Fikri Eğitim Ülkü Ocakları Eğitim Programı

advertisement
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı 2015-2016 Yılı
Eğitim Programı
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
EĞİTİM PROGRAMI
FİKRİ EĞİTİM
İMTİYAZ SAHİBİ
OLCAY KILAVUZ
GENEL YAYIN YÖNETMENİ
CELİL COŞKUN
HAZIRLAYANLAR
MEHMET BALABAN
MUSTAFA BUZLUK
MEHMET KÖSEMEK
DİZGİ-MİZANPAJ-KAPAK
TOLGAHAN TURAMAN
İDARE YERİ
OĞUZLAR MAH. 1387. SOK. NO: 26 BALGAT / ANKARA
TELEFON
0312 285 44 44
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
ÖNSÖZ
Gençler geleceğe yakılan fener geleceğin mutlu, huzurlu ve büyük Türkiye’sinin kurucularıdırlar.
Gençler kültürün ve hatta medeniyetin yegane koruyucularıdırlar. Gençler ülkelerin emniyet sübabı, geleceğe
açılan kapılarıdırlar.
Bunun içindir ki bir gençlik hareketi olan Ülkü Ocakları, gençlerin geleceğin mimarları olduğunun
bilincinde, en mühim yatırımın gençliğe yapılan yatırım olduğunun farkındadır. Gençliğin eğitimi için ciddi mesai
harcamaktadır.
Üretken bir toplum, bilinçli bir millet, milliyetçi bir Türkiye hedefinden hareketle Türkçülük Davası ve
Turan Ülküsünü gaye edinen Ülkü Ocakları, hayatın her anında davasını ve kendisini anlatan bir gençlik
yetiştirmeyi hedeflemekte bilinçli, bilgili, vatansever, ilkeli ve ülkülü bir gençliğin yetişmesi noktasında
çalışmalar yürütmektedir.
Kurumumuz, bu amaçla çeşitli projeler geliştirmekte yurt içi ve dışı konferans, sempozyum, münazara
ve eğitim seminerleri tertip etmektedir.
Bilgi Çağı olarak adlandırılan bu dönemde bilgiye erişimin kolaylığı ortadadır. Ancak bu kolaylık doğru
bilgiye erişebilmekten ziyade bilgi kirliliğine ve kafa karışıklığına sebebiyet vermektedir. Bu durum doğru ve
gerçek bilginin erişimini zor bir hale getirmiştir. Tabiri caizse bir yığın haline gelen bilginin, tasnifi ve insanların
istifadesine sunulması artık önemli bir mecburiyet haline gelmiştir.
Bunun içindir ki Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı olarak, hakikatin peşinden gidilerek bir araya
getirilmiş yazılardan teşekkül eden ve belli bir program dahilinde sunulmak üzere hazırlanan 2015-2016 Eğitim
Programı önemli bir işlev görecektir.
Bu çalışma geçmiş yılların bilgi, birikim ve deneyimlerinden hareketle hazırlanmış olup; özellikle eski
programlarımızda göze çarpan eksiklerimiz giderilerek sunulmuştur.
Programımızda bulunan yazılar, alanında uzman akademisyenler ve yazarlar, Ülkü Ocakları Dergimizin
Yazı Kurulu, Ülkü Ocakları Genel Merkezi Yöneticilerimiz ve İl-İlçe teşkilatlarımızda idareci konumunda
bulunan yöneticilere aittir. Yazılar, eğitim programının ruhu ve takvimi Genel Merkezimiz bünyesinde, yüksek
lisans ve doktora öğrencilerinin oluşturduğu komisyonda değerlendirilmiştir.
Program “Güncel, Genel, Kültür-Sanat, Dini, Tarihi ve Fikri Eğitim” başlıklarıyla ortaöğretim ve
üniversite gençliğinin alması lazım gelen temel eğitimi kapsamaktadır.
Ayrıca başta eğitim programını hazırlayan komisyonda yer alan Genel Merkez Yöneticilerimiz olmak
üzere, bu kapsamlı çalışmaya yazılarıyla katkı sağlayan herkese teşekkürlerimi sunuyorum.
Olcay Kılavuz
Ülkü OcaklarI Eğitim ve Kültür Vakfı
Genel Başkanı
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
www.ulkuocaklari.org.tr
Programın, ortaöğretim ve üniversite gençliğinin gelecekte yapacağı büyük işlere vesile olmasını
diliyorum. Türk Milletinin geleceği, gençliğin, ihtiyacı olan yeni ve çok yönlü bir eğitim seferberliğinin bir an
önce başlamasını temenni ediyor, yetkili makamların faaliyetlerinin takipçisi ve bu yönde atılacak her adımın
destekçisi olacağımızı ifade ediyorum.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TAKDİM
Tarihin her döneminde olduğu gibi 21. yy dünyasında da milletler ve devletler için en hayati nokta, nesillerin eğitimidir. Sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik alanlarda söz sahibi olabilmek için nesillerin eğitimi hususuna
dikkatle eğilmek gerekir.
Milletlerin ve devletlerin ortaya koydukları kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerin gerçekleşmesi insan kaynakları ve buna paralel şekillenen yetişmiş insan gücüne bağlıdır. Bu çerçevede Türk Milletinin yetişmiş insan
gücüne duyduğu ihtiyaç her zamankinden daha fazladır.
Bunların yanında bölgesel ya da evrensel birtakım merkezler tarafından ‘ruhu’ kirletilmek istenen nesiller
için tek çıkış yolu milli ve hakikat taneleriyle örülmüş bir eğitim seferberliğidir. Merhum Ziya Gökalp’in söylediği
gibi, bir millet ruhunu kaybettiği zaman milli istiklalini ve vatanını kaybeder. Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı
olarak Türk Milletinin maddi-manevi ruhunun taşıyıcısı olan nesillerin hizmetindeyiz. İnanıyoruz ki Türk Milletinin
ebedi ruhunu taşıyan nesiller, sağlam, yüksek ve derin bir programla birlikte çağı değiştirecek inanç ve kuvvete
de sahip olacaklardır.
Yarım yüzyıllık fikri, kültürel, sosyal ve siyasal tecrübesiyle “nesillerin eğitimine” odaklanan Ülkü Ocakları
Eğitim ve Kültür Vakfı’nın “nesillerin eğitimi” noktasında ortaya koyduğu hedefler şu başlıklar altında toplanabilir:
1. Ahlaklı, samimi, adil, şahsiyetli, merhametli, namuslu, mütevazı, faziletli ve cesur nesiller.
2. Dini, tarihi ve kültürel alanlarda kendini yetiştiren, Türk Milletini vücuda getiren kıymetlerin muhafaza ve
tekamülüne hizmet eden nesiller.
3. Bugünün ve yarının meselelerine dair kendi zaviyesinden söz söyleyebilen nesiller.
4. Değişen dünyanın farkında olan nesiller.
5. Türk Dünyası, İslam Alemi ve tüm insanlığın problemlerini doğru okuyan, yakın gelecekte bu problemlerin
çözümü adına söz söyleyebilen nesiller.
6. Türk Milliyetçiliği ve Ülkücü Hareketin meselelerine dikkatle eğilen, bu meselelere dair yeni ufuklar açan
nesiller.
7. Türk Milletini ve devletini uluslararası kamuoyunda hak ettiği yere getiren nesiller.
8. Tarih şuuruna, ilim zihniyetine, feragat, fedakarlık, hak ve fazilet duygularına sahip örnek Türk Milliyetçileri yetiştiren nesiller.
9. Ve en nihayetinde çağı değiştiren nesiller.
Bu çerçevede Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı 2015-2016 Eğitim Programının, “Fikri Eğitim” kısmı bu
amaçlarla yurtiçi ve yurtdışındaki tüm temsilciliklerimizin ve Türk Gençliğinin istifadesine sunulmuştur.
Eğitim Programında yazısı bulunan herkese tek tek teşekkür eder, kıymetli tespitleri ve fikirleriyle nesillerin eğitimine verdikleri katkıların Mahkeme-i Kübra’da beratları olmasını Allah-u Teala’dan niyaz ederiz.
4
Program, istifade edecek milyonlarca kardeşimize ve Türk Milletine hayırlı olsun.
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
FİKRİ EĞİTİM
İÇİNDEKİLER
1.Türkçülük ve Turancılık……………………………………………………………………...6
2. Türk Milliyetçiliği…………………………………………………………………………....58
3. 3 Mayıs 1944……………………………………………………………………………...109
4. Türk İslam Ülküsü………………………………………………………………………...163
5, Türkler ve İslamiyet……………………………………………………………………....170
6. Türk Cihan Hakimiyeti Ülküsü………………………………………………………......180
7. Kızılelma……………………………………………………………………………….......189
8. Ülkücülük Üzerine…………………………………………………………………….......201
9. Başbuğ Alparslan Türkeş……………………………………………………………........225
10 Ülkü Ocakları Tarihçe………………………………………………………………….....359
11. Dokuz Işık……………………………………………………………………………......366
12. Lider Teşkilat Doktrin………………………………………………………………....…393
13. MHP Tarihçe…………………………………………………………………………......404
14. Önemli Şahsiyetler……………………………………………………………………....466
www.ulkuocaklari.org.tr
15. Şehitlerimize Dair…………………………………………………………………….....538
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türkçülük Turancılık
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı Genel Merkezi
Eğitim Programı
6
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRKÇÜLÜK NEDİR?
Ziya Gökalp
Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde, Türkçülüğün özünü anlamak için, millet
adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Millet hakkındaki çeşitli görüşleri inceleyelim.
1) Irkı esas alan Türkçülere göre millet, ırk demektir. Irk kelimesi, gerçekte zoolojinin bir terimidir.
Her hayvan türü anatomik özellikleri açısından birtakım tiplere ayrılır. Bu tiplere ırk adı verilir. Mesela at
türünün Arap ırkı, İngiliz ırkı, Macar ırkı adlarını alan birtakım anatomik tipleri vardır.
İnsanlar arasında da, eskiden beri, “beyaz ırk, siyah ırk, sarı ırk, kırmızı ırk” denilen dört ırk
mevcuttur. Bu kaba bir sınıflandırma olmakla beraber, hala önemini korumaktadır.
Antropoloji bilimi Avrupa’daki insanları, kafalarının şekli ve saçları ve gözlerini renklerini dikkate
alarak üç ırka ayırmıştır: Uzun kafalı kumral, uzun kafalı esmer, yassı kafalı.
Bununla beraber, Avrupa’da hiç bir millet, bu tiplerden yalnız birini, içine almaz. Her millette,
çeşitli oranlarda olmak üzere, bu üç ırka mensup bireyler vardır. Hatta, aynı ailenin içinde, bir kardeş
uzun kafalı kumral, diğerleri uzun kafalı esmer ve yassı kafalı olabilirler.
2) Kavmi Türkçüler de, milleti kavim ile karıştırırlar.
Kavim, aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış aynı kandan bir topluluk
demektir.
Eski toplumlar genellikle saf ve yabancılarla karışmamış birer kavim olduklarını savunurlardı.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
7
www.ulkuocaklari.org.tr
Gerçi bir zamanlar, bazı antropologlar bu anatomik tiplerle sosyal davranışlar arasında bir ilişki
olduğunu savunurlardı. Fakat birçok ilmi eleştirilerin ve özellikle… bizzat antropologlar arasında en
yüksek bir konumda bulunan Manouvrier adındaki bilim adamının anatomik özelliklerin sosyal karakterler
üzerinde hiç bir etkisi olmadığını ispat etmesi, bu eski iddiayı tamamıyla çürüttü. Irkın, böylelikle sosyal
niteliklerle hiç bir ilişkisi kalmayınca, sosyal karakterlerin toplamı olan milliyetle de hiç bir ilişkisinin
kalmaması gerekir. O halde, milleti başka bir alanda aramak gerekir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Halbuki, toplumlar tarih öncesi zamanlarda bile, kavmiyetçe saf değildiler. Savaşlarda esir alma, kız
kaçırma, suç işleyenlerin kendi toplumundan kaçarak başka bir topluma girmesi, evlenmeler göçler,
yabacıları kendine benzetme ve başka bir topluluk içinde erime gibi olaylar milletleri sürekli birbirine
karıştırmıştı. Fransız bilim adamlarından Camille Julian ile Millet, en eski zamanlarda bile saf bir kavmin
bulunmadığını savunmaktadırlar. Tarih öncesi zamanlarda bile saf bir kavim bulunmazsa, tarihi devirdeki
kavim karışmalardan sonra, artık saf bir kavmiyet saçma olmaz mı? Bundan başka, sosyolojiye göre,
fertler dünyaya gelirken sosyal bir nitelik taşımazlar. Yani sosyal duygu ve düşüncelerden hiç birini
beraberinde getirmezler, mesela dil, din, ahlak, estetik; politika, hukuk, ekonomi alanına ait hiç bir
duygu ve düşünceyi beraber getirmezler. Bunların hepsini sonraları terbiye yoluyla toplamdan alılar.
Demek ki, sosyal özellikler kalıtımla geçmez, yalnız terbiye yoluyla geçer. O halde, kavmiyetin milli
karakter bakımından da hiç bir rolü yok demektir.
Kavim saflığı hiç bir toplumda bulunmamakla beraber, eski toplumlar kavmiyet idealini izlerlerdi.
Bunun nedeni dini idi. Çünkü o toplumlarda kendisine tapılan, toplumun ilk atasından ibaretti. Bu yalnız
kendi dölünden olanlara tanrılık etmek isterdi. Yabancıların kendi tapınağına girmesini, kendisine
yapılacak ibadetlerle katılmasını kendi mahkemelerinde kendi kanunlarına göre yargılanmasını
istemezdi. Bundan dolayı, toplumun içine çeşitli biçimde evlât edinme yoluyla girmiş bir çok kişi
bulunmakla birlikte, bütün toplum yalnız Tanrının dölünden gelmiş sayılırdı. Eski Yunan sitelerinde,
İslam’dan önceki Araplarda, eski Türklerde, kısaca henüz il devride bulunan bütün toplumlarda şu
yalancı kavmiyeti görürüz.
Şurası da var ki, sosyal gelişmenin o aşamasında yaşayan milletler için kavmiyet idealini izlemek
normal bir hareket olduğu halde, bugün içinde bulunduğumuz aşamaya anormaldir. Çünkü, o aşamada
bulunan toplumlarda sosyal dayanışma yalnız dindaşlık bağından ibaretti. Dindaşlı kandaşlığa
dalyanınca, doğaldır ki, sosyal dayanışmanın dayanağında kandaşlık olur.
Bugünkü sosyal aşamada ise, sosyal dayanışma, kültürdeki ortaklığa dayanıyor. Kültürün
kuşaktan kuşağa aktarılması terbiye aracılığıyla olduğu için, kandaşlıkla hiç bir ilgisi yoktur.
3) Coğrafi Türkçülere göre, millet, aynı ülkede oTuran halkların toplamı demektir. Mesela onlara
göre bir İran milleti, bir İsviçre milleti, bir Belçika milleti, bir Britanya milleti vardır. Halbuki İran’da Fars,
Kürt ve Türk’ten ibaret olmak üzere üç millet; İsviçre’de Alman, Fransız, İtalyan’dan ibaret olmak üzere
yine üç millet; Belçika’da aslen Fransız olan Valon’larla, aslen Cermen olan Flamanlar vardır. Büyük
Britanya adaların da ise Anglo-Sakson, İskoçyalı, Galli, İrlandalı adlarıyla dört millet vardır. Bu çeşitli
toplulukların dilleri ve kültürleri birbirinden ayrı olduğu, için hepsine birden millet adanı vermek doğru
değildir.
Bazen bir ülkede birçok sayıyla millet olduğu gibi, bazen de bir millet birçok ülkeye dağılmış
bulunur. Mesela Oğuz Türklerine bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da, İran’da, Harzem ülkesinde rastlarız.
Bu toplulukların dilleri ve kültürleri ortak aldığı halde, bunları ayrı milletler saymak doğru olabilir
mi?
8
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
4) Osmanlıcılara göre, millet, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan vatandaşları içine alır. Halbuki,
bir imparatorluğun bütün vatandaşlarını bir tek millet saymak büyük bir hatadan ibaretti. Çünkü, bu
birbirine karışmış topluluğun içinde, ayrı kültürlere sahip birçok millet vardı.
5) İslam Birliği taraftarlarına göre, millet, bütün Müslümanların toplamı demektir. Aynı dinde
bulunan insanların bütününe ümmet adı verilir. O halde, Müslümanların bütünü de bir ümmettir. Yalnız
dilde ve kültürde ortak olan millet ise bundan ayrı bir şeydir.
6) Fertçilere göre, millet, bir adamın kendisini ait hissettiği herhangi bir toplumdur. Gerçi, bir fert,
kendisini görünüşte şu veya bu topluma bağlı saymakta özgür sanır. Oysa ki fertlerde böyle bir özgürlük
ve bağımsızlık durgularla yoktur. çünkü insandaki ruh. Duygularla düşüncelerden oluşmuştu. Yeni
psikologlara göre, duygu hayatımız asıldır, düşünce hayatımız ona aşılanmıştır. ruhumuzun normal bir
halde bulunabilmesi için, düşüncelerimiz duygularımıza tamamıyla uygun olması gerekir. Düşünceleri
duygularına uymayan ve dayanmayan bir adam, ruh bakımından hastadır. Böyle bir adam, hayatta
mutlu olamaz. Mesela duygusu bakımından dindar olan bir genç, kendisinin düşünce bakımından
dinsiz sayarsa psikolojik bir dengeye sahip olabilir mi? Şüphesiz hayır! Bunun gibi, her fert, duyguları
aracılığıyla belli bir millete mensuptur. Bu millet, o ferdin, içinde yaşadığı ve terbiyesini aldığı toplumdur.
Çünkü, bu fert, içinde yaşadığı toplumun bütün duygularını terbiye aracılığıyla almış, tamamen ona
benzemiştir. O halde bu fert, ancak bu toplumun içinde yaşarsa, mutlu olabilir. Başka bir toplumun içine
giderse, sıla hastalığına uğrar, duygu bakımından bağlı olduğu halde, bir ferdin, istediği zaman milletini
değiştirebilmesi kendi elinde değildir. Çünkü, milliyet de, dışarıda var olan bir gerçektir. İnsan milliyetini
bilgisizliği yüzünden tanıyamamışken, sonradan araştırıp soruşturarak bulabilir. Fakat, bir partiye girer
gibi, sırf iradesiyle şu veya bu millete katılamaz.
Sosyoloji ispat ediyor ki, bu bağ terbiyede, kültürde, yani duygularda ortaklıktır. İnsan en samimi,
en içten duygularını ilk terbiye zamanlarında alır. Ta beşikte iken, işittiği ninnilerle ana, dilinin etkisi
altında kalır. Bundan dolayıdır ki, en çok sevdiğimiz dil, ana dilimizdir. Ruhumuzu oluşturan bütün din,
ahlak ve güzellik duygularımızı bu dil aracılığıyla almışız. Zaten ruhumuzun sosyal duyguları, bu din,
ahlak ve güzellik duygularından ibaret değil midir? Bunları çocukluğumuzda hangi toplumdan almışsak
sürekli o içinde daha büyük bir imkanla yaşamamız mümkün iken, toplumumuz içindeki fakirliği ona
tercih ederiz. Çünkü dostlar içindeki bu fakirlik, yabancılar arasındaki o zenginlikten daha fazla bizi
mutlu ede. Zevkimiz, vicdanımız, özleyişlerimiz, hep içinde yaşadığımız, terbiyesini aldığımız toplumdur.
Bunların yankısını ancak o toplum içinde işitebiliriz.
Ondan ayrılıp da başka bir topluma katılabilmemiz için, büyük bir engel vardır. Bu engel,
çocukluğumuzda o toplumdan almış olduğumuz terbiyeyi ruhumuzdan çıkarıp atmanın mümkün
olmamasıdır. Bu mümkün olmadığı için, eski toplum içinde kalmak zorundayız.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
9
www.ulkuocaklari.org.tr
O halde, millet nedir? Irka, kavme, coğrafyaya politikaya ve iradeye ait güçlere üstün gelecek ve
onları egemenliğine alabilecek başa ne gibi bir bağımız var?
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu açıklamalardan anlaşıldı ki, millet, ne ırkın, ne kavmin, ne coğrafyanın, ne politikanın ne de
iradenin belirlediği bir topluluk değildir. Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından
ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan, bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime
uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder. Felekten de bir adam, kanca ortak olduğu insanlardan çok
dilde ve dinde ortak olduğu insanlarla beraber yaşamak ister. Çünkü, insani karakterimiz bedenimizde
değil, ruhumuzdadır. Maddi becerilerimiz ırksızımdan geliyor, manevi becerilerimizde terbiyesini
aldığımız toplumdan geliyor. Büyük İskender diyordu ki; “Benim gerçek babam Filip değil, Aristo’dur.
Çünkü birincisi maddi varlığımın, ikincisi manevi varlığımın meydana gelmesine neden olmuştur.” İnsan
için, manevi varlık, maddi varlıktan önce gelir. Bu bakımdan, milliyette soy kütüğü aranmaz. Yalnız,
terbiyenin ve idealin milli olması aranır. Normal bir insan, hangi milletin terbiyesini almışsa, ancak
onun idealine çalışabilir. Çünkü ideal bir heyecan kaynağı olduğu içindir ki aranır. halbuki, terbiyesiyle
büyümüş bulunmadığımız bir toplumun ideali ruhumuza asla heyecan veremez. Aksine, terbiyesini
almış olduğumuz toplumun ideali ruhumuzu heyecanlara boğarak mutlu yaşamamıza neden olur.
Bundan dolayıdır ki, insan, terbiyesiyle büyüdüğü toplumun ideali uğruna hayatını feda edebilir.
Halbuki zihnen kendisini bağlı sandığı bir toplum uğruna ufak bir çıkarını bile feda edemez. Kısaca
insan, terbiyece ortak olmadığı, bir toplum işinde yaşarsa, Mutsuz olur. Bu düşüncelerden çıkaracağımız
pratik sonuç şudur; yurdumuzda bir zamanlar dedeleri Arnavutluk’tan veya Arabistan’dan gelmiş
milletdaşlarımız vardır. Bunların Türk teri beysiyle büyümüz ve Türk idealini e çalışmayı alışkanlık
haline getirmiş görürsek, diğer milletdaşlarımız dan hiç ayırmamalıyız. Yalnız iyi günlerimizde değil,
kötü günlerimizde de bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizin dışında sayabiliriz? Özellikle bunlar
arasında milletimize karşı büyük fedakarlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler vermiş olanlar varsa,
nasıl olurda bu fedakar insanlara (siz Türk değilsiniz) diyebiliriz. Gerçi atlarda soy aramak gerekir.
Çünkü, bütün üstünlükleri içgüdüye dayandığı ve bunlar kalıtım yoluşla geldiği için, hayvanlarda ırkın
büyük bir önemi vardır. İnsanlarda ise, ırkın sosyal niteliklere hiç bir etkisi olmadığı için, soy aramak
doğru değildir. Bunun tersi bir yol tutacak olursak memleketimizdeki aydınların ve fikir savaşçılarının
birçoğunu feda etmek gerekecektir. Bu durum doğru olmadığından, (Türküm) diyen her ferdi Türk
tanımaktan, yalnız Türlüğe ihaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başak çare yoktur.
Kaynak: Türkçülüğün Esasları – Ziya Gökalp, Toker Yayınları, 2002
10
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRKÇÜ KİMDİR?
H. Nihal Atsız
Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmış olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne
varsa, hepsi, geçici bir hastalığın belirtisidir ve geçmiş zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere
yürüten erdemlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda, içimizde gizli bir halde yaşamakta, belirecek imkan
ve fırsat aramaktadır.
Türkçü, milli çıkarları şahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmişe saygı gösteren,
görev ahlakı yüksek olan, haksızlıklarla savaşta korkusuz bir insandır.
Türkçü, gününü gün eden veya dalkavuk bir insan olamaz. Sert yaşamaktan hoşlanır ve en büyük sertliği de nefsine karşı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol bulunduğu için, bazı
küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden, esasen var olanların
hakkını vermekle yetinir. Böylelikle, milli kahramanlarına saygı gösterir, fakat milli kahramanların kusuru da varsa, söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını yıkanı asla bağışlamaz ve bunları bağışlayanları düşman sayar
Türkçü, alçak gönüllü olmaya mecburdur. Çünkü, kendini ileri sürmek, yaptığının karşılığını beklemek veya takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir bencilliktir. Türkçü, milletine bir hizmet
yaparken, bunu, beğenilmek için değil, görev bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile, adı
sanki bilinmeden ölüp mezarsız yatan şehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir.
Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartışmasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun tartışılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası değil, ayrıntılarıdır
Türkçüler, dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş görmenin tek ve
değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde, için için bir çekişme var demektir. Türkçü, ülküdaşları
ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
11
www.ulkuocaklari.org.tr
Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar, fedakar fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türkçü hiç şüphesiz, Türkten olur. Fakat her “Türkçüyüm” diyen Türkçü değildir. Samimi olması
ve Türkçülüğün şartlarına uyması lazımdır.
Türkçülüğün en büyük görevi Türklüğe hizmettir. Bunun da baş şartlarından biri, çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini aşılamaktır. O, yorulmadan, bıkmadan, Türk soyunun üstünlüğünü anlatacak yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barışmaz düşmanımızın
Moskof olduğunu telkin edecektir
Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun
için komünistlerle her yerde, her vasıta ile, her şekilde savaşacaklardır.
Kısacası, Türkçüler, XX.yüzyılda Türk milletinin fedakarlarıdır.
Kaynak: Nihal Atsız, Orkun, 20 Ekim 1950, Sayı: 3
12
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRKÇÜLÜĞÜN TARİHİ
Ziya Gökalp
Avrupa’da otaya çıkan ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir. Rusya’da, Almanya’da,
Macaristan’da, Danimarka’da, Fransa’da, İngiltere’de, birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve
Moğollara ait tarihi ve arkeolojik araştırmalar yapmaya başladılar. Türklerin eski bir millet olduğunu
oldukça geniş bir alanda yayılmış bulunduğunu ve çeşitli zamanlarda dünya egemenliğine yaraşır
devletler ve yüksek medeniyetler kurduğunu meydana koydular. Gerçi bu sonuncu araştırmaların
konusu Türkiye değil, eski Doğu Türkleri idi. Fakat, birinci hareket gibi, bu ikinci hareket de yurdumuzdaki
bir takım fikir adamlarının ruhuna etkisiz kalmıyordu. Özellikle Fransız tarihçilerinden Deuignes’nin
Türkler Hunlar ve Moğollara ait yazılmış olduğu büyük tarihle; İngiliz bilim adamlarından Sir Davids
Lumley’in Üçüncü Selime ithaf ettiği Kitab-ı İlmü’n Nafi (yaralı bilim kitabı) adındaki genel Türk grameri,
aydınlarımızın ruhunda büyük etkiler yaptı. Bu ikinci eser, yazarı tarafından İngilizce yazılmıştı. Bir süre
sonra annesi bu kitabı Fransızca’ya çevirerek Sultan Mahmut’a ithaf etti. Bu eserde, Türkçe‘nin çeşitli
dallarından başak, Türk medeniyetinden, Türk etnografyasından ve tarihinden söz ediliyordu.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
13
www.ulkuocaklari.org.tr
Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasından önce Avrupa’da Türklükle ilgili iki hareket oluştu.
Bulardan birincisi Fransızca, Turquerte denilen, Türk hayranlığı’dır. Türkiye’de yapılan ipekli ve yün
dokumalar, halılar, kilimler, çiniler, demirci ve marangoz işleri, ciltçilerin, tezhipçilerin yaptıkları ciltler
ve tezhipler, mangallar, şamdanla, vb. Gibi Türk sanat eserleri çoktan Avrupa’daki sanat severlerin
dikkatini çekmişti. Bunlar, Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde
bir Türk salonu veya Türk odası oluştururlardı. Bazıları da bunları başka milletlere ait güzel şeylerle
birlikte, bibloları arasında sergilerdi. Avrupalı ressamların Türk hayatıyla ilgili yaptıkları tablolar ile,
şairlerin ve filozofların Türk ahlakını nitelemek amacıyla yazdıkları kitaplar da Turquerie’nin içine girerdi.
Lamartine’in, Auguste Comte’un Pierre Laffite’in, Ali Paşa’nın özel sekreterleri olan Mismer’in, Pierre
Loti’nin, Farrere’in Türklerle ilgili dostça yazıları bunların örneklerindendir. Avrupa’daki bu hareket
tamamen Türkiye’deki Türklerin güzel sanatlardaki ve ahlaktaki yüksekliklerinin bir sonucudur.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Sultan Abdülaziz’in son dönemi ile Sultan Abdülhamid’in ilk devirlerinde, İstanbul’da büyü bir
düşünce hareketi görüldü. Burada hem bir Encümen-i Daniş (akademi) oluşmaya başlamış, hem de bir
Darülfünun (üniversite) kurulmuştu. Bundan başak askeri okullar yeni bir ruhla yükselmeğe başlamıştı.
O zaman bu Darülfünün’da Tarih Felsefesi profesörü Ahmet Vefik Paşa’ydı. Ahmet Vefik paşa,
Şecere-i Türkiye’yi (Türklerin soy kütüğü) Doğu Türkçe’si’nden İstanbul Türkçesi’ne çevirdi. Bundan
başak, Lehçe-i Osmani (Osmanlı lehçesi) Türk lugati hazırlayacak Türkiye’deki/Türkçe‘nin genel ve
büyük Türkçe‘nin bir lehçesi olduğunu ve bundan başka Türk lehçeleri bulunduğunu aralarında da
karşılaştıralar yaparak meydana koydu.
Ahmet Vefik Paşa’nın bu bilimsel Türkçülükten başka, bir de sanat Türkçülüğü vardı. Evinin
bütün fertlerinin mobilyaları, kendisinin ve ailesi fertlerinin elbiseleri genellikle Türk ürünüydü. Hatta, çok
sevdiği kızı Avrupa modeli bir terlik almak için çok ısrar ettiği halde, “Evine Türk ürünlerinden başka bir
şey giremez” diyerek bu arzusuna engel oldu. Ahmet Vefik Paşa’nın başka bir orijinalitesi de, Moliere’in
komedilerini Türk geleneklerine adapte etmesi ve şahısların adlarını ve kimliklerini Türkleştirerek
Türkçe‘ye aktarması ve milli bir sahneden oynatması idi.
Darülfünün’un bir profesörü Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askerî okullardan sorumlu
bakan olan Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa da Türkçülüğü askeri okullara sokmağa çalışıyordu.
Süleyman Paşa’nın Türkçülüğünde, Deguignes’in tarihi etkili olmuştur, diyebiliriz. Çünkü yurdumuzda
ilk defa olarak Çin kaynaklarına dayanarak Türk tarihi yazan Süleyman Paşa, bu eserde, özellikle
Değuignes’i kaynak almıştır. Süleyman Paşa Tarih-i Alem (Dünya Tarihi) adlı eserinin başında, bu kitabı
niçin yazmağa başladığını anlatırken diyor ki: “Askeri okulların başına geçince, bu okullara gerekli
olan kitapların dilimize çevrilmesini uzmanlara bıraktım. Fakat sıra tarihe gelince, bunun çeviri yoluyla
yazdırılamayacağını düşündüm. Avrupa’da yazılan bütün tarih kitapları ya dinimize, veya milliyetimize
(Türklüğümüze) ait karalamalarla doludur. Kitaplardan hiç birisi dilimize çevirtilip de okullarımızda
okutturulamaz. Bu nedenledir ki, okullarımızda okunacak tarih kitabının yazılması işini ben üzerime
aldım. Yazmış olduğum bu kitapta gerçeğe ters hiç bir söze rastlamayacağı gibi, dinimize ve milliyetimize
ters düşecek hiç bir sözle karşılaşmak imkanı da yoktur.”
Avrupa tarihlerindeki Hunlar’ın, Çin tarihindeki Hiyong-nu’lar olduğunu ve bunların Türklerin ilk
dedeleri bulunduğunu ve Oğuz Han’ın Hiyong-nu devletinin kurucusu Mete olması gerektiğini bize ilk
kez öğreten Süleyman Paşa’dır. Süleyman Paşa, bundan başka, Cevdet Paşa gibi, dilimizin grameriyle
ilgili bir kitap da yazdı. Fakat bu kitaba Cevdet Paşa gibi, Kavaid-i Osmaniye (Osmanlıca kuralları) adını
vermedi. Çünkü, dilimizin Türkçe olduğunu biliyordu ve Osmanlıca adı altında üç dilden… yapılmış bir
dil olamayacağını anlamıştı. Süleyman Paşa, bu konudaki düşüncesini, Ta’lim-i Edebiyyat-ı Osmaniye
(Osmanlı edebiyat öğrenimi) adıyla bir kitap yayınlayan Recaizade Ekrem Bey’e yazdığı bir mektupta
meydana koydu. Bu mektupta diyor ki: “Osmanlı edebiyatı demek, doğru değildir. Ayrıca, dilimize
Osmanlı dili ve milletimize Osmanlı milleti demek de yanlıştır. Çünkü Osmanlı tabiri yalnız devletimizin
adıdır. Milletimizin adı ise, yalnız Türk’tür. Bundan dolayı dili de Türk dilidir, edebiyatımız da Türk
edebiyatıdır.”
14
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Görülüyor ki, Türkçülüğün ilk babaları Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşa’dır. Türk ocaklarında
ve diğer Türkçü kuruluşlarda bu iki Türkçülük öncüsünün büyük boyda resimlerini asmak, değerbilirlilik
gereğidir.
Türkiye’de Abdülhamid bu kutsal akımı durdurmağa çalışırken, Rusya’da iki büyük Türkçü
yetişiyordu. Bunlardan birincisi Mirza Fethali Ahundzade’dir ki, Azeri Türkçesi’nde yazdığı orijinal
komediler bütün Avrupa dillerine çevrilmiştir. ikincisi, Kırım’da Tercüman gazetesini çıkaran Gaspıralı
İsmail’dir ki, Türkçülükteki ilkesi dilde, fikirde ve işte birlik idi. Tercüman gazetesini Kuzey Türkleri anladığı
kadar Doğu Türkleri ile Batı Türkleri de anlardı. Bütün Türklerin aynı dilde birleşmeleri de anlardı. Bütün
Türklerin aynı dilde birleşmelerinin mümkün olduğuna bu gazetenin varlığı canlı bir delildir.
Abdülhamid’in son devrinde, İstanbul’da Türkçülük akımı tekrar uyanmağa başladı.
Rusya’dan İstanbul’a gelen Hüseyin-zade Ali Bey, Tıbbiye’de Türkçülük esaslarını anlatıyordu.
Turan ismindeki şiiri, Turancılık idealinin ilk dışa vurumu idi. Yunan savaşı (1897) başladığı sırada, Türk şair
Mehmet Emin bey:
Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur. Dizesi ile başlayan ilk şiirini yayınladı. Bu iki şiir haber veriyordu
Hüseyin-zade Ali Bey, Rusya’daki milliyetçilik akımlarının etkisiyle Türkçü olmuştu. Özellikle, daha
kolejde iken, Gürcü gençlerinden son derece milliyetçi olan bir arkadaşı ona milliyet aşkını aşılamıştı.
Türk şairi Mehmet Emin Bey’e Türkçülüğü aşılayan kendisinin söylediğine göre Afganlı Şeyh
Cemaleddin’dir. Mısır’da Şeyh Muhammed Abduh’un Kuzey Türkleri arasında Fahreddin oğlu Rızaeddin’i
yetiştiren bu büyük İslam lideri Türkiye’de Mehmet Emin Bey’i bularak hak dilinde, halk vezninde millet
sevgisiyle dolu şiirler yazmasını söylemişti.
Türkçülüğün ilk devrinde, Deguignes tarihinin etkili olduğunu görmüştük. İkinci devirde, Leon
Cahun’ün Asya Tarihine Giriş adlı kitabının büyük etkisi oldu. Necip Asım Bey, birçok eklemlerle bu
kitabın Türklerle ilgili bölümünü Türkçe‘ye aktarmıştı. Necip Asım Bey’in bu kitabı, her tarafta, Türkçülüğe
doğru eğilimler uyandıydı. Ahmet Cevdet Bey, İkdam gazetesini Türkçülüğün bir organı haline koydu.
Emrullah Efendi, Veled Çelebi ve Necib Asım Bey bu Türkçülüğün ilk mücahitleri idi.
“Arı Türkçecilik” dilimizden Arap, acem köklerinden gelmiş bütün kelimeleri çıkararak, bunların
yerine Türk kökünden doğmuş eski kelimeleri, veya Türkçe köklerden yeni eklerle yapılacak yeni Türk
kelimeleri yerleştirmek demekti. Bu teorinin uygulamasını göstermek için yayınlanan bazı makaleler
ve mektuplar, zevk sahibi olan okuyucuları tiksindirmeğe başladı. Halk diline yerleşmiş olan Arapça ve
Farsça kelimeleri Türkçe‘den çıkarmak bu dili en canlı kelimelerden, dini, ahlaki, felsefî kavramlardan
yoksun kılacaktı. Türkçe köklerden yeni yapılan kelimeler gramer esaslarını altüst edeceğinden başka,
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
15
www.ulkuocaklari.org.tr
Fakat, ikdam gazetesi etrafında toplanan bu Türkçülerden özellikle Fuat Raif Bey’in Türkçe‘yi
sadeleştirmek konusunda yanlış bir teoriyi izlemesi Türkçülük akımının değer kaybetmesine neden
oldu. Bu yanlış, tasfiyecilik (arı Türkçecilik) fikriydi.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
halk için yabancı kelimelerden daha yabancı, daha bilinmezdi. Bundan dolayı bu hareket dilimizi
sadeliğe, açıklığa doğru götürecek yerde karışıklığa ve karanlığa doğru götürüyordu. Bundan başka,
doğal kelimeleri atarak onların yerine yapay kelimeler koymağa çalıştığı için, gerçek dil yerine yapay
bir Türk esperantosu oluşturuyordu. Ülkenin ihtiyacı ise, böyle yapma bir esperantoya değil, bildiği ve
anladığı, alışılmış ve yapmacık olmayan kelimelerden oluşmuş bir anlaşma aracı idi. İşte, bu nedenden
dolayı, ikdamdaki arıcılık akımından yarar yerine zarar meydana geldi.
Bu sarıda Tıbbiye’de şekillenen gizil bir ihtilal örgütünde Pan-Türkizm, Pan-Ottomanizm, Panİslamizm ideallerinden hangisinin gerçeğe daha uygun olduğu tartışılıyordu. Bu tartışma Avrupa’daki
ve Mısır’daki Genç Türklere de yapılarak; kimileri Pan-Türkizm idealini kimileri de Pan-Ottomanizm
idealini kabul etmişlerdi. O zaman Mısır’da çıkan Türk gazetesinde Ali Kemal Osmanlı Birliği fikrini ileri
sürerken Akçura – oğlu Yusuf Bey’le Ferit Bey Türk birliği politikasını öneriyorlardı.
Bu sırada, Hüseyinzade Ali Bey İstanbul’dan ve Ağaoğlu Ahmet Bey Paris’ten Bakü’ye gelmişler
ve orada mücadele için el ele vermişlerdi. Topçubaşıoğlu da bunlara katıldı. Bu üç kişi, orda o zamana
kadar hakim olan Sünnilik ve Şiilik çekişmelerini gidererek Türklük ve İslamlık çerçevesindeki bir
örgütlenmede bütün Azerbaycanlıları toplamağa çalıştılar.
23 Temmuz (1908) hareketinden sonra, Türkiye’de Osmanlıcılık düşüncesi hakım olmuştu. Bu
sıralarda yayınlanmaya başlayan Türk Derneği dersini, gerek bu nedenden gerek yine ara Türkçecilik
akımına kapılmadan dolayı hiç bir rağbet görmedi.
31 Mart’tan sonra, Osmanlıcılık fikri eski geçerliliğini kaybetmeğe başladı. Zamanında
Abdülhamid’e İslam Birliği düşüncesini aşılamış olan Alman Kayzer’i, bu fırsattan yararlanarak,
Sultanahmet Meydanın’da İslam Birliği adına bir miting yaptırdı. Bu günden itibarın, ülkemizde, gizli
İslam Birliği örgütlenmeğe başladı. Genç Türkler, “Osmanlıcı” ve “İslam Birliği taraftarı” olmak üzere,
iki karşı guruba ayrılmağa başladılar. Osmanlıcılar kozmopolit, İslam Birliği taraftarları ise, ültramonten
idiler.
Her iki akım da ülke için zararlıydı. Ben, 1910 kongresinde Selanik’te Genel Merkez üyeliğine
seçildiğim sırada, politik görünüş böyleydi.
Bu sırada, Selanik’te Genç Kalemler adında bir dergi çıkıyordu. Derginin başyazarı Ali Canip Bey
ile, bir gece, Beyaz Kule bahçesinde konuşuyorduk. Bu genç bana dergisinin dilde sadeliğe doğru bir
dönüşüm gerçekleştirmeğe çalıştı3ğını; Ömer Seyfettin’in dil hakkındaki bu fikircileri tamamiyle benim
düşüncelerime uyuyordu. Gençliğimde Taşkışla’da tutuklu bulunduğum sırada erlerin mülazım-ı evvel’e
evvel mülazım (teğmen), Trablus-ı Garp’a Garp Trablus’u (Libya), Trablus-ı Şam’a Şam Trablus’u
demeleri bende şu kesin yargıyı uyandırmıştı:
Türkçe‘yi yeniden düzenlemek için, bu dilden bütün Arapça ve Farsça kelimeleri değil, Arap ve
Fars kurallarını atmak, Arapça ve fakça kelimelerden de Türkçe’si olanları çıkararak, Türkçe karşılığı
bulunmayanları dilde bırakmak.
Bu düşünceyle ilgili bazı yazılar yazmış isem de, yayınlanmağa fırsat bulamamıştım. Nasıl
16
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
ki, Türkçülük hakkında yazı yazmak içinde henüz bir fırsat çıkmamıştı. Daha on beş yaşında iken
Ahmet Vefik paşa’nın Lehçe-i Osmani’si ile Süleyman Paşa’nın Tarih-i Alem’i bende Türkçülük fikri
uyandırmıştır. 1896 da İstanbul’a geldiğim zaman, ilk aldığımız kitap Leon Cahun’ün tarihi olmuştur.
Bu kitap, adeta, Pan-Türkizm ülküsünü özendirmek, üzere yazılmış gibidir. O zaman Hüseyin-zade Ali
Bey’le temas ederek, Türkçülük hakkındaki görüşlerini öğreniyordum.
Özetle on yedi- on sekiz yıldan beri Türk milletinin sosyolojisini incelemek için harcadığım
çalışmaların ürünleri kafamın içinde toplanmış duruyordu. Bunları meydana atmak için yalnız bir nedenin
oluşması gerekiyordu. İşte, Genç Kalemler’de Ömer Seyfettin’in başatmış olduğu fikir mücadelesi
bu sebebi hazırladı. Fakat ben dil meselesini yeterli görmeyerek Türkçülüğü bütün idealleriyle bütün
programıyla ortaya atmak gerektiğini düşündüm. Bütün bu fikirleri kapsayan Turan şiirini yazarak Genç
Kalemler’de yayınladım. Bu şiir tam zamanında yayınlamıştı.
Çünkü Osmanlıcılıktan da İslam Birliği fikrinden de ülke için tehlikeler doğacağını gören geç
ruhlar, kurtarıcı bir ideal arıyorlardı. Turan şiiri bu idealin ilk kıvılcımı idi. Ondan sonra sürekli bu şiirdeki
esasları açıklamak ve yorumlamakla uğraştım.
Turan şiirinden sonra Ahmet Hikmet Bey, Altın ordu makalesinin yayınladı. İstanbul’da, Türk Yurdu
dergisi ile Türk Ocağı cemiyeti kuruldu. Halide Edib Hanım, Yeni Turan adlı romanı ile,Türkçülüğe büyük
biri değer verdi. Hamdullah Suphi Bey, Türkçülüğün aktif bir öndeki oldu. İsimleri yukarıda geçen veya
geçmeyen bütün Türkçüler gereke Türk Yurdu’nda, gerek Türk Ocağı’nda birleşerek beraber çalıştılar.
Fuat Köprülü, Türkoloji alanında büyük bir bilim adamı oldu. İlmi eserleri ile, Türkçülüğü aydınlattı.
Yakıp Kadri, Yahya Kemal, Falip Rıfkı, Refik Halit, Reşat Nuri, Beyler gibi yazarlar ve Orhan Seyfi,
Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Hikmet Nazım, Vala Nurettin beyler gibi şairler yeni Türkçe‘yi güzelleştirdiler.
Müfide Ferit Hanım da, gerek değerli kitaplarıyla, gerek Paris’teki yüksek konferansları ile Türkçülüğün
yükselmesine büyük emekler harcadı.
Bununla beraber, Türkçülüğe ait bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük
ideali çevresinde birleştirerek büyük bir yok oluş tehlikesinden kurtarmayı başaran büyük bir dahi ortaya
çıkmasaydı. Bu büyük dahinin adını söylemeğe gerek yok. Bütün dünya, bugün Gazi Mustafa Kemal
Paşa adını kutlu bir kelime sayarak, her an saygıyla anmaktadır. Eskiden Türkiye’de. Türk milleti hiç
bir önemli yere sahip değildi. Bugün, her hak Türk’ündü. Bu topraktaki egemenlik Türk egemenliğidir.
Politikada kültürde, ekonomide hep Türk halkı egemendir. Bu kadar esin ve büyük inkılabı yapan kişi
Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü, düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve özellikle
başarı ile sonuçlandırmak çok güçtür.
Kaynak: Türkçülüğün Esasları – Ziya Gökalp, Toker Yayınları, 2002
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
17
www.ulkuocaklari.org.tr
Türkçülük dünyası bugün o kadar genişlemiştir ki, bu alanda çalışan sanatçılarla bilim adamlarının
isimlerini saymak ciltlerle kitap gerektirir. Yalnız. Türk mimarlığında, Mimar Kemal Bey’i unutmamak
gerekir. Bütün genç mimarların Türkçü olmasında, onun büyük bir etkisi vardır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRKLÜK VE TURAN
Türk dünyası 21. yüzyıla girmeden kısa bir süre önce güzel günler yaşadı. Herkesin bildiği
üzere Türkistan’daki Türk kardeşlerimiz birer birer bağımsızlıklarına kavuştular. Bugün aralarında dil ve
kültürce pek ayrılık olmayan 150-200 milyona yakın bir Türk topluluğu, Avrupa’dan Amerika’ya kadar,
dünya nüfusunun önemli bir kısmını meydana getirir hale geldi. Her bakımdan milletlerarası stratejilerde
etkili bir güç olmalarına rağmen, bu muazzam kitleyi bir araya toplayarak, ortak düşüncelere sahip
olmasını sağlamak gibi girişimlerden ise şu ana kadar bir sonuç alınamadı. Sadece tarihi ve kültürel
birlik söylemleriyle de bir yere varılmıyor.
Türk-Turan Birliği için bu durum bir ilk adım olabilirdi. Ama şimdilik bundan yeterince
yararlanılamadı. Cumhuriyetlerin ortaya çıkışı sırasında, ne yazık ki Türkiye pek çok şeyde olduğu
gibi bu konuda da hazırlıksız yakalandığından, Türkiye ile irtibat noktasında da eksiklikler gözüktü.
Devletin başında bulunan kişiler “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Kadar” ve “21. Asır Türk Çağı Olacak”
gibi birtakım sloganlar attılar. Ama bunların içinin doldurulmasına yönelik bir girişimde bulunmadılar.
Ayrıca bu yönde o kadar çok yayın yapıldı ki, sanki bütün dünyaya perde arkasında bir Türk tehlikesi
varmış havası verildi. Aslında bu kardeşlerimiz de Azerbaycan hariç, böylesine kolay bir hürriyeti
beklemiyorlardı. O güne kadar bütün plan ve programları Rusya Federasyonu odaklı, büyük Sovyetler
Birliği’nin çıkarları doğrultusunda olduğundan, Türk cumhuriyetleri her bakımdan geri idiler. Dolayısıyla
Türkiye ve Türk dünyası21. yüzyıla pekçok sıkıntılarla girdi. Türkiye’de yıllardır sürüp-giden enflasyon
ve pahalılık halkın belini bükerken, daha iyi gelecek vaadeden iktidarların hiçbirinin başarılı olamayıp,
içerideki birtakım problemleri çözüme ulaştıramaması yüzünden, kendi dışındaki Türk soydaşları ile
de ciddi ölçülerde yakından ilgilenemedi. Şu bir hakikattir ki; bugün de Türkiye ne Azerbaycan, ne
Kazakistan, ne Kırgızistan, ne Özbekistan, ne de Türkmenistan’da ağırlığını hissettiremiyor. Bağımsız
olan Türk cumhuriyetlerindeki nüfuzu gün geçtikçe azalan Türkiye’nin, diğer Türk topluluklarına zaten
tesiri mümkün değildir. Maalesef Batı Trakya’ya, Doğu Türkistan’a, Kırım’a, Kök Oguz Yeri’ne, Irak’taki
Türkmenlere, Kafkasya’daki Karaçay-Balkarlara, kısacası hiçbirine yeterince yardım eli uzanamıyor.
Bunun sebebi Türkiye’nin bugünkü siyasi ve ekonomik yapısının zayıflığıyla beraber, hükümetlerin dış
politikalarda gerektiği gibi kararlı duramamasından da kaynaklanmaktadır. Şimdilik Kıbrıs Türkleri hariç
milli bir politikamızın olduğunu söylemek yanlış olur. Kıbrıs Meselesi de son zamanlarda bazı siyasetçiler
tarafından neredeyse Türkiye’nin kamburu gibi görünmeye başlandı. Türkiye Cumhuriyeti idarecilerinin
tarihi görevini veya sürekli dillendirilen ağabeylik vazifesini artık yapmayacaklarını söylemeleri bile
bizce bir hatadır. Türk milleti bu coğrafyalarda tarihte mevcuttu, bugün de vardır ve milletlerarası
siyasetlerin ortaya konmasında Türkiye faktörünün hesaba katılmadan bir şey yapılamayacağını bizim
politikacılarımız bir şekilde bütün cihana duyurmalıdır. Çünkü meseleler dünyanın binlerce kilometre
uzağından kalkıp gelen insanların ülkelerinden daha çok bizi ilgilendirmektedir. Elbette ki Türkiye
18
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bununla birlikte Türk dünyasında bir başı-bozukluk söz konusudur. Çok acıdır ki bu sıkıntıları
neredeyse son altmış yıldır yaşamaktayız. Yüz yılda bir karşımıza birtakım fırsatlar çıktıysa da, onları
da değerlendirmeyi bilemedik. Bu millet, Mustafa Kemal Atatürk’ün bile kıymetini anlayamadığı gibi,
daha sonra bütün Türk milletini kucaklayan, birlik ve beraberliği için çabalayan Elçi Bey’e bile değer
verilmedi. Hepimizin çok yakından bildiği üzere Mustafa Kemal daha Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin
ilk yıllarında dahi bütün Türk dünyasını kucaklayan, Türklerin birlik ve beraberliğinin şart olduğunu
vurgulayan demeçler ve icraatlar içindeydi.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
19
www.ulkuocaklari.org.tr
Cumhuriyeti bütün Türk dünyasının ağabeyidir. Bu görevi de asla şu veya bu gerekçelerden ötürü
bırakamaz. Baştaki idareciler birbirleriyle ters düşse de, umum Türk milleti kardeştir. Ve bu kardeşliği
herkes canlı tutmak zorundadır.
Bugün Türkiye, Önasya’da Hristiyan Ortodokslar, Arap ve Fars milliyetçileriyle, Rus şovenizminin
baskısı altında kaldığı gibi, son zamanlarda ABD’nin Irak’ı işgali ve güneydeki Kürtleri kullanması suretiyle
kıskaça alınmış vaziyettedir. Yarın-birgün üç tarafı deniz olmasına rağmen, buralara bile çıkamama
durumu doğabilir. Bu yüzden başta Türk cumhuriyetleri olmak üzere, bölgede güvenebileceğimiz devlet
ve topluluklarla siyasi münasebetlerin kuvvetlendirilmesi gerekiyor. Tehlike, Türkiye’nin kapısını çalıyor.
Esasında aynı trajediyle Türk cumhuriyetleri de karşı karşıyadır. Her ne kadar Asya’nın ortasında stratejik
bir konumda bulunuyorlarsa da, coğrafi olarak kuşatıldıkları gibi, hiçbir açık denizle de bağlantıları
yoktur. Bu yüzden Türkiye onlar için her türlü açıdan bir müttefiktir. Dolayısıyla tarihi birlikteliğin yanında
siyasi ve ekonomik birliktelik bütün Türkler için zaruridir.
Kafkasya, Balkanlar ve Orta Doğu’nun kesişme noktasında bulunan Türkiye’nin çıkarları son
yıllarda, sürekli ABD ve AB ile ters düşmektedir. Bölgeye yönelik yatırımlarda, bu ülkelerin Türkiye’yi değil,
İsrail ve yeni bir partner olarak Kürtleri düşünmeleri ve buna binaen de bölücü Kürt faaliyetlerine destek
olmaları, Türkiye ile Batı arasındaki problemleri çözülmez hale getirmektedir. Bu yüzden bölgenin adı
geçen ülkeler tarafından kontrolünün engellenmesi Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Yani Türkiye’nin
yönünü sadece Batı’ya çevirmesi ve AB’ye gireceğim sevdasıyla pek çok şeyi görmezlikten gelmesi
hatadır. Bu şimdi son zamanlarda daha iyi anlaşılmaktadır. Avrupa Birliği hayali Türkiye’nin gözünü kör
etmiş durumdadır. Hâlbuki Avrupa Birliğine girmeden de bugün dünyada pek çok ülke hür ve müreffeh
yaşayabilmektedir. Ayrıca Avrupa Birliği’nin geleceği de çok parlak değildir. Neticede Avrupa’da liderlik
ve çıkar savaşları kısa bir süre sonra şiddetlenecek; şu veya bu şekilde bu Hristiyan birliği dağılacaktır.
Kaldı ki Türkiye’nin yakın zamanda milli kültüründen sıyrılmadığı müddetçe bu siyasi oluşuma girmesi
de mümkün gözükmemektedir. Zaten AB’nin Türkiye’den istediklerine şöyle bir bakacak olursak, çoğu
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin milli birliğini yok edici şeylerdir. Dolayısıyla Türkiye, kendisinin harekete
geçirebileceği alternatiflerin maalesef farkında değil. Veya tıpkı Karadeniz Ekonomik Topluluğu’nda
olduğu gibi, işi yüzüne-gözüne bulaştırıyor.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu arada Mustafa Kemal Atatürk’ün de bir Turancı olduğunu belirtmek gerekir. Batı Trakya,
Azerbaycan, Musul-Kerkük ve Hatay için yaptıkları bir yana onun; “ben her şeyden önce bir Türk
milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk Birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım vardır.
Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk Birliğine inanıyorum,
onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk Birliğiyle açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde
bulacaktır. Türk’ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o
zaman görülecek”, sözleri bile buna delalettir.
Ayrıca o, 29 Ekim 1933’teki Cumhuriyet Balosu’nda, bir mülakatında; “bugün Sovyet-Rusya
dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne
olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı Devleti gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan imparatorluğu gibi
parçalanabilir! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler. Dünya yeni bir dengeye
ulaşabilir! İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir! Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir,
inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız! Hazır olmak yalnız o günü
susup beklemek değildir, hazırlanmak lazımdır. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini
sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz, bu insanlardan dil
bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz
yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını
bekleyemeyiz; bizim, onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı kurmamız lazım. Folklor bağı kurmamız
lazım. Dil bağı kurmamız lazım. Bunları kim yapacak? Elbette biz. Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz,
dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor. Dilimizi, onların diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda
haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak
aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil
amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi bilincimize
taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık! Bizim çocuklarımız,
orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli. İşte bunu sağlamak için de Türkiyat
Enstitüsünü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz! Ama bunlar, açıktan yapılmaz! Adı
konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar,
devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir. İşitiyorum: benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa
düşünceli bazı vatandaşlarımız; Paşa’nın işi yok! Dil ile tarih ile uğraşmaya başladı diyorlarmış. Yağma
yok! Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının
Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum. Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık
değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız! Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel
dengeleri için hazır olacağız”.
Yine büyük Atatürk, 1933’te Amerikalı bir generalle yaptığı mülakatta; “Allah nasip ve ömrüm
vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil, Batı Trakya’yı Türk hudutlarına
katacağım” demiştir. Batı Trakya’nın Misak-ı Milli’nin sınırları dışında kalmasına rıza göstermeyen
Mustafa Kemal, 1936’da Yunan başbakanı Metaksas ile konuşurken; “biz Batı Trakya Türklüğü’nü
Lozan’la kıymetli bir emanet olarak size bıraktık. Onların rahat ve huzuru Yunan hükümetinin garantisi
20
Fikri Eğitim
altındadır. Bu itinanın gevşememesi için Türkiye’deki Rumların huzur ve rahatı gibi elimizde bir
teminat vardır” diyerek, onlara gelecek en küçük bir zararı, Türkiye’deki Rumlardan çıkarabileceğini
hatırlatıyordu. İşte gerçek Turancılık budur. Lafla olmaz, çalışmayla olur. Bu birliği gerçekleştirecekler
de Türk aydınları, Türk gençleridir.
Turan dediğimiz, Türklerin kültürel ve siyasi birlikteliğinin gerçekleşmesi için şu anda en makûl yol
kültürel beraberlik ile birtakım şeylerin fiiliyata geçirilmesidir. Bizim inancımız, arkasından hepsinin birer
birer sonuçlanacağıdır. Günümüz Türk cumhuriyetlerinin ilişkileri de, esasında şimdilik kültürel ağırlıklıdır.
Bu işin lokomotifini de Türkiye üstlenmiştir. Buna bağlı olarak, bağımsızlığın hemen ardından her Türk
cumhuriyetinden getirtilen çeşitli düzeylerdeki öğrenciler, yine değişik konularda Türkiye’de eğitim ve
öğretime tabi tutuldular. Bu insanların büyük bir kısmı hayal kırıklığı içinde ülkelerine dönerken, bir bölümü
de Türkiye ve Türk insanından aldıklarını memleketlerine götürdüler. Bunlar geleceğin bürokratları ve
idarecileri olacak. Bu nedenle Türkiye ile Türk cumhuriyetlerinin münasebetlerinin ileriki yıllarda geniş
çaplı olması mümkündür; ama bu gençlerin üzerine yapılan yatırımlara daha da çok önem verilmelidir.
Türkiye-Türk cumhuriyetlerinin eğitim ve kültür alanındaki bu işbirliğinin öncülüğünü esasında bir teknik
yardım kuruluşu olan ve 1992’de tesis edilen TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı),
TÜRKSOY (Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi) ve Ahmed Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi yapmış
olup, onlardan sonra devlet ve özel teşebbüse ait pek çok girişimde de bulunulduğunu belirtmekte
fayda var. Buna bağlı olarak 1993 Temmuz’unda, Türk dünyası üniversiteleri arasında her bakımdan
ilişkilerin güçlendirilmesi için “Türk dünyası Üniversite Rektörleri Daimi Konferansı” da gerçekleştirildi.
Kültürel faaliyetler kapsamında Türk toplulukları arasında ortak Türkçeyi yaygınlaştırmak
amacıyla yapılan çalışmalardan birisi, 1993’te Türkiye ve Azerbaycan’ın gayretiyle 34 harfli Türk
alfabesinin kabulü yolunda olmuştur. Ayrıca ortak Türk tarihinin yazılmasına yönelik çabalar da
vardır. TİKA tarafından sürdürülen Türkoloji Projesi vasıtasıyla pek çok Türk Cumhuriyetinde ve özerk
bölgesinde, Türk dilinin kullanımının yaygınlaştırılması, Türk tarihinin ve kültürünün öğretilmesi amacıyla,
1990’lı yıllardan beridir, faaliyetler söz konusudur. Belki de bu gelecekte Türkiye Türkçesinin edebi
dil olmasına yarayacak. Doğrudan Türk coğrafyasının dışındaki Afganistan, Arnavutluk, Belarusya,
Bosna-Hersek, Kosova, Letonya, Litvanya, Mogolistan ve Tacikistan gibi ülkelerin de üst düzey eğitim
müesseseleriyle işbirliği devam ediyor. Buna bağlı olarak Türkiye ile Türk cumhuriyetlerinin gençleri,
kadınları, ilim adamları, sanatçıları, sporcuları zaman zaman bir araya gelerek, çeşitli etkinliklere imza
atıyorlar. Özellikle TİKA’nın eğitim dışında tarım, maliye, sanayi, sağlık, turizm vs. konuda hem uzman
yetiştirilmesi, hem de parasal desteğini göz önünde bulundurunca, Türkiye’nin yaptıklarının takdire
şayan olduğu anlaşılır. Bu faaliyetler Türk-Turan Birliğinin hiç şüphesiz ilk adımlarıdır.
Dünyadaki devletlerin ve ülkelerin yaşaması için gerekli her şey Türk topraklarında yeterince
bulunuyor. Bir cumhuriyet veya bölge diğerindeki eksiklikleri çeşitli şekillerde tamamlayabilir. Ancak
bunun için bir Türk ortak pazarının kurulması şarttır. İstenildiği takdirde bu işin gerçekleşmemesi için
de bize göre hiçbir neden yoktur. Ama ne yazık ki Türkler bu avantajlarını kullanamıyorlar. Yıllardır
bu konu defalarca dile getirilmesine rağmen kimse de meseleye ciddi anlamda eğilmiyor. 1993’lerde
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
21
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan böyle bir girişimde bulunduysa da, sonunu getiremediler.
Hatta Nursultan Nazarbayev, “bizim ekonomik çıkarlarımız, tarihi köklerimiz, dilimiz, dinimiz, ekolojik
sorunlarımız, dış tehditlerimiz ortaktır. Sıkı bir ekonomik entegrasyonu başlatarak, tek bir para birimine
doğru ilerlemeliyiz”, bile dedi. Bugün Avrupa’da ekonomik ve siyasi arenada tek bir çatı altında bir araya
gelip, ortak parayı kullanmaya ve bunu daha da ileri götürüp, müşterek bir ordu meydana getirmeye
kadar işi vardırıyorlarsa, neden Türkler yapamasın. Bunun ırkçılık veyahut da Turancılıkla hiçbir ilgisi
yoktur. Bizim iş adamlarımız ta Güney Afrikalarda yatırım gerçekleştirirken, Türk cumhuriyetlerine
gidip, orada iktisadi teşebbüslerde bulunmuyorlar. Büyük dediğimiz şirketlerimiz bile süpermarket
işletmeciliğinden öteye geçmiyor. Belki onların şu anki durumları güven vermiyor, fakat bazı risklerin
de göze alınması gerekir. Dünya bir yandan globalleşirken, bir yandan da yeni iktisadi ve siyasi birlikler
ortaya çıkmaktadır. Ancak bunların da yapılarına bir baktığımızda umumiyetle dilce, dince, soyca
birbirlerine yakın insanlardan oluşmaktadır. Dünyada haysiyetli bir şekilde ayakta durabilmek ve söz
sahibi olabilmek için birbirleriyle kenetleniyorlar. Avrupa Topluluğu, Arap Ülkeleri Birliği, İngiliz Devletler
Topluluğu, Latin soylu memleketlerin birbirlerine yakınlığı bunun en güzel göstergeleridir. Bugün
dünyada 200 milyon civarında Türk yaşamasına rağmen, ekonomik bir dayanışmalarının var olduğunu
söyleyemiyoruz.
Hele etrafımızda İsrail ve Ermenistan gibi ne bir tarihi, ne de kültürü olan ülkelerin kendilerine bir
hedef belirleyip, büyük Ermenistan ve İsrail’i yaratma gayretlerine şahit olunca, bu kadar kalabalık bir
nüfusa ve imkâna sahip Türklerin vurdum-duymazlığına insan şaşırıyor.
Turan kavimleri herhalde merkezde Türkler olmak üzere, onlarla dil ve ırk bağı bulunan
kavimlerden ibarettir. Ancak 19. yüzyıl sonlarıyla, 20. yüzyılın başlarından itibaren siyasi bir mahiyet
de kazanan Turan’dan kasıt, sadece Türk aslından gelen, Türkçe ve akraba dilleri konuşan, kısmen
de tarihi süreçteki teşekküllerinde kuvvetli bir Türk tesiri bulunan halkların birliği anlaşılmıştır. Bunların
ana çıkış yerleri de tarihi Türk coğrafyasını çizdiğimiz sınırlar dahilindedir. İlk defa Firdevsi’nin eserinde
geçen ve Türklerin yurdu demek olan Turan ve buna bağlı olarak Turancılığın tarihini bir kenara bırakıp,
günümüzde Turan’dan anladığımız ne ve ne dereceye kadar gerçekleşmesi mümkün, bunun üzerinde
de kısaca durup, sözlerimizi bitirmek istiyoruz.
Zaman zaman Turan ve Turancılık söz konusu olduğunda, özellikle günümüzde bunu uygulamaya
koymanın zorluğuna değinilir. Aradaki coğrafi engeller ve bazı değişik nedenlerden ötürü hakikate
erişemeyeceğine dair birtakım sözlere hepimiz şahidiz. Bu konuda ahkâm kesenlerin hiçbiri de ne tarihi
bilir, ne stratejiden anlar, ne de Türklüğün büyüklüğüne inanan kişiler değildir. Zaten Türkiye’deki basınyayının ne durumda olduğunu, kimlerin yönettiğini söylemeye gerek yok. Türk’ün tarihine ve kültürüne,
yasalarına-törelerine vs. bütün mukaddes değerlerine sövenlerin, bölücülük ve azınlık milliyetçiliği
yapanların nasıl yükseltildiğini, sahte demokrasi kahramanları kesildiğini, Türk milletinin gözüne nasıl
şirin gösterildiklerini az-buçuk memleket meseleleriyle ilgilenen bütün Türkler biliyor. Bu yüzden bu gibi
şahıslardan Turancı olmalarını bekleyemezsiniz. Onların işi Turancılığın ne kadar tehlikeli olduğunu
ispat etmek için gerekçeler aramak ve milletin gözünü korkutmaktır. Doğrusu Türk milliyetçisi ve Turancı
olmak da insanlara sıkıntı ve yükten başka bir şey getirmemektedir.
22
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Hâlbuki ismi Turan da olmasa, tarihte biz Türklerin birkaç defa bir araya geldiklerini biliyoruz.
Börü Tonga (Mo-tun), Kapgan Kagan, Çingiz, Temür çağları buna örnektir. Yani tarihte şöyle veya böyle
birlikte olmuş insanların yeniden beraber olmamaları için neden üretmeye gerek yok. Bugün bağımsız
Türk cumhuriyetleriyle, Türkiye arasında İran gibi bir engel mevcuttur. Ancak aynı vaziyet tarihte de söz
konusuydu. Fakat büyük Türk milleti ve komutanları bu engeli ortadan kaldırmayı başardı. Yarının ne
olacağını kim bilebilir? Bir gün İran da parçalanır. Herkesin malûmudur ki, bu ülke sınırları dâhilinde
Farslardan daha çok Türkler yaşıyor. Dolayısıyla günümüz için siyasi birlik çok zor diyenlere, biz
aldırış etmiyoruz. Yarın-bir gün güçlü bir Türk devletinin ve önderinin etrafında bütün Türklerin birlikte
yürüyeceğine inancımız sonsuzdur. Ama bunun için çok çalışmaktan başka çıkar yolumuz yok.
Son söz olarak, Türk milliyetçisi bir fikir adamımızın dediği gibi, “büyümek istemeyen devlet,
küçülmeye mahkûmdur”.
www.ulkuocaklari.org.tr
Kaynak: Türk Yurdu, Temmuz 2011 - Yıl 100 - Sayı 287
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
23
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK
Ziya Gökalp
Türkçülükle Turancılığın farklarını anlamak için, Türk ve Turan topluluklarının sınırlarını belirlemek
gerekir. Türk, bir milletin adıdır. Millet, kendisine özel bir kültüre sahip olan topluluk demektir. O halde,
Türk’ün yalnız bir dili, bir tek kültürü olabilir.
Oysa ki Türk’ün bazı kolları Anadolu Türklerinden ayrı bir dil, ayrı bir kültür yapmağa çalışıyorlar.
Mesela, Kuzey Türkler‘inden bir kısım gençler bir Tatar dili, bir Tatar kültürü oluşturmaya çalışmaktadırlar.
bU hareket, Türklerin başka bir millet, olması sonucunu verecektir. Uzata bulunduğumuz için, Kırgızların
ve Özbeklerin nasıl bir yol izleyeceklerini bilmiyoruz. Bunlarda birer ayrı dil ve edebiyat, birer ayrı
kültür oluşturmaya çalışırlarsa, Türk milletinin sınırı daha daralmış olur. Yakıtlarla Altay Türkleri daha
uzakta bulundukları için, bunları Türkiye Türkler‘in bulundukları için, bunları Türkiye Türkleri’nin kültürü
dairesine almak daha güç görünüyor.
Bugün kültürce birleşmesi kolay olan Türkler, özellikle Oğuz Türkleri yani Türkmenleredir.
Türkiye gibi, Azerbaycan, İran, Harzem ülkelerinin Türkmenleri de Oğuz uyruğundandır. Bundan dolayı,
Türkçülükteki yakın idealimiz (Oğuz Birliği) yahut, (Türkmen Birliği) olmalıdır. Bu birlikten amaç nedir?
Siyasi bir birlik mi? Şimdilik, hayır! Gelecek hakkında bugünden bir yargıya varamayız. Fakat bu günkü
idealimiz Oğuzların yalnız kültürce birleşmesidir.
Oğuz Türkleri, bugün dört ülkede yayılmış olmakla beraber, hepsi birbirine yakın akrabadırlar.
Dört ülkedeki Türkmen illerinin adlarını karşılaştırırsak, görürüz ki, birinde bulunan bir ilin veya boyun
diğerlerinde de dalları vardır.
Mesela, Harzem’de Tekeler’le Sarılar’ı ve Karakalpaklar’ı görüyoruz. Yurdumuzda Tekele, bir
sancak teşkil edecek kadar çoktur; hatta, bir bölümü zamanında Rumeli’ye yerleştirilmiştir. Türkiye’deki
Sarılar, özellikle Rumkale’de otururlar. Karakalpaklar ise, Karapapak ve Terekeme adaların alarak
Sivas, Kars ve Azerbaycan yörelerindedir. Harzem’de Oğuz’un Salur ve maralı boylarıyla Çavda ve
Göklen (Karluklardan Kealin) illeri vardır. Bu adlara Anadolu’nun çeşitli yerlerinde rastlanır. Göklen,
kendi adanı Van’da bir köye Gök oğlan şeklinde vermiştir.
24
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Oğuz’un Bayat ve Afşar boyları da gerek Türkiye’de gerek İran’da ve Azerbaycan’da vardır.
Akkoyunlular ile Karakoyunlular bu üç ülkede yayılmışlardır. O halde Harzem, İran, Azerbaycan ve
Türkiye ülkeleri, Türk etnografyası açısından aynı uruğun yurtalırdır. Bu dört ülkenin bütününe Oğuzistan
(Oğuz ili) adanı verebiliriz. Türkçülüğün yakın hedefi, bu büyük ülkede yalnız bir tek kültürün hakim
olmasıdır.
Oğuz Türkleri, genellikle oğuz Han’ın torunlarıdır. Oğuz Türkleri, birkaç yüzyıl öncesine gelinceye
kadar, birbiriyle yakından ilgili bir aile biçiminde yaşarlardı. Mesela Fuzuli, bütün Oğuz boyları içinde
bilinen bir Oğuz şairi idi. Korkut Ata Kitabı Oğuzlar’ın resmi Oğuznamesi olduğu gibi, Şah İsmail, Aşık
Kerem, Köroğlu kitapları gibi hak eserleri bütün oğuz iline yayılmıştır.
Türkçülüğün uzak ideali ise, Turan‘dır. Turan, kimilerinin sandığı gibi, Türklerden başka, Moğolları,
Tunguzları, Finuvaları, Macarları da içine alan kavimler karması değildir. Bu zümreye bilim dilinde Uralo
– Altay topluluğu denilir. Bununla beraber, bu sonuncu topluluğun içindeki kavimlerin dilleri arasında
bir akrabalık bulunduğu da henüz ispat edilememiştir. Hatta bazı yazarlar Ural kavimleriyle Altay
kavimlerinin bir birinden ayrı iki topluluk oluşturduğunu ve Türklerin Moğollar ve Tunguzlarla beraber
Altay grubunu Finuvanlarla Macarların da Ural gurubunu oluşturduklarını iddia ediyorlar. Türklerin
Moğollarla ve Tunguzlarla dil akrabalığı olduğu da henüz ispat edilmemiştir. Bugün bilim açısından
tartışılmaz olan bir gerçek varsa, o da Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, tatar, Oğuz gibi
Türk boylarının dilce ve gelenekçe kavmi bir birliğe sahip olduğudur. Turan kelimesi, Türlar yani Türkler
demek olduğu için, sadece Türkleri içine alan bir birliğin adıdır. O halde, Turan kelimesini bütün Türk
boylarını kapsayan Büyük Türkistan’a karşılık kullanmamız gerekir. Çünkü Türk kelimesi, bugün, yalnız
Türkiye Türkleri’ne verilen bir isim haline gelmiştir. Türkiye’deki Türk kültür dairesinde olanlar elbette yine
bu adı alacaklardır. Benim inancıma göre bütün Oğuzlar, yakın bir zamanda bu isimde birleşeceklerdir.
Fakat, Tatarlar, Özbekler, Kırgızlar ayrı kültürler oluştururlar ise ayrı milletler durumuna geleceklerinden
yalnız kendi isimleriyle anılacaklardır. O zaman, bütün bu eski akrabaları kavmi bir topluluk halinde
birleştiren müşterek bir isme gerek duyulacak, iste bu ortak isim Turan kelimesidir.
İşte, Turan ideali bunun gibidir. Yüz milyon Türk’ün bir millet halinde birleşmesi, Türkçüler için
en güçlü bir heyecan kaynağıdır. Turan ülküsü olmasaydı, Türçülük bu kadar hızla yayılmayacaktı.
Bununla beraber, kim bilir? Belki, gelecekte Turan idealinin gerçekleşmesi de mümkün olacaktır. Ülkü
geleceğin yaratıcısıdır. Dün Türkler için hayali bir ülkü olan milli devlet, bugün Türkiye’de bir gerçek
halini almıştır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
25
www.ulkuocaklari.org.tr
Türkçülerin uzak ülküsü Turan adı altında birleşen Oğuzları, tatarları, Kırgızları, Özbekleri,
Yakutları, dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmektir. Bu idealin bir gerçek haline geçmesi mümkün mü,
yoksa değil mi? Yakın idealler için bu yön aranırsa da, uzak idealler için aranmaz. Çünkü uzat ideal
ruhlardaki heyecanı sonsuz bir dereceye yükseltmek için, ulaşılmak istenilen, çok çekici bir hayaldir.
Mesela, Lenin, Bolşeviklik için kayın ideal olarak “Kollektivizmi”, uzak ideal şeklinde de “Komünizmin ne
zaman uygulanacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Bu Hazret-i Muhammed’in cenneti gibi, ne
zaman ve nerede görüneceği bilinmeyen bir şeydi.”
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
O halde Türkçülüğün, idealinin büyüklüğü noktasından, üç dereceye ayırabiliriz:
1) Türkiyecilik
2)Oğuzlar veya Türkmencilik
3) Turancılık,
Bugün, gerçekli sahasında, yalnız “Türkiyecilik” vardır. Fakat, ruhların büyük bir özleyişle aradığı
Kızıl Elma, gerçeklik sahasında değil, hayal sahasındadır. Türk köylüsü, Kızıl Elma’yı hayal ederken,
gözünün önüne eski Türk ilhanlıkları gelir. Gerçekten, Turan ülküsü geçmişte bir hayal değil, bir gerçekti.
Milattan 210 sene önce Kun hükümdarı Mete Kunlar (Hunlar) adı altında bütün Etürkelir birleştirdiği
zaman Turan ülküsü bir gerçek haline gelmişti. Hunlardan sonra Avarlar, Avarlardan sonra GökTürkler,
GökTürklerden sonra Oğuzlar, bunlardan sonra Kırgız-Kazaklar, daha sonra Kur Han, Cengiz Han ve
sonuncu olmak üzere Timurlenk Turan idealini gerçekleştirmediler mi?
Bir de bazı Avrupalı yazalar, Batı Asya’da aslen Samilere veya Arilere mensup olmayan bütün
kavimlere “Turani” adını veriyorlar. Bunların anacı bu kavimlerin Türklerle akraba olduğunu belirtmek
değildi. Yalnız Samilerle Arilerden başka kavimler olduğunu anlatmak içindir.
Bundan başak, bazı yazarlar da, Şehname’ye göre “Tür” ile “İrec” in kardeş olduğuna bakarak,
Turakh’ı eski İran’ın bir kısmı saymaktadırlar. Oysa ki, Şehname’ye göre, Tür ile İrec’in üçüncü bir
kardeşleri daha vardır ki adı “Selem” dir. “Selem” ise, İranlı bir boyun dedesi değil, bütün Samilerin
müşterek atasıdır. O halde Feridun’un oğulları olan bu üç kardeş, Nuh’un oğulları gibi eski etnografik
ayırımların adlarından doğmuştur. Bundan anlaşılıyor ki “Turan“, İran’ın bir parçası değil, bütün Türk
illerini8n hepsini içine alan Türk topluluğundan ibarettir.
Kaynak: Türkçülüğün Esasları – Ziya Gökalp, Toker Yayınları, 2002
26
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRKÇÜLÜK ÜZERİNE
Türkçülük, hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesinin resmî ideolojisi, hem de Türk
Milliyetçilerinin millî misyonudur. Türkçülük, Türk Milliyetçileri’nin, Türklüğü benimseyen bütün insanların
ilk ve öncelikli ideolojik misyonu olduğu için bu konuyu daha iyi anlamak ve daha teferruatlı bilmek gerekir.
Türkçülük, yeryüzünde yaşayan bütün Türkler arasında kültür birliğinin sağlanması, sosyal, siyasî ve
iktisadî münasebetlerin kurulması ideal ve ideolojisidir. Türklerin kültür bütünlüğünü, millet birliğini ve
büyük vatan arzusunu esas alan mefkûreye Türkçülük/Turancılık adı verilir. Turancılık, Türk soylu halkların
hür ve gelişmiş toplumlar hâlinde yaşama ülküsünün adıdır ve Türkçülüğün bir sonraki basamağıdır.
Türk Milletin millî mefkûresi, Türkçülüktür. Her şey önce hayal edilir, sonra gerçekleştirilir. Türkiye
Türklerinin bir millî devlet kurmaları XX. yüzyılın başlarında hayal idi, gerçekleşti. Hayal ve ideal geleceğin
yaratıcısıdır. Çok eski yıllarda bir gerçek olan Turan, 1990’lı yıllara kadar hep hayal sahasında idi; bu
tarihten sonra adım adım gerçekleşmeye başladı. Farklı coğrafyalarda ve farklı şartlarda yaşamış da
olsalar dil, edebiyat, tarih, din, örf, âdet ve gelenek gibi toplumun yaşayış tarzının göstergelerinde benzerlik
varsa ve ortak paydalar aynı ise bu topluluklar, bir milletin parçaları demektir. Bugün Adriyatik’ten Çin
Seddi’ne, Sibirya’dan Arap yarımadasına kadar uzanan geniş coğrafî sahada meskun bulunan Türlerin
dilleri, tarihleri, edebiyatları, sanatları, örf, âdet ve gelenekleri arasında çok büyük benzerlikler vardır.
Asırlarca birbirinden uzakta yaşamış olan iki Türk kendi aralarında rahatça konuşup anlaşabilmektedir.
Bugün birbirlerinden çok uzaklarda yaşamış da olsalar Türklerin vaktiyle bir mukadderat birliğine sahip
oldukları kesindir. Ortak mukadderat, tarihin eski bir döneminde aynı yurtta yaşadıklarını gösterir. Bu
Türk yurdunun o günkü adı Turan olabilir.
Hüseyin Namık Orkun, Turan adı verilen Türk yurdunu, ‘Türkçülüğün Tarihi’ adlı eserinde şöyle
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
27
www.ulkuocaklari.org.tr
Turan, büyük Türk vatanı, Türk yurdu, Türklerin yaşadıkları bütün ülkeler anlamına gelmektedir.
İranlılar Türkistan’a ‘Turan’ adını vermişlerdir. Turan kelimesi bazen Ural-Altay anlamında da kullanılmıştır.
Turan, yeryüzündeki bütün Türklerin soy ve kültür birliğini ifade eder. Turan sözü, İran sözüne mukabil olarak
kullanılmıştır. Ziya Gökalp Turancılığı, Türkçülüğün uzak ideali olarak düşünür ve ‘uzak mefkure, ruhlardaki
vecdi namütenahi bir dereceye yükseltmek için, istihdaf edilen çok cazibeli bir hayal’olarak kabul eder. Mefkûre,
milletlerin varlıklarını koruma ve hayatlarını devam ettirebilmeleri için gerekli olan düşüncedir, idealdir, ülküdür. Ülkü Ocakları Eğitim Programı
tarif ediyor: ‘Türklerin en eski yurdu Hazar’ın şimal-şark taraflarından doğuya uzanan arazidir. Şimdiki
Türkistan bu anayurdun içindedir. O hâlde İran’ın şimalinde Hazar denizi, Akmolinsk platosunun ve
daha doğuya Altaylara, bu dağların batı yamaçlarına kadar uzanmakta idi. İşte bu mıntıkaya tarihte
Turan adı verilir. Turan arazisi Macar alimlerinden Cholnoky Jenö’nün söylediği gibi ‘arz küresinin hiçbir
yerinde benzeri bulunmayan’ bir yurttur. Umumiyet itibarı ile arazinin büyük bir kısmı düzlüktür. Hazar
denizi ve Aral gölü arasındaki üst-yurt platosu, Mangışlak platosu bu yurdun belli başlı platoları olduğu
gibi Tanrı dağlarının zincirleri buralara kadar uzamış, Karatau ve Nuratau dağlarını vücuda getirmiştir.’
(1) Turan, Türk Milleti’ne mensup insanların ideal yurdudur. Türkiye ise, Batı Türkleri’nin siyasî
ve gerçek yurdudur. Turan, bir ideal, bir ülküdür. Ülkü, toplumların can damarıdır, ruhuna hayat
veren gıdasıdır. Turan, Türk’ün Kızılelma’sıdır. Turan Ülküsü Türk kültür birliğinin sağlanmasıdır.
Kültürü meydana getiren unsurlar dil, din, tarih, edebiyat, sanat, örf, âdet ve geleneklerdir. Bunlar
birdenbire oluşmamışlar, uzun zaman içerisinde tekâmül etmişlerdir. Bunlar maddî ve manevî değerler
manzumesidirler. Bu manzumeyi geliştirmek, yaşatmak, bütünlüğünü korumak demek Türk Milleti’nin
hayatını idame ettirmek demektir. Farklı coğrafyalarda yaşayan Türklerin hayatını huzur içinde, bağımsız
bir şekilde devam ettirmek istek ve arzusuna Turan Ülküsü adı verilmektedir. Turan Ülküsü, emperyalizme karşı Türklüğü muhafaza etmek, Türklüğün yaşamasını istemektir.
Türkiye dışında yaşayan Türklerle kültür bağlarımızı kuvvetlendirmek, Türkiye’nin ve dünya Türklüğünün
istikbâli için şarttır. Her Türk, kendi milletinin bir parçasını oluşturan topluluklar için iyi temennilerde
bulunur; aç ise doymasını, açık ise giyinmesini, esir ise hür yaşamasını ister. Aklı başında bir insan,
bütün insanların hür ve mesut yaşamasını arzu eder. Gayet tabiî bir Türk de bütün Türklerin bağımsız
olmasını, huzur, güven ve barış içinde mesut yaşamasını ister ve bu hususta elinden gelen çabayı
gösterir. Bu çaba, duygu, düşünce, hayal ve fikir de olabilir, ideolojik de olabilir, fiiliyata da dönüşebilir.
Bu etnolojik ve psikolojik bir hâdisedir.
Birleşmiş Milletler Anayasası ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi hükümlerinin Türk toplulukları
için uygulanmasını, 250 milyon Türk’ün özgürce yaşamasını istemek, kültür varlıklarının korunması
ve geliştirilmesi için iyi niyet beslemek her Türk’ün görevidir. Türkçülük/Turancılık bütün Türklerin
bağımsız yaşamasını, kardeş Türk toplulukları arasında kültür bütünlüğünün korunmasını,
icabında siyasî birliğin sağlanmasını istemek, bu uğurda mücadele etmek ideal ve ülküsüdür. Türkçülük,
Turancılık
ülküsünün
doğuşu
ile
ilgili
farklı
görüşler
vardır:
Birinci görüş, Turancılık’ın Batılılaşmaya tepki olarak doğduğu iddiasıdır. Bu iddia doğru olamaz; çünkü
beşerî ve kültür programı bakımından Batılılaşmayı, modernleşmeyi benimsemektedir. ‘Türkleşmekİslâmlaşmak-Muasırlaşmak’ tezi, Türkçülüğün hem Batılılaşma ile hem de İslâmlaşma ile bir birliktelik
oluşturduğunu göstermektedir. İkinci görüş, Panislavizm’e tepki olarak doğduğu iddiasıdır ki, bunda doğruluk payı vardır. Çünkü,
Çarlık Rusyası’nın yayılmacı politikası, Türk topluluklarını yutması, onların haklarını gasp etmesi, sıcak
denizlere inerek dünya hâkimiyetini eline geçirme ideali ve bu hareketin yol güzergâhında Türk âleminin
bulunması Türkleri uyandırmıştır. Türkçülüğün uyanmasında, aksiyon hâle gelmesinde Rusların bu
28
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
tutum ve davranışlarının, Panislavist ideolojinin önemli rolü olmuştur. Çünkü Panislavizm Türkleri tarih
sahnesinden silmek istiyordu.
Panislavizm akımı Müslüman olmayan unsurlar arasında etnik milliyetçilik hareketlerini
körüklemiştir. Gayr-ı Türk unsurlar her yer ve şartta rahatlıkla Türk olmadıklarını, bağımsızlık istediklerini,
kendi soylarından insanlarla birleşip grup kuracaklarını/kurduklarını ifade edebilmişlerdir. Bu durum
karşısında Devlet-i Âlîye-i Osmaniye’nin asıl unsuru olan Türkler şaşkınlık içerisindedirler. Türkçülük
hareketinin temelinde, Türk olmayan unsurların bu düşünce ve davranışlarını organize eden Panislavist
akımın büyük rolü olmuştur. Üçüncü ve diğer bir görüş, her insanın kendi kavmini sevmesidir ki bu sosyolojik ve psikolojik
bir gerçekliktir. Türkçülük, kültür milliyetçiliğinin adıdır. Aynı soydan insanların bağımsızlığını, özgür bir
şekilde yaşamalarını ve onların huzur ve mutluluğunu istemek gayet tabiîdir. Türkiye dışındaki Türkler
ile aynı milletin parçaları olduğumuz şuurunu taşımak, kültür birlikteliğimizi muhafaza etmek ve onlar
hakkında iyi dilek ve temennilerde bulunmak her Türkiye Türk’ünün aslî görevidir. Tarih de, din de,
sosyal mantık da bunu emretmektedir.
Türk aydınlar, Osmanlı Devleti sınırları içinde Türklerle birlikte yaşayan yabancıların hızla
gelişmekte ve kültür yönünden yetişmekte olduğu, Türk nüfusun gittikçe azaldığı, Ermeni, Rum ve
Yahudi gibi azınlıkların iyiden iyiye zenginleştikleri ve devamlı toprak satın aldıkları, buna Türklerde
soy ve milliyet fikirlerinin henüz uyanmamış olduğu ve durumun Türkler aleyhine geliştiği gerçeğini
fark etmişler ve durumu gün be gün kötüye giden Osmanlı Devleti’ni kurtarmak için formüller aramaya
başlamışlardır.
Batı’da milliyetçilik duyguları XVIII. yüzyılda belirmeye başlamıştır. Türk Milliyetçiliği’nin
temelinin M.Ö. 36’da ölen Asya Hun Kağanı Çi-çi tarafından atıldığı Batılı bilim adamları tarafından
ifade edilmektedir. Tarihin bilinen ilk dönemlerinden kalan yazılı belgelerde, kaynaklarda Türklük ile ilgili
ifadelere rastlanmaktadır. Orhun Nehri kenarındaki Göktürkler zamanında dikilmiş taş kitabelerdeki şu
ifadeler çok önemlidir: ‘Ey Türk, Oğuz Beyleri, kavmi, işidin: Yukarıda Tanrı (gök) basmasa, aşağıda yer
delinmese Türk Milleti ülkeni, türeni kim bozar? Ey Türk kavmi kendine dön!’
IX. yüzyılda Câhiz, XI. yüzyılda İbn Hâssûl Türkler’den övgü ile bahsetmişlerdir. Divan-ü Lügat’it
Türk’te Hz. Peygamber tarafından Türklerin övüldüğü yazılıdır: ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların
hakimiyetleri uzun sürecektir’, “Yüce Tanrı, benim Türk adlı bir ordum vardır, onları doğuda oturttum.
Kızdığım kavmin üzerine onları saldırtırım...’ Yine Divan-ü Lügat’it Türk’te ‘Tanrı’nın devlet güneşini Türk
burçlarında doğdurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün teğrelerini döndürmüş
bulunduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne İlbay kıldı...’ (2) şeklinde yer
alan Kaşgarlı Mahmut’un sözleri çok önemlidir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
29
www.ulkuocaklari.org.tr
Uygurlar döneminde ortaya çıkan ‘Kut Dağı’ efsanesi Türk Milliyetçiliği’ni perçinlemiştir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
XV. Yüzyılda II. Murat döneminde, devlet idaresinde Türk töresinin uygulanması, dünyadaki
büyük simaların hep Türklerden çıktığına inanılması, İstanbul’un fethi ve bu fethin Hz. Peygamber
tarafından müjdelenmiş olması Türk Milliyetçiliği açısından önemlidir.
Hucurât suresinin 13. ayetinde insanların kavim kavim yaratıldığı belirtilmektedir. Kavim/millet
olduğuna göre milliyetçilik de var olacaktır. Ayette insanların Allah katında takvaca üstün oldukları
bildirilmektedir; aynı şey milletler için de geçerli olmalıdır. İslam’a hizmet eden millet diğerlerinden
üstün olmalı… Hûd suresinin 118. ayetinde ‘eğer Allah isteseydi insanları tek millet yapardı’ denilirken Errum suresinin 22. ayetinde ‘lisanların ve renklerin farklı olduğu’ belirtilmektedir. Irkçılık ile milliyetçilik
kavramları kasıtlı olarak karıştırılmaktadır. Peygamber Efendimiz, ‘Sizin en hayırlınız kendi kavim/
milletini müdafaa edendir; bu yüzden günah işlemedikçe’ ve ‘kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz’
diye buyurmaktadır. O hâlde İslâm’da milliyetçilik vardır ve dolayısıyla Türk’ün Türkçülük yapması
günah değildir. XVII. yüzyılda Arapça bir Kur’an tefsiri yazan Vânîzade Mehmet Efendinin (-1684) Arâis ü’l
Kur’an adlı eserinde (bkz. İsmail Hami Dânişmend, Türklük Mecmuası, Nu, 2’deki makale) Kur’an’da
‘İslamlığı koruyup kâfirleri kahredeceği’ müjdesinin verildiği ve Türklerin bu işleri gerçekleştireceği ifade
edilmektedir. Büyük tefsirci Vânîzade Mehmet Efendi, Maide suresi 54. ayet, Tevbe suresi 39. ayet ve
Muhammed suresi 38. ayette bahsedilen toplumların Türkler olduğunu söylüyor. Enâm suresi 89. ayeti
iyi anlamak ve yorumlamak gerekir. Görülüyor ki, Türklerin Türkçülük yapmaları dinen sakıncalı değil.
Hatta, Bakara suresinin 191. ayeti Turancılığı desteklemektedir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Osmanlı Devleti’nde Türklükten uzaklaşma temayülü görülmüştür. Bu
döneme kadar devletin asıl sahibi ‘mülk-ü millet’ sahibi olan Türklerin milliyetçilik yapmalarına lüzum
da görülmemiştir. Osmanlı Devleti içerisinde Türkler, Türklük gayesi gütmemişler, Müslümanlığı esas
almışlar, bundan dolayı Arap ve Acem’i akraba gibi görmüşler, hatta din kardeşi olarak kabul etmişlerdir.
Araplar ve Acemler Türklere karşı bazı imtiyazlar elde etmişlerdir, İstanbul’da Nakib-ül Eşraf dairesi
kurulmuş, iki şahit ile giden Arap ve Acem olan insanlara seyit parası ödenmiştir. Arap ve Acem’e olan
bu rağbet üzerine Türk olan Fuzûlî şu mısraları yazmak durumunda kalmıştır. ‘Fuzûlî gökten insan sana
yer yok / Yürü var gel ya Arap’tan ya Acem’den.’ Osmanlı Devleti içerisinde hâkim ve asıl unsur olan
Türkler yabancı unsurları aşağılamaz ve farklı görmezken onlar aynı duyguları beslememişlerdir. 600 yıl dünyanın en güçlü devleti olarak yaşayan Osmanlı, içinde barındırdığı yabancı unsurların
dil, din, âdet ve idare tarzlarına dokunmamış, eritip yok etme çarelerini düşünmemiş, emperyalist
olmamış, geniş bir hürriyet hakkı tanımıştır. Osmanlının hâkim ve asıl unsuru Türk olmasına rağmen
Türkler ile Arap, Acem, Arnavut, Sırp, Yunan, Rum, Bulgar vs. unsurlar arasında pek ayırım yapılmamıştır.
Hatta Sırplar knez, Rumlar primat dedikleri ileri gelenlerini kendileri serbest iradeleri ile seçebilmişlerdir.
Fransız İhtilali’nden sonra dünyaya yayılan hürriyet fikirleri Osmanlı içinde de yayılmış ve gayr-ı Türk
unsurlar arasında hızla yayılmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin son zamanlardaki kötü yönetimi de
bunlar için fırsat yaratmıştır.
30
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Tanzimat’tan sonra ilk ortaya atılan ve Tanzimat’ın temel ideolojisini oluşturan, devletin mevcut
sınırlarını korumayı amaçlayan ‘Devlet Birliği’ fikrini esas alan ‘Osmanlıcılık’tır. Osmanlıcılık, devletin
mevcut (o zamanki) sınırlarını ve Osmanlı teb’ası çerçevesinde birlik ve bütünlüğü koruyarak devletin
devamını sağlamak fikrini ihtiva etmektedir. Bu fikri önce ve samimiyetle Türkler benimsemişlerdir.
Çünkü Türkler devletin asıl sahibi, ana unsuru idiler ve kendilerini öyle görüyorlardı. Osmanlı Devleti’nin
kurtuluşuna yardımcı olmak maksadıyla 1908’1i yıllardan sonra ortaya atılan önemli siyasî ve ideolojik
düşüncelerden biri de ‘İslâm Birliği’ fikrini esas alan ‘İslamcılık’tır. İslamcılık, Müslüman Osmanlılar’ın
birliğini organize ederek devletin bekâsını sağlamak fikrini ihtiva etmektedir. Müslüman olmayan unsurlar
ayrılsa bile Müslüman Türk, Arap, Arnavut gibi unsurlar arasında birlik sağlanırsa devletin devamlılığı
da sağlanır düşüncesi hâkimdir. Zaten Müslüman ve devletin aslî unsuru Türkler ile diğer Müslüman
unsurlar arasındaki hiçbir fark yoktur ve hepsi eşit muamele görmektedirler. Dolayısıyla Osmanlı
Devleti’nin Türk olmayan fakat Müslüman olan unsurları, kendilerini Türkler kadar hak sahibi olarak
görmüşlerdir. İslâm Birliği sağlanırsa devletin bekâsının da sağlanacağı ve Osmanlı’nın yine büyük
devlet olarak yaşayacağına inanılıyordu. Bu görüşü de önce ve samimiyetle Türkler savunmuşlardır.
Fakat, etnik milliyetçilik ateşiyle yalnız Müslüman olmayan unsurlar değil Müslüman Arap ve Arnavutlar
da tutuşmaktadırlar. İslâm Birliği fikri hissî bakınca uygun, fakat devletin kurtuluşu için faydalı ve gerçekçi
bir fikir değildir. Nihâyet İslâm Birliği tesis edilemedi... Osmanlıcılık ve İslamcılık denemelerinin başarısızlığı Türk Birliği fikrini öne çıkarmış, aydınların
edebî ve siyasî faaliyetlerinin Türkçülük akımını kurtuluş yolu olarak görmelerine vesile olmuştur.
Türkçülük ve Turancılık ülküsünün yeni temeli ‘Bütün Türklük’ kavramıyla ifade edilerek 1860’lı yıllarda
ortaya atılmıştır. Bu tarihlerde bir fikir ve edebiyat hareketi olarak telâkki edilmiş olan Türkçülük, Avrupa’da
gelişen Türkoloji çalışmalarının tesiriyle bir ilim hareketine dönüşmüştür. Bu yıllarda Turancılık, dil, tarih,
kültür, soy ve kanları bir olan Türklerin büyük bir devlet hâlinde yaşamalarını savunan ve ‘Türk Birliği’ fikrini
esas alan siyasî ve ideolojik bir hareket, Avrupa ortalarından Çin Seddi’ne, Sibirya’dan Arap yarımadasına,
Hindistan’a kadar uzanan geniş coğrafî alanda yaşayan, aynı dili konuşan, aynı kültürü hayat tarzı
olarak benimsemiş olan Türk topluluklarının hür, mutlu, huzurlu ve dayanışma içerisinde yaşamalarını
istemek, bu uğurda fikir üretmek, mücadele etmek ideal ve ideolojisi olarak tarif ve telâkki edilmiştir. Vaktiyle Osmanlılar, Karamanlılar, Akkoyunlular ayrı ayrı yaşamışlar, hatta birbirleriyle savaşmışlar,
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
31
www.ulkuocaklari.org.tr
Askerliğin bütün yükünü omuzlayıp sıkıntısını Türkler çekerken Arnavutlar, ordu içinde ayrı bir
sınıf kuruyorlar, kendilerini imtiyazlı sayıyorlar, Arnavutça konuşuyorlar, yoklamalarda dahî Arnavutça
karşılıklar veriyorlar... Çerkezler de aynı imkânlara sahiptirler ve kullanmaktadırlar. Bu durum aklı selim
Türklerin ruhunu incitmekte, gururunu kırmaktadır. Osmanlı’nın çöküşe doğru gittiği aydınlar tarafından
hissediliyordu. Osmanlı çökerse Türk unsur çok perişan olurdu... Gidişe dur demek ve hazırlıklı olmak
gerekmekteydi. Montesquie de zaten ‘Letres Persanne’ adlı eserinde Türklerin beceriksiz olduğunu
ifade ediyor, ‘yarım yüzyıla varmadan Türkiye’nin geniş ülkesi galip devletlerin zafer sahnesi olacak.’
diyordu. Türkler için durum vahimdi. Türk aydınlara çok iş düşmekteydi. Vaziyetten haberi olmayan
Türlerin uyandırılması, Türk olduklarının hatırlatılması, Türklük duygu ve fikirlerinin aşılanması, özellikle
halkın anladığı ve konuştuğu dilin yazı dili hâline getirilmesi gerekmekteydi. Devletin ileri gelenleri,
aydınlar zıt fikirler içinde çaresiz kalmışlardı, fakat bir arayışın da içindeydiler.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
sonunda tek millet olarak Osmanlı Devleti adı altında nasıl birleşmişlerse şu an ayrı ayrı yaşayan Türk
topluluklarıyla Türkiye Türkleri zamanı gelince birleşecekler veya kültür birlikteliğini sağlayacaklardır.
Türk Milleti’nin sadece Osmanlı Türkleri’nden ibaret olmadığı, Osmanlı Devleti sınırları dışında da 180
milyon Türk nüfusunun var olduğu ve bu Türk topluluklarının Osmanlı Türkleri ile aynı soydan geldikleri,
dil, tarih, edebiyat, sanat, örf, âdet ve gelenek bakımından aynı potada yoğruldukları, ortak paydalarının
bulunduğu bir gerçektir Bu gerçeği, ilk defa 1864 yılında Ahmet Vefik Paşa (1822-1891) Şecere-ı Türkî
Tercümesi adlı eserinde ifade etmiştir. Bu ifade, ‘Bütün Türklük’ kavramının da Türkçülük, Turancılık
ülküsünün de ilk ışığı, başlangıcı olarak kabul edilebilir. XVIII. ve XIX. yüzyılda Avrupa’da müspet ilimler ile birlikte gelişen milliyetçilik ülküsü, Avrupalı bilim
adamı ve tarihçilerini, tarih araştırmalarına ve dolayısıyla kendi millî tarihleri münasebetiyle Türk tarihini
de araştırmaya sevk etmiştir. Türk topluluklarının dil, edebiyat, tarih, folklor ve etnografyası hakkında
ciddi araştırmalar yapmışlardır. Özellikle Rus, Alman, Fransız ve Danimarkalı bilim adamları Türk tarihi ve
medeniyeti ile ilgili araştırmalara ağırlık vermişlerdir. Türk aydın ve bilim adamları Avrupalıların bu araştırma
ve inceleme çalışmalarına ancak XIX. yüzyılın ortalarında kalabilmişlerdir. Lise tahsilini Fransa’da yapmış
olanAhmet Vefık Paşa,Avrupa’dakiTürkoloji çalışmalarını görmüş, ilgi duymuş ilkTürk bilim adamı ve edibidir. Ülkemizde Türkçülük hareketleri Ahmet Vefik Paşa’nın çalışmaları ile ilk olarak ilmî manada başlamıştır.
Ahmet Vefik Paşa’yı lisanî Türkçülük yanında edebî ve bediî Türkçülüğün de ilklerinden saymak yerinde
olur. ‘Bütün Türklük’ü filoloji ve tarih sahasında ilk işleyenlerden biri de Leh asıllı Mustafa Celâleddin
Paşa’dır (1826-1875). 1869 yılında yayınlayıp Sultan Abdülaziz Han (1830-1876)’a ithaf ettiği ‘Eski
ve Yeni Türkler’ adlı eserinde Mustafa Celâleddin Paşa, ‘ilk defa Türk ırkının kuvvet ve genişliğine, bu
ırkın insanlık tarihinde oynadığı muazzam role, Türk dilinin zenginliğine, Türkçe’nin başka dillere ettiği
yardımlara, Asya ve Avrupa’da geniş bir sahaya yayılmış olan Türklerin münasebetlerine, Osmanlı Devleti
dahilinde Türklük fikrine kıymet verilmemekten doğan mahzurlara, Müslüman olmayan Osmanlı teb’asını
ırkî ve lisanî bağlarla Türk kitlesine bağlamak lüzumuna dair görüşlere’ (3) yer vermiştir. Müslüman
olduktan sonra Osmanlı ordusunda görev almış, pek çok savaşa katılmış ve en son Karadağ Savaşı’nda
şehit düşmüş olan Mustafa Celâleddin Paşa’nın Türkçülük ülküsüne hizmeti çok büyük olmuştur.
Tanzimat’tan sonra İbrahim Şinasi (1826-1871) ile başlayan dilde sadeleşme hareketi, devlet
adamlarınca da desteklenince Türkçülük hareketinin hızla gelişmesine yardımcı olmuştur. Dil ve
edebiyat alanında Türkçülük adına ilk şuurlu çıkışı yapanlardan biri İbrahim Şinasi’dir. Şinasi, Batıda
eğitim görmüş bir aydın olarak ilk defa dilin millet hayatındaki önemini kavramış ‘muamma gibi bir dille’
ülke meselelerinin çözülemeyeceğini, edebiyatın bu şekilde katkı sağlayamayacağını anlamış ve bunu
anlatmaya çalışmıştır.
Şinası’nin Türkçülük fikri, kendinden sonra gelen Ziya Paşa (1825-1880), Namık Kemal (18401888), Abdülhak Hamit Tarhan (1851-1937), Halit Ziya Uşaklıgil (1866-1945), Ahmet Mithat Efendi
(1884-1913), Şemsettin Şamil (1850-1904), Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944), Necip Asım (18611935) gibi şahsiyetler tarafından geliştirilerek devam ettirilmiştir. 32
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Dil ve edebiyat sahasında Ziya Paşa’nın Türkçülüğü Şinasi’den daha açıktır. Ziya Paşa ‘Şiir ve
İnşâ’ adlı makalesinde düşüncelerini açıkça ortaya koymaktadır. Ziya Paşa, Osmanlı ile Türk tabirlerini
eş anlamlı olarak şuurlu bir şekilde kullanmıştır.
Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895) tarafından 1894 yılında çıkarılan İkdam (gazetesi) başlığı
altındaki ‘Türk gazetesidir’ ibaresinin ‘Bütün Türklük’ fikrinin açık ve net ifadesi olduğu kabul edilmiştir.
‘Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur.’ diye haykıran Mehmet Emin, Anadolu’dan Bir Ses yahut
Cenge Giderken (1897) adlı şiirinin bu ilk mısraı ile Türklüğü Türkçülüğü açıkça ve heyecanla ifade
etmiş ve bu mısra bütün Türkçülerin parolası olmuştur. Bu mısra, Türklerin kendi millî kimliklerini artık
Osmanlı kamuflajından kurtararak yüksek sesle ifade etmesi anlamına gelir. İlk Türkçülük ve Türkçecilik
hareketi 1900 yılında İzmir’de başlamış, sonra Selanik’e taşınmıştır (1911). Necip Asım Bey, Leon
Kahun’dan tercüme ettiği Asya Tarihine Giriş ve kendi telifi Türk Tarihi (1900); Şemsettin Sami Bey,
Kamûs-ı Türkî (1901) ve Bursalı Tahir Bey (1861-1926) Türklerin Ulûm ve Fünûna Hizmetleri (1911) adlı
eserleriyle ‘Bütün Türklük’ ülküsünü devam ettirmeye çalışmışlardır. XIX yüzyılın sonlarında dil, edebiyat
ve tarih araştırmalarıyla Veled Çelebi (1869-1950), Raif Paşazade M. Fuad, Ahmet Hikmet (18701927), Ahmet Cevdet, Tunalı Hilmi (1871-1928) ve Emrullah Efendi gibi şahsiyetler Türk Milliyetçiliği
ülküsünün gelişip yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Türk dilinin araştırılması, sadeleştirilmesi ve
konuşma dilinin yazı dili hâline getirilmesi Türk aydınları tarafından Türkçülük-Turancılık ülküsünün
ana tezi olarak benimsenmiştir Türk dili ve tarihi üzerine mahdut sayıda olan eserlere yenilerini ekleme
çalışmalarına heyecanla devam edilmiştir Ancak yapılan bu çalışmaları ‘saray’ hoş karşılamamıştır;
sade bir dil ile yazmak, sade Türkçe’yi savunan eserler kaleme almak, hatta gazete ve dergilerde dil
konusunda tartışmalar yapmak yasaklanmış, sansür edilmiştir. Saray’da, bu çalışmaların Osmanlı’yı
çıkmaza sokacağı düşüncesi hâkimdir. Zaten Osmanlı Devleti siyasî ve askerî yenilgilerle perişan
durumdadır. Halbuki, dilde sadeleşmeyi savunan Türk aydınları bir taraftan Osmanlı Devleti’ni
yaşatmak, diğer taraftan da Osmanlı Devleti sınırlan dışında yaşayan Türk soylu halklarda millî benlik
duygusunu uyandırmak, millî kimliklerini kazanmalarına yardımcı olmak ve istikbalde ‘Bütün Türklük’ün
gerçekleşmesine hizmet etmek gayesindedirler. Osmanlı Devleti sınırları içinde bu gelişmeler olurken
Türklerin yoğun olarak yaşadığı Rusya ve İran’da da benzer gelişmeler yaşanmıştır. Hatta, Türkçülük-
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
33
www.ulkuocaklari.org.tr
Namık Kemal’in şiir ve romanlarıyla öncülük ettiği hamaset edebiyatı, vatanseverlik şuurunun
gelişmesine, duygu, düşünce, hayal, heyecan ve mücadele azminin yayılmasına hizmet etmiştir. Ahmet
Mithat Efendi, Şinasi’nin görüşlerini, toplumun eğitim görmemiş kesimine ulaştırmaya ve öğretmeye
çalışmıştır. Türk, Türklük, Türkçülük, Turancılık kavramlarının doğru ve ilmî anlam kazanması, Türk
Milleti hakkında doğru bilgilerin verilmesi, konu ile ilgili araştırmaların derinleştirilmesi, şair-yazar ve
bilim adamlarının konu üzerinde hassasiyetle durması, Türkçülük ülküsünün yayılmasında, aksiyon
hâle gelmesinde etkili olmuştur. Dil, edebiyat, tarih ve etnoloji üzerine yapılan çalışmalar Türkoloji
araştırmalarını derinleştirmiş, ilmîlik vasfı kazandırmıştır Ahmet Vefik Paşa’nın Şecere-i Türkî Tercümesi
(1864)’nden sonra hazırladığı Lehçe-i Osmanî (1876) adlı sözlüğü, Mustafa Celâleddin Paşa’nın Leş
Turcs Anciens et Modernes (Eski ve Yeni Türkler, 1869) adlı eseri, Süleyman Paşa’nın (1838-1892)
Târih-i Âlem (1876)’i, Ahmet Mithat Efendi’nin Ahmet Metin ve Şirzad (1891)’ı Türk Milleti ile ilgili doğru
ve ilmî bilgilerin verilmesi hususunda öncü kabul edilebilecek eserlerdir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Turancılık ülküsünün, Osmanlı aydınlarına, Panislavizm’in tahakkümü altında kalmış, mağdur olmuş
Türk yurtlarında yetişmiş insanların aşıladığı görüşü ileri sürülmüştür. Azerbaycan’da Mirza Feth
Ali Ahundzade (1811-1878) ve ilk Türkçe gazete ‘Ekinci’yi çıkartan Melekzade Hasan Bey Zerdabî,
Buhara’da Buharalı Şeyh Süleyman Efendi, Tiflis’te ‘Ziya-yı Kafkasya’yı çıkartan Unsîzade Sait Bey,
Kırımda ‘Tercüman’ı çıkartan Gaspıralı İsmail Bey (1841-1914), Kazan’da Şehabeddin Mercanî gibi
aydınlar Türkçülük-Turancılık ülküsünün önderleri olmuşlardır. Petersburg Üniversitesi’ni bitirdikten
sonra İstanbul’a gelmiş ve Askerî Tıbbiye’yi bitirmiş ve 1897 Türk-Yunan Savaşı’na askerî doktor olarak
katılmış olan Azerbaycanlı Türk aydını Hüseyinzade Ali Bey (Turan)’in Yunan Savaşı sırasında yazdığı
‘Turan’ adlı manzume, Turancılık ülküsünün ilk şiiri, kendisi de ilk Turancı olarak kabul edilmiştir.
İstanbul’da Harbiye’yi bitirerek kurmay subay olmuş, Sultan Abdülhamit idaresine muhalif olduğu
için takibata uğrayıp Paris’e kaçmış, orada siyasî ilimler okulunu bitirmiş, Kuzey Türkleri’nden Kazanlı
Akçuraoğlu Yusuf Bey (1879-1935) Turan ülküsünün en faal savunucularından birisidir. Kahire’de
bulunduğu sırada orada neşredilen ‘Türk’ adlı gazetede yayımladığı ‘Üç Tarz-ı Siyaset’ (1903) adlı
makalesiyle Akçuraoğlu Yusuf Bey Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük akımlarından yalnız Türkçülük
ülküsünün Türk Milleti’ni kurtarabileceğini iddia etmiş ve Turancılığın siyasî bir akım hâline gelmesine
vesile olmuştur.
Yazdığı ‘Turan’ şiiriyle Turancılık ülküsünün ilki kabul edilen Hüseyinzade Ali’ye yardım ederek
Turancılık’ın bütün Kafkasya’da yayılmasında önemli rol oynayan Türkçülerden biri Ağaoğlu Ahmet
Bey, diğeri de Ali Merdan Topçubaşı’dır. 1909 yılında Türkiye’ye gelen Ağaoğlu Ahmet, Türkiye’deki
Türkçülük hareketlerinin içinde yer almış ve aktif roller oynamıştır. Ağaoğlu Ahmet Bey 1917 yılında
Kafkasya’ya girmiş olan Osmanlı Ordusu’nun siyasî danışmanı olarak Azerbaycan’a da gitmiş ve önemli
vazifeler icra etmiştir. Gaspıralı İsmail Bey, Rusya’daki 1905 ihtilâlinden sonra, çıkarmakta olduğu Tercüman
gazetesinde, İstanbul Türkçesi’ni kullanmış ve savunmuş; Mehmet Emin (Yurdakul)’i, sade dille yazmış
olmasından dolayı övmüş; ‘Dilde, Fikirde, İşte Birlik’ prensibini yaymaya çalışmış ve ‘Bütün Türkçülük’
hareketinin merkezî kişisi olmuştur. Bu arada Kazan Türklerinden Rızaettin Kadı ve Fatih Kenmilerin
Şûra ve Vakıf gazetelerinde ‘Bütün Türklük’ konusunu işlediklerini ifade etmeliyiz.
İlmî, edebî ve fikrî anlamda Türkçülük hareketi şuurlu olarak Tanzimat döneminde başlamış
olmakla beraber 1908 Meşrutiyet inkılâbından sonra çok büyük bir gelişme göstermiş, 1911 yılında
ateşlenmiştir. 1908’de Meşrutiyet’in ilânından sonra Türkçülük hareketi siyasî bir akım olarak
teşkilâtlanma imkânı bulmuş ve hızla yayılmıştır. Türkiye’de Türk Milliyetçiliği’ni esas alarak kurulan ilk teşkilât, 25 Aralık 1908’de tüzüğü yayımlanan
ve faaliyete geçen Türk Derneği’dir. Derneğin amacı tüzüğün 2. maddesinde şöyle belirtilmiştir:
‘Cemiyetin maksadı Türk diye anılan bütün Türk kavimlerin mazi ve haldeki asar, efâl, ahvâl ve muhiti
öğrenmeye ve öğretmeye çalışmak, yâni Türklerin âsâr-ı atîkasını, tarihini, lisanlarını avam ve havas
edebiyatını etnografya ve etnolojisini, ahvâl-i içtimâiye ve medeniyet-i hâtıralarım, Türk memleketlerinin
eski ve yeni coğrafyasını, araştırıp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık,
34
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
sade, güzel ilim lisânı olabilecek surette geniş ve medeniyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak
ve imlâsını ona göre tedkik etmektir.’(4) Cemiyetin fikir ve düşüncelerini daha geniş kitlelere ulaştırmak
maksadıyla 1911 yılında Türk Derneği adıyla bir de dergi çıkarılmıştır. Türk Derneği ve dergisini, 18
Ağustos 1911 yılında kurulan Türk Yurdu Derneği ve bu derneğin çıkardığı Türk Yurdu (Kasım, 1911)
adlı dergi takıp etmiştir. Türk Yurdu Derneği’nin amacı, Türk çocuklarına mahsus bir pansiyon açmak
ve ‘Türk çocuklarının zekâ ve irfanca yükselmelerine hizmet edebilecek’ bir gazete çıkarmaktır. Türk
Yurdu derneği siyasetten ziyade eğitime hizmet edecek, dünya Türklüğünün ortak meselelerine çare
arayacak mecmuada da Türk âleminin menfaatleri müdafaa edilecektir Türkiye’de kurulan Türk Derneği
ve Türk Yurdu Derneği aynı adla çıkardıkları dergilerle Turancılığı hem siyasî alanda gerçekleştirmek
hem dil, edebiyat ve sanat alanında ortaya koyarak geniş kitlelere yayılmasın sağlamak istemişlerdir.
İstanbul’da bu gelişmeler yaşanırken Türkiye dışında, Selanik’te de Türkçülük fikrinin
şekillenmesine hizmet eden Genç Kalemler dergisi çıkarılmıştır. Genç Kalemler dergisi Türkçü
anlayışla Millî Edebiyat akımına öncülük etmiş ve dilde Türkçülüğün gelişip yayılmasına önemli ölçüde
katkıda bulunmuştur. Bu dönemde Türkçülüğün fikir lideri Genç Kalemler’deki yazılarıyla dikkat çeken
Ziya Gökalp’tir. Yayınladığı Turan manzumesiyle Turancılık’ı benimsediğini açıkça ortaya koymuştur.
İstanbul’da, ‘İslâm kavimlerinin başlıca mühimi olan Türklerin millî terbiye ve ilmî, içtimaî, iktisadî
seviyelerinin ilerleme ve yükselmesiyle Türk ırkı ve dilinin kemaline çalışmak’ amacıyla Türk Ocağı
(12 Mart 1912) adlı bir yeni dernek kurulmuştur. Türk Ocağı, Türkçü derneklerin en uzun ömürlüsüdür.
İttihat ve Terakki Cemiyeti hem Türk Ocağı derneğine hem Türk Yurdu’na sahip çıkmak için maddî
ve manevî yardımlarda bulunmuştur, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin bazı üyeleri daha önce de Türk
Derneği’ne gidip gelmişlerdir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kontrol altına almak istemesine rağmen bu
dernekler muhtariyetlerini korumuşlardır. II. Meşrutiyet’ten sonra Türkçülük ülküsü Türk Ocağı’nda beslenmiştir. Hamdullah Suphi Türk
Ocakları’nı teşkilatlandırmaya çalışırken, İttihad ve Terakki Fırkası Merkez Heyeti’nin nüfuzlu bir üyesi olan
Ziya Gökalp de Türkçülüğü sistemleştirmek için gayret sarfetmiştir. Türkçülük ülküsünün ilmî, siyasî, fikrî ve
edebî anlamda gelişip yayılmasına en büyük hizmeti Ziya Gökalp yapmıştır. Ziya Gökalp’e göre Turancılık,
Türk Millî Kültürü’nü esas alan, muasır medeniyet seviyesine ulaşmış, bağımsız bir Türk Devleti kurmak; dil,
edebiyat, tarih, felsefe ve ülkü ile donanmış şuurlu, idealist, millî kimlik kazanmış bir Türk nesli yaratmaktır.
Turancılık, henüz Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmadığı 1911’li yıllarda hızla gelişmeye başlamıştır. O
devirde Ziya Gökalp Türk Milleti’ne mensup insanların Türkiye, İran, Irak, Yunanistan, Bulgaristan,
Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Çin ve Rusya gibi ülkelerde yaşamakta olduklarını, geçmişte bu
insanların bazen birlik sağlayıp birlikte yaşadıklarını bazen ayrı ayrı müstakil devletler kurduklarını,
gelecekte yine büyük bir devlet hâlinde birlikte yaşayabileceklerini veya ayrı ayrı devletler hâlinde işbirliği
içinde yaşayabileceklerini, bunun mümkün olabileceğini, dolayısıyla Türk kültür birliği için çalışmak,
mücadele etmek lâzım geldiğin ifade etmiş ve bu düşüncelerini makale, şiir ve konuşmalarıyla geniş
kitlelere ulaştırmaya çalışmıştır. Ülkü Ocakları Genel Merkezi
35
www.ulkuocaklari.org.tr
İttihat ve Terakki Fırkası üyelerinin Türkçülük yapmalarında, Türkçü derneklerle temas hâlinde
olmalarında en büyük pay Ziya Gökalp (1876-1924)’e aittir. Hamdullah Suphi Bey (1886-1966)’in
Türk Ocağı’ndaki faaliyetleri çok verimli olmuştur. Gençler arasında Türkçülük fikrinin hızla gelişip
yayılmasında önemli rol oynamış, zekâ ve asaletiyle, fevkalâde hitabet kudretiyle gençleri etkilemiş,
ocağa üye olmalarını sağlamıştır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ziya Gökalp, 1911’de Genç Kalemler’de yayınladığı ‘Turan’ manzumesinde: ‘Vatan ne Türkiye’dir
Türklere, ne Türkistan/Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan’! diyor, hayalindeki ülkeyi tarif ediyor.
Manzumede ‘büyük ve müebbet’ bir ülke olarak tarif edilen hayal ülke, Türk aydın ve gençlerinin
gönüllerini ısıtan bir güneş, ruhlarını besleyen bir pınar ve kalplere ümit ışığı olmuştur. Devir, dünya
Türklüğünün uyanmaya, millî uyanışın kıpırdamaya başladığı bir devirdir. Gökalp’in bu iki mısraı artık
dünya Türklüğünün parolası hâline gelmiştir. Ziya Gökalp’e göre Turan bir ülkünün (mefkûre) adıdır.
Turan ülkesinin sınırlan siyasî bir sınır değil, bir mefkûre ile çizilmiş sınırdır. Bu sınır sadece Türkiye’nin
hududu değil, bütün Türkleri içine alan bir sınırdır.
Ziya Gökalp ‘Türkçülük ve Türkiyecilik’ başlıklı makalesinde Türk kültür birliğini şöyle izah
eder: ‘Türkçüler Türkiye ile beraber Türklüğü de düşünenlerdir. Bugün Türkçülüğün yegâne gayesi
hars birliğidir. Binaenaleyh, bugün hiçbir Türkçü, Kafkas Azerbaycan’ını, Kırım’ı yahut da diğer bir
Türk ülkesini memleketimize ilhak tasavvurunda değildir. Türkçülerin bu ülkeler hakkındaki temennisi,
bunların müstakil devletler hâlini alarak tam istiklâle nail olmalarıdır.’ XX. yüzyılın başlarında, Osmanlı
Devleti, 600 yıllık ihtişamlı hayatının en zor dönemlerini yaşamaktaydı. Fransız İhtilâli’nden sonra
bütün Avrupa’ya yayılan milliyetçilik hareketleri Osmanlı Devleti’nin bu zor dönemlerinde Türk olmayan
unsurlar tarafından ateşli bir şekilde savunuluyor, taraf buluyordu. Bu durum devlet aleyhinde hızla
gelişirken devletin aslî unsuru Türkler sessiz kalıyorlardı. Bu dönemde artık Osmanlıcılık akımının
bir faydası olmadığı/olmayacağı anlaşılmıştır. Yine bu dönemde İslamcılık akımı da fonksiyonunu
tamamlamış ve bir hayal konumuna düşmüştü. Devletin hâkim unsuru Türkler de, Türk aydınları da
bir şeyler yapmak mecburiyetinde olduklarının idraki içerisindeydiler. Bu şartlar altında Türk aydının
parolası ancak milliyetçilik, Türkçülük olabilirdi Türkçülük-Turancılık fikri bu dönemde kabul görürdü.
İşte bu sırada Ziya Gökalp, Genç Kalemler Dergisi’nde meşhur Turan manzumesini yayınladı. Turan
manzumesi devrin şartları içinde Türk kültür ve fikir hayatında bir dönüm noktasının işareti oldu. Bu
manzume, açıkça Türk kültür birliği tezini ihtiva ediyordu. Bu dönemlerde bazı insanlar tarafından büyük
devletlerin himayesine girmenin kurtuluş yolu olacağı tavsiye edilmektedir. Halbuki Atatürk ve milliyetçi
arkadaşları o zamanlar millî devletin temelini atmak için mücadele etmekteydiler.
1908-1913 yılları arasında bir edebiyat, sanat ve fikir hareketi olarak gelişen Türkçülük-Turancılık
ülküsü 1913’lü yıllardan sonra siyasî sahada da gelişme göstermiş ve devletin resmî siyasetine dönüşmüştür.
Türkçülük-Turancılık ülküsü özellikle 1908-1913 yılları arasında olmak üzere pek çok kıymetli eserin ortaya
çıkmasına vesile olmuştur Bu yıllarda, Türk aydınında belirgin hâle gelen Türkçülük şuuru, Ahmet Hikmet
Müftüoğlu (1870-1927) tarafından Gönül Hanım ve Altın Ordu, Halide Edip Adıvar (1884-1964) tarafından
Yeni Turan adlı eserlerin yazılmasına, Adnan Saygun tarafından Özsoy operasının hazırlanmasına
ve ressam Münif Fehim tarafından o müthiş tabloların yapılmasına vesile olmuş, zemin hazırlamıştır.
XX. yüzyılın başları, çok geniş ve farklı coğrafyalarda yaşayan Türkler arasında millî şuurun uyanmaya
başladığı bir dönemdir. Osmanlı Devleti hudutları dışında yaşayan Türklerdeki hürriyet heyecanı
Turancılık ülküsünün hızla yayılmasına vesile olmuştur. Hürriyetini kaybetmiş bütün Türkler gözlerini
Türkiye’ye çevirmişlerdir. Bu yıllarda hürriyetini kaybetmiş büyük bir Türk nüfus Çarlık Rusyası’nın
sınırları içinde yaşamaktadır.
1917 yılı sonlarında Rusya’da gerçekleşen Komünist İhtilâl, Çarlık idaresini devirmiştir. Rusya
sınırları içinde yaşayan Rus olmayan topluluklar kendi idarelerini ancak ihtilâlden sonra kurabilmişlerdir.
36
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Rusya yıllarca, ayrı alfabeler icat ederek ayrı milletler yaratmaya, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen,
Başkurt, Tatar, Çuvaş, Karakalpak, Azeri, Hakas, Yakut, Balkar, Karaçay, Nogay, Kumuk gibi milletler
oluşturmaya çalışmış fakat başarılı olamamıştır; Türkçülük-Turancılık ülküsünün bunda önemli rolü
olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Turancılığın en tanınmış şahsiyeti Harbiye Nazırı ve Başkumandan
Vekili Enver Paşa (1882-1922)’dır. Enver Paşa siyasî ve askerî lider konumundadır. Turancılık idealiyle
Kafkasya ve İran (Türklerin esaret altında yaşadığı bölgeler) üzerine askerî harekâta girişmiş, fakat
başarılı olamamış, Osmanlı Devleti çökmüş, kendisi de 4 Ağustos 1922’de ‘Turan İhtilâl Ordusu’nun
Türkistan Cephesi Kumandanı ve Emir-i Leşker-i İslâm-ı Buhara’ sıfatıyla Pamir Dağları eteklerinde
Ruslarla çarpışırken şehit olmuştur.
