tc gazi üniversitesi sosyal bilimler enstitüsü halkla ilişkiler ve tanıtım

advertisement
T.C.
GAZİ ÜNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM ANABİLİM DALI
POSTMODERN DÜNYADA POSTMODERN ŞİDDET FENOMENİ
BAĞLAMINDA REKLAMLARDA SİMGESEL ŞİDDET
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Hazırlayan
Gülcan UZUN
Tez Danışmanı
Doç. Dr. Hanife GÜZ
Ankara-2010
2
3
ÖNSÖZ
Şiddet; yaşamın her alanında olduğu gibi eğlenceli bir ortam olarak
tanımlanan reklamlarda da farklı şekillerde bireyin karşısına çıkmaktadır.
Sunulan şiddet öğesi etkileyici, büyüleyici, çekici ya da itici olabilmektedir.
Toplumlara, kültürlere göre biçimlenen, değişen ve fiziksel olduğu kadar
simgesel boyutu da tartışılan şiddet reklamların yaygın bir unsuru olarak
nitelendirilmektedir. Toplumun kendisinin içkin olgusunun bir öğesi olan
şiddeti biçimlendiren, estetize ederek yeni bir boyut kazandıran reklamların
estetik, doğal ve daha zararsız olarak algılanan şiddet imgeleriyle onu etkisiz
hale getirdiği ve neredeyse olağanlaştırdığı iddia edilmektedir.
Bu çalışmada postmodern dünyada gittikçe artan şiddet unsuru içeren
programların etkilerinin yanında, reklam kuşaklarında da yer alan simgesel
şiddetin
nasıl
ve
hangi
içerikte
yer
aldığının
ortaya
konulması
amaçlanmaktadır. Bu çalışmada reklamlarda simgesel şiddetin incelenmesi,
sosyo-kültürel boyuta sahip olan şiddetin reklamlarda simgesel olarak nasıl
yer aldığının ortaya koyulması ve bunun göstergebilim yöntemiyle
çözümlenerek göstergelerin reklam dünyasındaki yerlerine ışık tutabilmek
amacıyla hazırlandı. Çalışma süresince yardım ve katkılarını esirgemeyen
danışmanım;
Doç.
Dr.
Hanife
GÜZ’e,
göstergebilimsel
çözümleme
yapmamda bana yardımcı olan Prof. Dr. A. Seçil BÜKER’e, öğrenim hayatım
süresince gösterdikleri sabır, ilgi ve destekleri için hayatımdaki en özel
insanlara; annem; Nuray UZUN, babam; İsmail UZUN ve kardeşim Bircan’a
sonsuz teşekkürler…
Ankara, Mayıs 2010
Gülcan UZUN
4
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ……………………………………………………………………….…....i
İÇİNDEKİLER ………………………………………………………………........ii
KISALTMALAR ……………………………………………………………........vii
GİRİŞ………………………………………………………………………………1
I.BÖLÜM
ŞİDDET VE POSTMODERN ŞİDDET: “SİMGESEL ŞİDDET”
A.ŞİDDET OLGUSU ÜZERİNE …………………………………….…………..6
1.Şiddetin Tanımı …………………………………………………….….....6
2. Şiddetin Kapsamı………………………………………………….…......8
3.Şiddetin Doğası ve Çatışma ………………………………………….....9
4. Şiddetin Nedenleri …………………………………………………….12
a. Öğrenme İle İlgili Nedenler…………………………………....12
(1) Ailede Şiddet Görme: ………………………….………..12
(2) Şiddet Kullanmayı Öğrenme:…………………………...13
(3)Şiddetin Bir Eğitim Aracı Olarak Kullanımı: ……….….13
b. Toplumsal Nedenler…………………………………………....14
(1) Toplumda Şiddetin Hoş Görülmesi Ve Paylaşılan Bir Değer
Olması: ……………………………………..……….14
(2) Cinsiyet Rolleri: ……………………………………..…...14
(3)Yaşam Sıkıntıları: …………………………………….......14
c. Kişiler Arası Etkileşim İle İlgili Nedenler……………….……..15
(1)Şiddetin Getirdiği Kazanç: ………………………….....15
(2)Güç ve Kontrol Sağlama: …………………………......16
(3)Bağımlı/ Muhtaç Olma: ………………………….……..16
(4)Aile Sistemi Yaklaşımı…………………………...……..16
5
(5)İletişim Ve Çatışma Çözme Becerileri: ………….……17
5. Şiddetin Sınıflandırılması ……………………………………...…...18
6. Şiddet Türleri ………………………………………………..…….…19
a.Fiziksel Şiddet: ……………………………………………..…19
b.Sözlü Şiddet: ………………………………………….………20
c.Toplumsal İlişkileri Sınırlayıcı Şiddet: ……………….…..…20
d.Cinsel Şiddet: …………………………………………….…..20
e.Ekonomik Şiddet: ………………………………………….....21
7. Şiddetin Toplumsal, Kültürel ve Psikolojik Yönleri ………….…....21
(1)- Kendine Karşı Şiddet: ………………………..…....21
(2)- Aile İçi Şiddet: ……………………………………....21
(3)- Kan Davası: …………………………………………22
(4)- Namus Cinayetleri: …………………………………22
(5)- Trafik Kazaları: ………………………………...……22
(6)- Adak ve Kurban Teşhiri, …………………...………22
8. Şiddet ve Saldırganlık …………………………………………..……22
9. Duygu Durumları ve Şiddet……………………………………..……25
10. Medya ve Şiddet………………………………………………..……26
B.
POSTMODERNLEŞME SÜRECİ …………………………………..…...27
1.Postmodernizm Kavramı ………………………………………..…...27
2. Postmodernizmin Tanımlamasındaki Sıfatlar………………...…....29
3. Postmodernizm Söylemi ……………………………………….…….30
4. Postmodernizmin Özellikleri………………………………………....32
5. Postmodernizmin Ayırt Edici Koşulları……………………………...33
a.Üstgerçeklik (Hyper-reality): ……………………...……….34
b.Parçalanma (Fragmentation): ……………………………...35
c.Üretim ile Tüketimin Yer Değiştirmesi (Reversals of
Consumption and Production): ……………………..………..37
d.Açıklık/Hoşgörü (Openness/Tolerance): ………...………..38
6
6. Postmodernizmin "Modernizmin Kavramlarını " YenidenYorumlaması..39
a-Postmodernizmin Modernizme Bakışı……………………..39
b- Görecelik……………………………………………………..40
c- Öznellik Sorunu Ya Da Özne’nin Sonu …………………..40
d- Çoğulculuk………………..…………………………........40
e-Yorumsamacılık……………………………………………41
f-İleri İletişim Teknolojileri ve Enformasyon Çağı ……..…41
7. Postmodern Şiddet “ Simgesel Şiddet “…………………………..41
II. BÖLÜM REKLAM VE SİMGESEL ŞİDDET
A. REKLAMA TEMEL BAKIŞ …………………………………………….…. ..46
1.
Reklam ve Reklamın Tanımı……….…………………………………….46
a.İletişim Açısından Reklam: ………………………………46
b.Tüketici Merkezli Yaklaşımlar Açısından Reklam: …….47
c.Amerika Pazarlama Birliğine Göre Reklam: ……………47
d. İşletmeler Açısından Reklam…………………….……..47
e. Pazarlama Açısından Reklam ………………………….47
f.Tüketici Açısından Reklam ………………………………47
2. Reklamın Özellikleri………………………………….…….…….49
3.Reklamın Amaçları………………………………………….…….51
a.Reklamın Satış Amacı…………………..…………….….53
b.Reklamın İletişim Amacı………………………………….55
c. Reklamın Özel Amaçları…………………………….…...57
4.Reklamın Önemi……………………………………………….….58
5. Reklamın Olumlu Ve Olumsuz Etkileri…………………..….….60
a.Reklamın Olumlu Etkileri………………………..…..….60
b.Reklamın Olumsuz Etkileri……………………………..61
6. Televizyon Reklamcılığı……………………………………...….63
7 .Televizyonun Üstünlükleri…………………………………….....64
7
a.Pekiştirme: …………………………………………..…..65
b.Seçicilik: ………………………………………….….…..65
c.Esneklik: ……………………………………………..….65
8. Televizyon Ve Şiddet…………………………………..…..……66
9. Şiddet ve Televizyon İlişkisi Teorileri…………………....….…70
a.Katarsis (Arınma) Teorisi: …………………….………70
b. Saldırgan Örnekler Teorisi: ……………….…..…...…71
c. Takviye Saldırganlık Teorisi: ………………....………71
d.Deneysel Öğrenme Teorisi: ………………..………….71
10. Medyanın Sorumlulukları …………………………..…….…....73
11. Medyadaki Şiddetin Doğası………………………..…………..77
a.Yakın (Şimdiki) Etkiler …………………..……..……..78
b. Uzun Dönemdeki Etkileri ……………..……………..79
12. Televizyon Dünyasındaki Şiddetin Varlığı …………….……79
13. Televizyon Reklamları ve Şiddet ……………………….…..80
14.Şiddetin Televizyon Reklamlarına Etkisi……………………..81
15. Reklam Ve Simgesel Şiddet………………………….……....83
lll. BÖLÜM
REKLAM ve GÖSTERGEBİLİM
A.GÖSTERGEBİLİM VE TEMEL KAVRAMLARI………………….….………88
B.ÇAĞDAŞ GÖSTERGEBİLİMİN ÖNCÜLERİ: PİERCE VE SAUSSURE............88
C.
ANLAMLANDIRMA…………………………………………...…………....92
1.Düzanlam ve Yananlam…………………………….…………97
2.Mit ve Simgeler………………………………………………..100
3 .Eğretileme(Metafor) ve Düzdeğişmece(Metonim)… …….103
D. REKLAM ÇÖZÜMLEME YÖNTEMİ OLARAK GÖSTERGEBİLİM. …...106
E. REKLAMLARIN GÖSTERGEBİLİM YÖNTEMİYLE ÇÖZÜMLENMESİ ..…...112
1. Anlatı Çözümlemesi………………………………………...112
8
a. Durum sözcesi ……………………………..………..112
b. Edim sözcesi ………………………………………...112
(1). Sözleşme ya da Eyletim………………..……..113
(2). Edinç…………………………………………….113
(3). Edim……………………………………………..113
(4). Tanınma ve Yaptırım …………………...…….113
2. Eyleyenler Örnekçesi……………………………….……..114
3. Reklam Çözümlemeleri……………………………….…….115
1. Mcdonalds “Tavuk Dipfigers” Reklamı……..…..115
2. Regal “ Çamaşır Makinesi” Reklamı………….....116
3. Evybaby “Bebek Kokulu Bebek Bezi” Reklamı……...116
4. Eti “Negro Bisküvi “ Reklamı …………………….117
5. Fortis “ Kredi Pazarı” Reklamı ………………….117
6. Maximum “Pembe Dizi” Reklamı………………..118
7. Volkswagen “Transporter” Reklamı…………......118
8. Ülker “Teremyağ” Reklamı …………………........119
9. Ülker “K – Flakes” Reklamı……………………....119
10. İkea “Ev Ürünleri ” Reklamı………………….....120
SONUÇ...................................................................122
KAYNAKÇA .......................................... ................124
EK:1.REKLAM HİKAYELERİ ve GÖRÜNTÜLERİ…..134
ÖZET …………………………………………………149
ABSTRACT.............................................................150
9
KISALTMALAR
Ö: Özne
N: Nesne
G:Gönderen
A: Alıcı
Y: Yardımcı
E: Engelleyen
10
GİRİŞ
Günümüz postmodern dünyasının bir fenomeni olarak birçok farklı alanda
karşımıza çıkan şiddet olgusu üzerine tartışmalar çok farklı boyutlarda devam
etmektedir. Şiddet; dar anlamda kişilerin fiziksel ya da bedensel bütünlüğüne
yapılan saldırıları, sert ve acı verici eylemleri kategorileştirirken, geniş anlamda
gerek fiziksel, gerekse zihinsel veya psikolojik ya da simgesel olarak bir bütün
olarak kişiliğine yönelik tüm saldırıları bünyesinde barındıran bir kavram olarak
anılmaktadır. Klasik anlamda fiziksel boyutu içeren bu kavram sosyal, psikolojik,
simgesel ihmal ve istismarı da içeren yapılanma içinde olağanlaşmaktadır.
SORUN:
Şiddetin anlamı kötü olsa dahi görkemli bir şey gibi tanımlanması ona
büyüleyici bir anlam katabilmektedir. Yargıları belirleyen içsel bir işleyişe sahip
şiddetin içselleştirilmesinde etkin alanlardan biri olan reklamlarda yaygın olarak
karşımıza
çıkmakta
olan
sembolik
şiddet
kavramı,
sosyal
gerçekliğin
algılanmasında estetik, doğal ve zararsız olarak algılanmasına temel teşkil
etmektedir.
Postmodern dünyada postmodern şiddet fenomeni, şiddeti eğlence kaynağı
olarak algılamaktadır. Estetik, doğal ve daha zararsız olarak algılanan şiddet
görüntüleri onu nerdeyse etkisiz hale getirmekte ve olağanlaştırmaktadır.
Toplumun kendisinin içkin olgusunun bir öğesi olan şiddetin varlığı kabul edilmiş;
ona göz yumulmuş ve hatta biçimlendirilmesine yardım ederek estetik bir boyut
kazandırarak şiddeti ustaca ele alan reklamlar, programlar ise adeta şiddeti
sanatsal yollarla estetize etmektedir. Modern estetik sınır ihlallerini ve tabu
tanımazlıkların bir sonucu olarak yasak ve imkansız olanı kullanmak suretiyle
şiddeti estetize etmektedir. Reklamlarda gizili bir şiddet öğesi yer almaktadır.
11
Şiddet reklamların ilgi çekmek için kullandığı vazgeçilmez bir unsurdur. Sembolik
anlamları metalaştırarak kültürel kodlarla çerçeveleyen reklam sürecince kültürel
alanlarla örtüşen ya da onlarla çelişen anlamları estetsize edilmiş şiddeti
bünyesinde barındırmaktadır.
AMACI:
Şiddet olgusuna sosyolojik ve tarihsel perspektiften bakıldığı zaman
insanlık tarihi boyunca farklı biçimlerde var olan şiddet, bazı zamanlarda
devamlılık ve süreklilik arz ederken, anlam değiştirmekte ve algılanması farklılık
gösterir neredeyse tüm alanlarda varlık göstermektedir. Postmodern dünyada
gittikçe artan şiddet unsuru içeren programların etkilerinin yanında,
reklam
kuşaklarında yer alan simgesel şiddetin nasıl ve hangi içerikte yer aldığının
ortaya konulması amaçlanmaktadır.
ÖNEMİ :
Reklamlarda şiddet olağan bir olguymuş gibi sunuluğundan bu çalışma çoğu
bilim adamları tarafından simgesel ya da sembolik şiddet olarak da adlandırılan
şiddetin reklamlar aracılığı ile nasıl olağanlaştırıldığını anlamak açısından
önemlidir. Reklamlar, postmodern dünyanın olumlu tarafını estetize edilmiş
görüntülerle biçimlenirken olumsuz tarafını da estetsize edilmiş şiddet ile
örtüldüğü iddiaları postmodern dünyada simgesel şiddetin araştırılmasının
önemini ortaya koymaktadır.
YÖNTEMİ:
Greimas’ın, göstergebilimsel bir çözümleme modeli olarak önerdiği Eyleyenler
Modeli’nin, reklam çözümlemesinde yararlanılmıştır. İzlenecek yol, bu metindeki
gösterge dizgelerini çözümlemek olacaktır.
12
KAVRAMSAL ÇERÇEVE:
Şiddet: Şiddet, güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal
açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümü olarak
tanımlanmaktadır.
Simgesel şiddet; ona maruz kalanların ve aynı zamanda da çoğu kez onu
uygulayanların sessiz suç ortaklığıyla ve her iki tarafında onu uyguladıkları ya
da ona maruz kaldıklarının bilincinde olmadıkları ölçüde uygulanan bir şiddettir.
Postmodernizm ; modernin bir yadsınışını belirli bir şekilde terk edilişini
modernin tayin edici görünümlerinden bağlantısal uzaklaşma anlamının
vurguladığı bir kırılmayı ya da sapıp uzaklaşmayı güçlü bir şekilde anlatır.
Reklam; bir ürün veya kurum mesajının bir görüş veya düşüncenin kitlelere
iletilmesi amacıyla çeşitli duyuruların bir bedel karşılığında reklam verenin
kimliğini bildirerek değişik mecralarda yayınlanması şeklinde tanımlanmaktadır.
Göstergebilim ; göstergeler ile
evrenin kendine özgü yasalarını, işleyiş
kurallarını belirleyen ve inceleme yöntemleri oluşturarak göstergeleri tanımlayan
ve açıklayan bilim dalıdır.
VARSAYIMLAR:
1. Reklam sembolik düzlemde şiddeti içinde barındırmaktadır.
2. Reklam esenlikli bir ortamda etkileyici, itici, çekici ve büyüleyici olabilen
şiddet öğesi topluma, kültüre göre biçimlenmekte ve değişebilmektedir.
3. Reklamlarda gizli bir şiddet öğesi yer almaktadır. Şiddet reklamların ilgi
çekmek için kullandığı vazgeçilmez bir unsurdur.
13
4. Sembolik anlamları metalaştırarak kültürel kodlarla çerçeveleyen reklam
sürecince kültürel alanlarla örtüşen ya da onlarla çelişen anlamları
estetsize edilmiş şiddeti bünyesinde barındırmaktadır.
KAPSAM VE SINIRLILIKLAR:
Bu çalışmada Bourdieu'nun
'simgesel / sembolik şiddet' kavramından
yararlanılacaktır. Bourdieu Sembolik şiddet'i bazı durumlarda fiziksel şiddetten
daha etkili bir şiddet türü olarak nitelendirmektedir. Sembolik şiddet çok daha
görünmez incelikte ve günlük hayatta düşünce kalıplarımızın içine sinmektedir.
Çalışmada reklamlarda ele alınan şiddet sembolik / simgesel bağlamda olarak ele
alınmış diğer şiddet türleri dışarıda bırakılmıştır.
ÖRNEKLEM :
Çözümlemeye dahil edilen televizyon reklamları, üç ayrı medya grubuna ait,
geniş kitlelere ulaşan, yurt çapında yüksek izlenme oranlarına sahip olan ATV,
Kanal D ve Fox ulusal kanallarında ve izleyici oranının en yüksek, reklam verenler
için de en pahalı kuşak olan ve genellikle 20:00- 23:00 saatleri arasındaki süreyi
işaret eden prime-time reklam kuşağındaki reklamlar ile bu zaman diliminin hemen
öncesi ve sonrasındaki zamanda yayınlanan reklamlar arasından seçilmiştir.
Çözümlenecek reklamların,
tesadüfi olarak 7,
17,
27 ve 30 Nisan 2010
tarihlerinde ve belirtildiği üzere ATV, Kanal D ve Fox yayınları izlenirken bant
kayıtları yapılmıştır. Kaydedilen reklamlardan, simgesel/ sembolik şiddet içeren
on reklam seçilmiştir. Ardından jpeg olarak kaydedilmiştir. Elde dilen bu reklamlar,
göstergebilim
yöntemi
kullanılarak
taşıdıkları
düz
anlam,
yan
anlam,
düzdeğişmece ve eğretileme açısından değerlendirilmiştir.
VERİ TOPLAMA :
Literatür taraması yapılarak, bu konuda inceleme yoluyla seçilmiş örnekler
göstergebilim
yöntemleriyle
analiz
edilip
elde
edilen
veriler
yorumlanıp
14
raporlaştırılmıştır. Greimas’ın, göstergebilimsel bir çözümleme modeli olarak
önerdiği Eyleyenler Modeli’nin, reklam çözümlemesinde yararlanılmıştır.
Birinci bölümde; şiddet olgusu, postmodernizm ve postmodern şiddet
(sembolik/simgesel şiddet) kavramları kuramsal açıdan açıklanmaya çalışılmıştır.
Şiddet; güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar
görmesine
neden
olan
bireysel
veya
toplu
hareketlerin
tümü
olarak
tanımlanmaktadır.
İkinci bölümde; reklam kavramı, sembolik yaklaşımlar, reklamda sembolik
şiddetin varlığıyla ilgili çalışmalar yapılmıştır. Reklam sembolik düzlemde şiddeti
içinde barındırmaktadır. Reklamlar şiddeti araç olarak kullanarak amaçları
rasyonelleştirmektedir.
Üçüncü
bölümde
reklam
çözümleme
yöntemi
olarak
belirlediğimiz
göstergebilim yöntemi kullanılarak reklamlar analiz edilmektedir. Sembolik /
simgesel şiddet unsurları taşıyan reklamlar belirlenmiş ve göstergebilim
yöntemiyle
çözümlenmiştir.
Sonuç
bölümünde
ise
ulaşılan
varsayımların doğrulanıp doğrulanmadığından bahsedilmiştir.
sonuçlar
ve
15
I. BÖLÜM
ŞİDDET VE POSTMODERN ŞİDDET: “SİMGESEL ŞİDDET”
A. ŞİDDET OLGUSU ÜZERİNE
İnsanlık tarihiyle birlikte ortaya çıkmış olan şiddet olgusu, birçok bireysel ve
toplumsal öğe ile birlikte karmaşık bir yapı ortaya koymaktadır. Bu nedenle şiddet
olgusunu tanımlamak ve ortaya çıkarmak da kolay olmamaktadır. Şiddet olgusuna
sosyolojik ve tarihsel perspektiften bakıldığı zaman insanlık tarihi boyunca farklı
şekillerde şu ya da bu biçimlerde var olan şiddet bazı zamanlarda devamlılık arz
ederken, anlam değiştirmekte ve algılanması da farklılık göstermektedir (Güz,
2007: 79). Kendini çok farklı biçimlerde gösterebilen şiddet olgusu, günümüzde
gerek bireysel ve gerekse toplumsal boyutta sık sık karşılaşabileceğimiz bir
olgudur. Baskı, eziyet, korkutma, sindirme, öldürme, cezalandırma, başkaldırı, her
toplumda derece derece fakat sürekli bir biçimde günlük yaşamda rastlanan şiddet
türleridir (Yüksel, 2004: 38).
Günümüzde araştırılan ve ilgi duyulan konulardan biri haline gelen şiddet
olgusu, diğer sosyal bilim dallarının olduğu kadar İletişimin de ilgisini çekmektedir.
Çünkü çatışmalar daha çok birbirleriyle ilişki içinde olan bireyler ya da gruplar
arasında olmaktadır. Gerçek yaşamda saldırganlık ve şiddet eylemlerinin
genellikle birbirlerini tanıyan birey ya da gruplar arasında gerçekleştiği
unutulmamalıdır. Bir toplumda hangi davranışların şiddet olarak kabul edildiği, o
toplumun toplumsal yapı özelliklerine göre, diğer bir ifadeyle kültürel yapı ile
geçerli olan değer yargıları ile yakından ilgilidir.
1.Şiddetin Tanımı
Şiddet; güç, zorlama ve baskı uygulama yoluyla, bedensel ya da ruhsal zarara
16
neden olan söz, yaklaşım, tutum ve hareketlerin tümüdür. Dolayısıyla, sadece
saldırganlık ve kaba kuvvet içeren tutum ve davranışlar değil; hakaret etmek,
aşağılamak, tehdit etmek, ekonomik özgürlüğünü kısıtlamak ve zorla bir şey
yaptırmak gibi, kişinin kendisine olan saygısını, kendisine ve çevresine olan
güvenini azaltan; korku, kaygı ve rahatsızlık hissetmesine sebep olan söz, tutum
ve davranışlar da şiddet tanımının kapsamı içinde yer almaktadır. Şiddetin;
fiziksel, cinsel, duygusal, sözel, ekonomik ve politik olmak üzere birçok çeşidinden
söz etmek mümkündür (Yüksel, 2004: 36 ). Günlük hayatımızın bir parçası olan
şiddet birçok bağlamda farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır.
Kelime anlamı olarak bakıldığında İngilizce ve Fransızca arasında ilgi çekici bir
nüans vardır. İngilizce’de şiddet “fiziksel saldırı ve yasadışı bir haksızlık” olarak
tanımlanırken, Fransızca’da buna “rıza göstermesini sağlamak için birisine baskı
uygulama” tanımı eklenir, yani fiziksel olmayan bir şiddetin de var olabileceği
vurgulanmaktadır (Copet-Rougier,1989: 69).
Türkçe sözlükte de İngilizce’de
olduğu gibi kaba kuvvet uygulama kısmına vurgu yapılmaktadır .
Şiddet kavramı sertlik, sert ve katı davranış, kaba kuvvet kullanma olarak
tanımlanmaktadır. Şiddet olayları ise; insanları sindirmek, korkutmak için yaratılan
olay ya da girişimler olarak da tanımlanmaktadır (Ünsal,1996:29). Şiddetle ilgili ilk
bakışta dikkat çeken durum onun belli eylemleri gerçekleştirenlere değil, şiddete
maruz kalan ya da tanık olan kişilere ait bir kavram oluşudur (Riches,1989: 12).
Şiddetin kişilere ve fikirlerine yönelik fiziksel veya dolaylı baskı ve zor içermesinin
yanı sıra, onun kime karşı uygulandığı ve hangi amaca hizmet ettiği sorularının
sorulması çok farklı şekillerde ele alınmasını olanaklı kılmıştır. Bir diğer önemli
etken de toplumun sürekli değişime uğrayan bir yapıya sahip olması ve bu
nedenle şiddetin de sürekli dönüşüme uğramasıdır (Ünsal,1996: 34). Bir başka
tanıma göre de şiddet, çatışan çıkarları olan tarafların arasındaki sosyal
ilişkilerden kaynaklanmaktadır (Ergil, 2001: 40).
17
Ancak bu genel tanımlamaların dışında en yaygın anlamı hukuksal açıdan
şiddetin ele alınmasıdır.
Şiddet ile ilgili davranışlar, kanuna uymamak, kişiye
zarar vermek, hakaret etmek, onuru kırmak, huzura son vermek, birinin haklarını
çiğnemek, hırpalamak, incitmek, zor kullanmak şeklinde kendini göstermektedirler
(Erten-Ardalı,1996:143).
2. Şiddetin Kapsamı
Yves Michaud tarafından yapılan kapsamlı bir tanım şiddetin “bir karşılıklı
ilişkiler ortamında taraflardan birinin veya birkaçının doğrudan veya dolaylı, toplu
veya dağınık olarak, diğerlerinin veya birkaçının bedensel bütünlüğüne veya törel
(ahlaki, moral, manevi) bütünlüğüne veya mallarına veya simgesel ve kültürel
değerlerine, oranı ne olursa olsun zarar verecek şekilde davranması” olduğunu
söylemektedir (Michaud,1991: 11).
Bu tanım, ulaşılabilen tanımlar içerisinde şiddet kavramı için en kapsamlı
çerçeveyi sunan tanımlardandır. Onun maddi ya da manevi birçok noktadan ele
alınabildiğini göstermesi açısından da oldukça faydalı görünmektedir. Bu tanıma,
ilk akla gelen tanımlardan olması sebebiyle John Keane’in “huzur içinde yaşayan
bir kişinin bedenini, bilerek ya da kısmen bilerek, o kişinin istenci dışında fiziksel
olarak ihlal etmek” tanımına Copet-Rougier’in şiddet tanımı benzer şekilde “fiziksel
zor yoluyla sınırlama veya tahrip ve bu fiziksel yolun hukuk ötesi olarak
değerlendirilmesi” (Parkin,1989: 250) ifadeler de eklenebilir. Burada fiziksel ihlal
tanım gereği dile getirilmektedir. Şiddetten bahsederken fiziksel zor kavramından
söz etmemek eksiklik olacaktır, ancak şiddeti fiziksel zora indirgemek de uygun bir
analiz biçimi değildir (Corbin,1989: 45).
Kimi düşünürler ezilenlerin özgürlüklerini yeniden elde etmek için şiddeti
kullanma hakkına sahip olduklarını iddia ederlerken, kimi düşünürler de şiddetin
her türlüsünün kötü olduğunu ısrarla vurgulayıp barış ortamının sağlanması
18
gerektiğini ileri sürmektedirler. Şiddetin bir karşı tepki olarak ortaya çıkışına dair
belirlemeler araştırıcıların ilgisini şiddetin toplumun yapısında yer aldığı düşünülen
gizli şiddete karşı bir tepki biçiminde de ortaya çıkabileceği gerçeğine
çevirmektedir (Keleş ve Ünsal,1996: 102).
Şiddetin anlamı kötü olsa dahi görkemli bir şey gibi tanımlanması ona
büyüleyici bir anlam katabilmektedir. Oscar Wilde’a göre yapılması gereken
şiddetin görkemli olarak değil, aşağılık bir şey olarak görülmesi ve bu sayede
hayranlık uyandıran bir olgu olmaktan çıkarmaktadır (Hobart,1996:59). Buradaki
karşıtlıktan da, yani şiddetin olumlanması veya olumsuzlanmasından da şiddete
dair çok yeni yaklaşımlar ve yorumlar çıkarılmakta ve tanımlanma sorunu yeni
boyutlara taşınmaktadır. Tam da bu noktada Sancar’ın iyi ya da kötü, doğru ya da
yanlış, şiddetin medenileşmenin kazandırdığı bir veri olarak kabul edilmesinin
onun anlaşılması yönünde önemli bir adım olduğunu belirtmiş olması bakış
açısının netleştirilebilmesi açısından önemlidir (Sancar; 2000: 36). Bu görüş
Keane’nin “şiddet sorununu göz ardı etmek ya da marjinalize etmek budalaca
olacaktır” görüşüyle de örtüşmektedir (Keane ,1998: 16).
3.Şiddetin Doğası ve Çatışma
Şiddeti övme fikriyle karıştırılmaması şartıyla burada çatışmacı kuramdan da
bahsedilmesi gerekmektedir. Çünkü çatışmacı kuramda çatışma fikri bütünleştirici
bir işleve sahiptir. Çatışma her ne kadar her zaman şiddetle sonuçlanan bir olgu
olmasa da, şiddetle sonuçlanma ihtimalinin de varlığı sebebiyle burada bu tanıma
yer vermek gerekmektedir. Coser’a göre gruplar arası çatışmalarda diğer gruplarla
yaşanan çatışma, grup içindeki bağlılığı arttıracak ve bir aradalığı pekiştirecek bir
işlev görecektir (Poloma,1993: 99).
Tüm bunların yanı sıra şiddetin insanın kodlarında yer alan bir davranış mı
yoksa öğrenilen bir davranış mı olduğu şiddet kavramının tartışılan bir başka
19
belirsiz boyutudur. Şiddetin insanlığın doğuşundan bu yana var olduğu teziyle
tarihsel olarak ortaya çıktığı tezinin karşılaştırmasını Walter Benjamin şu şekilde
yapmaktadır; “Doğal yasa adil olmayan amaçlar için kötüye kullanılmadığı sürece,
kullanımı hiçbir şekilde sorun olmayan şiddet bir hammaddeymiş gibi doğanın bir
ürünüdür. Bu durum şiddeti tarihin bir ürünü olarak gören pozitif yasayla çelişir.
Çünkü doğal yasa amaçların haklılığıyla araçları haklılaştırırken, pozitif yasa
amaçların haklılığını araçların haklılaştırılmasıyla sağlamaya çalışır” (Benjamin,
2000: 113). Domenach, şiddeti insanın doğasında olan bir gerçeklik olarak kabul
edenlerdendir. Ona göre insanın avı hürriyettir ve şiddet hürriyeti arayan araçtır.
Aşk ve sadizm, demokrasi ve tiranlık, namuslu olma ve safsata, daima eylemin
birbirinin zıttı iki formu vardır. Bu durum gösteriyor ki Domenach’a göre şiddet
insan tabiatının derinliğinde kök salmıştır. Çünkü; hayatın ilk başlangıcına kadar
uzanır ve çoğu kez mistisizm, sanat ve adaletsizliğe karşı ayaklanma, sevgi gibi
insanın soylu umutsuzluklarını yansıtmaktadır (Türkdoğan,1996:185). Arendt de
hem toplumsal, hem de doğa bilimlerinde şiddetin tahrik olmaksızın ortaya çıkma
durumunun doğal kabul edildiğini hatırlatır, ama bu fikre katılmaz (Arendt, 2006:
75).
Bu görüşlerin aksine şiddetin öğrenilen bir davranış olduğuna vurgu yapan
isim Riches’dır. Ona göre şiddet eylemi sosyal gerçekliği pratik anlamda
dönüştürmeyi hedefleyen ve bunu yaparken de içinde bulunduğu sosyalliğin fikri
yapısını sergileyen bir yapıya sahiptir (1989: 39). Tanımlama çabalarına
değindikçe daha da büyüyecek olan bu tanım belirsizliğini/evrenini az da olsa
giderebilmenin/daraltmanın bir yolu,
şiddetin ne olduğunu sormaktansa, nasıl
temsil edildiğini tartışmaya açmak ve onu belli sınırlar dahilinde ele almaktır.
Bilimsellikten uzaklaşmadan, yani şiddeti tek bir nedene indirgemeden ve aynı
zamanda tümevarım kaygısı olmaksızın yapılan sosyolojik bir araştırmanın tam da
böyle davranması metot açısından da daha uygundur (Tezcan,1996: 107).
Bu şiddetin anlamının etnografik bir değişken olarak kabul edilmesi fikriyle
paralellik göstermektedir. Sonuçta şiddet olarak tanımlanan her davranış, her
20
kültürde farklı bir değere, farklı bir algıya veya farklı bir tanıma denk düşmektedir.
Bu sayede A toplumu için şiddet olan davranış, B toplumu için bir saygı göstergesi
olabilecektir. Yani “her kültür kendi anlamlarını oluşturur ve yaşatır, her biri kendi
şiddetini uygular ve her birinin kendi terimleriyle incelenmesi gerekmektedir”
(Corbin,1989: 45 ve 66).
Şiddetin “bilinçli ya da yarı bilinçli bir şekilde, bir kişinin ya da (potansiyel)
yurttaşların bir grubunun fiziksel olarak inkâr edilmesi” şeklinde tanımlanması
şiddetin fiziksel tanımı açısından işlevsel görünmektedir (Keane,1998: 86).
Bilhassa antropolojik çalışmaların sağladığı veriler, ulaşılabilen en eski dönemde
de şiddetin bir şekilde var olduğunu söylemektedir (Michaud, 1991: 109).
Şiddetin yaşı belki de insanlığın yaşı kadar eskidir, bunu tam olarak bilmek pek
olanaklı gözükmüyor. Bu karmaşadan kurtulabilmenin yolu ulaşılabildiği kadarıyla,
şiddetin hangi dönemlerde, hangi şekillerde, hangi araçlarla ve hangi amaçlarla
uygulandığına dair saptamalar yapmaya çalışmaktır.
Bu açıdan bakıldığında
aydınlanmayla birlikte Avrupa’dan yayılan akılcı ve modern düşünce yapısı
belirleyici bir dönüm noktasıdır. Aydınlanma sürecinde Fransız İhtilali’yle birlikte
yönetim anlayışlarında yaşanan köklü değişim, sivil toplum kavramının da ortaya
çıkmasında etkili olmuştur. Sivil toplumun güncel tanımı onu kamusal alan
kavramı çerçevesinde ele almaktadır. (Marshall,1999: 512). Oysa “sivil” yani
kelime anlamıyla “medeni” toplumun ortaya çıkış aşaması çok daha farklı bir
noktaya tekabül eder. Keane sivilleşmenin/medenileşmenin izlerinin 16. yüzyıldan
itibaren sürülebileceğini ve o dönemlerde sarayda yaşayan seçkinlerin kendi
aralarındaki ilişkilerinde görülebilen medenileşme çabalarını ayrıntılı olarak
betimlemektedir (Keane; 1998: 30). “Civil” kelimesi burada, “medenilik” anlamıyla
bir kopuşu işaret etmektedir. Çünkü “civil” kelimesinin karşıtı olan “uncivil” kelimesi
“barbarlık, medeniyetsizlik, kabalık” gibi anlamlara denk düşer ve sivil toplumun bu
eski
toplum
yapısından
çok
farklı
vurgulanmaktadır (Keane,1998: 23 - 29).
olduğu
kelime
anlamı
bazında
da
21
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü vardır, o da Keane’nin iddia ettiği gibi,
ister kamusal alan bazında olsun, ister medeniyet anlamında olsun sivil toplum
kavramının ön planda olduğu bu yüzyılın şiddetin en akıl almaz türlerine sahne
olduğu bir yüzyıl olduğu gerçeğidir. Baumann, Modernite ve Holocaust isimli
eserinde bu durumu tartışır. Ona göre modern medeniyetin şiddetten arınmış hali
bir yanılsamadır ve asıl olan şiddetin yeni alanlara yayılıp gözden ırak kılınması
(Bauman; 1997: 131) estetize edilerek sunulmasıdır.
Kısaca; şiddet, güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal
açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümüdür.
Simgesel söz ve hareketlerin düzenli bir şekilde korkutma, sindirme, cezalandırma
ve kontrol etme aracı olarak kullanılmasıdır. Kişinin değer verdiği konularda
sistematik olarak çok ağır hakaret ve sözler söylemek, güven sarsmak, küçük
düşürücü adlar takmak, sık sık olumsuz şekilde eleştirmek ve alay etmek örnekler
arasında sayılabilir.
4. Şiddetin Nedenleri
Şiddetin nedenleri Arend tarafından; Öğrenme ile ilgili nedenler, toplumsal
nedenler, kişiler arası etkileşim ile ilgili nedenler olarak gruplandırılmıştır
(Arend,2006:41 ):
a. Öğrenme İle İlgili Nedenler
(1) Ailede Şiddet Görme:
Kişinin çocukluk ve gençlik dönemlerinde, aile içi şiddetin uygulandığı var
olduğu bir ortamda yetişmesi veya şiddete maruz kalması sonraki yaşamda
yetişkinlikte ailede ve toplumsal alanda bir şiddete başvurma uygulayıcısı olma
şansını
olasılığını
artırmaktadır.
İstismara
uğrayan
çocukların
%
30'u
yetişkinliğinde şiddet kullanırken, uğramayanlarda bu risk sadece % 2-4'tür
22
(Gelles,1995). Öte yandan ailede istismara uğradığı veya şiddete şahit tanık
olduğu halde yetişkinliğinde şiddete başvurmayan pek çok kişi bulunmaktadır
(Arend, 2006: 43).
(2) Şiddet Kullanmayı Öğrenme:
Sosyal öğrenme kuramına göre, şiddet taklit yoluyla öğrenilen bir davranıştır.
En önemli öğrenme kaynağı ise, şiddeti uygulayan kişinin kendi ailesidir. Çocuk
istediklerini elde etmek için şiddetin etkin bir araç olduğu öğrenmektedir
(Arend,2006: 43).
Bazı ailelerde yetişkinler davranışları ile sadece çocuğa model olmakla
kalmaz, özellikle erkek çocuğun kız kardeşlerine hatta annesine şiddet kullanması
hoş görülür hatta kimi durumlarda ödüllendirilir. Erkek çocuklar ayrıca kahve,
sokak gibi ev dışındaki ortamlarda da kadının kontrol edilebilmesi için erkeğin
şiddete başvurabileceği bilgisini edinir (Arend,2006:43).
Her ne kadar yapılan araştırmalar babasının annesini dövdüğünü gören erkek
çocukların kendi eşlerini dövme ihtimalinin yedi kat arttığına işaret etse de
(Schecter, 1982: 18) şiddeti gören kızların ileride de şiddet uygulayacağı veya
şiddete uğramayı kabul edeceğine dair ile ilgili istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç
bulunamamıştır.
(3)Şiddetin Bir Eğitim Aracı Olarak Kullanımı:
Şiddetin öğrenilmiş bir davranış olduğunu savunan bakış açısı şiddetin aynı
zamanda bir öğretme tekniği olarak kullanıldığına da dikkat çekmektedir. Etkin
çocuk eğitimi tekniklerinin bilinmemesi nedeni ile dayak kimi ailelerde çocuğu
eğitme aracı olarak görülmektedir. Evde ve okulda disiplini sağlamak üzere şiddet
kullanımına tanık olan çocuk, yetişkinliğinde bunu sorun çözmede doğal bir
23
seçenek olarak görmektedir (Arend, 2006: 44).
Kadının da "terbiye edilmesi" gerektiği inancının yaygın olduğu ve erkeğe de
kadını terbiye etme görevinin verildiği toplumlarda dayak, çocuğun yanı sıra kadını
da terbiye etme aracı olarak kullanılmaktadır (Ergil, 2001: 40).
b. Toplumsal Nedenler:
(1) Toplumda Şiddetin Hoş Görülmesi Ve Paylaşılan Bir Değer Olması:
Bu bakışa göre, Aile içi şiddetin " nasıl algılandığını ve tanımlandığını
toplumun ve bireylerin kültürel değerleri üzerinde şekillenmektedir. Kültürel
nedenlere göre, Şiddetinin toplumda kimi belli durumlarda ve belli kişilere karşı
kullanımının kabul gördüğü görür ve kuşaktan kuşağa aktarıldığı savunulmaktadır
(Eken,1996:409). Örneğin, erkeğin sert, kaba ve kadına karşı üzerinde baskı
kurduğu davranışlarını temsil eden "maçoluk" çoğu zaman ciddi olarak ele
alınmaz, espri konusu olmaktadır. Bu da söz konusu edildiğinde sorgulamadan
uzak bir ciddiyetsizlikle, şakayla karışık olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım
maçoluğun yaratabileceği sorunları olağanlaştırmaktadır ve "taş fırın erkeği"ni
erkekler için bir model haline getirmektedir.
