1905 rus devrimi ile 1908 jön türk devrimi`nin karşılaştırmalı incelemesi

advertisement
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
KAMU YÖNETİMİ (SİYASET BİLİMİ)
ANABİLİM DALI
1905 RUS DEVRİMİ İLE 1908 JÖN TÜRK DEVRİMİ’NİN
KARŞILAŞTIRMALI İNCELEMESİ
Yüksek Lisans Tezi
Esra ATALI
Ankara – 2002
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
KAMU YÖNETİMİ (SİYASET BİLİMİ)
ANABİLİM DALI
1905 RUS DEVRİMİ İLE 1908 JÖN TÜRK DEVRİMİ’NİN
KARŞILAŞTIRMALI İNCELEMESİ
Yüksek Lisans Tezi
Esra ATALI
Tez Danışmanı
Prof.Dr. Taner TİMUR
Ankara – 2002
T.C.
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
KAMU YÖNETİMİ (SİYASET BİLİMİ)
ANABİLİM DALI
1905 RUS DEVRİMİ İLE 1908 JÖN TÜRK DEVRİMİ’NİN
KARŞILAŞTIRMALI İNCELEMESİ
Yüksek Lisans Tezi
Tez Danışmanı:Prof. Dr. Taner TİMUR
Tez Jürisi Üyeleri
Adı ve Soyadı
İmzası
Prof. Dr. Sina AKŞİN
....................................
Pof. Dr. Mehmet Ali AĞAOĞULLARI
....................................
Prof. Dr. Ömer KÜRKÇÜOĞLU
....................................
Tez Sınavı Tarihi: 06.06.2003
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ......................................................................................................................... 6
BÖLÜM I. 1908 RUS DEVRİMİ ................................................................................ 7
1.1.Rus Siyasal Sisteminin Kökenleri ...................................................................... 8
1.2. 19. Yüzyılda Rus Otokrasisi............................................................................ 15
1.3. 19.Yüzyılda Rus Çarlığı’nın Sosyo-ekonomik Yapısının Dönüşüm Süreci ... 31
1.3.1. Köylüler ve Aristokratlar: Rus Taşrasının Açmazları.............................. 31
1.3.2. Rusya’da Burjuva Sınıfının Gelişimi ....................................................... 39
1.3.3. İşçi Sınıfının Doğuşu................................................................................ 44
1.4. 1905 Devrimi Arifesinde Rusya’da Siyasal Hareketler .................................. 47
1.4.1. Liberaller .................................................................................................. 48
1.4.2. Sosyalistler ............................................................................................... 52
1.5. 1905 Devrimi’nin Oluşum ve Yayılma Süreci................................................ 62
1.5.1. Papaz Gapon Hareketi.............................................................................. 62
1.5.2. Ekim Genel Grevi..................................................................................... 70
1.5.3. Devrim Sonrasında Çarlık’ta Siyasal Yaşam ........................................... 76
BÖLÜM II. 1908 JÖN TÜRK DEVRİMİ ................................................................. 80
2.1. Osmanlı Siyasal Sisteminin Kökenleri............................................................ 82
2.2. Osmanlı Siyasal Sisteminin Modernleşme Süreci .......................................... 91
2.3. 19. Yüzyılda Osmanlı Sosyo-Ekonomik Yapısının Dönüşüm Süreci........... 111
2.3.1. Reaya Sınıfı ............................................................................................ 111
2.3.2. Kayıp Burjuvazi ..................................................................................... 117
2.3.3. Osmanlı’da İşçi Sınıfının Doğuşu .......................................................... 122
2.4. Dönüşen Osmanlı Aydını ve Jön Türk İdeolojisinin Doğuşu ....................... 125
2.5. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kuruluşu ve 1908 Devrimi’nin Örgütlenme Aşamaları
.............................................................................................................................. 137
2.5.1. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Oluşum ve Yayılma Süreci.................. 137
2.5.2. Makedonya’da Ayaklanma .................................................................... 152
2.5.3. Devrim Sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nda Siyasal Yaşam........... 158
BÖLÜM III. 1905 RUS DEVRİMİ İLE 1908 JÖN TÜRK DEVRİMİ’NİN
KARŞILAŞTIRMASI.............................................................................................. 166
3.1. Rusya ve Osmanlı İmparatorluklarının Geleneksel Yönetim Yapılarının Karşılaştırması
.............................................................................................................................. 167
3.2. Rus ve Osmanlı Modernleşmesinin Karakteristik Özellikleri ve İtici Güçleri Üzerine
Bir Değerlendirme................................................................................................ 173
3.3. 19.Yüzyılda Rus ve Osmanlı İmparatorluklarının Sosyo-Ekonomik Yapılarının
Dönüşüm Süreçlerinin Karşılaştırması................................................................. 188
3.4. 19. Yüzyılda Rus ve Osmanlı İmparatorluklarında Oluşan Muhalif Siyasal Hareketler
Üzerine Bir Karşılaştırma..................................................................................... 203
3.5. 1905 Rus ve 1908 Jön Türk Devrimleri’nin Oluşum ve Örgütlenme Karakterleri
Üzerine Bir Karşılaştırma..................................................................................... 214
SONUÇ .................................................................................................................... 227
TEZ ÖZETİ .............................................................................................................. 229
SUMMARY ............................................................................................................. 230
KAYNAKÇA ........................................................................................................... 230
ÖNSÖZ
Bu tez çalışmasında birbirlerine bir çok yönden büyük benzerlikler gösteren iki mutlak
monarşi olan Rus Çarlığı’nı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu anayasal monarşi olma eşiğine
getiren 1905 Rus ve 1908 Jön Türk Devrimleri’ni, imparatorlukların o tarihe dek geçirmiş
oldukları kapitalistleşme sürecine yoğunlaşılaraktan incelenmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede
konu, her iki imparatorluğun 19. yüzyılda geçirdikleri siyasal, sosyo-ekonomik ve düşünsel
dönüşüm süreçleri geleneksel-modern çatışmasına vurgu yapılaraktan işlenmiştir. Avrupa
kıtasının doğusunda konumlanan bu imparatorlukların, Batı dünyasıyla aralarındaki
gelişmişlik farkını kapatmak için giriştikleri modernleşme çabalarının, bu iki devrimin
gerçekleşme şekilleri bağlamında ulaşmış olduğu boyutlar, “geç kapitalistleşme” olgusu temel
alınaraktan açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca söz konusu devrimlerin meydana geldiği siyasal
ve sosyo-ekonomik koşullar incelenerekten her iki imparatorluğun 19.yüzyılda geçirmiş
oldukları modernleşme sürecinin değerlendirilmesi de amaçlanmıştır. Sözkonusu devrimler,
güçlü merkezi yönetim geleneğine sahip ve toplumsal sınıfların aşırı biçimde iktidarın
tahakkümü altında gelişimini sürdürdüğü Rus ve Osmanlı İmparatorluklarında, tabandan
gelerek saltanat güçlerini dize getiren ilk siyasal ayaklanmalar olmuşlardır. Bunların,
Rusya’da 1917’de kurulan Sovyetler Birliği ve Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde
1923 tarihinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti devletlerine ve yeni rejimlerine hazırlayıcı
safha olarak büyük etkiler yapması, seçilen konunun tarihsel önemi açısından da oldukça
açıklayıcıdır.
Bu tez çalışması, Rus ve Osmanlı İmparatorluklarının modernleşme süreçlerinin
başlangıçlarından itibaren genel bir değerlendirmesini içermektedir. Rus modernleşmesi
Büyük Petro dönemi başlangıç alınaraktan tartışılırken, Osmanlı örneğinde ise, III. Selim
dönemi başlangıç noktası alınmıştır. Her iki impratorluğun tarihsel evriminde üzerinde
yoğunlaşılan zaman dilimi, 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren devrimlerin gerçekleşmesine
dek süren dönemdir. Bu devrimler ayrı ayrı değerlendirilirken, ortaya çıktıkları sosyoekonomik ve siyasal koşulların yanısıra dönemin hakim düşünsel akımlarına da yoğunlaşılmış
ve devrimlerin örgütlenme safhalarına görece daha az yer verilmiştir. Bu çalışmada söz
konusu iki devrimi hazırlayan siyasi, sosyo-ekonomik ve düşünsel platformlarda geçirilen
19.yüzyıldaki dönüşüm süreci ayrı bölümlerde incelendikten sonra devrimlerin benzeştiği ve
farklılaştıkları yönlerinin analiz edildiği bir üçüncü bölümle çalışma sonlandırılmıştır.
Bu çalışmada her aşamada eleştiri ve görüşleriyle beni yönlendiren Sayın Hocam Prof.
Dr. Taner Timur’a teşekkürlerimi sunarım
Esra ATALI
2002
BÖLÜM I. 1908 RUS DEVRİMİ
Aktif olarak Rus proleter sınıfı tarafından gerçekleştirilen ancak sonucu itibariyle
burjuva devrimi niteliği kazanacak olan 1905 Devrimi Rus Çarlığı’nın mutlak monarşi
yönetiminden meşruti monarşi yönetimine geçmesine yol açmıştır. Fransız Devrimi ve
Britanya’da başlamış olan Sanayi Devrimi’nin siyasal ve sosyo-ekonomik yapısını hazırladığı
19.yüzyılın en öne çıkan özelliklerinden biri, temelleri 16.yüzyıl Avrupa’sında atılan
kapitalist düzenin tüm dünyaya ihraç edilme seferberliğinin muazzam bir hız kazanmasıdır.
Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi ve kıtanın güç dengesinde belirleyici bir role sahip,
devasa büyüklükte bir imparatorluk olan Rusya, bu yüzyılda Batı’dan esen rüzgarlara karşı
oldukça kırılgan bir pozisyonda kalmıştır. Rusya’nın Batılı rakipleri karşısında ekonomik
azgelişmişliği ve otokrasinin, gelişme ve çeşitlenme sürecine giren toplumsal yapının
taleplerine cevap verememesi ülkenin 20.yüzyılın başlarında oldukça şiddetlenecek olan bir
çeşit kaosa sürüklenmesine yol açmıştır. Özellikle 1890’larda girişilen hızlı sanayileşme
atılımı sosyo-ekonomik yapıda kökten değişimleri beraberinde getirirken, İmparatorluğun
siyasi modernleşme ile süreci destekleyemediği noktada rejim tıkanmış ve sonuç geniş bir
toplumsal yelpazeyi arkasına alan kitlesel bir devrim olmuştur.
20.yüzyılın başlarında Rusya Batı Avrupa ile karşılaştırıldığında bir çok yönden
oldukça geri kalmış bir görünüm sergiliyordu. Sanayi Batı’ya oranla zayıf olmasına rağmen
hızlı bir genişleme sürecine girmişti; ancak taşralılık halen toplumsal yapıdaki hakim ton
olmayı sürdürüyordu. Köhnemiş bir iktidarın zulmü altındaki bu uçsuz bucaksız ülkede
yoksulluk kol gezerken, imparatorluğun sömürgecilik maratonunda aktif rol oynamaya
soyunması iktidarla halk arasındaki iletişimsizliğin göstergesiydi. 19.yüzyılda başa geçen
Rus Çarları’nın tebaalarına karşı takındığı anlayışsız ve uzlaşmaz tutum taraflar arasındaki
uçurumu sürekli genişletirken, halk “Çar” sözcüğüne atfettiği tüm yüce değerleri kaybetmeye
başlamıştı. 1905 yılında meydana gelen iktidar karşıtı eylemler halk tabanındaki bu ruh
halinin ulaştığı boyutu açığa çıkarması bağlamında oldukça anlamlıydı. Genel olarak
bakıldığında
Rusya, Batı Avrupa’nın çok önceden tecrübe etmiş olduğu, mutlakıyetçi
yönetimin temsili unsurlar kazanacağı safhayı geçiriyordu. Ancak Rusya’nın sosyo-ekonomik
ve siyasal yapısının kendine has koşulları, hem 1905’te hem de 1917’deki
devrimci
hareketlere damgasını vurmuş ve ülkenin siyasal yapısındaki evrimi Batılı ülkelerdekinden
çok farklı noktalara sürüklemiştir.
1.1.Rus Siyasal Sisteminin Kökenleri
Rusya üzerine çalışan uzmanların genel olarak birleştiği nokta Rus tarihinin ülkenin
yayıldığı coğrafyanın öznel koşulları tarafından belirlenmiş olduğudur. Devasa büyüklükte bir
kara parçasını kaplayan Rus Devleti, Avrupa ve Asya kıtaları arasında bir geçiş sahasıdır. İki
ayrı dünyanın karşılaşma sahasında ikamet eden Rus halkının bu ayrık kültürler arasında
bocalaması, Rus tarihinin en merkezi temalarından biri olmuştur. Batı ve Doğu kültürleri
arasında sıkışmış olma durumu kendini en bariz olarak Rus devlet geleneğinde
göstermektedir. Birbirlerinden bağımsız olarak kurulan knezlikler ilk Rus siyasal
örgütlenmeleridir. 9.yüzyılda Kiev Knezliği’nin gelişerek diğerlerini boyunduruğu altına
alması sonucu tarihin ilk Rus devleti ortaya çıktı. Rus devlet sisteminin şekillenmesinde
10.yüzyılda Ortodoks Hıristiyanlığının kabul edilmesi çerçevesinde Bizans İmparatorluğu ile
kurulan yakın ilişkilerin büyük bir etkisi vardır. Hıristiyanlığın Bizans versiyonunun kabulü
Ruslar’ı Katolik Batı dünyasından kültürel, ekonomik ve siyasal izolasyona itmesi ülkenin
Orta Çağ’da farklı sosyo-ekonomik süreçlere sürüklenmesine yol açmıştır. 12.yüzyılda
Bizans’ın gerileme dönemine girmesiyle Ruslar Batı’yla ilişkilerini güçlendirmeye başladılar.
Ancak, aynı yüzyılda Moğol-Tatar istilasıyla Doğu’nun boyunduruğuna giren Ruslar, bir kez
daha Avrupa’dan izolasyona maruz kalmışlardır. Moğol-Tatar istilası Rus yönetim
geleneğinin oluşmasında çok önemli bir safhaya işaret eder. Avrupa ile bağlantısı kesilen
Rusya Batı’dan bir ölçüde farklı, kendine has bir feodal düzen yaratmış ve bu karakteristik
feodalite ülkenin daha sonraki tarihinde belirleyici bir unsur olmuştur.
Tatar boyunduruğunun altında Rus knezlerinin rolü vergi toplayıcılığına indirgendi.
13.yüzyıl ortalarında Moskova knezliği yükselme dönemine girdi. Tatar hanlarının himayesini
arkasına alan Moskova prensleri Tatar yönetim metodlarından fazlasıyla etkilendiler.
15.yüzyılın sonlarına doğru Tatar yönetimi sona erdikten sonra Moskova prensleri bu mirası
devralarak güç tekeline dayanan yönetimi sürdürmeye devam ettiler. Buna ek olarak Bizans
İmparatorluğu’nun kiliseyi iktidara hizmet eden bir kurum şeklinde kurguladıkları ideoloji ve
ritüeller Moskova prensleri tarafından da benimsenmişti. İdeal hükümet formu olarak otokrasi
kültünün sağlam bir şekilde inşası bu döneme denk düşer 1. 1633-1654 yılları arasında hüküm
süren IV. Ivan, Rus yönetim geleneğine mutlakçılık ve terör gibi hiçbir zaman
sıyrılamayacağı nitelikler kazandırmıştır. IV. Ivan yeni bir siyasi rejim tarzı yaratmadı; sadece
“Asyatik Despotizm” olarak adlandırılabilecek Rus yönetim geleneklerini sağlamlaştırdı.
Devletin her alanda aşırı kontrolü ve özel mülkiyetin gelişememesi gibi birbiriyle ilişki
içindeki iki unsur Rus siyasal sistemini Batı’dan çok Doğu’ya yaklaştırdı 2. IV. Ivan, Rus
aristokrat sınıfı Boyarlar’ın nüfusunu kırarak iktidarın keyfiyetine tehdit oluşturacak sınıfsal
baskı unsurunu ortadan kaldırarak, hükümdarın güç tekeline bağlı oldukça merkezi bir siyasal
yapı kurdu. Batı Avrupa’daki devletlerle karşılaştırıldığında Rus hükümdarının etki sahası
muazzamdı. En güçlü sınıf olan Boyarlar dahi Çar’ın hizmetçisi olmaktan daha ötesine
geçemediler. Toprak sahipleri bölgelerinde güçlü siyasal kimlikler kazanamadı ve Rus
şehirlerinin yönetimi direkt olarak prensler ve prenslerin atadığı yöneticiler tarafından
yürütüldü. Avrupa’nın tamamında karakteristik bir özellik olarak ortaya çıkan yerel aidiyet
bilincine ulaşmış özerk komünler Rusya’da oluşamadı *. Rusya’da bölgesel aidiyet bilincinin
ve özerk şehir meclislerinin noksanlığı merkezi yönetimin tahakkümüne karşı yerel ve sınıfsal
ayrıcalıkları savunacak temsili kurulların oluşamaması sonucunu doğurmuştur 3.
Rus siyasal sisteminde öne çıkan bir diğer unsur da kilisenin iktidara hizmet eden bir
konumu benimsemiş olmasıdır. Ortaçağ’da Katolik Avrupa’da olduğu gibi Rus kilisesi de
birbirlerinden kopuk ve siyasal olarak bölünmüş yerleşim bölgelerinde kültürel ünite
sağlanması yönünde birleştirici bir rol oynadı. Rus kilisesi kuruluşundan beri ritüellerini ve
1
MOSSE, W.E., The Economic History of Russia (1856-1914), London & New York, I.B.TAURIS, 1996, s: 8
2
DANILOV, A. A., The History of Russia, New York, Heron Press, 1996, s: 362
*
Novgrod Eyaleti bu duruma istisnadır. Bkz. KOENIGSBERGER, H. G., Medieval Europe ,400-1500,
London, 1991, s: 320
3
Koeningsberger, a.g.e.
tüm dinsel düşünüş sistemini oluştururken Slav dilini kullandı. Çok az sayıda Hıristiyan
metinleri Slav diline çevrildi. Grek ve Latin teoloji metinleri ve teoloji tabanlı antik felsefe
Ruslar’a oldukça yabancıydı 4. Rus kilisesi, Bizans İmparatorluğundaki kilise ve devlet
arasındaki uyumlu işbirliği tavrını benimsedi, fakat devlet her zaman daha güçlü olan partner
oldu; uyum, devletin kilise üzerindeki hakimiyetiyle sağlandı. Bu yüzden Latin-Hıristiyan
tarihinde sıkça olan devlet-kilise çekişmesine Rus tarihinde rastlanmaz. Aynı zamanda Rus
kilisesi İstanbul’daki metropolit kiliseden bağımsızlığını kazanmayı başardı. İstanbul’un
Türkler tarafından fethedilmesinden altı ay sonra Moskova’da toplanan Rus piskoposlar
meclisi, Moskova’daki Rus metropolitanının artık İstanbul patrikhanesinin onayını almaya
ihtiyaç duymayacağını ilan etti 5.
Rus siyasal sisteminin yapısal analizlerinde I. Petro dönemi özel bir yer tutar. 16891725 yılları arasında hüküm süren ve ülkedeki ilk geniş ölçekli modernizasyon hareketini
başlatan I. Petro, otokratik Rus yönetim geleneğinin kurucusu olmuştur. Batılılaşma ereği
çerçevesinde saltanatı boyunca taş üstünde taş bırakmayan Petro, geleneksel yapıya Batılı
değerleri ve teknikleri eklemlendirerek Rus otokrasisinin temellerini atmıştır. St.Petersburg
şehri Petro rejiminin simgesel anıtıdır; St.Petersburg’u kalkıştığı modernleştirme projesinin
merkezine yerleştiren Petro, yüzyıllara dayalı bir geleneği ve dinsel havası olan Moskova’nın
etkisini kırmak istiyordu. Bu, Rus tarihinin tertemiz bir sayfada yeni bir başlangıç yapması
gerektiği düşüncesinin dışavurumudur. Yeni sayfaya yazılanlar tamamen Avrupalı olacaktır.
Bu amaç doğrultusunda St.Petersburg’un inşası baştan sona İngiltere, Fransa, Hollanda ve
İtalya’dan getirilen yabancı mimar ve mühendislerce planlandı. 10 yıl içinde bataklıkların
ortasında 35 bin bina yükseldi; 20 yıl içinde nüfus yüz bine yaklaştı ve şehir kısa sürede
Avrupa’nın büyük metropollerinden biri oldu. Batı’daki hiçbir yönetici böylesine muazzam
4
Mosse, 1996, s: 74
5
Koeningsberger, 1991, s: 324
ölçekte bir inşaata girişemezdi. Petro, soyluların büyük bir bölümünün yeni başkente
taşınmasına ve burada saraylar yaptırmalarını emretti; aksi halde soyluların unvanları
ellerinden alınacaktı. Üç yıl içinde yeni kent sakat kalanlar ve ölenler olarak yüzelli bine
yaklaşan işçi ordusunu yuttu. Şehrin inşası uğruna halkını kitle halinde yok edebilecek bir
kudrete sahip olan Petro, çağdaşı olan Batılı hükümdarlardan çok Doğulu despotları
andırıyordu 6. Sonuç olarak Petro, Rusya’yı Batılılaştırmak için tamamen doğulu olan
metodlara başvurmuştur.
I. Petro’nun reformlarından bir diğeri otokrasinin laikleştirilmesidir. Ortodoks kilisesi
üzerinde tam bir egemenlik kurarak onu, iktidarın elinde uysal bir aygıt durumuna getiren
Petro, Rus siyasal sisteminin tekelci niteliğini daha da güçlendirmiştir. Patrikliği kaldırarak
Ortodoks Kilisesini “yüksek ruhani meclis” e yani kilise işleri bakanlığına çevirerek zaten çok
sınırlı olan iktidara karşı yaptırım gücünü de tamamen elinden almıştır 7. Kendi siyasal
düşünceleri ve reform projeleri için Kiliseyi propaganda aracı olarak kullanan Çar, aynı
zamanda kilisenin eğitim üzerindeki tekelinden de yararlanmıştır. Petro zamanında eğitim iki
hedefe yöneltilmiştir: geleneksel olarak hükümdara itaatin gereklerini yeni jenerasyona
aktarma çabası ve kilisenin vasıtasıyla ülkedeki her bireye, öncelikle, eğitim aracılığıyla
ulaşmak. Petro’nun bir diğer çabası da kilisenin eğitim tesislerini laik kullanıma açmaya
çalışmasıdır 8. Petro’nun saltanatında öne çıkan bir diğer unsur Çar’ın ve burjuva sınıfına tam
destek vermesi ve bu sınıfı güçlendirmek için yaptığı geniş iktisadi reformlardı. Petro’nun
tüm dış politikası ticari sermayenin geliştirilmesi çerçevesinde şekillenmiştir. Açık denizlere
ulaşma yönünde temellenen dış politika tüccar sınıfı geliştirme ereği ile yakından
6
BERMAN, M., Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999, s: 237-239
7
Mosse, 1996, s: 8
8
BISSONETTE, G. A. A., “Peter The Great And The Church As An Educational Institution”, Essays In
Russian And Soviet History (In Honour Of Geroid Tanquary Robinson), Der John Stelthon Curtiss, New
York, Colombia University Press, 1963, s: 18
bağlantılıydı. Saltanatının son yıllarında Avrupa’dan Asya’ya giden ticari yolların önemli bir
kısmı Rusya’nın eline geçti.
Batıda olduğu gibi Rusya’da da bürokrasinin gelişimi ile, para ekonomisinin
genişlemesi ve ticari sermayenin ortaya çıkması arasında yakın bir ilişki vardır. 17.yüzyılda
Moskova’da yükselişe geçen ticari kapitalizm kaçınılmaz olarak Moskova’daki bürokrasinin
büyük ölçüde genişlemesine zemin yarattı 9. Ancak Batı Avrupa tarzında Rus bürokrasisinin
doğuşu, Petro zamanına rastlar. Rusya’nın ilk gerçek bürokratik kurumu olan Çar konseyi
(Duma)’nın yerini alan senatoydu. Duma, Moskova’lı Çarlar’ın gözde vasıllarının kuruluydu.
Senato ise Petro tarafından soy yada toplumsal pozisyona bakılmaksızın atanan memurların
oluşturduğu kuruldu 10. Petro’nun kurumları sadece soy ve unvanları yadsımakla kalmıyor,
bariz bir burjuva karakteri de taşıyordu. I. Petro dönemindeki modern Rus devleti inşası,
madalyonun sadece bir yüzüydü. Petro’nun reformları halkın refahını önemli ölçüde düşürdü
ve ölüm oranlarında muazzam artış oldu. Petro’nun modern Rusya yaratma yönündeki
atılımları ülkenin Avrupa’da büyük bir güç olarak ortaya çıkmasının temellerini attı ve bu
sayede Rus Çarlığı Avrupa uygarlığının bir parçası oldu. Ancak, söz konusu kapitalist
gelişmenin sağlanabilmesi için geniş ölçekte bir emek sömürüsü yapıldı. Şunu da belirtmek
gerekir ki Petro reformları ülkenin feodal düzenini kökten etkileyecek ya da köylülerin yaşam
tarzını değiştirecek köklü sonuçlar doğurmadı. Rus köylüsü geleneksel değerlerine bağlı
kalmayı sürdürdü. Petro’nun sistemi yine de toplumun alt ve üst katmanları arasındaki sosyokültürel hizipleşmenin artmasını sağlamak yönünde bir etki yapmıştır 11. Petro’nun önderlik
ettiği süreç nitelik bakımından “yukarıdan yönetici zümrenin yürüttüğü modernleşme
9
POKROVSKII, M. N., Bureaucracy In Russia , Russia In World History (Selected Essays By M.N.
Pokrovskii), Der: Roman Szporluk, Michigan, The University Of Michigan Press, 1970a, s: 60-61
10
Pokrovskii, a.g.e.
11
Danilov, 1996, s: 363
hareketi” olarak şekillenmiş ve Rus Çarlığı’nın yıkılışına dek söz konusu durum
değişmemiştir; Rusya’da modernleşme her zaman sıkı bir şekilde merkezi yönetimin
kontrolünde sürdürülmüştür.
Petro öldükten sonra aristokratlar, oluşturdukları “yüksek özel kurul”a önemli yetkiler
vererek hükümdarın otoritesini az çok frenlemeyi başarsalar da bu durum fazla uzun sürmedi.
Gerçek bir toprak aristokrasisi olan Boyarlar’ın üzerlerinde artık bir bürokratik asiller sınıfı
kurulmuştu 12. Çarlık ile asiller arasında gelişen asillerin bağımlılığına dayalı ilişki tarzı Rus
siyasal sisteminin önemli bir karakteristiğidir; asiller kendilerini, devletin hükümranlık
sahasında dengeleyici bir unsur olarak hiçbir zaman hissettirememişlerdir. Aristokrasi
oldukça geniş imtiyazlara sahip olmasına karşın devlete karşı kayda değer bir yaptırım gücüne
sahip değildi. Ancak bu durum devletin asillere muhalif bir tutum takındığı anlamına gelmez.
Örneğin, II. Katerina’nın saltanat döneminde (1762-1796) asiller, mahalli idarenin yönetimine
ortak olmuş ve “Asiller İmtiyaz Kanunu” ile devlet hizmetlerinde aldıkları görevler
arttırılmıştır; ancak bu onlara devlet yönetimi üzerinde herhangi bir güç odağı yaratma şansı
getirmemiştir 13. Otokrasi, 18. ve 19.yüzyıllarda asiller sınıfının çıkarına değilse bile
isteklerine aykırı politikaları ertelemiştir; ancak söz konusu durum asillerin gösterdiği
direnişten çok, devlet cihazının yavaş işleyişinden kaynaklanmıştır 14.
Yayıldığı topraklar üzerinde tartışmasız egemen olarak gelişen Rus otokrasisi
Batı’daki emsallerine göre ülkesindeki tüm güç odaklarını kontrolüne almış gözüküyordu.
Ancak köylü kitlelerinin köleliği, ülkenin kanayan yarasıydı. Az çok kişisel kabul edilecek
sayısız bölgesel ayaklanma dışında, bizzat köylüler 17.yüzyılda Razin ve 18.yüzyılda
12
LIEBMAN, M., Rus İhtilali (Bolşevik Başarısının Kaynakları, Gelişmesi ve Anlamı), İstanbul, Varlık
Yayınevi, 1968, s: 13
13
Mosse, 1996, s: 9
14
Liebman, 1968, s: 13
Pugatçev isyanları olmak üzere devletin tüm sistemini yerle bir etme potansiyeli taşıyan iki
isyan hareketine kalkıştılar; ancak her iki hareket de toplumsal düzeni bütünüyle yıkmak gibi
radikal bir düşünce etrafında gelişmemiş, doğrudan düşmana yani kır ve şehir aristokrasisi ile
işbirlikçi idarecilere, yönelmiştir. Sonuçta bunlar kendiliğinden ve bilinçsiz hareketler
olmanın ötesine geçememişlerdir. Bu isyanların yenilgiye uğratılmasını takiben, devlet, din
adamları zümresi ve muhafazakar unsurları yanına çekerek köylülere boyun eğdirmeyi
başarmış ve en azından psikolojik açıdan büyük isyan girişimlerini neredeyse imkansız hale
getirmiştir 15.
1.2. 19. Yüzyılda Rus Otokrasisi
19.yüzyıl Rus Çarlığı açısından son derece çalkantılı geçmiştir. Bu yüzyıl tüm
Avrupa’yı kasıp kavuracak denli büyük bir uluslararası olayla, Fransa’da monarşi sisteminin
yıkılmasına yol açmış olan devrim ile başladı. Napolyon’un 1804’de kendini imparator ilan
etmesi ve Avrupa’da Fransız hegemonyasını kurması üzerine Fransa’ya karşı oluşturulan
devletler bloğuna Rusya da etkin olarak katılmıştı. 1812 yılında Napolyon’un Rusya’yı istila
etme girişimi başarısızlığa uğradı. Rus savunmasının başarısında, tüm maddi ve manevi
güçlerini seferber ederek savaşmalarının ve halkın tüm vatanseverlik hislerinin kamçılanarak
savaşın bir ölüm kalım mücadelesi mahiyetine sokulmasının etkisi büyüktür. Çar I. Aleksandr
tüm Avrupa’yı kontrol altında tutan Fransız imparatoruna karşı galip gelmiş bir devletin
hükümdarı olarak Rusya’nın Avrupa’daki prestijini en üst seviyeye taşımış oldu.
Napolyon’un istilasının Alman siyasal yaşamına olan kökten etkisi Rusya’da görülmedi.
Almanlar Leipzig Savaşı’nı ulusal bir efsane haline getirdiler ve böylece savaş halk tabanında
Alman milliyetçiliğinin yeşermesine yol açtı. Ancak, Moskova savunması aynı tür bir sonuç
doğurmadı. Bu durum Rusya’daki ulusal bilincin zayıflığı ve siyasal gündemle halkın günlük
15
VOLINE, Rus Devrimleri, İstanbul, Babil Yayınları, 2000, s: 9
yaşamı arasındaki geniş bir uçurumun varlığı ile açıklanabilir 16. 1815 yılında Napolyon
kasırgasının bertaraf edilmesini izleyen Viyana Kongresi’nde Çar Aleksandr’ın teklifi üzerine
Avusturya ve Prusya’nın katıldığı “Kutsal İttifak” kuruldu. Kongre sonrasında uzun zaman
Avrupa politikasında önemli rol oynayan bu ittifakın üyeleri, Kutsal İncil’in emirlerine göre
hareket etmeyi prensip edindiklerini ve her ülkede meşhur olan hanedanın üyelerinin
hakimiyeti için birbirlerine yardım etmeyi taahhüt ediyorlardı. Bu üç devlet arasında
kurulmuş olan ittifaka diğer Avrupa devletleri de katıldı *. Rusya’nın kongre esnasında
Polonya Krallığı’nı da bünyesine katması Batı’yla, özellikle de Almanya ile ilişkilerini
arttırdı 17.
19.yüzyılın ilk Çar’ı olan I. Aleksandr (1801-1825), Rusya için tamamen Batı Avrupa
tarzında bir gelişim evrimi kurguladı; Çar, anayasal bir düzen kurmayı ve serfliği kaldırmayı
planlayacak kadar ileri görüşlüydü. Çar’ın sağ kollarından biri olan Speranski Rus tarihinin en
büyük reformcularından biri olarak kabul edilir. Siyasal sistemde hukuksal reformlara
gidilmesi gerektiğini savunan Speranski, bir anayasa taslağı da hazırlamıştı. 19.yüzyılın
başlarında bir çok Rus gibi, Speranski de sistemde yapılacak bir revizyon için “yukarıdan”
bahşedilecek bir anayasanın serflerin özgürleştirilmesinden daha az sorunlu olacağını
düşünüyordu. Anayasa sadece toplumsal hakların genişletilmesini içerecekti; oysa serflerin
16
*
THOMSON, D., Europe Since Napoleon, New York, Alfred A. Knopf, Inc., 1982, s: 102
Bu ittifaka giren devletler arasında 1818-1822 döneminde dört kongre yapıldı ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde
baş gösteren ihtilalci hareketlerin önü alındı. İttifakın önderliği Çar Aleksandr’dan Avusturya baş vakili
Metternich’e geçince Çar ittifak ruhuna aykırı hareket etmeye başladı ve gayri resmi olarak Osmanlı padişahına
karşı isyan eden Yunanlılar’a yardım etti. Ancak Avusturya ve İngiltere’nin resmi müdahaleleri sonucu Ruslar
yardımı kestiler.
17
Thomson, 1982, s: 105
özgürleştirilmesi nüfuzlu bir çok serf sahibinin haklarını sınırlayacaktı 18. Bu bağlamda,
ivedilikle bir anayasanın hazırlanıp kabul edilmesini; ancak serflerin özgürleştirilmesi
kanunun ertelenmesi gerektiğini düşünüyordu. Aynı zamanda mülkiyet kualifikasyonuna
dayalı oy kullanımı sonucu eyaletlerden seçilecek vekilleri içeren bir yasama organının
oluşturulması fikrini önerdi. Bu yasama organının kararları, İmparator’un onayına tabi
olacaktı. Aleksandr, Speranski’nin, planlarını sempatiyle karşılamış olsa da bunların çoğu
hayata geçirilmedi. Yine de kanun geçirme ve beyanname yayınlama gücü olan bir devlet
konseyi kurulabildi; ancak konseyin * tüm eylemleri Çar’ın onayına bağlıydı ve yüzden de
bürokratik bir kurum olmanın ötesine geçemedi 19. Speranski 1812 yılında savaşın arifesinde
St.Petersburg’dan sürüldü ve kariyeri sona erdi. Napolyon’a karşı yapılan savaşlar ve
Rusya’nın zaferi Çar Aleksandr’ın reformist siyasetinde de değişime yol açtı. I. Aleksandr
19.yüzyıl muhafazakar Çarlar silsilesi içinde bir istisna olsa da anayasal düzenin ilkelerini
benimseyecek ya da serfliği kaldırma gibi bir riski alacak denli cesur değildi. İktidarının son
döneminde ilk dönemine oranla daha muhafazakar bir tavır sergiledi. Reform planlarının
uygulamaya geçirilmesindeki tereddütleri ve bunları ertelemeye gitmesi Rusya için büyük bir
şansın kaçırılmasına neden oldu.
Otokratik rejimi hedef alan ve az çok anayasal bir rejim kurulmasını amaçlayan bir
programa sahip olan ilk bilinçli devrim hareketi, 1825 yılında Çar I. Aleksandr’ın doğrudan
bir mirasçı bırakmadan öldüğü dönemde gerçekleşti. Çar, oğlu olmaksızın ölünce büyük
kardeşi Konstantin’e hükümdarlık hakkı geçti. Senatörlerin diğer kardeş olan Nikola’ya
18
CHERNUKHA, V.G. & ANAN’ICH, B.V., Russia Falls Back, Russia Catches Up: Three Generations Of
Reformers, Reform In Modern Russian History (Progress Or Cycle), Der: Theodore Taranovski, New York,
Woodrow Wilson Center Press & Cambridge University Press, 1995, s: 56
*
Konsey, 1905 devrimine kadar varlığını korudu; 1905’te ise parlamentonun üst komisyonuna
dönüştürüldü(Bkz. Chernukha & Anan’ich, a.g.e.
19
Chernukha & Anan’ich, a.g.e.
bağlılık yemini etmelerini engellemek için 30 subay, 3 bin askerin başında yürüyüşe geçti.
Ayaklananlar 10 tane ölü vererek çabucak yenildiler. Ayaklanma Aralık (Rusça “Dekabre”)
ayında gerçekleştiği için ayaklananlar “Dekabristler” olarak adlandırılır. Hareket ezilen
sınıflardan çok, ayrıcalık sahibi kesimler içinde destek bulmuştur. Hanedanın içinde
bulunduğu kararsızlıktan yararlanan yönetim karşıtları uzun zaman önce hazırlamış oldukları
planı uygulamaya geçirdiler. Adaletsiz ve keyfi bir düzen altında kölelik, cehalet ve yoksulluk
içinde çırpınan halkları görmekten acı duyan aristoktasi kökenli ve yüksek tahsilli kişilerin
yanı sıra, 1812 ve 1813 yıllarındaki Napolyon savaşlarında orduya hizmet eden ve ülkelerinin
Batı’dan ne denli geri kalmış olduğunun bilincine varan bir çok subay da hareketin aktif
kanadını oluşturdular. Söz konusu subaylar Rusya’ya dönüşlerinde gizli örgütler halinde
birleştiler ve devrimci planlar üretmeye başladılar. “Rus Şövalyeleri Tarikatı”, “Kurtuluş
Birliği” ve “Kamu Yararı Birliği” gibi gizli cemiyetler kuruldu; cemiyetlerin en yoğun
faaliyet gösterdiği yer St.Petersburg’du 20.
Dekabrist ayaklanma Fransız Devrimi’nin özgürlük ve adalet fikirlerinden
etkilenilerek düzenlenmiştir. Dekabristler, Rusya’yı bir Avrupa devleti olarak gördüler ve
Despotik yönetime ve serfliğe karşı dururken yurttaşların özgürleştirilmesinin gereğini
savundular. Dekabrisler’in liderlerinden biri olan Paul Pestel, programında bizzat sosyalist
motifler içeren bazı fikirleri telaffuz eder 21. Dekabristler taktik olarak askeri darbeyi kabul
ettiler, ancak şiddeti en az düzeyde tutabilmeyi amaçladılar. Darbeyi zorunlu bırakıldıkları bir
yöntem olarak gördüler ve hükümetin reformları ertelemesinin hareketlerini gerekli kıldığını
savundular 22. Pestel’in yönetimi altında gerçekleşen ayaklanma hızla bastırıldı ve Pestel ile
20
Liebman, 1968,s:32
21
Voline, 2000, s: 10
22
Chernukha & Anan’ich, 1995., s: 60
birlikte diğer ele başları da kendilerini darağacında buldular. Başarısızlıkla sonuçlanmasına
rağmen Dekabrist ayaklanma Rus tarihinde önemli bir yer edinmiştir; ayaklanma, rejimin
zorbalığı ve tekelci tutumuna karşı, demokratik bir amaç çerçevesinde birlik olarak
gerçekleştirilen ilk iktidar karşıtı hareketti. Dekabristler 19.yüzyılın huzursuz genç
kuşaklarına örnek olacak bir eylem gerçekleştirmişlerdi. Hareketin zor kullanmaya başvurmuş
olması iktidara karşı artık barışçıl yöntemlerle muhalefet etmenin bir sonuç getirmeyeceğine
duyulan inançtı 23 ki bu da Rus devrim tarihi açısından ulaşılmış önemli bir bilinçsel safhadır.
Olağanüstü koşullar altında tahta çıkmış olan I. Nikola, muhalif unsurların ulaşmış
olduğu bu düzey karşısında tavrını polis devleti yaratmak yönünde koydu. Tahtta kalmanın ve
otokrasiyi korumanın tek yolunun toplumsal güçleri sindirmek olduğu görüşünden hareketle
tam bir baskı ve yıldırı rejimi kuran I. Nikola’nın saltanatı, modern Rus tarihinin en karanlık
dönemlerinden biri olmuştur. Nikola rejiminin en ayırt edici özelliklerinden biri, “3. Bölüm”
adı altında siyasi bir polis örgütü oluşturarak Rusya’da hayatın her alanına sızabilen tipik bir
polis devletinin temelini atmış olmasıdır. Kurduğu özel jandarma birimi de bu paramiliter
örgütün yürütme kolu işlevini görmüştür. Gizli polis örgütü bir çok devlette olduğu gibi,
Rusya’da da uzun zamandır varlığını sürdürüyordu; ancak Nikola’nın yarattığı 3. Bölüm,
devlet güvenliği olgusunun aşırı öne çıkartılmış olması bağlamında yeni bir durum arz
ediyordu 24. Bu noktada daha da önemli olan Nikola’nın amacıdır;büyük Petro’dan beri hiçbir
Çar Batılılaşma ereğine sırtını dönmemişti. Nikola, Batılı fikirleri otokrasi için yıkıcı bularak
Rus tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sansür uygulamasına gitmiştir ve geniş muhbirler ağı
da onu bu amacında başarılı kılmıştır. Sansür, ayrıca resmi bir ideolojinin propagandasıyla da
desteklenmiştir. Eğitim bakanı Kont Uvarov’un özetlediği ünlü slogan “Ortodoksluk,
Otokrasi ve Ulus” Nikola rejiminin temel ilkeleri olarak tüm resmi kurumlarda özellikle
23
Voline, a.g.e.
24
Mosses, 1996., s: 18
vurgulanmıştır. Ulusal şovenizm, bir yandan Ortodoks dini ile ilişkilendirilirken diğer yandan
monarşiye kendini adama hissiyatıyla desteklenmiştir 25. Dönemin bir çok düşün insanı gibi
sürgüne gönderilmiş olan * ünlü yayıncı Aleksandr Herzen, Nikola rejiminin tasvirini yaptığı
bir yazısında şöyle der:
“Avrupalı olmayı bıraktı, ama Rus da olamadı...Sisteminde bir motor
yoktu...her özgürlük çığlığını her ilerleme düşüncesini kovuşturmak dışında
hiç bir şey yapmadı...Saltanatı esnasında tek tek her kurumu etkiledi; her
yere felç, ölüm unsurları yaydı.” 26
Nikola, kendi evinde sürdürdüğü gerici rejimle kalmayıp, Orta ve Doğu Avrupa’daki
milliyetçi ve liberal hareketlere karşı Avusturya ve Prusya’ya tam destek çıktı. Sırayla 1931
yılında Polonya’da, 1948’de Macaristan’da patlak veren liberal ayaklanmaları ezerek
Avrupa’nın polisliği rolüne soyundu. Rus reformcuları tarihinde Nikola dönemi tamamen
boştur; reformcu önerilere karşı aldığı uzlaşmaz tavır Batı Avrupa’daki devletlerin ve
A.B.D.’nin ekonomilerinin kalkışa geçtiği zamanda Rusya için büyük bir zaman kaybına yol
açtı. I. Aleksandr döneminde gündemi oldukça meşgul eden serfliği kaldırma reform tasarısı
konusunda Nikola gayet korkakça bir tavır sergiledi; toplumsal ve siyasi istikrarın
bozulmasından çekindiği için hakim düzene dokunmadı. İngiltere’de Endüstri Devrimi’nin
başlamış olduğu ve Avrupa’nın sanayileşmeye ve demiryolu inşalarına yoğunlaştığı dönemde
I. Nikola ülkenin ekonomik kaynaklarını geniş Rus ordusunun ayakta kalabilmesi için
seferber ediyor ve ülkenin ekonomik kalkınması için geriye çok az kaynak bırakıyordu. Daha
da önemlisi Nikola’nın bu durumu gayet bilinçli olarak yaratmasıydı; sınai kalkınmanın
25
*
Mosses, a.g.e.
Dönemin en ünlü sürgünlerinden biri, anarşist düşüncenin önde gelen ideologlarından olan Bakunin’dir. Büyük
Rus yazarı Feodor Dostoyevski ise idam kararının infazına 30 saniye kala affedilmiştir.
26
Zikreden, M. Berman, 1999., s:255
toplumsal değişime ve siyasi huzursuzluğa yol açtığı gerçeğini Batı’da olup biteni izleyerek
farketmişti. Örneğin Çar’a uzun süre maliye bakanı olarak görev yapmış olan Kont Karkin,
bazı bölgelerde demiryolu hatlarının inşası üzerine gelen teklifleri, demiryolunun sık ve
lüzumsuz yolculukları teşvik ederekten çağın huzursuz ruhsal durumunu arttırmaktadır
şeklinde bir savunmayla reddetmiştir 27. Ekonomik gelişmenin toplumsal hareketliliği
arttırması ve Batı Avrupa’da olduğu gibi burjuvazi ve proleterya gibi modern sınıfların
iktidara karşı talepkar tutumlarda bulunmaları, otokrasinin karabasanıydı ve Nikola sağlam
bastığı toprağın ayaklarından kaymaması için elinden geleni yaptı.
İçeride ayakları yere sağlam basan Nikola, darbeyi dışarıdan aldı; Osmanlı’ya karşı
başlattığı savaş Rus tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. 1915 yılında toplanan Viyana
kongresinde şekillenen yeni Avrupa güçler dengesinin sadık savunucusu olan ve dengeyi
bozacak milliyetçi hareketlerin savuşturulmasında komşularına tam destek veren Rusya,
Osmanlı devletine karşı açtığı emperyalist amaçlı savaşla tüm Avrupa’yı karşısına aldı.
Viyana kongresinden itibaren Avrupa’da önemli bir uluslararası savaş olmamıştı; bu dönemde
Avrupa çoğunlukla sınıfsal olan ve yer yer azınlık milliyetçiliğine dayanan kargaşalarla
çalkalanıyordu. 1848 devrimlerinden etkilenmeyen tek büyük Avrupa devleti, Rusya’ydı.
Avrupa’daki istikrarsız durumdan medet uman Çar, Avrupa’nın hasta adamı Osmanlı
İmparatorluğu’ndan koparabileceği kadarını almak için giriştiği bu büyük savaşta tahmininin
çok çok üzerinde bir bozguna uğradı. İngiltere ve Fransa tüm Avrupa’nın desteğini alarak
dengeyi bozmaya çalışan Nikola karşısında Osmanlı Devleti’nin tarafına geçti. Nikola, kesin
yenilgiyi görecek kadar yaşayamadı. Kırım savaşındaki yenilgi rejimin tamamen iflası
anlamına geliyordu. Rusya’nın, gelişmişlik açısından Avrupa’dan ne denli geri olduğu artık
aşikardı. Yönetici katman, özellikle Rusya’nın büyük güç statüsünü kaybetmesinden ve
Avrupa’dan izolasyona doğru kaymasından endişe etmekteydi.
27
Danilov, 1996., s: 363
Rus tarihinin en önemli hükümdarlarından biri olan II. Aleksandr, I. Nikola gibi
olağanüstü şartlarda tahta geçti. Ancak I. Nikola’nın Dekabrist ayaklanmadan çıkardığı ders
muhafazakar siyasete gömülmek olurken, II. Aleksandr farklı bir istikamet izledi ve Rusya’da
köklü reformlar dönemini başlattı. Rus tarihinde reform ihtiyacının farkına varılması genelde
dış faktörlerle bağlantılıdır; özellikle bir savaşta yenilme sonucu Batı’dan ne denli geri
kalındığının anlaşılması şeklinde reform ihtiyacı kendini açığa çıkartmıştır. Ancak dış
politikadaki başarılar aksi etkiler yapmış ve hakim düzenin korunması yönünde bir siyasete
meyledilmiştir 28. Kırım Savaşı halen sürerken Rusya’nın ivedilikle bir iktisadi reforma
kalkışmasının gereği ortaya çıkmıştı; özellikle bütçe açığı tehlikeli boyutlara ulaşmıştı.
Devletler geniş bir reform programı hazırlamak için güçlü bir dürtüye ihtiyaç duyarlar; Kırım
savaşındaki yenilgi de Rusya’da bu işlevi gördü. Yenilgi, Rusya’nın ekonomik, askeri ve
teknolojik geriliğini gözler önüne sermesinin ve Avrupa’daki statüsünü tehdit etmesinin yanı
sıra kırsal kesimdeki huzursuzluk, büyüyen aydın muhalefeti ve iktisadi istikrarsızlık gibi iç
gelişmelere de zemin hazırlayarak yeni Çar’ı etkili bir reform programını hayata geçirmek
yönünde bir zorunlulukla karşı karşıya bıraktı. II. Aleksandr öncelikle Nikola döneminin
reform konusuna hiçbir alaka göstermeyen bürokratik elitlerinin tasfiyesi ile işe başladı.
Reformdan başka seçenek yoktu; tek problem halen serf düzeninin hüküm sürdüğü Rusya’nın
kapitalist bir ülkeye nasıl dönüştürüleceği idi. 1850’lerin sonu itibariyle basında sansür
oldukça gevşetildi. 30 yıllık Nikola dönemi sonucu reformist düşünce durağanlığa itilmişti.
Bu yüzden II. Aleksandr başa geçtiğinde halihazırda hiçbir reform programı yoktu ve Çar bu
konuda basından medet umdu. Sansürün gevşetilmesini takiben Rus basını Avrupa’nın tarım
reformunu, idari özerklikleri ve adil yönetimi ne şekilde gerçekleştirdiği üzerine yorumlarla
28
Danilov, 1996., s: 371-372
doldu 29. Toplumun genelindeki huzursuzluk, aydınların baskısı, muhtemel bir köylü
ayaklanmasına yönelik korku ve son olarak da taşradaki toplumsal düzenin yarattığı
ekonomik sıkıntılar II. Aleksandr’ı 1861 yılında Rus tarihinin en köklü reformlarından biri
olacak olan serfliğin kaldırılması kararını almaya zorladı. Serfliğin kaldırılmasından taşradaki
toprak sahiplerinin mağdur olmaması için Aleksandr bir takım önlemler almayı da ihmal
etmedi.
Serliğin kaldırılması ve aristokratların idari ve adli bir çok yetkilerinin ellerinden
alınması, yerel yönetim alanında da bir takım yeniliklere gidilmesini zorunlu kıldı. Bu
çerçevede 1964 yılında eyaletlerde ve taşrada “zemstvo” adlı öz yönetim birimleri
oluşturularak kamu yaşamının bazı alanlarına bir takım özerklik unsurları kazandırıldı.
Zemstvolar merkezi yönetimden ayrı gerçek öz yönetim birimleri olarak Rus toplumsal
hayatına eklemlendiler. Zemstvoların, eğitimin yaygınlaştırılması, tarım, ticaret ve sanayinin
geliştirilmesi, yolların inşası, gıda temini gibi geniş bir sorumluluk sahası vardı. Rusya’daki
toplumsal hareketler üzerine yapılan analizlerde önemli yer tutan zemstvo birimleri özellikle
19.yüzyılın sonlarında oldukça keskinleşen devlet-toplum mücadelesinde siyasal muhalefetin
yöneldiği odak noktalarından birini teşkil etmişlerdir. Zemstvo birimlerinin kurulması,
otokratik bir devletin yerel öz yönetim birimleri oluşturduğu tek örnek olması 30 yönüyle ilgi
çekicidir.
II. Aleksandr döneminde yapılan reformlar bütüncül ve koordineliydi. Genel olarak
Batılı bir karakter taşıyan reformlar yine de içlerinde muhafazakar ve slavofil temalar
içerdiler. Örneğin II. Aleksandr, I. Aleksandr’ın tersine anayasal yönetime geçilmesi yönünde
hiç bir vaadde bulunmadığı gibi bu yöndeki taleplerin aleyhine tavır aldı. I. Aleksandr
29
WALKIN, J., The Rise Of Democracy In Pre-Revolutionary Russia, New York, Frederick A. Praeger, Inc,
1962, s: 111
30
Walkin, a.g.e.
dönemindeki reformcular Batı modellerini adapte ederek anayasal bir rejim kurmayı
planlarken, II. Aleksandr, Rus devletinin milli karakterine vurgu yaparak ülkenin anayasal
rejime henüz hazır olmadığı kanaatiyle hareket etti; temsili unsurların otokrasiyi güçlendirici
nitelikte olması ön koşuluyla sisteme kattı 31. Reformları eskiye göre ileriye yönelik önemli
atılımlar içermesine rağmen gelişen sınıfların özlemlerini karşılamaktan hayli uzaktı. Baskı
eskisi gibi kaldı. Yurttaşlık haklarına ilişkin herhangi bir ilerleme olmadı. Köylüler bireysel
özgürlüklerini
aldılar
ancak
bunun
bedelini
üzerlerine
bindirilen
aşırı
ödeme
yükümlülükleriyle oldukça ağır ödediler.
II. Aleksandr reformlarının yanlışlığı ve eksikliği 1870’lerde oldukça hissedilir
boyutlara ulaştı. Taşrada yapılan reformun kofluğu iyice aşikar olmuştu; köylülerin yaşam
seviyesi düşmeye devam ediyordu. Şehirlerin emekçi nüfusu ise gittikçe artan sömürü
karşısında eli kolu bağlı bırakılmıştı. Basın ve düşünce özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar ve
otokrasiye muhalif siyasal örgütlenmenin mutlak surette yasak olması Rusya’nın karakteristik
olguları olmaya devam ediyordu. 1870’lerde Batı Avrupa’daki sınıf çatışmaları kendini
oldukça yoğun bir şekilde hissettirmekteydi. Bu dönemde sosyalist propaganda yaygınlaşmış
ve işçi sınıfı Marksizm önderliğinde siyasal örgütlenmesini gerçekleştirme yolunda önemli
adımlar atmaya başlamıştı. 1871 Paris Komünü bu yöndeki sürecin ulaştığı boyutun simgesi
olmuştur. Batı’daki düşünsel ve siyasal gelişmelerden oldukça renkli düşünsel geleneğe sahip
Rusya’nın da etkilenmesi kaçınılmazdı. 1861’de “Genç Rusya” ve 1862’de “Toprak ve
Özgürlük” gibi illegal örgütler, zorba otokratik rejimi yıkmak için harekete geçmeye kararlı
ilk Rus devrimcilerini bir araya getirdiler. Köylülerin vurdumduymazlığı ve siyasete
ilgisizliği, işçi sınıfının belli belirsiz olması ve burjuvazinin güçsüzlüğü, bu örgütlerin
kitlelere güvenmesini imkansız kıldı. Söz konusu durum, bu devrimcilerin Çarlık otoritesine
31
Chernukha & Anan’ich, 1995, s: 67
karşı savaşımlarında “tedhiş” yöntemini kullanmaya itti 32. 1860’lar bu örgütlerin bir çok
suikast girişimlerine tanık oldu; 1866’da II. Aleksandr’a karşı düzenlenen suikast girişimi
başarısızlıkla sonuçlandı. 1870’lerin sonlarına doğru Toprak ve Özgürlük örgütünün zor
kullanma yönünde tavır alan fraksiyonun oluşturduğu “Narodnaya Volya (Halk Özgürlüğü)”
hareketi, 1879 ile 1881 yılları arasında tüm Rusya’yı teröre boğdu. Parti, Çar II. Aleksandr’ı
hedef tahtasına yerleştirdi; 1979 yılı Eylül’ünde örgüt Çar’ı ölüme mahkum ettiğini açıkladı.
Narodnaya Volya’yı yönetenlerin düşüncelerine göre ancak hükümdarı öldürmek zihinlerde
derin etki yaratarak halk arasında da yankı bulacaktı 33. Narodnikler, amaçlarına 1 Mart
1881’de ulaştılar; bindiği kızağa iki bomba atarak Çar’ı öldürdüler.
Çar’ın ölümü Narodnikler için bir zafer değil, tersine sonun başlangıcı oldu. Çok
geçmeden Narodnik hareketinin ele başları idam edildi ve hareket tamamen yok edildi. Çar’ın
suikastını takiben tahta çıkan büyük oğlu Aleksandr, baskıcı bir siyaset yönünde tavrını
koydu. 28 Nisan 1881 tarihli bildirisinde “ülkemin kaderini bundan böyle ancak Tanrı ile
tartışacağım” diyordu 34. Kendini Rusya’daki otokrat rejimin muhafazasına adayan Çar, II.
Aleksandr zamanında başlamış olan devrimci hareketleri kökünden temizlemeyi amaçladı.
1880’ler tam bir durgunluk dönemi oldu; daha çok bir önceki iktidarın yaptığı reformlara
muhafazakar, siyasal ve toplumsal ilkelerle tekrar şekil verilmesi söz konusuydu 35. II.
Aleksandr döneminin son yıllarının en nüfuzlu bakanlarından biri olan Loris-Melikov, yarımeşruti rejim yönünde projeler sunmuş olsa da bunlar Çar’ın sağ kolu olan Kutsal Sinod (Rus
32
Liebman, 1968., s: 52
33
Liebman, a.g.e.
34
Liebman, 1968, s: 17
35
ZAKHAROVA, L. G., From Reform ‘From Above’ To Revolution ‘From Below , Reform In Modern
Russian History (Progress Or Cycle), Der: Theodore Taranovski, New York, Woodrow Wilson Center &
Cambridge University Press, 1995, s: 99
Kilisesi İşleri) başkanı C. Pobyedonotsev’in gerici zihniyetine kurban edildi. III.
Aleksandr’ın, saltanatının başından beri anayasal talepler karşısında olumsuz ve küçümser bir
tavır takınmıştır. Batı Avrupa modelinde anayasal reformlar yerine Rusya’nın ulusal
karakterlerine uygun evrimi teorisinin vurgulandığı bu dönemde, iç politikada milliyetçi
temalara vurgu artmıştı. I. Nikola döneminin simgesel sloganı olan “Ortodoksluk, Mutlakiyet
ve Milliyetçilik” söylemi yeniden güncelleştirildi. Ortodoksluk ve Rus milliyetçiliği I. Nikola
döneminde olduğundan bile daha fazla vurgulanarak, mutlak monarşi sisteminin oturduğu
ideolojik taban görevini gördü. Dinsel zulüm ve azınlıklara karşı takınılan hoşgörüsüz tutum
özellikle imparatorluğun sınır bölgelerinde yoğunlaştı. Polonya’da Katolikler, Baltık
eyaletlerindeki Lutherciler ve Transkafkasya’daki Müslümanlar ağır baskı gördüler. Polonya
kültürünü bastırmak için ilkokullarda dahi eğitim genelde Rusça yapılmaktaydı. Ancak en sert
ayrımcılığa maruz kalan, Yahudiler oldu. Hem III. Aleksandr hem de yakın danışmanları,
ateşli anti-semitistlerdi ve özellikle de bir çok Yahudinin devrimci teröristlerin saflarında yer
almaları, bu ayrımcı tavırları için mazeret oldu 36.
Dönemin kilit adamları olan Katkov ve Pobyedonotsev, otokrasiyi güçlendirmek için
ulusal sanayinin geliştirilmesine dayalı bir ekonomi politikasının benimsenmesi yönünde
görüş bildirdiler. Hükümetin işine yarayacak sanayi dalları da sermaye birikiminin
desteklenmesi, korumacılık, gümrük işlemlerinde sıkı devlet kontrolü ve kapitalist tarıma
iktisadi destek, planlarının merkezinde yer alıyordu. Ulusal ekonominin gelişmesi, taşradaki
komünal mülkiyetin desteklenmesi ile eş güdüm içinde olması siyaseti benimsendi 37. Liberal
ekonomik politikalarının kendi içlerinde bir çok çelişki ihtiva etmesi ülkenin kapitalizm
doğrultusundaki sosyo-ekonomik evrimini gecikmeye uğrattı. 1891-1892 arasında yaşanan
trajik kıtlık tüm dünyaya Rus halkına aciz durumunu bir kez daha gösterdi. Kıtlık, Rus
36
Chernukha & Anan’ich, 1995., s: 81
37
CHARQUES, R., Twilight Of Imperial Russia, London, Oxford University Press, 1965, s: 44
tarihinde sıradan bir olgu olsa da artık toplum kıtlıklardan hareketle ülkenin geri kalmışlığını
kavrayacak bilince ulaşmıştı. Kıtlık hem devrimci hem de reformist hareketin gelişmesine
elverişli bir zemin hazırladı. III. Aleksandr döneminde sosyalist hareket zayıf olsa da kendini
hissettirmeye başlamıştı. 1872’de Marks’ın Kapital’i Rusça’ya çevrilmişti. Yurtdışında
sürgün yaşayan “Rus Marksizmi’nin Babası” Georgi Pleakhanov, 1883’de “Emeğin
Kurtuluşu” örgütünü kurarak Rus devrim hareketinin tümünü Marksçılık’ta toplamayı
amaçlayan büyük bir işe girişmişti 38. III. Aleksandr döneminde başlatılan sanayileşme
hamlesine paralel olarak genişleme sürecine giren proleter sınıfı, Rus Marksizmi için gelecek
vaadetmekteydi.
III. Aleksandr’ın 1894’teki ölümünü takiben tahta, Rus Çarlar’ının sonuncusu olacak
olan II. Nikola geçti. Babasının akıl hocası olan Pobyedonotsev tarafından eğitilen Nikola,
temsili sistemlerin otokrasiyi zehirleyen nitelik taşıdıkları yönündeki eğilimini iktidarının
sonuna dek sürdürmüştür. Nikola tahta geçtiğinde parlamentosu olmayan sadece üç tane
Avrupa ülkesi kalmıştı: Rusya, Osmanlı İmparatorluğu ve Karadağ. Rusya gibi dev bir ülkeyi
yönetmek için Nikola, ne yeterli dünya görüşüne ne de idari yeteneğe sahipti. Eğitimi bu rolü
üstlenmek için oldukça yetersizdi: tek yol gösterici ilkesi, otokrasinin doğruluğu ve tarihsel
gerekliliğiydi 39.
II. Nikola döneminin en öne çıkan temaları hızlı sanayileşme ve bunu izleyen
toplumsal hareketliliğin devrimci bir yapı kazanarak muhafazakar kalmakta ısrar eden siyasal
sistemi yerle bir etmesidir. 1890’lardaki iktisadi kalkınmanın mimarı olan Maliye Bakanı
Sergei Witte, dönemin en popüler ekonomisti olan Alman Frederick List’in görüşleri ışığında
38
POKROVSKII, M. N., Tsarism And 1917 Revolution , Russia In World History (Selected Essays By M.N.
Pokrovskii), Der: Roman Szporluk, Michigan, The University Of Michigan Press, 1970b, s: 106
39
ROGGER, H., Russia In The Age Of Modernization And Revolution (1881-1917), London & New York,
Longman Inc.,1983, s: 18
ekonomik güçle siyasal nüfuz arasındaki bağlantıyı vurgulayarak imparatorluğun baki
kalması için sanayileşmenin zorunlu olduğunu savunmuş ve bu erek doğrultusunda hızlı bir
sanayileşme planını yürürlüğe koymuştur. Söz konusu sanayileşme hamlesinde devlet hem
süreci denetleyerek hem de gerekli sermayeyi sağlayarak kontrolü elinde tutmuştur. Ancak
19.yüzyılın sonunda geniş ölçekte kullanılan dış kredi Rusya’yı dünyanın en çok dış borcu
olan ülkesi durumuna getirdi 40. Bunun yanı sıra Witte’nin sanayileşme hamlesini
sürdürebilmek için gerekli finansmanı taşradaki sınıflara ağır vergi uygulayarak sağlamaya
çalışması ülkedeki tarımsal krizin boyutunu arttırmış ve köylülerin proleterleşme sürecine
büyük bir ivme kazandırmıştır. Hızlı sanayileşme, tarım krizi ve artan kentleşme sonucu Rus
proletaryasının nüfusunda patlama yaşandı. Proletaryanın genişlemesi, Narodnikler’in ütopik
sosyalizmini Marksist bir temele oturtan Pleakhanov’un düşünsel öncüsü olduğu sosyalist
devrimciler için kitlesel tabanın oluşturulmasına hizmet etmekteydi. 1890’larda artan grevler
karşısında, Nikola’nın polis devletinin yapabildiği tek şey grevcilerin arasına işbirlikçiler
göndermekti. Ancak 1905’te silah geri tepti ve işçilerin Çar’a itaatini sağlamak amacıyla
propaganda için görevlendirilen Papaz Gapon bir anda kendini tamamen tersi yönünde gelişen
bir hareketin öncüsü konumunda buldu. 1905’in Şubat ayında Çar’dan merhametini dilemek
için Gapon’un önderliğinde yürüyüşe geçen, kadın ve çocukların da içinde bulunduğu işçi
kitlesine ateşle karşılık verilmesi ve bunun sonucunda katledilen yüzlerce insan Çar
efsanesinin bitişinin resmini çekti. Kışlık sarayı önündeki katliamı Çarlık’ın moral temelinin
yıkılışını simgelediği, üzerinde görüş birliği olan bir olgudur.
II. Nikola yönetimi ezilen sınıfların durumunu daha da kötüleştirmekle kalmamış,
hakim sınıflar da taleplerine cevap alamamıştır. İçişleri bakanı Plevhe’nin aktif olarak
takipçisi olduğu baskı rejimi, burjuvazinin yanı sıra aristokrat sınıfın liberal eğilimli
katmanını da muhalefetin saflarına çekti ve bir kısım liberal sosyalist hareketle işbirliği
40
Rogger, 1983, s: 103
yaparak Çarlık’ın meşruti rejime geçmesini zorlayacak harekete iştirak ettiler. Hakim
sınıfların da gözünden düşen Çar, 1905 yılında tabandan gelen ve Ekim genel grevinde gövde
gösterisi yapan anti-monarşist hareket karşısında eli kolu bağlı kaldı. Emperyalist amaçlarla
girişilen Rus-Japon savaşındaki hezimet devletin güçsüzlüğünü bir kez daha ortaya
çıkarırken, akabinde gelen genel grev Çar’ı, “Ekim Bildirgesi” olarak tarihe geçen bildirgeyi
yayınlayarak meşruti rejime geçmeyi ve Rus parlamentosu Duma’yı göreve çağırmayı kabul
etmeye mecbur bıraktı. Ancak 1905’te verilen ödünü hiç bir şekilde hazmedemeyen Nikola
eski düzene geri dönmek için elinden geleni yaptı. Ekim bildirgesi ile tanınmış olan bazı
özgürlükler, Japonya ile savaşın bitirilmesi ve hükümetin ekonomik krizi bertaraf edecek
finansmanı Fransa’dan borçlanarak bulması sonucu ortaya çıkan güven ortamı içinde geri
alındı. Yeniden iş başı yapan hükümet, 1905 yılının sonlarına doğru devrimci basını yasakladı
ve toplu tutuklamalara başladı. Devrimci ve işçi örgütlerinin hareket kapasitelerini engelleyici
tedbirler aldı, ancak bu partiler faaliyetlerini açık ve legal olarak sürdürebiliyorlardı. Witte,
çok radikal bir reformist olduğu için iktidarı varlığıyla rahatsız etti; devrimci dalga çekilir
çekilmez istifaya zorlandı ve yerini koyu bir reaksiyoner olan Goremyıkın getirildi. İktidar,
Duma’ya dokunmaya cesaret edemedi. Zaten Duma mutlakıyetçiliğin karşısına dikilebilecek
bir kurum olarak görünmüyordu; anayasal bir kurum olması sıfatıyla sadece gerekli
durumlarda yetkililere yardım edecekti. Bu yüzden iktidar Duma’nın muhtemel bir muhalif
tutumuna tepki gösterileceği ön kararıyla sol partilerin seçim propagandalarına tolerans
gösteriyordu 41. 1905’ten önce ülkede illegal faaliyet gösteren iki parti vardı: Sosyal Demokrat
Parti ve Sosyalist Devrimci Parti. Ekim bildirgesinden sonra monarşistler, “Rus Halkının
Birliği Partisi”, görece daha az gerici unsurlar ise “Oktobrist Parti” etrafında toplandılar. Orta
sınıfa mensup hali vakti yerinde kesimler ve aydınların çoğunluğu monarşiyi koruyan ancak
yetkilerine çok ciddi sınırlamalar getiren “Anayasal-Demokrat Parti (KADET)” adını alan
41
COQUIN, E. X., 1917 Rus Devrimi, İstanbul, İzlem Yayınları, 1966, s: 18
partide toplandılar.
1905 ile Çarlık’ı yerle bir edecek 1917 Ekim Devrimi arasında geçen 12 yıllık süre,
Rus halkına özgürlük açısından kayda değer hiç bir şey getirmedi. Gericilik her alanda hakim
olmayı sürdürdü. Sosyalist devrimcilerin sürekli olarak kitlesel tabanlarını genişletmeleri ve
iktidarın halk tabanında olan biteni anlamaktaki beceriksizliği siyasal sistemi krize soktu.
1914’te başlayan I. Dünya Savaşı’nda Rusya’nın askeri başarısızlıklara uğraması zaten
oldukça kırılgan bir durumda olan otokrasiyi gittikçe sona yaklaştırdı. II. Nikola’yı 1917
yılında tahttan sosyalistler değil, Duma’nın liberal kanadı indirdi. Çar’ın saltanatının sona
erdirilmesini takiben oluşan otorite boşluğunda, çanlar Bolşevikler için çaldı. Ve devasa
imparatorluğun yıkıntıları üzerinden sosyalist bir devlet yükseldi.
Rus Çarlık’ının yönetim sistemi, kurulduğu tarihten 1905 yılına dek tekelci bir yapı
sergiledi. Büyük Petro’nun iktidarı sırasında otokrasi rejimi köklü bir yapılanmaya gitmiş ve
Romanov hanedanının son Çar’ına dek hükümdarların iktidarı paylaşmama yönündeki
tavırları
inatla
sürdürülmüştür.
Rusya’daki
toplumsal
sınıfların
iktidara
yaptırım
uygulayabilme yetilerinin zayıflığı –ki bu otokrasinin bilinçli olarak yarattığı bir durumduÇarlar’ın bu güç tekellerini sürdürebilmelerini sağlayan temel neden olmuştur. Troçki’nin Rus
toplumsal tarihine ilişkin şu yorumu bu olguyu açıklamak için oldukça aydınlatıcıdır:
“Daha zengin olan Avrupa’nın baskısı altındaki Rus devleti, Batı’ya oranla,
halkının zenginliğinin çok daha büyük bir kısmını yuttu ve böylelikle sadece
halkını iki misli fakirliğe mahkum etmekle kalmayıp mülk sahibi sınıfların
temellerini de zayıflattı. Aynı zamanda, mülk sahibi sınıfların desteğine
ihtiyaç duyduğunda onları gelişmeye zorladı ve tasnif etti. Sonuç olarak
bürokratize edilmiş sınıflar asla kendilerine ait bir güce ulaşamadılar ve
Rus devleti böylece daima Asyatik Despotizm’e daha yakın durdu 42.
42
Aktaran, MELOTTI, U., Marx And The Third World, Stokholm, The MacMillan Press, 1982, s: 93.
Muhalif unsurları şiddetle cezalandırma eğilim Rus Çarlar’ında daima had safhalarda
olmuştur.
Muhalefeti
bastırmak
için
barbarlık
boyutuna
ulaşan
katliamlardadan
çekinilmemiştir; Petro 1698 yılının Ekim ayında başarısızlığa uğrayan bir ayaklanmanın
ardından 700’e yakın insanı idam ettirirken 43 yaklaşık iki yüzyıl sonra II. Nikola, 1905
Ocak’ında merhametini dilemek için saraya yürüyen işçileri kurşun yağmuruna tutup yüzlerce
kişiyi katlettirmekte tereddüt etmemiştir. Muhalefeti bastırmanın kan dökülmeden yapılan
şekli de sansürdü; Batı’dan gelen zararlı fikir akımları ya da otokrasinin varlığına muhalif
olarak nitelendirilen her türlü fikre karşı uygulanan katı sansür modern Rus tarihinin en öne
çıkan
karakteristiklerinden
biri
olmuştur.
Rus
düşünce
geleneğinin
öne
çıkan
karakteristiklerinden biri olan soyut uslamlama alışkanlığında sansürün büyük rolü vardı 44.
Sansürün yanı sıra gizli polis örgütlenmesi muhalif unsurları etkisizleştirme aygıtı olarak
otokrat rejimin simgelerinden biri olmuştur. 19.yüzyıl boyunca Çarlık rejimi varlığını idame
ettirebilmek ve Batı’yla arasındaki gelişmişlik uçurumunu en aza indirebilmek için çeşitli
reform hareketlerine girişmiş olsa da otokrasiden taviz vermeyen bakış açısı bu hareketlerin
başarı şansını oldukça zayıflatmıştı.
1.3. 19.Yüzyılda Rus Çarlığı’nın Sosyo-ekonomik Yapısının
Dönüşüm Süreci
1.3.1. Köylüler ve Aristokratlar: Rus Taşrasının Açmazları
Çarlık Rusya’sında hakim toplumsal yapı köylülüktü: 20.yüzyılın başında dahi rus
köylüsünün tüm nüfusa oranı aşağı yukarı yüzde 80 gibi oldukça büyük bir rakamdı. Dağınık,
kendine yeter, küçük köy topluluklarından oluşan Rus taşrası 1861’de II. Aleksandr’ın serfliği
kaldıran reformuna kadar kendine özgü feodal ilişkiler sistemi içinde durağan bir yapı
43
Liebman, 1968., s: 22
44
Charques, 1965, s: 40
göstermiştir. 1861’e dek serflik Rus taşrasında en öne çıkan unsur olmuştur. Serfler ekip
biçtikleri toprağın demirbaşı idiler; toprakla birlikte alınıp satılırlardı. Çarlık’a ait topraklarda
yaşayan serfler ise diğerlerine göre daha şanslıydı. Toprak beylerinin uyruğu olan serfler
efendilerinin keyfi yönetimlerine tabiydiler. 1649 yılında çıkarılan kanun çerçevesinde asiller,
serflerinin hemen hemen mutlak sahibi haline geldiler; 18.yüzyılda ise bu yetkileri daha da
arttırıldı. Toprak sahiplerinin serflerini öldürme hakkına dahi sahip olması serflerin ne denli
aciz konumda olduğunu açıklamak için yeterlidir. Ayrıca gerek gördüklerinde serflerini
Sibirya’ya sürgüne gönderebiliyorlardı; örneğin, 1766’dan 1772’ye kadar geçen sürede
20.000 köylü Sibirya’ya sürgün edilmiştir. Aynı zamanda serfleri aile halinde toplu olarak ya
da aileleri dağıtıp bireyleri tek tek satma hakkı da toprak sahiplerine bahşedilmişti 45.
Pleakhanov’un “serflere özgürlük verilmeden önce Rusya bir çeşit Çin’di” 46 şeklindeki
yorumu Rusya’daki toplumsal şartları açıklaması açısından oldukça çarpıcıdır.
Köylü kitlelerinin köleliği ülkenin kanayan yarasıydı. Köylüler 17.yüzyılda Razin ve
18.yüzyılda Pugatçev gibi iki büyük ayaklanma hareketine giriştiler. Ancak bu isyanlar hakim
taşra düzenininde herhangi bir değişim yaratacak nitelikte sonuçlar üretemedi;zaten bunların
sistemi yıkmaya yönelik olmaktan öte yerel bir bakış açısı ve kişisel basit amaçlarla
şekillendikleri üzerinde akademik çevrelerde görüş birliği vardır. 18.yüzyılda devrimci fikirler
Ruslar’ın eğitimli kesiminde yankı bulmaya başlamıştı ancak bunların Pugatçev isyanında
etkisi olduğu üzerine hiçbir kanıt yoktur 47. Köylülerin bir yandan devlete karşı ayaklanmaları,
diğer yandan Çarlar’a körü körüne bir itaat ve içten sadakat göstermeleri arasında aslında bir
çelişki yoktu. Öncelikle köylü hareketleri daima görünen zorbalara yani toprak sahiplerine,
45
Liebman, 1968., s: 24-25
46
Aktaran, Melotti, 1982., s: 91
47
ROBINSON, G. T., Rural Russia Under The Old Regime (A History Of The Landlord-Peasent World And A
Prologue To The Peasent Revolution Of 1917), New York, Green & Company, 1932, s: 207
devlet memurlarına ve güvenlikle sorumlu kişileri hedef almıştı. Çar’ın bu kişilerin hamisi
olduğu gerçeği köylü tarafından idrak edilememişti. 1861’de II. Aleksandr’ın serfliği
kaldırması köylülerden gelen yakarış yada isyan hareketinin sonucu olmadı *. Özellikle I.
