TEZ PROTOKOLÜ:

advertisement
T.C.
Sağlık Bakanlığı
Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman
Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları
Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Başhekim: Doç. Dr. Medaim Yanık
12. Psikiyatri Kliniği Şefi: Dr. Latif Alpkan
YEME BOZUKLUĞU HASTALARINDA
OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK
VE
KİŞİLİK BOZUKLUĞU
(Uzmanlık Tezi)
Dr. Funda Keçeli
1
İstanbul- 2006
Psikiyatri uzmanlık eğitimim süresince bilgi, birikim ve desteklerinden
yararlandığım değerli şefim, güzel insan Dr. Latif Alpkan başta olmak üzere, şef yardımcım
Dr. Nezih Eradamlar, başhekimim Doç. Dr. Medaim Yanık ‘a , asistanlığımın ilk
dönemlerinde yanında çalışarak bilgi ve tecrübelerinden yararlandığım şefim Dr. Nihat
Alpay’a, rotasyonlarımda yanlarında çalışma fırsatı bulduğum değerli klinik şefleri Doç. Dr.
Hüsnü Erkmen’e, Dr. Niyazi Uygur’a, Doç. Dr. Duran Çakmak’a, beni kendi asistanı gibi
benimseyip zevkli bir çalışma ortamı yaratan Doç. Dr. Baki Arpacı’ya, Prof. Dr. Ümran
Tüzün’e, Doç. Dr. Yüksel Altuntaş’a ,
Asistanlığımın ilk dönemlerinden itibaren bilgi, kavrayış ve gözlem gücünden
faydalandığım, uzmanım, tez danışmanım ve dostum özel insan Dr. Neslihan Ergen’e,
Tezimin her aşamasında bilimsel ve manen destek olan, yüreklendiren ve hastalarını
tezim için sunan Doç. Dr. Fulya Maner ve Dr. Ayça Gürdal’a, tez hastalarını bulmamda
büyük yardımını gördüğüm, İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinin kapılarını sonuna
kadar açan Doç Dr. Başak Yücel ve ekibine, Dr. Banu Ertekin’e, tezimin hazırlanması ve
verilerin değerlendirilmesinde yardımlarını esirgemeyen cömert insan Dr. Abdülkadir
Tabo’ya,
Psikiyatri eğitimim süresince birlikte çalışma şansına eriştiğim bilgi, görgü, deneyim
ve yardımlarından yaralandığım tüm şef yardımcıları, başasistanlar, uzmanlar, psikologlar,
hemşireler ve asistan arkadaşlarımla, tüm 12. Psikiyatri Birimi çalışanlarına,
Güç durumlarına rağmen, benimle görüşmeyi, hastalığın klinisyenlerce daha iyi
anlaşılacağı umut ve temennisiyle kabul eden hastalarıma, bana büyük bir sabırla zamanlarını
ayıran kontrol grubu vakalarıma,
2
Canım anneme, kardeşime bir de Barış’a teşekkürler.
ÖNSÖZ,
“Ben belki büyümek istemiyorum, çocuk kalmak istiyorum, çocuk gibi sevilmek”
Ç. A. (AN)
“Hastaneye yatırdılar, zorla serum verdiler, şişmanlattılar; ben de, hastaneden çıktıktan sonra
daha da zayıfladım. Başaramadılar!”
H.C. ( AN)
“Öfkelerimi bulimiyayla çıkarıyorum, üstelik suçumun cezasını da veriyorum”
İ.T.( BN)
“Bu bir takıntı değil. Bu kendimi ifade şeklim”
İ.T (BN)
“Bulimiya, yalnızlığımı anlamlandırıyor”
B.Ş.(BN)
“Galiba ben de çocuklar gibi olmak istiyorum, tam o yaşlara dönüyorum”
A.A.(AN)
“Ben, her giren ve çıkana düşman, bölünmez bir öz”
S.B. (AN)
“Ben dünyayı yerinden oynatacağımı sanmıştım, ama olmadı!”
S.B.(AN)
“Bazen, dünyanın benim etrafımda döndüğünü hissediyorum!”
A.A. (AN)
“Acımı yok etmek istiyorum, acımı yok etmenin bedeliyse tam bir hissizlik. Yemeyle
hissizleşen acı, ardından hissizlikle artan acı, acıyla artan yeme. Sonrası bir kısır döngü. Orda
kayboluyorum. Ara ki bulasın!”
E.A.(BN)
3
“Kendi mükemmellerimle, kendi yetersizliğimi; tam olamamanın yetersizliğini yaşıyorum.
Ben erişkinliğin getirdiği yetersizlikten de korkuyorum. Büyüme ve eksilme karşısında;
derin acıyı soğuracak bir bedene girilmeli, bunu bedene kazımalı. Artık hiçbir şey almamalı!”
S.B. (AN)
İÇİNDEKİLER
sayfa
I. Giriş ve Amaç
II. Genel Bilgiler
A- Anoreksiya Nervoza
1
B- Bulimiya Nervoza
19
C- Aile Genetik Çalışmaları
32
D-Yeme Bozukluklarında Komorbidite
34
E- Obsesif-Kompulsif Spektrum Kavramı ve Obsesif-Kompulsif
36
2
Bozuklukda Komorbidite
F- Yeme Bozuklukları ve Obsesif-Kompulsif Bozukluk İlişkisi,
39
Yeme Bozukluklarında Kişilik Özellikleri
III.
Gereçler
52
IV. Yöntem
54
V.
İstatistiksel Değerlendirme
55
VI.
Bulgular
56
VII. Tartışma
71
VIII. Sonuç
76
IX.
Özet
78
X.
Kaynaklar
80
XI.
Ekler
4
GİRİŞ
ve
AMAÇ:
Yeme bozuklukları ve obsesif kompulsif bozukluk ilişkisi uzun süredir bilinen ve
epidemiyolojik, etyolojik, klinik ve tedaviye ilişkin temel bilgilerin ortaya çıkarılması için
üzerinde halen yoğun olarak çalışılan bir konudur. Her iki bozukluk arasında bir ilişki
olabileceğini düşündüren veriler bulunmasına rağmen bu konuda kesin bir yargıya
varabilmek ve bu ilişkinin teorik nedenlerini anlamak için daha fazla sayıda çalışmaya
gereksinim olduğu görülmektedir.
Yeme bozukluğu hastalarında en az bir kişilik bozukluğu görülme oranı yüksektir Bu
da bu kişilik bozukluğu ya da özelliklerinin yeme bozuklukları için risk etkenleri
olabileceğini düşündürtmektedir. Ayrıca alkol-madde kullanımı ve kendine zarar verici
davranış eğilimlerinin yeme bozukluğu hastalarında artmış olduğu bildirilmiş, ancak bu
ilişkinin etyoloji, tedavi, takip ve prognoz açısından değerlendirilmesi için veriler sınırlı
kalmıştır.
Bu çalışmanın amacı yeme bozuklukları ve obsesif-kompulsif bozukluk arasındaki
ilişkiyi ve yeme bozukluğu bulunan hastalarda kişilik özelliklerini tartışmak, yeme
bozukluklarına yatkınlık yaratacak bazı faktörleri incelemektir.
5
ANOREKSİYA NERVOZA
TARİHÇE
Anoreksiya Nervoza, 1873’de Lasegue, 1874’de Gull tarafından birbirinden bağımsız
iki ayrı bildiri ile tanımlanarak psikiyatrik literatürde yerini almıştır. Ancak bu tarihten önce
de benzer özellikler taşıyan vakalar yayınlanmıştır (1, 2). Tarihçesini iki dönemde incelemek
mümkündür. 1600’lü yıllardan önceki “Holy Anoreksiya “ yani kutsal anoreksiya olarak
bilinen ilk dönem, daha çok dini yayınlarda izlenmektedir. Bugünkü terminolojiyle
Anoreksiya Nervoza (AN) olarak tanımlanabilecek bu durum, koyu sofuluk, çilecilik, din
uğruna dünya zevklerinden vazgeçme anlamındadır ve özenildiği görülmektedir. 1600’lü
yıllardan sonrasını kapsayan ikinci dönemdeyse AN öncelikle bir tıbbi durum olarak ele
alınmaya başlanmıştır (2, 3).
1689 yılında Londra’da Richard Morton “phthisiologia, or a treatise of consumptions”
adlı yazısı ile 18 yaşında hastalanan, bütün gıdaları ve ilaçları reddederek 3 ay sonra ölen
hastası ile tıbbi litaratüre geçen “nervous consumption” adı verdiği ilk vakayı yayınlamıştır.
Hastalık bugünkü anlamıyla AN’yı karşılamaktadır. Morton, bugüne kadar çok az değişerek
gelen yorumları nedeniyle AN’nın kliniğinin tanımlanmasında öncelikli isimlerden biridir (2,
4).
1789’da
Fransa’da Naudean ileri derecede iştah kaybıyla seyreden ve ölümle
sonuçlanan bir olgu tanımlamışken, Bjorndal kadınlara özgü olan ve “klorozis” adını verdiği
6
solukluk, anemi, kilo kaybı ve menstüral bozuklukların eşlik ettiği ergenlik döneminde
başlayan bir hastalıktan söz etmiştir (2, 3).
AN’yı bir klinik patoloji olarak 1873’de ilk kez tanımlayan Lasegue, iştah ve histeri
ilişkisinden yola çıkarak “histerik anoreksi” terimini kullanmıştır ki bu terim daha sonra
“mental anoreksi’ye “dönüşmüştür ve halen Fransızca-İtalyanca litaratürlerde bu biçimde
kullanılmaktadır. Gull’in kullandığı Anoreksiya Nervoza terimi ise İngilizce ve Rusça
konuşulan ülkelerde benimsenmiştir. William Gull hastalığın belirleyicileri olarak adolesan
çağdaki genç kadınlarda daha çok görüldüğünü, uzun süreli açlık ve kalori yoksunluğunun
genel metabolik işlevleri bozduğunu belirtmiş, psikolojik faktörlerin üzerinde durmuş,
hastaların acil olarak ve aileden tecrit edilerek tedavi edilmeleri gerektiğini belirtmiştir.
Lasegue’da hastalığın etyolojisinde emosyonel faktörlerin, hasta ile ailesi arasındaki karşılıklı
etkileşimin üzerinde durmuş, belirtileri histerik özellikler olarak değerlendirmiştir (4).
1908’de Pierre Janet bu hastaların karşı koymaya çalıştıkları aşırı iştahlarından, kilo
alma korkularından ve cinselliğin dissimülasyonundan söz etmiştir. Janet’e göre burada amaç
maskülinite kazanmak değil, cinsiyetsiz olabilmektir ve bu hastalarda derin psikololojik
bozukluklar vardır (2, 3, 5). Andre Thoma AN’yı 1909’da bir sendrom olarak tanımlarken,
1914’de Simmond’s 46 yaşında ölen ve hipofiz ön lobunda atrofik lezyonlar olan bir kadın
hasta yayınlamıştır. Simmond’s Kaşeksisi’nin tanımlanmasının ardından, AN uzun süre
endokrinolojik bir bozukluk olarak ele alınmış ve hastalığın tedavisi için endokrinolojik
gelişmelere umut bağlanmıştır (2, 3).
.
AN’nın Simmonds’un tanımladığı sendromdan ayrılması 1930’lu yılların sonunda
semptomların gelişim ve sonlanım farklılıklarının anlaşılmasıyla mümkün olmuştur (2).
1930’dan sonra konuyla ilgili psikanalitik açıklamalar başlamıştır. Bu açıklamalarda
Freud’un hipotezleri temel alınmış ve AN’nın oral yönü, cinsellikle ilişkisi üzerinde
durulmuştur. Diğer klasik psikanalitik açıklamalar da AN’yı, içsel çatışmaların sembolik dışa
vurumu olarak açıklamışlardır. AN’yla birlikte psikojen kusmalar ve nevrotik kaynaklı
beslenme bozukluklarının diğer biçimleri de tartışılmıştır. 1938’de Nicolle, AN’yı ağır bir
hastalık olarak tanımlayarak, prepsikotik özelliğinden söz etmiş ve gıda reddinin histeride
görülenden farklı olduğunu belirtmiştir. Aynı dönemde psikanalistler AN’yı cinsel bir
çatışmanın sembolik dışavurumu olarak açıklayarak hamilelik fantazileri ve cinselliğin reddi
üzerinde durmuşlardır (1).
7
1944’de Menk, AN’da ego yapısındaki bozulma ile ilgilenmiş ve egodaki
değişikliklerin
hastalığın
özünü
oluşturduğunu
düşünmüş,
psikozlardaki
belirtileri
anoreksiklerdeki kimi belirtilere yakın bulmuş ve bu durumun “ organ psikozu “ olarak
adlandırılmasını önermiştir (1).
Modern psikanalitik çalışmalar sadece sembolik anlatımlardan uzaklaşmış ve çocuk
ebeveyn ilişkisi üzerinde odaklanmıştır (1). 1948’de J.Boutonnier ve S.Lebowci AN’nın
ortaya çıkışında çatışmalı anne çocuk ilişkisi üzerinde durmuşlardır (6).
1950’lerde amenorenin kortikal inhibisyonla ilgili olduğu, psikoaffektif düzensizliğin
endokrin düzensizlikleri doğurduğu ve bu iki elemanın beraberce etyolojide rol oynadığı
belirtilmiş, “adolesanın psikoendokrin kaşeksisi” olarak tanımlanmıştır (6).
1962’de Hilde Bruch ilk kez beden imajı bozukluğundan söz etmiştir. AN’da iç
uyaranların bütünleştirilmesindeki bozukluğun bedenin ihtiyaçlarını tanımamaya yol açtığını
ve bu bozukluğun da erken dönem anne çocuk ilişkilerine bağlı olduğunu ileri sürmüştür (1,
2, 4, 5).
Son yıllarda ise AN konusuna artan ilgi bu konuda birçok yorumun yapılmasına neden
olmuş ve bu hastalığı histeri, kompulsiyon nevrozu, fobi, bipolar affektif bozukluk, şizofreni,
sınırda kişilik bozukluğu gibi farklı tanı gruplarıyla ilişkilendirme eğilimi doğmuştur (2).
TANI ÖLÇÜTLERİ:
AN, klinik belirtileriyle tanınması kolay bir tablodur ve klinisyenlerin tanıları arasında
yüksek düzeyde uyum vardır. Buna karşılık tanı ölçütleri ile ilgili tartışmalar sürmektedir.
Birçok yazar değişik tanı ölçütleri geliştirmiş, bu ölçütler ortak özellikler taşımakla birlikte,
hastalığın başlangıç yaşı, beden ağırlığındaki kayıp ve diğer bazı temel semptomlarda
farklılıklarla birbirinden ayrılmıştır. Günümüzde temel ölçüt sayılan “ beden imgesi
bozukluğu “ ancak 1960’larda Bruch tarafından vurgulanmaya başlanmıştır.
1970 ‘de Russel AN için 3 ana ölçüt bildirmiştir:
1-Belirgin kilo kaybı yaratmayı amaçlayan davranış kalıpları.
2-Şişmanlama konusunda marazi korku ile karakterize olan psikopataloji.
3-Endokrin bozukluğun varlığı (kadında amonere,erkekte cinsel ilgi ve güç kaybı).
8
Kimi yazarlar amenoreyi temel semptomlardan biri olarak ele alırken, Feighner ve
Russel bunu hastalığa bağlı olarak gelişebilecek biyolojik bozukluklardan biri olarak ele
almışlardır (7).
DSM-ll’de yeme bozuklukları yalnızca beslenme bozukluğu olarak ele alınmıştır.
Yeme bozukluklarının ayrı ayrı sınıflandırılması ve AN’nın ayrı bir hastalık olarak
tanımlanması DSM lll ile (1980) gerçekleşmiştir. DSM-lll tanı ölçütleri Feighner’in AN için
önerdiği tanı ölçütleri zemininde hazırlanmıştır. DSM- lll- R’de (1987)yeme bozuklukları
ayrı bir başlık altında ele alınmıştır. Başlangıçtaki beden ağırlığının % 15 inin kaybı tanı için
yeterli görülmüştür. Ayrıca DSM-lll-R ile primer ve sekonder amenore tanımlanarak, tanı
kriteri olarak ele alınmıştır. Amerikan Psikiyatri Birliği’nin daha önceki sınıflamalarında “
Çocukluk ve adolesan döneminde Ortaya Çıkan Bozukluklar” ana başlığı altında yer alan “
Yeme Bozuklukları”, DSM-IV’de artık bağımsız ayrı bir ana başlık olarak yerini almıştır.
DSM-lV’de (1994) kısıtlı tip ve tıkanırcasına yeme çıkartma alt tiplere ayrılmış, DSM-lV’de
kilo kaybı ile ilgili olan ölçüt “beklenenin % 85’ inin altında bir beden ağırlığına sahip
olmaya yol açan kilo kaybı “ olarak değiştirilmiş, DSM-IV-TR ölçütleri ise DSM-IV’e bağlı
kalmıştır (7, 8, 9, 10, 11).
ICD- 9’da AN başka yerde sınıflandırılmayan belirti ve sendromlar başlığı altında bir
tanı kategorisi olarak ele alınırken ICD- 10’da “fizyolojik bozukluklar ve fiziksel etkenlerle
bağlantılı davranış sendromları “ ana başlığı altında ayrı bir tanı katagorisi olarak yer
almıştır. Tanı ölçütleri DSM-lV ile oldukça uyumludur. Farklı olarak AN tanısı alan
erkeklerdeki endokrin bozukluk vurgulanmıştır. Son yıllarda AN tanısındaki amenore ölçütü
tartışılmaya başlanmış ve tanı için gerekliliği sorgulanmıştır (7, 12).
DSM-IV-TR ‘ye göre AN için tanı ölçütleri:
1. Yaş ve boya göre olağan sayılan en az kiloda olma ya da bunun üzerinde bir vücut
ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme (beklenenenin % 85 inin altında vücut ağırlığına
sahip olmaya yol açan kilo kaybı).
2. Beklenenin altında vücut ağırlığına sahip olmasına rağmen kilo almaktan ya da
şişman biri olmaktan aşırı korkma.
3. Vücut ağırlığı ya da biçimini algılamada bozukluk olması,kendini değerlendirmede
vücut ağırlığı ya da biçiminin anlamsız bir etkisinin olması,ya da o sırada vücut
ağırlığının düşük olmasının önemini inkar etme.
9
4. Menarş sonrası amenore, yani en az üç ardışık menstrüel siklusun olmaması (hormon
verilmesi sonrası mestruasyon dönemleri oluyorsa, o kadının amenoresi olduğu
düşünülür).
Tipleri:
1. Kısıtlı Tip
2. Tıkanırcasına Yeme/Çıkartma Tipi
EPİDEMİYOLOJİ
AN asıl olarak bir ergenlik dönemi hastalığıdır. Hastalık genel olarak 12-25 yaş arası
genç kadınları etkilemekte, başlangıcı 13- 14 ve 17-18 yaşlarda olmak üzere bimodal
dağılım göstermektedir (13, 14). Tüm AN olgularının yaklaşık % 5-10’unu erkek hastalar
oluşturmakta, insidansının 100 binde 0.5‘den düşük olduğu düşünülmektedir (14, 15).
Homoseksüel erkeklerin YB açısından heteroseksüel erkeklere göre daha fazla risk altında
olduğu bildirilmektedir (16, 17).
Yeme bozukluklarının genel popülasyondaki insidansını bildirir bir çalışma
bulunmamaktadır. Esas olarak insidans oranları tedavi kurumlarına başvuranlardan elde
edilen kayıtlara, daha az olarak da belirli bir popülasyonda uygulanan anket sonuçlarına
dayanmaktadır (15).
AN’da prevalans oranları incelendiğinde, farklı araştırmalarda %0-0,9, ortalama
prevalans genç kadınlarda %0.3, insidans 100 binde 8’den az bildirilmiştir (13, 15). Ancak
yüksek risk grubunu oluşturan ergen kızlar ve genç kadınlarda prevalansın % 1’e ulaştığı
tahmin edilmektedir (13). AN semptomları bulunan, tanı ölçütlerini tam olarak karşılamayan
genç kadınların oranıysa %5 olarak düşünülmektedir (18). 1990’da Türkiye’de yapılan bir
çalışmada prevalans % 0,2 olarak bulunmuştur (19).
Sınırlı da olsa yapılan çalışmalarda insidansının yükselmeye başladığı ve bunun
özellikle 15-24 yaş arası kadınları kapsadığı bildirilmiştir. Tezat olarak AN insidansında
1970’e kadar artış, 1970’den sonraysa stabilleşme bildiren çalışmalar da bulunmaktadır (20).
Yeme bozuklukları insidansında artış olup olmadığı ya da artış olmaksızın artmış gibi
görünüp görünmediği tartışmalıdır. Hastalığın yıllar içinde daha iyi tanımlanması, hizmete
daha kolay ulaşılabilirlik, ayrıca yinelenen hospitalizasyonlar yanıltıcı sonuçlara yol açabilir.
10
Epidemiyolojik verilerin populasyonlar arasındaki demografik farklılıklar, kullanılan tanı
ölçütleri, kayıt politikasındaki farklılıklara göre değişiklik göstermesi, hospitalizasyon
kayıtları ile yürütülen çalışmaların psikiyatri dışı servislerin hospitalizasyonlarını
kapsamayabilecekleri, hastaların önemli bir bölümünün de tedaviye başvurmaması gibi
vakaların
özelliği
ve
popülasyon
seçimine
dair
çeşitli
metodolojik
problemler
düşünüldüğünde, bu çalışmalardan elde edilen veriler hastalığın gerçek insidansını
yansıtmıyor olabilir. Veriler etyolojiye dair genel bir hipotez kurmak için yetersizdir (15).
KLİNİK GÖRÜNÜM VE BULGULAR
Hastaların en dikkat çeken özelliği aşırı zayıflıklarıdır. Yaş grubu ve boya göre
beklenenden oldukça zayıf olmalarına rağmen kilo almaya karşı büyük bir direnç
içindedirler. Şiddetli kilo alma korkuları; kiloyu koruma ve hatta daha da azaltma, kendileri
için belirledikleri en az kiloya ulaşma ve tekrar kilo almayı engelleme planlarına yönelik
tutumlara yol açar. Besin kısıtlanması, ağır fiziksel egsersizler yapma, laksatif, diüretik, iştah
azaltıcı maddeler kullanma ve uyardıkları ya da kendiliğinden kusmalar ile beden ağırlıklarını
kontrol edici yöntemlere başvururlar.
Yiyeceklerle ilgili düşük kalorili, enerjisi azaltılmış yiyeceklere yönelme, küçük
parçalar halinde yavaş yeme, yediklerinin kalorisini hesaplama, başkalarıyla birlikte yemeden
kaçınma, başkaları için yiyecek satın alma ve özel yemek yapma, yiyeceklerinden saklayarak
kurtulma gibi gıda ile ilgili aşırı uğraşlar içindedirler (21, 22).
Çoğu AN hastası, ileri derecede zayıf olmalarına rağmen kalori harcamak ve ağırlık
kaybını artırmak amacıyla aşırı hareketlidir. Aşırı aktıvite durumu iradi denetimin ötesinde
görülmektedir. Fiziksel durumları kötüleşip çok halsiz ve yatalak olana kadar hareketlilik
devam eder (22, 23). Kimi hastalarda yeme üzerindeki kontrol kaybı ve aşırı yeme atakları
görülür. Bunun sonrasında kusma, laksatif ve diüretik kullanımı ya da aşırı egsersiz ile kiloyu
koruma çabaları görülür (22). Yeme üzerindeki kontrolün kaybedileceği korkusu ile yüksek
kalorili gıdalardan kaçınma artar. Yeme bozukluklarında kısır döngünün oluşumu da kısmen
bunlarla ilgilidir (2).
AN’da bulimik davranışlar yaklaşık % 50 olarak bildirilmiştir. Bulimik alt grubun
impuls kontrol ve madde kötüye kullanımı problemleri daha çok olasıdır (2, 22). Yemeyi
11
kontrol edememe ve tıkanırcasına yeme dönemlerinin varlığı kronikleşme sürecinde ve
yaşın ilerlemesiyle artar (24).
Karakteristik olarak hastalar mükemmelliyetçi, uysal, yardımsever bireyler olarak
tanımlanırlar. Ancak hastalığın başlaması ve diyet yapma belirginleştikçe önceki davranışları
ile çelişen, uyumsuz, güvensiz, öfkeli davranışlar göstermeye başlarlar (22). Kişilik
özellikleri olarak içe dönüklük, emosyonel kısıtlılık, sosyal güvensizlik, kendini yadsıma,
aşağılama, otonomi eksikliği, aşırı saygı, katı ve stereotipik düşünme belirgindir (24). Kimi
zaman yaşamsal tehlikelere rağmen hastalıklarını ve içinde bulundukları durumun önemini
yadsıma eğiliminde olup, sanki kendileriyle ilgilenmiyor gibi görünürler. Emosyonel
tepkilerden olabildiğince kaçınırlar. Bir çok araştırmacı bu hastalarda yüksek oranlarda
aleksitimiden söz etmektedir (2).
Depresyon, irritabilite, konsantrasyonda azalma, sosyal çekilme, cinsel libido kaybı,
yiyeceklerle ilgili ya da diğer alanlarda obsesyonel ruminasyon ve ritüeller görülebilecek
psikiyatrik durumlardır.
Ancak bu durumlar sıklıkla kalıcı olmayıp kilo alımıyla
düzelirler(21, 23). Primer psikopatalojiden çok kilo kaybının etkilerini yansıtıyor olmalarına
rağmen yeme bozukluğunun devamlılığında da etkileri olabilir (25).
Çoğu anorektik ergenin psikoseksüel ve genel fizik gelişimi gecikmiştir. Erişkinlerde
ise cinsel ilgide azalma belirgindir. Amenore hastalığın erken evrelerinde, belirgin kilo
kaybından önce de görülebileceği gibi, beslenme düzene girdikten sonra bir süre daha devam
edebilir. Genellikle ilk tıbbi başvuruları amenore ya da diğer medikal sorunlar dolayısıyladır.
GnRH ve Gonodotropin düzeylerinin azalmasına bağlı gelişen
hipogonodotropik
hipogonadizm, primer ya da sekonder olabilir. Amenore, yetersiz beslenme sonucu
olabileceği gibi cinselliği inkarın bir ifadesi de olabilir (21, 23).
Kötü beslenme, bir çok sisteme ait bozukluğun ortaya çıkmasına yol açar. Aşırı kilo
kaybının yol açtığı endokrinolojik, kardiyovasküler, gastrointentestinal, hematolojik ve renal
bulgular ortaya çıkabilir. Bradikardi, hipotansiyon, aritmi, senkop gelişebilir. Ekstremiteler
soğuk ve akrosiyantiktir. EKG değişiklikleri yaygındır ve düşük voltajlı sinüs brdikardisi, ST
çökmesi, QT uzamasını içerir. Kardiyak komplikasyonlar AN’daki ani ölümlerle bağlantılıdır
ve sıvı elektrolit dengesizliği de bunu tetikler (özellikle hipopotosemi). Sıvı elektrolit
dengesizliğine bağlı metabolik alkoloz, hiponatremi, hipokalemi, hipokloremi ve bunlarla
ilgili olarak yorgunluk, kas güçsüzlüğü yaşanabilir. (26, 27).
12
Periferde inaktif T4’ün aktif T3’e dönüşümünde azalma olup sıklıkla, TSH ve T4
düzeyleri normal, T3 düzeyi düşüktür. Hipotermi, bradikardi, kabızlık, kuru cilt ve derin
tendon reflekslerinde azalma vardır (26). Kortizol düzeyleri artmış, kortizolun diurnal ritmi
bozulmuş, deksametazon supresyonunda azalma, glikoz toleransında bozulma (nadiren aşikar
hipoglisemi),
plazma
insülün
düzeyinde
azalma,
serbest
yağ
asitlerinde
artma,
hiperkolesterolemi, hipokalsemi, hipomagnezemi bulunabilir (26, 27). Hipoestrojen ve
hiperkortizol düzeyleri osteoporoz ve kemik gelişiminin engellenmesi ve fraktür riskine yol
açar. Osteoporoz ciddi ve irreverzibl bir sonuç olduğundan tedavi gerektirir (26, 27).
Gastroparazi, konstipasyon, şişkinlik, nadiren akut gastrik dilatasyon, perforasyon ve
kanama; ılımlı anemi (çoğunlukla demir eksikliği anemisi), ılımlı lökopeni, rölatif lenfositoz
ve trombositopeni sıktır. Kronik dehidratasyon,ılımlı diyabetus insipitus (hafif poliüri),
hepatik enzimlerde yükselme, hiperkarotenemi ve buna bağlı ciltte turuncu sarı renk
değişimi, saçlarda seyrelme görülebilir (26, 27).
Açlığa ve diyet çeşitliliğindeki azlığa bağlı olarak protesyon-kalori malnütrasyonu
bulunur. Malnütrasyon görece ılımlı belirtiler verebileceği gibi kimi hastada vitamin ve
protein eksikliğinin ciddi kanıtları görülür (21, 26).
Hastaların yarısında EEG anormallikleri bulunur ve genellikle sıvı elektrot
dengesizliğini yansıtır. Çoğunlukla temel aktivitede yaygın yavaşlama şeklindedir. Nöbet
eşiği düşmüştür. Beyin görüntülemesinde kortikal atrofi, ventükürlerde genişleme (pseudo
atrofi), PET’de caudat bölgede glikoz hipermetabolizması gösterilmiştir (26, 27, 28).
Sonuç olarak, AN hemen tüm sistemleri etkilemektedir. Bunları açıklayacak spesifik
nedene ait kanıtlar bulunmamaktadır. Hastaların pek çoğunda, beslenme ve kilonun
kazanılmasıyla düzelme olmaktadır (21, 23, 27).
ETYOLOJİ
PSİKOPATOLOJİYE AİT GÖRÜŞLER:
Freud erken dönemde anoreksi promlemini irdelemiş ve 1893’de “hipnozla tedavi”
olgusunda, “Doğum yapan anorektik genç kadın” makalesinde ve 1905’deki “cinsellik
üzerine üç deneme” adlı eserinde histeri ile direkt olarak ilişkilendirdiği bu problemin oral
erotizmin bastırılması olduğunu açıklamıştır. Oral erotik dönemde ego ile nesnenin
ayrımlaşması ve ilk özdeşlemesi oyunlarının gerçekleştiğini, bu döneme saplanma ile yeme
13
faaliyetinin seksüalize edildiğini, iştahın bastırıldığını
ifade etmiştir. 1895 yılında da
anoreksiyayı melankoli ile kıyaslamış ve libido kaybı ile iştah kaybını eşleştirmişdir. Bu
görüşler daha sonra çeşitli psikiyatristler tarafından detaylı olarak ele alınmıştır (29). Yemek
yemenin reddi, cinselliğin reddinin bir ifadesi olarak açıklanırken, amenore ayrıca bilinç dışı
hamilelik korkularına karşı bir savunma olarak gösterilmiştir. Crips, anoreksik kızlarda daha
erken yaşta menarşın başladığını ve ergenlik çağının değişimlerine henüz hazırlanamamış
genç kızın uyum çabalarının hastalığı tetiklediğini belirtmiştir. Wallev ve Kaufman,
hamilelik fantazileri, erişkin kadın cinselliğinin reddi, ödipal çatışmaların hatalı
değerlendirilmesi üzerinde durmuşlardır (1). 1950’li yıllardan sonra ise somatik tanımlar
bırakılıp kişilik gelişiminin dinamik yapısı ve aile çekirdeği ile ilişkileri tartışılmıştır (29).
Bedenle böylesine ilgilenme özellikle ergenlik çağının temel özelliklerindendir.
Ergenlik, değişimi esas alır ve fizik gelişime paralel olarak özdeşim, cinselleşme,
sosyalleşme, özerklik kazanma bu dönemin getirdikleridir. Yeni ihtiyaçlar ve yeni
sembollerin keşfi; eski arzuların terkedilmesi bu dönemde yaşanır. Bu durum beraberinde acı,
sıkıntı ve garip bir yabancılık hissi oluşturur (29). Ergen bütünlüğünü ve kimliğini
koruyabilmek için değişiklikleri silmeye çalışır. Bu noktada ergen değişmemiş, çocuk bedeni
düşlemini sürdürmeye uğraşır. Değişimi kontrol edebildiğini ve kendisini erişkin hale
sokacak olan tüm değişimleri durdurabileceğini düşler. İşte bu nedenle anoreksi ergenlik
döneminde görülen bir patolojidir (23, 30).
Özellikle yeme davranışı etkilenmiştir. Çünkü yeme; beden kontrolünün, bedene sahip
olmanın en ilkel, en önemli ve en sorunlu alanıdır. Anorektik bedenini zorlayarak
gereksinimlerini, arzularını kontrol edeceğini, bu şekilde çatışmaları çözeceğini düşünür.
Açlık hissi giderek erotize edilir. Selvini-Palazzoli ise, açlığın oral yolla tatmininin anorektik
kız için güvenlik, güçlülük ve otonomi gereksinimleri ile zıt olduğunu, çünkü; dışardan
içeriye alınanın bütünlük duygusunu bozup kabul edilemez olarak yaşandığını, iç
çatışmaların insanlar arası ilişkilerde bir güç kavgasına dönüştüğünü, tek amacın ise bedenin
somut gereksinimlerini yenerek kendini kontrol ediyormuş duygusunu uyandırmak,
yetersizlik hislerini maskelemek olduğunu belirtmişlerdir (23, 30).
Modern psikanalitik çalışmalar sadece sembolik anlatımlarla yetinmeyerek çocuk
ebeveyn ilişkisi üzerine odaklanmıştır. Özellikle Hilde Bruch’ın konuya önemli katkıları
olmuştur. Annenin aşırı koruyucu, bağımlı, müdahaleci ya da soğuk ve mesafeli olması,
bireyleşme ve özerklik gelişimini sorunlu hale getirirken, anneye karşı ambivalan duyguların
14
hissedilmesine de neden olur. Annelerinden ayrılamazlarken, bir yandan da anneye karşı
bilinç dışı öfke hissederler (23). Bedenleri annenin bir uzantısı olarak görülüp,
kontrollerindeymiş gibi algılanmaz. Bu açıdan açlık annenin gelişimini durdurmaya yönelik
bir çabadır (31). H. Bruch, anorektik bireylerin aç ya da tok mu olduklarını anlayamadıkları
gibi, yemeye olan ihtiyaçlarını da diğer rahatsız edici duyumlardan ayırt edemediklerini
belirtmiştir. Kendilik, kişiler arası etkinlik duygusu, anksiyete ve psikolojik problemler
bedenin ve yemek alımının kontrolü üzerinden çözülmeye çalışılır (1).
