Haftalık Bülten - Sorularla İslamiyet

advertisement
Haftalık Bülten
28 Ocak 2011
www.sorularlaislamiyet.com
1
İçindekiler
"De ki: 'Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten peygamber
olarak bir melek gönderirdik.' " (İsra, 17/95) ayetini açıklar mısınız?......................................3
Hadis kitabı türlerinden "Cami'" hakkında bilgi verir misiniz?................................................4
Enfal suresi 24. ayette geçen "Allah'ın kişi ile kalbi arasına girmesi" ifadesini açıklar
mısınız?........................................................................................................................................5
Kur´an veya Cevşen'de geçen duaları okumanın bir faydası olmadığını, sırf biz bunların
etkili olduğuna inandığımız için rahatladığımızı söyleyenlere ne cevap vermeliyiz?............6
"Müşteri kızıştırmayınız. Bir kimse kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın... Hiçbir kadına,
kız kardeşinin çanağındaki nimetin kendi kabına konması için, onun boşanmasını istemesi
helâl olmaz." hadisi ne demektir?..............................................................................................8
Musa (as) ile Harun Peygamberin (as) aynı kavme ve aynı zamanda gönderilmesinin
hikmeti nedir? Bir kavme, neden iki ayrı peygamber gönderilmiştir?..................................12
Erkek aslanların, yeni ele geçirdikleri ailenin küçük aslanlarını boğarak öldürmesi,
acımasızlık olarak vurgulanıyor. Bu olaylara nasıl bakmak gerekir?....................................14
İmam Maturidi, Allah mekandan münezzehtir, kim gökte derse kafir olur derken, İmam
Ebu Hanife Allah yedi kat semanın üstünde arşına istiva etmiştir, demesi bir zıtlık değil
midir? Hangisine inanacağız?..................................................................................................15
Hz. Ali (ra)’in dizinde Hz. Muhammed (asv)’in yatması nedeniyle ikindi namazını
kılamadığı, güneşin tekrar geriye doğmasıyla namazını kıldığı, şeklindeki mucizenin
uydurma olduğu iddiası doğru mudur?..................................................................................16
Osmanlı Devletinde, bilime öncülük edenler çoğunlukla bu devlette yaşayan Hristiyanlar
mı olmuştur?.............................................................................................................................17
Hucr b. Adiyy ve Malik Eşter'i, Muaviye mi öldürttü?.............................................................18
"Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü, aranızdaki yeminleri bozarak,
ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra bozan kadın gibi olmayın..." (Nahl, 16/92) ayetini
açıklar mısınız?..........................................................................................................................19
Hanefi mezhebinde abdest alırken, her iki ayağı sol elle yıkamak sünnet mi?....................20
Holografik evren, holografi, hologram gibi kavramların Kur’an ile irtibatını nasıl
kurabiliriz; Müslümanlar olarak düşünce dünyamızla nasıl bağdaştırabiliriz?....................21
Bir insan dünya ve ahiret saadeti için, neden başka bir din ve inanışı değil de İslamı seçmek
zorundadır? Din dışı, agnostik bir düşünceyi veya materyalizm değil de neden İslamı
seçmelidir?................................................................................................................................23
“De ki: "Ey kavmim! Haliniz üzere çalışın. Ben de kendi halime göre çalışıyorum. Artık
ileride bileceksiniz." (Zümer, 39/39) ayetinin açıklaması nedir?...........................................25
Bilinçaltını İslamî bakışla nasıl yorumluyoruz? Devrin ve küfrün tazyiki altında kirlenen
bilinçaltımızı temizlemenin yolları nelerdir?..........................................................................27
Mu´minun Suresi 23/53-54. ayetlerde tarif edilen "fırkalara ayrılan ve gaflet içinde
olmasına rağmen doğru yolda olduğunu sanan ümmetlerden" olup olmadığımızı nasıl
bileceğiz?...................................................................................................................................29
2
"De ki: 'Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara gökten
peygamber olarak bir melek gönderirdik.' " (İsra, 17/95) ayetini açıklar
mısınız?
"De ki: 'Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de onlara
gökten peygamber olarak bir melek gönderirdik.' " (İsra, 17/95)
Putperestlerin Hz. Peygamber (asv)'e inanmamalarının bir sebebi de, onun melek benzeri bir
varlık değil, kendileri gibi bir insan olmasıydı. Halbuki onlar, peygamberlerin insan üstü
olması gerektiğini düşünüyorlar; Allah'ın, peygamberleri insanların kendi varlık türlerinden
göndermesindeki hikmeti anlayamıyorlardı. Eğer yeryüzünde melekler yaşasaydı iletişim
kurabilmeleri için Allah onlara elçi olarak melek gönderirdi.
İnsana farklı yapıdaki bir varlık peygamber olarak gönderilmez. Çünkü peygamber,
gönderildiği varlıkların hayatını yaşamalı ki onların problemlerini, sorunlarını anlasın, onları
çözümlesin ve onlara örnek olsun. İnsan hayatı yaşamayan bir varlık bu bakımdan onlara
peygamberlik yapamaz. Yemeyen, içmeyen, insana özgü hayatı yaşama imkanı olmayan
melek, tam tersi olan insana nasıl peygamberlik yapacaktır?
Onların bilmediği bir gerçek var; şayet peygamber olarak bir melek gönderilseydi aşağıda
sıraladığımız gibi, birçok sakıncalar ve şüpheler ortaya çıkar, işler büsbütün karışırdı. Şöyle ki;
a) Gönderilen melek insan suretine temessül ederek değil de garip bir surette ortaya çıksa,
onu cin, peri veya şeytan sanıp uzaklaşırlardı.
b) İnsan suretine girip inse, melek olduğuna inanmazlar ve bir yabancı olduğunu sanıp
ülkelerinden kovarlardı.
c) İnecek melek kendi nuranî sıfatı üzere kalsa, kimseler onu göremezdi.
Görülüyor ki, meleğin peygamberlik göreviyle inmesi, hem gereksiz, hem de neticesiz ve
hikmetsiz kalıyor. Kaldı ki yeryüzünde doğru yola davet edilenler, melekler değil insanlardır.
O bakımdan onlara kendi aralarından güvenilir bir adamın seçilip peygamber olarak
gönderilmesi kadar tabii ne olabilirdi? (Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri,
7/3582-3583).
Nitekim ayette "Yeryüzünde yerleşen ve dolaşan varlıklar melek olsaydı, o zaman
meleklere peygamber gönderilirdi." buyuruluyor. Demek ki burada temel unsur, peygamber
gönderilecek olan varlıkların yapısı ve hayatıdır. Ayette yer alan "yemşûne" "dolaşan"
kelimesi, "hayatı, davranışı" ifade etmektedir.
3
Hadis kitabı türlerinden "Cami'" hakkında bilgi verir misiniz?
Cami': Çeşitli konulara dair hadisleri ihtiva eden kitap türüdür.
Cami' kelimesi "toplamak, bir araya getirmek" anlamındaki cem kökünden gelmektedir.
Hadis ilminde, dinle ilgili meselelerin tamamını, dolayısıyla hadisin bütün kısımlarını içine
alan sekiz ana konuyu bir araya getiren eserlere cami' adı verilmektedir. Bu konular
şunlardır:
İman ve akaid; ibadet ve muamelât (ahkâm); ahlâk ve nefis terbiyesi (rikâk); yeme, içme ve
sefer âdabı; tefsir, tarih ve siyer; oturup kalkma âdabı (şemail); fiten ve melâhim;
peygamberlerin ve ashabın menâkıbı.
Cami'lerin muhtevasını oluşturan sekiz bahis, bu eserler kaleme alınmadan önce müstakil
çalışmalara konu olmaktaydı. "İlm-i tevhid" diye anılan akaide dair hadisleri toplayan İbn
Huzeyme'nin Kitâbü't-Tevhîd'i, temizlik (taharet) bahislerinden vasiyet konularına kadar ahkâmla ilgili her şeyi fıkıh kitapları tertibinde bablara göre sıralayan Ebü Dâvûd, Nesâî ve İbn
Mâce'nin es-Sünen'leri; "ilm-i sülük" diye bilinen zühd ve takva ile ilgili hadisleri toplayan
Abdullah b. Mübarek ve Ahmed b. Hanbel'in Kitâbü'z-Zühd adlı eserleri; "ilm-i edeb" denen
ahlâk hadislerini bir araya getiren Buhârinin el-Edebü'l-müfred'i; tefsirle ilgili rivayetleri ihtiva
eden Mücâhid ve İbn Cerîr et-Taberinin tefsirleri, varlıkların yaratılışına (bed'ü'l-halk) dair rivayetlerle Hz. Peygamber (asv)'in ve ashabının hayatını konu alan İbn İshak ve İbn Hişâm'ın
siyerleri; "ilm-i fiten" denilen ve ileride meydana gelecek karışıklıklara dair rivayetleri bir
araya getiren Nuaym b. Hammâd'ın Kitâbü'l-Fiten'i; "ilm-i menâkıb" diye anılan ve meselâ
Kureyş'in, ensarın, aşere-i mübeşşerenin menkıbelerine dair olan birçok eserle Hz.
Peygamber (asv)'in özelliklerini dile getiren rivayetleri toplayan Tirmizî'nin eş-Şemâil'i bu
sekiz ana konunun örneklerini teşkil etmektedir.
Câmi'ler hicrî II. (VIII.) yüzyıldan itibaren tasnif edilmeye başlanmıştır. Bu türün ilk örneği,
Ma'mer b. Râşid'in (ö. 153/770) el-Cami'idir. el-Câmi'i rivayet eden talebesi Abdürrezzâk esSan'ânî eseri el-Musannef adlı kitabının sonuna eklemiştir. (Geniş bilgi için bk. DİA, Cami'
md.)
4
Enfal suresi 24. ayette geçen "Allah'ın kişi ile kalbi arasına girmesi" ifadesini
açıklar mısınız?
"Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi hayat verecek şeye çağırdığı zaman
icabet edin. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve sonunda O'nun katında
toplanacağınızı bilin."(Enfal, 8/24)
"İnsan ile kalbinin arası" ifadesi bir deyim olup bundan insanın şuuru, aklı ve duyguları
kastedilmektedir. Buralarda bulunan hiçbir bilgiyi, kararı, eğilimi, duyguyu Allah'tan gizlemek
mümkün değildir. Allah'ın çağrısına içtenlikle katılanlarla menfaati için öyle görünenleri Allah
bilir ve ayırır.
