Putin Dönemi Aktif Rus Dış Politikası: Sıcak Denizlere İnme

advertisement
Putin Dönemi Aktif Rus Dış Politikası:
Sıcak Denizlere İnme Politikası Perspektifinde
Ruslar tarihin her döneminde kendinden söz ettirmeyi başarmış; çarlık rejimiyle bir
imparatorluk, Sovyetler Birliği ile bölgenin ağabeyi, günümüz dünyası ile hala en az eskisi
kadar kendinden söz ettirmeyi başarabilen asi bir devlet olarak tarih sahnesinde yer aldı.
Tarihin neredeyse her döneminde toprağa dayanan „‟güç‟‟ Rusya‟yı her zaman bir adım önde
tuttu. Çünkü bir devletin sahip olduğu toprak parçası onun bir anlamda nüfuz sahasını
belirtmektedir. Bu durum bir devlet için çok önemli. Rusya da günümüz dünyasında toprak
sınırları olarak en büyük devlettir.
Rusya, günümüzde on yedi milyon metrekarelik yüzölçümü ile Avrasya‟nın en önemli
güçlerinden biridir. Fakat 16. ve 17. yüzyılda egemen devletlerin üstünlüklerinin 18 ve 19.
yüzyıllarda yerlerini ulus devletlere bırakmaları ile devletler çok çeşitli etnik grupların kendi
isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. Buna paralel olarak uluslar kendi devletlerini kurmak
için harekete geçtiler. Ulus-devletlerin oluşmaya başlaması özellikle 1789 Fransız İhtilali ile
gerçekleşmeye başladı. Bu tarihin üzerinden yaklaşık 150 yıl geçmesine rağmen Rusya,
Sovyet Sahası‟ndaki güçleri egemenliğinde topladı ama bu durumu uzun süre koruyamadı.
Yirminci yüzyılın sonlarına doğru tekrardan bir revizyona maruz kaldı.
Bugün ise tarihten gelen bu etkinliğini sürdürmeye çalışmaktadır. Rusya‟nın mevcut
olan bu durumu onun “kıta tipi devlet” olarak nitelendirilmesine neden olmuştur. Artık
Rusya‟nın geniş topraklara sahip olması kendisine avantajlar yerine dezavantajlar getireceğini
söylemek yanlış olmayacaktır.
Devletlerin ve onların yapılarının sürekli bir değişim içerisinde olduğu uluslararası
ilişkiler disiplininde tartışmaya gerek duyulamayacak kadar kesin bir olgudur. Mevcut
durumun süreklilik arz edeceği konusunda bir kesinlik yoktur. Rusya‟nın sahip olduğu
toprağın büyüklüğü bugüne kadar kendisi için büyük çapta dezavantajlar oluşturmuştur.
Fakat Rusya, mevcut siyasal süreci iyi okuyarak bu durumu lehine çevirmesi de
mümkündür. Bu etmen ayrıca Rusya‟ya sadece geniş ve önemsiz toprağı olduğu açısından
bakmamızın bizi yanlış yola sevk edeceği tezini güçlendirir. Bu noktada Rusya‟nın petrol ve
doğal gaz konusunda dünyada sözü geçen bir ülke olduğunu, her ne kadar iklim koşulları
elverişli değilse de kaynakları açısından o kadar da fakir olmadığını; Avrupa, Orta Asya,
Uzak Doğu ve Orta Doğu‟ya uzak olmayan jeopolitik stratejiye sahip olduğu göz ardı
edilmemelidir. Rusya gibi içinde farklı unsurları barındıran geniş bir ülke üzerine öngörüler
yapılırken tek bir açıdan yaklaşılması sağlıklı olmayacaktır.
Rusya mevcut devlet büyüklüğünü korumak için diğer bölgesel ve küresel aktörlerle
ve bu niteliklerini her zaman daha iyi kullanabileceği ve geliştirebileceği bir hareket alanı
yaratmalıdır. İşte bu noktada Rusya bu politikasını gerçekleştirebilmek için “Sıcak Denizlere
İnme Politikası”nı yaratmış ve uzun bir zamandır uygulamaya çalışmaktadır. Yüzyıllar
içerisinde bu politika revizyona uğramıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde uygulanan politika
Post-Sovyet Coğrafyasındaki devletlerle ilişki kurmak olarak özetlenebilir.
Rusya‟nın bu temel politikası “Yakın Çevre”sindeki liderlerin hemen hepsiyle
ittifaklar kurarak sağlama çabasındadır. Bu politik yaklaşım tarihsel süreç içerisinde Çar
1.Petro‟ya dayanmaktadır. O‟na göre Rusya özellikle ticaretini geliştirmek adına ve gücüne
güç katmak için karalarla kaplı sınırlarından sıcak sulara inmelidir. Söylendiği gibi bu politika
Rusya‟yı daha güçlü kılabilir.