Aile terapistleri Selvini-Palazzoli ve Mimuchin bu ailelerde bireysel sınırların ve
bireylerin özerk kimliklerinin olmadığını, aşırı koruyuculuk, katı kuralcılık, çatışmadan
sakınma, çatışmayı saptırma özellliklerinin olduğunu saptamışlardır. Böyle bir ailede
yemeğin reddi bireysel kimlik ve özerklik için karşı çıkma çabası olabilir. Çocuk kendine
tümüyle özgür olacağı psikolojik bir ortam keşfeder. Bu yolla hem aile içinde kalacak, hem
de kendisine ait bir dünyası olacaktır (2, 31, 32).
H.Bruch, anorektiğin davranışını özel ve sıra dışı nitelikleri olan bir kişi olarak
hayranlık ve değer kazanmak için çılgınca bir çaba olarak değerlendirmiştir. Hastalığın en
zayıf ve en özel olmak yolunda çılgınca ve umutsuzca bir çabaya dönüştüğünü belirtmiştir (1,
31).
Aslında tüm karmaşık duygulara rağmen anneleriyle olan ilişkileri, babalarının uzak
olduğu bir aile içinde tek destekleridir. Bemkopeorad ve Ratey baba- kız ilişkisindeki
aksaklıkları gözlemlemiş, babanın görünürde
ilgili ve destekleyici olduğunu, ancak
genellikle çocukları ile duygusal bağ kuramayıp, uzak ve katı olduğunu belirtmiştir.
Çoğunlukla mutsuz bir beraberlik yaşamakta olan anne ve baba birbirlerinde bulamadıklarını
kızlarından beklemektedirler. Hasta birey dikkatleri üzerine çekerek ailenin kendi
sorunlarından uzaklaşmasına yardımcı olur. Ailede hasta bireyin varlığı anksiyete, suçluluk
hisleriyle anne ve babayı birbirine yakınlaştırır (1, 31, 32, 33).
Özetle AN’nın altta yatan pek çok nedeni vardır ve bu konuda zengin psikopatolojik
hipotezler mevcuttur. AN’da gıda reddi ve zayıflama çok faktörlü bir semptomdur (31).
Bilişsel-davranışçı yaklaşıma göre; yadsıma, gerileme, bastırma, yansıtma, telafi
etme, yer değiştirme, entellektüalizasyon gibi savunma düzenekleri kullanılmaktadır. Ya hep
ya hiç düşünme, kendine yöneltme, büyütme, batıl itikatlı düşünme gibi bilişsel çarpıtmalar
sıktır (34, 35).
15
SOSYOKÜLTÜREL GÖRÜŞLER:
Önceleri AN’nın endüstrileşmiş ülkelerde üst, orta sosyal sınıflarda daha sık
görüldüğü bildirilmişse de, son yıllarda alt sosyal tabakalarda da görülme oranının arttığı;
batı toplumlarında beyaz olmayanlarla, göçmen genç kızlarda ve batılı olmayan gelişmekte
olan toplumlarda da görülmekte olduğu bildirilmektedir. Vücut biçimi ve ağırlığının önemli
olduğu bazı meslek gruplarında, örneğin; balerin,manken, atlet, güreşçilerde görülme sıklığı
daha yüksektir. Ayrıca zayıf olmanın güzellik, başarı ve çekiciliği temsil ettiği şeklindeki
kültürel baskılar hastalığın gelişimi için risk oluşturabilir (24).
Kiloyu denetim altına alma girişimlerinin yaygın, ancak geçici olduğu; diyet yapmanın
da genç kızların çoğunluğu arasında daha ileriye gitmeyen bir uygulama olduğu bilinmekte
ve yaşamlarının bir döneminde diyet yapma oranları genç kızlar arasında % 25-63 arasında
verilmektedir (14, 24, 36). Ülkemizde lise öğrencileri arasında yapılan bir araştırmada kız
öğrencilerin % 29.8’i sık diyet yapan grupta yer almıştır (36). Ancak rejim yapanlardan çok
küçük bir bölümünün yeme bozukluğu (YB) geliştirenler olduğu saptanmıştır. Bu risk diyet
yapanlarda yapmayanlara göre neredeyse sekiz kat daha fazla bulunmuştur. Ayrıca kronik
diyet uygulamalarının kilodan bağımsız olarak da yemeye karşı ilgiyi artırdığı; YB ve
uygunsuz yeme davranışları için risk oluşturduğu bildirilmektedir (2, 14). Özellikle genç
kızlarda diyet yapma yaygınlığının artması puberte sırasında başlayan beden değişikliklerine
gerçek beden ağırlığı ile algıladığı beden ağırlığı ve ideal beden ağırlığı arasındaki
farklılıklara bağlanmaktadır. Diğer nedenler arasında, zayıflıkla ve görünüşle ilgili sosyal
normlar ve kitle iletişim araçlarının etkisi sayılmaktadır. Medya idealleri ile karşılaştırma
yapmanın hoşnutsuzluk yarattığı; ideal zayıflığın başarı, çekicilik gibi olumlu özellkleri,
şişmanlığınsa uyuşukluk, yavaşlık gibi olumsuz özellikleri çağrıştırdığı bildirilmiştir (36).
YB’nun beyaz ırktan olmayanlarda daha ender olarak görüldüğü görüşü yaygın
olmasına rağmen, çalışmalar son zamanlarda YB sıklığının bu gruplarda da arttığına işaret
etmektedir. Bununla birlikte YB’nun beyaz ırkta olmayanlarda daha ender görüldüğünü
bildiren çalışmalar çoğunluktadır. Bulguların böylesi bir özellik göstermesi, bu gruptaki
insanların sağlık hizmetlerinden daha çok faydalanmalarına da bağlanmaktadır (14).
YB yüksek sosyoekonomik sınıftan olanlar arasında daha sık olarak görülmekteyse
de; şaşırtıcı olarak düşük gelir düzeyi olan kadınlar arasında da sık olduğunu bildiren yayınlar
vardır (14). Öte yandan, ergen kızlardan oluşan geniş bir toplum örnekleminde yapılan bir
16
çalışma, sosyoekonomik statünün diyet yapma ya da yeme davranışlarıyla ilişkili
olabileceğini, ancak YB tanı ölçütlerini karşılayan genç kadınlar arasında sosyoekonomik
statünün önemli bir etken olmadığını göstermiştir(37).
Sonuç olarak, YB’nun orta ve üst sosyokültürel seviyede görüldüğü konusunda
yaygın bir görüş varsa da, araştırmalar bunu her zaman desteklememiştir. Yine beyaz ırkta,
adolesanlar ile genç kadınlarda daha yüksek görülme oranları bildirilmiştir (2).
Feminist hareketlerin ve kadının sosyalizasyonunun da YB’nun son 50 yıllık
epidemisinde etkili olduğu düşünülmektedir. Ayrıca sosyal konumdan bağımsız olarak
yemek yapmak feminen bir eylem olarak kabul edilmiştir. Genç kızlar sosyal yapılar
nedeniyle adolesan döneminde çekici kadın ve besleyen kadın kimlikleri ile tanışmak
zorunda kalırlar. Bu dönem, kadınlarda aynı zamanda desteklenmeyen otonomi
mücadelesinin verildiği dönemdir. Bu karmaşık rol beklentileri, mükemmellik ve kontrol
çabaları güvensizliklerini artırır. YB’lu kişilerin toplum tarafından dayatılan feminen role
kendilerini aşırı derecede uymaya zorladıkları da öne sürülmüştür. Feminist hareketin değil,
feminen değerlerin yıkılmasının etkisini savunanlar da vardır. Sonuçta kadın, kimi zaman
topluma karşı çıkarak özgürlüğü seçer ki bu da tüm dürtülerin, özellikle açlık ve cinselliğin
kontrolü yoluyla yapılır (2, 32, 38).
BİYOLOJİK GÖRÜŞLER
Serotonin sistemi mood, iştah, kişilik değişiklikleri ve nöroendokrin fonksiyonları
düzenlemede etkilidir. Bundan hareketle AN’daki temel klinik belirtilerin serotonerjik
aktivitedeki değişikliklere bağlı olabileceği ileri sürülmüştür. AN hastalarında akut epizotta
BOS 5 HIAA düzeylerinin düştüğü, kilo alımıyla normal sınırlara ulaştığı ve uzun süren
iyilik döneminde yükseldiği bulunmuştur (39, 40, 41, 42). Bunun serotonin aktivitesindeki
bozukluğun işareti olabileceği, hastalığın patogenezinde rol oynayabileceği ve anoreksik
özelliklerin bazılarından sorumlu olabileceği ileri sürülmüştür. (42, 43).
Son yıllarda yapılan genetik araştırmalar sonucu, serotonin taşıyıcı gende iki farklı
polimorfizm saptanmıştır: İkinci intron bölgesinde değişen sayılarda seri bağlantı tekrarı
(VNTR) ve protomer bölgesinde çıkarma-ekleme polimorfizmi. Yine yeme bozukluklarında
serotonin 2A (5-HT2A) reseptör geni içindeki 1438 G/A polimorfizminin etyolojideki önemi
üzerinde durulmuştur (24, 44). PET’de, bulimik AN olup düzelmiş kadınlarda, özgün 517
HT2A reseptörü antagonisti olan altanselinin bağlanma potansiyelinin, sol subgenuaI
singulat, sol parietal korteks ve sağ occipital korteksde kontrol grubuna göre anlamlı olarak
azaldığı; altanselin bağlanma potansiyeli ile zayıf olma arzusu arasında ters bir ilişki olduğu
görülmüştür. Ayrıca subgenual singulat lobdaki bulguların bulimik tip AN için özgün
olmadığı, bu hastalardaki yaşam boyu depresif bozukluk
görülme sıklığıyla ilişkili
olabileceği de ileri sürülmüştür. SPECT ile radyoaktif iyot kulanılarak yapılan çalışmada
AN’da sol frontal, bilateral parietal ve occipital bölgelerde 5-HT2A reseptörlerinin bağlanma
düzeylerinin azaldığı bildirilmiştir (24).
Bazı AN hastalarında BOS’da ve idrarda MHPG düzeyleri azalmış olup bu NE
turnoveri ve aktivitesinde azalmayı işaret eder (45).
Açlık ve malnütrisyona bağımlı etmenler oluşan değişikliklerin özgünlüğünü
azaltmaktadır (46). Diyet ve kilo kaybı, sağlıklı kişilerde de serotonerjik ve dopaminerjik
fonksiyonlarda geri dönüşümlü değişiklikler oluşturabilir (41, 42). Öte yandan oluşan
değişikliklerin depresyon, anksiyete gibi bazı psikiyatrik semptomların gelişmesi
ve
hastalığın devamlılığında da rolü olabileceği bildirilmiştir (45). Güncel bilgilerimize göre,
bu işlev bozukluklarının yalnızca bu bozukluklara özgül olmadığı, serotonin değişikliklerinin
bozukluklara neden olmaktan çok semptomlarla ilişkili olduğu söylenebilir (46).
Leptin, sitokin grubundan bir protein olup, hipotalamus-hipofiz-periferik ve diğer pek
çok nöroendokin eksenleri düzenler. İştahı azaltır, enerji tüketimini ve termogenezi artırır.
Beslenme ve leptin arasındaki bağlantı yeme davranışı ve YB’da leptinin rolü olabileceğini
düşündürtmüştür. AN’nın (ve BN’nın) akut döneminde, sağlılı kontrollere göre serum ve
BOS
leptin yoğunluğu daha düşük bulunmuştur. Öte yandan leptin düzeyinin belli bir
hastalıkla bağlantılı olmayıp, beden kitle indeksi ve beden yağı oranlarıyla bağlantılı olduğu,
yemek yemeyi kısıtlayanlarda düzeylerinin düştüğü de bildirilmiştir. Serum leptin
düzeylerindeki artışın pubertenin tetikleyicilerinden biri olması dolayısıyla, amenoreden
düşük leptin düzeylerinin de sorumlu olduğu düşünülmüş ve menstrüasyonların kazanılması
için leptinin de gerekliliği üzerinde durulmuştur. Tedavi sırasında ve vücut ağırlığı normal
düzeylere döndüğünde serum leptin düzeyleri de yükselir. AN’da henüz yeterli kilo
kazanmadan leptin düzeylerinin hızla yükseldiği, hatta BOS’da normal düzeylerine döndüğü
gözlenmiştir. Bu durumun önemi; leptinin iştah baskılayıcı ve enerji tüketimini artırıcı
etkisiyle kilo alımına direnci artırmasıdır (47, 48).
18
PROGNOZ
Psikiyatrik hastalıklar arasında mortalitesi en yüksek bozukluklardan biri olmasına
karşın, AN ile ilgili izleme çalışmaları yetersiz olup sonuçları da birbiriyle çelişkilidir.
İzlemenin ileri dönük olarak yapılmaması, tanı ölçütlerinin değişkenliği, tedavi ve istatistiki
yöntem farklılıkları, standartlaşmış ölçüm araçlarının kullanılmaması, örneklemin ileri
derecede heterojenliği, komplike vakaların özelleşmiş merkezlere kayması, izleme sürecinin
değişkenliği ve çok sayıda hastanın izini kaybettirmesi gibi yöntemsel sorunlar sonuçların
değerini azaltmakta ve çalışmalar arasındaki tutarsızlığın nedenini açıklamaktadır (49, 50).
İzleme çalışmaları gözden geçirildiğinde, hastaların ortalama % 60’ının beden
ağırlıklarını kazandıkları ve menstrüasyonların düzene girdiği bildirilmiştir. Buna rağmen
hastaların ancak % 46’sı tam olarak iyileşmiştir. Hastaların %20’si kötü gidişli olup, düşük
kilo ve amenore sürmektedir. Geri kalanlarsa bu iki grup arasında yer alır. Mortalite oranları
adolesanlarda %1.8, hastalığı 10 yıldan fazla olanlarda %9.4, ortalama olarak %5 olarak
bildirilmiştir (49, 51).
Bir AN olgusunda, tam iyileşmeden söz edebilmek için en az 5 yıllık izleme
gereklidir. Ancak tam olarak iyileşmenin bir çok çalışma için çok güvenilir bir kavram
olmadığını, tıbbi ve psikososyal açıdan iyileşmiş hastalarda dahi beden algılarıyla ilgili
bozukluğun değişmeyip, yemek yeme ile ilgili düşünce ve davranış sorunlarının devam
edebileceğini bildiren çalışmalar vardır. Bu da AN’da düzelme sonrası yineleme riskinin
yüksekliğini açıklamaktadır (52, 53).
Çalışmaların çoğunluğunda hastalığın erken yaşlarda başlaması daha iyi bir klinik
seyir ile ilişkili bulunmuştur. Ancak bu, hastalığı ergen veya erişkinlik döneminde başlayan
olgular için geçerli olup, puberte öncesi başlangıçlı AN’nın prognozu oldukça kötüdür (49,
51). Takip süreci uzadıkça hastalığın prognozu olumlu etkilenmektedir. Tedavi öncesi
semptom süresinin kısalığı, tedaviye kısa sürede yanıt, iyi ve uyumlu aile ilişkileri, histerik
özellikler, yüksek sosyoekonomik düzey iyi prognostik özellikler olarak verilmekteyse de
anlamlı olmadığına dair araştırma sonuçlarıyla önemleri azalmaktadır (51). Hastalığın
başlangıcındaki beden ağırlığının düşüklüğü, kusma, bulimiya varlığı, laksatif kullanımı,
kronikleşme, düşük benlik saygısı ve uyum kapasitesi, obsesif kompulsif kişilik özellikleri,
ilk tedaviye yetersiz yanıt, çatışmalı aile ilişkileri, hastalık öncesi gelişimsel bozukluklar
19
varlığı çoğu çalışmada kötü prognostik özellikler olarak bildirilmiştir. Medeni durumun ve
sosyoekonomik etkenlerin rolü tartışmalıdır (50, 51, 54).
AN iyileşmeye başlarken bulimiyaya dönüşebilir. Birçok AN olgusunun bulimik
özellikler ile gidiş gösterdiği bilinmektedir. AN tedavisi sırasında, bulimik belirtiler ile
kronikleşmeye gidiş oranı bazı çalışmalarda %44’e kadar yükselmiş bulunmuştur.
Bulimiyaya dönüşen AN olguları, tedaviden yararlanması zor hastalar olarak değerlendirilir.
Bir başka gidiş hastalığın kronikleşmesidir. Kronik düşük kilolu ve belirgin anoreksik
düşünceli hastaların, tedaviden en az yararlanan hastalar olduğu bildirilmiştir (54).
AN diğer psikiyatrik bozukluklarla yüksek oranda birliktelik gösterir. Bazı komorbid
durumların
varlığının
AN’nın
seyrinde
olumsuz
etkileri
olduğuna
dair
kanıtlar
bulunmaktaysa da, bu konuda bilinenler yetersiz ve çelişkilidir. Genel olarak eşlik eden
depresyon ve kişilik bozukluğunun, klinik gidişi olumsuz etkilediğine dair yayınlar
çoğunluktadır. AN’ya eklenmiş anksiyete bozukluğu, OKB ve madde bağımlılığının da
tedaviyi zorlaştırdığı bildirilmiştir (51). Bat Herpertz D.ve ark 2001 yılında adolesan AN
hastalarında yaptıkları çalışmalarında, komorbid durumların varlığında, hastalığın daha
şiddetli ve kronikleşme eğiliminde olduğunu bildirmişlerdir. Kontrol grubu kullanılarak
yapılmış izlem çalışmalarında, psikiyatrik komorbidite iyiliğini koruyalı henüz kısa süre
geçen
hastalarda artmış,
uzun
süredir
iyiliğini koruyan
hastalardaysa kontrol
grubundakilerden farklı bulunmamıştır (53).
Sonuç olarak henüz AN’nın daha iyi gidişatı olduğuna yönelik inandırıcı kanıtlar yoktur.
Pek çok prognostik faktör saptanmış, fakat bunlar birbirleriyle çelişmekte ve bu durum
önemlerini azaltmaktadır (51).
TEDAVİ
AN tedavisi uzun ve zorlu bir süreç olup, hastalığın yaşamı tehdit edici özelliklerini
akılda tutarak, ağırlaşabilen ve komplike olabilen ciddi bir ruhsal bozukluk olarak
değerlendirmesi tedavide temel ilkedir. Bu açıdan tedavinin ilk adımı medikal- psikiyatrik
değerlendirmedir. AN tedavisi hastaya göre uyarlanmalı ve işlevlerin bozulduğu alanlara göre
şekillendirilmelidir. Tek yönlü yaklaşımlar yetersiz olduğundan, birçok tedavi yaklaşımından
aynı anda, işbirliği ve ortak çalışma çerçevesinde yararlanmak gerekir (55, 56).
20
AN’lı hasta genellikle hastalığını kabullenmeyip tedavi gerekliliğine inanmamaktadır.
Tedavi talebi olmayan hastanın tedaviye ikna edilmesi atılması gereken önemli bir adımdır.
Tedavinin
başlangıcında, tedaviye karşı
başlayan çatışmanın
beslenme- kilo alma
ekseninden, emosyonel çatışmaların ele alındığı eksene kaydırılması, tedavi işbirliğinin
oluşmasına yardımcı olur. Hasta emosyonlarından söz edebilmeyi başardıkça tedaviye de
yaklaşır(54, 55)
Tedavinin hangi ortamda yapılacağına dair görüş birliği yoktur. Genelde önerilen
görüş hastane tedavisinin yalnızca acil durumlar için tercih edilmesidir. Olması gereken
kilodan % 30 ve üzerinde kayıp, ayaktan tedavinin başarısızlığı, akut gıda reddi, kusma, ciddi
depresyon, intihar düşünceleri, akut psikotik durumlar ve fiziksel komplikasyonların varlığı
hastaneye yatışı gerektirir (31, 55). Yatarak tedavide amaçlanan; genel durumun düzeltilmesi,
kilo kazanımı ve bunun korunması, yeme davranışının düzeltilmesine yönelik değişik
tekniklerin uygulanması ve bir yandan da psikoterapi uygulamalarının başlatılmasıdır (23,
55). Gerektiği kadar ve yavaş kilo alımı hedeflenmelidir. Tedavideki güçlüklerden en
önemlisi, beden ağırlığının artışı sırasında ortaya çıktığından tedavinin ilk hedefi hastaya
hemen kilo kazandırmaktan çok, beden imgesi bozukluğunun düzeltilmesi olmalıdır. Tedavi
başarısını belirleyen temel ölçü, beden imgesi bozukluğunun ele alınmasındaki başarıdır.
Beden imgesi düzelmemiş anorektik hastaların, yeni beden ağırlığını kabullenmeyip, çok
daha hızlı bir zayıflama sürecine girebilecekleri bildirilmiştir (54).
Yeme bozuklukları tedavisinde, özellikle ailesiyle yaşayan genç hastalarda, aile
terapisinin etkinliği giderek daha çok farkedilmekte ve önerilmektedir (31, 54, 55, 57).
Ayrılma-bireyleşme, otonomi kazanma sürecini hızlandırmak için aile ile çalışmak gerekir
(54, 55, 57). AN’lı hasta hem bireyleşme mücadelesi vermekte, hem de diğer aile bireyleri
gibi aileden kopmakta zorlanmaktadır. Tecrit yani aileden uzaklaştırma, Lasegue’den beri
uygulanan en temel yöntemdir. Bu yaklaşım terapötik ilişki kurmak için elverişli bir dönem
yaratır ve bu süreçte erişkin olmayı reddederek çocuk bedenine kaçan anorektiğe otonomi ve
erişkin kimliğinin iadesi müükün olabilir (54).
AN tedavisinde, aktarımın güçlüğü nedeniyle klasik psikanalizin yeri sınırlıdır.
Psikopatalojiyi açıklamak için, psikanalitik referanslara gereksinim olduğu, ancak tedavi
talebi çok yetersiz olan hastayla bunları hemen çalışmanın mümkün olmadığı bildirilmiştir
(23, 55). Psikodinamik psikoterapi ise yeme bozukluklarının tedavisinde önemli bir yere
sahiptir. Psikodinamik psikoterapide amaçlanan, hastanın hissetme kapasitesini arttırmak ve
21
duygularını ifade
edebilmesini kolaylaştırmak, daha uygun başa çıkma stratejileri
geliştirmek, özbakımını artırmak, hastayı sağlıklı fiziksel, beslenme ve bilişsel durumuna geri
döndürmek olarak özetlenebilir (54). Kognitif-davranışçı psikoterapi de en etkili tedavi
yöntemlerinden biri olup yanlış yeme tutumu ve beden ağırlığı ile aşırı uğraş hedeflenir (54,
58). Kognitif-davranışçı psikoterapi temel semptom olan beden imgesi bozukluğunun
düzeltilmesinde oldukça etkilidir (55). Kişiler arası ilişkilere odaklanan grupların, ayrıca
yeme bozukluğu gruplarının da uygun hastalar için yararlı olabileceği vurgulanmaktadır (31).
AN, belli dönemeçlerde özgün tedavi yaklaşımları gerektiren, tıbbi komplikasyonlar
ve ilişki sorunları açısından özel dikkat isteyen bir hastalıktır. Hekimin ve tedavi ekibinin,
karşılaşabilecekleri sorunlara karşı hazırlıklı olması ve doğru terapötik hedefler koyması,
tedavi başarısını belirleyecektir (54). Çalışmalar kısa sürede kilo kazanılabileceğini ancak
bunun kilonun uzun süre korunması için yetersiz olduğunu göstermiştir. Temelde yatan
benlik sorunu, içselleştirme yetersizliği, obje ilişkilerindeki sorunlar düzeltilmediği taktirde
yinelemeler ve yatışı gerektirecek durumlar yaşanacaktır. Uzun dönem bireysel destekleyici
psikoterapi tedavinin temelidir. Gerektiği durumlarda farmakoterapinin semptomlara göre
eklenmesi önerilmektedir (31).
FARMAKOTERAPİ
AN’da farmakoterapi belli hastalarda önerilmekte, ancak nadir olarak tedavinin
temelini oluşturmaktadır (51). Çalışmalar AN tedavisinde antipsikotiklerin ender olarak bazı
olgularda başarılı olabileceğini ve genel durumu bozuk olan anorektik hastalarda yan etkileri
açısından kullanımlarının sınırlı olacağını göstermiştir (55). Bir serotonin antagonisti olan
siproheptadin özellikle kısıtlayıcı tipteki AN hastalarında kilo alımına yardımcı olabilir (51,
55, 56, 59). Hastalık sürecinde ortaya çıkan depresif belirtilerin tedavisi için ilk çalışmalarda
trisiklik antidepresanlar denenmiş ancak anlamlı bir yararlılık görülmediği gibi belirgin yan
etkiler de ortaya çıkmıştır (55, 59). Son yıllarda serotoninerjik antidepresanların tedavide
kullanımları artmıştır.
AN ile OKB arasındaki benzerlikler , OKB tedavisinde başarısı
kanıtlanmış serotonerjik ilaçların, AN’da da yararlı olabileceğini düşündürtmüştür. 1990’lı
yıllardan itibaren fluoksetin ile çalışmalar giderek artmakta ve AN tedavisinde etkili
olabileceği düşünülmektedir. Kimi çalışmalarda ise, fluoksetinin daha çok normal beden
ağırlığını kazanmış anorektik hastalarda alevlenmeyi azalttığı, yatan hastaların tedavisinde
22
ise etkisiz olduğu bildirilmiştir. Halmi ve ekibinin bir çalışmasında fluoksetin alan grupta
semptomlarda anlamlı oranlarda azalma gösterilmiştir (42). Son yıllarda, fluvoksamin,
paroksetin ve diğer serotonerjik ilaçlar da AN tedavisinde denenmeye başlanmıştır. Ayrıca,
sitalopram ve venlafaksin de yer edinmeye çalışmaktadır. Klomipraminle yapılan 4 yıllık bir
izlem çalışmasında, plaseboya göre üstünlük bulunmamıştır. Kaye ve arkadaşlarının 31 yatan
AN hastasıyla yaptıkları çalışmada, kilo almaları sağlanmış hastalara taburculuk sonrası
fluoksetin tedavisi uygulanmış ve çalışma sonucunda fluoksetinin özellikle anorektik
hastaların kısıtlayıcı alt tipinde vücut kilosunu koruyabilmede başarı sağladığı, buna karşın
bulimik anoreksiklerin birçoğunun ilaç tedavisine rağmen patolojik yeme tutumlarına tekrar
döndükleri görülmüştür (42, 59). Kontrollü olmayan bazı çalışmalarda da fluoksetinin nüksü
önleyici etkisi gösterilmiştir (56). Tedavi görerek kilosunu kazanmış AN’lı hastalarda,
fluoksetin tedavisinin nüksleri önlemede etkili olabileceği bildirilmiştirr (58).
Lityumun anorektik hastalarda kullanımı ile ilgili sonuçlar ümit verici olmayıp, ilaç yan
etkiler açısından da çok risklidir. Bunların dışında yemeklerden önceki anksiyeteyi gidermek
amacıyla, anksiyolitikler kullanılabilir (58).
Sonuçta, AN tedavisinde ilaçların kilo artışı üzerine etkileri olabiliyorsa da, çoğu kez
semptomlar ve psikopataloji devam edeceğinden ancak geçici sonuçlar alınmaktadır. Ayrıca,
bu hastalarda ilaçların yan etkileri kullanımlarını sınırlamaktadır. Henüz kabul edilmiş
spesifik bir ilaç yoktur. Farmakolojik tedaviye yanıt verdiği bilinen ve başka psikiyatrik
hastalıklar sırasında da rastlanan kimi belirtilerin AN’da da görülmesi, araştırmacıları çeşitli
ilaçları denemeye yöneltmiştir. Ancak bu etkinin bile sınırlı olması, düşük beden ağırlığında
ortaya çıkan nörokimyasal değişikliklerin ilaç etkisini azaltabileceği sorusunu da gündeme
getirmiştir (55).
23
BULİMİYA
NERVOZA
TARİHÇE
1979’da Russell bulimiya nervozayı ayrı bir durum olarak tanımlamıştır. 1980’de
DSM-III’e “ Bulimi” olarak girmiş, DSM-III-R ile de “ bulimiya nervoza “ olarak
belirlenmiştir.
Russell’in (1979) bulimiya nervosa ölçütleri:
1. Güçlü ve karşı konulmaz bir aşırı yeme arzusu.
2. Kusarak ve/veya müshil kullanarak gıdaların kilo aldırıcı etkisinden kaçınmak.
3. Şişmanlamaya ilişkin marazi korku (60).
DSM–III ve DSM-III-R’de “Çocukluk ve Adolesan Döneminde Ortaya Çıkan
Bozukluklar” ana başlığı altındaki “Yeme Bozuklukları” alt başlığında yer alan bulimiya
nervoza, DSM-IV’de artık ayrı bir anabaşlık oluşturan”Yeme Bozuklukları” içinde yer
almıştır. DSM-IV’de, DSM-III-R’ de uygulanan “yeme kontrolünün kalktığına ilişkin
duyum” ölçüt olarak yer almayı sürdürmüştür. DSM-IV’de bulimiya nervosa için iki alt tip
bildirilmiştir: Çıkartma olan tip / çıkartma olmayan tip. ICD-10’un bulimiya nervoza tanısı
için önerdiği ölçütler DSM-IV ile uyumludur. Ancak ICD-10’da “ üç ay süre ile ortalama
olarak en az haftada iki kez ortaya çıkan tıkanırcasına yeme davranışı” ölçütü yer almamakta
ve bu anlamda ICD-10 sayısal belirlemenin getireceği sınırlılığı taşımamaktadır (7, 8, 9, 10,
11).
Bulimiya nervoza (BN) modern bir yeme bozukluğu olarak kabul edilmekle birlikte
ilginç bir tarihi vardır. AN’da olduğu gibi, BN’nın da tarihsel gelişim sürecine bakıldığında
16. ve 17. yüzyıllarda klinik bulguları BN’yı düşündürecek olguların bulunduğu
görülmektedir. Brenda Parry-Jones’un on iki olgudan oluşan derlemesi oldukça dikkat
çekicidir. 1678 ve 1897 yılları arasında yayınlanan bu on iki olgunun ortak noktası
doyurulamayan açlık duygusudur. Olguların dördünde bulimiya barsak solucanlarıyla
24
ilişkilendirilmiş, beşinde yeme davranışında sapmalar görülmüştür.
Bu hastaların BN’lı
olmaktan çok bulimik davranış gösterdikleri söylenebilir. Bu dönemlerde bulimiya daha çok
sindirim sistemi ile ilişkilendirilmiştir. Stephan Blancard ise 1702’de bulimiyaya depresif
duygudurumun eşlik ettiğini söyleyen ilk kişidir. 1780’de Cullen, bulimiyayı üçe ayırarak
kusma ile seyreden bulimiya anlamına gelen “bulimia emetica” terimini kullanmıştır.
Gulpon’un o yıllarda geçici bulimiyanın histeri gibi başka bozuklularla ilgili olduğunu
söylemesi oldukça ilginçtir. BN’nın psikiyatrik yönünün ön plana çıkması ancak 19.yy
sonlarında Lasegue ile gerçekleşirken; bu isim ilk kez 1979’da Russell tarafından
kullanılmıştır. Boskind-Codahl, White ve Bnyi, AN’nın klasik özelliklerini gösterdiğini ileri
sürerek “buliarexia” olarak isimlendirmişlerdir. Aslında BN ile ilgili çalışmaların çoğu
AN’ya yönelik araştırmalardan çıkmıştır. Klasik AN olgularının bulimik semptomlar
gösterdikleri veya hastalık süreci içeriside herhangi bir zamanda, bulimik ritüeller
geliştirdikleri dikkati çekmiştir. AN ve BN’nın bu içiçeliği
aynı hastağın farklı dışa
vurumları olabilecekleri tartışmalarını başlatmıştır (2, 61).
BN için, ICD-IO’dan farklı olarak DSM-III-R ve DSM-IV’de, aşırı yemek yeme
sırasında yeme davranışının üzerinde denetimin kalmadığı duygusunu taşıma ile en az üç ay
süreyle, haftada ortalama en az iki aşırı yemek yeme döneminin olması kriterleri
bulunmaktadır. Bu son kriter DSM-III-R BN tanılarında bir azalmaya yol açmıştır. Nitekim
DSM-III-R’de en çok eleştiri alan konulardan biri yemek yeme dönemlerinin sayısına
getirilen alt sınırdır. Bu konuda Wilson’un yaptığı bir araştırmada “binge” değil “purge” lerin
sayısının altta yatan psikopatoloji, depresyon, somatizasyon ve anksiyeteyle daha çok ilgili
olduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca Spitzer ve ark. (1991), BN den farklı olarak kusma, ilaç
kullanımı, aşırı egzersiz veya diğer dengeleyici yöntemlerin kullanılmadığı ve DSM-IV’te
yer almasını düşündükleri “binge eating disorder” tanısından sözetmişlerdir. Ancak daha çok
kadınlarda ve O.A. (overeaters anonymus) grubunun üyeleri arasında görüldüğü öne sürülen
bu bozukluğun DSM-IV tanı ölçütlerine girmesinin yeme bozukluklarında tanısal bir
konfüzyona yol açacağının düşünülmesi, ayrıca bu durumda “aerobik nervosa” da denilen
aşırı egzersiz yoluyla kiloyu koruma paternini de tanı gruplarına dahil etme söz konusu
olabileceğinden DSM-IV’ de bu tanıya yer verilmemiştir. ICD-1O, atipik BN ve atipik AN
tanılarını bu hastalıkların temel krıterlerinden birinin bulunmadığı durumlar için
kullanmaktadır. ICD-1O’da BN dışında hipokondriazis, disosiyatif bozukluklar ve psikojenik
hiperemezis gravidarumda da kusmanın olabileceğine dikkat çekilerek bu durumlar için
25
“diğer psikolojik bozukluklarla ilgili kusma” alt başlığı konulmuştur. Ayrıca kazalar, cerrahi
girişimler gibi travmatik olaylardan sonra ortaya çıkabilecek aşırı yeme davranışı için “diğer
psikolojik bozukluklar ile ilgili aşırı yeme” adı altında reaktif obezite durumu tanımlanmıştır.
Guipion’un 19.yy. da “geçici bulimiyanın mutlaka histeri gibi başka bozukluklarla ilgili
olduğu, sedatiflere ve antispazmolitiklere yanıt verdiği” şeklindeki görüşü ile ICD-1O’un bu
tanılar arasındaki benzerlikler dikkat çekicidir. Görüldüğü gibi YB’nun psikiyatrik litaratürde
yeri, kapsamı ve tanı ölçütleri hala tartışılmakta ve bu konuda araştırmalar sürdürülmektedir
(2).
DSM-IV -TR tanı ölçütlerine göre BN :
1- Yineleyen tıkanırcasına yeme epizodlarının olması; şu şekilde belirlidir;
a-Aynı zaman diliminde ve benzer koşullarda çoğu insanın yiyebileceğinden çok daha
fazla yiyeceği belirli bir zaman diliminde (örn. Herhangi bir 2 saat içinde) yeme.
b- Bu epizod sırasında yeme kontrolünün kalktığı duyumunun olması (yemeyi
durduramayacağı ya da ne yediğini, ne kadar yediğini kontrol edememe duygusu).