Ayrıca hiç bir beşerin giremeyeceği, bilemeyeceği ve müdahale edemeyeceği bu alanlara
Allah müdahale edebilir; inanç, bilgi ve duyguların değişmesini sağlayabilir. Bu sebeple kullar
Rablerine sığınmalı; inanç, duygu ve düşüncelerini güzelleştirmesi için O'na yakarmalı,
"Ey durumları değiştiren, gönülleri evirip çeviren Rabbim! Halimi ve
gönlümü güzelleştir."(bk. Müsned, IV, 182; VI, 91)
diye niyazda bulunmalıdır.(Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu, II/535-536).
Ayetin başında geçen Allah ve Resulü'nün çağrısına cevap verme ve gereğini yerine getirme
vazifesini, geniş ve genel bir çerçeve içinde anlamak gerekir. Buna göre Hz. Peygamber (asv)
zamanında onun çağrısına uymak, yanında yer almak, emirlerini yerine getirmek nasıl çağrıya
uymaksa, ondan sonra gelenlerin Kur'an ve sünnetin buyruklarına uyması, buna uygun bir
hayat sürmesi de onların çağrısına uymaktır.
İslâm kelimesinin kök mânası "barış ve esenlik"tir; doğru anlaşıldığında din olarak İslâm'ın da
bir barış çağrısı olduğu anlaşılacaktır. Dinin talebi, zulmün ve baskının yer almadığı, hukuk ve
adaletin hâkim olduğu bir dünya düzenidir. Bu mânada Allah ve Resulü (asv)'ın çağrısı, bütün
dünya insanları için "barış içinde yaşama" çağrısıdır.
5
Kur´an veya Cevşen'de geçen duaları okumanın bir faydası olmadığını, sırf biz
bunların etkili olduğuna inandığımız için rahatladığımızı söyleyenlere ne
cevap vermeliyiz?
Bunu iddia etmek, duanın sırrını bilmemek, duanın ubudiyyet yönünü yok saymaktır.
Kur'an'ın müminler için rahmet, hidayet ve şifa olduğunu anlamamaktır.
Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
"En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin..."
(A'raf, 7/180).
Cevşen duası da Allah Teala'nın isimleriyle Allah'a dua etmek, O'na yakarmaktır.
Kur’an-ı Kerim’in sadece bir ciheti yoktur. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, inasan bakan
birçok yönü vardır:
“İnsana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı zikir, hem
bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacatı maneviyesine merci olacak
çok kitapları tazammun eden tek, cami bir kitab-ı mukaddestir." (1)
Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:
"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler
için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: Ancak Allah'ın lûtfuf ve
rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu onların (dünya malı olarak)
topladıklarından daha hayırlıdır." (Yunus, 57, 58).
Kudreti sonsuz Yüce Yaratıcı’ya iman ve teslimiyetle, kulluk şuuru içinde, acz ve zaafını
hissederek, fakr ve ihtiyaçlarını arz etmeye duâ denilir. Duâ hakkında söylenen sözler
incelendiğinde iman, kulluk, acz ve fakr hususlarının açık ve zımnî her duâ tanımında
bulunduğu görülür.
Duâ, imanın neticesidir. Duânın yerine getirilişi ibadettir. Duânın kaynağı insandaki acz ve
zaaf halidir. Fakr ve ihtiyaçlar ise duânın söze ve fiile dökülüp ifade edilişine vesile olur.
"Kullarım sana beni sorduklarında: Ben muhakkak ki, yakınım, bana dua
ettiğinde dua edenin duasına icâbet ederim." (Bakara, 2/186).
Dua etmenin ibadet olmasının bir nedeni de Cenab-ı Hakk’ın hitabı ve “Duâ edin!” emridir.
Duânın ibadet olması Kur’ân-ı Kerim’in emri olması cihetiyledir. Bediüzzaman Hazretleri bu
hususu şöyle dile getirir:
“İman, duâyı bir vesile-i kat’iye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye onu
şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi, “De ki: Duânız olmazsa Rabbim size
ne diye değer versin ki?” (Furkâni, 25/77) ferman ediyor. Hem “Bana duâ edin
ki size karşılık vereyim,”(Mü’min, 40/60) emrediyor.(2)
Duâ ubudiyetin en büyük sırrıdır. İnsan, acz ve fakrını duâ ile Rabbine arz eder. Bu yönüyle
duâ hadis-i şerifte buyrulduğu gibi “ibadetin özüdür” (Tirmizî, “Duâ”, 1). Bediüzzaman
Hazretleri,
“Duâ bir sırr-ı ubudiyettir. Ubudiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız
aczini izhar edip, duâ ile O’na iltica etmeli, rububiyetine karışmamalı.”(3)
6
diyerek duânın, kulluk sırrı olduğunu ifade eder. Bir başka yerde,
“Duâ bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.”(4)
diyerek, duânın ibadetin özü olduğunu bildiren hadise işarette bulunur .
Duâ, insana samimi ve katışıksız tevhid inancı kazandırır. Bediüzzaman
Hazretlerinin ifadesiyle:
“Duâ eden adam anlar ki, birisi var, onun hâtırât-ı kalbini işitir, her şeye eli
yetişir, her bir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına
medet eder.” (5).
Duâ, sebeplerin bitip de insanın çaresiz kaldığı durumlarda bile her şeyi Allah’tan bekleme ve
O’na sığınma duygusuyla insanı çaresizlikten kurtarmakta, ona önünde daima açık bir kapı
bulunduğunu hatırlatmaktadır. Mevlanâ Câmi’nin “Bir’i iste, başkaları istenmeye değmiyor;
Bir’i çağır başkaları imdada gelmiyor” (6) sözleriyle ifade ettiği her duâyı duyan, her ihtiyaca
cevap veren bir Rabb-i Rahimimiz bulunduğu gerçeğine inanmak, her dönemde insan
oğlunun en büyük dayanağı ve ümit kaynağıdır.(7)
Duâ eden kimsenin hâli, evlâd u iyâli islah olur, malı da bereketlenir. Kendisi de sâlih amel
işlemeye muvaffak olur. Her türlü hâli ve her türlü ihtiyâcı için Allah'a duâ edip yalvaran
kimseye, duâda büyük bir haz ve nasîp vardır. Çünkü ona, annesi, babası ve diğer insanlar
sâlih amelde bulunması için duâ ederler.
Fakat, duâdan nasibi olmayan, münâcât lezzetini tatmayan ve Rabbine duâ ve ibâdet
etmekten kaçınan, tekebbür eden kişiler hayırdan, Allah'a yaklaşmaktan ve O'nun sevgisini
kazanmaktan mahrum sayılırlar. Böyle kişiler, kendilerine ve duâlarına cevap verilecek
rahmet kapılarını kapatmış olurlar. Çünkü, duâ etme lezzetinin kalpten çıkarılması, bir şahsın
-kendisi farkında olmadığı halde- cezâlandırıldığı en şiddetli bir cezâdır.(8)
Dipnotlar:
1. Sözler. S.340
2. Sözler, s. 424
3. 23. Söz, 1. Mebhas
4. 24. Mektup, 1. Zeyl
5. 23. Söz, 5. Nokta
6. 17. Söz, 2. Makam
7. Burhan Kutluboğa, Makale, Ubudiyetin Ruhu: Duâ ve Sırları
8. Davut Aydüz (Prof. Dr.), Makale, Duanın Fazileti
İlave bilgi için tıklayınız:
Kur'an okumanın önemi nedir, adabı nasıldır? Kur'an okumanın insana dünya ve ahirette
kazandırdıkları nelerdir?
7
"Müşteri kızıştırmayınız. Bir kimse kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın...
Hiçbir kadına, kız kardeşinin çanağındaki nimetin kendi kabına konması
için, onun boşanmasını istemesi helâl olmaz." hadisi ne demektir?
Konuyla ilgili hadis şöyledir:
“Müşteri kızıştırmayınız. Bir kimse kardeşinin satışı üzerine satış yapmasın.
Din kardeşinin dünürlüğü üzerine dünür göndermesin. Bir kadın, din
kardeşi bir kadının çanağındaki nimeti kendi kabına doldurmak için onun
boşanmasını istemesin.”(bk. Buhârî, Büyû‘ 64, 70; Müslim, Nikâh 51-56, Büyû‘
11, 12; Nesâî, Büyû‘ 16)
Diğer bir rivayet de şöyledir:
“Resûlullah aleyhissalatü vesselam, pazarcıların yolda karşılanmasını,
şehirlinin köylünün malını satmasını, bir kadının, evleneceği erkeğe din
kardeşi bir kadını boşamayı şart koşmasını, bir kimsenin din kardeşinin
pazarlığı üzerine pazarlıkta bulunmasını, müşteri kızıştırmayı ve satılık
hayvanın sütünü sağmayıp memesinde biriktirmeyi yasakladı.” (bk. Müslim,
a.g.e.)
Bu hadiste fert ve toplum hayatı açısından çok önemli olan birtakım prensipler topluca
zikredilmiştir. Hadis kitaplarımızın ilgili bölümlerinde bunların her biri çeşitli sahâbîlerden ayrı
rivayetler olarak da nakledilmiş bulunmaktadır. Bunlardan biri, soruda da geçen, bir kadının,
kendisiyle evlenmek isteyen bir erkeğe, nikâhı altındaki karısını boşamak şartıyla evlenme
teklifinde bulunmasıdır.
Her ne kadar hadiste geçen konu sıra itibariyle sonra ise de, soruda geçen konuya öncelik
vererek, diğer konulara da kısaca açıklama yapmayı uygun görüyoruz.
Dinimiz sebepsiz yere bir erkeğin eşini boşamasını ve bir başkasıyla evlenmesini uygun
görmez. Esas itibariyle kadın boşamak yasaktır. Çünkü boşanmak nikâh nimetine karşı bir
nankörlüktür. Zaruret olmadıkça boşanmanın en çirkin hareketlerden biri olduğu Peygamber
Efendimiz (asv) tarafından ifade buyurulmuştur. Ancak boşanmak bazen bir zorunluluk olarak
karşımıza çıkabilir. Fakat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (asv) hadîs-i şerîfte
"Allah katında helâlin en kötüsü karısını boşamaktır." (Ebû Dâvûd, Talâk 3;
İbni Mâce, Talâk 1) buyurmuştur.
Bundan anlıyoruz ki, zaruret halinde boşanmak helâl, fakat Allah´ın hiç hoşuna gitmeyen bir
davranıştır. Bu sebeple eşler mümkün mertebe birbirine tahammül edip aile yuvasını
yıkmamaya büyük özen göstermelidirler.
