SEMPOZYUMU

advertisement
ILAHIYAT FAKÜLTESI
'
• ve
Di bi im ve Hermenöt ik
SEMPOZYUMU
Qi
'\
YÜZÜNCÜ YIL ÜNiVERSiTESi
İLAHİYAT FAKÜLTESi
17-18 MAYIS 2001
KUR' AN ve DİL -Dilbilim ve
Hermenötik- SEMPOZYUMU
Sahibi
Yüzüncü Yıl Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Dekan Vekili
Prof. Dr. Bekir TiLEKLiOGLU
Düzenleme Kurulu
Başkanı
Doç. Dr. Necati KARA
(ilahiyat Fakültesi Temel islam Bilimleri Bölüm Başkanı)
Mizanpaj
Dr. Ömer KARA
Baskı
Bakanlar Matbaası 10.442 235 48 35 ERZURUM
YÜZÜNCÜ YIL ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESi
KUR' AN ve DİL -Dilbilim ve Hermenötik- SEMPOZYUMU
VAZ'-I CEDİD mi, KEŞF-İ KADIM mi?
(Varlık/Nesne> Düşünce/Kavram>
Dil/Sözcük Bağıntısına Dair)
Dücane CÜNDİOGLU •
"Ol prçri ayıttı birgün
görmedim uyku".
düşüne
girürem bir
şeb/Nice yıllar
Anlamı kısaca şöyle: Ma'şuk aşıkına demiş
geçüpdür
ki: "Bir gece rüyana
gireceğim, bekle!" Aşık da hicran ve dahi büsran içerisinde bize diyor ki:
"Bu habere o denli sevindim ki sevincimden yıllardır gözümü uyku
tutmuyor."
Ben de yetkililerinden sempozyuma katılınam için teklif aldığımda
sevincimden -yıllardır değilse bile- haftalardır uyumaksızın buralara geldim,
sevgiliyi görmek için. Çünkü ne de olsa Kur'an üzerine, dil üzerine, dilbilim
üzerine uzun zamandır hasretini çekmekte olduğum bir şölene katılacaktım.
Görmek istediklerimizin bir kısmını da gördük çok şükür. Fakat bir kısmını
sadece ... Babanzade Ahmed Naim'in kayınpederi Fatih Sultan türbedarı
Amiş Efendi birgün damadını sıkıntı içinde görünce kendisine şöyle demiş:
"Matlubun husulü veya adem-i husUlü nezdinde müsavi değilse ndkısszn
evlddım". Yani birşeyin olup olmaması sence eşit değilse, alman gereken
daha çok yol var! O bakımdan, matlubun hasıl olup olmamasını
öneınseıniyor ve şimdilik sadece bulduklarımla yetiniyoruın.
XVII. yüzyılin ünlü düşünürlerinden Melaınizade Kemaleddin Efendi,
"Dil, dilcilere bırakı/amayacak kadar ciddi bir iştir!" der ki çok doğrudur.
•
Araştırmacı- Yazar.
4621 Dücane CÜNDİOGLU
Nitekim burada konuşmaları dinlerken epeyce not aldım, ama bütün bunları
20 dakikada özetieyebilme kabiliyetini haiz olmadığım için mecburen bir
kısmından vazgeçeceğim.
O halde temel bir tespide konuya girelim:
- "Batı dilbilimiyle İslam dilbilimi -birbirinden çok farklı varlık,
ve dil tasavuratına sahip olmaları sebebiyle- karşılaştırılamazlar."
düşünce
Batı
dilbilimi, dili kutsaldan arındırdı. Çünkü varlığı kutsaldan
dilbilim geleneği (ve esasen bu geleneğin bir
Ilasılası olan çağdaş dilbilim), tamamlanmamış, ser-hoş, yolunu bulamamış
ve bulması da pek mümkün olmayan bir gelenektir. Niçin? Çünkü dil, o dilin
temsil ettiği bir kavram ve o kavramın temsil ettiği bir varlık anlayışıyla
hakiki anlamını kazanır. Burada örnekler vermek isterdim ama zaten
konunun mütehassısları burada olduğundan, ayrıca mal'fımu i'lam etmeyi
uygun bulmuyorum. Lakin yine de kısa bir denemeyle meraınıını anlatmaya
çalışayı m:
arındırdı. Dolayısıyla Batı
Batı'daki
anlatılan
bilimsel gelişmelerle, o parlak teknolojik
bir fıkrada, adamın biri Einstein'a der ki:
gelişmelerle
ilgili
- "Teknoloji ilerledi, bilim ilerledi. Biteviye devrimler oluyor.