2- Kilo almaktan sakınmak için, kendisinin zorladığı kusma, laksatif, diüretik ya da
diğer ilaçların yanlış yere kullanımı, hiç yemek yememe ya da aşırı egzersiz yapma
gibi uygunsuz dengeleyici davranışlarda tekrar tekrar bulunma.
3- Tıkanırcasına yeme ve uygunsuz dengeleyici davranışların her ikisinin de 3 ay süreyle
ortalama en az haftada 2 kez ortaya çıkması.
4- Kendini değerlendirirken anlamsız bir biçimde vücudunun biçimi ve ağırlığından
etkilenme.
5- Bu bozukluğun sadece AN epizodları sırasında ortaya çıkmaması.
Tipleri:
Çıkarma olan tip-kişi düzenli olarak kendi kendine kusmuş ya da laksatif, diüretik
kullanmıştır.
Çıkarma olmayan tip- hiç yemek yememe ya da aşırı egzersiz yapma gibi uygunsuz
dengeleyici davranışlarda bulunmuş ancak kendi kendine kusmamış ya da laksatif, diüretik
kullanmamıştır.
Başka Türlü Adlandırılamayan Yeme Bozukluğu (BTA YB)
26
Bu kategori herhangi özgül bir yeme bozukluğu için tanı ölçütleri karşılanamayan yeme
bozuklukları içindir. Örnekleri arasında şunlar vardır:
1-Düzenli mensturasyonlarının olması dışında anoreksiya nervozanın bütün tanı ölçütleri
karşılanmaktadır.
2-Belirgin bir kilo kaybı olmasına karşın kişinin o sıradaki vücut ağırlığının olağan sınırlarda
olması dışında AN nin bütün tanı ölçütleri karşılanmaktadır.
3-Tıkınırcasına yemenin ve uygunsuz dengeleyici düzeneklerin haftada iki defadan daha az
sıklıkta ya da 3 aydan daha kısa süreli ortaya çıkması dışında BN nin bütün tanı ölçütleri
karşılanmaktadır.
4-Olağan vücut ağırlığını koruyan bir kişinin az miktarda yemek yedikten sonra düzenli
olarak uygunsuz dengeleyici davranışlarda bulunması (örn. İki parça kek yedikten sonra
kendini kusturma ).
5-Büyük miktarlarda yiyeceği sürekli çiğneyip tükürme ancak yutmama.
6-Tıkanırcasına Yeme Bozukluğu: Düzenli olarak BN’ya özgü uygunsuz dengeleyici
davranışlarda bulunmaksızın yineleyen tıkınırcasına yeme epizodlarının olması.
EPİDEMİYOLOJİ
BN, AN’ya göre daha geç yaşlarda, sıklıkla da geç ergenlik ve genç erişkinlik
döneminde başlar (14, 23, 24).
BN 1979’da tanımlanarak ayrı bir bozukluk olarak ele alındığından ve AN’nın BN’ya
dönüşmesinden dolayı insidansının değerlendirilmesi güçtür. BN’nın genç kadınlar arasında
%1 prevalansı olduğu kabul edilebilir. Subklinik BN’nın, BN’dan hayli yüksek olduğu
bildirilmiştir ( Cooper ve Hill’in 1992’deki araştırmasında %1.5’a karşı %5.4). Lucas ve ark.
(1991), Hoek ve ark. (1995) ve diğer araştırmacılar BN insidansını yaklaşık yüz binde 12
olarak bildirmişlerdir. Rochester, BN’nın yıllık insidansının yükseldiğini, 1980’de yüz binde
7.4 iken, 1983’de yüz binde 49.7’ye ulaştığını, ancak 1983 ve 1990 arasında yaklaşık bu
oranlarda kaldığını bildirmiştir. Turnbul ve ark. (1996) BN’nın insidansının genç kadınlar
arasında hızla arttığını, 1988’de yüz binde 14.6 iken, 1993’de yüz binde 51.7’e ulaştığını
bildirmişlerdir. Yüksek risk grubu 20-24 yaş arasındaki genç kadınlardır. Bu yaş grubunda
yüz binde 82.7 olarak bildiren yayınlar vardır. Aslında bulimiyanın gerçek insidansı için
veriler düşük kalabilir. Bulimiya daha fazla bir tabudur ve AN ile karşılaştırıldığında daha
27
düşük saptanabilirliği vardır. Veriler anoretsiklerin 1/3’ünün, bulimiklerinse % 6’sını sağlık
hizmeti aldıklarını göstemektedir. Sonuç olarak ortalama nokta prevelans BN için yüz binde
1000, toplum genelindeki genç kadınlarda 1 yıllık prevalans yüz binde 1500, insidans yüz
binde 12’dir (15).
BN’nın ergenlik ve genç erişkinlik dönemindeki erkeklerin % 0,2’sini etkilediği,
erkeklerde yıllık insidansının yüz binde 0.8 olduğu bildirilmiştir. Erkeklerde BN’nın
başlangıcının, kadınlardakine göre daha genç yaşlarda olduğu ve hastalık öncesinde obezite,
homoseksüellik, aseksüellik oranlarının yükseldiği bulunmuştur. Ayrıca bulimik erkeklerin
kilo kontrolüyle ilgili daha az katı oldukları da saptanmıştır (14).
Türkiye’de yapılan araştırmalarda ise Yeşilbursa’nın 14-19 yaş arası 1978 öğrencide
yaptığı çalışmada BN kızlarda % 4,3, erkeklerde % 0.6 oranında bulunmuştur. Büyükkal ise
15-18 yaş grubu 800 öğrencide DSM-IV kriterlerine göre % 3 oranında YB saptamıştır.
Bunların % 70’i BN olup, tümünü kız öğrenciler oluşturmuştur (19, 62).
KLİNİK GÖRÜNÜM VE BULGULAR
BN aşırı miktarda yemek yeme dönemleri ( binge ) ile, kilo almayı engellemeye
yönelik kusma, laksatif diüretik benzeri ilaçlar kullanma, aşırı egsersiz yapma gibi
yöntemlerin (purge) birbirini izlediği döngülerle karakterizedir. AN ile birçok ortak kliınik ve
demografik özellikleri taşır. Yaş ve cinsiyet dağılımı AN’ya benzerlik gösterir. Ancak
başlama yaşı AN’dan daha geçtir. BN öncesinde sıklıkla AN vardır. Bazen de AN ve BN
nöbetleri değişkenlik içinde birbirini izlerler (2, 23). Aslında AN’dan farklı bir hastalık olup
olmadığı halen tartışma konusudur. Bu görüşe göre AN ve BN, aynı spektrumların zıt
uçlarını oluşturan aynı hastalığın farklı fazlarıdır. Ancak bununla birlikte aralarında belirgin
farklar da vardır (2).
Hastaların temel psikopatolojilerinden kaynaklanan incecik olmaya atfedilen aşırı
önem, kısıtlanmış yeme çabasına neden olur. Uzun süreli kısıtlanmış yemeye tepki olarak
daima yiyeceklerle ilgili düşünceler içindedirler. Bu yeme paterni sonucu bir yandan katı
diyet, diğer yandan tıkınma epizotları gelişir ve birbirini izler. Tıkanırcasına yeme periyotları
genellikle kişinin kendisinin indüklediği kusmalar ve laksatif diüretik kullanımını yerleştirir.
Başlangıçta kusma refleksini uyararak, sonrasında toraks ve abdominal kasları kasarak
kusmayı öğrenirler. Bulimik epizotlar sıklıkla planlanır. Tipik olarak yağlı, şekerli, yüksek
28
kalorili ve kolay yenilecek yiyecekler seçilir. Yiyecekler genellikle kısa sürede aşırı
miktarlarda, tıkanırcasına yenilir. Tipik bir bulimik periyot çoğu hastada 30 dakika – 1 saat
sürer. Tıkanırcasına yemeleri kompanse etmeye yönelik binge periyot sonrasında egzersiz
yapma ya da yemeği aşırı kısıtlama izlenir. Kilo kontrolü ve sıvı kaybı amaçlı emetik
kullanımı, aşırı miktarlarda laksatif-diüretik kullanımı görülebilir. Tıkanırcasına yemelerini
durdurmak için psikostimülanlar ve iştah azaltıcılar kullanabilirler. Hastalar bulimik
epizotlarını gizleme eğilminde olduklarından, aşırı yeme ve kusma diğer aile üyeleri farkına
varmadan yıllarca sürebilir (21).
Disfori ya da stres, tıkanırcasına yeme ve kusma epizotunu başlatan bir faktör olabilir
ve bulimik davranışlar disforinin azalmasına katkıda bulunabilir. Binge- purging davranış
sırasında ve sonrasında mood değişiklikleri heterojenik tabiatlı olup, anksiyete ve gerginlik,
tıkanırcasına yeme ve kusma sırasında ve sonrasında genellikle azalır. Ancak bu etki hızlı ve
kısa süreli olup, bunu genellikle disforinin artışı izleyebilir. Bunların dönüşümlü olarak
yaşanması tuzağa düşürücü bir kısır döngüye girilmesine neden olabilir (63). Johnson ve
Larson, binge ve purging davranışın madde kötüye kullanımının bir formu olabileceğini ve
mood durumunun hızla düzeltilmesi için kullanıldığını öne sürmüşlerdir (64). Bazı bulimik
hastalarda bingenin etkisi intoksikasyon ya da blackout gibi durup, bu durumda anksiyete
azalması demenin doğru bir adlandırma olmayabileceği de tartışılmıştır (63).
BN hastalarında mood bozukluğunun sık olması, bu durumun depresif bozukluğun bir
formu olabileceğini düşündürmüştür. Ancak iyi bir öykü genellikle yeme bozukluğunun
depresyondan önce geldiğini ve hastaların yeme problemlerinden dolayı mutsuz olduklarını
ortaya çıkarır. Mental durumda anksiyete, gerginlik hisleri, mutsuzluk, yetersizlik düşünceleri
karakteristikdir (21). Kişi bir taraftan rahatlamak, öfkesinden kaçmak, yalnızlık, başarısızlık,
yetersizlik algılarından kurtulmak, hayatını kontrol edebilmek için yemeye sığınırken, öte
yandan aldatıcı olan rahatlama döneminin bitmesi, yeni sorunların ve emosyonların ortaya
çıkmasıyla kısır bir döngü içine girer. Bu arada yemekle ilgili aşırı uğraş ve seçici dikkat
gelişmiş olur. Benzer şekilde uzun süreli açlığın da nörotransmitterlerin seviyesinde
değişmelere yol açarak depresif belirtileri artırdığı ve döngüyü hızlandırdığı ileri sürülmüştür
(2).
YB gelişiminde cinsel istismarın genel ya da spesifik risk faktörü olup olmadığı
hakkındaki litaratür verileri çelişkilidir. YB hastalarında, sağlıklı kontrollerden daha yüksek
sıklıkta, çocukluk çağı fiziksel ve cinsel istismarı bildirilmişse de (65, 66), çocukluk çağı
29
cinsel istismarının YB için genel popülasyondan daha yüksek olmadığına dair yayınlar da
bulunmaktadır (67, 68). YB ile cinsel istismarın doğrudan bir ilişkisi olmasından çok
biyopsikososyal etyolojisi içinde bir risk faktörü olarak ele alınması gerektiği (69), spesifik
bir risk faktörü olmayıp, diğer başka psikiyatrik bozukluklarda görülen oranlara benzer
olduğu da bildirilmiştir (70) YB alt tipleri arasında seksüel tutum, davranış ve deneyimlerin
farklılığını destekleyen kanıtlar vardır, ancak cinsel istismar spesifik bir risk faktörü olarak
bulunmamıştır. Psikoseksüel alanda yapılan çalışmalar, gelişimsel özelliklerin ne yeterli ne
de gerekli bir faktör olmadığını göstermiştir. Hastalığın multifaktöriyel bir zeminde
düşünülmesi daha açıklayıcıdır (71).
Premorbid özellikleri AN hastalarından farklı olmaya eğilimlidir; impuls kontrolünde
zorluklar, self-mutilasyon , alkol ve diğer madde kullanım bozuklukları görülebilir (21).
Anorektiklerden farklı olarak bir takım zorluklarına rağmen genellikle sosyal ve iş
yaşamlarında daha etkin rol oynarlar, kişiler arası ilişkiler kurabilirler. Anorektiklerin kendi
fiziksel durumlarına gösterdikleri endiferansa karşın, bulimikler bunu gizlemek zorunda
oldukları bir sır gibi görüp, kontrol edemedikleri bu döngülerden dolayı suçluluk ve utanç
duyarlar. Anorektiklerin tipik kaşektik görünümlerine karşın, bulimikler genellikle normal ya
da normale yakın kilodadırlar (2).
BN’da ciddi tıbbi komplikasyonlar AN’ya göre genellikle daha azdır. Rölatif bening
ve mortalite oranı düşüktür. Aşırı yorgunluk, letarji, şişlik hissi sıktır. Bazen bulantı, kabızlık,
karın ağrısı, nadiren el ya da ayaklarda şişlik ve düzensiz menstruasyonlardan yakınırlar.
Fizik muayene genellikle normal olmakla birlikte bazı anormallikler de bulunabilir: Tükrük
bezlerinde hipertrofi (özellikle parotis bezlerinde), ellerin dorsal yüzünde nasırlaşma ya da
aşınma ( Russel işareti, patagonomiktir), diş minesi erezyonu (özellikle üst dişlerde), ödem,
cillte kuruluk
saptanabilir. Kusma, laksatif diüretik kullanımı sonucu dehitratasyon ve
metabolik alkaloz, hipopotosemi, hipokloremi, nadiren metabolik asidoz, hiponatremi,
hipokalsemi, hipomagnezemi, hipofosfotemi görülebilir. Pnömomediastinum bildirilmiştir,
ancak nadirdir. Pankreatitis, özafajit, özafagus perforasyonu, mallori-weis yırtıkları, gastrik
dilatasyon, nadiren gastrik rüptür ve buna bağlı ölüm görülebilir. Gastroenteropatiler
bildirilmiştir (laksatif kullanımına bağlı protein kaybı gastroenteropatileri ve steatore ).
Nadiren nefropati olabilir. Kardiyomiyopati, ortostatik ve semptomatik hipotansiyon,
idyopatik ödem, EKG anormallikleri görülebilir. EEG anormallikleri olabilir. Ventrikül beyin
oranının orta derecede arttığına dair çalışmalar mevcuttur. Çoğunlukla mestrüasyon düzensiz
30
de olsa devam eder. Düşük estradiol ve progesteron düzeyleri, DST testinde nonsupresyon,
TRH’a
TSH cevabında küntleşme, TRH ve glukoza
GH
suprasyonunda yetersizlik
bildirilmiştir. (21, 72).
ETYOLOJİ
PSİKOPATOLOJİK GÖRÜŞLER
Bulimik hastalar, bir ruhsal boşluk yaşantısından şikayetçidirler. Kendilerini boşlukta
hissetmek, sıkıntı, kendi duygularını tanımada zorluk, kendini var olarak hissedememek,
bulimik hastaların şikayetleri arasındadır. Bulimik davranış iç boşluk duygusuna
katlanabilmek için yapılan davranış biçimlerinden biridir. Bu açıdan Fenichel‘in “maddesiz
toksikomani” olarak adlandırdığı bulimiya, haz duyularını doyuma ulaştırma dürtüleri ile
ilişkili olup, madde bağımlılığına yakındır (29). Bulimik nöbetin başlangıcı anidir. Sanki tüm
besinler yok etmek istenirmişcesine büyük bir hızla çiğnemeden yutulur, sonra çoğu kez aynı
şiddetle ve öfkeyle dışarı çıkarılır. Yutulan yiyeceğin niteliği ve yarattığı zevkten çok,
niceliği ve hacmi önemlidir. Bulimi nöbeti şiddet, öfke ve saldırganlık içerir. Bulimik
davranışlardaki saldırganlığın anlamı oldukça karışıktır. Yutma-parçalama-atma üçlüsü
içselleştirme güçlüğünü ve şiddeti simgeler. Öte yandan hastanın kendine bakışı da
saldırganlık doludur. Kendilerini, özellikle bedenlerini sevmezler, benimsemezler. Gerçekte
saldırganlık içselleştirilmiş nesnelere ve özellikle anne tasarımına yöneliktir. Yaşamın ilk
yıllarında otaya çıkmış ani ve yoğun ketlenmeler içselleştirme mekanizmasını bloke eder.
Arzuya eşlik eden saldırganlık yükü, arzulanan nesneyle olan ilişkiyi ve ilişkinin niteliklerini
yok etmeden içselleştirmeye izin vermeyecek kadar yıkıcıdır. Bu durum doyum hissini
engellediği gibi nesneye karşı duyulan öfkeyi de artırır. İçselleştirmedeki başarısızlık,
özdeşleşmenin hareketlendiği
ergenlik çağında
ortaya çıkan
çatışmaları daha da
belirginleştirir. Ergenlikte ilişkilerin cinselleştirilmesi yoluyla yarım kalan özdeşimleri
tamamlama gereksinimi otonomilerine, hatta kimliklerine bir tehdit olarak algılanır. Kadınsı
özelliklere sahip olmak, arzulamak, arzulanmak; zarar görme düşlemlerini ortaya
çıkardığından, nesne tarafından değer verilen yatırımlara karşı saldırıya geçilir. Arzular
bedene yönelir, bedenine saldırmak bir gereksinim olarak ortaya çıkar (23, 73).
31
BN’da, AN’ya göre hastalığı ortaya çıkaran çatışmalar bilince daha yakın durumda
bulunan yaşam olayları ile ilişkilidir. AN’da bireyleşme ve bağımlılık yaratan bağlardan
kopma sorunları öncelik taşırken, BN’da nesne ilişkileriyle ilgili sorunlar ön plandadır.
Duygu alış-verişlerinde, bir yandan kendini verirken; öte yandan kendini yitirme korkuları;
ayrıca reddedilme, eleştirilme ve kırılma korkuları vardır. Yemek yeme düş kırıcı dış
ilişkilerden kendi içine narsistik bir kaçışı simgeler. Bulimik davranışlar narsistik nevrozlarda
sık görüldükleri gibi diğer klasik nevrozlarda da bulimik reaksiyonlar ortaya çıkabilir.
BN’nın şiddetli seyrettiği durumların altında, borderline bozukluklar bulunabilir (23).
Bulimik aile ilişkilerinin özellikleri, anorektik aileye göre daha değişken ve
çatışmalıdır. Ebeveynle kız çocukların birbirine karşı daha düşmanca, daha suçlayıcı,
reddedici ve ihmal edici olduğu bildirilmiştir. Bir yanıyla çatışmalı, diğer taraftan çatışmanın
açıkca ifade edilmesine izin verilmeyen zorlayıcı bir ilişki yaşanır. Humphrey ve Mintz,
ebeveyn figürlerine hissedilen bilinç dışı öfkenin yemeye dönüştürülüp sonrasında öfkeyle
çıkarıldığını belirterek, bulimik aile ilişkilerini aşırı yeme-kusma şeklinde bir metaforla
açıklamışlardır (31, 32).
Bilişsel-davranışçı kurama göre: BN‘nın bilişsel modelinde, kendilik değerlerinin
görüntü ve beden ağırlığıyla değerlendirilmesi, sonuç olarak biçim ve ağırlığa ilişkin
düşüncelerle aşırı uğraş, her ikisinin de katı bir kontrol altında tutulması gerektiği inancı
üzerinde durulmuştur. Katı diyet uygulamasının sonucunda, inhibisyonun ortadan
kalkmasıyla tıkanırcasına yeme davranışı ortaya çıkar. Tıkanırcasına yeme davranışı
sonrasında aç kalma, kusma, laksatif veya diüretik kullanma, aşırı egzersiz yoluyla telafi
davranışları bazı psikolojik ve fizyolojik mekanizmalarla tıkanırcasına yeme davranışını
artırır, benlik saygısını ise azaltır. Vücut biçimi ve ağırlığa ilişkin aşırı endişeler, sıklıkla
uzun süre devam eden yetersizlik ve değersizlik hisleriyle birliktedir. Bu durum da katı diyet
anlayışını ve dolayısıyla yeme sorununu artırır (34, 35).
Bilişsel-davranışçı yaklaşımın, yeme bozukluklarının sürdürülmesi durumunu
açıklayabildiği, bununla birlikte, sorunun ortaya çıkış koşulları ve sürecinin anlaşılması
açısından sınırlı kaldığı düşünülmektedir (35).
SOSYOKÜLTÜREL GÖRÜŞLER:
32
BN vakalarındaki artış katı rejimlerin genç kadınlar arasında neredeyse evrensel hale
geldiği ve diyet endüstrisinin giderek gelişmeye başladığı bir döneme rastlamıştır. İnce ve
düzgün bir vücuda sahip olmakla ilgili sosyal baskıların hissedilmesi, inceliğin aşırı önemli
olarak algılanması sonucunda diyet yapma hastalığı başlatıcı önemli bir faktördür. Kronik
diyet yapanlarda; kendini kusturma, laksatif ve diüretik kullanma gibi sağlıksız kilo verme
yöntemlerine başvurma sıklığı artmıştır (14, 24)
BN yaygınlığı büyük kentlerde, daha küçük kentlere ya da kırsal yerleşim bölgelerine
göre daha fazladır (74). Hastalığın esas olarak yüksek sınıftan beyaz kadınlarda görüldüğü
görüşünün tersine, orta sınıf zencilerde de kendilerinin karşılığı olan toplumsal gruplarla aynı
oranlarda görüldüğünü bildiren çalışmalar vardır. YB’nun beyaz ırktan ve batılı olmayanlarda
daha ender görüldüğünü destekleyen araştırmalar çoğunluktaysa da bulimik davranışların,
beyaz ırktan ve batılı olmayan
toplumlarda da sıklığının arttığı bildirilmiştir. Sıklık
oranındaki genel artmanın kısmen bozukluğun tüm toplumsal sınıflar arasında daha eşit
dağılımına bağlı olduğuna inanılmaktadır (2).
BİYOLOJİK GÖRÜŞLER
Yemek yeme sonucu hissedilen doygunluk büyük ölçüde ventomedial hipotalamusda
seotoninerjik yollarla düzenlenir. YB olan bireylerde serotonerjik sistem disfonksiyonunu
gösterir çok sayıda araştırma vardır. Hafif şiddettli semptomatik BN hastalarında 5-HIAA
normal (75, 76), sık yeme nöbetleri olan BN hastalarında düşük( 76, 77) ve uzun dönem
semptomsuz olup kilosunu koruyan BN hastalarındaysa artmış olarak bildirilmiştir (24, 78).
Yine serotoninerjik disfonksiyonu düşündüren postsinaptik serotonin agonisti mklorofenilpiperazin ve serotonin prekürsoru olan L-triptofana prolaktin yanıtında körleşme
saptanmışken, kortizol yanıtı normal ya da körleşmiş bulunmuştır. Fenfluramine de körleşmiş
prolaktin yanıtı elde edilmiştir (24, 58).
Depresif ve disforik duygudurumlarında karbonhidratların tercih edilmesi, bu gıda
türünün duygudurumu düzenleyici etkisine bağlanmış, karbonhidratların bu özellikleri de
serotonin sistemi üzerindeki indirek etkileriyle açıklanmıştır. Benzer şekilde uzun süreli
33
açlığın nörotransmitter seviyesinde değişmelere yol açarak, depresif belirtileri artırdığı ve
döngüyü hızlandırdığı ileri sürülmüştür (2).
Noradrenalinin; karbonhidrat tüketimi, yeme miktarı ve
hızını
artırıcı etkisi
nedeniyle noradrenarjik sistemde bir bozukluğun olabileceği düşünülmüştür. Buna alternatif
olarak öne sürülen görüş ise, noradrenarjik bozukluğun patolojik yeme davranışına ikincil
olarak geliştiğidir (2, 45).
BN etyolojisine dair genetik çalışmalar sonucu, birbiriyle çelişen veriler elde
edilmiştir. Gen polimorfizminin rolü olduğu ileri sürülmüştür. GIS’den salgılanan
kolesistokinin (CCK-8) eksikliğinden sözedilmiştir (24). Diğer bir araştırmada vagus siniri
duyarlılığındaki disfoksiyonun, aşırı yeme davranışında rolü olabileceği ileri sürülmüştür
(58). Opioid peptitler iştahın düzenlenmesinde, ağrının hissedilmesinde etkili olup, BN’da
opioid seviyelerinde bozukluk olduğunu gösteren çalışmalar vardır. BN’da
ağrıya
duyarlılığın azaldığı, ayrıca bir yıldan daha uzun süre düzelme gösteren hastalarda da bunun
devam ettiği saptanmıştır. AN’daki kadar olmamakla beraber BN’da da sağlıklı kontrollere
göre serum leptin düzeyleri daha düşüktür. BN’da SPECT bulguları sağlıklı kontrollerden
farklı bulunmamıştır. FMRİ ile yapılan çalışmalarda BN’da parietal hipometabolizma ve
glikoz metabolizmasında normalde olan sağ>sol asimetrisinin kaybolduğu bildirilmiştir. YB
olan kadınlara tehdit olarak algılanan yiyecek gösterildiğinde, sol medial orbitofrontal ve ön
singulat korteksde aktivasyon artması, yan prefrontal korteks, alt parietal lob ve beyincikde
aktivasyon azalması saptanmışdır. BN olan kadınlarda aktivasyon azlığı yan ve apikal
prefrontal korteksdedir. Belirti yaratan uyarılara medial prefrontal yanıt AN ve BN’da ortak
özellik olup ayrıca OKB ve bağımlılık bozukluklarında da bildirilmiştir (24).
PROGNOZ
2 yıl ve üzerinde sürmüş izlem çalışmaları incelendiğinde, çalışmaların çoğunluğunda
hastaların % 50’sinin remisyonla sonlandığı görülmüştür. Retrospektif kısa süreli takip
çalışmalarında, bulimik davranışların zamanla düzeldiği buna rağmen, hastaların %20’sinde
bulimik semptomlarının yerleştiği, %30’unun ise remisyon ve relapslarla gittiği bildirilmiştir
(50, 79, 80). BN’da AN’ya göre tam iyileşme oranları daha yüksek, mortalite oranları daha
düşük bildirilmesine karşın, izleme sürelerinin kısalığı nedeniyle verilerin yıllar içinde
değişebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Verilerin retrospektif olması, standardize
34
edilmeyen metodlarla izlem ve değerlendirmeler yapılması, izlem süresinin kısalığı
çalışmaların güvenilirliliğini düşürmektedir. BN hastalarının çoğunluğunun tedavi görmediği,
bilgilerin çoğunluğununsa tedavi çalışmalarından edinilmiş olduğu düşünüldüğünde,
bilgilerimizde önemli bir boşluk bulunduğu söylenebilir. Çalışmalarda prognozla ilişkili
değişkenler incelendiğinde; AN’nın aksine hastalığın erken yaşlarda başlaması, daha olumsuz
bir klinik gidiş ile uyumlu bulunmuştur. Premorbid obezite ve başvuru sırasındaki beden kitle
indeksinin düşük olmasının iyileşmeyi güçleştiren değişkenler olduğu bildirilmiştir. Aşırı
yeme nöbetlerinin ve kusmanın sık olması da olumsuz gidişin göstergeleridir. Beden ağırlığı
ile ilgili aşırı uğraşlar ve anoreksi eğilimi de tedaviyi güçleştiren belirleyiciler olarak
değerlendirilmiştir (50, 80). Çalışmaların bazılarında hastalık süresinin kısalığı, kişilik
bozukluğunun olmaması, aile öykülerinde alkol kullanım bozukluğu bulunmaması iyi
prognostik özellik olarak verilmiştir. Öte yandan hastalık süresinin kısalığı ve kişilik
bozukluğunun olmaması tedaviye daha iyi uyumun da işaretidir (80). Tedaviden kısa süre
sonra yapılmış değerlendirmelerde yanıt yetersizliği; tedavi öncesi semptomların ağırlığı ve
kişilik bozukluğu varlığıyla ilişkili bulunmuşken, bir yıl sonraki yanıt yetersizliği; hastalık
öyküsünün uzunluğu, tedavi öncesi semptomların ağırlığı ve kişilik bozukluğu varlığıyla
ilişkili bulunmuştur (79). Normal kilolu BN hastalarında AN şeklinde relaps sıklığı nadirdir.
Takiplerinde obezite sıkça görülmemektedir ve obezite oranları %25 civarında tahmin
edilmektedir. Çatışma düzeyi yüksek ve ileri derecede denetleyici aile ortamının bulimik
epizotları artırdığı ileri sürülmüştür. Sosyoekonomik düzeyin yüksek olması olumlu gidişat
ile ilişkilendirilmiştir. Kişilik bozukluklarının, özellikle de borderline kişilik bozukluğunun
BN’nın gidişini olumsuz etkilediği birçok çalışmada tekrarlanan bir bulgu olmuştur. BN’ya
eşlik eden depresyonun ve benlik saygısının düşük olmasının da iyileşmeyi güçleştirdiği
saptanmıştır. Seçilen tedavi yöntemlerinin de BN’nın gidişini ve sonlanımını etkileyeceği
bildirilmiştir (50). Çalışmalar, kişilik bozukluğunun ve depresyonun bulunduğu, anormal
yeme alışkanlığının, anoreksik yeme tutumlarının belirgin olduğu ve düşük beden ağırlıklı
hastaların daha olumsuz seyir gösterdiklerini, bu grup hastaların yoğun tedavi programlarına
gereksinimi olabileceklerini düşündürtmüştür. Kötü prognostik faktörlere sahip hastalarda
kombine tedavileri düşünmek uygun görünmektedir (79).
Çalışma verilerini özetlersek : Kognitif davranışçı ve buna eklenmiş tedaviler
sonrasında 2 yıldan 10 yıla kadar takiplerinde, BN hastalarının %50’si semptomsuz hale
gelirler. İnterpersonal ve destekleyici terapiler gibi diğer psikoterapi formlarıyla sonuçlar
35
daha az açıktır. Hastaların %20’si süregiden semptomlarıyla yaşarlar. Kalan %30’unda ya
hastalık remisyon ve relapslarla karakterizedir, ya da subsendromal bulimik davranışlar sürer(
Bu grup hastaların tedavi sırasında ya da devamında düzelebilirliği açık değildir). Hastalığın
mortalite ile ilişkisi açık olmamakla birlikte genel popülasyondan daha yüksek mortalite
oranları beklenebilir (50, 80).
TEDAVİ
Medikal-psikiyatrik değerlendirme tedavinin ilk zorunlu adımıdır (56). AN’da olduğu
gibi BN’nın tedavisi için de, temel bir tedavi yaklaşımı henüz belirlenmemiştir. Bireysel
psikoterapi teknikleri, kognitif davranışçı terapiler, aile terapisi, grup psikoterapisi ve
farmakolojik tedavinin etkinliği tartışılmaktadır (55). BN tedavisi fiziksel bir rahatsızlık ya
da eşlik eden psikiyatrik rahatsızlık (intihar düşünceleri, ağır depresyon) olmadığı
durumlarda tercihen ayaktan yapılmalıdır (56).
Kognitif davranışçı psikoterapi en etkili tedavi yöntemlerinden biri olup,
komplikasyonsuz vakalarda tedaviye bu yöntemle başlanması önerilir. Yanlış yeme tutumu
ve beden ağırlığı ile aşırı uğraş hedeflenir (31,55, 56). Hastaların bir grubu görece sağlıklı alt
grup oluşturduğundan, kısa kognitif davranışçı terapi ve psikoeğitim programlarına iyi cevap
verirler. Bu grup hastalar için dinamik yönelimli terapiler gerekli olmayabilir. Bununla
birlikte hastaların çoğunluğu dinamik yaklaşımlardan kazanç sağlarlar (31). Psikodinamik
psikoterapide hastanın ifade edebilme, farkındalık kapasitesini ve daha uygun başa çıkma
stratejilerini geliştirmesi, özbakımını artırması ve desteklenmesi amaçlanır (55).
Çalışmalarda bilişsel-davranışsal tedavi, farmakoterapiye göre daha üstün olarak
gösterilmiştir. Komplikasyonsuz BN vakalarında tedaviye bilişsel-davranışçı terapiler ile
başlanması ve farmakoterapinin gerektiğinde eklenmesi önerilmiştir (56).
Araştırmalarda kognitif davranışçı terapi, interpersonal psikoterapi, bireysel
psikoterapi ve farmakolojik tedavinin bulimik epizotların sıklığını azalttığı bulunmuştur. Her
ne kadar, bu tedavilerin etkinliği kabul edilmekteyse de, her hasta için yararlı olmamaktadır.
Tedaviyi bırakma oranlarıysa, her bir tedavi şekli için belirgin farklı olmayıp, yüksektir.
Tedavide yeni yaklaşımların geliştirilmesine gereksinim vardır (58).
FARMAKOTERAPİ
36
BN tedavisinde, farmakoterapiden elde edilen sonuçlar, AN’ya göre daha ümit verici
bulunmuştur (58). Bulimik ataklar nöbete yakın bulunarak antikonvülsiflerin, yiyecek
alımının kontrolünün serotonin ile ilişkisi bulunduğu düşünülerek fenfluramin ve triptofan
kullanımının etkinliği araştırılmıştır. Lityum ile yapılan çalışma sonuçları tartışmalıdır.
Ayrıca bu hasta grubunda lityum kullanımının riskleri de düşünülmelidir. Bütün bu
çalışmaların, fenfluraminin kısmi sonuçları dışında etkisiz kaldıkları görülmüştür (2, 55).
BN’da
duygulanım
değişikliklerinin
gözlenmesi
klinisyenleri,
tedavide
antidepresanların denenmesi yönünde cesaretlendirmiştir. Antidepresanlar ile çalışmalar
BN’da AN’ya göre çok daha başarılı sonuçlar vermiştir. Trisiklik antidepresanların
–amitriplin haricinde- tedavideki etkinliği gösterilmekle birlikte, yan etki açısıdan sorun
oluşturabilirler. Yine atipik depresyonda etkili oldukları bilinen MAOI, BN tedavisinde
denenmiş, aşırı yeme ataklarında etkili olmalarına karşın, yan etkileri açısından sorun
yaratmışlardır. Bupropion ile tedavi sırasında nöbetler ortaya çıktığından, BN tedavisinde
önerilmez. Kısa süreli çalışmaların çoğunluğunda, BN tedavisinde antidepresanlar plaseboya
göre daha etkili bulunmuşlardır. Üzerinde en çok çalışılan ve olumlu sonuçlar alınan ilaç bir
serotonin geri alım inhibötürü olan fluoksetindir. 1989’dan itibaren fluoksetin ile serotonin
geri alım inhibütörleri BN tedavisine girmiştir. Fluoksetinin 60 mg/gün dozlarında etkili
olduğu gösterilmişken, diğer antidepresanların depresyon tedavi edici dozlarda kullanımı
önerilmiştir. Ayrıca flovoksamin, sertralin, paroksetin, sitalopramın da BN’da
olabileceği
bildirilmiş
ve
bu
etkinliği
araştıran
çalışmalar
sürmektedir.
etkili
Ancak
antidepresanların BN’da nasıl etkili oldukları halen tartışmalıdır. Duygulanım bozukluğu
göstermeyen hastalarda da antidepresanların etkili olmaları, açıklamayı antidepresan etkiyle
yapmanın yetersiz kaldığını düşündürür (55).