Özellikle bir başka kadınla evlenmek için, sebepsiz yere hanımını boşamak câiz görülmediği
gibi, bir erkeğe ikinci eş olmak isteyen bir kadının da evlenmek için böyle bir şart ileri sürmesi
helâl kabul edilmemiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv) bunu çok beliğ bir tarzda ifade etmiş,
"müslüman bir kadının, din kardeşi bir başka kadının çanağındaki nimeti kendi kabına
doldurmak istemesini" asla hoş karşılamamıştır. Çünkü nikâhlı olmak her iki taraf için de bir
nimettir.
8
Hadiste geçen diğer konular:
Birincisi: Pazarcıların yolda karşılanmasının, şehirlinin köylünün malını satmasının
yasaklanmasıdır. Simsar, bir işe bakan, o işi koruyup muhafaza eden kişi demektir. Fakat bu
kelime daha sonraları alış veriş işleriyle ilgilenen dellâl ve komisyoncu anlamında
kullanılmıştır. Dellâl bu işi bir ücret karşılığı yaptığı ve bundan dolayı müşterinin alacağı malın
fiyatını artırdığı için bu hareket hoş karşılanmamıştır. Bu işi yapan simsarlar, malını satmak
isteyen köylülere "Sen malını satma hususunda acele etme, onu bana bırak; ben bu malı
senden daha yüksek bir fiyatla tedrîcen satarım." diyerek haram bir muameleye sebep
olmaktadırlar. Çünkü böyle bir satış köylüye yardım değil, para kazanmak gayesi
taşımaktadır. Şayet böyle bir maksat taşımaz, köylüye yardım gayesine yönelik olursa, bu câiz
görülmüştür. Malını şehre getiren üreticinin yani köylünün şehirdeki bir tüccara veya simsara
o malı bırakarak, "Ben seni bu malın satışına vekil tayin ettim, çarşıda satılan fiyatıyla
satıver." demesinde de bir sakınca yoktur. Bir hadiste "Pazara getirilen satılık malları çarşıya
götürülünceye kadar yolda karşılamayınız." (Buhârî, Büyû‘ 71; Müslim, Büyû‘ 14 . Ayrıca bk.
Ebû Dâvûd, Büyû‘ 43) buyurlmuştur.
Peygamber Efendimiz (asv), Medine site devletinin başkanı olarak, toplumun bütün işleriyle
ilgilendiği gibi, insanlar için hayatın önemli bir alanı olan iktisadî ve ticarî yapının düzeni ile de
yakından alâkalanmıştır. Medine pazarı ve orada cereyan eden gelişmeleri Resûl-i Ekrem
(asv)'in yakından takip ettiğini pek çok sahih rivayetten öğrenmekteyiz. Bu pazara hem iç
hem dış piyasadan birtakım ticaret mallarının getirildiği bilinmektedir. O vakitler, günümüzde
de pek çok örneğini gördüğümüz gibi, civar köy ve kasabalardaki üreticiler mallarını Medine
çarşısına getiriyorlardı. Gerek yenilip içilecek erzak, gerekse insanların ihtiyaç duyduğu ticaret
eşyaları cinsinden olsun, çarşı-pazara getirilen malları, ihtiyaç sahibi insanlara arzedilmeden
ve malın pazarı oluşmadan yolda karşılamak Peygamber Efendimiz (asv) tarafından
yasaklanmıştır. Çünkü bundan malı getiren satıcı ve üretici zarar göreceği gibi, âmmenin
hukuku da zâyi olur. Bu sebeple mezhep imamları ve ulemâ konu üzerinde hassasiyetle
durmuş ve çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.
Zâhiri mezhebi imamlarından İbn Hazm, pazara getirilmeden malı yolda karşılamanın haram
olduğunu söylemiştir. Evzâî, Leys İbni Sa'd ve İmam Mâlik ise satın almak üzere malı yolda
karşılamayı mekruh kabul ederler. İmam Şâfiî, pazara gelen malı yolda karşılamanın günah
olduğunu, böyle karşılanarak alınan malın sahibinin, pazara geldikten sonra yolda akdedilen
bu alış verişi kabul veya reddetmekte seçme hakkına sahip bulunduğunu söyler. Onun bu
konudaki delili, Ebû Hüreyre'den nakledilen "Mal sahibi çarşıya gelince muhayyerdir."
hadisidir (Müslim, Büyû‘ 17).
Ebû Hanîfe ve mezhebinin diğer imamlarına göre, malları pazara gelmeden karşılamanın
memleketin piyasasına ve halka bir zararı dokunup dokunmadığına bakılır. Eğer malı yolda
karşılamanın memleket piyasasına ve halkına bir zararı varsa bu mekruhtur; zararı yoksa
herhangi bir sakınca yoktur. Bazı kaynaklar, Evzâî'nin de bu yaklaşımı paylaştığını söylerler.
Onların bu görüşü, Abdullah İbni Ömer'in, Asr-ı saâdet'te erzak getiren kâfileleri yolda
karşılayıp bunlardan erzak satın aldıklarını belirten rivayetine dayanmaktadır. İbni Ömer,
Peygamber Efendimiz (asv)'in yiyecek malları cinsinden olan erzakı pazar yerine getirilinceye
kadar yolda karşılamayı daha sonraları yasakladığını da bildirmiştir.
9
Netice itibariyle bu gibi konularda dinimiz insanların hayrını ve iyiliğini gözetir. Kişinin hakkını
koruduğu gibi toplumun hakkını da korur. Gerekli olan yerde ferdi topluma değil, toplumu
ferde tercih eder. Malını pazara getiren kişi, kendisi sattığı takdirde şehir ahalisi bu malı daha
ucuza alacaksa, bundan bütün insanlar faydalanacağı için toplumun menfaati aracının ve
satıcının menfaatinden önce gelir. Burada ferdin hakkının zâyi olması da söz konusu değildir;
sadece haksız kazanç ve tekelcilik önlenmiş olmaktadır.
İkincisi: Hadislerde geçen ve yasaklandığı belirtilen "neceş", kelime anlamı itibariyle bir şeyi
methetmek, ballandıra ballandıra övmektir. İnsanları heyecanlandırmak ve kızıştırmak
anlamına da gelir. Ulemâdan bazıları "neceş"in esas itibariyle hile ve aldatma mânasına
geldiğini söylerler. "Neceş"in terim anlamı ise, alış verişte bir mala talep olmadığı halde sırf
müşteriyi aldatmak ve elinde bulunan bir malı almaya onu teşvik etmek için malın fiyatını sun
´î olarak yükseltmektir. Bu bir nevi müşteri kızıştırmak olduğu için, biz böyle ifade etmeyi
uygun gördük. Bu tür bir ticârî muamele İslâm hukuku ve ticaret ahlâkı açısından uygun
görülmemiş, yasaklanmıştır.
"Din kardeşinin satışı üzerine satış yapmak" da yasaklanmıştır. Satıcı ile alıcı bir malın
pazarlığı üzerinde anlaştıktan sonra, bir başkasının araya girerek "Sen bu satışı boz; ben bu
malın aynısını veya benzerini sana daha ucuza satacağım." veya "Aynı fiyattan ben sana
daha iyisini vereceğim." gibi sözler söyleyerek müşteriyi, muhayyerlik müddeti içinde, önce
yaptığı alış verişten caydırması haramdır. Aynı şekilde müşterinin "Sen bu satışı boz, ben bu
malı senden daha yüksek fiyata satın alacağım." demesi de haramdır. Bu konuda âlimler
arasında görüş birliği bulunmaktadır. Böyle bir durum insanlar arasında güven duygusunu
ortadan kaldıracağı gibi, onların birbirlerine düşman olmalarına ve toplumda huzursuzluk
çıkmasına da yol açar.
Üçüncüsü: "Din kardeşinin dünürü üzerine dünür göndermek"tir. "Hıtbe" kelimesi, dünür
göndermek, evlenmek üzere bir kimsenin kızını istemektir. Hadiste geçen kardeş kelimesi,
nesep itibariyle kardeş olabileceği gibi, süt kardeşi ve din kardeşini de kapsar. Eğer dünür
gönderilen taraf bu isteği açıkça kabul etmiş, aralarında bu yönde bir söz kesilmişse, bir
başkasının o kıza dünür göndermesi ve onu istetmesi bütün ulemâya göre haramdır. Fakat
buna rağmen o kızı isteyip evlenmişse günahkâr olur.
Ancak bu durumda kıyılan nikâh sahih olup feshedilmez ve evlilik sona erdirilmez. Dünür
gönderilen taraf kesin bir söz vermemiş ve aralarında bir anlaşma sağlanmamışsa, bu
durumda bir başkasının da kız tarafına dünür gönderip o kızı istemesinde bir sakınca
görülmemiştir. Aynı şekilde eğer dünür gönderen kimse din kardeşinin de dünür
göndermesine izin vermiş veya kendisi dünür gönderdiği halde talebinden vazgeçmişse böyle
birine dünür gönderilmesinde bir sakınca yoktur. Şu kadar var ki, bizim toplumumuzda böyle
bir durumda dahi birinci tarafa kesin cevabın verilmesini beklemek, örfün ve ahlâkın gereği
kabul edilir. Toplumun geliştirdiği ve dine uygun olan örf ve âdetlere de riâyet etmek gerekir.
Dördüncü: Müşteriyi aldatmak için hayvanın sütünü memesinde biriktirmektir. Kolayca
anlaşılacağı gibi bundan maksat, satacağı hayvanın bol süt verdiği intibâını uyandırmaktır.
Böyle bir hayvanı satın alan kimse, hayvanın memesine bakarak aldığı için, onun az süt veren
bir hayvan olduğunu görünce, dilediği takdirde bu hayvanı iâde etme hakkına sahiptir; çünkü
aldatılmıştır.
10
Peygamber Efendimiz (asv)´in yasakladığı şeylerden uzak durmak ve onun emirleri
doğrultusunda hareket ederek sünnetine uymak, hem fert hem toplum olarak huzurlu bir
hayat sürmemizin temelini teşkil eder.
Sonuç:
1. Şehirlinin köylüye ve üreticiye ücretle simsarlık etmesi yasaklanmıştır.
2. Müşteri kızıştırmak ve bir mala rağbeti artırmak için hile yoluna baş vurmak câiz değildir.
3. Satış üzerine satış yapmak ve araya girerek bitmiş pazarlığı bozmak dinimizde
yasaklanmıştır.
4. Dünür üzerine dünür göndermek haramdır.
5. Bir kadının, kendisiyle evlenmek isteyen bir erkeğe, nikâhında olan hanımını boşamayı şart
koşması câiz değildir.
6. Satışa arzedilecek bir hayvanın sütünü sağmayıp memesinde biriktirerek alıcıyı aldatmak
yasaklanmıştır. Böyle bir satıştan, alıcının dönme hakkı vardır.