Neredeyse üç gÜnde bir, bir bilimsel devrim yaşanıyor. (Nedense Batı'da
sürekli devrim olur ya!) Ben neler olup bittiğini tam olarak anlamıyorum.
Doğrusu, siz de uzun uzun aniatsanız yine olup bitenleri tam olarak
anlayabileceğimi sanmıyorum. Acaba kısaca bilim'deki, fızik'teki, doğa
bilimlerindeki bu muhteşem terakki ve tekamülü bendenize bir iki cümleyle
özetieyebilir misiniz?"
Einstein biraz düşünür,
-"Size ancak bir
Batı
düşünür
ve sonunda der ki:
şeylerin kımıldamaya başladığını
dilbilimi için söyleyeceğimiz de ancak "bir
demekten ibaret olacaktır.
söyleyebilirim."
şeylere kımıldıyor"
Niçin? Çünkü temel sorun, dil'in düşünce'nin basit bir aracı haline
Oysa dil, düşünce'nin basit bir aracı değildir. Onu
istediğiniz gibi kesip biçemezsiniz. Bir dönemler TDK'nın yapmak istediği
gibi dili dilediğinizce yönetemez, ona dilediğinizce biçim veremezsiniz. Ne
var ki dünyevileştirilmiş, kutsaldan arındırılmış, modern 'varlık', 'bilgi' ve
'dil' anlayışı, tıpkı doğayı dilediğince dönüştürmek istediği gibi, dili de
dilediğince dönüştürebileceğini zannetti ve doğaya müdahale ettiği gibi dile
de müdahale etmeye kalkıştı. Oysa bizim geleneğimizde dil canlı bir
organizmadır. O dili konuşanlar, onun üzerinde istediği gibi tasarruf'ta
bulunamazlar; böyle birşeyi akıllarından bile geçirmezler. Heidegger'in
dediği gibi, "Dil varlığın meskenidir". Bu meskende olanı (varlığı) dikkate
dönüştürülmesi.
Vaz-'ı-
Cedid mi
Keşf-i
Kadim mi? /463
almaksızın salt meskenin kendisi üzerine konuşaınayız. O bakımdan
Melamizade Kemaleddin Efendi'nin -yukarıda aktardığım- tesbiti dilcileri
tahfıf etmek amacıyla söylenmiş olmayıp, dil'in kavram'la (zihin) ve varlık'la
(doğa) ilişkisine işaret .etmek maksadına matuftur; yani dil'in varlık ve
düşünce'yle irtibatı gösterilınedikçe, ,aralarındaki köklü bağıııtıya işaret
edilmedikçe salt dil'in kendisi üzerinde konuşmak mümkün değildir;
mümkün olsa bile bu doğru değildir.
Müselleın olduğu üzere: "İliın ına'lfıma tabidir"; yani bilgi bilinene
bağlıdır
ve/veya bilinen (ne:ime) bilgiden öncedir. O halde 'varlık' ve
(varlık'a ittibaen) 'bilgi'. hakkında, başka bir deyişle 'nesne' ve 'kavram'
hakkında bir ön tasavvura sahip olmaksızın, bu tasavvurun dile getirilişi ve
dile getiriliş yolları üzerinde de konuşaınayız.
Fransız düşünürü
Ernest Renan'ın 29 Mart 1883'de Sorbonne'da
"İslam ve Bilim" başlıklı bir konferans verdiği ve bu konferansta öne
sürdüğü iddialarla ilgili olarak kendisine İslam dünyasından birçok
reddiyeler yazıldığı ına'lfıındur. işbu konferansında -özetle- şöyle der:
- "Müslüınanlar felsefe ve bilim alanında söylediklerinin tamamını
bizden (Batı'dan) aldılar, böylelikle Batı bilim ve felsefe mirasına bir süre
bekçilik yapmış oldular. Yani bizden aldıklarını yine bize iade ettiler.
Aralarında -o da nadiren- birkaç kişi çıktıysa da onlar da zındıklıkla
suçlandılar. Hasılı müslümanların insanlık tarihinde felsefe ve bilim adına
bizzat üretmiş olmakla övünebilecekleri hiçbir şey yoktur."