Antidepresanların uzun dönemli ve kalıcı tedavideki etkinlikleri konusunda yeterli
veri bulunmamaktadır. Plasebo kontrollü olmayan çalışmalarda düzelmenin %25-30 civarı
olduğu bildirilmiştir. Klinik iyileşme sonrası en az 6 ay ilacın kullanılması gerekliliği genel
kanıdır (56). İdame tedavisi önerileri için daha ileri çalışmalara gereksinm vardır (59).
Sonuçta, antidepresanlar BN tedavisinde etkili görülseler de tek başlarına ilk seçenek
olarak düşünülemezler (55). Çalışmalarda bilişsel-davranışsal tedavi farmakoterapiye göre
daha üstün olarak gösterilmiştir (56). Kognitif davranışçı terapiye antidepresan tedavinin
eklenmesi, önemli ek bir düzelme sağlayacak gibi görülmemekle birlikte, antidepresan tedavi
37
özellikle tecrübeli bir kognitif davranışçı terapist bulunmadığı durumlarda tedavi için uygun
ve etkili ilk adım olabilir (58).
AİLE GENETİK ÇALIŞMALARI
YB etyolojisinde belirtildiği gibi araştırmalar genetik, biyolojik, psikolojik ve sosyal
etkenlerin birlikte etkileşimi sonucunda hastalığın ortaya çıktığı yönündedir (81).
Bu açıdan YB’da yapılmış aile çalışmalarının çoğunluğu da ailesel bir yatkınlığı
düşündürmüştür. Theander (1990) 94 AN hastasıyla yaptığı çalışmada, kız kardeşlerinde AN
oranını % 6.6 bildirmiştir. AN’lı hasta anneleriyle yapılan çalışmalarda % 27’ye varan
oranlarda yeme alışkanlıklarında bozukluklar, düşük adolesan kiloları ve AN bildirilmiştir.
Kasset’in (1989) 40 kişilik BN çalışmasında, ailelerinde BN oranın 3 kat fazla ( %9.6), AN
oranının ise % 2.2 olduğunu bildirmiştir. Hudson (1987) 69 kişilik AN çalışmasında,
ailelerinde BN oranının değil, AN oranın arttığını bulmuştur. Strober (1990) 97 kişilik AN
çalışmasında, 1.derece yakınlarda % 2.1 AN, %1.3 BN saptamış ki BN oranı toplum
ortalamasından farklı değildir (82). Halmi (1991) 62 kişilik AN grubunda, BN’lı 2 anne,
diğer 1.derecede yakınlardaysa 2 BN, 2 AN vakası bildirmiştir (82).
Lilenfeld ve ark.(1998) AN-BN 1.derece yakınlarında her iki bozukluk için de artış
gösterememişlerken; BTA YB eklendiğinde bu oranları AN yakınlarında %11.8, BN
yakınlarında % 19.8 bildirmişlerdir. Çalışma, görüşmeler yüzyüze yapıldığından ve 1.derece
akraba örneklem sayısı fazla olduğundan önemlidir (83). Sonuçların düşündürdüğü, BN’nın
geçişinin daha sınırlı olduğu yönündedir. Örneğin üç çalışmanın sadece birinde ailesel
yığılma belirgindir. Restriktif AN’lılarla karşılaştırıldığında bulimik anorektiklerin
akrabalarında BN riski artmışken, restriktif AN’lılarınkilerde AN riskinde artış bildirilmiştir
(82).
İkiz çalışmalarına bakıldığında AN için MZ ikizlerde % 56-83 , DZ ikizlerde % 024,7 konkordans oranları bildirilmiştir. BN içinse MZ ikizlerde % 23-33, DZ ikizlerde % 016 BN ve ikizlerden birinin
BN olması durumunda diğer ikizde % 8.2 AN riski
bildirilmiştir.
Rakamlar farklılık gösterse de genel olarak sonuçlar YB’da ailesel bir yatkınlığı
desteklemiştir. AN ve BN arasındaki geçişe ait gerçek ilişki henüz bulunamamıştır. Çapraz
geçişler göstermeleri de ortak etyolojik etkenlerin varlığını düşündürür (81, 82). Araştırma
38
sonuçları her iki bozuklukta genetik etkenlerin önemini ve aralarında ilişki olduğunu
destekler niteliktedir (82).
Aile çalışmalarında duygudurum bozukluğu komorbiditesi; değişik çalışmalarda
anorektiklerin 1.derece akrabalarında % 7.2-20.4 unipolar depresyon, % 0-8.3 bipolar
bozukluk görülme riski şeklinde verilmiştir. Benzer biçimde BN’lı hastaların 1.derece
yakınlarında bu oranlar unipolar depresyon için % 9-22 , bipolar bozukluk için % 0.6-5.9
olarak bildirilmiştir. Genel olarak yayınlarda duygudurum bozukluğunun YB vakalarının
1.derece akrabalarında normal kontrollerinkine göre 2-4.2 kat arası arttığı bildirilmiştir (81,
82).
YB ile duygudurum bozukluklarının birlikte görülme riskinin yüksek olduğu kabul
edilmekle birlikte , YB ailelerinde duygudurum bozukluğu ile ilgili yapılan çalışmalar genel
bir sonuca götürmekten halen uzaktır. YB’da duygudurum bozukluğu görülmesinden
bağımsız olarak 1.derece akrabalarda yüksek oranlarda duygudurum bozukluğunu bildiren
yayınlar ve bunun aksine yalnızca komorbid duygudurum bozukluğu varsa 1.derece
akrabalarda duygudurum bozukluğu sıklığının artmış olduğunu bildiren yayınlar vardır. (25,
81, 83). Depresif bozukluk olgularının 1.derece akrabalarında, YB oranlarında artış
bulunmamıştır (25).
Son yıllarda YB ile alkol bağımlılığı arasındaki ilişkiyi araştıran çok sayıda araştırma
yayınlanmıştır. Bulik, bulimiklerde alkol ve madde kullanımı bozukluklarının, bulimiklerin 1.
ve 2.derece akrabalarındaysa alkol bağımlılığının sık görülmesinden yola çıkarak, bu
kişilerde bağımlılık için genetik bir yatkınlık olduğunu, bu yatkınlığın biyolojik etkenler ve
çevresel değişkenler ile biçimlenerek erkeklerde alkol bağımlılığı, kadınlarda ise toplum
tarafından kabul edilebilir olan yeme bozukluğuna yol açtığını öne sürmüştür. Bu görüşü
destekleyen Petersson hem alkolün hem de yemenin anksiyete ile başa çıkma amacıyla
kullanıldığını ve cinsiyete göre dağılımının toplum kurallarına göre belirlendiğini
savunmuştur. Madde kullanım bozuklukları özellikle bulimik tip AN ve BN’yla madde
kullanım bozuklukları ilişkilendirilmiştir (81, 82). Madde bağımlılığı (alkol ve diğer ) için
ortak bir ailesel geçiş bulunmamıştır. Spesifik olarak madde bağımlılığı olan BN’lıların
akrabalarında madde bağımlılığı oranı yüksek bulunmuştur (83).
Anksiyete bozuklukları ve YB arasındaki genetik ilişkiye ait kanıtlar açık değildir.
Değişik çalışmalarda AN akrabalarında OKB görülme riski
%11-4.1, bulimiklerin
akrabalarındaysa % 3 olarak verilmiştir. Anoreksik hastaların annelerinde OKB prevalansı
39
artmış ve yaşam boyu OKB % 9.5 bildirilmiştir. Ancak depresyon ve madde kullanım
bozukluklarında olduğu gibi, yalnızca OKB olan YB akrabalarında OKB görülme riskinin
yüksek olması da benzer şekilde her iki bozukluğun birbirinden ayrı genetik geçiş
gösterdiğini düşündürmüştür (81, 83, 86). Bu düşünceyi destekleyen bir çalışma YB tanısı
almamış OKB hastalarının 1. derece yakınlarıyla yapılmış ve YB oranlarında kontrol grubuna
göre anlamlı ölçüde bir yükseklik saptanmamıştır (85).
Diğer anksiyete bozuklarına bakıldığında, bulimik ve anorektiklerin akrabalarında
yaşam boyu en az bir anksiyete görülme riski yaklaşık % 50 olarak verilmiştir (81). AN
annelerinde. psikoseksüel disfonksiyon kontrollerden yüksek bildirilmiştir (84).
YB ve kişilik bozuklukları (KB) arasındaki ailesel geçişi araştıran çalışma sayısı fazla
olmamakla birlikte obsesif-kompulsif kişilik bozukluğu (OKKB) oranlarının restriktif tip AN
yakınlarında yüksek olduğunu, bunun AN’lı bireyde OKKB varlığından bağımsız olduğunu
bildirir çalışmalar vardır. Bu durum AN ve OKKB arasındaki ortak
genetik yatkınlığı
düşündürmüştür (83). İmpulsivitenin ise madde bağımlılığı ile birlikte görülen BN için ailesel
yatkınlık etkeni olabileceğine dair veriler vardır (81). Bu veriler AN ve OKKB arasında
ailesel transmisyonun payı olduğunu ve büyük ihtimalle restriktif AN gelişiminde
OKKB’nun risk olduğunu; impulsif ve affektif instabilitenin ise, BN ve madde bağımlılığı
gelişmesinde önemli olduğunu düşündürmüştür (83).
YEME BOZUKLUKLARINDA KOMORBİDİTE
YB hastalarının önemli bir bölümünde major depresyon (MD) olup, MD oranları, YB
alt gruplarına göre farklılık göstermekte, özellikle de bulimiyanın eklendiği durumlarda
artmaktadır (25, 84). Restriktif anorektiklerin öyküsünde bu oran % 15 bildirilmişken,
bulimik anorektik ve bulimiklerin öykülerinde % 46 olarak bildrilmiştir. YB ve depresif
bozukluk arasındaki zamansal ilişkiye bakıldığında, vakaların yalnızca küçük bir bölümünde
YB öncesinde mood bozukluğu bildirilmiştir. Bu durum.depresyonun AN’da psikofizyolojik,
BN’da kontrol yitimine bağlı olarak geliştiğini destekler niteliktedir. Bununla birlikte YB’nın
bir duygudurum bozukluğu varyantı olabileceği, duygudurum bozukluğunun diğer birçok
etkenle birlikte YB’na neden olabileceği ya da açığa çıkarabileceği şeklinde hipotezler de
mevcuttur (25, 81). MD bozukluğun varlığı YB’nun prognozuyla genellikle ilişkili değildir.
Bu genel bulgulara rağmen hastaların küçük bir bölümünde,
40
YB’dan bağımsız olarak
depresyon görülebilir. Bu durumda YB tedavisinde, öncelikle mood bozukluğunun
düzeltilmesi gerekli ve etkili olabilir.(25).
Yaşam boyu anksiyete bozukluğu oranı artmış olarak bildirilmiştir. Agorofobi, basit
fobi, panik bozukluğu oranları normal populasyondan fazla bulunmamışken, sosyal fobi ve
OKB sıklığı artmış bulunmuştur (25, 84). Düzelmiş hastalarda sosyal fonksiyonların da
belirgin düzelmesi bu durumun primer olmaktan ziyade YB’nun direkt sonucu olduğu
tartışmalarını desteklemiştir ( sosyal ortamlarda yemeden korkma, bedenleriyle ilişkili
kaygılar gibi) (25).
Michael D.S.ve ark.(1992), sosyal fobi ve genelleşmiş anksiyete bozukluğunun YB’lu
bireylerde yaygın olduğunu ve anksiyetenin YB’nun etyolojisinde olduğu kadar bulimik
davranışın devamında da önemli olabileceğini bildirmişlerdir (87).
Hastaların ¼’ünde affektif bozukluk, ¼’ünde anksiyete bozukluğu, %12’sinde OKB,
%4.6’sında şizofreni, %15’inde madde kullanım bozuklukları bulunmuştur. Yine hastaların
%31’inde OKKB, %16’sında histrionik, %17.5’unda borderline kişilik bozuklukları
bulunmuştur (50). OKKB ile YB ilişkisini belirlemek için yapılan çalışmalarda, restriktif
anoreksikler için OKKB birlikteliği % 3.3- % 60 arasında bildirilirken, bulimik anoreksikler
için bu oranlar % 0 ile % 13 arasında bildirilmiştir. AN hastalarında OKKB prevelansının BN
hastalarından yüksek olduğu klinik araştırmalarla desteklenmiştir. Bununla birlikte OKKB
ve AN arasındaki ilişki açık değildir (86).
Çoğu çalışmada diğer psikiyatrik bozuklukların YB sonrasında geliştiği ve tabloya
eklendiği düşünülmüştür. Kişilik bozukluğunu da
içeren psikiyatrik komorbidite,
kronikleşen vakalarda daha yüksek oranlarda bildirilmiştir. Ancak uzun süredir iyiliğini
koruyanlarda
psikiyatrik bozukluk oranı kontrol gurubundan farklı bulunmamıştır.
İyileşmesi kısa ve uzun süreli olan hastalar arasında önemli farklılıklar görülmüştür (53).
YB ve alkol-madde kullanım bozuklukları birlikteliği sık olup, YB alt grupları
arasında farklı oranlardadır. Alkol kullanım bozuklukları bulimik AN ve BN grubunda; AN
grubuna göre oldukça
yüksek bulunmuştur (53). Bireylerin 2/3’ü YB’nun alkol
kullanımından önce başladığını bildirmişlerdir. Alkol kullanım bozukluğu; MD, anksiyete
bozukluğu ve B kümesi KB ile ilişkili bulunmuştur. YB’lu
bireylerde alkol kullanım
bozukluğunun anksiyöz, mükemmelliyetçi ve impulsif eğilimlerle (özellikle BN grubunda)
ilişkilili olduğu, alkol kullanımının
anksiyetenin yatıştırılması amaçlı olabileceği
bildirilmiştir (88).
41
Ülkemizde alkol ve madde kullanım bozukluğu olan 56 kadın hasta ile yapılan
kontrollü bir çalışmada, alkol madde bağımlılığı olan grupta YB görülme oranı %16.1
bulunup kontrol grubunda görülme oranından (%2.4) istatistiksel olarak anlamlı derecede
daha yüksek bulunmuştur. YB olan hastaların %33.3’ünde BN, %66.6’sında BTA YB
bulunmuştur (89).
OBSESİF KOMPULSİF SPEKTRUM KAVRAMI VE OBSESİF
KOMPULSİF BOZUKLUKTA KOMORBİDİTE
OKB %1.9- 3.3 olduğu tahmin edilen yaşam boyu prevalans oranı ile yaygın bir
bozukluktur. Tipik olarak genç ergenlikte ya da erken erişkinlikte başlar ve sıklıkla kronik bir
seyir gösterir. Obsesyon ve kompulsiyonlar OKB için mutlaka bulunması gereken belirtiler
olmalarına karşın, obsesif düşünce ve kompulsif ritüellerin diğer bazı bozukluklarda da
bulunabildiği görülmüştür. Bu bozukluklardan bazılarının belirli ortak özelliklere sahip
olmalarından dolayı, obsesif kompulsif spektrum bozuklukları (OKSB) kavramı ortaya
atılmıştır. Bu kavram geniş bir yelpaze içinde yer alan, birbirinden farklı bozuklukların tanı ,
nozoloji, nörobiyoloji ve tedavileri açısından önem taşır. OKSB kavramıyla klınik belirtiler,
eşlik eden özellikler, etyoloji, ailesel geçiş, seçici farmakolojik ve davranışsal tedaviye yanıt
açısından OKB ile bir örtüşmenin olduğundan söz edilir. Bu bozukluklar : Beden
görünümüyle (beden dismorfik bozukluğu, BDB), bedensel hastalıkla (hipokondriazis),
beden ağırlığyla ilgili obsesif düşünce ya da uğraşılar (AN), tik bozukluğu (tourette
bozukluğu), saç yolma (trikotillomani), patalojik kumar oynama gibi stereotipik, törensel ya
da impulsif davranışlar ile karakterizedirler. OKSB içinde yer alan psikiyatrik bozuklukların
birbirleriyle bağlantılı olduğunu gösteren en önemli kanıtın, OKB ile aralarındaki
fenomenolojik benzerlikler olduğu söylenebilir. Bu bozukluklara ait zihinsel ya da
davranışsal belirtilerin içeriğe değil de yapısı dikkate alındığında, bu belirtilerin obsesif
düşünce ya da kompulsif davranış özelliğinde olduğu görülür. OKB ile bu bozukluklar
arasındaki ilişkiyi destekleyen diğer kanıtlar, hastalığın seyri, psikiyatrik komorbidite, aile
öyküsü, biyoloji ve tedavi yanıtından gelir. OKSB’nun bir çoğu ergenlikte ya da erişkin
dönemde başlar ve kronik bir gidiş gösterir. Çoğunda, klasik OKB belirtileri ve /veya OKB
ile birliktelik yüksek oranlardadır. Çoğunun ailesinde OKB yükü mevcuttur. Özellikle BDB,
trikotilomani, AN serotonin geri alım inhibütörlerine iyi yanıt verir ve MD için gerekli
42
olandan daha yüksek dozlarda, daha uzun süreyle tedavi gerekir. OKB ile OKSB arasında,
benzerliklerin yanında önemli farklılıklar da mevcuttur. Bu bozuklukların fenomenolojisinde
yapısal farklılıklar vardır. Örneğin anorektik belirtilerin OKB belirtilerine göre daha fazla
egosintonik ve daha zayıf bir içgörüyle birllikte olduğu dikkati çeker. Benzer özellik BDB
için de düşünülebilir. Bu bozukluklar arasında epidemiyolojik veriler ve tedavi yanıtlarıyla
ilgili farklılıklar da vardır: AN’nın bariz sıklıkta kadınlarda görülmesi, tourette bozukluğunda
nöroleptiklere daha iyi yanıt alınması gibi (90, 91).
Yaryura-Tobias ve Neziroğlu OKB’un diğer bozukluklarda da görülebileceği ve
eşlik eden ilişkili bozuklukların klinik bir spektrum oluşturduğu görüşündedirler. OKB
hastaları üzerinde yaptıkları çalışmalarında anksiyete bozukluğu, affektif bozukluk, madde
kullanım bozuklukları, YB, somatoform bozukluklar gelişme
riski artmış bulunmuştur.
Hastaların %32’si bir ya da daha fazla psikiyatrik tanı alıp, bunların %36.2’si OKB ile
farklı, %58’i ise OKB ile eş zamanda belirmiştir. Hastaların %28.8’i spesifik fobi, %29.5’u
affektif bozukluk, %10.6’sı şizofreni, %9.8’i madde bağımlılığı, %9.1’i impuls kontrol
bozukluğu, %8.3’ü AN tanılarını almışlardır. Bulgular OKB’un başka durumları da içeren
ortak bir payda olduğu, komorbid durumlardan birinin olmasının, diğerinin öngörücüsü
olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. Yeni bozukluklar farklı zamanlarda gelişerek nozolojiye
eklenir (92).
Raşit Tükel ve ark. OKB’da komorbid durumları araştırdıkları çalışmada; MD,
anksiyete bozukluğu; rölatif daha az sıklıkta alkol kullanım bozuklukları, YB, Tourette
sendromu, trikotilomani, BDB, hipokondriazis ve şizofreniyi OKB’da komorbit durumlar
olarak bildirmişlerdir. OKB’un komplike olması durumunda, OKB’un daha erken başlangıçlı
olduğuna dair çalışmalar vardır. Hastaların % 68.7’sinde başka bir eksen 1
bozukluk
komorbitesi olup MD %39.5 (şu anda) , distimi %20.4, basit fobi %17.7, sosyal fobi % 15.6 ,
genelleşmiş anksiyete bozukluğu (GAB) %12.2, panik bozukluğu %9.5, şizofreni % 6.8
olarak bulunmuştur. Komorbid durumların varlığında hastalığın süresi ve başlangıç yaşı
farklı bulunmamışken, hastalığın daha ağırlaştığı, işlevsellik kaybının arttığı bildirilmiştir
(93).
Şizofreni hastalarında OK belirtiler ve bozukluğun sıklığını araştıran yayınlarda %
3.5-31.7 arasında birliktelik oranları bildirilmiştir. Alp Üçok, Raşit Tükel ve ark. yatarak
tedavi görmekte olan şizofreni hastalarıyla yaptıkları çalışmalarında hastaların %9.6’sında
şizofreni tanısıyla birlikte OKB tanısı, %31.5’inde de OK belirtiler saptamışlardır. Bu
43
belirtilerin genellikle olumsuz prognozun işareti olduğu bildirilmişse de prognostik anlamı
olmadığını bildirir yayınlar da vardır (94, 95).
OKB olan hastalarda kişilik özellikleri ve kişilik bozuklukları sıklığını araştıran
çalışmalar incelendiğinde, kullanılan yöntem ve tanı araçlarındaki farklılıklara bağlı olarak
büyük ölçüde değişiklikler görülür. Bununla birlikte, çalışmaların ortak bulgusu OKB olan
hastalarda kişilik bozukluklarının yüksek oranda bulunduğu yönündedir. Çalışmalarda A
kümesi KB en az sıklıkta bildirilmiş, en sık bulunan KB ise bazı çalışmalarda B kümesi,
bazılarında C kümesi olarak verilmiştir. Bu açıdan ülkemizde yapılan iki çalışmada sırasıyla,
% 22’si çekingen KB olmak üzere %36 KB ve % 54’ü histriyonik KB olmak üzere % 80 KB
bildirilmiştir. OKKB ve OKB birbirleriyle bağlantılı bir süreklilik içinde kavramlaştırılmış,
OKKB’nun OKB için yatkınlaştırıcı bir etken olduğu düşünülmüştür. Ancak bu konudaki
araştırmaların sayısı yetersiz olup, sonuçlar OKKB’nun, OKB için yatkınlaştırıcı bir etken
olmadığı yönündedir. OKB olan hastaların 1.derecede yakınlarının incelendiği bazı
araştırmalarda da OKB ile OKKB arasında ailevi geçişi gösterir bir ilişki bulunmamıştır.
OKB olan hastaların bir kısmında hastalık öncesi obsesif kompulsif özellikler görülebilmekle
birlikte mevcut bulgular OKB ile OKKB arasında bir ilişki olduğunu desteklememiştir.
Ayrıca OK eğilimlerin OKB’a yol açtığına dair bir veri de bulunmamıştır (96, 97, 98).
Psikiyatrik bozuklukları spektrum kapsamı içinde ele almanın, boyutsal bir sistem
içinde farklı bozukluklar arasındaki ilişkilere dikkat çekmek ve bu ilişkileri daha iyi
açıklayabilmek açısından yararlı bir işlevi olduğu söylenebilir. OKSB kavramıyla, bu kapsam
içinde yer alan bozuklukların OKB ile benzerlikleri ön plana çıkartılırken, tek bir boyut
üzerinde farklılıkların gözardı edildiği bir yaklaşımdan da kaçınılmalıdır (90, 91).
44
YEME BOZUKLUĞU HASTALARINDA OBSESİF
KOMPULSİF BOZUKLUK VE KİŞİLİK BOZUKLUĞU
AN ve OKB ilişkisi 60 yılı aşkın bir süredir bilinen ve epidemiyolojik, etyolojik,
klinik ve tedavi özellikleri ile ilgili temel bilgilerin ortaya çıkarılması için üzerinde halen
yoğun olarak çalışılan bir konudur. AN’nın bir OKB tablosu olduğu varsayımı ilk kez Palmer
ve Jones (1939) tarafından ortaya atılmış, daha sonra DuBois (1949) AN’yı kaşeksili
kompulsiyon nevrozu olarak isimlendirmiş, klinik tabloda belirgin, düzenli ve sürekli olarak
yineleyen yiyeceklerle ilgili düşünceleri tipik obsesif düşünce biçimine; yiyeceklerden
yineleyici, mantıksız ve kontrolsüz şekilde kaçınma şeklindeki davranışları da tipik
kompulsif davranış biçimine benzetmiştir. 1969’da Dally AN tanısı alan olgularını obsesif,
histerik ve sekonder grup olmak üzere 3 grupta toplamıştır. Obsesif grupta şişmanlama veya
kontrolü kaybetme korkusu, gıda reddi ön plandaki belirtilerdir. Rothenberg ise; AN ve
BN’nın obsesif kompulsif modellerin özel bir içeriği olan, gıda ve yeme davranışına
odaklanmanın öne çıktığı bir yapı olduğunu ileri sürmüştür. Rothenberg’e göre özellikle
başarının hedeflendiği ve rekabetin ön plana çıktığı batı toplumlarında yoğun olarak başarıya
odaklanmış, obsesif kompulsif kişilik yapısına sahip olan bireylerde yeni bir belirti yapısı ile
modern bir sendrom gelişmiştir. Bu sendromda klasik temizlik ve törensel davranış
özellikleri sürmekte, ardından yeni törensel davranışlar olarak yeme davranışı ortaya
çıkmaktadır. Rothenberg 1990 yılında yayınladığı makalesinde, sosyal ve eğitemsel
faktörlerin OK semptomatolojisini etkilediğini, klasik obsesif kompulsif nevrozun batı
kültürü ya da batı kültürünü benimsemiş kadınlar arasında yeme bozukluklarını da içine alan
bir şekle dönüştüğünü savunmuştur. OK yapı zemininde,
yemekler ve yeme üzerine
odaklanmanın eklenmesiyle, yeni bir semptom çerçevesi ve modern bir sendrom geliştiği
bağlamında tartışmıştır. Yaryura- Tobias ve Neziroğlu ise AN’nın, OKB’nin bir alt sınıfı
olduğunu ileri sürmüşlerdir (41 42, 99, 100, 101).
AN ve OKB arasında en azından yüzeyel benzerlikler ve örtüşmeler olduğuna dair
klinik kanıtlar bulunmaktadır. YB ve OKB arasındaki ilişkiyi irdeleyen önemli çalışmaları
olan Kaye, bunların ne birbirlerinin bir formu olduğunu, ne de birbirlerinden tamamen farklı
olduklarının söylenebileceğini düşünmektedir. Bununla birlikte araştırmacı, YB hastalarının
yeme düzensizliğiyle ilgili ya da bunun dışında obsesif semptomatoloji gösterdiğini
vurgulamıştır. Kaye anorektik belirtilerin obsesyon ve kompulsiyonlara benzediği
görüşündedir. Araştırmacı, AN’lı hastaların beden imgeleri ve zayıflama arzularına ilişkin
45
tekrarlayıcı, inatçı düşüncelerini obsesyona; aşırı egsersiz yapmalarını ve ritüelleşmiş yeme
tutumlarını kompulsuyona benzetmiştir. Bu tip hastalarda görülen egsersiz düşkünlüğünün,
yeme tutumu bozukluğunun tekrarlayıcı, amaçlı ve iradi olmasının, obsesyona cevap olarak
gerçekleştirilmesinin belirtileri kompulsiyona yaklaştırdığını belirtmiştir. Ayrıca bu
hastalardaki obsesif kalori sayımının, gıda ile ilgili sonu gelmeyen ruminasyonların,bedenle
ilgili preoküpasyonların, AN’nın obsesif niteliğini vurguladığını ileri sürmüştür. Kaye,
anorektik belirtilerin OK belirtilere benzerliğinin yanısıra, kimi anorektik hastalarda AN
belirtileri ile birlikte obsesif belirtilerinde görülebileceği düşünmektedir. Ayrıca, AN’da
görülen mükemmelliyetçilik, denetleme gereksimi, titizlik, aşırı dürüstlük, rijiditenin obsesif
örgütlenmeye yakın özellikler olarak değerlendirilebileceğini belirtmiştir (99, 102).
AN ve OKB arasında en azından yüzeysel benzerlikler ve örtüşmeler olduğuna dair
klinik kanıtlara rağmen, AN’yı OKB’un bir formu kabul etmek tanımlamaya ilişkin bazı
sorunlar getirmiştir. Anorektik hastalarda tipik düşünceler egoya yabancı ya da mantıksız
görünmeyip, bunlara direnme de nadirdir. Yalnızca tedaviden sonra bazı anorektikler beden
imajları hakkındaki düşüncelerini mantık dışı kabul etmeye başlamışlardır. Anorektik
kompulsiyonların amacı sıkıntıyı önlemeye ya da nötralize etmeye yönelik olmayabilir,
hastaların çoğunluğu tarafından bu davranışlar aşırı ve mantıksız olarak değerlendirilmezler.
Sonuç olarak anorektik temel semptomların OKB’un bir varyantı olup olmadığı tartışmalı
kalmaktadır. Diğer bir görüş OKK özelliklerinin AN ile ilişkili olduğu yönündedir. Rijidite,
cimrilik, mükemmelliyetçilik, aşırı dürüstlük gibi obsesyonel kişilik özelliklerini düşündüren
belirtiler sıkça bildirilmiştir. Bu genel düşüncenin bazı tartışmalı noktaları vardır. Ayrıca
premorbid kişilik özelliklerinin değerlendirilmesi kolay değildir. AN ve OK arasında
bağlantının olduğunu söyleyebilmek için veriler sınırlıdır. Başka bir görüş çoğu anoreksiya
hastasında OK semptomların olduğudur ki güçlü ampirik kanıtları vardır. Bu semptomlar
şiddetli olduğunda OKB için tanı kriterlerini karşılamaktadırlar. Bu vakalarda iki
bozukluktan hangisinin önce başladığını kanıtlamak zordur, çünkü retrospektif öykü ve
bildiriler her zaman güvenilir değildir. Öte yandan YB semptomlarına odaklanıldığında diğer
semptomlar gözden kaçabileceğinden OKB atlanıyor da olabilir. Bununla birlikte şiddetli YB
OK semptomların şiddetinde de artışa eğilim doğurabilir. YB’nun tümüyle düzelmesi ve kilo
alınmasıyla OK semptomların da düzelebileceği bildirilmiştir (42, 102).
Kontrollü çalışmalarda anorektik hastaların karşılaştırma grubuna göre daha içe dönük
ve daha fazla anksiyöz oldukları bildirilmiştir. Yeme ve vücut ile ilgili semptomlar
46
çıkarıldıktan sonra da Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOCS) skorları ortalama 22+/-5 olarak buluınmuş, sıklıkla da düzenleme, temizlik,
mükemmellik, yanlış yapma ile ilgili obsesyonlar ve kompulsiyonlar bildirilmiştir. Çalışma
akut faz AN hastalarıyla yapılmıştır. Strober 22 adolesan AN hastasıyla yaptığı izlem
çalışmasında, kilo alımından kısa süre sonra da obsesyonel özelliklerin devam ettiğini
belirtmiş ve hastalarında rijit düşünceler, sosyal içe dönüklük, aşırı uysal davranışlar,
spontanlıkta azalma tanımlamıştır. Altta yatan özelliklerin akut hastalık sırasında OK
semptomlarının gelişimini kolaylaştırıcı rol oynayabileceklerini ileri sürmüştür. Casber
(1990) 8-10 yıl izlediği restriktif AN çalışmasında benzer sonuçlar bulmuştur. Restriktif ve
bulimik alt gurupları karşılaştıran çalışmalarda; bulimik grubun premorbidlerinde davranış
instabilitesi, premorbid ve ailesel obezite, depresyona yatkınlık, impusif kontrol bozukluğunu
düşündüren davranışların insidansı artmış bulunmuştur. Buna rağmen her iki grup arasında
çalışkanlık, sorumluluk, kişiler arası ilişkilerde endişelilik, affektif kısıtlılık, aşırı uyumluluk
gibi obsesyonel kişilik özelliklerini düşündürecek ortaklıklar bildirilmiştir. Çok sayıda
çalışmada BOS 5-HIAA düzeyinin düşüklüğü ile impulsif, agresif ve suisidal davranışlar
arasında ilişki bulunmuştur. Anorektiklerde ise kilo alımından uzun süre sonra da BOS
5-HIAA düzeyleri yüksek bildirilmiş, agresif, impulsif davranışlara eğilim de bulunmamıştır.
Serotonin aktivitesindeki artış davranışlardaki aşırı inhibisyon, obsesif davranışlar ya da
anksiyete artışıyla bağlantılandırılmıştır. AN’da serotonin spesifik ilaçlara cevap alınabilmesi
de, OKB ve AN arasında bazı ilişkiler olduğu şeklindeki düşünceleri artırmıştır (42).
YB hastalarında obsesif-kompulsif semptomların açlığa bağlı olabileceği ya da açlığın
etkisiyle artabileceği de tartışılmıştır. Bu görüşe göre normal bireylerin çoğunluğunda hafif
düzeyde obsesif-kompulsif semptomların görülebileceği ve açlığın normal bireylerde de
yemekle ilişkili ya da ilişkisiz obsesif-kompulsif semptomları artıracağı vurgulanmıştır (25,
103).
Channon ve DeSilva (1985) 45 anorektik yatan hastada MOC kullanarak yaptıkları
çalışmada, başlangıçda MOC skorlarının artmış olduğunu, kilo alımı sonrasında azaldığını
ve bu azalmanın bir yıl sonra da devam ettiğini bulmuşlardır. Diğer bir çok araştırmacı da
MOC kullanarak yaptıkları çalışmalarında skorlarda yükselme bulmakla birlikte iyileşen
gruplarda düşme gözlemişlerdir. Bununla birlikte self-report değerlendirmeleri esas alarak
yapılan çalışmalar, genel bir sonuca varmak için yetersizdir (86).
47
Fahy’nin (1991) 29 AN, 77 BN’lı poliklinik hastasıyla yaptığı çalışmada; AN, BN ve
kontrol grubu bireyleri arasında obsesif kompulsif skorlar (obsesif-kompulsif semptomlar
MOCI ile değerlendirilmiştir)
açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır. Bu sonucun
vakaların ayaktan tedavi başvuruları arasından seçilmiş olmasına bağlı olabileceği
bildirilmiştir. Yatan hasta ünitelerinden alınan vakalarla yapılmış çalışmaların, şiddetli diğer
psikiyatrik bozuklukların eşlik etmesi olasılığını artırdığı da öne sürülmüştür (104).
Obsesif kompulsif semptomların depresyona ikincil olarak artabileceği de
düşünülmüştür. Ancak YB’da OK semptomların oran ve anlamı ile depresyonun şiddeti
arasındaki ilişkiyi gösteren bir çalışma yoktur (25).
Rothenberg OK semptomların depresyondan sonra ikinci sıklıkta olduğunu, AN’da
depresyonun sekonder olarak görülebileceğini ve AN’nın affektif bozukluktan çok OK
semptomlarla özgün bir ilişkisi olabileceğini varsaymıştır (100).