Türkçülüğü devlet sahasında tatbik eden en büyük devlet adamı Mustafa Kemal’dir. Mustafa
Kemal döneminde sosyal ve kültürel etkinlikleri ihtiva eden, millî tarihin incelenmesi, Orta Asya
ve Türkiye dışı Türk tarihinin araştırılması, Türk dilinin zenginleştirilmesi, kültür hazinelerinin
taranması ve eski Türk kahramanlıklarının ortaya çıkarılması yönüyle millî kültür esas alınmış,
‘Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.’ şeklinde özetlenen bir millî kültür politikası uygulanmıştır.
Bu hususta Mustafa Kemal, Ziya Gökalp’in fikir ve düşüncelerinden büyük ölçüde faydalanmıştır.
Mustafa Kemal şuurlu bir Türkçüdür, Turancıdır. O, bir taraftan ‘Bugün ölümsüz gibi görünen nice
güçlerden ilerde belki pek az bir şey kalacaktır, işte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir. Bizim
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
37
www.ulkuocaklari.org.tr
Birinci Dünya Savaşı’nda Türk Milleti’ne, askerine ve aydınına millî şuur ve heyecan şırınga
eden manevî güç Türkçülük ülküsü olmuştur. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması,
memleketin dört bir köşesinin bilfiil işgal edilmesi Turancılık ülküsünü üzeri küllenmiş kor hâline
sokmuş, ancak söndürememiştir. Batı Türkleri içinde büyük ideallerin adamı, Turancılık ülküsünün
siyasî ve askerî lideri Enver Paşa’nın Rusya’daki komünist rejime karşı Türkistan’da başlattığı askerî
harekâtın başarısız olması, Türk ordusunun Kafkasya’dan çekilmesi ve 1918 Mondros Mütarekesi
ile yenilginin resmen kabul edilmesi neticesinde Turancılık ülküsü büyük bir darbe yemiştir. Ara sıra
kara günler yaşamış olmakla beraber tarihin her döneminde büyük devletler kurmuş, son altı yüz
yılda dünyanın hâkim ve en güçlü milletinin bir ferdi olarak yaşamış olan Türk aydınları o ihtişamlı
Osmanlı Devleti’nin çöküşüne şahit olmuşlardır. I. Dünya Savaşı’nın galipleri, Türk Milleti’ni feci şekilde
cezalandırıyor ve aydınlarını zindanlara kapatıyorlardı. Devletin ileri gelenleri ve aydınlar Hatay, Musul,
Kerkük ve Batı Trakya gibi öz topraklarını bile millî sınırlar dışında bırakmaya razı olarak savaşın bir
an önce bitmesi, işgal kuvvetlerinin ülkemizi terk etmesi ve zulmün sona ermesi için çabalıyorlardı.
Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar birer ateşli Türkçü olan Türk aydınları, son bir gayret ve mücadele
azmiyle harekete geçmişler, Millî Mücadele Hareketi’ni başlatmışlar ve zafere ulaşarak Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ni kurmayı başarmışlardır. Türkçülük, Turancılık ülküsü Millî Mücadele Hareketi’nin
ateşleyicisi olmuş, bu millî şuur sayesinde millî istiklâli temin hareketi başarıya ulaşmıştır. Millî Mücadele
Hareketi’nin baş kahramanı Mustafa Kemal, (1881-1938) Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de başında idi.
Dünyada ender yetişen zeki, idealist, çalışkan bir devlet ve siyaset adamı olan Mustafa Kemal, Yeni
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Türk Milliyetçiliği’ni, Türkçülüğü, hatta tarih ve kültür anlayışı bakımından
Turancılığı devlet politikası hâline getirmiş ve bu doğrultuda çok büyük atılımlar gerçekleştirmiştir. Ülkü Ocakları Eğitim Programı
bu dostumuzun (Sovyetler) yönetiminde dil bir, inanç bir, öz bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya
hazır olmalıyız. ‘Hazır olmak’, yalnız o günü susup beklemek değildir, hazırlanmak lâzımdır.’ (İsmet
Bozdağ, Atatürk’ün Avrasya Devleti, Tekin Yay., İst., 1998) sözleriyle düşüncelerini açıklarken bir
taraftan da Bulgaristan’da kalan yoğun Türk nüfusunun millî benlik kaybını önlemek ve millî duygu,
düşünce ve heyecanlarla donatılmalarını sağlamak için Bulgaristan konsolosluğuna atadığı Nüzhet
Haşim Sinanoğlu’na gizli bir görev vererek düşüncelerini uygulamaya çalışmıştır. (5) Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı, Atatürk’ün Turancılık ülküsünü devlet sahasına tatbikinin en güzel
misalidir. Mustafa Kemal düşüncelerinde samimidir, ancak, Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de
milletin de durumunu çok iyi bilmektedir. Halk sefil, perişandır; devlet henüz tam rayına oturmamıştır.
Bu şartlarda Turan düşüncelerinin veya çalışmalarının fayda yerine zarar getireceğini idrak etmektedir. Şu gerçek iyi bilinmelidir; Atatürkçülük, Türkçülüğün fikir sahasından aksiyon hâle gelerek devlet
sahasına uygulanışın adıdır. ‘Ne mutlu Türküm diyene’, ‘Bir Türk dünyaya bedeldir’, ‘Benim yegâne
fahrim Türklükten başka bir şey değildir’ gibi sözleri, O’nun, nasıl samimî bir Türkçü olduğunu ispat
etmeye yeterlidir. Atatürk tarafından Türk Dil Kurumu (1931) ve Türk Tarih Kurumu (1932)’nun kurulması,
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin açılması çok önemlidir.
Dönemin en önemli kültür ve yaygın eğitim kuruluşlarından biri olan Türk Ocağı’nın 1927 yılında
tüzüğünde değişiklik yapılmış, faaliyet sahası daraltılmış ve ‘Türk Ocağı’nın faaliyet sahası sadece
Türkiye Cumhuriyet sınırlarıdır.’ denilerek Turancı düşünceler beklemeye bırakılmıştır. 1931 yılında da,
Turancılık ülküsünün en iyi şekilde beslendiği Türk Ocakları, Halkevlerine çevrilmiştir. Zira, Turancılık
ülküsü öldürülmemiş, üstü küllenmiş kor ateş gibi yüreklerde yanarak yaşamış, aydınlar arasında
yeşermeye, gelişmeye devam etmiştir.
Atatürk’ün ölümünden sonra şartlar ve uygulamalar değişmiş, hümanizm adına Türk Millî
Kültürü’ne saldırılar başlamış, millî menfaatlerden uzaklaşılmış, hümanist ve sosyalizan bir eğitim ve
kültür politikası ağırlık kazanmış, Marksist akımın güçlenmesine fırsat verilmiş, küçük bir zümreye
imtiyazlar tanınmış, halk sindirilmeye çalışılmış ve hümanizm yenileşme düşüncesine malzeme
yapılmıştır. Halbuki yenileşme, millî kültür politikası çerçevesinde daha hızlı yol alabilirdi. Bu duruma
aydınlar, gençler ve geniş halk kitleleri tarafından tepki gösterilmiş ve tepkiler yüksek ses ile dile
getirilmeye başlanmıştır. 1930’lu yıllardan itibaren Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975) ve arkadaşları tarafından
yürütülen Türkçü, Turancı fikir hareketleri dernekler vasıtasıyla gelişiyor ve çeşitli dergi ve kitap
yayınlarıyla besleniyordu. Atatürk’ün ölümünden sonraki uygulamalara, hükümetin icraatlarına,
yaşanan olaylara Nihal Atsız ve arkadaşları tarafından gösterilen tepkiler üniversite öğrencilerine
ve geniş halk kitlelerine de yansımış, tepkilere hükümetten yankılar da gelmeye başlamıştır. 1940’lı yıllarda Alman Nazizmi’ne yüksek sesle tepki gösteren Nihal Atsız ve arkadaşları, II. Dünya
Savaşı’nın yaşandığı yıllarda, savaşı kazanma ihtimali artan Sovyetlere şirin gözükmek için komünizan
faaliyetlere göz yuman idarecilere ve komünistlere karşı da sert tepki göstermişler ve açıkça tavır almışlardır. Tek parti döneminde hükümetlerin yönetimi baskıyı, istibdat yönetimini andırır uygulamaları tercih
edince rahatsızlıklar ilk defa 3 Mayıs 1944’te Ankara’da yapılan gösterilerle dile getirilmiş, yöneticiler
protesto edilmiştir. Bu gösteriler sayesinde Türkçülük hız ve dinamizm kazanmıştır.
38
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
19 Mayıs 1944 tarihinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bayram nutkunda Türkçülüğü-Turancılığı
‘zararlı fikir hareketi’ ilan etmiş, Türkçüleri ağır bir dille suçlamış ve tutuklanmalarına, ‘Irkçılık-Turancılık’
suçundan mahkemeye verilmelerine yardım etmiştir. Tutuklananların başında Türkçülük-Turancılık
ülküsünün bayrağını taşıyan Hüseyin Nihal Atsız vardır. Atsız, hiçbir zaman maddî ve manevî çıkar
hesabı yapmayan, makam ve ikbal peşinde koşmayan, Türk’ün kıymet hükümlerini her şeyin üzerinde
tutan, ruhunu Türklük pınarından besleyen, Türkçülüğün suç sayıldığı dönemlerde bile Türkçülük
yapan, dik başlı, çalışkan, araştıran, yazan ve konuşan bir insandır. Düşmanları tarafından dahi takdir
edilen karakteristik özellikleriyle Türkçülüğün bayraklaşan ismi olmuştur. Gençlik Türklük sevgisini,
Turancılık ülküsünü onun roman, şiir ve makalelerinden öğrenmiştir. ‘Irkçılık-Turancılık’ davasından
tutuklananlar askerî mahkemeden berat etmişler ve serbest bırakılmışladır. 1945’te çok partili sisteme
geçilmiş, muhalefet partileri ilk girdikleri seçimlerde başarısız olmuşlar ancak, 1946-1950 yıllan arasında
hükümetin millî menfaatlere aykırı ve küçük bir zümreye hak ve hürriyetler tanıyan uygulamalarımı
propaganda malzemesi yaparak ve Türkçülerin gösteri ve tepkilerine destek vererek 1950 seçimlerinde
başarıya ulaşmışlardır.
Türkçülük-Turancılık ülküsü hiçbir zaman beyinlerden silinip atılmamış, gönüllerde kor ateş gibi
sessizce yanmaya yıllarca devam etmiştir. 1990 yılının başlarında yoğun Türk nüfusun yaşadığı Sovyet
Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (S.S.C. B.) dağılmış bu ülkenin sınırları içinde yaşayan Türkler müstakil
devletler hâlinde tekrar tarih sahnesine çıkmışlardır. Bugün tarih sahnesinde yedi Türk Cumhuriyeti
ve bir o kadar da muhtariyet kazanmış; Türk toplulukları vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu kardeş
Türk devlet ve muhtariyetleriyle siyasî, iktisadî ve kültürel işbirliği içindedir. Türkiye Türkleri, kardeş Türk
Cumhuriyetleri’ni kendi vatanlarında bağımsız, huzur ve refah içinde yaşamaları için maddî ve manevî
yönden desteklemek ve onlarla kültürel bağlarımızı sağlamlaştırmak gereğine inanmakta, bu bilinçle
hareket etmektir.
Günümüzde Turancılık ülkü ve ideolojisinin hedefi bağımsız Türk topluluklar arasında siyasî,
iktisadî, sosyal ve kültürel işbirliğinin artırılması, esir olan Türk topluluklarının hürriyete kavuşmaları ve
bağımsızlıklarını kazanmaları için kamuoyu oluşturulması, Birleşmiş Milletler (BM.) tarafından tanınan Türk
Cumhuriyetleriyle Birleşik Türk Devletler Konfederasyonu’nun gerçekleştirilmesi gibi telakki edilmektedir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
39
www.ulkuocaklari.org.tr
Yunan, ‘Megalo İdea’ ile Yunancılık; Alman, ‘Pangermanizm’ ile Almancılık; İtalyan, ‘Irrendentanizm’
ile İtalyancılık; Rus, ‘Panislavizm’ ile Rusçuluk... yaparken dünyanın en eski, en asil, en kahraman, en
zeki, en medenî, en necip milleti olarak kabul edilen Türkler niçin Türkçülük yapmasınlar? Dünyada
ilk amme hukuku Türkler tarafından geliştirilmiş ve uygulanmıştır. Demiri ilk Türkler bulmuşlar, ok ve
yayı yapmışlardır. Atı Türkler ehilleştirmiştir. Yoğurdu insanlığa Türkler hediye etmiştir. Çinlilere perde,
masa kullanmasını, Avrupalılara hamamı ve banyo yapmayı, Romalılara gömlek giymeyi, Batılılara
ceket ve pantolon giymeyi; insanlığa devlet kuruculuğu ve teşkilatçılığı, hürriyet ve medeniyeti Türkler
öğretmiştir, Çinlilere Çin Seddi’ni, Bizanslılara İstanbul surlarını Türkler yaptırmışlardır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
KAYNAKLAR
1 Hüseyin Namık Orkun, Türkçülüğün Tarihi, Kömen Yay., 2. bs., Ank., 1977 2 Kaşgarlı Mahmut (hzl.Besim Atalay), Divanü Lügat’it Türk, C.1, TDK Yay., 3.bs., Ankara, 1992, s. IV
3 Prof. Yusuf Akçura (Haz. Nejat Sefercioğlu), Yeni Türk Devletinin Öncüleri, KB Yay., Ankara, 1981,
s.23-24
4 Prof. Yusuf Akçura, age., s.189
5 Turgay Tüfekçioğlu, Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu ve Türkçe, Hat Mtb., Bursa, 1999
40
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
ALPARSLAN TÜRKEŞ VE TÜRK BİRLİĞİ ÜLKÜSÜ
Kaynağı kadim döneme kadar uzanan Türk milliyetçiliğinin somut bir fikir akımı hâline gelmesinin
kökleri, Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemine uzanmaktadır. Osmanlı Devleti’nin on sekizinci yüzyılın
son çeyreğinden itibaren başlayan irtifa kaybının on dokuzuncu yüzyılda artarak devam etmesi,
yirminci yüzyılın başında Osmanlı’nın artık dünya siyasetinde dengeleri belirleyen rolünü sona erdirmiş
ve “hasta adam” olarak anılmaya başlanmasına yol açmıştır. Mevcut durum karşısında hâl çareleri
aranırken çözüm olarak ortaya çıkan muhtelif fikir akımları vardır. Bunlar içerisinde, Türkçü çözüm
açısından Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı eseri büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada
ortaya konan tahlilde, nispeten daha yeni bir akım olan Türkçülüğün ve bu bağlamda Türk Birliği’nin
çözüm için gerekliliği ortaya konmuş; diğer akımların tatbikinin zor olduğu ifade edilmiştir[1]. Türkçülük
taraftarları için önemli diğer bir isim ise Ziya Gökalp’tır. Yazdığı yazılarla Türkçülük fikrini sistematik hâle
getirmeye çalışan Gökalp, Cumhuriyet’ten önce İttihat ve Terakki tarafından desteklenmiş ve âdeta
bu partinin ideolojik zemindeki temsilcisi olmuştur. 1923 yılında yayımlanan “Türkçülüğün Esasları”
adlı eserinde, Türkçülüğün Türkiye sınırları ile kısıtlanamayacağını belirten Gökalp, Türk Milliyetçiliği
ülküsünü kademeli olarak üç dereceye ayırmıştır: “Türkiyecilik”, “Oğuzculuk veya Türkmencilik” ve
“Turancılık”[2]. Çıkmazdan kurtulmak için ortaya atılan çözüm önerileri içinde Türkçü bakışın böyle
bir istikamet belirlemesinin altında yatan saik, küçülen devletin makas değiştirerek yeniden büyümesi
stratejisidir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
41
www.ulkuocaklari.org.tr
Büyük devlet adamı ve millet sevdalısı Başbuğ Alparslan Türkeş’in ölümünün üzerinden tam on
sekiz yıl geçti. Bu süre zarfında yaşananlar, hızlı ve bir o kadar da inanılmayacak gelişmeler olarak
tarihte yerini aldı. Türkiye’nin o günden bu yana geldiği nokta, iki yüz yıllık tarihî süreçte ortaya çıkan
gelişmelerin yaklaşık yirmi yılda tekrarlanmaya yüz tuttuğuna işaret ediyor. Bu sebeple Alparslan
Türkeş’i ve temsil etiği siyasi çizgiyi ortaya çıkaran süreci anlamak aslında, bu tarihî gelişmeleri
hatırlamaktan ve anlamaktan geçiyor. Ayrıca bu hatırlama ve anlamanın önümüzdeki dönemde ortaya
çıkacak gelişmeleri yönlendirmede önemli bir rehber olması da kuvvetle muhtemel zira zamanın ruhu
benzer bir istikamete doğru yol alıyor.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Atatürk’ün “fikirlerinin babası” olarak nitelendirdiği Gökalp’ın belirlediği istikamete uygun
olarak yol kat etmeye başlayan genç Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye sınırları içinde Türklüğün ve Türk
milliyetçiliğinin yeniden dirilmesi temeli üzerinde yükselmeye başlamıştır. İstikbalini son bir atılış,
müthiş bir gayret ve bin bir güçlükle Sakarya Nehri’nin kıyısından çeviren; yeryüzündeki soydaşlarının
ve dindaşlarının hemen hemen tamamının esir ya da etkisiz durumda olduğu Türkiye Türklerinin yeni
idarecileri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşu aşamasında Türk milletinin yüzyıllardır yüklendiği
“Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” hedefi ile resmi ve hukuki bir bağ kurmamışlardır. Ancak devletin
derin vicdanından bu ülküyü çıkarmayı da düşünmemişlerdir. Bu sebeple Türkiye dışındaki Türklük
ihmal edilmemiş; kısmen resmi, genellikle de gayrı resmi olarak ama şuurlu bir şekilde “Dış Türkler”
ile bağlar devam ettirilmiştir[3]. 1923-1938 yılları arasındaki bu dönemde yaşanan en büyük talihsizlik,
Gökalp’ın 1924’te, çok erken bir tarihte hayata gözlerini yumması olmuştur. Atatürk’ün ölümü de aynı
derecede büyük bir talihsizliktir zira bu kayıp, nispeten Türkçü çözüm modelinin devletin zirvesindeki
uygulayıcısının da kaybı anlamına gelmektedir. İsmet İnönü ile başlayan sonraki yeni dönemde artık
“Batıcılık” olarak tasnif edilen ve Atatürk dönemi politikalarının tam tersi yönünde izlenen bir yol, ön plana
çıkmıştır. 1939-1945 arası cereyan eden İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri arasında SSCB’nin
de yer alması, Türk milliyetçiliği düşüncesinin her anlamda devlet katından tasfiyesine yol açmıştır.
Nitekim bu dönemde meydana gelen 3 Mayıs 1944 Türkçülük Olayları, sonraki dönemde oluşacak bu
olumsuz durumun en açık işaretidir.
İnönü dönemi uygulamalarına bir tepki olarak ortaya çıkan ve “Türk Milliyetçiliği Hareketi”nin
dönüm noktalarından birini teşkil eden 3 Mayıs olaylarının baş kahramanı, hiç şüphesiz Hüseyin Nihâl
Atsız’dır. Ancak yargılanan sanıklar içinde dikkat çekenlerden biri de o tarihte genç bir subay olan
Alparslan Türkeş’tir. 3 Mayıs yargılamalarında, dava dosyasında yer alan ve Atsız’a yazdığı 4 Nisan
1944 tarihli mektupta Türkeş, “… Milletin içinde bulunduğu tehlikelerden kurtulması mümkündür. Atsız’ın
kılıncından keskin olan kalemi bu işi her hâlde muvaffakiyetlendirecektir. Kalem kifayet etmezse o
zaman işi silahlara bırakacağız.
Türkçülük yolunda ruhumuz, yüreğimiz, kılınçlarımız seninle beraberdir. Ebedî Türk milleti mes’ut ve
şerefli günlere kavuşacak, bütün Türkler bir devlet hâlinde bir bayrak altında toplanacaklardır…”[4]
diyecek kadar Türk milliyetçiliği ülküsüne bağlılığını ortaya koymuştur. Kararlı bir ruh hâlini de yansıtan
bu satırlar ve söz konusu yargılama, Türkeş’in Türk kamuoyu tarafından hafızaya alındığı ilk önemli
olay olarak tarihe geçmiştir.
27 Mayıs 1960 İhtilâli’nde Türkeş bu sefer, “ihtilalin kudretli albayı” olarak tanınacak ve yeniden
hatırlanacaktır. Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yaptığı kısa sürede, yaptığı icraatlarla kendinden
söz ettiği Türkeş, sadece kamuoyunun değil aynı zamanda başka bazı odakların da dikkatini çekecektir.
Kaynağı Türkiye dışına uzanan bu dikkat, 27 Mayıs İhtilâli’ni yapan ekibin kendi içindeki anlaşmazlığı
olarak kamuoyuna yansıyacak ve bir tasfiyeyle sonuçlanacaktır. Tasfiye edilen on dört kişiden biri de
bu grubun doğal lideri olan Türkeş’tir. Hindistan’a sürgüne gönderilen Türkeş, her şeye rağmen diğer
arkadaşlarıyla çeşitli vesilelerle ve değişik yollarla görüşmeye devam etmiştir. Arkadaşlarına yolladığı
mektuplarda, 14’ler grubu için “Türklüğün ümit dünyasını aydınlatan meşale”[5] nitelemesini yaparak
42
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
“Türk Dünyası” mefhumunun kendi kafasındaki yerini de ifşa etmiş ve gelecekteki siyasi mücadelesinin
şifrelerini vermiştir. Türkiye’ye döndükten sonra, 14’lerin bir kısmı ile beraber CKMP’ye katılarak Türk
Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin siyasi zeminde de temsiline yönelik attığı adım, aynı zamanda Türk
milliyetçiliğinin “Türkiye Milliyetçiliği” ile sınırlı olmadığını gösteren adımlardır.
Siyasi mücadeleye başladıktan sonra Türk milliyetçiliği ile ilgili düşüncelerini kitlelere anlatmaya
başlayan Başbuğ Türkeş, düşünce dünyasındaki “Türk Birliği Ülküsü”nü şöyle ifade etmiştir:
Başbuğ Türkeş’in, “Türk Birliği” ülküsü ile ilgili görüşleri, yalnızca teorik zeminde kalmamıştır.
Tam anlamıyla hiçbir zaman siyaseten iktidar olamamasına rağmen düşüncelerini ilk fırsatta eyleme
geçirmekten de geri kalmamıştır. 1980’den önceki politik yaşamında, MHP Genel Başkanı sıfatıyla iki
defa koalisyonların küçük ortağı olarak iktidar olan ancak dönemin şartları sebebiyle Türkiye içindeki
yangınla mücadele etmek durumunda kalan ve bu sebeple sınırlı adımlar atabilen Başbuğ Türkeş,
1980 sonrası bu yoldaki somut ilk adımı, Erciyes’teki Tekir Yaylası’nda gerçekleştirilen “Zafer Kurultayı”
ile atmıştır. Gelenekselleştirerek devam ettirdiği bu kurultaylar, Türkiye dışındaki Türklerin de bir araya
geldiği buluşmalar şeklinde gerçekleşmiştir. Özellikle SSCB’nin dağılmasından sonraki süreçte bu
kurultaylar, coğrafi olarak daha geniş Türk alanlarına da hitap etmeye başlamıştır. Bu kurultaylarla
yetinmeyen Başbuğ Türkeş, “Türk Birliği” ülküsünün kurumlaşma temelini de atarak “Türk Devlet ve
Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı”nı kurmuş ve bu vakıf aracılığıyla ilki, 1993 yılında
gerçekleştirilen “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”nı toplamıştır.
Gelenekselleştirdiği her iki toplantıya da büyük önem veren Başbuğ, son nefesine kadar bu uğurda
çaba sarf etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hükümetleri ve devlet bürokrasisi bu çabayı oldukça
geç algılamış ve bir uluslararası örgüt olarak Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi 2009 yılında,
müsteşarlık seviyesindeki Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ise ancak 2010 yılında
kurulmuştur.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
43
www.ulkuocaklari.org.tr
“… Türk Birliği ülküsü, yeryüzündeki bütün Türklerin bir millet ve devlet hâlinde, bir bayrak altında toplanması
ülküsüdür. Bunun tahakkuku, bazı kimselere ilk bakışta imkânsız gibi görünebilir. Birçok kimse bunu
zararlı bir hayal (ütopi) olarak da vasıflandırabilir. Fakat unutmamak lazımdır ki, her hakikat önce hayal ile
başlar. Yine hatırlamak gerektir ki 1919 yılında hür ve müstakil bir Türkiye kurmak için Anadolu’da dünyanın
galiplerine karşı savaşa girişmek de çılgınlık ve hayal diye vasıflandırılmıştı. Fakat inanmış ve kendilerini
bir ülküye vermiş olanlar, yurdu kurtarmaya ve müstakil bir Türkiye meydana getirmeye muvaffak oldular.
Türk Birliği de sistemli çalışmak, fırsat kollamak ve her şeyden önce Türkiye’yi korumak ve yükseltmeğe
çalışmak suretiyle bir gün elbet hakikat olacaktır…”[6]. Bu ifadelerin maceraperest bir çılgının fantezileri
değil tam tersine, akılcı ve şuurlu bir politikacının mensubu bulunduğu millete makul bir hedef, bu
hedefe ulaşmak için topyekûn bir milleti motive etme ve çalışma azmi anlamına geldiği açıktır. Nitekim
1990’lı yıllarda SSCB’nin çözülmesi, onu dikkate almayan Türk devlet bürokrasisinin en büyük hatası
olmuştur ve bu vahim hatanın sıkıntıları, bugün hâlâ az veya çok hissedilmekte, yaşanmaktadır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Başbuğ Alparslan Türkeş’in aşkla bağlandığı “Türk Birliği” ülküsü ve bu ülküyü yayma çabası,
Türkiye dışında yaşayan soydaşlarından da karşılık bulmuştur. Alparslan Türkeş’in vefatının ardından
Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun. “Alparslan Türkeş, bütün Türk
Dünyası gibi Kırım Tatar Türkleri için de unutulmaz bir şahsiyet olarak Hakk’ın rahmetine kavuştu.
Hep söylediğim gibi, Sovyetler Birliği devrinde, demir perde altında, Hür Dünya’dan sınırlı
malumat alırken Sovyet basını bizim ölçeğimizde, Sovyet basınında kim karalanırsa bizler bilirdik ki
onlar iyi insanlar ve iyi işler yapıyorlar. Alparslan Türkeş ve onun Bozkurtları da Sovyet basınında hep
kötü bahsedilir ve karalanırdı. Biz de bilirdik ki, ülkücüler bizim taraftan insanlardı ve taa o yıllardan
sempatimizi ve saygımızı kazanmışlardı.
Demir perde aralanıp, Hür Dünya’dan ve Türkiye’den daha fazla malumat almaya
başlayınca anladık ki yanılmamışız. 1975-1976 yıllarında hayatımızı, benim için ve halkımız için
Türk kamuoyunu ayağa kaldıran bu vatansever insan ve onun ülkücüleri kurtarmış. Bu alicenap
insan ve onun ülküdaşları, bizimle beraber ağlamışlar, bizimle acılarımızı paylaşmışlar, bizler için
dualar etmişler. Kırım Tatar Türkleri merhum Alparslan Türkeş’e ve ülkücülere müteşekkirdir…”[7]; Başbuğ Türkeş’in doğduğu topraklar olan Kıbrıs’taki Türklüğün lideri ve bağımsız Türk devleti KKTC’nin
ilk Cumhurbaşkanı rahmetli Rauf Denktaş, “… Rahmetle andığımız asker, komutan ve devlet adamı
Sayın Alparslan Türkeş’le ilk temasım 1960 ihtilalinden hemen sonra, Dr. Küçük ile birlikte Ankara’ya
yaptığım ilk ziyarette olmuştu. Türkeş Başbakanlık Müsteşarı (veya Genel Sekreteri) mevkiindeydi.
İhtilalin güçlü adamı diye bilinen Alparslan Türkeş’in Kıbrıs kökenli oluşu bizler için güven verici bir
şeydi…
Devlet Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile yapılan toplantılarda Türkeş de vardı…
Toplantıdan sonra Sayın Türkeş beni yalnız olarak makamına aldı. Toplantıda söylediklerimi dikkatle
dinlediğini söyledikten sonra bana Kıbrıs’ın geo-politik önemini anlattı. Zürih-Londra Anlaşmaları’nı
Rumlar değiştirmeye kalkarlarsa Türkiye’yi karşılarında bulur, dedi…
Yıllar sonra onu partisinin başında, hapiste ve Devlet idaresinde izledik. Kıbrıs’a ziyaretini
yaşadık. Bu topraklara ne sıcak bağlarla bağlı olduğunu gördük. Şunun altını çizmekte yarar görürüm.
Türkeş Kıbrıs’ı seviyor, Kıbrıs’ın Türkiye için önemini de bir asker olarak çok iyi biliyordu…
Daima itidalle hareket etmiştir. Eleştirileri yapıcı olmuştu, tahrikkâr olmamıştır. Ben onun devlet
adamlığını bu çerçevede değerlendirdim ve daima takdir ettim. Kıbrıs’tan taviz vermeyen bir siyaseti,
Anavatanın üst çıkarlarını koruyarak, güçlü bir şekilde savunmak güçlü bir karakter ve ölçülü bir siyaset
ister. Alparslan Türkeş güçlü bir karaktere sahip, ölçülü bir devlet adamı, Türkiye’nin çıkarlarını her
şeyin üstünde tutan gerçek bir vatanseverdi. Son yıllarda onunla sıklaşan temaslarımda, Türklük
dünyasındaki faaliyetlerinde bu izlenim artmış, ona olan saygım ve sevgim gittikçe derinleşmişti…”[8];
44
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Azerbaycan’ın, seçimle işbaşına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı ve Bakü’deki Azatlık Meydanı’nda,
“bozkurt” işareti ile halkı beraber selamladıkları rahmetli Ebulfeyz Elçibey’in, “… İnsan sevdiği, çok
sevdiği varlıklar hakkında ne yazırsa yazsın, ne diyirse desin, yene de düşünür ki, o istediği alınmadı.
Özellikle de, görkemli bir lider, bir sevimli önder, Türk millî maneviyatı uğrunda dayanmadan mubarize
ve mücadele aparan, könlünü yalnız ve yalnız Türk Milleti’ne kendi milletine Tanrı bağları ile bağlamış
bir gahraman olan azizimiz, Alparslan Türkeş Başbuğ hakkında…
… Seksen yıllık bir ömrünü büyük bir kısmını Türk Millî varlığının, iç ve dış düşmanlardan korunmasına,
esir Türklerin kurtuluşu, bağımsızlığı ve dünya Türklüğü’nün yükselişi uğrunda mubarize sarf eden
büyük bir önder sürdürdüğü mücadelenin zafer çalmakta olduğunu görerek rahatlıkla gözlerini kapattı…
… Yıllar uzunu çokları onu hayalperest saydı. Söylediklerine inanmadı. Halen 1944 yıl mahkemesinde
Alparslan Türkeş bildirmiştir ki, 1917’de olduğu gibi, 1965’te veya 1999’da en büyük düşmanım Rusya’da
bir devrim baş verecektir. Ve Türkiye buna hazırlıklı olmalıdır.
Tarih büyük liderin önce görünümünü birkaç yıllık farkla doğruladı. Rus emperyası dağıldı. Lakin ne
yazıklar ki Türkiye bunu beklemiyordu…
… Alparslan Türkeş 35 yıldan çok sabırla, azimle, metanetle mücadele verdi. Türkiye’nin komünizm
esaretine düşerek Moskova’ya yahut Pekin’e oyuncak olunması önünde göğüs gerdi. Kıbrıs’ta,
Azerbaycan’da, Doğu Türkistan’da, Orta Asya’da, Sibirya’da ve başka topraklardaki Türklerin azadlığa,
bağımsızlığa kavuşacağına kalpten inandı ve devamlı faaliyet gösterdi. Türkiye’de büyük bir milliyetçi
kadronun yetişmesinde ve Türk gençliğinin kendi milli kimliğine sahip çıkmasında onun hizmetleri
erişilmezdir.
… Yürekten inanırız ki, Alparslan Türkeş’in emelleri, fikirleri, Türk Milliyetçiliği’nin yolunu aydınlatan 9 Işığı
hiçbir zaman unutulmayacak ve 21. yüzyılda yükseleceği seksiz olan Türklüğün temel kaynaklarından
biri olarak daima canlı kalacaktır.”[9] şeklindeki satırları, Başbuğ Türkeş’in verdiği asil mücadelenin
soydaş topluluklardaki yansımalarının birkaç örneği ama en açık ve güzel nişaneleridir.
“... 6- Millî ülkülere ters düşmeyen tek alternatifin, kısa dönemde uygulama kabiliyeti olmadığı için
bölgesel iktisadî kuruluşların iktisadı aşarak içtimaî, kültürel ve siyasî bütünleşme aracı olarak
kullanılmasına karşı açıkça vaziyet almayı millî bir görev sayarız.
Ortak Pazar’a girişimiz, sanayileşmemiz için ciddi bir engel teşkil edecektir. Kuruluş masrafları, tecrübe
kazanıncaya kadar geçecek zaman gibi faktörler dolayısıyla sanayileşmeye çalışan memleketimizin
ileri birer sanayi memleketi olan Ortak Pazar devletleriyle rekabet etmesi mümkün değildir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
45
www.ulkuocaklari.org.tr
Alparslan Türkeş, ilk gençlik yıllarından itibaren daima Türk milliyetçisi gibi düşünmüş; Kızılelma’nın
peşini hiç bırakmamış; basit politik manevralar uğruna veya içi boş bir “devlet politikası” gerekçesiyle
sevdalısı olduğu “Türk Birliği” davasından asla vazgeçmemiştir. Bu bağlamda Türkeş, birçok kez Ortak
Pazar, Gümrük Birliği, AET ve AB ile ilgili olarak fikirlerini beyan etmiştir. Söz gelimi, temel görüşlerini
topladığı Dokuz Işık adlı eserinde bu konudaki fikirlerini şöyle özetlemektedir:
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
7- Yabancıların ülkenin istediği yerinde, istediği ölçüde arazi ve imkân edinmelerine fırsat vererek Sevr
Anlaşması’nın dolaylı uygulamasına sebep olacağı, kültürel ve sosyal deformasyona yol açacağı ve
millî sanayinin gelişmesini engelleyeceği için Ortak Pazar’ın açıkça ve kesinlikle karşısındayız. ...”[10] Gümrük Birliği’ne girişin ve AB üyeliğinin sıklıkla tartışıldığı yıllarda da MHP Genel Başkanı olarak
hazırlattığı bir çalışmada, benzer görüşler bir kez daha şu şekilde dile getirilmiştir:
“... Bilindiği üzere; Dış ekonomik ilişkiler ve AB konusunda, MHP Programında belirtilen temel
görüş; “Bölge ülkeleri başta olmak üzere diğer dünya ülkeleri ile çok yönlü ekonomik ilişkiler kurulmasına
ve kurulacak ilişkilerde; Türk Devleti’nin hükümranlık ve Türk Milletinin egemenlik haklarını sınırlayıcı
millî ve manevi kültür yapısını ve kıymet hükümlerini yozlaştırıcı, insanımızı Türk-Müslüman kimliğinden
uzaklaştırıcı, devlet ve millet varlığımızı zedeleyici yükümlülüklerden kaçınılması temel prensibine
dayanır.” şeklindedir...”[11] Bu satırlardan da anlaşıldığı üzere “AB’ye Hayır” duruşu, çok açık ve anlaşılır
bir durumdadır. Bu konuda, Başbuğ’un en ufak bir tereddüdü olmadığı gibi elastik ve kaypak bir tavrı
da söz konusu değildir. Bu ve benzeri diğer ifadelerden anlaşıldığı üzere, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi
açısından AB merkezli bir dünya tasavvuru, Türk milliyetçiliğinin siyasi geleneği bakımından da karşılığı
olmayan bir anlayıştır.
Ölümünün on sekizinci yılında, bir kez daha rahmetle ve şükranla andığımız Başbuğ Alparslan
Türkeş, gerek mesleki çalışmalarının gerekse siyasi yaşamının her safhasında, tek bir dava için
mücadele etmiş; tek bir sevdanın peşinden koşmuş; tek bir amaç için çaba sarf etmiştir ki, o da, “Türk
Birliği” ülküsüdür. Görebildiği hâlde görmek istemeyenler; duyabildiği hâlde duymak istemeyenler;
konuşabildiği hâlde konuşmayanlar; bu yalın gerçeği bildiği hâlde inkâr edenler ve onların açık ya
da örtülü, doğrudan veya dolaylı destekçileri için söylenecek pek çok söz vardır ama durum şöyle
özetlenebilir: “İnandığını yaşamayan, yaşadığına inanmaya başlar.”
DİPNOTLAR
*Dr., Hacettepe Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Milletlerarası Hukuk ABD
1 Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Yay., Ank. 2007, s. 19-36.
2 Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, MEB Yay., İst. 1996, s. 24-29.
3 Bu konuyla ilgili somut uygulamalar için örnek olarak bkz. Bahadır Bumin Özarslan, “Atatürk’ün Türk
Dünyası’na Bakışı”, Eğitimin Sesi, Eylül-Ekim-Kasım 2012, S: 41, s. 6-13
4 İlhan Egemen Darendelioğlu, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, Burak Yay., İst. 1994, s. 102
5 Hakan Akpınar, Kurtların Kardeşliği: CKMP’den MHP’ye (1965-2005), Bir Harf Yay., İst. 2005, s. 27
46
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
6 Alparslan Türkeş, Millî Doktrin Dokuz Işık, Kamer Yay., İst. 1978, s. 156
7 Kurultay Gazetesi, Başbuğ Özel Eki, 05.04.1999.
8 Kurultay Gazetesi, Başbuğ Özel Eki, 05.04.1999
9 Kurultay Gazetesi, Başbuğ Özel Eki, 05.04.1999.
10 Alparslan Türkeş, Millî Doktrin Dokuz Işık, Kamer Yay., İst. 1978, s. 329
11 MHP Araştırma Planlama Merkezi İktisadi Meseleler Komisyonu, Avrupa Birliği-Gümrük Birliği
ve Türkiye İlişkilerinin Genel Bir Değerlendirmesi, MHP’nin Bu Konudaki Görüşleri, MHP Araştırma
Planlama Merkezi Yay., No:1, Ank. 1995, s. 37.
www.ulkuocaklari.org.tr
Kaynak: Türk Yurdu, Nisan 2015 - Yıl 104 - Sayı 332
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
47
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
MİLLİ BENLİK
H. Nihal Atsız
Yirminci asır medeniyeti ve Avrupa milletleri ile temasa gelen insanların birçoğunda millî benlik
hissinin sarsıldığını görüyoruz. Şüphesiz yüksek duygulu olan her medenî insan Avrupa ve Amerika’nın
yüksek ilmini ve ince tekniğini görünce onlara karşı takdir ve hürmetle karışık bir hayranlık duyar. Fakat
birçokları bu kadarla da kalmayarak onların dinî, siyasî, içtimaî ve iktisadî ahlâklarına ve bütün insanlık
hasletlerine de hayran kalarak kendi milletimizi ve kendi millî benliğimizi hiçe saymaya başlıyorlar.
Bunların içinde derin bir göğüs geçirerek “onlar nerde, biz nerde?”.. diyenler bulunduğu gibi, kendinden
geçerek ve her şeyi unutarak Avrupa ve Amerikalılara tapınanlar ve birkaç yıl yabancı memleketlerde
kaldıktan sonra, bir vazife almak üzere vatana döndükleri zaman derin bir inkisara düşenler ve hatta
ağlayanlar da vardır.
Bu ileri medeniyetlerin ihtişamı ile gözleri kamaşan ve millî benliklerini kaybeden insanlara
acımamak elimizde değildir. Fakat onlara yalnız acımak da kâfi değildir.
Eğer, Türk milleti Garpteki milletlerden sefil, perişan, yoksul ve geri ise bu kabahat ne onda ve ne
de bizdedir. Ancak geçmiş zamanlarda bu milleti zincirleyen ve süründüren haricî ve dahilî siyasetlerde,
fenalıklarda ve nihayet muahedelerde ve münevverlerdedir.
Eğer bugün Avrupa ve Amerikalılara şuursuz bir budala aşkı ile bağlanmıyor da onların insanlığına
hayran yaşıyorsak, bu zavallılığına ve geriliğine hükmettiğimiz Türk milletini de o seviyeye çıkarmak en
büyük insanlıktır.
İyiliklere ve güzelliklere hayran kalarak, zavallıları ve mustaripleri unutan ve hiçe sayanlar,
ancak cılız enerjili ve kısır ruhlu insanlardır. İnsanlığımızda kuvvetli, soy ve cins isek, millî benliğimizi
kaybetmeden, âcizlere ve miskinlere yakışan hüsranlara ve inkisarlara düşmeden, bu yüksek
gördüğümüz milletlere ve memleketlere doğru hamle yapmak mecburiyetindeyiz.
Halbuki millî gayretlerimiz bu kadar sade ve basit bir acıma hissine ve bir misyoner sevgisine
muhtaç kalacak kadar da düşkün değildir. Davamızda hakikat, kuvvet ve asalet vardır.
48
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türk milleti, Avrupa ve Amerika’da bulunmayan birçok cevherlerin, faziletlerin ve asaletlerin
kaynağıdır. Nitekim bugünkü hayatî kudret ve kabiliyetimiz de Avrupa ve Amerikan kafalarının ve
zihniyetlerinin ümidi hilâfındadır. Onlar bize yıllardan beri öldü ölecek, gömüldü gömülecek diyorlardı.
Fakat bugün her zamandan daha hür ve gür bir sesle bir varız, biz yaşıyoruz ve biz yükseleceğiz diye
haykırabiliyoruz.
Türk milleti de Türk vatanı gibi, iyi tetkik edilmemiş olduğu için onun maddî ve manevî hazinelerinden
habersiz yaşıyor, millet ve memleketimize yabancıların gözleri ve zihniyetleriyle baktıkça aldanıyoruz.
Irkî asaletimiz, enerjimiz ve insanlık meziyetlerimize dünya milletleri ve büyükleri hayran kalırken,
bizim kendi milletimizi hiçe saymamız ve kendi kabiliyetlerimizden ümit kesmemiz eğer fena bir kasda
makrunsa alçaklık, böyle bir niyete matuf olmadan inanılmış ise kör gözlü bir budalalıktır.
Dikkat ediniz… Avrupa ve Amerika’nın tabiiyet ve muhaceret hareketlerini gösteren istatistiklerine
bakınız. Orada Suriyeli Araplara Arap yerine sadece Suriyeli dendiğini göreceksiniz. Çünkü gördükleri
insanlarda tarihî bir ırkın meziyet ve hassalarını bulamamışlar ve o insanlara Arap diyememişlerdir.
Yine birçok yerlerde Rumlar, Ermeniler ve hatta Mısırlılara levanten dendiğini okuyacaksınız.
Bunlara da bir millet namını vermeyi çok görmüşlerdir.
Halbuki bu topraklardan giden, oralardan geçen veya kalan herkese Türk derler. Geçmiş
zamanlarda biz kendi kendimizi Osmanlı diye avutur ve milliyetimizi hiçe sayarken de onlar bize Türk
derlerdi. Nitekim Japon çocuklarına da her yerde Japon derler.
Biz Türküz. Tarihimize ve en yakın mazimize dayanarak Türküz der ve bundan haklı bir iftihar
duyarız.
Şu halde bu milleti, en uzaktakilerden en yakın milletlere kadar herkes tanır. Temas fırsatına
nail olanlar ise, daima millî benliğinin ve asaletlerinin hayranı kalmışlardır. O kadar asil bir milletiz ki,
insanların en çok vahşileştiği bir sahne olan muharebe meydanlarında bile insanlığımızı kaybetmez ve
kendimizi karşımızda cephe tutan düşmanlara da sevdiririz.
Bir millet, tarihî, iktisadî ve siyasî birçok düşmanlıklar, fenalıklar ve idaresizlikler yüzünden yoksul
düşmüş ve geri kalmış bulunabilir. O milletin bunu gören, duyan ve acıyan evlâtlarına düşen birinci
vazife, bu asaleti çamurlardan ve sefaletlerden kurtarıp çıkarmaya ve yükseltmeye çalışmaktır. Bu da
ancak millî benliğimize ve millî enerjimize inanmakla olur.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
49
www.ulkuocaklari.org.tr
En uzak köşelerde, Cenubî Amerika sahillerinden uzak şehirlerde yaşayan Türkler vardır.
Onlar her yerde millî benliklerine uygun işler bularak asil, temiz ve dürüst olarak yaşarlar. Fakat başka
milletlerden birçoğu, aynı memleketlerde ekseriya zabıta vukuat listelerini dolduran unsurlardır. En
dürüstleri de umumî evler ve müesseseler işletmekle meşguldürler. İşte bu vaziyetleri gören ve bilen
ecnebiler onlara kendi milletlerinin isimlerini vermemişler ve daha doğrusu tarihî bir ırk olarak kabul
edememişlerdir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Millî benliğe inanmak, Türk milletinin mukaddes haklarına, faziletlerine, kabiliyetlerine, cevherine
ve asaletlerine inanmak demektir.
Buna iman edenler, memleketimizin ilmini ve tekniğini yükseltecek büyük muvaffakiyetler için
çalışır ve insanlıklarını gösterebilirler. Fakat milletini tanımadan, ona kabiliyetsizlik ve iptidaîlik izafe
ederek çıktığı kabuğu beğenmeyen ve yabancıların reklâmını yapmakla geçinen soysuz dejenereler,
hiçbir millete intisabı olmayan vatansızlardır. Bunlara biz de levanten der geçeriz.
Milletimiz, ne fedakârlıkta, ne milletseverlikte, ne yaratıcılıkta ve ne de müminlikte hiçbir milletten
geri değil ve hatta ileridir.
Türk milleti hiçbir şeyi kendi felsefesi ve kendi düşüncesiyle tartmadan körükörüne kabul etmez.
Ancak yaygaralı yavelerle cemiyeti karıştıran ve bulandıran bezirgân ruhlu milletlerden değildir. Onda
büyük ve çelik Türk sükûnu ve kuvveti vardır.
İtaati, kör bir tapınma değildir. Kendinden büyüklere karşı duyduğu tavazuun sâkin bir ifadesidir.
Türk milleti en yüksek izzetinefse maliktir. Muvaffak olmak için didinmekten ve yaşamak için ölmekten
çekinmez. Asrî ilimler ve vasıtalarla onu techiz ettiğimiz gün, en büyük istikbale namzettir.
Bundan gafil olanlar, siyasî dedikodulara karışmadığı için onu duygusuz, reaksiyonsuz, geri ve
iptidaî bir millet sanan ve yabancı milletlerin yaygarası ile gözleri kamaşan insanlar, tarih okumuyorlarsa
en yakın maziye baksınlar. Dün sultanlara taptığı zannolunan bu millet, millî mevcudiyetini tehlikede
görünce bir kumandanın emri altına girmiş, hayatını ortaya atarak istiklâlini ve istikbalini kazanmıştır.
Dün tembelliğinden bahsolunan bu millet, kendine göre en ağır vergileri ödeyen millettir.
Bu hakikatların sebebini anlamak, bu anlaşılmaz hadiseleri izah etmek için Türk köylerine
sokulmak; köy kahvelerinde ve onların karşısında imtihan olmak, onların ihtiyaçlarına cevap vermek
için çalışmak lâzımdır. Kısa söyleyelim: Türk benliği ile karşılaşmak ve kaynaşmak lâzımdır.
Millî benliğimize inanalım. Milletimize tapalım.
Kaynak: Atsız Mecmua, 1931, Sayı: 7
50
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
MİLLİ KÜLTÜR VE MEDENİYET
Ziya GÖKALP
Milli Kültür (Hars) ile medeniyet arasında hem birleşme noktası, hem de ayrılık noktaları vardır.
Mili kültür ile medeniyet arasındaki birleşme noktası, ikisininde bütün toplumsal hayatları içine almasıdır.
Toplumsal hayatlar şunlardır; Din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, ekonomi, dil ve fen ile ilgili hayatlar. Bu
sekiz türlü hayatın bütününe milli kültür adı verildiği gibi medeniyet de denilir. Şimdi, milli kültür ile
medeniyet arasındaki ayrılıkları, farkları arayalım:
Birinci olarak, kültür milli olduğu halde, medeniyet milletlerarasıdır. Kültür, yalnız bir milletin din,
ahlak, hukuk, akıl, estetik, dil ekonomi ve fen hayatlarının uyumlu bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı
gelişmişlik düzeyine sahip birçok milletlerin sosyal hayatlarının ortak bir bütünüdür. Mesela, Avrupa
milletleri arsında ortak bir Batı medeniyeti vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve bağımsız
olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız kültürü, bir Alman kültürü v.d. barınmaktadır.
Milli kültürü oluşTuran şeyler ise, yöntem ile, fertlerin iradesiyle var olmamışlardır. Yapay
değillerdir. Bitkilerin, hayvanların organik hayatı nasıl kendiliğinden ve doğal bir biçimde gelişiyorsa, milli
kültüre ait olan şeylerin oluşması ve gelişmesi de tıpkı öyledir. Mesela dil, fertler tarafından, yöntemle
yapılmış bir şey değildir. Dilin bir kelimesini değiştiremeyiz. Onun yerine başka bir kelime icat edip
koyamayız. Dilin kendi doğasında olan bir kuralını da değiştiremeyiz. Dilin kelime ve kuralları ancak
kendiliklerinden değişirler. Biz, bu değişmeye seyirci kalırız. Fertler tarafından yalnız birtakım terimler
yani yeni sözler eklenebilir. Fakat bu sözler ait olduğu meslek sınıfı tarafından kabul edilmedikçe, söz
durumunda kalarak, kelime olmak özelliği kazanamaz. Yeni bir söz bir meslek sınıfı tarafından kabul
edildikten sonara da, bir topluluk sınıfı kelimesi özelliği kazanır. Ancak, bütün halk tarafından kabul
edildikten sonra dır ki, ortak kelimeler arasına girebilir.
Fakat, yeni sözlerin bir meslek sınıfı veya bütün halk tarafından kabul edilip edilmemesi onları
icat edenlerin elinde değildir. Eski Osmanlı dilinde Şinasi’den beri milyonlarca yeni söz icat edildiği
halde, bunlardan az bir bölümü meslek sınıfı kelimeleri arasına geçebilmiştir. Ortak kelimeler arasına
geçenlerse, beş on kelime kadardır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
51
www.ulkuocaklari.org.tr
İkinci olarak, medeniyet, yöntem aracılığıyla ve ferdi iradelerle oluşan sosyal olayların bütünüdür.
Mesela din ile ilgili bilgiler ve bilimler yöntem ve irade ile oluştuğu gibi, ahlak, hukuka güzel sanatlara,
oluştuğu aklın fonksiyonlarına, dile ve fenlere ait bilgiler ve teoriler de hep fertler tarafından yöntem ve
irade ile oluşturulmuşlardır. Bundan dolayı aynı medeniyet dairesi içinde bulunan bütün bu kavramların,
bilgilerin ve bilimlerin toplamı medeniyet dediğimiz şeyi meydana getirir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Demek ki, milli kültürün ilk örneğini dilin kelimelerinden, medeniyetin ilk örneğinin de yeni sözler
biçiminde icat edilen terimlerinde görüyoruz. Yeni sözler ise kişinin kendi eseridir. Bazen bir kişinin
icat ettiği bir söz birden hak arasına yayılabilir. Fakat bu yayılma kuvvetini o söze veren, onu icat eden
adam değildir. Toplumun kişilerce bilinmeyen, gizli bir akımıdır.
Bundan on beş yıl önce, yurdumuzda yanyana iki dil yaşıyordu; Bunlardan birincisi, resmi bir
değere sahipti ve yazıyı tekeline almış gibiydi. Buna Osmanlıca adı veriliyordu.
İkincisi, yalnız halk arasında konuşulmak zorunda kalmış gibiydi. Buna da, küçümseyerek,
Türkçe adı veriliyordu ve aşağı tabakaya özel bir argo sanılıyordu. Halbuki, asıl doğal ve gerçek dilimiz
bu idi. Osmanlıca ise, Türkçe‘nin, Arapça’nın ve Acemce’nin dilbilgisi, söz dizimi ve sözcüklerinin
birleştirilmesiyle oluşturulmuş yapay bir karışımdan ibaretti. Bu iki dilden birincisi, doğal bir oluşumdu
ve günlük hayatta kullanılan kullanılan kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Bundan dolayı, milli kültürümüzün
diliydi. İkincisi ise, fertler tarafçıdan yöntemle ve iradeyle yapılmıştı. U dil aşuresinin içine, yalnız bazı
Türkçe kelimeler ve takılar karışabilirdi. Demek ki, Osmanlıca’nın milli kültürümüzde pek az bir payı
vardı. Bundan dolayı, ona medeniyetimizin dili idi, diyebiliriz.
Yurdumuzda bu iki dil gibi, iki ölçü de yarı yana yaşıyordu. Türk halkının kullandığı Türk ölçüsü,
yöntem ile yapılmıyordu. Hak ozanları, ölçülü olduğunu bilmeden, gayet lirik şiirler yazıyorlardı. Tabii,
bu ilham ile, yaratıcılıkla oluşurdu. Özel bir yöntemle ve taklitle yapılmıyordu. O halde, bir ölçü de
Türk kültürünün içindeydi Osmanlı ölçüsüne gelince; bu Acem şairlerinden alınmıştı. Bu ölçüde şiir
yazanlar taklitle ve belli bir biçimde yazıyorlardı. Bundan dolayıdır ki, aruz ölçüsü denen bu ölçü halk
arasına girememişti. Bu ölçüde şiir yazanlar, Acem edebiyatını ders alarak öğreniyorlar, aruz yöntemiyle
uyguluyorlardı. Bundan dolayı, aruz ölçüsü milli kültürümüze giremedi. Acemlerde ise, köylüler bile aruz
şiirler söyler. Bundan dolayı, aruz ölçüsü İran’ın milli kültürüne ait demektir.
Yurdumuzda, bunlardan başka, yanyana yaşayan iki müzik vardır. Bunlardan biri halk arasında
kendi kedine doğmuş olan Türk müziği diğeri Farabi tarafından Bizans’tan çevirme ve aktarma yoluyla
alınan Osmanlı müziğidir. Türk müziği ilham ile oluşmuş taklitle dışardan alınmamıştır. Osmanlı müziği
ise, taklit aracılığıyla alınmış ve ancak yöntemle devam ettirilmiştir. Bunlardan birincisi milli kültürümüzün,
ikincisi ise medeniyetimizin müziğidir. Medeniyet, yöntemle ve taklit aracılığıyla bir milletten diğer millete
geçen kavramların ve tekniklerin bütünüdür. Milli kültür ise, hem yöntemle yapılamayan, hem de taklitle
başak milletlerden alınamayan duygulardır. Bu nedenle Osmanlı müziği kurallardan oluşmuş bir fen
biçiminde olduğu halde, Türk müziği kuralsız yöntemsiz fensiz melodilerden, Türkün bağrından kopan
samimi nağmelerden ibarettir. Halbuki, Bizans müziği kaynağına çıkarsak, bunu da eski Yunan kültür
içinde görürüz.
Edebiyatımızda da yanı ikilik vardır. Türk edebiyatı halkın atasözleriyle bilmecelerinden, halk
masallarıyla hal koşmalarından, destanlarından, halk cengnameleriyle menkibeleriniden, tekkeliden
ilahileriyle nefeslerinden, halkın güldürücü fıkralarından ve halk tiyatrosundan ibarettir. Atasözleri,
doğrudan doğruya, halkın bilgece sözleridir. Bilmeceleri de yaratan halktır. Halk masalları da fertler
tarafından düşülmemiştir. Bunlar, Türkün mitolojik çağlardan başlayarak, gelenek yoluyla zamanımıza
52
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
kadar gelen peri masallarıyla dev masallarıdır. Dede Korkut kitabı’ndaki masallar da, ozandan ozana
sözlü bir biçimde yazılmış halk masallarıdır. Türk tarihinde ve etnografyasındaki mitler, lejandlar,
efsaneler de Türk edebiyatının elamanlarıdır. Cengnamelere ve dini menkıbelere gelince, bunlar
halk edebiyatının islami devresine ait ürünleridir. Halk şairlerinin koşmalarıyla destanları, manileriyle
türküleri de, yukarıda saydığımız eserler gibi Türk hakkının samimi eserleridir. Bunlar da yöntemle
taklitle yapılmamışlardı. Aşık Ömer, Dertli, Karacaoğlan’lar gibi şairler, halkın sevgili şairleridir. Tekkeler
de birer hak mabedi olduğu için buralarda doğan ilahilerle nefersler de hak edebiyatına, dolayısıyla
Türk edebiyatına aittir. Yunus Emre ve Kaygusuz ile Bektaşi şairleri bu gruba girerler. Osmanlı
edebiyatı ise, masal yerine ferdi hikayelerle Romanlardan, koşma ve destan yerine taklitle yapılmış
gazellerle alafranga şiirlerden oluşmuştur. Osmanlı şairlerinin her biri mutlaka, Acem devrinde bir Acem
şairine, Fransız devrinde bir Fransız şairine benzer. Fuzuli ile Nedim bile bu konuda farklı değildirler.
Bu yönden Osmanlı yazarlarıyla şairlerinden hiç biri orijinal değildir, hepsi taklitçidir; hepsinin eserleri
estetik ilhamdan doğmuştur. Mesela, nüktecilik (Humour) bakımından, bu iki gurubu karşılaştıralım.
Nasreddin Hoca, İncili Çavuş Bekri Mustafa ve Bektaşi Babaları hak nüktecileridir; Kani ile Sururi ise,
Osmanlı divanının mizahçılarıdır. Doğal nüktecilik ile yapay mizah arasındaki fark, bu karşılaştırma ile
meydana çıkar.
Karagözle orta oyununa gelince; bunlar da hak gösterisi yani geleneksel Türk tiyatrosudur.
Karagöz ile Hacivat’ın çatışmaları, Türk ile Osmanlı’nın yani o zamanki kültürümüzle medeniyetimizin
mücadelelerinden ibarettir.
Hatta bilginlerimiz arasında da, ikilik görürüz. Osmanlı bilginlerinin geleneksel ismi ulema-i
rüsum (resmi bilginler) idi. Anadolu’daki bilginler ise, halk bilginleri idi. Birinciler, rütbeli fakat cahil idiler,
ikinciler, ilimli fakat rütbesiz idiler. Politika ve askerlik sahasında büyük bir dahi olan Afşarlı Nadir Şah,
bütün Müslümanları Sünnilik dairesinde birleştirmek ve bütün sultanları Osmanlı padişahının emri altına
sokmak için görüşmelerde bulunmak üzere, İstanbul’a dini ve politik bir kurul göndermişti. İstanbul’da
bu kurul ile görüşmek için resmi bilginleri görevlendirdiler. İranlı bilginler kurul bunlara söz anlatmakta
yetersiz kalınca, sadrazama başvurarak dediler ki: “Bizim bilimden başak, politik hiç bir rütbemiz
yoktur. Oysa ki görüşmelerde bulunduğumuz kişiler büyük rütbeli kişiler olduklarından, karışmalarında
serbestçe söz söyleyemiyoruz. Bizi taşradaki rütbesiz bilginlerle görüştürürseniz, çok memnun oluruz.”
Ragıp Paşa’nın Tahkik ve Tevfik adlı kitabında naklettiği bu gerçek olay gösteriyor ki, Nadir Şah’ın bilim
kurulu Osmanlı bilginlerine değil, Türk bilginlerine değer veriyorlardı.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
53
www.ulkuocaklari.org.tr
Ahlakta da aynı ikiliği görürüz Türk ahlakı ile Osmanlı ahlakı birbirine zıt gibidir. Kaşgarlı
Mahmud, Divan-ı Lugat-it Türk maddesinde, Türkleri kısaca tarif ediyor. diyor, Türk’te böbürlenme
ve övünme yoktur. Türk, büyük kahramanlıklar ve fedakarlıklar yaptığı zaman, bir olağanüstülük
yaptığından habersiz görünür. Cahiz de, Türklerin aynen bu biçimde anlatıyor. Osmanlı tipine bakarsak,
eski şairlerinde kendine övgü dizmelerin yeni edebiyatçılarında ise böbürlenme ve övünmenin hakim
olduğunu görürüz. Servet-i fünun okulu Osmanlı edebiyatının en parlak devridir. Bu okulun takipçisi
olan şairlerin çoğu şüpheci, kötümser ümitsiz, hasta ruhlar biçiminde görünmüşlerdir. Hakiki Türk ise,
inançlı, iyimser ümitli ve sağlamdır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Eski devirlerin politik ve askeri başarıları da, halk arasında çıkmış, cahil ve okur-yazar olmayan
paşalar aitti. Daha sonra Ragıp Paşa ve Sefih İbrahim Paşa gibi Osmanlı eğitiminde yüksek bir yer
sahibi olanlar hükümetin başına geçince işler bozulmağa başladı.
Bununla beraber, bu toplumsal ikilikler yalnız düşünce etkinliklerine özeldi. O zamanlar, el işi
ayak tabakasına ait sayıldığından, yüksek tabaka tekniklerin her çeşidinden uza duruyordu. Bu sebeple
mimarlık, hattatlık, taş oymacılığı, ciltçilik, tezhipçilik, marangozluk, demircilik, boyacılık, halıcılık,
çuhacılık, ressamlık, nakkaşlık gibi pratik tekniklerin yalnız bir şekli vardı. O da hak tekniğiydi. Demek ki,
genellikle yüksek bir güzelliğe sahip bu sanatlara sadece Türk sanatı adını verebiliriz. Bunlar Osmanlı
medeniyetine değil, Türk kültürüne ait idi. Bugün Avrupa, bu eski sanatlarımızın ürünlerini milyonlar
harcayarak parça parça topluyor. Avrupa’nın Amerika’nın müzeleri, salonları hep Türk eserleriyle
dolmaktadır. Avrupa’da, bu Türk hayranlığına Turquerie adı verilir. Avrupa’nın gerçek düşünür ve
sanatçıları mesela Lamartine’leri, Auguste Comte’ları, Pierre Laffite’leri, Mismer’leri, Pierre Loti’leri,
Farrere’leri türkün samimi sanatına, alçak gönüllü gösterirsiz ahlakına, derin ve bağnaz olmayan
dindarlığına, özetle, var olanla yetinmek ve kadere boyun eğmekle beraber sürekli bir iyimserlik ve
idealizmden ibaret olan fakir ama mutlu hayatına hayrandırlar. Fakat bunların aşık oldukları şeyler,
Osmanlı medeniyetine giren yöntemle ve taklitle yapılmış eserler değil, Türk kültürünün ilhamıyla
oluşmuş orijinal eserlerdir.
Yalnız ülkemize özgü olan bu garip durumun nedeni nedir? Niçin bu ülkede yaşayan bu iki tip,
Türk tipi ile Osmanlı tipi birbirine bu kadar zıttır? niçin Türk tipinin her şeyi güzel, Osmanlı tipinin her
şeyi çirkindir? Çünkü Osmanlı tipi Türk kültürüne ve hayatına zararlı olan emperyalizm alanına atıldı.
Kozmopolit oldu. Sınıf çıkarını imparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milleti egemenliği altına aldıkça,
yönetenlerle yönetilenler ayrı iki sınıf haline giriyorlardı. Yöneten bütün kozmopolitler Osmanlı Sınıfı’nı,
yönetilen Türkler de Türk Sınıfı’nı oluşturuyorlardı. Bu iki sınıf, birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı, kendini
hakim millet biçiminde görür, yönettiği Türklere mahkum millet gözüyle bakardı. Osmanlı, sürekli Türk’e
(eşek Türk) derdi. Türk köylerine resmi bir kişi geldiği zaman, Osmanlı geliyor diye herkes kaçardı.
Türkler arasında Kızılbaşlığın meydana çıkışı bile, bu ayrılıkla açıklanabilir.
Şah İsmail’in dedesi olan Şeyh Cüneyd, oğuz boyları arasında Oğul mu önce gelir, yoksa sahabeler
mi diyerek propaganda yapıyordu. Oğuz boyları, Oğuz Han’ın çocukları ve Kayılar’ın amca oğulları değil
miydiler? Nasıl oluyordu da, padişahın Enderun’dan çıkan devşirmelerden oluşan sahabeleri (yakın
adamları) bunlara tercih ediyordu. O tarihteki halk şeyhleri, Türklerin o zamanki ezilmişliklerini geçmişte
Ehl-i Beyt’in (Peygamber Soyu) uğramış olduğu ezilmişliğe benzetiyorlardı. O zaman, Türkmenlerin
büyük bir kısmı, bu benzeyişe aldanarak, baba ocağından ayrıldılar; kendi kendilerine arı bir edebiyat,
ayrı bir felsefe, ayrı bir tapınak yaptılar.
Bununla beraber, din bakımından Osmanlılardan ayrılmamış olan Sünni Türkler de, milli kültür
bakımından Osmanlı emperyalizmine bağlandılar. Bunlar da, kendi kendilerine milli bir kültür yaparak.
Osmanlı medeniyetine karşı tamamen ilgisiz kaldılar. Osmanlı medeniyetinin seçkinlerine havas
denildiği gibi, Türk kültürünün de ozanları, aşıkları, babaları ve ustaları vardı. Demek ki, ülkemizde iki
türlü seçkin bulunuyordu. Bunlardan birincisi sarayı temsil ediyordu. Bu sınıfın geçimini sağlayan da
54
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
saraydı. Mesela, Osmanlı şairleri saraylardan “caize” almakla geçindikleri gibi, Osmanlı müzisyenleri
de sarayın verdiği bağışlarla maaşlarla geçinirlerdi. Halkın saz öve söz şairleri ise, adını olan Osmanlı
bilginleri kazaskerlikte, kadılıklarda yüksek maaşlar ve arpalıklar alırlardı. Halk hocalarından ve
şeyhlerinden ibaret olan Türk din adamları ise, yalnız halk beslerdi. Bundan dolayı güzel sanatlarda
ve diğer alanlarda rehberlik eden ustalar, yiğitbaşılar ve ahi babalar yalnız halk sınıfından yetişirler ve
daima hak ve Türk kalırlardı.
Görülüyor ki milli kültür ile medeniyeti birbirinden ayıran, milli kültürün özellikle duygulardan,
medeniyetin özellikle bilgilerden oluşmuş olmasıdır. İnsanda, duygular yönteme ve iradeye bağlı
değildir. Bir millet, başka bir milletin dini, ahlaki ve estetik duygularını taklit edemez. Mesela, Türklerin
İslamlıktan önceki dininde Gök Tanrı ödül tanrısıdır. Cezalandırmaya karışmaz. Ceza tanrısı, Erlik Han
isminde başka bir mitolojik kişiliktir. Tanrı yalnız cemal (güzellik) sıfatıyla göründüğü için, eski Türkler onu
yalnız severlerdi; Tanrıya karşı korku hissi duymazlardı. İslamlıktan sonra, Türklerde “muhabbetullah”ın
(Tanrı sevgisi) üstün gelmesi, bu eski geleneğin devamından ötürüdür. Türklerde “menhafetullah”
(Allah Korkusu) pek enderdir. İstanbul’da ve Anadolu’daki vaizlerin tecrübeleri gösteriyor ki, güzelliğe,
iyiliğe dair vaaz edenlerin dinleyicileri sürekli artıyor; cehennemden, zebanilerden bahseden vaizlerin
dinleyicileri ise sürekli azalıyor. Türklerin eski dinlerinde katı sofuca icabetler yoktu, estetik ve ahlaki
törenler çoktu. Bunun sonucu olarak, İslamlıktan sonra da, Türkler en güçlü bir imana, en samimi bir din
duygusuna sahip oldukları halde kuru sofuluk ve yobazlıktan uzak kaldılar. Bu konuda Yunus Emre’yi
okumak yeterlidir. Türklerin camilerde ilahilere ve mevlit okumaya; tekkelerde ise şiire, müziğe büyük
bir yer vermeleri estetik dindarlık örneği ne uymalarından dolayıdır.
Eski Türk dininde, Türk tanrısı, barış ve barışlık Tanrısı idi. Türk dininin özünü gösteren il kelimesi,
barış anlamına geliyordu (Kaşgarlı Mahmud) ilci (barışçı) demek olduğu gibi, İlhan Barış Hakanı
demekti. Türk İlahları, Mahçurya’dan Macaristan’a kadar sürekli bir barış ortamı sağlayan, barışsever
öncülerden başka bir şey değildi.
Türklerin bu eski barışçılık geleneği sayesindedir ki, Türk hükümdarı İslam döneminde de
her zaman yenilenlere şefkatle davranmış, her zaman kendilerini milletlerarası barışın sorumlusu
saymışlardır. Türk tarihi, baştan başa, bu duruma tanıktır. Avrupalıların o kadar suçladıkları Atilla bile,
yine onların anlattıklarına göre yenilmiş milletler ne zaman barış istemişlerse, derhal kabul etmiştir.
Çünkü, Atilla’nın Tanrı Kutu unvanını, Allah’ın Belası şeklinde çevirmekle tarihi bir günah işlemişlerdir.
Türklerin bütün sanat dallarında açıkça görülen estetik özellikleri de doğallıkla, çinilerinde, mimarlık ve
yazı sanatında beliren hep bu estetik özelliklerdir. Türkün güzel sanatlarında olduğu gibi, din hayatında
ve ahlakında da hep bu özelliklerin egemen olduğu görülür.
Bu örnekten de anlaşılır ki, bir kültürün meydana getiren çeşitli sosyal yaşayışlar arasında içiten
bir bağlılık, içiten bir uyum vardır. Türkün dili nasıl saf ise, din, ahlak, güzellik, politika ekonomi ve aile
hayatları da hep saf ve içtendir. Türkün hayatındaki sevimlilik ve orijinallik ve bu egemen karakterin bir
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
55
www.ulkuocaklari.org.tr
En eski Türk devletinin kurucusu olan Mete’nin yüksek ahlakını, barışseverliğini, emperyalizmden
kaçınmasını Yeni Mecmua’da yazmıştım. Türk barışseverliğinin kurucusu Mete’dir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
yansımasından ibarettir. Fakat, milli kültürün elemanları arasındaki bu uyuma bakıp da, medeniyetin de
uyumlu elemanlarından meydana geldiğini zannetmek doğru değildir. Osmanlı medeniyeti Türk, acem,
Arap kültürleriyle İslam dinine, Doğu medeniyeti ve son zamanlarda da Batı medeniyeti kurumlarından
meydana gelen bir karmadır. Bu kurumlar hiçbir zaman kaynaşarak, iç içe geçerek uyumlu bir bütün
haline giremedi. Bir medeniyet ancak milli bir kültüre aşılanırsa, uyumlu bir birliğe kavuşur. Mesela
İngiliz medeniyeti, İngiliz kültürün aşılanmıştır. Bundan dolayı, İngiliz kültürü gibi, İngiliz medeniyetinin
elemanları arasında da bir uyum vardır.
Milli kültür ile medeniyet arasındaki bir ilişki de şudur; Her kavim, ilk önce, yalnız milli kültürü
vardır. Bir kavim, kültür bakımından yükseldikçe politik açıdan da yükselerek kuvvetle bir devlet oluşturur.
Diğer taraftan da, kültürün yükselmesinden medeniyet doğmaya başlar. Medeniyet, başlangıçta milli
kültürden doğduğu halde, sonradan komşu milletlerin medeniyetinden de birçok kurumlar alır. Fakat bir
toplumun medeniyetinde fazla bir gelişmenin süratle meydana gelmesi zararlıdır. Ribot diyor ki:”Zihnin
fazla gelişmesi karakteri bozar.” Kişide zihin ne ise, toplumda da medeniyet odur. Kişide karakter ne
ise, cemiyetin fazla gelişmesi de milli kültürü bozar. Milli kültürü bozulmuş olan milletlere “dejenere
milletler” denir.
Milli kültür ile medeniyetin sonuncu bir ilişkisi de şudur: milli kültürü kuvvetli, fakat medeniyeti
zayıf bir milletle, milli kültürü bozulmuş, fakat medeniyeti yüksek olan başka bir millet politik mücadeleye
girince, milli kültürü kuvvetli olan millet her zaman galip gelmiştir. Mesela, eski Mısırlılar, medeniyette
yükselince milli kültürleri bozulmaya başladı. O zaman yeni doğan Fars devleti ise, medeniyette henüz gri
olmakla beraber, kuvvetli bir milli kültüre sahipti. Bu nedenle İran’da da medeniyet yükseldi. Buna karşılık
milli kültür zayıflamağa başladı. Bu kere de, önce milli kültürleri henüz bozulmamış olan Yunanlılara
yenildiler. Bir süre sonra Yunan kültürü de bozulmağa başladığından, gerek Yunanlılar, gerek İranlılar,
kuvvetli bir milli kültürle meydana çıkan medeniyetsiz Makedonyalılara yenildiler. Doğuda Eşkani ve
Sasani ailelerinin batıda Romalıların, milli kültürü bozulmağa başlayan Makedonyalılara üstün gelmiş
de aynı şekilde açıklanabilir. Nihayet, medeniyetten hiçbir nasibi olmayan, fakat milli kültürde son
derece güçlü olan Raplar ortaya çıkarak hem Sasanileri, hem de Romalıları yendiler. Fakat. Çok zaman
geçmeden Arap milleti de medenileşmeğe başladığından milli kültürünü kaybederek politik egemenliği
Türkistan’dan yeni gelmiş olan töreli Selçuk Türklerine teslim ettiler. Töre Türklerin milli kültüründen
başak bir şey değildir. Türklerin şimdiye kadar bağımsız kalması, Çanakkale’den İngilizlerle Fransızları
kovması ve Mütarekeden sonra, İngiliz silahlarıyla ve parasıyla donanmış bulunan yunanlılarla
Ermenileri yenerek manen İngilizleri yenmesi, hep bu milli kültürün gücü sayesindedir.
Milli kültür ile medeniyet arasındaki bu ilişkiler anlaşıldıktan sonra artık Türkçülüğün ne demek
olduğunu ve bu memlekette ne gibi görevleri yerine getirmesi gerektiğini belirleyebiliriz. Osmanlı
medeniyeti, iki sebeple yıkılmak zorundaydı. Birincisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün imparatorluklar
gibi, geçici bir topluluktan ibaret olmasaydı. Sonsuza kadar yaşayacak olanlar ise, geçici topluluklar
değil, toplumlardır. Cemiyetlere gelince, bunlar yalnız milletlerden ibarettir. Esir milletler, milli benliklerini
imparatorlukların kozmopolit yönetimi altında, ancak bir süre için unutabilirlerdi. Bir gün, mutlaka milletler
den ibaret olan gerçek toplumlar sürü oluş uykusundan uyanacaklar, kültürel bağımsızlıklarını ve politik
egemenliklerini isteyeceklerdi. Avrupa’da beş yüz yıldan beri bu işlem sürüyordu. Bundan dolayı, bu
56
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
gelişmeden bağımsız yaşamış olan Avusturya, Rusya v Osmanlı İmparatorlukları da, önceki benzerleri
gibi, dağılmağa yüz tutacaklardı. İkinci neden batı medeniyetinin, yükseldikçe, doğu medeniyetini
büsbütün ortadan kaldırmak güce ulaşmasıdır. Rusya’da ve Balkan ülkelerinde Batı medeniyeti, Doğu
medeniyetinin yerine geçtiği gibi; Osmanlı İmparatorluğu’nda da aynı durum baş gösterecekti. Doğu
medeniyeti, bazılarının zannettikleri gibi, gerçekten İslam medeniyeti değil. Kaynağı, Doğu medeniyeti
idi. Nasıl ki, Batı medeniyeti de Hıristiyan medeniyeti değil. Batı Roma medeniyetinin bir devamından
ibaretti. Osmanlılar. Doğu Roma medeniyetini, doğrudan doğruya Bizans’tan almadılar: kendilerinden
önce Müslüman Araplarla acemler bu medeniyeti almış olduklarından, Osmanlılar onu, bu dindaş
milletlerden aldılar. Bundan dolayıdır ki bu medeniyeti, bazı fikir adamları İslam medeniyeti sandılar.
Batı medeniyetinin her yerde doğu medeniyetinin yerine geçmesi doğal bir kanun olunca,
Türkiye’de de böyle olması zorunlu idi. O halde Doğu medeniyeti dairesinde bulunan Osmanlı medeniyeti
ister istemez ortadan kalkacak, onun yerine bir taraftan İslam diniyle beraber bir Türk kültürü, diğer
taraftan da Batı medeniyeti geçecektir. İşte Türkçülüğün görev bir taraftan yalnız hak arasında kalmış
olan Türk kültürünün arayıp bulak, diğer taraftan Batı medeniyetini tam ve canlı bir biçimde alarak milli
kültüre aşılamaktadır.
Tanzimatçılar, Osmanlı medeniyetini Batı medeniyetiyle uzlaştırmağa çalışmışlardı. Oysa ki iki
zıt medeniyet yanyana yaşayamazlar; sistemleri birbirine aykırı olduğu için, ikisi de birbirini bozmağa
neden olur. Mesela, Batı’nın müzik tekniği ile Doğu’nun müzik tekniği birbiriyle uzlaşmaz. Batı’nın
deneysel mantığı ile Doğunun iskolastik mantığı birbiriyle barışamaz. Bir millet ya Doğulu olur, ya
Batılı olur. İki dinli bir fert olmadığı gibi, iki medeniyetli bir millet de olamaz. Tanzimatçılar, bu noktayı
bilmedikleri için yaptıkları yenilik hareketinde başarı sağlayamadılar.
Türkçülere gelince, bunlar esasen Bizanslı olan Doğu medeniyetini büsbütün bırakarak Batı
medeniyetini tam bir biçimde almak istediklerinden, girişimlerinde başarılı olacaklardır. Türkçüler
tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla, batı medeniyetine tam ve kesin bir biçimde girmek
isteyenlerdir. Fakat, batı medeniyetine girmeden önce, milli kültürümüzü arayıp bularak milli kültürümüzü
ortaya çıkarmamış gerekir.
www.ulkuocaklari.org.tr
Kaynak: Türkçülüğün Esasları – Ziya Gökalp, Toker Yayınları, 2002
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
57
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türk Milliyetçiliği
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı Genel Merkezi
Eğitim Programı
58
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK
Mehmet Parlar
Milliyetçiliği tanımlamadan önce onu doğuran şartları bilmek gerekir. Bunun içinde insanlığın
ilk ortaya çıkışını, sosyal yapısını, coğrafi şartlarını, dini inançlarını, askeri sistemlerini, milletleşme
sürecine girmeden evvel hangi aşamalardan geçtiklerini iyi bilmek gerekir.
MİLLETİN OLUŞUMU
İlk dönem insanlarının kendiliğinden yetişen bitki ve meyvelerin yanı sıra avladıkları veya
evcilleştirdikleri hayvanlardan geçindikleri tahmin edilmektedir. Bulundukları bölgelerde av hayvanlarının
tükenmesi, evcilleştirdikleri hayvanlara yeterli ot bulunamaması, bitki ve meyvelerin azalması, insanları
ihtiyaçlarına cevap veren yeni sahalara gitmeye sevk etmiştir. Bu yolculuk insanoğlunun dünyanın değişik
bölgelere dağılmasına neden olmuştur. Her insan grubunun bulundukları konum itibariyle birbirinden
farklı ihtiyaçları oluştu. Bu farklı ihtiyaçları karşılayabilmek için oluşturulan kelimeler farklı olduğu gibi,
kurulan hayatlar da dağlarda, vadilerde, sahillerde farklılık gösterdiğinden topluluklar kendilerine has
özellikler kazanmaya başladılar. Değişiklik insanoğlunun lisanında, hayat biçiminde kalmadı; renginin
açıklığı veya koyuluğunda, boyunun uzun veya kısalığında, yüz şekillerinde de kendini gösterdi. Elbette
lisanların, kurulan hayatların, renklerin müşterekliğinin insanlar arasında yakınlık doğurması doğaldı.
Gök gürlemesi, şimşek çakması, ay ve güneş tutulması, depremler, yangınlar, uçsuz bucaksız
gökyüzü ve sonu görünmeyen büyük denizler insanları ya ürkütmüş ya da zihnini kurcalamıştır.
Karanlıkların ve aydınlıkların kucak kucağa yaşadıkları bu evrende bilinmeyen, net olmayan, merak
edilen olayları açığa kavuşturabilmek için insanoğlu çeşitli inançlar ortaya çıkarmıştır. Ya gökten
indiğine inandıkları ilahi nura, ya aya, güneşe ya da kendi oluşturdukları değişik inanç ve felsefelere
iman etmişler ve kendilerince bir din oluşturmuşlardır. Bu değişik inançlar ise her toplumu birbirinden
biraz daha değişik ve farklı bir yapıya itmiştir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
59
www.ulkuocaklari.org.tr
Bu yakınlık ve insanın fıtri bir özelliği olan alışkanlık, toplumu meydana getiren kişilerde aidiyet
şuurunun doğmasına sebep olmuştur. Boy, kavim, millet gibi insan topluluklarının oluşumunda ki temel
faktör de işte bu aidiyet şuurudur.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Beden yapımız biyolojik varlık olarak birbirine eşittir, ama kişiliklerimiz farklıdır. Beden yapımızla
tabiata, kişiliklerimizle cemiyete mensubuz. Bunun için cemiyet insanların matematiksel toplamı değil, bir
arada yaşayan kişilere has özelliklerin toplamıdır. Kişilerde şahsiyetlerini oluşturan özelliklerin bir kısmını
cemiyetten alırlar. Bir cemiyette yetişen insanların özellikleri o cemiyetin özellikleriyle yakından ilgilidir.
Bitmeyen ihtiyaçlar insanları göçe zorlamış, göçler ise farklı toplumları karşı karşıya getirmiştir.
Birbirlerinin toprak ve meralarına sahip olmak için kan dökülmüş, savaşlar yapılmıştır. Bu kanlı
boğazlaşmalar insanları öç alma düşüncesine itmiş, öç almak isteyen insan ise içinde bulunduğu
gruba daha sıkı bağlanmış ve daha büyük bir hırsla daha sivri kılıçlar, daha etkili oklar icat etmiştir.
İnsanoğlunun gerek kendi toplumuna daha sıkı bağlanması, gerekse eşya ile olan ilişkisini üst düzeye
çıkarmak mecburiyetini duyması, toplumların gelişmesine sebep olduğu gibi aralarındaki ayrılığı daha
da netleştirmiştir.
Değişik şartlarda şekillenen toplumları zaman, olayların teknesinde acı darbelerle yoğuruyordu.
Bu acı darbeler kişilerde beliren aidiyet şuurunu iyice biliyor ve onların kendi toplumlarına daha sıkı
sarılmalarına neden oluyordu. Kişilerde aidiyet duygusu mevcut değilse, aynı lisanı konuşmaları veya
diğer paylaştıkları hususlar milletin oluşmasında rol oynamazlar. Çünkü lisan, soy, tarih objektif (nesneye
ilişkin olan) unsurlardır, halbuki milliyet hissi sübjektif (kişiye ilişkin olan)tir. Yani milliyet duygusunun
oluşması için tarih, dil, vatan, ülkü yetmez kişinin bu değerlere aidiyet duyması, bu değerleri kabul
etmesi gerekir.
MİLLETİ OLUŞTURAN UNSURLAR
Bazı sosyal bilimciler dil, din, ırk, vatan gibi objektif unsurları, bazıları ise millet olma şuuru,
bağlılık ve benzeri sübjektif unsurları milletin oluşumunda etkili olarak görmektedir. Bazıları da hem
objektif hem de sübjektif unsurları birlikte değerlendirmektedirler. Ama şurası da bir gerçek ki, bütün bu
unsurlar her milletin oluşmasında aynı derecede rol oynamazlar, bazen bir unsur bazen de birden fazla
unsur rol oynayabilir. Mesela Fransız milletinin oluşmasında, coğrafya önemli rol oynadığı gibi, Yahudi
milletinin oluşmasında dinin en önemli rol oynadığını görüyoruz. Milletlerin oluşmasında önemli olan
faktörler şunlardır:
Dil ve Soy
Milletin oluşmasında en önemli rolü oynayan aidiyet şuurunu bir kişinin paylaşabilmesi için,
toplumla kişinin ortaklığı olan hususların bulunması gerekir. Bu da ancak o kişiyle toplumu oluşturan
diğer kişilerin anlaşmasıyla başlar. Dolayısıyla karşımıza ilk önce dil unsuru çıkmaktadır.
Dil bir milletin birbirleriyle anlaşma aracıdır. Ama dilin yalnızca bir anlaşma aracı olmadığı da bir
gerçektir. Dil aynı zamanda duyma, düşünme, dış dünyayı anlama ve tanımlama aracıdır. Yani her dil
birbirinden farklıdır, kendine özgüdür, bu da her toplumun kendine ait bir düşünce tarzının olduğu anlamına
gelir. Zaman içinde bir toplumun oluşmasında, acı tatlı anılarla yoğrulup, şahsiyet kazanmasında dilin payı
büyüktür.Ayrıca milletin uzun yıllar boyunca oluşturduğu kültürün aktarılmasında da dil büyük bir görevi yerine
getirir. Dil tek başına bir millet oluşturmaya yetmez, ama milletin oluşmasındaki önemli unsurlardan da biridir.
Aynı dili konuşanların bir millet haline gelebilmeleri için aynı soydan geldiklerine inanmaları gerekir.
60
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bazı milletler veya milletlerden ayrılan gruplar dillerini zaman zaman yitirmişlerdir, fakat aynı soydan
gelmiş olduklarına dair inançları onlarda milliyet duygusunu devam ettirmiş, bir fırsatını bulduklarında
da bütünleşmenin gayreti içine girmişler, dillerini de tekrar elde etmişlerdir. Mesela Almanlar istila
ettikleri Çek, Slovak milletlerine dillerini unutturup, Almanca konuşturmaya başlamışlar fakat Birinci
Dünya Savaşından sonra bu iki millet Almanlardan ayrı soydan geldikleri düşüncesiyle dillerini tekrar
kazanmışlardır. Yine Türklerle Bulgarlar aynı soydan gelmişlerdir ancak zamanla dilleri ve dinleri
farklılaşmıştır. Ne Bulgarlar kendilerini Türk olarak görür ne de Türkler Bulgarlarla kendilerinin aynı
milletten olduğunu düşünürler. Bu örnekler millet olabilmek için aynı soydan geldiğine inanmanın gerekli
olduğunu ama yeterli olmadığını göstermektedir.
Din
Türklerle Bulgarlar birbirlerini kendilerinden saymazlar. Ama Bulgarlar din birliklerinden dolayı
Slavlarla aynı kökten geldiklerine inanmaktadırlar. Veya en azından Slavları Türklere oranla daha fazla
kendilerine yakın hissederler. Bunun bir örneği de Bosna Hersek te yaşayan Müslümanlardır. Bunlar Slav
kökenli Sırpça- Hırvatça konuşan insanlardır, aynı dili konuşmalarına rağmen kendilerini Sırp ve Hırvat
olarak kabul etmezler, çünkü böyle bir kabul onları Ortodoks Slavlarla ve Katolik Hırvatlarla aynı konuma
getirecektir. Halbuki onlar Müslüman olmakla, hayatlarına değişik unsurlar katmışlar ve aynı kökten
gelmelerine rağmen Hıristiyan Slavlardan ayrılmışlardır. Onların ayrılığında da din büyük bir rol oynamıştır.
Dinin, milleti ne ölçüde etkilediğine çok örnek gösterilebilir. Ne Arnavutluk’ta ki Müslüman ve Hıristiyan
Arnavutlar, ne de Suriye’de ki Müslüman ve Hıristiyan Araplar bir millet haline gelebildiler. Hatta sadece
din değil, mezhepler bile milletleri etkiliyor. Avusturya Alman soyundan gelmesine rağmen Katolik
olduğu için Protestan olan Almanya’dan ayrı bir şekilde varlığını sürdürüyor. Aynı soydan olmamalarına
rağmen İran’da ki Azerbaycan Türkleriyle Farsların bir arada yaşamasında da aynı mezhepten (Şii)
olmaları önemli bir faktördür.
Bir milletin oluşmasında din çok önemli rol oynamaktadır. Zaten bir milletin şahsiyetine biraz
dikkatli bakınca, dinin etkisi hemen göze çarpar. Din başlı başına milleti oluşturmaya yetmese dahi
milletin oluşmasında büyük bir yeri olduğu inkar edilemez. Hemen her milletin oluşumunda az veya çok
dinin payı vardır. Din milletten ayrı düşünülemez. Dinsiz toplumların devamına imkan olmadığını da
tarihi süreç göstermektedir. Sovyetler Birliği 1917’den 1991’e kadar dinsiz bir milletler yığını oluşturmaya
çabalamışsa da bunda başarılı olamamıştır. Dinin önemi milletlerin hayatının her alanında kendisini
göstermektedir.
Bir milletten söz edebilmek için, ona ham madde görevini ifa eden bir insan kitlesinin olması
ve bu insan kitlesinin bir toprak parçasında yaşaması gerekir. Bu, toprak parçası üzerinde yaşayan
insan kitlesinin nesilleri arasında içli, derin bir ilişki kurar ve bu kitlenin devamlılığını sağlar. Zaman
teknesinde olayların yumruğuyla yoğrularak günışığına çıkan milletin, milli şuur için gerekli olan sosyal
hafızası vatanlaşan bu toprak parçası üzerinde oluşur. Ülkü Ocakları Genel Merkezi
61
www.ulkuocaklari.org.tr
Kitle ve Vatan
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Asyalıların çizgili yüzlerinde, çekik gözlerinde, bronz tenlerinde, Kuzey Avrupalıların
sarışınlığında, mavi gözlerinde; kuzeyden Akdeniz’e doğru inildikçe renklerin esmerleşmesinde,
insanların hareketlenmesinde vatanlaşan toprak parçasında hakim olan coğrafi şartların payı büyüktür.
Vatan, sinesinde barındırdığı hatıralarla, mukaddesleşen beldeleriyle, ataların ve şehitlerin
mezarlarıyla milleti oluşturan aidiyet şuurunu her gün yeniden tazelemektedir. Böylece de özelliklerini
geliştirerek milleti yüzyıllardan yüzyıllara taşımaktadır.
Vatan kuru bir toprak parçası değildir. Milletin kahramanlıklarının, evliyalarının, bilginlerinin, büyük
sanatkârlarının yaşadıkları, çalıştıkları, ibadet ettikleri, düğün yaptıkları ve gerektiğinde savaşarak
kanlarını akıttıkları türlü hatıralarla dolu kutsal bir yurttur.
Zaman
Yukarıda belirtilen unsurların oluşması ve bu unsurların kitlenin bütün fertlerine yayılması,
kitleyi belli bir şuura, belli değer ölçülerine, karakter çizgilerine kavuşturması için zaman gereklidir.
Milletin zaman içinde gelişen özellikleri yapılan eserlerle toprağa aksettiğinden dolayı, coğrafya öyle
bir manada duraklamış tarih demektir. Bu coğrafya öyle bir duraklamış tarihtir ki, üzerinde yaşayan
insanları devamlı etkileyerek yeni gelişmelere hazırlar.
Ülkü
Mevcudu korumaya olan meyil, içgüdüsel bir olaydır, tehlikeden sakınmaktır. Her canlı varlığın
göstereceği reflekstir. Milletin de kendini korumak için reaksiyonlarda bulunması gayet tabiidir. Ülkü ise
elde olmayanı tasavvur etmektir, daha çok geleceğe dönüktür. Aynı şeyleri düşünmek, aynı hedeflere
kilitlenmek görünmez bağlardır; fakat insanları birbirine görünen bütün maddi bağlardan daha kuvvetli
bağlar. Bu bağ beyin ve yüreklerde temelini bulur. Bir yanıyla maddi, bir yanıyla manevi olduğu için
sahibine olağanüstü bir moral ve güç verir. Ülkünün aidiyet şuurunu nasıl bir sağlam zemine oturttuğunu
anlatmak çok güçtür; ancak yaşanarak idrak edilir. Onu tahlil etmeye çalışan, daha çok çarpan bir
yüreğin sesini duyar. Hiçbir şey beklemeden, milletin hayrına olduğuna inanılan bir iş yapmanın lezzeti
sonsuzdur; bu lezzet, bu heyecan belli bir ülkünün taşıyıcısı olmayanlara yabancıdır. Bir zaruret anında
ülkü ile kuvvetlenmiş aidiyet şuuru, taşıyıcısının egoizmini sıfıra indirir; gerekli görüyorsa, hayatı dâhil
her şeyini milletinin uğruna feda edebilir. Bu da ülkü ile beslenmiş aidiyet şuurunun, sadece milletin
unsurlarından biri değil, aynı zamanda teminatı olduğunu da göstermektedir.
MİLLETİN DİĞER SOSYAL GRUPLARDAN FARKI
Milletle diğer sosyal gruplar olan halk, kavim ve ırk arasında önemli farklar vardır. Halk, belli bir
dönemde yaşayan insanları ifade eder; canlı varlıklardan oluşur. Millet ise mevcut, geçmiş ve gelecek
bütün nesilleri kapsar. Halk, aynı ülkede yaşayan insanların bütününü ifade etmekle beraber, onu
oluşturan fertlerin arasında, millette olduğu gibi, birbirine kuvvetli bağlayıcı nitelikte bir bağın bulunması
gerekmez. Aralarındaki ilişki, düzenli, devamlı, belli içeriklere kavuşmuş olmayabilir; sadece aynı
toplumda yaşamanın zorunlu kıldığı maddi ve hukuki ilişkiden ibaret bulunabilir.
62
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Aynı kökten gelen kavimlerin bir bölümü, o kökten gelen kavimlerin oluşturduğu milletin değerler
sistemi içinde yer almayabilir. Halk kavramı milletin dışında kalan bölümü de ifade eder. Bu itibarla
mekân bakımından halk milletten daha geniş olabilir. Zaman bakımından ise millet daha geniş bir
yer tutmaktadır. Millet geçen nesilleri, yaşayanları ve gelecek nesilleri, kendini oluşturan fertlerin
toplamından farklı ve onların iradelerinin üstünde bir varlık ifade etmesine rağmen, halk daha çok
hayatta bulunan nesil kastedilerek kullanılır. Siyasi egemenliği elinde bulunduranların dışındaki geniş
kitleler de halk kelimesiyle ifade edilir. Yüzyılların getirilerinin ürünü olan milletleri, bir önceki şekilleri
olan kavimle karıştırmamak gerekir. Daha çok ırk kelimesiyle karıştırılan kavmin, bir grubun dilde
birliğini ve hayat tarzındaki benzerliğini ifade ettiği belirtilmektedir. Milletler ya bir kavmin veya akraba
kavimlerin kaynaşıp gelişmesiyle ortaya çıktıkları gibi, bir kavmin bölünmesiyle ortaya çıkan milletler
de vardır. Bir kavmin gelişmesi veya akraba kavimlerle birleşmesinden ortaya çıkan milletlere, soy
birliklerinden dolayı tarihi millet ya da kök millet denmektedir. Türkler ve Çinliler bu gruptadır. Değişik
kavimlerin kaynaşarak gelişmesiyle oluşanlar da halita (karmaşık) milletler olarak nitelendirilmektedir.
Galyalılar, Franklar, Burgondlar, Vizigotlar ve Normanlar gibi değişik kavimler birleşmiş, tarih içinde
bütünleşerek Fransız milletini oluşturmuşlardır. Kelt, Anglosaxon, Norma kavimleri, İngilizleri; Germen,
Slav, Latin kavimleri de Almanları oluşturmuşlardır. Buna karşılık bir kavmin bölünmesiyle ortaya çıkan
milletlere örnek olarak Latin kavminin parçalanıp gelişmesiyle İtalyanlar ve İspanyolların, Cermen
kavminin bölünmesiyle de Almanların, Danimarkalıların, Hollandalıların farklı milletler haline gelmeleri
gösterilebilir. Kendi özelliklerini tam oluşturamamış veya özelliklerinin değerini yeterince idrak edememiş,
çoğunlukla soy birlikleri olan kavimle millet arasında belirli ayrılıklar vardır. Milletleri oluşturan kişiler
arasındaki ruhi temayüller, kavimleri oluşturan kişilere oranla daha yoğundur. Çoğu kez ırk da kavim
gibi millet kavramıyla karıştırılmaktadır. Antropologların bazıları insan ırkını tasnif için cilt rengini esas
almışlar ve bu bakımdan insanları Beyaz Irk(Avrupalılar), Sarı Irk (Asyalılar), Siyah Irk(Zenciler), Kırmızı
Irk( Amerika) yerlileri diye dörde ayırmışlardır. Bu renk ölçülerinden başka insanları değişik ırklara bölen
ölçüler de ileriye sürülmektedir. Bunların en önemlisi kafatasının ölçülerini esas alarak yapılan ayrımdır.
Bu ölçüye göre insanlar ikiye ayrılıyor. Dolikisofal (Uzun Kafataslılar),Brokisefal (Kısa Kafataslılar)
Ancak ırkın milletleri tarif etmede yetersiz kaldığını söylemek mümkündür.
Millet, halktan, kavimden, ırktan farklı bir şeydir. İlk dönemde sadece ailesiyle birlikte yaşayan
insanoğlu daha sonra uzak akrabalarıyla oluşturduğu klan daha sonra aşiret, boy, kavim ve nihayetinde
millete doğru gelişen bir yapının ürünüdür. Millet geçmişin anılarıyla, aynı dili konuşmanın rahatlığıyla,
aynı dine inanmanın azmiyle ve aynı ülküye odaklanmanın vermiş olduğu adanmışlıkla oluşmuştur.
Toplumun en gelişmiş ürünü millettir. Millet canlı bir organizma gibidir. Ve zaman geçtikçe, yeni şartlarla,
yeni buluşlarla ve yeni düşüncelerle gelişmeye devam edecektir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
63
www.ulkuocaklari.org.tr
SONUÇ OLARAK
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
MİLLİYETÇİLİK
Milliyetçilik, tarihi ve sosyolojik bir varlık olan millet üzerine bina edilmiş, bir fikri sistem ve sosyal
olayların bu fikri sistem ışığında değerlendirilişidir. Millet bir realitedir(gerçekliktir) milliyetçilikte bu
realitenin farkına varma, şuuruna erme, menfaatlerini koruma, sosyal olayları onunla izah etme, milletin
gelişmesi için tavır koyma, aksiyonda bulunma, fiili ve sözlü mücadele etme şuurudur. Kısacası sosyal
bir olgu olan milletin varlığını geliştirerek ebedileştirme aksiyonudur. Milliyetçi için sosyal konuların
mihrakı millet olduğuna göre, iletişim araçlarının geliştiği bu dönemde, yönetimin de bizzat milletin elinde
bulunmasının lüzumuna inanır. Zira milletin özünde mevcut olan özellikler ancak hürriyet ortamında
gelişip, boy atabilirler. Milletlerin özellikleri tarih içinde oluştuğundan milliyetçi tarihe, tarih şuuruna son
derece önem verir. Çünkü tarih milletin hafızasıdır. Ancak hafızasıyla millet dününü, bugününü, yarınını
bir bütün olarak ele alır ve değerlendirir. Milletini geniş bir aile tarzında gören milliyetçi, milletin fertleri
arasında milli dayanışma ve kardeşlik duygusunu aşılamaya çalışır. Çağın ilim ve ekonomik seviyesinden
geri kalmamak için ülkesinin kalkınması adına milletini büyük bir gayrete getirmenin mücadelesini verir.
Sosyal bilimcilerin pek çoğu milliyetçiliğin modern dönemin ürünü olduğunu ileri sürmelerine rağmen,
ilk ortaya çıkış tarihinde anlaşamamaktadırlar. Kimisi İngiltere iç savaşını, kimisi Latin Amerika’daki
bağımsızlık hareketlerini, büyük bir kesimde Fransız İhtilalini milliyetçiliği ortaya çıkaran olaylar olarak
görmektedir. İddia edildiği gibi milliyetçilik kökünü bu olayların birinde bulan, 19. yüzyılda sanayileşen
Avrupa’da ortaya çıkmış bir fikir değildir. Büyük sanayi hamlelerinin gerçekleştiği bu yüzyıldaki olay,
var olmayan bir milliyetçilik şuurunun değil, çeşitli sebeplerden dolayı bağımsızlıklarını yitirmiş, büyük
imparatorluklar da yaşayan milletlerin, ihtilal ile Fransa’daki sistem değişikliğiyle hâkimiyetin millete ait
oluşunu savunmaları ve bu doğrultuda mücadele vermeleridir. Milliyetçilik duygusu her toplumda az
veya çok bulunuyordu. Her toplum kendi dilini konuşuyor, kendi inançlarına inanıyor ve ülkesini korumak
için savaşıyordu. M.Ö 36 yılında Büyük Hun Hakanlarından Çiçi Yabgu Çinlilerle savaş yapmaktan
kaçınmalıyız diyen komutanlarına şöyle hitap ediyordu: “ Boyun eğmeyeceğiz. Zira öteden beri biz Hunlar
kuvveti takdir ederiz. Tabi olmayı hakir görürüz. Savaşçı süvari hayatımız sayesinde, adı yabancıları
titreten bir millet olduk. Bütün düşmanlarımız, bizim savaşta ölmeyi bildiğimizi öğrenmişlerdir. Biz ölsek
de kahramanlığımızın şöhreti kalacaktır. Yalnız bu şöhret çocuklarımız ve torunlarımızı diğer kavimlerin
efendisi kılacaktır.” Tacını, tahtını, canını her şeyini yitirmekle karşı karşıya olan bir insanın, ölümün
ayak sesleri arasında gelecek nesilleri düşünmesi, “Biz Hunlar” diye hitap etmesi milliyetçi düşüncenin
bariz bir göstergesidir. Değişik milletlerin farklı özelliklerini, pek çok şairin, mütefekkirin milletleriyle
iftihar edişlerine çok ayrı kaynaklarda rastladığımız gibi Şehname’de de Farsların özelliklerinin, milli
kahramanlıklarının anlatıldığı görülür. Bu tip örnekler çoğaltılabilir. Bu örnekler ortadayken milliyetçiliğin
Fransız İhtilalinin bir ürünü olduğunu söylemekse tarihi gerçeklere aykırıdır. Ancak milliyetçiliğin
sistemleşmesi ve yaygınlaşmasının Fransız İhtilaliyle olduğu kabul edilebilir.
64
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ
Türk milliyetçilerine göre, aynı kültürü yaşayan, aynı geçmişi paylaşan, aynı gelecek düşüncesine
sahip olan insanlar bir milleti oluştururlar. Bu aynılıklar Türklerde sayılamayacak kadar çok unsuru
kapsar. Uzun bir tarihi beraber yaşamış olmak, dil, din, vatan, soy birliğine sahip olmak, ortak zaferlerin
heyecanı, müşterek felaketlerin acısıyla hayatı beslemek Türk milletini meydana getirir. Bilhassa –Batılı
milletlerin aksine- bunlardan birinin eksikliği, aidiyet şuurunu zedelemiyorsa, Türklüğüne halel getirmez.
Çünkü Türklerde ne kültür beraberliği, ne geçmişi paylaşmak ne de aynı gelecek düşüncesine sahip
olmak bir tek unsura dayalı olarak kurulmaktadır. Mesela ünlü Sokullu Mehmet Paşa, Türk tarihinin
büyük isimlerinden biri olarak anılmaktadır. Soy bakımından Türk değildir; ama tarihten öğreniyoruz ki
her gece Kur’an okuyacak kadar Müslüman, birkaç sayfa Türk tarihi okumadan uyumayacak kadar da
Türk’tür. Bu da gösteriyor ki soy olarak Türk olmadan, Türk milletine ait olmak, hatta Türk milliyetçiliği
yapmak mümkündür; zira paylaşılacak çok başka değer mevcuttur. Türk kültüründe yadırganmayan,
bilakis gayet normal karşılanan böyle bir milliyetçiliği Avrupalı bir milletin, hatta Müslüman olan Arapların
kültüründe bulmak mümkün değildir.
Osmanlı Devletinin son dönem sınırları içinde hem Balkanlarda, hem de Arap ülkelerinde merkezi
idareye karşı bağımsızlık hareketleri sistematik bir şekilde yayılmaya başladı. Birinci Dünya Savaşı’nın
yenilgisi de gelince, Osmanlı Devletinin merkezi idaresi çöktü. Bu çöküşle Türkçülük düşüncesi de
alevlendi. Aslında bu hareket bir dünya görüşünden ziyade azınlıkların tutumlarına karşı bir savunma
mekanizması olarak doğmuş ve gelişmiştir. Türklerde milliyetçilik şuuru vardı; ama imparatorluk olmaları
yani çok uluslu bir yapıda olmaları Türk milliyetçiliğini açık olarak ortaya koymalarını engelliyordu. Ancak
Osmanlı bünyesinde bulunan azınlıkların Fransız İhtilalinin estirmiş olduğu “bağımsızlık ve özgürlük”
rüzgârına kapılarak Osmanlı Devletine karşı bir tutum almaları Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkmasına
zemin hazırlamıştır.
Bu arada Osmanlı Devleti içerisinde de fikri ve ilmî manada Türk tarihi, dili ve kültürü üzerinde
çalışmalar başlatılmıştır. Ahmet Vefik Paşa (1823-1891), Türk tarihi ve dili üzerinde ilk çalışmalarını
yapmış, Moliére’in piyeslerini, sade bir dille Türkçe’ye çevirmiştir. İlk Türkçe-Osmanlıca sözlük olan
Lehçe-i Osmanîyi (1876) hazırlamış ve Osmanlı Türkçe’sinin, Türk dilinin lehçelerinden biri olduğunu ileri
sürmüştür. İslam Medeniyetinde Türklerin önemli bir rol oynadığını ileri süren Ali Suavi de(1838-1878),
Türkçülüğün öncüleri arasında yer almaktadır. Süleyman Paşa’nın (1838 - 1892) Tarih-i Âlem’i (1876)
de Türkleri, Asya’nın geniş alanlarında yaşayan ve Osmanlıların ataları olan bir millet olarak ele alması
bakımından ilgi çekicidir. Osmanlı dilinin çözülerek millî Türkçe’nin gelişme sürecinin başlayacağını
ileri süren Şemseddin Sami de (1850–1894), dil alanındaki Türklük bilincine ilk katkılarda bulunmuştur.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
65
www.ulkuocaklari.org.tr
Türkçülük fikrinin ilk belirtileri Türkiye dışında, özellikle Çarlık Rusya’sında kendini göstermiştir.
Çarlık Rusya’sının Batıya daha fazla açık olması ve Rusya’daki Türklerin kendilerini “Osmanlı” olarak
görmemeleri dolayısıyla etnik bir manada Türk milliyetçiliğinin uyanışının onlar arasında daha erken
ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Öte yandan, Türk tarihi alanında yapılan Batı kaynaklı birtakım
çalışmalar, Türkçülük düşüncesinin ilk tohumlarını atmış ve az sayıda da olsa, Osmanlı aydınları
üzerinde etkili olmuştur.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ancak 1904 tarihinde yayınlanan ve siyasal düşünce düzeyinde radikal bir tutum sergileyerek, hem
İslamcılığı hem de Osmanlıcılığı eleştiren ve Türklerin izlemesi gereken biricik yolun Türkçülük olduğunu
ileri süren Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı eseri ile Türkçülük siyasî bir mahiyet almıştır. II.
Meşrutiyet ile beraber de Türkçülük, hem örgütlerine, hem yayın organlarına kavuşmuştur. 1908’de,
Yusuf Akçura’nın içinde bulunduğu bir grup, Türk Derneği’ni kurmuş, bu arada Ömer Seyfettin’in
çevresinde toplanan ve dilde Türkçülüğü savunan bir başka grup da Genç Kalemler (1911) dergisini
çıkarmıştır. Yine 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti kurulmuş ve bu örgüt kısa bir süre sonra yeni kurulan
Türk Ocağı ile birleşmiştir. Türkçülüğün organı olarak da Türk Yurdu dergisi yayımlanmaya başlamıştır.
Derginin yazarları arasında Ziya Gökalp, Hüseyinzade Ali, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Fuat Köprülü
gibi kimseler olup; derginin amacı Türklerin, Osmanlılıktan sıyrılarak ulusal bir bilinç ve kimlik edinmeleri,
Osmanlılardan önceki Türk tarihinin incelenmesi şeklinde belirmiştir. Türkçüler, millîleşmenin doğal
ve kaçınılmaz bir süreç olduğunu, Osmanlı diye bir milletin varlığından söz edilemeyeceğini ve bu
adla ancak bir devletin belirtilebileceğini savunmuşlardır. Böylece, önceleri dil, tarih ve kültür alanında
kendini gösteren ilmî ve fikri Türkçülük, siyasal bir boyut kazanmıştır. Balkan Savaşı yenilgisinin yarattığı
şaşkınlık ve hayal kırıklığı da, Türkçülerin tezlerinin güçlenmesine ve yaygınlaşmasına yol açmıştır
ki; İmparatorluk içindeki Türk olmayan Müslümanların milliyetçi görüşleri benimseyerek bu doğrultuda
hareketlere girişmeleri de Türkçüleri haklı çıkarmıştır. Osmanlıcılığın bir hayal olduğunun kavranması;
din yaşamının, millî bir nitelik kazanması gerektiğinin düşünülmesi ve Batı karşısında ulusçuluk
bilincinin ve millî kimliğin korunmasının zorunlu olduğuna inanılması, Türkçülüğün radikalleşmesine ve
düşünce çerçevesinin belirlenmesine yol açmıştır. Bu arada siyasî bir temele oturmuş olan Türkçülük,
Ziya Gökalp’in şahsında ilmî ve sosyolojik temellerini de bulmuştur. Gökalp, bu konuda getirdiği çözüm
ve esaslarla, Türkçülüğü, Osmanlı ve dünya konjonktürü içerisinde daha sistemli ve gerçekçi bir hale
getirmiştir. Türk milliyetçiliğinin sistematiğini ortaya koyarak, bundan daha sonra bu alanda ortaya
çıkacak gelişmelerinde, esaslarını belirlemiştir. İşte Türkçülük, Osmanlıcılık ve İslamcılığın ardından,
önce felsefî bir cereyan suretinde başlamış ve bilahare sosyoloji ilminin vasıl olduğu neticeye kendi
kendine ulaşmış hayati bir harekettir. İlk iş olarak Osmanlılıktan kozmopolitlikten kurtulmayı hedef almış
ve dolayısıyla etnik bir Türk kavramını işlemiş, ardından Türklük bilinci içerisinde kültür hareketine
yönelerek bir Türk kimliği oluşturma gayretine girişmiştir. Tabii bu arada siyasî Türkçülüğün de,
gelişen hadiseler içerisinde hâkim bir mevkie geldiği gözden kaçmamaktadır. Nitekim İttihat ve Terakki
döneminin içeride ve dışarıda uyguladığı etkin siyaseti, özellikle Cihan Harbi sırasında Türkçülük
olmuştur. Zira görülmüştür ki, ne eşitlik, özgürlük, kardeşlik sloganları ve ne de anayasa, imparatorluğu
kurtarmaya yetmemiştir. İmparatorluk çökmekte, yalnız Hıristiyan milletleri değil, Müslüman milletleri de
kaynaşmakta, İngilizlerin entrikalarıyla, Araplar ayaklanmaktadır. Bir İngiliz yazarı, daha 1907 yılında,
“Basra Körfezi’nde İngiliz Çıkarları” başlıklı yazısında, “Arabistan artık Türkler için kaybedilmiştir. 1905’te
bağımsız bir Arap Krallığı kurulması cereyanı başlamıştır. Bunun hükümdarı, aynı zamanda İslam Halifesi
olacaktır” demektedir. Bu şartlar altında, gözler Anadolu’ya çevrilmekte, tam bir açıklık kazanmaktan
uzak olmakla birlikte halkçılık, Türkçülük ve milliyetçilik fikirleri filizlenmektedir. Bu hareketin öncülüğünü
dürüst ve vatansever bir düşünür olan Ziya Gökalp ile etrafında kümeleşen gençler yapmışlardır. Ömer
Seyfettin, bir hikâyesinde, Ziya Gökalp’ın ağzından şöyle seslenmektedir: “Ey genç muharrir! Gel sen
bir kahraman ol! Nefsini düşünme. Boş gururu, menfaat-perverliği bırak. Milletini uyandır. Senin milletin,
66
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
daha kendi ismini bilmiyor. Zaman yürümüş, o uyumuş geride kalmış. Dost sandığı, bağrına bastığı gizli
düşmanları, bütün servetini, bütün saadetini yağma etmiş! Senin milletin, kendi vatanında, bir köle, bir
esir, bir bekçi, bir fakir... Ona ilim, servet, saadet, duygu, ideal ver!” Bütün bunlara rağmen, Türkçülüğün
de Osmanlı Devletinin kurtarılması konusunda başarılı olmadığı görülmektedir. Ancak Cihan Harbinin
sonucu ve Mondros’tan sonra gelişen hadiseler, artık Osmanlı Devletini ihyadan çok Türk milletini ve
vatanını kurtarma amacını güden Türk milliyetçiliğinin şahlanışını beraberinde getirmiştir. Diğer bir ifade
ile Türk milliyetçiliği, millî mücadelenin ardından Osmanlı Devletinin hiç değilse Türk tarafını Anadolu
coğrafyasını kurtaracaktır. Mustafa Kemal, Milli Mücadele ruhunun Türk milliyetçiliği olduğunu ve
kendisinin de bir Türk milliyetçisi olduğunu söylemiştir. Türk milliyetçiliği 1923’ten 1938’e kadar Türkiye
Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olarak kalmıştır. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra başa geçen
İsmet İnönü döneminde devletin milliyetçilik anlayışında büyük bir değişim meydana gelmiştir.
www.ulkuocaklari.org.tr
Bu süre zarfında fikri ve aksiyon alanında sıkıntı çeken milliyetçilik, II. Dünya Savaşı’nın akabinde
yeniden kendini gösterme fırsatı bulmuştur. Türkçülük ülküsü ile ortaya çıkan Hüseyin Nihal Atsız
yeniden bir şahlanış başlatmış, ardından Başbuğ Alparslan Türkeş milli hedefi göstererek milliyetçilik
bayrağını eline almıştır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
67
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TARİH VE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ
Dursun Yıldırım
Türklerin tarihinde ‘milliyetçilik’ kavramı, XIX. yüzyıl dünya tarihi gelişmeleri çerçevesinde
Avrupa’dan gelip girmiştir. Bu kavrama bağlı ‘vatan’ ve ‘hürriyet’, ‘millet’ ve ‘hürriyet’ kavramları Türklerin
hayatına Avrupa’dan gelip girmiştir. Avrupa kavimlerinin, devletlerde hâkim dilleri konuşan kavimlerin
bir ‘millet’ olma yolunda attıkları adımların ve yaşadıkları süreçlerin o günlere gelinceye kadar Türklerin
hayatında hiçbir zaman görülmediği gözlenir. Türklerin insanlara, kavimlere ve dünyaya bakışı bu
tarihe gelinceye kadar, Avrupa kavim devletlerinin ve deniz aşırı sömürge imparatorluklarının bakış
açılarından farklı olmuştur.
Türklerin gerek Merkezi Avrasya ve gerekse Önavrasya üzerinde geliştirdikleri imparatorluk
coğrafyaları, Avrupa kavimlerinin denizler ile Türk imparatorluk sınırları arasında sıkışmalarına, küçük
toprak parçaları üzerinde büyük nüfus kesafeti yaratmalarına, ticaret yollarından mahrum kalmaları
nedeniyle sıkıntı yaşamalarına yol açmıştır. Önavrasya Türk topraklarının Afro-Önavrasya coğrafyasına
dönüşmesi, iç deniz ticaretinin de Türklerin denetimine girmesine yol açmıştır. İstanbul’un fethi, Hristiyan
Avrupa kavimleri ve devletleri üzerinde derin yankılar bırakmıştır. Papalığın açtığı dinî kampanyalar
ve bunların vücut verdiği seferler Türklerin karşısında eridikçe, Avrupa, dar alanda sıkışıp kalmanın
psikolojisinden kurtulmanın yollarını bulmaya yönelir.
XV. yüzyıl sonlarına doğru, Türklerin imparatorlukları < Merkezi Avrasya ve Önavrasya> ve Doğu
dünyasına ait bilgi kaynaklarının yarattığı birikim ve yeni ticarî yollar arayışı, Avrupalıların, eski dünya
coğrafyasına karşılık bir yeni dünya coğrafyası yaratmalarına kapı açar. Avrupa devletleri, bu yeni dünya
coğrafyası üzerinde farklı medeniyetlere mensup kavimler ile karşılaşırlar. Bu kavimlere ait toprakları,
sahip olunan silah teknolojisi ve bilgi birikimi üstünlüğü ile kolayca yönetimleri altına alırlar. Başlangıçta
bu yeni dünya coğrafyası uçsuz bucaksız, denizci Hristiyan devletlerin birlikte saldıracakları, birbirlerine
zaman zaman yardımcı olacakları bir fetih yarışı görünümü içinde cereyan eder.
68
Fikri Eğitim
Denizlere çıkışı olmayan kara Avrupa’sı Hristiyan devletlerinin genişleyebileceği topraklar ise
sadece Önavrasya Türk imparatorluğu topraklarıdır. Gelişmeler, sonuçta yeni dünya üzerinde, daha
büyük deniz aşırı imparatorluk toprakları edinme rekabetine, yarışına ve ticaretin denetim altına
alınmasına yol açar. Uzak denizler üzerinde hâkimiyet yarışı, Avrupa toprakları üzerinde sıcak mezhep
çatışmaları, farklı diller konuşan Hristiyan kavimleri ve devletleri arasında cereyan eden ticarî ve askerî
üstünlük mücadeleleri Hristiyan kavimler arasında ayrışma tohumlarını da ekecektir.
II. Viyana kuşatması, nasıl ki, Önavrasya Türk imparatorluğu gücünün sınırlarına geldiğini
ve kendini yenileme yeteneğini yitirdiğinin bir testi olmuş ise XVIII. yüzyıla kadar Avrupa açık deniz
armadaları ve ticaret filoları arasında henüz bir kıyasıya pazar rekabeti olmamıştır. Ancak, bu yüzyılda,
artık deniz aşırı sömürge ve koloni imparatorlukları toprakları ile Avrupa ana kara toprakları kavramları
ve içerikleri yeni anlamlar kazanmaya başlar. Bu kavramlar, devletlerin rekabetinde asıl gücü
oluşturacakların, aynı dili konuşanlar olabileceği gerçeğini önlerine çıkarır. Kolonlara bu bağlamda
nüfus gücü kaydırılırken, yönetim kadroları da bu insanlardan oluşturulur. Ancak, XVIII. yüzyıl Avrupa
denizci devletleri ve deniz imparatorluklarını güçlü deniz armadaları ile korunması ve genişletilmesi
çağıdır. Bu açıdan bakıldığında, kara ticaret yolları eski dünya üzerinde büyük ölçüde Türklerin, yeni
dünya coğrafyası üzerinde ise İngiltere’nin denetiminde bir manzara gösterir. Fransız deniz armadası,
üstünlüğü İngiliz donanmasına kaptırmıştır. Deniz ticaret yolları ve yeni pazarların tamamına yakın bir
kısmı İngilizlerin denetimi altındadır.
Fransız sermaye ve ticaret sınıfı, Fransa’nın bu duruma düşmesinde devleti yönetenleri sorumlu
tutar. İngiltere’nin üstün deniz armadası ile yarattığı bu çemberi kırmanın yolunun bulunması üzerine
Fransız sermaye sınıfı, Fransız aydınları ile işbirliği yaparak bir çözüm aradılar. Dünya üzerinde, ilk
kez Hristiyan dinî değerleri dışına çıkarak, millet, milliyet, milliyetçilik, eşitlik ve hürriyet, bağımsızlık,
cumhuriyet gibi kavramları içine alan veya bunların ortaya çıkmasına zemin olacak bir devrimci ideoloji
yaratmaya çalıştılar. Paris Devrimi ile1789 yılında bunu Fransa’da hayata geçirdiler. Devrimin iki temel
amacı vardı. Birincisi, İngiltere’nin yeni dünya ve deniz aşırı imparatorluk toprakları üzerinde kurduğu
hegemonyayı yıkmak; ikincisi ise bu yolla bağımsızlık savaşı verecekleri destekleyip onlara mürebbilik
etmek ve bu yolla kaybedilen pazarları daha güvenli biçimde yeniden edinmek.
Paris Devrimi, onu hazırlayıp hayata geçirenlerin ilk beklentilerine, yani İngiliz ticarî çemberini
kırmaya, ne de yaktıkları ideolojik ateş ile bağımsızlık mücadelelerine sürükledikleri halklara mürebbilik
etmeye yetecek gücü ortaya çıkaramadı. Ancak, şu da tarihî bir gerçek ki, Avrupa halkları, bu
devrimden ortaya çıkan kavramlar çerçevesinde kendini anlamaya ve farklı bir aidiyete mensubiyet
içinde ifade etmeye başlar. Sosyal ve beşeri bilimler, onların ben-merkezli uydurma teorileri, bakış
açıları, farklılaşmayı arttırıcı unsurların öne çekilmesi, insanların, medeniyetlerin algılanma ve ifade
biçimleri, bütün bu gelişmelerin birer ateşleyicisi ve gerçeği gibi gösterilmede kullanılmıştır. Sömürge
ve kolonilerin yönetim yapılarında, toplum mühendisliği açısından bu bilimler geniş ölçüde kullanıldı.
Türklerin, XIX. yüzyılın ikinci yarısına varıldığında, devleti ve aydınları itibariyle bu gelişmelerden ve
bunların kendi bünyelerinde doğuracağı sonuçları üzerinde henüz zihnî bir hazırlık içinde, mukabil
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
69
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
tedbirleri aldıkları ve uygulamaya geçtikleri söylenemez. Değişimin, süreci içinde yapılması gerekenleri
yapanı, varlığını ve sahip olduklarını koruyanı ve bugüne getireni sadece İngiltere olmuştur. Bugün,
Şekspir’in kurduğu dil imparatorluğu da dikkate alındığında İngiltere’nin Paris Devrimi’nden bu yana kat
ettiği gerçek büyüklük daha iyi anlaşılabilir.
Türkler, tarihin yaratılışından bu yana kendini, insanoğullarını yönetmek, düzene sokmak ve
böylece onları yaşatmak üzere bir misyon üzerinde yürümüştür. Töre ve devlet düzeni, toplumları
düzene sokup yönetmek gibi işlevleri kendine görev seçmiştir. Bengü Taş Yazıtlarında bunu açıkça
ifade etmiştir: “Üze kök tenger asra yağız yir kılındukta ikin ara kişioğlı yaratılmış. Kişi oğlı üzre eçüm
apam Bumin Kağan İstemi Kağan olurmış”. Evren yaratıldığında, mavi gök ile kara yer yaratıldığında,
bunların ikisi arasında insanoğulları yaratılmış ve onların üstüne de, atalarım kağan olmuş, diyor. Ve
bu anlayış içinde, doğu, batı, kuzey ve güney, her taraftaki kavimleri düzene koyup töre çerçevesinde
yönetmişler. Kimsenin diline, dinine, yaşayış tarzına karışmamışlar, böyle bir şey akıllarına gelmemiştir.
Tarihin hiçbir sürecinde Türkler, yukarıda belirtilen tutumlarından vazgeçmemişler, herkese töre
<anayasa> çerçevesinde, könilik <adalet> içinde davranmayı ve yönetmeyi devlet hayatında esas
düstur olarak seçmişler ve Önavrasya imparatorlukları tasfiye oluncaya kadar da bu böyle sürmüştür.
Bu düstur, bugün de Cumhuriyet rejimi içinde kendini muhafaza etmektedir.
Türkler, klasik kara imparatorluklarının en mükemmel örneğini Önavrasya coğrafyası üzerinde
kurmuşlardır. Uzak deniz imparatorlukları inşa edildiği çağlarda o, üç kıta üzerindeki cesameti ile yetinmeyi
tercih etmiştir. Sıkışmış ve uzak denizler yolu ile eriştiği yeni dünya topraklarına veya denizaşırı alanlara
uzanma endişesinden uzak kalmıştır. Bu açıdan küçücük kara ve deniz kenarı ülkelerin bir eyaleti
büyüklüğünde bulunan Avrupa içindeki gelişmeleri, teknolojik yenilikleri, bilim ve fikir hayatında ortaya
çıkan gelişmeleri yeterince izleyip mukabil tedbirleri aldığı söylenemez. Yeni dünya üzerinde gelişerek
büyüyen bu yeni güçler, XIX. yüzyıl başlarında yeryüzünde Önavrasya Türk İmparatorluğu toprakları
dışında paylaşmadık toprak geride bırakmamışlardı. Avusturya ve Rusya ile sürekli savaş hâlinde
bulunmamız da onların genişleyebileceği yegâne toprakların Türk İmparatorluğu’na ait olmasından
ileri geliyordu. Balkanlarda ve Orta Avrupa toprakları üzerine sürekli savaş planları, paylaşım projeleri
hazırlıyor, imparatorluk bünyesinde yaşayan Hristiyan kavimleri isyan etmeye tahrik ve teşvik etmeye,
bu yolda destek olmaya ve bu yollarla toprak kazanmaya çalışıyorlardı.
Türk aydınları, XIX. yüzyılın ikinci yarısında Paris Devrimi ile ortaya çıkan kavramları, rejim
yapılarını, Avrupa fikir hayatını, oradaki gelişmelerin mahiyetini, Avrupa devletlerinin politikaları hakkında
ileri sürülen görüşleri yeni yeni tanımaya ve öğrenmeye başlar. Bu süreçte, kara Avrupa’sında Prusya
Almanya’sı yeni bir güç olarak tarih sahnesine girmiştir. Bu yüzyılı İlber Ortaylı, ‘imparatorluğun en
uzun yüzyılı’ diye tanımlar. Fakat bana göre bu yüzyıl uzunluğu itibariyle 1900’de değil de,1923 yılında
biten bir uzun yüzyıldır. Gerçekten de yanlışların ve doğruların, iyi niyetli çırpınmaların, ihanetlerin
ve vatanperverliklerin bir arada yaşandığı, içeride ve dışarıda, devletin bekası ve milletin varlığının
koruması için çetin mücadelelerin yaşandığı bir uzun yüzyıldır.
