Türkiye Büyük Millet Meclisi`nde 25. Dönem...22

advertisement
Parlamento
TPB
Hakimiyet Milletindir
Temmuz-Ağustos 2015 Sayı: 27
Ayl ı k sürel i yay ı n
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 25. Dönem...22
Büyük Taarruz’un zafere döndüğü gün: 30 Ağustos 1922...48
Adada özgürlük ve barışın adı: 20 Temmuz 1974...68
Tarihle doğanın kucağında masalsı bir yolculuk Pamukkale...54
Parlamento
TPB
Temmuz-Ağustos 2015 Sayı: 27
Fiyatı: 20 TL/Kurum ve kuruluşlar için: 30 TL
Yerel süreli yayın
ISSN 2147-6616
Büyükharf Bas. Yay. Tan. Dan. ve Org. Ltd. Şti. adına
TPB Parlamento Dergisi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü
Eren Safi
Yayın Koordinatörü
Erbay Kücet
Editör
Songül Baş
Yazı İşleri
Çağla Taşkın
Enver Uygun
Evren Özesen
Gökçe Doru
İrem Coşkunseven
Nehir Öztürk
Nil Özben
Pınar Ünsal
Zeynep Yiğit
Katkıda Bulunanlar
Dr. Ahmet Tetik
Hakan Arslanbenzer
Dr. Polat Safi
Tasarım
Evrim Uluçay
Sinan Günçiner
Genel Koordinatör
İsmail Demir
TÜRK PARLAMENTERLER BİRLİĞİ
GENEL BAŞKAN
Nevzat PAKDİL
22, 23, 24. Dönem Kahramanmaraş Milletvekili
YAYIN KURULU
Yahya AKMAN
21, 22, 23, 24. Dönem Şanlıurfa Milletvekili
Cahit BAĞCI
Çorum Milletvekili
Kadir Ramazan COŞKUN
Genel Sekreter
19. Dönem İstanbul Milletvekili
İlknur İNCEÖZ
Aksaray Milletvekili
Alpaslan KAVAKLIOĞLU
Niğde Milletvekili
Ömer Faruk ÖZ
Genel Sayman
23. ve 24. Dönem Malatya Milletvekili
Ramazan Kerim ÖZKAN
22, 23, 24. Dönem Burdur Milletvekili
Yayımlanan yazıların hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir. Makul alıntılar dışında izinsiz iktibas yapılamaz.
YAPIM
Büyükharf Bas. Yay. Tan. Dan. ve Org. Ltd. Şti.
Uğur Mumcu Cad. 89/8 Çankaya/ANKARA
T: 0312 446 15 72 F: 0312 446 15 82
www.buyukharf.com.tr
BASKI
Özel Matbaası
Basım Yeri: Matbaacılar Sanayi Sitesi 1514. Sokak No: 6
İvedik/Ostim/ANKARA
T: 0312 395 06 08
Basım Tarihi: 08.07.2015
TEMMUZ-AĞUSTOS 2015
İÇİNDEKİLER
22
TÜRKIYE BÜYÜK MILLET
MECLISI’NDE 25. DÖNEM
44 Siyaset
ancak faziletle
yürür; milletvekilleri bunu
Ertuğrul Mat:
unutmamalı ve üyesi
oldukları partinin temel
prensiplerine riayet etmelidir
64 Seçmeninin yaşam koşullarını
Prof. Dr. Suat Çağlayan:
bilmeyen ve kendisini onlarla
özdeşleştiremeyenlerin
siyasetçi olması zordur
48 30 AĞUSTOS 1922
BÜYÜK TAARRUZ’UN ZAFERE DÖNDÜĞÜ GÜN:
82 Reçetesiz sağlık ürünlerinin
M. Kazım Dinç:
daha bilinçli bir şekilde
tüketilmesi ve sektörün
sorunlarına çözümler üretilmesi
için çalışmalar yapıyoruz
54 TARIHLE DOĞANIN KUCAĞINDA MASALSI BIR YOLCULUK: PAMUKKALE
68 ADADA ÖZGÜRLÜK VE BARIŞIN ADI: 20 TEMMUZ 1974
86 MEMLEKET IÇIN ILMIN IŞIĞINDA: ABDÜLHAK ADNAN ADIVAR
4
BAŞKAN’IN MESAJI
5 BIRLIK’TEN
10 HABERLER
18 DÜNYADAN
74 TARIHÎ VESIKALAR: II. MEŞRUTIYET’IN İLANINA DAIR BIR NUTUK
76
KENDI EFSANESINI YARATAN SEYYAH: EVLIYA ÇELEBI
90
TARIH SAHNESI
98
ERBAY KÜCET: MIZAHIN BILGE SANATKÂRI HOCA NASREDDIN
102 KITAP
104 MÜZIK
105
FILM
106
VEKILLER NE OKUYOR / NE IZLIYOR
108
SOSYAL MEDYA GÜNLÜKLERI
109
MHP KÜTAHYA MILLETVEKILI ALIM IŞIK ILE SOSYAL MEDYA SÖYLEŞISI
110 UNUTMAYACAĞIZ
38
BALKANLAR’IN
“YENİDOĞAN” ÜLKESİ
KOSOVA
60
RAMAZAN BAYRAMI GELDI
HOŞ GELDI
EVLERE NEŞE GELDI...
94
“DEVEKUŞU”NUN
SIRTINDA BİR YOLCULUK
ZEKI ALASYA
BAŞKAN’IN MESAJI
HALKIN VE HAKLININ YANINDA
K
urulduğu günden bu yana parlamenterlerimiz arasında dostluğu, sosyal, kültürel, fikrî ve manevi dayanışmayı sağlamayı görev edinen Türk Parlamenterler Birliğimizin üç yıl önce yapılan
16. Olağan Genel Kurulu’nda bizlere göstermiş olduğunuz teveccüh ve güven ile çalışmalarımızı
yürüttük ve 25 Haziran 2015 tarihinde 17. Olağan Genel Kurulumuzu birlikte icra ettik.
Üç yıl önce göreve geldiğimizde, Türk Parlamenterler Birliği’nde bugüne kadar hizmet vermiş
olan milletvekillerimizin bıraktıkları yerden bayrağı devraldığımız bilinciyle çalışmalarımıza başladık
ve attığımız her adımda arkamızdaki gücünüzü de hissederek pek çok faaliyet gerçekleştirdik.
Bizlere tevdi ettiğiniz görevimizi hakkıyla yerine getirdiğimiz inancındayız. Üstlendiğimiz görevin
mesuliyeti içinde, birlik, beraberlik ve dayanışma şuuruyla bir dönemi birlikte yaşadığımız sizlere
hassaten teşekkür ediyorum. İcra ettiğimiz 17. Olağan Genel Kurulumuzda, birlikte uyum içinde ve
huzurla görev yaptığımız milletvekillerimizle yeni dönemde de bir arada olma kararımızı anlayışla
karşılayarak oylarınızla bizleri tekrar Türk Parlamenterler Birliği’nin yönetiminde görevlendirdiniz.
Sizlerden aldığımız bu destek ve moralle hizmete devam edeceğiz.
Demokrasilerde egemenlik halka aittir. Günümüzde halk bu egemenliği seçtiği temsilciler, yani
milletvekilleri aracılığıyla kullanmaktadır. Ülkemizde son dönemlerde genel veya yerel seçimler ya
da halk oylaması dolayısıyla ortalama iki yılda bir sandığa gidilmektedir. Seçimler vatandaşlarımızın
özgür bir ortamda verdikleri oylarla temsil edilmelerini sağlar. İktidar yetkisini de bu oylar belirler.
7 Haziran 2015 tarihinde yapılan genel seçimlere halkımız geniş katılım sağlamış ve 25. Dönem
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde seçmen iradesinin temsil oranı yüzde 95’i geçmiştir. Bu vesileyle
TBMM’de temsil edilen tüm siyasi partilerimize Meclis çalışmalarında başarılar dilerim. Seçilen
milletvekillerimizi tebrik ederim. İnanıyorum ki Türkiye Büyük Millet Meclisi her zaman olduğu gibi
halkın talepleri doğrultusunda çalışmalarına devam edecek; halkın ve haklının yanında yer alarak
ülkemizin gelişme göstermesi için azami çaba sarf edecektir.
Millî iradenin tecelli ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi, kurulduğu dönemde Millî Mücadele’yi
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde sürdürmüştür. Kurtuluş mücadelesi veren ve bu
mücadeleden alnının akıyla çıkan Gazi Meclisimiz, ülkemizi ve milletimizi ilgilendiren her meselenin
tek çözüm yeri olmuştur ve bugünden sonra da olmaya devam edecektir. Türkiye Büyük Millet
Meclisi sorun olduğunda kapatılacak bir kurum değil, sorunu çözmek için yegâne mercidir. Meclisimiz demokrasinin sembolü ve millî iradenin kalesidir. Millet iradesini zayıflatmaya yönelik tüm
planlara karşı çıkmak hepimizin görevidir.
Siyaset sorun çözme sanatıdır. Bu bakımdan milletimizin milletvekillerinden beklentileri yüksektir. O nedenle parlamenterler olarak milletimizin bize olan inancını ve içinde bulunduğumuz
yüce çatının mehabetini muhafaza etmek hepimizin sorumluluğudur.
17. Olağan Genel Kurulumuza teşrifleriyle bizlere güç katan ve destek veren milletvekillerimize
teşekkür ederken, vefat eden milletvekillerimize Allah’tan rahmet dileyerek yazımı noktalıyorum.
Selam ve saygılarımla.
4
Nevzat Pakdil
Türk Parlamenterler Birliği
Genel Başkanı
22, 23, 24. Dönem
Kahramanmaraş Milletvekili
MECLISIMIZ
HER ZAMAN
OLDUĞU GIBI
25. DÖNEM’DE DE
HALKIN TALEPLERI
DOĞRULTUSUNDA
ÇALIŞMALARINA
DEVAM EDECEKTIR.
BİRLİK’TEN
NEVZAT PAKDIL, 17. OLAĞAN GENEL KURUL’DA
YENIDEN GENEL BAŞKAN SEÇILDI
GENEL KURUL’DA YAPTIĞI KONUŞMADA TÜRKIYE BÜYÜK MILLET MECLISI’NIN
DEMOKRASININ SEMBOLÜ VE MILLÎ IRADENIN KALESI OLDUĞUNU
VURGULAYAN NEVZAT PAKDIL, 25. DÖNEM’DE YENI BIR ANAYASANIN
YAPILMASINI ÜMIT ETTIĞINI BELIRTEREK, “YAZILAN BIR ANAYASA DEĞIL,
MILLETIN TEMSILCILERI TARAFINDAN YAPILAN BIR ANAYASA ISTIYORUZ” DEDI.
TÜRK Parlamenterler Birliği’nin 17. Olağan Genel Kurulu, 25 Haziran 2015 tarihinde TBMM Grup Salonu’nda yapıldı. Katılımın yüksek olduğu Genel Kurul, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasıyla başladı. Başkanlık Divanı’nda 24. Dönem Çankırı Milletvekili
İdris Şahin, 23. ve 24. Dönem Tokat Milletvekili Dilek Yüksel, 22,
23 ve 24. Dönem Burdur Milletvekili Bayram Özçelik ile Denizli Mil-
letvekili Bilal Uçar’ın yer aldığı Genel Kurul’da, Türk Parlamenterler
Birliği Genel Başkanı Nevzat Pakdil bir konuşma yaptı.
22, 23 ve 24. Dönem Kahramanmaraş Milletvekili Nevzat Pakdil,
Türk Parlamenterler Birliği’nin, “Hakimiyet milletindir” özdeyişini
benimsemiş bir sivil toplum kuruluşu olduğunu belirterek, “Birliğimiz, kurulduğu 1976 senesinden beri parlamenterlerimiz arasında
5
dostluğu, sosyal, kültürel, fikrî ve manevi dayanışmayı sağlamaya devam etmektedir. Bu
vesileyle parlamento geleneğimizin yerleşmesi ve demokrasimizin güçlenmesi için yaptıkları
çalışmalarla Türk Parlamenterler Birliği’nde bugüne kadar görev ifa etmiş değerli üyelerimizden hayatta olanlara sağlıklı bir ömür dilerken, yakın bir zaman önce aramızdan ayrılan
9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel başta olmak üzere vefat eden milletvekillerimize
Allah’tan rahmet diliyorum” dedi. Tüzük gereği üç yılda bir yapılan olağan kongrelerden
17’ncisinin gerçekleştiğini ifade eden Pakdil, “Üç yıl önce bizlere güvenle tevdi ettiğiniz görevi
imkanlar ölçüsünde yerine getirmenin mutluluğuyla karşınızdayız. Bu dönemde, Türk Parlamenterler Birliği olarak yurt içinde çeşitli çalışmalar yürütürken, yurt dışında ülkemizi en iyi
şekilde temsil etme, sesimizi oralara da ulaştırma gayreti içinde olduk. Öte yandan ülkemizi
ziyaret eden heyetleri ağırladık, görüş ve düşüncelerimizi açıklıkla dile getirdik” dedi.
Millî iradenin tecelli ettiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, Millî Mücadele’yi TBMM Başkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde yürüttüğünü ve bu nedenle “Gazi Meclis”
olarak zikredildiğini dile getiren Pakdil, “Bu vesileyle başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk
olmak üzere Birinci Dönem milletvekillerini rahmet ve minnetle anıyorum. Kurtuluş mücadelesinden alnının akıyla çıkan Türkiye Büyük Millet Meclisi, ülkemizi ve milletimizi ilgilendiren
her meselenin tek çözüm yeri olmuştur ve bugünden sonra da olmaya devam edecektir.
Meclis, sorun olduğunda kapatılacak bir kurum değil, sorunu çözmek için yegâne mercidir”
diye konuştu.