7. Fert ve toplum olarak huzurlu bir hayat sürmek istiyorsak, Peygamber Efendimiz (asv)´in
emir ve yasaklarına riâyet etmek, sünnetine uymak gerekir.
11
Musa (as) ile Harun Peygamberin (as) aynı kavme ve aynı zamanda
gönderilmesinin hikmeti nedir? Bir kavme, neden iki ayrı peygamber
gönderilmiştir?
Konuyla ilgili bazı ayet mealleri şöyledir:
“Ya Rabbî! dedi, Ben yanlışlıkla onlardan bir adam öldürdüm, bu yüzden
beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’un ifadesi
benimkinden daha düzgündür, onu da benimle beraber yardımcı olarak
görevlendir ki beni tasdik etsin. Doğrusu beni yalancı saymalarından endişe
ediyorum.” Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz, size
öyle bir kudret vereceğiz ki ayetlerimiz sayesinde onlar size el
uzatamayacaklardır. Siz de size tâbi olanlar da, mutlaka galip
geleceksiniz.”(Kasas, 28/33-35)
"Musa "Rabbim, beni yalanlamalarından korkuyorum. Kalbim sıkılır, dilim
açılmaz olur. Onun için Harun'a da Peygamberlik ver. Bir de onların
aleyhimde de bir kısas davaları var, bu sebeple beni öldürmelerinden
korkarım." (Şuarâ, 26/12-14).
"Bana ailemden bir vezir ver. Biraderim Harun'u. Onunla arkamı
kuvvetlendir. Onu işimde ortak kıl. Ta ki seni çok çok tesbih edelim ve seni
çok çok zikredelim. Şüphesiz sen bizi hakkıyla görensin." (Tâhâ, 20/29-35).
"Firavun'a gidin, 'Biz âlemlerin Rabbinin Peygamberleriyiz, bizimle beraber
israiloğullarını gönder.' deyin." (Şuarâ, 26/16-17).
Bu ayetlerden anladığımız kadarıyla, Hz. Harun (as)’ın da Hz. Musa (as) ile birlikte peygamber
olarak gönderilmesinin hikmetlerinden bazıları şunlardır:
a. Hz. Musa (as), yanlışlıkla -bir kaza eseri de olsa- Firavun’un yakınlarından sayılan bir adam
öldürmüştü. Bu sebeple kaçtığı Medyen’den ilk defa Mısır’a tekrar dönüyordu. İster resmen
devlet tarafından olsun, ister ölenin yakınları tarafından olsun her an kendisine bir suikast
yapılacağından endişe ediyordu. Hadis’te ifade edildiği üzere, Hz. Harun (as) orada sevilen,
sayılan bir konuma sahipti. Onunla birlikte aynı davaya omuz vermek, birlikte hareket etmek
olumsuz havayı yumuşatabilirdi.
b. Hz. Musa (as) celalli bir insandı. Bu sebeple karşıdaki muarızların itirazlarına sert mukabele
ederdi, üstelik -bu sert mizacından ötürü her zaman meramını güzelce ifade edecek kadarhatip de değildi. Mizacın sertliği, tavrın pervasızlığı dil problemi ile birleşince muhatabı ikna
etmek odlukçu zor olacaktı. Hz. Harun (as) oldukça hatip bir insandı. Hem yumuşak huylu,
hem güzel konuşan bir hatip olması, Hz. Musa (as)’ın görünürdeki olumsuz yanlarını telafi
edecekti.
c. Hz. Musa (as) yıllardır Mısır’da yaşamıyordu. Yeni nesil onu pek de tanımıyordu. Birden
Medyen’den gelir gelmez peygamber olduğunu ilan edecekti. Bir çok yönden olumsuz bir
atmosferle karşı karşıya olduğunu biliyordu. Hz. Harun (as) ise endisinin aksine yıllardır
Mısır’da yaşıyor, sempatik yönüyle de oldukça geniş bir çevre oluşturmuştu. Hatipliği, ikna
12
kabiliyeti, dürüstlüğü ve sempatik tavırlarından ötürü, çevresine, sempatizanlarına güvenilir
bir adam portresini kabul ettirmişti. Onun doğru kabul ettiği bir fikir bir çok kimse tarafından
-tartışmasız- kabul edilebilirdi. Bu sebeple, onun da bizzat Hz. Musa (as) ile aynı görevi
paylaşması, omuz omuza vermesi ve Hz. Musa (as)’ın peygamberliğini tasdik etmesi büyük
önem arz ediyordu. Hz. Musa (as)’ın bu konudaki arzusu da Rahim ve Hakîm olan Rabbi
tarafından kabul edilmişti..
d. Hz. Musa (as)’ın fiili tebliğ hareketinde, Hz. Harun (as)’ın gerek İsrâiloğulları, gerekse
Firavun nezdindeki etkinliğinden yararlanmak istediği anlaşılıyor. Ayrıca, Hz. Musa (as)’ın Hz.
Harun (as)’ı yardımcı olarak istemesinde bir diğer sebep olarak, en az on yıldır Mısır’dan uzak
kalması da gösterilebilir.
e. Peygamberlerin, tebliğ faaliyetlerinin sürekli insanlarla uğraşma zorunluluğu, onların
dünyevi problemleri; Rabbin zikri ve tesbihi süresinde kısıtlamalar yapılmasını gerektirebilir.
Bu konuda peygambere yapılacak yardım, zikre rağbeti artırabileceği gibi, ilmin çoğalması
sonucunu da sağlar. Bu bakımdan âyette zikrolunan
“Böylece Seni bol bol tesbih edelim, bolca analım.” (Taha, 20/33-34) âyeti,
“Onu işimde ortak kıl. Onunla arkamı güçlendir.” (Taha, 20/31-32)
âyetlerinin nihâî varmak istediği hedefi olmaktadır. Ve Hz. Musa (as)’a bu talep ettiklerinin
verildiğini Kur’an açıkça belirtir. (Taha, 20/36).
f. Ayrıca ayetlerden anlaşıldığı üzere (bk. Taha, 20/88-91), Mısır’da iken özümsedikleri
putperestlik damarları iki de bir kabarıyordu. Hz. Musa (as), Tur-i Sina’ya çıktığı zaman
İsrailoğullarının başına Hz. Harun (as)’ı bırakmıştı. Bir peygamber olmasına rağmen, Hz.
Harun (as)’a muhalefet etmiş ve buzağıya tapmışlardı. Bu ve benzeri durumlar gösteriyor ki,
İsrailoğullarını bir an olsun yalnız bırakmamak gerekiyordu. Yani onlarla iki peygamber ancak
baş edebiliyordu..
13
Erkek aslanların, yeni ele geçirdikleri ailenin küçük aslanlarını boğarak
öldürmesi, acımasızlık olarak vurgulanıyor. Bu olaylara nasıl bakmak
gerekir?
Bütün canlılar camiasında adaletin hükümran olması için, akıl, gönül veya his / duygu bazında
bir şefkat, bir duyarlılık verilmiştir. Akıl ve gönül şuurundan mahrum olan canlılara da -gayri
şuurî olsa bile- bir şefkat hissi, bir istidat verilmiştir. Kediler, tavuklar gibi aslanların da
yavrularına karşı gösterdiği tavırlar, bu şefkat hissini açıkça göstermektedir.
Sorudaki bilginin ne kadar doğru, ne kadar sürekli bir kanun gibi olduğunu -en azından
şimdilik- söyleme imkânımız yoktur. Eğer böyle bir durum söz konusu ise, bu fıtratlarında var
olan şefkat hislerine aykırı bir davranış olduğundan, söz konusu erkek aslanlar için bir zulüm
olarak defterlerine geçer ve kıyamet günü “boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkı
alındığı zaman” (Tirmizî, Kıyâmet, 2) bu aslanlar arasında da hak ve adalet çerçevesinde bir
hak alış verişi söz konusudur.
Kaldı ki Allah’ın koyduğu bu fıtrî kanunlara riayet etmeyenler, Bediüzzaman Hazretlerinin de
ifade ettiği gibi, dünyada da cezasını çekeceklerdir:
“Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer
fehminin (aklının) anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız,
meşiet-i İlâhiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna
tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri
kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın
hükümleri tatbikle tecziye edilir."
"Meselâ, bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı
fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu
muhalefetten dolayı düşüp başı kırılırsa müstahak olur. Çünkü, bu musibet o
muhalefete cezadır."
"Veya dişi bir kaplan, öz evlâtlarına olan şiddet-i şefkat ve himâyeyi nazara
almayarak, zavallı ceylânın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık
yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte, hiss-i şefkat ve himâyeye
muhalefet ettiğinden, ceylâna yaptığı aynı musibete mâruz kalır.”(Mesnevi-i
Nuriye, Katre,-son-Nokta).
İlave bilgiler için tıklayınız:
Ahirette boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı söyleniyor. Bu hadisi
açıklar mısınız?
Hayvanların rızklarını elde etmeleri ve aralarındaki şiddetin adaleti açısından bilgi verir
misiniz?
14
İmam Maturidi, Allah mekandan münezzehtir, kim gökte derse kafir olur
derken, İmam Ebu Hanife Allah yedi kat semanın üstünde arşına istiva
etmiştir, demesi bir zıtlık değil midir? Hangisine inanacağız?
İmam Azam, içinde bulunduğu dönem itibariyle Selef-i salihin yolunu takip etmiştir. Selef-i
salihinden bazıları -prensip olarak- ayet ve hadislerde veya sahabelerin kavillerinde yer alan
bazı ifadeleri tevil etmekten çekinmiş ve onları olduğu gibi ifade etmişlerdir.
Örneğin, Ebu Hureyre’nin anlattığına göre;
"Adamın biri geldi, Peygamberimize (a.s.m) “Mümin bir cariyeyi azat etme borcum vardır.”
diyerek (yanındaki cariyesinin bu şarta haiz olup olmadığını) sordu. Peygamberimiz (a.s.m)
kadına dönerek “Allah nerdedir?” diye sordu. Kadın başı ve işaret parmağıyla semaya işaret
etti. Bu defa Peygamberimiz (a.s.m) “Ben kimim?” diye sordu. Kadın parmağıyla semaya ve
Resulallah’a işaret etti. Yani “Sen Resulallahsın” demek istedi. Bunun üzerine “(Bu
mümindir), bunu azat et.” diye buyurdu."(bk. Mecmau’z-Zevaid, 1/23).