Bu doğrultuda Rus siyasi hayatında yer alan her lider elinden geleni yapmıştır.
“Elinden geleni yapma olgusu “ gerek diğer devletlerle ilişkiye girmek bazı tarihsel süreçte
ise halka siyasi rejimin bekası için baskı kurmak ve yönlendirme çabası içerisinde olmak
olarak yorumlanabilir. Rus Tarihi‟nde Çarların kendi meşruiyetini benimsetmek için halka
uyguladığı baskıların dünya tarihinde eşine az rastlanır olduğunu söylemek mümkündür.
Baskıya uğrayan yığınların, bu koşullara rağmen devletin başındaki lidere ve devlete
duyulan güven olgusu ki - bu olgu “Erdem” olarak açıklanmaktadır- sadece Rus Toplumuna
özgü değildir. Aslında Rusya‟da gerçekleşen Sol eksenli bir yapılanmanın başlangıç
evresindeki “Devrim” düşüncesi yukarıda açıklanan “Erdem” olgusuna aykırı gibi
gözükmektedir. Aslında burada “Erdem” devletine devlet olmanın meşruiyeti çerçevesinde
güvenen ve saygı duyan kutsallık atfeden bir olguyu da işaret etmektedir. Halk yığınları bu
kutsiyeti gerekliliklerini yerine getirmeyen iktidarlardan alarak tekrar yerine getirmeyi vaat
eden yapılanmalara devretmektedir.
Doğu Toplumlarının hemen hemen hepsinde bulunan, bununla paralel olarak Sanayi
Devrimini yaşamamış toplumlarda görülen ataerkil yapılanmanın Demokratik Liberal
yapılanmaya geçişindeki sorunlarla birleştiğinde karmaşık bir hal almaktadır. Bu bağlamda
karşımıza çıkan kişisel çıkarlarını toplumun çıkarlarının gerisinde tutan ancak bu ölçüde de
demokrasi kültüründen uzak olan bir toplum modelidir. Bu halk hem demokrasiye uzak
olmasına hem de ekonomik olarak zorluklar içerisinde kalmasına hep sessiz kalmıştır.
Şüphesiz ki tüm bu olgular da devlet liderlerinin her daim avantajlı bir konumda olduğunu ve
bahsedilen sıcak denizlere inme politikası yolunda çok da zorlanmayacağının göstergesidir.
Peki, Rusya bu kadar büyük topraklara; tarihin her döneminde değişmeyen bir politikaya
ve tüm bunları harekete geçirebilecek sadık bir halk kitlesine sahip olmasına rağmen neden hala
planladığı patlamayı gerçekleştiremedi? Bu sorunun cevabı tarihsel sürecin yanı sıra özellikle
Lenin ve onun ile birlikte yaşanan 1917 Bolşevik Devrimi sürecinde aranabilir. Rusya bu
devrim ile gerçekleştirmeyi sürekli olarak istediği politikalardan birini yakaladı. Tüm Sovyet
Sahası‟nın egemenliğini ele geçirdi. Ancak yine bu devrimin başında liderlik koltuğuna
oturan Stalin ile bu şansını kaçırdı. Çünkü Sultan Galiyev‟in de deyimiyle Stalin sosyalizmi;
ülkeyi ve halkları saptırdı.
Stalin, Bolşevik Devrimi ile oluşan sosyalizm ideolojisine “eşit olmayan halklar”
öngörüsü ile farklı bir noktaya taşıdı. Oluşturulan yeni yapı ve Stalin Politikası birbirine ters
düşmektedir. Kucaklayıcı bir anlayışa sahip olması beklenen Rusya bunu daha en başından
yıktı. Bu arada eşitsizliğe maruz kalan halkların tepkisi çığ gibi büyüdü. Yine bu süreç
dâhilinde Rusya‟yı diğer bir dünya devi ABD ile karşı karşıya getirdi ve bu yarış aşaması
yaklaşık 40 yıl sürdü. Bu çekişme tarihte „Soğuk Savaş Dönemi‟ olarak adlandırılır.
Yirminci yüzyılın sonlarına gelindiğinde bahsedilen halk tepkileri patlak verdi. Yeni
Rusya devrimin üzerinden 70 yıl geçmesine rağmen adeta yeni bir devrim ile karşılaştı.