Depresyon,
anksiyete
ve
obsesif
kompulsif
semptomların
kilo
kaybı
ve
malnütrasyonun etkisiyle arttığını bildirir çalışmalar vardır. Altı aydır kilosunu kazanmış ve
koruyan anorektikler ile semptomları düzelmiş bulimiklerde depresyon düzeylerinin kontrol
grubundan farksız olduğu, anksiyete ve obsesif kompulsif semptomların ise azalmakla
birlikte ılımlı olarak devam ettiği bildirilmiştir. Ancak düzelen hastalarda da temel YB
semptomlarının azalmakla birlikte, kontrollere göre anlamlı ölçüde yüksek bulunması
düzelme sonrası nüksleri açıklayıcıdır. Konunun önemi, kilo kaybı ve malnütrasyonun
etkisiyle depresyon, anksiyete ve obsesif kompulsif belirtilerin artacağı, bu durumun da
semptomları arttırarak bir kısır döngüye girmeyi kolaylaştırabileceğidir (42, 105, 106,).
S.Channon ve P.DeSilva (1985), 45 yatan AN hastası yatış anında ve hastane
çıkışından bir yıl sonra beden ağırlığı, arzulanan kilo ve olması gereken
kilo, ETT,
depresyon ve OK semptomlar bakımından değerlendirdikleri çalışmalarında; bir yıl sonra
OK semptom skorları haricinde tüm skorlarda anlamlı düşme bulmuşlarken, OK semptom
skorlar arasında anlamlı fark bulamamışlardır. OK semptom skorları hastalığın başlangıç
yaşı, kilo kazanımı ve bulimik özelliklerin varlığyla da ilişkili bulunmamıştır. OK semptom
skorlarının obsesyonel olmayan diğer nörotik hastalarınkine benzer yükseklikte olduğu
bildirilmiştir (107).
OKB hastalarında yeme tutumu, kilo ve beden biçimine ait karmaşıklıkların yüksek
oranlarda olduğu, özellikle kadın OKB hastalarının hayatlarının bir döneminde bazı YB
belirtilerini gösterdikleri ya da YB tanısını karşıladıkları, YB görülme prevalans hızlarının %
48
0-12.9 arasında değiştiği bildirilmiştir. Yine kadın OKB hastalarının, Yeme bozukluğu
envanteri ( EDİ ) parametrelerinin bazılarında YB hastalarına benzer puanlar aldıkları
bildirilmiştir
(mükemmelliyetçilik
ve
beden
memnuniyetsizliği
gibi).
Çalışmaların
bazılarında YB öyküsü olan OKB hastalarında OKB’un daha erken yaşta başladığı, tedaviye
cevabın ve uyumun daha kötü olduğu bildirilmiştir. Bu grup hastalarda YB ve OKB aynı
zamanda gelişse de, YB semptomlarına odaklanma ile OKB’un gözden kaçması olasılığı
artmış olarak bulunmuştur. Ancak çalışmaların çoğunluğunun, retrospektif ve kontrol grubu
kullanmadan yapılmaları yöntemsel kısıtlılıklarıdır. Genelleme için veriler yetersizdir (25,
86, 108, 109).
YB olan OKB hastalarının, yiyecek ve kilo ile ilişkili semptomları haricindeki diğer
OK septomları, OKB hastalarından farklı bulunmamıştır. Araştırmacılar;
çarpıtmalar, rijit kilo inancı gibi kimi özelliklerin
riskini
artırabileceğini.,
iki
bozukluğun
kogniftif
OKB eğilimleriyle kolaylaşarak AN
birlikteliğinin
ortak
bir
hassasiyeti
düşündürebileceğini belirtmişlerdir (41, 86, 108).
1995 yılında 93 yatan kadın YB hastasıyla yapılan bir çalışmada (33 AN, 60 BN )
hastaların % 37’si OKB tanısı almış, sık görülen semptomlar kompulsif temizlenme-yıkama,
kendine ya da başkasına zarar verme düşüncesi ve patalojik kuşku olarak belirtilmiştir. OK
semptomları olan grubun, OK semptomları olmayan gruba göre yeme tutumları daha
patolojik ve EDİ skorları anlamlı yükseklikte bulunmuştur (110).
Halmi ve ark. (1991) 62 kişilik yatan AN hastası ile yaptıkları izlem çalışmasında;
anorektiklerde OKB oranını yaşam boyu için %25.8, çalışma anındaysa % 11.3 olarak
bildirmişlerdir ( 84). K.M.Ranson, W.Kaye, Matsunaga (1999) ise semptomları düzelmiş BN
hastalarında yaşam boyu OKB oranını % 25 olarak vermişlerdir. (106).
Ch.T, J.R.Russel (1997); 35 AN ve 35 BN yatan hastayla yaptıkları çalışmada,
hastalarının % 21’inin OKB tanısını aldığını, bu oranın anorektiklerde
% 37,
bulimiklerdeyse % 3 olduğunu bildirmişlerdir. Vakaların % 86’sında OKB, YB’dan önce
başlamış ve
OKB-YB arası geçen süre ortalama 5.4 yıl olarak bulunmuştur. Çalışmanın
yatan hastalarla yapılmasının OKB oranını artırmış olabileceği tartışılmıştır (111).
G.Milos ve ark.(2002 ), 237( 84 AN, 153 BN) hasta ile yaptıkları çalışmada OKB
komborditesi % 29.5 bulunmuşken, OKB oranı yeme grupları alt tipleriyle ilişkili
bulunmamıştır. OKB birlikteliği, YB süresi ve başlangıç yaşıyla ilişkili bulunmuştur. YB
süresi 7 yıldan fazla olan grupta olmayanlara göre 4.2 kat daha fazla OKB bulunmuştur. YB
49
süresi 9 yıl olanlarda YB başlangıç yaşı 16 bulunmuşken, 5 yıl olanlarda 19 bulunmuştur ve
bu ikinci grupta hiç OKB saptanmamıştır. Sonuçlar YB öyküsünün uzun ve erken yaşta
olmasıyla OKB birlikteliğinin ilişkisi olduğu hipotezlerini desteklemiştir. Çalışmanın
retrospektif veriler
temel alınarak yapılmasından ve kontrol grubu kullanılmamasından
doğan yöntemsel kısıtlılıklarnın olduğu bildirilmiştir (112).
Andreas T.ve ark.(1998), 75 yatmakta olan AN ve BN hastasını alarak yaptıkları 30
ay süreli bir izlem çalışmasında, AN ya da BN hastalarında OKB birlikteliğinin kötü
prognozla anlamlı ilişkisi olmadığını bulmuşlardır. Araştırmacılar açlık ve malnütrasyonun,
biyolojik ya da psikolojik faktörlerin sonucunda OK semptomların artabileceğini, YB’nun
düzelmesi ile OK semptomların da azalacağını saptamışlardır (112).
Kaye, obsesiflik, içe dönüklük, mükemmelliyetçilik, azalmış spontanlık ve stereotipik
davranışlar gibi kimi anorektik özelliklerin artmış serotonin aktivitesine bağlı olduğu
görüşündedir. Kilosunu kazanmış restriktif ve bulimik AN çalışmasında, restriktif grupta
BOS 5- HIAA düzeylerinin daha yüksek olduğunu bildirmiş ve serotonin aktivitesinin
özellikle restriktif grupta obsesyonel özelliklere katkıda bulunabileceği yorumunu getirmiştir.
(41, 42).
OKB’da serotonin fonksiyonlarında olası bozukluklar farklı çalışmalarla
desteklenmiştir. Bu çalışmalarda serotonin markerlerinin kan ve BOS seviyelerinin azaldığı,
arttığı ya da değişmediğini gösteren sonuçlar bildirilmiştir (114 115, 116). Farmakolojik
uyarı çalışmaları OKB hastalarında serotoninerjik ajanlara karşı davranışsal aşırı duyarlılık
(hipersensitivite)
ve
nöroendokrin
yetersiz
duyarlılık
(hiposensitivite)
olduğunu
düşündürtmüştür ( 117, 118, 119, 120). Çalışmaların çoğunluğunda spesifik serotoninerjik
uyaranların OKB belitilerini alevlendirdiği (serotoninerjik reseptörlerde aşırı duyarlılık),
prolaktin ve kortizol yanıtlarının azaldığı (serotoninerjik reseptörlerde yetersiz duyarlılık)
bildirilmiştir (117, 118, 119, 121). YB hastalarında da serotonin aktivitesinde bozuklukların
bildirilmesi ve aralarında pek çok benzerliklerlerin olması, her iki bozukluk için ortak bir
grup belirtinin
ortaya çıkmasına yatkınlık doğuran serotoninerjik disfonksiyonu
düşündürmüştür (122). Serotoninerjik disfonksiyonu destekler en güçlü kanıt ise serotonin
geri alımı inhibitörlerinin OKB tedavisinde etkili oluşlarıdır. Oral m-CPP vererek yapılan
çalışmalarda, çoğu OKB hastasında semptomların geçici olarak alevlendiği bildirilmiştir. Bu
alevlenme nonspesifik anksiyojenik ajanlar verildiğinde oluşmamıştır. Ayrıca m-CPP’ye PRL
cevabı bazı OKB hastalarında körelmiştir. Zıt olarak serotonin agonisti MK-212 verildiğinde
50
OKB semptomlarına etkisi olmamış, ancak PRL cevabı körelmiştir. OKB, düşük kilolu AN
ve yeme nöbetleri sık BN hastalarında D-Fenfluraminine verilen PRL cevabı azalmış, ancak
azalma OKB için OKB’nun ağırlığıyla ters orantılıyken, AN ve BN grubunda böyle bir
ilişkili bulunmamıştır.Bu durum YB ve OKB sırasında sergilenen obsesif kompulsif yapının,
ortak bir serotoninerjik fonksiyon bozukluğundan kaynaklanmadığını düşündürür (102, 118,
123, 124). Sonuç olarak; OKB hastalarında serotonin disregülasyonunun doğası tam olarak
bilinmemektedir ve OKB ile YB arasındaki bağlantıda serotonerjik disregülasyonun temel
olduğunu söylemek için bilgilerimiz yetersizdir (86). OKB ve YB hastalarının serotonin geri
alımı engelleyicilerine benzer cevap vermeleri her iki hastalığında patogenezlerinin de benzer
olduğu anlamına gelmediği ileri sürülmüştür. (102).
FDG’li PET kullanılarak OKB hastalarında fonksiyonel beyin metabolik aktivitesi
incelenmiştir. Çoğu çalışmada orbitofrontal bölgelerde metabolik aktivitede artma, bazı
çalışmalarda da kaudat nukleusta metabolik aktivitede artış bulunmuştur. BN hastalarıyla
yapılan çalışmalarda ise OKB semptomotolojisi olsun ya da olmasın bu alanlarda
metabolizma artışı saptanmamıştır. Normalde sağ hemisferin sol hemisferden fazla olan
metabolik aktivitesinin BN hastalarında olmadığı bulunmuştur. Bu çalışmalar OKB ve BN
arasındaki ilişkiyi desteklememiştir. AN hastalarıyla
yapılan çalışmada bilateral kaudat
nukleusta metabolizma artışı bildirilmiştir. Bu artış kilo alımından sonra kaybolmuştur.
Genelleme için başka araştırmalara gereksinim duyulmaktadır (86).
S. Lee’nin AN ve OKB tedavisine dair bazı temel farkları tartıştığı makalede, AN’li
hastaların tedavi kontratına karşı çıkıp adeta bir güç savaşı yaşattıkları, AN tedavisinde tek
başına davranış terapisinin uygun olmadığı, dinamik oryantasyonlu tedavinin en temel tedavi
yöntemi olduğu belirtilmiştir. OKB tedavisindeyse davranış tedavisi etkin ve temel bir
tedaviyken, dinamik yönelimli tedavilerin temel tedavi olmadığı belirtilmiş, klinik olarak AN
hastasının dirençli, endişesiz ve tasasız “Let me be”iken, OKB hastasının stresli, dehşet ve
yardım arayışı içinde ”let me not be “ olduğu tartışılmıştır (102).
YB hastalarının büyük oranda fiziksel aktif ve egzersiz yapıyor olmaları nedeniyle
egzersiz düzeyinin obsesif-kompulsif belirtilere etkisi de incelenmiştir. AN hastalarının %
75’i fiziksel aktivite ile gıda alımı arasında ters orantı bildirmişlerdir. Yeme kısıtlaması ve
ağır egzersiz birbirini güçlendiren davranışlardır. Fiziksel aktivitede artış iştahı baskılayıcı
etki göstererek yiyicek kısıtlamasını artırır. Ayrıca ağır egzersiz yalnız iştahı baskılamakla
kalmayıp, bireylerde kilo ve görünüme odaklanmayı kolaylaştırmakta ve daha fazla kilo
51
kaybı arzulanmaktadır. Çalışmalarda egzersiz yapan grubun daha fazla obsesi kompulsif
kişilik özellikleri ve eğilimleri gösterdikleri ve hatta obsesif kompulsif skorların egzersiz
düzeyiyle birlikte arttığı bulunmuştur. Açlık, fiziksel aktivite, kilo uğraşı ve obsesif
kompulsifliğin karşılıklı dinamik bir etkileşiminin olduğu ve bu etkileşimin, bazı kadınlar
için YB gelişimi ve devamında rol oynayabileceği bildirilmiştir. Ayrıca gruplar arasında AN
temel
özelliklerinin
farklı
bulunmaması
obsesyonel
farklılığın
psikopatolojiyi
yansıtmayabileceğini düşündürmektedir (125, 126).
Nalini M., W.Kaye (1995) önceki tanıları AN olan ve bir yıldan uzun süredir
iyileşmiş bulunan 20 kadın hastada mükemmelliyetçilik ve obsesif özellikleri değerlendirerek
kontrol grubuyla karşılaştırmışlardır. İyileşmiş hastalarda da EDİ mükemmelliyetçilik
skalası, mükemmelliyetçilik
alt skalalaları ve Y-BOCS skalası puanlarını yüksek
bulmuşlardır. Obsesif kompulsif semptom puanları iyileşmiş hastalarda yüksek bulunmuşsa
da, iyileşmenin puanları anlamlı derecede düşürdüğü de bildirilmiştir. Simetri, kusursuzluk,
sıralama- düzenleme en yaygın obsesif kompulsif semptomlar olarak bulunmuştur. Hastalık
evresine göre hedef semptom bildirimleri arasında farklılık olmayıp, farklılık semptomların
yoğunluğu ve işlevselliği düşürme derecesinde bulunmuştur. Mükemmelliyetçi davranışların
hastalık durumundan bağımsız olduğu ve altta yatan özellikleri yansıttığı ileri sürülmüştür
(127).
Öte yandan OKB birlikteliğinin YB’na özgül olmadığı, diğer birçok psikiyatrik
bozukluğa OKB’nin eşlik ettiğine dair çalışmalar vardır. Hudson ve ark. BN ve MD
hastalarında yaptıkları çalışmalarında, OKB’u BN ve MD grubunda benzer, sağlıklı
kontrollerden ise yüksek olarak bildirmişlerdir (128).
YB ve kişilik ilişkisi karmaşık bir ilişkidir. Kişilik bozukluğu ya da özelliklerinin YB
için yatkınlık yaratıcı faktör olabileceği düşünülmekle birlikte birçok özgül problemin
verilerin yorumlanmasını güçleştirebileceği de ileri sürülmüştür. Adolesanlarda yaşa uygun
olmayan değerlendirme tekniklerinin kullanılması, klinik örneklemlerin küçüklüğü,
örneklemin yatan hasta veya YB kliniklerinden seçilmesi, kişilik değerlendirme
yöntemlerinin farklılığı , self-report bildirilerin çarpıtılması ve inkarı sonuçların gücünü
sınırlamaktadır (129). Hastalığın genç yaşta başlaması, depresyon ve açlığın sonuçları,
hastalık alt tipleri arasında tanıların değişkenliği, geçmeyen-süregiden rezidual problemlerin
varlığı da bunlardandır (130). Ayrıca burada kişilik bozukluğunun boyutunu değerlendirme,
52
kişilik bozukluğun sayısını değerlendirme ve tanısal güvenilirlikteki yetersizlik gibi konular
da tartışmaya açıktır (129).
Yeme Bozukluğu Hastalarında Kişilik Özellikleri
Kişilik özellikleri ve bozukluklarının değerlendirilmesinden elde edilen veriler, YB
hastalarının mizaç ve kişilik eğilimleri bakımından heterojenik olduklarını, AN restriktif
gruptaki bireylerin emosyonel bakımdan kısıtlı, uysal, uyumlu, kontrollü, içe eğilimli ve
mükemmelliyetçi; bulimik anorektiklerin ise daha fazla impulsif, emosyonel tepkili, dışa
dönük ve seksüel aktifliğe daha eğilimli bireyler oldukları konusunda genellikle
uyuşmaktadır. Bu açıdan bakıldığında AN’lıların % 23-80’nin kişilik bozukluğu tanısını
karşılayabilecekleri restriktif anoreksiklerin C kümesi KB tanılarını almaya eğilimliyken,
impulsif kişilik eğilimlerinin bulimik semptomlarla ilişkili olduğu, bulimik anoreksiklerin
daha yaygın kişilik bozukluklarına eğilimli oldukları ve B kümesi KB’nu restriktif gruptan
daha fazla karşıladıkları bildirilmiştir. A kümesi kişilik bozukluğu tanısı ise nadirdir (129,
131, 132).
YB’da KB birlikteliği % 21-97 arasında bildirilmiş, bulimiya sıklıkla B kümesi,
özellikle de borderline kişilik bozukluğu ile ilişkilendirilmiştir.
Ancak bu verilerle
uyuşmayan araştırma sonuçları da vardır (133).
OKKB ve YB arasındaki ilişki açık olmamakla baraber, OKKB prevalansının AN
hastalarında BN hastalarından yüksek, restriktif anoreksiklerde de bulimik anoreksiklerden
daha yüksek olduğunu
bildirir klinik veriler vardır. Verilerde genel olarak
restriktif
anorektikler için OKKB birlikteliği % 3.3- % 60 arasında bildirilmişken, bulimik
anorektiklerde bu oranlar % 0 ile % 13 arasında bildirilmiştir (85). Ancak KB tanılarının
güvenilirliği tartışılabilir. Bazı komponentlerin ( rijitide, mükemmelliyetçilik gibi) OKKB
için ayrı bir kategori oluşturup oluşturmadığı da tam bilinmemektedir (83).
Ch.T, J.R.Russel (1997) hastamede yatan 35 AN ve 35 BN’lı hastanın
premorbidlerinde obsesif kompulsif özellikleri inceleyerek, anorektiklerin %35’inde,
bulimiklerinse % 5’inde
premorbid OKKB bulmuşlardır. Açlığın ekisiyle premorbid
obsesyonel kişilik özelliklerinin şiddetlenebileceği, yatan hastaların alınmış olmasının da
obsesif kompulsifliğin oranını olduğundan fazla çıkarabileceği bildirilmiştir (111).
53
Kilo kaybı ve açlığın etkisiyle içe dönüklük, sosyal inhibisyon, mükemmellikyetçilik
artabilir. Kilo kazanımınden ve düzelmeden uzun süre sonra da belirtilen özelliiklerin devam
edebilieceğine dair veriler vardır. Sonuçların uzun süren AN’nın bıraktığı yitimler nedeniyle
etyolojik değeri olmayabileceği de bildirilmiştir (129, 130, 86).
A.Skodol ve arkadaşlarının yatarak (100) ve ayaktan (1 00) tedavi görmekte olan YB
hastalarını alarak başladıkları beş yıl süreli izlem çalışmasında, yatan hastalarda ayaktan
tedavi gören hastalara göre KB anlamlı yüksek bulunmuştur (%79-%50). AN hastalarında
kaçıngan kişilik bozukluğu yüksek bulunmuş, OKKB oranında ise yükselme saptanmamıştır.
BN ise borderline
KB ile ilişkili bulunarak tıkanırca yeme davranışının impulsifliğin
göstergesi olduğu bildirilmiştir. Araştırmacilar BN ve borderline kişilik ilişkisinin yaşam
boyu devam ettiğini de belirtmişlerdir. KB olan YB hastalarının kronikleşme eğilimlerinin ve
işlevsellik kaybının daha fazla olduğu bulunmuştur. Farklı sonuçların bir yıldan daha az
izlem süresiyle ilgili olabileceği belirtilmiştir (134). 72 YB hastasının karşılaştırıldığı başka
bir çalışmada da KB birlikteliği % 61.8 bulunmuş, restriktif AN kaçıngan KB ile, bulimiya
ise borderline KB ile ilişkilendirilmiştir. İmpulsifliğin bulimik hastaların mizacının bir ifadesi
olabileceği belirtilmiştir (132).
Bat Herpertz D.ve ark 10 yıl izledikleri adolesan AN hastalarının %23.1‘inde KB
bulmuşlardır. AN hastalarında C kümesinden bağımlı ve OK kişilik bozuklukları daha fazla
bulunmuştur. Madde kullanım bozuklukları ise bulimik özellikler ve bulimiya ile
ilişkilendirilmiştir. KB varlığının hastalığın daha şiddetli ve kronikleşme eğilimli olduğunun
göstergesi olduğunu bildirmişlerdir. Yazarlar KB‘nun YB etkisiyle
geliştiği ya da
belirginleştiğini, bulimiklerde de açlığa bağlı kişilik değişikliklerinin olabileceğini, uzun süre
iyiliğini koruyanlardaysa KB oranlarında artma bulunmadığını bildirilmişlerdir (53).
Bulimik bireylerin değerlendirilmelerinde impulsivite ve affektif instabilite , kişiler
arası ilişkilerde duyarlılık ve öz saygılarının düşük olduğu gibi tanımlayıcı özellikler
bildirilmiştir. Bulimik örneklem gruplarında kişilik bozukluğu tanısı % 21-77 arasında
bildirilmiştir. Farklı çalışma sonuçları
bulunmakla birlikte B kümesi kişilik bozukluğu
sıklığının artmış olduğunu bildirir yayınlar çoğunluktadır. Borderline kişilik bozukluğu % 247 arasında bildirilmiştir. Çalışmaların bazılarında bulimik semptomların borderline kişilik
bozukluğuna benzerliğinden ya da depresyonun sıklıkla tanıyı karıştırıcı rolünden dolayı,
bulimiyanın borderline kişilik bozukluğuyla karıştığı öne sürülmüştür. Bazı çalışmalarda ise
bulimik hastalardaki emosyonel disregülasyon ve dürtüsellik gibi bazı davranış paternlerinin
54
büyük oranda borderline kişilik bozukluğunun özellikleri olduğu ileri sürülmüştür. YB
bireylerinde kişilik bozukluğunun, özellikle de borderline kişilik bozukluğunun varlığı,
affektif bozukluklar, intihar girişimleri, aile ilişkilerinin bozukluğu ve yatarak tedavi
gereksinimini oranlarını artırmaktadır. Kişilik bozukluğunun eşlik etmesinin kronikleşmeyle
ilişkili olduğunu bildiren çalışmalar bulunmaktadır. Borderline KB düzeyinin de kötü
prognozla ilişkili olduğu bildiririlmiştir. Ayrıca özellikle B kümesi kişilik bozukluğu
komorbiditesinin psikoterapotik tedaviye uyumu bozucu ve etkinliğini
azaltıcı rolü de
bildirilmiştir. Bu durumun farklı tedavi protokollerine gereksinim doğurduğu bildirilmiştir
(129, 130).
Affektif insitabilite ve impulsivitenin özellikle BN’lı kadınların madde kullanımı olan
alt kümesinde olduğu görülmüştür. Bu veriler AN ve OKKB arasında ailesel transmisyonun
payı olduğunu ve olasılıkla da restriktif AN gelişiminde OKKB’un risk olduğunu; impulsif
ve affektif instabilitenin ise
BN ve madde bağımlılığı gelişmesinde önemli olduğunu
düşündürmüştür (83).
YB hastalarının kendine zarar verici davranışlar açısından risk oluşturduğu çeşitli
yayınlarla bildirilmiştir. Lacey ve Evans kendine zarar verme eğilimli hastalarda impuls
kontrol zayıflığını araştırarak “multi-impulsif kişilik bozukluğu “ tanımını yapmışlardır.
(135). Benzer şekilde YB hastalarında da multiimpulsif KB tanımlanmıştır (136). Çalışmalar
gözden geçirildiğinde; impuls kontrol zayıflığı BN hastalarıyla ilişkili bulunmuşken (136);
self kontrol, emosyonel inhibisyon AN hastalarıyla özellikle de restriktif AN hastalarıyla
ilişkili bulunmuştur. Aşırıı kontrolün restriktif AN için bir risk faktörü oluşturduğu,
BN’lılarda ise impulsif mizacın hastalık gelişimine yardımcı olabileceği düşünülmüştür
(137). Restriktif anoreksiklerde C kümesi KB daha sık görülmüşken, impulsif kişilik
eğilimleri bulimik semptomlarla ilişkili bulunmuştur (132). Çeşitli araştırmalarda
multiimpulsif davranış gösteren BN hastalarının ayrı bir grup oluşturabilecekleri düşünülmüş
ve böyle bir yaklaşım önerilmiştir. Multiimpulsif olan ya da olmayan gruplar semptom
öyküsü ve özellikleri, yeme tutumları, seksüel deneyimler, hastalığın seyri ve sonlanımı
bakımından karşılaştırıldığında birbirleriyle çelişen sonuçlara ulaşılmıştır (136, 138, 139). 67
BN ve 29 AN hastasında yapılan bir çalışmada; bulimiklerin %51, anoreksiklerinse %
28’inde en az bir diğer impulsif davranış saptanmış, multimpulsif bulumiyalıların borderline
kişilik bozukluğu ve duygudurum bozukluklarına daha yatkın oldukları bildirilmiştir (138).
102 BN’lı kadın, 102 başka psikiyatrik hastalıklı ve 204 sağlıklı kontrol grubu ile yapılan
55
çalışmada; BN’lılarda kendine zarar verici davranışlar kontrol gruplarından anlamlı ölçüde
yüksek bulunmuşken, bulimiklerin yalnızca % 6’sında 2 ya da daha fazla alanda kendine
zarar verici davranışlar bulunmuştur. Multiimpulsif davranışların BN ile birlikteliğinin
heterojenik olup ayrı bir BN alt grubu için verilerin yeterli olmadığı bağlamında tartışılmıştır
(139). 376
hastanede yatan YB hastasında (AN,BN, BTA YB) kendine zarar verici
davranışlar, travmatik yaşam olayları, dissosiyatif yaşantılar, impulsif ve obsesif kompulsif
davranışların incelendiği çalışmada, borderline KB olanlar çıkarılarak ve intihar girişimleri
kendine zarar verici davranış olarak ele alınmadan değerlendirildiğinde hastaların
%34.6’sında kendine zarar verici davranışlar bulunmuş, YB grupları arasında ise anlamlı
farklılık bulunmamıştır. Vakaların yaklaşık yarısında kendine zarar verici davranışlar YB‘dan
sonra, % 25’inde de YB ile birlikte başlamıştır. Bu çalışma BN hastalarında kendine zarar
verici davranışlar için riskin daha yüksek olduğunu doğrulamamış, ancak bulimik hastaların
impulsivite skorları daha yüksek bulunmuştur. Kendine zarar verici davranışları olan
hastaların travmatik yaşantılar, disosiyatif yaşantılar, OK düşünce ve davranışları anlamlı
olarak daha yüksek bulunmuştur. Hastalar kendilerine zarar verici davranışların emosyonel
acı, huzursuzluk hislerinin yerine bedensel acı hissetme, kendini cezalandırma, kızgınlığı
azaltma ve bu şekilde kendine yardım anlamı taşıdığını ileri sürmüşlerdir (140). Bazı
çalışmalarda çocukluk çağı cinsel istismarı sonrasında kendine zarar verme davranışları
geliştiği bildirilmiştir (141). İmpulsivitenin psikopatoloji ile ilişkisinin basit olmadığı,
bulimik patolojinin eksternal impulsif davranışlar (çalma vb.), genel psikopatolojininse
internal impulsif davranışlar (kendini yaralama) ile daha fazla ilişkili olduğu bildirilmiştir
(142). AN alt tiplerinde impulsiflik ve prognozun incelendiği 136 tedavi görmüş restriktif ve
bulimik tip AN hastası, 8-12 yıl izlenerek her iki grup arasında madde kullanımı, kleptomani,
intihar girişimi, borderline KB, iyileşme, relaps ve mortalite oranları değerlendirilmiş ve
aralarında farklılık bulunmamıştır. Bulgular impulsivite ve prognozun günümüz tanı
tipleriyle ilişkili olduğunu desteklemeyerek, restriktif AN’nın, AN için ayrı bir alt gruptan
ziyade bir evre oluşturduğunu düşündürmüştür (143). Ancak bu araştırmayla çelişen yayınlar
da mevcuttur. 166 restriktif AN, 78 bulimik AN ve 151 BN hastasının karşılaştırıldığı bir
çalışmada; restriktif AN ve BN grubu arasında kişilik farklılıklarının belirgin olduğu, bulimik
AN hastalarınınsa BN hastalarına benzer kişilik özellikleri göstermeye eğilimli oldukları
bildirilmiştir. Çalışmada bulimiklerin impulsivite, savurganlık, heyecan arayışı skorları
restriktif anoreksiklerden yüksek bulunmuştur (144).
56
112 kentsel bölgede yaşayan BN’lı kadında kendine zarar verici davranışlar ve madde
kullanımı incelenerek, hastaların %28’inde madde kullanımı, %40’ında kendine zarar verici
davranışlar ve madde kullanımı bildirilip, bunların da % 80’inde birden fazla davranış
sorunları bulunmuştur. Birden fazla davranış sorunlqrı olanların düzenli çalışması, evli ya da
düzenli bir ilişkileri olması olasılığının azaldığı, ancak alkol kullanım bozukluğu olan bir
aileden gelme ve cinsel istismar öyküsü vermeleri olasılığının arttığı bildirilmiştir (141).
Drew W.ve ark (2001) YB‘nun kendi aralarında kişilik profillerine göre alt gruplara
ayrılmasının daha uygun olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Araştırmacılara göre, dürtüsellik ve
emosyonel disregülasyonun belirgin olduğu hastalar için YB semptomları da dürtüselliğin
örneği olup bulimik davranış emosyonel regülasyonun adaptif olmayan bir yoludur. Öte
yandan mükemmelliyetçi, kontrollü, işlevsellikleri iyi olan ve çoğunluğu
bulimiya
hastalarının oluşturduğu bir grup da olup, kişilik patolojilerinin daha az olduğu, kaygılı,
depresif ve obsesif olmaya eğilimli oldukları bulunmuştur. Diğer bir grup hastadaysa aşırı
kontrol, emosyonel kısıtlılık, sosyal izolasyon bildirilmiştir ki, bu grubun
anorektik
semptomları daha belirgin olup, yeme bozulkuğu semptomları yaşamın diğer alanlarındaki
kısıtlanmanın va haz inkarının bir parçasıdır. Bu grup, kişilik özellikleri bakımından kaçıngan
ya da şizoid eğilimli bulunmuştur. Yazarlar bulimik sendromların dürtüsel davranışın örneği
olup olmayacağının kişilik profiline bağlı olabileceğini, emosyonel disregulasyonlu dürtüsel
bulimikler için bulimik semptomlar duyguları dengelemenin adaptif olmayan bir yoluyken,
iyi işlevsel bulimiklerin yeme davranışlarının dürtüsel davranış anlamında olmayabileceğini
tartışmışlardır. Sonuç olarak, veriler YB semptomlarının dürtü ve duygu regülasyonunu
sağlamanın bir yolu olduğunu düşündürmüştür. Bu nedenle YB hastalarını tedavi ederken,
yeme davranışı kalıplarını değiştirmek ve besinlerle ilgili tedavi sığ bir tedavidir.
Semptomlara odaklanmış tedavi yöntemleri kişilik yapısını gözden kaçırabilir. Aslında kişilik
bozukluğu tanıları konusunda en azından YB için sorunlar olduğu, açık şekilde kişilik
patolojileri olan bazı hastaların KB ekseninde tanı alamadıkları gibi , eksen 1 tanısını da
karşılayamadıkları ve çoğunluğu oluşturan bu grubun tanısal eksende belirtilmesinde
sorunların olduğu bildirilmiştir (133).
Son söz olarak; S. Channon ve W.P.DeSilva yayınladıkları makalede, YB’nun çok
sayıda
nedenden
kaynaklanan,
multifaktöriyel
orjinli
bir
bozukluk
olduğunu
belirtmişlerdir.Yazarlara göre; sendrom kesitsel olarak uniformdur ve hastanın davranış şekli
renkli psikopatolojik tabloya rağmen tekdüzedir. Hastalığın seyri sırasında psikopatalojik
57
çekirdek sendromu stabil olmasına rağmen, semptomatoloji psikotik, depresif ve değişken
nonpsikotik durumlara doğru dönüşüm eğilimi içindedir. Depresif sendromlar, impulsif,
streotipik, obsesif kompulsif sendromlar; bağımlılık semdromları hezeyan ve hülisünatuar
özellikleri de içerebilen psikotik epizodlar temel sürece dahil olurlar. Hastalığı başlatıcı ve
devam ettirici psikopatalojik faktörler, biyolojik faktörlerle karmaşık etkileşimde olup, neden
sonuç ilişkisi gözden kaçırılmamalıdır. Kesitsel semptomatolojiye bakarak bu durumu diğer
bozukluklar içinde sınıflandırmak sorunlara yol açabilir. Bu heterojen tablolar temel
hastalığın patofizyolojisine ait özelliklerdir. Gelecekteki snıflamaların kesitsel
gözlenen özelliklere dayanan tanıları aşmak zorunda olduğu vurgulanmıştır(107).
58
olarak
GEREÇLER:
1. Yeme Tutum Testi: ( Eating Attitudes Test) :
değerlendirmek)
Yeme Bozukluğu olan hastaları
amacıyla 1979’da D:M: Garner ve P.E. Garfinkel tarafından
geliştirilmiştir. Test 40 maddelik kendini değerlendirme ölçeği olup altı dereceli Likert
tipinde yanıtlanmakta ve 11 ile 70 yaşları arasında kullanılabilmektediir. Klinik
değerlendirmede daha ayrıntılı bilgi sağladığı gibi tedavi sonucu ortaya çıkan değişiklikleri
de belirlemektedir. Öte yandan ölçek hastalık için yüksek risk oluşturan topluluklarda YB
hastalarını belirlemek için bir tarama aracı olarak da kullanılmaktadır. Türkiye’de ölçeğin
güvenilirlik-geçerlilik çalışması Savaşır ve Erol (1989) tarafından yapılmıştır (146, 147).
2. DSM-IV TR Eksen I Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Formu
(Structured Clinical Interview for DSM-IV TR) : SCID-I AN, BN, OKB, Alkol ve
Madde Kullanım Bozuklukları Modüleri Spitzer, Gibbon ve Williams tarafından 1987’de
geliştirilen ve 1994’te DSM-IV, 2000’de DSM-IV-TR için uyarlanan tanısal görüşme
formu. Deneklerde alkol ve diğer madde kullanım bozukluklarını araştırmak amacıyla
kullanıdı. Formun Türkçe versiyonu Sorias, Saygılı ve ark. tarafından 1988’de
hazırlanmıştır (10, 11).