Nikola döneminde serflerin özgürleştirilmesi yönündeki istekler bir hayli yoğunlaşmıştı,
ancak muhafazakar Çar verdiği sözlere rağmen bu reformu hasır altı etti. Kırım savaşında
uğranan yenilgi ve ülkenin ne denli geri kalmış olduğu herkesçe aşikar olunca, savaş daha
bitmeden saltanata geçen II. Aleksandr bu yapısal reformdan artık kaçış olamayacağını
görmüştü. Daha da önemlisi savaş, ekonomiyi oldukça zora sokmuştu ve acilen yapısal
önlemlerin alınması gerekmekteydi. Serflik düzeni Rusya’nın kapitalist ekonomik düzeni
gerçekleştirmesi yönünde atacağı adımlar için büyük bir engeldi. Köydeki nüfus toprağa çivili
kaldığı sürece sanayinin muhtaç olduğu emekçileri bulmak mümkün değildi. Köylerin
kendine yeter yapısını değiştirerek dışarıya açılmalarını sağlamak için para ve emeğin serbest
dolaşım üzerindeki engelleri kaldırmak zorunluluk arz ediyordu.
Serfliğin kaldırılması konusuna toprak sahipleri açısından bakıldığında bu sınıfın
19.yüzyılın başından beri bir birlik göstermiyor olması önemli bir ayrıntıdır. Rus buğdayının
dünya pazarına açılması asillerin topraklarını buğday üretim fabrikalarına çevirmelerini
beraberinde getirmişti. Güney ve özellikle de Güney-Doğu’daki bakir topraklarda gübre bile
gerekmeksizin sadece iş gücü kullanılaraktan muazzam ölçüde verime ulaşılıyordu. Buradaki
tarım sahaları Amerikan plantasyonlarını andırıyordu; sadece zencilerin rolünü serfler
oynuyordu. Fakat Rusya’nın iç kesimlerinde toprak beyleri makinalı tarıma dayalı kompleks
bir ekonomiye geçişi gerçekleştirmeye başlamışlardı ve tek ihtiyaçları, sermayeydi. Bunlar,
*
1830’dan başlayaraktan Sovyet historiyografisi, serflerin özgürleştirilmesinde köylü hareketlerinin rolünü
fazlaca abartmıştır. Aslında köylerdeki huzursuzluk isyan boyutunda değildi; daha çok çıkması muhtemel olan
bu kararın beklenmesi genel tavırdı. (Bkz, Larissa G. Zakharova, 1995, s: 101)
köle plantasyonlarının daha az karlı olduğunu savunuyorlardı 48. Sanayiciler, daha kapitalist
mantıkta düşünen tarafı desteklediler. Toprak sahipleri içinde çoğunluk reforma karşı
çekimser tavır alsa da sonuç, köylülerden çok bunların lehine oldu. II. Aleksandr reform
planını hazırlarken aristokratların çıkarını zedelememek için büyük çaba harcadı.
Reformun kaçınılmaz zorunluluk olduğu bu dönemde süreci sürükleyecek bilince ve
örgütlenmeye sahip herhangi bir sınıfın olmaması reform tasarısının şekillenmesinde devletin
baştan sona lider rolü oynamasını gerektirdi. Serflerin özgürleştirilmesi programının ilk
safhasında, mülk sahibi köylülerin kişisel bağlardan kurtarılması ve ulaşılacak son safhada da
tüm köylülerin küçük toprak sahiplerine dönüşmeleri beklenmiştir; bu süreç içinde
aristokratların mülklerinin ve geniş sahada tarımın korunması amaçlanmıştı. Fransa ve
Prusya’daki deneyimler kullanılaraktan Rus koşullarına uygun bir taslak ortaya çıkarılmaya
çalışıldı. Programın kilit noktası komün ve komünal toprak sahipliğinin korunması idi.
Böylece köylülerin mülksüzleşmesi ve proleterleşmesi önlenerek Batı Avrupa’da söz konusu
olan tarzda devrimci ayaklanmaların önüne geçilebileceği hesap edilmişti 49. Bu çerçevede
özgürleştirme,
köylüleri
toprak
beylerine
bağımlı
olmaktan
kurtarırken
komünal
sorumluluklar yükledi.
Serflere bahşedilen özgürlük ekonomik olmaktan çok hukuksal nitelikteydi.
Üzerlerinde yaşadıkları topraklar ancak yüksek bir tazminat bedeli ödedikten sonra
kendilerinin olabilecekti. Daha da çarpıcı olan, borcunu ödedikten sonra dahi eski serfin
toprağının mülkiyetini kazanamayıp, ancak bundan yararlanma hakkına sahip olabilmesiydi.
Yani köylünün tuttuğu toprak özel mülk değil, geleneksel toprak kurulu olan “Mir”in kolektif
mülkiyetinde bir paydı. “Mir” köydeki bütün erkeklerin katıldığı dernekti; ekonomik, adli ve
mali sorumluluk alanları vardı. Bu tarz bir örgütlenme köylünün hareket kabiliyetini oldukça
48
Pokrovskii,1970b., s: 99-100
49
Zakharova, a.g.e.
sınırladı. Ticaret yapma ya da köyden başka yere göçmek için Mir’in izni gerekiyordu. Ancak
komünler ortak olarak vergilendirildiğinden ve bireylerin ayrılması diğerlerinin yükünü
arttıracağından bu iznin verilmesinde oldukça çekimser tavır alınıyordu 50. Komünal
bağlayıcılıkların yanı sıra birde hane içinde bireyler arasında bağımlılık tarzında bir ilişki
vardı. Haneler, vergi ve rehin bırakma işlerinde ortak sorumluluğa tabiydiler. Bu
sorumluluklar o kadar katıydı ki hanedeki bir bireyin herhangi bir mali taahhüdü yerine
getirmemesi durumunda hanedeki herhangi bir birey zorunlu çalışmaya tabi tutulabiliyordu 51.
Buradan da anlaşılacağı gibi özgürleştirme kanunu köylüleri bireyler olarak değil grup olarak
tanıyor ve bireysel işlevleri grup içinde tanımlıyordu. İktidar özgürleşen serflerin üzerine aşırı
ödeme yükümlülükleri getirmişti ve bu ödemelerin yapılabilmesini sağlamak için hane ve
komün gibi köy hayatının iki geleneksel kurumunu yasal garantilerle sağlamlaştırdı 52.
Sonuç olarak reform eski serfler için tam bir hayal kırıklığı oldu. Reform bildirgesinin
ardından köylerde ciddi kargaşalıklar baş gösterdi. Özellikle paylarına düşen toprak
hisselerinin yetersizliği ve araziler çok yüksek tazminat bedellerinin biçilmesi köylülerin
huzursuzluğunu arttırdı. Kreditör olan devlet toprak beylerine verdiği paranın üç katını
köylülere tazminat bedeli olarak ödetti 53. Doğal olarak reform sonrası köylerin yaşam
standardı düşmeye devam etti ve şehre göç hızlandı. Köylülerin yanı sıra küçük toprak beyleri
de tatminsizler cephesinde yer aldı. Genel olarak bakıldığında aristokrat sınıf reformlardan
fazlasıyla karlı çıkmıştı; hem serflerin yükünü üzerinden atarken hem de serflerden aldıkları
devir tazminatlarıyla ellerine yüklü miktarda para geçti. Ancak reform, büyük toprak
50
Thomson, 1982., s: 304
51
Robinson, 1932., s: 67
52
Robinson, a.g.e.
53
Zakharova, 1995., s: 116
beylerinin ihtiyaçlarına göre hazırlanmıştı, karlarını temel olarak emek sömürüsüyle sağlayan
küçük toprak beyleri için serflerini kaybetmek oldukça aleyhte sonuçlar üretti 54. II.
Aleksandr’ın reformlarının yanlışlığı 1870’lerde iyiden iyiye hissedilir hale geldi. Aleksandr
her ne kadar reformcu bir Çar olsa da politikaları halkın yararı değil otokrasiyi güvence altına
alma gayesiyle tasarlanmıştı. Taşranın aşırı vergilendirilmesi, devletin köylülere yeterince
rehberlik etmemesi ve köylülerin elindeki toprakların geçimlerini sağlamaya yetmemesi
sorunların sadece bir kısmını oluşturuyordu. Taşradaki asıl problem, düşük üretkenlikti;
gelişmiş tarım metodlarının kullanımı, makinalaşma ve pazara kolay erişim gibi tarımda
verimi arttıracak önlemlerin alınması gerekiyordu ancak bu konuda fazla bir ilerleme
katedilmedi. Komünal mülkiyet –ki ülkedeki tüm köylü hanelerinin yüzde kırkbeşini
kapsamaktaydı- üretkenliğin arttırılmasına önemli bir engel teşkil ediyordu. Çünkü bu tarz
mülkiyet ilişkisi hem geniş ölçekli planlama hem de modern tarım metodlarının
uygulanabilmesi için uygun değildi 55. Tarımdaki üretkenliğin artışı nüfus artışını
dengeleyemiyordu. Örneğin 1883-1903 yılları arasında üretkenlik yüzde on artarken nüfus ve
fiyatların artışı bunun çok çok üstünde olmuştu 56.
1861-1905 yılları arasında devlet hazinesinin masraflarının yüzde sekizyüz artması
çoğu tüketici vergilerine uygulanmış olan bir çok yeni vergiyi de beraberinde getirdi 57.
Köylünün toprak tazminatının yanı sıra bu vergileri de ödemek zorunda kalması taşradaki
mevcut gerilimi daha da arttırdı. 1881-1887 yılları arasında Maliye Bakanlığı yapan Bunge,
köylülerin mali yükümlülüklerini yüzde 25 azaltmış olsa da bu sadece mütevazı bir rahatlama
54
Pokrovskii, 1970b, s: 103
55
ASCHER, A., The Revolution Of 1905 (Russia In Disarray), Stanford & California, Stanford University
Press, 1988, s: 26
56
Rogger,1983, s: 80
57
Ascher, a.g.e.
yarattı. Devlet köylülere ne denli yüklendiğinin farkında olmasına rağmen zengin sınıfları
kendinden uzaklaştırma korkusundan dolayı köklü bir vergi reformuna gitmekten kaçındı 58.
1897’deki hasatın düşük olması dönemin maliye bakanı Witte’nin kırsal kesimde var olan
krizi görmesini sağladı. Ülkenin sınai gelişimini hızlandırmak ve dış yatırımı çekebilmek için
kırsal kesimde aşırı vergilendirme politikasını güden Witte, tarımsal krizi daha da
derinleştirmişti. 1898’de bakanlar konseyinin özel bir toplantısında Witte, çare olarak köylüye
toprağı üzerinde tam bir mülkiyet hakkının verilmesini yani üstü kapalı olarak komünün
tasfiye edilmesini önerdi. Daha önceki yıllarda toprak komünlerinin korunmasını savunmuş
olan bakan, bu kez bireylerin mali hükümlülüklerinde komünal sorumluluğun ve toplu
cezalandırmaların kaldırılmasını teklif etti. Ancak dönemin muhafazakar İçişleri Bakanı
Plevhe, bu yönde bir adımın getireceği sosyo-politik sonuçların tahmin edilmesinin zor
olacağından hareketle fikre olumsuz tavır koydu ve statükoyu bozmaya zaten pek gönüllü
olmayan hükümet de onun yanında yer alarak projeyi erteledi 59. Gecikmeli de olsa 1903’te
kolektif mali yükümlülükler, 1904’te ise toplu cezalandırmalar kaldırıldı; fakat komün hala
ayaktaydı *.
Serfliğin kaldırılması iktidarın hesaplarının aksine aristokrat sınıfta önemli ölçüde güç
yitimine
yol
açtı.
Aristokratlar,
1861-1905
arası
satışlarla
yada
ipotekleri
kaldıramadıklarından dolayı topraklarının yüzde 41’ini kaybettiler 60. II. Aleksandr serfliğin
kaldırılması bu sınıfı olumsuz etkilemesin diye serflerin üzerine aşırı yüklenmişti. III.
Aleksandr ise aristokratları otokrasinin dayandığı temel toplumsal sınıf olarak görmüş ve
58
Rogger, a.g.e.
59
Mosses, 1996., s: 117-118
*
1906-1910 yılları arasında başbakanlık görevini yapan Stolipin tarım reformu çerçevesinde Mir’in tasfiyesi
sürecini başlatmıştır.
60
Rogger, 1983, s: 89
bunların yararına bir çok politika üretmişti. Aristokratlar dışında hiç bir sınıf devletle bu denli
kader bağı kurmadı; aristokratların ekonomik bağımlılıkları söz konusu durumun temel
nedeniydi. Fakat sahip oldukları mülkleri kapitalist temelde işletemeyen bir çok aristokrat
mülklerini satmak zorunda kaldı. Bunun yanı sıra 19.yüzyılın son çeyreğinde meydana gelen
tarım krizleri ve ürünlerin fiyatlarındaki keskin düşüşler bu sınıfın ekonomik kapasitesini
oldukça düşürdü. Serflik düzeni sırasında çok çalışma idari beceriler ya da tutumluluk gibi
yararlı özellikler geliştirememiş olan bu sınıfın büyük bir kısmı Pazar ekonomisinde
bocaladı 61.
1861’de yapılan reformlar aristokrat sınıf bir de siyasal nüfus kaybına uğramasına yol
açtı. Serflik döneminde geniş yerel idari yetkileri olan sınıf bulundukları kazalardaki adli
makamları işgal etmişlerdi; ayrıca vergi toplama ve ordu için adam toplama gibi işleri de
üzerlerine almışlardı. 1861 reformu aristokratların bir çok idari yetkilerini Mir’e
devretmelerini beraberinde getirdi. Sağlık, eğitim, köy hizmetleri ve vergi toplama gibi bir
çok işlevi kapsayan geniş etkinlik sahası olan zemstvo kurullarının yaratılmasıyla, taşradaki
idari örgütlenmenin çehresi değişti. Üyelerinin yüzde 42’sini asillerin oluşturduğu bu
kurullarda 1890 yılında yapılan değişikliklerle grubun oranı daha da arttırıldı. Bürokratik
kontrolden kısmen uzak özerk örgütlenmeler niteliğindeki kurulların yetkileri III.
Aleksandr’ın karşı reformları kapsamında oldukça kırpıldı. 1890’ların ortalarında zemstvolar
ulusal konularla da ilgilenmeye başladılar; bürokrasiye ve bir ölçüde otokrasiye muhalif
nitelik kazandılar. Böylece “zemstvo hareketi” olarak bilinen ve liberal muhalefete
eklemlendirilen akım ortaya çıktı. Ancak yine de aristokratların otokrasiye karşı genel bir
muhalefeti hiç bir zaman oluşmadı. Sınıf içindeki çıkar bölünmeleri, ortak bir bilinç ve hedef
tutturmayı engellemişti ve çoğunluk iktidara desteğini sonuna dek sürdürmüştür.
20.yüzyılın başı itibariyle Rus taşrası tam bir açmazdaydı. Yaşam standartları temel
61
Ascher, 1988., s: 28-29
hayati ihtiyaçları karşılayamayacak denli düşen köylüler akın akın şehrin yolunu tuttular.
1890’lardaki hızlı sanayileşme hamlesini desteklemek için Witte’nin taşrayı şehre kurban
eden politikaları varolan tarım krizini daha da derinleştirdi. 1902 yılında Karkov ve Poltova
eyaletlerinde isyan hareketleri meydana geldi. 160’dan fazla köy isyana destek verdi ve birkaç
gün içinde sadece Poltova eyaletinde 75’i asillere ait olan 80 mülke saldırı düzenlendi 62.
Genel olarak bakıldığında taşrada huzursuzluklar daima söz konusu olmasına rağmen siyasal
ya da toplumsal değişime yol açacak potansiyelde herhangi bir başkaldırma hareketi meydana
gelmedi. Cehaletin kol gezdiği * Rus kırsalı siyasal bilinçten yoksundu. Narodnikler’in
başlattığı köylüyü iktidara karşı bilinçlendirme amaçlı devrimci aydın hareketleri hiç bir ilgi
görmedi; hatta çoğu kez düşmanca karşılandı. Rus muhalif ve devrimci hareketleri için Rus
köylüsü tam bir kapalı kutu görünümü arz ediyordu. Köylünün ne yönde saf tutacağı belirsiz
olduğu için onlara güvenilemiyor ancak nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan bu kitle
arkasına alınmadan da girişilecek herhangi bir hareketin de başarısı aynı derecede şüphe
uyandırıyordu.
1.3.2. Rusya’da Burjuva Sınıfının Gelişimi
Rusya’da burjuvazi sınıfının ortaya çıkışı ülke tarihinin oldukça geri dönemlerine
uzanır. 10.yüzyılda Kiev Prensleri ve Bizans İmparatorluğu arasında yapılan bir anlaşmada
“tüccar” kelimesine rastlanmıştır. Özellikle IV. Ivan döneminde Moskova’lı tüccarların iç
politikadaki nüfuzu oldukça güçlüydü ve tam bir sınıfsal görünüm arz ediyorlardı. Ivan’ın
62
*
Robinson, 1932., s: 138
1897’deki nüfus sayımına gore köylerde yaşları 20 ve 59 arasında değişen erkek nüfusun sadece yzde 37’si
okur-yazardı. (Bkz, Rogger, 1983 s: 84)
saltanatının yarı zamanını alan Livonya mücadelesi tam bir ticari savaş karakterindeydi 63.
Büyük Petro’nun sıcak denizlere ulaşmak için yaptığı savaşlarda da yine ticari burjuvazinin
çıkarı gözetilmişti. Burjuvazi, Petro rejiminin mali aygıtı işlevini gördü. Batı Avrupa’da
olduğu gibi Rusya’da da bu sınıf gelişirken büyük ölçüde devlet desteğinden yararlandı. Fakat
Batı Avrupa’da burjuvazi 18.yüzyılda mutlakıyetçi rejimden kendini ayırabilmişken Rus
burjuvazisinin otokrasi ile girdiği ittifak 20.yüzyılın başına dek sürdü. Rus burjuvazisinin
bileşim tarzı da Batı Avrupa’dakinden farklıydı; Batı’da girişim sahiplerinin oluşturduğu
sınıf, Rusya’da büyük çoğunlukla memur ve serbest meslek sahiplerini ihtiva etmekteydi 64.
Söz konusu durum Rus burjuvazisini enerjik bir iktisadi ve toplumsal temelden
yoksunluğunun göstergesidir. Bunun yanı sıra Rusya’da kent nüfusunun kırsala oranının
Batı’ya oranla oldukça düşük olması ve şehirlerin ticari aktivitelerden öte idari ve askeri
merkezler olma özellikleriyle öne çıkmaları burjuva sınıfının toplumda belirleyici bir unsur
olarak güçlenmesini engellemiştir.
Rus sanayisinin temelleri 19. yüzyılın başındaki Napolyon Savaşları esnasında atıldı.
Napolyon’un uyguladığı Kıta Bloku sonucu dış dünyadan izole edilen Rusya’da tüketici
pazarına hizmet edecek ilk tekstil fabrikaları kuruldu. Sınai sermaye önceli olan ticari
sermayeyle karşılaştırıldığında iktidarla daha yoğun bir bağımlılık ilişkisi geliştirdi. Rusya’da
sanayileşme süreci Çarlık’ın prestijine ve askeri amaçlarına hizmet edecek şekilde yukarıdan
biçimlendirildi 65. Sanayi burjuvası uygun vergi yükümlülükleri ve dış rekabeti önleyici
korumacı tarifelerle devlet tarafından sıkı bir şekilde desteklendi. I. Nikola, Büyük Petro gibi
dış politikanın yönünü Rus kapitalizminin çıkarları doğrultusunda belirledi; ancak bu sefer
63
POKROVSKII, M. N., iBourgeoisie In Russia, “Russia In World History (Selected Essays By M.N.
Pokrovskii), Der: Roman Szporluk, Michigan, The University Of Michigan Press, 1970c, s: 69-70
64
Liebman, 1968., s: 34
65
Melotti, 1982., s: 86
söz konusu olan ticari değil sanayi burjuvazisinin çıkarları idi. Sanayi kapitalizmi gelişiminde
doğal olarak feodal emek ilişkileriyle çelişkiye düştü. Fabrikalarda çalışan işçiler, realitede
kazançlarının bir kısmını toprak beylerine ödeyen serflerdi. Bundan dolayı 1830-1840 yılları
arasında Rusya’da işçi aylıkları örneğin Almanya’dakinden daha yüksekti 66. Aynı zamanda
serf sahipleri köylülerin nafakalarını en aza indirerek iç pazarın genişlemesini de engellediler.
Sonuç olarak burjuvazi feodal düzenin tepesinde oturan otokrasiye düşman olmasa da en
başından beri serflik düzenine karşı oldu. Serfliğin kaldırılması sanayi burjuvasına verilen ilk
ödün oldu. Ancak bu reform sınai kalkınmada belirgin bir yükselme eğrisine yol açmadı.
1861’i izleyen bir çeyrek yüzyıl içinde sınai büyüme oldukça düşük düzeyde kaldı. Bunun en
önemli sebebi iktidarın sanayiyi destekleyen tutarlı bir politika izlemeyi başaramamasıdır 67.
Yine de sınai kalkınmada patlamanın yaşandığı 1890’lara dek otokrasi boş durmadı. Kırım
Savaşı’nın yaraları sarılır sarılmaz İç Asya’yı ele geçirmek için sefer düzenlendi ve 1870’lerin
başından itibaren Yakın Doğu’da etkin bir politika izlenmeye başlandı. Otokrasi her iki
hamlesinde de hem ticari hem de sanayi burjuvazisinin çıkarlarını öne çıkarttı. 1878’de yüzde
50 arttırılan gümrük tarifeleri otokrasinin korumacı politikalarında yeni bir safhayı temsil
ediyordu; otokrasi ve sanayiciler arasında artık çok daha sıkı bir ittifak söz konusuydu.
Korumacı politikalar 1891 tarifesiyle en yüksek noktasına ulaştı ve yeni ittifak Witte’nin
bakanlığıyla taçlandırıldı.
Witte, Rus devletinin sınai kalkınma olmaksızın büyük devlet olarak kalmasının
imkansız olduğunun farkındaydı. II. Nikola’ya sunduğu bir momerandumda Witte, Rusya’nın
Batı Avrupa karşısındaki ekonomik pozisyonunun daha çok koloni-metropol ilişkisini
andırdığını ve ülkenin sanayi ürünleri satın almak için dışarıya ucuz tarım ürünleri satan bir
66
Pokrovskii, 1970c, s: 76
67
Rogger, 1983, s: 101
ekonomik kimliğin ötesine geçememiş olduğunu vurgulamıştı 68. Rusya’nın artık kendisinin
metropol olması gerektiği hedefiyle yola çıkan Witte’nin sanayileşme projesinde en öne çıkan
unsurlarından biri yabancı sermayenin öneminin çok fazla vurgulanmasıydı. Yabancı sermaye
yerel sermaye birikimini hızlandıracaktı. Bu doğrultuda dışarıdan kredi bulunmasına öncelik
verildi. Rublenin istikrara kavuşturulması ve 1897’de parada altın standardına geçilmesi dış
kaynakların ülkeye akışını kolaylaştırdı. Ancak yurtdışına buğday satan toprak sahibi sınıf ve
tüccarlar bu politikanın bedelini oldukça ağır ödediler; yurtdışından makina getiren fabrika
sahipleri içinse söz konusu durum oldukça kazançlıydı 69. Demiryolu inşa ağlarının
genişletilmesi hızlı sanayileşme programında anahtar rol oynayan bir diğer konuydu. Ülkenin
birbirinden izole parçalarını ve halkını birleştirmenin yanı sıra pazarı bütünleştirecek olan
demiryollarının etki alanı muazzamdı. Demiryolu inşası projesinin kilit hattı olan TransSibirya hattıyla Rusya’nın Uzak Doğu ile olan ekonomik bağlarını güçlendirme amacı
güdülmüştü. Bu hat sayesinde İngiltere’nin Çin pazarından uzaklaştırılması ve Rusya-Çin
ilişkilerinin güçlendirilmesi bekleniyordu. Bu yöndeki beklentiler Rus emperyalizmi için de
bir dönüm noktasıydı; söz konusu durum 1871’den itibaren dünyanın büyük sanayi
imparatorluklarının küresel ölçekte sürdürdükleri emperyalist yayılma aktivitelerine
Rusya’nın da etkin katılımına işaret ediyordu. Sonuç olarak Witte’nin döneminde
demiryollarının uzunluğu büyük ölçüde arttı; 1855’te sadece 850 mil olan demiryollarının
uzunluğu 1885’ten itibaren 17.000 mile ulaşmıştı; 1896 ve 1902 yılları arasında ise 17.000
mil daha eklendi ve 1905 yılına gelindiğinde demiryollarının toplam uzunluğu 40.000 mile
ulaşmıştı 70. Demiryolları ağının genişlemesinin ağır sanayinin gelişimine destek olacağı
68
Mosses, 1996., s: 99
69
Pokrovskii, 1970c, s: 77
70
Demiryolları hakkında istatistiksel veriler için, Bkz. Rogger, 1983, s: 105
hesaplanmıştı.
Rus sanayileşme programının bir diğer öne çıkan unsuru, devletin sınai yatırımlara
aşırı orandaki iştirakı idi. Devlet, tüm sanayileşme sürecini kontrol etmek ve gerekli desteği
sağlamakla yetinmiyor, Batılı hiçbir ülkede görülmeyen oranlarda ulusal ekonomiye nüfuz
ediyordu. Örneğin 1899’da devlet tüm metalurji üretiminin hemen hemen üçte ikisinin alıcısı
durumundaydı; 20.yüzyılın başlarında demiryollarının yüzde 70’ini devlet işletiyordu 71. Bu
yoğun iştirak, özel girişimcilerin kaderlerini geniş ölçüde St. Petersburg’daki otoritelerin
ellerine bırakıyordu ki bu durum burjuvazinin siyasal olarak takındığı pasif tavırın en önemli
nedenlerinden biriydi. Tüm 19.yüzyıl boyunca ülkedeki liberal hareket, burjuvazi tarafından
değil de girişimci karaktere sahip olan aristokratlar tarafından yürütülmüştür. Bunun en bariz
örneği, dekabrist ve zemstvo hareketleri idi. 1870’lerden itibaren proletarya yavaş yavaş
siyasal olarak örgütlenmeye başlamıştı; 20.yüzyılın başında kendi partileri dahi vardı.
Burjuvazi ise ilk siyasal partisini 1905 Devrimi’nden sonra kuracaktı. Bu tarihe kadar çıkar ya
da baskı grupları şeklinde örgütlenmeyi seçtiler. 1874’ten itibaren sanayinin çeşitli
branşlarında faaliyet gösteren girişimciler periyodik kongreler düzenlediler ve çalışmalarını
koordine edebilmek için bürolar açıp kurullar organize ettiler 72. Ancak otokrasi ile açık
şekilde çatışılmamaya daima itina gösterildi. Burjuvazinin devlete bu denli bağımlı olması
Rus modernleşme tarihinin kendine has sürecini belirleyen en önemli unsurlardan biri oldu.
Batı’daki orta sınıfların yararlandığı ileri derecedeki özgürlük bu sınıfları dinamik kılarken,
ülkelerindeki sosyo-politik hareketlerde çekim merkezi ve öncü olmak konumuna
yükseltmişti. Rusya hem ekonomik hem de ideolojik açıdan bir sanayi toplumu değildi.
Sanayi toplumlarında bireylerin ekonomik çıkarlarını her şeyin üzerinde tutması en öne çıkan
unsurlardan biridir. Rusya’da ise bu durum ne iktidar ne de tebaa için söz konusu değildi;
71
Ascher, 1988., s: 21
72
Rogger, 1983, s: 123
sadece iş çevreleri için kısmen geçerliydi. Bir çok burjuva tüm girişimlerinden el ayak
çekerek taşrada toprak alıp, aristokrat bir hayat sürmeyi tercih etmişti 73. Bu ironik durum Rus
burjuvazisinin sınıfsal bilincindeki eksikliği ve tarihte oynaması gereken rolün niteliğini
kavrayamamış olduğunu gösterir. Daha da önemlisi burjuvanın siyasal olarak geri kalmışlığı
ülkedeki devrimci hareketi temelden etkileyecekti. Rus burjuvazisi hiçbir zaman yozlaşmış
otokrasinin yapılarını sarsacak denli radikal ve bağımsız bir hak arama mücadelesine
girişmedi. Ancak 20.yüzyılın başında anayasal bir yönetimin ne denli kendi çıkarlarına
olacağını sezmeye başlayarak muhalif hareketlerle bütünleşmeye başladılar. Hatta devrimci
örgütleri materyal anlamda destekleyecek kadar ileri gittiler.
1.3.3. İşçi Sınıfının Doğuşu
Rusya’da sanayi üretiminin gelişmeye başlamasıyla işçi sınıfı da genişleme sürecine
girdi. İşçi sınıfının Rusya’da sınıfsal bir karakter kazanması serfliğin kaldırılması kararından
sonra olmuştur. Serflik döneminde işçilerin fabrikadaki kazançlarının bir kısmını toprak
beylerine ödemelerinden anlaşılacağı üzere ekonomik ve hukuki açıdan taşradan bağlarını
koparamamışlardı. Serfliğin kaldırılmasıyla hukuksal bazda bireysel bağımsızlıklarını
kazanan sınıf, ekonomik olarak oldukça düşük hayat standartlarına mahkum olmayı sürdürdü.
Bu durum Rusya’ya özgü değildi; sanayileşmenin başlangıç evrelerinde Avrupa’da da çalışma
koşulları oldukça ağır ve ücretler de bir o kadar düşüktü. İşçileri destekleyecek herhangi bir
örgütsel yapılanma da henüz mevcut olmadığından kaderleri işverenlerin insafına terk
edilmişti. 1890’lara dek Rus sanayileşmesinin ağır aksak ilerlemesi paralelinde işçi sınıfının
genişleme hızını da yavaşlattı. 1890’lardaki sınai kalkınma bu sınıfın nüfus içindeki
yoğunluğunu arttırırken toplumsal etkinlik alanının da genişlemesine yol açtı. 1905’e kadar
73
Rogger, a.g.e.
işçilerin sayısı 2 milyon 700 bine ulaşmıştı 74. Rus işçi sınıfının gerçek bir toplumsal sınıf
hüviyetini kazanması da doğal olarak bu döneme rastlar. 1890’lardaki hızlı sınai kalkınmayı
mümkün kılan en önemli olgulardan biri ülkenin ucuz işgücü cenneti olmasıydı. Taşradaki
düşük üretkenlik ve toprak yetersizliği Rus tarımını tam anlamıyla bir kaosa sürüklemişti.
1890’ların başı itibariyle Avrupa Rusya’sında köylülerin üçte ikisinden fazlası kendilerine
yetecek kadar dahi üretimde bulunamıyorlardı 75. Bunun yanı sıra hemen her yıl taşranın vergi
yükümlülüklerinin arttırılması köylüleri nakit sıkıntısına soktu. Köylerdeki ekonomik
durumun bu denli kötüleşmesi köylüleri şehirlere doğru göç yollarına döktü; göç seçim
olmaktan öte zorunluluktu. 1897’de St. Petersburg nüfusunun yüzde 38’i, Moskova’nın ise
yüzde 21’i diğer eyaletlerden göç edenlerden oluşmaktaydı 76. Ancak Rus işçi sınıfının
köylerle bağlantısı halen oldukça güçlüydü; köylerden yeni ayrılmış olmalarının yanı sıra
sanayi üretiminin önemli bir bölümü sayısı altı milyona kadar varan mevsimlik işçilerle
sağlanmaktaydı 77. Bunlar harman zamanı köylere gidiyorlar, ölü mevsimde ise fabrikalara
dönüyorlardı. Söz konusu durum işçilerin bağımsız bir sınıfsal bilinç kazanmalarını
engelleyici bir unsurdu. Rus sanayisinin temel karakteristiklerinden biri yüksek seviyede
merkezileşmiş olmasıydı. 1895 itibariyle binden fazla işçi çalıştıran işletmelerin oranı yüzde
31 gibi büyük bir rakamdı ki bu oran Almanya’da yüzde 13’te kalmaktaydı 78. Büyük
işletmelerin bu denli yoğunluğu emekçi örgütler ve siyasi propaganda için oldukça uygun bir
ortam yaratıyordu.
74
Liebman, 1968., s: 29
75
VON LAUE, T. H., Russian Labor Between Field And Factory(1892-1903), California Slavic Stalies,
Vol:III, 1964, s: 36
76
Von Laue, a.g.e.
77
Liebman, 1968., s: 299
78
Rogger, 1983, s: 113
Sanayileşmenin ilk evrelerinde ortak bir olgu olan uzun çalışma saatleri Rusya
örneğinde de söz konusu idi; bir iş günü 12-14 saat arası bir süreyi kapsıyordu. 1897’de St.
Petersburg işçilerinin çalışma saatlerinin kısaltılması için yaptıkları grev sonuç verdi ve
çıkarılan kanun sonucu erkekler için 11.5, çocuklar için ise 9 saatlik çalışma süreleri
belirlendi. Ayrıca kanun Pazar gününü tatil olarak kabul etti. Köylülerin ucuz emek rezervleri
olarak iş beklediği ortamda ücretlerin oldukça düşük tutulması gayet normaldi. Bölgeler arası
ücretlerde farklılaşma vardı; örneğin emekçinin az olduğu Güney’de, özellikle de maden
sanayisinde, ülkedeki en yüksek ücretler ödeniyordu, kırsal kesimin tam bir yıkım içinde
bulunduğu Penza eyaletinde ise en düşük ücretler söz konusuydu 79. Ücretlerin ödenme şekli
işverenlerin keyfine bırakılmıştı. İş sırasındaki tahribatlar yüzünden ücretlerde aşırı kesintiye
gidilmesi, saat ücretlerinden yapılan kırpmalar oldukça sık rastlanır durumlardı. 1886’da
çıkarılan kanunla işçilerin refahını arttıracak faaliyetler dışındaki para kesintileri ve
anlaşmalardaki ücretlerden düşük meblağlar ödenmesi yasaklandı. Ödemelerin nakit olarak
yapılması zorunlu kılındı. Ancak iktidar işçileri savunur düzenlemeler yaparken greve
başvuranların cezalarını da arttırmaktaydı. 1903 yılına dek iş kazaları ile ilgili herhangi bir
düzenleme yapılmadı. Bu zamana dek kazalar nasıl meydana gelirse gelsin işçi herhangi bir
tazminat talep edemiyordu. Genel olarak iktidarın işçilere verdiği tavizler gönüllü olarak
verilmedi; işçiler yaptıkları eylemlerle bunları elde ettiler 80. Yine de amaçlarına ulaşmak için
kanuni yollar işçilere kapalı tutuldu. Sendikaların varlıklarının iktidar tarafından tanınması
1906 yılını buldu. O zamana dek her türlü sendikal faaliyet sistematik olarak önlendi. 1905
yılına dek işçi yığınları otokrasiyle değil işverenleriyle mücadele etti. 1862-1869 yılları
arasında toplam altı grev hareketi olurken; 1870-1885 yılların arasında ortalama olarak yılda
yirmi grev meydana gelmişti. Artan sanayi işletmeleri sayısına paralel olarak 1886-1894
79
Von Laue, 1964., s: 54
80
Liebman, 1968., s: 87
arasında yıllık grev ortalaması da otuz üçe yükseldi; 1895-1904 yılları arasında ise
yüzyetmişaltı gibi bir orana ulaşarak çok büyük bir sıçrama gösterdi 81. 1899 yılında
fabrikadaki ekonomik hayatı ve işçilerin çalışma koşullarını denetlemek için kurulan ancak
asıl amacı potansiyel grev liderlerini saptamak ve greve gidilmeden önce onları tutuklamak
olan iç işlerine bağlı bir polis ağı örgütlendi. Ancak bu istihbarat örgütü muhalif eylemlere
engellemekte yeteri kadar başarılı olamıyordu. 1900’den itibaren devrimci propagandanın
faaliyet alanının genişlemesi ve işçi topluluklarının bu illegal örgütlere sempati göstermesi
hükümeti oldukça tedirgin etti. Çare olarak hükümet, dizginleri kendi eline alacak biçimde
işçi örgütlerini yasal bir prosedüre sokma kararı aldı. Başarılı olunduğu taktirde hem işçi
sınıfının sempatisi kazanılacak hem de devrimci ajitasyon tehdit olmaktan çıkacaktı. Hükümet
işçileri tamamen kendi ideolojisini empoze edebilmek için toplumsal ve ekonomik bazı
tavizler vermeyi dahi göze almıştı. Bir çeşit polis sosyalizmini andıran bu deneysel girişim
adeta iktidarın elinde patlayacak bir bomba oldu ve 1905 yılındaki devrime zemin hazırladı.
1.4. 1905 Devrimi Arifesinde Rusya’da Siyasal Hareketler
Rusya’daki otokrat rejim Batı Avrupa’daki siyasal rejimlerle karşılaştırıldığında çok
daha zayıf muhalefetle karşılaştı. Ülkedeki tüm sosyo-ekonomik ve siyasal unsurları sıkı bir
denetim altında tutarak tam bir güç tekeli kuran Rus Çarları 19. yüzyıla dek, arasıra patlak
veren köylü isyanları dışında iktidara yönelen çok ciddi bir iç tehdide maruz kalmadılar.
Otokrasinin ülkedeki sosyo-ekonomik süreç içindeki yoğun kontrol kabiliyeti ve feodal
tabanlı toplumsal düzenle iktidarın uyumu bu rejimi mümkün kıldı. Ancak özellikle 19.
yüzyılın ikinci yarısında ekonomik yaşamda meydana gelen hızlı ve yoğun dönüşüm süreci
bürokratik-polis devlet karakterindeki Rus yönetim metodlarını çıkmaza soktu. Ekonomik
81
Rusya’daki grev istatistikleri için, Bkz. Ascher, 1988., s: 22-23
hayattaki çeşitlenme toplumun sınıf kompozisyonunu ve çıkar ilişkilerini baştan aşağı
yenilerken, otokrasi, siyasal yapıda oluşacak açılımlara karşın savunmacı bir politika izledi.
Ancak bu yüzyılda yüzlerini Batı’ya çevirmiş olan aydın kesim ülkenin ne denli geri kalmış
olduğunun fazlasıyla bilincindeydi; daha da önemlisi bunun sorumluluğunu otokrat yönetim
metodlarına yükleyecek kadar iktidardan düşünsel kopuş safhasına gelinebilmişti. 19.yüzyıl
Rus aydınlarının önceki nesillerden farkı düşündüklerini eyleme dökmenin gereğini anlayarak
pasif konumlarından sıyrılmaları ve kendilerine kitlesel taban arayışına girişerek otokrasiyi
yıkacak devrimin temellerini atmaya çabalamalarıydı.
1.4.1. Liberaller
19.yüzyılda otokrasiye karşı yönelen ilk ayaklanma hareketi toplumun liberal eğilimli
kesiminden geldi. Batılı eğitim almış aristokrat kökenli gençlerin başını çektiği ve aynı
zihniyetteki subayların da fiili olarak katıldığı isyan hareketi, Rus tarihine "dekabrist
ayaklanma” olarak geçti. Ayaklanma iktidar tarafından bastırılmış olsa da dekabristler
arkalarında önemli bir düşünsel miras bıraktılar; otokrasinin kendini ıslah etmeye
yanaşmamasına karşın ilk defa zora başvurularak çare aranmaya çalışılmış olunması,
Rusya’yı modernleştirmek için devrimden başka çıkar yol olmadığı fikrini gelecek nesillere
de aşıladı 82. Dekabristlerin başarısızlığını takiben liberal hareket, I. Nikola’nın despot
yönetimi karşısında durgunluk dönemine girdi. Reformcu Çar II. Aleksandr, yerel öz-yönetim
birimleri olarak oluşturduğu zemstvo örgütlerinin Rus siyasal hayatında yeni bir dönem
başlattığının ve sürecin anayasanın kabulüne doğru ilerleyeceğinin farkındaydı 83. Ancak şu an
için Rus toplumunun anayasal bir yönetim için yeteri kadar olgun olmadığını düşünüyordu.
Konuya Rus liberal çevreler açısından bakıldığında ise Rus liberalizmin kökenleri itibariyle
82
Liebman, 1968. s:51
83
Walkin, 1962. s:156
ılımlı olduğu ve bu görüştekilerin önemli bir kısmının da daima böyle kalmayı başardığı
görülüyor. Monarşi ile liberal değerlerin uzlaştırılabileceği ve işbirliğinin mümkün olduğu
düşüncesi liberaller arasında yaygın kanıydı. 1879 yılında Cherginov’da zemstvo lideri olan
Ivan Petrunkeviç, liberalleşen otokrasi fikrini reddetmiş ve Rus hükümetinin gidişatını
belirleyecek seçilmişlerin oluşturduğu bir kurucu meclisten bahsetmiş 84 olsa da 20. yüzyıla
dek bu tarzda devrimci çıkışlar çok nadirdi.
Rus liberalizminde zemstvo örgütleri hareketin çekim merkezi olma işlevini yerine
getirdiler. Merkezi yönetimden ayrı yerel öz-yönetim birimleri olan ve aristokratların üyeler
içinde çoğunluğu oluşturduğu bu örgütler, II. Aleksandr dönemindeki hareket kabiliyetlerini,
III. Aleksandr döneminde büyük ölçüde yitirdiler. Bir önceki saltanat döneminde sahip
oldukları yetkilerin kırpılmasının yanı sıra merkezi yönetim karşısında bağımsız hareket
kabiliyetleri oldukça sınırlandı. Ancak 1890’lara dek zemstvo üyeleri siyasetle oldukça
yakından ilgilenmelerine rağmen, iktidara karşı ılımlı tavır sergilemeye devam ettiler.
1891’de kırsal alanda başgösteren kıtlık üzerine zemstvo üyeleri ortak bir örgüt altında
birleşme çalışmalarına başladı. 1895’te II. Nikola’nın zemstvoların bu yöndeki çalışmalarını
“saçma düşler” olarak nitelendirerek reddetti. Aldıkları bu sert cevaba rağmen zemstvo
üyeleri iktidara sadık tavırlarını muhafaza ettiler 85. Zemstvo konferansları 1900 yılına dek
illegal olarak düzenlendi, ancak, bu tarihten sonra yavaş yavaş kendilerini ortaya sermeye
başladılar.
20.yüzyılın başlarında liberal akımlar için en çarpıcı olan yasalara dayalı yönetimin ve
temsili hükümetin oluşması için barışçı yöntemlerle mücadelenin artık mümkün olmadığına
inanan yeni bir akımın ortaya çıkmasıydı. Yeni jenerasyon liberaller hükümetle uzlaşmanın
boş düşler olduğunu ve siyasal sistemde radikal reformlar gerçekleştirmek için otokrasinin
84
Rogger, 1983, s:155
85
Rogger,1983, s: 157
yıkılarak, yerine Batı tarzında parlamenter rejimin kurulmasının ön koşul olduğunun ayırdına
varmışlardı. Yeni liberal trendi daha da radikal kılan bir diğer unsur, varolan devrimci
hareketi kendileri için kaçınılmaz müttefik görmeleriydi. Bu eğilimler çerçevesinde bir araya
gelen liberaller, devrimci sosyalist partiler gibi illegal bir örgütün yanı sıra yurtdışında basılan
“osvobozhdenie (özgürlük)” adında bir yayın organı da kurdular. 1902 yılında Stutgart’ta
yayın hayatına başlayan gazetenin editörlüğünü Peter Struve üstlendi. Rus liberalizminin sola
doğru meyletmesinin fikir babalarından olan Struve, eski bir sosyal demokrattı. Revizyonizm
akımı çerçevesinde Marksizm’den liberalizme kayan Struve, özgürlüğe ulaşma gibi bir etik
düşüncenin tek bir sınıfın edimleriyle gerçekleştirilemeyeceğinin ve siyasal özgürlük hedefine
ulaşmak için en iyi yolun geniş tabanlı bir liberal partinin kurulması olduğunu savunuyordu 86.
Yeni liberal akımın toplanacağı çatı görevini görmesi için “Özgürlük Birliği” adlı bir örgütün
kurulması planı 1903 yılında Almanya’da oluşturuldu. Almanya’daki toplantının ardından
Karkov’da bir araya gelinerek Birlik’in öncelikle zemstvo eyaletlerinde örgütlenmeye gitmesi
ve mümkün olduğunca diğer eyaletlere de yayılmasını içeren bir plan yapıldı. 1904 yılının
Ocak ayında St. Petersburg’da Özgürlük Birliği’nin kurucu kongresi yapıldı. Öncelikle
zemstvo eyaletlerinde örgütlenmeye gidilmesi, buralarda zaten güçlü bir örgütsel yapının
mevcut olmasıyla ilgilidir. Hem Osvobozhdenie’nin yayınlanmasında hem de Özgürlük
Birlik’inin örgütlenmesinde iki farklı grup faaliyet gösterdi: zemstvo üyeleri ile profesör ve
gazeteciler. Bu iki grup Almanya’daki toplantılarda da St Petersburg’da seçilen kurulda da
eşit olarak temsil edildi. Liberalizmdeki bu yeni trendin fikir babaları doğal olarak profesör ve
gazetecilerdi. Rus hayatının realitelerinden öte teoriler ışığında hareket yönü belirleyen bu
grup, zemstvoların o zamana dek liberalizme yaptıkları katkıları küçümsüyordu. Otokratik
yönetimin yıkılması hedefi çerçevesinde kitlesel huzursuzluğun iktidara karşı muhalefete
yönlendirilmesinin gereğine inanan grup, ulaşmak istedikleri amaç her ne kadar farklı olsa da
86
Ascher, 1988. s:34
devrimcilerle benzer taktikler benimsemişti 87. Devrimcilerle ittifakın gerekli görülmesi
üzerine 1904 yılının Eylül ve Ekim aylarında Paris’te diğer partilerin temsilcileri ile işbirliği
kurma yönünde görüşmeler yapıldı. Azınlıkların liberal ve devrimci partileri ile SoyalistDevrimci Parti görüşmelere katılırken, Sosyal Demokratlar burjuva partileriyle herhangi bir
anlaşmaya gidemeyeceklerini belirterekten görüşme teklifini geri çevirdiler. Müzakereler
sonucunda otokrasiyi yıkmak için birbirlerine paralel eylemlere girişilmesi yönünde bir
anlaşmaya varıldı. Ancak anlaşmanın olumlu noktaları, her partinin kendine uygun olduğu
sürece işbirliği yapılacağı şeklinde pratik olarak net olmayan terimler içeriyordu 88. Liberaller
her ne kadar devrimcilerle ilişkiye girmiş olsalar da varmak istedikleri hedef diğerlerinden
oldukça farklıydı; onlar bir cumhuriyet değil anayasal monarşi peşindeydiler.
Özgürlük Birliği’nin 1904 yılında kabul edilen programı, otokrasinin tasfiyesini,
anayasal
bir
hükümetin
kurulmasını,
azınlıkların
kendi
geleceklerini
kendilerinin
belirlemelerini ve sosyo-ekonomik reformların gerçekleştirilmesini içeriyordu. Ayrıca
program detayla bir açıklaması yapılmadan işçi sınıfının çıkarlarının savunulmasından
bahsetmekteydi. Ancak bir çok zemstvo üyesi liberalizmin bu denli radikalleşmesine karşı
çıktı. Bu çerçevede liberal hareket kendi içinde anayasal düzen savunucuları ve yasalara
bağlılık gösteren otokrasi savunucuları olarak keskin şekilde bölündü 89. Gerçekte Özgürlük
Birliği bir parti değil, farklı politik eğilimi olan kişi ve grupların ittifakıydı. Birlik’in
konseyinde altı zemstvo üyesi bulunmasına rağmen yönetim, zemstvolu anayasalcılara göre
sola yakın olan entelektüellerin elindeydi 90. Birlik, liberal hareketin hakimiyetini ele geçirdi
87
Walkin, 1962. s:194
88
Walkin, a.g.e.
89
Ascher, 1988 s: 196
90
Walkin, 1962, s: 201
ve kitlelerin ilgisini çekmeye başladı. Ama hiçbir zaman devrimci hareketlerin yarattığı
kitlesel katılım oranlarını ve grup içinde bir hedef doğrultusunda birleşme olgusunu
yakalayamadı. Liberallerin hareket sahalarını kısıtlayan en büyük engel, hakim sınıflar olan
burjuva ve aristokratların genel eğilim olarak otokrasi ile çatışmak istememeleriydi. Rus
liberal hareketini Batı’dakilerden bir ölçüde farklı kılan unsur, burjuvalardan çok Batılı
görüşe sahip aristokrat sınıfın hareketi desteklemesiydi ve bunun en büyük göstergesi de
zemstvo birimlerinin hareketin çekim merkezini oluşturmasıdır.
1.4.2. Sosyalistler
19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rusya’da toplumsal yapıda köklü değişimlere
yol açan kapitalistleşme süreci yaşanırken, eş zamanlı olarak ülkede radikal siyasal hareketler
de filizlenmeye başladı. II. Aleksandr’ın sertliği kaldırma kanununu takiben hakim sosyoekonomik düzenin çözülmesi ve yapılan reformların yetersiz olmasının yanı sıra yanlışlığı,
varolan toplumsal huzursuzluğun boyutlarını daha da genişletti. 1860’ların başında kurulan
“Genç Rusya” ve “Toprak ve Özgürlük” hareketleri otokrat rejimi yıkmak gibi radikal bir
amaç çerçevesinde toplanan ilk Rus devrimcilerini bir araya getirdi. Bu dönemde iktidar
muhaliflerinin kafalarını en çok meşgul eden sorun, siyasete karşı oldukça ilgisiz kalan
kitlelerin devrimci harekete iştiraklerinin nasıl sağlanabileceği idi. Bu konudaki tartışmalarda
iki cephe belirdi: halka eğitim yoluyla ulaşarak iktidarın zorbalığı konusunda onları
bilinçlendirmeyi savunanlar ve iktidar temsilcilerine yapılacak suikastlerle kitlelerin ilgisini
çekerek onları bu savaş yönünde cesaretlendirebileceklerini savunanlar. Her iki cephe de
halkın kendi kaderini eline alması gerektiğine inanıyordu ve temel olarak halka inanç
beslemektelerdi. 1860-1890 yıllarındaki tüm devrimci hareketlerin ana ilham kaynağı halka
inanç olacaktı 91. Proletaryanın belli belirsiz olduğu bu dönemde nüfusun ezici çoğunluğunu
91
Liebman, 1968. s:54
oluşturan köylüler, hedef kitle olarak belirlendi.
Dönemin aydınlarının ve üniversite öğrencilerinin parola olarak benimsedikleri “halka
gidiş”, bir anda eyleme odaklanan örgütlü bir hareket kimliğini kazandı. 1874 yılı baharında
yola çıkan çoğunluğu öğrenci olan, sayıları 2 ile 3 bin arasında değişen devrimci kitle, köylere
giderek orada onların hayatını sürmeye başladı. Köylülerin arasına girerek onların
bilinçlenmesini sağlayacaklarını sananlar, kısa sürede hayal kırıklığına uğradılar; köylüler
onları sahiplenmenin aksine çoğu kez ele verecek denli düşmanca tavır sergiledi. Halka doğru
sefer bir çok devrimcinin tutuklanmasıyla son buldu. 1876’da kurulan “Toprak ve Özgürlük”
örgütü halkçı harekette yeni bir safha açtı; artık devrimci hareket daha sistemli ve teorik bir
yapı kazanmıştı. Örgüt, köylülerin memnuniyeti esasına dayanan bir program yazmakla işe
başladı; programa göre büyük toprak sahiplerinin arazileri ellerinden alınarak köy
derneklerine devredilecek ve onlar da bu toprakları yeni baştan köylülere dağıtacaktı 92.
Ulaşmak istedikleri hedef, iktidardaki zorba bürokrasiyi devirerek yerine köylü sınıfının
başrolü oynayacağı halkçı bir düzen kurmaktı. Ancak örgüt içinde faaliyet yöntemi
konusunda ayrılıklar baş gösterdi; tedhiş yönteminin örgüt içinde ağırlık kazanmasından
rahatsız olanlar, 1879 yılında “Topyekün Bölüşme (Çernyi Peredel)” grubunu kurarak başına
Georgi Pleakhanov’u getirdiler. Bu grup, zor kullanılmasına karşı olmamakla beraber
yığınlara
eğitim,
propaganda
ve
kışkırtma
faaliyetleri
çerçevesinde
ulaşılmasını
savunuyorlardı. Suikastleri ve terörü esas faaliyet yöntemi olarak görenler ise “Narodnaya
Volya (Halk Özgürlüğü)” hareketi içinde yeni baştan toparlandılar. 1879 ile 1881 yılları
arasında tüm Rusya’yı teröre boğan Narodnaya Volya, 1 Mart 1881’de Çar II. Aleksandr’a
karşı suikast düzenleyerek ölümüne sebebiyet verdi. Ancak bu suikast hesaplanandan çok
daha farklı bir sonuç doğurdu. Hükümet Narodnik avı başlatarak ele başlarını idam etti ve
hareketi yok etti. Narodnik hareketi devrimden başka hedefi bulunmayan ve kendini tamamen
92
ROSENBERG, A., Bolşevizm Tarihi, İstanbul, e Yayınları, 1969, s:55
halka adamış profesyonel devrimcileri ortaya çıkardı, ancak fikirlerinde varolan kargaşalık
hareketin başarısını oldukça aleyhte etkiledi. Narodnikler, Rusya’nın kapitalist dünyada
eşitlikçi tarım toplumu hayaliyle yaşayamayacağı gerçeğini bir türlü kabul etmiyorlardı.
Sanayileşme Rusya’da ne gibi bir değişim sağlayacak sorusunu yanıtsız bırakıyorlardı;
kapitalizmi, Rus sorunundan ya ayrı tutmak istiyorlar ya da tamamen görmezlikten
geliyorlardı 93. Davalarında kendi yanlarına çekmek istedikleri köylülerden hiçbir ilgi
görememelerinde düşüncelerindeki zaafların büyük etkisi vardır. Sonuç olarak Narodnikler,
ütopik sosyalistler olarak Rus devrimci tarihinde yerlerini aldılar.
Narodnaya Volya’nın Çarlık’a karşı yürüttüğü şiddet eylemlerinin başarısızlığı 1881
sonrasında ülkedeki devrimci hareketin düşünsel dönüşümüne büyük etkide bulundu.
Devrimciler, hareketin handikapları üzerine bir hayli kafa yordular. Narodnikler’in
başarısızlığını takiben devrimci hareketin düşünsel dönüşümünde en öne çıkan unsur,
Marksist düşüncenin devrim fikrine eklemlenmesiydi. 1880’lerin ortasında Çarlık rejiminin
askeri ihtiyaçlarını karşılamak için girişilen sanayi hamlesi, yabancı sermeyenin de
yardımıyla bir anda ülkenin çehresini değiştirmeye başladı. Büyüme sürecine giren işçi sınıfı,
devrimciler için köylüler dışında kitlesel bir alternatif yarattı. 1871 yılında Marks’ın Kapital’i
Rusça’ya çevrilmişti ve 11 yıl sonra ilk Rus Marksist grup yurtdışında oluştu. Daha önce
Narodnik hareketin saflarında yer alan ancak örgütün terör yöntemini tasvip etmediği için
yolunu ayıran Georgi Plekhanov, devrimci hareketi Marksizm çatısı altında toplamayı
amaçladığı büyük projesine girişerek “Rus Marksizminin babası” payesine erişti. İsviçre’de
sürgünde yaşayan Plekhanov, 1883’te kurduğu “Emeğin Kurtuluşu” adlı grubuyla devrimci
harekete yeniden hayat aşıladı. Plekhanov, kapitalizmin ve de çelişkilerinin daha üst dereceye
varabilmesinin ancak otokrat rejimin yıkılmasıyla mümkün olabileceğini ve Rus
kapitalizminin de zaten otokrasinin temellerini sarsacak denli ilerlemiş olduğunu
93
Rosenberg, 1969, s:56
düşünmekteydi. Yakın gelecekte bu rejimin sona ereceğini tahmin ediyordu. Rus
despotizmini, geleneksel tarım toplumu olarak adlandırılan sosyo-ekonomik ve kurumsal
kompleksin üst yapısı olarak gören Plekhanov, kapitalizm yönünde ilerleyen ekonomik
dönüşüm çerçevesinde oluşan yeni toplumsal güçlerin Rus siyasal sisteminde anakronizm
yarattığını
belirledi.
Sosyo-ekonomik
düzlemdeki
Avrupalılaşmaya
uygun
biçimde
otokrasinin bir devrimle yıkılıp siyasi Avrupalılaşmanın da gerçekleşeceğini ve böylece
siyasal düzenle sosyo-ekonomik düzen arasında uyumlu bir ilişkinin kurulabileceğine
inanmaktaydı. Plekhanov, muhalif ve devrimci kombinasyonlar için burjuvazi ve proletarya
dışında güvenilecek toplumsal bir güç görmüyordu. Zihinsel gelişmişlik açısından geri
bulduğu köylü sınıfını potansiyel bir devrimci güç olarak kabul etmeyen Plekhanov onların
katkısını istikrarlı bir şekilde küçümsedi 94.
Plekhanov, devrimci strateji olarak otokrasiye karşı burjuvazi ve proletarya arasındaki
karşılıklı
ilişkiler
konusuna
yoğunlaştı.
Sınıfsal
çatışma
konusunda
proletaryanın
eğitilmesinin gereğine inanarak yukarıdan empoze edilecek devrim fikirlerini, sosyalist
ideallere ihanet olarak gördü 95; işçilerin sosyal demokrat liderlik şemsiyesi altında
mücadeleye girmelerini ve süreç içinde bağımsız ve kendi çıkarları peşinde koşan bir güç
olarak savaşımlarını sürdürmelerini savundu. Lenin’in aksine Pleakhanov asla burjuvaziyi
dışlamadı; rejimin siyasal özgürlüğü için burjuvazi ve onun temsilcilerince yapılacak herhangi
çabanın desteklenmesinin gereğini savundu.Bu çerçevede “Kanlı Pazar” olayına dek “ayrı
yürü, birlikte vur” sloganını benimseyecekti 96. Gelecekteki Rus devriminin 1848’de Orta
94
BARON, S.H., Pleakhanov And The Revolution Of 1905, Essays In Russian And Soviet History (In
Honour Of Geroid Tanquary Robinson) içinde, Der: John Shelton Curtiss, New York, Columbia University
Press, 1963, s: 134
95
Charques, 1965. s: 41
96
Baron, a.g.e.
Avrupa’da meydana gelen devrimlerin ilerisine geçmemesi gerektiğini savundu; mütevazı,
düzenli küçük bir devrim olması gereğini vurgulamasının yanı sıra 1789’daki Fransız devrimi
kadar büyük olmaması yönünde adeta uyarıda bulundu 97.
1880’lerde Marksist düşünce sanayi işçilerine henüz ulaşmamıştı. Marksizm
entelektüel bir hareketti ve özellikle de üniversite öğrencileri tarafından büyük ilgiyle
karşılanıyordu. 1884’teki üniversitelerle ilgili bir Çar fermanı hem akademik personele hem
de öğrencilere düşünce özgürlüğüne dair sınırlamalar getirirken tüm toplu öğrenci
aktivitelerini de yasakladı. Buna rağmen öğrenciler, 19.yüzyılın ikinci yarısında da Çarlık’a
muhalif tavırlarını ve devrim hareketine bağlılıklarını koruyabilmişlerdir. 1890’ların başından
itibaren Marksist sınıf mücadelesi doktrininin basitleştirilmiş versiyonu küçük sanayi işçi
gruplarınca da benimsenmeye başlandı. Lenin bu dönemde Marksist düşüncenin Rusya’da
yayılışını şöyle ifade etmiştir:
“Otokrasinin egemen olduğu bir ülkede, tamamen köleleştirilmiş bir
basınla, en küçük bir siyasal huzursuzluk ve karşı gelmenin filizlenmesinin
ezildiği kudurgan bir siyasal gericilik döneminde, devrimci Marksizm’in
teorisi, birdenbire, sansür altında bulunan yazına girme yolunu buluyor ve
Ezop
dilinde
ifade
edilmekle
birlikte,
“ilgili”
herkes
tarafından
anlaşılıyor… Hükümetin olup biteni anlamasına kadar ve koca sansürcüler
ve jandarmalar ordusu yeni düşmanı keşfedip üzerine çullanana kadar
(bizim Rus ölçülerimize göre) epey zaman geçti. Oysa bu süre içinde,
Marksist kitaplar birbiri ardına yayınlanıyordu. Marksist dergiler ve
gazeteler kuruluyordu; hemen hemen herkes Marksist olmuştu, Marksistler
övülüyorlardı, onlara binbir iltifat yağıyordu, yayınevleri Marksist
97
Pokrovskii, 1970b, s: 140
yapıtların olağanüstü hızlı satışlarından çok memnunlardı.” 98
1890’larda Marksizm, öğrenci ve aydınların başı çektiği entelektüel bir hareket
olmaktan çıkıp örgütsel taban arayışına girdi. Çarlık’ın ilk sosyalist partisi 1888’de
Polonya’da kuruldu. Yahudi işçi ve zanaatkarların kendi çıkarları için oluşturdukları örgütler,
1897’de Litvanya, Polonya ve Rusya Yahudi İşçi Federasyonu altında birleşerek “Bund”
adındaki organizasyonu oluşturdular. Rusya’da ise 1890 yılına doğru bir sosyal demokrat
derneği Petersburg’da bir çok işçiyi üye yazabilmeyi başarmıştı. Fabrika işçileri ile sıkı
bağlar kuran ilk grup “İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Savaş Birliği” oldu. O zamanlar adı
sadece Vladimir İlyiç Ulyanov olan genç Lenin’in de kurulmasında pay sahibi olduğu bu
örgüt, 1895-1900 yılları arasında Rusya’da ortaya çıkan benzer bir çok kuruma örnek oldu 99.
19.yüzyılın son yıllarında sosyalist grupların sayısında hızlı bir artış oldu ve 1898 yılında
Bund’un ön ayak olmasıyla ulusal ölçekte sosyalist bir parti kurmak için ilk girişim yapıldı.
Minsk’te yapılan kongrede “Rusya Sosyal-Demokrat İşçi Partisi” kuruldu. Yine aynı yıl
Plekhanov liderliğinde İsviçre’de “Yabancı Ülkelerdeki Rus Sosyal Demokratları Birliği”
kuruldu. Birlik, anavatandaki işçi sınıf ve örgütleriyle olabildiğince sıkı ilişkiler kurmayı
amaçlıyordu. Ancak Plekhanov bu örgütlenme çabalarından pek de memnun değildi, çünkü
kendisi tamamen teorici bir çizgideydi 100. Sosyalist hareketin örgütlenmeye giriştiği bu
dönemde Plekhanov’un nüfuzu düşüşe geçti. Onun söz konusu itibar kaybını Troçki şöyle
ifade etmiştir:
“… onun gücünü, Lenin’e güç veren şey kırdı –devrim yaklaşımı.
Plekhanov’un tüm eylemleri hazırlayıcı, teorik günlerde ortaya çıkmıştı.
98
LENIN, V. I., Ne Yapmalı? (Hareketimizin Canalıcı Sorunları), Ankara, Sol Yayınları, 1998, s: 22
99
Liebman, 1968., s: 63-64
100
Liebman, a.g.e.
O, temelde, Marksist bir propagandacı ve polemistti, fakat proleteryanın
devrimci bir politikacısı değildi.” 101.
Plekhanov’un eylem yönündeki handikabı üzerine sürgün cezası biten Lenin, 1900
yılında Rusya’dan Almanya’ya geçtikten sonra örgütsel çalışmaların yürütülmesinde söz
sahibi olmaya başladı. Lenin’in faaliyet planının öne çıkan noktalarından biri olan devrimci
basın organı kurma fikri doğrultusunda hem Rus işçi militanlarını bilinçlendirmek hem de
örgüt içindeki koordinasyonu sağlamak için 1901’den itibaren İskra (Kıvılcım) adlı haftalık
gazete çıkarılmaya başlandı. Plekhanov, Martov ve Lenin’in en öde çıkan yazarları olduğu
gazete, ideolojik ve faaliyetlere ilişkin taktik problemleri üzerine yoğunlaştı. İskra ekibi
özellikle Marksistleri devrimci eğilimlerinden vazgeçirme tehlikesi yaratan akımları hedef
almışlardı. Gazete içinde Plekhanov’la Lenin legal Marksistler’le ekonomizm savunucularına
tam anlamıyla savaş açmıştı 102. Bu dönemde Lenin, eylemci kişiliğinin yanı sıra teorik
nitelikleriyle de öne çıktı. Lenin’in Marksist düşüncesinin ana teması, işçi sınıfının kendi
başına asla sınıf bilincine ulaşamayacağı idi. İşçilerin ekmek kavgası peşinde burjuva
ideolojisine hizmet etmeyi sürdüreceği öngörüsüyle bunların bilinçlendirilmesinde devrimci
sosyalist aydınların üzerine düşen görevleri vurgulamıştır. Lenin’in işçi bilinci teorisi özde
Marks’ın sınıfsız topluma giden tarihsel süreçte ekonomik öğelerin belirleyiciliği fikriyle
çelişikti. Lenin, işçi sınıfının düzen karşıtı mücadelesinin kendiliğinden oluşması fikrine “Ne
Yapmalı?” adlı eserinde şöyle karşı çıkmıştır:
“…işçi
sınıfı
hareketinin
kendiliğinden
gelişmesi,
onun
burjuva
ideolojisine tabi olmasına, … yol açar; çünkü kendiliğinden işçi sınıfı
hareketi,
trade-union’culuktur,
…
ve
trade-union’culuk,
işçilerin
burjuvaziye ideolojik köleliği demektir. Demek oluyor ki görevimiz, sosyal
101
TROTSKY, L., My Life, New York, Penguin Books, 1979, s: 155
102
Liebman, 1968, s: 67
demokrasinin görevi, kendiliğindenciliğe karşı savaşmak, işçi sınıfı
hareketini burjuvazinin kanatları altına sokma yolundaki bu kendiliğinden
trade-union’cu çabadan uzaklaştırmak, ve devrimci sosyal demokrasinin
kanadı altına sokmaktır.” 103
Lenin “trade-unionist” dediği zamanın İngiliz sendikalarına özgü eylem şeklini
kesinlikle reddediyordu. Rus sosyal demokratlarının kışkırtma ve propagandalarının tüm halk
katmanlarında, özellikle de köylüler arasında devam etmesi gerektiğini ve işçilerin
fabrikalardaki huzursuzluklarının genelleştirilerek bu stres birikiminin tüm kötülüklerin
kaynağı olan Çarlık rejimine yöneltilmesini savundu. Parti’yi yığınların faaliyetlerinde genel
çekim odağı olacak şekilde hareketin merkezine koyan Lenin öğretisi, Rus sosyalistlerinin
önemli bir bölümünün tepkisini çekti. Böylece iki ayrı akım açığa çıktı. Birinci akım Rus
sosyal demokrasisinin görev olarak, proletaryanın durumunu düzeltmeyi üstüne alacak bir
işçi partisi olmasını ve Çarlık rejimine karşı verilen siyasal savaşta yerini almasını
savunuyordu. Buna göre gelecekteki Rus devriminin her şeyden önce bir burjuva devrimi
olacağından hareketle devrimin gidişatına biraz da burjuvazi karar verecekti. İkinci cephe,
Rus sosyal demokrasisinin profesyonel devrimcilerden kurulu gizli bir örgüt halini almasını
ve halk yığınlarının burjuva devrimini itme görevini üstlenmesini savunuyordu 104. 1903
yılının Ağustos ayında Londra’da toplanan kongre Rusya Sosyal Demokrat Partisi’nin
kurulmasıyla sonuçlandı. Ancak kongre delegelerin dayanışma duygusunu ateşlemekten çok
farklılıkların açığa çıkmasını körükledi. Parti tüzüğü hazırlanırken daha ilk paragrafta
uyuşmazlıklar ortaya çıktı ve kimin parti üyesi olarak nitelendirileceği üzerine çıkan tartışma
iki cepheyi karşı karşıya getirdi. Lenin, “bir parti örgütüne bağlı olan kişi parti üyesidir”
denmesini savunurken, Martov “parti denetiminde çalışan kişi parti üyesidir” denmesini
103
Lenin, 1998., s: 48
104
Rosenberg, 1969., s: 60-61
istiyordu 105.Bu kavramsal anlaşmazlık partiyi parçaladı. Kongredeki oylama esnasında bir
kaç oy fazla alan Lenin’e bağlı olanlar bundan sonra çoğunluk anlamına gelen “Bolşevik”
adıyla,
Martov’u
destekleyenler
ise
azınlık
anlamına
gelen
“Menşevik”
adıyla
tanımlanacaklardı. Dünya tarihinin en önemli sayfalarından birini yazacak olan Bolşevikler
böyle bir ortamda doğmuş oldu.
Bolşevik ve Menşevikler’in teorik yaklaşımları arasındaki farklar üzerine oldukça
fazla görüş mevcuttur. Öncelikle farklılık bir demokrasi problemiydi; temelde Bolşevizm
aktif bir azınlığın önderliğini esas alırken Menşevizm, kitlelerin aktifleşmesini vurguladı;
Bolşevizm’in temel fikri “liderlik” iken, Menşevikler “hizmet” temasını öne çıkardılar.
Bolşevizm mantıksal olarak bakıldığında diktatörlüğe ait kavramsallaştırmalar ve pratikler
geliştirirken, Menşevizm tamamen demokratik kaldı 106. 1904’ün sonlarına dek tartışmalar
organizasyonlar üzerinde yoğunlaştı. Devrimci taktiklerdeki farklılaşmalar ise özellikle
1905’in başındaki Kanlı Pazar eylemini takip eden süreç içinde ortaya çıktı. Genel olarak
bakıldığında Bolşevizm gençlere ve özellikle de üniversite öğrencilerine daha çekici
geliyordu. Kendisi de 1905 yılında bir Bolşevik olan Solomon Schwarz, en ateşli ve aktif
genç sosyal demokratların Bolşevik olmayı seçtiklerini ve Menşevik taktiklerini
anlayamadıkları için Bolşevik olmanın oldukça doğal olduğunu ifade etmiştir 107. Ancak bu
dönemde Bolşevikler’in sosyal demokratlar içinde çoğunluğu oluşturduklarını söylemek
oldukça zordur. Lenin, organizasyon yönündeki kişisel becerileri ve Rus koşullarına daha
fazla hitap eden fikirleri sayesinde süreç içinde sosyalist hareketin lideri olma konumuna
gelmeyi başaracaktı.
105
Rosenberg, a.g.e.
106
SCHWARZ, S.M., The Russian Evolution Of 1905 (The Worker’s Movement And The Formation Of
Bolshevism And Menshevism), Chicago, The University Of Chicago Press, 1969, s: 29
107
Schwarz, a.g.e
1901 yılından başlayarak devrimci faaliyet yeni bir öğeyle zenginleşti; Sosyal
Demokrat Parti’nin yanında programı hatırı sayılır bir başarı kazanan Sosyalist-Devrimci
Parti de Rus siyasal yaşamındaki yerini aldı. Felsefi ve sosyolojik olarak anti-marksist olan
Parti, strateji ve doktrinleriyle eski Narodnik hareketin dirilişini temsil etmekteydi.
Köylülerin
çıkarlarıyla
sosyalizmi
uzlaştırmaya
çalışan
hareket,
taşradaki
“Mir”
organizasyonu emsal göstererek Rus köylüsünün doğuştan sosyalist olduğunu savunuyordu.
Bu çerçevede köylü sorununa yaklaşımları sosyal demokratlardan oldukça farklıydı; sosyal
demokratlar işçi sınıfına dayanarak köylülüğün önemini göz ardı ediyor ve köylülerin hızla
proleterleşeceğini düşünüyordu, ancak sosyalist devrimciler, köylünün proleterleşmesinin
beklenemeyeceğinden hareketle bu kitleyi devrimci harekete eklemlendirebilmek için taşrada
etkin bir propaganda faaliyeti yürütüyordu. Programında tüm toprakların doğrudan
kamulaştırılmasına yer veren parti, taşra siyasetinde sadece köylere ait toprak hisselerinin
arttırılmasını tasarlayan sosyal demokrat partiden oldukça ayrılıyordu 108. Sosyalist
devrimciler köylüye bu denli odaklanmalarına karşın sanayi proletaryasını göz ardı etmiyor
ve işçileri gelecekteki sosyalist devrimin muhafızları olarak görüyorlardı, ancak yine de
köylüler devrimin ana ordusu olacaktı 109. Her iki partinin bir diğer farklılaştıkları konu
devrimci faaliyetin yöntemiydi; sosyal demokratlar her türlü suikast ve terör eylemini
reddederken, sosyalist devrimciler belli şartlar altında iktidar güçlerine karşı düzenlenecek
şiddet eylemlerini gerekli buluyor ve bunu gerçekleştirmekle görevli merkez komitesine
bağlı özel bir birimi de bünyelerinde barındırıyorlardı. Genel olarak bakıldığında bunların
faaliyet planı taşradaki propagandayla hükümet güçlerine uygulanacak yıldırı eylemlerinin
birleşimiydi. Sosyalist devrimciler sosyal demokratlar gibi sosyalizme doğru evrime yol
açacak olan demokratik burjuva devrimini hedeflemiyor ve sosyalist devrimin hemen
108
Voline, 2000., s: 25-26
109
Charques, 1965., s: 69
gerçekleştirilebileceğini düşünüyorlardı.
1.5. 1905 Devrimi’nin Oluşum ve Yayılma Süreci
1.5.1. Papaz Gapon Hareketi
1890’ların
sonundan
itibaren
giderek
faaliyet
alanını
genişleten
devrimci
propagandalar ve bunların işçiler arasında sempati kazanmaya başlaması Çarlık hükümetini
oldukça rahatsız etmeye başladı. İktidar, sosyalist tehdidin kendi varlıklarına yöneldiğini
idrak ederek bu yönde çözümler aramaya başladı. İktidar daha önce başvurulmuş olan sansür,
sürgün cezaları ve fabrikalardaki hükümet ajanlarının yetersiz savunma araçları olduğunun
farkına vararak işçi hareketini ele geçirmek için oldukça riskli bir plan yaptı. İşçileri kendi
yanına çekmek ve hükümete olan güvensizliklerini ortadan kaldırmak amacıyla onların
arasına işçi psikolojisinden anlayan ve iktidara sadakati onaylanmış ajanlar gönderilecekti.
Moskova için Zubatov, St. Petersburg için ise Peder Gapon hükümetin bu projesinde görev
almaya talip oldular.
Moskova’da Zubatov’un maskesi çabuk düştü, ancak St. Petersburg’da işler oldukça
iyi gidiyordu. Usta bir ajitasyoncu ve örgütleyici olan Gapon, hükümetle işbirliği içinde
bizzat liderliğini yaptığı sözde “işçi seksiyonları”nı faal hale getirdi; 1904’ün sonuna doğru
bu seksiyonların üye sayısı on bine ulaştı. İşçiler akşamları sorunlarını konuşmak, gazetelere
göz atmak ve birkaç konferans dinlemek için kalabalık gruplar halinde bu seksiyonların
lokallerine geliyorlardı. Lokallere geliş, Gaponcu işçiler tarafından sıkıca denetleniyor ve
devrimci militanların buralara sızmalarına kesinlikle izin verilmiyordu 110. Kısa sürede
işçilerin güvenlerini kazanan Gapon, onlara devrimci militanlardan uzak durmalarının
gerektiğini ve siyasi değil ekonomik çıkarlarına odaklanmalarını tavsiye ediyordu. Ancak
hareket kısa sürede yoğunluk kazanarak farklı bir istikamete yöneldi. 1904 yılının Aralık
110
Voline, 2000., s: 28
ayında, Gapon’un çok sayıda taraftarının çalıştığı St. Petersburg’un en önemli
fabrikalarından biri olan Putilov fabrikasının işçileri eyleme başlama kararı aldılar. Gapon’un
yardımıyla hazırladıkları oldukça ılımlı ekonomik talepler listesini fabrika müdürüne
sundular, fakat talepleri kabul edilmedi. Yasal yolla mücadelenin başarısız olması sonucu
oluşan hayal kırıklığı işçilerin kendilerini aldatılmış hissetmesine yol açtı. Gapon, prestijini
korumak için hepsinden daha kızmış gibi görünerek Putilov fabrikasının işçilerini var
gücüyle tepki göstermeye teşvik etti. İşçiler davalarını grev yoluyla sürdürmeye karar
verdiler ve böylece Rusya’daki ciddi boyutlara ulaşan ilk işçi grevi olan Putilov fabrikaları
grevi, Aralık 1904’te başlamış oldu. Greve, St.Petersburg’taki tüm işçi seksiyonları destek
verdi 111. Gapon’a güvenen hükümet duruma müdahale etmedi.