Kısacası sosyalizm mantığı ile bünyesindeki halkları kucaklamak yerine onlara adaletsiz
davranan Rusya günümüzde bu halklar üzerinde etkili olmaya çalışsa da başarılı olamadı.
Çünkü 1917 Devrimi ile Rusya‟nın yapamadıklarını günümüzde Batılı Devletler
üstlenmektedir. “Turuncu Devrimler” olarak adlandırılan ve batı yanlısı politikaların bu
sahada bu kadar kolay işlenebilir olması bu temelde incelendiğinde daha iyi anlaşılabilir.
Rusya eline geçen fırsatı kendi eliyle Batı‟ya vermiş ve şimdi de kaçırdığı bu şansı geri almak
adına mücadele vermektedir.
1990‟lı yılların başında Sovyet Rusya‟nın yıkılmasından sonra sular hala durulmadı.
Rusya istikrarsız durumunu sürdürmektedir. Bu noktada istikrarsızlık sebep ve sonuçlarını
çözümleyen liderlerden biri Putin oldu. Putin 2000 yılı içerisinde halkın büyük desteği ile
devletin başına geçti. Putin özellikle ekonomi alanında Rusya‟ya önemli açılımlar getirdi.
Tüm bu unsurları elinin tersiyle iten Putin Başkanlığı, Medvedev gibi daha liberal yapılı,
KGB kökenli olmayan, Ortodoksluğun Avrupa‟dan uzaklaşma konusunda çok önemli bir
unsur olduğu Rusya‟da 23 yaşında iken Ortodoksluğu seçen bir lidere bıraktı. Bu durum
Rusya‟nın bundan sonra liberal politikalar izleyeceğinin göstergesidir. Çünkü en büyük rakibi
ABD liberal politikalarla yönetilmekte ve başarılı olmaktadır. Bu başarıları Rusya kabul
etmek zorundadır. Sonuç olarak Rusya başta da söylediğimiz gibi tarihin her döneminde
kendinden söz ettirmiş ve görünen odur ki daha uzun yıllar sürdürmeye devam edecektir.
Rusların “Sıcak Denizlere İnme Politikası” Çar I. Petro zamanında başladı. Çar I.
Petro zamanında Baltık Denizi‟nde harekete geçen Rus donanması, Gonhud yakınlarında
İsveç donanmasını ağır bir yenilgiye uğrattı. Aland Adaları‟nın ele geçirilmesiyle beraber
Baltık Denizi‟nin kontrolü Ruslara geçti. Petro, 1703‟te Rusya‟nın Baltık Denizi‟ndeki
hâkimiyetini mühürleyen Petrograd‟ı kurdu. Petro‟nun bu başarıları Avrupa‟nın büyük
devletlerinin dikkatini Rusya‟ya çekti, Rusya da artık dünya siyasetinde önemli devletler
arasında yerini almaya başladı. Rusya, Baltık denizine inme çabası tarih boyunca
vazgeçmemiş, Baltık Denizi etrafındaki ülkeleri kontrol altında tutarak kazanımlar elde
etmeye çalışmıştır.
Aynı zamanda tarihe baktığımızda Sovyet Rusya‟nın Baltık ülkelerini etkisi altına
alarak Baltık Denizi‟nin kontrolünü elinde tutmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Nazi Almanya‟sı
ve Sovyetler Birliği arasında imzalanan Molotov-Ribbentrop Paktı Sovyetler „in Baltıklar,
Romanya ve Finlandiya'nın yanı sıra Polonya'nın doğusunda 'etki alanı' sahibi olması
karşılığı, Nazi Almanya‟sı Çekoslovakya, Macaristan ve Polonya'nın batısını bırakıyordu.
Ancak Almanya‟nın bu anlaşmaya uymayarak Rusya‟ya saldırması sonucu Baltık ülkeleri
Sovyet birlikleriyle Nazi Almanya‟sı orduları arasında sıkışıp kaldı. II. Dünya Savaşı,
Sovyetler Birliği‟nin Nazi Almanya‟sını yenmesiyle son buldu. İki lider Hitler ve Stalin
arasında kalan bu halklar savaş sırasında çok kayıp verdi. Savaş sonrası Sovyet kontrolü
kuruldu, her cumhuriyetin komünist parti örgütünün birinci sekreteri başa geçti. Tabii Sovyet
komiseri de 'ikinci adam' konumundaydı. Bir yanda yeniden inşa, kolektivizasyon ile
Baltıkların çehresi Sovyetler tarafından değiştirilirken, diğer yandan Ruslaştırma ve Sovyet
halklarının bölgeye yerleştirilme politikası yürütülüyordu.