Toplumun şiddeti bir sorun çözme yöntemi olarak benimsemesinin de aile içi
şiddetin artmasında önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Ayrıca toplumun ailede
şiddete verdiği tepki yakın ilişkilerde de şiddetin kabul edilip edilmeyeceğini
belirler. Bazı toplumlar bu olguya konuya aile içi özel mesele gözüyle
bakmaktadır. Bu konuda koruyucu toplumsal örgütlerin çabası da sınırlıdır
(Ergil,2001:43).
24
(2) Cinsiyet Rolleri:
Kadına yönelik şiddetin kadın toplumda geleneksel olarak benimsenen rolüyle
kadının yerinin ne olduğu ile bağlantısı vardır. Feminist bakış açısına göre kadına
yönelik şiddet; kadını mal, köle, terbiye edilmesi gereken yaratık gibi gören
toplumların erkek egemen yapısından kaynaklanmaktadır. Bu modele göre
erkekler, kadınlar üzerindeki haklarının tehdit altında olduğunu düşündüklerinde
ya da kadınların evdeki sorumluluklarını yerine getirmemeleri durumunda şiddete
başvurmaktadırlar. Kadınlar gerek fiziksel, gerekse ekonomik açıdan yetersiz
olduklarından buna karşı koyamazlar. Kadın-erkek eşitliğinin olmadığı, kadının
daha edilgen olduğunun kabul edildiği toplumlarda erkek şiddeti kültürel kurumlar,
siyasi ve ekonomik düzen tarafından pekiştirilmekte ve hoş görülmektedir
(Connell, 1998: 73).
Erkeğin korku, çaresizlik, üzüntü gibi duygularını belli etmesini yetersizlik
olarak gören, kızgınlığın şiddet yolu ile ifade edilmesini erkeğe daha fazla
yakıştırılan bir davranış olarak benimseyen kültürlerde erkek saldırganlığa
özendirilmektedir. Saldırganlığın erkeklerde cesaret, güçlü olma, enerji, ataklık
anlamına geldiği, erkeğe başarı ve üstünlük sağladığına inanılmaktadır. Öte
yandan toplum kadın saldırganlığını olumsuz karşılamakta; saldırgan kadınlar
düşmanca duygulara sahip ve kavgacı kişiler olarak değerlendirilmektedir
(Connell, 1998: 75).
(3)Yaşam Sıkıntıları:
Hayat karşısında şanssız olmak, beklentilerin ve kazanılmış niteliklerin
yoksunluğu
gibi
sosyo-ekonomik
baskı
unsurları
da
gerginlik
ve
kaygı
yaratabilmektedir. İşsizlik veya düşük gelir düzeyi ile beraberinde yaşanan stres
ve imkanların kısıtlılığı şiddet uygulama riskini arttırabilmektedir (Riches, 1989:
19).
25
c. Kişiler Arası Etkileşim İle İlgili Nedenler
(1) Şiddetin Getirdiği Kazanç:
Bu yaklaşım, kişilerin şiddet sonucunda elde edeceklerinin kâr ve zarar
hesabını yaparak, bu tür davranışlara yöneldiklerini öne sürmektedir. Erkekler için
eşlerini dövmenin kazançları arasında, yoğun duygular için bir çıkış yolu bulmak
ve kendi isteklerinin gerçekleşmesini garanti altına almak sayılabilir. Şiddete
başvuranı uygulayan kişinin karşılaşabileceği en ciddi yüksek maliyet, eşini
boşanma yoluyla kaybetmesidir ki, bu da çoğu kez, şiddetin uygulanmasının
arttırılması yolu ile kontrol altına alınmaktadır (Eken,1996:409).
(2) Güç ve Kontrol Sağlama:
Şiddet güçlüden güçsüze doğru uygulanmaktadır. Eşler arasındaki ya da
ebeveynler ve çocuklar arasındaki güç ilişkisi genel toplumsal güç ilişkilerinin bir
yansıması olarak görülebilir ve böyle bakıldığında da kocaların kadınlardan,
ebeveynlerin de çocuklardan daha güçlü olduğu varsayılabilir. Şiddetin amacı bir
başka kişi üzerinde denetim sağlamaktır. Şiddet uygulayan kişi beklentileri
karşılanmadığında bilinçli olarak kurbanının kendisine boyun eğmesini sağlayacak
taktikler kullanmaktadır (Eken,1996:410).
(3)Bağımlı/ Muhtaç Olma:
Aile içi şiddetin kurbanı olan kişilerin çoğu, şiddet kullanan kişiye özellikle
ekonomik açıdan bağımlıdır. Araştırmacılar şiddete maruz kalan kadınların büyük
bir bölümünün yaşamının tamamen erkeğin isteklerini yerine getirecek şekilde
kontrol edildiğine işaret etmektedirler. Fiziksel şiddet, ekonomik bağımlılık,
tehditler, yapayalnızlaştırılma gibi davranış denetimi taktikleri ile kadının
26
bağımlılığı pekiştirilmektedir (Hobart, 1996: 59).
(4)Aile Sistemi Yaklaşımı:
Aile sistemi yaklaşımı şiddetin anlaşılabilmesi için özellikle aile içi güç
dengelerinin araştırılması gerekliliğini vurgular. Şiddetin ve saldırganlığın belirli
durumlarda oluştuğunu, saldırgan ve kurban olarak nitelediğimiz tarafları karşı
karşıya getirdiğini, bunların saldırı ve şiddet olaylarında oynadıkları "kurban ve
saldırgan" rolleri ile birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırdıkları öne sürülmektedir.
Böylece şiddet bir dizi tahriksel edici davranış ve sözler sonucunda ortaya çıkabilir
(Connell, 1998: 82).
Aile kimi durumlarda şiddete yataklık edebilecek özellikleri olan bir sosyal ilişki
sistemidir. Örneğin aile üyeleri zamanlarının önemli bir bölümünü birlikte geçirirler,
birbirleri ile etkileşimleri yoğundur, dolayısıyla ile birbirlerine yönelik kızgınlıkları da
yoğun yaşayabilir; bir aile üyesinin yaşamında oluşan bir değişiklik diğer aile
üyelerini de doğrudan etkiler; birbirlerinin zayıf yanlarını, kırılganlık noktalarını iyi
bilirler; aile meseleleri özel kabul edildiği için dışarıdan bir müdahale veya destek
sağlanması kolay değildir. Aynı zamanda aile içindeki yoğun sevgi, karşılıklı
bağımlılık bırakıp gitmeyi zorlaştırır. Ayrıca kimi zaman şiddete ailenin varlığını
sürdürmesi, bir arada tutulması ya da ailenin onurunun korunması adına
başvurulmaktadır (Demirergi, 1994: 18). Ayrıca, polis dahil dışarıdan kişiler şiddeti
bir aile meselesi olarak görmekte ve müdahale etmemeyi tercih etmektedirler.
Benzer bir şekilde ailenin akrabaları ya da komşular mağduru korumak için
yapılacak girişimlerin veya yasal korunma için yollara başvurmanın ailenin
yıkılmasına neden olabileceğinden endişelenirler. Oysa aile içi dayanışma ve
akrabalarla bir araya gelip yardımlaşma oranları azaldıkça aile içi şiddetin
yükseldiği görülmektedir.
Bu konuda bir başka önemli olgu da, ailedeki karar alma süreçlerine katılımdır.
27
Ailede karar alma süreçlerinin ortaklaşması ile sonucunda eşlerin duygu ve
düşüncelerinin paylaşımı ve uyumlu ilişki olasılığı da artmakta; aynı şekilde eşler
arasındaki şiddet de gerilemektedir (Connel,1998:89) Ailedeki karar alma
süreçlerinin ortaklaşması evde çocukların dövülmesini de azaltmaktadır.
(5)İletişim Ve Çatışma Çözme Becerileri:
İnsanlar anlaşmazlıklarını konuşarak çözme yeteneğinden yoksun oldukları
için şiddete yönelmektedirler. Kişilerin, insanlar arası ilişkiler, etkin iletişim
becerileri, kızgınlık kontrolü ile kızgınlığın etkin ifadesi ve çatışma çözme
becerileri konusunda eğitilmesi aile içi şiddetin önlenmesine katkıda bulunabilir
(Hobart, 1996: 57).
5. Şiddetin Sınıflandırılması
Şiddet farklı biçimlerde sınıflanabilmektedir.
Şiddet olgusu çok yönlü bir
olgudur. Bu nedenle değişik açılardan ele alınabilir. Örneğin psikolojik yönüyle,
ahlaksal yönüyle, siyasal yönüyle ele alınabilir
(Keleş-Ünsal, 1996: 91).
Ekonomik ve hukuksal yönleriyle de incelenebilir.
Tek bir neden şiddeti doğurmaz. Şiddet toplumsal bir sorundur ve çevreden
kaynaklanmaktadır.
Şiddetin tek bir nedene indirgenerek algılanması, bilimsel
gerçeklerle bağdaşmaz (Tezcan, 1997:107).
Bazı siyasal bilimcilere göre de şiddet 6 açıdan ele alınabilir: Birincisi ülke
kültüründen kaynaklanan şiddet eylemleridir. Buna göre ırksal, etnik, dinsel,
bölgesel çeşitlilik içinde çıkar çatışmalarının yüzyıllarca süregeldiği bir ortamda içe
dönüklük, yabancı düşmanlığı, sevgi ve nefret duyguların bileşimi ortaya çıkan
gerginlikleri ve çeşitli şiddet eylemlerini simgeler. İkinci grupta devrimci ve
karşıdevrimci şiddet eylemleri yer almaktadır. Üçüncü grup, askeri darbelerin yol
28
açtığı şiddet eylemleridir. Dördüncü grup öğrencilerin şiddet eylemleridir. Beşinci
grup ayrılıkçı şiddet eylemlerini, altıncı grup da seçim dönemlerinde patlak veren
eylemleri içermektedir (Keleş- Ünsal, 1996: 92). Şiddet sınıflamalarından birine
göre de ölçüt, failin kişiliğine göre şiddetin bireysel veya kolektif olarak uygulanıp
uygulanmadığıdır. Kolektif şiddette profesyonel çeteler, kabileler, etnik gruplar,
toplumsal sınıflar ve devletlere kadar uzanan bir çeşitlilik söz konusudur (Tezcan,
1997:115).
Bir başka ölçüte göre de şiddet eylemini harekete geçiren güdülemedir.
Güdülemenin dayanağı bireyin ya da grupların somut bir hayat beklentisi,
dayanılmaz hale gelen baskılar, kan davaları, namus cinayetleri vb. olabilmektedir
(Ergil, 2001:40).
Şiddet suça yönelik olup olmamasına göre de sınıflandırılabilir. Cinayet,
hırsızlık, silahlı saldırı, soygun, tecavüz, soykırım vb. suç sayılan şiddet örnekleri
vardır. Fakat enflasyon, yoksulluk, eğitimsizlik, yönetimde kayırma, beklenti ve
çıkarları uğruna modern çete denilebilecek bir biçimde bir araya gelinerek bazı
yöneticilerin baskı ve zorlama ile yerinden ayrılmasının sağlanması, trafik kazaları,
çevre tahribi vb. suç sayılmayan şiddet biçimleri de vardır (Ergil, 2001: 40).
Şiddet ile ilgili bir başka ayırım da dar ve geniş anlamları açısından
yapılabilmektedir. Dar anlamıyla şiddet; fiziksel şiddetin insanların bedensel
bütünlüğüne karşı dışarıdan yöneltilen, sert ve acı verici bir edimdir. Mala, cana,
sağlığa, bedensel bütünlüğe, birey özgürlüğüne karşı bir tehdit oluşturması söz
konusudur. Burada da yaralama, ırza tecavüz, yağma, adam kaçırma gibi
başkasına yönelmeler olabildiği gibi, intihar girişimleri biçiminde bireyin kendine
yönelik eylemleri de söz konusudur (Ünsal, 1996: 32).Geniş anlamda şiddet ise
insan üzerindeki fiziksel ve ruhsal etkileri açıkça ölçülemeyen, dolaylı ve somut bir
biçimde hissedilen çeşitli baskılardır. Örneğin ekonomik şiddet, medya terörü,
enflasyon, işsizlik, trafik korsanlığı, doğanın ve tarihsel çevrenin tahribi, sağlıksız
29
kentleşme gibi (Ünsal, 1996: 35) ve (Erten-Ardalı,1996:143) şiddet türleridir.
Şiddet yapısal (sürekli) veya konjonktürel (geçici), doğrudan veya dolaylı, dar
veya geniş anlamlı olabilmektedir. Konjonktürel şiddet geçici fakat elverişli
ortamlarda ortaya çıkan evrensel bir olgudur. Yapısal şiddet ise eşitliğin henüz
yasa önünde bile sağlanamadığı veya az gelişmiş toplumlarda, demokratik
olmayan toplumlarda sık rastlanan bir durumdur. Örneğin iktidarı elinde tutanlar,
şiddeti bir egemenlik aracı olarak kullanırlar (Erten-Ardalı,1996:163).
6. Şiddet Türleri
a.Fiziksel Şiddet:
İtmek, tokat atmak, tekmelemek, tükürmek, yumruklamak, kol kıvırmak, kol
bacak kırmak, saçından sürüklemek, temel ihtiyaçlarını (su, yemek, uyku, tuvalete
gitmek gibi) esirgemek, gerektiği halde tıbbi tedavi almasını engellemek, silahla
yaralamak, öldürmek gibi (Eken,1998:408) uygulamalar fiziksel şiddet örnekleridir.
b.Sözlü Şiddet:
Sürekli eleştirmek, aşağılamak, küfür etmek, tehdit etmek, kararlara katılımını
engellemek, sürekli sorguya çekmek, sık sık bağırmak, aşağılayıcı isim takmak,
sık sık alay etmek, dini veya etnik kimliğine yönelik hakaret etmek, görüşlerini ve
çalışmalarını küçümsemek gibi örnekler de sözlü şiddet örnekleridir. Sözel şiddet,
söz ve hareketlerin düzenli bir şekilde korkutma, sindirme, cezalandırma ve
kontrol etme aracı olarak kullanılmasıdır. Kişinin değer verdiği konularda
sistematik olarak çok ağır hakaret ve sözler söylemek, güven sarsmak, küçük
düşürücü adlar takmak, sık sık olumsuz şekilde eleştirmek ve alay etmek örnekler
arasında sayılabilir (Bourdieu, 1991: 38).
30
c.Toplumsal İlişkileri Sınırlayıcı Şiddet:
Ailesi, arkadaşları / komşuları ile görüşmesini yasaklamak, evden dışarı
çıkmasını yasaklamak, gittiği her yerde takip etmek, başkalarının önünde
aşağılamak ve alay etmek, başkalarının önünde sık sık sözünü kesmek, özel
yaşam ve mahremiyet hakkı tanımamak, zorla evlendirmek, namus ve töre nedeni
ile baskı uygulamak gibi (Connell, 1998: 82) örnekler de toplumsal ilişkileri
sınırlayıcı şiddettir.
d.Cinsel Şiddet:
İstemediği cinsel ilişkiye zorlamak, tecavüz, başka kişilerle cinsel ilişkiye
zorlamak, cinsel olarak kişiyi korkutan ve kıran davranışlarda bulunmak, sürekli
kadınlığını / erkekliğini aşağılamak, telefonla / mektupla veya sözlü olarak sürekli
cinsel içerikli tacizlerde bulunmak, cinsel organlara zarar vermek, namus ve töre
nedeni ile baskı uygulamak ve öldürmek gibi (Connell, 1998: 85) örnekler de
cinsel şiddet uygulamalarıdır.
e.Ekonomik Şiddet:
Parasını almak ve geri vermemek, zorla istemediği bir işte çalıştırmak, istediği
halde çalıştırmamak / işe yollamamak veya zorla çalıştırmak, eline hiç para
vermemek gibi (Ergil, 2001: 41) uygulamalar da ekonomik şiddet örnekleridir.
7. Şiddetin Toplumsal, Kültürel ve Psikolojik Yönleri
Şiddetin toplum içinde, toplum tarafından nasıl sunulduğu, nasıl kabul gördüğü
de önemlidir. Çünkü kabul gören şiddet de meşrudur. Hatta şiddet genellikle bir
31
yaşam biçimi olarak benimseniyorsa sorun olarak görülmez ve sorun çözmenin bir
aracı olarak onay görmektedir (Ergil, 2001: 40).
Geleneksel sayılmayacak ancak gelişimini tamamlayamamış ülkelerde dev
boyuttaki iç ve dış güçler, kültür kaymaları, kuralsızlık (anomi) nedeniyle
uyumsuzluklar ve sorunlar yaşanmaktadır. Yabancılaşma, kendini boşlukta
hissetme veya değersizleşme duyguları ile beslenen toplu öfke, toplumun alt
kesimlerinde ani şiddete dönüşebilmektedir (Connel,1998: 41).
Büyük değişimlere uğrayan gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkan, fakat
henüz yapıcı ve yaratıcı hedeflere yöneltilmemiş sosyal enerji, aşağıda belirtilen
türde geçici şiddet türlerine dönüşebilmektedir. Bunlar (Ergil, 2001: 41):
(1)- Kendine Karşı Şiddet: Gittikçe artan miktarda intiharlar, alkol ve
uyuşturucu bağımlılığı sıkça görülmektedir.
(2)- Aile İçi Şiddet: çocuk ve eşin dövülmesi eski bir gelenek olabilir. İşsizlik,
oturulan gecekondunun yıkılması gibi kriz anlarında aile içi şiddet de artmaktadır.
Kocası tarafından tecavüze uğrayan eş olaylarında artış vardır. Dayak yiyen
kadınlar için sığınma evleri kurulmaktadır. Dayak, erkeklerin kadınlar ve gençler
üzerindeki baskı aracıdır. Kültürel olarak en yaygın üstünlük aracı anlamından
başka, aile içi şiddet, öğrenilen, diğer sosyal ortam ve ilişkilerde uygulanan temel
bir sosyalleşme aracıdır.
(3)- Kan Davası: Kuşaklardan beri devam eden “belirli diğerlerine”, karşı
duyulan nefret ile grup dayanışmasını ayakta tutan kültürel bir şiddet biçimidir.
(4)- Namus Cinayetleri: Kültürel olarak onay gören, geleneği bozan aile
bireylerine ve özellikle kadınlara yönelik bir şiddet eylemidir. Ailede uysal ve
namuslu rolünü zorlayan kızlara ve kadınlara karşı gerçekleştirilen bir şiddet
32
türüdür.
(5)- Trafik Kazaları: Ülkemizde trafik kazaları kitlesel katliam boyutlarına
ulaşmıştır. Trafik kazaları her geçen gün daha da artmakta, bu durum
önlenememektedir. Trafik kazaları, çevre kirliliğine sebep olma gibi, ne kadar
ölümcül olursa olsun hukuken eylemli bir suç olarak sayılmamaktadır. Araba
sürmek, bir ulaşım olgusu olduğu kadar, rakiplerine üstün gelme fırsatı sağlayan
bir yarış olarak algılanmaktadır. Bundan dolayı da trafik kurallarının çiğnenebilir
olduğu düşünülmektedir.
(6)- Adak ve Kurban Teşhiri, zorla bekâret kontrolleri, dövüşme, kaba güç
gibi bazı erkeklik özelliklerinin abartılması ile ortaya çıkan şiddet görüntüleri de
vardır.
Bu şiddet biçimleri kalıcı bir şiddet kültürünün oluşmasına,
şiddetin
yapısallaşmasına neden olmaktadır.
8. Şiddet ve Saldırganlık
Şiddet kavramı ana özellikleri ne olursa olsun, zamana ve topluma göre
değişir. Şiddet olgusu birçok toplumsal sorunun da kaynağını teşkil etmektedir.
Şiddetin
temelinde
yer
alan
saldırganlık
güdüsü
de
değişik
biçimlere
bürünebilecek bir davranıştır. Saldırganlığın temelinde ve gelişiminde hangi tür
kişilik özelliklerinin, hangi tür toplumsal ve çevresel etmenlerle etkileşime girdiğini
incelemek oldukça güçtür. Ancak bilinen odur ki, diğer tüm insan davranışlarında
olduğu gibi, insandaki saldırganlık ve bunun şiddete dönüşmesi, kişinin psikolojik
ve toplumsal gelişiminin, nörolojik ve hormonal yapısının etkileşimiyle ortaya
çıkmaktadır (Lorenz,1996:166-167).
Saldırganlık kadar saldırgan olmama davranışı da öğrenilebilir bir davranış
örüntüsüdür. İletişim teknolojisindeki hızlı gelişmeler sonucunda kitle iletişim
araçlarının çok yaygın olarak tüketilmesi, kitle iletişim araçlarının toplumları etkisi
33
altına alması bu konuyu daha fazla ön plana çıkarmaktadır. Örneğin özellikle
kadın bedeninin reklamlar ve diğer pornografik mesajlar yoluyla topluma
sunulması, hem erkeğin kadına bakış açısını, hem de kadının kendine bakış
açısını olumsuz olarak etkileyebilmekte, bu durumun içselleştirilmesine neden
olabilmektedir (Aziz,1994:502).
Toplumsallaşma süreci çerçevesinde gerek çocukluk döneminde, gerekse
yetişkinlik döneminde kitle iletişim araçlarının etkisiyle kolay öğrenilebilen
saldırganlık davranışlarının ortaya çıkması kadar, bunun yol açtığı çatışmaların
çözülmesi de önemlidir (Kocacık, 2000:111). Toplum halinde yaşayan bireyler
arasında şiddet olaylarıyla meydana gelen çatışmaların, toplumsal yaşamın bir
parçası
olarak
görülmesi
gerekir.
Çatışmayı
anlamaya
çalışmak
kadar,
çatışmaların çözümlenmesi konusunda da becerilerin geliştirilmesi gerekmektedir
(Hobart,1996:43).
Sağlıklı bir ilişki, hiç çatışma yaşanmayan ilişki değildir. O ilişkilerde ortaya
çıkan sorunların ne kadar sağlıklı bir biçimde çözüldüğü önemlidir. Bunun için
bireyin sorunlarını şiddete yönelerek çözmesini giderebilmek için toplumsal yaşam
içinde önce bireyin kendini tanımasını sağlamak ve empatisini geliştirmesi gerekir.
Ayrıca kişi, çatışmayı çözme ve iletişim becerileri konusunda kendisini
geliştirmelidir, gerekiyorsa da uzman kişilere başvurarak yardım almalıdır
(Aziz,1994: 42).
İnsanlar devinimin varlığıyla hem nesneler dünyasında hem de düşünsel
alanda sürekli bir değişime maruz kalmaktadırlar. Bu değişim, hem aynı insanın
değişik çağlarında hem de toplumun tümel varlıklarındaki çağlarında farklılık
göstermektedir. Bu da değişimin nasıl algılandığı, insanların buna karşı nasıl tepki
verecekleri, bu tepkilerin hangi ölçütlerde “iyi” ya da “kötü” olarak algılanacağı,
eğer kötü ya da zararlı ise nasıl ıslah edileceği gibi konuların insanlar tarafından
farklı algılanmasını ve farklı yöntemlerle irdelenmesini sağlamaktadır. Ancak bu
34
değişim hem insanın kendi içinde hem de diğer insanlarla kendi arasında
kaçınılmaz olarak çatışmalar yaratacaktır (Benjamin,2000:98).
Şiddet bir problem çözme aracı olarak kullanıldığından, şiddetin kanıksanması,
şiddetin birçok boyutta kullanılmasına ve çok çeşitli şekillerde ortaya çıkmasına
neden olmaktadır. Her geçen gün şiddetin günlük yaşamda daha çok yer aldığı
görülmektedir. Şiddetin bu denli yoğun olarak günlük yaşamda yer alması da
şiddetin
kanıksanmasına
ya
da
sıradanlaşmasına
yol
açmaktadır
(Keane,1998:114).
Şiddet kaynağı ne olursa olsun, şiddet kavramına dolaylı veya doğrudan her
ne şekilde maruz kalınırsa kalınsın, şiddetin yoğunlaştığı, yaşandığı veya
yaşatıldığı, kimi zaman öznesine kimi zaman da başkalarına yöneldiği, kimi
zaman kanlı katliamlara yol açtığı, kimi zamansa sözlü ya da psikolojik olarak
nispeten daha az incitici zamanlar olmuştur (Lynch,2002: 87).
Son zamanlarda, okulda başlayan (ya da yeni fark edilen) bir şiddet dalgası,
bütün insanları rahatsız etmeye ve şiddet üzerinde düşünmeye, konuşmaya,
bilimsel araştırmalara teşvik etmektedir. Ve çoğunlukla, bu düşünmelerin,
konuşmaların ve bilimsel araştırmaların mevcut durum üzerinden yapıldığı
gözlenmektedir. Yani herhangi bir somut şiddet olgusunda, sorun şimdiki zaman
ve bazen de gelecek zaman açısından ele alınmaktadır. Kuşkusuz bu yanlış
değildir ama eksiktir. Eksik olan da geçmiş zamandır. Şiddet olgusu bir sonuçtur.
Bu bağlamda düşünüldüğünde, bu sonucu yaratan geçmişin kurgulanması
gerekir.
Bu
yapılmadığında
şimdiki
zaman
ve
gelecek
zaman
iyi
betimlenemeyebilir.
9. Duygu Durumları ve Şiddet
Öfke, insanın kendini ifade etmenin bir biçimidir. Yani öfke de bir iletişimdir,
35
ancak istenmeyen onaylanmayan, olumlu sonuçlar oluşturmayan yıkıcı bir
iletişimdir. Her insan çevresinden kabul görmeyi ve kendini değerli hissetmeyi
ister. Bunu duyumsamadığı dönemlerde, kendini ifade etmede güçlük ortaya
çıkar. İnsan davranışlarının gösterildiği an, bir sonuçtur. Bu sonucu ise yaratan bir
geçmiş süreç vardır. Yaklaşık olarak ergenlikte ortaya çıkan soyut düşünme
becerisi elde edilinceye kadar, insan kendini evrenin merkezinde algılar. Evrenin
merkezine kendine koyan insanın en büyük güçlüğü ise, paylaşamamaktır.
Paylaşma, öğrenilen (ya da öğrenilemeyen) sosyal bir davranıştır. İnsanın sosyal
bir
varlık
oluş
gerçeği,
paylaşmanın
da
çok
rahatlıkla
kazanılabileceği
düşündürtmektedir. Ancak bu gerçekleşmemektedir (Arendt,2006:62).
Paylaşmayı öğrenemeyen insan, elde edemediği için bir suçlu arar. Bunu
başlangıçta sözel ifadelere döker. Bu sözel ifadeler ise, çoğunlukla kınanır,
sorgulanır, aşağılanır ya da şiddete uğrar. Çocuk için sözel ifade edişin yetersizliği
böylece anlaşılmış olmaktadır. Suçlamalarını ve kızgınlığını, uygun bulduğu
ortamda davranışa dönüştürebilir. Çoğunlukla bu basit ve sıradan gözüken şiddet
öncesi davranış kalıpları güçsüz yaşıtlara, kendinden küçüklere ve yetişkinlerin
olmadığı ortamlarda uygulamaya başlanır. Gelecekteki şiddet tutumunun
tohumları bu şekilde atılmış olur. Bu tohumun büyüyüp yeşermesi zaman alır ve
yanlış yetişkin davranış ve tutumları ile beslenmiş olmaktadır (Ünsal,1996:34).
Eğer, şiddetin kendini değersiz hissetmenin, hospitalizmin (sevgiden yoksun
büyümek) bir sonucu olarak ortaya çıktığını kabul edersek; çözüm için de bir yol
görünmüş olur; çocuğun eksikliğini hissettiği değersizlik ve sevgisizliği ortadan
kaldırmak (Fromm,1994:88) bir çözüm olarak düşünebilir. Şiddeti ortadan
kaldırmayı önermek çok iddialı olacağı için, şiddeti zayıflatmanın yolunu öncelikle
aramak gerekir. Eğer şiddet bir birikimin sonucu ise, onu zayıflatmanın bir süreç
ve birikim olacağını da öngörebilmek gerekir. Sosyal kurumların şiddeti
zayıflatması ve etkisiz hale getirebilmesi, şu temel varsayımın ele alınması ya da
düşünülmesi ile sağlanabilir; ihtiyaçların karşılanma oranı ile şiddet arasında ters
bir ilişki vardır (Moses,1996:51).
36
Ne yazık ki şiddet hadi engelleyelim diye söylenerek ortadan kaldırılabilecek
bir olgu değildir. Şiddetin oluşması nasıl bir birikim ve süreçse, kaldırılması da
benzer birikim ve süreci gerektirir. Bu süreçte ise, bireyden topluma, en küçük
sosyal gruptan devletin kurumlarına kadar herkese ilgilendiren ve yerine getirmesi
gereken sorumluklar vardır. İnsanın kendisini sevmesi ile başlaması sanırım
uygun bir başlangıç olabilir. Kendini seven ve bağışlayan başkalarını da sevip
bağışlayabilir.
10. Medya ve Şiddet
Şiddetin şiddeti doğurabileceği dikkate alındığında medyanın şiddet içerikli
ürünleri vermede çok dikkatli davranması gerekir. Medya hedef kitlesine
mesajlarını iletirken onların da şiddete maruz kalmamasına özen göstermelidir.
Örneğin ekranları başında maç izlemek için oturan kitlenin televizyonda
yayınlanan holiganların dövüş görüntülerini izlemek zorunda kalmaları, insanların
da pasif olarak şiddete maruz kalmalarına sebep olmaktadır (Riches,1989:26).
Medyada şiddet içerikli yayınlara eleştiriler yönelirken genellikle şiddet
konusunda bu kurumların duyarsızlığından şikayet edilir. Yazılı, sözlü, görsel
elektronik
vb.
reklamlardan
medya
kuruluşlarının
belgesellere,
çizgi
günlük
filmlerden
çalışmalarına
kadın
bakıldığında
programlarına,
spor
programlarından haberlere kadar birçok yayının şiddet içerdiğinden şikayet edilir.
Aslında medyanın şiddet içerikli ürünleri verip vermeme konusunda fazla bir tercih
şansı da yoktur. Demokratik toplumlarda medya içeriklerinin (ticari kaygılarla bile
olsa ) genellikle hedef kitle tarafından belirlendiği dikkate alındığında şiddet içerikli
ürünler hedef kitleden talep gördüğü sürece medya kuruluşlarının da buna kayıtsız
kalması söz konusu olamaz. Talep ve arz dengesi içerisinde şiddet kendisine yer
bulduğu sürece ne iletişimcilerin ne de şiddet konusunda toplumsal duyarlılık
yaratmak
isteyenlerin
şiddet
içerikli
ürünleri
yayından
kaldırma
şansları
37
olmayacaktır (Keane,1998:145).
Postmodern dünyada postmodern şiddet fenomeni, şiddeti eğlence kaynağı
olarak algılamaktadır. Estetik, doğal ve daha zararsız olarak algılanan şiddet
görüntüleri onu nerdeyse etkisiz hale getirmekte ve olağanlaştırmaktadır
(Bauman,2001:186). Toplumun kendisinin içkin olgusunun bir öğesi olan şiddetin
varlığı kabul edilmiş; ona göz yumulmuş ve hatta biçimlendirilmesine yardım
ederek estetik bir boyut kazandırarak şiddeti ustaca ele alan reklamlar, programlar
ise adeta şiddeti sanatsal yollarla estetize etmektedir (Büker- Kıran,1999: 30).
Modern estetik sınır ihlallerini ve tabu tanımazlıkların bir sonucu olarak yasak ve
imkansız olanı kullanmak suretiyle şiddeti estetize etmektedir (Lynch,2002:126).
B. POSTMODERNLEŞME SÜRECİ
1.Postmodernizm Kavramı
Bu terimin anlamı konusunda çeşitli yorumlar yapılmakta ve yapılan bu
yorumlar çoğu zaman birbiriyle çelişmektedir. Ancak ortak kabul edilen görüş,
postmodernizmin modernizme bir tepki olarak ortaya çıktığı ve modernizmden
kopuşu nitelediği şeklindedir.
Postmodernizm tanımı öznenin sonundan öznenin yükselişine, yeni bireyciliğe
toplumun çözülüşüne sivil toplumun yeniden ortaya çıkışına, modernliğin
sonundan başka bir modernliğe ve neo-modernizme kadar uzanır. Postmodernizm
terimi, modernin bir yadsınışını belirli bir şekilde terk edilişini modernin tayin edici
görünümlerinden bağlantısal uzaklaşma anlamının vurguladığı bir kırılmayı ya da
sapıp uzaklaşmayı güçlü bir şekilde anlatır (Muller,1950:37). Postmodernizme bir
bütünlük, birlik kazandırmaya çalışmak yapılacak en büyük hataların başında
gelir. Postmodernizm, heterojenlik, çokseslilik, bölünmüşlük kadar, bunların
38
beraberinde getireceği yanlış anlamaları, yanılgıları meşru gören bir tavırdır
(Lyotard,1994: 59).
Postmodern, postmodernizm ve postmodernite kavramları son yıllarda sıklıkla
kullanılan kavramlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Postmodern bakış açısı, 20.
yy’ın sonlarından itibaren entelektüel çabaların her alanını büyük oranda etkileyen
bir kavram olarak kendini göstermektedir. Postmodern reklam kampanyaları çok
daha ucuz maliyetlerle gerçekleştirilmekte, postmodern ürünler geliştirilmekte ve
tüketicilere ulaştırılmaktadır. Postmodern fiyatlandırma yapılmakta, tüketici
hizmetleri sağlanmakta ve postmodern satıcılar, pazarı tüketime ikna edecek,
yönlendirecek farklılıklara daha çok yönelmektedirler (Brown,1993: 19).
Arnold Tonybee 1974 te yayınladığı A Study Of History ( Bir Tarih Çalışması)
isimli eserinde; postmodernin, modernizme karşı bir tavır olmayıp dünyaya farklı
yaklaşan bir sosyal, kültürel ve felsefi bakış açısı olduğunu öne sürerek bu
kavramın
bugünkü
kullanımını
kazanmasında
önemli
bir
rol
oynar
(Bauman,2000:96).Postmodernizm evreni bir kaos olarak görür ve bu kaosa bir
anlam verilemeyeceğini hiçbir formülle açıklanamayacağını söylemektedir. Eğer
doğrular varsa, evrenin bir parçası için geçerli olabileceklerdir. Evrenin tümünü tek
bir formülle açıklamak yani tek bir anlam bulmak olanaksızdır çünkü, ne doğada
ne de evrende bizi böyle bir açıklamaya götürecek hiçbir ipucu yoktur
(Bauman,2000:105). Postmodernizme yol açan gelişmeler tek ve mutlak bilim
anlayışının reddedilmesiyle başlamakta, aşırı rasyonelleşmenin insani duyarlılığı
yok etmesi, araçsal aklın egemenliğinin yıkıcı sonuçları ve nihai olarak yaşam
alanının yok olmasına tepki olarak şekillendirmektedir. Rasyonalizme karşı da
öznenin de öne çıkması yönünde bir gelişim gözlenmektedir (Akbar,1995: 73).
Postmodernizme göre toplumsal düzlemde de bir sistemler karmaşasından
söz edilebilir. Yani sistemlere de güvensizlik söz konusudur. Sosyal kurumlar
insanla doğa arasındaki çatışma sonucu ortaya çıkarlar. Kurumlaşmak doğal olanı
39
alıp disiplin altına sokmak ve onu sistemleştirmek demektir. O halde sosyal ve
kültürel kurumlar doğanın kendisinde tartışılmaz doğrular olarak yoktur. Tüm
kurumlar ve onların getirdiği sistem, kavram ve doğrular, insan yapısı yani
kurmacadır. Gerçekleri göreceli ve tartışmaya açıktır. Gerçek varsa her zaman
insana ancak yorumları ile ulaşmaktadır. Doğrunun tam bilinmemesi ya da
bilinememesi, sistemlerin kabul edilmesini sağlayan bir durumdur (Menteşe, 1996:
32).
2. Postmodernizmin Tanımlamasındaki Sıfatlar
Postmodernizm özellikle kavramların kurmaca yapısına dikkat çeker çünkü
kavramlar, dolayısıyla anlamlar insana ve doğaya yabani olan “dil” tarafından
yaratılmıştır. Dilden önce kavram yoktur ancak dilin yarattığı anlamlar kurmaca
olduklarından yani sözcükler ile anlamları arasındaki ilişki gelişi güzel ve değişken
olduğundan, dil açıklık değil ancak görecelik getirebilir. Tüm kavramlar kurmaca
oldukları gibi ait oldukları gruba göre de farklılık gösterirler, her farklı dil grubu
kendi kavramlarını dolayısıyla kendi doğrularını ve yaşam deneyimini yaratır. Yani
tüm kavramlar ideolojiktir. O halde tüm insanları bağlayıcı bir kavramdan söz
etmek mümkün değildir (Fiske,1997:46).
Postmodernizm bize gerçeklerin kurmaca yapılarını anlatmaya çalışır, bize
doğruların doğadan veya evrenden doğal olarak gelmediğini kültür tarafından
kabul
ettirildiğini
söylemektedir.
Postmodernizme
göre
dünyayı
hepimiz
kültürümüzün söyleminden yani bir dizi geleneklerde yerleşik ve sosyal kabul
edilmiş anlamlar sisteminden tanırız (Menteşe,1996:33). Postmodernizmin
açıklanmasında kullanılan başlıca sıfatlar “devamsızlık bağımsızlık, merkezsizlik,
tanımsızlık,
bütünsüzlük,
temelsizlik,
değişkenlik,
belirsizlik,
çoğulculuk,
şüphecilik…”gibi genelde olumsuzluk ifade eden kelimelerden oluşmaktadır.
Postmodernizm modernizme, modernizmin özelliğini temele alma tavrına bilgimize
duyduğu aşırı güvene, insanların her yerde aynı olduğu inancına karşı çıkan,
40
evrensel ben yerine “yerel ben”i birlik ve tutarlılık yerine çelişki ve farklılığı ön
plana çıkartan bir anlayıştır ( Cevizci,1996:699).
Postmodernizm post ekinden kaynaklanan bir sonralık, bir başkaldırı boyutu
taşıdığını unutmamak gerek. Herhangi bir tanıma indirgenemeyecek bir
karmaşıklığa, düzensizliğe sahipse de postmodernizm öncelikle modernlikle bir
hesaplaşma demektir. Jameson’a göre postmodernizm son dönem kapitalizmin
kültürel mantığıdır. Elektrik ve iletişim sektöründeki gelişmeler Batı uygarlığını ve
toplumlarını beklenmedik şekilde etkilemiş, bu toplumların kurumları, gelenekleri
ve yaşam biçimleri ile kökten ve geri dönülemeyecek değişimlere uğramalarına
neden olmuştur. Bu değişimin düşünce ve sanata yansıması da “postmodern”
sözcüğü ile anlatılabilir (Zeka, 1990: 10).
Postmodern kavramı muğlak bir kavramdır ve henüz tam anlamıyla da
anlaşılabilmiş değildir. Kavramın yüksek modernizmin yerleşik biçimlerine karşı
özgül bir tepki olarak doğmuş olması olasılığı oldukça yüksektir. Postmodernizm;
eski ayrımlar ve bölünmelerin dışındaki yeni biçimleri oluşturacak yeni dilleri
bulma girişimidir. Bu girişim öncelikle yüksek kültürle kitle kültürü(popüler
kültür)arasındaki sınırları ortadan kaldırmaya yöneliktir. Postmodernizm genel
geçerlik
iddiası
taşıyan
önermelerin
reddedilmesi,
çoğunluğunun
ve
parçalanmanın kabul edilmesi, farklılığın ve çeşitliğin vurgulanması ve son olarak
da her şeyin geçici olduğunun ruhsuzca ve alaycı bir şekilde kabul edilmesidir
(Roseneau,1998:30). Postmodernistler, insanı modernistler gibi evrensel nitelikli
benzer duygu, us ve duyulara sahip kişiler olarak ele almadıkları açıktır. Onlara
göre insan sürekli oluşum halindedir. Postmodernler bu yüzden kişi sözcüğü
yerine özne sözcüğünü kullanırlar (Bauman,2000:132).
3. Postmodernizm Söylemi
Postmodernin tanımlama güçlüklerinden bahsedilmekte ve modernizmle
41
ilişkilendirilmekte ve karşılaştırılmaktadır. Müzik, mimari, akademik vb. birçok
alanda kullanılmaktadır (Bauman,2000:146).
Postmodern olan tamamen olgunlaşmış düzenden ziyade çeşitli uygulama
derecelerine sahip bir süreçtir. Çok çeşitli alanlardaki değişmeleri işaret eden
postmodernizm iletişim için ve toplum için hem toplumlar arası düzeylerde gruplar
arasındaki iktidar dengesinde gözlenen kapsamlı kaymalarla ilişkilendirilecek olan
simgesel üretim, tüketim ve dolaşım tarzlarını içeren kültür alanındaki değişmeler
bağlamında önemlidir.“Postmodern terimi analitik bir kategori olarak kabul
edilebilir. Bu kategori, aynı şekilde bir başka analitik kategori olan modern
kavramının, sosyo-kültürel yaşamın özellikleri ile uyuşmayan bazı yanlarına dikkat
çekme işini görür (Bocock,1997: 84).
Postmodernlik kavramı, kapitalizmin dönemselleştirilmesi ile ilgili bir evreyi
çağrıştırmaktadır. Bu yeni evrenin özelliği, en önemli sosyal, ekonomik ve kültürel
süreç olarak tüketime doğru bir hareketlenmeyi kapsaması ve kapitalizmin
etkisinin, çok uluslu şirketler aracılığıyla gittikçe daha evrensel hale gelmesidir.
Postmodern terimi aynı zamanda insanların beyninde sosyal sınıf kavramının
kimlik oluşturma konusunda diğer yollardan daha az önemli olduğu düşüncesini
de doğurur (Bocock,1997: 83-84).
