalarını açıklamaya yönelik çalışmalar ise
belki de tedavi yöntemlerini etkileyebilecek sonuçlar ortaya koyacaktır.
Oral patoloji için en önemli konulardan birini oluşturan
odontojenik kist ve tümörler içinde yer alan odontojenik keratokist ve
keratokistik odontojenik tümör ile ameloblastoma, agresif klinik özellikler,
yüksek
nüks
potansiyeli,
ender
olmamaları
ve
radikal
tedavi
yaklaşımlarına gereksinim göstermeleri gibi birçok ortak nokta paylaşırlar5.
Günümüzde bu lezyonlar ile ilgili, özellikle tümör süpressör genler, doku
onkogenleri ve inflamasyon mediyatörlerini inceleyen araştırmalara sıkça
rastlanmaktadır.
Odontojenik tümörler için uzun yıllar kullanılan, Dünya Sağlık
Örgütü’nün 1992 yılında yayımladığı ve 2002 yılında tekrar gözden
geçirilen sınıflama, 2005 yılında yeniden yapılmıştır
6,7
. Yeni sınıflamaya
1
göre benign odontojenik tümörlerin alt gruplarında birkaç önemli değişiklik
yapılmıştır. Odontojenik keratokist, gelişimsel odontojenik kistler içindeki
sınıflandırılmasından
“keratokistik
çıkartılıp,
odontojenik
benign
tümör”
odontojenik
adıyla
kendine
tümörler
yer
içinde
bulmuştur.
Terminolojideki bu değişikliğin sebebi odontojenik keratokistin gelişimsel
kistik bir lezyondan ziyade, nüks etme potansiyeli ve büyük boyutlara
ulaşabilmesi gibi özellikleri ile benign bir neoplazi gibi biyolojik davranış
gösterdiği
kanısının
yaygınlaşmış
olmasıdır.
Ancak
parakeratotik
odontojenik keratokiste göre daha az nüks ettiği bilinen, daha “masum” bir
lezyon olan ortokeratinize odontojenik keratokist bu sınıflamaya dahil
edilmemiş,
gelişimsel
odontojenik
kistler
içindeki
yerini
korumuştur6,8.Terminolojideki bu değişiklik yoğun tartışmalara sebep
olmaktadır. Cerrahi patoloji pratiğinde halen “odontojenik keratokist” tanısı
verilmektedir, çünkü bu antitenin sadece adının değişmesi, klinisyenler
tarafından ele alınışında bir farklılık yaratmamıştır. Fakat bu durum,
özellikle akademik yayınlarda, Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği ve kabul
görüp tam anlamıyla yerleşmesi için zamana ihtiyaç duyan yeni
isimlendirmeyi görmezden gelmemizi gerektirmemelidir. Yeni sınıflamaya
dayanarak bu çalışmada keratokistik odontojenik tümör ve odontojenik
keratokist (ortokeratinize tip) ayrı ayrı ele alınmış ancak, genel ve oral
patoloji pratiğinde “odontojenik keratokist” isminin halen kullanıldığı
düşünülerek çalışmanın başlığı değiştirilmemiştir.
Sitokinler, genel olarak pro-inflamatuar ve inflamatuar
olaylarda hücreler arası iletişimi sağlamanın yanında büyüme faktörü
olarak birçok hücre üzerinde, kemik metabolizması üzerinde ve hatta
tümör gelişiminde görevler üstlenirler 9.
IL-1α ve IL-6, kemik dokunun yeniden şekillenmesinde görev
alan en etkili sitokinlerdendir. Kemik üzerine etkili ve çok fonksiyonlu bu
inflamatuar sitokinler kemik yıkımına, osteoklast diferansiyasyonunu
ve/veya aktivasyonunu etkileyerek, aynı zamanda yıkım enzimlerinin
2
üretimine sebep olarak katkıda bulunurlar
10
. Birçok hastalıkta görülen
kemik kaybını ve doku yıkımını başlatma potansiyeline sahiptirler. Kemik
yapım ve yıkım olayları bir arada ve bir denge içinde yürür. Ancak kemik
yıkımını teşvik eden pro-inflamatuar ve/veya inflamatuar sitokinlerin göreli
artışı bu dengeyi kemik yıkımı lehine kaydırır 11,12.
Sitokinlerin ekpresyonunu düzenleyen genetik faktörlerin
hastalığın klinik şiddetini, hastalığın ilerlemesini ve hastalığa yatkınlığı
etkileyebileceği düşünülmektedir. Hatta sitokinlerle ilgili spesifik genlerin
hastalık etyolojisindeki yerinin belirlenmesiyle, bu genin neden olduğu
biyokimyasal değişikliğin düzeltilmesine yönelik tedavilerin geliştirilmesinin
gündeme gelebileceği düşünülmektedir 13-17.
Tek nükleotid polimorfizmi, DNA dizisindeki tek bir nükleotid
(A, T, C veya G) çiftinde değişikliğin olmasıdır. Polimorfizmler sıklıkla,
popülasyonda % 1’den daha az yaygın bir varyantın olduğu bölge olarak
da tanımlanırlar. Bu varyantlar düşük sıklıkta olmalarına rağmen bazı
durumlarda çok önemlidirler. Farklı tipteki tek nükleotid polimorfizmleri, bir
proteinin
fonksiyonunu
veya
regülasyonunu
ve
ekspresyonunu
değiştirebilir. Polimorfizmler hastalığa yol açmayan, fakat hastalık için
yatkınlık yaratabilen DNA değişikliği olarak bilinir. Aynı zamanda
polimorfizmler, hastalıkların prognozu veya her bireyin tedaviye verdiği
yanıt gibi farklılıkları da açıklayabilir 18.
Sitokinlerin sentezini etkileyen genetik polimorfizmlerin konak
cevabını da değiştireceği ve hastalığın şiddetinde görülen farklılığı
açıklamada yardımcı olacağı düşünülmektedir
14
. Çünkü hastalıklar her
bireyde farklı seyir izler ve bilindiği gibi her birey, muhtemelen genetik
olarak belirlenmiş, farklı düzeyde sitokin salınımları sergiler.
Bu çalışmada, nispeten sık görülen ve en agresif odontojenik
lezyonlar olan keratokistik odontojenik tümör, odontojenik keratokist ve
ameloblastomalarda, IL-1α ve IL-6 ekspresyonunu ve gen polimorfizmi
3
araştırılacaktır. Böylece bu tümörlerin kemik içinde geniş yıkımlar yaparak
büyük boyutlara ulaşabilmelerinde bu sitokinlerin rol alıp almadığı
anlaşılmaya çalışılacaktır.
4
2. GENEL BİLGİLER:
2.1. Odontojenik Kistler ve Tümörler
Kist, içi sıvı, yarı katı veya katı materyalle dolu ve çevreşi
epitelle çevrili patolojik boşluk olarak tanımlanır. Maksilla, mandibula ve
perioral bölgenin kistleri insidansları, histogenezleri, davranışları ve
tedavileri açısından birbirlerinden farklılıklar gösterir. Oral patolojide kistler
odontojenik kistler, non-odontojenik kistler, psödokistler ve boyundaki
yumuşak doku kistleri olarak ayrılabilir
19
. Odontojenik kistler ise kendi
içinde inflamatuar ve gelişimsel odontojenik kistler olarak ikiye ayrılır 1.
Günümüze kadar birçok araştırmacı çeşitli sınıflamalar tarif
etmiştir. Çene kistleri sınıflanırken, kistin anatomik lokalizasyonu, dişlerle
olan topoğrafik ilişkisi, döşeyici epitelin histogenetik kökeni ve kistin
kendine
ait
yapısal
bulundurulmaktadır
karakteri
gibi
özellikler
göz
önünde
1,19
.
Odontogenezde
rol
oynayan
ve
fonksiyonlarını
tamamladıktan sonra indirgenen veya eriyen odontojenik epitel dokular
aslında dişeti ve çene kemikleri içinde varlıklarını sürdürmektedir. Bu
fenomen, yaşamın çeşitli evrelerinde, gömülü dişle ilişkili veya ilişkisiz,
çene kemiği içinde veya dişeti mukozasında ortaya çıkan çok çeşitli
odontojenik kist ve tümörün nereden kaynaklandığını (histogenezini)
açıklamaktadır. Bu dokulardan neden ve nasıl odontojenik tümörlerin
ortaya çıktığı bilinmemektedir. Epitelyal orijinli kistlerin oluşumuna sebep
olan odontojenik epitelyal dokular, Hertwig kök kılıfı kökenli Malessez
epitel artıkları, enamel organ kökenli ingirgenmiş enamel epiteli ve mukoza
ve enamel organ arasındaki epitelyal bağlantı olan dental laminanın
artıklarıdır (Serre artıkları) 1.
Odontojenik tümörler, diş gelişiminde rol oynayan, dişleri
şekillendiren epitelyal veya mezenşimal dokuların neoplastik ya da
5
hamartomatöz gelişimi ile meydana gelen oldukça geniş bir spektrumdaki
tümörleri ifade ederler 3. Odontojenik tümörlerin klinik davranışları ve
histopatolojik tipleri hakkında kabul görmüş bilgiler bulunmasına rağmen,
etyolojisi ve patogenezi halen netlik kazanmamıştır.
Odontojenik tümörler, dişleri şekillendiren dokuların epitelyal
ve/veya ektomezenkimal artıklarından köken alırlar. Odontogenezde rol
oynayan ve fonksiyonlarını tamamladıktan sonra indirgenen veya eriyen
odontojenik epitel dokuları çene kemikleri ve nadiren de dişeti içinde
varlıklarını sürdürmektedir. Tıpkı odontojenik kistlerde olduğu gibi
indirgenmiş mine epiteli, Malassez epitel artıkları ve Serre artıkları gibi
odontojenik epitel dokuları, çene kemikleri içinde ya da dişetinde gelişen
tümörlerin kökenini açıklamaktadır. Ancak odontojenik epitel artıklarını
tümöral bir yapı oluşturmak üzere hangi mekanizmanın tetiklediği hala
bilinmemektedir 1,2.
Odontojenik tümörler de diğer tüm neoplaziler gibi köken
aldıkları dokulara benzeme eğilimindedirler. Histolojik olarak diş minesi,
dentin veya pulpa dokularına benzerler, hatta sert dokular içerebilirler.
Odontojenik tümörler, hamartomatöz gelişimden metastaz yeteneği olan
malign neoplazilere kadar değişen geniş bir grup lezyonu içerir. Bu
karmaşık grubu kendi içinde sınıflamak için birçok histolojik sınıflama
yapılmıştır. En fazla kabul gören ve günümüzde de halen kullanılan
sınıflamanın temelini, odontojenik tümörlerin epitelyal ve/veya mezenkimal
kökeni oluşturur 1.
Odontojenik tümörler için kullanılmakta olan sınıflama
temelde Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 1992 yılında yayımladığı
sınıflamayı
Reichart
7
20
esas alır. 1992 sınıflaması 2002 yılında Philipsen ve
tarafından yeniden yapılmış ve DSÖ tarafından 2005 yılında
odontojenik tümörler için yeni bir sınıflama yayınlanmıştır 21 (Tablo I).
6
Tablo 1: DSÖ’nün 2005 Odontojenik Tümörler Sınıflaması
21
BENİGN TÜMÖRLER
MALİGN TÜMÖRLER
Odontojenik Epitel Kökenli, Matür Fibröz Stroma İçeren,
Odontojenik Ektomezensim Bulundurmayanlar
Odontojenik Karsinomlar
Ameloblastoma, Solid / Multikistik Tip
Metastaz Yapabilen (Malign) Ameloblastoma
Ameloblastoma, Ekstraosseöz / Periferal Tip
Ameloblastik Karsinoma-Primer Tip
Ameloblastoma, Desmoplastik Tip
Ameloblastik
İntraosseöz
Karsinoma-Sekonder
Tip
(Dediferansiye),
Ameloblastoma, Unikistik Tip
Ameloblastik
Periferal
Karsinoma-Sekonder
Tip
(Dediferansiye),
Skuamöz Odontojenik Tümör
Primer İntraosseöz Skuamöz Hücreli Karsinoma-Solid Tip
Kalsifiye Olan Epitelyal Odontojenik Tümör
Primer İntraosseöz Skuamöz Hücreli Karsinoma-Keratokistik
Odontojenik Tümör'den Gelisen
Adenomatoid Odontojenik Tümör
Primer İntraosseöz Skuamöz Hücreli Karsinoma-Odontojenik
Kistlerden Gelisen
Keratokistik Odontojenik Tümör
Şeffaf Hücreli Odontojenik Karsinoma
Hayal Hücreli (Ghost Cell) Odontojenik Karsinoma
Odontojenik Epitel Kökenli, Odontojenik Ektomezensim
İçeren, Sert Doku Oluşumu Bulunduran ve/veya
Bulundurmayanlar
Odontojenik Sarkomlar
Ameloblastik Fibroma
Ameloblastik Fibrosarkoma
Ameloblastik Fibro-dentinoma
Ameloblastik Fibrodentino- ve Fibro-odontosarkoma
Ameloblastik Fibro-odontoma
Odontoma
Odontoma, Komplex Tip
Odontoma, Kompound Tip
Odontoameloblastoma
Kalsifiye Olan Kistik Odontojenik Tümör
Dentinojenik Hayal Hücreli Tümör
Mezenşim ve/veya Odontojenik Ektomezensimden
Kökenli, Odontojenik Epitel Bulunduran ve/veya
Bulundurmayanlar
Odontojenik Fibroma
Odontojenik Miksoma / Fibromiksoma
Sementoblastoma
7
Yeni sınıflamanın en göze çarpan özelliği, odontojenik
tümörleri yalnızca histolojik özelliklerine göre değil aynı zamanda
lezyonların epidemiyoloji, etyoloji, lokalizasyon, klinik ve radyolojik
özellikleri, makroskopik ve histopatolojik özellikleri, tümör genetiği ve
prognoz gibi özellikleri de göz önünde bulundurularak tasniflemesidir 8.
DSÖ’nün 2005 yılındaki sınıflamasına bakıldığında esasen
terminolojide, özellikle de benign odontojenik tümörlerin alt gruplarında
birkaç önemli değişiklik yapıldığı görülmektedir. Belki de en önemli
değişiklikler odontojenik keratokist ve ameloblastoma (ABL) ile ilgili
olanlardır. DSÖ’nün 1992 sınıflamasında22 tüm histolojik varyantları tarif
eden “ameloblastomalar” adıyla çoğul bir terim kullanılırken son
sınıflamaya göre, ameloblastomanın her bir varyantı ayrı bir antite gibi
sınıflandırılmıştır. 1992 yılındaki sınıflamada odontojenik kistler başlığı
altında yer alan odontojenik keratokistin parakeratotik tipi, DSÖ’nün 2005
sınıflamasında6
benign
odontojenik
tümörler
arasında
“keratokistik
odontojenik tümör” adıyla (KOT) yer almaktadır. Terminolojideki bu
değişikliğin sebebi parakeratinize odontojenik keratokist’in benign kistik bir
lezyondan ziyade gerçek bir neoplazi gibi biyolojik davranış gösterdiğinin
gözlenmiş olmasıdır8. Ancak, ortokeratinize odontojenik keratokist (OK) bu
sınıflamanın
dışında
tutulmuştur.
Halen
odontojenik
kistler
içinde
sınıflandırılan ortokeratinize odontojenik keratokist, parakeratinize tipe
göre daha nadirdir, daha az nüks etme eğilimindedir ve nevoid bazal
hücreli karsinoma (NBHK) sendromu (Gorlin sendromu) ile ilişkili değildir 1.
Gelişimsel odontojenik kistler içindeki sınıflandırılmasından
çıkan KOT ve çene kemiklerinin en sık izlenen odontojenik epitel kökenli
tümörü olan ABL, sergiledikleri farklı klinikopatolojik özellikler açısından
diğer odontojenik kist ve tümörlerden ayrılırlar 5,23.
KOT ve ABL, agresif klinik özellikler, yüksek nüks potansiyeli,
radikal tedavi yaklaşımları gibi birçok ortak nokta paylaşırlar. Çoğu zaman
8
klinik semptomlar ve radyolojik görüntülerle bu iki lezyonu birbirinden ayırt
etmek oldukça güç olabilir 24.
2.2. Ameloblastoma
Tarihsel olarak çok uzun yıllardan beri bilinen bir lezyon
olmasına rağmen, ameloblastoma ile ilgili ilk bilimsel olgu raporları 19.
yüzyılın başlarına rastlamaktadır. İlk tanımlandığı yıllarda bu tümör
adamantinoma olarak adlandırılmaktaydı 25.
ABL,
Malassez
epitel
artıkları,
Serre
epitel
artıkları,
indirgenmiş mine epiteli ve odontojenik kistlerin (özellikle dentigeröz kist)
döşeyici epitelinden köken alabilen ektoderm orijinli, en sık izlenen
odontojenik tümördür
1,3
. Ancak bu epitel artıklarını neyin tetiklediği,
neoplastik değişim sürecini neyin başlattığı halen bilinmemektedir 2. Bu tip
hücreler ve embriyolojik artıklarının transformasyona uğramasında; diş
çekimi, çürükler, travma, enfeksiyon, inflamasyon, diş sürmesi gibi nonspesifik irritasyona neden olan etkenlerin, viral patojenlerin ve beslenme
bozukluğu gibi nedenlerin rol oynayabileceği düşünülmektedir 26.
ABL, tüm oral neoplazilerin % 2’sini oluşturan, lokal agresiv
bir tümördür. Odontomalardan sonra klinik olarak en sık karşılaşılan
odontojenik tümördür. En çok mandibula angulus bölgesinde ve 20–50
yaşlar arasında (ortalama 40 yaş civarı) ortaya çıkan bu tümör, yavaş
büyür ve çenede ağrısız ekspansiyona neden olur. İlerlemiş vakalarda
komşu dişlerde yer değiştirme ve diş köklerinde rezorbsiyona neden
olabilir 1. Literatürde şimdiye kadar bildirilen en büyük ameloblastoma 15.2
x 11.4 x 12.0 cm boyutlarındadır 27.
Radyolojik olarak radyolüsent, genelde multiloküler bir
görüntüye sahiptir. Tümör kemiği tümüyle yıkarak ilerler. Mine benzeri sert
doku üretimi yoktur. Bazen gömülü diş ile birlikte uniloküler radyolüsensi
9
şeklinde izlenebilir. Yavaş büyüdükleri için genelde iyi ve sklerotik sınırlı
olabilirler 1.
ABL, DSÖ’nün 2005 sınıflamasında
28
1992 sınıflamasının
22
aksine tek bir başlık altında toplanmamış, tüm varyantlar ayrı bir antite
olarak sınıflandırılmıştır: Solid/multikistik ABL, ekstraosseöz/periferal ABL,
dezmoplastik ABL, unikistik ABL. Bu sınıflamada ABL varyantları yaş,
yerleşim bölgesi, radyolojik bulgu ve özellikle de prognoz açısından
farklılıklar gösterdikleri için ayrı ayrı kategorize edilmişlerdir. ABL alt
grupları için daha özelleşmiş ve geliştirilmiş tedavi seçenekleri şiddetle
önerilmektedir 8.
ABL’nin farklı biyolojik davranışlar sergileyen alt gruplarından
solid ABL (kemik içi ABL, konvansiyonel ABL), çene kemikleri içinde yavaş
ilerleyen ve benign-malign tümörler arasında sınırda kalmış (borderline) bir
tümör olarak kabul edilir 3. DSÖ, solid ABL’yi “lokal invaziv polimorfik bir
neoplazi” olarak tanımlamaktadır
29
. Konvansiyonel ameloblastoma çok
geniş bir yaş aralığında görülür. Tümörün 30’lu yaşlardaki görülme sıklığı
ile 70’li yaşlardaki görülme sıklığı çok yakındır. Klinik olarak çenede
ağrısız şişlik ya da ekspansiyon şeklinde görülebilir ve çok büyük
boyutlara ulaşabilir. Ağrı ve parestezi, büyük tümörlerde bile çok sık
görülmez. Konvansiyonel ameloblastomaların % 85’i mandibulada görülür.
Mandibuladaki lezyonların % 70’i posterior ve yükselen ramusta, % 20’si
premolar bölgede, % 10 oranında da anterior bölgede izlenir
30,31
. En tipik
radyolojik bulgu, multiloküler radyolusent alanlardır. Lezyon büyük boyuta
ulaştığında “sabun köpüğü”, küçük boyutta olduğunda “bal peteği”
görüntüsü verir. Bukkal ve lingual kortikal ekspansiyon sık görülür. Tümöre
komşu olan dişlerin köklerinde sıklıkla rezorpsiyon mevcuttur. Çoğu
vakada sürmemiş diş veya diş benzeri yapılar; özellikle üçüncü mandibular
molar diş, radyolusent görüntü veren lezyon ile ilişkili olabilir. Solid
ameloblastoma diğer tiplere oranla daha agresif bir seyir izler ve bu tipin
rekürrens olasılığı daha fazladır 29,32.
10
Solid ameloblastoma çeşitli yollarla tedavi edilmektedir. Bu
tedavi seçenekleri basit enükleasyon ve küretajdan, en-blok rezeksiyona
kadar değişebilir. En doğru tedavi seçeneği yıllardır tartışılmaktadır.
Konvansiyonel ameloblastoma, tümörü çevreleyen kemiğin trabekülleri
arasındaki gevşek bağ doku içine, küçük gruplar veya diziler halinde
infiltre olma eğilimindedir. Kemik rezorpsiyonu bu olaydan sonra ortaya
çıktığı için, tümörün gerçek sınırı genelde radyolojik olarak görülenden
daha yaygındır. Tümörü küretajla çıkarmak, kemik içinde küçük tümör
adacıklarının kalmasına neden olur ve daha sonra rekürrens gelişimine yol
açar. Rezeksiyon sınırının, normal sağlıklı kemik sınırını 1 cm geçecek
şekilde bir cerrahi planlanma gerektirdiği savunulmaktadır 33,34.
Periferal / kemik dışı ABL, çene kemikleri dışında dişetinde
ve çok nadiren de yanak mukkozası ve ağız tabanında gelişir. Sıklıkla
mandibula posterior bölgede yer alır. Serre epitel artıklarından ya da
döşeyici
oral
epitelden
köken
aldığı
düşünülmektedir
ve
tüm
ameloblastomaların % 2-10’nunu oluşturur. Görülme yaşı konvansiyonel
ABL’ye göre daha geçtir (ortalama 50 yaş); agresiv davranış sergilemez;
kemiğe invaze olmazlar. Total eksizyon ile tedavi oldukça başarılıdır, nüks
çok enderdir
1,35
. Ağrısız, dışa doğru kabarık, geniş tabanlı, saplı ya da
sapsız, gingival ya da alveolar mukoza yerleşimli nodüler lezyonlardır. Bu
klinik görünüm ile fibröz hiperplaziler, dev hücreli granülom ve piyojenik
granüloma benzerler 36.
Dezmoplastik ABL, daha çok çene kemiklerinin anterior
kısımlarında yerleşim gösterir ve tümör adalarını çevreleyen dens
kollajenize alanlar ile karakterizedir. Radyolojik olarak da fibroosseöz bir
lezyonu andırırlar. Biyolojik davranışları belirsizdir 1.
Unikistik ABL olarak adlandırılan kistik ameloblastoma ilk
olarak 1977 yılında Robinson ve Martinez tarafından tarif edilmiştir.
Konvansiyonel ameloblastomaya oranla daha az agresif ve daha düşük
11
rekürrens gösterdiği bildirilmiştir. Solid ABL’ye göre daha genç yaşlarda,
genelde 2. ve 3. dekatlarda ve sıklıkla maksillada ortaya çıkan bir ABL
varyantıdır. Olguların % 80’inden fazlasında lezyon sürmemiş mandibuler
üçüncü molar dişin kronunun çevresinde dairesel bir radyolusensi olarak
tarif edilir ve bu sekliyle dentigeröz kist görünümünü taklit eder. Özellikle
mural invazyonlar yok ise daha az nüks etme eğilimdedir ve bu yüzden
daha sınırlı bir cerrahi ile tedavi edilebilir
1,2
. Unikistik ameloblastomanın 3
histopatolojik varyantı vardır: luminal, intraluminal ve mural tip unikistik
ABL.
ABL’nin malign varyantları DSÖ’nün 2005 sınıflamasında
şöyle yer bulmuştur: metastaz yapabilen (malign) ameloblastoma,
ameloblastik karsinom- primer tip, ameloblastik karsinom- sekonder tip
(kemiç içi), ameloblastik karsinom- sekonder tip (periferal). ABL’nin malign
varyantları tüm ameloblastomaların % 2’sini oluştururlar
37
. Malign ABL’de
hem primer hem de metastazik tümörler histolojik olarak tipik ABL
özellikleri sergilerler ve iyi diferansiye tümörlerdir (ancak metastaz
yapmışlardır). Metastazlar karakteristik olarak akciğer veya bölgesel lenf
nodlarında görülür. Ameloblastik karsinom ise de novo gelişebileceği gibi
(primer), konvansiyonel ABL üzerinde de gelişebilir (sekonder-karsinom ex
ameloblastoma). Her şekilde de diferansiyasyon kaybı, hücresel atipi ve
atipik mitoz vardır. ABL’nin malign varyantları lokal olarak kontrol edilmesi
zor, prognozları çok iyi olmayan lezyonlardır 1,38-40.
ABL, histolojik olarak da farklı tiplere ayrılır. En sık izlenen
histolojik görünüm foliküler ABL’dir. Tümör parankimi, ortada gevşek,
yıldızsı yapıda stellat retikulum ve bunu çit tarzında çevreleyen prizmatik
ameloblastların oluşturduğu enamel organına çok benzeyen, irili ufaklı
epitel adalarından oluşur. Tümörü oluşturan bu epitel adaları, hücresel
zenginliği değişiklik gösterebilen fibröz stroma ile birbirinden ayırır.
Gevşek, yıldızsı yapıdaki epitel adalarının ortasında odontojenik epitelin
skuamöz metaplazi yaptığı gözlenir ise ve bu görünüm baskın ise tümöre
12
akantotik ABL ismi verilebilir. Daha seyrek olarak, epitel adalarının
ortasındaki yıldızsı hücrelerin büyük ve granüler stoplazmalı epitel
hücrelere değiştikleri görülebilir. Bu histolojik görünüm ise granüler hücreli
ABL olarak adlandırılır. Gerek tümör adaları içinde gerekse tümörün bağ
doku stromasında kistik dejenerasyon izlenebilir. Bazen kistik değişim
lezyona kistik tümör özelliği kazandıracak kadar büyüyebilir.
Pleksiform tip ABL’da tümör parankimi bağ doku içinde çeşitli
kalınlıklarda ve birbirleriyle birleşen kordonlar oluşturmuştur. Bu kordonları
oluşturan epitel hücreleri ortada gevşek, yıldızsı yapıda iken periferde
prizmatik değil kübik, hatta basıklaşmış hücrelerdir. Bir başka deyişle
bazal tabaka hücreleri folliküler tipteki gibi belirgin değildir. Panoramik
histolojik görünüm, uzamış rete pegleri birbiri ile anastomazlar yapan
hiperplastik skuamöz epiteli andırabilir. Akantotik veya granüler hücreli
alanlar fazla izlenmez. Kistik boşluklar yine yaygın olabilir.
Bazal hücreli tip ABL’da ise tümör parankimi bağ doku
stroma içinde geniş epitel tabakaları halindedir. Tabakaları oluşturan
hücreler skuamöz epiteldeki bazal ve suprabazal konumlu ince dar
stoplazmalı küçük epitel hücreleridir, periferdeki hücreler ise prizmatik
yapıdadır. Epitel tabakalarında stellat retikulum benzeri alanlar belli
belirsizdir veya hiç yoktur.
Kistik ABL histopatolojik olarak ameloblastomatöz epitelin
lezyon içindeki dağılımına (yerleşimine) göre üç alt gruba ayrılmıştır: (1)
Luminal tip; ameloblastomatöz kist epiteli non-neoplastik kistlerdeki gibi
uniformdur, basit şekilde kist boşluğunu döşer. (2) İntraluminal tip;
ameloblastomatöz epitel lümen içerisine doğru nodüler tarzda çıkıntı
yapar. Bu nodül pleksiform paternde ameloblastomatöz epitelden oluşur.
Kistik yapının bağ doku duvarında epitel bulunmaz. (3) Mural tip; döşeyici
neoplastik epitelin yanı sıra bağ doku içinde yaygın ameloblastoma adaları
bulunur; bu nedenle bazen solid ABL’nın genişlemiş tek bir kistten oluşan
13
şekli olarak da düşünülmektedir. Kistik yapının fibröz bağ doku duvarı
pleksiform veya folliküler paterndeki ameloblastomatöz epitel tarafından
invaze edilmiştir. Kistik ABL’lar içinde nüksü en fazla görülen alt tiptir.