Özellikle Stalin zamanında uygulanan “kollektivizasyon politikası” ile hâkimiyet
altına alınan ülkelerde huzursuzluklar artmaya başladı. Sovyetler „in bu bölgedeki hâkimiyeti
uzun sürmedi. Ülke içindeki bağımsızlık hareketlerine Baltık ülkeleri de katıldı. Ocak 1991'de
üç ülkede de Sovyet birlikleriyle yaşanan çatışmaların ardından Kremlin'in yetkisi dışında
şubat ve mart aylarında düzenlenen referandumlarda halklar yüzde 73'lere varan oranlarla
bağımsızlığı seçti.
Yaşanan tüm bu olaylar Baltık ülkelerinin Avrupa‟yı kurtarıcı olarak görmesine ve
bölgedeki Rus etkisinin azalmasına neden oldu. Bu ülkeler(Letonya, Litvanya, Estonya)
AB‟ye başvurdular ve 2004 yılında tam üyeliğe kabul edildi. Ayrıca 1991 yılında Varşova
Paktı‟nın dağılmasıyla beraber NATO‟ya üye oldu. Rusya‟nın sert çıkışlarına karşın bu
ülkeler “Batı yanlısı” bir tutum içerisine girdi. NATO üyeliği için sırada Azerbaycan,
Ukrayna, Gürcistan ve Ermenistan var. Bunların da NATO üyesi yapılmaları ile Rusya,
batısından ve güneyinden tam bir kuşatma alanı içine girecektir. Komünizmin çöküşünden
sonra NATO'nun rolünü de sorgulayan Putin, "Artık SSCB yok, Varşova Paktı da yok. Peki
NATO neye karşı?" şeklinde bir strateji ileri sürmektedir. Bu strateji ile Rusya, NATO‟ya
tavrını açıkça ortaya koymuş, Post-Sovyet sahasındaki ülkelerin üyeliklerine tepkisiz
kalmayacağının da işaretini vermiştir.
Kaynak: Anadolu Ajansı
Rusya‟nın Baltık ülkeleriyle olan ilişkilerinde elinde kalan tek kozu enerjidir. Avrupa
pazarlarına doğalgaz ve petrol sağlayan en büyük tedarikçi olan Rusya‟nın, pazar payının
giderek arttırması sonucunda bazı Avrupa ülkelerinde, bu durumun Avrupa için stratejik bir
zaaf yaratmaya başladığı yönünde güçlü sesler yükselmeye başladı. Polonya, Baltık
Cumhuriyetleri, Finlandiya enerjide – özelikle doğalgazda- nerdeyse tamamen Rusya‟ya
bağımlılar. Rusya dünya siyasetinde enerji kozunu iyi oynayarak kendinden söz ettirmeyi
başarıyor. Özellikle Putin döneminde dünya siyasetinde yaşanan ekonomik kalkınma
Rusya‟nın güçlenmesini ve kendine olan güveninin yavaş yavaş yerine gelmesini sağladı. Bu
açıdan bakıldığında Baltık ülkelerinin Rusya‟dan tamamen kopması beklenemez.
Rusya “Sıcak Denizlere İnme Politikası”nı gerçekleştirmek için Baltık hattını
kullanırken karşılaşacağı en güçlü devletlerden biri Almanya‟dır. Almanya, ulusal birliğini
kurduktan sonra sanayileşmesini hızla tamamladı ve Avrupa‟nın en büyük kara gücü haline
geldi. Daha sonraki dönemlerde bu gelişmesini denizlerde de gösterdi, İngiltere‟ye rakip
olabilecek kadar gelişti. Böyle bir durumda Rusya‟nın Almanya‟yı geçebilmesi mümkün
değildir. Aynı hat üzerinde varlığını sürdüren İsveç, Finlandiya, Danimarka, Polonya gibi
ülkeler de Batı yanlısı bir tutum içerisindedir.
Rusya bu ülkeleri geçse bile karşısında güçlü bir ada devleti olan İngiltere‟yi
bulacaktır. İngiltere, tarih boyunca Avrupa‟da denge politikası izledi ve sivrilen bir güç
olmasına izin vermedi. Eski dönemlerde İngiltere ve Rusya sömürgelere giden yolların
güvenliği konusunda çatışmaktaydı. Dönemin süper gücü olan İngiltere, Rusya‟nın denizlerde
hâkimiyet kurmasına izin vermedi. Günümüzde ise ABD‟nin yakın müttefiki olarak bilinen
İngiltere aynı politikayı devam ettirmektedir.