Postmodernizm söylemini kısaca şöyle özetlemek olanaklıdır (Odabaşı,2004:
21-23):
• Genel geçerlilik iddiasını taşıyan önermelerin reddedilmesi.
•Dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim adamı topluluklarında çoğulculuğun
ve parçalanmanın kabul edilmesi.
• Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp, benimsenmesi.
•
Gerçeklik, hakikat, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel
dönüşümün yaşama geçirilmesi.
•
Mutlak değerler anlayışı yerine, yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya
42
gelmekten çekinmemek, korkmamak.
• Gerçeği olabildiğince (sonsuz) yorumlamak.
• Belli bir zaman ve markanın sözcüklerini kullanmak yerine gerçekliği kendi
bütünlüğü, özerkliği içinde anlamaya çalışmak.
• İnsanı ruh, beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak.
• Tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak.
• Önemli olan hakikat/doğrunun ne olduğu değil, nasıl kurulduğu sorusudur.
• Genel ahlaksal anlayışlar, ilkeler geçerli değildir, her şey çağın, zamanın
gereklerine göre oluşur
4. Postmodernizmin Özellikleri
Akbar S.Ahmet (1995: 24)’ e göre; postmodernizmin temel özellikleri şunlardır:
1 Postmodernist çağın kavranması, modernlik tasarımının sorgulanışı ve
modernliğe duyulan inancın yitirilmiş olmasını, bir çoğulculuk ruhunun var
olduğunu, geleneksel bağnazlıklara karşı kuşkuculuğun arttığını ve nihayet
dünyayı evrensel bir bütünlük olarak algılayan ve kesin çözümlerle, sorulara tam
yanıtlar bekleyen bakış açısının reddini öngörmektedir.
2 Postmodernizm medya çağıyla aynı zamanda ve birlikte vardır, medya
birçok bakımdan postmodernizmin merkezindeki dinamiği tanımlayıcı özelliğini
oluşturmaktadır.
3 Postmodernizm
ile
etnik-dinsel
köklere
dönüş
ya
da
köktencilik
(fundamentalizm),soysa ve siyasal bilimciler tarafından araştırılması gereken bir
olgudur. Kutsal bir şeyin kalmadığı yerde, her inanç gözden geçirilebilir.
4 Geçmişle bağların koparılmaması, sürdürülmesi, postmodern ağırlıklı
özelliklerinden biri olmaya devam etmektedir.
5 Nüfusun büyük bir bölümünün kentsel alanlarda yaşaması ve daha da
büyük bir bölümün bu alanlardan kaynaklanan fikirlerin etkisi altında kalması
43
dolayısıyla, metropol, postmodernizm merkezine yerleşmektedir.
6 Postmodernizm bir sınıf öğesi vardır ve demokrasinin bir önkoşuludur.
Postmodernizm tamamen olmasa da, temelde bir orta sınıf olgusu olarak
görülebilir.
7 Postmodernizm, değişik tartışmaların yan yana konması nasıl uygun
gelirse öyle seçme ve derleme yapılmasına (elektisizm) ve farklı imajların
karıştırılmasına izin vermekte, hatta bunu teşvik etmektedir.
8 Basit ve yalın ifade düşüncesi, bazen tüm anlaşılabilirlik iddialarına
rağmen,
postmodernist
ustaların
aklından
çıkmaktadır.
Postmodernizm
düşüncenin hem entelektüel içeriği, hem de belirli bir gruba hitap eden,
anlaşılması zor üslubu, bu ekolün bıraktığı entellik izlenimini güçlendirmektedir.
5. Postmodernizmin Ayırt Edici Koşulları
Stephen Brown “Postmodern Marketing” isimli kitabında postmodern süreçte
iletişimin toplumsal yapıya getirdiği 7 unsurdan bahsetmektedir. Bu unsurlar özetle
aşağıdaki gibi sıralanabilir (Paliwoda,1996: 477-478):
• Parçalanma (Fragmentation): Politika, ekonomi ve pazarda çözülme.
•Farklılaştırmanın Giderilmesi (De-differantiation):
Geleneksel sınırların
bulanıklaşması ve hiyerarşik yapıların erozyona uğraması, yok edilmesi.
• Üstgerçeklik (Hyper-reality): Fantezi dünyası, sanal gerçeklik.
• Kronoloji (Chronology): Geçmişe ilgi, özlem.
• Pastiş (Pastiche): Edebiyat, müzik ve mimari ile ilgili stillerin karıştırılması.
•Kurumsalcılık Karşıtlığı (Anti-foundationalism): Ortodoks yapıya ve evrensel
gerçekliklere yönelik antipati.
•Çoğulculuk (Pluralism): Bu unsur bir ayrı kategori değildir ama diğer 6
44
unsurun birleştirilebileceğini ve postmodern yapının farklılıklara açıklık ve hoşgörü
göstermesini ifade eder.
Fırat ve Venkatesh’e göre, postmodern süreçte iletişimin ortaya çıkmasında
etkili olan ve postmodern iletişimi tanımlayan postmodern kültür koşulları ise, beş
ana karakterle ifade edilmektedir. Bu koşullar aşağıdaki gibi sıralanabilir (1997:
183):
• Üstgerçeklik (hyper-reality)
• Parçalanma (fragmentation)
• Üretim ve tüketimin yer değiştirmesi (reversal of cunsumption and production)
• Öznenin merkezileştirilmemesi (decentring of the subject)
•Paradoksal
birleşme/zıtlıkların-karşıtlıkların
birleşmesi
(paradoxical
juxtaposition of opposites)
Yukarıda ifade edilen postmodernizmin koşullarına Van Raeij çoğulculuk
olarak tanımladığı, farklılıkların kabul edilmesi koşulunu da eklemiştir. Brown ise,
postmodern alıcıların ifade edilen 3 eğilimi yönünde ana yapıyı genişletmiştir. Bu
üç eğilim aşağıdaki gibi sınıflandırılabilir (Fırat-Shultz ,1997: 185):
• Sürekli şimdiki zamanda yaşamak için hazır olma.
• Form/biçime önem verme.
• Düzensizlik ya da kaos durumuna boyun eğmenin kabul görmesi.
Postmodern bakış açısında imaj her
şeydir ve görünüş/sanal gerçeklikten
daha önemlidir. Sahip olduğumuz sezgilerin, duyguların bugünün dünyasına uzak
bir bakışı vardır. Gerçekleştirme amaçtır ama gerçek değildir. Zaman içinde
anlamı değişen gerçekleştirme, markalar üzeri bir kavramdır ve bu kavram marka
konumlandırma için bir önem ve anlama sahiptir (Paliwoda,1996: 478).
a.Üstgerçeklik (Hyper-reality):
Üstgerçeklik, belirlenen gerçeklik içinde benzetimin gücünü sunmada
kullanılan bir kavramdır. Postmodernitenin önemli düşünürlerinden Baudrillard’a
45
göre üstgerçeklik, imgelemin ya da benzetimin üstünde ne olduğudur, gerçekliğin
oluşturulmasıdır. Geçmişe benzetilen, hayal edilerek kimliklendirilenin tekrar
yaratılmasıdır. Benzetim, şimdi neyin varsayıldığının gerçeklik olarak yeniden
üretilmesidir.
Postmodern bireyin birçok şeyi birlikte aynı anda denemek istemesi eğilimi,
belki de geçmiş ve geleceğin birlikte denenebileceği algılamasını yaratmaktadır.
Ancak, bu birliktelik kısa süreli olabilecek ve düşlenmiş olan bir deneyimin
yaşanması biçiminde kendini gösterecektir. Böyle bir oluşum iletişim olanaklarını
yaratıp uygulamaları gerçekleştirir (Odabaşı,2004: 61):
• Geçmişe önem veren iletişim ve tanıtım kampanyaları gerçekleştirilmektedir.
• Varlığını çoktan kaybetmiş gibi olan markaların günümüze uygun halde
yeniden canlandırılmaları artmaktadır.
• Ultramodern ancak nostaljik biçimdeki geçmişe dönük (retro) ürünler,
reklamlar ya da perakendecilik uygulamalarına daha çok rastlanmaktadır.
Postmodern toplumun postmodern bireyi için önemli olan, ne yapacağı değil,
ne yaşanmış ve ne yaşanmakta olduğu olarak belirir. Gelecek düşüncesinin ve
beklentisinin yokluğunu ya da belirsizliğini içinde barındıran bir geleceğe
bağlanmak reddedilir, bugün ve geçmiş her şeyden önemli olarak değerlendirilir.
Postmodern birey için önemli olan, sürekli bir güncellik içinde yaşamak, “bitmeyen
ve sonsuz bugünü” gerçekleştirmektir. Dolayısıyla her ne alanda olursa olsun
gerçekleştirilen tüketimde, geçmiş-bugün bileşimi bir tüketim söz konusudur.
Geçmişle bağın kültürel mirasçılık sanayinin gelişmesiyle sağlandığını söylemek
mümkündür. Müze kültürünün gelişmesi ve kültürel mirasçılık konusunun da
ticarileşmesi kendine özgü bir sanayinin oluşmasına neden olmaktadır. Özellikle
İngiltere, Japonya gibi ülkelerde çoğalan müze sayıları ve bir adım daha ileri
gidilerek geçmişin sanal ortamda sergilendiği sanal müzelerin ortaya çıkması,
postmodern bakış açısının geçmişi ve geleceği bir arada yaşama, geçmişe önem
verme anlayışının ve dolayısıyla bu yolla yaratılan üst gerçekliğin bir uzantısıdır
46
(Odabaşı,2004: 61-62).
b.Parçalanma (Fragmentation):
Postmodernizm; yaşamın önemini ve yaşamın parçalanmış anlarından
alınan zevki güçlendirmektedir. Parçalanma, tüketicinin yaşam tecrübesinde
açıkça bellidir. Televizyon izlemek ve gün içinde yaşanan parçalanmışlıklar kadar
geniş bir alanda örneklendirilebilen işte, yolculukta ve evde parçalanmaların her
biri aktivitelerin ayrık zamanlarında ortaya çıkar. Evde, televizyon izleme, bulaşık
makinesini kullanma, yemek yeme vb. aktivitelerin her biri için bir zaman
ayrılmaktadır. Tüketici farklı zamanlarda ve farklı durumlarda sunulan farklı
imajlarla ilgili başka parçalanmışlıklar yaşar. Aynı imaj (aynı şekilde giyinme,
benzer konuşma ve davranış biçimleri, benzer kişilikler) her durumda sunulabilen
hoş bir kişilik yaratmayacaktır. Çünkü farklı rollerin (anne-baba, sevgili, arkadaş,
çalışan, yönetici, öğretmen, satıcı vb.) sahip olması düşünülen kültürel beklentiler
oldukça farklıdır. Her bir durumda sunulabilir bir kimlik yaratmak için birey farklı
imajları izlemek durumundadır. Parçalanma ve değişik imajların gücü, pazarlanan
ürün olarak özün algılanmasını güçlendirir ve öznenin merkezileştirilmemesini
tamamlamaktadır. Özne ve nesnenin ayrımlaştırılması ya da farklılaştırılmasının
sonucu olarak, tüketici ve ürünün pazarlanabilen bir mal olarak bir araya gelmesi
durumu, dil oyunlarının kullanıldığı ve insanların var olması için ürünler vardır
üzerinde duran, insan özelliklerinin ürüne bağlandığı reklamlarla çok iyi ve etkili bir
şekilde sunulmaktadır. Tüketici tüketilir hale gelir, tüketim baskın ve önemli bir
değer olarak üretimden doğar ve onun üzerinde bir değer kazanır. Değer
tüketimden yaratılır, tüketimin gerçekleşmesiyle ortaya çıkmaktadır (Fırat,1992:
80-81).
Postmodernizmin koşulu olarak değerlendirilen parçalanma, postmodern
bireyin toplumsal yaşamı içinde birden fazla ve farklı toplumsal yapı ya da
topluluğun üyesi olmasında da kendini gösterir. Postmodern toplulukların
47
hiyerarşik olarak kesin bir üst-ast ilişkisi içinde olmadan oluşan yapısı bağlamında,
postmodern topluluklarda bir akışkanlık da söz konusudur. Topluluklar arası bu
akışkanlığın etkisiyle bireyler, özde sahip oldukları kendi benlikleri, kişisel
özellikleri ve yaşam tecrübeleriyle var olurlar. Postmodern topluluklarda, öznenin
merkezde bulunmaması koşulu temelinde, topluluğa bağlılık söz konusudur.
Topluluklar gruptaki bireylerin kimliklerini koruyarak, toplulukla ilişkili konuları ya
da unsurları ilişkilendirme ve bir topluluk bağı yaratmaya odaklanırlar. Birey hayatı
boyunca içinde bulunduğu yaşam alanında sahip olduğu farklı roller ve kişilik
özelliklerine göre farklı toplulukların üyesi olabilir (Murphy 1995:147).
c. Üretim ile Tüketimin Yer Değiştirmesi (Reversals of Consumption and
Production):
Postmodernist bakış açısı, modernizmin ortaya koyduğu şekliyle tüketimin yok
edici bir işleve sahip olmadığını ifade eder ve tüketimin kültürel ve sayısal bir
faaliyet olarak üretilen işaret değerlerine sahip olduğunu savunur. Postmodernizm
böylece hem üretimin hem de tüketimin birlikteliğine ve önemine vurgu yapar.
Postmodern öneriye göre, tüketim olmadan üretim olmamakta, üretim olmadan da
tüketim gerçekleşememektedir. Kavramlar arasındaki bu karşılıklı var olma
durumundan dolayı, her ikisinin de önemi kabullenilmektedir. Yanı sıra üretim ve
tüketimin
birbirinden
ayrı
olmadığı,
tüketim
sırasında
üretimin
yeniden
gerçekleştiği, farkın sadece üretim biçiminden kaynaklandığı görülmektedir. Bu
bağlamda postmodernizmde tüketim kültürü ön plandadır. Tüketiciler de
pazarlamacılar gibi tüketim sembolleri üretmekte, üretim ve tüketim bir bütünün iki
parçası halinde görülmektedir (Odabaşı,2004: 40-41).
Postmodern tüketici için tükettiği üründen elde ettiği tatmin önemlidir.
Dolayısıyla ürün üretilirken yaratılan değer kadar, bu ürünün postmodern birey
tarafından tüketimi sırasında ortaya çıkan ve benliğini şekillendiren, kimliğinin
tanımlanmasında etkili olan tatmin ve bireyin deneyiminden elde ettiği ödül
48
markaya atfedilecek önemli bir değer olarak tüketimle birlikte ortaya çıkar. Tüketici
yaptığı her tüketimde bir değer yaratıcı olarak görülür ve bu bağlamda da
tüketicinin ürün/hizmetleri tükettiği zaman ortaya çıkan değerin hangi marka ile
gerçekten arzulanan, özlenen, sahip olunmak istenen değer olduğu, o markanın
tüketici gözünde önem kazanması ve tercih edilmesinde etkili olmaktadır
(Rosenau,2004: 85).
Ayrıca topluluk pazarlamasının kilit unsuru olan postmodern toplulukların,
günümüzde ilgi alanları bağlamında biraya gelerek oluşturdukları deneyimler,
ürünler/hizmetleri tüketen bir tüketici olmak dışında, gerçek anlamda bir üretici
olarak da toplulukların işlev kazanmasına neden olmuştur. Bu bağlamda şirketler
tüketicilerin
gerçek
istekleri,
beklentilerini
karşılayacak
ürün/hizmetleri
üretebilmek için, seslendikleri hedef kitlelerinin dahil olduğu topluluklarla birebir
iletişim içine girerek, ürün ya da hizmetleri ile ilgili geribildirimleri almaya, yeni
geliştirecekleri ürünleri denetmeye, hepsinden öte yeni geliştirecekleri ürünlerle
ilgili alt yapıyı oluştururken postmodern toplukların görüşlerini almaktadırlar
(Argın,1994:31-33).
d.Açıklık/Hoşgörü (Openness/Tolerance):
Postmodernistler, modern pazarlama düşüncesini şekillendiren, mitler temelli
ve benzer biçimde sosyal durumu içeren birçok modernist kavram/terimi tartışırlar.
Postmodernizmde tüm sosyal tecrübeler bir hikâyeye dayandırılır ve bu hikaye
yaşam hakkında bir sosyal grup tarafından yapılandırılır. Bunun koşulları ya da
gereklilikleri topluluk inançları tarafından şekillendirilir ve sosyal gerçeklikte
tecrübelere dönüştürülür. Hiçbir hikâye ayrıcalıklı bir statüye sahip olmamalıdır.
Postmodernizm, modernist bir anlayışı içerse de, tüm hikayelere açıktır ve
hoşgörülüdür. Modernist bakış açısında, sosyal gerçeklik sosyal yapılanmadan
bağımsız oluşur ve modernist objektif bilgiye sadece tek bir doğru yolla
49
ulaşılabileceğini iddia eder. Bununla birlikte doğru olarak sunulan bu gerçeklik
bilimsel incelemenin geleneksel metotları sayesinde ortaya çıkar (Şaylan,
1999:29). Postmodernist düşünce, hikaye ve anlayışları hoşgörü ile karşılar.
Modernitenin öznesi bilgi olmasına karşın, postmodernizm iletişim kurulan özne
olarak tüketiciyi görür. Sosyal gerçeklikle yakın ve karşılıklı bir iletişim içinde olan
postmodern birey, kendisinin bir parçası olmadığı yapılanmaları pasif olarak miras
almak yerine bunları bizzat yaşamak, deneyimlemek ister (Akbar,1995:31).
Postmodern kültür dünyasının modern dünya ile ilgili yaygın bir kötümserlik ve
televizyon, pop kültürü ve seyahat türünden dikkati, insan yaşamının şimdisi şu
anı dışında kalan tüm dönemlerinden uzaklaştıran araçların yoğunluğuyla
belirlenen dönüşüm sonucunda ortaya çıkan kültürel koşulları belirlemek için
kullanılan sıfattır (Cevizci,1995:698).
Postmodern söylem, insanın gelişiminde modernitenin deyimiyle tercihin
ileriye doğru yürüyüşünde çok önemli bir yere sahip olduğu söylenebilen kritik
düşüncenin ya da sorgulama geleneğinin mirasçısı olarak nitelenebilmektedir
(Şaylan,1999: 27). Postmodern düşünce, sadece köşeyi dönmeyi, elektik olanı ve
eskinin yeniden güncelleşmesini sağlamakla kalmaz aynı zamanda şimdiki
zamanı öne çıkarır ve tarihten çok coğrafya ile ilgilenir. Neticede şimdiki zamana
gönderme yerine özerkliği ve bireysellik süreçlerini hızlandırır. Bu konumda artık
önemli
olan
kimlik
değil,
ama
kimliksizleşmek,
yersiz
yurtsuzlaşmaktır
(Akay,1997:134). Postmodern bundan sonra olanaklı tanımların olmadığı bir
evrenin karakteristiğidir. Her şey olup bitmiştir. Her şey kendi kendisini imha etmiş,
bütün evreni yapı bozumuna uğratmıştır. O nedenle geriye yalnızca kırıntılar
kalmıştır. Bu kırıntılarla oynamak ve göreceli olarak yeni kabul edilebilecek eserler
ortaya koymak postmodernin görevidir (Bauman,1998:53).
Postmodernizm günümüz teorisyenleri ve eleştirmenleri tarafından hem
gereğinden fazla açıklanmaya çalışılmış bir kavram hem de tüm bu uğraşlara
rağmen gereğince açıklanmamış bir kavramdır.
50
6. Postmodernizmin "Modernizmin Kavramlarını " Yeniden Yorumlaması
a-Postmodernizmin Modernizme Bakışı
Postmodernizm, modernizmin tam bir karşıtı ya da sonu olmaktan çok,
modernizme bazı konularda itiraz eden bir akımdır. Yani modernizme toptan bir
karşı çıkış söz konusu değildir. Postmodernlik yeni bir çağ değildir modernliğin
yüklendiği bazı çizgilerin yeniden yazılmasıdır (Harvey,1999:39).Bir bakıma
modernliğe yönetilen postmodern eleştiriler evrenselleştirici, her şeye hakim bir
aklın bazı olumsuzluklarını ortaya koymakla birlikte modernliği toptan reddedici bir
tutumu haklılaştırmaktadır.
b- Görecelik
Postmodernizm modernizmin tekçi ve bölünmez nitelikteki değerlerini ve
ilkelerini daha çok görecelik ilkesiyle sarmaya çalışmaktadır. Postmodernizmin
sonucu olarak “gerçekliklerin” sayısı artmıştır. Aslında bu postmodernizm bir
bakıma bir “orijinalite” yokluğunun göstergesi veya teminatıdır(Fiske,1997:53).
Bir başka deyişle modernizmin toplumsal anlamda dayatmacılığının karşısına
postmodernizm hiçbir kesin doğrunun ve gerçeğin olamayacağı görüşünü
çıkarıyor. Sosyal anlamda tek bir değerden değil,pek çok değerden bahsediyor.
c- Öznellik Sorunu Ya Da Özne’nin Sonu
Postmodernistler, insanlara başkalarıyla özgürce yüz yüze gelme görüş
noktalarını müdahale etme hakkı veren yeni bir toplumsal düşünüş ortaya
sunmaktadır. Bu anlamda postmodern bireyin tercihleri tartışılamaz, bu tercihleri
hiçbir kimse veya otorite değiştiremez, zaten böyle bir otoritenin var olduğu da
51
kabul edilmez(Featherstone,1996:108). Postmodernizm özneye sınırsız özgürlük
tanımakta ve eylemin sonucunda etkilenen özneyi önemsememektedir
d- Çoğulculuk
Postmodernizin en temel özelliklerinden birisi çoğulculuk ve kültürle ilgili
anlayışıdır.
Çoğulculuk
yani
“farklılığı
çoğaltmak”
postmodernizmin
yeni
umududur. Çünkü postmodernizmin modernizme karşı en temel tezi; modernizmin
tek ve tek-kültürcü anlayışına karşılık, çokçu ve çok kültürlülüğü temel alan
anlayıştır (Habermas,1994:81). Farklılık çoğalınca özne de seçme özgürlüğüne
kavuşacak bir o kadar da öznenin kafası karışacaktır.
e-Yorumsamacılık
Postmodernizmin temel özelliklerinden birisi de yorumsamacılıktır. Çünkü her
şeyin görece olması, her şeyin değişebilirliği, her şeyin gidebilirliği veya farklı
anlam ve yorumların ortaya çıkabilmesi için metinler üzerinde yapılacak
yorumların çok önemi vardır. Postmodernistler, metinlerin farklı bireyler tarafından
farklı yorumlanabileceğini savunurlar. Kelimeler doğruları veya gerçekleri ifade
edemeyecekleri için, bir mutlak doğru veya gerçek yoktur, her bireyin kendi
doğrusu ve gerçeği mevcuttur. Dolayısıyla tek bir gerçekten bahsetmek mümkün
değildir, kabul edilmiş doğrular yoktur (Giddens,1994:42-44).
f-İleri İletişim Teknolojileri ve Enformasyon Çağı
Modern toplum, üretimin gücüne inanırken, post endüstriyel toplum teknik bilgideğer kuramına güvenmektedir. Ancak postmodernistlere göre elektronik iletişim
araç ve sistemleri, öyle yaygınlaştı ki artık şimdi büyük ölçüde yapay niteliği ağır
basan bir dünyayla karşı karşıyayız. Artık gerçeği görüntüden ayırabilmemiz
olanaklı olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünya artık gerçekliğin değil taklidin
52
dünyasıdır (Murdock,1999: 92). Bir diğer deyişle yaşadığımız dünya aslında bir
sanal alemdir.
Postmodernizm sadece kapitalist mantığın kavranması değil, ayrıca simgesel
üretimdeki çeşitli uzman grupları ve rekabetçi mücadelelerin ve karşılıklı
bağımlılığın dinamiği çerçevesinde somut olarak incelenmelidir. Bugün her şey
kültüreldir. Kültürün aktarım ve tüketim tarzları, simgesel uzmanlar, kültür aracıları
soruşturulmaktadır (Özal,1996:550).
7. Postmodern Şiddet “ Simgesel Şiddet “
Simgesel şiddet, söz ve hareketlerin düzenli bir şekilde korkutma, sindirme,
cezalandırma ve kontrol aracı olarak kullanılmasıdır. Simgesel şiddete ilişkin
davranışlardan en belirgini, kişinin değer verdiği konulara yönelik güven sarsmak
ve kişiyi yaralamak amacıyla belirli aralıklarla çok ağır hakaret ve sözler
söylemektir. Kişiye küçük düşürücü adlar takmak ve sık sık olumsuz bir şekilde
eleştirmek ve alay etmek de sözel şiddet kapsamında değerlendirilmektedir
(Coker-McKeown,2000: 99).Kişiye bağırma, başkaları önünde küçük düşürme,
gururunu incitme, kişiyi fiziksel şiddet uygulamakla tehdit etme, kişinin duygu ve
düşüncelerini açıkça ifade özgürlüğünü elinden alma, kendi gibi düşünüp
davranmaya zorlama, kişinin hareket özgürlüğünü kısıtlama, kendi aile bireyleriyle
veya arkadaşlarıyla iletişimin yasaklama, kişinin istediği gibi giyinme özgürlüğünü
kısıtlama gibi fiziksel bir baskı olmaksızın uygulanan ve ruh sağlığını bozucu
eylemlerin tümü simgesel şiddet kapsamındadır (Bourdieu,1997:84).
Görünmez şiddet olarak da adlandırılabilecek olan “simgesel” şiddetin
temellerine dair sorulan sorulara, yani neyin şiddet olduğu veya neyin
yasal/yasadışı olduğu sorusuna cevap verebilecek tek bir güç vardır; onu
tanımlayan iktidardır (Copet-Rougier,1989: 73). Şiddetin kontrolsüz şekilde ortaya
çıkmasını engellemek açısından, yazılı kurallar önemli bir işlev üstlenirler. Yine
53
şiddetin her halükarda var olduğu gerçeğini doğrulayan bu tavır, onu kontrol
altında tutma yetkisini devletin eline verir (Michaud ,1991: 62).
Simgesel şiddetin dayandığı temel kaynak olarak egemenlik altındakilerin
habitusunu oluşturan yapılarla egemenlik ilişkilerinin yapısı arasındaki uyum
gösterilebilir. Yani egemenlik altında olan birey, egemen olanı egemenlik ilişkisinin
ürettiği ve bundan dolayı da egemen olanın çıkarına uygun olan kategoriler
aracılığıyla algılar (Bourdieu, 2006: 198).
Bourdieu’nun belirlemeleri üzerinden yapılabilecek en net tanım simgesel
şiddetin, “şiddetin görünmez ve kibar bir formu olduğudur (Türk, 2007: 613).
Bourdieu’ya
göre
başta
devlet
olmak
üzere
bütün
modern
kurumlar,
kapasitelerinden fazlasını vaat ederek ve toplumsal fayda için çalışıyor gibi
görünerek eşitsizlikleri yeniden üretirler. Daha zengin ve özgür bir yaşantı
isteyenlere ümit verir ancak sınırlılıkları dayatarak sebep oldukları simgesel
şiddetle toplumu hayal kırıklığına uğratırlar (Calhoun,2007: 86). Devletin simgesel
şiddeti tekeline almasıyla ilgili olarak Bourdieu’nun Pratik Nedenler eserinde
sözünü ettiği ilan etmenin tekelde tutulması konusu da simgesel şiddetle ilgili
önemli bir örnektir. Burada Bourdieu’nun ifade ettiğine göre “ilan etme” pratiği
kamunun bilgisine sunmak anlamında devlete özgü bir haktır ve bu hakkın gasp
edilme potansiyelinden dolayı devlet kitap basım-yayımı, tiyatro, halka yönelik
konuşma, karikatür vb. tüm ilan etme biçimlerini yasalar çerçevesinde kurallara
bağlamaktadır (Bourdieu, 2006: 115).
Simgesel şiddetle ilgili bilinmesi gereken en önemli ayrıntılardan birisi de onun
yasal olabildiğidir. Çeşitli gruplar ya da yapılar arasında belli mantıksal sebeplerle
bir anlaşmazlık çıktığında simgesel şiddet bu haliyle görünür hale gelir (Moi,1991:
103). Ayrıca simgesel şiddetin ne kadar derin ve anlaşılmaz noktalarda ortaya
çıkabildiğine dair şu örneği vermek yerinde olacaktır. Birey için piyano veya
akordeondan birisini tercih etmek dahi toplumsal alanda bir seçkinlik (ya da
54
kabalık) göstergesi haline gelebilmektedir. Bu durum simgesel şiddet mantığının,
hayat tarzı tercihlerinde dahi gözlemlenebileceği anlamına gelir (Bourdieu ,2006:
23). Bourdieu burada simgesel şiddete maruz kalanın da önemli bir rolü olduğunu
savunur. O’na göre bu yumuşak sömürü ilişkileri egemenlik altında olanın,
sömürüde bulunana duyduğu sevgi ya da hayranlıkla yaptığı katkıları da içinde
barındırmaktadır (Bourdieu, 2006: 186).
Simgesel şiddetin en önemli dinamiklerinden birisi de televizyondur. Bourdieu
için de çok önemli bir konu olan televizyon, seçkinlerin, yönetenlerin veya hakim
sınıfın kendi lehlerinde kamuoyu oluşturmaları açısından önemli bir şiddet
aracıdır. Bourdieu bu şekilde oluşmuş olan kamuoyunun ne derece gerçek
olduğunu da ayrıca tartışır. Televizyon kanallarının kimlerin elinde olduğu ve
kanalları elinde bulunduran kişilerin iktidarla olan ilişkileri Bourdieu’nun üzerinde
önemle durduğu konulardandır. Simgesel şiddet uygulamaya aracılık eden
televizyon kanallarına konuk olan sözde aydınları ve kendi deyimiyle fastthinker’ları, ne yaptıklarını sorgulamaları konusunda uyarır. Simgesel şiddetin
yeniden üretildiğini ve bu şiddet biçiminin ona maruz kalanların ve aynı zamanda
da, çoğu kez onu uygulayanların sessiz suç ortaklığıyla ve her iki tarafın da onu
uyguladıkları ya da ona maruz kaldıklarının bilincinde olmadıkları ölçüde
uygulanan bir şiddet biçimi olduğunu söylenmektedir (Bourdieu,1997: 21-22).
Bourdieu; simgesel şiddet'i bazı durumlarda fiziksel şiddetten daha etkili bir
şiddet türü olarak değerlendirmektedir. Simgesel şiddet çok daha görünmez
incelikte ve günlük hayatta düşünce kalıplarımızın içine sinmektedir. Derin ve
yaygın psikolojik süreçleri kapsıyor. Yargılarımızı belirleyen içsel bir işleyişe
sahiptir. Bu şiddeti içselleştirmemizde hayatımızdaki bütün pedagojik kurumların
büyük rolü var. Sosyal gerçekliğimizi görmek için 'Sembolik şiddet' kavram olarak
bizi mahalleden çıkartıp çok daha geniş mekanlardaki şiddeti anlamayı olanaklı
kılıyor (Bourdieu,1997: 27).
55
Simgesel şiddet aynı zamanda Bourdieu sosyolojisinin bir yapıtaşı. Örneğin bir
kız eve erkek arkadaşını getiriyor babasıyla tanıştırmak için, babası bir şey
söylemese de jest ve tavırlarıyla hoşnutsuzluğunu gösteriyor; bu durumda kız
özgür karar alamıyor, çünkü üzerinde simgesel şiddet uygulanmış. Kısacası
simgesel şiddet sosyal ajanlar tarafından sosyal düzenini korumak üzere
uygulanan
(farkında
olarak
ya
da
olmayarak)
bir
dayatma
politikasıdır
(Bourdieu,1997: 38).
Medyada şiddetle yüz yüze gelinmesinde “yayıncılığın” yerini rekabet ve ticari
kaygıya bırakmasının büyük rol oynadığını belirtilmektedir. Fiziksel, duygusal,
cinsel, sembolik şiddet olgusuna dikkati çekmek gerekir. Çocuk ve kadına yönelik
şiddetin arkasında genellikle toplumsal değerler, eğitim ve kültürel anlayış
farklılıklarının yattığı vurgulanıyor. İzleyicinin görmediği, ancak izleyicide şiddet
etkisi uyandıran sunum biçimleri ile ortaya çıkan şiddet türünün “simgesel şiddet”
olduğunu belirtilmektedir. Gelirin büyük bölümünü giyinme ve eğlenceye
harcayan, toplumda sosyete olarak gruplandırılan insanların ve “magazin
dünyasının yaşamına ilişkin görüntüler ile hedef kitlesi çocuklara yönelik
reklamlardaki almaya ve yemeye zorlayan çarpıcı görüntüler büyük çoğunluğu
yoksulluk içinde boğuşan, alım gücü olmayan ailelerde ve çocukların psiko-sosyal
davranışları üzerinde çaresizliğin de ivme kazandırdığı “simgesel şiddet” duygusu
üretilmektedir. Medya, bireysel trajedilerden toplumsal meselelere varmak yerine,
toplumsal meseleleri bireysel trajedilere dönüştürmektedir. Medya, sadece
şiddetin yansıtıldığı değil; bildiğimiz anlamıyla şiddeti konu almayan haberlerinde
bile, sınıfsal bir sembolik şiddetin bizzat var olduğu ve uygulandığı bir araçtır
(Bourdieu, 2006: 81). Şiddet ile kitle iletişim araçlarının şiddeti özendirme olgusu
arasında zorunlu bir bağıntı en azından henüz kanıtlanmış değildir. Bu araçlar
şiddet konusu davranışların tek nedeni değil, olsa olsa bunların doğmasına
katkıda bulunan etmenlerden biridir.
Çocuklar; sokakta, okulda, evde şu ya da bu şekilde şiddet ortamının tam
56
ortasındadırlar. En güvenli yerlerinde, evlerinde bile televizyon karşısında şiddeti
edilgen olarak sürekli tüketmektedirler. Televizyonun çocuklar üzerinde etkilerin
incelendiğinde televizyonda yer alan şiddet içeren iletiler akla gelmektedir. Bu
nedenle
aileler
çocuklarının
bu
tür
iletilerden
olumsuz
yönde
etkilenebileceklerinden kuşkulanmaktadırlar. Örneğin bir insan tüm hayatı
boyunca bir ya da iki ölüm olayı görebileceği halde, televizyonda her gün binlerce
ölüm olayına tanık olmaktadır (Çetin, 1999: 19). Ayrıca insanların her gün
yüzlerce kez şiddet olaylarına tanık olması ancak televizyonda mümkündür.
57
II. BÖLÜM
REKLAM VE SİMGESEL ŞİDDET
A. REKLAMA TEMEL BAKIŞ
Reklamın ne olduğunu anlatmak için çok sayıda tanım yapılmıştır. Geniş bir
tanımla reklam, malların ve hizmetlerin elde edilebilirliğiyle ve nitelikleriyle ilgili
bilgilerin geniş bir kamuya bildirilmesi süreci ve araçlarıdır (Mutlu,1995:286). Latin
dilinde ‘çağırmak’ anlamına gelen ‘clamere’ sözcüğünden gelen kapsamlı bir
kavram olan reklam, bir ürün veya kurum mesajının bir görüş veya düşüncenin
kitlelere iletilmesi amacıyla çeşitli duyuruların bir bedel karşılığında reklam verenin
kimliğini bildirerek değişik mecralarda yayınlanması şeklinde tanımlanmaktadır
(Jeffkins, 1985:6).
En kısa tanımıyla reklam; medya araçlarını kullanarak hedef kitleyi etkilemek
ya da yönlendirmek amacı güden, belirli sponsoru olan bedelli bir kitle iletişim
şeklidir (Wells,98:17).
1. Reklam ve Reklamın Tanımı
Reklamın bu kadar önem kazanması ve günlük hayatın içine bu kadar girmesi
farklı açılardan bir çok tanımının yapılmasına imkan sağlamıştır (KocabaşElden,2004:85):
a.İletişim Açısından Reklam: Bir işin, bir fikrin, bir ürün veya hizmetin para
58
karşılığında, kitle iletişim araçlarının denetiminin kullanılmasıyla, önceden
belirlenen hedef kitlede istenen yönde tutum ve davranış sağlama faaliyetleridir.
b.Tüketici Merkezli Yaklaşımlar Açısından Reklam: Tüketiciye, üretilen ürün
ve hizmetler hakkında yeterli ve doğru bilgiyi çeşitli kitle iletişim araçlarıyla
iletmektir.’ Bir başka görüşe göre ise, reklam: ‘Bir ürünün veya hizmetin, bir
kurumun, bir kişinin veya fikrin kimliği belli sorumlusunca tarifesi önceden
belirlenmiş bir bedel ödenerek, kitle iletişim araçları ile kamuoyuna olumlu bir
biçimde tanıtıp, benimsetilmesidir.
c.Amerika Pazarlama Birliğine Göre Reklam: Bir malın, bir hizmetin, veya
bir fikrin bedeli verilerek ve bedelinin kimin tarafından ödendiği anlaşılacak
biçimde yapılan ve yüz yüze satış (kişisel satış) dışında kalan tanıtım
etkinlikleridir.
d.Reklam İşletmeler Açısından Ele Alındığında İse şu şekilde tanımlanabilir.
Reklam, işletmeler tarafından çeşitli araçlarla kitleye ulaştırılan ve hedef
pazardakileri harcamaya yönelten, sonuçta reklam yapan işletmeye yarar
sağlayan bir haberleşmedir ( Benjamin,2000:153) .
e.Reklam Pazarlama Açısından Düşünüldüğünde İse, bir malın yada
hizmetin varlığı hakkında uyarmak ve o mala, o markaya, hizmete veya kuruma
olumlu bir tutum yaratmak amacıyla göze ya da kulağa hitap eden mesajların
çeşitli medyalarda ücretli olarak yayınlanması sonucu o mal veya hizmete talep
yaratılması ile satışların artmasını amaçlayan bir süreçtir ( Ergil,2001:48).
f.Tüketici Açısından Düşünüldüğünde, piyasada kendi ihtiyaçlarına cevap
59
veren, birçok mal veya hizmet açısından kendisine en fazla faydayı sağlayacak ve
rasyonel bir seçim yapmasına yardım eden ve mal veya hizmetlerin nereden,
nasıl, ne kadara alabileceğini ve nasıl kullanacağını öğrenmesini sağlayan,
tüketicinin bilgi eksikliğini gideren, onun bilinçlenmesine yardım eden bir araçtır.
Reklam belirli sponsorluk altında paralı bir araç vasıtası ile yönetilen iletişimin
kişisel olmayan şeklini içermektedir.
Söz konusu mesaj sunulurken, kitleden satın alma davranışı gerçekleştirmesi
beklenmektedir. Reklamın, kişileri satın alma davranışa itmesi, bu yönde ikna
edici
olabilmesi
için
kişilerin
önerilen
davranış
biçimini
kendiliklerinden
benimsemelerini sağlamak gerekecektir. Reklamcılıkta, yinelenen mesajlar medya
aracılığıyla
sunulmaktadır
(Foster,1995:8).
Reklam
yapmak
(advertise),
“insanların önerilen davranışları kendiliklerinden benimsemelerini sağlamak
amacıyla desteklenen ve çoğu kez de yinelenen mesajlar sunmaktır (MelekGündem,1995:8). Reklam kişiler üzerinde reklamcıların istediği gibi bir etki
bırakırsa, , tüketici olarak ürüne ilgi duyulmakta ve bu ilgi, satın alma isteğine
dönüşmektedir. Çünkü, reklamın asıl amacı, ürününün satışını gerçekleştirmektir.
Bu nedenle, gerçekten bir şeylere inanılmalı ki, satın alma eylemi gerçekleştirilsin.
İşte, bunun için de reklam, tüketicide ürüne ihtiyacı olduğu inancını yaratmalıdır.
Başka bir ifade ile reklam, kişileri duygusal açıdan etkilemelidir. İşte bu yüzden de
reklamların,
büyük
şeyler
vaat
ettikleri
ve
teknolojik
ve
büyük
sözler
verdikleri
(Cemalcılar,1988:15) iddia edilir.
Günümüzde
küreselleşme
gelişmeler,
değişken
pazar
koşullarını,hızla artan rekabet ortamını ve ürün/hizmet çeşitliliğini beraberinde
getirmiştir. Bu gelişim ve değişimler tüketicinin medya araçları sayesinde daha
bilinçli hale gelmesine, üretici ve tüketici arasında bir iletişim kopukluğu
oluşmasına neden olmuş, kısacası hem üretici hem de tüketici açısından durumu
zorlaştırmıştır. Tüm bunların sonucunda şirketler, pazar paylarını rakiplerine
60
kaptırmama, tüketiciye ulaşabilme ve hayatta kalabilme çabası gütmektedirler.
Tüketiciler ise; bu binlerce ürün/hizmet içerisinde kendi gereksinimlerine uygun
olanın seçiminde zorlanmaktadırlar (Hofsoos,1999: 43).
Reklam sektörü her iki taraf açısından da kolaylık yaratmaktadır. Reklamlar
sayesinde üreticiler sadece para kazanmakla kalmayıp aynı zamanda kendi ürün
ve hizmetlerini tüketicinin aklına sokabilmekte, ürün yada hizmetlerini daha önce
kullanmamış yada duymamış tüketiciyi müşteri potansiyeline katabilmekte, var
olan müşterilerini elde tutmayı başarırken aynı zamanda rakiplerin müşterilerini de
kendilerine çekebilmektedirler. Tüketiciler ise reklamlar sayesinde o ürün/hizmet
ile ilgili detaylı bir şekilde bilgi sahibi olarak doğru tercihler yapabilmektedirler
(Hopkins, 2001: 82).