70
Fikri Eğitim
Türkler, imparatorluğun elde kalan son toprak parçasını muhafaza yolunda her yolu
denemişlerdir. Çok gecikmiş bir ‘millet-i Osmaniye’ yaratmak ve böylece bütünlüğü korumak istemişler,
ama dış destek ve teşvikler ile başkaldıran Hristiyan kavimlerin isyanlarını ve bağımsızlık hareketlerini
engelleyememişlerdir. ‘millet-i İslâmiye’ yaratıp, bütün Müslümanları bir arada tutalım demiş ve bu yolda
çaba göstermişler; ancak, Müslüman Araplar Hristiyan devletler ile işbirliği edip onların sultası altına
girmeyi tercih etmişlerdir.
Türk milliyetçiliği, bütün bu denemelerin ardından doğan bir ‘yalnızlık psikolojisi’dir. Bengü Taş
Yazıtları’nda şöyle bir ifade vardır: Ey Türkler, yukarıda gök çökmedikçe, aşağıdan yer basmadıkça,
senin devleti, töreni kim yıkabilir< kimse yıkamaz>. <Bu yazdıklarımı> iyi düşün, kendine dön< elin
sözüne kanma>,diyor. Tarih içinde kendi başına olduğunu, kendine güvenmesi icap ettiğini, elin
tatlı sözüne, armağanlarına aldanırsan yok olacaksın, onların verdiği unvanlara, verdiği makamlara
aldanma, sadece kendine ve halkına güven, diye tembih ediyor. Tarih, yirminci yüzyıl başlarında Türkler
için tekerrür ediyor. Yalnızlık ve ölümle karşı karşılayalar. Hristiyanlar ve Müslümanlar, düşmanların
teşvikine uyup onca yüzyıl birlikte huzur içinde yaşadıkları Türkleri yok olmaya bırakıp çekip giderler.
Gitmekle de yetinmezler, düşman cepheleri oluştururlar.
Türkler, kendi başlarına tarih önünde ve dünyanın her yerinde yapa yalnızdır. Yalnızlık psikolojisi,
“Türk Yurdu” dergisi ve “Türk Ocağı” gibi iki direnç ortaya çıkarır ve bunlar birleşip “yalnızlık psikolojisi”
içinden Türk’ün ateşle imtihanını yeniden tarih sahnesine çıkararak “Türkçülük” ideolojisini, bir kendini
savunma ideolojisi olarak vatanın dört bir yanına, bütün Türk coğrafyası üzerine yayarlar. Türkler için,
bu süreç tam bir yeni Ergenekon’dan çıkış hareketidir. Hareketin fikrî bilgesi Ziya Gökalp, Türkler
birlik olup yol yürürse, önlerindeki rehber de feraset sahibi olur ise selâmete çıkış vardır diye, çevresine
ışık olmaya çalışıyordu. Fakat bütün çırpınışlar imparatorluğun düşmesini önleyemedi. Yangın her
yerdeydi, vatan toprakları işgale uğruyor, evler barklar dağıtılıyor, bağrımızda yaşayan azınlıklar
düşmanla işbirliği yaparak her yeri yakıp yıkıyordu.
Ve paşalar toplanıp kurtarıcı olarak onu hep birlikte işaret ettiler. O, Mustafa Kemal idi. ’Biz
milliyetperveriz. Doğrudan doğruya Türk milliyetperveriyiz’ diyen, o mucize yaratan adam. O, İstanbul
önünde demirleyen gemileri gördüğünde, “Geldikleri gibi gidecekler’ deyip gerçek eden adam.
Osmanlı paşaları onu işaret ettiler. Tarih tekerrür ediyordu. Ergenekon’dan çıkış vardı ve başçı Böri
Tigin bulunmuştu. Tam on yedi Türk eri ile Böri Tigin Mustafa Kemal, Ergenekon’dan çıkıp yola girdi
İstanbul’dan. Samsun, Havza, Amasya, Sivas, Erzurum ve Ankara. Ve yüreklerde Kuvayımilliye ateşini
yaka yaka Mustafa Kemal, Ankara’ya geldi.
‘Meclis-i Mebûsan’ kapatıldığı gün İstanbul’da, O büyük mucizevî insan, devlet ve millet hayatının
kesintiye uğramasına izin vermedi. Mustafa Kemal, Ankara’ya kaçıp gelebilen mebuslar ve eksiklerin
yerine yenileri seçilerek vatanın her yerinden, TBMM’yi açtı ve devlet-ebed-müddet fikrinin devamlılığını
bütün dünyaya gösterdi. Millî Mücadele başarıyla sonuçlandı ve devlet, Lozan Antlaşması’yla taçlandı.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
71
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türkler, yeni Ergenekon zaferi ile kendine güvenmenin, yalnızlık psikolojisinin, mucizevî lideri
olunca ve milletine sırtını dayayınca neleri başarabileceğini gördü. O, Tanrı’nın yok olmak üzereyken
Türk milletine gönderdiği kurtarıcı efsanevî Bozkurt idi. Türk milletini yeni baştan tanzim etti, devlet
sahibi kıldı, teşkilatlandırdı. Cumhuriyet rejimini milletimize kazandırdı. Türk milletinin tarihi derinliğini
ve coğrafi genişliğini, kadim medeniyet sahibi bir millet olduğumuz gerçeğini kurduğu bilim yuvaları ile
hem milletine ve hem dünyaya anlatmaya çaba gösterdi. Milleti ona yaptığı hizmetlere karşılık Atatürk
soyadını verdi. M. Kemal Atatürk için Türklüğün bu dirilişi, bir ikinci Ergenekon idi. Nitekim ilk pullarımız
da, Ergenekon’u simgeleyen bir seri oluşturur.
Türk milliyetçiliği, M. Kemal Atatürk döneminde, zihnî, fikrî, sinaî, bediî ve edebî yaratıcılığında
hâkim unsurdur. Herkes, kendimize ait bir şeyi yaratıp ortaya çıkarmanın, milletimizin hizmetine
getirmenin heyecanını yaşamaktadır. Uçak, gemi ve tren fabrikaları kurulmuştur. Tam bağımsızlığı her
sahada yaratıp ortaya çıkarmanın sancıları her milliyetçi, vatanperver yürekte vardır. Cumhuriyet, kendi
başınalığın, yalnızlığın psikolojisini yaşamış, görmüş vatanperverlerin, milliyetçilerin eseridir. Hiçbiri bir
makam sahibi, büyük adam olmak için el kapılarına başvurmamış erdemli insanlardır, yoksullardır, ama
milletlerini esarete düşmekten kurtarmış olmanın gururu ile yaşayan kahramanlardır. Heyhaat, bu güzel
tarih sahneleri bugün özleniyor ve devlet adamı diye o kahramanlara ihtiyaç duyuluyorsa ve bugünün
kuşakları, onları değil de, Lord Curzon’un Lozan müzakerelerinde söylediklerini doğru çıkarıyorsa,
önümüzde üçüncü Ergenekon var demektir.
Milletlerin tarihinde, Tanrı bazen kimi fırsatları altın tabaklar içinde onlara sunar. Yirmibirinci
yüzyıla girmeye yakın böyle bir iyiliği Tanrı, bütün cömertliği ile Türklerin önüne koymuştu. Ne yazık ki,
kimi eline yüzüne bulaştırdı, kimi kırdı döktü, kimileri yalancı baharlara aldanıp Tanrı’nın cömertliğini
tepti, dağıttı, yok etti.
Çağımızda milliyetlerine bağlı toplumlar, en ileri ve en erişik toplumlar/milletlerdir. İngiltere,
Almanya, Amerika, Çin, Japonya, Rusya ve Kore, bunların başındadır. Yönetim yapılarında daima
milliyetlerine hizmet edecekleri gözetirler. Bir de kendi yönetimlerini istedikleri ülkelerde egemen kılacak
sadık hizmetkârları da o ülkelerde yaşayanlar arasından seçip yükseltmeyi çok iyi becerirler. Bu sadık
hizmetkârlara, sadakatlerine göre birer teneke madalya takıp dünyaya gösterirler. Dokunmayın bu bizim
adam, demiş olurlar. Onların iktidar süreleri de bellidir. Örnekler: Saddam, Mübarek, Kaddafi ve Ali. Sıra
kimlere gelecek, onları da zamanla göreceğiz. Bunlar, milliyetsiz, köle devlet adamları sistematiği içine
girer.
Türkler, özellikle ‘doğrudan doğruya biz Türk milliyetperveriyiz’ diyen M. Kemal Atatürk gibi Türk
milliyetçileri, dünyanın içine girdiği görünümü ve geleceğimizi çok iyi izleyip bir an önce güvenlikte,
bilimde, sanatta, teknolojide, yönetimde Türk milletinin bekasına hizmet edecek milliyetperver insanları
gözetmelidir; yaratıcılıkta, üretimde, tanıtmada ve yaymada onlardan istifade etmelidir. İleri erişik ulus/
devletler, bu bağlamda milliyetçiliğe dayalı oluşturdukları yapılar üzerinde sürekliliklerini kesintiye
uğratmıyorlar. Tarih bilinenlerin yeniden keşfedilmesi yeri değildir. Sadece yaşananlardan ders
çıkarılarak yol alınacak bir dikkat alanıdır.
72
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bilmem bir üçüncü Ergenekon ihtimali doğduğunda Tanrı Türk milletine yeni bir M. Kemal Atatürk
armağan eder mi? Türk milliyetçileri bilmelidir ki, görünen köy kılavuz istemez. Gördüğünüz dünya
manzarası içindeki yerinizi, onlar arasındaki mevkiinizi beğeniyor iseniz tabii o zaman ecdadınızı
hatırlamanız da beklenemez, kürenin efendileri de istemez. Ancak, rahatsızlık duyuyor iseniz çalışın,
her şeyi istediğiniz gibi değiştirin ve kürenin efendileri arasındaki yerinizi alın; Türk milliyetçiliği, devlet
adamlığı, bilim ve teknoloji erbaplığı, politika ve strateji uzmanları, Türk milleti sizden erişik, en ileri gitmiş
bir devlet, bir millet, bir vatan yaratmanızı bekliyor. Yalnızlık psikolojisi ile yedi düvele karşı savaşıp bunu
başaran ecdada bakıp, Türk milletini sürü psikolojisi içine itip yok etmeye çalışanlara karşı mücadele
edip onu, kürenin eşit efendileri arasında en eşit ve en efendisi düzeyine çıkaracak kahramanlarını
görmesem de buradan şimdiden selamlıyorum. Binlerce yıl önce Türklerin ocakta yaktığı ateş öyle
veya böyle bugünlere gelmiş ise şüpheniz olmasın bundan sonraki yüzyıllara da Türk ocağı sönmeden
yürüyüp gidecektir, sonsuza dek. Ocak külünde koruna koruna gelen bu Türklük ateşi, Tanrı’nın yaktığı
bir ateştir, yedi değil, içerden/dışarıdan cümle düveller gelse Tanrı istemeyince sönmez; söndürecek
ocakları da bundan dolayı, yakar, o ocakların hepsini söndürür.
Türk milletinin tarihinde Avrupa’nın ideolojik milliyetçiliği, ırkçılığı asla yer almamıştır. Bu yüzden
yetmiş iki millete aynı gözle bakan, insan diye değer veren bir milletiz. Fakat tarih şahittir ki, Türk milleti
iyilik ettiği milletlerden, her zaman bir kötülük görmüştür. Önavrasya Türk imparatorluğu bu sahnelerin
sayısız örneği ile doludur. Cumhuriyet çağımız da, öyle. Evimize kardeş diye kattığımız, kendimizden
ayırmadığımız nice aynı dinden/farklı dinden kim varsa, her birini yönetimlerinin zulmünden kurtardık,
kimi zaman kendileri yalvar/yakar getirdiler, ama heyhat, fırsat bulunca her biri, yerini yurdunu talan
etmeye, yakıp yıkmaya, ev sahibi havaları takınmaya başladılar. Türk milliyetçiliği bu yüzden Avrupa
milliyetçilik akımları ile irtibatlandırılamaz. O, dediğim gibi, Türklerin içine girdiği ‘yalnızlık psikolojisi’ eseri
doğmuş bir kendini savunma ideolojisinden başka bir şey değildir. Bugün de dünden farklı görünmüyor.
Bana göre bugün de, yine aynı ‘yalnızlık psikolojisi’ içine Türk milleti sürüklenmektedir ve bundan dolayı,
avuçlarını ovuşturanların oluşturduğu manzaradan kendi payıma büyük acı duymaktayım. Ancak, bu
aziz millet, acıyı bal edecek evlatlar da çıkaracaktır, tesellim bu umuttadır.
www.ulkuocaklari.org.tr
Kaynak: Türk Yurdu, Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
73
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TARİH, MİLLET VE MİLLİYETÇİLİK ÜZERİNE BAZI
NOTLAR
Mehmet Öz
Millet, tarih içinde yoğrulan ve ortak tarih, inanç, kültür ve dile dayalı sosyo-kültürel bir yapıyı
ifade eder. Bu varlığın oluşumunda hangi unsurların ve ne derecede etkili olduğunu tarihî arka plan,
bulunulan coğrafyanın stratejik konumu, uluslararası konjonktür vb. faktörler belirler. Gerek millet, gerekse
bir millete dayanarak kurulan millî devlet kavramlarını katı kalıplar çerçevesinde değerlendirmekten
ziyade değişen tarihî tecrübelere göre geniş bir yelpazede ele almak makul bir yaklaşımdır. Mesela,
Türkiye’de Cumhuriyetin çeşitli dönemlerinde ve farklı bakışlar açısından farklı tanımlar getirilmiştir.
Kuruluş aşaması, esas itibariyle Osmanlı mirasının Anadolu ve Rumeli’deki Müslüman “anasır”ı temeline
dayanan Cumhuriyetin millet kavramı, 1928’den sonra ve bilhassa 1930’larda Tarih ve Dil Kurumlarının
da kurulmasıyla Osmanlı mirasının reddi istikametinde gelişti. Anadolu’nun kadim tarihi ve Türklüğün
İslamdan önceki devirlerine atıfta bulunulurken bazı aşırılıklara gidildi. Burada hem Osmanlı’dan hem
de İslam medeniyetinden bilinçli bir uzaklaşmanın yanında, Anadolu toprakları üzerindeki iddialara
karşı bu toprakların kadim Türk yurdu olduğunun kanıtlanması gayreti de rol oynamıştır.
Bazı teorisyenler, milletin “hayalî” veya “icat edilmiş” olduğunu, milliyetçiliğin de millî devletler
tarafından yaratıldığını söylerler. Milliyetçilikle ilgili bu görüş kısmen doğrudur, zira Avrupa’da XVI.
yüzyıldan başlayarak merkezi-teritoryal ulus-devletlerin oluşmaya başlaması söz konusudur. Bilhassa
1648 Westfalya Antlaşması, sonrasında oluşan devletler sistemi itibariyle bu süreçte önemli bir
dönemeçtir. Bir yanda Avusturya-Macaristan, Osmanlı imparatorlukları gibi çok-kültürlü yapılar, öte
yanda da etnik açıdan derin çeşitlilikler arz etmemekle birlikte, bir hanedanın yönettiği küçük prenslikler
mevcuttu. İmparatorluklar milliyetçilik hareketleri ile parçalanırken küçük prenslikler ortak kültür unsurları
ve ekonomik çıkarlar etrafında birleşiyordu. Fransız devrimi sırasında millî devlet Fransa’da ideal
standart haline geldi ve oradan da bütün dünyaya yayıldı. Bununla birlikte, Almanya, İtalya ve Türkiye
gibi örnekler, millî devletlerin meydana gelmesinde milliyetçiliğin oynadığı rolü ortaya koyarlar. Yani
milliyetçilik, bu örneklerde, millî devletin oluşumunda rol oynayan başlıca unsurlardandır. Öte yandan
bu millî devletler, tabiatıyla, oluştuktan sonra ülke halkındaki millî bilinci geliştirmeye de çalışırlar.
74
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ancak burada bir hususu vurgulamalıyız: Millet, milliyetçilik gibi kavramları millî devletlerin
çağındaki anlamlarına göre tanımlamak genellikle kabul edilen bir yaklaşımdır, bu da bir ölçüde
doğrudur... Bununla birlikte, kişilerin kendi mensup oldukları itibarî bir kategori olarak “millet” kavramının
ve milliyetçilik duygusunun tarihini ulus-devlet döneminden öncesine götürmek mümkündür. Kendi
tarihimizden örnek vermek gerekirse Orhun Abidelerinde bu abideleri yazdıranların, Divanü Lügati’tTürk’te bu eseri yazanın zihninde, bir Türk milleti bilinci ve milliyetçilik duygusu vardır. Yine, aksine bir
takım iddialar ve veriler varsa da özellikle XV. yüzyıla ait Osmanlı devri metinlerine bakıldığında da
Türklük bilincinin varlığını gösteren ifadeler vardır (Âşık Paşa’da, Anonim Tevarih-i Âl-i Osmanlarda,
Gazavatnâmelerde, Aşıkpaşazade’de Türk kavramının yer yer nötr bir tanım olarak, ama yer yer de
olumlu anlam yüklenilerek kullanıldığı görülmektedir.).[1] Mesela, ulema kökenli Neşrî’de Türkler (bugünkü Türkçe ile) şöyle tanıtılır:
“Seçkin tarihlerde (şöyle) denir. Mevcut olan Türkler, birçok sınıflara ayrılır. Bazıları şehirler
ve kaleler sahibidirler; bazıları çadır ehlidirler; yani derlenen-toplanan-evleri ile dağ başlarında ve
sahralarda otururlar. Bunların kimisi güneşe, kimisi puta, kimisi sığıra, kimisi ağaca, kimisi taşa tapar;
bazıları da vardır ki, hiç din nedir bilmezler; bazıları Yahudiliği taklit ederler.”[2]
Burada açıkça görülmektedir ki, Neşrî, şehirli, köylü, konar-göçer veya putperest, Yahudi,
Müslüman ayırımı yapmadan çeşit çeşit Türklerden bahsetmektedir. Daha sonra Nuh’tan itibaren
(Yasef, Bulcas, onun iki oğlu Türk ve Moğol) Oğuz Han, oğulları ve 24 Oğuz boyunun şeceresi verilir.
Bunları, modern milliyetçilikten farklı olmakla birlikte, bir tür milliyetçilik (önsel/primordial
milliyetçilik) olarak tanımlamak bir çarpıtma değildir. Bunun XIX. yüzyılda millî devletlerin yükseliş
çağındaki ideolojik milliyetçilik ve millet kavramlarıyla benzer ve farklı yönleri tartışılabilir. Bununla
birlikte, sadece Türklerde değil diğer kadim milletlerde de benzer duyguların var olduğu tespit edilmelidir.
Firdevsî’nin Şahnamesi’nin İran millî şuuru açısından önemi sadece bir örnektir. Demek ki, millî devletten
önce de bir millî bilinçten ve milliyetçilik duygusundan bahsedilebilir.
Tarihçi veya kültürle uğraşan her fikir ve ilim adamı, millet, entisite, kimlik vb. konulara tarihî
ve kültürel bağlamı dikkate alarak ve dönemin şartlarında bakmaya çalışır. Günümüzde kamuoyunu
oluşturmada çok önemli rol oynayan ve kanaat önderliğine soyunan medya mensuplarının böyle kaygılar
taşıması beklenemez. Ancak bazen akademisyen unvanlı kişilerin de popüler veya moda düşüncelerin
rüzgârına kapılarak millet ve etnik grup kavramlarını karıştırdıkları, Türk kavramını ırka veya bir etnik
gruba indirgemede bir beis görmedikleri, işi, ırkî özellikler açısından, aslında Türkiye ahalisinin yüzde
3’ünün veya 10’unun Türk olduğunu öne sürmeye kadar götürdükleri de görülebiliyor.
Yine, özellikle medyada, Osmanlılıkla Türklük arasındaki sıkı ilişkiyi, Osmanlı Devleti’nin bir
Türk devleti olduğu gerçeğini çarpıtan ve inkâr edenler; Türk kavramının kullanımıyla ilgili olumsuz
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
75
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
örnekler üzerinde durur. Ne var ki bu konu zannedildiği kadar da basit değildir. Burada bunun üzerinde
durmayacağız. Evet, Osmanlılık salt Türklüğe, ama Türk kavramını 20. yüzyılda kullananların anladığı
manada... Hâlbuki tarihe daha yakından bir bakış Osmanlı’nın Roma mirasına da sahip çıkan bir
Müslüman Türk devleti olduğunu tespit edecektir. Özetle, iyi bilinmekle birlikte, şu hususları hatırlatmakla
yetiniyoruz:
1-Osmanlı Beyliği bir Oğuz-Türkmen grubu tarafından kurulmuştur. (Kayı boyu tartışılsa da bu
bir gerçektir).
2-Osmanlı Beyliği uç bölgesinde kurulduğundan başlangıçtan itibaren halk itibariyle heterojendir.
3-Osmanlı Devleti’nin yöneticileri baştan itibaren Türkçe konuşmuşlar, önce pençik sonra da
devşirme yöntemiyle yönetici-kul taifesine dâhil ettikleri kişileri öncelikle Türk-İslam kültürü ve Türkçe
ile teçhiz etmişlerdir (Devşirmelerin köylü-çitçi ailelerin yanına verilmesi, Türk’e vermek, Türk üzerine
vermek şeklinde ifade edilirdi).
4-Timur hadisesinden sonra hanedanın meşruiyetini ortaya koymak için Oğuz geleneğini
canlandırmışlar ve Türkçe eser yazımını ve önemli eserlerin Türkçeye çevrilmesini teşvik etmişlerdir.
5-İmparatorluk aşamasına eriştikten sonra tarihlerinin Türkçe yazılmasını teşvik etmişler, bu
meyanda II. Bayezid’in emriyle Kemalpaşazade Tevarih-i Âl-i Osman’ı kaleme almıştır.
6-İmparatorluk aşamasında Türk kelimesi giderek daha az kullanılır olmuş ve özellikle devşirme
kökenli veya ulemadan bazı kişilerin eserleriyle edebi eserlerde “etrâk-i bî-idrak” gibi ifadeler Osmanlıların
Türklüğü aşağıladığı şeklinde yorumlanmıştır. Osmanlı kaynaklarının derinliğine analizinden, Etrâk
kavramının giderek salt etnik veya millî bir etiketten ziyade sosyo-ekonomik yapıya ilişkin olduğunu,
bu kavramın ve aynı şekilde diğer etnik grup adlarının olumsuz kullanıldığı bağlamlarda bu gruplara
mensup herkesten ziyade belirli kesimlerin kastedildiği anlaşılır.
7-Osmanlıların kendilerini ifade ediş biçimleri bir yana dışarıdan onlara bakanlar Osmanlı Devleti’ni
Türk İmparatorluğu, Osmanlı sultanını Büyük Türk, Osmanlı ordusunu Türk ordusu, devşirmeler dâhil
Anadolu ve Rumeli’deki Müslüman Osmanlı tebaasını Türk olarak tanımlamışlardır. Herkesin bildiği gibi
Müslüman olanlara “Türk oldu” denilmekteydi.
8-Zaman zaman bazı tarihçi ve âlimlerin Osmanlı’nın Türklüğünü vurguladığı da gerçektir. 16.
yüzyıl başlarına kadar (Kemalpaşazade dâhil) tarihçilerin eserlerinde bu çok açık görülür. 17. yüzyılın
büyük âlimlerinden Vânî (Vanlı) Mehmed Efendi bir istisna gibi dursa da belirli bir hassasiyeti yansıttığı
kesindir.
Bu noktada Vani Mehmed Efendi ve onun Türklük anlayışı üzerinde bir nebze de olsa durmamız
76
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bugün Türkiye’nin geleceği inşa edilirken tarih içinde oluşan bu millet ve Türklük kavramı esas
alınmalıdır. Bu ise bir yanıyla Orta Asya geçmişine ve o geçmişin bugünkü diğer uzantılarına, diğer
yanıyla Osmanlı medeniyet coğrafyasının unsurlarına açılmayı gerektirir. Bu noktada, günümüz Türk
düşüncesinin hasbî tefekkür erbabından S. Seyfi Öğün’ün Türklük kavramının geçmişteki anlamına
ve gelecekte hangi çerçevede tanımlandığında Türkiye’nin bölgemizdeki etkisini arttırıp barışa hizmet
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
77
www.ulkuocaklari.org.tr
çok yararlı olacaktır. Özellikle günümüzde Türk kavramının etnik yönünü öne çıkarıp ülkemizdeki otuz
küsur etnik gruptan biri olduğunu, hatta genetik açıdan Anadolu insanının Türklüğünün çok şüpheli
olduğunu ileri süren sözde liberal-solcu gerçekte etnikçi-ırkçı bazı aydın zevatın bu tanımı iyi anlamasını
temenni ederim. Vânî Mehmed Efendi bilindiği gibi IV. Mehmed’e hocalık yapmış bir âlimdir. Tefsirlerdeki
Türklerle ilgili olumsuz yorumlara karşı çıktığı gibi Kur’an-ı Kerim’de Müslüman Araplara, Allah yolunda
mücadeleye yeterince gayret göstermemeleri halinde Allah’ın onların yerine bir kavim getireceğine dair
ayetlerde[3] kastedilen kavmin Türk kavmi olduğunu ileri sürmüştür:
“…Biz deriz ki bu kavm, Arap kavmine mugayeret-i tamme ile mugayir bulunan Türk kavmidir…
Zira biz uzun zamanlardan beri karada ve denizde, Şarkta ve Garpta Rumlar ve Frenklerle mücahedede
bulunan gazilerin bütün Bizans ülkelerini zaptedip oralarda tavattun etmiş olan Türkler olduğunu
görüyoruz; bu suretle Rum, Ermeni ve Gürcü ülkeleriyle Frenk memleketlerinin bazıları ve Rus diyarının
bir kısmı Türk memleketi haline gelmiş, Türk Dili oralarda taammüm ve intişar etmiş, Türkler tarafından
bu memleketlerde İslam ahkâmı tatbik ve icra edilmiş ve Türklerin yümn ü bereketi sayesinde Hristiyan
cemaatlerinin ekserisi İslam dinini kabul ederek evvelce Rum, Frenk ve Rus oldukları halde bilahare
Türkleşmişlerdir ve bu da Allah’ın Türklere nasip etmiş olduğu bir fazl-ı ilahîdir…”[4]
Yani Arapların yerine gelecek olan millet, onlardan tamamen farklı olan Türklerdir. Uzun süredir
Romalılar ve Avrupalılar ile doğuda ve batıda cihad eden, Bizans topraklarını ele geçirip yurt tutan, Rum,
Ermeni, Gürcü ülkeleri ile bazı Avrupa ülkelerini Türkleştiren Türkler, bunu İslamiyeti yayarak yaptılar
(IV. Mehmed devrinde İslamlaşmaya ve gazâ siyasetine verilen önem yeterince üzerinde durulmamış
bir husus olup bu siyasette Vanî’nin çok önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır.).[5] Vânî Mehmed
Efendi, günümüzün çoğu milliyetçisinden daha şuurlu bir bakış açısına sahip olduğu gibi günümüzün
sözde liberal-demokrat çoğu aydınından da daha realist ve milleti ırka ya da etnisiteye indirgemeyen bir
millet anlayışını savunuyordu.
Vânî Mehmed Efendi’nin bu kapsayıcı ve kuşatıcı Türklük anlayışı esasen İmparatorluk devri
Türk milliyetçisi aydınlarınca da paylaşılıyordu. Türkçülük fikri ırka değil, harsa yani kültüre dayanıyordu.
Ziya Gökalp Türklük, İslamlık ve Çağdaşlık kavramları etrafında bir fikriyat oluşturmaya çalışmıştır.
Bilahare hars-medeniyet ayırımında Osmanlı medeniyeti hakkındaki eleştirileri Erol Güngör ve diğer
bazı milliyetçi aydınlar tarafından tenkit edilmiş, Güngör, Osmanlı’yı ‘Türk Tarihinin Dokuzuncu Senfonisi’
olarak tavsif etmiştir. Güngör, bir manada tarihin muhassalası olan, tarih içinde tekevvün eden- oluşanTürklüğe, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yapılan müdahaleyi tashih etmiş ve Türk tarihinin bütünlüğü
temelinde bir millî tarih ve kültür anlayışını işlemiştir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
edeceğine dair tespit ve yorumlarını zikretmeden geçemeyeceğim. Şöyle diyor Öğün:
“Bu coğrafyada hakkını teslim etmek gerekir ki, paganlaşmamakta en fazla direnen Türklük
olmuştur. Hazin olan bu direnişin boşa çıkması ve var olabilmek için paganlaşmadan başka bir yolun
kalmamasıdır.
“Daha hazin olan Türklük kavramının doğrudan bir paganlaşmanın ürünü olmamasıdır. Bu
kavramın bir etnik mahiyeti olduğu çok aşikârdır. Ama kadim dünyada tedavülde olan Türklük, bu
etnikliğe indirgenemeyecek o kadar çok şeyi haviydi ki, pagan dünyaya özgü bir tek dereceli bir bağ
olarak sınırlandırılması ancak bütün bu kültür katmanlarını ihmal etmek pahasına yapılabilir. Türk,
etniklik anlamında Türklüğe indirgenemeyecek o kadar çok şeyi ihtiva ediyordu ki...[a.b.ç.] Türk demek
Şarklı demekti. Türk demek aynı zamanda Müslüman demekti.”[6]
Zannediyorum ki özellikle Erol Güngör’e aşina olan aydınlar bu perspektife yabancı değildir.
Ama problem şurada: Yaklaşık 30 yıldır yaşanan etnik-bölücülük olgusu ile Irak’ın kuzeyinde ve Orta
Doğu’da yaşananlar, zihinleri Sevr sendromuyla işgal etmiş ve millî hassasiyetleri güçlü çevrelerde
bunun karşılığı içe kapanmacı, savunmacı bir milliyetçi tepki şeklinde tezahür etmiştir. Siyasî ortamın
ve gazete köşe yazarlarının kanaat önderliğindeki kutuplaşmanın etkileri de bu tavrı beslemektedir.
Tuhaf olan, entelektüellerin de derinlikten yoksun, kalıplaşmış düşüncelerin hâkimiyetinden kendilerini
kurtaramamalarıdır. Türkiye artık İmparatorluğun parçalanma dönemindeki Türkiye değildir. Sathî bazı
benzerlikler paranoyaya sebebiyet verebilir, ama hem dünyayı hem de Türkiye’yi sıhhatli ve derinliğine
tetkik etmeden, adeta insiyakî biçimde verilen tepkiler de fazla abartılmış özgüven gösterileri de
meseleleri anlamaktan ve hal çareleri üretmekten ziyade reaksiyoner yaklaşımları besliyor. Türkiye’de
herkes tarih ve din konuşuyor, ama dönüp tarihin en büyük imparatorluklarından birinin nasıl adım
adım, tedricî bir şekilde inşa edildiğini araştırmıyor. İmkânlarımıza ve gelecek tasavvurumuza dair kafa
yorarken paranoyak olmayan bir teyakkuz hali ile tarihin en büyük imparatorluklarından birinin varisleri
olmanın verdiği özgüvenin dengeli bir bileşimine ihtiyacımız var.
XXI. yüzyılın değişen dünya şartlarında Türkiye’de milliyetçilik; milleti, onun kültürünü, imanını,
hukukunu, geleceğini esas almak, tarihî medeniyetimizin insanlığın ortak iyiliğine yönelik hususiyetlerini
dikkate almak suretiyle, asrın idrakine yeni bir medeniyet tasavvuru sunmak durumundadır. Bu medeniyet
tasavvurunun temeli, hayalî ve icat edilmiş bir millet değil tarihî bir gerçeklik olan, İslam’la yoğrulmuş
bir Türklüktür. Etnik ayrılıkları körükleyen entelektüel ve medyatik atmosfer karşısında, milletin organik
aydınlarını, kapsayıcı ve içerici bir Türklük şuurunun geliştirilmesinde hayatî bir rol beklemektedir.
DİPNOTLAR
[1] Bu konuda çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bir örnek olarak bkz. Mehmet Öz, “Bazı XV-XVI. Yüzyıl
Osmanlı Kaynaklarında Türk ve Türkmen Kavramları”, Türk Kimliği-Ayvaz Gökdemir’e Armağan II,
ed. Çağatay Özdemir, İstanbul 2009, ss.316-340.
[2] Mehmed Neşrî, Neşrî Tarihi, Haz. M. Altay Köymen, c. I, Ankara 1983, s. 12. (Metnin genel
78
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
okuyucu tarafından daha iyi anlaşılması için sadeleştirilmiş versiyon kullanıldı).
[3] “Eğer siz emrolunduğunuz gazaya çıkmazsanız Allah sizi azab-ı elim ile tazib edecek ve sizin
yerinize sizden olmayan başka bir kavmi ikame edecektir…” (Tevbe suresi: 40) ; “Ey müminler,
içinizden bazıları dininden döndüğü takdirde Allah yakında öyle bir millet getirecektir ki O onları sever,
onlar da Onu severler; onlar müminlere karşı mütevazı ve kafirler karşı kahirdirler..” (Maide suresi:
57).
[4] İ. Hami Danişmend, Türklük Meseleleri, 112-113; krş. M. David Baer, IV. Mehmet Döneminde
Osmanlı Avrupası’nda İhtida ve Fetih, çev. Ahmet Fethi, İstanbul 2010, s. 319.Hakkında bir araştırma
için bkz. Erdoğan Pazarbaşı,, Vânî Mehmed Efendi ve Arâisü’l-Kur’an(Vânî Mehmed Efendi and
Arâisü’l-Kur’an ), Ankara 1997.
[5] Bkz. M. David Baer, IV. Mehmet Döneminde Osmanlı Avrupası’nda İhtida ve Fetih.
[6] 22 Ağustos 2010, Zaman.
www.ulkuocaklari.org.tr
Kaynak: Türk Yurdu, Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
79
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TARİHİ SEYRİ
Türk milliyetçiliğinin ilk izlerini 8. yüzyılın ilk yarısında yazılmış olan Orhun Abideleri’nde
görmekteyiz. “Türk” adı da yazılı olarak ilk defa bu abidelerde zikredilmektedir. Abidelerde Türk adı,
yalnızca Türk kavminin adı değil Türk devletini karşılayan geniş bir deyim olarak kullanılmıştır. Göktürk
Hakanı Bilge Kağan, “Çin milletinin sözü tatlı, hediyesi yumuşak imiş, Çin milleti tatlı sözü, yumuşak
kumaşıyla Türk milletini kendine yakınlaştırmış, kendine yakınlaşmayanı da öldürmüş. Pek çok Türk
milleti bu tatlı sözlere ve yumuşak hediyelere kanarak öldünüz” diye milletini uyarmış; “Türk milletinin
adı, sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Tanrı buyurduğu ve bahtlı olduğum için
ölecek hâle gelen milleti dirilttim. Aç milleti tok, az milleti çok hâle getirdim” diyerek milleti için çalışmanın
gerekliliğini belirtmiş; “Ey Türk, Oğuz Beyler, millet işitin! Yukarıda mavi gök çökmezse, aşağıda yağız
yer delinmezse, senin ilini töreni kim bozabilir? Ötüken ormanında kalırsan, yurdunu ebediyen elinde
tutacaksın” diyerek ülkenin ve törenin önemini belirtmiş; “Türk beyler Türk adını bıraktı, gelinlik kızların
cariye, yiğit erkeklerin köle oldu” diyerek Türk adının önemini vurgulamış; “Ey Türk titre ve kendine dön!”
diyerek de millî şuurun ve benliğin önemini belirtmiştir. Türklerin İslâmiyet ile tanışmasından hemen
sonra 11.yy’da Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçe öğretmek için yazılan ilk Türkçe sözlük
DivanüLügati’t-Türk’te Kaşgarlı Mahmut “Gördüm ki Yüce Tanrı devlet güneşini Türklerin burçlarından
doğdurmuş, onlara Türk adını kendisi takmış, hakanlığı onlara kendisi vermiş. Zamanımızın padişahlarını
hep onlardan teşkil etmiş. Cihan halkının dizginlerini onların ellerine bırakmış. Her kim onların diline
sığınırsa onu kendinden sayıyorlar, her türlü korkudan kurtarıyorlar. Bunun içindir ki Türk olmayanlar
da Türk diline sığınmakta, bu vesileyle zarar ve ziyandan kurtulmaktadır” diye Türk milletini övmüş ve
“Türk dilini öğreniniz çünkü onların uzun sürecek saltanatları vardır” diye bir hadisi belirtmiştir. Hadis
doğruysa, Türk dilini öğrenmenin dinî bir vazife olduğunu, eğer hadis doğru değilse böyle bir hadisin
uydurulmasının Türk dilini öğrenmek veya öğretmek ihtiyacından doğduğunu belirtmiştir.
18. ve 19.yy’da batıda Türkoloji çalışmaları artmış, Orhun Abideleri ve Kutadgu Bilig gibi Türklerin
temel kaynakları çözülmüştür. Bir taraftan da Osmanlı Devleti devamlı toprak kaybediyordu. Eflâk ve
Budan kaybedilmiş, Sırplar, Yunanlılar ve en nihayet Bulgar da müstakil birer devlet kurmaya muvaffak
olmuşlar, gayri Türk unsurlar, Türk olmadığını söyleyen kendi soyundan insanlarla birleşip teşekküller
kurmaya başlamışlardı. Bu yüzyılda Avrupa’daki Türkoloji çalışmaları Türkiye’de de etkisini göstermiş
Ahmet Vefik Paşa’yla başlayan ilmî milliyetçilik Süleyman Paşa, Özbekler Tekkesi Şeyhi Süleyman
Efendi, Ali Süavi, Ahmet Cevdet, Ahmet Mithat Efendi, Veled Çelebi, Şemseddin Sami ve Bursalı
Tahir’le devam etmiştir.
80
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
19. asrın sonunda ise milliyetçilik inancını şiir sahasına naklederek Türk edebiyatında açık bir
şekilde Türkçülüğü ilk defa bir sanat ideali hâline getiren Mehmet Emin Yurdakul’dur. Yeni Türk şiirinde
sade ve tabiî bir halk dili kullanmayı ülkü edinen şair, bilgi ve şuuruyla edebiyatta Servet-i Fünunculardan
siyasette ise Osmancılık güden İttihat ve Terakkicilerden ayrılmıştır. Şair sesini ilk defa 1897’de yazdığı
ve “Ben bir Türk’üm, dinim, cinsim uludur, Sinem, özüm ateş ile doludur” mısralarıyla edebiyat tarihine
girerek sesini duyurmuştur.
1920’lerin ikinci yarısında oluşmaya başlayan ve 1930’larda giderek netleşen “Kemalizm”
batıcı lâik yönü ağır basan entellektüellerin katkılarıyla yeni bir milliyetçilik ve modernleşme anlayışı
yaratmıştır. Nitekim 1931 ve 1935 CHP programlarıyla resmileşen milliyet anlayışı, dil ve kültür birliği
ile bir ülkü etrafında toplanmayı içeriyordu. Milliyetçilik ise millî birliği sağlamayı ve yeni Cumhuriyeti
korumayı temel almaya başlamıştı. Biraz da konjektörün zorlamasıyla, bağımsızlığın ve sınırların
korunması hemen hemen tek nihaî hedef gibi görünüyordu. Türk milliyetçiliğinin önemli bir parçası olan
Anadolu dışındaki Türklerle ilgilenmek, kültür birliğini ve dayanışmayı geliştirmek şeklindeki “Turan
idealleri” gözle görülmez olmuştu. Milliyetçilik anlayışının bir diğer önemli parçası olan din olgusu için
de aynı şey geçerliydi. Bunlara son olarak Osmanlı devrinin yok sayılması da eklenmiştir. Bu program
İsmet İnönü zamanında devlet yönetimi içerisinde daha çok istihdam edilen eski Marksist ve hümanist
kadrolar tarafından geliştirilmiştir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
81
www.ulkuocaklari.org.tr
1905–1917 yılları arasında Rusya Türkleri arasında baş gösteren milliyetçilik hareketleri Türkiye’yi
de olumlu bir şekilde etkilemiştir. Öncelikle aydınlar “Tercüman”ınkullandığı sadeleştirilmiş İstanbul
Türkçesini tercih etmişlerdir. Böylece aradaki lehçe farkının giderilmesi için önemli bir adım atılmıştır.
Aydınların karşılıklı geliş-gidişlerinin yanı sıra zengin aileler veya Cemiyet-i Hayriyeler kabiliyetli Türk
çocuklarını İstanbul’a göndermişlerdir. A.Cevdet gibi pek çok öğretmen İstanbul’dan Rusya’nın çeşitli
şehirlerindeki okullara ve medreselere davet ile istihdam olunmuş, özellikle Azerbeycan’daki mektep
ve medreselerin teşkilât yapısı, Osmanlı mektep ve medreselerinin teşkilât yapısına uydurulmuştur.
1905’ten sonra başlayan kongreler dönemi Rusya Türklerinin Osmanlı İmparatorluğu’na duydukları sevgi
ve bağlılık hislerinin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. 1912’deki Balkan Savaşı sırasında Tercüman,
Vakit, Yıldız gibi yayın organlarında Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılar tarafından acımasızca katledilen
Türklere dair dramatik haberler ve Osmanlı Devleti’ni haklı çıkaran yazılar yer almakta, Hilal-i Ahmer
(Kızılay) için yardımlar toplanmaktadır. Bu yardımların büyük bir kısmı Türkiye’ye ulaşmıştır. Rusya’daki
Türkler, Osmanlı savaş esirleriyle yakından ilgilenmiş, hatta onlarla ilgili raporlar göndermişlerdir. İsmail
Gaspıralı, İstanbul’a geldiği zamanlar konferanslar vermiş, “Türk Yurdu” dergisine yazılar yazmışlar,
1911’de İttihat ve Terakki Partisi’nin genel merkez üyeliğine seçilmiştir. Ziya Gökalp, bugün bile
unutulmayan “Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan, Vatan büyük ve bir ülkedir: Turan!” mısralarını
kaleme alarak fikirleriyle ön plâna çıkıyordu. Aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin genel merkez
üyesi olan Gökalp, Cemiyet merkezinin 1912 yılında İstanbul’a taşınmasıyla buraya gelmiş, bu yıllarda
İstanbul’da coşkun bir şekilde başlayan Türkçülük faaliyetlerine aktif bir şekilde katılmıştır. Ziya Gökalp’in
mefkûresi, “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, garp medeniyetindenim” cümlesiyle özetlenebilir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu düşünceler ve radikal kültürel reformlar gerek Atatürk’ün bir kısım silah arkadaşları (Kazım
Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay) gerekse Ziya Gökalp ve Sadri Maksudi Arsal gibi milliyetçi
aydınlar tarafından farklı bir siyasetle karşılanmış, bu durum “batıcı-milliyetçi” ve “muhafazakârmilliyetçi” gibi kavramlarla tanımlanabilecek bir yol ayrımına sebep olmuştur. Neticede Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ve bu fırkada Türk Ocaklarının yer alması Tek Parti iktidarınca hoş
karşılanmayarak Türk Ocakları 1931 yılında kapatılmış, bütün malları CHP’nin gençlik kolları gibi
çalışan Halkevleri’ne devredilmiştir.
Türk Ocaklarının kurulmasından hemen sonra 1923 yılında İstanbul Darüfünunu Talebe Cemiyeti
kurulmuş, daha sonra bu dernek diğer talebe birliklerinin katılımıyla Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adı
altında birleşmiştir. Birliğin başkanlığına Tahsin Bekir (Balta), sekreterliğine ise İbrahim (Öktem) Bey
getirilmiştir. MTTB, Tek Parti yönetimince kapatılana kadar ve bilâhere Tevfik İleri zamanında tekrar
açılınca öğrenci hareketlerinin büyük bir kısmını sevk ve idare etmiştir. Dernek 1933 yılında bozkurtu
kendine amblem olarak seçmiştir. MTTB, “Vatandaş Türkçe Konuş/Yabancı Tramvay Şirketine Boykot/
Yerli Malı Kullanma Haftası/Türk Mezarlığına Saldıran Bulgaristan Gençlerini Telin/Nazım Hikmet’e Af
Kampanyasına Karşı Çıkma” gibi millî hareketlerin hep içinde bulunmuştur. 1930 yıllarının başında Tek
Parti yönetiminin dışında kalan ve yukarıda belirttiğimiz resmî milliyetçilik anlayışı yetersiz bulan, Turan
idealini canlı tutmaya çalışan Nihal Atsız ve arkadaşları Adsız Mecmua girişiminde bulunmuşlardır
Atatürk’ün ölümünden sonra Tek Parti yönetiminin dış politikası, bağımsızlık anlayışı ve millî
kültür politikalarının değişmesi ve devlet idaresinde sol bürokratların kadrolaşması tepkilere yol açmıştır.
Bu dönemdeki Marksist faaliyetlerin asıl hedefleri dışında ülke politikalarını etkilemek ve yönlendirmek;
milliyetçi fikir ve akımları karalayarak geriletmek ve Türkiye’nin Sovyet Rusya ile ilişkilerini geliştirmesini
teşvik etmek gibi ara hedefleri vardı. Nitekim o dönemin Marksistleri bazen hümanizm, bazen batıcılık ve
ilimcilik adı altında birçok faaliyette bulunmuşlar, askeriyeye ve eğitim camiasına sızarak kadrolaşmaya
başlamışlardır. Hükûmette Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’in de teşvikiyle başta Köy Enstitüsü
olmak üzere eğitim kurumlarında yuvalanmışlardır. Bu gelişmeler sonucunda Nihal Atsız, Orhun
Dergisi’nde ilki 1 Mart 1944, ikincisi 21 Mart 1944’te olmak üzere dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na
iki açık mektup göndermiştir. Atsız, ilk mektubunda tehlikeye dikkat çekmiş, ikinci mektubunda ise,
isim isim bazı komünistlerin faaliyetleri üzerinde durmuştur. Orhun Dergisinde yayınlanan bu mektuplar
yakın tarihimizde 1944 Milliyetçilik Olayları olarak bilinen süreci başlatmıştır.
1945 yılından itibaren başlayan çok partili hayata geçişte, Türkiye’de çeşitli partiler kurulmuş,
parlâmenter rejimin benimsenmesi ve tatbiki hususunda önemli sayılabilecek mesafeler alınmaya
başlanmıştı. Bu süreçte daha sonra ortaya çıkan partiler arasında Milliyetçi Hareket Partisi (MHP)’nin
ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bilindiği gibi MHP, daha önce kurulmuş olan Cumhuriyetçi Köylü Millet
Partisi’nde (CKMP) 1964 tarihinde başlayan yapısal değişikliklerin bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.
1964 yılında Alparslan Türkeş’in bu partiye girişiyle başlayan gelişmeye yönelik değişimler 1969 yılında
MHP’nin doğuşunu zorunlu hâle getirmiştir.
82
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
CKMP’nin hem fikrî hem de teşkilâtlanma düzeyinde milliyetçi camiayı temsil etme çabaları
8–9 Şubat 1969 tarihinde Adana’da toplanan Olağanüstü Büyük Kongresi ile birlikte yeni bir aşamaya
gelmiştir. 1965–1969 yılları arasındaki bu değişim sürecini “Milliyetçi Hareket Partisi” ismi en anlamlı
şekilde sembolize etmiştir. Bu isim değişikliğinin gündeme gelişi birkaç yıl öncesine kadar uzanmaktadır.
Bu dönemde parti genel idare kurulunun tespit ettiği isimler arsında “9 Işık Partisi”, Millî Hareket Partisi”
ve “Milliyetçi Köylü Partisi” gibi isimler yer almaktaydı. Daha sonra yapılan genel idare kurulunun
toplantılarında kongreye teklif edilecek isim olarak “Millî Hareket Partisi” ismi ağırlık kazanmıştır. Aynı
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
83
www.ulkuocaklari.org.tr
23 Şubat 1963 tarihinde Alparslan Türkeş’in Türkiye’ye dönüşü yelpazenin özellikle sağ kanadında
büyük bir hareketlenme meydana getirdi. Adalet Partisi içinde Gökhan Evliyaoğlu idaresindeki bir grup
aşırılar Türkeş’i AP’ye sokmak istemişler, fakat parti buna karşı çıkmıştı. Bu karşı çıkışın asıl sebebi,
bütün partilerin Alparslan Türkeş’ ten çekiniyor olmalarıdır. 2 Mayıs 1963’te bir basın toplantısı yapan
Türkeş, “Ya parti kuracağız ya da mevcut partilerden biri doktrinlerimizi benimseyecektir” diyerek,
Türkiye Huzur ve Yükselme Derneği’ni kurduğunu açıklamıştır. Ancak Türkeş bir süre sonra Harp Okulu
eski Komutanı Talat Aydemir’ in kalkıştığı ihtilâl girişiminin içinde bulunmakla suçlanmış ve idam istemi
ile yargılanmıştır. Dört ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılanmış ve
neticede beraat etmiştir. Bu arada 17 Kasım 1963’te yapılan yerel seçimler halkın eğilimini göstermesi
açısından önemli bir olaydı. Seçimler muhalefetteki AP’ nin zaferi ile sonuçlanmıştı. Oyların, %
48.087’sini AP toplarken CKMP sadece %2,6 oranında oy alabilmişti. Bu sonuçlardan da anlaşılacağı
üzere AP büyük ölçüde güç toplarken ortaklarından CKMP hızla zayıflamaktaydı. Seçim sonrasında her
parti mensubu kendine göre birtakım öneriler ortaya atmaktaydı. İşte bu ortamda koalisyonu oluşturan
partiler arasında çözülmeler başlamış, CKMP ve YTP birer gün ara ile hükümetten çekilmişlerdir.
23 Şubat 1963 tarihinde Türkeş ve arkadaşları Türkiye’ye döndüğünde, ülkedeki siyasî atmosfer ve
milliyetçi camia karanlık bir görüntüye sahipti. Türkeş ve arkadaşlarının ülkenin kültürel, ekonomik,
siyasî sorunları ve dış politikası gibi konularda hazırlıklı oldukları, projeler geliştirdikleri faaliyetlerinden
anlaşılmaktaydı. Arkadaşlarıyla çeşitli görüşmeler yaptıktan sonra Alparslan Türkeş, 22–23 Şubat 1964
tarihinde toplanan CKMP Kongresi sırasında bu partiye katılma kararı almıştır. Alparslan Türkeş kendisi
gibi vaktiyle MBK’de bulunan ve bilahare “14’ler” diye bilinen ve MBK’den tasfiye edilen grupta beraber
oldukları Mustafa Özdağ, Numan Esin’le birlikte törenle CKMP’ye girmiş ve kısa bir zaman sonra da
“parti müfettişliği” ne getirilmiştir. Çok geçmeden MBK’nin dört eski üyesi de CKMP’ye katılmışlardır.
Alpaslan Türkeş’e yakınlıkları ile bilinen 60’dan fazla politikacı partiye katılmış ve bu kongre, Ahmet
Oğuz’un tekrar genel başkan seçilmesiyle sonuçlanmıştır. Alparslan Türkeş, 14’lerin ortaya koydukları
görüşlerle partinin yeni bir güç kazanacağını belirterek kongrenin bir an önce yapılmasını istedi.
Kongrenin Haziran 1965’te yapılması genel idare kurulu tarafından kararlaştırılınca Ahmet Oğuz, 17
Haziran 1965’te partiye yeni katılan Türkeş ve arkadaşlarının huzursuzluk yarattığını belirterek genel
başkanlıktan ayrıldı. Bu gelişme sonrasında CKMP’nin Türkeş ve arkadaşlarının katılımından sonraki
ilk büyük kongresi, 1 Ağustos 1965 tarihinde yapılmıştır. Bu tarihe kadar CKMP parti genel müfettişi olan
Türkeş, partinin taşra teşkilâtıyla sıcak ilişkiler içine girmesi sonucunda kongrede Ahmet Tahtakılıç’a
karşı genel başkanlık mücadelesini kazanmıştır. Kongrede partinin eskiler kanadı Ahmet Tahtakılıç’ı,
yeniler kanadı ise Alparslan Türkeş’i aday göstermişlerdi. Tahtakılıç’ın 516 oyuna karşılık Türkeş 698
oy almıştır. Bu tarihten sonra parti yeni bir kimlik kazanacaktır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
toplantılarda partinin ambleminin de bu isme uygun olarak Türk-İslâm ülküsünü sembolize edecek
bir şekilde olması kararlaştırılmıştır. Sonuç olarak “millî” kavramının kullanılabilmesi için Bakanlar
Kurulu’nun iznine bağlı olması gibi bazı bürokratik engeller sebebiyle genel idare kurulu, “Milliyetçi
Hareket Partisi” isminde karar kılmıştır. Bu isim kabul edildikten sonra partinin amblemi de değiştirilmiş,
“Terazi” olan eski amblem yerine “Üç hilâl” sembolü benimsenmiştir. Gençlik kollarının amblemi ise
“Hilâl içinde Kurt” motifi benimsenmiştir.
Milliyetçi Hareket Partisi bu tarihten itibaren Türk siyasî hayatında yerini almıştır. Bu tarihten
sonra milliyetçi camianın özellikle de aydınların ilgisini üzerinde toplamıştır. Milliyetçi akımın değer
ve amaçlarını Türkiye’ye tanıtmaya çalışmıştır. Bu nedenle 1969 yılı milliyetçi akım için bir başlangıç
teşkil eder. Ancak her ne kadar Milliyetçi Hareket Partisi 1969 yılında kurulmuş gibi gözükse de asıl
hareketlenme Türkeş’in CKMP bünyesine katılımı ile gerçekleşmiştir. Asıl temeller de bu tarihten itibaren
atılmaya başlanmıştır.
MHP’nin 1969 yılında ortaya çıkışını, Türk milliyetçiliği adına ortaya konan bir siyasî tavır olarak
kabul etmek gerekir. Bu tavrı, Atatürk’ün ölümüyle birlikte atıl kalan, pasifleştirilen ve sınırlı sayıdaki
aydınlarımızın zihinlerinde muhafaza edilmeye çalışılan Türk milliyetçiliği fikriyatının, saklandığı
zihinlerden tekrar çıkarılması ve ataletten kurtarılması şeklinde mütalâa etmek mümkündür.
Çok partili hayata geçişle birlikte kurulan, 1945›te Millî Kalkınma Partisi, 1946›da Demokrat
Parti, 1948›de Millet Partisi, 1952›de Türkiye Köylü Partisi ve 1957›de Cumhuriyetçi Köylü Partisi›nin
kendi dönemleri içinde Türk siyasî hayatında bıraktığı tesirler MHP›nin gelişme zeminini hazırlayan
olaylardır. Yukarıda adı geçen bütün bu siyasî partiler millî şef döneminin antidemokratik uygulamalarına
tepki olarak farklı zaman ve zeminlerde ortaya çıkmışlar, birtakım farklılıkları olmakla birlikte hemen
hemen hepsi aynı «milliyetçi çizgi» üzerinde siyasetlerini geliştirmeye çalışmışlardır. MHP ise ortaya
koyduğu ideoloji ile bu partilerin farklılıklarını ortadan kaldırarak onların bir yekûnu ve Türk milliyetçiliği
fikriyatının ulaşması gereken tarihî ve tabiî sonucu olmuştur. Dolayısıyla MHP›nin doğuşu Atatürk
dönemi sonrasında Türk milliyetçiliğinin geçirdiği çetin ve sert aşamaların tabiî bir sonucudur. Türk
milliyetçiliği, hak ettiği kıymeti 1969›dan itibaren MHP›nin ortaya koyduğu siyasî söyleminde bulacaktır.
MHP, diğer partilerde görüldüğü gibi yukarıdan bir emirle kurulmuş veya herhangi bir partinin
bakiyeleri üzerine oturmuş bir siyasî teşekkül olarak da doğmamıştır. Tam aksine tarihî bir görevi,
toplumun şartlarına göre, adım adım gerçekleştirme idealini benimseyen, milletin temel değerlerine
sahip çıkan bir parti hüviyetiyle oluşmuştur. Bu tarihten sonra MHP yeniden teşkilâtlanma dönemini
yaşamıştır. Yine bu süre içerisinde “14’ler”den Türkeş’e yakınlığı ile bilinen bazı isimlerin partiden
ayrıldığı görülür. MHP yeni adı ile ilk defa 12 Kasım 1969 seçimlerine girdi. Bu seçimler sonucunda oy
oranını 1965 seçimlerine göre artırmasına rağmen %3.03 oranında oy topladı ve yalnızca Alparslan
Türkeş Adana Milletvekili olarak Meclise girebildi. Bu dönemde sesini sık sık duyurabilmesine ve
örgütlenme özelliklerine rağmen MHP’nin belli bir seçmen tabanı dikkat çekmektedir.
84
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
MHP’nin sadece ismine ve sembolüne baktığımızda onun ideolojisi hakkında az çok bir fikre
sahip olabiliriz. MHP’nin ideolojisinin birinci boyutunu Türk-İslâm sentezi oluşturur. Bu sentez parti
kurulduğunda ortaya atılan bir olgu değildir. Senelerden beri var olan ve günümüze kadar gelen birtakım
değerlerin birleşimidir. Bu değerler birleşimi Ziya Gökalp’ın “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak”
formülüne dayandırılabilir.
Orhan Türkdoğan’ın da dediği gibi ilk defa bir parti dinin Türk toplumu içindeki yerini ve değerini
belirtmiştir. O güne kadar bir teori şeklinde yer alan din ve milliyetçilik sentezi artık MHP ile birlikte siyasî
hayata geçiriliyordu.
MHP’nin ideolojisinin ikinci boyutunu “Dokuz Işık” doktrini oluşturmaktadır. Alparslan Türkeş bu
boyutu “Görüşlerimizin temeli Türk milliyetçiliği ise siyasî aksiyonun dayandığı doktrin 9 Işık’tır” şeklinde
özetlemiştir.
Çeşitli tarihlerde kabul edilmiş parti programlarında ve Türkeş›in eserlerinde MHP›nin amacı
«yeni bir devlet düzeni kurmak» olarak belirtilir. Dündar Taşer ise bu amacı «Milliyetçi hareket, yeni bir
yolun takipçisidir. Bu yol, Türk milletini millet yapan unsurları, asıl benliğine kavuşturmak, ona sonradan
eklenmiş, ondan olmayan, onun öz benliğine aykırı olan yamalardan kurtarmaktır» şeklinde izah
etmektedir.
www.ulkuocaklari.org.tr
Bu düzeni kurmak için “İslav Marksizmine” veya Anglo-Sakson kapitalizmine” gerek olmaksızın
“üçüncü bir yol” önerilmektedir. Bu üçüncü yol “dünya proleteryasıdiktatoryası kurma ütopyasına bir
tekme vurup tam olarak Türk Milletinin güçlenmesini amaç edinen bir millî ülkü” olacaktır. Bu ülkü
“Türk Milletinin toplum olarak büyük bir hızla kalkınmasını sağlayacak yüzde yüz yerli, yüzde yüz millî
bir doktrin olmalıdır.” Bu doktrinin ruhu “Her şey Türk Milleti için, Türk’e doğru Türk’e göre prensipleri
olmalıdır denilmektedir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
85
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
II. DÜNYA SAVAŞI’NDAN SONRA TÜRKÇÜLÜK VE XX.
YÜZYILDAN SONRA ONUN GELİŞİMİ
Rafael Muhammetdin
“Soğuk Savaş” Yıllarında Türkçülük, Tanınmış Türk İdeologu Nihal Atsız’ın Temel
Düşünceleri
Soğuk Savaş yıllarından kasıt II. Dünya Savaşı sonunda başlayıp, yüzyılımızın 80’li yıllarının 2.
yarısına kadar uzanan bir dönem. Bu dönem de Türkçülük üzerine bir fikri ideolojik cereyan hakkında
konuşmak için hiçbir neden yoktur, zira totaliter ideoloji ve baskı rejimi kültür sahasında dahi Türkçülüğe
gelişme imkanı tanımadı. Türk Cumhuriyetleri arasındaki tüm kültürel ilişkiler Moskova tarafından
ayarlanır ve kontrol edilirdi. Bütün temas ve faaliyetler Rusya’nın hakimiyeti ve komünist ideolojisinin
bayrağı altında gerçekleştirilmiştir.
Türkiye’de ise, bu yıllar içinde geniş anlamlı bir Türkçülük, yani Türk halkları arasında dayanışma
anlamındaki Türkçülük ideolojisi toplumsal bir düşünce tarzı olarak teşvik görmüyor ve devlet
siyasetinin bir parçası olarak dahi yasaklanmıştı. O zamanlarda Türkiye açısından gerçek bir tehdit
unsuru oluşturan Kuzeydeki azılı komşunun asabına dokunmamak için, Türkiye’nin resmi makamları Z.
Gökalp’in 1924’de ölümünden ve 1931’de “Türk Ocağı” adlı cemiyetin kapatılmasından sonra Türkçülük
düşüncesini Türkiye toprakları ile sınırladılar. O zamanlardan bu yana ve SSCB’nin dağılmasına kadar
pragmatik Türk liderleri Sovyetler Birliğindeki Türk Cumhuriyetleri ile herhangi bir işbirliği veya beraberlik
meselesini gündeme getirmediler. Diğer taraftan, Türkiye›nin yönetimi, komünist Türk Cumhuriyetleri
ile ilişkiler yoluyla ülkeye Moskova›nın gizli istihbarat servisi ve komünist ajanların sızmasından endişe
etmekteydiler.
Bu yıllarda Türkçülük ideolojisi açısından Türkiye bir nevi ideolojik boşluk içinde bulunuyordu.
Bu boşluk, bir taraftan Atatürkçülük, diğer ta raftan komünist rejim sempatizanı solcuların ideolojileri ile
nispeten doldurulmava çalışılmaktaydı. İdeolojik boşluk yıllarında Türkiye’de çok yönlü ve yetenekli bir
kişi olan Nihal Atsız (1905 - 1975) ortaya çıkmış ve Türk çülüğün propagandasını yaymak yolunda harıl
harıl çalışmaya başlamıştı. Bu noktada Nihal Atsız hakkında bazı biyografik verileri getirmek doğru olur
kanaatindeyiz.
86
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Hüseyin Nihal Atsız 12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Ortaokulu tamamladıktan
sonra İstanbul Üniversitesi ve ona bağlı yatılı kısım olan muallim mektebinde eğitim görmüştür.
1930’da üniversitenin Edebiyat Fakültesinden ve aynı zamanda yüksek muallim mektebinden me
zun olarak 1933 yılına kadar Profesör Fuat Köprülü’nün yanında asistan olarak çalışmıştır. Asistan
olarak çalışırken 1931-1932 yıllarında “Atsız” dergisini çıkarmaya başlar. Dergi işine Fuat Köprülü, Zeki
Velidi Togan ve Abdülkadir İnan gibi Türkçü, edebiyat ve tarih alimleri de katılmışlardır. Dergi o yıllarda
ilim, fikir ve sanat alanlarında geniş tesirli Türkçü bir çığır açmıştır. 1933 - 1955 yılları arasında Nihal
Atsız Türkiye’nin muhtelif lisele rinde Türk dili ve edebiyat öğretmeni olarak çalışırken, aynı sıralarda
zaman zaman “Orhun” adlı Türkçü bir dergiyi de yayınlayabilmiştir. Mart 1944’de Nihal Atsız “Orhun”
dergisinde Türkiye’nin devrin başbakanına hitaben yazdığı “açık mektup” unda Milli Eğitim Bakanlığını,
yazar Sabahattin Ali’nin başını çektiği Marksistlerin eğilimli çevrelerin artan faaliyetlerine göz yummakla
suçlayıp, Milli Eğitim Bakanını istifaya davet etmişti. Bu şekilde Türkçüler, Türkiye’nin solcularına karşı
düşüncel alanda savaş ilan etmiş oldular.
1967 yılında Atsız solculara karşı aynı savaşını yinelemiştir. Bu defa kendi makaleler serisinde
bölücü Marksistlerin Güneydoğu bölgelerinde yaptıkları gizli faaliyetlerini açıklayıp, bölgede komünist
yönetim sistemini yerleştirme planlarını ifşa etmişti. Milliyetçilerin solculara olan bu düşüncel mücadele
devlet tarafından her iki tarafa karşı davalar açılması ile sonuç lanmış ve Nihal Atsız birkaç kere hapse
girmişti.
1952’den 1969 yılına kadar Atsız Süleymaniye Kütüphanesi’nde çalıştığı sırada edebiyat, tarih
ve Türkçülük konularında en önemli eserlerini yazmıştır. 1975 yılında İstanbul’da geçirdiği bir kalp krizi
sonucunda vefat etmiştir.
Türk Ülküsü (1955) Dünya bir mücadele alanıdır. Mücadele yaşamak için gereklidir. Mil letleri savaşa hazır eden iki
faktör vardır: biri maddidir ki buna “teknik” diyoruz, diğeri ruhidir, ona da “ülkü” adını veriyoruz. Uzun
yılların tarih müşahedesi sonucunda eşit maddi kuvvetler arasındaki mücadelenin daima ruhi bakımdan
üstün olan tarafın kazandığını göstermiştir. Ruhsal kuvvet, milli üstünlük inancı ve büyüme arzusu, milli
ülkülerdir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
87
www.ulkuocaklari.org.tr
Nihal Atsız çok yönlü Türk ideologu ve çok yetenekli bir şahsiyetti, hem istidatlı bir romancı, şair,
gazete ve dergi yazarı, hem öğretmen, düşü nür ve Türkçülüğün propagandisti idi. Öğretmen, yazar
ve şair olarak faaliyetlerinin temel amacı, toplumda Türkçülük fikirlerini yaymak ve benim senmelerine
hizmet etmekti. Esasen bu tutumunu popüler ve tanınmış romanlarının adları da yansıtmaktadır:
“Bozkurtların Ölümü” (1946), “Bozkurtlar Diriliyor” (1949), “Deli Kurt” (1958). Nihal Atsız toplam altı
büyük roman, 38 şiir, Türk tarihi ve edebiyatı üzerine yazılmış 30 bilimsel inceleme, Türk ansiklopedisi
için hazırlanmış 40 makale ve muhtelif dergi ler için yaklaşık 450 makale yazmıştır. 1941 -1972 yılları
arasında yazmış olduğu muhtelif makalelerinin derlendiği “Türk Ülküsü” kitabında düşünceleri en
konsantre ve açık bir şekilde ifade edilmiştir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Milli ülküler, toplulukların yaratıcı ve itici kuvvetidir. Türk ülküsü, Türkün büyüklüğüne ve Türkün
kudretine inançtır. Milli ülküsü olmayan insanın hayvandan farkı yoktur. Hayvanlar ızdırap ve ölümden
kaçar, kuvvetliden ise korkarlar. Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetli ile mücadeleyi
göze alabilen yaratık, ancak ülküsü olan insandır. Bir zamanlar ülkü rolünü dinler üstlenmişlerdi.
Bugünkü ülküler ise tamamı ile millidir. Dini inancı da kapsamış olan milli ülkü insanları güçlendiren,
asilleştiren, sürükleyen bir duygu ve düşüncedir.
Büyüklük Ülküsü (1962) Ülküler birer büyüklük davasıdır ve bundan dolayı büyümek isteyen, büyümeyi amaçlayan
milletlerin ülküsü vardır. Büyüklük davası, yani ülkü, çoğu zaman savaşla elde edildiği içindir ki, insanlık
tarihinde büyük kahra man ve kumandanların daima ayrıcalıklı yerleri olmuştur. Hükümet darbelerinin
sanat haline getirildiği bazı ülkelerde bunun asıl sebebi bu ülkelerin bir büyüklük ülküsünden yoksun
olmalarıdır. İktisadi yoksulluk, siyasi buhranlar, sadece işin görünen tarafıdır, asıl ve gerçek sebep ise
milli ülküsüzlükten yoksun olmalarıdır.
Bugün, Türklerin büyük ülküsü ulu Türkistan’dır, nitekim büyüklük ülküsü aynı zamanda büyük
fedakarlıklar ülküsüdür de. Bundan dolayı korkaklardaki aşağılık duygusu büyüklükten korkarak hep
küçük kalmayı tercih eder.
Türkçülük, dışarıdan gelmemiş olan tek düşüncedir (1943-1950) Türkçülük, Türk milliyetçiliğine
verilen addır. Türkçülük Türk sevgisini ve Türk menfaatini gözeten bir ülküdür. Türkçülük büyük Türkün
ilinde, Türk uruğunun kayıtsız şartsız hakimiyetidir. Türkçü insan, milli çıkarları kişilerin çıkarları üstünde
tutan, milli mukaddesata ve geçmişe saygı duyan, görev ahlakı yüksek olan, haksızlık ile mücadelede
korkusuz olan insandır. Günümüz Türkiye’sinde mevcut fikir akımları arasında yerli ve milli olan yegane
fikir Türkçülüktür. Faydalı veya zararlı olan diğerlerin hepsi dışarıdan ithal edilmiştir. Komünizm bizlere
Rusya’dan aktarılıp vatana ihanet ile eş manaya gelmiştir. Milletlerarası Yahudi kökenli olan masonluk
Balkanlar yoluyla Türkiye’ ye de sızmıştır. Günümüzün saygın demokrasilerin vatanı İngiltere ve
Fransa’dır. Epey taraftarı olan iktisadi liberalizm ve devletçilik düşünceleri de yabancı kökenli olup, İtalya
ve Almanya’da doğmuştur. Türkler tarafından benimsenip milli bir görünüm kazanmış olan Müslümanlık
dahi, aslında Türk menşeli değildir. Türk kökenli olan yegane düşünce, yegane ülkü, yalnız Türkçülüktür
ki bu düşünce milli şuurumuzun gelişmesine paralel bir şekilde büyüyecek, güçlenecek ve atılımlar
gerçekleştirecektir.
Türkiye›de Sağcı Ve Solcu Kimlerdir (1968)
İktisadi bakımdan devletçi olmayan, liberal muhafazakarlar sağcı sayılmış, dini inkar
ettiklerinden solcular dindar olanları sağcı olarak nitelemişlerse de bu tarifler eksik ve kısırdır. İdeolojik
bakımdan «sağ» milliyetçiliği, «sol» beynelmilelciliği temsil ettiği için, solda beynelmilelcilerin, sağda
Türkçülerin yer aldıkları farzedilir. Beynelmilelci ister dünya, ister İslam beynelmilelcisi olsun, Türklüğü
ihmal eden veya yok sayan ve baş tacı etmeyen bütün düşünceler solcudur. İktisadi doktrinler
kısa sürede değişmektedir. Değişmeyen prensipler milliyetçilik ve beynelmilelciliktir. Biz Türkçüler,
88
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
sağcıyız. Sosyal adaletçi olmamız, vatanın nimetlerini turistlere değil de soydaşlarımıza paylaştırmak
istememiz, gerçek ahlakın gerektirdiği, adaleti sağlamayı dilememiz, asla solcu olmamızı gerektirmez.
Türkiye’nin solcuları henüz ortada yokken, Türkçü şair Mehmet Emin Yurdakul herkes tarafından
kolay anlaşılan şiirleri ile Türk milleti için sosyal adalet istiyordu ve bu fikir onun Türkçülüğünden
kaynaklanmıştı. Bu fikri yıllarca sonra “sömürü” nakaratı ile başla yan plaklar misali Musevi asıllı
olan Marks’dan almış değildi. Velhasıl Türkçüler sağcı olduğuna göre sol uçtakiler komünisttirler,
iki sinin arasındaki yer milli fikre veya beynelmilelciliğe olan yakınlık veya uzaklıklarına göre diğer
ideolojiler tarafından doldurulmaktadır. [67, s. 55-60] Türk halkı değil, Türk milletiyiz. (1969) “Millet,
bağımsız yurdu olan teşkilatlı bir topluluktur”. Komünistler “milleti” kabul etmediklerinden, bu
kelimeden ürker ve daima “halk” keli mesini kullanırlar, fakat bu iki sözcük eş anlamda değildir.
Günümüzde “halk” sözcüğü edebi dilde “milletin bir bölümü” yahut “halk tabakası” manasında kullanılır.
“Halk” sözcüğü yalnız o sırada mevcut olan bir topluluğu ifade eder. “Millet” ise hem geçmişte hem
günümüzde ve gelecekte vardır ve “millet” “var olma” şuurunun ifadesidir. Türkiye’de insanlar “Türk
halkı” olarak tanımlandıkları zaman sadece çalışıp kazanan, hareket eden, oturan veya eğlenen bir
yığın akla gelir.
Aynı insanlar “Türk milleti” olarak ele alındığında, geçmiş asırlardan kopup gelen, muzaffer, kültür
yaratmış, gelecek için ülküsü (vizyonu) olan, bu ülkü için savaşların gerektirdiği kadar hertürlüfedakarlığı
göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur. Komünistler için insanlar sosyal denemelerde kullanılan
bir hammad de yığınından başka bir şey değildir. Esasen halk, zaten şuursuzdur. Baştaki zorbalar
neyi telkin ederlerse onu körü körüne yapar. Bu şekilde iktisadi bir takım başarılar sağlanır, yollar
yapılır, kanallar açılır, ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinleştirilir, ancak bütün bunlar yapılırken halk
kitlesinden milyonlarca insanın ölmesine önem verilmez. Millet ise şuurludur. Neyi, ne için yaptığını
bilir. Halk, sırtında makineli tüfekler işlediği için savaşta ileri yürür. Millet ise bir görev yaptı ğına
inanarak ateşe atılır, yaradılıştan cesur olmasa bile, sırf haysiyet ve utanç duyguları yüzünden ölüme
doğru gitmekten çekinmez. Türk milleti Türk kökenli olanlarla Türk kökünden gelmemiş olduğu halde
Türkleşmiş kimselerden meydana gelen bir topluluktur. Bizler çobanından bilginine kadar bir bütün
halinde olan Türk milleti yiz ve bu millet siyasi sınırlarla ölçülmesine imkan olmayan Adalar Denizi ve
Tuna’dan Altayların ötesine kadar uzanan geniş dünyada yaşayan yaratıcı bir millettir. [67, s. 49-51,54]
Türkçülük ülküsünün değişmeyen iki unsuru vardır: soyculuk ve Turancılık. Soyculuk her şeyden
evvel bir milli savunma aracıdır. Türklerin aynı soydan geldiklerini anlamaları ve benimsemeleri olayı
onları başka milletler tarafından temsil edilmelerinden korumaktadır. Turancılık ise, Tür kün tarihi
vatanı olan ve çoğunlukla üzerinde hala Türklerin yaşadığı ülke leri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe
kavuşturma emelidir. [67, s. 95,99]
Milli Siyaset, Türkçülük ve Siyaset (1970-1972) Moskova’nın köleleri olan Türkiye’deki komünistlerin yaptığı gibi Türkçülük ülküsünün ardında
Nazizm korkuluğunun mevcudiyetini kabul etmek, dünyadaki fikir hareketleri hakkında hiç bir
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
89
www.ulkuocaklari.org.tr
Soyculuk ve Turancılık (1952) Ülkü Ocakları Eğitim Programı
şey bilmemek ve dolayısıyla fikirsiz olmak anlamına gelir. Alman milliyetçiliği olan Nazizm ile Türk
milliyetçiliği olan Türkçülük nasıl aynı şey olabilir ki. Aksine bütün milliyetçiliklerin birbirine karşıt
oldukları gibi, Türkçülük ile Nazizm de iki ayrı milletin milli menfaatlerini ön planda tutan fikir sistemleri
olarak birbirlerine karşıttırlar.
Zaten Türkçülükte diktatörlük de olamaz, çünkü Türkçülük demokra tik bir sistemdir. Ancak
Türkçülükteki demokrasi laçka olmamış, soysuzlaşmamış, ciddi ve disiplinli,ahlak dışı telkinlere izin
vermeyen bir demokrasidir.
Atatürk’ün ölümünden bu yana, Türkiye pasif bir devlet siyaseti güt mektedir. Atatürk’ün zemin
ve zaman icabı olarak kendisinin yaşadığı devir için geçerli olan “yurtta sulh, cihanda sulh” prensibini
ebedi düştürmüş gibi benimseyip, siyasetini bu esas üzerinde yoğunlaştırmıştır. Barış uğruna kimseyi
gücendirmemek siyaseti hakim olmuş, bu zih niyet ise Türkiye’nin siyasi sınırları dışındaki Türklerin
ihmaline sebep ol muştur. Herhangi bir devlette yaşayan Türklerle ilgilenmek, o devleti gücendirir, tedirgin
eder, kızdırır diye cihan Türklüğü adeta inkar edilmiştir. Bugün Türkçülük cereyanı siyasi değildir, fakat
bir gün siyasi bir kuruluş durumuna gelirse, bütün Türkleri kurtarıp birleştirecek bir program ile ortaya
çıkacaktır.
Nitekim Atsız, Şubat 1962’de “Orhun” dergisinde “Türk milletine çağrı” adlı makalesi ile Türk
milletine dokuz ışıktan (ilke) ibaret plan bir kalkınma programı sunmuştur: 1) Türkçüyüz, 2) Arınmış
Türkçeciyiz, 3) Yasacıyız, 4) Toplumcuyuz, 5) Milli gelenekçiyiz 6) Şuurlu demokrasiye taraftarız, 7)
Ahlakçıyız, 8) Bilimciyiz, 9) Teknikçiyiz Bu ilkelere bakıldığında Nihal Atsız’ın Türkçülüğü kendisinden
evvel yaşamış ideologların Türkçülüğünden hangi noktalarda farklıdır ve Atsız, Milliyetçilik ve Türkçülük
kuramlarına nasıl bir yenilik katmıştır. Önce onun «millet» kavramı anlayışının özelliklerini gözden
geçirelim.
Örneğin, Yusuf Akçura 1904’de “Üç Tarzı Siyaset” adlı eserinde Av rupa halkları ile mukayese
edildiğinde Türklerin milli düşünce ve devleti etnik prensip temelinde kurma ilkesi hususundaki
tasavvurlarının henüz çok bulanık olduğunu söyler. Ziya Gökalp Arnavut olan bir öğretmeninin etki
sinde milli fikir üzerinde ciddi olarak düşünmeye başladığını itiraf eder, yani bu iki Türkçü milletin ve
milliyetçiliğin meydana gelmesini somut tarihi gelişmelere bağlamışlarsa, Nihal Atsız “Milletler binlerce
yıldan beri var”, “Türk milleti üç bin yıldan beri vardır ve “Millet, bağımsız yurdu olan teşkilatlı bir
topluluktur” düşüncesini ileri sürmüştür. Milletin oluşması için, Nihal Atsız’a göre, Etnos’un (kavimin,
budunun) maneviyatı, insanların kendi Etnos’una sadakati, Etnos’un tekliği (birliği) ve insanların Etnos
çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutabilmeleri gibi etkenler öneme sahiptir. Demek ki, Atsız Etnos’un
kendi büyüklüğü nü ve tarihteki rolünü çok iyi kavramasının gerekliliğine inanırdı. Bununla beraber
Nihal Atsız’ı önceki Türkçülerden ayıran en büyük özelliği Türkçülüğü politik ve ideolojik alanlara
sokmaya çalışması olmuş tur. Atatürkçülüğün güçlü etkisi altında Y. Akçura ve Z. Gökalp Türkçülüğü
sadece Türk halklarının kültürel - manevi yakınlığı düşüncesine ve bu yakınlığın zorunluluğuna
inhisar ettirmişlerdi. Gerçi Nihal Atsız daha 1970’de, Türkçülük siyasi bir olay değildir di ye yazmışsa
da, gerçekte makalelerinin çoğunluğunda Türkçülüğü siyaset ve ideoloji alanlarına taşımıştır. Bunun
dışında Atsız, Türkiye’nin XX. yüzyılın 40’lı yıllarında artık zamanı geçmiş ve aktüalitesi kalmamış
90
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
“Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibini gereksiz saymıştır. Atsız’a göre, bu prensip Sovyetler Birliği olarak
adlandırılan İmparatorluğun sömürüsü altında ezilen Türk kardeşlerini kurtarmaya engel olmaktaydı.
N. Atsız toplumdaki “sol ve sağ kuvvetler” deyimine yeni bir anlam kattı. Ona göre, insanların “solcu”
veya “sağcı” olmalarının kriterleri, onla rın toplumdaki ekonomik model görüşlerinden kaynaklanmaz.
Bu açıdan bakıldığında insanların özel mülkiyet veya kollektif mülkiyetin taraftarları olmalarının önemi
de yoktur. Atsızlara göre, kişiler milliyetçi iseler, demek ki sağcıdırlar, enternasyonalist veya kozmopolit
iseler demek ki solcudurlar. Her ne kadar biz yukarıda Nihal Atsız’ın Türkçülüğü siyasi bir etken yapmaya
çalışmıştır diye yazıyorsak da, aslında Atsız profesyonel bir siya setçi değildi, zira kendisi somut politika
ile uğraşmamıştır.Buna rağmen onun Türkçülüğü politik düşüncelerle meşbu (doygun) idi. Atsız, siyasi fi
kirlerini gazete ve dergilerdeki makaleleri, romanları ve başka eserleri yo luyla geniş çevrelere yaymaya
çalışmıştır. Sonuç olarak özetlediğimiz takdirde, Nihal Atsız’ın eserleri vasıtası ile Türkiye’nin binlerce
gencinin kalplerindeki Türkçülük alevinin sönmesi önlenmiştir diyebiliriz. Atsız Y. Akçura ve Z. Gökalp
Türkçülükleri ve günümüz Türkçülüğü arasında manevi bir köprü rolünü oynamıştır.
Türkiye’nin Bugünkü Türkçüsü Alparslan Türkeş
Alparslan Türkeş 1961 yılı askeri darbesine aktif bir şekilde iştirak etmişti. 1965’de kurulan
Cumhuriyet Köylü Partisi’nin başkanlığına getiril mişti. (1969’da bu parti ismini Milli Hareket Partisi olarak
değiştirmiştir). 1977’de MHP’den 17 milletvekili seçilmiş bulunuyordu (bu sıralarda Millet Meclisi’nde
toplam 450 milletvekili olmuş). 70’Ii yılların ikinci yarı sında, gençlerin belli bir kısmında MHP’nin çok
sempatizanı vardı. Bu gençler gruplaşmalara bölünmüş, milliyetçi ve solcu gruplar arasındaki mücadele
çok sertleşmişti ve zaman zaman terör şeklinde gerçek bir savaş görünümünü almıştı. 1975 - 1980 yılları
süresinde bu mücadelede yaklaşık 5000 kişinin öl düğü rivayet edilir. Milliyetçilere bakılırsa, o yıllarda
milliyetçi güçler Türkiye’yi Komünizm ve solcu anarşizmin yayılmasından kurtardılar. 1980’de iktidarı
ellerine geçirmiş olan askerler her türlü politik faaliyeti muvakkat olarak yasaklayıp, gerek solcuların
gerekse milliyetçilerin liderlerini hapsettirdiler. Bunlar arasında A. Türkeş de vardı. Türkeş yaklaşık üç
yıl hapiste kalmıştır.
Daha sonraki yıllarda A. Türkeş MHP ve Milliyetçi Çalışma Partisi’nin başkanı olmuştur. Kendisi
sade Türkiye’nin aktif ve otoriteli bir siya setçisi değil, tüm Türk dünyasının manevi lideri olmuştur. Türkeş
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
91
www.ulkuocaklari.org.tr
Alparslan Türkeş 1917 yılında Kıbrıs’ta (Lefkoşe)’de doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini
Lefkoşe’de yapmıştır. Ailesinin Türkiye’ye göç edip, İstanbul’a yerleşmesinden sonra, 1936’da askeri
liseye devama başlayan ve daha sonra, 1938 yılında Harbiye’den mezun olan Türkeş 1938’de Piyade
Asteğmeni rütbesi ile ordu saflarına katılmıştır. Daha sonra Harp Akademisi imtihanlarını kazanarak,
Harp Akademisine girmiş ve başarılı bir öğrenim devresinden sonra kurmay subay olmuştur. 1948 1956 yıllarında bir taraftan ABD’nde Türkiye’nin askeri tem silciliğinin üyelik görevinde bulunurken
ABD’nin Piyade Harp Yüksek Okulunu ve Amerikan Harp Akademisini başarıyla tamamlamış aynı süre
içinde “University of America” da “International Economics” takip etmiştir. Yurda dönen Türkeş 1956’da
Almanya’daki “Atom ve Nükleer Silahlar” okuluna gönderilmiş ve bu okulu da başarıyla tamamlamıştır.
27 Mayıs 1960’a kadar Avrupa’da Türk Genel Kurmayı’nı temsilen muhtelif NATO toplantılarına ve
askeri manevralara katılmıştır. 1960’da Türkiye’ye dönmüştür.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
sağ par tilerin oluşturduğu koalisyon hükümetlerinde “Başbakan yardımcılığı” göre vinde de bulunmuştur.
İngilizce ve Fransızca bilen Türkeş, siyasi düşüncele rini “Temel Görüşler”, “Türkiye’nin Meseleleri”,
“1944 Milliyetçilik Olayı”, “Dış Politikamız ve Kıbrıs”, “Yeni Ufuklara Doğru”, “Kahramanlık Ruhu”, “Gönül
Seferberliği” ve “Dokuz Işık” eserlerinde açıklamıştır. Türkeş’in milliyetçilik, Türkçülük ve diğer problemler
üzerindeki görüşlerini eksiksiz olarak “Dokuz Işık” adlı kitabında okuyoruz. Bu kitap ilk defa 60’lı yılların
sonunda yayınlanmış, daha sonraları muhtelif zamanlar da birçok defalar yeniden basılmıştır. 1993
yılında yapılan son baskısı 570 sahifeden ibarettir. Bu eserde A.Türkeş’in 60’lı - 80’li yıllar içinde en ö-nemli
makale ve konuşmaları derlenmiş ve milli görüşleri “Dokuz Işık” doktrini şeklinde sunulmuştur. Bunlar:
1. Milliyetçilik, 2. Ülkücülük, 3. Ahlakçılık, 4. İlimcilik, 5. Toplum culuk, 6. Köycülük, 7. Hürriyetçilik ve
Şahsiyetçilik, 8. Gelişmecilik ve Halkçılık, 9. Endüstri ve Teknikçilikdir Türkeş bu kitabını yazarken,
şüphesiz kendi seleflerinin düşüncelerine de dayanmıştı, fakat kitapta Türkeş’in Türkçülük meselelerine
kendine özgü yaklaşımları ve yorumları da vardır. Türkeş bu kitapta güncel problemler hakkındaki
düşüncelerini ifade etmiştir. Bundan dolayı biz yazarın sadece Türkçülük gelişimine yaptığı yeni ilave
ve düşüncelerini gözden geçireceğiz. Ülkede Kemalist görüşün ağır basması dolayısıyla Y. Akçura ve
Z. Gökalp düşüncelerini sadece Türk halklarının kültürel-manevi yakınlığı düşüncesiyle sınırlamış ve
Nihal Atsız›ın eserleri politik Türkçülüğün mey dana gelmesi için düşüncel bir temel oluşturmuş iseler, A.
Türkeş›in en bü yük başarısı, milliyetçilik ve Türkçülük fikirlerini somut politik alanda ha yata gerçirmek
olmuştur. Türkeş tarafından kurulmuş MHP onun fikirleri doğrultusunda hareket ederek zamanında
Türkiye’deki politik duruma ol dukça büyük bir tesir icra etmekteydi.
Türkeş fikri siyasetten pratik siyasete geçişini şöyle anlatmaktadır:”Siyasi teşkilatlanmaya
gitmeyen fikir hareketleri, iktidar güçleri tara fından daima yakından takip edilmekte ve kontrollerinin
dışına çıkan bir gelişme tespit edildiği an, her türlü vasıta mubah görülerek, darbe yapılmak tadır.
Dolayısıyle Türk milliyetçiliği de iktidarı hedefleyen yeni bir yol takip etmelidir. Yazarın fikrine göre,
“Dokuz Işık” kitabının başlıca düşüncesi: “Türkiye’de son zamanlarda kapitalistler ile komünistlerin
fikri bir çatışmaya girdikleri görülür. Bu iki felsefe de ithal malı, ikisi de maddeci ve her ikisi de Türk
milletine yabancıdır. Buna mukabil biz % 100 milli maneviyatçı bir doktrin ile ortaya çıktık Türkiye’de
son yıllarda hükümetlerin gafleti yüzünden hızla yayılma im kanı bulan komünist ideolojiye karşı bizler,
Türk milliyetçiliği ideolojisini geliş tirdik ve Komünizme karşı Türkiye’nin kalkınması ve yükselmesini
sağlayacak milliyetçi, modem bir doktrin oluşturduk. Bunun adına “Dokuz Işık” doktrini dedik. Biz
ne Kapitalizm, ne Komünizm, üçüncü bir yol, yani İslamiyet ve Türk milliyetçiliğinin manevi temeline
dayanan modem ilmin önderliğinde iktisadi ve sosyal bir doktrin ortaya koyduk” der. Şimdi de Türkeş›in
kitabında öne sürülen dokuz ışığı gözden geçirelim:
1. Milliyetçilik Yazarın tanımlamasına göre milliyetçilik, Türk milletini, Türk vatanı nı ve Türk Devletini
sevmek, bunların iyiliği ve yükselmeleri için heyecan ve şuur sahibi olmak demektir ve müşterek
tarihten gelen, müşterek tarih şuuruna sahip olan, aynı dine mensup, aynı kültürle yoğrulmuş, aynı
devleti kurmuş, yaşatmış ve bugün de aynı devletin sahibi ve aynı devletin bayrağı altında ve sınırları
içinde yaşayan insan topluluğu Türk milletini teşkil etmektedir. Fikrimizce selefleri Z. Gökalp ve N. Atsız
ile mukayese edildiğinde, A. Türkeş “millet” anlamının daha etraflı ve eksiksiz, çağdaş tanımlamasını
yapmıştır. Onun “millet” belirlemesinde karşılıklı olarak birbirini tamamlayan kültürel evrim ve devletin
idari cihetleri düşünülmüştür.
92
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
2. ÜlkücülükÖrneğin, Gökalp›e göre toplumsal tasarımlar şiddetli bunalımlar sırasında galeyana gelen
toplumun psikolojik etkisi altında büyük bir varlık ve güç kazanırlar. Toplumsal tasarımların bu durumuna
ülkü adı verilir. Toplumsal tasarımlar, yani ülküler, bütün toplumsal olayların nedenleri olmakla birlikte,
kendilerinin de doğmaları ve güçlenmeleri, güçsüzleşmeleri ve ölmeleri birtakım toplumsal nedenlere
bağlıdır. Bu nedenler, toplumsal yapıda oluşan değişmelerdir. Gökalp, ulusal ekonomi biliminin her
yerde ulusal ülküden önce değil, sonra doğduğunu savunuyordu. N. Atsız’a göre ülkü bir büyüklük
davasıdır , Türk ülküsü, Türkün büyüklüğüne ve Türkün kudretine ulaşmaya karşı duyulan istek ve
inancıdır.
a. Türkeş’e göre ise Türk ülküsü üç temele dayanmaktadır: a) Manevi ve maddi gelişim ülküsü,
b) Türk halklarının kendi mukadderatlarına kendilerinin hakim olmaları ve bağımsızlık ülküsü, c) Türk birliği ülküsü.
a) Gelişim Ülküsü: “Her şeyden evvel Türk milletinin ahlakta, maneviyatta, insanlık duy gularında en
yüksek seviyeye erişerek yaşaması, ilim ve teknikte dünyanın ileri gitmiş ülkeleri ile kıyaslanacak
hale gelmesi, ekonomik açıdan kalkınmış, tarımını modern tekniğe göre uyarlamış, modern sanayii
kurmuş, müreffeh bir toplum haline gelmesi, Türk milliyetçisinin Türk toplumu için düşüneceği ülkünün
esaslarından önemli bir kısmını teşkil etmektedir.” Türk birliği ülküsü Türkeş’e göre, yeryüzündeki
bütün Türklerin bir millet ve bir devlet halinde, tek bayrak altında toplanmalarıdır. Fakat bu birliği yazar,
uzaktaki bir hedef olarak hayal ediyor ve yalnız beş şartın birbirini takip ederek yerlerine getirilmesi
halinde gerçekleştirilebileceğini kabul ediyor.
4. Esir olan Türk yurtlarının ayrı ayrı bağımsızlıklarını kazanıp hür milletler topluluğu içinde layık oldukları
yerlerini almalarını sağ lamaya gayret etmek. 5. Esiri oldukları ülkelerden mülteci ve muhacir olarak
gelenleri sıcak bir ilgi ile karşılayıp, onları en yakın hedeflere ulaştırmak. Bağımsızlıklarına kavuşan
Türk ülkelerinin ileride aralarında sağlam bir kültür birliği kurulduktan sonra, birlikte verecekleri bir
kararla büyük bir Türk Birliği meydana getirmelerine çalışmak. Yukarıda yazdıklarımızdan anlaşılacağı
üzere, Ziya Gökalp’in ülküyü sosyal propaganda şeklinde anlamasına karşın, Türkeş’in ülküsü siyasi
alana yönlendirilmiştir. Onun ülküsü daha teferruatlı bir şekilde tasvir edilmiş ve daha olgunlaştırılmış
olarak görünmektedir. Türkeş, ülkü hakkında yazarken, bu ülkünün gerçekleştirilmesi için lüzumlu belli
önlem ve faali yetlerin programını da vermektedir.
3. Ahlakçılık Türkeş’e göre ahlakçılık genelde Türk milletinin ruhuna, örf ve adet lerine uygun yüksek
varlığını korumayı ve geliştirmeyi öngören esaslara dayanır. Türk ahlakı, İslam öncesi Türk töresi ile dini,
yani İslami ahlaktan i-barettir. Yazar ahlakta milli ve dini ilkelerin kopmaz bir beraberlik içinde olmalarını
savunmaktadır. Çağdaş Türk ideologu “Milliyetçiliği reddeden bir dincilik anlayışı ve İslamiyet2e
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
93
www.ulkuocaklari.org.tr
Bu beş şart aşağıda gösterilmiştir: 1. Öncelikle her türlü neşriyat ve propaganda yolu ile insanlık
haklarından mahrum edilmiş ve işkence ile imhasına çalışılan esir Türklerin haklarını korumak. 2.
Diplomasi yolu ile bunlara her türlü yardımı sağlamaya çalışmak. 3. İmkan nispetinde kültür birliğini
kurmaya çalışmak ve kuvvetlendirmek. Ülkü Ocakları Eğitim Programı
düşman bir milliyetçilik bize yabancıdır, bizim dışladığımız bir düşüncedir» der. Eğer Türkeş’te, İslam
öncesi Türk örf ve adetlerine dayanan ahlak kuralları, selefleri olan Z. Gökalp ve N. Atsız’in eserlerine
benzer bir şekilde anlatılmışsa, İslam ahlakının kuralları “Dokuz Işık” ta daha teferruatlı bir şekilde izah
edilmiştir, çünkü Türkeş XX. yüzyılın 60’lı - 70Ti yıllarında Türk toplumunda olan gelişmeleri de göz
önünde bulundurmuştur.
Türkeş: “Üzülerek belirtelim ki laiklik ilkesi günümüzde yurdumuz yönetici ve aydınlarınca yanlış
yorumlanan bir ilkedir”, diyor. “Genelde laiklik insanların, vatandaşların dini faaliyetlerine karışmak,
dini yaşayışla rına baskı yapmak anlamına gelmez. Bizde uzun zaman bu ilke, dine baskı olarak
kullanılmıştır. Fakat laiklik ilkesi, toplumumuz için din müessesesi nin gerekli olmadığı anlamına gelmez “
Türkeş’e göre: “Müslüman bir toplum olan Türk milletinin çocukları na ilkokullardan itibaren Müslümanlığın
temel esasları hakkında bilgi vermek ve onları yetiştirmek mutlaka gereklidir.Çocuk belirli bir yaşa
geldikten sonra, kendi hayatına kendisi yön verir, o zaman istediği dini akideleri yerine getirir veya
getirmez”
Kitabın yazarı: “Bugünkü eğitim sistemimiz içinde, orta öğretimdeki seçmeli dersler arasında,
İmam Hatip okullarında uygulandığı şekilde, Ku-ran-ı Kerim dersi, din bilgisi dersi mecburi olarak
üç saate çıkarılmalıdır. Türk vatandaşı, çocuğunun dini terbiyesini devletten beklemektedir. Devle
tin vazifesi ise “iyi insan ve iyi vatandaş yetiştirmektir” , şeklinde devam ediyor Okuyucularımızın
dikkatini Türkeş’in özellikle “ahlaklı ekonomi” hakkında yazdığı düşüncelerine çekmek istedik: “Bizim
gözümüzde mülk insanlara ilahi bir emanettir. Bu emanet üzerinde tasarruf, manevi planda Rabb’ın
rızasını, maddi planda kişinin ailesini, milli iktisat ve milli gelirin artışını hedef tutar ve bu arada ilmin ve
ahlakın gösterdiği yollardan ayrıl maz. Aksi takdirde, devlet mülke müdahale etmelidir. Mülkiyet hakkı
inkar edilemez, fakat mülk üzerinde hudutsuz bir ta sarruf da düşünülemez. Hedefimiz Batı medeniyeti
değil, Türk İslam medeniyeti ve cihan tekniğidir. İlmi, ayda dahi olsa gidip onu alacağız, fakat İslam
medeniyetinden ebediyen ayrılmayacağız. “
4. İlimcilik İlimcilik, olayları ve varlığı önyargılardan sıyırarak, ilmi metot ile incelemek ve girişilecek her
türlü faaliyette ilimi önder yapmak prensibidir.
5. Toplumculuk Toplumculuk her türlü faaliyetin toplumun yararına olacak şekilde yönetilmesi görüşüdür.
İçtimai ve iktisadi olmak üzere iki ayrı bölümü kapsa maktadır. Mülkiyeti esas kabul eden, fakat mülkiyetin
millet zararına kötüye kullanılmasına karşı olan bir görüşü belirler. Karma ekonominin ve ana stratejik
iktisadi faaliyetlerin devlet kontrolünde bulunmasını öngörür, sos yal görüş olarak sosyal adalet düzeni,
fırsat eşitliği, sosyal güvenlik ve sos yal yardımlaşma teşkilatı kurulmasını kabul eder. Toplumculuk,
genelde millet varlığını, kişi varlığının üstünde tutar. Türkeş’in anlayışındaki toplumculuk esasta
(prensip olarak) Z. Gökalp’in “toplumculuk” belirlemesine uymaktadır, fakat Z. Gökalp “Türkçülüğün
Esasları” adlı temel eserinde “toplumculuğa” yalnız umumi teori açısından bir nitelemede bulunmuş
ise, A. Türkeş bu nitelemeyi genişletiyor ve “toplumculuğun” detaylarına inerek, onu yeni bir düzeyde
anlatıyor. Fikrimizce, toplumculuğunun ekonomik konsepsiyonu da ayrıca dikkate şayandır. A. Türkeş
toplumculuğun politik, toplumsal ve ekonomik mahiyetini kitabın her üç bölümünde de açıklamaktadır.
Türkeş’e göre, gerek klasik kapitalizm, gerekse sosyalizm ülkelerinde sosyal adalet yoktur. Kapitalist
94
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Yazarın fıkrince, çağdaş ekonomiler karma iktisat niteliğini taşımak tadır. Karına iktisat klasik
anlamda özel sektörle kamu sektörünün birlikte yaşadığı bir ekonomi biçimidir. Bu ekonomide
üretim araçlarının mülkiyeti fertler ve kamu kuruluşlarına (devlete) aittir. Bundan dolayı fertler özel
sektör içinde, devlet ise kamu sektörü içinde ekonomik faaliyette bulunur. Karma iktisat geçici bir
mahiyete sahiptir. İktisadi faaliyetler iktidardaki elifin siyasi ve iktisadi tercihine göre, eninde sonunda
ya tamamen özel sektöre veya kamu sektörüne devredilir. Siyasi iktidarın tercihi kapitalist sistem
yönünde ise, Özel sektör kamu sektörüne dönüştürülür. Böylece üretim araçlarının mülkiyeti tek
elde, özel veya kamuda toplanır Türkeş’e göre, modern demokrasinin başarısı siyasal demokrasi
ile iktisadi demokrasinin bağdaştırılması şartına bağlıdır. İktisadi demokrasi ise, öz geleceğini
ilgilendiren iktisadi kararlara katkıda bulunmalıdır. Ferdin iktisadi kararlara katılabilmesi ancak
üretim araçlarına sahip veya ortak olmasıyla mümkündür. Mülkiyetsiz siyasi hürriyet gerçek hürriyet
değildir. Nitekim yazar, Türkiye’de sosyal adalet toplumu oluşturmak için kamu ve özel sektörlerin
beraberliklerinin yanı sıra “milli” bir sektörü meydana getirmeyi teklif ediyor. Milli sektörün mülkiyeti
toplumun muhtelif sosyal ve profesyonel tabakalarına ait olan kollektif mülkiyetten oluşmalıdır.
Ona göre Türkiye’nin toplumu altı sosyal-profesyonel gruptan ibaret tir. Bunlar : 1. İşçiler, 2. Köylüler, 3.
Memurlar, 4. Esnaf, 5. Serbest meslek mensupları, 6. İşverenler gruplarıdır. Eğer her grup kendi üretim
birliğini kuracaksa ve birliğin her üyesi bu birliğin nezdinde kurulmuş tasarruf ve yatırım vakıflarına
mecburi ödemeler yapacaksa, bu paralar birliklerin mülkiyeti olacak olan yeni işletmelerin inşaatına,
mal ve hizmet üretimine sarf edilebilir. Bu yatırımlardan elde edilecek kar ise, kazanç paylan şeklinde
birliklerin üyelerine adil surette bölünür. Altı sosyal dilimin üretim araçları na sahip olması ile Türkiye’de
yeni bir sektör ortaya çıkmış olur ki, bu millet sektörüdür. Milliyetçi düzeyde Türk iktisadı, üçlü sektöre
dayanan yeni bir karma ekonomi düzeni oluşturacaktır. Bu sektörler devlet sektörü, özel sektör ve millet
sektörüdür. Milliyetçi düzen özel sektöre düşman olmayacak, sadece özel sektör bugünkü başıboş
halinden çıkartılıp, milli menfaat ve plan hedefleri doğ rultusunda daha verimli bir hale getirilecektir.
Devlet sektörü yeniden düzenlenecektir. Çağı geçmiş, eskimiş, ekonomiye ve milli kalkınmaya yük olan
devletçilik yerine, çağdaş, milli strateji hedeflerine uygun bir devlet sektörü kurulacaktır. Bu düzende,
devlet ağır harp sanayi, alt yapı hizmetleri, maden sanayi gibi iktisadi hizmetlerden sorumlu olacaktır.
Bankacılık, sigortacılık, iç ve dış ticaret hizmetleri üçlü sektör tarafından koordine bir şekilde yeniden
ele alınıp düzenlenecektir. Bankalar, dış ticaret, milli üretim birliklerinin kontrolünde milletimizin ve milli
savunmamızın gözbebeği olan yeraltı servetleri ve madenler devletleştirilecektir. Türkeş’ine fikrine göre,
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
95
www.ulkuocaklari.org.tr
sistemde üretim araçları birkaç kapitalistin elindedir. Milletin çok büyük bir kesimi bundan mahrumdur.
Milletin yaptı ğı tasarruflar, banka ve sermaye piyasasının büyük şirketleri aracılığı ile, devletin topladığı
vergi gelirlerinin büyük bir bölümü ise, çeşitli teşvik ve prim adı altında sermaye sahiplerinin eline
geçer. Komünist sistemde ise, bu değerler devletin elinde olup, ne işçinin, ne de milletin bunlara sahip
olması mümkün değildir. Devletin yönetimi ve gücü Sosyalist (Komünist) Partisi üyelerinde olduğundan,
suni bir şekilde yaratılmış olan devlet kapitalizmi, bu kimseleri yeni tip varlık sahibi yap maktadır. Bu
tip mülkiyete “bürokratik mülkiyet” adı verilir. Marksist - Sos yalist sistem, aslında mülkiyet kavramını
ortadan kaldırmış değildir. Uygulamada “mülkiyet-insan” ilişkisi sadece şekil değiştirmiştir. Kapitalist dü
zende üretim araçlarının mülkiyetine kapitalist sahip iken, Marksist düzende sözde devlet, gerçekte ise
bir avuç komünist bürokrat sahip olmaktadır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
bu suretle iktisatta yeni bir milli sektörün or taya çıkması vasıtasıyla, mülkiyet vatandaşlar arasında
daha düzgün ve adil bir şekilde dağıtılmış olacaktır ve bu sistem, Türk milletinin iktisadi bütünleşmesini
sağlayacaktır. Kapitalist hukuk teorisi sermayeyi esas aldığından, sermaye sınıfları mensuplarının tek
ve mecburi teşkilatlanmasını, işçi sınıfı için çoğulcu (plüralist) ve gönüllü teşkilatlanmayı öngörür. Bu
sistemde işverenler bulundukları yerde kurulmuş olan meslek teşekkülüne üye olmak zorundadırlar ve
bu üyelik teklik ve mecburiyet prensibine dayanır. Bu suretle kapitalistlerin aynı yerde ikinci bir mesleki
kuruluş oluşturmaları mümkün olmayacağı gibi, mevcut kuruluşa üye olmayan da meslek ve sanatını
icra edemez. Tek ve zorunlu kuruluş “birlikten kuvvet doğar” ilkesine dayanır. Kapitalizmin istediği de
esasen budur. Buna mukabil, kapitalist sistem işçiler için tek kuruluş ilkesini kabul etmez. Ama yukarıda
andığımız milli iktisadi sektör, kapitalistlerin bu çarpıtma ve tekeline son verecektir.
6. Köycülük Köycülük, köyleri tarım kentleri halinde birleştirerek kalkındırmayı öngörür. Köylünün
tefecilerin elinden kurtarılması, ihtiyacı olan kredi ve diğer desteklerin sağlanması için kooperatifleşmeyi
hedef alır. Bilhassa orman bölgesinde yaşayan köylüleri öncelikle ve hızlı bir şekilde refaha kavuşturmak
amacını güder.
7. Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik A. Türkeş’e göre bu ilke, Birleşmiş Milletler anayasasında yazılı
tüm hürriyetlerin sağlanmasını gaye edinmiştir. İnsanların şahsiyet olarak gelişti rilmelerini toplumun
kalkınması için yararlı bir ideal olarak kabul eder. Yazar “hürriyet” kavramını somut bir Örnek vererek şöyle
açıkla maktadır : “İnsanların hür olabilmeleri için, hürriyetin var olması için, onla rın mülkiyet ve varlık sahibi
olmaları gerek, örneğin, seyahat hürriyetimiz var, ama cebimizde beş kuruşumuz yok. Bu durumda seyahat
hürriyetinden bahsedilebilirmi bu tartışılır. Seyahat hürriyeti vaat eden kanunların işleyebilmeleri için,
iktidarların bunu gerçekleştirebilecek ekonomik imkanlar sağlaması, gerekli tedbirleri alması lazımdır”.
Şahsiyet gelişmesi ilkesini yazar şöyle açıklıyor : “İnsanların kişiliği önemlidir, toplumculuğu benimsiyoruz,
ama şahsiyetçiyiz. Bunu demekle, insanları sadece milyonlarına milyon katmayı düşünerek yaşayan
birer varlık olarak kabul etmiyoruz. İnsanları sömürmek isteyen bir ferdiyetçilik, şahsiyeti ezen bir
toplumculuk görüşlerimize aykırıdır. İnsanların şahsiyetini hürriyet ortamı içinde yüceltmek, ona saygı
ve sevgi duymak vazifemizdir, ferdiyetçiliği değil, «şahsiyetçiliği» kabul ediyoruz.»
8. Gelişmecilik ve Halkçılık Gelişmecilik ve halkçılık insanların ve medeniyetlerin daima daha iyiyi,
daha güzeli, daha mükemmeli istemek ve aramakla gelişir. Elde edilenle yetinmemek ve daima daha
iyiyi istemek ve bunu elde etmek için gay ret göstermek şuurudur. Ancak bu gayret ve çabalarda
Türk milletinin tari hinden, milli benliğinden ve kökünden kopmadan yükselmek ve ilerlemek gayedir.
Halkçılıktan maksadımız, her şeyin halk için, halkla beraber ve halka yönelik olmasıdır.
Türkeş “yapılacak her işte halka yönelik, halkla beraber olmayı ilerlemenin, yükselmenin
vazgeçilmez bir prensibi olarak kabul etmekteyiz” der.
9. Endüstricilik ve Teknikçilik Bu ilkeye göre, atom ve uzay çağında bağımsız ve gelişmiş olmak is
teyen her ülke, bu ülkeler arasında Türkiye de, kendi gelişmiş sanayisine ve ayrıca ağır ve askeri sanayiye
dayanmalıdır, fakat bunların yeni teknik ve teknoloji dışında geliştirilmeleri mümkün değildir. A. Türkeş
“Devlet bu hedefi gerçekleştirmek için gençleri hümaniter eğitim yerine, teknik eğitime teşvik etmelidir,
96
Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
www.ulkuocaklari.org.tr
çünkü Türkiye’de evvelki zamanlarda gençler ekseriyetle memur kariyerine atılıp, devlet bürokrasisinde
bir makam veya resmi mevki kapmak eğilimindeydiler.» demektedir. Sonuç olarak diyebiliriz ki A.
Türkeş, Umumi Türkçülük ve Türkiye milliyetçiliği düşüncelerini geliştirmiş ve derinleştirmiştir ve en
önemlisi, bu düşünceleri pratik ve gerçek siyaset ile bağdaştırmıştır. Fikrimizce “Dokuz Işık” doktrininin
yazarı, devletin ayar ve denetiminde “halk kapitalizmi” ekonomik modeline en yakın bir ekonomik model
vasıtasıyla, çağdaş ve aynı zamanda milli bir toplum oluşturmayı teklif etmiştir. Bu model yalnız Türk
halkları için değil, gerek kapitalizm, gerekse sosyalizmden ümitleri kesilmiş, bütün halklar için geçerli
bir modeldir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
97
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
KÜRESELLEŞME İDEOLOJİSİ
VE
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ: YENİ BİR MEDENİYET
TASAVVURUNA KATKI ÖNERİSİ
Türkiye’yi çevreleyen coğrafyadaki jeopolitik gelişmeleri, Yakındoğu, Ortadoğu, Orta Asya,
Kafkasya ve Balkanları içine alan Türk/İslam coğrafyasında yürütülen stratejiyi; ABD, AB, Rusya
Federasyonu ve Çin’in bölgesel ve Avrasya çapındaki muhtemel politikalarını göz ardı etmek ve
küreselleşme olgusundan bağımsız bir yaklaşım sergilemek ‘Deve kuşu’ misali başımızı kuma
gömmektir. Küreselleşme taraftarlarının algı boyutu ile karşıtların direnme gerekçesi çoğu zaman
paraodoksal bir durum sergilemektedir. Nitekim “havuç” politikasının önemli bir aracı olan küreselleşme
süreci, yakın tarihte ortaya çıkan ulus devletler yapılanması içinde dünya kaynaklarını yönetme ve
yönlendirme durumunu öngörmektedir. Tarih deneyimi göstermektedir ki, yüksek düzeydeki hâkimiyet
stratejileri toplumların iradesini koşullandırmaya yönelik kavramların üretimiyle mümkün olmuştur.
Küreselleşmenin açıklanmasına yönelik politik, ekonomik ve kültürel açılardan bir çok yaklaşım
olmakla birlikte, bu olgunun sürükleyici dinamiğini ekonomik ilişkilerde aramak gerekir (Bauman, 1999;
Giddens,1998; Hopkins-Wallerstein, 1999; Wallerstein, 1974, 1979, 2004; Robertson, 1992, 1999; Rodric,
1997; Waters, 2001; Steger, 2003). Küreselleşme Dünya-Sistem bağlamıyla ulusal devlet sınırlarını
aşıp bir sarmal halinde dünya hâkimiyeti stratejisinin koruyucu kuşağı mıdır? Dünya güç dengelerini
kontrol etmek ısteyen devletlerin dikte etmek istediği bir evrenselleşme ideolojisi midir? Kısacası bu
oluşum yeni emperyalizm midir (Bukharin,1999; Rupert, 2000; Mittelman,2005; Steger,2003,2009;
Ritzer, 2004; Robinson,2004, 2007; Sklaire,2005; Mooney ve Evans, 2007)? Benzer sorular artırılırken
çalışmada önce “küreselleşme”nin tarihsel çerçevesi ve literatür yönü kısaca incelenecek, ardından
küreselleşme ideolojisinin dünya devlet-sistemi üzerindeki yansımalarına yer verilecektir. Nihayetinde
ise Türk milliyetçilerinin alternatif bir strateji ortaya koymalarının gerekliliği tartışmaya açılacaktır.
98
Fikri Eğitim
Küreselleşme, Evrenselleşme, Uluslararasılaşma ve Emperyalizm
Steger’e göre toplumsal bir ögenin küresellik ve evrensellik kazanma süreci önemli sonuçlar
doğurmaktadır ve ‘Globalizm’ tutarlı önermelerden kurulu bir sistemdir. Bu sistem beş temel iddia
içermektedir (Yalçınkaya, s.54): Bunlar sırasıyla,
-Küreselleşme, piyasaları liberalleştirir ve bütünleştirir.
-Küreselleşme kaçınılmaz ve geri döndürülemezdir.
-Küreselleşmeyi insanlar değil, piyasalar ve teknoloji yönlendirir.
-Küreselleşme herkese yarar sağlamaktadır.
-Küreselleşme dünya demokrasisinin yayılmasını hızlandırır.
Bu iddiaların doğruluğu dünya deneyimlerine bağlı olarak tartışılmalıdır. Yanlışlanabilirliği
doğrulanabilirliğinden daha güçlü olan önermeler dayatmacı yaklaşımlarla ele alınır ve belli güç
odaklarının ideolojik yaptırım gücüne dönüşürse, bilimsellik ögeleri yerini bilimsel olmayan dogma
ögelere bırakır. Böylece tartışma sade bir kavram tartışması olmaktan çıkar; “çıkar” çatışmalarının
gölgesinde üretilen bilim destekli “tarihin sonu” dayatmasını üretir ve zayıfların güçlülere teslim olmasını
sağlayacak bir çağrı halini alır.
Kanaatimize göre evrensel olan, ancak insanın doğası ve tabiatın hareket kanunları ile
açıklanabilir. Küresel olan ise insan dogasının hayata geçirilişine yönelik uygulamalar bütünüdür ve
sonradan kazanılan şeylerdir. Her iki güdünün mütehharik sinerji gücüne dönüşmüş şekli olan ideoloji,
günümüz dünyasında sistem bağlamıyla emperyalizm olarak tezahür etmektedir.
İnsan olma niteliklerinin ortak yönü felsefi düzlemde insanîlik kavramıyla çözümlenebilir. Her bir
birey bu çözümlemeyi ister kendi içinde ister teşkilat veya bir organizasyon altında toplum düzleminin
ötesine taşır ve yüce amaçlarla örtüşen insanlık lehine kazanımlara dönüştürürse evrensel bir sonuca
hizmet etmiş olur. Nitekim Bauman da uygarlaşma, gelişme, yakınlaşma kavramlarına bağlı olarak insanın
bir düzen kurma çabasını, birlik içinde yaşama ve dünyayı eskisinden daha farklı kılma doğrultusundaki
değişim ve iyileştirmeler olarak algılamakta ve bunların küresel çapta yaygınlaştırılması gerektiğini
savunmaktadır. Ancak, siyasi tarih olayları veya eylemsel boyut değerlendirildiğinde, toplumsal olgu
ve olaylar göstermektedir ki her zaman insanlık için yararlı olma amacı ve kararlılığı öncelikli değildir.
Bazı toplumsal ögeler dünya çapında yaygınlaştıkça karşılıklı bağımlılıkların ortaya çıkması özellikle de
teşkilatlar-devletler arası bağlantıların artması hegomanik bir bütünleşme sürecini doğurmaktadır. Bu
süreçte küresellik kazanan ögeler, insan tarafından mutasyona uğratılmış, başka bir deyimle maniple
edilmiş şeyler olarak evrensellikten sapmış ögelere dönüşmektedir. Dolayısıyla demek isterim ki her
evrensel olan şey küresel olabilir, ancak her küresel olan şey evrensel değildir.
Uluslararsılaşma birey-toplum, toplum-devlet ve devletlerarası ekonomi- politik veya kültürel
karşılıklı bağımlıktan doğan bir süreçtir. Robinson karşılıklı bağımlılığın belirlediği coğrafyanın önemine
dikkat çekmekte; coğrafi bağlamdaki ulusal sınırların ötesinin, ekonomik faaliyetlerin niteliksel ve niceliksel
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
99
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
yönden gelişmesine yol açtığını belirtmektedir. Ekonomi literatüründen bilinen iki yanlı(bilatereal) veya
çok taraflı(multiliteral) bu süreçler, uluslarasılaşma olgusunun temel kaynağını oluşturmaktadır.
Ekonomiler açık bir sisteme tabi olduğu sürece ilişkiler farklılıklardan beslenmekte; karar
birimlerinin birbirlerine olan ihtiyacı tek tek ilişki düzeyinde olsa bile karşılıklı etkileşimin doğurduğu ulustoplum ve ulus-devlet çatısı, uluslararası iktisadın çatısı altında şekillenmektedir. Bu durum yukarıda
belirtilen küreselleşme ile ilişkilendirildiğinde ulus-ötesileşmenin doğurduğu sürecin ulus-devlet
yapısını zayıflattığı bilinmektedir. Nitekim ulus-ötesi (transnational- ulus aşkın) deneyimler arttıkça ulus
devletler işlevlerinin bir kısmını ulus-üstü (supra-national) kurumsallaşma olgusuna terketmektedirler.
Robinson’un ifadesiyle uluslarasılaşmaya özgü niceliksel genişleme, daha farklı bir boyutla işlevsel
bütünleşme (functional integration) bağlamlı niteliksel genişleme (qualitative extension) doğurmaktadır.
Dolayısıyla ulus-ötesileşme, uluslararsılaşmadan ziyade küreselliğin bütünsel anlamına bağlı olarak,
dünya çapında yaratılan bir kontrol ağına dönüşmektedir.
Bu bağlamda Sklair, küreselleşmeyi açıklamaya yönelik üç yaklaşıma yer vermektedir. Bunlar,
‘uluslararsılaşma, globalizm ve ulus-ötesileşme’dir:
Uluslararasılaşma devlet merkezli (state-centrist) bir anlayıştır. Güçlü ve zayıf devletler arasındaki
merkez- çevre ve yarı çevre yaklaşımını çağrıştırmaktadır. Globalizm ise devlet merkezlilik görüşüne
karşı tezdir. Bu tez, devletler yerine tanımlanmasında güçlükler çekilen, ancak piyasa güçleri kavramıyla
açıklanan sınırsız bir dünya söylemine sahip piyasa globalizmidir.
Ulus-ötesileşme ise ululararasılaşma ve piyasa glabalizminin sentezinden oluşan küresel
bir sistemle açıklanabilen ekonomi-politik ve kültürel ulus-ötesi pratiklerle belirlenen bir süreçtir. Bu
olgu tarihsel çerçevede “kapitalist küresellleşme” olarak tanımlanmaktadır (Yalçınkaya, s.22). Bu
durumda “sosyalist küreselleşme”den ve İslâmik küreselleşmeden söz edilebilir. Bir toplumsal ögenin
küresellik kazanması sosyo-ekonomik bir sistem olarak geçerlilik kazandığı ve bir iddia taşıdığı sürece
bir ideoloji olarak yaşayabilir. Sklair’e göre “sınıfsal kutuplaşma” ve “ekolojik sürdürülemezlik” kısıtı
altında işleyen kapitalist küreselleşme, işbirliği ve katılımcılığa dayalı demokrasi sürecinin ardından bir
geçiş aşamasına bağlı olarak “sosyalist küreselleşme”ye dönüşebilecektir. Bu görüş temelde Marksist
öğretiyi çağrıştırmaktadır. Nitekim Kazgan, emparyalizm teorisinin, Marksizmin, kapitalist evrimi
izleyen teorisi olduğunu, özellikle ikinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen Piyasa Globalizmi’nin “neoemparyalizm” olgusunu ortaya çıkarttığını iddia etmektedir. Bu iddia esasen Lenin öncesi emperyalizm
teorisyenlerinindir (John A. Hobson, Rosa Luksemburg, Rudolf Hilferding gibi). Lenin’in tekellerin ve
finansal sermayenin egemenlik oluşturma biçimini, sermaye ihracının belirgin önem kazanmasını,
dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasını, hatta bütün dünya topraklarının kapitalist
devletler arasında paylaşılması sürecinin tamamlandığı şeklindeki iddiası kapitalizmin son gelişmeleriyle
örtüşmektedir denebilir. Günümüzde de Bukharin’in işaret ettiği “ticari, endüstriyel ve finansal şekliyle
ortaya çıkan kapitalist evrim”, halen uluslararasılaşma niteliğiyle örtüşen ve küreselleşmeye yönelik
tamamlama sürecine hizmet eden bir sistemin varlığını pekiştirmektedir.
100 Fikri Eğitim
Küreselleşme İdeolojisi ve Türkiye
1980’li yıllara kadar akademik açıdan büyük bir önem arzetmeyen küreselleşme kavramı, 1990›lı
yıllardan itibaren yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Bu kavramın baskın-ideolojik bir kavram
olarak algılanmasının temel nedeni, yeni empeyalizmin ikna mekanızması olarak kullanılmasıdır.
Kuşkularımızın gölgesi altında istismar edilen insan algısıyla parelel bir tanım yapacak olursak
küreselleşme, sosyal ve kültürel düzenlemeler üzerinde coğrafi engelleri kaldıran, iktisadi anlamda hem
ülke içindeki sosyal kesimler hem de ülkeler arası toplulukların uğradıkları refah kayıp ve kazançlar
arasında telafisi imkânsız servet farklılaşmasına yol açan sosyo-kültürel bir yıkım sürecidir. Diğer bir
deyişle haksız kazanç güdüsüne karşı yöneltilen tepkilerin ve çıkar çatışmalarının şiddetinin arttığı bir
soyal düzendir. Burada asıl olan mevcut gidişatın yönünü değiştirecek, Türkiye dâhil gelişmekte olan/
yükselen piyasa ekonomileriyle ilgili algıyı yönlendirebilecek yeni yaklaşımlar üretebilmektir.
Geleneksel emperyalizme gelince; devlet sistemleri çerçevesinde milliyet/ulus kavramlarını
içinde kaybetme eğilimini yücelten bir devletin, bir başka devlet ya da bölge üzerinde ekonomik ve
kültürel plânda etkin olma, kaynakları kotrol etme veya en azından yönetme ve yönlendirme çabaları
bütünüdür. Emperyal devletler, dünyada var olan toprak, insan, üretim ve tüm sermaye güçlerini yönetir
veya o ülkede siyaseti heves için yapanlara yönettirirler. Bu devletler, küresel iktidar savaşinda önde
bulunmayi, refah toplumu yaratmanin vazgeçilmez bir şarti saymişlar ve kendi ayrıcalıklarını genişletmek
için hep bir biriyle yarışmışlardır. Özellikle kapitalistleşme süreciyle birlikte devletler, yeni pazarlar ve yeni
tabiî kaynaklara hükmetme amacıyla, dünyanın az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler ve bölgesel
hassasiyetlerini istismar edebilme doğrultusunda “çağcıl” yaklaşımlar geliştirip, küresel ölçekteki
egemenlik sınırlarını genişletmişlerdir. Bu süreç tarihi “tekelleşme” süreci ile hızlanmış, 1870’ten sonra
sistematik emperyalizm çağı başlamıştır. Nitekim Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve içinde yaşadığımız
son elli yıldaki bölgesel operasyonların hemen hemen tamamını bu çerçeveye yerleştirmek daha doğru
olacaktır. Bu durumda küresel eylemlerin daha “insanî” sosyal teoriler kurmasının gerekliliği önemini
korumaktadır.
Yirminci yüzyılın başlarında üzerinde çalışılmaya başlanan emperyalizm teorisi, sömürgelerin
ulus devlet olmaya başladığı İkinci Dünya Savaşı sonrasında, yeni boyutlar (Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Kalkınma Teşkilatı vb) kazanmıştır. Bu yeni boyut kuramsal
olarak mükemmelleşme yerine günümüzde tersine bir boyutla “tek kutuplu” dünya tezinin meşruiyet
mekanizması olarak etkinliğini sürdürmektedir (Ortadoğu Bölge Devletlerine yapılan askeri ve siyasi
müdahaleler hatırlanmalı). Özellikle 1960’larda ortaya atılan Yeni Emperyalizm-Yeni Sömürgecilik
anlayışıyla, klasik emperyalizm teorilerinde bulunmayan bir hususu gündeme getirmiştir: Çok uluslu
şirketlerin ve uluslararası bazı kuruluşların ( İMF vb.) rehberliğinde Türkiye ve benzeri ülkeler için,
borç yönetim başarıisıizlıkları kullanılarak onları küresel dünyaya bağlayacak (1980 askeri müdahalesi,
2001 krizinin ardından gelen Kemal Derviş operasyonu gibi) zorlama yöntemler geliştirilmiştir. Ancak,
“karşılıklı bağımlılık” anlayışının en gelişmiş ülkeler için bile geçerli olduğu günümüz dünyasında, bu
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
101
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
yeni sömürgecilik anlayışının boyutlarını kesin olarak öngörmek oldukça zordur. Çünkü devletlerin
özerkliği ve işlevleri uluslarüstü güçlerin etkisiyle aşınmaya uğramaktadır. Küresel/Global değişime
karşı duyarlılıklar ortaya konulsa da bu güne kadar “kilit birim” olarak bilinen devletlerin, yapıp ettiklerinin
yönünü değiştirebilecek umut verici gelişmeler oldukça zayıftır.
İngiltere’deki Orijinal Sanayi Devrimi’nden beri (1790) özellikle gelişmekte olan ülkeler, W. W.