“Millet iradesine yönelik doğrudan doğruya veya dolaylı
tüm müdahaleler insan hakları ihlalidir”
Nevzat Pakdil, TBMM’nin demokrasinin sembolü ve millî iradenin kalesi olduğunu vurguladığı konuşmasında şunları kaydetti: “Millî iradenin üstünlüğünü demokrasinin gücü olarak
kabul edip, bu bayrağı her zaman bir adım öne götürmenin gayreti içinde olmalıyız. Bildiğiniz
gibi devlet geleneğimiz çok eskilere dayansa bile Cumhuriyetimiz gençtir. Çeşitli sebeplerle
çok partili demokrasiye geçişimiz hiç kolay olmamıştır. 1946’dan itibaren demokrasinin ku-
6
BIRLIK’TEN
rumsallaşması yolunda önemli bedeller
ödenmiş, ciddi tecrübeler kazanılmıştır.
Bu süre zarfında zaman zaman siyaset
tatil edilmiş, maalesef üzüntü verici olaylar yaşanmıştır. 27 Mayıs 1960 tarihinde
demokrasimiz askerî darbeyle sekteye
uğratılmış, askıya alınmıştır. Rahmetli
Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve
Hasan Polatkan özel kurulmuş mahkeme
kararıyla haksız yere idam edilmişlerdir. Bu vesileyle demokrasi şehitlerimiz
Menderes, Zorlu ve Polatkan’ı rahmet
ve minnetle anıyorum. Bugüne kadar
millet iradesine karşı doğrudan doğruya
veya dolaylı, silahlı veya bürokratik olarak
yapılan müdahalelerin hepsi insan hakları
ihlali ve millî irade düşmanlığından başka
bir şey değildir. 60’lı yıllardan günümüze
kadar toplumumuza musallat olan vesayetçi anlayışların siyaset kurumunun
güçlenmesiyle birlikte kaybolacağına dair
inancımı bir kere daha ifade etmek istiyorum. Siyaset kurumunu güçlendirmek
için son yıllarda yapılan ciddi çalışmaları
yakından takip eden, hatta birçoğunun
içinde yer alan bir arkadaşınız olarak önümüzdeki süreçte demokrasimizin ivme
kazanacağına yönelik inancımı da sizlerle
paylaşmak istiyorum.”
Genel Sekreter Kadir Ramazan
Coşkun üç yıllık faaliyetleri anlattı
Nevzat Pakdil, siyasetin sorunları çözme sanatı olduğuna işaret ettiği konuşmasında, 7
Haziran 2015 tarihindeki genel seçimlere de değindi. Halkın geniş katılım sağladığı seçimler neticesinde Meclis’te temsil edilen tüm siyasi partileri ve milletvekillerini tebrik ederek
çalışmalarında başarı dileyen Pakdil, “İnanıyorum ki Türkiye Büyük Millet Meclisi her zaman
olduğu gibi bu dönemde de halkın talepleri doğrultusunda çalışmalarına devam edecektir.
25. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yeni bir anayasanın hazırlanıp milletimizin
hizmetine sunulacağını ümit ediyor ve bekliyorum. Mevcut 1982 Anayasası askerî vesayet
döneminde hazırlanmıştır. Bu nedenle yeni anayasanın vakit kaybedilmeden millî iradenin
temsilcileri olan milletvekillerimiz tarafından hazırlanarak kabul edilmesi gerekmektedir.
Yazılan bir anayasa değil, milletin temsilcileri tarafından yapılan bir anayasa istiyoruz” dedi.
17. Olağan Genel Kurul’da Türk Parlamenterler Birliği Genel Sekreteri Kadir
Ramazan Coşkun, son üç yıllık dönemde
yapılan faaliyetlerle ilgili bilgi aktardı.
Milletvekilliği kanunu çıkarılmasına
yönelik çalışmalardan kimlik kartlarındaki düzenlemelere, sağlık kurumlarıyla
yapılan anlaşmalardan konut projelerine kadar pek çok konuya değinen
Coşkun, Türk Parlamenterler Birliği’nin
uluslararası düzeydeki faaliyetlerini de
anlattı. Coşkun ayrıca otomobil, iletişim,
konfeksiyon ve hazır giyim gibi farklı
alanlarda üyelere yönelik kampanyalar
ile sosyal tesisler, ziyaretler, kültürel
geziler ve aylık olarak yayımlanan TPB
Parlamento dergisiyle ilgili açıklamalarda
bulundu.
Genel Kurul’da 2012-2015 yılları Genel Yönetim ve Denetleme Kurulları
raporları okunup görüşülürken, kurullar
ayrı ayrı ibra edildi. 2015-2018 yıllarına
ait tahmini bütçenin görüşülmesi ve
onaylanmasının ardından Genel Yönetim Kurulu, Denetleme Kurulu, Disiplin
Kurulu ve Yüksek Danışma Kurulu asil
ve yedek üyelerinin seçimi yapıldı. Ayrıca
Türk Parlamenterler Birliği tüzüğündeki
bazı maddelere ilişkin değişiklik teklifleri
kabul edildi.
256 üyenin katıldığı Genel Kurul’da
oyların tamamını alarak seçilen Türk Parlamenterler Birliği Genel Yönetim Kurulu
şu isimlerden oluştu:
Genel Başkan: 22, 23 ve 24. Dönem
Kahramanmaraş Milletvekili Nevzat
Pakdil, Genel Başkan Yardımcısı: Kayseri
Milletvekili Yaşar Karayel, Genel Sekreter: 19. Dönem İstanbul Milletvekili Kadir
Ramazan Coşkun, Genel Sayman: 23. ve
24. Dönem Malatya Milletvekili Ömer
Faruk Öz, Genel Yönetim Kurulu Üyeleri:
Niğde Milletvekili Alpaslan Kavaklıoğlu,
7
TÜRK PARLAMENTERLER BIRLIĞI YÖNETIM KURULU ÜYELERI,
17. OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISININ ARDINDAN BIR
ARAYA GELEREK GÖREV DAĞILIMI YAPTI.
Çorum Milletvekili Cahit Bağcı, 20. Dönem Kastamonu Milletvekili
Haluk Yıldız, İstanbul Milletvekili Harun Karaca, 21. ve 23. Dönem
Karaman Milletvekili Hasan Çalış, Aksaray Milletvekili İlknur İnceöz,
22, 23 ve 24. Dönem Gaziantep Milletvekili Mehmet Sarı, 22, 23 ve
24. Dönem İstanbul Milletvekili Mustafa Ataş, 22. ve 23. Dönem
Konya Milletvekili, Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Orhan Erdem, 22,
23 ve 24. Dönem Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan, 21, 22,
23 ve 24. Dönem Şanlıurfa Milletvekili Yahya Akman.
Yüksek Danışma Kurulu Asil Üyeleri: Recep Yıldırım (Başkan),
Oya Akgönenç Muğisuddin (Başkan Yardımcısı), Atilla Emek (Genel Sekreter), Abdullah Erdem Cantimur, Reşat Doğru, Ahmet
Küçük, Mustafa Baloğlu, Mehmet Yenişehirlioğlu, Mehmet Erdoğan, Dursun Akdemir, Fatoş Gürkan, Cavit Torun, Şevket Köse,
Mücahit Daloğlu, Selami Yiğit, Osman Nuri Filiz, Yusuf Ekinci,
Dilek Yüksel, Feyzi Berdibek, Abdulkadir Akcan, Cengiz Yavilioğlu,
Polat Türkmen, İhsan Şener, Zeki Karabayır, Ali Uzun, Hüseyin
Denetleme, Disiplin ve Yüksek Danışma Kurulları
Şahin, Cüneyit Karabıyık, Mehmet Emin Dindar, Arif Sezer, Alim
Genel Kurul’daki seçimler neticesinde Genel Yönetim Kurulu Yedek
Üyeleri Hamza Dağ, Tevfik Akbak, Mustafa Akış, Hüseyin Devecioğlu, Yusuf Başer, Temel Yılmaz, Fetani Battal, Osman Ören, Gönül
Bekin Şahkulubey, Ali Ilıksoy, Mehmet Serdaroğlu, Ensar Öğüt,
Mehmet Pürdeloğlu, Musa Erarıcı ve Fevzi Şanverdi olurken, Denetleme, Disiplin ve Yüksek Danışma Kurulları Asil ve Yedek Üyeleri
şu isimlerden oluştu:
Denetleme Kurulu: İdris Şahin (Başkan), Yılmaz Tunç, Bülent Turan (Asil Üyeler), Hakan Çavuşoğlu, Bayram Özçelik, Gülay Dalyan
(Yedek Üyeler).
Disiplin Kurulu: Ali Boğa (Başkan), Yaşar Tüzün (Başkan Yardımcısı), Sevim Savaşer, Adem Tatlı, Ahmet Berat Çonkar (Asil Üyeler),
Osman Çakır, Salih Koca, Canan Candemir Çelik (Yedek Üyeler).
Işık, Kerem Altun, Abdurrahman Anık, Suat Pamukçu, Abdulka-
8
BIRLIK’TEN
dir Akgöl, Hüseyin Bürge, Bülent Kuşoğlu, Mehmet Atilla Maraş,
Vahit Kirişçi, Ahmet İnal, Alim Tunç, Osman Aslan, Temel Coşkun,
Ahmet Koca, Hüseyin Arı, Zeynep Karahan Uslu, Mehmet Hanifi
Tiryaki, Mehmet Yüksektepe, Abdulkadir Akgül, Mevlüt Akgün,
Şuay Alpay.
Yüksek Danışma Kurulu Yedek Üyeleri: Yüksel Coşkunyürek,
Lokman Ayva, Metin Kaşıkoğlu, Ahmet Çağlayan, Mahmut Uğur
Çetin, Hacı Turan, Kemal Albayrak, Burhan Kılıç, Fahri Çakır, Sabahattin Yıldız, Mehmet Alp, Musa Sıvacıoğlu, İbrahim Halil Oral,
Hüseyin Devecioğlu, Hasan Angı, Ziyaettin Yağcı, Murat Yılmazer,
Ali Güner, Osman Kılıç.
TBMM’YE BEŞTEPE’DE SOSYAL TESIS
TBMM Eğitim ve Sosyal Tesisi 5 Haziran 2015 tarihinde hizmete
açıldı. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Beştepe’deki Âlâ Aile
Yaşam Merkezi’nin TBMM’nin kullanımına tahsis edilmesi üzerine hizmet vermeye başlayan tesiste, restoran, yüzme havuzu,
spor salonu, çocuk oyun alanı gibi bölümler yer alıyor. Türk Parlamenterler Birliği Genel Sekreteri Kadir Ramazan Coşkun, parlamenterler ve yakınlarının yararlanacağı tesisin Meclis’e devrinde
TBMM eski Başkanı Cemil Çiçek ve Ankara Büyükşehir Belediye
Başkanı Melih Gökçek’in büyük gayretleri olduğunu belirterek
kendilerine ayrı ayrı teşekkür etti. TBMM Eğitim ve Sosyal Tesisi,
Alparslan Türkeş Bulvarı No: 44 Beştepe/Ankara adresinde hizmet veriyor.
YENI BIR OTOMOBIL KAMPANYASI
TÜRK Parlamenterler Birliği üyelerinin indirimli fiyatla otomobil alabilmeleri amacıyla yapılan otomobil kampanyalarına bir
yenisi eklendi. Türk Parlamenterler Birliği ile Göral Otomotiv
arasında imzalanan protokole göre, Peugeot marka araçlarda
yüzde 12 ila yüzde 18 arasında değişen oranlarda indirim uygulanacak. Yedek parçada ise yüzde 10 indirimin söz konusu
olacağı kampanyaya ilişkin protokolü Türk Parlamenterler
Birliği adına Genel Sekreter Kadir Ramazan Coşkun imzaladı.
TÜRK PARLAMENTERLER BIRLIĞI ÜYELERINE ÖZEL ILETIŞIM TARIFESI
TÜRK Parlamenterler Birliği ile AVEA İletişim Hizmetleri A.Ş. arasında
“Parlamenter Tarifesi” protokolü imzalandı. Protokolle Türk Parlamenterler Birliği üyeleri ve yakınlarının uygun tarife ile iletişim kurmalarına
imkan sağlandı. Birlik üyeleri “Parlamenter Tarifesi” ile kendi adlarına en
fazla 7 hat alabilecek ve seçecekleri 3 kişiyi de bu tarifeden yararlandırabilecek. Protokolde aylık 5 GB cepten internet, yurt içi her yöne 3000
dakika ve AVEA’lılarla 5000 dakika görüşme ile her yöne 1000 SMS 23 TL
olarak belirlendi.
9
HABERLER
TBMM’NİN 26. BAŞKANI
İSMET YILMAZ
7 Haziran 2015 tarihindeki genel seçimlerin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 25. Dönem
çalışmaları başlarken TBMM Başkanlığı seçimi de yapıldı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti)
Sivas Milletvekili İsmet Yılmaz, dördüncü turda aldığı 258 oyla 95 yıllık Meclis’in 26. Başkanı oldu.
Meclis Başkanlığı seçimi için işleyecek takvimin belirlenmesinin ardından parlamentoda grubu
bulunan dört siyasi parti adaylarını açıkladı. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Sivas Milletvekili İsmet Yılmaz’ı, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Antalya Milletvekili Deniz Baykal’ı, Milliyetçi Ha-
10
reket Partisi (MHP) İstanbul Milletvekili Ekmeleddin İhsanoğlu’nu
ve Halkların Demokratik Partisi
(HDP) Mersin Milletvekili Dengir
Mir Mehmet Fırat’ı aday gösterdi.