Reklamın getirdiği bu karşılıklı yararın devamlı olabilmesi için reklamlar
dizisinin kontrollü, planlı ve stratejik bir yapıda olması gerekmektedir. Bu
bağlamda reklamlar günümüzde her iki taraf açısından gerekli ve yararlı bir
kavram haline gelmiştir. Reklamların üretici ve tüketici arasında bir “köprü” ve
tüketici için bir “rehber” misyonuna sahip olduğuna dair olumlu görüşlerin yanı
sıra, yapay ihtiyaçlar ortaya çıkararak tüketim arzusunu arttırması nedeniyle,
iktisadi kaynakları boşa harcadığına dair olumsuz görüşler de bulunmaktadır
(
Babaoğlu, 2004: 13).
Reklamın, toplumu etkileme gücü açısından ele alınan bir tanımına göre
reklam; doğrudan bir ticari ürün olduğu gibi aynı zamanda da kültürel bir üretim
alanıdır. Belirli bir mal veya hizmetin geniş kesimler tarafından tüketilmesinin ve
bu yolla mevcut ekonomik/politik yapının sürdürülmesinin sağlanmasında en temel
araçlardan biridir (Kellner, 1991: 72). Pek çok araştırmacı tarafından “kolektif düş
gücü” olarak nitelenmekte, yani halkın zihnine girebilmenin en etkili yolu olarak
61
görülmektedir (Timisi, 2004: 29). Reklamcılık Uygulamaları Enstitüsü’nün
reklamcılık tanımını ise şu şekildedir: Reklamcılık bir ürün ya da hizmeti mümkün
olabilen en doğru görünümle en düşük fiyata sunan en inandırıcı satış mesajını
vermektir ( Jeffkins, 1985:8).
2. Reklamın Özellikleri
Reklamın bazı özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür (Kocabaş-Elden,
2004:16) :
1. Reklam, pazarlama iletişimi içerisinde yer alan bir elemandır.
2. Reklam, belirli bir ücret karşılığı yapılır.
3. Reklam, reklam verenden tüketiciye doğru akan bir iletiler bütünüdür.
4. Reklam, bir kitle iletişimidir.
5. Reklamı yapan kişi, kurum, kuruluş bellidir.
6. Reklam ile tüketici bilgilendirilmeye ve ikna edilmeye çalışılır.
7. Reklam mesajlarında mallar, hizmetler, vaatler, ödüller ve sorunlara
çözümler vardır.
8. Reklam, diğer pazarlama iletişimi elemanları ile işletmenin belirlediği
pazarlama stratejisi doğrultusunda saptanan pazarlama hedeflerine ulaşabilmek
için koordineli bir şekilde çalışır.
Reklam ayrıca bilgilendirme, ikna etme, hatırlatma, değer katma ve örgütün
diğer fonksiyonlarına yardımcı olma özelliklerini içinde barındıran bir iletişim
şeklidir.
Reklamın
uygulamaya
çalıştığı
bu
özellikler
şu
şekilde
tanımlanabilmektedir (Well, 2006: 19):
Reklamın bilgilendirme özelliğinden, pazara yeni bir ürün girdiğinde ürün
özelliklerini, sağlayacağı faydaları tüketiciye sunarak ve ilk aşamada onların
ilgisini çekerek birincil talep oluşturma ihtiyacı duyulduğunda yararlanılmaktadır.
62
Reklamın ikna etme özelliği ise, rekabetin ve ürün çeşitliliğin çok yoğun olduğu
pazarlarda ürünü rakiplerinden bir adım öne geçirecek şekilde tüketicinin algılarını
ve o ürünle ilgili tutumlarını etkilemek/değiştirmek ve ürünü satın almalarını
sağlamak amacıyla kullanılmaktadır.
Bir diğer temel özellik olan reklamın hatırlatma özelliği de, tüketicinin daha
önceden aşina olduğu ya da sadece belirli dönem ve mevsimlerde satılan
ürünlerin unutulmaması, imajının tüketici zihninde canlı tutulması amacına hizmet
etmektedir.
Değer katma özelliğinden ise, ürüne diğer ürünlerden farklı olarak tarz,
üstünlük, önem, prestij v.b. kişilik özellikleri verilmesi amacı ile yararlanılmaktadır.
Örgütün diğer amaçlarına yardımcı olma özelliğinde reklam örgütün kişisel satış,
satış promosyonu, halkla ilişkiler v.b. çabalarına destek olarak tüketicinin gözünde
daha etkili olmalarını sağlamaktadır.
3.Reklamın Amaçları
Amaçlar, belli bir zaman içinde gerçekleştirilmesi istenen, ulaşılmak istenen
sonuçlardır. Reklamın ulaşmak istediği genel maksatlardır. Reklamın ulaşmayı
beklediği ya da ulaşmayı umduğu sonuçlar ya da gayeler olan amaçları, reklama
yol gösteren rehber durumundadır. Amaçlar soyut ya da somut olabileceği gibi,
maddi ya da manevi niteliklerde olabilir. Bu anlamda amaçlar, davranışları veya
tepkileri yönlendiren beşeri ya da sosyal olarak tespit edilmiş maddi ya da manevi
değerlerdir (Rutherford,2000:115).
63
Reklamın temel amacı, kitle iletişim yoluyla bir mal veya hizmet ile ilgili olarak
bir izlenim yaratarak satışı olabildiğince arttırmaktır. Amaçlar ise istekleri
yaratmaktır. Müşteriyi ikna ederek ürün veya hizmetin satışını gerçekleştirmektir.
Reklamın amaçları verilirken esas çıkış noktası bu amaç olmalıdır. Hedef aldığı
tüketici kitlesi üzerinde belirli bir etki yaratmak ve bu kitlenin düşünme ve
alışkanlıklarını etkilemek yoluyla satın almaya yönlendirmek ve işletmenin
karlılığını artırmak amacını taşır. İşletme, malların tüketici nezrindeki fayda-maliyet
dengesini reklam yoluyla işletme açısından daha karlı olacak biçime dönüştürmüş
olur. Ancak yukarıdaki amaca varabilmek için reklamın hedef aldığı tüketici
kitlesine ulaşması, mesajlarını bu kitleye verebilmesi gerekmektedir; bu da
reklamın
öncelikle
iletişim
amacını
yerine
getirmesiyle
mümkün
olabilir
(Küçükerdoğan,2000:198).
Ne tür ve hangi araç kullanılırsa kullanılsın reklam, öncelikli olarak iletişim
amacı taşımaktadır. Dünya genelinde pazar ekonomisinin gelişmesine paralel
olarak uzmanlaşma, seri üretimin yoğunlaşması ve üretim noktası ile tüketim
noktasının, yani üretici ile tüketici arasındaki mesafenin açılması kaçınılmaz bir
durum olarak ortaya çıkmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da üretici ile tüketici
arasında kişisel ilişkinin kopması, yani iletişim boşluğu getirmiştir.
Artık eski
dönemlerdeki gibi tüketici, satın aldığı malın üreticisini şahsen tanımamakta,
üretici ile kişisel bir ilişki geliştirememektedir. Böyle bir ortamda üretici, işletmenin
müşterisi ile arasında meydana gelen iletişim boşluğunu dolduracak, kendisini
hedeflediği insanlara anlatacak bir olguya ihtiyaç duymaktadır ki, bu da reklamdır
(Kellner, 1991: 94-97).
Reklamın iletişim amacı, bilindiği gibi tarafsız bir iletişim değil, tam tersine
üretici tarafından bilinçli olarak yönlendirilmiş, şekillendirilmiş bir iletişimdir. Bu
bağlamda reklamın bir iletişim biçimi olarak yerine getirmeye çalıştığı bazı temel
fonksiyonlar söz konusudur. Bunlar: bilgilendirme fonksiyonu, ikna etme
64
fonksiyonu, hatırlatma fonksiyonu, değer katma fonksiyonu ve örgütün diğer
amaçlarına yardımcı olma fonksiyonu şeklinde sınıflandırılabilir (Özal,1996:551).
Reklamın satış amacı, hedef tüketicinin, reklamı yapılan ürün ya da hizmete
yönelik tutum ve algılarında değişiklik yaparak, satın alma davranışını
gerçekleştirmesini sağlamayı amaçlar. Reklamın satış amacını uzun ve kısa
vadede satış amacı olarak değerlendirmek mümkündür. Uzun vadede, ürün ya da
hizmet hakkında olumlu bir imaj oluşturarak satışları arttırma hedeflenirken;
reklamın kısa vadede satış amacında ise, ürün ya da hizmetin hedef tüketici
tarafından kısa vadede satın alması amaçlanmaktadır. Reklam, ister uzun
vadede, isterse kısa vadede satış amacı taşısın, her iki durumda da ortak noktalar
bulmak mümkündür (Küçükerdoğan, 2000: 204).
Reklamın amaçları ise şöyle sıralanabilir (Williamson, 2001: 42):
1 Kişisel satış programını desteklemek,
2 Satışların ulaşamadığı kişilere ulaşmak,
3 Aracılarla ilişkileri geliştirmek,
4 Yeni bir pazara girmek ya da yeni bir tüketici grubunu çekmek,
5 Pazara yeni bir mal sunmak,
6 Malın satışını sağlamak,
7 Sanayi dalını satışını geliştirmek,
8 Ön kanılara karşı durmak,
9 İşletmenin saygınlığını sağlamak,
Reklamın yerine getirmeye çalıştığı bazı amaçları bulunmaktadır. Bu
amaçların en temelleri satış ve iletişim amaçlarıdır. Reklamın bir diğer amacı ise;
65
özel amaçlarıdır.
a. Reklamın Satış Amacı
Reklamın en temel amacı; hedef kitlenin, üreticinin pazara ilk defa sunduğu
ürünü satın almasını sağlamak yada pazarda daha önceden var olan ürünün
satışlarını devamlı kılmak ve talebi sağlamak ve arttırmak, kısacası satış
sağlamaktır.
Reklamlar ürünlere olan talebi iki temel teknik ile sağlarlar. Bu teknikler; hard
sell tekniği ve soft sell tekniğidir. Hard sell tekniği; tüketicinin bilgi düzeyini
etkileyerek, mantığa dayalı tepkiler verebilmesini sağlamak amacı ile doğrudan
ürün/hizmet özelikleri ve işlevsel yararları ile bilgi verme tekniğidir. Soft sell tekniği
ise; tüketiciyi ürün/hizmet ile ilgili işlevsel bilgiler yerine duygularına dokunan
dolaylı mesajlar aracılığı ile etkilemeye çalışan bir tekniktir (Wells- BurnettMoriarty,2006:6).
Reklamın satış amacı kısa vadede ve uzun vadede olmak üzere iki şekilde
gerçekleşmektedir.
Reklamın
kısa
vadede
satış
amacı
şu
şekillerde
gerçekleştirilmektedir (Russel,1961:62-68).
1. Belirli bir ürün ya da markanın varlığını hedef tüketicilerin bilinçlerine
yerleştirme yolu ile,
2. Marka imajı veya markaya karşı duygusal eğilimler geliştirme yolu ile,
3. Markanın üstünlükleri veya avantajlarına yönelik bilgi yayma ya da davranış
oluşturma yolu ile ,
4. Rakiplerin iddialarıyla savaşma ve bunları etkisiz kılma yolu ile,
66
5. Satışı engelleyen yanlış izlenim, yanlış bilgi vb. şeyleri düzeltme yolu ile,
6. Ambalajın, logonun ya da markanın simgesinin kolaylıkla tanınmasını ve
benimsenmesini sağlama yolu ile.
Uzun vadede satış amacında ise; geniş kapsamlı tüketici desteği oluşturmak
ve satışları arttırmak esastır. Geniş kapsamlı tüketici desteği oluşturma yolunda
reklam şu işlevleri görmektedir (Kocabaş-Elden,2002: 62).
1. Kuruluş ve markalar ile ilgili güven oluşturma ve ileriki yıllarda oluşturulan bu
güvenin meyvelerini toplamak,
2. Kuruluşu, dağıtım kanalındaki toptancı, perakendeci vb. aracılara karşı
güçlü kılacak tüketici talebini yaratmak,
3. Kuruluşu güçlü kılarak, güçlü dağıtıcı kurum ve bayiler seçmesini sağlamak,
4. Dağılımın yaygınlığını sağlamak,
5. İleriki yıllarda olacak olan ürün finansman dönemlerinde işe yarayacak bir
ön platform oluşturma,
6. Yeni pazarlar açmada yarayacak olan marka tanınmışlığını ve kabulünü
sağlama.
b.Reklamın İletişim Amacı
Reklamın satışları ve talebi arttırma amacının gerçekleşebilmesi için öncelikle
reklamın iletişim amacını gerçekleştirmesi gerekmektedir. Reklamın iletişim
amacı; üreticiye, yoğun rekabet ortamında hayatta kalabilmesi için tüketicinin
bilgilendirilmesi, algı ve tutumlarının etkilenmesi ve sonuç olarak satın alma
davranışını göstermelerinin sağlanması yolları ile hizmet etmektedir. Reklamın
iletişim amacı, iletişim süreci elemanları ile gerçekleşmektedir.
67
İletişime ilişkin birçok tanım bulunmaktadır. Mutlu, farklı yaklaşımlar içinde en
azından iki düşünce çizgisini saptamanın olanaklı olduğunu söyler. İlk çizgi,
iletişim sürecinin iletim yönünü ortaya çıkarır; bu, gönderici-mesaj-kanal- alıcı
çizgisel modeliyle karakterize olan bir yaklaşımdır.
Mutlu’ya göre, bu tür modeller bir fikrin, duygunun, tutumun vb.nin birinden bir
başkasına nasıl aktarıldığını ortaya koymaktadır. İkinci yaklaşım ise karşılıklılık ve
ortak algılama, paylaşma gibi unsurların altını çizmektedir (Mutlu,1995:168-169).
İletişim, mesajlar aracılığıyla gerçekleştirilen toplumsal etkileşimdir. Fikirler,
duygular, beceriler vb. ortak toplumsal simgeler kullanılarak karşılıklı olarak iletilir.
Kocabaş ve Erden’e göre; haber, bilgi, duygu, düşünce ve tutumların simgeler
sistemi aracılığıyla kişiler, gruplar arasında ya da toplumsal düzeyde değiş tokuş
edildiği dinamik bir süreç olarak tanımlanabilir. İletişim süreci yapısal açıdan
incelendiğinde başlıca şu öğeleri içermektedir (Kocabaş-Elden,1997: 10):
• Kaynak (source, sender, communicator, encoder)
• Mesaj (message)
• Hedef (audience, receiver, decoder, destination)
• Kanal (channel)
• Geri besleme (feedback)
• Gürültü (noise)
Kaynak:
Kaynak iletiyi oluşturan, içeriğini belirleyen ve gönderen iletişim birimidir.
Kaynak neyi iletmek istediğine karar vermeli ve hedefin aynı anlamda
algılayabileceği şekilde kodlamayı gerçekleştirebilmelidir. Bu aşamada kaynak ile
68
hedefin söz konusu simgeleri aynı biçimde algılayamaması gibi oldukça önemli bir
sorun vardır. Çünkü çeşitli simgeler değişik gruplar için farklı anlamlara sahip
olabilmektedir. Bu nedenle kodlama oldukça güç ve önemli bir işlemdir
Mesaj:
Mesaj, hedef tarafından zorlanmaksızın anlaşılabilir nitelikte olmalıdır. Özellikle
hedefin eğitim ve toplumsal düzeyi ile diğer özelliklerine uygun içerikte mesajlar
hazırlanmasına özen gösterilmelidir.
Hedef:
Kodu çözme (decoding) eylemini kendi anlayış yeteneği çerçevesinde
gerçekleştirmesi ve bunlara olumlu ya da olumsuz bir tepki (response) göstermesi
beklenen iletişim öğesidir. Kod çözümlemede hedef, mesajı kaynağın arzu ettiği
biçimde algılayamayabilir. Çünkü hedef, mesajı kendi deneyim alanına (field of
experience) göre çözümleyerek anlamlandıracaktır.Bu aşamada unutulmaması
gereken nokta, iletişimi gerçekleştirecek olanın mesajın alınması, yani mesajın
hedefe ulaşması değil; çözümlenebilmesi, anlaşılabilmesi olduğudur.
Kanal:
Kitle iletişiminde kanaldan kastedilen, yazılı basın, televizyon, radyo gibi kitle
iletişim araçları olmaktadır (Kaynak ile hedef arasındaki bağlantı kanalın mesajı
taşıması ile kurulur).
Geri Besleme:
Geri besleme, kaynak birimin gönderdiği mesaja karşılık, hedef birimin verdiği
yanıt mesajıdır. Kaynak tarafından hedefte meydana gelebilecek tepkinin
ölçülmesi ve değerlendirilmesi sürecidir. Geri beslemeyle elde edilen bilgiler
69
ışığında kaynak, mesajı yeniden düzenleyebilmektedir.
Gürültü:
Mesajın anlaşılamamasına ya da yanlış anlaşılmasına yol açan nedenlere
gürültü adı verilmektedir. İletisim sürecinde iletişimin niteliğini bozan, istenmeyen
her şey gürültüdür (Kocabaş-Elden,1997: 10-15).
İletişim sürecinin gitgide karmaşıklaşması sonucu oluşan bugünkü iletişim
ortamına baktığımızda hedef kitlenin önemi daha iyi kavranır. Kocabaş ve
Erden’in sözleri bugünkü durumu kavramamızı sağlar:“Bugünün reklam anlayışını
çarpıcı bir biçimde ifade eden görüş, ‘etkili reklamcılık çabalarının odak noktası
tüketicinin zihnidir’ görüşüdür. O halde bir iletişim süreci türü olarak da
tanımladığımız reklam için hareket noktası ‘kaynak’ olmaktan çıkmış ’hedef’ (alıcı)
bir sürecin en önemli öğesi durumuna gelmiştir (Kocabaş-Elden,1997:18)”.
c. Reklamın Özel Amaçları
Reklamın genel amaçları olarak kabul edilen iletişim ve satış amaçlarının yanı
sıra özel amaçları da bulunmaktadır. Bu amaçlar, üretici şirketlerin reklam
sırasında elde etmek istedikleri, şirketin o dönemde var olan problemlerini çözme
amacı güden ve kısa dönemlerde gerçekleşmesi beklenen amaçlardır. Bu amaçlar
şu şekilde tanımlanabilir (Metin,2000:16).
• Kişisel satışları destekleyebilmek,
• Satıcıların ulaşamadığı bazı kişilere ulaşabilmek,
• Aracılar ile var olan ilişkileri düzenleyebilmek ve bu ilişkileri geliştirebilmek,
• Yeni pazarlara girmek veya var olanın dışında yeni tüketici gruplarına
ulaşarak onları çekebilmek,
70
• Pazara yeni ürünler sunabilmek,
• Ürün satışlarını arttırabilmek,
• Bulunulan sanayi dalının da satışlarında artış sağlayabilmek,
• Ön yargılara karşı gelebilmek,
• Şirketin saygınlığını sağlayabilmek veya arttırabilmek.
4.Reklamın Önemi
Üretici ile tüketici arasındaki uzaklığın kilometrelerce arttığı günümüzde, üretici
ile tüketici arasındaki iletişimin sağlanmasında en önemli araç olan reklam, hem
işletmeler hem de tüketiciler için önemli ve vazgeçilmez bir olgudur. Mal ve
hizmetlerle insanlar arsındaki karşılıklı iletişim ve etkileşim yoluyla uyum sağlayan,
yeni ihtiyaçlar ve ürünler ortaya çıkaran, ekonomik olduğu kadar kültürel boyutları
da bulunan reklam üretici ile tüketici arasında köprü olan aktivitedir. Reklam,
tüketici ile markayı buluşturan, tüketicinin marka bilincine varmasını sağlayan
önemli bir unsurdur. Reklam yoluyla tüketici, malın yaptığı işi ve sağladığı yararları
anlar, gördüğü, duyduğu veya okuduğu bilgi kaynakları sonucu ürünün vaatlerine
inanır ve sonuçta harekete geçerek alış noktasında o markayı rakiplerine yeğler.
Ürünün kullanımında hoşnut kaldığı takdirde alımlarını tekrarlanmaktadır (Sulliyan,
2002: 60-63).
Reklamın basit bir şekilde satışları arttırma amacı için yapılan bir faaliyet dizisi
olmadığını bunun ötesinde bir öneme sahip olduğunu iddia edilmektedir. Reklam
bunun ötesinde kitleleri yönlendirme aracıdır. Gerek gizli gerekse açık fikir
reklamları ticari kuruluşlar tarafından stratejik bir şekilde kullanıldığında başarılı ve
karlı pazarlama projelerini ortaya çıkarmaktadır (Metin, 2000:5). Reklamın en
önemli özelliği, kitle iletişim vasıtası ile yapılması ve yapanın kimliğinin belli olması
71
sonucu insanların dikkatlerinin çekilmeye çalışılmasıdır. Reklamlarda tüketicilerin
dikkati, kalbi ve kafası yarışır. Reklamlar ile davranışları geliştirmek ya da
değiştirmek, bununla davranışlardaki bir değişimi etkilemek amaçlanır (Tunç,
1971: 73).
Reklamın önemli özelliklerinden bir diğeri de bir hizmetin ya da malın ya da
fikrin bedeli ödenerek yapılan bir tanıtım faaliyetleri olması ve sonuçta reklamı
yapan işletmeye fayda sağlamasıdır. Bir mamul, hizmet ya da fikirle ilgili sözlü ya
da yazılı açıkça belirtilmiş bir mesajı bir gruba sunan reklam insanların belli bir
konuda görüş sahibi olmalarını, istenilen tutum geliştirmelerini ve davranışa
geçmelerini amaçlayan planlı bir iletişim faaliyetidir (Küçükerdoğan, 2000:
231).İletişim biçimi olarak tanımladığımız reklam, hedef tüketicileri reklamı yapılan
mal ya da hizmet hakkında bilgilendirerek, onların tutum ve davranışları istenilen
yönde ise bunu güçlendirmeyi; tersi yönde ise bunu değiştirmeyi ya da amaçlanan
yeni bir tutum ve davranışı oluşturmayı hedeflemektedir (Yüksel,1994: 161).
Reklam, iletişim amacını gerçekleştirmeye yönelik bir araçtır. Bu doğrultuda
reklam; üretici firmaların tüketici ya da aracı kuruluşlara ürünleri, hizmetleri,
hizmetlere, ilişkin bilgi vermesini sağlayan ve güdüleyerek ürünün tüketicisi veya
satıcısı olmaların sağlayan bir süreçtir (Karabağ, 1998:53). Reklam, bir işletmenin
ürün ve hizmetleri hakkında hedef kitleleri satın alma eylemine yöneltmek ve
işletme imajını bu kitleler üzerinde oluşturabilmek için medyada yer ve zaman
satın alma yoluyla gerçekleştirdiği enformasyon ve ikna etme faaliyetleridir.
Reklam ele aldığı mal ve hizmetleri hoşa giden tarafları ile tanıtarak kişilerde yeni
ihtiyaçlar yaratmayı amaçlar. Ancak bu talep yaratılırken yüz yüze iletişim yerine
büyük kitlelere aynı anda ulaşabilmek için kitle iletişim araçlarını kullanmaktadır
(Göksel-Güneri,1993: 14).
72
Tüm bu tanımlardan hareketle reklamcılık; bir mal veya hizmetin sürüleceği
piyasası ve bu mal veya hizmetin alıcısı olacakları tarafından tanınması için
yapılacak araştırmalar, reklam amacının, reklam giderlerinin ve mesaj türlerinin
tasarlanması, reklam bütçesi, reklamın ne zaman yapılacağı, hangi iletişim
araçlarının kullanılacağı konusundaki kararlar ve reklam içeriğinin hazırlanması
gibi faaliyetlerin bütünüdür (Rutherford,2000: 29).
5. Reklamın Olumlu Ve Olumsuz Etkileri
a.Reklamın Olumlu Etkileri
Tüketiciler açısında reklamın zamandan tasarruf etme, kalite sigortası, fiyat
indirimi ve satın alma bilgisi sağlayan enformasyon kaynağı olma açısından
önemli olduğu ileri sürülmektedir. Reklam pazarda çok çeşitli ürünler ve markalar
arasından seçim yapamayan tüketicini bilgi eksikliğini gidererek, tüketiciye yol
gösterici bir rol üstlenmiştir (Taşkın,1987: 28).
Reklamı toplumsal bir kurum olarak bir fikir ve kavramların, umut ve
beklentilerin ve hayat şeklinin meydana gelmesinde etkili olduğunu ikna edici ve
bilgi verici gücünü kullanarak manevi güzelliklerin yansımasına yardımcı olduğu
söylenilmektedir. Belirli bir marka mal veya hizmetin reklamlarda markanın
vurgulanması ile, tüketicinin karar vermesine ihtiyacını karşılayarak tatmin olması
ve kendisine güven duymasını sağlamaktır ( Sözen,1996:85).
Ekonomide de reklamcılığın önemi olduğu ileri sürülmektedir. Bunun nedeni
her gün piyasada binlerce yeni mal veya hizmet sunulmaktadır. Bu piyasaya
sürülen mal veya hizmetlerin varlığı, artan gelirler, nüfus artışı ve değişen
73
zevklerin neticesinde piyasada alıcı olarak giren yeni müşterilerin hem sayılarının
hem de gelirlerinin artması ile piyasa hacmi genişlemektedir (Wernick, 1996: 59).
Reklamın
olumlu
ekonomik
etkiler
şu
şekilde
sıralanabilir
(Karabağ,1998:37):
1 Reklam tüketiciler için rehber durumundadırlar,
2 Reklamlar kişisel satış işlemlerini kolaylaştırarak dağıtım masraflarını
azaltır,
3 Reklam, kitle iletişim araçlarının gelişmesine katkıda bulunur,
4 Reklam piyasayı canlandırarak ekonominin gelişimine katkıda bulunur,
5 Reklam tüketicileri bilinçlendirerek paralarının çarçur edilmesini engeller,
b.Reklamın Olumsuz Etkileri
Psikolojik
açıdan
kendilerini
güvende
hissetmek
amacıyla
devamlı
dinlenmeden yiyip şişmanlayan, insanlar gibi hiç ara vermeksizin tüketme
alışkanlığı nedeniyle insanlar fiziksel ve psikolojik açıdan tüketim şişmanlığına
doğru yol almaktadır. İnsanlar günümüzdeki kadar hiçbir zaman seçim yapmamış
ve insanları seçtikleri şeylere göre değerlendirilmişlerdir (Küçükerdoğan, 2000:
235). Günümüz insanı kendini daha çok, daha iyi ve daha iyi şeyler almaya
kaptırmıştır. Tüketim açlığı içindeki insanlar için satın alma ve tüketim bir amaç
haline gelmiştir. Önceleri iyi ve kaliteli şeyler tüketecek ve mutlu bir hayat
sürdürmeyi amaçlayan insanlar bu amaçlarını bir kenara bırakarak artık tüketimin
kendisi başlı başına bir amaç halini almıştır. Tüketimin insanı mutlu eden ve
doyuma ulaştıran bir araç olmaktan çıkıp amaç halini almasıyla birlikte ihtiyaçlar
durmadan çoğalma eğilimi göstermiştir. Bu ise insanları bu ihtiyaçları karşılayacak
kurumlara ve insanlara bağıntı haline getirmiştir. Bu bağlamda da tüketim
toplumunda reklamcılar, bilinçaltını, duygulanma yetisini, duyguları, düş ve
74
ihtiyaçları kullanarak insanları satın almaya itecek ateşleyicileri insan zihnine
yerleştirmektedirler (Göksel,1993:186).
Reklamlarla ilgili en çok eleştiri alan ve olumsuz eleştirilere maruz kalan
reklam gruplarının neler olduğu şu şekilde sıralanabilir (Rutherford,2000:314):
1 Gerçeğin tümünü söyleyip, mümkün hizmetin ya da hizmetin sadece iyi
taraflarını söylemek,
2 Çift anlamlı sözcüklerle, mesajlarda tüketici ile iletişim kurmak,
3 İşletmenin niteliği ilgili aldatıcı ve yanıltıcı beyanlarda bulunmak,
4 Malın bileşimi, niteliği ve etkinliği ile ilgili aldatıcı açıklamalar yapmak,
5 İnsanlara ihtiyaç duymadıkları yada güçleri yetmeyecek mal veya hizmetleri
satın almaları yönünde mesajlar vermek,
6 Kişilere zekasından çok duygularına hitap eden mesajlar ile gelecekte
ihtiyaç duymadıkları tüketim sağlayarak, tabi kaynakların yok olmasına neden
olmak,
7 Verdiği bilgilerin yeterli derecede olmaması,
8 Reklam malların ve hizmetlerin maliyetlerinin artması.
İletişim teknolojisinin ve teknik imkanların geliştiği günümüzde pek çok
faaliyet reklam olarak tanımlanabileceği için reklamı belli kalıplara oturtmak
oldukça zordur. Ancak reklamı kısaca tanımlamak gerekirse rekabet koşulları
altında işletmelerin ürettikleri veya sattıkları mal ya da hizmetler için piyasada
daha fazla pazar payı oluşturmak, kârlılıklarını artırmak, müşterilerin ilgisini
çekmek ve ihtiyaçlarını karşılayan mallar arasında seçim yapmasını etkilemek için
söz konusu malla ilgili izlenim yaratma faaliyetlerinin tümüne reklam diyebiliriz.
Ayrıca reklam bir pazarlama fonksiyonudur. Klasik reklamcılık anlayışı basın ve
yayın imkanları ile sınırlı iken modern reklamcılıkta müşteri tercihlerini etkilemek
için her türlü yöntem yaratıcılığın sınırlıları zorlanarak denenmektedir. Reklam
75
kavramının ve reklam kültürünün nasıl oluştuğunu ve geliştiğini daha geniş ele
alırsak, Basit şekilde reklam ilk çağlarda kullanılmaktaydı. Fakat ticaretin
vazgeçilmiş bir yardımcısı olarak bir değer kazanması bu kadar eski bir geçmişi
sahip değildir. Malın üreticisi artık alıcısı ile karşı karşıya olmaktan öte
kendisinden çok uzaklarda olan kalıcı kitlelere kendi malını tanıtıp satabilmektir.
Üretici ile ürünün tüketicisi arasında gittikçe büyüyen mesafeyi kapatan araçlara
duyulan ihtiyaç reklamın önemini bir kat daha arttırmaktadır. Bu gün reklam iş
hayatının vazgeçilmez bir unsuru olmuştur ( Schlesinger, 1994: 33).
6. Televizyon Reklamcılığı
Kitle iletişim araçlarını yasama, yürütme ve yargıdan sonra dördüncü erk
olarak gören ve çalışmalarına bu yönde sekil verenler olduğu gibi, medyayı
kısmen daha önemsiz bir noktaya yerleştirenler de bulunmaktadır.
Dolayısıyla kitle iletişim araçlarının ne derece güçlü olduğu konusu üzerinde
bir uzlaşma bulunmamaktadır. Bununla birlikte, KİA’nın farklı nicelik ve nitelikte
kişiye ulaşabilme, bu kişilere çok çeşitli mesajı aktarabilme olanakları açısından
belirli bir güce sahip oldukları herkesçe kabul edilmektedir (Rutherford,2000:153).
Genel anlamda farklı reklam araçlarının tüketiciye ulaşmada farklı özellikleri ve bir
diğerine göre artı ve eksi yönleri bulunmaktadır. Diğer yandan, kitle iletişim
araçlarının çoğalması ve yaygınlaşması, baksa etkinliklere ayrılan zaman ve
gösterilen ilginin bu araçlar üzerinde toplanmasını sağlamıştır. Kitle iletişim
araçları öncesindeki koşullarda elde edilebilecek olandan çok daha fazla bilginin
geniş kitlelere ulaşması mümkün olmuştur. Kitle iletişim araçları arasında hem
görsel hem de işitsel öğelerin birlikte kullanılması ve olayların, olguların nerede
olunursa olunsun anında gözlenebilmesini sağlaması ile televizyon, bu araçların
en etkilisidir. Bu nedenle, televizyon, reklamcılar için vazgeçilmez bir ortam olma
özelliği göstermektedir(Işık,1983: 19).
76
Televizyonun inandırıcılık işlevinin bir yönü de ‘reklam’ boyutunda ortaya
çıkmaktadır.
Yani,
reklam,
televizyonun
inandırıcılık
işleviyle
doğrudan
bağlantılıdır. Televizyon, ekonomik alanda, reklamcılık yoluyla mal ve hizmetlerin
tanıtılmasını sağlamak ve tüketim alışkanlıklarını değiştirmek görevini de
üstlenmektedir (Mangır,1983:8-9). Günümüzde televizyon, ürünlerin reklamının
yapıldığı başlıca kitle iletişim aracıdır. Reklam verenler, reklam bütçelerinden en
büyük payı öncelikle televizyona ayırır, diğer seçenekleri daha sonra gözden
geçirirler (Turam, 1996:287).
Reklamlar, tüketici toplum yapısını şekillendirmede çok önemli fonksiyon
üstlenmektedirler.
Sip’in
de
belirttiği
gibi,
kamu
hizmeti
yayıncılığındaki
işlevlerinden farklı bir işlev yüklenen radyo ve televizyonlar, ürünlerin reklamını ve
pazarlamasını yapan araçlar olarak görülmeye başlamışlardır (Mangır,1993: 16).
Tüketici kitlesini oluşturan izleyicileri kazanmak, kitle iletisim araçlarının etkin
kullanımı sayesinde olacağına göre, reklama verilen önemin ve reklamcılıktaki
gelişmelerin de televizyonculuk ilerledikçe artacağı açıktır. Tüm bu ilerlemeler
ışığında modern-kapitalist toplumun amacı olan karın sağlanması için izleyicilerin,
reklam
veren
tarafından
müşteri
olarak
algılanmaya
başlandığını
iddia
edilmektedir.
7 . Televizyonun Üstünlükleri
Pek çok kişi tarafından sık sık ve uzun saatler izlenir olma gücüne sahip olan
televizyonda, her sosyo-kültür grubuna giren kişilere uygun programlara yer verilir.
Artık hemen hemen bütün evlerde en az bir televizyon bulunmaktadır. Birçok
nedenden dolayı çeşitli avantajları barındıran televizyonun üstünlüklerine ilişkin
çeşitli görüşler vardır. Amerikalı akademisyen ve reklam yazarları C.Book ve
Schick, bu üstünlükleri pekiştirme, seçicilik ve esneklik olarak sıralarlar
77
(1998:195).
a.Pekiştirme:
C.Book ve Schick, televizyonun hem radyo gibi işitsel hem de basılı yayınlar
gibi görsel olduğunu hatırlatarak, bunun da ötesinde görsel malzemelerin hareket
ettiğine dikkati çekerler. “Okunan metinle kımıldayan resimleri bir araya
getirdiğinizde, ortaya çıkan satış mesajı güçlü ve çarpıcı olmaktadır” diyen C.Book
ve Schick, televizyonun verdiği gerçeklik hissine ve bu hissin kitleleri etkilemedeki
önemine değinilmektedir. “Televizyon görüntüleriyle seslerinin diğer reklam
araçlarında görülmediği kadar gerçek yaşantıyla uyum sağlaması, izlenenlerin
daha güvenilir olmasını sağlar ki, bu konuda hiçbir yayın aracı onunla basa
çıkamaz. Kişiler kendi gözleriyle gördüklerine inanmaya daha eğilimlidir ve
televizyon da ürünün gerçekte neye benzediğini, nasıl kullanıldığını, onu
kullananların
ne
düşündüklerini
kamuoyunun
gözlerinin
önüne
capcanlı
getirebilmede essizdir (Book-Schick,1998:250)”.
b.Seçicilik:
Hemen bütün dünyanın eğlence aracı olan televizyon, her yastan ve her
tabakadan insanlara ulaşabilir. Böylece farklı özellikteki kişilere yönelik birbirinden
farklı programlar yayınlanır. Anında etkisini gösteren reklam kuşakları da, hem
mağazalar zincirine hem de ulus çapındaki dağıtıcı/üreticiye satış yapmanın
olanaklı olduğu pazarlara tanıtım yapmayı sağlamaktadır.
c.Esneklik:
Yerel, bölgesel veya ulusal televizyon kanallarındaki reklam kuşaklarında süre
alınabilmesi reklam verenler için önemlidir. Amaca ve bütçeye göre daha düşük
giderli yerel televizyon yayınlarının kullanılabileceği gibi, bölgesel, ulusal kanallar
78
da kullanılabilir (Book-Schick,1998:250-251).
Özellikle, görsel ve işitsel albeninin birlikte kullanılması, televizyonu diğer
reklam araçlarından çok daha ilgi çekici kılmaktadır. Görüntü, ses, devinim, renk
ve milyonlarca izleyicinin evindeki oturma odasına kadar girebilme olanağı ile
televizyon, güçlü bir tanıtım aracı olma özelliği gösterir.Ortalama televizyon
izleyicisi günde 6 ½ saat televizyon basındadır (Book-Schick,1998: 249).
8. Televizyon Ve Şiddet
Kitle iletişim araçlarının hızla yayılması, bunlarla seyirci, dinleyici ve okuyucu
şiddet eylemleri ve suçlu davranış biçimlerinin sunulması, suçlu davranışla kitle
iletişim araçları arasındaki ilişki sorununu ön plana çıkarmıştır. Dünya kamuoyu
son 50 yılda ortaya çıkan köklü toplumsal değişimlerin etkisini bir yana bırakarak,
suçluluğun artmasıyla kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması arasında bir ilişki
kurma eğilimi içindedir.
Bir televizyon şiddet göstermekle kalmaz, aynı zamanda yapısal şiddet üretir
de.
Bu,
daha
sunulacak
görüntülerin
seçiminde
ve
sunma
biçiminde
başlamaktadır. Gerçekte, filmlerdeki ölçüsüz şiddetin çok azı gerçek yaşamda
görülebilir (Yolcu,2001:124).
Televizyonun şiddetle saldırganlık örnekleri verdiği görüşü kötü etkilerine ilişkin
kaygıların
ana
kaynağıdır.
1969
yılında
Amerikan
televizyon
eğlence
programlarında şiddet öğesi üzerine yapılan bir araştırma sonuçları durumu şöyle
özetlemiştir: Amerika’da yaşantı televizyon çevresinde dönmektedir, televizyon da
Amerikalı izleyicilere sürekli en üst düzeyde ki şiddet olaylarını göstermektedir.
79
Televizyonun tanıttığı dünyada “iyiler” de “kötüler” de sorunlarını çözmek,
amaçlarına ulaşmak için bir yol tutarlar, şiddet kullanırlar. Böylece de, şiddet
istenilen sonuçlara ulaşmak için yasal bir yol olarak gösterilir ( Yüksel, 2004: 59).
Özellikle şiddet içeren sözde çocuklara yönelik programlar onların sakin ve saf
ruhlarında çalkantılar oluşturmaktadır. Okul öncesi ve okul çağı çocukların
günlerinin büyük kısmını televizyon başında geçirdiklerini düşünür olursak,
televizyona endeksli televizyon kültürünün esir aldığı çocukları görmek, insanlara
şaşırtıcı gelmemektedir (Turam,1996:186).
Vurdulu-kırdılı, gerilimli suça teşvik
edici konularda çocuklara yanlış bilgi ve imajlar lanse ettirilmeye çalışılan, yalancı
çizgi film kahramanları ve israfa özendirici reklamlar ve daha niceleri tam
anlamıyla çocuğa pedagojik olarak yanlış yaklaşan bir medyayı gözler önüne
sermektedir. Televizyon, toplumsal değerlerin oluşmasında aileden ve okuldan
daha etkili bir araç haline gelmiştir.
Çocuklar televizyonda gördüklerinden saldırgan davranışlar öğrenebilirler ve
bu belirli bir zaman sürecinde gerçekleşmektedir. Televizyon çocukların öğrenme
sürecine büyük bir güçle girer ve onlara şiddet üzerine uygar bir toplumun
ölçütlerine uymayan törel ve toplumsal değer dizeleri verebilir. Televizyonda
gösterilen şiddetli, saldırgan davranışlar kişilikle ilgili davranışlar üzerine ters etki
yapar. Televizyondaki şiddet davranışlarda da şiddet biçimine yol açar. Günlük
yaşantıdaki şiddet yolları, uygar bir toplumda onaylanmayan törel ve toplumsal
değerleri de beslemektedir (Hopkins,2001:305). Eğer saldırgan eylemlerin ve
şiddetin tekrarlanan kalıplaşmış tasvirleri sosyal açıdan tehlikeli ise aynı şekilde
hayatın duygusallığı avami ve saçma bir biçimde kitle iletişim araçlarıyla temsil
edilmesi, sömürülmesi ahlak sağlığına zararlı olabilir. Televizyonda sunulan çizgi
filmlerde de diğer program ve film türlerinde olduğu gibi şiddet öğeleri çok fazladır.
Bazen televizyon ekranlarında yer alan dövüş, öldürme gibi kanlı olayları ağzı açık
seyreden
çocukların
gösterdiği
tepkilere
tanık
olan
yetişkinlerin
tüyleri
80
ürpermektedir. Şiddetle şaka arasında ki ilişki düzeyinin de olağanüstü arttığını
görmekteyiz. Örneğin, eskiden Karagöz’ün Hacivat’a attığı bir şamar, çocukları
güldürmeye yeterken, şimdilerde gözde olan ağaçkakan çizgi kahramanı,
düşmanına dinamitler yağdırma ya da onu havan topuna koyup göğe fırlatma
yoluyla küçük izleyicilerine gülme öğesi sağlamaktadır. Ölümle şakalaşan bir
kuşak yetiştirildiği iddia edilmektedir (Postman, 1994: 42).
Bu yüksek düzeydeki şiddet izleme, bir başka deyişle kötü uyarım
bombardımanı, saldırgan davranış ve tutumlar elbette ki güçlendirecektir.