Putilov grevi bir kaç gün içinde adeta St. Petersburg genel grevine dönüştü. Başta
ekonomik konulara odaklanan işçilerin siyasal talepler yönünde seslerini yükseltmeleri fazla
zaman almadı. 5 Ocak 1905 tarihinde Gapon, Çar’a sunulacak bir dilekçe hazırlama fikrini
ortaya attı. Bunu önerirken kafasında işçi kitlesini sakinleştirme beklentisi vardı ve iki gün
sonra da bunun hakkında şehrin idarecilerini bilgilendirdi. Sonraki üç gün boyunca Gapon,
işçi gruplarıyla görüşerek plana destek vermelerini istedi ve onlara Çar’ın iyi bir insan
olduğunu, amaçlarını anladığında mutlaka halkına yardım edeceğini söyledi. Ancak, II.
Nikola’nın kendilerini dinlemeyi reddetmesi durumunun söz konusu olması halinde Gapon
şunu belirtti: “O zaman bizim Çar’ımız yok” 112.
Papazın biri işçi davasında kendini bu denli lider konumuna yükseltirken hem
Bolşevikler hem de Menşevikler olan biteni hiç de hoş karşılamadılar. 4 Ocak’ta
Menşevikler, işçileri hükümetin hizmetçileri tarafından kurulan cemiyetlere itibar ederek asıl
çıkarlarını izlemekten sapmamaları yönünde uyaran broşürler dağıttılar. Bolşevikler ise
111
Voline, 2000, s: 29
112
Ascher, 1988., s: 83
Gapon’un taktiklerine daha sert şekilde karşı çıktılar ve 8 Ocak’ta Çar’dan ricada
bulunmanın ne denli boş olduğuna dair broşürler dağıttılar. Broşürlerinde şunlar yazılıydı:
“Özgürlük kanla satın alınır, özgürlük sert bir muharebede silahla kazanılır. Çar’a dilenme,
hatta ondan hiçbir şey talep etme. 113” Sosyal demokratlar bu görüşlerini Gapon’un
cemiyetlerinde işçilere anlatmaya çalıştılar ancak buralardaki ateşli işçilerce susturuldular ve
bazen de kapı dışarı edildiler; Gapon’a desteklerini belirtmedikleri hallerde kesinlikle
özgürce konuşturulmuyorlardı.
Bu arada dilekçe vakası, çeşitli siyasi örgütlere üye muhaliflerin Gapon’a müdahale
ederek yazacaklarında daha sert ve daha onurlu üslup kullanması yolundaki ikna çabaları
sonucu farklı mahiyete bürünmeye başladı. İlerici iş çevreleri de Gapon üzerinde benzer
baskılar uyguladılar 114. Bunu izleyen günlerde Gapon dilekçesinde bunların telkinleri
çerçevesinde değişiklikler yaptı. Son biçimiyle dilekçe 115 tam bir çelişki durumu arz
ediyordu; yazılış tarzı ile içeriği arasında uyum yoktu; Çar’a “baba olarak” hitap edilen
dilekçenin özellikle ilk kısımlarında halkın ne denli aciz durumda yaşadığını oldukça
dokunaklı biçimde anlatılıp ondan merhamet dilenilirken dilekçenin yarısından sonrası bir
reform paketini andırmaktaydı. “Halkın temsili gerekli; bu halkın kendisine yardım etmesi ve
kendisini yönetmesi için gereklidir” gibi radikal bir talebin yanı sıra ifade, basın, toplanma ve
ibadet özgürlükleri gibi modern insan hakları istemleri söz konusuydu. Dilekçenin ilk
kısımlarında Çar’a yalvaran ifadeler, ikinci kısımda tüm yurttaşlar için medeni hakların
maddelendiği içeriğe bürünüyordu. Demokratik seçim sistemi, insan hakları, sendika kurma
hakkı ve 8 saatlik çalışma günü istemleri ile Gapon açıkça kendini iktidardan ayrılıp muhalif
113
Schwarz, 1969., s:68
114
Voline, 2000., s: 31
115
Dilekçenin örneği için Bkz. Ascher, 1988., s: 87-89
hareket saflarına katılmış görüntüsü veriyordu. Ancak dilekçede kesinlikle mutlakıyetin
kaldırılması ya da isteklerinin kabul edilmemesi halinde şiddete başvuracakları gibi tehdidkar
ifadeler yer almıyordu; dilekçe tamamen Çar’a karşı samimi bir tonda yazılmıştı. Çar’a bir
dilekçe ile toplu müracaat edilmesi halkın onun iyi niyetine olan safça inancını gösteriyordu.
Rusya’daki işçiler taşradan bağlarını tamamen koparmış değildi ve köylülerin onu baba
olarak gören sadakat geleneği halen üzerlerinde etkiliydi. İşçi lokallerinde dilekçe örneği
okunarak işçilerden imza toplandı ve Kışlık Sarayı önündeki Çar’la randevularından haberdar
edildiler. Polis ise Gapon’a güvendiğinden dolayı gelişen olayların gerçek mahiyetini
kavrayamamış ve bunları engellemekte oldukça geç kalmıştı.
9 Ocak * Pazar günü aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu sayısı 50 bin ile 100
bin arasında olduğu tahmin edilen * devasa işçi yığını Gapon’un önderliğinde kışlık saraya
doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüşü önceden haber almış olan güvenlik güçleri de harekat
planlarını oluşturmuşlardı; buna göre kalabalık kesinlikle saraya yaklaştırılmayacak ve eğer
ısrarlı olunursa kimsenin gözünün yaşına bakılmaksızın ateş açılacaktı. Olayların gelişimi de
bu yönde seyretti; başkentin sokaklarında katledilen yüzlerce insanın ardından 1905 yılının 9
Ocak günü tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçti. Olayların bilançosu hakkında resmi kaynaklar –
ki sayıyı daha az göstermiş olmaları mümkündür- 130 ölü ve 299 yaralı olduğu şeklinde bir
kayıt düşmüştür 116. Ne Çar’ın ne de adamlarının bir katliam planlamadıkları üzerinde görüş
birliği vardır. II. Nikola’nın o gün kışlık sarayda bulunmuyor olması dahi hedef tahtasına
yerleştirilecek kişiyi değiştirmedi; tüm kamuoyu katliamda Çar’ı sorumlu tuttu. Halkın
hissiyatını o günlerde Odessa’da görev yapan Birleşik Devletler Konsolosu şöyle ifade
*
Ruslar’ın eski takvimine göre verilen 9 Ocak günü miladi takvimde 16 Ocak gününe karşılık gelir.
*
Kışlık saraya yürüyen kitlenin sayısı konusunda tam bir mutabakat olmayıp olaya şahit olanlar kitlenin çok
büyük olduğunu ve sayının bu rakamlar arasında olacağını söylemişlerdir. Bkz. Ascher, 1988, s: 90
116
Ascher, a.g.e.
etmiştir: “Tüm sınıflar, otoriteleri ve özellikle de Çar’ı suçluyor. Şu anki hükümdar Rus
halkının sevgisini tamamen yitirdi ve gelecek bu hanedan için ne saklıyorsa saklasın, şimdiki
Çar bir daha asla halkının arasında güvende olamayacaktır.” 117. Yaşanan bu olaylarda en
çarpıcı olan Çar’ın halkının gözündeki yüce imgesinin tamamen yerle bir olmasıydı;
yüzyıllardır yaşatılan Çar efsanesine bizzat Çar, kendi elleriyle son vermişti. Katliamın ertesi
günü başkentte tek bir atölye ya da fabrika işbaşı yapmadı. Grev yapmanın illegal olduğu ve
bir çok işçinin bir tane greve katılırken bile yoğun psikolojik ikilemler yaşadığı bu ülkede,
tüm sonuçlarını göze alarak böyle bir eyleme girişilmesinin taşıdığı anlam muazzamdır.
Başkentin yanısıra diğer şehirlerde yaşayan işçiler de iş durdurma eylemleriyle katliama
tepkilerini gösterdiler. Gapon’un liderlik ettiği işçi eylemleri gibi St. Petersburg grevi de
kendiliğinden gelişti. Grevin başlamasında hiçbir siyasi parti ya da grev komitesinin rolü
yoktu.
Kanlı Pazar’dan üç hafta sonra ülkedeki işçi huzursuzluğunun nedenlerini araştırmak
ve çözümler üretmek amacıyla hükümet bir komisyon kurdu. Senato ve devlet konseyi üyesi
Shidlovski’nin başına atandığı ve bu yüzden “Shidlovski Komisyonu” olarak adlandırılan
platformun, devletin temsilcileri ve işverenlerin yanı sıra işçiler tarafından bizzat oy
kullanılarak seçilecek işçi temsilcilerinden oluşması öngörülmüştü. Hükümet daha önce de
işçi huzursuzluğunun sebeplerini inceleyen komisyonlar kurdurmuştu, fakat hiç biri işçilerin
seçilmiş temsilcilerini içermiyordu. Menşevikler düzenlenecek olan temsilci seçimi sürecini
ajitasyon için bulunmaz bir fırsat olacağı öngörüsüyle konuyla ilgilenmeye karar verdiler;
Bolşevikler ise komisyona küçümser bir edayla yaklaştılar 118. Menşevik ajitasyonun etkisiyle
işçi seçmenleri komisyona seçilecek temsilciler için konuşma özgürlüğü ve kişisel
dokunulmazlık gibi haklar talep etti. Hükümet taleplerini cevapsız bırakınca işçi temsilcileri
117
Aktaran, Ascher, a.g.e.
118
Schwarz, 1969 , s: 27
komisyona katılmayı reddetti ve komisyon hiç toplanamadan dağılmış oldu. Komisyon
sonuç itibariyle bir fiyasko olsa da işçi temsilcilerini seçmek için düzenlenen kampanyalar
St. Petersburg’daki işçilerin siyasal eğitiminin gelişmesinde ve özellikle de “İşçi Temsilcileri
Sovyeti” fikrine hazırlanmalarında oldukça etkili olmuştur. Kampanyalar, Menşevikler’in
fikirlerini de etkilemiş ve kitlelerle daha yakın iletişimi sağlayacak örgütsel biçimlere
yönelişi teşvik etmiştir 119.
1905 yazıyla birlikte ordu ve donanmada büyük çapta karışıklıklar ortaya çıktı.
Haziran ayında Potemkin adlı Karadeniz donanmasına ait bir zırhlıda çıkan isyan bunların en
ünlüsüdür. Tüm ülke yavaş yavaş kaosa sürükleniyordu. Rus-Japon savaşında ard arda gelen
bozgunların zayıflattığı iktidar, muhalif harekete karşı savaşabilmek için gereken paradan da
yoksundu. Çarlık rejiminin düştüğü bu aciz durum kitleler tarafından da gözle görülür bir hal
alırken muhalif güçler de mücadelelerinde cesaretleniyorlardı. Axelrod’un liderliğindeki
Menşevikler, 1905 yılının bahar aylarından itibaren kitlelerle ilişkilerinde iki yönteme
meylettiler; birincisi, Rus işçilerinin partizan olmayan geniş bir işçi örgütü kurmaya teşvik
etmekti; ikincisi ise tüm Rus halkının kendilerini ifade edebilmelerini sağlamak amacıyla bu
mücadele içinde yer almaya ve devrimci kendi kendini yöneten yerel kuruluşlar kurmaya
çağırmaktı. Axelrod, Iskra bünyesinde bu fikirlerini geliştirirken, Lenin’den sert eleştirilere
maruz kaldı. Lenin’e göre Axelrod saçmalıyor ve tam bir ihanet sergiliyordu. Axelrod’un
zamanla milli kongre şekline dönüşeceğini düşündüğü kendi kendini yöneten devrimci yerel
örgütler fikri merkezden güdümlü devrim anlayışına aykırıydı. Lenin, milli kongrenin,
dağınık ve örgütsüz kitlelerin ve de yerel toplulukların delegelerinin toplanmasıyla değil,
büyük ölçüde örgütlenmiş bulunan devrimci partinin delegelerinin toplanmasıyla oluşması
gerektiğini düşünüyordu. Lenin, partinin devrimin ve devletin öncüsü ve de yönetici gücün
çekirdeği olmasının gerektiğini savunurken, Axelrod aşağıdan başlayan ve sonunda milli
119
Schwarz, 1969 , s: 28-29
temsil oluşumuna dönüşecek bir devrimi savunuyordu 120.
Lenin’in Menşevikler’le ayrıldığı bir diğer nokta sınıflara yaklaşım tarzıydı. Lenin,
1905 yılındaki olayları izleyerekten aynı yılın Haziran ayında yayınladığı “BurjuvaDemokratik Devriminde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği” adlı çalışmasında proletarya ve
köylünün demokratik diktatörlüğü fikrini ilk kez formüle etti. Buna göre Rusya’da oluşmaya
başlayan devrim, burjuva devrimi olmalıydı ve eğer bu devrim başarılırsa sadece, Batı
Avrupa’daki gibi medeni haklar ve siyasal özgürlükleri içeren burjuva karakterli parlamenter
sistemin kurulmasına yol açmalıydı. Fakat Rus burjuvazisinin bir devrime önderlik etmek
için çok zayıf olmasından dolayı Parti tarafından önderlik edilecek işçi sınıfı, lider rolünü
oynayacaktı. İşçi sınıfı bu savaşımında köylüyle ittifaka girmeliydi. Lenin, işçi-köylü
ittifakından bahsederken Menşevikler burjuvaziyi müttefik olarak seçme yanlısıydı.
Menşevikler, köylüyü geri, siyasete ilgisiz ve ne yapacağı kestirilemeyeceğinden dolayı
güvenilmez buluyordu. Lenin de köylülerin bu niteliklerini inkar etmiyordu ancak onların
daha fazla toprağa sahip olmak içten içe besledikleri yıkıcı potansiyelin farkındaydı. Ayrıca
köylü kitlelerinin son kertede kaybedecek çok daha fazla şeyi olan burjuvalara göre
kolaylıkla devrimci harekete eklemlendirilebileceklerini düşünüyordu 121 ki tarih onu bu
yönde fazlasıyla haklı çıkaracaktı.
1905 yılında şehirler kadar olmasa da köylerde de yoğun huzursuzluklar söz
konusuydu. Özellikle de sosyalist devrimci parti ülkenin dört bir yanında yürüttüğü devrimci
propagandasında taşraya odaklanmıştı. Bunlar, köylüleri toprak beylerine karşı kışkırtarak
tarım sahalarında genel bir greve yol açmak ve eğer bununla da hükümet dize getirilemezse
120
WOLFE, B.D., Devrim Yapan Üç Adam, Ankara, Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınları, 1969, s: 370-371
121
MC KENZIE, K.E., Lenin’s “Revolutionary Democratic Dictatorship of the Proletariat and Peasantry”,
Essays in Russian and Soviet Historiographi (In Honour of Geroid Tanquary Robinson), Der: J. Shelton
Curtiss, New York, Columbia University Press, 1963, s: 153
vergi ödememe ve orduya asker vermeme gibi boykot girişimlerine yönlendirmek gibi
taktikler
benimsemişlerdi 122.
Sosyalist
devrimcilerin
Moskova’da
Mayıs
ayında
düzenledikleri bir kongrede bir araya gelen köylü delegeleri “Bütün Ruslar’ın Köylü Birliği”
adında bir örgüt kurmaya karar verdi. 31 Temmuz’da toplanan birliğin ilk kongresinde 22
eyaletten gelen delegeler, Sosyalist Devrimcilerin söz konusu taktiğini kabul ettiler. Yapılan
kongre esnasında taşradaki soruna, toprakta özel mülkiyetinin kaldırılması ve toprağın tüm
köylülerin ortak mülkiyetine geçirilmesi şeklinde çözümler önerildi. Köylü birliği tüm
köylünün bakış açısını vermekten oldukça uzaktı; delegeler daha çok sosyalist devrimci ve
diğer radikal entelektüel hareketlerin etkisinde olduklarından dolayı görüşleri de bunların
etkisinde şekillendi 123. 1905 yılındaki köylü ayaklanmalarında bu birliğin kışkırtmaları
oldukça etkili oldu. Ekonomik stres, devrimci kışkırtmalar ve özellikle sınır bölgelerindeki
yerleşim yerlerinde beliren milliyetçilik köylü ayaklanmalarının geniş ölçekte yayılması
sonucunu verdi. Japonya ile halen süren savaşın Rusya adına kötü geçtiği üzerine köylere
ulaşan haberler, cepheye bir çok insanını göndermiş bu kesimde iktidara karşı kızgınlığın
artmasına yol açtı. Daha çok toprak beylerinin mülklerini yakıp yağmalamak şeklinde gelişen
bu isyanların örgütlenme ve siyasallaşma boyutu ülke tarihi içinde örneği görülmemiş
oranlara vardı 124.
Ülke bu denli kaynarken liberaller de boş durmadı; Mayıs ayında Moskova’da
yapılan bir toplantıyla “Birlikler Birliği” kuruldu ve başkanlığına da Prof. Milyukov seçildi.
Bunlar önceden var olan özgürlük birliği ve zemstvo hareketiyle birlikte bir yasama meclisi
kurulması yönündeki kampanyaya katıldılar. Üç liberal hareket de aynı eğilimdeki kişilerce
122
SETON-WATSON, H., The Russian Empire (1801-1917), London, Oxford University Press, 1967, s: 602
123
Charques, 1965 .,s: 162
124
Rogger,1983, s: 210
kontrol ediliyor olsa da üyeleri en radikal olanlar Birlikler Birliği’nin saflarında yer
alıyordu 125. Zemstvo hareketi de 1905’in ortalarından itibaren tam bir parlamenter yönetim
isteyen eğilimin hakimiyetine geçmişti. 6 Haziran 1905 tarihinde Çar’ı ziyaret eden zemstvo
üyelerinin oluşturduğu bir heyet, Duma’nın çağrılması gerektiğini kendisine iletti. Ülkedeki
huzursuzluktan telaşlanan hükümet, 6 Ağustos tarihli bir kanunla Duma’nın çağrılacağını
ilan etti. İçişleri bakanı Buligin tarafından hazırlanan Duma projesi tam bir hayal kırıklığı
oldu, çünkü bu Duma, ancak danışma mahiyetinde olacak şekilde tasarlanmıştı; yani tek
başına kanun çıkarma gibi bir işlevi olamayacaktı. Ayrıca Duma'nın seçimlerinde
benimsenmesi öngörülen sistem, eşitsizlik üzerine kuruluydu; seçmenlerin yüzde 43.4’ünü
köylüler, yüzde 33.4’ünü toprak beyleri ve yüzde 23.3’ünü varlıklı kentlilerin oluşturacağı
bir seçim sisteminde kentliler, fakirler ve gayri-Ruslar için ayrımcılık arz eden bir çok nokta
vardı 126. Hükümetin bu kararı, halk çapında hoşnutsuzluğu arttırmaktan başka bir işe
yaramadı ve zemstvo üyelerinin de çok küçük bir azınlığını memnun edebildi. Ağustos ayı
sonunda “Anayasal-Demokratik” adını taşıyacak bir parti kurmak için zemstvo birlikleri ve
Özgürlük Birliği ortak bir komisyon oluşturdu. Bu noktada köklü zemstvo hareketi ikiye
bölündü; çoğunluk radikal bir politik programı kabul ederken, azınlıkta kalan bir kısım üye
sadece danışma niteliği taşıyan bir meclisle yetinilmesi gerektiği şeklinde tavır aldı. Anayasal
Demokrat Parti’nin kuruluş kongresi 17 Ekim manifestosuyla aynı günde yapılacaktı.
1.5.2. Ekim Genel Grevi
Papaz Gapon’un önderliğindeki işçi gösterisi ve akabinde gelen katliamın ateşini
yaktığı devrimci süreci sonuca bağlayacak olan tarihsel olay, Ekim Genel Grevi’dir. Grev,
Rus tarihinin yanı sıra dünya tarihi için de o zamana dek eşi benzeri görülmemiş devasa bir
125
Seton-Watson, 1967 ., s: 603
126
Rogger, 1983, s: 212
hareketti. Tüm ulusun topluca gittiği başka bir grevin örneği tarihte yaşanmamıştı. Ekim
Genel Grevi, Kanlı Pazar olayının ertesi günü yapılan greve oranlandığında daha az
kendiliğindendi; aylar öncesinden böyle bir grevin yapılacağı dedikoduları tüm ülkeye
yayılmış, çok sayıda grev komitesi ve Sovyet tarafından planlanma ve örgütlenme
çalışmalarına girişmişti. Ancak grevin adım adım planlanmış olması gibi bir durum da
kesinlikle söz konusu değildi. Grev ateşinin yakılmasının ardından peş peşe gelen meslek
gruplarının katılımları sayesinde hareket genişledi. Grevin en öne çıkan unsurlarından biri
planlamada ve yürütmede herhangi bir siyasal örgütün tekelci bir pozisyonunun olmayışıydı;
tüm sınıfların ve muhalif örgütlerin otokratik rejimi yıkmak için girdikleri geçici ittifak,
grevin en öne çıkan niteliğiydi.
Kanlı Pazar olayını takiben Ekim ayına dek Rusya’da son on yılda olan grevinden
daha fazla grev olmuştu. Ekim’deki genel greve giden grev zincirini ise başlatan 19 Eylül
tarihinde Moskova’daki matbaa işçilerinin yaptığı genel grevdi; fırın ve tütün sektöründe
çalışan işçiler de kısa süre sonra onlara eşlik ettiler. 7 Ekim tarihinde Moskova-Kazan
demiryolu işçilerinin başlattığı grevin ülke hayatına etkisi çok daha büyük oldu; çünkü bu
sektörün işçileri kadar hareket kabiliyetine sahip bir başka sektör olamazdı. Bir gün bir
şehirde diğer gün başkasında olabilen demiryolu işçileri grevin yaygınlaşması için büyük
çaba harcadılar; 26 bin millik demiryolu hatlarındaki 75 bin işçi ve diğer personel on gün
içinde greve katıldı 127. Demiryollarının durması tüm Rus sanayisinin durması anlamına
geliyordu. 11 Ekim’de grev, tüm fabrika ve kuruluşlara yayılarak genel bir hal aldı. Rusya’da
tüm demiryolu, fabrika, posta-telgraf işçileri ve okullar faaliyetlerini durdurdular. Bu noktada
orta sınıf aydınları, serbest meslek sahipleri ve sanayicilerin de greve katılmış olmalarının
önemi büyüktü. İşverenlerin çoğu greve sempatiyle bakıyorlar ve
bazıları greve giden
işçilere yarım ücret ve hatta tam ücret ödemeye devam ediyordu. Bunun yanı sıra işverenlerin
127
Pokrovskii, 1970b ., s: 148
bir kısmı devrimci basını da maddi olarak destekledi. Bolşevikler’in yayın organı olan
Novaya Zhin gazetesinin parasının büyük kısmını zengin kapitalistler verdi; Menşevik ve
Sosyal Devrimciler’in günlük gazetelerinde de aynı durum söz konusuydu 128. Anayasalcı
Demokrat Parti ilk ulusal genel kurul toplantısını grev esnasında yapmış ve grevi
desteklediğini bildirmişti.
Ekim Genel Grevi’nin en öne çıkan yanlarından biri, 13 Ekim’de St. Petersburg’daki
işçilerin grevi yönetme amacıyla temsilciler seçme şeklinde “İşçi Temsilcileri Sovyeti *”
kurma girişimleriydi. Grevin en karışık günlerinde kurulan St. Petersburg Sovyet’i, sosyalist
örgütler tarafından değil, Shidlovski komisyonu için daha önceden seçilmiş kişilerce
oluşturuldu. Menşevikler’in, Shidlovski komisyonu çerçevesinde yoğun çalışmaları sonucu
sovyetin kurucularının bu fraksiyona eğilimleri daha güçlüydü, ancak kurulan Sovyet
Menşevik ve Bolşevikler’in dışında bir girişimdi. Ekim Genel Grevi esnasında St. Petersburg
Sovyeti’nin genel başkan yardımcılığını yapacak olan Troçki, oluşumu şu şekilde
nitelendirmiştir:
“Sovyet, olayların seyrinden doğan nesnel bir gereksinmeye yanıt olarak
ortaya çıktı. Otorite sahibi olan ama hiçbir geleneğe dayanmayan Sovyet,
gerçekte hiçbir örgütsel mekanizmaya sahip değilken, dağınık durumdaki
yüzbinlerce insanı hemen içine alabilen; proleterya içindeki devrimci
akımları birleştiren, insiyatif ve kendiliğinden bir öz denetim yeteneğine
sahip olan; ve hepsinden önemlisi 24 saat içinde yer altından çıkabilen bir
örgütlenmeydi…Böylesi bir örgütlenme, ortaya çıktığı gün kitlelerin
gözünde otorite sahibi olmak için, en geniş temsile dayanmak zorundaydı.
Bu nasıl başarılırdı? Yanıt kendiliğinden geldi. Üretim süreci, örgütsel
128
*
Wolfe, 1969 ., s: 381
Sovyet, Rusça’da “meclis” anlamına gelir.
anlamda henüz oldukça deneyimsiz olan proleter kitleler arasında tek bağ
olduğundan, temsil fabrika ve tesislere uygulanmak zorundaydı.” 129
Sovyetlerin kurulması konusu daha önceleri Bolşevik ve Menşevikler arasında
hararetli tartışmalara konu olmuştu. Menşevikler, Sovyetler’in kurulmasını savuna geldikleri
“partizan olmayan işçi örgütleri” fikriyle paralel görerek oluşumda etkin rol almaya
soyundular. Bolşevikler ise Parti’nin yerine, kontrolü imkansız ve güvenilemez olarak
niteledikleri bu tarz oluşumlara sıcak bakmıyorlardı; hatta Bolşevikler’in Petersburg
Komitesi toplantıları boykota dahi kalkıştı 130. Ancak daha sonra fikirlerini değiştirerek
oluşuma iştirak ettiler. St. Petersburg Sovyeti her ne kadar kendiliğinden ortaya çıkmış olsa
da kurulduğu andan itibaren Menşevikler, sovyet içinde etkin bir rol oynamaya soyundular.
Ekim ayındaki genel grevi yönetecek işçi kurulunun belirlendiği seçimlerde, Menşevikler
delegeler arasında çoğunluğu elde ederek, sovyet üzerinde güçlü bir nüfuz kurdular. Partili
olmayan Georgii Nasar adında bir hukukçuyu Sovyet Birinci başkanlığına getiren
Menşevikler, sovyet içindeki kendi grupları için sovyet başkan yardımcılığı görevini de
Troçki’ye verdiler. Ekim Grevi’nin başlarında Finlandiya’da bulunan Troçki, grev başlar
başlamaz St. Petersburg’a gelmişti. O ana dek gelecek vadeden bir partili olan Troçki,
sovyetteki görevi esnasındaki başarıları sayesinde bir anda oluşumun en parlak önderi oldu.
Ekim Genel Grevi’nin kendisinin de hem teorik görüşünde hem de siyasal kariyerinde çok
büyük önemi olduğunu anılarında belirten Troçki, grev esnasında proletaryanın devrimci
önderlik niteliğinin kendini kaçınılmaz bir gerçek olarak ortaya çıkarmasını, kendisine ait
olan “sürekli devrim” teorisinin geçirdiği ilk başarılı test olarak görmüştür 131.
129
TROÇKİ, L., 1905, İstanbul, Tarih Bilinci Yayınları, 2000, s: 103
130
Wolfe, 1969 , s: 376
131
Trotsky, 197., s: 185
Ekim Grevi esnasında ülke çapında görülen muazzam birlik ve dayanışma duygusu
karşısında Çarlık hükümetinin eli kolu bağlı kaldı. Kentlerin grevine köylülerin ağalarının
topraklarını yakıp yağmalayarak ve ordudaki özellikle erlerin de isyan ve yağma
girişimleriyle eşlik ettiği böyle bir ortamda Nikola’nın direnmeye gücü kalmamıştı. Eski
maliye bakanı, hükümet kabinesinin yeni başkanı Witte, ne yapacağını şaşıran hükümet
üyelerini Duma’nın çağrılmasının ve halkı tatmin edecek bir bildirinin gereği konusunda ikna
etmeyi başardı. II. Nikola her ne kadar ilkelerine aykırı olsa da başka bir çıkar yol
bulamadığından dolayı Witte’nin önerisini onayladı ve 17 Ekim 1905 tarihinde otokrasiyi
meşruti monarşi rejimine dönüştürecek olan ünlü “Ekim Bildirisi” yayınlandı. Bildiriyle
Çar, en kısa zamanda basın, örgütlenme, toplanma ve düşünce özgürlüklerini içeren siyasal
hakların halka bahşedileceğinin ve ülke yönetiminde kendisine yardımcı olması için
Duma’nın toplantıya çağrılacağı vaadinde bulundu. Sonuç olarak bu şekliyle bildiri, bir
anayasa sözünün verildiği anlamına geliyordu. Bu bildiriyi imzalarken Nikola’nın ne denli
çaresiz bir durumda kaldığı, annesine yazdığı mektuptaki şu satırlarda açıkça görülebilir:
“hatırlayacaksınız, kuşkusuz, “Kanlı Pazar” sonrası Ocak ayı günlerini.
O zamanlar hep beraber Tsarkov’daydık. Çok yoksul ve zavallılardı, öyle
değiller miydi? Fakat bunlar; şimdi olup bitenler hiç onlara benzemiyor…
Beni hasta ediyorlar… Bakanlarım zamanında ve tez kararlar alacakları
yerde, ürkütülmüş tavuklar gibi nazırlar kuruluna giriyorlar ve ortaklaşa
bir karar almaksızın tavuklar gibi gürültü patırtı ediyorlar… insan yaz
ortasındaki gök gürlemesi ve fırtınaların kokusunu duyuyor sanki… Açık
kalan sadece iki yol vardı: enerjik bir asker bulmak ve (ordu ile) ihtilali,
kuvvet kullanıp bastırmak… böyle bir şey demek, seller gibi kan akması ve
sonunda gene, ilk başladığımız noktaya gelmemiz demek olacaktı… Diğer
çıkar yol ise halkın siyasal hürriyetlerini tanımak, söz ve basın hürriyetini
kabul etmek ve ayrıca Devlet Duma’sının tespit edeceği kanunlara baş
eğmek –bu, hiç kuşkusuz, bir anayasa demek olacaktı. Bunu iki gün
süreyle tartıştık ve sonunda, Allah’ın yardımına sığınarak, imzaladım…
Boyun eğmekten ve kim ne istiyorsa vermekten başka çare kalmamıştı…
İdare cihazımız görünür bir başıboşluk içindeyken, kendimizi bir ihtilalin
içinde bulduk. En büyük tehlike devlet cihazının bu başıboşluğunda… 132
Çar’ın bildirisinin ardından ülkede tam bir ihtilal havası yaşandı; caddelerde ihtilalci
gösteriler yapılıyor, mitingler düzenleniyor ve ateşli nutuklar atılıyordu. Ancak Bildirge,
devrimci eylemleri bıçak gibi kesemedi; St. Petersburg örneğinden etkilenilerek, Moskova,
Odessa ve diğer bazı şehirlerde de sovyetler kuruldu. Hatta Mançurya’da bulunup henüz
terhis edilmemiş askeri kıtaların bazılarında “Asker Murahhasları Sovyeti” kuruldu. 27 Ekim
tarihinde Petersburg’un yanı başındaki Kronştad’taki deniz erleri ayaklanarak şehri ele
geçirdiler ve şehrin subaylarının ve zenginlerinin mülklerini yağmaladılar. Hükümete sadık
kalan kıtaların yetişmesiyle isyan bastırıldı. Bu arada her ne kadar ülke çapında grev ve
ayaklanmalar devam ediyor olsa da Bildiri, halkın ılımlı kısmını grevden ayırma olan
amacına ulaşmıştı. Grevin ateşli günlerinde hükümet dize getirmek için lokavt yoluyla
işçileri sokağa döken sanayiciler, bu sefer lokavtı işçi hareketini bastırmak için kullandılar 133.
Bunun yanı sıra, Bildirge ile uğruna savaştıkları şeylere ulaştıklarını sanan işçiler büyük
kitleler halinde savaşımlarından geri çekilmeye başlıyorlardı. 31 Ekim’de Moskova grevi
biterken, 3 Kasım’da Petersburg Sovyeti düzenli bir şekilde fabrikalarda işbaşı yapılacağını
duyurdu. Kasım ayında 8 saatlik işgünü için bir genel grev düzenlendi ancak işverenlerin
karşı safa geçmesi sonucu başarısız oldu. Aralık ayında Moskova’da başlayan ve işçilerin
yanı sıra köylü ayaklanmaları ve askeri birliklerdeki isyanların eşlik etmesiyle genel grev
132
Aktaran, Wolfe, 1969, s: 382
133
Pokrovskii, 1970c, s: 80
havasına bürünen hareket, öncekilerin aksine katılımcıların silahlanması çerçevesinde farklı
bir niteliğe büründü. Grev, hükümetin sert tedbirler alması çerçevesinde Moskova şehrinin
dörtte birinin topçu bombardımanına tutulmasıyla sonuçlandı.
1.5.3. Devrim Sonrasında Çarlık’ta Siyasal Yaşam
Ekim Grevi’ni sonlandıran Çar Manifestosu Rus siyasal sisteminde parlementer
dönemin başlangıcı oldu. Manifestonun ardından geçen bir buçuk aylık süre “Özgürlük
Günleri” olarak anılır. Sansür bir hayli gevşetildi; bu dönemde söz konusu olan tek sansür,
Sovyet’in basımevi dizgicilerini kullanarak kendilerine sataşan yazı ve kitapların
basılmaması için yürüttükleri basını engelleyici çabalardı. Ayrıca hapishanelerdeki bir kısım
mahkum serbest bırakıldı. Ancak Japonya’yla olan savaşı bitiren ve Fransa’dan borç alınarak
ekonomik olarak güven kazanan hükümet, Ekim Bildirgesi’yle verilen kimi özgürlükleri geri
almaya başladı; 1905 sonuna doğru devrimci basın yasaklandı ve toplu tutuklamalar başladı;
el altından devrimcilerin ve işçilerin örgütlerinin tasfiyesine başlandı. Özellikle
karışıklıkların yoğun olduğu bölgelerde sert polisiye önlemler alındı. Hükümet, verdiklerini
bir bir toplarken, dokunmaya cesaret edemeyeceği tek bir kurum vardı; yakında toplanacak
olan Duma. 11 Aralık 1905’te Başbakan Witte’nin hazırladığı seçim kanununda seçme hakkı
herkese verilmiyordu; kadınlar, 50’den az kişi çalıştıran işletmelerdeki işçiler, topraksız
köylüler, fiilen askerlik yapanlar ve öğrenciler oy kullanamayacaktı. Seçmenlerde yaş
sınırının 25 olacağı seçimlerde toprak sahipleri 2 bin, şehirliler 7 bin, köylüler 30 bin ve
işçiler 90 bin kişide bir milletvekili seçebileceklerdi134. Seçim sistemindeki bu eşitsizlik hali,
iktidarın halen en yakın müttefik olarak toprak beylerini gördüğünün ve en çok da işçilerin
siyasi katılımından korktuğunun göstergesiydi. Ama asıl hayal kırıklığı Duma’nın
toplanmasından birkaç gün önce, 27 Nisan 1906’da “Devlet Temel Yasaları” idi. Yasa,
134
Rogger, 1983, s:53
Duma’yı birçok yönden kısıtlayan maddelerle doluydu; öncelikle Duma’nın anayasayı
değiştirme yönündeki yetkilerini es geçiyordu; hükümet Duma’yı yılda sadece iki ay
çağıracaktı. Yasaya göre, Rusya Devleti içinde en yüksek hakimiyet Çar’a ait olacaktı ve
eğer Çar temel kanunlarda değişiklik yapma gereği görürse bunu Duma’da görüşmeksizin
yapabilecekti. Bunun yanı sıra Duma’nın sahip olduğu hakların aynısına sahip olan bir
Devlet Konseyi’nin varlığı söz konusuydu; iki yüz üyesi bulunan konseyin üyelerinin yarısı
Çar tarafından atanırken, geri kalan kısmı Ortodoks kilisesi, zemstvolar, üniversiteler,
aristokratların birlikleri ve ticaret ve sanayi örgütleri tarafından seçilmek suretiyle
oluşturulacaktı. Kanun teklifleri önce Duma’da müzakere edilip kabul edildikten sonra
Devlet Konseyi’ne gidecek ve burada kabulünü takiben Çar’ın onayına sunulacaktı; Çar bu
kabulleri onaylamak yada reddetmekte özgürdü. Çar, böylece tüm yürütme erkini bir şekilde
yine elinde tutmuş oluyor ve tüm yasama faaliyetlerinde karar mercii olma durumunu
sürdürüyordu. Temel Yasa’nın 87. Maddesine göre Duma toplantı halinde değilse, daha
sonra onaylaması kaydıyla, aciliyet gerektiren konularda kendi başına ferman yayınlama
hakkı da Çar’a tanınmıştı. Bunun yanı sıra Devlet Konseyi’nin oluşturulmuş olması da
tamamen Duma’nın yasama faaliyetlerindeki nüfuzunu kırmak maksadını taşıyordu. Bu
haliyle Duma’nın konumu tamamen bir danışma organı olmaktan öteye gidemiyordu; temel
faaliyet alanı çıkarılacak yasaları tartışmak, üzerlerinde düzeltme yapmak ve bakanlardan
gelecek önerileri onaylamak olacaktı. Faaliyeti bu kadar kısıtlanmış olan Duma, Batı
Avrupa’daki parlamentolara göre oldukça sınırlı hareket alanı olan bir kurumdu. Halka böyle
bir parlamento bahşederek Nikola, 17 Ekim Bildirgesi’nde dile getirilmiş olan yeni yönetim
ilkelerinden de sapmış oluyordu.
Çar’ın radikal bir reformist olduğu için Witte’yi
başbakanlıktan azlederek yerine koyu reaksiyoner olan Goreyemkin’i getirmesi de yeni
rejimin mahiyetini açıklayıcı bir durum teşkil ediyordu.
Ekim Bildirgesi’ne kadar Rusya’da sadece iki parti vardı; Sosyal Demokrat Parti ve
Sosyalist Devrimci Parti. İllegal olarak faaliyet gösteren bu partilere, Bildirge yayınlanır
yayınlanmaz kurulan “Anayasal-Demokrat Parti (KADET)” eklendi. Şehirli memur ve
serbest meslek sahipleri, liberal toprak ağaları ve liberal aydınların çoğunluğunu arkasına
alan Kadet Partisi büyük iş çevrelerinin çıkarlarını savunuyordu. Ticari ve tefeci sermayenin
çıkarları ise Oktobrist Parti tarafından gözetilecekti. Ülkenin muhafazakar unsurları ise “Rus
Halkının Birliği Partisi” çatısı altında buluştular. Siyasetin sağ kulvarında yer alan bu partiler
içinde Kadetler ilk seçimdeki başarılarıyla öne çıktılar ve liberal eğilimin odak merkezini
oluşturdular. Parti, Ekim Genel Grevi’ni desteklemiş olsa da, sular durulduğu gibi monarşiyi
savunur bir taktiği benimsedi.
Ekim Bildirgesi’ni izleyen bir buçuk aylık özgürlük günlerinde Sosyal-Demokrat
Parti geniş ve özgür bir hareket sahası buldu. Bu durum St. Petersburg Sovyeti için de
geçerliydi. Ancak Kasım ayının sonunda hükümet Sovyet genel başkanı Nassar’ı tutukladı ve
3 Aralık’ta Sovyet binası zaptedilerek 190 kişi tutuklandı, bunların arasında Troçki de vardı.
Hükümet bununla da kalmayarak Moskova ve diğer eyaletlerdeki sovyetleri dağıttı. SosyalDemokrat gazeteler kapatıldı ve sosyalist olan olmayan tüm işçi örgütleri ardarda ortadan
kaldırılmaya başlandı. Sosyal-Demokrasi bir anda kendini, Ekim Grevi öncesindeki sıkıntılı
durumunda buldu; her ne kadar parti artık legal olsa da faaliyetleri büyük baskı altındaydı.
Nisan 1906’da Sosyal Demokrat Parti 4. Kongresini Stokholm’de düzenledi. Kongrede
Bolşevikler ve Menşevikler bir araya gelebilmiş olsalar da aralarındaki ayrılıklar
keskinleşmeye devam ediyordu. Kongrede üyeler Duma seçiminde alacakları tavrı tartıştılar.
Partinin geneli, seçimleri boykot etmek yönünde eğilim sergiledi; silahlı devrimci eylemlerin
başarıya ulaşma şansı olabileceğini tahmin ettikleri bu ortamda gerçek bir politik güce sahip
olunmadan iştirak edilecek yarı-parlamenter nitelikteki bir seçimin kitleleri asıl hedeflerinden
saptırabileceğini düşünüyorlarlardı 135. Kongre sonunda Parti’nin Duma’da bir grup
135
Seton-Watson, 1967 , s: 620
oluşturmasına ve söz konusu grubun partinin merkez teşkilatının direktifleri doğrultusunda
hareket etmesine karar verdi. Parti, 1906’daki seçimlere, güçlü oldukları Transkafkasya
bölgesi dışında katılmadı.
1906 yılının Nisan ayındaki seçimleri takiben oluşan ilk Duma’da 179 vekil çıkaran
Kadetler en güçlü grup oldu. Sosyalist Devrimciler seçimlere girmemiş olsalar da kendi
sempatizanlarını seçtirmeyi başardı ve bunların “Emekçi Grubu” adıyla oluşturdukları birlik
94 kişiyle Duma’nın ikinci büyük grubu oldu. Sosyal Demokratlar, çoğunluğu Gürcistan’dan
gelen 18 milletvekiliyle temsil edilirken, Oktobristler 17 ve Rus Halkının Birliği Partisi’nde
toplanan aşırı muhafazakarlar 15 vekille Duma’da yer aldılar 136. Bunların yanı sıra azınlıklar
da güçlü bir şekilde mecliste temsil edildiler. Mayıs’ta toplanan I. Duma, monarşiye muhalif
bir yapı arz ettiğinden dolayı Çar tarafından beğenilmeyip feshedildi. Çar, bunu yaparken
Duma’nın tamamen ortadan kaldırılmasını istemiyor ancak daha itaatkar bir meclisin
seçilmesini arzuluyordu. I. Duma dağıtıldığı sırada Çar Goremyıkin’i azledip, kabine başkanı
olarak yerine Stolipin’i getirdi. II. Duma’yı oluşturacak seçimlerde Kadetler’in oyu yarı
yarıya azalırken, daha muhafazakar olan Oktobristler güçlendi. Bu seçimlerde Sosyal
Demokratlar 65, Sosyalist Devrimciler 34 vekil çıkardılar. II. Duma ilkine oranla daha dik
kafalı bir tutum takındı ve bunun sonucunda dört ay sonra dağıtıldı. III. Duma seçimleri
yapılmadan önce Stolipin seçim kanununda ülkenin muhafazakar unsurlarının milletvekili
seçme oranlarını arttıran bazı değişiklikler yaptı. Değişiklikler etkisini hemen hissettirdi ve
III. Duma’da Oktobristler 120 sandalyeyle en fazla temsilciye sahip oldu. Rus Milliyetçileri
76 sandalyeyle onları takip ederken, eski Kadet yeni “Halkın Özgürlük Partisi” 52
sandalyeyle kan kaybını sürdürdü; Sosyal Demokratlar ise 14 sandalyeyle yetindiler 137. III.
Duma 1907-1912 yılları arasındaki normal süresini doldurabildi. 1912’de seçilen ve
136
Seton-Watson, a.g.e.
137
Seton-Watson, 1967 , s: 623
çoğunluğunu Oktobristler’in oluşturduğu IV. Duma da varlığını 1917’ye dek sürdürdü. 1905
Devrimi’yle gelen parlamenter rejim, Çar’ın otoriteyi paylaşmama yönündeki istikrarlı
tutumu ve Duma’ya olan müdahaleleri sonucu içi boşaltılmış bir niteliğe büründü. Yeni rejim
halk tabanında tam anlamıyla hayal kırıklığı yaratırken her geçen gün sayıları artan Çarlık
karşıtı kesimlerin şiddete eğilimleri de bu paralelde artmaktaydı. Devrimin neredeyse tek
çıkış yolu olarak kaçınılmaz hale geldiği ülke ortamında eksik olan kıvılcım 1914’te geldi. I.
Dünya Savaşı’ndaki başarısızlık ülkeyi devrimin kucağına sürüklerken proletarya 1905
yılında başladığı işe 1917 yılının Ekim ayında Çarlık’ın külleri üzerinden yükselttiği
sosyalist cumhuriyetle son noktayı koyacaktı.
BÖLÜM II. 1908 JÖN TÜRK DEVRİMİ
1908 yılının Temmuz ayında Makedonya’da bulunan İttihat ve Terakki örgütüne
bağlı askerlerin anayasal rejim talepleriyle Osmanlı hükümetini dize getirmeleri ve 30 yılı
aşkındır süren II. Abdülhamit’in istibdat rejimine son vermeleri sonucunu doğuran
ayaklanma hareketi, Osmanlı İmparatorluk tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil
etmektedir. Fransız Devrimi’nin ardından dünyayı saran ulusalcı akımların iyiden iyiye
zayıflatmış olduğu çok uluslu İmparatorluğun yaşama ya da yaşatılma sebebi 19.yüzyılın
sonu itibariyle sadece yıkıldıktan sonra kopacak gürültüden Büyük Devletler’in
çekinceleriydi. Özellikle Endüstri Devrimi’nden sonra gelişmiş kapitalist devletlerle yarısömürge tarzı bir ekonomik ilişki kuran Osmanlı Devlet’i, kapitülasyon rejimi yüzünden
ülkenin kaynaklarını yabancılara sunmaya zorlanırken içinde bulunduğu kriz sürekli
derinleşti. Bu yüzyılda Batı’ya öykünen aydın bir bürokrat grubun imparatorluğu yıkımdan
kurtarmak için giriştiği sistematik reformlar, ülkenin sosyo-politik yapısında devrimci
dönüşümlere zemin hazırlarken, eşzamanlı olarak dönüşen aydın kesim siyasal katılım
talepleriyle iktidara karşı ciddi bir muhalefet yarattı. II.Abdülhamit’in despotik polis devleti
niteliğindeki rejimi esnasında kurulan İttihat ve Terakki Örgütü, Jön Türk olarak adlandırılan
bu muhalif aydınların düşünsel mirasını devralarak, idealize edilen siyasal düzeni kurmak
için eyleme geçti. Daha önce bürokratik bir karar olarak adapte edilen anayasal rejimin bu
kez bu rejime kökten inanan kişilerce zor kullanarak tekrar uygulamaya konması ülke
tarihinde eşi benzeri olmayan bir devrimci başkaldırı hareketidir.
1908 Devrimi, imparatorlukta ilk modern devrim hareketidir. Ülkenin 19.yüzyılda
geçirmiş olduğu modernleşme sürecinin ortaya çıkardığı aydın tabaka, siyasal alanda
Abdülhamit’in reaksiyoner-despot rejimiyle çatışması devrimci başkaldırıya zemin
hazırlamıştır. Devrim, modern olanın gelenekseli ezdiği dünyadaki sayısız örneklerinden
biridir. İttihatçı kadrolar devleti çözülmekten kurtarmaya çalışırken aynı zamanda sosyoekonomik yapıyı modern nitelikte dönüştürmeyi amaçlamışlardı. 1908 Devrimi I. Dünya
Savaşı’ndaki yenilgi yüzünden çok kısa bir süre iktidarda kalacak olan İttihat ve Terakki
Partisi her ne kadar İmparatorluk’u yıkılmaktan kurtaramasa da iktidarı boyunca
gerçekleştirmeye çalıştıkları toplumsal mühendislik yönündeki çabaları, İmparatorluk’un
yıkıntıları üzerinden yükselen Türkiye Cumhuriyeti için tamamlanması gereken bir ödev
olmuştur.
2.1. Osmanlı Siyasal Sisteminin Kökenleri
13.yüzyılda küçük bir uç beyliği olan Osmanlı Beyliği’nin 16.yüzyılın ortalarına dek
süreklilik gösteren istikrarlı büyüme süreci, devasa genişlikte topraklara yayılan dev bir
imparatorluğu vücuda getirmiştir. Osmanlı Beyliği’nin Anadolu’daki diğer beyliklerin
arasında liderliği nasıl ele geçirdiği ve üç kıtaya yayılan genişleme başarısını mümkün kılan
iç ve dış mekanizmalar üzerinde bu konuda çalışan uzmanların görüş birliğine vardıkları bir
çok nokta vardır. Öncelikle zaman ve mekanın Osmanlı Beyliği’ne sağladığı uygun koşullar
böyle bir genişleme sürecinin yolunu açmıştır; Bizans İmparatorluğu’nun özellikle
12.yüzyıldaki Haçlı Seferi’nden sonra sürekli olarak güç yitirmesi, daha sonra Osmanlı
egemenliğine tabi olacak Balkanlar bölgesindeki devletlerin dağınık ve güçsüz oluşları ve
Osmanlı Beyliği’nin coğrafi olarak Anadolu’nun kuzey-batı bölümünde yerleşik olması
sonucu diğer beyliklere göre uygun bir yayılım sahasında bulunması Avrupa’ya doğru
genişlemeyi mümkün kılmıştır. Osmanlılar’ın genişleme sürecinde öne çıkan bir diğer unsur,
“Gaza” fikridir; İslam aleminin tüm dünyayı kaplamasına dek sürdürülecek dini savaş
idealinin özellikle Hıristiyan Bizans’a komşu olan bir beylikte çok güçlü bir esin kaynağı
olması kaçınılmazdı. Gaza dini bir görev olarak uç beyliklerinde yaşayan toplulukların tüm
toplumsal değer sistemlerine nüfuz etmişti 138. Ancak bu dini savaş, gayri-müslimleri yok
etmek ya da İslam’a döndürmek için değil onlara boyun eğdirilmesini öngörüyordu. Osmanlı
devleti hiçbir zaman fethettiği yerlerde yerleşik olan halkın dini inançlarına uygun bir şekilde
yaşamalarını engelleyecek uygulamalara gitmedi.
Osmanlılar’ın 13.yüzyılın sonu ve 14.yüzyılın başını kapsayan dönemdeki
spektaküler yükselişi, küçük toprak beylerinin, yerel ve göçebe aşiret reislerinin ve onların
138
İNALCIK, H., The Ottoman Empire (The Classical Age 1300-1600), New York, Praeger Publishers, 1975,
s: 6
mahiyetlerindekilerin askeri bir yönetici gruba dönüşmelerinin sonucuydu 139. Osmanlı
Devleti’nin kuruluş döneminde dayandığı bir diğer toplumsal grup, esnaf ve zanaatkarların
tüm Anadolu yerleşim birimlerinde örgütledikleri “ahi” teşkilatıydı. Anadolu’nun büyük
şehirlerinde önemli bir nüfusa sahip olan ahiler, ekonomik bir örgüt olmanın yanı sıra
toplumsal olarak bütünleştirici işlevlere sahipti. Beylik döneminde Osmanlı merkezi
otoritesinin temel işlevi askeri işbirliği sağlamak, toplumun katmanları arasında görev
dağılımını belirlemek ve uçbeyleri arasında yüksek hakem olarak hareket etmekti 140. Beyler
hüküm sürdükleri toprakları üzerinde kendi ordularını oluştururlar ve savaş zamanı merkezi
otoriteden gelen direktifler doğrultusunda ordularının başına geçip onları savaştırırlardı. Bu
yönden bakıldığında Osmanlılar bir aşiret konfederasyonunun işbirliğine dayalı bir sosyoekonomik ve askeri oluşumun tepesinde oturan bir yönetici aile görünümü vermektedir.
Osmanlı sisteminin temel mekanizmasını işleten temel unsur fetihlerdi; tam bir savaş
makinesi görünümü arz eden Osmanlı siyasal ve toplumsal düzeninde askeri unsur kilit
noktaydı. Osmanlı toplumsal sisteminde askeri sınıf yönetici katmanı oluştururken, toplumun
geri kalan unsurları sürü anlamına gelen “reaya” olarak adlandırılmıştır. Padişahın başını
çektiği askeri sınıfı, ulema ve yürütme ile ilgili işler gören ve kul statüsündeki askerler
oluşturmaktaydı. Yönetenler, ulema örneğinde de görülebileceği üzere askerlikle doğrudan
ya da dolaylı bir ilişkileri olmasa da askeri sınıfa mensup sayılırlardı. Yürütmeyle ilgili olan
işlerin başlıcaları yönetim ve askerlik olup bu işleri gören yeniçeriler, sipahiler ya da devletin
üst düzey adamlarının hepsi padişahın kulu statüsündeydi. Padişahın tek emriyle
katledilebilecek denli kırılgan bir konumda olan kulların, öldükleri takdirde mallarına devlet
139
KARPAT, K. H., Structural Change, Historical Stages Of Modernization And The Role Of Social Groups In
Turkish Politics, Social Change And Politics In Turkey: A Structural-Historical Analysis, der: Kemal H.
Karpat, Leiden, E.J.Brill, 1973, s: 28
140
Karpat, a.g.e.
tarafından el konurdu 141. Yönetilen sınıf olan reaya, yönetici sınıfa dahil olmayan ve devlete
vergi ödeyen Müslüman ya da gayri-müslim herkesi kapsayan bir kategoridir. Reaya arasında
da Müslüman-gayri müslim, şehirli-köylü, yerleşik-göçebe şeklinde kategoriler mevcut olup
her grup farklı statü ve vergi yükümlülüklerine tabiydi. Buradan da anlaşılacağı üzere vergi,
Osmanlı toplumunun sınıfsal kategorizasyonunda en öne çıkan göstergedir.
Osmanlı ülkesinde tüm topraklar hukuki açıdan padişahın malı sayılırdı. Bizans
İmparatorluğu’nda da bütün topraklar şeklen devlete ait olduğu için Osmanlılar fethedilen
yerlerin toprak mülkiyetini üzerlerine almakta herhangi bir sorun yaşamadılar. Bizans
döneminde hakim olan bağımsız köylülük, imparatorluğun son döneminde gerileme
göstermiş ve özellikle 11.yüzyıldan sonra otoritenin bölünmesi ve köylülüğün bağımlı bir
statüye sokulması, Bizans toplumsal yapısının çökmesine yol açmıştı. Feodalleşmenin
başlangıcı görülmeye başlandığı esnada iktidarın Osmanlı eline geçmesi bu gelişmeye son
verirken Avrupalı anlamda bir aristokrat sınıfın evrimini de durdurmuştur 142. Osmanlı’da
tarım arazisinin kullanımını düzenleyen hukuksal yapıyı şeriat ve padişahların koyduğu örfi
kanun belirliyordu. Şeriat, bireyin genel anlamda toprak üzerindeki tasarruf haklarını
güvenceye alırken, kanun daha çok devlet denetiminin devam ettirilmesine odaklanıyordu.
Devletin toprak üzerindeki denetiminde en öne çıkan unsur tımar sisteminin adaptasyonudur.
Tımar sisteminde toprağın ve tarımsal üretimin denetimi fiilen devlet, sipahi ve çiftçi
arasında paylaştırılıyordu; sipahiye bir tımar verilir ve o da maaş olarak sınırları belli bir
arazide sabit ölçekteki devlet gelirini köylülerden toplardı. Toprağın belli kişiler tarafından
kullanımı ya da başkasına devri konusunda devletin koyduğu kuralları uygulatan da
sipahilerdi. Osmanlı tarım sisteminde bir diğer unsur çift hane sistemidir. Çift hane sistemi
tarımsal üretimin, her birine bir çift ya da çiftlik verilmiş köylü haneleri temelinde
141
AKŞİN, S., Türkiye’nin Yakın Tarihi, Ankara, İmaj Yayıncılık, 1996, s: 7
142
KEYDER, Ç., Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999, s: 20-21
düzenlenmesidir. Bu çiftlikler, bir hanenin yaşam nafakasını çıkarmasına ve devlete kirayı
ödemesine yetecek genişlikte araziler olup, bunların büyüklüğü toprağın verimli oluşuna göre
60 ile 150 dönüm arasında değişmektedir. Tımar sistemi ve devletin katı denetimi altında
işleyen çift hane sistemi, büyük toprak mülkiyetinin güçlenmesinin merkezi yönetim
tarafından kontrol edilebilmesini sağladı.
Osmanlı, 14.yüzyıl itibariyle güçlü daimi ordusu ve geniş bürokratik örgütlenmesi
olmadığı dönemde gücünü büyük ölçüde beylerin işbirliğine dayandırsa da gelecekte
kuracağı büyük ölçüde merkezileşmiş bürokrasinin tabanını erken dönemlerinden itibaren
oluşturmaya başlamıştı 143. Genellikle İslam'a döndürülen Hıristiyan ailelerin çocuklarından
oluşturulan “devşirme”ler devlet yüksek bürokrasisinin personeli olacak şekilde küçük
yaşlardan itibaren eğitime tabi tutulmaktaydı. Sahip oldukları her şeyi padişaha borçlu olan
devşirmeler (ya da kullar) zamanla bürokrasideki Türk unsurunun yerini aldılar. Özellikle II.
Mehmet döneminde yayınlanan ve 19.yüzyıla dek varlığını sürdüren “Kanunname”
imparatorluğun temel idari yapısına şekil verdi. Bu yasa ile beylerin bürokratize edilmesi
süreci hız kazanırken toprakları katı bir denetime tabi kılındı 144. II. Mehmet İstanbul’un
fethinin hemen ertesinde güçlü Türk ailelerine karşı saldırıya geçmiş ve ilk iş olarak
Bizans’la mali ilişkileri olan Çandarlı Halil Paşa’yı öldürtmüş ve de dört kuşaktan beri veziri azamlığı ellerinde tutan Çandarlı sülalesinin siyasal gücünü kırmıştır. Çandarlılar’ın yanı
sıra iktidar kavgası güden tüm feodal eğilimli aristokrat ailelerde bu saldırıdan paylarına
düşeni almış ve çiftlikleri müsadere edilmiştir. Balkanlar Türk egemenliğine geçtikten sonra
bölgedeki feodal çiftlikler, kendi isimleriyle yeni sisteme eklemlenmiştir. Osmanlı merkezi
güçleri bunları “miri arazi” olarak mümkün olduğunca tımar sistemi içinde bütünleştirmeye
çalışsalar da, tımar sisteminin kendisi de feodal gelişime elverişliydi; tımarlı sipahiler daima
143
Karpat,1973., s: 30
144
Karpat, 1973, s:30
hassa çiftliklerini raiyet çiftlikleri aleyhine geliştirme eğilimindeydiler. Ayrıca Osmanlı
padişahları anti-feodal yaklaşımlarında çelişkili durumların ortaya çıkmasına yol açacak
davranışlar göstermişlerdir. Örneğin, tımar sistemini mülk sistemi aleyhine yaygınlaştırmaya
çalışılırken aynı zamanda güçlü ailelere büyük malikaneler niteliği kazanacak ölçüde geniş
tımar arazileri bahşedilmiştir 145.
Fetihler, tüm Osmanlı politik ve sosyo-ekonomik sisteminin motor gücüydü; fetihler
durduğunda sistemin tüm çelişkileri ve açmazları su yüzüne çıktı. Osmanlı, 16.yüzyılın
ortalarında sınırları üç kıtayı kapsayan muazzam büyüklükte bir imparatorluk haline gelmişti;
Avrupa’da güçlü devletlerle sınır olan Osmanlı’nın daha ileriye gitmesi oldukça zorlaşmıştı.
Fetihlerin azalması ve zorlaşması ülkenin ekonomik düzenini sarsan etkiler yaptı; savaşta
kazanılan gelirlerin azalması imparatorluğun mali dengelerini sarstı. Osmanlı’nın destansı
devrinin kapanmasının en önemli sebeplerinden biri coğrafi keşifler sonrası ticaret yollarının
değişmesi ve Avrupa’daki fiyat devrimiydi. Yeni Dünya’nın keşfinin ardından İspanya’nın
vasıtasıyla Avrupa’ya altın ve gümüşün akışı, para miktarının artışına ve dolayısıyla bu
ülkelerde parasallaşma ve enflasyona yol açtı. Avrupa’daki fiyat devrimi, Osmanlı’da da
kendisini göstererek ekonominin bir ölçüde parasallaşmasına ve köylüyü pazar ilişkilerine
sokmaya başladı. Ayrıca 1550’lerden sonra nüfusun hızla artması ve bunu karşılayacak denli
üretim artışının sağlanamaması sefalet ve açlığın yanı sıra kanunsuzluk ve eşkıyalığı da
beraberinde getirdi 146.
Tarımdan çıkarılan artı-değer hükümetin modern ateşli silahlar
almasına ve sayıları artan askeri sınıfı beslemeye yetmemeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerdeki
tımarlı sipahilerin gözden düşmesi ve ateşli silahlara sahip Yeniçerilerin sayılarının
arttırılması, kırsal alandaki hakim sistemin çözülmesine yol açtı. Gelirlerin masrafları
karşılayamadığı noktada, eyaletlerdeki idareciler yasadışı faaliyetlere yöneldi. Anadolu’daki
145
Timur, T., Osmanlı Toplumsal Düzeni, Ankara, İmge Kitabevi, 2001, s: 134-135
146
Akşin, 1996, s: 10-11
sosyo-ekonomik sistemin feodalleşmesinin başlangıcı olan Celali isyanları, merkezi
hükümetin gelir kaynakları üzerinde denetimini kaybetmesinin ve gelirlerin eyalet idarecileri
ve vakıflar üzerindeki nüfuzlarıyla ulema tarafından kontrol edilmesinin sonucuydu 147.
Toplumsal statü ve gelir kaybına uğrayan sipahiler, feodal ailelerin ve yöneticilerin
çocuklarının yanı sıra ortakçı köylülerin de etkin olarak katıldığı isyan dalgası, sınıf tabanlı
yeni bir sosyal örgütlenmeye yol açacak evrimi başlattı 148.
Devletin ateşli silah kullanabilen yaya askerlere odaklanması maaşlarını hemen alan
yeniçerilerin sayısının artmasına yol açtı. Bu duruma bir de askeri teçhizattaki masraflar
eklenince, vergilendirme tarzının yeni koşullara uygun olmadığı ortaya çıktı. Devletin temel
likidite kaynağı olan ve gümrük, hayvan vergisi gibi belirli bazı gelir kaynaklarına uygulanan
iltizam sistemi, 17.yüzyılın başından itibaren geleneksel tarım vergisi öşüre de
uygulanılmaya başlandı. Mültezimler devlete ödünç para sağlarken aynı zamanda kırsalda
tefecilik tarzı ekonomik ilişkiler dönemini başlattı. Tefecilik hiçbir zaman küçük köylü
mülkiyetini temel alan sistemi yıkacak boyutlara ulaşamasa da bağımsız köylülük şartlarını
ortadan kaldırdı ve sermaye birikimi sağladı 149. Gelişen yeni ekonomik ilişkiler çerçevesinde
tarımsal alanın vergilendirmesi kapsamında merkezi yönetime nakit sağlayan bir anlayışla
yeniden düzenlenmesi, buradaki köklü asillere yeni bir ekonomik saha açtı. Daha önce
hükümetle köylüler ve şehirlerde ikamet edenler arasında ilişkiyi sağlayan aracılar rolü gören
ayanlar vergi toplayan ve köylülerin devletin topraklarındaki kiracılık koşullarını
denetleyenler olarak büyük bir ekonomik güce ulaştılar. Ayanlar, feodal toprak beyleri
147
İSLAMOĞLU, H.&KEYDER, Ç., “The Ottoman Social Formation”, The Asiatic Mode of Production ,
Science and Politics, içinde, der: Anne M. Bailey&Joseph R. Liobena, London, Routledge and Kegan Paul,
1981, s: 2
148
Karpat,1973., s: 34
149
İslamoğlu&Keyder, a.g.e.
değillerdi; daha çok yükselişe geçen bir toplumsal katman görünümü çizen bu kişilerin
ekonomik etkinlik sahası tarım dışında ticaret ve imalat sektörlerini de kapsamaktaydı 150.
Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal sistemi 17.yüzyıldan itibaren büyük ölçüde
değişime uğradı. Güçlü padişah figürlerinin olmadığı ve askeri-ulema takımının devletin
idaresinde sürekli nüfuzunu arttırdığı bu dönemin en öne çıkan özelliği eski mutlu günleri
geri getirmek için birçoğu başarısızlığa mahkum olacak reform hareketlerine girişilmesidir.
Dışarıdan gelen tehditlere karşı padişah ve bürokratlarının giriştiği reformlar, genel olarak
bakıldığında geleneksel düşünce kalıplarıyla ele alınmış ve askeri kaygılara odaklanmış bir
görünüm arz etmektedir. Reformlar padişah ve yakın çevresinin kaygılarıyla biçimlenmiş
olmasının yanı sıra 16.yüzyıldan itibaren Batı’daki sosyo-politik ilişkilerin kapitalist
ekonomiyle şekillendiği sürecin içsel bir değerlendirmesinin gereğince yapılamamış olduğu
barizdir. Ayrıca, eyaletlerdeki ulemanın ve gücünü sürekli arttıran ayanlar kendi çıkarlarına
ters geldiği durumlarda reformlar karşı direnişi, bunların sınırlı olan başarı ihtimalini daha da
aşağıya çekmiştir.
17.yüzyılda, az çok topraklarını elinde tutmayı başaran Osmanlılar 1699 yılında
imzaladıkları Karlofça Anlaşması’yla Avrupa’da büyük toprak kayıplarına uğradılar. Kanuni
Sultan Süleyman’ın saltanatın son dönemlerinden itibaren ülke idaresi, padişahlardan çok
saray içindeki güç odaklarının eline geçmiştir. Osmanlı padişahlarının düştüğü aciz durumun
en sembolik örneklerinden biri II. Osman’dır. Bu padişah, yeniçerilerin ve ulemanın gücüne
set çekmek için yaptığı planlar daha uygulamaya geçirilmeden bu güç odaklarının tepkisini
çekmiş ve muhalefetleri, padişahı Yeniçeriler tarafından boğularak öldürülmesine varacak
denli şiddet içermiştir. Devletin siyasal ve ekonomik anarşi içinde bulunduğu bir dönemde
başa geçen IV. Murat ise geleneksel kurumların işlemesinde kişisel çıkarların önüne geçmeyi
denemiştir. Demir yumruğuyla imparatorluğa kısa bir süre de olsa disipline edebilmiş olsa da
150
Karpat, 1973, s: 37-38
geleneksel yöntemlerin ve kurumların Avrupa’da olanlardan daha üstün olduğu öncülüyle 151
kalkışan reformlar ülkedeki yapısal sorunları çözmeye yetmemiştir. Köprülü Döneminde de
aynı şekilde işleyen bir reform mantığı söz konusudur. Bu dönemin en anlamlı olan
unsurlarından biri artık Osmanlı tarihinde padişahlardan çok sadrazamların kişiliklerinin öne
çıkması ve de sadrazamlığın bir hanedanlık mantığında aynı aileden kişilere kesintisiz
geçebilmiş olmasıdır. Köprülü sadrazamlarının sonuncusu olan Kara Mustafa Paşa’nın
yeterince hazırlanmadan girişmiş olduğu Viyana seferi sonunda imzalanan Karlofça
Anlaşması ise Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarından çekilme sürecini başlatmış ve
imparatorluktaki
gerilemenin
henüz
farkında
olmayan
Avrupa
devletlerini
adeta
uyandırmıştır.
18.yüzyıl Osmanlı için bir öncekini aratacak denli çökertici olmuştur. Bu yüzyıldan
itibaren defansif bir konuma itilen imparatorluk Avrupa’da yükselen yeni büyük güç olan
Rusya’yla adeta bir varolma mücadelesine girmiştir. Toprak kayıplarının sürdüğü bu
dönemde, yeniçeriler şiddet ve yıldırı yoluyla devletin üst mevkilerine yerleştirdikleri
üyeleriyle güçlü pozisyonlarının devamını sağlamışlardı. Ülkenin eğitim, dini ve kültürel
kurumlarında tekelci bir hakimiyeti olan ulema sınıfı ise yayınladıkları fetvalarla hükümet
işlerinde etkin nüfuzlarını sürdürmekteydiler. Eğitim yoluyla kitlelere dolaysız ulaşabilen bu
sınıfın elindeki en büyük silah çıkarları için binlerce insanı sokağa dökebilme yetileriydi ki
bu Yeniçeri birliklerinden sonra en etkili yıldırı silahıydı 152. Denetimleri altındaki vakıf
arazileri ve mülkleri sayesinde önemli bir ekonomik güce sahip olan ulema sınıfının
kazalarda ve naipler yoluyla kazalardaki adli örgütlenmede de büyük bir otoriteye sahipti.
Osmanlı’nın gerileme döneminde idari yapının bozulması sonucu büyük miktarda
miri arazi vakıflara ve özel şahıslara ait çiftliklere dönüştürüldü. Borcu olan pek çok köylü,
151
Shaw, 1978, s: 197
152
Shaw, 1978, s: 282
yerel kadının bir kararıyla topraklarını bölgedeki ayana ve sipahilere vermek durumunda
kaldı. Süreç içinde bu topraklar özel mülkiyete dönüştü 153. Bunun yanı sıra iltizam
hiyerarşisini denetim altında tutan ayanlar 18.yüzyılda hakimiyetlerini daha da arttırdılar.
Bulundukları bölgelerde devletin otoritesini temsil ederek tarımsal artığa el koyan bu kişiler,
köylüden topladıkları vergilerle kırsal kesimde hakimiyet sağlamalarının yanı sıra ticarete de
el koyarak şehir ekonomisini yönetmeye başladılar. 18.yüzyılın ikinci yarısından itibaren,
taşra merkezlerindeki ayan meclisleri Batı Avrupa’dakine benzer bir şehir aristokrasisi olma
boyutuna erişti; bu meclisler ekonomiyi düzenleyen bir çok kararların yanı sıra, şehir gelirleri
ve harcamalarıyla ilgili kararlar da vermeye başladı. Ayanın nüfuzuna gittikçe daha fazla
boyun eğmeye başlayan hükümet taşradaki bu tarz örgütlenmeyi tanımak zorunda kaldı 154.
18.yüzyılın sonu itibariyle Osmanlı devleti tam bir kısır döngü içinde bir görünüm arz
etmekteydi. Merkezi yönetim, saray içindeki güç odaklarınım çekişmeleri sonucunda galip
olanın yörüngesinde şekillendiği bu ortamda yeni başa geçecek padişahın tahta çıkma evresi
tam bir entrika yumağıydı. Yeniçeri, ulema ve saray kadınlarının kendi çıkarları için en iyi
adayı seçmeye çabaladıkları bu ortamda güçlü kişiliklerin tahta çıkabilmesi ya da tahta
çıkanların özgür hareket edebilmeleri çok zayıf ihtimallerdi. Ayanların güçlerini kendi
çıkarlarına alet etmeleri sonucu idare, yerel bazda daha da yozlaştı. Herhangi bir temsil
gücüne sahip olmayan reaya sıfatındaki kitlelerin yaşam koşulları durağan ve verimsiz üretim
ilişkileri ve de merkezi-yerel güç odaklarının işbirliği içindeki sömürüsü sonucu sürekli
seviye kaybına uğradı. Hükümetin başı sıkıştığı yerde yeni vergiler koyması, köylünün artıdeğerinin daha yüksek oranlarda sömürüsüne zemin hazırlarken bu kitleyi yoksulluğa
mahkum etti. Temel toplumsal yapısını köylülüğün oluşturduğu imparatorluk, taşradaki
153
İNALCIK,H., “Çiftliklerin Doğuşu”, Osmanlı’da Toprak Mülkiyeti ve Ticari Tarım içinde, der: Ç. Keyder
& F. Tabak, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, s: 23
154
Keyder, 1999, s: 26-27
idarenin yozlaşması beraberinde başıbozukluk ve illegal ekonomik ilişkileri getirerek tüm
sistemi kaosa sürükledi. Her alanda tam bir yapısal çürümenin yaşandığı imparatorluk,
Avrupa’nın gücüyle tam bir gövde gösterisi yapacağı 19.yüzyıla enkaz halinde girdi.
2.2. Osmanlı Siyasal Sisteminin Modernleşme Süreci
Osmanlı İmparatorluğu’nun en çalkantılı dönemine sahne olan 19.yüzyıl, kesintisiz
devam eden siyasal ve sosyo-ekonomik çözülme sürecini dizginlemek için planlanan
reformlar zincirine sahne oldu. 19.yüzyıldaki Avrupa’nın siyasal ve ekonomik olarak tüm
dünyadaki geleneksel iktidarları tehdit ettiği ve hatta yuttuğu ortam Osmanlılara önceki
yüzyıllardaki rehaveti gibi bir lüksü tanımamıştır. Bu yüzyıla damgasını vuran Fransız
Devrimi’nin beraberinde getirdiği ulusçuluk düşüncesi, bünyesinde bir çok etnik halkı
barındıran Osmanlı İmparatorluğu için kaçınılmaz bir tehdit oluşturduğu ortamda toprak
bütünlüğünü korumak için birçok reformlara girişildi. Önceki yüzyıllara göre daha kapsamlı
ve bütüncül karakter gösteren reformların en çarpıcı özelliklerinin başında Batılılaşma ereği
çerçevesinde ele alınmış olmalarıydı. 17. ve 18.yüzyıllardaki Osmanlı’nın destansı
dönemlerindeki sistemin üstünlüğü ve geleneksel olanı diriltme fikriyatı oldukça gözden
düştüğü bu yüzyılda, reformlar imparatorluk nasıl kurtulur telaşıyla gönüllü ya da Batılı
devletlerin baskılarıyla hayata geçirildi. Batı’nın kurumlarının ve metodlarının adaptasyonu
sonucu ortaya çıkan yapısal dönüşümler ülkenin siyasal ve sosyo-ekonomik evrimine
damgasını vurmuştur. Daha önceki yüzyıllarda Osmanlı’nın Batı’yı yeterince tanımaması ve
orada olup bitenlerin kendi gelecekleri için teşkil ettiği yıkıcı gelişim potansiyelini
kavrayamama, yapılan reformların sınırlı bir çerçevede ele alınmış olmasına yol açmıştı.
19.yüzyılın hemen başında tahta geçen III. Selim saltanatı, Osmanlı Batışlılaşmasında
bir dönüm noktası teşkil eder . III. Selim reformlarında 155 temel dürtünün, imparatorluğu
askeri yönden güçlendirmek ve özellikle de en büyük tehdit unsuru olan Rus Çarlığı
karşısında direnmekti ve bu bağlamda öncellerinden pek de farklı olmayan bir reform
felsefesine sahipti. Onu farklı kılan ise amacına geleneksel olmayan yollardan ulaşmaya
çalışmasıdır; reformlarını siyasal ve toplumsal alanlara yaymasıyla, daha çok kendilerini
askeri alanla sınırlayan öncellerinden ayrılmıştır. Hakim düzende köklü dönüşümler yapmayı
hedefleyen III. Selim’in tüm yenilik girişimleri “Nizam-ı Cedit (Yeni Düzen)” başlığı altında
anılır. “Nizam-ı Cedit” terim olarak ilk kez Fazıl Mustafa Paşa tarafından imparatorluğa
getirilen iç düzen için kullanılmıştır ve III. Selim’e dek bu terimin kullanımına bir daha
rastlanmamıştır. İktidarının başlarında Viyana’ya gönderdiği Ebubekir Ratıb Efendi,
Avusturya örgütleri ve siyaset hakkında yazdığı bir yazıda Avusturya’daki mevcut idare
düzenini Nizam-ı Cedit olarak adlandırmaktadır. Bunun yanı sıra Fransız Devrimi sonunda
kurulan yeni rejim de Osmanlı devletinde “Fransa Nizam-ı Cedidi” şeklinde anılmıştır.