Rostow’un “dayanıklı büyüme hamlesi” diye adlandırdığı süreçten geçerek, 1960’lı yıllardaki zenginleşmiş
Batı kulübünü doğurur iken hiçbir yeni ülkenin bu kulübe katılmasına izin verilmemiştir. Dünya
sistemini 1945-1960 dönemi için analiz eden ve 1990-2025 dönemi için de beklentilerini ortaya koyan
Wallerstein’e göre biçimsel olarak sadece iki gerçek ihtimaliyet vardır: Birisi dünya sisteminin, sürekli
gereken ayarlamalarla birlikte kapitalist dünya ekonomisi olarak son beş yüzyıldır işlediği gibi işlemeye
devam edeceğidir. Bunun anlamı, Kontratieff çevirimin (konjonkturel dalga) tekrar yukarıya döneceği
ve bunun daha uzun olan hegmonik çevirimin ise tekrar yeniden yapılanma sürecine gireceğidir. İkicisi,
1970’lerde görülmeye başlayan hegemonik bir düşüşün, kaçınılmaz sonuçlar doğuracağıdır. Bu belirsiz
sistemik bir kaos döneminin ardından ortaya çıkan sistemik krize bağlı olarak çatallaşmanın/ikilemin
doğmasıdır. Nitekim hegemonik çöküş kaygısı içinde olan merkez ülkeler (batı ideolojisini temsil eden
ABD ve takipciler), öncelikle öncü ürünler (yüksek teknolojiye dayalı mallar ve finansal türev ürünler
gibi) alanında rekabaetçi olabilmenin yollarını aramaktadır. Bunun ilk işaretlerinden biri de hâkimiyet
oluşturdukları ürünlere yönelik vasıflı işgücünün ödüllendirilmesidir. Bu durum geniş sosyal kesimlerin
refahının hızla düşmesine, diğer bir deyişle gelir dağılımının önemli ölçüde bozulmasına yol açmaktadır.
Örneğin, “ABD de Gini Katsayısı 1967’de 0.39 iken 2010 yılında bu katsayı 0.47’dir (Tümen, s.107). Bu
uygulamalar bir yandan refah toplumlarına zaman kazandırırken, diğer yandan hegemonik üstünlüğün
sürdürülebilirliğini sağlayacak yöntemler ve düzenleyici savaş (dünya kaynaklarının yeniden paylaşımı)
hazırlıkları yapılmaktadır. Bilinen odur ki, tarihin yükselen sömürgecilik trendi/eğilimi bu şekildedir.
Liberal Hayek, kapitalizmi bir denge sistemi olarak görür ve bu sistemdeki krizlerin/bunalımların
nedenini de devletin ve özel bankaların bu “nazik sisteme” devresel olarak yaptığı müdahaleler ve kredi
hacmindeki aşırı genişleme ile açıklar. Schumpeter’in konjonktür modeli ise genel iktisadi dengenin
bulunduğu bir anda teknolojik veya teknik etkinliğin bu dengedeki etkilerinin araştırılmasına dayandırılır.
Ona göre “gelişme”, yeniliğin neden olduğu hiç durmayan “değişim” sürecidir ki, yeni kombinasyonların
ortaya çıkarılması sonucu oluşur. Schumpeter’e göre aslında kapitalist sistemin sonunu getirecek olan
iktisadi buhranlar değil, sistemin yarattığı dengesizliktir.
Batı İdeolojisi ve Türk Milliyetçiliği
Batı ideolojisi, jeopolitik ve stratejik önem taşıyan, özellikle dün “İpek Yolu’nda” bulunan, bugün
enerji koridorunu temsil eden Türkiye’nin giderek artan önemini hafife alma lüksüne sahip değildir. Bu
nedenle Türk Avrasya’sını kontrol edebilmek için iki temel ideolojik yaklaşım geliştirilmiştir.
102 Fikri Eğitim
Bu ideolojilerden birincisi, kendi tabirimiz olan “sert ideolojiler” tanımıyla uyumlu ve ABD
tarafından temsil edilen tarihin ve dünya kaynaklarının yönünü kontrol etme iddiasıdır. Tek kutuplu bir
dünya düzeni için “Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur” şeklinde Zbigniew Brzezinski’nin
ortaya koyduğu, “Carter Doktrini” olarak bilinen bu ideoloji, dünyayı küreselleştirmenin itici gücü olarak
takdim edilmektedir (Bu, esasta yükselen Batı ilkeleri kapitalizminin, yükselmekte olan Çin ve Hint
milliyetçiliğini durdurmasına yönelik bir stratejidir. Yine, bu ideolojinin Huntington’un medeniyetler
çatışmasını referans aldığı da bilinmektedir.).
“Yumuşak ideolojiler” kategorisinde ele almak istediğimiz ikinci ideoloji ise Türkiye’yi Avrupa’ya
“demirleme” stratejisi olarak tanımlanabilir. Bu ideolojinin temel amacı, AB (Avrupa Birliği)’nin
yumuşatılmış kurumsal kararlarını, AB düşkünü iktidarların/aydınların(!) kompleksinden yararlanarak
kabul ettirme stratejisidir.
Türkiye’yi bağlayıcılık açısından etkin zeminlerde olup bitenler irdelendiğinde, çoğu kez ya
öteki’nin aklına itibar ettiğimiz için yanılgı çukuruna sürüklenmekteyiz. Yahut kendi kültür mirasımızdan
haberdar olmama, tarih bilmeme/unutma kusurumuzdan dolayı kavram kargaşasına sürüklenen bir
toplum haline gelmişiz. Bu durumla Batı’nın “havuç” politikasını sınırsız alkışlama heveskârlığımız
birleştiğinde bulanık gelişmelerden milli plitika üretme şansımız azalmaktadır.
Aslında, “rasyonel kuruculuğu” esas alan Avrupa, çağdaş medeniyet olarak algıladığı kendi
medeniyetinin merkezini elinde tutan Türkiye’yi tarihî bir rakip olarak görmektedir. Çünkü yüksek
Avrupa medeniyeti (onlara göre), Anadolu’nun uzantısı olan Ege ve Akdeniz’de doğmuş; Doğu Bizans
İmparatorluğu ölçeğinde İstanbul merkezli gelişmiştir. Bu nedenle bu coğrafyanın Türkiye’nin elinde
olması, Batılı Devletler açısından dayanılmaz acı yaratmakta; tarihte “açık uçlu” bir miras hesaplaşması
alanı olarak akıllarının bir köşesinde tutulmaktadır.
Zaman içinde devlet erkleri değişse de bu ideolojinin bilinçaltında/özünde, Çin ve Hindistan’dan
gelerek Türkistan ara bölgesini geçen, Ön Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan yoldaki stratejik
kaynakları ve bu kaynakları birbirine bağlayan İpek Yolu’nu büsbütün kontrol eden Türklere karşı bir
kin/yenilgi duygusu vardır. Burada, tarihin med-cezirlerini saymazsak bugünün enerji kaynaklarını
ve ulaşım yollarını geçmişte elinde bulundurmuş olan medeniyet/kültür temsilcisi Türklerin yeniden
yükselişe geçme ihtimali engellenmelidir. Çünkü Türk milleti, yaklaşık bin yıl tarihin kaderine hükümran
olmuştur. Nitekim, on birinci yüzyıldan bu güne Rey/Isfahan merkezli Büyük Selçuklu İmparatorluğu,
Semerkant merkezli Timur İmparatorluğu, İstanbul merkezli Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olan
günümüzdeki Ankara merkezli Türkiye Cumhuriyeti devleti ve diğer Türkî Cumhuriyetlerin ortak bir
güce dönüşmesinin yarattığı tedirginlik bilinmektedir. Bugün, yer altı zenginlikleriyle bilinen bu Avrasya
coğrafyası, ayrı devletlerin çatısı altında bulunsa da zaman zaman tarih şuurundan koparılmış ve kendi
içlerinde bir çatışmaya süreklenmiş olsa da potansiyel tehdit olarak algılanmaktadır. Türk milletinin
varlığı ve dünya ölçeğinde kurabileceği potansiyel bütünleşme (ekonomik-siyasi), özellikle AB için
bir güvensizlik sendromudur. Dolayısıyla Batılı devletler için Türklerin top yekûn mahkûm edilmesini
sağlayacak yolların aranması gereklilik olaral görülmektedir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
103
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu mülahazayla Avrupa’yı temsil edenler, Türk Avrasya’sının Yeni Avrupa’ya demirlenmesini
sağlayacak rasyonel bir yol bulmuşlardır. Bu yol, Türk yöneticiler tarafından Türk kamuoyuna
başlangıçta uzun, ince, karanlık ve engebeli bir yol olarak tarif edilmiştir. Türk aydının düşürüldüğü
tuzak ve AB düşkünlüğümüzün arkasındaki gerçek nasıl bir sona ulaşacak? Türkiye açısında son
dönemlerde bütünleşme olgusunun bir devlet politikasına dönüştüğünü hesaba katarsak bu süreci
lehimize çevirmenin yollarını bulmak da yine Türk aydının ödevidir.
Bugün itibariye AB kendi içinde ekonomik sorunlarla boğuşurken bile Türkiye’nin üyelik ihtimali,
bekleme odalarında mazoşist bir hal almıştır. Buna rağmen öyle anlaşılıyor ki, AB devletleri gafletimizin
sınırlarını zorlayan uyutma politikasının başarılabilir olduğunu düşünmektedirler. Türkiye’nin uzun
vadede de AB’ye alınmayacağı düzenlemelerini ( Avrupa Anayasası gereği), kendi halkları bir teminat
olarak görmektedirler. Anayasal bir çerçevede Türklerin ikna edilmelerini sağlayacak kararlar alıp
bu coğrafya parçasının yönetilme ve yönettirme biçimini hafızalarda canlı tutmaktadırlar. Böylece
çıkarlarların kendi lehlerine korunmasınının yolları aranmaktadır.
Bir başka yönüyle yukarıda belirtilen ve Türkiye’yi kıskacına alan bu iki ideoloji, Türkiye’yi üstü
örtülü bir anlaşmayla “kırk katır mı yoksa kırk satır mı” tercihine zorlamaktadır. Çünkü çok uluslu şirket
merkezlerinin marifetleriyle (ağırlıklı olarak ABD ve AB sermayesi) dünya kaynaklarının paylaşım
rekabeti netleşmektedir. Dünyaya kabul ettirilecek yol haritaları, Bilderberg toplantıları benzeri farklı
mekânlarda belirlenmekte; gelişmekte olan ülkelerden çağırılan temsilcilerin de katkısıyla oluşan tek
kutuplu yönetim mekanizması, küresel bir güç olarak güvence altına alınmaktadır.
Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti’ne dayatılan iki temel senaryoya yönelik iki misali ele almak
yararlı olacaktır: Bunlardan birincisine göre Türkiye yakın doğuyu kontrol edebilir bir ülke olma
potansiyeline sahiptir. Bu kabul çerçevesinde Türkiye, ya ABD’ye “manda” ölçüsünde bağlı olsun ya da
AB’nin içine alınmadan AB’ye demir atacak şekilde bağlanılmış bulunsun.
Birinci senaryo, Türkiye tarafından kabul görmez ise uzlaşmanın zorlaştırıldığı bir süreç
başlatılmalı ve Türkiye’nin iknâ edilmesi için zaman kazanılmalıdır. Burada, Türkiye’yi etnik bir iç
savaşa sürüklemek dâhil, siyasal ve hukuki zemin hazırlanmalıdır. Türkiye’nin üniter yapısını bozacak
ya da parçalanmasını haklı hale getirecek sözde Ermeni Soykırımı’nı kabullendirme (karşı çıkmayı
suç sayma) dâhil siyasi planlar uygulanmalı (İsveç ve Fransız Parlemanto Kararları örneği); ucu açık
“demokratik açılım” süreçlerine bağlı olarak bağımsızlık teminatı olan anayasal direnç kırılmalıdır.
Yoksullaşan kitlelerin yılgınlığından yararlanılarak devletine küskün, barışık olmayan bir toplumun
sosyolojik farklılıkları öylesine kanatılmalı ki, (PKK’ya destekle) fedarasyon batağından parçalanmış bir
Türkiye doğsun.
Yukarıdaki sert ideolojinin BOP (Büyük Orta Doğu Projesi) çerçevesinde Irak’ta, Libya’da
Mısır’da yapıp ettiği bellidir. Burada sınırlı ölçüde yumuşak ideolojinin serüvenine yer vermek gerekir:
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye yönelik kararlarını (15 Aralık 2004) ve Avrupa Birliği Zirvesi’nin
104 Fikri Eğitim
sonuçlarını (17 Aralık 2004) hatırlamak yeterlidir:
- Patrikhane ve Heybeliada Ruhban Okuluna ilişkin isteklerden sözeden Komisyon kararları
“ruhban yetiştirilmesi” , “mülkiyet hakları”, “okulların açılması” ve “iç yönetim” konularını masum bir
yöntemle ele almakta; TC’nin üniter kimliğini zedeleyecek bir dayatmayla İstanbul’da devlet içinde
devlet kurulması sonucunu doğuran yeni Vatikan’lar yaratmak istemektedir.
- Müzakerelerin tamamlanma süreci açık uçludur (AP Karar mad: 50, AB Zirvesi mad: 23). Böylece,
Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) ve birkaç ülke bir araya gelerek görüşmeleri kesintiye
uğratabilecektir. Bu şartlar altında yapılacak müzakerelerde Türkiye’den ne tür tavizler isteneceğini ve
hangi tehdit stratejilerinin ortaya konacağını tahmin etmek güçtür.
- Güneydoğuda yaşayan yerel nüfusa ilişkin yönetim reformları, Kürtlerin kültürel haklarının
tanınması ve eşit muamelenin hızlı bir şekilde garanti altına alınmasının gerekliliği ve “kürt güçleriyle”
uzlaşma sağlamak üzere daha etkin adımlar atmaya yönelik davetler oldukça düşündürücüdür. Nitekim
kürtleri siyasal bir güç olarak muhatap kabul ettirme eğilimi taşıyan ifadeler, sebebi apaçık belli olan ve
yıllardır destek verildiği bilinen terörist örgütü zımnen de olsa tanıtma çabası olarak anlamlı bulunmalıdır.
Burada AB’nin sömürgecilik amacına hizmet eden bu yaklaşımı kamu vicdanında rededilmekle
birlikte günümüzde yükseken talepler yönüyle de Türk–Kürt meselesi sürekli kanatılan bir yara olarak
tutulmak istenmektedir. Dolayısıyla birincil düzeyde bölücülük hareketine meşruluk kazandırılmakta
ve Türkiyedeki ayrılıkçı güçlerin aktif bir şekilde fedarasyon talebine “ulus- üstü” güçler olarak destek
verilmektedir.
- Avrupa Parlamentosu Kararları çerçevesinde Türkiye’nin “Ermenilere karşı yapılan soykırımı
tanıması ve Ermeni halkıyla uzlaşma sürecini teşvik etmesi” şeklindeki talimat önemlidir. Fransa’nın,
İsviçre’nin “Türkler Ermenilere Soykırım Yapmamıştır” demeyi cezalandıran bir kanun hükmüne
dönüştürmesini birleştirirsek, cesaretin nerelere uzanacağını kestirmek güç olmayacaktır( Malesef,
bu yazının son tashihi yapılırken Fransa’nın kanun tasarısının kesinleştiği haberleri medyaya
düştü.23.01.2012, saat 23: 00). Bu kanun Fransa’nın Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilse bile
böylesine siyasi bir tehdidin Demokles’in kılıcı gibi sürekli Türkiye’nin üzerinde tutulacağı şüphesizdir.
- Yine, Türklerden istenen, Ege Denizi’ndeki tavizlerle Türkiye’nin karalara kapanma noktasına
götürülmesi; Yunanistan’ın Ege’deki karasularını 12 mile çıkarması; Rum Yönetiminin “Kıbrıs
Cumhuriyeti” olarak tanınması; Adadaki Türk askerlerinin çekilmesi gibi ölçüsüz talepler kabul edilirse
ya Orta Asya’ya kadar çekilmek gerekecektir ya da demirlenmiş Ankara eyaleti olarak Avrupa’yla
bütünleşmiş bir uydu cumhuriyet doğacaktır. Nitekim Türkiye’nin AB’ye giriş sürecinde KKTC’nin
ortadan kaldırılmasını esas alan Annan Planı’nın da ötesine geçen bir uygulamayla Güney Kıbrıs Rum
Cumhuriyeti’nin Türkiye tarafından tanınması ön şart olarak ileri sürülmüştür.
- AP Kararlarının Avrasya bağlamlı tavsiye ve dayatmaları incelendiğinde şu hususlar oldukça
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
105
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
önemlidir. Bunların en başında petrol ve su rezervleri gelmektedir. Raporda, petrol ve su kaynaklarıyla
ilgili bölgesel altyapının yönetimi için Avrupa Birliği politikalarının geliştirilmesinin gerekçeleri, Türkiye’ye
dikte edilmektedir. Türkiye açısından sınır ötesi sorunlar, enerji kaynaklarının Avrupa’ya taşınması,
çevre ve tüketicilerin korunmasının Avrupa vatandaşları üzerinde olumlu ve kalıcı etkiler yapacağı
öne sürülmektedir. Hatta Türkiye’ye, “Atatürk Barajı’nın yapılması nedeniyle su akışının (Dicle ve Fırat
üzerinden) azaldığına” dikkat çekilerek akarsuların adil ve eşit dağılımını sağlayacak, komşuların yer
alacağı, AB gözetimli, “Ombudsman ofisinin” kontrolünde uluslararası konsorsiyumların kurulacağına
yönelik imâlarla, âdete aba altından sopa gösterilmektedir. Nihayet AB, AP kararıyla (mad: 61) bu
hususların “TBMM ile Türk Hükümeti’ne iletilmesi yönünde talimatlar vermektedir”.
Ancak bilinmelidir ki, Türk milliyetçileri, bugünkü gücünü, tarih şuurundan kopmadan Türkiye
Cumhuriyeti’ni kuran iradeden aldığı sürece, Türkiye Cumhuriyeti kendi yurttaşlarına sahip çıkacak
dirayettedir. Hukuk devleti olmanın ilkelerini yaşatacak güç ve kararlılıktadır. Çünkü Türkler, ihanet ve
gaflete karşı kararlılıkla mücadele etmiş, Türkçülük anlayışını insan hakkıyla özdeşleştirmiş ve İslâm’ın
hoşgörüsünü hep rehber edinmişlerdir. Türk milliyetciliği, tarihin yükünü omuzlara alıp, içine İslâm’ın
özünü koyup, onu geleceğe taşıyan iradenin adıdır. İnsan hakkını ve onurunu kutsayan bu irade,
Türklerin tarihî misyonudur. Türk insanı, bağımsız devlet, haysiyetli millet olma davasını tüm mazlum
milletlere taşımayı başarmış ve değişen dünya şartlarını her zaman doğru okuma ferasetinde olmuştur.
Özellikle de tarihin her devrinde onur ve istiklal mücadelesinin örneğini sergilemiş, mazlum milletler ve
topluluklara önderlik yapmıştır. Ancak, günümüzde tarihî misyonla, pragmatik düzlemde oluşan vizyon
uyuşmazlığına da dikkat çekmekte yarar vardır!
AB’nin bu yaklaşımı ise ikiyüzlülüğü ve husumeti yansıtan, küresel emperyalizme karşı
yüklenilmiş bir taşeronluktan başka birşey değildir. İçinde bulunduğumuz şartları AB ilişkilerimizle doğru
okuduğumuzda, ABD ve AB tarafından sürüklenmek istediğimiz etnik çatışmalı ve din paradigmalı
stratejiye karşı temel ödevimiz, alternatif bir politika/strateji geliştirmektir. Çünkü Papa XVI. Benedict’in
seçimini fırsat bilen ABD, Almanya’nın Avrasya üzerinde bağımsız politika oluşturma etkisini kırmak ve
haçlı ittifakını yeniden kökleştirmek için İtalya ve Fransa’nın muhalefetine rağmen, stratejik bir politikayla
Alman kökenli Kardinali seçtirmiş ve kontrolü ele almıştır. Bunun delili ise Papa XVI. Benedict’in, göreve
başlama törenindeki ilk konuşmasında dünya kamuoyuna verdiği anlamlı mesajdır. Bilindiği üzere bu
mesajda vurgulanan ana tema: “Yahudilerin, Hristiyanlarla ortak bir mirası paylaşmış oldukları”dır.
Sonuç Yerine: Yeni Bir Medeniyet Tasavvuru'na Katkı Önerisi
Hiç bir sosyal dava ve emperyal amaç yoktur ki, içinde “insan, tabiat ve iktisat” olmasın diyen
Nurettin Topçu’nun uyarısı temelinde ve Dündar Taşer’in “Türk tarih sarkacı”nın yeniden yükseltilebilmesi
ideali için tüketim açısından (genel refah) üretim açısında milli bir model ortaya konmalıdır. Yeni
bir medeniyet tasavvuru”na katkı bağlamında aşağıda düşündüğümüz ‘Türk Modeli’nin evrensel
belirleyicileri ve temel ilkeleri geliştirilebilir..
106 Fikri Eğitim
Milli varlığımızı ve mukaddesatımızı esas alan fikirler etrafında birleşerek, istiklalimizi koruma
ve kollama stratejileriyle donatılmış, Türk irfanıyla beslenen aydınlanmacı bilimsel düşünce sistemini
içselleştirmek zarurettir. Türk’ün tarihî misyonunu yeniden diriltmek gibi kutsal bir ödeve olan inancımızı
ve kutlu çağrımızı, Türk dünyasına ulaştırmak da ahlâkî ve insanî bir sorumluluktur.
Avrasya’ya dayatılan emperyalist stratejilerin ve oluşturulmak istenen tek kutuplu sömürü
(enerji kaynaklarını kontrol etme) düzeninin, bölge insanı üzerindeki hâkimiyet gücünü engellemek ve
tarihe karşı sorumluluğumuzu yerine getirebilmek için stratejik ve etkin bir bölge teşkilatlanmasına acil
ihtiyaç vardır. Bu stratejinin, bu coğrafyada yaşayan Türkî devletlerin benimseyeceği ortak politikaya
dönüştürülmesi gerekir. Akraba devletlerden hangisi, bu yeni oluşuma ne kadar odaklanırsa, Avrasya
bağlamlı, ulus eksenli, bağımsız akraba devletler topluluğunun kurulmasında o kadar öncü ülke olacaktır.
Türk rönesansının ana hedefi olarak tanımladığımız “omurgalı medeniyet ya da çağdaşlaşma
projesi” Avrasya’da yaşama sevinci duyan her insanının ilim, irfan ve inançla kendini yeniden inşa etme
projesidir. Bize göre, insanın köleleştirilmesine veya iradi köleliğe isyan eden insan, medeni insandır.
Bireyin kendini inşa etme sürecini, toplumsal normlara dönüştüren projeye omurgalı bir medeniyet
projesi denebilir.Omurgasız medeniyet anlayışı ise teknolojiye indirgenmiş bir hayat tarzı üzerinden
insanı metalaştırmaktır. Nitekim dünyada kabul gören ve fakat yaygın bir şekilde de eleştirilen sosyal
düzenleri açıklayan üç tutku ve üç belayı hatırlamakta yarar vardır. Özgün bir kurgu yapabilmenin
gerekliliği ve bu tutkuların yeni bir medeniyet projesi çerçevesinde yönetimi/yönlendirilmesi daha da
anlam kazanacaktır.
Ortaçağ felsefesinden beri bilinen beslenen bu tutkular Aziz Augustinus tarafından ‘üç günah’
olarak tanımlamıştır: 1. Para ve mal edinme arzusu; 2. İktidar erkini ele geçirme güdüsü (libido dominandi);
3. Kontrol edilemeyen cinsellik tutkusu... Bu üç tutkunun eylem boyutlu tezahürü ise – çağdaş planda sırayla şu üç belayı/tehdidi doğurmaktadır: 1. Dünya kaynak tahsisini yeniden yönlendiren düzenleyici
kitlesel savaşlar; 2. Günümüzde - iletişim araçlarındaki gelişmeyle giderek daha çok fark edilen “gelir
dağilimindaki adaletsizlik ve tatminsizlikten doğan kitlesel düzeyde açlik”; 3. Nihayet kitleselleşme riski
giderek büyüyen, kontrol edilmesinde zorlanılan ve şiddeti hızla artan hastalıklar... (Bu üç belanın da
“kitlesel” karakterine dikkat edilsin!..) Dolayısıyla, insan doğasında bulunan kötü ögelerin hâkimiyetini
engelleyecek ya da en aza indirebilecek iyi ögelerin etkin yönetimi ve yönlendirilmesi bilincini uyarmak
gerekmektedir. Aşağıda önerilen şekliyle bir değerlendirme yapıldığında, milletler arası bilinç sıçramasına
vesile olacak medeniyet projesi arayışları önem kazanacaktır.
Medeni devlet ve milletlerin yönettiği bir dünya tasavvur ederken, müreffeh ve barış içinde
yaşayacağımız bir sosyal düzen kurmanın ilk şartı, medeni bir insan ve medeni bir millet/toplum olma
arzusudur. Bu bağlamda, Avrasya Birliği Strateji’nin yönlendirilebilir bir kurgu olarak uygulanabilirliği, şu
üç temel tutkunun/ilkenin( Üç-İ Yaklaşımı, tabir bana ait) yönlendirilebilirliğine bağlıdır: 1. İlim; 2. İrfan;
3. İnanç.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
107
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
İlimden kastedilen şey, olabildiğince çağdaş/bilimsel yöntemlerle, evrensel değerlerde pay sahibi
olma iddiasıyla özdeş “insan tipinin” yetiştirilmesidir. Nitekim bir insan kendini, ne kadar geleceğin
insanı olmaya hazırlarsa, o kadar da kendini keşfetmeye zaman ayıran ve tukularına hükümran olan
insan olur. Dolayısıyla tabiattaki imkânları, etkin bir eğitim/öğretim yöntemiyle sorgulayan insan, ancak
tabiattan insana (insaniliğe) geçişi başarmış insan sayılabilir.
Yönlendirilebilir olan ikinci tutku “irfan”, demiştik. Bu bağlamda, esasta yöntem-araçsal bir
tutku olarak ele aldığmız ‘irfan’- medeniyet taşıyıcı kültür- aynı zamanda “bilgelik” demektir. Başka
bir ifadeyle, bir yandan topyekûn hayat tarzımızın ayrılmaz parçası olan islami anlayışıyla hem hal
olmaktır; diğer yandan maddi kültür ögeleriyle birlikte bir sentezi başarmaktır. Bu hal tercümesi Türkler
açısından degerlendirildiğinde, İslami özden haberdar olmak, iyi insan olmayı içselleştirmektir. Yani,
insana adanmışlık iddiasıyla insandaki kötü ögeleri bastırmak, eğitim yöntemleriyle desteklenen nefis
terbiyesi yoluyla iyi ögelerin hâkimiyet alanını genişletmektir. Nitekim tarihin süzgecinden geçmiş
ve bir hayat tarzına dönüşmüş olan geleneksel bölüşüm kültürünü, Türk kültürünün temel kaynağı
olarak benimsemektir. Kısacası, ilk hedef: Türklerin kök değerlerini ve tarih şuurunu yeniden ihya etme
idealizmi ile dünya realizmi arasinda köprüler kurmak; ikincisi, bunlara bağlı olarak teknolojik ilerleme
ve teknolojik değişmeyi gerçekleştirecek yöntem ve üretimi tesis etmektir. Nihayetinde ise Türk’ün
varoluşsal hedeflerinin tanimlanmasi gerekmektedir. Bütün bunlar için, kültürel anlamda yaşatılması
gereken ‘mit’in/kızıl elma’nın’ hür ve demokratik bir irade ile geleceğe taşınması, bir ödev ahlakı olarak
görülmelidir.
Temel ilkelerden üçüncüsü olan inanç ise, ilk iki tutkunun etkileşim vektörüdür. Dolayısıyla bireyin
kendine olan güven duygusu, ‘genel irade’ anlayışına yükselmesi ve bireyin kendini yeniden inşaa
etmeyi başarmasıdır. Tarihî tecrübelerden bilinmektedir ki, inanç iç dünyamızın itici gücüdür ve yeniden
harekete geçirilmelidir. Türkiye açısından yakın tarihimizdeki harekete geçişi açıklayabilecek en güzel
örnek, Kuvayımilliye Ruhu’yla başarılan istiklal-î tammın teminidir. Dünyayı doğru okuyup evrensel
kuralları içselleştirememek, sadece dünyadan daha az pay almak (yoksullaşmak) değil; aynı zamanda,
tarih şuurunu kaybeden iradî köleler topluluğu halinde yaşamaya rıza göstermektir. Bu durumda sosyal
barışı/düzeni sağlamaya yönelik siyasette erdemi; iktisadi düzenin sürükleyici gücü olan girişimcilikte
bahadırca (adanmış insan olarak) yaratıcılığı ve insanca bölüşümü hâkim kılmak için düşünce sistemine
işlerlik kazandırmak gerekir.
Sonuç olarak, bütün bunları onurumuzla başarmak için büyük ve müstakil Türk dünyasına
giden yolda; Türkiye Cumhuriyeti ve “Türkî Cumhuriyetler”de yaşayan nesiller olarak bizler, İsmail
Gaspıralı’nın özdeyişini hafızalarımızda hep canlı tutarak; “dilde, fikirde ve işde birlik” ilkesini, her
bir akraba devletin kendi bağımsızlık çatısı altında verdiği istiklâl mücadelesini ve çağın değerleriyle
uyumlu olarak milletimizi yükseltme idealini vazgeçilmez ödev bilmeliyiz.
Kaynak: Türk Yurdu, Mart 2012 - Yıl 101 - Sayı 295
108 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
3 Mayıs
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı Genel Merkezi
Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
109
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
3 MAYIS 1944
H. Nihal Atsız
Bundan 29 yıl önce Ankara”da yapılan bir yürüyüş, bugün farkına varılmamış olmakla beraber, Türk
tarihinin gidişi üzerine son derece tesirli olmuştur. Havadaki zehirli gazla boğulacak hale gelmiş bir insana
oksijen verilmesi, aşırı hummâ içinde kıvranan hastaya bir antibiyotik şırıngası yapılmasının yaratacağı
şifa gibi, dikta idaresi altında yaşayarak o diktanın hiç umursamadığı komünizm propagandasının
çökertmeye çalıştığı bir toplumu 3 Mayıs 1944”te Ankara”da yapılan bir gençlik yürüyüşü uyarmış,
tehlikeyi gördükleri halde ses çıkarmayanlara cesaret ve ümit vermiş, tek partili idare olduğu halde
Millet Meclisi’nde de görülen heyecanla Türkiye”yi bir “içten vurulma” tehlikesinden kurtarmıştır.
Bu kurtarışın kahramanları, büyük çoğunluğu yüksek okul ve üniversite öğrencisi olan birkaç
bin gençtir. 3 Mayısın gerçek değerinin kavranmamış olması o zamanki idarenin, hepsi kendi elinde
bulunan basın ve radyo ile yaptığı aralıksız propaganda yüzündendir. Sosyalist maskesi altındaki
komünizm Türkiye’yi Rusya’ya katmak konusundaki niyetini memleket mukadderatına hâkim olanlar
anlayamamışlardı. Yirminci yüzyılda, idare başında bulunanların mutlaka herkesten iyi ve doğru
düşüneceği kabul etmeye imkân yoktur. Türkiye’de de ehemmiyetsiz görevlerde bulunan veya henüz
okuma çağında olan bir takım gençlerin tehlikeyi baştakilerden daha çok isabetli görmüş olmasından
hiçbir fevkalâdelik aranmamalıdır. Bu, bir dereceye kadar mizaç ve yaratılış meselesidir.
Uzun süre devleti idare etmiş olan Halk Partisi”nde 1938”den sonra bir İnönü”yü yüceltme çağı
başlamış, evvelce Atatürk için kullanılan “Milli Şef” deyimi ona mal edilmiş, pullardan ve paralardan
Atatürk’ten üstün olduğu havası yaratılmak istenmiştir. Halbuki bu çok yanlış bir davranıştı. Çünkü
Atatürk, Rusya”da ortaya çıktığı zaman, hakkında kimsenin ve tabiî kendisinin de bilmediği komünizm
ve onun Türkiye için tehlikesini anlamış, tedbirlerini almış olduğu halde İnönü komünizmin nasıl bir
bela olduğunu bir türlü idrak edememiş, “Sağcılar” dediği Nurcu vesaire makulesini gözünde büyüttüğü
halde bugün toplu olarak anarşist adı altında anılanların gayesini bir türlü kavrayamamıştır. Anarşistler
üniversiteyi işgal ettiği zaman boykotla işgalin aynı şey olduğunu söyleyecek kadar vahim bir hatâ
yapmış, bu da yetmiyormuş gibi Türkiye”yi mahvetmek istedikleri için idama mahkûm edilen üç
komünistin idamını durdurmak teşebbüsü ile, ilerde tarihin çok olumsuz hüküm vereceği bir harekette
bulunmuştur.
110 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Kafa ve gönül yapısı bu olan İnönü”nün 3 Mayıs 1944 yürüyüşüne iyi gözle bakmasına şüphesiz
imkân yoktur. Bu sebepledir ki “Türkçü” kelimesinden ömrü boyunca ürkmüş, bu ürkmede çevresinin
de büyük ölçüde tesirinde kalmıştır. Onda batıya karşı garip bir kompleks vardır. Türkiye”nin manevi
kalkınmasını klâsiklerin Türkçe”ye çevrilmesinde görmesi bunun delilidir. Halbuki artık roman ve
piyeslerle yahut eski Yunan felsefesiyle milletlerin kalkınma imkânının olduğu çağda değiliz. Bugün her
zamankinden çok milliyetçilik çağıdır. Beynelmilelci olduklarını iddia eden komünist devletler bile aşırı
bir milliyetçiliğin içindedir. Bu, sosyal bir kanundur: Toplumlar yayılmak ve büyümek için çatışır, çarpışır;
bunun için her vasıtadan faydalanır. Böyle bir sosyal kanun olmasaydı barışçı İsa”nın dinindeki milletler
asırlarca savaşmaz, Budist Japonlar savaşın sözünü dahi etmez, kardeş Müslümanlar birbirinin canına
kasdetmezdi.
Bu sebeple yabancı klâsiklerin tercüme edilerek Türk gençliğine okutulması onlarda bir aşağılık
duygusu yaratmaktan başka sonuç vermemiştir. 20-25 yaşındaki gençlerin şaheser diye hep Yunan,
Lâtin, Batı, Acem, Arap, Rus eserlerini okursa “demek benim milletimin şaheseri yokmuş” düşüncesine
kapılmasından tabiî ne olabilir?
İşte Türkçüler, Türk milletinin manevî kalkınmasını önce komünizmin yok edilmesinde, sonra
millî kültürün diriltilmesinde anladıkları için İnönü ile bağdaşamamışlar, onun tarafından Türkiye’yi bütün
dünya ile düşman etmek için uğraşan kişiler diye ilân edilmişlerdir.
Türkçüler şu memlekette hiçbir zaman iktidara geçmedi. İnönü ve partisi uzun yıllar iktidarda
kaldı ve istediği icraatı, propagandayı yaptı. Acaba zaman kime hak verdi? Tecrübesiz, çoluk çocuk
sayılan 1944’ün gençlerine mi?, yoksa tecrübeli kaptan olduğu ilan edilen İnönü’ye mi?
Onun tecrübeli kaptan olduğu hakkındaki sözü, İkinci Cihan Savaşı”nda Türkiye”nin harbe girmesi ve
bunun İnönü’ye mal edilen bir başarı olarak kabul edilmesinden doğmuştur. Acaba gerçek böyle midir?
3 Mayıs yürüyüşü milletin gözünü komünizme karşı açan bir millî harekettir. O tarihten başlayarak
okullarda hakikî milli tarih okutulsaydı, millî eğitimin bazı kilit noktalarına komünistlerin sızmasına meydan
verilmeseydi 12 Mart muhtırasına sebep olan anarşi doğmayacak, bir takım gençler Türk milletinden
zorla koparılmayacak, ahlâk değerleri çökmeyecekti. Anarşi hareketleri dediğimiz kargaşalıklar, dikkatle
mütalâa olunursa gayet korkunç bir ruh halinden doğmakta, âdeta bir milletin intihar etmek istemesi gibi
bir manzara göstermektedir.
Komünizm, sosyal bir isteriden başka bir şey değildir. Onun hâkim olduğu hiçbir ülkede sosyal
adalet ve iktisadi refah sağlanamadığı halde faşist veya kapitalist denilen demokrat ülkelerin pek
çoğunda bu iş başarılmıştır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
111
www.ulkuocaklari.org.tr
Türkiye, bilfarz Yugoslavya’nın topraklarında kurulmuş bir devlet olsaydı veya İngilizler
vaadettikleri savaş malzemesini bize verebilselerdi tecrübeli kaptan onu yine savaşın dışında tutabilir
miydi. Bunlardan başka Türkiye’nin savaşa girmeyişinde VonPapen”in büyük rolünü asla unutmamak
lazım.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Komünizmin iktidara geçtiği günden beri Rusya”nın Türkiye hakkındaki kötü niyetleri Çarlık
Rusya”sının kötü niyetlerinden bir parça bile sapmamıştır. Boğazlarda üs istemenin başka mânâsı var
mıydı?
3 Mayıs”ı yapan Türkçülerin şuurla ve inançla bildikleri gerçek: Komünizmin Türklüğe kasdeden
bir tehlike olduğu idi. Son iki yılın olayları, sürüp giden Sıkıyönetim mahkemeleri, bu mahkemelerde
ortaya dökülen hakikatler Türkçülere hak vermiştir.
3 Mayıs bir çok Türkçünün büyük sıkıntı ve ıztırabı ile kapanmıştır. Fakat 3 Mayıs devam
etmektedir: Ötüken”in Yazı İşleri Müdürü Kayabek, aşağı yukarı 6 yıl önce başlayan bir davanın sonucu
olarak mahkûm edildiği 15 aylık hapisi etmek üzere, eşini ve birisi bebek olan dört çocuğunu İstanbul’da
bırakarak, doğum yeri olan Eğin”e hareket etmiştir.
Önümüzdeki yüzyılın tarafsız tarihçileri 3 Mayıs”ın bir dönüm noktası olduğunu elbette tesbit edeceklerdir.
3 Mayıs”a selâm olsun!… 3 Mayıs ruhu edebiyen yaşasın!…
Kaynak: Ötüken, 11 Nisan 1973, Sayı: 5
112 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
1944 YILI TÜRKÇÜLÜK – TURANCILIK DAVASI
VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİNE BASKILAR
Türkiye’de Cumhuriyetin ilânından sonraki ilk 25 yılda Türk toplumu milliyetçiliği “din” ile birlikte
benimsedi. Materyalist milliyetçilik ise ufak bir aydın zümresi tarafından kabullenilmişti. Bu iki milliyetçilik
anlayışı zaman zaman birbiriyle çatışmış neticede bazı pratik sonuçlar doğurmuştur. Her şeyden evvel
çeşitli halk tabakalarının ortak kültürel gayeler etrafında birleşmesi kolaylaştı. Bununla birlikte Millî
dayanışma duygusu meydana getirdi. Memleketin kültürel gelişmesine, millete gerçek karakterine
uygun bir yön verdi. Türklere millî bir gurur aşıladı (9) Ayrıca 1930′lu ve 1940′lı yıllara kadar, Türk
milliyetçiliği sağa sola kaymayan, başından sonuna kadar Kemalist çizgiye sadık kalan bir ideoloji
görünümündeydi. Bu dönemde siyasî mücadele tek parti yönetimiyle sınırlandırılırken resmî milliyetçilik
anlayışının dışındaki özellikle Pantürkist eğilimli muhalif unsurlar sıkı bir takibata uğradı (10) ve saf dışı
bırakılmak istendi.
Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’ndaki durumu stratejik konumunun önemi dolayısıyla, gerek
Müttefiklerin, gerek Mihverin Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için harcadıkları çabaların
ve Türkiye üzerinde yaptıkları baskıların hikâyesinden başka bir şey değildir. Buna karşılık Türkiye’nin
politikası ise savaşın dışında kalmak ve ülkeyi savaşın yıkıntılarından korumak olmuştur (11)
Almanya I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin izlediği veya izlemeye çalıştığı Turancı politikayı
desteklediği gibi, II. Dünya Savaşı’nda da Sovyetler Birliği’ne saldırısından sonra Türkiye’yi savaşta
kendi safına çekebilmek için Turancı akımları desteklemiştir. Bu şekilde Türk hükümetini Almanya’nın
yanında savaşa girmesi için harekete geçirmeye çalışmış ve bu sayede Türkiye üzerinde baskı kurmak
istemiştir (12) Alman ordularının II. Dünya Savaşı’nın başında, Sovyetler Birliği topraklarında ilerledikleri
sırada Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Von Papen, Rusya’nın Türkçe konuşulan bölgeleri hakkında
bilgi edinmek, bu bölgeler halkının desteğini sağlamak ve Türkiye’deki Turancılık akımını Almanya
yararına istismar etmek için bazı Turancı gruplarla ve mültecilerle temasa geçti (13)
Von Papen, Sovyetlerde yaşayan Türkler ile ilgili İsmet İnönü ile de görüşmek istemiştir. Ancak
İsmet İnönü’den aldığı cevap Türkiye’nin o dönemle ilgili politikasını ana hatlarıyla ortaya koymaktadır.
İsmet İnönü, “Bu tür konularda ancak Sovyetler Birliği’nin yenilgisi gözle görülür şekilde gerçekleştiği
vakit görüşmenin mümkün olacağını” belirtmiştir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
113
www.ulkuocaklari.org.tr
Almanya, Rusya üzerine saldırırken Türkiye’yi kendi yanına çekmek için gerekli teşebbüs ve
baskıyı yapmış, dış politikada her türlü tedbiri almış bunla birlikte Türkiye’nin iç siyasetine müdahale
etmek istemiştir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Görüldüğü gibi Türk Hükümeti, resmî politikada ilke olarak, Panturanist eğilimleri reddedilmiş,
ancak Kırım bölgesindeki ve Kafkaslardaki Türk kökenli komşu halkların ge-leceği konusuna tamamen
ilgisiz kalmakta istememiştir (14)
Türkiye’de Alman ordularının 1942 yılında Kafkaslara doğru ilerlemesi sırasında Panturanist
Alman propagandası artmış ve yoğunlaşmıştı. Cumhuriyet, Tasvir ve Vakit gazeteleri Alman yanlısıydı
(15) Fakat daha sonraları bu gazeteler dava sırasında tamamen Türkçülük ve milliyetçilik aleyhi bir
tutum takınmışlardır. Dönemin etkin sayılabilecek gazetelerinin tavırlarını bu derece anî ve kesin hatlarla
değiştirmelerindeki en önemli sebebi Millî Şef İnönü’nün basın üzerindeki tesirinin de güçlü olmasıyla
izah etmek mümkündür.
Almanya’nın iç ve dış politikayı bu şekilde yönlendirmesi halkoyunda 3 Mayıs 1944 Davasının
Nazi yanlısı, antisovyet ve antikomünist hükümeti devirmeyi amaçlayan bir dava olarak algılanmasına
yol açacaktır.
Türk hükümetlerinin Turancılığı aktif olarak desteklemekten vazgeçmesi ve Sovyetlerin karşısında
yer almaya başlaması üzerine Almanya Türkiye’de bu tür hareketleri kışkırtmaktan vazgeçmiştir (16)
CHP yönetimi savaşın kaderinin değiştiği ve Alman yenilgisinin başladığı 1943 yılına kadar, açık
olmasa bile ses çıkarmayarak, Alman yanlısı neşriyat ve hareketlere göz yummuştur (17) Antisovyet
Türkçü yayın ve etkinlikler ise tamamen İnönü yönetiminin savaş politikası amaçlarına uygun olarak
yakından izlenmiştir (18)
II. Dünya Savaşı’nın genel seyri içinde, Rus ordularının Avrupa’da ilerlemeleri ile orantılı olarak
Türkiye’de komünist faaliyetler artmıştır. (19) Ruslar galip geldikçe komünistler birer birer açığa çıkarak,
Rusların Polonya ve Balkanlardan sonra Türkiye’yi de işgal edeceği söylentisi yayılmıştır. (20)
Görüldüğü gibi II. Dünya Savaşı sırasında gerek Almanya’nın durumu gerekse Rusya’nın
galibiyetlerine paralel olarak Türkiye’de dış politikanın iç politikayı yönlendirmesiyle neticelenmiştir.
Rusya’nın II. Dünya Savaşı sırasında birtakım işgallere giriştiği dönemde İsmet İnönü belki
de Türkiye’nin işgal edilmesi endişesiyle Sovyet yanlılarının faaliyetlerine göz yummuş (21) ve bu
dönemde komünist faaliyetler başlamıştır. Türkiye Gizli Komünist Partisi Şefi olan Dr. Şefık Hüsnü’nün
Moskova’ya gönderdiği gizli raporda “1943 baharından 1944 baharına kadar olan sene, harp devresinin
en verimli ve hareketimizin kredisini azamî yükselten sene oldu” (22) demesi bu tür faaliyetler hakkında
açıkça bilgi vermektedir. Yine Faris Erkman’ın hazırladığı “En Büyük Tehlike” adlı broşürün neşri büyük
yankılar uyandırmıştır. Milliyetçiliğe, dış Türklere, milliyetçilere pervasızca saldıran ve çok sayıda
bastırılıp bedava dağıtılan bu broşür komünist neşriyat arasında önemli bir yere sahiptir. Bu broşür
TBMM’nin gündemine de girmiş, görüşmeler sırasında Dışişleri Bakanı’nın şu konuşması CHP’deki
değişikliğin belirtisi kabul edilmiştir: “Bizim Türklüğümüz bu vatanın sınırları içine girmiş olan Türklere
ait ve münhasırdır” (23)
1939′da Ankara Üniversitesi DTCF’de açılan Felsefe kürsüsüne Pertev Naili Boratav, Niyazi
Berkes gibi belli fikri yapıda kimselerin alınması Millî Eğitim Bakanlığı tarafından milliyetçi neşriyata
karşı alınacak tedbirlerin rapor hâlinde hazırlanması, sosyalist ve komünist “Yurt ve Dünya” ve “Adımlar”
114 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
mecmualarına Millî Eğitim Bakanlığı’nın abone olması, Millî Eğitim Bakanı H. Ali Yücel zamanında
Bakanlık tarafından basılan 496 klâsik eserin içinde 63 Rus klasiğinin yer alması, buna karşılık bir
tek Türk klâsiğinin yer almaması, komünist bir derleme şiir kitabının bütün okullara tavsiye olunması
bu dönemin komünist faaliyetlerine örnek olarak gösterilebilir. Yine Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet’in
himaye edilmesi bu tür faaliyetlere Bir diğer örnektir. Tan gazetesi de dönemin komünist basınının önde
gelen gazetesidir.(24)
Cumhuriyet döneminde, Türkçülüğü ve Turancılığı benimseyen ve bu doğrultuda yayın yapan en önemli
dergi şüphesiz Hüseyin Nihal Atsız’ın yönetiminde yayımlanan “Orkun”‘dur. İlk kez 1933 yılında yayın
hayatına başlayan Orkun, 1934′te kapatılmış ancak 1 Ekim 1943′te tekrar yayımlanmaya başlanan
dergi, 1 Nisan 1944′te tekrar kapatılmıştır.
Bu dönemin önde gelen Türkçü ve Turancı dergileri arasında “Ergenekon”, “Bozkurt” ve “Gök
Börü”nün ayrı bir önemi vardır. Her üç dergide fikrî anlamda daima aynı çizgiyi devam ettirmiş ve her biri
âdeta birbirinin devamı olarak çıkarılmıştır. Bu dergilerden Ergenekon 1938′de kapatılmış arkasından
Mayıs 1939′da Bozkurt yayımlanmaya başlamıştır. Mustafa Kızılsu, İsmet Rasin, Nurullah Barıman,
Sami Karayel ve Reha Oğuz Türkkan gibi isimlerin gayretleriyle yayımlanan Bozkurt, ikinci sayısının
Haziran 1939′da çıkmasıyla kapatılmış, üçüncü sayısı ancak 1940 yılında yayımlanabilmiştir. Daha
sonra R.Oğuz Türkkan, Bozkurt dergisinden ayrılarak Kasım 1942′den itibaren Gök Börü dergisini
çıkarmaya başlamıştır. Gök Börü’de Abdulkadir İnan ve Zeki Velidî Togan’ın da yazıları yer almıştır.
Mayıs 1942 yılından itibaren Rıza Nur tarafından “Tanrıdağ” adıyla çıkarılan derginin yazarları
arasında Nejdet Sancar, Hüseyin Namık Orkun,Ahmet Rasim Aras gibi önemli isimler yer almıştır.
Bu dergilerin yanı sıra Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon’un, Ağustos 1941 yılından itibaren
yayımladıkları “Çınaraltı”, Türk birliğini kültürel anlamda savunan fikrî bir çizgide kalarak daha ılımlı
ve makul bir seyir takip etmiştir. Hüseyin Hüsnü Erkilet, Hüseyin Namık Orkun ve Nejdet Sancar gibi
aydınların yazılarının sıkça rastlandığı Çınaraltı dergisi yayın hayatına Temmuz 1944 yılına kadar
devam edebilmiştir
Tarihte 3 Mayıs olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız’ın, hakkında açılan dava için Ankara’ya
geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte gençlik komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde N.
Atsız’a sevgilerini belirtirler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe
geçmişler burada millî marşlar söylenmiş ve komünizm aleyhine sloganlar atmışlardır. Kafile Ulus
Meydanı’ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamış,
miliyetçi gençlerin gösterileri hükûmet tarafından şiddetle önlenmiştir. Bu gösterilerde tutuklanan
üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir. (27)
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
115
www.ulkuocaklari.org.tr
1. 3 Mayıs 1944 Tarihli Gösteriler ve Dava Kenan Öner 1944 Davası ile ilgili şunları şöyler : “Bu davanın
temeli N. Atsız’ın zamane başvekiline hitaben Orhun mecmuasında yazdığı açık mektupla ,1944 senesi
Nisan’ında atılmış ve bundan doğan infial ile icat edilen ırkçılık ve Turancılık davasında memleketin
havasını ifsat eden işkencelerle çatısı örtülmüş bulunmaktadır”.(25) Bu davanın başlamasında H.
Ali Yücel’in 1934 tarihli “Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış” kitabının Atsız tarafından eleştirilmesinin
intikamını almak istemesi de etkilidir. (26)
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ancak gençliğin bu masum hareketi devrin millî şefine bir ihtilâl olarak intikal ettirilir. H. Ali Yücel,
Nevzat Tandoğan ve F. Rıfkı Atay üçlüsünün gayretleriyle ırkçılık ve Turancılık adı verilen milliyetçilik
düşmanı dava ortaya çıkarılmıştır.
Bu gösteriye kadar Türkiye’de yapılan bütün nümayişlerde hep hükûmet parmağı bulunmuştu. Turancılık
davasının mağdurlarından Alparslan Türkeş’in konuyla ilgili tespiti şu şekildedir; “Bunlar millî şef ve
onun gözde Millî Eğitim Bakanına nasıl gösteri yapabiliyorlardı ? O zamana kadar millî şefin müsaade
etmediği hiçbir gösteri yapılmazdı. Demokrasi….Hürriyet…Eşitlik…Gençlik… bütün bunlar Türkiye’nin
1944 iktidarında hep parad palavralardır. Halkın alkışları, gençlikten çıkacak “yaşa” naraları kayıtsız
şartsız İnönü’nün tekelinde kalmalıdır. (28)
Esasında 3 Mayıs olayları, II. Dünya Savaşı’nın seyri ile alâkalıdır ve dönemin hükûmetinin
Almanlara karşı üstünlük kuran Ruslara Türkçüleri feda ederek bir siyasî rüşvet vermesi olayıdır. Türkiye
Ruslara karşı ,yalnızlık içinde karşı koymaya çalışmaktadır. 3 Mayıs 1944 duruşması o sırada tam
aranılan fırsat olarak değerlendirilir. Türkçüler üzerinde şiddet uygulanarak Ruslar bir şekilde memnun
edilmeye çalışılır (29)
3 Mayıs’ta bir araya gelen ve gösteriler yapan gençler birer birer tespit edilip toplanır ve tutuklanır.
Millî şefin şahsî emriyle saldıranlara zerre kadar merhamet tanımamışlardır. Milliyetçi gençler kıyasıya
dövülür. N Atsız’da aynı gün duruşmadan çıktıktan sonra polis tarafından gözaltına alınır. Alparslan
Türkeş anılarında bu olayları şu şekilde anlatmaktadır; “3 Mayıs 1944 günü heyecanla sokağa fırlayan
gençler kıyasıya dövüldüler. Kafaları yarıldı, gözleri patlatıldı. Bazılarının kolları, kaburgaları kırıldı”.(30)
2. 19 Mayıs 1944 Nutku ve Sonrası Gösterilerin ardından tutuklanan onlarca gencin ailesi yaklaşan
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’ndan umutludur. Gençlik Bayramı’nda bir yığın masum gencin,
bayramı zindanlarda geçirmesine millî şefin gönlü razı olmayacağını sananlar çoktur. Öyle umulur ki
İnönü, 19 Mayıs’ın neşesini bozmak istemeyerek ve bir emirle zindanların kapılarını açtıracak, manasız
bir sebeple tutuklanmış aydın gençleri hürriyete iade edecektir.
Millî Şef, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, gençleri ve ailelerini sevindirmek şöyle dursun, bilâkis
Ankara Stadyumu’nda, 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramı nutkunda Irkçılık ve Turancılık
iddiaları hakkındaki görüşünü bütün açıklığı ile ortaya koyarak, milliyetçileri hayal kırıklığına uğratan bir
konuşma yapar. Millî şef, henüz tahkikat safhasında bulunan olay ile Türkçüler ve milliyetçiler aleyhine
çok ağır ithamlarda bulunur.(31)
Bu konuşmanın tam metni şu şekildedir;
19 Mayıs Nutku
“Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız. Memleketimizde
politika garezleri için uydurulan ırkçılık önderlerinin çok acıklı faciaları hatıralarımızda canlıdır. l9l2
senelerinde Rumeli’de tutunmak için tırnaklarıyla kayalara yapışarak son gayretlerini sarf eden Türk
erlerine Arnavut Priştineli Hasan ve Derviş Hima ile beraber arkadan hücum tertipleyenlerin Türk ırkçı
politikacısı olduğu, Büyük Millet Meclisinde ispat olunmuştur. “Politika icabı” diye tefsir etmekten en
ufak bir güçlük çekmeyen bu adamlar, sözlerine inanıp daha büyük bir felâkete uğradığımız zaman
116 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
gene “Politika İcabıdır” diyerek yeni bir fesat prensibi yaratmakta geri kalmayacaklardır.
Köy Enstitülerinde, her çeşit okullarımızda, müesseselerimizde, ordumuzda müşterek vatanın ülkülerini
Türk çocuklarına, eşit adalet ve şefkat hisleriyle vermeye çalışıyoruz. Onları büyük cumhuriyet
potasında kaynatıp meydana Türk vatanseveri çıkarmaya uğraşıyoruz. Vatandaşlarım emin olabilirler ki
muvaffakiyetlerimiz esaslıdır ve gelecek zamanda daha göz alıcı olacaktır. Türk milliyetçiliği içinde vatan
çocuklarının temiz ülkülü ve vatan fikirli olarak birbirine dayanan sağlam bir millet olması, erişilmez ve
yanlış bir hayal değildir. Bunun doğru bir fikir ve erişilir bir hedef olduğunu, elle tutulur ve gözle görülür
neticeleriyle tamamıyla alıyoruz. Şimdi insaf ediniz. Türk vatandaşı yetiştirmek için bütün iyi şartlan
özünde toplamış olan bu feyizli yolu bırakır da, ırkçıların milleti bin bir parçaya ayıracak fesatlı ve nifaklı
zehirlerine cemiyeti kaptırır mıyız?
Turancılık fikri, yine son zamanların zararlı ve hastalıklı gösterisidir. Bu bakımdan cumhuriyeti
iyi anlamak lâzımdır. Millî kurtuluş sona erdiği gün, yalnız Sovyetlerle dostluk ve bütün komşularımız
eski düşmanlıklarının bütün hatıralarını canlı olarak zihinlerinde tutuyorlardı. Herkesin kafasında, biraz
derman bulursak sergüzeşti, saldırıcı bir siyasete kendimizi kaptıracağımız fikri yaşıyordu. Cumhuriyet
kuvvetli bir medeniyet yaşayışının şartlarından bir esaslısını, milletler ailesi içinde bir emniyet havasının
mevcut olmasında görmüştür. İmparatorluktan son zamanlarda ayrılmış olan komşularıyla da iyi ve
samimî komşuluk şartlarının temin edilmiş olmasını, milletin saadeti için lüzumlu saymıştır.
Görülüyor ki, millî politikamız memleket dışında sergüzeşt aramak zihniyetinden tamamen uzaktır.
Asıl mühim olan da bunun bir zaruret politikası değil, bir anlayış ve bir inanış politikası olmasıdır. Ancak
bu inanışa vardıktan sonradır ki, etrafımızda bulunan milletleri daha yakından tanımak imkânlarını
bulduk. Nereden zarar gelir ve nereden zarar gelmez, bunu ayırt etmek için zihinlerimizde ayarlı ölçüler
hasıl oldu. İçerde milletin hayrı ve saadeti için çalışma ve dışarıya karşı milletin emniyet ve müdafaası
için lâzım olan tedbirler,salim ölçülerle gözümüzün önünde belirdi. Ve nihayet asırlar ve asırlar süren
köklü düşmanlıklar yerine, yirmi sene gibi kısa bir müddette hürmet ve itimat duygularının uyanmasına
imkan verdi.
Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim : Irkçılar ve
Turancılar gizli tertipler ve teşkillere başvurmuşlardır. Niçin? Kandaşları arasında gizli fesat tertipleriyle
fikirleri memlekette yürür mü ? Hele doğudan, batıdan ülkeler gizli Turan cemiyetiyle zapt olunur mu ?
Bunlar o şeylerdir ki, ancak devletin kanunları ve esas teşkilatı ayak altına alındıktan sonra başlanabilir.
Şu hâlde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyet’in, Büyük Millet Meclisinin
mevcudiyeti aleyhinde teşebbüsler karşısındayız. Tertipçiler, on yaşında çocuklarımızdan bize kadar
derece derece, perde perde hepimizi aldatmak iddiasındadırlar.
Vatandaşlarıma ikinci sualimi soruyorum : Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye’nin ırkçı
ve Turancı olması lâzım geldiğini iddia edenler, hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
117
www.ulkuocaklari.org.tr
Turancılar, Türk milletini bütün komşularıyla onulmaz bir surette derhâl düşman yapmak için birebir
tılsımı bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını
kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin, bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar, genç çocukları ve saf
vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır.
Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
? Türk milletine yalnız belâ ve felâket getirecek olan bu fikirleri yürütmek isteyenlerin Türk milletine
hiçbir hizmetleri olamayacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnız yabancılar faydalanabilirler.
Fesatçılar, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Yabancılar, fesatçıları idare edecek kadar yakından
münasebette midirler? Bunları hüküm olarak kestirmek bugün mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet
kasti ve yabancının ilişiği hiçbir zaman meydana çıkmasa dahi hareketlerin, Türk milletine, Türk vatanına
zararlı olması ve bunlardan yalnız yabancıların faydalanmış olması söz götürmez bir hakikattir.
Vatandaşlarım! Emin olabilirsiniz ki vatanımızı bu yeni fesatlara karşı da kudretle müdafaa
edeceğiz…. İsmet İnönü
19 Mayıs Nutku Alman cephesinde hızla ilerleyen Ruslara karşı bir söz rüşveti olarak
nitelendirilmiştir. Bu meşhur nutuktan sonra her meslekten ve her sahadan kimseler, yıldırıcı, ezici
ceberutlukla sanki Türkiye’nin her yeri sıkıyönetim bölgesiymiş gibi , rastgele emrivakilerle, ceket
gömlek İstanbul’a sıkıyönetim komutanlığı emrine teslim edilmiştir (32)
Özellikle 47 kişi hakkında rapor hazırlanır. 3 Mayıs dava dosyasının başında yer alan bu kişiler
1 numaralı Sıkıyönetim mahkemesine gönderilir. Aslında bu kişilerin hiçbir zaman kafatası ölçtüğü, kaç
göbek soy sop aradığı görülmemiştir.
İsmet İnönü’nün nutkundan sonra tutuklanan insanların suçlandığı temel fikirleri şunlardır; *TBMM
tayin suretiyle doldurulmuştur, hür seçim yoktur. *Cumhuriyet lâfta kalmıştır, idare şekli diktatörlüktür.
*CHP istismar ve istibdatla memleketi idare etmektedir. Halk sefalet içindedir. *Suiistimal, sefahat, israf,
rüşvet, soygunculuk gittikçe gelişmektedir. *Milliyetçilik ve Türkçülük hareketlerine tamamen muhalif
bir yola sapılmıştır. *Türkiye’de İslâm düşmanlığı ilerlemiştir. Türk milletinin istikbali tehlikeye düşmek
üzeredir (33)
Görüldüğü gibi aslında bunlar çok partili hayatın hâkim olduğu dönemlerde tabiî görülen fikirlerdir.
Bu fikirlerin oluşması İnönü devrinin dikta rejimi olup olmadığı sorusunu akıllara getirmiş, bu konuyu
tartışmaya açmıştır.
Bu davada Alparslan Türkeş ise “yalnız Türk soyundan gelenler yaşamalıdır” biçimindeki
sözlerinden dolayı yargılanır.
3. Basın ve Turancılık Davası İsmet İnönü’nün 19 Mayıs Nutku’ndan sonra basın ve radyo millî şefin
ve iktidarının ithamlarına, sözlerine bin bir delil ve gerekçe bulmak gibi bir vazifeden dolayı kendilerini
sorumlu hissetmişlerdir. İsmet İnönü’nün açıklamalarından sonra Milliyetçilik aleyhine yapılan neşriyat
artmış, Orhun dergisine abone olanlar, bu dergide bir tek yazıları çıkmış olanlar, Nihal Atsız’a sokakta
bir defa selâm vermiş olanlar dahi basının da etkisiyle tutuklanmışlardır.
Vatan gazetesi ve Ulus gazetesinde yazan F.Rıfkı Atay’ın yazılarını esas alarak 3 Mayıs 1944
gösterisini Romanya’nın başına Millî tarihlerinin en büyük felâketini getiren Gardistlere benzetmiş
ve bu nümayişe katılan gençlerin aslında aldatılmış olduklarını iddia etmiştir . (34) Aynı gazete daha
sonraki günlerde Turancılık-Türkçülük fikriyle ilgili görüşlerini beyan etmeye devam etmiş, kamuoyu
oluşturmaya çalışmıştır. Gazete yine F. Rıfkı Atay’ın yazısını esas alarak; “Türkiye’yi içinden dağıtıp
tahrik etmek için gökten bir belâ ısmarlansa ırkçılıktan beteri Türkiye’ye inemez.
118 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
İkinci bir belâ ısmarlansa İslam ittihatçılığı ham hayalinin yerine Turancılık ütopyasını
geçirmekten âlâsı bulunamaz (35) tarzındaki ifadelere yer vermiştir. Vakit gazetesinin başyazarı Asım
Us da Türkçülük fikrini ırkçılık olarak ele almış, bu fikrin nifak için üretildiğini ve hatta yabancıların bu
fikri ileri sürdüğünü iddia etmiştir (36). Yine aynı başyazar dönemin Türkçülük fikirlerinin Atatürk ile
bağdaşmadığını, Turancılık fikrinin ise siyasî istiklâllerini kaybetmiş olan Türkler için manevi bir teselli
olabileceğini yazmıştır. (37) Asım Us, 1944 Davası’nın gençliği uyandıracağını iddia etmiş, millî şefin
nutkuna da aynen katıldığını belirtmiştir (38)
Cumhuriyet gazetesi, Turancılık ile ilgili fikirlerini Nadir Nadi’nin kaleminden, millî şefin nutkundan
sonra ifade etmiş ve millî şefin nutkunu “Türk vicdanının gür sesi” şeklinde yorumlamıştır (39) Ulus
Gazetesi ise hükümet yanlısı bir politika takip etmekteydi. Diğer gazeteler Ulus gazetesinin güçlü kalemi
F. Rıfkı Atay’ın yazılarından devamlı alıntı yapmıştır. F. Rıfkı Atay ırkçılığı iç harp, Turancılığı dış harp
kabul etmiş ve ırkçılığın ve Turancılığın herhangi bir halka ile dışarıya bağlanan tarafını cinayet olarak
yorumlamıştır.(40)
Ulus gazetesi Türkçülük fikrine duyduğu tepkiyi Hasan Ali Yücel’in ağzından şu şekilde ifade
eder : “Bunlar, mekteplere kötü bir suyun delik bulup sızması nev’inden sızmışlardır… Bunlar okul içine
sokulmadığı gibi, memleket içine de sokmamak zorunda olduğumuz mahzurlu fikirlerdir (41).
4. Davanın Gelişimi ve Sonuçları 3 Mayıs tarihli gösterilerin ve 19 Mayıs Nutku’nun ardından toplanan
milliyetçilerin davası, İstanbul 1 numaralı Örfi İdare mahkemesinde görüşülmeye başlanmıştır. Davada
toplam 23 sanık yargılanmıştır. İstanbul Tophane Askeri Hapishane’sinde bulunan asker sanıklar; *Dr.
Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever *Dr. Üsteğmen Fethi Tevetoğlu *Piyade Üsteğmen Alparslan Türkeş
*Piyade Teğmen Nurullah Barıman *Topçu Asteğmen Zeki Özgür(Sofuoğlu) *Ulaştırma Asteğmen Fazıl
Hisarcıklı Aynı cezaevinde bulunan sivil sanıklar; * Nihâl AtsızEdebiyat Öğretmeni * Hüseyin Namık
OrkunTarih Öğretmeni * Nejdet SancarEdebiyat Öğretmeni * Saim Bayrak Temyiz Mahkemesi Evrak
Memuru * İsmet Rasin Tümtürkİstanbul Belediyesi Murakıbı * Cihat Savaşfer Y.Mühendis Mektebi
Öğrencisi * Muzaffer Eriş “ “ ” * Fehiman Altan “ “ ” * Yusuf Kadıgil
Lise Öğrencisi * Cebbar Şenel Adana Adliyesi’nde Hâkim Adayı Sansaryan Han’da bulunan Emniyet
Müdürlüğü hücrele-rinde bulunan sivil sanıklar ; * Zeki Velidi Togan Türk Tarihi Profesörü * Orhan Şaik
Gökyay Ankara Konservatuarı Direktörü * Hikmet Tanyuİçişleri Bakanlığında Memur * Reha Oğuz
Türkkan İ.Ü. Doktora Öğrencisi * HamzaSadi Özbek Aydın Maliye Tahsilat Şefi * Cemal OğuzÖcal Gazi
Eğitim Enstitüsü Öğrencisi * Said Bilgiç Ankara Adliyesi’nde Hâkim Adayı Aynı davadan sanık olarak
Mehmet Külâhlıoğlu ve Osman Yüksel Serdengeçti de bir süre tutuklu kalmışlardır (46)
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
119
www.ulkuocaklari.org.tr
Tanin gazetesi ırkçılık, Türkçülük, milliyetçilik fikirlerini aynı potada değerlendirerek bu tür fikirleri
savunanların aslında gerçek amaçlarının bu olmadığını zira din ile ırkçılık fikirlerinin asla yan yana
gelmeyeceğini başyazarı H. Cahit Yalçın’ın kalemiyle ifade eder (42) Yine Tanin’de H. Cahit Yalçın,
Türkçülük fikrinin sadece çalışmakla geçerliliğinin olacağını ifade etmiş (43) bir başka yazısında bu
fikrin “Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibi ile uyuşmadığını iddia etmiştir. Hatta hedef gösterircesine Türk
gençliğini istismar edenler olarak Nihâl Atsız, R. Oğuz Türkkan, Z. Velidi Togan, Hasan Cansever’in
isimlerini açıklamıştır (44) H Cahid Yalçın, daha sonraki yazılarında üslûbunu sertleştirerek Turancılık
davasında Nazilerin rolünün olduğunu ortaya atarak, Turancılığı “halis bir Nazi öksesi” (45) olarak
yorumlama gafletinde dahi bulunmuştur.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
1944 Olayı sanıklarından Alparslan Türkeş, İsmet Paşa’nın 19 Mayıs Nutku’ndan birkaç gün sonra
görev yeri olan Erdek’te gözaltına alınmıştı. Gözaltına alma sırasında bölük odası ve evi aranmış, daha
sonra İstanbul Merkez Komutanlığına götürülerek 13 Haziran 1944 günü Askerî Tutuk ve Cezaevi’nin
hücresine kapatılmıştır. Burada beş ay tutuklu kalan Türkeş, rahatsızlığı sebebiyle Haydarpaşa
Askerî Hastanesi’ne nakledildi ve bir ay süreyle tedavi gördü. Daha sonra sıkıyönetim komutanlığının
baskısıyla hastaneden alınarak tekrar Tophane’deki hücresine konuldu. Hücreye döndükten birkaç gün
sonra Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan Sansaryan Han’a götürülerek sorgulanmaya başlandı.
Yakın tarihimize “Tabutluklar” adı ile geçen, tavanlarında beş yüzer mumluk ampullerin yandığı
işkence odalarına kapatıldı. Dönemin Emniyet Müdürü Ahmet Demir ve Savcı Kazım Alöç tarafından Nihal
Atsız’a yazmış olduğu mektuplar yüzünden sorguya çekildi. Hükümeti devirmek amacıyla ihtilâl hazırlığı
yapmakla suçlandı. Suçlamaları kabul etmeyen Türkeş’in sorgulama sırasındaki ifadeleri ibret vericidir.
Türkeş anılarında konuyu şöyle izah etmektedir; “Biz, milliyetçiyiz. Biz bütün Türklerin,dünyada yaşayan
Türklerin mutlu olmasını istiyoruz, esaretten kurtulmasını istiyoruz. Yani bu fikir, eğer Turancılıksa; bu
fikri taşıyoruz. Biz komünizme karşıyız. Komünizm ideolojisi, beğenmediğimiz bir siyasî ve iktisadî
görüştür. Biz milliyetçi yazılar yazmayı, memlekete hizmet kabul ettik. Onun için, Orkun dergisine yazı
gönderdim. Nihâl Atsız Bey’le zaman zaman memleket meseleleri üzerine mektuplaştık.” (47)
Alpaslan Türkeş, anılarında kendisine yapılan işkenceler hususunda ise şunları söylemektedir;
“Acımasızca parmaklarımdan birini yakalayıp, tırnağımı çektiler. Aslında, ben o görevlilere acıyordum.
Yönetim, bizi faşistlikle suçluyor ama, tüm faşizan yöntemleri kendileri kullanıyordu. İçimden bu da
geçer yahu, diyordum. Memurların gözü bir şey görmüyordu” (48)
Turancılık davası, 7 Eylül 1944 günü başladı. Duruşma açıldığında, sıkıyönetim komutanlığının
son tahkikat kararı, Savcı Kâzım Alöç tarafından okundu. Kararın başlangıcında yer alan “vatana
ihanetleri sabit olanlar…” ibaresi sanıkları daha yargılamadan suçlu ilân ediyordu. Esasında bu üslûp,
İsmet Paşa’nın 19 Mayıs Nutku’nun bir taklidinden başka bir şey değildi.
Muhakeme sırasında Türkçüler kendilerine yapılan işkencelerden bahsetmişler, rasizm’i
(ırkçılık) raşitizm (çocuk hastalığı) olarak telâffuz eden savcı sanıkların ifadelerini mahkeme
zabıtlarına geçirtmemiş, itirazları yapanlar ya azarlanmış ya da dışarı atılmıştır. Türk ülkesinde, Türk
mahkemelerinde, suçları Türkçülük olanları cezalandırabilmek için çok değişik oyunlar oynanmıştır.
İşkence iddialarıyla ilgili olarak Savcı Kazım Alöç’ün şu ifadeleri işkencelerin yapıldığını doğrular
mahiyettedir : “Biz bunları huzurunuza vatan hainleri, caniler ve katiller olarak getirdik. Bunları Pera
Palas Oteli’nde yatıracak değildik. Onlar müstahak oldukları muameleyi görmüşlerdir. Elbette onlara
her nevi zulüm yapılmış ve yapılacaktır”.
Muhakeme sırasında Alparslan Türkeş ile Mahkeme başkanı arasında cereyan “Türk Birliği”
konusundaki tartışma sırasında Türkeş’in geleceğe matuf şu ifade ve tespitleri oldukça dikkat çekicidir;
” ..meselâ, 1917′de olduğu gibi 1965′te veya 1990′da da Rusya’da bir ihtilal zuhur edebilir. O zamana
kadar Türkiye harb endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur ve Türkiye’nin
de yardımı ile bu birliğe doğru yürünebilir…”
1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde, 7 Eylül 1944 ile 29 Mart 1945 tarihleri arasında 65 oturum
devam eden yargılama sonunda milliyetçiler muhtelif hapis ve sürgün cezalarına mahkûm olmuşlardır.
120 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Davada on üç sanık beraat etti. On sanık ise on yıla kadar çeşitli hapis cezaları aldılar. 148. maddeye
muhalefet ile yargılanan Alparslan Türkeş ise 9 ay 10 gün hapse mahkûm olmuştur. Verilen bu karar
temyiz edilmiş ve askerî temyiz mahkemesi bu mahkumiyet kararlarını esastan ve usulden bozarak 23
milliyetçinin telgraf ile 26 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmelerini sağlamıştır. Bilâhare davaya 2 nolu
Sıkıyönetim Mahkemesi’nde devam edilmiş ve neticede milliyetçilerin hepsi 31 Mart 1947 tarihinde
beraat etmişlerdir.
Okunması dört saat süren beraat kararında kanunî, fiilî ve vicdanî unsurların geniş bir şekilde
tahlile tâbi tutulduğu görülmektedir. Kararda, o günlerde komünizm faaliyetlerinin artmaya başlaması,
Sabahattin Ali’nin Nihal Atsız aleyhine dava açması gibi sebeplerle heyecanlanan gençliğin komünistlere
karşı duyulan kin ve nefreti izhar etmek istediği anlatılıyor “Bu nümayiş, millî bir ideolojinin millî olmayan
bir ideolojiye karşı ifadesinden ibarettir” deniliyordu. Ancak bu kararı veren Ali Fuat Erden, Tümgeneral
Kemal Alkan ve Tümgeneral İsmail Berkok hemen tayin edilmişlerdir.
1944 yılı olayları ile ilgili olarak neticede şunlar söylenebilir; Türkiye’de, Kemalist milliyetçilik
anlayışından farklı bir milliyetçilik anlayışının yeniden baş göstermeye başlaması 30′lu yıllara tesadüf
eder. Bu yeni milliyetçilik anlayışı Türk ırkının tarihî sembollerine ve kan birliğine önem vermektedir. Bu
tarz bir anlayış, faaliyetlerinin ve yayınlarının kısıtlı olmasına karşın daha açık ve şiddetli olarak 1939′da
gündeme getirilmiştir. Atatürk’ün vefatından sonra kuvvetlenen ve yön değiştiren “tek parti”, “tek şef”,
“tek millet” gibi kavramlar yeni bir anlayışa izin verecek türde değildi.
Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun konuşmasıyla başlayan olaylar zinciri, Nihal Atsız’ın
mektuplarıyla devam etmiş, 3 Mayıs 1944 tarihli milliyetçilerin gösterisi ile sona ermiştir. İsmet İnönü’nün
19 Mayıs Nutku ile yeni çehreye bürünen ve çok farklı, maksatlı bir bakış açısıyla “Turancılık Davası”na
dönüşen hadiseler Cumhuriyet dönemi Türk siyasî tarihinde önemli bir nirengi noktası olmuştur. İsmet
İnönü için olayların ilk ve önemli ismi durumunda olan Atsız, davanın Türkçülüğü yıkmayıp güçlendirdiğini,
ancak İsmet İnönü’nün yıkıldığını söylemektedir. (49)
3 Mayıs N. Atsız’a göre “Türkçülüğün gafletten ayrılışı can düşmanlarını tanıdığı dost sandığı
hainleri ayırdığı” gündür.
Bütün bu tepkiler ve yorumlar içinde ele aldığımız 1944 Türkçülük Davası aslında devlet politikası
içinde incelenmelidir. Devletler, politikaları gereği zaman zaman milliyetçi akımları el altında tutmuş,
desteklemiş ve hatta kullanmıştır. 1944 yılında bu tür bir davanın başlaması Rusya’nın baskıları ile
yakından alâkalıdır. Rusya karşısında tutunabilmek için aradığı desteği bulamayan Türk hükümeti,
Alman karşıtı olduğunu göstermek için fırsat kollamıştır. Aranan bu fırsat Nihal Atsız’ın mektupları ile
yakalanmıştır.
19 Mayıs Nutku ile olayların büyümesine sebep olan İsmet İnönü’nün asıl amacı bütün
dünyanın dikkatini Türkçülerin ve Turancıların nasıl ezildiklerine çekmek ve dış politikadaki çelişkili
uygulamalarından dolayı ortaya çıkan hatalarını örtbas etme gayretinden ibarettir. İnönü’nün 1944
olayı karşısındaki tavrı ve sertliği ile Rusya’ya şirin görünebilme çabası içerisindeyken Rus yetkililerinin
Türkçülerin ve Turancıların yargılanmalarını maskaraca bir oyun olarak görmeleri dönemin siyasî
iktidarı adına büyük bir gaftır.(51)
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
121
www.ulkuocaklari.org.tr
Nejdet Sarcar’a göre “en hain düşman komünizme di-kilme” günüdür. (50)
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu olay milliyetçilerin mağdur olmasıyla sonuçlanmış ancak bu mağduriyet milliyetçilere darbe
olmamış, bilâkis güçlendirmiş ve Türk milliyetçilerine “Kurtuluş Günü” adıyla bilinen, manası, prensipleri
ve amacı belirli bir ülkü hâline gelen kutlu bir gün kazandırmıştır.
3 Mayıs’ın ilk yıl dönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane’deki Askeri Cezaevinde tutuklu
bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha
sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmıştır. 3 Mayıs’ın mağdurlarından Alparslan Türkeş’te bu
tarihin “Türkçüler Günü” adıyla kutlanmasını bizzat sağlamış ve bu geleneği hayatı boyunca devam
ettirmiştir.
KAYNAKLAR
Nihâl ATSIZ, Çanakkale’ye Yürüyüş Türklüğe Karşı Haçlı Seferi,Baysan Yay., İstanbul,l992.;
Nihal ATSIZ, “3 Mayıs 1944″ 50.Yıl Türkçülük Armağanı, Akademi Kit., İzmir,l994.;
Tevfik ÇAVDAR, Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, İmge Yay., Ankara,1995.; Kemal KARPAT, Türk Demokrasi
Tarihi, Afa Yay., İstanbul,1996.;
Cemil KOÇAK, Türkiye’de Millî Şef Dönemi,İletişim Yay., İstanbul, 1996.;
Mustafa MÜFTÜOĞLU, Çankaya’da Kabus,Yağmur Yay., İstanbul,1974.;
Mustafa Tatlısu MÜFTÜOĞLU, Milliyetçiliğimizin Meseleleri ve Kurtuluş Yolumuz,Yağmur Yay., İstanbul,
1970.; Hikmet TANYU, Türkçülük Davası ve Türkkiye’de İşkenceler, Altınışık Yay., Kayseri, 1950.;
Alparslan TÜRKEŞ, 1944-Milliyetçilik Olayı, Kamer Yay., İstanbul,1992.;
Hulusi TURGUT, Türkeş’in Anıları-Şahinlerin Dansı, İstanbul, 1995.;
Hulusi TURGUT, “Fırtınalı 80 Yılın Öyküsü Dizisi”, Sabah, 7 Nisan 1997.;
Mustafa ÖZDEN, “Atsız ve 1944 Irkçılık-Turancılık Olayı”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı 122, İstanbul,
Şubat 1997.;
Mustafa ÖZDEN ,”Ölümünün 2l.Yıldönümünde Kuşaklara Öncü Olmuş Büyük Önder: H. Nihal Atsız”,
Türk Dünyası Dergisi, Sayı 12l, İstanbul, Ocak 1997.; Günay Göksu ÖZDOĞAN,”Türk Ulusçuluğunda Irkçı Temalar: l930 ve 1940′lann Türkçü Akımı”,Toplumsal
Tarih, Sayı 29, İstanbul, Mayıs 1996.;
R. Oğuz TÜRKKAN; (Haşim Akman Söyleşisi),”Türkeş’in Tırnaklarını Sökmediler”, Aktüel, Sayı 302,
İstanbul, 23 Nisan 1997.;
F.Rıfkı ATAY, “Hak Görünürde Bir Kaygı”, Ulus, l8 Mayıs 1944.; Nadir NADİ, “Türk Vicdanının Gür Sesi”,
Cumhuriyet, 20 Mayıs 1944.;
ASIM US, “Hadisenin Sonu”, Vakit, 1 Mayıs 1944.;
ASIM US,”Türkçülük Fikrinin Tarihi Tekamülünde Kargaşalık”, Vakit, 10 Mayıs 1944.;
122 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
ASIM US, “Vatanseverlik Maskesi Altında Sağ ve Sol İfratçılık”, Vakit, 9 Mayıs 1944.;
H. Cahid YALÇIN, “Bizde Türkçülük”, Tanin, l8 Mayıs 1944.;
H. Cahid YALÇIN, “Gençliğe Mal Edilmek İstenen Bir Hareket Hakkında”, Tanin, 9 Mayıs 1944.;
H. Cahid YALÇIN, “Irkçılık ve Turancılık Tahriklerinde Nazilerin Rolü Var mıdır?”,Tanin, 22 Mayıs 1944.;
H. Cahid YALÇIN, “Turancılık Hareketi”, Tanin ,l9 Mayıs 1944, Vakit, 7 Mayıs 1944.;
Muzaffer ERİŞ “Türkçülük Hareketleri 1939-1944 Mayıs”, 3 Mayıs 1944 50.Yıl Türkçülük Armağanı,
Akademi Kit., İzmir, 1994.;
Refet KÖRÜKLÜ, “3 Mayıs 1944 Türk Milletinin Devlete Sahip Çıkma Hareketidir”, 3 Mayıs 1944 50.Yıl
Türkçülük Armağanı,Akademi Kit.,İzmir,l994.;
Reşide SANCAR, “Türkçülük Günü”,3 Mayıs 1944 50.Yıl Türkçülük Armağanı, Akademi Kit., İzmir,1994.;
Reşide SANCAR ,”3 Mayıs Türk Kadını”, 3 Mayıs 1944 50.Yıl Türkçülük Armağanı, Akademi
Kit.,İzmir,1994.; Bünyamin SARAÇ, “1944 Türkçülük Olayı ve Başvekil Saraçoğlu”, 3 Mayıs 1944 50.Yıl
Türkçülük Armağanı, Akademi Kit., İzmir, 1994.;
www.ulkuocaklari.org.tr
ULUS, 27 Mayıs 1944 VAKİT, 9 Mayıs 1944.;VAKİT, 20 Mayıs 1944.?..
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
123
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
1944 TÜRKÇÜLÜK DAVASI VE ALPARSLAN TÜRKEŞ
Prof. Dr. E.Semih Yalçın
Nihal Atsız’ın Başbakan Saraçoğlu’na Yazdığı Açık Mektuplar
Türkiye’nin II. Dünya Savaşına fiilen katılmamış olmasına rağmen, yakın tarihinde geçirdiği
en zor dönem 1939-1945 yıllarıdır. II. Dünya Savaşı yılları iktisadî ve siyasî sıkıntıların hat safhaya
ulaştığı dönemdir. Avrupa’da savaşın başlaması ile birlikte Türkiye’de kısmî seferberliğe gidilerek
bir milyona yakın kişi askere alınmış, savunma ihtiyacı için bir önceki döneme oranla ülke gelirinin
büyük bir bölümü ayrılmıştır. Bu gelişmeler ülkede aşırı fiyat artışları, hayat pahalılığı ve temel ihtiyaç
maddelerinin yokluğunu meydana getirmiştir. Piyasada aranan temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu
yanında hükûmetin ordu ihtiyaçları için, elde edilen ürünün belli bir kısmına el koyması ve bunun temini
için uyguladığı baskılar, özellikle dar gelirli vatandaşlar üzerinde olumsuz tesirlere yol açmıştı II. Dünya
Savaşı’nın iktisadî anlamdaki sıkıntıları, Türkiye’de büyük bir sefalete sebep olmuş, sefaletin artışı ise
siyasî buhranı da beraberinde getirmiş, ülkede komünizmin kamçılanmasına ve Kızıl Rusya lehinde
propagandaların artmasına sebep olmuştur.
Bunun yanı sıra Türk milliyetçiliğinin ilmî ve harsî anlamda merkezi durumunda olan Türk
Ocakları’nın 1931 yılında kapatılmış olmasına rağmen Türk milliyetçileri faaliyetlerine son vermemişlerdir.
1931 yılından II. Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 yılına kadar milliyetçi faaliyetler el altından
yürütülmüştür. Bununla birlikte siyasî iktidarlar milliyetçilik faktörünü amaçları doğrultusunda uygulamaya
ve yönlendirmeye çalışılmışlardır.
Bütün olumsuzluklara rağmen Türk milliyetçiliği, II. Dünya Savaşı öncesinde birtakım önemli
isimlerin yazılarında ve fikirlerinde yaşamış ve temsil edilebilmiştir. 1939 yılında Z. Velidi Togan, Peyami
Safa, Ali İhsan Sabis, M.Sadık Aran ve Abdülkadir İnan›nın yazılarını neşrettiği Bozkurt dergisi, 1941
yılında Orhan Seyfı Orhon’un çıkarttığı Çınaraltı dergisi, 1943 yılında yayına başlayan Gökbörü dergisi
II. Dünya Savaşı sırasında yayımlanan milliyetçi dergilerdir (1)
124 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu dönemde üniversitelerde okutulan “İnkılâp Tarihi Dersleri” ve “Atatürk İhtilâli” adıyla
yayımlanan Mahmut Esat Bozkurt’un kitabı Turan ideallerini çağrıştıran açık ifadeler taşımaktadır.
Mesela, “Devlet işlerinin başına devletin kurucusu olan kavimden başkaları gelince o devlet inkıraz
bulur. Yani millet istiklâlini kaybeder. Misal mi istersiniz? İşte Abbasiler, işte Endülüs, işte Osmanlılar...
Yeni Türk Cumhuriyeti’nin devlet işlerinin başında mutlaka Türkler bulunacaktır. Türk’ten başkasına
inanmayacağız” gibi. Bütün bunların yanı sıra asker ve sivil yatılı okullara alınacak öğrencilerin Türk
ırkından olması şartı gazetelerde yayımlanarak, okullara giriş şartları arasında yer almıştır.(2)
Bütün bu olaylar devletin her alanda milliyetçiliği hatta daha sert bir dille “Turanî idealler ihtiva
eden Türkçülüğü” desteklediğinin delili olarak görülmektedir.
5 Ağustos 1942’de TBMM’de kürsüde başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun okuduğu programda “Biz Türküz,
Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan
ve kültür meselesidir...Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit
bu istikamette çalışacağız” (3) şeklinde konuşur. İşte bu konuşma 3 Mayıs olaylarının sebebi olarak
gösterilen iki mektubun çıkış noktasıdır.
1. Nihâl Atsız’ın Mektupları ve Yankıları
II. Dünya Savaşı devam ettiği sırada zamanın başbakanının yukarıdaki konuşması dikkat çekicidir.
Atatürk ülküsüne inanmış ve onun çizgisinde bir Türkçü başvekil, Türkiye’de ilk defa görülmektedir.
Saraçoğlu’nun bir konuşmasına sığdırdığı bir paragraflık söz dizisi, Türkçü çevrelerde şükran
duygularıyla ve çoğunlukla benimsenmiştir (4) Milliyetçi bir dergi olan Orhun, başbakanın milliyetçilik
anlayışına kayıtsız kalmaz ve Nihal Atsız başbakana iki açık mektup yazar. Bu mektuplar Orhun’da
yayımlanır (5)
Bu mektuplarda hain ilân edilen Sabahattin Ali, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali’nin ve çevresinin
teşvikiyle hakaret davası açar. Atsız’ın yazdığı mektuplarda ırkçılık ve Turancılık ile ilgili bir şey
bulunmamasına rağmen 1944 yılında Sabahattin Ali tahrik edilerek Atsız ve arkadaşları aleyhine açılan
dava, mecrasından saptırılarak ırkçılık ve Turancılık davası olarak millete empoze edilmiştir (8)
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
125
www.ulkuocaklari.org.tr
Atsız’ın açık mektupları Cumhuriyet devri basın tarihinde mühim bir yer tutar. Bugünkü Cumhuriyet
devrinde serbest yazıp söyleme hususunda birer kahraman kesilen pek çok yazar o günlerde tek
parti devrinin ve şahıslarının şakşakçılığını yaparken Atsız’ın bu mektubu yazması çok mühimdir. (6) Cumhuriyet döneminde bir bakan hakkında böyle alenî bir tenkit ne görülmüş ne işitilmiştir. Böyle açık
ve şiddetli ithamlara cesaret eden olmamıştır. Bakanları veya başbakanı tenkit etmek ya da takdir etmek
yalnız ve yalnız millî şefe ait bir imtiyazdır. Üstelik devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İsmet
İnönü’nün gözüne girmiş, takdirini kazanmış bir şahsiyettir. Mektupların ilk tesirinden sonra Atsız’ın bu
cüretini nasıl ödeyeceği merak konusu olur. Zira Halk Partisi fena sarsılmıştır (7)
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
2. Nihal Atsız’ın
Sayın Başvekil,
Başbakan
Şükrü
Saraçoğlu’na
Yazdığı
Birinci
Açık
Mektup
Hem Türkçü ,hem de başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum. Yalnız başvekil
olsaydınız bunları yazmak emeğine katlanmazdım. Çünkü Türkçü olmayan bir başvekile hitap etmenin
ne kadar boş olduğunu bilirim. Yalnız bir Türkçü olsaydınız yine yazmaya lüzum görmezdim. Çünkü,
faydasız kalacak olduktan sonra,sizden daha eski Türkçülerle yurdun dertlerini her zaman konuşabilirim.
Fakat Türkçü olarak idare mekanizmasının başında olduğunuz için sizinle konuşmaktan faydalar
doğabileceğine inanıyor,onun için size hitap ediyorum.
Millet meclisinde, 5 Ağustos 1942 günü verdiğiniz nutukta : “Biz Türküz,Türkçüyüz ve daima
Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve
kültür meselesidir.” demiştiniz. Türk tarihi ile uğraşmış bir münevver olarak söyleyebilirim ki ne ırkımızın,
ne de devletimizin tarihinde, Türk milliyetçiliği resmî bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman
açığa vurulmamıştı. Bu sözlerin Türkçü çevrelerde nasıl sevinçle karşılandığını anlatmaya lüzum yoktur.
Fakat ardından bir buçuk yılı aşan bir zaman geçtiği hâlde biz, bu Türkçülüğün iş alanına geçmediğini
görmekten doğan bir sıkıntı içindeyiz. Fikirler iş hâline geldiği zaman manalıdır. Buna ülkü deriz. İş
hâline gelmeyecek fikirler ise ham hayalden başka bir şey değildir. Yetmiş yıldan beri işlene işlene
bugünkü duruma erişen kuvvetli Türkçülüğün artık tatbikat alanında da kendisini göstermesi zamanı
elbette gelmiştir.
İşte bu satırların güttüğü istek ,size,Türkçülüğün niçin yalnız sözde kalarak, bugünün imkânları
nispetinde iş hâline gelmediğini sormak ve Türkçülük tatbikat sahasına geçmediği için yurdumuzun
düşmanı olan fikirlerin nasıl gelişip yayıldığını anlatmaktadır. Bir başvekile hangi sıfat ve cüretle bu
soruyu soruyorsun diyemezsiniz. Halkçı bir hükümetin başvekili iseniz, mensup bulunduğunuz, partinin
gazeteleri tarafından birçok defa tekrarlandığı gibi rejimimiz demokrat bir rejimse ve siz de birçok defa
söylediğiniz gibi halk arasından yetişmiş olmaktaki gururu belirten sözlerinizde samimî iseniz ve eğer
Millet Meclisinin azaları hakikaten bizim vekillerimiz iseler, siz de bir başvekil, halk adamı, demokrat,
halkçı ve Türkçü olmak dolayısıyla beni dinlemeye mecbursunuz. Yok, bunlar doğru değil de birer
gösterişten ibaretse, şüphesiz, benim bu hitabım cüretkârlığı da aşan bir küstahlıktır ve bunun için ilk
karşılığı da Orhun’un susturulmasıdır.
Sayın Başvekil,
Esefle söylemeye mecburum ki, Türkçülük nazariyat sahasında kalmaya devam ederken ,bu
milletin ve bu ülkenin düşmanı olan solcu fikirler bazen sinsi, bazen açık yürümekte, propagandasını
yapmakta devam ediyor. Hâlbuki sizin Türkçü ve partinizin altı okundan bir tanesinin de milliyetçilik
olmasına göre bunun böyle olmaması icap ederdi. Pek uzun konuşarak esastan ayrılmaktansa örnek
vererek bugünün gerçeklerini göstermek daha doğru olacağından size memleketimizin, kanunlarımızın
milliyetçiliği ile, sizin Türkçülüğünüzle bağdaşması kabil olmayan olayları göstereceğim.
Birkaç gün önce Baltacıoğlu İsmail Hakkı’nın Eminönü Halkevinde verdiği bir konferansta mühim
bir hadise oldu. Gazetelerin ancak mizah sütunlarında yer alan bu hadiseyi bilmem işittiniz mi? Herhâlde
126 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
işitmemiş olacağınız bu vakayı ben size kısaca anlatayım: Baltacıoğlu’nun milliyetçilik lehinde söz
söyleyeceğini haber alan bazı zümreler (yani solcular, komünistler, yani vatan hainleri), bu konferansta
bir hadise çıkarmaya karar veriyorlar, konferans günü salonun sol tarafını (dikkatinizi çekerim!)
dolduruyorlar ve konferansçıyı kürsüye geldiği zaman lüzumundan fazla dakikalarca süren alkışlarla ilk
nümayişi yapıyorlar. Fakat bu nümayiş alkış şeklinde olduğu için kimsenin aklına kötü bir şey gelmiyor.
Herkes bunu terbiyesiz bir sevgi gösterisi sanıyor. Konferansın bir yerinde Baltacıoğlu hoşa giden bir
jest ve teşbih yaptığı zaman herkes gülümsüyor. Fakat sol taraf bu gülümseyişi kahkahalar şeklinde
uzun zaman devam ettiriyor. Yine kimsenin aklına bir şey gelmiyor. Herkes bunu da kıt terbiyelilerin bir
gülüşü sanıyor. Fakat biraz sonra Baltacıoğlu Türk tiyatrosundan bahsettiği sırada yine aynı sol tarafta
bir öksürme başlıyor, çoğalıyor, gürültü hâlini alıyor. Yine kimse bunun bir komünist nümayişi olduğunun
farkında değil. Konferansçı gürültüden dolayı susmaya mecbur oluyor. Herkesin gözü öksürenlerin
üzerinde iken sol tarafın en arkasından bir nefer kalkıyor ve öksürenlere doğru: «Üniversite gençleri !
Dinlemeye mecbursunuz !” diye bağırıyor.
İşte o zaman salondakiler ilk önceki alkışın, daha sonraki kahkahanın ve şimdiki öksürüklerin
manasını anlıyor. Münevver bir Türk olduğu anlaşılan nefer elbiseli gencin sert ihtarı üzerine bir anda
öksürmeler kesiliyor ve o anda işi kavrayanlardan milliyetçi bir tıbbiyeli sağ taraftan ayağa kalkarak
öksürenlere: «Namussuz komünistler! Milliyetçilik hakkında söz söylendiği için böyle yapıyorsunuz değil
mi!» diye haykırıyor. Tabiidir, haysiyet ve namusu bir burjuva uydurması diye telâkki eden komünistlerden
kimse bu tahrike aldırmıyor, yalnız kendilerine çevrilmiş olan ateşli bakışlar altında sinip susuyorlar.
0 zaman Baltacıoğlu, nümayişçilere bakarak şöyle diyor: “Korktuğum için sustum sanmayın, sadece
acıdığım için sustum”. Hatip konferansına devam ediyor. Kendisine has olan belâgatla komünistliği
paçavraya çeviren birkaç söz söylüyor. Artık bu kadarına dayanamayan ve konferansın bitmek üzere
olduğunu sezen Marksist taslakları salonu terk etmeye başlıyorlar. Fakat bunu da nümayiş şeklinde ve
kastî bir gürültü içinde yapıyorlar. Salonun dışında, holde, ikişer üçer kişilik gruplar hâlinde toplanan
bu güruhun arasında merak dolayısıyla dolaşan milliyetçi bir üniversite genci bu taslaklardan birinin
Baltacıoğlu’na tulumbacı ağzıyla bir küfür savurduktan sonra: “.... bize milliyetçilik dolması yutturacaktı”
dediğini işitiyor. Bu sırada içeriye resmî kılıklı dört beş polisin geldiğini görünce taslaklar çabucak
sokağa fırlayıp kayboluyorlar.
Sayın Başvekil !
İşte Türkçülüğün hâkim olduğu bir Türk ülkesinde böyle bir olay oluyor. İşin en kötü ciheti de bu
nümayişi yapanların hem üniversiteli, hele çoğunun devlet parasıyla talebe yurtlarında okuyan talebeler
oluşudur. Demek ki devlet bilmeden koynunda yılan besliyor. Kızıl gözlü, sinsi ve zehirli yılanlar. Bu
yılanlar yarın birer doktor olup yurt köşelerinde vazife aldıkları zaman ilk işleri baltalama hareketlerine
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
127
www.ulkuocaklari.org.tr
Fakat şaşılacak nokta şu ki : Halk Partisinin bir mebusu Halk Partisi’nin bir müessesesinde vatan
ve millet düşmanları tarafından tahkir olunduğu hâlde kimsenin kılı kımıldamıyor. Ne halk evi, ne polis
bir takibat veya tahkikat yapmaya lüzum görmüyor. Aynı gece Leylî tıp talebe yurtlarında milliyetçilerle
solcular arasında başlayan münakaşa dövüşe binmek üzere iken her iki yerde daima görülen uzlaştırıcı
tarafsızların araya girmesiyle mesele kapanıyor.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
girmek olacak, vatanı arkadan vuracaklar,bekledikleri kızıl sabahı Türkiye›ye getirecek olan yabancı
ordulara ajanlık edeceklerdir. Zaten toplu ve teşkilâtlı bir hâlde daha şimdiden konferanslarda nümayiş
yapmaları da bu günden ajanlık etmeye başladıklarının delilidir. Bu nümayişi yapanların arasında,
Almanya›ya tahsile gönderilerek komünistlik yaptığı için talebe müfettişi tarafından geri alınan, fakat
bazı mebus amcalar sayesinde Ankara üniversitesine doçent olarak giren bir komünistin iki kardeşinin
bulunması da bilmem ki ibretle bakılmaya değmez mi? Acaba, böyle bir vak’a başka ülkelerde olabilir
miydi ?
Rusya’da Marksizme, Almanya ve İtalya’da milliyetçiliğe aykırı en ufak bir hareket nasıl karşılık
görürdü?
Hatta şu küçük Bulgaristan’da Bulgarlık aleyhindeki bir söz veya hareket tasarlaması nasıl
karşılanırdı? Her hâlde kökünden kazınmak suretiyle karşılanırdı. Yazık ki anayasamızda yasak edilmiş
olan yabancı fikirleri benimseyen ve yarın devlette münevver tabakayı teşkil edecek olan çocuklar
milliyetçiliğe karşı geldikleri hâlde onlara bir şey yapmıyoruz.
İstanbul›da Türklüğe karşı yapılan küstahlıklar bu kadar değildir. Yine halk evinde İstiklâl Marşı çalınırken
ayağa kalkmayan melezler, bir erkek lisesinde Türkçülükle alay ederek: «Arabacı araba olmadığı gibi
Türkçü de Türk değildir!» diyen tarih öğretmeni, bir kız ortaokulunda talebesine :»Türk değil misiniz?
Allah belânızı versin. Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım», diyen başka bir tarih öğretmeni hep
millî şefimize saldıran, fakat karşılık görmediği için küstahlığını arttırmakta devam eden mikroplardır.
Bu mikropların tehlikesini artık örtbas edecek çağda ve durumda değiliz. Vaktiyle Başvekil
İsmet Paşa : “Hava tehlikesi vardır en aşağı 500 uçağımız olmalı!” diyerek tehlikeleri olduğu gibi
göstermek usulüne koymuş, sizden önceki Başvekil Refik Saydam da : “Devlet teşkilâtı A’dan Z’ye
kadar bozuktur, düzeltmek ister” diyerek açık konuşma usulünde bir adım daha atmıştır. Sizde ihtikârla
başa çıkamadığınızı, zeytinyağı ticaretiyle uğraşan bazı kimselerin devletin başına belâ olduğunu
söylemekle bu çığırda devam etmekte olduğunuzu gösterdiniz.
Bunlara bakarak kuvvetle umuyorum ki sizinle açık konuşmak kabildir. Gerek reisicumhur İsmet
İnönü gerekse siz nutuklarınızda milletin iş birliğini istememiş miydiniz? İşte ben de sizin samimî
sözlerinize bütün millî ve şahsî samimiyetimle cevap vererek işbirliği yapıyor,devlet işlerine yukarıdan
baktığınız için ancak aşağıdan görülmesi kabil olan ve sizin nazarınıza ulaşamayan bazı olayları size
haber veriyorum.
Sayın Türkçü Başvekil
Yukarıda anlattıklarımı münferit vakalar olarak sayamayız. Solculuk, gördüğü müsamaha ve
kayıksızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerliyor. Liselerde bu fikre saplanmış hastalar görülüyor. Bunlar
arkadaşlarına “Yakında hepiniz komünist zindanlarında çürüyeceksiniz!” demek cüretini gösterebiliyor.
Yüksek öğretimde bu hastalık daha çok artıyor. Arasına gayrimemnunları, gayritürkleri de alarak büyüyor.
Yalnız mahrem ve samimî düşünce hâlinde kalmayarak hareket hâline geçiyor. Boy boy dergiler çıkıyor.
Bu dergilerde aynı teranelerle ahlâka, vatan ve şeref duygusuna, millet hakikatına saldırılıyor. Taassupla
128 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
mücadele ediliyormuş gibi gözükerek mukaddesatla eğleniliyor. Bu dergilerden biri kapatılınca aynı
imzalarla bir başkası çıkıyor. Bu işsiz güçsüz serseriler parayı nereden buluyor? Satılmayan bedava
dağıtılan dergileri nasıl yaşıyor. Fakat en zorlusu siz bunlara nasıl göz yumuyorsunuz? Dergilerle ve
hatta günlük gazetelerle işlenen bu vatan düşmanı fikrin bazen devletçi, bazen vatancı, bazen insancı,
bazen ilimci kılıklarla Türk milletini zehirlemesine niçin müsaade ediyorsunuz?
Niçin bu memlekete istiklâli çok görmüş,onu başkalarına köle etmek istemiş olanlara yüksek
makamlarda yer veriyorsunuz? Bunlar demokrasinin icapları ise o zaman memlekette, bilhassa ilmî
alanda da geniş bir fikir hürriyeti olması gerekir. Bu sözlerim, demokrasiye has tesamuh ile karşılanırsa
daha söyleyecek çok sözlerim vardır. 0 zaman ben size ilmî sahada bile fikir hürriyetinin nasıl olmadığını,
bu hürriyeti boğmaya çalışanların kimler olduğunu, bizi başkalarına köle etmek istedikleri hâlde mühim
mevkiler işgal edenlerin listesini, Türkçülükle eğlenen, Türk geldiğine pişman olan öğretmenlerin
kimler olduğunu söyleyebilirim ve inanın ki sözlerimi şahitler ve maddî deliller ile ispat edebilirim. Fakat
bunun için bu ön sözümün karşılanacağını bilmem lâzımdır. Bu sözlerimin göreceği Türkiye’de ciddî
bir yazı hürriyetinin olup olmadığını gösterecek, millet fertlerinin hiçbir karşılık beklemeden hükümete
yardım etmesi kabil midir bunu ortaya koyacak, sizinde hakikî bir demokrat olup olmadığınızı belirtmek
bakımından pek önemli bir sonuç vererek daha birçok karanlık noktaları aydınlanmasına yardım
edecektir. Aksi taktirde, eski bir tarihî efsaneyi tanzir ederek diyebilirim ki 700 yıl önce Anadolu’ya gelen
400 arslana karşılık,bugün 400 koyun hâlinde çadırlarımızı yeniden dererek arslanların geldiği yolun
tam dikine doğru yola koyulmamız gerekecektir.
Maltepe, 20 Şubat 1944
ATSIZ
3. Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na İkinci Açık Mektup
Sayın Başvekil,
Orhun’un resmî makamlar tarafından tamamen normal karşılanması da Türkiye’de yazı hürriyeti
olduğunu göstermek, hükûmetin samimî Türkçülüğünü belirtmek bakımından çok iyi oldu. Çünkü her
bakımdan su katılmamış Türk olan Orhun, bir Türk ülkesinde, bir Türk hükûmeti tarafından kapatılamazdı.
Türklüğün davasını haykıran, Türklük düşmanları üzerine resmî bakışları çekmek isteyen Orhun gibi bir
dergi ancak Türk düşmanlarının hâkim olduğu bir ülkede, maselâ çarların veya haleflerinin ülkesinde
kapatılabilirdi.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
129
www.ulkuocaklari.org.tr
Orhun’un mart sayısında size hitaben yazdığım açık mektup Türkçü çevrelerde çok iyi karşılandı.
Yurdun türlü bölgelerinden aldığım mektuplarla telgraflar büyük bir efkârıumumiyeye tercüman olduğumu
bana anlattı. Size gelince, bunu sizin de iyi karşıladığınızı biliyorum. Orhun’u okuduğunuz zaman
hiçbir şey söylememiş, yalnız acı acı gülümsemiş olsanız bile yine iyi karşılamış olduğunuza inanırım.
Çünkü ben o acı gülümseyişin manasını anlarım. Çünkü gönlünüzün bizimle birlikte çarptığına, yurt
meselelerini tıpkı bizim gibi düşündüğünüze inancımız vardır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Sayın Başvekil:
Bizim anayasamıza göre komünizm Türkiye’de yasaktır ve devletimiz milliyetçi bir devlettir. Türk
ırkının hususî yapısına, ahlakî ve millî temayüllerine aykırı olan komünizmi Türkiye’ye sokmak isteyenler
millet bakımından soysuz ve namert oldukları gibi kanun nazarında da haindirler.
Hiçbir millet kendi millî yapısına düşman saydığı fikirleri kendi ülkesinde yaşatmaz. Hürriyetin ve
demokrasinin ana yurdu olan İngiltere’de bile, savaş başlar başlamaz faşist fırkası lağvedilip azaları
hapse atıldı. Bütün dünyada ,yurt düşmanlarına müsamaha gösteren hatta onlara mevki ve salâhiyet
veren tek devlet Türkiye›dir. Bu müsamaha devletin kuvvetinden kendine güvencinden de doğabilir.
Fakat Türkiye›nin en kuvvetli olduğu çağda, büyük ve şanlı Fatih›in yaptığı müsamahanın sonradan
başımıza ne belâlar getirdiği düşünülürse yurt ve millet düşmanlarına müsamaha göstermekteki büyük
tehlike derhâl anlaşılır. En sağlam gövdeleri yere vuran şey de küçücük birkaç mikrobun o gövdede
köprü başı kurmasıdır. Derhâl temizlenmezlerse zamanla çoğalıp uzviyetin can alacak bir noktasını
tahrip ederler. Sonrası yıkım ve ölümdür.
Türkiye’de komünistler var mıdır sorusu birtakımları tarafından sorulabilir. Şunu unutmamalı ki
komünistler hiçbir zaman biz komünistiz diye açıkça kendilerini ortaya vermezler. Onlar Halk Partisi’nin
çok elâstiki olan altı okundan halkçılığı alıp kendilerini halkçı yurtseverler gibi ortaya atarlar. Fakat
onların hakikî benliğini anlamak için dahi olmaya gerek yoktur. Irk ve aile düşmanlığı, din ve savaş
aleyhtarlığı, faşistliğe hücum perdesi altında milliyeti baltalama, yurdumuzdaki azınlıklara aşın sevgi,her
şeyi iktisadî gözle görüş onları açığa vuran damgalardır. En büyük düşmanları olan milliyetçilere ırkçılık
noktasından saldırmaları ,milliyetçilikte ırkçılığın temel olduğunu bilmelerinden dolayıdır. Temeli yıkılan
yapının bir anda çökeceğini de çok iyi kestirmişlerdir.
İşte bu usta komünistler,komünizm aleyhtarı ve Türkçü Türkiye’de sinsi sinsi her yere el atmışlar,
mühim mevkilere geçmişler, tuttukları köprü başlarından Türkiye’yi tahrip etmek için şiddetli bir taarruza
girişmişlerdir. Fakat bunlar sınırlardan gelen mert düşman olmadıkları için kolayca sezilemezler. Bunlar
paraşütle inen bozguncu casuslar gibi ülkenin üniformasını giymiş olduklarından her Türk bunları
seçemez. Onun için bunlar sinsi silâhlarıyla birçok Türk’ü vurup milliyetçilikten ayırabilirler.
Sayın Başvekil!
Sözü çok uzatmamak için bu ikinci mektubumda maarif sahasına girmiş olan komünistlerden
bahsetmekle iktifa edeceğim. Bunlar vatan düşmanlarına karşı pek kayıtsız davranan Maarif Vekillerinin
gafletinden faydalanarak mühim yerlere geçmişler ve oradan zehirlerini saçmaya başlamışlardır. Maarif
Vekâleti Türklük düşmanlarına karşı o kadar gaflet içinde bulunuyor ki size yazdığım ilk mektupta
talebesine: “Türk değil misiniz? Allah belânızı versin! Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım! “ diyen
bir tarih öğretmeninden bahsettiğim hâlde şimdiye kadar bu öğretmenin kim olduğunu araştırmak
zahmetine bile katlanmadı. Bununla beraber Maarif Vekâletine hak vermemek de elden gelmiyor.
Çünkü onun kullandığı memurlar arasında öyleleri var ki bu zavallı tarih öğretmeni onların yanında
vatan kahramanı kadar asil kalıyor.
130 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Örnek mi istiyorsunuz?İşte sırasıyla veriyorum:
1) Bugün Maarif Vekâletine bağlı Dil Kurumu azasından ve Ankara’daki Devlet Konservatuarı
öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Hemen hemen bütün kendisini tanıyanların komünistliğini
bildiği Sabahattin Ali 1931 yıllarında Konya›da 14 ay hapse mahkûm edilmişti. Sebebi de başta o
zamanki Reisicumhur Atatürk olduğu hâlde bütün devlet erkanını ve rejimi tehzil eden manzum bir
hezeyanname yazmasıydı. Bazı mısralarını bugünkü bazı mebuslarında bildiği bu hezeyannamenin
tamamını Konya’daki adliye arşivinden bulup çıkarmak kabildir.
Sayın Başvekil!
Buraya bilmecburiye yazarken büyük ıstırap duyduğum iki mısraında (beni mazur görmenizi rica
ederim) bu vatan haini şöyle diyordu :
İsmet girmedi mi hâlâ hapse
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Maarif Vekâletinin sevgili memuru bulunan bir komünistin hapse girmesini temenni ettiği
İsmet,pek kolaylıkla anlayacağınız gibi o zaman ki başvekil,şimdiki reisicumhur ve hepsinin üstünde
İnönü zaferlerinin Başkomutanı İsmet İnönü olduğu gibi,boynunun vurulmasını istediği Kel Ali de,
Ayvalık’ta Yunana ilk kurşunu atan alayın kumandanı Ali Çetinkaya›dır. Bu hezeyanları yazan Sabahattin
Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde,Maarif Vekili Hasan Ali’nin şahsî sempatisi sayesinde,
batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır.
3) Bugün İstanbul Üniversitesi’nin pedagoji enstitüsü başında bir profesör Sadrettin Celâl vardır.
Türkiye’de bu kürsüye lâyık bir çok kimseler varken onun buraya getirilmesinin sebebi sırf maarif vekili
ile arasındaki şahsi dostluktur.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
131
www.ulkuocaklari.org.tr
2) Bugün Ankara’daki Dil Fakültesinde folklor doçenti olan Pertev Naili Boratav vardır. Nasıl
bir komünist olduğunu bilhassa ben çok iyi bilirim. l936’da Maarif Vekâleti tarafından Asur ve Sümer
dilleri öğrenmek için Almanya’ya gönderilmişti. Fakat daha Türkiye’de iken başladığı komünistliği orada
azıttığı için arkadaşları Ziya Karamuk (Şimdi Samsun Lisesi müdürü), Fazıl Yinal (Şimdi Ankara›da
Arşiv Mütehassısı) ve Şükrü Güllüoğlu (Şimdi İstanbul›da ticaretle meşgul) tarafından kendisine ihtar
yapılmış, aldırmayınca resmen şikâyet edilmiş ve Maarif Vekâleti tarafından gönderilen Müfettiş Reşat
Şemsettin (şimdi mebus) tarafından suçu sabit görülerek derhâl Türkiye›ye döndürülmüştür. Pertev
Naili 6 yıl tahsil ettikten sonra doçent olacaktı. Fakat komünizmin faziletine bakınız ki yarıda kalan
iki yıllık bir tahsilden sonra Türkiye’ye dönünce ilk önce maarif vekâletinde bir ambar memuru tayin
edilmişken bazı mebusların araya girmesiyle folklor doçentliğine getirildi ve dört yıl daha kazanmış
oldu. İlk mektubumda size anlatmış olduğum Eminönü Halkevi’ndeki nümayişte,salonun sol tarafına
oturup gürültü çıkaranlar arasında işte bu Pertev Naili Boratav’ın iki tıbbiyeli kardeşi de vardır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu Sadrettin Celâl 1920’de Moskova’daki enternasyonal komünist kongresine Türkiye
mümessiliyim diye giden, 1921-1924 yıllarında İstanbul’da Aydınlık diye azgın bir komünist dergisi
çıkararak Türk milliyetini baltalamaya çalışan ,Türkiye›de bir sınıf ihtilâli yaparak Türk milletini birbirine
kırdırmaya uğraşan, birçok askerî tıbbiyelinin komünist olarak okuldan kovulmasına sebebiyet veren
(şimdi Rusça’dan yaptığı tercümelerle edebi komünizm yapan Hasan Ali Ediz ve Anadolu’da bir
kasabada mahpus olan Hikmet Kıvılcım bu askerî tıbbiyelilerdir), sonunda bu yüzden kendisi de hapse
giren bir vatan hainidir. Bu vatan hainini ve hapisten çıkmış bir sabıkalıyı Türk üniversitesinde pedagoji
enstitüsünün başına getirmek şaheser bir gaflettir.
4) Bugün Ankara’daki Dil Kurumu’nun azasından ve geçen devrenin mebuslarından (evet sayın
başvekil, partinizin mebuslarından) bir Ahmet Cevat vardır. Türkçeyi tıpkı İstanbul Rumları şivesiyle
konuşan bu dilci de 1920 yıllarında Rusya’ya kaçmış ve orada “Türk Komünist Fırkası Merkezi
Komitesinin Harici Bürosu” azası olmuştur. Trabzon’da 1921’de halk tarafından linç edilen 16 komünist
hakkında Rus komünistlerden Pavloviç’e yazdığı mektubu, Orhun’un 20 Şubat 1934 tarihli dördüncü
sayısında neşretmiştim. Pavloviç’in İnkılâpçı Türkiye adı ile 1921 de Moskova’da neşrettiği kitabın 119121. sayfalarından alınan bu mektubu tekrar neşrediyorum :
Aziz yoldaşım Pavloviç,
28 Kanunusanide Trabzon civarında vahşicesine öldürülerek denize atılmış olan Yoldaş Suphi
ile Türkiye Komünist Fırkasının merkezi komitesi azalarından 4 kişi ve 12 diğer komünist yoldaşlar
hakkında sizinle ciddî görüşmek istiyorum.
Kaybolan yoldaşlarımız hakkında epey zaman malumat alamadık. Fakat sonra onların Trabzon
burjuvazisi tarafından elde edilmiş cellâtlar tarafından öldürüldükleri anlaşıldı.
Ta Erzurum’dan başlayarak bizim yoldaşlarımız aleyhinde nümayişler başlamıştı. Halka diyorlar
ki: Rusya’dan gelmiş olan komünistler Bolşeviklerdir. Onlar mağazaları kapatmak için geldiler. Kimsenin
almak ve satmak salâhiyeti olmayacaktır. Sonra taharriyata başlanacak, herkesin eşyası ve parası
müsadere olunacaktır. Komünistler dinsizdir. Allah’a inananların hepsini hapse atacaklardır. Din,ticaret
ve hususi mülkiyet Bolşevikler tarafından men edilmiştir.
Nümayişçiler arasında burjuvazi tarafından para ile elde edilmiş ve polis teşkilâtı tarafından
komünistler aleyhine tevcih edilmiş cahil şahsiyetler çoktu. Bunlar bizim yoldaşlara hücum ederek
taşlamışlar ve parça parça etmeye kalkmışlardır. Yolda bizim yoldaşlara kimse ekmek ve atları için yem
satmıyordu. Komünistleri müdafaa için hükûmetin tedbir aldığı yalandır. Bizim mevsuk menbaalardan
aldığımız haberlere göre polisler ahâliyi dükkânları kapamaya teşvik ettikleri gibi,müdafaasız kalmış
olan yoldaşlarımızı taşlamak içinde halkı tahrik etmişlerdir. Bu gibi hücumlara yoldaşlarımız dört
yahut beş şehir ve kasabada maruz kalmışlardır. Fakat bu yoldaşlar en vahşî hücuma Trabzon’da
uğramışlardır. Bunlar Trabzon’a gelir gelmez ahâlinin bağırıp çağırmaları ve tahrikleri altında limana
sevk edilmişlerdir. Burada onların üzerinde bulunan birkaç tabancayı aldılar ve sonra cebren bir motora
koyarak denize açıldılar.
132 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu motorun arkasından ikinci bir motorda sahilden ayrıldı. Bu motorda silahlı adamlar vardı. Bizim
arkadaşları bağladılar ve süngüleyip denize attılar. Ve bunların tayfası herkese Türk komünistlerinin
denizin dibine gittiklerini anlatıyorlardı. Rusya Şuralar Cumhuriyeti mümessili, yoldaşlarımızı istikbal
etmek istemiş, fakat vali buna mani olarak mümessilin evinden çıkmamasını emretmiş. Aksi hâlde
halk tarafından parçalanacağını bildirmiştir. Rus mümessilin bu vak’ayı Moskova ve Ankara’ya haber
vermesi ve bizim yoldaşların cellâtlar elinden alınmasına çalışması lâzımdı. Fakat yazık ki o sırada
Trabzon’daki Rus mümessili cesur bir adam değildi. Trabzon’da bunu bilmeyen yoktur. Motorlar ve
sahipleri malumdur. Bu hadisenin Belediye Reisiyle Millî Müdafaa Cemiyeti riyaset divanı tarafından
yapıldığı söyleniyor. Burada (Rusyada) ise bu meseleye dair henüz bir karar alınmamıştır. Fakat artık
susmak da imkân haricindedir. En iyi ve cesur arkadaşlarımızdan 16 yahut 17 sini kaybettik. Bizimle
hemfikir olup cellâtların tecziyelerini istemelisiniz. Trabzon’a gelecek her komünistin öldürülmesine
karar verilmiştir. Anadolu burjuvası barbarca yaptığı cinayetlerden mesul olmadığını gördüğünden
komünistleri şiddetle takibe devam ediyor. Cellatlar tarafından öldürülmüş olan bizim en değerli
yoldaşlarımızı müdafaa etmeyi üzerinize alacağınızı ümit ederim. Komünist selâmları ve hürmetler.
Ahmet Cevat Türk Komünist Fırkası Merkezi Komitesinin
Harici Büro Azası
Görülüyor ki Giritli Ahmet Cevat, millî ve dinî geleneklerine çok bağlı olan Trabzon halkının ,din ve
mukaddesat aleyhine tahrikat yapan 16 komünisti yok etmesini “Anadolu burjuvalarının barbarlığı!” diye
vasıflandırıyorlar. Bu hareketi Türk polisi ve Millî Müdafaa Cemiyeti (yani Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti )
yaptırmış diyerek kurtuluş savaşında önderlik eden ve Halk Partisi’nin başlangıcı olan teşkilâtı tahkir
ediyor. l6 serseri gebertildi diye yabancı bir devleti Türkiye işlerine karıştırmaya kışkırtıyor. Bütün
bunları yaptıktan sonra da yılan gibi Türkiye’ye süzülerek sizin partinize girebiliyor ve geçen devrede
mebusluğa kadar yükseliyor. Şimdi de Türk dilini yaratacak olan Dil Kurumu’nda bütün dillerin Türkçeden
çıktığını ispata yeltenecek kadar milliyetçilik yapıyor. Biz buna razı değiliz. Siz,demokrat Türkiye›nin
cidden demokrat olduğuna inandığımız başvekili herhâlde milletin arzusunu yerine getireceksiniz. Buna
inanıyoruz.
Sayın Başvekil!
Boğaziçi Lisesi’nin son sınıfında iken arkadaşlarına karşı komünizmin müdafaa ve propagandasını
yapan,onların millî mukaddesat diye bildikleri şeyleri tahkir eden, “günün birinde hepiniz komünist
zindanlarında çürüyeceksiniz” diye mukabil tehdit savuran Doğan Aksoy,nihayet Rusya’ya kaçarken
yakalandığı,evrakı arasında Moskova damgalı mektup zarfları bulunduğu, dolabında Lenin vesairenin
fotoğrafları yakalandığı ve millî mukaddesata karşı olan hareketleri arkadaşlarının şahitliği ile sabit
olduğu hâlde maalesef mahkûm edilmedi. Davada şahit olarak benim de bulunduğum bu komünistin
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
133
www.ulkuocaklari.org.tr
Bu saydıklarım komünist oldukları müspet vak’alar ve vesikalarla bilinen kimselerdir. Yoksa
bunların yanında daha birçoklarını saymak her zaman kabildir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
bilakis lise imtihanlarını vermesine müsaade edildi. Şimdi felsefe talebesi olarak üniversitede bulunuyor.
Esefle söylemek icap edilmesi gereken bu mikrop,serbest bırakıldı.
Sayın Başvekil!
Bunları gören vatanperver Türk çocuklarının kafasından neler geçtiğini bir lâhza düşündünüz
mü ? Bu çocuklar bazen bana: “Testiyi kıranla suyu getiren bir olduktan sonra niçin çalışalım ? Niçin
yurdumuza bağlı olalım ? “ diye sordukları zaman ben makul bir cevap veremedim. Bu cevabı sizden
rica ediyorum.
Evet! Komünistler gizli propagandalarla ordumuzun arasına kadar sokulmaya çalışıyorlar. Yine
esefle söylüyorum ki hükümet bir ordu mensubunu komünistliğe başlamış gördüğü zaman ciddileşiyor
da binlerce maarif mensubunu kıpkızıl komünist gördüğü zaman aldırış etmiyor. Maarif şurasında “aile
bir zehirdir” diyerek cemiyetimizin temelini yıkmak isteyen bir Sadrettin Celâl’i pedagoji profesörlüğünde
tutmakla bütün alay kumandanlarını komünistten seçmek arasında ne fark var?
Talim heyeti arasında komünistlerle kaynaşan Dil Fakültesinde solcu doçentlerin yapacağı
zarar iki yedek subay talebesinin komünistliğinden bin kere korkunç değil midir? Daha birkaç gün önce
İstanbul Tıbbiyesi’nde kimya doçenti Halil, asker talebelere hitaben: “Askerden nefret ederim” diye
bağırdı. Bu sözün altında solcu temayülün açığa vuruşunu sezmiyor musunuz?
Bu solcuların, artık eski fikirlerinden caymış oldukları da müdafaa makamında söylenebilir.
Fakat “sözü namus saymak” hususundaki geleneğimizi “burjuva budalalığı” diye gören komünistlerin
verdiği söze inanmak ,vatan ve millet karşısında en büyük gaflet değil midir? Dün dönenlerin yarın
yine dönmeyeceklerine hangi teminatla bakabiliriz? Onlar samimî olarak dönmüş olsalar bile vaktiyle
işlemiş oldukları suçtan dolayı, hiç olmazsa bugün millet işlerine karışmak hakkından mahrum edilmeli
değil mi idiler? Tövbekâr olmuş bir fahişe artık namuslu sayıldığı hâlde, nasıl namuslu ailelerin harimine
alınmazsa, eski düşüncelerinden dönmüş olan komünistlerinde devlet harimine alınmamaları gerekirdi.
Yüz ellilikler de affedildi. Fakat onlara makinesinde en küçük bir vazife veriliyor mu? Yüz ellikler acaba
komünistlere göre daha mı suçludurlar? Unutmamak lâzımdır ki bu komünistler yurdumuzun içinde
kalıp devlette yer işgal ettikçe yarın sınırlarda yurdu korumaya koşacak olan Türk çocukları kendileri ve
cephe gerilerini emniyette sanmayacaklardır. Acaba hangi düşünce ve hangi taktik ,vatan çocuklarının
bu emniyetsizlik duygusunu gidermekten daha üstün tutulabilir?
Fransa’da olup bitenler, hükümette yer almış komünistlerin bir vatanı nasıl batırdıklarını parlak
bir örnek hâlinde göstermiyor mu? Bu komünistleri ileride Türkiye için seve seve can verecek Türkçü
gençlerin tutabileceği yerlerden uzaklaştırmak,farzı muhâl bir mesele doğursa bile, Türk oğullarını
ıstırap içinde bırakmaktan doğacak millî zaaf kadar tehlikeli olabilir mi?
134 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Sayın Başvekil!
Bütün milliyetçi Türkler sizinle beraberdir. Sizden,tarihimizin bu çetin anında vatan düşmanı
komünizmin ezilmesini,bir daha baş kaldıramayacak şekilde ezilmesini istiyorlar. Mevcut kanunlar kafi
değilse bu bozguncular ocağının kökünü kurutmak için yeni kanunlar yapınız. Kanun, millet vicdanın
maskesi olursa manası olur. Millî vicdan vatan düşmanlarının tepelenmesini istiyor. Yurtsever Türk
çocuklarının gözü önünde kötü bir örnek olan “komünistlere mevki vermek” usulünü derhâl kaldırınız.