Bu arada haksızlık yapıyor görünmeınek için kendisi müslümanların
bizatihi orijinal katkılarıyla övünebilecekleri bir alana atıf yapmaktan
kendini alamaz ve lütfen(!) şu itirafta bulunur:
-"Bir konu hariç! Dil, ama sadece dil!"
ilim tarihimizde başarılarıınızia
alanlardan birkaçını sayınalarını istesek, -sanırım- dil'i,
dilbiliın'i zikretınek ya akıllarına gelmez ya da zikredecek olurlarsa sonlara
doğru bir yerlerde zikrederler. Oysa bu, İslam Medeniyeti'ne tarih içerisinde
hiçbir surette şeref payesi verıneyi düşünmeyen ınutaassıb bir pozitivistin
bile itiraf etmek zorunda kaldığı bir durumdur.
Bugün
İlahiyatçılarıınızdan
övünebileceğiıniz
Acaba İslam düşünce geleneğinin dilbilim alanında bu denli güçlü,
zengin ve derinlikli bir miras bırakabilınesinin temel sebebi nedir?
En şedid muhaliflerinin bile itiraf ettiği üzere İslam dilbilim mirasının
böylesine büyük bir zenginlik ve derinlikle ınuttasıf olması, doğrudan
İslam'ın 'varlık' (nesne) ve 'bilgi' (kavram) tasavvuruyla alakalıdır. Bu
'varlık' ve 'bilgi' tasavvuru nazar-ı itibara alınmaksızın 'dil'le ilgili
yapılacak tüm açıklamalar, belki uzmanlar için bir nebze değer taşır ve fakat
bize olup bitenleri anlamamızı, ihata etmemizi sağlayacak sağlıklı bir
464 1 Dücane CÜNDİOGLU
kudreti vermez; bu kadarını bile vermediği gibi, içinde
anlamak ve anlamiandırmak konusunda bize ihtiyacını
duyduğumuz o köklü duruşu da kazandırmaz. Bu gerekçeyle burada ve şimdi
'dil' hakkında konuşmaya nereden başlamak gerektiğiyle ilgili olarak -klasik
Osmanlı düşüncesi dolayımında- kısa bir parantez açmayı deneyeceğim.
tasavvur, bir
nüffız
yaşadığımız dünyayı
Kazvini'nin medreselerde de okutulan Şemsiyye adlı meşhur Mantık
risalesinin şarihi büyük düşünürümüz Kutbuddin er-Razi et-Tahtani -ki
kendisi tarihin tanık olduğu en büyük mantıkçılardan biridir- Tahrir'ulKavaid'il-Mantıkıyye adlı eserinde ilm'i, İlm-i Hudurf ve İlm-i Husulf olmak
üzere ikiye ayırır: İlm-i Hudurl için üç misal verir: Tanrı'nın bilmesi, insanın
kendisini bilmesi ve mücerredatın kendisini bilmesi ki bu üçüncüsü kadim
kozmoloji anlayışı içerisinde anlaşılacak bir keyfıyet taşır. İnsanın kendisini
bilmesi ise, insanın kendini, kendi 'ben'ini bilmesidir; yani insan hiçbir
aracıya dayanmaksızın, dolayımsız olarak kendisini, kendi ben'ini bilir. İşte
bu, mantıkta 'özdeşlik ilkesi'ne meşruiyetini kazandıran temel hareket
noktasıdır. (Vaki vakidir; vaki gayr-ı vaki olamaz; gayr-ı vaki gayr-ı vakidir;
gayr-ı vaki vaki olamaz.)
Descartes'ın,
"Düşünüyorum
öyleyse varım" şeklinde tamamİyle
ünlü sözü cogito ergo sum -tam da bu bağlamda- Batı
düşüncesinin modern formunu anlamak bakımından belki bize bir dayanak
noktası teşkil edebilir. [Hemen belirtmeliyim ki ibarede geçen sum 'varım'
değil, 'benim' demektir; yani I am thinking therefore I am (Düşünüyorum o
halde benim)].
yanlış Türkçeleştirilen
Burada dikkat edilirse düşünme/düşünce varlık'tan ayrılmakla
tekaddüm de etmiş/ettirilmiş oluyor. Oysa ilm-i hudurl'nın
tanımı gereği insan kendi doğasını dolayımsız olarak bilir. Bu bilişte 'bilen'
(alim) ile 'bilinen' (ma 'lılm) müttehid'dir, birdir; çünkü insan hem bilen,
hem de bilinen'dir. İnsanın benini bilmesinde 'bilen' kim? Elbette 'ben'!