Tüm bu gelişmelere bakıldığında Rusya‟nın Baltık Denizi yoluyla dünyaya açılması
günümüzde zor gözükmektedir. Rusya, bu alanlarda zaman zaman elde ettiği üstünlükleri
değerlendiremedi. Yakın bir geçmişte Sovyet ülkesi olan Baltık ülkeleri bugün Sovyetler
zamanında Rusya‟ya karşı oluşturulan NATO‟nun üyesi oldu. Böylece Rusya etkinliğini
tamamen olmasa da kaybetti ve bu hat konusundaki beklentilerini yitirmeye başladı.
Rusya‟nın sıradaki hedefi Adriyatik Denizi‟dir. Doğu Avrupa ve kısmen Balkanları
içine alan bu hat üzerinde Rusya‟nın karşısına çıkacak olan ilk devlet Ukrayna‟dır.
Rusya ve Ukrayna arasındaki sorunların temeli iki ülke arasındaki tarihsel olaylara
dayanmaktadır. 1924‟ten sonra Lenin‟in yerine geçmeyi başaran Stalin iktidarını
sağlamlaştırdıktan sonra elini topluma attı. Stalin, Lenin‟in toplumsal şartlar el vermediği için
yarım bıraktığı „‟Kollektivizasyon‟‟ politikasını gerçekleştirdi. Stalin‟in 1929‟da başlattığı bu
politikasına göre özel mülkiyet ortadan kalkacak, her köylü belirli bir kotayı devlete verecek
ve kendi mahsulünü satamayacaktı. Bu kotayı dahi veremeyen halk kıtlıkla karşı karşıya
kaldı. Buna ek olarak 18 milyon ton mahsul elde eden Ukrayna‟dan 7.7 milyon ton tahıl talep
edildi. Kıtlıkla mücadele eden köylülerin direnişi, bir ayda 6 milyon insanın ölümüne
sebebiyet verdi. Stalin‟in bu politikasına karşı olanlar „‟kulak‟‟ olarak adlandırılıyor ve
öldürülüyordu. Buna rağmen Sovyetler Birliği resmi olarak bir kıtlığın varlığını kabul etmedi.
Çünkü bu kıtlık doğal olarak ortaya çıkan bir kıtlık değil, insan eliyle çıkartılmış bir kıtlıktı.
Ukrayna‟daki kıtlığın kabul edilmemesi Batı‟dan Ukrayna‟ya gelebilecek olan yardımları da
engelledi.
Ukrayna ve Rusya‟nın tarihi ilişkilerinin yanı sıra Ukrayna‟nın demografik yapısı da
ilişkilerine yön verdi. Ukrayna 50 milyonluk nüfusu içinde bölgesel farklılıklar
göstermektedir. Batı bölgelerinde yaşayanlar Ukraynaca ve Lehçe konuşmakta ve kendilerini
Orta Avrupa‟ya yakın bulmaktadırlar. Doğusunda çoğunluğu Rusça konuşan halk ise
Rusya‟yı doğal müttefik olarak görmektedir. Sanayinin de gelişmiş olduğu bölgede AB‟nin
gelişmiş teknolojisine karşı duramama tehlikesi yaşayan Ukrayna AB‟nin pazarı haline
gelmek istememektedir.
Ukrayna‟nın nüfusunun dini yapısı da bu iki ülkenin ilişkilerini etkilemektedir.
Ukrayna nüfusunun %97,2‟si Ortodoks Hristiyan‟dır. Fener Rum Patriği Osmanlı Devleti
içinde bulunduğu için SSCB‟nin kurulmasıyla Moskova Patriği çıktı. ABD bölgede Fener
Rum Patriğini daha üst bir unvan ile evrensel anlamına gelen „‟Ekümenlik‟‟ ile
vasıflandırarak Moskova dâhil bütün kontrolü Fener Rum Patrikliği üzerinden sağlamayı
amaçladı. Ukrayna‟da Viktor Yuşçenko‟nun liderliğinde yapılan „Turuncu Devrimde‟ Fener
Rum Patrikliği Yuşçenko‟yu, Moskova Patrikliği ise Yanikoviçi destekledi. Fener Rum
Patrikliğinin ABD‟nin kontrolünde olması Rusya‟daki birçok Ortodoksun da Amerika‟nın
kontrolünde olması demektir.