Buradan da anlaşılacağı üzere “Nizam-ı Cedit”, Osmanlı İmparatorluğu’nda mevcut idari
düzenin yerine yenisinin konulması anlamını taşımaktadır 156.III. Selim, yeniçerilerin
devletten çok kendine hizmet eder bir vaziyette olduklarını ve böyle bir ordunun
İmparatorluğun ihtiyaçlarının çok gerisinde olduğunun bilincindeydi. Ancak mevcut asker
ocaklarını bir çırpıda kaldırmanın ve yerine yenisini kurmanın imkansız olduğunu
kavrayarak, bir yanda Batı tarzında modern bir ordu kurma hazırlıklarına başlarken diğer
yandan eski ocakları olabildiğince düzene sokmaya çalıştı. Bu çerçevede Nizam-ı Cedit
adında modern silahlarla donatılmış bir ordu kurdu ve çoğunlukla Anadolu’daki Türk
köylerinden toplanan yeni ordunun askerleri, Avrupa tarzında bir eğitime tabi tutuldu. Yeni
155
III. Selim döneminde yapılan reformların geniş bir özeti için, Bkz. KARAL, E.Z., Osmanlı Tarihi, 5. Cilt,
Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995, s: 13-76
156
Karal, 1995, s:61
ordunun yetiştirilmesine paralel olarak tophane, tersane ve mühendishanenin de
düzenlenmesine girişildi. Bu çerçevede kurulan daha önce kurulmuş olan Mühendishane-i
Bahri Hümayun (Deniz Okul)’un yanında Mühendishane-i Berri-i Hümayun (Topçu Okulu)
kuruldu. Bu girişimlerde Avrupalı ve özellikle de Fransız uzmanlardan geniş ölçüde
yararlanıldı.
III. Selim’in ordudaki modernleşmenin bu denli üzerinde durmasının bir diğer nedeni
ülkedeki ayanlaşma sürecinin doruğa ulaşarak ülke bütünlüğünü tehdit eder boyutlara
gelmesiydi. Ayanların aracılığı olmaksızın hükümetin asker ya da vergi toplamasının çok zor
olduğu bu koşullarda ayanlaşmanın padişahın otoritesini kısıtladığı açıktı 157. Kendi emirleri
altında hareket edecek bir ordu hem yeniçerilerin hem de ayanların hakim konumunu
sarsacaktı. Bunun yanı sıra yeni orduyu finanse etmek için kurulan “İrad-ı Cedit” adındaki
ayrı özel hazinenin, belirli mevki ve ayrıcalık sahibi toplumsal kesimlerden toplanacak
vergilerle ayakta tutulması öngörülmüştü Bu durum ilk olarak ayanların tepkisini çekti158.
1806 yılında askeri reformların Balkanlar bölgesine genişletilmesi amacıyla yeni birliklerin
Anadolu’dan
buraya
sevk
edilmesi
planı,
ayanların
büyük
tepkisini
çekti.
Anadolu’dakilerden daha güçlü olan Balkanlar’daki ayanlar, Edirne’de toplanarak bu
birliklerin ilerlemesine karşı çıktılar; Selim’in geri çekilmek zorunda kalması sonun
başlangıcını hazırladı. Bu geri çekilme Nizam-ı Cedit düşmanlarını cesaretlendirdi; ulema ve
yeniçerilerin aktif bir propagandayla yürüttükleri muhalif hareket 1807 yılında doruğa ulaştı.
Yeniçeri yamaklarının kurduğu örgütün başlattığı isyan, Nizam-ı Cedit’in kaldırılmasını talep
etmekteydi. Kabakçı Mustafa İsyanı olarak tarihe geçen hareket yeniçeri birliklerinin ve
ulemanın aktif katılımıyla daha da genişledi ve sonunda Selim’in Nizam-ı Cedit ordusunu
kaldırmasına sebep oldu. Bu olayı takiben Şeyhülislam Ataullah Efendi’nin yayınladığı
157
Akşin, 1996, s: 17-18
158
İnalcık, 1964, s: 50
Selim’in halifeliğe uygun olmadığı ve sorumsuzluğuyla gücünü kötüye kullanarak Müslüman
halka zulmettiği yönündeki ferman
159
asilere eylemlerinde meşruiyet bahşetmiş oldu.
Köşeye sıkışan Selim, tahttan çekildiğini bildirdi.
III. Selim’in reformlarının bu yüzyıl boyunca devam edecek modernleşme çabaları
için yolu açma işlevi görmüş olduğu şüphesizdir. Askeri reformların yanı sıra uluslararası
ilişkilerde Osmanlı’nın kendi başının çaresine bakacak güçte olmadığı kavranarak, Batılı
devletlerle karşılıklı anlaşmalar yapıldı ki bu Osmanlı’nın denge politikasına adapte
olmasının başlangıcıydı 160. Bu yeni uluslararası politika, 19.yüzyıl boyunca devletin ayakta
kalmasını sağlayacak başlıca unsurlardan biri olacaktır. Avrupa’da daimi elçiliklerin
kurulması da yine bu politikayı tatbik edebilmek için Batı’yı tanıma gereğinin bir
yansımasıdır.
Daimi
elçilikler,
imparatorluğa
Batı
etkisinin
sızmasını
oldukça
kolaylaştırmıştır.
III. Selim’in makamından çekilmesini takiben isyancılar, saf ve cahil olan IV.
Mustafa’yı, kendilerinin asi eylemleri için cezaya tabi tutulmayacakları sözünü alarak,
padişah tahtına oturttular. Bu iktidar değişikliği yeniçeri ve ulemanın hükümette tam kontrolü
ele geçirmesini sağladı. Ancak Nizam-ı Cedit taraftarı ayanlar Rusçuk ayanı Alemdar
Mustafa Paşa önderliğindeki 15 bin asker İstanbul’a yürüdü. Geliş amaçları, sarayda
hapsedilen III. Selim’i kurtarmak ve Nizam-ı Cedit’in tekrar yürürlüğe konmasını
sağlamaktı. İstanbul’da güç toplayan Alemdar Mustafa Paşa yeniçerileri bastırsa da III.
Selim’in katledilmesini engelleyemedi. Saraya girdiğinde onun cesedini bulan Alemdar,
Şehzade Mahmut’u yeniçerilerin elinden kurtardı. Şehzade’yi II. Mahmut olarak tahta
geçirirken kendisini de onun sadrazamı yaptı. Daha önce ayanlar hiçbir zaman yeniçeri
birliklerine karşı ittifak oluşturmamıştı. 1806’da Rumeli ayanları, III. Selim’e karşı
159
Karal, 1995, s: 83
160
Karal, a.g.e
yeniçerilerle işbirliğine girerken, Anadolu’daki bazı güçlü ayanlar Nizam-ı Cedit’i
desteklediler. Fakat şu an hem Rumeli hem de Anadolu ayanları gericilere karşı birleşirken,
reformlara sempatilerinden çok merkezi hükümeti kontrol etmek ve eyaletlerdeki
konumlarını güvence altına alma güdüleriyle harekete geçmişlerdi 161.
Alemdar Paşa, 17.yüzyılın sonlarından beri iyice keskinleşen merkezi yönetim-ayan
çekişmesine bir anlaşma yoluyla son verilmesi gerektiğini düşünüyordu ve bu nedenle
valileri ve ünlü ayanları başkente davet etti. Ayanlar yapılan müzakerelerden sonra orduya
Sened-i İttifak adındaki ünlü belge hazırlandı. Sened-i İttifak, Osmanlı tarihi açısından
benzeri bulunmayan bir belgedir; devlet ayanların varlığını tanımış olmanın yanı sıra bu
kişilere dokunmamayı ve alacağı vergileri dahi bunlarla pazarlık ederek saptayacağını kabul
ediyordu. Bunun karşılığında ayanlar, padişaha başkaldırmamayı, eğer aralarından birisi
ayaklanırsa onu yola getirmek için aralarında ittifak kuracaklarını ve İstanbul’da herhangi bir
ayaklanma olduğu taktirde yine onun yardımına koşacaklarını taahhüt ediyorlardı. Bu
anlaşmayla Osmanlı tarihinde ilk kez padişahın yetkileri sınırlanıyordu. Sened-i İttifak bu
yönüyle Magna Carta’ya benzetilmiş olsa da şekil olarak benzer karakter gösterir; Magna
Carta, İngiltere’nin liberal-demokratik gelişmesinde bir safhaya denk düşerken, Sened-i
İttifak yerel güç odaklarının kurmuş oldukları feodal sistemi meşrulaştırmalarıydı.
II. Mahmut Sened-i İttifak’ı gönülsüzce imzaladı ve onu hazırladığı için de Alemdar
Paşa’ya büyük öfke duydu. Ayanların eyaletlerine dönmelerinden hemen sonra Alemdar, eski
Nizam-ı Cedit ordusu tarzında kurduğu askeri ocağa tepki çekmemesi için Segban-ı Cedit
adını verdi. Yeni askeri ocağın kuruluşuna paralel olarak yeniçeri ocaklarında giriştiği
düzenlemeler büyük tepki çekti. Yeniçeriler ayaklanarak Alemdar’ı öldürdü; Mahmut
sadrazamının öldürülmesi karşısında kılını kıpırdatmadı. İsyanın devam etmesi üzerine
padişah, Segban-ı Cedit ordusunu kaldırdı ama kafasındaki düşünce yeniçeri ocağını
161
İnalcık, 1964, s: 51
kaldırmaktı ve uygun zamanı beklemeye koyuldu. 1821’de çıkan Yunan isyanı karşısında
yeniçerilerin ne denli beceriksiz ve disiplinsiz oldukları bir kez daha ortaya çıktı. Bu
dönemde İstanbul halkı ve ulema arasında da yeniçerilere karşı düşmanlık ve nefret
gelişmeye başlamıştı. Osmanlı tarihine “Vaka-i Hayriye” olarak geçen Yeniçerileri ocağının
kaldırılması tam bir ihtilal havası içinde oldu. Yeniçeri ocağının yanında kurulan yeni
birliğin askerleri, yanlarında ulema, medreseliler ve İstanbul halkı ile yeniçerilere karşı
saldırıya geçtiler. Binlerce yeniçerinin öldürülmesinin yanı sıra, ocakla ilgisi olanların ve
olduğu sanılanların kısa bir sorgulama sonrasında katledilmesiyle II. Mahmut tam anlamıyla
terör estirdi 162. Kuruluş amacının tamamen dışına çıkarak sadece kendine hizmet eden
yeniçerilik kurumu, sistemde yapılmak istenen her türlü reform hareketine direnerek
imparatorluğun gelişmesine ket vuran başlıca unsurlardan biri olmuştu. Bu gerici güç
odağının tasfiyesi sırf II. Mahmut’un değil, onların mirasçılarının da modernleşme
çabalarında yolu temizlemiştir.
Yeniçerilerin kaldırılmasını takiben yerine Batı tarzında Asakir-i Mahsure-i
Muhammediye adında yeni bir ordu kuruldu. Askeri reformları idari alana da yayan II.
Mahmut padişah, sadrazam ve şeyhülislamda toplanmış yetkileri nezaret sistemi kurarak
çeşitli bakanlıklara paylaştırdı. II. Mahmut’tan önce yapılan reform çalışmaları hükümet
kurumlarının yapısına dokunmamıştı; yüzyıllardan beri geleneksel yapının korunmuş olduğu
imparatorlukta hükümetin örgütsel yapısında yapılan değişiklikler, Batılılaşma yönünde
önemli adımlardı 163. II. Mahmut ana hedef olarak, merkezi otoriteyi tüm imparatorluk
çapında etkin kılmak ve merkezi yönetimin de kendi içinde bütünlük arz eden bir yapıya
kavuşmasını istiyordu. Ayanlar bu hedef için büyük bir tehditti ve padişah bu grubu tasfiye
etme amacındaydı. Ancak, bu ayanların en güçlülerinden biri olan Mısır valisi Kavalalı
162
ORTAYLI, İ., İmparatorluğun En Uzunyüzyılı, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999, s: 38
163
Karal, 1995, s: 194
Mehmet Ali Paşa’nın isyanı, devletin adeta varlığını tehdit eder bir mahiyete büründü.
Mehmet Ali Paşa, Mısır’da Fransızlar’dan yardım alarak geniş ölçüde askeri ve ekonomik
reform çalışmalarına girişmiş ve bir hayli de başarılı olmuştu. Reformlarına II. Mahmut’tan
önce başlayan ve ondan daha başarılı olan Paşa ile padişah arasındaki çekişme iç savaş
boyutlarını da aşarak uluslararası bir sorun haline geldi. Anadolu’nun içlerine kadar gelen ve
İstanbul’daki hanedanın varlığını tehdit eden isyan, Büyük Devletler’in yardımıyla
bastırılabildi.
Mehmet Ali Paşa’nın Anadolu içlerine ilerlediği esnada ölen II. Mahmut, devletin
sarsılan otoritesini tekrar kurmak için giriştiği reformlar mevcut sistemi disipline etmenin
çok da ilerisine geçemedi. Batılı yöntem ve kurumlar padişah otoritesini tartışmasız kılmak
amacıyla adapte edilmişti, ancak devletin dayanakları önceki devirlerde olduğu gibi kaldı 164.
II. Mahmut, güçlerinin doruğundayken siyasal ve ekonomik tabanlarını yok ettiği ayanlar
için asıl vurucu darbe Büyük Devletlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun iç evrimi karşısındaki
tavırlarını netleştirerek Mehmet Ali Paşa’nın isyanında merkezi yönetimin tarafını
tutmalarıydı 165. Bu dönemde idarenin merkezileşmesi yönündeki atılımlar içinde özellikle ilk
nüfus sayımının yapılması ve ülkede posta teşkilatının kurulması önemli gelişmelerdir. II.
Mahmut’un eğitim alanına gösterdiği ilgi, kayda değerdir; ilköğretimin zorunlu kılınması ve
Avrupa’ya ilk kez öğrenci gönderilmesi onun dönemine rastlar. Batı tarzında bir müfredatın
izlendiği yüksek öğrenim kurumlarının kurulması gelecek nesil Osmanlı aydınlarının
yetişeceği ortamın temellerini atmıştır.
1839’da babasının ölümü üzerine tahta geçen Abdülmecit’in sadrazamı olan Mustafa
Reşit Paşa, Osmanlı’nın en köklü reform hareketine giriştiği Tanzimat Dönemi’nin mimarı
olacaktı. 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı Hümayunu’yla başlayan bu dönemde
164
Karal, 1995, s: 143
165
Keyder, 1999, s: 27
imparatorluğu çözülmekten kurtarmak için girişilen geniş kapsamlı ve köklü reformlara
girişilmiştir. Fransız Devrimi’nin getirdiği ulusçuluk akımı Osmanlı İmparatorluğu’nda
yıkıcı etkilerini çok çabuk göstermişti. İmparatorluğun çeşitli dinlere ve etnik kökenlere
mensup unsurları arasında 16. yüzyıldan beri gerek kültürel gerek kısmen ulusal nitelikli
kıpırdanmalar zaten mevcuttu. Özellikle Balkan halklarının ulusal bilinci onlara Ortaçağ’daki
ulusal karakterli devletlerinin ve kültürlerinin mirasıydı. Bu yüzden Balkanlar’daki ulusal
hareketlerin sebebi doğrudan doğruya Fransız Devrimi’ne bağlı değildi. 166 Devrimin söz
konusu mirası bu halkların gözünde bir gelecek hedefi olarak tekrar gözden geçirerek
hareketlerine taban oluşturmalarını sağlayacak düşünsel açıyı vermiş olduğu söylenebilir.
Balkanlar’daki ulusal hareketlerde, bu ulusal efsanelerin yanı sıra, 18.yüzyıldan beri gelişen
ticari hayatın yarattığı burjuva nitelikli sınıfların doğuşu ve burjuvaların Osmanlı iktidarını
kendileri için bir yük ve engel olarak görmeye başlamalarının etkisi çok büyük olmuştur.
1804’te maruz kaldıkları kötü idarenin düzeltilmesi için padişaha ricada bulunan Sırpların eli
boş gönderilmesinden sonra milliyetçi bir niteliğe bürünen ayaklanma, süreç içinde Ruslar’ın
da aktif desteğiyle 1916 yılında Sırbistan’a özerklik verilmesiyle sonuçlandı. 1815 yılında
başlayan ve en başından beri milliyetçi karakter gösteren Yunan ayaklanması ise Avrupalı
Büyük Devletler’in de bu halk lehinde taraf olmaları sonucu 1830 yılında Yunanistan’ın
bağımsızlık kazanmasıyla son buldu. Osmanlı’nın milliyetçi ayaklanmalar sonucu
Balkanlar’daki iki önemli bölgesini kaybetmesi, imparatorluğun geleceği açısından oldukça
endişe verici nitelikteydi. Ayrıca Büyük Devletlerin özellikle Yunan isyanında takındıkları
Osmanlı aleyhtarı tutum, yöneticileri fazlasıyla telaşlandırmış ve acil reform ihtiyacını su
yüzüne çıkartmıştır. Bu çerçevede, azınlık milliyetçiliklerinin Osmanlı modernleşmesini
hızlandırdığı söylenebilir.
Tanzimat Fermanı Osmanlı tarihinde tam bir dönüm noktası olmuştur; daha önceki
166
Ortaylı, 1999, s: 61
dönemlerde askeri ve siyasal alanda sıkışıp kalan modernleşme çabaları, Tanzimat
döneminde sosyo-ekonomik yapıyı da içine alarak “toplumsal mühendislik projesi” şekline
dönüştü. Tanzimat döneminde girişilen reformlar, nitelik olarak bürokrat elitin toplumu
yukarıdan dönüştürmek için giriştiği modernleşme çabaları kategorisinin tipik örneğidir 167.
Eski güzel günleri geri getirmek yönündeki klasik yaklaşımını tamamen bir yana atılarak,
Batı’nın üstünlüğünü kabul edilip bu gelişmişlik düzeyini yakalamak için girişilen Tanzimat
reformları her şeyden öte imparatorluğun tarihsel evriminde Batı medeniyetine dahil olmak
için verilen büyük ve cesur bir karardır 168. “Nizam Verme” (düzenleme) sözcüğünün çoğulu
olan “Tanzimat” sözcüğü, Lale devrinde yeni tarzda tertip edilmiş birliklerden oluşan ordu
düzenlemesi anlamına gelirken, bu dönemde hükümet yönetimine yeni bir düzen verme
anlamına geçti 169.
Aydın bürokratik bir kadronun sürüklediği Tanzimat reformları, Osmanlı
bürokrasisinin dönüşümünün ulaşmış olduğu modernleşme düzeyi bakımından oldukça
çarpıcıdır. Tanzimat bürokratlarının en ayırıcı özellikleri askerlikten habersiz kişiler olup
bürokrasi içinde yetişerek yükselen devlet memurları olmalarıydı; Batılı ülkelerin
başkentlerinde görev yaptıkları esnada bu kültürle iletişime geçen bu kişiler Avrupa devlet
yapılarını ve zamanın uluslararası koşullarını inceleme fırsatı bulmuşlardı. Fransızca konuşan
ve diplomasi üstatları olarak yetişen bu kişiler, güçlerini askeri yada ulemalık kariyerlerinden
değil kişisel becerilerinden almaktaydılar. Yeni bürokrasi ne “kul” ne de “din adamı”ydı;
bunlar, diplomat nitelikleriyle öne çıkan devlet memurlarıydı. Bu çerçevede Osmanlı
167
Bu tarz bir kategorik yaklaşım için Bkz. BLACK, C.E., Çağdaşlaşmanın İtici Güçleri, Ankara, İş Bankası
Kültür Yayınları, s: 100-104
168
Sina Akşin, Tanzimat dönemini, Türk toplumunun Ortaçağ’dan Yeniçağ’a geçmesi olarak niteler, Bkz Akşin,
1996, s: 17
169
BERKES, N., Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ankara, Bilgi Yayınevi, 1973, s: 187
bürokrasisinin bu dönemde laik bir nitelik kazanmış olduğu söylenebilir. Babıali’nin
yönetimde egemen unsur olduğu Tanzimat dönemi, Osmanlı tarihinde modern merkeziyetçi
devlet yapısının kurulduğu dönemdir; Osmanlı bürokrasisi geleneksel yapısını, ideolojisini,
eğitim ve çalışma biçimini dönüştürerek toplumu kontrol etme tekniklerini ve tarzını
değiştirmiştir 170. Modern toplumsal sınıfların oluşma süreçlerinin başlarında oldukları ve
devlet yönetimine baskı yapma safhasına henüz ulaşamadıkları imparatorlukta, modern
zihniyetli bürokratların iş başına gelmelerinin anlamı kuşkusuz çok büyüktü.
Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği tarihsel koşullara bakıldığında Balkanlar’daki
azınlık ayaklanmalarının etkisinden daha çok Kavalalı Mehmet Ali’nin isyanı öne çıkar. Bir
valinin devlete bu denli kafa tutacak gücü bulması ve devletin ordularını bozguna
uğratmasının yarattığı eziklik psikolojisi, yöneticileri derinden etkiledi. Nizip savaşının
kaybedilmesi gün yüzüne çıkan askeri iflasın 171, Batı’nın yardımıyla bertaraf edilmesi
düşüncesi çerçevesinde 1838 yılında İngiltere’yle Balta Limanı Anlaşması olarak bilinen
Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması imzalandı. İngiliz mallarına iç gümrüklerin kaldırıldığı ve
bazı ürünlere Osmanlı’nın uyguladığı tekelin kırıldığı bu anlaşma imparatorluğun gelecekteki
sosyo-ekonomik evrimine yön verecek nitelikler arz etmekteydi. Bir dönem Londra
büyükelçiliği yapan ve zamanın Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa’nın girişimleriyle
imzalanan anlaşma, İstanbul’daki İngiliz nüfuzunun güçlenmesinin yolunu açmıştır.
İngilizlere yakınlığıyla bilinen Mustafa Reşit Paşa, Osmanlı Devleti’nin kendi başına
varlığını sürdüremeyeceği ve Avrupa güçler dengesinin koruyucu şemsiyesi altında toprak
bütünlüğünü destekleyen İngiltere ve Fransa’yla yakınlaşmasının gerektiğini düşünüyordu.
Osmanlı Devleti’nin kurumsal yapısının Batı tarzında dönüştürülmesi hem devleti
170
Ortaylı, 1999, s: 90
171
Akşin, 1996, s: 23
güçlendirecek hem de İngiltere ve Fransa’nın güveninin kazanılmasını sağlayacaktı 172.
Tanzimat Fermanı dış müdahalenin en fazla yoğunluk kazandığı dönemde bu Paşa tarafından
hazırlandı. Kendisinden önce zaten başlamış olan reformların çerçevesini genişletmek ve
devamını sağlamak amacıyla kaleme alınan Tanzimat Fermanı, Avrupa ya da İngiliz
baskısına bir ödün değil gönüllü olarak girişilen bir çabanın eseriydi.
3 Kasım 1839’da Mustafa Reşit Paşa tarafından okunan Gülhane Hattı, bir anayasa ya
da kanun olmayıp daha çok Avrupalı hükümdarların halkları ile arasındaki ilişkilerde
değişiklikler yapılacağını vadeden bir “charter” (senet) türünde bir belgedir. Böyle bir
belgeye dayanılarak bir yazılı anayasa ya da bir dizi yeni kanun hazırlanmasına
gidilebilirdi 173. Osmanlı bürokratları ise ikinci yolu benimsemiştir. Osmanlı tarihinin gerçek
anlamda ilk anayasal belgesi olan Hatt, tüm uyruklara yurttaşlığa ilişkin temel haklar
tanırken, bu hakları düzenleyen yasalara bizzat padişahın da uyacağını açıkça belirtmiştir.
Ancak, buna uyulmaması halinde uygulanacak yaptırımların belirtilmemesi belgenin
anayasalcılık yönünden çok büyük bir eksiğidir 174. Osmanlı hükümdarı bu belgeyle kendi
iradesinin sınırlanmasını kabul etmiş; halkın can, namus ve mülkünün güvencesini kendi
iradesinin dışına, kanunların yargılarına bırakmıştır. Hükümet yönetiminin hükümdarın
keyfiyetine göre değil, “Mevadd-ı Esasiye” (temel ilkeler) olarak nitelendirilen ölçülerle
yapılacak kanunlar doğrultusunda yürütüleceğini ilan etmiştir 175. Bunun yanı sıra Müslümangayri-müslim tebaaların kanun önünde eşit kılınması devletin halkına yaklaşımında devrimci
bir dönüşüme karşılık gelse de, gayri-müslimlerin haklarını asıl genişleten Islahat Fermanı
172
Karal, 1995, s: 170
173
Berkes, 1973, s: 187
174
EROĞUL, C., Anatüzeye Giriş, Ankara, İmaj Yayıncılık, 1997, s: 180-181
175
Berkes, 1973, s: 138
olacaktır. Devlet adamlarına can ve mal güvenliğini bahşeden Gülhane Hattı bürokratları
“kul” statüsünde ele alan klasik Osmanlı anlayışının kırılmış olduğuna işaret eder. Bunların
yanı sıra Hatt, İltizam usulüne son vermiş olsa da, devlet, örgütsüzlüğünden dolayı bu işi
yürütememiş ve 2 yıl sonra iltizama geri dönülmüştür.
Tanzimat bildirisi her ne kadar Osmanlı modernleşmesi için atılmış dev bir adım
olarak görülse de, eksikler ve çelişkilerle doluydu. Bunların pratikte yarattığı en büyük
handikap, padişahın iradesini sınırlayacak halkı temsil eden bir meclisin bulunmadığı
ortamda reformların Babıali tarafından büyük devletlerin müdahaleleri ile yürütülmeye
çalışılmasıydı. Hükümetin askeri, mali, hukuksal alanlar gibi bir çok alanda merkezileşme
çerçevesinde sorumluluğu artmasına rağmen sorumlu bir kabine sisteminde az çok geriye
dönüş bile söz konusu olmuştur 176; bakanların ataması ya da azledilmesi padişah ve
çevresindeki kişilerin eline kalmış olmasının yanı sıra büyük devlet elçileri baskı ve
nüfuzlarıyla hükümet işlerine daha fazla karışmaya başlamışlardı. Bu yüzden Tanzimat
dönemi hükümetleri sürekli ve tutarlı hükümetler olamamışlardır. Tanzimat Fermanı’nda
göze çarpan bir diğer eksiklik teoride Müslüman ve gayri-müslim tebaa arasında eşitlik
sağlansa da bunun pratik alanda uygulaması yönünde kayda değer bir gelişmenin
kaydedilememesiydi. Söz konusu sorunu Osmanlı bürokratları çözemeyince Kırım Savaşı’nı
takiben 1856’da toplanan Paris Kongresi esnasında konu gündeme geldi. Kongre sürerken
yayınlanan “Islahat Fermanı”, Osmanlı devlet adamları, şeyhülislam ve Büyük Devletler’in
elçilerinin müzakereleri sonucunda ortaya çıkarılmış
bir belgedir. Gülhane Hattı’ndaki
ilkeleri tekrarlayan ve genişleten Islahat Fermanı, genel olarak ülkedeki gayri-müslim
tebaanın durumuna odaklanıyordu. Ali ve Fuat Paşa’ların çaresizlik içinde imzaladıkları
ferman adeta Kırım Savaşı’ndaki yardımlarından dolayı Büyük Devletler’e ödenen bir
diyetti. Büyük Devletler’in Osmanlı üzerindeki garantörlük isteklerini savmak amacıyla
176
Berkes, 1973, s: 192
Osmanlı devletinin gerekli reformları kendinin yapacağını göstermek için ilan edilen ferman,
Tanzimat Fermanı gibi anayasa benzeri bir nitelik taşımaktan çok ondaki vaatleri
gerçekleştirecek somut reformları öngörmüştür 177. Müslüman- gayri-müslim tebaa arasındaki
eşitlik konusunda cizyenin kaldırılması ve gayri-müslimlerin de askerlik yapması gibi
yenilikler getiren ferman, Müslüman halktan büyük tepki çekti. Öncelikle Müslümanlar,
kendilerini devletin sahibi olarak görüyorlardı. Gayri-müslimlerin bir kısmı, Batı
sermayesiyle işbirliği içinde zenginleşerek göze batan bir hayat seviyesini yakalamışlardı. Bu
da yetmez gibi bir de eşitlik haklarını elde etmeleri Müslümanları oldukça kızdırmıştı 178.
İronik biçimde Hıristiyanlar da pek memnun olmuşa benzemiyordu; öncelikle kilise
mensupları, millet sistemi çerçevesinde sahip oldukları yetki ve çıkarlar kısıtlandığından
dolayı fermandan rahatsız oldular. Hıristiyan halk sağlanan haklardan memnun olmasına
rağmen, askerlik görevi kısmından hoşnut kalmadı. Askerliğin yapılmaması durumunda
ödenecek bedelin, kaldırılan cizyenin yeniden geri çağrılması olarak gördüler. Bunların yanı
sıra ferman her ne kadar Büyük Devletler’in azınlıkları bahane ederek iç işlerine
karıştırmasını bertaraf etmek amacıyla ilan edilmiş olsa da söz konusu durumda herhangi bir
gerileme olmadı.
Tanzimat döneminde, birçok alanda göze çarpan gelişmeler kaydedilmiştir. Bu
alanlardan biri eğitimdir; bir komisyon çerçevesinde ele alınan reformlar, ilk, orta ve yüksek
öğrenim kurumlarında ulemanın nüfuzunu kırarak bunların devlet otoritesi altına alınmasını
sağlamaya yönelikti 179. Ancak bu amaca tam anlamıyla ulaşılamadı; medreseler yerinde
kalırken, Batı tarzında eğitim veren okullar açıldı. Eğitimdeki bu ikilik birbirinden tamamen
177
Berkes, a.g.e.
178
Akşin, 1996, s: 27
179
Karal, 1995, s: 182
farklı düşünce sistemine sahip nesillerin yanyana yaşayacağı koşullar yarattı. Eğitimin
modernleşmesi konusunda ulemanın tavrı da oldukça kayda değerdir; 19.yüzyıldan itibaren
Osmanlı’da Batılı eğitim veren okullar kurulmuş ve bunlar dini eğitim verenlerin aleyhine
yayılıp gelişmeye başlamışlardı. Osmanlı reformcuları, din adamları ve kurumlarıyla hiçbir
zaman çatışmadılar. Ulemanın ve medreselerin dışında laik eğitim örgütlenip laik
bürokrasiye taban oluştururken, ilmiye sınıfı bir kenarda kaldı ve modernleşme sürecinden
bir şekilde izole oldu 180.
Tanzimat reformlarının başarısı ya da başarısızlığı tartışmaya açıktır; ancak şu bir
gerçektir ki ekonomik alanda başarısız olunmuş ve ülkenin Büyük Devletler tarafından
maruz bırakıldığı yarı sömürge tarzı ilişkilerin niteliğinde herhangi bir değişim olmamıştır.
1854 yılından itibaren Avrupa’dan borç alınmaya başlanmış ve bu paralar kazançlı ekonomik
yatırımlara dönüştürülemeyip büyük oranda sarayın lüks harcamaları ve silah alımında
kullanılmıştır. Kaçınılmaz olan 6 Ekim 1875 yılında geldi ve Sadrazam Mahmut Nedim
Paşa, borçlarını erteleme kararını açıkladı. Karar Avrupa kamuoyunu Osmanlı aleyhine
döndürdü. Bunun yanı sıra Bosna-Hersek ve Bulgaristan’da ayaklanmaların çıkması işleri
içinden çıkılmaz hale soktu. Sıkıntıların faturası tahttaki padişah Abdülaziz’e kesildi; 1876
yılının Mayıs ayında iktidara gelmiş olan Mütercim Rüştü Paşa hükümeti Abdülaziz’i tahttan
indirerek yerine V. Murat’ı geçirdi. Hükümet sarayın harcamalarını denetim altına almak
istiyordu. Bunu yapabilmek için önlerinde iki seçenek belirdi; Mithat Paşa’ya göre
meşrutiyet ilan edilirse seçilecek olan meclis sarayın israflarına kısıtlama getirebilirdi; bakan
olan Hüseyin Avni Paşa ise görüntüde bir padişahla hükümet tüm yetkileri eline almalıydı.
Başlarda ikinci görüş öne çıktı, ancak Hüseyin Avni Paşa’nın öldürülmesi ve ardından V.
Murat’ın akli dengesini kaybetmesi meşrutiyet yanlılarının yolunu açtı 181. Tahta geçtiğinde
180
Ortaylı, 1999, s: 186
181
Akşin, 1996, s: 32-33
meşrutiyeti ilan edeceğine söz veren II. Abdülhamit başa geldi.
İmparatorluğun meşruti yönetime geçmesinin mimarı olan Mithat Paşa, anayasa ve
parlamentonun adaptasyonu padişahın yetkilerinin kısıtlanmasından öte, önemli toplumsal
gruplar arasında denge ve işbirliği sisteminin kurulabilmesi için araç olarak görmekteydi.
Merkezi otorite ve yerel güçler arasında sağlıklı bir denge kurmak için geçerli bir yöntem
aranmaya başlanması, siyasal bir idealizmden çok orta sınıfın artan gücünün tanınmasıydı ki
Mithat Paşa bu toplumsal gerçeğin farkındaydı ve yapmaya çalıştığı da bununla başa
çıkılmasıydı 182. Abdülhamit de Paşa’ya verdiği sözü boşa çıkarmayarak iktidara geçer
geçmez anayasa hazırlanması için bir komisyon kurdurdu ve müzakerelere etkin biçimde
katılarak istediği değişiklikleri yaptırdı; Padişaha muhaliflerini sürgün etme yetkisini veren
113. madde hükmü de Abdülhamit’in komisyon üyeleriyle yaptığı pazarlıklar sonucuydu.
Meşrutiyet, Balkanlar bölgesinde gereken düzenlemeleri görüşmek üzere bir araya gelen
Büyük Devlet temsilcilerinin düzenlediği Tersane Konferansı açılmak üzereyken ilan edildi.
Osmanlı Devleti’nin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi Batı tarzında bir yasama
işlevleri öngörürken, anayasa ve yürütme organı arasındaki ilişkiler, İslam’dan gelen şura
(konsey) ve meşverete (danışma) atıfta bulunularak meşrulaştırılmıştır. Anayasa, padişahlık
makamını ülkenin en yüce ve yetkili kurumu olarak kabul etmiştir. Yürütme organının başı
saydığı padişaha, bakanları atama ve azletme yetkisi bahşeden yasa, hükümeti de yasama
organına sorumlu kılmadı. Kanun-i Esasi böylesine güçlü yürütme organı karşısında, oldukça
zayıf nitelikte bir parlamentoyu öngörmüştü. İki kanattan oluşacak olan parlamentonun
“Heyet-i Ayan” kanadının üyeleri tümüyle padişah tarafından seçilerek yaşam boyu görevde
kalacak kişilerden oluşturulurken, Heyet-i Mebusan üyeleri dört yılda bir yapılacak genel
seçimle belirlenecekti. Her iki kanadın başını da padişahın seçtiği parlamentonun hükümeti
182
KARPAT, K., The Transformation of the Ottoman State, 1789-1908”, Int. Middle East Studies 3,1972, s:
267-268
düşürme yetkisi yoktu ve hükümetin Heyet-i Mebusan’la tartışmaya girdiği taktirde en az altı
ay içinde yenisi toplanmak şartıyla padişaha heyeti dağıtma yetkisi verilmişti.
Sancak ve kazalardaki idari meclis ve seçim komiteleri tarafından belirlenen
adaylarda, halk arasında itibar kazanmış olma ve vergiye tabi mülklerinin olması gibi
koşulları arandı. İki dereceli seçimler sonucunda oluşan meclis, 20 Mart 1877’de ilk kez
toplandı. Anayasa ilanından kısa bir süre sonra Abdülhamit, Mithat Paşa, Ziya Paşa ve
Namık Kemal’i malum 113. maddeye dayanarak sürgüne göndermiş olması, padişahın yeni
rejime karşı takınacağı olumsuz tavrın işaretlerini vermeye başlamıştı. Böyle bir hava içinde
siyaset hayatına başlayan Osmanlı Meclisi tüm olumsuzluklara rağmen başarılı bir meclisti.
Eyaletlerden gelen mebuslar, padişaha, İslam’a ve devlete bağlı olduklarını sürekli
yinelerken, kendi pratik taleplerini tartışma sırası geldiğinde gayet gerçekçi ve işlevsel tutum
takınıyor olmanın yanı sıra bürokrasiyi de açıkça eleştiriyorlardı. Mebusların büyük kısmı
Avrupa’yla hiçbir iletişime geçmemiş ve hatta onun kültürüne ve politikalarına düşman olsa
da bunların önemli bir kısmı Batı liberalizminin terminolojisine aşinaydı 183. Mebuslar adil ve
verimli bir vergi sistemi, basın özgürlüğü, özel mülkiyetin korunması, paranın değeriyle fazla
oynanmaması, girişim özgürlüğü ( ki bu çoğunlukla gayri-müslimlerin fazlaca ilgilendiği bir
konuydu) gibi gayet liberal-burjuva mantığında taleplerini dile getirdiler.
II. Abdülhamit, meşrutiyetin ilan edilmesi sürecinde her ne kadar uzlaşmacı bir tutum
sergilese de içten içe söz konusu durumdan hiç de haz etmediği, sonraki eylemlerinden
anlaşılabilir. Mithat Paşa’yı Tersan Konferansı’nın son bulmasından 16 gün sonra azletmişti.
İlk Mebusan Meclisi’nin toplandığı sıralarda imparatorluk Rusya ile savaş halindeydi ve
Sırbistan ve Karadağ’da ayaklanmalar sürüyordu. Meclis, bu olan bitenler karşısında
hükümeti oldukça sert biçimde eleştirerek tam anlamıyla bir meclis olduğunu kanıtlamıştır.
Bu çıkışlardan gözü korkan Abdülhamit, 28 Haziran 1877’de mebus meclisini dağıtırken,
183
Karpat, 1972, s: 268
Ahmet Vefik Paşa’nın da söylediğine göre, söz dinleyen yeni mebusların gelmesinin yolunu
açmak istemiştir 184. Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş açarken, geleneksel çıkarlarının yanı
sıra Fransız Devrimi’nden bu yana mutlakçılığın kalesi olarak Osmanlı’daki meşruti rejime
de duyduğu öfkeyle güdülenmiş olması ihtimali yüksektir 185. Arada yapılan seçimler sonucu
13 Aralık 1877’de toplanan yeni meclis eleştirisellik açısından diğerini aratmamış ve bu kez
padişah öncekinden daha kısa bir süre sonunda, 14 Şubat 1878’de meclisi tatil etmiştir. Rus
ordusu İstanbul önlerindeyken verdiği bu karara rağmen, Nisan 1880’e kadar Abdülhamit,
meşrutiyet devam edecekmiş gibi davranmıştı. Bu tarihe dek kanunlar, meclis toplandığında
görüşmek üzere diye çıkarılmış ve ayan meclisine üyeler atanmıştı. Fakat Nisan 1880’de
İngiltere’de açıkça Türk düşmanı olan Gladstone’un partisi iktidara gelince, Abdülhamit
meşrutiyeti yaşatacakmış gibi görünmenin gereksiz olduğunu düşünmüş olduğu ihtimali
yüksektir 186. Bu tarihten sonra da Abdülhamit rejimi sıkılaştırarak sert bir polis devlet olma
yoluna sokmaya başladı.
Abdülhamit dönemi Osmanlı tarihinin en tartışmalı dönemlerinden biridir. Kurduğu
despot rejimden dolayı “Kızıl Sultan” diye de anılan bu padişah, 33 yıl gibi uzun bir dönem
saltanat sürdü. Abdülhamit’in otoriteyi eline alması, aynı zamanda tohumları yeniçerilerin
kaldırılmasıyla atılan ve Tanzimat dönemi boyunca kesintisiz süren “Babıali” yani
bürokratlar iktidarının da sonunu getirdi; 1876’dan imparatorluğun sonuna dek hiçbir
sadrazam, Tanzimat dönemindeki gibi bir güce ve hareket özgürlüğüne sahip olamadı.
Abdülhamit bütün yürütme gücü üzerinde etkili bir kontrol kurarak sadrazamları idari memur
durumuna düşürdü. II. Mahmut da yeniçeri ocağını kaldırdıktan sonra otokrat bir yönetim
184
Eroğul, 1997, s: 188
185
Akşin, 1996, s: 35
186
Akşin, 1996, s: 35
sürmüştü ancak o bunu yaparken eski Osmanlı geleneği olan hüküm ve örfe yani yürütmenin
mutlak kudretiyle devletin iyiliği için otoritenin ele alınması fikrine dayanıyordu. O, hiçbir
zaman otoritesinin meşrutiyetini İslami kurallarda aramadı; sadece yaptıklarının İslam’la
bağdaşır mahiyette olduğunu öne sürdü. II. Abdülhamit ise bu büyük ölçüde laik siyasal
geleneği bozarak hükümet işlerine İslam’ı öne çıkararak eylemlerine meşrutiyet aradı ve
halife olma statüsünü kullanarak kendi için yarı ilahi, otokrat bir padişah imajı oluşturdu 187.
III. Selim döneminden beri padişahların kaderlerinin başta yeniçeri, ulema ve daha sonra
bürokratlar tarafından belirlenmiş olması onda büyük bir komplo korkusu yaratmıştı.
Genelde “istibdat rejimi” olarak nitelendirilen Abdülhamit döneminin en öne çıkan
yanlarından biri padişahın jurnalci denen kuşkulu kişileri ihbar eden kimseleri teşvik etmesi
ve bunları ödüllendirmesiydi. Bunun yanı sıra gizli polis teşkilatına çok önem veren
Abdülhamit , hafiyeleriyle halka büyük korku ve tedirginlik yaratmıştı. Abdülhamit’in polisdevletinin bir diğer baskı aracı, basına uyguladığı bazen güldürücü boyutlara varan aşırı
sansürüydü. Öyleki devletin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi kendisini münasebetsiz bir
duruma düşüren bir baskı yanlışı yüzünden 1890’da kapatıldı ve 1908’e kadar da bir daha
yayınlanmadı 188. Abdülhamit devrine kadar Osmanlı’da oldukça renkli bir basın hayatı vardı.
Özellikle gazeteler Osmanlı düşünsel hayatını zenginleştirerek yeni Osmanlı aydınlarının
yuvalandığı merkezler halini almıştı. Gazetenin kamuoyunda ne denli etkileyici bir nüfuza
sahip olduğunun farkında olan Abdülhamit, başlarda gazetecileri yanına çekmek için onlarla
yakın ilişkiler kurmaya çalışmış olsa da aşamalı olarak basın özgürlüğünü kısıtlamaya
başladı. Gazeteler, devletin icraatları ve yurt dışındaki padişahı ya da Türkler’i öven yazılarla
187
Karpat, 1972, s: 271
188
Akşin, 1996, s: 37
dolduruldu 189. Söz konusu sansür durumu 1908 Devrimi’ne dek kesintisiz sürdü.
Abdülhamit döneminde en büyük sorunlardan biri dış borçların devletin ödeme
gücünü aşmış noktaya ulaşmış olmasıydı. 1875 yılında devletin aldığı borçların faizini
ödeyemeyeceğini ilan etmesinden itibaren 1881 yılına dek yabancı tahvil sahiplerinin
temsilcileriyle Osmanlı devlet adamları devletin iflasını tartıştı ve çözüm olarak Düyun-u
Umumiye İdaresi’nin kurulması kararlaştırıldı. Elinde Osmanlı tahvilleri bulunan Avrupa’lı
yatırımcıları korumak amacıyla kurulan bu kurum, devletin bazı sektörlerden alacağı
vergileri toplayarak doğrudan alacaklılara verecekti. Düyun-u Umumiye merkezi otorite
karşısında
Avrupalılar’ın
daha
önceki
dönemlerde
merkezileşmeyi
desteklerken
benimsedikleri çelişkili yola meyletti; bir yandan Babıali’yi uluslararası sahnede daha itibarlı
muhatab haline getirirken, aynı zamanda içerde radikal bir dğeişimi ve mali reformu
engelledi 190.
19.yüzyılın son çeyreğinde ikinci endüstriyel devrim çerçevesinde sömürgecilik yarışı
hız kazanırken, gelişmiş kapitalist ülkeler dünya üzerinde ayak basılmadık yer bırakmadılar.
Bu yarışa geç katılmış ülkelerden özellikle Almanya, hiç Müslüman sömürgesi olmaması ve
Abdülhamit’in islamcı politikasını desteklemesinden dolayı imparatorlukta yükselen değer
oldu. Almanya’nın Ermeni sorunundaki tarafsız tutumu ve İngiltere’ye rakip olacak bir
duruma gelmesini Osmanlı’ya nefes alma olanağı sağlayabileceğinin düşünülmesi 191 bu
yakınlaşmayı güdüleyen diğer nedenler oldu. Fransa ve İngiltere’nin 1870’lerden itibaren
imparatorluğu parçalama eğilimleri artarken, Abdülhamit, bütünlüğü savunan II.Wilhelm’e
yaklaştı. Kayzer ise bu ilişkide imparatorluğun ekonomik zenginliklerine göz dikmiş olmanın
189
KARPAT, K. H., Mass Media in Turkey, Political Modernization in Japan and Turkey, içinde, der:
Robert E. Ward&Dankwart A. Rustow, New Jersey, Princeton University Press, 1964, s: 264-266
190
Keyder, 1999, s: 61
191
AKŞİN, S., Jön Türkler ve İttihat Terakki, Ankara, İmge Kitabevi, 1998, s: 20
yanı sıra padişahın halifelik statüsünü öne çıkararak Abdülhamit’le kurulacak samimiyet
sayesinde dünya Müslümanları arasında sempati kazanmak istiyordu. Dünya Müslümanları,
hilafeti üniversal ruhani bir kurum gibi görüyordu ki Batı da aynı imgeye sahipti. Panislamist
bir politika izleyen Abdülhamit kendi sınırları dahilindeki gayri-Türk Müslüman halktan çok,
halife sıfatıyla Rusya, Britanya, Fransa ve Hollanda kolonilerinde Müslümanlar üzerinde bir
etki kurmuş ve onlar arasında sempati kazanmıştı 192.
Abdülhamit döneminin başarı hanesine yazılabilecek gelişmelerin başında eğitim
alanı gelir. Bu dönemde ortaokulların sayısının katlanarak arttığı ve askeri okul ve lise
sisteminin yaygınlaştığını ve bir çok yeni yüksek okulun açılırken mevcut olanların da
geliştirildiği görülmektedir. Bunun yanı sıra demiryolu inşası alanında da büyük çapta
gelişmeler olmuştur. Despot Abdülhamit yönetiminin en büyük handikapı ise yeni jenerasyon
bürokrat ve memur takımına ve kendinin yaygınlaştırdığı eğitim kurumlarında yetişen
Osmanlı aydınlarına sadakat aşılayamamasıydı; Mülkiye ve Harbiye gibi okullarda yetişen
yeni jenerasyon, el altından ulaştıkları Yeni Osmanlılar’ın vatansever fikirleri kadar liberal
ve anayasal düşünce sistemlerini de cazip bulmaktaydılar 193. İçerdeki baskıcı yönetimden
dolayı bu dönemde Osmanlı fikir hayatı, Avrupa’ya kaçan ya da sürgün edilen aydınlarca
oralarda sürdürülüyordu. Abdülhamit aydınları küstürmekle kalmadı, mektepli subayların
büyük çoğunluğu da tatminsizler cephesine itildi. Abdülhamit, sadık bulduğundan dolayı
orduda mekteplilerin yerine alaylıları terfi ettiriyordu. Örneğin, sarayda ve İstanbul’da
bulunan I. Ordu’da alaylı subayları tercih edilirken mektepliler başta Makedonya eyaleti
olmak üzere, İstanbul dışında en çok kendilerine ihtiyaç duyulan yerlere yollanıyordu.
Böylece aralarında bir çok devrimci olan mektepli subayların başkentte kalması önlenerek
192
ORTAYLI, İ., 19.yüzyılda Panizlavizm ve Osmanlı Hilafeti, Osmanlı İmparatorluğu’nda İktisadi ve
Sosyal Değişim (Makaleler I), Ankara, Turhan Kitabevi Yayınları, 2000, s: 247
193
ZURCHER, E. J., Turkey (A Modern History), London,&New York- I.B. Tauris, 1994, s: 90
tehlike savuşturuluyor, hem de oralardaki yetenekli asker ihtiyacı karşılanıyordu. Ancak bu
ayrımcı
tutum
meyvelerini
vermekte
gecikmedi;
ihtilal
Abdülhamit’in
kapısını
Makedonya’dan çaldı. 1889’da Askeri Tıbbiye’de kurulan İttihad-i Osmanlı adındaki gizli
örgütün serüveni 1908 yılında Makedonya’daki subayların eylemciliğiyle hedefine ulaştı ve
Abdülhamit’in istibdat rejimini dize getirdi.
19.yüzyılda Osmanlı Devleti geleneksel kalıplarını kırmış ve derin ve kapsamlı
reformlar zinciriyle hem kendini hem de toplumu dönüştürmüştü. Abdülhamit dönemine dek
süreklilik arz eden Batılılaşma nosyonu tek bir hedefe yönelmişti; imparatorluğu
parçalanmaktan kurtarmak. Osmanlı devlet adamları, milliyetçilik çağında, her ne kadar
çözülmeyi durduramamış olsalar da arkalarında Batı’nın sistemi ve değerleriyle paralel
kurumlar ve daha da önemlisi bunları özümsemiş bireyler bıraktılar. Abdülhamit döneminde
geleneksele daha doğrusu gericiliğe meyledilmesi, önceki dönemlerin temelini attığı yeni
ilerici jenerasyon tarafından hazmedilememiş ve Osmanlı tarihinde ilk kez ilerici unsur saray
darbeleriyle değil Batılı anlamda bir devrimle iktidara ortak olmuştur. Atılan ok geri dönmez
ilkesi çerçevesinde I. Meşrutiyet’in tanıştırdığı anayasal rejim bir kez realite olunca,
Abdülhamit rejiminin gericiliği baki kalamamıştır.
2.3. 19. Yüzyılda Osmanlı Sosyo-Ekonomik Yapısının Dönüşüm
Süreci
2.3.1. Reaya Sınıfı
Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik kurumsal yapısı, az çok birbirine yakın büyüklükte
toprakları elinde tutan ve merkezin atadığı memurlara oransal vergi ödemekle yükümlü
bağımsız bir köylü kitlesinin varlığına dayanır 194. İmparatorluktaki tüm toprakların padişaha
194
Keyder, 1999, s: 22
ait olduğu ve köylülerin toprağı işlemek ve keyfince boş bırakmamakla yükümlü kiracılar
oldukları bu sistemde, topraklar çift-hane sistemi çerçevesinde 60-150 dönüm arasında
değişen arazi ölçüsüyle sınırlandırılmıştı. Batı Avrupa’dakine benzer bir feodal sistemin
Osmanlı ülkesinde ortaya çıkmamasının sebeplerinden biri, arazinin bu şekilde geçimlik
ölçekte tutularak, köylüler arasındaki toprak devri hususunun sıkı bir devlet denetimine tabi
tutulmasıydı. Devletin kırsal alandaki denetim aygıtı, tımar sistemi çerçevesinde belirli
ölçüde toprakta yerleşik olan tımarlı sipahilerdi. Güçlü bir merkezi otoritenin varlığını
gerektiren bu toprak sistemi, İmparatorluğun güçten düşmeye başlamasıyla çözülmeye
başladı. Merkezkaç kuvvetlerin illegal yollarla ya da yöneten sınıfa dahil kişilerin devletten
bağış yoluyla elde ettikleri topraklar, taşrada geniş topraklara sahip bir sınıfı vücuda getirdi.
16.yüzyılda Avrupa’da gerçekleşen fiyat devrimi çerçevesinde ekonominin parasallaşması,
Osmanlı ekonomik yapısında da etkisini çabuk gösterdi 195. 17.yüzyıldan itibaren devlet, nakit
ihtiyacından dolayı, kendisine parayı peşin veren ve devletin vergilerini köylüden bizzat
toplayan kişilerin yön verdiği iltizam sistemini geleneksel tarım vergisi öşürü de kapsayacak
şekilde genişletti. Ateşli silahların Avrupa’da savaş tekniklerini değiştirmesi çerçevesinde
Osmanlı ordusunda nüfuzunu kaybeden tımarlı sipahilerin ekonomik olarak da ihmal
edilmesi tımar sisteminin çözülmesine yol açtı. Bu durumun en önemli sonucu taşradaki
devlet denetiminin zayıflamasıydı. Köylüden toplanan vergilerde denetimi ele geçiren yerel
idareciler ve köklü aristokrat aileler ayanlar olarak eyaletlerde ekonomik ve siyasal nüfuz
elde ettiler. Osmanlı tarihinin en tartışmalı olaylarından biri Anadolu’daki Celali isyanları
195
16.yüzyıl fiyat devriminin etkisi çerçevesinde Osmanlı ekonomik dönüşümünü yorumlama eğilimi özellikle
ünlü Fransız tarihçisi Fernand Braudel’in görüşlerinden etkilenen Ö.L. Barkan ve H. İnalcık’ın eserlerinde
oldukça öne çıkar. ZaferTtoprak ise fiyat devriminin etkisinin, ekonominin çok sınırlı kesiminin parasallaştığı
ortamda Osmanlı sistemini temelden sarsmasının güç olduğunu, ancak klasik yapıyı çözücü etkide bulunmuş
olabileceğini, ancak yapısal dönüşümlerin ortaya çıkışının 19.yüzyılda gündeme gelebilmiş olduğunu öne sürer.
Bkz. TOPRAK, Z., İktisat Tarihi, Türkiye Tarihi (Osmanlı Devleti, 1600-1908), IV. Cilt, Der. Sina Akşin,
Ankara, Cem Yayınevi, 1988, s: 193-194
böyle bir ortamda yeşerdi. Devletin denetim aygıtlarının zayıfladığı bir ortamda merkezkaç
güçler ve ortakçı köylülerin sürüklediği isyan dalgası zincir halinde genişleyerek, merkezi
otoritenin varlığını kritik bir noktaya getirdi. Celali isyanları, tarımda değişen ve
çeşitlenmeye başlayan sınıfsal ilişkilerin kendini ortaya döktüğü bir tarihsel sahne olarak,
Osmanlı sistemindeki feodalleşmenin vardığı boyutları gösterme açısından oldukça
anlamlıydı. Celali isyanlarının kendisi de feodalleşmeyi arttırıcı etki yaptı; kimi bölgelerde
Celali isyanlarından kaçan köylülerin toprakları nüfuzlu kişilerce sahiplenilerek kendi özel
arazileri şekline dönüştürüldü 196.
Avrupa’daki klasik aristokrat sınıftan oldukça farklı bir nitelik arz eden ayan sınıfı,
ekonomik gücünün kaynağını, vergi gelirlerinin toplanmasında denetleyici konumundan
alıyordu.Ayanlar, köylünün tarımsal artığının önemli bir kısmına el koyarak büyük servetler
elde ettiler. Bulundukları bölgelerdeki ticari hayatın üzerindeki denetim güçleriyle bu
alandan da sağladıkları gelirler de oldukça önemli miktarda idi. 18.yüzyılın özellikle ikinci
yarısında Avrupa’daki ticaret devrimi çerçevesinde Doğu Akdeniz bölgesinin tarım
ürünlerine dış talebin artması eş zamanlı olarak ayanlarında gücünü arttırdı. Ayanlar bu
dönemde çift-hane sistemine bağlı miri araziyi muktaa olarak tasarruf altına alırken, terk
edilmiş toprakları ya da mevat statüsündeki arazileri de tarıma açtılar 197. 16.yüzyılın
ortalarından itibaren klasik Osmanlı toprak sisteminin çözülmesiyle birlikte gelişen kendine
özgü bir tarzda feodal ilişkiler sisteminin iktidar tarafından tanınması, 1807 tarihli Sened-i
İttifak belgesiyle gerçekleşmiştir. Gücünün zirvesindeki ayan sınıfının, teoride padişahın
tekelinde olan iktidar otoritesini yerel güç sahipleriyle paylaşmaya zorladığı bu belge, hiçbir
zaman uygulamaya geçirilmedi. Sened-i İttifak’ın imzalanmasını takiben merkezi otorite,
adeta ayanların üzerine yaylım ateşi açarak sınıfın hem siyasal hem de ekonomik gücünü
196
İnalcık, 1998, s: 22
197
İnalcık, 1998, s: 25
kırdı. Bunu tek başına başaramadığı tek örnek olan Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali
Paşa’yla savaşımında ise Büyük Devletlerin yardımına başvurularak badire atlatıldı.
19.yüzyılın başındaki bu merkezi ve yerel otoriteler arasındaki denge değişimini takiben,
merkez, yerel muhalefeti besleyen kaynakları kurutmak için atağa geçti. İçi boşaltılmış ve
işlerliği kalmamış olan tımar sistemi 1831 yılında resmen kaldırıldı. Miri topraklar
üzerindeki fiili tüm mülkiyet şekilleri tasfiye edildi ve büyük malikaneler kamulaştırıldı.
Merkezi yönetime geri döndürülen bu topraklar vergilendirimeleri için mültezimlere
kiralandı. Ancak bu önlemlerle merkezi hükümetin amaçlarının ne kadarına ulaşmış olduğu
tartışmalı olsa da Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye bölgelerinde dahi Kürt aşiret beylerinin
elinden topraklarının hacz edilerek bir kısmının küçük köylüye dağıtıldığı örnekler
mevcuttur 198. Tüm bu gelişmeler merkezi otoritenin yerel feodal ilişkileri çözerken, tarımsal
yapıda küçük köylülüğün tabanını sağlamlaştırmıştı.
19.yüzyılın başı itibariyle Osmanlı toplumsal sistemi, önceki devirlerden süregelen
kendine yeter geçimlik yapısını genel ölçekte kırabilmiş olmaktan uzaktı Klasik toplumsal
yapıdaki tüm iktidar ilişkilerindeki denge değişimlerine rağmen hakim toplumsal yapı, en
önemli yükümlülüğü yıllık öşür ödemek olan bağımsız köylü üreticilere dayanmaya devam
etmiştir. Ayanların alternatif bir emek kullanım sistemi meydana getirememiş olmalarının ve
kırsal üretimin özüne dokunamamasının söz konusu durumda payı büyüktü. Osmanlı
ülkesinde tarımsal üretim biçiminde en öne çıkan yapısal niteliklerden biri, toprağın emeğe
oranla fazla oluşudur. Düşük nüfus yoğunluğu toprakta mülksüzleşme ve emek fazlası
oluşumunu engellerken küçük üreticiliğin yaygınlığı ve bölgesel bağımlılığı, emeğin
dolaşımını sınırlamıştır. Ancak bu güçlü küçük köylülüğe dönük yapı tarımın
198
PAMUK, Ş., Commodity Production for World-Markets and Relations of Pruduction In Ottoman Agriculture,
1840-1913, The Ottoman Empire And The World Economy, içinde, der: Nuri İslamoğlu-İnan, Cambridge
University Press, 1987, s: 183
kapitalistleşmesinin önünde büyük bir engeldi. Kapitalist tarımsal üretimin temellerini
oluşturan özel mülkiyet, işletme ölçeğinde üretimin yoğunlaşması, tarım dışına itilen bir
emek fazlalığı gibi koşullar Osmanlı toplumunun henüz ulaşılabilmiş olduğu aşamalar
değildi Osmanlı köylüsü proleterleşmeyi doğuracak bir mülksüzleşme ve kıtlık yaşamamıştır.
Büyük çiftliklerdeki ortakçılık ise toprak edinmenin güçlüğünden değil, köylünün elindeki
çift hayvanlarını yada tarım araçlarını kaybetmesinden kaynaklanmaktaydı 199. Osmanlı
ülkesinde kapitalist tarım işletmeleri gelişimlerini engelleyen faktörlerden biri emeğin
pahalılığıydı. Söz konusu toprak-emek oranı ve köylülerin marjinal arazilere yayılmalarının
görece kısıtlı olmadığı bir toplumsal oluşumda, ücretlerin yüksek olması kaçınılmazdı.
Örneğin 20.yüzyılın başlarında İzmir-Aydın, Adana ve Selanik gibi hayli ticarileşmiş
tarımsal üretimin söz konusu olduğu bölgelerde, büyük toprak sahiplerinin bazıları, kıt olan
emekçilere bağımlılıklarını azaltmak için yurtdışından tarım aletleri ve emek tasarrufu
sağlayan makinaları ithal etmeye başlamışlardı 200.
Osmanlı kırsalındaki pre-kapitalist öğelerin güçlü olmasının ülkenin kapitalist
ilişkileri adaptasyonuna set çekmesi beklenemezdi. Her şeyden önce 19.yüzyıl itibariyle
Osmanlı, Avrupalı kapitalist devletlerin ortak sömürgesiydi. 16.yüzyıldan beri Osmanlılar,
Batılı tüccarlarla ilişkileri çerçevesinde Avrupa’nın sosyo-ekonomik etkisine maruz
kalmışlardır. Ancak merkantalist çağın Osmanlı ülkesi üzerindeki etkisi, Sanayi Çağı’ndaki
etkisiyle karşılaştırılamayacak denli sınırlıdır. Osmanlı’nın Batı’yla yoğun bütünleşme süreci
Napolyon Savaşları’nın hemen ertesinde 1820’lerde başlamıştır; 1838 yılında İngilizler’le
imzalanan Baltalimanı Sözleşmesi ve onu izleyen diğer devletlerle yapılan ticareti
199
Keyder, 1999, s: 31
200
Pamuk, 1987, s: 184
sözleşmeler bu bütünleşmenin yasal düzenlemeleridir 201. Tanzimat Fermanı’ndaki tebaaya
can ve mülk güvencesinin bahşedilmesi de merkezi otorite ve bürokrasinin ayanlarla
savaşımında kitleleri canlandırmak için bir girişimdi 202. Toprağın mülkiyetinin devlette
olması liberal bir ekonominin önünde engel olduğu, yabancı danışmanlarca sürekli olarak
vurgulanıyordu. Devlet topraklarının sirkülasyonunun arttırılması ve burada ekim şartlarının
geliştirilmesinin buraların parasal değerini arttıracağı fikri devlet erkanının da ilgisini çekmiş
olsa da 1858’deki Toprak Kanunu büyük devletlerin baskısıyla çıkarıldı. Kanun, prensip
olarak miri topraklardaki devletin ünvanını korurken kiracılık haklarını büyük ölçüde
geliştirdi. Sonunda kanun, özel mülkiyetteki toprak devri ve satışı mantığı işleyecek denli
kiracılık haklarını genişletti 203. Bu durum, özel girişime dayalı olarak ekonominin
dönüşmesinin temelini attı. Bu gelişmenin açtığı yol çerçevesinde toprak biçimindeki tarım
sermayesi geniş ölçüde yerel Müslüman-Türk elitlerin ellerinde birikti.
1838 İngiliz-Osmanlı Ticaret Anlaşması, ticaret tekellerini kaldırarak yabancıları
Osmanlı tüccarları önünde daha avantajlı duruma getirerek olası bir toplumsal çözülme ve
işsizlik koşulları hazırladı. Bu durumun köylüye yansıması ise sınırlıydı. Küçük köylü taban,
pazarlanabilir artık ürün hacminin yanı sıra, geçimlik ürünlerden ihraç ürünlerine yönelik
üretimin geçiş hızını da sınırladı. Riskten kaçınan çok sayıda üreticinin geçimlik üretimden
tek ürüne dayalı ticari üretime geçişi oldukça yavaş ve güçlükle gerçekleşebilirdi 204 Sonuç
itibariyle, ticari üretim, Anadolu’nun güney ve batısındaki kıyı kesimleri ve Balkanlar
bölgesinde gelişirken, Anadolu’nun kıyılarla bağlantısı az olan kesimlerinde geleneksel
201
Toprak, 1988, s: 195
202
Karpat, 1972, s: 258
203
Karpat, 1973, s: 43
204
Keyder, 1999, s: 47
yapısını az çok korudu. Tarımda üretkenliğin arttırılmaması da bu alanın kapitalist ticari
ilişkilere açılamaması yönünde bir diğer engeldi.
2.3.2. Kayıp Burjuvazi
Yeni dünyanın keşfi ve buralarda kurulan geniş sömürge ağı sonrasında Avrupa’da
görülen üretim artışı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı ile arasında olan ticareti yoğunlaştırdı.
Ticareti teşvik etmek için ilk kez 15.yüzyılda İtalyanlar’a tanınan kapitülasyonlar daha sonra
diğer Avrupa ülkelerine de tanınmaya başlandı. Kapitülasyonlar, 18.yüzyılda Osmanlı
Devleti’nin bunları tek taraflı feshetme yetkisini yitirmesiyle birlikte gittikçe Batılıların
lehine işleyen mahiyete büründü. Avrupa’daki sanayi devrimini takip eden dönemde
kapitülasyonların sosyo-ekonomik yapıyı çözündürücü etkileri açığa çıkmaya başladı.
Kapitalist dünya ekonomisine hammadde ihraç eden ve karşılığında sınai ürün ithal eden bir
ülke konumunda eklemlenen Osmanlı İmparatorluğu’nun 19.yüzyıldaki sosyo-ekonomik
gelişimi büyük ölçüde bu olgu çerçevesinde şekillenmiştir. Kısa sürede Avrupa’dan gelen
sınai metalarla dolan ülke piyasası, yüksek maliyetle mal üreten geleneksel imalat sektörünü
çökertmeye başladı. Bunun yanı sıra Balkanlar’da imparatorluğun diğer bölgelerine göre
daha erken başlayan Batı’yla yoğun ticari ilişkilerin sonucu ortaya çıkan ticari burjuvazi
Osmanlı yönetimini kendi gelişimi için elverişsiz görmüş ve Fransız Devrimi’nin de
ideolojik etkisi çerçevesinde bağımsızlık savaşımına girmiştir. Bu durumu en iyi örnekleyen
olaylar Sırp ve Yunan uyrukların bağımsızlık mücadelesidir. Buralardaki Türk köylüleri
geçmişteki ekonomik ilişkilerini sürdürürken Hıristiyan köylülerinden zenginlik açısından
geride kaldı. Şehirlerde ise Müslüman-Türkler daha çok idari görevler ve imalat sektöründe
varlık göstermekteydiler. 18.yüzyıl sonu ve 19.yüzyılın başlarını kapsayan yoğun ticari
ilişkiler süreci içinde bunlar, Hıristiyan burjuvazi tarafından arka plana itildiler 205.
205
Karpat, 1972, s: 249
Osmanlı İmparatorluğu’nun kapitalistleşme sürecinde handikap yaratan bir diğer
unsur, milli bir burjuvazinin oluşamamasıdır. Osmanlı ülkesinde burjuvazi,ancak dış güçlerle
işbirliği yapan komprador nitelikli bir sınıftı. Büyük oranda gayri-müslim teba mensubu
kişilerin oluşturduğu “Levanten” olarak adlandırılan bu sınıf kapitülasyon rejiminin bir
uzantısıydı. Osmanlı’nın iyiden iyiye güçten düştüğü 18.yüzyılda güçlenen bu sınıf, yabancı
diplomatların müşterilerinin kendi devletlerinin güvencesinde olduğunu belirten “berat”
adındaki belgeleri elde ederek büyük bir ayrıcalığa sahip oldular. Beratların içerdiği
ayrıcalıkların nesilden nesile miras yoluyla aktarılabilir bir niteliğe bürünmesi bu sınıfın
gerçek anlamda doğuşuna karşılık gelir 206 Bu çerçevede kapitülasyonlar imparatorluktan
yabancılaşmış bir burjuva sınıfını vücuda getirmiş oldu. Yabancılara yakın duran azınlıklar
kültürel yakınlık ve onların dilini bilmek gibi iki önemli avantaja sahiptiler. Bunlar yabancı
ülkelerin vatandaşlığına girerek cizye ödemekten muaf olmanın ve sultanın mallarını
müsadere etme tehlikesini savuşturmanın yanı sıra onların sahip oldukları ticari ayrıcalıklara
kavuşuyorlardı. Bunların bir tanesi özellikle önemliydi: Yabancıların ödedikleri rüsum
miktarı Osmanlı tacirlerinin ödemek zorunda olduklarından çok daha düşüktü 207. Osmanlı
ülkesinde iş gören yabancı tüccarlar karşılaştıkları ekonomik engeller karşısında gayrimüslim tüccarları arabulucu olarak kullanıyorlardı. 18.yüzyılın sonuna dek padişah, Avrupalı
tacirlerin Karadeniz bölgesinde ticaret yapmalarını kati suretle engellediğinden dolayı bunlar,
azınlıkları kullanarak ticari taleplerini karşılıyorlardı. Oysa sultan aynı şekilde Karadeniz’de
ticaret yapan Müslümanların sayısını da sınırlamıştı ki bu durum da onların çıkış noktası
206
SUGAR, P., “Economic and Political Modernization In Turkey”, Political Modernization in
Turkey&Japan, içinde, der: R.E.Ward&A. Rustow, New Jersey, Princeton University Press, 1966, s: 154-155
207
GÖÇEK,F.M.,Burjuvazinin Yükselişi, İmparatorluğun.Çöküşü (Osmanlı Batılılaşması ve Toplumsal
Değişme), Ankara, Ayraç Yayınevi, 1999, s: 205
olamamıştı 208. Sonuçta giderek daha fazla sayıda azınlık mensubu tüccar yabancı bandıralı
gemilerle Osmanlı’nın Batı’yla yaptığı ticaretten büyük zenginlik elde etmiş ve ortaya
Avrupa devletleriyle kader birliği yapmış olan komprador nitelikli bir burjuva sınıfı çıkmıştı.
Bu sınıfın Osmanlı Devleti’ni kendilerinin olarak algıladıklarını söylemek zordur, ancak söz
konusu durumu tüm gayri-müslim topluluklara genellemek de bir o kadar hatalı olur. Azınlık
topluluklarının Osmanlı Devleti’ne yaklaşımları, topluluğun Avrupa’nın hakim olduğu
ekonomik sektörle ne kadar bütünleşmiş olduğuyla dolaysız olarak bağlantılıydı 209.
Komprador sınıfı, varolan ticari ilişkilerini sürdürmek için devlet otoritesinin zayıf olmasına
muhtaçtılar.
18.yüzyılda yoğunlaşmaya başlamış olan ticari faaliyetler çerçevesinde Osmanlı’nın
1873’te 4.4 milyon Sterlin olan Avrupa’yla ticaret hacmi, 1845 yılında 12.2 milyon, 1876’da
54 milyon olarak sürekli bir artış gösterirken, 1911 yılına gelindiğinde toprak kayıplarına
rağmen 63.5 milyon Sterlin’e ulaşacaktı 210. Söz konusu ticari hacmindeki genişleme etkisini,
ilk Balkanlar bölgesinde ve sonrasında ise Akdeniz havzası boyunca gösterirken en son iç
bölgelere yayılmıştı. Rum, Ermeni, Kıpti ve Maruniler’in oluşturduğu Hıristiyan topluluklar
bu ticaretten aslan payını alırlarken Yahudiler’in karı daha sınırlı ölçülerde kalmıştı.
Ticaretin genişlemesi, makam sahibi olmayı ticari kariyerden daha çekici kılan bürokrat
sınıfa pek kar getirmedi 211. Bunlar ticareti ek gelir kaynağı olarak görüp fazla uzmanlarken,
özellikle Balkanlar ve Ege bölgelerinde yaşayanlar başı çekmek üzere ayanlar, padişahın
208
Göçek, a.g.e.
209
AHMAD, Feroz, “Vanguard of a Nascend Bourgea’sie : The Social and Economic Policy of Young Turks”,
Social and Economik History of Turkey, içinde, der: O. Okyar&H. İnalcık, Ankara, Meteksan Yayınları,1980,
s: 330
210
Karpat, 1973, s: 40
211
Göçek, 1999, s: 198
kontrolü dışında oldukça canlı bir ticaret hayatı yürütebilmişlerdir. Ancak 19.yüzyılda
devletin merkezileşme çabaları çerçevesinde hedef tahtasına yerleştirilen ayanlar büyük bir
servet kaybına uğradılar.
Varlığı Sanayi Devrimi’ne dek kendini yıkıcı bir nitelik taşımayan Kapitülasyonlar,
19.yüzyılın özellikle ikinci yarısından sonra imparatorluğun tüm sosyo-ekonomik dengelerini
alt üst etti. Bu süreçte, 1838 tarihli İngiliz-Osmanlı ticaret anlaşmasının ve bunu takip eden
diğer devletlerle yapılan aynı mantıktaki anlaşmaların ticaret tekellerini ve iç gümrükleri
kaldırarak piyasayı ucuz mamül ürünlere boğmasının etkisi büyüktür. Geleneksel imalat
sektörünü işsizliğin ve kargaşanın kucağına atan bu gelişme, aslında Müslüman bir
burjuvazinin oluşma dinamiğini yok eden başlıca sebep değildi. Öncelikle siyasal faktör,
imparatorluktaki imalat sanayisini, sermaye birikimine izin vermeyen, önceden belirlenmiş
bir iş bölümü sınırları içine hapsediyordu. Siyasal otoriteden bağımsız sermaye birikiminin
garantisinin olmadığı ortamda, geleneksel zanaatlerin yıkıma uğramasının Batı tarzı kapitalist
gelişmenin muhtemel bir dinamiği yok ettiğini söylemek zor olacaktır 212. Tüm çelişkilerine
rağmen Osmanlı Devlet’i Batı’nın ekonomik nüfuzunu kırmak için yerli bir sanayi
geliştirmeye çalıştı. Bu amaçla devlet öncülüğünde fabrika ve şirketler kurulması, 1867
yılında bir sanayi mektebinin açılması ve yerli ürünlere piyasa olanaklarının sağlanması gibi
bir dizi uygulamanın hayata geçirilmesine rağmen, kendi pazarını korumaktan aciz kalındığı
noktada bu önlemler kalıcı sonuçlar doğuramadı. 1840-1860 yılları arasında yaklaşık 160
fabrika kuruldu; ancak bu fabrikalar sermaye kıtlığı ve nitelikli işgücü azlığının yanı sıra Batı
ürünleriyle rekabet edemediklerinden dolayı işletilemedi 213. Sanayii teşvik amacıyla 1873
tarihli bir kanunla fabrika kuracaklara gümrük ve vergi muafiyetleri tanınmış, 1897’de ise
yeni tesisler için 10 yıl vergi muafiyeti gibi geniş ayrıcalıklar sağlanmış olsa da istenen verim
212
Keyder, 1999., s: 49
213
Göçek, 1999., s: 247
bir türlü alınamadı 214. Batı’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sermaye yatırımı ile
Osmanlı’nın hem devlet hem de özel girişimler aracılığıyla gerçekleştirdiği yatırımlar
arasında uçurum 19.yüzyıl boyunca derinleşmeye devam etti. 1883 ile 1913 yılları arasında
milli sermayeyle kurulan kuruluşların sayısı 46, bunlara yatırılan sermaye ise 110 milyon
kuruşta kalırken, aynı dönemde yabancı yatırımcıların kurdukları 39 işletmenin toplam
sermayesi 1 milyar kuruşu bulmuştur 215. Osmanlı İmparatorluğu’nda sanayileşme ataklarında
ilk göze çarpan unsurlardan biri büyük tesislerin devlet tarafından kurulmuş olmasıdır;
bunların çoğunluğu askeri ihtiyaçları karşılamak için işletime geçirilmiştir. İmparatorluk
ciddi bir sanayileşme projesi için 1908 devrimiyle işbaşına gelerek kadroları beklemek
zorunda kalmıştır.
Osmanlı Devleti, 19.yüzyılda liberal bir ekonomi politikası izlemiştir; bu durumda
Büyük Devletler’in yaptırımlarının önemli bir rolü olmasına karşın Tanzimat bürokratlarının
da Batılı liberal tutumları etkilidir. Ancak kapitülasyon rejiminin sonucu maruz kalınan
olumsuz koşullar, hem sınai girişimleri hem de Müslüman bir burjuvazinin oluşumunu
engelleyici sonuçlar doğurmuştur. Batı’dan alınan borçları milli bir burjuvaziyi finanse
etmek için kullanmak yerine askeri teçhizat ve sarayın lüks harcamaları gibi verimsiz
alanlara aktaran devlet, borçlarını ödeyemediği noktada mali iflasa giderek kaynaklarını
yabancı devletlerin denetimine sundu. Gelinen bu noktada kapitalizmin dinamizmiyle
geleneksel toplumsal yapıları yerle bir eden etkilerinin yanı sıra bürokrasinin de payı es
geçilemez. Bürokrasi sınıfı, özel mülkiyetle olmasa da bilgi ve becerileriyle edindikleri idari
konum ve Batı tarzında toplumsal ve ekonomik gayelerle eylemlerine yön vermeleri
214
ELDEM, V., Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, Ankara, Türk Tarih
Kurumu Yayınları, 1994, s: 59
215
Eldem, a.g.e.