Periferal ABL, histolojik olarak intraosseöz ameloblastomaya
benzer şekilde, pleksiform, folliküler veya bazaloid paternde epitelyal
komponent
içerir.
Epitelyal
hücreler
fibröz
bağ
doku
tarafından
çevrelenmiştir, ancak lezyon kapsülsüzdür. Genellikle alttaki alveol
kemiğini erode etmez 1,2.
ABL,
embriyonik,
morfolojik
hatta
biyolojik
davranışı
açısından bazal hücreli karsinoma benzetilmektedir. Agresif biyolojik
davranışı nedeniyle de bazı yazarlar tarafından “borderline tümörler”
sınıfına sokulmuştur 41.
Her
ne
kadar
benign
odontojenik
bir
tümör
olarak
nitelendirilse de ABL’ların lokal agresifliğini, kemik yıkım mekanizmalarını
ve nüks potansiyelini açıklayabilmek için birçok çalışma yapılmıştır. Hücre
proliferasyonundaki
veya
protein
sentezindeki
ve
anti-apoptotik
proteinlerdeki (Bcl–2, Bcl-x1) artışın bu fenomene sebep olabileceği ileri
sürülmüştür
1,42
. ABL gelişiminde veya büyümesinde p53 mutasyonunun
rol oynamadığı görülmüştür 1. Tümörün lokal agresifliği sadece tümör
hücrelerinin yüksek proliferasyon yeteneği ile açıklanamaz. Aynı zamanda
hücrelerin hem bazal membranı hem de çevre bağ dokusunu yıkma
potansiyelinin de olması gerekmektedir. Bunun için ise tümör hücrelerinin
biyolojik aktif moleküller salıyor olmaları beklenir
43
. ABL’larda, bazal
membran yapısal proteini olan laminin 5 alterasyonları, fibroblast büyüme
faktörü, epidermal büyüme faktörü (EGF) gibi büyüme faktörlerinde,
interlökinler (IL) ve tümör nekroz faktör (TNF) gibi sitokinlerde ve matriks
metalloproteinazlar (MMP), enamel matriks serin proteaz ve heparanaz
gibi proteinazlarda artmış ekspresyon gösterilmiştir
43,1,42,44
. ABL’ların
14
osteolitik aktivitelerinden sitokinler halen en fazla sorumlu tutulan
moleküllerdir 45.
2.3. Odontojenik Keratokist (Keratokistik Odontojenik Tümör ve
Ortokeratinize Odontojenik Keratokist)
Odontojenik keratokist (OK) terimi ilk olarak Philipsen
tarafından 1956 yılında kullanılmıştır. 1962 yılında ise Pinborg, Philipsen
ve Henriksen tarafından kullanılan ‘keratokist’ terimi keratinizasyon
gösteren tüm odontojenik kistleri ifade ediyordu
32
. Nadiren de olsa
dentigeröz kist ve radiküler kist epiteli keratinizasyon gösterebilir ancak
OK’in döşeyici epitelindeki farklılıklar ve biyolojik davranışı diğer
odontojenik kistlerden ayrı olduğunu ortaya koymaktadır. Yıllar içinde
odontojenik keratokistin diğer kistlerden farklılığının sadece keratinizasyon
veya kist epitelinin özellikleri ile sınırlı olmadığı anlaşılmıştır
19
.
Odontojenik keratokist, gelişimsel kistler içinde spesifik histopatolojik
bulgular ve klinik seyir açısından özel ilgi gerektiren farklı bir kisttir.
1992 yılında odontojenik kistler başlığı altındaki sınıflamada
yer alan OK, DSÖ’nün 2005 sınıflamasında
28
benign odontojenik tümörler
arasında “keratokistik odontojenik tümör” (KOT) adıyla yer almaktadır.
Terminolojideki bu değişikliğin sebebi odontojenik keratokistin kistik bir
lezyondan ziyade, bir neoplazi gibi biyolojik davranış gösterdiği kanısının
yaygınlaşmış olmasıdır. Terminolojideki bu değişiklik yoğun tartışmalara
sebep olmuş fakat neticede, bugün için OK’lerin tedavisinde bir değişiklik
yaratmamıştır
8
. DSÖ, ortokeratinize odontojenik keratokisti ise yeni
sınıflamanın dışında tutmuş, odontojenik kistler içindeki yerini korumuştur.
Yani keratokistik odontojenik tümör terimi parakeratinize odontojenik
keratokisti, odontojenik keratokist terimi ise ortokeratinize odontojenik
keratokisti vurgulamaktadır.
İngilizce
literatürde
yayımlanmış
odontojenik
keratokist
hakkındaki araştırmaların büyük oranda, 2005 sınıflamasında keratokistik
15
odontojenik tümör (KOT) adı verilerek odontojenik tümörler grubuna alınan
parakeratotik odontojenik keratokistlere dayandığı açıktır. Bu nedenle
tezin bundan sonraki bölümlerinde söz konusu lezyon grubu için yalnızca
yeni sınıflamadaki KOT ismi kullanılacaktır.
2.3.1. Keratokistik Odontojenik Tümör (KOT)
KOT göreli olarak sık rastlanan bir antitedir. Tüm odontojenik
kistler içinde üçüncü en sık görülen kist olarak, tüm odontojenik kistlerin
%5-10’unu oluşturduğu bildirilmiştir
2,19
. Tüm yaş gruplarında görülse de
en sık ikinci ve üçüncü dekatta ortaya çıkar. Mandibulada maksillaya göre
daha sık izlenir (2:1). Her iki çenede de posterior bölgeler daha fazla
etkilenir. Mandibula posterior, angulus bölgesi en sık izlendiği alandır.
Erkeklerde kadınlara oranla biraz daha fazla görülür 1,19.
KOT, klinik olarak ağrı veya şişlik gibi belirtiler gösterebilir,
paresteziye neden olabilir. Buna karşılık tamamen asemptomatik ilerleyip,
radyografik olarak tesadüfen de tespit edilebilir. KOT, kemik içinde,
medullar bağ dokudan zengin süngerimsi alanlarda ilerleyerek büyür ve
ancak büyük boyutlara ulaşıp kemikte ekspansiyona neden olduğunda
klinik bulgu verebilir. KOT’ler genelde uzun süre kemik ekspansiyonuna
neden olmadan, kemiğin medullar kavitesinin içinde anteroposterior yönde
sessizce büyümeye eğilimlidirler. Bu esnada dişlerde yer değiştirmelere
sebep olabilir. KOT’ler zamanla kortikal kemiği penetre edebilir, çevre
yumuşak dokulara yayılabilir, infratemporal fossa, maksiller sinüsler,
orbita, hatta kafa tabanı gibi komşu anatomik yapılara kadar büyüyebilirler
46,47
.
Bazı vakalarda gömülü diş ile ilişkilidir. Hastaların yaklaşık
% 5’inde birden çok sayıda KOT izlenir. Birden çok sayıda KOT’ü bulunan
bireylerde nüks riski daha yüksektir 1,19.
16
Radyografide, KOT karakteristik olarak iyi sınırlı, sınırları
sklerotik, büyük lezyonlarda multiloküler radyolüsent kistik lezyon olarak
görünür. Ancak çoğunlukla unilokülerdir. Gömülü dişle birlikte ise
dentigeröz kist gibi gözükür. Tanı konduğunda çoğu lezyonda kemikte
ekspansiyon vardır 1.
Vakaların % 5’i NBHK sendromlu (Gorlin sendromu)
bireylerdir. Gorlin ve Goltz’un 1960 yılında tanımladığı bu sendromda,
hastalarda çok sayıda parakeratinize odontojenik keratokist, çok sayıda
bazal hücreli karsinom, medulloblastom gibi diğer neoplaziler, ektopik
kalsifikasyonlar ve tipik olarak konjenital iskeletsel anomaliler mevcuttur.
Otozomal dominant geçişli bu hastalık oldukça nadir görülür (57000164000’de bir)48 ve sorumlu gen 9q22.3-q31’de bulunur (PTCH geni).
PTCH geni bir tümör süpresör gendir ve normal şartlarda embriyogenez
ve hücre sinyal iletiminde rol oynar. NBHK sendromlu bireylerin % 40’ında
bu gende mutasyon belirlenmiştir. PTCH geni fonksiyon görmediğinde,
sonic
hegdehog
proteininde
overekspresyon
ve
neticede
hücre
proliferasyonunda artış izlenir. PTCH mutasyonu ve heterozigosite kaybı
sendromlu, hatta sporadik KOT’lu bireylerde de saptanmıştır. Sendromlu
bireylerin % 65-75’inde çok sayıda KOT izlenir
48
. Bu lezyonların nüks
potansiyeli, sendrom göstermeyen fakat birden fazla KOT’ü olan
bireylerden
de
yüksektir
1,2,49
.
Sendromlu
hastaların
odontojenik
keratokistleri histopatolojik olarak farklılık göstermez ancak sporadik
olanlara göre uydu kistlere, fibröz kapsül içindeki odontojenik epitel
artıklarına ve solid adacıkların epiteliyal proliferasyonuna daha çok
rastlanır.
Histolojik olarak KOT’un kendine has oldukça tipik, ayırt edici
bir görünümü vardır. Sekonder olarak enfekte olmadığı sürece kist duvarı
incedir. Bu ince, narin yapıdaki kist duvarı lezyonun kemik içinden tek
parça halinde çıkarılmasını genelde zorlaştırmaktadır. Döşeyici epitel tipik
olarak ince, genelde 8–10 sıralı, rete içermeyen, keratinize skuamöz
17
epiteldir. Parakeratotik epitelin yüzeyi, tipik şekilde dalgalı yapıdadır ve bu
özellik keratin tabakası çok ince olsa bile dikkat çekicidir. Kist lümeninde
genelde keratin materyali izlenir. Epitelin bazal tabaka hücreleri kübik ya
da alçak prizmatik şekilli olup, çit tarzında dizelenme gösterir. Bazal
tabaka hücrelerinin nükleusları
hiperkromatiktir
ve hücrenin bazal
membrandan uzak kısmında yerleşmiştir (ters polarizasyon). Bu görünüm
KOT için oldukça tipiktir ve nadiren de olsa keratinizasyon gösterebilen
diğer odontojenik kistlerden ayırt etmede kullanılır. Epitelin hem bazal hem
parabazal tabakalarında mitotik figürler sıklıkla izlenebilir. Kist bağ dokusu
duvarı ince fibröz yapıda olup, genelde hücreden fakirdir. KOT vakalarının
yaklaşık % 10’nunda kist bağ doku duvarında uydu kistler (satellit /
daughter cyst) izlenir. Uydu kistler hemen daima keratin ile doludur.
Döşeyici epitel bazen bağ dokusuna doğru tomurcuklanmalar yapar. Uydu
kist veya tomurcuklanma sendromlu vakalarda daha sık izlenir ve bu
vakalarda
nüks
vurgulanmaktadır
potansiyelinin
daha
yüksek
olduğu
1,3,19,47
.
Çok ender olarak bu kistlerden skuamöz hücreli karsinom
geliştiği bildirilmistir 50.
KOT, kemik içi yerleşimli bir lezyon olmasına rağmen çok
ender olarak dişetinde gelişebilir. Literatürde sadece 12 periferal
odontojenik keratokist vakası rapor edilmiştir. Klinik olarak erişkinin
gingival kistine benzer, hatta bazı yazarlar bu antitenin erişkinin gingival
kistinin bir varyantı olduğunu düşünmektedir. Literatürde “erişkinin gingival
kisti, keratokistik tip” olarak rapor edilmiş vakalar da mevcuttur. Ancak
histolojik olarak tüm döşeyici epitel özellikleri, bağ dokusu görünümü ve
hatta uydu kistlerin varlığı ile parakeratinize odontojenik keratokist
özellikleri sergileyen bu lezyonlar, tıpkı kemik içi KOT gibi NBHK
sendromlu bireylerde görülebilir ve nüks edebilir 51.
18
Literatürde solid odontojenik keratokist olarak adlandırılan
antite, her biri histopatolojik olarak keratokist özellikleri taşıyan çok sayıda
mikrokist içeren solid bir lezyonu tarif eder. Mikrokistleri çevreleyen bağ
dokusu, genelde vasküler yapılardan zengin, selüler, hyalini yapıdadır. Bu
lezyonların, odontojenik keratokistin solid neoplastik bir varyantı olduğu ve
ameloblastoma gibi biyolojik davranış göstereceği söylenmektedir 52.
Genel kanı KOT’lerin çene kemikleri içindeki dental lamina
artıklarından geliştiği yönündedir. Ancak yüzey oral epitelinin bazal tabaka
hücrelerinden
de
gelişebilecekleri
düşünülmektedir.
patogenezindeki tetikleyici mekanizma aydınlatılamamıştır
Halen
KOT
1,19
.
KOT’lerde % 3–60 arasında değişen nüks oranı bildirilmiştir.
KOT’lerin iyi bilinen nüks eğilimi, daha çok kistin morfolojik yapısına
bağlanmaktadır. İnce duvarlı olmaları, döşeyici epitel ile kist bağ dokusu
arasındaki bağın zayıf olması ve büyük boyutlara ulaşabilen lezyonun bir
bütün halinde çıkartılamaması, cerrahi eksizyon sırasında geride doku
parçalarının kalmasına sebep olabilir. Birden fazla lezyon bulunması veya
uydu kistlerin varlığı da yine cerrahi tedavi sonrası nükse neden olabilir.
Cerrahi tedavi sonrası arta kalan doku parçalarından yeniden lezyon
oluşması, epitelin yüksek mitotik aktivitesi nedeniyle olasıdır. Ancak nüks
eden lezyonların çoğunun gerçekte yeni bir tümör gelişmesi olduğu
yönünde kanaat bildiren araştırmacılar da vardır. Belirtilen nüks oranları
arasında bu kadar büyük farklılıklar olması değişik tedavi şekilleri ve takip
süreleri ile açıklanabilir. En az nüks, en radikal tedavi modelleri ile
sağlanmış, rekürens oranı % 10’un altına düşmüştür 1,19,53.
KOT’leri,
yüksek
nüks
potansiyelinin
yanı
sıra
diğer
odontojenik kist ve tümörlerden ayıran bir diğer özelliği de çok büyük
boyutlara
ulaşabilmesidir.
Bu
özellikleri
nedeniyle
parakeratinize
odontojenik keratokistin basit bir kist gibi değil benign bir neoplazi olarak
değerlendirilmesi gerektiği bildirilmiştir 8,46,47.
19
KOT epitelinin mitotik indeks değerleri diğer odontojenik
kistlerden yüksektir ve klinik olarak agresif seyreden ABL’ye yakındır.
KOT’un büyüyebilme yeteneğinin kist içi ozmotik basınçtan ziyade yüksek
epitelyal proliferasyon özelliğine bağlı olduğu düşünülmektedir. KOT’un
multisentrik paterni
ve
semi-solid
alanlar
oluşturması
bu
görüşü
desteklemektedir 46,53,54.
KOT’un
agresif
büyüme
gösterebilmesinde
epitelyal
proliferasyona eşlik eden ”osteolitik” bir yeteneğin de gerekli olduğu
bilinmektedir. KOT’un bu özelliği, kollajenolitik akitivitesinden gelmektedir.
Doku yıkımına sebep olan etkenler, hem kist sıvısında hem de döşeyici
epitelde artmış ekspresyonları gösterilmiş olan, başta IL-1α ve IL 6 olmak
üzere birçok sitokin, MMP–1 ve MMP–9 gibi matriks metalloproteinazlar,
paratiroid hormon ilişkili protein, EGF, transforming büyüme faktörü gibi
biyolojik aktif moleküllerdir
46,53,55
. Yanı sıra keratinositlerde anti-apoptotik
bir protein olan Bcl-2’nin de artmış ekpresyonu bildirilmiştir 1,56.
2.3.2. Ortokeratinize Odontojenik Keratokist (OK)
Odontojenik
keratokist
vakalarının
%
10
kadarı
ortokeratinizedir. Parakeratinize ve ortokeratinize odontojenik keratokist
ayırıcı tanısını yapmak önemlidir çünkü ortokeratinize odontojenik
keratokist çok daha nadirdir, NBHK sendromu ile ilişkili değildir ve en
önemlisi daha az agresif olup nüks potansiyeli daha azdır. Tüm özellikleri
nedeniyle de DSÖ’nün son sınıflamasında tümör isimlendirilmesinden
“muaf” tutulmuştur 6.
Yeni sınıflama gündeme gelmeden önce de, ortokeratinize
odontojenik keratokistin, parakeratinize tipten farklı, ayrı bir antite olarak
değerlendirilmesi gerektiğini söyleyen birçok yazar olmuştur. Klinik ve
histopatolojik farklılıkları histokimyasal, immunohistokimyasal ve genetik
çalışmalarla desteklenmiştir 57,58.
20
OK, 2 ila 5. dekatlarda ve sıklıkla erkeklerde izlenir.
Mandibula posterior bölge en fazla izlendiği bölgedir
KOT
ile
benzerlik
gösterebilir
ancak,
58
. Histolojik olarak
dalgalanma
göstermeyen
ortokeratinizasyon ve belirgin granüler tabakanın yanısıra KOT’e göre
oldukça silik bir bazal tabaka dizelenmesi ile karakterlidir 1.
OK, KOT’e göre çok daha az nüks eder, rekürrens oranları
oldukça düşüktür (% 2.2). Bu yüzden basit enükleasyon ile tedavi
edilmeleri
önerilir.
Proliferasyon
indeksleri
de
KOT’ten
düşüktür.
Hastalarda tek bir lezyon olarak ortaya çıkar. NBHK sendromu ile ilişkili
değildir ve KOT’lerde izlenebilen PTCH gen mutasyonları ve tümör
süpresör genlerde izlenen heterozigosite kaybı yoktur 58,59.
2.4. İnterlökinler
İnterlökinler (IL), ilk kez lökositler tarafından salındığı fark
edilen bir grup sitokin ailesidir. Şimdiye kadar tanımlanmış yaklaşık 35 alt
tipi bulunan (Tablo II) polipeptit yapısındaki bu sitokinler, hem doğal hem
spesifik immünitenin baş rol oyuncularındandır. İsimlendirmelerinin aksine,
lökositler dışında makrofaj, endotel ve epitel hücreleri gibi birçok farklı
hücre tarafından da üretilirler.
İnterlökinlerin salındıkları hücrelere etki etmesine otokrin,
çok yakınındaki hücrelere etki etmesine parakrin, kan dolaşımı yoluyla
uzaktaki hücrelere etki etmesine ise endokrin etki denilmektedir. Değişik
hücreler aynı interlökinleri salgılayabilir ya da bir tür interlökin farklı birçok
hücreye etki edebilir. Bir tür interlökinin birden fazla hücreye etki etmesine
pleiotropik etki denmektedir. İnterlökinler aynı zamanda birlikte sinerjik
etki ya da antagonist etki gösterebilirler. Kısa yaşam süreleri, plazma
konsantrasyonlarının düşük olması ve birçok interlökinin birçok hücreden
salınıyor
olması
izolasyonlarını
ve
karakterlerinin
anlaşılmasını
21
zorlaştırmaktadır. İnterlökinler bir immün stimulasyona cevap amacıyla her
defasında
yeniden
üretilmek
zorundadırlar.
Genellikle
çok
düşük
konsantrasyonlarda, çok kısa zamanda, çok kısa uzaklıklara etki ederler 9.
22
Tablo 2: İnterlökin ailesi
İsim
IL-1
28
Kaynak
makrofajlar,B hücreleri,
monositler, Dendritik
hücreler
Hedef
reseptörler
CD121a,
CD121b
IL-2
TH1-hücreleri
CD122/CD25,
CD132
IL-3
etkinleştirilmiş yardımcı T
hücreleri, mast hücreleri,
NK hücreler, endotel,
eozinofiller
CD123,
CDw131
IL-4
TH2-hücreleri, yeni
etkinleştirilmiş tecrübesiz
CD4+ hücresi, bellek CD4+
hücreleri, mast hücreleri,
makrofajlar
CD124,
CD132
Hedef hücreler
Fonksiyon
yardımcı T hücreleri
ko-uyarım
B hücreleri
maturasyon & proliferasyon
NK hücreler
etkinleştirme
makrofajlar, endotel,
diğer
inflamasyon, küçük miktarlar
akut faz reaksiyonuna,
büyük miktarlar ateşe sebep
olur.
etkinleştirme T
hücreleri ve B
hücreleri, NKhücreler,
makrofajlar,
oligodendrositler
T hücre yanıtında gelişmeyi
ve farkılıaşmayı uyarır.
İmmünoterapide kanser ya
da doku nakli hastaları için
kullanılabilir.
hematopoietik kök
hücreler
eritrositlere, granülositlere
gelişme ve farklılaşma
mast hücreleri
gelişme ve histamin salınımı
etkin B hücreleri
proliferasyon ve farkılıaşma,
IgG1 ve IgE sentezi. Alerjik
yanıtda (IgE) önemli rol.
T hücreleri
proliferasyon
endotel
IL-5
IL-6
TH2-cells, mast hücreleri,
eozinfiller
makrofajlar, TH2-hücreleri,
B hücreleri, astrositler,
endotel
CD125,
CDw131
CD126,
CD130
eozinofiller
üretim
B hücreleri
farkılaşma, IgA üretimi
etkin B hücreleri
plazma hücrelerine
farkılaşma
plazma hücreleri
antikor salgısı
hematopoietik kök
hücreler
farkılıaşma
T hücreleri, diğerleri
akut faz reaksiyonu,
hematopoiezis, farkılılaşma,
inflamasyona sebep
IL-7
kemik iliği stromal hücreler
ve timus stromal hücreler
CD127,
CD132
pre/pro-B hücresi,
pre/pro-T hücresi, NK
hücreler
B, T, ve NK hücre yaşamıyla
ilgili, gelişim ve homeostaz,
↑proenflamatör sitokinler
IL-8
makrofajlar, lenfositler,
epiteliyal hücreler,
endoteliyal hücreler
CD128
nötrofiller, bazofiller,
lenfositler
nötrofil kemotaksi
IL-9
Th2-hücreleri, özellikle
CD132
T hücreleri, B
IgM, IgG, IgE'yi etkili hale
23
İsim
Kaynak
Hedef
reseptörler
CD4+ yardımcı hücreleri
IL-10
monositler, TH2-hücreleri,
CD8+ T hücreleri, mast
hücreleri, makrofajlar, B
hücresi altkümeleri
CD210
Hedef hücreler
Fonksiyon
hücreleri
getirir, mast hücrelerini
uyarır.
makrofajlar
sitokin üretimi
B hücreleri
etkinleştirme
mast hücreleri
Th1 hücreleri
Th1 sitokin üretimini baskılar
(IFN-γ, TNF-β, IL-2)
IL-11
kemik iliği stroma
kemik iliği stroma
akuz faz proteini üretimi,
osteoklast formasyonu
etkin T hücreleri,
IL-12
dendritik hücreler, B
hücreleri, T hücreleri,
makrofajlar
sitotoksik T hücrelerine IL-2,
↑ IFN-γ, TNF-α, ↓ IL-10 ile
farklılaşma
NK hücreleri
↑ IFN-γ, TNF-α
CD212
IL-13
etkin TH2-hücreleri, mast
hücreleri, NK hücreler
TH2-hücreleri,B
hücreleri, makrofajar
B-hücreleri (IgE)'nin gelişme
ve farkılaşmasını uyarır,
TH1-hücrelerini ve makrofaj
inflamasyon sitokinleri (örn.
IL-1, IL-6), ↓ IL-8, IL-10, IL12 baskılar.
IL-14
T hücreleri ve kesin
kanserleşmiş B hücreleri
etkin B hücreleri
B hücreleri'nin büyüme ve
farkılaşmasını kontrol eder,
Ig salgısını baskılar.
IL-15
mononüklear fagositler (ve
bazı diğer hücreler),
özellikle virüslerce
enfeksiyonu izleyen
makrofajlar
T hücreleri, etkin B
hücreleri
doğal öldürücü hücrelerin
üretimine neden olur.
IL-16
lenfositler, epitelyal
hücreler, eozinofiller, CD8+
T hücreleri
CD4+ T hücreleri
CD4+ kemoçekiciler
IL-17
T hücrelerinin alt kümeleri
epitel, endotel, diğer
osteoklastogenez,
angiogenez, ↑ enlamasyon
sitokiler
CD132
24
İnterlökinler,
 Doğal ve spesifik immünitenin hem aktivasyon hem de etkin
fazında üretilip immün ve inflamatuar cevabı düzenlerler.
 Salınımları kısa süreli ve kendi kendini sınırlandıran bir
olaydır, depolanmazlar.
 Tek bir IL pek çok farklı hücre tipi tarafından salınabilir.
 Pleiotropizm gösterirler, yani pek çok farklı hücre tipi üzerine
etki gösterebilirler.
 Genelde aynı hedef hücre üzerinde birden fazla farklı etki
gösterirler.
 Başka sitokinlerin sentezlenmesini sağlayabilirler ve diğer
sitokinlerin işlevlerini etkilerler.
 Diğer tüm polipeptit hormonlar gibi hedef hücre yüzeyindeki
spesifik reseptörlere bağlanarak etki gösterirler. Otokrin,
parakrin ve endokrin etki gösterebilirler.
 Birçok hedef hücre için büyüme faktörü olarak görev
yaparlar9.
2.4.1. İnterkölin-1
İnterlökin-1 (IL-1) ilk olarak, mononükleer fagositik hücreler
(MFH) tarafından salınan ve T hücre aktivasyonunda görev alan polipeptit
yapısında bir sitokin olarak tanımlanmıştır. Ancak bugün bilinmektedir ki,
IL-1 asıl olarak doğal immunitede konak inflamatuar cevabında mediatör
olarak görev alır. IL-1’in ana hücresel kaynağı aktive olmuş mononükleer
fagositlerdir ve üç ana alt tipi vardır. Bunlar; IL-1 alfa (IL-1α), IL-1 beta (IL1β) ve IL-1 reseptör antagonistidir (IL-1Ra). IL-1 sitokin ailesi üyelerinden
25
IL-1α ve IL-1β agonist aktiviteye sahiptir. IL-1Ra ise, diger iki IL-1
molekülüyle fizyolojik olarak antagonist etki gösterir.
60,61
. Her bir proteinin
kodlandığı gen bölgesi 2. kromozomun uzun kolunda, birbirlerine oldukça
yakın konumlardır. Aminoasit düzeyinde sadece % 27 oranında benzerlik
göstermelerine rağmen yapısal ve fonksiyonel olarak birbirleri ile oldukça
yakın ilişkilidirler.
IL-1α büyük oranda hücre membranı ile ilişkili olarak
bulunurken IL-1β’nın hücreden salındığı gösterilmiştir. Hücre yüzeyinde IL1α, IL-1β ve IL-1Ra’yı tanıyan iki reseptör protein tanımlanmıştır. Tip I
reseptörler sinyal iletimi ve hücre aktivasyonundan sorumluyken tip II
reseptörler membrana bağlı, çözünebilir ve işlev görmeyen reseptörlerdir
(decoy receptor). IL- 1 reseptör aktivitesinin, hem nötralize edici reseptör
olarak davranan tip II reseptörler, hem de IL-1Ra tarafından azaltılarak
bloke edildigi belirtilmistir 62.
IL-1, MFH’ler dışında, endotel hücreleri, keratinositler,
synovial hücreler, astrositler, osteoblastlar, düz kas hücreleri, fibroblastlar,
nötrofiller ve glial hücreler gibi pek çok farklı hücre tarafından da üretilirler.
Üretimi, endotoksinler, diğer sitokinler, mikroorganizmalar ve diğer ajanlar
tarafından
tetiklenebilir.
Salınım
mekanizması
halen
tam
olarak
bilinmemekle birlikte büyük olasılıkla spesifik bir enzimin IL-1’i öncü
formundan aktif formuna çevirmesi ile olmaktadır. IL-1’in en önemli
fonksiyonu lenfosit (T hücre) aktivasyonudur ancak biyolojik etkisi salınım
miktarına bağlıdır
61
. Salınan miktar ise hücre tipine ve uyarana göre
değişir. Düşük konsantrasyonlarda lokal inflamasyon mediatörü olarak
görev alır. Örneğin endotel hücreleri üzerinde etki göstererek, lökosit
adezyonunu kolaylaştırır. IL-1, direkt olarak nötrofiller gibi inflamatuar
lökositler üzerine etki etmez. Ancak lökosit aktivasyonunu sağlayacak
kemokinleri salması için makrofaj ve endotel hücrelerine etki eder. Daha
yüksek konsantrasyonlarda ise endokrin etki gösterir. Bu etkileri
komplemanların, adezyon moleküllerinin ve akut faz plazma proteinlerinin
26
sentezlenmesi, ateş, iştahsızlık, uyku hali ve hipotansiyondur
28
. Diğer
sitokinler ve kendi alt tipleri ile sinerjik fonksiyon gösterebilir 61.
IL-1α, endoplazmik retikulumda, öncelikle prekürsor olarak
sentezlenir (proIL-1α). proIL-1α, 31 kDa’dur, intrastoplazmiktir ve biyolojik
olarak aktiftir. Hücre öldüğünde, IL-1α prekürsörü serbest kalır ve bir
ekstraselüler proteaz olan calpains tarafından matür IL-1α’ya dönüştürülür.
Calpainsin kalsiyum ile stimülasyonu ile de proIL-1α, hücre ölmeksizin 17
kDa’luk matür IL-1α’ya dönüştürülebilir 60,61.