Amerika‟nın Sovyetlere karşı uyguladığı dinsel temelli bir diğer politika 1979‟da
Rusya‟nın Afganistan‟ı işgali sonrası yakın çevrede İslam‟ı güçlendirme gayretinde olduğu
gibi, Kafkasya ve Karadeniz‟de de aynı şekilde Rus baskısını dengelemek için Ortodoks dini
etnik gücünü maniple ederek kullanmayı amaçladı. Yuşçenko‟nun Ukrayna‟da iktidara
gelmesi Ukrayna‟yı Batıya bir kez daha yakınlaştırdı. Sonuç olarak Ukrayna‟nın Batı yanlısı
duruşuna karşılık olarak Rusya enerji kaynaklarını koz olarak kullanmaktadır. Ukrayna ise
Rusya‟ya karşı duruşunu yabancı üslerin konumu ve şartların yeniden gözden geçirilmesiyle
ortaya koydu.
Rusya‟nın sıcak denizlere inebilmesi için ilk olarak Ukrayna ile sorunlarını çözmesi
gerekir. Ukrayna ile yaşanan sorunlar çözüme kavuşturulsa dahi Rusya AB‟nin etkisi altına
aldığı diğer Doğu Avrupa ve Balkan ülkeleri ile karşılaşacaktır. Ukrayna‟dan sonra Rusya‟nın
aşması gereken bir diğer devlet Polonya‟dır. Polonya 1 Mayıs 2004‟te Avrupa Birliğine
katıldı.
Balkanlara bakıldığında da ise Rusya„nın bölgede Sırbistan dışında müttefiki
kalmamıştır. Kosova‟nın bağımsızlığı Balkanlardaki dengeleri önemli ölçüde değiştirdi. Bu
değişiklik sadece Balkanlarla kalmayıp KKTC‟yi, Kafkasya‟yı ve birçok bölgeyi
hareketlendirdi. Vlademir Putin ‟Kosova ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti‟ arasında
kurduğu benzerlikte, Kuzey Kıbrıs‟ın kırk yıldır pratikte bağımsız olduğu ve bu durum
karşısında tanınması gerektiğini belirterek bu konudaki görüşlerini dile getirdi. Sırbistan‟ın iki
özerk bölgesinden (Kosova ve Voyvodina) biri olan Kosova‟nın bağımsızlığını ilan etmesinin
bir diğer sonucu ise Balkanlardaki „Büyük Arnavutluk Düşüncesini‟ tetikleyebilme olasılığını
ortaya çıkarmasıdır. AB‟nin hâkimiyeti büyük ölçüde etki alanına aldığı bölgede Rusya‟nın
etkinliğinden çok fazla söz edilemez. Müttefiki olarak gördüğü Sırbistan‟ın Kosova‟yı
kaybetmesinden sonra Rusya‟nın etkinliği büyük ölçüde azalmıştır.
Rusya‟nın, Doğu Avrupa ve Balkanlar üzerinden Adriyatik‟e ulaşma ihtimali oldukça
düşüktür. Değişen dengeler ve güçler Rusya‟nın bu politikasının uygulanamayacağını kanıtlar
niteliktedir. Rusya, tüm bu imkânsızlıklara rağmen Doğu Avrupa ve Balkanları aşmayı
başarabilse bile karşısında bulacağı iki ayrı büyük devlet İtalya ve Yunanistan olacaktır.
Rusya imparatorluk kuran nadir ülkelerdendir. Gerek geçmişten bugüne kendini
önemli güç olarak aktarabilen devletlerden biri olması, gerekse dünya siyasetinin geleceğinde
adından söz ettirebilecek önemli bir güç olması, ciddi manada oturtulmuş ve geliştirilmiş bir
dış politika stratejisini yıllardır taşıdığını göstermektedir diyebiliriz. Bu stratejinin temel
kısmını tarihçiler “sıcak denizlere inme politikası” olarak nitelemektedirler.
Rusya yüzyıllardır pek çok rejim ve sistem değiştirse de sıcak denizlere inme
stratejisinin her dönemde var olduğunu fakat zamanla metod ve biçim değişikliğine uğradığını
tarih bize gösteriyor. Bu perspektifte Rusya‟nın bugünkü dış politikasını incelemek daha
elverişli olacaktır. Temel soru şu olmalıdır: “ Rusya bu politikasını bugün hangi biçimde
sürdürmektedir? ”
Tarihte Rusya‟nın sıcak denizlere inme stratejisinin önemli bir bölümünü, özellikle
17.yüzyıl ve sonrasında Karadeniz ve Boğazlar üzerinden yani Türkiye‟den geçen hat
oluşturmaktadır. I. Petro döneminden bu yana oluşan bu stratejik zihniyetteki asıl amaç
Karadeniz ve Boğazlar yoluyla Akdeniz‟e inerek deniz ticaretinde etkili olabilmektir. Zira
deniz ticaretine sahip olmak devletlerin hayat damarlarından biridir. Sıcak denizlere inme
politikasının Türkiye coğrafyasında etkisinin hissedilmeye başlaması Timur‟un Altınordu
Türk devletini yıkmasıyla belirginleşti ve Rusya‟nın güneye inmesinde büyük engellerden biri
kalktı. Aynı dönemde Osmanlı devleti Timur ile yapılan Ankara savaşını kaybetmiş ve fetret
dönemine girdi. Fakat henüz Rusya ile sınır komşusu olmadığı için ilişkisi yok denecek kadar
azdır. İlerleyen yüzyıllarda Rusya güneye inmeye devam edecek ve Osmanlı‟nın gerileme
sürecini başlatan Karlofça Anlaşmasıyla politikasında başarıya ulaştı.