3. DSM-IV
Eksen II Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Formu
( Structured Clinical Interview for DSM-IV) : SCID-II Kişilik Bozuklukları Modüllleri
Spitzer, Gibson, Williams tarafından
uyarlanan tanısal
1987’de geliştirilen ve
1994’te DSM-IV için
görüşme formu. Deneklerde kişilik bozukluğu varlığını araştırmak
amacıyla kullanıldı. Formun Türkçe versiyonu Sorias, Saygılı ve ark. tarafından 1988’de
hazırlanmıştır (10).
4. Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (Y-BOCS)
BOCS Semptom Kontrol Listesi:
ve Y-
Deneklerde obesif kompulsif belirtilerin türü ve
şiddetini ölçmek amacıyla, Goodman, Price, Rassmussen tarafından 1989 yılında
geliştirilen toplam 19 maddeden oluşan ancak toplam puanın saptanması sırasında yalnızca
ilk 10 maddenin ( madde 1b ve madde 6b dışında) kullanıldığı, görüşmecinin
59
değerlendirdiği
yarı yapılandırılmış bir görüşme
formudur. Türkiye’de güvenilirlik-
geçerlilik çalışmasını Karamustafalıoğlu OK., Üçışık A.M., Erkmen H. tarafından 1993
yılında
yapılmıştır.Türkiye’de
yapılan
çalışmada
kesma
puan
hesaplanmamıştır.
Karşılaştırılmalı çalışmalarda kullanılması önerilmektedir (148, 149).
5. İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği: Lubrosky tarafından geliştirilen SağlıkHastalık Derecelendirme Ölçeği’nin gözden geçirilmiş biçimi Spitzer ve arkadaşları
tarafından geliştirilmiş ve Genel Değerlendirme Ölçeği (Endicott ve ark., 1976) adı
verilmiştir. Genel Değerlendirme Ölçeği’nin yeniden uyarlanmış bir biçimi İşevselliğin
Genel Değerlendirmesi olarak DSM-III-R kapsamına alınmıştır. Genel İşlevsellğin eksen
V’de belirtilmesi DSM-IV-TR’de de İşlevselliğin Genel Değerlendirmesi ölçeği
kullanılarak yapılır. Eksen V’de de 1-100 arasındaki İGD derecesi ve parantez içinde ne
zaman için geçerli olduğu belirtilir. Bu araştırmada derecelendirilen başvuru sırasındaki
işlevsellik düzeyidir.
6. Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu: Deneklerde yaş, medeni durum, meslek,
çalışma durumu, aile özellikleri gibi sosyodemografik özellikleri belirlemenin yanı sıra;
hastalık süresi, tedavi süre ve şekli, kilo öyküsü, egzersiz sıklığı, alkol ve diğer madde
kullanımı, kendine zarar verici eğilimleri, aile öyküsünde psikiyatrik hastalıklar ve PAM
kullanımını belirlemek amacıyla yazar tarafından hazırlanan yarı yapılandırılmış bir
gürüşme formu kullanılmıştır.
60
YÖNTEM:
Çalışmaya Nisan 2003-Haziran 2004 tarihleri arasında BRSHH Nevroz Kliniği, İ.Ü.
ve M.Ü.Tıp Fakültesi Psikiyatri Klinikleri, özel psikiyatristrlere başvuran ya da tedavisi
sürdürülmekte olan AN ve BN’lı kadın hastalar arasından çalışma hakkında bilgilendirilip
katılmayı kabul edenler alındı. 16 AN ve 18 BN’lı hastadan oluşan grubun yaşları 18-36
arasındaydı. Hastaların 7’sini yatan YB hastaları oluşturmaktaydı. Okur yazar olmayanlar,
mental kapasitesi uygun olmayanlar,
fiziksel durumu işbirliğine engel olanlar, psikotik
bozukluğu olanlar çalışma dışı tutuldu. Kontrol grubu hasta grubuna yakın sosyodemografik
özellikleri olan, yeme bozukluğu ya da sorunları olmayan, daha önce psikiyatrik başvurusu
ve bilinen bir psikiyatrik hastalığı olmayan, normal vücut ağırlığında 34 kadından
oluşturuldu.
AN,BN,OKB, alkol ve diğer madde kullanım bozuklukları tanıları DSM-IV
kriterlerine göre düzenlenmiş olan yapılandırılmış görüşme formu SCID-I kullanılarak
kondu. Görüşmeler SCID-I kullanımı konusunda deneyimli tek bir kişi tarafından yapıldı.
Yeme tutum testi için kesme puanı Garfinkel’in önerdiği gibi 30 olarak alındı.Tüm deneklere
obsesif-kompulsif belirtileri değerlendirmek amaçlı Y-BOCS ve Y-BOCS semptom kontrol
listesi verildi. Kişilik bozukluğu tanıları
DSM-IV kriterlerine göre düzenlenmiş olan
yapılandırılmış görüşme formu SCID- II kullanılarak kondu. Görüşme sırasında deneklerin
sosyoekonomik durumları, anne-babalarına ait özellikler, alkol-madde kullanımı, kendine
zarar verici eğilimler, ailelerinde alkol-madde kullanımı ve psikiyatrik hastalıkları araştırıldı.
Hasta grubunda ayrıca hastalığın başlangıcı, süresi, tedavi başvurusu, tedavinin şekli gibi
hastalığa ve tedaviye ait bazı özellikler araştırılarak yeme bozukluğu grupları arasında
karşılaştırmalar yapıldı.
61
İSTATİKSEL DEĞERLENDİRME:
İstatistikler, SPSS yazılım proğramı kullanılarak hesaplandı. Çalışmada yer alan tüm
değişkenlere ait hasta ve kontrol alt gruplarında tanımlayıcı istatistik ölçütlerini içeren
tablolar oluşturuldu. Eldeki ölçümsel verilerde hasta ve kontrol kıyaslamaları student’s testi
ile yapıldı. Varyansların farklı olması veya denek sayısı düşük olduğu durumlarda alternatif
olarak Mann-Whitney U testi de aynı tip kıyaslamalar için kullanıldı. AN ve BN gruplarının
değerlendirilmesinde ise ikili kıyaslamalar için yine student’s t testi ve Mann-Whitney U
testi kullanıldı. Değişkenler arası ikili ilişkilerin yorumlanmasında ise Spearman ve Kendal
tau-b korelasyon katsayıları kullanıldı. Nominal veya ordinal değişkenlere ait biyoistatistiksel
değerlendirmeler ise sıklıklar ve yüzde oranlar temelinde Pearson ki-kare (X2) ve Fisher kesin
olasılık testleri ile yapıldı. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi.
62
BULGULAR
Yeme Bozukluğu ve Kontrol Grupları Arasında Karşılaştırmalar
Sosyodemografik Özellikler:
Yeme bozukluğu vakaları 18-37 yaşları arasında ve yaş ortalamaları 23,02 +/- 4.34;
kontrol grubu 18-28 yaşları arasında ve yaş ortalamaları 22.6 +/- 3.07 olarak bulundu. Yeme
bozukluğu grubunda bulunan bir evli vaka dışında her iki grupta bekar kadınlardan
oluşmuştu. YB vakalarının % 29.4’ü lise ve temel eğitim, % 70.6’sı yükseköğrenim görmüş
ya da görmekte iken; kontrol vakalarının % 53.2’si lise ve temel eğitim, % 46.9’u
yükseköğrenim görmüş ya da görüyorlardı. Yaş, medeni durum ve eğitim düzeyleri
bakımından yeme ve kontrol grubu arasında anlamlı
fark yoktu. Yeme bozukluğu
grubundakilerin % 48.5 öğrenci, % 15.2’si işsiz; kontrol grubundakilerin % 38.2’si öğrenci,
% 29.4’ü memur ve % 2.9’u (bir kişi) işsizdi. Her iki grubun meslek dağılımları arasında
anlamlı fark vardı (p=0.02). Yeme bozukluğu vakalarının % 82.4’ü; kontrol grubu
vakalarının % 79.4’ü anne ve/veya baba ve/veya kardeşleriyle yaşıyordu ve aralarında
anlamlı fark yoktu. YB grubundakilerin % 73.5’i yaşamının büyük bölümünü büyük kentte
geçirmiş, bir kişi dışında diğerleri büyük kentte oturmakta ve % 41.2’si aile ile birlikte göç
tanımlamışlardı. Yaşamının büyük bölümünü geçirdiği yer, oturduğu yer ve göç durumları
yeme bozukluğu ve kontrol vakaları arasında anlamlı farklılık saptanmadı.
Yeme bozukluğu grubundan üç kişi (%8.8) tek çocuk, % 52.9’u iki kardeşken; kontrol
grubunda tek çocuk olan yoktu ve % 64.7’si üç ya da üçten fazla kardeştiler. Yeme
bozukluğu grubunda kardeş sayısı anlamlı derecede düşüktü (p=0.038).
Yeme bozukluğu olgularında babalarınn çoğunluğu (%52.9) yükseköğrenim
görmüşken kontrol grubu babalarının çoğunluğu (64.7) temel eğitim görmüşlerdi ve arada
anlamlı fark vardı (p=0.009). Yeme bozukluğu grubunda annelerin çoğunluğu (58.8) lise ve
üstü eğitimliyken kontrol grubu annelerinde bu oran %18.2 olup aralarındaki fark anlamlıydı
(p=0.002). Her iki grupta da anne meslekleri arasında anlamlı fark bulunmamışken, baba
meslekleri yeme bozukluğu grubunda serbest-kendi işi kontrol grubunda işçi ağırlıklıydı ve
aralarında anlamlı fark vardı (p=0.037).
Yeme bozukluğu vakalarının yarısı, kontrol vakalarınınsa % 26.5’i gelir durumlarının
iyi olduğunu bildirdiler. Gelir durumu
her iki grup arasında anlamlı ölçüde farklıydı
(p=0.05).
63
Hastalıkla İlgili Veriler:
İGD ölçeğine göre yeme bozukluğu vakalarının puanları 41-81 arasında ve
ortalamaları 59.23 +/- 14.24 iken, kontrol vakalarının puanları 61-91 arasında ve ortalamaları
82.76 +/- 9.03 idi. Hasta grubunda işlevsellik ileri derece anlamlılık düzeyinde düşüktü
(p<0.001)
Kontrol grubu vakalarının beden kitle indeksleri (BMİ) 18.7-23.9 arasında ve ortalama
20.62 +/- 1.53 iken yeme bozukluğu grubu vakalarında BMI 11.8-27.3 arasında ve
ortalamaları 17.55 +/- 3.52 olarak bulundu. Yeme bozukluğu vakalarının BMI’leri kontrol
grubundakilere göre ileri anlamlılık düzeyinde düşüktü (p<0.001 ) (Tablo I)
Tablo-I
İGD Puanları
(Eksen V)
BMI
GRUPLAR
N
MEAN
SD
SONUÇ
KONTROL
HASTA
KONTROL
HASTA
34
34
34
34
82.765
59.235
20.619
17.551
9.035
14.242
1.538
3.521
z=5.89 p<0.001 *
z=4.32 p<0.001 *
Kontrol grubu vakalarından hiçbirinde psikoaktif madde kullanımına
rastlanmamışken, yeme bozukluğu vakalarının dördünde (%11.8) psikoaktif madde kullanımı
olup, ancak aralarındaki fark istatistiki anlamlılığa ulaşmamıştı (p=0.11). Psikoaktif madde
kullananlardan üçünde alkol kötüye kulanımı, birinde alkol-uyarıcı-esrarı içeren karışık
madde kötüye kullanımı vardı.
İntihar girişimi ya da düşüncesi kontrol grubu vakalarının hiçbirinde bildirilmemişken,
hasta grubundan dört kişide saptandı. Bunlardan üçü bir kez, biri iki kez ilaç alarak birden
fazla suisid girişiminde bulunmuştu. Kontrol ve hasta grupları arasında anlamlı fark
bulunamadı (p=0.11). Hasta grubunda (görüşme tarihlerinde) suisid düşünceleri olan beş kişi
(%14.7) vardı ve kontrol grubu vakalarına göre anlamlı ölçüde fazlaydı (p=0.05).
Kendine zarar verici davranışlar kontrol grubu vakalarında yokken; yeme bozukluğu
vakalarının sekizinde (% 23.5) saptandı ve aralarındaki fark anlamlıydı (p=0.005). Hasta
64
grubunun üçünde vücuduna zarar verme-parasuisidler, birinde güvenli olmayan cinsel
ilişkiler, dördünde bunlara ek olarak aşırı para harcama, çalma ve tehlikeli şartlarda araç
kullanmayı da içeren kendine zarar verici davranışlar vardı (Tablo VII).
İntihar girişimi, PAM kullanımı ve kendine zarar verici davranışlar gibi impuls kontrol
güçlüğünü düşündüren davranışlar kontrol grubu vakalarının hiçbirinde bulunmamışken,
yeme bozukluğu vakalarından 10 kişide (%29.4) bu tür davranışlardan biri ya da fazlası
saptandı. Aralarındaki fark ileri derece anlamlıydı (p<0.001).
Kontrol grubunda ağır egzersiz yapan vaka yokken, yeme bozukluğu grubunda dört
kişi (%11.8) düzenli ağır egzersiz yaptıklarını bildirdiler. Bununla birlikte aralarındaki fark
istatistiki açıdan anlamlı değildi (p=0.11).
Kişilik Özellikleri:
Kontrol ve yeme bozukluğu gruplarında paranoid ve şizotipal kişilik bozukluğu
vakalarına rastlanmadı. Yeme bozukluğu grubundan bir kişide (%2.9) şizoid kişilik
bozukluğu saptandı, ancak gruplar arası fark anlamlı değildi.
Histrionik kişilik bozukluğu yeme bozukluğu grubundan beş (% 14.7) kontrol
grubundan bir kişide; YB grubunda narsisistik KB üç (%8.8), bordeline KB üç (%8.8) kişide
bulunurken, kontrol grubunda bulunmadı. Antisosyal kişilik bozuklukluğuna her iki grupta da
rastlanmdı. Yeme bozukluğu ve kontrol vakaları arasında B kümesi kişilik bozukluğunun alt
grupları arasında anlamlılığa ulaşan farklılık oluşmadı. Yeme bozukluğu vakalarından sekiz
kişide (%23.5) B kümesinden bir ya da fazla kişilik bozukluğu bulunmuş ve bu oran kontrol
grubuna göre anlamlı ölçüde yüksekti (p=0.02).
Kaçıngan kişilik bozukluğu kontrol grubundan bir, yeme bozukluğu grubundan iki
kişide; bağımlı kişilik bozukluğu kontrol grubunda bir kişide, obsesif-kompulsif kişilik
bozukluğu yeme bozukluğu grubundan bir kişide bulundu. C kümesinden bir ya da daha
fazla kişilik bozukluğu kontrol grubunda bir, yeme bozukluğu grubunda ise üç (%8.8) kişide
saptandı. Aralarında istatistiki açıdan anlamlı farklılık yoktu (p=0.61).
Kişilik bozukluğu; kontrol grubu vakalarından iki (%5.9), yeme bozukluğu
vakalarından on bir (%32.4) kişide bulundu ve aralarında anlamlı fark vardı (p=0.004).
Kişilik bozukluklu vakaların kontrol grubunda bir, hasta grubunda dördü (%11.8) birden
fazla kişilik bozukluğu tanısını karşıladı, ancak aralarındaki farklılık istatistiki açıdan
anlamlılığa ulaşmadı (p=0.36) (Tablo II).
65
Tablo-II
YEME
BOZUKLUĞU
N=34
KİŞİLİK
BOZUKLUĞU
A KÜMESİ
Paranoid
Şizoid
Şizotipal
B KÜMESİ
Histerionik
Narsistik
Borderline
Antisosyal
C KÜMESİ
Kaçıngan
Bağımlı
OKKB
BTA KB
A KÜMESİNDEN
K.B.
B KÜMESİNDEN
K.B.
C KÜMESİNDEN
K.B.
EN AZ BİR K.B.
BİRDEN FAZLA
K.B.
*p=0.02
KONTROL
N=34
N
%
N
%
0
1
0
0.0
2.9
0.0
0
0
0
0.0
0.0
0.0
5
3
3
0
14.7
8.8
8.8
0.0
1
1
0
0
2.9
2.9
0.0
0.0
2
0
1
0
5.9
0.0
5.9
0.0
1
1
0
0
2.9
2.9
0.0
0.0
1
2.9
0
0.0
8
23.5 *
1
2.9
3
8.8
1
2.9
11
34.4 **
2
5.9
4
11.8
1
2.9
**p=0.004
Obsesyon-kompulsiyon değerlendirmesi
Kontrol grubu vakalarının Y_BOCS obsesyon alt toplam puanları 0.0-3.0 aralığında ve
puan ortalamaları 0.79 +/- 0.951; Y_BOCS kompulsiyon alt toplam puanları 0.0- 3.0 arasında
ve ortalama puanları 0.82 +/- 1.09; Y_BOCS toplam puanı 0.0-6.0 arasında ve ortalaması
1.59 +/- 1.92olarak bulundu. Yeme bozukluğu vakalarının Y-BOCS obsesyon alt toplam
puanları 0.0-7.0 arasndaı ve 1.03 +/- 1.69 ortalama değerlerinde; Y-BOCS kompulsiyon
toplam puanları 0.0-11.0 arasında ve ortalama puanları 1.41 +/- 2.59; Y-BOCS toplamı 0.066
18.0 arasında ve ortalamaları 2.51 +/- 4.30 olarak bulundu. Yeme bozukluğu grubu
vakalarının ikisi OKB tanısını karşılarken kontrol grubu vakalarında OKB tanısını karşılayan
olguya rastlanmadı. Her iki grup arasında Y-BOCS puanları ve OKB tanısı bakımından
anlamlı farklılık bulunmadı P=0.21) (Tablo III).
Yeme Tutum Testi :
Kontrol grubunun ETT puanları 1.0-35.0 arasında ve ortalamaları 14.15 +/- 7.23 iken
yeme bozukluğu grubunun ETT puanları 16.0-91.0 arasında ve ortalamaları 51.44 +/- 20.1
bulundu. Her iki grup puanları arasındaki fark, beklenebileceği gibi, ileri derecede
anlamlıydı (p<0.001) (Tablo III).
Tablo-III
Y-BOCS
OBSESYON
Y-BOCS
KOMPULSİYON
Y-BOCS
TOPLAM
ETT
KONTROL
HASTA
KONTROL
HASTA
KONTROL
HASTA
KONTROL
34
34
34
34
34
34
34
0.794
1.029
0.823
1.411
1.588
2.515
14.151
0,946
1.696
1.086
2.595
1.924
4.302
7.233
HASTA
34
51.441
20.085
z=0.05 p=0.96
z=0.72 P=0.48
z=0.54 p=0.59
z=6.54 p<0.001 *
*p< 0.001
Aile Öyküsü:
Kontrol grubu vakalarının üçünün (%8.8), hasta grubu vakalarının on ikisinin
(%35.3) 1.derece yakınlarında psikiyatrik hastalık öyküsü vardı ve
hasta grubunun
yakınlarındaki fazlalık ileri derecede anlamlıydı (p<0.001). Kontrol grubu yakınlarının
üçünde (%8.8) depresif bozukluk tanımlanırken; hasta grubu yakınlarının sekizinde depresif
bozukluk (%23.5), bir kişinin annesinde genelleşmiş anksiyete bozukluğu, bir kişinin
babasında panik bozukluğu (%5.9), birinin kardeşinde şizofreni (2.9) ve birinin de ablasında
bulimiya nervoza (%2.9) bildirildi. Kontrol grubunun birinci derece yakınlarının birinde alkol
kullanım bozukluğu varken, hasta grubu birinci derece yakınlarının
sekizinde alkol
bağımlılığı ya da kötüye kullanımı bulundu ve aralarındaki fark anlamlıydı (p=0.02).
67
İkinci derece yakınlarında psikiyatrik hastalık; kontrol grubundan iki, hasta grubundan
beş kişinin yakınlarında bildirildi ve aralarında anlamlı farklılık bulunmadı. Hasta grubu
İkinci derece yakınlarında bildirilen psikiyatrik hastalıkların tamamı depresif bozukluklar
grubundan idi (%14.7). Kontrol grubu ikinci derece yakınlarından iki, hasta grubu ikinci
derece yakınlarından üç kişide alkol kötüye kullanımı ya da bağımlılığı olup aralarında
anlamlı farklılık yoktu.
Hasta grubu 1. derece yakınlarından bir kişide (kardeş) intihar girişimi bildirildi, ancak
kontrol ve hasta grubu yakınları arasında intihar girişimi açısından anlamlı fark bulunmadı
(Tablo IV).
Tablo-IV
YEME BOZUKLUĞU
N=34
KONTROL
N=34
BİRİNCİ DERECE YAKINLAR
N
%
N
%
HERHANGİ BİR PSİKİYATRİK
BOZUKLUK
12
35.3 **
3
8.8
8
23.5
3
8.8
2
5.9
0
0.0
0
0
1
1
0.0
0.0
2.9
2.9
0
0
0
0
0.0
0.0
0.0
0.0
8
23.5 *
1
2.9
1
2.9
0
0.0
Duygudurum Bozukluğu
Anksiyete Bozukluğu (OKB
Hariç)
OKB
AN
BN
DİĞER
ALKOL MADDE KULLANIM
BOZUKLUKLARI
İntihar Girişimi
*p= 0.02 **p<0.001
Yeme Bozukluğu Grupları Arasında Karşılaştırmalar:
Sosyokültürel Özellikler:
Hasta grubu 16 AN (11 kısıtlayıcı, 5 bulimik tip), 18 BN vakasından oluşmuştu. AN
grubunun yaş aralığı 18-37 ortalamaları 23.3 +/- 5.5; BN grubunun yaş aralığı 18-30
ortalaması 22.8 +/- 3.1 idi. Grupların yaş dağılımları arasında anlamlı fark yoktu. AN
grubunun biri evliydi. AN ve BN grupları arasında medeni durum, eğitim , meslek, kimlerle
68
yaşadıkları, yaşamlarının çoğunluğunu geçirdikleri ve oturdukları yer, göç öyküsü açısından
anlamlı farklılık yoktu.
Her iki grup arasında kardeş sayısı, baba eğitimi ve mesleği, anne eğitimi ve mesleği
aile ilişkilerinin niteliği ve gelir durumları açısından anlamlı fark yoktu.
Hastalığa ait özellikler:
Yeme bozukluğu vakalarının hastalık süreleri 6 ay ile 12 yıl arasında ve ortalamaları
43.44 +/- 31.4 ay olarak bulundu. AN ve BN grupları arasında hastalık süreleri istatistiki
açıdan farklı değildi (p=0.96). Hastalığın başlama yaşı ortalaması 19.60 +/- 3.62 olup bu
değer AN grubundakiler için 20.18 +/- 4.44, BN grubundakiler için 19.08 +/- 2.72 olarak
bulundu. Aralarında anlamlı fark yoktu (p=0.38)
İGD ölçeğine göre işlevsellik düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi
(p=0.61).
AN vakalarının BMI’leri 11.6-17.4 arasında ve ortalama 14.75 +/-1.81; BN
vakalarının BMI’leri 17.8-27.3 arasında ve ortalama 20.18 +/- 2.55 olarak bulundu. Her iki
grup arası BMI’ler ileri derece anlamlı farklıydı (p<0.001). Yeme bozukluğu başlamadan
önceki BMI’leri 17.5-32.5 arasında ve ortalama 21.94 +/- 3.61 bulunmuştur. Hastalık öncesi
BMI açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştırr (p=0.87) (Tablo V).
69
Tablo- V
YAŞ
HASTALIK
BAŞLANGIÇ
YAŞI
HASTALIK
SÜRESİ (ay)
TEDAVİYE
KADAR GEÇEN
SÜRE (ay)
İGD PUANLARI
(Eksen V)
BMİ
HASTALIK
ÖNCESİ BMİ
ETT
TANI
GRUBU
N
MEAN
SD
SONUÇ
AN
BN
AN
16
18
16
23.31
22.78
20.18
5.51
3.12
4.44
t=0.34 p=0.74
BN
18
19.08
2.72
AN
BN
AN
16
18
16
43.81
43.11
20.94
40.42
31.43
19.25
BN
18
29.33
26.10
AN
BN
AN
BN
AN
BN
AN
BN
16
18
16
18
16
18
16
18
57.87
60.44
14.75
20.19
22.05
21.84
57.00
46.50
14.48
14.34
1.81
2.55
4.66
2.38
18.36
20.75
t=0.88 p=0.38
t=0.06 p=0.96
t=1.06 p=0.30
t=0.52 p=0.61
t=7.03 p<0.001*
t=0.17 p=0.87
t=1.55 p=0.13
AN vakalarının hiçbirinde psikoaktif madde kullanımına rastlanmamışken, BN
vakalarının dördünde (%22.2) psikoaktif madde kullanımı vardı, aralarındaki fark istatistiki
anlamlı değildi (p=0.11). Psikoaktif madde kullanan BN’lilerin üçünde alkol kötüye kulanımı
(%75), birinde alkol-uyarıcı -esrar içeren karışık madde kötüye kullanımı saptandı
(Tablo IV).
Tablo VI
AN
N=16
ALKOL VE
DİĞER MADDE
KULLANIM
BN
N=18
TOPLAM
N=34
N
%
N
%
N
%
0
0.0
3
16.6
3
8.8
70
BOZUKLUKLARI
Alkol
Esrar
Uyarıcı
Opioid
Diğer
Karışık
0
0
0
0
0
0
0.0
0.0
0.0
0.0
0.0
0.0
0
0
0
0
1
4
0.0
0.0
0.0
0.0
5.6
22.2
0
0
0
0
1
4
0.0
0.0
0.0
0.0
2.9
11.8
İntihar girişimi AN grubundan bir, BN grubundan üç kişide (%16.7) bildirildi. BN
vakalarından birinde, intihar girişimleri birden fazlaydı. Aralarındaki farklılık anlamlı değildi
(p=0.54). Suisid düşünceleri açısından da her iki yeme bozukluğu grubu arasında farklılık
bulunamadı.
AN grubundan bir kişide çalma şeklinde kendine zarar verici davranış varken, BN
grubundan 7 kişide (%38.9) kendine zarar verici davranışlar bulundu ve BN grubu
vakalarının kendilerine zarar verme eğilimleri anlamlı fazlaydı (p=0.04). BN grubunun
üçünde vücuduna zarar verme-parasuisidler (%16.7), dördünde yukarıdakilere ek olarak aşırı
para harcama, çalma, güvenli olmayan cinsel ilişkileri de içeren kendine zarar verici
davranışlar vardı (%22.2) (Tablo VII).
Tablo-VII
AN
N=16
BN
N=18
TOPLAM
N=34
N
%
N
%
N
%
1
6.3
7
38.9 *
8
23.5 **
0
0.0
3
16.7
3
8..8
Güvenli Olmayan Cinsel ilişkiler
0
0.0
0
0.0
0
0.0
Diğer (Tehlikeli şekilde araç
kullanma, Aşırı para harcama,
1
6.3
0
0.0
1
2..9
KENDİNE ZARAR VERME
DAVRANIŞLARI
Bedenine Zarar Verme,
parasuisidler
71
Çalma, Kumar oynama)
Karışık
0
0.0
4
22.2
4
11.8
*p=0.04 **p=0.005
AN grubundan iki kişi (%12.5), BN grubundan sekiz kişide (%44.4) impuls kontrol
güçlüğünü gösteren davranışlardan en az biri bulundu ve BN grubunda impuls kontrol
güçlüğü anlamlı ölçüde yüksekti (p=0.04).
AN grubunda ağır egzersiz yapan üç kişi (%18.8) bulunuyorken, BN grubunda bir kişi
ağır egzersiz yapmaktaydı. Gruplar arası anlamlı farklılık yoktu (p=0.32).
Kişilik özellikleri:
AN vakalarından birinde şizoid kişilik bozukluğu (%6.7) bulunmuş, BN grubu ile
karşılaştırıldığında anlamlı farklılık oluşturmamıştır (p=0.47)
Histrionik kişilik bozukluğu AN grubunda bulunmamışken, BN grubundan beş kişide
(%27.8) bulundu ve BN grubunda anlamlı ölçüde yüksekdi (p=0.046). AN grubundan iki
(%12.5), BN grubundan bir kişide narsisistik kişilik bozukluğu bulundu, aralarındaki farklılık
anlamlı değildi (p=0.59). Borderline kişilik bozukluğu AN hastalarında saptanmamışken, BN
hastalarının üçünde (%16.7) saptandı. Aralarındaki farklılık anlamlı değildi (p=0.23).
Antisosyol kişilik bozukluğu vakaların hiçbirinde yoktu. B kümesinden herhangi bir kişilik
bozukluğu AN grubundan iki, BN grubundan altı (%33.3) kişide vardı. BN grubundaki
fazlalık anlamlılığa ulaşmadı (p=0.09).
Kaçıngan kişilik bozukluğu AN grubundan iki kişide (%125) olup, BN grubu
vakalarında yoktu. Aralarındaki farklılık anlamlı değildi (p=0.21). AN grubundan bir kişi
OKKB (%6.3) tanısını karşıladı ancak, BN grubuna göre anlamlı farklılık yoktu. C kümesi
herhangi bir kişilik bozukluğu AN vakalarının üçünde (%18.8) varken, BN vakalarının
hiçbirinde yoktu. Aralarındaki farklılık anlamlı bulunmadı (p=0.09).
AN grubundan beş (%35.7), BN grubundan altı (%33.3) kişi herhangi bir kişilik
bozukluğu tanısını karşıladı. Birden fazla kişilik bozukluğu AN vakalarının birinde, BN
vakalarının üçünde (%16.7) bulundu. Aralarında anlamlı bir farklılık saptanmadı (Tablo
VIII).
Tablo- VIII
72
AN
N=16
KİŞİLİK
BOZUKLUĞU
A KÜMESİ
Paranoid
Şizoid
Şizotipal
B KÜMESİ
Histerionik
Narsistik
Borderline
Antisosyal
C KÜMESİ
Kaçıngan
Bağımlı
OKKB
BTA KB
A KÜMESİNDEN
K.B.
B KÜMESİNDEN
K.B.
C KÜMESİNDEN
K.B.
K.B.
BİRDEN FAZLA
K.B.
BN
N=18
N
%
N
%
0
1
0
0.0
6.3
0.0
0
0
0
0.0
0.0
0.0
0
2
0
0
0.0
12.5
0.0
0.0
5
1
3
0
27.8 *
5.6
14.7
0.0
2
0
1
0
12.5
0.0
6.3
0.0
0
0
0
0
0.0
0.0
0.0
0.0
1
6.3
0
0.0
2
12.5
6
33.3
3
18.8
0
0.0
5
35.7
6
33.3
1
6.3
3
16.7
*p=0.046
KB bulunan ve bulunmayan vakalr arasında yaş, hastalık başlangıç yaşı, hastalık
süreleri, tedaviye başvurana kadar geçen süre, BMİ değerleri, ETT, İGD ve Y-BOCS
puanları arasında anlamlı ölçüde farklılık bulunmadı (Tablo IX).
73
K.B.
N
MEAN
SD
SONUÇ
K.B. YOK
21
22.48
3.60
t=0.08
p=0.93
K.B. VAR
11
22.36
3.64
K.B. YOK
21
18.95
3.13
K.B. VAR
11
19.36
40.28
K.B. YOK
21
46.24
3.13
K.B. VAR
11
35.64
27.34
21
21.57
19.75
11
28.55
28.02
K.B. YOK
21
17.80
4.06
K.B. VAR
11
17.50
2.39
İGD PUANLARI K.B. YOK
(Eksen v)
K.B. VAR
K.B. YOK
E.T.T.
K.B. VAR
21
61.00
13.78
11
21
11
57.36
48.43
53.09
K.B. YOK
21
0.57
K.B. VAR
11
1.36
K.B. YOK
Y-BOCS
KOMPULSIYON
K.B. VAR
21
0.71
11
1.91
K.B. YOK
21
1.28
K.B. VAR
11
3.60
16.29
19.08 t=062 p=0.53
21.66
t=1.59
0.81
p=0.12
2.01
t=1.62
0.90
p=0.11
3.18
t=1.85
1.68
p=0.75
5.30
TABLO-IX
YAŞ
HASTALIK
BAŞLANGIÇ
YAŞI (ay)
HASTALIK
SÜRESİ (ay)
TEDAVİYE
K.B. YOK
KADAR GEÇEN
SÜRE (ay)
K.B. VAR
B.M.İ.
Y-BOCS
OBSESYON
Y-BOCS
TOPLAM
t=0.37
p=0.71
t=0.78
p=0.44
Obsesyonkompulsiyon
puanları:
Y-BOCS
obsesyon
alt
t=0.82
p=0.42
toplam puanları
t=0.22
p=0.83
vakalarında 1.31
t=0.66
p=0.51
vakalarında 0.78
ortalamaları AN
+/+/-
2.36,
0.73l;
BN
Y-
BOCS
kompulsiyon
puanları
ortalamaları AN
vakalarında
2.0
+/-
BN
3.65,
vakalarında 0.89
+/-0.83; toplam
Y-BOCS
puanları ortalamalarıysa AN‘lılarda 3.53 +/- 6.12, BN‘lılarda 1.66 +/- 1.5 bulundu. Gruplar
arasındaki puanlar
anlamlı farklılık göstermedi (sırasıyla p=0.59, p=0.88, p=0.85). AN
grubunun iki vakasında OKB (% 12.5) bulundu, ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı
(p=0.26) (Tablo X)
Tablo-X
Y-BOCS
OBSESYON
TANI
GRUBU
N
MEAN
SD
SONUÇ
AN
BN
16
18
1.31
0.78
2.36
0.73
z=0.54 p=0.59
74
Y-BOCS
KOMPULSIYON
Y-BOCS
TOPLAM
AN
BN
AN
BN
16
18
16
18
2.00
0.89
3.53
1.67
3.65
0.83
6.13
1.50
z=0.15 p=0.88
z=0.19 p=0.85
ETT puanları:
Her iki yeme bozukluğu grubu arasında ETT puanları açısından anlamlı farklılık
yoktu (p=0.11)
Tedaviye ilişkin özellikler:
Hastalığın başlangıcından psikiyatrik tedaviye kadar arası geçen süre 3 ay-96 ay
arasında ve ortalama 25.4 +/- 23.2 aydı. AN ve BN grupları arasında tedaviye başvuru için
geçen zaman açısından anlamlı farklılık yoktu (p=0.30). Hasta grubu vakalarının 13’ü (%
38.2) daha önce yeme bozukluğu ya da başka psikiyatrik nedenlerle tedavi görmüş olup, AN
ve BN grupları arası anlamlı farklılık yoktu (p=0.93). Şimdi ya da geçmişte psikiyatrik yatış
AN vakalarının 7’sinde (%43.8) olup, bunların 6’sı (%37.5) bir, 1’i birden fazla (yedi) yatış
bildirdiler. BN vakalarınınsa 5’inin (%27.8) psikiyatrik yatışları olup, 4’ü (%22.2) bir kez,
1’i de birden fazla (iki) yatışları olduğunu bildirdiler. AN vakalarının yatarak tedavi olma
oranının yüksekliğine rağmen gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.33).
