Pdf Olarak Kaydet

advertisement
Sorularlarisale.com
ŞÂH-I NAKŞİBEND (Muhammed Bahaüddin)
Tam adı Muhammed Bahâüddîn Nakşibend Buhârî’dir. Nakşibendiyye Tarikatının
kurucusu olduğu için “Şâh-ı Nakşibend” ünvanıyla anılır. Nesebi, Cafer-i Sadık’a
(r.a.) dayanır. Şâh-ı Nakşibend, 1338’de Buhârâ yakınlarında bulunan Kasr-ı Ârifân
köyünde doğdu. Semerkand’da ilim tahsil etti. Tasavvuf terbiyesini Seyyid Emir
Külâl’den aldı. Şâh-ı Nakşibend, Hanefî mezhebine bağlıydı. Zikirde “hafî
zikri” tercih etmişti.
Nakşibendiyye Tarikati günümüze kadar Türkistan, Anadolu ve Hindistan’a kadar
uzanan çizgide en yaygın tarikat konumuna ulaştı. Şâh-ı Nakşibend’in halifeleri,
Muhammed Parsa ve Alâeddin Attâr, tarikatın Mâverâünnehir bölgesine yayılmasını
sağladı. Ubeydullah Ahrâr zamanında tarikatın şöhreti Anadolu ve İstanbul’a kadar
ulaştı. 18. yüzyılda tarikat, Mevlânâ Halid-i Bağdadî ile birlikte, Osmanlı Devletinde
hem genişledi, hem de istikrar kazandı.
Şâh-ı Nakşibend, 1389 yılında vefat etti. Söz ve irşadları, halifesi Muhammed Parsa
tarafından Risale-i Kudsiyye adlı eserde toplanmıştır.
Bediüzzaman Said Nursî, “Ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının
peygamberleri gibidir” hadis-i şerifine mazhar olan büyük âlimleri sayarken, Şâhı Nakşibend’in ismini de zikreder. Ayrıca, bu şerefe mazhar olanların, Müslümanların
büyük ekseriyetini hak ve hakikat yolunda irşad ettiklerini; namazda teşehhüdün
sonunda Peygamber Efendimizin (a.s.m.) soyundan gelenlere getirilen salâvatların
makbuliyetlerinin meyveleri olduğunu dile getirir.
Üstad Bediüzzaman, Nakşibendî Tarikatında iman hakikatlerine bağlanma
ve dinin farzlarına uymanın temel esaslar olduğunu belirtir. Ayrıca İmam-ı
Rabbanî’nin bu yolu esas alarak; iman hakikatlerinden bir meselenin inkişaf
etmesini binlerle zevke, keramete tercih ettiğine dair sözünü aktarır. Diğer yandan
Bediüzzaman Said Nursî, içinde yaşadığı şartların önceki dönemlere göre çok ağır
olduğunu, bu sebeple imanları kurtarmanın en birinci gaye haline gelmesi
gerektiğini söyler ve şöyle ekler:
“Eğer Şeyh Abdülkadir Geylanî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı
Rabbanî (r.a.) gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini,
hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi.
Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekâvet-i
ebediyeye sebebiyet verir.”
Diğer yandan Evrâd-ı Kudsiye, Şah-ı Nakşibend’in (r.a.) alem-i manada Peygamber
Efendimizden aldığı bir derstir. Bediüzaman Said Nursî; münafık düşmanların maddî
ve mânevî zehirlerine karşı Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye’nin kendisini ölüm
page 1 / 2
tehlikesinden, çok defalar kudsiyetleriyle kurtardığını söyler. (bk. Cevşen maddesi)
Diğer yandan Lem’alar’da yapılan duaların faydalarının ahirette görüleceğini, sırf
dünyevî maksatlarla yapılan ibadet ve duâların hükümsüz kalacağını söyler. Ancak,
istenilmeden verilenler ise Cenâb-ı Hakk’ın fazlından olup, imanın kuvvetlenmesine
vesile olacağına işaret eder.
page 2 / 2
Powered by TCPDF (www.tcpdf.org)
Download