TBMM Genel Kurulu, yemin töreni
gündemiyle yapılan ilk birleşimin
ardından ikinci olarak 30 Haziran
Salı günü TBMM Başkanı’nı seçmek üzere toplandı. Başkanlık seçimini dört turlu olarak düzenleyen
Anayasa’nın ilgili maddesi uyarınca
Başkan seçimi gizli oyla yapıldı. İlk
iki turda üye tam sayısının üçte iki
(367), üçüncü turdaysa üye tam
sayısının salt çoğunluğu (276)
arandı. Üçüncü oylamada salt çoğunluğun sağlanamaması üzerine,
bu turda en çok oy alan iki adayın
katıldığı dördüncü tura geçildi.
Dördüncü turda en çok oyu alan İsmet Yılmaz TBMM Başkanı seçildi.
Adayların daha önceki görevleri ve siyasi kimlikleri ilgi çekiciydi. İsmet Yılmaz halihazırda
Millî Savunma Bakanlığı görevini
yürütürken Deniz Baykal en yaşlı
Sonuç dördüncü turda belli oldu
üye sıfatıyla oylamayı yöneten Geçici Başkan’dı. Baykal, TBMM Başkanı’nın oylamalara
katılamaması nedeniyle kendisi için oy kullanamadı. Bilim tarihçiliği ve İslam Konferansı
Örgütü Genel Sekreterliği ile tanınan Ekmeleddin İhsanoğlu, 10 Ağustos 2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimine CHP ile MHP’nin ortak adayı olarak girmişti. Dengir Mir
Mehmet Fırat ise AK Parti’nin kurucu üyeleri arasında yer almış, bu partide genel başkan
yardımcılığı yapmıştı.
Oylamanın ilk iki turu 30 Haziran’da, üç ve dördüncü turu 1 Temmuz’da tamamlandı.
Oturumları en yaşlı üye olması dolayısıyla Geçici Başkan sıfatıyla Deniz Baykal yönetti.
Geçici Başkanlık Divanı’nda en genç altı üye, HDP Van Milletvekili Tuğba Hezer Öztürk, AK
Parti Tokat Milletvekili Fatma Gaye Güler, HDP Şanlıurfa Milletvekili Dilek Öcalan, AK Parti
İstanbul Milletvekili Abdurrahim Boynukalın, HDP Mardin Milletvekili Enise Güneyli ve AK
Parti Antalya Milletvekili Sena Nur Çelik dönüşümlü olarak görev yaptı. Oyların tasnif ve
sayımı için kurayla 5 kişilik bir Tasnif Komisyonu oluşturuldu. Komisyon, AK Parti Sinop
Milletvekili Cengiz Tokmak, MHP Samsun Milletvekili Erhan Usta, AK Parti Kocaeli Milletvekili İlyas Şeker, CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve CHP İstanbul Milletvekili
Gülay Yedekci’den oluştu.
Birinci turda İsmet Yılmaz 256, Deniz Baykal 125, Ekmeleddin İhsanoğlu ile Dengir
Mir Mehmet Fırat 81’er oy aldı. Adaylar
367 oya ulaşamadığından ikinci tura geçildi. İkinci turda İsmet Yılmaz 256, Deniz
Baykal 128, Ekmeleddin İhsanoğlu ile Dengir Mir Mehmet Fırat 80’er oy aldı. Üçte
ikilik çoğunluk sağlanamayınca, TBMM
Genel Kurulu ertesi gün toplanmak üzere
tatil edildi.
Saat 15:00’de başlayacak oturumdan
önce kulislerde partilerin dördüncü turda
izleyecekleri yolla ilgili çeşitli formüller
üzerinde duruldu. Üçüncü turun da ilk iki
turla aynı şekilde tamamlanması halinde
son turda adayları elenen partilerin tavrının ne olacağı sabah saatlerinin en önemli
konusuydu. MHP Genel Başkanı Devlet
Bahçeli öğleden önce grup toplantısında
yaptığı konuşmada tüm oylamalara tam
kadro katılarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu
destekleyeceklerini ifade etti. Basın mensuplarının grup toplantısı sonrasında
İhsanoğlu’nun dördüncü tura kalamaması
halinde nasıl bir yol izleyeceklerini sorması
üzerine Bahçeli şöyle konuştu: “Dördüncü
turda da kendi adayımıza oy vereceğiz. 80
milletvekili de orada olacak. Diyeceksiniz
ki ‘İki adayın dışında oy pusulasında isim
yok; o zaman ne yapacaksınız?’ 80 tane
geçersiz oy çıkacak demektir, bunun manası odur.”
Üçüncü turda İsmet Yılmaz’ın 259, Deniz
Baykal’ın 129, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun
80 ve Dengir Mir Mehmet Fırat’ın 78 oy
almasıyla dördüncü turda yarışacak iki
aday belli oldu. Dördüncü oylamaya katılan 547 milletvekilinin 258’i Yılmaz’a,
182’si Baykal’a oy verirken 29 oy boş çıktı.
78 oy ise geçersiz sayıldı. Bu sonuca göre
AK Parti Sivas Milletvekili İsmet Yılmaz
TBMM’nin 26. Başkanı oldu.
Geçici Başkan Deniz Baykal’ın oylama
sonucunu açıklamasının ardından söz
11
“TBMM, MILLETIN HER SORUNUNUN ÇÖZÜM ADRESIDIR.
MECLIS’IN, DAHA IYI ÇÖZÜMLERI ORTAYA KOYABILMEK IÇIN
GEREKLI TARTIŞMANIN VE KONUŞMANIN YERI OLDUĞUNU
BU DÖNEMDE MILLETIMIZE GÖSTEREBILIRIZ.”
isteyen İsmet Yılmaz bir teşekkür konuşması yaptı. Yüce Meclis’e
kendisini başkan seçerek omuzlarına yükledikleri görev, sorumluluk
ve onurdan dolayı milletvekillerine şükranlarını ifade eden Yılmaz,
sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu Meclis, İstiklal Savaşı’nı yöneten,
Başkomutanı’nı tayin eden, devleti ve Cumhuriyet’i kuran Gazi
Meclis’tir. Millî iradenin en somut göründüğü yerdir. Meclis, milletin
her sorununun çözüm adresidir. Meclis’in, daha iyi çözümleri ortaya
koyabilmek için gerekli tartışmanın ve konuşmanın yeri olduğunu
bu dönemde milletimize gösterebiliriz. Bizim milletimizden aldığımız yetkinin gereği de budur. Milletimiz 25. Dönem Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nden öncelikle yeni bir anayasa beklemektedir. Ülkemizin bugün ulaştığı ekonomik ve demokratik seviye yeni bir anayasayı zorunlu kılmaktadır. Yeni anayasanın gerekliliği noktasında
toplumda esasen çok geniş bir mutabakat da mevcuttur. Hukukun
12
HABERLER
üstünlüğü, insan hakları, güçler ayrılığı, çoğulculuk gibi demokratik
anayasaların olmazsa olmaz unsurlarını göz önüne alarak yeni bir
anayasayı birlikte yapmamız gerekir. İyi işleyen bir demokratik
sistem için de anayasadan beklenen toplumsal, siyasal, ekonomik
ve hukuksal sorunların çözümü için gerekli zemini sağlamaktır. Bu
zemin sağlandıktan sonra sorunlar daha kolay çözülebilir. Yeni anayasa hepimizin ortak sorumluluğudur. Toplumun tüm kesimlerinin
mümkün olduğu ölçüde bu sürece katılmasıyla herkesin sahip çıkacağı bir anayasa yapılabilir. Bu süreçte evrensel değerlerle birlikte
içinde yaşadığımız toplumun temel değerlerinin dikkate alınması
yeni anayasanın ömrünü uzatacaktır.”
İsmet Yılmaz TBMM Başkanlığı’na seçilmesinin ardından katıldığı bir canlı yayında yeni anayasa konusundaki görüşlerini yineleyerek dört partinin genel başkanından bu doğrultuda çalışma
başlatmalarını isteyeceğini söyledi. Yılmaz, kurulacak yeni hükümetle ilgili bir soru üzerine şu değerlendirmede bulundu: “Ben dört
partinin de Türkiye’yi hükümetsiz bırakmama noktasında gayret
göstereceklerini, sorumluluk alacaklarını, ondan sonra da ‘Vermiş
olduğun sorumluluğun gereğini yerine getirdik. Türkiye’yi hükümetsiz bırakmadık. Size hizmeti koalisyon olarak da yapacağız’ der
bir konuma gelmesini isterim. Bu Meclis’in bir dakikasını dahi boşa
çıkarmamamız, israf etmememiz lazım. Muhakkak ki muhalefetin
de katkısı vardır, ama milletin sorunlarına çözüm bulma sorumluluğu hükümet kuracak partilerindir. Hükümet kuracak partilere bizim
İçtüzük değişikliği ile daha iyi bir çalışma ortamı hazırlamamız
gerekir diye düşünüyorum. Bunun için de hem anayasa için hem de
İçtüzüğün nasıl daha iyi olabileceği şeklinde sayın genel başkanlara
bir ziyaretim olacaktır.”
Bakanlık görevi Vecdi Gönül’ün
Başkanlık seçiminde Milliyetçi Hareket Partisi’nin kendisini desteklediği iddialarının hatırlatılması üzerine Yılmaz, MHP’nin kendi adayını desteklediğini, bunu da açıkça ifade ettiklerini belirtti. Yılmaz
bu konudaki görüşünü şöyle açıkladı: “Bir partinin kendi adayını
desteklemesinden daha doğal bir şey olabilir mi? Bir parti kendi
adayını destekledi diye eleştirilebilir mi? Eleştirirsin de bu doğru
olur mu? Bence MHP bizi desteklemedi, kendi adayını destekledi.
Ve sonuna kadar da destekte bulunacağını söyledi. Bundan hiç
kimsenin rahatsız olmaması gerekir.”
İsmet Yılmaz’ın TBMM Başkanı seçilmesi dolayısıyla AK Parti
Genel Merkezi’nde resepsiyon düzenlendi. AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Ahmet Davutoğlu dostları olan İsmet Yılmaz’ın
TBMM Başkanlığı’na seçilmesi dolayısıyla bir araya geldiklerini,
ancak Yılmaz’ın tarafsızlığına gölge düşürmemek için parti binasına gelmediğini bildirdi. Davutoğlu başkanlık seçimleriyle ilgili değerlendirmesinde, seçim sürecinde çeşitli taktik adımlar atılacağı,
manipülasyonlar yapılacağı yönünde haberler çıktığını, ancak AK
Parti grubunun istikrarlı bir şekilde hiç fire vermeden 258’i yakalayarak kendi birliğini ve bütünlüğünü gösterdiğini ifade etti. Davutoğlu, ertesi gün İsmet Yılmaz’ı makamında ziyaret ederek tebrik
etti. Basına kapalı gerçekleşen 15 dakikalık görüşmenin ardından
Davutoğlu, Meclis çalışmalarında her zaman kendisiyle işbirliği
yapmaktan, kendisinin öncülüğünde Meclis çalışmalarına katkıda
bulunmaktan büyük onur duyacağını söylediği İsmet Yılmaz’a başarı diledi. Başbakan Davutoğlu, Yılmaz’ın çok nezih bir seçim sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kalbi olan TBMM Başkanlığı görevini
alma şerefini yaşadığını dile getirdi.
İsmet Yılmaz, 10 Aralık 1961’de Sivas’ın Gürün ilçesinde dünyaya geldi. İstanbul Teknik Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Makine Bölümü ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden iki
ayrı lisans derecesi aldı. İsveç Dünya Denizcilik Üniversitesi’nde
Gemi İşletmeleri Teknik Yönetimi, Marmara Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü’nde Özel Hukuk alanlarında iki yüksek lisans
yaptı. Doktorasını Ankara Üniversitesi’nde Deniz Hukuku alanında
tamamlayan Yılmaz, Denizcilik Müsteşarı olarak atandığı 2002
yılına kadar kamuda ve özel sektörde mühendis, müşavir ve avukat olarak çalıştı. Türk Telekom Yönetim Kurulu Başkanvekilliği
görevini yürüttü. 2007’de Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı
oldu. Anayasa’nın 114. maddesi uyarınca 1 Kasım 2007’de TBMM
dışından Ulaştırma Bakanlığı’na atandı. TBMM 24. Dönem’de Sivas
Milletvekili olarak yer alan Yılmaz, 61. Hükümet’te Millî Savunma
Bakanlığı görevini üstlendi.
İsmet Yılmaz’dan boşalan Millî Savunma Bakanlığı’na daha önce
de bu görevi üstlenmiş olan Vecdi Gönül getirildi. Başbakan Ahmet
Davutoğlu, böyle makamların boşluk kaldırmayacağını, vekaletle,
geçici görevle idare edilemeyeceğini belirterek, “Bir koalisyon oluşması halinde kısa süreli bir görev olacak ama kritik bir dönemde
bilgisine, tecrübesine güvendiğimiz, Türk Silahlı Kuvvetleri ile
geçmişte Millî Savunma Bakanı olarak çalışmış bir arkadaşımızı
bakan yapmayı uygun gördük. Ona da başarılar diliyorum” dedi.
Vecdi Gönül, 58, 59 ve 60. Hükümetlerde Millî Savunma Bakanlığı
yapmıştı.
13
SÜLEYMAN DEMİREL’E HÜZÜNLÜ VEDA
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 17 Haziran 2015 tarihinde hayatını kaybetti. Böbrek
yetmezliği, kalp yetmezliği ve akut solunum yolları enfeksiyonu nedeniyle 13 Mayıs’ta hastaneye kaldırılan Demirel’in özel doktoru Aylin Cesur, merhumun son dakikaya kadar bilincinin
açık olduğunu, mutlu ve huzurlu bir şekilde hayata veda ettiğini duyurdu. Demirel, Türk
siyasetinin kırk yılına damgasını vurmuş, 13, 14, 15, 16, 18 ve 19. Dönem Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nde Isparta Milletvekili olarak görev yapmış, 29. Hükümet’te Başbakan Yardımcılığı,
30, 31, 32, 39, 41, 43 ve 49. Hükümetlerde Başbakanlık koltuğuna oturmuştu.