Peki 'bilinen' kim? Yine 'ben'! Dolayısıyla bilen'le bilinen bir ve aynı
olduğu için bu bilgi (ben'in bilgisi) apaçıktır, dolayımsızdır ve yine bu
nedenle kat'idir. Bu durumda düşünme/düşünce varlığa (ben'in varlığına)
takdim edilemeyeceğinden ve dahi 'bilen'le 'bilinen' bir ve aynı
olacağından, düşünce varlık'tan önce gelmez; gelemeyeceği için de
"Düşünüyorum, o halde benim (varım?)" denilemez. Nitekim Heidegger,
Descartes'in bu temel zaafına açıkça işaret eder ve Was ist Metaphysik? adlı
risalesinin girişinde Descartes'in ünlü benzetme.sini ele alarak kendisine
ciddi bir eleştiri yöneltir. Ma'lum olduğu üzere Descartes, Felsefe'yi bir
ağaca benzetir ve Felsefe'den "kökleri metafizik, gövdesi fizik, dalları diğer
ilimler olan bir ağaç" olarak söz eder. (Ainsi toute la Philosophie est conıme
un arbre, dont les racines sont la Metaphysique, le tronc est la Psysique, et
les branches qui sortent de ce tronc sont toutes les autres sciences.)
kalmıyor, varlığa
Heidegger de haklı olarak şöyle sorar. İyi de bu ağaç nerede durur? Bu
Vaz-'ı-
Cedid mi
Keşf-i
Kadim mi? 1465
ağaç
suyunu nereden alır, köklerini nereye salar? Kısacası hangi toprağın
üzerinde durur bu ağaç? (Wir fragen, um bei diesem Bild zu ,bleiben: In
welchenı Boden finden die Wurzeln des Baumes der Philosophie ihren
llalt?)
•
Cevap açıktır oysa: "O ağaç, varlık topdığının üzerinde durur, suyunu
oradan alır, varlık toprağından beslenir!"
İslam düşünce geleneğinin ustalarını biraz yakından tanıyanlar için
Heidegger'in bu eleştirisi aslında gayet tanıdıktır. Çünkü yukarıda kısaca
özetlemeye çalıştığım ilm-i hudurt ile ilm-i lıusulf ayrımı öteden beri bilinen
bir şeydir. İlmi Husitll, ben'in bilgisi değil, sen'in bilgisidir; obje'nin
bilgisidir. ilmi Huditri ise -bir kez daha söyleyelim- suje'nin bilgisidir.
Dolayısıyla, insanın kendisini bilmesi (ben'in bilgisi) ile kendi dışında olanı
bilmesi (sen'in bilgisi) birbirinden çok farklı iki düzlemde cereyan eder. İlim
sen'in bilgisinden (ilm-i husüli'den) ibaret addedildiğinde, ilim bizzat
nesnelerin zihindeki tasavvuru (es-suret'ul-hasıla) ya da otasavvurun husfilü
(husul'üs-suret) demek olur ki bu tarif hiç değilse Aristo'dan beri böyle
yapılagelir.
İşte meratib'ul-vücud bağlamında varlık'tan (nesne), düşünce'den
(kavram) ve dil'den (sözcük) söz ettiğimizde, doğrudan doğruya istisnasız
olarak bütün klasik İslami ilimierin 'varlık', 'düşünce' ve 'dil' tasavvurunun
üzerinde yükseldiği geleneksel şemadan söz etmiş oluruz. Bu şema kamilen
şu sırayı izler: 1) vücud-i ayni, 2) vücud-i zihnf, 3) vücud-i lisanf, 4) vücud-i
hattf. Yani varlığın kendisi, zihindeki sureti/kavramı, dildeki varlığı ve son
olarak yazıdaki varlığı.
Baş tarafa atıf yaparak söyleyecek olursak, "İlim ma'lüma tabidir"
şeklindeki
tesbit, bütünüyle bir varlık tasavvurundan ortaya çıkmaktadır.
Sözgelimi ateşin kendisi 'vücüd-i ayni' dir, kavramı 'vücfid-i zihni' dir,
zihindeki varlığıdır. (Ateşin kendisi yakar, zihindeki kavramı ise yakmaz.)
'Ateş' sözcüğüne gelince, bu da 'ateş' kavramının dil'deki varlığıdır. Bir de
ateş'in yazıdaki varlığından söz edebiliriz ki bu varlığın son mertebesidir.