IL-1α, kendi sinyalini güçlendirmek için bir çok başka
hücreden de IL-1 salınımını tetikler. IL-1 aktivitesi, özgün inhibitörü IL-1Ra
tarafından kontrol edilir ve IL-1Ra, steroidler, IL-4, IL-10 gibi antiinflamatuar sitokinler tarafından baskılanır. Bununla beraber IL-1’in diğer
sitokinlerin sentezini artırması da önemli özelliklerindendir. IL-1 esasen,
siklooksijenaz ve lipooksijenaz gen ekspresyonu ile de ilişkilidir. MMP ve
kollajenazları sentezleyerek osteoklast ve osteoblast aktvasyonunda görev
alır. IL-1α ve IL-1β, monosit ve fibroblastlardan büyük miktarlarda
prostoglandin E2 (PGE2) ve MMP salınmasını indükleyerek bağ dokusu
katabolizması ve kemik rezorpsiyonunun güçlü aktivatörleri olarak görev
yaparlar 63.
IL-1α, kemiğin yeniden şekillenmesinde hem osteoblast hem
de osteoklastlar üzerinde etki gösteren en önemli sitokinlerdendir.
Ekstraselüler matrikste bulunan lenfoid hücreler üzerindeki reseptörleri
indükleyerek osteoklast oluşumunu ve kemik resorpsiyonunu indükler.
Başka bir deyişle kemik yıkımını stimüle eden osteoklast progenitörü
olarak
rol
oynar.
Makrofaj ve
T
hücrelerden
salınıp
osteoklast
diferansiyasyonunda görev alır. Normal koşullarda anti-inflamatuar ve
immün düzenleyici faktörlerle osteoklast diferansiyasyonu ve aktivasyonu
dengededir. Ancak bu denge IL-1α lehine değiştiği zaman, artmış IL-1α
27
ekspresyonu osteoklast diferansiyasyonunu ve aktivasyonunu artırarak,
kemik rezorbsiyonuna ve neticesinde de kemik kaybına sebep olur 10.
IL-1 ve TNF-α, kronik inflamatuar hastalıklardaki anahtar
aracı moleküller olup, birçok hastalıkta görülen kemik kaybı ve doku
yıkımını başlatma potansiyeline sahiptirler. Hücre kültüründe IL-1’in
fibroblastlarda
kollajenaz
sentezini
artırdığı
gösterilmiştir.
Kemik
demineralizasyonuna neden olduğu bilinen en güçlü molekül yine IL-1’dir.
TNF-α ile sinerjistik etki göstererek kemik yıkımını stimule eder ve bağ
dokusu değişikliklerine yol açarlar 64,65.
IL-1, NFкB ligand reseptör aktivatörünün (RANKL) üretimini
arttırır. RANKL, osteoblastların, kemik iliği kök hücrelerinin, fibroblastların
ve endotel hücrelerin yüzeyinde bulunur ve osteoklast oluşumunu
düzenler.
RANKL,
reseptörüne
osteoklast
bağlandığında
prekürsörü
osteoklast
hücrelerin
yüzeyindeki
diferansiyasyonunu
ve
fonksiyonunu stimüle eder. IL-1 aynı zamanda RANKL’ın doğal bir
inhibitörü olan osteoprotegrini inhibe eder 10.
IL-1 doku fibroblastlarının, kondrositlerin ve osteoklastların
MMP, katepsin ve mast hücresi proteazı gibi yıkıcı enzimleri salmalarını
stimüle eder. MMP’ler çinko bağımlı doğal proteazlardır ve beş gruba
ayrılırlar. Bunlar kolajenazlar, jelatinazlar, stromalizinler, membran tip
MMP’ler ve diğerleridir. IL-1 diğer sitokinlerle sinerjik olarak MMP
ekspresyonunu artırır
10
. IL-1’in hem endokrin hem parakrin yol ile MMP-2
ve MMP-9 ekspresyonunda artışa yol açtığı gösterilmiştir 5.
Menapoz sonrası osteoporozun artmış IL-1 seviyeleri ile
ilişkili olduğu düşünülmektedir. In vitro çalışmalarda IL-1 reseptör
yokluğunun kemik yıkımını engellediği saptanmıştır. Yine in vitro
çalışmalarda IL-1Ra seviyesindeki artış ile kemik kaybının azaldığı
gösterilmiştir 66.
28
Tüm bu bulgular IL-1’in kemik metabolizmasında, özellikle
kemik yıkımında üstlendiği önemli rolü göstermektedir 24,66.
Lösemi, kanser, osteoporöz, diyabet, santral sinir sitemi
hastalıkları, enfeksiyöz hastalıklar ve arteriyel hastalıklar gibi birçok
patolojide IL-1’in bölgesel olarak aşırı sentezi veya IL-1Ra’nın yetersiz
sentezi hastalık gelişimine öncülük etmektedir
67
. ABL’larda ve KOT’larda
da artmış IL-1 seviyesi, bu iki lezyonun kemik içindeki ekspansiyonları ile
ilişkilendirilmiştir 5,24,45.
2.4.2. İnterlökin-6
İnterlökin-6 (IL-6) ilk kez 1986 yılında T hücrelerden salınan
ve
B
hücre
diferansiyasyonunu
indükleyen
bir
medyatör
olarak
tanımlanmıştır. Tanımlandığı yıllarda gösterdiği farklı aktivitelerinden
dolayı değişik şekillerde isimlendirilmiş [B hücre stimüle eden faktör (BSF2), hibridoma plazmositom büyüme faktörü, hepatosit stimüle eden faktör]
ve interferon ailesinin yeni bir üyesi olduğu düşünülmüştür
68,69
. IL-11,
lösemi inhibe eden faktör, oncostatin M, silier nötrofilik faktör ve
kardiotrofin-1 en önemli IL-6 ailesi üyelerindendir 70.
Moleküler konfigürasyonu tamamen bilinmemekle birlikte IL6, dört alfa heliks uzun zincir ailesine ait olan bir sitokindir ve yaklaşık 26
kD ağırlığındadır. IL-6, MFH’ler, endotel hücreleri, fibroblastlar, monositler,
keratinositler, mezengial hücreler ve kemik iliği stromal hücreleri
tarafından IL-1 stimülasyonu ile sentezlenen bir interlökin üyesidir. Aynı
zamanda bazı aktive T hücreler tarafından da üretilir
28,68
. IL-6 endotel
hücrelerinde IL-1 ve TNFα’nın sekresyonunu artırır. IL-1 ve TNFα da IL-6
sekresyonunu artırmaktadır. IL-10 posttranskripsiyonel mekanizma ile IL6’nın sentez ve sekresyonunu baskılamaktadır 71.
7p21-14 kromozomu üzerindeki IL-6 geninin ürünü olan IL-6
homodimer bir yapıya sahiptir. Birden çok fonksiyonu olan IL-6 asıl olarak
29
immün ve inflamatuar yanıtın düzenlenmesinde, hematopoetik sistem ve
santral sinir sisteminde görev alır ve inflamatuar ve hematolojik birçok
hastalıkta üretimi artar. Pleiotropik bir sitokin olan IL-6, T ve B hücre
diferansiyasyonunu
ve
proliferasyonunu
indükler.
B
hücrelerin
immünglobülin salgılayan plazma hücrelerine diferansiyasyonunu ve
megakaryositlerin
Karaciğerden
trombositlere
hapsidin
ve
diferansiyasyonunu
demir
düzenleyici
peptid
indükler.
hormonunun
salınımında görev alır. Hepatositlerin akut faz proteinleri, fibrinojen ve
serum amiloid üretimini stimüle eder. IL-6 aynı zamanda vasküler
endotelyal büyüme faktörü üretimini de indükler
68
. IL-6 endotel hücrelerde
interselüler adezyon molekülü 1 (ICAM-1) ve vasküler hücre adezyon
molekülü 1 (VCAM-1) ile E-selektin moleküllerinin ekspresyonunu artırarak
endotel hücrelerinin lenfositlere yapışmasını kolaylaştırır. IL-6 hipofize etki
ederek adenokortikotropik hormon (ACTH) salınımını indükler ve direkt
olarak adrenal bezlere etki ederek glikokortikoid üretimine neden olur 71.
IL-6 aynı zamanda osteotropik bir sitokindir ve kemik
metabolizması üzerine de etkileri vardır
11,71
. In vitro çalışmalarda IL-6’nın
osteoklast diferansiyasyonunu ve aktivasyonunu indüklediği gösterilmiştir.
Synovial inflamasyona katıldığı ve kıkırdak çevresi dokularda ve kemikte
yıkıma sebep olduğu bilinmektedir. Serum IL-6 seviyeleri ile radyografik
olarak kemik yıkım seviyesi arasında bağıntı bulunmuştur. Kondrositlerin
tip 2 kolajen ve agrekan üretimini azaltır
71
. IL-6 IL-1 ile birlikte MMP’lerin
70
üretimini artırır
. IL-6 IL-1, TNF-α, lipopolisakkaridler ve bazı dış
etkenlere cevap olarak osteoblastlardan da salınır ve osteoklast
oluşumunu stimüle eder. Yüksek konsantrasyondaki IL-6 seviyelerinin
hiperkalsemiye neden olduğu gösterilmiştir. Aynı zamanda östrojen
yokluğunda görülen kemik kaybına da IL-6’nın katkıda bulunduğu
bilinmektedir
11
.
IL-6,
periferal
kandaki
mononükleer
hücrelerden
osteoklast formasyonunu indükler 12.
30
2.5. Tek nükleotid polimorfizmi
Tek nükleotid polimorfizmi (TNP), deoksiribonükleik asit
(DNA) dizisindeki bir nükleotid (A, T, C veya G) çiftinde değişikliğin
olmasıdır. TNP’leri, transisyonlar [bir pürin bazın (A,G) diğer bir pürin
bazına veya bir pirimidin bazın (C,T) diğer pirimidin bazına değişmesi] ve
transversiyonlar (bir pürin bazının bir pirimidin bazına değişimi veya tersi)
gibi baz değişimlerini içermektedir. G>A ve C>T transisyonları insan
genomundaki
TNP’lerin
%
25’ini
oluşturmaktadır.
Tek
nükleotid
pozisyondaki varyasyon terminolojisi alel frekansı ile açıklanmaktadır. Bir
populasyondaki tek baz değişiminin frekansı % 1’den büyükse bu değişim
TNP, % 1’den küçük ise mutasyon olarak adlandırılır. Bu varyantlar düşük
sıklıkta olmasına karşın bazı durumlarda çok önemlidirler. Farklı tipteki
TNP’leri,
bir
proteinin
fonksiyonunu
veya
regülasyonunu
ve
ekspresyonunu değiştirebilir.
TNP insanda
en
sık görülen
sekans farklılığıdır
ve
popülasyonda % 1’in üzerinde bulunur. Şimdiye kadar insan genomunda
13.099.397 kadar tek nükleotid polimorfizmi açığa çıkarılmıştır. İnsan
genomu 3x109 baz çifti (3 milyon kilo baz) içermektedir ancak insan
DNA’sının sadece % 3-5’i protein kodlamaktadır. Bu yüzden TNP’lerin
çoğu protein kodlayan sekansların dışında olmaktadır. Bazı genler için
toplumda tek tip nükleotid sekansı mevcuttur ve her kromozom çiftinde
aynı dizilim söz konusudur. Bu genler non-polimorfik genlerdir. Bazı
genlerin ise toplumda sabit sıklıkta görülen değişik formları mevcuttur. Bir
türün popülasyonu içinde aynı fenotipik özelliği etkileyen ancak aralarında
farklar bulunan bu genlere alel denmektedir. Aleller, bir kromozomun belirli
bir lokusundaki genlerin farklı varyasyonlarıdır. Kişiden kişiye değişirler ve
farklı aleller kalıtımda varyasyonlar oluştururlar. Her bir lokalizasyon için
bir tek alel anneden veya babadan alınır. Her bir birey için alelin bir tek
formu, dominant olarak diğer formdan daha fazla eksprese edilir. Göz
rengi, kan grubu gibi... Polimorfik genlerde bireyin kromozom çiftinde aynı
31
alel (homozigot) veya 2 farklı alel (heterozigot) bulunur. Polimorfizmler
hastalığa yol açmayan, fakat hastalık için yatkınlık yaratabilen DNA
değişikliği olarak tanımlanır. Aynı zamanda polimorfizmler, hastalıkların
prognozu, her bir bireyin tedaviye verdiği yanıt gibi farklılıkları da
açıklayabilir. Bir sonraki jenerasyona basit Mendel kuralları ile aktarılır 18.
Hem hastalıkta hem sağlıkta IL-1 dengesi ve bu dengenin
korunması immün cevapta kritik bir öneme sahiptir. Düşük doz IL-1’in
enfeksiyona karşı konak cevabında koruyucu, yüksek dozlarda ise yıkıcı
etkisinin olduğu belirtilmiş, dahası bu sitokinlerin yararlı ve patolojik etkileri
arasındaki sınırın oldukça dar olduğu, kontrol edilemeyen inflamatuar
hastalıklarda hastalık şiddeti ve IL-1 düzeyleri arasında ilişki kuran
çalışmalar sayesinde anlaşılmıştır. IL-1’in sentezini düzenleyen ve kontrol
eden moleküler genetik elemanlara ait bilgilerin henüz yetersiz olmasına
rağmen
genetik
değerlendirilmesi
polimorfizmlerin
gerekmektedir.
sitokinler
Nitekim,
IL-1
üzerine
gen
etkilerinin
polimorfizminin
Alzhemier, juvenil kronik artirit, juvenil romatoid artirit, multiple myelom ve
periodontal hastalıklarla ilişkili olduğu bulunmuştur 72,73.
IL-1 gen ailesi, 2. kromozomun aynı bölgesinde bulunan ayrı
genler tarafından kodlanmaktadır. 2q13 bölgesinde 415 baz çifti (bç)
uzunluğundaki bölgede yerleşen IL-1A, IL-1B ve IL-1RN genleri sırasıyla
IL-1α, IL-1β ve ILRa’yı sentezler (Şekil 1). IL-1A geni promotor bölgesi 889 pozisyonda tek nükleotid polimorfizmi mevcuttur. -889 pozisyonundaki
polimorfizm, bir tek nükleotid polimorfizmidir (TNP) ve sitozin-timin (C/T)
değişikliği
söz
konusudur
(IL-1A
-889
C/T).
Sitokin
salınımının
düzenlenmesi, genetik olarak bu sitokinin kodlandığı ve promotor
bölgesindeki gen dizisi ile kontrol altındadır. Ancak her TNP, gen ürünü
ekspresyonunda değişikliğe neden olmazken, IL-1α -889 polimorfizmi IL1α protein üretimini etkiler. Bu polimorfizm ile artmış IL-1α seviyeleri
arasında bağıntı gösterilmiştir 74.
32
Şekil 1: IL-1 gen bölgesi
IL-6 geni 7p21-p15 lokalizasyonunda bulunur (Şekil 2). IL-6
geninin promotor bölgesindeki polimorfik varyantlar, IL-6’nın transkripsiyon
varyantlarından ve dolayısıyla bu sitokinin seviyesinden sorumlu olabilir.
Bu tek nükteotid polimorfizmlerinden en iyi tanımlanmış olanı -174
pozisyonunda olandır. IL-6 (−174), IL-6 geninin transkripsiyon bölgesinin 5’
kısmında
lokalizedir.
-174
pozisyonundaki
bu
tek
nükteotid
polimorfizminde guanin-sitozin (G/C) değişimi söz konusudur (IL-6–174
G/C)
75,76
. IL-6 polimorfizmi birçok hastalık ile ilişkilendirilmiştir. Koroner
kalp hastalığı, greft versus host hastalığı, Sjögren sendromu ve sistemik
lupus eritomatozusta zayıf prognoz ile; ayrıca jüvenil romatoid artirit
gelişme riski ile IL-6–174 G/C polimorfizmi arasında bağıntı bildirilmiştir.
Yanı sıra birçok kanser türünde prognoz ve bu TNP arasındaki ilişki halen
araştırılmaktadır 75.
33
Şekil 2: IL-6 gen bölgesi
Diğer birçok hastalıkta olduğu gibi odontojenik tümörlerin
gelişiminde
de
çok
sayıda
polimorfizmin
rol
oynayacağı
tahmin
edilmektedir. Tek nükleotid polimorfizmleri günümüzde sıklıkla kullanılan
polimeraz zincir tepkimesi (Polymerase Chain Reaction; PCR) ve diğer
yüksek teknolojiler sayesinde saptanmaktadır. PCR, DNA üzerinde
incelenmek istenen bölgenin, o bölgeye özgül primerler kullanılarak
çoğaltılması esasına dayanır. Isı ile denatüre edilerek tek zincir haline
getirilen DNA molekülüne primerlerin bağlanması ve bu primerlerden yeni
DNA zincirinin sentezlenmesi olarak üç aşamadan oluşur. Bu aşamalar
35-40 döngü halinde tekrarlanarak istenilen bölge çoğaltılmış olur
77
(Şekil
3).
34
30-40 döngülük PCR
basamakları:
1. Basamak:
Denatürasyon
~ 1 dak. 95 oC
2. Basamak:
Annealing
~45 sn. 54 oC
Forward ve
reverse primerler
Şekil 3: PCR aşamaları
Genin
ekzon
bölgesinde
bulunan
TNP’leri
gen
transkripsiyonunda değişikliğe yol açarken, genin promotor bölgesinde
yerleşim gösterenler protein dizisinde değişikliğe neden olup, proteinin
biyolojik fonksiyonunda farklılığa neden olabilirler. Sonuç olarak TNP’leri,
kompleks poligenik hastalıklara yatkınlığı aydınlatmada önemlidirler
78
.
Genetik polimorfizmlerin açığa çıkarılması, bireyin tümör geliştirme
yatkınlığını, tümörün nüks etme potansiyelini veya hastalığın prognozunu
da tahmin etmeye izin verecektir. Genetik faktörlerin belirlenmesinde
anahtar olan nokta, hastalığın klinik sonucunu etkileyecek ölçüde anlamlı
rol oynayan genetik faktörlerin tanımlanabilmesidir. Hastalıklarda bir genin
hastalığı yönlendirici etkisiyle “aday gen” olabilmesi için bu gen tarafından
belirlenen fizyolojik olayların hastalığın varlığı veya şiddeti ile ilişkili olması
gerekmektedir.
35
IL-1α ve IL-6’yı ilgilendiren genlerdeki polimorfizim bazı
vakalarda daha fazla nüks veya daha büyük boyut gibi daha agresif
özelliklerle sonuçlanan, vakalar arasındaki farklılıkları açıklayabilecek bir
mekanizma olabilir. Birçok farklı kanser türünde sitokin polimorfizmi;
prognozu belirlemede, tümöre karşı gelişen immün yanıtı ve tedaviye
cevabı değerlendirmede kullanılmaktadır 79.
Spesifik genlerin hastalık etyolojisindeki yerinin bilinmesiyle
birlikte, bu genin neden olduğu biyokimyasal değişikliğin düzeltilmesine
yönelik
tedavilerin
geliştirilmesi
gündeme
gelebilir.
Ayrıca
sitokin
polimorfizminin farklı klinikopatolojik özelliklere sebep olan faktörleri
açıklayabilecek bir neden olduğu düşünülmektedir. En agresiv iki
odontojenik tümör ile ilgili gen polimorfizmi çalışılmasının olası faydaları ve
bu konuyla ilgili olarak yapılan genetik çalışmaların ışığında; çalışmamızda
KOT, OK ve ABL’li bireylerde IL-1A (-889) ve IL-6 (-174) polimorfizmlerinin
araştırılması
ve
bu
sitokinlerin
ekspresyon
derecelerinin
immünohistokimyasal olarak saptanması planlanmıştır. Bu çalışmanın
amacı, çok ender görülmeyen KOT ve ABL’ların kemik içinde geniş
yıkımlar yaparak büyük boyutlara ulaşabilmelerinin nedenleri arasında IL1α ve IL-6 protein varlığının ve ilgili gen polimorfizmlerinin etken olup
olmadığını araştırmaktır.
36
3. GEREÇ VE YÖNTEM
Bu çalışma 2000–2007 yılları arasında Gazi Üniversitesi Diş
Hekimliği Fakültesi Oral Patoloji Bilim Dalı’nda tanıları konmuş ve Bilim
Dalı arşivinde yer alan odontojenik keratokist ve ameloblastoma vakaları
üzerinde yürütüldü. Bu vakalardan 25 adedi ABL, 41 adedi KOT ve 8
adedi OK idi. Kontrol dokusu olarak KOT ve OK için 15 adet dentigeröz
kist (DK) ve ABL için de 15 adet dental folikül (DF) kullanıldı.
Vakalara ait tüm hematoksilen-eozin boyalı kesitler yeniden
gözden geçirilerek, vakalar histolojik alt tiplerine göre kendi içlerinde
gruplandırıldı. Tüm histopatolojik değerlendirmeler Leica DM 4000 B
(Leica Microsystems GmbH. Wetzlar, Germany) ışık mikroskopunda
yapıldı. İmmünohistokimyasal yöntem ve DNA eldesi için uygun parafin
bloklar tespit edildi.
Tüm vakalara ait cinsiyet veya yaş gibi klinik bilgiler ve
lezyon boyutları kaydedildi. Makroskopik örnekleme sırasında not edilmiş
olan lezyon boyutlarından yararlanılarak her vaka, boyutlarına göre şu
şekilde derecelendirildi:
En uzun çapı 0.5–1.9 cm arası:
1
En uzun çapı 2–2.9 cm arası:
2
En uzun çapı 3-3.9cm arası:
3
En uzun çapı 4 cm ve daha büyük:
4
Vakaların histopatolojik kesitleri mikroskopik olarak yeniden
incelendi. Tüm vakalarda inflamasyon derecesi değerlendirildi. ABL
vakalarında buna ek olarak tümör alt tipleri de değerlendirildi.
İnflamasyon yoğunluğunun değerlendirilmesi x400 (büyük
büyütme alanı) büyütmede tümör dokusu içinde ve kist bağ dokusunda yer
37
alan inflamatuar hücrelerin sayılması ile gerçekleştirildi. Hematoksileneozin kesitlerde rastgele seçilen beş ayrı büyük büyütme alanındaki
inflamatuar hücreler Leica QWin Plus v3.3.1 görüntü analizi programı
(Leica Microsystems GmbH. Wetzlar, Germany) kullanılarak sayılan
inflamasyon yoğunluğu dört dereceli bir sistem ile skorlandı 80:
0: İnflamasyon yok
1: Alan başına 15 inflamatuar hücreden az
2: Alan başına 15–49 inflamatuar hücre
3: Alan başına 50 veya daha fazla inflamatuar hücre.
Ayrıca KOT ve OK vakalarında kist duvar kalınlığı Leica
QWin Plus v3.3.1 görüntü analizi programı (Leica Microsystems GmbH.
Wetzlar, Germany) kullanılarak ölçüldü. Rastgele seçilen üç alandan
yapılan ölçümlerin ortalaması ile elde edilen µm cinsinden değer, her bir
vaka için kist duvar kalınlığı olarak kaydedildi.
3.1. İmmünohistokimyasal Yöntem:
IL-1α ve IL6 antikorları için Avidin-Biyotin Kompleks (ABC)
metodu ile immünohistokimyasal boyama yapıldı.
% 10’luk tamponlanmış formalin solüsyonunda 24–72 saat
fikse edildikten sonra rutin doku takip işlemlerinden geçirilen ve parafin
bloklara gömülen dokulardan adheziv lamlara (Surgipath, X-tra Adhesive
Microslides, Illinois, USA) 4m kalınlığında kesitler alındı. Kesitler etüv
içinde 56oC’de 12 saat bekletildikten sonra 30 dakika süreyle ksilol ile
deparafinize edildi ve on beşer dakika süreyle sırasıyla % 100 (absolut), %
96, % 90 ve % 80’lik etil alkolde bekletilerek dehidratasyon işlemleri
38
gerçekleştirildi. En son bir dakika çeşme suyunda yıkandı ve distile sudan
geçirildi.
Endojen peroksidaz aktivitesini bloke etmek için metanol
içinde hazırlanmış % 3’lük hidrojen peroksit (H2O2) 10 dakika süreyle
uygulandı. Kesitler fosfatla tamponlanmış serum (PBS, Fosfat Buffer
Solüsyonu, pH:7,60) ile püskürtme yöntemi kullanılarak iyice yıkandı.
Formalin fiksasyonu ve parafin bloklama nedeniyle dokuda maskelenmiş
olan antijenik yapıları açığa çıkarmak amacıyla her iki antikorun da
uygulanacağı kesitler, antijen retreival solüsyonu (0,01M sodyum sitrat
buffer, pH:6,00) içinde ilk on dakika orta, son beş dakika yüksek derecede
olmak üzere 15 dakika mikrodalga fırında işlemden geçirildi. Takiben
kesitler oda ısısında 30 dakika bekletildi ve distile su ve arkasından PBS
ile üç kez yıkandı.
IL-1α boyaması için Zymed Histostain Plus Broad Spectrum
(Lot 1385070, Zymed laboratories Inc., Carlsbad, CA, USA) ve IL-6
boyaması için Santa Cruz goat ABC staining System (ABC kit, Lot: sc2023, Santa Cruz Biotechnology,Inc. CA, U.S.A) kullanıldı.
Kesitler 5-10 dakika süreyle non immün bloklama serumunda
bekletildi. Daha sonra IL-1α (IL-1α rabbit polyclonal antibody, cat #
ab7632, Abcam, Cambridge, UK ) ve IL-6 (IL-6 goat polyclonal antibody,
Lot: sc-1265, Santa Cruz Biotechnology, Inc. CA, U.S.A) primer
antikorlarıyla +4oC’de 18-20 saat süreyle muamele edildi. IL-1α ve IL-6
antikorları için kullanılan dilüsyon oranları sırasıyla 1:25 ve 1:50 idi. Oda
ısısına erişen kesitler PBS ile 5 dakika püskürtme yöntemi ile yıkanıp
kurulandıktan sonra biyotine bağlanmış bağlayıcı (sekonder) antikor 20-30
dakika uygulandı. Kesitler yeniden PBS ile yıkanıp kurulandıktan sonra
streptavidin ile konjüge alkalen fosfataz uygulanarak 20-30 dakika
bekletildi. Takiben kesitler PBS ile yıkandı ve kurulandı. Renk vererek
görüntülemeyi sağlamak amacıyla yaklaşık 5-8 dakika süre ile 3-3’
39
diaminobenzidine tetrachloride solüsyonunda (DAB, substarate kit, Lot:
11067520, Zymed S.San Francisco, California, USA) inkübe edildi.
Kesitler üç kez distile sudan geçirildi. Zemin boyaması için Harris
hematoksilende 5 saniye bekletildi. Kesitler önce çeşme suyunda ardından
distile suda yıkandıktan sonra 5 dakika % 96 alkolde fiksasyonları
sağlandı. Ksilol içinde 5 dakika bekletilen kesitler entellan (Clearmount,
Lot:10364117, Zymed S.San Francisco, California, USA) kullanılarak
lamelle kapatıldı.
Pozitif kontrol olarak her iki antikor için de insan lenf nodu
dokusu kullanıldı. Primer antikor uygulanması aşamasında PBS içinde
bekletilen lenf nodu dokuları negatif kontrol olarak kabul edildi.
3.1.1 İmmünohistokimyasal Boyanmaların Değerlendirilmesi:
IL-1α ve IL-6 antikoru ile boyanan kesitlerde kahverengi
renkteki stoplazmik boyanma pozitif olarak kabul edildi.
Her iki antikor için de KOT ve OK vakalarında döşeyici epitel
ve kist bağ dokusundaki inflamatuar hücrelerdeki; ABL vakalarında tümör
hücrelerindeki boyanma alanları ve yoğunluğu Kubota ve arkadaşlarının
5
kullandıkları dört aşamalı skalaya göre değerlendirildi.
0: Boyanma yok
1: Zayıf boyanma (tek pozitif)
2: Orta derecede boyanma (iki pozitif)
3: Kuvvetli boyanma (üç pozitif)
40
3.2. Gen polimorfizmi analizi:
3.2.1. DNA eldesi ve saflaştırılması:
Arşiv bloklarından her örnek için lamlara 8 m kalınlığında
25-30 adet kesit alındı. Kesitler etüv içinde 37oC’de 12 saat bekletildikten
sonra 30’ar dakikalık sürelerle iki kez ksilol ile muamele edilerek
deparafinizasyon, beşer dakika süreyle sırasıyla % 96, % 90, % 80 ve %
50’lik etil alkolde bekletilerek dehidratasyon işlemleri gerçekleştirildi.
Kesitler distile su ile yıkandıktan ve oda ısısında kurutulduktan sonra steril
bistüriler ile lam üzerindeki dokular 1,5 ml’lik DNA veya ribonükleik asit
(RNA) içermeyen ependorf tüplere aktarıldı ve DNA izolasyonuna kadar 20oC’de saklandı.
Deparafinize dokuların parçalanması için her örneğe 100 μl
parçalama tamponu (150 mM NaCl, 10 mM TRIS-HCL [pH:8], 25 mM
EDTA, %0.5 SDS) ve 40 μl / ml proteinaz K eklendi (20 μg/ml, Proteinase
K, recombinant, PCR grade, Roche Diagnostics, Almanya); 55°C’de bir
gece inkübe edildi. Ertesi gün örnekler DNA saflaştırma işlemine alındı.
DNA izolasyonunda ticari ekstraksiyon kiti olan High Pure
Viral Nucleic Acid Kit (Roche Diagnostics, Almanya) kullanıldı.
Doku parçalanması işlemi tamamlanan örneklerin kalan 140
μl'sine nükleik asit ekstraksiyon kiti üreticinin önerileri doğrultusunda
uygulandı. Buna göre:

Örneklere poli(A) taşıyıcı RNA solüsyonu ve proteinaz
K içeren 200 μl “Binding Buffer” (6 M guanidin-HCL,
10 mM üre, 10 mM Tris-HCL, 20 % Triton X-100,
pH:4.4 [25°C]) eklenerek karıştırıldı,

72 °C’de 10 dakikalık inkübasyonu takiben,
41

100 µl “Binding Buffer” daha eklendi,

Tüm örnekler filtreli tüplere aktarıldı ve,

1 dakika 8.000 rpm’de santrifüj uygulandı.

500 µl “Inhibitor Removal Buffer” [saf alkolde 5 M
guanidin-HCL, 20 mM Tris-HCL, pH:6.6 (25°C)]
eklendi ve aynı şekilde santrifüj edildi.

Daha sonra 450 μl “Wash Buffer” [saf alkolde 20 mM
NaCl, 2 mM Tris-HCL, pH:7.5 (25°C)]ile iki kez
yıkandı.

Son olarak önceden ısıtılmış “Elution Buffer” (10 mM
Tris-HCL, pH:8.5) eklenerek 1 dakika 8.000 rpm’de ve
son olarak 15.000 rpm’de santrifüj edildi ve nükleik
asitler elde edildi.
Saflaştırması tamamlanan DNA örnekleri PCR ve enzim
kesim işlemine kadar + 4 °C’de saklandı.
3.2.2. Polimeraz Zincir Tepkimesi (PCR )
İnterlökin-1A (IL-1A) geni promotor bölgesini çoğaltmak için
kullanılan primer (TIB Molbiol, ref no: 005117823, Berlin, Almanya) dizisi:
F
5’ AAG CTT GTT CTA CCA CCT GAA CTA GGC 3’
R
3’ TTA CAT ATG AGC CTT CCA TG 3’
Bu
primerler
99
bç’
lik
PCR
ürününün
oluşmasını
sağlamaktadır.
50 µl’lik toplam PCR reaksiyon karışımı için MgCl2 içeren 10X
PCR buffer’dan 5 µl, 2mM’lık dNTP karışımından (PCR Nucleotide Mix,
42
cat no: 11581295001, Roche Diagnostics, Almanya) 5 µl, 100pmol/ µl’lik
forward ve reverse primerlerden 1’er µl, taq DNA polimeraz (taq DNA
Polymerase, cat no: 11146173001, Roche Diagnostics, Almanya)
enziminden karışım içinde 1U olacak şekilde 0,2 µl, 5 µl DNA ve 50 µl’ye
tamamlayacak kadar steril distile su kullanıldı.
IL-1A gen bölgesi için PCR (PCR sprint cycling system,
Thermo Hybaid, Franklin, MA, A.B.D.) amplifikasyon koşulları aşağıdaki
gibidir:
95 0C 7dk.
94 0C 1dk.
55 0C 1dk.
35 döngü
72 0C 1dk.
72 oC 5dk.
PCR ürünleri (10ml) yaklaşık 5 µl agaroz jel yükleme
tamponu ile karıştırılarak X1’lik TAE (Tris-asetik asit- EDTA) tamponu ile
hazırlanmış %3’lük agaroz jeldeki kuyucuklara yüklendi. 100 voltta
(200mA) 1 saat yürütüldü (Power Station, Labnet İnt. Inc.). Elektroforez
işlemi tamamlandıktan sonra jel UV ışık altında gözlendi ve fotoğraflandı
(Kodak EDAS 290 Herolab UVT-20M, 1D Image Analysis Software, ver.
3,6).
3.2.3. PCR Ürünlerinin Uygun Kesim Enzimi ile Kesilmesi ve Restriksiyon
Fragman Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) Analizi:
Restriksiyon
endonükleaz
enzimleri,
bakterilerin
kendi
genomunu korumak için sentezlediği enzimlerdir. Bakterilerden elde edilen
restriksiyon endonükleaz enzimlerini kullanarak DNA zincirinde meydana
gelen baz değişimlerini saptamak mümkündür. Bu tür değişimler bir
43
restriksiyon endonükleaz enzimi için tanıma bölgesi oluşmasına neden
olabilir.
Restriksiyon enzimleri kısa DNA dizilimlerini özgül olarak
tanıyan ve bu dizilimlere yakın bölgelerden veya bu dizilimler içindeki
spesifik DNA’yı kesen yapılardır. Bugün, 230’un üzerinde farklı DNA
dizilimini tanıyan yaklaşık 3000 kadar restriksiyon enziminden söz
edilmektedir. Bakteriler dışında çok az bir kısmı virüslerde ve ökaryotlarda
bulunmaktadır.
Çalışmamızda IL-1A -889 gen bölgesindeki polimorfizmi
saptamak
için
Nco
I
(Restriction
Endonuclease
NcoI,
Cat
no.
10835323001,10U/ µl, Roche Diagnostics, Almanya) enzimi kullanıldı.
Spesifik kesim bölgesi:
C
↓
CATGC
GGTAC ↑ C şeklindedir.
Nco I restriksiyon endonükleaz enzimi ile kesim protokolü:
PCR ürünü:
10 μl
10X Nco I H Tamponu:
2,5 μl
Restriksiyon enzimi:
0,2 μl (1U)
Steril distile su:
12,3 μl
Toplam:
25 μl
Enzim kesim reaksiyonu 370C’de 16 saat inkübe edilerek
gerçekleştirildi ve enzim kesim sonuçları 100 voltta 1 saat yürütülen %
4’lük agaroz jelde analiz edildi.
Restriksiyon enziminin DNA molekülünü kesmesine veya
kesmemesine bağlı olarak, sonuçta kişiden kişiye değişiklik gösteren farklı
uzunlukta DNA parçaları ortaya çıkar. İşte, DNA’nın restriksiyon
44
enzimleriyle
kesimi
sonrasında
oluşan
fragmanların
boyutlarındaki
farklılıklar restriction fragment length polymorphism (RFLP) olarak
tanımlanır.
IL-1A -889 gen bölgesinde enzim, normal alel (CC)
varlığında her iki aleli de keser; mutant alel heterozigot ise (CT) tek bir
aleli keser, mutant alel homozigot ise (TT) iki aleli de kesmez 17. Bu bilgiler
ışığında çalışmamızda da 83 ve 16 bç’lik iki bant veren vakalar normal
homozigot (1/1), 99, 83, 16 bç’lik üç bant veren vakalar heterozigot (1/2),
99 bç’lik tek bir bant veren vakalar mutant homozigot (2/2) olarak kabul
edildi (Şekil 4) .
Fragman
Normal
Heterozigot
Mutant
Uzunluğu (bç)
Homozigot (1/1)
(1/2)
Homozigot (2/2)
99 bç
83 bç
16 bç
Şekil 4: Restriksiyon enzimi ile kesim sonrası oluşan bantlar.
45
Şekil 5: Çalışma akış şeması.
3.3. İstatistiksel Analizler:
Tanımlayıcı istatistikler başlangıçtaki hasta verilerini gruba ve
tanıya göre özetlemek için kullanıldı. Devamlı değişkenler, ortalama,
standart sapma, ortanca, minimum, maksimum değerleri kullanılarak;
kategorik değişkenler için ise oran ve yüzde değerleri kullanılarak
özetlendi.
İkiden çok grup arasındaki karşılaştırmalarda normal dağılan
değişkenler için tek yönlü varyans analizi, normal olmayan dağılım
46
gösteren değişkenler için Kruskal Wallis varyans analizi kullanıldı. Genel
olarak fark bulunan çoklu grup karşılaştırmalarının ikili grup alt analizleri
normal dağılan değişkenler için parametrik testlerle (Student T testi),
normal olmayan dağılım gösteren değişkenler için non parametrik (Mann
Whitney U testi) testler kullanılarak yapıldı. Kategorik değişkenlerin
karşılaştırılması çapraz tablo istatistikleri (ki kare testi, Fisher testi veya
Mantel Haenszel testi) ile yapıldı. Normal dağılım gösteren değişkenler
arasındaki doğrusal bağıntı analizi Pearson korelasyon analizi ile, normal
dağılım göstermeyen değişkenlerde ise Spearman korelasyon analizi ile
değerlendirildi.
Saptanan
alel
dağılımlarının
Hardy-Weinberg‘e
uyup
uymadığı kontrol edildi. Lojistik regresyon analizi kullanılarak odds oranı
ve % 95 güven aralığı hesaplandı.
İstatistiksel
anlamlılık
sınırı
(P)
0.05
olarak
seçildi.
İstatistiksel analizler; SPSS ver 12.0 (SPSS Inc Boston USA) ve Medcalc
ver 9.5.2.0 (MedCalc Software, Mariakerke Belgium) programlarıyla, güç
analizleri ise PASS 2005 (PASS, Kaysville USA) ile yapıldı.
47
4. BULGULAR
4.1. Klinik ve Histopatolojik Bulgular
Bu çalışmada; 25 ABL, 41 KOT ve 8 OK tanısı almış toplam
74 vaka ile ABL için kontrol grubu olan 15 DF ve KOT ve OK için kontrol
grubu olan 15 DK olmak üzere toplam 30 kontrol vakasının Bilim Dalı
arşivinde parafin bloğu kullanılmıştır.
ABL grubunda en sık gözlenen alt tip 16 (% 64.0) vaka ile
solid (konvansiyonel) ABL idi, bunu 7 (% 28.0) vaka ile ünikistik ABL, 2 (%
8.0) vaka ile periferal tip ABL takip etmekteydi. Histopatolojik olarak ise
solid ABL vakalarının 13 (% 81.25) tanesi foliküler tip, 2 (% 12.5) tanesi
pleksiform tip ve 1 (% 6.25) tanesi bazal hücreli ABL idi. Tüm ABL
vakalarından üç tanesinin nüks ettiği bilinmektedir.
ABL
vakalarının
yaşa
göre
dağılımları
Tablo
3’te
gösterilmektedir. ABL tanısı alan hastaların yaş ortalaması 42±22 (10–82)
idi; iki hastanın yaş bilgisine ulaşılamadı. ABL vakalarının 13 (% 52) tanesi
erkek, 12 (% 48) tanesi kadındı. Lezyonların 8 tanesi (% 32) maksilla, 17
tanesi (% 68) mandibulada tespit edildi.
Tablo 3: ABL vakalarının yaşa göre dağılımı
Yaş Grubu
N
Yüzde (%)
≤20
5
20
20–29
3
12
30–39
3
12
40–49
5
20
≥50
9
36
Toplam
25
100
48
En uzun çapı 3–4 cm arası olan vakalar % 32 ile en sık
izlenen grubu oluşturdu. Yani ABL grubunda en sık gözlenen hacimsel
büyüklük grade 3 idi. ABL vakalarının boyutlarına göre dağılımı Tablo 4’de
gösterilmektedir.
Tablo 4: ABL vakalarının boyutlarına göre dağılımı
Boyut
N
Yüzde (%)
1
4
16
2
7
28
3
8
32
4
6
24
Toplam
25
100
ABL grubunda hastaların 16 (% 64.0)’sında inflamasyon
görüldü. Vakaların inflamasyon yoğunluklarına göre dağılımı Şekil 6’da
gösterilmektedir.
Şekil 6: ABL vakalarının inflamasyon yoğunlukları
49
Çalışmaya dahil edilen toplam 41 KOT vakasının 5 tanesinde
uydu kist varlığı ve epitelde bağ dokusuna doğru tomurcuklanmalar
gözlendi.
KOT
vakalarının
yaşa
göre
dağılımları
Tablo
5’te
gösterilmektedir. KOT tanısı alan hastaların yaş ortalaması 39±16 (13–63)
olarak saptandı. KOT vakalarının 24 (% 58.53) tanesi erkek, 17 (% 41.46)
tanesi kadındı.
Vakalardan 5 tanesinin nüks ettiği, 2 tanesinin birden çok
sayıda lezyona sahip olduğu bilinmektedir.
Tablo 5: KOT vakalarının yaşa göre dağılımı
Yaş
N
Yüzde (%)
≤20
4
11.42
20–29
8
22.85
30–39
4
11.42
40–49
7
20
50–59
8
22.85
≥60
4
11.42
Toplam
35
100
KOT grubunda en sık gözlenen hacimsel büyüklüğü grade 2
ve 4 oluşturdu. KOT vakalarının boyutlarına göre dağılımı Tablo 6’da
verilmiştir. En büyük KOT 9 x 4 x 0.5 cm, en küçük KOT 0.6 x 0.4 x 0.4 cm
boyutlarında ölçüldü.
50
Tablo 6: KOT vakalarının boyutlarına göre dağılımı
Boyut
N
Yüzde (%)
1
8
19.5
2
10
24.4
3
9
21.19
4
14
34.14
Toplam
41
100
KOT
kist
duvar
kalınlıklarına
ait
veriler
Şekil
7’de
gösterilmektedir. Kist duvar kalınlığı ortalaması 809±437 (220-2050) µm
olarak hesaplandı. Lezyonların % 42.9’unun kist duvarı kalınlığı 500-999
µm arasında ölçüldü.
Şekil 7: KOT vakalarının kist duvar kalınlıkları
KOT vakalarının inflamasyon yoğunluklarına göre dağılımı
Şekil
8’de
gösterilmektedir. Vakaların % 49’unda hafif derecede
inflamasyon izlendi.
51
Şekil 8: KOT vakalarının inflamasyon yoğunluklarına göre dağılımı
Çalışmaya dahil edilen toplam 8 OK vakasının hiçbirisinde
uydu kist varlığı ve epitelde bağ dokusuna doğru tomurcuklanmalar
gözlenmedi. Ayrıca hiçbir vakanın nüks etmediği ve hepsinin tek lezyonlar
olduğu belirlendi.
OK
vakalarının
yaşa
göre
dağılımları
Tablo
7’de
gösterilmektedir. OK tanısı alan hastaların yaş ortalaması 31±164 (10–56)
olarak saptandı. OK vakalarının 6 (% 75) tanesi erkek, 2 (% 25) tanesi
kadındı.
Tablo 7: OK vakalarının yaşa göre dağılımı
Yaş
N
Yüzde (%)
≤20
1
12.5
20–29
3
37.5
30–39
1
40–49
1
50–59
1
Toplam
8
12.5
12.5
12.5
100
52
OK grubunda en sık gözlenen hacimsel büyüklüğü grade 2
(% 62.5) oluşturdu. En büyük OK 6.5 x 2.5 x 1.3 cm, en küçük OK 1.8 x
1.0 x 0.8 cm boyutlarında ölçüldü.
Tablo 8: OK vakalarının boyutlarına göre dağılımı
Boyut
N
Yüzde (%)
1
1
12.5
2
5
62.5
3
1
12.5
4
1
12.5
Toplam
8
100
OK
kist
duvar
kalınlıklarına
ait
veriler
Şekil
9’da
gösterilmektedir. Kist duvar kalınlığı ortalaması 588±237 (270-1094) µm
olarak hesaplandı.
Şekil 9 OK vakalarının kist duvar kalınlıkları
53
OK
vakalarının
tümünde
hafif
derecede
inflamasyon
yoğunluğu gözlendi.
ABL ile KOT ve OK hasta grupları karşılaştırıldığında yaş ve
cinsiyet açısından fark bulunmadı. Aynı şekilde KOT ve OK grupları
arasında da yaş, cinsiyet, inflamasyon yoğunluğu, kist duvar kalınlığı ve
hacim açısından fark bulunmadı.
ABL ile KOT ve OK hasta grupları karşılaştırıldığında
inflamasyon dereceleri arasında fark vardı (P=0.042). Yapılan alt analizde
ABL grubunda inflamasyon gözlenmeyen hasta oranının, KOT ve OK
grubunda inflamasyon gözlenmeyen hasta oranından anlamlı olarak daha
yüksek olduğu saptandı (P=0.001).
4.2. İmmünohistokimyasal Bulgular
Yapılan mikroskobik incelemelerde IL-1α ve IL-6 reaktivitesi,
hücrelerin stoplazmalarının değişen yoğunlukta koyu kahverengi olarak
boyanması ile ayırt edilmiştir.
İmmünohistokimyasal
olarak
yapılan
boyamalarda
yoğunlukları değişmekle birlikte ABL vakalarının tümünde IL-1α antikoru
ile pozitiflik saptandı. Solid ABL vakalarında IL-1α ekspresyonu tümör
adaları ortasındaki gevşek, yıldızsı yapıdaki stellat retikulum benzeri
hücrelerde stoplazmik olarak gözlendi; bazal tabaka hücrelerinde ise
pozitiflik saptanmadı. Odontojenik epitelin skuamöz metaplazi gösterdiği
akantotik ABL’lerde skuamöz epitelde kuvvetli boyanma izlendi (Resim 1a,
1b). Unikistik ABL vakalarında döşeyici ameloblastik epitelde stoplazmik
IL-1α pozitifliği dikkati çekti.
54
a
b
Resim 1: ABL’de (a) stellat retikulum benzeri hücrelerde stoplazmik olarak izlenen
ve (b) skuamöz metaplazi alanlarında yoğunluğu artan (ok) IL-1α pozitifliği (DAB,
a:x100, b:x200).
10 (% 40) ABL vakasında IL-6 ekspresyonu gözlenmezken,
geri kalan vakaların tümünde stellat retikulum benzeri hücrelerde ve ayrıca
unikistik ABL’lerde döşeyici ameloblastik epitelde stoplazmik boyanma
izlendi (Resim 2a, 2b).
a
b
Resim 2: ABL’de (a ve b) stellat retikulum benzeri hücrelerde izlenen IL-6
ekspresyonu (ok) (DAB, a:x100, b:x400)
ABL vakalarının IL-1α ve IL-6 ekspresyon derecelerine göre
dağılımı Şekil 10’da verilmiştir.
55
Şekil 10: ABL vakalarının IL-1α ve IL-6 ekspresyon derecelerine göre dağılımı
ABL vakalarına kontrol olarak seçilmiş olan DF vakalarında;
IL-1α ve IL-6 ekspresyonu folikül bağ dokusundaki dental epitel
artıklarında izlendi. DF grubundan 7 (% 63.6) tanesinde IL-1α antikoru
negatif bulundu. ABL ve ABL kontrol grupları IL-1α antikoru pozitifliği
açısından değerlendirildiğinde, ABL grubunda IL-1α antikoru pozitif vaka
oranı anlamlı olarak fazla bulundu (P<0.001). DF vakalarında IL-6
ekspresyonu gözlenmeyen vaka sayısı 4 (% 36.4) olarak bulundu. ABL ve
ABL kontrol grupları arasında IL-6 antikoru varlığı açısından fark
bulunmadı (P=0.365).
ABL vakalarında IL-1α ve IL-6 ekspresyonu için yaş ve
cinsiyet açısından fark görülmedi. Aynı şekilde ABL alt tipleri ve
inflamasyon yoğunluğu açısından da IL-1α ve IL-6 ekpresyonunda farklılık
izlenmedi.
ABL vakalarında, IL-6 ekspresyonu ile boyut arasında zayıf /
orta düzeyde ilişki görüldü (Rho=0.318) ancak bu ilişki anlamlı değildi
(P=0.131). IL-1α ekspresyonu ile boyut arasında da çok zayıf ve
56
istatistiksel olarak anlamlı olmayan düzeyde ilişki gözlendi (Rho=0.157;
P=0.465).
KOT’ların IL-1α boyanmaları değerlendirildiğinde 8 vaka
haricindeki tüm vakalarda döşeyici kist epitelinde değişen yoğunluklarda
stoplazmik pozitiflik saptandı. Ayrıca kist bağ dokusundaki inflamatuar
hücrelerde (% 75.5 vakada) ve endotel hücrelerin bir kısmında da IL-1α
ekspresyonu gözlendi (Resim 3a, 3b).
a
b
Resim 3: KOT’de (a) döşeyici kist epitelinde ve (b) kist bağ dokusundaki
mononükleer inflamatuar hücrelerde (ok) saptanan IL-1α pozitifliği (DAB, a:x100,
b:x200)
IL-6 boyanmalarında KOT vakalarının sadece 6’sında
boyanma görülmedi, kalan vakaların tümünde kist epitelinde (Resim 4) ve
bağ dokudaki mononükleer inflamatur hücrelerde stoplazmik boyanma
izlendi.
57
Resim 4: Kist epitelinde ve bağ dokusundaki inflamatuar hücrelerde (ok) izlenen IL6 pozitifliği (DAB, x100).
KOT vakalarının IL-1α ve IL-6 ekspresyon derecelerine göre
dağılımı Şekil 11’de verilmiştir.
Şekil 11: KOT vakalarının IL-1α ve IL-6 ekspresyon derecelerine göre dağılımı
KOT vakaları için kontrol olarak DK vakaları seçilmiştir. DK
vakalarında IL-1α ve IL-6 ekspresyonu kistin döşeyici epitelinde stoplazmik
olarak izlendi. Bu vakalardan 3 (% 27.3) tanesinde IL-1α antikoru
saptanmadı. KOT vakalarındaki IL-1α boyanma yoğunluğunun, kontrol
58
grubu olan DK’ler ile kıyaslandığında daha fazla olduğu dikkati çekti
(P<0.032). KOT kontrol grubunda IL-6 ekspresyonu gözlenmeyen vaka
sayısı da 3 (%27.3) olarak bulundu ve KOT ve DK vakaları arasında IL-6
antikoru varlığı açısından fark saptanmadı (P=0.259).
KOT vakalarında IL-1α ve IL-6 ekspresyonu için yaş ve
cinsiyet açısından fark izlenmedi. Döşeyici epiteldeki IL-6 ekspresyonu ile
kist duvar kalınlığı arasında ise zayıf / orta düzeyde anlamlı ilişki bulundu
(R=0.322; P=0.020). Aynı şekilde kist bağ dokusundaki inflamatuar
hücrelerde ortaya çıkan IL-6 ekspresyonu ile kist duvar kalınlığı arasında
da orta düzeyde anlamlı ilişki saptandı (R=0.544; P<0.001).
OK vakaları IL-1α varlığı açısından değerlendirildiğinde, 2
vaka
haricindeki
tüm
vakalarda
yoğunluklarda stoplazmik boyanma
döşeyici
kist
epitelinde
değişen
izlendi. Kist bağ dokusundaki
mononükleer inflamatuar hücrelerde (vakaların % 62.5’inde) ve endotel
hücrelerinin bir kısmında pozitifilk saptandı (Resim 5a).
IL-6 pozitifliği değerlendirildiğinde vakaların % 62.5’inde kist
epitelinde, % 37.5’inde bağ dokusundaki inflamatuar hücrelerde boyanma
görüldü (Resim 5b).
a
b
Resim 5: Ortokeratinize (ok) odontojenik keratokistte döşeyici epitelde saptanan (a)
IL-1 α ve (b) IL-6 pozitifliği (DAB, a:x100, b:x200)
59
Şekil 12: OK vakalarının IL-1α ve IL-6 ekspresyon derecelerine göre dağılımı
OK vakaları için de KOT vakaları için kullanılan kontrol grubu
kullanıldı ve OK vakalarında IL-1α ve IL-6 antikoru ekspresyon derecesi
açısından DK grubuna göre artış saptandı (P=0.039, P=0.021).
OK vakalarında IL-1α ve IL-6 ekspresyonu için yaş, cinsiyet,
inflamasyon dercesi ve kist boyutu açısından bir fark izlenmedi. Fakat tıpkı
KOT vakalarında olduğu gibi, hem döşeyici epiteldeki hem de inflamatuar
hücrelerdeki IL-6 ekspresyonu ile kist duvar kalınlığı arasında anlamlı ilişki
bulundu (P= 0.004, P=0,019).
IL-1α boyanma yoğunluğu göz önüne alındığında ABL
vakalarındaki boyanma miktarında KOT ve OK vakalarına göre istatistiksel
olarak anlamlı düzeyde fazlalık gözlendi (P=0.06). IL-6 boyanma miktarı
ise tersine, KOT vakalarında ABL vakalarına göre istatistiksel olarak
anlamlı derecede fazlaydı (P=0.037).
Hem IL-1α hem de IL-6’nın kist epitelindeki boyanma
miktarları KOT vakalarında OK vakalarına göre istatistiksel olarak anlamlı
düzeyde fazla bulundu (P= 0.026, P= 0.001).
60
4.3. IL-1A (-889 C/T) Genotipi ve Alel Dağılımı
IL-1A geni, 2q13 kromozom bandında yer alan IL-1 gen
ailesinin bir üyesidir. IL-1A geni promotor bölgesi –889 pozisyonunda bir
TNP bulunmaktadır. Bu bölgenin analizi için çalışmaya dahil edilen
vakaların ilgili polimorfizm bölgesini içeren 99 bç’lik DNA parçasına ait
amplifikasyonu yapıldı (Şekil 12). PCR reaksiyonu ile amplifiye edilen
bölge NcoI restriksiyon endonükleaz enzimi ile yukarıda anlatıldığı gibi
analiz
edildi.
Enzim
kesimi
sonrasında
83bç+16bç
(alel
1),
99bç+83bç+16bç (alel1 ve 2) ve 99bç (alel 2) ürünler elde edildi (Şekil 13).
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
500 bç
100 bç
99 bç
1 : Moleküler ağırlık belirleyicisi: 100 bç DNA Ladder
2 - 10 : PCR amplifikasyon ürünleri (99 bç)
11 : DNA içermeyen negatif kontrol
% 3’lük agaroz jel, 100 volt, 45 dk.
Şekil 13: IL-1A -889 bölgesine ait PCR ürünü örnekleri
61
1
2
3
4
5
6
7
200 bç
100 bç
99 bç
83bç
16 bç
1: Moleküler ağırlık belirleyicisi: 100 bç DNA Ladder
2, 3, 5: Alel 1 ve alel 2 için heterozigot bireyler
(99bç, 83 bç+16 bç)
6, 7: Alel 1 için homozigot bireyler (83 bç + 16 bç)
4: Alel 2 için homozigot bireyler (99 bç)
% 3’lük agaroz jel, 100 volt, 60 dk.
Şekil 14: IL-1A -889 bölgesinin NcoI restriksiyon endonükleaz enzimi ile analizi
ABL vakalarının % 48’inin CC, % 36’sının CT ve % 16’sinin
TT genotipinde olduğu saptandı. Bu vakalarda C ve T alellerinin dağılımı
sırasıyla % 66 ve % 34 olarak hesaplandı.
KOT vakalarının % 65.8’inin CC, % 19.5’inin CT ve %
14.6’sının TT genotipinde olduğu saptandı. Bu vakalarda C ve T alellerinin
dağılımı sırasıyla % 75.6 ve % 24.4 olarak hesaplandı.
OK vakalarının % 62.5’i CC ve %37.5’i CT genotipindeydi.
Bu grupta TT genotipi saptanmadı. OK vakalarında C ve T alellerinin
dağılımı sırasıyla % 81.25 ve % 18.75 olarak hesaplandı.
Kontrol grubunda ise % 53.3’ünün CC, % 33.3’ünün CT ve %
13.3’ünün TT genotipinde olduğu olduğu bulundu (Tablo 9).
62
Tablo 9: IL-1α (-889 C/T) genotipi ve alel dağılımı
KONTROL
ABL
KOT
OK
DF
DK
GENOTİP
%
n (25)
%
n (41)
%
n (8)
%
n
(15)
%
n
(15)
CC (1/1)
48
12
65.8
27
62.5
5
60
9
46
7
CT(1/2)
36
9
19.5
8
37.5
3
26.6
4
40
6
TT(2/2)
16
4
14.6
6
0
0
13.3
2
13.3
2
C (1)
66
33
75.6
62
81.25
13
73.3
22
66.6
20
T (2)
34
17
24.4
20
18.75
3
26.6
8
33.3
10
ALEL
ABL’de gözlenen genotip frekansı, Hardy-Weinberg eşitliği ile
uyum göstermekte idi (x2= 0.510, p= 0.475). KOT grubundaki polimorfizm
genotip dağılımı Hardy-Weinberg dengesinden sapma göstermekteydi ve
T aleli beklenenin altında bulundu (x2= 9.094, p=0.009). OK grubunda
gözlenen genotip frekansı, Hardy-Weinberg eşitliği ile uyumlu idi (x2=
0,426, p= 0,514). Kontrol grubunda gözlenen genotip frekansı HardyWeinberg eşitliği ile uyum göstermekte idi (x2=1.277, p=0.258).
ABL, KOT ve OK vaka gruplarına ait dağılımlar kontrol
grupları
ile
kıyaslandığında
istatistiksel
olarak
belirgin
bir
fark
bulunmamıştır. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında IL1A -889 (C/T)
polimorfizminin hastalığa yatkınlıkta etkili olmadığı saptanmıştır (Tablo
10).
63
Tablo 10: IL-1α (-889 C/T) genotipi ve alel dağılımının ABL ve KOT ile ilişkisi
ABL
KONTROLLER
OR*
%95CI*
p
GENOTİP
% (n:25)
% (n:30)
CC (1/1)
48
53.3
0.95
0.33-2,75
0.92
CT(1/2)
36
33.3
1.13
0.37-3.43
0.83
TT(2/2)
16
13.3
0.89
0.18-4.40
0.88
C (1)
66
64
0.88
0.40-1.96
0.76
T (2)
34
36
1.13
0.51-2.53
0.76
OR*
%95CI*
p
ALEL
KOT
KONTROLLER
GENOTİP
% (n:41)
% (n:30)
CC (1/1)
65,8
53.3
1,69
0,64-4,43
0,288
CT(1/2)
19,5
33.3
0,48
0,16-1,43
0,190
TT(2/2)
14,6
13.3
1,11
0,29-4,36
0,876
C (1)
75,6
64
1,33
0,63-2,81
0,456
T (2)
24,4
36
0,75
0,36-1,59
0,265
OK
KONTROLLER
OR*
%95CI*
p
GENOTİP
% (n:8)
% (n:30)
CC (1/1)
62,5
53.3
1,46
0,29-7,23
0,644
CT(1/2)
37,5
33.3
1,2
0,24-6,07
0,825
TT(2/2)
0
13.3
0,35
0,02-7,11
0,492
C (1)
81,25
64
1,86
0,47-7,32
0,376
T (2)
18,75
36
0,54
0,14-2,12
0,376
ALEL
ALEL
*OR = Odds Ratio (Risk Oranı) ; CI = Güven Aralıkları
64
IL-1A (CC) ve (CT+TT) genotipine sahip ABL, KOT ve OK
vakalarında saptadığımız klinik ve immunohistokimyasal parametreler
karşılaştırıldığında, T alel varlığının IL-1α ekspresyonunu artırdığı görüldü
(P<0.001). CT+TT grubunda tümör hacmi CC grubuna göre daha yüksek
olmakla birlikte, aradaki fark istatistiksel anlamlılık düzeyinde bulunmadı
(P=0.226).
65
5. TARTIŞMA
Odontojenik kist ve tümörler, göreli olarak sık görülen ve
genellikle sadece lokal rahatsızlıklara neden olan, ancak, nadir de olsa
yüksek morbidite hatta mortalite sebebi de olabilen lezyonlardır.
Odontojenik tümörlerin tüm neoplaziler içindeki görülme oranı % 1.3 ile %
1.8 arasında değişmektedir
81,82
. Odontojenik lezyonların büyük bir
çoğunluğu benign ya da odontoma gibi hamartomatözdür.
ABL, odontoma hariç tutulduğunda en sık izlenen, enamel
matriks üretemeyen, odontojenik epitel orijinli ve lokal invaziv seyirli bir
odontojenik tümördür. KOT, histopatolojisi kist özellikleri bulundurmakla
birlikte nüks etme potansiyeli yüksek olan bir odontojenik lezyondur. Bu
yüzden KOT, DSÖ’nün son odontojenik tümör sınıflamasında benign
tümörler arasında yer almıştır 83.
Oral kavitedeki birçok tümörün patogenezi ve oluşum
mekanizması henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu yüzden son
yıllarda odontojenik tümörlerin gelişim sebeplerini anlamak ve gösterdikleri
karakteristik özellikleri açıklığa kavuşturabilmek amacıyla pek çok
araştırma yapılmaktadır
4,84
. Literatürde bu tümörler kapsamında, özellikle
tümör süpressör genler, onkogenler ve inflamasyon mediyatörleri ile ilgili
çok sayıda araştırma yer almaktadır 84,85.
DSÖ ABL’yi “fibröz stroma içinde, genelde foliküler veya
pleksiform paternde gelişim gösteren polimorfik, lokal-invaziv bir neoplazi”
olarak tanımlar
29
. ABL her ne kadar benign bir lezyon olsa da lokal olarak
agresif davranış gösterir. Hangi mekanizma ile çene kemikleri içindeki
epitel artıklarının indüklenip tümöral gelişime ilerledikleri bilinmemektedir.
ABL kapsülsüzdür ve çevre dokuya infiltre olarak büyür, metastaz
yapmaz2.
Falkson’nun 1879’da bu antiteyi ilk kez tarif etmesi ve
1933’te Churchill’in “ameloblastoma” terimini ilk kez kullanmasından beri,
ABL’nin lokal agresifliği ve yüksek nüks potansiyeli, bu tümörü diğer
odontojenik tümörlerden daha ilgi çekici kılmıştır
86
. Tedavi yöntemi ile
66
değişiklik göstermekle birlikte literatürde belirtilen ABL nüks oranları %
3.6- % 30.5 arasında değişmektedir
87
. Literatürde ABL ile ilgili 1950’den
günümüze kadar yayımlanmış 2737 adet makale bulunmaktadır 88.
ABL ile ilgili araştırmaların büyük kısmı tümörün patogenezini
ortaya koymaya yönelik çalışmalar olup, bir kısmı da tümörün agresif
biyolojik
davranışlarının
nedenini
sorgulamayı
hedeflemiştir.
Bu
çalışmalarda genellikle, büyüme faktörleri veya reseptörleri, çeşitli
enzimler ve kemik yıkımında görev alan birçok biyolojik aktif molekül
incelenmiştir. Örneğin, Vered ve ark, ameloblastik tümör hücrelerinin EGF
reseptörü eksprese ettiğini ve anti-EGF reseptör tedavisi ile tümörün lokal
yayılımının ve nüksünün önlenebileceğini savunmuşlardır 44. Nagatsuka ve
ark, heparanaz geni ve bu genin protein ekspresyonunun ABL’nin lokal
yayılımındaki olası rolünü araştırmışlardır
43
. Kumamoto ve ark, yaptıkları
araştırmalarında ABL’nin çene kemikleri içindeki yayılımından, kemik
metabolizmasınının düzenlenmesinde görev alan PTHrP ve RANKL gibi
biyolojik aktif molekülleri sorumlu tutmuşlardır
ABL’lerde,
tümör
hücrelerinin
MMP
1,
2
89
. Pinheiro ve ark,
ve
9
salgıladıklarını
göstermişlerdir. Kollajen ve diğer ekstraselüler matriks bileşenlerini yıkan
ve böylelikle tümör invazyonunda önemli bir rol oynayan MMP’lerin,
ABL’lerin kemik içi yayılım sürecinde görev aldığını öne sürmüşlerdir 42.
ABL’ye benzer şekilde KOT’lar da nüks etme potansiyelleri
ve klinik olarak sergiledikleri agresif davranışlardan dolayı diğer gelişimsel
odontojenik kistler içinde ayrı bir yere sahip olmuştur. Ayrıca NBHK
sendromu ile olan ilişkisi de klinisyen ve patologların sürekli ilgisini
çekmektedir
2
. Dental laminadan köken aldığı düşünülen KOT, tüm
odontojenik kistlerin % 5-15’ini oluşturur ve çene kemikleri içinde agresif
bir yayılım sergiler.
Tıpkı ABL’de olduğu gibi, KOT’un taşıdığı lokal agresif
özellikleri açıklayabilmek için birçok çalışma yapılmıştır. Li ve ark, KOT ve
diğer odontojenik kistler ile ilgili yaptıkları karşılaştırmalı çalışmalarında;
EGF reseptör düzeyinin ve TGF-α ekspresyonun KOT’lerde DK ve
67
radiküler kistlere oranla daha fazla olduğunu saptamışlar ve diğer
odontojenik kistlere kıyasla KOT’ların intrensek bir büyüme potansiyeline
sahip olduğu sonucuna varmışlardır 90,91.
KOT’ların nüks oranları % 3 ile % 60 arasında değişmektedir.
Rapor edilen nüks oranlarının bu kadar değişken olmasını yazarlar,
uygulanan farklı tedavi protokollerine bağlamaktadır. Total rezeksiyonla
tedavi edilen KOT vakalarında nüks bildirilmemiştir 46.
Bilinen yüksek nüks potansiyeli ve çok nadir de olsa rapor
edilmiş olan skuamöz hücreli karsinomaya dönüşme riskine rağmen