Süleyman Demirel 1924 yılında Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de dünyaya geldi.
Doğduğu köyde ilkokulu, Afyonkarahisar’da ortaokul ve liseyi bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’nden mezun oldu. Elektrik İşleri Etüd İdaresi’nde görevliyken
araştırma yapmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderilen Demirel, yurda döndükten
sonra 33 yaşında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (DSİ) Barajlar Dairesi Başkanı oldu. Ertesi yıl DSİ Genel Müdürlüğü’ne atandı. 1960 yılına kadar bu görevi sürdüren Demirel, 1962
yılında Adalet Partisi’ne (AP) kaydolarak aktif siyaset yaşamına adım attı. 1964’te AP Genel
Başkanlığı’na seçildi. 1965 Genel Seçimi’nde %52,8 oy alarak partisini tek başına iktidara
taşıdı. 41 yaşında Başbakan olan Süleyman Demirel, ilerleyen yıllarda kendi deyimiyle 6 kez
gittiği bu göreve 7 kez geldi.
Demirel 1971 Muhtırası ve 1980 askerî müdahalesi sırasında Başbakan’dı. 12 Mart’ta istifa
ederek görevinden ayrılırken 12 Eylül’de askerler tarafından görevinden uzaklaştırıldı. Onu
dört ay Zincirbozan’da zorunlu ikamete tâbi tutan 12 Eylül rejiminin siyasetten men ettiği
14
HABERLER
isimlerin başında gelen Demirel, siyasi haklarına 1987’deki referandum
sonucu tekrar kavuştu. Yasağının
kalkmasından 18 gün sonra, Doğru Yol
Partisi’nin (DYP) o dönemki Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un görevinden istifa etmesinden sonra toplanan
kurultayda DYP Genel Başkanı seçildi.
Katıldığı ilk seçimde (20 Ekim 1991)
aldığı %27 oyla partisini sandıktan
birinci parti olarak çıkarmayı başardı.
Yaklaşık bir buçuk yıldır Başbakanlık
görevini yürütürken 8. Cumhurbaşkanı
Turgut Özal’ın hayatını kaybetmesiyle Cumhurbaşkanlığı’na aday oldu.
TBMM üyelerinin oylarıyla 16 Mayıs
1993 günü Türkiye Cumhuriyeti’nin 9.
Cumhurbaşkanı seçildi. Büyük devlet
tecrübesiyle 7 yıl boyunca bu makamda kalan Demirel, 16 Mayıs 2000’de
görevini Ahmet Necdet Sezer’e devretti. Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nden
ayrıldıktan sonra, özellikle emekliliğinin ilk yıllarında aktif siyasete dönüp dönmeyeceği sıkça tartışılan 9.
Cumhurbaşkanı, siyaset üstü kalmayı
tercih etti. Ömrünün sonuna kadar
çeşitli konularda kendisine danışılan bir
devlet büyüğü olarak Güniz Sokak’taki
evinde yaşamını sürdürdü.
Taziye mesajları yayımlandı
Süleyman Demirel’in vefatı, başta
eski çalışma arkadaşları olmak üzere
siyaset dünyasında büyük üzüntüyle
karşılandı. Demirel için 19 Haziran
günü önce Güniz Sokak’taki evinde,
ardından TBMM’de tören düzenlendi.
Kocatepe Camii’nde Diyanet İşleri eski
Başkanı Mehmet Yılmaz’ın kıldırdığı
cenaze namazına siyaset, iş ve spor
dünyasından ünlü isimler ile çok sayıda
vatandaş katıldı. Süleyman Demirel’in naaşı İslamköy’de Çalca Tepe mevkiindeki anıt mezar
alanında toprağa verildi.
Demirel’in ölümü üzerine üç günlük ulusal yas ilan edilirken başta Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok kişi üzüntüsünü dile getiren açıklamalarda bulundu.
Erdoğan yayımladığı taziye mesajında, “Türk siyasi tarihinde derin izler bırakan, ülkemizin
kalkınma sürecinde katkıları bulunan Süleyman Demirel, devlet ve siyaset adamı olarak siyasi
tarihimizin önemli isimleri arasında yer almaktadır. Süleyman Demirel, üstlendiği görevler,
gerçekleştirdiği hizmetler ve siyasetteki rolü ile aziz milletimiz tarafından gelecekte de yad
edilecektir” ifadelerini kullandı. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Twitter hesabından yayımladığı mesajda, “Cumhurbaşkanı Demirel’in vefatından büyük üzüntü duydum. Kendisine
Allah’tan rahmet, milletimize başsağlığı diliyorum” dedi. O tarihte TBMM Başkanı olan Cemil
Çiçek ise konuyla ilgili olarak “Türkiye’nin demokratikleşmesinde, demokratik hayat mücadelesinde önemli bir yere sahip oldu. Zor yıllarda Cumhurbaşkanı, Başbakan, muhalefet lideri
olarak önemli sorumluluklar üstlendi. Yakın siyasi tarihimizin tüm yönleriyle anlaşılabilmesi
bakımından merhum Cumhurbaşkanımızın süreç içinde yaptıklarının, yapamadıklarının çok iyi
bilinmesi gerekiyor. Hepimizin bu hayattan alacağı dersler, örnekler var” ifadelerini kullandı.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, Demirel’in kendine özgü üslubu ve uzun siyasi yaşamında
ülkemize verdiği hizmetlerle hep hatırlanacak bir siyaset adamı olduğunu belirtti. Taziye
evine gelen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise “Tevazuyu, siyaseti, devlet adamlığını
ondan öğrendik” dedi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de taziye evinden ayrılırken basın
mensuplarına yaptığı açıklamada, “Bir
köy evladı, bürokrat, parti genel başkanı, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak
yükselen yetki ve sorumluluk içerisinde mensup olduğu millete çok büyük
eserler ve hizmetler bırakarak Hakk’a
yürümüştür. Devlet ve toplum hayatında bir Süleyman Demirel sayfası vardır.
Bu sayfada ‘4 d’ bulunmaktadır. Birincisi
demokrasi, ikincisi Demirel, üçüncüsü
darbe, dördüncüsü yine Demirel’dir. Bu
sayfa iyi okunmalıdır, iyi anlaşılmalıdır.
Siyasi hayata yönelmiş insanlar için de
örnek olmalıdır” diye konuştu.
Demirel’in uzun yıllar yakınında bulunmuş TBMM eski Başkanı İsmet
Sezgin’in cenaze töreninde güçlükle
ayakta durduğu gözlendi. Sezgin, “Aziz
Cumhurbaşkanım, sevgili ağabeyim”
hitabıyla başladığı konuşmasında “Demirel Türkiye’dir” vurgusu yaptı. TBMM
eski Başkanı Köksal Toptan ise taziye
ziyaretinin ardından yaptığı açıklamada “Türkiye büyük bir devlet adamını, Türk milleti de babasını kaybetti.
Aziz milletimize başsağlığı diliyorum.
Türkiye’ye yaptıkları için Türk milleti
ona minnettardır” dedi. Eski Başbakan
Tansu Çiller de yayımladığı mesajda
Demirel’in bir demokrasi âşığı olduğunu söyledi. Öte yandan Azerbaycan
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Bakü’deki
Türkiye Büyükelçiliği’ne gelerek Demirel
için açılan taziye defterine şunları yazdı:
“Süleyman Demirel, Azerbaycan halkının gerçek dostu idi. Kardeş ülkelerimiz
arasında işbirliği ve ikili ilişkilerin stratejik müttefiklik düzeyine ulaşmasında hiç
kuşkusuz Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev
ile Süleyman Demirel arasında kurulan
dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin eşsiz
rolü oldu. Süleyman Demirel’in aziz hatırası Azerbaycan halkının kalbinde daima
yaşayacaktır.”
15
SARIKAMIŞ HAREKATI TANITIM MERKEZİ KURULUYOR
ORMAN ve Su İşleri Bakanlığı, Allahuekber Dağları’nda “Sarıkamış Harekatı Kafkas Cephesi Tanıtım ve Araştırma Merkezi”
kuruyor. Bakanlık, Erzurum ve Kars illerinden geçen Allahuekber
Dağları’nın millî park olarak ilan edilmesinin ardından, bölgenin tanıtımına hizmet edecek araştırma merkezinin inşaatına başladı. Gelibolu Yarımadası Tarihî Millî Parkı’ndaki Çanakkale Destanı Tanıtım
Merkezi’nin benzeri olacak proje, Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı
Devleti’nin ağır kayıplar verdiği Sarıkamış Harekatı’nda yaşananları
bugünün insanına anlatmayı amaçlıyor. Merkezde, 1915 panorama
salonu, 350 kişilik konferans salonu, sergileme ve fuaye alanı, idare
binası ve mescit ile Ermeni mezalimini kabartma teknikleri kullanılarak anlatan, görsel içerikli panorama salonları yer alacak.
Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, yaptığı yazılı açıklamada, “Yol kenarlarında dinlenme cepleri, rölyef, heykel, şehit mektupları, anıtlar gibi materyaller bulunacak. Bu materyallerle tanıtım
merkezini ziyarete gelen vatandaşlar, Sarıkamış Harekatı’nda şehit
düşmüş askerlerimizin anısını ve çektikleri sıkıntıyı hissedecek” ifadelerini kullandı. Yaklaşık 11 bin 170 metrekarelik kapalı alana sahip
olacak merkezin, 42 milyon liraya mal edilmesi öngörülüyor. Proje
kapsamında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, yürüyüş güzergahı
üzerinde, karların erimesi sonucu oluşabilecek su akıntılarının yola
zarar vermesini engelleyecek su geçiş kanalları ile bir gölet inşa
edecek.
NATO’YU DENIZ MAYINLARINDAN KORUMA GÖREVI TÜRKIYE’NIN
NATO Daimi Mayın Karşı Tedbirleri Görev Grubu-2 (SNMCMG-2)
adlı birimin komutası Türkiye’ye geçti. Üye ülkeler tarafından bir yıl
süreyle komuta edilen SNMCMG-2 Komutanlığı görevi, İtalya Deniz
Kuvvetleri’nden Albay Giovanni Piegaja’dan Deniz Kurmay Albay
Ramazan Kesgin’e devredildi. Erdek Deniz Üs Komutanlığı Mayın
Filosu Komutanlığı’nda düzenlenen törende komuta kontrol gemisi
olarak görev yapacak TCG Barbaros firkateyni ile TCG Enez ve İspanya Deniz Kuvvetleri’nden SPS Tajo hazır bulunduruldu.
16
HABERLER
NATO Deniz Komutanlığı Harekat Başkanı Hollanda Deniz
Kuvvetleri’nden Tuğamiral Arian Minderhoud, törende yaptığı konuşmada, görev grubunun deniz haydutlarıyla mücadele etmeyeceğini, bununla NATO içindeki başka ekiplerin ilgileneceğini belirtti.
SNMCMG-2’nin eski komutanı Albay Giovanni Piegaja, her türlü
zorlu harekata hazır olan grubu Türk meslektaşına teslim etmekten
gurur duyduğunu bildirdi. Kurmay Albay Ramazan Kesgin ise personelinin ve kendisinin Türkiye’yi en iyi şekilde temsile hazır olduğunu
vurgulayarak şunları kaydetti: “Görev grubu komutası bu yıl bize
geçiyor. Türkiye olarak bir yıl süreyle görevi üstlenmiş oluyoruz.
Görev grubunun komutanlığını yapacağım. Bu görev için karargahım olarak iyi hazırlandık. En iyi şekilde ülkemizi temsil edecek ve
NATO’nun gücünü, kararlılığını denizlerde göstermek üzere hazır ve
inançlı bir şekilde görev yapacağız. NATO’nun, oluşabilecek tehditler
karşısında her an hazır bir şekilde kuvvet görevi yürüteceğiz. Görev
kontrol gemimiz TCG Barbaros olacak. Enez de görev grubunda bulunacak. Diğer ülkelerin gemilerinden de katkı alacağız. Romanya,
Yunanistan, Almanya ve İspanya’dan belirli dönemlerde gemiler
gruba katılacak.”
TÜRKİYE’DEN İKİ ALAN DAHA
UNESCO DÜNYA MİRAS LİSTESİ’NDE
BIRLEŞMIŞ Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı’nın (UNESCO) “insanlığın ortak
mirası olarak kabul edilen evrensel değerlere sahip kültürel ve doğal varlıkları dünyaya
tanıtmak, toplumda söz konusu evrensel mirasa sahip çıkacak bilinci oluşturmak ve çeşitli
sebeplerle bozulan, yok olan kültürel ve doğal değerlerin yaşatılması için gerekli işbirliğini
sağlamak” amacıyla tespit ederek tescillediği alan ve eserlerden oluşan Dünya Miras
Listesi’ne Türkiye’den iki alan daha kabul edildi. Diyarbakır Surları ve Hevsel Bahçeleri ile
Efes Antik Kenti, Almanya’nın Bonn şehrinde yapılan Dünya Miras Komitesi 39. Dönem
Toplantısı’nda Dünya Miras Listesi’ne alındı. Böylece Türkiye’nin Dünya Miras Listesi’ne
giren kültür varlığı sayısı 15’e yükseldi. Her ülkenin yılda en fazla iki alanı aday gösterebildi-
ği listeye geçen yıl da ülkemizden iki alan
kabul edilmişti.
Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik
konuyla ilgili açıklamasında, Bakanlık
ile ilgili kurum ve kuruluşların adaylık
sürecinde titiz bir çalışma yürüttüğünü
söyledi. Çelik, şunları kaydetti: “Bakanlık
olarak ülkemizin tarihî ve kültürel mirasının korunması, tanıtılması ve gelecek
nesillere aktarılması için ulusal ve uluslararası düzeyde çalışmalarımız devam
ediyor ve kararlılıkla da devam edecek.