çerçevesinde bir çeşit burjuva niteliğine sahip toplumsal grup oluşturdular 216. Padişahın
imparatorluk içindeki ekonomik ve toplumsal kaynakları denetleme erkini elinden alan bu
sınıf, kendisine dar alanda, devlet memuru olarak ayrıcalıklarını devam ettirebileceği bir
kapitalist bütünleşme modeli yönünde tavrını koydu 217. Batılı liberal değerlere yakın duran
bu sınıf fiiliyatta çelişik bir karakter gösterir. Bürokrasi rakip güç odaklarının doğmasını
kendi varlığı için tehdit gören anlayışları yüzünden, milli burjuvazinin oluşabilmesi için
yeterince destek olmamışlardı; komprador burjuvazi ise kapitülasyonların koruyucu
şemsiyesi altında iş gördüğü için denetim dışı gelişmişti. Bürokrasinin bu duruşu,
imparatorlukta 1908 yılında gerçekleşen burjuva-demokratik devriminin, burjuva sınıfı
yerine, bürokrasinin burjuva ideolojisiyle hareket eden tatminsizler kesimi tarafından
sürüklenmiş olmasında etkisi büyük olacaktır. 1908 yılında iktidarı ele alacak İttihat ve
Terakki Cemiyeti mensuplarının, ülkede milli nitelikte bir burjuvazi ve milli ekonomi inşa
etme yönündeki kararlı girişimlerinin, Tanzimat bürokrasisinden farklılaştıkları başı çeken
unsurlardan biri olması da kayda değerdir.
2.3.3. Osmanlı’da İşçi Sınıfının Doğuşu
Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat dönemi sonrasında girdiği liberal ekonomik
süreç çerçevesinde modern ortamda ilk sınai işletmelerinin kurulması, ülkede bir işçi
sınıfının doğuş koşullarını hazırladı. 1908 devrimine dek toplumsal yapı içinde belli belirsiz,
çok küçük bir sayısal orana ulaşabilen işçi sınıfı en fazla Balkanlar bölgesinde yoğunluk
göstermekle birlikte, Anadolu ve Arap vilayetlerinde de varlığı hissedilir boyuta ulaşmıştı.
Osmanlı işçi sınıfı her biri ayrı mantığa göre iş gören, birbirinden kesin çizgilerle ayrılan,
hatta taban tabana zıt değerlere ve tarihçeye sahip iki farklı kesime bölünmüştü: ekonominin
216
Bu yönde bir yorum için bkz. Göçek, 1999, s:176-189
217
Keyder, 1999., s: 44
modern sektöründe istihdam edilenler ile geleneksel zanaat sektöründe iş görenler. Modern
sanayi kesiminde çalışan işçiler sınıf bilincine sahip bir görünüm arz ederken kapitalist sektör
dışında küçük atölye ve evlerde çalışan geleneksel sanayi işçileri ise hem sınıf bilinci hem de
bağımsız sınıfsal örgütlenmelerden habersiz çalışma hayatlarını sürdürmüşlerdir 218.
19.yüzyılda piyasaya dolan yabancı sanayi ürünleriyle yarışabilmek için açılan modern
işletmeler nitelikli işçi ihtiyaçlarını zanaatkar kesimden karşılamıştır ve bunun sonucunda
ortaya geleneksel değerlere sahip bir işgücü çıkmıştır 219.
1908 yılı itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan sanayi işçilerinin sayısının
200-250 bin sayıları civarında olduğu tahmin edilmektedir 220. Gelişmiş Batı ülkeleriyle
karşılaştırıldığında oldukça düşük olan nüfus içindeki sayısal oranlarının yanı sıra etnik
işbölümü temelinde fabrikalar içinde konumlanmış olmaları da işçilerin sınıfsal bilince
ulaşmalarının yolunu tıkayan önemli bir engeldi 221. Osmanlı İmparatorluğu içindeki işçilerin
aralarında herhangi bir organik bağdan söz etmek güçtür; etnik ve lokal bağlamda örgütlenen
işçiler genellikle birbirlerinden bağımsız gündemlere sahiptiler. Bu işçi kitlesi arasında Türk
unsurunun oldukça zayıf olması da dikkate değer bir diğer olgudur. İstatistiki verilere göre,
20.yüzyılın başlarında 1587 işletmenin ancak 60’ı fabrikaydı ve buraların çoğu yabancı
uyruklar ya da yerel azınlıkların elinde bulunuyordu; söz konusu işletmelerde çalışan
218
VATTER, S., “Şam’ın Militan Tekstil Dokumacıları: Ücretli Zanaatkarlar ve Osmanlı İşçi Hareketleri, 1850-
1914”, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine İşçiler, 1839-1990, içinde, der: D. Quartaert&E. J. Zürcher,
İstanbul, İletişim Yayınları, 1998, s: 56
219
Vatter, a.g.e.
220
KARAKIŞLA, Y.S., “Osmanlı Sanayi İşçisi Sınıfının Doğuşu, 1839-1923”, Osmanlı’dan Cumhuriyet
Türkiye’sine İşçiler, 1839-1950, içinde, der: D. Quataert&E.J.Zurcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 1998, s: 51
221
AHMAD, F, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemlerinde Milliyetçilik ve Sosyalizm Üzerine
Düşünceler”, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, içinde, der: M.Tuncay & E.J. Zurcher,
İstanbul, İletişim Yayınları, 2000, s: 16
işçilerin çoğunluğu da Türk asıllı değildi 222. Sınai üretimde yoğunlaşma bakımından en öne
çıkan Osmanlı şehri Selanik’ti. Şehir, güçlü imalat sektörü sayesinde ve toplam şehir
nüfusunun tahminen %17’sini kapsayan sanayi işçisi kitlesiyle imparatorluk içinde eşi
benzeri olmayan bir sanayileşme örneği sergilemiştir 223.
Osmanlı İmparatorluğu’nda modern anlamda ilk işçi hareketleri ülkeye yeni yeni
girmeye başlayan Batı teknolojisi ve makinalarına tepki olarak bu makinaları tahrip etme
çerçevesinde gelişmiştir; 1839’da Slevne’de bir fabrikada kadın işçiler kendilerini
yerlerinden edeceği korkusuyla makinalara isyan ederken, 1851’de Samakof’ta kadın tekstil
işçileri aynı şekilde bir tekstil tarağını kırma girişiminde bulunmuşlardır 224. İmparatorluk
içindeki ilk grev hareketine, 1872 yılında Beyoğlu telgraf işçileri tarafından girişilmiş olduğu
ileri sürülse de 225, daha önce 1963’te Zonguldak kömür madenindeki işçiler greve
gitmişlerdir 226.
1908 öncesindeki grevleri ücret konusuna odaklanan, ekonomik nedenli
hareketlerdi; ancak bunun yanı sıra iş saatlerinin kısaltılması için de greve giden işçiler
vardı 227. 1908 devrimi öncesinde imparatorlukta çalışma hayatını ya da işyeri koşullarını
düzenleyen kanunların olmaması da bu grevlerin oluşumuna zemin hazırlamıştır.
222
YALIMOV, İ., “1876-1923 Döneminde Türkiye’de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist Hareketin Gelişmesi”,
Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, içinde, der: M. Tuncay&E.J. Zurcher, İstanbul,
İletişim Yayınları, 2000, s: 134
223
QUATAERT, D., “Selanik’te İşçiler, 1850-1912”, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne İşçiler, 1839-
1950, içinde, der: D. Quataert&E.J. Zurcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 1998, s: 28
224
Her iki olayı da Oya Sencer’in Türkiye’de İşçi Sınıfı (1969-İstanbul) kitabından aktaran, Karakışla, 1988, s:
28
225
Oya Sencer (1969)’in saptamasını, aktaran, Karakışla, 1988, s: 30
226
Anon’un (İlk İşçi Hareketleri, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, IV. Cilt, İstanbul, 1989)
verdiği bilgiyi aktaran Karakışla, a.g.e., s: 30
227
Karakışla, a.g.e.
1908 öncesi itibariyle henüz işçilerin sınıfsal bilinci oluşmasa da hak talepleri için
genelde fabrika sınırlarına sıkışan grev hareketlerine kalkışmaları bu kişilerin modern işçi
sınıfı potansiyeline bir ölçüde sahip olduklarına işaret eder. Ancak işçilerde yaygın bir
sosyalist bilincin oluşacağı koşullar için, imparatorluk henüz çok erken bir sanayileşme
safhasındadır. Görece az sayıdaki alan işçi nüfusu genelde zanaat sektöründe istihdam
edildiğinden dolayı bunlar kendilerini sınıflarından çok çalıştıkları işkollarıyla özdeşleştirme
tutumu içindeydiler 228. Tüm bu olumsuzluklar imparatorluğu özellikle 19.yüzyılın son
yıllarında yayılma gösteren, sosyalist düşüncelerin girmesini engelleyemedi. İmparatorluğun
Batı kısmında, azınlık grupları arasında yayılan sosyalizm, milliyetçilikle el ele gitmiştir.
Ermeni kurtuluş hareketinde Taşnak Partisi ile birlikte başı çeken Hınçak Partisi kurulduğu
1887 yılından beri Marksist olduklarını savunmaktaydılar. Bunun yanı sıra Makedonya’nın
bağımsızlığı ve sonrasında Bulgaristan’a katılmasını sağlamak için kurulan IMRO
(Makedonya İç Devrimci Örgütü) içinde önemli roller üstlendiler. 1905 yılında örgütten
kendisini ayıran bu grup Bulgar Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’ni kurmuşlardı. Bunun yanı
sıra Selanik’te üyelerini çoğunlukla Yahudilerin oluşturduğu bir işçi federasyonu
kurulmuştur.
2.4. Dönüşen Osmanlı Aydını ve Jön Türk İdeolojisinin Doğuşu
19. yüzyıl, Osmanlı düşünce tarihi açısından sözcüğün tam anlamıyla dönüm
noktasıdır. Osmanlı Devleti yüzyıllardır sürdürdüğü gelenekçi çizgisini kırıp Batı’ya
yönelirken, yeni gidişat etkisini düşünsel hayatta dolaysız şekilde hissettirdi. III. Selim
döneminden itibaren yurtdışında daimi elçiliklerin açılmaya başlaması ve II. Mahmut
döneminden başlayarak gönderilen öğrenciler, imparatorlukta Avrupa’yı tanıyan ve Osmanlı
ülkesiyle Batı arasındaki gelişmişlik uçurumunu yakından görme fırsatı bulmuş kişileri
228
Ahmad, 2000, s: 16
vücuda getirdi. Batı’yla doğrudan temasa geçmiş kişilerin çekirdek kadrosunu oluşturduğu
Tanzimat bürokratları, iktidarı ele alır almaz toplumsal mühendislik olarak da
nitelendirilebilecek bir Batılaşma projesini uygulamaya koydu. Gelenekselle çatışmadan
yanlarına ek olarak adapte edilen Batı tarzı kurumlar, tam bir düalite şeklinde seyredecek
şekilde yapılanacak olan Osmanlı modernitesine hız verdi. Bu ikilik siyasi ve toplumsal
hayata damgasını vururken Batı’yla geleneksel arasında sıkışan bir aydın kesiminde
doğuşuna zemin hazırladı.
Avrupa kültür hayatında devrim yapan matbaanın Osmanlı ülkesine icat edilişinden
279 yıl sonra 1729’da girebilmiş olması ve varlığına fazla gerek duyulmamış olması
muhtemeldir ki 229, açıldıktan 13 yıl sonra sadece 17 kitap basıldıktan sonra kapanması
Osmanlı’da canlı bir popüler kültür olmadığını işaret eder. Eğitimin, millet olarak tanımlanan
dini cemaatlerin ruhani kurumlarının elinde olduğu bir ortamda özellikle Müslüman
tabakanın ne denli Batı’daki kültürel ve bilimsel gelişmelerden tecrit olmuş şekilde yetişmiş
olabileceği kolaylıkla tahmin edilebilir. Osmanlı’nın klasik döneminden çıkıp kurumlarının
sistematik bir yozlaşmaya gittiği 17. ve 18. yüzyıllarda ulema tabakasındaki bağnazlık,
Müslümanların kültürel hayatını felç edecek seviyeye ulaşmıştı. Lale Devri’nde başlayıp 18.
yüzyıl boyunca süren reformlar da zayıf hareketler olarak kalmış ve hakim düzen yoluna
devam etmişti. Tanzimat ise bir kopuştur çünkü Batılılaşmaya ve modernleşmeye doğru
atılmış kesin bir adımdır.
Tanzimat hareketinin en büyük başarılarından biri, kendi insanını yani “Tanzimat
aydını”nı yaratabilmiş olmasıdır. Modern basın organlarıyla ilk kez Tanzimat Dönemi’nde
tanışan imparatorluk, özellikle gazeteler yoluyla kamuoyu denen olguyla da eşzamanlı olarak
tanışmış oldu. 1831 yılında kurulan Takvim-i Vekayi, devletin resmi gazetesi olarak Osmanlı
basın tarihinin başlangıcı olurken, 1843 yılında William Churchill adında bir İngiliz
229
Akşin;1996, s: 15
tarafından çıkarılmaya başlanan Ceride-i Havasi yarı özel bir nitelikte yayın hayatına girdi.
Osmanlı’da gazeteciliğin asıl başlangıcı olarak kabul edilen Tercüman-ı Ahval ilk özel
gazete olarak 1860 yılında İbrahim Şinasi ve Agah Efendi tarafından kuruldu. 1862’de de
Tasvir-i Efkar adında haftada iki kez yayınlanan gazetenin kurulmasında da rol oynayan
Şinasi, hem çağdaşlığa mantıksal, tutarlı ve yansız bakışıyla öne çıkarken dilin kullanımında
yaptığı yeniliklerle aydın ve kitleler arasındaki iletişim kurulmasının yolunun açılmasına
katkıda bulunmuştur 230. Batı’nın temsili kurumlarını Osmanlı Devleti’nin de adapte etmesini
isteyen Şinasi, bu görüşünü Ziya Paşa’nın Rüyası adlı eserinde şöyle savunmaktadır:
“…Bir kere Avrupa kıt’asının üzerindeki devletlere nazar buyurunuz. Rusya
devletinden başka yerde hiç hükûmet-i müstebide kaldı mı? O dahi tedric ile
sair Avrupa devletlerindeki nizamâtı taklid etmeye uğraşmıyor mu? Fransa,
Avusturya imparatorlarının, İtalya ve Prusya krallarının ve İngiltere
Kraliçesi’nin azamet ve şevketleri Rusya’da noksan mıdır? Madem ki
Avrupa’nın efkâr-ı umumiyesi seyl-ül-arz gibi bu cihete akmakda ve Napoli
ve İspanya devletlerinin muhafaza-i istikbâl içün uğradıkları tahavvülât ve
izmihlâtat meydandadır ve madem ki Devlet-i Aliyye dahi Avrupa
devletlerinden madûddur. Bütün âleme muhalif olarak bizim bu halde
bekâmıza imkan olmaz…” 231
1860’larda Tercüman-ı Ahval’in yanında kurulan Muhbir, Vatan ve Ayniyye-i Vatan
gibi yeni siyasal gazetelerle basın daha da çeşitlenerek zenginleşti. Ancak basında hükümeti
eleştiren yazıların çoğalması, gazete mensuplarına hapis, para, gazete kapatma gibi cezaları
230
Karpat, 1964, s: 259
231
Şinasi’nin Ziya Paşa’nın Rüyannamesi adlı eserinden alıntıyı aktaran, HANİOĞLU, M.Ş., Bir Siyasal Örgüt
Olarak “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük”, 1889-1902, İstanbul, İletişim Yayınları, s:
27-28
öngören 1864 tarihli Matbuat Kanununnun çıkarılmasını beraberinde getirdi. Ali Paşa
hükümeti zamanında basına uygulanan baskılar ve sansür ülkenin basına hayatını felç etti.
Matbuat kanununun yayınlanmasından 1 yıl sonra İttihad-ı Hamiyet (ya da Meslek) adında
gizli bir örgüt kuruldu. Hükümet karşıtı altı genç tarafından kurulan bu örgütün
kurucularından biri de Şinasi Avrupa’ya kaçtıktan sonra Tasfir-i Efkar’ın editörlüğünü yapan
Namık Kemal’di. Bu kişileri bir araya getiren ortak neden Ali ve Fuat Paşaların politikalarına
karşı olmalarıydı; iktidardaki bu kişilerin, Büyük Devletler’e yaklaşımlarını fazla tavizkar
buluyor ve Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği ve bütünlüğünün yeteri kadar
korunamadığından dolayı devletin dağılmaya doğru yaklaştığını düşünüyorlardı 232. Çözümü,
halka siyasal haklar tanımakta bulan bu kişiler, böylece gayri-müslim halkın Osmanlı
Devleti’nden ayrılmak istemeyeceğini ve bunun sonucu Büyük Devletler’in azınlıklar adına
devlet işlerine müdahale edecek tabanlarının kalmayacağını düşünüyorlardı. Böyle bir
düzende halkın hem Tanzimat’ın getirdiği yeniliklerden faydalanacağını hem de kendi
siyasal
kaderlerini
kendilerinin
tayin
edeceğini
savunarak
bu
şekilde
Tanzimat
bürokratlarının da baskılarının sona ereceğine inanmaktaydılar 233.
1867 yılında Paris’te sürgün olan Mustafa Fazıl Paşa, ülkesindeki meşrutiyetçi akımı
desteklediğini göstermek için Fransızca yazdığı bazı mektupları yayınladı. Bunlardan birinde
kendisinin “Genç Türkiye Partisi”nin temsilcisi olduğu yolunda bir ibare vardı: Yakıştırma
Avrupa’da tutulunca, daha önce kurulmuş olan örgütü Paris’te tekrar dirilten Namık Kemal,
Ziya Paşa ve Ali Suavi yeni örgüte “Yeni Osmanlılar Cemiyeti” ismini benimsediler 234. Bu
tarihten sonra Osmanlı’daki özgürlükçü ve meşrutiyetçi akımlar, Fransızca’dan adaptasyonla
232
Akşin, 1998, s: 22
233
Akşin, a.g.e
234
Akşin, 1998, s: 23
“Jeune Turc (Genç Türk)” olarak adlandırılmaya başlandı.
Ali Paşa’nın ölümünün ardından yeni sadrazamın genel af ççıkarmasından yararlanan
bazı cemiyet üyeleri ülkeye geri döndüler, ancak kısa sürede iktidarın basına karşı tutumunda
çok da fazla birşeyin değişmediğini gördüler. Dönenlerin arasında Namık Kemal 1872’de
İbret gazetesini kurdu, ancak gazete 3 kez tatil edildiği gibi Namık Kemal’de defalarca
sürgün yedi. Bu kapatmalardan birinin sebebi Namık Kemal’in şaheseri olan “Vatan yahut
Silistre” adındaki oyundu. Basit şekilde vatanseverlik temasını işleyen oyun, sergilendiği
daha ilk gecede seyircilerde büyük bir duygu hezeyanına yol açmış ve hem tiyatro içinde
hem de sokaklardaki insanlar Namık Kemal lehinde gösteriler yaptı. İktidarın tepkisine yol
açan oyun sonrası yazar, yine sürgüne gönderildi.
Namık Kemal’in düşünsel bağlamda yapmaya çalıştığı, Fransızlar’ın Aydınlaması
geleneğinin demokratik-liberal görüşlerini İslam’a harmanlayarak bir sentez yaratmaktı. Bu
çabasında özellikle Kuran’da geçen”meşveret” yani danışma kavramına başvurarak
parlamenter yönetimin İslamla çelişmediğini ortaya koymaya yani parlamentoyu
meşrulaştırmaya çalışıyordu. John Locke’la benzer şekilde doğa haklarını ilahi temele
dayandıran Namık Kemal, toplum sözleşmesini kabul ediyor ancak zorba bir iktidara isyanı
meşru saymıyordu 235. O da diğer Genç Osmanlılar’ın çoğu gibi devleti amaçları ve çıkarları
açısından tüm toplumsal yapıyla bir tutarken, model aldıkları Batı dünyasında devlet-toplum
ilişkisinin asıl ilişki tarzını kavrayabilmiş değildi 236. Aydınlar Avrupa medeniyetinin yetenek
ve yaratıcılık sayesinde yaratıldığını düşünürken toplumsal güçlerin etkisini gözden
kaçırıyorlardı. Batı kurumlarını kendi bürokratik geçmişlerinin ışığında algılamaya
çalışmaları da bir diğer handikaptı.
235
AKŞİN, “Düşünce ve Bilim Tarihi (1839-1908)”, Türkiye Tarihi, III. Cilt, içinde, der: S. Akşin, Ankara,
Cem Yayınevi, 1988, s: 324
236
Karpat, 1964, s: 261
Tanzimat’la başlayan laikliği Osmanlı kurumlarına yayma süreci, etkisini Osmanlı
düşünürlerinde gösterdi. Ancak, diğer İslam ülkelerinin modernleşme tarihlerinde de sık sık
görülen Batı-İslam düalitesi bu yüzyılın hem Osmanlı bürokratını hem de aydınını etkisi
altına aldı. Osmanlıcılık fikri çerçevesinde Namık Kemal tüm unsurları Osmanlı Devleti
altında bütünleştirecek bir ulusçuluk yönünde tavrını koyarken Türkçülük ve İslamcılık
unsurlarını da düşüncesine eklemlendirmekteydi. Nüfus ve yetenek sahibi olması açısından
Türkler’in Osmanlı Devleti’nde öne çıkan unsur olduğunu savunan yazar, Türkler’in
arkalarına aldıkları zengin geçmişlerinin ve Batı’ya yakın coğrafi konumlarının yardımıyla
tüm diğer Asyalı toplumları da uyandırabileceğini düşünüyordu 237. Yeni Osmanlılar’ın öne
çıkan isimlerinden biri olan Ali Suavi de Türkler’in yüksek niteliklere sahip bir ırk olduğunu
veİslam uygarlığına en büyük katkıların Türkler tarafından yapıldığını ileri sürdü. Suavi,
Namık Kemal gibi hukukun temelinin ilahi olduğunu kabul ederek demokrasi düşüncesini
İslam’la temellendirmeye çalıştı, ancak Namık Kemal’den ileri giderek zorba iktidara isyan
etme fikrini İslami bir takım gerekçelerle meşrulaştırarak savunabilmiştir 238. Yeni
Osmanlılar’ın Osmanlı politik kültürüne en büyük katkıları “Vatan” kavramı ile tüm dini,
etnik ve yerel aidiyetlerin önüne geçen tüm ulusu bir noktada birleştiren üst kimlik yaratma
çabalarıydı. Daha önce etnik ya da dinsel çerçevede kendine sadakat ve aidiyet şekilleri
geliştirmiş olan Osmanlı toplumunda tüm alt kimlikleri kendinde toplayan “vatan bağlılık”
ve “vatan sevgisi” kavramları ile formüle edilen bu üst kimlik, Osmanlıcılık düşüncesinin de
pratiğe geçirilmesini amaçlayan dev bir adımdı. Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre”
oyunundaki kahraman “İslam Bey” vatanı “bir çok insanı besleyen ya da herkesin haklarını
237
Akşin, a.g.e.
238
Akşin, 1988, s: 326
ve canını koruyan bir anne” 239 olarak görmekteydi. Namık Kemal, “vatan” temasını öne
çıkararak bunu milliyetçi bir ideolojiyle harmanlaması Batı’daki ideolojik, kavramsal
çerçeveyle paralel bir çizgideydi; o sadece İslami değerlerle Hristiyan değerleri yer
değiştirmişti.
Yeni Osmanlılar’ın ulusçu ve meşrutiyetçi fikirleri ve Fransız Aydınlanm düşününü
Osmanlı koşullarına adapte etme çabaları, ülkenin 1876-77 arasındaki meşruti rejim
deneyinde de etkili oldu. Bu kişilerin devrimci, ulusçu ve liberal eksende oluşturmaya
çalıştıkları ideoloji, 1908 devrimini örgütleyen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mensup genç
kuşağın ideolojik gelişiminde etkisi büyük oldu. Ancak, ülkeye “pozitivist” düşünceyi ithal
eden Ahmet Rıza, “bireycilik” kavramına vurgu ile toplumsal dönüşümü öne çıkaran Prens
Sabahattin ve Pan İslamist Mehmet Murat ikinci Jön Türk dalgasını harekete geçiren kişiler
olarak hem ideolojik hizmetleri hem de örgütsel faaliyetleriyle İttihatçılığın gerçek fikir
adamları oldular. Entellektüel etkinlikleri II. Abdülhamit’in istibdat rejimiyle eş zamanda –ki
bu Ahmet Rıza ve Sabahat için daha çok geçerlidir- Avrupa’daki sosyo-politik ve düşünsel
hayatının da nabzını tuttular.
Fransa’ya ziraat öğrenimi için giden Ahmet Rıza yurda döndükten sonra çeşitli
memuriyet görevlerini üstlendi. Memuriyetleri esnasında Fransa ve ülkesi arasındaki hem
materyal hem de zihinsel gelişmişlik uçurumundan fazlasıyla etkilenerek Fransa’ya geri
döndü ve orada geri kalmış halkların geriliklerini incelemeye koyuldu. Bu incelemeleri
esnasında Fransada’ki pozitivist çevrelerle yakın temasa geçen Ahmet Rıza, metafiziği
reddederek bilimin üstünlüğüne dayanan ve toplum olaylarının bilimle açıklanabileceğini
savunan bu akımın saflarına dahil oldu. Ünlü sosyolog Auguste Comte’um kurduğu
pozitivizm bilimselliğe aşırı vurgusuyla ilerici bir görünüş arz etse de toplumsal olayları
açıklarken tutucu bir tutum göstererek kendi tespit ettikleri toplum yasaları çerçevesinde
239
Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre oyunundan alıntı yapan, Karpat, 1972, s: 266
toplumsal ilerlemenin düzen içinde gelişebileceğini ve bu durumda devrime gerek olmadığını
öne çıkarıyordu. “Düzen” ve “ilerleme” unsurlarının öne çıktıı pozitivist düşünce aynı
zamanda dini az çok dışlayan bir perspektife sahipti. Pozitivizm Hristiyanlıkla doğrudan
ilişkisinin olmaması da akımı Ahmet Rıza için cazip kılmıştır 240. Bunun yanı sıra
pozitivizmin devrim düşüncesini reddetmesi, dağılma potansiyeli yüksek olan Osmanlı
Devleti için uygun bir durum arz ediyordu. Ayrıca pozitivizmin uzmanları yani seçkinleri
topluma yön verecek kişiler olarak öne çıkarması hem Ahmet Rıza’nın sınıfsal konumuna
hem de bu çerçevedeki “tepeden inmeci” tavırlarına oldukça uygundu 241. Ahmet Rıza’nın
ithal etmiş olduğu pozitivist düşünce elitist yönetime meyilli ittihatçi subayları etkilemekle
kalmamış, Cumhuriyet Devri Türk yöneticilerini de fazlasıyla cezbetmiştir.
Kafkasya’dan göçen ve Rus jimnazında eğitim alan Mehmet Murat 1873’te
Moskova’ya üniversite öğrenimi görmeye gönderilirken kaçarak İstanbul’a geldi 242.
Abdülhamit zamanında yükselerek tanınmış bir yazar ve Mülkiye’de profesör olan Mehmet
Murat 1866’da çıkarmaya başladığı haftalık “Mizan” gazetesinden dolayı “Mizancı Murat”
olarak tanınır. Murat, liberal ve meşrutiyetçi bir profesör olmakla birlikte onu asıl
ilgilendiren konu, Abdülhamit’in halifeliği etrafında tüm İslam dünyasının birleştirilmesi ve
meşveret usulünün uygulanmasıyla birlikte tüm Müslümanların ortak kanunu olan şeriat
altında büyük bir Müslüman Meşrutiyet rejiminin kurulmasıydı 243. Gezetesinde padişaha
övgüler yağdırıp, eleştirilerini sadece hükümete yönelten Murat, buna rağmen 1890’da
Mizan’ın kapatılmasına engel olamadı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle de sınırlı şekilde de
240
Akşin, 1988,- s: 333
241
Akşin, 1988, s: 333
242
Berkes, 1973, s: 348
243
Berkes, a.g.e.
olsa temasa geçmiş olan Murat, belki de bundan dolayı Abdülhamit’ten yeterince yüz
bulamadı 244 ve Fransa’ya giderek oradaki Osmanlı aydınlarına katıldı. Ancak Ahmet Rıza ve
çevresinden pek yüz bulamadı. Murat, padişahın mutlak otoritesini şeriatın meşveret ilkesi
bağlamında kısıtlamak ve imparatorluktaki milletler arasında karşılıklı güven yaratmak
doğrultusunda gerçekleştirilecek reformlar önerdi. Ahmet Rıza dürüst bir yönetim kurularak
eğitimin ve bilimsel hayatın geliştirilmesini sağlamak düşüncesini öne çıkarırken Murat,
şeriatı uygulayacak bir Pan-İslam devletinin kurulmasını amaçlamaktaydı. Bu iki kişinin
temsil ettiği gruplar çatışmaya girince Ahmet Rıza grubu onun islamcılığıyla alay etmeye o
da bu grubu dinsizlikle suçlamaya başladı 245. Murat daha sonra Kahire’ye geçerek Mizan’I
orada çıkarmaya başladı.
Hanedana mensup bir kişinin oğlu olan Sabahattin, padişahla itilafa düşen babasının
Avrupa’ya kaçması, onun yurtdışındaki muhalif aydın çevresine dahil olmasını sağladı.
Avrupa’da kendisine prestij kazandırır diye isminin önüne “prens” ünvanını getiren
Sabahattin’in Paris’e gelmesi oradaki aydınlar arasında yeni ayrılıklara yol açtı. Sabahattin
pozitivist Ahmet Rıza’nın aksine rakip Le Play okuluyla bağlantı kurdu. Hem pozitivizm
hem de Le Play okulu o zamanlarda bilimsel nitelikteki iki sosyoloji akımları olmaktan çok,
ideolojik temelli akımlardı; her ikisi de Fransız Devrimi’nin düşünceliğine tepki niteliği
taşıyorlardı 246. Le Play’cilerden Edmond Demolins’in “Anglo Saksonların Üstünlüğü Neden
İleri Geliyor” adlı eseri Sabahattin’in görüşleri üzerinde büyük etki yaptı. Demolins bu
kitabında toplumları, “communautaire” ve “particulariste” olarak ikiye ayırıyordu; ilk
kategorideki toplumlarda aile, kabile, klan ya da devlet gibi toplumsal zümreler öne çıkarak
244
Akşin, 1998, s: 44
245
Berkes, 1973, s: 349
246
Berkes, a.g.e.
bireyin kişisel iradesine kendi dışında yön veriyorken; ikinci kategoride bireyin belirleyiciliği
öne çıkarak toplumsal zümreler bireyler etrafında şekilleniyordu. Birinci kategoriyi Doğu
toplumları temsil ederken, ikinci kategori için en iyi örnek Anglo-Sakson toplumsal
yapısıydı. Bu görüş çerçevesinde Sabahattin Osmanlı toplumunun birinci kategoriye dahil,
kişisel girişimi ezen bir yapıya sahip olduğu sonucunu çıkarmıştı. İmparatorluğun geri
kalmışlığını sosyolojik temellere vurgu yaparak açıklamaya girişmesi Sabahattin’i diğer
Osmanlı aydınlarından farklı bir noktaya sürüklüyordu. Ancak Sabahattin’in toplumun bireye
dayanması gerektiğini açıkladığı şu satırlarda dahi Kuran’dan alıntılarla meşruiyet araması
diğer aydınlarla ortak bir çizgiye kendisini çeker:
“Kur’an-ı Kerim’de ‘Ey iman edenler! Sizler kendinizi düzeltmeye
bakın! (Maide/105)’ ve İnsan için kendi çalıştığından başkası yoktur.
(Necm/39)’ mübarek ayetleriyle kesin olarak varlığına işaret edilen
‘Teşebbüs-i Şahsi’ye gelince, bu ‘bir toplumu meydana getiren fertlerden
her birinin hangi cemiyette olursa olsun yaşamak için ailesi, akrabası ve
hükümetine dayanacak yerde doğrudan doğruya kendine güvenmesi,
başarısını kendi teşebbüsünde aramasıdır’” 247.
Osmanlı Devleti’ndeki aşırı merkezi idare yapısıyla özel girişimin ilerlemesinin
imkanı olmayacağını savunan Sabahattain’in, Yemen’le Selanik gibi birbirleriyle ilgisiz iki
halkın bulunduğu bölgelerin aynı merkezden aynı zihniyetle yönetilmesini eleştirmesi 248 de
oldukça çarpıcıdır. Sabahattin’in asıl davası Abdülhamit’i devirmekten öte bu doğulu
toplumsal yapı ve Doğulu zihniyetten kurtularak Batı toplumlar yönünde dönüşümüdür.
247
PRENS SABAHATTİN, Görüşlerim, Der: Ahmet Zeki İzgöer, İstanbul, Buruc Yayınları, 1999,
s: 41
248
Sabahattin, 1999, s: 39
Bu üç hizibin dışında biri olan Rusya göçmeni Yusuf Akçura, ilhamını pozitivizm ya
da Le Play’cilikten değil Science Politiquw okulunda ders aldığı Albert Sorel, Emily Boutmy
ve Funck Brentano gibi tarih, ekonomi ve milliyetler sorunlarıyla ilgilenen profesörlerden
alıyordu 249. Rus Çarlığı’ndan göçen Kazan’lı bir Tatar olan Akçura panislavist politikalardan
ve milliyetçilik davalarını güden halklardan oldukça etkilenmişti. Kazan’da islamiyeti
çağdaşlaştırmak için bir çok girişimde bulunmuş olmasının yanı sıra aydınlarla halkı
yakınlaştırmak için dilin sadeleştirilmesi üzerine çalışmalar yapmıştı. Bu ortamda yetişen en
çok etkilendiği düşünür, Müslüman-Türk halklarının kültür ve eğitim yoluyla birleşmesini ve
bunun laik bir temel üzerinden yapılmasını savunan İsmail Gaprisnki idi 250. Akçura,
Osmanlı’nın birliğinin çözülme halinde bulunduğunu ve içindeki milletlerin ulusal
amaçlarına odaklanmış olduğunun farkındaydı. Ermeni, Rum ve Arnavutlar’daki milliyetçi
kıpırdanmaları diğer Osmanlı aydınlarına göre daha akılcı değerlendirebilen Akçura, bu
ayrılıkçılara açıkça hak verecek cesareti kendinde bulamadığından ses çıkaramıyordu.
Sürgündeki yazarlar arasında, reform sorununun yalnız yönetim sistemini değiştirecek değil
tüm toplumu kapsayacak bir devrim sorunu olduğunu gören tek kişi Akçura olmuştur 251.
1904’te çıkan “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı yazısında İslam birliği, Osmanlı birliği ve Türk
birliği olarak ayırdığı bu üç politikayı üstü kapalı biçimde tartışmaya açan yazar, Osmanlı
milletinin yaratılmasının imkansızlığına dikkat çekerken, İslam birliğinin de Müslümanların
çoğunlukla Büyük Devletler’in kolonileri altında yazdıklarından dolayı buna büyük tepki
göstereceklerini savunmuştur. Bu çağda dinlerin toplumsal alandan kişisel alana kaydıklarını
ve artık siyasette, ırkların rol oynadığını belirterek 252 pan-Türkist bir siyasete göz kırpmıştır.
249
Berkes, 1973, s: 352
250
Akşin, 1988, s: 338
251
Berkes, 1973, s: 353
252
Akşin, 1988, s: 339
Açıkça Turancılığı savunamayan Akçura bu fikriyatı aydınların dikkatine sunmuştur. Bunu
yaparken de Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüğü ayrı politikalar olarak işlemiş olması ve
Türkçülüğü ayrı bir siyaset olarak işlemesi oldukça kaydadeğerdir 253.
1860’larda Tanzimat bürokratlarının tekelci yönetimlerinin vücuda getirdiği muhalif
Osmanlı aydın tabakası yurtdışında edindikleri siyasal fikirleri Osmanlı koşullarına
uygulama çabalarıyla ülkenin düşün hayatına Batılı tarzda bir açılım getirdiler. Jön
Türkler’in muhalefete geçişleri temelde siyasal olmayıp bir zihniyet sorunuydu. Siyasal
alandaki yazılar, genelde çağdışı görülen rejimden şikayetler ya da Fransız İhtilali’nin
insanlığın önünde açtığı yeni ufuklara işaret ederek Osmanlı’da da böyle bir değişikliğin
olmasının gereğinden bahislerle doluydu 254. Ülkedeki baskıcı rejim karşısında kabuklarına
çekilmek ya da konformist yaklaşımla düzende tutunmak yerine yurtdışında kurdukları basın
organlarıyla muhalefetlerini açık açık direnmeleri oldukça anlamlıdır. Fransız Aydınlanma
geleneğini İslami değerlerle uzlaştırmaya çalışan bu aydınlar, merutiyet istemlerini de
İslamdaki meşveret ve şura kavramına atıfta bulunarak savunmuşlardı. Fransız İhtilali’nden
sonra Osmanlı’daki unsurların millet sistemi içinde tasnif edilmesinin kullanışlılığını yitirdiği
noktada vatan kavramı çerçevesinde bir üst-kimlik yaratmaya çalışmış ve ancak anayasal bir
rejim çerçevesinde modern anlamda vatandaş yaratılarak mevcut kötü gidişin önlenebileceği
savunulmuştur. Eğitim, toplumu çağdaş şekilde dönüşümü için yegane çözüm olarak öne
çıkarılması tüm Osmanlı aydın kesiminde ortak yaklaşımdır. Osmanlı aydınları, II.
Abdülhamit’in istibdat rejimi çerçevesinde başkentte fazla tutunamamış ve bir çok kişi
eyaletlerde ve yurtdışında faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu muhalif aydınların ve bunlardan
etkilenen genç subayların yön verdiği İttihat ve Terakki Cemiyeti daha çağdaş bir siyasal
rejim için eyleme geçerek düşüncelere pratik uygulama alanı açmıştır.
253
Akşin, a.g.e.
254
Hanioğlu, a.g.e., s: 626
2.5. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Kuruluşu ve 1908 Devrimi’nin
Örgütlenme Aşamaları
2.5.1. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Oluşum ve Yayılma Süreci
II.
Abdülhamit’in
kurmuş
olduğu
despot
rejime
karşı
ilk
kımıldanışlar
yükseköğretime devam eden gençler arasında başladı. 1889’da Askeri Tıbbiye’de öğrenim
gören İshak Süküti, Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve Hüseyinzade Ali,
“İttihad-i Osmani” adında gizli bir dernek kurdular. Derneğin Fransız Devrimi’nin 100.
yılında kurulmuş olması bu kişilerin ilham kaynakları açısından çarpıcı bir ayrıntıdır. Askeri
Tıbbiye’den diğer yüksek okullara da yayılan dernek, İtalyan ihtilalci Carbonari örgütünden
esinlenerek hücreler halinde örgütlenmeye çalıştı. Örgüt uzun süre iç eğitim şeklinde
toplantılar düzenlemekle kaldı, propaganda ve eyleme geçmekte acele etmedi 255. Bazı örgüt
üyeleri Abdülhamit’in polisi tarafından tutuklanıp sonra salıverildi. Yurtdışına kaçan İbrahim
Temo’nun başını çektiği bir grup örgüt üyesi, Paris’teki meşrutiyet yanlısı sürgün aydın
çevresiyle ilişkiye geçti. Bu aydın çevresinin en öne çıkan kişiliği olan Ahmet Rıza ile
İstanbul’daki İttihad-i Osmani üyeleri arasındaki haberleşmeler sonucu 1889 ile 1895 yılları
arasında bir tarihte örgütün adı “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” olarak değiştirildi 256.
Derneğin bu ismi seçmesinde pozitivist düşüncenin iki temel ilkesi olan düzen (intizam) ve
ilerleme (terakki)’den etkilenme söz konusudur. Pozitivist Ahmet Rıza’nın telkinleri sonucu
“terakki” sözcüğü benimsenirken “intizam” sözcüğünün muhtemelen devrimci ya da
devrimci olması gerektiği düşünülen bir derneğe uygun olmayacağı kanaatine varıldı. “İttihat
(birlik)” sözcüğü ise Osmanlıcılık fikrine vurguyla örgütü gayri-müslimlere de çekici kılmak
255
Akşin, 1998, s: 26-27
256
Akşin, a.g.e.
için yapılmış bir manevra olarak seçiliş olması ihtimali yüksektir 257. 1895 yılında Ahmet
Rıza’nın editörlüğünü yaptığı “Meşveret” adlı gazetenin Fransızca ve Osmanlıca olarak
çıkarılmaya başlanmasıyla örgüt kendine ait bir yayın organına da sahip olmuştur.
1894-96 yılları arasında başgösteren Ermeni krizi esnasında Abdülhamit hükümeti
popülaritesini daha fazla yitirmiş ve uluslararası çerçevede iyiden iyiye yalnızlığa itilmişti.
Bu dönemde İT’in üye sayısı hızlı bir artış gösterdi. Ermenilerin de imparatorluktan kopması
tehlikesinin çözülmeyi derinleştirecekti. Ayrıca Ermeniler’in daha önce kopan Rum ya da
Sırplar gibi belirli bir şekilde yoğunlaştıkları bir bölgenin olmaması ve ciddi bir sayıya
ulaşan nüfuslarıyla imparatorluğun her yerinde yerleşik olmaları, bunların Büyük
Devletler’den alacakları ayrıcalıkları imparatorluğun bütünlüğü açısından daha da tehlikeli
kılıyordu. Ittihatçilar Ermeni isyanından fazlasıyla etkilenerek eyleme geçme kararı aldı.
Örgüt ilk kez bildirge hazırlayarak gizlice dağıttı. Bildirgelerde Ermenileri küstahlığından
dolayı kınayan ifadelerin yanı sıra böyle davranmalarının istibdat rejiminin yol açtığı kötü
idare ve zulümden ileri geldiğinin belirtilmiş ve halka da Ermenileri ıslah etmek yerine
devlet kapılarını idareyi kötü yola sevkedenlerin başına yıkmaları öğütlenmişti 258. Bu
noktada ittihatçıların Ermeniler’I dışlamayarak onları bir ölçüde anlayışla karşılamaları göze
çarpıyor ki ilerki safhalarda bu durum bir çeşit işbirliği halini alacaktı. Örgüt, bildiri
dağıtmanın yanı sıra 1896 ve 1897 yıllarında iki başarısız darbe girişiminde bulundu.
İttihat ve Terakki örgütü tarihi belirsiz 39 maddelik örgüt nizamnamesinde kuruluş
amacının hali hazırdaki hükümetin adalet, eşitlik, özgürlük gibi insan haklarını çiğneyen, tüm
Osmanlılar’ı ilerlemeden alıkoyan ve vatanı yabancı egemenliği altına düşüren yönetime
257
Akşin, a.g.e.
258
Akşin, 1998, s: 33
karşı Müslüman ve Hristiyan yurttaşları uyarmak olduğu belirtilmiştir 259. Cemiyet, 3.
maddede hedeflerini rejimi insan haklarını koruyan ve uygarlıkta ilerlemenin kaynağı olan
“usulü meşveret”e döndürmek, “hüsnü ahlak”I korumak, genel eğitimin ilerlemesine ve genel
olarak insanlık ve uygarlığa hizmet etmek olarak özetlemiştir. Tüzükte, cemiyetin merkezinin
İstanbul’da olacağı ve bir reis ve dört üyeden oluşan “İstanbul Meclis-i İdaresi”nin örgütün
beyin takımını oluşturacağı öngörülmüştür. Taşra teşkilatı için de bir reis ve iki üyeden
oluşan şube meclis-i idareleri şeklinde bir yapı geliştirilmiştir. Örgütlenme planına göre her
üye, kendisini örgüte alan bir üstünü ve diğer bir üstü ve de kendisinin örgüte
kazandırabileceği bir astını içeren üç kişiyi tanıyabilir. Her üyenin bir kol ve sıra numarası
vardır ve doğru haberler küçük numaradan büyüğe doğru iletilirken, emirler ters istikameti
izleyerek ulaştırılır. Tüzüğün 15. maddesine göre cemiyetin esas defteri güvenlik nedenleri
ile bir yurtdışı şubesinde tutulacaktı 260.
1896 yılındaki darbe girişimi sonrası sertleşen hükümet denetimi sonucu İstanbul
güvensiz bir ortam halini alınca, İttihatçı hareketin ağırlık merkezi yurtdışına kaydırıldı ve
1906 yılına kadar da örgütün gidişatı bu sürgünler tarafından belirlendi. Ancak, Paris
merkezli bu sürgün yoğunlaşması hareketi beslerken aynı zamanda rekabet ve saflaşmalara
da zemin hazırladı. Göç edenlerin hepsi Ahmet Rıza’nın liderliğinde hareket etmeye hazır
değildi. Sıkı bir pozitivist olan Ahmet Rıza’nın dini dışlayan düşünsel konumu, birçok
ittihatçinin kabul edebileceği sınırları aşmıştı 261. Ahmet Rıza’nın liderliğinde ilk büyük tehdit
1896’da Mizancı Murat’ın Paris’e varmasıyla ortaya çıktı. Ahmet Rıza’nın sert ve uzlaşmaz
kişiliğinin yanı sıra dine yaklaşımından da rahatsız olanlar, çoğunluk elde ederek Murat’ı
259
Akşin, a.g.e.
260
İT tüzüğünü aktaran, Akşin, 1998, s: 36-37
261
Zurcher, 1994, s: 91
örgütün Paris şubesinin başkanlığına getirdiler. Ancak onun görüşlerinin örgütle
uyuşmayacağı kısa bir süre sonunda ortaya çıktı. 1897’de Murat, örgütün merkezini
Cenevre’ye taşıdı.
Abdülhamit, 1897’de Yunanlılar’a karşı açtığı savaşta başarı kazanınca, artan
prestijini kullanarak içeride ve dışarıda filizlenen muhalif hareketleri sindirme kararı aldı.
Içeride Harbiye Mektebi’nde ortaya çıkarılan iktidar muhalifi hareketi, sorumlulara ağır
cezalar vererek ezen padişah, yurtdışındaki ittihatçı muhalefetle uzlaşma yoluyla başa çıkma
girişiminde bulundu. Yurtdışındaki muhalifleri, yurda dönmeleri koşuluyla affedeceğine dair
bir bildiri hazırlandı. Bununla da kalınmadı ve dönecek olanlara parasız pasaport, yolluk ve
hak ettikleri memuriyetlere yerleştirilecekleri sözü verildi. Mizancı Murat, Abdülhamit’in
gönderdiği arabulucuyla anlaşarak, İstanbul’a geri döndü ve bir grup ünlü Jön Türk de onu
izledi. Padişahla bu uzlaşma örgüt içinde büyük bir çözülmeyi beraberinde getirdi. Murat’ın
yaptığı anlaşmanın örgütü bağlayıcı niteliğinin olmamasına rağmen, padişahın hükümet ya
da diplomatik servislerindeki arpalıklarının bir kısım Jön Türk tarafından kabul edilmiş
olması, hareketin güvenirliğini büyük ölçüde zedeledi 262. Söz konusu durum, Ahmet Rıza’ya
yaradı ve tekrar örgütte saygın bir konum kazandı. Ülkeye geri dönenler ise Abdülhamit’in
oyununa geldiklerini kısa sürede anladılar. Padişah, söz verdiklerinin birçoğunu
gerçekleştirmedi.
1899 yılında Abdülhamit’in Bağdat demiryolu inşaa projesinde Almanlar’a ayrıcalık
tanıması ve Almanya ile gelişen dostane ilişkiler, İngiliz çevrelerinde ve çıkarlarını bu ülkeye
bağlayan bazı Osmanlı çevrelerinde tedirginlik yarattı. Jön Türk akımı, bu çevrelerden gelen
destek ve katılımlarla tekrar canlılığa kavuştu 263. Abdülhamit’in kardeşiyle evli olan Mahmut
Celalettin Paşa, bu projede Almanlar’a verilen paya kızan kesimdendi ve bu karar üzerine
262
Zurcher, 1994, s: 92
263
Akşin, 1998, s: 53
oğulları Sabahattin ve Lütfullah’ı da yanına alarak aynı yıl Paris’e kaçtı. Paşa’nın gelişi Jön
Türkler’i oldukça heyecanlandırdı. Bu noktada büyük oğul Sabahattin (Prens) örgüt içinde
lider pozisyona oynamaya başladı. Le Play okuluna bağlı sıkı bir liberal olan Sabahattin,
pozitivist ve Osmanlıcı fikriyatı olan Ahmet Rıza ile büyük bir rekabete girişti. Bu rekabet
örgüt içinde hizipleşme yaratmaya başladı. Sabahattin ve Lütfullah’ın girişimleriyle ilk Jön
Türk kongresi 1902 yılında Paris’te toplandı. Osmanlı toplumunda yaşayan bir çok azınlığın
temsilcilerinin de hazır bulunduğu toplantıda varolan hizipleşme somut niteliğe bürünerek
örgütün bölünmüşlüğü gözler önüne serildi. Abdülhamit rejimini devirmek için hangi
taktiğin kullanılacağı konusunda çıkan tartışmada Sabahattin grubu, Avrupa müdahalesinin
zorunlu olduğu yolundaki Ermeni tezlerini destekleyerek 264 Osmanlı hükümetinin imza
koyduğu anlaşmalardaki hükümleri yerinde getirmeye zorlamak için Büyük Devletler’i
göreve çağıran bir öneriyi olumlu buldu. Dış müdahalenin yanı sıra devrimin sadece
propaganda ve yayınlarla yapılamayacağını, askeri kuvvetlerin de bu çalışmalara çekilmesi
gereğini belirten İsmail Kemal’in görüşüne karşı çıkan olmadı 265. Ahmet Rıza ve grubu ise
özellikle dış müdahale konusunda sert tepki verdiler. Dış müdahale istemleri kongre
kararlarına 266 yansımadı. Kongre sonucu örgüt, savaşımı için kendine üç hedef seçmişti:
Osmanlı Devleti’nin bölünmez bütünlüğü, ilerlemenin koşulu olması itibariyle içte
güvenliğin ve barışın sağlanması ve başta 1876 tarihli Kanun-i Esasi olmak üzere Osmanlı
Devleti’nin temel yasalarına saygının sağlanması.
İttihat ve Terakki örgütü için 1905 ve 1906 yılları önemli gelişmelere sahne olmuştur.
264
MİNASSİAN, A. T., “1876-1923 Döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve
Gelişmesinde Ermeni Topluluğunun Rolü”, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (18761923), İstanbul, İletişim Yayınları, 2000, s: 211
265
Akşin, a.g.e.
266
Kongrede alınan kararlar için, bkz. Akşin, 1998, s: 59-60
1905 yılındaki Rus devrimi sonrasında Çar’ın halkına bir parlemento bahşederek sınırlı olsa
da anayasal monarşi rejimine geçilmesi, Osmanlı’daki muhalif kesimi derinden etkiledi.
Rusya gibi Avrupa’da mutlakiyetçiliğin kalesi olarak görülen bir imparatorlukta bile halkın
Çar’ı dize getirmesi, bu kesimleri oldukça umutlandırdı. 1906’da meydana gelen İran
Devrimi’nin parlemento ve anayasanın kabulüyle sonuçlanması, Osmanlı İmparatorluğu’nda
Rusya’dakine benzer bir etki yarattı. İran Devrimi, geri bir ülkede dahi anayasal rejime
geçilmiş olmasına örnek teşkil etmesi itibariyle oldukça kayda değerdi. Osmanlı’daki
eğitimli kesim arasında Rusya ve İran’da meydana gelmiş olaylar tartışılmaktaydı.
Buralardaki devrimci olaylara giderek daha fazla atıfta bulunulması, bazılarının gidişatı
durdurmak
için
bir
devrime
ihtiyaç
olduğunu
göz
önünde
bulundurduklarını
göstermekteydi 267. Osmanlı’nın komşularının devrimlerle sarsılması ittihatçılara da moral
verirken, pratik düzeyde bu yıllarda önemli gelişmeler oldu. Şam’da bu yıllarda “Vatan” ve
“Vatan ve Hürriyet” adlarında iki ayrı örgüt kuruldu. Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nde o
sıralar Şam’da 5. Ordu’da görev yapan Mustafa Kemal lider konumdaydı. 1906 yılında
Selanik’te devlet memuru on arkadaş “Osmanlı Hürriyet Cemiyeti”ni kurdular. Bu örgütün
öne çıkan kişiliği olan Mehmet Talat, Selanik posta idaresinde çalışan bir memurdu. Örgüt
kurucularından bazıları 1896’daki İttihatçi avından önce bu örgütle ilişkisi olmuş kimselerdi
ve Talat da bunlardan biriydi 268. Bu örgütün Makedonya’da hızlı bir şekilde yayılması
Talat’ın üstün örgütleyici yetenekleri sayesinde gerçekleşecekti. Gerek Şam, gerekse
Selanik’teki bu örgütlenmelerin kuruluşunda, 1905 Rus Devrimi ve 1906 İran Devrimleri
sonucu bu ülkelerde kurulan meşrutiyet rejimlerinin etkili olduğu kuşkusuzdur.Selanikte’teki
meşrutiyet yanlısı örgütün kuruluşunda Makedonya’da dış müdahalenin artması durumunun
267
KANSU, A., 1908 Devrimi, İstanbul, İletişim Yayınları, 1995, s: 66
268
Zurcher, 1994, s: 93
birebir etkisi olmuştur . 269.
1908 Devrimi’nde bitirici rolü oynayacak olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin
bölgedeki subay kesiminden almış olduğu desteği açıklayabilmek için askeri sınıf hakkında
genel bir değerlendirme konumuz açısından yerinde olacaktır. İttihat ve Terakki örgütünün
üye tabanına bakıldığında Batı tarzında eğitim kurumlarında yetişmiş gençlerin öne çıktığı
görülmektedir. Tanzimat döneminden itibaren orta ve yüksek dereceli okulların sayılarının
katlanarak artması eş zamanlı olarak aydın kesimin de genişlemesi sonucunu getirdi. Devlete
personel yetiştirmek amacıyla kurulan teknik okullardan çıkan kişiler, bürokrasi
basamaklarında ilerlemeyi amaçlayan orta sınıf mensubu geniş bir toplumsal tabakayı vücuda
getirdi. Profesyonel eğitim veren bu okullar sonuçta yeni bir siyasal elitin yetiştiği kurumlar
oldu. İlk modern eğitim veren okulların askerleri yetiştirmek amacıyla açılmış olması askeri
sınıfı bir adım öteye taşıdı. Sivillerin okulları ise, idari kurumların yeni alanları kapsayacak
şekilde genişlediği ortamda personel ihtiyacını gidermek için açıldı. Askeri okullarda
eğitimin doğal olarak daha disiplinli ve organizasyon yetenekleri yüksek bireyler yaratması
bu kişileri içeren gizli bir örgüt için de bulunmaz nimet olacağı kuşkusuzdur. İlk gerçek
anlamda modern askeri okul olan Mekteb-i Ulüm-u Harbiye 1834’te kurulmuştu. Bu okulu
özel kılan en önemli gelişme 1861 yılında Erkan-ı Harb (kurmay subaylar) sınıfının
yaratılmasıydı. Erkan-ı Harb personeli, sivil bürokratlar gibi padişahın ya da adamlarının
sadakatinden dolayı ödül alarak ya da bürokrat bir ailenin çocuğu olması vasıtasıyla değil,
sıkı bir rekabet ortamından çıkarak makam sahibi olabiliyordu 270. Mutlaka yabancı bir dil
bilen ve çoğu yurtdışında eğitim görmüş bu kişiler daha sonra Makedonya’da kurulacak olan
İttihatçi örgütün yönerim kadrolarını oluşturacaktı.
1908 devrimi için özellikle önem arz eden bir diğer unsur, ordunun mektepli olarak
269
Akşin, 1998, s: 83
270
Karpat, 1972, s: 277
nitelendirilen modern eğitim kurumlarında yetişmiş subaylarının İstanbul’da değilde ülkenin
karışıklı olan yerlerine gönderilmeleriydi. 1895’ten itibaren kendini açığa vurmaya başlayan
İttihatçi örgüt, Abdülhamit’in nazarından kaçmadı. Padişah örgütün gücünü kırmak için
hafiye ve jurnal örgütlerini genişletmekle kalmayarak ve kendine özgü olan sürgüne yollama
ya da daha iyi bir mevki vererek kazanma yöntemini daha geniş ölçüde kullanmaya
başladı 271. Ancak bu tedbirler yeterince etkili olamadı ve hatta öyle bir zaman geldi ki
yönetim tarafından sürgün edilmek Avrupa’ya gidebilmenin en iyi yolu oldu. Avrupa’daki
Jön Türkleri sürgünlerle besleyen padişah, Makedonya’daki kritik durumdan dolayı, en genç
kurmay subayları Edirne ve Selanik’teki iki ordunun kadrolarına ataması burada devrimci
subay yoğunluğuna yol açtı. Abdülhamit merkezde kendisine sadık olduğundan kuşku
duymadığı alaylıları tutarken, güvenmediği mekteplileri yetenekli subayların varlığını
gerektiren kritik bölgelere atayarak başkentten uzak tutarken bir taşla iki kuş vurduğunu
düşündüğü kuşkusuzdur. Bunu yanı sıra padişah, sıra ödüllendirmelere geldiğinde
başkentteki alaylı takıma öncelik verirken, mektepli subaylar çoğu kez unutuluyordu. Bu
mektepli subayların mevcut düzenle uyuşmazlıklarının bir de ekonomik boyutu vardı. Bu
subaylar, çoğunlukla orta alt sınıfa mensup ailelerin çocuklarıydı. 19.yüzyılda meydana gelen
yerli ekonomideki tahribat, bu sınıfı oldukça aleyhte etkiledi. Bu dönemde devlet memuru ve
ordudaki küçük rütbeli subayların yaşam standartlarında belirgin düşüşler söz konusu
olmuştu 272. Bunlar Saray ve Babıali’nin yarattığı himaye ilişkilerinden dolayı kendilerinin
sınıf atlamasını imkansız hale getiren sistemi öfke duyuyorlardı.. Mevcut iktidarın, içten ve
dıştan gelen bölücü tehditlerin karşısında duracak güce sahip olmadığını gördükleri için
huzursuzdular.İmparatorluk çökerse, subay ve memur olmaları münasebetiyle yönetici sınıfa
dahil olan kendilerinin de bu afetten yara alacağı kuşkusuzdu Kendilerine bir şekilde fırsat
271
Berkes, 1973, s: 344
272
AHMAD, F., Modern Türkiye’nin Oluşumu, İstanbul, 1995, s: 55-56
verilirse imparatorluğun çürüyen sistemini dönüştürebileceklerini düşünüyorlardı. Muhalif
hareketin saflarına geçerken temel hedefleri imparatorluğu çözülmekten kurtaracak zihniyete
sahjip olmayan Abdülhamit rejimini yıkmaktı.
Abdülhamit’in en genç ve yetenekli subayları Makedonya’ya göndermesi, bölgenin
özel koşullarından dolayı çok önemli sonuçlar doğurdu. Selanik, Manastır ve Kosova
vilayetlerini kapsayan Osmanlı Makedonyası’nda Trakyalı, İlliryalı, Yunan, Slav, Türk,
Arnavut ve Yahudi kökeninden gelme bir halklar karışımı söz konusuydu. 18.yüzyılın
ortalarından itibaren bölgede istikrarlı bir şekilde genişleyen ticari hayat imparatorluk
ölçeklerinde yüksek bir şehirleşme oranını da beraberinde getirdi. 1870’lerin sonundan
itibaren sanayileşme yönünde gösterdiği atılımlarla Makedonya bölgesi ve özellikle de
Selanik şehri imparatorluğun en gelişkin ekonomik alt yapısına sahipti. 20.yüzyılın başı
itibariyle Makedonya bölgesi etnik çeşitliliğinden dolayı adeta kaynayan kazan görünümü arz
ediyordu. Alman romantik düşün geleneği ve Avrupalı etnografyacıların etkisi altında kalan
Balkan milliyetçileri, hangi ulustan olduklarını gösteren ölçüt olarak dini değil dili öne
çıkarıyorlardı 273. Toplumsal aidiyeti belirleyici faktör olarak dilin, dinin önüne geçmiş
olması, Balkanlar’daki en yoğun etnik çeşitlilik arz eden bölge olması itibariyle
Makedonya’nın bütünlüğü için büyük tehlike arzediyordu. Nüfusun yeni alt-bölünmelere
meyletmesiyle bölgedeki halklar arasında düşmanca saflaşmalar oluştu.
Yükselen Balkan milliyetçiliklerinin siyasal arenada kendini hissettirmesinin bir
sonucu olarak ortaya çıkan “Makedonya Sorunu” –ki günümüzde dahi çözülmüş olmaktan
uzak bir nitelik arz eder- ilk safhada bir kilise sorunu olarak öne çıktı. Sırp ve Yunanlılar’a
göre oldukça geç filizlenen Bulgar milliyetçiliği başlangıç itibariyle Osmanlı yönetimini
273
ADANIR, F., Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulusal Sorun İle Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya
Örneği, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923),içinde, der: M. Tuncay&E.J.
Zurcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000, s: 36
değil kiliselerindeki Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin nüfuzuna bir tepki olarak ortaya çıktı.
Tüm Ortodoks halklarını bir gören “millet sistemi”ne tepki niteliği arz eden bu çıkışı,
halklarının ulus bilincine erişmesi için zorunlu bir safha olarak gören Bulgar milliyetçileri,
amaçlarına 1870 yılında padişah fermanıyla kurulan Bulgar Eksharlığı ile ulaştılar. Bu kilise
sorunu Bulgarların bağımsızlık mücadelesinin temelini attı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı
ertesinde imzalanan Ayastefanos Anlaşması, tüm Makedonya’yı yeni kurulan Bulgar
devletine bırakınca, yine 1878'’e toplanan Berlin Kongresi’nde Büyük Devletler karara karşı
çıkarak bölgedeki Osmanlı egemenliğini tekrar tahsis ettiler. Yeni kurulan Bulgar Prensliği,
Makedonya’yı Trakya ile birleştirmeyi kendisrine ulusal hedef olarak belirledi. Bu çerçevede
1893 yılında kurulan Bulgar Makedonya-Edirne Devrimci Komiteleri Selanik’te kuruldu.
Daha sonra Makedonya Devrimci Örgütü (İMDO) olarak tanınacak bu örgüt bölgede yoğun
bir terör dalgası başlattı. Bölgede karışıklık yaratıp Büyük Devletler’in müdahalesini
sağlayarak buranın Bulgaristan’la birleştirilebileceği şeklindeki taktik plan, bu devletlerden
ilgi görmedi.Batılı devletler, Bulgar milliyetçiliğinin hamisi durumundaki Rusya’nın
Akdeniz’e inmesi anlamına gelen bu birleşmenin karşısında tavır alarak statükoyu
desteklediler. Bunun yanı sıra, bir çok etnik grubun bu denli iç içe yaşadığı bölgeye
bağımsızlık verilmesi ardı ardına bir çok karışıklığı beraberinde getireceğinden, Batı, tavrını
bölgenin istikrarından yana koydu. 1902 yılına dek rutin şekilde süren Bulgarların terör
faaliyetleri, bu yıldan itibaren yoğunluk kazanınca Abdülhamit bölgede reform niteliğinde
bazı düzenlemelere başvurdu. Ancak sorunun Avrupa kamuoyunun da dikkatini çekmesi
sonucu bölgede Batılı devletler (Almanya dışında) ortak bir denetleme mekanizması
kullanarak yabancı subaylardan oluşan jandarma birliklerini vilayetlere sevk ettiler. Ancak
çetelerin terör faaliyetlerinin ardı arkası kesilemedi.
Makedonya’da ortaya çıkan bu kritik duruma önlem olarak, Abdülhamit Harbiye
okulundan yeni çıkmış yetenekli subayları buraya gönderdi. Askeri okullarda daha önce
kurulan muhalif gizli örgütlerden dolayı mektepli subay takımına güvenmeyen padişah,
onları Makedonya’ya gönderirken bölgenin çeşitli siyasal akımlarla renkli olan ortamını fazla
hesaba katmamış olsa gerek. Makedonya tecrübesi, padişaha muhalif asker ve memur
takımını hem düşünsel hem de devrimci taktik olarak fazlasıyla etkilemiştir. Milliyetçi
ideolojileri doğrultusunda eleirnden ne geliyorsa yapan çetecilere tanık olan bu subayların
durumdan kendilerinin amaçları için ne kadar faaliyetsiz kaldıklarını görme fırsatı buldular.
Bunun yanı sıra yılda ancak 6 ay maaş alabilen subaylar, durumları kendilerinden kat kat
üstün olan Avrupalı meslekdaşlarının yanında oldukça eziklik hissine kapılmış oldukları
ihtimal dahilindedir 274. İmparatorluğun göz bebeği Rumeli’nin kayıp gitme tehlikesi
Osmanlıcı ideolojiye sahip bu subaylarda acilen birşeyler yapma sorumluluğunu uyandırdı.
Balkan yerleşimlerindeki Müslümanlarla iletişime geçme şansı bulan bu genç bürokratlar,
halkın da özgürlükçü rejim yönündeki istemlerine şahit oldular. Yörelerin nüfuzlu Müslüman
kesiminin düzenlediği toplantılar sayesinde olası bir devrimci hareket için kitle desteği de
alabileceklerini gördüler 275.
Makedonya tecrübesi devrimciler için örgütlenme tarzı açısından da önemliydi.
İttifak-ı Hamiyyet örgütünden beri Carbonari tarzında örgütlenmeye giden gizli dernek
geleneği, burada yeni bir örgütleniş modeliyle karşılaştı. Türk subayları çetelerle savaşmak
için dağlara gönderilirken sanılanın aksine bu çetelerin hepsinin eşkiya olmadığını ve hatta
yine Bulgar, Rum ya da Sırp ulusçuları dışında başka bir gizli örgütün olduğunun da farkına
vardılar. Kendilerinin kurmaylık eğitiminde öğrenmedikleri gerilla taktiğini uygulayan
çetecilerin arkasında bütün dinleri ve halkları eşit sayan ulusçuluk üstü, laik ve halkçı bir
ideoloji güden devrimci bir örgütün varlığı söz konusuydu; onlar büyük ihtimalle
bilmiyorlardı, ancak bunların ideolojileri Rus Panislavizmine karşı halkçılık yani narodniklik
274
Akşin, 1998, s: 67
275
Karpat, 1972, s: 280
akımından geliyordu 276 . Bunların modelini yakından tanıma fırsatı bulan genç subaylar
yavaş yavaş gerilla komitecileri haline gelmeye başladılar. Ayrıca, Selanik’in eski bir
masonluk merkezi oluşunun sağladığı gizlilik geleneği devrimci harekete yarar sağladı.
Muhalif hareket Makedonya’da kök salarken, 1906 yılında Anadolu’da bazı kitlesel
huzursuzluklar baş göstermeye başladı. Vergi ayaklanmaları olarak bilinen ve 1906 yılının
başlarında patlak vermeye başlayan bu olayların temel nedeni hükümetin biri kişilerden
alınacak “Şahsi Vergi”, diğeri de hayvanlar mülkiyeti çerçevesinde konan “Hayvanat-ı
Ehliye Rusumu” adında iki yeni vergi toplama kararıydı 277. 1904 baharından beri vergi
yükünden dolayı kırsal kesimde bir stres birikiminin varlığı söz konusuydu. Hem toprak
ağalarına hem de Hezimlere ağır biçimde borçlanmış olan köylü sürekli artan vergilerle iyice
darboğaza sürülmüştü. 1906 Ocak ayı sonlarında Kastamonu’da patlak veren huzursuzluklar,
belediye meclisi üyelerinin seçimleri esnasında başladı. Şehir halkı vergilendirme ve
harcamalar üzerinde hiç bir denetimleri olmadığı gerekçesiyle seçimi boykot etti.
Vilayetlerdeki tüm yüksek rütbeli devlet memurlarının vergiden muaf olduğu için kendileri
de bunu ödemeyi reddediyorlardı. Kastamonu’da ki ticari faaliyetler üzerinde nüfuz sahibi
olan 32 esnaf ve zanaatkar bu konuda bir dilekçeyi merkezi hükümete gönderdi. Ancak
dilekçe dikkate alınmayınca 21 Ocak’ta yaklaşık 500 kişilik bir grup vilayet konağı önünde
gösteri düzenledi ve daha sonra da telgrafhane binasını ele geçirmişdi 278. Şehrin ileri
gelenlerinin de desteğiyle on gün süren telgrafhane işgali sırasında işgalciler taleplerini kabul
etmesi için merkezi hükümetle sürekli olarak bağlantı kurmaya çalıştı. 31 Ocak günü,
276
Berkes, 1973, s: 345
277
1906-7 Vergi Ayaklanmalarını taban alarak 1908 Devrimi’ni sadece bürokrat kesimin içinden gelen bir eylem
olarak sunan geleneksel Türk tarih tezine “1908 Devrimi” adlı eserinde karşı çıkan Aykut Kansu bu konu
üzerine yapılan çalışmalara yeni bir bakış açısı getirmiştir. Aynı söylemle olayı inceleyen bir diğer eser için bkz.
KARS, H. Z., 1908 Devrimi’nin Halk Dinamiği, İstanbul, Kaynak Yayınları, 1997
278
Kansu, 1995, s: 40-41
Müslüman, Ermeni ve Rumlar’dan oluşan büyük bir kalabalık gösterileri yeniden başlatırken,
destek için dükkan ve işyerleri de gün boyu kapalı kaldı 279.
Abdülhamit rejimi sürgünlerinin yoğun olarak burada toplanmasından başka diğer
Anadolu kasabalarından farklılaşan önemli bir özelliği olmayan 280 Kastamonu’da, ortaya
çıkan bu ayaklanmaların benzerleri Sinop, Ankara ve Trabzon’da da görüldü. Keyfi davranan
vali ve memurların görevden alınmasını, hükümet dairelerinde yolsuzlukların önüne
geçilmesini ve vergilerin azaltılmasını talep eden bu ayaklanmalar merkezi hükümetin
taşradaki otoritesini oldukça tahrip etti. Bu vergi ayaklanmaları zincirindeki en önemli
halkaları Doğu Anadolu vilayetleri oluşturmuştur. Bunlar içinde en ünlüsü ise 1906 yılının
Şubat ayında başlayan Erzurum ayaklanmasıdır. 1902’den beri Vali Nazım Paşa’nın kötü
yönetimine maruz kalan halk için yeni konan vergilerin açıklanması bardağı taşıran son
damla oldu. Vergilere en şiddetli tepki şehrin varlıklı kesimini oluşturan tüccarlardan geldi.
Y. A. Petrosyan’a göre, Doğu Anadolu’da baş gösteren isyanlara, 1894-1895 Ermeni
olaylarından
sonra
bölgesel
ticareti
ele
geçiren
Türk
ticaret
burjuvazisinin,
kapitülasyonlardan yararlanarak kolayca başarıya ulaşan yabancı tüccarlara tepkisinin etkisi
büyüktü 281. Erzurum’daki isyankar havayı oluşturan bir diğer etmen Abdülhamit’in fazla
liberal ya da Jön Türk yanlısı subayları Anadolu’ya sürmesi çerçevesinde bu vilayet Jön
Türkler’in ileri gelen merkezlerinden biri haline gelmişti 282. Erzurum ayaklanması
başladığından beri diğer vilayetlerdekilere göre çok daha ileri düzeyde örgütlenmiş ve daha
geniş kitleye yayılmıştı. İstanbul’a taleplerini bildirmiş olan Erzurum’un ileri gelenleri ve
279
Kansu, a.g.e.
280
Kansu, a.g.e.
281
Y.A. Petrosyan’ın Sovyet gözüyle Jön Türkler (Ankara, 1974) adlı eserinde belirttiği görüşü aktaran, Kars,
1997, s: 23
282
Minassian, 2000, s: 212
İttihak ve Terakki Cemiyeti’nin üyeleri, “Can Veren” adı altında örgütlenerek yerel hükümet
temsilcilerine karşı radikal bir hareket başlatma kararı aldılar 283. 28 Mart’ta valinin görevden
alınma isteği yinelendi ve Erzurum’un tüm dükkanları kepenk indirdi; memurlar dahi işe
gidemedi. Protesto gösterilerinin sürdüğü on gün boyunca şehirdeki devlet otoritesi fiili
olarak ortadan kalkarak, denetim halkın eline geçti. Istanbul’dan verilen kovuşturma emrinde
ayaklanmanın İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Paris’teki merkezinden yönetilmekte olduğuna
dikkat çekilerek soruşturmanın özellikle bu yönüne önem verilmesinin gerektiği
vurgulanıyordu 284. İsyanlarda halkla subayların eşgüdümiçinde hareket etmeleri, isyancılara
güven aşıladı. Erzurum’daki Rus Konsolosu Skaryabin, 1907 Ocak’ındaki raporunda,
ihtilalcilerin hükümetin baskı ve cezalandırmasından korkmadıklarını, çünkü kendilerini
askerlerin destekleyeceğinden emin olduklarını yazıyordu 285. İttihatçıların işbirliği dışında
Erzurum’daki ayaklanmayı ilginç kılan noktalardan biri arkasındaki sınıf desteğidir.
Selanik’teki muhalif hareketlerde olduğu gibi Erzurum’daki Can Veren örgütünün arkasında
tüccar, küçük burjuva memurlar ve küçük dereceli bürokratlar vardı 286
Ülke içinde de propaganda çalışmalarına 905 yılından itibaren başlamış olan İttihat ve
Terakki Cemiyeti ülkeye kaçak olarak soktuğu kendi yayın organlarıyla Abdülhamit’in
rejiminin itibarını yıkmaya çalışıyordu. 1907 yılı başlarına gelindiğinde cemiyet, Kafkasya,
Bulgaristan, Girit, Mısır ve Kırım şubelerini kurduktan sonra Türkler’in yaşadığı yerlerde
ancak 1906 yılından itibaren örgütlenebilmişti. Türklerin yaşadığı yerler içinde ilk olarak
283
Kansu, 1995, s: 45
284
Kansu, 1995, s: 51
285
Kars, 1997, s: 34
286
TEKELİ, İ & İLKİN, S., İttihat ve Terakki Hareketinin Oluşumunda Selanik’in Toplumsal Yapısının
Belirleyiciliği, The Social and Economic History of Turkey (1071-1920), Der: O. Okyar & H. İnalcık,
Ankara,Meteksan Yayınları, 1980, s: 120
Selanik’te örgütlenen cemiyet daha sonra Anadolu’nun iç bölgeleriyle temasa geçti. 1906-7
yılındaki vergi ayaklanmalarının örgütlenmesine fiilen katılan örgüt üyeleri, bunların
başarılarında büyük pay sahibi oldular. Anadolu’da yer yer, Doğu Anadolu’da ise hemen her
vilayette etkisini gösteren bu ayaklanmalar, hükümetin yeni konulan vergileri kaldırmasına
yol açarken halkın tepki gösterdiği yerel yöneticiler de görevden alındılar.
İttihat ve Terakki Cemiyeti ülke içinde örgütlenme faaliyetlerine hız verdiği bu
dönemde, yurtdışındaki sürgünlerde boş durmuyorlardı. Sabahattin’in ve Ahmet Rıza’nın
grupları arasında somut şekilde kendini gösteren hizipleşmenin 1906 yılında Sabahattin
grubunun “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti”ni kurmasıyla hareketin
bölünmesiydi. Aynı yıl İttihatçılar yeni bir örgüt nizamnamesi yaptılar. Bu nizamnamede
hücre örgütlenmesi yerine, her şubenin kendi iç nizamnamesi olmasının öngörülmesi örgüt
içinde bir çeşit federatif yapıya gidildiğini gösterir 287. 1907 yılında toplanan II. Jön Türk
Kongresi, İttihatçı hareket için oldukça önemlidir. 1907 yılında Rusya ve İngiltere’nin
yapılan bir anlaşmayla, İran, Afganistan ve Tibet gibi uyuşmazlıklarının olduğu bölgelerde
sorunları çözdüler. Bu zamana dek Rusya’nın Osmanlı aleyhine yayılmasını önlemek için
büyük çaba sarfetmiş olan İngiltere’nin böyle bir anlaşmaya gitmesi oldukça önemli bir
durum arz ediyordu. Osmanlı’daki çevreler, bu anlaşmayı İngiltere’nin Osmanlı üzerindeki
geleneksel himaye politikasını bırakarak, ülkenin bölünmesine artık olur verebileceği
şeklinde yorumladılar. Ortaya çıkan yeni durumun, Jön Türk kongresinin toplanması
kararında etkili olduğu kuşkusuzdu.