Hüccetimiz İmam Gazall dil'in ve yazı'nın (varlığın dildeki ve yazıdaki
tezahürlerinin) toplumdan topluma değiştiğini, zaman ve mekana göre
değişiklik arzettiğini, buna karşın ateşin aynf ve zihnf varlığının
değişmediğini söyler ki gayet yerindedir. Çünkü ateş Arab'ı da Türk'ü de,
İngiliz'i de, Eskimo'yu da yakar. 'Ateş' kavramı için de benzer şeyleri
söyleyebiliriz. (Elbette bir Mecusi'nin 'ateş' kavramıyla başkalarının 'ateş'
kavramı benzer değildir; ama unutulmamalıdır ki bu arazf bakımdan
böyledir, zatf bakımdan değil!)
Sözün özü, müslümanlar 'dil' hakkında konuştuklarında ancak
üçüncü mertebesinde iş görüyor olduklarını nazar-ı dikkate almak ve
iki mertebeyi gözönünde bulundurmaksızın salt dil üzerinde
varlığın
ilk
4661 Dücane CÜNDİOGLU
konuşulamayacağını
anlamak zorundadırlar. 'Dil' hakkında konuşan
müslüman bilimadamları bilmelidirler ki öncelikle nasıl bir 'nesne' ve
'kavram' anlayışına sahip olduklarını temellendirmedikçe, bu düzeye ilişkin
kavrayışlarını açık-seçik bir biçimde ortaya koyınadıkça ve tabiatıyla mevcut
(!) varlık ve bilgi tasavvurlarının hesabını verınedikçe, 'dil' hakkında
söylediklerini kimse ciddiye almayacaktır!
Müsaadenizle birkaç noktaya daha
erdirmek istiyorum.
işaret
edip
konuşmaını
sona
burada Kur'an çevirileri hakkında değerlendirmelerini
bir arkadaşımız, verdiği örnekler arasında rahmet içinde
ifadesinin asimda cennet içinde olarak çevrilmesi gerektiğine işaret ettiler ve
rahmet sözcüğünün cennet anlamında kullanıldığı hususunda bazı
kaynaklara istinaden mütalaalar yürüttüler. Oysa sebebin zikredilip
ınüsebbebin kastedilmesine dair eski bir "belağat kaidesi" vardır; yani
rahmet zikredilir ama cennet kastedilir (="Rahmet sebebiyle cennettedir.").
Rahmet sözcüğü zikredildiğinde ınuhataptan cennet manasını kendi zihninde
tamamlaması istenir. Takdir edersiniz ki bu bir söz sanatıdır, mecazdır; tıpkı
parçayı zikredip bütünü kastetınek, bütünü zikredip parçayı kastetmek gibi.
Dolayısıyla bir başkasının metne dışarıdan müdahele edip oradaki dili
('sözcükleri' demiyorum), üslCıbu, anlatım tarzını, edayı değiştirmek, rahmet
sözcüğü yerine cennet sözcüğünü koymak hakkı yoktur. Metnin aslında
olduğu gibi Türkçesinde de okur, sebebi gördüğünde ınüsebbebi anlaınalı,
hiç değilse ınüterciın Türkçe okurun da metindeki söz sanatının zevkine
varmasına müsaade etmelidir.
Bugün
dinlediğimiz
Bu vesileyle söylemeliyim ki New York'ta rahmet
yağınaz,
rahmet(!)
İstanbul'da yağar, Türkiye'de yağar. Londra'da belki yağınur çok yağar ama
orada asla rahmet(!) yağmaz. Çünkü dil, içinde bir dünya tasavvuru taşır. O
tasavvuru kendisinden aldığınızda, onu o tasavvurdan soyduğunuzda, dil, bazılarının tekrarlayıp durdukları gibi- salt 'iletişiın/bildirişim' düzeyine iner
ki hiç kuşkusuz bu, dilin sadece bir tarafıdır. Oysa dil, bizahihi varlığı dile
getirmek, ifade etmek için sıradan bir araç değitdir. Dil'in kendisi bizatihi bir
dünyadır. Dil'i naiv bir biçimde salt iletişime, bildirişiıne, hatta kullarla
Tanrı arasında gerçekleşen sıradan bir haberleşıneye indirgemek demek, onu
bütün yan anlaınlarından, derin anlaınlarından, daha da önemlisi ait olduğu,
içinden çıktığı dünya tasavvurundan arındırmak demektir.
"Annem ağlıyor" dediğinizde bir haber cümlesi kurmuş olursunuz ve
fakat "Anam ağlıyor" dediğinizde artık başka birşey söylemiş olursunuz.