Etrafımızdaki ülkelerde büyük trajediler
yaşanıyor. Bu trajedilerin bir kısmı da
kültür mirasın yok edilmesidir. DAEŞ denilen insanlığın belası bir terör örgütü, insanlığın mirasını tehdit ederken Türkiye
olarak sahip olduğumuz zengin kültürel
mirasa ve tarihe sahip çıkarak bu topraklarda yaşayan tüm medeniyetlerin,
gelmiş geçmiş tüm devletlerin mirasçısı
olduğumuz mesajını veriyoruz.”
17
DÜNYADAN
YUNANISTAN “HAYIR” DEDI
YUNANISTAN’DA, ekonomik kriz dolayısıyla uluslararası kredi
kuruluşlarının ülkedeki nakit akışını yeniden sağlama karşılığında
öne sürdüğü koşulları hükümetin uygulamaya koyup koymaması
konusunda yapılan referandumdan ret kararı çıktı. Yunanistan
Başbakanı Aleksis Çipras seçimlerden önce ülkesinin Avrupa
Birliği’ne borçlarını ödemeyeceğini, ekonomik krizden çıkmak için
Yunan halkına kemer sıkma politikası izlemeyeceğini söyleyerek
partisi SYRIZA’yı birinci parti yapmayı başarmıştı.
5 Temmuz Pazar günü gerçekleşen referandumda halkın yüzde
61’inden fazlası, borçların ödenmesi için çeşitli kesintiler, işten
çıkarmalar, kamu kurumlarının yönetiminde yabancı güçlerin söz
sahibi olması gibi yaptırımlar içeren programın yürürlüğe girmesi-
18
ni onaylamadı. İktidar partisi bu kararlara tek başına imza atmayacağını, konuyu halka soracağını açıklamış, ana muhalefetteki
Yeni Demokrasi Partisi referandumdan “evet” çıkması yönünde
çalışmalar yürütmüştü. Halk oylamasından “hayır” sonucunun
alınmasının ardından Yeni Demokrasi Partisi lideri Andonis Samaras parti başkanlığından istifa ettiğini açıkladı.
Avrupa Birliği Komisyonu “Yunanistan’daki referandumun
sonucunu not ediyoruz ve saygıyla karşılıyoruz” ifadesini içeren
bir mesaj yayımlarken, AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, referandum sonucunun keder verici olduğunu bildirerek avro bölgesi
liderlerini Yunanistan’ın durumunu görüşmek üzere Brüksel’de
toplanmaya davet etti.
BELÇİKA “SOYKIRIM”DA ISRARCI
BELÇIKA Başbakanı Charles Michel, Federal Meclis’te hükümeti
adına yaptığı konuşmada 1915 Olayları’nın “soykırım” olarak tanınması gerektiğine inandığını ifade etti. Hükümeti oluşturan partilerden iki milletvekilinin soruları üzerine “1915-1917 arası Osmanlı
İmparatorluğu’nun son Jöntürk hükümeti tarafından işlenen trajik
olayların soykırım olarak görülmesi gerektiğini” belirten Michel’e
Türkiye’nin cevabı gecikmedi. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı
açıklamada şöyle denildi:
“Belçika Başbakanı’nın söz konusu ifadeleri tarihî gerçeklerle bağdaşmamakta ve hukuku ihlal etmektedir. Belçika
Başbakanı’nın, yetkili uluslararası bir mahkeme tarafından hakkında bir hüküm verilmemiş olduğunu kendisinin de teslim ettiği, hakkında hukuki bir karar ve akademik uzlaşı bulunmayan bir konuda
haddini her bakımdan aşarak hüküm vermeye kalkışması ne kabul
edilebilir ne de herhangi bir şekilde mazur görülebilir. Bahse konu
ifadeler, Belçika Hükümeti’nin bir süre önce Temsilciler Meclisi’nde
ortaya koyduğu hukuki bir niteliğe sahip olan ‘soykırım’ kavramının gelişigüzel kullanılmaması gerektiği yönündeki tutumuyla da
çelişmektedir. Türk milletini haksızca itham eden kanaatlerin bu
kadar kısa sürede değişmesi dahi, konunun bilimsel ve hukuki zeminden çıkarılarak ne ölçüde siyasallaştırıldığının açık bir göstergesidir. Kendi tarihinin karanlık sayfalarıyla yüzleşmemiş bir ülke olan
Belçika’da bir süredir, Türk kimliği ve tarihi üzerinden Türkleri itham
eden beyan ve faaliyetlerin sayısında ciddi artış kaydedildiğini kaygıyla gözlemliyoruz. Belçika’da sorumluluk sahibi olması gereken
politik çevrelerin de dahil olduğu ‘Türkleri karalamak’ üzerinden
siyasi rant elde etme egzersizlerinin, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve
İslâm karşıtlığı boyutlarının bulunduğu bir vakıadır.
Bu durumun, Belçika’ya ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda
önemli katkılar yapmış ve yapmakta olan Türk toplumunu en hafif
tabiriyle rencide edeceği ve bu toplumun entegrasyonu bakımından olumlu katkı sağlamayacağı açıktır. Belçika’daki Türk toplumunu da rahatsız eden bu tutumun, dostluk ve müttefiklik ilişkilerine
sahip olduğumuz Belçika ile ikili münasebetlerimizde olumsuz
yönde sonuçlar doğurması kaçınılmazdır.”
Milletvekiline ihraç
Öte yandan, 1915 Olayları’nı “soykırım” olarak tanıyan karar tasarısı
da Belçika Federal Meclisi’ne sunuldu. Tasarıda “Osmanlı Ermenilerinin yaşadığı dramdan bugünkü Türkiye’nin sorumlu tutulamayacağı” ifade edilirken “insanlığa karşı tüm suçlar ve soykırımların kınanması ve tüm inkârcılık girişimlerinin kesin tavırla reddedilmesi”
talep ediliyor. Geçtiğimiz aylarda Türk kökenli Brüksel Milletvekili
Mahinur Özdemir, “Ermeni soykırımı”nı kabul etmediği için partisinden ihraç edilmiş, olay Türk kamuoyunda esefle karşılanmıştı.
19
BREMEN’E TÜRK BAŞKANVEKİLİ
ALMANYA’NIN Bremen eyaletinde
mayıs ayında gerçekleşen seçimlerin
ardından toplanan Eyalet Meclisi’nde
başkanlık seçimi yapıldı. 83 milletvekilinin 71’inin oyunu alan Sosyal Demokrat
Partili (SPD) Christian Weber 1999 yılından beri yürüttüğü Meclis Başkanlığı
görevine yeniden seçildi. Bremen Eyalet
Meclisi Başkanvekilliklerine ise Yeşiller
Partisi’nden Sülmez Doğan ile Hıristiyan
Demokrat Birlik Partisi’nden Frank İmhoff getirildi.
Sülmez Doğan Bremen eyaletinin
tarihinde bir ilk yaşandığını belirterek,
partisine bu görev için kendisini önermesi nedeniyle teşekkür etti. Doğan,
Almanya’da bir Türk kökenlinin başkanvekili olmasının normal kabul edilmesi
gerektiğini kaydederek, “50 yılı aşkın süredir Almanya’da yaşıyoruz. Çok eğitimli
ve kalifiye insanlarımız var. Burada Türk
kökenli arkadaşlarımla birlikte insanlarımızın eyaletin yönetim kadrolarında da
yer alması için çalışıyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
83 sandalyeli Bremen Eyaleti Meclisi’nin 9 kişilik Başkanlık Divanı’nda SPD’den Şükrü
Şenkal ve Sol Parti’den Cindi Tuncel yer aldı. Meclis’te SPD’den Mustafa Güngör, Şükrü
Şenkal, Mehmet Ali Seyrek, Mehmet Acar ve Cem Patrick Öztürk, Yeşiller Partisi’nden Sülmez Doğan, Mustafa Kemal Öztürk ve Özdal Turhal, Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’nden
Oğuzhan Yazıcı ve Sol Parti’den Cindi Tuncel olmak üzere 10 Türk kökenli üye bulunuyor.
ARNAVUTLUK’TA YEREL SEÇİMLER YAPILDI
ARNAVUTLUK, 21 Haziran Pazar günü ülkedeki 61 belediyenin
yeni başkanlarını seçmek üzere sandık başına gitti. Açıklanan sonuçlara göre Sosyalist Parti’nin öncülüğünde 37 partinin bir araya
gelmesiyle kurulan “Avrupalı Arnavut Birliği” isimli blok 45, 15
siyasi partinin oluşturduğu “İş ve Haysiyet Birliği” adlı koalisyon 15
belediye başkanlığı kazandı. Arnavutluk’taki Yunan azınlığın partisi Mega Parti ise Yunan nüfusun çoğunlukta olduğu bölgeden
bir belediye başkanlığı kazanmayı başardı. Başkent Tiran’daysa
seçimin galibi “Avrupalı Arnavut Birliği” adayı Erion Veliay oldu.
Seçimlere iki koalisyonun dışında 11 siyasi parti katıldı.
20
DÜNYADAN
ARAKAN MÜSLÜMANLARINA
BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DEN MÜJDE
BIRLEŞMIŞ Milletler (BM) İnsan Hakları Konseyi, Myanmar devletinin Arakanlı Müslümanlar başta olmak üzere ülkedeki azınlık gruplarına karşı sistematik insan hakları ihlalleri ve
ayrımcılık uyguladığını belirterek ülkeyi kınama
kararı aldı. Kararda, Andaman Denizi’ndeki
Müslüman ahalinin düzensiz göçünden ve suç
çetelerince istismar edilmesinden endişe duyulduğu kaydedildi. Bölge ülkelerinin göçmenlere geçici barınma ve koruma sağlama kararının memnuniyet verici olduğu ifade edilirken
Arakanlı Müslümanların ve diğer azınlıkların
vatandaşlık haklarından yoksun bırakılmasının
insan haklarına aykırı olduğu belirtildi. Myanmar hükümetine ve dinî liderlere ayrım gözetmeksizin insan haklarının korunması, Budistler
tarafından Müslüman azınlığa karşı uygulanan
şiddetin engellenmesi ve Müslümanlara vatandaşlık haklarının verilmesi çağrısı yapıldı. Karar
metninde, ülkedeki diğer insan hakları ihlallerine de işaret edilerek, keyfi tutuklamalar, halkın topraklarına zorla el koyma, göçe zorlama, tecavüz, işkence, insanlık dışı
muamele gibi uygulamalardan duyulan kaygılar dile getirildi.
TUNUS’TA OLAĞANÜSTÜ HAL İLAN EDİLDİ
TUNUS’UN Susa kentindeki bir otele 26
Haziran’da düzenlenen saldırıda 38 kişi hayatını
kaybetti, 39 kişi yaralandı. Terör örgütü DAEŞ’in
üstlendiği saldırının ardından birçok ülke kınama
mesajı yayımladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip
Erdoğan da Tunus Cumhurbaşkanı El-Baci Kaid
es-Sibsi’yi telefonla arayarak taziyelerini iletti.
Tunus Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan yazılı
açıklamada, Cumhurbaşkanı Sibsi’nin ülkede
olağanüstü hal ilan ettiği duyuruldu. Es-Sibsi,
devlet televizyonunda yaptığı ulusa sesleniş
konuşmasında, olağanüstü hal uygulamasının
30 günlük olduğunu söyledi. Kararı, Meclis
Başkanı Muhammed en-Nasır ve Başbakan
Habib es-Sayd ile yaptıkları istişarenin ardından
aldığını ifade eden Sibsi, “Eğer geçen hafta
Susa’da meydana gelen olaylar tekrarlanırsa
devlet çöker” dedi. Cumhurbaşkanı sözlerini şöyle sürdürdü: “Terör, devlet sistemini ve
kurumlarını zayıflatmayı, özgürlüklere el koymayı ve toplumun değerlerine saldırmayı
amaçlıyor. Ülkede yaşanan istisnai durum ve tehditlerin devam etmesi bizi özel önlemler almaya zorladı.” Libya’da yaşanan şiddet olaylarının Tunus’u da olumsuz etkilediğini
vurgulayan Sibsi, terörle mücadele için uluslararası kamuoyunu işbirliğine çağırdı.
21
TÜRKIYE BÜYÜK MILLET MECLISI’NDE
25. DÖNEM
22
ADALET VE KALKINMA PARTISI’NIN 258, CUMHURIYET HALK PARTISI’NIN
132, MILLIYETÇI HAREKET PARTISI ILE HALKLARIN DEMOKRATIK
PARTISI’NIN 80’ER MILLETVEKILI ILE YER ALDIĞI TBMM 25. DÖNEM,
23 HAZIRAN 2015 TARIHINDE YAPILAN YEMIN TÖRENIYLE BAŞLADI.
ZEYNEP YIĞIT
23
T
ürkiye’nin sandık başına gittiği 7 Haziran 2015 tarihindeki genel
seçimler sonucunda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yeni bir
dönem başladı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 258, Cumhuriyet
Halk Partisi’nin 132, Milliyetçi Hareket Partisi ile Halkların Demokratik Partisi’nin 80’er milletvekili ile yer aldığı TBMM 25. Dönem’in
ilk birleşimi 23 Haziran 2015 tarihinde yapıldı. Genel Kurul’u “en
yaşlı üye” sıfatıyla Geçici Başkan Deniz Baykal’ın yönettiği birleşimde milletvekilleri yemin ederek görevlerine başladı. 30 Haziran
ve 1 Temmuz günlerinde ise 26. TBMM Başkanı’nı belirlemek üzere
25. Dönem 1. Yasama Yılı’nın ikinci ve üçüncü birleşimleri gerçekleştirildi. Oylamalar sonucunda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin aday
gösterdiği Sivas Milletvekili İsmet Yılmaz TBMM Başkanı seçildi.