Şu andaki tedavi şekli değerlendirildiğinde; hasta grubu vakalarının 23’ü (%67.6)
ayaktan, 7’si (%20.6) yatarak (psikiyatri servisi) tedavi görüyordu. Yatan hastaların beşi AN
(%31.3); ikisiyse BN (%11.1) grubundaydı. AN grubundan bir, BN grubundan üç kişi tedavi
görmüyordu. AN ve BN grubu arasında ayaktan ya da yatarak tedavi görme açısından
anlamlı fark bulunmadı (p=0.28). Tedavi görenlerin her iki grupta da % 68.8’ine, psikoterapi
ve farmakoterapi kombine tedavisi uygulanıyordu. İki grubun tedavi yöntemleri arasında
anlamlı farklılık yoktu (p=0.28). Tedavisinde farmakoterapi uygulanan 24 hastanın 17’sinde
yalnız antidepresan, 1’inde yalnız anksiyolitik ve 6’sında kombine farmakoterapi
kullanılmaktaydı. Kombine farmakoterapi uygulananların 2’sinde antipsikotik kullanımı da
vardı. İlaç kullanımı olanların
% 50’sinde farmakoterapi başlanalı bir aydan kısa süre
olmuştu. Ancak 5 kişinin (%19.2) üç aydan uzun süreli ilaç kullanımı vardı. Gruplar arası
farmakoterapi tür ve süreleri anlamlı öiçüde farklı değildi ( sırasıyla p=0.79, p= 0.94).
75
Aile öyküleri:
AN ve BN hastaları 1. derece yakınları arasında psikiyatrik hastalık öyküsü (alkol ve
diğer madde kullanumı hariç) bakımından anlamlı farklılık yoktu (p=0.80). AN grubu
1.derece yakınlarının hiçbirinde PAM kötüye kullanımı ya da bağımlılığı bildirilmemişken,
BN grubundan 8 kişinin yakınlarında (%44.4) alkol kullanım bozuklukları (halen ya da
remisyonda bağımlılık veya kötüye kullanım) bulundu. BN grubu 1.derece yakınlarındaki
alkol kullanım bozuklukları anlamlı ölçüde fazlaydı (p=0.003).
BN hastalarından 4 kişinin, AN hastalarından 1 kişinin 2. derece yakınları arasında
depresif bozukluklar grubundan psikiyatrik hastalık öyküsü vardı. Ancak aralarında
anlamlılığa ulaşan farklılık bulunamadı (p=0.34). Yine her iki grup 2.derece yakınları
arasında PAM kullanımı farklılık göstermiyordu.
AN yakınlarından bir kişideki suisid girişimi BN yakınlarıyla kıyaslandığında anlamlı bir
farklılık oluşturmadı (Tablo IV).
Çapraz Karşılaştırmalar:
Tedaviye başvuru için geçen süre arttıkça, hastalığın süresi de artma eğilimindeydi ve
aralarında orta güçte, geçerli bir ilişki vardı (r=0.5634)
Y-BOCS obsesyon, kompulsiyon ve toplam puanları yaş, hastalık süresi, tedaviye
başvuru için geçen süre ile zayıf, geçerli bir ilişkili içinde artma eğilimindeydi. Y-BOCS
puanları arttıkça tedavinin yatarak olması ihtimali artmaktaydı. Y-BOCS puanları ile ETT
puanları zayıf ve ters yönde ilişkiliydi.
Egzersiz yapan grupta ETT puanları daha yüksek olup, zayıf ilişkideydi.
Egzersiz yapan grubun OKB olma ihtimalleri orta güçlü ve geçerli olarak artmıştı
(r=0.68 p<0.01).
İşlevsellik, gelir durumuyla zayıf ve aynı yönde ilişkide idi.
BN; PAM kullanımı, kendine zarar verici davranış eğilimi, B kümesinden histrionik
kişilik bozukluğu ile zayıf geçerli, 1. derece yakınlarda PAM kullanımı ile orta güçlü
ilişkideyken (r=0.523 p<0.01) AN; C kümesi kişilik bozukluğu ile zayıf ilişkideydi.(r= 0.39
p< 0.05). BN ile borderline KB zayıf ancak vaka sayısının azlığı nedeniyle geçersiz
ilişkideydi.
76
PAM kullanımı olan vakaların 1.derece yakınlarında PAM kullanımı artmış, zayıf ve
geçerli ilişkideydi (r=0.45.3 p<0.01) .
ETT puanları ile yatarak tedavi görüyor olma ve hastalığın daha geç yaşlarda başlamış
olması ihtimalleri zayıf ilişkili artmaktaydı.
ETT puanları; Y-BOCS obsesyon, kompulsiyon, total puanlarıyla ve OKB tanısı ile
doğru orantılı, zayıf, geçerli ilişkideydi .
Hastalık başlangıç yaşı ile hastalığın süresi ilişkili bulunmadı. Yaş attıkça Y-BOCS
puanları ve OKB tanılı olma olasılığı zayıf geçerli bir ilişkiyle artmaktaydı..
77
TARTIŞMA
AN ve BN tanılarını karşılayan kadın hastalarla yürütülen bu çalışmada, OKB, kişilik
özellikleri, hastalığa ve tedaviye yönelik özellikler, sosyodemografik ve aile özellikleri,
bunların karşılıklı etkileşimine dair bazı değerlendirmeler yapılmıştır.
Bu çalışma YB ve OKB ilişkisini desteklememiştir. Bununla birlikte AN’lı iki hasta
OKB tanısını karşılamıştır. OKB tanısı alan hastaların hastalık süreleri daha uzun, ETT
puanları daha yüksek olmaya eğilimli bulunmuştur. Bu hastaların ağır egzersiz yapan ve
hastanede yatmakta olan hasta grubu içerisinde oldukları da dikkati çekmiştir.
YB grupları arasında anlamlılığa varan fark olmamakla birlikte OKB tanılı YB
hastaları AN grubundaydı. Bu sonuç AN hastalarında OKB birlikteliğinin BN hastalarına
göre yüksek olduğunu bildiren literatür verileriyle uyumludur.
Çalışmamızdaki OKB tanılı YB hastalarının ağır egzersiz yapmakta olmaları, fiziksel
aktivitenin bazı biyolojik ve psikolojik süreçlerle etkileşim yoluyla OKB’a zemin
hazırlayabileceği literatür verileriyle uyumludur. Buna göre fiziksel aktivite iştahı
baskılamakta, beden görünümü ve kilo uğraşını artırmakta ve bunlar da birlikte karşılıklı
etkileşim halinde OK belirtileri artırmaktadır.
Bazı çalışmalarda edinilmiş yüksek OKB birlikteliği oranları, bu çalışmada
örneklemin yatan hastalarla sınırlı tutulmaması nedeniyle anlamlılığa ulaşmamış olabilir.
Hastanede yatmakta olan ve dolayısıyla hastalığı daha ağır seyreden YB hastalarında OKB
oranının artmış olabileceğini bildiren literatürler bulunmaktadır. Çalışmamızda OKB tanılı
YB hastalarının hastanede yatmakta olan hasta grubu içinde olması, OKB olasılığının
YB’nun daha şiddetli seyrettiği durumlarda yükseldiğini düşündürmektedir ve literatür
verileriyle uyumludur. Ayrıca literatür çalışmalarının çoğunlukla yeme bozuklukları için
özelleşmiş merkezlerden alınan vakalarla yapılmış olması, ağır ve özellik gösteren vakaların
bu merkezlere kaymalarını da beraberinde getireceğinden, gerçek yeme bozukluğu
popülasyonunu yansıtmıyor ve OKB birlikteliği de gerçekte olduğundan daha yüksek
oranlara ulaşıyor olabilir.
Hastalık süreleri uzun olan hastalarda OKB’nin daha yüksek oranda görülmesi
literatür verilerinin çoğunluğuyla uyumlu bir prognostik göstergedir.
78
Açlık, malnütrasyon ve yeme karmaşalarının biyolojik mekanizmalarla OK belirtileri
ve OKB’u artırması olasıdır. Çalışmamızda ETT puanlarının yükselmesiyle OK belirtilerin
şiddetlenmesi ve OKB olasılığının artması da literatür verileriyle uyumlu bir bulgudur.
Kendine zarar verici davranışlarda bulunma oranı YB vakalarında anlamlı olarak
yüksekti (p=0.005). YB grupları karşılaştırıldığında kendine zarar verici davranışların, AN
grubundansa BN grubunda olduğu görüldü. Çalışmamızda BN grubu için bu oran % 38.9
olarak bulundu ve anlamlı olarak yüksekti (p=0.04). Bulgumuz literatür verilerinin çoğunluğu
ile uyumlu idi.
PAM kullanımı YB grubunun %11.8’inde bulunmasına rağmen anlamlı yüksekliğe
ulaşmamıştır. PAM kulllanımı olan vakaların tamamının BN hastaları (%22.2) olması da
dikkat çekicidir. Bu yüksek oranlar literatür verilerinin çoğunluğuyla uyumludur. Anlamlılığa
ulaşmamış sonuçlara rağmen, yeterli sayıda vakayla yapılan bir araştırma, daha tatmin edici
sonuçlar verebilir.
Kendine zarar verici eğilimler ve PAM kullanımı dürtüsellik ve dürtü kontrol
güçlüğünü göstermektedir. YB BN tipinde literatür verilerinin çoğunda bildirilmiş bu eğilim,
çalışmamızla uyumludur.
İntihar girişiminde bulunmuş 4 hastadan 3’nün aynı zamanda kendine zarar verici
davranış eğilimlerini de gösterdikleri görüldü. Bu sonuç YB’da dürtü kontrol güçlüğünün
takip ve tedavi açısından da
üzerinde durulması gereken noktalardan biri olduğunu
göstermektedir.
Yeme bozukluğu hastalarında kişilik bozukluğunun yüksekliği ve bazı kişilik
özelliklerinin YB için yatkınlaştırıcı rolü olabileceği çok sayıda literatürle tartışılmıştır. Bu
çalışmada YB vakalarının % 32.4’ünde bir ya da daha fazla kişilik bozukluğu bulundu
(p=0.004). Bunların sekizinde (%23.5) B kümesinden bir ya da fazla kişilik bozukluğu
bulundu ve kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde yüksekti (p=0.02). En yüksek oranda
saptanan KB histrionik kişilik bozukluğu olup, hastaların beşinde (% 14.7) bulundu. Hasta ve
kontrol vakaları arasında B kümesi kişilik bozukluğu ya da herhangi
bir kişilik
bozukluğunun olması anlamlı farklılığa ulaşmışsa da, vaka sayısının azlığı dolayısıyla kişilik
bozukluğunun diğer kümeleri ve tipleri arası farklılığı belirlemede yetersizlikler olabilir.
Ayrıca bazı çalışmalarda bildirilen çok yüksek komorbidite oranlarına, çalışmaların yatan
hastalarla sınırlı tutulmaları, vakaların yeme bozukluğu için özelleşmiş merkezlerden
alınmalarının da katkısı olabilir.
79
AN ve BN grupları karşılaştırıldığında, BN hastalarından altısında (% 33.3) B
kümesinden bir ya da daha fazla kişilik bozukluğu bulundu. BN hastalarının beşinde (% 27.8)
histrionik KB bulunmuşken, üçünde (% 16.7) borderline KB bulundu. Bunlardan yalnızca
histrionik KB, AN’ya göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Bu oranlar BN hastalarında
B kümesi kişilik özelliklerinin yüksekliğini bildirir çok sayıda literatürle uyumludur.
AN hastalarında çoğunlukla C, daha az sıklıkta da B kümesi kişilik eğilimlerinin
arttığını bildirilmiştir. Çalışmaların bazılarında C kümesi KB olarak kaçıngan, bazılarındaysa
OKKB artmış olark verilmiştir. Çalışmamızda AN hastalarının beşinde (%35.7) bir ya da
fazla kişilik bozukluğu bulundu. AN hastalarında en sık olan kişilik bozukluğu C kümesinden
olup, hastaların üçünde (%18.8) vardı. Ancak istatistiki anlamlılığa ulaşmamıştı. C kümesi
içinde iki kişi (%12.5) kaçıngan kişilik bozukluğu tanısını alırken, OKKB sadece bir kişide
bulundu. Çalışmamızda AN hastalarında ikinci sıklıkta B kümesi KB’na rastlanıp, vakaların
ikisinde (% 12.5) bulundu ve bu grubun içindeki vakaların ikisinde de narsisistik KB
saptandı.
BN için üç (%16.7), AN için bir kişi birden fazla kişilik bozukluğu tanılarını karşıladı.
Aralarında istatistiki anlamlılığa ulaşan farklılık olmamakla beraber birden fazla KB AN’dan
ziyade BN’lılarda vardı.
Hastalık başlangıç yaş ortalamaları AN ve BN için literatür verileriyle uyumluydu
(sırasıyla 20.18 +/- 4.44, 19.08 +/- 2.72). Bununla birlikte çalışmadaki AN ve BN hastaları
arasında hastalık başlangıç yaşları arasında istatiktiki fark olmaması AN’nın BN’ya göre
biraz daha genç yaşda başlaması epidemiyolojik verileri ile uyuşmamaktadır. Bu durum
çalışma için 18 yaş üstü vakaların seçilmiş olması ve dolayısıyla ergenlik dönemi başlamış ve
sonlanmış vakaların temsil edilmemesi ile ilişkili olabilir.
YB vakalarının yüksek oranlarda yükseköğrenim görmüş ya da görüyor olmaları
literatür bilgisiyle uyumlu bulundu. YB hastalarının anne-babaları da çoğunlukla iyi eğitimli
ve daha üst sosyoekonomik seviyedeydiler. Bu YB’nun orta-üst sosyoekonomik düzeydeki
kişilerin çocuklarında daha sık görüldüğünü bildiren literatürler ile uyumlu bir bulguydu.
Ancak hasta grubunun özel hekim, özel ya da diğer hastane başvurularından alınmış vakalarla
oluşturulması, örneklemimizin YB
hasta popülasyonunun temsili bakımından yetersiz
kalabileceğini düşündürmektedir. Son ve geniş örneklem kullanılarak yapılmış çalışmaların
sonuçları AN’nın tüm gruplarda görüldüğü, BN’nın ise sıklıkla daha üst sosyoekonomik
düzeydeki ailelerin çocuklarında görüldüğü yönündedir.
80
YB vakaları daha az çocuklu ailelerin üyeleri olmaya eğilimliydiler. Bu durum da
literatür verileriyle uyumlu bulunmuştur.
Genel işlevsellik değerlendirmesi, hasta ve kontrol grubları arasında ileri derecede
farklılığın olduğunu göstermiştir (p<0.001). Bu yeme bozukluklarının önemli ölçüde yeti
yitimine neden olan ciddi hastalıklar olduğunu doğrulamaktadır. Genel işlevsellik YB alt
grupları arasında fark göstermediği gibi hastalık süresi, hastalık başlangıç yaşı, BMİ, ETT
puanları, KB ve OKB’nin varlığı ile de ilişkili bulunmamıştır. İşlevsellik alanlarının ayrıntılı
ve uzun süre gözeterek, geniş hasta popülasyonuyla değerlendirilmesi daha yol gösterici
olabilir.
Hastalığın başlangıcıyla tedavi başvurusu arası geçen süre uzadıkça hastalığın süresi
de uzamaktadır. Bu bulgu, tedaviye erken başvurunun önemini vurgulayan ve başvuru için
geçen sürenin kısalığının daha olumlu bir prognozun göstergesi olduğunu düşündüren
çalışma verileriyle uyumludur.
Türkiye’de YB için geçerlik güvenilirliği yapılmış tek ölçek olan Yeme Tutumu Testi
(YTT) temel olarak anorektik semptomları saptamak üzere hazırlanmış olmasına rağmen,
çalışmada bulimik hastaların da anorektik hastalara benzer toplam puan aldıkları gözlendi.
YTT toplam puanının AN ve BN grubunda normal sınırlarda olduğu vakalar olduğu gibi, YB
bulunmayan grup içinde kesme puanının üzerinde puan alan vakalar bulunmaktaydı. Bu
durum güvenilirliğinin
literatürde bildirilen kadar yüksek olmadığını düşündürmektedir.
Özellikle AN hastalarının hastalıklarına ilişkin belirli bir inkar içinde oldukları ve bu
durumun bazı hastaların
belirtilerini ölçeklere yansıtmalarını
engelleyebileceğini
düşündürmüştür. Bu ölçeğin Türk kültürü için hazırlanmamış olması bunu kısmen
açıklayabilir. Ayrıca, kişisel bildirimli bir ölçek olması ve uygulama sırasında bildirildiği
gibi bazı maddelerin yeterince açık olmadığının düşünülmesi de katkıda bulunmuş olabilir.
Bu çalışma için daha uygun olabilecek ve yeme bozukluğuna ilişkin bazı psikopatolojik
özellikleri de yansıtan EDI’nın (Eating Disorder Inventory), Türkiye’de geçerlik güvenilirliği
henüz tamamlanamadığından, bu çalışmada kullanılamamıştır.
YB hastalarının ailelerinde genel anlamda psikiyatrik hastalık öyküsü yükselmiş
bulunmuş ve literatür bilgisiyle uyumludur. Ancak tanılar ailelerle yüz yüze bir görüşme
yapılmadan, çalışma vakalarının bildirileri ve geçmiş doktor tanılarına dayandırıldığından
güvenilirlikleri sınırlıdır. Ayrıca, kontrol grubunun psikiyatrik olmayan popülasyondan
seçilmesi ve daha alt düzey sosyoekonomik grup oluşturmaları, bu kişilerde psikiyatrik
81
hastalıklara
karşı
olabilecek
önyargıların
artabileceğinin,
farkındalığın
yetersiz
kalabileceğinin göstergesi olabilir. Vaka sayısının azlığı nedeniyle psikiyatrik hastalıklara ait
sınıflamalar yapıldığında anlamlı sonuçlara ulaşılamamıştır. Bununla birlikte YB ailelerinde
duygudurum bozukluğu (major depresyon, kronik depresyon veya distimik bozukluk)
yüksekliği belirgin ve literatür verileriyle uyumlu görünmektedir. YB için ailesel yatkınlığı
düşündüren epidemiyolojik veriler bulunmaktadır. Çalışmamızda BN hastalarının birinin
kızkardeşinde de BN olup, YB aşikar formları için yatkınlık % 2.9, sadece BN örneklemi için
% 5.5 olarak bulundu ve literatür verileriyle uyumluydu. Bununla birlikte YB’nin geçişinin
daha karmaşık olduğu ve sonuç çıkarmak için daha geniş çalışmalara ihtiyaç olduğu açıktır.
YB hastalarının 1.derece yakınlarında PAM kullanımı artmış bulunmuştur. YB
gruplarına göre değerlendirildiğinde PAM kullanımının sadece BN hastalarının 1. derece
yakınlarında olduğu görülmüştür. Ayrıca ailelerinde PAM kullanımı olan BN hastalarında
PAM kullanımı olasılığının yüksek olduğu da dikkati çekmiştir. Bu PAM kullanımının
BN’dan bağımsız, ailesinde PAM kullanımı olan BN’lı hastalarda olduğunu düşündüren
literatür bilgileriyle uyumludur. Ayrıca BN’yı bir tür bağımlılık olarak ele alan tezler göz
önüne alındığında, PAM kullanımının sosyal olarak daha kabul edilebilir olduğu ailelerde
BN’nın PAM kullanımıyla birlikteliğinin kolaylaşması olasıdır.
Madde kullanımına benzer şekilde sadece ailelerinde OKB olan YB hastalarında OKB
sıklığının artmış olduğu tezleri bu çalışmada doğrulanmamıştır. İki OKB hastasının
ailelerinde OKB’a ait öykü alınmamıştır. Ancak hasta sayısı ve OKB’li hasta sayısı
genelleme için yetersizdir.
82
SONUÇ
Psikiyatrk literatürde OKB ve YB için ortak biyolojik, ailesel ve psikopatolojik bir
yatkınlıkdan sözedilmekte, OKB etyolojisinden sorumlu olduğu düşünülen serotoninerjik
aktivitedeki bozuklukların YB gelişiminde de önemli olduğu yönünde iddialara gittikçe daha
fazla yer verilmektedir. Bu hipotez OKB tedavisindeki başarısı kanıtlanmış serotoninerjik
ilaçların yeme bozukluklarında da yararlı olabileceğinin düşünülmesi açısından önemlidir.
Ancak bu işlev bozukluklarının OKB ve yeme bozukluklarına özgül olmayıp, başka birçok
psikiyatrik hastalıkta da izlenebildiği
ve serotonin değişikliklerinin bozukluklara neden
olmaktan çok semptomlarla ilişkili olduğu daha doğru bir yaklaşım gibi durmaktadır. Her iki
bozukluk arasında bir ilişki olabileceğini düşündüren veriler bulunmakla birlikte, bu konuda
kesin bir yargıya varabilmek için daha fazla sayıda çalışmaya gereksinim olduğu
görülmektedir. YB ve OKB arasında bağlantının olduğunu söyleyebilmek için veriler
sınırlıdır. Bu çalışma YB ve OKB ilişkisini desteklememiştir.
Çalışmada yeme bozukluğu hastalarında en az bir kişilik bozukluğu görülme oranı
yüksek bulunmuştur. Bu da kişilik bozukluğu ya da özelliklerinin YB için yatkınlık yaratıcı
faktör olabileceğini
bildiren tezlerle uyumludur. AN’da daha çok C kümesi kişilik
bozuklukları ya da özellikleri bildirilirken, BN’ da daha çok B kümesinden borderline,
histrionik kişilik bozuklukları ya da özellikleri bildirilmiştir. Bu çalışmada AN hastalarında
kişilik bozukluğu oranları anlamılı yüksekliğe erişmiş olmamasına rağmen, bulimik grupta B
kümesi ve spesifik olarak da histrionik kişilik bozukluğu oranları artmış bulunmuştur. Ancak
YB ile kişilik bozukluğu ilişkisinin karmaşık olduğu ve birçok özgül problemin verilerin
yorumlanmasını güçleştirebileceği de unutulmamalıdır. Çalışmalar kişilik bozukluğunun
olması durumunda hastalığın daha olumsuz seyir gösterdiğini ve bu grup hastaların daha
yoğun tedavi programlarına gereksinimi olabileceğini düşündürtmektedir.
Kendine zarar verici eğilimler ve PAM kullanımı, dürtüsellik ve dürtü kontrol güçlüğünü
göstermektedir. Dürtü kontrol zayıflığının çoğunlukla BN hastalarıyla ilişkili olduğunu
gösteren literatür bilgisi çalışmamızda da doğrulanmıştır. YB’da dürtü
kontrol güçlüğü
hastağı anlama, hastayı ele alma, takip ve tedavisi açısından üzerinde önemle durulması
gereken noktalardan biridir.
83
Yeme bozukluklarıı etyolojisi çok sayıda etkenin birlikte etkileşimiyle açıklanıyor olsa
da anlaşılma, ele alınma ve prognoz bakımından kendine özgü problemleri içeren özgün
psikiyatrik sendromlardır. Kronik seyri, tedavisinin güç ve zaman alıcı olması, hekimlerde
uyandırdığı umutsuzluk ve çaresizlik duyguları nedeniyle, gelecekte bu hastalık grubunda
olası bir artış da göz önüne alınarak çalışmalara yoğunluk verilmesi ve koruyucu hekimlik
çalışmalarının tartışılması uygun olabilir.
84
ÖZET:
Çalışmaya Nisan 2003-Haziran 2004 tarihleri arasında BRSHH Nevroz Kliniği, İ.Ü.
ve M.Ü.Tıp Fakültesi Psikiyatri Klinikleri, özel psikiyatristlere başvuran ya da tedavisi
sürdürülmekte olan hastalar arasından SCID-I yeme bozuklukları tanı kriterlerini dolduran
on altı anoreksiya nervozalı ve on sekiz bulimiya nervozalı kadından oluşan yeme bozukluğu
vakaları ile, kontrol vakaları olarak da otuz dört normal kadın denek alındı. Yeme bozukluğu
grubunun yedisini psikiyatri servisinde yatmakta olan yeme bozukluğu hastaları
oluşturmaktaydı. Yeme bozukluğu ve kontol grubunda sosyodemografik özellikler, yeme
tutumları, obsesif kompulsif bozukluk, kişilik bozuklukları, kendine zarar verici davranışlar,
alkol-madde kullanım bozuklukları, , ailelerinde alkol madde kullanımı ve diğer psikiyatrik
bozukluklar araştırıldı.
Anoreksiya nervoza, Bulimiya nervoza, obsesif kompulsif bozukluk, alkol -madde
kullanım
bozuklukları
tanıları
DSM-IV-TR
kriterlerine
göre
düzenlenmiş
olan
yapılandırılmış görüşme formu SCID-I kullanılarak kondu. Tüm deneklere obsesif-kompulsif
belirtileri değerlendirmek amaçlı Y-BOCS ve Y-BOCS semptom kontrol listesi verildi.
Yeme tutumları, Yeme Tutumu Testi (YTT) ile değerlendirildi. Kişilik bozukluğu tanıları
DSM-IV kriterlerine göre düzenlenmiş olan yapılandırılmış görüşme formu
SCID- II
kullanılarak kondu.
Çalışmada Yeme bozukluğu olan grupta kişilik bozukluğu oranları yüksek bulundu.
Bulimiya nervoza, B kümesi özellikle de histrionik kişilik bozukluğu ile ilişkili bulunurken;
anoreksiya nervoza, özgül bir kişilik bozukluğu ile ilişkilendirilemedi. Yeme bozukluğu
grubunda kendine zarar verici davranışlarda bulunma oranları anlamlı ölçüde yüksek bulundu
ve
kendine zarar verici davranış eğilimleri bulimiya nervoza grubunda anlamlı olarak
fazlaydı. Yine bulimiya nervoza; dürtü kontrol güçlüğünü düşündüren intihar girişimi,
psikoaktif madde kullanımı ve kendine zarar verici davranışlarla ilişkilendirildi. Obsesif
kompulsif bozukluk oranları ve Y-BOCS puanlarıysa yeme bozukluğu ve kontrol grupları
arasında anlamlı farklılığa ulaşmadı.
Yeme bozukluğu I. derece yakınlarında genel anlamda psikiyatrik bozuklukluk
oranları artmış bulundu. Alkol-madde kullanım bozuklukları ise spesifik olarak bulimiyalı
hastaların I. derece yakınlarında artmış olarak bulundu.
85
SUMMARY:
From patients admitted to Bakırköy State Hospital for Psychiatric and Neurological
Diseases, Istanbul University Department of Psychiatry, Marmara University Department of
Psychiatry and private psychiatrist between April 2003 and June 2004, the ones, who were
diagnosed with eating disorder by using SCID-I, chosen for this study. Sixteen of them were
diagnosed with Anorexia Nervosa and eighteen of them were diagnosed with Bulimia
Nervosa. For the control group, thirty four women without a psychiatric disorder diagnosis
were chosen. Seven cases of the eating disorder group were in-patients. Sociodemografic
features, eating attitudes, OCD, personality disorders, alcohol and other substance related
disorders, self destructive behaviours, alcohol and substance use in their families are searched
in both groups.
AN, BN, OCD, alcohol and other substance related disorders were diagnosed by using
SCID-I, Y-BOCS and Y-BOCS symptom checklist were administered for assesing obsessive
compulsive symptoms. Eating atttitude was assesed by using Eating Attitude Test.
Personality disorders were diagnosed by using SCID-II .
In the study, personality disorders are found to be higher in the group of eating
disorder patients. BN is found to be related to cluster B personality disorders, especially
histrionic personality disorder, but AN isn’t found to be related to a specific personality
disorder. Rates of behaving self destructively is found to be significantly higher in the group
of eating disorder patients and tendency to behave self destructively is found to be higher in
the group of BN patients. BN, also is found to relate to substance use, self destructive
behaviours, and suicide attempt that makes us think of lack of impulsive control. No
difference is found in OCD rates and Y-BOCS points between two groups.
Rates of psychiatric disorders in general, is found higher in the eating disorder
patients’ first degree relatives. Alcohol, substance related disorders is found to be higher
especially in the first degree relatives of BN patients.
86
KAYNAKLAR
1.Akyüz Gamze : Yeme Bozukluklarının psikanalitik açıklamaları, Yeme Bozuklukları Yaz
1999:155-160
2. Kuruoğlu AÇ, Arıkan Z: Yeme Bozukluklarında genel bir gözden geçiri, 3P Dergisi 1995;
3 ( Ek: 4): 7-22
3.Tolstrup K, İncidence and Causality of Anorexia Nervosa Seen in a Historical Perspective.
Acta Psychiatrica Scandinavica Supplement 1990; 361: 1-6
4. Silverman Joseph A. : Historical Development Halmi K (ed.). Psychobiology and
treatment of anorexia nervosa and bulimia nervosa.Washington: American Psychiatry Press,
1992: 3-17
5. Parry-Jones WL, Parry-Jones B, İmplications of Historical Evidence for the Classification
of Eating Disorders. British Journal of Psychiatry 1994; 165: 287-292
6. Brusset B.: L’Assiette et le Miroir L’Anorexie Mentale de I’Enfant et de I’Adolescent
Privat, Toulouse, 1991.
7. A. Gürdal Yeme Bozuklukları Tanı Ölçütleri. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Derneği
Yayınları:1 Ergenlik Döneminde Beslenme ve Yeme Bozuklukları Ankara 1997:31-38
8. American Psychiatric Association (1980) Diagnostic and Statistical Manuel of Mental
Disorders III. Baskı ( DSM-III) Washington DC
9. Amerikan Psikiyatri Birliği (1989) DSM-III-R. E. Köroğlu (Türkçe çeviri editörü).
Hekimler Yayın Birliği, Ankara
87
10. Amerikan Psikiyatri Birliği (1994) DSM-IV. E. Köroğlu (Türkçe çeviri editörü).
Hekimler Yayın Birliği, Ankara
11. Amerikan Psikiyatri Birliği (2000) DSM-IV-TR. E. Köroğlu (Türkçe çeviri editörü).
Hekimler Yayın Birliği, Ankara
12. Dünya Sağlık Örgütü (1992) ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozuklukların
Sınıflandırılması. World Health Organization. Geneva, MO Öztürk, B Uluğ (türkçe çeviri
editörleri). Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği Yayınları, Medikomat. Ankara, 1993
13. Kınık E.: Ergen Hekimliğinde Yeme Bozuklukları. . Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı
Derneği Yayınları:1 Ergenlik Döneminde Beslenme ve Yeme Bozuklukları Ankara 1997:2230
14. Cinemre B. Yeme Bozuklukları: Epidemiyoloji ve Eşlik Eden Hastalıklar. Yeme
Bozuklukları, Çelikkol A. İzmir: Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 1999 ; 4(2): 137-154
15.Hoek HW, Hoeken DV.:Review of the Prevalence and İncidence of Eating Disorders, Int.
J. Eating Disorders 34: 383-396, 2003
16.Andersen AE. Eating Disorders in Males. In: Eating disorders and obesity. Newyork: The
Guilford Press, 1995; Vol:31: 177-182.
17. Russell CJ, Keel PK: Homosexuality as a Spesific Risk Factor for Eating Disorders in
Men. Int. J. Eating Disorders 31 (3): 300-306, 2002
18. Halmi K.A.: Eating Disorders. Kaplan H.I., Sadock B.J.: Comprehensive Textbook of
Psychiatry volume II sevent’h Edition. 2000; 1663-1676.
19. Yeşilbursa D. Lise Öğrencilerinde Anoreksiya Nervoza, Bulimiya Nervoza ve Beden
İmgesi Değerlendirmesi, Uzmanlık Tezi, İstanbul 1990
88
20. Hoek HW.: The Distribution of Eating Disorders. Eating disorders and obesity. Newyork:
The Guilford Press, 1995: 207-211
21. Beumont P.J.V.: The Clinical Presentation of Anorexia and Bulimia Nervosa. In: Eating
disorders and obesity. Newyork: The Guilford Press, 1995; Vol:27:151-158
22. Öztürk O.:Ruhsal Etkenlere Bağlı Olan Fizyolojik İşlev veya Yapı Bozuklukları II.. Ruh
Sağlığı ve Bozuklukları, Hekimler Yayın Birliği,Ankara 1994:354-362.
23. Koptagel- İlal G. Psikonevroz Psikosomatik Psikoterapi. Yeme Bozuklukları, İstanbul
Üniversitesi Yayın No. 4211, . Baskı AB Ofset Basın Yayın Matbaacılık İstanbıl, 2000; 99109
24. Andersen A.E., Yağer J.: Eating Disorders. Kaplan H.I., Sadock B.J.: Comprehensive
Textbook of Psychiatry volume I eight’h Edition. 2005; Vol:1: 2002-2021
25. Cooper P.T.: Eating Disorders and Their Relationship to Mood and Anxiety Disorders.
In: Eating Disorders and Obesity, Brownell KD, Fairburn CG. Newyork: The Guilford Press,
1995; Vol:28: 159-164
26. Fairburn G.C.: Physiology of Anorexia Nervosa.
In: Eating disorders and obesity.
Newyork: The Guilford Press, 1995; Vol:44: 251-254.
27. Goldbloom D.S., Kennedy S.H.: Medical Complications of Anorexia Nervosa. In: Eating
disorders and obesity. Newyork: The Guilford Press, 1995; Vol:47: 266-269.
28. Miwa H., Nakanishi I., Kudame R, et al.: Cerebellar Atrophy in A Patient with Anorexia
Nervosa. Int. J. Eating Disorders , 2004, 36(2):238-241.
29. İkiz T.T.: Yeme Bozukluklarının Rorschach Testi İle Değerlendirilmesi. Çelikkol A.
İzmir: Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 1999; 4(2):261-266
89
30. Parman T.: Ergen ve Bedeni: Bir Beden Patolojisi Olarak Anoreksiya Nervoza. Ergenlik
ve Merhaba Hüzün, Bağlam Yayınları, 2000; 102-109
31. Gabbard GO. Psychodynamic Psychiatry in Clinical Practice. Washington: American
Psychiatric Press, 1990; 274-276
32. Sarımurat N.: Yeme Bozukluklarında Cinsiyet ve Aile Etkileşim Özellikleri.
Çelikkol A. İzmir: Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 1999; 4(2):225-231
33. Telerant A., Kronenberg J., Rabinovitch S., et al.:Anorectic Family Dynamics (to the
editor). J. Am. Acad. Child. Adolesc. Psychiatry, 1992; 31(5): 990-991 (letters to the editor).