Beyhakî’nin de işaret ettiği gibi, Selef-i salihin tarafından kullanılan bu gibi ifadelerin
dayanağı, Kur’an’da Allah hakkında kullanılan “Gökte olan...”(Mülk, 67/16,17) mealindeki
ifadelerdir. (Beyhaki, el-Esma ve's-Sıfat, 2/238). Bu ayetin manası ise, gerçekte Allah’a bir
mekan izafe etmek değil, onun yüceler yücesi bir varlık olduğu gerçeğidir. İnsanlara göre gök
kavramı, hâkimiyeti, üstünlüğü ve yüceliği ifade eder.
“Göklerde de ilah olan O’dur, yerde de ilah olan O’dur.. O, yegâne
Hakîm’dir/hüküm ve hikmet sahibidir, yegâne Alîm’dir/her şeyi hakkıyla
bilendir.”(Zuhruf, 43/84)
mealindeki ayette, Allah’ın hem göklerde hem de yerde yegâne ilah olduğuna, her iki
yerdeki mahlukların yalnız ona ibadet ettiğine vurgu yapılmıştır. Evet yeryüzü, O’nun cemal
sıfatlarının tecelligâhı, gök ise O’nun celal sıfatlarının tecilligâhıdır. O halde “Allah’ın gökte”
olduğunu söylerken, onun göklerdeki hükümranlığına işaret edilmiştir.
Özetlersek, bu iki alimin ifadelerinin her biri, kendi dönemine ait bir yönü vardır. Tevilin
fazlaca söz konusu olmadığı selef devrinde, insanlar ayet ve hadislerin naslarına aynen
katıldıkları için, İmam Azam, o günkü anlayış çerçevesinde ilgili hükmü ortaya koymuştur.
Halef alimlerinin bulunduğu dönemde ise, zihinler, akıllar çatallaştığı için, onları tatmin etme
adına tevil kaçınılmaz idi. Bu sebeple, Allah’ın gökte olması, onun göklere hâkim olduğu
manası seslendirilmiştir. İmam Maturidî böyle bir devirde yaşadığı için “Allah göktedir”
ifadesi, bizzat göklerde oturduğu manasına çekilmesi söz konusu olabileceği için ilgili hükmü
benimsemiştir. Her biri kendi asrının idrakine hitap ettiği için ikisi de haklıdır, denilebilir...
İlave bilgiler için tıklayınız:
İmam Azam Ebu Hanife'nin, Allah nerdedir, diye soran birisine, göktedir, diye cevap verdiği
iddia ediliyor; bu doğru mudur?
Allah'ın her yerde olduğunu ve Arş'a istiva etmesini nasıl anlamalıyız?
Mülk Suresi 16 ve 17. ayetlerde, Allah için, "gökteki" ifadesini nasıl anlamalıyız?
15
Hz. Ali (ra)’in dizinde Hz. Muhammed (asv)’in yatması nedeniyle ikindi
namazını kılamadığı, güneşin tekrar geriye doğmasıyla namazını kıldığı,
şeklindeki mucizenin uydurma olduğu iddiası doğru mudur?
Esma binti Umeys anlatıyor:
"Hz. Peygamber (a.s.m) Hz. Ali (ra)’in dizlerine (veya kucağına) yaslanıp
uyumuştu. Bu yüzden Hz. Ali (ra) ikindi namazı kılamamıştı. Hz. Peygamber
(asv) uyandıktan sonra -bu durumu öğrenmiş ve güneşin tekrar doğması /
biraz geriye gelmesi- için dua etti. Bunun üzerine güneş geri geldi, Hz. Ali
(ra) ikindi namazını kıldıktan sonra tekrar battı.”
Bu hadisi Tahavî, Taberanî (Kebîr), Hâkim ve Beyhakî (Delail) rivayet etmiştir.(bk. İbn Hacer,
Fethu’l-Bârî, 6/222). Bunun parlak bir mucize eseri olduğunu belirten İbn Hacer, bu hadisi
uydurma sayan İbn Cevzî ve İbn Teymiyeyi de eleştirmiştir.(bk. a.g.e)
Ünlü hadis alimi el-Ayni’de, Umdetu’l-Karî adlı Buharî şerhinde bu hadisin sahih olduğunu,
İbn Cevzî gibilerin bunu eleştirmelerine iltifat edilmeyeceğini belirtmiştir.(bk. Şebeketu’lhak).
Buharî’nin şeyhi Hafız Ebu Cafer Ahmed b. Salih el-Mısrî, bu hadisi ayrı iki yoldan rivayet
etmiş ve “bu hadisi göz ardı etmenin ilim yolunda olan bir alime yakışmadığını” belirtmiştir.
(bk. Şebeketu’l-hak).
Hafız Heysemî, Taberanî’nin bu hadisle ilgili yaptığı rivayetlerinden birinin senedindeki
ravilerin Sahih-i Buharî’nin ravileri olduğunu belirtmiştir.(Zevaid, 8/297).
Aclunî de, Tahavî ile Kadı Iyaz’ın da bu hadisi sahih gördüklerini, İbn Mende, İbn Şahin, İbn
Merduye gibi hadis alimlerinin bu hadisi -farklı yollarla- rivayet ettiklerini, Taberanî’nin de
hasen bir senetle Hem Kebîr hem Evsat’ında bu hadisi rivayet ettiğini belirterek, hadisin
sahih olduğuna işaret etmiştir.(bk. Aclunî, 1/428).
Zaten soruda da geçtiği gibi, bu olay bir mucizedir; “Ay”ın ikiye yarılması gibidir.
16
Osmanlı Devletinde, bilime öncülük edenler çoğunlukla bu devlette yaşayan
Hristiyanlar mı olmuştur?
Osmanlı döneminde, fen bilimleri alanında çalışma yapanlardan kaç kişinin Müslüman veya
Hristiyan olduğunu söylemek için uzun bir araştırmaya ihtiyaç vardır.
Osmanlı devletinde yaşayan bir takım Hristiyanların da fen bilimleri sahasında başarılı
çalışmaları yapmaları son derece doğaldır. Bu gün ABD’de ilmî çalışma yapan ve aralarında
Müslümanların da bulunduğu pek çok yabancı ilim adamı vardır. Bunların bu çalışmaları
yapabilmelerini hazırlayan ve bu imkânları sunan ABD devletidir. Bir kısım yabancı unsurların
Osmanlı devletinde de devletin sunduğu bu imkânlardan yararlanmış olmaları, bir eksiklik
değil, Müslümanlar için bir şeref vesilesi olması gerekir. Çünkü, Osmanlı’nın bu tavrı, İslam
kaynaklı olup, ilmin milliyeti ve dini olmadığını gösteren bir özgürlük tavrıdır.
Şunu unutmamak gerekir ki, hiç kimse Müslüman veya Hristiyan olarak doğduğu için ilim
adamı olmaz. Bu kişilerin değişik sebeplerle ilme olan merakı, gayreti, kabiliyeti bu konuda
önemli bir vesiledir.
Şayet mutlaka dinlerin ilimle ilişkisi kurulacaksa, bunu doğru tespit etmek gerekir. Şunu çok
rahatlıkla diyebiliriz ki, Yahudilik ve Hristiyanlık, İslam dininin ilme verdiği önemi vermemiştir.
Bu teorik olarak olduğu gibi, pratikte de öyledir. Orta Çağ tarihi boyunca ilim adamlarının
kilise tarafından nasıl gaddar bir şekilde cezalandırıldıklarını bilmeyen yoktur. Hristiyanlık
alemi, cehaletin zirvesinde yaşarken, İslam alemi Asr-ı saadet'ten itibaren -özellikle ilk dört
asırda- bir ilmî Rönesans devri yaşamıştır. Hristiyanlık alemi ise Rönesans çağını İslam
aleminden ancak bin yıl sonra yakalayabilmiştir. Ve üstelik o ilimlerin önemli bir kısmının
çekirdeği yine İslam alimlerinden öğrendiklerini, bazen de çaldıklarını bu gün insaflı Hristiyan
alimleri de kabul etmektedir.
Tarih şahittir ki, İslam âlemi dinine sarıldığı sürece daima terakki trendini yakalamış,
İslam’dan uzaklaştıkları nispette gerilemişlerdir. Hristiyanlar ise, bunun tam tersi bir özelliğe
sahiptir. Onlar dinlerinde taassup ettikleri nispette cehaletin girdabına düşmüşler, dinden
uzaklaştıkları oranda da terakki etmişlerdir. Ortaçağ ve Rönesans bunun reddedilmez
kanıtıdır..
17
Hucr b. Adiyy ve Malik Eşter'i, Muaviye mi öldürttü?
Hucr b. Adiy de Hz. Muyaviye de sahabedir. Hz. Hucr, Cemel ve Sıffin savaşlarında Hz. Ali (ra)
tarafında yer almış ve ordusunda komutanlık yapmıştır. Hz. Ali (ra)'in şehit edilmesinden
sonra Kufe'de, Emevi Valilerine muhalif olmuş ve hatta bir ara etrafına üç bin kişi toplamıştır.
Derken birkaç yakın arkadaşıyla tutuklanmış ve Suriye'ye gönderilmiştir. Burada o ve yakın
destekçileri hapsedilmişler, Hz. Ali (ra)'e lanet etmememekte direnmişler ve bununun
üzerine öldürülmüşlerdir.
Şiilere göre Hucr (r.a), öldürülen ilk şiidir. Hz. Muaviye (ra) daha sonra hac için Medine'ye
uğradığında, Hz. Ayşe (r.anha) onu Hucr'u öldürdüğü için azarlamış, Hz. Muaviye (ra) ise bunu
ümmetin faydası için ve şahitlerin şahitlikleri üzerine yaptığını söyleyerek kendini
savunmuştur. Demek o Hucr'u adalet-i izafiye ile yani ehven-i şer olarak öldürdüğünü
söylemektedir. (Geniş bilgi için bk. DiA, XVIII, 277- 278)
Eşter Nehai (veya Malik Eşter) Hz. Peygamber (asv) zamanında yaşamış olmakla birlikte onu
görmemiştir. O Hz. Ömer (ra) devrininin son yıllarında Kufe'de oturmaya başladı. Hz. Osman
(ra)'ın evini kuşatan isyancılar arasında yer aldı. Hatta onun katilleri arasında olduğu da
söylenir. Hz. Ali (ra) 'nin komutanlarındandır. Sıffin'de önemli yararlılıkları oldu. Hz. Ali (ra)
tarafından Muhammed b. Ebu Bekir yerine Mısır valiliğine atandı ve yolda, Muaviye'nin
emriyle Ariş âmili tarafında zehirli bal şerbeti ile öldürüldü. Hz. Muaviye onun ölümünü
Şam'da ilan ederken kendisini Hz. Ali (ra)'in sol kolu, Ammar b. Yasir'i de sağ kolu olarak
nitelemişti. Bilindiği üzere Hz. Ammar daha önce Sıffin savaşında şehit olmuştu. (Malik Eşter
konusu için bk. DİA, XI, 486- 487.)