25. Dönem Parlamentosu’nda görev yapacak 550 milletvekili,
7 Haziran 2015 tarihindeki genel seçimler sonucunda Meclis’e girmeye hak kazandı. 20 parti ve 165 bağımsız milletvekili adayının
katıldığı seçimlerde, 56 milyon 608 bin 817 kayıtlı seçmenden
47 milyon 507 bin 467’si oy kullandı. Seçime katılma oranı yüzde
83,92 olurken 46 milyon 163 bin 243 oy geçerli, 1 milyon 344 bin
224 oy ise geçersiz sayıldı. Seçimler sonucunda Adalet ve Kalkınma
Partisi (AK Parti), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Meclis’te
24
temsil edilmeye hak kazandı. AK Parti yüzde 40,87, CHP yüzde
24,95, MHP yüzde 16,29, HDP ise yüzde 13,12 oy aldı. Bu sonuçla
TBMM’deki sandalye dağılımı AK Parti 258, CHP 132, MHP 80,
HDP 80 şeklinde oldu.
Geçerli oyların seçime katılan siyasi partilere ve bağımsız adaylara dağılımı ile bu dağılımın oranları ise şöyle: Doğru Yol Partisi
28 bin 852 (%0,06), Anadolu Partisi 27 bin 688 (%0,06), Hak ve
Özgürlükler Partisi 58 bin 716 (%0,13), Komünist Parti 13 bin 780
(%0,03), Millet Partisi 17 bin 473 (%0,04), Hak ve Adalet Partisi 5
bin 711 (%0,01), Merkez Parti 20 bin 945 (%0,05), Toplumsal Uzlaşma Reform ve Kalkınma Partisi 72 bin 701 (%0,16), Halkın Kurtuluş
Partisi 60 bin 396 (%0,13), Liberal Demokrat Parti 26 bin 500
(%0,06), Milliyetçi Hareket Partisi 7 milyon 520 bin 6 (%16,29),
Halkların Demokratik Partisi 6 milyon 58 bin 489 (%13,12), Saadet
Partisi 949 bin 178 (%2,06), Cumhuriyet Halk Partisi 11 milyon 518
bin 139 (%24,95), Adalet ve Kalkınma Partisi 18 milyon 867 bin 411
(%40,87), Demokratik Sol Parti 85 bin 810 (%0,19), Yurt Partisi 9
bin 289 (%0,02), Demokrat Parti 75 bin 784 (%0,16), Vatan Partisi
161 bin 674 (%0,35), Bağımsız Türkiye Partisi 96 bin 475 (%0,21),
Bağımsızlar 488 bin 226 (%1,06).
Kadın milletvekillerinin oranı %17,82’ye yükseldi
25. Dönem’de Meclis’te 452 erkek, 98 kadın milletvekili bulunuyor. Geçen yasama döneminde 79 kadın milletvekili görev yapmıştı. 7 Haziran’daki seçimlerin ardından bu rakam
98’e yükselirken, Meclis’te kadınların oranı yüzde 17,82’ye ulaştı. AK Parti’den 41, CHP’den
21, MHP’den 4, HDP’den 32 kadın milletvekili görev yapıyor.
550 milletvekilinin illere göre dağılımına bakıldığında farklı tablolar dikkat çekiyor. AK
Parti Çankırı, Düzce, Karaman ve Rize’de, HDP ise Ağrı, Hakkari, Iğdır, Şırnak ve Tunceli’de
milletvekili adaylarının tamamını Meclis’e taşıdı. AK Parti, HDP’nin tulum çıkardığı 5 il
dışındaki 76 ilde milletvekilliği kazanmayı başardı. HDP Adana, Adıyaman, Ağrı, Ankara,
Antalya, Ardahan, Batman, Bingöl, Bitlis, Bursa, Diyarbakır, Erzurum, Gaziantep, Hakkari,
Iğdır, İstanbul, İzmir, Kars, Kocaeli, Mardin, Mersin, Muş, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak, Tunceli
ve Van dışındaki illerde milletvekili çıkaramadı. CHP Adıyaman, Ağrı, Aksaray, Ardahan,
Batman, Bayburt, Bingöl, Bitlis, Çankırı, Diyarbakır, Düzce, Elazığ, Erzurum, Gümüşhane,
Hakkari, Iğdır, Kahramanmaraş, Karabük, Karaman, Kars, Kastamonu, Kırıkkale, Kırşehir,
Kilis, Kütahya, Mardin, Muş, Nevşehir, Niğde, Osmaniye, Rize, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak,
Van, Tunceli ve Yozgat olmak üzere 37 ilde
milletvekilliği kazanamadı. MHP’nin ise
Adıyaman, Ağrı, Amasya, Ardahan, Artvin,
Bartın, Batman, Bilecik, Bingöl, Bitlis, Bolu,
Çankırı, Çorum, Diyarbakır, Düzce, Edirne,
Erzincan, Hakkari, Karaman, Kars, Kırklareli, Malatya, Mardin, Muş, Ordu, Iğdır, Rize,
Siirt, Sinop, Şanlıurfa, Şırnak, Tunceli, Van
ve Yalova olmak üzere 34 ilde milletvekili
bulunmuyor. Meclis’teki dört siyasi partinin de milletvekili çıkardığı 9 il ise Adana,
Ankara, Antalya, Bursa, Gaziantep, Kocaeli,
İstanbul, İzmir ve Mersin olarak sıralanıyor.
Geçen yasama dönemine göre 550
milletvekilinin yaklaşık üçte ikisi yenilenmiş durumda. Meclis’in en genç isimleri
1989 doğumlu HDP Van Milletvekili Tuğba
Hezer Öztürk ve 1988 doğumlu AK Parti
Tokat Milletvekili Fatma Gaye Güler, en
yaşlı üyeleri ise 1938 doğumlu CHP Antalya Milletvekili Deniz Baykal ve 1942
doğumlu AK Parti Şanlıurfa Milletvekili
Seyit Eyyüpoğlu oldu. 15, 16, 18, 19, 20, 22,
23 ve 24. Dönemlerde de parlamentoda yer
alan Deniz Baykal, Meclis’teki en kıdemli
isimlerden biri olma özelliğini de taşıyor.
TBMM’deki bir diğer kıdemli milletvekili ise
25
25. DÖNEM MILLETVEKILLERI 10 HAZIRAN 2015 TARIHINDEN
ITIBAREN KAYIT YAPTIRMAK ÜZERE MECLIS’E GELMEYE BAŞLADI.
18. Dönem’den bu yana 28 yıldır kesintisiz olarak Meclis’te görev
yapan MHP İstanbul Milletvekili Murat Başesgioğlu.
Temsil oranının yüzde 95’e ulaştığı 25. Dönem Parlamentosu’nda
farklı kesimlerden isimler yer alıyor. Ermeni kökenli milletvekilleri
Garo Paylan HDP’den, Markar Eseyan AK Parti’den, Selina Doğan
CHP’den, Süryani milletvekili Erol Dora HDP’den, Roman kökenli
milletvekili Özcan Purçu ise CHP’den seçildi. Meclis’te sanat, spor
ve medya dünyasından isimler de bulunuyor. Müzisyen Uğur
Işılak AK Parti’den, eski millî futbolcu Saffet Sancaklı MHP’den
milletvekili seçilirken, AK Parti’den Şamil Tayyar, CHP’den Tuncay
Özkan, Utku Çakırözer, Mustafa Balbay, Enis Berberoğlu, Eren
Erdem ve Barış Yarkadaş Meclis’e girmeye hak kazanan gazeteciler
arasında yer aldı.
Meclis’in renkli isimlerinden CHP İzmir Milletvekili Özcan Purçu,
gazetecilere yaptığı açıklamada Türkiye’nin ilk Roman milletvekili olduğunu anımsatarak, “Bütün Romanlar onurlu ve gururlu.
Roman kardeşlerimize ‘pozitif ayrımcılık’ sağlayacağız” dedi.
Sorumluluğunun farkında olduğunu ve tüm vatandaşlara en iyi
hizmeti vermek için çalışacağını ifade eden Purçu, “Bütün kimlikler
bu ülkenin rengidir. Bu rengi Meclis’te ne kadar yansıtırsak barışı,
demokrasiyi, özgürlüğü o kadar yaşarız” diye konuştu.
Mazbatalar alındı, kayıtlar yapıldı
Yeni seçilen milletvekilleri 10 Haziran 2015 tarihinden itibaren kayıt
yaptırmak üzere Meclis’e gelmeye başladı. İlk kayıt işlemini AK
Parti Niğde Milletvekili Erdoğan Özegen yaptırdı. 22. Dönem’de de
SİYASİ PARTİ ADI
YURT İÇİ SEÇİM
SONUCU
YURT DIŞI
SANDIK SEÇİM
SONUCU
GÜMRÜK
KAPILARI SANDIK
SEÇİM SONUCU
TÜRKİYE GENELİ
TOPLAM
ORAN (%)
DOĞRU YOL PARTİSİ
27.550
1.119
183
28.852
%0,06
ANADOLU PARTİSİ
27.045
531
112
27.688
%0,06
HAK VE ÖZGÜRLÜKLER PARTİSİ
57.142
1.350
224
58.716
%0,13
KOMÜNİST PARTİ
13.497
227
56
13.780
%0,03
MİLLET PARTİSİ
17.307
140
26
17.473
%0,04
HAK VE ADALET PARTİSİ
5.116
522
73
5.711
%0,01
MERKEZ PARTİ
20.649
247
49
20.945
%0,05
TOPLUMSAL UZLAŞMA REFORM
VE KALKINMA PARTİSİ
71.821
672
208
72.701
%0,16
HALKIN KURTULUŞ PARTİSİ
58.590
1.579
227
60.396
%0,13
LİBERAL DEMOKRAT PARTİ
26.067
372
61
26.500
%0,06
MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ
7.423.555
83.457
12.994
7.520.006
%16,29
HALKLARIN DEMOKRATİK PARTİSİ
5.847.134
196.827
14.528
6.058.489
%13,12
SAADET PARTİSİ
932.867
13.999
2.312
949.178
%2,06
CUMHURİYET HALK PARTİSİ
11.338.681
146.263
33.195
11.518.139
%24,95
ADALET VE KALKINMA PARTİSİ
18.347.747
462.506
57.158
18.867.411
%40,87
DEMOKRATİK SOL PARTİ
84.194
1.380
236
85.810
%0,19
YURT PARTİSİ
9.111
149
29
9.289
%0,02
DEMOKRAT PARTİ
75.217
421
146
75.784
%0,16
VATAN PARTİSİ
155.205
5.350
1.119
161.674
%0,35
BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ
95.052
1.191
232
96.475
%0,21
BAĞIMSIZLAR
488.226
488.226
%1,06
GENEL TOPLAM
45.121.773
46.163.243
%100,0
26
918.302
123.168
Niğde Milletvekili olarak Meclis’te yer alan Özegen, gazetecilerin koalisyon çalışmalarına
ilişkin bir sorusu üzerine, milletin AK Parti öncülüğünde bir hükümet kurulması yönünde
irade gösterdiğini belirterek, “Erken seçim ihtimali görmüyorum. Türk siyaseti kemale
erdi. Geçmişte iki uçtaki partilerin bile koalisyon yaptığı dönemleri yaşadık. Demokrasimiz o günlerden bugünlere daha çok gelişti” dedi. Özegen, kayıt işleminin ardından
Meclis çalışanları ve gazetecilere çikolata ikram etti.
Dört siyasi partiye mensup 550 milletvekilinin mazbatalarını aldıktan sonra Meclis’e
gelerek kayıt yaptırmasının ardından TBMM’de yemin töreni için hazırlıklar yapıldı.
Bu arada oda kuraları da çekildi. TBMM Milletvekili Hizmetleri Başkanlığı, yeni seçilen
milletvekilleri ile odasını değiştirmek isteyen milletvekilleri için Meclis’te kura çekimi
gerçekleştirdi. TBMM Yeni Halkla İlişkiler Binası’nda 462 oda bulunuyor. Grup başkan-
vekilleri, komisyon başkanları ve engelli milletvekillerine ise Ana Bina’da oda veriliyor.
Meclis’te 25. Dönem açılışı ve yemin
töreni öncesinde TBMM Geçici Başkanı
Deniz Baykal, görevi TBMM Başkanı Cemil
Çiçek’ten devraldı. Çiçek, Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin devletin en temel kurumu
olduğunu vurgulayarak, 95 yıldır ülkenin
mutluluğu, refahı ve kalkınması konusunda en özverili çalışmaları gerçekleştirdiğini
ifade etti. “Meclis bundan böyle de görevini
büyük bir sorumluluk duygusu içerisinde yerine getirecektir. Gerek milletimizin gerekse
vatandaşlarımızın başı dara düştüğünde,
inşallah düşmez, en evvel başvuruda bulunduğu kurum burasıdır. Meclis’i 2014
yılında 540 binden fazla vatandaşımız
ziyaret etmiştir, derdine çare aramıştır.
Onun için bu Meclis’in varlığı ve açık kalması,
milletimiz için en önemli teminattır” diyen
Çiçek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben dört
yıldır bu görevi yapıyorum. Bundan dolayı
Allah’a şükrediyorum, milletimize ve destek
veren milletvekillerimiz ile tüm partilerimize
teşekkürlerimi ifade ediyorum. Başta Gazi
Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu
yüce çatı altında görev yapmış tüm üyelerimizi ve çalışanlarımızı saygıyla, şükranla
ve minnetle anıyorum. Başkanlık görevini
zatıalinize devrediyorum.”