KOT’un bir neoplazi değil, gelişimsel bir anomali olduğunu düşünen
yazarlar olduğu gibi
92
; agresif biyolojik davranışları nedeni ile bunların
düşük dereceli bir neoplazi olduğunu savunan yazarlar da vardır
47
.
Sadece NBHK sendromlu KOT’larda değil aynı zamanda sporadik
KOT’larda da gösterilmiş olan PTCH gen mutasyonları ve tümör süpresör
genlerde izlenen heterozigosite kaybı, neoplazi savını güçlendiren
bulgulardandır 56.
DSÖ’ne göre günümüzde odontojenik keratokist terimi
ortokeratinize keratokisti ifade etmektedir. DSÖ, parakeratinize tipin aksine
bu lezyonu tümör olarak değerlendirmemiş ve kist sınıflamasındaki yerini
korumuştur 6. OK, KOT kadar agresiv bir lezyon değildir, çok daha az nüks
eder.
DSÖ’nün
son
sınıflamasından
önce
de
ortokeratinize
ve
parakeratinize keratokistlerin farklı antiteler olduğunu savunan yazarlar
bulunmaktaydı 58.
Şimdiye kadar birçok araştırmaya konu olan ABL ve KOT’un
biyolojik davranışlarındaki çeşitliliğin anlaşılması için lezyonların, konak
için agresif özellikler gösteren büyüme ve gelişimine ait moleküler
mekanizmaların aydınlatılması gerekmektedir.
IL-1α ve IL-6, TNF ile birlikte kemik dokunun yeniden
şekillenmesinde görev alan en etkili sitokinlerdendir
şekillenmesinde
başlıca
rol
oynayan
45
osteoblast
. Kemiğin yeniden
ve
oksteoklast
diferansiyasyonunu ve aktivasyonunu kontrol ederler. Bazı sitokinler,
68
osteoblast ve osteoklast gibi hücrelerin diferansiyasyon ve aktivasyonuna
doğrudan veya dolaylı olarak etki eder. IL-1α ve IL-6, osteoklast öncü
hücrelerini (progenitörlerini) uyararak doğrudan osteoklast oluşumuna etki
eder
10
. Hücre kültürü çalışmalarında hem IL-1α’nın hem de IL-6’nın kemik
iliğinden osteoklast oluşumunu ve kemik rezorbsiyonunu arttırdıkları
gösterilmiştir 93.
Kemik üzerine etkili ve çok fonksiyonlu bu sitokinler kemik
yıkımına,
ya
osteoklast diferansiyasyonunu
ve/veya
aktivasyonunu
etkileyerek, ya da prostaglandin ve kollajenaz üretimine sebep olarak
katkıda bulunurlar. Yanısıra son yapılan in vitro çalışmalar IL-1’in
doğrudan veya keratinosit büyüme faktörü salınımını arttırarak dolaylı
olarak epitel hücre proliferasyonuna neden olduğunu göstermiştir. Bu
bulgulara dayanarak, KOT ve ABL’larda bilinen agresif özelliğin tümör
hücrelerinin proliferasyon aktivitesi ile doğrudan ilişkili olduğu öne
sürülmüştür 55.
Sitokin genleri ve bu genlerin ekspresyonlarını düzenleyen
faktörlerin, hastalığın klinik şiddetini, hastalığın ilerlemesini ve hastalığa
yatkınlığı etkilediğine dair çok sayıda çalışma mevcuttur 13-17. Sonuç olarak
tümörler gibi çok etmenli etyolojiye sahip birçok hastalık, hastalıkla ilişkili
polimorfik
etkilenebilir
genlerin
neden
oldugu
küçük
fenotipik
değişikliklerden
14
. Söz konusu çalışmada, varsa, IL-1α ve IL-6 sentezini
etkileyen polimorfizmlerin odontojenik tümörlerde de konak cevabını
etkileyebileceği ve hastalığın şiddetinde görülen farklılığı açıklamada
yardımcı olabileceği düşünülmüştür.
Literatürde odontojenik kist ve tümörlerde IL-1α ve IL-6
ekpresyonu ve ilgili gen polimorfizmlerinin birbirleri ile karşılaştırmalı
olarak incelendiği bir araştırmaya rastlanmamıştır. Ancak IL-1α ve IL-6
ekpresyonunun ayrı olarak değerlendirildiği çalışmalar mevcuttur.
Diş hekimliğinde tedavinin amacı fonksiyonel, estetik olan ve
ağrının bulunmadığı bir ağız bütünlüğünü korumaya yöneliktir. Çene yüz
kemiklerini ilgilendiren cerrahi operasyonlar ise hastalarda ciddi fonksiyon
69
ve estetik kaybına neden olmaktadır. Dolayısıyla, çene yüz bölgesi
kemiklerinde ortaya çıkan lezyonlarda, lezyon boyutunu sınırlayıcı veya
nüksleri
önleyici
ilave
tedavi
yöntemleri
özel
değer
taşıyacaktır.
Sitokinlerin, odontojenik tümörlerin kemik içinde yayılımları, büyük
boyutlara ulaşabilmeleri ve hatta gelişimleri üzerindeki rolü tam olarak
aydınlatıldığında, anti-sitokin tedavisinin bu lezyonların tedavi protokolüne
eklenmesi söz konusu olabilir. Bunun örnekleri de vardır. Günümüzde
birçok inflamatuar orjinli hastalıkta anti-sitokin tedavisi uygulanmaktadır.
IL-1 ve TNFα blokajı, inflamatuar bağırsak hastalığı, psöriazis, ankilozan
spondilit gibi hastalıklarda kullanılmakta, romatoid artirit, Crohn hastalığı,
Castleman hastalığı gibi hastalıklar üzerinde de in vivo olarak anti-IL-6
tedavisi denenmektedir 69,94
Tüm bu araştırmaların ışığında çalışmamızda ABL, KOT ve
OK’larda IL-1α ve IL-6 ekpresyonu immunohistokimyasal yöntemle
karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiş ve KOT, OK ve ABL’li bireylerde IL1A (-889) ve IL-6 (-174) polimorfizmleri araştırılmıştır. Lokal agresif
biyolojik davranış sergileyen KOT, OK ve ABL’nin, kemik içinde yıkıma
sebep olarak oldukça büyük boyutlara ulaşabilmelerinin nedenleri
aydınlatılmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada KOT’ün yanı sıra arşivimizde
bulunan ortokeratinize odontojenik keratokistlerin dahil edilmesinin nedeni,
yakın zamana kadar aynı antite kabul edilen 2 lezyon grubunun belirtilen
eksende karşılaştırmasını yapabilmektir.
Bu amaçla 25 ABL, 41 KOT ve 8 OK vakası ile kontrol grubu
olarak 15 DK ve 15 DF vakası kullanılmıştır. Çalışmaya alınan tüm
örnekler, Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Oral Patoloji Bilim Dalı
arşivinde bulunan formalinle fikse parafine gömülmüş doku örneklerinden
meydana gelmektedir. IL-1α ve IL-6 ekpresyonunu gösterebilmek için
immünohistokimyasal boyama yöntemi, sitokin gen polimorfizmlerini
belirlemek
için
kullanılmıştır.
ise
“restriction
Laboratuar
length
çalışmaları
da
fragment
aynı
analiz”
Bilim
Dalı
metodu
içinde
gerçekleştirilmiştir.
70
ABL için kontrol olarak dental folikül vakaları seçilmiştir.
Dental folikül bağ dokusunda bulunan dental epitel artıklarındaki sitokin
ekspresyonu ile ABL tümör hücrelerinin ekspresyonu karşılaştırılmıştır.
Pripatnanont ve ark, ABL’lerdeki osteolitik sitokinleri değerlendikleri
çalışmalarında kontrol olarak sağlıklı oral mukoza ve dental folikül
örneklerini kullanmışlardır
45
. Birçok ABL lezyonunun gelişiminde hücresel
kaynak olduğu düşünülen dental folikül dokuları genelde uygun bir kontrol
doku olarak kabul edilmektedir.
KOT ve OK için ise DK vakaları seçilmiştir. DK, inflamatuar
olmayan, oldukça sık izlenen gelişimsel bir odontojenik kist olup, kemikte
nispeten sınırlı bir büyüme potansiyeli gösterir. Bu çalışmada DK döşeyici
epitelindeki IL-1α ve IL-6 ekspresyonları ile KOT epitelindeki ekspresyon
seviyeleri kıyaslanmıştır. Kubota ve ark, ile Ninomiya ve ark, KOT
vakalarındaki IL-1α ekpresyonunu değerlendirdikleri çalışmalarında DK
vakalarını kontrol olarak kullanmışlardır
24,55
. KOT çalışmalarında, gömülü
dişle birlikte çıkarılan normal anatomik dental folikül dokuları yerine
gelişimsel bir kist olan DK’in tercih edilmesi, KOT’lerden farklı olarak
agresiv büyüme ve nüks etme potansiyeli taşımamasıdır.
Bilindiği gibi formalinle fikse, parafine gömülmüş dokular,
patoloji arşivinde saklanması ve gerektiğinde yeni kesitler elde edilerek
incelenmesi açısından elverişlidir. İmmünohistokimya belirlenmek istenen
antijenlerin lokalizasyonu ile doku morfolojisini karşılaştırma olanağı
sağlayan, araştırma ve tanısal amaçlı patolojide 1950’lerden beri
kullanılan anahtar bir teknik olmuştur. İmmünohistokimyasal yöntem,
görüntülenmek istenen antijenlere spesifik antikorların bağlanmasını ve
bunların da çeşitli boyalarla görünür hale getirilmesini sağlayan enzimatik
bir kimyasal reaksiyon temeline dayanır. Bu yöntem taze doku ve
aspirasyon sitolojilerinde olduğu kadar parafine gömülü doku kesitlerinde
de uygulanabilmektedir 95. Çalışmamızda immünohistokimyasal yöntemin
seçilme nedenleri olanaklarımızın ve tecrübemizin bu metodu kolaylıkla
uygulayabilecek düzeyde olması ve sitokin ekspresyonunu mRNA
71
düzeyinde tespit edebilen in situ hibridizasyon gibi daha hassas
yöntemlere
göre
ucuz
ve
kolay
uygulanabilir
olmasıdır.
Sitokin
konsantrasyonları, özellikle kist sıvılarında, enzim-linked immunosorbent
assay (ELISA) metodu ile ölçülebilmektedir ancak, sitokinin hangi hücreler
tarafından ve ne yoğunlukta eksprese edildiğini gösteremeyeceği ve
lezyonun morfolojisi ile kıyaslamaya olanak vermeyeceği için bu
çalışmada tercih edilmemiştir.
İmmunohistokimya yönteminin formalinle fikse ve parafine
gömülmüş dokularda kullanılmasında, fiksasyon sırasında formalinin
incelenmek istenen antijenin antikora bağlanma kapasitesini düşürmesi
nedeni
ile
bazı
sorunlarla
karşılaşılabilir.
Bahsedilen
95
sorunlarla
karşılaşmamak için bu çalışmada üretici firmanın da önerdiği gibi antijen
retreival solüsyonu (0,01M sodyum sitrat buffer, pH:6.00) kullanılarak
antijenlerin açığa çıkmaları sağlanmıştır. Ayrıca hem antikorlarla muamele
süreleri 18–20 saate çıkartılarak, hem de antikor dilüsyonları arttırılarak
(IL-1α ve IL-6 antikorları için kullanılan dilüsyon oranları sırasıyla 1:25 ve
1:50 idi) antijen-antikor bağlanma kapasiteleri güçlendirilmiştir. Ek olarak,
poliklonal antikorların monoklonal olanlara göre daha başarılı sonuçlar
verdiği bilinmektedir
96
. Bu yüzden çalışmamızda da antikor seçiminde
poliklonal antikorlar tercih edilmiştir.
İmmunohistokimya
yöntemi,
formalinle
fikse
parafine
gömülmüş dokularda artık kolaylıkla uygulanabilse de bu dokuların
moleküler çalışmalar için uygun olup olmadıkları yine de tartışmalıdır.
Hatta bu dokular moleküler çalışmalar için çok uygun dokular olarak da
kabul edilmemektedir. Burada en önemli faktör, formalin fiksasyonunun
dokuda bulunan nükleik asitlere olan olumsuz etkisidir. Fiksasyon süresi
ve dokunun özelliklerine bağlı olarak formalinle fikse dokularda DNA
kırılma ve hasarları oluşmakta ve bu durum da çeşitli amplifikasyon
yöntemlerinin etkinliğini önemli ölçüde düşürebilmektedir. Buna ek olarak
duyarlılığı etkileyecek diğer bir faktör de nükleik asit saflaştırma
yöntemidir. Günümüzde serum ve plazma gibi rutin sıvı örneklerden
72
nükleik asit saflaştırması için protokoller oldukça iyi standardize edilmiş ve
birçok sistem için de otomatize ya da yarı-otomatize hale getirilmiştir.
Ancak çalışılacak örnekler parafine gömülmüş dokular olduğunda,
dokunun fiksasyonu, miktarı, parçalanması gibi özellikler saflaştırma
işleminin verimini olumsuz etkilemekte ve bu nedenle optimizasyon
gerekmektedir. Örnekteki PCR inhibisyonunun saptanması amacıyla gibi
hücrelerde sürekli olarak belirli düzeyde eksprese edilen “housekeeping”
genlerin (örneğin β-Globin geni) hedefle birlikte amplifiye edilmesi gibi
yöntemler kullanılmaktadır
97
. Ancak çalışmamızda, parafine gömülü
örneklerde “housekeeping” genlerde de hasar olabilecegi ihtimali göz
önüne alınarak β-Globin gen amplifikasyonu yapılmamıştır.
Bu çalışmada parafine gömülmüş dokular için standardize
edilmiş ve çeşitli araştırmalarda etkinliği gösterilmiş deparafinizasyon
işlemleri tercih edilmiştir
98-100
. Bunlara ek olarak, nükleik asit saflaştırma
basamağının en etkin biçimde gerçekleştirilmesi amacıyla, ticari bir spin
kolonlu viral nükleik asit saflaştırma yöntemi kullanılmıştır.
Çalışmamızda IL-6 -174 gen bölgesi amlifikasyonu PCR ile
başarıyla gerçekleştirilememiştir. Örneklerin sadece % 20 kadarında çok
zayıf pozitif bantlar elde edilmiş ve bu ürünlerin restriksiyon enzimi ile
kesimi
sonrası
değerlendirme
yapılamamıştır.
PCR
reaksiyonunun
optimizasyonu pozitif kontrol ile test edilmiş ve kontrollerde kuvvetli pozitif
bant elde edilmiştir. Tekrarlayan deneylerin hepsinde aynı sonuçları
almamız, elde ettiğimiz DNA’ların miktarında ve/veya kalitesinde bir sorun
olabileceğini düşündürmüştür.
Şimdiye kadar yapılmış, formalinle fikse parafine gömülmüş
dokulardan elde edilen DNA miktarını ve kalitesini araştıran tüm
çalışmaların en çok göze çarpan ortak yönü, amplifiye olabilen DNA
uzunluğunu, nispeten küçük baz çift’lik PCR ürünleri elde edecek primerler
ile test etmiş olmalarıdır. Bilinmektedir ki, kalıp DNA yeteri kadar “kaliteli”
değil ise büyük baz çift’lik ürün elde etmek zorlaşır. Greer ve ark. farklı
büyüklüklerdeki PCR ürünleri ile yaptıkları karşılaştırmalı çalışmalarında,
73
aynı kalıp DNA ile küçük PCR ürünleri (~ 100-150 bç) elde edilebildiğini
ancak PCR ürünü boyutu arttıkça (~ 400-500 bç) negatif sonuçların da
arttığını belirtmişlerdir
101
. Gillio-Tos ve ark. yine formalinle fikse parafine
gömülmüş dokularla yaptıkları çalışmalarında 152 bç’lik β-Globin PCR
ürünü hedefleyen primer ile % 69; 268 bç’lik β-Globin PCR ürünü
hedefleyen primer ile % 17; 676 bç’lik β-Globin PCR ürünü hedefleyen
primer ile ise yalnızca % 5 oranında başarı sağlamışlardır 102.
Çalışmamızda IL-1α gen bölgesi için tüm örneklerden 99
bç’lik ürün elde edilmiş ancak IL-6 gen bölgesi için 304 bç’lik ürünü bütün
örneklerden elde etmek mümkün olmamıştır. Hemen hemen aynı
koşullarda fikse edilmiş, aynı koşullarda arşivlenmiş ve aynı yöntemler
kullanılarak nükleik asit eldesi sağlanmış örneklerin kalıp DNA olarak
kullanıldığı bir reaksiyonda başarı ile ürün elde edilirken, bir diğer
reaksiyonda çok az sayıda ve çok zayıf örnekte bant elde edilmesinin
nedeni, hedeflenen ürünün 304 bç gibi büyük bir sekans olmasına
bağlanabilir. Birçok çalışmada, parafine gömülmüş dokulardan, kan veya
taze doku örneklerinden olduğu kadar verimli DNA elde edilemediği ve bu
DNA’nın kalıp olarak kullanıldığı PCR reaksiyonlarında tercihan 300 bç’yi
geçmeyen, nispeten kısa hedef sekansına sahip PCR analizlerinin
yapılabildiği gösterilmiştir
103-105
. Ancak parafin bloklardan elde edilen bu
DNA örnekleri daha küçük sekans gerektiren viral sekans belirleme,
mikrosatellit analizi veya metilasyon analizi gibi moleküler incelemelerde
başarı ile kullanılabilmektedir 102.
Sonuç olarak çalışmamızda IL-6 gen bölgesine ait 304 bç’lik
sekans amplifikasyonu, tek nükleoit polimorfizmini sağlıklı bir şekilde
değerlendirmeye izin verecek ölçüde gerçekleştirilememiştir. Bunun
sebebi olasılıkla, formalinle fikse parafine gömülmüş dokulardan elde
edilen kalıp DNA’ların 304 bç boyutunda ürün amplifikasyonu için düşük
nitelikli ve dolayısıyla amplifikasyon yeteneği zayıf özellikte kalmasıdır.
Restriction fragment length polymorphism (RFLP), DNA
dizisindeki farklılıkları saptamakta kullanılan bir yöntemdir ve DNA
74
örneklerinin restriksiyon endonükleazlar kullanılarak spesifik bölgelerden
kesilmesi prensibine dayanır. DNA’nın restriksiyon enzimleri ile kesime
uğratıldıktan sonra agaroz jel elektroforezine tabi tutulması ve etidyum
bromür ile boyanan jelde oluşan DNA bantlarının yeri ve sayısı
kıyaslanarak elde edilen çeşitlilik bize polimorfik DNA örneklerini gösterir.
Çoğu
RFLP
belirteçleri
heterozigositeyi
de
ko-dominanttır.
saptayabilirler
Yani
106,107
.
her
RFLP,
iki
tek
aleldeki
nükleotid
polimorfizmlerini saptamada kullanılabilen bir metoddur. TNP-RFLP, tek
ve spesifik restriksiyon alanlarına yüksek afinite gösteren birçok farklı
restriksiyon enzimi kullanımına izin vermektedir. Bu yöntem oldukça
spesifik
enzimler
gerektirir
ve
tek
bir
denemede
mutasyonların
görülememe olasılığı nedeni ile tekrarlanan deneylerle sonuca ulaşmak
zaman alabilir. Ancak mikroarray sistemleri gibi hızlı ama çok pahalı ve
yüksek miktar ve kalitede DNA gerektiren yöntemlerle kıyaslandığında
TNP’leri saptamak için halen birçok laboratuvarda kullanılan kolay, en
ucuz ve en eski metoddur 108,109.
Çalışmamızda ABL vakalarında IL-1α ve IL-6 ekspresyonu
tümör adaları ortasındaki stellat retikulum-benzeri gevşek alanı oluşturan
yıldızsı hücrelerde izlenmiştir. Pripatnanont ve ark. çalışmalarında, IL-1α
ve IL-6’nın yanısıra IL-1β ve TNF-α ekspresyonlarını da değerlendirmişler
ve tümör hücrelerinde en fazla ekprese edilen sitokinlerin IL-1α ve IL-6
olduğunu ve bu sitokinlerin kaynağının da stellat retikulum hücreleri
olduğunu ileri sürmüşlerdir
45
. Bizim bulgularımız da Pripatnanont ve ark.
çalışmalarıyla benzerlik göstermekte
ve ABL’lerde IL-1α
ve
IL-6
sentezleyen hücrelerin stellat retikulum hücreleri olduğunu bir kez daha
ortaya koymaktadır. Kullandığımız immunohistokimsyal yöntem, IL-1α ve
IL-6 gen protein ürünlerini sentezleyen hücrelerin stellat retikulum benzeri
hücreler olduğunu göstermiştir. Bir tümörün büyük boyutlara ulaşmasında
hücresel proliferasyon kadar çevre dokuların yıkımı da önemlidir. Her ne
kadar ABL’lerde tümöral hücre proliferasyonu bazal tabaka hücrelerinde
daha fazla izlense de
110
, bulgularımıza dayanarak, tümörün sitokinler
75
aracılığı ile kemiği yıkıma uğratmasında, tümör adaları ortasındaki stellat
retikulum hücrelerinin yönlendirici olduğu düşünülmüştür.
IL-1α proteinin varlığı, postnatal 0-12 günlük ratların birinci
molar dişlerinde dental foliküle komşu stellat retikulum hücrelerinde de
immunohistokimyasal olarak gösterilmiştir
111
. Bilinmektedir ki, dişlerin
sürme proçesi dental folikül ve stellat retikulum hücrelerinde gerçekleşen
birçok moleküler sinyal basamaklı, karmaşık bir olaydır ve alveolar kemik
içinde sürme yolunun açılabilmesi için osteoklastik aktiviteye ihtiyaç
duyar112,113. Moleküler seviyede, çevredeki mononükleer inflamatuar
hücrelerin osteoklastlara diferansiyasyonundan ve aktivasyonundan başta
IL-1α olmak üzere, sitokinler sorumlu tutulmaktadır
114,115
. IL-1α’nın bu
rolleri, koloni stimüle edici faktör-1 ve NFkB ekspresyonunu arttırarak
üstlendiği gösterilmiştir
113,114
. Sürmemiş diş germinde de IL-1α varlığının
stellat retikulum hücrelerinde gösterilmiş olması, IL-1α’nın asıl kaynağının
stellat retikulum hücreleri olduğu ve kemik yıkımının tümör adaları
ortasındaki
bu
hücreler
tarafından
yönlendirildiği
görüşümüzü
desteklemektedir.
IL-1
ve
IL-6
kronik
inflamatuar
hastalıklardaki
aracı
moleküller olmalarının yanı sıra, birçok hastalıkta görülen kemik kaybı ve
doku yıkımını başlatma potansiyeline sahip sitokinlerdir
64,65
. IL-1 ve IL-6,
doku fibroblastlarının, kondrositlerin ve osteoklastların MMP, katepsin ve
mast hücresi proteazı gibi yıkıcı enzimleri salmalarını stimüle ederler ve
böylece kemik metabolizmasında, özellikle kemik yıkımında önemli roller
üstlenirler.
Çalışmamızda ABL vakalarında IL-6 ekspresyonu ile lezyon
boyutu arasında zayıf / orta düzeyde, IL-1α ekspresyonu ile lezyonun
boyutu arasında da zayıf düzeyde ilişki bulunmuştur. Bu çalışmada yer
alan ABL vakalarının % 32’sinin uzun çapları 2-3 cm arasında
değişmektedir. Makroskopik olarak en büyük boyutlara ulaşmış vaka 5 x
76
1.3 x 0.4 cm boyutlarında ölçülmüştür. Kubota ve ark. ABL’lerde sitokin
ekspresyonu ve MMP-2 ve MMP-9 ilişkisini araştırdıkları çalışmalarında,
sitokin ekspresyonu ile enzim seviyeleri arasında kuvvetli ilişki saptamışlar
ve ABL’lerin kemik içindeki osteolitik yayılımlarını bu enzimatik aktiviteye
bağlamışlardır 5. Macpherson ve ark. uzun süre ağızda kalmış ve büyük
boyutlara ulaşmış bir ameloblastoma vakası rapor etmişler ve bu vakada
tümör hücrelerinden IL-1 salındığını ve hastada sekonder hiperkalsemiye
neden olacak kadar kemik yıkımı gözlendiğini belirtmişlerdir
116
. Tümör
hücreleri tarafından salınan IL-1α ve IL-6 gibi sitokinlerin lezyonların
ekspansiyonu ya da kemik yıkımı üzerinde, olasılıkla başka faktörlerle
birlikte etkili oldukları düşünülmektedir. Çalışmamızdaki artmış sitokin
ekspresyonu ve tümör boyutu arasındaki pozitif ilişki bu görüşü
desteklemektedir.
Çalışmamızda KOT vakalarının % 86’sında döşeyici epitelde
değişen yoğunluklarda IL-1α ekspresyonu izlenmiş, bu vakaların %
75’inde de kist bağ dokusundaki inflamatuar hücrelerde ve endotellerde
yine IL-1α pozitifliği saptanmıştır. Diğer yandan, IL-6 ekspresyonu KOT
vakalarının hemen hepsinde kist epitelinde ve ek olarak % 63’ünde bağ
dokudaki inflamatuar hücrelerde izlenmiştir. OK vakalarında da tıpkı KOT
vakalarında olduğu gibi hem döşeyici epitelde hem de kist bağ
dokusundaki inflamatuar hücreler ve endotellerde IL-1α ve IL-6 pozitifliği
gözlenmiştir. Benzer şekilde, Ninomiya ve ark. ile Kubota ve ark.
tarafından yapılan iki çalışmada odontojenik keratokistlerde, kist epitelinde
yoğun olmakla birlikte, kist bağ dokusundaki endotel ve fibroblastlarda da
IL-1α ve IL-6 ekspresyonu gösterilmiştir 5,55.
Endotel ve fibroblast hücrelerinin de IL-1α ve IL-6 ürettiği
bilinmektedir. Çünkü bu sitokinlerin otokrin etkisiyle endotel hücreleri diğer
inflamatuar sitokinleri ve kemokinleri sekrete etmekte, fibroblastlar ise
kollajenaz sentezlemektedir 61,70,71,117. Apte ve ark, endotel hücrelerinde ve
fibroblastlarda IL-1α’nın sekrete edilmese dahi eksprese olmasının ve
77
hücre içinde birikmesinin, otokrin etki ile bu hücrelerin çoğalmasında etkili
olduğunu göstermişlerdir
117
. Kistlerin büyümesinde bilindiği gibi kist içi
ozmotik basınç, epitelyal proliferasyon ve kist bağ dokusu proliferasyonu
esastır. Birçok kistte epitel ve bağ dokusunun eş zamanlı proliferasyonu
gösterilmiştir
19
. IL-1α ve IL-6 ekpresyonunun fibroblast proliferasyonunda
ve aynı zamanda bu hücrelerden ECM proteinlerinin sentezlemesinde rol
oynadığı düşünülmektedir
118
. Kist bağ dokusuna infiltre olan inflamatuar
hücreler tarafından salınan diğer sitokinlerin etkisi ile zaten aktive olan
endotellerden, IL-1α ve IL-6 salınımı olağandır.
Diğer yandan Ninomiya ve ark.’nın bulgularına paralel olarak
bu çalışmada da kist epitelindeki sitokin pozitifliğinin bağ dokusundaki
endotel hücrelerinden ve inflamatuar hücrelerden fazla bulunması OK ve
KOT’lerdeki IL-1α ve IL-6’nın asıl kaynağının keratinositler olduğunu
düşündürmektedir
55
. In situ hibridizasyon ile IL-1α ve IL-6 ekspresyonunu
KOT döşeyici epitelinde mRNA düzeyinde gösteren Koji ve ark.’nın
bulguları da aynı yöndedir
55
. Bu durum IL-1a ve IL-6’nın KOT
lezyonlarında, sekrete eden hücreye bağlı olarak kemik yıkımından hücre
proliferasyonuna
olabileceklerini
kadar
akla
bir
dizi
getirmektedir.
farklı
biyolojik
Esasen
olaydan
sitokinlerin
sorumlu
ve
diğer
mediatörlerin, sekrete edildikleri hücre tipi, ortamdaki yoğunlukları, hedef
hücrelerdeki reseptörlerinin dağılım ve sıklıkları gibi faktörlere bağlı olarak
birçok farklı biyolojik olaydan sorumlu olabilecekleri kabul edilir
28
. Burada
olumlu olan nokta, bir gün bu lezyonlarda sitokinlerin etkilerini azaltmaya
yönelik bir tedavi yaklaşımı uygulanacak olursa bunun hem kemik yıkımını
azaltmak hem de proliferasyonu zayıflatmak yönünde, birden fazla olumlu
etkisinin beklenebilecek olmasıdır.
Çalışmamızda, KOT vakalarında lezyonun boyutu arttıkça
kist döşeyici epitelindeki IL-1α ve IL-6 ekspresyonunun da arttığı
gözlenmiştir. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmasa da,
uzun çapları 3 ve 4 cm olan vakalarda IL-1α ve IL-6 ekspresyon dereceleri
78
genelde iki ve üç pozitif olacak şekilde, yüksek bulunmuştur. Bu bulgular
literatürdeki pek çok sonuç ile örtüşmektedir. Ninomiya ve ark.
marsüpyalizasyon ile tedavi sonrasında IL-1α ekspresyon seviyelerinin
düştüğünü göstermişler ve KOT’ların çene kemikleri içinde büyümesinde
IL-1α’in çok önemli rol oynadığını ileri sürmüşlerdir
55
. Kubota ve ark.
odontojenik kistlerde IL-1α’ ya bağlı MMP-9 salınımı ve aktivasyonu ile
ilgili çalışmalarında, öncelikle en fazla IL-1α ekpresyonunun KOT’lerde
olduğunu
göstermişler,
keratinositlerden
salınan
IL-1α’nın
MMP-9
salınımını ve aktivasyonunu artırarak interstisyel kollajen yıkımına sebep
olduğunu, böylelikle de in vivo olarak KOT’un ilerleyici büyümesinden IL1α’nın sorumlu olabileceğini vurgulamışlardır
24
. Meghji ve ark. KOT
epitelini kültür ortamına taşımışlar ve yüksek oranda IL-1α ve IL-6
aktivitesi ile birlikte kültür ortamında kemik rezorbsiyonunun teşvik
edildiğini bulmuşlardır. Araştırmacılar IL-1α’nın KOT epitelinde üretilen
majör osteolitik sitokin olduğunu ve IL-1α ve IL-6’nın hem kemik
rezorbsiyonunu hem de epitel hücre proliferasyonunu artırarak keratokistin
kemik içi yayılımına katkıda bulunduklarını savunmuşlardır 119,120.
IL-1α ve IL-6’nın kemik doku üzerinde etkili sitokinler olduğu
bilinmektedir
10,11
.
rezorbsiyonuna
diferansiyasyonunu
Bu
sitokinler
neden
ve
iki
olabilirler.
aktivasyonunu
farklı
mekanizma
Bunlardan
stimüle
ilki
etmek,
ile
kemik
osteoklast
diğeri
ise
ekstraselüler matriks yıkımına sebep olabilecek enzimlerin üretim ve
salınımını düzenlemek.
Fizyolojik
koşullarda
osteoklast
diferansiyasyonunu
ve
aktivasyonunu düzenleyen faktörler bir denge içindedir. Bu denge
sayesinde kemik yıkım ve yapım olayları bir arada yürümektedir. Ancak
doğrudan veya dolaylı olarak, osteoklast yapımını teşvik eden proinflamatuar ve / veya inflamatuar sitokinlerin göreli artışı bu dengeyi kemik
yıkımı lehine kaydırır. IL-6, periferal kandaki mononükleer hücreleri
osteoklastlara dönüştürme kapasitesindedir. Ayrıca TNF’nin osteoklast
79
oluşumunu artırması da IL-6 aracılıdır ancak bu RANKL ekspresyonundan
bağımsızdır.
IL-1α ve IL-6’nın bir diğer görevi de doku fibroblastlarının,
kondrositlerin, osteoklastların, keratinositlerin ve inflamatuar hücrelerin
MMP, katepsin ve mast hücresi proteazı gibi yıkıcı enzimleri salmalarını
stimüle etmektir. MMP’ler, çinko bağımlı doğal proteinaz ailesidir ve
şimdiye kadar tanımlanmış, genetik olarak farklı yapısal olarak benzer 28
üyesi vardır. Fizyolojik doku yapılanmasında ve periodontal hastalıklar,
romatoid artirit, tümör invazyonu ve metastazda olduğu gibi birçok
patolojik doku yıkımında görev alırlar. IL-1α, TNF ve IL-6 ile sinerjik olarak,
c-Jun N-terminal kinaz (JNK) yolu ve AP-1 transkripsiyon regülasyonu ile
MMP ekspresyonunu artırır ve ekstraselüler matriks proteinlerinin yıkımını
teşvik eder
10,46
. IL-1α ve IL-6, aynı zamanda otokrin / parakrin etki ile
MMP’lerin (özellikle MMP-2 ve 9) aktivasyonunu düzenlerler 24.
Çalışmamızda KOT ve OK vakalarının kist duvar kalınlıkları
ölçülerek değerlendirmeye alınmıştır. Bilindiği gibi kist bağ dokusu, kistin
büyümesinde önemli bir rol oynar. Sharfetter ve ark, keratokistlerde epitel
ve bağ dokusunun eş zamanlı prolifere olduğunu göstermişlerdir. Epitel ve
bağ dokusu hücrelerinin birbirinden bağımsız olarak mı eş zamanlı
çoğaldığı yoksa prolifere olan epitelin, ektomezenkimal bir yol ile komşu
fibroblastları mı etkilediği bilinmemektedir. Ancak bugün için, epitel ile bağ
dokusunda paralel seyreden bir proliferasyon olduğunu söylenebilir 121.
Çalışmamızda, hem KOT hem de OK vakalarında bağ
dokusundaki inflamatuar hücrelerin IL-6 ekspresyonu ile kist bağ dokusu
kalınlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu paralel ilişkinin,