Çünkü Türkçe'de anam ve annem sözcükleri çok farklı anlamlara gelirler.
Annesi Alınan olan ve buna rağmen her dersinde öğrencilerini anadillerine
(Türkçe'ye) önem vermeleri hususunda teşvik eden bir hocamıza, derste bir
talebesi, annesinin Alman olduğunu hatırlatıp, "Hocam! Siz bize anadilinize
önem vermemizi telkin ediyorsunuz ama bildiğimiz kadarıyla sizin anneniz
Vaz-'ı-
Cedid mi
Keşf-i
Kadim mi? i 467
Alman" diyerek muziplik yapmaya çalışır. Tecrübeli Hocamız kendisine
hemen şu cevabı verir: "Evladıın! Benim ana dilim Türkçe, Almanca ise
benim sadece anne dilim!"
Dil, ait olduğu varlık tasavvuruııdan soyulduğu takdirde, gerçekten de
basit bir bildirişime, sıradan bir iletişim aracına dönüşür. Mesela şu
tamlamayı ele alalım: el-hayat'ud-dünya ve'l-ahire. Bu tamlamada üç sözcük
geçiyor: hayat, dünya ve ahiret.
sözcüklerin üçü, de TürkÇe... Bu sözcükleri dilimizden
zaman, .mes.ale hayat' m yerine yaşam, alıiret'in yerine
ötedünya dediğimizde dilde bir eksilme meydana gelir sanki, birşeyler uçar
gider, sıyrılır; dil rayihasını, kokusunu kaybeder. Anadili Türkçe olan herkes
sanırım söylemeye çalıştığım şeyi tam anlamıyla hissedecektir. Bu bakımdan
dile müdahale, sadece bildirişime müdahale değildir, dilin özüne, dilin
kendisine, dilin kendi içinde sakladığı dünya tasavvuruna müdahaledir.
Bu
arındırdığımız
Kendi dilimizi kutsaldan arındırdığımız an, şundan emin olunuz ki
bizlerin varlık ve bilgi anlayışı da kendi kutsallarından; kendi öz
tasavvurundan arın(dırıl)mış olacaktır. Çünkü kişinin herhangi bir (yabancı)
dili kendi anadili gibi konuşması, biraz da o dille düşünmesi demektir.
Türkçe konuşmak demek, salt Türkçe konuşmak demek değildir, Türkçe
konuşmak, o dilin içinde saklı olan dünyanın diliyle konuşmak demektir. O
halde Türkçe'nin sözcük hazinesine, Türkçe'nin sözdizimine müdahale edip
onu değiştirmeye kalkışmak, o dilde saklı dünya tasavvurundan vazgeçmek
demektir. Sözgelimi yakın zamana kadar mantık kitaplarımızda sözsüz
delaletin 'tabii' kısmını anlatmak amacıyla şöyle bir misal verilirdi: "Aşık
ma 'şuku rüyet zamanında veeh-i aşıkta husule gelen kırmızılığın aşka
delaleti gibi". Evet, ortaokul seviyesinde tahsil gören çocuklarımıza mantık
hocaları böyle bir dille hitap ediyorlardı. Bu basit bir bildirişim değildir. Aşk
sözcugu, delalet sözcugu, aşık-ma 'şuk sözcükleri, sadece salt
bildirişimin/iletişimin aracı olarak kullanılan sözcükler değillerdi, ki halen
de değillerdir. Bu sözcüklerin arkasında koca bir İslam Tarihi, koca bir Türk
tarihi, kısaca bin yıllık ciddi bir tecrübe vardır.
Özetle bugün 'dil' üzerine söylenenlerin tamamı, bugün revaçta olan
teorilerin tümü, en nihayet Batı dilbilimi açısından ancak bir kımıltz
düzeyindedir. Oysa İslam dilbilim geleneği, asırlar öncesinden bu sorunları hiç mübalağa etmeden söylüyorum- mukayese kabul etmeyecek denli köklü
bir biçimde açıklamış ve çözüme kavuşturmuştur. Binaenaleyh bugün ilim
adamlarımızın temel tasası vaz '-ı cedid değil, keşf-i kadfm olmalıdır. Çünkü
tarih keşf-i kadim'i gerçekleştirememiş bir toplumun ciddiye alınabilir yeni
şeyler(!) söyleyebildiğine bugüne değin tanık olmamıştır.
Sanırım,
bundan sonra da olmayacaktır!
Download