Gözlemler, şiddet ve adam öldürme sahnelerini izleyen çocuklarda çeşitli gerginlik
ve endişe belirtilerinin görüldüğüne dikkatleri çekmektedir. Aynı görüntüler, bazı
çocuklarda uyuma zorluklarına, ya da uykularında korkulu rüyalarla, kabusların
görülmesine de sebep olabilmektedir. Televizyon yoluyla sergilenen cinayet
sahnelerinin izlenmesi saldırganlık davranışını arttırabileceği gibi, bu şiddet
eylemlerinin ilerleyen yaşlarda zamanla cinsel haz yerine de geçmeye başladığı
görülmektedir ( Akarcalı, 1996: 75).
Çocukların izlediği filmler zaman içinde bilinçaltına yerleşebilmektedir. İleri
yıllarda eğer çevre uygunsa, bu olaylar eylem şeklinde ortaya çıkabilir. Aynı
zamanda bu tarz filmler ve “reality show”lar, kişilik bozukluklarına da sebep
olmaktadır. Çocuklar cinsel davranış potansiyelini doğuştan getirebildiği gibi,
saldırgan davranış potansiyelini de birlikte getirir. Bu iki davranış kalıbının küçük
yaşta aşırı uyarılması olumsuz bir koşullandırma yaratabilir. Hatta bir süre sonra
saldırı ve şiddet, cinsel haz yerine geçmeye başlayıp, böylece cinsel sapkınlıkların
en tehlikelisi olan sadizmin yerleşebileceği iddia ediliyor
(
Çaplı,1995:148).
Öte yandan bazı yazarlar bireylerin şiddet öğeleri fazla olan filmleri
81
seyrettiklerinde
saldırganlıklarından
arındıklarını
(katarsis
varsayımı)
ileri
sürmektedirler. Örneğin, Feshbach, 1965 yılında yaptığı bir araştırmayla,
saldırganlıklarını ifade edebilme olanağını bulan yetişkinlerin, engellendiklerinde
daha az saldırganlık gösterdiklerini ortaya koymuştur. Yine saldırganlık duyguları
uyandırılan yetişkinlerden bir bölümüne içinde şiddet öğeleri bulunan film
seyrettirilmiş, diğerlerine ise normal bir film gösterilmiştir.
Hemen sonra
içinde şiddet olan filmi seyreden yetişkinlerin daha az saldırgan davranışlar
gösterdiği saptanmıştır. Yetişkinlerin içinde saldırganlık öğeleri bulunan filmleri
seyrettikten
sonra
daha
az
saldırganlık
gösterdiklerini,
yani
saldırgan
davranışlardan arındıklarını gösteren bu araştırmalara karşın, çocuklar üzerinde
yapılan
araştırmalar
bunların
içinde
saldırganlık
öğeleri
bulunan
filmleri
seyrettikten bu nitelikte bir film seyretmeyen çocuklardan daha fazla saldırgan
davranışlarda bulunduklarını ortaya koymaktadır (Çetin,1999:197). Yetişkinler
şiddet
öğelerini
izlediklerinde
olayların
kurmaca
olduklarını
bildiklerinden
uygulamayabilirler. Fakat çocuklar gördüklerini içselleştirirler ve davranışa
dönüştürürler.
Büyüklerin
saldırganlıklarında
görülen
azalma
saldırganlıklarından
arınmalarından değil, suçluluk duygularının uyarılmalarından ileri gelmektedir. Bu
duyguların uyanmasıysa, toplumsallaşma süreciyle yakından ilgilidir. Büyük
ölçüde toplumsallaşmış olan yetişkinler, saldırgan davranışları seyrederken
suçluluk
duyabilmekte,
bunun
sonucu
olarak
da
saldırgan
eğilimlerini
denetleyebilmektedirler. Oysa küçükler, yeterince toplumsallaşamadıkları için,
saldırganlık eğilimlerini denetleyemedikleri gibi, gördüklerini de taklit etmektedirler.
Ancak çocukların, içinde saldırganlık öğeleri bulunan yayınları izledikten sonra
saldırgan davranışlarda bulunmaları büyük ölçüde içinde bulundukları ortama
bağlıdır.
Eğer
öğrendikleri
saldırgan
davranışları
uygulayabilecekleri
bir
ortamdaysalar saldırganlık gösterebilirler; hatta suça yönelebileceklerine dikkat
çekilmektedir (Bourdieu, 1997: 61).
82
Hayal gücüne dayalı abartılmış şiddet sahneleri, insanlar üzerinde olumsuz
yeni modeller oluşturabilir. Bu da önemli bir risk faktörüdür. İşte tehlike burada
başlamaktadır. Görsel ve sözel bir iletişim aracı olarak televizyon özellikle
çocukluk dönemi yaşlarında etkin izler bırakmakta ve etkiler oluşturmaktadır. Pek
çok
araştırmacının
ortak
noktada
birleştiği
konu;
televizyondaki
şiddet
görüntülerinin, izleyicilerde şiddet davranışlarının sergilenmesinde yol açtığı
iddialarıdır ( Dündar,1996:158). Çocuklar televizyon başında çok fazla vakit
geçirmekte ve görsel unsurları taklit ederek davranışa dönüştürmektedirler.
9. Şiddet ve Televizyon İlişkisi Teorileri
Yukarda da ayrıntılı olarak bahsettiğimiz televizyondaki şiddetin etkileri üzerine
yapılan araştırmalar sonuçta dört temel teori üzerine yoğunlaşmıştır
(
How,1997: 38):
a.Katarsis (Arınma) Teorisi:
Katarsis (catarsis), bir dram temsilinin seyirciler üzerinde ‘arınma’ etkisini
belirtmek üzere Aristo tarafından kullanılmıştır. Katarsis, saldırganlık dürtülerinin,
saldırganlığın açığa vurulması ya da boşaltılması ile azaltılabileceği görüşüdür. İlk
kez Aristo’nun kullandığı bu deyimi daha sonra Freud, saldırganlık duygularının
boşalımı olarak psikolojide kullanmıştır. Daha donra, sosyolog Leonard Berkowitz
bu terimi, çocukların “televizyondaki şiddeti seyrederek, saldırgan duygularından
arınmaları süreci” olarak kullanılmıştır.
Bu kuramın en eski biçimi Freud’a aitti ve bütün insanların her zaman
83
içgüdüsel saldırgan enerji birikimine sahip olduklarını varsayıyordu. Freud, insanın
içinde bulunduğumuz durum ne olursa olsun, içinden atmak gereksinimi duyduğu
belirli düzeyde saldırganlık duygusu taşıdığını iddia etmektedir.
Katarsis günümüzde televizyon ve konusuna uygulanmaktadır. Buna göre,
günlük yaşantımızda çeşitli nedenlerle bazı kişilere ve konulara kızgınlık, nefret
duyuyoruz. Benzer olayları seyrederek bu duygulardan arınıyoruz. Bu teoriye
göre,
televizyondaki
şiddetin,
kişiye
gerçek
yaşamındaki
şiddetinden
kızgınlığından arındırma gibi bir yararı var. Ancak bu teori çok az taraftar
bulmaktadır.
b. Saldırgan Örnekler Teorisi:
Bu teoride televizyonda görülen şiddet, seyircinin heyecanını arttırır ve zaten
öğrenilmiş olan davranışlar içinde var olan saldırganlık için katalizör (ateşleyici,
hızlandırıcı) görevini üstlenir. Kişi gerçek hayatta da televizyonda gördüğü şiddeti
çevresine uygulamaktadır.
c. Takviye Saldırganlık Teorisi:
Bir evde var olan davranışları televizyon rahatlıkla şiddete dönüştürür. Bu
teorinin içinde önemli olan ihtimaller; zaten saldırgan olan, saldırganlık eğilimi
fazla olan kişi, televizyondaki şiddeti gerçek hayatta kullanabilmek için bir deneyim
olarak görür. İçinde şiddet duygusu taşımayan kişi için, bu programlar eğlendirici
bile olabilir. Örneğin, bir çocuk kolay heyecanlanabilen hiperaktif bir yapıya sahip
ise “Takviye Saldırganlık Teorisi” kolayca bu çocuğun şiddetten etkilenmesini
görmek için uygulanabilir.
84
d.Deneysel Öğrenme Teorisi:
Saldırgan davranışlar, şiddet programları seyredilerek öğrenilir. Bu teori daha
çok küçük yaştaki çocuklara uygulanabilir. Çünkü onlar büyüme çağındadırlar ve
içinde bulundukları ortamın yaşamı öğrenmelerine kesin olarak etkisi vardır.
Bandura’nın deneyi bu teorinin gelişmesinin temeli olarak kabul edilir. Hiç
kuşkusuz televizyon daha ılımlı bir ebeveyn olursa, çocuklara doğru davranışları
öğretebilir. Karakter doğru yönlendirilebilirse, küçük yaşta öğrenilen şiddetten söz
edilemeyeceği vurgulanmaktadır ( Mutlu,1999:140).
Televizyon artık kabul etsek de etmesek de günlük yaşantımızın önemli bir
parçası haline gelmiştir. Hayatımızı televizyona göre programlar haline geldik
özellikle çocukların günlük yaşamın büyük bölümü televizyon karşısında
geçirmektedir. Araştırma da bahsedildiği gibi artık çocuklar anne babalarından ya
da öğretmeninden daha çok televizyon karşısında vakit harcamaktadır.
Günümüzde televizyon çocukların gelişiminde çok önemli bir yer tutmaktadır.
Çocuğun dış dünya ile ilk bağlantısını televizyon sağlıyor ve televizyon çocuğun
en
önemli
eğitmeni
oluyor.
Televizyonun
bu
etkileme
gücünün
doğru
kullanılmadığı da maalesef bir gerçek. Bu güç doğru kullanılmadığı gibi genel
olarak çocukların gelişimini olumsuz etkileyecek yayınlar yapılıyor Televizyonlarda
yayınlanan programlara bakıldığında çocuklara yönelik özellikle çizgi filmlerin
çocuklara olumlu bilgiler yerine şiddet, saldırganlık gibi onların hem psikolojik hem
de
bedensel
sağlıklarına
(Dündar,1996:357).
zarar
verecek
davranışlar
sunulmaktadır
85
Çocuklar televizyonda gördükleri kahramanlarla özdeşleşmektedir. Örnek
aldıkları bu kahramanların davranışlarını taklit etmeye çalışıyorlar. İşte bu şiddet,
saldırganlık gibi kötü örnekler yerine sevgi, hoşgörü, barış gibi olumlu
davranışların sunulduğu televizyon programları ve filmler yapılmalıdır. Bu
programlarının hazırlanmasında televizyonculara büyük görevler düşmektedir.
Ayrıca anne-babaların çocukların televizyon izleme sürelerini ve izledikleri
programların
içerikleri
ile
ilgilenmeleri
gerekmektedir.
Yayın
içeriğindeki
olumsuzlukların yanında uzun süreli televizyon izlenmesi de çocuklara zararlı
olmaktadır. Çocukların bu konuda eğitilmeleri konusunda eğitimcilere de görevler
düşmektedir ( Rigel,1994:284).
Günümüzde televizyon, tüm kitle iletişim araçları içerisinde belki de en kolay
erişilen ve en yaygın kullanılan araç olması nedeniyle, en etkili öğrenme kanalı
olarak da dikkat çeker. Çocuklar ve ergenler gittikçe daha fazla vakitlerini
televizyon ve bilgisayar karşısında geçirmeye başlamışlardır. Başta televizyon
programları, filmler, çizgi filmler, diziler ve bilgisayar oyunları olmak üzere, tüm
kitle iletişim araçlarında yer alan şiddet, vahşet ve saldırganlık son yıllarda dikkat
çekici ve düşündürücü bir hal almaktadır. Buna paralel artan ve özellikle çocuklar
ve gençler arasında yaygınlaşan, öldürme, yaralama, kavga, taciz, tecavüz ve
tehdit gibi şiddet olayları; medyada yer alan şiddetin çocuklar ve ergenler
üzerindeki etkisini araştırmanın gerekliliğinin altı çizilmektedir. Doğrudan nedensel
bir ilişkiden söz etmek zor olmakla birlikte, yapılan bilimsel araştırmalar; televizyon
ve medyada izlenen şiddetin, gerek kısa gerekse uzun vadede, çocukların duygu,
düşünce, değer, tutum ve davranışları üzerinde, tetikleyici, hızlandırıcı ve
özendirici bir etki gösterdiğini açıkça ortaya koymaktadır (Parsa,1994: 65).
Televizyondaki şiddet 4 açıdan dikkat çeker ;
1. Şiddetin sıklığı ve süresi
2. Şiddetin ayrıntıları, canlılığı
86
3. Şiddetin sunuluş biçimi, hikaye örüntüsü
4. Şiddetin sonuç ve etkilerinin gösterilip gösterilmediği
10. Medyanın Sorumlulukları
Öncelikle şiddet içeren yayınların etkileri konusunda başta medya mensupları
olmak üzere; anne ve babaların, eğitimcilerin, çocukların, ergenlerin ve genç
erişkinlerin bilgilendirilmesi gereklidir. Ebeveynlerin, bu konuda bilinçlendirilmesi
ile çocuk ve ergenlerin bu tür yayın veya filmleri izlemesi sınırlandırılmalıdır.
Şiddet içeren durum, olay ve temaları mümkün olduğunca görselleştirmemek ve
tekrar tekrar vermemek oldukça önemlidir. Bu tür görüntüler, başta çocukları,
ergenleri ve genç erişkinleri olmak üzere tüm insanları travmatize edici özellikte
olup, kaygı, korku ve gerilim yaratmakta, buna paralel olarak da insanları şiddete,
ölüme, acıya, kana ve kayıplara karşı duyarsızlaştırmaktadır. Aynı zamanda yine
bu görüntüler, çocuklar ve gençler için çarpık ve yanlış davranış modelleri
oluşturarak, sağlıksız değer, tutum ve davranışlar benimsemelerine zemin
hazırlamaktadır (Akarcalı,1996: 51).
Televizyonun, geniş kitlelere ulaşarak, onları etkisi altına alabilen bir kitle
iletişim aracı olduğu iddia edilmektedir. Dünyanın hemen her yerinde ve hemen
her ailenin evinde bulunan televizyon temelde hem görsel hem de işitsel duyuya
hitap ettiği için diğer kitle iletişim araçlarına göre daha etkin konumdadır
(Bourdieu,1997:280). Bir ürün ya da hizmeti kitlelere tanıtarak, o ürün ya da
hizmetin satışını sağlamak üzere hazırlanan mesajlar, birer “reklam”dır.
Reklamcılık
sektörü,
kitlelere
ulaşmada
çeşitli
kitle
iletişim
araçlarını
kullanmaktadır. Bu araçlar içinde en etkin konumda olduğu kabul gören
televizyon, reklamcılık için vazgeçilmez bir alan ( Hofsoos,1998:201) olarak
karşımıza çıkmaktadır.
87
Globalleşme ile birlikte, tüketicilerin seçim olanakları artmıştır. Çok sayıda
seçenek arasında seçme kararı verebilmesi için, tüketicinin mümkün olduğu kadar
çok bilgiye ihtiyacı vardır. Reklamlar da televizyonun avantajlarından yararlanarak
tüketici adaylarına ürün ve hizmetle ilgili bilgi verilmektedir (Mutlu,1997: 39).
Reklamlarla kitlelerin satın almaya yönelik tutumlarını geliştirme, değiştirme ve
pekiştirme amaçlanır. Kişiler ürün ya da hizmeti, kendilerine herhangi bir yarar
sağlayacaklarına inandıklarında satın almaktadırlar. Reklamlar tanıtım yaparken
sattıkları şeylerin rakiplerinden farklı yararlar sağlayacağına dair izleyiciyi ikna
edebilmek için izleyicilerin toplum içinde nasıl konumlandırıldığını ve ne gibi
ihtiyaçları olduğunu sorgulamaya yönelmektedirler. Çünkü reklam kişilerin
toplumsal rollerine yönelerek, bu rolleri gerçekleştirebilmeleri için ihtiyaç
duydukları sattıklarına izleyiciyi inandırabildiği ölçüde başarılı olacaktır. Bunun için
de reklam çoğu zaman aslında gerçekte ihtiyaç duyulmayan ürün ve hizmetlere
izleyicinin ihtiyaç duymasını sağlamak zorundadır
(
Turam,1996: 58).
Kişilerin iletişime aktif olarak katılmaları durumunda, tutum ve davranışlarının
değiştirilme olasılığı her zaman daha yüksek olmaktadır. Bununla birlikte, hedef
tüketicilerin
reklam
mesajlarına
aktif
olarak
katılmaları
pek
olanaklı
görünmemektedir. Yapılan araştırmalar sözgelimi televizyon reklamlarını özel
olarak izleyenlerin çok sınırlı sayıda olduğunu göstermiştir. Bu durum izleyicilerin
reklam mesajına aktif olarak katılmalarını engelleyen önemli bir faktördür. Bununla
birlikte, özellikle dikkate alınarak hazırlanmış bir reklam mesajının, izleyicilerin
aktif katılımını tam olarak sağlayamamasına karşılık daha etkili olduğu
bilinmektedir (Rossiter ve Percy ,1997: 174).
88
Öte yandan kitle iletişiminde geri besleme gecikmeli ve dolaylı olarak
gerçekleşir. Bundan dolayı da reklam mesajlarının değerlendirilmesi için kesin bir
zaman dilimi kestirilemez. Kişilerarası iletişimde, kitle iletişim oranla hedef
alıcıların dikkati daha fazladır. Sözgelimi, televizyon reklamları izlenirken aynı
zamanda bir başka uyarana ilginin çevrilmesi, kişilerarası iletişime göre çok daha
kolaydır. Ayrıca alıcıların, sıkılma, yorgunluk gibi basit bedensel faktörlerin
sonucunda kitle iletişim araçlarına olan ilgileri kaybolabilir. Bu açıdan reklam
mesajının, hedef tüketicilerin ilgilerini sağlayacak biçimde düzenlenmesi oldukça
önemlidir (Sözen,1996:142). Bu nedenle reklamlarda verilen mesajların hedef
kitlenin dikkatini çekici ve ilgi uyandırıcı olması gerekmektedir.
Kitle iletişimde hedef alıcının iletişimi denetleme durumu, kişilerarası iletişime
oranla daha farklıdır. Bir dergi ya da gazeteyi okuyan kişi, okuma hızını
ayarlayabilir ve ilgilendiği konuları yeniden okuyabilir. Buna karşılık, radyo
dinleyicisinin ve televizyon izleyicisinin iletişimi denetleme durumu oldukça
sınırlıdır. Hedef alıcı, mesajı dinlemeyebilir, izlemeyebilir, dahası radyo ya da
televizyon kapatabilir. Fakat radyo ve televizyonun mesajları sunma hızını
denetleyemez. Başka deyişle mesajları yeniden dinleyemez ve izleyemez.
Öğrenmenin başarıyla gerçekleşmesinde, hedef alıcıların öğrenilecek konuları
denetleme imkanına sahip olmaları önemli ölçüde rol oynar. Diğer yönden,
etkileyici iletişimde ise iletişim kaynağının iletişimi denetlemesi, daha önemli
olmaktadır. Sözgelimi, hedef alıcı bir dergideki reklamı denetleyebildiği için o
mesajı daha iyi öğrenebilir. Oysa bir televizyon reklamını denetleyemediğinden,
reklamın hedef alıcıyı etkileme şansı daha yüksek olmaktadır (Schramm , 1973:
192).
Mesajların kodlama biçimi, mesajın hedef alıcıya sözel olmayan bilgiyi
ulaştırmasıyla ilgilidir. Kişiler arası iletişimde, sözel olmayan çeşitli semboller
sözgelimi, jest, mimik, çeşitli bedensel hareketlerin etkileri oldukça anlamlı
89
tepkilere yol açabilir. Bu durum televizyonda daha az düzeyde gerçekleşmesine
karşılık, radyo ve basında yok denecek kadar azdır. Buna karşılık, basılı kitle
iletişim araçları kullandığı semboller aracılığıyla daha soyut mesajlar iletmesine
karşılık, televizyon mesajları daha somut biçimde iletmektedir (Schramm,1973:
196). Tüm kitle iletişim araçları, kişilerarası iletişimle karşılaştırılmayacak oranda,
hem daha uzun mesafeye, hem de daha çok kişiye ulaşır. Fakat bir mesajın
böylesine yayılması, reklamın amaçları açısından her zaman uygun olmayabilir
(Bryant ve Zillmann,1994: 31).
Reklam, bir kitle iletişim biçimi olarak düşünüldüğünde, kitle iletişim süreci
içinde yer tüm öğeleri ve öğelerin eylemlerine uyma zorunluluğu bulunmaktadır.
Gerek bu zorunluluk gerekse reklamın hedefinin insan olması kaçınılmaz olarak
kitle iletişim teorileri ve bu teorilere uygunluk sorununu gündeme getirmektedir. Bu
bağlamda medya merkezli, mesaj merkezli veya alıcı merkezli olmasına
bakılmaksızın tüm kitle iletişim teorileri açısından reklam araştırma süreçlerine
tabi tutulmalıdır.
Şiddet günümüzde kitleleri tehdit eden ve doğrudan etkileyen bir özelliğe
kavuşmuştur. Kitlesel yönü ve bireysel yönü ile şiddet, kamuya açık ve temsil edilir
bir hale geldi. Medyaya yansıyan haliyle şiddet anlık değil, sürekliliği olan ve
hayatın bir parçası olan şiddettir.
Şiddet günümüzde sıradan bir olay haline
gelmiştir. Direksiyonu başında can çekişen insanın, ölüme yakın her saniyesini
göstermesi, başarı telakki edilmiş bir habercilik anlayışıyla, bir ölümün
mahremiyetini ifşa etmekle gurur duyan medya ile karşı karşıya bulunmakta
(Sözen, 1996:112-113) olduğuna işaret edilmektedir.
90
11. Medyadaki Şiddetin Doğası
Şiddet kavramı üzerinde herkesin tam anlaştığını söylemek mümkün değildir.
Şiddetle ilgili söylenmiş evrensel bir söz, belirlenmiş evrensel bir bilgi yoktur. Her
toplumun kendine özgü şiddet sorunları vardır (Michaud, 1991:16). Şiddetin çok
geniş bir toplumsal edim yelpazesinde kullanılmasının nedeni, onun değişik
biçimlerde ortaya çıkmasından kaynaklanır. Bu nedenle küçültücü, gülünç duruma
düşürücü, “ruhsal açıdan” zedeleyici (Riches, 1989: 35-36) örtük ve dolaylı
eylemler de şiddet kapsamındadır.
Arendt’e göre; doğası gereği araçsal olan
şiddet, bir amaca yönelik olarak hem aracının, hem de dolayısıyla kendini
meşrulaştırma ihtiyacı hisseder. Temelde meşru olmayan bir şey, bir edim, bir
kavram, başka hiçbir şeyin dayanağı olamaz (Arendt, 1997: 57).
Televizyon ve filmlerdeki şiddetin seyirciyi etkilemesi konusunda Cumstock
olayı dört unsurda ele almaktadır. Bunlar; etki bağlantısı, ekrandaki şiddetin
ödüllendirilip ya da cezalandırılmasına yaklaşım, ikincisi ekrandaki şiddetin bir
haklılık ya da her hangi bir önem gereksinimine sahip olup olmadığı, yani
normallik ölçüleri içinde kalıp kalmadığı, üçüncüsü ekrandaki şiddeti izleyen
seyircilerin sosyal yaşamlarındaki içerikle benzerlikler içermesi şiddete geçerli ve
yerinde bir boyut kazandırabilir. Cumstock ve Paik’ göre (1991) dördüncüsü,
şiddetin etkisi konusunda insanları engelleyici ya da uyandırıcı faktörlerin önceden
hazırlanması önerilmektedir. Televizyon ya da filmdeki şiddet ve onun etkileriyle
ilgili olayları analiz etmek için deneysel bir biçimde kullanılabilir (Murray, 2001: 5).
Slywester, televizyon ve diğer kitle iletişim araçlarının gençlerin duygularına
yönelik ki daha çok heyecanlandırıcı yönden dikkatlerini çekmek için sık sık
cinsellik ve şiddet unsurlarını programlarında kullandıklarını belirtiyor. Genç
insanlar çocukluklarından itibaren (televizyonla başlayan ilk ilişkilerinden beri) çok
91
ağır dozlarda binlerce televizyondaki şiddet ve cinsellik unsuruyla karşı karşıya
kalmaktadırlar. Slywester, “Kitle iletişim araçları genelde seksi olanı veya
olmayanı ve güçlü ya da barışçı olmayanı gösterme eğilimindedirler” demektedir
(Slywester,2001: 3).
Medyanın şiddet etkisine maruz kalma konusundaki önemli bulguların özetleri
aşağıdadır (Rigel, 1996:587):
a.Yakın (Şimdiki) Etkiler
1. Medyada gösterilen sertliğe maruz kalma, bu tür içeriklerin sonra da
gelmesine, seyircilerin saldırganlığına engel olmamaya yol açabilmektedirler.
2. Acil engel olmama tesiri seyircilerin, (seyirci özellikleri, durumları,
karakterlerinin resmedilmesi ve durumla ilgili düzenler) demografik özelliklerinden
etkilenmektedir.
3. Medyadaki şiddete maruz kalma korkutucu etkilere yol açabilmektedir.
4. Acil bir korku etkisi seyirciler ve gösterilenler hakkında anahtar faktörler
tarafından etkilenmiştir.
5. Medyadaki şiddete maruz kalma uyuşturulma (duyarsızlaştırılma) etkisine
yol açabilir.
6. Acil bir uyuşturulma etkisi, seyirciler ve görüntüler hakkında anahtar faktörler
tarafından etkilenmiştir.
b. Uzun Dönemdeki Etkileri
1. Medyanın şiddetine maruz kalma uzun dönemde, bir kişinin yaşamındaki
saldırganlıkla ilişkilidir.
2.. Medya şiddeti, toplumda sonradan meydana gelen şiddetle de bağlantılıdır.
92
3. Uzun zaman çok miktarda abartılmış şiddet gösterilerine maruz kalan
insanların, gelecekte de (şiddet gösterimleriyle) zulme uğrama ihtimalleri yüksek
olacaktır.
4. İnsanları, uzun zaman çok fazla şiddet gösterimlerine maruz kalması,
gelecekte de şiddetin kabul edilir olmasını getirecektir (Potter, 1999: 26).
12. Televizyon Dünyasındaki Şiddetin Varlığı
Şiddet her alanda kendine yer buluğu gibi televizyon dünyasında da kendine
yer bulmuştur. Günlük hayatta insanlar az da olsa televizyon izlemekte ve verilen
mesajlara maruz kalmaktadır. Şiddet televizyonda,gerçek yaşamda olduğundan
daha fazla gösterilmektedir.
1. Şiddetin hüküm sürmesi yaygındır,
2. Program türleri karşısında şiddet alışkanlığının hüküm sürmesi,
3. Şiddetin oranları yüksektir,
4. Farklı program tipleri karşısında şiddetin oranı alçalıp yükselmektedir,
5. Sözlü şiddetin oranları fiziksel şiddetten daha yüksektir,
6.
Bir süre olarak, televizyon programlarında zamanın sadece küçük bir
yüzdesinde şiddet görünür,
7.
Şiddet türlerine ait oranların büyükten küçüğe yön değiştirmesi dikkat
çekicidir.
8.
Şiddet suçları, gerçek yaşamdan çok daha sık televizyonda karşımıza
çıkmaktadır (Potter, 1999: 46).
13. Televizyon Reklamları ve Şiddet
Televizyon yayıncılığının başladığı ilk günden bu yana, televizyonda
93
yayınlanan programlarda yer alan şiddet öğeleri ve etkileri konusunda izleyiciler,
yayıncılar ve hükümetler arasında bitmek bilmeyen tartışmalar yaşanmaktadır.
Kimileri şiddetin dar bir tarifini yaparken kimileri de şiddet kavramına geniş bir
pencereden bakmaktadır. Şiddeti yalnızca fiziksel olarak algılamak yanlıştır; sözlü
şiddet de en az fiziksel şiddet kadar önemlidir (Polat,2001:63).
Şiddeti en geniş şekli ile saldırganlıkla bağlantılı bir davranış biçimi olarak
tanımlanmaktadır. Bu anlamda şiddet bir nesne ya da kişiye yönlendirilen ve kimi
zaman o nesne veya kişiyi tahrik eden, yıpratan bir eylemi kimi zaman da
eylemden kaçınmayı veya eylemsizliği içermektedir. Bu tanıma göre her türlü
fiziksel saldırı, şiddet unsurları arasında yer alırken, fiziksel olmayan bazı sözlü
davranışlar da bu tanım kapsamına girmektedir ( Kaskun - Öztunç,2003: 27).
Şiddet televizyon reklâmlarını “araç”, televizyon reklamları da şiddeti “araç” olarak
kullanıp, amaçları akla uydurmaya çalışırlar. Ancak araç amaca ulaşmakta etkin
olabildiği ölçüde akla uygundur. Esenlikli bir ortamda (reklamda) durup dururken
bireyin karşısına çıkan şiddet öğesi, etkileyici, büyüleyici, çekici ya da itici
olabilmektedir. Bu son durumda “başkalarını düşünmek”ten, rasyonellikten söz
etmenin olanağı yoktur. Şiddet türleri arasında gerçek fiziksel şiddetin yanında
“simgesel” şiddet vardır.
Şiddet toplumlara, kültürlere göre biçimlenmekte ve
değişmektedir (Büker -Kıran, 1999: 21-22).
Reklamcıların “meşru şiddet” ile “yasal şiddet” arasında bir ayrım yapmadıkları
düşünülemez. Birincisi toplumsal uzlaşıma dayanır, oysa “yasal şiddet”in mutlaka
meşru olması gerekmez. Toplumsal bir düzenin kurulması ve sürdürülmesiyle ilgili
olan “yasal şiddet”in karşıtı “yasa dışı” şiddet, toplumsal hukukun ihlal edilmesi
ihtimalini içerir (Akarcalı,1996:556). Toplumsal bir uzlaşmaya dayanmayan bir
mesaj toplumu istendiği gibi etkileyemeyeceği, hatta ters tepki doğurabileceği için
reklamcıların sıklıkla başvurduğu bir araç değildir (Büker, Kıran, 1999: 25). Şiddet,
bizde uyandırdığı tüm olumsuz duygulara rağmen, bizi çeken bir özelliğe sahiptir;
94
çünkü bizim güçlü ve güç kavramı ile özdeşleşmemizi sağlar (Büker-Kıran, 1999:
50). Reklam metinlerinde “güç” “güçlü” sözcükleri ya da bunların eşanlamlıları çok
kullanılmaktadır.
Televizyon reklamının sunduğu şiddet, sadece gerçeklikteki şiddetin simgesel
bir uzantısı olarak, esenlikli, olumlu bir evrende oldukça “örtülü” bir biçimde
karşımıza çıkar. Zaten yanıltıcı olan da budur. Reklamlar biçimsel olarak,
düzdeğişmeceli özellikleriyle gerçek dünyanın sadece bir bölümünü sunarlar
(banyonun, salonun, sokağın bir bölümü gibi). Böylece tüketici izleyici, gerçek
dünyanın tümünü algıladığını sanır. Reklam olumlu bir dünyanın parçası olduğu
için, gerçek dünyanın tümü bize olumluymuş gibi gösterilir; şiddet bile böylece
olumlu, meşru bir özellik kazanır. Oysa gerçek dünya ne tümüyle olumlu ne de
olumsuzdur. Ama reklamcı bu dünyanın olumlu tarafını (kimi zaman biraz da
abartarak) görüntüyle biçimlendirir, olumsuz tarafını da (şiddeti de) örter, hafifletir
ya da estetize etmektedir (Dündar,1996:387).
14.Şiddetin Televizyon Reklamlarına Etkisi
Televizyondaki şiddet ve reklam mesajlarının izleyiciler üzerindeki sonradan
etkisi, bu konuda ciddi çalışmaların konusunu oluşturmuştur. Prasad ve Smith
(1994) şiddet programlarındaki çocukların etkisiyle, reklama olan tepki konusunda
çalışmışlardır. Test edilen reklamı izleyen seyircilerin, yüksek dozda şiddet içeren
program bölümlerini
izlemeleriyle, reklam metninin daha az hatırlandığı
görülmüştür. Prasad ve Smith’i (1994)
izleyen diğer araştırmacılarda,
televizyondaki şiddetin reklam mesajlarının hatırlanmasını önemli ölçüde olumsuz
yönde etkilediğini bulmuşlardır (Bushman, 1998: 62; Shen-Prisen, 1999:87).
Bushmann (1998), bir örnek, şiddet içeren filmlere ve şiddet içermeyen film
95
klipleri
arasına
konan
reklamlar,
katılımcılara
(izleyicilere)
gösterilmiştir.
Bushmann televizyondaki şiddetin, reklam mesajlarının hatırlanmasını etkilediğini
görmüştür. Benzer şekilde Pavelchak vd.(1998)’e göre, şiddet barındıran
programları izleyen kişilerin, sonra yayınlanan reklamları hatırlanmalarında
azalmaya neden olduğunu bulmuşlardır. Bu tespit Mundorf vd. (1991) tarafından
da desteklenmiştir, Mundorf’un çalışmalarından, endişelendirici bir
haber
öyküsünden sonra yayınlanan reklamlardan elde edilen kazançsal bilginin,
etkileyici, tarafsız bir şekilde kurgulanmış ve incitmeyen, tarafsız bir haberden
sonra aynı
reklamlardan elde edilen bilgiden, dikkat çekici bir
yoksul daha zayıf
şekilde daha
olduğunu tespit edilmiştir. Heyecan transferinin sonucunda
tutum değişikliği meydana getirebilir. Mattes ve Canter (1982) çalışmalarında
katılan kişilere, ya uyanık (canlı) ya da uyandırıcı (hareketli) olmayan filmdeki bir
miktar reklamın ara verilen çeşitli zamanlarda izlemelerini istemiştir. Yazarlar;
seyircilerin, yüksek tempolu canlı filmlerden sonraki,
reklamlardaki hoşlanma
oranının, uyandırıcı olmayan film bölümlerinden sonra yayınlanan reklamlardan
daha yüksek olduğu iddia edilmektedir (Shen, 2001: 382).
Yapılan analizlerden, şiddet unsurunun bilinen markalara tepkiler üzerinde
önemli bir etkisi olduğu açıkça görülmektedir. Ancak, şiddet unsuru bilinmeyen
markalara tepkiler üzerinde sınırlı bir etkiye sahipti.
Şiddet unsuru etkisinin,
bilinmeyen markalardan ziyade, bilinen markalar için daha çok söylendiği
görülmektedir. Çalışma ayrıca,
şiddet unsuru etkisinin marka bilinirliğiyle
azaltıldığına dair güçlü bir kanıtta buldu.
Şiddet unsuru içeren programlar
bilinmeyen markalardan daha çok bilinen markaları etkilemektedir (Davies, 1989:
19).
Özellikle,
şiddet içeren programlardaki reklamlar için, reklamın kalıcılığı
puanları,
şiddet olmayan programlardaki reklamlardan önemli ölçüde daha
düşüktür.
Şiddet, reklam mesajlarının kişilerin hafızasında kalmasını önemli
96
ölçüde zayıflatmıştır. Ayrıca, marka tutumu şiddet tarafından önemli ölçüde
etkilenmiştir. Kişilerin markaya yönelik tavırları şiddet unsuru içeren programlarda,
şiddet içermeyen programlara göre daha düşüktü. Bu bulgular, televizyonundaki
şiddet unsuru üzerine yapılmış benzer çalışmaların sonuçlarıyla bir benzerlik
(tutarlılık) göstermiştir. Program içeriklerinin, ürünün hafifletici etkisinin ya da
kullanıcı-ilişkili değişkenlerin önemini ortaya koydu. Reklamcılar ve medya satın
almacılarının, medya düzenlemeleri ve satın alımlarında şiddetin etkisini ciddi bir
şekilde hesaba katmalıdır. Geçen yıllarda, televizyonda şiddetin yükselişi verildi
ve bu özellikle önemli şiddet unsuru içeren programların varlığı, sadece tüketiciler
arasında güçlü bir tepkiye yol açmaz, aynı zamanda mesaj etkinliğini de tehlikeye
atmaktadır (Turam, 1996:393).
15. Reklam Ve Simgesel Şiddet
İletişim üzerine çalışmaların ve araştırmaların odağında yer alan konulardan
birini medya (kitle iletişim araçları) ve şiddet oluşturmaktadır. Çağdaş Fransızca
sözlükler şiddeti, a)Bir kişiye, güç veya baskı uygulayarak isteği dışında bir şey
yapmak veya yaptırmak, b) Duyguların kabaca ifade edilmesine doğal eğilim, c)
Bir şeyin karşı konulamaz gücü, d) Bir eylemin hoyrat yapısı olarak
tanımlanmaktadır. Böylesi değişik anlamlar iki ana doğrultuda toparlanabilir:
Şiddet terimi bir yanda olgular ve eylemleri, diğer yanda da, gücün, duygunun
veya bir doğa unsurunun varoluş üslubunu belirlemektedir. Hem şiddet
durumlarını hem de şiddet eylemlerini açıklayan bir tanımla şiddet; bir karşılıklı
ilişkiler ortamında taraflardan biri veya birkaçı doğrudan veya dolaylı, toplu veya
dağınık olarak, diğerlerinin bir veya birkaçının bedensel bütünlüğüne veya törel
(ahlaki, moral, manevi ) bütünlüğüne veya mallarına veya simgesel ve sembolik
ve kültürel değerlerine, oranı ne olursa olsun zarar verecek şekilde davranmasıdır
(Michaud,1991:7-11). Bu şekildeki davranışlar insan psikolojisinde kalıcı hasarlar
vermektedir. Sembolik şiddetin etkileri fiziksel şiddetin etkilerinden daha fazla
97
olabilmektedir.
Ekranlarımız, gazetelerimiz çok fazla sayıda şiddet unsuru ile istila edilmiş
olup, şiddet artık gündelik yaşantımızın bir parçası haline gelmiştir. En yaygın
örneği ile bir kazaya ilişkin televizyon haberinde yer alan şiddet sahneleri, belki de
o haberin çok kısa bir zaman diliminde cereyan etmişken, olayla ilgili olarak ön
planda yoğunlaştırılmış bir biçimde vurgulanmakta, hatta bu görüntülere, onu
daha da dramatikleştirecek montaj da katılabilmektedir. Görüntüler gerçek
olmasına gerçektirler ama içlerinden yapılan seçimle, yapılan değişik montaj ve
çerçevelendirmelerle, bir kısmının ayıklanması ile kurgusal bir nitelik kazanır.
Oysaki aynı haberde, ceset görüntülerini mümkün olduğunca kısa kesip, olay
yerinin görüntüsünü, polis arabalarını ve ambulansları göstermek, televizyonda
şiddet kullanımına karşı çıkmak ve engellemek anlamında yapılması gereken bir
davranışsa
da,
çoğu
zaman
uygulanmamaktadır
(Murray,2001:264).
Televizyonda, kurumun yayın politikalarına bağlı olarak, verilen mesajlar ve
yüklenen anlamlar farklılık göstermektedir.
Temel amacı “bilgi, eğitim ve eğlence” olması gereken kitle iletişim araçlarının
eğlence faktörünü diğerlerinden daha fazla önemsemeleri sonucu, yayınlarının
pek çoğunda hedeflenen, azami heyecan ve duygudur. Bu ise izleyicide heyecan
uyandırmak amacıyla şiddetin dozunun arttırılması ve azalan verim kanunu
gereğince gitgide daha fazla şiddetin gerekmesini sonuçlanmaktadır. Olay ve
haber açısından hareketsiz geçen bir günün ardından, bir iletişim aracının içeriğini
doldurmak medya yöneticisi için sorun olabilmektedir. Medya yöneticileri, ortalama
seyircinin dikkatinin ancak kısa bir süreyle aynı nesneye sabitlenebileceğini kabul
ederek, uzun programlardan kaçınırlar ve izleyicinin ilgisini en iyi çeken şeyin
şiddet gösterileri ve izleyende az ya da çok travma etkisi yaratan görüntüler
olduğunu kabul ederler. Buna paralel olarak da halkın ilgisini özellikle çektiği kabul
edilen sekansları seçerler. Bu görüntülerin illa ki, savaş ve suçlarla ilgili olması
98
gerekmemektedir. En yalın haliyle futbol maçı yayınları, (gerek saha içi futbolcular
arası, gerekse saha dışı, tribünlerde seyirciler arası çatışmaları ile) teoride şiddet
içermemekle beraber, pratikte birer şiddet gösterisine dönüşen olaylara bir
örnektir. Bu görüntülerin yer aldığı futbol ya da herhangi bir sportif karşılaşma
yayınları şüphesiz
ki,
kolektif şiddetin artışına
büyük ölçüde katkıda
bulunmaktadır(Huiseman, 2000:255-256).
Medyada yer alan şiddet sahnelerinde, insani öğeler dışlanmakta, insanlar
cinayet gibi, katliam gibi eylemlerin nesneleri haline dönüştürülürken, söz konusu
eylemler de mekanikleşerek, sıradanlaşmaktadır. Böylelikle bu tür sahneleri
izleyenlerin
duyarlılıkları
kurgulanmış
görüntüleri
köreltilmekte,
izleyenlerde
çoğu
hiçbir
zaman
tepki
özünden
ya
da
saptırılmış,
insani
duygu
uyanmamaktadır. Yönetmenin şiddet görüntülerini sanatsal açıdan yorumlama
düşüncesi ile yeniden biçimlendirmesi, sivri ve dokunaklı yanlarının sansür
edilmesi, çoğaltma sırasında netliğin yitirilmesi, aynı görüntülerin sürekli tekrar
edilmesi ile şiddet büyük oranda olağanlaştırılır ve kanıksatılır ( Dündar,1996: 72).