ortamda artmış inflamatuar infiltrasyona bağlı olarak kist bağ doku
duvarının kalınlaşması nedeniyle dolaylı olduğu düşünülebilir. Ancak, aynı
paralel ilişki epitel hücrelerindeki IL-6 ekspresyonu ile de saptanmıştır.
Epitel hücrelerindeki IL-6 ekspresyonu ile kist bağ dokusu kalınlığı
80
arasında istatistiksel olarak anlamlı seviyede ilişki bulunmuştur. Yukarıda
değinildiği gibi, IL-6’nın büyüme faktörü olarak farklı hücre tipleri üzerinde
otokrin etki yaptığı bilinmektedir. Fibroblastlar üzerinde de, birçok büyüme
faktörü ve diğer sitokinlerle birlikte etkisi belirtilmiştir. IL-6 salınımının
arttığı
durumlarda
fibroblastların
da
arttığını
gösteren
çalışmalar
vardır118,122. Artmış IL-6 ekspresyonunun KOT ve OK duvarında fibroblast
proliferasyonu
ve
/
veya
fibroblastlardan
ekstraselüler
matriks
komponentlerinin sentezlemesi yönünde rol oynadığı düşünülmektedir.
KOT ve OK epitel hücrelerinden salınan IL-6, IL-1α ile birlikte, en başta
kemik yıkımından sorumlu gibi gözükse de, kemik dokudaki yıkım
alanlarını dolduracak yeni bir dokunun şekillendirilmesinde de etkili olması
akla yatkındır.
Yapılan
çalışmalarda
tümör
hücrelerinin
proliferasyon
aktivitesinin, tümörün biyolojik davranışını açıklamada kullanılabilecek
değerli bir veri olduğu gösterilmiştir. Pek çok farklı tümörde hücre
proliferasyon aktivite düzeyi, tümörün biyolojik davranış, tedaviye yanıt ve
nüks potansiyeline göre sınıflandırılmasında kullanılmaktadır
123
. ABL’nin
hücre proliferasyon aktivite düzeyinin belirlenmesinde proliferating cell
nuclear antigen (PCNA) ve Ki67 gibi prolifere olan hücreleri saptamada
kullanılan belirteçler ile pek çok araştırma yapılmıştır 110,124. Piattelli ve ark.
ABL’lerde diğer odontojenik tümörlere göre daha yüksek oranda PCNA
pozitifliği saptamışlardır. Aynı zamanda nüks eden ABL’lerin diğer
ABL’lere göre daha yüksek proliferasyon indeksine sahip olduğunu
göstermişlerdir
125
. Aynı çalışmada araştırmacılar, unikistik ABL’nin
foliküler ABL’ye göre daha düşük büyüme indeksine sahip olduğunu
saptamışlar, bu sonucun unikistik ABL’nin biyolojik olarak daha az agresif
seyirli olmasının bir kanıtı olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu çalışmaların
hemen hepsinde ABL’nin yüksek büyüme indeksine sahip bir tümör olduğu
ve tümör hücrelerinin proliferasyon aktivitesinin tümörün agresifliğinden
sorumlu olabileceği vurgulanmıştır
126,127
. Tüm bu çalışmalarda ABL’lerde
81
Ki67 ve PCNA eksprese eden tümör hücrelerinin bazal tabaka hücreleri
olduğu, tümör adası merkezindeki stellat retikulum benzeri dokuyu
oluşturan yıldızsı hücrelerin ise çok daha az pozitiflik gösterdiği
bulunmuştur
110
. Bu da, tümör adalarının merkezindeki hücrelerin
uğradıkları fenotipik değişimle artık prolifere olmayan, daha matür hücreler
olduklarını
düşündürmektedir.
Literatür
bilgilerine
ve
bulgularımıza
dayanarak, stellat retikulum hücrelerinin tümörün hacimsel yönden
gelişimine hücresel proliferasyon ile değil, belli başlı sitokin sekresyonu ve
kemik yıkım mekanizmalarının moleküler basamaklarında görevler alarak
katkıda bulunduğu öne sürülebilir.
KOT epitelinin mitotik indeks değerleri diğer odontojenik
kistlerden yüksektir ve klinik olarak agresif seyreden ABL’ye yakındır.
NBHK sendromu ile ilişkili KOT’lar da sporadik KOT’lara göre daha yüksek
düzeyde proliferasyon indeksi gösterir 125,128-130.
KOT’un büyümesinde kist içi ozmotik basınçtan ziyade
epitelyal
proliferasyonun
esas
olduğu
düşünülmektedir.
KOT’un
multisentrik paterni, semi-solid alanlar oluşturması ve tedavi edilmezse
büyümeye devam etmesi bu görüşü desteklemektedir 46,53,54.
Bazı yazarlar IL-1α’nın, in vitro ortamda, keratinositlerin
çoğalmasını doğrudan teşvik ettiğini ileri sürmektedir
119
. In vivo ortamda
ise IL-1α’nın fibroblastlardan keratinosit büyüme faktörü gibi büyüme
faktörleri salınımını teşvik ettiği ve böylelikle keratinosit çoğalmasına
dolaylı yoldan katkıda bulunduğu gösterilmiştir. Ninomiya ve ark.
KOT’lerde IL-1α ekpresyonunun az olduğu vakalarda Ki67 pozitifliğinin de
aynı
oranda
azaldığını
tespit
etmişler
ve
KOT’lerde
epitel
proliferasyonunun düzenlemesinde IL-1α’nın da rolü olduğu sonucuna
varmışlardır 55.
IL-1α, ABL ve KOT’ larda sadece kemik yıkımını teşvik
ederek tümörün büyümesi için ortam hazırlamakla kalmayıp, tümör
82
hücrelerinin intrensek büyümelerine de katkıda bulunuyor olabilir.
Ninomiya ve ark, IL-1α mRNA düzeyi ile keratokist epitelinin proliferasyon
aktivitesi arasında korelasyon göstermişlerdir
55
. Elbette bu hipotezi
doğrulayabilmek için bu tümörlerde IL-1α ekspresyonu ile mitotik indeks
korelasyonunu gösteren başka çalışmalara ihtiyaç vardır.
Çalışmamızda IL-1α ekspresyonu tüm vakalarda kontrol
gruplarına göre anlamlı düzeyde fazla bulunmuştur. IL-6 ekpresyonu da,
istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmamakla birlikte, kontrol gruplarında
daha düşüktür. ABL, OK ve KOT’larda IL-1α ve IL-6 ekspresyonlarındaki
artışın sebebi tam olarak bilinmemektedir. IL-1α ekspresyonu bakteriyal
endotoksinlerle artmaktadır. Ancak ne keratokist sıvılarında ne de
ABL’lerde kayda değer seviyede endotoksin rapor edilmemiştir
131
. Üstelik
inflamatuar orijinli bir kist olan radiküler kist sıvısı yüksek oranda
endotoksin içermesine rağmen, OK ve KOT’larda bildirilen düzeyden daha
düşük
seviyede
IL-1α
içermektedir
119
.
Çalışmamızdaki
vakaların
hiçbirisinde, sekonder bakteriyel enfeksiyonu telkin edecek yoğunlukta
inflamatuar infiltrasyon veya apse odağı izlenmemiş sadece bir KOT
vakasında nötrofillerin de eşlik ettiği mikst tipte inflamatuar infiltrat dikkati
çekmiştir. Bu nedenle ABL, OK ve KOT’lerde kuvvetli IL-1α ve IL-6
ekspresyonları ile bakteriyel enfeksiyonların ilişkili olmadığı kanaatine
ulaşılmıştır.
ABL ile KOT ve OK grupları karşılaştırıldığında inflamasyon
dereceleri arasında fark bulunmuştur. ABL vakalarında inflamasyon
göstermeyen
hasta
oranı,
KOT
ve
OK
vakalarında
inflamasyon
göstermeyen hasta oranından anlamlı düzeyde fazladır. Bunun sebebi,
KOT vakalarına eksizyondan önce genellikle insizyonel biyopsi veya ince
iğne aspirasyonu gibi girişimlerde bulunulması ya da bu lezyonların
inflame diş kökleri ile izlenebilen komşuluk ilişkisi olabilir 132.
83
Çalışmamızda, KOT vaka grubunda döşeyici epitelde izlenen
IL-1α ve IL-6 ekspresyonunun OK vakalarına göre istatistiksel olarak
anlamlı düzeyde fazla olduğu bulunmuştur. Her ne kadar bu iki vaka grubu
arasında yaş, cinsiyet, kist duvar kalınlığı veya lezyon boyutu açısından
fark saptanmamış olsa da, IL-1α ve IL-6 ekspresyonlarındaki farklılıklar
önemlidir. Çünkü sadece KOT grubunda lezyon boyutu ile sitokin
ekspresyonları arasında ilişki dikkati çekmiş, ayrıca yine sadece KOT vaka
grubunda nüks ve aynı hastada birden fazla lezyon gözlenmiştir. Tüm bu
bulgular ışığında KOT’lerin çene kemikleri içinde OK’lara göre daha
agresif bir tutum sergilemelerinde IL-1α ve IL-6 ekspresyonlarının da etkili
olduğu sonucuna varılabilir.
IL-1α’nın kemik yıkımındaki rolü ve yanı sıra epitel
proliferasyonundaki
proliferasyon
rolü
de
katsayılarının
bilinmektedir
KOT’lere
göre
55
.
OK’lerin
oldukça
hücresel
az
olduğu
gösterilmiştir133. Bu iki lezyon grubu arasında ortaya çıkan IL-1α yoğunluk
farkı, KOT’lerin hem daha fazla kemik yıkımına sebep olarak hem de daha
fazla hücresel proliferasyon göstererek, neden OK’lere göre daha büyük
boyutlara ulaştıklarını ve dolayısıyla cerrahi eksizyonlarının zorlaştığını ve
nüks ettiklerini açıklayabilir.
Literatürde
ekspresyonunu
değerlendiren
odontojenik
lezyonların
bir
çalışma
keratokistlerdeki
keratinizasyon
mevcut
tipine
göre
interlökin
ayrı
ayrı
değildir. Ancak DSÖ’nün
yeni
sınıflamasından sonra bu lezyonlar üzerinde yapılacak sitokin ekspresyon
düzeylerini inceleyen çalışmalarda bunların iki farklı antite olarak ele
alınmaları ve bizim sonuçlarımızla kıyaslanabilecek veriler elde edilmesi
beklenebilir. Bugün için bizim bulgularımızın da klinikopatolojik ve biyolojik
davranışları açısından ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği kanaati
yerleşmeye başlayan bu iki antite arasındaki bir başka farklılığı daha
ortaya koyduğu için değerli olduğu düşünülmektedir.
84
IL-1α ekpresyonu ABL vakalarında KOT ve OK vakalarından
istatistiksel olarak anlamlı seviyede daha yüksek bulunmuştur. Bu bulgu,
literatürdeki
ABL
ve
KOT
vakalarının
sitokin
ekspresyonlarını
karşılaştırmalı olarak araştıran tek çalışma olan Kubota ve ark.’nın
bulguları ile örtüşmemektedir. Araştırmacılar bu çalışmalarında hem kist
sıvısında hem de ekspresyon düzeyinde IL-1α’nın KOT vakalarında ABL
vakalarından daha yüksek oranda salındığını belirtmişler, hatta bu yolla bu
iki antitenin birbirinden ayrılabileceğini savunmuşlardır
5
. Ancak söz
konusu çalışmada değerlendirilen tüm ABL vakaları, bizim çalışmamızın
tersine, sadece unikistik ameloblastoma vakalarıdır ve ayrıca, IL-1a’yı
ELISA yöntemi ile her iki grubun kist sıvısındaki konsantrasyonuna
bakarak ölçmüşlerdir.
Çalışmamızda, KOT vakalarında ABL vakalarına göre
istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek oranda IL-6 ekspresyonu
bulunmuştur. Bu bulgu da, Kubota ve ark’nın yukarıda söz edilen
çalışmalarındaki bulgularla örtüşmemektedir 5. Bahsi geçen bu çalışma,
literatürdeki ABL ve KOT vakalarının sitokin varlığının karşılaştırmalı
olarak değerlendirildiği tek çalışmadır ve hem gereç hem de yöntemleri
bizim çalışmamızdan farklıdır. Kistik lezyonların daha fazla inflamatuar
cevap uyandırdığı ve mekanik gerilimin yani kist sıvı basıncının keratinosit,
endotel ve periodontal ligament hücreleri gibi hücrelerde IL-6 dahil birçok
sitokin
üretimini
artırdığı
bilinmektedir
132
.
Çalışmamızda
özellikle
inflamatuar infiltrasyonun fazla olduğu vakalarda IL-6 ekpresyonunun da
artması bu görüşü desteklemektedir. Bu iki odontojenik tümörün interlökin
seviyelerini kıyaslamak için daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır.
IL-1A geni, 2q13 kromozom bandında yer alan IL-1 gen
ailesinin bir üyesidir. IL-1A geni promotor bölgesi –889 pozisyonunda bir
TNP (tek nükleotid polimorfizmi) bulunmaktadır
74
. Bu polimorfizm, IL-1A
geninin protein kodlayan dizisindedir, yani bu bölgedeki polimorfizm
85
sitokinin üretimini etkilemektedir
17
. Son yıllarda yapılan çalışmalar IL-1α -
889 polimorfizminin, IL-1α salınımını artırdığını ortaya koymuştur 72,74.
Polimorfizmlerin
proteinlerin
ekpresyonlarındaki
etkisi
beklenebileceği kadar basit değildir. Birçok farklı bölgede bulunan çok
sayıdaki TNP’lerin birbirleri ile olan karmaşık etkileşimleri bu fenomeni
daha iyi açıklamaktadır
134
. Sitokinlerin sentezini etkileyen polimorfizmlerin
konak cevabını da değiştireceği ve hastalığın şiddetinde görülen farklılığı
açıklamada yardımcı olacağı düşünülmektedir. Çünkü her hastalık her
bireyde aynı seyri göstermez ve bireylerin, muhtemelen genetik olarak
belirlenmiş, farklı sitokin salınımları sergilemeleri beklenebilir
135
. Bu
bilgiler ışığında çalışmamızda da IL-1A geni promotor bölgesinde -889
pozisyondaki TNP incelenmiştir.
Bu bölgenin analizi için, çalışmaya dahil edilen vakaların ilgili
polimorfizm bölgesini içeren 99 bç’lik DNA parçasına ait amplifikasyonu
yapılmıştır. PCR reaksiyonu ile amplifiye edilen bölge NcoI restriksiyon
endonükleaz enzimi ile kesilmiştir. Enzim kesimi sonrasında homozigot ve
heterozigot aleller içeren ürünler elde edilmiştir.
Çalışmamızdaki ABL vakalarında C ve T alellerinin dağılımı
sırasıyla % 66 ve % 34 olarak bulundu. KOT vakalarında ise bu oranlar
yine sırasıyla % 75.6 ve % 24.4 olarak, OK vakalarında % 81.25 ve %
18.75
olarak
hesaplandı.
Bu
dağılım
Hardy-Weinberg
eşitliği
ile
kıyaslandığında; ABL’de ve OK’de gözlenen genotip frekansı, HardyWeinberg eşitliği ile uyum göstermekte idi (x2=0.510, p=0.475). KOT
grubundaki polimorfizm genotip dağılımı Hardy-Weinberg dengesinden
sapma göstermekteydi ve T aleli beklenenin altında bulundu (x2=6.683,
p=0.009). Bu sapmanın nedeni yöntemden kaynaklanan problemler veya
gen-gen etkileşimi ya da vaka sayısı azlığı olabilir. Ancak bilinmektedir ki
mutasyonlar, doğal seçimler, genetik kayma, göçler, rastgele olmayan
evlilikler ve akraba evlilikleri de bu sapmalara neden olabilmektedir.
86
Kontrol grubunda gözlenen genotip frekansının Hardy-Weinberg eşitliği ile
uyum gösterdiği izlendi (x2=1.277, p=0.258).
ABL, KOT ve OK vakalarında IL1α -899 polimorfizminin
hastalığın seyri ile ilişkisinin olup olmadığını göstermek amacıyla, IL1α 899 T polimorfizmi taşıyan ve taşımayan vakalar yaş, cinsiyet,
lokalizasyon gibi klinik parametreler ile histolojik alt tipler ve inflamasyon
dereceleri açısından karşılaştırıldı, fakat gruplar arasında herhangi bir fark
bulunamadı (P=0.165). Tedavi sonrası nüks izlenen ABL ve KOT
vakalarında, aynı zamanda birden fazla sayıda KOT izlenen vakalarda da
IL-1α -889 polimorfizmi açısından bir fark izlenmedi. Vaka sayımız her
hangi güçlü bir kanıya varmak için yeterli olmamakla birlikte, en azından
elimizdeki vaka grubu içinde, IL1α -889 (C/T) polimorfizminin nüks veya
çok sayıda lezyon gelişimine yatkın olmada etkili gözükmediği yorumuna
gidilmiştir.
IL-1A (CC) ve (CT+TT) genotipine sahip tüm vakalarda
saptadığımız IL-1α ve IL-6 ekspresyon dereceleri karşılaştırıldığında, T
alel varlığının IL-1α ekspresyonunu artırdığı görülmüş ve tümör çapı ile
arasında istatistiksel olarak anlamlı olmasa da ilişki dikkati çekmiştir. Bu
durum, mutant homozigot bireylerde IL-1α sitokin ekspresyonunun arttığı
ve bu sayede kemik yıkımının kolaylaşarak tümörün çene kemikleri içinde
daha büyük boyutlara ulaşabilme olanağının ortaya çıktığı, şeklinde
yorumlanmıştır. IL-1’in net biyolojik aktivitesi, tüm IL-1 ailesi üyelerinin
görece seviyelerine bağlıdır. Ancak IL-1 gen polimorfizmlerinin inflamatuar
hastalıklar için zemin hazırlayan bir etken olduğu, üstelik hem bağ dokusu
hem de kemik dokusunun yeniden şekillenmesinde önemli rol oynadığı;
ayrıca, ekstraselüler matriksin yıkım ve sentezinin ayarlanmasında görev
aldığı belirtilmiştir 136,74.
IL-1α -889 polimorfizminin IL-1 protein ekpresyonu üzerinde
düzenleyici etkisi olduğu daha önce ileri sürülmüştür. IL-1α -889 T alel
87
varlığı, sağlıklı bireylerde IL-1α plazma seviyesinde artışla ve periodontal
hastalığı olan bireylerde de cep sıvısındaki IL-1α konsantrasyon artışıyla
ilişkilendirilmiştir
72
. Hutyrova ve ark. son çalışmalarında IL-1α -889
polimorfizminin, sistemik sklerozisteki abartılı immün cevap ve fibroblast
aktivitesinden sorumlu predispozan bir genetik faktör olabileceğini
vurgulamışlardır
74
. Wang ve ark. T alel varlığının IL-1 protein seviyesi
artışına sebep olarak primer glokom için potansiyel risk olduğunu
savunmuşlardır 73.
Çalışmamızda, IL-1α -889 bölgesinde bulunan polimorfizmde
genotip analizinde gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmezken,
polimorfik bireylerin oranları değerlendirildiğinde T aleli taşıyan bireylerin
(CT+TT) sıklığının ABL grubunda KOT ve OK grubuna göre önemli oranda
yüksek bulunduğu gözlenmiş ancak KOT ve OK’ler arasında önemli bir
fark bulanmamıştır. Bu fark, ABL’nin kuşku götürmeyecek gerçek bir
neoplazi olmasından kaynaklanabilir. Nitekim son yapılan çalışmalarda IL1’in serviks uteri, meme, pankreas ve mide kanserlerinde tümör gelişimine
katılımı vurgulanmaktadır
137,138
. Bu spesifik sitokinlerin genlerindeki
polimorfizm, gen transkripsiyon oranını, mRNA kararlılığını (stabilitesini)
veya üretilen proteinin miktar ve aktivitesini etkiler. Bu yollarla IL-1α gen
polimorfizminin tümör gelişiminde rol oynadığı düşünülmektedir
139
.
Çalışmamızda saptadığımız IL-1α -889 polimorfizminin ise odontojenik
epitel hücrelerinde neoplastik gelişim (ameloblastoma) yönünde etki
gösterip göstermediği bilinmemektedir.
Gen polimorfizmi ile artan sitokin seviyesi, tümör gelişimine,
sadece hücre proliferasyonunu ve DNA hasarını uyararak değil aynı
zamanda MMP-2 gen transkripsiyonunu ve aktivitesini artırarak da katkıda
bulunur. Artmış kollajenaz aktivitesi tümörün çevre sağlıklı dokuya
invazyonunun kolaylaşması, anjiogenezisin artması ve metastaz ile
sonuçlanır
faktörü
140
. IL-1α’nın birçok tümör hücresinde otokrin bir büyüme
olarak
görev
yaptığı
gösterilmiştir.
Endotel
hücrelerinde,
88
fibroblastlarda, düz kas hücrelerinde ve keratinositlerde IL-1α’in artmış
ekspresyonu ve hatta salınmaksızın hücre içi birikimi hücre büyümesinde
etkilidir
117
. Bu yorumumuz doğru ise, yalnız klinik özellikleri nedeniyle
tümör sınıflamasına dahil edilen KOT’lerin, esasen genetik alt yapı
yönünden de incelenmesinin gerekliliği ortaya çıkacaktır. KOT ve OK
vakaları
arasında
gen
polimorfizmi
açısından
önemli
bir
fark
saptanmaması da bu görüşü desteklemektedir.
Sonuç olarak çalışmamızda IL-1α -889 polimorfizminin
hastalığa yatkınlığı tayin etmede aday gen olarak tek başına belirleyici
olmadığı; bu genlerin hastalığa eşlik edebileceği ancak hastalığın
patogenezinde kuvvetli bir unsur oluşturmadığı kanısına varılmıştır. Diğer
yandan IL-1 gen ailesinde IL-1α sentezini düzenleyen diğer genetik
lokusların da incelenmesi önemli olabilir. Birçok polimorfizmin birikmiş
etkisinin ve / veya bunların birbirleriyle olan etkileşimlerinin hastalığın
fenotipik olarak ortaya çıkışında daha güçlü belirleyici olması, olasıdır.
Bu çalışmaya klinik, makroskopik ve mikroskopik bilgilerine
ulaşılabilen vakalar alınmıştır ve bu yönüyle bakıldığında vaka sayısının
tatmin edici düzeyde olduğu söylenebilir. Ancak elde edilen sonuçlara
bakarak çalışmadaki vaka sayısının polimorfizmlerin hastalık üzerine
etkisini incelemek için yetersiz kaldığı düşünülebilir. Hastalıklarda bir genin
o hastalığı yönlendirici etkide “aday gen” olabilmesi için bu gen tarafından
ortaya konan biyolojik olayların, hastalığın klinik olarak varlığı veya şiddeti
ile ilişkili olması gerekmektedir. Bu çalışmada ulaştığımız sonuçlar, ABL ve
KOT vakalarında gözlenebilen IL-1α -889 polimorfizminin, hastalığın klinik
özelliklerini ve/veya klinik seyrini açıklayacak düzeyde anlamlı bir gösterge
olmadığı, yönünde yorumlanabilir. Nitekim araştırılan bir genin hastalık
fenotipi üzerine etkisi düşükse, söz konusu genetik faktör ile hastalık
arasındaki ilişkinin saptanmasının daha zorlaştığı ve bu nedenle
çalışmalar arasında farklı sonuçlara ulaşıldığı belirtilmektedir 141.
89
Çalışmamız, odontojenik tümörlerde IL-1α -889 bölgesindeki
TNP’ni araştıran ilk araştırmadır. Bu araştırmanın sonuçları, agresif
gelişim gösterebilme potansiyeli taşıdıkları için fonksiyon ve estetik açıdan
hem hastalara hem de tedaviyi planlayan klinisyenlere büyük zorluklar
yaratan ABL,KOT ve OK gibi lezyonlarda vaka bazında farklılıkları ortaya
çıkarabilmek amacıyla daha geniş bir sitokin portföyünü dokuda ve gen
düzeyinde araştıran çalışmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır.
Herhangi bir tek nükleotid polimorfizmi ile tümör gelişimi,
süreci ve prognozu arasındaki ilişkinin ortaya konulması çoğu kez, birçok
parametreyi birlikte inceleyen çalışmalara ihtiyaç duyulması ve pek çok
diğer mekanizmanın da bu aşamalarda rol oynaması nedeniyle uzun
soluklu bir süreci gerektirmektedir.
90
6. SONUÇLAR
1. Çalışmamızda ABL vakalarında, immunohistokimyasal olarak IL-1α
ve IL-6 ekspresyonu tümör adaları ortasındaki gevşek, yıldızsı
yapıdaki stellat retikulum benzeri hücrelerde gösterilmiştir.
2. KOT ve OK vakalarının hemen hepsinde döşeyici epitelde değişen
yoğunluklarda
IL-1α
ve
IL-6
ekspresyonu
izlenmiştir.
Bağ
dokusundaki inflamatuar hücrelerde de ekspresyon görülmüştür.
3. Çalışmamızda ABL vakalarında, IL-1α ve IL-6 ekspresyonu ile
lezyon boyutu arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde paralel
ilişki saptanmıştır. Bu da tümör hücreleri tarafından sentez edilen
ve salınan bu sitokinlerin lezyonların kemik rezorbsiyonunu
artırarak kemik içi yayılımına katkıda bulundukları düşüncesini
desteklemektedir.
4. KOT ve OK bağ dokusundaki inflamatuar hücrelerin ve döşeyici
epitel hücrelerinin IL-6 ekspresyonu düzeyi ile kist bağ dokusu
kalınlığı arasında anlamlı düzeyde bir ilişki bulunmuştur. Artmış IL-6
ekspresyonunun kist duvarında fibroblast proliferasyonunda ve /
veya fibroblastlardan ECM komponentlerinin sentezlemesinde rol
oynadığını düşündürmüştür.
5. Çalışmamızda, KOT vaka grubunda döşeyici epitelde izlenen IL-1α
ve IL-6 ekspresyonunun OK vakalarına göre istatistiksel olarak
anlamlı düzeyde fazla olduğu bulunmuştur. KOT’lerin çene
kemikleri
içinde
OK’lara
göre
daha
agresiv
bir
tutum
91
sergilemelerinde IL-1α ve IL-6 ekspresyonlarının da etkili olduğu
yorumu yapılmıştır.
6. Çalışmamızda IL-1α -889 polimorfizminin hastalığa yatkınlığı
göstermede
aday
gen
olarak
belirleyici
olmadığı,
bu
gen
polimorfizminin hastalığa eşlik edebileceği ancak hastalık oluşumu
bakımından kuvvetli bir risk faktörü oluşturmadığı sonucuna
varılmıştır.
7. IL-1A (CT+TT) genotipine sahip ABL ,KOT ve OK vakalarında
saptadığımız
immunohistokimyasal
ve
klinik
parametreler
değerlendirildiğinde, T alel varlığının IL-1α ekspresyonunu artırdığı
görülmüş ve tümör çapı ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir
ilişki dikkati çekmiştir Bu durum, T aleli taşıyan bireylerde IL-1α
sitokin ekspresyonunun arttığı ve dolayısıyla kemik yıkımının
kolaylaşarak tümörün çene kemikleri içinde daha büyük boyutlara
ulaşabilmesine olanak tanındığı şeklinde yorumlanmıştır.
8. Çalışmamızda, T aleli taşıyan birey oranının ABL grubunda KOT ve
OK gruplarına göre önemli oranda yüksek bulunduğu gözlenmiştir.
Saptadığımız bu sonuç ile KOT’lerin, aslında genetik alt yapı
yönünden de incelenmesinin gerekliliği düşünülmüştür.
9. Çalışmamızda
IL-6
gen
bölgesine
ait
304
bç’lik
sekans
amplifikasyonu, tek nükleoit polimorfizmini sağlıklı bir şekilde
değerlendirmeye izin verecek ölçüde gerçekleştirilememiştir. Bunun
sebebinin kullanılan kalıp DNA’ların formalinle fikse parafine
gömülmüş dokulardan elde edilen düşük nitelikli ve dolayısıyla da
92
amplifikasyon yeteneği zayıf örnekler olmasından kaynaklandığı
düşünülmektedir.
93
7. ÖZET
Odontojenik Keratokist ve Ameloblastomalarda İnterlökin–1 Alfa ve
İnterlökin–6 Ekspresyonunun ve Gen Polimorfizminin İncelenmesi
Ameloblastoma ve odontojenik keratokist, agresif klinik
özellikleri, nüks potansiyelleri ve radikal tedavi yaklaşımları gibi birçok
ortak noktaya sahiplerdir. Bu lezyonların patogenezleri ve biyolojik
davranışları ne kadar iyi anlaşılırsa tanı ve tedavi yöntemlerinde o kadar
başarılı olunabilir.
Bu tümörlerin agresif büyüme potansiyelinde kemik yıkımına
sebep olacak “litik” bir yeteneğin de gerekli olduğu bilinmektedir. Bu
tümörlerde doku yıkımına sebep olan etkenler arasında IL-1α ve IL-6 gibi
sitokinler yer almaktadır. IL-1α ve IL-6, kemik dokunun yeniden
şekillenmesinde görev alan en etkili sitokinlerdendir.
Çalışmanın
amacı,
keratokistik
odontojenik
tümör
ve
ameloblastomalarda, IL-1α ve IL-6 ekspresyonunu ve polimorfizmini
araştırarak, kemik içinde geniş yıkımlar yaparak büyük boyutlara
ulaşabilmelerinin nedenlerini araştırmaktır.
Bu amaçla, Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Oral
Patoloji Bilim Dalı arşivindeki formalinle fikse parafine gömülmüş 25
ameloblastoma ve 41 parakeratinize keratokist (kearokistik odontojenik
tümör) ve 8 ortakeratinize keratokist vakası IL-1α ve IL-6 ekpresyonunu
gösterebilmek için immünohistokimyasal olarak değerlendirilmiş, sitokin
gen polimorfizmleri ise “restriction fragment length” ile analiz edilmiştir.
Çalışmamızın sonucunda, IL-1α ve IL-6 ekspresyonu ile
ameloblastoma
vakalarında
lezyon
boyutu
arasında,
odontojenik
keratokist vakalarında ise kist duvar kalınlığı arasında pozitif yönde bir
ilişki saptandı. IL-1α -889 polimorfizminin hastalığa yatkınlığa sebep
94
olmadığı gözlendi. IL-1A (CT+TT) genotipine sahip vakalarda T alel
varlığının IL-1α ekspresyonunu artırdığı görüldü. Bu bulgu T aleli taşıyan
bireylerde IL-1α ekspresyonunun arttığı ve kemik yıkımının kolaylaşarak
tümörün daha büyük boyutlara ulaşabildiği şeklinde yorumlandı. Alel
frekansları değerlendirildiğinde ise T alelinin ameloblastoma vakalarında
önemli
oranda
amplifikasyon,
yüksek bulunduğu
tek
nükleoit
gözlendi. IL-6 gen
polimorfizmini
sağlıklı
bölgesinde
bir
şekilde
değerlendirmeye izin verecek ölçüde gerçekleştirilemedi.
Anahtar kelimeler: ameloblastoma, odontojenik keratokist, keratokistik
odontojenik tümör, interlökin, tek nükleotid polimorfizmi.
95
8. SUMMARY
Investigation of Interleukin-1 Alpha and Interleukin-6 Expression and
Gene
Polymorphism
In
Odontogenic
Keratocysts
And
Ameloblastomas.
Ameloblastomas and odontogenic keratocysts share many
clinical features in common such as aggressiveness, high recurrence rates
and radical management options. Understanding the pathogenesis and
biological aspects of these tumours would improve the success of
diagnose and treatment procedures.
It is necessary for these tumours to have a “lytic” ability in
their aggressive growth potential. Tissue degrading factors include
cytokines such as IL-1α and IL-6 which are the most effective ones in
bone remodelling.
The aim of this study was to exhibit the reasons of their high
recurrence
rates
and
growth
potentials
of
ameloblastomas
and
keratocystic odontogenic tumours by investigation of the expression and
gene polymorphism of IL-1α and IL-6.
This study included formaline fixed parafine embedded 25
ameloblastomas, 41 parakeratinized keratocysts (keratocystic odontogenic
tumour) and 8 orthokeratinized keratocysts cases archived in Gazi
University Faculty of Dentistry Oral Pathology Department. All histological
slides were stained immunohistochemically to show the expression of IL1α and IL-6. Restriction fragment length analysis was used to investigate
the cytokine gene polymorphism.
The higher expression rates of IL-1α and IL-6 were
associated with tumour size in ameloblastomas and with cyst wall
thickness in keratocysts. Our results suggest that polymorphism of IL-1α 889 region is not a risk factor in the development of these tumours. But it
96
was showed that IL-1α (-889) T polymorphism increases the IL-1α
expression. According to the allele frequencies T allele was higher in
ameloblastomas. Due to the troubles in amplification IL-6 -174 region,
polymorphism could not be analysed.
Key
words:
ameloblastoma,
odontogenic
keratocyst,
keratocystic