18. yüzyıla geldiğimizde imzalanan Küçük Kaynarca anlaşması ile Kırım‟ın bağımsız
olması ve ardından da Rusya‟nın Kırım‟ı almasıyla Karadeniz‟e indiğini görüyoruz. Bir
sonraki aşama Karadeniz‟in işlevliğini sağlayacak Boğazlar oldu. 1831 yılındaki Kavalalı
Mehmet Ali paşa isyanını Osmanlı devleti bastıramayınca Rusya‟dan yardım istedi. 1833
yılında Rusya ile Osmanlı‟nın imzaladığı Hünkâr İskelesi Anlaşması “sıcak denizlere inme
politikası”nda Boğazların, Akdeniz‟e inen en kestirme yol olması nedeniyle Rusya için
olumlu bir adım olduğunu söyleyebiliriz. Bu antlaşma Rusya‟ya yönelen herhangi bir savaş
tehdidi durumunda Boğazların kapatılmasını öngördüğü için İngiltere buna sert tepki gösterdi.
Zira Rusya bu antlaşmayla Boğazların kontrolü üzerinde söz sahibi oluyordu. Bununla birlikte
Boğazlar sorunu ortaya çıkmış ve bu sorun ileriki yüzyıla da taşınmıştır. İngiltere için bu
antlaşmanın yerine bir antlaşma imzalanması çıkarları doğrultusunda gerekli görülüyordu ve
aranan fırsat Kavalalı Mehmet Ali Paşa‟nın 1840‟ta tekrar ayaklanmasıyla bulundu fakat bu
sefer isyanı Avrupalı güçler bastırdı ve Fransa‟nın katılımıyla 1841‟de Londra‟da bir
konferans toplandı. Böylece Boğazların savaş zamanı bütün ülkelere kapatılması uluslararası
bir yükümlülük kazanmış oldu. Boğazlar ilk kez uluslararası bir statü kazandı.
Karadeniz‟i sıcak denizlere bağlayan boğazlar üzerinde, 93 Harbi sonrasında Osmanlı
ile imzalanan Ayastefanos Antlaşması ile Rusya boğazlarda ve Karadeniz‟de hâkim oldu.
Fakat Rusların Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmesi ve İngiltere‟nin HindistanOrtadoğu siyaseti açısından tehlike arz etmesi nedeniyle İngiltere buna tepki gösterdi.
Dolayısıyla Berlin konferansıyla yeni bir antlaşma imzalandı ve Rusya‟nın karşısına sürekli
olarak İngiltere çıktı. Uzun bir süre “eastern question” yani doğu sorununda bu durum tekrar
kendini gösterdi. Bu dönemde Akdeniz sularında yani “sıcak sular” da dönemin güçlü ülkeleri
arasında yaşanan sömürge kapma yarışına başat güçler, aralarına Rusya‟yı da sokmamak için
ayrı bir politika izlendi. Rusya, Osmanlı topraklarına yaptığı her hamlede, imzalanan her
antlaşmada başta İngiltere olmak üzere Fransa, Avusturya, İtalya ve Almanya gibi devletlerle
de muhatap olmak durumunda kaldı. Hatta Çarlık Rusya‟sı bu doğrultuda Krallık
İngiltere‟sine “hasta adam”ı paylaşma teklifinde bile bulunmuş olsa da İngiltere paylaşma
yoluna gitmeyi çıkarlarına uygun görmedi.
I. Dünya Savaşı‟nda Rusya açısından Boğazların ne denli önemli olduğu tekrar ortaya
çıktı. Zira Çanakkale cephesinin açılmasında Rusya‟ya verilecek destek çok mühimdir. Bu
cepheyle İtilaf devletleri Rusya‟ya mühimmat ve lojistik destek sağlayıp savaşı kazanmayı
hedefleseler de Türk güçleri başarı gösterip mücadeleyi kazandığından Rusya diğer
cephelerde yetersiz kaldı. Çanakkale Savaşı‟nda yenilen İtilaf devletleri Rusya‟ya destek
gönderemeyince Çarlık rejimi tıkanma noktasına geldi. Ardından yapılan devrimle Rusya‟da
yeni bir sistem ortaya çıkmış ve devrim sonrası komünist Rusya fiilen giremediği pek çok
sıcak bölgelere fikri boyutta girebilmiş, pek çok dengeyi değiştirmiştir.