Cemil Çiçek, konuşmasının ardından
Başkanlık mührünü Deniz Baykal’a teslim
etti. Baykal, TBMM’nin dünyanın en köklü
ve en önemli meclislerinden biri olduğunu
vurgulayarak, “TBMM’nin yeni bir dönemini
yaşamak üzereyiz. Daha farklı, çok partili
bir temsiliyetin ortaya çıktığı bir Meclis var.
Milletin yüzde 95’ini parlamentoda temsil
ettiren bir tablo ile karşı karşıyayız. Bu çok
önemli bir olaydır. Seçime katılma oranı da
dünyanın en yüksek oranlarından biridir.
Bütün bunlar milletimizin demokrasiye,
katılıma, ülkenin geleceğine duyduğu yakın ilgiyi ve sahiplenme duygusunu ortaya
koymaktadır. Bu, rejime en büyük güç katan
27
YENI YASAMA DÖNEMININ BAŞLAMASI DOLAYISIYLA ATATÜRK
ANITI’NDA TÖREN DÜZENLENDI. SAYGI DURUŞUNDA BULUNULAN
VE İSTIKLAL MARŞI OKUNAN TÖRENIN ARDINDAN GENEL
KURUL’DA 25. DÖNEM 1. YASAMA YILI AÇILIŞI GERÇEKLEŞTIRILDI.
unsurlardan biri olarak anlaşılmalıdır” dedi. Türkiye’yi ve Meclis’i
bekleyen çok ciddi ve temel konular olduğuna işaret eden Baykal,
“Dünyanın en bunalımlı süreçlerinden biri çevremizde işliyor, en
sıkıntılı dönemlerden birini yaşıyoruz. Türkiye’nin kendi içinde birikmiş konuları, sorunları var. İnanıyorum ki önümüzdeki dönemde
uzlaşma, tartışma, işbirliği ve anlayış içinde bu sorunları çözmenin
yolunu bulacağız. Bu yeni bir deneydir. Bu deneyi Türkiye başarırsa
çok parlak bir geleceğe yöneleceğinden hiç kuşku duymuyorum”
diye konuştu.
Deniz Baykal, Meclis’in iki defa ciddi kesintiye maruz kaldığının
unutulmaması gerektiğini de ifade ederek sözlerini şöyle sürdürdü: “Maalesef 1960’ta ve 1980’de kesintiler yaşamıştır. Bu, tarihî
Meclis’in hepimiz için hâlâ en temel üzüntü konusu olmaya devam
ediyor. Böyle bir kesinti yaşanmasaydı çok daha muhteşem bir
tablo olacaktı. Tesellimiz şudur ki, bu kesintilerden sonra hiçbir
tereddüt taşımadan tekrar Meclis’li siyaset dönemi başlamıştır.
Meclis tekrar bütün gücüyle harekete geçmiştir. O deneyimler,
böyle kesintilerin ülkenin hiçbir sorununu çözemeyeceği gerçeğini
herkesin görmesine vesile olmuştur. Bu bakımdan da o sorunların,
sıkıntıların da bir olumlu yönü olduğunu görmeliyiz diye düşünüyorum.”
28
Baykal, Cemil Çiçek’in demokratik, sorumlu ve TBMM Başkanı’na
yakışan bir anlayış içinde, güleryüzle Meclis’i yönetmeyi başardığını belirterek, “Kendisine ben de teşekkürlerimi ifade ediyorum”
dedi. Konuşmaların ardından Cemil Çiçek ve Deniz Baykal karşılıklı
olarak birbirlerine çiçek verdi.
Atatürk Anıtı’nda tören yapıldı
TBMM’de 25. Dönem’in başlaması dolayısıyla Atatürk Anıtı’nda
tören düzenlendi. TBMM Geçici Başkanı Deniz Baykal, kırmızı-beyaz çiçeklerden oluşan ve üzerinde “TBMM Başkanı” yazılı çelengi
Atatürk Anıtı’na koydu. Saygı duruşunda bulunulan ve İstiklal
Marşı okunan törene, TBMM Başkanvekili Ayşe Nur Bahçekapılı,
Meclis’in en genç isimlerinden oluşan Başkanlık Divanı üyeleri,
grup başkanvekilleri, milletvekilleri ve TBMM çalışanları katıldı.
Atatürk Anıtı’ndaki törenin ardından Genel Kurul’da 25. Dönem
1. Yasama Yılı açılışı gerçekleştirildi. İlk birleşim öncesinde milletvekili sıralarına gül buketi, 95. yıl kokartı, ilkgün zarfı ve pulları
konuldu. Geçici Başkan Deniz Baykal, yeni yasama döneminin en
genç milletvekillerinden HDP Van Milletvekili Tuğba Hezer ve AK
Parti Tokat Milletvekili Fatma Gaye Güler ile Başkanlık Divanı’ndaki
yerini aldıktan sonra ilk birleşimi açtı. Bu sırada Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan, yemin törenini izlemek üzere Cumhurbaşkanlığı locasına geldi.
İstiklal Marşı’nın okunmasının ardından Deniz Baykal, yemini öncesinde Genel Kurul’a
seslendi. Baykal, milletvekillerinin sadece seçildikleri illerin, üyesi oldukları siyasi partilerin
değil, kendilerine oy vermiş olan ya da olmayan bütün milletin temsilcisi olacağına işaret
etti. TBMM’nin anayasayı yaptığı için değil, devleti kurduğu için “Kurucu Meclis” olduğunu
belirten Baykal, “Türkiye Büyük Millet Meclisi bir asra yaklaşan tarihi içinde Misak-ı Millî
kapsamında egemen, bağımsız bir devlet kurmuş, Cumhuriyet devrimlerini gerçekleştirmiş, tek partili rejimden çok partili rejime geçişi sağlamış, eğitim, hukuk, kadın-erkek
eşitliği, sanayileşme, ekonomik kalkınma alanlarında büyük ilerlemeler sağlamıştır. 1999
yılından beri dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biriyiz. Bu tablo, milletimizin ve onu
temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iftihar tablosudur. Türkiye’yi bu noktaya
taşımakta kuşaklar boyunca hakkı ve emeği geçen bütün insanlarımızı şükranla anmak
manevi borcumuzdur” diye konuştu.
Baykal, Meclis’in, birbirini anlamak, birbirine saygı göstermek zorunda olan, ancak el
ele verirlerse ayağa kalkabilecek, kol kola girerlerse ilerleyebilecek insanlardan oluştuğuTÜRKIYE BÜYÜK MILLET MECLISI MILLETVEKILLERI DAĞILIMI
PARTI ADI
ÜYE SAYISI
ADALET VE KALKINMA PARTISI
258
CUMHURIYET HALK PARTISI
132
MILLIYETÇI HAREKET PARTISI
80
HALKLARIN DEMOKRATIK PARTISI
80
TOPLAM
550
nu ifade ederek, “Milletimizin takdiri böyle
oldu. Şimdi bunu işletmek zorundayız.
Uzun bir tek parti yönetimine dayanan
iktidar döneminin acı-tatlı deneyimleri
sonucunda milletimizin kararı uzlaşmak,
el birliği, işbirliği yaparak yönetmek doğrultusunda olmuştur. Elbette uzlaşma
temelinde hukuk olacaktır, ahlak olacaktır, yurtseverlik olacaktır. Elbette siyasi
partilerimizin temel ilkeleri barış içinde
yaşamamızı imkansız kılmayacaktır” dedi.
Deniz Baykal sözlerini şöyle sürdürdü:
“Demokrasi çeşitli güç merkezlerini
kapsayan çoğulcu bir güç yapısının ortaya
çıkışıyla ve herkesin birbirine ihtiyacı olduğunu kavramasıyla gerçekleşir. Demokrasi, kudret sahiplerinin lütfu değil, mecburiyetidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi
yeni bir demokrasi inşa etmenin çoğulcu
altyapılarına sahiptir. Geçmişte yaşanan
gerginliklerin, çatışmaların, dayatmaların
sonucunda ortaya çıkan kutuplaşmayı
sürdürmenin şartları artık kalmamıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bunu en
iyi şekilde değerlendireceğine inanıyorum.
Meclis’in bu yapısını iktidar kullanmanın
önünde bir engel gibi düşünmemeliyiz.
Belki de tam tersine bu Meclis yapısı
birbirimizi anlamanın, birbirimize saygı
göstermenin, işbirliği yaparak katılımcı bir
demokrasiyi hayata geçirmenin bir fırsatı
olarak değerlendirilmelidir.
Birbirinden farklı din, inanç ve mezhep kimliklerine, farklı etnik kimliklere
sahip olmamız, bizi tek ve ortak bir millî
siyasi kimlikte birleşip bütünleşmekten
alıkoyamamıştır, bundan sonra da alıkoyamayacaktır.
Din ve inanç özgürlüğü demokratik
bir toplumda doğal olarak din ve inanç
örgütlenmelerinin ortaya çıkmasına yol
açmaktadır. Ama bu durum din ve inanç
örgütlerinin sıcak siyaset ve bürokrasi
alanlarında mevzilenmeleri sonucunu
doğurmamalıdır. Türkiye’de yaşanan acı
29
Türkiyemiz 21. yüzyılın en güçlü, en saygın,
en parlak ülkelerinden biri olacaktır. Bize,
insanımıza ve tarihimize yakışan da budur.”
Devletin varlığı ve bağımsızlığını…
Deniz Baykal konuşmasının ardından ant
içerek 25. Dönem’de yemin eden ilk milletvekili oldu. Geçici Başkan Baykal, ant içmek
üzere Adana ilinden başlayarak milletvekillerini çağırmadan önce yürüme engelli AK
Parti Bursa Milletvekili Bennur Karaburun’u
kürsüye davet etti. Karaburun, kavas yardımıyla engelli rampasına çıkarak ant içti.
Milletvekilinin yemininin ardından engelli
rampası kaldırıldı. Deniz Baykal, ant içme
sırası Ankara milletvekillerine geldiğinde
“Şimdiye kadar olduğu gibi geleneğe
uyarak Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi
Mustafa Kemal Atatürk’ün aziz ruhu için
sizleri bir dakika saygı duruşuna davet
ediyorum” dedi. Saygı duruşunun ardından
olaylar ve çevremizdeki savaşlar, çatışmalar bizi bir kere daha laikliğin önemini keşfetmek
durumunda bırakmıştır. Aynı şekilde hukuku ve adaleti de siyaset dünyasının dışında
tutma zorunluluğu bir başka temel noktamızdır.
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden başlayarak bugüne kadar bu kutsal çatı altında
görev yapmış başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bütün vatan evlatlarını saygıyla
selamlıyor, aramızdan ayrılmış olanlara Allah’tan rahmet diliyorum.
Böyle bir parlamentoda bulunmanın sorumluluğu içinde görevimizi en iyi şekilde yapacağımızdan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Anadolu’nun derin tarih, kültür ve inanç birikiminden, Mevlâna’dan, Hacı Bektaş-ı Veli’den,
Yunus Emre’den yola çıkarak sürdürmekte olduğumuz medeniyet yolculuğunda bugün yeni
bir aşamadayız. Eğer Cumhuriyetimizi demokrasi ile çatıştırmayı değil, birleştirip bütünleştirmeyi başarırsak, eğer tarihimizden husumet değil, ders çıkarıp barış ve kardeşlik üretebilirsek, eğer siyasetimizin temeline hukuku, bağımsız ve tarafsız yargıyı yerleştirebilirsek
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
Genel Kurul Salonu’ndan ayrıldı.
Yaklaşık 10 saat süren birleşim sırasında
HDP Van Milletvekili Tuğba Hezer Öztürk
ve AK Parti Tokat Milletvekili Fatma Gaye
Güler, Başkanlık Divanı’ndaki yerlerini HDP
Şanlıurfa Milletvekili Dilek Öcalan ile AK
Parti İstanbul Milletvekili Abdurrahim
Boynukalın’a bırakırken, yemin töreninde
milletvekilleri şu yemini etti: “Devletin
varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin
bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız
ve şartsız egemenliğini koruyacağıma;
hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik
CINSIYETE GÖRE DAĞILIM
PARTI ADI
KADIN SAYI
ORAN
Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılapla-
ERKEK SAYI ORAN
PARTI TOPLAM
rına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve
ADALET VE KALKINMA PARTISI
41
% 15,89
217
% 84,11
258
refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı
CUMHURIYET HALK PARTISI
21
% 15,91
111
% 84,09
132
içinde herkesin insan haklarından ve temel
MILLIYETÇI HAREKET PARTISI
4
%5
76
% 95
80
HALKLARIN DEMOKRATIK PARTISI
32
% 40
48
% 60
80
GENEL TOPLAM
98
% 17,82
452
% 82,18
550
30
hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve
anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma;
büyük Türk Milleti önünde namusum ve
şerefim üzerine ant içerim.”