II. Jön Türk Kongresi’nde öne çıkan en önemli unsurlardan biri Ermeniler’in ihtilalci
Taşnak örgütünün bu platformda oynadığı etkin roldü.İzledikleri siyaset bakımından
Kafkasyalı
287
sosyal
Akşin, 1998, s: 80
demokratların
eleştirilerine
maruz
kalan
Taşnaklar,
Osmanlı
İmparatorluğu’nda izlemiş oldukları strateji ve taktikleri gözden geçirdiler 288. 1905 Rus
Devrimi’nin Ermeni sorununda hiçbir ilerlemeye sebep olmadığını gören Taşnaklar, Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki devrimci oluşumlara odaklandılar. Ermeni girişiminin toplanmasında
büyük pay sahibi olduğu II. Jön Türk Kongresi 27 Aralık 1907 günü Ahmet Rıza, Sabahattin
ve Khaşadur Malümyan’ın ortak başkanlığında toplandı. 29 Aralık’ta çıkarılan bildirgeye,
İttihat ve Terakki Cemiyeti, Ahd-ı Osmani Cemiyeti (Mısır), Londra’da Türkçe ve Arapça
çıkan Hilafet adlı yayın organının yazı kurulu, Taşnaksutyan Cemiyeti, Mısır Cemiye-i
İsrailiyesi ve bazı Ermeni yayın organlarının yöneticileri imza koyarken, Bulgar, Arnavut ve
Rum örgütlerinden kongreye katılım olmamıştı 289. Yapılan ortak açıklamada Abdülhamit’in
otuz yıllık yönetiminin yalnızca Hristiyanlar değil, Müslüman halka da büyük zarar verdiğini
belirttiler. İstibdat rejiminin siyasal ve ekonomik özgürlükleri kısıtlaması ve verimli
çalışması gereken kamu kuruluşlarını yozlaştırması sert dille eleştirildi. Tüccarlara pasaport
verilmemesi de bir diğer eleştiri konusuydu, yönetimin bu davranışıyla kişilerin seyahat etme
özgürlüğünü kısıtlamakla kalmayıp, ticaret ve sanayinin gelişmesi için de engel
oluşturduğundan yakınılıyordu 290. Bu yönde bir çok şikayetlerini dile getiren devrimciler
daha fazla zaman kaybetmeden mutlakiyetçi rejimi sona erdirme konusunda anlaştılar.
Abdülhamit’i istifaya zorlayıp, varolan yönetim sistemini kökten değiştirerek meclis
üstünlüğüne dayanan liberal demokratik bir yönetim kuracaklardı.
2.5.2. Makedonya’da Ayaklanma
Avrupa’lı Jön Türkler rejimi yıkmak için tek yol devrim kararı alırken, imparatorluk
288
Minissian, 2000, s: 212
289
Akşin, 1998, s: 91
290
Kansu, 1995, s: 108
içindeki huzursuzluk kendini iyice göstermeye başladı. Ülkedeki askeri huzursuzluk sivil
itaatsizlikten daha ciddi boyutlardaydı; ittihatçı örgüt geciken maaş ödemelerinden
kaynaklanan gerilimi kullanarak erler arasında sürekli bir propaganda etkinliğine
girişmişti 291. Ülkenin dört bir yanında askerler arasında huzursuzluk ve itaatsizlik had
safhaya ulaşmıştı. Ancak merkezi hükümeti asıl ciddi olarak tehdit eden gelişmeler,
Makedonya’da yaşandı. 3 Mart 1908’de İngiliz hükümeti Makedonya’daki üç vilayetin
(Kosova, Manastır ve Selanik) nasıl yönetileceğine dair bir plan sundu; söz konusu plana
göre vilayetler, görev süresi önceden belirlenmiş ve ancak Avrupa devletleri onaylarsa
görevden alınabilecek tek bir Genel Vali tarafından yönetilecekti. Genel Vali, yabancı
subaylar ve Avrupalılar’dan oluşan jandarma birlikleri ile desteklenecekti. Kamu görevlileri
de yerli hıristiyanlar arasından ve Genel Vali tarafından seçilecekti. Makedonya ile merkezi
hükümet arasındaki bağları koparmak ve bu vilayetleri özerk kılmak amacı taşıyan bu planın
öğrenilmesi üzerine İttihat ve Terakki örgütünün Paris merkezi hemen harekete geçti. 16
Mart’ta örgütün Selanik şubesinden bu bölgedeki Müslüman halk arasında propaganda
yapmasını ve planın yaygın bir şekilde protesto edilmesi için kasaba ve şehirlerde
telgrafhanelerin işgal edilerek İstanbul’daki merkezi hükümete telgraf çekilmesinin
sağlanması isteniyordu 292. Raporda İngiliz tasarısı uygulandığı taktirde Makedonya’nın
bağımsız olacağını ve Arnavutluk’un da bu durumda elden çıkacağını ve de sınır İstanbul’a
dayandığından başkentin Asya’ya taşınması gerekeceği belirtiliyordu. Bütün bunları Osmanlı
Devleti’ni Avrupa devletleri arasından çıkaracak “ikinci ve hatta üçüncü derecede bir Asya
devleti” haline getireceği vurgulanıyordu 293.
291
Kansu, a.g.e.
292
Kansu, 1995, s: 120
293
H.K. Bayur’un Türk İnklap Tarihi adlı kitabından aktaran, Akşin, 1998, s: 98-99
İttihatçılar Mayıs ayında İngiltere ve Rusya’nın ortaklaşa olarak Makedonya’daki tüm
çeteleri ortadan kaldırmak amacıyla Avrupalılar’dan oluşan jandarma birliklerinin kurulması
yönünde bir plan hazırladıklarını öğrendiler. Makedonya’da İngiltere ve Rusya’nın birlikte
hareket edecek olması ihtimalinin iyice kendini belli etmesi cemiyeti alarma geçirdi.
Bölgenin dış güçlerce yönetileceği anlamına gelen bu müdahale, hem imparatorluğun
bütünlüğünü tehlikeye atacak hem de ittihatçıların bölgede sürdürdüğü devrimci harekete
engel teşkil edecekti 294. Bu gelişmeler üzerine Cemiyet bölgedeki faaliyetlerini
yoğunlaştırma kararı verdi. Avrupa devletlerine çeşitli nedenlerden dolayı sonuçsuz kalmaya
mahkum bu plandan vazgeçip kurtuluşu için Makedonya’yı kendi halinde bırakmaları
gerektiğine dair bir bildiri yayınlanarak tüm Avrupa hükümetlerinin temsilcilerine gönderildi.
Cemiyetin yayınladığı bildiriden yaklaşık bir hafta sonra 10 Haziran’da İngiltere Kralı VII.
Edward ve Rus Çar’ı II. Nikola Reval’de görüştü ve görüşmeden bir kaç gün sonra da
Makedonya’nın barışa kavuşması üzerine hazırlanan İngiliz-Rus ortak önerisinin ayrıntıları
diğer Avrupalı ülkelere bildirildi. Reval’de Makedonya’yı Osmanlı’dan tamamen ayırmak
yolunda bir anlaşmanın yapıldığı üzerine kuşkular üzerine ittihatçılar- acilen birşeyler
yapmanın zorunlu olduğuna karar verdiler.
1908 Devrimi’nin ateşini yakan olay, 3 Temmuz günü Kolağası Niyazi Bey’in 200
kadar asker, subay ve gönüllü ile Anayasa’nın yeniden yürürlüğe sokulmasını talep ederek
dağa çıkmasıydı. Niyazi Bey’i yola getirmek için iki taburla Mitroviçe’de Manastıra
gönderilen Kosova vilayeti komutanı General Şemsi Paşa 7 Temmuz’da Manastırdan
ayrılmak üzereyken İttihatçı bir subay tarafından öldürüldü. Niyazi Bey, çetesiyle birlikte
birer sancak merkezleri olan Dehre, İlbasan, Görive Ohri’yi ziyaret ederek Abdülhamit’e
bağlı subayları etkisiz hale getirmek ve kurtarılmış bölgelerde düzeni sağlamak için bir
Arnavut milis gücü oluşturmaya çalıştı. Görice ve Ohri’deki Arnavut komiteleri dağlarda
294
Kansu, a.g.e.
bulunan gerillalara, ayaklanmış Türk birliklerine katılmaları için çağrıda bulundu 295. İttihatçı
subayların faaliyetleri sayesinde her geçen gün büyüyen ayaklanma, Abdülhamit’i adeta
kapana kıstırdı. Bölgedeki subaylara, cemiyetin etkisinde olduklarından dolayı güvenemeyen
padişah, 9 Temmuz 1908’de yayınladığı iradeyle İzmir, Ankara ve Yozgat bölgelerinde
seferberlik ilan etti 296.
Bu arada Kosova’da bulunan bazı yabancılar, Firzovik’te bir eğlence düzenlemeyi
tasarlarlar. Bu eğlence hazırlıklarını Avusturya’nın bölgede askeri bir işgal yapma girişimini
örtecek bir hile olarak algılayan Arnavutlar, olayı protesto etmek için toplandılar 297. 7
Temmuz’da Üsküp’teki jandarma birliğinin başı olan Galip Bey, Kosova valisi Mehmet
Şevket Paşa’dan toplantıyı dağıtmasını isteyen bir emirle Firzovik’e geldi. İttihat ve Terakki
Cemiyeti’nin Selanik’teki liderleri, kendisi de bir İttihatçı olan Galip Bey’den Firzovik’teki
Arnavutlar’ı, cemiyetin liberal-demokratik bir düzen isteyen bildirgelerini desteklemedikleri
için ikna etmesini istedi. Galip Bey Firzovik’e gelir gelmez Kosova vilayetinin bir çok
kasabasına telgraf ve haberci göndererek gösterinin daha büyük boyutlara taşınmasını
sağladı. Çabaları sonuç verince birkaç gün içinde Firzovik’te toplanan silahlı Arnavut sayısı
30 bine ulaştı. İttihatçı bir Arnavut olan Mehmet Necip (Draga) da buraya gelerek
Abdülhamit rejimini kötülemek ve Arnavutlar’ı da davalarına kazandırmak için elinden
geleni yaptı 298. Sonunda Firzovik’teki gösteriye ittihatçı damgası vuruldu. 20 Temmuz günü
padişaha 1876 Kanun-i Esasi’nin yeniden yürürlüğe koyması ve meclisi açması yönünde bir
telgraf yollandı. Cevap alınamayınca 22 Temmuz’da bir telgraf daha çekilerek halkın teskin
295
Kansu, 1995, s: 124
296
Kars, 1997, s: 56
297
Akşin, 1998, s: 105
298
Kansu, 1995, s: 126
olmadığı belirtildi. Bu durum, ordudaki isyana halk isyanı boyutları katmasının yanı sıra
isyan edenlerin de Abdülhamit’in çok güvendiği Arnavutlar’ın olması bağlamında oldukça
çarpıcıydı 299.
Abdülhamit tüm çabalarına rağmen Rumeli’deki isyanı bastıramadı. 23 Temmuz
günü Manastır’da İttihat ve Terakki Cemiyeti meşrutiyeti ilan etti. Kolağası Niyazi Bey,
şehrin tüm memur ve asker takımının, ayaklanmayı bastırmak için İzmir’den sevk edilen
taburların ve onbinlerce Hıristiyan ve Müslüman halkının oluşturduğu kalabalığa seslenirken
yeni bir anayasal düzen içinde özgürlük ve kardeşliğin hayata geçirilmiş olduğunu müjdeledi.
Mollalar dua etti; İttihatçı örgütün temsilcileri ile şehrin Rum Metropoliti konuşmalar yaptı
ve tören top atışlarıyla sona erdi 300. Aynı gün içinde Cemiyet, Rumeli’nin bir çok
merkezinde meşrutiyet ilan etti ve İstanbul’a çekilen bir çok telgrafla padişahın da buna
uyması istendi. Durumun böyle olacağını anlayan Abdülhamit 21-22 Temmuz gecesi
görevdeki sadrazamı azlederek yerine Avlonyalı Feriz Paşa’yı atadı. Kamil Paşa’yı da Devlet
Bakanlığına atayan Abdülhamit böylece liberal ve İngilizler’e yakın olarak tanınan iki paşayı
göreve getirmiş oldu. Saraya çekilen sayısız telgraf karşısında bürokratlar bir türlü nihai
kararı veremeyince, Abdülhamit tüm sorumluluğu üzerine aldı ve 23-24 Temmuz gecesi
gayet renksiz şekilde, sanki sıradan resmi bir ilan yaparmış gibi Meşrutiyeti ilan ettirdi 301.
Ilan, üç satırlık Meclis-i Mebusan’ın açılacağını bildiren resmi tebliğ ile yapılmıştı. Başka bir
açıklamanın yapılmamış olması ve halkın Balkanlar’da olup biteni tam olarak bilmemesi
ilanın kuşkuyla karşılanmasına neden oldu. Gazeteci Ahmet Emin Yalman o günü şöyle
anlatıyor:
299
Akşin, a.g.e.
300
Kansu, 1995, s: 132
301
Akşin, 1995, s: 106-107
“İlk çekingen nümayişler, sokaklardan askeri kıtalar geçerken askeri
alkışlamak ve ‘Padişahım çok yaşa’ diye bağırmak hududunu geçemedi…
Öğle saatine kadar olup bitenler, birbirine çok güveni olanların tebliğin ne
demek olduğuna dair kafa kafaya verip yorumlara girişmelerinden ibaret
kaldı… Biz gazeteciler ecnebi gazeteleri gördüğümüz için Genç Türk
hareketinin yurdun bazı yerlerinde köprü başları kurduğunun ve kazanların
kaynamaya başladığının farkındaydık. 1906 ve 1907 Erzurum’da kopan
isyanlar hakkında Times gazetesinde çıkan bir makale serisini dikkatle
okumuş, yazılanları arkadaşlarıma bildirmiştim. Niyazi Bey’in Resne’de
kıtasiyle beraber dağa kalktığına dair de Neve Freie Presse gazetesinde
haberler geçmişti. Zaten Sabah gazetesinde çalışanlar arasında İttihat
Terakki Teşkilatı’nda vazife almış kimseler vardı… bu sebeple işin içinde
Saray’ın bir oyunu filanı olmadığını, istibdatın artık aciz hale düştüğünü,
silahlı kuvvetler tarafından desteklenen Genç Türk cephesinin duruma
hakim olduğunu biliyorduk…” 302.
Anadolu’daki halk, Makedonya’da olan bitenin dışında kaldığı için Meşrutiyet ilanını
en başta kuşkuyla karşılamış olsa da daha sonra olayın mahiyetini anlayarak sokaklara
dökülmüş ve istibdat rejiminin sonunun gelmiş olmasını sevinç içinde kutladı. Balkanlar’da
tüm din ve unsurların kutlamalara birlikte katıldığı görüntülere buralarda da rastladı. Halk,
başlarında bazı okullu generallerin önderliğinde Yıldız’a, Babıali’ye ya da başka resmi
kurumlara giderek içeridekileri pencereye çağırıyor, meşrutiyete bağlılık sözleri vermeye
zorluyordu. 26 Temmuz’da Yıldız’a giden kalabalık 50 bin kişiyi bulurken, yine aynı gün
302
Ahmet Emin Yalman’ın “Gördüklerim ve Geçirdiklerim, 1888-1918” (İstanbul, 1970) adlı kitabından
aktaran, Emiroğlu, K., Anadolu’da Devrim Günleri (II. Meşrutiyet’in İlanı), Ankara, İmge Kitabevi, 1999, s:
21
Beyazıt’ta 10 bin kişinin katıldığı bir miting düzenlenmişti 303. Bu tür gösterilerin önünü
almak amacıyla 27 ve 28 Temmuz’da Abdülhamit’in meşrutiyetçiliğini açıklayan ve devlet
işlerinin yürütülebilmesi için halkın işine dönmesini isteyen resmi ilanlar çıktı. 28
Temmuz’da Şeyhülislam, Abdülhamit adına ittihatçı örgütün temsilcilerini çağırıp, padişahın
Kanun-i Esasi’yi tamamıyla uygulamaya sokacağına dair yemin ettiğini bildirdi. Buna
karşılık olarak Rıza Tevfik, örgüt adına gösterilere son verildiğini açıkladı. Buna rağmen
gösteriler devam etti. İttihatçılar, kendi çabalarıyla gerçekleşen meşrutiyet rejimi için
padişaha teşekkür edilmesinden rahatsız oldular. Edirne’de “Padişahım Çok Yaşa!)
yazılarıyla karşılanan 3. Ordu subayları bu yazıları indirtip oradaki askerlere meşrutiyetin
nasıl ilan edildiğini anlatmaya kalkışınca, askerlerin buna tepki göstermesi, örgüttekilere
Abdülhamit’e karşı davranışlarında dikkatli olmaları gerektiğini hatırlattı 304. Bunun yanı sıra
Rumeli dışında kalan yerlerde kendini meşrutiyeti asıl ilan eden olarak kamuoyunda padişahı
sunması bir çok kişiyi aldattı 305.
2.5.3. Devrim Sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nda Siyasal Yaşam
23 Temmuz’u izleyen bir kaç ay içinde tam anlamıyla özgürlük günleri yaşandı.
Sansür gevşetildi, Abdülhamit döneminde gizli faaliyet gösteren örgütler yüzeye çıkarak
sevinç gösterilerine katıldılar ve özellikle Rumeli eyaleti başta olmak üzere birçok yerde,
işçiler grev hareketlerine giriştiler 306. Ancak bu durum uzun süremedi. Herşeyden önce,
303
Akşin, 1998, s: 116
304
Akşin, a.g.e.
305
Zurcher, 1994, s: 98
306
Meşrutiyet’in ilanından sonra ciddi bir grev dalgası söz konusuydu. Maaş arttırımı talep eden işçi grevlerinin
sayısı altı ay içinde yüzü geçti.
ittihatçı örgütün idareyi eline alarak yönetimi fiilen kendinin götürmek istememesi oldukça
çarpıcıydı. İttihat ve Terakki Cemiyeti devrimci bir örgüttü ve eylemlerini iktidarı yıkmak
güdüsüyle sürdürmüştü. Ancak çoğunluğu gericilerin oluşturduğu ve asıl ruhunu da bu
gençlikten alan örgüt, iktidar alaşağı edildiğinde ne yapacağına dair fazla bir hazırlık
yapmışa benzemiyordu. Osmanlı gibi geleneksel toplumda gençlerin başa geçmesi
yaırganacağından hareketle kendilerine güvenemediklerinden, meşrutiyet ilanından sonra
idareyi ele almadılar. Zaman zaman Talat, Cavit gibi örgüt mensupları bakanlık görevine
gelebilmiş olsalar da 1913’e dek sadrazamlardan hiçbiri örgütün üyesi değildi. Ancak başa
geçen hükümetlere yapacakları yönünde talimat verebildiklerinden dolayı iktidarın dışına
atılmış da değillerdi. İttihatçılar 1913’e dek tam iktidardan farklı olarak bir denetleme iktidarı
şeklinde yönetimde yer almışlardı 307.
Meşrutiyet’in ilanını izleyen süreçte devrimi yapanların yeni düzeni nasıl
biçimlendirecekleri yönünde kısmen bocalamalarının bir nedeni de, istibdatı yıkmak için bir
araya gelmiş güçlerden oluşan Jön Türkler’in kendi içinde de bölünmüşlükleriydi. Sayısız
fraksiyon içermesine rağmen Jön Türk hareketindeki bölünmeler iki grupta toplanabilir:
Liberaller ve İttihatçılar 308. Liberaller, Osmanlı toplumunun üst tabakasına dahil, eğitimli,
Batılılaşmış ve genellikle de Fransız kültürüne adapte olmuş kişilerdi. Kendileriyle aynı
toplumsal gruba mensup yüksek bürokratların denetiminde bir anayasal monarşiden
yanaydılar. İdeoloji olarak Osmanlıcılığı benimseyen bu kişiler, imparatorluğun tüm etnik ve
dini cemaatlerinin devlete sadakat ölçeğinde bütünleştirilmesi ve bu haliyle imparatorluğun
Batı Avrupa’nın hakimiyetindeki dünya sisteminin içinde yer almasını arzuluyordu.
İttihatçılar ise alt-orta sınıf olarak betimlenecek bir toplumsal kesimden geliyorlardı. Saray
ve Babıali’nin himaye ilişkileri içinde kendilerinin yükselmesini engelleyen yozlaşmış
307
Akşin, 1996, s: 46
308
Ahmad,1995, s: 54
düzene karşı oldukça tepkiliydiler. Kendilerinin doğrudan yönetimini tutucu toplumun
hoşgörmeyeceğinin farkında olan bu kişiler, ayrıca Avrupa elçilikleriyle uğraşma ibi bir işin
de altından kalkamayacaklarının da bilincindeydiler 309. İttihatçılar, hakim sosyo-politik
düzenin kendilerinin aleyhine nitelik arzettiğini anlayarak sahnenin gerisinde kalmaya karar
verdiler.
Meşrutiyet’in ilanından sonra aynı yılın Kasım-Aralık aylarında Meclis-i Mebusan’ı
oluşturmak için seçimler düzenlendi. devrimden önce sadece Rumeli vilayetlerinde güçlü
yerel örgütlenmeler gerçekleştirebilmiş olan İT, şimdi imparatorluğun geri kalan kısmında da
aynı örgütsel gücü kurmaya çalıştı. Genel olarak öğretmen, avukat, doktor gibi profesyonel
meslek gruplarına, Müslüman tüccarlara ve büyük toprak sahiplerine çekici gelen cemiyet,
toplumun ilerici liberal-demokratik keismlerine hitap ediyordu 310. Ittihatçı komitenin
tamamına yakın kısmı Müslüman ve büyük ölçüde de Türk olmasına rağmen, azınlıkların
desteğini alabilmek için fazlasıyla çaba gösterdi. Seçimlerde ittihatçılara rakip olacak tek
parti, Eylül ayında Prens Sabahattin tarafından kurulan Osmanlı Ahrar Fırkası’ydı. Ancak
bunlar ülke çapında ciddi bir örgütlenme kurabilmeyi başaramadı. Seçimler, İttihat ve
Terakki Partisi’nin tartışmasız zaferiyle sonuçlandı. Ancak meclisteki ittihatçı nüfusu dolaylı
olarak kendini hissettirebildi. Bu duruma yol açan en büyük sebep, Rumeli dışında sağlam
bir örgütlenmesi olmayan Parti’nin imparatorluğun bir çok yerinde seçimlerde yörenin ileri
gelenlerine bağımlı kalması ve onların etkisiyle seçilecek adayları belirlemiş olmasıydı.
İttihatçılar, meclisteki parti gruplarını çok da benimsemiş değillerdi. Devrim’den sonra
İttihatçı hareket, cemiyet ve parti olarak ikili bir yapı gösterdi. Asıl olan cemiyetti; parti,
yalnızca mebusan meclisindeki partili millet vekilleriydi. 1912’ye dek bu vekillerin çoğu
etiketli ittihatçılar olduğu için cemiyet partiyi kendinden uzak tuttu. Örneğin, cemiyetin genel
309
Ahmad, a.g.e.
310
Zurcher, 1994, s: 99
kongresine partiden sadece üç kişi katılabiliyordu 311. Devrimden sonra bile basına ve
kamuoyuna kapalı olarak düzenlenen bu kongreler, örgütün gizli kalma ilkesini
sürdürdüğünün işaretiydi. Kamuoyunun bu gizliliği tuhaf karşılayacağı düşünülmüş olsa
gerek ki cemiyet, üyeleri olan Enver ve Niyazi’yi “kahraman-ı hürriyet” olarak halka sundu
ve heryere kişilerin resimleri asılaraktan cemiyet kendini görünür kıldı 312.
Seçimlerdeki İttihatçı zaferi sarayın gücünü kırdı, ancak tamamen yok edemedi.
Babıali’nin ileri gelen bürokratları bir kez daha bağımsız siyasal güce sahip kişilikler olarak
ortama hakim oldular. Cemiyet ise sahnenin gerisinde kalarak meclisteki çoğunluğu
sayesinde hükümeti kontrol etti. Süregiden bu ilişkilere darbe, 1909 yılının Nisan ayında
geldi. Türk tarihine “31 Mart Vak’ası” olarak geçen olay, karşı devrim niteliğini
taşımaktaydı. 6 Nisan 1909 gecesi muhalif niteliğiyle öne çıkan Serbesti gazetesinin baş
yazarı Hasan Fehmi’nin suikast sonucu öldürülmesi gündeme bomba gibi düştü. Muhalefet,
suikasti İttihatçılar’a mal ederken, cemiyet kendini savunmak için fazla bir çaba
göstermeyince cinayet adeta üzerlerinde kaldı 313. 13 Nisan 1909’da İstanbul garnizonundaki
ayaklanmayla huzursuzluk en üst boyuta sürüklendi. Ayaklanmaya softalar olarak bilinen,
garnizon saflarına sızmış az sayıda reaksiyoner dinci önderlik ediyordu. Bunlar Müslüman
dini yasası olan Şeriat’in yerine anayasanın geçirildiğini iddia ederek şeriatın geri
getirilmesini talep ettiler. Dini sembolleri amaçlarına malzeme ederek 1908’deki iktidar
değişikliğine tepki gösteren bu kişiler halktan da destek gördü. Muhalifler İttihatçı komiteyi
üretim dışına atmak için o kadar hevesliydiler ki Adana’da bir Ermeni katliamı
örgütlemekten dahi çekinmediler. Amaçları bir İngiliz-Fransız donanmasını Hıristiyanlar
311
Akşin, 1996, s: 55
312
Akşin, a.g.e.
313
Akşin, 1996, s: 55
lehine müdahaleye kışkırtaraktan İttihatçı komiteyi yıkıma uğratmaktı 314. Olayların
başlangıcına tam olarak kimin sebep olduğu üzerine tam bir görüş birliği sağlanamamıştır 315,
ancak fatura Abdülhamit’e kesildi. Selanik’te kurulan, başında III. Ordu komutanı Mahmut
Şevket Paşa’nın bulunduğu Hareket Ordusu, İstanbul’u işgal ederek ayaklanmayı bastırdı. 27
Nisan günü ise Şeyhülislam’ın verdiği fetvaya dayandırılarak Abdülhamit tahttan indirildi,
yerine iktidar için pek hırsı olmayan, uyumlu bir kişilik V. Mehmet tahta geçirildi. 33 yıl gibi
uzun bir süre iktidarda kalan Abdülhamit’in saltanatı sona erdirilirken kendisinin İstanbul’da
ikameti de zararlı görülerek Selanik’e sürüldü. Daha önce Abdülhamit’in zararlı görüp
Selanik’e sürdüğü subayların bir gün gelip kendisini aynı sebeple oraya sürmesi tarihin civesi
olsa gerek.
Anayasal hükümet, Devrim’i izleyen ilk beş yılda siyasal iktidar için verilen sürekli
bir mücadele içinde iş görmeye çalıştı. Devrim, imparatorluğun siyasi modernleşmesi
açısından dev bir adımdı, ancak onun bütünlüğünü korumasını sağlayacak mekanizmalar
üretebilmiş olmaktan uzaktı. İttihatçılar devrime dek azınlıklardan oldukça ilgi gördü;
Arnavut, Ermeni ve Yahudiler’in kurduğu muhalif örgütler Jön Türkler’e destek verdiler,
ancak Rum asıllı Osmanlı vatandaşları için aynı şeyi söylemek pek mümkün değildir.
Osmanlıcılık ideolojisi her biri ekonomik, siyasal ve kültürel yönden birbirleriyle oldukça
farklılaşmış halkları bir hanedana bağlamak için oldukça zayıf kalıyordu. Ne Rumlar ne de
Ermeniler Osmanlı Devleti’ni kendi çıkarlarının temsilcisi olarak görmedikleri, 1908 sonra
da oldukça açıktı. Kapitülasyon ve millet sistemi içindeki geleneksel haklarını savunmak için
314
Ahmad, 1995, s: 58
315
Sina Akşin, ayaklanmayı kimin çıkarmış olabileceği üzerine üç ihtimali tartışmaya açmıştır. Buna göre,
ayaklanmanın sonunda iktidarını perçinlediğine göre İttihatçılar, ortaya çıkan iktidar boşluğundan yararlanması
münasebetiyle II. Abdülhamit ya da devrimden sonra kurulan düzende aradığını bulamayan Prens Sabahattin bu
olayın mihrakları olabilirdi. Yazar, ayaklanmanın Prens Sabahattin tarafından çıkarılmış olmasının daha
mümkün olduğunu belirtmiştir, bkz. Akşin, 1996, s: 49-50
yeni rejime karşı kararlı mücadelelerinde hiç bir sapma yaşanmadı. İttihatçılar’ın kurmaya
çalıştıkları merkeziyetçi devlete açıkça karşı koymaya çalıştılar. Rumlar’ın çoğu kendilerini
İstanbul’dan çok Atina’ya bağlı hissederken, Ermeniler’in İstanbul’da ikamet eden bir kısmı
İttihatçıları ve yeni rejimi destekledi, ancak genel olarak Ermeni toplumu Osmanlı’daki yeni
dönüşümlere karşı direndi 316. Bunların tersine, Osmanlı Yahudiler’i geleneksel, kapitalizm
öncesi sosyo- ekonomik yapının ayrılmaz bir parçası olarak kaldı. Onlar, kapitülasyon
rejiminden herhangi bir yarar sağlayamıyorlardı ve bu yüzden de Müslüman kesimle
zıtlaşmadan Selanik’ten Bağdat’a kadar tüm Yahudi topluluğu İttihatçılara tam destek
vermişlerdir 317. Aslında Türkler dışındaki Müslüman halklar da İttihatçılar’ın anladığı
anlamda bir Osmanlı ulusu olarak bu bütünün bir parçası olmak istemeyecek denli düşünsel
bilinçlenmeye ulaşmışlardı. Ne Arnavutlar ne de Araplar geleceklerini Osmanlı çatısı altında
aramadılar. İronik olarak aslında İttihatçılar’ın büyük bir kısmı da Osmanlıcılık ideolojisine
imparatorluğun yıkılmasını engelleyici bir işlev görmesi mahiyetinde benimsemişlerdi, içten
içe Türkçülük fikriyatına dahil kişilerdi; ancak bunu açığa vurmaları hiç de uygun
olmayacağından Kurtuluş Savaşı’na dek içlerinde gizli tuttular. 1912 yıllarının sonlarında
Yunan, Sırp ve Bulgarlar’ın ortak bir girişimi olarak Osmanlı’ya karşı başlatılan Balkan
Savaşı devlet için tam bir bozgun oldu. Osmanlı’nın en eski başkentlerinden biri olan Edirne
dahi elden çıkarak imparatorluk Asya’ya hapsedildi. İttihatçı hareketi desteklemiş olan
Arnavutlar’ın da bağımsızlık mücadelesi verip imparatorluktan kopmaları ayrıca kayda
değerdir. Muzafferler kazanımlarını pay etmekte birbirlerine düşünce bu şehir geri alınmış
olsa da yeni rejimin imparatorluğu güçlendiremediği açıkça ortaya çıktı.
I. Balkan Savaşı esnasında Edirne’nin kuşatılması üzerine İttihatçılar Babıali’yi
yürüyerek buranın genel bir taarruz harekatıyla geri alınmasını talep ettiler. “Babıali Baskını”
316
Ahmad, 1980, s: 331
317
Ahmad, a.g.e.
olarak bilinen bu eylem, görevdeki sadrazamın zorla istifa ettirilmesiyle sonuçlandı. Edirne
geri alındıktan sonra Babıali Baskını’nın kahramanı Enver haklı konuma geçti ve cemiyet
içindeki konumunu güçlendirdi. Bu olaydan sonra İttihatçılar tam olarak iktidara geçtiler.
Ancak kafalarındaki imparatorluğu eski düzenden kurtarıp Avrupa denetiminden bağımsız
kılma ideallerini uygulamaya koyacak zemin I.Dünya Savaşı’nın başlamasıyla oluştu. Bu
zamana dek siyasal alanda süregelen modernleşme çabaları, 1 Ekim 1914’te İttihatçılar’ın tek
taraflı olarak kapitülasyonları kaldırmasıyla ekonomik alana da sıçradı. Kapitülasyonların
kaldırılması İttihatçıların temel hedefleri olan ulusal ekonomi ve ulusal burjuvazinin
yaratılması için hareket özgürlüğü sağlandı. Milliyetçi aydınlar ve eylemci bürokratlar,
serbest dış ticaretin, iktisadi bağımlılığın ve komprador burjuvazinin doktrini olarak
gördükleri liberalizme karşı saldırıya geçerek Listçi bir milli ekonomi politikasına
bağlandılar. Bu görüşe göre milli bilincin kazanılmasına ve ekonomik hedeflerin
gerçekleştirilmesine yukarıdan yani devlet tarafından katkıda bulunmak gerekiyordu;
bireylerin girişimciliği devletin açmış olduğu yol sayesinde gelişecekti 318. Bu çerçevede
hareket eden İttihatçı yönetim işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen kanunlar çıkardı; köylülere,
toprak beylerinin haklarına tecavüz etmeyecek şekilde toprak dağıtıldı ve kredi verildi; ve
genel olarak ülkenin ekonomik gelişimi yönünde önlemler alındı.
1908-1922 dönemindeki ekonomik gelişmeleri belirleyen unsurlar, kapitalist bir
devletin
kurumsallaşması
doğrultusundaki
yasal
düzenlemeler,
sanayileşme
ve
şirketleşmenin teşviki, ekonomik bağımsızlık yönünde çabalar ve savaş ekonomisi
yöntemlerinin kullanımı şeklindeki politikalardı 319. Meşrutiyetin ilanını takiben yoğunlaşan
grev hareketlerini dizginlemek için sendikalaşmayı yasaklayarak grev hakkını kısan 1909
tarihli“Tatil-i Eşgal Kanunu”, yeni iktidarın işverenlerden yana olacağının işaretiydi.
318
Keyder, 1999, s: 89
319
BORATAV, K., Türkiye İktisat Tarihi, 1908-1985, İstanbul, Gerçek Yayınevi, 1988, s: 20
“Teşvik-i Sanayi” kanunu da yine bu yönde bir adımdı. Ancak İttihatçılar da öncelleri gibi
sanayileşememe sorunsalının devletin hükümranlık haklarının ve kapitülasyonların
engellemelerinden ibaret görmüş, emperyalizmin dayattığı bağımlılık mekanizmalarının
varlığı yeterince kavrayamamıştır 320. Toprak sahiplerinin köylü üzerindeki denetimlerini
arttıran yasalar çıkarılması köylülerin devletten yabancılaşmaları sonucunu doğurdu.
Verimliliği ve üretimi arttırmak yerine köylünün sömürülmesi, özellikle I. Dünya Savaşı
esnasında servet biriktirmenin başlıca kaynağı haline geldi. Savaş döneminde Müslüman iş
adamlarının kar etmesi için en çabuk ve kolay başarı getirecek olan alan ticaretti. Savaş
ekonomisi de bu yönde karları mümkün kılarak Müslüman burjuvazinin sermaye birikimine
katkıda bulundu. Savaş sonunda Türk ve yabancı gözlemciler Türkler’in hakimiyetinde bir
ulusal ekonominin oluştuğunu, burjuvazi niteliğinde bir sınıfın da doğduğunu kaydetmeye
başladılar 321.
İttihatçılar için I. Dünya Savaşı ekonomik alanda hareket serbestliği sağlarken, siyasal
alanda tam bir yıkıma hazırlık oldu. Almanya’yı savaş partneri seçen İttihatçılar onunla
birlikte yenilgiyi kucakladılar. Ermeniler’in savaş sırasındaki sadakatsiz tutumlarını bertaraf
etmek için girişilen techir uygulaması ve bu sırada ölen bir çok insan İttihatçıların alnına kara
leke olarak yapıştı. Savaş sırasında askeri alanda Enver Paşa ve siyasi alanda Talat Paşa’nın
çevresinde gelişen İttihatçı diktatörlüğü ülkede büyük yaralar açacak sonuçlar üretti. 1908’de
devleti kurtarmak için ayaklanarak iktidarı alan örgüt, aynı devletin kendi yönetimlerini tam
olarak kurdukları anda yıkılışa sürüklenmiş olması fazlasıyla anlamlıydı. İttihatçılar
herşeyden önce idealistlerdi. Ancak kibirleri ve uzlaşmaz tavırlarıyla realitelerle başa çıkmak
için de bir o kadar güçsüzlerdi.
320
Boratav, a.g.e.
321
Ahmad, 1995, s: 67
BÖLÜM III. 1905 RUS DEVRİMİ İLE 1908 JÖN TÜRK DEVRİMİ’NİN
KARŞILAŞTIRMASI
Rusya ile Osmanlı İmparatorluklarında üç yıl gibi oldukça kısa aralıklı olarak
gerçekleşen 1905 ve 1908 devrimleri, burjuva-demokratik nitelikleriyle hakim siyasal yapının
dönüşümünde oldukça önemli bir safhaya denk gelirler. Geleneksel yönetim sistemlerinin bir
çok benzerlikler gösterdiği bu iki imparatorluk, devasa topraklar üzerinde, güçlü merkezi
yönetim mekanizmaları kurmuşlardı. Toplumun egemen sınıflarını sürekli denetime tabi
tutarak merkezi otoriteye rakip güçlerin oluşumunu engelleme çabası her iki imparatorluğun
modernleşme sürecinde derin izler bırakmıştır. Modernleşme ereği çerçevesinde merkezi
otoritenin lider rolü oynayacağı ve hakim iktidarın yönetim erkini tekeli altında tutacağı bir
modele meyleden her iki devlet, tüm süreci baştan sona denetimleri altında tutmaya
çalışmıştır. Böyle bir modelin seçilmesinde, dayandıkları toplumsal sınıfların modernleşmeyi
sürükleyecek yetenekte olmamasının rolü büyüktür. Ancak bu sınıfların güçsüzlüğünün bir
nedeni de iktidarın, herhangi bir sınıfın öne çıkarak kendisine rakip bir konuma gelmesini
engelleyici mekanizmalarıdır. Rus ve Osmanlı devletlerinin modernleşme çabaları, yukarıdan
aydın bir zümrenin sürüklediği modernleşme hareketi niteliğindedir.Ancak toplumun belli bir
sosyo-ekonomik gelişmişlik ve siyasal bilinçlenme safhasına gelmesiyle, bu zümrenin
otoritesine karşı muhalefet hareketleri ortaya çıkmıştır. Modernleşme serüvenine 17.yüzyılda,
Osmanlı Devleti’ne göre bir yüzyıl erken başlayan Rus Çarlığı, sosyo-ekonomik bazda çok
daha uzun bir yol katetmişti. Bu yüzden 1905’teki devrimci savaşım, Osmanlı Devleti’nde
meydana gelen 1908 Devrimi’ndekine oranla çok daha ciddi kitlesel boyutlara ulaşmıştı.
Kapitalist dünya ekonomisiyle yarı-sömürge koşullarında bütünleşen Osmanlı İmparatorluğu,
bu handikapından dolayı sosyo-ekonomik düzeyde büyük ilerlemeler kaydedememiştir.
Kitlelerin geleneksel yaşam biçimlerinin yeterince dönüşemediği bu ülkede, modernleşmeyi
sağlam ve süreklilik arz eden şekilde yapılandırmak amacıyla yönetici sınıfa mensup
aydınlanmış bir grup, II.Abdülhamit’in otokrat yapıya bürünen rejimini yıkmak için devrimci
hareketi sürüklemiştir.
3.1. Rusya ve Osmanlı İmparatorluklarının Geleneksel Yönetim
Yapılarının Karşılaştırması
Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu, her ikisi de Asya ve Avrupa kıtalarının geçiş
sahaları üzerinde kurulmuş, devasa büyüklükte topraklara hükmeden, çok uluslu
imparatorluklardı. Oldukça sert ve elverişsiz iklim şartlarının hüküm sürdüğü ve sıcak
denizlere çıkışı olmayan topraklar üzerinde kurulan Rus Çarlığı’nın bu olumsuzluğu yenmek
için sürdürdüğü mücadele, ülke tarihinin en öne çıkan olgularından biridir. Büyük Petro’nun
saltanat döneminden itibaren, ticaretin yoğunlaştığı Akdeniz ve Baltık denizlerinde hakimiyet
kurma çabası, Rusya için tarihsel bir misyon olmuştur. Bu çerçevede, Osmanlı Devleti’nin
gücünü kırmak amacıyla 18. ve 19.yüzyılarda sayısız savaş ve çekişmelere yol açarak oldukça
agrasif bir politika güdüldü. Osmanlı İmparatorluğu ise Rusya’nın tersine ılıman ve sıcak
iklim kuşağı üzerindeki topraklar üzerinde yayılırken, Karadeniz’de tam bir hakimiyet
kurmuş, Akdeniz’de ise Balkanlar ve Kuzey Afrika bölgelerini elinde tutarak büyük bir
hakimiyet sahasına sahip olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu 14.yüzyıldan başlayarak
16.yüzyılın ortalarına dek az çok kesintisiz bir coğrafi genişleme süreci geçirmiş ancak
sonrasında sürekli güç kaybederek, 19.yüzyılda özellikle yoğunlaşan, toprak kayıplarına
maruz kalmıştır. Komşu Rusya Devleti ise tam aksine Büyük Petro’nun başa geçmesiyle
17.yüzyılın sonlarından itibaren altın çağına girmiş ve genişlemesinin yolundaki en büyük
engellerden biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü tehdit eden en önemli dış
mihrak olmuştur. Devasa insan ve doğal kaynaklarıyla Avrupa’yı tehdit eden bu genişleme
potansiyeli karşısında Büyük Devletlerin ittifakı, Osmanlı’nın yaşama sebeplerinden biri
olmuştur.
Coğrafi olarak birbirlerine yakın konumlanan Osmanlı ve Rus imparatorlukları benzer
uygarlıkların nüfuz sahalarında gelişimlerini sürdürmüşler ve kendi sistemlerini oluştururken
bunlardan büyük ölçüde etkilenmişlerdir. Bizans İmparatorluğu ve uygarlığı hem Ruslar hem
de Osmanlılar için büyük bir ilham kaynağı olmuştur. 10.yüzyılda Hristiyanlığın Bizans
versiyonu olan Ortodoksluğu kabul ederek bu kültürün nüfuz sahasına giren Ruslar, Batı
Katolik dünyasından kısmen izole şekilde kendi yönetim geleneklerini oluşturdular. Ortaçağ
Katolik dünyasındaki hükümdar-kilise çekişmesini, Rusya’da görülmemesinin başlıca
sebeplerinden biri de Ruslar’ın Bizans yönetim geleneklerinden etkilenerek kiliseyi iktidara
hizmet eder bir yapıda kurgulamış olmalarıdır. Ruslar böylece bu kurumun iktidar yönünde
istemlerinin oluşmasını sağlayacak güce kavuşmasına ket vurmayı başarmışlardır. Osmanlılar
ise 11.yüzyıldan itibaren Orta Asya’dan yoğun göçlerle Bizans topraklarına yerleşen Türk
aşiretlerinden sadece biriydi. Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren sürekli olarak Bizans
aleyhine genişlemiş ve 1453 yılında İstanbul’u ele geçirerek bu köklü imparatorluğun sonunu
getirmiştir. Özellikle İstanbul’un alınıp, başkent yapılmasından itibaren Osmanlılar, bu
uygarlığın bir çok öğesini kendi sistemlerine eklemlemişlerdir. İstanbul’da yaşayan geniş
Rum nüfusu, devlet içinde önemli mevkilere gelerek Bizans uygarlığının mirasını yeni
iktidara da aktarmışlardır.
Bizans’ın yanısıra Orta Asya yönetim geleneklerinin etkileri de hem Rus hem de
Osmanlı devlet yapılarının önemli unsurları olarak kendilerini hissettirmişlerdir. Kökenleri
Orta Asya’ya dayanan Osmanlılar, kendi sistemlerini oluştururken, tarihsel öncüleri olan
Selçuklu devletinin yönetim metodlarını büyük ölçüde kopyaladılar. Orta Asyalı göçebe
kavimlerinin fetihçi siyasetini aynen devralarak, askeri unsurun belirleyici olduğu bir siyasal
ve sosyo-ekonomik yapıyı vücuda getirdiler. Bir fetih makinesi görünümünü arz eden
Osmanlı siyasal ve toplumsal sisteminin sade, gösterişsiz ve tamamen işlevsel nitelikli bir
yapı olarak ortaya çıkmasında Orta Asya geleneklerinin etkisi belirleyici olmuştur. Rus
Devleti ise 12.yüzyılda yoğunlaşmaya başlayan Batı’yla olan ilişkilerinde, aynı yüzyılda
gerçekleşen Moğol-Tatar isyanından dolayı kopma yaşadı. Bu Orta Asya topluluklarının
boyunduruğu altına giren Rus knezleri, 14.yüzyılın ortalarında yeni bir istila dalgası yaşadı.
Türk kökenli efsanevi fatih Timurleng’in kuzeyde Rusya’daki Altınordu devletinden
Akdeniz’e kadar genişleyen Semerkant merkezli imparatorluğunu kurmak için giriştiği,
1360’lardan itibaren tam kırk yıl süren büyük fetih hareketi Ruslar kadar Osmanlılar’ı da
derinden etkiledi. Timurleng, Anadolu’da Ankara Savaşı’ndaki zaferinin ertesinde Anadolu
birliğini kurmuş olan Osmanlı Devleti’ni bir varolma mücadelesine sürükledi ve o zamana
dek istikrarlı süren Osmanlı genişleme sürecini sekteye uğrattı. Ancak Anadolu Beyliklerine
tekrar hayat aşılayıp, bölgeyi vergiye bağlamakla yetinildi ve buradaki hakim ilişkilerde
kalıcı bir etki bırakılmadı. Bu topraklarda bütünlüğü sağlayacak en etkili mekanizmayı
kurabilen Osmanlı devleti, kısa süreli çözülme dönemini atlatarak gelişme çizgisini sürdürdü.
Rusya örneğinde ise Timurleng’in bölgedeki hakim Tatar yönetimini Kırım ve Kazan
Hanlıkları olarak ikiye bölmesi, Tatar birliğini çökerterek hakimiyetlerinin zayıflamasına yol
açtı. Bu güç kaybı Ruslar’ın bağımsızlıkları ve kendi devletleri altında bütünleşebilmelerinin
yolunu açtı. Tatar yönetimi altında diğer knezliklerin önüne geçen Moskova Knezliği,
15.yüzyılda fetihçilerin hakimiyetinin son bulmasını takiben, kendi bağımsız yönetim
geleneklerini oluştururken Tatar yönetim metodlarından fazlasıyla etkilendi, hatta bir nevi
taklit etti. Rus otokrasisinin güç tekeline dayanan niteliği ve bunu kurmak için terör
yöntemine meyletmesi, büyük ölçüde Tatar mirasının etkisinden ileri gelmekteydi.
Osmanlı ve Rus yönetim geleneklerinin analizi doğrultusunda en öne çıkan
noktalardan biri “Asyatik Despotizm” kavramının sıkça vurgulanmış olmasıdır. Batı’dan
bakıldığında hem Rusya hem de Osmanlı İmparatorlukları, hükümdarların kuralsız
yönetimleri altında ezilen ve her başkaldırılarının ardından iktidarın demir yumruğuna maruz
kalan halkların yaşadığı ülkeler olarak görülmüştür. Ortaçağ Batı Avrupa’sının genel
karakterini veren feodalite sistemi ve akabinde gelişen sınıf-iktidar ilişkileri Rusya ve
Osmanlı’da oldukça farklı şekilde gelişmiştir. Öncelikle Batı Avrupa’daki hükümdarların,
büyük toprakları denetimlerinde tutan aristokrat sınıfla, birbirlerinin hükümranlık ve eylem
sahalarını ritüel halinde karşılıklı verilen sözlerle ayırmış oldukları bir iktidar bölüşmesi
feodalite sisteminin en öne çıkan unsurlarından biridir. İktidara tekelci bir çerçeveden
yaklaşan Rus ve Osmanlı hanedanları, toplumsal sınıfların kendi yönetimleri altında
alternatif güçler olarak sivrilmelerini sistematik şekilde engellemişlerdir. Rusya örneğine
bakıldığında aristokrat-serf geleneğine dayanan güçlü bir feodal sistem, hakim toplumsal
ilişkilerde en öne çıkan unsurdur. 15.yüzyılda güçlenen Moskova Knezliği, Tatarların
hakimiyet döneminden de fazlasıyla etkilenerek, hükümdarın keyfiyetine dayalı ve devletin
toplum üzerinde aşırı denetim uyguladığı bir yönetim yapısı oluşturmuştur. Komşu Rus şehir
devletlerini yutarak genişleyen Knezlik, güçlü bir merkezi sistem yaratma yolunda varolan
aristokrat sınıf, bayarların nüfuzunu kırarak toplumsal unsurları devlete hizmet eden bir
mantık içinde tasnif etmiştir. 15.yüzyılın ikinci yarısında saltanat süren IV. İvan’ın terör
halinde gelişen bayarlara başeğdirme mücadelesinde, devletin topluma bu şekilde
yaklaşımını, kazanan taraf olması itibariyle kökleştirmiştir. Rus Çarlığı, yönetimi altında
tuttuğu egemen sınıfların zayıflıklarını ve ekonomik girişimlerinde devlete bağımlı
konumlarını kullanarak sistemini inşa etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, Batı Avrupa’yla karşılaştırıldığında oldukça farklı bir
eksende kendi sistemini kurdu. Bizans toprakları üzerinde genişlerken, buralarda söz konusu
olan feodal ilişkilerin gelişimine ket vurulmudu. Osmanlılar başlangıçta tanımak zorunda
kaldıkları feodal hak ve yükümlülükleri zamanla askeri bir düzen çerçevesinde kendi
sistemleri ile bütünleştirmeye çalışmışlardır. Bu eğilim, merkezi iktidarın kurulmasında
16.yüzyılın sonlarına dek, “miri arazi” rejiminin genişletilmesi ve askeri yükümlülükleri
olmayan bir çok mülk ve vakıfların tımar sistemi içine alınmasıyla gerçekleşmiştir 322.
Kuruluş döneminde özerk Türk beylerinin işbirliğine dayanan toplumsal ve askeri oluşumun
tepesinde oturan Osmanlı hanedanı, yönetimde tekelci bir eğilim sergilemekten çok bu özerk
aşiretler arasında koordineyi sağlamaya yönelmiştir. Bu haliyle Osmanlı yönetim çemberi bir
fetih anında, içinde barındırdığı tüm toplumsal unsurları bu yöne seferber eden bir
mekanizmanın kontrol kulesi işlevini görmekteydi. Ancak en başından beri merkeziyetçi
eğilimleri devlet, askeri ve idari yapısını sağlamlaştırdıktan sonra bu özerk unsurlar üzerinde
tam denetim kurmaya yönelmiştir. Bu özerk Türk aristokrat sınıfı, devşirme sınıflarının
yükselişi ile dengelemeye çalışan devlet, varlıklı sınıfların içinde sivrilmeye yüz tutanlara
karşı müsadere silahını kullanmıştır. Merkezkaç güçlerinin oluşumunu engellemek için
kullanılan bir diğer mekanizma, köylüyü geçimlik ölçekte bir toprak parçasında sınırlayarak,
toprak devirlerinin sıkı bir denetime tabi kılınması olmuştur. Bu dengeleme siyasetinde bir
bütün olarak yönetilenler sınıfı, reayayı varlıklı sınıflara karşı korumuştur. Devlet, vergi
konusunda sade ve yumuşak bir tavır takınmıştır; taşradaki yöneticilere merkezden
gönderilen adaletnamelerle halka iyi davranmaları ve haksız vergilerle ezmemeleri
322
Timur, 2000, s: 247
istenmiştir 323. Oysa, Rusya’da serfler tamamen aristokratların keyfi yönetimine bırakılmış ve
devlet bu sınıf için kayda değer bir koruma mekanizması geliştirmemiştir. Osmanlı
Devleti’nin bu oldukça babacan görünen köylüye yaklaşımı ise onu ekonomik krize girdiği
dönemlerde bu kesime ağır vergilerle yüklenmekten alıkoymamıştır. 17. ve 18.yüzyıllarda
fetihlerin durma aşamasına gelmesiyle sürekli kan kaybeden devlet, merkezkaç güçlerin
taşradaki yönetim aygıtları üzerinde büyük bir nüfuz sahası kurarak köylüyü olabildiğince
sömürmelerini de engelleyememiştir.
Osmanlı Devleti’nin düşüşe geçmesiyle eşzamanlı olarak şahlanan Rus Çarlığı, aydın
bir despot olan I. Petro’nun saltanat döneminde geniş ölçekli bir modernleşme hareketine
girişti. Hristiyan bir Avrupa halkı olan Ruslar’ın daha önceki tarihsel koşullar dolayısıyla
Batı’yle sınırlı olan ilişkilerini, yakınlaşma ve Batı kurumlarını adapte etme boyutuna taşıyan
Petro, modern Rus devletinin de temellerini attı. Kapitalizmin merkantalist çağında
bünyesinde barındırdığı burjuva sınıfından da destek alarak girişilen bu büyük modernleşme
atağı, Rusya’yı Avrupa’nın büyük devletlerinin arasına taşıdı. Oysa Osmanlı Devleti,
Batı’nın etkilerinden olabildiğince izole şekilde varlığını sürdürmeye çalışırken ana gayesi,
efsanevi çağına dönmek için klasik dönemdeki kurumlarını tekrar işler hale getirebilmekti.
Batı’nın rakip ya da düşman algılandığı ve ulema sınıfının güçlenmesiyle birlikte bir ölçüde
dinsel taassubun da yönetim eğilimlerini etkilediği bu ortamda, varolan iktidar ilişkilerinde
ve kurumlarda herhangi bir açılıma gitmek isteyenler, ulema-yeniçeri ittifakının sert
tepkilerine maruz kaldı. Oysa, Hristiyan Rus halkının başı olan Petro, sindirilmiş toplumsal
unsurları kendi amaçları doğrultusunda istediği gibi kullanabilmiş ve St. Petersburg’la
birlikte yeni bir Rusya inşa etmişti.
323
Timur, a.g.e.
3.2. Rus ve Osmanlı Modernleşmesinin Karakteristik Özellikleri ve
İtici Güçleri Üzerine Bir Değerlendirme
Burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla eşzamanlı olarak modern merkezi devletler
Avrupa’da kendini yapılandırmaya başladı. Coğrafi keşifler ve teknolojik ilerlemeler
sayesinde sürekli güçlenen Batılı devletler, ekonomik ilişkiye ya da askeri mücadeleye
girdikleri diğer devletleri de kendi yollarını izleyerek yapılarını dönüştürmeye daha doğrusu,
gelenekselle bağları koparıp modernleşmeye yönelttiler. Batı’nın daha gelişmiş toplumsal ve
ekonomik ilişkilerinin baskısı altında kalan Rusya, özellikle askeri alanda ayakta kalabilmek
için Batı’nın teknolojisini ve kurumlarını adapte etmenin gereğini, Osmanlılara göre bir
yüzyıl önce anladı. İsveçliler’le savaşımında yeni bir donanma ve ordu geliştirmesi gereğinin
ayırdına varan I. Petro (1682-1725), askeri alanla sınırlı kalmayacak geniş ölçekli
modernleşme projesine girişirken ülke tarihinde tertemiz bir sayfada, yeni bir başlangıç yaptı.
Petro’nun reformları, Rusya’nın pencerelerini Batı’ya açarken, bu istikamette bir
dönüşümünde temelleri atılmış oldu. Yeni rejimin simgesel anıtı olan St. Petersburg şehri
ülkenin batı ucunda bataklıklar üzerinde on yıl gibi kısa bir sürede inşa edildi ve yirmi yıl
içinde Avrupa’nın en gözde metropollerinden biri oldu. Eski başkent Moskova, Rus
geleneğinin simgesi olarak bir tarafa bırakılırken, yeni Batılı Rusya’yı St. Petersburg şehri
temsil etti. Petro’nun en büyük çabalarından biri ülkedeki aristokrat sınıfın karşısına
burjuvaziyi çıkararak güçlerini dizginlemesiydi. Devlet kurumlarında aristokratların nüfuzu
kırılarak mevkiler, soy ya da toplumsal pozisyonlara bırakılmaksızın yetenekli ve eğitimli
kişiler arasında dağıtıldı. Burjuvazinin finans desteğiyle yürütülen Petro reformları, bu sınıfın
yolunu açmak için oldukça saldırgan bir dış siyaset izledi; açık denizlere ulaşma isteği ile
ticari burjuvazinin çıkarları arasında dolaysız bir ilişki vardı. Bunun yanı sıra yeni kurduğu
ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için ülkenin imalat sanayisinde büyük ilerlemeler
kaydedildi.
Petro, Batılılaşma ereği çerçevesinde ülkede taş üstünde taş bırakmazken, aydın-
despot hükümdar geleneğinin en karakteristik örneklerinden biri olarak dünya tarihine
geçmiştir. Reformlarını gerçekleştirmek için barbarca kabul edilecek yollara meyleden Petro,
ülkesinin özellikle insan kaynağını muazzam ölçüde sömürmüştür. Rusya’yı Batılılaştırmak
için Doğulu metodlara başvurarak, otokrat Rus yönetim geleneğinin kurucusu olmuştur.
“Otokrasi” terim olarak, 18-19.yüzyıl Rusya’sındaki rejimi tanımlamak için kullanılır. Terim
sadece baskıcı, özgürlüklerin yok edildiği, polisiye önlemlerle halkın sindirildiği rejimi
nitelemek için muhalefet tarafından ortaya atılmış değildi; Rus Çarları “veliko samoderjetz (
büyük otokrat )” ünvanını siyasal muhaliflerinin tersine olumlu bir anlamda kullanırdı 324.
Otokrasi rejimi, 20.yüzyılın totaliter rejimleriyle bir değildir; otokrasi hiçbir zaman totaliter
yönetimin kontrol aygıtlarına sahip olamamıştır. Otokrasi, can ve mal güvenliğini hiçe sayan
müsadereci bir rejim de değildir ancak oldukça baskıcıdır. Rejim, eğitimi geliştirir ancak
bunun sonucunda ortaya çıkacak genç kuşakların laik bir dünya görüşü benimsemelerini ve
özgür düşünce sahibi olmalarını istemediğinden, tarih, felsefe ve hukuk gibi düşünsel
alanlarda sansürlü bir eğitim uygular. Bürokrasi güçlenir ve uzmanlaşır ancak başat güç yine
de askeri sınıftır 325. Siyasal özgürlükler ve temsili yönetim mekanizmaları bu rejimde
işlemez.
Rus ve Osmanlı modernleşmelerinde en öne çıkan olgu, defansif bir nitelik
arzetmeleridir. Avrupa’nın modernleşmesi kendi bünyesinde ortaya çıkan gelişmelerin
ürünüydü; herhangi bir adaptasyon ya da dış tehditlere karşı bir önlemler bütünü değildi.
Ancak diğerleri modernleşmeyi bir zayıflık hissiyatıyla kucaklamışlar ve bu yüzden de bir
çok yapısal sorunla karşılaşmışlardır. Batı’nın yanıbaşında Hıristiyan bir ülke olması sıfatıyla
erken bir dönemde bu sürece kendini dahil eden Rusya, gelişmiş askeri gücüyle Osmanlı’ya
karşı tehdit oluşturarak onun da bu yola sürüklenmesinde en etkili sebeplerden birini teşkil
324
Ortaylı, 1999, s: 40
325
Ortaylı, a.g.e.
etmiştir. Petro’nun kapitalizmin merkantalist döneminde modernleşme sürecini başlatmış
olması, Rusya için oldukça büyük bir ilerleme şansı yaratmıştır. Oysa Osmanlı
İmparatorluğu’nda sistematik modernleşme hareketinin başlaması, kapitalizmin sanayileşme
aşamasına geldiği 19.yüzyıla denk düşer ki bu çok büyük bir handikapı da beraberinde
getirmiştir. 18.yüzyıl boyunca Osmanlılar, klasik Osmanlı kurumlarının Batılı olanlardan
üstün olduğu inancını taşıdıklarından dolayı tüm reformist çabalar eskiyi diriltmek
doğrultusunda ele alınmıştır. Batı’dan kendini izole eden Osmanlı Devleti, bu kültürle fazla
bir ilişki kurma gayretine girmedi. 17. ve 18.yüzyıllarda Batılı devletler karşısında katastrofik
yenilgilere maruz kalındığında ise sadece bunların askeri teknolojilerini ithal etme
çabalarıyla yetinildi. Bu çerçevede davet edilen Batılı teknik uzmanlar, devlet servisiyle ilişki
içindeki gayri-müslimlerle birlikte, Avrupa’da olup bitenler hakkında bilgi alınan ilk el
kaynaklar işlevini gördüler. Osmanlı İmparatorluğu, askeri gereksinimlerinden dolayı Avrupa
dünyasına, düşünce ve edebiyattan daha önce teknik anlamda yaklaşmak zorunda kaldı.
18.yüzyılda Osmanlılar Rusya’da olup biteni hayranlıkla ya da ciddiye olarak izlememişlerdi.
Büyük Petro döneminde Rusya’ya elçi giden Mehmet Ağa, Çar’ın yaptığı geçit törenini
“Çar’ın maskaralıkları” olarak nitelendirmiştir 326. Oysa II. Katerina döneminde Rusya’ya
giden Mustafa Rasih Paşa, burada olup bitenler hakkında daha etraflı ve takdir eder bir kanı
edinmiştir. Sefaretnamesinde, Rusya örneğinde olduğu gibi Batı’ya yönelmenin gerekli
olduğunu ve onun kullandığı çeşitli yöntemlerin Osmanlı ülkesinde de tatbik edilmesinin
yararlı olacağını belirtmiştir 327.
Osmanlı Devleti, Batılılaşmaya başından beri işlevsel bir bakışla yaklaştı. Osmanlı
Batılılaşması, bu uygarlığa duyulan bir hayranlıktan değil, imparatorluğu yıkımdan
326
ORTAYLI, İ., “Tanzimattan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi (I. Cilt) içinde “Batılılaşma” maddesi,
İstanbul, İletişim Yayınları, s: 137
327
Rasih Paşa’nın Sefaretnamesinden bu yönünde fikirlerinden yapılan alıntılar için Bkz. Hanioğlu, a.g.e., s: 11
kurtarmak için zorunlu olduğu düşüncesiyle başlatılmış bir süreçti. 19.yüzyılın başı itibariyle
Osmanlı yönetimi istikrarlı bir yapı göstermekten oldukça uzaktı; merkezi yönetim, yeniçeri
ve ulemaların hükümdarların eylemlerinde kendi çıkarları doğrultusunda aşırı belirleyici
olduğu bir hava içinde ağır aksak iş görüyordu. Taşra düzeyinde ise yeniçeri ve ulemalara bir
de yarı feodal nitelikli bir sınıf olan ayanlar eklenerek tam bir idari yozlaşmayı vücuda
getirmişlerdi. Merkezden uzak eyaletlerdeki ayanlaşma süreci, artık merkezi hükümeti açıkça
tehdit eder boyutlara gelmiş olduğu bu aşamada ciddi yapısal reform girişimleri ülkenin
bütünlüğü açısından kaçınılmaz bir zorunluluk arz ediyordu. Bunun yanı sıra birde Sırp ve
Yunanlar gibi ortaçağda kendi ulusal devletleri olan azınlıkların, Fransız Devrimi’nin de
etkisiyle isyanlara kalkışması ve Avrupa devletlerinin de desteğiyle başarılı olmaları, devlet
adamlarının durumun ciddiyetini görebilmelerini sağladı. Bir çok yönden I. Petroyla
karşılaştırılan II. Mahmut bu ortamda radikal bir eyleme imza attı: 17.yüzyılın ortalarından
itibaren adeta devlet içinde devlet olan Yeniçeri Ocağı’nı tasfiye etme girişiminde III.
Selim’in açtığı yolu takip ederek, ulemayla birlikte gericiliğin kaynağı olan bu kurumu
kaldırdı. Bir yüzyıl önce I. Petro da eski Rusya’nın isyankar Kapıkulu askerleri olan
Strelitzler’i Kremlin meydanında yokettirmişti 328. II. Mahmut da Petro gibi kanlı şekilde
Yeniçeri ocağını kaldırmış ve yerine de modern bir ordu kurmuştur. Bunun yanı sıra,
iktidarının başında ayanlar tarafından kendisine onların bölgelerindeki hükümranlık haklarını
tanımak zorunda bırakıldığı belgenin de öfkesiyle, iktidardaki gücünü sağlamlaştırdığı gibi
bu sınıfın üzerine yürümüş ve tüm otoritelerini kırmıştır. Yönetim mekanizması içinde
istikrarlı bir bütünlük sağlamak amacıyla merkez-kaç güçlere yöneltilen bu şiddet, Mısır
valisi Mehmet Ali Paşa örneğinde ise başarıya ulaşamamıştır. Ancak II. Mahmut bu
amacında o kadar kararlıydı ki en amansız düşmanı olan Rusya’nın yardımını da bu uğurda
kabul etmiş ve ona Akdeniz’e inmesini sağlayacak ödünler vermiştir. Durumdan hoşnut
328
Ortaylı, 1999, s: 38
olmayan Batılı devletler araya girerek Rusya’yı bu uluslararası önem arz eden durumun
dışında bırakmışlardı. Siyasal kaygılarının ekonomik olanların daima önüne geçtiği Osmanlı
yönetimi ise aldığı yardım karşısında İngiltere’ye ülkesini yarı-sömürgeye dönüştüreceği
ticaret ayrıcalıklarını bahşetmiştir.
II. Mahmut döneminde yapılan idari reform hareketleri ve Batı’da daimi elçiliklerin
açılması, Osmanlı’nın siyasal ve toplumsal dönüşümüne önderlik edecek aydın bir bürokrat
kadronun da güçlenip işbaşına gelmesinin yolunu açmıştır. Yeni bürokrasi ve ideolojisi
Osmanlı Devleti’nin 19.yüzyılda geçirmiş olduğu evrimde tartışmasız öneme sahip,
belirleyici unsurlardan biri olmuştur. Yeniçeri ocağının kaldırılmasından önce kul
aristokrasisi olarak tanımlanabilecek asker tabanlı bürokratlar, padişahın iradesi karşısında
boynu kıldan ince ve tüm kariyerini ona borçlu olan devşirmelerden oluşmaktaydı. Yeni
bürokrasiyi ise askerler değil, çoğnluğu diplomatik bir kariyere sahip kişiler oluşturuyordu.
Gücünü eğitimlerinden ve başarılı kariyerlerinden alan bu kişiler aydınlanmış-despot bir
bürokrasiyi hayata geçirdiler. Kırk yılı aşkın sürecek Babıali diktatörlüğünü kuracak
sözkonus bürokratlar, 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamit dönemine dek padişahları geri
plana iterek iktidar üzerinde tam bir tekel kurmuşlardır. Kanuni Sultan Süleyman saltanatının
sona erdiği 17.yüzyıl ortalarından beri padişahı gölgede bırakarak iktidarı yönlendiren bir
çok sadrazam olmuştur. Hatta “Köprülüler Devri” olarak bilinen dönemde aynı aileden gelen
dört sadrazam peşpeşe iktidara gelebilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman ve II. Mahmut
devirleri arasında geçen bir buçuk yılı aşkın sürede IV. Murat dışında tam iktidar kurmuş bir
padişaha rastlanmamıştır. Oysa, Rus tarihinde böyle bir bürokrat saltanatı dönemi yok
gibidir. Özellikle I. Petro’yu takip eden hükümdarların tamamı yönetime kişisel damgasını
vurmuşlardır; modern Rus tarihinde bürokratların öne çıktığı tek dönem II. Nikola saltanatı
esnasında ülkeyi ekonomik bakımdan kalkındırma projesini aktif olarak yürürlüğe sokan
Witte’nin maliye bakanlığı ve başbakanlık yaptığı 1880’lerin sonundan 1906’ya kadar
uzanan süredir. Ancak bu dönemde Witte’nin liberal politikaları, gerici ve despot kişilikli
içişleri bakanı Pobyodonotsev tarafından eleştiriye maruz kalmış ve kısmen engellenmeye
çalışılmıştır. Witte, iktidarın yönelimlerini belirlemekten çok uygulamaya koyduğu
politikaların ülkenin sosyo-ekonomik yapısının dönüşümünde derin etkiler yaptığı için öne
çıkmış bir kişiliktir.
Osmanlı’nın Tanzimat döneminde girişmiş olduğu bütüncül bir karakter gösteren
reformlar dönemi, Rusya’da I. Petro’nun bu yöndeki eylemlerine benzerlik gösteren asıl
dönem olmuştur. Ancak Tanzimat bürokrasisi bu geniş ölçekli Batılı reformlara başlarken,
yapılan yeniliklere ne denli inandığı da tartışmaya açıktır. Ahmet Cevdet Paşa ve Lütfi
Efendi gibi dönemin tarihçileri, reformları Mehmet Ali Paşa isyanı karşısında Batı’nın
yardımını alabilmek için bir manevra olarak yorumlamışlar ve ulemanın da durumu bu
şekilde gördüğü için muhalefet etmediğini belirtmişlerdir 329. Tanzimat bürokratları, Batı
kurumlarını ve teknolojisini adapte etmeye dayalı reformları uygulamaya koyarken, beşeri
faktörü gözden kaçırmış oldukları şüphesizdir. Ulusal burjuvazisi olmayan ve bu sınıfın
etkinliklerini komprador nitelikli gayri-müslim tüccar grupların sürdürdüğü ortamda modern
kurumların bekçisi ya da dayanağının kimin olacağı sorunuyla fazla ilgilenilmedi.
Toplumdan kopuk bir şekilde bürokratik elitlerin tek başlarına sürdürdüğü ve Büyük
Devletlerin sürekli müdahaleleriyle karmaşıklaşan bu modernleşme süreci, Rusya’daki
örnekten oldukça farklılaşır. I. Petro’nun reformları ülkede zaten var olan burjuva sınıfına
dayandırılmıştır; ancak burada sorun, aristokrasinin toplumdaki hakim pozisyonunun
kırılmadan, feodal nitelikli kurumların yanına burjuva nitelikli olanların eklenmesiydi.
19.yüzyılın ikinci yarısına dek bu durum değişmedi. Devlet burjuvazinin yolunu açmaya
çalışırken doğal partneri olan aristokrasiyi de bir kenara atamadı. Bu durumun ne denli
329
TİMUR, T., Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi (I. Cilt) içinde “Batılılaşma” Maddesi,
İstanbul, İletişim Yayınları, s: 140
ülkenin zararına olduğu, Kırım Savaşı’nda uğranan yenilgiyle anlaşıldı. Savaş, Rusya’nın
zayıflığını gözler önüne sererken, yeni hükümdar II. Aleksandr uzun zamandır gündemde
olan ancak toplumsal yapıda çok büyük kargaşa yaratacağı korkusuyla sürekli ertelenen
serfliğin kaldırılması kararını sonunda verdi. Geçmişten kesin bir kopuşa karşılık gelen 1861
tarihli serfliğin kaldırılması kanunu, ülkenin kapitalistleşme yönünde seyredecek gelişme
süreci için atılmış kesin bir adımdır. Ancak Rus Devleti bu kanunla dahi aristokrat sınıfı
ezdirmemiş ve faturayı köylüye çıkarmıştır. Serfliğin kaldırılması, sanayi burjuvazisine
verilen ilk ödün oldu. Osmanlı’daki Tanzimat ile Rusya’daki serfliğin kaldırılması gibi iki
büyük reform girişiminde ortak olan nokta, askeri bir başarısızlığın ardından sistemde radikal
dönüşümlerin yapılması yönünde ortaya çıkan ihtiyaca cevap vermiş olmalarıdır. Her iki
durumda da reformlar, baştan sona yönetici elitlerin liderliği altında hayata geçirilmiştir.
Sistemdeki Batılı yöndeki bu açılımlar, gelenekselle çatışmadan yanlarına yeni tarzda
kurumların getirilmesi şeklinde biçimlenmiştir.
Hem Rus hem de Osmanlı modernleşmesinde öne çıkan bir diğer nokta, yönetici
sınıfın kendi konumunu ya da gücünü kaybetmeyeceği tarzda modellerle meyledilmesiydi.
Rus Çarlığı başından beri hanedanın gücüne rakip olacağı düşüncesi etrafında aristokrat
kesimin gücünü burjuvaziye verilen ödünlerle dengelerken, burjuva sınıfını da girişimlerinde
devlete bağımlı kılarak üzerinde aşırı kontrol kurmuştur. Devletin sağladığı kalın gümrük
duvarlarının içinde rekabetten uzak şekilde serpilen burjuva sınıfı, tüm girişimlerinde
devletin öncülük etmesine ihtiyaç duymuştur. Batı’daki burjuvazi de erken dönemlerinde
böyle bir devlet korumacılığından yararlanmış olsa da süreç içinde kendini devletten ayırıp
onu çıkarları doğrultusunda dönüştürmüştür. Rısya’da ise ticari burjuvazi bir yana ardılı olan
sınai burjuvazi devletle daha da bağımlı ilişkiler kurmuş ve 1905’teki devrim günlerine dek
iktidar karşıtı bir tavır sergilememiştir. Rusya’da bir diğer öne çıkan durum, otokrasinin
köylüye karşı takındığı aşırı olumsuz tavırdır. Bu kesimin ürettiği artı-değeri aşırı vergi
yüküyle tamamen kendine çeken devlet aristokrat ve burjuvaziyle ortak ittifakıyla taşrada
tam bir sömürü sistemi kurmuştur. Osmanlı modernleşmesinin toplumsal gruplarla ilişkisi
tamamen farklı bir boyutta gerçekleşmiştir. Rusya’da olduğu gibi devletin tanıdığı aristokrat
bir sınıfın bulunmadığı ülkede fiiliyatta yarı-feodal bir nitelik gösteren ayan sınıfının
19.yüzyılın başında iyice sivrilmesi, merkezi yönetimi oldukça rahatsız etmiştir. II. Mahmut
döneminde ayanların aleyhine olacak siyasetler güdülmesi, bu sınıfın siyasal ve ekonomik
gücünü büyük ölçüde yok etmiştir. Bu yüzyılda yapılan reformların bir diğer özelliği de
küçük köylülüğün tabanının desteklenmiş olmasıdır. Bu yüzden Rusya’da olduğu gibi tarım
dışına atılan emek olgusu ve akabinde gelişen proleter sınıfı Osmanlı’da önemli bir boyuta
ulaşmamıştır. Tanzimat bürokrasisi, milli bir burjuvazi yaratma konusunda önemli bir çaba
göstermemiştir. Kapitülasyon rejiminin uzantısı olan komprador gayri-müslim burjuvazinin
devletin aleyhine geliştirdiği ekonomik ilişkiler ise engellenememiştir. Batılı devletlerin
koruyucu şemsiyesi altındaki bu sınıf, mensubu oldukları milletlerin ulusçuluk davalarında
başı çekmiş ve imparatorluğun çözülmesi yönünde büyük bir tehlike yaratmışlardır. Rus
Devleti, kalın gümrük duvarlarıyla burjuvazisini koruyup gelişimine yardımcı olurken, iç
pazarına dahi sahip çıkamayan Osmanlı Devleti kendisiyle kader birliği yapacak böyle bir
sınıfa sahip olamamıştır. Rusya’da burjuvazinin zayıflığı ve devlete bağımlılığı, Osmanlı’da
ise böyle bir sınıfın olmaması reform sürecini tamamen bürokrat takımının kararlarıyla
yönlendirmesinde etkili bir neden olmuştur. Ancak bu yukarıdan empoze edilen
modernleşme sürecinde, liderlik zorunluluktan ileri gelmedi. Örneğin, Tanzimat dönemi
reformcuları, model olarak Fransa’yı seçerken bu ne Fransız Devrimi’ne ne de monarşiye
olan sempati ya da hayranlıkla ilgili bir karar olmayıp, Fransa’nın merkeziyetçiliğinin
Osmanlı reformcularına uygun görünmesiyle ilgiliydi 330.Rusya’da ise daha da güçlü olan
devlet,
330
seçimini
Ortaylı, 1999, s: 140
daima
aşırı
merkeziyetçilikten
ve
egemen
toplumsal
sınıfların
bürokratikleştirilmesinden yana kullanmıştır.