odontogenic tumour, interleukin, single nucleotide polymorphism.
97
9. KAYNAKLAR
1. Regezi
JA SJ, Jordan RCK Oral Pathology: Clinicopathologic
Correlations. St. Louis, Missouri: Saunders, 2003.
2. Regezi JA. Odontogenic cysts, odontogenic tumors, fibroosseous, and
giant cell lesions of the jaws. Mod Pathol 2002;15:331-41.
3. Odell EW MP. Biopsy Pathology of the Oral Tissues. London:
Chapmann&Hall, 1998.
4. Gonzalez-Moles MA, Mosqueda-Taylor A, Delgado-Rodriguez M,
Martinez-Mata G, Gil-Montoya JA, Diaz-Franco MA, Bravo-Perez JJ, N
MG. Analysis of p53 protein by PAb240, Ki-67 expression and human
papillomavirus DNA detection in different types of odontogenic keratocyst.
Anticancer Res 2006;26:175-81.
5. Kubota Y, Nitta S, Oka S, Nakagawa S, Ninomiya T, Shirasuna K.
Discrimination of ameloblastomas from odontogenic keratocysts by
cytokine levels and gelatinase species of the intracystic fluids. J Oral
Pathol Med 2001;30:421-7.
6. Leon Barnes JWE, Peter Reichart, David Sidransky. World Health
Organization Classification of Tumours, Pathology and Genetics of Head
and Neck Tumours. Lyon: IARC Press, 2005.
7. Philipsen HP, Reichart PA. Revision of the 1992-edition of the WHO
histological typing of odontogenic tumours. A suggestion. J Oral Pathol
Med 2002;31:253-8.
8. Reichart PA, Philipsen HP, Sciubba JJ. The new classification of Head
and Neck Tumours (WHO)--any changes? Oral Oncol 2006;42:757-8.
9. Abbas AK, Lichtman, A.H., Pober, J.S. Cellular and Molecular
Immunology. Philadelphia: w.b. saunders company, 1997.
10. Strand V, Kavanaugh AF. The role of interleukin-1 in bone resorption
in rheumatoid arthritis. Rheumatology (Oxford) 2004;43 Suppl 3:iii10-iii16.
98
11. Tamura T, Udagawa N, Takahashi N, Miyaura C, Tanaka S, Yamada
Y, Koishihara Y, Ohsugi Y, Kumaki K, Taga T, et al. Soluble interleukin-6
receptor triggers osteoclast formation by interleukin 6. Proc Natl Acad Sci
U S A 1993;90:11924-8.
12. Kudo O, Sabokbar A, Pocock A, Itonaga I, Fujikawa Y, Athanasou NA.
Interleukin-6 and interleukin-11 support human osteoclast formation by a
RANKL-independent mechanism. Bone 2003;32:1-7.
13. Hunt PJ, Marshall SE, Weetman AP, Bell JI, Wass JA, Welsh KI.
Cytokine gene polymorphisms in autoimmune thyroid disease. J Clin
Endocrinol Metab 2000;85:1984-8.
14. Howell WM, Turner SJ, Theaker JM, Bateman AC. Cytokine gene
single nucleotide polymorphisms and susceptibility to and prognosis in
cutaneous malignant melanoma. Eur J Immunogenet 2003;30:409-14.
15. Tretjakovs P, Latkovskis G, Licis N, Juhnevica D, Jurka A, Bormane I,
Aivars JI, Stifts A, Pirags V. Interleukin-6 gene promoter -174G/C
polymorphism and insulin resistance: a pilot study. Clin Chem Lab Med
2007;45:1145-8.
16. Latkovskis G, Licis N, Kalnins U. C-reactive protein levels and
common polymorphisms of the interleukin-1 gene cluster and interleukin-6
gene in patients with coronary heart disease. Eur J Immunogenet
2004;31:207-13.
17. Coskun M, Bacanli A, Sallakci N, Alpsoy E, Yavuzer U, Yegin O.
Specific interleukin-1 gene polymorphisms in Turkish patients with
Behcet's disease. Exp Dermatol 2005;14:124-9.
18. http://www.ensembl.org/Homo_sapiens/index.html.
19. Shear M. Cysts of the Oral Regions. Oxford: Butterworth-Heinemann
Ltd, 1992.
20. Kramer IR, Pindborg JJ, Shear M. The WHO Histological Typing of
Odontogenic Tumours. A commentary on the Second Edition. Cancer
1992;70:2988-94.
99
21. slootweg pj. Odontogenic tumours-An update. current diagnostic
pathology 2006;12:54-56.
22. Kramer IR. The World Health Organization: histological typing of
odontogenic tumours: an introduction to the second edition. J Dent Assoc
S Afr 1992;47:208-10.
23. Piattelli A, Rubini C, Fioroni M, Favero L, Strocchi R. Expression of
transforming growth factor-beta 1 (TGF-beta 1) in odontogenic cysts. Int
Endod J 2004;37:7-11.
24. Kubota Y, Ninomiya T, Oka S, Takenoshita Y, Shirasuna K.
Interleukin-1alpha-dependent regulation of matrix metalloproteinase9(MMP-9) secretion and activation in the epithelial cells of odontogenic
jaw cysts. J Dent Res 2000;79:1423-30.
25. Adeyemo WL. Ameloblastoma: the most common odontogenic
tumour? Niger J Med 2004;13:423-4; author reply 424.
26. Kahn MA. Ameloblastoma in young persons: a clinicopathologic
analysis and etiologic investigation. Oral Surg Oral Med Oral Pathol
1989;67:706-15.
27. Hughes CA, Wilson WR, Olding M. Giant ameloblastoma: report of an
extreme case and a description of its treatment. Ear Nose Throat J
1999;78:568, 570-2, 574.
28. Doan T, Melvold R. ,
Viselli S. ,
Waltenbaugh C. Lippincott's
Illustrated Reviews: Immunology. Lippincott Williams & Wilkins, 2007.
29. Torres-Lagares D, Infante-Cossio P, Hernandez-Guisado JM,
Gutierrez-Perez JL. Mandibular ameloblastoma. A review of the literature
and presentation of six cases. Med Oral Patol Oral Cir Bucal 2005;10:2318.
30. Ladeinde AL, Ogunlewe MO, Bamgbose BO, Adeyemo WL, Ajayi OF,
Arotiba GT, Akinwande JA. Ameloblastoma: analysis of 207 cases in a
Nigerian teaching hospital. Quintessence Int 2006;37:69-74.
31. Sanchis JM. Ameloblastoma. Med Oral Patol Oral Cir Bucal
2005;10:281.
100
32. Adebiyi KE, Ugboko VI, Omoniyi-Esan GO, Ndukwe KC, Oginni FO.
Clinicopathological analysis of histological variants of ameloblastoma in a
suburban Nigerian population. Head Face Med 2006;2:42.
33. Sachs SA. Surgical Excision With Peripheral Ostectomy: A Definitive,
Yet
Conservative,
Approach
to
the
Surgical
Management
of
Ameloblastoma. J Oral Maxillofac Surg 2006;64:476-483.
34. Simon EN, Merkx MA, Shubi FM, Kalyanyama BM, Stoelinga PJ.
Reconstruction of the mandible after ablative surgery for the treatment of
aggressive, benign odontogenic tumours in Tanzania: a preliminary study.
Int J Oral Maxillofac Surg 2006.
35. Philipsen HP, Reichart PA, Nikai H, Takata T, Kudo Y. Peripheral
ameloblastoma: biological profile based on 160 cases from the literature.
Oral Oncol 2001;37:17-27.
36. Gavalda C. Peripheral ameloblastoma. Med Oral Patol Oral Cir Bucal
2005;10:187.
37. Zwahlen RA, Vogt P, Fischer FS, Gratz KW. Case report: myocardial
metastasis of a maxillary malignant ameloblastoma. J Oral Maxillofac Surg
2003;61:731-4.
38. Abiko Y, Nagayasu H, Takeshima M, Yamazaki M, Nishimura M,
Kusano K, Kitajo H, Saitoh M, Kawakami T, Chiba I, Kaku T. Ameloblastic
carcinoma ex ameloblastoma: report of a case-possible involvement of
CpG island hypermethylation of the p16 gene in malignant transformation.
Oral Surg Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod 2007;103:72-6.
39. Avon SL, McComb J, Clokie C. Ameloblastic carcinoma: case report
and literature review. J Can Dent Assoc 2003;69:573-6.
40. Hayakawa K, Hayashi E, Aoyagi T, Hata M, Kuramoto C, Tonogi M,
Yamane GY, Tanaka Y. Metastatic malignant ameloblastoma of the
kidneys. Int J Urol 2004;11:424-6.
41. Oygur T, Gültekin,E.,
Okşak R. ameloblastomalarda agresivitenin
histomorfolojik yönden değerlendirilmesi. gü dişhek. fak. derg. 2000;17:16.
101
42. Pinheiro JJ, Freitas VM, Moretti AI, Jorge AG, Jaeger RG. Local
invasiveness of ameloblastoma. Role played by matrix metalloproteinases
and proliferative activity. Histopathology 2004;45:65-72.
43. Nagatsuka H, Han PP, Tsujigiwa H, Siar CH, Gunduz M, Sugahara T,
Sasaki A, Nakajima M, Naomoto Y, Nagai N. Heparanase gene and
protein expression in ameloblastoma: possible role in local invasion of
tumor cells. Oral Oncol 2005;41:542-8.
44. Vered M, Shohat I, Buchner A. Epidermal growth factor receptor
expression in ameloblastoma. Oral Oncol 2003;39:138-43.
45. Pripatnanont P, Song Y, Harris M, Meghji S. In situ hybridisation and
immunocytochemical localisation of osteolytic cytokines and adhesion
molecules in ameloblastomas. J Oral Pathol Med 1998;27:496-500.
46. Shear M. The aggressive nature of the odontogenic keratocyst: is it a
benign cystic neoplasm? Part 1. Clinical and early experimental evidence
of aggressive behaviour. Oral Oncol 2002;38:219-26.
47. Agaram NP, Collins BM, Barnes L, Lomago D, Aldeeb D, Swalsky P,
Finkelstein S, Hunt JL. Molecular analysis to demonstrate that
odontogenic
keratocysts
are
neoplastic.
Arch
Pathol
Lab
Med
2004;128:313-7.
48. Yucetas S, Cetiner S, Oygur T. Suspected familial odontogenic
keratocysts related to Gorlin Goltz syndrome. Saudi Med J 2006;27:250-3.
49. Ohki K, Kumamoto H, Ichinohasama R, Sato T, Takahashi N, Ooya K.
PTC gene mutations and expression of SHH, PTC, SMO, and GLI-1 in
odontogenic keratocysts. Int J Oral Maxillofac Surg 2004;33:584-92.
50. Yoshida H, Onizawa K, Yusa H. Squamous cell carcinoma arising in
association with an orthokeratinized odontogenic keratocyst. Report of a
case. J Oral Maxillofac Surg 1996;54:647-51.
51. Chi AC, Owings JR, Jr., Muller S. Peripheral odontogenic keratocyst:
report of two cases and review of the literature. Oral Surg Oral Med Oral
Pathol Oral Radiol Endod 2005;99:71-8.
102
52. Vered M, Buchner A, Dayan D, Shteif M, Laurian A. Solid variant of
odontogenic keratocyst. J Oral Pathol Med 2004;33:125-8.
53. Shear M. The aggressive nature of the odontogenic keratocyst: is it a
benign cystic neoplasm? Part 3. Immunocytochemistry of cytokeratin and
other epithelial cell markers. Oral Oncol 2002;38:407-15.
54. Kubota Y, Yamashiro T, Oka S, Ninomiya T, Ogata S, Shirasuna K.
Relation between size of odontogenic jaw cysts and the pressure of fluid
within. Br J Oral Maxillofac Surg 2004;42:391-5.
55. Ninomiya T, Kubota Y, Koji T, Shirasuna K. Marsupialization inhibits
interleukin-1alpha
expression
and
epithelial
cell
proliferation
in
odontogenic keratocysts. J Oral Pathol Med 2002;31:526-33.
56. Shear M. The aggressive nature of the odontogenic keratocyst: is it a
benign cystic neoplasm? Part 2. Proliferation and genetic studies. Oral
Oncol 2002;38:323-31.
57. High AS, Robinson PA, Klein CE. Discrimination of parakeratinised
odontogenic keratocysts from other odontogenic and non-odontogenic
cyst types by expression of a 38kd cell-surface glycoprotein. J Oral Pathol
Med 1993;22:363-7.
58. Wright JM. The odontogenic keratocyst: orthokeratinized variant. Oral
Surg Oral Med Oral Pathol 1981;51:609-18.
59. Li TJ, Kitano M, Chen XM, Itoh T, Kawashima K, Sugihara K, Nozoe E,
Mimura T. Orthokeratinized odontogenic cyst: a clinicopathological and
immunocytochemical study of 15 cases. Histopathology 1998;32:242-51.
60. Dinarello CA. Interleukin-1. Cytokine Growth Factor Rev 1997;8:25365.
61. Rosenwasser LJ. Biologic activities of IL-1 and its role in human
disease. J Allergy Clin Immunol 1998;102:344-50.
62. Dinarello CA. Interleukin-1, interleukin-1 receptors and interleukin-1
receptor antagonist. Int Rev Immunol 1998;16:457-99.
103
63. Czuszak CA, Sutherland DE, Billman MA, Stein SH. Prostaglandin E2
potentiates interleukin-1 beta induced interleukin-6 production by human
gingival fibroblasts. J Clin Periodontol 1996;23:635-40.
64. Stashenko P, Dewhirst FE, Peros WJ, Kent RL, Ago JM. Synergistic
interactions between interleukin 1, tumor necrosis factor, and lymphotoxin
in bone resorption. J Immunol 1987;138:1464-8.
65. Stashenko P, Dewhirst FE, Rooney ML, Desjardins LA, Heeley JD.
Interleukin-1 beta is a potent inhibitor of bone formation in vitro. J Bone
Miner Res 1987;2:559-65.
66. Kumar S, Votta BJ, Rieman DJ, Badger AM, Gowen M, Lee JC. IL-1and TNF-induced bone resorption is mediated by p38 mitogen activated
protein kinase. J Cell Physiol 2001;187:294-303.
67. Arend WP. The balance between IL-1 and IL-1Ra in disease. Cytokine
Growth Factor Rev 2002;13:323-40.
68. Nakahara H, Nishimoto N. Anti-interleukin-6 receptor antibody therapy
in rheumatic diseases. Endocr Metab Immune Disord Drug Targets
2006;6:373-81.
69. Nishimoto N, Kishimoto T. Inhibition of IL-6 for the treatment of
inflammatory diseases. Curr Opin Pharmacol 2004;4:386-91.
70. Cronstein BN. Interleukin-6--a key mediator of systemic and local
symptoms in rheumatoid arthritis. Bull NYU Hosp Jt Dis 2007;65 Suppl
1:S11-5.
71. Kishimoto T. Interleukin-6: discovery of a pleiotropic cytokine. Arthritis
Res Ther 2006;8 Suppl 2:S2.
72. Lopez NJ, Jara L, Valenzuela CY. Association of interleukin-1
polymorphisms with periodontal disease. J Periodontol 2005;76:234-43.
73. Wang CY, Shen YC, Lo FY, Su CH, Lee SH, Lin KH, Tsai HY, Kuo
NW, Fan SS. Polymorphism in the IL-1alpha (-889) locus associated with
elevated risk of primary open angle glaucoma. Mol Vis 2006;12:1380-5.
104
74. Hutyrova B, Lukac J, Bosak V, Buc M, du Bois R, Petrek M. Interleukin
1alpha single-nucleotide polymorphism associated with systemic sclerosis.
J Rheumatol 2004;31:81-4.
75. DeMichele A, Martin AM, Mick R, Gor P, Wray L, Klein-Cabral M,
Athanasiadis G, Colligan T, Stadtmauer E, Weber B. Interleukin-6 -174G->C polymorphism is associated with improved outcome in high-risk breast
cancer. Cancer Res 2003;63:8051-6.
76. Hsieh MH, Chong IW, Hwang JJ, Lee CH, Ho CK, Yu ML, Huang CT,
Lee CY, Wu MT, Christiani DC. Lack of associations between several
polymorphisms in cytokine genes and the risk of chronic obstructive
pulmonary diseases in Taiwan. Kaohsiung J Med Sci 2008;24:126-37.
77. Mullis KB, Faloona FA. Specific synthesis of DNA in vitro via a
polymerase-catalyzed chain reaction. Methods Enzymol 1987;155:335-50.
78. Chakravarti A. To a future of genetic medicine. Nature 2001;409:8223.
79. Jin P, Panelli MC, Marincola FM, Wang E. Cytokine polymorphism and
its possible impact on cancer. Immunol Res 2004;30:181-90.
80. Hirshberg A, Lib M, Kozlovsky A, Kaplan I. The influence of
inflammation on the polarization colors of collagen fibers in the wall of
odontogenic keratocyst. Oral Oncol 2007;43:278-82.
81. Fernandes AM, Duarte EC, Pimenta FJ, Souza LN, Santos VR,
Mesquita RA, de Aguiar MC. Odontogenic tumors: a study of 340 cases in
a Brazilian population. J Oral Pathol Med 2005;34:583-7.
82. Mosqueda-Taylor A, Ledesma-Montes C, Caballero-Sandoval S,
Portilla-Robertson
J,
Ruiz-Godoy
Rivera
LM,
Meneses-Garcia
A.
Odontogenic tumors in Mexico: a collaborative retrospective study of 349
cases. Oral Surg Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod 1997;84:672-5.
83. Barnes L. WHO Classification of Tumours, Head and Neck Tumours.
Lyon: IARC Press, 2005.
105
84. Sandra F, Hendarmin L, Nakao Y, Nakamura N, Nakamura S.
Inhibition of Akt and MAPK pathways elevated potential of TNFalpha in
inducing apoptosis in ameloblastoma. Oral Oncol 2006;42:39-45.
85. Migaldi M, Sartori G, Rossi G, Cittadini A, Sgambato A. Tumor cell
proliferation and microsatellite alterations in human ameloblastoma. Oral
Oncol 2008;44:50-60.
86. Zwahlen RA, Gratz KW. Maxillary ameloblastomas: a review of the
literature
and
of
a
15-year
database.
J
Craniomaxillofac
Surg
2002;30:273-9.
87. Lee PK, Samman N, Ng IO. Unicystic ameloblastoma--use of Carnoy's
solution after enucleation. Int J Oral Maxillofac Surg 2004;33:263-7.
88. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/.
89. Kumamoto H, Ooya K. Expression of parathyroid hormone-related
protein (PTHrP), osteoclast differentiation factor (ODF)/receptor activator
of nuclear factor-kappaB ligand (RANKL) and osteoclastogenesis
inhibitory factor (OCIF)/osteoprotegerin (OPG) in ameloblastomas. J Oral
Pathol Med 2004;33:46-52.
90. Li TJ, Browne RM, Matthews JB. Expression of epidermal growth
factor receptors by odontogenic jaw cysts. Virchows Arch A Pathol Anat
Histopathol 1993;423:137-44.
91. Li T, Browne RM, Matthews JB. Immunocytochemical expression of
growth factors by odontogenic jaw cysts. Mol Pathol 1997;50:21-7.
92.
Madras
J,
Lapointe
H.
Keratocystic
odontogenic
tumour:
reclassification of the odontogenic keratocyst from cyst to tumour. Tex
Dent J 2008;125:446-54.
93. Heymann D, Rousselle AV. gp130 Cytokine family and bone cells.
Cytokine 2000;12:1455-68.
94. Dinarello CA. Therapeutic strategies to reduce IL-1 activity in treating
local and systemic inflammation. Curr Opin Pharmacol 2004;4:378-85.
95. http://ihcworld.com/introduction.htm.
106
96. Walker KF, Lappin DF, Takahashi K, Hope J, Macdonald DG, Kinane
DF. Cytokine expression in periapical granulation tissue as assessed by
immunohistochemistry. Eur J Oral Sci 2000;108:195-201.
97. Gilbert MT, Haselkorn T, Bunce M, Sanchez JJ, Lucas SB, Jewell LD,
Van Marck E, Worobey M. The isolation of nucleic acids from fixed,
paraffin-embedded tissues-which methods are useful when? PLoS ONE
2007;2:e537.
98. Coombs NJ, Gough AC, Primrose JN. Optimisation of DNA and RNA
extraction from archival formalin-fixed tissue. Nucleic Acids Res
1999;27:e12.
99. Cao W, Hashibe M, Rao JY, Morgenstern H, Zhang ZF. Comparison of
methods for DNA extraction from paraffin-embedded tissues and buccal
cells. Cancer Detect Prev 2003;27:397-404.
100. Shi SR, Datar R, Liu C, Wu L, Zhang Z, Cote RJ, Taylor CR. DNA
extraction from archival formalin-fixed, paraffin-embedded tissues: heatinduced retrieval in alkaline solution. Histochem Cell Biol 2004;122:211-8.
101. Greer CE, Lund JK, Manos MM. PCR amplification from paraffinembedded tissues: recommendations on fixatives for long-term storage
and prospective studies. PCR Methods Appl 1991;1:46-50.
102. Gillio-Tos A, De Marco L, Fiano V, Garcia-Bragado F, Dikshit R,
Boffetta P, Merletti F. Efficient DNA extraction from 25-year-old paraffinembedded tissues: study of 365 samples. Pathology 2007;39:345-8.
103. Bonin S, Petrera F, Rosai J, Stanta G. DNA and RNA obtained from
Bouin's fixed tissues. J Clin Pathol 2005;58:313-6.
104. Liu J, Johnson RM, Traweek ST. Rearrangement of the BCL-2 gene
in follicular lymphoma. Detection by PCR in both fresh and fixed tissue
samples. Diagn Mol Pathol 1993;2:241-7.
105. Pavelic J, Gall-Troselj K, Bosnar MH, Kardum MM, Pavelic K. PCR
amplification of DNA from archival specimens. A methodological
approach. Neoplasma 1996;43:75-81.
107
106.http://www.ncbi.nlm.nih.gov/projects/
genome/probe/doc/TechRFLP.shtml.
107.http://www.affymetrix.com/products/
arrays/specific/genome_wide/genome_wide_snp_5.affx.
108. Costabile M, Quach A, Ferrante A. Molecular approaches in the
diagnosis
of
primary
immunodeficiency
diseases.
Hum
Mutat
2006;27:1163-73.
109. Syvanen AC. Accessing genetic variation: genotyping single
nucleotide polymorphisms. Nat Rev Genet 2001;2:930-42.
110. Meer S, Galpin JS, Altini M, Coleman H, Ali H. Proliferating cell
nuclear antigen and Ki67 immunoreactivity in ameloblastomas. Oral Surg
Oral Med Oral Pathol Oral Radiol Endod 2003;95:213-21.
111. Wise GE, Lin F, Zhao L. Immunolocalization of interleukin-1 alpha in
rat mandibular molars and its enhancement after in vivo injection of
epidermal growth factor. Cell Tissue Res 1995;280:21-6.
112. Marks SC, Jr., Gorski JP, Wise GE. The mechanisms and mediators
of tooth eruption--models for developmental biologists. Int J Dev Biol
1995;39:223-30.
113. Que BG, Lumpkin SJ, Wise GE. Implications for tooth eruption of the
effect of interleukin-1alpha on nuclear factor-kappaB gene expression in
the rat dental follicle. Arch Oral Biol 1999;44:961-7.
114. Wise GE. In vivo effect of interleukin-1 alpha on colony-stimulating
factor-1 gene expression in the dental follicle of the rat molar. Arch Oral
Biol 1998;43:163-5.
115. Wise GE, Marks SC, Jr., Zhao L. Effect of CSF-1 on in vivo
expression of c-fos in the dental follicle during tooth eruption. Eur J Oral
Sci 1998;106 Suppl 1:397-400.
116. Macpherson DW, Hopper C, Meghji S. Hypercalcaemia and the
synthesis of interleukin-1 by an ameloblastoma. Br J Oral Maxillofac Surg
1991;29:29-33.
108
117. Apte RN, Dotan S, Elkabets M, White MR, Reich E, Carmi Y, Song X,
Dvozkin T, Krelin Y, Voronov E. The involvement of IL-1 in tumorigenesis,
tumor invasiveness, metastasis and tumor-host interactions. Cancer
Metastasis Rev 2006;25:387-408.
118. Shahar I, Fireman E, Topilsky M, Grief J, Kivity S, Spirer Z, Ben
Efraim S. Effect of IL-6 on alveolar fibroblast proliferation in interstitial lung
diseases. Clin Immunol Immunopathol 1996;79:244-51.
119. Meghji S, Qureshi W, Henderson B, Harris M. The role of endotoxin
and cytokines in the pathogenesis of odontogenic cysts. Arch Oral Biol
1996;41:523-31.
120. Meghji S, Henderson B, Bando Y, Harris M. Interleukin-1: the
principal osteolytic cytokine produced by keratocysts. Arch Oral Biol
1992;37:935-43.
121. Scharffetter K, Balz-Herrmann C, Lagrange W, Koberg W,
Mittermayer C. Proliferation kinetics-study of the growth of keratocysts.
Morpho-functional explanation for recurrences. J Craniomaxillofac Surg
1989;17:226-33.
122. Mihara M, Moriya Y, Kishimoto T, Ohsugi Y. Interleukin-6 (IL-6)
induces the proliferation of synovial fibroblastic cells in the presence of
soluble IL-6 receptor. Br J Rheumatol 1995;34:321-5.
123. Slootweg PJ. p53 protein and Ki-67 reactivity in epithelial
odontogenic lesions. An immunohistochemical study. J Oral Pathol Med
1995;24:393-7.
124. Sandra F, Mitsuyasu T, Nakamura N, Shiratsuchi Y, Ohishi M.
Immunohistochemical evaluation of PCNA and Ki-67 in ameloblastoma.
Oral Oncol 2001;37:193-8.
125. Piattelli A, Fioroni M, Santinelli A, Rubini C. Expression of
proliferating cell nuclear antigen in ameloblastomas and odontogenic
cysts. Oral Oncol 1998;34:408-12.
109
126. Kim J, Yook JI. Immunohistochemical study on proliferating cell
nuclear antigen expression in ameloblastomas. Eur J Cancer B Oral Oncol
1994;30B:126-31.
127. Funaoka K, Arisue M, Kobayashi I, Iizuka T, Kohgo T, Amemiya A,
Totsuka Y. Immunohistochemical detection of proliferating cell nuclear
antigen (PCNA) in 23 cases of ameloblastoma. Eur J Cancer B Oral Oncol
1996;32B:328-32.
128. Li TJ, Browne RM, Matthews JB. Quantification of PCNA+ cells within
odontogenic jaw cyst epithelium. J Oral Pathol Med 1994;23:184-9.
129. Li TJ, Browne RM, Matthews JB. Epithelial cell proliferation in
odontogenic keratocysts: a comparative immunocytochemical study of
Ki67 in simple, recurrent and basal cell naevus syndrome (BCNS)associated lesions. J Oral Pathol Med 1995;24:221-6.
130. Li TJ, Browne RM, Prime SS, Paterson IC, Matthews JB. p53
expression in odontogenic keratocyst epithelium. J Oral Pathol Med
1996;25:249-55.
131. Meghji S, Harvey W, Harris M. Interleukin 1-like activity in cystic
lesions of the jaw. Br J Oral Maxillofac Surg 1989;27:1-11.
132. Sterpetti AV, Cucina A, Morena AR, Di Donna S, D'Angelo LS,
Cavalarro A, Stipa S. Shear stress increases the release of interleukin-1
and interleukin-6 by aortic endothelial cells. Surgery 1993;114:911-4.
133. Thosaporn W, Iamaroon A, Pongsiriwet S, Ng KH. A comparative
study of epithelial cell proliferation between the odontogenic keratocyst,
orthokeratinized odontogenic cyst, dentigerous cyst, and ameloblastoma.
Oral Dis 2004;10:22-6.
134. Campos MI, Santos MC, Trevilatto PC, Scarel-Caminaga RM,
Bezerra FJ, Line SR. Evaluation of the relationship between interleukin-1
gene cluster polymorphisms and early implant failure in non-smoking
patients. Clin Oral Implants Res 2005;16:194-201.
135. Cork MJ, Crane AM, Duff GW. Genetic control of cytokines. Cytokine
gene polymorphisms in alopecia areata. Dermatol Clin 1996;14:671-8.
110
136. Cox A, Camp NJ, Cannings C, di Giovine FS, Dale M, Worthington J,
John S, Ollier WE, Silman AJ, Duff GW. Combined sib-TDT and TDT
provide evidence for linkage of the interleukin-1 gene cluster to erosive
rheumatoid arthritis. Hum Mol Genet 1999;8:1707-13.
137. Mustea A, Sehouli J, Konsgen D, Stengel D, Sofroni D, Lichtenegger
W. Interleukin 1 receptor antagonist (IL-1RA) polymorphism in women with
cervical cancer. Anticancer Res 2003;23:1099-102.
138. Sehouli J, Mustea A, Koensgen D, Lichtenegger W. Interleukin-1
receptor antagonist gene polymorphism in epithelial ovarian cancer.
Cancer Epidemiol Biomarkers Prev 2003;12:1205-8.
139. Ioana Braicu E, Mustea A, Toliat MR, Pirvulescu C, Konsgen D, Sun
P, Nurnberg P, Lichtenegger W, Sehouli J. Polymorphism of IL-1alpha, IL1beta and IL-10 in patients with advanced ovarian cancer: results of a
prospective study with 147 patients. Gynecol Oncol 2007;104:680-5.
140. Vairaktaris E, Yapijakis C, Serefoglou Z, Derka S, Vassiliou S,
Nkenke E, Vylliotis A, Wiltfang J, Avgoustidis D, Critselis E, Neukam FW,
Patsouris E. The interleukin-8 (-251A/T) polymorphism is associated with
increased risk for oral squamous cell carcinoma. Eur J Surg Oncol
2007;33:504-7.
141. Taylor JJ, Preshaw PM, Donaldson PT. Cytokine gene polymorphism
and
immunoregulation
in
periodontal
disease.
Periodontol
2000
2004;35:158-82.
111
10. TEŞEKKÜR
Doktora eğitimimin her aşamasında sadece bilimsel anlayışı,
desteği ve mesleki bakış açısını degil, hayata dair tecrübelerini de
samimiyetle bizlerle paylaşan, Oral Patoloji alanında yetişmeme olanak
sağlayan değerli danışman hocam Prof. Dr. Tülin OYGÜR’e,
Doktora
öğrenimim
boyunca
ilgilerini
ve
desteklerini
esirgemeyen, derin bilgilerini bizlerle paylaşan, Gazi Üniversitesi Tıp
Fakültesi Patoloji A.B.D.’nın tüm değerli ögretim üyeleri, tüm asistanları ve
yardımcı personeline,
Oral Patoloji Bilim Dalı’nı benim için sadece bir bilim dalı
olmaktan çıkartan, bilgi ve tecrübelerini, aynı zamanda içten sohbetlerini
her zaman bizlerle paylaşayan G.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Oral Patoloji
B.D. öğretim üyeleri sayın hocalarım Doç.Dr. Elif GÜLTEKiN, Yrd. Doç. Dr.
Benay TOKMAN’a, desteğini her zaman hisettiğim sevgili arkadaşım Öğr.
Gör. Dr. Emre BARIŞ’a, samimi bir çalışma ortamı yaratan arkadaşlarım
Dt. Defne AKPINAR, Dt. Cem DEMİR ve Neslihan KUŞ’a,
Doktora çalışmamın moleküler deneylerine olan katkılarından
dolayı H.Ü. Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Ve Klinik Mikrobiyoloji A.B.D.
öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Koray ERGUNAY’a ve sonsuz sevgisini
esirgemeyen can dostum Dr. Pınar YURDAKUL’a,
Tez dönemi boyunca manevi destekleriyle hep yanımda olan
çok sevgili arkadaşlarım Uzm. Dr. Pelin BÖRCEK, Uzm. Dr. Gonca
ÖZGÜN ve Dr. Dt. Özer ALKAN’a,
Hayal ettiğim herşeye ulaşmam için en az benim kadar çaba
gösteren çok sevgili anne ve babama,
Sonsuz destek, hoşgörü ve sevgileri için içtenlikle teşekkür
ederim…
Burcu SENGÜVEN
112
11. ÖZGEÇMİŞ
Adı:
Burcu
Soyadı:
SENGÜVEN
Doğum Yeri ve Tarihi:
ANKARA- 20/10/1978
Eğitimi:

Doktora Öğrencisi, G.Ü. Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Ankara, 2002-

Gazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi, Ankara, 1996–2001

Özel Arı Lisesi, Ankara, 1989–1996
Yabancı Dili:
İngilizce
Bilimsel Etkinlikleri :
Aldığı burslar: Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK)
Yurt
Dışı
Araştırma
Burs
Programı
ile
“Dil
Skuamöz
Hücreli
Karsinomlarında Tedavi Öncesi Prognostic Bir Gösterge Olarak Tüm
Genomda Tek Nükleotid Polimorfizm Analizi” konulu çalışmayı Leeds
Üniversitesi, Diş hekimliği Fakültesi, Oral Patoloji Departmanı’nda misafir
araştırmacı olarak yürüttü (Nisan 2006-Ocak 2007).
Katıldığı Kurslar:

Yumuşak Doku Tümörleri Kursu, 12 Kasim 2005, Başkent
Üniversitesi, Ankara.

Moleküler Biyoloji Teknikleri, Ankara Üniversitesi, Mikrobiyoloji
A.B.D, Ankara

Moleküler Patoloji Kursu, Eylül 2006, Leeds.
113

Uygulamalı İmmunhistokimya Kursu, 12 Nisan 2008, Ankara
Üniversitesi, Ankara.

Dermatopatoloji Kursu, 19-20 Nisan 2008, Ankara Üniversitesi,
Ankara.
Bilimsel Yayınlar:

Sigara İçen ve İçmeyen Bireylere Ait Dişeti Örneklerinde p16 Tümör
Supresör
Gen
Ekspresyonu.
Gültekin
S.E.,
Sengüven
B.,
Karaduman B. Atatürk Üniv. Diş Hek. Fak. Derg. 14(3):17–23,
2004.

Periferal Ossifiye Fibrom: 50 Vakalık Seride Klinik Ve Histopatolojik
Değerlendirme Tokman B, Sengüven B, Türkseven MR. Ankara
Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Dergisi 32(1) 1-7, 2005

Adult type rhabdomyoma in a child (case report). Veziroglu F.,
Uçkan S., Sengüven B.Oral Oncology Extra Volume 42, Issue 5,
May 2006, 213-216.

Alt Çene Dişeti Yerleşimli İğsi Hücreli Skuamöz Karsinom
(Sarkomatoid Karsinom) Sengüven B, Tokman B, Uluoğlu Ö,
Cebeci İ. Gazi Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi Dergisi 23
(2):117-120, 2006

The Effect of Smoking on Epithelial Proliferation in Healthy and
Periodontally Diseased Marginal Gingival Epithelium. Gültekin S.E.,
Sengüven B., Karaduman B. Journal of Periodontology. 2008
Aug;79(8):1444-50.
114
Download