Şiddet estetize edilerek sunulduğunda kabul edilebilirliği kolaylaşır. İnsanlar
farkında olmadan etki altına girmekte ve şiddeti kanıksanmasına neden
olmaktadır.
Şiddet içeren herhangi bir sahneye, örneğin ölü ve yaralıların bulunduğu bir
trafik kazasına, gerçek yaşamda ve televizyonda izleyici olmak birbirinden çok
farklıdır. Gerçek yaşamda böyle bir olaya tanık olduğunuzda, olayı tüm insani ve
trajik boyutları ile yaşarsınız. Televizyonda ise, görüntüleri izlerken, çocuğunuz bir
şeyler anlatmaya başlar, telefon çalar, yemek taşar vs., geri döndüğünüzde ise
ekranda bir spor karşılaşmasına ilişkin bir haber ya da bir deterjan reklamı ile
karşılaşırsınız. Bu durum ise, kazaya ilişkin önceki görüntülerin ve varsa şiddet
öğelerinin
gerçeklikten
algılanmasına neden olur
uzaklaşmasına,
sanki
gerçek
değillermiş
gibi
(Fiske,1997:139). Televizyonda görmekle o anı
99
yaşamak insanda farklı duygular uyandırır. Televizyonda gördüğü olayda ile
gerçekte yaşadığı bir olaydaki etkiyi göstermediğinden gerçekliğine inanmaz.
Medyadaki
şiddet
kimi
bilim
adamlarınca
“simgesel
şiddet”
olarak
tanımlanmaktadır. Fiziksel ve psikolojik anlamda şiddet öğelerinin açıkça
sergilendiği iletişim ürünlerinin yanı sıra, “mutlu şiddet” olarak tanımlanan ve
herkesin birbirini makineli tüfekle taradığı, bombalarla havaya uçurduğu, buna
karşın kimsenin ölmediği, hiçbir trajik sonucun olmadığı bir şiddet türü de özellikle
televizyon dizilerinde sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Her iki kullanılış tarzı ile de
şiddet öğesi normalleştirilmekte ve doğallaştırılmaktadır ki, buradaki yanlışlık
belirgindir.
Çocukların
medya
içeriğindeki
şiddet
öğeleri
gibi
henüz
kavrayamadıkları konularla ve görüntülerle sıklıkla yüz yüze gelmeleri ise, onları
anlayacak ve doğru değerlendirecek bir kültürel seviyeye gelmemiş, gelişimi
tamamlanmamış beyinlerinde belirli bir tahribata yol açmaktadır (Rigel,1994:155).
Kuşkusuz ki konu ile ilgili tüm olumsuzluklarda medya tek suçlu olmayıp,
çocuğun gelişiminde medyanın yanı sıra yetiştiği sosyo- kültürel ortam, (örneğin,
kitle iletişim aracının aile içerisinde nasıl kullanıldığı veya kullanılmadığı,
çocukların istedikleri zaman, istedikleri programları izlemelerine ebeveynleri
tarafından izin verilip verilmediği) çocuğun yapısı, diğer bir deyişle genetik bireysel
özellikleri gibi çok sayıda etkenin rolü vardır. Bununla beraber, medyanın şiddete
yönelik bireyler olmayı hızlandıran etmenlerden biri olduğu bilimsel araştırmalarla
ve örneklerle de kanıtlanmış olup, medyadaki şiddet, çevrenin ve ailenin
yönlendirmesinden farklı olduğu zaman bir dereceye kadar hissedilmekte ancak
aynı doğrultuda olduğu zaman güçlü bir pekiştirici etki yapmaktadır. Bu çalışma,
çocukların, başlıca dinleyici kitlesi olarak sayılmasalar da, medyanın ne denli
etkisi altında olduklarını ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Anlamlı bir kamu
yararı, çocukları, zararlı etkiler yaratabilen aşırı medya şiddetini izlemekten
korumakta yatmaktadır. Çocukların, daha fazla incinebilir, Daha az eleştirel
100
yargıda bulunabilir ve daha fazla risk altında olmaları ile, yetişkinlerden farklı
oldukları, doğruluğu kanıtlanabilir şekilde bilinmektedir. Uluslararası alanda,
programlama ile ilgili bloke etme teknolojilerinin ve diğer tekniklerin üzerinde
durulmasının nedeni de budur
( Murray, 2001 :91).
101
lll. BÖLÜM
REKLAM ve GÖSTERGEBİLİM
Göstergebilim
yöntemi,
kapsamı,
amaçları
ve
temel
kavramları
ile
göstergebilimin bir parçası olan anlamlandırma(düzanlam, yananlam, mit simge,
eğretileme ve düzdeğişmece), reklam iletilerinde göstergebilimsel çözümlemeden
nasıl yararlanılacağı bu bölümde ayrıntı olarak ele alınacaktır.
A.GÖSTERGEBİLİM VE TEMEL KAVRAMLARI
Gösterge, bir başka şeyin yerini alabilecek özelliğe sahip olduğundan kendi
haricinde bir şey gösteren, belirten(anlamı olan) her türlü varlık, nesne, olgudur;
özel olarak dilsel bir gösteren ve gösterilenin birleşmesinden oluşur ve varlığı
kullanıcılarının onu gösterge olarak kabul etmesine bağlıdır (Fiske, 1996: 63;
Vardar, 1988: 111). Örneğin; ekmek, kitap, sandalye, tabak, ev, araba, saat,
masa, yol gibi kavramlar toplumsal uzlaşımlar sonucunda belirttikleri şeyin
göstergesi olmuşlardır ve Türkçe’ de karşılık geldikleri anlamlar herkesin zihninde
karışıklığa yol açmayacak şekilde net ve aynı zihinsel kavramlardır. Anlamlı birer
bütün oluşturan dizgelerin (Türkçe, Fransızca gibi doğal diller, jestler, sağır-dilsiz
alfabesi, trafik işaretleri, reklam afişleri, moda mimarlık düzenlemeleri, yazın,
resim ve müzik vb.) birimleri de genelde gösterge olarak ifade edilir (Rıfat, 1992:
6).
Tüm göstergeler farklılıklarının ötesinde “insan-insan”, “insan-doğa” iletişimini
sağlamaya yöneliktirler (Günay, 2002: 181). İnsanlar göstergeler yoluyla doğayı
anlamlandırmış, kendi zihinlerinde tanzim etmiş ve diğer insanlarla, toplumla ilişki
kurabilmiş ve ilişkilerini anlamlı bir şekilde düzenleyebilmişlerdir.
102
Göstergebilim ise göstergeler evrenin kendine özgü yasalarını, işleyiş
kurallarını belirleyen ve inceleme yöntemleri oluşturarak göstergeleri tanımlayan
ve açıklayan bilim dalıdır. Çeşitli gösterge dizgelerini(bir ressamın tablosu, bir
tiyatro oyunu, bir giysi ya da dinsel tören gibi) ve bu dizgelere ilişkin metinleri,
diğer bir deyişle anlam üretim olgusunu bilimsel bir dil aracıyla açıklayarak
varsayımsal
tümdengelimli
yöntemle
anlamsal
ayrılıkların
yaratılmasını,
kavranılmasını amaçlar (Vardar, 1982: 61; Rıfat, 1986:9).
Göstergebilimin “göstergenin kendisi”, “içinde göstergelerin düzenlendiği
kodlar ya da sistemler” ve “kodlar ve göstergelerin içinde işlediği kültür” olmak
üzere üç temel çalışma alanı vardır. Bu kapsamda göstergeler ve bunların anlam
iletme-taşıma biçimleri, göstergeleri kullanan insanlarla ilişkilendirme biçimleri,
toplumsal
yapının(kültürün)
ürünü
ve
parçası
olan
kodların(sistemlerin)
kullanımına bağlı olarak oluşan anlatısal(metinsel) yapılar yer almaktadır (Fiske,
1996: 62).
Göstergebilimin amacı, konusuna giren gösterge sistemlerini çözümlemek, o
gösterge sistemi içinde kullanılan göstergelerin ilişkilerini kavramak ve toplumsal
yaşamdaki
kullanım
alanlarını
sınıflandırmaya
çalışmaktır.
Bu
anlamda,
göstergebilimin inceleme alanına sadece görsel göstergeler değil, aynı zamanda
insan topluluklarının birbirleri ile iletişim kurmalarını sağlayan doğal diller de
girmektedir ve mesaj iletme niyeti bulunsun ya da bulunmasın herhangi bir
gösterge sistemi içerisinde anlamın oluşumu, çeşitli yollarla aktarılması ve
kavranması, göstergebilimin kapsamını oluşturmaktadır. İnsanlar bir parçası
oldukları dünyayı ve diğer insanlarla olan ilişkilerini anlamlandırırken düşündüğü,
yazdığı, işittiği her gösterge düzesiyle devamlı olarak anlatılar, üretir ve çözerler
(Rıfat, 1992: 11).
Barthes, bu anlatıların söylemde, söylencede, sinemada, gazete haberinde ve
dramdan pandomime destana kadar her yerde, her toplumda ve her zamanda var
103
olduğunu ifade eder. Ayrıca bu anlatıların temelinde eklemli dil, görüntü, jestlerin
ve bu öğelerin her birinin karışımının olduğunu vurgular (Barthes, 1988: 7).Hangi
düzlemde
ve
hangi
düzeyde
yaratılmış
olursa
olsun,
aşamalı
olarak
karmaşıklaşan anlatıları çözümlemek, kavramak, yorumlamak, açıklamak ve
eleştirmek de yeni bir üretim sürecini yasamak, üretilmiş olan anlamları, nasıl
üretildiklerini yeniden yaşayarak sınıflandırmaktır.
Anlatılar her birey tarafından farklı şekillerde yorumlanır, eleştirilir ve
yapılandırılır ve bu eylemler sonucu ortaya çıkan yeni anlatı da bir üretim süreci
içinde farklı kültürel yapılarda, farklı statüde ve anlayış yapısındaki başka bireyler
tarafından da yorumlanır, eleştirilir ve yapılandırılır (Rıfat, 1992: 13).Diğer bir
deyişle anlatı oluşum süreci kişinin duygu, düşünce, değer yargılarıyla, anlatıyı
şekillendirme ve yorumlama yetisiyle şekillenmektedir. Bu aşamada bireyin
eğilimleri, zaafları, bağımlılıkları ve çevresel faktörler etkili olmaktadır. Bu da her
insanın kendine özgü bir anlatı yarattığı sonucunu ifade etmektedir. Göstergebilim
işte
bu
dünyayı
anlamlandırma
sürecinin
bilinçli
ve
sistematik
olarak
gerçekleşmesi için bilimsel bir model sunmaktadır.
Göstergebilim açısından birey, anlam üretim sürecinde etkin konumdadır ve
“okur” olarak ifade edilir. Bireyin hayatının her anında karşılaştığı görüntü, ses,
yazı gibi farklı formatlardaki göstergesel dizgeler ise metin olarak tanımlanır. Okur,
metinle müzakereli bir ilişki içindedir ve bu ilişki çerçevesinde üyesi olduğu farklı
toplumsal gruplardan edindiği birçok söylemle metni yorumlamaktadır (Fiske,
1996:149). Örneğin sinema filmindeki aşkı anlatan bir sahneye ilişkin her bireyin
okuması farklıdır. Kimileri görüntülerin aşkı estetik açıdan mükemmel şekilde
anlattığını düşünürken, kimileri için bu sahne aşkın içinde yer alan cinselliğin
mahrem yanının gereğinden fazla ön plana çıkarıldığı bir sahne veya saf aşkın
yozlaşması olarak da değerlendirilebilir. Bir okuma edimi olan göstergebilim, yeni
bir okuma biçimi sunmaz, bunun yerine anlamların metinlerde nasıl birbirleriyle
eklemlendiğini, üretildiğini araştırır. Metinlerdeki yapıyı kendine has bir üst dille
104
ayrıştırır, çözer, yeniden inşa eder, anlamları değil, anlamın eklemleniş biçimini
ortaya çıkarmayı amaçlar. Bunun için de dizimsel ve düzeyler arası ilişkiler
açısından söylem, anlatı ve temel yapı(mantıksal-anlamsal yapı) çözümlemesi
yapmakta;
anlatımın
düzlemi(gösterenler)
ve
içerik
düzlemi(gösterilenler
düzleminde anlatımın tözü ile anlatım biçimi ve içeriğin tözü ile içeriğin biçimi)
ayrımını oluşturarak, içeriğin biçimini konu edinir (Rıfat, 1996: 17, 21,27-29).
Dizi (paradigma/değerler dizisi), aralarında ilişki bulunan, birbirinin yerine
geçebilecek göstergelerden oluşmuş bir yapıdır. Dizim ise anlamlı bir bütün
meydana getirmek için farklı dizilerden seçilen birimlerin bir araya getirilmesiyle
oluşan birleşimdir; çoğunlukla kuruluşu, toplumsal uzlaşıma bağlıdır ve dizilerden
aldığı birimleri yan yana getirirken uyduğu bazı kurallar vardır (Elden vd., 2005:
477;
Erkman,1986:52-56).Anlam
bütünleri
olarak
gördüğümüz
yapıların
bünyelerindeki göstergeler bir ilişki ağı, bir dizge mantığı içinde birbirlerine sıkı
sıkıya bağlıdır. Bu içsel bağlılığın saptanması, yapılanmayı anlamak için
gereklidir.
Anlam
bütünü
olarak
görülen
nesnenin
derindeki
anlamını
kavrayabilmek için, unsurları arasındaki ilişkinin mantığı ve düzeni tespit
edilmelidir.Bir dilin ya da yazarın bugüne değin geçirdiği değişim süreci,
gelişmeler ise artzamanlı incelemenin kapsamına girmektedir (Lyons, 1983: 5051; Kocaman, 1980: 34).
Kodlar, kullanıcıları olan toplumun üyelerinin kabul ettikleri kurallar tarafından
belirlenen, toplum ve kültür içerisinde öğrenilen karmaşık çağrışım kalıplarıdır.
Gösterge sistemleri anlamlandırma kodlarıdır (Elden vd., 2005: 479).Kodlar genel
olarak üç grupta incelenmektedir: Sosyal kodlar(tüm göstergebilimsel kodlar:
konuşulan dil kodları; yüz ifadesi, baş hareketleri, jestler gibi beden kodları; moda,
giyim gibi ticari kodlar; ritüeller, protokoller gibi davranış kodları), metinsel
kodlar(sunulan kodlar: matematik dahil bütün bilimsel kodlar, romantizm, realizm,
şiir gibi sanat dalları içindeki estetik kodlar; karakter, aksiyon, diyalog, yorum gibi
tür, retorik, biçem kodları; fotoğrafa, radyoya, gazete ve dergi formatlarına dahil
105
kitle iletişim kodları) ve yorumlama kodları (görsel algılama gibi algısal kodlar,
feminizm, liberalizm gibi ideolojik kodlar) (Elden vd., 2005: 480, 481).
Kodlarla ilgili bir diğer sınıflama ise geniş ve kısıtlı dil kodları şeklindedir. Geniş
dil kodları; orta sınıfa özgü, dilbilgisi yönünden karmaşık, geniş sözcük bilgisine
dayalı, karmaşık tümce yapısına sahip, sıfatların ve belirteçlerin dikkatli
kullanıldığı yüksek düzeyde kavramsallaştırmanın olduğu, ussal ve kullanıcılarının
bilinçli olarak kullandıkları kodlardır. Kısıtlı kodlar ise işçi sınıfına özgü, dilbilgisi
yönünden basit, sınırlı sözcük bilgisine dayalı, kısa ve yinelenen tümceli, sıfat ve
belirteçlerin az kullanıldığı, düşük düzeyde kavramsallaştırmanın olduğu, duygusal
ve kullanıcılarının bilinçsizce kullandıkları kodlardır (Berger; 1993: 32). Kodlar,
taşıdıkları anlamlarla insanın yaşadığı olayı, içinde bulunduğu mekanı, gördüğü
bir resmi, okuduğu bir şiiri, tanıştığı bir insanı kısacası hayatın her anında maruz
kaldığı uyarıcıyı anlamlandırmasında yol göstericidirler ve sundukları anlamlarla
dünyayı insan için daha anlaşılabilir hale getirmektedirler.
B.ÇAĞDAŞ GÖSTERGEBİLİMİN ÖNCÜLERİ: PİERCE VE SAUSSURE
Dilbilimci olan Ferdinand de Saussure (1857–1913) ise çağdaş göstergebilimin
Avrupa’daki öncüsüdür ve daha çok dilsel göstergeleri incelemiş, dil dışı
göstergeleri işleyişini araştırmak için “semiologie” adını taşıyan bir bilim dalının
kurulmasını öngörmüştür. Saussure dili incelerken “dil” ve “söz”, gösterge
kavramının ikili yapıya sahip olması, “eşsüremli” ve “ardsüremli” dil analizi olmak
üzere üç ayrıma işaret etmektedir. Dil(la langue)-söz(parole) ayrımında, dili
toplumsal(bellek olgusu) olarak nitelerken sözü bireysel(yaratım olgusu), bireyin
söylediklerinin toplamı olarak tanımlamaktadır.
Sausure’un dil tanımı, bireyin dili öğrenirken özümledikleri, sözün kullanılması
aracılığıyla toplumun üyesi olan bireylerde gerçekleşen bir birikimdir ve hiçbir
konuşmacı da bütünüyle gerçekleşmez, fakat kusursuz şekilde toplulukta yer alır.
106
Söz(parole) ise bireyin şahsi fikrini ifade etmek için dil sistemini kullanmasını
olanaklı kılan bileşimleri ve bu bileşimleri sağlayan anlık fiziksel düzeneği
kapsamaktadır (Saussure,1990: 55).Diğer bir deyişle dil bir dil sistemine verilen
addır. Fransızca ya da Türkçe dediğimizde “dil”i bu anlamda kullanırız. Söz ise
dilin pratik kullanımıdır yani dilin belirli bir konuşmacı tarafından belirli bir andaki
uygulamasıdır. Söz, somut ve bireyseldir, belirleyicisi ise soyut ve toplumsal bir
dildir.
Saussure dilin, konuşma aracılığıyla meydana gelen bir toplumsal üretim ve
bireyin uygulaması için meydana getirilmiş gerekli uzlaşmaların toplamı olduğunu
ve dilbilimin temel araştırma sorunsalının tutarlı ve çözümlenebilir bir nesne ve
göstergeler sistemi olarak değerlendirdiği dil sistemi olduğunu ifade etmektedir.
Saussure, dil göstergesi kavramını dilbilimine kazandırmış ve dilin mesajları
iletmekte kullandığı araçları dil göstergeleri olarak tanımlayarak göstergeyi(dil
göstergesi), gösteren(işitim imgesi/ses) ve gösterilen
(kavram/düşünce) olarak
birbirine sıkı sıkıya bağlı ve birbirini çağrıştıran iki öğeyi içeren bir bütün olarak
analiz etmiştir (Kıran, 1996: 58). Bu durumu bir örnekle şöyle açıklamaktadır:
“Latince arbor sözcüğünün anlamını aradığımızda da, Latince’ nin ağaç kavramını
belirtmek için kullandığı sözcüğü bulmaya çalıştığımızda da, ancak dilin
onayladığı yaklaştırmaların gerçekliğe uygun düştüğünü görür, tasarlanabilecek
başka her türlü yaklaştırmayı bir yana iteriz (Vardar, 1978: 110).” Saussure,
göstergelerin
aynı sistemdeki
diğer
göstergelerle
ilişkisi
ve
bu
ilişkinin
göstergelerin anlamlarını nasıl belirlediği üzerinde durur. Göstergelerin anlamının,
kendisi ile aynı kategoride olan diğer göstergelere bakılarak oluştuğu sonucuna
ulaşır. Örneğin “kaşık, bardak, tencere” birbirinden farklı nesnelerdir. “Tencere”,
“kaşık ” değildir. Çünkü özellikleri ve yaptığı işle kaşıktan ayrılmaktadır. Bu farklılık
bize “ tencerenin” anlamını vermektedir.
Saussure gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkinin zorunlu bir ilişki
olmadığını, nedensiz olduğunu ve bu ilişkinin de kullanıcılar arasındaki uzlaşıma,
107
kurallarla/anlaşmalarla
belirlendiği
görüşündedir(Fiske,
1996:
77).Sözgelimi
Saussure’un ağaç kavramının “a-r-b-o-r” ya da “a-ğ-a-ç” ses dizisi ile bir iç
bağıntısı yoktur. Ağaç kavramının başka dillerde farklı gösterenlere sahip olması
hatta aynı dil içinde bile zamanla dönüşüm geçirmesi toplumsal uzlaşımın bir
neticesidir (Büker,1991: 26; Vardar,1982: 56-57).
Nedensizlik ilkesi, göstergenin biçimiyle anlamı arasında hiçbir nedenli bağın
olmayışını ifade etmektedir. Yani “çatal” göstergesinin “ç-a-t-a-l” den oluşan
gösteren tarafıyla zihinde oluşan gösterilen tarafı arasında hiçbir bağlantı yoktur.
Aynı şeyi ifade etmek için “inek” gibi çok anlamsız görünen bir göstergenin de
seçilmesi mümkündür. Bu tercih, tamamen bir topluluğun ortak kararına ya da
uzlaşımına dayalıdır.
Saussure (1985:168), bir dizge olan dilin kapsamındaki her şeyin ayırıcı
birimlerin bütünleşmesiyle gerçekleştiğini ifade etmektedir. “Banka” ve “başka”
sözcüklerinde “n” ve “ş” ararsındaki karşıtlık gibi bir sözcüğün ses birimlerinde
oluşan değişiklik, o sözcüğün ifade ettiği anlamı farklılaştıracağı için ayrıklık söz
konusu olacaktır (Kıran, 1996: 70,71).Bu açıdan dil, ayrılıklar üzerine kurulu bir
sistemdir.
Sözcükleri
oluşturan
harflerdeki
farklılaşmalar
anlam
çeşitliliği
yaratmaktadır.
Göstergenin bir diğer özelliğini de Saussure “çizgisellik” olarak sunmaktadır.
Çizgisellik kavramı, göstergelerin zorunlu olarak zaman içinde artarda sıralanışına
ve iki öğenin aynı anda, mesajın aynı yerinde birlikte yer alamayacaklarına karşılık
gelmektedir
(Kıran,
1996:
67).
Saussure’a
göre
(1978:115),
görsel
gösterenlerin(denizci belirtkeleri, vb.nin) birçok boyutta birden süremdeş olarak
dallanıp budaklanabilmesine karşın, işitimsel gösterenlerin tek boyutu vardır, o da
zaman çizgisidir. Bunların öğeleri birbirini izler ve bir zincir oluşturur (Aksan, 1982:
157).Örneğin “kartal” sözcüğü, kendisini oluşturan her harfin belli bir süreyle
sıralanışıyla oluşmuştur ve bu sıralanışta harflerin aynı anda söylenmesi,
108
sıralarının değişmesi mümkün değildir. Ne en baştaki “k” harfi bir sonraki harf olan
“a ” dan önce gelebilir, ne de “k” ve ”a” aynı anda söylenebilir, çünkü “kartal”
kelimesi “akrtal” haliyle bir anlam ifade etmez.
Saussure’un son ayrımı ise eşsüremli ve art-süremli dil analizi ayrımıdır. Dili
incelemek için bu iki yöntemi önermekte ve eşsüremli dilbilimin, artsüremli dilbilimi
reddetmediğini, dizgelerin evrimsel yasalarının saptanması için eşsüremli
dizgelerin
analizinin
artsüremli
boyutun
artsüremlilerden
önce
geldiğini
etmektedir(Rıfat,
ifade
geldiğini
yöntemsel
1989:
bakımdan
18).Örneğin
artsüremli(düşey okuma yöntemi) bir çözümlemeyle tarihten bugüne kentlerin
değişen yüzü ve değişen kültür-mekan ilişkisi incelenebilir. Bu yöntem genellikle
toplumun değişen gösteren ve gösterilenlerinin üzerinden aslında değişen sosyal
kodlarını ortaya koymaktadır. Eşsüremli(yatay okuma yöntemi) çözümlemeyle
aynı zaman diliminde üretilmiş dolayısıyla aynı dönemsel sosyal ve kültürel
kodlara sahip, fakat farklı kurgulardaki mekanlar incelenerek bir birleşim
oluşturulabilir. Bunun dışında futbol, tenis, buz hokeyi gibi sporların kuralları, kaç
kişiyle oynandığı yani sistematiğini öğrenen kişi rahatlıkla bu sporları yapabilir. Bu
sporları oynayabilmesi için her birinin tarihini öğrenmesine gerek yoktur, bunu
araştırmak artsüremli bir yaklaşımdır. Oyundaki kuralların ve öğelerin birbiriyle
ilişkisi onun için daha önemlidir ki bu da eşsüremli yaklaşımdır.
Amerikalı
Mantıkbilimci
Charles
Saunders
Pierce(1839-1914)
ise
göstergebilimin bağımsız bir bilim dalı olmasında büyük rol oynamış; dilsel ve
dildışı göstergelerle ilgili “semiotic” adını taşıyan kuramı tasarlamış, göstergelerin
mantıkla olan ilişkisini incelemiştir ve göstergeyi şöyle tanımlamıştır (Fiske, 1996:
65): “Bir gösterge, başka bir şeyin yerine koyulabilme özelliğine ve kapasitesine
sahip olan bir şeydir. Gösterge birisine seslenir yani seslendiği kişinin zihninde
denk bir gösterge ya da belki de çok daha gelişmiş bir gösterge yaratır. Yaratılan
göstergeyi, birinci göstergenin yorumlayıcısı olarak niteliyorum. Gösterge bir şeyi,
gösterdiği nesneyi temsil eder.”
109
Peirce, iletişim amacıyla üretilen her göstergeyi kendisi, nesnesi ve
yorumlayanı olmak üzere üçe ayırmaktadır. Bu üç unsurun her biri başlı başına
her bir unsurla ayrı ayrı yakın ilişki içindedir ve diğerleriyle olan ilişkisi ölçüsünde
anlaşılabilmektedir. Buradaki gösterge, Saussure’ün gösterenine; yorumlayan ise
onun gösterilenine benzemektedir. Yorumlayıcı, göstergeyi anlayan, zihninde bir
kavram uyanan kimsedir; nesne ise bu zihinsel kavramın dış dünyadaki
gerçekliğidir.
Pierce göstergeleri “görüntüsel gösterge(ikon)”, “belirti” ve “simge” olmak üzere
üçe ayırmıştır. Görüntüsel gösterge, bir resim ya da fotoğraf gibi belirttiği şeyi
tamamen temsil eden, canlandıran göstergedir. Belirti, nesnesi olmadığında
kendisini gösterge yapan niteliğini kaybedecek olan ama yorumlayan olmadığında
bu özelliği kaybetmeyecek olan göstergedir ve dumanın ateşi çağrıştırması gibi iki
öğe arasındaki gerçek çağrışıma dayanmaktadır. Simge ise doğal dillerdeki
sözcüklerde, matematik ve kimyada olduğu gibi yorumlayan olmasa kendisini
gösterge yapan niteliği kaybedecek olan göstergedir (Rıfat, 1992: 21, 22).
Görüntüsel gösterge, belirttiği şeyi doğrudan doğruya canlandıran, onunla
benzerlik ilişkisi içinde olan göstergedir. Fotoğraflar ya da resimler bunun en açık
örneklerini teşkil ederler. Belirti, nesnesiyle gerçek bir ilişki içinde olan; gösterenle
gösterilen arasında nedenli bir bağın bulunduğu gösterge türüdür. Örneğin; toprak
kokusu yağmurun belirtisi, duman ateşin belirtisidir. Simge ise biçimle içerik
arasındaki ilişkinin nedensiz olduğu; uzlaşmaya ve kurallara bağlı olan
göstergelerdendir. Bu bakımdan dilsel göstergeler birer simge örneğidirler. Mesela
çiçek açmış ağaçlar ilkbaharın; mutfaktan gelen yanık kokusu sütün taştığının;
kara bulutlar yağmurun belirtisidir. Bu tür göstergeler bir amaç için üretilirlerse,
belirti olma özelliklerini kaybedip birer belirtke olurlar. Örneğin kendisini kovalayan
köpekten kaçan çocuğun arkasında bıraktığı iz, kasıtlı yapılmadığı için belirtisel bir
göstergedir. Bunun yan sıra haritalar, çeşitli karikatürler, kadın ve erkek
110
tuvaletlerini simgeleyen yaygın görsel göstergeler, kartpostallar, tablolar da birer
görüntüsel göstergedir.
Sonuç olarak Peirce, dil dışı göstergelerden hareket ederek dilin bunlar
içindeki yerini tespit etmeye çalışırken Saussure, dilden yola çıkarak başka
göstergelerin işleyişiyle ilgilenir. Peirce, göstergenin mantıksal işlevini; Sausssure
ise toplumsal işlevini vurgular. Peirce’nin gösterge kavramı üçlü bir karşıtlığa
dayanır: gösterge, yorumlayıcı, nesne. Saussure ise aynı kavramın iki parçadan
oluştuğunu söyler: gösteren, gösterilen. Peirce, göstergebilimin temelini attığına
inanırken, Saussure göstergebilimin henüz kurulmadığından, onun ilerde
kurulacak bir bilim dalı ve göstergebilimin genel göstergeler bilimi olacağından ve
dilbilim de göstergebilimin bir dalı durumuna geleceğinden söz eder.
C. ANLAMLANDIRMA
Anlam, bir şeyin ifade ettiği, gösterdiği kavramlar ve olaylar bütünüdür; kişiyi ya
da nesneyi bir duruma gönderir ve bir şeyin neden olduğu gibi olduğunu gösteren
nedendir. Anlamlandırma ise, konuşan kişinin doğal bir dilin söz dizimi kurallarına
uygun olarak bir şeyi ya da olguyu göstermesi, kastetmesi, referansta
bulunmasıdır (Cevizci, 2002: 65, 66).
Anlam oluşumu, anlam yaratımı, anlamlandırma gibi soyut durumun
dizgeleştirilmesi, ortaya konulması gibi anlam evrenini ortaya koymaya ve
çözmeye yönelik konular göstergebilimin alanına girer. Anlamı yaratan da insan
olduğu için insanı tanımak, insanı tanımak için de insanın yaratığı sözcenin(metin,
resim, heykel, konuşması, bedensel davranışı vs.) tümüyle incelenmesi gereklidir
(Günay, 2002: 11, 12).Bu nedenle göstergebilim, toplumsal bir varlık olarak
çevresiyle iletişim kurmada göstergelere anlamlar yükleyen insandan hareketle
iletişim
amacıyla
oluşturulan
anlamlı
yapının
temelini
ortaya
koymayı
amaçlamaktadır. Bu süreçte anlamlandırmanın birinci düzeyi olarak ifade edilen
111
düzanlam, ikinci düzeyinde yer alan yananlam, mit, simge, eğretileme ve
düzdeğişmece terimleri anlamlı yapının analizinde önem kazanmaktadır.
1.Düzanlam ve Yananlam
Düzanlam, bir kelime, işaret veya imgenin doğrudan ifade ettiği nesnel anlam,
diğer bir deyişle sözlükteki karşılığıdır (Becer, 2000: 185). Barthes düzanlamı,
“göstergenin göstereni ve gösterileni arasında ilişkiyi ve
“göstergenin dışsal
gerçeklikteki göndergesiyle ilişkisini” tasvir eden anlamlandırmanın birinci düzeyi
olarak tanımlamakta ve düzanlamı anlatmak için fotoğrafçılık eylemine gönderme
yapmaktadır: “Düz anlam fotoğraf makinesinin doğrultulduğu nesnenin film
üzerinde mekanik bir yeniden üretimidir. Yananlam ise bu sürecin insani
boyutudur: çerçeve içine neyin dahil edileceğinin, odağın, ışığın, kamera açısının,
filmin kalitesinin ve benzerlerinin seçimidir. Düzanlam neyin fotoğraflandığıdır;
yananlam ise nasıl fotoğraflandığıdır (Fiske, 1996: 116)”. Diğer bir deyişle düz
anlam gösterenle aynı şeydir. “Ekmek” denildiğinde inanın zihninde beliren ilk şey
öncelikle ekmeğin “yuvarlak ya da uzun”, “kepekli ya da zeytinli ekmek” şekli değil
karın doyurmaya yarayan, temel besin maddesi niteliği olan ekmek kavramıdır.
Aynı şekilde “araba” sözcüğü de çift silindirli, altı kapılı, üstü açılabilir, siyah renkli,
son model falanca marka bir araçtan önce ulaşımı sağlayan, dört tekerlekli bir
kavramı ifade etmektedir.
Dil sayesinde zihnimizdeki imgeler karşımızdaki kişinin de zihninde belirir ve
kavram iletimi sağlanır, bu nedenle dil düzanlamsal bir işleve sahiptir
(Guiraud,1999: 43).Düzanlam, gerçek dünyadaki nesnenin zihindeki gösterimi,
ifadesidir, gösterenle ilk karşılaştığımızda zihnimizde beliren en yalın anlamdır.
Kavramlar, toplumsal uzlaşım sonucunda oluşmuş ortak bilgi ve bilinç ürünleridir.
Bu nedenle her kavram ait olduğu kültürle şekillendiği, bireysel ve keyfi bir nitelik
taşımadığı için göstergenin düzanlamı belirsizlik taşımadan, yanlış anlaşılmaktan
uzak olarak iletişim sürecinde aktarılmaktadır (Erkman, 1987: 67-72). “Kuş”
112
kavramı aynı toplumun her bireyi için kanatlı, uçan bir canlıya karşılık gelmektedir.
Bu kavram dillendirildiğinde bireylerin zihninde dört ayaklı, sürünen bir canlı ya da
tüylü ağaçtan ağaca atlayan bir canlı yerine her bireyde ilk anda aynı varlığı
karşılayan kavram oluşmaktadır. Düzanlam sayesinde, insanlar arasında iletişim
etkin olarak kurulabilmekte, insanların birbirilerini algılamaları, anlamaları mümkün
olabilmektedir. Yananlam ise, “göstergenin kullanıcıların duygularıyla ya da
heyecanlarıyla ve kültürel değerleriyle buluştuğunda meydana gelen etkileşimi”
kapsamaktadır ve yoruma dayalı olduğu için özneldir ve kültüre özgüdür (Fiske,
1996: 117).
Berke Vardar (1982: 73) “Göstergebilimin Temel İlkeleri” kitabında düzanlam
ve yananlamı şöyle ifade etmektedir: “Anlambilimcik demetinde yer alan ayırıcı
özelliklerin bir bölümü çekirdeksel niteliklidir, bağlamdan bağlama değişmez ve
düzanlamı oluşturur. Buna mantıksal ya da nesnel anlam da denir. Kimi özellikler
ise söylemde belirir, bağlamsal ya da değişken nitelik taşır ve yananlamı oluşturur.
Öznel ve bireysel de olabilir bunlar, toplumsal ve ekinsel bir geçerlilik de içerebilir.
Örneğin “öküz” sözlük biliminde yer alan canlı, hayvan, sığır vb. özelliklerinin yanı
sıra
kimi
bağlamlarda
ağır,
yeteneksiz
vb.
gücül
anlambilimcikler
de
gerçekleşebilir”.Baudrillard (1997:155), “beden” sözcüğünün dini görüşte sadece
et, endüstriyel mantıkta emek gücü anlamlarının yanı sıra taktik ve ritüel öğesi
olarak güzellik ve erotizm şeklindeki yan anlamlarının da olduğunu dile
getirmektedir.
Renkler de sözcükler gibi yananlamlar taşımaktadır: Einstein’in “Eski ve Yeni”
filminde siyaha gericilik ve suç anlamı yüklemiştir. Rus ve Fransız filmlerinde
kırmızı renk devrimcileri, beyaz renk ise kendi ülkesini terk ederek başka ülkelere
sığınan kralcıları temsil etmiştir. Fransız Devrimi’nin sonlarına doğru aristokratlar
idamı protesto etmek için kırmızı mendiller kullanmaya başlamışlardır(Einstein,
1984: 128).Renkler diliyle iyi-kötü, güzel-çirkin, egemen-tutsak, mutlu-mutsuz,
haklı-haksız, güçlü-güçsüz gibi birçok zıtlıklar ifade edilebilmiştir. Bu anlamda
renkler düşüncenin, tepkinin, yaşanan olayların yarattığı karmaşık ruh hallerinin
113
dile
getirilişinin
diğer
bir
deyişle
anlam
üretim
sürecinin
bütünleyicisi,
anlamlandırmanın yardımcı öğeleri olmuşlardır.
Renklerin dışında giyim biçimi, kullanılan araba, sahip olunan evden tercih
edilen parfüme kadar her şey bireyin toplumdaki yerinin birer göstergesidir
(Guiraud, 1994: 116).Bunun yanı sıra yüz ifadeleri, baş hareketleri, duruş, ses
tonu-vurgu, yakınlık, bedensel temas ve jestlerde kişilerin kimliği, duygu durumları
konusunda enformasyon taşımaktadır (Fiske, 1996: 94-98).Yüzü asık çatık kaşlı
birini sinirli olarak algılamamız ve konuşmaya çekinmemiz, benzer şekilde tuhaf
bakışları ve davranışları olan, kötü giyimli bir kişiyi tehlikeli olarak değerlendirip
kendimizi kollamamız, marka giyinen kişileri ekonomik durumu oldukça iyi ve rahat
para harcayan kişiler olarak görmemiz ve kişilikleriyle ilgili ukala, havalı gibi
yargılara ulaşmamız gibi bir çok durum bu enformasyon sürecine örnek olarak
gösterilebilir.
2.Mit ve Simgeler
Mit bir kültürün, gerçekliğin ya da doğanın bazı görünümlerinin ifade edilmesini
ve kavranmasını sağlayan öyküdür. İlkel mitler yaşam ve ölüm, insan ve tanrılar,
iyi ve kötü, sofistike mitler ise erillik ve dişilik, aile, başarı, bilimi konu edinmektedir
(Fiske, 1996: 118).Mitik kategorisinde yer alan şeyler, kültürün ya da alt kültürün
sahiplendiği, ortaya koyduğu ifadelerdir (Dağtaş, 2003: 93).Mitler, toplumunun
köklü inançlarını ifade eden, kuşaktan kuşağa aktaran semboller, göstergelerdir
ve bu hayal ürünü hikayeler sayesinde toplumların kültürünü, tarihini anlamak
mümkünleşir. Her toplumun kendine has yaradılış mitleri vardır. Amerikan toplumu
için Western filmleri, Hristiyanlık’ta Cennetten Kovuluş, Noel Baba ve Saint
Valentien birer mittir.
Barthes, mitlerin asıl rolünün tarihi doğallaştırmak olduğunu ve tarihte egemen
sınıflar tarafından oluşturulduğunu ileri sürmektedir. Çocuk bakma ve büyütmenin,
114
kocalarına hizmet etmenin kadınların doğası gereği en iyi yaptıkları işler olarak
tanımlanıp kadının eve hapsedilmesi ve aksine erkeğe ev dışı alanda para
kazanma rolünün uygun görülmesi şeklindeki mitler, bu rolleri doğanın bir parçası,
adil, değişmez ve evrenselmiş gibi sunan ve tarihsel kökenlerini gizleyerek aileyi
yapılandırılan mitlerin katkısıyla şekillenmektedir (Yengin, 1996: 117). Diğer bir
deyişle mitler kadın ve erkek rollerini siyasal, toplumsal temellerini gizleyerek
yeniden
üretmekte,
düzenin(egemen
devamlılığını
sınıfın)
sağlamaktadırlar.
değerlerine
hizmet
Bu
etmekte
yönüyle
ve
bu
mevcut
değerleri
doğallaştırmaktadırlar. Böylece ikincil konumdaki sınıflarda doğallaştırıldığı için bu
mitleri kendi çıkarlarına uymasa da kabul etmektedirler.
Barthes, toplumlardaki çağdaş mitlerin kapitalist sistemin temel değerlerini
meşrulaştırıcı işlev gördüğü, giyinme, yeme, tatile gitme, reklam gibi göstergelerin
bir anlamlandırma sistemi olan mit tarafından yönlendirildiği analizini yapar
(Dağtaş, 2003: 64).
“Levi-Strauss ve Barthes, miti bir dil biçimi, anlamları toplamda yayma aracı
olarak inceleyerek Saussure’den yararlanırlar. Levi-Strauss’un mit analizi, doğumölüm, güzel-çirkin gibi karşıtlıklara dayanır. Levi Strauss’a göre, ikili karşıtlıkların
kurulması temel ve evrensel bir anlamlandırma sürecidir ve türe özgüdür. Başlı
başına doğa ve kültür iki önemli karşıtlıktır ve Levi-Strauss’a göre tüm toplumlar
önce kendilerini doğadan farklılaştırır; kültürü oluştururlar ve ardından kültürel
alanı doğallaştırmaya çalışırlar. Tam bu noktada mitler doğallaştırıcı ve çelişki
giderici olarak işlev görürler (Dağtaş, 2003: 75)”.
Miti bir öykü ve endişe giderici olarak tanımlayan Levi-Strauss mitin kaynağını
Freud’un “Rüya Kuramı” ile bağlantılı olarak açıklamaktadır. Tıpkı rüyaya
kaynaklık eden bilinçaltında bireye özgü bastırılmış endişeler ve çelişkiler olduğu
gibi kültürel bilinçaltında da kültüre özgü bastırılmış endişelerin ve çelişkilerin
olduğunu ve mitlerin de bunlardan kaynaklandığı düşüncesindedir (Fiske,1996:
115
160). Simge ise uzlaşım ve kullanım yoluyla anlam açısından bir şeyin yerine
geçen başka bir şeydir (Fiske,1996: 123). Simge yoluyla, anlatılmak istenen şey,
kendisini en iyi şekilde temsil edebilecek somut ya da soyut bir şeye
dönüştürülerek ifade edilmektedir. Simge, birey için değer ve anlam ifade eder;
bireyin bir parçası olduğu toplumun ortak değerlerini yansıtır; karşılıklı ilişkiler
sonucunda oluşmuş, öğrenilmiş uyarıcıdır; insanların anlam yakıştırdığı nesne,
olay, ses ya da yazılı biçimlerdir. İnsanlar, birincil simgeleştirme biçimi olan dilin
yanı sıra, beden duruşlarından giysilere, dansa, mülkiyet, mimari ve mekan
düzenlemelerine kadar pek çok gösterge ve simge yoluyla iletişim kurarak
düşünce ya da duygu uyandıran her olay, eylem ya da nesneye anlam
yükleyebilmektedirler (İnceoğlu, 2000: 48, 49; Applebaum, 1987: 477).