Biz Ehl-i Sünnet olarak sahabelerin hepsini severiz ve onları iyilikle anarız. Sahabeler arasında
içtihad farkından dolayı bazı hadiseler ortaya çıkmış ve ölümler olmuştur. İlk dört halifeden
Hz. Osman (ra) ve Hz. Ali (ra) döneminde ve Hz. Muaviye (ra) dönemindeki iç savaşlarda
sahabelerden adam öldürenler ve ölenler olmuştur. En fazla da Hz. Ali (ra) döneminde çok
sahabe ve Müslüman ölmüştür. Hz. Ali (ra) de kendi döneminde çıkan karışıklaklarda,
savaşlarda bizzat karşı tarafta yer alan Müslümanların ölümü için emir vermiştir.
İlave bilgi için tıklayınız:
Sahabeler arasında geçen savaşları nasıl değerlendirmek gerekir?
18
"Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü, aranızdaki yeminleri
bozarak, ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra bozan kadın gibi
olmayın..." (Nahl, 16/92) ayetini açıklar mısınız?
"Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü, aranızdaki yeminleri
bozarak, ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra bozan kadın gibi olmayın.
Allah onunla sizi dener. And olsun ki, sorumlu tutulacaksınız." (Nahl, 16/92)
Âyet, teorik olarak yanlış sayılsa bile pratikte sıkça rastlanan "Güçlü olan yemini bozabilir,
verdiği sözü yerine getirmeyebilir." şeklindeki aldatmacı anlayışı, özellikle yadırgamakta ve
yasaklamaktadır.
Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede, yapılan muahadelerin, sözleşmelerin ve yapılan yeminlerin,
yerine getirilmesini emretmektedir. Zira bir Müslümanın, yaptığı sözleşmeyi tek taraflı olarak
bozması, karşı tarafa bir ihanettir; ihanet ise İslam dini tarafından yasaklanmıştır.
Cahiliye döneminde insanlar birbirleriyle anlaşma yapıp taraftarlar edinirlerdi. Anlaşma
yaptıktan sonra, kendileriyle anlaşma yaptıkları topluluklardan daha güçlü ve sayıca da daha
çok olanlarını bulunca, öncekilerle olan anlaşmalarını bozup o güçlü ve sayıca çok olanlarla
anlaşma yaparlardı. Böylece, kendileriyle daha önce anlaşma yaptıkları insanları, Allah'a söz
verdikleri halde aldatmış olurlardı. Allah Teala onların bu hallerini, ipliğini iyice eğirdikten
sonra, onu tekrar çözen kadının haline benzetmiştir. Müslümanlara, yaptıkları anlaşmayı,
başkalarına yaranmak için bozmamalarını emretmiştir. (Taberi, İlgili ayetin tefsiri)
Ancak, herhangi bir kimsenin hak ve hukukuyla ilgili olmayan yeminleri, keffaret ödeyerek
bozmak caizdir.
19
Hanefi mezhebinde abdest alırken, her iki ayağı sol elle yıkamak sünnet mi?
Sünnete uygun olan; ayaklar yıkanırken şayet bir kaptan, ibrik gibi bir şeyden su akıtılarak bu
farz yerine getiriliyorsa, kap sağ el ile tutularak sağ ayağın parmak uçlarına dökülür ve sol el
ile ovulur. Böylece üç defa yıkama yerine getirilir. Sonra su sol ayağın parmak uçlarına
dökülerek ön kısma doğru ovulur ve her taraf yıkanıncaya kadar ovmaya devam edilir. Bu da
üç defa tekrarlanır. (bk. Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: 1/26.)
20
Holografik evren, holografi, hologram gibi kavramların Kur’an ile irtibatını
nasıl kurabiliriz; Müslümanlar olarak düşünce dünyamızla nasıl
bağdaştırabiliriz?
Holografi, lazer ışınlarına dayanılarak gerçekleştirilen üç boyutlu görüntü işlemine verilen
addır. Uzayda bir cismin varlığına ait enformasyon (haber, bilgi), bize genellikle ses veya ışık
dalgaları halinde ulaşır. Holografi, cisimlerden gelen dalgalardaki enformasyonu belirli bir
şekilde depo edip, bu enformasyonda hiçbir kayıp olmadan tekrar ortaya çıkartmayı sağlayan
bir tekniktir. Tekniğe “Holografi” adını bu konuda ilk çalışmaları yapan Dennis Gabor
vermiştir. Yunancada “holos” bütün anlamına gelmektedir. Hologram bir cisimden gelen
dalgaya ait toplam enformasyonu, yani hem genlik hem faz değerlerini kaydeder.
İstendiğinde bu kayıt ortamından orijinal dalga yeniden elde edilebilir.
Eğer bir gül hologramının tam ortadan ikiye bölündüğünü düşünürseniz, sonuç itibariyle iki
parça da gülün kendisini içerecektir. Yani holografik bir şeyi ikiye bölerseniz, gülün tam ve
kesin hali iki parçada da var olacaktır. İki boyutlu fotoğrafların aksine, holografik resimlerin
parçaları, tüm resmin bilgilerini de içerir. Yani, Hologram prensibinin en önemli özelliği, her
noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her
tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası
ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde
bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir. “Tümü her parçanın içinde”, cümlesi
hologramların mantığını anlamayı kolaylaştıracak bir ifade olacaktır.
Parçalanmış bir hologram gibi, bölünmüş ama aynı bütünü içinde barındıran parçalar.
Dolayısıyla, evrenin kendisi de bir hologram veya hologram gibi bir şey olabilir. Diğer yandan
eğer iki atom alt parçacığı arasında bir koordinasyon, iletişim ve bağ varsa, bu aynı zamanda
bütün kâinatın da bir koordinasyon, iletişim ve bağ içinde olduğunu gösterir. Yani insan
beynindeki bir karbon atomu, yüzen bir somon balığının içerdiği karbon atomuyla ilişki içinde
olması anlamına gelen bu durum, aynı zamanda evrenin başka yerlerindeki karbon
atomlarıyla da ilişki içinde olması anlamına da gelir. Yani her şey her şey ile ilişki, iletişim ve
koordinasyon halinde olabilir. Bu durum, aynı zamanda her şeyin suni olduğu anlamına da
gelebilir.
En son bilimsel tespitlere göre; EVRENİN ASLI, KUANTSAL YAPIDAN OLUŞAN ve
HOLOGRAFİK ÖZELLİK GÖSTEREN BİR TÜMELLİKTİR. Atomaltı parçacıkların bulutumsu
hareketlerinin holografik özellik gösterdiği deneylerle gösterilmiştir. Tespit edilen ilginç bir
durum da, ATOMALTI PARÇACIKLARIN BİRBİRİ İLE İLİŞKİLİ olduğudur. Bu ilişki, parçaların
bütün tarafından organize edildiğini ortaya koymaktadır. Yani, atomaltı parçalar bağımsız
değildir; gizli bir düzen tarafından organize edilmektedir. Holografik yapının özelliğine göre,
varlığın tümünde olan her özellik, varlığın her zerresinde tam olarak mevcuttur. Her şey
birbirinin devamı olarak süreklilik arzetmektedir; her şey, bir diğer şeyin taşıdığı tüm
özellikleri bünyesinde barındırmaktadır ve aynı diğer “şey”dir.
Bir teori de olsa holografik evren anlayışı pek çok hakikatler ihtiva etmektedir. Bunlardan
birkaç tanesini şöyle özetlemek mümkündür:
a. Evrenin tümüyle parçaları arasında bir vahdet / birlik vardır. Yerdeki elementler güneşte
21
de vardır. Bu ise, kâinatın yaratıcısının bir olduğunu gösterir. Çünkü, “Bir ancak birden gelir”
kuralı gereğince, yaratılmışların birliği, yaratanın birliğini gerektirir.
b. Bütün evrende ve parçalarında şaşmaz bir enformasyon birliği vardır. Örneğin, insanda yüz
trilyondan fazla hücre vardır. Bu hücrelerin her birindeki enformasyon kodu bünyenin
bütününe ait enformasyonun aynısıdır. Eğer bir tek insan hücresini bir çekirdek gibi uygun bir
zeminde ekilmesi mümkün olsa, tek hücre bütün detaylarıyla ait olduğu aynı kişinin
filizlenmesini netice verecektir. Bütün çekirdekler ve tohumlar da aynı özelliğe sahip oldukları
gözle görülen gerçeklerdir.
c. Ayrıca, kâinat çapında geçerli olan yardımlaşma, kucaklaşma, cevaplaşma omuz omuza, el
ele verme gibi hakikatler gözle görülen realitelerdir. Güneş denizleri buharlaştırır, rüzgarlar
buharları taşır, bulutlar buharları yağmur, dolu, kar şekline çevirir. Keza rüzgârlar bulutları
muhtaç olan yerlerin üzerine taşır, yağmur yerin imdadına koşar, yer bitkileri, gıdaları
meyveleri yetiştirir, bu bitkiler ise canlıların yardımına koşar. Bunun gibi, kâinat çarkı, bir
fabrikanın çarkları gibi bir âhenk içerisinde dönüp devam eder. İnsanın ayağına diken batsa
gözleri yaşarır. Bütün bunlar evrenin şaşmaz bir enformasyon merkezinden idare edildiğini
gösterir.
İşte bu gerçekler, bize Allah’ın sonsuz ilmini, nihayetsiz hikmet ve kudretini
göstermektedir.
Aşağıda meallerini verdiğimizi ayetlerde, kâinattaki bu enformasyon, iletişim ve karşılık
yardımlaşma, anlaşma, uyuşma, kucaklaşma gibi işin arka planında Allah’ın sonsuz ilim ve
kudretini gösteren birlikteliğine / holografik evren portresine vurgu yapılmıştır.
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde,
insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın
gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda, ve yeryüzünde
hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında,
gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda, elbette aklını çalıştıran
kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.”(Bakara,
2/164)
“O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de, sizi sarsmaması için,
ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı.
Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik. İşte bunlar (o
harika enformasyon ve iş birliğiyle performanslarıyla gösteriyorlar ki, ilim
ve kudreti her şeyi kuşatan) Allah’ın yarattıklarıdır. Peki, gösterin bakalım
O’ndan başkası ne yaratmış! Doğrusu, o zalimler besbelli bir sapıklık
içindedirler.”(Lokman, 31/10-11).
“Allah O yüce Yaratıcıdır ki, yedi kat göğü ve yerden de onların benzerini
yaratmıştır. Allah’ın emri ve hükmü bunlar arasında inip durur ki, Allah’ın
her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın her şeyi ilmiyle ihata ettiğini, O’nun ilmi
dışında hiçbir şey olmayacağını siz de bilesiniz.”(Talak, 65/12).