Osmanlı ve Rus reformcuları arasında farklılık yaratan bir diğer unsur ise
Osmanlı’dakilerin kitlelerden böyle bir talep gelmemesine rağmen onlara modern vatandaşlık
haklarını bahşederken, Rus otokratlarının reformcu bürokratlardan gelen bu yöndeki önerileri
sürekli gözardı etmesidir. Tanzimat Fermanı’yla devlet tebaasına can ve mal güvenliği
garantisi ile farklı dinlere mensup vatandaşları arasında ayırım gözetmeyeceği sözünü
verirken, kitlelerden bu yönde bir talep gelmemişti. Avrupa’daki kitleler bu haklarını almak
için yüzyıllar süren mücadeleler verirken, Osmanlı yönetimi bunları bir çırpıda halkına
bahşetmiştir. Hatta bu halka, 1876 yılında denetleme sahası oldukça sınırlı olsa da bir
parlemento dahi verilmişti. Bu reformların arkasında kitlelerin bulunmaması yüzünden de
bahşedilen parlemento ve anayasa II. Abdülhamit tarafından kitlesel bir tepkiye maruz
kalmadan bir çırpıda geri alınmıştı. Oysa Rus Çarları, serflik gibi çağdışı bir kurumu
kaldırmak için uzun süre ayak diremişlerdi. 1861’de serflik kaldırılırken temel dürtü kitlesel
huzursuzluğu gidermek değil bu kurumun kapitalist gelişimin önünde tabu olarak
durmasından dolayı, engeli bertaraf etmekti. Bunun yanı sıra Rus toplumunda 19.yüzyıldan
beri anayasa ve parlamentoyu isteyen aydın kesimler vardı ve hatta 1825 yılında otokrasiyi
hedef alan bir ayaklanma dahi gerçekleşmişti. Ancak Rus Çarları, sürekli olarak toplumun
çoğulcu bir yönetim için henüz yeterli gelişmişlik düzeyine gelmediğini öne sürerek bu talebi
geçiştirmişlerdir. Osmanlılar Batı’ya olumlu bir imaj vermek için bu kitlelere bir çok hak
bahşederken, bu yönde fazla bir kaygısı olmayan ve mutlakçılıklarıyla, bir anlamda da bu
tekelci yönetimi sürdürecek güce sahip olmalarıyla daima övünen Rus Çarları asla
hükümranlık haklarından ödün vermeye yanaşmamışlardır.
Fransız Devrimi’nin etkileri çok-uluslu imparatorluklarda genel anlamda yıkıcı bir
tehdit oluşturmuştur. Osmanlı İmparatorluğu, adından da anlaşılacağı üzere herhangi bir
ulusa dayanmamıştır. Kurucuları itibariyle Türk unsura dayanan Osmanlı hanedanı, ırksal
unsuru geri planda tutarak hanefi-Müslüman yönünü öne çıkarmıştır. II. Mehmet döneminde
temelleri atılan millet sistemi çerçevesinde tüm teba, tabi oldukları dinler çerçevesinde
tanımlanarak tasnif edilmiştir. Hıristiyanlar söz konusu olduğunda her ayrı mezhep için ayrı
bir kilise ve bu bağlamda ayrı milletler şeklinde kurumsal düzenlemeler yapılırken,
Müslümanların mezhepsel ayrışmalarında sünnilik ortodoks bir konumda yeralmış
ve
özellikle de şiilikle açıkça mücadele edilmiştir. Fransız Devrimi’nin getirdiği ulusçuluk
akımı karşısında millet sistemi fazlasıyla ilkel kalmış ve özellikle de Balkan bölgesindeki
Hıristiyanlar için devlete bağlılık yönünde herhangi bir cezbedici durum yaratamamıştır.
Tanzimat Fermanı’yla gönüllü olarak, Islahat Fermanı’yle ise Batı’nın dayatmaları sonucu bu
gayri-müslim tebaalarla Müslümanlar arasındaki eşitsiz ilişkilerin giderilmesine çalışılmıştır.
Tanzimat döneminin arkasında yatan ideoloji olan “Osmanlıcılık”, herbiri farklı gündemlere
sahip halkları hiçbir şekilde devlete bağlayamadı. Oysa Çarlık başından beri Rus unsuruna
dayanmaktaydı. Yayıldığı alanda Ruslar haricinde bir çok Slav halklarını, önemli bir
miktarda Yahudi nüfusu ve Müslüman halkları barındırmasına rağmen, Ortodoks ve Rus
tabanına dayanmıştır. Habsburg ve Osmanlı imparatorlukları aksine Çarlık, varlığını tehdit
eder boyutta milliyetçilik hareketlerine maruz kalmadı. Bu yönde en sorun çıkaran milletler
ise kendi ulusal devlet geleneğine sahip olup sonradan Rus boyunduruğuna giren Polonya ve
Finlandiya halklarıydı. Ancak bunlar Osmanlı’daki Balkan ulusları gibi o zaman için
davalarını sahiplenecek büyük bir devlet bulamamışlardır. Çarların, azınlık milliyetlerine ve
dinlerine mensup halklara ayrımcılık uygulamaları daima geçerli bir durum olmuştur.
Özellikle III. Aleksandr döneminde Ortodoks itikatının ve Rus milletinin üstünlüğü eşi
benzeri görülmedik bir biçimde öne çıkarılmıştır. Alman idealist felsefesinin etkisiyle aydın
bir kitle arasında “slavofil” olarak adlandırılan ırkçı bir akım da vücuda gelmiştir. Farklı
dinlere ve milliyetlere karşı yürütülen baskıcı ve ayırımcı tutumlar, özellikle sınır
bölgelerinde oldukça şiddetlenmiştir. Polonya’daki Katolikler, Baltık eyaletlerindeki
Lutherciler ve Transkafkasya’daki Müslümanlar oldukça baskıcı bir yönetime maruz
kalmıştı. Ancak bu hoşgörüsüzlükten en fazla nasibini alanlar Yahudiler olmuştu. Yaşam ve
hareket alanları aşırı şekilde kısıtlanan Yahudiler özellikle 1880’lerde kitleler halinde
ülkeden göç etmek durumunda bırakılmıştı. Rus Çarlarının azınlık millyetçiliğine karşı
takındığı sert tavır, kendi eviyle de sınırlı kalmamış, özellikle Habsburg monarşisinin
bütünlüğünü korumak için büyük çaba sarf edilmiştir. 1848 Devrimler’i esnasında ciddi
şekilde parçalanma tehlikesiyle yüz yüze gelen Habsburglar’ın yardımına koşan Rusya,
Osmanlı’ya karşı ise tam aksi bir tutum sergilemiştir. Çarlar, burada yaşayan Slav halkların
hamisi konumuyla bunların tüm milliyetçi savaşımlarını desteklemiş ve hatta bir bakıma
kışkırtmıştır. Sonuç olarak Rus ve Osmanlı monarşileri varlıklarını tehdit eden Fransız
Devrimi’nin yıkıcı etkilerini bertaraf etmek için azınlıklar konusunda farklı siyasetler
izlemişlerdir. Osmanlılar milliyetçiliğin Müslüman olanlara göre oldukça erken filizlendiği
gayri-müslim tebaayı iktidarın asıl tabanı olan Müslümanlarla eşit kılma yönünde uzlaşmacı
bir tutum sergilemiş ancak bu hareketler isyan boyutuna geldiğinde demir yumruğunu
göstermiştir. Büyük Devletleri arkasına almayı başaran Balkanlı uluslar isyan hareketlerini
bağımsızlıkla taçlandırmayı başarmışlardı. Rusya ise tam tersi bir tutum takınarak Ortodoks
ya da Rus olmayan halklara karşı tam bir baskı ve sindirme politikası izlemiş, özellikle de
Slavlar üzerinde Ruslaştırma politikası gütmüştür.
Rus ve Osmanlı modernleşmeleri, halktan kopuk yönetici bir elit tarafından
yürütülmüş olması çok büyük bir handikapı da beraberinde getirmiştir; sürecin
sürdürülmesinin hükümdarların kişiliğine oldukça bağımlı olması otokrat eğilimli bir
hükümdar başa geçtiğinde tüm yönetme erkini elinde toplayarak modernleşme çabalarını
durma noktasına getirmesi gibi bir tehlike yaratmıştır. Örneğin 1825 yılında başa geçen I.
Nikola, despot-polis devleti şeklinde bir düzen kurarak, Batılılaşma ereğine sırtını dönen ilk
Rus Çarı olmuştur. Otuz yılı aşkın saltanat dönemi boyunca reformlar hanesi bomboş
kalmışdır. Tahtta kalmanın ve otokrat devleti korumanın tek yolunun toplumsal güçleri
sindirmek olduğu görüşünden hareketle tam bir baskı rejimi kuran Çar, Batılı fikirlerin
ülkeye girmesini önlemek için eşi benzeri görülmemiş bir sansür uygulamasına gitti. I.
Nikola saltanatı, Rusya’nın modernleşme sürecinde kopuşun yaşandığı ilk dönem olmuştur.
Nikola’yı takiben iktidara gelen II. Aleksandr ise sistemde radikal dönüşümler yapmak
istediğinden dolayı ilk olarak Nikola döneminin bürokratlarını tasfiye ederek işe başladı.
Ülke tarihinin en köklü reformlarının başında gelen serfliği kaldırma kanununu imzalayan
Çar, ortaya çıkan yeni durumun gereklerini karşılamak için özellikle yerel idare başında bir
dizi yeni açılımları gerçekleştirdi. Reformlarını yanlış ve yetersiz bulan çevrelerin hışmına
uğrayan II. Aleksandr 1881 yılında suikaste kurban gidince yerine III. Aleksandr geçti. Yeni
Çar, kendini otokrat rejimin muhafazasına adayarak karşı-reformcu nitelikte bir siyaset
izledi. Dönemin reformcu bürokratları, Çar’ın sağ kolu olan Pobyedonotsev’in gerici
zihniyeti yüzünden gözden düştüler. Saltanatının başından itibaren anayasal yönetim
yönündeki talepleri geri çeviren III. Aleksandr, Rusya’nın ulusal karakterine uygun bir
siyasal evrim düşüncesi çerçevesinde hem içeride hem dışarıda Ortodoks-milliyetçi temaların
aşırı vurgulandığı bir siyaset izledi. Ancak saltanatının son dönemlerinde maliye bakanlığına
getirilen Witte, milliyetçi bir ekonomi siyasetinin izlenmesi gerektiği yönündeki tavrı
sayesinde, geniş ölçekli sanayileşme planını devreye sokabileceği bir ortam bulabildi.
1894’te ölen III. Aleksandr’ın yerine geçen II. Nikola ise babasının akıl hocası
Podyedonotsev tarafından eğitilmişti. Siyasal sistemde otokrat tabanı zedeleyecek herhangi
bir açılım yapmanın şiddetle karşısında duran II. Nikola, ekonomik alanda ise bakanı
Witte’ye Rus sanayisinin geliştirilmesi için tam destek verdi. 1880’lerin sonundan itibaren
hızlı sanayileşme sürecinin toplumsal yapıda ortaya çıkardığı yeni ilişkileri görmezden gelen
Çar, Rus sosyo-ekonomik yapısının otokrat yönetim sistemiyle uzlaşamayacak denli gelişmiş
olduğunu anlamamakta direndi. Sayısı her geçen gün katlanarak büyüyen proleter sınıfı
içlerine gönderdiği işbirlikçilerle, iktidarla uzlaştırabileceğini düşünen Podyedonotsev’i
desteklemesi, kendi sonun getirecek gelişmelere zemin hazırladı. 1905 Şubat’ında Çar’dan
merhamet dilemek için kışlık saraya yürüyen içlerinde kadın ve çocukların da bulunduğu işçi
kitlesine ateş açılması sonucunda katledilen yüzlerce insan, hem Nikola’nın hem de genel
olarak Çarlık kurumunun Rus halkı üzerindeki yüce imgesini yerle bir etti. Moral temelleri
halkın gözünde hiçe inen çarlık rejimi, aynı yıl meydana gelen Ekim Genel Grevi’ne dek
hükümranlık haklarından geri adım atmadı. Tüm Ruslar’ın toplu olarak greve girmesi
karşısında eli kolu bağlı kalan II. Nikola, Duma’yı çağırarak yarı-meşruti bir rejimi kabul
etmek zorunda kaldı. Ancak Fransa’dan bulduğu finans desteğiyle kendini güçlü hisseden
Çar, zaten danışma organı olmaktan ileri gidemeyen Duma’nın özgür çalışmasına da müsade
etmeyerek, bu kurumun içini boşaltarak kendi yönetiminin basit bir aygıtı durumuna getirdi.
1905’te olanlar Çarlık rejiminin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne sermişti, ancak
Nikola rejim yönünde herhangi bir açılıma geçit vermedi. I. Dünya Savaşı’nda uğranılan
hezimet ise Nikola’yla birlikte Çarlığın da sonunu getirecek tarihsel koşulları hazırladı.
Osmanlı Devleti’ne bakıldığında ise 19.yüzyılın ilk padişahı olan III. Selim’den,
1876’da başa geçen II. Abdülhamit’e dek modernleşme süreci padişahların muhalefetine
maruz kalmadan yol aldı. III. Selim’i tahtından eden yeniçeri-ulema ittifakını, yeniçeri
ocağını kaldırarak ve ulema sınıfını az çok uysallaştırarak bertaraf eden II. Mahmut, hem
kendi reformist çabaları hem de kendinden sonra gelecek kuşak için yolu temizlemiş oldu.
Aydın-despot hükümdar tipinin Osmanlı padişahları içindeki en öne çıkan temsilcisi olan II.
Mahmut, iktidarı boyunca devletin tarihinde eşi benzeri görülmemiş şekilde geniş tabanlı bir
modernleşme çabasına girişmiştir. II. Mahmut’un ilerici siyaseti, Osmanlı tarihinde en
bütüncül ve koordineli modernleşme girişimi olarak kabul edilen Tanzimat reformlarına
zemin hazırlamıştır. Onun saltanatının sonlarında Batı’da görevli bulunan elçiler, kralların
otoriteyi temsilciler meclisiyle paylaşmadıkları ülkelerde dahi ulusal bir devlet kurmak
isteyen hükümdarların tebaanın mülkiyet haklarını garanti altına almasının zorunluluğunu ve
eğitimi halka yaymanın getireceği faydaları idrak etmişlerdi. Milli devletlerin kurulmasına ve
orta sınıfların güç kazanmasına yol açacak olan bu politika aynı zamanda feodal imtiyazları
temizlemeyi amaçlıyordu. Zamanın Avrupa’sında bu öğeleri barındıran politikaya
“kameralizm” adı veriliyordu 331. Bu politikanın Osmanlı gibi dağınık bir ülkeyi
birleştirebileceğini düşünen devlet adamları, bu çerçevede Tanzimat Fermanı’nı yayınlayarak
1839-1876 yılları arasını kapsayan Tanzimat Dönemi’ni açtılar. Bu dönemin en öne çıkan
olgusu Babıali, yani bürokratların devletin tepesinde tüm kararları alarak sürece yön
vermeleriydi. I. Abdülmecit ve II. Abdülaziz iktidar hırsları olmayan uzlaşmacı padişahlardı.
Bu kişiliklerinden dolayı da bürokratlar hükümdarlarla çatışmak durumunda kalmadı. Hatta
çok müsrif olduğu için devletin mali iflasınas sebep olduğu gerekçesiyle Abdülaziz’i tahttan
indiren de Babıali bürokratlarıydı. Dönemin bürokratlarından Mithat Paşa, sarayın israflarına
kısıtlama getirebilir düşüncesiyle meşrutiyetin ilan edilip bir meclisin kurulması fikrini öne
attı. Abdülaziz’in yerine padişah yapılan V. Murat’ın akli dengesi bozulunca, şehzade
Abdülhamit’e meşrutiyeti ilan etmesi koşuluyla padişahlık makamına getirilebileceği
şeklinde bir pazarlığa girişilmiştir. Tahta geçtiği gibi sözünü tutan II. Abdülhamit meşrutiyeti
ilan etti ve böylece Osmanlı’nın ilk anayasası 1876 yılında kabul edildikten sonra, ilk meclis
20 Mart 1877’de toplandı. Gerekli gördüğünde meclisi dağıtabilme yetkisini elinde
bulundurmasına ve oluşan meclisin danışma organı olmaktan öte kendisine karşı herhangi bir
yaptırımı olmamasına rağmen II. Abdülhamit olan bitenden hiç memnun kalmadı. İlk meclisi
dağıtan padişah, yeni oluşturulan meclisi Ruslarla olan savaşı bahane ederek tatil etti ve
1908’deki ayaklanmaya dek bir daha göreve çağırmadı. II. Abdülhamit, bu tavrıyla
19.yüzyılın başından beri kesintisiz süren siyasal modernleşme hareketini sekteye uğrattı.
331
MARDİN, Ş., Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi (I. Cilt) içinde “Batılılaşma” Maddesi, İstanbul,
İletişim Yayınları, s: 246
İktidar erkini kendi tekeline alan padişah, Babıali diktatörlüğüne son vererek yerine kendi
polis devletini kurdu. Kendisine dek 19.yüzyıl boyunca sürdürülen laik siyasal geleneği yerle
bir ederek, eylemlerinde İslam’ı öne sürerek meşruiyet aradı. Halife olma statüsünü
kullanarak yarı ilahi, otokrat bir imaja bürünerek ülkeye Batılı fikirlerin girmesini
engellemek için aşırı bir sansür uyguladı. Gizli polis teşkilatı sayesinde halkı sindiren
Abdülhamit, bir çok yönelimiyle despot Rus Çar’ı I. Nikola’nın saltanat dönemine oldukça
benzer nitelikte bir yönetim kurdu. Her iki imparator da paramiliter örgütleriyle halka
gözdağı vererek, iktidara muhalefeti adeta terör estirerek kırmışlardır. Uyguladıkları katı
sansürle ülkeye Batılı düşüncelerin girmesini engelleyerek modernleşme sürecini tersi
istikamete yöneltmeye çalıştılar. I. Nikola, Ortodoksluk ve Rusluğa vurgu yaparken,
Abdülhamit İslam’ı öne çıkarmıştır. Dönemin Rusya’sının panislavist yayılma politikasına,
panislamizmle yanıt veren Abdülhamit, dönemin trendinin ulusçuluk yönünde gittiğini göz
ardı etmişti. Abdülhamit’in polis devletinde tutunamayan muhalifler ya sürgün ya da kendi
çabalarıyla yurtdışında ve imparatorluğun merkezden uzak yerlerinde yuvalanarak, bu rejimi
sona erdirecek örgütsel çalışmalara giriştiler. 1908 Devrimi’yle Abdülhamit’in bir çırpıda
geri aldığı anayasa ve parlamentoyu bu kez zor kullanarak iade etmesini sağladılar. Böylece
yukarıdan aşağıya bahşedilen meşrutiyet rejimi, aşağıdan yukarıya devrimci bir hareketle
geri alınmış ve halka maledilerek temelli yerine oturtulmuştu.
19.yüzyıl Rus ve Osmanlı yönetici katmanları, ülkelerini Batılı-gelişmiş ülkeler
düzeyine çıkarmak için bir çok reforma girmiş olsalar da kendilerinin tartışmasız lider
konumunu hiçbir şekilde tehlikeye atmayacak modellere yönelmişlerdir. Toplumdaki egemen
sınıflara yaklaşımları da hep onları iktidarın denetimine tabi kılmak yolunda olmuştur.
Azgelişmişlik sorunsalı ile boğuşurken Batı kurumlarını işlevsel yaklaşımla adapte etmeye
çalışan Rus ve Osmanlı reformcuları, modernleşmenin bütüncül bir olgu olduğu unsurunu
bilinçli ya da bilinçsiz olarak göz ardı etmişler ve bu yüzden kitleler liberal-demokrat
taleplerle üzerlerine geldiğinde eli kolu bağlı kalmışlardır.
3.3. 19.Yüzyılda Rus ve Osmanlı İmparatorluklarının SosyoEkonomik Yapılarının Dönüşüm Süreçlerinin Karşılaştırması
16.yüzyılda Batı Avrupa’da temelleri atılan kapitalist sistem, yerini alacağı
feodaliteye göre çok önemli bir farklılığı içinde barındırır; kapitalizm doğası gereği bir dünya
pazarının oluşmasını öngörür ve pazar yayıldıkça ulaştığı her yerde yerel ilişkileri kökünde
söküp atarken, kendi çıkarı doğrultusunda yenilerini kurar. Durağan, içine kapalı, yerel
nitelikli feodalizmin aksine bir dünya sistemi olan kapitalizm, doğuşundan itibaren motor
gücü burjuva sınıfının enerjisiyle tüm yerel üretim ve bölüşüm ilişkilerini yerle bir etmiştir.
Batılılaşma ve modernleşme kavramları temelde aynı şeye karşılık gelir; kapitalistleşme ve
toplumsalın tüm alanlarının bu sistemin işlemesini sağlayacak şekilde dönüşmesi. Kapitalizm
yapısında ihtiva ettiği yıkıcı enerjiyle ayak bastığı her yerde geleneksel sistemleri çökerterek,
tüm dünyayı bir nevi kargaşaya sürüklemiştir. Marks, kapitalizmin motor gücü burjuvazinin
enerjisini Komünist Manifesto’da şöyle betimlemiştir:
“Burjuvazi, ancak yüz yılı bulan egemenliği sırasında, daha önceki
kuşakların tümünün yaratmış olduklarından daha kütlesel ve çok daha
devasa üretici güçler yarattı. Doğa güçlerine egemen olunması, makinalar,
kimyanın sanayi ve tarımda uygulanması, buharlı gemiler, demiryolları,
elektrik, telgraf, koskoca kıtaların tarıma açılması, nehirlerin su yolları
haline getirilmesi, yerden bitercesine nüfus çoğalması – toplumsal emeğin
bağrında böylesine üretici güçlerin yatmakta olduğunu daha önceki hangi
yüzyıl sezebilmişti? 332”
19.yüzyılın başında İngiltere’de meydana gelen Sanayi Devrimi ile kapitalist sistemin
332
MARKS, K. & ENGELS, F., Komünist Parti Manifestosu, Ankara, Sol Yayınları, 1998 ,s:43-44
kendi iç dönüşümü yeni boyutlar alırken, sistemin dünyaya ihraç edilmesi de aciliyet arz etti.
Ticari burjuvazi, meta dolaşımının hacmini arttırarak sermaye birikimini hızlandırırken,
özellikle tarımsal sahada üretkenliği arttıracak yeni ilişkileri açığa çıkartmıştı. Kapitalizmin
sanayileştiği safhada ise piyasaya dolan ucuz mamül ürünler, geleneksel zanaat sektörlerini
yerle bir etmiştir. Tarımda makinalaşma çok büyük bir insan kitlesini emek fazlası olarak
kırsal alanın dışına atarken, şehirlerdeki fabrikalarda iş tutan bu emekçiler, burjuvaziden de
yeni bir sınıf olan proleteryayı tarih sahnesine çıkardılar. Proleteryanın düşük ücretler ve
akabinde düşük hayat standartlarına maruz bırakılması şehirlerde büyük bir stres birikimini
de beraberinde getirdi. 19.yüzyılda ortaya çıkan bir diğer olgu da kapitalizmin sanayileşme
safhasına gelmesiyle birlikte dünyada ayak basılmadık yer bırakmayan yeni emperyalizm
dalgasıydı. 1871 yılından itibaren olabildiğince fazla sayıda koloniye sahip olmak, devletler
arasında en belirgin prestij unsuru olmuştur.
Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu’nda geç ve ağır ilerleyen kapitalistleşme
süreci, azgelişmişlik sorunsalını da beraberinde getirerek bu toplumların 19.yüzyılda
geçirdiği sosyo-ekonomik evriminde en belirleyici öğelerden biri oldu. Güçlü merkezi
yönetim geleneği olan Rus ve Osmanlı imparatorluklarında, sömürgeciliğe özgü olan
doğrudan doğruya yabancı yönetiminden doğan sorunlarla karşılaşmadılar. Rusya,
Avrupa’nın gelişkin ekonomik ve siyasal ilişkilerinin baskısı altında kalması çerçevesinde
devletin lider role soyunduğu bir kapitalistleşme sürecine kapıları araladı. Avrupa’nın
gelişkin sosyo-ekonomik ilişkilerinin etkisi- herşeyden önce askeri teknoloji şeklinde kendini
açığa çıkardı. Daha iyi askeri donanıma sahip Batılı ordular karşısında durabilmek için Rus
Devleti tahakküm altında tuttuğu toplumsal güçleri re-organizasyona tabi tuttu. Rus ülkesinin
kapitalistleşmesinde en öne çıkan sorunsallardan biri feodal ilişkilerin Avrupa ölçeğinde
değerlendirildiğinde oldukça yavaş tasfiye süreci izleyerek 20.yüzyılın başlarına dek kendini
toplumsal düzeyde hissettirebilmiş olmasıdır. Rusya’nın kapitalistleşmesinin önünde duran
duran en büyük tabu olan serflik kurumunun kaldırılması, 1861 gibi oldukça geç bir tarihte
gerçekleştirilebilmiştir. 1860 yılı verilerine göre toprak sahiplerinin topraklarında çalışan
köylü kitlesi 11 907 000, devlet topraklarında 10 347 000’i bulurken bağımsız köylü sayısı
870 000 gibi oldukça düşük bir sayıda kalmıştır 333 Ancak 1861’de II. Aleksandr, serfliği
kaldırırken, amacı aciz durumdaki köylü kitlelerini memnun etmek değildi. Kırım
Savaşı’ndaki hezimet Rusya ile Batılı devletler arasındaki gelişmişlik uçurumunu gözler
önüne sererken, dönemin devlet adamları artık kapitalist gelişimin önündeki engellerin cesur
şekilde bir bir ortadan kaldırılmasının zorunlu olduğunu kavramışlardı. Büyük bir emek
ordusu toprağa çivili kaldığı sürece Rus sanayileşmesinin muhtaç olduğu emekçileri
bulmanın imkansız olduğundan hareketle kaldırılan serflik kurumu, devletin sanayi
burjuvazisine verdiği ilk ödündür. Ancak kanunun dolaysız muhatabı olan köylüler,
yüzyıllardır devletin takındığı zalim ve sömürücü tavırla bir kez daha yüz yüze geldiler;
devlet, özgürlükleri için köylülerin çok büyük mali faturalar ödemek zorunda kalacağı bir
planı yürürlüğe koydu. Bunun sonucunda yüzyılın geri kalan kısmı, sadece bu kesimin daha
da fakirleşeceği ve 1880’lerden sonra akın akın şehirlere göç edeceği bir toplumsal
maznaraya şahitlik etti.
Rus kapitalistleşmesini iç çelişkilere ve çıkmazlara sürükleyen en önemli unsurlardan
biri devletin doğal partneri kabul ettiği aristokrat sınıfın tarihin zorunlu kıldığı tasfiye
sürecini harekete geçirmek için bir ölçüde ayak diremesiydi. Batı Avrupa’da feodal sınıfın
yararlandığı hareket özgürlüğüne ya da devlete yaptırımlar getirdiği güce hiçbir zaman
ulaşamayan Rus aristokrasisi, özellikle IV. İvan’ın saltanat sürdüğü 15.yüzyılda devlete
hizmet eder nitelikte bir hareket alanı içinde sınırlandırılıp, muhalefet yetileri oldukça
zayıflatılmıştı. 16.yüzyıldan itibaren Batı’yla gelişmeye başlayan ticari ilişkiler içinde
Rusya’nın Avrupa’nın tahıl ambarı durumuna gelmesiyle, tarımsal üretimde ticarileşme
333
1860 yılı tarımda mülkiyet ilişkilerini gösterir istatistik için, Bkz, Troçki, 2000, s: 34
boyutu da öne çıkmaya başlamıştı. 19.yüzyılın başına gelindiğinde ise artık kendi içinde
birlik göstermekten uzak olan toprak sahibi sınıf, serfliğin kaldırılmasını destekleyen ve karşı
duran hizipleşmelere meyletti. Genel olarak hakim toplumsal ilişkilerde bir kaosa yol
açmaktan çekinen ve bu yüzden de uzun süredir gündemde olmasına rağmen bir türlü serfliği
kaldıracak kanunu çıkarmayan devlet, iktidarının temel müşterisi olan aristokratlara fazla
zarar vermeyeceğine hükmettiği bir toprak reformu modelini benimsedi. Ancak, yeni
ekonomik süreçler, iktidarın hesaplarının aksine aristokratların kader bağı kurdukları
otokrasiyle birlikte tasfiyesini getirecek gelişmeleri beraberinde getirdi.
19.yüzyılın ortasında Rus taşrasında devrim yapan serfliğin kaldırılması kanunu, Rus
geleneksel komün örgütlenmesi olan “mir”i taşradaki denetim organı olma işlevi
doğrultusunda yeniden tanımlayarak, faaliyet alanını genişletti. Belirli bir tarım sahasında
yerleşik köylülerin ortak mülkiyetine dayanan bu örgütlenme tarzında, toprak köylü aileler
arasında periyodik olarak taksim edilmekteydi. Mülkiyet hakkından öte işletim hakkına
dayanan bu toprak rejimi, köy hanelerinin ekonomik eylemlerini sürdükleri toprağın
bölünmesi ya da devrini yasaklayan sıkı denetim mekanizmaları içermekteydi. Serflik
kanunu çerçevesinde ağır bir ödeme yükü altına giren eski serfler, sadece mirin ortak
mülkiyetinde bir paya erişmiş oldular. Toprağın kullanım şekli ve devrinde tam bir denetime
sahip olan mir, köylünün özgür hareket kabiliyetini oldukça sınırladı. Serflik kanununda öne
çıkan unsurlardan biri devletin köylüyü birey olarak değil grup olarak tanıyor olmasıydı;
mirin sorumluluk ve nüfuz alanının bu denli genişletilmesi de bu anlayışın bir sonucu
olmuştur. Bu tarz bir mülkiyet ilişkisi, Rus kırsalının en büyük sorunsallarından biri olan
düşük üretkenliği daha da derinleştirdi. Tarımdaki üretkenlik nüfus artışını dengeleyemediği
bu koşullarda bir de ağır vergiler devreye girince kırsal alanda büyük krizler başgösterdi. Rus
toplumsal tarihinin evriminde büyük bir yeri olan kıtlıklar, 19.yüzyılın ikinci yarısında da
kendini göstererek kırsalda önemli stres birikimine neden oldular.
Dünya kapitalist sistemine kapitülasyon rejiminin ortaya çıkardığı aleyhte ilişkiler
zinciri yüzünden, ülkenin yarı sömürge durumuna düşürüleceği bir mekanizma çerçevesinde
eklemlenen Osmanlı İmparatorluğu, sosyo-ekonomik evriminde bu unsurun yarattığı
olumsuz etkilere had safhada maruz kaldı. Kapitalist sistemin ortaya çıkmasının etkilerini ilk
safhada ekonominin parasallaşması çerçevesinde hissedildi. Osmanlı klasik ekonomik düzeni
ile dönemin Avrupa feodalitesi arasındaki keskin farklar, Osmanlı’nın kapitalistleşme
sürecinde bir çok kendine has öğeyi beraberinde getirmiştir. Avrupa’daki aristokrat-serf
kurumlarına dayalı feodal sistemin Bizans İmparatorluğu’nun son dönemlerinde Balkanlar ve
Anadolu’da yaygınlaşıp güçlenmeye başladığı tarihsel safhada, Osmanlı fetihleri bu yönde
gelişime ket vuran bir nitelik arz etmiştir. Ancak Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki
feodalleşme süreci Batı’da olandan daha farklı bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu durumun
sebebi söz konusu bölgelerde aşiret yapılarının çözülmesi sonucu ortaya çıkan komünal
ilişkilerin çok daha yaygın ve sürekli oluşlarıdır 334. Bunun yanı sıra bu yapılar üzerine inşa
edilen devlet sistemlerinin istikrarlı bir anti-feodal mücadeleye girişmeleri buralardaki sosyoekonomik süreçleri Batı’dakilerden farklı istikametlere sürüklemiştir. Klasik Osmanlı
kurumsal yapısı, merkeze belirli vergi ödeyen görece bağımsız köylü kitlesine dayanır.
Reaya olarak tabir edilen köylü toplulukları tamamen bağımsız olmayıp, kendilerini
bulundukları toprakta bağlı kılan bir çok sınırlayıcı kanun ve mekanizmaya tabiydiler.
Devletin köylüler arasında yaptığı ayrımcılık temel olarak din temelliydi; Müslüman
olmayanlar, diğerlerine göre iki kat fazla vergi vermeye mecbur edilmişlerdi. Osmanlı
İmparatorluğu’nda pratik ya da kurumsal ölçekte serflik rejimi oluşmamıştır. Ancak reayadan
farklı olarak tamamen ayrı bir hukuki statüye tabi tutulan ortakçı veya kesimci kullar bir çok
noktalarda Batı Avrupa ülkelerindeki serflilerle kıyaslanabilecek durumdaydılar. Bunların
tamamen azat edilmedikçe reaya arasına karışmamaları için bazı önlemler alınmıştır. Diğer
334
Timur, 2000, s: 188
çiftçilerden özenle ayrı tutulan ortakçı kulların durumunun fazlasıyla serflere benzemesi,
reaya sınıfının serflerle aynı haklara ve koşullara sahip köylülerden oluşan bir yarı-köle sınıf
olarak kabul edilmesini imkansız kılar 335. Osmanlı klasik sisteminde öne çıkan bir diğer
nitelik de toprağın 60 ile 150 dönüm arası bir genişlikte tutulduğu çift-hane sistemi
çerçevesinde, toprak devrinin de sıkı bir denetime tabi kılınmasıyla büyük toprak sahibi
sınıfların ortaya çıkmasının engellenmeye çalışılmasıydı. Osmanlı devleti merkezi gücünü
arttırdığı dönemde, kuruluş döneminde işbirliği yaptığı köklü Türk beylerinin nüfuzu kırmış
ve bu sınıfı devşirme aristokrasisi ile dengelemeye çalışmıştır. Bu çerçevede devletin aşırı
denetimiyle bu özerk Türk beylerinin bürokratize edilmesi süreci gelişmiştir. Aslında bu
yönde bir süreç, Rusya’daki Çarlık yönetimi tarafından da sürüklenmiştir; merkezi hükümet,
Osmanlı aksine hükümranlık haklarını tanıdığı aristokrat sınıfı, ekonomik olarak devlete
bağımlı kılarak bürokratize etmeye çalışmıştır. Petro döneminde ticari kapitalizmin
gelişmesiyle eşzamanlı olarak ortaya çıkan modern anlamda bürokrasi, aristokrat sınıfın
aleyhine nüfuz sahasını genişletmiştir 336.
Osmanlı’nın sınıfları katı bir denetime tabi tutuğu, durağan ve kendine yeterli olma
unsurlarına dayalı klasik sistemi, herşeyden önce güçlü bir merkezi otoritenin varlığını
gerektirmekteydi. 16.yüzyılın ortalarından itibaren merkezi otoritenin bütüncül bir karakter
göstermekten uzaklaşmaya başlaması, taşradaki merkez-kaç güçlere hareket sahası yarattı.
Taşradaki nüfuzlu aileler ve yerel yöneticiler, toplanan vergi üzeirndeki denetim güçleri
sayesinde büyük bir ekonomik nüfuz elde ederek, buralarda feodal nitelikli bir toplumsal
gelişim sürecinin doğmasını sağladılar. Batı Avrupa’daki aristokrat sınıftan oldukça farklı
nitelikli bir toplumsal sınıf olan ayanlar, ekonomik güçlerini ortakçı köylülere ektirdikleri
335
BARKAN, Ö.L., Türkiye’de “Servaj” Var Mıydı?, Türkiye’de Toprak Meselesi (Toplu Eserler I),
İstanbul, Gözlem Yayınları, 1980, s: 723
336
Liebman, 1968, s: 13
toprak mülkiyetlerinden ve vergi toplanması esnasındaki denetleyici konumlarından
alıyorlardı. 18.yüzyılın ortalarından itibaren Avrupa’yla yoğunlaşan ticari ilişkilerden, ayan
sınıfı büyük karlar elde etti. 19.yüzyılın başlarında güçlerinin zirvesine ulaşan ayanlar, II.
Mahmut’a taşrada gelişen ilişkilerin merkez tarafından da tanınmasının yazılı belgesi olan
1807 tarihli Sened-i İttifak’ı imzalattılar. Kanunen tüm iktidarın tek sahibi olan padişahın
yerel güç odaklarının bölgelerindeki daha önce illegal şekilde eyleme geçirilen otoritelerini
tanıması imparatorluk tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durumdu. II. Mahmut, ayanların
bu denli sivrilip devlet içinde devlet yaratır durumuna gelmelerini hazmedemedi ve bu sınıfın
siyasal ve ekonomik hareket alanlarını sınırlayan mekanizmalarla nüfuzlarını kırdı. Osmanlı
Devleti, Müslüman tebaanın başı çekeceği Junker tipi bir kapitalist çiftlikleşme sürecini
Makyavelist yöntemlerle durdurmuştur 337. 19.yüzyılın başı itibariyle Osmanlı taşrası, önceki
devirlerden süre gelen geçimlik yapısını genel ölçekte kırabilmiş olmaktan uzaktı.
Osmanlı ve Rus köylü kitlelerinin yaşam koşulları arasında bir karşılaştırma
yapıldığında bir çok farklılık öne çıkar. Öncelikle serflik kurumunun oluşmadığı Osmanlı’da
özellikle klasik dönemde tüm kurumsal yapısıyla bağımsız köylü statüsünü desteklemiştir.
Merkezin kontrol yetisinin zayıflamasıyla ortaya çıkan feodal nitelikli ilişkiler de bu yapıyı
çökertemedi. Tarımsal artı-değer her ne kadar yerel idareci ve organların ellerinde
yoğunlaşmaya başlasa da sömürü oranının artmasına rağmen bağımsız köylülüğün kendine
yeter üretim kalıpları kırılmadı. Avrupa’daki ticari kapitalizmin gelişmesi çerçevesinde
Rusya kıtanın tahıl ambarı durumuna gelirken plantasyon benzeri tarımsal üretim ilişkileri de
özellikle ülkenin güneyindeki verimli topraklarda yaygınlaştı. Serflerin köleliğine dayanan
bu üretim yapısı Osmanlı’da geniş ölçekli geçerliliği bulunan bir olgu değildir. Miri ya da
mevcut arazinin, tarımın ticarileşmesi sonucu plantasyon benzeri çiftliklere dönüşmesi süreci
337
TİMUR, T., Tanzimatçı “Merkeziyetçilik”ten “Jakoben” Cumhuriyete, Sürüden Ayrılanlar (Siyasal İktidar
Aydın Tarih ve Özgürlük), Ankara, İmge Kitabevi, 2000, s: 99
ve akabinde gelişen köylülerin toprağa giderek yabancılaşması ve üreticilerin toprak
sahiplerince daha fazla sömürüye maruz bırakılması, yalnızca dış etkiye açık, şehirleşmiş
bölgelerde yaşanan gelişmelerdi 338. Rusya’ya oranlandığında tarımda ticari üretimin
yaygınlaşması oldukça sınırlı kalmıştır. Emeğin toprağa oranla kıt olduğu Osmanlı ülkesinde,
Rus taşrasında ortaya çıkan mülksüzleşme olgusu kendini ciddi şekilde hissettirmemiştir.
Mülksüzleşme ya da sistemi kaosa sürükleyecek denli kıtlıkların yaşanmadığı Osmanlı
ülkesinde, köylünün proleterleşmesi ya da tarım dışına itilen emek fazlalığı koşulları
oluşmamıştır. Rusya’da serflerin özgürlüğü kanunu hazırlanırken proleterleşme koşullarının
oluşmaması için dikkatli davranılmaya çalışılmıştır. Komün ve komünal mülkiyetin
genişletilmesi ve korunması çabalarının altında yatan amaç köylülerin proleterleşmesinin
önüne geçilerek, Batı Avrupa’daki devrimci ayaklanmaların Rusya’da ortaya çıkmasına ket
vurmaktı 339. Ancak süreç bu yönde ilerlemedi ve sürekli düşen yaşam standartları köylüleri
açlıkla yüz yüze bıraktığı noktada şehirlere akın başladı.
Osmanlı ve Rus imparatorluklarının 19.yüzyıldaki tarihsel evriminde kapitalist dünya
sistemine eklemlenme şekilleri en belirleyici unsur olmuştur. Rusya, kapitalist sistemin
Avrupa’da ortaya çıkmasından itibaren gelişen ilişkilere hemen hemen eş zamanlı olarak
kendini adapte etmiş olsa da kapitalist gelişmişlik düzeyi olarak Avrupa’nın oldukça
gerisinde kaldı. Özellikle IV. İvan’ın saltanat döneminden başlayarak Rus tüccarları tam bir
sınıfsal karakter göstererek devletin özellikle dış politikasının oluşturulmasında büyük roller
oynadılar. Büyük Petro döneminde ise tüm agresif dış politika burjuvazinin çıkarları
çerçevesinde ele alınmıştı. Rus burjuvazisi doğuşundan beri devletin korumacı şemsiyesi
altında dış rekabetten görece uzak bir ortamda gelişimini sürdürdü. Rus hükümetinin sıkı
gümrük politikası Avrupa mallarına giriş yolunu neredeyse tamamen kapatıyordu. Rusya’da
338
İnalcık, 1998, s: 24
339
Zakharova, 1995, s: 13
ürünlerinin fiyatını düşürebilme olanağının ellerinden alındığı bu koşullarda yabancı sermaye
bu devasa doğu pazarına finans çerçevesinde giriş yaptı. Rus finans pazarının her canlanışı
daima dışarıdan yeni borçların alınması sayesindeydi 340. Osmanlı örneğine bakıldığında ise
devletin kendi iç pazarını yabancılara bahşedilen kapitülasyonlar yüzünden kontrol
edemediği görülmekteydi. Kapitülasyon rejimi, yabancı tüccarlara verilen ayrıcalıklardan
dolayı milli burjuvazinin yaratılma ve desteklenme koşullarının oluşmasını zora soktu.
Rusya’nın tersine iç pazarı yabancı denetiminden kurtarabilme mekanizmalarını üretemeyen
Osmanlı Devleti, ülkedeki gayri-müslim unsurların kapitülasyon rejiminden yararlanmaya
başlamalarıyla birlikte ekonomik alanda ciddi bir sorunla yüz yüze kaldı. Gayri-müslimlerin
oluşturduğu işbirlikçi burjuvazinin yabancı tüccarların tüm ayrıcalıklarından yararlanabiliyor
olması, ülkede oluşacak Müslüman unsurların başı çekeceği milli burjuvazinin oluşacağı
koşulların ortaya çıkma sürecine ket vurdu.
Avrupa sermayesi, Rus duvarını para şeklinde, Osmanlı duvarını ise tek tarafın lehine
işleyen ticari anlaşmalar çerçevesinde geçerek her iki ülkenin kapitalistleşme sürecinde farklı
etkilenimlere yol açmışlardır. Avrupa’dan sosyo-ekonomik ve teknik geriliğin bilincine varan
Rus Devleti’nin kapitalistleşme sürecine kendi rızasıyla oldukça erken dönemlerde başlamış
olması, Rus feodal ilişkilerinin de eş zamanlı olarak çözülmesinin gerçekleşmemesi
yüzünden ülkenin sosyo-ekonomik yapısında dualite görünümünü arz eden koşulları da
beraberinde getirdi. Rus hükümeti kapitalistleşmeyi tutarlı bir politika izleyerek
sürükleyememesi özellikle 19.yüzyılda ülkenin sosyo-ekonomik ilişkilerini kaosa sürükledi.
1861 tarihli serfliği kaldırılma kanunu Rusya’nın sanayi kapitalizmini etkin biçimde
yapılandırması için çok büyük bir aşama oldu ancak 1880’lerin ikinci yarısına dek Çarlığın
tutarlı ve aktif bir sanayileşme politikası izlememesi ülkenin bu yöndeki gelişmesini
yavaşlattı. Osmanlı Devleti ise Rusya gibi milli bir burjuvazi yaratamamıştı. Ticaretin
340
Troçki, 2000, s: 27
yoğunlaştığı Balkanlar bölgesinde gelişen burjuva sınıfı Osmanlı tahakkümünü çıkarlarına
ters görerek buralardaki ulusçu hareketlere tam destek vererek imparatorluğun çözülme
sürecini derinleştirmişlerdir. Rusya gibi Batı’yı tehdit eden bir askeri gücü olmayan Osmanlı
Devleti, çözülmeyi durdurmak için Batı’dan aldığı desteği oldukça ağır ekonomik diyetler
ödeyerek temin edebilmiştir. 19.yüzyılın sonlarında Rusya, Batılı devletlerin yön verdikleri
emperyalizm yarışına katılacak güçte kendini hissetmiş ve Ortadoğu ve Uzakdoğu’da izlediği
aktif emperyalist eylemleri özellikle İngilizler’i oldukça rahatsız etmiştir.
Dünya
kapitalist
düzeniyle
farklı
şekillerde
bütünleşen Rus ve Osmanlı
imparatorluklarının sınai gelişmişlik düzeyleri arasında adeta uçurum vardı. Rusya, Batı’nın
teknolojik gelişmelerini özellikle askerlik alanında olanlar başta olmak üzere dikkatle takip
etti. Fiili bir üretici fonksiyon geliştiremeyen Rus şehirleri askeri ve idari merkezler olarak
öne çıkmışlardı. Rus sanayileşmesi Napolyon Savaşları esnasında ortaya çıkan ülkenin tecrit
durumu dolayısıyla iç pazarın ihityaçlarını karşılamak için oluşturuldu. Ancak ciddi bir
sanayi atılımının yapılması, 1880’lerin ortaları gibi Batı Avrupa’yla kıyaslandığında oldukça
geç bir tarihi buldu. Ünlü Alman ekonomisti List’in milli ekonominin öncelliğinin
vurguladığı tezinden etkilenen dönemin maliye bakanı Witte, Rusya’nın uluslararası
etkinliğinin artmasıyla ülkenin ekonomik gelişmişliği arasında dolaysız ilişki bulunduğu
görüşünden hareketle geniş ölçekli bir sanayileşme projesinin hayata geçirilmesinde büyük
rol oynadı. Listçi ekonomi anlayışı özellikle İttihatçılar’ın iktidara tam olarak yerleştikleri
1912 yılından beri temel esin kaynakları olması bakımından Osmanlı İmparatorluğu için de
yol gösterici olacaktır. Almanya’daki anti-liberal, himayeye dayalı Listçi ekonomi
politikasının Rusya ve Osmanlı gibi totaliter siyasal sistemlerle yönetilen ülkelere cazip
gelmesi oldukça doğaldır. Witte, Rusya’nın ucuz tarım ürünleri ihraç ederek dışarıdan sınai
metalar alan konumunun Batı’yla ekonomik ilişkilerinde metropol bir ülke olma aşamasına
gelmesinin yolunun hızlı bir sanayileşmeden geçtiği sonucuna varmıştır. Witte’nin
sanayileşme projesinde yabancı sermayenin ülke içine akışının kilit rol oynaması hızlı
aşamalar kaydedilmek istenmesiyle ilgiliydi. Yabancı sermaye, yerli sermaye birikimini
hızlandıracaktı. Ancak bu hızlı sanayileşme projesi çerçevesinde Rus Devleti, Batılı ülkelerin
hiçbirinde görülmemiş oranda sürece iştirak ederek tam bir kontrol kulesi olma işlevini
üstlenmesi, sanayi burjuvazisinin Çarlık’la önceli olan ticari burjuvaziden çok daha yoğun bir
bağımlılık ilişkisi geliştirmesinin de ortamını hazırladı. Burjuvazinin Çarlıkla bu denli kader
birliği yapması, gelecekteki Rus devriminin gidişatı üzerinde belirleyici bir unsur oldu.
Bağımlı ve zayıf Rus burjuvazisi çağdışı otokrat rejime başkaldırmak ya da onu dönüştürmek
için oldukça pasif bir konumda kalarak, Batı Avrupa’daki burjuvaziden devrimci kapasite ve
tavır olarak keskin şekilde farklılaştı. Hobsbawm’a göre 19.yüzyılın belki de en hızlı gelişen
ekonomisine sahip Rusya’nın I. Dünya Savaşı olmasaydı, devrimden kaçınarak liberal bir
toplum olma yönünde geliştirebileceği yönündeki savlar oldukça geçersizdir; 20.yüzyılın başı
itibariyle devrimin istenir olmaktan çok kaçınılmaz da olduğuna inanılan bir devlet varsa o
da Rus Çarlığı’ydı 341. Hızlı sanayileşmenin tarımsal kesimi adeta açlıkla yüz yüze bırakacak
denli geniş bir sömürü sayesinde sürdürüldüğü ortamda, ülkenin sosyo-ekonomik yapısının
kaotik dönüşümlere gebe bırakılması madalyonun sadece bir yüzüydü. Proleteryayı doğrudan
sömüren ve köylüleri de devlet aracılığıyla soyan Rus burjuvazisi daha en baştan halk
kitlelerinden kendini soyutlayarak, Çarlıkla işbirliğine girmişti. Bu durumda Batı
Avrupa’daki gibi burjuvazinin toplumsal sınıfları kendi çıkarı doğrultusunda bir iktidar
karşıtı savaşıma sürüklemesinin koşulları ortadan kalkmıştır. Rus burjuvazisi, 1905’e dek
iktidar karşıtı herhangi bir yönelim göstermeye yaraşmadığı için liberal hareket ağırlıklı
olarak aydın aristokrat kesim tarafından sürüklendi.
Osmanlı İmparatorluğu’nda ise sanayileşme 19.yüzyılın sonu itibariyle varla yok
arası bir durum arz etmekteydi. Yüzyılın başındaki Sanayi Devrimi’ne dek kapitülasyonlar
341
HOBSBAWM, E.J., İmparatorluk Çağı, 1875-1014, Ankara, Dost Kitabevi, 1999, s: 316
yıkıcı bir nitelik taşıyacak denli ciddi tehditler yaratmadı. Ancak sanayi kapitalizmi,
merkantalist dönemle karşılaştırıldığında Osmanlı’daki gibi zayıf bir teknolojiyle üretim
yapan bir ekonomiye çökertici bir etki yapma kapasitesi kuşkusuz çok daha güçlü olacaktı.
1838 İngiliz-Osmanlı ticaret anlaşması ile iç gümrüklerin ve bazı mallardaki ticari tekellerin
kaldırılması yabancı tüccarlar için geniş bir hareket serbestisi sağladı. Piyasanın ucuz sanayi
mamülleriyle doldurulması geleneksel imalat sektörünü büyük ölçüde çöküşe sürükledi.
Osmanlı’nın sanayileşme ya da genel anlamda milli burjuvazisini oluşturmasına engel teşkil
eden bir çok yapısal sorunu vardı. Bunlardan biri geleneksel olarak Müslüman unsurların
ticari hayata fazla bir alaka göstermeyerek tarım sektöründe üreticiler olarak yaşamlarını
sürdürmeleriydi. Osmanlı’nın kapitalistleşmesi için devlet, Rusya’daki gibi etkin bir öncü
rolü üstlenmemiş ya da üstlenmemişdi. Teoride ülkedeki tüm toprakların tek sahibi olan
padişah, taşradaki geniş toprak sahibi sınıfların ortaya çıkışını engelleyememişlerdi. Ancak
bunların hepsi sonuçta illegal yürütülen faaliyetler olup, siyasal otoriteden bağımsız sermaye
birikiminin garantisi yoktu. Gayri-müslim tüccarların, yabancı pasaportu almalarını teşvik
eden nedenlerden en öne çıkanlarından biri de bu mallarının müsadere edilebileceği
tehlikesini bertaraf etmekti. Herşeyden önce, Batı’daki mülkiyet biçimi, her an geri alınabilen
ayrıcalıkların yerini, sağlamlaşmış hakların almasına dayanmaktadır. Kapitalist mülkiyet
ilişkilerinin temeli olan bu olgu, iki noktayı öne çıkarır: öncelikle mülk bir mutlaktır ve
kişinin belli bir mülk üzeirndeki sahiplik hakları geri alınamaz. İkinci olarak mülkiye
aktarılabilir ki bu da toprağı diğerlerinden farksız bir metaya dönüştürür. Avrupa’da güçlü
toprak mülkiyeti haklarının ortaya çıkmasıyla birlikte üretim sistemleri devrim niteliğinde
dönüşümler geçirdi. Mülkiyet, devletin tecavüzüne karşı bir savunma ve devletin ihlal
edemeyeceği bir meşruiyet zeminiydi. Osmanlı’daki mülkiyet biçimi bu tarz bir mülkiyet
değildir. Tanzimat bürokratları da devletin müsaderesi tehlikesi olduğu sürece ülkede
kapitalist dönüşümün gerçekleşemeyeceğinin farkındaydılar. Tanzimat Fermanı’yle tebaaya
bahşedilen mal güvencesi yine de modern anlamda mülkiyet ilişkilerinin kurulabilmesi için
yeterli olmaktan uzaktı. 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi Büyük Devletlerin baskıları sonucu
çıkartılmış ve topraktaki kiracılık koşullarını devletin ünvanını koruyarak büyük ölçüde
genişletmiştir. Ancak bu çerçevede dağıtılan tapular ihlal edilemez mülkiyet haklarının
göstergesi değil, toprağın kesintisiz olarak işlenmesine bağlı tasarruf haklarının ifadesiydi 342.
Modern mülkiyet haklarının tam anlamıyla tebaaya bahşedilmemesi, ülkenin kapitalistleşme
sürecine aleyhte etkilerde bulunurken yine de 19.yüzyılın sonunda büyük toprak sahibi sınıf
hissedilir ölçüde gelişmiştir.
Osmanlı sanayileşme çabaları pazardaki yabancı ve gayri-müslim egemenliğinin
kırılamamasından dolayı başarısızlığa mahkum oldu. Osmanlı Devleti Batı’nın ekonomik
nüfuzunu kırmak için fabrika ve şirketlerin kurulmasını teşvik etmeye ve yerli ürünlere Pazar
olanaklarını sağlamaya çalıştı. 1873 tarihli bir kanunla fabrika kuracaklara gümrük
kolaylıkları ve vergi muafiyetleri tanınmasına rağmen amaçlanan gelişmeler sağlanamadı.
Osmanlı Devleti, Rusya’da olduğu gibi büyük ölçekli tesisleri kendi kurmaya çalıştı. Devlet,
özellikle 19.yüzyılın ikinci yarısında oldukça önemli oranlarda dış borçlanmaya gitti, ancak
bu borçlar, Rusya’nın 1890’larda yaptığı gibi milli bir burjuvaziyi finanse etmek yerine
askeri teçhizat ve sarayın lüks harcamalarına aktarıldı. Ülkedeki en sanayileşmiş bölgeler ise
Batı’yla daha yoğun ilişkiye geçen Balkanlar bölgesiydi ve özellikle Selanik vilayeti ülkenin
en gözde ticari limanlarından biri olmasının da etkisiyle modern imalat sanayiinin
filizlenişiyle öne çıkmaktaydı. Selanik’te de yoğun Müslüman nüfuza rağmen bu modern
işletmeler tamamen Hıristiyan ve Yahudiler’in ellerindeydi.
1905 Rus Devrimi’nde en aktif rolü oynayacak olan proleter sınıf, 1890’lardaki çok
hızlı seyreden sanayileşme sürecinin bir çırpıda ortaya çıkardığı bir toplumsal tabakaydı..
342
ARICANLI, T., 19. Yüzyılda Anadolu’da Mülkiyet, Toprak ve Emek, Osmanlı’da Toprak Mülkiyeti ve
Ticari Tarım, içinde, der: Ç. Keyder & F. Tabak, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, s: 134
Serfliğin kaldırılmasından önce kazanımlarının bir kısmını toprak beylerine ödeyen
emekçiler bu kanunla bireysel bağımsızlıklarını kazanarak gerçek bir toplumsal sınıf olma
yoluna girdi. 1890’lardaki sınai kalkınma işçilerin nüfus içindeki oranında patlamaya yol
açarken, bunların kolektif bir sınıf bilincine ulaşmalarının koşullarını da yaratmıştır.
Rusya’daki sanayi üretiminde binden fazla kişi çalıştıran işletmelerin büyük bir orana sahip
olması, hem işçi bilincinin gelişmesi hem de siyasal propagandalar için oldukça lehte
sonuçları beraberinde getirmiştir. Tarımdaki düşük üretkenlik ve devlet-burjuvazi-aristokrasi
üçlüsünün yoğun sömürüsü köyleri ucuz emek rezervlerine çevirdiği ortamda işçi ücretleri
oldukça düşük tutulmuştu. Ücretlerin ödenme şeklinin işverenlerin keyfine bırakıldığı ve
çalışma esnasında meydana gelen tahribatlardan dolayı ücretlerden önemli kesintilere
gidildiği ortamda işçiler tamamen işverenin insafına terk edildi. 1886’da çıkarılan kanun
ücretlerin ödenmesi konusunda işçilerin leyhine önlemleri öngörürken, greve başvuranların
cezalarını arttırmaktaydı. 1906’ya dek sendikaların yasal olmaması işçilerin legal olarak
taleplerini dile getirmelerinin de önünü tıkadı. Buna rağmen özellikle 1895-1904 yılları
arasında grev sayılarında büyük sıçramalar oldu. 1905 yılına dek Rus proleteryası tepkilerini
otokrasiye değil doğrudan işverenlere yöneltti.
Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıf sınai gelişimi, proleter sınıfın genişleme koşullarını
ortadan kaldırmıştır. Tanzimat dönemi esnasında yavaş yavaş sınai bir altyapının kurulması
yönündeki çabalar ülkede böyle bir sınıfın doğuş koşullarını hazırlamış olsa da,
imparatorluğun yıkılmasına dek işçiler toplumsal yapı içinde oldukça dar bir kesimi
oluşturabilmişlerdir. Nüfus içindeki düşük sayısal oranlarının yanı sıra etnik işbölümü
temelinde fabrikalar içinde konumlanmış olmaları işçilerin kolektif sınıf bilincine
ulaşmalarını engelleyici sonuçlar doğurmuştur. İmparatorluk içindeki işçilerin etnik ve yerel
bağlamda
örgütlenmeleri,
birbirlerinden
bağımsız
gündemlere
odaklanmalarını
da
beraberinde getirmiştir. 20.yüzyılın başı itibariyle hem işletmeci hem de çalışanlar olarak
Türk unsurunun belli belirsiz olması ve özellikle Hıristiyan azınlıkların öne çıkması dikkate
değer bir diğer olgudur. 1908 yılı öncesinde ülkedeki grev hareketleri genel olarak ekonomik
taleplere yoğunlaşmıştır. İşçi-işveren ilişkilerini ya da işyeri koşullarını düzenleyen
kanunların olmamasının grev hareketlerinin oluşumunda etkisi büyüktür. Genelde geleneksel
zanaat sektöründe istihdam edilen Osmanlı işçilerinin sosyalist bilince ulaşmaları imkansıza
yakın bir ihtimaldi. Tüm bu olumsuzluklara rağmen sosyalist hareket özellikle
imparatorluğun daha fazla sanayileşmiş Batı kesiminde 19.yüzyılın sonlarında kendini
hissettirmeye başladı. Ancak sosyalizm Osmanlı ülkesinde azınlık milliyetçiliğiyle iç içe
geçmişti.
1905 Rus ve 1908 Jön Türk devriminin gerçekleştirilme tarzında, kapitalist
gelişmişlik düzeyi belirleyici bir unsur olmuştur.Kapitalist gelişme sürecine, Batı’yla kültürel
yakınlığından dolayı Osmanlılar’dan çok daha erken dönemde başlayan Rus Çarlığı, Osmanlı
Devleti’ne göre bu uğurda oldukça yol alabilmişti. Ancak ülkenin kaynaklarını güçlü bir
askeri kompleks kurmak için seferber eden çarlık, ülkenin ekonomik kalkınması için yeter
derecede bir sermaye birikiminin burjuvazi tarafından yapılabilmesinin de bir bakımdan
önünü tıkadı. Geleneksel partneri aristokrasiyi feda etmekte uzun süre direnen aristokrasi,
kendi varlığını idame etmek için aşırı boyutlara varan köylü sömürüsüne dayandı.
Otokrasinin aristokrat ve burjuva sınıflarını bürokratize ederek bunları kendi yörüngesinde
döndürdü. Özellikle burjuvazinin Çarlık rejimiyle geliştirdiği bağımlılık ilişkisi ve zayıflığı,
çağdışı yönetimi alaşağı etmek isteyen radikal hareketler için tam bir sorunsal durumu arz
ediyordu. Kendi tarihsel misyonunun bilincine varamayan burjuvazi iktidara muhalefet
edemeyince, kendisinden daha yeni bir sınıf olan proleterya, dünya tarihinde de bir ilke imza
atarak 1905 yılındaki liberal-burjuva karakterli devrimi kendi araçlarıyla hayata geçirdi.
Burjuvazi, proleteryanın bu savaşımında Çarlık’la açık bir çekişmeye girmeden mali
desteğiyle direnişi destekledi. Sadece üç yıl gibi kısa bir süre sonra bir liberal-burjuva
devrimiyle sarsılan Osmanlı İmparatorluğu’nda ise devrimci süreç, kitlelerden görece
bağımsız şekilde gelişmişti. Avrupa’dan kültürel izolasyon ve dünya kapitalizmiyle yarısömürge karakterli bütünleşme imparatorluğun, toplumsal güçlerinin modernleşme sürecini
oldukça yavaşlatmıştır. 20.yüzyılın başında ülkede burjuva olarak nitelendirilebilecek asıl
unsur, kapitülasyon rejiminin yarattığı işbirlikçi gayri-müslim tüccar sınıfıydı. Devletin asıl
müşterisi olan Müslümanların girişimci bir sınıf yaratamamış olmaları, Osmanlı Devleti’nin
liberalleşme sürecinin toplumsal kitlelerden kopuk bir karakter arz etmesinin temel
nedenlerinden biridir. Kapitalist üretim ilişkilerinin ve bu yönde şekillenecek sınıf
ilişkilerinin sınırlı gelişimi, kitlelerin iktidarı dönüştürmek için bilinçsel ya da ekonomik
altyapıya sahip olmalarını engellemiştir. Rusya’yla karşılaştırıldığında 19.yüzyılda görece
daha yoğun bir liberalleşme süreci yaşayan Osmanlı Devleti, ekonomik alanda bunu
destekleyemeyince kazanımları korumakta aciz kalmıştı. Bu çerçevede karşı-devrimci II.
Abdülhamit’in anti-liberal yönelimlere karşı durmak, toplumsal sınıflardan çok bürokrasi
içindeki memnuniyetsiz, aydın tabakaya kalmıştı.
3.4. 19. Yüzyılda Rus ve Osmanlı İmparatorluklarında Oluşan
Muhalif Siyasal Hareketler Üzerine Bir Karşılaştırma
1789 Fransız Devrimi’nin öncelikle Avrupa’nın 19.yüzyıldaki sosyo-politik
dönüşümüne düşünsel ilham verdiği ortamda, kıtanın doğu sınırında iki imparatorluk olan
Rusya ve Osmanlı’da, geleneksel yönetim sisteminde liberal dönüşümleri talep eden
toplumsal kesimlerin ortaya çıkması kaçınılmazdı. Kapitalist dünya sisteminin yapısal unsuru
olan emperyalizmin bağımlı dünyanın seçkinlerine ya da seçkin olma potansiyeli taşıyan
kesime sunduğu temel şey, batılılaşmaydı 343. Gelişmiş Batı dünyasıyla karşı karşıya kalan
ülkelerin hükümetleri ve elitleri için batılılaşmanın bir var olma mücadelesi olduğu, özellikle
19.yüzyılın son çeyreğinde açıkça görülebilen bir olguydu. Avrupalı olmayan toplumların
343
Hobsbawm, 1999, s: 90
giderek aşağı, zayıf, geri ve hatta çocuksu olarak görülmeye başlanmaları, yine 19.yüzyılın
getirdiği bir yenilikti 344. Avrupa’nın doğu sınırı olan Rus ülkesi, Batı uygarlığının hem içinde
hem dışında olması itibariyle kendi koşullarına özgü bir modernleşme çizgisine sahiptir.
Modernleşme
sürecini,
Avrupalı
toplumlardan
geç,
ancak
dünya
ölçeğinde
değerlendirildiğinde oldukça erken başlatan Rusya, uluslararası askeri prestijine rağmen iç
gelişim koşulları bağlamında pre-kapitalist ve hatta ilkel bir çok niteliği içinde
barındırmaktaydı. Gerikalmışlığın verdiği öfke, Rus siyasal ve kültürel yaşamında 1820’lerde
Sovyet dönemine dek merkezi bir tema olarak kalmıştır. Rusya, 19.yüzyılda Asya, Afrika ve
Latin Amerika halklarının ve uluslarının daha ileri tarihlerde yüzleşeceği sorunsallarla
boğuşmaktaydı. Bundan dolayı 19.yüzyıl Rusya’sı, 20.yüzyılda beliren Üçüncü Dünya’nın
bir arketipi olarak görülebilir 345. Rusya gibi Avrupa’nın doğusunda konumlanan Osmanlı
İmparatorluğu ise Batı ile her dönemde, ticaret bir yana savaşlar yoluyla daima yakın bir
etkileşimde bulunmuştur. Ancak Batı’daki kapitalist toplumun ortaya çıkış koşullarını,
Rusya’nın bir ölçüde yapabildiği gibi değerlendirme durumuna gelinememesinin altında
yatan en önemli sebep, hakim siyasal ve toplumsal tebaanın Müslüman olması itibariyle
Doğu dünyasına aidiyetti. Avrupa dünyası, haçlı zihniyetinin de etkisiyle, Osmanlılar’a ortak
düşman gözüyle bakmaktaydı. Osmanlıları Hıristiyan halkların haklarına ve egemenliklerine
tecavüz eden barbar bir halk olarak gören Avrupalılar ve de daima kendi medeniyetini üstün
tutan Avrupa’yı darül harb olarak gören Osmanlılar arasında, aslında 19.yüzyıla dek kültürel
bazda yakın bir iletişim kurulamamıştı. Osmanlı’nın Batı dünyasından tecrit durumu, geri
kalmışlığının da en önemli sebeplerinden biridir. Osmanlı devlet adamları, 19.yüzyıla dek
sistemde yaptıkları her yenilikte imparatorluğun destansı eski dönemlerindeki geleneksel
yapıyı revize etmeye yönelmişti ki bu tutumda kendi klasik kurumlarının Batı’da olanlardan
344
Hobsbawm, 1999, s: 92
345
Berman, 1999, s: 235
üstün olduğu düşüncesinin etkisi büyüktü. Oysa Petro, 17.yüzyılın sonlarında Batı
dünyasındaki ilerici dinamiğin Rus sisteminde olmadığının farkına vararak, ilerlemenin ve
Avrupalı ordular karşısında ayakta durabilmenin yolunun Batılılaşmaktan geçtiğini
kavrayabilmişti.
Rus ve Osmanlı imparatorlukları, toplumsal yapıda ezici çoğunluğu oluşturan
köylülerin geniş oranda bir sömürü ve baskı rejimiyle artı-değerlerinin merkeze ya da yerel
idari ve feodal unsurlara aktarımı çerçevesinde ayakta durmaktaydı. Taşradaki durgun
yapının ve kendine yeter üretim süreçlerinin yanı sıra, şehirlerin üretici faaliyetlerinden çok
idari ve askeri merkezler olarak öne çıkmaları Rus ve Osmanlı toplumsal yapılarının
hantallığını ve yavaş gelişme kabiliyetlerini de beraberinde getirdi. Genel olarak bakıldığında
hem Rus hem de Osmanlı köylüleri, kendileri aleyhine işleyen iktidar ilişkilerine muhalif
ciddi bir toplumsal tehdit oluşturamadılar. Rusya’da 17 ve 18.yüzyıllarda ortaya çıkan Razin
ve Pugatchev ayaklanmaları, her ne kadar yerel ölçekte büyük sarsıntılar yaratarak, merkezi
hükümeti de tehdit edecek boyutlara varsa da ülke devletin istikametini değiştirecek denli
ciddi etkiler yaratamadılar. Osmanlı’yla karşılaştırıldığında toplumsal güçler üzerinde daha
güçlü bir denetim sistemi kurmayı başaran Rus Devleti, genel itibarla daha zayıf muhalefetle
karşılaştı. Aristokrasi ile sıkı ittifak, bunların taşrada merkezi otoritenin denetim
mekanizmalarında etkin bir görevi üstlenmeleriyle, toplumsal yapıda önemli ölçüde istikrar
sağlandı. Oysa daha zayıf bir otoriteye Osmanlı hükümdarları, merkezde dahi güç tekeli
kuramazken taşradaki egemen unsurlara karşı daha sınırlı bir hareket serbestisine sahip
olabildiler. Bundan dolayı, Osmanlı’da iktidara karşı muhalefet, genel olarak merkez ve
taşradaki yönetici sınıflardan yükseldi.
Rus ve Osmanlı toplumlarında muhallif düşünsel hareketlerin ortaya çıkmasıyla
sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyi arasında sıkı bir bağlantı vardır, ancak Rusya örneğinde
bu unsur daha belirgin şekilde kendini göstermektedir. Avrupa’nın düşünsel hayatında
devrimci dönüşümlere zemin hazırlayan matbaanın, icat edilişinden neredeyse üç asır sonra
ithal eden Osmanlı’da ise düşünsel dönüşümlerin yavaş olması ve kitlesel tabandan kopuk
olması
kaçınılmazdır.
Rusya’da
sosyo-ekonomik
hayat
Avrupa
toplumlarıyla
karşılaştırıldığında oldukça yavaş ilerlerken ülkedeki düşünsel hayat çok daha hızlı ve canlı
bir gelişim süreci izlemiştir ki özellikle 19.yüzyılda Rus düşünsel hayatı felsefi ve yazınsal
platformda üretilen bir çok şaheserle taçlandırılmıştır. Ancak pragmatik bir Batılılaşma
anlayışı çerçevesinde, kendi için zararlı gördüğü fikirlerin ithalini var gücüyle engellemeye
çalışan Rus otokratları, özellikle katı sansürle düşünsel hayatı felç etmişlerdi. Bu durum
özellikle 1820’lerde işbaşına gelerek otuz altı yıl iktidarda kalan I. Nikola döneminde
uygulanan sansür, bu duruma verilecek en iyi örnektir. Osmanlı’nın Batılılaşma yönünde
kesin adımlar attığı Tanzimat döneminde ise benzer bir durum ortaya çıktı. Batılılaşmanın
vücuda getirdiği kitlesel basın hayatı, iktidara karşı eleştirinin yükseltildiği durumlarda sıkı
sansürlerle kesintiye uğratıldı. Batılılaşmaya en az Çarlık kadar pragmatist yaklaşan Osmanlı
yönetici elitleri, sürecin kendi iktidarına tehdit oluşturduğu boyutlara gelindiğinde otoritesini
ortaya koymakta gecikmedi. Oysa basına getirilen kısıtlamalar, muhalifleri iktidardan
yabancılaştırarak, tavırlarında daha da keskinleştirdi ve ülkenin Batılılaşması ve çöküşe dur
demesi için devrimden başka yol olmadığı fikrine yöneltti.
Fransız Devrimi, 19.yüzyıldaki liberal demokratik hareketin tüm Avrupa’da
hakimiyet kurarak, halihazırdaki rejimlerin bu yönde kendilerini yapılandıracağı süreci
başlatmıştır. Fransız Devrimi’ne karşı oluşan muhafazakar ittifakta başı çeken devlet olan
Rus Çarlığı, bu yüzyıl boyunca Avrupa’da gericiliğin kalesi oldu. Ancak otokrasi, 1821’deki
gibi erken bir tarihte, toplumun liberal eğilimli kesiminin sürüklediği bir ayaklanma
girişimiyle sarsılmıştı. Ülkenin Batılı eğitim almış aristokrat gençlerinin ve aynı zihniyetteki
subay takımının vücuda getirdiği dekabrist ayaklanma, liberallerin ülke tarihinde
gerçekleştirmiş oldukları ilk ve tek devrimci başkaldırı olmuştur.Ancak yine de Rus
liberalizmi, Batı Avrupa’yla karşılaştırıldığında oldukça uysal ve uzlaşmacı bir karakter
gösterdi. 19.yüzyılın sonuna dek liberaller, monarşi ile liberal değerlerin uzlaştırılabileceği
ve işbirliğinin mümkün olduğu kanısıyla hareket etmişlerdi. Bu yüzyıl boyunca işbaşına
gelen tüm Çarlar ise anayasa ve parlemento talepleri karşısında, Rusya’nın bunları sisteme
adapte edecek denli bir toplumsal gelişmişlik düzeyine ulaşmadığı bahanesine sarılmışlardır.
Rus liberalizminin gelişimini engelleyen ve çelişkilere sevk eden en önemli faktör, egemen
sınıfların aşırı ölçekte bürokratize edilmesiydi. Rus burjuvazisi, 1905 Devrimi’ne dek
otokrasiyle çatışmaya girmemek için özel çaba sarf etti. Devletin Batılı hiç bir ülkede
görünmeyen oranlarla ulusal ekonomiye nüfuz etmesi, beraberinde Batı’dakilerden çok daha
uzun süre kendini devletten ayıramamış bir burjuva sınıfını da beraberinde getirdi. Rus
liberalizminde daha da ilgi çekici olan hareketin ağırlıklı olarak aydınlanmış aristokratlar
tarafından yönlendirilmesiydi. II. Aleksandr’ın taşra reformu çerçevesinde yerel öz yönetim
birimleri olarak oluşturduğu zemstvo kurulları, liberal hareketin çekim merkezi haline geldi.
1881 tarihinden sonra zemstvolar, ortak bir örgüt altında birleşme çabalarına başladılar,
ancak 1900 yılına dek konferanslarını illegal olarak düzenlemek zorunda bırakıldılar.
20.yüzyılın başında ise liberal akım, radikal unsurların belirmesiyle farklı yöne çekilmeye
başladı. Yeni jenerasyon liberaller, otokrasiyle uzlaşmanın boş düşler olduğu öncülüyle,
mevcut sistemin yıkılarak yerine Batı tarzında parlamenter bir rejimin kurulması gerektiğini
düşünüyorlardı. Yeni liberal trendi, daha radikal kılan bir diğer unsur, var olan sosyalist
devrimci hareketleri kendileri için kaçınılmaz müttefik görmeleriydi. Radikal liberaller,
Almanya’da 1903 yılında kurdukları “Özgürlük Birliği” çatısı altında toplandılar. Zemstvo
üyeleri ile liberal profesör ve gazetecilerin oluşturdukları örgüt, kitlesel huzursuzluğun
iktidara karşı yönlendirilmesini savunarak, amaçları farklı olsa da devrimcilerle aynı taktiği
benimsemişti 346. Liberaller, devrimciler gibi cumhuriyet peşinde olmayıp anayasal monarşi
346
Rus liberallerinin stratejileri için bir inceleme, Bkz. ROGGER, H., The Formation of the Russian Right,
rejimini talep etmeleri çerçevesinde farklılaşmaktaydılar. Devrimci partilerle ittifak
arayışları, muhafazakarların tepkisine hedef olunca liberal hareket ikiye bölündü. Rusya’da
liberalizm, hiçbir zaman büyük bir kitlesel destek sağlayamadı. Burjuva ve aristokratların
otokrasi karşısındaki güçsüz durumları ve sürtüşmeden kaçınmaları, liberal hareketin eylem
sahasını sınırlayan etmenlerin başında gelmiştir. Hareketin burjuvaziden çok Batılı
zihniyetteki aristokratlarca sürüklenmesi, Rus liberalizminin en karakteristik öğelerinden biri
olmuştu.
Osmanlı İmparatorluğu içinde ise Rusya’da olduğu gibi belirgin toplumsal çıkar
grupları çerçevesinde sürüklenen bir liberal hareket olgusuna rastlanmaz. Ancak Jön Türk
hareketi, hedefleri ve düşünsel çerçevesiyle Türk tarihinde liberal bir düşün geleneğinin
öncüsü sayılabilecek bir yere sahiptir. Osmanlı’nın Batılılaşmayı, düzenli ve koordineli
reformlarla bir gelecek hedefi haline getirdiği Tanzimat Dönemi’nin en büyük
kazanımlarının başında, kendi aydınını yaratabilmiş olması gelir. Modern basın hayatıyla ilk
kez bu dönemde tanışan Osmanlılar, eş zamanlı olarak canlı bir düşünsel hayat geleneğinin
de oluşmasına şahit oldular. Ancak basın, otokrat bürokrasiyi hedef almaya başladığı gibi
sansür olgusu da Osmanlı’daki basın hayatını felç etti. Babıali bürokratlarının tekelci
idarelerine ve düşünsel hayatın özgürlüğünü engelleme girişimlerine tepki olarak yurt dışına
kaçan aydınlar, Osmanlı yönetim sistemine liberal-demokrat öğelerin kazandırılması
gerektiği üzerine yazdıkları eserlerle Jön Türk akımına hayat verdiler. Tam anlamıyla bir
aydın hareketi olarak başlayan Osmanlı liberalizmi, tam bir açmazlar ve çelişkiler
yumağıydı. Herşeyden önce Osmanlı toplumu, hem sosyo-ekonomik hem de kültürel
bağlamda Batılı toplumlarla karşılaştırılamayacak denli zayıf bir gelişmişlik düzeyine sahipti.