Yukarıda verdiğim örnekler yarının neslini yetiştirecek olan maarif sahasının bu mikroplarla nasıl
bulaşmış olduğunu gösteriyor.
Haydarpaşa Lisesi’ndeki son hadise bu bulaşıklığın görülüp bilinen son delilidir. Bu olaylar
karşısında Maarif Vekâletine de bir vazife düşüyor. Bu vazife klâsiklerin tercümesinden, sanki yabancı
dil ve hatta Türkçe öğretimi pek yolunda gidiyormuş da sıra kendisine gelmiş gibi bazı liselere konulan
Lâtince ve Yunanca derslerinden daha ileri ve üstün bir vazifedir. Bu vazife Türk maarifini öğretmen
olsun,öğrenci olsun,bütün komünistlerden temizlemek vazifesidir.
Maarif Vekâleti bir yandan ,dersine bir tek gün gelmeyen öğretmenlerden doktor raporu isteyecek
kadar güvensizlik gösterirken,bir yandan kanunlarımıza yasak edilen fikirleri Türkiye’ye sokmaya
çalışmış olanlara karşı şaşılacak bir güvenle hareket ediyor. Bunu maarif vekâletinin kötü niyetine veya
kastî hareketlerine yoramayız. Çünkü o takdirde maarif vekâletinin de vatan ihanetinde ortaklığını kabul
etmek icap eder. Bunu, olsa olsa gaflete verebiliriz. Her ne kadar bir ve-kilin gafleti mazur görülmezse
de kendisine yapılan ihtarlarla bunu tamir ederek iyi niyetini göstermesi her zaman kabildir. Aksi takdirde
vekillik sandalyesinin, dilediğine dilediği mevkii vermek için kurulmuş bir lüks sandalyesi olarak telâkkisi
manası çıkar ki bunu da demokrat ve halkçı Türkiye hükümetine yakıştıramayız. Maarif Vekâleti şimdiye
kadar İnönü Ansiklopedisi’yle ve birçok kitapların ithafıyla devlet başkanına olan bağlılığını göstermeye
çalıştı. Bu bağlılığın samimî olduğunu ispat zamanı gelmiştir. Millî şefe karşı o hezeyanları yazmış
olan vatan haini başta olmak üzere bütün bu saydığım komünistleri hâlâ mühim vazifelerde tutmak bu
bağlılığa tezat teşkil eder. Bağlılığın ispatı için bunların vazifelerine derhal son verilmesi zaruridir. Hatta,
şimdiye kadar her nasılsa bir gaflet eseri olarak bunları vazifede tutmaktan doğan utancı silebilmek için
bizzat Maarif Vekilinin de o makamdan çekilmesi çok vatanperver bir jest olurdu.
Maltepe, 21 Mart 1944, ATSIZ
Türkiye’de Cumhuriyetin ilânından sonraki ilk 25 yılda Türk toplumu milliyetçiliği “din” ile birlikte
benimsedi. Materyalist milliyetçilik ise ufak bir aydın zümresi tarafından kabullenilmişti. Bu iki milliyetçilik
anlayışı zaman zaman birbiriyle çatışmış neticede bazı pratik sonuçlar doğurmuştur. Her şeyden evvel
çeşitli halk tabakalarının ortak kültürel gayeler etrafında birleşmesi kolaylaştı. Bununla birlikte Millî
dayanışma duygusu meydana getirdi. Memleketin kültürel gelişmesine, millete gerçek karakterine
uygun bir yön verdi. Türklere millî bir gurur aşıladı (9) Ayrıca 1930’lu ve 1940’lı yıllara kadar, Türk
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
135
www.ulkuocaklari.org.tr
1944 YILI TÜRKÇÜLÜK - TURANCILIK DAVASI ve TÜRK MİLLİYETÇİLERİNE BASKILAR
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
milliyetçiliği sağa sola kaymayan, başından sonuna kadar Kemalist çizgiye sadık kalan bir ideoloji
görünümündeydi. Bu dönemde siyasî mücadele tek parti yönetimiyle sınırlandırılırken resmî milliyetçilik
anlayışının dışındaki özellikle Pantürkist eğilimli muhalif unsurlar sıkı bir takibata uğradı (10) ve saf dışı
bırakılmak istendi.
Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’ndaki durumu stratejik konumunun önemi dolayısıyla, gerek
Müttefiklerin, gerek Mihverin Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için harcadıkları çabaların
ve Türkiye üzerinde yaptıkları baskıların hikâyesinden başka bir şey değildir. Buna karşılık Türkiye’nin
politikası ise savaşın dışında kalmak ve ülkeyi savaşın yıkıntılarından korumak olmuştur (11)
Almanya, Rusya üzerine saldırırken Türkiye’yi kendi yanına çekmek için gerekli teşebbüs ve
baskıyı yapmış, dış politikada her türlü tedbiri almış bunla birlikte Türkiye’nin iç siyasetine müdahale
etmek istemiştir.
Almanya I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin izlediği veya izlemeye çalıştığı Turancı politikayı
desteklediği gibi, II. Dünya Savaşı’nda da Sovyetler Birliği’ne saldırısından sonra Türkiye’yi savaşta
kendi safına çekebilmek için Turancı akımları desteklemiştir. Bu şekilde Türk hükümetini Almanya’nın
yanında savaşa girmesi için harekete geçirmeye çalışmış ve bu sayede Türkiye üzerinde baskı kurmak
istemiştir (12) Alman ordularının II. Dünya Savaşı’nın başında, Sovyetler Birliği topraklarında ilerledikleri
sırada Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Von Papen, Rusya’nın Türkçe konuşulan bölgeleri hakkında
bilgi edinmek, bu bölgeler halkının desteğini sağlamak ve Türkiye’deki Turancılık akımını Almanya
yararına istismar etmek için bazı Turancı gruplarla ve mültecilerle temasa geçti (13)
Von Papen, Sovyetlerde yaşayan Türkler ile ilgili İsmet İnönü ile de görüşmek istemiştir. Ancak
İsmet İnönü’den aldığı cevap Türkiye’nin o dönemle ilgili politikasını ana hatlarıyla ortaya koymaktadır.
İsmet İnönü, “Bu tür konularda ancak Sovyetler Birliği’nin yenilgisi gözle görülür şekilde gerçekleştiği
vakit görüşmenin mümkün olacağını” belirtmiştir.
Görüldüğü gibi Türk Hükümeti, resmî politikada ilke olarak, Panturanist eğilimleri reddedilmiş,
ancak Kırım bölgesindeki ve Kafkaslardaki Türk kökenli komşu halkların ge-leceği konusuna tamamen
ilgisiz kalmakta istememiştir (14)
Türkiye’de Alman ordularının 1942 yılında Kafkaslara doğru ilerlemesi sırasında Panturanist
Alman propagandası artmış ve yoğunlaşmıştı. Cumhuriyet, Tasvir ve Vakit gazeteleri Alman yanlısıydı
(15) Fakat daha sonraları bu gazeteler dava sırasında tamamen Türkçülük ve milliyetçilik aleyhi bir
tutum takınmışlardır. Dönemin etkin sayılabilecek gazetelerinin tavırlarını bu derece anî ve kesin hatlarla
değiştirmelerindeki en önemli sebebi Millî Şef İnönü’nün basın üzerindeki tesirinin de güçlü olmasıyla
izah etmek mümkündür.
Almanya’nın iç ve dış politikayı bu şekilde yönlendirmesi halkoyunda 3 Mayıs 1944 Davasının
Nazi yanlısı, antisovyet ve antikomünist hükümeti devirmeyi amaçlayan bir dava olarak algılanmasına
yol açacaktır.
136 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türk hükümetlerinin Turancılığı aktif olarak desteklemekten vazgeçmesi ve Sovyetlerin karşısında
yer almaya başlaması üzerine Almanya Türkiye’de bu tür hareketleri kışkırtmaktan vazgeçmiştir (16)
CHP yönetimi savaşın kaderinin değiştiği ve Alman yenilgisinin başladığı 1943 yılına kadar, açık
olmasa bile ses çıkarmayarak, Alman yanlısı neşriyat ve hareketlere göz yummuştur (17) Antisovyet
Türkçü yayın ve etkinlikler ise tamamen İnönü yönetiminin savaş politikası amaçlarına uygun olarak
yakından izlenmiştir (18)
II. Dünya Savaşı’nın genel seyri içinde, Rus ordularının Avrupa’da ilerlemeleri ile orantılı olarak
Türkiye’de komünist faaliyetler artmıştır. (19) Ruslar galip geldikçe komünistler birer birer açığa çıkarak,
Rusların Polonya ve Balkanlardan sonra Türkiye›yi de işgal edeceği söylentisi yayılmıştır. (20)
Görüldüğü gibi II. Dünya Savaşı sırasında gerek Almanya’nın durumu gerekse Rusya’nın
galibiyetlerine paralel olarak Türkiye’de dış politikanın iç politikayı yönlendirmesiyle neticelenmiştir.
Rusya’nın II. Dünya Savaşı sırasında birtakım işgallere giriştiği dönemde İsmet İnönü belki
de Türkiye’nin işgal edilmesi endişesiyle Sovyet yanlılarının faaliyetlerine göz yummuş (21) ve bu
dönemde komünist faaliyetler başlamıştır. Türkiye Gizli Komünist Partisi Şefi olan Dr. Şefık Hüsnü›nün
Moskova›ya gönderdiği gizli raporda «1943 baharından 1944 baharına kadar olan sene, harp devresinin
en verimli ve hareketimizin kredisini azamî yükselten sene oldu» (22) demesi bu tür faaliyetler hakkında
açıkça bilgi vermektedir. Yine Faris Erkman’ın hazırladığı “En Büyük Tehlike” adlı broşürün neşri büyük
yankılar uyandırmıştır. Milliyetçiliğe, dış Türklere, milliyetçilere pervasızca saldıran ve çok sayıda
bastırılıp bedava dağıtılan bu broşür komünist neşriyat arasında önemli bir yere sahiptir. Bu broşür
TBMM’nin gündemine de girmiş, görüşmeler sırasında Dışişleri Bakanı’nın şu konuşması CHP’deki
değişikliğin belirtisi kabul edilmiştir: “Bizim Türklüğümüz bu vatanın sınırları içine girmiş olan Türklere
ait ve münhasırdır” (23)
Cumhuriyet döneminde, Türkçülüğü ve Turancılığı benimseyen ve bu doğrultuda yayın yapan
en önemli dergi şüphesiz Hüseyin Nihal Atsız’ın yönetiminde yayımlanan «Orkun»›dur. İlk kez 1933
yılında yayın hayatına başlayan Orkun, 1934›te kapatılmış ancak 1 Ekim 1943›te tekrar yayımlanmaya
başlanan dergi, 1 Nisan 1944›te tekrar kapatılmıştır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
137
www.ulkuocaklari.org.tr
1939’da Ankara Üniversitesi DTCF’de açılan Felsefe kürsüsüne Pertev Naili Boratav, Niyazi
Berkes gibi belli fikri yapıda kimselerin alınması Millî Eğitim Bakanlığı tarafından milliyetçi neşriyata
karşı alınacak tedbirlerin rapor hâlinde hazırlanması, sosyalist ve komünist “Yurt ve Dünya” ve “Adımlar”
mecmualarına Millî Eğitim Bakanlığı’nın abone olması, Millî Eğitim Bakanı H. Ali Yücel zamanında
Bakanlık tarafından basılan 496 klâsik eserin içinde 63 Rus klasiğinin yer alması, buna karşılık bir
tek Türk klâsiğinin yer almaması, komünist bir derleme şiir kitabının bütün okullara tavsiye olunması
bu dönemin komünist faaliyetlerine örnek olarak gösterilebilir. Yine Sabahattin Ali ve Nazım Hikmet’in
himaye edilmesi bu tür faaliyetlere Bir diğer örnektir. Tan gazetesi de dönemin komünist basınının önde
gelen gazetesidir.(24)
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu dönemin önde gelen Türkçü ve Turancı dergileri arasında “Ergenekon”, “Bozkurt” ve “Gök
Börü”nün ayrı bir önemi vardır. Her üç dergide fikrî anlamda daima aynı çizgiyi devam ettirmiş ve her biri
âdeta birbirinin devamı olarak çıkarılmıştır. Bu dergilerden Ergenekon 1938’de kapatılmış arkasından
Mayıs 1939’da Bozkurt yayımlanmaya başlamıştır. Mustafa Kızılsu, İsmet Rasin, Nurullah Barıman,
Sami Karayel ve Reha Oğuz Türkkan gibi isimlerin gayretleriyle yayımlanan Bozkurt, ikinci sayısının
Haziran 1939’da çıkmasıyla kapatılmış, üçüncü sayısı ancak 1940 yılında yayımlanabilmiştir. Daha
sonra R.Oğuz Türkkan, Bozkurt dergisinden ayrılarak Kasım 1942’den itibaren Gök Börü dergisini
çıkarmaya başlamıştır. Gök Börü’de Abdulkadir İnan ve Zeki Velidî Togan’ın da yazıları yer almıştır.
Mayıs 1942 yılından itibaren Rıza Nur tarafından “Tanrıdağ” adıyla çıkarılan derginin yazarları
arasında Nejdet Sancar, Hüseyin Namık Orkun,Ahmet Rasim Aras gibi önemli isimler yer almıştır.
Bu dergilerin yanı sıra Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon’un, Ağustos 1941 yılından itibaren
yayımladıkları “Çınaraltı”, Türk birliğini kültürel anlamda savunan fikrî bir çizgide kalarak daha ılımlı
ve makul bir seyir takip etmiştir. Hüseyin Hüsnü Erkilet, Hüseyin Namık Orkun ve Nejdet Sancar gibi
aydınların yazılarının sıkça rastlandığı Çınaraltı dergisi yayın hayatına Temmuz 1944 yılına kadar
devam edebilmiştir
1. 3 Mayıs 1944 Tarihli Gösteriler ve Dava
Kenan Öner 1944 Davası ile ilgili şunları şöyler : “Bu davanın temeli N. Atsız’ın zamane başvekiline
hitaben Orhun mecmuasında yazdığı açık mektupla ,1944 senesi Nisan’ında atılmış ve bundan doğan
infial ile icat edilen ırkçılık ve Turancılık davasında memleketin havasını ifsat eden işkencelerle çatısı
örtülmüş bulunmaktadır”.(25) Bu davanın başlamasında H. Ali Yücel’in 1934 tarihli “Türk Edebiyatına
Toplu Bir Bakış” kitabının Atsız tarafından eleştirilmesinin intikamını almak istemesi de etkilidir. (26)
Tarihte 3 Mayıs olayları adıyla anılan olaylar Nihal Atsız’ın, hakkında açılan dava için Ankara’ya
geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte gençlik komünizm aleyhine bir gösteri düzenler ve beraberinde N.
Atsız’a sevgilerini belirtirler. Mahkeme salonuna giremeyen gençler Ulus Meydanı’na doğru yürüyüşe
geçmişler burada millî marşlar söylenmiş ve komünizm aleyhine sloganlar atmışlardır. Kafile Ulus
Meydanı’ndan sonra Başbakan Şükrü Saraçoğlu ile görüşmek istemişse de bunda başarılı olamamış,
miliyetçi gençlerin gösterileri hükûmet tarafından şiddetle önlenmiştir. Bu gösterilerde tutuklanan
üniversiteli gençlerin sayısı 165 olarak tespit edilmiştir. (27)
Ancak gençliğin bu masum hareketi devrin millî şefine bir ihtilâl olarak intikal ettirilir. H. Ali Yücel,
Nevzat Tandoğan ve F. Rıfkı Atay üçlüsünün gayretleriyle ırkçılık ve Turancılık adı verilen milliyetçilik
düşmanı dava ortaya çıkarılmıştır.
Bu gösteriye kadar Türkiye’de yapılan bütün nümayişlerde hep hükûmet parmağı bulunmuştu.
Turancılık davasının mağdurlarından Alparslan Türkeş’in konuyla ilgili tespiti şu şekildedir; “Bunlar millî
şef ve onun gözde Millî Eğitim Bakanına nasıl gösteri yapabiliyorlardı ? O zamana kadar millî şefin
müsaade etmediği hiçbir gösteri yapılmazdı. Demokrasi....Hürriyet...Eşitlik...Gençlik... bütün bunlar
Türkiye’nin 1944 iktidarında hep parad palavralardır. Halkın alkışları, gençlikten çıkacak “yaşa” naraları
kayıtsız şartsız İnönü’nün tekelinde kalmalıdır. (28)
138 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Esasında 3 Mayıs olayları, II. Dünya Savaşı’nın seyri ile alâkalıdır ve dönemin hükûmetinin
Almanlara karşı üstünlük kuran Ruslara Türkçüleri feda ederek bir siyasî rüşvet vermesi olayıdır. Türkiye
Ruslara karşı ,yalnızlık içinde karşı koymaya çalışmaktadır. 3 Mayıs 1944 duruşması o sırada tam
aranılan fırsat olarak değerlendirilir. Türkçüler üzerinde şiddet uygulanarak Ruslar bir şekilde memnun
edilmeye çalışılır (29)
3 Mayıs’ta bir araya gelen ve gösteriler yapan gençler birer birer tespit edilip toplanır ve tutuklanır.
Millî şefin şahsî emriyle saldıranlara zerre kadar merhamet tanımamışlardır. Milliyetçi gençler kıyasıya
dövülür. N Atsız’da aynı gün duruşmadan çıktıktan sonra polis tarafından gözaltına alınır. Alparslan
Türkeş anılarında bu olayları şu şekilde anlatmaktadır; “3 Mayıs 1944 günü heyecanla sokağa fırlayan
gençler kıyasıya dövüldüler. Kafaları yarıldı, gözleri patlatıldı. Bazılarının kolları, kaburgaları kırıldı”.(30)
2. 19 Mayıs 1944 Nutku ve Sonrası
Gösterilerin ardından tutuklanan onlarca gencin ailesi yaklaşan 19 Mayıs Gençlik ve Spor
Bayramı’ndan umutludur. Gençlik Bayramı’nda bir yığın masum gencin, bayramı zindanlarda geçirmesine
millî şefin gönlü razı olmayacağını sananlar çoktur. Öyle umulur ki İnönü, 19 Mayıs’ın neşesini bozmak
istemeyerek ve bir emirle zindanların kapılarını açtıracak, manasız bir sebeple tutuklanmış aydın
gençleri hürriyete iade edecektir.
Millî Şef, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, gençleri ve ailelerini sevindirmek şöyle dursun, bilâkis Ankara
Stadyumu’nda, 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramı nutkunda Irkçılık ve Turancılık iddiaları
hakkındaki görüşünü bütün açıklığı ile ortaya koyarak, milliyetçileri hayal kırıklığına uğratan bir konuşma
yapar. Millî şef, henüz tahkikat safhasında bulunan olay ile Türkçüler ve milliyetçiler aleyhine çok ağır
ithamlarda bulunur.(31) Bu konuşmanın tam metni şu şekildedir;
19 Mayıs Nutku
Köy Enstitülerinde, her çeşit okullarımızda, müesseselerimizde, ordumuzda müşterek vatanın
ülkülerini Türk çocuklarına, eşit adalet ve şefkat hisleriyle vermeye çalışıyoruz. Onları büyük cumhuriyet
potasında kaynatıp meydana Türk vatanseveri çıkarmaya uğraşıyoruz. Vatandaşlarım emin olabilirler ki
muvaffakiyetlerimiz esaslıdır ve gelecek zamanda daha göz alıcı olacaktır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
139
www.ulkuocaklari.org.tr
“Türk milliyetçisiyiz, fakat memleketimizde ırkçılık prensibinin düşmanıyız. Memleketimizde
politika garezleri için uydurulan ırkçılık önderlerinin çok acıklı faciaları hatıralarımızda canlıdır. l9l2
senelerinde Rumeli’de tutunmak için tırnaklarıyla kayalara yapışarak son gayretlerini sarf eden Türk
erlerine Arnavut Priştineli Hasan ve Derviş Hima ile beraber arkadan hücum tertipleyenlerin Türk ırkçı
politikacısı olduğu, Büyük Millet Meclisinde ispat olunmuştur. “Politika icabı” diye tefsir etmekten en
ufak bir güçlük çekmeyen bu adamlar, sözlerine inanıp daha büyük bir felâkete uğradığımız zaman
gene “Politika İcabıdır” diyerek yeni bir fesat prensibi yaratmakta geri kalmayacaklardır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türk milliyetçiliği içinde vatan çocuklarının temiz ülkülü ve vatan fikirli olarak birbirine dayanan
sağlam bir millet olması, erişilmez ve yanlış bir hayal değildir. Bunun doğru bir fikir ve erişilir bir hedef
olduğunu, elle tutulur ve gözle görülür neticeleriyle tamamıyla alıyoruz. Şimdi insaf ediniz. Türk vatandaşı
yetiştirmek için bütün iyi şartlan özünde toplamış olan bu feyizli yolu bırakır da, ırkçıların milleti bin bir
parçaya ayıracak fesatlı ve nifaklı zehirlerine cemiyeti kaptırır mıyız?
Turancılık fikri, yine son zamanların zararlı ve hastalıklı gösterisidir. Bu bakımdan cumhuriyeti
iyi anlamak lâzımdır. Millî kurtuluş sona erdiği gün, yalnız Sovyetlerle dostluk ve bütün komşularımız
eski düşmanlıklarının bütün hatıralarını canlı olarak zihinlerinde tutuyorlardı. Herkesin kafasında, biraz
derman bulursak sergüzeşti, saldırıcı bir siyasete kendimizi kaptıracağımız fikri yaşıyordu. Cumhuriyet
kuvvetli bir medeniyet yaşayışının şartlarından bir esaslısını, milletler ailesi içinde bir emniyet havasının
mevcut olmasında görmüştür. İmparatorluktan son zamanlarda ayrılmış olan komşularıyla da iyi ve
samimî komşuluk şartlarının temin edilmiş olmasını, milletin saadeti için lüzumlu saymıştır.
Görülüyor ki, millî politikamız memleket dışında sergüzeşt aramak zihniyetinden tamamen uzaktır.
Asıl mühim olan da bunun bir zaruret politikası değil, bir anlayış ve bir inanış politikası olmasıdır. Ancak
bu inanışa vardıktan sonradır ki, etrafımızda bulunan milletleri daha yakından tanımak imkânlarını
bulduk. Nereden zarar gelir ve nereden zarar gelmez, bunu ayırt etmek için zihinlerimizde ayarlı ölçüler
hasıl oldu. İçerde milletin hayrı ve saadeti için çalışma ve dışarıya karşı milletin emniyet ve müdafaası
için lâzım olan tedbirler,salim ölçülerle gözümüzün önünde belirdi. Ve nihayet asırlar ve asırlar süren
köklü düşmanlıklar yerine, yirmi sene gibi kısa bir müddette hürmet ve itimat duygularının uyanmasına
imkan verdi.
Turancılar, Türk milletini bütün komşularıyla onulmaz bir surette derhâl düşman yapmak için birebir
tılsımı bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fesatçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını
kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin, bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar, genç çocukları ve saf
vatandaşları aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır.
Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.
Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim : Irkçılar ve
Turancılar gizli tertipler ve teşkillere başvurmuşlardır. Niçin? Kandaşları arasında gizli fesat tertipleriyle
fikirleri memlekette yürür mü ? Hele doğudan, batıdan ülkeler gizli Turan cemiyetiyle zapt olunur mu ? Bunlar o şeylerdir ki, ancak devletin kanunları ve esas teşkilatı ayak altına alındıktan sonra
başlanabilir. Şu hâlde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya Cumhuriyet’in, Büyük Millet
Meclisinin mevcudiyeti aleyhinde teşebbüsler karşısındayız. Tertipçiler, on yaşında çocuklarımızdan
bize kadar derece derece, perde perde hepimizi aldatmak iddiasındadırlar.
Vatandaşlarıma ikinci sualimi soruyorum : Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye’nin ırkçı
ve Turancı olması lâzım geldiğini iddia edenler, hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar
? Türk milletine yalnız belâ ve felâket getirecek olan bu fikirleri yürütmek isteyenlerin Türk milletine
hiçbir hizmetleri olamayacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnız yabancılar faydalanabilirler.
Fesatçılar, yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Yabancılar, fesatçıları idare edecek kadar yakından
140 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
münasebette midirler? Bunları hüküm olarak kestirmek bugün mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet
kasti ve yabancının ilişiği hiçbir zaman meydana çıkmasa dahi hareketlerin, Türk milletine, Türk vatanına
zararlı olması ve bunlardan yalnız yabancıların faydalanmış olması söz götürmez bir hakikattir.
Vatandaşlarım! Emin olabilirsiniz ki vatanımızı bu yeni fesatlara karşı da kudretle müdafaa
edeceğiz....
İsmet İnönü
19 Mayıs Nutku Alman cephesinde hızla ilerleyen Ruslara karşı bir söz rüşveti olarak
nitelendirilmiştir. Bu meşhur nutuktan sonra her meslekten ve her sahadan kimseler, yıldırıcı, ezici
ceberutlukla sanki Türkiye’nin her yeri sıkıyönetim bölgesiymiş gibi , rastgele emrivakilerle, ceket
gömlek İstanbul’a sıkıyönetim komutanlığı emrine teslim edilmiştir (32)
Özellikle 47 kişi hakkında rapor hazırlanır. 3 Mayıs dava dosyasının başında yer alan bu kişiler
1 numaralı Sıkıyönetim mahkemesine gönderilir. Aslında bu kişilerin hiçbir zaman kafatası ölçtüğü, kaç
göbek soy sop aradığı görülmemiştir.
İsmet İnönü›nün nutkundan sonra tutuklanan insanların suçlandığı temel fikirleri şunlardır;
*TBMM tayin suretiyle doldurulmuştur, hür seçim yoktur.
*Cumhuriyet lâfta kalmıştır, idare şekli diktatörlüktür.
*CHP istismar ve istibdatla memleketi idare etmektedir. Halk sefalet içindedir.
*Suiistimal, sefahat, israf, rüşvet, soygunculuk gittikçe gelişmektedir.
*Milliyetçilik ve Türkçülük hareketlerine tamamen muhalif bir yola sapılmıştır. *Türkiye’de İslâm düşmanlığı ilerlemiştir.
Türk milletinin istikbali tehlikeye düşmek üzeredir (33)
“Bu davada Alparslan Türkeş ise “yalnız Türk soyundan gelenler yaşamalıdır” biçimindeki
sözlerinden dolayı yargılanır.
3. Basın ve Turancılık Davası
İsmet İnönü›nün 19 Mayıs Nutku›ndan sonra basın ve radyo millî şefin ve iktidarının ithamlarına,
sözlerine bin bir delil ve gerekçe bulmak gibi bir vazifeden dolayı kendilerini sorumlu hissetmişlerdir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
141
www.ulkuocaklari.org.tr
Görüldüğü gibi aslında bunlar çok partili hayatın hâkim olduğu dönemlerde tabiî görülen fikirlerdir.
Bu fikirlerin oluşması İnönü devrinin dikta rejimi olup olmadığı sorusunu akıllara getirmiş, bu konuyu
tartışmaya açmıştır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
İsmet İnönü›nün açıklamalarından sonra Milliyetçilik aleyhine yapılan neşriyat artmış, Orhun dergisine
abone olanlar, bu dergide bir tek yazıları çıkmış olanlar, Nihal Atsız’a sokakta bir defa selâm vermiş
olanlar dahi basının da etkisiyle tutuklanmışlardır.
Vatan gazetesi ve Ulus gazetesinde yazan F.Rıfkı Atay’ın yazılarını esas alarak 3 Mayıs 1944
gösterisini Romanya’nın başına Millî tarihlerinin en büyük felâketini getiren Gardistlere benzetmiş
ve bu nümayişe katılan gençlerin aslında aldatılmış olduklarını iddia etmiştir . (34) Aynı gazete daha
sonraki günlerde Turancılık-Türkçülük fikriyle ilgili görüşlerini beyan etmeye devam etmiş, kamuoyu
oluşturmaya çalışmıştır. Gazete yine F. Rıfkı Atay’ın yazısını esas alarak; “Türkiye’yi içinden dağıtıp
tahrik etmek için gökten bir belâ ısmarlansa ırkçılıktan beteri Türkiye’ye inemez.
İkinci bir belâ ısmarlansa İslam ittihatçılığı ham hayalinin yerine Turancılık ütopyasını
geçirmekten âlâsı bulunamaz (35) tarzındaki ifadelere yer vermiştir. Vakit gazetesinin başyazarı Asım
Us da Türkçülük fikrini ırkçılık olarak ele almış, bu fikrin nifak için üretildiğini ve hatta yabancıların bu
fikri ileri sürdüğünü iddia etmiştir (36). Yine aynı başyazar dönemin Türkçülük fikirlerinin Atatürk ile
bağdaşmadığını, Turancılık fikrinin ise siyasî istiklâllerini kaybetmiş olan Türkler için manevi bir teselli
olabileceğini yazmıştır. (37) Asım Us, 1944 Davası›nın gençliği uyandıracağını iddia etmiş, millî şefin
nutkuna da aynen katıldığını belirtmiştir (38)
Cumhuriyet gazetesi, Turancılık ile ilgili fikirlerini Nadir Nadi’nin kaleminden, millî şefin nutkundan
sonra ifade etmiş ve millî şefin nutkunu “Türk vicdanının gür sesi” şeklinde yorumlamıştır (39) Ulus
Gazetesi ise hükümet yanlısı bir politika takip etmekteydi. Diğer gazeteler Ulus gazetesinin güçlü kalemi
F. Rıfkı Atay’ın yazılarından devamlı alıntı yapmıştır. F. Rıfkı Atay ırkçılığı iç harp, Turancılığı dış harp
kabul etmiş ve ırkçılığın ve Turancılığın herhangi bir halka ile dışarıya bağlanan tarafını cinayet olarak
yorumlamıştır.(40)
Ulus gazetesi Türkçülük fikrine duyduğu tepkiyi Hasan Ali Yücel’in ağzından şu şekilde ifade
eder : “Bunlar, mekteplere kötü bir suyun delik bulup sızması nev’inden sızmışlardır... Bunlar okul içine
sokulmadığı gibi, memleket içine de sokmamak zorunda olduğumuz mahzurlu fikirlerdir (41).
Tanin gazetesi ırkçılık, Türkçülük, milliyetçilik fikirlerini aynı potada değerlendirerek bu tür fikirleri
savunanların aslında gerçek amaçlarının bu olmadığını zira din ile ırkçılık fikirlerinin asla yan yana
gelmeyeceğini başyazarı H. Cahit Yalçın’ın kalemiyle ifade eder (42) Yine Tanin’de H. Cahit Yalçın,
Türkçülük fikrinin sadece çalışmakla geçerliliğinin olacağını ifade etmiş (43) bir başka yazısında bu
fikrin “Yurtta sulh, cihanda sulh” prensibi ile uyuşmadığını iddia etmiştir. Hatta hedef gösterircesine Türk
gençliğini istismar edenler olarak Nihâl Atsız, R. Oğuz Türkkan, Z. Velidi Togan, Hasan Cansever’in
isimlerini açıklamıştır (44) H Cahid Yalçın, daha sonraki yazılarında üslûbunu sertleştirerek Turancılık
davasında Nazilerin rolünün olduğunu ortaya atarak, Turancılığı “halis bir Nazi öksesi” (45) olarak
yorumlama gafletinde dahi bulunmuştur.
142 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
4. Davanın Gelişimi ve Sonuçları
3 Mayıs tarihli gösterilerin ve 19 Mayıs Nutku’nun ardından toplanan milliyetçilerin davası,
İstanbul 1 numaralı Örfi İdare mahkemesinde görüşülmeye başlanmıştır. Davada toplam 23 sanık
yargılanmıştır.
İstanbul Tophane Askeri Hapishane›sinde bulunan asker sanıklar;
*Dr. Yüzbaşı Hasan Ferit Cansever
*Dr. Üsteğmen Fethi Tevetoğlu
*Piyade Üsteğmen Alparslan Türkeş
*Piyade Teğmen Nurullah Barıman
*Topçu Asteğmen Zeki Özgür(Sofuoğlu)
*Ulaştırma Asteğmen Fazıl Hisarcıklı
Aynı cezaevinde bulunan sivil sanıklar;
* Nihâl AtsızEdebiyat Öğretmeni
* Hüseyin Namık OrkunTarih Öğretmeni * Nejdet SancarEdebiyat Öğretmeni
* Saim Bayrak Temyiz Mahkemesi Evrak Memuru
* İsmet Rasin Tümtürkİstanbul Belediyesi Murakıbı
* Cihat Savaşfer Y.Mühendis Mektebi Öğrencisi
* Muzaffer Eriş “ « «
* Fehiman Altan “ « «
* Cebbar Şenel Adana Adliyesi’nde Hâkim Adayı Sansaryan Han’da bulunan Emniyet Müdürlüğü
hücrele-rinde bulunan sivil sanıklar ;
* Zeki Velidi Togan Türk Tarihi Profesörü
* Orhan Şaik Gökyay Ankara Konservatuarı Direktörü
* Hikmet Tanyuİçişleri Bakanlığında Memur
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
143
www.ulkuocaklari.org.tr
* Yusuf Kadıgil Lise Öğrencisi
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
* Reha Oğuz Türkkan İ.Ü. Doktora Öğrencisi
* HamzaSadi Özbek Aydın Maliye Tahsilat Şefi
* Cemal OğuzÖcal Gazi Eğitim Enstitüsü Öğrencisi
* Said Bilgiç Ankara Adliyesi’nde Hâkim Adayı
Aynı davadan sanık olarak Mehmet Külâhlıoğlu ve Osman Yüksel Serdengeçti de bir süre tutuklu
kalmışlardır (46) 1944 Olayı sanıklarından Alparslan Türkeş, İsmet Paşa’nın 19 Mayıs Nutku’ndan birkaç gün sonra
görev yeri olan Erdek’te gözaltına alınmıştı. Gözaltına alma sırasında bölük odası ve evi aranmış, daha
sonra İstanbul Merkez Komutanlığına götürülerek 13 Haziran 1944 günü Askerî Tutuk ve Cezaevi’nin
hücresine kapatılmıştır. Burada beş ay tutuklu kalan Türkeş, rahatsızlığı sebebiyle Haydarpaşa
Askerî Hastanesi’ne nakledildi ve bir ay süreyle tedavi gördü. Daha sonra sıkıyönetim komutanlığının
baskısıyla hastaneden alınarak tekrar Tophane’deki hücresine konuldu. Hücreye döndükten birkaç gün
sonra Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan Sansaryan Han’a götürülerek sorgulanmaya başlandı.
Yakın tarihimize “Tabutluklar” adı ile geçen, tavanlarında beş yüzer mumluk ampullerin yandığı
işkence odalarına kapatıldı. Dönemin Emniyet Müdürü Ahmet Demir ve Savcı Kazım Alöç tarafından Nihal
Atsız’a yazmış olduğu mektuplar yüzünden sorguya çekildi. Hükümeti devirmek amacıyla ihtilâl hazırlığı
yapmakla suçlandı. Suçlamaları kabul etmeyen Türkeş’in sorgulama sırasındaki ifadeleri ibret vericidir.
Türkeş anılarında konuyu şöyle izah etmektedir; “Biz, milliyetçiyiz. Biz bütün Türklerin,dünyada yaşayan
Türklerin mutlu olmasını istiyoruz, esaretten kurtulmasını istiyoruz. Yani bu fikir, eğer Turancılıksa; bu
fikri taşıyoruz. Biz komünizme karşıyız. Komünizm ideolojisi, beğenmediğimiz bir siyasî ve iktisadî
görüştür. Biz milliyetçi yazılar yazmayı, memlekete hizmet kabul ettik. Onun için, Orkun dergisine yazı
gönderdim. Nihâl Atsız Bey’le zaman zaman memleket meseleleri üzerine mektuplaştık.” (47)
Alpaslan Türkeş, anılarında kendisine yapılan işkenceler hususunda ise şunları söylemektedir;
“Acımasızca parmaklarımdan birini yakalayıp, tırnağımı çektiler. Aslında, ben o görevlilere acıyordum.
Yönetim, bizi faşistlikle suçluyor ama, tüm faşizan yöntemleri kendileri kullanıyordu. İçimden bu da
geçer yahu, diyordum. Memurların gözü bir şey görmüyordu» (48)
Turancılık davası, 7 Eylül 1944 günü başladı. Duruşma açıldığında, sıkıyönetim komutanlığının
son tahkikat kararı, Savcı Kâzım Alöç tarafından okundu. Kararın başlangıcında yer alan “vatana
ihanetleri sabit olanlar...” ibaresi sanıkları daha yargılamadan suçlu ilân ediyordu. Esasında bu üslûp,
İsmet Paşa’nın 19 Mayıs Nutku’nun bir taklidinden başka bir şey değildi.
Muhakeme sırasında Türkçüler kendilerine yapılan işkencelerden bahsetmişler, rasizm’i
(ırkçılık) raşitizm (çocuk hastalığı) olarak telâffuz eden savcı sanıkların ifadelerini mahkeme
zabıtlarına geçirtmemiş, itirazları yapanlar ya azarlanmış ya da dışarı atılmıştır. Türk ülkesinde, Türk
mahkemelerinde, suçları Türkçülük olanları cezalandırabilmek için çok değişik oyunlar oynanmıştır.
İşkence iddialarıyla ilgili olarak Savcı Kazım Alöç’ün şu ifadeleri işkencelerin yapıldığını doğrular
144 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
mahiyettedir : “Biz bunları huzurunuza vatan hainleri, caniler ve katiller olarak getirdik. Bunları Pera
Palas Oteli’nde yatıracak değildik. Onlar müstahak oldukları muameleyi görmüşlerdir. Elbette onlara
her nevi zulüm yapılmış ve yapılacaktır”.
Muhakeme sırasında Alparslan Türkeş ile Mahkeme başkanı arasında cereyan “Türk Birliği”
konusundaki tartışma sırasında Türkeş’in geleceğe matuf şu ifade ve tespitleri oldukça dikkat çekicidir;
“ ..meselâ, 1917’de olduğu gibi 1965’te veya 1990’da da Rusya’da bir ihtilal zuhur edebilir. O zamana
kadar Türkiye harb endüstrisi bakımından da, ilim ve irfan bakımından da ilerlemiş bulunur ve Türkiye’nin
de yardımı ile bu birliğe doğru yürünebilir...”
1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde, 7 Eylül 1944 ile 29 Mart 1945 tarihleri arasında 65 oturum
devam eden yargılama sonunda milliyetçiler muhtelif hapis ve sürgün cezalarına mahkûm olmuşlardır.
Davada on üç sanık beraat etti. On sanık ise on yıla kadar çeşitli hapis cezaları aldılar. 148. maddeye
muhalefet ile yargılanan Alparslan Türkeş ise 9 ay 10 gün hapse mahkûm olmuştur. Verilen bu karar
temyiz edilmiş ve askerî temyiz mahkemesi bu mahkumiyet kararlarını esastan ve usulden bozarak 23
milliyetçinin telgraf ile 26 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmelerini sağlamıştır. Bilâhare davaya 2 nolu
Sıkıyönetim Mahkemesi›nde devam edilmiş ve neticede milliyetçilerin hepsi 31 Mart 1947 tarihinde
beraat etmişlerdir.
Okunması dört saat süren beraat kararında kanunî, fiilî ve vicdanî unsurların geniş bir şekilde
tahlile tâbi tutulduğu görülmektedir. Kararda, o günlerde komünizm faaliyetlerinin artmaya başlaması,
Sabahattin Ali’nin Nihal Atsız aleyhine dava açması gibi sebeplerle heyecanlanan gençliğin komünistlere
karşı duyulan kin ve nefreti izhar etmek istediği anlatılıyor “Bu nümayiş, millî bir ideolojinin millî olmayan
bir ideolojiye karşı ifadesinden ibarettir” deniliyordu. Ancak bu kararı veren Ali Fuat Erden, Tümgeneral
Kemal Alkan ve Tümgeneral İsmail Berkok hemen tayin edilmişlerdir.
Dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun konuşmasıyla başlayan olaylar zinciri, Nihal Atsız’ın
mektuplarıyla devam etmiş, 3 Mayıs 1944 tarihli milliyetçilerin gösterisi ile sona ermiştir. İsmet İnönü’nün
19 Mayıs Nutku ile yeni çehreye bürünen ve çok farklı, maksatlı bir bakış açısıyla “Turancılık Davası”na
dönüşen hadiseler Cumhuriyet dönemi Türk siyasî tarihinde önemli bir nirengi noktası olmuştur. İsmet
İnönü için olayların ilk ve önemli ismi durumunda olan Atsız, davanın Türkçülüğü yıkmayıp güçlendirdiğini,
ancak İsmet İnönü’nün yıkıldığını söylemektedir. (49)
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
145
www.ulkuocaklari.org.tr
1944 yılı olayları ile ilgili olarak neticede şunlar söylenebilir; Türkiye’de, Kemalist milliyetçilik
anlayışından farklı bir milliyetçilik anlayışının yeniden baş göstermeye başlaması 30’lu yıllara tesadüf
eder. Bu yeni milliyetçilik anlayışı Türk ırkının tarihî sembollerine ve kan birliğine önem vermektedir.
Bu tarz bir anlayış, faaliyetlerinin ve yayınlarının kısıtlı olmasına karşın daha açık ve şiddetli olarak
1939’da gündeme getirilmiştir. Atatürk’ün vefatından sonra kuvvetlenen ve yön değiştiren “tek parti”,
“tek şef”, “tek millet” gibi kavramlar yeni bir anlayışa izin verecek türde değildi.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
3 Mayıs N. Atsız’a göre «Türkçülüğün gafletten ayrılışı can düşmanlarını tanıdığı dost sandığı
hainleri ayırdığı» gündür.
Nejdet Sarcar’a göre «en hain düşman komünizme di-kilme” günüdür. (50)
Bütün bu tepkiler ve yorumlar içinde ele aldığımız 1944 Türkçülük Davası aslında devlet politikası
içinde incelenmelidir. Devletler, politikaları gereği zaman zaman milliyetçi akımları el altında tutmuş,
desteklemiş ve hatta kullanmıştır. 1944 yılında bu tür bir davanın başlaması Rusya’nın baskıları ile
yakından alâkalıdır. Rusya karşısında tutunabilmek için aradığı desteği bulamayan Türk hükümeti,
Alman karşıtı olduğunu göstermek için fırsat kollamıştır. Aranan bu fırsat Nihal Atsız’ın mektupları ile
yakalanmıştır.
19 Mayıs Nutku ile olayların büyümesine sebep olan İsmet İnönü’nün asıl amacı bütün
dünyanın dikkatini Türkçülerin ve Turancıların nasıl ezildiklerine çekmek ve dış politikadaki çelişkili
uygulamalarından dolayı ortaya çıkan hatalarını örtbas etme gayretinden ibarettir. İnönü’nün 1944
olayı karşısındaki tavrı ve sertliği ile Rusya’ya şirin görünebilme çabası içerisindeyken Rus yetkililerinin
Türkçülerin ve Turancıların yargılanmalarını maskaraca bir oyun olarak görmeleri dönemin siyasî
iktidarı adına büyük bir gaftır.(51)
Bu olay milliyetçilerin mağdur olmasıyla sonuçlanmış ancak bu mağduriyet milliyetçilere darbe
olmamış, bilâkis güçlendirmiş ve Türk milliyetçilerine “Kurtuluş Günü” adıyla bilinen, manası, prensipleri
ve amacı belirli bir ülkü hâline gelen kutlu bir gün kazandırmıştır.
3 Mayıs’ın ilk yıl dönümü 1945 senesinde o sıralarda Tophane’deki Askeri Cezaevinde tutuklu
bulunan bir avuç Türkçü tarafından örtüsüz bir masa etrafında yapılan bir toplantı ile anılmış, daha
sonraki yıllarda ise çeşitli törenlerle kutlanmıştır. 3 Mayıs’ın mağdurlarından Alparslan Türkeş’te bu
tarihin “Türkçüler Günü” adıyla kutlanmasını bizzat sağlamış ve bu geleneği hayatı boyunca devam
ettirmiştir.
Kaynaklar
“Nihâl ATSIZ, Çanakkale’ye Yürüyüş Türklüğe Karşı Haçlı Seferi,Baysan Yay., İstanbul,l992.;
Nihal ATSIZ, “3 Mayıs 1944” 50.Yıl Türkçülük Armağanı, Akademi Kit., İzmir,l994.;Tevfik ÇAVDAR,
Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, İmge Yay., Ankara,1995.; Kemal KARPAT, Türk Demokrasi Tarihi, Afa
Yay., İstanbul,1996.; Cemil KOÇAK, Türkiye’de Millî Şef Dönemi,İletişim Yay., İstanbul, 1996.; Mustafa
MÜFTÜOĞLU, Çankaya’da Kabus,Yağmur Yay., İstanbul,1974.; Mustafa Tatlısu MÜFTÜOĞLU,
Milliyetçiliğimizin Meseleleri ve Kurtuluş Yolumuz,Yağmur Yay., İstanbul, 1970.; Hikmet TANYU, Türkçülük
Davası ve Türkkiye’de İşkenceler, Altınışık Yay., Kayseri, 1950.; Alparslan TÜRKEŞ, 1944-Milliyetçilik
Olayı, Kamer Yay., İstanbul,1992.; Hulusi TURGUT, Türkeş’in Anıları-Şahinlerin Dansı, İstanbul, 1995.;
Hulusi TURGUT, “Fırtınalı 80 Yılın Öyküsü Dizisi”, Sabah, 7 Nisan 1997.; Mustafa ÖZDEN, “Atsız ve
1944 Irkçılık-Turancılık Olayı”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı 122, İstanbul, Şubat 1997.; Mustafa
ÖZDEN ,”Ölümünün 2l.Yıldönümünde Kuşaklara Öncü Olmuş Büyük Önder: H. Nihal Atsız”, Türk
146 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
www.ulkuocaklari.org.tr
Dünyası Dergisi, Sayı 12l, İstanbul, Ocak 1997.; Günay Göksu ÖZDOĞAN,»Türk Ulusçuluğunda Irkçı
Temalar: l930 ve 1940›lann Türkçü Akımı»,Toplumsal Tarih, Sayı 29, İstanbul, Mayıs 1996.; R. Oğuz
TÜRKKAN; (Haşim Akman Söyleşisi),»Türkeş›in Tırnaklarını Sökmediler», Aktüel, Sayı 302, İstanbul,
23 Nisan 1997.; F.Rıfkı ATAY, «Hak Görünürde Bir Kaygı», Ulus, l8 Mayıs 1944.; Nadir NADİ, «Türk
Vicdanının Gür Sesi», Cumhuriyet, 20 Mayıs 1944.; ASIM US, «Hadisenin Sonu», Vakit, 1 Mayıs
1944.; ASIM US,»Türkçülük Fikrinin Tarihi Tekamülünde Kargaşalık», Vakit, 10 Mayıs 1944.; ASIM
US, «Vatanseverlik Maskesi Altında Sağ ve Sol İfratçılık», Vakit, 9 Mayıs 1944.; H. Cahid YALÇIN,
“Bizde Türkçülük”, Tanin, l8 Mayıs 1944.; H. Cahid YALÇIN, “Gençliğe Mal Edilmek İstenen Bir Hareket
Hakkında”, Tanin, 9 Mayıs 1944.; H. Cahid YALÇIN, “Irkçılık ve Turancılık Tahriklerinde Nazilerin Rolü
Var mıdır?”,Tanin, 22 Mayıs 1944.; H. Cahid YALÇIN, “Turancılık Hareketi”, Tanin ,l9 Mayıs 1944, Vakit,
7 Mayıs 1944.; Muzaffer ERİŞ “Türkçülük Hareketleri 1939-1944 Mayıs”, 3 Mayıs 1944 50.Yıl Türkçülük
Armağanı, Akademi Kit., İzmir, 1994.; Refet KÖRÜKLÜ, “3 Mayıs 1944 Türk Milletinin Devlete Sahip
Çıkma Hareketidir”, 3 Mayıs 1944 50.Yıl Türkçülük Armağanı,Akademi Kit.,İzmir,l994.; Reşide SANCAR,
“Türkçülük Günü”,3 Mayıs 1944 50.Yıl Türkçülük Armağanı, Akademi Kit., İzmir,1994.; Reşide SANCAR
,”3 Mayıs Türk Kadını”, 3 Mayıs 1944 50.Yıl Türkçülük Armağanı, Akademi Kit.,İzmir,1994.; Bünyamin
SARAÇ, “1944 Türkçülük Olayı ve Başvekil Saraçoğlu”, 3 Mayıs 1944 50.Yıl Türkçülük Armağanı,
Akademi Kit., İzmir, 1994.;ULUS, 27 Mayıs 1944 VAKİT, 9 Mayıs 1944.;VAKİT, 20 Mayıs 1944.”..
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
147
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
3 MAYIS 1944 DAVASI
Prof. Dr. E.Semih Yalçın
Nihal Atsız’ın Başbakan Saraçoğlu’na Yazdığı Açık Mektuplar
Türkiye’nin II. Dünya Savaşına fiilen katılmamış olmasına rağmen, yakın tarihinde geçirdiği
en zor dönem 1939-1945 yıllarıdır. II. Dünya Savaşı yılları iktisadî ve siyasî sıkıntıların hat safhaya
ulaştığı dönemdir. Avrupa’da savaşın başlaması ile birlikte Türkiye’de kısmî seferberliğe gidilerek
bir milyona yakın kişi askere alınmış, savunma ihtiyacı için bir önceki döneme oranla ülke gelirinin
büyük bir bölümü ayrılmıştır. Bu gelişmeler ülkede aşırı fiyat artışları, hayat pahalılığı ve temel ihtiyaç
maddelerinin yokluğunu meydana getirmiştir. Piyasada aranan temel ihtiyaç maddelerinin yokluğu
yanında hükûmetin ordu ihtiyaçları için, elde edilen ürünün belli bir kısmına el koyması ve bunun temini
için uyguladığı baskılar, özellikle dar gelirli vatandaşlar üzerinde olumsuz tesirlere yol açmıştı II. Dünya
Savaşı’nın iktisadî anlamdaki sıkıntıları, Türkiye’de büyük bir sefalete sebep olmuş, sefaletin artışı ise
siyasî buhranı da beraberinde getirmiş, ülkede komünizmin kamçılanmasına ve Kızıl Rusya lehinde
propagandaların artmasına sebep olmuştur.
Bunun yanı sıra Türk milliyetçiliğinin ilmî ve harsî anlamda merkezi durumunda olan Türk
Ocakları’nın 1931 yılında kapatılmış olmasına rağmen Türk milliyetçileri faaliyetlerine son vermemişlerdir.
1931 yılından II. Dünya Savaşı’nın başladığı 1939 yılına kadar milliyetçi faaliyetler el altından
yürütülmüştür. Bununla birlikte siyasî iktidarlar milliyetçilik faktörünü amaçları doğrultusunda uygulamaya
ve yönlendirmeye çalışılmışlardır.
Bütün olumsuzluklara rağmen Türk milliyetçiliği, II. Dünya Savaşı öncesinde birtakım önemli
isimlerin yazılarında ve fikirlerinde yaşamış ve temsil edilebilmiştir. 1939 yılında Z. Velidi Togan, Peyami
Safa, Ali İhsan Sabis, M.Sadık Aran ve Abdülkadir İnan’nın yazılarını neşrettiği Bozkurt dergisi, 1941
yılında Orhan Seyfı Orhon’un çıkarttığı Çınaraltı dergisi, 1943 yılında yayına başlayan Gökbörü dergisi
II. Dünya Savaşı sırasında yayımlanan milliyetçi dergilerdir (1)
148 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu dönemde üniversitelerde okutulan “İnkılâp Tarihi Dersleri” ve “Atatürk İhtilâli” adıyla
yayımlanan Mahmut Esat Bozkurt’un kitabı Turan ideallerini çağrıştıran açık ifadeler taşımaktadır.
Mesela, “Devlet işlerinin başına devletin kurucusu olan kavimden başkaları gelince o devlet inkıraz
bulur. Yani millet istiklâlini kaybeder. Misal mi istersiniz? İşte Abbasiler, işte Endülüs, işte Osmanlılar…
Yeni Türk Cumhuriyeti’nin devlet işlerinin başında mutlaka Türkler bulunacaktır. Türk’ten başkasına
inanmayacağız” gibi. Bütün bunların yanı sıra asker ve sivil yatılı okullara alınacak öğrencilerin Türk
ırkından olması şartı gazetelerde yayımlanarak, okullara giriş şartları arasında yer almıştır.(2)
Bütün bu olaylar devletin her alanda milliyetçiliği hatta daha sert bir dille “Turanî idealler
ihtiva eden Türkçülüğü” desteklediğinin delili olarak görülmektedir.
5 Ağustos 1942′de TBMM’de kürsüde başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun okuduğu programda “Biz
Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir
vicdan ve kültür meselesidir…Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve
her vakit bu istikamette çalışacağız” (3) şeklinde konuşur. İşte bu konuşma 3 Mayıs olaylarının sebebi
olarak gösterilen iki mektubun çıkış noktasıdır.
1. Nihâl Atsız’ın Mektupları ve Yankıları
II. Dünya Savaşı devam ettiği sırada zamanın başbakanının yukarıdaki konuşması dikkat çekicidir.
Atatürk ülküsüne inanmış ve onun çizgisinde bir Türkçü başvekil, Türkiye’de ilk defa görülmektedir.
Saraçoğlu’nun bir konuşmasına sığdırdığı bir paragraflık söz dizisi, Türkçü çevrelerde şükran
duygularıyla ve çoğunlukla benimsenmiştir (4) Milliyetçi bir dergi olan Orhun, başbakanın milliyetçilik
anlayışına kayıtsız kalmaz ve Nihal Atsız başbakana iki açık mektup yazar. Bu mektuplar Orhun’da
yayımlanır (5)
Bu mektuplarda hain ilân edilen Sabahattin Ali, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali’nin ve çevresinin
teşvikiyle hakaret davası açar. Atsız’ın yazdığı mektuplarda ırkçılık ve Turancılık ile ilgili bir şey
bulunmamasına rağmen 1944 yılında Sabahattin Ali tahrik edilerek Atsız ve arkadaşları aleyhine açılan
dava, mecrasından saptırılarak ırkçılık ve Turancılık davası olarak millete empoze edilmiştir (8)
2. Nihal Atsız’ın Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na Yazdığı Birinci Açık Mektup Sayın Başvekil,
Hem Türkçü ,hem de başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum. Yalnız başvekil
olsaydınız bunları yazmak emeğine katlanmazdım. Çünkü Türkçü olmayan bir başvekile hitap etmenin
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
149
www.ulkuocaklari.org.tr
Atsız’ın açık mektupları Cumhuriyet devri basın tarihinde mühim bir yer tutar. Bugünkü Cumhuriyet
devrinde serbest yazıp söyleme hususunda birer kahraman kesilen pek çok yazar o günlerde tek
parti devrinin ve şahıslarının şakşakçılığını yaparken Atsız’ın bu mektubu yazması çok mühimdir. (6) Cumhuriyet döneminde bir bakan hakkında böyle alenî bir tenkit ne görülmüş ne işitilmiştir. Böyle açık
ve şiddetli ithamlara cesaret eden olmamıştır. Bakanları veya başbakanı tenkit etmek ya da takdir etmek
yalnız ve yalnız millî şefe ait bir imtiyazdır. Üstelik devrin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İsmet
İnönü’nün gözüne girmiş, takdirini kazanmış bir şahsiyettir. Mektupların ilk tesirinden sonra Atsız’ın bu
cüretini nasıl ödeyeceği merak konusu olur. Zira Halk Partisi fena sarsılmıştır (7)
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
ne kadar boş olduğunu bilirim. Yalnız bir Türkçü olsaydınız yine yazmaya lüzum görmezdim. Çünkü,
faydasız kalacak olduktan sonra,sizden daha eski Türkçülerle yurdun dertlerini her zaman konuşabilirim.
Fakat Türkçü olarak idare mekanizmasının başında olduğunuz için sizinle konuşmaktan faydalar
doğabileceğine inanıyor,onun için size hitap ediyorum.
Millet meclisinde, 5 Ağustos 1942 günü verdiğiniz nutukta : “Biz Türküz,Türkçüyüz ve daima
Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve laakal o kadar bir vicdan ve
kültür meselesidir.” demiştiniz. Türk tarihi ile uğraşmış bir münevver olarak söyleyebilirim ki ne ırkımızın,
ne de devletimizin tarihinde, Türk milliyetçiliği resmî bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman
açığa vurulmamıştı. Bu sözlerin Türkçü çevrelerde nasıl sevinçle karşılandığını anlatmaya lüzum yoktur.
Fakat ardından bir buçuk yılı aşan bir zaman geçtiği hâlde biz, bu Türkçülüğün iş alanına geçmediğini
görmekten doğan bir sıkıntı içindeyiz. Fikirler iş hâline geldiği zaman manalıdır. Buna ülkü deriz. İş
hâline gelmeyecek fikirler ise ham hayalden başka bir şey değildir. Yetmiş yıldan beri işlene işlene
bugünkü duruma erişen kuvvetli Türkçülüğün artık tatbikat alanında da kendisini göstermesi zamanı
elbette gelmiştir.
İşte bu satırların güttüğü istek ,size,Türkçülüğün niçin yalnız sözde kalarak, bugünün imkânları
nispetinde iş hâline gelmediğini sormak ve Türkçülük tatbikat sahasına geçmediği için yurdumuzun
düşmanı olan fikirlerin nasıl gelişip yayıldığını anlatmaktadır. Bir başvekile hangi sıfat ve cüretle bu
soruyu soruyorsun diyemezsiniz. Halkçı bir hükümetin başvekili iseniz, mensup bulunduğunuz, partinin
gazeteleri tarafından birçok defa tekrarlandığı gibi rejimimiz demokrat bir rejimse ve siz de birçok defa
söylediğiniz gibi halk arasından yetişmiş olmaktaki gururu belirten sözlerinizde samimî iseniz ve eğer
Millet Meclisinin azaları hakikaten bizim vekillerimiz iseler, siz de bir başvekil, halk adamı, demokrat,
halkçı ve Türkçü olmak dolayısıyla beni dinlemeye mecbursunuz. Yok, bunlar doğru değil de birer
gösterişten ibaretse, şüphesiz, benim bu hitabım cüretkârlığı da aşan bir küstahlıktır ve bunun için ilk
karşılığı da Orhun’un susturulmasıdır.
Sayın Başvekil,
Esefle söylemeye mecburum ki, Türkçülük nazariyat sahasında kalmaya devam ederken ,bu
milletin ve bu ülkenin düşmanı olan solcu fikirler bazen sinsi, bazen açık yürümekte, propagandasını
yapmakta devam ediyor. Hâlbuki sizin Türkçü ve partinizin altı okundan bir tanesinin de milliyetçilik
olmasına göre bunun böyle olmaması icap ederdi. Pek uzun konuşarak esastan ayrılmaktansa örnek
vererek bugünün gerçeklerini göstermek daha doğru olacağından size memleketimizin, kanunlarımızın
milliyetçiliği ile, sizin Türkçülüğünüzle bağdaşması kabil olmayan olayları göstereceğim.
Birkaç gün önce Baltacıoğlu İsmail Hakkı’nın Eminönü Halkevinde verdiği bir konferansta mühim
bir hadise oldu. Gazetelerin ancak mizah sütunlarında yer alan bu hadiseyi bilmem işittiniz mi? Herhâlde
işitmemiş olacağınız bu vakayı ben size kısaca anlatayım: Baltacıoğlu’nun milliyetçilik lehinde söz
söyleyeceğini haber alan bazı zümreler (yani solcular, komünistler, yani vatan hainleri), bu konferansta
bir hadise çıkarmaya karar veriyorlar, konferans günü salonun sol tarafını (dikkatinizi çekerim!)
dolduruyorlar ve konferansçıyı kürsüye geldiği zaman lüzumundan fazla dakikalarca süren alkışlarla ilk
nümayişi yapıyorlar. Fakat bu nümayiş alkış şeklinde olduğu için kimsenin aklına kötü bir şey gelmiyor.
150 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Herkes bunu terbiyesiz bir sevgi gösterisi sanıyor. Konferansın bir yerinde Baltacıoğlu hoşa giden bir
jest ve teşbih yaptığı zaman herkes gülümsüyor. Fakat sol taraf bu gülümseyişi kahkahalar şeklinde
uzun zaman devam ettiriyor. Yine kimsenin aklına bir şey gelmiyor. Herkes bunu da kıt terbiyelilerin bir
gülüşü sanıyor. Fakat biraz sonra Baltacıoğlu Türk tiyatrosundan bahsettiği sırada yine aynı sol tarafta
bir öksürme başlıyor, çoğalıyor, gürültü hâlini alıyor. Yine kimse bunun bir komünist nümayişi olduğunun
farkında değil. Konferansçı gürültüden dolayı susmaya mecbur oluyor. Herkesin gözü öksürenlerin
üzerinde iken sol tarafın en arkasından bir nefer kalkıyor ve öksürenlere doğru: “Üniversite gençleri !
Dinlemeye mecbursunuz !” diye bağırıyor.
İşte o zaman salondakiler ilk önceki alkışın, daha sonraki kahkahanın ve şimdiki öksürüklerin
manasını anlıyor. Münevver bir Türk olduğu anlaşılan nefer elbiseli gencin sert ihtarı üzerine bir anda
öksürmeler kesiliyor ve o anda işi kavrayanlardan milliyetçi bir tıbbiyeli sağ taraftan ayağa kalkarak
öksürenlere: “Namussuz komünistler! Milliyetçilik hakkında söz söylendiği için böyle yapıyorsunuz değil
mi!” diye haykırıyor. Tabiidir, haysiyet ve namusu bir burjuva uydurması diye telâkki eden komünistlerden
kimse bu tahrike aldırmıyor, yalnız kendilerine çevrilmiş olan ateşli bakışlar altında sinip susuyorlar.
0 zaman Baltacıoğlu, nümayişçilere bakarak şöyle diyor: “Korktuğum için sustum sanmayın, sadece
acıdığım için sustum”. Hatip konferansına devam ediyor. Kendisine has olan belâgatla komünistliği
paçavraya çeviren birkaç söz söylüyor. Artık bu kadarına dayanamayan ve konferansın bitmek üzere
olduğunu sezen Marksist taslakları salonu terk etmeye başlıyorlar. Fakat bunu da nümayiş şeklinde ve
kastî bir gürültü içinde yapıyorlar. Salonun dışında, holde, ikişer üçer kişilik gruplar hâlinde toplanan
bu güruhun arasında merak dolayısıyla dolaşan milliyetçi bir üniversite genci bu taslaklardan birinin
Baltacıoğlu’na tulumbacı ağzıyla bir küfür savurduktan sonra: “….bize milliyetçilik dolması yutturacaktı”
dediğini işitiyor. Bu sırada içeriye resmî kılıklı dört beş polisin geldiğini görünce taslaklar çabucak
sokağa fırlayıp kayboluyorlar.
Fakat şaşılacak nokta şu ki : Halk Partisinin bir mebusu Halk Partisi’nin bir müessesesinde vatan
ve millet düşmanları tarafından tahkir olunduğu hâlde kimsenin kılı kımıldamıyor. Ne halk evi, ne polis
bir takibat veya tahkikat yapmaya lüzum görmüyor. Aynı gece Leylî tıp talebe yurtlarında milliyetçilerle
solcular arasında başlayan münakaşa dövüşe binmek üzere iken her iki yerde daima görülen uzlaştırıcı
tarafsızların araya girmesiyle mesele kapanıyor.
İşte Türkçülüğün hâkim olduğu bir Türk ülkesinde böyle bir olay oluyor. İşin en kötü ciheti de bu
nümayişi yapanların hem üniversiteli, hele çoğunun devlet parasıyla talebe yurtlarında okuyan talebeler
oluşudur. Demek ki devlet bilmeden koynunda yılan besliyor. Kızıl gözlü, sinsi ve zehirli yılanlar. Bu
yılanlar yarın birer doktor olup yurt köşelerinde vazife aldıkları zaman ilk işleri baltalama hareketlerine
girmek olacak, vatanı arkadan vuracaklar,bekledikleri kızıl sabahı Türkiye’ye getirecek olan yabancı
ordulara ajanlık edeceklerdir. Zaten toplu ve teşkilâtlı bir hâlde daha şimdiden konferanslarda nümayiş
yapmaları da bu günden ajanlık etmeye başladıklarının delilidir. Bu nümayişi yapanların arasında,
Almanya’ya tahsile gönderilerek komünistlik yaptığı için talebe müfettişi tarafından geri alınan, fakat
bazı mebus amcalar sayesinde Ankara üniversitesine doçent olarak giren bir komünistin iki kardeşinin
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
151
www.ulkuocaklari.org.tr
Sayın Başvekil !
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
bulunması da bilmem ki ibretle bakılmaya değmez mi? Acaba, böyle bir vak’a başka ülkelerde olabilir
miydi ?
Rusya’da Marksizme, Almanya ve İtalya’da milliyetçiliğe aykırı en ufak bir hareket nasıl karşılık
görürdü?
Hatta şu küçük Bulgaristan’da Bulgarlık aleyhindeki bir söz veya hareket tasarlaması nasıl
karşılanırdı? Her hâlde kökünden kazınmak suretiyle karşılanırdı. Yazık ki anayasamızda yasak edilmiş
olan yabancı fikirleri benimseyen ve yarın devlette münevver tabakayı teşkil edecek olan çocuklar
milliyetçiliğe karşı geldikleri hâlde onlara bir şey yapmıyoruz.
İstanbul’da Türklüğe karşı yapılan küstahlıklar bu kadar değildir. Yine halk evinde İstiklâl Marşı
çalınırken ayağa kalkmayan melezler, bir erkek lisesinde Türkçülükle alay ederek: “Arabacı araba
olmadığı gibi Türkçü de Türk değildir!” diyen tarih öğretmeni, bir kız ortaokulunda talebesine :”Türk değil
misiniz? Allah belânızı versin. Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım”, diyen başka bir tarih öğretmeni
hep millî şefimize saldıran, fakat karşılık görmediği için küstahlığını arttırmakta devam eden mikroplardır.
Bu mikropların tehlikesini artık örtbas edecek çağda ve durumda değiliz. Vaktiyle Başvekil
İsmet Paşa : “Hava tehlikesi vardır en aşağı 500 uçağımız olmalı!” diyerek tehlikeleri olduğu gibi
göstermek usulüne koymuş, sizden önceki Başvekil Refik Saydam da : “Devlet teşkilâtı A’dan Z’ye
kadar bozuktur, düzeltmek ister” diyerek açık konuşma usulünde bir adım daha atmıştır. Sizde ihtikârla
başa çıkamadığınızı, zeytinyağı ticaretiyle uğraşan bazı kimselerin devletin başına belâ olduğunu
söylemekle bu çığırda devam etmekte olduğunuzu gösterdiniz.
Bunlara bakarak kuvvetle umuyorum ki sizinle açık konuşmak kabildir. Gerek reisicumhur İsmet
İnönü gerekse siz nutuklarınızda milletin iş birliğini istememiş miydiniz? İşte ben de sizin samimî
sözlerinize bütün millî ve şahsî samimiyetimle cevap vererek işbirliği yapıyor,devlet işlerine yukarıdan
baktığınız için ancak aşağıdan görülmesi kabil olan ve sizin nazarınıza ulaşamayan bazı olayları size
haber veriyorum.
Sayın Türkçü Başvekil ! Yukarıda anlattıklarımı münferit vakalar olarak sayamayız. Solculuk,
gördüğü müsamaha ve kayıksızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerliyor. Liselerde bu fikre saplanmış
hastalar görülüyor. Bunlar arkadaşlarına “Yakında hepiniz komünist zindanlarında çürüyeceksiniz!”
demek cüretini gösterebiliyor. Yüksek öğretimde bu hastalık daha çok artıyor. Arasına gayrimemnunları,
gayritürkleri de alarak büyüyor. Yalnız mahrem ve samimî düşünce hâlinde kalmayarak hareket hâline
geçiyor. Boy boy dergiler çıkıyor. Bu dergilerde aynı teranelerle ahlâka, vatan ve şeref duygusuna,
millet hakikatına saldırılıyor. Taassupla mücadele ediliyormuş gibi gözükerek mukaddesatla eğleniliyor.
Bu dergilerden biri kapatılınca aynı imzalarla bir başkası çıkıyor. Bu işsiz güçsüz serseriler parayı
nereden buluyor? Satılmayan bedava dağıtılan dergileri nasıl yaşıyor. Fakat en zorlusu siz bunlara
nasıl göz yumuyorsunuz? Dergilerle ve hatta günlük gazetelerle işlenen bu vatan düşmanı fikrin bazen
devletçi, bazen vatancı, bazen insancı, bazen ilimci kılıklarla Türk milletini zehirlemesine niçin müsaade
ediyorsunuz?
152 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Niçin bu memlekete istiklâli çok görmüş,onu başkalarına köle etmek istemiş olanlara yüksek
makamlarda yer veriyorsunuz? Bunlar demokrasinin icapları ise o zaman memlekette, bilhassa ilmî
alanda da geniş bir fikir hürriyeti olması gerekir. Bu sözlerim, demokrasiye has tesamuh ile karşılanırsa
daha söyleyecek çok sözlerim vardır. 0 zaman ben size ilmî sahada bile fikir hürriyetinin nasıl olmadığını,
bu hürriyeti boğmaya çalışanların kimler olduğunu, bizi başkalarına köle etmek istedikleri hâlde mühim
mevkiler işgal edenlerin listesini, Türkçülükle eğlenen, Türk geldiğine pişman olan öğretmenlerin
kimler olduğunu söyleyebilirim ve inanın ki sözlerimi şahitler ve maddî deliller ile ispat edebilirim. Fakat
bunun için bu ön sözümün karşılanacağını bilmem lâzımdır. Bu sözlerimin göreceği Türkiye’de ciddî
bir yazı hürriyetinin olup olmadığını gösterecek, millet fertlerinin hiçbir karşılık beklemeden hükümete
yardım etmesi kabil midir bunu ortaya koyacak, sizinde hakikî bir demokrat olup olmadığınızı belirtmek
bakımından pek önemli bir sonuç vererek daha birçok karanlık noktaları aydınlanmasına yardım
edecektir. Aksi taktirde, eski bir tarihî efsaneyi tanzir ederek diyebilirim ki 700 yıl önce Anadolu’ya gelen
400 arslanakarşılık,bugün 400 koyun hâlinde çadırlarımızı yeniden dererek arslanların geldiği yolun
tam dikine doğru yola koyulmamız gerekecektir. Maltepe, 20 Şubat 1944 ATSIZ
3. Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na İkinci Açık Mektup Sayın Başvekil,
Orhun’un mart sayısında size hitaben yazdığım açık mektup Türkçü çevrelerde çok iyi karşılandı.
Yurdun türlü bölgelerinden aldığım mektuplarla telgraflar büyük bir efkârıumumiyeye tercüman olduğumu
bana anlattı. Size gelince, bunu sizin de iyi karşıladığınızı biliyorum. Orhun’u okuduğunuz zaman
hiçbir şey söylememiş, yalnız acı acı gülümsemiş olsanız bile yine iyi karşılamış olduğunuza inanırım.
Çünkü ben o acı gülümseyişin manasını anlarım. Çünkü gönlünüzün bizimle birlikte çarptığına, yurt
meselelerini tıpkı bizim gibi düşündüğünüze inancımız vardır.
Orhun’un resmî makamlar tarafından tamamen normal karşılanması da Türkiye’de yazı hürriyeti
olduğunu göstermek, hükûmetin samimî Türkçülüğünü belirtmek bakımından çok iyi oldu. Çünkü her
bakımdan su katılmamış Türk olan Orhun, bir Türk ülkesinde, bir Türk hükûmeti tarafından kapatılamazdı.
Türklüğün davasını haykıran, Türklük düşmanları üzerine resmî bakışları çekmek isteyen Orhun gibi bir
dergi ancak Türk düşmanlarının hâkim olduğu bir ülkede, maselâ çarların veya haleflerinin ülkesinde
kapatılabilirdi.
Sayın Başvekil:
Hiçbir millet kendi millî yapısına düşman saydığı fikirleri kendi ülkesinde yaşatmaz. Hürriyetin ve
demokrasinin ana yurdu olan İngiltere’de bile, savaş başlar başlamaz faşist fırkası lağvedilip azaları
hapse atıldı. Bütün dünyada ,yurt düşmanlarına müsamaha gösteren hatta onlara mevki ve salâhiyet
veren tek devlet Türkiye’dir. Bu müsamaha devletin kuvvetinden kendine güvencinden de doğabilir.
Fakat Türkiye’nin en kuvvetli olduğu çağda, büyük ve şanlı Fatih’in yaptığı müsamahanın sonradan
başımıza ne belâlar getirdiği düşünülürse yurt ve millet düşmanlarına müsamaha göstermekteki büyük
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
153
www.ulkuocaklari.org.tr
Bizim anayasamıza göre komünizm Türkiye’de yasaktır ve devletimiz milliyetçi bir devlettir. Türk
ırkının hususî yapısına, ahlakî ve millî temayüllerine aykırı olan komünizmi Türkiye’ye sokmak isteyenler
millet bakımından soysuz ve namert oldukları gibi kanun nazarında da haindirler.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
tehlike derhâl anlaşılır. En sağlam gövdeleri yere vuran şey de küçücük birkaç mikrobun o gövdede
köprü başı kurmasıdır. Derhâl temizlenmezlerse zamanla çoğalıp uzviyetin can alacak bir noktasını
tahrip ederler. Sonrası yıkım ve ölümdür.
Türkiye’de komünistler var mıdır sorusu birtakımları tarafından sorulabilir. Şunu unutmamalı ki
komünistler hiçbir zaman biz komünistiz diye açıkça kendilerini ortaya vermezler. Onlar Halk Partisi’nin
çok elâstiki olan altı okundan halkçılığı alıp kendilerini halkçı yurtseverler gibi ortaya atarlar. Fakat
onların hakikî benliğini anlamak için dahi olmaya gerek yoktur. Irk ve aile düşmanlığı, din ve savaş
aleyhtarlığı, faşistliğe hücum perdesi altında milliyeti baltalama, yurdumuzdaki azınlıklara aşın sevgi,her
şeyi iktisadî gözle görüş onları açığa vuran damgalardır. En büyük düşmanları olan milliyetçilere ırkçılık
noktasından saldırmaları ,milliyetçilikte ırkçılığın temel olduğunu bilmelerinden dolayıdır. Temeli yıkılan
yapının bir anda çökeceğini de çok iyi kestirmişlerdir.
İşte bu usta komünistler,komünizm aleyhtarı ve Türkçü Türkiye’de sinsi sinsi her yere el atmışlar,
mühim mevkilere geçmişler, tuttukları köprü başlarından Türkiye’yi tahrip etmek için şiddetli bir taarruza
girişmişlerdir. Fakat bunlar sınırlardan gelen mert düşman olmadıkları için kolayca sezilemezler. Bunlar
paraşütle inen bozguncu casuslar gibi ülkenin üniformasını giymiş olduklarından her Türk bunları
seçemez. Onun için bunlar sinsi silâhlarıyla birçok Türk’ü vurup milliyetçilikten ayırabilirler.
Sayın Başvekil!
Sözü çok uzatmamak için bu ikinci mektubumda maarif sahasına girmiş olan komünistlerden
bahsetmekle iktifa edeceğim. Bunlar vatan düşmanlarına karşı pek kayıtsız davranan Maarif Vekillerinin
gafletinden faydalanarak mühim yerlere geçmişler ve oradan zehirlerini saçmaya başlamışlardır. Maarif
Vekâleti Türklük düşmanlarına karşı o kadar gaflet içinde bulunuyor ki size yazdığım ilk mektupta
talebesine: “Türk değil misiniz? Allah belânızı versin! Alman veya İngiliz olmadığıma pişmanım! ” diyen
bir tarih öğretmeninden bahsettiğim hâlde şimdiye kadar bu öğretmenin kim olduğunu araştırmak
zahmetine bile katlanmadı. Bununla beraber Maarif Vekâletine hak vermemek de elden gelmiyor.
Çünkü onun kullandığı memurlar arasında öyleleri var ki bu zavallı tarih öğretmeni onların yanında
vatan kahramanı kadar asil kalıyor.
Örnek mi istiyorsunuz?İşte sırasıyla veriyorum:
1) Bugün Maarif Vekâletine bağlı Dil Kurumu azasından ve Ankara’daki Devlet Konservatuarı
öğretmenlerinden bir Sabahattin Ali vardır. Hemen hemen bütün kendisini tanıyanların komünistliğini
bildiği Sabahattin Ali 1931 yıllarında Konya’da 14 ay hapse mahkûm edilmişti. Sebebi de başta o
zamanki Reisicumhur Atatürk olduğu hâlde bütün devlet erkanını ve rejimi tehzil eden manzum bir
hezeyanname yazmasıydı. Bazı mısralarını bugünkü bazı mebuslarında bildiği bu hezeyannamenin
tamamını Konya’daki adliye arşivinden bulup çıkarmak kabildir.
Sayın Başvekil!
Buraya bilmecburiye yazarken büyük ıstırap duyduğum iki mısraında (beni mazur görmenizi rica
ederim) bu vatan haini şöyle diyordu : İsmet girmedi mi hâlâ hapse Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
154 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Maarif Vekâletinin sevgili memuru bulunan bir komünistin hapse girmesini temenni ettiği
İsmet,pek kolaylıkla anlayacağınız gibi o zaman ki başvekil,şimdiki reisicumhur ve hepsinin üstünde
İnönü zaferlerinin Başkomutanı İsmet İnönü olduğu gibi,boynunun vurulmasını istediği Kel Ali de,
Ayvalık’ta Yunana ilk kurşunu atan alayın kumandanı Ali Çetinkaya’dır. Bu hezeyanları yazan Sabahattin
Ali, bugün kültür işlerinin mühim bir mevkiinde,Maarif Vekili Hasan Ali’nin şahsî sempatisi sayesinde,
batırmak istediği Türk milletinin parasıyla rahatça yaşamaktadır.
2) Bugün Ankara’daki Dil Fakültesinde folklor doçenti olan Pertev Naili Boratav vardır. Nasıl bir
komünist olduğunu bilhassa ben çok iyi bilirim. l936′da Maarif Vekâleti tarafından Asur ve Sümer dilleri
öğrenmek için Almanya’ya gönderilmişti. Fakat daha Türkiye’de iken başladığı komünistliği orada
azıttığı için arkadaşları Ziya Karamuk (Şimdi Samsun Lisesi müdürü), Fazıl Yinal (Şimdi Ankara’da
Arşiv Mütehassısı) ve Şükrü Güllüoğlu (Şimdi İstanbul’da ticaretle meşgul) tarafından kendisine ihtar
yapılmış, aldırmayınca resmen şikâyet edilmiş ve Maarif Vekâleti tarafından gönderilen Müfettiş Reşat
Şemsettin (şimdi mebus) tarafından suçu sabit görülerek derhâl Türkiye’ye döndürülmüştür. Pertev
Naili 6 yıl tahsil ettikten sonra doçent olacaktı. Fakat komünizmin faziletine bakınız ki yarıda kalan
iki yıllık bir tahsilden sonra Türkiye’ye dönünce ilk önce maarif vekâletinde bir ambar memuru tayin
edilmişken bazı mebusların araya girmesiyle folklor doçentliğine getirildi ve dört yıl daha kazanmış
oldu. İlk mektubumda size anlatmış olduğum Eminönü Halkevi’ndeki nümayişte,salonun sol tarafına
oturup gürültü çıkaranlar arasında işte bu Pertev Naili Boratav’ın iki tıbbiyeli kardeşi de vardır.
3) Bugün İstanbul Üniversitesi’nin pedagoji enstitüsü başında bir profesörSadrettin Celâl vardır.
Türkiye’de bu kürsüye lâyık bir çok kimseler varken onun buraya getirilmesinin sebebi sırf maarif vekili
ile arasındaki şahsi dostluktur.
4) Bugün Ankara’daki Dil Kurumu’nun azasından ve geçen devrenin mebuslarından (evet sayın başvekil,
partinizin mebuslarından) bir Ahmet Cevat vardır. Türkçeyi tıpkı İstanbul Rumları şivesiyle konuşan
bu dilci de 1920 yıllarında Rusya’ya kaçmış ve orada “Türk Komünist Fırkası Merkezi Komitesinin
Harici Bürosu” azası olmuştur. Trabzon’da 1921′de halk tarafından linç edilen 16 komünist hakkında
Rus komünistlerden Pavloviç’e yazdığı mektubu, Orhun’un 20 Şubat 1934 tarihli dördüncü sayısında
neşretmiştim. Pavloviç’in İnkılâpçı Türkiye adı ile 1921 de Moskova’da neşrettiği kitabın 119-121.
sayfalarından alınan bu mektubu tekrar neşrediyorum :
Aziz yoldaşım Pavloviç,
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
155
www.ulkuocaklari.org.tr
Bu Sadrettin Celâl 1920′de Moskova’daki enternasyonal komünist kongresine Türkiye
mümessiliyim diye giden, 1921-1924 yıllarında İstanbul’da Aydınlık diye azgın bir komünist dergisi
çıkararak Türk milliyetini baltalamaya çalışan ,Türkiye’de bir sınıf ihtilâli yaparak Türk milletini birbirine
kırdırmaya uğraşan, birçok askerî tıbbiyelinin komünist olarak okuldan kovulmasına sebebiyet veren
(şimdi Rusça’dan yaptığı tercümelerle edebi komünizm yapan Hasan Ali Ediz ve Anadolu’da bir
kasabada mahpus olan Hikmet Kıvılcım bu askerî tıbbiyelilerdir), sonunda bu yüzden kendisi de hapse
giren bir vatan hainidir. Bu vatan hainini ve hapisten çıkmış bir sabıkalıyı Türk üniversitesinde pedagoji
enstitüsünün başına getirmek şaheser bir gaflettir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
28 Kanunusanide Trabzon civarında vahşicesine öldürülerek denize atılmış olan Yoldaş Suphi
ile Türkiye Komünist Fırkasının merkezi komitesi azalarından 4 kişi ve 12 diğer komünist yoldaşlar
hakkında sizinle ciddî görüşmek istiyorum.
Kaybolan yoldaşlarımız hakkında epey zaman malumat alamadık. Fakat sonra onların Trabzon
burjuvazisi tarafından elde edilmiş cellâtlar tarafından öldürüldükleri anlaşıldı.
Ta Erzurum’dan başlayarak bizim yoldaşlarımız aleyhinde nümayişler başlamıştı. Halka diyorlar
ki: Rusya’dan gelmiş olan komünistler Bolşeviklerdir. Onlar mağazaları kapatmak için geldiler. Kimsenin
almak ve satmak salâhiyeti olmayacaktır. Sonra taharriyata başlanacak, herkesin eşyası ve parası
müsadere olunacaktır. Komünistler dinsizdir. Allah’a inananların hepsini hapse atacaklardır. Din,ticaret
ve hususi mülkiyet Bolşevikler tarafından men edilmiştir.
Nümayişçiler arasında burjuvazi tarafından para ile elde edilmiş ve polis teşkilâtı tarafından
komünistler aleyhine tevcih edilmiş cahil şahsiyetler çoktu. Bunlar bizim yoldaşlara hücum ederek
taşlamışlar ve parça parça etmeye kalkmışlardır. Yolda bizim yoldaşlara kimse ekmek ve atları için yem
satmıyordu. Komünistleri müdafaa için hükûmetin tedbir aldığı yalandır. Bizim mevsuk menbaalardan
aldığımız haberlere göre polisler ahâliyi dükkânları kapamaya teşvik ettikleri gibi,müdafaasız kalmış
olan yoldaşlarımızı taşlamak içinde halkı tahrik etmişlerdir. Bu gibi hücumlara yoldaşlarımız dört
yahut beş şehir ve kasabada maruz kalmışlardır. Fakat bu yoldaşlar en vahşî hücuma Trabzon’da
uğramışlardır. Bunlar Trabzon’a gelir gelmez ahâlinin bağırıp çağırmaları ve tahrikleri altında limana
sevk edilmişlerdir. Burada onların üzerinde bulunan birkaç tabancayı aldılar ve sonra cebren bir motora
koyarak denize açıldılar.
Bu motorun arkasından ikinci bir motorda sahilden ayrıldı. Bu motorda silahlı adamlar vardı. Bizim
arkadaşları bağladılar ve süngüleyip denize attılar. Ve bunların tayfası herkese Türk komünistlerinin
denizin dibine gittiklerini anlatıyorlardı. Rusya Şuralar Cumhuriyeti mümessili, yoldaşlarımızı istikbal
etmek istemiş, fakat vali buna mani olarak mümessilin evinden çıkmamasını emretmiş. Aksi hâlde
halk tarafından parçalanacağını bildirmiştir. Rus mümessilin bu vak’ayı Moskova ve Ankara’ya haber
vermesi ve bizim yoldaşların cellâtlar elinden alınmasına çalışması lâzımdı. Fakat yazık ki o sırada
Trabzon’daki Rus mümessili cesur bir adam değildi. Trabzon’da bunu bilmeyen yoktur. Motorlar ve
sahipleri malumdur. Bu hadisenin Belediye Reisiyle Millî Müdafaa Cemiyeti riyaset divanı tarafından
yapıldığı söyleniyor. Burada (Rusyada) ise bu meseleye dair henüz bir karar alınmamıştır. Fakat artık
susmak da imkân haricindedir. En iyi ve cesur arkadaşlarımızdan 16 yahut 17 sini kaybettik. Bizimle
hemfikir olup cellâtların tecziyelerini istemelisiniz. Trabzon’a gelecek her komünistin öldürülmesine
karar verilmiştir. Anadolu burjuvası barbarca yaptığı cinayetlerden mesul olmadığını gördüğünden
komünistleri şiddetle takibe devam ediyor. Cellatlar tarafından öldürülmüş olan bizim en değerli
yoldaşlarımızı müdafaa etmeyi üzerinize alacağınızı ümit ederim. Komünist selâmları ve hürmetler.
156 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ahmet Cevat Türk Komünist Fırkası Merkezi Komitesinin Harici Büro Azası
Görülüyor ki Giritli Ahmet Cevat, millî ve dinî geleneklerine çok bağlı olan Trabzon halkının
,din ve mukaddesat aleyhine tahrikat yapan 16 komünisti yok etmesini “Anadolu burjuvalarının
barbarlığı!” diye vasıflandırıyorlar. Bu hareketi Türk polisi ve Millî Müdafaa Cemiyeti (yani Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti ) yaptırmış diyerek kurtuluş savaşında önderlik eden ve Halk Partisi’nin başlangıcı
olan teşkilâtı tahkir ediyor. l6 serseri gebertildi diye yabancı bir devleti Türkiye işlerine karıştırmaya
kışkırtıyor. Bütün bunları yaptıktan sonra da yılan gibi Türkiye’ye süzülerek sizin partinize girebiliyor
ve geçen devrede mebusluğa kadar yükseliyor. Şimdi de Türk dilini yaratacak olan Dil Kurumu’nda
bütün dillerin Türkçeden çıktığını ispata yeltenecek kadar milliyetçilik yapıyor. Biz buna razı değiliz.
Siz,demokrat Türkiye’nin cidden demokrat olduğuna inandığımız başvekili herhâlde milletin arzusunu
yerine getireceksiniz. Buna inanıyoruz.
Sayın Başvekil!
Bu saydıklarım komünist oldukları müspet vak’alar ve vesikalarla bilinen kimselerdir. Yoksa
bunların yanında daha birçoklarını saymak her zaman kabildir.
Boğaziçi Lisesi’nin son sınıfında iken arkadaşlarına karşı komünizmin müdafaa ve propagandasını
yapan,onların millî mukaddesat diye bildikleri şeyleri tahkir eden, “günün birinde hepiniz komünist
zindanlarında çürüyeceksiniz” diye mukabil tehdit savuran Doğan Aksoy,nihayet Rusya’ya kaçarken
yakalandığı,evrakı arasında Moskova damgalı mektup zarfları bulunduğu, dolabında Lenin vesairenin
fotoğrafları yakalandığı ve millî mukaddesata karşı olan hareketleri arkadaşlarının şahitliği ile sabit
olduğu hâlde maalesef mahkûm edilmedi. Davada şahit olarak benim de bulunduğum bu komünistin
bilakis lise imtihanlarını vermesine müsaade edildi. Şimdi felsefe talebesi olarak üniversitede bulunuyor.
Esefle söylemek icap edilmesi gereken bu mikrop,serbest bırakıldı.
Sayın Başvekil!
Evet! Komünistler gizli propagandalarla ordumuzun arasına kadar sokulmaya çalışıyorlar. Yine
esefle söylüyorum ki hükümet bir ordu mensubunu komünistliğe başlamış gördüğü zaman ciddileşiyor
da binlerce maarif mensubunu kıpkızıl komünist gördüğü zaman aldırış etmiyor. Maarif şurasında “aile
bir zehirdir” diyerek cemiyetimizin temelini yıkmak isteyen bir Sadrettin Celâl’i pedagoji profesörlüğünde
tutmakla bütün alay kumandanlarını komünistten seçmek arasında ne fark var?
Talim heyeti arasında komünistlerle kaynaşan Dil Fakültesinde solcu doçentlerin yapacağı
zarar iki yedek subay talebesinin komünistliğinden bin kere korkunç değil midir? Daha birkaç gün önce
İstanbul Tıbbiyesi’nde kimya doçenti Halil, asker talebelere hitaben: “Askerden nefret ederim” diye
bağırdı. Bu sözün altında solcu temayülün açığa vuruşunu sezmiyor musunuz?
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
157
www.ulkuocaklari.org.tr
Bunları gören vatanperver Türk çocuklarının kafasından neler geçtiğini bir lâhza düşündünüz
mü ? Bu çocuklar bazen bana: “Testiyi kıranla suyu getiren bir olduktan sonra niçin çalışalım ? Niçin
yurdumuza bağlı olalım ? ” diye sordukları zaman ben makul bir cevap veremedim. Bu cevabı sizden
rica ediyorum.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu solcuların, artık eski fikirlerinden caymış oldukları da müdafaa makamında söylenebilir.
Fakat “sözü namus saymak” hususundaki geleneğimizi “burjuva budalalığı” diye gören komünistlerin
verdiği söze inanmak ,vatan ve millet karşısında en büyük gaflet değil midir? Dün dönenlerin yarın
yine dönmeyeceklerine hangi teminatla bakabiliriz? Onlar samimî olarak dönmüş olsalar bile vaktiyle
işlemiş oldukları suçtan dolayı, hiç olmazsa bugün millet işlerine karışmak hakkından mahrum edilmeli
değil mi idiler? Tövbekâr olmuş bir fahişe artık namuslu sayıldığı hâlde, nasıl namuslu ailelerin harimine
alınmazsa, eski düşüncelerinden dönmüş olan komünistlerinde devlet harimine alınmamaları gerekirdi.
Yüz ellilikler de affedildi. Fakat onlara makinesinde en küçük bir vazife veriliyor mu? Yüz ellikler acaba
komünistlere göre daha mı suçludurlar? Unutmamak lâzımdır ki bu komünistler yurdumuzun içinde
kalıp devlette yer işgal ettikçe yarın sınırlarda yurdu korumaya koşacak olan Türk çocukları kendileri ve
cephe gerilerini emniyette sanmayacaklardır. Acaba hangi düşünce ve hangi taktik ,vatan çocuklarının
bu emniyetsizlik duygusunu gidermekten daha üstün tutulabilir?
Fransa’da olup bitenler, hükümette yer almış komünistlerin bir vatanı nasıl batırdıklarını parlak
bir örnek hâlinde göstermiyor mu? Bu komünistleri ileride Türkiye için seve seve can verecek Türkçü
gençlerin tutabileceği yerlerden uzaklaştırmak,farzımuhâl bir mesele doğursa bile, Türk oğullarını
ıstırap içinde bırakmaktan doğacak millî zaaf kadar tehlikeli olabilir mi?
Sayın Başvekil!
Bütün milliyetçi Türkler sizinle beraberdir. Sizden,tarihimizin bu çetin anında vatan düşmanı
komünizmin ezilmesini,bir daha baş kaldıramayacak şekilde ezilmesini istiyorlar. Mevcut kanunlar kafi
değilse bu bozguncular ocağının kökünü kurutmak için yeni kanunlar yapınız. Kanun, millet vicdanın
maskesi olursa manası olur. Millî vicdan vatan düşmanlarının tepelenmesini istiyor. Yurtsever Türk
çocuklarının gözü önünde kötü bir örnek olan “komünistlere mevki vermek” usulünü derhâl kaldırınız.
Yukarıda verdiğim örnekler yarının neslini yetiştirecek olan maarif sahasının bu mikroplarla nasıl
bulaşmış olduğunu gösteriyor.
Haydarpaşa Lisesi’ndeki son hadise bu bulaşıklığın görülüp bilinen son delilidir. Bu olaylar
karşısında Maarif Vekâletine de bir vazife düşüyor. Bu vazife klâsiklerin tercümesinden, sanki yabancı
dil ve hatta Türkçe öğretimi pek yolunda gidiyormuş da sıra kendisine gelmiş gibi bazı liselere konulan
Lâtince ve Yunanca derslerinden daha ileri ve üstün bir vazifedir. Bu vazife Türk maarifini öğretmen
olsun,öğrenci olsun,bütün komünistlerden temizlemek vazifesidir.
Maarif Vekâleti bir yandan ,dersine bir tek gün gelmeyen öğretmenlerden doktor raporu isteyecek
kadar güvensizlik gösterirken,bir yandan kanunlarımıza yasak edilen fikirleri Türkiye’ye sokmaya
çalışmış olanlara karşı şaşılacak bir güvenle hareket ediyor. Bunu maarif vekâletinin kötü niyetine veya
kastî hareketlerine yoramayız. Çünkü o takdirde maarif vekâletinin de vatan ihanetinde ortaklığını kabul
etmek icap eder. Bunu, olsa olsa gaflete verebiliriz. Her ne kadar bir ve-kilin gafleti mazur görülmezse
de kendisine yapılan ihtarlarla bunu tamir ederek iyi niyetini göstermesi her zaman kabildir. Aksi takdirde
vekillik sandalyesinin, dilediğine dilediği mevkii vermek için kurulmuş bir lüks sandalyesi olarak telâkkisi
manası çıkar ki bunu da demokrat ve halkçı Türkiye hükümetine yakıştıramayız. Maarif Vekâleti şimdiye
kadar İnönü Ansiklopedisi’yle ve birçok kitapların ithafıyla devlet başkanına olan bağlılığını göstermeye
158 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
çalıştı. Bu bağlılığın samimî olduğunu ispat zamanı gelmiştir. Millî şefe karşı o hezeyanları yazmış
olan vatan haini başta olmak üzere bütün bu saydığım komünistleri hâlâ mühim vazifelerde tutmak bu
bağlılığa tezat teşkil eder. Bağlılığın ispatı için bunların vazifelerine derhal son verilmesi zaruridir. Hatta,
şimdiye kadar her nasılsa bir gaflet eseri olarak bunları vazifede tutmaktan doğan utancı silebilmek için
bizzat Maarif Vekilinin de o makamdan çekilmesi çok vatanperver bir jest olurdu.
www.ulkuocaklari.org.tr
Maltepe, 21 Mart 1944, ATSIZ
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
159
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
3 MAYIS 1944 OLAYLARINA İLİŞKİN BAŞBUĞ İLE
YAPILAN RÖPORTAJ
Sayın Alparslan TÜRKEŞ, 3 Mayıs’ın bir değerlendirmesini yapar mısınız?
Alparslan TÜRKEŞ: 3 Mayıs olayları 1944 yılında meydana gelmiştir. O dönemde memleketimiz
tek parti diktatörlüğü altındaydı. O zamanki Cumhurbaşkanı merhum İsmet İnönü de “Milli Şef’ ünvanını
taşımaktaydı. Bayramlarda büyük şehirlerimizde asılan dövizlerin üzerinde ‘Tek millet, tek parti, tek
şef’ yazıları vardı. O günün şartlarında memleketimizde hürriyet ve demokrasi yoktu. Milli Eğitim Bakanlığı’nı meşhur Hasan Ali YÜCEL işgal etmekte; yüksek okullar ve üniversitelere Marksist öğretim
üyeleri yerleştirilmiş bulunmaktaydı. Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığı tutuklanmış olan marksistlere geniş destek ve yardım sağlamaktaydı. Bu sıralarda yayınlanmakta olan ‘Orkun’ ve ‘Orhun’ isimli dergi
zamanın başbakanı Şükrü SARAÇOGLU’na bir açık mektup yayınladı. Bu mektupta çeşitli okullarda, üniversite ve kuruluşlarda yerleşmiş olan marksistler isim isim sayılarak, zamanın başbakanından
bunlara neden müsamaha gösterildiği sorulmuştu. Bu şahısların sürekli olarak bulundukları yerlerde
marksizm propagandası yaptıkları ve zararlı oldukları belirtilmişti. Böyle bir hareket kamuoyunda çok
tesir yaptı. Özellikle yüksek öğrenim gençliği arasında büyük heyecan meydana getirdi. Dergiler elden
ele kapışıldı. Bunun neticesi olarak o günün iktidarı, bakanları ve yakın mensupları büyük memnuniyetsizlik duydular. Mektupların yazarı olan Nihal ATSIZ Bey hakkında tanınmış marksistlerden olan ve o
sırada Devlet Konservatuarında öğretmen bulunan Sabahattin Ali?nin hakaret davası açmasını temin
ettiler. İktidarın resmi yayın organı olan o zamanki Ulus gazetesinin avukatlarını da Sabahattin Ali?nin
savunulması ve desteklenmesi için onun emrine verdiler. İşte bu olaylar memleketteki Milliyetçiler arasında büyük yankılar yaptı. Mahkemeler sırasında da gençler Ankara caddelerinde heyecanlı gösteriler
yaptılar, komünist eserleri meydanlarda yaktılar. Bunun üzerine iktidar işi tertip yapmaya götürdü ve
başta rahmetli Nihal ATSIZ Bey olmak üzere onun kardeşi Necdet SANCAR Bey ve arkadaşlarının
evleri arandı. Orhun Dergisi’nin yönetim yeri arandı ve bu kimseler tutuklandı. Suçlama da “Irkçılık” ve
“Turancılık” oldu. Birçok işkenceler ve baskılar yapıldı. İstanbul 1 no’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde
23 sanık hakkında dava açıldı. Fakat mahkeme tarafsız değildi, baskılar altındaydı. Ortada hiçbir suç
olmadığı halde, Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarında “Turancılık” diye bir suç olmadığı halde, böyle bir
suç icad ederek, sanıkların bir kısmı ağır cezalara çarptırıldılar. Fakat o zaman ki Askeri Yargıtay büyük
bir adalet misali vererek ve aynı zamanda milli şuurluluk göstererek, mahkemenin kararını bozdu, dava
dosyasını da 1 no’lu mahkemeden 2 no’lu mahkemeye sevk etti. 2 no’lu sıkıyönetim mahkemesinde görülen dava neticesinde bütün sanıklar beraat ettiler. Fakat bu olay Türk Milliyetçilerini bir hayli mağdur
etti.. Memlekette milliyetçiliği korkulan bir fikir gibi gösterdi. Bundan da marksistler çok faydalandılar,
gelişmeler hızlandı.
160 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Sn. Alparslan Türkeş, 3 Mayıs nasıl “Türkçüler Günü” haline geldi.
A. TÜRKEŞ: Bahsettiğimiz davadan sonra dava sanıklarından avukat Said BİLGİÇ Bey 3
Mayıs’ın “Türkçüler Günü” olmasını teklif etti. Onun bu teklifi diğer arkadaşlar tarafından da benimsendi. O zamandan beri her 3 Mayıs günü Türkçüler ve Milliyetçiler kırlara giderek, bugünü bir bayram
olarak kabul etmişler, o gün Türk Milliyetçiliğini anlatmaya, çeşitli konferanslar vermeye ve dergilerde
bu konuları yazmaya başladılar.
“Türkçülük” ve “Türkçüler” kelimelerini biraz açar mısınız?
A. TÜRKEŞ: “Türkçüler” derken ‘Türkçülük” ve “Milliyetçilik” aynı anlamdadır değişik bir anlamı
yoktur. Yani Türk milletini sevmek, Türk milletinin iyiliğini istemek, hakkını savunmak duygusunun adı
‘Türk Milliyetçiliği”dir. Türkçülüğün başlangıçta bundan biraz daha farklı bir anlamı olmuştur. Türkçülük
ifadesi daha ziyade “Türkçenin eski Arapça ve Farsça kelime terkiplerden kurtarılarak halkın konuştuğu
Türkçe haline getirilmesi” hareketinin adı olmuştur. Bir nevi “Türkçecilik” tir. Bunun içinde tabii Türklerin
esaretten kurtulması, bir bayrak. bir devlet halinde yaşamaları fikride vardır. Daha sonra Türkçülük,
milliyetçiliğe yakın bir anlama gelmiştir.
Sayın TÜRKEŞ, birkaç yıldır 3 Mayıslardaki tebrik kartlarınızın üzerinde “Türkçülük” kavramının
yerine “Milliyetçilik” ibaresinin yer aldığını görüyoruz. Bu bir muhteva değişikliği mi?
A. TÜRKEŞ: Bundan önceki sorunuza verdiğim cevaba binaen böylesine bir değişikliğe gittik.
Yani “3 Mayıs Türkçüler Günü” değil de “3 Mayıs Milliyetçiler Günü” dedik.
İlk Türkçülük hareketlerinin nasıl başladığı hususunda genel ve kısa bir bilgi verir misiniz?
A. TÜRKEŞ: İlk Türkçülük hareketleri bilhassa, yayın alanında büyük bir fikir adamı Kırımlı Gaspıralı İsmail Bey tarafından başlatılmıştır. İsmail Bey bundan 120 yıl önce Kırım’ın Bahçesaray şehrinde
“TERCÜMAN” isimli bir dergi yayınlamıştır.. Derginin başlık altına ise “Dilde, fikirde, iş de birlik” sözünü
yazmıştır. Bununla gerek Rusya gerekse Rusya dışında birlik kurulması gerektiğini ileri sürmüştür ki,
bu, o zamanki Türk aydınları arasında çok büyük bir alaka görmüştür.
Sn. TÜRKEŞ, Gaspıralı İsmail Bey’in yayın sahasındaki bu faaliyetlerine paralel daha ne gibi
yayınlar yapılmıştır o günlerde?
Sn. TÜRKEŞ, 3 Mayıs 1944 olayları o günkü iktidarın tutumundan mı yoksa Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin umumi politikasından mı ortaya çıkmıştır?
A. TÜRKEŞ: 3 Mayıs olayları neticesindeki mahkemelerde Milliyetçilerin “Irkçılık” “Turancılık”
suçlarından yargılandıklarını daha önce söylemiştik. Oysa devletin umumi politikası İnönü’den önce
“Turancı” ve bir anlamda “Irkçı” bir politikaydı. Bu olaylardan sonra İsmet İnönü ve etrafındakiler ve o
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
161
www.ulkuocaklari.org.tr
A. TÜRKEŞ: Ona paralel olarak o günlerde Bakü’de “Fürüzat” diye bir dergi yayınlanmıştır.
Daha. sonraları İstanbul’da “Türk Yurdu” yayınlandı. Diğer Türk illerinde de buna benzer faaliyetler yapılmıştır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
eski tutumu değiştirdiler. Bu olaylardan önce devlet okulları ve askeri okullara öğrenci alınırken yapılan
ilanlarda aranan şartlardan ilki “Türk ırkından olmak” idi. Bu yadırganmıyordu. Herkes bu görüşlere
mensup olmakla övünüyordu.
Sn. TÜRKEŞ, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası ile 3 Mayıs 1944 olaylarının benzer birçok noktaları var. Bu konunun bir değerlendirmesini yapar mısınız?
A. TÜRKEŞ: Hakikaten MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası ile 3 Mayıs olayları arasında büyük
bir benzerlik var. Aradan bunca zaman (40 yıl) geçmesine rağmen tekrar açılan davada biz “Turancı”
olmakla suçlandık. Aslında Turancı olmak suç değildir. T.C. kanunlarında da böyle bir suç yoktur. Kaldı
ki her milliyetçi kendi milletine mensup insanların yabancıların boyunduruğundan kurtulmasını istemesi
tabii bir haktır. Yunanlıların Kıbrıs üzerinde yürüttükleri politika da budur ve adı “Enosis” tir. Enosis bir
anlamda Yunan Turancılığı demektir. Zaten, Papandreu’nun partisinin adı da Panhelenik Sosyalist Partidir. Panhelenik demek; Yunan Birliği, Yunan Turancılığı demektir. Hiç bir insan kendi milletinin haklarını savunmaktan dolayı suçlanamaz. Bu şerefli bir haktır. Fakat gelin görün ki. Türkiye’de zaman zaman
o derecede gafil insanlar kalkıyorlar, kötülemek istedikleri Türk Milliyetçilerini “Bunlar Turancı” vs. diye
suçlamaya lekelemeye çalışıyorlar.
Sn. TÜRKEŞ, son olarak Türk Milliyetçilerine vereceğiniz bir mesaj var mı?
A. TÜRKEŞ: 3 Mayıs milletimizin kurtuluşu. yükselişi, hızla kalkınması ve yaşaması için yegane
kuvvet kaynağının Türk Milliyetçiliği olduğunun anlatılması için bir fırsat, bir vesiledir. Ayrıca eskilerin
hatalarını anlatmak, onlardan ders alarak bundan sonraki Türk Milleti’nin hayatında o hataların meydana gelmesine imkan vermemek içindüşünülmüş ve bayram yapılmıştır. Türk Milliyetçileri her yıl 3 Mayıs
gününü bayram olarak kutlayacaklardır. Türk milletinin kuvvet kaynağı olan Türk Milliyetçiliği ülküsünü
gençliğe anlatacaklardır. açıklayacaklardır. Bu ülkünün gerek devlet, gerekse millet hayatında da hakim güç, tek hakim varlık olmasını hedef olarak göstereceklerdir. Türk Milliyetçiliği derken, her zaman
söylediğimiz gibi. İslam imanını, İslam ahlak ve faziletiyle Türklük şuurunu esas kabul etmekteyiz.
Türk Milleti için bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Ancak bugün, Türk milletinin İslamiyete olan bağlılığını
istismar ederek İslamiyeti öne sürerek, Türk milliyetçiliğini yıkmak isteyen kışkırtmalarla karşılaşıyoruz.
Bunlara katiyen itibar edilmemelidir. “İslamiyet bize yeter. Türklüğe ne gerek var” veya “Milliyetçilik
İslamiyete aykırıdır” gibi görüşler düşman oyunudur.Buna kapılanlar düşman oyunlarına alet oluyorlar
demektir. Türk Milliyetçileri sınırlarını belirlediğimiz ülkümüzün çizgisi üzerinde olmalıdırlar. Bunu benimsemezlerse bizim yanımızda bulunmamaları icap eder. Bizim yanımızda olanlar gösterdiğimiz yolda
gösterdiğimiz ülküye sadık kalarak hareket etmelidirler.
162 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türk İslam Ülküsü
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı Genel Merkezi
Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
163
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRK – İSLAM ÜLKÜSÜ
Türk milletinin, iyilik ve güzelliklere diriliş; kötülük ve çirkinliklere karşı direniş ordusu olan
ülkücülerin ana felsefesi Türk-İslam ülküsüdür. Bu ülkü??Türk milletini İslam?la, İslam dinini de Türk
milleti ile güçlendirmek ve yüceltme ülküsüdür.?? [1][1] Her ülkücü bir Türk olarak ila-yı kelimetullah
davasını (Allah?ın adını yayma) yürüten neferdir.
?Türk, dünyanın ve tarihin en eski kavimlerinden biridir. Çeşitli tarihî belgelerden öğreniyoruz
ki, bu kavim, aynı zamanda tarihin kaydettiği en medenî ve dinamik içtimaî ırklardan biridir.?[1]
[2] İslamiyet?ten öncesine kadar uzanan köklü bir geçmişe sahip olan Türk milleti birçok imparatorluk,
devlet ve beylik kurarak tarihe adını yazdırmıştır. Bu yüce milletin Müslüman olduktan sonra yaptıkları
da öncesini aratmayacak niteliktedir.
İslamiyet 600?lü yıllarda peygamber efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından ilân edilmiş
bir dindir. Pek çok millet gerek gönül rızası ile gerekse fetih politikaları dâhilinde Müslüman olmuştur.
Türk milletinin Müslümanlığı da bir savaşa dayanır. Ancak bu savaş Müslümanlar ve Türkler arasında
değil, tek kuvvet bir biçimde Çin?e karşıdır.[1][3]Çin generali Kao Sien-çe ve Taşkent Kralı arasında
Taşkent Kralı?nın sınır bekçiliği görevini layıkıyla yerine getiremediğinden dolayı yaşanan gerginlik
kral ve generalin arasını açmıştır ve generalin kralın üstüne düzenlediği akınlarla Tu-kiuler bertaraf
edilmiştir. General Kao?nun elinden kaçmayı başaran kralın oğlunun yardım çağrısına, Doğu İran?ın
efsaneye dönüşen Müslüman yöneticisi Ebu Müslim ve Karluklar karşılık vermiştir. Ziyad İbn Salih?in
komutasındaki güneye gelen Araplar ve kuzeyden gelen Karluklar Atlaş?ta, Talas Nehri kıyısında Çin
ordusuna karşı savaşmışlar ve Çin ordusu bertaraf edilmiştir. Böylelikle, sadece birkaç gün içinde,
Orta Asya?nın kaderi belirlenmişti. Orta Asya bir Çin Orta Asyası olacakken İslamiyet?e kucak açmıştı.
Karluklar topluluk halinde Müslüman olmaya başlamışlardı. Sonraları da Karahanlı Devleti, Satuk Buğra
Han zamanında, resmen Müslüman olan ilk Türk devleti oldu.
Türkler özellikle Abbasî döneminde ve sonrasında Müslüman aleminin seyfullahı olma görevini
fazlasıyla yerine getirmiştir.[1][4] 11. asırda Türklük, artık İslâm’ın hizmetinde ve “İlâ-yı Kelimetullah”
için canla başla çalışacak, birçok İslâm büyüğünün de belirttiği üzere, Eshab-ı Kiram’dan sonra, İslâm’ı
yücelten en büyük millet olacaktır. Selçuklu Hakanı Tuğrul Bey, “Sultan-ül Müslimîn” unvanını alacak,
“tevhid bayrağını” yücelterek elden ele, nesilden nesîle devredecek, nihayet Osmanoğullarından Yavuz
Sultan Selim Han ile “Şanlı Peygamberin Kutlu Vekili” olmakla zirveye ulaşılacak idi.
164 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Osmanlı Devleti?nin başarısızlıkla sonuçlanan Osmanlıcılık politikasından sonra ilgi gören ümmet
anlayışı da Osmanlı Devleti?ne herhangi bir yarar sağlamamıştır. En son hamle olarak başvurulan
Türkçülük; Türkiye Cumhuriyeti?ni kuran ideoloji olmaya hak kazanmıştır. Ancak dünden bugüne
bu konuda meydana gelen kavram karmaşasına bir açıklık kazandırmak gerekir.1900?lerin başında
Türkçülüğün alemdarlığını yapan isimlerin inandığı Türkçülük günümüz manasında Türk-İslam
ülküsüne karşılık gelmektedir. ?Türkçülüğün Esasları? adlı eserin yazarı ve Mustafa Kemal Atatürk?ün
??fikirlerimin babası ??diyerek bahsettiği Ziya Gökalp, düşüncesinin esaslarını şu şekilde belirtmiştir:
?Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, batı medeniyetindenim.?
Son yüzyılda Türk milletinin yetiştirdiği en büyük ilim adamlarından biri olan Ziya Gökalp ülkücü
hareketin fikir babalarındandır. Ülkücü hareketin hareket noktasını ana hatlarıyla çizen Ziya Gökalp
için, İslam dini milletin özü, Türklük ise millî varlığın adıdır.
Ülkücü hareketin ülkedeki Marksist-Leninist hareketlere karşı mücadele verdiği yıllarda Türk
İslam ülküsünü damarlarında yaşayan bir başka fikir adamımız da Seyit Ahmet Arvasi?ydi .Arvasi
Hoca ülkücü harekete Türklük ve Müslümanlık şuurunu en kuvvetli biçimde aşılamayı başaran yegâne
fikir adamımızdır. Seyitlik unvanına da sahip olan (Hz. Muhammed soyundan gelme) Arvasi Hoca
, Türk İslam ülküsüne dair görüşlerini naklettiğim veciz yazısında fikir yapısını ifade ederken, Ben
kelimesiyle Bizi tarif etmiştir aslında: ?Ben, İslam iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet
bilen, Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslam?ı gaye edinen Türk
milliyetçiliği şuuruna sahibim. Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet
şuuruna yer yoktur. İster azınlıklardan gelsin, isterse çoğunluktan gelsin her türlü ırkçılığa karşıyım.
Bunun yanında şanlı peygamberimizin (s.a.v.), ?Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz. Kavminin efendisi,
kavmine hizmet edendir. “Vatan sevgisi imandandır” tarzında ortaya koydukları yüce prensiplere de
bağlıyım. Öte yandan, İslam’ın yakından uzağa doğru bir fetih ile bütün beşeriyeti tevhit bayrağı altında
bütünleştirmeye çalışan ilahi sistem olduğuna unutmuyorum. Yine şanlı peygamberimizin(s.a.v.), ?İlim,
müminin kaybolmuş malıdır. Nerede bulursa almalıdır arzında formülleştirdiği mukaddes ölçüye bağlı
olarak hızla muasırlaşmak gerektiğine inanmaktayım. Bu Türk-İslam Kültür ve medeniyetinin yeniden
doğuşu olacaktır.
İslam’dan zerre taviz vermeden, yepyeni kadrolar ve müesseseler ile zamanımızın bütün
meseleleri, vahyin, peygamber tebliğlerinin ve sünnet yoluna bağlı büyük müçtehitlerin açıklamaların
ışığında yeniden bir tahlile ve tertibe tabi tutulabilir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
165
www.ulkuocaklari.org.tr
Türkler sadece askeri anlamda değil, İslam kültürünün yayılması ve bilime yapılan katkılar
açısından da İslam Dünyası?na hizmet etmişlerdir. Türkler, Allah?ın adını yayma gayesi ile yaptıkları
bu hizmetlerde, kendi özleri olan Türklüğün imzasını da dünya tarihine atmışlardır. Bir Türk şüphesiz
ki bir Arap?tan daha farklı bir yöntemle İslamiyet için çalışmaktadır. Türklüğün ve Müslümanlığın bu
ortaklığı Türk?İslam kültürünü oluşturmuştur. Bu kültürü koruma ve egemen kılma gayesi de Türkİslam ülküsüdür. Türk-İslam ülküsü son birkaç yüzyıldır zorlu aşamalardan geçmekte ve emperyalizmin
oyunları ile bertaraf edilmeye çalışılmaktadır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
İnanıyorum ki, hem Türk, hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek
mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye
bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim?? [1][5]Nakledilen sözlerinde Türk İslam ülküsünün kilit
noktalarını dile getiren Arvasi Hoca yaşadığı dönem boyunca çevresine ve özellikle üniversitedeki
görevi sırasında öğrencilerine bu ülküyü aşılamıştır. Onun elinden yetişen binlerce ülkücü İslam?a ve
Türklüğe savaş açan hainlere karşı koymayı başarmış ve ölüme dahi giderken anne ve babalarına
yazdıkları mektuplarda[1][6] ??Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Hakkın ve Onun
Resulünün, Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Alın yazımız böyle yazılmış. Kader ne ise
onu çekeceğiz. Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah’ın huzurunda çekmeye hazırım. Şunu hiç
bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa’lar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar.??[1][7] demeyi de
bilmişlerdir
Türk milleti asırlardır uğruna mücadele verdiği İslam bayrağını hep yükseklerde tutmaya
çalışmıştır. Tüm Avrupa’da ve dünyanın bir çok yerinde Müslüman sözcüğünün Türk kelimesi yerine
kullanılması alışkanlığı, sadece bu birlikteliğin açık bir kanıtı değil, aynı zamanda Türk İslam ülküsünün
de bir başarı göstergesidir. Kaçınılmaz olan gerçek şudur ki [1][8]?Türk milleti ve onun devleti güçlü
ise, İslam Dünyası da güçlüdür. Aksi bir durum varsa bütün Türk Dünyası ile birlikte İslam Dünyası
da sömürülmektedir.? Bu görüşün kanıtlanması en basit örneklendirmelerle bile mümkündür. Bugün
dünya üzerinde Osmanlının hâkimiyetinden çıkan tüm Müslüman topraklarda Müslümanlara uygulanan
zulüm ve şiddet aşikârdır. Sadece Filistin ve Irak örnekleri bile Türk’ün gücü ve kuvveti ile İslam ışığının
parlaklığı arasındaki orantılı ilişkiyi kanıtlamaktadır.
Peki, ülkücü hareketin neferlerine; Türk -İslam kültürünü korumak, Türk -İslam ülküsünü
yaşatmak, bu ülküyü başarıya ulaştırmak ve Müslüman Türk milletini her ortamda hâkim ve galip kılmak
için ne gibi görevler düşmektedir?
Yüzlerce yıllık bir emaneti elinde tutan ülkücü harekete düşen görev ise Türk-İslam kültürüne,
medeniyetine, ülküsüne bağlı olmak; Türklüğü bedeni, İslamiyet’i ruhu bilmek; milletini teknolojik
hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapma özlemi ile çırpınmak ve bu uğurda geceli gündüzlü
çalışmaktır. Dünya Türklüğünün, İslam âleminin ve mazlum milletlerin ümidi olan bir gençlik haline
gelerek içinde bulunduğumuz hazin durumdan Türk İslam âlemini kurtarmak her ülkücünün boynunun
borcudur.
Bu dava özüdür İslamiyet’in
Bu dava güneşi mazlum milletin
Bu dava her şeyden her şeyden çetin
Bu yolda dert, hüzün, gurbet bizimdir
Ahmet ARVASİ
166 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
DİPNOTLAR
[1][1]AHMET ARVASİ- TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ
[1][2] AHMET ARVASİ – TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ
[1][3] JEAN PAUL ROUX- TÜRKLERİN TARİHİ – sayfa -155
[1][4] AHMET ARVASİ -TÜRKLÜK VE İSLAMİYET
[1][5] AHMET ARVASİ, TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ
[1][6] MUSTAFA PEHLİVANOĞLU, SON MEKTUBU 7 EKİM 1980
[1][7] MUSTAFA PEHLİVANOĞLU SON MEKTUP-7 EKİM 1980
[1][8] AHMET ARVASİ, TÜRK İSLAM ÜLKÜSÜ
www.ulkuocaklari.org.tr
KAYNAKLAR:
TÜRK -İSLAM ÜLKÜSÜ 1.2.3. CİLTLER -AHMET ARVASİ
HASBİHAL-Türkiye gazetesi yayını
TÜRKLERİN TARİHİ-JEAN PAUL ROUX
MUSTAFA PEHLİVANOĞLU -SON MEKTUP 7 Ekim 1980
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
167
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
NEDEN TÜRK-İSLÂM ÜLKÜSÜ?
Seyyid Ahmed Arvasi
Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de «Türk-İslâm Ülküsü»ne bağlanmayı
savunuyoruz?
Biz iddia ediyoruz ki, «Emperyalizm», Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri
korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile «vatan çocukları» din ve milliyetine
yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan elin ve milliyet
duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da birbirine düşürmeyi planlamaktadır.
Bugün yeryüzünde iki sömürgeci «blok» vardır. Bunlardan biri kara renkli «kapitalist emperyalizm»;
diğeri ise bütün fraksiyonu ile «kızıl emperyalizm». Birincisi «çok uluslu şirketlerin» paravanasında,
«az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek» maskesi
altında, ikincisi de «ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek» maskesi
altında, «sınıfsal savaş» sloganı ile «iç savaşlar» çıkarmakta ve «dünya proleterlerinin dayanışması»
adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.
Gerçekten de yeryüzünde ezilen ve sömürülen bir de «üçüncü dünya» vardır. Bu dünya, daha
çok Asyalı, Afrikalı irili ufaklı devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere, federasyonlara bölünmüş
milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanların sayısı bir buçuk milyardan daha fazladır. İşin ızdırap
veren diğer bir yanı da, bu nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar teşkil etmektedir. Bunun yanında çok acı
bir gerçeği daha belirtelim ki, bu ezilen ve sömürülen Müslümanlar arasında Türk Milleti’nin çok önemli
bir bölümü bulunmaktadır.
1970 yılında yapılan bir araştırmaya göre, yabancı boyunduruğunda tam bir sömürge hayatı
yaşayan Türk nüfusunun sayısı, Türkiye’mizde bulunan genel nüfusumuzun tam iki katıdır.
Emperyalist güçler, fırsat buldukları zaman zorla, bulamadıkları zamanlar ise hile ile İslâm ve
Türk dünyasını ele geçirmiş, zenginliklerini yağmalamış, din ve milliyet duygu ve değerlerini tahrip
etmiş, direnenleri lekeleme ve imha yoluna, gitmiş, kendine uygun kadrolar yetiştirmiş, bu milletlerin
uyanış, diriliş hamlelerini, milli eğitim ve kalkınma plânlarını baltalamış ye bu ülkeleri, «ebedi sömürge»
statüsüne mahkûm etmek için elinden geleni esirgememiştir.
168 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programı ile millet çocuklarını millî tarihlerine,
millî ve mukaddes kültür değerlerine, millî ülkülerine, millî menfaatlerine, hattâ millî motif ve sembollerine
düşman etmekle kalmazlar, kendi değerlerini «bir uygarlık ve ilerilik» unsuru biçimin de onların kafalarına
ve vicdanlarda otun urlar. Böylece milli ve mukaddes değerlerle donanımlı milliyetçilerin karşısına, bu
değerlere ters düşen «yabancılaşmış kadrolar» çıkarırlar. Bir ülkede, değerler «ikizleşince», kadroların
da ikizleşmesi ve çatışması mukadder olur. İşte düşman, bu noktada aktivitesini arttırır. Ülkenin ve
milletin «parsellenmesi» için beynelmilel güçleri harekete geçirir. Ülke artık birbirinin gırtlağına sarılmaya
hazır kadrolara bölünmüşse, düşman rahatça at oynatabilecek ortamı bulmuş demektir.
Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna
sokmak ister. Meselâ, sanki bir insan, hem «dindar», hem «milliyetçi», hem «medeniyetçi» olamazmış
gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan «çatışan güçler» meydana
getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca plânlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden elli
veya yüz sene geçmesi gerekir. Meselâ, Osmanlı-Türk Devleti’nin parçalanması ve Orta-Doğu’nun
sömürgeleştirilmesi için, dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, «din» ile «milliyetçilik» arasında zıddiyet
ve düşmanlık duygulan doğurmayı plânlamış olduklarını şimdi itiraf ediyorlar.
Serge Hutin adlı bir Fransız masonunun yazdığı «Les Francs- Ma-çons» kitabının 127. sayfasında
okuduğumuza göre, İslâm dünyasında masonların, Cemaleddin-i Afgani ve Muhammed Abduh gibi
«din politikacılarını» localarına kaydederek onların eliyle «Dini, millî yapılara göre reforme ederek»
âlemşümul İslâm dinini bozmak, öte yandan Müslüman Kardeşler (Freres Musulmans) hareketi ile
de «islâm’da milliyetçilik yoktur,» propagandası ile milletleri çökertmek ve bu suretle çok kahpece bir
plânla birbirine zıt «İslamcı» ve «milliyetçi» sun’i düşman kamplar doğurmak istemişlerdir.
Emperyalizm, bizim dünyamızda bu «paradoks»-tan çok istifade ettiğini ayrıca yazmaktadır. Dinimizin
ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı, birbirine düşman göstermek
oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.
Bunun için, Türk-İslam kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk-İslâm ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve
vakarına, İslâm imân, aşk, ahlâk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyet’i ruhu bilen, milletini
teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpman, dünya Türklüğünün,
İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka
çaremiz yoktur. Din ve milliyet, zıt değerler değildir. Bu sebepten, «sentez», tez ile anti-tez arasında söz
konusu olacağına göre, yıllardan beri kullandığımız «Türk-İslâm sentezi» yerine, «Türk-İslâm Ülküsü»
sözü daha uygun olur düşüncesi ile kitabımızın adını, «TÜRK-İSLÂM ÜLKÜSÜ» olarak seçtik. Bunu
ısrarla kullanacağız.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
169
www.ulkuocaklari.org.tr
O halde, Türk milliyetçisine düşen görev, bütün varlığı ile bu oyunu, her şeyden önce kendi yurdunda
bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sun’i olarak birbirine düşman «güya Türkçü» ve «güya İslamcı» cepheler
meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir Müslüman-Türk olarak ve tarihine
yaraşır bir biçimde çıkmalıdır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türkler ve İslamiyet
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı Genel Merkezi
Eğitim Programı
170 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
İSLÂMİYET ve TÜRKLER
Seyyid Ahmed Arvasi
Türkler, en eski devirlerden beri «muvahhit» olan, yani «tek Tanrı’»ya inanan bir milletti. Türk
milletine, zaman zaman İran ve Hindistan’dan bulaşan Şamanist, Budist inançlara, hattâ Yahudi ve
Hıristiyan itikatlarına rağmen o, daima kültürünün özünde «muvahhit» olma esprisini korumasını
bilmiştir.
Türkler, asırlarca hep İslâmiyet’i aramış gibidir. Daha önce denediği hiçbir «din» Türk’ün vicdanını
tatmin etmemişti. Türkler herhangi bir baskı altında kalmaksızın temiz ve hür vicdanları ile İslâmiyet’i
seçtiler, sekizinci yüzyıldan sonra, dalga dalga bu dine katıldılar.
Tarihte hiçbir millet bu kadar iştiyakla, bu kadar büyük dalgalar halinde yeni bir dine koşmamıştır.