22
Bir insan dünya ve ahiret saadeti için, neden başka bir din ve inanışı değil de
İslamı seçmek zorundadır? Din dışı, agnostik bir düşünceyi veya
materyalizm değil de neden İslamı seçmelidir?
Neden başka bir inanış değil de dünya ve ahiret saadeti için İslamiyeti seçmeliyiz? Bu
soruya verilecek cevap kitap hacminde olmalıdır. Ancak biz burada İslamiyetin son ve
evrensel din olma yönünü ele alacağız.
Neden İslam'ı seçmeliyiz? Çünkü Allah'ın gönderdiği din İslam'dır ve insanlar için seçtiği din
de İslam'dır.
"Bugün dîninizi kemâle erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size dîn olarak
İslâmı beğendim..."(Maide, 5/3)
Hz. Adem (as)'den Peygamberimize (asv) kadar bütün peygamberler ve ilahi kitaplar İslam
dinini tebliğ etmişlerdir. Son Peygamber olan Hz. Muhammed (sav)'de İslamiyeti tebliğ etmiş
ve getirdiği son dinin özel adı da İslam olmuştur.
"Bu dîni İbrâhîm, kendi oğullarına vasiyyet etti, Ya'kûb da öyle yaptı: 'Ey
oğullarım! Muhakkak ki, bu dîni size Allah seçti, başka dinlerden uzak
durun, yalnızca Müslüman olarak can verin!' dedi."(Bakara, 2/132)
Diğer bütün dinler, hak dinin tahrif edilmesiyle ortaya çıkan inanışlardır. Hristiyanlar Hz. İsa
(as)'a gönderilen İncil'i tahrif etmişler, bir peygamber ve kul olan Hz. İsa (as)'ı Allah'ın oğlu
olarak tanıtmışlar; Yahudiler Hz. Musa (as)'a gönderilen Tevrat'ı tahrif etmişler; diğer
inanışlar da kendilerine gönderilen peygamberlerin mesajını zamanla farklı uygulamalarla
değiştirmişlerdir.
"Kim İslâm'dan başka bir dîn ararsa, ondan aslâ kabûl edilmeyecek ve o
âhirette de hüsrâna uğrayacaklardır." (Ali İmran, 3/85)
"Allah katında hak din, İslâmdır..."
“Allah katında tek hak din İslam’dır.”(Ali imran, 3/19) ayeti, aslında bütün hak dinleri ihtiva
etmektedir. Yani İslam dini, Hz. Adem (as)’den Hz. Muhammed (a.s.m)’e kadar gelen bütün
semavî dinlerin -manen / zımnen- ortak adıdır. Çünkü bütün hak dinler, Allah’ın gönderdiği
hak ve hakikati ifade eden dinlerdir. Zaman ve mekânların farklılığıyla teferruatta / füruatta
farklılık göstermelerine rağmen, dinin temel inanç esaslarında hep aynı dersi vermişlerdir.
Bütün semavî dinlerin hakikî varisi, mükemmili ve mütemmimi / tekmil edicisi, tamamlayıcısı
olan son din, bizzat İslam dini olarak anılır olmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm dışındaki ilâhî kitaplar da o kitaba tâbi olacaklar için, bir din adı konmadığı,
Yahudilik ve Hristiyanlık gibi isimlendirmelerin daha sonra ortaya çıktığı ve bunların o
peygamberin tâbilerine sonradan verilen adlar olduğu dikkate alınırsa "Doğrusu Allah
katında din İslâm'dır." ifadesinin anlamı daha iyi anlaşılır.
Her ne kadar Hz. Muhammed (asv)'in tebliğ ettiği dinin kendine özgü hükümleri varsa da,
Kur'an'da bu kitabın önceki peygamberlerin getirdiklerini onaylama özelliği üzerinde ısrarla
durulması, onların bildirdiklerinin de temelde İslâm dairesi içinde olduğunu, ancak ilâhî
hikmet gereği bu öğretilerin en mükemmel şekline Hz. Muhammed (asv)'in gönderilmesi ile
ulaşıldığını gösterir.
23
İslam'dan önceki bütün semavi dinler, muayyen belli bir kavme gelmişlerdi ve her biri millî bir
din mahiyetinde idi. İnsanlık tarihinde ilk defa İslam, beynelmilel ve bütün insanlığın dini
olarak gelmiştir. Cenab-ı Hakk'ın:
“(Ey Muhammed!) Biz seni bütün insanlara hidayetin rehberi olarak
gönderdik. Onları, iyi amellerin mükafatıyla müjdeleyecek, kötülüklerin
cezasıyla korkutacaksın.”(Sebe, 34/28)
hitabıyla, bütün insanlığa yönelik bir vazife ile ilk şereflenen Peygamberimiz (asv) olmuştur.
Hatta Hz. Peygamber (asv), sadece insanlar için de değil, insanla alakası olan bütün âlemler
için gönderilen bir rahmet peygamberidir. Çünki ayet-i kerimede,
“Seni (canlı-cansız, insî-cinnî, ruhanî-cismanî) bütün âlemlere rahmet olarak
gönderdik.” (Enbiya, 21/107) buyurulmuştur.
24
“De ki: "Ey kavmim! Haliniz üzere çalışın. Ben de kendi halime göre
çalışıyorum. Artık ileride bileceksiniz." (Zümer, 39/39) ayetinin
açıklaması nedir?
İlgili ayetlerin mealleri şöyledir:
“Gerçek şu ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan,
tereddüt etmeden "Allah" derler."
"De ki: "O halde söyler misiniz, Allah'ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah
bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O
bana bir rahmet dilese, onun rahmetini durdurabilirler mi?"
"De ki: "Allah bana yeter! Tevekkül ehli olanlar yalnız O'na güvenip
dayanırlar."
"De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam
gerekeni yapacağım! Kime alçaltıcı bir azabın geleceğini, kimin tepesine sonu
gelmez bir azabın ineceğini yakında öğreneceksiniz!" (Zümer, 39/38-40)
Putperest Araplar, aslında Allah'ın varlığına inanıyor, sorulduğunda O'nun yaratıcı kudretini
tanıdıklarını ifade ediyorlardı. Fakat putlarını aracı tanrılar saydıkları için Allah'ı bırakıp
putlara tapıyor, onlara sığınıyor, onlardan yardım istiyor, böylelikle şirk inancına sapıyorlardı.
Oysa onların insanlara yardım etmek şöyle dursun, Allah'tan gelen bir zararı veya bir rahmeti,
nimet ve bereketi önleme güç ve imkanları yoktu. Bunun âyette soru ifadesiyle ortaya
konması, eğer akıllarını kullanırlarsa bunun, o putlara tapanlarca dahi rahatlıkla
anlaşılabilecek açık bir gerçek olduğu anlamına gelir.
"Allah bana yeter" ikrarı ve bunun devamındaki ifade, müminin sadece Allah'a inanmakla
kalmayıp her türlü tutum ve davranışında, faaliyetlerinde yalnız Allah'a dayanıp güvenmesi,
ihtiyacını sadece O'na arzederek yardım ve desteği O'ndan beklemesi, böylece inancını
eylemleriyle bütünleştirmesi gerektiğine işaret eder. Âyette geçen tevekkülün anlamı da
budur. Bu anlamıyla tevekkül kişiye güç ve onur kazandırır, kendine güvenini arttırır; kısaca
-yine Kur'an'ın tabiriyle- onu izzet sahibi yapar. (bk. Münâfikun 63/8) Nitekim 39-40. âyetler
de Hz. Peygamber (asv)'in, bu anlamdaki tevekkül anlayışından kaynaklanan kendine
güvenini, onurlu ve kararlı duruşunu ifade etmektedir.
Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam Efendimiz, Hakk'ın varlığını, birliğini ve yalnız O'nun
ibâdet edilmeye lâyık bulunduğunu cihana duyurmak ve aklı erenlere bu gerçeği kabul
ettirmek için aralıksız mücadele vermekle emrolunmuştu. Ancak bu mücadele ve izlenilen
eğitim, günün sosyal ve ekonomik şartlarına, kuvvetler arasındaki denge ve dengesizliğe göre
çok mükemmel bir metotla uygulanmıştır.
Denilebilir ki, Hz. Muhammed (a.s.m.) Efendimiz bu kadar ağır bir yükü omuzlarında taşırken,
ortam ve şartların Onun aleyhine olmasına rağmen bıkkınlık duymamış, ümitsizliğe düşmemiş
ve hiçbir zaman teblîğ, irşat görevini yerine getirirken yılmamış; aksine İslâm'ın bizatihi hep
aksiyon halinde bulunduğunu, özünde büyük bir dinamizm taşıdığını ispatlamıştır. O kadar ki,
Cenâb-ı Hakk'tan aldığı emir gereği, en azgın müşriklere son olarak şöyle seslenmek suretiyle
İslâm'ın hiçbir zaman mücadele alanından çekilmeyeceğini kesinkes ortaya koymuştur:
“Bulunduğunuz hal, kurduğunuz düzen, baş vurduğunuz çare üzere
yapacağınızı yapın...”
25
Böylece Hz. Muhammed (a.s.m.), hakkın, eninde-sonunda bâtılın beynini parçalayacağını,
inkarcı maddecilerin ve azgın putperestlerin hezimete uğrayacağını, Allah'ın dininin mutlaka
üstün geleceğini ve tazeliğini kıyamete kadar sürdüreceğini bütün dünyaya ilân etmiş
bulunuyordu.
Nitekim kırkıncı âyetin son bölümüyle, bu mücadelenin mü'minler lehine gelişip zaferle
sonuçlanacağı çok anlamlı bir ifadeyle haber verilmektedir. Öyle ki, bu haberin gerçekleşmesi
için ilk adım hicret olayıyla atılmış ve zaferin ilk meşalesi Bedir meydanında kendini
göstermişti.
Müfessirler, 40. âyette geçen iki azaptan ilkini, putperestlerin Müslümanlar karşısındaki
yenilgisi, ikincisini de âhiret azabı olarak yorumlamışlardır. (Zemahşeri, Keşşaf, ilgili ayetin
tefsiri)
Özetle söylemek gerekirse soruda geçen ayet,
“Sizler, son derece güçlü ve kuvvetli olduğunuza inanıyorsunuz. Öyle ise
ellerinizden gelen her türlü hile ve tuzağa başvurun. Ben de, dinimi anlatmak
için çalışıp çabalayacağım. Çünkü sizler o azabın ve rezilliğin, bana mı, yoksa
sizin başınıza mı geleceğini göreceksiniz."
demektedir. Bu ifadenin maksadı ise, tehdit ve korkutmadır. (bk. Razi ilgili ayetin tefsiri)
26
Bilinçaltını İslamî bakışla nasıl yorumluyoruz? Devrin ve küfrün tazyiki altında
kirlenen bilinçaltımızı temizlemenin yolları nelerdir?