Saussure, gösterge ve simgeyi gösteren-gösterilen ilişkisi bakımından
birbirinden ayırır; göstergenin(gösteren-gösterilen ilişkisinin) simgesel kökenli
değil buyrultusal ve rastlantısal olduğunu, simgenin göstereni ve gösterileni
arasında doğal bir bağlantı olduğunu ve simgelerin asla tümüyle nedensiz
olmadığını dile getirir. Örnek olarak da adalet simgesi olarak kabul edilen teraziyi
gösterir ve adalet simgesi olarak onun yerini bir arabanın alamayacağını vurgular
(Vardar, 1982: 56; Berger, 1996: 16-17).
Simgelerin ve göstergelerin farklı konuşma evrenlerinin olduğunu savunan
Ernest Carrier de gösterge ve simgelerin ayrımını destekler; göstergelerin fiziksel
varlık dünyasına, simgelerin ise insanın anlam dünyasına ait bulunduğunu,
göstergelerin işgörücü maddi varlıkları, simgelerin ise anlamlandırıcı işlevsel
değerleri
olduğunu
ve
simgelerin
göstergelere
indirgenemeyeceğini
belirtir(Cassirer,1997: 51). Simgeler; yalnızca bir şeyleri temsil etmez, aynı
zamanda anlamlarının bir kısmını kullananlara kazandırır. Bu durum, simgelerin
çok yönlülüğünü ifade etmektedir. Diğer bir deyişle önemli olan simgenin biçimi
değil, içeriğidir. Biçim zamana direnebilir, ama içerik zaman içinde ve kullanana
göre önemli değişimlere uğrayabilir. Örneğin; bayrak simgesi bir ülkedeki
116
insanların zihinlerinde farklı şeylere gönderme yapabilir Bağımsızlık, özgürlük,
eşitlik, sömürü, aşağılanma vb. ya da dini simgeler örneğin bazı eylemlerde
gördüğümüz yeşil hilalli bayraklar ya da Arapça yazılı bayraklar ve kafalardaki
sarıklar o eylemde bulunan kişiler için kutsal karşıtları için ise tehlike, rejim
karşıtlığı gibi anlamlar taşıyabilir. Pierce simgeyi, nesnesi ile arasında nedenli bir
bağ olmadığı için “soyut” ve nesnesiyle bağlantısı toplum tarafından bilindiği için
“genel” olarak niteler ve alışkanlığın simgenin nesnenin yerini tutmasında etkili
olduğunu, simge-nesne ilişkisinin yorumcunun anlıksal çağrışım aracılığıyla
oluşturduğunu ve simgenin bir kural olduğunu ifade eder (Büker,1991: 31).
Simgeler diğer simgelerle kurdukları düzenli ilişkiler yoluyla anlam kazanırlar.
Tek başına diğer simgelerden bağımsız olarak bir simgenin varlığını sürdürmesi
mümkün değildir (Sargut, 2001: 75). Bireyler semboller aracılığıyla değerleri,
anlamları, davranış biçimlerini hazır olarak öğrenirler ve kültürel gösterge ve
sembollerle başka insanların davranışlarını yorumlayabilirler(İnceoğlu, 1993:
44).İnsanlar yaşadıkları çevreyi kendilerinden önce de var olan ve kültürün bir
ürünü olan simgeler aracılığıyla kavrarlar. Simgeler aracılığıyla iletişim kurarlar ve
iletişim yoluyla edindikleri bilgileri sonraki nesillere yine simgeler yoluyla aktarırlar.
Zihinlerde oluşturulan simgesel alan, kültürleri birbirinden ayırmaya yarayan
sınırları oluşturur. Kültürlerin farklılaşmasının temelinde kullanılan simgelerin
birbiriyle olan ilişkisi yatmaktadır.
3 .Eğretileme (Metafor) ve Düzdeğişmece(Metonim)
Vardar’a göre(1998: 93) eğretileme “düzdeğişmeceye karşıt olarak, dizisel
bağlantılar düzleminde ortak anlam birimcikler kapsadıklarından aralarında
eşdeğerlilik ilişkisi kurulan anlamlı öğelerden birini öbürü yerine ve karşılaştırma
yapılmasını sağlayan sözcükleri(örn. gibi) kaldırarak kullanma sonucu oluşan
değişmecedir. Yani sözcüğün bilinen kullanımında belirlediği nesne, nitelik, eylem
ya da edim değişir ve başka bir anlamı ifade etmeye başlar(Göktürk, 1988:
117
148).Anlatılmak istenen kavram, kendisiyle bir yönden benzerliği, ilişkisi, yakınlığı
olan başka bir kavramla anlatıldığı için gösterge yeni bir anlam kazanır(Aksan,
1999: 62).
Eğretileme, hem mecaz hem de benzetmedir. “Lületaşı” yerine “beyaz altın”,
“asker” yerine
Mehmetçik” ya da “aslanlar” kavramlarının kullanılması birer
eğretilemedir.Bunun
dışında
“duygu
seli”,
“dolabın
gözü”,
“kapının
ağzı”,“Galatasaray Fenerbahçe kalesine gol yağdırdı”, “Gökten inciler yağıyordu”,
“Onun ne tilki olduğunu bilmez misin”, “Mehmetçik kükreyerek atıldı”, “Silahlar
konuştu”, “Sevgilim bir çiçektir”, “Yavrum yuvadan uçup gitti”, “Ufukta gün soldu”,
“Güneşin alnında çalışıyor”, “Hayat avuçlarımdan akıp gidiyor” , “Kadın bir kaledir”
,“devlet baba” şeklindeki ifadeler de eğretilemeyle oluşturulmuştur. Canlı bir
nesnenin cansız bir nesneye, cansız ama fizikî bir nesnenin cansız bir nesneye,
cansız bir nesnenin canlı bir nesneye, canlı bir nesnenin cansız bir nesneye ya da
canlı bir nesnenin cansız bir nesneye benzetilmesi şeklinde değişik yollarla
eğretileme yapılabilir.
Sözel metaforların yansıra görsel dili kullanarak da eğretileme yapılmaktadır.
Bu açıdan sinemada kesme yöntemiyle birbirine uzak iki öğe bağlanır ve
eğretileme yapılır(Büker, 1991: 134). “ Hiroşima Sevgilim” adlı filmde bir ırmağın
oluşturduğu delta görüntüsünden atom bombasının yarattığı ışık görüntüsüne
geçilmiştir. Diğer bir deyişle bu iki görüntü arasında ilişki kurulur yani hayat
kaynağı olan su oluşturduğu biçimle atom bombasının ışığına benzetilir ve
mantıksal bakımdan yan yana olması imkansız iki olay birleşir.
Eğretilemeyle çoğu kez karıştırılan düzdeğişmece ise Vardar’ a göre (1998:
89) “Eğretilemeye karşıt olarak tümcede dizimsel bir bağlantı kuran ya da belirtilen
gerçeklik düzleminde yan yana bulunan öğelere ilişkin olarak, benzetme
yapılmaksızın sonucun neden, kapsayanın kapsanan, bütünün parça, genelin
118
özel, somut adın soyut kavram yerine kullanılması yoluyla oluşan değişmece
türü”dür.
Düzdeğişmeceyi eğretilemeden ve kapsamlayıştan ayıran şey, değiştirime
dahil olan iki öğe arasındaki bağıntının tabiatıdır. Eğretimede bu bağıntı
“benzerliğe” dayalıyken, düzdeğişmecede “bitişikliğe” , kapsamlayışta ise
“bütünün bir parçası olmaya” dayalıdır. Düzdeğimecede, parça bütünü temsil
eder(modality) ya da bütün parçayı temsil eder (metonim). Tiyatro sözcüğü yerine
“sahne”, tiyatro sanatçısı yerine “sahne sanatçısı” kavramlarının kullanılması,
sinema için “beyaz perde”, İstanbul için “Yeditepe”, ABD Cumhurbaşkanlığı için
“Beyaz Saray”, yelkenli tekne yerine “yelken”, tenisçi yerine “raket”, futbol takımı
yerine “on bir”, seçime gitmek yerine “sandık başına gitmek”, sobanın içindeki
odunları yakmak yerine “sobayı yakmak”, fenerin fitilini yakmak yerine “feneri
yakmak” vb. kullanımlar düzdeğişmecedir(Aksan, 1982: 190; Büker, 1991:133;
Berger, 1996: 29).Düzdeğişmece, bu açıdan bir tür yananlam gibi de
değerlendirilebilir. Düzdeğişmeceli gösterenler, gösterilenlerini ön plana alır,
kendilerini ise arka plana atarlar. Düzdeğişmeceli bir gösterge,göstergenin
gönderme yaptığı şeyden başka, bir nesneyle ilişkili olan bir kavramı akla getirir.
Düzdeğişmeceler, gerçekliği etkili şekilde anlatırlar ve keyfi bir seçime
dayanarak oluşturulmalarına rağmen seçimin keyfiliğinin genelde gizlenmesi veya
göz ardı edilmesi ile doğal belirtisel bir gösterge olarak görünürler. Haberlerdeki
film kareleri de haber değeri dizgesi, kültürel değerler ve mitler ölçüt dizgeleriyle
bu
tarz
bir
keyfi
seçimlerdir(Fiske,1996:
128,129).Rüzgarın
ya
da
gök
gürültüsünün yağmur, olmadığından emin olduğumuz kadar film karesinde
gösterilen bir protesto yürüyüşünün ya da yürüyüşe müdahale eden polis gücünün
durumunun da gerçeği yansıtıp yansıtmadığından emin olmak mümkün değildir.
Gösterge seçimindeki keyfilik, düzdeğişmeceler yoluyla mitlere de dayanarak
farklı gerçeklik görüntüleri oluşturabilecektir Benzer şekilde gazetede içkili bir
adamın ayrıldığı eşini ve çocuklarını öldürdüğü haberine ilişkin okuyucunun
119
zihninde cinayeti işleyen kişinin karısıyla ayrılmayı hazmedemediği ve oldukça
fazla alkol alarak kendini kaybedip eşinin kapsına gittiği ve af dilediği, af isteği
kabul edilmeyince cinnet geçirerek karısını ve çocuklarını öldürdüğü şeklinde bir
öykü şekillenebilir. Bu kurgulanmış öykü haberle tamamen örtüşmese de habere
benzer olacaktır. Düzdeğişmece, anlatı çağrıştırıcı bu yönüyle kitle iletişiminde
bildirilerin oluşturulmasında bir önemli bir aracı haline gelmiştir.
Gazete ve televizyon haberlerinde olduğu gibi filmlerde de düzdeğişmece
kullanılır. Görüntülerde yer alan mekanların örneğin bir sokağın, kendisinden öte
kent yaşamını, şehirde belli bir yaşam tarzına ait insanların yaşadığı sefaleti,
ahlaksal
yapılarını,
şehrin
karmaşıklığını ifade
edebilmesi
düzdeğişmece
aracılığıyla gerçekleşir. Benzer şekilde başucunda para tomarları olan yatakta
ağlayan kadının yer aldığı film karesi de hayat kadınlığının bir düzdeğişmecesidir
(Fiske, 1996:127-128).Ayrıca yıkık dökük evler, çamurlu yollar ve kışın
ayaklarında delik ayakkabılarla montsuz dolaşan elleri yüzü morarmış çocukların
görüntüsü, ya da bedava ekmek kuyruğunda bekleyen yığınlar yoksulluğun,
ellerini yüzüne kapamış şekilde yerde çömelen çocuğun yanında duvarda beliren
elinde pantolon kemeri tutan adam çocuğa uygulanan şiddetin düzdeğişmecisidir.
D. REKLAM ÇÖZÜMLEME YÖNTEMİ OLARAK GÖSTERGEBİLİM
Reklamlar, hayatın hemen her anında kişisel ve toplumsal algılarımıza yönelik
mesajlarla televizyondan dergi ve billboardlara kadar her türlü yazılı,görsel ve
işitsel ortamda karşımıza çıkmaktadır ve bize ürünleri çekici hale getirmeye
yönelik olarak hazırlanmış anlam yapıları sunmaktadır. Bu anlam yapıları belirli
göstergeleme sistemleri çerçevesinde hazırlanmış olduğu için de anlamın nasıl
düzenlendiği ve iletildiği ile bağlantılı olarak göstergelerin ne olduğu ve nasıl işlev
gördüğünü ele alan göstergebilim yönteminden, reklam çözümleme yöntemi
olarak kullanılmaktadır.
120
Göstergebilim açısından reklam iletisinde “iletinin odaklandığı nesne/ürün”,
“göstergeler” “anlam/içerik” olmak üzere üç temel öğe yer almaktadır. Reklam
görüntüsünün
göstergebilimsel
teknik
ve
çözümlenin
biçimsel
ilk
özellikleriyle
basamağıdır.
betimlenmesi
Teknik
reklamda
betimleme;
görüntü
konumlandırma(görüntünün ekrandaki konumu, açı ve çerçeveleme) ve oluşum
göstergeleri(ışık, netlik ve ölçek değiştirme), renk kullanımı ve yazı kullanımını;
biçimsel betimleme ise zaman, uzam ve eylemi gerçekleştiren kişi ve nesneleri
kapsamaktadır. Reklamın göstergebilimsel çözümlemesinin ikinci basamağı ise
dilsel ve görsel iletinin içerik çözümlemesidir. Bu aşamada görsel ve dilsel iletinin
taşıdığı düzanlamlar ve yananlamlar irdelenir (Küçükerdoğan, 2005: 79, 86, 95,
108).
Teknik betimleme içinde yer alan görüntü konumlandırmada, ürünün
algılanırlığı, görüntüde ya da sayfada konumlanışı(Z, S/T ya da L şeklinde ) yer
almaktadır. Ayrıca anlamı(sevecenlik, kadınsılık, yükseklik erotizm, kusursuzluk,
sonsuzluk, uyum, eşitlik, güven, verimlilik gibi) güçlendirmek için görüntüye güç
katmak ve görüntünün oluşumuna ve anlaşılmasına yardımcı olmak için
çizgilerden(dikey ve yatay), noktalardan ve geometrik şekillerden (üçgen, kare,
daire gibi) yararlanılır. Çerçeveleme yoluyla görüntüye düzen verilir, reklamı
yapılan ürün ya da reklam anlayışı ortaya çıkarılır. Açı (yandan, alından, önden,
tam karşıdan, alttan, üstten, arkadan ürünün görüntülenmesi) ise okuyucunun
reklamı yapılan ürünü belli bir görüş düzeyinden algılamasını ve görüntüye derinlik
ya da reklamı izleyen de merak duygusu uyandırılması gibi faydalar sağlar.
Aydınlatma yoluyla ışık ve gölgeli alanların düzenlenmesi, ışığın geliş yönünün
belirlenmesi(dipyüzey ışık: ürünü tam arkadan aydınlatılması; cephe ışık: ürünün
tam karşıdan aydınlatılması; yatay ışık: ürünü göre yatay olarak konumlandırılmış
ışık; tepe ışığı: ürünü dar açıyla aydınlatılması aydınlatan ışık) ürünü aydınlatan
ürünün netleştirilip fonun bulanıklaştırılması ya da tam tersi bir şekilde ürünün
bulanıklaştırılıp,
sisler
arasında
sunulması;
ölçek
olarak
adlandırılan
121
okuyucunun/izleyicinin bakış açısının üstten aşağıya ya da aşağıdan yukarıya
konumlandırılması da zihinsel ve görsel algılamayı büyük ölçüde etkilemektedir
(Küçükerdoğan, 2005: 80-90).Örneğin loş ışıklı bir reklamda yemek yiyen çiftin
görüntüsü aşkın ifadesini kuvvetlendirirken, gölgenin ya da karanlığın reklamda
kullanımı korku ve heyecan duygularının oluşmasında etkili olmaktadır. Diğer bir
deyişle ışığın yönü, miktarı ve türü mutluluk, üzüntü, rahatsızlık, huzur gibi
duyguları harekete geçirerek birey üzerinde reklamın psikolojik özelliklerinin
belirlenmesinde rol oynamaktadır.
Renkler, insan da mutluluk, heyecan, üzüntü, neşe gibi çeşitli duygular
uyandırır.
Reklamlarda
renklerin
ifade
ettikleri
ve
çağrıştırdıklarından
yararlanılarak izleyicilere/okuyuculara mesajlar iletilir. Örneğin, beyaz renk
temizliğin, saflığın iyi niyetin, aşırı titizliğin göstergesidir. Mavi renk sakinliği,
güveni, sadakat duygusunu temsil eder. Kırmızı renk ise cinselliği, tehlikeyi,
tutkuyu, aşkı, yasağı ifade eder (Yolcu, 2001: 126-128).
Renk, reklamda biçim ve içeriğin bütünlüğünü sağlayan bir öğedir. Renklerin
birbirleriyle ve nesnelerle karışımından anlamlar ortaya çıkmaktadır. Sıcak
renkler(sarı ve kırmızı tonları), uyarıcı, neşelendirici, dikkat çekicidir. Soğuk
renkler(mavi ve yeşil) ise aşırı kullanımlarında bireyde sıkıntı, karamsarlık gibi
olumsuzluk duygular yaratan renklerdir. Renklerin tanımlanması(mavi, sarı, mor
gibi) tonları(açık mavi, koyu mavi gibi), parlaklıkları ya da mat oluşları, tek tek
algılanışları ya da başka renklerle algılanışları görüntü çözümlemesi açısından
önemlidir.
Renk kendi başına değil, sağladığı bağlantılarla anlam kazanır. Renkler
aracılığıyla, bir öykü anlatılır, oral bağlantı (örneğin; ürünün rengi ve ürün
reklamında kullanılan kişinin dudakları arasında kurulan bağlantı) oluşturur; nesne
diğer nesne, kişi ya da bir dünya ile ilişkilendirilir (Williamson, 2001: 20-23).
Örneğin reklamda mutfakta ya da evin herhangi bir bölümünde görüntülenen
122
kadın üstündeki kıyafetin rengi, saçının rengi göz rengi ya da sürdüğü rujun
tonuyla ürün ya da ortam ilişkilendirilerek kadının evin bir parçası olduğu izlenimi
yaratılabilir. Benzer şekilde bir içecek reklamında yer alan genç ve güzel bir
kadının teninin esmer renginden çikolata görüntüsüne geçilmesi de çikolata ve
esmer tenli kadını ilişkilendirmektedir.
Reklam görüntüsüne eşlik eden yazının boyutu, türü, biçimi,konumu (soldan
sağa, yukarıdan aşağıya, ortada gibi), yazıdaki boşluklar, yazının okunurluğu, yazı
türünün reklamı yapılan ürünle uyumu reklam iletisinin düzenli, dengeli ve tutarlı
algılanışında rol oynamaktadır. Zaman kullanımı(gecenin göstergesi olarak
yıldızlar, sabahın göstergesi olarak güneşin kullanımı gibi) ise reklam iletisinin
bireyi etkiler şekilde kurgulanmasında önemlidir. Ayrıca reklama eşlik eden müzik,
jingle ve sesler de reklamda oluşturulan öyküyü bütünleyerek reklamın anlam
yapısını bütünlemektedir.
Diğer bir görüntüyü tümleyen unsur ise uzamdır. Uzam(mekan), reklamı
yapılan ürünün içinde bulunduğu ortamı ifade etmektedir. Film yapımında uzam
doğal ve yapay iki şekilde tanzim edilmektedir. Doğal uzamın, tren garı,
gecekondu, ameliyathane gibi stüdyodan bağımsız olarak gerçekte var olan
mekanları ifade ederken, yapay uzam ise stüdyo ortamında oluşturulmuş, doğal
olmayan mekanları ifade etmektedir (Yolcu, 2001: 136).
Uzam, reklam görüntüsünün zamanını belirlemekte, iletisinin algılanışı
kolaylaştırılmakta, iletiye duygu katmakta ve iletinin anlamını pekiştirmektedir.
Örneğin buzlu içecek reklamının güneşin kavurduğu bir çölde çekilmesi ya da
parfüm ya da mentollü şeker reklamlarında ağaçlar ve çiçeklerle çevrili berrak bir
nehirde yıkanan insanların görüntüsünün yer alması ürünün özelliklerinin
algılanmasına yardımcı olmakta, reklam iletisinin anlamını bütünlemektedir.
123
Kişi, reklam görüntüsünün eyleyen(yapan, eden) öğesidir. Reklamlarda farklı
yaşlarda(çocuk, genç, yaşlı), farklı cinsiyetlerde(kadınerkek) kişilerin kullanımı,
ünlü ya da uzman konumundaki kişilerin reklamda yer alması, bu kişilerin beden
diliyle(duruş, jest, mimik vs.) ifade ettikleri okuyucunun ilgisinin çekilmesinde,
iletinin anlamının etkililiğinde oldukça önemlidir (Küçükerdoğan, 2005: 9899).Turkcell reklamlarında “Cellocan” adıyla oynayan birbirinden güzel ve sevimli
çocuklar mimikleriyle hayranlık ve ilgi uyandırmaktadır. Benzer şekilde ünlü
sanatçıların oynadığı ya da uzmanların yer aldığı reklamlarda saygınlık, güven
gibi duygularının izleyici de uyanmasını sağlamaktadır.
Reklam iletisinin düzanlamı, ürünün somut yararı ve özelliklerini; yananlamı ise
bireyin düş gücünü harekete geçirmeye yönelik usdışı mesajları içermektedir.
Yananlam düzeyinde bireye, toplumdaki sıradanlıktan sıyrılma, diğer bireylerden
farklı olma, ayrıcalıklı olma, fark edilme, öne geçme gibi değerler sunulmaktadır
(Küçükerdoğan, 2005: 141, 142).
Reklamın
düzanlamı
herkes
tarafından
algılanır,
ancak
yananlamın
anlaşılması bu kadar kolay değildir; çünkü iyi gizlenmiştir. Reklam iletisi işte bu biri
“gösteren” ve diğeri gizli olarak nitelenen “gösterilen” olmak üzere iki boyutuyla
çözümleme sürecinde ele alınır ve özellikle gösterilen boyutunda yer alan
anlamlar(ürünün simgesel anlamı) keşfedilir. Bu sayede büyük bölümü mesajdan
oluşan reklamlarda anlamı belirleyen asıl unsurlar(anlam yapıları) da belirlenmiş
olur.
Birçok
araştırmacı,
göstergebilimci
ve
reklamcı,
reklam
iletilerinin
çözümlenmesinde göstergebilimsel yöntemden faydalanmaktadır.
Göstergebilimsel çözümlemede önemli iki yöntem ise Umberto Eco ,Barthes
ve Saussure’e aittir.Eco, iletişim sürecinin ana öğeleri içinde yer alan “kodları”
göstergenin anlamlanması aşamasında zorunlu olarak görmekte ve kodların
olmadığı bir iletişim sürecini anlam aktarma işlevinden yoksun etki-tepki nitelikli bir
süreç olarak tanımlamaktadır.
124
Eco, alılmama kodları(leke, çizgi, biçim, renk), görüntüsel kodlar(nesnelerin
birer birer tanımlanması) ve ikon bilimsel(resim, heykel gibi sanat dallarını
inceleyen bilim) kodlar olarak üçe ayırmaktadır. Barthes ise görüntünün kodlarıyla
anlamı oluşturan birimleri elde etmeye çalışır. Bunun için görüntüyü dilsel ve
görüntüsel öğelerine ayırır ve bu öğeleri düzanlam ve yananlam açısından inceler.
Ayrıca çözümlemede gösterenleri de nesne(reklamı yapılan öğe), araç(reklamda
gösterileni yansıtacak öğe) ve değişken( gösterilene ulaşmada araca eklenerek
değiştirim işleminin uygulanması sonucunda anlamı değiştiren öğe) olmak üzere
üç gruba ayırır.
Saussure ise reklam iletilerini göstergebilimin temel ilkelerin olarak ifade ettiği
dil/söz,
gösteren/gösterilen,
anlamlandırıldığı/nasıl
dizim/dizi
anlamlandırıldığı)
ve
düzanlam/yananlam
şeklindeki
ikili
karşıtlıklara
(neyin
dayalı
gruplamasıyla çözümler(Küçükerdoğan, 2005: 65-68).Tüm bu çözümleme yolları
reklamların görünenin ardında taşıdığı gizli, bambaşka bir evrene işaret
etmektedir. Bu evren içinde simgelerin, kodların, göstergelerin, mitlerin yer aldığı
bir evrendir. Göstergebilim işte bu evrenin ortaya çıkarılmasında en etkili araçtır.
Reklamın tıpkı bir metin gibi çözümlenmesini, okunmasını ve neleri ve nasıl
algılattığının bilinmesi açısından oldukça önemlidir.
Reklam iletisinin çözümlenmesinde en çok kullanılan ve bilinenler kodlar,
etkinsel-toplumsal kodlar(İletideki bireyin kimliği ile ilgili adbilimsel kodlar; giyim
biçimi ile ilgili kodlar; topolojik kodlar; simgesel kodlar),ruhbilimsel kodlar(sansür
olgusu, savunma düzeneği, güdüler gibi bireyin kişisel bilinçaltına ve topluluk
bilinçaltına gönderme yapan kodlar) ve güzel duyusal kodlar(renklerle ilgili kodlar,
görüntünün
yapısı
ile
ilgili
kodlar,
belirlenmiştir(Küçükerdoğan, 2005: 67).
deyiş
bilimsel
kodlar)
olarak
125
Reklamlar tüm bu kodlar aracılığıyla oluşturdukları iletilerle bireyin güdüleri
harekete geçirilerek duyguları, mantığı etkilenerek bireyi gerçekmiş gibi sunulan
sanal bir dünyanın içine çekilmektedir. Bu hayali dünyanın içinde ürünler bireye
satın almadığı şeyleri ürünü elde ederek elde etme fırsatı tanımaktadır. Reklamda
sunulan evrenle ile gerçek evren arasındaki ilişki benzerliğe ve düzdeğişmeceye
dayalıdır. Gerçek yaşamın bir temsili olan uzamın, eyleyenlerin ve nesnelerin
görüntüsü gerçek evrene gönderme yapar. Düzdeğişmece yoluyla parça bütün,
içeren içerilen, sebep sonuç gibi kategoriler arasında göstergenin bağlama
gönderme
yapmasıyla
bitişiklik
bağıntısı
kurulur(Büker-Kıran,
1999:
52-
54).Malboro reklamındaki vahşi atlar Malboro sigarasının metoforu, doğal
yeşillikler ise mentollü sigaraların metoforudur(Fiske, 1996: 125).Kadın bedeninin
çıplak taraflarının parça parça gösterilerek aslında giyinik olan kadının çıplakmış
gibi algılatılması ya da kamyon mu, taksi mi hangi tip bir araç olduğunu
göremediğimiz bir araba içinde bütünüyle gösterilmeyen kadın ve erkeğin başı,
öpüşen ağızları gösterilmesi yoluyla çiftin yakın ilişkide olduklarının anlatılması da
düzdeğişmeceye örnektir(Büker-Kıran, 1999: 53).Düzdeğişmece yoluyla gerçek
dünyanın bir bölümü sunulur, ancak tüketici bu parçayı dünyanın bütünü olarak
algılar. Reklamcı gerçek ile kurmaca arasındaki çelişkiyi, eğretilemede benzeyen
ile benzetilen, düzdeğişmecede bütün parça arasında tercih yapma olanağıyla
çözer. Kültürel öğeleri kullanan ve kültürel değerleri yansıtan reklamlar,reklam-mit
ilişkisinin reklam-kültür ilişkisinin bir parçası olması nedeniyle mitleri de kullanırlar.
Mitik olarak tanımlanan şeyler kültüre ya da alt kültüre özgü ifadelerdir. Mitlerde
olduğu gibi reklamlarda toplumsal çelişkileri çözerek, tüketiciye kimlik modeli
sağlar, var olan toplum düzenini onaylar ve ürünler arasında farklılık yaratmak için
toplumsal mitolojilerdeki farklılıkları kullanırlar. Ürünlerin mitik bir tarzda gösterimi,
ürünle-tüketici arasında yabancılaşmanın oluşmasına engel olur. Örneğin; “Bu
güzellik insana otomobilini sattırır, Tempra aldırır” sloganına eşlik eden güzel
seksi kadının yer aldığı Tempra reklamında, çağdaş kapitalist kültürün bir miti
olarak “kadını elde etmek için otomobil sahibi olmak gerekliliği” yer almaktadır
(Dağtaş, 2003: 91-94).Ayrıca formda ve güzel saçlarla, ideal kilo ve kusursuz bir
126
fizikle bir bayanın her şeyi elde edebileceği, insanların takdirini ve hayranlığını
kazanabileceği ya da falanca markanın kullanımıyla prestij, gücün elde edileceği,
diğer insanlara üstünlük sağlanacağı şeklindeki mitlerde reklamda oldukça fazla
kullanılmaktadır. Tek bir kod haline getirilmektedir.
E. REKLAMLARIN GÖSTERGEBİLİM YÖNTEMİYLE ÇÖZÜMLENMESİ
1.Anlatı Çözümlemesi
Bu aşamada yapılacak olan, öyküyü Greimas’ın anlatı izlencesinde yer alan
eyleyenler düzleminde ele alarak eyleyenlerin sözdizimsel işlevlerinin yer aldığı en
yalın sözdizimsel anlatı yapısı diye tanımlanabilecek temel sözceleri saptamaktır.
Temel sözce en az iki eyleyen (Ö ve N) arasındaki ilişkiden doğar ve iki biçimde
gerçekleşir:
a. Durum sözcesi (özne ile nesne arasındaki ayrılık ya da birliktelik ilişkisi)
b. Edim sözcesi (bir durum sözcesini bir başka durum sözcesine dönüştüren
sözce)
Bir anlatının oluşması en az bir başlangıç durumu (durum sözcesi) ile bir
sonuç durumunun (başka bir durum sözcesi) ve bu iki durum arasındaki temel
dönüşümü gerçekleştirebilecek (edim sözcesi) bir “dönüştürücü özne”nin varlığını
gerektirir. Bir edim sözcesinin, bir durum sözcesini etkileyip onu yeni bir durum
sözcesine dönüştürme; başlangıç durumunu sonuç durumuna ulaştıran temel
dönüşümün gerçekleşme sürecine anlatı izlencesi denmektedir (Rıfat,1996: 31).
Bu durumda önce durum sözcelerini saptamak, daha sonra da bu sözcelerin
dönüşümlerini izlemek gerekmektedir. Bu izlence dört evre içerir:
127
(1). Sözleşme ya da Eyletim (Başlangıç durumu): Bu evre, bir değerler
dizgesi içinde yerine getirilmesi gereken bir çizgenin (şemanın) önerildiği ve kabul
edildiği
aşamadır.
Bir
başka
deyişle,
göndericinin
anlatı
sözdizimindeki
dönüşümleri gerçekleştirecek özneyi belli bir amaç doğrultusunda etkilediği,
yönlendirdiği; gönderici ile özne arasında bir sözleşmenin gerçekleştiği evredir.
(2). Edinç: Anlatı çizgesinin bu ikinci evresi, göndericiyle yaptığı sözleşme
uyarınca gerekli işlemlerde bulunmak, zorunlu dönüşümleri gerçekleştirmek, bir
eyleme geçebilmek için öznenin gereksindiği yeteneklerin kazanıldığı evredir.
Anlatı göstergebilimi, bu yetenekleri dörde ayırır: a) yapmak zorunda olmak, b)
yapmayı istemek, c) yapabilmek (güç), d) yapmayı bilmek (bilgi).
(3). Edim: Bir durum sözcesinden bir diğer durum sözcesine geçilen bu
evrede, özne, edindiği kipsel edinçten yararlanarak dönüştürücü işlemlere yönelir.
Öznenin isteği, gücü ve bilgisi birleşerek onun eylemini gerçekleştirmesini sağlar.
Bazen de edinç evresinde engelleyici bir eyleyenin etkin olması, öznenin edim
evresine geçişini önler.
(4). Tanınma ve Yaptırım (Sonuç durumu): Bu evrede özne, nesneye ulaşmak
için uyguladığı dönüşüm işlemlerinin son durumunu gözlemler. Gönderici ise
dönüşümlerin doğruluğunu, gerçekliğini değerlendirip özneyi yapılan sözleşme
uyarınca ya ödüllendirir, ya da cezalandırır (Kıran ve Kıran 2000).
Her anlatının aynı temel çizgiye göre birbirini izleyen üç deneyim biçiminde
gelişip sonuçlandığı söylenebilir (Yücel, 1999:127).
Yetilendirici deneyim: Öznenin belli bir edimi gerçekleştirebilmesi için gerekli
edinci kazanması.
Sonuçlandırıcı deneyim: Öznenin izlencesini gerçekleştirebilmesi gereken
edimi başarması.
128
Onurlandırıcı deneyim: Öznenin başarısının başkalarınca tanınması ve
onaylanması.
Greimas’a göre bu üç temel deneyimden oluşan anlatı çizgesi yalnızca her
anlatıda karşımıza çıkan bir kalıp, yalnızca her anlatı kahramanının izlediği bir yol
olarak değil, insan eyleminin, insan yaşamının anlamının aranması olarak da
yorumlanabilir. Bu eyleyenleri gerçekleştiren oyuncular vardır. Bir oyuncu birden
çok eyleyeni gerçekleştirebilirken tek bir eyleyen birkaç oyuncu tarafından
gerçekleştirilebilmektedir (Bkz. İşeri, 2000).
2.Eyleyenler Örnekçesi
Söylem düzeyinin bireysel nitelik taşıyan oyuncuları, üretici sürecin anlatısal
sözdizim basamağında eylemleriyle tanımlanır ve eyleyen terimiyle gösterilirler.
Eyleyen terimi, bir sözcede “eylemin belirttiği oluşa etkin ya da edilgen biçimde
katılan varlık ya da nesne” olarak tanımlanır. “A.J.Greimas’ın kuramında da “varlık
ya da nesne”nin gerçekleştirdiği eylem önemli olduğu için, eyleyen kavramı kişi
kavramından çok daha geniş kapsamlıdır. İnsan ya da nesne, tekil ya da çoğul,
somut ya da soyut olabilir. Öte yandan, gene eylemin ya da işlevin önde gelmesi
ve gerçekleşme düzleminde birkaç eyleyen işlevini birden yüklenebilmesi
nedeniyle eyleyeni bir varlıktan çok belirli bir ‘bağıntının bir öğesi’ olarak
tanımlamak gerekir” (Yücel, 1981 için bkz. Kıran ve Kıran 2000:148) Greimas da
bu işlevleri bir eyleyen sorunu olarak ele alır ve aşağıdaki eyleyensel örnekçeyi
oluşturur.
129
Gönderici ------------Æ
Nesne
---------------Æ Alıcı
^
│
Yardımcı <-------------
Özne
<-- -------- Engelleyici
Eyleyenler, çözümlememiz sırasında şu şekilde işaretlenecektir:
Özne=Ö, Nesne=N, Gönderen=G, Alıcı=A, Yardımcı=Y, Engelleyen=E.
3. REKLAM ÇÖZÜMLEMELERİ
1. MCDONALDS “TAVUK DİPFİGERS” REKLAMI
Reklamda gösteren (Ö ) kavga eden kadın ve erkek, gösterge (N) markanın
hamburgeri, gösterilen ise kavgasız bir yaşam, huzur için bahsedilen ürününü
üretildiği iddia edilmektedir. Reklamda tavuk başına sahip olan bir kadın ve
eşinden korkan bir adam yer almaktadır. Kadın adama bağırarak onu korkutmakta
ve simgesel şiddet uygulamaktadır. Kadın reklamda çok konuşan bir kadın olarak
yer verilmiş ve sesi de tavuk sesine benzetilmektedir. Reklamda çok konuşan
kadın ön plandadır. Adam gazete okumaya çalışırken kadın adamın yanına oturur.
Kadın adama “ herkesin parmağında nal gibi yüzük var. Bir de bana bak” der.
Burada da kadın adamı aşağılayarak simgesel şiddet uygulamaktadır. Konuşmayı
engelleyen elektrik süpürgesidir.
130
Reklamda metin ve görüntü arasında uyumsuzluk vardır. Reklamda kadınerkek kavgası gösterilirken dış ses tarafından da “ Siz de bu tavuklardan
sıkılmadınız mı ?”denmektedir. Gösterilen ile ürün arasında bir bağlantı yoktur.
Reklam ev ortamında sarı renkli bir ortamda çekilmiş ve sarı renk geçiciliği
temsil etmektedir. Reklamın sonunda ürün logosu ekranda belirir. Öğeler düzenli
bir şekilde sunulmuş fakat sunulan öğelerle anlatılan ürün arasında anlamsal
bütünlük yoktur.
2. REGAL “ ÇAMAŞIR MAKİNESİ” REKLAMI
Reklamda, insanların aynı özelliklere sahip olan iki üründen pahalı olanını
satın alması eleştirilmektedir. Reklamda gösteren (Ö) genç bir adam, gösterge (N)
iki farklı markaya ait çamaşır makinesidir. Gösterilen ise pahalı markayı seçen
insanları temsil eden kuştur.
Adam kuşla konuşur ve biri Regal marka olan diğeri de pahalı bir markaya ait
olan çamaşır makinelerinden birini seçmesini ister. Kuş yerinden havalanır ve
adamın pahalı olarak nitelendirdiği makineye konar. Adam sinirlenir ve “ Demek
pahallısını seçtin. Kuş işte” diyerek odadan ayrılır. Burada pahalı olan ürünü satın
alan tüketiciye “kuş” benzetmesi yapılmıştır. Bu nedenle reklam simgesel şiddet
içermektedir.
Reklam beyaz boş bir odada çekilmiş. İletide bir bütünlük var. İleti ile görüntü
arasında bir uyum var. Reklamda müzik ve kuş sesi öğelerin bütünlüğünü
düzenlemektedir.
3. EVYBABY “BEBEK KOKULU BEBEK BEZİ” REKLAMI
131
Reklamda gösteren (Ö); asker giysileri olan bebekler, gösterge (N) markanın
bebek bezi, gösterilen bebek bezinin kokusunun kullanıcıda bıraktığı etkidir. Bir
asker koğuşunda ranzalar, er rolündeki bebekler ve rütbeli asker rolündeki
bebekler var asker koğuşunda bebekler var. Komutan rolündeki bebek gelince
diğer bebekler telaş içinde koşuşturmaya başlıyor. Bebeklerden birine paket
geliyor. İçinde de başka bir bebeğe ait bir fotoğraf ve bebek bezi çıkıyor. Daha
kendi bebek olan bir bebeğin bebeği olması mümkün olmayacağından ve
olabilirmiş gibi gösterildiği için reklamda simgesel şiddet öğesi yer almaktadır.
Bebek, kutudan çıkardığı bebek bezini kokluyor ve duygulanıyor. İçeri komutan
rolündeki bebek giriyor. Diğer bebekler sıraya geçiyor. Komutan rolündeki bebek
,”Koğuşunuz bebek gibi kokuyor. Aferin. “ diyerek geri dönüyor. Reklamında
özgün bir müzik yer yer hızlanarak ve yavaşlayarak reklamın sonuna kadar devam
ediyor. Bu da reklamın dikkat çekiciliğini arttırmaktadır.
4. ETİ “NEGRO BİSKÜVİ “ REKLAMI
Reklamda gösteren (Ö) ; jazz söyleyen genç kadın, gösterge (N); Eti negro
bisküvisi, gösterilen ise küçük görme, aşağılama olduğu söylenmektedir.
Reklamda “ Eti Negro; Siyaha anlam katan beyaz .” denilerek Batıda siyah ırkı
aşağılamak için kullanılan bir sözcük kullanılmıştır. Bu nedenle reklam simgesel
şiddet içermektedir.
Kadın eti “negro” paketini açar ve bisküviyi yemeye başlar. Kadın aldığı tatla
“hımmm” diye sesler çıkarır. Şarkı da tamamen bu seslerden oluşur. Reklam
boyunca da bu ses devam eder. Reklamda siyah renk ağırlıklı olarak
kullanılmıştır. Müzik, kadının hareketi uyum içindedir. Reklama ilgi çekicilik
kazandırmıştır.
5. FORTİS “ KREDİ PAZARI” REKLAMI
132
Gösteren (Ö) ; genç bir adam, gösterge (N); Fortis bank’ın kredi kolaylıkları
gösterilen ise diğer bankalar pazarda bir şey satıyormuş gibi gösterilmesidir.
Burada diğer bankaları küçük düşürücü davranıldığı için simgesel şiddet
bulunmaktadır. Genç bir adam pazar alanında ilerlemektedir. Her bir yandan
“uygun kredi” burada sesleri yükselmektedir. Genç adam yürümeye devam eder.
Etrafına bakar ama söylenenlere kulak asmaz. Reklam devam ederken bir dış ses
“Gerçeği biliyorsanız hiçbir kredi aklınızı çelemez “der. Genç adam bankaya girer.
Reklamda ileti ile görüntü arasında uyum vardır. Reklamda hafif bir fon müziği
ve pazardaki insanların hepsinin aynı anda konuştuğu karmaşık bir ses reklamda
engelleyici (E) öğe olarak karşımıza çıkmaktadır.