Muvahhit Türk Milleti, İslâmiyet’te «tevhid»in en muhteşemini bulmuş, onunla coşmuş ve âdeta
kendinden geçmiştir
Türk milletinin vicdanında yatan menkıbelere göre, Abdülkerim Satuk Buğra Han İslâmiyet’i
rüyasında bizzat şanlı kurtarıcımız olan Peygamberimizden öğrenmiştir. Milleti ise kendisine itirazsız
uymuştur. Böylece İslâm’a 10. yüzyıldan itibaren çok büyük dalgalar halinde katılan Türk milleti, 11.
yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının siyasî lideri oldu. Tuğrul Bey «Sultan’ül-Müslimin» ilân edildi.
16. yüzyılda da Yavuz Sultan Selim Han ile de «Resul-ü Ekrem» «halifesi» yani kutlu vekili olmakla
şereflendi.
Nihayet, Türk, İslâmiyet ile o derece kaynaştı ki, Avrupalı, İslâmiyet’e, «Türk’ün Dini» demeye
başladı. Daha sonra imparatorluğumuzu yıkmak isteyenler, bu sefer yüce dinimize «Arap’ın Dini»
diyerek, güya millî hislerimizi rencide ederek bizi, yüce dinimizden soğutmak istemişlerdi. Oysa, yüce
Peygamberimiz bu «İlâhi dini» Arap bedevilerine kabul ettirmek için ne kadar zahmet çekmişlerdi. Hiç
şüphesiz, İslâmiyet, şu veya bu «kavmin» dini değildir. O bütün insanlığın haysiyetini kurtarmak için,
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
171
www.ulkuocaklari.org.tr
Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han İslâm’la şereflenen ilk Türk hakanı olmuştur. Türkİslâm Ülkücüsü için bu hakanın ismini yaymak ve genç vicdanlara heyecanla işlemek vazifesi düşer. Bu
yüce hakanın adı asla unutturulmamalıdır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Allah›ın «âlemlere rahmet olarak» gönderdiği âlemşümul ve ilâhi bir dindir. Her ırk, kavim ve her fert
karakterini ve şahsiyetini kaybetmeksizin bu dine girebilir. Hiç kimseye bu konuda bir imtiyaz verilmediği
gibi, engel olma yetkisi de verilmemiştir. Bütün bunlarla beraber, İslâmiyet, milletlerarası bir din olmayıp
milletler üstüdür. Yani İslâm international değil, üniversaldir. Bunlar arasındaki farkı daha önceden
belirtmiştik. İslâmiyet’i kabul etmekle milletler yok olmaz. Aksine güçlenir.
İslâmiyet, milletleri inkâr etmez, aksine milleti, nitelikleri içinde tutarak geliştirir. Milli kültürü ve
müesseseleri, kendi inanç ve ölçüleri içinde yeniden bir terkibe zorlar. Ondaki küfrü atar, ancak millî
şahsiyeti korur. İslâmiyet, kendine aykırı olmama şartı ile «örfe» (Töre›ye) uymayı emrettiğinden milletin
üslûbunu yansıtır. Din, sosyal yapıyı bütünü ile etkilediği halde, milletin şahsiyet ve üslûbunu inkâr
ve ihmal etmez. Bilâkis, millî şahsiyeti ve üslûbu, getirdiği iman, aşk, aksiyon ve disiplinle gelişmeye
götürür.
İSLÂMİYET, kültür ve medeniyetlere şekil ve ruh veren bir «üst-sistem»dir. Bu terimi sosyolojiye
P. Sorokin getirmiştir; kültür ve medeniyetlere yön veren ve zamana hâkim «dünya görüşü» olarak
anlaşılabilir.
Evet, İslâmiyet çeşitli kültür ve medeniyetlere biçim veren bir «üst sistem» olarak millî şahsiyete
millî değerlere millî töreye önem verir, ancak bunu yaparken kendi gerçeğine aykırı olanlarını ayıklar,
sivri noktaları törpüler, Türk millî kültürü, müesseseleri ve töresi, en az bir yıldan beri, İslâmiyet’le iyice
kaynaşmıştır. Böylece asla vazgeçemeyeceğimiz Türk-İslâm Medeniyeti doğmuş bulunmaktadır. Ayrıca,
bizi bu «medeniyetten» koparmak isteyen ve iki yüzyıldan beri tezgâhlanan oyunları da biliyoruz.
İslâmiyet›ten gayri dinlere katılan Türk boylan, maalesef millî kültürlerini kaybederek silinip
gitmişlerdir. Hıristiyan olan Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar, Macarlar, Bulgarlar... kısa zamanda
Türklüklerini kaybetmişlerdir. Öte yandan Tobgaçlar, Budizm’in tesiri ile Çinlileşmişlerdir. Oysa,
Müslüman olan Türkler, yalnız İslâmiyet›e hizmet etmekle kalmamışlar, milli şahsiyetlerini koruyarak
dünyanın en güçlü devletlerini kurmuşlardır. Türklüğün İslâm’la kaynaşması hem Türk dünyasına, hem
İslâm dünyasına karşılıklı faydalar sağlamıştır. Bilhassa Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türk
Milletinin ilimde, sanatta din ve ahlâkta gösterdiği gelişme kurduğu büyük medeniyet bütün dünyada
hayranlık uyandırmış, tarihin çehresini değiştirmiş, bugünkü birçok medeniyete ışık tutmuştur.
Öte yandan Türklüğün İslâm âlemine ve medeniyetine büyük hizmetleri olmuştur. Hizmetin
siyasî ve askerî yönü yanında bizzat din hayatına olan yardımı çok önemlidir. Türk dünyasında İmamıA›zamlar, İmam-ı Maturidîler, İmam-ı Buharîler, Büyük mutasavvıf Ahmed Yesevîler, İmam-ı Gazalîler
Nizam’ül-Mülkler, Mevlânalar, Yûnuslar Hocazade Efendiler, İmamı Birgiviler, Ahmet Cevdetler... gibi
din uluları yetişerek, kitaplığımıza binlerce cilt değerli eserler kazandırdılar, yeni ihtiyarlara, yüce
dinimizi mecrasından saptırmadan, çözüm yolları buldular, devletimizi ve milletimizi «devrin en ilerisine
çıkarmayı» başardılar. Türkler, İslâm’a hizmet eden en büyük millet olma sıfatını gerçekten hak
etmişlerdir. Peygamberimizden ve yüce «sahabî kadrosundan» sonra, bu sıfat gerçekten Türk milletinin
hakkıdır.
172 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bugün, yukarıda adlarını saydığımız, büyük cedlerimizin kitapları, kitaplıklarda küflenirken ve
genç nesiller, çeşitli tertiplerle bu kitapları okumak ve anlamak imkânlarından mahrum edilmişken,
piyasada ne idüğü belirsiz kişilerin kitap ve yazıları dolaşmaktadır. Sanki Türk Milleti yeni «ihtida etmiş
(Yeni Müslüman olmuş) gibi «nevzuhur» sahte müçtehitlerin kitapları genç nesillerin ellerine veriliyor.
Maalesef ülkemizde Ibni Teymiyye, Abdülvahab gibi sapıkların fikirleri, Farmason Cemaleddin-i Afganî,
Muhammed Abduh’un görüşleri, yine masonların kontrolünde bulunduğunu önceden bildirdiğimiz
«Müslüman Kardeşler» teşkilâtına bağlı yazarların kitapları veya İran’dan kaynaklanan «Fars
Emperyalizmine» ait eserler «din adına» okunmaktadır.
www.ulkuocaklari.org.tr
Öte yandan ecdadımızın meydana getirdiği eserler, yalnız Türk dünyasına değil, bütün İslâm dünyasına,
İslâmiyet›i yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır ve ne yazık ki
gözlere ve dimağlara kapalıdır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
173
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
İSLÂMİYET ve TÜRKLER
Prof. Dr. Osman Turan
“Türkler size dokunmadıkça siz de Türklere dokunmayınız.” (Hazret-i Muhammed S.A.V)
Türklerin İslam Dinine Geçişleri
Orta-çağlar tarihi, Hıristiyanlık ve İslâmiyet gibi, iki cihanşümul dinin yayılışı, cihan hâkimiyeti
ve nizâmı dâvası, birbirleriyle mücadeleleriyle dünya tarihinde müstesna bir ehemmiyet arzeder.
Hıristiyanlık Eski-çağların kargaşalık halinde bulunan putperest veya çok tanrılı (polytheiste) akidelerini,
Roma’nın materyalist ve manen sukut etmiş hayatını yıkarak beşeriyeti vahdaniyete ve manevî nizâma
eriştirmeğe uğraşırken, ondan altı asır sonra gelen, İslâmiyet, daha büyük bir dâva ve kudretle yalnız
bu dinin gelişmesine sed çekmekle kalmamış; onu yerleştiği Yakın-şark ve Akdeniz ülkelerinden de
söküp atmağa, daha sağlam bir dünya nizâmı ve medeniyet kurmağa muvaffak olmuştur. Zira İslâmiyet,
Hıristiyanlığın ana akidelerini bozduğundan, Teslis (üçleme) inancı ile putperestlik tefsirlerinden
kurtulamadığına, hayat ve medeniyeti inkâr ederek, beşeriyetin saadeti için zarurî olan, madde-rûh
muvazenesini kaybettiğine inanarak bu dini de ilga ediyordu. Materyalizme karşı isyan eden Hıristiyanlık
ilme ve medeniyete karşı da şiddetli davrandı. İskenderiye kütüphanesinin yakılması, Şarkî-Roma’nın
büyük imparatoru Justinyanus’un Atina Felsefe mektebini kapaması ve bir-Çok ilim adamının öldürülmesi
veya İran’a kaçması bu dinin medeniyet ve hayata aykırı mücadelelerinin göze çarpan ilk misallerini
teşkil eder. Papalığın, ilim ve akıl ile birlikte, hayatı da inkâr eden otoritesi Orta-çağ Hıristiyan dünyasını
bir karanlık devre düşürdü; taassup ve suistimaller üzerinde kurulan bir kilise hâkimiyeti, asırlar boyunca,
insanları zulüm ve cendere altında tutmağa çalıştı. Bu durum İslâm medeniyetinin tesiri ile Avrupa’da
uyanan ilim ve san’at hareketlerine, XV. asra, kadar devam etti.
İslâmiyet ise ilim ve akıl yolunu benimsiyor; Kur’an ve Hazret-i peygamber insanları muhakemeye
ve bu vasıta ile ilâhî hikmetleri düşünmeye davet ediyordu. Her basit vak’a karşısında Hazreti İsa’ya
isnad olunan mucizelere mukabil Hazret-i Muhammed en büyük mucizesinin Kur’an olduğunu söylüyor
174 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
İslâmiyet, beşeriyeti dalaletten kurtarmak ve hidâyete eriştirmek dâvası ile zuhur etmiş; kendine
mahsus bir dünya sulhu ve nizâmını da birlikte getirmiş ve bu suretle yeni bir cihan hâkimiyeti mefkuresi
başlamıştı. Hıristiyanların kendi dâvaları için Haçlı seferlerine mukabil İslâmın cihâdı farz kılması da
onun dünya görüşünü gerçekleştirmek gayesine matuf idi. Bu sebeple İslâm dini dünyayı Dâr ül-İslâm
(İslâm ülkeleri) ve Dâr ül-harb veya Dâr ül-cihâd (gayri müslim memleketleri) olarak ikiye ayırmıştır. Dâr
ül-cihâd olan ülkeler ve halklarının İslama tecavüz ve tehditte bulunması cihâdın farz olması sebebi idi.
Bu münasebetle cihâd, sanıldığı gibi, mutlak surette gayri müslimlerle savaşmak ve memleketlerini işgal
etmek mânasında değildir. Gerçekten İslâmiyet cihâdı emrederken haksız yere bir muharebeyi terviç
etmiyor; kendisine bir tehdit ve tecavüz olmadıkça cihâd müsaadesini vermiyordu. Bundan başka Dâr
ül-harb’ı Dâr ül-İslâm yapınca da Hıristiyan ve Yahudi gibi Ehl-i kitap kavimlere İslâm hukukunu, nizâmını
ve adaletini tatbik ederken onlara âmân veriyor ve “La îkrâhe fi’d-din” (Dinde cebir yoktur) düstûru
ile de Zimmilerin dinlerine, ibâdetlerine ve hürriyetlerine dokunmuyor; kilise ve manastırlarına saygı
gösteriyor. Zimmilerin durumları, Hazret-i Ömer’in Kudüs’ün fethi münasebeti ile verdiği ahid nâmeye
göre bütün kaideleriyle tesbit edilmiştir. Zimmilerin, İslâmlardan farklı olarak, ödedikleri cizye vergisi de
askerî mükellefiyetten muaf tutulmalarına bedel sayılıyordu. Zira cihâd farizesi sadece Müslümanlara
ait idi. Zimmilere ait bu hükümler Tanzimat’a kadar devam etmiştir. Türkler, yüksek esasları ve ileri
medeniyeti ile İslâmiyete girerken bu dinde kendi bu s ve barış anlayışlarını, cihan hâkimiyeti ve nizâmı
mefkurelerini buluyor daha derin bir iman ve şevkle ona sarılıyorlardı. Zira bu nizâm hakka, Allah’ın
emirlerine uygundur.
İslâmiyet, siyasî hudutları ile yeni nizâmını kurduktan sonra, Abbasîler zamanında, aynı sür’at
ve kudretle, ilim ve kültür hamlelerine girişmiş ve en yüksek medeniyet seviyesine ulaşarak karanlığa
gömülmekte olan dünyaya aydınlık ve saadet getirmişti. Filhakika Hıristiyanlık mîrâs aldığı eski ilim
ve medeniyet eserlerini imha ederken İslâmiyet, tamamiyle aksine, kendi sağlam esasları ile, eski
Şark, Yunan, İran, Türkistan ve bir miktar da Hindistan ve Çin’in fikir mahsullerini yoğurarak yeni bir
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
175
www.ulkuocaklari.org.tr
ve İslâm’da çok az mucize yer alıyordu. Böylece İslâmiyet ilim ve din, akıl ve iman, madde ve ruh, hayat
ve ahiret arasında tam bir muvazene kuruyor; bu suretle insan tabiatına uygun esasları ile beşeriyete
medeniyet ve saadet yollarını açıyordu. İslâmiyet bu hüviyeti sayesinde yalnız madde âleminde, tarihin
kaydettiği, iki mucizeyi gerçekleştirmiştir. Filhakika dünyanın ücra bir köşesinde yaşayan küçük bir
kavim, Hazret-i Muhammet! vasıtası ile üflenen İlâhî ruhun kudreti ile yeni ve büyük bir millet haline
inkılâp etmiş; meçhul veya sâde insanlar birdenbire tarihin kahraman ve dâhileri olmuştur. İslâmiyet
bu ilâhî kudreti sayesinde Hazret-i Ebubekir’in dehâsı ile hayatiyetini, Hazret-i Ömer’in fetihleri ile
de dünyaya yeni ve üstün nizâm getirdiğini ispat ediyordu. Hazret-i Ömer bir avuç Müslüman gazisi
ile, 641’de Suriye ve Mısır kıt’alarını fethederek koca Şarkî Roma’nm kanatlarını kırmış; 642’de de
büyük Sâsânî imparatorluğunu yıkmıştır. İmparator Heraklius, şaşkın bir durumda, Suriye’yi terketmiş;
bir müddet sonra da İran şehinşâhı Yezdîgerd de Türkler nezdinde sığmak bulmak ümidi ile şarka
doğru koşmuş ve kaybolmuştur. Böylece İslâmiyet az bir zaman zarfında Atlas sahillerinden Sır ve Sint
nehirleri kıyılarına, Kafkas dağlarından Pirene dağlarına kadar yeni bir İslâm dünya nizâmını, yeni bir
görüş ve yeni bir hayatı kuruyordu. İşte bu büyük kudret ve fetihler, tarih bakımından, İslâmın birinci
mucizesini teşkil eder.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
medeniyet sentezi vücûda getirmişti. Hıristiyanlık ilmi, hayatı ve medeniyeti inkâr ederken İslâmiyet
bunları yükseltiyor; ilim tahsilini bütün Müslümanlara emrediyor; âlim ile câhilin müsavi olamayacağını
bildiriyordu. Böylece madde-rûh muvazenesini kurarak Eski çağ kültürlerini, yeni ve yüksek bir
medeniyet sentezi ile Yeni çağlara ulaştırma şerefi Hıristiyanlığa değil, İslâmiyete aittir. Hattâ Avrupalılar
medeniyetlerinin kaynağı saydıkları eski Yunan’a kavuşmayı bile İslâm medeniyetine borçludurlar.
Gerçekten Avrupa XII-XV. asırlar zarfında, İslâm’dan aldığı ilim, kültür ve teknik aşılar sayesinde kendi
medeniyetini kurabilmiştir. İşte İslâmiyet’in tarih bakımından ikinci mucizesi de budur.
İslâmiyet, Hıristiyanlığı ilga etmekle beraber, başlangıçta Ehl-i kitap olan Rumları (Romalıları)
ateşperest İranlılara tercih ediyordu. Filhakika Gök-türk ve Bizans ittifakı karşısında mağlûp olan Sâsânî
İmparatorluğu nihayet Avarlar ile birlikte mukabil taarruza geçerek büyük zaferler kazanmış; han orduları,
Suriye ve Mısır’ı işgal ettikten sonra, 626’da, Kadıköy’e kadar ilerlemiştir. Bu hâdiseleri Ehl-i kıtab’ın
mağlûbiyeti sayan Müslümanların üzüntüsü karşısında nazil olan Rûmsûresinde: “Rumlar yakın bir
memlekette mağlup oldu; fakat on yıldan az bir zaman zarfında galip gelecekler ve o gün Müslümanlar
sevinecektir” âyetleri ile Müslümanların endişeleri giderilmiştir. Heraklius bu istilâlar karşısında Hazarlar
ile ittifak ederek mukabil taarruza geçmiş; Hazar ordusu han’ın yeğeni Şad kumandasında, 627’de,
Azarbaycan’ı ve şarkî Anadolu’yu istilâ ederken Rumlar da Irak ve Suriye’de ilerledi; 629’da Kudüs’ü ve
şarkta işgal edilen bütün memleketleri kurtardı. Böylece Müslümanlar Kur’an mucizesi ve tebşiratının
gerçekleştiğine şâhid olmuşlardır. İslâmiyet, bu kuruluş devresinde, Rumlara karşı sempatisini
göstermekle beraber, Orta-çağlar boyunca dünya nizâmını kurmak ve beşeriyeti saadete eriştirmek
dâvası karşısında başlıca rakip olarak Hıristiyan dünyasını ve Bizans İmparatorluğu’nu bulmuş; onunla
daimî cihâd halinde bulunmuş ve Haçlı taarruzları ile karşılaşmıştır. Bu sebeple İslâm’ın bu sempatisi
kuruluş devrine aittir. Nitekim Sâsânî devleti ile birlikte Zerdüşt dini de yıkılıp tarihe karışınca İranlılar,
birtakım yıkıcı hareketlere rağmen, İslâm dünyası ve medeniyetinin başlıca rükünlerinden biri haline
gelmiştir.
Hazret-i Muhammed’in Türklere karşı ilk teveccühünü de bu sebebe bağlamak, Sâsânî İran’ın
sarılması ve İslâm istilâsına hazır bir duruma gelmesinde Ak-hun, Gök-türk ve Hazar ordularının
kazandığı zaferleri hatırlamak mümkündür. Gerçekten Hazret-i Paygember’in Türkler lehinde rivayet
edilen hadîslerinden biri “Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız” hadîsi olup Ebû
Dâvud Sicistanî’nin Sünen gibi muteber hadîs külliyatında ve pek çok tarihî kaynaklarda yer almıştır.
Bundan başka Türklerin bu devirde tek Tanrı inancına erişmeleri ve belki de istikbalde İslama yapacakları
büyük hizmetler de bu teveccühte âmil olmuş ve Türkler istilâcı ve ateşperest İranlılara tercih edilmiştir.
İslâm’ın zuhuru sıralarında Câhiliyye şâirlerinin Türklerden bahsetmeleri Arapların onları tanıdığına ve
dünya hâdiseleri üzerinde tesirlerine vâkif bulunduklarına delâlet eder. Eski Arap âlimleri de Türkler
ile İranlılar arasında vukuu bulan muharebeleri ve Sâsânî hükümdarı IV. Hürmüz’ün (cülusu 579)
Türk hakanının kızından (Türk-zâd) doğduğunu biliyorlardı. Emevî halifesi III. Yezid (744) dört büyük
hükümdarın, yani İran Kisrâ’sı, Türk hakanı, Rûm kayser’i ve Emevî Mervân’ın torunu olduğunu iftiharla
söylüyordu. Tüccar bir kavim olan Mekkeliler (Kureyşliler) Suriye seferleri esnasında Türklerin İranlılar
ve Bizanslılar ile münasebetlerini öğrenmişlerdi.
176 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türklerin kaderi bahis mevzuu olduğu bu devirde İslâm dünyasında büyük bir inkılâp vuku buluyor
ve Emevî devleti yıkılarak Abbasîler iktidara geliyordu. Emevîler, Peygamber evlâdlarına yaptıkları
zulümleri ile olduğu kadar İslâmın müsâvilik esaslarına aykırı olarak da, Müslümanların kalblerini kırmış
ve nefretlerini kazanmışlardı. Filhakika koyu bir Arap milliyetçiliğine saplanan ve dinî duyguları zayıf
olduğundan İslâmiyet! de ona vasıta kılan Emevî hanedanı diğer müslüman olan kavimleri Arapların
Mevâli (azadlı-köle)si sayıyor ve hakir görüyorlardı. Emevîler zamanında Mâverâünnehir’de Arapların
camie ancak silâhlı olarak gitmeleri Emevî hâkimiyetinin yerli halk arasında nasıl karşılandığını
belirtmektedir. Emevî halifelerinin en dindarı ve âdili olan Ömer bin Abdülâziz (717-720) Horasan valisi
Cerrâh’a müslüman olanları cizye vergisinden muaf tutmasını emretmişti. Fakat vali halifeye Müslüman
olduğunu söyleyen kimselerin sünnet olmadığını ve camie sadece vergiden kurtulmak için geldiğini
bildiriyordu. Halife ona: “Allah Hazret-i Muhammed’i dine davet için gönderdi; sünnet etmek için değil”
cevabını veriyor ve böylece halkı İslâmiyete alıştırmak istiyordu”. Daha sonra İslâmiyeti yaymak
isteyen vali Eşres Semerkand’a adam gönderek muhtedilerden vergi alınmayacağını ilân etti. Fakat
bu teşebbüsün hazineye verdiği zarar ve dihkan’lar(yerli toprak aristokratların nüfuzlarını muhafaza
gayretleri bu kararın değiştirilmesine sebep oldu ve yalnız yeni Müsmanlara tatbik edilirken sünnet
olmak, Kur’an’dan bir sûre okumak ve İsmin farzlarını yerine getirmek şartlarına bağlandı. Fakat
İslâmlaşma hare-;ti gelişmedi; bilâkis huzursuzluk daha da artarak 728’de isyan başladı. Daha sonra
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
177
www.ulkuocaklari.org.tr
Araplar İran’ı istilâ edip Mâverâünnehir’e dayanınca Türkler ile karşılaşmışlardır. Bu sırada
Göktürk imparatorluğu da ikiye parçalanmış ve Çinlilerin istilâsına uğramıştı. Bu durumda gittikçe
kuvvetlenerek Gök- türklerden ayrılan Hazar yabguları artık kağan unvanını almış ve Sâsânîlere karşı
Bizans İle ittifakı devam ettirmişlerdi. Bununla beraber Garbî Gök-türk hükümdarı Tung yabgu (619630) da bu esnada İran’ın şark vilâyetlerini işgal etti. Fakat bir yandan iç mücadeleler, öte yandan da
Çinlilerle savaşlar dolayısiyle Gök-türk devleti Tulu Han’ın (638-651) ölümü ile artık şarkta olduğu sibi,
garpte de nihayet bulmuş ve Çin istilâsına uğramıştı. Bununla beraber Türkistan ve Afganistan’da Göktürklere mensup Yabgu, Tekin, Tarhan, Tudun, Afşin ve İhşid unvanlarını taşıyan birtakım mahallî bey ve
hükümdarlar Araplara karşı vatanlarını müdafaa ediyorlardı. Fakat, bunlar arasında birlik olmadığından,
Kuteybe mühim bir ticaret merkezi olan Bey-kend’den sonra Buhara ve Semerkand şehirlerini aldı. Şâş
(Taşkent) istikametinde ilerliyerek bu şehirlerde ilk camileri inşa etti (705-715). Arap ordularının bu
ilerlemesi Şarkta ikinci Gök-türk devletinin kuruluşu ve inkişafı zamanına rastlar. Türk hakanı Kapağan
(691-716) Garbî Gök-türk boylarını teşkil eden On - Ok (On -boy )1 arı itaata aldıktan sonra, 712
yılında, Semerkand halkının yardım talebi üzerine, yeğeni Göl-tekin kumandasında bir ordu gönderdi.
Orhun Kitabeleri onun “Soğdak halkını teşkilâtlandırmak maksadı ile İncü-ügüz (Zerefşân) nehrini geçip
Demir-kapı’ya değin” sefer yaptığını söyler. Kitabelere göre Göltekin’in yuğ (matem) merasimine Soğdak
(Semerkand halkı), Bukarak (Buhara halkı) ve Berçeker (Pers-Acem) kavimleri temsilciler göndermiştir.
Bu kayıtta Mâverâünnehir halkının uzakta bulunan Gök-türk hakanları ile münasebetlerini, 731 yılına
kadar, devam ettirdiklerini gösterir. Daha sonra On-ok boylan arasında kuvvetlenen Tür-keşler Araplara
karşı mücadeleye devam ediyordu. Fakat bir yandan karışıklıklardan faydalanan Çinlilerin Şarkî
Türkistan’a doğru ilerlemeleri, Öte yandan Türkeşlerin hanı Sulu’nun 738’de öldürülmesi ve nihayet
Uygur ve Basmillerin isyanları sonunda Şarkî Gök-türk devletinin 744’te yıkılması Türkistan’daki Türk
beylerini Araplara karşı Çin’in yardımına muhtaç kıldı.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
“Türk hâkanı”na ve Semerkant Tarhan(Gûrek)ına mensup kuvvetler, Semerkand ve Buhara müstesna,
diğer bölgeleri Araplardan kurtardılar ; 737’de Amu (Ceyhun) nehrine kadar ulaştılar. İşte bu zamanda
idi, ki Türkeş han’ı Sulu’nun Sarı Türkeşlerin reisi Köl-çur (Kürsûl) tarafından öldürülmesi Müslümanların
Sır-derya kıyılarına kadar ilerlemelerine imkân verdi.
Bu durumda Çinliler de, 748 yılında, Kuça’yı ve Şarkî Türkistan’ı işgal ettiler. Oradan Isık
göl bölgesine doğru ilerleyip Tokmak şehrini yıktılar; on inlerce asker ve çiftçiyi esir ettiler. Böylece
feodal mücadeleler ile parçalanmış Türklerin illerinde ilerleyen Araplar ve Çinliler Orta Asya hâkimiyeti
için karşılaşıyorlardı. Emevîlerin şiddet ve koyu milliyetçi siyaseti Türkleri iki düşmanları Çinlilere
yaklaştırıyordu. Bu sebeple Çin’in yardımına başvuran Semerkand hükümdarı imparatora gönderdiği
mektubunda: “Otuzbeş yıldan beri, fasılasız Arap eşkiyaları ile savaşıyoruz” cümlesi ile başlayarak bu
muharebelerden ve Semerkand’ın sukutundan bahsettikten sonra: “Araplara gelince onların kudreti tam
bir yüz seneden fazla sürmeyecektir. Bu yıl yüz sene tamamlanmaktadır” diyerek yapılan bir kehâneti de
belirtiyordu. Gerçekten Semerkand Tarhanının bu kehâneti gerçekleşiyor; zira Emevî hanedanının sonu
yaklaşıyordu. Filhakika Horasan’lı Ebû Müslim, Hilâfet imparatorluğunun şark bölgelerinde, Horasan ve
Mâverâünnehir’de, gayri memnunların başına geçerek Emevî devletini yıkmağa ve Abbâsîleri iktidara
getirmeğe girişmişti. Bu inkılâp sayesinde İslâm dünyasında artık müsavat ve adâlet devri açılmış
ve Türklerin de kaderi değişmişti. Filhakika bu sıralarda Çin istilâsının baskısı ve zulmü artmış; Çin
kumandam Kao Şien- çe’nin Taşkent beyi Bağatur Tudun’u hile ile hapsetmesi Türkler arasında bu
tarihî düşmanlarına karşı nefreti tazelendirmiş ve kuvvetlendirmişti. Tudun’un oğlu Araplara giderek
yardım istedi. Ziyâd bin Salih kumandasındaki Abbasî kuvvetleri, 751 temmuzunda, meşhur Talaş şehri
yakınında karşılaştı. Çin ordusu savaşa başlarken Karluklar ansızın harekete geçerek iki ateş arasında
kalan Çin ordusu tamamıyla imha edildi; Kao Şien-çe bin kişi ile hayatını zor kurtarabildi
Talaş Meydan Muharebesinde hem İslâmiyet, hem de Türkler zafer kazandı. Burada mağlûbiyete
uğrayan Çin, iç buhranlara düşerek, bir daha Orta-Asya’ya ve Türklere müdahalede bulunamadı.
Aksine Uygur devleti kuvvetlenerek Çin işlerine karışacak bir duruma geldi. Abbasî devletinin iktidara
gelmesi üzerine bir yandan Türkistan’da İslâmiyetin yayılması, öte yandan da Türk askerlerinin Hilâfet
ordusunda çoğalması Türk milletinin İslâmlaşmasını ve İslâm dünyasına hâkimiyetini hazırlıyordu.
Halife Mehdi Türkistan’ın mahallî hükümdarlarına, Semerkand tarhanma, Taşkent tudununa, Uşrusana
afşinine, Fergana ihşidine, Sırderya ve Talaş bölgesindeki Oğuz ve Karluk yabgularına, hattâ Uygur
(Dokuz-Oğuz) hakanına mektuplar yazarak itaatlarını İstedi. İslâm hudutları dışında kalan hakan ve
yabgu-lar müstesna diğerleri muvafakat cevaplarını bildirdiler[5].
Türkistan’a sığınan Emevî aleyhtarı unsurlar orada Şiîliğin de yayılmasına sebep oldular.
Kuvvetini bu muhitte toplayan Ebû Müslim’in Bağdad’da idamı Abbâsîlere karşı yeni halk hareketlerine
ve Şiîliğin kuvvetlenmesine yardım etti. İlk defa onun mensupları tarafından, 755’te, Mübeyyize veya
Sepîd-câmegân hareketi başladı. Emevîlere karşı siyah rengi kabul eden Abbasîler aleyhinde isyan
edenler şimdi onların siyah renklerine karşı beyaz bayrak ve elbiseleri giymekle ayaklandıklarını ilân
ediyor ve bu sebeple de bu ismi alıyorlardı. Fakat bundan sonra bu taraflarda baş gösteren isyanlarda
Ebû Müslim’in öldürülmesi rol oynamış ise de bu vesile ile İran’ın eski Zerdüşt, Mani dinleri ve hususiyle
Mazdak’ın komünist fikirleri esas teşkil ediyordu. Nitekim Ebû Müslim hareketine katılanlar arasında
178 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
“Türk” İshak Zerdüşt dinini dirilteceğini bildiriyordu. İbn Mukanna ise Buda ve Hıristiyanlık akidelerinden
de faydalanarak, 776’da, Allah’ın büyük peygamberlere, İsa’ya, Muhammed’e ve nihayet Ebû Müslim’den
sonra da kendisine hulul ettiğini iddia ediyordu. Onun hareketi Mâverâünnehri hayli karıştırdı. Kendisine
karşı sevkedilen Râfi’ de bu kargaşadan faydalanarak isyan etti.
Semerkand, Buhara, Taşkent, Hârezm ve Huttalan halkları ve mahallî Türk hâkimleri de bu
hareketi desteklediler6. Hattâ Karluklar ve Oğuzlar da bu fırsattan faydalanarak Mâverâünnehir’e
doğru ilerlediler. Harun Reşid zamanında Karluklar Fergana’dan çıkarıldı ise de Râfi’in hareketi ancak
810’da bastırıldı. Halife Me’mun’un Fergana’ya gönderdiği bir ordu Kulan şehrine (Evliya-ata civarında)
kadar ilerledi7. Burada Şakîk ul-Belhî adlı zâhid bir kimsenin şehid olması seferin gaza mahiyetini ve
İslâmiyeti neşir gayesini gösterdi.
www.ulkuocaklari.org.tr
Bu devirde Çin buhranlar içinde bulunduğu için Türklerin şarktan bir endişeleri yoktu. Hattâ
Uygurlar, Buğu Han zamanında (759-780) Çin işlerine müdahale etmiş; Alp Kutluğ Han zamanında
(780-789) da Çinlilerle anlaşarak Tibetlileri Kuça’dan çıkarmış; Beş-balığ, Turfan ve Karaşar şehirlerini
de tedricen kendi hâkimiyetleri altına almış bulunuyorlardı. Eskiden Gök-türkler idaresinde yaşayan
Karluk ve Oğuz yabguları Müslümanlara komşu olarak, devletlerini, istiklâllerini muhafaza ve vatanlarını
müdafaa ediyorlardı. Fakat şarkta Uygurlar ve garpta Hazarlardan başka kağanlık derecesinde bir
devlet kalmamıştı. Bununla beraber bu yabgularm kuvvetleri karşısında Müslümanlar Taşkent ve daha
sonra da Sayran(İspiçap)’da tahkimat yaparak Mâverâünnehri onların istilâlarından koruyorlardı. Hattâ
İslâm kaynaklan Taşkent ve Fergana hudutlarında en şiddetli savaşların Türklere karşı yapıldığını ve
en kuvvetli hudut teşkilâtının Karluk ve Oğuzlara karşı kurulduğunu, Müslümanların en cesur ve kudretli
asker olan Türklere karşı durakladıklarım ve Sır nehrini aşamadıklarını yazarlar . Hazar hakanlığı da
İslâmın şimale doğru yayılmasına engel oluyordu. Bununla beraber İslâm dünyası ile devam eden sıkı
komşuluk, ticarî münasebetler ve kültür te’sirleri sayesinde İslâm dini Hazarlar arasında çok yayılmış;
onların nüfuzunda bulunan İtil Bulgarları da, X. asrın ilk yarısında, toptan İslâmiyeti kabul etmişti. Türk
âleminin en uzak ucunda bulunan Tuna Bulgarları da aynı şekilde Hıristiyan olarak Slâvlaştılar.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
179
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türk Cihan Hakimiyeti
Ülküsü
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı Genel Merkezi
Eğitim Programı
180 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
TÜRK CİHAN HAKİMİYETİ MEFKURESİ
CİHAN HÂKİMİYETİ MEFKÛRESİNİN
TARİHİ AKİSLERİ
Prof. Dr. Osman Turan
Türklerin cihan hâkimiyeti ve mefkuresi, ilk defa, büyük bir Türk imparatorluğu kuran Kunlar ile,
bilhassa onların hükümdarı Mete ile, başlar. Bu kudretli imparatorluğun hükümdarları mektuplarının
başında “Tanrının tahta çıkardığı Kun milletinin büyük Tan-yu veya Şan-yu”su ibaresini kullanırlardı,
ki hâkimiyetin semavî (ilâhî) menşeine inanıldığına dair ilk vesikayı teşkil eder. Hun hükümdarları
“Tangrı kutu” unvanını taşıyordu. Büyük ve kudretli imparator Mete sulhu korumak maksadı ile ağır
fedâkârlıkları göze aldığı halde bir çöl parçası için harbe karar verirken: “Toprak milletin köküdür; onu
nasıl verebilirim” dediği rivayeti de milliyet ve vatanperverlik duyguları tarihinde çok eski bir hâdise
olarak müstesna bir ehemmiyet arzeder. Hunlar Uzak-şark’tan şarkî Avrupa’ya kadar bütün Türk ve
Asya kavimlerini birleştiren, birçoklarım yerlerinden söküp atan ve meşhur Çin şeddinin inşasına
sebep olan kendi kudret ve üstünlüklerine inanıyorlardı. Bir Hun imparatoru ecdadının Çinlilere
karşı kudretini millî ahlâk ve an’anelerinin üstünlüğü ile izah ediyordu. Bu sebeple de Çin kültür ve
âdetlerine rağbeti milletinin esaretine bir başlangıç sayar; bu hususta halkı uyarır ve muharebeleri de
sadece milletinin menfaati için yaptığını söyler, ki Türk hükümdarlarına mahsus olan bu millî görüş ve
duygular Orhun kitabelerinde daha derin bir his ve hasletlerle meydana çıkar. Kun imparatorluğunun
parçalanmasından sonra bir Hun kumandanı, M.S. 304 yılında, devletini tekrar kurmak ve milletini
kurtarmak maksadı ile, ileri gelenleri gizlice toplar ve. “Tan-yu’muzun sadece bir unvanı kalmış; beyler
Çinlilere esir olmuştur. Bu halde bile 20.000 kişilik bir kuvvetimiz vardır. Neden bu esarete katlanalım ve
Çin’deki karışıklıklardan faydalanmayalım” der ve devam ederek “İl-yu-sü cesur ve hükümdar olmağa
layık; bütün meziyetleri hâizdir. Eğer Tanrı Kun devletinidiriltmek istemeseydi onu dünyaya yollar mı
idi” tarzında düşüncelerini bildirir. Bu nutkun te’siri ile Çin’de oturan Tan-yu’yu davet ettiler ve orada
hüküm süren kargaşalıktan faydalanarak onu getirtip tahta çıkardılar. Bütün Hun kumandanları “Tanrının
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
181
www.ulkuocaklari.org.tr
“Atalarımızdandan işittik, ki Garp imparatorluğu (Roma) elçileri geldiği zaman bu bizim için artık
yeryüzünü fethedeceğimize delâlet eder.” (İstemi Han)
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
devletlerini korumak için kendilerine yardım ettiğine dair bir delil de Çin’de hüküm süren bu kargaşılığın
meydana çıkmasıdır” diyorlardı” . Hunların, esaret devrinde bile, millî şuur ve gururlarını muhafaza
ettiklerine ve Tanrı’nın kendilerine yardımcı olduğuna inandıklarına dair şu tarihî kayıt da çok mühimdir.
Mağlûp olan bir Kun hükümdarı teslim olmayı red ederken “Şimdi ölürsek dünya durdukça kahramanlık
sânımız yaşıyacak; oğullarımız ve torunlarımız başka milletlerin başbuğları olacaktır” beyânı böyle bir
durumda bile cihan hâkimiyeti fikrinin ne derece derin bir imanla yaşadığını göstermektedir.
Avrupa Hunları da bu mefkureyi göç ve istilâları ile birlikte bu kıt’aya götürmüşlerdi. Bizans
elçisi Priskos Hunların, Attilâ’nın ilâhî bir men’şeden geldiğine İnandıklarını, buna itiraz edenlere
çok hiddetlendiklerini, dünyanın kendilerine ait olduğu akidesi İle fetih ve savaşlar yaptıklarını ve
sarayında bu inancın hüküm sürdüğünü söyler. Daha sonra giden diğer Bizans elçisi Jordanes de
Attilâ’nın İlâhî kudret tarafından dünyanın hükümdarı tâyin edildiğine, kılıcını da bu kudretin idare
ettiğine inandığım belirtir. Attilâ da diğer Türk kağanları gibi kâhinlere (kamlara) çok itibar eder ve
sözlerini dinlerdi. Bir çoban tarafından bulunup kendisine verilen efsânevî kılıcı da Tanrı’nın bir hediyesi
sayardı. Hunlar hükümdarlarının Tanrı tarafından gönderildiğine nasıl inanıyordu ise Avrupalılar
da öylece onları “Tanrının kılıcı” sayıyor ve günahlarından dolayı kendilerini cezalandırmak için
gönderildiklerine kani bulunuyorlardı. Bu inancın Orta-şark hıristiyanlannda ve Müslüman dünyasında
da mevcut bulunduğu görülecektir. Oğuz han’ın, Gök-türklerin ve Oğuzların rehberi kurt olduğu gibi
Hunlara da göç ve seferlerinde uğurlu bir geyik veya benzeri bir hayvanın önlerinde kendilerine yol
gösterdiğine, istilâlarını da bu suretle yaptıklarına inanıyorlardı” . Bu münasebetle aşağıda görüleceği
üzere, Süryani Mihael’in Oğuzların kurdu “köpeğe benzer” bir hayvan yapması gibi Avrupalıların da onu
geyik sanmalarını hatırlatabiliriz.
Gök-türkler, Kunların torunları olup, onların eriştiği millî şuur ve cihan hâkimiyeti mefkuresi tarihte
daha müstesna bir mevki işgal eder. Bu hususta bize kadar gelen millî ve yabancı vesikalar çok bol
ve değerlidir, ilk Gök-türk kağanı Tuman (Bumin), henüz istiklâl hareketine giriştiği ve yabgu unvanını
taşıdığı bir zamanda, M.S. 545 yılında, kendilerine Çin elçisi gelince “Bütün Türkler bununla devletlerinin
yükseldiğine inanıyor ve birbirlerini tebrik ediyorlardı”30. Daha sonra gelen Bizans elçisi ile vâki bir
konuşma Türklerin cİhân hâkimiyeti düşüncesine bağlı bulunduklarını açıkça meydana koyar. Filhakika
garbî Gök-türklerin hükümdarı İstemi Han Bizans İmparotoru Justinianus’a Manyak adlı bir elçi
göndermiş; imparator da Ze-markos adlı kendi elçisini, 568′de, hana yollamıştı. Kara-şar şehri şimalinde,
yazlık ordugâhı Ak-dağ civarında elçiyi kabul eden Türk hükümdarının görüşme sırasında gözlerinden
yaş akar. Zemarkos sebebini sorunca, O: “Atalarımızdan işittik, ki Garp imparatorluğu(Roma-Bizans)
nun elçileri geldiği zaman bu, bizim için, artık yeryüzünü fetih ve istilâ edeceğimize delâlet eder” cevabı
ile bu sevinç yaşlarını döktüğünü, cihan hakimiyeti inancının daha devletin kuruluşundan önce
mevcut olduğunu ve böylece komşu kavimlere de yayıldığını ifâde eder . İstemi han’ın oğlu ve halefi
Tardu Han, Ak-hunları kendi hâkimiyetine alan büyük zaferi üzerine, Bizans imparatoruna gönderdiği
mektubu: “Dünyada yedi iklim ve yedi ırkın büyük kağanından Romalılar imparatoruna…” ibaresi ile
başlar ve bu şuuru belirtir. Avar Hanının mektubu da hemen aynı duygu ve kelimelerle yazılmıştı “.
Gök-türklere ait Orhun kitabeleri ise baştanbaşa millî şuur, demokratik ruh, insanlık duygusu
ve cihan hâkimiyeti ideali ile dolu olup bu fikirlerin tarihinde misli olmayan bir eserdir. Kitabe: “Üstte mavi
182 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
gök, altta yağız yer ve ikisi arasında kişioğlu yaratılmış; kişi oğullan üzerinde de dedem Bumin ve İstemi
kağanlar hükümdar olmuşlardı. Onlardört tarafta bulunan düşmanları idareleri altına almışlar; harpten
vazgeçirmişler; başlılarını eğdirmiş ve dizlilerini çöktürmüşlerdi… Böylece sahipsiz ve teşkilâtsız Göktürkleri nizâma koyup hüküm sürmüşlerdir” hitabı ile bu mefkurelerini milletine ve dünyaya duyuruyor;
muahhar nesillere miras bırakıyorlardı.
Türk hakanı bu esaret devrinin utanç verici manzarasını çizerken de milletine Çinlilerin tatlı
sözlerine, yumuşak ipeklerine aldanmamasını, hilelerine karşı uyanık bulunmasını ve Çin’e giderse yok
olacağını ısrarla tekrarlamıştır: “Ey Türk milleti! Sen Ötüken’de oturup kervan ve kafileler gönderirsen
ebedî devletini muhafaza edersin.Türk kağanı burada oturdukça senin için bir kaygı olmayacaktır”
ifâdeleri ile millî şuur ve birliğe sahip olmak sayesinde hiç bir dış tehlikeden korkulmayacağına dair
inancını te’yid eder34. Bilge Kağan Ötüken’in mübarek (iduk) bir yer olduğunu, dünyayı idare için de
en müsait bir duruma sahip bulunduğunu belirtirken de vatan duygusunun şâ-hâne bir örneğini verir.
Türkler arasında bu an’ane o kadar kuvvetli ve yaygındır, ki Kâşgarlı Mahmud da Altay bölgesinin
kutsiyetini İslâm dini ile de te’yid ve takviye eder. Nitekim Hazret-i Peygamber’in “Türk’ler Allah’ın
ordusu” olduğuna dair kudsî hadîsi bu bölge ile alâkalı olarak kitabına derceder ve Tanrının Türk
milletini havası en sağlamolan bu ülkede iskân ettiğini söyler; Türklerde iyilik, güzellik, doğruluk, tatlılık,
büyüklere saygı, ahde vefa sadelik ve kahramanlık gibi yüksek vasıfların hâkim olduğunu ve asla kibir
yapmadıklarını da ilâve eder35. Çağdaş Bizans tarihçisi Menandros Türklerin bu yüksek hâkimiyet
bölgesini, dağlarının azameti ve meyvelerinin bolluğu ile sevdiklerini, buralarda hiç bir zaman bulaşıcı
bir hastalık ve zelzele vuku bulmadığını iftiharla söylediklerini, bu sebeple de bu bölgeyi takdis ettiklerini
ve burasını en kudretli kağanlara bir kanun ile ayırdıklarını yazar . Böylece Ötüken Türk hâkimiyeti
merkezi ve kudsiyeti dolayısıyla Kun, Gök-türk ve Uygurlarca, daha sonra da Moğollarca (Karakorum)
kıymet kazanmış ve imparatorluk kurmak için buraya sahip olmak telâkkisi hüküm sürmüştür.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
183
www.ulkuocaklari.org.tr
Bilge kağan (716-734) Türk milletinin saadet ve felâketinden haricî bir kuvvetin değil, sâdece
kendisinin mes’ûl olduğunu, beylerin kudretli, akıllı, âdil ve millî şuura sahip olması ve halkın da itaatli
bulunması sayesinde bir endişe olamıyacağını ileri sürerken yalnız millî şuur değil siyasî düşünceler
tarihinde de yüksek bir mevki alır. O, Gök-türk devletinin ilk kuruluş ve yükseliş devrinin gururunu
duyduğunu belirttikten sonra, elli yıl süren, Çin esareti zamanına ait acı hâtıraları halka anlatırken de
derin millî duygularını, ızdırabını ve milletinin kudretine de sarsılmaz bir imanla inandığını ifâde eder: “Ey
Türk ve Oğuz beyleri, milleti dinleyiniz! Üstte gök basmadığı ve altta yer delinmediği halde senin ilini ve
türe’ni (devlet ve nizâmım) kim bozdu? İtaatin sayesinde seni yükselten hakîm kağanına ve müstakil
devletine fenalık eden sensin. Silâhlı ve mızraklı askerler mi gelip seni dağıttı ve götürdü? Ey mübarek
Ötüken halkı! Siz kalkıp şarka ve garba göçtünüz. Kârın şu oldu: Kanın su gibi aktı; kemiklerin dağ gibi
yığıldı.Oğulların köle ve kızların câriye oldu” der ve sert ihtarım yapar: “Ey Türk milleti, titre ve kendine
dön?* Han bu ifâdeleri ile yer ve gök yıkılmadıkça hiç bir kuvvetin Türk milletini sarsamayacağını;
fakat buna rağmen elli yıl süren esaret devrinin kendi kusuru ve bünyesinden ileri geldiğini belirtir.
Burada Han’ın mes’uliyet yüklediği halk değil, beyler ve yüksek tabaka hakkında şikâyetçi olduğu
aşağıda görülecektir. Zira devletin kuruluşu ve yükselişinde kağanlar daima halkın hissesini millî şuur
ve vatanseverliklerini takdirle karşılamış ve bunu belirtmişlerdir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
DESTAN VE EFSANELERE GÖRE İSLÂM’DAN ÖNCE
TÜRK CİHAN HÂKİMİYETİ MEFKURESİ
Prof. Dr. Osman Turan
“Oğuz Kağan: Ey oğullarım!Çok savaştım, çok yaşlandım. Gök-Tanrı’ya borcumu ödedim.
“ (Oğuz Destanı)
Milletlerin yaşayış, düşünüş ve inanışlarını araştırırken millî destan, menkıbe ve efsâneler
bazen tarih vesikaları arasında birinci derecede ehemmiyet kazanır. Bunlar yalnız tarihin eksikliklerini
doldurmakla kalmaz; içtimaî ruhun akislerini, düşünce ve inançlarını meydana koymak bakımından da
çok mühim bir mevki işgal ederler. Bu sebeple Oğuz destanı ile başlamakta isabet vardır. Eski Türklerin
veya Oğuzların tarihî fetihlerini destanı bir şekilde anlatan Oğuz-nâme’ye göre ilk cihan hâkimiyeti
Oğuz kağan tarafından kurulmuştur. Nitekim destan Oğuz Han’ın Çin, Hindistan, İran, Azarbaycan,
Irak, Suriye, Mısır, Anadolu (Rûm), Rus ve hattâ Frenk ülkelerini fethettiğini anlatırken Kun (Hun), Göktürk ve Selçuk devirlerini şümulüne almakta ve hattâ destanın muahhar parçaları Osmanlılara kadar
uzanmaktadır. Türklerin ilk fâtih atası, bütün millî nizâm ve müesseselerin kurucusu sayılan Oğuz Kağan
semavî bir menşeden gelmiş ve harikulade vasıflara sahip olarak doğmuştur. O, daha çocuk iken birtakım
kahramanlıklar yapmış ve kendisi gibi gökten inen bir kız ile evlenmiştir . Destanın İslâmî rivayetine
göre Oğuz han daha doğuşunda, Müslüman olmadığı için, anasının südünü emmez. Büyüyünce de bu
din ayrılığı onunla babası Kara-han arasında mücadeleye sebep olur. Oğuz han babasına galip gelir;
tahta çıkar ve kağanlığını ilân eder. Dört tarafta bulunan bütün kavimlere elçiler gönderek “Ben artık
bütün dünyanın Kağanıyım” der ve hepsini kendisine itaata ve tâbiiyete çağırır. Esasen Oğuz han’ın
çok akıllı ve keramet sahibi olan müşaviri (veziri) Irkıl-hoca veya Uluğ-türk Tanrının cihan hâkimiyetini
kendisine verdiğini de tebşir eder: “Ey Kağanım, Gök-tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın”der. Aşağıda
görüleceği üzere Allah’ın birçok Oğuz kağan ve sultanlarına dünya hâkimiyetini bağışladığını Korkutata ve İslâm evliyası da müjdelemiştir.
Oğuz han ilâhî hâkimiyetini kabul etmiyen milletler üzerine seferlere Çıkıp dünyayı fetheder. Bu
fetih hareketlerinde Türk destan ve an’anelerinde mühim bir mevkii olan ve menşe efsânelerine giren
Bozkurt (Böri) Oğuz Han’ın da rehberidir. Gökten inen bozkurt: “Ey Oğuz, sen Urum (Roma) üzerine
gitmek istiyorsun; ben senin önünde yürüyeceğim” der. Oğuz kurdu takiple sefere çıkar; Urum ve Urus
(Rus) hükümdarlarını yener; Çin, Hind, Suriye ve Mısır ülkelerini fetheder .
184 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ben sizlere oldum kağan Alalım yay ile kalkan Nişan olsun bize “buyan” Boz-kurt olsun bize
“uran” .
İslâmî Oğuz-nâmede kurt çıkarılmış ise de Selçuklularla birlikte Yakın-şarka ve Anadolu’ya gelen
Oğuzlar destanla birlikte Boz-kurt hikâyelerini de getirmişlerdi. Nitekim XII. asır Süryanî tarihçisi Mihael’e
göre: “Yeryüzü Türkleri taşımağa kâfi gelmiyordu. Garba doğru ilerlerken önlerinde köpeğe benzer bir
hayvan (kurt) bulunuyor ve onlar da ona yetişemiyorlardı. Bozkurt hareket etmek istediği zaman “Göç”
(Yâni, kalkınız!) diye bağırıyor; Türkler de durduğu yere kadar onu takip ediyor ve orada çadırlarını
kuruyorlardı. Uzun zaman rehberlik eden kurt nihayet kaybolunca Türkler de artık geldikleri yerlerde
oturup kaldılar”, yâni Yakın-şark ve Anadolu’da göçlere son verip yerleştiler ifâdesi ile Oğuzlarla birlikte
destanlarının da nasıl geldiğini ve başka milletlerce de bilindiğini meydana koymuştur. Urallardan
Avrupa’ya göçen Hunların da önünde kendilerine rehberlik eden bir geyiğin bulunduğu rivayet edilmiştir.
Semavî bir nurdan doğan Bugu-han ve evlâdları elindeki kut taşı Uygurların saadetini ve hâkimiyetini
sağlıyordu. Bunun elden çıkması da onların Şarkî-Türkistan’a göçmesine sebep olmuştu.
Çin kaynakları Göktürkleri Kunlarm torunu gösterir. Tatarların (Cücen veya Avar) hücumuna
uğrayan ve imha edilen asîl bir Hun çocuğu Bozkurt tarafından kurtarılmış ve Göktürkler de onunla
kurdun nesli olarak türemiştir. Burada tarih ve destan birbirine karışmış; Göktürklerin bayraklarında kurt
başı bulunmuştur. Esasen Türk efsâne ve an’anelerinde mühim bir mevkii olan kurt hikâyeleri Hunlara
kadar çıkar. Bu sebepledir, ki kurt Türklerce at gibi uğurlu ve hattâ mübarek sayılmış; Kâşgarlı Mahmud
ve Dede-Korkut kitabının kaydettiği üzere bu telâkki İslâm devrine kadar gelmiştir . Oğuzlar arasında
kurttan başka her boyun kuşlardan ayrı ayrı mübarek (ıduk) sayılan birtakım ongunları da vardı. “
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
185
www.ulkuocaklari.org.tr
Destan Türk milletini Oğuz Han’ın oğullarından türeyen Oğuz boyları ile Oğuz han’ın kumandanları
sayılan Karluk, Kıpçak, Kanglı, Kalaç ve Uygurların nesli olarak bölümlere ayırırken Oğuzların hâkimiyeti
altında millî birliği, bu uluslar-arası münasebetleri ve hukukî mevkileri de bir nizâma bağlamıştır. Oğuz
dünya hâkimiyetini kurduktan ve ihtiyarladıktan sonra devletini altı oğlu arasında taksim ederken, feodal
esaslara rağmen, millî birliği devam ettirmek ister. Gerçekten Oğuz’un her oğlundan doğan dört torunu
ile çoğalan yirmi dört boy Oğuz milletini teşkil eder. Oğuzhan’ın üç oğlu Gün, Ay ve Yıldız’dan on iki
torunu (boy) sağ; Gök, Dağ ve Deniz’den on iki torunu da sol kolu teşkil eder. Oğuz han hâkimiyeti
temsil eden yayı birincilere, tâbiiyeti temsil eden oku da ikincilere vermiştir. Oğuz beyleri ve boylarının
siyasî ve hukukî münasebetleri de yayla ok münasebetine göre olduğundan sağdaki Boz-oklar, soldaki
Üç-oklara üstündür. Yâni üç-oklar Boz-oklara tâbidir. Bu hukukî kaide Selçuklulara ve hattâ bir dereceye
kadar Osmanlılara kadar devam eder. Millî ve yabancı çeşitli kaynaklarda Türk kağan ve sultanlarının
boy beylerine, tâbi’ Türk veya ecnebi hükümdarlarına ok göndermeleri kendilerinin yayı ve hâkimiyeti,
onların da oku ve tâbiiyeti temsil etmeleri dolayısıyledir. Gönderilen ok aynı zamanda hükümdarın
emrini ve huzuruna daveti ifâde etliğinden onu alanlar derhal hakan ve sultanların yanma koşar. Garbı
Göktürklere bazan On-ok adı verilmesi de onların büyük kağanlara tâbi’ on boya ve idareye ayrılmaları
ile alâkalıdır . Muharebe ve mühim mes’elelerde hakan ok gönderince bütün tâbi’ yabgu ve beylerin
iştiraki ile yüksek bir meclis (Kurultay) kurulur ve müzakereler olurdu.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Cihangir Oğuz han ile babası Kara-han arasında vukubulan mücadele, M.Ö. III. asır sonlarında,
Kun imparatoru tarihî Mete (Modun) ile babası Tuman arasındaki savaşın destanı bir in’ikâsından başka
bir şey değildir. Aslında Çin kaynaklarının ilk Türk fâtihi olarak gösterdiği Mete hakkındaki kayıtlan bile
daha Hunlar zamanında bu şahsiyetin destanı bir hüviyet kazandığını gösterir. Böylece Oğuz-nâme’nin
Hunlar devrine kadar çıktığını belirtmiş oluyoruz. Büyük Hun Tan-yu’su Mete’nin destanda Oğuz han
olduğunu gösteren başka sağlam deliller de vardır. Gerçekten Hunlardan Osmanlılara kadar devam
eden idarî, siyasî, sağ-sol teşkilâtı tarihî ve destanı bu iki hükümdara atfolunmakta ve bu suretle bu
iki şahsiyet birleşmektedir. Mete’nin imparatorluğu yirmi dört kumandana taksimi yirmi dört Oğuz beyi
ve boyuna tekabül eder. Her kumandanın maiyetinde 10.000 süvariden müteşekkil bir kuvvet (tümen)
bulunması, orduda bundan sonra 1000, 100 ve 10 kişilik birlikler ihdası da Mete’ye isnat olunmuştur.
Onun, fetihleri, teşkilâtı ve vatanperverliği cidden milletin kalbinde destanı hüviyeti ile de yaşamasına
imkân vermiştir. Destanın Oğuz boylarına tâyin ettiği hukukî mevki ve dereceler Türk cemiyetinde fi’len
yaşamış; bu da tarihî kayıtlarla meydana çıkmıştır. Esasen Oğuz han’a ait başka te’sis ve icadlar da
vardır.
Oğuz han altı oğlu ile birlikte dünyayı fethedip cihangir olduktan sonra ana-yurduna (yurt-i
aslî) döndü. Bir “Uluğ Kurultay” topladı. Binlerce hayvan keserek azîm bir toy yaptı; altun bir otağ kurdu.
Üç büyük oğlu Boz-oklar sağda, üç küçük oğlu Üç-oklar solda oturdu: “Ey oğullarım! Çok savaştım;
artık çok yaşlandım. Düşmanları ağlattım; dostları sevindirdim. Gök-Tann’ya borcumu ödedim” dedi ve
yurdunu oğulları arasında taksim etti. Ok-yay münasebetlerine göre Üç-okların Boz-oklara tâbiiyetini
bildirdi. Türeye ve birliğe bağlı kalmalarını vasiyet etti. Herbirine ait hukukî mevki (orun) ve damgaları
belirtti; onların ongunlarım gösterdi. Destanın İslâmî rivayeti Oğuz handan sonra Sır-derya boylarında
yaşiyan Oğuzların ve onların yabgularının hayatlarını içine alır. Onlardan sonra da Selçuklulara ve,
muahhar parçaları ile de, Osmanlılara kadar uzanır. Dede-Korkut, Oğuz han tarafından inşa olunan
ve yabguların payitahtı olan Yengi-kent şehrinde oturur. Oğuznâme’ye ve Dede-Korkut kitabına göre
o çok yaşlı, ak sakallı, çok akıllı ve tecrübe görmüş, keramet sahihi bir insandı. Hanların tâyinlerinde,
devlet işlerinin müzâkerelerinde, kurultay ve toylarda başlıca söz sahibidir. Çünkü an’aneye göre
Dede-Korkut’un kerametleri, hikmet ve hikâyeleri çoktur; istikbal için ne demişse çıkmıştır. Eski devrin
Samanları ve İslâm devrinin evliyası vasıflarını gösteren Dede-Korkut, Oğuz yabgularının başlıyan
hâkimiyeti gibi son cihangirliğin de, Oğuz boyları arasında birinci hukukî mevkii bulunan Kayı kabilesine
ve Osmanlılara intikal edeceğini de kerameti ile keşfetmiş ve müjdelemiştir. Filhakika Dede-Korkut
kitabının başında: “Resul aleyhisselâm zamanına yakın Bayat boyundan Korkut Ata dirler bir er koptu.
Oğuz’un ol kişi tamâm bilicisiyidi, ne dirise olurdı. Bir gün Korkut Ata eyirti: Âhir zamanda hanlık girü
Kayı’ya değe kimesne ellerinden almaya, âhir zaman olup kıyamet kopmea. Bu didüğü Osman nesüdür. Uşda sürilüp gideyorur…” ifâdesi Korkut-ata’nın kerametleri arasında nakledilmiştir.
Dede-Korkut’a affolunan bu keşif ve tebşir ilk Osmanlı vakayi-nâmelerine ve bazı muahhar Oğuznâme parçalarına da intikal etmiştir. Filhakika H. Murad devrine ait türkçe Selçuk-nâme aynen bu metni
ihtiva eder ve Şöyle başlar: “Pâdişâhımız Sultan Murad Han, ki eşref-i Âl-i Osman’dur ve padişahlığa
enseb ve elyaktır. Oğuzların kalan hanları uruğundan ve Çingiz han uruğunun mecmuundan ulu asil
ve ulu sükükdür”. Nitekim tarihî ve destânî rivayetlerde Kayılar daima başta gelmiştir. Osman gazi
186 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
de Selçuklulara karşı Gök-alp neslinden gelmekle iftihar ediyor ve hâkimiyet hakkının kendisine ait
olduğunu ileri sürüyordu. Bu sebeple de Osman Gazi’ye “Siz Kayıhan neslindensiniz.Kayıhan hod
Oğuz beylerinin, Oğuz’dan sonra ağaları ve hanları idi. Gün-han vasiyeti ve Oğuz türesi mucibince Oğuz
neslinden kimse olmayıcak; hanlık ve padişahlık Kayı soyu var iken özge soya değmez” düşünceleri
bildiriliyordu”
Millî destan ve an’anelerle asırlarca milletin kalbinde, cihangir olarak, yaşayan Oğuz-han İran
kaynaklarında Afrâsyâb adı ile geçer. Şahnâme’ye göre Türklerin ilk fâtihi olan Afrâsyâb da Türkistan,
İran, Azarbeycan, Hindistan ve Rum ülkelerini fethetmiş; buralarda bir çok şehirler kurmuş ve hâtıralar
bırakmıştır. Destan dışında kalan kaynaklar da bu hâtıraları kaydetmişlerdir. Fakat ona ait hâtıraların
en fazla Sırderya ve Isık-göl havâlisinde temerküz ettiği de millî ve İranî eserlerde gösterilmiştir. X. asır
Arap müellifi Mes’udî de Türklerden ve Türk hakanlarından, Çin ile Horasan arasında oturan ve bir
çok şehirlere sahip bulunan çeşitli Türk kavimlerinden, Oğuz, Dokuz-Oğuz, Karluk, Gimek, Hazar ve
Barskan’lardan, Fergana ve Taşkent bölgelerinde oturan uzun boylu ve güzel Karluklardan bahsettikten
sonra: “Afrâsyâb bu Türkler’in hükümdarı ve hakanlar hakanı olup bütün Türk ülkelerine hâkim idi;
diğer hanlar ona tâbi bulunuyordu. İran’a hükmeden bu Afrâsyâb bu hakanlara mensup idi.” derken onu
Göktürk (Oğuz) menşeine ve hanedanına bağlıyordu.
Kâşgarlı Mahmud Türklerin Afrâsyâb’a Alp-er Tunga dediklerini ve onun dünya hükümdarı (Ajun
begi) olduğunu bildirir. O, Afrâsyâb veya Alp-er Tunga için Türklerce matem âyinleri yapıldığını ve
mersiyeler söylendiğini yazar ve bu münasebetle de şu kıt’ayı kayd-eder:
Alp-er Tunga öldi mu Issız ajun kaldı mu Özlük öcin aldı mu Emdi yürek yırtlur
“Yâni Afrâsyâb öldü; dünya ıssız kaldı; felek öcünü aldı. Şimdi, onun devri -ve devleti düşünülerek,
yürekler yırtılmaktadır.”. Kâşgarlı “Afrâsyâb için yapılan bir matem âyininde herkesin kurt gibi uluduğunu,
gözyaşları döktüğünü ve haykırarak yakasını yırttığını” anlatan başka bir manzumede de bu destânî
kahramanın Türkler arasında ne kadar derin hâtıralarla yaşadığını gösterir.
Cihan hâkimiyetinin Selçuklulara ve Osmanlılara tarihî rü’yalarla ve şeyhlerin tebşîrâti ile
bildirilmesi de bu eski an’ane ve inancın İslâmî bir mahiyet almasından başka bir şey değildir. Selçuk’un
babası Dukak, rü’yasında göbeğinden üç ağacın çıktığım, her tarafı saran dallarının göklere yükseldiğini
görmüş ve bunun üzerine Korkut-ata dakendisine evlâdlarınm cihan pâdişâhı olacağını müjdelemiştir.
Diğer rivayete göre İslâmiyeti kabul eden Selçuk rü’yasında ateşe idrar yapmış ve bu suretle sıçrayan
kıvılcımlar dünyayı sarmıştır. Bu da Selçuk oğullarının dünyaya hâkim olacağı şeklinde tâbir edilmiştir.
Üçüncü rivayete göre de İslâmiyeti kabul eden Dukak olup Kur’an’ı çok tâ’zim ettiğinden rü’yasında
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
187
www.ulkuocaklari.org.tr
İslâm kaynakları Uygur, Karahanlı ve Selçuklu hanedanlarının Afrâsyâb’a mensup olduklarını ifâde
ederlerken bu münasebetle, onu tarihî ve millî an’aneye uygun olarak, Oğuz-han ile birleştirmişlerdir.
Türklerin Afrâsyâb’a Alp-er Tunga dedikleri rivayeti bazı İslâm kaynaklarına Tunga Alp şekli ile geçmiştir.
Orhun kitabelerinde de matemi yapılan bir Tunga Tekin’e rastlanmıştır. Afrâsyâb’a ait rivayetler, onun
iran’ı fethedip orada hükümdarlık yapması dolayısıyle İran destanında, tarihî ve edebî kaynaklarında
çok geniş bir yer almış ve Arap menbalarına da girmiştir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Hazret-i Peygamber kendisini ve oğullarını takdis etmiş; ashabının da dualarını almıştır . Osman
Gazi’nin rü’yası da cihan hâkimiyeti inancını aksettirir. Rivayete göre Osman Gazi Şeyh Edebali’nin
zaviyesinde misafir iken Kur’an’ı çok ta’zîm eder. Yatınca, geceleyin, rü’yasında Şeyhin kucağından
çıkan bir ay kendi koynuna girer. Bunun üzerine Osman Gazi’nin göbeğinden çok muazzam bir ağaç
yükselir ve dalları dünyayı sarar. Bu rü’yayı dinleyen Edebali Osman beye: “Padişahlık sana ve nesline
mübarek olsun ve kızım Mal-hatun da senin helâlin olsun” der. Böylece Osman Gazi Şeyh’in damadı
olur ve Osmanlı imparatorluğunun da cihâna hâkim olacağı keşfedilir .
Türk cihan hâkimiyeti nasıl destanlarda akisler bırakmış ise felâket devirleri de menkibe ve
efsâneler hâlinde öylece millî vicdanda yaşamıştır. Kunların inkırazı üzerine onlardan bir boy Altay
dağlarına sığınmış; bir kaç asır kaldıktan ve kuvvetlendikten sonra atalarını ezen Tatarlara (Avar ve
Cücenlere) karşı intikam almışlardır. İşte Gök-türklerin kurt efsânesi ve Ergenekon’dan çıkış destanı
yeni bir cihan hâkimiyeti devrinin hikâyesidir. Uygur destanına göre de kendi saadetleri Kut taşı (dağı)
ile alâkalı olarak başlar; onun kaybı ile felâket ve göç ile sona erer. Bu da Kırgızların 840′da Uygur ilini
istilâları ile olduğu halde destan bu hâdiseyi de Çinlilerin hilelerine bağlar. Böylece millî vicdan tarihî
hâdiseyi unutmuş ve her felâketin menşeini Çinlilere atfetmiştir.
188 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Kızılelma
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı Genel Merkezi
Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
189
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
KIZILELMA
H. Nihal Atsız
Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir. Toplumlardaki kişileri birbirine bağlayan nesne,
sadece kök birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür.
Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı “and” ve “uzak
hedef” demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine
karşı içten sözleşmiş gibidirler.
Ülkü, ilkönce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuuraltında, hayallerinde doğar
ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha
sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da
ülkülü millet, kahramanlar ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür;
önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir.
Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün
bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavuşmaktır. Aşağı yukarı, her millet, aynı
şekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında
farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavuşmak!
Türkler, kendi ülkülerine niçin “kızılelma” demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki
saflık ve tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı,
ülkünün aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir.
Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip şekillenmiş ve konak konak, Türk
büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmiştir. Bu büyük düşünce olmasaydı,
XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, ençok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında
rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlaşmış döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya
çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teşkilat ve medeniyet şaheserini
yaratamazdı.
Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü
olaylara bakmak yeter:
190 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teşkilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri
olan Arap Birliği düşüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin
işinde İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları
ve değerleri artmıştır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan şu olay, Arapların itibarını göstermesi
bakımından manalıdır: Birleşmiş Milletler teşkilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin beşi “Amerika,
İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900
yıllık büyük bir geçmişi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmış bulunan Türkiye bu seçimde
ancak bir tek oy alarak Konsey’e giremediği halde, İngiliz işgalinden henüz kurtulamamış olan ordusuz,
donanmasız Mısır, 45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birleşmiş Milletler teşkilatına
dahil bulunan 50 devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüştü.
1946’da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye’ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45
oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye’nin Türkiye`ye tercih edilmesinin
sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düşmanlarının
bile saygısını kazanmıştır.
Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu
millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpışıyor. Milli kahramanlar
ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağışlanma dileğinde bulunurlarsa ölümden
kurtulacakları halde, İngiltere’den af dilemeyerek milletlerine şeref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli
ülkü sayesinde, Filistin’deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin’de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız
Araplarla değil, koca İngiltere ile savaşı göze alıyor, Amerika’ya meydan okuyor. Milli ülküye yapışmak
sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmişledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karşı bir şey
yapamıyor. Tebaasında bir tek kişinin hapse atılmasını savaş sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz
askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz
çavuşlarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.
Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu
kuvvet maddi değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.
Biz ise bir yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmış görünürken, bir yandan da
kendimizi baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye
alay ettik. Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermiştir ki, kimseden bir şey istememek, herkesle hoş
geçinmek, ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak,
büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. “Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir
topluluk” olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız.
Buna razı değilsek milli ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü
diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
191
www.ulkuocaklari.org.tr
Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp
düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız
kitaplarda kalmış olan İbrani dilini diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmaları ile
dünyaya örnek olmuşlardır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülküler için “maddi faydası nedir?”, “uygulanabilir mi?” diye düşünmek doğru değildir. Hiçbir inanç
riyazi mantığa vurulmaz. Tanrı’nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememiştir. Fakat yüz milyonlarca
insan ona inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.
Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi
rahatı ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde
çıkabilir. Fakat bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister
istemez bu milli akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli
ülküyü güya milli çıkar adına baltalamasının önüne geçmektir.
Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaştığını görürsünüz. Ortak düşüncesi
olmayan toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düşünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı,
nezaket kalmaz. Bencillik, kabalık, rüşvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddileşmiş bir
insan vatan için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam
yabancı ile işbirliği yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin
manevi besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri
yerlerse; Türk milleti de “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı
ve zehirli fikirlere el uzatıyor.
Fakat artık bu devir kapanmıştır. Gittikçe uyanan milli şuur karşısında gafiller ve hainler, Türk
milletini daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.
Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır:
Demez taş, kayaYürürüz yaya…Türküz, gideriz Kızılelmaya.
Kaynak: Nihal ATSIZ, Kızılelma, 1.sayı, 31 Ekim 1947
192 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
KIZILELMA
Prof. Dr. Semih Yalçın
Türkler, özellikle Oğuz Türkleri arasında cihan hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir
mefhum veya mefkuredir. Kızılelma, Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken
bazen bir belde,bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya cihan hâkimiyetini
temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak yahut top olarak tahayyül edilmektedir.
Bu altın top bazen zaferin işareti, bazen hâkimiyetin sembolü, bazen de fethedilmek üzere hedef seçilen
yerin sembolü olarak ifade olunmuştur.Türklerde çok eski inanç ve töreye dayanan Kızılelma, Türkistan
sahasından Hazar Denizi’nin doğusundan gelen Oğuzların, Hazar kağanının ipek çadırının üzerinde
hâkimiyetin ifadesi olarak bulunan altın top (Kızılelma’yı)ele geçirmeyi ülkü edinmişler.
Buradan İran’da hüküm süren Türk boylarına, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı Türk
devletinin Macaristan’da bulunan Kızılelma’yı bulup ele geçirmelerinden sonra fethetmek istedikleri
yerlerde bir Kızılelma’nın varlığına inandığı ve bu uğurda mücadele ettiği görülmektedir.
Türkler, inandıkları Tek Tanrı’nın dünya hâkimiyetini kendilerine ihsan ettiğine iman etmişlerdi.
Bunu Bilge Kağan’ın; “Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum”
sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan’ın ağzından Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi; Türk
Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan’ı ve anam İl Bilge Hatun’u gökten tutup yükseltmiştir.
“Ben sizlere oldum kağan Alalım yay ile kalkan Nişan olsun bize buyan Bozkurt olsun bize uran”
Turdı Han’ın 598 yılında Bizans İmparatoru Maurikianur’a gönderdiği mektupta geçen ; «Dünyada
yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı...» ibaresi ile Tuna Bulgarlarının hanı Melemir Han’ın kendisi ve
şahsında ifadesini bulan Türkler için kullandığı; “Tanrı tarafından gönderilmiş Tanrı’ya benzer Melemir
Han...” ifadesi Türk milletinin İslâmiyet’ten önceki dönemde Tanrı tarafından kutlu kılınmış olduğu
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
193
www.ulkuocaklari.org.tr
Oğuz Kağan’ın doğumundan itibaren ilahi bir nurla beslendiği tarihî ve efsanevî kaynaklarda
yer almaktadır. Oğuz Kağan’ın Tanrı tarafından ilâhî kudretle techiz edilmesinin yanında yardımcısı ve
rehberi de aynı kaynaktan beslenmiştir. Gökten indirilmiş Gök-Börü (Bozkurt) Oğuz’un seferleri sırasında
ona kılavuzluk yapar. Oğuz Destanı’nda geçen şu mısralar bunu en güzel şekilde izah etmektedir:
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
inancını göstermektedir. Bu ve buna benzer çeşitli inançlar, Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden
sonra da devam etmiştir. Kendilerini Tanrı tarafından dünya nizamını sağlamak için gönderildiklerine
inanmışlardır. Zira Türk insanının mücadeleci ruhu ve cihan hâkimiyeti ülküsü İslâmî inanışa da
uygundu. İslamiyet’ten önce kahramanlara verilen ‘Alp’lik unvanı, İslâmiyet’ten sonraki dönemlerde
alp-eren şeklini alıyor, böyle hayat buluyordu. “Benim Türk adını verdiğim ve şarkta yerleştirdiğim bir
ordum vardır. Bir kavme gazaplandığım zaman onları o kavmin üzerine saldırtırım” mealindeki hadis-i
kutsi, İslâm dünyasında Türkler hakkında söylenen rivayet ve kehanetlere örnektir. Hz.Muhammed’in;
“Horasan’da Arap olmayan, güzel yüzlü hâkim bir insan zuhur edecek; onun adı da benimki gibi
Muhammed olacak ve Büveyhilerin baskısına son verecektir. Horasan’dan Büyük Dervazat’a kadar
fetihler yapacak. Irak, İran ve Mekke hutbelerinde adı okunacaktır “ mealindeki hadis ile “Türkler size
dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız” mealindeki hadisler bütün İslâm dünyasında dilden dile
yayılmaktaydı.
Türkler, gerek İslâmiyet’ten önceki Gök Tanrı inancı zamanında, gerek İslâmî dönemde
kendilerinin Tanrı tarafından dünyaya hükmetme ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına ve hayat
felsefesinin bu düşünce ile şekillenmesi gereğine inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren dünya
nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk milleti, İslâmiyet’i kabul ederek maddî ve manevî
yönden bir yükselişe erişmişlerdir. İdeallerini, kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini bu iman
kaynağından beslemişlerdir. Bu kaynak Kızılelma’nın manevi yönünü teşkil eder. Tarih ilminin tespit
ettiği ve kendine mahsus ileri bir kültür örneği olan Bozkır kültürü, M.Ö. l500-l700 yılları arsında teşekkül
eden ve yaşayan örnek bir kültür olarak bilinmektedir. Atın ehlileştirilmesi ve demirin ileri bir teknikle
işlenmesi bu kültürün önemli özelliğidir.
Mücadeleci bir yapıya sahip olan Türk milleti, bunun gereği olarak ihtiyaçları ölçüsünde seyyar
evler, hastaneler ve eğitim kurumları yapıyorlardı. Bu hâl onların kolay hareket etmelerine, mekân
değiştirmelerine imkân sağlıyordu. Bunun yanında medeniyetin ölçüsü sayılan giyinme, en pratik ve en
kullanışlı seviyededir.
Madde ile ruh,mazi ile hâl ve muhafazakârlık ile inkılâpçılık, Türk insanının yapısında öyle
kaynaşmıştır ki, bu kaynaşmanın eseri, siyasî, içtimaî ve hukukî nizam, Türk devletlerinin ihtişamında
belirerek yüzyıllarca yaşamış ve milletin yaşamasını sağlamıştır.
Bu birleşme, Türk milletinin sosyal yapısı ile yakından ilgilidir. Sosyal yapının çekirdeği olan
ailenin sağlam olması, bunun uruğ, boy, budun şeklinde teşkilâtlanması, buradan devletin doğmasına
ve devlet kanalıyla bir milletin ideallerini gerçekleştirmesi sonucunu getirmektedir. Aile, uruğ, boy ve
il (Devlet)in sağlam teşkilâtlanması bir yandan millî ideallerin ve mefkûrelerin birliğini sağlıyor, bir
yandan da Türk ruhundaki dinamizm ve hürriyet fikrinden olsa gerek, büyük devletlerin kurulması
yanında parçalanmayı da beraberinde getiriyordu. Bu tarz katı devletçilik şekli, âdeta kendi arasında bir
yarışa zemin hazırlıyor, Türkün Kızılelma’ya gitmesini daha da dinamik kılıyordu. Türk milletinin sosyal
yapısı, sosyal yapıyı ayakta tutan maddî ve manevî dinamikler, onların Kızılelma’ya yol almalarını
gerektirmekteydi. Binlerce yıldan beri milletin şuuraltına yerleşen bu duygu, tarihî dönemler itibariyle
yeniden zuhur ediyor, yeniden millete hayat veriyordu. Onların hayata sıkı sıkıya bağlanmalarını ve
194 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
kendi dinamiklerini korumalarını sağlıyordu. Oğuz Han’dan Alparslan Türkeş’e kadar Kızılelma ülküsü
Türk milletinin var olma ve idare etme idealinin en üst seviyede olmasına işaret sayılır. Oğuz Kağan,
hâkimiyetin sembolü olarak altın evini kurar,altın evin kurulmasından sonra sefere çıkar. Bunlardan
ilki Hint seferidir. Hint ve Çin ülkelerini topraklarına katan Oğuz Han’ın elde etmek istediği Pekin
Kızılelması’dır. Tarihçiler Çin’in (Pekin) Kızılelma olarak telâkki edildiği konusunda ittifak etmişlerdir.
Karanlıklar ülkesi, Çin ve Hint ile bütün Orta Doğu ve Kafkasları birleştiren ve burada hâkimiyet
tesis eden Oğuz’dan sonra Hunlar tarih sahnesine çıkarlar. Batılıların Tanrının Kılıcı diye isimlendirdiği
Atilla’nın hedefi batıdır. Ares Kılıcı olarak isimlendirilen dünya hâkimiyetinin vasıtası olan kılıç, Atilla›nın
Kızılelma olarak batıyı seçmesine vesile olmuştur.
Abdalan-ı Rum, alp eren Şeyh Edebali ve onun damatları Osman Gazi ile Tursun Fakı...
Oğuz’un Anadolu’daki Korkut Atasıdır. Osman Gazi’ye Selçuklunun bittiğini belirtir ve “Ona sultanlık
veren Tanrı bana hanlık verdi. Eğer minneti şu sancak ise ben kendi sancağımı götürüp uğraştım.
Eğer o, ben Al-i Selçukum derse ben de Gök Alp (Oğuz Han) oğluyum” dedirtir. Osmanlı Türk Devleti
bu düşünceler üzerine kurulduktan sonra Kızılelma denilen büyük idealde açılım kazanır. Osmanlının
ilk Kızılelması, Anadolu’da beylikler dönemine son verip Türk birliğini sağlamak olmuştur. Bunun için
çeşitli mücadelelere girişen Osmanlılar, kardeş katline kadar varan büyük fedakârlıklar göstermekten
çekinmezler. Gerek iç mücadeleler, gerek Moğol istilâsı bir yandan sıkıntıları getirirken, bir yandan da
büyük ideallerin gerçekleşmesi için dinamik bir güç oluşturur. Sadece Türk milleti için değil, dünyadaki
bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen ve kendine mahsus özellikleri haiz olan İstanbul,
Osmanlının büyük Kızılelması olarak görülür. Hakkında çeşitli rivayetlerin dilden dile dolaştığı İstanbul,
Fatih Sultan Mehmet’in dahiyane idare ve olağanüstü iradesiyle Türklerin hâkimiyetine girer.
İstanbul›un fethinden sonra Türk milleti için Kızılelma Roma›ya, St.Pierre’nin kubbesine taşınır.
Burası Katolik dünyasının kalbidir. Türklerin hedefi artık Roma’dır. Zira Fatih döneminde yapılan Ortanto
(İtalya) seferinin sebebi de budur. Roma Kızılelmasının düşürülmesidir. Atilla’dan sonra Roma›yı
düşürmek Osmanlı Türklerinin büyük hedefleri arasındadır.Bir efsane Kızılelmanın Roma’ya taşındığını
anlatır ve Türk’ü Roma’ya koşturur. Efsaneye göre, Kızılelma, Dağıstan’dan I.Anuşirvan tarafından İran
hazinesine konulmuş,oradan da Roma’ya kaçırılmıştır. Bu anlatım tarihî kaynaklarda yer almaktadır.
Bundan başka çeşitli mektup örnekleri, elden ele dolaşarak Türkleri Kızılelma’ya (Roma) davet eder.
Bir başka Kızılelma ise Macaristan’dır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
195
www.ulkuocaklari.org.tr
Hz. Muhammed’in; “İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel
kumandan ve onun askerlerine ne güzel askerlerdir” hadisi ile müjdelenen ideal, hayata geçirilir.
İstanbul’un fethine kadar anlatılan, ancak İstanbul’un fethi ile olgunlaşan Kızılelma , Türk’ün dünyaya
hâkim olma duygusunun bir ifadesi olarak hayata geçmiştir. Evliya Çelebi, Hz.Muhammed’in doğumunda
ateşgedelerin sönmesi ve Tak-ı Kisra’nın sükûtu gibi harikulâde hadiseleri anlatırken Ayasofya kubbesiyle
birlikte İstanbul Kızılelması-nın düştüğünü zikretmektedir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Kızılelma, tarihimizde Türk birliği olarak da telâkki edilmiştir. Azerbaycan sahasından Ahunzade
Mirza Feth Ali Bey’in yaktığı dilde Türkçülük meşalesi, İstanbul’dan eğitim sahasında Süleyman Paşa
tarafından yakılmaya devam edilmiştir.
Buharalı Şeyh Süleyman Efendi’nin İstanbul’a taşıdığı Türk birliği fikri, Ahmet Mithat Efendi,
Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, Necip Asım Bey ve Veled Çelebi tarafından yaşatılmaya
başlanmıştır. Özellikle 19. yüzyılın sonunda l898 yılında Türk-Yunan savaşının olması, Türkiye’de
Türkçülük fikrinin daha süratli kabul görmesini sağlamıştır. Dönemin aydınları, bir yandan Selanik’te
Genç Kalemler hareketini başlatırken, bir yandan da İstanbul’da Türk Derneğini kuruyorlardı.1908
yılında kurulan bu derneği,aynı gayeleri takip eden Türk Yurdu izliyordu (1911). Türk milletinin tarihini,
dilini, edebiyatını, etnolojisini,sosyal ve siyasî problemlerini araştırmak ve halletmek gayesini güden
bu derneğin faaliyetleri kesintisiz olarak l933 yılına kadar devam edecektir. Emrullah Efendi, Bursalı
Tahir, Ziya Gökalp,Tunalı Hilmi, Ağaoğlu Hikmet gibi şahsiyetlerin omuzlarında gelişen Türkçülük
cereyanı,1900’lü yılların başından itibaren yanına siyasî ve askerî kesimlerden de destek almak
suretiyle olgunluk kazandı
Ziya Gökalp’in fikri birikimi,Türkçü düşüncenin merkezinde yer almasını sağladı.1920 yılında
kurulan Türkiye Devleti, bu fikri birikimin ürünü olarak tarihteki yerini aldı. Kızılelma›nın Turan olarak
şekillendiği bu dönemin en büyük ve ilk safhası olan Türkiye Devleti kuruldu. Zira Turancılık üç aşamalı
bir fikir sistemi olarak ortaya atılmıştır. Bunlar sırasıyla, Türkiyecilik, Oğuzculuk (Türkmencilik) ve Turan
(Türk Birliği)dır. Turan Devleti fikrinin savunucularından biri olan Ömer Seyfettin, devletin yönetim şekli
olarak İlhanlığı teklif eder.
Aynı fikrin sonraki temsilcilerinden biri olan Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Devleti olarak
isimlendirilir. 1920’detamamen Türk millî düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye Devleti, İkinci Dünya
Savaşı’na kadar bu temel felsefe üzerinde hayatiyet bulur. 1940’lı yıllarda iyici filizlenen bu düşünce,
döneminde birçok şahsiyetin yetişmesine ve fikrin yayılmasına vesile olur. Kızılelma’nın Türk milletinin
manevî besini olduğunu söyleyerek bunu Turan fikri ile kuvvetlendiren Nihal Atsız ve 1960’lı yıllardan
itibaren Kızılelma, Turan fikrini Türk politik çevrelerine taşıyan ve doktiriner bir çehresi olan Alparslan
Türkeş. Millî devlet-güçlü iktidar sloganıyla kitlelere aktarılan düşüncenin ilk safhası güçlü bir Türkiye
Devleti idealidir. Tamamen inkılâpçı bir ruha sahip olan siyasî görüş, Dokuz Işık doktirini ile güçlü
ve bulunduğu konumda çevresinin güç odağı olan Türkiye Devleti’ni gerçekleştirmek gayretindedir.
Nitekim yüzyılımızın son çeyreğinde dünyada olan gelişmeler bu fikrî ve siyasî görüşün haklılığını
ispat etmektedir. Millî ülkü olan Kızılelma, Türk birliğinin, yani Turan’ın tesisidir. Bunun birinci dönemi
bağımsızlık, ikinci dönemi birlik, üçüncü dönemi ise fetihler dönemidir. Buradan hareketle denilebilir ki,
tarihî dönemlerden itibaren tecrübelerle sabit olan Türk birliği fikri, günümüzde yeniden hayat bulmuştur.
Özellikle yetmiş yılı aşkın bir süredir Rus egemenliğinde yaşayan Türk gruplarının bağımsız devletler
olarak dünya devletleri içinde yer almaları başka Türk gruplarının şimdilik federasyon yapısı içinde yarı
bağımsız olmaları ile başta Türkiye ile olmak üzere Türk devlet ve toplulukları arasında başlayan iş
birliği, Türk›ün Kızılelma›sı olan Turan›a giden bir yol olarak görülmektedir.
196 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ulaşılması gereken hedef, mefkûre olarak anılan Kızılelma, zaman zaman coğrafî yerlere isim
olarak verilmiştir. Bu yer veya varılması gerekli coğrafyalar Macaristan, İstanbul, Roma, Engirüs, Viyana
gibi beldeler olmuştur. Ancak sadece coğrafî yer, ulaşılması, fethedilmesi gerekli belde olmaktan çok,
Kızılelma,Türk milletinin hedefi olarak zihinlerde yer etmiştir. Zaman zaman bir devlet olma ideali olan
Kızılelma, çoğu kez Türk birliği idealinin ismi olmuştur. Bugün de Türk milletinin birleşme ideali, Turan
Devlet fikri olarak yaşamaktadır.
www.ulkuocaklari.org.tr
Görüldüğü gibi Kızılelma konusunda netice olarak şu söylenebilir; “Türkler için Kızılelma, üzerinde
düşünüldükçe uzaklaşan ancak uzaklaştığı oranda cazibesi artan idealler veya hayallerdir.”
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
197
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
KIZILELMA
Nevzat Kösoğlu
Kızılelma, Türk milletinin tarihî ülkülerini temsil eden bir kavramdır. Türk ülkücülüğünün
Kızılelması, sabit ve belirli bir şey yahut yer değildir; soyut bir ülkü kavramıdır. Her dönemin kültürü,
gerilim gücüne göre onu isimlendirir, somut bir hedefle belirler ve anlamlandırır. O zamanın Kızılelması
bilinen bir yer olur; ancak, oraya varıldığında Kızılelma ele geçirilmiş olmaz. Kızılelma bu defa, daha
ileride ve yine belirli bir yere gider: Ona hiçbir zaman ulaşılamaz. Kültürün Kızılelma hasreti yahut
hırsı, her seferinde ülküsünü yenileyerek toplumu ileri sevkeder. Türk milletinin yükseliş dönemlerinde
Kızılelma, cihan hakimiyeti ülküsü olarak algılanmıştır.
Eskiden, Moskova ve Roma için de, bu isim kullanılmıştır. Mütercim Âsım›ın yazdığına göre,
“Eğer aman vermeseler, bizim Yeniçeriler Kızılelma’ya kadar giderler ve Moskof nâmını sahife-i âlemden
fekkederler imiş.”
Türk tarihinde, Hunlardan itibaren bir dünya imparatorluğu olma ve yeryüzüne düzen verme
ülküsünün tezahürleri görülür. Türk hakanları, “Güneş bayrağımız, gökyüzü çadırımız” diyerek bu
egemenlik ülküsünü dile getirir, kendilerini sınırlamazlar. Hazar civarında, Göktürk hakanı Bizans elçisini
kabul ettiğinde, bu olay, Türkün dünya hakimiyetinin bir işareti olarak yorumlanır; “Atalarımızdan böyle
duyduk ki, Türkler cihana egemen olacaklar, bunun başlangıcı da Batı elçisinin gelmesi olacak.” Kızılelma
ülküsü, Türk topluluklarının Müslümanlaşmasından sonra kavuştukları yeni fetih ve gazâ ruhuyla tam
örtüşmüştür. Özellikle yükseliş dönemlerinde açık bir ilke ve heyecana dönüşen cihan hakimiyeti ülküsü
de buna katılınca, Kızılelma simgesi çok canlı ve sürekli güncel bir içerik kazanmış oldu. Kuvvetli bir
fetih duygusu halinde ortaya çıkan Kızılelma, Türk boylarının sürekli olarak Batı’ya akışlarının ülküsü
haline geldi. Anadolu’ya girişten itibaren hiç eksilmeyen fetihler, Anadolu’nun Türkleşmesi süreci de,
bu ülküyü besleyen gerçekçi ve toplumsal gelişmeler oldu. Nihayet, i’lâ’yı kelimetullah (Allah’ın adını
yüceltme) gayreti, Selçuklulardan itibaren bu ülkü ile örtüşen ve onu besleyip, ufkunu genişleten bir rol
oynadı.
Yazılı metinlerde Kızılelma’nın ilk göründüğü yer İstanbul’dur. Ayasofya’nın önündeki bir sütun
üzerinde, at üstündeki Justinyanus heykelinde, Bizans imparatorunun elinde kızıl bir küre yahut bir
198 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
altın top varmış. Bir başka rivayete göre, bu top Ayasofya’nın kubbesinde imiş. Bu küre Bizans’ın
dünya hakimiyetini temsil edermiş. XIV. yüzyılda bu heykelin yıkılması ve kürenin düşmesi, Bizans
egemenliğinin sonunun geldiği ve kapılarını Türklere açıldığı şeklinde yorumlanmış. Bu heykelin yüzü
Anadolu’ya dönükmüş ve Justinyanus’un, “Beni yıkacak olanlar buradan gelecek” diyerek, Anadolu’yu
gösterdiği yolunda söylentiler halk içinde dolaşmaya başlamış. Evliya Çelebi’ye göre ise, Hazreti
Muhammed’in doğumu ile birlikte Ayasofya’nın kubbesi çökmüş ve Kızılelma yere düşmüştür
Anadolu’da yeniden canlanan Türk fetih ruhu için Ayasofya önünde yahut kubbesindeki bu altın
top, Türklerin Kızılelması’dır. Türk tarihinin akışı, hep bu ülküyü gerçekleştirme yönünde olacaktır. Türk
kültüründeki bu ülkü, Hz. Peygamber’in hadisleri ile beslenip, bilenecektir. “İstanbul bir gün mutlaka
fethedilecektir; onu fetheden komutan ne büyük komutan, fetheden asker ne güzel askerdir.” hadisi,
en sıradan halk kesimlerine kadar yayılacaktır. Esasen, daha sonra Anadolu’ya giriş zamanlarından
itibaren, korkutucu âyetlerle Kur’ân’da övülen kavmin Türkler olduğu yorumları yapılmaya başlanmıştır.
İstanbul›un fethedilmesinden sonra Türk Kızılelması Rim Papa’ya sıçrar. Rim Papa Roma’dır.
Evliya Çelebi’ye göre, Rim Papa ve Beç (Viyana) Kızılelması’nın Türklere ait olacağı bütün Nemçe,
Yunan ve Latin tarihlerinde kayıtlıdır. Bu rivayetler asker ve halk içinde yayılırken Fatih Sultan Mehmed
Han’ın, İstanbul’dan sonraki büyük hareketi Roma üzerine olur. Gedik Ahmed Paşa komutasındaki
Osmanlı donanması Otranto’ya çıkar. Batı dünyası da bu fethi o kadar kabullenmiştir ki, İtalyan
şehirlerinde Sultan Fatih›in resmini taşıyan paralar, altın madalyonlar basılır; Fatih›i karşılamak üzere
tören hazırlıklarına girilir. Yahya Kemal, Ahmed Paşa’ya Gazeli’nde şöyle söyler:
Çıktı Otranto’ya pür-velvele Ahmed Paşa Tuğlar varsa gerektir Kızılelma’ya kadar...
Fakat, tuğlar Kızılelma’ya varamamış, Sultan Fatih’in ölümü, bu hamleyi yarım bırakmıştır.
Kanunî Sultan Süleyman Han Dönemi’nde Beç (Viyana) Kızılelması canlanmış ve Yeniçeriler
arasında, bir Ocak geleneği oluşturacak kadar güncel bir ülkü olarak yaşatılmıştır. “Testiye kurşun atar,
keçeye kılıç çalar, Kızılelma’ya dek gideriz” deyişi Yeniçeri gülbağına kadar girmiştir.
Yükseliş dönemlerinde, bütün insanlığa nizam vermek (nizam-ı âlem ve cihan hâkimiyeti ülküsü),
Allah’ın adını yüceeltmek (i’lâ-yı kelimetullah) gibi büyük iddialar ifade eden Kızılelma ülküsü, toplumsal
gerilimin düştüğü gerileme dönemlerinde sönmeye ve unutulmaya başlar. Nizam-ı Cedit ordusuna
karşı çıkan Yeniçeriler, “.Harb ederiz ve kralın tahtını başına geçirip, Kızılelma’ya kadar gideriz,” diye
söylenirler; ama, bu ülkünün heyecanını duydukları şüphelidir. Osmanlı’nın Viyana sefiri Ahmet Resmi
Efendi, Avusturya-Rusya’ya karşı savaş isteyip, “Kızılelma’ya, Kızılelma’ya.” diye nâra atanları anlatırken,
savaş taraftarlarını, sandalye üstünde Hamzanâme okuyanlara benzetip, “Kızılelma’yı, Boğdan’dan
gelir al yanaklı elma zannedenler,.” diye alay eder. Gerçekten de, toplumun gerilimi düştükçe algılama
gücü ve dünyası da daralır
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
199
www.ulkuocaklari.org.tr
Birinci Viyana kuşatmasından sonra, Sultan Süleyman’ın, kuşatmayı kaldırırken kale komutanına
bir altın top verdiği, bunun Türklerin Kızılelması olduğu şeklinde bir söylenti, o dönem Avrupa halkları
arasında yayılmıştır. Türkler ise, Ayasofya’nın kubbesindeki altın topun, Beç Kalesi’ne geçtiğine
inanmışlardır. Viyana’nın adı, Alman Kızılelma Seddi olmuştur.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Yirminci yüzyılın başlarından itibaren Türkçü aydınlar, bu kavramı yeniden canlandırmaya ve
Türk yükselişinin heyecan kaynağı olarak kullanmaya çalıştılar. İmparatorluğun her gün bir parçasının
koparılması, her gün yeni bir felaketin yaşanması, halktan önce aydınların moralini çökertmiş, kendilerine
olan güvenlerini sarsmıştı. Yeni bir hamle başlatabilmenin ilk şartı, kendine ve milletinin gücüne olan
güvenlerini yeniden kazanmak ve heyecan veren bir geleceğin kurulması için çalışmaktı. İmparatorluk
geleneği içinde yetişmiş, cihangir bir millete mensup Osmanlı aydınlarının, yıkılış halinde de olsalar,
küçük düşünmeleri, küçük şeylerden heyecan duymaları mümkün değildi. Kızılelma olarak Turan’ı
seçtiler.
Türkçülüğün öncülerinden Ziya Gökalp’ın şiir ve yazılarında Kızılelma, Büyük Türk Birliği’ni
simgeleyen bir ülküdür; Turan ülküsü. Şöyle yazar: “Türk köylüsü Kızılelma’yı tahayyül ederken,
gözünün önüne Türk ilhanlıkları (imparatorluk) gelir. Gerçekten, Turan mefkûresi (ülkü) mâzide bir
hayal değil, bir gerçekti.” Gökalp’in, Türk köylüsünün muhayyilesi hakkında söylediklerinin ne ölçüde
gerçekçi olduğunu sorabiliriz.
Ancak, Gökalp’ten elli yıl sonra, bir Gaziantep köylüsünün Dündar Taşer’e söyledikleri, bu sorunun
cevabı olabilir: «Türk bir gün yeniden cihangir olacaktır. Bu husus Kitap›ta kayıtlıdır; inanmayan kâfir
olur!»
Ülkülerin milletlere hız ve ilham veren dinamikler olduğuna inanan Gökalp ve arkadaşları, Türk
birliğini böyle bir Kızılelma olarak kabul etmişlerdir.
Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır.
Fakat, onun semti başka diyardır.
Zemini mefkûre, seması hayal,
Bir gün gerçek; fakat şimdilik masal.
Gökalp bir diğer şiirinde ise, her türlü zorluğa göğüs gererek Kızılelma’ya giden Türkü anlatır;
Demez taş, kay
Yürürüz yaya!
Türküz, gideriz
Kızılelma’ya!
Milli edebiyatımızın diğer bir çok yazar ve şairlerinde de Kızılelma motifinin yansımaları görülür.
200 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ülkücülük Üzerine
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı Genel Merkezi
Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
201
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
GENÇ BİR ÜLKÜCÜ İLE SOHBETLER -2
Galip Erdem
MİLLİYETÇİLİK VE ÜLKÜCÜLÜK
Kendi varlığımıza duyduğumuz sevgi nefsimize karşı vereceğimiz mücadelede de en çetin engel ve ülkücülüğün en
kuvvetli düşmanıdır. Doğru , güzel ve haklı fikirlere bağlanmak kolay, ama inandığımız fikirlerin şartlarına uymak çok zordur.
İşte bundan ötürü herkes milliyetçi olabilir, fakat ülkücü olamaz. Oysa sen, çok defa, milliyetçilikle
ülkücülüğü birbirine karıştırıyorsun. Yazacaklarımı daha iyi anlayabilmen için önce bu yanlış
değerlendirmeyi düzeltmem gerekecek: Tek insandan itibaren gittikçe genişleyen ve insanlık adını
verdiğimiz en büyük toplulukla sona eren iç içe daireler düşün. Milletten tek insana doğru gidildikçe
dairelerin küçüldüğünü, buna karşılık, milletten insanlığın bütününe doğru gidildikçe dairelerin
büyüdüklerini göreceksin. ….
Tek insanla millet arasındaki başlıca daireleri biliyorsun: Aile, akrabalar, hemşehriler, aynı köy
(aşiret) ve aynı bölgenin mensupları. Değişik bir açıdan bakarsan zümre, sınıf ve meslek birliklerini de
saydıklarımıza katabilirsin. Milleti aşan dairelere gelince: İktisat, siyaset; medeniyet ve inanç açısından
çeşitli tasnifler yapılabilir.
İktisat açısından insanları çalışanlar ve çalıştıranlar diye, iki sınıfa ayırabilirsin. Çalışanlardan
meydana gelecek bir topluluk milletten daha geniştir. Hür dünya, demirperde ve tarafsız ülkeler adını
verdiğimiz siyasi birlikler de milleti aşan dairelerdir. Medeniyet bakımından geçmişte yerleşik, göçebe,
bugün de Batı-Doğu ve başka isimlerle tanıdığımız yaşama tarzlarına bağlı topluluklar, tek bir milletten
daha büyük birliklerdir.
Nihayet aynı dine inananların meydana getirdiği “ümmet” adını verdiğimiz din birlikleri de milleti
aşar. Böyle bir açıdan bakıldığı zaman milliyetçilik, milletin çıkarları ile milleti aşan birliklerin çıkarları
çatışınca millet çıkarlarının tercih edilmesi demektir. Tarihi tarafsız bir gözle incelersen, kitaplar ne
yazarsa yazsın, bahis konusu tercihin, mutlak çoğunluk tarafından daima uygulandığını göreceksin.
Marksçı-Leninci ideolojinin bütün gayretlerine rağmen hiçbir milletin işçileri, dünya işçilerinin
ortak çıkarları uğruna, milletlerine henüz ihanet etmemişlerdir. Siyaset , medeniyet ve inanç birlikleri
için de aynı gerçeğin varlığını ispatlayacak yüzlerce misâl verilebilir.
202 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Milliyetçilik insanın yapısına ve çıkarlarına uygundur. Kolay bir yol olması, herkesçe
benimsenmesinin tabii sayılması da bu özelliği yüzündendir. Milleti aşan birliklerin çıkarları, milletinin
çıkarları ile çeliştiği vakit, birliğine hizmet etmek hiç kimseye bir şey kazandırmaz, fakat çok şey kaybettirir.
İnsanlıkla millet arasındaki dairelere göre yapılacak bir değerlendirme tek insanın çıkarlarının millet
çıkarları ile çelişmediğini ortaya koyacaktır.. Milletinin yükselmesi için çalışan bir insan, aynı zamanda
kendini de yükseltir.
Milletten daha küçük dairelerin, nihayet insanın çıkarları ile milletin ortak çıkarları çatışınca
durum değişiyor. Ülkücülük; milletimizin maddi ve mânevi çıkarlarını, milletten daha küçük ve bize daha
yakın birliklerin, nihayet nefsimizin çıkarlarına üstün tutabilmektir.
Ülkücülük, kendimize, ailemize, şehrimize, bölgemize, sınıfımıza ve mesleğimize fayda sağlasa
bile milletimize zarar verecek her türlü tutum ve davranıştan kaçınmaktır.
“Milletimizin çıkarlarını, milleti aşan birliklerin çıkarlarına tercih etmek özümüzün ve yakınlarımızın
çıkarları ile çelişmez” demiştim. Ama yakınlarımızın ve nefsimizin çıkarları ile milletimizin çıkarları çok
zaman çelişir. Bundan ötürü, bir insanın milliyetçi olması tabii bir haldir ve ülkücülükle birleşmediği
takdirde fazla bir değer taşımaz. Fakat ülkücülük devamlı bir fedakârlığı emrettiğinden, pek az insanın
ulaşabileceği bir üstünlüktür.
Nefsimizin ve yakınlarımızın çıkarları ile milletimizin çıkarları nasıl ve niçin çelişir? Gelecek
sohbetimizde bu konuyu işleyeceğiz.
www.ulkuocaklari.org.tr
Kaynak: BOZKURT Dergisi 1974/ Mart/ sayı 18
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
203
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
BİZ KİMİZ?
Dündar Taşer
Biz, dünya’nın en büyük İmparatorluklarını kurmuş ve hakimiyetini eski dünyanın bilinen her
köşesinde yürütmüş bir milletiz,
Bu İmparatorlukların sonuncusu varisi olduğumuz Osmanlı Devleti’dir.
Osmanlı Devleti Söğütte kurulduğu 1299 yıllarında 400 atlıya sahip bir uç beyliği iken (1326)
Bursa Fethi sırasında Orhan Bey (38.000) süvariye kumanda ediyordu. Bu asker artışı, nereden
geliyordu, fethedilen topraklardan toplanamazdı. Zira bu yerin ahalisi Türk değildi, 400 çadırlık bir
aşiret, 27 senede bu kadar çoğalamazdı. Selçuk Sultanlığı, asker yardımı yapacak halde değildi, O
halde nereden geliyordu, öyle anlaşılıyor ki, Bizans ucundaki bu beylik bütün Türk âleminin ülküsünü
temsil ediyor, Türklük a teminin, fetret devrinde bile asla vazgeçmediği, İstanbul fethinin ve dün ya
hâkimiyetinin mümessili sayılıyordu. Millî şuur ve ülkü Horasan’dan İzmir’e kadar her yerdeki Türk’ü
Ertuğrul sancağına çekiyor, şeyhler, müftüler, müderrisler eli kılıç kabzasına yakışan her yiğidi, gönlü
fazilet aşkı ile dolu her mümini, kafası salim düşünceye açılmış her talebeyi söğüt beyliğine sevk
ediyordu, küçük beylik az zamanda Türk âleminin otağı haline geldi.
Sultan-Medrese- Sipahi muvazenesi ile ne anarşi ne de Despotluğa fırsat vermeyen bir devlet
kuruldu. Başta ha neden olmak üzere bütün insanların devlete can borcu vardı ve bu borcu bütün
Tebaa hükümdarlar dâhil tereddütsüz ödediler. Küçük devletin, fazileti büyük, müsamahası büyük,
ideali büyüktü. Bu manevi azamet devletin topraklarını çok kısa zamanda kendi seviyesine getirdi.
Bu devir 1699′a kadar sürdü: bu dörtyüz senenin macerası söyle özetlenebilir: her yaz 3 ay
sefere çıkılır, 3 gün muharebe nizamı alınır. 3 saat kılıç çekilir. Bir ülke bir vilayet olarak devlete katılırdı.
Her yaz batıya kuzeye doğru bir koşu asırlarca devam etti.. Bu koşu, talan, istismar koşusu değil,
müsamaha adalet ve huzur tesisi içindi. Bu devrede Osmanlı hünkârı hakanı Behri ve Bahrin, Sultan
iklimi Rum, Halife-i Ruy-i Zemin sıfatları ile yeryüzünde kendine muadil otorite tanımadı.
204 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Karlofça bu uzun koşuda tökezlenen bir nokta oldu. 1699 dan sonraki bütün çabalar, bütün
düşünceler, o noktayı geçmek, o engeli aşmak i-cin aranan çareler, ileri sürülen fikirlerin kavgasıdır.
Ne tedbirler düşünülmedi: Sünnet adına Kadızâdeliler ortaya çıktı, çakşır haram, kavuk haram, kaftan
haram bunlardan soyunursak her iş yoluna girer dediler.
Avrupa’cılar türedi pantolon giyer, pelerin taşır, fes vurunursak mesele çözülür dediler. Ne
Kadızâdeliler İslâm’ı anlamıştı, ne de Avrupacılar batıyı. 25 milyon km.lik vatanı birleşik tutmak için
taklitten başka tedbir düşünen olmadı.
İsyanlar, İhtilâller, sokak kavgaları oldu. Bir birimizi kırdık, sultanları kestik, nihayet kendi
ordumuzu top ateşine tuttuk.
Mısır gitti, Cezayir gitti, bu yitirme devri 150 yılda bizi Sakarya sahiline getirdi.
Bugün hainlerin kandırdığı gençlerin bîr kısmı hangi sebeplerle sosyalizmi istiyorsa dün onlar
kadar samimi kimse fer liberalizmi istemişlerdi, bugün demokrasinin yeter olduğunu sananlar gibi dün
Tanzimatı yeter sayanlar vardı. Velhasıl 300 senedir kandaki mikrobun deride açtığı yarayı tedavi ile
uğraşıyoruz.
Biz bir cihan devletinin katıntısı üstünde cihan hâkimlerinin evlâtları olarak oturuyoruz.
“Rüyama girdi her gece bir fatihane zan…”
Diyen şair kendini söylediği kadar bizi de söylemiştir. Ne geri kalmış milletlerin birisi ne de kurtuluş
savaşı yapan kavimlerin birincisiyiz. İstiklâlini son elli yıl içinde bizden almış 19 ülkenin efendisi İdik.
“Aziz-i vakt idik âda zelil kaldı bizi”
Bu zilletin sebebini çıplak gözlerle aramalı ve açık yürekle ortaya koymalıyız. 150 yıldır her
türlü uygulanan şekil kavgalarının terk zamanı gelmiştir. Millî şuur Milliyetçi Hareketi doğurmuştur. Bu
hareket Şeyh Edebalı gibi gönül pirleri Çandarlı Hoca Paşa gibi ilim ülkücülerini beklemektedir. Bu
bekleyiş demiri eritene kadar sürecektir, Ergenekon’dan demiri eritince çıkmıştık.
Binlerce yıl önceki efsaneler tutulacak yolu göstermiştir. Demiri eritinceye kadar sabır.
www.ulkuocaklari.org.tr
Şekil kavgaları ile, “gohome” çığlıkları ile, grevlerle, Öldürülecek vaktimiz yoktur. Sokaktan
mektebe, kahveden fabrikaya koşmalıyız. Sanayimizi kurmalı, büyük milletin imkânlarını, büyük geleceği
kurmak için seferber etmeliyiz.
KAYNAK: Devlet, 7 Nisan 1969, Sayı:1, s. 12.
(*)Dündar Taşer’in Devlet Dergisi’nde yayınlanan ilk yazısıdır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
205
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
LİDER’DEN ÜLKÜCÜLÜK DERSİ
Dr. Devlet Bahçeli
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Değerli Ülküdaşlarım,
Sevgili Bozkurtlarım, Asenalarım,
Saygıdeğer Misafirler,
Sayın Basın Mensupları,
Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı İstanbul İl Temsilciliğinin düzenlemiş olduğu “2023 Gençlik
Eğitimi 7’nci Dönem Mezuniyet Töreni” münasebetiyle bir araya gelmiş bulunuyoruz.
Konuşmama başlarken hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
2012 yılının 4 Mart günü yine böylesi anlamlı bir toplantıda bir araya gelmiş ve 6’ıncı Dönem
mezunlarımızın sertifikalarını vermiştik.
Şahsen eğitime çok önem veren birisi olarak, bu çalışmalardan ve çabalardan büyük memnuniyet
duyduğumu söylemek isterim.
Eğitim bir neslin umudu, bir toplumun gelecek tasarımı ve bir milletin varlık nişanesidir.
Eğitimsiz gelişme, eğitimsiz zenginleşme ve eğitimsiz güç kazanma ihtimali neredeyse sıfıra yakındır.
Fikirlerin pişmesi için eğitim şarttır.
Ülkülerin şuurlanması, heyecanların istikrara kavuşması için eğitim vazgeçilmezdir.
Eğitimsiz insan kurumuş dal gibidir.
206 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Bu nedenle eğitim tazelenme, yenilenme, olgunlaşma ve canlanma demektir.
Medeniyetlerin en ayırıcı vasfı, milletlerin en stratejik üstünlüğü eğitim yoluyla ortaya çıkmaktadır.
Yılgınlığa düşen zihinler eğitim vasıtasıyla kendine gelmekte ve hedeflerine bağlanmaktadır.
Bu nedenle her alanda, her düzeyde, her seviyede ve hayatın her bölümünde eğitim ve öğretim
önceliklidir, oldukça da önemlidir.
Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın İstanbul İl Temsilciliğinin yapmış olduğu eğitim
faaliyetlerinin artarak sürmesini diliyor, emeği geçen herkese huzurlarınızda teşekkür ediyorum.
Kıymetli Ülküdaşlarım,
Değerli Misafirler,
Hayat; bir sürü belirsizliği ve bilinmezliğiyle; bazen karmaşık, bazen basit, ama çok defa çetin
imtihanlara sahne olan dinamik bir süreçtir.
Bu süreçte geriye düşmemek, yenilmemek ve kenara itilmemek için süreklilik arz eden bir çalışma
temposuna ve pes etmeyen bir irade parlaklığına sahip olmak gerekmektedir.
Fikirleriyle umut veren, heyecanlarıyla güven aşılayan ve ülkülerindeki berraklıkla çekim ve
cazibe merkezi olan Ülkücüler için hayat basite alınmayacak kadar çok değişkenli, abartılmayacak
kadar da sıradandır.
Biliyorsunuz ki, ümitsiz ve hayalsiz asla yaşanmaz.
Bunlar olmaksızın ömür geçmez, vuslat güneşine varılmaz.
Karanlığı aydınlatan ümittir.
İnsanı hayata bağlayan ümittir.
Mücadele nefesini üfleyen de yine ümittir.
Marifet, tıpkı suyun dibine ayakları değer değmez yüzeye fırlayanlar gibi, ümitsizliğin içinden
ümide ulaşmaktır.
Milli mücadelemizi kazandıran bu ümit anlayışıdır.
Unutmayınız ki, teslim olmayan bir ümitlilik hali iman derecesinde zirveleşen bir kuvvete meydan
açacaktır.
Zafer sabahlarının şafağı bu sayede sökecektir.
www.ulkuocaklari.org.tr
Meyusluğun ağırlığı, bezginliğin ezikliği bu şekilde hafifleyecektir.
Ümit olmazsa cesaret kaybedecektir.
Hayata tutunmanın, zorluklarla başa çıkmanın sırrı ümitle bakmak, imanla hareket etmektir.
Biliniz ki;
√ Ülkücüler, bir ümidin adıdır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
207
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
√ Ülkücüler, bir sevdanın ve bedeli şehit kanıyla ödenmiş bir fedakârlığın nurlu yüzleridir.
√ Ülkücüler, bir duanın ve direncin temsilcileridir.
√ Ülkücüler, geçmişin şerefli sayfalarından geleceğin verimli ve bereketli vahalarına koşan eşsiz
kahramanlardır.
Sizler, varlığınızı ideallerine adayan, ülküleriyle coşan ve mutlaka başarıya varacak olan kutlu
yüreklersiniz.
Sizler, bir devrin atan kalbisiniz, söyleyen dilisiniz, birliğe ve kardeşliğe davet eden nefesisiniz.
Zahmetler size vız gelir, zorluklar nafile kalır.
Korku yabancıdır size, şüphe uzaktır her birinize.
Çünkü inancınız sağlamdır, çünkü hedefleriniz yüksektir, çünkü varacağınız yer kudretli
Türkiye’nin, büyük Türk milletinin müjdesini vermektedir.
Ülkücü nereden gelip nereye gitmek istediğini bilir, kesinlikle de bilmelidir.
Ülkücü için imkânsız yoktur.
Ülkücü için başarısızlığı peşinen kabullenmek söz konusu değildir.
Elbette tembellik, uyuşukluk ve vurdumduymazlık sizlerde yoktur ve pek tabiidir ki olmamalıdır.
Çıkar ilişkileri, mevki ve statü talepleri için milli ve manevi değerlerden ödün vermek sizlere
yabancıdır.
Kısa vadeli, kısa ömürlü ve güdük menfaatler sizlerin uzun soluklu mücadelenizi
engelleyemeyecektir.
Dedikodular yolunuzu kesemeyecektir.
İstismarlar, provokasyonlar ve tuzaklar aklınızı çelemeyecektir.
Hak bildiğiniz yolda ilerleyiniz, Cenab-ı Allah sizinledir.
İddialarınızdan caymayınız, Resul-i Ekrem Efendimizin şefaati sizlerledir.
Ülkülerinizden kopmayınız, şehitlerimizin aziz hatıraları sizlere emanettir.
Dürüstlükten ayrılmayınız, çalışmaktan bıkmayınız, fitneye bakmayınız, iftiralara kulak asmayınız,
Türk milletinin desteği yanınızdadır.
Ülkücüler Türk milletinin içinden doğup, yine Türk milletine hizmete koşan asil ve soylu
şahsiyetlerdir.
Ülkücüler bayraktır.
Ülkücüler vatandır.
Ülkücüler Türklüktür.
Ülkücüler Turan’dır.
Ülkücüler Ötüken’deki ruh, Kerkük’teki hüzün, Bosna’daki gözyaşı, Doğu Türkistan’daki acı,
208 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Balkanlar’daki hatıra, Mekke’deki bağlanış, Türk ve İslam’ın bulunduğu her tarafta dalgalanan ümit
sancağıdır.
Cehaletin yenilmesi size bağlıdır.
Bölünmenin durdurulması sizinle mümkündür.
Göreviniz çoktur, yapmanız gerekenler fazladır ve sorumluluklarınız başkalarına göre haliyle
kabarıktır.
Tepkilerinizi köreltmeye çalışanlara fırsat vermeyiniz.
Sizleri sokaklarda görmeye çalışanlara ortam açmayınız.
Bizim yerimiz sokakların karanlığı değil, meydanların demokratik zeminleridir.
Fakat sokakların da görüş açımızın kapsamında bulunduğunu, böylesi bir tecrübeden süzülerek
bugünlere geldiğimizi hiç kimse yabana atmamalıdır.
Şüphesiz bu filmi daha önce defalarca seyrettik.
Bu kısır döngüyü üst üste yaşadık.
Bedeller ödedik, şehitler verdik, canlardan olduk.
Türk milletine çevrilen namluların önüne milliyetçi-ülkücü hareket dikilmiştir.
Türkiye’yi kötürüm bırakmaya cüret eden komünistlerin, teröristlerin ve şiddetten geçinenlerin
karşısına milliyetçi-ülkücü hareket geçmiştir.
Bu sebeple gencecik fidanlarımız soldu, hayatlarının baharındaki dava arkadaşlarımız bir bir
toprak oldu.
Hepsi ülküleri uğruna ebediyete göçtü.
Hepsi inançları yolunda Rahmeti Rahman’a ulaştı.
Kanlı gömlekleriyle bir hilal uğruna kara toprakla sırdaş oldular.
Haklıydık, masumduk, ancak bunlar fayda etmedi.
Türkiye’ye düşmanlık yapanlar, Türk milletini yabancı ideolojilerin kölesi haline getirmeye
yönelenler kurşun sıktılar, bomba attılar ve can evimizden vurdular.
Yönümüz Hakk’a çevrilmişti, fikrimiz milletimizin yücelmesi ve yükselmesine odaklanmıştı.
Başka arayışımız söz konusu bile değildi.
Sokakları mesken tutmuş katiller, tertemiz dava arkadaşlarımıza kıydılar.
Sokakları terörize eden, insanlıkla yolunu ayıran kanlı eller umutlarımızı söndürdüler.
Ne var ki yılmadık, yıkılmadık, başaracağımıza inandık ve şehit kanlarından filizlendik, büyüdük
ve bugün aziz milletimizin ilgi ve sevgisine mazhar olduk.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
209
www.ulkuocaklari.org.tr
Başka amacımız yoktu.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
4 Ocak 1968 tarihinde, henüz 22 yaşındayken şehit olan Osmaniyeli Ruhi Kılıçkıran’ı
mahcup etmedik, etmeyeceğiz.
21 Mart 1970 tarihinde dava arkadaşlarına yiyecek götürürken şehit edilen Süleyman
Özmen’e yüz çevirmedik, çevirmeyeceğiz.
8 Haziran 1970 tarihinde okuluna girmek isterken şehit edilen Yusuf İmamoğlu’nu
unutmadık, unutmayacağız.
23 Kasım 1970 tarihinde alçaklar tarafından üç gün işkence yapıldıktan sonra pencereden
atılarak şehit edilen DursunÖnkuzu’yu hiç ama hiç aklımızdan çıkarmadık, çıkarmayacağız.
13 Nisan 1979 tarihinde, camiden çıkarken bıçaklanarak şehit edilen Alper Tunga Uytun’u
bırakmadık, bırakmayacağız.
Aziz şehitlerimizden Alparslan Gümüş bizimledir, İrfan Öğütçü içimizdedir.
Recep Haşatlı kalbimizdedir, İlhan Darendelioğlu bizimle beraberdir.
İsmail Gerçeksöz aramızdadır, Ali Rıza Altınok her daim yanımızdadır.
Gün Sazak buradadır.
Ve elbette Başbuğumuz Türkeş Bey önümüzdedir, tüm şehitlerimiz gönlümüzdedir.
Üç Hilal iftiharımızdır, Bozkurt cesaret simgemizdir.
Biz milliyetçi-ülkücü hareketiz.
Teslimiyete boyun eğmeyiz.
Zalime uşak olmayız.
Eşbaşkanların kuru gürültüsüne aldanmayız.
Bölücülerin oyunlarına gelmeyiz.
210 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Küresel senaryolara teslim olmayız.
Türkiye’yi böldürmeyiz, Türklüğü ezdirmeyiz ve milliyetçiliği ayaklar altında çiğnemeye kalkan
namertlerin karşısına dağ olur dikiliriz, fırtına olur çatılarını indiririz.
Türk vatanını haram el uzatanlara yedirmeyiz.
Bu salonda Çanakkale’nin ruhu vardır.
Bu salonda Haçlıları bozguna uğratan Kılıçarslan’ın anıları tütmektedir.
Hiç kimse boşuna uğraşmasın.
Hiç kimse boş yere el ovuşturmasın.
Milliyetçi-ülkücü hareket var oldukça ihanet başaramayacaktır.
Milliyetçi-ülkücü hareket var oldukça şehidimizin, şühedamızın hakkı yenmeyecektir.
Sizler teminatsınız.
Sizler bunun için ümitsiniz.
Sizler Türklüğün garantörü, İslam’ın yumruğu ve Türk milletinin güvencesisiniz.
Değerli Dava Arkadaşlarım,
Kıymetli Ülküdaşlarım,
İçinden geçtiğimiz zaman diliminde;
Haklılığımızı gölgelemeye niyetlenenler faaldir.
Milliyetçi-ülkücü hareketi teşvik ve tahrik etmekle uğraşan provokatörler işbaşındadır.
Kardeş kavgası çıkartmakla yatıp kalkanlar devrededir.
Biz bu pis tezgâhlara düşmeyeceğiz.
Biz bu kirli senaryolara alet olmayacağız.
Düşmanlık ekenlere, kardeşlik duygularından aldığımız güçle cevap vereceğiz.
Nifak saçanlara, milletimizin nazarıyla ve irfanıyla bakacağız.
Alayına kapımızı kapatacağız.
Tüm kötü niyetlileri şaşkına çevireceğiz.
Çözüm ve barış sözleriyle dağılmanın misyonerliğini yapanlar artmıştır.
Süreç ihanetiyle Türk milletini etnik kimlikler arasında paylaştırmaya kararlı olanlar zıvanadan
çıkmıştır.
PKK’lılar, örgüt sempatizanları, militan bakıcıları, terörist aşıkları, bölünme piyonları, aklı karışık
63’lükler hükümetin himayesi altındadır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
211
www.ulkuocaklari.org.tr
Maalesef Türk-Kürt ayrımını kaşımaya ve kanatmaya yeltenen korkak ve kanlı emeller adım
adım faaliyet halindedir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Başbakan Erdoğan, İmralı canisiyle Türkiye’yi pazarlık etmektedir.
Kandil’e kan bankası kuranlarla, dağlarda ölüm vadisi inşa edenlerle el eledir, iç içedir.
Başbakan Türklükten rahatsızdır.
Başbakan’ın Türk milletinin mevcudiyetinden ödü kopmaktadır.
Bundan dolayı İmralı canisi ve PKK’yla Türk milletinin pazarlığını yapmaktadır.
Çünkü Başbakan’ın kafasında Türk milleti 36 parçadan ibarettir.
Tek milletten bahsederken, milletin ismini ağzına dahi alamamaktadır.
Tek vatandan bahsederken, bu vatan neresidir, kimindir, belli değildir.
Başbakan için millet bölünürse demokratlaşacaktır.
PKK meşrulaşırsa ve Türkiye parçalanırsa maksat hâsıl olacaktır.
İmralı canisi serbest kalırsa özgürlükler artacaktır.
Başbakan açısından milliyetçilik ırkçılıktır.
Bin yıllık kardeşlik hukukunun miadı dolmuştur.
Bu kafaya göre, bağımsız Kürdistan’ın kurulması da haktır.
Nihayetinde küresel dostları öyle istemektedir.
Eşbaşkanlığını yaptığı kanlı projeler bunu gerektirmektedir.
Başbakan’a göre şehitler kelle, teröristler hakkı gasp edilmiş masum gençlerdir.
Yine bu anlayışa göre ülkücüler kafatasçı, ırkçı, şehit istismarcısı, çapulcu, kandan geçinenler,
şehit cenazesi gözleyen fırsatçılardır, ama İmralı canisi hidayete ermiş mazlum kişidir.
Başbakan’ın aklı karışıktır.
Başbakan’ın basireti bağlanmıştır.
Başbakan’ın vicdanı körleşmiş, zihni örümceklenmiştir.
Sizlerin şahitliğiyle ifade etmek isterim ki, ülkücülere hakaret eden, hakir ve hor gören Başbakan
cevabını her platformda alacak, her tarafta günahlarının semeresini toplayacaktır.
Milliyetçi-ülkücü hareketi ırkçı diye suçlayanlar asıl ırkçılığın ve Kürtçülüğün çukuruna düşenlerden
başkası değildir.