Bilinçaltı, bir kap olarak düşünülebilir. Bu kaba eskiden beri ekşi ayran koyduğumuz
olmuştur. Şimdi onların yerine taze, güzel ayranı doldurmak istiyorsa, önce onu boşaltmamız
gerekir. Boşaltma işlemi iki şekilde olabilir.
Birincisi: Oraya güzel ayrını koya koya kap taşmaya başlar ve eski ekşimiş ayran kabın
kenarında yavaşa yavaş akar ve nihayet yok olup gider; onun yerine sonradan koyduğumuz
güzel, taze ayran gelir, yerleşir.
İkincisi: Kabı olduğu gibi boşaltıp yerine temiz, taze ayran doldurmaktır.
Bunlardan ilki tedriç ve tekâmül metoduna daha uygundur. Diğerinde ise, ayran çok kuvvetli
bir irade, bir azimle veya dışarıdan yapılan bir müdahale sonucu şiddetle sarsılarak -bir andaboşalmak zorunda kalır.
Bunun gibi, hayat boyu, çirkin hayaller, kirli tasavvurlar, lüzumsuz malumatlar ve yanlış
bilgilerle doldurduğumuz şuuraltı hafıza kabını da iki şekilde revizyona tâbi tutmak
mümkündür.
Birincisi: Şimdiden başlayıp şuur altımızı -İslam’ın evrensel ahlakî prensiplerinin ön gördüğügüzel hayaller, temiz tasavvurlar, lüzumlu malumat ve doğru bilgilerle doldurmaya çalışmak.
Bu sayede o köhne, ekşi ve çirkin şeylerin kafadan yavaş yavaş boşalmasını sağlamaktır ki, en
uygun ve tedriç kanununa en uyumlu metot budur.
İkincisi: Şok tedavî sayılabilecek bir reaksiyonla bunları boşaltmaktır. Bu da, eski malumatı
silecek çapta bir musibet, bünyeyi sarsacak bir hastalık veya bir nasihat yahut da -Allah’ın bir
lütfu olarak- söz konusu o kirli tasavvur ve malumatın çirkinliğini, gündüz gibi ortaya koyacak
bir yeni perspektif kazanmakla olur.
Şuur altı mekanizmayı, bilgisayarın hart diskine de benzetebiliriz. Virüse bulaşmış dosyaları
temizlemek için ya anti virüs bir programla temizlersiniz, yahut hart diski tamamen silecek ve
temiz dosyalardaki bilgileri yeniden yükleyeceksiniz. Şuuraltı hart diski bir anda tamamen
silmek -yukarıda verdiğimiz misallerde görüldüğü üzere- oldukça zor bir metottur. Bu
sebeple, işi zamana yayarak bir yandan eski virüslü malumatın musluğunu kapatmak, diğer
yandan temiz dosyalarlar hart diski doldurmaya çalışmak gerekir.
Yani, bundan böyle -bir yandan- şuuraltı hart diskimizi, çirkin hayaller, kirli tasavvurlar,
lüzumsuz malumatlar ve yanlış bilgilerin girmesine karşı kapalı tutmaya çalışacağız. Bir
yandan da güzel hayaller, temiz tasavvurlar, lüzumlu malumat ve doğru bilgilerin akışına
imkân tanıyacağız. Bu da sağlam bir itikat ve samimi bir takva ile mümkündür.
Bu konuda deyiş yerinde ise, şuuraltı kirlenmenin antivirüsü, başta marifetullah olarak tahkîkî
bir iman ve o imandan doğan güçlü bir takvadır. Çünkü, Allah’ı yakından tanıyan bir mümin,
ona karşı saygısızlık sayılan hiçbir hayalin fikrine müdahale etmesine fırsat vermez. Ona karşı
beslediği sevgi, rahmet ve izzetinin incitilmesine müsaade etmez. Her an yanında ilim ve
27
kudretiyle hazır ve nâzır olduğuna inandığı Rabbine karşı lakayt kalarak patavatsız malumatla
karşısına çıkmasına imanı izin vermez.
Özetle, Ehl-i sünnet çizgisinde tahkîkî bir iman, tahkimî / sağlam bir takva ve salih bir amel ile
şuuraltı ve şuurüstü kirlenmeye karşı manevî operasyon yapabilir ve sahil-i selamete
çıkabiliriz İnşallah...
28
Mu´minun Suresi 23/53-54. ayetlerde tarif edilen "fırkalara ayrılan ve gaflet
içinde olmasına rağmen doğru yolda olduğunu sanan ümmetlerden"
olup olmadığımızı nasıl bileceğiz?
İlgili ayetlerin mealleri şöyledir:
"Ama insanlar, aralarındaki inanç bağlarını keserek gruplara ayrıldılar. Her
kesim kendi inancını beğenmektedir. Şimdi sen onları bir süre için gaflet ve
dalaletleri içinde kendi hallerine bırak! Kendilerine verdiğimiz servet ve
evlatlarla iyiliklerine koştuğumuzu mu sanıyorlar? Hayır, onlar işin farkında
değiller." (Müminun, 23/53-56)
Bizim ölçümüz Kur’an ve sünnettir. Takip ettiğimiz çizgi bu iki kaynağa uygun ise doğru yolda
olduğumuzu, değilse yanlış yolda olduğumuz anlamamız lazımdır.
Kitap ve sünnetin yolu ise, Hz. Peygamber (asv)'in ve sahabelerinin takip ettiği yoldur.
Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamberimiz; fırka-i naciye / hak yolda olanları “Benim ve
ashabımın üzerinde bulunduğu çizgiyi takip edenler” olarak tarif etmiştir.(Mecmau’z-zevaid,
1/189).
Kur’an ve sünnet çizgisi üzerinde olduğumuzun belgesi ise, Ehl-i sünnet ve’l-cemaat denilen
dört mezhep alimlerinin takip ettiği yoldur.
Bilindiği üzere, her biri parlak bir yıldız gibi parlayan alimleri barındıran bu büyük cemaat,
daha önce on iki mezhepten oluşuyordu. Sonra dörtte karar kıldı. Bu kadar büyük âlimlerden
oluşan bir ekolün -camia olarak- yanlış yapma ihtimali çok azdır. Nitekim, bir hadiste
Peygamberimiz (asv) “Ümmetim, dalalet üzerinde birleşmez.” buyurmuştur.(Mecmau’zzevaid, 5/208). Ve İslam alimleri, ehl-i sünnet ve cemaatin doğru bir çizgide olduğuna delil
olarak bu hadisi zikrederler.
Ümmetin büyük çoğunluğunu teşkil eden, en büyük dahi alimleri içinde barındıran, Kur’an ve
sünnet çizgisini yol haritası olarak benimseyen Ehl-i sünnetin çizgisini takip etmek, -deyim
yerinde ise- marjinal grupların arasına girip kendini riske sokmaktan çok daha mantıklı bir
yoldur. Büyük cadde dururken, izbe yollara sapmanın bir manası yoktur.
Fert olarak -itikat ve amellerimizi- Ehl-i sünnet ve cemaatin takip ettiği çizgiye göre
şekillendirdikten sonra, kurtuluşumuz konusunda Allah’a tevekkül edeceğiz, ona
güveneceğiz, ona teslim olacağız... Şayet yanlış yaptığımız şeyler olursa tövbe kapısından içeri
girecek ve sonsuz ilahî rahmet dergâhına sığınacağız...
Diğer taraftan,
"Biliniz ki sizin şu ümmetiniz bir tek ümmettir, ben de sizin Rabbinizim.
Onun için yolumdan çıkmaktan sakının."
mealindeki bir önceki ayete göre, "bir tek ümmet"ten maksat, aynı inanç ilkeleri üzerinde
birleşmiş topluluktur. Burada ümmet kelimesinin din anlamında kullanıldığı da
belirtilmektedir. Buna göre çeşitli dinlerde zaman ve şartların değişmesine paralel olarak bazı
uygulama farklılıkları olmuşsa da bütün peygamberler tertemiz nimetlerden yiyip içmek ve
güzel işler yapmakta birleştikleri gibi, tevhid inancında ve Allah'a saygı duyup isyandan
sakınmakta da birleşmişlerdir. (bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri) Bunlar bütün dinlerin ortak ve
mutlak ilkeleridir.
29
Soruda geçen 53. âyetin bildirdiğine göre -bu temel ilkelere rağmen- zaman zaman insanlar
arasındaki bu inanç birliği bozulmuş; çeşitli ümmetler değişik dinler, inançlar, kitaplar
türetmişler; her zümre kendi benimsediği inancı, tuttuğu yolu en doğrusu olarak kabul edip
kendilerinin kazandığını, diğerlerinin kaybettiğini düşünmüşlerdir.
Bu bölünmüşlük Hz. Peygamber (asv) döneminde de mevcuttu. Nitekim Araplar ataları olan
Hz. İsmail (as)'in tevhid inancını terketmişler, türlü türlü putperestlik çeşitleri türetmişlerdir.
Âyette, "Şimdi sen onlan bir süre için gafletleri içinde kendi hallerine bırak!" buyurularak,
putperestliğin sonunun yaklaştığı haber verilmektedir. Nitekim bu sûrenin inmesinden bir
süre sonra gerçekleşen hicret ile Müslümanlar bağımsızlıklarını elde etmişler ve bu olay
putperestler için sonun başlangıcı olmuştur.
Mekke'de müşrikler sosyal ve ekonomik bakımdan Müslümanlardan daha güçlüydüler; bunu
doğru yolda olduklarının bir kanıtı sayıyor ve hep böyle gideceğini zannediyorlardı. Halbuki
bu imkânlar onlar için bir İstidrâc idi, yani gerçeği görüp ona teslim olma niyetinde
olmayanların günahlarını daha da arttıran bir belâ, bir musibet idi. Fakat müşrikler ne bu
gerçeğin ne de sonlarının gelmekte olduğunun farkına varabiliyorlardı. Nitekim kısa
denebilecek bir zaman içinde önce Medine'de, ardından da Mekke'de ve diğer belli başlı
merkezlerde İslâm'ın hâkim olmasıyla birlikte, eski düzenin itibarlı müşrikleri mallarının ve
evlâtlarının kendi acı akıbetlerini, tükenişlerini önleyemediğini görmüşlerdir.
30
Download