34. Maner F.: Yeme Bozukluklarında Kognitif- Davranışçı Kuram. Yeme Bozuklukları,
Çelikkol A. İzmir: Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 1999; 4(2): 167-173
35. Boyacıoğlu G. Yeme Bozukluklarında Bilişsel- Davranışçı Tedaviler, Bilişsel-Davranışçı
Tedaviler, Savaşır I., Boyacıoğlu G., Kabakçı E. Ankara: Türk Psikologlar Derneği
Yayınları, 1999; 104-125
36. Örsel S., Canpolat I.B., Akdemir A., Özbay M.H.: Diyet Yapan ve Yapmayan Ergenlerin
Kendilik Algısı, Beden İmajı ve Beden Kitle İndeksi Açısından Karşılaştırılması. Türk
Psikiyatri Dergisi 2004; 15 (1): 5-15
37. Rogers L, Resnick MD, Mitchell JE ve ark: The relationship between socioeconomic
status and eating-disordered behaviors in acommunity sample of adolescent girl. Int. J. Eating
Disorders 22:15-23, 1997
38. Striegel R.H.,: A Feminist Perspective on the Etiology of Eating Disorders. In: Eating
disorders and obesity. Newyork: The Guilford Press, 1995; Vol:39:224-229.
90
39 Kaye W.H., Gwirstman H.E., George D.T., et al.: CSF-5-HIAA Concentrations in
Anorexia Nervosa: Reduced Values in Underweight Subjects Normalize After Weight Gain.
Biol. Psychiatry, 1988: 23:102-105.
40. Kaye W.H., Gwirstman H.E., George D.T.,Ebert M.H.: Altered Serotonin Activity in
Anorexia Nervosa After Long-Term Weight Restoration: Does Elevated CSF 5-HIAA
Correlate with Rigid and Obsessive Behaviour? Arch. Gen. Psychiatry, 1991;48:556-562.
41. De Silva P.: Anorexia Nervosa and Obsesssive-Compulsive Disorder. Neuropsychiatrie
de I’Enfance, 1993; 41(5-6):269-272.
42. Kaye W.H., Weltzin T., Hsu L.K.G.: Anorexia Nervosa. Hollender E.(ed.). ObsessiveCompulsive Related Disorders. Washington: American Psychiatric Press, 1993. 49-70.
43. Kaye W.H., Greeno C.G., Mass H., et al.: Alterations in Serotonin Activity and
Psychiatric Symptomatology After Recovery From Bulimia Nervosa. Arch. Gen. Psychiatry,
1998; 55:927-935.
44. Enoch M., Kaye W., Rotondo A., et al.: 5-HT2A Promoter Polymorphism –1438G/A ,
Anorexia Nervosa, and Obsessive-Compulsive Disorder. The Lancet (Research Letters),
1998; 351:1785-1786.
45. Aydın G., Ceylan M.E., Hariri A.G.: Yeme Bozukluklarında Biyolojik Farklılıklar.
Çelikkol A. İzmir: Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 1999; 4(2): 175-187.
46. Monteleone P.: Eating Disorder and Obsessive Compulsive Disorder: Phenomenolojik
and Biolojical Similarities. Current Opinion in Psychiatry 2000, 13;665-671
47. Blüher S., Mantzoros C.S.: The Role of Leptin Regulating Neuroendocrine Function in
Humans. The Journal of Nutrition 134 (9): 2469-2474, 2004
48. Akdeniz F.: Yeme Bozuklukları Etyolojisinde Leptinin Rolü. Yeme Bozuklukları,
Çelikkol A. İzmir: Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 1999; 4(2): 185-202
91
49. Steinhausen H.C.: The Course and outcome of Anorexia Nervosa . In: Eating disorders
and obesity. Newyork: The Guilford Press, 1995; Vol:41:234-237
50. Ünal F., Özusta Ş.; Yeme Bozukluklarında Gidiş ve Sonlanım. Çocuk ve Gençlik Ruh
Sağlığı Derneği Yayınları:1 Ergenlik Döneminde Beslenme ve Yeme Bozuklukları Ankara
1997:69-76
51. Steinhausen H.C.: The Outcome of Anorexia Nervosa in 20th Century. Am. J. Psychiatry
2002; 159: 1284-1293
52. Norring C.E., Sohlberg SS: Outcome, Recovery, Relapse and Mortality Across Six Years
in Patients with Clinical Eating Disorders. Acta Psychiatry Scand 1993; 87: 437-444
53. Dahlmann B.H., Müller B., Herpertz S.,( Heussen N.), Hebebrand J., (Remschmidt
H.):Prospective 10-Year Follow-up in Adolescent Anorexia Nervosa: Course, Outcome,
Psychiatric Comorbidity, and Psychosocial Adaptation. J. Child Psychology Psychiatry 2001;
42(5):603-612
54. Gürdal A.: Anoreksiya Nervoza Tedavisinde Karşılaşılan Güçlükler. Çelikkol A. İzmir:
Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 1999; 4(2):243-255
55. Gürdal A.: Yeme Bozuklukları ve Tedavisi. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni 1999;
9(1):21-27
56. Yazgan Y., Yazgan Ç.: Yeme Bozukluklarında Medikal- Psikiyatrik Değerlendirme:
Tedavi Yaklaşımları. Çelikkol A. İzmir: Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 1999; 4(2): 233241
57. Akdemir A. Türkçapar M.H.: Yeme Bozukluklarında Aile Terapisi. Psikiyatri Psikoloji
Psikofarmakoloji Dergisi. 1995; 3(ek sayı 4):53-57.
92
58. Marcus M.D., Levine M.D.: Beslenme Bozukluğunun Tedavisi: Güncel Yaklaşımlar.
Current Opinion in Psychiatry, 1998; 11:159-163.
59. İşcan N.: Yeme Bozukuluklarında İlaç Tedavisi. 3 P Dergisi, 1995 58-62
60. Russell G.: Bulimia Nervosa: An Ominous Variant of Anorexia Nervosa. Psychological
Medicine , 1979; 9(3): 429-448
61. Parry-Jones B., Parry-Jones W. L.: History of Bulimia and Bulimia Nervosa. In: Eating
disorders and obesity. Newyork: The Guilford Press, 1995; Vol:26: 145-150.
62. Büyükkal M.B. Duygudurum Spektrumunda Yeme Bozukluklarının Yeri, Uzmanlık
Tezi, İstanbul 1995
63. Kaye W.H., Gwirstman H.E., George D.T., Weiss S.R., Jimerson D.C.: Relationship of
Mood Alterations to Bingeing Behaviour in Bulimia. British J. of Psychiatry; 149: 479-485,
1986
64. Johnson C., Larson R: Bulimia An Analysis of mood and Behavior. Psikosomatik
Medicine 1982; 44: 341- 351
65. Leonard S., Steiger H., Kao A.: Childhood and Adulthood Abuse in Bulimic and
Nonbulimic Women: Prevalences and Psychological Correlates. Int. J. Eating Disorders,
2003; 33(4):397-405.
66. Rayworth B.B., Wise L.A., Harlow B.L.: Childhood Abuse and Risk of Eating Disorders
in Women. Epidemiology, 2004, 15(3):271-278
67. Pope H.G., Hudson J.I.: Is Childhood Sexual Abuse A Risk Factor for Bulimia Nervosa?
Am. J. Psychiatry, 1992; 149(4):455-463.
93
68. Kopp W.: The Incidence of Sexual Abuse in Women with Eating Disorders.Psychother
Psychosom. Med. Psychol. ,1994; 44(5):159-162.
69. Connors M.E., Morse W.: Sexual Abuse and Eating Disorders: A Review. Int. J. Eating
Disorders, 1993; 13(1):1-11
70. Mullen P.E., Martin J.L., Anderson J.C., Romans S.E., Herbison G.P.: Childhood Sexual
Abuse and Mental Health in Adult Life. Br. J. Psychiatry, 1993; 163:721-732.
71. Fornari V., Dancyger I.F.: Psychosexual Development and Eating Disorders. Adolescent
Med., 2003; 14(1):61-75.
72. Birmingham Cl, Bone S.: Pancreatitis Causing Death in Bulimia Nervosa. Int. J. Eating
Disorders 36 (2): 234-237, 2004
73. Parman T.: Bulimik Boşa Dönen Makine. Ergenlik ya da Merhaba Hüzün, Bağlam
Yayınları, 2000; 109-122
74. Hoek HW.: The incidence and prevalence of Anorexia and Bulimia Nervoza in Primary
Care. Psychol Med 21: 455- 460, 1991
75. Kaye W.H., Ballenger J.C., Lydiard R.B., et al.: SCF Monoamine Levels in NormalWeight Bulimia: Evidence for Abnormal Noradrenergic Activity. Am. J. Psychiatry, 1990;
147:225-229.
76. Moteleone P., Brambilla F., Bortolotti F., et al.: Serotonergic Dysfunction Across the
Eating Disorders: Relationship to Eating Behaviour, Purging Behaviour, Nutritional Status
and General Psychopathology. Psychol. Med., 2000; 30(5): 1099-1110.
77. Jimerson D.C., Lesem M.D., Kaye W.H., Brewerton T.D.: Low Serotonin and Dopamine
Metabolite Concentrations in CSF from Bulimic Patients with Frequent Binge Episodes.
Arch. Gen Psychiatry, 1992;49:132-138.
94
78. Kaye W.H., Greeno C.G., Mass H., et al.: Alterations in Serotonin Activity and
Psychiatric Symptomatology After Recovery From Bulimia Nervosa. Arch. Gen. Psychiatry,
1998; 55:927-935.
79. Fahy T.A., Russell G.F:M.: Outcome and Prognostic Variables in Bulimia Nervosa. Int.
J.of Eating Disorders, 14(2):135-145, 1993
80. Hsu G.L.K..: Outcome of Bulimia Nervosa. Eating Disorders and Obesity. Newyork: The
Guilford Press, 1995; Vol:42:238-244
81. Kuruoğlu A.Ç.: Yeme Bozukluklarında Genetik Etkenler. Klinik Psikofarmakoloji
Bülteni; 10(1): 32-37,2000
82. Strober M, Ph.D:: Family-Genetic Studies. Washington: American Psychiatry Press,
1992: 61-76.
83. Lilenfeld L.R., Kaye W.H., Greeno C.G., Merikangas K.R., Plotnicov K., Pollice C., et.
al.: A Controlled Family Study of Anorexia Nervosa and Bulimia Nervosa. Arch. Gen.
Psychiatry, 1998; 55:603-610
84. Halmi K.A., Eckert E., Marchi P., Sampugnaro V., Apple R., Cohen J.: Comorbidity of
Psychiatric Diagnoses in Anorexia Nervosa. Arch. Gen. Psychiatry, 1991; 48.712-718.
85. Black D.W., Goldstein R.B., Noyes R., Blum N.: Compulsive Behaviors and ObsessiveCompulsive Disorder (OCD): Lack of a Relationship Between OCD, Eating Disorders, and
Gambling. Comprehensive Psychiatry, 1994, 35(2):145-148.
86. Hsu L.K.G., Kaye W., Weltzin T.: Are the Eating Disorders Related to ObsessiveCompulsive Disorder? Int. J. Eating Disorders, 1993; 14(3):305-318.
95
87. Schwalberg M.D., Barlow D.H., Alger S.A. and Howard L.J.: Comparison of Bulimics,
Obese Binge Eaters, Social Phobics, and İndividuals With Panic Disorder on Comorbidity
Across DSM-III-R Anxiety Disorders. Journal of Abnormal Psychology, Vol:101, No:4, 675681; 1992
88. Bulik C.M., Klump K.L., Thornton L., Kaplan A.S., Devlin B., Fichter M.M., et. Al.:
Alcohol Use Disorder Comorbidity in Eating Disorders: A multicenter Study. J. Clin.
Psychiatry, 2004; 65(7):1000-1006.
89. Maner F., Erkıran M., Hantaş Y.:Alkol ve Alkol Dışı Madde Bağımlılığı Olan Kadınlarda
Yeme Bozukulıkarı: Kontrollü Bir çalışma. Bağımlılık Dergisi, 2004; 5:12-15.
90. Tükel R.: Obsesif Kompulsif Spektrum Bozuklukları.3 P Dergisi ; 5(Ek 1): 5-12; 1997
91. Hollander E.: Obsessive-Compulsive Spectrum Disorders: An Overview. Psychiatric
Annals, 23:7; 355-358, 1993
92. Yaryura-Tobias J.A., Grunes M.S., Todaro J., McKay D., Neziroğlu F.A., Stockman R.:
Nosological İnsertion of Axis I Disorders in the Etiology of Obsessive-Compulsive Disorder.
Journal of Anxiety Disorders, Vol:14, No:1, 19-30; 2000
93. Tükel R., Polat A., Özdemir Ö., Aksüt D., Türksoy N.: Comorbid Conditions in
Obsessive-Compulsive Disorder. Comprehensive Psychiatry; Vol:43, No:3 : 204-209; 2002
94. Üçok A., Tükel R., Üçok Ö.G., Şaylan M. Ve ark.:Şizofreni Hastalarında Obsesif
Kompulsif Belirtilerin ve Bozukluğun Sıklığı. 3 P Dergisi; 6:(2); 107-110 ; 1998
95. Eisen J.L., Beer D.A., Pato M.T., Venditto T.A. et al.: Obsessive-Compulsive Disorder in
Patients With Schizophrenia or Schizoaffective Disorder. Am. J. Psychiatry 154:(2); 271273, 1997
96
96. Black D.W., Noyes R., Pfohl B., Goldstein R.B. et al.:Personality Disorder in Obsessive –
Compulsive Volunteers, Well Comparison Subjects, and Their First-Degree Relatives. Am. J.
Psychiatry , 150:(8); 1226-1232, 1993
97. Karaçam Ö., Bayraktar E., Coşkunol H., Atalay N.D.: 3 P Dergisi, 1998; 6(4):271-275
98. Kara H.,Yazıcı K., Sayar M.K., Ağargün M.Y., Verimli A.:Obsesif Kompulsif
Bozuklukta Kişilik Bozuklukları. Türk Psikiyatri Dergisi, 1997; 8(1):16-19
99. Gürdal A.: Anoreksiya nervoza obsesif kompulsif bozukluk ilişkisi. 3P Dergisi, 1997;
5(Ek1):22-25.
100. Rothenberg A.: Eating Disorder as a Modern Obsessive–Compulsive Syndrome?
Psychiatry, 1986; 49:45-53.
101. Demer M.M., Taşkın E.O.: Obsesif-Kompulsif Bozukluk ve Yeme Bozuklukları İlişkisi.
Nöropsikiyatri Arşivi, 2002, 39:9-19
102. Lee S.: Anorexia Nervosa and Obsessive Compulsive Disorder: British Journal of
Psychiatry, 1990; 157:778-779
103. Holden N.L.: Is Anorexia Nervosa an Obsessive-Compulsive Disorder? British Journal
of Psychiatry, 1990; 157:1-5.
104. Fahy T.A.: Obsessive-Compulsive Symptoms in Eating Disorders. Behaviour. Research.
Ther., 1991; 29(2):113-116.
105. Pollice C., Kaye W:H., Greeno C.G., Weltzin T.E.: Relationship of Depression,
Anxiety, and Obsessionality to State of Illness in Anorexia Nervosa. Int. J. Eating Disorders,
1997; 21: 367-376
97
106. von Ranson K.M., Kaye W.H, Weltzin T.E., Rao R., Matsunaga H.: ObsessiveCompulsive Disorder Symptoms Before and After Recovery From Bulimia Nervosa . Am. J.
Psychiatry, 1999; 156: 1703-1708
107. Channon S., DeSilva W.P.: Psychologıcal Correlates of Weight Gain in Patients With
Anorexia Nervosa. J. Psychiatric Research, 1985; 19(2/3): 267-271
108. Fahy T.A:, Osacar A., Marks I.: History of Eating Disorders in Female Patients with
Obsessive-Compulsive Disorder. Int. J. of Eating Disorders, 1993; 14(4):439-443
109. Joffe R.T., Swinson R.P.: Eating Attitudes Test Scores of Patients with ObsessiveCompulsive Disorder. Am. J. Psychiatry (Letter), 1987; 144:1510-1511.
110. Thiel A., Broocks A., Ohlmeier M., Jacoby G.E., Schüfsler G.: Obsessive-Compulsive
Disorder Among Patients with Anorexia Nervosa and Bulimia Nervosa. Am. J. Psychiatry,
1995;152:72-75.
111. Thornton C., Russell J.: Obsessive-Compulsive Comorbidity in the Dieting Disorders.
International Journal of Eating Disorderts, 1997; 21(1):83-87
112. Milos G., Spindler A.,Ruggiero G., Klaghofer R.,Schnyder U.:Comorbidity of
Obsessive-Compulsive Disorders and Duration of Eating Disorders. Int J. Eating Disorder,
2002; 31:284-289.
113. Thiel A., Züger M., Jacoby G.E., Schüfsler G.: Thirty-Month Outcome in Patients With
Anorexia or Bulimia Nervosa and Concomitant Obsessive–Compulsive Disorder. . Am. J.
Psychiatry, 1998; 155: 244-249
114. Thoren P., Asberg M., Bertilsson L., et. al.: Clomipramine treatment of ObsessiveCompulsive Disorder. II. Biochemical Aspects.Arch. Gen. Psychiatry, 1980; 37:1289-1294.
98
115. Leckman J.F., Goodman W.K., Anderson G.M., et. al.: Cerebrospinal Fluid Biogenic
Amines in Obsesive-Compulsive Disorder, Tourette’s Syndrome, and Healthy Controls.
Neuropsychopharmacology, 1995; 12:73-86.
116. Bastani B.:Serotonin uptake and Imipramine Binding in the Blood Platelets of
Obsessive-Compulsive Disorder Patients. Biol. Psychiatry, 1991; 30:131-139.
117. Hollander E., De Caria C., Gully R., et. al.: Effects of Chronic Fluoxetine Treatment on
Behavioral and Neuroendocrine Responses to Metachloro-Phenylpiperazine in ObsessiveCompulsive Disorder. Psychiatry Res, 1991; 36:1-17.
118. Monteleone P., Catapano F., Di Martino S., et. al.: Prolactin Response to dFenfluramine in Obsessive-Compulsive Patients, and Outcome of Fluvoxamine Treatment.
Br. J. Psychiatry, 1997; 170:554-557.
119. Bastani B., Nash F., Meltzer H.Y.: Prolactin and Cortisol Responses to MK-212, a
Serotonin Agonist in Obsessive-Compulsive Disorder. Arch. Gen. Psychiatry, 1990; 47:833839.
120. Pigott T.A., Zohar J., Hill J.L.,et. al.: Metergoline Blocks the Behavioral and
Neuroendocrine Effects of Orally Administered of m-hlorophenylpiperazine in Patients with
Obsessive-Compulsive Disorder. Biol. Psychiatry, 1991; 29:418-426.
121. Hollander E., DeCaria C.M., Nitescu A.,et.al.: Serotonergic Function in ObsessiveCompulsive
Disorder.
Behavioral
and
Neuroendocrine
Responses
to
Oral
m-
Chlorophenylpiperazine and Fenfluramine in Patients and Healthy Volunteers. Arch. Gen.
Psychiatry, 1992; 49:21-28.
122. Kaye W., Gendall K.,Strober M.: Serotonin Neuronal Function and Selective Serotonin
Reuptake Inhibitor Treatment in Anorexia and Bulimia Nervosa. Biol. Psychiatry, 1998,
1:44(9):825-838
99
123.Moteleone P., Brambilla F., Bortolotti F., et al.: Plasma Prolactin Response to dFenfluramine is Blunted in Bulimic Patients with Frequent Binge Episodes. Psychol. Med.,
1998; 28:975-983.
124. Moteleone P., Brambilla F., Bortolotti F., et al.: Prolactin Response to d-Fenfluramine is
Blunted in People with Anorexia Nervosa. Br. J. Psychiatry, 1998; 172:438-442.
125. Davis C., Kennedy S.H., Ralevskı E., Dionne M., Brewer H., Neitzert C. And Ratusny
D.: Obsessive Compulsiveness and Physical Activity in Anorxia Nervosa and High-Level
Exercising. Journal of Psychosomatic Research, 1995; 39(8):967-976
126. Davis C.,Kaptein S.,Kaplan A.S., Olmsted M.P.,Woodside B.: Obsessionality in
Anorexia Nervosa: The Moderating Influence of Exercise. Psychosomatic Medicine, 1998;
60:192-197
127. Nalini M., Srinivasagam B.A., Walter H.K., Plotnicov K., Greeno K., et al.: Anorexia
Nervosa. Am. J. Psychiatry, 1995; 152:1630-1634.
128. Hudson J.I., Pope H.G., Todd D.Y., Jonas J.M., and Frankenburg F.R.: A Controlled
Study of Lifetime Prevalence of Affective and Other Psychiatric Disorders in Bulimic
Outpatients. Am. J. Psychiatry 1987, 144: 1283-1287
129. Wonderlich S.A.:Personality and Eating Disorders. In: Eating disorders and obesity.
Newyork: The Guilford Press, 1995; Vol:30:171-176
130. Vitousek K., Manke F.: Personality Variables and Disorders in Anorexia Nervosa and
Bulimia Nervosa. J. Abnormal Psychology, 1994; 103(1):137-147.
131. Casper R.C.:The Personality as Risk Factor for the Development of Eating Disorders.
Neuropsychiatrie de I’Enfance, 1993; 41 (5-6): 276-282.
100
132. Diaz-Marsa M., Carrasco J.L.,Saiz J.: A Study of Temperament and Personality in
Anorexia and Bulimia Nervosa. J. Personal Disorder, 2000; 14(4):352-359.
133. Westen D., Fischer J.H.: Personality Profiles in Eating Disorders: Rethinking the
Distinction Between Axis I and Axis II. Am. J. Psychiatry, 2001; 158: 547-562
134. Skodol A.E., Oldham J.M., Hyler S.E., Kellman H.D., Doidge N., Davies M..
Comorbidity of DSM-III-R Eating Disorders and Personality Disorders. Int. J. Eating
Disorders, 1993; 14(4):403-426.
135. Lacey J.H., Evans C.D.: The Impulsivist: A Multi-Impulsive Personality Disorder. Br. J.
Addict., 1986; 81(5):641-649.
136. Wiederman M.W., Pryor T.: Multi-Impulsivity Among Women with Bulimia Nervosa.
Int. J. Eating Disorders, 1996; 20(4):359-365.
137. Casper R.C., Hedeker D., McClough J.F.: Personality Dimensions in Eating Disorders
and Their Relevance for Subtyping. J. Am. Acad. Child Adolescant Psychiatry, 1992;
31(5):830-840.
138. Fahy T., Eisler I.: Impulsivity and Eating Disorders. Br. J. Psychiatry, 1993; 162:193197.
139. Welch S.L., Fairburn C.G.: Impulsivity or Comorbidity in Bulimia Nervosa. A
Controlled Study of Deliberate Self-Harm and Alcohol and Drug Misuse in a Community
Sample. Br. J. Psychiatry, 1996; 169(4):451-458
140. Paul T., Schroeter K., Dahme B., Nutzinger D.O.: Self-Injurious Behaviour in Women
with Eating Disorders. Am. J. Psychiatry, 2002; 159: 408-411
141. Lacey J.H.: Self-Damaging and Behaviour in Bulimia Nervosa. A Catchment Area
Study. Br. J. Psychiatry, 1993; 163:190-194.
101
142. Penas-Lledo E., Vaz F.J., Ramos M.I., Waller G.: Impulsive Behaviors in Bulimic
Patients: Relation to General Psychopathology. Int. J. Eating Disorders, 2002; 32(1):98-102.
143. Eddy K.T., Keel P.K., Dorer D.J., Delinsky S.S., Franko D.L., Herzog D.B.:
Longitudinal Comparison of Anorexia Nervosa Subtypes. Int J. Eating Disorders, 2002;
31(2):191-201.
144. Vervaet M., van Heeringer C., Audenaert K.: Personality-Related Characteristics in
Restricting Versus Binging and Purging Eating Disordered Patients. Compr. Psychiatry,
2004; 45(1):37-43.
145. Davis C., Claridge G. And Cerullo D.: Personality Factors and Weight Preoccupation: A
Continuum Approach to the Association Between Eating Disorders. J. Psychiatric Research,
1997; 31(4): 467-480
146. Savaşır I., Erol N.: Yeme Tutum Testi : Anoreksiya Nervoza Belirtileri İndeksi.
Psikoloji Dergisi, 1989; 7(23): 19-25
147. Garner D.M. ve Garfinkel P:E: The Eating Attitudes : An Index of Anorexia Nervosa.
Psychological Medicine, 1979; 9(2): 273-29
148. Karamustafalıoğlu O.K., Üçışık A.M., Ulusoy M., Erkmen H.: Yale-brown Obsesyonkompulsiyon Dercelendirme Ölçeğinin Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması. 29. Ulusal
Psikiyatri Kongresi proğram ve Bildiri Özetleri Kitabı Savaş Ofset, Bursa, 1993; S:86.
149. Goodman W.K., Price L:H., Rasmussen S:A.: The Yale,Brown Obsessive-Compulsive
Scale.I: Development, Use, and Reliability. Arch Gen Psychiatry,
1989; 46(11) 1006- 1011
102
EKLER
SOSYODEMOGRAFİK VERİ FORMU
Adı Soyadı:
Doğum Tarihi:
Doğum Yeri
Adres:
Telefon No:
1. Yaş:
2. Medeni Durum:
1. Bekar
2. Evli
3.Boşanmış
3. Eğitim Durumu:
1. İlkokul-Ortaokul
2. Lise
3.Yükseköğrenim
4. Meslek:
1. Öğrenci
2. Memur
3. Ev Kadını (işsiz)
4.Serbest
5.Geçici İşler
5. Kiminle Yaşadığı:
1. Yalnız
2. Anne ( ve/veya) Baba (ve/ veya)
3. Eş ve Çocuklarıyla
4.Diğer
Kardeşiyle
6. Yaşamının Büyük Bölümünü Geçirdiği Yer:
1. Köy-Kasaba
2. Kent
3. Büyük kent
7. Oturduğu Yer:
1. Köy-Kasaba
2. Kent
103
3. Büyükkent
8. Göç:
1. Yok
2. Var, 15 Yaşından Önce
3. Var, 15 Yaşından Sonra
9. Kardeş Sayısı:
1. Yok (Tek çocuk)
2. 2 Kardeş
3. 3 ve 3 den Fazla
10. Baba Eğitimi:
1. Yok yada Okuryazar
2. İlkokul- Ortaokul
3. Lise
4. Yüksek Öğrenim
11. Anne Eğitimi:
1. Yok yada Okuryazar
2. İlkokul- Ortaokul
3. Lise
4. Yükseköğrenim
12. Baba Mesleği:
1. İşçi
2. Memur
3. Serbest
4. İşsiz
13. Anne Mesleği:
1. Ev Kadını
2. İşçi
3. Memur
4. Serbest
14. Aile İlişkileri ( Kendi İfadesi ):
1. Çok İyi
2. İyi
3. Orta
4. Kötü
15. İşlevselliğin Genel değerlendirmesi:
İGD puanı:
104
16. Gelir Durumu (Kendi İfadesi ):
1. Çok İyi
2. İyi
3. Orta
5. Kötü
17. Hastalığın Başlangıç Yaşı:
18. Hastalığın Süresi:
19. Hastalığın Başlangıcı ve Psikiyatrik Tedavi Arasında Geçen Süre:
20. Geçmiş Tedavi Öyküsü:
1. Yok
2 .Var
21. Hospitilizasyon Sayısı(pikiyatri; şimdi ve geçmişde).
1. Yok
2. 1 kez
3. 2 ve 3 kez
6. 3 den fazla
22. Şu Anda ki Tedavi Şekli:
1. Yok
2. Var, Ayaktan
3. Var, Yatarak
23. Kullanılan Tedavi Yöntemi:
1. Yok
2. Psikoterapi
3. Farmakoterapi
4. Psikoterapi ve farmakoterapi
24. Farmakoterapide Kullanılan İlaç Grubu:
1. Antidepresan
2. Antipsikotik
3. Anksiyolotik
4. Antidepresan ve Anksıyolotik
5. Antidepresan ve Antipsikotik
6. Antidepresan, Anksiyolotik, Antipsikotik
7. Diğer
25. İlaç Tedavisinin Süresi:
105
1. 1 aydan kısa
2. 1 Ay – 3 Ay
3. 3 Aydan Uzun
26. Beden Kütle İndeksi ( BMİ ):
27. Hastalık Öncesi BMİ:
28. 28. Tanı:
1.AN - Kısıtlayıcı Tip
2. AN - Bulimik Tip
3. BN
29. Psikoaktif Madde Kullanımı ( PAM Kullanımı ):
1.Yok
2. 3 Aydan kısa
3. 3 ay – 1 Yıl
4.1 Yıldan uzun
30. Kullanılan PAM grubu:
1. Alkol
2. Esrar
3. Uyarıcı
4.Opioid
5. Diğer
6.Karışık
31. Suizid Girişimi:
1. Yok
2. Var, 1 Kez
3. Var 2 ve fazla
32. Suizid Düşüncesi(Şimdi):
1. Yok
2. Var
33. Kendine Zarar verici davranışları:
1.Yok
2.Vücuduna zarar verme, Parasuizidler
3. Madde kullanımı
4. Güvenli olmayan, cinsel ilişkiler
5. Diğer( tehlikeli şekilde araç kullanma, aşırı para harcama, çalma, kumar oynama vb.)
7.Karışık
34. Egzersiz:
1.Yok ya da hafif-orta
2. Ağır ( haftada altı saatden fazla hızlı yürüme, koşma, yüzme, dans vb)
106
35. 1.Derece Akrabalarında Psikiyatrik Hastalık Öyküsü:
1.Yok
2.Majör Depresyon, Kronik depresyon, distimik bozukluk
3.Anksiyete Bozukluğu
4.OKB
5. AN
6. BN
7. Diğer
36. 2.Derece Akrabalarında Psikiyatrik Hastalık Öyküsü:
1.Yok
2. Majör Depresyon, kronik depresyon,distimi
3.Anksiyete bozukluğu
4.OKB
5.AN
6.BN
7.Diğer
37. 1. Derece akrabalarında PAM kullanımı (Kötüye Kullanımı ya da bağımlılığı):
1.Yok
2.Alkol
3. Esrar
4.Uyarıcı-opioid
5. Diğer
5. Karışık
38. 2. Derece Akrabalarında PAM Kullanımı( Kötüye kullanımı ya da bağımlılığı ):
1. Yok
2. Alkol
3. Esrar
4. Uyarıcı- opioid
5. Diğer
6. Karışık
39. 1.Derece Akrabalarında Suizid Girişimi:
1.Yok
2.Var
40. 2.Derece Akrabalarında suizid girişimi:
1.Yok
2 Var
41. Paranoid Kişilik Bozukluğu:
1. Yok
2. Var
107
42. Şizotipal Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
43. Şizoid Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
44. A Kümesi Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
45. Histriyonik Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
46. Narsistik Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
47..Borderline Kişilik Bozukluğu:
1Yok
2,Var
48. Antisosyal Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
49. B Kümesi Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var.
50. Kaçıngan Kişilik Bozukluğu:
1 Yok
2.Var
51. Bağımlı Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2. Var
52. Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
53. C Kümesi Kişilik Bozukluğu:.
1.Yok
2 .Var
108
54. BTA Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
55. Herhangi Bir Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
56. Birden Fazla Kişilik Bozukluğu:
1.Yok
2.Var
57. Y-BOCS OBSESYON ALT TOPLAMI:
58. Y-BOCS KOMPULSİYON ALT TOPLAMI:
59.Y-BOCS TOPLAM PUANI:
60. ETT PUANI:
109
YEME TUTUMU TESTİ
a. Daima
d. Bazen
b. Çok sık
e. Nadiren
c. Sık sık
f. Hiçbir zaman
a
b
c
d
e
f
() ()
()
()
()
()
1. Başkaları ile birlikte yemek yemekden hoşlanırım.
2. Başkaları için yemek pişiririm fakat pişirdiğim yemeği
yemem.
()
()
()
()
()
()
3. Yemekden önce sıkıntılı olurum.
() ()
()
()
()
()
4. Şişmanlamakdan ödüm koparım
() ()
()
()
()
()
5. Acıktığımda yemek yememeye çalışırım.
() ()
()
()
()
()
6 . Aklım fikrim yemektedir.
() ()
()
()
()
()
7. Yemek yemeyi durduramadığım zamanlar olur.
() ()
()
()
()
()
8. Yiyeceğimi küçük küçük parçalara bölerim.
() ()
()
()
()
()
9. Yediğim yiyeceğin kalorisini bilirim.
() ()
()
()
()
()
10. Ekmek, patates, pirinç gibi yüksek kalorili yiyeceklerden
kaçınırım.
() ()
()
()
()
()
11. Yemeklerden sonra şişkinlik hissederim.
() ()
()
()
()
()
12. Ailem fazla yememi bekler.
() ()
()
()
()
()
13. Yemek yedikten sonra kusarım.
() ()
()
()
()
()
14. Yemek yedikten sonra aşırı suçluluk duyarım.
() ()
()
()
()
()
15. Tek düşüncem daha fazla zayıf olmaktır.
() ()
()
()
()
()
16. Aldığım kalorileri yakmak için yorulana kadar egzersiz
yaparım.
() ()
()
()
()
()
17.Günde birkaç kere tartılırım.
() ()
()
()
()
()
18. Vücudumu saran dar elbiselerden hoşlanırım.
() ()
()
()
()
()
19. Et yemekten hoşlanırım.
() ()
()
()
()
()
20. Sabahları erken uyanırım.
() ()
()
()
()
()
21. Günlerce aynı yemeği yerim.
() ()
()
()
()
()
22. Egzersiz yaptığımda harcadığım kalorileri hesaplarım.
110
() ()
()
()
()
()
23. Adetlerim düzenlidir.
() ()
()
()
()
()
24. Başkaları çok zayıf olduğumu düşünür.
() ()
()
()
()
()
25. Şişmanlayacağım (vücudumu yağ kaplayacağı) düşüncesi
zihnimi meşgul eder.
() ()
()
()
()
()
26. Yemeklerimi yemek başkalarınkinden daha uzun sürer.
() ()
()
()
()
()
27. Lokantada yemek yemeyi severim.
() ()
()
()
()
()
28. Müshil kullanırım.
() ()
()
()
()
()
29. Şekerli yiyeceklerden kaçınırım.
() ()
()
()
()
()
30. Diyet (perhiz) yemekleri yerim.
() ()
()
()
()
()
31.Yaşamımı yiyeceğin kontrol etttiğini düşünürüm.
() ()
()
()
()
()
32. Yiyecek konusunda kendimi denetleyebilirim.
() ()
()
()
()
()
33. Yemek konusunda başkalarının bana baskı yaptığını
hissederim.
() ()
()
()
()
()
34. Yiyecekle ilgili düşünceler çok zamanımı alır.
() ()
()
()
()
()
35. Kabızlıktan yakınırım.
() ()
()
()
()
()
36.Tatlı yedikten sonra rahatsız olurum.
() ()
()
()
()
()
37. Perhiz yaparım.
() ()
()
()
()
()
38. Midemin boş olmasından hoşlanırım.
() ()
()
()
()
()
39. Şekerli, yağlı yiyecekleri denemekten hoşlanırım.
() ()
()
()
()
()
40. Yemeklerden sonra içimden kusmak gelir.
111
Download