Bu vesileyle Başbakan’a hatırlatırım ki,
Bir millet, yalnız hayatta bulunan fertlerinden değil, Ahiret’e intikal etmişlerden ve doğacak
evlatlarının yekûnundan ibarettir.
Her canlı varlık gibi, millet dediğimiz muazzam oluş hali, üç zaman diliminden, yani; dün, bugün
ve yarından teşekkül etmektedir.
Bir milleti yok etmek için askeri istilaya gerek yoktur.
212 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Millete tarihini unutturmak, bu ihtişamın dilini bozmak, birliğini ateşe atmak, etnik dehşete
davetiye çıkarmak, milli kimliğinden soğutmak, ahlakından soyutlamak ve maneviyatından ayırmak soy
ve kültür devamlılığını sakatlayacak en vahim sapmalardandır.
İşte Başbakan bunları yapmakta, zalimlikleriyle Türk milletinin şah damarına neşter vurmaktadır.
Kendi ırkçılığını, kendi köksüzlüğünü ve milli kaynaşmaya duyduğu alerjiyi durmadan tahkim
ederek bizi imhaya doğru hızla sürüklemekte, ülkücülere de çamur sıçratmaktadır.
Bu zihniyet bilsin ki;
Ülkücü, zaman nehrini Türk milletinin lehine akıtmaya çalışan fazilet çağlayanıdır.
Ülkücü, Türklüğün ve İslamiyet’in tüm kabullerini, tüm ilkelerini ve tüm mesajlarını bağrına basan,
doğruluğun ve insanlığın çizgisinden sapmayan ahlak doruğudur.
Ülkücüler, benimsedikleri davanın inancı içinde birleşen ve bu davanın mesuliyetini omuzlarında
taşıyan çağımızın neferleridir.
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Ülkücülük, milliyetçiliğin “şuurlu eylem” ve “fikri hareket” hali olduğuna göre olmazsa olmaz
şartımız millet gerçeğidir.
Tarihin neyin mücadelesi olduğuna yönelik evrensel soruya her ülkücünün vereceği tek cevap
vardır: “Tarih milletlerin mücadelesidir.”
Bize anlam ve ruh veren, varlığımıza değer katan öncelikle aynı millete mensup olmamızdır.
Bu yüzden ayrımcılık, farklılığa dayalı millet tanımı bizim yabancı olduğumuz bir hezeyandır.
Fertten başlayarak, aile, akraba, sülale, kabile, boy ve millet gibi iç içe geçmiş sosyolojik halkaların
bize göre sonuncusu ve en güçlü bağlayıcısı millet oluşumudur.
Türk Milletinin sosyo-kültürel kimliği binlerce yılın, onlarca asrın kaynaşması ile oluşmuştur.
Türk dili, Türk töresi ve Türk kültürü etrafında “zaman” harcı ile oluşan bu muazzam bileşenler
İslam dini ile şeref ve zenginlik kazanmıştır.
Türklüğün insanlığa yön vermek isteyen fütuhat arayışına, İslam’ın insaniyete huzur verme mesajları
birleşmiştir.
Bu duygu ve ülkülerle beslenerek oluşturulan Türk Cihan Devletleri tarihe damgasını vurmuştur.
Aziz milletimiz;
Alparslan olmuş, Kanuni olmuş, Mustafa Kemal olmuş belaları yok etmiştir.
Emrah olmuş, Itri olmuş, Baki olmuş, Sinan olmuş gönülleri kuşatmıştır.
Büyük Türk milleti asırlar içinde bu mükemmel yapıda buluşmuş, zirve isimlerle seslenmiş,
söylemiş, dertlenmiş ve varlık mücadelesi vermiştir.
Özlemlerini, ülkülerini, tasalarını, sevinçlerini ve zaferlerini bağrından çıkmış olduğu evlatlarının
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
213
www.ulkuocaklari.org.tr
Dedem Korkut olmuş, Edebali olmuş, Hacı Bektaş olmuş, Hacı Bayram olmuş ruhları fethetmiştir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
üzerinden dile getirmiştir.
Türk milleti,
Bazen, bir beyit olmuş Fuzuli’nin mürekkebinden akmış, bazen destan olmuş Mehmet Akif’in
mısralarından taşmıştır.
Bazen çınar olmuş Osman Gazi’nin rüyasına girmiş, bazen fetih olmuş Fatih’le çağ açmıştır.
Bazen, hikmet olmuş gönülleri Yesevi ile tutuşturmuş, bazen abdal olmuş Pir Sultan’la Şah’ın
kapısına varmak istemiştir.
Bazen, elif olmuş Karacaoğlan’da güzelleme söylemiş, bazen dost olmuş toprağına Aşık Veysel
ile ağlamıştır.
Bazen, bir gurbet türküsü olmuş sıladan haber getirmiş, bazen semahta hasret olmuş turnayla
selam götürmüştür.
Bazen, zafer olmuş Tuna kıyılarında çağlamış akmış, bazen hüzün olmuş Evlad-ı Fatihan’ın
geride kalışına üzülmüştür.
Bazen, halay olmuş omuz omuza, sevgileri birleştirmiş, bazen ağıt olmuş dövülmüş dizler acıları
depreştirmiştir.
Bazen, bitmeyen bir mücadele, bazen tükenen umutlar, bazen yükselen kahramanlık, bazen
çelikten bir yumruk olmuş asırları ilmik ilmik dokumuştur.
Bazen, yufka yürek, kadife el, bazen hayırsever bir vicdan, sızlayan gönül olmuş.
Türk milleti; secdeye varan alınların, sabırla tespih çeken ellerin, ecdadına hürmet duyan
vicdanların, vatanına vefalı yüreklerin, bayrağına hasret duyan herkesin hazinesi olarak yüzyıllara kafa
tutmuştur.
Ve tarih her şeyiyle tanıktır ki; millet aşkı ile toprağa düşen nur yüzlü, korkusuz yürekli, gür sesli
tüm şehitler de bu toprakları bize vatan yapan iftiharlarımızdır.
Türk milleti başımızın tacı, kalbimizin fatihidir.
Türk milleti bölünmez, ayrılmaz ve parçalanmaz bir bütündür.
Türk milleti;
√ Üsküp’te ağıt, Ege’de zeybek’tir.
√ Kaşgar’da sagu, Kırım’da yırdır.
√ Anadolu’da bozlak, Gence’demahnı’dır.
√ Ergenekon’da destan, Orhun’da anıdır.
√ Kafkaslar’da Şeyh Şamil, Fırat kıyılarında Süleyman Şah’dır.
Bilmeyenlere duyururum ki, Türk milleti;
√ Kaynaşmadır, kucaklaşmadır, kardeşliktir ve karındaşlıktır.
√ Buluşmadır, yakınlıktır, sevgidir ve sadakattir.
214 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
√ Huzurdur, saadettir ve görkemdir.
√ Ankara’dır, Diyarbakır’dır ve İstanbul’dur.
Türk milletinde dışlama yoktur.
Aşağılama ve küçük görme yoktur.
Asimilasyon da yoktur.
Biz, bin yıldır bu coğrafyada kardeşçe var olduk.
Kız aldık, kız verdik ve büyük bir aile olduk.
Köken kazısı yapmadık, başkalaşmaya prim vermedik.
Etnik kimlik mucitliğine soyunmadık, biri 36’ya parçalamaya uğraşmadık.
Alın yazımız bir, geleceğimiz bir oldu.
Kıblemiz bir, safımız aynı oldu.
Beraber sevindik, beraber ağladık.
Beraber aynı sofraya oturduk.
Aynı düşü kurduk, aynı hedefe kilitlendik.
Biz büyük Türk milleti olduk.
Şimdi bu ihtişamı deşmeye ve değersizleştirmeye çabalayanlara da hep birlikte mani olacağız.
Küslüğümüzü ve dargınlığımızı gözleyenlere izin vermeyeceğiz, aradıklarını sunmayacağız.
Başbakan’a rağmen Türk milleti yaşayacaktır.
PKK ve bölücülere rağmen Türk milleti varlık ve birlik yolundan çıkmayacaktır.
Küresel projelere inat Türk milleti ebediyete kadar payidar kalacaktır.
“Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü hepimizin müşterek seslenişi olacaktır.
İşte aziz dava arkadaşlarım buradadır ve heyecanla bunun arkasındadır.
Milliyetçi-ülkücü hareket tüm varlığıyla milletin devamlılığına sonuna kadar hizmet etmeye kararlı
ve azimlidir.
Kıymetli Ülküdaşlarım,
Beşeriyetin binlerce yıllık ilerleyişi, bir hedefe varmayı amaç edinen ve kendisine hedef arayan
insanların, yaşadıkları topluma kazandırdıkları ivme ile mümkün olmuştur.
Büyük davalar, büyük hayalleri olan adamların omuzlarında taşınmıştır.
Büyük başarılar büyük hedeflerin sonucunda ortaya çıkmıştır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
215
www.ulkuocaklari.org.tr
Muhterem Dava Arkadaşlarım,
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Gündelik hayatın kaygıları altında vizyonları kısıtlanmış kitlelere anlam ve güç kazandıran da
büyük dava adamlarının varlığı ve gösterdikleri istikamet olmuştur.
İnsanı anlamlı kılan, insan olarak yaradılışından da öte; bir toplum içinde yaşıyor olmasıdır.
Bir amaca sahip olmadan, yalnızca yaşıyor olmaktan başka bir gaye taşımayan toplumların,
tarihin acımasız çarkında nasıl öğütülmüş olduğunu geçmişin sayfalarında görmek mümkündür.
Gerçekte amaç, hayatın anlamını bularak bir ülküye sahip olmaktır.
Ülkü ile yoğruldukça hayat anlam ve içerik kazanacaktır.
Belirsizliklerin sisi bu şekilde dağıtılacaktır.
Bilinmezliklerin perdesi bu şekilde aralanacaktır.
Bir ülküyle var olma, her şeyden önce, yaşama ve başarma gücüne destek olacaktır.
Aklınızdan çıkarmayınız ki, hayat, varlığını sürdürmek isteyen ve bunun gereğini yapanlar için
mükâfatlandırıcıdır.
Aynı zamanda da gideceği limanı bilmeyenler için fırtınalarla dolu bir deryadır.
Ne var ki gideceği yeri bilmek, ancak geride kalanları özümsemekten, bugünü anlamaktan ve
geleceği hayal etmekten geçecektir.
Geçmiş, bugün ve gelecek; bunlardan birinin eksikliği hedeften sapmalara, menzilin uzamasına
veya nefeslerin kesilmesine yol açacaktır.
Yanlış yere saplanmak da, hedefin arkasına düşmek de, ülküsüz olmak kadar isabetten uzaktır.
Geride kalan insanlığın izleri, dünü, bugünü ve yarını bir bütün olarak yorumlayamamış
toplumların doğru zannettikleri yanlış yollarda nasıl heba ve helak olduklarının örnekleri ile
doludur.
Büyük hedefler büyük heveslerin, büyük hevesler ise büyük düşüncelerin eseridir.
Her canlı varlık, var olabilmek için hem kendi özüne sadık kalmaya, hem de gelişmeye mecburdur.
Şurası muhakkaktır ki, geçmiş olmadan, geçmişin anılarını sahiplenmeden geleceğe varmak ve
şahsiyetli şekilde ve özüne bağlı kalarak yaşamak imkânsızdır.
Milliyetçiler dünle yarın arasında köprü kuran bir anlayışa sahiptirler.
Ancak şimdiyi de bir kenara itmeyeceklerdir.
Gerçekten yaşadıkça anlarız ki, ne yapmak istiyorsak, ne yapabileceksek şimdiden başlamamız
lazımdır.
Hayat birbirinin peşi sıra geçen şimdilerin toplamıdır.
Her kaybolan şimdi bir daha gelmemek üzere geçip gitmiştir.
216 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Ve şimdiyi anlamayan hayatı anlamakta ziyadesiyle zorlanacaktır.
Şimdilik durmak değil, şimdiden başlamak gerekmektedir.
Bütün irade hastalıkları, vehimler, tereddütler, savsaklama illetleri, şimdiyi ihmal eden, erteleyen
ve geciktiren yaklaşımlardan türemektedir.
Bu itibarla bugün, hemen şimdi, üzerimize ne düşüyorsa, milletimiz, vatanımız ve davamız için
ne gerekiyorsa yapmalıyız, yerine getirmeliyiz.
Şimdinin fırsatlarını, dün ve yarın köprüsünün üzerinden geçirmek hepinizin ödevi olmalıdır.
Sizler tarih ve coğrafya şuurundan sapmadan yarınların sütunlarını dikeceksiniz.
Bu nedenle kimliğinize, dilinize, dininize ve ecdadınıza sahip çıkmaya devam ediniz.
Ahlaklı, edepli ve kaliteli Türk gençliği olarak milli ve manevi emanetlere gözünüz gibi bakınız.
Düşmeyiniz, oyuna gelmeyiniz.
Sizlerin yükü mukayese edilmeyecek kadar fazladır.
Çünkü siz Türk-İslam ülküsünün sancaktarısınız, mirasçılarınız ve Türk milletinin ümit
kaynağısınız.
Elbette ki bu yol çileli ve meşakkatlidir.
Mücadele, adı üstünde, başa çıkmayı, aşmayı, uğraşmayı, didişmeyi, çekişmeyi göze alabilmiş
yüreklerin harcıdır.
√ Dava adamlığında şekillenen bu hasletlere sahip olamayan,
√ İrade gösteremeyen,
√ Bedel ödemeyi göze alamayan,
√ Kararının arkasında duramayan,
√ Fikrini ve mücadelesini savunamayan,
√ Soluğu kesilince geleceği reddeden,
√ Zoru görünce kuytuya sinenlerin sahip olabilecekleri bir unvan değildir, ülkücülük.
İftiharla söyleyebilirim ki, mensubu olmaktan gurur duyduğumuz büyük Türk milleti sadık evlatları
konusunda talihlidir.
Milletinin geleceğine odaklanmış, milli ülkülerle bezenmiş, dertleri ile dertlenmiş, zaferleriyle
gönenmiş sayısız gönül, dava, inanç ve iman dorukları tarihimizi hem yapmış, hem de yazmıştır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
217
www.ulkuocaklari.org.tr
Uzak hedefleri kucaklayan, hayal gibi görülen ülkülerin peşinde koşanlar ancak ve ancak gönlü,
yüreği, vicdanı, ruhu, heyecanı ve şuuru büyük olan adamlardır. Bunları unutmayınız.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
İşte siz elleri öpülesi bu ceddimizin torunlarısınız.
Sizin yolunuz, Çin sarayını kırk yiğidiyle basacak kadar gözü kara Kürşad’ın yoludur.
Sizin yolunuz, “ölürsem kefenim olsun” diyerek beyazlar giyen ve şehadeti şerefle karşılayan
Sultan Alparslan’ın yoludur.
Sizin yolunuz, kuşatılmış kaleye ulaşmak için tek başına düşmanı yaran Yıldırım’ın yoludur.
Sizin yolunuz, kendi ölüm fermanını taşıdığını bilmesine rağmen gözünü kırpmadan cellada
kadar ulaştıran Akıncı Beyi’nin yoludur.
Sizin yolunuz, vatanına düşman ayağı değmesin diyerek yüzlerce okkalık mermileri taşıyan
Seyit Onbaşı’nın yoludur.
Sizin yolunuz, milletin önüne düşmüş erenlerin, alplerin, ülkü erlerinin, gözü yaşlı yüreği yanık
anaların, yol gözleyen aksakallı babaların yoludur.
Sizin yolunuz, Türklüğün, İslam’ın ve elbette Yüce Allah’ın yoludur.
Bu düşüncelerle bugün sertifika almaya hak kazanmış tüm kardeşlerimi tebrik ediyor, sizleri
tekrar sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
Başta Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey olmak üzere, ebediyete göçen tüm dava
büyüklerimize ve şehitlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum.
Binlerce ülküdaşımın aziz hatıralarından devraldığımız kutlu davamızın bugünkü yolcuları olarak
sizlere diyorum ki,
Yolunuz, bahtınız ve alnınız açık olsun.
Cenab-ı Allah yar ve yardımcınız olsun.
Sağ olun, var olun.
Ne Mutlu Türküm Diyene.
Kaynak
Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin 5 Mayıs 2013 günü,
İstanbul Ülkü Ocakları 2023 Gençlik Eğitimi 7. Dönem Mezuniyet Töreninde yapmış oldukları
konuşmadır.
218 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
ÜLKÜCÜ GENÇLİK
Dündar Taşer
Yeni Kavga Devrinin Ümidi Yine Ülkücü Gençliktir
“Türkiye’de yeni bir çağ açılmıştır. Bu, Türkiye’nin kaderini tayin edecektir. Ya milliyetçi bir sistem,
milliyetçi bir görüş, milliyetçi bir politika, milliyetçi bir uygulama olacak veya Türk Milleti’nin bütün büyük
tarihine rağmen istikbali komünist boyunduruğuna geçecektir. Fakat Allah Türk Milleti’nin istikbalinin
hükmünü vermemiştir. Ülkücü gençlik gösteriyor ki Allah bu Milletin fena bulmasını dilememiştir. O
halde Türk Milleti yaşayacaktır.”
Türkiye, uzun zamandan beri derin bir buhran içindedir. Bu buhran, bilhassa 1968’de çok bariz,
çok görünür, elle tutulur hale geldi. Komünist tahrikat 1919’dan beri yaptığı çabaları 1968’de aksiyon haline, onların deyimi ile eyleme soktu. Bu eylem safha safha gelişti. 1919’daki plânları şu
idi: Halk Partisini ele geçirmek. Bunun teşkilâtına hâkim olmak ve bunun perdesi arkasında Türkiye’de
komünist rejimi tatbik etmekti. Şevket Süreyya ve arkadaşlarının 1931’lere kadar devam eden “kadro
hareketi” dedikleri plân bu idi. Diyorlardı ki: Halk partisi mücadeleci, komiteci, kurtuluş savaşını sırtlamış
insanlardan kurulu bir teşekküldür. Bu parti ele alınırsa güçlü bir manivela kazanılmış olur. Bu manivela
ile Türkiye’nin altına girilir ve temelleri sökülür. Bu hareketi Atatürk bastırdı, ezdi. Bir kısım adamlarını
şuraya buraya sürdü, bir kısmını hapislere soktu ve temizledi. Fakat bilâhare kimi hapisten çıktı,
kimisinin zamanı geçti unutuldu ve 1950 ertesinde bu çaba yeniden-başladı. Yine Şevket Süreyya’yı
ortada gördük, ihtida etmiş günahlarından arınmış bir adam gibi (Suyu Arayan Adam) isimli kitabını
yazdı (Suyu Arayan Adam) kitabı okudukça hislere hitap eden güzel, içinde kötü niyet görünmiyen
bir kitaptı. Bununla yeni yetişen münevverlerin dikkatini çekti. Arkasından (Tek adam) kitabını yazdı. Atatürk’e görünürde bir methiye idi. Fakat ilk 50-60 sayfasında Atatürk için söylenmiş iftiraların
en ağırını taşıyordu. Adam bunu o kadar iyi serpiştirmişti ki çoğunun dikkatini çekmedi. Sonra
makalelere başladı. Arkasından hücrelerden yetişmiş taze komünistler devrimciliği ele aldılar: “Biz
devrimciyiz onlar gerici; biz devrimciyiz onlar faşist, biz Atatürkçüyüz.” Atatürk’ü seven kurumlar vardı.
Bazı kurumlar vardır ki, Atatürk’ün meziyetlerini, liyakatlerini herkesten iyi bilir. O’nun büyük kumandanlık Ülkü Ocakları Genel Merkezi
219
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
meziyetini, vatanı kurtarıştaki büyük rolünü iyi bilir. Onun için de Atatürk’e hayrandır. Onların dikkatini
kazanmaya uğraştılar. Sevgisini kazandılar, alâkasını çektiler. Sonra devrimciliği kademe kademe
götürdüler. Birgün solculuktan bahsettiler “İyi şeyler soldur” “Sosyal adalet soldur”, “Sosyal güvenlik soldur”“, “Sol inkılâp demektir”…
Bunlar çok üstü örtük hafif sözlerdi. Hergün de söylenmiyordu. Arasıra söylenerek alıştırılıyordu. Birgün İsmet Paşa’ya bir lâf söylettiler: “Ortanın solu.” Solun üzerindeki ayıp perdesi
kalktı.
Millî Mücadelenin kahramanı, ikinci reisicumhurumuz; ortanın solunda olduktan sonra, eh herkes
de biraz solcu olabilir. Buna da komünist denmez ki… Bu perdenin altında herkes bir miktar solcu oldu.
Neydi solculuk? Herkes o tarihte en iyi neyi biliyorsa onu solculuk zannediyordu. Ve solun karşısı
“ayıptır, çirkindir ve çok geri kalmışlıktır, sersemliktir, dangalaklıktır” la başladılar ve “onun karşısı da
sağdır” dediler. Kötü olan birşey vardı. Solun aşırısı ya da sağın aşırısı. Sonra sonra, solun aşırısı da
güzel olmaya başladı ve Türk milletinin bir kısmına bunu da yutturdular, kabul ettirdiler, Türk aydını
zaten şartlanmıştı, hazırdı ve 5-6 senelik bir gayretten sonra solun en aşın ölçüleri Türk cemiyetinde
savunulabilir oldu.
Bizim geri kalmışlığımızın bütün sebebi de solcu olmamakta bulundu. Bu o derece içeri işledi ki, 12 Marttan sonra kurulan ilk hükümetin adamları “Solcu olmayan insan, insanı bile sevmez”
dedi. Bunu diyen solcu değildi, solun felsefesinden filân haberi yoktu. Takat ezberlediği buydu. Dil
öğrenmiş gibi bunu belledi. Hani çocuklar öğrenirken ilk dillenmede küfür müdür, dua mıdır bilmeden
bazı lâflar söylerler ya, bizim Türk cemiyeti de siyasi dillenmesinde, ideolojik dillenmesinde hiç de
kendisine ait olmayan kelimeler öğrendi ve bunları tekrarladı. Bu tabir hakiki solculara, bilen
solculara büyük kuvvet kazandırdı. Bu kuvvetler hareketlerini arttırdılar ve 12 Mart’a tekaddüm eden günlerde (ki bu 1968 — 1971 arasında üç senedir) bu üç sene içerisinde üniversiteyi
ellerine alıp üs yapmak istediler: Mutlak surette oraya hakim olmak, o muhtariyeti sanki ayrı bir
devletmiş gibi kullanmak ve buradan hareket ederek Türk cemiyetini tedirgin etmek, sonra üniversitenin duvarları içine girip takibattan kurtulmak… Oyunları bu oldu. Bu oyunlarını Milliyetçi
gençler bozdu, ülkücü gençler bu oyunu bozdular. Üniversitede tatbikatı şöyle yürüttüler: Hocanın birini alıyorlar, Hocam falanca derneğe -ki bu başlangıçta F.K.F (fikir kulüpleri federasyonu) idi; sonra Dev-Genç oldu- 100 lira ver. Hoca yok diyor, iyice bir dövüyorlar. Hoca şikâyet ediyor, merci
yok. İspat el öyleyse diyorlar; şahit yok. Şahitler döven adamlardan ibaret. Mahkemeye gidiyor, mahkeme de boş; hükümete gidiyor, hükümet te boş; şuraya gidiyor oradan boş dönüyor ve açıkta
kalıyor. Meselâ birgün, İnşaat Mühendisleri Odası’nın seçimi varmış. Seçimden evvel Gün Sazak
arkadaşımız gitmiş Dahiliye Vekiline, Menteşeoğlu’na, demişler ki: Mülkiyede seçim yapılacak
orada da solcular hakim, hır çıkarıp elimizden alırlar
Vekil “Bütün emniyet teşkilâtı tertiplerini almıştır” demiş. Seçim yerine gitmişler. Yüksek
mühendisler, içinde 60 yaşında umum müdürler var, 65 yaşındaki eski müsteşarlar var. Bin küsur
üye, 350 tanesi solcu, 700 tanesi de solcu değil. Mülkiye salonunda toplanılmış eller kalkmış, 350
solculara rey veren var, 700 tane de vermeyen var. Divan da solcu, ilân etmiş: “700 reyle biz kazandık.”
220 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
“Yok” demişler, “biz size rey vermedik”. “Hayır, verdiniz”, “yok vermedik.” Divandakiler, çıkın öyleyse
dışarı sayıyoruz demişler ve bunlar çıkmışlar koridorlarda sayılmak üzere. Dev-Gençliler, ellerinde
değneklerle gelmişler “Biz” demişler “size salonu verdik, koridoru da mı verdik, mektebi basmaya mı
geldiniz namussuzlar?” demişler; yüzlerine de tükürmüşler, haydi bakalım sokağa deyip bunları atmışlar. Tekrar salona girmek istemişler, salon kapısında iki tane Dev -genç’H “siz dışarı çıktınız, içeri giremezsiniz” deyip, sokmamışlar, sokakta kalmışlar. Soğuk da bir gün, araba da bulamamışlar.
700 tane yaşlı başlı adam gitmişler D.S.İ. Umum Müdürlüğü’nün salonunda toplanmışlar, “ne yapalım” diye. “Dahiliye vekili bize garanti verdi, biz burada dayağı yedik, bir tek polis neferi
çıkmadı karşımıza.” Gidip şikâyet etmişler, “tahkikat yaparız” demişler. Adamlar 350 rey aldı 700 ilân
ettiler. Bunu tespit edecek ANKARA’da bir noter bulmuşlar.
Bu usûl ile bütün üniversiteye hükmettiler. Kim kaldı? Ülkücü profesörler, ülkücü doçentler
ve ülkücü talebeler. Onlar kendilerine hayır dediler. Üniversiteye mutlak hakim olamayışlarının tek sebebi ülkücü gençliktir. Çünkü ülkücü gençlik bunlardan korkmuyordu. Üniversitede çok talebe
var Dev-gençlilerin de yekûnu bilemediniz 15-20 bin. O kadar da az değiller ama. Üniversitede binlerce çocuk var. Büyük kısmı bunlara haraç verdi. Ya haraç verdi, ya karşıdakilere faşist dedi.
Onların faşistliği bildiği yok. Aman kendilerine faşist demesinler diye korktu. Mahkemelerde de durum böyle. Böyle böyle Türkiye’deki bütün kurumları sindirdi, susturdular ve hükümlerine aldılar.
Büyük harekete geçmek için bekliyorlardı. 11 Mart’ta büyük hareketi tespit etmişlerdi. 10 Mart
günü ezildiler, 12 MART günü de bu ezilmenin ilânı yapıldı. Aslında 10 Mart günü ezildiler, dayanakları
söküldü. Fakat uzak şehirlerde bulunanlar, çok fazla yapılan işi bilemeyenler bunu kendi hareketleri zannettiler O günleri hatırlayın. Akşam gazetesinde İlhami Soysal: “12 Mart oldu, İsmet Paşa sen
şimdiye kadar yalnız ortanın solu derdin de başka bir şey yapmazdın, hesap soracağız. ALPARSLAN TÜRKEŞ! Senden de hesap soracağız. Feyzioğlu senden de hesap soracağız.”
gibi yazılar yazdı. Kendi hareketlerini bekliyorlardı. Bunu zannettiler. İlhan Selçuk, Çetin Altan hakeza Bütün ne kadar kalemşörleri varsa Mart’ın 12’sine kadar sevindiler ve sevinç nârâlarıyla
dünyayı tehdit ettiler. 17 Martta öğrendiler ki, 12 Mart kendilerini ezmek için yapılmış bir harekettir.
Ecevit de o gün ters düştü, solun lehine yapılmış bir hareket olmadığını anladı. Bu ters düşme, Halk
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
221
www.ulkuocaklari.org.tr
Böylece bir tedhiş, bir terör, bir dehşet kurdular ve bu dehşetin üzerine hükmettiler. Bazı Hocaları
da böyle dövüyorlar. Hoca şikâyet edecek yer bulamıyor, derdini anlatamıyor. Ne yapsın? Geri geliyor
üniversiteye. Dev-gençliler hocaya geliyor, 100 lira ver diyorlar. Hoca çıkarıp veriyor, “Aferin hoca ne
güzel verdin.” Arkasından bir makale getiriyorlar, bunun altını imzala diye. Hoca imzalamazsa dayak
yiyeceğini biliyor. Şikâyet edecek yer de yok. İmzalıyor. Gayet komünist bir makale,.. Bunu götürüyorlar
bir dergide hocanın imzası ile neşrediyorlar. Şimdi hoca artık bu yazıyı benden zorla aldılar diyebilir
mi? Yaşlı başlı bir adam ilim adamı diye adı duyulmuş. Korkudan imzalamış ama inkâr edemez.
Utandığından ben korktum da diyemez. Sonra hoca diyorlar yürüyüş var gel. Sık yumruklarını. Sıkıvor.
Düş önümüze. Düşüyor, bağıra bağıra gidiyor. İki defa da yürüdü mü artık hoca utancından ben böyle
düşünüyorum demeğe başlıyor. Artık hocanın mekanizması kurulmuştur. Aynı kurgulu bebek gibi kendi
kendine yürüyor.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Partisini ele geçirme çabasıyla 1919′dan beri yöneltilen hareketin neticesi idi. Bunun kavgasını
da verdiler, bu meseleyi de bitirdiler. Tarihî şanına şöhretine, partinin kurulduğu günden beri fiilen genel başkanı, (Atatürk genel başkan iken genel başkan vekili idi, reisicumhurluk ettiği için de
fiilen başkanlığı yapıyordu) kurulduğu günden beri partiyi yöneten kişiyi hacaletle, hakareti tezyifle
kovdular. Bu şunu da gösterdi: Sosvalistlere taviz verilemez. Sosyalistlerle iş birliği yapılamaz ve kim ki
“ben sosyalistlerle beraber çalışırım, yüz metre giderim, ondan sonra ayrılırım, kendim giderim”, dese
de seni bırakmaz ve tepene biner, seni istediği yere götürür, Çünkü dışarda devleti var. Bir milliyetçinin
dışarda devleti olur mu? Milliyetçinin devleti kendi devletidir. Bütün dünyası kendi devletinden ibarettir.
Fransız milliyetçisi, İngiliz milliyetçisinin; İngiliz milliyetçisi, Türk milliyetçisinin dostu değil hasmıdır.
Çünkü milliyetçilik kutsal bir bencilliktir, bir egoizmdir. Benim milletim en iyi benim milletim en yüksek
benim milletim en lâyik her şey benim milletim için diye düşünen adamdır milliyetçi. Benim milletim iyidir
derseniz, öbür millete azıcık yukardan bakıyorsunuz demektir. Halbuki komünistlik bu değildir. Milletleri
hüküm altına almak, onları esir ve köle haline getirmek mekanizmasıdır. Bu mekanizmanın hepsi de
en büyük mekanizmaya tabidir. O halde en büyük mekanizma ötekileri tek tek destekler, Nasıl ki bir
mezbaha müdüründen çobana kadar hepsi kuzuyu kesmek için düşündüğünden birbirini desteklerse,
milleti böyle kesilecek ezilecek bir sürü sayan komünist teşkilâtı da, çobanından mezbaha müdürüne
kadar bir sıralamaya girmiş, birbirini destekleyen bir teşkilâttır.
“Milliyetçilik bu değildir. Milliyetçilik her millet için kendine özgü bir harekettir. Komünistlerin onun
için de dışarda devleti vardır. Oradan akıl alır, para alır, destek alır. Radyosu var, onların namına çalışır.
Dahilde de bir sürü basın onların lehine çalışır. Siz düşünebiliyor musunuz şu konsolos kaçırma, fidye
alma, İngiliz öldürme, general vurma fiili Türkiye’de solculardan gayri herhangi bir adam tarafından
yapılsa idi ona benzer ne kadar mahlûk varsa ezilirdi. Halbuki Milliyet gazetesinde Abdi İpekçi ve
İsmail Cem “inşallah bunlar son çılgınlık olur, bunlar çocukların çılgınlığıdır, solculuk kötü değildir.”
diyebiliyor. Ecevit kalkıp solculuk iyidir diyebiliyor. Halbuki meselâ Menemen de gericilik vakası olduğu
zaman Erzincan’daki şeyhi de astılar. Hatta bu işi seyreden yahudiyi de astılar. Amma sola karşı aynı
şiddet gösterilmiyor. Herkes de kafasına koymalıdır ki benim sol anlayışım şöyledir ben gelirsem
şöyle yapacağım gibi birşey yoktur. Yeryüzünde bir tane sol vardır, o da marksist soldur ve dışarının
emrindedir. O, halka nasıl canı istiyorsa öyle yapar. Sizin dediğinizi yapmaz. Sizin dediğiniz onunkine
ters düşüyorsa sizi kesiverir. İkisinin ortası da yoktur. Birçok Rus bundan kesilmiş, öldürülmüştür. Bunlar
da solcu idi, komünistti ve Lenin’le beraber komünist ihtilali başarıya götürmüşlerdi. Sol materyalisttir.
Vefa, dostluk sadakat, sevgi, merhamet, insaf, doğruluk gibi mefhumlar bunlar için üst yapı kurumudur,
burjuva yutturmasıdır. Başkasına yutturmak için kullanılır, kendisi yoktur. Bu kafadaki adamlara güvenilir
mi? Solcular bunlara sahiden inansa.
İnönü’nün sayesinde onun kolunun altında, onun desteğinde yetişmiş ECEVİT ona bu kadar
hakaret yapabilir miydi. Ve attıktan sonra sevinebilir miydi? Bir Türk bunu nasıl yapabilir. Yaşta büyük
diye sayar, yolda büyük diye sayar, işte büyük diye sayar milliyetçi için bir sürü saygı sebebi vardır. Ama
bir solcu için sayma sebebi yoktur. Solcuya göre saygı bir üst yapı kurumudur, uydurmadır. Onun için
Türkiye solun dalga dalga gelen tazyikinde devam etmektedir. Mesele henüz bitmemiştir. 100 küsur
hücre var idi. Şimdi de bir yüze yakın adam EL-FETİH te talim görmüş gelmiş. Daha da bir 3-4 yüz
kişisi varmış orada solcuların.
222 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Şu halde önümüzdeki aylarda bunların yeni fecaatlerine yeni şenaatlerine şahid olacağız. Hiç
bir şey bitmemiştir. Ordu 12 Martta çok ağır bir yükün altına girmiştir, ama çaresizdi. Size sorarım;
demokrasi mi devlet mi? Ana mı çocuk mu diye sorarlar güç ameliyatta? Demokrasi mi devlet mi?
Devlet olmazsa demokrasiyi neyin üstüne yaparsınız. Hani tarla mı buğday mı suali bu. Ordu bu suale
maruz kaldı. Yine de demokrasiyi zedelemek istemiyordu. İstemediği de bir seneden beri gösterdiği dev
sabrından anlaşılıyor. Hata yapmıyor mu? Hem de nasıl, solu adam olmak sayan bir ekipten hükümet
olur mu? Solu tasfiye için solculardan hükümet kurulur mu? Yanlışlıkla kurdular, bir ay sonra anladılar
amma iş işten geçti. 8 ay oturmaya mecbur ettiler. Elleriyle getirmişlerdi ağızlarıyla kovalayamadılar.
Mecburen bile bile onları tuttular. Onlar da hergün yeni bir bela çıkardı. Profesör Muammer Aksoy’u
komisyon başkanı yaptılar, Ertesi gün sıkıyönetim aldı hapis etti. Bir hafta sonra Sıkıyönetim bıraktı.
Tekrar başka bir komisyona getirdiler. 3 gün sonra tekrar Sıkıyönetim içeri aldı. Hükümetle ordu aynı
adam üzerinde tamamen ters düşüncede idi. Bir Mukbil Özyörük ve başkası için de aynı şey oldu. Nihat
beyin kurduğu hükümet ordunun felsefesine tersti. Bu terslik devam etmedi tabii. Asıl mesuliyeti, tarihi
mesuliyeti, milli mesuliyeti 12 Mart muhtırası ile sırtlamış, olan ordu en nihayet bunlardan vazgeçti.
Yerine onlar derecesinde solcu olmamakla beraber ihtiyar zavallı, hasta, perişan bütün hüsnüniyetine
rağmen omuzlarında yük taşımak için takat kalmamış bir zatı geçirdiler. Onun da ilk sözü şu oldu:
“Benim suçum yok.” Nihat Bey de “benim suçum yok” demişti. Hatırlarsınız Süleyman bey de yedi sene
“benim suçum yok” dedi. Efendim anarşi mi var? Polise gidin, eşkıya mı var, jandarmaya söyleyin, hırsız
varsa bekçinin haberi var. Üniversitede kıyamet kopuyor rektörün suçu var da ya senin, onun suçu
vok mu? Türkiye’de yetki mahalline oturan adamların sorumluluk taşımak akıllarından geçmiyor. Orayı
Saltanat yeri sanıyorlar. Nihat bey de Ürgüplü de “benim suçum yok” dedi, halbuki Türkiye’de bir suç
var, buna bir sahip gerek. Yüz suç varsa, yüzüne de sahip çıkacak 99’unu halledecek fakat edemediği
tekinin suçlusuyum diyebilecek bir adam lâzım. Korkak, mütereddit, ürkek adamlardan devlet yöneticisi
olmaz. Amma tatbikatta böyle değil. Şimdi yeni bir başvekil tayin edildi. Nasıl bir bünye ve vasıfta
olacak bilmiyorum. Fakat Melen’in “solculuk adam olmaktır” felsefesinde olmadığından eminim. Ümit
ediyoruz ki bu felsefede bir kabine kursun. Bu kabine büyük işler mi yapar? Hayır. Bir iş mi yapar? O da
hayır. Belki kötülük yapmamaya muktedirdir. Biz buna bile razı olacak hale geldik. Ben cerrahım diye
yaramızı sağıltmaya çalışan herkes iltihabı derine soktu. Nereye karşı olursa olsun, şimdi bu şartların
içerisinde Türkiye’de hareketler hızlanacak, şiddet kazanacak, tedhiş artacak. Tarih boyunca üç suikast
görmüştür Türkive. Birisi Sokullu Mehmet Paşa’yı hançerlemişler, biri Mahmut Şevket Paşa’ya suikast
tertiplemişler, bir de Kemaleddin Eken paşaya suikast yaptılar. Türkler isyan ederler, ihtilâl yaparlar,
adamı devirirler, keserler, asarlar, Türkiye’de vezirbaşı kadar ucuz şey yoktur. 600 vezirden 300 ünün
başını kesmişler. Çünkü mührü alan adam su sualle alır: “Lala, bak mukayyet olasın, senin başını
keserim.” O da “boynum kıldan incedir” der. Boynu böyle dut gövdesinden kalın adama da devlet
verilmez. Türkiye’de vezir başı ucuzdur ama vezir suikastı yoktur. Tarihimiz Suikast yapmaz. Bu üç
suikastın üçüncüsü birkaç gün evvel oldu. Hem de orgenerallerin en az mesul olanı idi. Jandarma genel
kumandanı idi.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
223
www.ulkuocaklari.org.tr
DEMOKRASİ Mİ? DEVLET Mİ?
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Güvenlik kurulunda üye değil, Sıkıyönetim kumandanı değil. Yani solcularla karşı karşıya bir
meselesi yok. İbret-i alem için ortaya çıkmıştır ki bu solcular kendi adamlarının intikamım kime rasgelirse
ondan alacak. Bunu bilen, tedbirini buna göre alan ve yumruğunu vurmak için gözünü kırpmayan
iktidar lâzım. Ferit Bey’in hükümeti de bu olmayacak ama ordunun her yumruk kaldırışında altına bir
iğne de sokmayacaktır inşallah. Çünkü bundan evvelki hükümet ordunun yumruk vuracağı yere iğne
soktu.
Muhterem arkadaşlarım, bu yeni kavga, çetin kavga devrinin gene ümidi milliyetçi kitle ve
ülkücü gençliktir. Ülkücü gençliğin hareketlerinden şeref hissesi alıyorum. Ama ülkücü gençlik bizim
imalimiz, icadımız falan değil, sizin evlâtlarınız. Çoğunun ismini bile bilmem. O kadar çok ki!.. Bu, Türk
Milleti’nin yaşama gücünün, azminin, iradesinin ifadesidir ve Türk Milliyetçiliğinin, Türk Milleti’nin tarihi
köklerine yapışık, onun tabii meyvası olduğunu göstermektedir. Bütün şenaatimi rağmen komünistler
çalı nebatıdırlar ve onların mevvaları da acıdır. Türk Milleti’nin asil ağacının tatlı meyvası, güçlü elması
ülkücü gençliktir. Türkiye’de siyasi partilerin oluş sebebi tükenmiştir. Kitle partilerinin varlık sebebi
tükenmiştir. Niçin varız sualinin cevabı yoktur. Demokrasi için varız filan diyorlar. Demokrasi teskere
alıyor. Demokrasiyi yaşatan azim vok bunlarda. Süleyman Bey’e yalandan dur dedikleri zaman, durmam
lâzım gelir” diye inançla dursa iki gün evvel kendi yapar. Beni Millet seçti diye inansa, hayır gitmiyorum
der. İkisini de demedi. Hem gitti kenarda durdu, hem bir sene mırmır etti. Peki bu millet bunu bir daha mı
seçer? Niçin seçer? Halk partisinin akıbetini gördünüz, İsmet Paşa’ya saygı duymayan bir heyet kime
saygı duyar, niçin duysun? İsmet Paşa’nın işbirliği yapıp allında kaldığı sosyalizmle ben de iş yaparım
da sonra üstüne çıkarım demek ahmaklığını kim gösterir? O halde Halk Partisinin de Adalet Partisinin
de meselesi bitmiştir. Türkiye’de yeni bir çağ açılmıştır. Bu, Türkiye’nin kaderini tayin edecektir. Ya
milliyetçi bir sistem, milliyetçi bir görüş, milliyetçi bir politika, milliyetçi bir uygulama olacak veya Türk
Milleti’nin bütün büyük tarihine rağmen istikbali komünist boyunduruğuna geçecektir. Fakat Allah Türk
Milleti’nin istikbalinin hükmünü vermemiştir. Ülkücü gençlik gösterivor ki Allah bu Millet’in fena bulmasını
dilememiştir. O halde Türk Milleti yaşayacaktır. Çünkü Ülkücü gençlik hatır ve hayale gelmeyecek güçte
ve sayıda çoğalmaktadır. Hepinizi tekrar tekrar saygı ve sevgiyle selâmlarım.
Bu yazı merhum Dündar Taşer’in 20 Mayıs 1972 günü M. H. P. Mersin merkez ilçe kongresinde
yaptığı konuşmadır.
KAYNAK: Devlet Dergisi, Sayı:148, 26 Haziran 1972, s.8-9.
***
İnternetten Devlet Dergisi’nin 148. Sayısını Okumak İçin: http://ulkunet.com/UcuncuSayfa/devlet_148_
yeni_3651.pdf
224 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Başbuğ Alparslan
Türkeş
www.ulkuocaklari.org.tr
Ülkü Ocakları Eğitim ve
Kültür Vakfı Genel Merkezi
Eğitim Programı
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
225
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN HAYATI
Göç...
Kutludağ’ı çaldırdığımız günden beri âdeta Türk’ün mukadderatı olan göç...
Milletimizin yetiştirdiği son Başbuğ’un hayat hikâyesinin başlangıcında da göç var.
Yıl 1860
Orta Anadolu’da, Kayseri’nin, Pınarbaşı İlçesi’nin Yukarı Köşkerli Köyü’nde meskûn Avşar
Obalarından Koyunoğlu ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan Abdülaziz’in
fermanıyla Kıbrıs’a sürgün edilir.
Yıl 1917
Kasım ayının 25’i, öğle vakti, yer, Lefkoşa, Haydarpaşa Mahallesi Kirlizâde sokağı 13 numaralı
mütevazı evde, Kıbrıs’a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi Bey ve eşi Fatma
Zehra Hanım’ın Ali Arslan adını verdikleri oğulları dünyaya gelir.
Yıl 1921
4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince
fesi mücevherler ile süslenerek Sarayönü İlkokulu’na (Sübyan Mektebi) gönderilir. Sarıklı ve mübarek
bir Osmanlı uleması olan Hoca Efendi’nin dizi dibine çöken Ali Arslan’ın ağzından çıkan ilk söz bir
“Besmele”dir. “Ey Rahman ve Rahim olan Allah’ım, annem beni yetiştirdi bu mektebe yolladı, okuyup
yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum” dermişçesine bir “Besmele”dir, Ali Arslan’ın ağzından
dökülen... Birbirinin ardı sıra gelen İlkokul ve Rüştiye yılları ve her biri birbirinden daha değerli Hüsnü
Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz
Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından feyz alır. Onlar Ona
müfredatla beraber Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet-i Âli Osman bakiyesi hür ve müstakil
Türkiye’nin yanı sıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında milyonlarca Türk olduğunu da
öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey, Ali Arslan’ın adını âdeta senin adın “Alparslan olsun” ve “Sultan
Alparslan’a denk bir yiğit Türk ol”, diyerek değiştirir.
Küçük Alparslan’ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Paşa yadigârı Kıbrıs, sevgili Yeşil adamızın
tamamı İngiliz İşgali altındadır ve Türk’ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu Onun ruhunun
derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından başlayarak
siner. O her gece Türkiye’ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur,
uyanır.
226 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Yıl 1933
Alparslan’ın artık işgal altında, esaret altında yaşamağa dayanacak gücü kalmamıştır. Babası
Ahmet Hamdi Bey’i ve Annesi Fatma Zehra Hanım’ı ikna eder, aile mallarını satıp savar yanlarında
oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların, Türk’ün Türk
olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye’nin yoluna düşerler;
Viyana vapuru ile ver elini İstanbul...
Ailesi İstanbul’a yerleşince Alparslan’ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi’ne kayıt olmak olur. Artık O
yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O’nun düşlerini düşleyen başkaları da vardır
İstanbul’da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan
bayrağını açmışlardır. O yüce Dilek, O aziz Ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir Ülkü devi olan Atsız
Hoca’nın can evinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla Türk
aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, genç Alparslan
Türkeş.
Yıl 1936
Kuleli Askeri Lisesi’ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları
başlar. 1938’de Harbiye’den mezun olur, artık O Türk Ordusu’nun genç bir teğmenidir ve Türk Milleti’nin
emrindedir.
Yıl 1940
Isparta’da gönlünü Muzaffer Ana’ya kaptırır ve evlenirler. Ayzıt, Umay, Selcen, Sevenbige (Çağrı)
ve Yıldırım Tuğrul adlı çocuklarla çiçeklenir bu evlilik ve bozkurtların Muzaffer Anası’nın 1974 yılında
elim kaybından sonra 1976 yılında, Seval Hanım’la yaptığı ikinci evliliğinde de Tanrı Onu Ayyüce ve
Ahmet Kutalmış adlı iki evlât daha vererek sevindirecektir.
Yıl 1944
Şairin “Öz yurdunda garipsin, öz vatanın da parya” dediğince tutuklanır Türkçüler... Devrin dalkavuk
iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük-Turancılık Davası başlar. Türkçüler tabutluklara atılırlar,
işkencelere uğrarlar. Türkiye’de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç Üsteğmen Alparslan
Türkeş’te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944’te kendisini mesnetsiz “vatan hainliği” suçlamasıyla
sorgulayan savcıya “Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnad edilmiştir. Bunu şiddetle reddederim.
Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanımı severim.” diye haykırır. Ancak mahkeme tarafından,
9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
227
www.ulkuocaklari.org.tr
3 Mayıs Ankara’da bir gösteri veya yürüyüş eski tabirle nümayiş vardır. Türk’ün, Türklüğün ölmediğini,
ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem
dosta, hem düşmana... Hem devlet hizmetindeki gafillere, hem de yurda sızmağa çalışan hainlere, Asya
bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri
için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun başını ezme azminde olduklarını gösterirler.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu
onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır ve son olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip
olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük Ülküsü için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu
bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.
Yıl 1947
Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade Okulu’nda iki
yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla Boğazlardan üs talep
eden Sovyetler Birliği’nin komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve değişmez “Moskofluğu” ayan
beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş Gelibolu ve Çankırı’daki görevlerinden
sonra 1951 yılında kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında Harp Akademisi’nden Kurmay Binbaşı
olarak mezun olur.
Yıl 1955
Dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon’da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine
atanır. Bu arada Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye’ye döner.
Yıl 1959
Almanya’ya Atom ve Nükleer Okulu’na gider. Bu okulu başarıyla bitirdiğinde artık bir Kurmay
Albay’dır.
Yıl 1960
Tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı reformlar
yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi’nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan bildiriyi radyodan
okuyan kişi ve “İhtilâl’in kudretli Albayı”dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş İhtilâl hükümetinde
Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet
İstatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları kurar.
Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13 Kasım 1960’ta Kurmay
Albay Alparslan Türkeş ve “ondörtler” olarak bilinen arkadaşları Komite’nin diğer üyelerince emekliye
sevk edilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek bahanesiyle sürgün
edilirler. O da 19 Kasım’da Türkiye’nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla sürgüne gönderilir.
1961–62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş’in Türkiye’ye
dönmesine müsaade edilmez.
Yıl 1963
Tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner.
Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla “Huzur ve Yükseliş Derneği” adlı
bir dernek kurar.
228 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Kısa bir süre sonra Talat Aydemir’in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve
Mamak Askeri Cezaevi’nde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder.
Yıl 1965
Tarih 31 Mart saat 11.00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne katılır.
Kısa bir zaman sonra 1 Ağustos 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultayı’nda
Genel Başkan seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili olarak parlamentoya girer.
Yıl 1969
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç Hilâl olarak
değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili seçilir.
31 Mart 1975–13 Haziran 1977 ve 1 Ağustos–31 Aralık 1977 tarihleri arasında Süleyman Demirel
başkanlığında kurulan I. ve II. Milliyetçi Cephe koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı olarak,
Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar.
Ülkü Ocakları, Büyük Ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler başlar.
1968 yılından itibaren Marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve üniversite
özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu, “Komünist Devrim” için üs haline getirirler.
Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin’in Stalin’in Mao’nun resimleri ve komünist sloganlarla doludur.
Komünist yeraltı örgütleri “şehir gerillası” mı “kır gerillası” mı tartışmaları yapmakta okullara kendilerine
tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan
Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmağa
ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu, Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler
örgütlenmeğe başlarlar. Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık,
dokuz prensip etrafında toplanırlar.
Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları birçoğunu bizzat kendisinin yetiştirdiği binlerce ülküdaşının
komünist çetelerce katledilişini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen kaybetmediği
soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır.
Yıl 1980
12 Eylül sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar. Başbuğ
Alparslan Türkeş ve Türkiye’nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen Ülkücü Hareket sanık
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
229
www.ulkuocaklari.org.tr
Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler
kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama her yerde karşı çıkıp mücadele
eden Ülkücü Hareket’e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980’e kadar 5000 civarında Ülkücüyü
şehit ederler. Devlet’in zaaf içinde olduğu düşünülen “zinde güçler”i bir şeylerin daha doğrusu ihtilâlin
şartlarının “olgunlaşması” için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5’ler bu sürecin şekillendiği mekânlardır.
Başbuğ 12 Eylül’den üç gün sonra saklandığı yerden ortaya çıkıp teslim olur. Cunta tarafından
tutuklanan Başbuğ, önce 1 ay Uzunada’da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu’nda ve hastalandığı
dönemde de Mevki Hastanesi’nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 Ülkücünün idamı istenilir, 9 Nisan
1985’de beraat eder ve tahliye olur.
Yıl 1987
Tarih 6 Eylül, yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ’a da konulan siyaset
yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için yine
meydanlardadır.
Yıl 1987
Tarih 4 Ekim, Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkan seçilir.
Yıl 1991
20 Ekim 1991 Genel Seçimleri’ndeMÇP’nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat
milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M. dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre
karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir.
Yıl 1992
27 Aralık 12 Eylül’ün kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan
MHP’nin son kurultay delegeleri, MHP’nin isim ve amblemini MÇP’nin kullanabilmesine karar verirler.
Yıl 1992
Tarih 24 Ocak, MÇP’nin 4. Olağanüstü Kurultayı toplanır ve partinin adını MHP, amblemini Üç Hilal
olarak değiştirir.
Ve Yıl 1997
Tarih 4 Nisan...
Karlar altında milyonlarca ağlayan insan...
27 MAYIS İHTİLÂLİ VE ALPARSLAN TÜRKEŞ›İN ŞAHSINDA 14›LERİN SÜRGÜNE
GÖNDERİLMESİ
İhtilâli Hazırlayan Sebepler1957 milletvekili seçimlerinden sonra gerek ortamın sosyo-psikolojik
durumu gerekse iktisadî sıkıntılar, iktidar ve muhalefetin dengeli bir politika izleyememesi, ihtilâli
hazırlayan sebepleri ortaya çıkarmıştır. Bu sebepleri iktidarın tutumu, bunların altında tahkikat encümeni,
230 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
aleyhte propaganda, ordunun durumu olarak incelemek mümkündür.
İktidarın Tavrı
İktidar, 1957 seçimlerinden sonra muhalefete karşı daha sert bir tutum içerisine girmiştir.
Yeni dönemin başlangıcında TBMM iç tüzüğünde yapılan değişiklikler muhalefetin gelişmesine
engel olmak niyetiyle yapılmış düzenlemelerdi. Bu düzenlemeler, özetle milletvekillerinin denetim
haklarının kısıtlanması, dokunulmazlıkların kaldırılmasının kolaylaştırılması ve verilebilecek cezaların
artırılmasıdır. İktidarın adlî konuda yaptığı tasfiye kamuoyunda büyük tepkiye yol açmıştı. CHP, meclis
tahkikatı istemiş ve Ankara barosu toplantı yapmıştır. Hâkimler çevresinde de DP iktidarına karşı
güvensizlik yayılmıştı. Mevcut basın kanunu zaten antidemokratik hükümler taşıyordu. Basına özgürlük
vaatleriyle gelen DP, bu hükümleri kaldırmak yerine yeni kısıtlamalar getirdi. Bu durumu Celâl Bayar;
“En iyi niyetlerle demokrasiyi tesis etmeye gelmiş bir parti, basından vatandaş haklarına kadar bütün
anayasa alanlarında en geniş kapıları açmış fakat bu hürriyetlerin suiistimali karşısında tedbir ala ala
dar hürriyetli bir idare hâline gelmiştir.” diyerek açıklamaktadır. Muhalefetin propaganda boyutlarını göz
önüne alırsak, açıklamanın bir anlamda doğru olduğunu düşünülebiliriz.
DP iktidarı dış politikada bloklar arası soğuk savaşı körükleyerek Türkiye’ye yapılan dış yardımı
artırmayı amaçlıyordu. Ancak bu durum 1958 Temmuz’unda Türkiye’yi sıcak savaşa sokma noktasına
getirmişti. 1959 yazı sonunda, on bir yıldır sabit tutulan Türk lirasının değeri dış piyasalarda düşürüldü.
Batıdan alınan yeni kredi taleplerine karşılık bir dizi istikrar önlemi uygulandı. 4 Ağustos’ta yapılan
devalüasyon ile Amerikan doları birden bire 2.80’den 5 Liraya çıktı. Enflâsyon yüzde yirmilere fırladı.
İhtilâle kadarki dönemde iktisadî durum gün geçtikçe daha kötüye gidiyordu. Enflâsyon sabit gelirli
kesimleri korkutuyor, CHP ise bu durumu kullanıyordu. İhtilâlin arifesinde Türkiye’nin gergin bir ortam
içinde bulunduğu bir gerçekti. Partiler arası münasebetler tamamıyla bozulmuştu. İktidar, gittikçe artan
tansiyonu, uygun tedbirler almak suretiyle düşürmeyi başaramadı. DP’nin en önemli hatalarından birisi
olarak kabul edilen bu tedbirsizlik, CHP’nin işine yaramış, silâhlı kuvvetleri, üniversiteyi ve basını iktidar
aleyhine harekete geçirmeyi başarmıştır.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
231
www.ulkuocaklari.org.tr
Demokrat Parti, basını sıkı bir şekilde kontrol altına aldı. Üniversitelere de yeni yükümlülükler
getirildi. 1954’de memurlar hakkında çıkarılan kanun üniversite personeline de uygulanmıştı. 1956’da
Ankara Üniversitesi’nde görevli bir fakülte dekanı küçük bir sebepten üniversitedeki görevinden
uzaklaştırılarak vekâlet emrine verildi. Bu durum protesto edildi ve bazı öğretim üyeleri görevlerinden
istifa ettiler. Böylece üniversitelerde iktidar aleyhine hava yaratıldı. 20 Nisan 1957’de işçi sendikaları
konfederasyonu kapatıldı. Arkasından büyük şehirlerde 5 sendika birliği daha kapatıldı. Aynı zamanda
muhalif partilere karşı sert tedbirler alındı. Partilerin seçim sebebiyle propaganda dönemi dışında açık
hava toplantısı yapmaları yasaklandı. Kapalı yerlerdeki toplantılar da yörenin en büyük mülkî amirinin
iznine bağlandı. Hatta aynı kanunun 13. maddesi “hedef göstermeksizin ateş açmak” yetkisini veriyordu. İktidarın muhalefete katlanamadığının bir delili de 1954 seçimlerinden sonra kendilerine oy vermeyen
şehirleri cezalandırma yoluna gitmesiydi. Bu dönemde Malatya ikiye ayrılmış ve ayrılan bölge Adıyaman
adını almıştı. Kırşehir ise ilçe yapılmıştı.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türkiye’de iktidar ve muhalefet çekişmesinin tırmandığı bu noktada gerginliği ortadan kaldırma
görevi birinci derecede iktidarın vazifesi olmakla birlikte ikinci derecede sorumlu muhalefettir. CHP’nin
de aynı yönde gayret sarf etmesi gerekirken bunu yapmamıştır. Dolayısıyla Avni Doğan’ın da belirttiği
gibi; “27 Mayıs ihtilâlini CHP yapmamış ancak ihtilâli hazırlamıştır”.
Muhalefetin Tavrı
CHP tek parti dönemini ekonomik ve dış baskılar sonucu iktidarı bırakmak zorunda kalmasına
rağmen hem demokratikleşmeyi hem de iktidarı elinde tutmaya devam edeceğini umuyordu. Bu yüzden
1946 seçimlerinde kendi eliyle içinden bir parti kurmuş, ancak güçlendiğini görünce karalama politikasına
geçmişti. Amacı demokratik görünüm altında iktidarını sürdürmekti dersek iddialı ama doğru bir tahmin
olur.
CHP’nin DP hükümetine karşı ilk günden yönelttiği, on yıl boyunca giderek dozunu arttırarak
devam ettirdiği propaganda İsmet İnönü’nün 1931 tarihli konuşmasında sözünü ettiği düzenli ve daimî
bir propaganda idi. Ulu orta yapılan karalama ve kötüleme Türk demokrasisine pahalıya mal oldu ve
rejimde yaralar açtı. Bu hâl askerî ayaklanma ile devrilmesinde birinci derecede rol oynadı. 27 Mayıs
darbesini gerçekleştirenler işte bu yoğun propagandanın etkisi altında kalınca saldırdılar. R.S. Burçak’ın
bu tezinde öne sürdüğü gibi muhalefetin yapmış olduğu aleyhte propagandayı, 27 Mayıs hareketini
hazırlayan yegâne sebep olarak göstermesi isabetli bir tespit değildir. Ancak bu tip bir propaganda
şeklinin ihtilâlin oluşumunda etkisi olduğu açıktır.
Bunun yanı sıra ordu içindeki İnönü hayranlığının olayın seyrinde yapmış olduğu etkiyi de göz ardı
etmemek gerekir. Nitekim İnönü de ordu üzerindeki tesirini kendisi ve partisi lehine kullanmasını bilmiştir.
Ancak İnönü’nün ihtilâl ile doğrudan bağlantısı olup olmadığı kesin olarak ortaya çıkmadığından bu
konuda kesin bir hükme varmak mümkün değildir. 1957 seçimlerinden önce engellenen muhalefetin güç
birliği 1958 sonbaharında gerçekleşti. Ekim ayında Türkiye Köylü Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisine,
Kasım’da Hürriyet Partisi CHP’ye katıldı. CMP, CKMP oldu. CHP’nin ise adı değişmedi.
1959 Ocak ortalarında toplanan 14. CHP kurultayı bir “İlk Hedefler Beyannamesi” ni kabul etti.
Beyannameyle sağlanmak istenen güç birliği platformunun amaçları ise şu şekilde tespit edildi;
Partizanlığın kaldırılması, ikinci meclisin kurulması, seçim güvenliği, anayasa mahkemesinin kurulması,
yüksek hâkimler kurulu oluşturulması, Memurlara mahkemeye başvurma hakkının tanınması, basın
özgürlüğünün anayasa güvencesine bağlanması, üniversite özerkliği, yüksek iktisat şurasının kurulması,
sosyal adalet kavramının anayasaya girmesi. Dikkat edilecek olursa CHP’nin muhalefet olarak istekleri
iktidarında kendisinden istenilen şeylerdir.
Başka bir açıdan bakıldığında DP’nin iktidara gelirken kullandığı sloganlardır. DP’nin güç birliğine
cevabı Vatan Cephesi’ni kurmak oldu. 1959 Ocak ayı içinde kurulan Vatan Cephesi Ocakları ile iktidara
partinin verebileceğinden fazla taban bulunmaya çalışıldı. Vatan Cephesi’ne katılımlar teşvik ediliyor,
belli kesimlerden belli konumlardaki kişiler buna zorlanıyordu.
232 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Tahkikat Encümeni 1960 yılı Nisan ayındaki İnönü’nün Kayseri gezisi iktidar-muhalefet gerginliğinin
doruğa çıkmasına sebep olmuştu. İnönü’yü Kayseri’ye götüren tren yetkililerce durduruldu ve İnönü’den
Ankara’ya dönmesi istendi. Geri dönmeyi kabul etmeyen İnönü üç saatlik bir gecikmeyle yoluna devam
etti. Ertesi gün DP meclis grubu, muhalefeti bir askerî ayaklanma ve kargaşa tezgâhlamakla suçladı
ve muhalefetin faaliyetleriyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak için bir Meclis tahkikat encümeninin
kurulmasını istedi. Bu teklifi benimseyen TBMM, CHP’nin yıkıcı, gayrimeşru ve kanun dışı faaliyetlerinin
ülke genelinde meydana geliş tarzı ve bunların mahiyetinin nelerden ibaret olduğunu tahkik, tespit
ve ülkenin her tarafında yaygın bir hâlde görülen kanun dışı siyasî faaliyetlerin çeşitli sebeplerine
intikal etmek, matbuat meselesi ile adlî ve idarî mevzuatın ne suretle tatbik edilmekte olduğunu tetkik
etmek üzere meclis tahkikatı açılmasını kabul ederek 18 Nisan 1960’ta “Tahkikat Encümeni” kuruldu.
Encümen üyeleri, cumhuriyet savcısına, sorgu hâkimine, sulh hâkimine ve askerî amirlere ait bütün
haklara sahiptiler. Hükümetin sahip olduğu bütün vasıflardan istifade etmeye hakları vardı. (Bkz. Düstur,
3.Tertip, C.17, s.998. AYDEMİR, s.259.)
Tamamıyla Demokrat Partililerin yer aldığı ve tarafsız olması mümkün olmayan bu komisyon, kanun
tasarısında da belirtildiği gibi CHP’nin işlediği öne sürülen birtakım fiillere karşı görevlendirilmiştir. Bu
fiiller arasında, halkı kanunlara karşı gelmeye teşvik etmek, parti mensuplarını silâhlandırmak, orduyu
siyasete karıştırmak, basınla iş birliği yaparak komünizm propagandası yapmak ve halkı hükümetin
meşruiyeti konusunda şüphe ve endişeye düşürmek yer almaktadır. Bu komisyonun kuruluşu ve ortaya
çıkışı yasal olmakla birlikte, faaliyetleri sırasında uyguladığı yöntemlerin aynı ölçüde yasal olduğu
söylenemez.
Komisyon gerektiğinde Meclis dışında faaliyette bulunmaya yetkili kılınmış ve görev süresinin üç
ay sonunda bitirilmesine karar verilmiştir.
Kanuna göre Tahkikat Encümenine cezaî yetkiler dâhil bütün yetkiler tanınıyordu. Bir anlamda
artık devlet demek, Tahkikat Encümeni demek olacaktı. Bu durum Türkiye’de demokratik rejimin ve
anayasal müstakil düzenin tahrip edilmesi anlamına gelmekteydi. Tahkikat Encümeni’nin kuruluşuyla
Meclis İnönü’ye “Halkı isyana ve kanunlara karşı gelmeye teşvik eden sözler sarf ettiği ve Türk milletine,
orduya ve TBMM’nin birliğine açıkça saldırdığı” için Meclis çalışmalarına 12 oturum katılmama cezasının
verilmesi kararını aldı.
Silâhlı Kuvvetlerin Tavrı
Çok partili hayata geçiş ile birlikte Silâhlı Kuvvetlerin pozisyonu Demokrat Partililer için daima
önemli bir mesele olarak görülmüştür. Demokrat Partililer, İnönü’nün CHP lideri olarak kaldığı süre
içinde ordunun CHP’ye sempati duyacağı ve hatta destekleyeceği yönündeki kanaatlerini iktidarları
boyunca üzerlerinden atamadılar.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
233
www.ulkuocaklari.org.tr
CHP gençlik örgütleri Ankara ve İstanbul’da gösteriler düzenleyerek bu karara tepki gösterdiler.
Hükümet bu iki ilde sıkıyönetim ilân etmek zorunda kaldı. Ayrıca gösterilerin yapıldığı illerde üniversiteler
tatil edildi. Üniversitelerden gelen bu tepkiyi daha sonra ordudan gelen tepki takip edecektir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
DP ordudan bu denli uzak olmalarının getireceği muhtemel sıkıntıları aşmak amacıyla emekli
Mareşal Fevzi Çakmak’ı kendi saflarına çekmeye çalıştılar. CHP’den gelen teklifleri reddeden Fevzi
Çakmak 1946 seçimleri öncesinde 14 generalle birlikte DP listelerinden seçime girdi. Çakmak’ı saflarına
katan DP böylece İnönü’nün ordu üzerindeki tesirini Fevzi Çakmak ile dengelemeye çalıştı.
1946 seçimlerinden sonra CHP yönetiminden memnun olmayan alt rütbeli subaylar DP saflarından
siyasete girdiler. Savaş ekonomisinin etkilerini en fazla hisseden küçük memurlardan olan alt rütbeli
subaylar büyük yoksulluk çektiler. Bu yüzden CHP rejiminin yıkılmasını, DP yönetiminin daha iyi günler
getireceğini umdular. Oysa daha sonra aynı konudaki şikâyetlerini DP iktidarı hakkında dile getirmeye
başlamışlardı. Hatta 1946 seçimlerinden sonra birkaç genç DP’li parti üyesi, kendi saflarından hareket
etmeye istekli genç subaylarla ilişkiye girecek kadar ileri gittiler. Celâl Bayar’ın engel olmasıyla CHP’ye
karşı muhtemel bir darbe önlenmiş oldu.
DP’liler 1950 genel seçimlerini kazandıktan sonra, askerlerin tepkisi konusunda endişeliydiler. Hatta
seçimlerden hemen sonra bütün generaller toplanarak İnönü’yü ziyaret etmiş ve seçim sonuçlarına
müdahale etmeyi teklif etmişlerdi. İnönü bunu reddetmiştir. Bu olaydan yaklaşık bir ay sonra Menderes
hükümeti güvenoyu alır almaz yeni hükümet, sadakatlerinden kuşku duyulan diğer generallerle
birlikte Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını görevden alarak geniş çaplı tasfiye hareketi
gerçekleştirdi. Tasfiyenin doğrudan nedeni olarak bir albayın darbe girişimini Menderes’e bildirmesi
gösterilir. Ancak İnönü’nün sınıf arkadaşı Abdurrahman Nazif Gürman, Genelkurmay Başkanı iken
Menderes’in iktidarda kendini rahat hissetmemesi normaldir.
CHP yanlısı basın, bu olayı siyasî istismar konusu yaptı, Silâhlı Kuvvetler de DP karşıtı bir
kampanyaya girişti. DP yapılması normal bir hareketin istismar edilmemesi gerektiğini bildirerek
CHP’ye uyarıda bulundu. DP, yüksek komutanlardan gelebilecek ilk tehlikeyi bertaraf etmişti. Fakat
Silâhlı Kuvvetler içindeki huzursuzluk bu olaydan sonra da devam etti.
1955’den sonraki sosyoekonomik koşulların baskısı yüzünden orduda rahatsızlık belirginleşti.
CHP’nin baskıcı yönetimi görünüşte yıkılmış fakat yerine gelen yeni iktidarla fazla bir şey değişmemişti.
Çok partili sistemde ordu önceden sahip olduğu prestije sahip değildi. DP’liler ekonomik büyümeye her
şeyden fazla önem verdiklerinden Silâhlı Kuvvetleri ihmal ettikleri doğruydu. Orduya ayrılan bütçeden
devamlı şikâyet ediyorlar ve ordu giderlerini NATO’nun karşılamasını istiyordu. 1957 Eylülünde basında
bazı subayların emekliye ayrılıp CHP’ye gireceklerine dair haberler çıktı. DP böylelikle ordudaki
gidişatı öğrenmiş oldu. Aynı yıl aralık ayında dokuz subay tutuklandı. Savunma bakanlığı geniş çaplı
bir komplodan dolayı bu tutuklamaların olduğunu duyurdu. Subaylar mahkemeye çıkarıldılar ve
aleyhlerine hiçbir delil bulunmadığından beraat ettiler. Celâl Bayar konu hakkında soruşturma istediyse
de meselenin hemen kapatılmasını isteyen hükümet olayı kapattı. Ancak tehlike ortadan kalkınca gizli
örgüt yeniden çalışmaya başladı.
General Necati Tacan hareketin liderliğini kabul ettiği günlerde kalp krizi geçirerek öldü. Tarcan’ın
yerini alan Gürsel hareketin liderliğini kabul etti. Gizli ihtilâl örgütü önemli stratejik görevleri tutmaya
başladılar. 1960 başlarında askerî istihbarat durumu sezdi ve Cemal Gürsel 4 Mayıs‘ta İzmir’e tatile
gitti. Alt rütbeli subaylar bu durumdan paniğe kapıldılar. Yeni bir lider arayışı Genelkurmay Lojistik Daire
234 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Başkanı Cemal Madanoğlu’nun kabul etmesiyle son buldu.
DP, askerî tehdidin daima farkındaydı. 5 Mart 1959 da ABD ile iç tehdit söz konusu olduğunda
yardım istemek üzere anlaşmaya varmıştı. Fakat ilginç olan, darbe gerçekleştiği zaman Amerika
yardım etmeyi düşünmemiştir. Mete Tunçay bunu DP iktidarını Sovyet Rusya ile ilişkilerini düzeltmeye
çalışmasına bağlar.
27 Mayıs Hareketinin Hazırlık Safhasında Alparslan Türkeş’in Yeri ve Rolü
Alparslan Türkeş, 27 Mayıs İhtilâli ile ele geçirilen iktidar imkânından yararlanmayı Türkiye’nin
temel meselelerini çözebilmek için en büyük fırsat bilmiş ve değerlendirmek istemiştir. Bu niyetiyle de
ihtilâlin ilk gününden itibaren bütün dikkatleri üzerine toplamış ve uyguladığı hareket tarzı ile ihtilâlin
“Kudretli Albayı” olmuştur. İhtilâlden hemen sonra ortaya çıkan ortamda başbakanlık müsteşarlığının
önemini kavrayan tek isim Türkeş’tir. İhtilâl sonrasında bu göreve gelecektir.
Alparslan Türkeş, Cumhuriyet tarihimizde ihtilâl fikrinin köklerinin çok daha gerilerde olduğunu
ve bu tarihin 1941’lere kadar uzandığını söyler. Türkeş bu fikrini şöyle açıklamaktadır; “İhtilâl fikri bu
memlekette CHP iktidarı devrinde başlamış ve bu fikir, partilerin memleketin kaderini daima uçurumlara
doğru sürüklemeye devam ettikleri 27 Mayıs 1960 yılına kadar gelmiştir. Bilmem kaç milyon taraftarı
olan bir DP’yi askerî kuvvetin muhatabı olarak değerlendirmek, 27 Mayıs’ı asıl gayeler ile anlamamış,
anlayamamış olanların, acz dolu kanaatlerinden başka bir şey olamaz”.
Türkeş’in çizdiği bu tablo Türkiye’de ihtilâl fikrinin doğmasına ve gelişmesine zemin hazırlayan
sebeplerdir. Türk toplumunun içine düştüğü buhran orduda da etkisini göstermiş, bir grup subay İnönü
idaresini devirmek üzere 1942–1943 yıllarında teşebbüse geçmişti. Ancak bu ilk teşebbüs sonuçsuz
kaldı. Hemen hemen aynı dönemlerde gerçekleştirilen ikinci teşebbüste, daha çok alt rütbeli subaylar
toplanarak ihtilâl gruplarını oluşturmuşlar ve ciddî bir çalışma devresine girmişlerdir. Bu dönemde üç ayrı
tarih üzerine anlaşma sağlanmış olmasına rağmen merkez ihtilâl kadrosu üyeleri, sivil iktidara son bir
müddet daha verilmesi hususunda fikir birliğine vararak harekâtı son anda durdurmuşlardı. Buna rağmen
bazı gruplar aralarında toplantılar yapmaya devam etmişlerdir. İhtilâl plânından vazgeçilmesindeki asıl
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
235
www.ulkuocaklari.org.tr
Alparslan Türkeş, Türkiye’nin 1940’lı yıllardaki durumunu şöyle anlatır; “Memleket tek parti
diktatörlüğü altındaydı. Devletin başında bulunan İnönü askerlikten yetişmesine rağmen orduya karşı
vefasız ve ilgisizdi. Etrafındaki general ve yüksek rütbeli subayların fikri de değişik değildi Asker
ocağı bakımsız ve perişandı. Subaylık bir mahkûmiyet ve mahrumiyet mesleği hâline gelmişti. Türk
ordusunun bakımı noksandı. Askere yeteri kadar ayakkabı, elbise, donatım, battaniye verilmiyordu. O
sıralarda yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış olan başka devletlerin modern zırhlı birliklerine karşı
Türk Ordusunun elinde at ve manda arabaları ile deve ve merkep kolları bulunuyordu. Ordu ve millet
bu durumda iken Millî Şef ve etrafındakiler kendi köşklerinde rahat bir şekilde yaşayıp gidiyorlardı.
Köşkle halkın arasındaki irtibat tamamen kopmuştu. Durum korkunçtu. Memleket baştanbaşa bir facia
içindeydi. Bir tarafta ahlaksızlık diğer tarafta hastalık ve açlık , perdenin iplerini ellerine almış, trajedinin
sonunu ilân etmek ve sahneyi bitirmek için sabırsızlanıyordu. Bu perdeler kapansaydı, bugün bir Türkiye
olmayacaktı ve biz harbi, II. Cihan Savaşı’na katılmadan en feci şekilde kaybetmiş olacaktık...”.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
sebep ise II. Cihan Harbi’dir.
Toplantılarına ara vermeyen grup içinde olan Türkeş, 27 Mayıs Hareketi’ni hiçbir zaman bir ihtilâl
olarak kabul etmemiştir. Onun ihtilâli değerlendirmesi şu şekildedir; “Biz bu harekete bir asayiş hareketi
ve Ak Devrim dedik. 27 Mayıs bir ihtilâl değildir, bir ihtilâl olarak hazırlanmamıştır”. Türkeş 27 Mayıs
Hareketi’ne katılışını da şöyle nakleder; “İhtilâle 1958–1959 yıllarında muttali oldum ve ondan sonra
arkadaşların arasına katıldım. İlk defa Talat Aydemir’den böyle bir teşkilâtlanma olduğunu duydum.
Bir gün beni ziyarete geldi “Biz bu hükûmeti devirmek istiyoruz siz de bizimle beraber olur musunuz?” diye bana teklifte bulundu. Ben “Devirip ne yapacaksınız?” diye sordum, “Halk Partisi’ni, İsmet Paşa’yı
getireceğiz. İsmet Paşa büyük adamdır vs, gibi şeyler söyledi.” Buna Türkeş’in tepkisi sert olmuştur.
“Ben ordunun politika dışı kalması görüşündeyim. Atatürk’ün de bir gelenek olarak orduya tavsiye ettiği
çok eskiden beri bu olmuştur. Binaenaleyh bunu tasvip etmiyorum, ayrıca da bir siyasî partiyi tutup
onunla beraber olmayı diğer bir partinin iktidarına karşı hareket yapmayı da Türk Silâhlı Kuvvetlerinin
şerefine uygun görmüyorum, çünkü Türk Silâhlı Kuvvetleri beraberliği temsil eden bir kuvvettir. Herhangi
bir partiyle iş birliği yapıp milletin yarısından çoğunu temsil eden diğer bir partinin üstüne yürümesi onun
iktidarını devirmesi o partiye karşı hareket etmesi millî birliği zedeler. Bu sebeplerden teklifinizi kabul
edemem.” demiştir.
Talat Aydemir’e ret cevabı vermesine rağmen Kurmay Albay Faruk Ateşdağlı’nın kendisini
ziyaret ederek Silâhlı Kuvvetler içindeki oluşumun içinde yer almasını istemesine karşı çıkmamıştır.
Ateşdağlı’nın teklifini kabul eden Türkeş Elazığ’da bulunduğu 1958 yılında ordu içindeki gizli teşkilâta
girmiş oluyordu. Daha sonra yarbaylığa terfi ederek Ankara’ya tayin oldu. Ankara’da iken Albaylığa
yükselen Türkeş burada gizli teşkilâtın Ankara grubu ile temasa geçti.
Türkeş, Ankara’da bulunduğu sıralardaki temaslarında ihtilâlin kaçınılmaz bir hâl aldığını ve bunu
yapmaya kararlı grupların Ankara, İstanbul ve Konya illeri başta olmak üzere varlığının farkındaydı. Fakat
bu kişilerin ülkenin durumunu düzeltecek bir programları da yoktu. Türkeş, ihtilâlcilerin fikrî yapılarını ve
ihtilâlin niçin ve kimler için yapılmak istediğini tespit etmişti. İşte bu anlayışladır ki, ihtilâle katılabilmesi
için gerekli ve vazgeçilmez şartlarını tespit etti; “DP iktidarını devirip Halk Partisi’ni iktidara getirmek
çözüm değildir. Bütün partilere karşı adaletli, iyi niyetli ve tarafsız bir tutum içinde davranılmalıdır. Şayet
DP’lilerin suçlu olanları varsa onlar mahkemeye verilir. Haklarındaki hüküm ancak mahkeme kararıyla
tespit edilir .”
Gizli örgüt içerisinde özellikle Ankara grubu, yapılması düşünülen muhtemel hareketin DP’yi devirip
yerine İsmet Paşa’yı geçirme gibi Türkeş’e göre çok farklı bir amaca yönelik mahiyet arz etmekteydi.
Ankara’da cereyan eden toplantılarda daima İsmet Paşa ve CHP tartışması meydana gelmekte
dolayısıyla gizli örgüt kuruluş amacında uzaklaşmaktaydı. 27 Mayıs Hareketi’ni gerçekleştiren bu
kadronun fikrî ayrılığı, hareket sonrasında da etkisini göstermiş 27 Mayıs’ın kendi içinde geliştirdiği
mantığı başlangıçtaki hedef ve ilkelerden saptırmıştır. Bu noktada Alparslan Türkeş’i fikrî anlamda
farklı kılan, 27 Mayıs Hareketi’ni, DP’ye kızarak CHP taraftarlığına dönüştürmemek, dolayısıyla siyasî
partilere eşit mesafede bulunmak şeklindeki düşüncesidir.
236 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Alparslan Türkeş daha sonraki dönemlerde farklı bir çizgi takip ederek ihtilâlin nasıl ve ne şekilde
yapılması gerektiği hususunda müstakil bir program ortaya koydu. Alparslan Türkeş’in ihtilâlden önceki
plânı şu şekildeydi; 1. İhtilâlden sonra idareyi ele alacak olan Millî Birlik Komitesi tam manasıyla
demokratik bir meclis olarak çalışmalıdır. Yasama Meclisi, askerî bir karargâh ve cunta hüviyetinde
olmamalıdır. 2. Millî Birlik Komitesi idare cihazı, siyasî gruplara karşı mutlak bir tarafsızlık göstermelidir.
3. Devrim adaleti, siyasî tercih ve tesirlerden uzak tutulmalıdır. 4. Seçim alelâcele değil, en uygun
zamanda ve ortamda yapılmalı, mutlak dürüstlüğe riayet edilmelidir. 5. Demokrat Parti’ye oy veren
vatandaş kütlelerini suçlu görmek, siyasî haktan mahrum etmeyi düşünmek hatadır. Seçimin meşru ve
dürüst sayılabilmesi için halka sadece seçme hakkı değil, tercih etme imkânı da verilmelidir. Hazırlanacak
anayasada belirtilecek prensipleri benimseyen yeni partilerin kurulmasına müsaade edilmelidir. 6.
Seçimlere kadar geçecek süre içinde Millî Birlik Komitesi uzun yıllar köhnemiş siyasî kadro ve liderlerin
oy kaygısı, zümre menfaati düşünmesiyle ele alamadığı ana millî davaları, halk vicdan ve idrakine
sunacak ve bu konularda köklü reformlara girişecektir. 7. Millî Birlik Komitesi, seçimlere kadar bir Kurucu
Meclis’le birlikte teşrii organı olarak görev yapacak, seçimlere Millî Birlik Partisi olarak girecektir.
Türkeş’in yaptığı ihtilâl hazırlıklarına en fazla desteği Talat Aydemir, Dündar Seyhan ve Sadi Koçaş
veriyordu. Türkeş daha sonraki gelişmeler içinde şöyle diyor; “Kurduğumuz ihtilâl teşkilâtı 14 Eylül
1959’da, Millî Birlik Komitesi adı altında faaliyete geçti. Ondan evvelki hazırlıklarımız bir proje hâlindeydi.
Fakat temeli 14 Eylül 1959’da atılmıştır. Komitemiz çalışmalarında tam bir birlik teminini kabul etmiştir.
27 Mayıs şimdiye kadar eşi görülmeyen, gayet güzel ve örnek derecede plânlanmanın eseridir. Bunun
içindir ki 27 Mayıs sabahı üç buçuk saatte memleketin bütün idaresini ele almıştır”.
Türkeş’in 14 Eylül günü Ankara Gençlik Parkı’nda yaptığı bu gizli toplantıya kendisinden başka
Sezai Okan, Osman Köksal, Suphi Karaman, Sadi Koçaş, Kadri Kaplan, Dündar Seyhan, Orhan
Kabibay, Orhan Erkanlı ve Rıfat Baykal katıldılar. Toplantıda Alparslan Türkeş, hazırladığı ihtilâl
programını anlatarak arkadaşlarının desteğini aldı. Toplantının sonucu Kara Kuvvetleri Komutanı olan
Cemal Gürsel’e bildirildi ve Gürsel komiteye on birinci üye olarak katıldı.
İnönü Said-i Nursi’nin desteği ile hareket eden Menderes ve ekibini hedef göstererek “şartlar
tahakkuk olunca ihtilâl bir hak olur” deme gafletini gösterebiliyordu. DP ise “CHP ihtilâl bayraktarlığı yapan
tehlikeli bir fesat ocağı hâline geldi” şeklindeki beyanlarıyla âdeta ihtilâlin oluşumunu kolaylaştırıyordu.
1960 yılı Mayıs ayında Menderes, halk üzerindeki prestijine rağmen üniversite, basın, ordu ve
bürokrat desteğini tamamen kaybetmişti. Ordu içerisindeki ihtilâlci subaylara fırsat veren kargaşa ortamı
27 Mayıs gününe kadar devam etmiştir. İhtilâli hisseden DP, 27 Mayıs’ın hemen öncesinde askere yeni ve
yüksek derece ve lojman sözü verdi. Ayrıca 21 Mayıs yürüyüşünde tutuklanan Harp Okulu öğretmenleri
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
237
www.ulkuocaklari.org.tr
27 Mayıs Hareketi 1960 yılı Nisan ayına gelindiğinde DP ve CHP’nin hesaplaşması hat safhaya
ulaşmıştı. Her iki parti lideri Türkiye’nin çeşitli yörelerine giderek yaptıkları konuşmalarda birbirlerini
suçluyorlar ve zaten yüksek olan siyasî tansiyonu daha fazla körüklüyorlardı. Bu arada 25 Nisanda
Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilân edildi. Artık “ihtilâl” sözcüğü siyasî çevrelerde telâffuz edilmeye
başlamıştı.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
ve daha önce tutuklanmış subaylar serbest bırakıldı. Ancak geç kalınmış bu tedbirler ihtilâli durdurmaya
yetmedi. Sonuçta beklenen ihtilâl nihayet gerçekleşti. 26 Mayıs günü akşamı İstanbul ve Ankara ihtilâl
grupları harekete geçti. İhtilâl aynı gece Harp Okulu’nda başladı. Ankara Radyosu Alparslan Türkeş
tarafından ele geçirildi. Türkeş’in bizzat kaleme aldığı ilk tebliğ ihtilâlin amaçlarını ortaya koyması
bakımdın tarihî öneme haizdir. Alparslan Türkeş tarafından okunan ilk tebliğ şu şekildeydi;
“Aziz Vatandaşlar; Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla
ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silâhlı Kuvvetleri memleketin idaresini ele
almıştır. Bu hareket Silâhlı Kuvvetlerimiz, partiler içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve
partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında, en kısa zamanda adil ve serbest seçimler
yaptırarak , idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere
girişmiş bulunmaktadır. Girişilmiş olan bu teşebbüs hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz
hiç kimse hakkında şahsiyata müteallik tecavüzkâr bir fiile teşebbüs etmeyeceği gibi edilmesine de asla
müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup bulunursa bulunsun, her vatandaş
kanunlar ve hukuk prensipleri esasına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların partilerin üstünde
aynı milletten, aynı soydan gelmiş evlâtları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı
hürmetle ve anlayışla muamele etmeleri ıstıraplarımızın dinmesi ve millî varlığımızın selameti için zaruri
görülmektedir. Kabineye mensup şahsiyetlerin Türk Silâhlı Kuvvetlerine sığınmalarını rica ediyoruz.
Şahsî emniyetleri kanun teminatı altındadır. Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap
ediyoruz. Gayemiz Birleşmiş Milletler Anayasasına ve İnsan Hakları prensiplerine tamamıyla riayettir.
Atatürk’ün “Yurtta sulh, Cihanda sulh” prensibi bayrağımızdır. Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize
sadığız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız CENTO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. Tekrar ediyoruz düşüncemiz
“Yurtta sulh, Cihanda sulhtur”.
Bakanlar ve meclis üyeleri 27 Mayıs günü yakalanarak Kara Harp Okuluna götürüldüler. Siyasî
partiler faaliyetten alıkondu. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar köşkten alındı. Menderes ise Eskişehir’de
tutuklanarak Ankara’ya getirildi. 27 Mayıs Harekâtı’nın mana ve maksadı, Türk milletine ve bütün dünyaya
ilk defa Türkeş’in beyanı ile açıklanmış ve duyurulmuştur. Bundan önce üç adet tebliğ yayımlanmış
olmasına rağmen hiçbirisi hareketin amaçlarını tam manasıyla açıklayacak mahiyette olmadığından
Türkeş’in Ankara Radyosundan okuduğu tebliğ “İhtilâlin ilk sesi ve mesajı” olarak kabul edilmiştir. Bu
konuşma aynı zamanda Türkeş’in hareket konusundaki düşüncelerin aksettirmesi bakımından da
önemlidir. Türkeş bu konuşmasında Türkiye’nin niçin ve nasıl böyle bir noktaya getirilmiş olduğuna en
doğru teşhisi koyuyordu. Açıklamanın tatmin ve ikna edici olması Demokrat Partililerin bile ihtilâlcilerin
ilk beyanlarına güvenerek memnuniyetlerini dile getiren açıklamalarda bulunmalarına sebep olmuştur.
Türkeş, bu harekete Silâhlı Kuvvetler vasıtasıyla partilerin içine düştükleri uzlaşmaz durumdan
kurtulması ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa zamanda adil ve
serbest seçimler yaptırarak idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim
etmek üzere girişmiştir. “Girişilmiş olan bu teşebbüs hiçbir şahsa ve zümreye karşı değildir. İdaremiz
hiç kimse hakkında şahsiyete müteallik tecavüzkâr bir fiile teşebbüs etmeyeceği gibi edilmesine de
asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup olursa olsun her vatandaş
238 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir.” diyerek 27 Mayıs Hareketi’ne
muhatap olanlara teminat vermiş oluyordu. Yine ihtilâlin ilk gününde Türkeş yerli ve yabancı basın
mensuplarına hareket hakkında bilgi vermiş, “Türkiye’de demokrasiyi saplandığı çıkmaz sokaktan
kurtarmak istedik. Hiçbir şahsî ihtirasımız yoktu. Sadece millete hür ve serbest seçimlerin yapılması
imkânını sağlamak gayesiyle hareket ettik...” demiştir. Türkiye’de ordunun idareyi ele alması, batı
âleminde müspet karşılanmış ve “beklenen hadise” olarak yorumlanmıştır. İtalyan gazeteleri 27 Mayıs
Hareketi’ni “Atatürk’ün ruhu Türkiye’de galip geldi” başlığıyla duyurmuş, İngiliz basını ise “Genç Türklerin
Hareketi” başlığıyla konuya geniş yer vermiştir. Yunanistan 27 Mayıs Hareketi’ne karşı tepkisiz kalmış,
Güney Kore, DP iktidarının devrilmesini memnuniyetle karşılamış, Irak ise “olay Türkiye’yi ilgilendiren
bir iç meseledir” yorumunda bulunmuştur.
Türkeş’in şahsî gayretlerine rağmen 27 Mayıs hedefinden saptırılmış, tarafsızlığını koruyamamıştır.
Türkeş bu konuda şöyle diyor; “İlk gününden itibaren tarafsızlığına adaletli tutumuna saldırılar başladı.
Şahsen beni birçok kimseler ziyaret ettiler. Siz bu tarafı yıktınız, bu taraf hiçbir zaman sizi tasvip etmez,
bir kere o tarafın düşmanlığını üzerinize çektiniz. Şimdi CHP’ye karşı çıkıyorsunuz. İsmet Paşa’ya da
el uzatmıyorsunuz. Onunla da iş birliğine yanaşmıyorsunuz. O hâlde kime dayanacaksınız” dediler.
Hâlbuki 27 Mayıs hiçbir parti ve zümreye karşı, herhangi bir zümre veya parti lehine yapılmış olmayıp
Türk milletinin lehine yapılmıştır.
İhtilâlcilerden bir grubun DP’yi yıkıp, yerine hemen İnönü’yü ve CHP’yi iktidar etme heyecanı ihtilâlin
tarafsızlığını ortadan kaldırılmasına sebep olmuştur. Diğer önemli amil de ordunun başardığı harekâtın
birtakım ilim adamı hüviyeti taşıyan kimselerin fikrî yapısına teslim edilişidir. Millî Birlik Komitesi Askeri
darbeyi gerçekleştiren subaylardan 38 kişinin yer aldığı Millî Birlik Komitesi 18 Haziran 1960 tarihinde
ilk açıklandığında şu isimlerden meydana gelmekteydi;
Menderes döneminde Kara Kuvvetleri Komutanı olan Orgeneral Cemal Gürsel emekli olma hazırlığı
içerisindeyken ihtilâl kadrosu tarafından MBK Başkanlığına getirilmiş harekâtın hemen sonrasında
ise Devlet Başkanlığı görevini de üzerine almıştı. Aynı zamanda Silâhlı Kuvvetler Komutanı ve askerî
hükûmetin başbakanı durumundaydı. Esasında Cemal Gürsel 27 Mayıs Hareketi için alelâcele aranan
ve son anda bulunan bir başkan konumundaydı. Hiçbir zaman 27 Mayıs Hareketi’nin ağırlığı ve
sorumluluğunu üzerine alabilen bir lider olamadı. Çünkü lider, teşkilâtçılığı ile tebarüz edebilen ve halkın
önünde gidebilendir. Lider tayin olunmaz, kendi kendini tayin eder. Lideri toplum yaratır ve toplumun
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
239
www.ulkuocaklari.org.tr
Orgeneral Cemal Gürsel, Orgeneral Fahri Özdilek, Tümgeneral Cemal Madanoğlu, Tuğgeneral
İrfan Baştuğ, Tuğgeneral Sıtkı Ulay, Albay Ekrem Acuner, Albay Mucip Ataklı, Albay Osman Köksal,
Albay Fikret Kuytak, Albay Sami Küçük, Albay Haydar Tunçkanat, Albay Alparslan Türkeş, Yarbay
Refet Aksoylu, Yarbay Fazıl Akkoyunlu, Yarbay Orhan Kabibay, Yarbay Mustafa Kaplan, Yarbay Suphi
Karaman, Yarbay Sezai Okan, Yarbay Ahmet Yıldız, Binbaşı Emrullah Çelebi, Binbaşı Orhan Erkanlı,
Binbaşı Vehbi Ersü, Binbaşı Suphi Gürsoytrak, Binbaşı Kadri Kaplan, Binbaşı Muzaffer Karan, Binbaşı
Mehmet Özgüneş, Binbaşı Şükran Özkaya, Binbaşı Şefik Soyuyüce, Binbaşı Dündar Taşer, Yüzbaşı
Münir Köseoğlu, Yüzbaşı Selahattin Özgür, Yüzbaşı Rıfat Baykal, Yüzbaşı Ahmet Er, Yüzbaşı Numan
Esin, Yüzbaşı Kâmil Karavelioğlu, Yüzbaşı Muzaffer Özdağ ve Yüzbaşı İrfan Solmazer.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
istek ve temayülleri besler.
MBK’nın faaliyetlerinin başlamasıyla birlikte komite içinde iki farklı temayülün ortaya çıktığı
görülmektedir. Birinci temayüle göre; MBK en kısa zamanda yeni bir anayasa ve seçim yasası hazırlayarak
ülke yönetimini yapılacak seçimler vasıtasıyla sivillere devretmeliydi. Bu temayülün liderliğini İnönü ve
CHP yapmaktaydı. İkinci temayüle göre ülkenin içinde bulunduğu anarşiden siyasî partilerin sorumlu
olması nedeniyle askerî yönetim birkaç yıl sürmeli ve birtakım reformlar gerçekleştirildikten sonra
yönetim sivillere bırakılmalıydı. Bu temayül ise özellikle Türkeş ve ekibi tarafından benimsenmiştir.
MBK, 12 Haziran 1960’da bir anayasa değişikliğini benimseyerek kendi yönetimine hukukî bir
dayanak sağlamıştır. 12 Haziranda yapılan değişiklikle 1924 Anayasasıyla TBMM’ye ait olduğu kabul
edilen bütün görev ve yetkiler MBK’ya devredilmiştir. Ayrıca yasa ile DP iktidarı yargılanmak üzere bir
“Yüksek Adalet Divanı” kurulmuştur.
MBK’nın en önemli tasarrufu 2 Ağustos 1960’da gerçekleşti. Ordudan beş bin subay emekliye ayrıldı.
42 sayılı kanunla gerçekleştirilen bu tasfiye hareketi ordunun reorganizasyonu ve gençleştirilmesine
yönelik olduğu kadar, MBK’nın ordu üzerindeki otoritesinin sağlamlaştırılmasına da hizmet etmiştir.
28 Ekim 1960’da ise 147 öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırıldı. Üniversiteden tasfiye edilen
profesörlerin aşırı solcu, partizan ve ahlâkî zaafları olduğuna dair iddialar bu hareketin meydana
gelmesindeki yegâne sebep olarak görülmektedir.
MBK tarafından gerçekleştirilen ordudaki tasfiyelere o günkü şartlarda önemli bir tepki
gösterilmezken, komitenin üniversitede giriştiği tasfiye eylemi tartışma ve tepkilere yol açmıştır. Tembel,
yeteneksiz veya rejim düşmanları oldukları iddiasıyla 147 öğretim üyesinin üniversiteden atılmaları
üzerine üniversite rektörleri Turhan Feyzioğlu, Sıddık Sami Onar, Fikret Narter ve Suat Kemal Yetkin
istifa ederek, MBK’nın tasfiye hareketini protesto etmişlerdir. Ord. Prof. Ekrem Şerif Egeli, Ord. Prof. Ali
Fuat Başgil, Ord.Prof. Recai Galip Okandan, Ord.Prof. Mazhar Şevket İpşiroğlu, Ord.Prof. Ratip Berker,
Prof. Tarık Zafer Tunaya, Prof. Takiyettin Mengüşoğlu, Prof. Sahabattin Eyüboğlu, Prof. Yavuz Abadan,
Prof. Bülent Nuri Esen, Prof. Aziz Köklü, Prof. Emin Bilgiç, Prof. Hasan Eren, Prof. Zafer Baykoç, Prof.
Nusret Hızır, Prof. Tevfik Berkan, Prof. Memduh Yaşa, Prof. Mina Urgan, Doç. İsmet Giritli, Doç. Adnan
Benk, Doç. MukbilÖzyörük, Dr. ihsan Ünlüer, Doç. Haldun Taner, Asistan Özer Ozankaya... Gibi çeşitli
ilim dallarındaki çalışmaları ile tanınan 147 öğretim üyesine ancak 28 Mart 1962’de çıkarılan kanun
ile üniversiteye dönme imkânı sağlandı. 147’ler olayı, MBK ve ordu faaliyetleri destekleyen aydınlar
arasında da ciddî sürtüşme ve kırgınlığa yol açmıştır.
Türkeş, ihtilâlden sonra Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirilmişti. Ancak O, Cemal Gürsel’in
kendisine olan itimadı ile fiilen başbakanlık görevini de ifa ettiğini belirtmektedir. Bunu yaparken de
çok aksayan şeylerle karşılaştığını, hiç arzu edilmediği hâlde kendi nam ve hesaplarına haksızlıklar,
baskılar, tecavüzler yapıldığını tespit ettiğini söylemektedir. Türkeş’in tarafsız tutumu bazılarının
düşünce ve niyetlerine büyük engel teşkil ediyordu. Türkeş bu durumu eserinde şöyle açıklar; “Benim
bir iki partiye karşı da tarafsız tutumum derhâl Halk Partisi’nden ve komitedeki Halk Partili arkadaşların
arasında aleyhime bir cereyanın yaratılmasına sebep oldu. Ben ortada kaldıkça iktidar koltuğuna
240 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
ulaşamayacaklarını biliyorlardı. İnönü’nün uzun yıllardan beri kendi emellerine engel saydığı kimselere
karşı kullandığı feci iftiralar ve propagandalarını bu defa da bize karşı seferber ettiler. Bunlardan birisi
ırkçılık ve komünistlerin deyimi ile “Kafatasçılık” ithamı idi. Vaktiyle de Turancılık ve Irkçılık davasını
nasıl bir evham ve kötü niyet esasına dayanarak uydurulmuş olduğu ve bu dava dolayısıyla yapılan
işkenceler, adaleti lekeleyen tutumları hatırlamak icap eder... İnönü ve çevresi eski oyunlarına yeniden
başvurmuşlardır.”
Türkeş, Millî Birlik Komitesi’ne ağırlığını koyarak, ihtilâle ve onun tarafsızlık vaadine gölge
düşürmemesi için, siyasî partilerle temas edilmemesi yolunda bir karar alınmasına muvaffak olmuştur.
Fakat ne yazık ki alınan bu kararın uzun süre geçerli olmasına komite üyelerinden bazılarının art
niyetleri engel olmuştur. CHP ile MBK arasında kurulan bağ ile Halk Partisi yöneticileri komitede
cereyan eden görüşmeler ve kararlar hakkında bilgi sahibi oluyorlar ve parti görüşlerini empoze etme
imkânı buluyorlardı. İnönü’nün aradığı fırsatı da zaten bizzat Cemal Gürsel İnönü’yü telefonla arayarak
yaratmıştı. MBK’da cereyan eden bütün görüşmeleri ajanları vasıtasıyla anında öğrenen İnönü,
seçimlerin vaat edilmediği gibi en kısa zamanda yapılacağından endişe etmeye başlamıştır. Bu nedenle
bir emrivaki yaparak Cemal Gürsel ile görüşmüş ve MBK’nın tarafsızlık ilkesi böylece ihlâl edilmiştir.
Gürsel-İnönü görüşmesi Türkeş grubu üzerinde son derece menfi bir tesir yaratmıştı. Telâfisi için
bir çare gerekliydi. Türkeş grubu kamuoyundaki yanlış intibaı silmek için, Bölükbaşı’yı Cemal Gürsel
ile görüştürme formülünü buldu. Ve bu görüşme gerçekleşti. Türkeş grubu, baştan beri takip ettikleri
tarafsızlık tutumunun bir gereği olarak, CHP’nin tavırlarına karşı açıkça vaziyet alınmasına karar vermiş
ve bu maksatla da 32 numaralı MBK tebliğini yayımlatmışlardır.
Tebliğ Cemal Gürsel’in imzasını taşıyordu. Yine aynı şeklide Türkeş ve arkadaşlarının tesir ve
telkiniyle Cemal Gürsel 27 Haziranda Türkiye Radyolarından bir de konuşma yapmıştır. Daha önce de
belirtildiği gibi ihtilâlin amacından sapmasındaki bir diğer amil de “ilim adamları” olarak davet edilen kişilerin
tutumu olmuştur. Türkeş tanınmış hukuk profesörlerinin normal hukuk kurallarına itibar etmeyip, ihtilâlin
kendisine has hukukunun işlerliğini telkin edişlerini de şöyle izah etmektedir ; “Yassıada mahkemeleri
için hazırlık yapıldığı bir sırada bazı profesörlerden bir teklif geldi. Celâl Bayar, Refik Koraltan’ın yaşları
ileridir. Bunlara işledikleri suç itibariyle idam cezası verilmelidir. O hâlde Türk Ceza Kanunu’ndaki
65. madde değiştirilmeli. Ben buna karşı çıktım. Hukukta bir prensip vardır, cezalar makable şamil
olmaz. Değiştirdiğimiz kanunu o tarihten öncesi fiiller için uygularsak, tarih önünde sorumlu oluruz.
Bunu yapmayalım, dediğimiz zaman bir profesör kalktı bana dedi di; “Hayır siz yanlış düşünüyorsunuz.
İhtilâllerde bu olur. Şimdi normal hukuk cari değildir. İhtilâl hukuku caridir. Yani ihtilâl hukukunda böyle
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
241
www.ulkuocaklari.org.tr
“Aziz Vatandaşlar, Bazı kimselerin millî inkılâp hareketini, kendi partilerine mal ederek vatandaşlar
arasında propaganda yapmakta ve diğer parti mensupları üzerinde baskıya yeltenmekte oldukları
muhtelif kaynaklardan öğrenilmiştir. Millî İnkılâp, hiçbir şahsın hiçbir zümrenin lehine yapılmış bir hareket
değildir. Muhterem halkımızın, köylü ve işçilerimizin demokrasiye kavuşması, hak ve hürriyetlerinin
teminatı, iktisadî kalkınması, ana prensibimizdir. Vatandaşların hususi işlerinde her türlü çalışma
yerlerinde, kardeşlik duyguları ve huzur içinde bulunmaları esastır. İdarî makamların bölgelerinde vaki
olacak bu gibi hareketlerin üzerinde hassasiyetle durmalarını rica ederim”.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
bir prensip bahis konusu edilemez.” bunu bana söyleyen Prof. Dr. Muammer Aksoy’du”.
Türkeş’in normal hukuk kurallarından yana oluşu bazı arkadaşlarının da tepkisine sebep olmuştur.
Türkeş ise “Madem böyle düşünüyorlar, hukukçular bir teklif hazırlayıp altını imza etsinler. Ona göre
MBK’da böyle bir kanun tadilâtı yapsın, hukukçulardan imzalı bir teklif gelmesi üzerine komite de o
maddeyi değiştirdi.” diyordu. Türkeş, DP’nin kapatılması için yapılan tekliflere asla itibar etmemiştir.
Türkiye’deki bütün partilerin katılımıyla demokratik nizamın devam etmesini istemiştir, DP’nin
kapatılması mahkemeye yapılan bir ihbarla olmuştur. İki sene kongresini yapmadığı için mahkeme
kararı ile kapatılmıştır.
Türkeş, radyoda yaptığı konuşmasının mana ve ruhuna her zaman bağlı kalmıştır. “İhtilâlin hiçbir
şahsa ve zümreye karşı yapılmadığı” ifade edilirken, özellikle DP yöneticileri ve DP’li vatandaşları
zikretmiştir. Yine bu beyanda “Partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa
zamanda adil ve serbest seçimler yaptırılacaktır” denilmiştir. En önemlisi “idarenin hangi tarafa
mensup olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim edileceğinin” vaat edilmiş olmasıdır. Bu da
DP yöneticileri ve DP’li seçmenler için büyük bir teminat olmuştur. Sonuçta Türkeş ve arkadaşları,
başı koparılan DP’ye oy ve gönül vermiş büyük vatandaş kitlesine sahip çıkmak ve onları CHP hırsı
karşısında yeniden organize edip siyasî bir güç hâline getirmek istemişlerdir.
MBK’nın iktidarı devralmasından sonra Alparslan Türkeş’in tesir ve telkinleriyle günümüzde faaliyet
gösteren birtakım önemli müesseselerin ihtilâlden hemen sonra kurulmuş olduğu görülmektedir. Bu
müesseselere en güzel örnek Devlet Plânlama Teşkilâtıdır (DPT). Bununla birlikte bir Konservatuar
Kanunu ve İş Seferberliği Kanunu hazırlatmış, 212 Sayılı Basın Kanunu ile basın mensuplarının
bağımsız görev yapmalarına imkân sağlamıştır. Bu yöndeki çalışmalar daha sonra Basın İlân Kurumunun
doğmasına yol açmıştır. Alpaslan Türkeş’in uzun vadede gerçekleştirmeyi plânladığı reformlar arasında
şunlar sayılabilir; Toprak Reformu, Tarım Kooperatifleri ve Köy Üniteleri, Yedek Subay Öğretmenlik
Sistemi, İdarî Reform, İşçi Seferberliği ve Sağlık Hizmetlerinin Sosyalizasyonu.
Türkeş ve arkadaşları ülkenin sosyal, iktisadî ve siyasî yapısında kısa ve uzun vadeli reform
hareketlerini plânlarken diğer tarafta günlük bir gazete çıkararak ileride kurmayı düşündükleri Millî Birlik
Partisi vasıtasıyla kendi seslerini duyurmayı düşünüyorlardı. Bu çalışmalar sonucunda “Öncü” adlı bir
gazete kurulmuştur. Gazete, gerçekte 14’lerin yayın organı olmasına rağmen bu durum kamuoyuna
resmen duyurulmamıştır.
Türkeş’in 1960 İhtilâli sonrasında sosyal ve kültürel alanda meydana gelen boşluğu doldurmak
amacıyla kurdurmuş olduğu “Türk Kültür Derneği” ayrı bir öneme sahiptir. Derneğin kuruluş gayeleri
arasında köylere hitap etmesi düşünülmüş olmakla birlikte temel felsefesi, Türk gençliğini Marksist ve
bölücü ideoloji tesirine karşı uyarmak, onları millî kültürle yoğurmak, teşkilâtlandırmak olarak bizzat
Alparslan Türkeş tarafından tespit edilmiştir. Türkeş, Türk Kültür Derneği’nin başına ise yakın arkadaşı
Şahap Homriş’i getirmiştir. Dernek çok kısa süre faaliyet göstermiş, Türkeş’in sürgüne gönderilmesiyle
atıl kalmıştır. Bugünkü Ülkü Ocakları’nın orijini olarak kabul edilmesi gereken Türk Kültür Derneği,
kuruluş felsefesi ve gayesi ile Alparslan Türkeş’in fikir babalığını yaptığı bir misyonun uygulama
242 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
alanındaki ilk örneği ve teşebbüsüdür.
Menderes ve Arkadaşlarının İdamı Meselesi
Yassıada duruşmaları 14 Ekim 1960’da başlatıldı. Demokrat Partilileri yargılamak üzere kurulan
Yüksek Adalet Divanı adlî ve askerî yargıçlardan meydana gelmekteydi. Salim Bozal’ın mahkeme
başkanı, Ömer Altay Egesel’in ise başsavcı olduğu mahkeme, verdiği ölüm ve ağır hapis cezalarıyla
olağanüstü dönemlerdeki askerî rejim hukukuna aykırı davranışlarıyla tarihe geçmiştir. Yassıada’da
11 ay süren mahkemelerde 592 kişi yargılanmış, 288 kişi hakkında idam cezası istenmiştir. Sonuçta
Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu idam edilmiş, 31 kişi ömür boyu hapse, 418
kişi 6 aydan 20 yıla kadar çeşitli hapis cezalarına çarptırılmıştır. 123 kişi beraat etmiş, 5 kişinin davası
düşmüştür.
Türkeş, MBK’ya yapılan bütün baskılara rağmen DP’li milletvekillerinin tutuklanmasına hatta hükümet
mensuplarının bile hapis edilmesine lüzum olmadığını, bunların hepsinin yurt dışına gönderilmelerinin
uygun olacağı görüşünde idi. Cemal Gürsel de ona katılıyordu. Hatta Türkeş, Dışişleri Bakanı Selim
Sarper ile bu konuda görüşmüş, Dışişleri bakanı yabancı devlet temsilcileriyle yaptığı görüşmeler
sonucunda İsviçre Hükümeti’nin DP liderlerini kabul edeceklerini öğrenmişlerdi. Ancak MBK bu duruma
büyük tepki gösterince mesele bir müddet durdurulmuştur. Bu engeller karşısında DP liderlerinin yurt
dışına gönderilmeleri mümkün olmadı. Ancak Türkeş, Yüksek Adalet Divanından idam kararının çıkması
durumunda bu kararların MBK’nın tasdikinden geçmesini hükme bağlatmıştı. Böylece idam kararları
çıktığı takdirde bu hükümlerin tasdik edilmesini engellemeyi düşünmüştür. Fakat Alparslan Türkeş’in
plânlarını bozan ve hesapta olmayan gelişme, 13 Kasım’da 14’lerin sürgüne gönderilmeleriyle ilgili
gelişmelerdir. Böylece idamlar önündeki en büyük engel olan Türkeş’in lideri olduğu 14’ler grubu saf
dışı bırakılmış ve Cumhuriyet tarihimizdeki hazin sonu hazırlanmıştır.
“Orgeneralim, Yeni Delhi, 7 Eylül 1961 Size asla yazmak niyetinde değil idim. Fakat bugün
memleketin yüksek menfaatleri bakımından bazı hususların dikkatinize sunulması zaruri oldu. Şöyle ki:
Yüksek Adalet Divanı birkaç güne kadar eski iktidar mensupları hakkında hükmünü verecektir. Adaletin
hükmüne müdahale etmek ve daima hürmetkâr bulunmak şarttır. Ancak, hükümlerin infazı yurtta
mevcut durumun nezaketi göz önüne getirilince, ayrıca incelenmeğe değer görülmüştür. Yüksek Adalet
Divanı’nın vereceği cezalar içinde idam hükümleri mevcut bulunduğu takdirde bunların tadil edilerek
hafifletilmek cihetine gidilmesi çok faydalı olacaktır. a) Çünkü İdam cezalarının infazı, 13 Kasım’dan
beri atılan çok hatalı adımlar dolayısıyla memlekette meydana gelmiş olan huzursuzluğu daha çok
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
243
www.ulkuocaklari.org.tr
Yassıada’da idam kararlarının çıkacağını hisseden Alparslan Türkeş, Hindistan’da sürgünde
olmasına rağmen Dışişleri Bakanı Selim Sarper vasıtasıyla Cemal Gürsel’e gönderdiği mektupla
idamlara karşı çıkmıştır. Türkeş, 1960 yılı Haziran aylarının başlarından itibaren başlayan Yassıada
olayına görevde kaldığı 6 ay boyunca karşı çıkmış, Menderes ve arkadaşlarına verilebilecek en ağır
cezanın sürgün olması gerektiği hususundaki düşüncelerini sonuna kadar savunmuştur. Alparslan
Türkeş’in Cemal Gürsel’e gönderdiği 7 Eylül 1961 tarihli mektubu tarihî önemine binaen aşağıya
alınmıştır;
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
arttıracaktır. b) Ölüm cezalarının infazı, yurt dışında da milletimiz ve devletimiz aleyhinde tepkilere yol
açacaktır. c) Ölüm cezalarının infazı hâlinde, milletimizi bölen kin ve garaz duyguları şiddetlenecek
ve 27 Mayıs’ın amacı olan Millî Birlik ruhunun geliştirilmesini güçleştirecektir. ç) Yukarıda sıralanan
mahzurlarına karşılık, cezaların infazı ile memlekete sağlanacak hiçbir fayda yoktur. Esasen siyasî
suçlardan dolayı, ölüm cezaları verilmesi bugünün insanlık duygularına uymamaktadır. Buraya kadar
sıralanan mütalâalara ilâveten, hukuk bakımından da şu hususların incelenmesi lüzumludur. 1- Yüksek
Adalet Divanının vereceği idam kararlarının nihaî incelenmesi, bununla ilgili kanunun yürürlüğe girdiği
tarihte tek meşru yasama organı bulunan 27 Mayıs Milli Birlik Komitesi’ne ait idi. 2- Bugün ise, yasama
organı yalnız başına 13 KASIM KOMİTESİ değil, Temsilciler Meclisi ile birlikte Komite’den meydana gelen
Kurucu Meclis’tir. 3- Türk Anayasası’na göre, idam hükümlerinin nihaî incelenmesi, yasama organlarına
aittir. Şu halde, bugün Yüksek Adalet Divanı’nın vereceği idam kararlarının yalnız 13 Kasım Komitesi’’nce
incelenmesi hukukî ve meşru olamaz. Aksi hâlde, millet ve tarih önünde sorumlu olacağınızı hatırlatırım. Saygılarımla, Alparslan Türkeş”
Mektup incelendiğinde Türkeş’in idam cezalarına karşı çıkması, siyasî, sosyal ve hukukî temellere
dayandığı görülmektedir. İdamların ülkede huzursuzluğa yol açacağını ve bölünmelere sebep olacağını
savunan Türkeş aynı zamanda ülkenin dış itibarının da zedeleneceğine işaret etmiştir. Hukukî açıdan
ise 13 Kasım tasfiyesi ile meydana gelen yeni MBK’nın idam kararlarını incelemesi ve onaylamasının
hiçbir hukukî dayanağının olamayacağının iddia ederek, idamları engellemeye çalışmıştır.
13 Kasım Tasfiyesi ve Alparslan Türkeş’in Sürgüne Gönderilişi
MBK içindeki bir grup, en geç iki ay içinde seçim yaptırıp iktidarı sivillere devretmek
düşüncesindeydiler. Bu “siviller” kavramı aslında “İnönü ve CHP” demekti. Oysa Türkeş ve arkadaşları
hemen bir seçim yapılmasına taraftar değillerdi. Çünkü memlekette bir DP gerçeği vardı ve bu partiye
mensup vatandaşlar her fırsatta İnönü iktidarını istemediklerini dile getiriyorlardı. Türkeş ve arkadaşları
MBK’yı bir siyasî parti hâlinde organize etmeyi düşünmüşlerdi. Cemal Paşa da uygun görmüş ve bu
görev Türkeş’e verilmişti. Türkeş bu konuda şöyle diyor; “Bizim görüşümüz bugün başsız kalmış bir
DP’li vatandaş kitlesi var. Mademki ileride demokrasiye dönmekten bahsediyoruz, bu DP’li vatandaş
kitlesini toparlayalım, organize edelim, sonra da seçime gidelim. Ben öyle zannediyorum ki bu şeklide
hareket edersek seçimi kazanabiliriz ve bu seferde seçim kazanmış iktidar olarak işe devam ederiz.
İşte bizim düşüncemiz buydu.”
İktidarın Halk Partisine devredilmesine karşı olan Türkeş ve arkadaşları bir toplantı yaparak
meseleyi müzakere ettiler. Toplantıda alınan kararlar şunlardı;
1. Yalan ihbarlarla ilgili bir bildiri yayımlanacak, bu kabil ihbarlarda bulunanlar hakkında şiddetli
cezalar tatbik olunacağı bildirilecektir.
2. İdare amirlerine bir genelge gönderilerek, vatandaşlara keyfî baskı ve tazyik yapılmasına mani
olunması istenecektir.
3. Milli Birlik Komitesi ve idare mekanizması partiler üstü kalacaktır.
4. Memleket şartları henüz seçime müsait değildir.
244 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
O gece varılan fikir birliği komiteye de aynen intikal ettirilmiştir. İhtilâl idaresinin dört yıl daha iktidarda
kalması teklif olunmuş, ayrıca bunun halkoyuna sunulduktan sonra gerçekleşmesi istenmiştir. MBK’nın
25 üyesi bu önergeyi imzalamıştır. Türkeş ise dört yıl sonra yapılacak seçimlerde CHP karşısına Millî
Birlik Partisi olarak çıkılmasının 27 Mayıs ilkelerine uygun düşeceğini belirtiyordu. Türkeş, Millî Birlik
Komitesinin kuruluş gayesini anlatarak, Komitenin ihtilâl hareketini başardıktan sonra memlekette köklü
reformlar yapmak, müsait seçim zemini hazırlamak ve seçimlere Millî Birlik Partisi adıyla katılmak için
kurulmuş olduğunu söyledikten sonra şöyle dedi;
“27 Mayıs İhtilâli’nin gayesine ulaşabilmesi için Komitenin kuruluş sebeplerini ortadan kaldırması
lâzımdır. Reformları gerçekleştirinceye kadar idareyi elimizde bulundurmak mecburiyetindeyiz.”
MBK Başkanlığına verilen 25 imzalı bir önerge ile ihtilâl idaresinin dört yıl iktidarda kalması, bunun
için de referandum yapılarak halkın arzusunun tespit edilmesi isteniyordu. Bu önergeyi imzalayan üyeler
şunlardı: Cemal Gürsel, Cemal Madanoğlu, Sıtkı Ulay, Fahri Özdilek, Osman Köksal, Sami Küçük,
Suphi Gürsoytrak, Kamil Karavelioğlu, Suphi Karaman, Muzaffer Yurdakuler, Kadri Kaplan, Mehmet
Özgüneş, Orhan Kabibay, Orhan Erkanlı, Muzaffer Özdağ, Rifat Baykal, Fazlı Akkoyunlu, Ahmet Er,
Dündar Taşer, Numan; Esin, Mustafa Kaplan, İrfan Solmazer, Şefik Soyuyüce, Muzaffer Karan ve Münir
Köseoğlu.
Başkan Cemal Gürsel, Türkeş’in görüşüne katıldığını söyleyince, önergede imzaları bulunduğu
hâlde çekimser davranan bazı üyeler de meselelerine sahip çıkmışlardı. Uzun tartışmalardan sonra,
Millî Birlik Komitesinin dört yıllık iktidarda kalması, köklü reformlar yapması, bunun için referanduma
başvurulması ve dört yıl sonra yapılacak seçimlere Millî Birlik Partisi olarak iştirak edilmesi 11’e karşı
26 oyla kabul edildi. Komite bu kararı 1960 yılının Eylül ayı başında almıştı. Kararın alınmasından
sonra bütün Komite üyelerinin halkla temasa geçmeleri, onların arzularını öğrenmeleri ve edinecekleri
intibaı Komiteye getirmeleri için bir gezi programı hazırlanmış teklif edilmişti. Bu teklif de kabul edildi
ve Komite üyelerini 15 Eylül’de başlamak ve Eylül sonunda tamamlanmak üzere yapacakları gezileri
programlaştırmak için bir komisyon kuruldu. Bu olaylar cereyan ettiği sıralarda Komite 14’ler, 11’ler,
7’ler ve 5’ler olmak üzere dört gruba ayrılmıştı. 14’ler grubunu Alparslan Türkeş, Orhan Kabibay,
Orhan Erkanlı, Muzaffer Özdağ, Rifat Baykal Fazıl Akkoyunlu, Ahmet Er, Dündar Taşer, Numan Esin,
Mustafa Kaplan, İrfan Solmazer, Şefik Soyuyüce, Muzaffer Karan ve Müner Köseoğlu; 11 ler grubunu
Ahmet, Haydar Tunçkanat, Şükran Özkaya, Selahattin Özgür, Emanullah Çelebi, Sezai Okan, Fikret
Kuytak, Vehbi Ersü, Mucip Ataklı, Refet Aksoyoğlu ve Ekrem Acuner; 7’ler grubunu Sami Küçük, Suphi
Gürsoytrak, Kâmil Karavelioğlu, Suphi Karaman, Muzaffer Yurdakuler, Kadri Kaplan ve Mehmet;
Özgüneş; 5’ler grubunu da Cemal Gürsel, Cemal Madanoğlu, Fahri Özdilek, Sıtkı Ulay ve Osman
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
245
www.ulkuocaklari.org.tr
Önergenin okunması üzerine Türkeş yeniden söz aldı. Arkadaşlarıyla aynı görüşte olduğunu, fakat
dört yılsonunda yapılarak seçimlere Halk Partisi’nin karşısında Millî Birlik Partisi olarak gidilmesinin 27
Mayıs ilkelerine uygun düşeceğini belirtti. Ahmet Yıldız, Haydar Tunçkanat, Şükran Özkaya, Selahattin
Özgür, Emanullah Çelebi, Sezai Okan, Fikret Kıytak, Vehbi Ersü, Mucip Ataklı, Refet Aksoylu ve Ekrem
Acuner önergenin tümüne itiraz ediyorlardı. Bunlar eski görüşlerini ısrarla savunuyorlar ve seçimlerin
en kısa zamanda yapılmasının ve iktidarın seçimi kazanacak partiye devredilmesinin , böylece 27
Mayıs günü millete yapılan vaadin yerine getirilmesinin gerektiğini belirtiyorlardı.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Köksal teşkil ediyorlardı. 14’ler grubunun lideri Alparslan Türkeş, 11’ler grubunun lideri Ahmet Yıldız,
7’ler grubunun lideri Sami Küçük ve 5’ler grubunun lideri de Cemal Gürsel idi. 14’ler Komiteye hâkim
gruptu ve toplantılardan istediği kararı çıkarmasını biliyordu. Maksadı dört yıl iktidarda kalmak, daha
sonra parti olarak Halk Partisi’nin karşısında seçimlere girmekti.
Türkeş, Komite bu konuda karar almadan önce meseleyi Devlet ve Hükümet Başkanı Cemal
Gürsel’e de açmış Milli Birlik Komitesinin Millî Birlik Partisi hâline getirilmesi için onun mutabakat ve
muvafakatini almıştı. Gürsel’in talimatı üzerine bazı politikacılarla bu konuda temasa geçen Türkeş
meseleyi Ekrem Alican, Aydın Yalçın ve Necip San’la görüşmüş, hatta partinin tüzüğünü hazırlamak
üzere CKMP Milletvekili olan Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Albay Fuat Uluç’u görevlendirmişti. 13
Kasım İhtilâli yapıldığı sırada partinin tüzüğü kısmen hazırlanmış bulunuyordu.
11’ler grubunun maksadı, seçimleri en kısa zamanda yapmaktı. Bunlar böylece 27 Mayıs İhtilâli’nin
hedefine varmış olacağına inanıyorlardı ve Halk Partisi ileri gelenleri ile sıkı temas hâlinde bulunuyorlardı.
Onların görüşlerinden istifade ediyorlar, hatta bu görüşleri zaman zaman Komite toplantılarına bile
getiriyorlardı. 7’ler grubu, 14’ler ve 11’ler arasında denge unsuru olarak vazife görmek istiyordu. Daha
ziyade 14’ler grubuna yatkın fikrî çalışmalarda bulunuyordu.
Çoğunluğu generallerden kurulu 5’ler grubu ise bütün grupların üstünde tarafsız ve uzlaştırıcı bir
politika takip ediyordu. Bununla beraber 5’ler grubu da çok zaman 14’ler grubunun fikri temayülleri
istikametinde hareket ediyorlardı. Aynı tarihlerde İnönü tarafından “Tabiî Senatörlük” olayı ortaya
atılmıştı. Türkeş ve arkadaşları böyle bir şeyin millet huzurunda edilen yemine ihanet olacağını ileri
sürerek buna karşı çıkmışlardı. Sonuçta 26’ya 11 çoğunlukla bu fikir de reddedilmişti.
Türkeş MBK üyesi subayları şu üç kategoriye ayırır;
1. Yarışçılar; Milletimiz kendi ayakları üzerinde kurabilecek kuvvetli ve müreffeh bir seviyeye
getirmek gücünü kendilerinde bulanlar.
2. İstikballerini CHP’ye Bağlayanlar; İktidarı CHP’ye devredince her şeyin düzelebileceğini sanıp
kendilerine teklif edilen ebedî parlâmento koltuklarını ve altın heykelleri hayal eden gafiller.
3. Olaylara Seyirci Kalanlar: Hiçbir mesele ile ilgilenmedikleri için olayların akışına tâbi olanlar.
İşte bu bölünmüşlük ihtilâli yok etmenin başlangıcı olabilirdi. Ayrıca Türkeş grubunun, Tabiî
Senatörlük fikrini reddetmelerinin kendilerine karşı düşmanlığı arttırdığı açıktır. Bir diğer sebep ise
komünistlerin 27 Mayıs’tan azamî ölçüde faydalanma çabası içinde olmaları ve milliyetçi, Türkçü,
aynı zamanda radikal reformcu ve sosyal adaletçi hareketlere karşı her türlü propaganda faaliyetini
gerçekleştiriyor olmalarıydı. İnönü’nün ortaya atmış olduğu ırkçılık ve Turancılık suçlamalarıyla hem yurt
içinde hem de yurt dışında Türkeş’i tanımayan çevrelerde fanatik ve korkunç bir insan tipi doğmuştur.
Bu da 13 Kasım’ın meydana gelmesinde önemli rol oynamıştır.