6. MAXİMUM “PEMBE DİZİ” REKLAMI
Gösteren (Ö) ; pembe renk giyinimli genç bir kadın ve genç bir erkek, gösterge
(N) ;maksimum kredi kartı ile evi yenilemek isteyenlerin sahip olacağı fırsatlar.
Gösterilen ise genç adamın içeri girerek eşinin ondan bir şey sakladığını hatta
aldattığını ima ederek şok halinde bakmasıdır. Adam odaya girdiğinde kadınla hiç
konuşmadan dolaba yönelir ve içinde bir şüpheyle dolabı açar. Burada da kadına
hakaret edilmiş ve dolaylı olarak simgesel şiddet uygulanmıştır.
Adam dolapta düşündüğü şeyi bulamayınca lafı değiştirir ve bu dolabı
değiştirme zamanı gelmiş der. Kadında adama onay verir baharda değiştirmenin
tam zamanı der. Kadın adama ve yaptıklarına aldırış etmeden makyaj yapmaya
devam etmektedir.
Pembe renklerin hakim olduğu bir odada görüntüler çekilmiştir. Reklamda dış
sesin komutlarıyla hareket edilmektedir bu da reklama farklılık katmıştır. Hafif bir
133
müzik sesi reklam boyunca kullanılmıştır. Reklamda ileti ve görüntü uyumu
içerisindedir.
7. VOLKSWAGEN TRANSPORTER REKLAMI
Reklamda gösteren (Ö) ; Volkswagen Transporter’ kullanan gen adam,
gösterge (N) ; Volkswagen Transporter aracı, gösterilen ise ticari aracın sunduğu
rahatlık ve kolaylıktır.
Transporter’i kullanan genç bir adam araçla birlikte
ekranda görünür. Bir marketin önüne aracını park eder. Satış amaçlı durduğu
marketin önüne kendisine sipariş edilen ürünleri araçtan indirir ve aracına binip
yola devam eder. Araç gösterilirken dış ses tarafından araçla ilgili bilgiler
verilmeye devam edilir. Araç ekrandan kaybolur. Ürün logosu ekranda belirir dış
ses “ Biz yenisinin yapana kadar en iyisi bu “ der. Burada marka hem diğer
markaları
hem
de
kendisinin
bu
üründen
önce
yaptığı
diğer
ürünleri
kötülemektedir. Bu nedenle reklamda örtük / simgesel şiddet yer almaktadır.
Reklam boyunca da görüntüye hareketli bir müzik eşlik eder. Reklamda görüntü,
ileti ve müzik arasında bir uyum vardır.
8. ÜLKER “TEREMYAĞ” REKLAMI
Reklamda ,gösteren (Ö) ; teremyağı kullanan ev sahibi ve eve davetli olan iki
kadındır, gösterge (N) ; “Ülker Teremyağ “dır. Gösterilen ise tarifini paylaşmak
istemeyen kadınların varlığıdır. Reklamda ev ortamında üç kadın oturup, çay
içmektedirler. Kadınlardan biri ev sahibi olan kadına “ sen böyle börek yapmaya
nasıl beceriyorsun? Benimki seninki gibi olmuyor” der. Diğer kadınlar ev sahibi
kadından tarifi almaya çalışıyorlar. Ama ev sahibi kadın tarifi vermek istemiyor. Ev
sahibi kadının zihninde margarin gösteriliyor. Bunu gören diğer kadınlar “ Ayıp
olmuyor mu?” diye sitem ediyorlar. Tarifi vermediği için ev sahibi kadına kızıyorlar
bu görüntüde simgesel şiddet yer alıyor.
134
Dış ses de “ İyi yemeğin sırrını vermek istemeyenler olabilir. Biz söyleyelim”
der. Reklamda görüntü, müzik uyum içindedir. Reklam boyunca hareketli bir müzik
görüntülere eşlik eder.
9. ÜLKER “K – FLAKES” REKLAMI
Reklamda gösteren (Ö); zayıf, bakımlı genç bir kadın, gösterge (N); Ülker KFlakes ürünüdür. Gösterilen ise yeme zaafının önüne geçerek, ideal kiloya
ulaşmanın kişinin kendisine verdiği güvendir. Genç bir kadın sokakta dolaşırken
dış ses “ Artık form kazanmak için oyunun kuralları çok basit “der. Kadın
pastanenin önünden geçerken gözü tatlılara takılır ama almaktan vazgeçer
etrafındaki kadınlar bu görünce kadına puan verir ve 10 puanlık kartlar kaldırır.
Birçok tatlı ikramını reddeden kadın markete gider ve k- flakes ürününden alır.
Kadın evine girer ve ürünü yemeye başlar. O sırada da dış ses ürürün tanıtımını
yapar. Akşam kadının eşi eve gelir ve dışarı çıkmaya karar verirler. Kadın
hazırlanıp eşinin yanına gelir ve hazırım işareti yapar. Adam kadına bakar ve 100
puan kartını gösterir. Kadına, kendi için değil de eşi için zayıfladığının söylenilmesi
simgesel şiddettir. Reklamın sonunda kadın mutlu olur ve eşini öper. Reklamda
müzik ağırlıklıdır. Özneler konuşmaz hareketlere göre müziğin ritmi değişir arada
da dış ses ürünle ilgili bilgi vermektedir. Reklamda müzik ile görüntü arasında
uyum vardır.
10. İKEA “EV ÜRÜNLERİ ” REKLAMI
Reklamda gösteren (Ö) ; dolapta gömleğini arayan bir adam ve uyuyan bir
kadın, gösterge (N) ise; İkea’nın yeni ürettiği kullanım kolaylığı sağlayan dolaptır.
Gösterilen ise; aradığını bulan erkeğin eşini uyandırmaya gerek duymamasının
kadına verdiğin mutluluktur.
135
Reklamda yatak odasında kadın yatakta uyumaya devam ederken adam
dolabı karıştırır. Aradığı gömleği bulamayınca eşini uyandırır. Kadın zorla gözleri
açarak şaşkınlık içinde bakar. Erkeğin kadına gömleğin yerini bulmak onun
göreviymiş gibi davranması sembolik şiddettir. 1000 yıl önceki dönemde aynı
sahne tekrarlanır adam eşini uyandırarak sarı kaftanını sorar. Kadın zorla gözünü
açar cevap veremez. Taş Devri Döneminde de aynı sahne tekrar edilir adam
mamuttan yapılmış kıyafetini sorar. Kadın korku içinde gözünü açar ve yataktan
doğrulur fakat cevap veremez şaşkınlık içinde bakar. Sonra İkea alınan evde
sahne tekrarlanır adam kendi gömleğini kendi bulur ve giyer. Eşini öper ve evden
ayrılır. Ürün logosu ekranda görünür ve dış ses tarafından “ İkea’dan binlerce
yıllık ihtiyaca çözüm” sloganı verilir. Reklam geriye dönük görüntüleri ile ilgi
çekicidir. Reklam boyunca hareketli bir müzik görüntülere eşlik eder.
Sonuç olarak ; Mc Donalts “Tavuk Dipfigers” reklamında kadın tavuğa
benzetildiği için; Regal “ Çamaşır Makinesi” reklamında pahalı markayı seçen
tüketicilere kuş denildiği için; Evybaby “Bebek Kokulu Bebek Bezi” reklamında
bebekler içinde bulunabilecekleri mümkün olmayan bir durumla simgelendiği için;
Eti “Negro Bisküvi “ reklamında batıda siyah ırkı kötülemek, aşağılamak için
kullanılan “negro “ sözcüğü kullanıldığı ve reklam buna bağlı olarak siyah beyaz
çekildiği için; Fortis “ Kredi Pazarı” reklamında diğer bankaları pazarcı gibi kredi
dağıttıklarını söyleyerek diğer bankaları aşağıladığı için; Maximum “Pembe Dizi”
reklamında makyaj yapan, süslenen kadın aldatır imajı yaratıldığı için;
Volkswagen “Transporter” reklamında hem diğer markaları hem de bu markaya ait
daha önce üretilen ürünleri kötülediği için; Ülker “Teremyağ” reklamında yaptığı
böreğin tarifini vermek istemeyen kadına “ayıp olmuyor mu?” diye tepki
gösterilerek kadına kötü davranıldığı için; Ülker “K – Flakes” reklamında kadının
güzel görünmesinin bir zorunluluk olarak sunulması ve kilo problemi olan
kadınlarının eşlerine güzel görünmek için zayıflamaları gerektiğinin söylendiği için;
İkea “Ev Ürünleri ” reklamında ise erkeğin aradığını bulamadığında kadından onu
bulmasını istemesi ve aranılan şeyi bulmak görevi kadınınmış gibi sunulmasından
dolayı seçilen reklamlar simgesel şiddet içermektedir.
136
SONUÇ
İnsan doğasının bir ürünü olarak insan tarihi ile özdeş bir tarihe sahip olan
şiddet olgusu, modern toplumlarının en önemli öğesi olarak karşımıza
çıkmaktadır. Postmodern dünyada insanların birçoğu tarafından olumsuz olarak
değerlendirilmesine rağmen insan hayatının ayrılmaz ve vazgeçilmez bir
parçası olarak nitelendirilen şiddet, saldırgan bir davranış biçimi olarak
toplumun farklı katmanlarında farklı şekillerde algılanmaktadır.
Çalışmaya başlanırken literatür taraması yapılmış,
bu konuda inceleme
yoluyla seçilmiş örnek reklamlar göstergebilim yöntemleriyle analiz edilip elde
edilen veriler yorumlanıp raporlaştırılmıştır. Greimas’ın, göstergebilimsel bir
çözümleme modeli olarak önerdiği Eyleyenler Modeli’nin, reklam çözümlemesinde
yararlanılmıştır. Reklamlardaki gösterge dizgelerini çözümlenmiştir.
Çözümlemeye dahil edilen televizyon reklamları, üç ayrı medya grubuna ait,
geniş kitlelere ulaşan, yurt çapında yüksek izlenme oranlarına sahip olan ATV,
Kanal D ve Fox ulusal kanallarında ve izleyici oranının en yüksek, reklam verenler
için de en pahalı kuşak olan ve genellikle 20:00- 23:00 saatleri arasındaki süreyi
işaret eden prime-time reklam kuşağındaki reklamlar ile bu zaman diliminin hemen
öncesi ve sonrasındaki zamanda yayınlanan reklamlar arasından seçilmiştir.
Kaydedilen reklamlardan, simgesel/ sembolik şiddet içeren on reklam seçilmiştir.
Ardından jpeg olarak kaydedilmiştir. Elde dilen bu reklamlar, göstergebilim
yöntemi kullanılarak taşıdıkları düz anlam, yan anlam, düzdeğişmece ve
eğretileme açısından değerlendirilmiştir.
Ulaşılan sonuçlar ise şöyledir ; reklam sembolik düzlemde şiddeti içinde
barındırmaktadır. Reklam esenlikli bir ortamda etkileyici, itici, çekici ve
büyüleyici olabilen şiddet öğesi topluma, kültüre göre biçimlenmekte ve
değişebilmektedir. Reklamlarda gizili bir şiddet öğesi yer almaktadır. Şiddet
137
reklamların ilgi çekmek için kullandığı vazgeçilmez bir unsurdur. Sembolik
anlamları metalaştırarak kültürel kodlarla çerçeveleyen reklam sürecince
kültürel alanlarla örtüşen ya da onlarla çelişen anlamları estetsize edilmiş
şiddeti bünyesinde barındırmaktadır.
Postmodern dünyada postmodern şiddet fenomeni, şiddeti eğlence kaynağı
olarak algılamaktadır. Estetik, doğal ve daha zararsız olarak algılanan şiddet
görüntüleri onu nerdeyse etkisiz hale getirmekte ve olağanlaştırmaktadır.
Toplumun kendisinin içkin olgusunun bir öğesi olan şiddetin varlığı kabul edilmiş;
ona göz yumulmuş ve hatta biçimlendirilmesine yardım ederek estetik bir boyut
kazandırarak şiddeti ustaca ele alan reklamlar, programlar ise adeta şiddeti
sanatsal yollarla estetize etmektedir. Modern estetik sınır ihlallerini ve tabu
tanımazlıkların bir sonucu olarak yasak ve imkansız olanı kullanmak suretiyle
şiddeti estetize etmektedir. Reklamlarda gizili bir şiddet öğesi yer almaktadır.
Şiddet reklamların ilgi çekmek için kullandığı vazgeçilmez bir unsurdur. Sembolik
anlamları metalaştırarak kültürel kodlarla çerçeveleyen reklam sürecince kültürel
alanlarla örtüşen ya da onlarla çelişen anlamları estetsize edilmiş şiddeti
bünyesinde barındırmaktadır.
Şiddet estetize edilerek reklamlarda da kendine yer bulmaktadır. Televizyon
reklamının sunduğu şiddet, sadece gerçeklikteki şiddetin simgesel bir uzantısı
olarak, esenlikli, olumlu bir evrende oldukça “örtülü” bir biçimde karşımıza
çıkmaktadır. Reklamlar biçimsel olarak, düzdeğişmeceli özellikleriyle gerçek
dünyanın sadece bir bölümünü sunmaktadırlar. Böylece tüketici izleyici, gerçek
dünyanın tümünü algıladığını sanmaktadır. Reklam olumlu bir dünyanın parçası
olduğu için, gerçek dünyanın tümü bize olumluymuş gibi gösterilmekte; şiddet
bile böylece olumlu, meşru bir özellik kazanmaktadır. Oysa gerçek dünya ne
tümüyle olumlu ne de olumsuzdur. Ama reklamcı bu dünyanın olumlu tarafını
görüntüyle biçimlendirir, olumsuz tarafını da (şiddeti de) örter, hafifletir ya da
estetize etmektedir.
138
KAYNAKÇA
AKARCALI, Sezer,” Televizyon ve Şiddet”, Yeni Türkiye, Eylül-Ekim 1996, sayı
11, yıl 2, 553-560 .
AKSAN, Doğan; Her Yönüyle Dil: Ana Çizgileriyle Dilbilim, Ankara, Türk Dil
Kurumu Yayınları, 1982.
AKAY,Ali; Kapitalizm ve Popüler Kültür, İstanbul, Bağlam Yayınları, 1.Baskı,
Ekim ,2002.
AKBAR, S. Ahmet,Postmodernizm ve İslam, Çev: Osman Ç. Deniztekin ,
İstanbul, Düşün Yayınları,. , 1995.
ARENDT, Hannah Şiddet Üzerine, Çev: B. Peker, İstanbul, İletişim Yay., 1997.
ARGIN Ş Modernitede Postmodern Kimlik Sorunu, İstanbul,Birikim Derg.,
1994.
AZİZ, Aysel ”Kadın Şiddet ve İletişim”, Dünya’da ve Türkiye ‘de Güncel
Sosyolojik Gelişmeler, Ankara, Sosyoloji Derneği Yayınları.1994.
AZİZ, Aysel; Araştırma Yöntemleri, Teknikleri ve İletişim, Ankara, Turhan
Kitabevi, 3.baskı, 2003.
BARTHES, Ronald, Anlatılanların Yapısal Çözümlemesine Giriş, Çev :
Mehmet Rıfat – Sema Rıfat, İstanbul, Gerçek Yayınevi, 1988.
BARTHES, Ronald, Göstergebilimsel Serüven, Çev : Mehmet – Sema Rıfat,
İstanbul, Yapı Kredi Yayınları (YKY), 1993.
BAUDRİLLARD, Jean Sessiz Yığınların Gölgesinde Ya da Toplumsalın Sonu,
Çev: Oğuz Adanır , İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1991
BAUDRİLLARD,
Jean
Tüketim
Toplumu
,Çev.H.
Deliçaylı,F.Keskin,
İstanbul.Ayrıntı Yayınları, 2000
BAUMAN , Zygmunt
,Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları, çev.: İsmail
Türkmen,İstanbul, Ayrıntı Yay., 2000
BAUMAN ,.Zygmunt Parçalanmış Hayat-Postmodern Ahlak Denemeleri,
çev.: İsmail Türkmen, İstanbul,Ayrıntı Yay., 2001
139
BAUMAN, Zygmunt ;Çalışma,Tüketicilik ve Yeni Yoksullar, (Çev: Ümit
Ökten), İstanbul,Sarmal Yayınevi, 1. Basım, İstanbul, Şubat 1999.
BAUMANN, Zygmunt, Modernite ve Holocaust, Çev. Süha Sertabiboğlu,
İstanbul ,Sarmal Yayınları, 1997
BENJAMIN, Walter Şiddetin Eleştirisi, Conatus, Sayı: 12, Çev. Erol Doğan,
İstanbul ,Otonom Yayıncılık, 2000
BERGER ,A. Kitle İletişiminde Çözümleme Yöntemleri, çev.M.Barkan
vd.,Eskişehir, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 1993.
BERGER, Arthur Asa, Kitle İletişiminde Çözümleme Yöntemleri, Çev : M.
Barkan, N. Bayram, D. Güler vd., Eskişehir, A.Ü.Yayınları, 1993
BERGER,
Arthur
Asa;
Göstergebilimsel
Çözümleme,
çev.
Nazlı
Bayram,Eskişehir, Anadolu Üniversitesi Yayınları, 1996.
BERGER, John; Görme Biçimleri,çev.Yurdanur Salman, İstanbul, Metis
yayınları, 1995.
CEMALCILAR, İlhan. “Reklamın Rolü”, Dünya’da ve Türkiye’de Reklamcılık,
Reklamın Gücü, Der:Ali Atıf Bir, Fermani Maviş. Ankara: Bilgi Yayınevi: 1988.
BOCOCK, Robert ;Tüketim, (Çev: İrem Kutluk), Dost Kitabevi, Ankara, Ekim
1997.
BOOK, Albert C. ve C. Dennis SCHICK. Reklamcılıkta Metin ve Taslağın
İlkeleri, Çev. Dilek ŞENDİL. İstanbul,Dost Kitabevi, 1998.
BOURDIEU, Pierre Pratik Nedenler: Eylem Kuramı Üzerine, Çev. Hülya Uğur
Tanrıöver, İstanbul,Hil Yayın, 2006
BOURDIEU, Pierre Televizyon Üzerine, Turhan Ilgaz (çev), İstanbul ,Yapı
Kredi Yayınları, 1997.
BOZKURT İ. İletişim Odaklı Pazarlama Tüketiciden Müşteri Yaratmak,
İstanbul: MediaCat Kitapları,Nisan 2004.
BROWN S. “Postmodern Marketing?”, Europesn Journal of Marketing, Vol.27,
No.4. 1993
BÜKER, Seçil ve KIRAN,Ayşe . Reklamlarda Kadına Yönelik Şiddet,
İstanbul,Alan Yayınları. 1999
140
BÜKER, SEÇİL; Sinemada Anlam Yaratma, Ankara, İmge Kitabevi, 1991.
CEVİZCİ, Ahmet; Felsefe Sözlüğü, İstanbul, Paradigma Yayınları, 5.
baskı,2002.
CONNELL,
R.W.;
Toplumsal
Cinsiyet
ve
İktidar,çev.Cem
Soydemir,İstanbul,Ayrıntı Yayınları, 1998.
ÇAKAR, Mehmet Fatih, Marka Oluşumunda Reklamın Yeri, Fırat Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo TV ve Sinema Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans
Tezi
ÇAPLI, Bülent, “Çocuk ve Televizyon”, Yeni Türkiye, Kasım-Aralık 1996, sayı
12, 1334-1337
ÇAPLI, Bülent, Televizyon ve Siyasal Sistem, Ankara,İmge Kitabevi Yayınları,
1995
ÇELİK, Metin, Reklamda Tüketicinin Yönlendirilmesi, İstanbul Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü Radyo-TV ve Sinema AnaBilim Dalı Yüksek Lisans
Tezi, İstanbul, 2000, s. 5
ÇETİN, Zeynep, “Kitle İletişim Araçları ve Şiddet”, İstanbul,Marmara İletişim
Dergisi, Ekim 1999
DAĞTAŞ, Banu; Reklamı Okumak, Ankara, Ütopya Yayınevi, 2003.
DAVİD,Harvey, Postmodernliğin Durumu, (Çev. S. Savran), İstanbul ,Metis
Yayınları, , 1999.
DEMİRERGİ,Nalan, Bu Ne Şiddet ? ,Ankara, Kitle Kitabevi,1994
DÜNDAR, Can “Televizyon ve Şiddet”, s. 385-389, Cogito S: 6-7 Kış-bahar
1996, İstanbul. Yapı Kredi Bankası Yay., 1996.
EKEN, Ahmet “Bir Olgu Olarak Türkiye’de Şiddet”, Cogito. Sayı 6-7. Kış-Bahar.
s.407-410,1996
ELDEN, Müge, ULUKÖK, Özkan, YEYGEL, Sinem; Şimdi Reklamlar,İstanbul,
İletişim Yayınları, 2005.
ERGİL, Doğu ,”Şiddetin Kültürel Kökenleri”, Bilim ve Teknik. sayı 399. Şubat.
s.40-41,2001.
141
ERKMAN,
Fatma,
Göstergebilime
Giriş,
İstanbul,Alan
Yayıncılık,
İstanbul,1987.
ERTEN, Y.-ARDALI, C. “Saldırganlık, Şiddet ve Terörün Psikososyol Yapıları”,
s. 143-163, Cogito S: 6-7 Kış-bahar 1996, İstanbul,Yapı Kredi Bankası Yay.,
1996.
EZİLER, Kıran, Ayşe ve Kıran Zeynep Yazınsal Okuma Süreçleri, Ankara:
Seçkin Yayınevi,2000.
FEATHERSTONE,Mike ,Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, İstanbul,Ayrıntı
Yayınları, 1996
FIRAT A.F. “The Consumer in Postmodernity”,
Advances in Consumer
Research, Vol.18. 1991
FIRAT A.F., Shultz C.J. “From Segmentation to Fragmentation: Markets and
Marketing Strategy in the Postmodern Era”, Europesn Journal of Marketing,
Vol.31, No: 3/4 , 1997.
FIRAT, A.F. “Postmodernism and the Marketing Organization”,
Journal of
Organizational Change Management, Vol.5, No.1, 1992.
FISKE, John. İletişim Çalışmalarına Giriş, Çev. Süleyman İRVAN. Ankara, Ark
Yayınları, 1996.
FISKE, John. Mitler ve Mit Yapanlar, Çev. Utku TUĞLU. Ankara, 2002.
FİSKE, John;
Postmodernizm ve Televizyon, Medya, Kültür Siyaset,
Süleyman İrvan (çev), Ankara,Bilim ve Sanat Yayınları, 1997.
FOSTER, Nigel. Tuzu Kurular İçin Reklamcılık, Çev. Ebru GÜNDEM.
İstanbul, 1997.
FROMM ,Erich, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı
çev: Y. Salman, N.
İçten,İstanbul, Payel Yayınları,1994
GIDDENS, Anthony , Modernliğin Sonuçları,İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1992.
GREIMAS,
A.
J.,
Structural
Semantics:
An
Attempt
at
a
Method,
Paris,Larousse Yayınları 1966.
GÖKSEL Bülent / Güneri Belma, Reklam Kampanyaları ve Medya Planlaması,
İzmir,Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları,1993.
142
GUIRAUD, Pierce; Göstergebilim, çev. Mehmet Yalçın, Sivas, Önder
Matbaacılık,1999.
GÜNAY, Doğan; Göstergebilim Yazıları, İstanbul, Multilingual Yayınları, 2002.
GÜZ,
Hanife
(2007)
Çocuk
ve
Ergene
Yönelik
Şiddetin
Önlenmesi
Sempozyumu " Şiddet ve Gençliğin Şiddeti Algılaması (79-112)", AEM Kitap,
Ankara
HABERMAS,
Jürgen,
“Modernlik:
Tamamlanmamış
Bir
Proje”,
Postmodernizm, (Der.N. Zeka), İstanbul,Kıyı Yayınları, 1994.
HARVEY, David , Postmodernliğin Durumu,
Çeviren: Sungur Savran,
İstanbul,Metis Yayınları, 1997
HOBART, M. (1996). “Şiddet ve Susku: Bir Eylem Siyasasına Doğru” s. 51-64,
Cogito S: 6-7 Kış-bahar 1996, Yapı Kredi Bankası Yay., İstanbul.
HOFSOOS, Emil. “Reklam ve Yönetim”. Çev: Ayça Haykır, Ankara: Öteki
Yayınevi, 1999.
HOPKİNS, Claude C. “ Reklamcılık Yaşantım& Bilimsel Reklamcılık”, Çev:
Mustafa K. Gerçeker, İstanbul: YKY Yayınları, 2001.
HOW,
Jam,
Television
And
Children,
New
University
Publication,
London,1997.
HUİSEMAN D.,Bir Medya Felsefesi İçin Sokrates Internet’te, Kerem Eksen
(çev), İstanbul,Güncel Yayıncılık, 2000.
HUYSSEN, Andreas,“Postmodernin Haritasını Yapmak”, (Çev: Mehmet
Küçük), Ankara, Vadi Yayınları, 1994.
İNAL E.,Reklam Hukuku ve Aldatıcı Reklamlar, İstanbul,Beta Yayınları, 2000
İNCEOĞLU Y.,Televizyon ve Çocuklardaki Korku Reaksiyonları, İLAD,
İstanbul,İletişim Araştırmaları Derneği, 1999
JEFFKİNS Frank, Reklamcılık, çev.:Şölen Kipöz,London, 1985.
JONES,
R.W.
“Geleceğin
Reklamcılığı”,
Çev:
Süheyl
Gürbaşkan,İstanbul,Reklam Yayınları,No:26,1973.
KEANE, John ,Şiddetin Uzun Yüzyılı, Çev. Bülent Peker, Ankara,Dost Kitabevi
Yayınları, 1998.
143
KELEŞ ,Ruşen-ÜNSAL, Artun, (1996), “Kent ve Siyasal Şiddet”, Cogito, sayı
6-7, Kış-Bahar. s.91-104.
KELLNER, Douglas. “Reklam ve Tüketim Kültürü” , Enformasyon Devrimi
Efsanesi, Modernleşme Kuram ve Uygulamalarının Eleştirisi, Der:Yusuf Kaplan.
İstanbul:1991.
KESKİN, Ferda, Foucault’da Şiddet ve İktidar, Cogito, Sayı: 6-7: Şiddet,
İstanbul,Yapı Kredi Yayınları, 1996
KIRAN, Ayşe (1981). Dilbilim Yazın İlişkilerinde Yazınsal Göstergebilimin Yeri,
FDE Dergisi Ankara: H.Ü. Yayınları, cilt:II, sayı:8, s.99-115.
KIRAN, Ayşe (1987). Semiyoloji ve Semiyotik, H.Ü. Edebiyat Fakültesi
Dergisi, Ankara: H.Ü. Yayınları, cilt 4, sayı 2, s. 47-67.
KIRAN, Ayşe, Dilbilim-Göstergebilim İlişkileri, Dilbilim Araştırmaları, Ankara:
Hitit Yayınevi, 1999
KIRAN, Zeynep; Dilbilim Akımları, Ankara, Onur Yayınları, 1996.
KOCABAŞ Füsun / ELDEN Müge, Reklamcılık- Kavramlar, Kararlar,Kurumlar,
5.Baskı, İstanbul,İletişim Yayınları, 2004.
KOCABAŞ
Füsun
ve
Müge
ELDEN.
Reklam
ve
Yaratıcı
Strateji:
Konumlandırma ve Star Stratejisinin Analizi. İstanbul, İletişim Yayınları,1997.
KOCACIK Faruk, “Toplumbilim”. 2. Baskı. Cum.Üni. Yayını No:84. Sivas. 2000
KÖKSAL, Şehnaz, “Pornografi ve Kadınlara Yönelik Şiddet”, Türk Psikoloji
Bülteni, İstanbul, PDR Yayınları, 1995.
KÜÇÜKERDOĞAN, G.Rengin; Reklam Söylemi, İstanbul, Es Yayınları, 2005.
KÜÇÜKERDOĞAN, Rengin ve N. SARI. “Reklam İletisi Tüketimi”, Halkla İlişkiler
ve Reklamcılık, 5(5): 237. 2000
LORENZ, Konrad, “Saldırganlığın Spontanlığı”, Cogito. sayı 6-7. Kış-Bahar.
s.165-168,1996
LYNCH, David,"Şiddetin Uçurumları"Şiddetin Mitolojisi Dergisi,(Der. Veysel
Atayman),İstanbul,Akademi Yayınları,2002
LYOTARD, J.F., Postmodern Durum,
Yayınları, 1994
(Çev: Ahmet Çiğdem), Ankara,Vadi
144
MANGIR,
Mine.
“Dokuz
Yaş
Çocuklarının
Televizyon
Reklamlarını
Değerlendirmeleri Üzerine Bir Araştırma” Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Yayınları. Ankara, 1993.
MARSHALL, Gordon. Sosyoloji Sözlüğü, Çev. Osman AKINHAY ve Derya
KÖMÜRCÜ. Ankara, 1999.
McQUAIL, Denis ve Sven WINDAHL. İletişim Modelleri, Çev. Mehmet
KÜÇÜKKURT. Ankara, 1993.
MELEK, Leyla (Der.). Reklam Terimleri Sözlüğü, Der. Leyla MELEK, Çev.
Ebru GÜNDEM. İstanbul, 1995.
MICHAUD, Yves, Şiddet, çev: Cem Muhtaroğlu,İstanbul, İletişim Yay., 1991.
MOSES, Rafael, Şiddet Nerede Başlıyor, Cogito, Sayı: 6-7: Şiddet, Çev. Ayşe
Kul,İstanbul, Yapı Kredi Yayınları,1996.
MUCUK İ. , Pazarlama İlkeleri, İstanbul: Türkmen Kitabevi,2001.
MURDOCK G.,İletişim, Modernlik ve İnsan Bilimleri, Medya İktidar İdeoloji,
Mehmet Küçük (der ve çev),Ankara, Bilim ve Sanat Yayınları, 1999.
MURPHY JW., Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri,
Hüsamettin Arslan (çev), İstanbul,Eti Yayınları, 1995.
MURRAY, P. John,“Impact of Televised Violence” Kansas State University,
http://media.ksu.edu.tr/humec/impact/html ,2001
MUTLU, Erol , Televizyon ve Toplum, Ankara,TRT Yay.1999
MUTLU, Erol, “Televizyon, Çocuklar ve Şiddet”, İletişim Fakültesi Dergisi,
1997, s. 41-75
MUTLU, Erol. İletişim Sözlüğü. Ankara, 1995.
ODABAŞI, Yavuz; Tüketim Kültürü, İstanbul,Sistem Yayıncılık, 1994.
ODABAŞI,Yavuz, Postmodern Pazarlama: Tüketim ve Tüketici, İstanbul:
MediaCat Kitapları, 2004
ÖNGÖREN, Mahmut Tali, Bu Ne Şiddet, İstanbul, Kitle Yayınları, 1994.
ÖZAL, Özcan, “Medya ve Şiddet”, Yeni Türkiye, , Yıl 2, Sayı 11, 550-552 ,
Eylül-Ekim 1996
145
PARKIN, David, Şiddet ve İrade, Antropolojik Açıdan Şiddet, Çev. Dilek
Hattatoğlu, İstanbul ,Ayrıntı Yayınevi, 1989
PARSA, Seyide, Televizyon Estetiği, İzmir,E.Ü.Basımevi, 1994.
PERRY Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, (Çev: Elçin Gen) ,İstanbul,
2002.
POLAT , Oğuz, Çocuk ve Şiddet, İstanbul,Der yayınları, 2001
POSTMAN Neil ve S Powers ,Televizyon Haberlerini İzlemek,
Aslı Tunç
(çev),İstanbul, Kavram Yayınları, 1996.
POSTMAN Neil,Televizyon Öldüren Eğlence, Osman Akınhay (çev),İstanbul,
Ayrıntı Yayınları, 1994.
POTTER, W. James , On Media Violence, Sage Publications, Inc. U.S.A.
,1999.
RICHES, David Şiddet Olgusu, Antropolojik Açıdan Şiddet, Çev. Dilek
Hattatoğlu, İstanbul,Ayrıntı Yayınevi, 1989
RIFAT, Mehmet, Dilbilim ve Göstergebilimin Çağdaş Kuramları,İstanbul,
Düzlem Yayınları,1989.
RIFAT, Mehmet, Göstergebilimin ABC’si, İstanbul, Simavi Yayınları,1996.
RIFAT, Mehmet, Genel Göstergebilim Sorunları Kuram Ve Uygulama,
İstanbul, Alaz Yayınları, 1982.
RIFAT, Mehmet, Homo Semioticus, YKY, İstanbul, 1996,
RİGEL , Nurdoğan , Medya Ninnileri, İstanbul,Sistem Yayıncılık,1994.
RİGEL, Nurdoğan , Haber, Çocuk ve Şiddet, İstanbul,Der Yayınları,1995
RİGEL, Nurdoğan (1996). “Haberin Gizli Tüketicisi Çocuk”, s 561-587, Yeni
Türkiye Dergisi Medya Özel Sayısı I. Eylül-Ekim 1996, Yıl 2, S. 11, Ankara.
ROSENAU, Pauline Marie, Postmodernizm ve Toplumbilimleri, Ankara,Bilim
Sanat Yayınları,2004.
RUTHERFORD Paul, Yeni İkonlar, Televizyonda Reklam Sanatı,Çev:Mustafa
K.Gerçeker, 2. Baskı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2000.
146
SANCAR, Mithat ,Şiddet, “Şiddet Tekeli ve Demokratik Hukuk Devleti”,
Doğu Batı, Sayı: 13: Hukuk ve Adalet Üstüne, Ankara,Felsefe Sanat ve Kültür
Yayınları,2000
SAUSSURE, Ferdinand de; Dilbilim: Genel Bilim Dersleri, çev. Berke Vardar,
Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1978.
SCHLESINGER, P. , Medya, Devlet ve Ulus, çev: Mehmet Küçük,
İstanbul,Ayrıntı Yay,1994.
SHEN, Fyuan, “Effects of Violence and Brand Familiarity on Responses to
Television Commercials” s. 381-397, International Journal Of Advertising,
2001.
SLYWESTER, Robert , “The Effects Of Electronic Media On A Developing
Brain”, University of Oregon, 2001.
SOMERSAN, Semra ,Şiddetin İki Yüzü ,Cogito, Sayı: 6-7: Şiddet, İstanbul,Yapı
Kredi Yayınları, 1996
SÖZEN, Edibe ,Medyatik Hafıza, İstanbul ,Timaş Yayınları, 1996.
SÖZEN, Edibe. “Kimlik Kavramının Yeniden Tanımlanması”, Türkiye Günlüğü
Dergisi, sayı: 33. Ankara, 1995.
SÖZEN, Edibe. Söylem: Belirsizlik, Mübadele, Bilgi/Güç ve Refleksivite.
İstanbul, 1999.
SULLİYAN, Luke, Satan Reklam Yaratmak, Çev: Sevtap Yaman, İstanbul:
Marka Yayınları, 2002.
ŞAYLAN, Gencay, Çağdaş Düşünce Akımları: Postmodernizm, (Ders
Notları), Ankara,TODAİE Yayınları, 1996.
TEZCAN, Mahmut ,”Bir Şiddet Ortamı Olarak Okul”, Cogito. sayı 6-7. KışBahar. s.105-108,1996.
TUNÇ Güngör. Modern Pazarlamada Reklamcılık, Ankara: Kardeş Matbaası,
1971.
TURAM Emir , Ekranaltı Çocukları, İstanbul, İrfan Yayıncılık,1996.
TURAM Emir ,Medyanın Siyasi Hayata Etkileri, İstanbul,İrfan Yayımcılık,
1994.
147
TURAM, Emir , “TV’deki Şiddetin Çocuklara Etkileri Üzerine Farklı Bir Bakış”,
Cogito S: 6-7 Kış-bahar 1996, İstanbul, Yapı Kredi Bankası Yay., 1996.
TÜRKDOĞAN, Orhan ,Sosyal Şiddet ve Türkiye Gerçeği, İstanbul,Timaş
Yayınları, 1996
ÜNAL, A. Zeki ,Rahatsız Eden Bir Adamın Bilimi: Sosyoloji, Ocak ve Zanaat:
Pierre Bourdieu Derlemesi, Der. Güney Çeğin vd., İstanbul, İletişim Yayınları,
2007.
ÜNSAL, Artun , “Genişletilmiş Bir Şiddet Tipolojisi”, Cogito. sayı 6-7. Kış-Bahar.
s.29-36, 1996.
VARDAR, Berke; Dilbilimin Temel Kavram ve İlkeleri, Ankara, Türk Dil
Kurumu Yayınları, 1982.
WERNİCK, Andrew ,Promosyon Kültürü, Reklam, İdeoloji Ve Sembolik Anlatım,
(Çev. Osman Akınhay), Bilim ve Sanat. İstanbul,Ankara Yayınları, 1996
WILLIAMSON, Judith; Reklamların Dili: Reklamda Anlam ve İdeoloji, çev.Ahmet
Fethi, Ankara, Ütopya Yayınevi, 2001.
YILMAZ, Aytekin ,Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Ankara,Vadi
Yayınları, 1996.
YOLCU, Ergün; Televizyon Reklamcılığı(Sinemanın Etkisinde Düşünsel ve
Görüntüsel Yaratım Öğeleri Açısından), İstanbul, İstanbul Üniversitesi İletişim
Fakültesi Yayınları, 2001.
YÜCEL, Tahsin Göstergebilim, Dilbilim ve Türkçe, Ankara: Dil Derneği
Yayınları, 1991.
YÜKSEL, Mehmet ,Medyada Şiddete Karşı Duyarlılık,Panel,RTÜK, İstanbul
,2004
ZEKA, Necmi ,Postmodernizm : Jameson, Lyotard,Habermas, İstanbul,
Kıyı Yayınları, 1990.
148
ÖZET
UZUN,Gülcan . Postmodern Dünyada Postmodern Şiddet Fenomeni
Bağlamında Reklamlarda Simgesel Şiddet, Yüksek Lisans Tezi, Ankara ,
2010
Şiddet olgusu, günümüzde en çok ilgi gösterilen konulardan biri haline
gelmiştir. Şiddetin çeşitli sınıflamaları yapılmaktadır. Şiddet, zamana ve topluma
göre değişen bir kavramdır. Şiddetin temelinde yer alan saldırganlık dürtüsü
bireyin toplumsallaşma süreci içinde öğrenilebilmektedir. Kitle iletişim araçları
da bu öğrenmeye hızlandırıcı etki yapmaktadır.
Postmodernizm,
modernliğin
açmazlarına
karşı
bir
savaşım
ve
modernleşmeyle bir hesaplaşmadır. Postmodernistlere göre postmodernizm,
ileri batı toplumlarının şu an içinde bulunduğu aşamayı, bir bakıma modern
sonrası toplumu adlandırır.
Televizyondaki şiddet unsurunun kişiler üzerinde olumsuz etkilere yol açtığı
varsayımı çok net olmamakla birlikte, belli bir yaşa kadar çocukları ve gençleri
etkilediği, bu programların arasında yayınlanan reklamlarında algılanma düzeyi
üstünde etkisi olduğu ortaya konmuştur. Pierre Bourdieu’nün simgesel şiddet
kavramı, fiziksel olmayan şiddetin pratikte bir karşılık bulabilmesi anlamında
önemli bir kavramdır. Bourdieu teorisine göre, uygulama alanı olan bu kavramın
eğitimdeki karşılığı, bireylerin kişiliklerinin şekillendirilmesi yoluyla eşitsizliklerin
yeniden üretilmesi olarak özetlenebilir. Buna göre; simgesel şiddet kavramı
özelinde Bourdieu metodolojisi reklamcılık için işlevsel bir metodolojidir.
Göstergebilim bir metni çözümlerken, bir başka deyişle metnin yüzey
yapısından hareketle, derin düzeydeki yapısına açıklık getirmeye, yani metnin
149
anlam evrenine ulaşmaya çalışırken, bazı araçlar kullanır. Bu çalışmada,
göstergebilimsel bir çözümleme modeli olarak, Greimas'ın kuramını oluşturduğu
Eyleyenler Modeli'nin, reklamlar üzerinde nasıl işleyeceği incelenmeye
çalışılmıştır.
Anahtar Kelimeler:
1. Şiddet
2. Postmodernizm
3. Reklam
4. Simgesel Şiddet
5. Göstergebilim
150
ABSTRACT
UZUN, Gülcan . Advertisement's Symbolic Violence In The Context of
Postmedsern Violence Phenomena İn Postodern World , Master Thes
,Ankara, 2010
Violence as one of research areas has recently attracted a great interest.
There are various classifications of violence. Violence changes according to
tenses and places. It is also clear that an individual learns violent behaviour
during their socialization process. Mass communication plays a vital role in
accelerating these changes in learning violent behavior.
Postmodernism is struggle to dilemma of modernism and it is alternative of
modernism. According to postmodernists, postmodernism describes today’s
developed western societies and defines post modern society.
Although the
Children up to a certain age and adolescents are being
affected by the concept of violence in TV programs the violence in
advertisements broadcast between these programs,is not quite obviouse to lead
to negative effects on human beings. Pierre Bourdieu’s notion of symbolic
violence is important in terms of corresponding practically to the notion of nonphysical violence. In accordance with Bourdieu theory, the correspondence of
this notion –that has several implementation areas- in education can be
summarised as the regeneration of inequalities through shaping individuals.
Accordingly, Bourdieu methodology within the framework of symbolic violence
concept is a functional methodology for advertising.
Semiology uses some instruments in order to reach at the meaning universe
of the text, while analyzing a text, in other words, clarifying the deep structure
151
of the text through its surface structure. The aim of this study is to explore how
"Actants Model" of Greimas can be applied on advertisements.
Keywords:
1. Violence
2. Postmodernism
3. Advertisement
4. Symbolic Violence
5. Semiology
Download