Kurtuluş Mücadelesinde Emperyalist güçlere direnen Türkiye ile yeni kurulan antiemperyalist SSCB arasında farklı bir sayfa açıldı ve Ankara Moskova arası taze ilişkiler
kuruldu. Fakat devrimle kurulan yeni devletin cumhuriyet olması ve komünizm sistemi
beklentilerinin yanılması tekrar ilişkilerin seyrini değiştirmiştir. İlerleyen yıllarda Rusya‟ya
karşı oluşturulan NATO gibi ulus üstü kurumlara Türkiye‟nin üye olması ve Truman
doktrini(1947)-Marshall Planı(1948)‟na dâhil olması iki kutuplu sistemde ABD‟ye
yakınlaştığını gösterdi. Bu paktlar ABD‟nin bölge politikasında SSCB‟ye karşı hamleleridir.
Buna göre ABD için temel tehdit komünizmdir ve bu tehdit altında bulunan ülkelere ABD
mali ve askeri destekte bulunacaktır. Kısacası Rusya‟nın Güney politikasında karşısına artık
ABD çıkacaktır.
SSCB dağıldıktan sonra özellikle Putin döneminde sıcak denizlere inme politikasının
manasını enerji politikası karşılamaya başlamıştır diyebiliriz. Rusya artık Boğazlara sahip
olmasına izin verilmeyeceğini anlayınca Boğazlardaki önemli ticaret gücünü ele geçirmeye
çalışmaktadır. Rusya‟nın geçmişten bugüne kendini aktarabildiğinden yola çıkarsak
Karadeniz‟in ve Boğazların ehemmiyetini de kavradığını düşünebiliriz. ABD‟nin özellikle
Irak askeri müdahalesi sonrası Ortadoğu‟da artan nüfuzundan dolayı, “sıcak denizler”
kavramıyla bu dönemde kastedilen enerji politikalarında Rusya‟nın Ortadoğu‟daki çıkarları
hayati önemdedir.
Bu açıdan baktığımızda Rusya‟nın Suriye iç savaşına doğrudan müdahale etmesi aynı
zamanda sıcak denizlere inme politikasının bir parçasıdır. 1971 yılında yapılan anlaşmaya
göre Sovyetler‟in Tartus‟ta askeri donanma üssü açmasına izni mevcuttur. Bu üs, Rusya‟nın
eski Sovyetler Birliği dışında kalan tek askeri tesisidir ve günümüzde halen Rusya tarafından
kullanılmaya devam etmektedir.
8 Ekim 1980 tarihinde Suriye ile Sovyetler Birliği Dostluk ve İşbirliği Antlaşması
Rusya-Suriye ilişkileri açısından oldukça önemlidir. Antlaşma, taraflardan birisi antlaşmayı
sona erdirmediği sürece otomatik olarak 5 yıl uzatılmaktadır. Anlaşmanın 5. maddesine göre
taraflardan herhangi birinin barış ve güvenliğinin tehdit edilmesi halinde bu tehdidin bertaraf
edilmesi ve barışın yeniden tesis edilmesi için tarafların temasa geçeceği belirtiliyor. Bir
anlamda garantörlük niteliği taşıyan bu antlaşmanın gizli protokolünde Sovyetler olası bir
İsrail saldırısında tüm gücüyle Suriye‟ye yardım garantisi veriyor. Anlaşma halen
yürürlüktedir. Ocak 1992‟de Suriye hükümeti, Sovyetler Birliği‟nin yasal halefi olarak
Rusya‟yı tanıdı.
Uluslararası sistemde dengelerin sürekli değiştiği şu günlerde Rusya yönetiminin
gerek bölgesel gerekse küresel konularda alacağı kararlar oldukça önemlidir. İmparatorluk
geleneğini üzerinde taşıyan Rusya yönetimi bu süreçte çok kritik bir sınav vermektedir. Bu
açıdan baktığımızda Rusya‟nın sıcak denizlere inme politikası her geçen gün ülke bekası için
daha fazla öncelikli bir hal almaktadır. Rusya‟nın bu politikasının bölgesel ve küresel
yansımaları önümüzdeki dönemin şekillenmesinde etkili olacaktır.
Download