Türkeş, 13 Kasım Hareketi’nin ortaya çıkmasına sebep olarak mason olma tekliflerinin
reddedilmesini gösterirken bir diğer sebep de şuydu; Türk milletini çağdaş medeniyete ulaştırmak, ülkü,
kültür birliği yoluyla manevî bir kalkınma sağlamak sosyal ve iktisadî reformları milliyetçi bir açıdan
246 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
gerçekleştirmek amacı gütmek yerine hemen bir anayasa düzenleyerek memleketin yönetimini hukuk
esasına bağlamak yoluna gidenler meşru ve haklı davranışlarına tahammül edemedikleri bir kısım MBK
üyelerine karşı Anayasayı ihlâl ederek bir ihanet hareketinde bulunmuşlardır. Türkeş’in ifadesinden 13
Kasım Hareketi’ni çok önce sezmiş olduğu anlaşılmaktadır:
“Eylül ayından itibaren komite artık birbirine düşman iki grup hâlindeydi. İnönü’de komite de olup
bitenleri dikkatle takip ediyor ve endişeye kapılıyordu. İnönü yanına partinin ileri gelenlerini de alarak
Gürsel’i ziyaret etti. Kendisiyle uzun bir görüşme yaptı. Ertesi gün görüşmeler alt kademelerde cereyan
etti, fakat gizliliğine son derece dikkat olundu. Ne olmuşsa bu görüşmelerden sonra olmuş, 13 Kasım
İhtilâli ufukta görülmeye başlamıştı.”
Ayrıca Türkeş ve arkadaşları “Kurucu Meclis” fikrine de karşıydılar ve “Millet Şurası” adlı bir meclisin
acele toplanmasını istiyorlardı. Konu hakkında Türkeş şunları söylemektedir; “1960 Ekiminin son
günlerinde MBK bir Kurucu Meclis kurulmasını faydalı mülahaza etti ve bunun için gerekli hazırlıkları
yaptırmak vazife ve yetkisini Cemal Gürsel Paşa’ya verdi. Gürsel Paşa’nın toplanacak Kurucu Meclis’in
Anayasasını hazırlamak ve gerekli düzeni yapmak üzere üç kişilik bir kurul kurduğunu öğrendik. Bunlar
CHP’li idiler. Böyle bir kurulun hazırlayacağı Kurucu Meclisin partizan bir kimliğe bürüneceği yolunda
büyük endişelere düştük. Paşa tarafından seçilmiş olan üç kişinin CHP’li oluşunu şiddetle tenkit ettik
ve bunun mahzurlarını belirttik. Kurula tarafsız ilim adamlarından ve diğer partilerden dört üye daha
katılmasını teklif ettik. Toplantı sonuçsuz dağıldı. Tüm bu olaylar 13 Kasım’a yol açmıştır.”
Türkeş’in 13 Kasım’ın sebepleri üzerindeki görüşlerini özetlemeye çalışalım: “Bizim ne İnönücülere,
ne de Gürselcilere benzer tarafımız vardı. Biz ne havaî iktidar ile sermesttik, ne de şahsî ikbal peşindeydik.
Biz uzun süredir tedavi görmeyen birçok memleket yaralarının kangren olmasını önlemek istiyorduk.
Biz de sabırsızdık ama memleket dertlerinin bir an evvel çözümlenmesi için...” Türkeş, ihtilâlin iktidarı
İnönü’ye devretmek maksadıyla yapılmadığını bütün baskılara rağmen kendisinin ve arkadaşlarının
her zaman bu fikre şiddetle karşı çıktıklarını belirtir. Nitekim İnönü’nün de daha sonra kendilerine hak
veren beyanatlarının olduğuna da eklemektedir. Türkeş, 13 Kasım’ın bir diğer nedeni olarak, MBK’da
bir kısım üyelerin siyasî bir ülküden, siyasî, içtimaî bir gayeden yoksun olmalarını gösterir. Bunun için
de CHP’nin ortaya attığı her türlü fikre heyecanla sarılmışlardır.
MBK içinde ihtilâlin daha ilk günlerinde başlayan görüş ayrılığı 1960 Eylülünün başında artık
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
247
www.ulkuocaklari.org.tr
Türkeş, 13 Kasım Hareketi’ni, 27 Mayıs’ı arkadan hançerleme şeklinde değerlendirmektedir.
Türkeş’e göre; “13 Kasım aynı zamanda bir anayasa ihtilâlidir. Bütün Millî Birlik üyelerini kabul ve
imza ederek ilân ettikleri 27 Mayıs Anayasasının çiğnenmesidir. Bir tarafta Yassıada’da eski iktidar
mensupları Anayasayı ihtilâlden muhakeme edilirken, bir tarafta da 13 Kasımcılar kendi yaptıkları
Anayasayı ayaklar altına alarak 27 Mayıs’ı katletmişlerdir. 27 Mayıs memleketi hızla kalkındırmak için
güzel bir fırsattı. Bu fırsat heder edildi. 27 Mayısçı rolüne çıkmaları ve 27 Mayıs’ı savunur görünmeleri
çok hazindir. Bunların yaptıkları 27 Mayıs’ı savunmak değil kendi çıkarları için 27 Mayıs’ı istismar
etmektir.” demiştir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
çözümlenemeyecek bir hâle gelmişti. 1960 yılının Ekim ayında ise Alparslan Türkeş, Başbakanlık
Müsteşarlığı’ndan istifa etti. 14’ler grubunda çare olarak “komitenin fikirsiz kanadını budamak” şeklinde
görüş ortaya çıkmıştı. İlk olarak 14’lerden Alparslan Türkeş ve Dündar Seyhan’ın düşündüğü tasfiye
hareketi, komite içinde ihtilâlin gayelerine ters düşen 4–5 kişinin ülke dışına sürgüne gönderilmesi
şeklindeydi. Grupta tasfiye hareketini göze alamayan üyeler de mevcuttu. Onlara göre, karşı tarafla
görüşmek suretiyle meseleler halledilebilirdi. Alparslan Türkeş ise ikinci bir operasyon günlerinin
olduğunu ve tedbir almalarının gerektiğini ısrarla vurgulamıştır.
Kasım ayı başlarında Türkeş, Orhan Erkanlı, Orhan Kabibay, Numan Esin ve İrfan Solmazer ile
İstanbul’da yaptığı görüşmeler sonunda tasfiyenin yapılmasına karar verilmiş hatta bir de harekât plânı
hazırlanmıştı. Ancak Türkeş’in haricinde diğer dört MBK üyesinin durumu Cemal Gürsel’e bildirmesi
Komite içinde “karşı ihtilâlin” doğmasına sebep olacaktır. 14’lerden daha erken davranan Cemal
Gürsel, 6 Kasım 1960 Pazar günü İstanbul’dan hareket ederek Ankara Etimesgut Askerî Havaalanı’na
inen MBK’nın beş üyesinden Alparslan Türkeş, Orhan Erkanlı, Orhan Kabibay, Numan Esin ve İrfan
Solmazer’in tutuklanmaları için Ankara Komutanı General Madanoğlu’na emir verdi. Madanoğlu
“Komutanım ben onların icabına bakacağım. Bugün acele etmeyelim” diyerek MBK içinde bir iç
hesaplaşmayı başlatmıştı. Bu hadiseden bir hafta sonra 13 Kasım 1960 günü bir baskınla MBK’nın 14
üyesi yakalanarak elçiliklerimiz nezdinde ihdas edilen müşavirliklere gönderilmiştir.
Kurmay Albay Alparslan Türkeş’in Gazi Osman Paşa Kader Sokak’taki özel konutuna saat 9.30’da
gelen sivil bir görevli Cemal Paşa’nın mektubunu tebliğ etmek istemiş, bunu kabul etmeyen Türkeş’in
kapısı kırılmak suretiyle tebliğ işlemi, zor kullanılarak yapılmıştır. Cemal Paşanın mektubunda Türkeş’in
MBK üyeliğinin sona erdiği bildirilmekte, ikinci bir emre kadar evden çıkmaması istenmekteydi. Türkeş
hatıralarında o andaki tutukluluk hâlinden kurtulabilse idi güvendiği birliklerle irtibata geçmek suretiyle
karşı harekâtı bastırabileceğini ifade etmiştir. Ancak Türkeş düşündüğünü gerçekleştirememiş gelişmeler
karşısında sessiz kalmıştır.
27 Mayıs İhtilâli’ni gerçekleştiren Millî Birlik Komitesi 38 kişiden meydana gelmişti. İçlerinden General
İrfan Baştuğ bir trafik kazasında ölünce, Komite 37 kişiye düştü. 13 Kasım 1960 Operasyonunda ise, bu
üyelerden 14’ü daha uzaklaştırılıyor, yurt dışına sürgün ediliyordu. 14’lerin yeni görev yerleri şöyleydi;
Alparslan Türkeş: Yeni Delhi (Hindistan)
Orhan Kabibay: Brüksel (Belçika)
Orhan Erkanlı :Mexico City (Meksika)
Münir Köseoğlu :Stockholm (İsveç)
Mustafa Kaplan :Lizbon (Portekiz)
Muzaffer Karan :Oslo (Norveç)
Şefik Soyuyüce :Kopenhag (Finlandiya)
Fazıl Akkoyunlu :Kâbil (Afganistan)
Rıfat Baykal :Tel-Aviv (İsrail )
Dündar Taşer :Rabat (Fas )
Numan Esin :Madrid (İspanya)
248 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
İrfan Solmazer :Lahey (Hollanda )
Muzaffer Özdağ :Tokyo (Japonya )
Ahmet Er :Trablus (Libya )
Türkeş, 27 Mayıs ihtilâli ile ele geçirilen iktidar dönemlerinde Türkiye’nin temel meselelerini
çözme yolunda bazı teşebbüslerde bulunmayı önemli bir fırsat olarak görmüştü. Türk Kültür Birliği
Teşkilâtının kurulması, eğitim seferberliği, yedek subayların eğitim hizmetlerinde kullanılmaları hep bu
tür teşebbüslerin ürünleriydi. Türkeş daima “Millî eğitim davası çözülmeden hiçbir davanın muvaffak
olmasına imkân yoktur.” düşüncesindeydi. Alparslan Türkeş’in yaptığı bir konuşmada, ihtilâli tarifi ve
konuyla ilgili benzetmeleri oldukça ilgi çekicidir; “İhtilâl bir deniz fırtınasına benzer. Rüzgâr kesildikten
sonra dalgalanmalar devam eder. Bugün bu çalkantıları durdurmak için dalga kıran olmaya çalışanların
o günkü fırtınada sürüklenmelerini kendileri için bir suç saymıyorum. İhtilâlci ile maceracı arasındaki fark,
doktor ile kasap arasındaki farka benzer. Doktor da bıçak kullanır kasap da. Ancak doktor yaşatmak,
kasap öldürmek için. İhtilâlci de cemiyet yarasını deşmek için çoğu hâllerde bi-günah kimselere zarar
vermeye mecbur kalır. Bu eşyanın tabiatında bulunan zarurî bir ıstıraptır. 27 Mayıs Operasyonunu
ayıplarken bu ıstırabın en az olmasına çalışıldı. Başarıldı da. Ancak nekaheti uzun ve ıstıraplı oldu. Zira
operatörler ortadan çekildi, yerlerini kasap çırakları aldı”.
27 Mayıs İhtilâli’nde Türkeş’in diğer komite üyelerinden farklı ve mümeyyiz yönleri mevcut idi.
Türkeş ihtilâl komitesinde daha işin başından itibaren ne yapmak istediğini bilen, plân ve stratejisini ona
göre kuran ve ele geçirdiği fırsatlardan bu yolda istifade etmesini bilen bir kurmay subay olarak temayüz
etmiştir. Türkeş bu özelliği ile çeşitli kimselerin dikkatlerini üzerine çekmiş ve onların tek hedefi olmuştur.
Türkeş milliyetçi ruh ve heyecan ile Türkiye’nin tarihî gelişimi içinde çözümlenememiş, temel meseleleri
çözeceklerine samimiyetle inanmıştır. Türkeş, 27 Mayıs İhtilâli ile bozulan, zedelenen millî birlik ve
beraberlik ruhunu yeniden ihya etme gayreti içinde olmuştur. İhtilâlin kin ve nefret tohumları ekmesine
engel olmaya çalışmıştır. Bu düşüncelerini en iyi ifade eden de, şüphesiz ilk radyo konuşmasıdır. Türkeş
kansız bir ihtilâl düşünmüştür. Daha ilk günlerde Bayar ve Menderes ile konuşmuş DP yöneticilerinin
yurt dışına gönderilmelerini arzu etmiştir. Fakat iktidar koltuğu için hırs ile yanıp tutuşan zihniyetin
mukavemeti ile Türkeş ihtilâl bünyesinden koparılarak yurt dışına sürülmüştür. Türkeş oradan bile
devlet ve hükümet başkanına mektuplar göndererek idamlara engel olmaya çalışmıştır.
“Ben 27 Mayıs tecrübesini geçirdikten sonra, o kanaate vardım ki, ihtilâl yoluyla bir memlekete
hizmet etmek mümkün değildir. Ne kadar eksik, ne kadar aksayan tarafları olursa olsun hukuk yoluyla
bir memlekete bir millete hizmet en iyi yoldur. İhtilâl otoriteyi yıkar, anarşi başlar. Bu anarşiyi durdurmak,
yeniden otoriteyi ve düzeni kurmak çok güç bir meseledir. Ve memleket bundan zarar görür. Bunu ben
içinde bulundum, fiilen yaşadım, Memleketin aydınlarına, vatansever insanlarına tavsiyem şudur; “En
kötü hukuk nizamı, en iyi ihtilâlden iyidir”.
ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN SÜRGÜNDEN DÖNÜŞÜ VE SİYASETE GİRİŞİ
27 Mayıs Harekâtı sonrasında oluşan MBK, olabildiğince çabuk, iktidarı sivillere devretmek
isteyenlerle, partilerin politik faaliyetine izin verilmeden önce ülkenin siyasî yapısını değiştirecek reformları
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
249
www.ulkuocaklari.org.tr
Sonuç olarak 27 Mayıs İhtilâli’ni en güzel Alparslan Türkeş’in değerlendirmesi ifade etmektedir;
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
gerçekleştirmek isteyenler olarak ikiye bölünmüştü. İkinci grup olarak kabul edilen Alparslan Türkeş
ve arkadaşlarının oluşturduğu 14’ler grubunun plânı askerî yönetimin en azından dört yıl, gerekirse
daha fazla sürmesi yönündeydi. İki grubun tutumu siyasî olarak CHP ve İnönü üzerinde yoğunlaştı.
Birinci gruptakiler, DP feshedildikten sonra en güçlü siyasî yapı olduğundan iktidarın CHP’ye devrini
öneriyorlardı. Buna karşı 14’ler grubu, iktidarı çok kolay bir şekilde CHP’lilere teslim etmeye niyetli
değildi. Temizlenmiş bir DP’nin yarışmada yer alabileceğini ummuşlardı. Fakat bunun artık imkânsız
olduğu anlaşılınca, ülkede yeni bir siyasî ortak oluşturuluncaya kadar iktidarın orduda kalmasını tercih
ettiler.
Başlangıçta bu grubun üyeleri politikada önemli bir etki gösterebiliyorlardı. Belki de ülkenin geleceği
ile ilgili açık bir plâna sahip tek komite üyesi olan Alparslan Türkeş, Başbakanlık müşaviri olmuştu.
Yine önemli isimlerinden olan Binbaşı Orhan Erkanlı ise önemli ve stratejik bir görev olan MBK Genel
Sekreter Yardımcısı olmuştu.
MBK’da pek çok üye iktidarın sivillere devredilmesi konusunda acele etmediği için, çoğunluk ikinci
gruptan yana idi. Üst rütbeli subaylar başbakanlık, iç işleri bakanlığı, savunma bakanlığı ve ulaştırma
bakanlığı aracılığıyla yönetimi ellerinde bulunduruyorlardı. Diğer taraftan ikinci gruptakiler ordudaki
kariyerlerinden vazgeçmişler ve kimileri de darbede görev alan ve fakat MBK’da bulunmayan Dündar
Seyhan ve Talat Aydemir gibi aktif alt rütbeli subaylarla ilişkilerini sürdürmelerine rağmen, artık orduyla
doğrudan ilişkileri kalmamıştı. Bu nedenle 14’ler grubu, generaller için bir tehdit oluşturuyordu. Alt
rütbeliler, generaller olmadan hükûmeti devirmişlerdi. Aynı şeyi generallere karşı yapmamaları için
hiçbir sebep yoktu. Dolayısıyla iki grup da birbirlerine karşı bir darbe korkusu içinde bulunuyorlardı.
MBK’da başlayan iç hesaplaşmayı fark ederek tedbir alınması gereğini ilk tespit eden 14’ler grubu
olmasına rağmen rakiplerine karşı inisiyatifi ilk ele alan generaller olmuştur. 21 Eylülde Gürsel grubundan
üyeler 27 Mayıs Hareketini halka açıklamak için Anadolu’da bir propaganda turu başlattılar. Ertesi gün
14’ler grubunun lideri olan Türkeş, başbakanlıktaki görevinden istifa etti. Türkeş’in görevinden istifası
haberi komitedeki hareketliliği daha da arttırdı.
Eylül ayı içinde MBK, yasama yetkisini MBK’dan devralacak bir Kurucu Meclis oluşturulması
fikrini tartışmaya başlamıştı. MBK’nın iktidarda kalmasını isteyenler bu öneriye karşı çıktılar ve bunu
engelleyeceklerinden de emindiler.
Zira MBK’da kararların alınması beşte dört çoğunluk şartına bağlanmıştı. Birinci gruptakiler böyle
bir çoğunluğu sağlayamayacaklarını biliyorlardı. Bu arada basında da eleştiriler artmaya başlamış ve
MBK’daki bölünme sürekli olarak işlenmiştir.
Cemal Gürsel, MBK içindeki muhalefete rağmen Turhan Feyzioğlu’nu Kurucu Meclis için bir yasa
taslağı hazırlamaya davet etti. 3 Kasım’daki bu görevlendirmeden sonra, MBK’da 14’lerin, Gürsel grubuna
karşı darbe hazırladığına dair haberler yayılmaya başladı. Bu arada Orhan Erkanlı 11 Kasım’da istifa
etti ve İstanbul’a gitti. Erkanlı’nın İstanbul’a gidişini darbenin başladığı şeklinde yorumlayan generaller,
işleri tesadüflere bırakmamayı kararlaştırarak 14’lerin tasfiye edilmesi hareketini başlattılar. Nitekim
MBK’nın 14 üyesi 12 Kasımı 13 Kasıma bağlayan gece Gürsel’in imzaladığı bir emirle tasfiye edilmişler,
250 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
bir iki gün içinde de aileleriyle birlikte dış ülkelere elçilik müşaviri olarak gönderilmişlerdi.
Alparslan Türkeş’in Sürgündeki Faaliyetleri
13 Kasım günü evinde gözaltına alınan Alparslan Türkeş de Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi’ye
sürgüne gönderilmişti. Türkeş sürgüne gönderilişi hakkında hatıratında şu bilgileri vermektedir; “Ailece
Esenboğa’dan gece saat 23’te hareket ettik. Ertesi sabah, mahallî saatle 6.30’da Yeni Delhi Havaalanı’na
indik. Tarih, 20 Kasım 1960’ı gösteriyordu. Hindistan çok sıcaktı. Böyle bir havayla karşılaşacağımızı
hiç tahmin etmiyorduk”.
Alparslan Türkeş kısa zamanda Hindistan’a uyum sağladı. Türkiye Büyükelçiliğinde müşavir olarak
göreve başladı. Yabancı diplomatlarla kısa zamanda kaynaştı. Ayrıca tasfiye hareketi ile dünyanın
dört yanına dağılan arkadaşları ile temasa geçti. Sürgündeki 13 arkadaşı ile mektuplaşmaya başladı.
Arkadaşlarıyla haberleşmesi kontrol altında tutulmasına rağmen yazdığı mektupları Beyrut’ta bulunan
MİT görevlisi bir tanıdığı vasıtasıyla Türkiye’ye ulaştırabiliyordu. Ayrıca Yunanistan, Kıbrıs, İtalya
ve Almanya üzerinden Türkiye ile yazışma yapabiliyor ve bu sayede Türkiye’de olup bitenleri vakit
kaybetmeden öğrenebiliyor ve ona göre tavır alabiliyordu. Sahip olduğu bu konumunu iyi değerlendiren
Türkeş, bu sayede çok uzaklarda olmalarına rağmen 14’leri aynı hedeflere yönelterek uzun süre ayakta
tutmaya çalışmıştır.
13 Kasım tasfiyesinde 14’ler grubunun ortadan kaldırılması dahi düşünülmüştü. Ancak grubun
ordu içindeki kuvveti ve taraftar kitlesinin fazlalığı 13 Kasımcıları bu düşüncelerinden vazgeçirmişti.
Sonuçta 14’lerin sürgüne gönderilmeleri en iyi çıkış yolu veya ceza olarak görülmüş ancak yurt dışında
olmalarına rağmen Alparslan Türkeş ve arkadaşları daima potansiyel bir tehlike olarak kabul edilmiştir.
Bu tehlikeyi bertaraf etmek ve grubun dağılmasını sağlamak amacıyla çeşitli entrikalara girişilmiş, 14’ler
birbirleri aleyhine kışkırtılmaya çalışılmıştır.
13 Kasımdan sonra Türkiye’de basın, siyasî partiler ve MBK’nın müşterek hedefi 14’leri parçalamak
şeklinde tezahür etmiştir. 13 Kasımcıların bu tür manevralarının 14’ler üzerinde kısmen etkili olduğunu
söylemek mümkündür.
Türkeş, 14’ler arasındaki birliği sağlayabilmek amacıyla bazı prensipleri tespit ederek grubun bu
ilkelere uymasına gayret sarf etmiştir. Türkeş’in Hindistan’da iken tespit ettiği prensipler şunlardır;
a) 14’ler birbirlerine karşı körü körüne itimat ve güven beslerler.
b) Birbirleri hakkında duydukları haberleri, her şeyden önce ilgili arkadaşlarına bildirerek kendilerini
aydınlatmasını isterler ve ondan sonra bu gibi haberler üzerinde mütalâa yürütürler.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
251
www.ulkuocaklari.org.tr
Türkeş’in Hindistan’da bulunduğu süre içinde arkadaşları ile yaptığı mektuplaşmalar incelendiğinde;
sürgünden hemen sonra çeşitli dedikodu ve yalanlarla zedelenmiş olan 14’ler grubunun ilişkilerini
düzeltmeye çalıştığı görülmektedir. Alparslan Türkeş yeni yıl münasebetiyle 1962 yılında arkadaşlarına
yazdığı mektupta 14’leri “Türklüğün ümit dünyasını aydınlatan meşale” olarak değerlendirmesi bunun
en önemli kanıtıdır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
c) 1 Ocak 1962 tarihinden önce, 14’ler arasında geçen sözler, münakaşalar ve işitilmiş olan
dedikodular unutulmuş olup, bir daha arkadaşlar arasında bunlar üzerinde konuşma ve yazışma
yapılmaz.
ç) 14’lere dâhil bulunan kimseler, çok şerefli ve faziletli kimseler olup, onların gereksiz bir hareket
yapacağı kabul edilmez ve düşünülmez.
d) İnsan olarak, herkesin tabiatı ve itiyatları diğerlerinden farklıdır. Bize kusurlu görünen taraflarını
da hoş görerek arkadaşlarımızı bağrımıza basarız.
e) 14’lerden olmayan kimselere, kendi arkadaşlarımızdan herhangi biri aleyhinde söz söylenmez,
tenkit yapılmaz.
Alparslan Türkeş, Türkiye’de yıllardan beri gayrimeşru servetler elde etmiş ve büyük bir imkân
sağlamış ayrıca basın kudretini kontrolleri altına almış olan mütegallibelere karşı sadece 14’leri önemli
bir güç olarak görüyordu. Bu yüzden Türkiye’nin menfaatleri açısından 14’lerin dağılmaması için azamî
gayret sarf etmiştir. Bu sebeple de daha Hindistan’da iken Türkiye’ye dönüşü sonrasında nelerin
yapılması gerektiğini düşünen ve bu hususta plânlar yapmış ve 27 Mayıs Hareketi ile gerçekleştiremediği
“Sosyal Reform Politikası”nı bu defa 14’ler vasıtasıyla tatbik etmeyi düşünmüştür.
Türkeş ve arkadaşları için Türkiye’deki en büyük engel daima CHP ve basın olmuştur. Türkeş
bu konuda şunları söylemektedir; “CHP ve Ahmet Emin’le Falih Rıfkı’nın başında bulundukları basın
çetesi, bizim barışmaz düşmanlarımızdır. İhtilâlden sonra ben bunları teskin ve tatmin için kendilerine
birçok defalar izahat ve teminat verdim. Dostluk gösterdim, menfaatler sağladım.
Fakat onlar düşmanlıklarından vazgeçmediler. Çünkü bizim yapmak istediğimiz sosyal reformlar,
onların menfaatlerine uygun düşmemektedir. Düne kadar bizleri, diktatörlük heveslisi, faşist veya
komünist hayranı diye itham ederek kendilerini demokrasi ve hürriyetin koruyucusu ilân eden bu
adamlar, bu defa “Devletçi Sosyalizm” taraftarı olduklarını ilân ediyorlar. Şu hâlde samimî olmadıkları
aşikâr bulunan bu sürüye, “bizim fikirlerimizi taşıyorlar” diye güvenmeye ve onlara dayanmaya kalkmak
imkânsızdır”.
Alparslan Türkeş sürgünde bulunduğu süre içinde değişik zamanlarda Avrupa’ya geçerek
arkadaşları ile fikir alışverişinde bulunmuştur. Bu görüşmelerde genellikle 14’lerin Türkiye’ye dönüşü
sonrasında nasıl bir politika takip edilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur.
Kurucu Meclis ve 1961 Anayasası
MBK, 14’leri tasfiye etmekle bütün meseleleri halletmiş sayılmazdı. Silâhlı Kuvvetler içinde benzer
görüşlere sahip başka subay grupları da vardı. Diğer taraftan ordu üzerinde tartışmasız etkisini devam
ettiren CHP lideri İnönü ve diğer sivil güçler, MBK’nin hemen seçimlere giderek, kazanacak partiye
iktidarın devrini istiyorlardı. CHP’nin seçimleri kazanma umudu yüksekti. Ancak sandık sonuçları
252 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
CHP’nin istediği şekilde sonuçlanmayacaktır.
MBK üyelerini, iktidarı bırakmaya zorlayan en önemli sebep, ekonomik sıkıntılar olmuştur.
Kendileri de halkın içinde idiler ama hangi önlemleri alabileceklerini bilmiyorlardı. Hiçbir programa
sahip değillerdi. 14’lerin tasfiyesinden sonra karar mekanizması âdeta çökmüştü. İktisadî ve siyasî
meseleleri çözemiyorlardı. Bu yüzden biraz da üzerlerindeki ağır sorumluluktan kurtulmak gayesiyle
yeni bir anayasa hazırlayarak, seçimlere gidilmesini sağlayacak olan Kurucu Meclisi oluşturma kararını
hayata geçirmeye başladılar.
7 Aralık 1960’da MBK’de kabul edilen kanuna göre tesis edilen 1961 Kurucu Meclisi iki bölümden
oluşuyordu;
1) Millî Birlik Komitesi
2) Temsilciler Meclisi
Kurucu Meclisin temsil özelliği, o günkü şartlarda, mümkün olduğu ölçüde geniş tutulmaya
çalışılmıştır. DP hariç tutulmak suretiyle 67 ilde siyasî partilerden ve çeşitli meslek kesimlerinden
temsilciler kademeli olarak seçilmişlerdi. Kurucu Meclis 296 kişiden meydana geliyordu. Temsilciler
Meclisi 272 kişi, MBK üyeleri de 24 kişiydiler. Meclisin bu genel yapısı içerisinde CHP temsilcileri 49
kişi, CKMP temsilcileri 25 kişi olarak tespit edilmişti. Ancak Temsilciler Meclisi üyeleri ezici çoğunlukla
CHP taraftarı idiler.
Bunun sebebi illerin çoğundan gelen üyeler ile diğer kuruluşlardan gelen üyelerin ekseriyetle CHP
taraftarı olmasından kaynaklanmaktaydı.
Kurucu Meclis, 9 Mart 1961’de çalışmalarına başlamış, 27 Mayıs 1961’de hazır hâle gelen anayasa,
9 Temmuz 1961’de halk oylamasına sunulmuştur. Halk oylamasına katılanların %60,4’ü kabul %39,4’ü
ise ret oyu kullanmıştır. Olumsuz oy kullananların hayli yüksek oranda olmasındaki temel sebep, halk
oylamasının plebisit niteliği taşıması, verilen oyların anayasayı beğenmek ve beğenmemekten çok,
askerî yönetimden memnun olmak veya olmamak anlamına gelmesi şeklinde yorumlamak mümkündür.
Demokrasiye Geçiş ve Koalisyonlar Dönemi
Kurucu Meclis, Ocak 1961’de Genelkurmay eski başkanlarından emekli Orgeneral Rauf
Orbay’ın başkanlığında çalışmaya başladıktan yaklaşık bir ay sonra siyasî parti faaliyetlerine
izin verilmiştir. CHP ve CKMP’nin yanında çok sayıda yeni parti kurulmuştur. Bunlar arasında 11
Şubat 1961’de kurulan Adalet Partisi ve 13 Şubat 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi önemlidir.
15 Ekim 1961’de yapılan seçim sonuçlarına göre oyların %62’sini CHP’ye karşı olan ve DP’nin tabanını
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
253
www.ulkuocaklari.org.tr
Kabul edilen 1961 Anayasası ile ülkemizde bazı kurumlar ilk defa oluşturulmaktaydı. Bunlar
arasında Millet Meclisi ve Senatodan meydana gelen çift meclisli bir sistem, Anayasa Mahkemesi,
Devlet Plânlama Teşkilâtı, Millî Güvenlik Kurulu sayılabilir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
temsil eden AP, CKMP ve YTP almışlardır. Bu partilere verilmiş olan oylar uygulamada 27 Mayısçılara ve
CHP’ye karşı verilmiş sayıldığından iç ve dış çevrelerde seçim sonuçları “Menderes’in zaferi” şeklinde
yorumlanmıştır. Seçmen kütüklerine kayıtlı seçmenlerin %81.41’nin oy kullandığı 1961 seçimlerinin
sonuçları şöyledir;
CHP %36,7 oy, 173 milletvekili
AP %34,7 oy, 158 milletvekili
YTP %13,6 oy, 65 milletvekili
CKMP %13,7 oy, 54 milletvekili
Çoğunluk sistemi uygulanan Cumhuriyet Senatosundaki sandalye dağılımı ise daha farklıdır
AP %35,4 oy, 71 senatör
CHP %37,2 oy, 36 senatör
YTP %13,9 oy, 27 senatör
CKMP %13,7 oy, 16 senatör
Anayasanın kabulü, genel seçimlerin yapılması ve parlâmentonun açılması ile MBK yönetimi
hukuken sona ermişti. Fakat Silâhlı Kuvvetler mensuplarının açık siyasî faaliyetleri devam ediyordu.
Bunun en çarpıcı örneği 21 Ekim 1961’de, TBMM açılmadan üç gün önce İstanbul’da Harp
Akademilerinde yapılan toplantıda 10 general ve 28 albay arasında imzalanan belgedir. Talat Aydemir’in
öncülük ettiği bu grubun imzaladığı belgenin özü, seçim sonuçlarının iptal edilmesini, siyasî partilerin
ve MBK’nin dağıtılmasını ve bir askerî rejimin kurulmasını öngörüyordu. Silâhlı Kuvvetler Birliği (SKB)
adı verilen bu grubun aldığı kararlar, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay ve yakın çevresi
tarafından benimsenmediği için yürürlüğe girememiştir. Aynı şekilde protokolden haberdar olan CHP
lideri İnönü’nün bu tür hareketlere karşı olduğunu bildirmesi, bu grubu yalnızlığa itmiştir. Bunlara
karşılık siyasî parti liderleri meclisin açılmasına bir gün kala komutanların önünde, 27 Mayısa karşı
çıkmayacaklarını, cumhurbaşkanlığı için Cemal Gürsel‘in dışında kimseyi desteklemeyeceklerini
ve Yassıada mahkûmlarının affını söz konusu etmeyeceklerini belirten bir protokole imza koymak
durumunda kalmışlardır. Ayrıca Silâhlı Kuvvetler Birliği’nin bu teşebbüsü Brüksel toplantısında 14’ler
tarafından müzakere edilerek Meclisin açılması yönünde karar alınması Talat Aydemir grubunun
niyetlerinden vazgeçmesini sağlayan bir diğer önemli sebep olarak kabul edilmektedir. Alparslan
Türkeş bu toplantıda SKB’nin Meclisi açmama teşebbüsüne “ülkede kan dökülmesine yol açacağı”
düşüncesiyle karşı çıkmış ve 14’lerin Meclisin açılması yönündeki kararını Dündar Seyhan vasıtasıyla
Ankara’ya bildirilmesini sağlamıştır.
Meclis, bu gelişmeler sonrasında 25 Ekim 1961’de açıldı. Fakat daha ilk günde, Cumhurbaşkanlığı
seçimi nedeniyle bunalım çıktı. AP’nin bir kanadı Cumhurbaşkanlığı makamına Ord. Prof. Ali Fuat
Başgil’i aday göstermek istemekte ve CHP ile koalisyona yanaşmamakta idi. Fakat Silâhlı Kuvvetlerin
baskısı ve daha yakın zamana kadar asker olan AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın yardımı
ile seçime katılan tek aday Cemal Gürsel 607 oyun 434’ünü alarak, 4. Cumhurbaşkanı olmuştur.
Ardından yine uzun çekişmelerden sonra Suat Hayri Ürgüplü Senato başkanlığına, Fuat Sirmen Millet
254 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Meclisi başkanlığına getirildiler. Alparslan Türkeş hatıratında, sürgünde bulunduğu sırada yapılan
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde A. Fuat Başgil’i tercih ettiğini belirtmektedir. Ancak Türkeş, konunun
görüşüldüğü Brüksel toplantılarında SKB’nin muhalefeti sebebiyle Başgil lehine ısrar edememiştir.
Cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık makamlarının ordu açısından güvenilir kişilere teslim
edilmesinden sonra bir kısım albay dışında çoğu yüksek rütbeli subay ve general 21 Ekim 1961
protokolünün uygulanmasından vazgeçmişlerdir. Bu durum geçici de olsa Silâhlı Kuvvetlerden
gelebilecek yeni bir müdahaleyi ertelemiştir.
Başbakan: İsmet İnönü
Başbakan Yardımcısı: Akif Eyidoğan
Devlet Bakanı: Turhan Feyzioğlu
Devlet Bakanı: Avni Doğan
Devlet Bakanı: Necmi Ökten
Devlet Bakanı: Nihat Su
Adalet Bakanı: SahirKurutluoğlu
Bayındırlık Bakanı: Emin Paksüt
Çalışma Bakanı: Bülent Ecevit
Dışişleri Bakanı: Selim Sarper
Gümrük ve Tekel Bakanı: Şevket Pulatoğlu
İçişleri Bakanı: Ahmet Topaloğlu
İmar-İskân Bakanı: Muhittin Güven
Maliye Bakanı: Şefik İnan
Millî Eğitim Bakanı: Hilmi İncesulu
Millî Savunma Bakanı: İlhami Sancar
Sağ. Ve Sos. Yar. Bakanı: Suat Seren
Tarım Bakanı: Cavit Oral
Ticaret Bakanı: İhsan Gürsan
Sanayi Bakanı: Fethi Çelikbaş
Bas.-Yay. Ve Turizm Bakanı: Kamuran Evliyaoğlu
Ulaştırma Bakanı: Cahit Akyar.
Yeni hükûmetin en önemli meselesi iki yıldır durgunluğu devam eden iktisadî hayatı canlandırmaktı.
Bu arada parlâmenter demokrasinin geleceği tartışma konusuydu. Silâhlı Kuvvetler içinde ve aydınlar
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
255
www.ulkuocaklari.org.tr
20 Kasım 1961 – 1 Haziran 1962 arasında görev yapan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk koalisyonu
olarak tarihe geçen ihtilâl sonrasının yeni hükûmeti 20 Kasım 1961’de kurulmuştur. İsmet İnönü
başkanlığındaki bu ilk koalisyonun sandalye dağılımı CHP ve AP arasında eşit idi. Hükümet üyeleri ise
şu isimlerden oluşuyordu;
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
arasında rejimin ve Kemalist reformların korunması için meclis dışı güçlerden bahsediliyordu. Bütün
bunlara karşı İsmet İnönü bu talepleri reddeden bir radyo konuşması yaptı. Bu arada bazı çevrelerde 27
Mayıs’ın intikamının alınacağı gibi bir hava estiriliyordu. Ülkede tekrar bir darbe ortamı adeta oluşturulmuş
ve bir müdahale beklenir olmuştu. Silâhlı Kuvvetler içerisinde yönetime el koyma düşüncesi özellikle alt
kademelerde hâkim olmaya başlamıştı. Kurmay Albay Talat Aydemir, böyle bir hareketin öncülüğünü
yapmakta, Harp Okulu ise bu hareketin çekirdeğini oluşturmaktaydı. Aydemir, okul komutanı olarak
ortamı iyi hazırlamıştı. Genç Harbiyeliler arasında Silâhlı Kuvvetlerin hatta İnönü’nün kendileriyle birlikte
oldukları söylentisi de bilinçli olarak yayılmıştı. Ne var ki ne Cevdet Sunay ne de İnönü böyle bir hareketi
destekliyorlardı. Hatta İnönü, şubatın ikinci yarısında okulu ziyaret ettiğinde Talat Aydemir’in bu hareketi
plânladığını sezmişti. İnönü, bu izlenimden sonra başta Aydemir olmak üzere hareketi plânlayanların
tayin kararlarını ele aldı. Gizlilikle yapılmaya çalışılan bu tayin kararlarını haber alan Aydemir ve ekibi
22 Şubat günü, eylemi gerçekleştirmeye karar verdiler. 22 Şubatta akşam saatlerinde Harp Okulu ve
onlara bağlı tanklar Ankara’da önemli kavşakları tutmuşlardı. O sırada İnönü, Gürsel ve bazı yetkililer
Çankaya’da toplantı hâlinde idiler.
Aydemir’e bağlı olan Muhafız Alayı, Süvari Bölük Kumandanı Fethi Gürcan aynı dakikalarda Muhafız
Alayını denetimine almıştı. Fethi Gürcan, Gürsel, İnönü ve diğer yöneticilere ne yapmasını gerektiğini
Aydemir’e sormuş ve Aydemir’den “bırak, gitsinler” yanıtını almıştı. Böylece kontrolden kurtulan İnönü ve
bakanlar, Hava Kuvvetleri Karargâhına girmişler ve Aydemir’e karşı yapılacak hareketi buradan yönetmeye
başlamıştı. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri hükümete bağlıydı.
Talat Aydemir’e Ankara’daki bazı birlikler katılmıştı. Duruma hâkim olan İsmet İnönü ayaklananların
liderlerine “emekli edilmek suretiyle affedileceklerini” bildirdi. Sabaha kadar süren pazarlıklardan sonra
Talat Aydemir ve arkadaşları direnmenin manasızlığını anlayınca teklifi kabul ederek teslim oldular.
Ancak kısa sürede 22 Şubat gecesinin korkulu saatleri unutuldu. Talat Aydemir ve arkadaşlarının
affı Mecliste konuşulurken, koalisyon ortağı AP, Yassıada mahkûmlarının da affını gündeme getirdi.
Bu durum hem hükümette hem de orduda büyük rahatsızlık oluşturdu ve ilk koalisyonun da sonunu
hazırladı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk koalisyon hükûmeti 30 Mayıs 1962 tarihinde bozuldu. 25 Haziran
1962 – 2 Aralık 1963 arasında faaliyet gösteren İkinci İnönü Koalisyon Hükûmeti CHP, YTP, CKMP ve
bağımsızların katılmasıyla gerçekleştirilmiştir.
Bu koalisyonun üye dağılımı da şöyle oluşmuştur:
CHP: 10, YTP:6, CKMP:4, Bağımsız:1
Bu dağılıma göre hükümet üyeleri ise şu şekilde teşekkül etmiştir;
Başbakan: İsmet İnönü
Başbakan Yardımcısı: Ekrem Alican
Devlet Bakanı: Hıfzı Oğuz Bekata
Devlet Bakanı: Hasan Dinler
Devlet Bakanı: Turhan Feyzioğlu
256 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Devlet Bakanı: Raif Aybar
Adalet Bakanı: A.Kemal Yörük
Bayındırlık Bakanı: İlyas Seçkin
Çalışma Bakanı: Bülent Ecevit
Dışişleri Bakanı: Feridun Cemal Erkin
Gümrük ve Tekel Bakanı: Orhan Öztrak
İçişleri Bakanı: SahirKurutluoğlu
İmar-İskân Bakanı: F.Kerim Gökay
Maliye Bakanı: Ferit Melen
Millî Eğitim Bakanı: Ş.Raşit Hatipoğlu
Millî Savunma Bakanı: İlhami Sancar
Sağ. Ve Sos. Yar. Bakanı: Yusuf Azizoğlu
Sanayi Bakanı: Fethi Çelikbaş
Tarım Bakanı: Mehmet İzmen
Ticaret Bakanı: Muhlis Efe
Bas-Yay ve Turizm Bakanı:TevfikKarasapan
Ulaştırma Bakanı: Rıfat Öçten
Alparslan Türkeş’in Sürgünden Dönüşü
Alparslan Türkeş’in 815 günlük sürgün hayatı 22 Şubat 1963’de sona ermiştir. Hindistan’dan ailesi
ile birlikte Lübnan’a gelen Türkeş burada eşi ve çocuklarını Beyrut’tan Ankara’ya gönderdi. Kendisi
ise İsviçre’ye geçti. Burada Dündar Taşer ile görüştü. Daha sonra Bern, Brüksel ve Paris’e geçerek
14’ler grubunun diğer mensuplarıyla buluştu. Avrupa’da bulunduğu süre içinde arkadaşlarıyla yaptığı
görüşmelerde daha çok Türkiye’de takip edecekleri siyasetin nasıl olması gerektiği üzerinde fikir
yürüttüler.
“ Sevgili Vatandaşlarım,
Ülkü ve inancından vazgeçmez bir insan olarak, iki yıl önce aranızdan ayrılmış uzaklara gitmiştim.
Bugün yine aynı azim ve imanla dolu ve Türk milletinin geleceği hakkında büyük ümitler taşıyarak,
sevinç ve heyecan içinde tekrar sizlere kavuşmuş bulunuyorum.
Sizlerden biri ve sırdan bir vatandaş bulunmak övünç ve heyecanımın tek kaynağını teşkil
etmektedir.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
257
www.ulkuocaklari.org.tr
Bu görüşmelerden sonra Muzaffer Özdağ ile Türkiye’ye doğru yola çıktılar. Yugoslavya’ya
geldiklerinde Muzaffer Özdağ’ı Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye gönderdi. Kendisi ise Üsküp,
Makedonya üzerinden Selanik’e geçti. Burada Batı Trakya Türkleri ile çeşitli görüşmeler yaptı. Nihayet
22 Şubat 1963 günü Kapıkule’den giriş yaparak Edirne’ye geldi. Edirne’de Muzaffer Kaplan ve kalabalık
bir vatandaş topluluğu tarafından karşılandı. Kafile hâlinde İstanbul’a geldi. İstanbul’da basın toplantısı
yaparak daha önce hazırlamış olduğu “Millete Beyanat” adlı metni Türk milletine sundu. 24 Şubat’ta
ise Ankara’ya geldi. Alparslan Türkeş’in yurda dönüşü münasebetiyle yayımladığı beyanatı önemine
binaen aşağıya alıyoruz;
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Söze başlarken, millet iradesinin her şeyin üstünde tutulmasını ve ona herkes tarafından saygı ve
itaat gösterilmesini, bir selâmet yol olarak gördüğümü tekrar belirtmek isterim.
27 Mayıs sabahı yazarak sizlere radyodan yayınladığım yazımın mana ve ruhuna daima sadık
kaldım ve bugün de memleketin huzur ve yükselişini bu beyanatın belirttiği ruh ve yönde görmekteyim.
Irk, din ve mezhep farkı gözetmeksizin, vatandaşların refah ve saadetini sağlamak ve insana değer
veren insanca bir zihniyetle memlekette huzur ve istikrarı süratle tesis için her çeşit gayret gösterilmelidir.
Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ilkelere daima bağlı kalınmalı ve hürmet edilmelidir.
Mübarek vatan topraklarına ayak bastığım şu günlerde sizlere 27 Mayıs’ın gayelerini, her türlü
hırslı ve bencil tutumlara karşı göğüs germiş yetkili bir kimse olarak açıklamakta fayda görüyorum.
Sevgili
vatandaşlarım,
27 Mayıs hiçbir parti ve zümreye karşı ve herhangi bir şahıs, zümre ve parti lehine bir hareket olarak
yapılmamıştır.
27 Mayıs iktidarda bulunan bir partiyi silâh zoru ile iktidardan indirip onun yerine bir muhalefet
partisini oturtmak için, yani adî bir hükümet darbesi olarak düşünülmemiştir. Onun kökleri, asil gayeli
kaynaklara inen derinliklerdedir.
Bunun aksini söylemiş ve söylemekte bulunanlar memlekete büyük zarar vermiş ve hâlen de
vermeye devam eden kimselerdir.
27 Mayıs, sefalet, yokluk ve karanlık içinde sahipsiz olarak bırakılmış bulunan köylü ve halk kitlesini
en kısa yoldan ve hızla modern uygarlığa ulaştırmak, Türk devletini kendi gücü ile ayakta durabilecek
hâle getirmek için yapılmıştır.
27 Mayıs, politika bezirgânlıkları ve şahsî menfaat hırsları ile tehlikeye düşürülen Millî Birliği
korumak, kardeş kavgasına meydan vermemek gayesiyle yapılıştır.
27 Mayıs, memleketin savunma gücünü en yüksek dereceye çıkarmak, Türk Silâhlı Kuvvetlerini
II. Cihan Harbi başından beri terkedilmiş olduğu, ihmal ve bakımsızlık çukurundan kurtarmak için
yapılmıştır.
27 Mayıs, topraksız köylüyü toprak sahibi yapmak, bütün milleti içine alan bir yardımlaşma teşkilatı
kurarak hiçbir vatandaşı yardımsız ve sahipsiz bırakmamak için yapılmıştır.
27 Mayıs, güzel sanatlar ve spordan halk hizmeti için faydalanarak aydınları ve gençleri köylere ve
halkın içine gönderip, halkla harman ederek, memleketi hızlı kalkındırmak için yapılmıştır.
27 Mayıs, Ülkü ve Kültür Birliği ve Türk Kültür Dernekleri gibi kurullarla uyanıklık sağlamak ve millî
kültürü geliştirerek Millî Birliğimizi sağlamlaştırmak için yapılmıştır.
27 Mayıs, ilmî meşale yaparak hızla kalkınmak ve Türk milletini en kısa zamanda atom ve feza
258 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
çağına sokmak için yapılmıştır.
27 Mayıs, Türkiye’yi muzır cereyanların manevî istilâsından kurtarmak ve onu millî özelliğe sahip hür
bir fikir ve vicdan hayatına kavuşturmak için, yani kısacası Türk Rönesans’ını yaratmak için yapılmıştır.
Muhterem Vatandaşlarım,
Bugünkü tutum ve hızla yukarıda sıralanan hedeflere kaç yüz senede ulaşılabileceği düşünülmeli
ve bu geçecek yüz yıllar sırasında, modern memleketlerin bizi beklemeyecekleri de hesaba katılmalıdır.
Sevgili vatandaşlarım,
Bugün dünya atom ve feza çağının eşiğinden içeriye adım atmış bulunmaktadır. On dokuzuncu
yüzyılda meydana gelen ilmî ve teknik gelişmeler, nasıl sosyal, ekonomik ve politik hayatı alt üst
etmişse, gelmekte olan atom ve feza çağı da büyük değişikliklere sebep olacaktır. Bir sıçrama yaparak
çağlar üzerinden atlayıp atom ve feza çağına girmek zorundayız. Türkiye bir varolmak veya yok olmak
davasıyla karşı karşıyadır. Bizi birbirimize düşürmek ve devletimizi parçalamak için içte ve dışta tehlikeli
cereyanlar gelişmektedir.
Birbirimize karşı davranışlarımızda, daima karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörürlük duygusu hâkim
olmalıdır.
Siyasî partiler, bir saltanat vasıtası ve bir gaye olarak değil, sadece memlekete ve millete hizmet
için bir vasıta olarak kabul edilmelidir.
Her kim olursa olsun, bütün vatandaşlara karşı şefkat, sevgi ve kanun himayesi şart sayılmalıdır.
Fikirlerini kabul etmediğimiz veya şahsî aykırılığımız bulunanlara da, insanca, hukuk düzeni içinde
işleme tabi tutulması esas olmalıdır.
Millet ve memleket faaliyetleri, ilim ve tekniği her şeyin üstünde tutan bir görüşle düzenlenmeli ve
iktisadî hayat hemen harekete geçirilmelidir. Türkiye’mizin endişesiz yarınına güvenen çalışkan insanlar
diyarı olarak ufuklarda yükselmelidir.
Aziz vatandaşlarım,
Bizler belirli bir fikir ve davayı temsil ile onun bayrağını taşıyan insanlarız. Bizi şu veya bu siyasî
teşekküle izafe etmek yerine bütün bir milletin sadece hadimi olarak kabul etmek gerekir.
Sevgili vatandaşlarım,
Mensubu olduğumuz Türk milleti, büyük kabiliyetlere ve büyük güce sahip bir millettir. Kudretimiz
ve irademiz, önümüzdeki güçlükleri yenmeye ve bize çevrilmiş olan tehlikeleri göğüslemeye yeterlidir.
Ey geçmişin büyük fırtınaları, eşsiz ve şerefleri içinden gelen ve mutlu yarınlara elbette erişecek
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
259
www.ulkuocaklari.org.tr
Türk milleti bölünmez kutsal bir bütündür.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
olan büyük Türk milleti.
Selâm, sevgi, muhabbet sana..”
Alparslan Türkeş Hindistan sürgününden sonra Ankara’ya yerleşti. Gaziosmanpaşa semtindeki
evinde ilgi odağı hâline gelmiş, ziyaretçi akınına uğramıştı. Eski arkadaşları peşini bırakmamış, kimileri
tekrar “ihtilâl” yapmayı, kimileri ise “siyaset” yapmayı teklif ediyordu. Bu sıralarda Türkeş’in eski arkadaşı
olan Emekli Albay Talat Aydemir ilk teşebbüsünden sonra ikinci defa ihtilâli denemeyi plânlamaktaydı.
Talat Aydemir, 21 Mayıs Hareketin’e Alparslan Türkeş’i de dâhil etmek için büyük çaba sarf etmiştir.
Aydemir’e göre 22 Şubatçılar ile 14’ler birleştiği takdirde ülkenin idaresi çok kolay bir şekilde ele
alınabilirdi. Bu birleşmenin sağlanabilmesi için 10 Nisan 1963 günü Dikmen Taşucu’nda Türkeş grubu ile
Aydemir grubu bir görüşme yaptılar. Türkeş görüşmede Aydemir’e, kendisinin liderliği altında ve meşru
yolla siyasî faaliyette bulunmayı teklif etti. Aydemir, Türkeş’in liderliğini kabul etmediği gibi memlekete
ihtilâl yoluyla hizmet edileceği kanaatinde olduğunu açıkladı. Türkeş’in meşru zeminden ayrılmama
fikri, Aydemir’in harekât plânı ile tamamen farklıydı. Bu yüzden görüşmede netice alınamamıştır.
Daha sonra kendi başına hareket etmeye karar veren Talat Aydemir ve Fethi Gürcan arkadaşlarıyla
birlikte 20–21 Mayıs 1963’te ikinci kez darbe teşebbüsünde bulundular. Ancak bu hareketin sonu hüsran
oldu ve bu teşebbüslerinin bedelini ağır ödediler. Bu seferki isyanı bastırma işini bizzat Cevdet Sunay
ve kuvvet komutanları yönettiler. 20–21 Mayıs 1963 ayaklanması 22 Şubata göre daha geniş bir çevre
ile bağlantı kurularak yapılmıştı.
Bu ayaklanmada hükümete bağlı askerlerle isyancılar arasındaki çatışmada 8 kişi ölmüş, 26 kişi
yaralanmıştı. Yapılan yargılamalardan sonra isyanın öncüsü Talat Aydemir, Fethi Gürcan, Osman Deniz
ve Erol Dinçer ölüm cezasına çarptırılırken, diğerleri de çeşitli hapis cezaları almışlardı. TBMM’nin
kabul ettiği 480 sayılı kanunla da haklarında ölüm kararı onaylanan Fethi Gürcan ve Talat Aydemir idam
edildiler.
Dönemin iktidarı, hiçbir ilgisi olmamasına rağmen Alpaslan Türkeş’i bu olayların sanıkları arasına
alarak tutukladı. Yaklaşık dört ay hücrede kalan Türkeş, yapılan yargılama sonrasında beraat etti.
Alparslan Türkeş’in Siyasete Girişi
Türkeş’in Ankara’ya döndüğü sıralarda siyasî iktidarda II. İnönü Koalisyon hükümeti bulunuyordu.
Kurulan bu koalisyon hükûmeti çok çabuk yıpranmıştı. İnönü dahi partisi içinden eleştirilmeye
başlanmıştı. Hükümet iktidarda olduğu süre içinde ciddî sayılabilecek hiçbir faaliyette bulunmadı.
Sürgünden dönüşü ile birlikte ilgi odağı hâline gelen Türkeş, AP ileri gelenlerinden Saadettin Bilgiç
ile görüşüyordu. Türkeş bu sıralarda AP mensupları tarafından partiye davet edilmişti. AP’lilerin yanı
sıra CKMP’liler de kendisini partilerine davet etmişlerdi.
Alparslan Türkeş daha sonraki günlerde arkadaşlarıyla “Huzur ve Yükseliş Derneği”ni kurarak
260 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
partileşme çalışmalarını buradan yürütmeye başladı. Derneğin kurucuları arasında Mustafa Kemal
Erkovan, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Zühtü Pehlivanlı ve Alaattin Çetin gibi milletvekilleri vardı. Dernek
siyasî partilerden önemli ölçüde destek sağlamıştı. AP’lilerin yanı sıra YTP’li ve CKMP’liler derneğe
geliyor, Türkeş ve arkadaşlarını aralarına davet ediyorlardı. Bu dönemde 14’lerin desteğini önemli
ölçüde sağlamış olan Türkeş ise Huzur ve Yükseliş Derneğini parti hâline getirmeye çalışıyordu.
Partileşme faaliyetlerinin hız kazandığı bu yıllarda Alparslan Türkeş’in kader birliği yaptığı arkadaşları
18 Mayıs 1963 günü AP’lilerle bir anlaşmaya vardı. Bu anlaşmada Türkeş’in AP’ye genel başkan olarak
seçilmesi plânlanmıştı. Ancak 21 Mayıs Hareketi bu plânın gerçekleşmesini engellemiştir.
Bu arada 17 Kasım 1963’te yapılan yerel seçimler AP’nin zaferiyle sonuçlandı. Oyların %48,87’sini
AP, %36.97’sini CHP, %6,5’ini YTP, %2,6’sını CKMP alırken kalan %8’lik kısım Millet Partisi, Türkiye
İşçi Partisi ve bağımsızlar arasında paylaşılmıştı.
CHP ile iş birliğine yanaşmayan AP, yerel seçim sonuçlarının kendisine kazandırdığı itibarı
değerlendirerek güç toplamaya çalışmıştı. Koalisyona katılan YTP ve CKMP hızla zayıflamaktaydılar.
AP, erken seçime gidilmesini isterken, Osman Bölükbaşı’nın MP’si Millî Koalisyonu, YTP ise yeniden
CHP-AP koalisyonunu teklif etmişlerdi.
Hükümet krizinin başladığı bu ortamda koalisyonu oluşturan partiler arasında çözülme başlamış
ve CKMP 26 Kasım 1963’te, YTP de 27 Kasım’da hükümetten çekilmişlerdir. Böylece Başbakan İsmet
İnönü de istifa etmek zorunda kalmıştır.
İnönü›nün istifasından sonra yine CHP tarafından kurulan III. Koalisyon Hükûmeti 25 Aralık 1963
– 20 Şubat 1965 arasında görev yapmıştır. Bu hükûmetin kuruluşu uzun görüşmelerden sonra olmuş,
Meclisteki oylamada ancak 225 kabul oyu alabilmiştir. Güvensizlik oyları 175 olduğu için hükümet bir
azınlık hükûmeti olarak kurulmuştur. CHP 21, bağımsızlar ise 2 bakanlıkla kabineyi oluşturdular ;
www.ulkuocaklari.org.tr
Başbakan: İsmet İnönü
Başbakan Yardımcısı: Kemal Satır
Devlet Bakanı: İbrahim Saffet Omay
Devlet Bakanı: Malik Yolaç
Devlet Bakanı: VefikPiniççioğlu
Adalet Bakanı: Sedat Çumralı
Bayındırlık Bakanı: A.Hikmet Onat
Çalışma Bakanı: Bülent Ecevit
Dışişleri Bakanı: Feridun Cemal Erkin
Enerji ve Tabii Kayn. Bak.: Hüdai Oral
Tekel Bakanı: Mehmet Yüceler
İçişleri Bakanı: Orhan Öztrak
İmar-İskân Bakanı: Celâlettin Uzer
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
261
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Köyişleri Bakanı: LebitYurdoğlu
Maliye Bakanı: Ferit Melen
Millî Eğitim Bakanı: İbrahim Öktem
Millî Savunma Bakanı: İlhami Sancar
Sağlık ve Sos. Yar. Bakanı: Kemal Demir
Sanayi Bakanı: Muammer Erten
Tarım Bakanı: Turan Şahin
Ticaret Bakanı: Fenni İslimyeli
Turizm Tanıtma Bakanı: Ali İhsan Göğüş
Ulaştırma Bakanı: Ferit Alpiskender
Kurulan bu III. İnönü Koalisyon Hükûmeti, 1964 yılı boyunca Kıbrıs meselesiyle uğraştı. Bu arada
ülkede aydınlar arasında ilerici-gerici sürtüşmeleri baş gösterdi. Bu sürtüşmeler iktidarın hareket alanını
daraltan neticeler veriyordu. 1964 yılının Mayısında hükümet muhalefet ilişkilerinde zaten gergin olan
havayı iyice sertleştiren yeni bir gelişme meydana geldi. Bu gelişme, Türkiye’nin batı ittifakı içindeki
yerinin tespiti meselesiydi. İsmet İnönü, Kıbrıs konusunda Amerika’nın aleyhte tutumuyla Türkiye’nin
ihanete uğradığını belirterek sert açıklamalar yapmaya başladı.
5 Mayısta Mecliste dış politika tartışılırken, yalnızca AP sözcüsünün kendi hükûmetinden çok
Amerika’yı destekler görünmesi iktidar-muhalefet ilişkisinin hangi noktada olduğunu göstermesi
açısından dikkate değer bir gelişmedir. Hatta Başkan Johnson’ın, bir Sovyet saldırısı karşısında diğer
NATO ülkelerini Türkiye’yi savunmak için garanti veremeyeceğini bildiren mektubundan sonra bile
muhalefet hükûmeti desteklemedi. Johnson’ın mektubunun basına sızmasından sonra kamuoyunda
Amerika’ya karşı bir duyarlılık oluştu. Bu arada 1964’ün sonlarına gelinirken, AP genel başkanlığı
değişimi yaşandı. Ragıp Gümüşpala’nın vefatından sonra yerine Süleyman Demirel seçildi. Demirel
henüz milletvekili bile değildi ve 226 oyu sağlar sağlamaz hükûmeti devireceğini açıkça beyan etti.
Adalet Partisi, erken bir genel seçim çağrısında daha da ısrarlı oldu ve 25 Ocak’taki bütçe oylamasında
hükümete son darbeyi indirmeye hazırlandı. Demirel, kendi plânına bir destek aramak için diğer
muhalefet liderleriyle görüştü. 9 Şubata gelindiğinde muhalefet partileri anlaşma sağlamışlardı. Bu
arada İnönü, bütçenin reddedilmesi hâlinde istifa edeceğini açıkladı ve 12 Şubat 1965’te yapılan bütçe
oylamasıyla meydana çıkan durum üzerine İsmet İnönü Başbakan olarak son defa istifa etti.
Bu arada yeni hükümet Kayseri Bağımsız Senatörü Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında AP, YTP,
CKMP’li üyeler oluşturdu. 20 Şubat 1965 – 27 Ekim 1965 arasında kısa bir süre görevde kalan hükümet
şu üyelerden oluşuyordu:
Başbakan: Suat Hayri Ürgüplü
Başbakan Yardımcısı: Süleyman Demirel
Devlet Bakanı: Hüseyin Ataman
Devlet Bakanı: Mehmet Altınsoy
262 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Devlet Bakanı: Şekip İnal
Adalet Bakanı: İrfan Baran
Bayındırlık Bakanı: Orhan Alp
Çalıma Bakanı: İ.SabriÇağlayangil
Dışişleri Bakanı: Hasan Esat Işık
Enerji ve Tabii Kay. Bak.: Mehmet Turgut
Gümrük ve Tekel Bakanı: Ahmet Topaloğlu
İçişleri Bakanı: İ.Hakkı Aydoğan
İmar ve İskân Bakanı: Recai İskenderoğlu
Köyişleri Bakanı: Seyfi Öztürk
Maliye Bakanı: İhsan Gürsan
Millî Eğitim Bakanı: Cihat Bilgehan
Millî Savunma Bakanı: Hasan Dinçer
Sağlık ve Sos. Yar. Bak.: Faruk Sükan
Sanayi Bakanı: Ali Naili Erdem
Tarım Bakanı: Turhan Kapanlı
Ticaret Bakanı: Macit Zeren
Turizm ve Tanıtma Bakanı:Zekai Dorman
Ulaştırma Bakanı: Mithat San
Yeni kabinede AP’li 9, MP’li 4, CKMP’li 4, YTP’li 4 ve bağımsız 3 üye bulunuyordu. Bu koalisyon
hükûmeti 8 ay kadar devam etmiştir.
1964 yılına gelindiğinde Ragıp Gümüşpala’nın ölümü ile boşalan AP’deki genel başkanlık yarışına
katılmayan Türkeş bu yarışta Saadettin Bilgiç’i destekledi. Ancak bu seçimi Süleyman Demirel kazandı.
Bu arada CKMP Genel Başkanı olan Osman Bölükbaşı bu görevinden ayrılmıştı. CKMP’nin
yöneticilerinden ve bu tarihlerde Devlet Bakanı olan Mehmet Altınsoy, Ahmet Oğuz ve parti Genel
Başkan Vekili İrfan Baran, Alparslan Türkeş›i partilerine davet ederek genel başkanlık teklif ettiler. Türkeş
27 Mayıs Hareketi›nden itibaren bir siyasî parti hüviyeti altında ülkeye hizmet etmeyi düşünmekteydi.
Sürgünde bulunduğu süre içinde bu fikrini olgunlaştırmış, Türkiye›ye dönüşünden itibaren ise en uygun
zemini kollamıştı. Türkeş ve arkadaşlarının CHP›ye girmeleri mümkün değildi. AP ile zaman zaman
temasları olmasına rağmen 21 Mayıs Hareketi sonrasında tutuklanması bu parti ile olan münasebetinin
kesilmesine sebep oldu. CKMP’den gelen ısrarlı davetler Türkeş ve arkadaşlarının bu partiye
katılma kararını kolaylaştırdı. Yeni bir parti kurmaktansa, güç kaybetmeye başlamış olan CKMP’nin
kuvvetlendirilmesi düşünülerek bu parti tercih edildi.
Böylece Alparslan Türkeş, 14’lerden 9 arkadaşı ile birlikte, 22–23 Şubat 1964 tarihinde yapılan
CKMP kongresinde bu partiye resmen katılmış oldu. Türkeş ile CKMP’ YE katılan dokuz kişi şunlardır;
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
263
www.ulkuocaklari.org.tr
21 Mayıs sonrasında dört ay tutuklu kalan Türkeş beraat ettikten sonra siyasî faaliyetlerine hız
verdi. Arkadaşlarıyla yaptığı görüşmeler sonrasında CKMP’ YE daha sıcak bakılmaya başlanmış, AP
ve YTP’ deki milliyetçilerin de orada toplanabilecekleri düşünülmüştü.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Fazıl Akkoyonlu, Numan Esin, Mustafa Kaplan, Şefik Soyuyüce, Münir
Köseoğlu, Dündar Taşer ve Ahmet Er.
Alparslan Türkeş ve dokuz arkadaşının CKMP’ YE girmesinden sonra Orhan Kabibay, Orhan Erkanlı
ve İrfan Solmazer CHP’ye, Muzaffer Karan da Türkiye İşçi Partisi’ne(TİP) girdiler. Böylece 14’lerin aktif
siyasete başlamasıyla parçalanmaları birlikte gelişmiş oldu. Ancak 14 kişiden 10 ‘unun siyasî tercihlerini
aynı yönde ortaya koymaları Türkeş’in 14’ler üzerindeki tesirinin devam ettiğini göstermektedir.
Alparslan Türkeş, bir siyasî parti mensubu olarak 31 Mart 1965 tarihinde yaptığı konuşmasında
özetle ve altını çizerek şu gerçekleri dile getirir; “...Türk milleti için, değişmez kader yapmada şeref payı
gerçekten büyük olan CKMP’lileri, dürüst, samimî, vatansever ve inandıkları prensiplerden vazgeçmez
oluşları ile duygu ve düşüncelerimizin uyarlılığı bizleri kendilerine çekmiştir.
Açıkça belirtmek gerekir ki; bugünün politik, sosyal, ekonomik ve kültürel bakımdan memleketin
içinde bulunduğu durum çok düşündürücüdür. Gerçeklere cesaretle parmak basacak, dertlerini cesaretle
ortaya koyacak kötü tedbirlerle çağdaş uygarlık düzeyine giden yolu aşmaya çalışacak yerde, kin ve
garezlerin duyulması, şahıs ve zümre çıkarlarının sağlanması uğruna yapılan kısır politika kavgaları
vatandaşların huzurunu kaçırmış bulunmaktadır.
Ayrıca, aşırı akımların yıkıcılığı gittikçe endişeleri arttırmaktadır.
Türkiye’nin bütünlüğüne karşı yönetilen zehirleri, ayırıcı faaliyetlerle ciddî ve müspet, ilmin icap
ettirdiği şekilde savaşılmalıdır.
Parti farkı gözetilmeksizin bütün vatandaşların hizmetinde bulunmak Türk milletini kutsal bir bütün
görerek, onu yüceltmeyi, mutluluğa kavuşturmayı başlıca ülkü saymak gerekir. Bunları gerçekleştirmek
için Atatürk milliyetçiliğinin gerçek temsilcileri el ele vererek çalışmalıdır”.
Alparslan Türkeş’in siyasete girmesi güç kaybetmekte olan CKMP’YE ve siyasî hayata canlılık
getirmiştir. Bu gelişme karşısında AP’de telâş başlamış, CKMP’deki liderlik meselesinde AP’liler
Türkeş›e karşı Ahmet Tahtakılıç’ı aday çıkararak Türkeş’in önünü kesmeye çalışmışlardır. CHP ise
partiye kabul ettikleri 14’lerin üç üyesini Türkeş grubuna karşı kullanmak istemiştir. Bu sıralarda Millet
Partisi’nin Genel Başkanı olan Osman Bölükbaşı’nın şu sözleriyle dile getirdiği yaklaşım ise oldukça
ilgi çekicidir:
“Yahu orası ordu karargâhına döndü. Çizme gıcırtısından, kılıç şakırtısından oraya girilemiyor”.
Alparslan Türkeş, CKMP’YE katıldıktan sonra parti genel müfettişliği görevine getirildi. Parti
teşkilâtlarıyla doğrudan temasa geçerek hızlı bir çalışma temposu içerisine girdi.
Bu durum CKMP içinde bir iç mücadelenin doğmasına yol açtı. CKMP’nin 1965 Haziran sonunda
“Olağan Kongre” kararını alması ise Genel Başkan Ahmet Oğuz’un istifası ile sonuçlandı. Genel Başkan
Ahmet Oğuz’un istifasını CKMP’DE Alparslan Türkeş ile başlayan yapısal değişikliğe ve canlılığa bir
tepki olarak değerlendirmek mümkündür.
264 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
CKMP Olağanüstü Kongresi 30 Temmuz 1965 tarihinde başladı. Türkeş’in karşısına Ahmet Tahtakılıç
aday olarak çıkarılmıştı. Tahtakılıç’ın kongrede hemen hemen iki gün süren uzun konuşmasına karşılık
Türkeş’in yapmış olduğu konuşma yarım saat sürmüştü. Konuşmasında gayet samimî bir ifade ile
duygu ve düşüncelerini dile getirerek şunları söyledi;
“Ben bir makam, mevki için aranıza gelmiş değilim. Bana hangi görev verirseniz, seve seve onu
kabul eder, yaparım. Bir nefer olarak, bir er olarak aranızda çalışmaya geldim”
Bu konuşmanın arkasından yapılan seçimlerde Alparslan Türkeş büyük bir oy farkıyla 1 Ağustos
1965 tarihinde CKMP Genel Başkanlığına seçildi. Oylamada Ahmet Tahtakılıç 516 oy, Alparslan Türkeş
ise 698 oy almışlardı.
1 Ağustos 1965 tarihi Alparslan Türkeş ve CKMP için yeni bir dönemin başlangıcı olur. Alparslan
Türkeş’in CKMP Genel Başkanı olarak kendisinin liderliğine karşı tavır koyan CKMP’li bakanlara karşı
hükümet nezdinde gösterdiği tepki siyasî hayatındaki davranış biçimini ortaya koyması bakımından
oldukça önemlidir.
Cumhuriyet Senatosu Kayseri Senatörü Suat Hayri Ürgüplü›nün Başbakanlığında kurulmuş olan
koalisyon hükûmetinde, CKMP Niğde Milletvekili Mehmet Altınsoy Devlet Bakanı, Konya Milletvekili
İrfan Baran Adalet Bakanı, Afyonkarahisar Milletvekili Hasan Dinçer Milli Savunma Bakanı ve Eskişehir
Milletvekili Seyfi Öztürk›de Köy İşleri Bakanı olarak görev almışlardı.
CKMP’li Bakanlardan Hasan Dinçer, Seyfi Öztürk ve Millet Meclisi Başkan Vekili Nurettin Ok, Ahmet
Oğuz, Veli Başaran, Mehmet Kesen ve Senatör Rasim Hancıoğlu, 4 Ağustos 1965 tarihinde CKMP
Genel İdare Kuruluna müşterek bir mektup göndererek; “Türkeş’in liderliği altında partinin totaliter ve
maceracı bir hüviyet aldığı” iddiasıyla istifa ettiklerini bildirmişlerdir.
Genel Başkan Alparslan Türkeş, 5 Ağustos 1965 günü, Başbakan Suat Hayri Ürgüplü›yü
Başbakanlıktaki makamında ziyaretle; mütecaviz bir tavırla partiden istifa edip de, hâlen partisini
temsilen bakanlık görevini sürdürmekte olan Hasan Dinçer ve Seyfi Öztürk’ün, “öğleye kadar
hükümetten istifa etmelerinin temini için” Başbakan’a mehil verir. Türkeş, aksi taktirde koalisyona dahil
siyasî parti liderlerinin de toplantıya çağrılmasını ister. Öte yandan adı geçen iki bakanın bakanlıktan
istifa etmemekte direnmeleri, Başbakan S. Hayri Ürgüplü›yü zor durumda bırakmıştır.
Başbakan S. H. Ürgüplü, “her şeyin iyi niyetle halledileceği” yolunda bir demeç verir. Sonuçta
Türkeş’in talebi istikametinde; Hasan Dinçer ve Seyfi Öztürk resmen bakanlıklarından istifa ederler.
Aynı tarihte CKMP Cumhuriyet Senatosu Çankırı Üyesi Hazım Dağlı, Millî Savunma, CKMP Yozgat
Milletvekili Mustafa Kepir de Köy İşleri Bakanlığı’na atanırlar.
Alparslan Türkeş, CKMP Genel Başkanı sıfatı ile verdiği demeçlerle Türk milletinin ters talihini
yenmek azminde olduklarını, yeni bir devir açılmasında millete yardımcı olmak isteklerini dile getirerek,
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
265
www.ulkuocaklari.org.tr
CKMP lideri Alparslan Türkeş’in, sert ve kararlı ve ültimatom niteliği taşıyan uyarısı üzerine, mevcut
koalisyonda yer alan siyasî partilerin liderleri 6 Ağustos 1965 günü saat 17.00 toplanırlar.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türk milletinin uyanış ve kendisine geliş meselelerine hizmet etmek azminde olduklarını sürekli olarak
ifade etmekten geri kalmamıştır.
Alparslan Türkeş’in lideri olduğu 14’lerin 27 Mayıs Hareketi ile birlikte önemli sayılabilecek bir askerî
gücü elde ettikleri inkâr edilemez. Türkeş ve grubunun sahip olduğu bu askerî güç, ihtilâl sonrasında
geçilen demokratik hayatın kendine özgü şartları içinde sıkıntılar yaratabilecek mahiyette idi. Ancak
Türkeş bu gücü meşru yollarla siyasî arenaya taşımaya muvaffak olmuş bir liderdir.
Oluşmasında Türkeş’in sahip olduğu karizmatik kişiliğinin de rolü olan bu askerî gücün siyasî
tezahürü, 1965’te yenileşmeye başlayan bir CKMP ve 1969’da kendine özgü bütün özellikleriyle ortaya
çıkan MHP’dir.
1965 Seçimleri Ve Alparslan Türkeş›in Parlamento’ya Girmesi
Alparslan Türkeş’in Genel Başkan seçilmesinden sonra CKMP, yeni program ve kadrosuyla girdiği
10 Ekim 1965 seçimlerinde aldığı 208.696 (%2.2) oy ile 11 milletvekili çıkarabilmiştir. Bu seçimlerde
Türkeş Ankara milletvekili olarak parlâmentoya girmiştir. 14’lerden Muzaffer Özdağ Afyon milletvekili,
Rıfat Baykal ise Mardin milletvekili olarak seçildiler.
10 Ekim 1965 günü yapılan genel seçimlerden çıkan netice AP’nin tek başına iktidarı anlamına
geliyordu. Seçim sonuçları şu şekilde oluştu:
AP %53 oy ile 240 milletvekili
CHP %28,7 oy ile 134 milletvekili
MP %6 oy ile 31 milletvekili
YTP %3,7 oy ile 19 milletvekili
TİP %2,9 oy ile 15 milletvekili
CKMP %2,2 oy ile 11 milletvekili
Millî bakiye sisteminin uygulandığı bu seçimin en önemli yanlarından birisi de sosyalistlerin Mecliste
ilk kez grup kurmalarıdır. Aslında millî bakiye sistemi AP’nin tek başına iktidarını önlemek için getirilmiş,
fakat tam tersi bir sonuç ortaya çıkmıştır.
AP’nin bu seçimlerdeki büyük ilerlemesi CKMP ve YTP’ nin önemli miktarda oy kaybetmesine yol
açmıştır. CKMP’nin oylarını bir bölümü MP’ ye girmiştir.
1965 seçimlerde Demirel’in ilk kabinesi şu isimlerden oluşmuştur:
Başbakan: Süleyman Demirel
Devlet Bakanı: Cihat Bilgehan
Devlet Bakanı: Refet Sezgin
Devlet Bakanı: Kâmil Ocak
Devlet Bakanı: Ali Fuat Alişan
266 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Adalet Bakanı: Hasan Dinçer
Bayındırlık Bakanı: Etem Erdinç
Çalışma Bakanı: Ali Naili Erdem
Dışişleri Bakanı: İ. Sabri Çağlayangil
Enerji ve Tabii Kay. Bak.: İbrahim Deriner
Gümrük ve Tekel Bakanı: İbrahim Tekin
İçişleri Bakanı: Faruk Sükan
İmar-İskân Bakanı: Haldun Menteşeoğlu
Köyişleri Bakanı: Sabit Osman Avcı
Maliye Bakanı: İhsan Gürsan
Millî Eğitim Bakanı: Orhan Dengiz
Millî Savunma Bakanı: Ahmet Topaloğlu
Sağlık ve Sos.Yar. Bak. Ahmet Türkel
Sanayi Teknoloji Bakanı: Mehmet Turgut
Tarım Bakanı: Bahri Dağdaş
Ticaret Bakanı: Macit Zeren
Turizm ve Tanıtma Bakanı:Nihat Kürşat
Ulaştırma Bakanı: Seyfi Öztürk
Dış ilişkilerde ABD ile SSCB arasında yumuşamanın hüküm sürmeye başladığı ve dünya
ekonomisini çevre ülkelerinde büyümelerine izin verdiği bir ortamda başbakan olan Süleyman Demirel,
avantajlı konumunu iyi kullanabilmiştir. Özellikle Orta Doğu’da ve büyük komşu SSCB ile ilişkilerinde
Menderes’e göre çok şanslı bir konumda olan AP lideri, dünya politikasındaki yumuşamanın etkisiyle
rahat davranma imkânı bulmuş ve Türk-Sovyet ekonomik gelişiminde önemli rol oynamıştır.
Dolayısıyla 1965–71 dönemini muhalefetteki CHP ile TİP’in iddialarının aksine Halk-AP diyalogunun
sağlamca kurulduğu bir zaman dilimi şeklinde tanımlamak doğru olur. Ekonomide yaşanan gelişme
veya genişlemenin karşısında merkez ve solda yer alan aydınların savundukları sosyal adalet,
bağımsızlık gibi kavramları tanımlayamamaları yüzünden halk kitlelerinden seçimlerde umdukları
desteği alamamışlardır. Bu ve buna benzer olumsuzluklar söz konusu çevreleri ve özellikle üniversite
gençliğini Meclis dışı muhalefet yollarına sevk etmiştir.
1960’lı yıllarda sosyal ve ekonomik sorunların oldukça geniş plâtformda tartışılır olması, CHP’yi
yeni bir kimlik arayışına itmiş, ortanın solu sloganıyla merkez solda yer almaya çalışan CHP’de seçim
yenilgisinin de etkisiyle bir dalgalanma yaşanmıştır. Kendi anlatımlarına göre ortanın solunda ve sağında
yer tutan iki grup arasındaki mücadelede İsmet İnönü, birincilerin safında yer almış ve başlatılan reform
hareketini desteklemiştir. Ortanın solu hareketinin sözcüsü ve önderi olan Bülent Ecevit, önce CHP genel
sekreterliğine daha sonra genel başkanlığına(14 Mayıs 1972) seçilmiştir. Ecevit’in önderliğinde sosyal
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
267
www.ulkuocaklari.org.tr
Üniversitelerde arayış içinde bulunan radikal öğrencilerin önderlik ettiği boykot ve gösteriler
yaygınlaşmış, öğrenci hareketlerinden etkilenen iktidar ve ana muhalefet ilişkileri çözümü gittikçe
zorlaşan bir mecraya girmiştir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
demokratlar Ekim 1968’deki 19. Kurultaydan sonra ortanın solu adıyla başlattıkları yeni hareketi 1969
seçimleri için yayımladıkları bildiride düzen değişikliği şeklinde adlandırarak, dönüşümün kazandırdığı
yeni kimlik ile seçmen karşısına çıkmışlardır.
13 Şubat 1961’de bir grup sendikacı tarafından kurulan TİP’in siyasî hayattaki gerçek faaliyeti
İstanbul Hukuk Fakültesi eski öğretim üyelerinden Mehmet Ali Aybar’ın genel başkanlığa seçilmesi ile
başlar. 1961 Anayasasını farklı bir şekilde yorumlayan Aybar ve arkadaşları, orada amaçlanan toplumun
ancak sosyalist düzende gerçekleşebileceğini belirterek, siyasî hedeflerini buna göre düzenlemişlerdir.
AP’nin, TİP’in seçimlere katılmaması için Yüksek Seçim Kuruluna yaptığı itirazlara rağmen 1965
seçimlerine katılmış ve 15 milletvekili çıkarmıştır. TİP, 20 Temmuz 1971’de siyasî partiler yasasına
aykırı faaliyette bulunduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesince kapatılmıştır.
Millî Nizam Partisi (MNP), 1960’ların sonunda Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği’ndeki anlaşmazlıklar
yüzünden İstanbul ve İzmir’deki büyük iş çevrelerine karşı Anadolu’nun küçük ve orta büyüklükteki iş yeri
sahiplerini temsil eden kesimlerin ayrı bir siyasî partide birleşme gereğini duyması ile ortaya çıkmıştır.
Bu isteklerin sonucu olarak 26 Ocak 1970’de MNP kurulmuştur. Liderliğini Odalar Birliği eski başkanı
Necmettin Erbakan’ın yaptığı parti Anadolu’da yaygın şekilde örgütlenebilmiştir. MNP’nin görüşü kısaca
«Müslüman Türkiye» şeklinde belirtilebilir. İslâmiyet›i asıl tema olarak işleyen MNP bir yıldan biraz fazla
yaşamış ve 12 Mart 1971 müdahalesiyle lâikliğe aykırı davrandığı gerekçesiyle kapatılmıştır(20 Mayıs
1971).
Alparslan Türkeş’in Cumhurbaşkanı Adaylığı
9 Şubat 1966 günü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in sağlık durumu ağırlaşmıştır. Bir günde üç
sağlık bülteni yayımlanır. Gürsel’in sağlığının, görevini sürdürmeye yetersiz olduğunu bildiren doktor
raporundan sonra, Cumhuriyet Senatosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim,Şevki Atasagun Cumhurbaşkanı
vekilliğine getirilir. 13 Şubat 1966 günü, siyasî partiler, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet
Sunay’ın Cumhurbaşkanı adaylığı üzerinde anlaşırlar ve bu haber, 14 Şubat 1966 tarihli gazetelerde
geniş bir şekilde yer almıştır.
Bu gelişmeler sonrasında 15 Şubat 1966 günü, Cumhurbaşkanı Kontenjan Senatörü Prof. Dr.
Ragıp Üner, Cevdet Sunay’ın, öncelikle Cumhurbaşkanı kontenjan senatörü seçilmesine imkân
sağlayabilmek için senatörlükten istifa etmiştir.
14 Mart 1966 günü, Cumhurbaşkanı vekili İbrahim Şevki Atasagun, aynı tarihte ordudan istifa
eden Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay’ı, Cumhurbaşkanı kontenjanlığından senatör
atar. Cevdet Sunay, 17 Mart 1966’da yemin ederek yeni görevine başlar.
27 Mart 1966 tarihinde, Başbakanlığın isteği üzerine Gülhane Askeri Tıp Akademisinde toplanan 37
kişilik “Müşterek Sıhhî Kurul”, iki rapor düzenleyerek, “Gürsel göreve devam edemez. Vücut ölmüştür”
kararını vermiştir.
28 Mart 1966 günü TBMM’de Cumhurbaşkanlığı için seçim yapılmış, Cumhurbaşkanı Kontenjan
268 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Senatörü Cevdet Sunay’ın adaylığı yanı sıra CKMP Genel Başkanı Ankara Milletvekili Alparslan Türkeş
de Cumhurbaşkanlığı için adaylığını koymuştur.
Gelişen bütün bu olaylarla ilgili olarak Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi, aynı gün tarihî bir bildiri
yayımlar. Bu bildiri aynen şöyledir:
C.K.M.P. Bildirisi
“C.K.M.P. Genel İdare Kurulu, partiye mensup senatör ve milletvekilleriyle birlikte saat 10.30’da
toplanarak bugün T.B.M. Meclisinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi bünyesi içinden bir
aday göstermeye karar vermiştir. Bu kararın gerekçesi özet olarak şöyledir:
1. Sayın Cumhurbaşkanımız Cemal Gürsel’in görevine devam edemeyecek şekilde ağır rahatsızlığı
dolayısıyla boşalan Cumhurbaşkanlığı makamı için yapılacak seçimde, Türk demokrasisinin uluslar
arası itibarına gölge düşürecek nitelikte bir sürat ve prosedürle hareket edilmesini, TBMM’nin ve
demokratik rejimin geleceği bakımından normal bir teamül başlangıcı olarak görmek imkânsızdır.
2. Türkiye devletini yönetecek müstesna şahsiyetleri daima Meclis içinde de, dışında da bulunması
mümkün iken, bu defa on beş gün öncesine kadar büyük Mecliste bu bahiste bir yoksunluk varmış
zehabını uyandıracak bir prosedürün denenmesi Büyük Meclisin itibarı üzerinde tartışmaya yol açıcı
nitelikte görülmüştür.
3. Sayın Sunay’ın ve Genel Kurmay Başkanlığı görevini ifa etmiş bir şahsiyetin Cumhurbaşkanlığı
makamına daima lâyık olabileceği doğru olmakla beraber, Cumhurbaşkanlığına giden yolun Genel
Kurmay Başkanlığından geçeceği yolunda bir teamül başlangıcı demokratik rejimin temel ilklerine
uygun düşmeyecektir.
4. Bugünkü iktidar partisinin Büyük Meclisindeki tutumu, muhalefeti yok etme gayretleri, Danıştay
kararlarını hiçe sayması ve kendisine ebedî iktidar partisi hâline getirme çabaları karşısında Meclisin bazı
partilerin ve kamuoyunun bu süratli prosedürü benimsemesi tabiî görülmekte ve buna iktidar partisinin
sebep olduğu bilinmekte ise de, biz kararımızı bugünkü olay ve Sayın Sunay’ın çok değerli şahsiyeti ile
ilgili olarak değil, demokratik rejimin geleceği için ve Büyük Meclisin Türk milletine taahhütleri yönünden
aldığımızı açıklarız.
6. Karar TBMM’nin olacaktır ve ulaşılan sonuç ne olursa olsun Cumhurbaşkanlığına seçilecek olan
şahsın başarıları için Meclis içinde ve dışında yüksek görev duygusu ile bütün gayretimizi göstereceğiz.
Seçimin Türk milletine hayırlı olmasını dileriz.”
Cumhurbaşkanlığı için yapılan seçim sonunda: Kontenjan Senatörü Cevdet Sunay, oylamaya
katılan 532 üyenin 461’inin oyunu alarak Cumhurbaşkanı seçilir. Aynı seçimde aday olan Alparslan
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
269
www.ulkuocaklari.org.tr
5. Partimiz Cumhurbaşkanlığına aday olarak Genel Başkan Alparslan Türkeş’i göstermekle Büyük
Meclisin Cumhurbaşkanlığı seçimine tek adayla girmemiş bulunmasını da sağlamakla ve bunu Yüce
Meclisin itibarına lâyık bir jest telâkki etmektedir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Türkeş, 11 oy alır.
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, kendisi için, istifa ederek Cumhurbaşkanlığı Kontenjan Senatörlük
görevini boşaltan Prof. Dr. Ragıp Üner’i, 16 Nisan 1966 tarihinde yeniden Cumhurbaşkanlığı Kontenjan
Senatörlüğüne atamak suretiyle bir vefa görevini yerine getirmiş olur.
1969 Adana Kongresi ve MHP’nin Doğuşu
CKMP’nin hem fikrî hem de teşkilâtlanma düzeyinde milliyetçi camiayı temsil etme çabaları 8–9
Şubat 1969 tarihinde Adana’da toplanan Olağanüstü Büyük Kongresi ile birlikte yeni bir aşamaya
gelmiştir. 1965–1969 yılları arasındaki bu değişim sürecini “Milliyetçi Hareket Partisi” ismi en anlamlı
şekilde sembolize etmiştir.
Bu isim değişikliğinin gündeme gelişi birkaç yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Bu dönemde parti
genel idare kurulunun tespit ettiği isimler arsında “9 Işık Partisi”, Millî Hareket Partisi” ve “Milliyetçi
Köylü Partisi” gibi isimler yer almaktaydı. Daha sonra yapılan genel idare kurulunun toplantılarında
kongreye teklif edilecek isim olarak “Millî Hareket Partisi” ismi ağırlık kazanmıştır. Aynı toplantılarda
partinin ambleminin de bu isme uygun olarak Türk-İslâm ülküsünü sembolize edecek bir şekilde olması
kararlaştırılmıştır. Sonuç olarak “millî” kavramının kullanılabilmesi için Bakanlar Kurulu’nun iznine bağlı
olması gibi bazı bürokratik engeller sebebiyle genel idare kurulu, “Milliyetçi Hareket Partisi” isminde
karar kılmıştır.
Bu isim kabul edildikten sonra partinin amblemi de değiştirilmiş, “Terazi” olan eski amblem yerine “Üç
hilâl” sembolü benimsenmiştir. Gençlik kollarının amblemi ise “Hilâl içinde Kurt “ motifi benimsenmiştir.
Milliyetçi Hareket Partisi bu tarihten itibaren Türk siyasî hayatında yerini almıştır. Bu tarihten
sonra milliyetçi camianın özellikle de aydınların ilgisini üzerinde toplamıştır. Milliyetçi akımın değer
ve amaçlarını Türkiye’ye tanıtmaya çalışmıştır. Bu nedenle 1969 yılı milliyetçi akım için bir başlangıç
teşkil eder. Ancak her ne kadar Milliyetçi Hareket Partisi 1969 yılında kurulmuş gibi gözükse de asıl
hareketlenme Türkeş’in CKMP bünyesine katılımı ile gerçekleşmiştir. Asıl temeller de bu tarihten itibaren
atılmaya başlanmıştır.
MHP’nin 1969 yılında ortaya çıkışını, Türk milliyetçiliği adına ortaya konan bir siyasî tavır olarak
kabul etmek gerekir. Bu tavrı, Atatürk’ün ölümüyle birlikte atıl kalan, pasifleştirilen ve sınırlı sayıdaki
aydınlarımızın zihinlerinde muhafaza edilmeye çalışılan Türk milliyetçiliği fikriyatının, saklandığı
zihinlerden tekrar çıkarılması ve ataletten kurtarılması şeklinde mütalâa etmek mümkündür.
Çok partili hayata geçişle birlikte kurulan, 1945›te Millî Kalkınma Partisi, 1946›da Demokrat Parti,
1948›de Millet Partisi, 1952›de Türkiye Köylü Partisi ve 1957›de Cumhuriyetçi Köylü Partisi›nin kendi
dönemleri içinde Türk siyasî hayatında bıraktığı tesirler MHP›nin gelişme zeminini hazırlayan olaylardır.
Yukarıda adı geçen bütün bu siyasî partiler millî şef döneminin antidemokratik uygulamalarına tepki
olarak farklı zaman ve zeminlerde ortaya çıkmışlar, birtakım farklılıkları olmakla birlikte hemen hemen
hepsi aynı «milliyetçi çizgi» üzerinde siyasetlerini geliştirmeye çalışmışlardır. MHP ise ortaya koyduğu
270 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
ideoloji ile, bu partilerin farklılıklarını ortadan kaldırarak onların bir yekûnu ve Türk milliyetçiliği fikriyatının
ulaşması gereken tarihî ve tabiî sonucu olmuştur. Dolayısıyla MHP’nin doğuşu Atatürk dönemi
sonrasında Türk milliyetçiliğinin geçirdiği çetin ve sert aşamaların tabiî bir sonucudur. Türk milliyetçiliği,
hak ettiği kıymeti 1969’dan itibaren MHP’nin ortaya koyduğu siyasî söyleminde bulacaktır.
MHP, diğer partilerde görüldüğü gibi yukarıdan bir emirle kurulmuş veya herhangi bir partinin
bakiyeleri üzerine oturmuş bir siyasî teşekkül olarak da doğmamıştır. Tam aksine tarihî bir görevi,
toplumun şartlarına göre, adım adım gerçekleştirme idealini benimseyen, milletin temel değerlerine
sahip çıkan bir parti hüviyetiyle oluşmuştur.
Bu tarihten sonra MHP yeniden teşkilâtlanma dönemini yaşamıştır. Yine bu süre içerisinde
“14’ler”den Türkeş’e yakınlığı ile bilinen bazı isimlerin partiden ayrıldığı görülür.
MHP yeni adı ile ilk defa 12 Kasım 1969 seçimlerine girdi. Bu seçimler sonucunda oy oranını
1965 seçimlerine göre artırmasına rağmen %3.03 oranında oy topladı ve yalnızca Alparslan Türkeş
Adana Milletvekili olarak Meclise girebildi. Bu dönemde sesini sık sık duyurabilmesine ve örgütlenme
özelliklerine rağmen MHP’nin belli bir seçmen tabanı dikkat çekmektedir.
MHP’nin sadece ismine ve sembolüne baktığımızda onun ideolojisi hakkında az çok bir fikre
sahip olabiliriz. MHP’nin ideolojisinin birinci boyutunu Türk-İslâm sentezi oluşturur. Bu sentez parti
kurulduğunda ortaya atılan bir olgu değildir. Senelerden beri varolan ve günümüze kadar gelen birtakım
değerlerin birleşimidir. Bu değerler birleşimi Ziya Gökalp’ın “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak”
formülüne dayandırılabilir.
Orhan Türkdoğan’ın da dediği gibi ilk defa bir parti dinin Türk toplumu içindeki yerini ve değerini
belirtmiştir. O güne kadar bir teori şeklinde yer alan din ve milliyetçilik sentezi artık MHP ile birlikte siyasî
hayata geçiriliyordu.
MHP’nin ideolojisinin ikinci boyutunu “Dokuz Işık” doktrini oluşturmaktadır. Alparslan Türkeş bu
boyutu “Görüşlerimizin temeli Türk milliyetçiliği ise siyasî aksiyonun dayandığı doktrin 9 Işık’tır” şeklinde
özetlemiştir.
Bu düzeni kurmak için “İslav Marksizmine” veya Anglo-Sakson kapitalizmine” gerek olmaksızın
“üçüncü bir yol” önerilmektedir. Bu üçüncü yol “dünya proleteryasıdiktatoryası kurma ütopyasına bir
tekme vurup tam olarak Türk milletinin güçlenmesini amaç edinen bir millî ülkü” olacaktır. Bu ülkü
“Türk milletinin toplum olarak büyük bir hızla kalkınmasını sağlayacak yüzde yüz yerli, yüzde yüz millî
bir doktrin olmalıdır.” Bu doktrinin ruhu “Her şey Türk milleti için, Türk’e doğru Türk’e göre prensipleri
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
271
www.ulkuocaklari.org.tr
Çeşitli tarihlerde kabul edilmiş parti programlarında ve Türkeş’in eserlerinde MHP’nin amacı “yeni
bir devlet düzeni kurmak” olarak belirtilir. Dündar Taşer ise bu amacı «Milliyetçi hareket, yeni bir yolun
takipçisidir. Bu yol, Türk milletini millet yapan unsurları, asıl benliğine kavuşturmak, ona sonradan
eklenmiş, ondan olmayan, onun öz benliğine aykırı olan yamalardan kurtarmaktır» şeklinde izah
etmektedir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
olmalıdır denilmektedir.
MHP antikomünist ve antikapitalist bir tutum aldığını açıklarken “üçüncü yol”un gerçekleşmesinde
“Dokuz Işık”ın esaslarını şöyle açıklamaktadır.
I. Milliyetçilik
Millî birlik ve bütünleşmenin tesisinde, millî mukaddesler, şuur ve ülküler etrafında kaynaşmış bir
toplum olmada insanlarımızı güçlü ve Büyük Türkiye Ülküsü yolunda harekete geçirmede, kalkınmanın
psikolojik dinamiğini teşkil edeceğine inanılan milliyetçilik, Türk milletine karşı beslenen derin sevginin
bir ifadesidir. Kalbinde başka bir ırkın gururunu taşımayan ve kendini samimî olarak Türk hisseden ve
Türklüğe adayan herkes Türk’tür. Türk milletine mensup olan herkes, bu milletin haklarını daima her
çeşit tesirlerden uzak, her şeyin üstünde bulundurulması için çalışmak zorundadır. Bu sebepten dolayı
milliyetçilik, Türk milletinin içinde bulunduğu müşkül durumdan bir an önce en modern en ilmî metotlarla
çıkarılacak, en kısa yoldan modern uygarlığın en ön safına geçilmesini sağlama duygusundan kuvvet
alır. Özetle her şey Türk milleti için, Türk milleti ile beraber ve Türk milletine göre sözleriyle anlatılabilecek
milliyetçilik ilkesi Türk milletine bağlılık, sevgi, Türkiye devletine sadakat ve hizmettir.
II. Ülkücülük
Nemelâzımcılığın, vurgunculuğun, kozmopolitliğin yaygınlaştığı bir cemiyet yapısında
feragati, fedakârlığı ön plâna alan devlet ve millete hizmet aşkını ifade eden ülkücülük Türk
milletini en kısa yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak, mutlu,
müreffeh hâle getirmek, bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip hayata kavuşturmaktadır.
Ülkücülük bir macera fikri değildir. Türkiye’yi hiçbir zaman tehlikelere, risklere, maceralara sürüklemeyecek
bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul eder. İlim, akıl ve tecrübe ülkücülüğün ruhunu oluşturur.
III. Ahlâkçılık:
Manevî değerlerin ayaklar altında çiğnendiği, insanlardaAllah korkusunun, acıma duygusunun, vicdan
muhasebesinin zayıfladığı, her geçen gün yozlaşan ve çözülen sadece, maddeye önem veren bir toplum
yapısından; birbirini seven sayan, beşerî ilişkilerde ahlâklı ve faziletli, maneviyatta en yükseğe çıkmış bir
toplum olarak en yüksek moralle kalkınma davasına koşabilmek için gerekli olan ahlâkçılık ilkesi, Türk
milletinin ruhuna örf ve âdetlerine uygun yüksek varlığını korumayı ve geliştirmeyi öngören esaslara dayanır. Şüphesiz ahlâkçılık çok önemli bir prensiptir. Ahlâk herkesin esasıdır. Ahlâkı olmayan bir toplumun
hiçbir işi başarılı olamaz ve o toplumda hiçbir şey yolunda gitmez. Fakat ahlâkçılığın dayandığı birtakım
temeller vardır. Bizim ahlâkçılığımızın dayanacağı temeller şunlardır: Türk ahlâkı, Türk geleneklerine,
Türk ruhuna, Türk milletinin inançlarına uygun olacaktır. Türk ahlâkı hiçbir zaman tabiat kanunlarına
aykırı olmayacak, tabiat kanunlarıyla da bağdaşan birtakım temellere dayanmış bir ahlâk olacaktır.
Türk milletinin yaşamasına zararlı olacak kaideler Türk ahlâkçılığının içinde yer alamaz.
IV. İlimcilik
“İlim Çin’de de olsa arayınız” düsturunun ışığında dünya çapında bir âlimler ordusu yetiştirmeyi gaye
272 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
edinecek en kısa zamanda, en kısa yoldan muasır milletler seviyesinin üstüne çıkma ülküsü yolundaki
gayretlerde müspet ilimlere olan ihtiyacın bir ifadesi olarak ilimcilik, olayları ve varlığı ön yargılardan ve
art düşüncelerden sıyırarak ilim mantalitesiyle incelemek ve girişilecek her çeşit faaliyette ilmi önder
yapma prensibidir.
V. Toplumculuk
Bir yandan “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” inancıyla, diğer yandan milletimizin “Devlet
Baba” geleneği içerisinde toplumun her ferdini gözetip, “Dağda kaybolan koyundan sorumluluk duymak”
felsefesi ile insanımıza yaklaşmanın ve kucaklamanın yolu olarak ifade edilen toplumculuk, her çeşit
faaliyetin toplum yararına olacak şekilde yürütülmesi görüşüdür. Üç ayrı bölümde izah edilebilir.
A- Özel Teşebbüs: Toplumun kalkınmasında özel teşebbüs desteklenip, himaye edilecektir. Ancak
bu konuda işverenle işçinin karşılıklı olarak haklarının korunması ve bu iki tarafın münasebetlerinin
milletin zararına olmayacak şekilde kontrol, tanzim ve nezaret altında bulundurulması şarttır.
B- Küçük Sermayelerin Birleşmesi: Memleketimizde yapılması icap eden büyük işlerin başarılması
için halkın elindeki küçük tasarruflar teşvik edilerek devlet tarafından tanzim ve organize edilerek halkın
sermayedar olacağı büyük ekonomik teşebbüslere girişilmesini gaye edinen bir görüştür.
C- Sosyal Yardım ve Güvenlik Teşkilâtı: Türk milletini içine alacak bir sosyal yardımlaşma ve
güvenlik teşkilâtı meydana getirmek görüşüdür. Ayrıca sağlık ve adalet güvenlinin sağlanması da
düşünülen diğer bir iştir.
VI. Köycülük
İleri ve modern bir tarım seviyesine ulaşmış her türlü sanayi imkânlarının tahsis edilerek tarım
sanayi yapısına kavuşmuş; devletin her türlü hizmetlerinden yararlanılmak suretiyle yokluk ve sefaleti
yenerek milletin sosyal dilimleri içerisinde lâyık olduğu yeri alacak köycülük ilkesi geliştirilmiştir.
Köylünün tefecilerin elinden kurtarılması ve ihtiyacı olan kredi ve diğer yardımların sağlanması için
kooperatifleşmeyi hedef alır. Bilhassa orman bölgesinde yaşayan köylüleri öncelikle ve hızla refaha
kavuşturmak amacını güder.
Kişi ve toplum mutluluğunu engelleyici bütün tesirleri yıkarak hürriyetleri sağlama ve korumayı
devletin asıl görevi sayan bir anlayışla zulme, baskıya, sömürüye, güdümlü toplum olmaya karşı insan
şeref ve haysiyetini temel hak ve hürriyetleri gerçekleştirmeyi, inançları serbestçe yaşamayı ilke edinen
bir zihniyet içerisinde hürriyetçilik ve şahsiyetçilik ilkesi geliştirilmiştir.
Burada bahsedilen “Hürriyet” Birleşmiş Milletler Anayasası’nda yazılı olan bütün hürriyetlerin
sağlanması anlamında kullanılmıştır. (Söz, vicdan, yazı, bilim hürriyeti, sosyal, ekonomik hürriyet ...)
VIII. Gelişmecilik ve Halkçılık
Millî şahsiyeti koruyarak kesintisiz bir olgunlaşma, ilerleme ve yücelme ülküsü içerisinde halkın
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
273
www.ulkuocaklari.org.tr
VII. Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
menfaatlerini en geniş şekilde ve aynı yöntemle yönetim ve denetim imkânları tanıyarak egemenliğin
gerçek sahibi ve kaynağı olan Türk halkının her iyi şeye lâyık olduğu inancı içinde gelişmecilik ve
halkçılık ilkesi geliştirilmiştir. Bu ilke; elde edilenle yetinmemek ve daima daha ilerisini istemek ve bunu
elde etmek için gayret göstermek şuurudur. Ancak bu gayret ve çabalarda Türk milletinin tarihinden,
millî benliğinden ve kökünden kopmadan yükselmek ve ilerlemek esas gayedir. Yapılacak her işte halka
doğru halkla beraber olmayı ilerlemenin ve yükselmenin vazgeçilmez bir prensibi olarak kabul eder.
IX. Endüstricilik ve Teknikçilik
Ülkemizi en kısa zamanda ve en kısa yoldan bir bilgi toplumu hâline getirerek en yeni teknolojileri
araştıran, bulan, elde eden bir toplum olarak dünyanın en gelişmiş ülkelerinin yanında şerefli yerini
almasını sağlayacak sanayileşmeyi, teknolojik kalkınmayı başarmak ve hiçbir zaman lâyık bulmadığımız
“gelişmekte olan ülkeler” sınıfından kurtularak “gelişmiş, kalkınmış, endüstri ötesi toplum” gibi sınıflara
bir an önce erişmesini temin gayesiyle ifade olunur.
MHP’ye göre “Devlet bölünmez bir bütün olan milletin teşkilâtlanmış hâlidir”. Bu teşkilâtlanmayı en
iyi biçimde gerçekleştirecek olan da “millî devlet”tir. Millî devlet ise şu şekilde ifade edilmektedir.
Birinci anlamda millî devlet, devletin tek ve aynı milletten kurulduğunu ifade eder. Millî devlet
fikri ile milliyetçilik hukukî bir anlam kazanır. TC millî bir devlettir. Bir milletin kendi bağımsız devletini
kurmasına, ona kendi adını, ülküsünü ve özelliklerini vermesine millî devlet adı verilir.
Millî devlet emperyalizme karşı olup, devletlerin eşitliği ilkesine inanır. Millî devletin görevi adını
taşıdığı milletin varlığını devam ettirmek, onu korumak ve yüceltmektir. Millî devlet, ülke ve milleti
bölmek isteyen her davranışı yok etmek zorundadır.
İkinci anlamda millî devlet; devletin kendisini meydana getiren milletin bütün fertlerini ve sosyal
dilimlerini kucaklamak, onlara eşit bir şekilde hizmet etmektir. Bu anlamda millî devlet, bir hizmet ve
refah devletidir.
Millî devlette, devleti yöneten, iktidara sahip olan milletin bütünüdür. Milletin üstünde hiçbir fert,
zümre veya sınıf, devleti yönetemez.
MHP’nin 1977 seçim beyannamesinde millî devletten şöyle söz edilmektedir. “Ancak güçlü, dinamik,
etkili bir devlettir ki, hızlı ve gerçekçi bir kalkınmayı gerçekleştirebilir. Bizim anlayışımızda iktisadî ve
manevî kalkınmanın öncüsü, motoru ve mimarı, millî devlettir”.
Partinin çeşitli yayınlarında sınıf sözcüğü kullanılmamaya özen gösterilerek toplumun altı sosyal
sınıfa ayrıldığı belirtilir. İşçi, köylü, esnaf, memur, işveren ve serbest meslek sahiplerini kapsayan bu
dilimlerden her birine devlet eşit bir şekilde muamele etmelidir. Ayrıca Meclis de bu altı sosyal sınıfın
temsilcilerinden oluşacaktır.
Irkçılığı reddeden MHP “millî” ya da “siyasî demokrasi” diye tanımladığı bir sistemi benimsemiştir.
Siyasî demokrasi, siyasî hürriyetler rejimidir. Siyasî demokrasi milletin bütün fertlerinin siyasî kararların
274 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
alınmasına, siyasî organlara (parlâmento, belediye, vs.) seçme ve seçilme şeklinde katılır. Parlâmento
siyasî temsil organı olduğundan, gerçek siyasî demokrasiden bahsedebilmemiz için parlâmentoda
milleti meydana getiren bütün sosyal dilimlerin temsil edilmesi gerekir.
MHP, tek bir Meclisin üzerinde güçlü yetkilerle donatılmış bir başkanın bulunduğu bir başkanlık
sistemi önermekteydi. “Çağımız kuvvetli, adil ve hızlı icra çağıdır. Bunun için icra gücünün tek elde
toplanması gerekir. İcra, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık olarak ikiye bölünemez. Türk tarih felsefesi
ve töresinde icra organı hiçbir zaman bölünmemiş tek bir başkan tarafından yürütülmüştür. Başkan
genel oy esasına göre millet tarafından seçilecek, böylece bizzat millete dayanan daha kuvvetli ve daha
demokratik bir sistem meydana gelecektir.
Siyasî demokrasiyi tamamlayan “iktisadî demokrasidir”. Türkeş “iktisadî demokrasiyi” bir milletin
iktisadî meselelerde serbestçe oy sahibi olabilmesi, memleketin iktisadî kararlarına eşit bir şekilde
katılabilmesi” biçiminde tanımlamıştır.
“Millî sektör”ün kurulmasını ve devletin ekonomik alana müdahalesini zorunlu görmesine karşın
“zamanla özel sektörün ağırlık kazandığı bir karma ekonomi”yi savunmuştur. Millî sektörle kastedilen
şey; altı sosyal dilimin üretim araçlarına, fabrikalara sahip olmasıyla ortaya çıkacak “devlet sektörü” ve
“özel sektör”den başka bir üçüncü sektördür.
Sendika kurma özgürlüğüne karşı çıkan MHP’nin sendika kurma konusundaki görüşünü Türkeş,
“Her iş kolunda tek ve mecburi üyeliğe dayanan sendikacılığın kurulmasını öne sürdük” diye özetlemiştir.
Sosyal ve iktisadî alanda dikkati çeken bir diğer yaklaşım da “Tarım Kentleri” politikasıdır. Tarım
kentleri birden çok küçük yerleşim birimlerinin (Köy, mezra gibi) bulunduğu bölgelerde coğrafi ve
iktisadî şartlara göre belirlenecek ve en azından temel kamu hizmetlerinin (idarî, sağlık, eğitim vs.)
düzenli ve yeterli olarak götürülebileceği merkezler oluşturmak fikrine dayanmaktadır. Taşrada refahı
ve gelişmeyi sağlamanın bir yolu olarak düşünülen “Tarım Kentleri Projesi”nin şehir hayatını doğrudan
etkileyecek bir tarafı da bulunmaktadır. Projenin uygulanmasının tabiî sonucu olarak hızlı ve düzensiz
şehirleşme sorununun çözümü kolaylaşacaktır. Çünkü taşrada tarım kentlerinin gelişmesi şehre göç
ihtiyacını azaltacaktır. Bu konu 1970’lerin CHP yönetimince “Köy Kent” 1990’larda DYP-CHP koalisyon
hükûmetince “Merkez Köyler” adı altında tekrar gündeme getirildiği görülmektedir.
Köylerin kalkınması için devletin yardımı yanında kurulacak olan Köy Yatırım ve Tasarruf
Sendikalarının büyük yararlar sağlayacağı düşünülmüş, diğer taraftan köylerin ekonomik kalkınmasında
vasıta olabilecek ikinci bir yol olarak toprak reformunun tatbiki ve kooperatiflerin hayata geçirilmesi
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
275
www.ulkuocaklari.org.tr
Milliyetçi Hareket, her türlü sömürü düzenine karşıdır. Sermayenin emeği sömürmediği sermaye
ve emeği millî menfaatler içinde dengeleyen bir düzen taraftarıdır. Emek ve sermaye birbirini yok
eden, birbiriyle mücadele eden iki düşman unsur değil, birbirini tamamlayan iki kardeş unsur olarak ele
alınmaktadır. Millî kalkınmanın ekonomik, gelişmenin hızla dengeli ve adil bir şekilde gerçekleşebilmesi
ancak emek sermaye bütünleşmesiyle mümkün olabilecektir. MHP yabancı sermayeye karşı olmakla
birlikte kalkınmanın tasarruf ve yaptırım unsurlarını karşılamak üzere bir işçi tasarruf ve yatırım
sandığının kurulmasını öngörmektedir.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
vurgulanmıştır. Toprak reformu ile parçalanmış tarım topraklarının birleştirilmesi sağlanacak, ayrıca
toprağı az veya hiç olmayan köylülere toprak verilecektir. Kurulacak Köy Tarım Kooperatifleri ile tarım
işletmeciliğinde gerekli olan teknik araçlar ve krediler dağıtılacaktır. Bu kooperatifler pazarlama görevini
de yürüteceklerdir.
MHP görüldüğü gibi köy ve köylüye büyük önem vermektedir. Nüfusumuzun büyük bir çoğunluğunu
oluşturan köylerimizin kalkınması için geliştirmiş olduğu politikalar oldukça isabetlidir.
1977 seçimleri öncesi 4 Haziran 1977’de radyoda yaptığı bir konuşmadaAlparslan Türkeş “Türkiye’yi...
kısa zamanda dünyanın en ileri milleti hâline getirmenin mücadelesini vermekte olan MHP, 100 milyona
ulaşacak nüfusla zengin ve dış Türkleri kollayacak güçlü bir Türkiye’yi hedef olarak göstermekteydi.
MHP uluslar arası anlaşmalara sadık olduğunu söylemesine karşın “Ortak Pazar” köleliğine gerek
ekonomik, gerek siyasî nedenlerden dolayı, kesinlikle karşı çıktığını açıkça belirtmişti. Türkçü milliyetçi
niteliğin bir başka sonucu Türk törelerinin, geleneklerinin korunmasına verilen önemde kendini gösterir.
“
Din konusuyla ilgili olarak MHP şu görüşleri ileri sürmektedir. “Biz vicdanların hür olacağı din ve
mezhep çatışmalarının bahis konusu edilmeden millî bütünlüğü sağlayacak gerçek lâikliği savunuyoruz.
Devletimiz Anayasamıza göre lâiktir. Milliyetçi Hareket din ve vicdan hürriyetinin baskıdan azade
olmasını dinin devlete, devletin de dine müdahale etmemesini savunur. Lâikliğin anlamı budur, hür ve
medenî ülkelerde de tatbiki böyledir. Din ve vicdan hürriyetini savunan MHP; lâikliği din düşmanlığı
olarak görmemekle herhangi bir amaçla dinsel duyguların sömürülmesine karşı çıkmaktadır.
MHP programında ilân ettiği temel hedeflere ulaşmada temel görüş ve kabullerine uygun olarak
insanımızın eğitimini, hayata hazırlanmasını ve toplum içinde yerini almasını öncelikle ele almakta ve
bunu millî varlığımızın devamı ve yücelmesinin teminatı olarak görmektedir.
MHP’nin eğitim politikası iki amaca yönelmektedir:
A- Eğitimin millileşmesi
B- Eğitimin modernleşmesi
Eğitimin millileşmesi demek eğitimin millî kültür ve gelenekleri genç nesillere benimsetmesi demektir.
Bu gayeyi gerçekleştirmek başta dil, din, sanat, ahlâk olmak üzere bir milletin kültürel geleneklerini
genç nesillere taşımasını sağlayabilmekle mümkün olur.
Eğitim sadece millî kültür değerlerini genç nesillere benimsetmekle kalmamalı, aynı zamanda da
gençlerin çağdaş medeniyetin (Endüstri ve tekniğin) talep ettiği bilgi ve maharetlerle donatmalıdır.
Eğitimde fırsat eşitliğini benimseyen MHP, ilköğretimin mecburî 8 yıl olmasını yürekten desteklemiş,
yabancı dil öğrenimini kolaylaştıran tedbirlerin alınması gereğini savunmuş.“yabancı dile, yabancı bir
dil öğrenmeye karşı olmamıştır.
MHP’nin Nüfus Politikası da hayli ilgi çekici hususlar veya görüşler ihtiva eder; Çeşitli
neşriyatlarında nüfus kontrolüne emperyalizmin bir oyunu olarak bakmıştır. Ülkemizin, yüz
276 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
hatta iki yüz milyon insanı besleyebileceğini savunmuştur. Milletler arası politikada bir devletin
kuvvetini gösteren üç unsurun ülke büyüklüğü, ekonomik kalkınma ve nüfus çokluğu olduğunu
belirten parti, ülkemizin yeteri büyüklükte olması dolayısıyla nüfusunun artışıyla, Türkiye’nin
dünya politikasında önemli bir yer işgal edeceğine inanır. Ayrıca çoğalan nüfusla iktisadî
politika iyi değerlendirildiği takdirde kalkınma hızımızın artacağını iddia eder. Aile plânlaması
çalışmalarında gerekli düzenlemeler yapmayı hedef edinen MHP, kürtaj ve insan vücuduna zarar
verecek her türlü olumsuz uygulamaların da karşısındadır.
MHP kuracağı devlette tehlikeye uğrayan herkese ne olursa olsun insan haysiyetine yaraşır, asgarî
gelir garantisi ve azamî sağlık garantisi tanıyacağını belirtir. Bunlar “millî sosyal sigorta” ve “millî sağlık
hizmeti teşkilâtları”nın kurulması ile gerçekleştirilecektir.
MHP’nin fikir sisteminde ağırlıklı bir yere sahip olan “güçlü iktidar” ve “millî devlet” kavramları taraflı
ve kasıtlı çevreler tarafından anlamsız bir şekilde faşizm ile mukayese edilmiştir. Bu değerlendirmelerde
faşizmdeki anahtar kavramın başlı başına devlet olgusu olduğu göz ardı edilmektedir. Faşizme göre;
insanların hakları devletin onlara verdiklerinden ibarettir. Vatandaşların canı da malı da devletindir.
Faşizmde vatandaş devlet yararına çalışır. Devlet milletin ve onun hayatının tümünü yönetir. Tek bir
parti idareyi ele geçirir. Bu parti askerî disipline tâbidir. Devlet bir şefin elindedir. MHP fikriyatında ise
devlet millet için vardır ve devleti yaratan millet gerçeğidir, millî birlik bilincidir. Parti programında bu
konuyu doğrulayan şu görüşlere yer verilir:
Milletimiz için “millet” ve “devlet” kararları ayrılmaz bir bütünün iki aslî unsurudur. “Millet”
olarak var olabilmek temel hedeftir Bunun yegâne vasıtası ise kudretli bir devlettir.
MHP, devralınan tarihî mirasına bağlı olarak devlet varlığının tartışılamayacağını kabul ve ilân
eder. Devletin, milletin duygu, düşünce ve temayüllerini temsil etmesine, maddî ve manevî değerlerini
iç ve dış tehditlere karşı korumasına, milletimizi millî ülküler etrafında birleştirmesine kesinlikle inanır
ve devleti, milletin hizmetinde görür. Devleti yönetenlerin kendilerini milletimizden üstün ve milletimizi
güdülen sürü olarak görmelerini de açıkça reddeder. Sadece bu cümle bile faşizmin diktatörlük vasfına
karşı oluşun bir ifadesidir.
MHP’nin toplumu altı sosyal dilime ayırması ve iktidarın bu altı meslek grubunu kendi görüşleri
doğrultusunda “korparasyonlar” biçiminde örgütleyerek ülkeyi yönetmeyi amaçlaması, toplumu aynı
anda hem parçalama hem de birleştirme işlevini üstlendiğinin gözlenmesi faşizme benzetilmesine
sebebiyet verebilmektedir.
MHP’nin toplumu altı sosyal dilime ayırırken bunu sınıfsal bir yaklaşımla gerçekleştirmemiştir.
Burada amaç toplumda var olan her meslek grubunun parlâmentoda temsilini sağlamaktır. Sadece
Ülkü Ocakları Genel Merkezi
277
www.ulkuocaklari.org.tr
MHP “devlet-millet” zıtlaşmasını değil “devlet-millet” bütünleşmesini savunur. Milletimizin ve
vatanımızın bölünmez bütünlüğünün korunmasını; hürriyet, barış, kardeşlik ve refahın sağlanmasını,
yalnızca milletin hizmetkârı kudretli ve fakat adil, her türlü anarşiyi terörle değil, insanî ve millî politikalarla
ortadan kaldıran, insan haklarına kesin saygılı, millî demokratik hukuk devleti ile sağlanabileceğine
inanır.
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
belli bir grubun (işçi, sermeyadar vs.) sözcülüğünü yapmayıp tüm toplumun çıkarlarını korumayı görev
bilmiştir.
MHP hem faşizmi hem de nasyonal sosyalizmi reddeder. Tek partici, ırkçı, antidemokratik ve
kapitalist olmaları bu rejimleri demokratik milliyetçilikten ayırır. Çünkü demokratik milliyetçilik, hür
seçimlere, çok partili sisteme, demokrasiye, millî iradeye ve Türk milletine has bir toplumculuğa inanır.
MHP, ırkçı ve Turancı bir görüşe sahip olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir. Eleştiriler karşısında
verilen cevap ise şöyledir: Türk milliyetçiliği fikri bir kültür hareketi olduğu için ırkçılığı, halka dayandığı,
halkın millî ve manevî değerlerinden kaynaklandığı için her türlü otoriter rejimleri reddeder.
Erdoğan Teziç, “Batı taklitçiliğine ya da yabancıların hazırladığı reçetelere karşı çıkarken millî
bünyemize uymayan parlâmenter sistem yerine başkanlık sistemi önerdiğini, bu sistemin ilk kez kapitalist
bir ülke olan ABD’de ortaya çıktığını ve ancak bu ülkede uygulanabildiğini” iddia ederek MHP’nin
“başkanlık sistemi” konusundaki görüşlerini eleştirmektedir. Teziç’in yanlı bir şekilde yaptığı anlaşılan
bu tenkidinden, Türk tarihini lisans seviyesinde dahi idrak edemediği anlaşılmaktadır. “Başkan” kelimesi
ve kavramı Türkler tarafından 11. yüzyıldan itibaren bilinmekte ve kullanılmaktaydı. Türk tarihinde
bugünkü modern manada bir “başkanlık sistemi”nden bahsetmek mümkün olmamakla birlikte, “hakan,
sultan, padişah, başkan” gibi adı her ne olursa olsun devletin başında bulunan şahıs hiçbir dönemde
sorumsuz olmamıştır. Kurultay, Kengeç Meclisi, Töre gibi çoğulcu sistemi hatırlatan müesseseler ile
padişah iradesi hemen hemen her dönemde sınırlanmıştır. Ayrıca Türklerde başa geçen hakan veya
sultan daima milletine hizmet etmek için vardır. Bu davranış biçimi Türk devlet anlayışında daima
mevcut olmuş ve bir gelenek olarak yerleşmiştir. Sonuç olarak tüm görüş ve eleştiriler ne şekilde olursa olsun Milliyetçi Hareket Partisi prensipleri
ve ideolojisi ile bir realitedir.
MHP özellikle gençlik kesiminde yaygın bir biçimde örgütlenmiştir. Partinin yandaş örgütü olan
“Ülkü Ocakları” en önemli teşkilâtıdır.1965’ten sonra partinin gençlik kolları “Ülkü Ocakları Derneği” adı
altında teşkilâtlanmaya başladı. 1978 yılında Ankara Valiliği, Ülkü Ocakları hakkında suç duyurusunda
bulununca dernek feshedilip yerine Ülkücü Gençlik Dernekleri kuruldu. Bu dernek, 1980 yılında
faaliyetlerini durdurmuştur.
MHP, gençlikten başka çeşitli toplumsal kesimleri kapsayan bir dizi ülkücü kuruluş oluşturmuştu.
Milliyetçi İşçi Sendikaları, Ülkücü Polisler Derneği, Ülkücü Kamu Görevlileri Güçbirliği Derneği, Ülkücü
Öğretmenler Birliği Derneği, Ülkücü Esnaf ve Sanatkârlar Derneği, Ülkücü Köylüler Derneği gibi.
Partinin resmî organı Hergün gazetesi ve onu destekleyen diğer gazeteler ise Ortadoğu, Bayrak
ve Millet’tir. MHP’yi destekleyen dergiler ise şunlardır: Töre, Devlet, Bozkurt, Ocak, Genç Arkadaş, Ülkü
Tek, Yiğit Köylüm, Millî Hareket, Türkiye ve Dünya vb.
1970–1980 Döneminde MHP’nin Siyasî Faaliyetleri
1969 seçimlerinden sonra ülkedeki tansiyonun yavaş yavaş yükseldiği görülür. İktidarda olan
Adalet Partisi içerisinde de toplumsal yapıdan kaynaklanan önemli bir bunalım oluşuyordu. Sonraları
278 Fikri Eğitim
Ülkü Ocakları Eğitim Programı
Demokratik Parti olayına yol açacak bu bunalım 1970 bütçe oylamasında kendini göstermiş ve Demirel’in
bütçesi kendi partisinin milletvekillerinin ret oyu ile kabul edilmemiştir. İzlenen ekonomik politikalar
sonucunda pahalılık baş göstermiş, petrol krizi, öğrenci eylemleri, silâhlı hareketler vb. olaylar ülkeyi
yeniden bir darbenin eşiğine sürüklemişti.
Sonuçta 12 Mart 1971’de Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, Cumhurbaşkanı ve
Meclis Başkanlarına ortak bir muhtıra vererek “12 Mart Rejimi” diye anılan dönemi başlatmışlardı.
1971–1973 yılları arasında partiler üstü hükûmetlerin faaliyetlerini görüyoruz. Geliştirilen formüle
göre CHP’den istifa ederek ve partiler üstü bir başbakan olarak görevlendirilen Nihat Erim 5’i AP’li, 3’ü
CHP’li, 1’i MHP’li 8 siyasetçi ile kabineyi kurmuştur.
Nihat Erim, ikinci hükûmetini 11 Aralık 1971 günü kurmuş ancak 22 Mayıs 1972 tarihine kadar 5 ay
devam edebilmişti. Ülkeyi kanun hükmünde kararnamelerle yönetmek isteyen Nihat Erim’in bu isteği
parlâmentoda kabul görmeyince Erim görevinden istifa etmiştir.
Daha sonra Ferit Melen ve Naim Talu hükûmetlerini görmekteyiz. Naim Talu hükûmeti bir geçiş
hükûmetidir. AP ve CGP koalisyonundan oluşur ve hedefi ülkeyi genel seçimlere götürmektir. Muhalefette
ise CHP’nin yanı sıra MSP, DP, TBP, MP ve MHP yerlerini almaktaydılar. 12 Mart döneminden sonra
siyasete dönüş 14 Ekim 1973 seçimleriyle gerçekleşmiştir. Seçim sonuçlarına göre; CHP oyların
%33’ünü alarak 185 milletvekilliği çıkartmıştır. MHP ise oy oranını %3,4’e, milletvekili sayısını da birden
üçe yükseltmiştir. MHP listesinden milletvekili seçilenler Alparslan Türkeş, Mustafa Kemal Erkovan ve
Ali Fuat Eyüpoğlu’dur. MHP yönetiminin bu seçimlerde Mecliste grup kurma beklentisi olmasına rağmen
bu hedefe ulaşılamamıştır.
Bu seçimlerden sonra hiçbir partiye tek başına hükûmeti kurma imkânı doğmadığından uzun
pazarlık dönemi başlamıştır. Sonuçta 26 Ocak 1974’te CHP ile MSP, Bülent Ecevit’in başkanlığında
bir karma hükûmet kurabilmişlerdir. Fakat Kıbrıs müdahalesi sonrasında koalisyon ortakları arasında
çıkan anlaşmazlık Bülent Ecevit’in istifasıyla sonuçlanmıştır. Bu istifadan sonra güvenoyu alamamasına
rağmen Sadi Irmak yeni hükûmet kurulana kadar ülkeyi yönetmiştir.
Nihayet 31 Mart 1975’te Demirel başkanlığında kurulan Adalet Partisi, Millî Selâmet Partisi,
Cumhuriyetçi Güven Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi dörtlüsünden oluşan ilk “Milliyetçi Cephe
Hükûmeti” 218’e karşı 222 oyla güvenoyu almıştır.
Bir süre sonra partiler hükûmet icraatlarında birbirlerinin aleyhine hareket etmeye başlamışlardır.
Ülkede hem ekonomik hem de sosyal durum kötü