19.yüzyılın başlarında yurtdışında açılan elçilikler ve oralara gönderilen öğrenciler sayesinde
Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı dünyası ile tanışık Müslüman elitler ortaya çıkmıştı.
1900-1906, California Slavic Studies, Vol III, 1964
Özellikle Tanzimat döneminde yaygınlaşan modern eğitim kurumları, Batılılaşmayı az çok
özümsemiş bir çok bireyi de yaratmıştı. Bu eğitim kurumları modernleşen ve genişleyen
Osmanlı kurumlarına eleman yetiştiren nitelikte oldukları için Batılılaşmada, gayri-müslim
unsurlar bir kenara bırakıldığında, başı çeken Osmanlı yönetici tabakasıydı. Babıali rejimine
muhalif “Yeni Osmanlılar Cemiyeti”ni yurtdışında kuranlar da bir dönem devletin çeşitli
kademelerinde görev yapmış gazetecilerdi. Bu bağlamda Osmanlı’nın ilk dönem
liberallerinin, Rusya’dakinin aksine sosyo-ekonomik bir tabanda hareket eden kişiler
olmayıp, imparatorluğun Batılılaşması için yönetim sisteminde bazı temsili unsurların
adaptasyonuna odaklanan fikirler üreten yönetici sınıf mensupları olduğu göze çarpmaktadır
Osmanlı
sisteminde
liberal
dönüşümler
talep
eden
aydınların
en
büyük
handikaplarından biri, Avrupa medeniyetinin yetenek ve yaratıcılık sayesinde yaratılmış
olduğunu düşünürken toplumsal güçlerin etkisini gözden kaçırmış olmalarıydı. Osmanlı
toplumunun hakim unsuru olan Müslümanların ezici çoğunluğunun Doğulu değer sistemi
içinde düşündüğü ve daha da önemlisi modern toplumsal sınıfların varla yok arası olduğu bir
ortamda siyasal açılımlardan daha da önemli olan buna taban oluşturacak sosyo-ekonomik
dönüşümlerdi. Batı ve Doğu arasında sıkışıp kalma, Osmanlı aydınının bir diğer sorunsalıydı;
Batı’daki temsili sistemlerin adaptasyonunu Kuran ve dolayısıyla İslam medeniyetine
dayanarak meşrulaştırma girişimleri hem aydınlar hem de Osmanlı’da kısa süreli meşruti
yönetim deneyini gerçekleştirmiş olan bürokratlar için ortak yönelimdi. Jön Türkler’in,
Osmanlı liberal düşüncesine yaptıkları en büyük ataklardan biri ise parçalanmaya yüz tutmuş
imparatorluğu, etnik tabiyetleri kendinde toplayacak bir Osmanlı üst-kimliği ile
bütünleştirme çabalarıydı. Ancak ulusçuluk çağında, pratik anlamda yabancı bir hanedana
bağlılık şeklindeki bu pragmatist ulusçuluk özellikle gayri-müslim halk arasında hiç bir
sempati yaratmadı. Tanzimat dönemi bürokratlarının da öne çıkardığı Osmanlıcılık fikri,
kendi bilincine varmış unsurları bir arada tutmak için çok zayıftı. Ancak imparatorluğun
parçalanması tehditi Osmanlı Batılılaşması için hızlandırıcı sebeplerin başında gelmekle
birlikte, 1905’teki devrimin de yakın sebebi olmuştur. Osmanlı liberalizmi ise ana hedef
olarak imparatorluğun çözülmesini önlemeye odaklanması itibariyle defansif bir nitelik
gösterir. Kaba güç olarak 19.yüzyıl boyunca zirveye ulaşan Rusya örneğinde ise liberalizm
unsurları bir arada tutmak için önlemler geliştirmekten çok dönüşen ve farklılaşan Rus
toplumunun ihtiyaçlarına cevap veremeyen siyasal sisteme katılımcı öğeler kazandırmaya
odaklanmıştır.
Osmanlı’daki liberal demokrat hareket, Rusya’da olduğu gibi monarşi düzenini
devirerek Cumhuriyet kurulması gibi bir hedefe yönelmeyerek hakim siyasal yapının
anayasal ve parlamenter sistemin adaptasyonunu talep etmiştir. 20.yüzyılın başında
Avrupa’daki parlamentosu olmayan üç ülke, Rusya, Osmanlı ve Karadağ’dı. Osmanlı
İmparatorluğu’nda 1876’da bürokratik bir karar olarak adapte edilen parlemento, II.
Abdülhamit saltanatı esnasında yine bürokratik bir karar olarak rafa kaldırıldı. Rusya’da ise
böyle bir deneyim hiç bir zaman olamadı. 19.yüzyıldaki Rus çarları, Osmanlı padişahlarına
göre ayakları daha yere basan, güçlü hükümdar kişilikleri gösterdiler ve kendi iktidarlarını
sınırlayacak hiç bir siyasal dönüşüme izin vermediler. Osmanlı’da ise, ileriye atılan ok geri
dönmez kuralı çerçevesinde, sınırlı olsa da topluma tanıştırılmış olan meşrutiyet rejimi, geri
kazanımını amaç edinmiş aydınlar ve ilerici asker-memur takımının yarattığı eylemcimuhalif harekete bir gelecek hedefi sağladı. Osmanlı liberalleri, Rusya’dakilerle
karşılaştırıldığında daha eylemci bir tavır sergileyerek, iktidarla açık bir müdahaleye
girmekten çekinmemişlerdi. Tanzimat döneminde yurtdışından yayınlar ve düşünsel eserlerle
yapılan muhalefet, II. Abdülhamit döneminde ciddi bir örgütlenmeye girişilerekten az çok
devrimci bir nitelik kazanmıştı. İttihat ve Terakki örgütünün genç subaylar arasında
yayılmasıyla, muhalif hareket devrimci bir yola girmiş ve 1908 yılında da Abdülhamit
köşeye sıkıştırılaraktan anayasa ve parlamentonun geri getirilmesi sağlanmıştı. Rus liberalleri
ise 1900’lerin başına dek muhalefle açık bir mücadeleye girmekten kaçınırken, Osmanlı
aydınları gibi yurtdışında örgütlenen radikal liberallerin kurduğu Özgürlük Birliği sayesinde
rehavetlerini bir ölçüde üstlerinden atmışlardır. Sosyalist hareketle otokrat rejimi yıkmak için
ittifak arayışına giren radikaller, 1905 Devrimi’ne giden süreç içinde sınırlı bir etkiye sahip
oldular. 1900’lerin başından beri partileşen sosyalist harekete rağmen, liberaller partileşmeyi
ancak devrimden sonra başarabildiler.
19.yüzyıldaki Rus siyasal düşünce geleneği, sosyalist düşünce ile tam anlamıyla
çalkalandı. 1870’lerde Narodnikler’in ütopik sosyalizm olarak nitelendirilen hareketi, Rus
sosyalizminin temellerini attı. Otokrat rejimi yıkmak için biraraya gelen ilk Rus devrimci
kuşağını temsil eden Narodnikler, kitlelerin harekete katılımını sağlamak için toplumun
yapıtaşı köylülere yönelerek taşrada geniş bir propaganda faaliyetine giriştiler. Halkın
kaderini kendi eline alması gereğine inanarak, iktidardaki zorba bürokrasiyi devirip yerine
köylü sınıfının öncülüğünde halkçı bir düzen kurmayı hedeflediler. Kitlelerin ilgisini
çekebilmek için hükümet temsilcilerine suikast düzenlemeyi esas faaliyet yöntemi gören
“Narodnaya Volya” hizibi, 1881’de Çar II. Aleksandr’ı öldürmüştü. Bu olaydan sonra devlet
tarafından yok edilen Narodnikler’i takiben sosyalist hareketin dönüşümünde en öne çıkan
unsur, Marksizmin devrim fikrine eklemlenmesiydi. 1880’lerin ikinci yarısından itibaren
yoğun sanayileşme, ve akabinde genişleyen proleterya sosyalistler için umut vericiydi.
1890’lara dek enellektüel bir hareket olan sosyalizm, 1903 yılında Sosyal-Demokrat Parti’nin
kurulmasıyla yeni bir ivme kazandı. Ancak Parti’yi kitlesel faaliyetin merkezi olacak şekilde
kurgulayarak, sosyalist devrime giden süreçte aktif bir azınlığın önderliğini esas alan Lenin,
Martov grubunun tepkisini çekti. Bunlar kitlelerin kendi iradesini öne çıkararak Parti’nin
proleteryanın durumunu düzeltmeye çalışacak bir işçi partisi olması gerektiğinin üzerinde
duruyorlardı. Kuruluş kongresindeki bu teorik tartışma Parti içindeki Bolşevikler ve
Menşevikler şeklinde tanımlanacak olan hizipleşmeyi keskinleştirdi. Her iki cephe de
gelecek devrimin otokrasiyi yıkacak bir liberal-burjuva devrimi karakterinde olması
gerektiğinde görüş birliği içindeydiler. Zaten bu dönemde muhalif hareketlerin çoğu bu
yönde bir devrimi destekliyordu. Bu duruma tek istisna 1901 yılında kurulan ve eski
Narodnik hareketini dirilten Sosyalist Devrimci Parti’ydi. Anti-Marksist olan parti, taşradaki
“mir” organizasyonu olduğu öncülüyle, bunlar arasında etkin bir propaganda faaliyetine
girişmişti. Sosyalist devrimin gerçekleşmesi için zamanın uygun olduğunu düşünen
Sosyalist-Devrimciler,
iktidar
güçlerine
karşı
düzenlenecek
şiddet
eylemlerini
gerçekleştirecek özel bir birim kurmuşlardı. Sosyal-Demokratlarla karşılaştırıldığında bu
parti, oldukça eylemci bir karakter göstererek özellikle taşradaki ajitasyonlarla köylü
kitlelerinin 1905 Devrimi esnasındaki ayaklanma ve taşkınlık girişimlerinde önemli tol
oynamıştı.
Sanayileşme açısından bir arpa boyu dahi yol katedememiş Osmanlı toplumunda
sosyalist hareketin gelişmesi için gerekli toplumsal koşullar henüz oluşmuş değildi.
1876’daki Meşruti dönem öncesinde Türkçe basında sosyalist düşünce dine ve ahlaka aykırı
olduğu gerekçesiyle olumsuz bir tavıra maruz kalmıştı. Bu genel tavıra tek istisna, Namık
Kemal ve arkadaşlarının bizzat yerinde gözlemledikleri Paris Komünü’nü savunmuş
olmalarıydı. 1876 sonrasında sosyalist ve komünist düşünce arasında ayrım yaparak
sosyalizmin İslamla bağdaşabileceğini savunan Şemsettin Sami ve Sava Paşa gibi düşünürler
ortaya çıkmıştır 347Ancak imparatorluğun ekonomik olarak daha gelişmiş olan Rumeli
eyaletinde azınlık milliyetçiliğiyle harmanlanmış sosyalist hareketler, 19.yüzyılın sonlarında
oldukça kendilerini hissettirmişlerdir. Milliyetçilik ve sosyalizm gibi fikirler imparatorluğa
Avrupa’dan sızmaktaydı ve özellikle gayri-müslim azınlıkların Avrupa’yla daha yakın ve
yoğun ilişkileri olması bu hareketlerin ilk uğrakları olmalarını beraberinde getiriyordu.
347
TUNÇAY, M., Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, 1876-1923, der: M. Tunçay & E.
J. Zürcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000, s: 248-249
Müslümanlar içinde burjuva ve proleter sınıfının oluşmaması bu modern hareketlerin bu
kesim içinde yayılmasını önleyici bir etkendi. Gayri-müslim gruplar içinde bu gibi sınıflar
doğmuştu ancak etnik gruplar arasındaki görece izolasyon fikirsel etkileşime fazla olanak
vermiyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal savaşım sorununu incelemiş olan Roza
Luxemburg şöyle bir sonuca varmıştı:
...Türk yönetiminin hantallığı kapitalizmi bile üretmekte yetersiz olmuşturnerede kaldı ki, sonunda sosyalizmi türetebilsin; onun için, ne kadar çabuk
yıkılır ve ulusal kurucu öğelerine ayrılırsa o kadar iyi olur –o zaman, bu
geri bölge, tarih diyalektiğinin olağan sürecine katılabilecektir 348.
Osmanlı azınlıkları da adeta Luxemburg’un görüşünü izleyerek bağımsızlık
mücadeleleri ile sosyalizmi bir potada eritmişlerdir. Hınçak Partisi’nin kurulduğu 1887 ile
Ermenistan Cumhuriyeti’nin Sovyetleştirilmesinin tarihi olan 1921 yılları arasında Ermeni
bağımsızlık hareketinde sosyalizm ile milliyetçilik ayrılmaz biçimde iç içe geçmiştir 349.
1890’da Tiflis’te kurulan Boşnak Partisi de Hınçaklar gibi sosyalistti. Ermeni sosyalistleri
dışında Makedonya’nın Bulgaristan’a katılması için uğraş veren IMRO içinde de etkin rol
oynayan bir Bulgar sosyalist grubu vardı. Bunlar 1905 yılında IMRO’dan ayrılarak BulgarSosyal-Demokrat İşçi Partisi’ni kurmuşlardı. Bunun yanı sıra Selanik’te üyelerinin
çoğunluğunu Yahudiler’in oluşturduğu bir işçi federasyonu kurulmuştu. Diğerlerinin aksine
Selanik Yahudileri’nin çoğunun Osmanlıcılık öğretisini benimseyerek, statükocu tavır aldığı
dönemin koşullarında federasyon da Osmanlıcı idi. Ancak Osmanlıcılığa, sosyalizm ışığı
altında bakıyor ve imparatorluğun proleteryasını birleştirme çabalarını pekiştirmek için
348
J.P. Nett, Roza Luxemburg, Cilt I (Londra, 1966) adlı eserde alıntılanan Luxemburg’un “Die Nationalen
Kömpfe in der Turkei und die Sozial-demokratie”, adlı makalesinden aktaran, Ahmad, 2000, s: 17
349
Minissian, 2000, s: 165
ondan yararlanmayı umuyorlardı 350. Osmanlı’daki bu azınlık sosyalistleri genel olarak kendi
gündemlerine odaklanmışlardı, ancak Ermeniler’in Taşnak Partisi yurtdışında örgütlenen Jön
Türkler’le iletişime geçerek 1907’de Paris’te toplanan konferansın örgütlenmesinde büyük
pay sahibi oldular. Ancak 1908 Devrimi’nde sosyalist örgütlerin ya da sosyalist temanın
kayda değer bir etkisi olmadı. Oysa, 1905 Rus Devrimi’nde sosyalist parti ve örgütler
özellikle Ekim Grevi’nde işçi kitlelerini savaşıma çekmek için büyük çabalar göstermişlerdir.
3.5. 1905 Rus ve 1908 Jön Türk Devrimleri’nin Oluşum ve
Örgütlenme Karakterleri Üzerine Bir Karşılaştırma
1905 Rus ve 1908 Jön Türk devrimleri, I. Dünya Savaşı esnasında kurulan Sovyetler
Birliği ve Savaş sonrasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandıkları rejimler açısından
hazırlayıcı safha işlevini görmüştür. 1905 Rus Devrimi’nin öncü kolu proleterya, 1917’de
sosyalist cumhuriyeti kurarken, 1908 Jön Türk devrimi’nin aktif önderi olan askerler 1923’te
kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde en belirleyici rolü oynamışlardır. Bu iki devrimde
kitlelerin oynadığı rol, tartıştığımız konu açısından oldukça önemlidir. 1905 Rus Devrimi’nin
oluş şeklinde devrimci sürecin en başından sonuna dek kitlelerin aktifliği söz konusudur.
Çarlığın güç tekeline ve keyfi idaresine karşı, proleter sınıfı, toplumdaki itici güç olma rolüne
soyunarak burjuvazi ve köylüleri peşinde sürüklemiştir. Rusya’da bu tarihsel görevi üstüne
alacak karakterde bir burjuvazinin olmayışı, burjuva-liberal devriminin toplumun diğer
modern unsuru proletarya tarafından sürüklenmesi koşullarını yaratmıştır. 1905 Devrimi,
dünya tarihinde proletaryanın öncü rolü oynadığı ilk devrim olma özelliğiyle de kayda
değerdir. Dünyanın ilk sosyalist rejiminin Rusya’da kurulmuş olmasını da sağlayan söz
konusu proletaryanın diğer ülkelerdeki sınıfdaşlarına oranla eylemcilik yönündeki
350
DUMONT, P., Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu, Osmanlı
İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, 1876-1923, der: M. Tunçay & E. J. Zürcher, İstanbul, İletişim
Yayınları, 2000, s: 79
üstünlükleriydi. 1908 Jön Türk Devrimi’nde ise Osmanlı Devleti’nin Müslüman unsurları
arasında modern sınıfların ortaya çıkmamış olması, devletin dayandığı bu temel toplumsal
tabanın hareketliliğini de sınırlamıştır. Ülkede, II. Abdülhamit devrindeki otokrat
yönelimlere muhalefet edecek bir burjuva sınıfının olmayışı, burjuva-liberal devrimin ilerici
gücü olma görevini ülkedeki aydınlara ve askerlere yüklemiştir. Anadolu’da 1906-7
yıllarında meydana gelen vergi ayaklanmaları, kitlelerin hakim siyasal düzenden rahatsız
olduklarını ve en azından yerel ölçekte kendi yaptırım güçlerini ellerine aldıklarının
göstergesi olması açısından anlamlıdır. Ancak bu ayaklanmalar devrimci bir dönüşüme yol
açamamışlardı. Devrim, imparatorluğun Rumeli bölgesinde görev yapan subayların merkeze
karşı ayaklanmalarının eseriydi. Bu subaylar, Rumeli’deki halkın daha özgürlükçü bir rejim
istemlerinden etkilenmiş ve bölgenin Müslüman ileri gelenleriyle karşılıklı görüş alışverişi
ve işbirliği yapmışlardı. Ancak, 1905’te Rusya’da olan devrimdeki kitlesel katılımla
karşılaştırıldığında, Jön Türk Devrimi halktan oldukça kopuk gerçekleştirilmiş bir hareket
olarak gözükmektedir.
Söz konusu iki devrim arasında en göze çarpan bir diğer farklılık örgütlenme tarzında
ortaya çıkmaktadır. 1905 Rus Devrimi’nin en karakteristik yanlarından biri devrimci süreci
baştan sona kontrol eden herhangi bir örgütün bulunmayışıdır. 1905 Devrimi, öncelikle
“tuhaf” diye tabir edilebilecek bir hareket olup, özellikle iktidar açısından bir çok
talihsizliğin peş peşe gelmiş olması açısından da ilginçtir. III. Nikola yönetiminin riskli
planları ve sürekli olarak bedelini çok ağır ödeyeceği yanlış adımları bu devrimi vücuda
getirirken, süreç, aniden ortaya çıkan durumların kitlelerden aldığı tepkilerin ışığında
ilerlemiştir. 1905’te iktidar karşıtı bir çok siyasal ve toplumsal örgütler otokrasiyi devirerek
yerine anayasal bir yönetimin getirilmesini sağlamak için kısa süreli ittifaklara girmiştir,
ancak olan bitenler, bu ittifakın kontrolünden öte proletaryanın büyük ölçüde “kendiliğinden”
olarak tanımlanabilecek irade ve tavırlarının bir sonucuydu. 1905 yılı Rusyası için
söylenebilecek tek söz vardır: Olaylar durmaksızın çığrından çıktı. Ülkedeki işçi kesim
arasındaki huzursuzluğun kontrol edilmesini sağlamak ve hükümete olan güvensizliklerini
ortadan kaldırmak için II. Nikola’nın kurmaylarının yaptığı oldukça riskli planın hesapları
tamamen alt üst ederek çok farklı yöne kayması 1905’teki devrimci sürecin ateşini yakmıştı.
İşçilerin arasına hükümete sadakatleri onaylanmış ajanlar gönderilerek, bu kesimin özellikle
sosyalist ajitasyondan izole edilmesini sağlamaya dayalı bu deneyin St. Petersburg ayağını
üstlenen Peder Gapon tüm hesapları alt üst etti. Akıl hocası olarak iktidarla uzlaştırmaya
çalıştığı işçiler, işverenlerle itilafa düştüğünde Gapon, bir yerde çaresiz kaldı. Yaşamaya
maruz bırakıldıkları kötü koşulları düzeltmesi için Kışlık Saray’a yürüme fikri ona aitti.
Ancak yürüyüşe geçen kalabalığa ateş açarak bir katliama sebep olunması ise Gapon’a
oynayan iktidarın yaptığı yanlış hesaplardan dolayı şaşkınlığıyla yapılmış ölümcül bir hata
oldu. Kanlı Pazar olayının tüm halk bazında iktidara karşı yarattığı öfke, tüm muhalif
örgütlerin toplanıp yapabileceğinden kat kat daha derin olduğu tartışmasızdır. Kanlı Pazar,
olayı çarlığın halkın gözünde imajını yerle bir ederken, yarattığı öfke ve kargaşa hali
muhalefet için ihtiyaç duyduklarının da üzerinde elverişli koşullar sağladı. Olayın ertesi günü
tüm çalışanların kendiliğinden iş durdurarak olanları protesto etmeleri de oldukça anlamlıydı.
1905’in Ekim ayına kadar tüm ülke grevlerle ve ayaklanmalarla çalkalanırken, bunlar
sosyalist-devrimcilerin taşradaki ajitasyonları dışında, çoğunlukla kendiliğinden gelişti. 1905
Ekim Grevi ise dünya tarihine geçecek değerde bir toplumsal ayaklanma girişimi oldu. O
tarihe dek Rusya bir yana dünyada böyle geniş kitlesel katılım sahip bir greve rastlanmış
değildi. 1905 yılı Ekim ayında tüm ülke toptan greve gitti. Ancak Ekim Grevi, aynı yıl olan
grev ve ayaklanmalara göre daha az kendiliğindendi; ülkedeki tüm muhalif örgütler, liberal
ya da sosyalist ayırd etmeksizin kısa süreli bir ittifaka girerek otokrat rejimi yıkmak için güç
birliği ettiler. Ekim Grevi’nde öncü kol proletarya idi, ancak esnaf kesim de kepenk indirerek
greve katılırken, bazı işverenler, grevdeki işçilerine yarı ve hatta tam ücret vererek oluşumu
desteklemişlerdi. Grev esnasında büyük iş çevrelerinin sosyalist basına da mali destek
yapması bir o kadar kayda değerdi. Grev esnasında işçiler arasında iletişimi ve düzeni
sağlamak amacıyla kendiliğinden oluşan “sovyet” adı altındaki işçi meclisleri bu kesimin
örgütlenme kabiliyeti açısından oldukça çarpıcıydı. Sovyetler, sosyal-demokrat ya da
sosyalist-devrimcilerin kurguladığı ya da kurulma aşamasında bizzat söz sahibi olduğu
oluşumlar değildi. Bunlar, grevin ihtiyaçlarına yanıt vermek için daha çok Menşevik eğilimli
işçilerin vücuda getirdiği oluşumlar olup, sosyalist partiler, bunların kuruluşundan sonra
içerilerinde etkin rol oynamaya çalışmışlardır.
1908 Jön Türk Devrimi’ne bakıldığında tartışmasız tek örgütün hareketin başından
sonuna dek tekelci konumunu elinde tuttuğunu görmekteyiz. 1860’larda Babıali hükümetinin
baskıcı tavırlarına tepki olarak yurtdışına kaçan aydınların oluşturduğu Yeni Osmanlı (Jön
Türk) hareketinin mirasının, Devrim’i gerçekleştiren 1889’da kurulan İttihat ve Terakki
Cemiyeti’ne dolaysız etkisi vardır. Jön Türkler’in ve Batılı, özellikle de Fransız, düşün
geleneğinin etkisiyle beş tıbbiyeli genç tarafından bir düşünce kulübü niteliğinde kurulan
örgüt, II. Abdülhamit’in despot rejimine muhalefetlerinden dolayı yurtdışına kaçan
aydınların da katılımıyla çeperini ve eylem sahasını sürekli genişletmiştir. 1876’da kurulan
ve Abdülhamit tarafından bir buçuk yıldan az bir süre sonra sonlandırılan meşruti rejimi geri
getirmek için bir araya gelen kişilerin oluşturduğu örgüt, homojen bir yapı göstermiyordu.
Osmanlıcılardan İslamcılara, bir çok görüşe sahip kişiler örgüt saflarında yer alırken
Türkçülük adı konmasa ve açıkça dile getirilmekten çekinilse de güçlü bir düşünceydi. Örgüt,
1895 yılına dek özellikle başkentteki askeri ve mülki okullarda okuyan öğrenciler tarafından
ilgi gördü, ancak 1895’te Abdülhamit’in baskı ve yıldırıları ile karşılaşıldığında etkinlik
sahası yurtdışına kayınca, Paris’te sürgün aydınlar öncü konuma yükseldi. 1906 yılına dek
kitlelerden kopuk şekilde, aydınların kendi basın organları ve düzenledikleri konferanslarla
Abdülhamit rejiminin itibarını yurtdışında düşürme çabaları ana eylem yöntemi oldu. Ancak
1906’dan sonra imparatorluğun merkezden uzak yerlerinde örgütlenilmeye başlandı. 1906-7
yıllarında Anadolu’da baş gösteren vergi ayaklanmalarının örgütlenmesinde İttihatçıların
önemli rolü vardı. 1906’da Selanik’te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, Rumeli’deki
Müslüman kitlelerin yanısıra azınlıkların oluşturduğu özgürlükçü örgütlerle temasa geçtiler.
İttihat ve Terakki Örgütü’nün Selanik kolu 1908 yılının Temmuz ayında ordudaki subayların
ayaklanması ile İstanbul’u dize getirirken kitlelere dayanmaktan öte daha çok askeri darbe
olarak tanımlanabilecek bir yönteme başvurmuştur. İttihatçılar, Firzovik olayında
Arnavutlar’ın Avusturya karşıtı gösterilerini kendi denetimleri altına alarak İstanbul’u
ayaklanmalarının kitlesel desteğe sahip olduğu şeklinde bir imaj vermeye çalıştılar. II.
Abdülhamit’in istibdat rejimi tüm imparatorluk çapında hoşnutsuzlukla karşılanmasına
rağmen, Rusya’da II. Nikola’ya karşı girişilen kitlesel gösterilere Osmanlı örneğinde
rastlanmamıştır. Aslında ittihatçı örgüt de özellikle ülke içi örgütlenmelerinde kitleleri
harekete geçirmeye çalışsa da devrim, büyük ölçüde askeri kaba güçle başarılmıştır.
Rusya’daki devrimin oluş şekli ile karşılaştırıldığında karşımıza çıkan bu keskin farklılık
öncelikle her iki imparatorluk arasındaki toplumsal modernleşme ve sınıf bilinci açısından
farklılaşmanın ürünüdür. Rus proletaryasının sahip olduğu bilinç bir yana, Osmanlı
toplumunda özellikle Müslüman halk arasında böyle bir sınıfın varlığı dahi söz konusu
değildi.
İncelediğimiz iki devrimsel olayda üzerinde durulması gereken bir diğer konu, aydın
faktörüdür. Rusya’da, ülkenin gelişmişlik koşullarına bakıldığında olağanüstü olarak
nitelendirilebilecek düşünsel hayattaki canlılık, devrime de damgasını vurmuştu. Ruslar,
19.yüzyılda özellikle felsefe ve edebiyat alanında dünya çapında şaheser kabul edilen eserler
üretmişlerdi. Otokrat yönetimin engellemelerine rağmen Rus aydınları Batı’daki düşünsel
hayatın nabzını tutabilmiş ve düşünsel bir çok alanda kendilerine has açılımlar yapmayı
başarabilmişlerdir. Şehir hayatının Avrupa’yla karşılaştırıldığında oldukça sınırlı olduğu
böyle bir ülkede bu denli canlı bir düşünsel hayatın yanısıra aydınların aktivizmi de o denli
göz alıcıdır. 1820’lerdeki dekabrist ayaklanma ile ilk ipuçlarını veren aydın eylemliliği,
1870’lerdeki ütopik sosyalist olarak nitelenen Narodnik hareketiyle birlikte çarpıcı boyutlara
ulaşmıştır. 1880’lerin ikinci yarısında ülkeye giren ve aydınlar arasında büyük ilgi gören
Marksist düşünce, 90’larda işçilere de basitleştirilmiş bir versiyonda sunulmuştu. 1901
yılında kurulan Sosyalist-Devrimci Parti, eski Narodnik hareketini canlandırmaya çalışırken,
1903 yılında kurucu kongresi yapılan Sosyal Demokrat Parti, Marksistler’in bir girişimiydi.
Sosyalist-Devrimciler, Narodnikler’in izinde köylü kitlelere devrimci bilinç aşılamaya
çalışarak onları otokrasiye karşı ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştılar. Oysa SosyalDemokratlar için kitlelerle ve özelde proletarya ile iletişim tarzı belirleme çalışmaları, ateşli
tartışmalara ve hatta hizipleşmelere sahne oldu. Bolşevik hizibinin en öne çıkan kişiliği olan
Lenin, işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden oluşamayacağı ve işçilerin ekmek kavgası peşinde
burjuva
ideolojisine
tabi
olacaklarını
savunurken
sosyalist
aydınların
işçilerin
bilinçlendirilmesinde etkin olmaları gereğine inanıyordu. Parti’yi yığınların faaliyetlerinde
genel çekim ve kontrol merkezi olacak şekilde kurgulayan Lenin, elitist eğilimli görüşleriyle
Menşevik olarak tabir edilecek bir kısım sosyal-demokrat aydınların tepkisini çekti. Daha
demokratik eğilimleri olan Menşevikler, Parti’nin proletaryanın durumunu düzeltmeyi
amaçlayan bir işçi partisi olarak otokrasiyle savaşında yerini alması gerektiğini
düşünüyorlardı. 1905 Devrimi’nde proletaryanın kendiliğinden, devrimci potansiyelini açığa
çıkararak sovyetler şeklindeki örgütlenmeleri yaratmış olmaları Menşevikleri haklı çıkarır
nitelikteydi. Axelrod’un işçiler arasında öz yönetim birimlerinin oluşması fikriyle paralel
giden sovyet oluşumları, Menşevik eğilimli işçilerin kendi yarattıkları örgütlenmelerdi.
Ancak bu örgütlenmeler içinde herhangi bir partinin tekelci tutumu söz konusu değildi. St.
Petersburg Sovyeti’nin yönetim kadroları için yapılan seçimlerde Menşevikler çoğunluk elde
ederek güçlü bir nüfuza sahip olmuşlardı. Ancak bunlar, partili Zborovski’yi Sovyet Birinci
Başkanlığına getirdikten sonra, bunun kendi görüşleri olan “geniş partizan olmayan
örgütlenme” fikrine ters düşeceğini görerek bir kaç gün sonra yerine partili olmayan bir
hukukçuyu getirmişlerdi 351.
Rusya’daki devrimde aydınların çalışmalarının başarıda büyük rolü olmuştur, ancak
asıl belirleyici olan kitlelerin otokrasinin keyfi yönetimine karşı takınmış oldukları uzlaşmaz
tavırdır. Osmanlı’daki devrime ise kitleler değil, aydınlar damgasını vurmuştur. Özellikle
devrimi hazırlayan İttihatçı örgüt 1860’lardaki Jön Türk hareketinin mirası üzerinde
oturmaktaydı. 1895’ten 1906’ya dek örgütün genişlemesini sağlayanlar, özellikle Paris’te
mesken tutan sürgündeki Jön Türk aydınlarıydı. Bunlar tıpkı Rus aydınları gibi devletin baskı
rejimi yüzünden kendilerine yurt içinde hareket sahası bulamamış ya da sürgün edilmiş
kişilerdi. Bu dönemde hem Rus hem Osmanlı muhalif hareketleri yurt dışında yaşayan
aydınlar tarafından basın organları yoluyla sürdürülmeye çalışılmıştır. Jön Türkler, Osmanlı
içinde milliyetçi amaçları için mücadele veren azınlık örgütleriyle de iletişime geçerek
hareketlerinin tabanını genişletmeye çalışmışlardır. 1906 yılında imparatorluk içinde örgütün
yerel şubelerini kurma işini ciddiyetle ele almalarından önce bu aydınların kitlelerle iletişimi
yok gibiydi. Devrimi gerçekleştiren Selanik örgütü de çoğunlukla subay ve memurların
desteklediği bir oluşumdu. Batılı eğitim kurumlarında yetişen bu kişiler, Osmanlı’daki orta
sınıf aydın kesimini oluşturuyorlardı ki bunların yaptığı devrim de aydın hareketi olması
niteliğiyle öne çıkmıştır. 1908 Devrimi’nde özellikle ordunun genç subayları eylemci
çabalarıyla sürece damgalarını vururken, Rusya’da askeri kesimden ayaklananlar çoğunlukla
erler içinden çıkmıştır.
Osmanlı’daki devrimde askeri unsurun bu denli öne çıkmasındaki en önemli
etkenlerden biri, ülkede kurulan ilk ve en sağlam modern eğitim kurumlarının askeri okullar
olmasıydı. Buralarda yetişen subaylar, kaçınılmaz olarak II. Abdülhamit rejiminin gerici
351
Wolfe, 1969, s: 375
zihniyetiyle çelişkiye düşmüşlerdir. Bunun yanı sıra padişahın, eğitimli subayları güvenilmez
bularak başkentten uzak tutması ve ödüllendirmelere gelindiğinde kendisine sadık, eğitimsiz
olan alaylıları öne çıkarması tepki yaratmıştı. Subaylar, sınıf atlama şanslarını oldukça
zayıflatan hakim düzene büyük öfke duymaktaydılar. Ayrıca mevcut yönetimin
imparatorluğun parçalanmaya giden sürecini engelleyemeyeceğini düşünüyorlardı ki söz
konusu parçalanma kendileri için de hayati bir mesele olduğu kuşkusuzdur. Ancak bunlar,
iktidarı ele aldıklarında ne yapacaklarından çok onu bir şekilde ele geçirmeye odaklanmış
oldukları, devrim başarıldıktan sonra ortaya çıkan bir realite olmuştur. Benzer bir durum
Rusya’da Ekim Grevi’ne katılanlar için de söz konusuydu. Otokrasiyi dize getirmeye
odaklanan bu kitleler, çarın manifestosundan sonra amaçlarına ulaştıkları kanaatiyle bir bir
normal hayatlarına geri dönmeye başlamışlardı. Proletaryanın kendi koşullarını iyileştirme
taleplerini kabul ettirememesinin bir sebebi de bu yanılgıydı. Çar,Ekim Manifestosu ile
politize olmamış işçileri radikal olanlardan ayırmayı başarmıştı. Manifesto sonrasındaki
gevşeme, 8 saatlik iş günü talebiyle Kasım ayında yapılan grevleri, Ekim’deki tüm toplum
kesimlerini kapsayan dayanışmaya ortamı kaybolması ve işverenlerin iktidarın yanına
geçmesinden dolayı sonuçsuz bırakmıştı 352. Hatta Aralık ayında Moskova’da düzenlenen ve
işçilerin silahlanmasına da sahne olan grevler, çarın şehrin dörtte birini topa tutmasıyla
sonuçlanmıştı. Rusya’daki devrimin asıl itici olan proletarya, devrimden materyal anlamda
kayda değer pek bir kazanım elde edememesine rağmen, Osmanlı’daki askeri sınıf, ülke
yönetiminde belirleyici rol oynayan bir pozisyona gelerekten toplumsal ve siyasal statülerini
önemli ölçüde yükseltmişlerdi.
1905 Devrimi’nin Rus çarlığı için en önemli sonuçlarından biri, Çarlık makamının
halkın gözündeki yerinin tamamen tahrip olmasıydı. 9 Ocak’ta Kışlık saraya doğru yürüyüşe
geçen işçi kitlelerinin üzerine ateş açılması sonucu yüzlerce kişinin öldürülmesi, tüm Rus
352
Wolfe, 1969, s: 287
halkında büyük bir tepki yarattı. Çar II. Nikola, o gün Saray’da olmamasına rağmen tüm olan
bitenlerin sorumlusu olarak görüldü. Çarların tebaalarına karşı şiddete başvurması olgusu,
Rus tarihinde görülmedik bir şey değildi; ancak 20.yüzyılın başında bireyler böyle bir
katliamı sineye çekmediler ve ertesi gün iş başı yapmayarak olayı protesto ettiler. Ekim
Grevi’nde ise bir çok grubu ve insanı bir araya getiren temel dürtü, Çarın keyfi yönetimine
son verilmek istenmesiydi. Bu bağlamda 1905’teki ayaklanmaların çarlığın moral temelinin
yerle bir olmasının göstergesi olduğunu söylebiliriz. Ancak 1908 Devrimi, padişahlık
makamı için bu denli radikal bir sonuç üretmedi. Rusya’da olan bitenlerin merkezi St.
Petersburg olurken padişaha karşı ayaklanma Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı sınırında
meydana gelmişti. Olaylara uzak kalan İstanbul ve Anadolu halkı olan bitenin tam olarak
bilgisine ulaşamamıştı. Rumeli’deki ayaklanmanın dize getirdiği Abdülhamit, İstanbul’da
meşrutiyeti ilan ederken bunu kendisi halka ihsan etmiş görüntüsü verdi. Halk olaylardan
habersiz olduğu için ilanı en başta kuşkuyla karşılamış ancak daha sonra durumun ciddiyetini
anlayarak istibdat rejiminin sonunun gelmiş olmasını coşkulu bir şekilde kutlamıştır.
İttihatçılar ise kendi çabalarıyla gerçekleşen meşrutiyetin ilanı için padişaha teşekkür
edilmesinden rahatsız oldular. Fakat var olan havanın koşullarının bilincine vardıklarında,
Abdülhamit’e karşı çıkışlarında dikkatli olmaları gerektiğinin ve padişahlık makamının
halkın gözünde yüce imajını silememiş olduklarının farkına vardılar. Rusya’da, Kanlı Pazar
Olayı’ndan sonra Çarlık makamının prestiji yerle bir olurken, Osmanlı’da I. Dünya
Savaşı’ndan sonraki dönemde Büyük Devletler’le işbirliği yaptığı ileri sürülerek suçlanan
Vahdettin’e dek saltanat halkın gözündeki yüce imajını az çok korumuştur.
Hem Rusya’da hem Osmanlı İmparatorluğu’nda devrimleri izleyen günlerde,
ülkelerin tarihinde eşi benzeri görülmemiş özgürlük ortamı söz konusuydu. Her iki ülkede de
sansür büyük ölçüde gevşetildi ve gizli örgütler yüzeye çıkarak sevinç gösterilerine katıldılar.
Ancak daha sonraki süreç tamamen farklı gelişmiştir. Rus Devrimi’nde iktidarı denetleyecek
güçte bir örgüt öne çıkamadığı için Çar II.Nikola, Ekim Bildirgesi’nde verdiği tüm
özgürlükleri teker teker geri almaya başlarken, parlamentoya (Duma) dokunmaya cesaret
edemedi. Ancak bu kurumu elinde uysal bir oyuncağa çevirmek için her yola başvurdu. 1906
yılının Nisan ayında bir anayasa yapılmış ve bu anayasayı herhangi bir şekilde değiştirme
yetkisi olmayan daha doğrusu gerçekte hiç bir yaptırım gücü olmayan Duma, yine aynı ay
içinde ilk kez toplanmıştı. Fakat Rusya’daki meşruti rejim, Batı Avrupa’dakilerle hiç bir
şekilde karşılaştırılamayacak denli saltanatın yörüngesinde idi. Çar, en yüksek hakimiyet
makamının kendine ait olacağı ve Duma’nın sadece bir danışma meclisi konumunda iş
göreceği bir rejim kurgulamıştı. Bu tarz bir temsili sistem, Osmanlı’daki I. Meşrutiyet
döneminde olanla bir hayli benzerlikler taşır. Her iki örnekte de padişah, parlamento
karşısında geniş bir hakimiyet ve yaptırım gücüyle donatılmıştı. Yürütme organının başı
sayılan hükümdarlar, parlamentonun kabul ettiği yasaları onaylamak zorunda değildi. I.
Meşrutiyet’te Abdülhamit parlamento içinde tamamen kendi tarafından atanan kişilerden
oluşan Heyet-i Ayan kanadı ile seçilmişleri milletvekillerinden oluşan Heyet-i Mebusan’ı
dengelerken, Rusya’da aynı niyetle “Devlet Konseyi” adı altında bir kurum oluşturulmuştu.
Duma’nın dışında üye sayısının yarısını Çar’ın belirlediği konsey, parlamentonun yasama
faaliyetlerindeki gücünü kırmak için kurgulanmıştı. Bu çerçevede Duma’nın görevleri,
yasaları tartışmak, üzerlerinde düzeltme yapmak ve bakanlardan gelen önerileri
onaylamaktan fazla ötesine geçemiyordu.Daha da önemlisi I. Meşrutiyette olduğu gibi,
Çarparlamentoyu dağıtma yetkisni elinde bulundurmayı başarmıştı ki bu durun Rus
parlamenter yaşamını adeta felç eden gelişmelere zemin hazırlyacaktı.
1908 Devrimi’nden sonra Osmanlı’da saltanat-parlamento ilişkisi, Rusya’dakinden
daha farklı bir seyir izlemiştir. II. Meşrutiyet ilan edilir edilmez 1876 tarihli Kanun-i Esasi
üzerinde değişiklik yapılmadan tekrar yürürlüğe kondu. Devrimin itici gücü olan İttihat ve
Terakki örgütü, meşrutiyet ilan edildikten sonra iktidar içinde nasıl bir rol alacağı sorusuna
pek de hazırlıklı değildi. İttihatçı subaylar, güvensizliklerinden ve gençlerin doğrudan
iktidarının toplumda hoş karşılanmayacağını düşündüklerinden dolayı arka plana geçtiler.
Milletvekilleri seçiminde oyları silip süpüren İttihatçı Parti, seçilenlerin etikette İttihatçılar
olmasından dolayı örgütle partiyi ayrı tutmuştu. 13 Nisan 1909’da meydana gelen ve tarihe
“31 Mart Vakası” olarak geçen karşı-devrimci ayaklanmaya dek Abdülhamit yerinde kaldı.
Ancak başlatanı belli olmayan ve ordudaki alaylıların fiili olarak başı çektiği bu
ayaklanmanın faturası padişaha kesildi. Yeni rejimle uyuşamayacağı sonucuna varılarak
padişah tahttan indirildi ve 1908 yılının Ağustos ayında mevcut anayasada önemli
değişikliklere gidildi. 1909 Kanun-i Esasi’si Meclis-i Mebusan’ı padişahlık kurumunun
önüne geçirememişti. Saltanat makamının harcamaları parlamentonun denetimine tabi
kılınırken, padişahın Meclis-i Mebusan’ı dağıtma yetkisi kısıtlanmış ve dağıtma halinde en
geç üç ay içinde yenisinin toplantı yapması hükme bağlanmıştı. Padişahın veto yetkisi
elinden alınarak, Ayan ve Mebusan meclislerinin üçte iki çoğunlukla kabul ettiği yasayı
yürürlüğe koymak zorunda olduğu ilkesi kabul edilmişti. Yürütme ile ilgili en kayda değer
değişiklik, padişahın atadığı bakanların, hem bireysel hem de toplu olarak Meclis-i
Mebusan’a karşı sorumlu olmasıydı 353. Sonuç olarak 1909’daki anayasa değişiklikleriyle
imparatorluk parlamenter yönetim yönünde köklü ve tutarlı atılımlar yapmıştı. Bu durum
dolaysız olarak siyasal hayatta parlamentonun devlet yapısı içinde ağırlık kazanması
sonucunu beraberinde getirdi.
Rusya ve Osmanlı’da devrimlerden sonra meydana gelen anayasal düzenlemelerin
mahiyeti imparatorlukların yıkılmasına dek siyasal hayatın gidişatına damgasını vurmuştu.
Rusya’daki çar yörüngesinde olacak şekilde kurgulanan yeni siyasal rejim, parlamenter
hayatta katı sınırlamalar ve istikrarsızlıkları da beraberinde getirdi. Devrimin hemen
akabinde siyasetin sağ kulvarında kurulan bir çok parti, zaten var olan sosyalist partilerle
353
Eroğul, 1997, s: 191
birlikte ülkenin siyasal hayatına çeşitlilik getirmişti. İlk seçimlerden en başarılı parti olarak
çıkan Anayasal Demokratlar’ın (Kadetler) yanısıra daha muhafazakar Otokrat Parti ile sağın
en öne çıkan oluşumları oldular. Mülksüzlerin, şehirlilerin, işçilerin ve azınlıkların temsilini
kısıtlayan seçim sistemine karşı tavır alan Sosyal-Demokratlar, bu yarı-parlamenter siyasal
hayata katılmak yönünde ikilemler yaşadılar. Yurt çapındaki örgütlenmeleri sınırlı olduğu
için ilk Duma seçimlerine sadece güçlü oldukları Transkafkasya bölgesinde dahil oldular.
Kendisine zorla kabul ettirilmiş olan parlamenter rejimi başından beri hazmedemeyen Çar II.
Nikola, yeni siyasal hayatı soysuzlaştırmak ve içini boşaltmak için elinden geleni yaptı. İlk
Duma’yı muhalefetinden dolayı beğenmeyip dağıtırken parlamenter rejimi yıkmak için değil
yerine daha uysal bir yapı arz edenin gelmesine yol açmak istiyordu. II. Duma, hesaplarının
aksine daha dikkafalı bir tutum gösterince dört ay sonra onu da dağıttı. Seçim sisteminde
yapılan değişikliklerle, 1907 yılında oluşturulan III. Duma’yı kendisine itaatkar bularak,
normal süresini doldurmasını engelleyemedi. III. Duma gibi muhafazakar oktobristlerin
çoğunlukta olduğu IV. Duma’da varlığını çarlığın yıkıldığı 1917 yılına kadar sürdürebildi.
Sonuç olarak II. Nikola, tüm siyasal sistemi kendi çeperinde döndürürken, halkta oluşan
hayalkırıklığı çarlığı yerle bir edecek dönüşümlere taban hazırlamaktaydı.
Rusya’dakinin aksine 1908 Devrimi Osmanlı’da güçlü bir parlamenter rejimin
temellerini atmıştı. Devrimin arkasında askeri bir gücün duruyor olması saltanat makamının
özgür hareket yetisini kısıtlamıştı. Rusya’da ise devrim ittifaka geçen birbirlerinden farklı
siyasal ve toplumsal güçlerin bileşimi sayesinde kazanılmıştı. Devrimin ertesinde ittifak
dağılınca Çar’ı dengeleyecek ya da denetleyecek güçte bir örgüt ya da oluşum ortaya
çıkamadı. Osmanlı’da ise İttihatçı subaylar tam tersine oldukça birlik içinde ve istikrarlı bir
bütün oluşturarak, 1912’ye dek sahnenin gerisinden takip ettiler. Kendilerine rakip olacak bir
siyasal partinin ortaya çıkamamasının da bu birlikte rolü büyüktü. Ancak I. Balkan
Savaşı’nın imparatorluğun çözülmesini daha da derine çektiği ortamda iktidarı tamamen
ellerine aldılar. II. Dünya Savaşı döneminde ise İngiliz ve Fransız denetimi ortadan kalkınca
hedeflerini gerçekleştirmek için özgür bir hareket sahası önlerinde açıldı. Bu dönemde tam
bir ittihatçı diktatörlüğü söz konusuydu ve bu durum savaştaki yenilgiye kadar sürdü. Tüccar
ve büyük toprak sahibi kesimle işbirliğine giren İttihatçılar, köylünün durumunda hiç bir
iyileştirme sağlayamayınca yeni rejim halkta, Rusya’dakine benzer bir hayalkırıklığı yarattı.
Savaştaki yenilgi sonrasında ülke itilaf güçlerinin işgaline uğrarken, ulusal bir bağımsızlık
savaşı başlatmaya çalışan Mustafa Kemal’in köylü kitlelerinden destek almakta zorlanması
da bu hayalkırıklığının sonucuydu.
I. Dünya Savaşı Avrupa’daki imparatorluk yönetimlerinin sonunu hazırlamıştı. Rus
ve Osmanlı imparatorluklarının yerine kurulan cumhuriyet yönetimlerinin siyasal
rejimlerinin belirlenmesinde 1905 ve 1908’de olan devrimlerin köklü etkileri söz konusudur.
1905’te Rusya’da olan bitenler 1917 Devrimi’nin bir nevi provasıydı. 1905’te dünya
tarihinde ilk kez devrim yapan işçi sınıfı, başarısından herhangi bir kazanç çıkartamamıştı.
Savaş çarlığın gücünü en aşağı seviyeye çekerken, II. Nikola’yı 1917 yılının Şubat ayında
tahttan indiren Duma’daki liberallerdi. Ancak bunların yanlış hesapları ve kitlesel destekten
yoksunluğu, işçi-köylü ittifakını yaratmayı başaran Lenin’in önderliğindeki Bolşevikleri
iktidara taşıdı. Bolşevikler, dünyanın ilk sosyalist rejimini Rusya’da kurmayı başaracakları
devrime imza atarken, arkalarındaki işçi kitlesi ilk siyasal deneyimini 1905 yılındaki Ekim
Grevi esnasında kazanmıştı. Grev sırasında vücuda getirilen sovyetler yeni rejimin kurucu
öğeleri
olmuş
ve
yeni
cumhuriyet,
Sovyetler
Birliği
adını
almıştır.
Osmanlı
İmparatorluğu’nda ise 1908’de devrim yapan Batılı zihniyetteki subay kesimi, I. Dünya
Savaşı’ndaki yenilgi sonucu itilaf güçlerince ülkenin parçalandığı ve yönetimdeki padişahın
ve kadrosunun durumu tersine çevirmekte aciz kaldığı ortamda bir kez daha liderlik rolüne
soyundular. Kendisi de bir zamanlar İttihatçı bir subay olan Mustafa Kemal, Osmanlı’nın
enkazından Türk unsuruna dayanan bir ulus-devlet yaratmak için örgütlenmeye giriştiği
bağımsızlık savaşında İttihatçı örgütün eski mensuplarının büyük desteğini aldı. 1908’de
parlamenter rejimi ülkede yeniden tesis eden askerler, 1923’te tarih sahnesine çıkan Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurulması aşamasında öncü rol oynadılar. I. Dünya Savaşı’na dek
Türkçülük düşüncesini hiç bir zaman tamamıyla açığa vuramayan İttihatçıların aksine yeni
cumhuriyetin yönetici kadroları Türk unsuruna dayanan bir ulus-devletin temellerini attılar.
İttihatçılar’ın bir nevi mirasçısı olan Mustafa Kemal’in kurduğu Halk Partisi kadroları,
pozitivist düşünceyi devralarak toplumu yukarıdan dönüştürmek için yönetimde tekelci bir
tutuma meyletmişlerdir.
SONUÇ
Bu tez çalışmasında 1905 Rus ve 1908 Jön Türk Devrimlerinin meydana gelme
koşulları, Rus ve Osmanlı İmparatorluklarının 19.yüzyılda geçirdikleri modernleşme süreci
çerçevesinde incelenmeye çalışılmıştır. Batı’nın gelişmiş sosyo-ekonomik ve askeri sistemi
karşısında ayakta kalabilmek hedefiyle Rus ve Osmanlı İmparatorluklarında dar bir yönetici
elit grubunun başlattığı sistematik modernleşme hareketleri, tam bir açmazlar ve çelişkiler
yumağı olarak gelişmiştir. Bu ülkelerin yönetici elitlerinin kendi siyasal statü ve önder
pozisyonlarını kaybetmeyecekleri modernleşme tarzlarını topluma dayatmış olmaları süreci
daha çelişkili ve tutarsız kılmıştı.19.yüzyılda Avrupa’da gericiliğin kalesi olan Rusya,otokrat
yönetim geleneklerinden hiçbir şekilde taviz vermeye yanaşmazken, toplumun aydın
kesiminden gelen çoğulcu yönetim talepleri toplumun bu yönde bir gelişmeye hazır olmadığı
öne sürülerek sürekli geri çevrildi. .Burjuvazinin zayıf ve iktidara bağımlı olduğu ülkede,
1890’lardaki sanayileşme atağının bir çırpıda yarattığı Rus proleteryası,1905 burjuvademokrat olarak nitelenecek devrimi,tüm toplum katmanlarını arkasına alarak grev gibi
tamamen
kendine
özgü
başkaldırı
yöntemi
ile
vücuda
getirdi.
Oysa
Osmanlı
İmparatorluğu’nda sosyo-ekonomik alandaki gelişmişlik, siyasal alandaki modernleşmenin
oldukça gerisinde kalmış olmasından dolayı Batı’nın kuruımlarını adapte etmek şeklinde
gelişen modernleşme süreci çerçevesinde kazanılan çağdaş vatandaşlık hakları, kitleler
tarafından sahiplenilememişti. Bu durumda 19.yüzyılın son çeyreğinde saltanat süren ve bu
yüzyıldaki siyasal modenleşme sürecine otokrat nitelikteki rejimiyle ket vuran II. Abdülhamit
yönetiminin dize getirilmesi görevini, milli bir burjuva sınıfının olmadığı ortamda, kendileri
de yönetici sınıf içinde yeralan ancak hakim düzenin aleyhlerine işlediği genç subay takımı
üzerine almıştır .Aydınların yarattığı muhalif örgütü sahiplenen batılı zihniyetteki bu
subaylar, onu demir yumruklarıyla iktidara taşımışlardır
1905 ve 1908 Devrimleri, mevcut otokrat yönetim sistemlerini dize getirerek Rus ve
Osmanlı İmparatorluklarında anayasal monarşi sistemlerinin yapılandırılmasına yol açmaları
çerçevesinde bu ülkelerin tarihsel evrimlerinde ileriye doğru atılmış dev adımlar olmuştur.
Ancak burjuva sınıflarının arka planda kaldığı bu devrimlerin itici güçleri Rusya’da
proletarya Osmanlı’da ise aydın ve subaylar olmuştur.. 1905 Rus Devrimi Lenin’in de işaret
ettiği üzere “proletaryanın araçlarıyla kazanılan bir burjuva devrimi”ydi. Ve 1917’de aynı
sınıf yarım bıraktığı işi tamamlayarak dünyanın ilk sosyalist devleti olan Sovyetler Birliğini
yaratacaklardı. 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal rejiminin arkasında yatan
ideoloji Jön Türk aydınlarının
mirasından büyük ölçüde beslenirken 1908’de devrimi
gerçekleştiren askeri unsur, yine lider pozisyonuna geçerek yeni cumhuriyete damgasını
vurmuştur.
TEZ ÖZETİ
Rus Çarlığı’nda 1905 ve Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908 yıllarında meydana gelen
devrimler bu devletlerin mutlakçı yönetim sistemlerinin meşruti monarşiye dönüştürülmesi
sonucunu doğurmuşlardır. Rusya’da 17.yüzyılın sonlarında, Osmanlı’da ise 19.yüzyılda
başlatılan sistematik Batılılaşma süreci, modern toplumsal sınıfların gelişimini de beraberinde
getirmiştir. Geleneksel kalmakta direnen siyasal sistemi kendi çıkarları için engel gören bu
sınıflar, dar bir elit grubun çevresinde sıkışmış olan sisyasal yaşamda kendileri için de söz
hakkı talep etmeleri söz konusu devrimlere yol açmıştır. Rusya’da 1890’larda girişilen hızlı
sanayileşme hamlesinin bir çırpıda genişlettiği işçi sınıfı, 9 Ocak 1905 tarihinde Çar II.
Nikola’nın güvenlik güçlerince yapılan işçi katliamı sonrasında siyasallaşarak, otokrasi karşıtı
ayaklanmada lider konumunu almıştır. İşçilerin tüm toplumu peşinden sürüklediği ortamda
gerçekleşen 1905 Devrimi çok sayıda siyasal ve kitlesel örgütlerin geçici ittifakı sayesinde
gerçekleşmiştir. Osmanlı’daki 1908 Devrimi ise baştan sona İttihak ve Terakki Örgütü
tarafından yönlendirilmiştir. 1876’da bürokratik bir karar olarak adapte edilen meşruti rejimi
rafa kaldıran II. Abdülhamit’in otokrat eğilimli rejimine karşı aydınların önderlik ettiği İttihat
ve Terakki Cemiyeti hakim düzenden memnun olmayan Batılı zihniyetteki subaylar arasında
da yayılmıştır. Makedonya’da askerlerce başlatılan ayaklanmanın karşısında duramayan
iktidar meşruti rejimi yeniden tesis etmek zorunda bırakılmıştır. Burjuva-demokratik olarak
nitelendirilen 1905 Rus ve 1908 Jön Türk Devrimleri, Rus ve Osmanlı siyasal yaşamında yeni
açılımlar sağlayarak bu imparatorlukların yıkılışının ardından kurulan yeni rejimler için
hazırlayıcı safhalar olmuşlardır.
SUMMARY
The Russian Revolution of 1905 and The Jeune Turc Revolution in the Ottoman
Empire were resulted in transformation of these absolute monarchies into the constitutional
ones. The sistematic Westernisation process, beginning in the end of the 17th century in the
Russian Tsardom and 19th century in the Ottoman Empire, brought development of modern
social classes within. These classes, which saw these political sistems resisting to remain
traditional as an obstacle for their interests, raised their demand of a voice in political life
which was locked in narrow bureucratic groups and created these revolutions. The working
class, which was enlarged rapidly by the industrialization attack of 1890’s, became politicised
after the frustration created by the worker massacre taken by the Czar’s security forces on 9
January 1905 and took the position of leadership in the anti-Czarist uprising. The 1905
Revolution, holding attention of many social classes to follow the workers, was realized by
the temporary alliance of many political and mass organizations. In contrary, the Jeune Turc
Revolution of 1908 was directed by a single organisation, the Commitee of Union and
Progress (CUP), from its very beginning till the end. CUP, leaded by the intellectuals
opposing the autocratic rule of Abdülhamit the Second who had desolved constitutional
regime adopted as a bureuctaric desicion in 1876, was gradualy spreaded among the military
officers unsattisified with his order. The authority couldn’t resist the uprising headed by the
latter and was forced to re establish the constitutional regime. The Revolutions of 1905 and
1908, which are classified as bourgeois-democratic, provided new opennings for Russian and
Ottoman political lives and became preparatory stages for the new regimes established on the
ruins of these empires.
KAYNAKÇA
1. ADANIR, F., “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulusal Sorun İle Sosyalizmin Oluşması ve
Gelişmesi: Makedonya Örneği”, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve
Milliyetçilik (1876-1923) içinde, der: M. Tuncay & E.J. Zurcher, İstanbul, İletişim
Yayınları, 2000
2. AHMAD, F., Modern Türkiye’nin Oluşumu, İstanbul, 1995
3. AHMAD, F., “Vanguard of a Nascent Bourgeoisie: The Social and Economic Policy
of Young Turks”, Social and Economic History of Turkey, içinde, der: O.
Okyar&H. İnalcık, Ankara, Meteksan Yayınları,1980
4. AHMAD, F, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Dönemlerinde Milliyetçilik ve
Sosyalizm Üzerine Düşünceler”, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve
Milliyetçilik içinde, der: M.Tuncay & E.J. Zurcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000
5. AKŞİN, S., “Düşünce ve Bilim Tarihi (1839-1908)”, Türkiye Tarihi, III. Cilt,
içinde, der: S. Akşin, Ankara, Cem Yayınevi, 1988
6. AKŞİN, S., Türkiye’nin Yakın Tarihi, Ankara, İmaj Yayıncılık, 1996
7. AKŞİN, S., Jön Türkler ve İttihat Terakki, Ankara, İmge Kitabevi, 1998
8. ARICANLI, T., 19. Yüzyılda Anadolu’da Mülkiyet, Toprak ve Emek, Osmanlı’da
Toprak Mülkiyeti ve Ticari Tarım içinde, der: Ç. Keyder & F. Tabak, İstanbul,
Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998
9. ASCHER, A., The Revolution Of 1905 (Russia In Disarray), Stanford & California,
Stanford University Press, 1988
10. BARKAN, Ö.L., Türkiye’de “Servaj” Var Mıydı?, Türkiye’de Toprak Meselesi
(Toplu Eserler I), İstanbul, Gözlem Yayınları, 1980, s: 723
11. BARON, S.H., “Pleakhanov And The Revolution Of 1905”, Essays In Russian And
Soviet History (In Honour Of Geroid Tanquary Robinson), içinde, Der: John
Shelton Curtiss, New York, Columbia University Press, 1963
12. BERKES, N., Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ankara, Bilgi Yayınevi, 1973
13. BERMAN, M., Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999
14. BISSONETTE, G. A. A., “Peter The Great And The Church As An Educational
Institution”, Essays In Russian And Soviet History (In Honour Of Geroid
Tanquary Robinson), Der John Stelthon Curtiss, New York, Colombia University
Press, 1963
15. BLACK, C.E., Çağdaşlaşmanın İtici Güçleri, Ankara, İş Bankası Kültür Yayınları
16. BORATAV, K., Türkiye İktisat Tarihi, 1908-1985, İstanbul, Gerçek Yayınevi, 1988
17. CHARQUES, R., Twilight Of Imperial Russia, London, Oxford University Press,
1965
18. CHERNUKHA, V.G. & ANAN’ICH, B.V., “Russia Falls Back, Russia Catches Up:
Three Generations Of Reformers”, Reform In Modern Russian History (Progress
Or Cycle), Der: T. Taranovski, New York, Woodrow Wilson Center Press &
Cambridge University Press, 1995
19. COQUIN, E. X., 1917 Rus Devrimi, İstanbul, İzlem Yayınları, 1966
20. DANILOV, A. A., The History of Russia, New York, Heron Press, 1996
21. DUMONT, P., Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu,
Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, 1876-1923, der: M.
Tunçay & E. J. Zürcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000
22. ELDEM, V., Osmanlı İmparatorluğu’nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik,
Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1994
23. EMİROĞLU, K., Anadolu’da Devrim Günleri (II. Meşrutiyet’in İlanı), Ankara,
İmge Kitabevi, 1999
24. EROĞUL, C., Anatüzeye Giriş, Ankara, İmaj Yayıncılık, 1997
25. GÖÇEK, F. M., Burjuvazinin Yükselişi, İmparatorluğun.Çöküşü (Osmanlı
Batılılaşması ve Toplumsal Değişme), Ankara, Ayraç Yayınevi, 1999
26. HANİOĞLU, M.Ş., Bir Siyasal Örgüt Olarak “Osmanlı İttihat ve Terakki
Cemiyeti ve Jön Türklük”, 1889-1902, İstanbul, İletişim Yayınları
27. HOBSBAWM, E., İmparatorluk Çağı, 1875-1014, Ankara, Dost Kitabevi, 1999
28. İNALCIK, H., “The Nature Of Traditional Society In Turkey” Political
Modernization In Japan&Turkey içinde, der: Robert E. Ward&Dankwart A.
Rostow, New Jersey, Princeton University Press, 1964
29. İNALCIK, H., The Ottoman Empire (The Classical Age 1300-1600), New York,
Praeger Publishers, 1975
30. İNALCIK, H., “Çiftliklerin Doğuşu”, Osmanlı’da Toprak Mülkiyeti ve Ticari
Tarım içinde, der: Ç. Keyder & F. Tabak, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998
31. İSLAMOĞLU, H. & KEYDER, Ç., “The Ottoman Social Formation”, The Asiatic
Mode of Production , Science and Politics içinde, der: Anne M. Bailey & Joseph R.
Liobena, London, Routledge and Kegan Paul, 1981
32. KANSU, A., 1908 Devrimi, İstanbul, İletişim Yayınları, 1995
33. KARAKIŞLA, Y.S., “Osmanlı Sanayi İşçisi Sınıfının Doğuşu, 1839-1923”,
Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne İşçiler, 1839-1950 içinde, der: D. Quataert
& E.J.Zurcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 1998
34. KARAL, E.Z., Osmanlı Tarihi, IV. Cilt, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları,
1995
35. KARPAT, K. H., “Mass Media in Turkey”, Political Modernization in Japan &
Turkey içinde, der: Robert E. Ward&Dankwart A. Rustow, New Jersey, Princeton
University Press, 1964
36. KARPAT, K. H., “The Transformation of the Ottoman State, 1789-1908”, Int.
Middle East Studies 3,1972
37. KARPAT, K. H., “Structural Change, Historical Stages Of Modernization And The
Role Of Social Groups In Turkish Politics”, Social Change And Politics In Turkey:
A Structural-Historical Analysis, der: Kemal H. Karpat, Leiden, E.J.Brill, 1973
38. KARS, H. Z., 1908 Devrimi’nin Halk Dinamiği, İstanbul, Kaynak Yayınları, 1997
39. KEYDER, Ç., Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999
40. KOENIGSBERGER, H. G., Medieval Europe, 400-1500, London, 1991
41. LENIN, V. I., Ne Yapmalı? (Hareketimizin Canalıcı Sorunları), Ankara, Sol
Yayınları, 1998
42. LIEBMAN, M., Rus İhtilali (Bolşevik Başarısının Kaynakları, Gelişmesi ve
Anlamı), İstanbul, Varlık Yayınevi, 1968
43. MC KENZIE, K.E., “Lenin’s Revolutionary Democratic Dictatorship of the
Proletariat and Peasantry”, Essays in Russian and Soviet Historiography (In
Honour of Geroid Tanquary Robinson), Der: J. Shelton Curtiss, New York,
Columbia University Press, 1963
44. MARDİN, Ş., Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi (I. Cilt) içinde
“Batılılaşma” Maddesi, İstanbul, İletişim Yayınları
45. MARKS, K. & ENGELS, F., Komünist Parti Manifestosu, İstanbul, İnter Yayınları,
1998
46. MELOTTI, U., Marx And The Third World, Stokholm, The MacMillan Press, 1982
47. MİNASSİAN, A. T., “1876-1923 Döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalist
Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğunun Rolü”, Osmanlı
İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923), İstanbul, İletişim
Yayınları, 2000
48. MOSSE, W.E., Economic History of Russia (1856-1914), London & New York,
I.B.TAURIS, 1996
49. ORTAYLI, İ., İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul, İletişim Yayınları, 1999
50. ORTAYLI, İ., “19. Yüzyılda Panizlavizm ve Osmanlı Hilafeti”, Osmanlı
İmparatorluğu’nda İktisadi ve Sosyal Değişim (Makaleler I), Ankara, Turhan
Kitabevi Yayınları, 2000
51. ORTAYLI, İ., Tanzimattan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi (I. Cilt) içinde
“Batılılaşma” maddesi, İstanbul, İletişim Yayınları
52. PAMUK, Ş., “Commodity Production for World-Markets and Relations of Pruduction
In Ottoman Agriculture, 1840-1913”, The Ottoman Empire And The World
Economy içinde, der: Nuri İslamoğlu-İnan, Cambridge University Press, 1987
53. POKROVSKII, M. N., “Bureaucracy In Russia”, Russia In World History (Selected
Essays By M.N. Pokrovskii), Der: R. Szporluk, Michigan, The University Of
Michigan Press, 1970a
54. POKROVSKII, M. N., “Tsarism And 1917 Revolution”, Russia In World History
(Selected Essays By M.N. Pokrovskii), Der: Roman Szporluk, Michigan, The
University Of Michigan Press, 1970b
55. POKROVSKII, M. N., “Bourgeoisie In Russia”, Russia In World History (Selected
Essays By M.N. Pokrovskii), Der: Roman Szporluk, Michigan, The University Of
Michigan Press, 1970c
56. PRENS SABAHATTİN, Görüşlerim, Der: Ahmet Zeki İzgöer, İstanbul, Buruc
Yayınları, 1999
57. QUATAERT, D., “Selanik’te İşçiler, 1850-1912”, Osmanlı’dan Cumhuriyet
Türkiyesi’ne İşçiler, 1839-1950 içinde, der: D. Quataert & E.J. Zurcher, İstanbul,
İletişim Yayınları, 1998
58. ROBINSON, G. T., Rural Russia Under The Old Regime (A History Of The
Landlord-Peasent World And A Prologue To The Peasent Revolution Of 1917),
New York, Green & Company, 1932
59. ROGGER, H., Russia In The Age Of Modernization And Revolution (1881-1917),
London & New York, Longman Inc.,1983
60. ROGGER, H., The Formation of the Russian Right, 1900-1906, California Slavic
Studies, Vol III
61. ROSENBERG, A., Bolşevizm Tarihi, İstanbul, e Yayınları, 1969
62. SCHWARZ, S.M., The Russian Revolution Of 1905 (The Worker’s Movement
And The Formation Of Bolshevism And Menshevism), Chicago, The University Of
Chicago Press, 1969
63. SETON-WATSON, H., The Russian Empire (1801-1917), London, Oxford
University Press, 1967
64. SHAW, S., History Of The Ottoman Empire and Modern Turkey (Vol I: Empire
Of The Gazis: The Rise And Decline Of The Ottoman Empire, 1280-1808),
Cambridge, London, New York, Cambridge University Press, 1978
65. SUGAR, P., “Economic and Political Modernization In Turkey”, Political
Modernization in Turkey & Japan içinde, der: R.E.Ward&A. Rustow, New Jersey,
Princeton University Press, 1966
66. TEKELİ, İ & İLKİN, S., “İttihat ve Terakki Hareketinin Oluşumunda Selanik’in
Toplumsal Yapısının Belirleyiciliği”, The Social and Economic History of Turkey
(1071-1920) içinde, Der: O. Okyar & H. İnalcık, Ankara, Meteksan Yayınları, 1980
67. THOMSON, D., Europe Since Napoleon, New York, Alfred A. Knopf, Inc., 1982
68. TİMUR, T., Osmanlı Kimliği, İstanbul, Hil Yayınları, 1994
69. TİMUR, T., Osmanlı Toplumsal Düzeni, Ankara, İmge Kitabevi, 2001
70. TİMUR, T., Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi (I. Cilt) içinde
“Batılılaşma” Maddesi, İstanbul, İletişim Yayınları
71. TİMUR, T., Tanzimatçı “Merkeziyetçilik”ten “Jakoben” Cumhuriyete, Sürüden
Ayrılanlar (Siyasal İktidar Aydın Tarih ve Özgürlük), Ankara, İmge Kitabevi,
2000
72. TOPRAK, Z., İktisat Tarihi , Türkiye Tarihi (Osmanlı Devleti, 1600-1908), IV.
Cilt, Der. Sina Akşin, Ankara, Cem Yayınevi, 1988
73. TROÇKİ, L., 1905, İstanbul, Tarih Bilinci Yayınları, 2000
74. TROTSKY, L., My Life, New York, Penguin Books, 1979
75. TUNÇAY, M., Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, 1876-1923,
der: M. Tunçay & E. J. Zürcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000
76. VATTER, S., “Şam’ın Militan Tekstil Dokumacıları: Ücretli Zanaatkarlar ve Osmanlı
İşçi Hareketleri, 1850-1914”, Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne İşçiler, 18391990 içinde, der: D. Quartaert & E. J. Zürcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 1998
77. VOLINE, Rus Devrimleri, İstanbul, Babil Yayınları, 2000
78. VON LAUE, T. H., Russian Labor Between Field And Factory (1892-1903),
California Slavic Studies, Vol:III, 1964
79. WALKIN, J., The Rise Of Democracy In Pre-Revolutionary Russia, New York,
Frederick A. Praeger, Inc, 1962
80. WOLFE, B.D., Devrim Yapan Üç Adam, Ankara, Türk Siyasi İlimler Derneği
Yayınları, 1969
81. YALIMOV, İ., “1876-1923 Döneminde Türkiye’de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist
Hareketin Gelişmesi”, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik
içinde, der: M. Tuncay&E.J. Zurcher, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000
82. ZAKHAROVA, L. G., From Reform ‘From Above’ To Revolution ‘From Below’,
Reform In Modern Russian History (Progress Or Cycle), Der: Theodore
Taranovski, New York, Woodrow Wilson Center & Cambridge University Press,
1995
83. ZURCHER, E. J., Turkey (A Modern History), London&New York- I.B. TAURIS,
1994
TEZ ÖZETİ
Atalı, Esra, 1905 Rus Devrimi İle 1908 Jön Türk Devrimi’nin Karşılaştırmalı İncelemesi,
Yüksek Lisans Tezi, Danışman; Prof. Dr. Taner Timur, 276s.
Rus Çarlığı’nda 1905 ve Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908 yıllarında meydana
gelen devrimler bu devletlerin mutlakıyete dayanan yönetim sistemlerinin meşruti
monarşiye dönüştürülmesi sonucunu doğurmuşlardır. Rusya’da 17. yüzyılın sonlarında,
Osmanlı İmparatorluğu’nda ise 19. yüzyılda başlatılan sistemli Batılılaşma süreci, modern
toplumsal sınıfların gelişimlerini de beraberinde getirmiştir. Geleneksel kalmakta direnen
siyasal sistemi kendi çıkarları için engel gören bu sınıflar, dar bir elit grubun çevresinde
sıkışmış olan sisyasal yaşamda kendileri için de söz hakkı talep etmeleri söz konusu
devrimlere yol açmıştır. Rusya’da 1890’larda girişilen hızlı sanayileşme hamlesinin bir
çırpıda genişlettiği işçi sınıfı, 9 Ocak 1905 tarihinde Çar II. Nikola’nın güvenlik güçlerince
yapılan işçi katliamı sonrasında siyasallaşarak, otokrasi karşıtı ayaklanmada lider
konumunu almıştır. 1905 Devrimi, çok sayıda siyasal ve kitlesel örgütlerin geçici ittifakı
sayesinde gerçekleşmiştir. Osmanlı’daki 1908 Devrimi ise baştan sona İttihak ve Terakki
Örgütü tarafından yönlendirilmiştir. 1876’da bürokratik bir karar olarak tesis edilen
meşruti rejimi rafa kaldıran II. Abdülhamit’in otokrat eğilimli rejimine karşı aydınların
önderlik ettiği İttihat ve Terakki Cemiyeti, hakim düzenden memnun olmayan Batılı
zihniyetteki subaylar ve memurları da kendine çekmiştir. Makedonya’da askerlerce
başlatılan ayaklanmanın karşısında duramayan iktidar meşrutiyeti yeniden ilan etmek
zorunda bırakılmıştır. Burjuva-demokratik olarak nitelendirilen 1905 Rus ve 1908 Jön
Türk Devrimleri, Rus ve Osmanlı siyasal yaşamında yeni açılımlar sağlayarak bu
imparatorlukların yıkılışının ardından kurulan yeni rejimler için hazırlayıcı safhalar
olmuşlardır.
SUMMARY
Atalı, Esra, The Comparative Analysis of The 1905 Russian Revolution and The 1908 Jeune
Turc Revolution, Master’s Thesis, Advisor: Prof. Dr. Taner Timur, 276p.
The Russian Revolution of 1905 and The Jeune Turc Revolution in the Ottoman
Empire were resulted in transformation of these absolute monarchies into the
constitutional ones. The systematic Westernisation process, beginning in the end of the
17th century in the Russian Tsardom and in the beginning of 19th century in the Ottoman
Empire, brought development of modern social classes within. These classes, which saw
these political systems resisting to remain traditional as an obstacle for their interests,
raised their demand of a voice in political life which was locked in narrow bureucratic
groups and created these revolutions. The working class, which was enlarged rapidly by the
industrialization attack of 1890’s, became politicised after the frustration created by the
worker massacre taken by the Czar’s security forces on 9 January 1905 and took the
position of leadership in the anti-Czarist uprising. The 1905 Revolution was realized by the
temporary alliance of many political and mass organizations. In contrary, the Jeune Turc
Revolution of 1908 was directed by a single organisation, the Commitee of Union and
Progress (CUP), from its very beginning till the end. CUP, leaded by the intellectuals
opposing the autocratic rule of Abdülhamit the Second who had desolved constitutional
regime adopted as a bureuctaric desicion in 1876, was gradualy spreaded among the
military and civil officers unsattisified with his order. The authority couldn’t resist the
uprising headed by the latter and was forced to re-establish the constitutional regime. The
Revolutions of 1905 and 1908, which are classified as bourgeois-democratic, provided new
opennings for Russian and Ottoman political lives and became preparatory stages for the
new regimes established on the ruins of these empires.
Download