TBMM 25. DÖNEM MILLETVEKILLERI
ADANA
Behçet Yıldırım
HDP
Nevzat Palta
AK Parti
Emrullah İşler
AK Parti
Aydın Uslupehlivan
CHP
İbrahim Halil Fırat
AK Parti
Turan Yaldır
MHP
Ertan Aydın
AK Parti
Elif Doğan Türkmen
CHP
Salih Fırat
AK Parti
Jülide Sarıeroğlu
AK Parti
Fatma Güldemet Sarı
AK Parti
Levent Gök
CHP
İbrahim Özdiş
CHP
AMASYA
AFYONKARAHİSAR
Mehmet Naci Bostancı AK Parti
Lütfiye Selva Çam
AK Parti
Mehmet Şükrü Erdinç AK Parti
Ali Özkaya
AK Parti
Mustafa Tuncer
CHP
Mahmut Sami Mallı
AK Parti
Meral Danış Beştaş
HDP
Burcu Köksal
CHP
Sait Yüce
AK Parti
Murat Alparslan
AK Parti
Mevlüt Karakaya
MHP
Halil Ürün
AK Parti
Murat Emir
CHP
Muharrem Varlı
MHP
Mehmet Parsak
MHP
ANKARA
Mustafa Erdem
MHP
Necdet Ünüvar
AK Parti
Remziye Sıvacı
AK Parti
Ahmet Gündoğdu
AK Parti
Mustafa Mit
MHP
Rıdvan Turan
HDP
Ahmet İyimaya
AK Parti
Necati Yılmaz
CHP
Sadullah Kısacık
AK Parti
AĞRI
Ahmet Haluk Koç
CHP
Nevzat Ceylan
AK Parti
Seyfettin Yılmaz
MHP
Berdan Öztürk
HDP
Ali Haydar Hakverdi
CHP
Nihat Yeşil
CHP
Talip Küçükcan
AK Parti
Dirayet Taşdemir
HDP
Ali İhsan Arslan
AK Parti
Sırrı Süreyya Önder
HDP
Zülfikar İnönü Tümer
CHP
Leyla Zana
HDP
Aydın Ünal
AK Parti
Şefkat Çetin
MHP
Mehmet Emin İlhan
HDP
Ayhan Yılmaz
AK Parti
Şenal Sarıhan
CHP
Aylin Nazlıaka
CHP
Tekin Bingöl
CHP
ADIYAMAN
Adnan Boynukara AK Parti
AKSARAY
Ayşe Gülsün Bilgehan
CHP
Tülay Selamoğlu
AK Parti
Ahmet Aydın
AK Parti
İlknur İnceöz
AK Parti
Bülent Kuşoğlu
CHP
Vedat Bilgin
AK Parti
31
Mahmut Poyrazlı
AK Parti
BURSA
Mehmet Yüksel
AK Parti
Yıldırım Tuğrul Türkeş MHP
Mehmet Tüm
CHP
Asiye Kolçak
HDP
Melike Basmacı
CHP
Zühal Topcu
Namık Havutça
CHP
Bennur Karaburun
AK Parti
Nihat Zeybekci
AK Parti
Recep Çetin
MHP
Cemalettin Kani Torun AK Parti
Sema Kırcı
AK Parti
Ceyhun İrgil
CHP
DİYARBAKIR
Emine Yavuz Gözgeç
AK Parti
Altan Tan
HDP
Erkan Aydın
CHP
Cevdet Yılmaz
AK Parti
Yalçın Akdoğan
ANTALYA
AK Parti
MHP
Ahmet Selim Yurdakul MHP
Çetin Osman Budak
CHP
BARTIN
Deniz Baykal
CHP
Muhammet Rıza Yalçınkaya CHP
Hakan Çavuşoğlu
AK Parti
Çağlar Demirel
HDP
Devrim Kök
CHP
Yılmaz Tunç
AK Parti
Hüseyin Şahin
AK Parti
Edib Berk
HDP
Gökcen Özdoğan Enç
AK Parti
MHP
Feleknas Uca
HDP
HDP
İsmet Büyükataman
Hakkı Saruhan Oluç
BATMAN
AK Parti
İdris Baluken
HDP
AK Parti
HDP
İsmet Su
Hüseyin Samani
Ali Atalan
MHP
İmam Taşçıer
HDP
AK Parti
HDP
Kadir Koçdemir
Lütfi Elvan
Ayşe Acar Başaran
CHP
Nimettullah Erdoğmuş HDP
MHP
HDP
Lale Karabıyık
Mehmet Günal
Saadet Becerekli
Mustafa Akaydın
CHP
Ziver Özdemir
AK Parti
Mustafa Köse
AK Parti
BAYBURT
Niyazi Nefi Kara
CHP
Sena Nur Çelik
AK Parti
Tarkan Akıllı
MHP
Mehmet Müezzinoğlu AK Parti
Nursel Aydoğan
HDP
Nurhayat Altaca KayışoğluCHP
Sibel Yiğitalp
HDP
Orhan Sarıbal
CHP
Ziya Pir
HDP
Karabey Kadri Karaoğlu MHP
Önder Matlı
AK Parti
Naci Ağbal Tevfik Topçu
MHP
DÜZCE
Zekeriya Birkan
AK Parti
Ayşe Keşir
AK Parti
Faruk Özlü
AK Parti
Fevai Arslan
AK Parti
AK Parti
BİLECİK
ARDAHAN
Halil Eldemir AK Parti
ÇANAKKALE
Orhan Atalay
AK Parti
Yaşar Tüzün CHP
Bülent Öz
CHP
Taşkın Aktaş
HDP
Bülent Turan
AK Parti
EDİRNE
BİNGÖL
İbrahim Kürşat Tuna
MHP
Erdin Bircan
CHP
Enver Fehmioğlu
AK Parti
Muharrem Erkek
CHP
Okan Gaytancıoğlu
CHP
AK Parti
Hişyar Özsoy
HDP
Şemsettin Emir
AK Parti
Şebnem Kocakelçi
AK Parti
BİTLİS
ELAZIĞ
Metin Bulut
AK Parti
Serpil Bulut
AK Parti
ARTVİN
İsrafil Kışla
Uğur Bayraktutan
CHP
AYDIN
Abdurrahman Öz
AK Parti
Ali Uzunırmak
MHP
Bülent Tezcan
CHP
Hüseyin Yıldız
Mahmut Celadet Gaydalı HDP
ÇANKIRI
Hüseyin Filiz AK Parti
Muhammet Emin Akbaşoğlu AK Parti
Mizgin Irgat
HDP
Vedat Demiröz
AK Parti
CHP
BOLU
Lütfiye İlksen Ceritoğlu Kurt AK Parti
Mehmet Fatih Atay
CHP
Ali Ercoşkun
AK Parti
Salim Uslu
Mehmet Sadık Atay
AK Parti
Fehmi Küpçü
AK Parti
Tufan Köse
Metin Lütfi Baydar
CHP
Tanju Özcan
CHP
ÇORUM
Şuay Alpay
AK Parti
Cahit Bağcı
AK Parti
Yavuz Temizer
MHP
AK Parti
ERZİNCAN
CHP
Erdoğan Özyalçın
CHP
Talha Erol Durmaz AK Parti
DENİZLİ
Bilal Uçar
AK Parti
ERZURUM
BALIKESİR
BURDUR
Ahmet Akın
CHP
Alparslan Ahmet DursunMHP
Emin Haluk Ayhan
MHP
Adnan Yılmaz
AK Parti
Ali Aydınlıoğlu
AK Parti
Mehmet Göker
CHP
Gülizar Biçer Karaca
CHP
Efkan Ala
AK Parti
İsmail Ok
MHP
Reşat Petek
AK Parti
Kazım Arslan
CHP
İbrahim Aydemir
AK Parti
32
Kamil Aydın
MHP
Şamil Tayyar
AK Parti
Hilmi Yarayıcı
CHP
Ali Özcan
CHP
Seher Akçınar Bayar
HDP
Ümit Özdağ
MHP
Mehmet Alğan
AK Parti
Ali Şeker
CHP
Zehra Taşkesenlioğlu
AK Parti
Mehmet Öntürk
AK Parti
Arzu Erdem
MHP
GİRESUN
Mevlüt Dudu
CHP
Atila Kaya
MHP
AK Parti
Orhan Karasayar
AK Parti
Aykut Erdoğdu
CHP
Serkan Topal
CHP
Ayşe Nur Bahçekapılı
AK Parti
Aziz Babuşcu
AK Parti
ESKİŞEHİR
Adem Tatlı
Cemal Okan Yüksel
CHP
Bülent Yener Bektaşoğlu CHP
Gaye Usluer
CHP
Orhan Erzurum
MHP
Nabi Avcı
AK Parti
Turhan Alçelik
AK Parti
Ruhsar Demirel
MHP
Salih Koca
AK Parti
GÜMÜŞHANE
Utku Çakırözer
CHP
Kemalettin Aydın AK Parti
Mustafa Canlı MHP
IĞDIR
Barış Yarkadaş
CHP
Kıznaz Türkeli HDP
Berat Albayrak
AK Parti
Bihlun Tamaylıgil
CHP
Celal Adan
MHP
Mehmet Emin Adıyaman HDP
ISPARTA
Didem Engin
CHP
İrfan Bakır
CHP
Durmuş Ali Sarıkaya
AK Parti
GAZİANTEP
Abdulhamit Gül
AK Parti
HAKKARİ
Nuri Okutan
MHP
Dursun Çiçek
CHP
Abdullah Nejat Koçer
AK Parti
Abdullah Zeydan
HDP
Recep Özel
AK Parti
Edip Semih Yalçın
MHP
Canan Candemir Çelik
AK Parti
Nihat Akdoğan
HDP
Süreyya Sadi Bilgiç
AK Parti
Ekmeleddin Mehmet İhsanoğlu MHP
Celal Doğan
HDP
Selma Irmak
HDP
Ertuğrul Tolga Orhan
MHP
Mahmut Toğrul
HDP
HATAY
Mehmet Erdoğan
AK Parti
Adem Yeşildal
Mehmet Gökdağ
CHP
Mehmet Şeker
Mehmet Şimşek
Ekrem Erdem
AK Parti
Emine Beyza Üstün
HDP
Abdullah Levent Tüzel HDP
Engin Altay
CHP
AK Parti
Abdurrahim Boynukalın AK Parti
Erdal Ataş
HDP
Adnan Şefik Çirkin
MHP
Ahmet Berat Çonkar
AK Parti
Erdoğan Toprak
CHP
CHP
Birol Ertem
CHP
Alev Dedegil
AK Parti
Eren Erdem
CHP
AK Parti
Hacı Bayram Türkoğlu AK Parti
Ali Kenanoğlu
HDP
Erkan Kandemir
AK Parti
İSTANBUL
33
Erol Kaya
AK Parti
Kadri Enis Berberoğlu
CHP
Ravza Kavakcı Kan
AK Parti
Fatma Seniha Nükhet Hotar AK Parti
Ethem Tolga
AK Parti
Mahmut Tanal
CHP
Selahattin Demirtaş
HDP
Hamza Dağ
AK Parti
Fatma Benli
AK Parti
Markar Eseyan
AK Parti
Selina Doğan
CHP
Hüseyin Kocabıyık
AK Parti
Feyzullah Kıyıklık
AK Parti
Mehmet Bekaroğlu
CHP
Sevim Savaşer
AK Parti
Kamil Okyay Sındır
CHP
Filiz Kerestecioğlu
HDP
Mehmet Metiner
AK Parti
Sezai Temelli
HDP
Kemal Kılıçdaroğlu
CHP
Gamze Akkuş İlgezdi
CHP
Mehmet Muş
AK Parti
Süleyman Sencer Ayata CHP
Kerem Ali Sürekli
AK Parti
Garo Paylan
HDP
Mehmet Akif Hamzaçebi CHP
Şafak Pavey
CHP
Murat Koç
MHP
Gülay Yedekci
CHP
Mehmet Ali Pulcu
Şirin Ünal
AK Parti
Musa Çam
CHP
Gürsel Tekin
CHP
Mehmet Doğan Kubat AK Parti
Turgut Öker
HDP
Mustafa Ali Balbay
CHP
Halis Dalkılıç
AK Parti
Meral Akşener
MHP
Tülay Kaynarca
AK Parti
Mustafa İbrahim TurhanAK Parti
Harun Karaca
AK Parti
Metin Külünk
AK Parti
Uğur Işılak
AK Parti
Müslüm Doğan
HDP
Hasan Sert
AK Parti
Mihrimah Belma Satır AK Parti
Uygar Suphi Aktan
MHP
Nesrin Ulema
AK Parti
Haydar Ali Yıldız
AK Parti
Murat Başesgioğlu
MHP
Volkan Bozkır
AK Parti
Oktay Vural
MHP
Hüda Kaya
HDP
Murat Özçelik
CHP
Zeynel Emre
CHP
Özcan Purçu
CHP
Hüseyin Bürge
AK Parti
Mustafa Şentop
AK Parti
Selin Sayek Böke
CHP
Hüseyin Yayman
AK Parti
Mustafa Yeneroğlu
AK Parti
Tacettin Bayır
CHP
İdris Güllüce
AK Parti
Mustafa Afşın YazıcıoğluAK Parti
Ahmet Kenan Tanrıkulu MHP
Veysel Eroğlu
AK Parti
İhsan Özkes
CHP
Mustafa Sezgin Tanrıkulu CHP
Ahmet Tuncay Özkan
CHP
Zekeriya Temizel
CHP
İlhan Cihaner
CHP
Oğuz Kaan Salıcı
CHP
Ali Yiğit
CHP
Zeynep Altıok
CHP
İlhan Kesici
CHP
Onursal Adıgüzel
CHP
Aslan Savaşan
MHP
İsmail Faruk Aksu
MHP
Osman Can
AK Parti
Aytun Çıray
CHP
KAHRAMANMARAŞ İsmet Uçma
AK Parti
Özlem Zengin
AK Parti
Cemil Şeboy
AK Parti
Fahrettin Oğuz Tor
MHP
İzzet Ulvi Yönter
MHP
Pervin Buldan
HDP
Ertuğrul Kürkcü
HDP
Mahir Ünal
AK Parti
34
AK Parti
İZMİR
Mehmet İlker Çitil
AK Parti
KIRKLARELİ
KÜTAHYA
Muhsin Kızılkaya
Mehmet Uğur Dilipak
AK Parti
Hamdi Irmak
AK Parti
Alim Işık
MHP
Mustafa Muhammet Gültak AK Parti
Nursel Reyhanlıoğlu
AK Parti
Türabi Kayan
CHP
İshak Gazel
AK Parti
Oktay Öztürk
MHP
Sefer Aycan
MHP
Vecdi Gündoğdu
CHP
Mustafa Şükrü Nazlı
AK Parti
Yılmaz Tezcan
AK Parti
Vural Kavuncu
AK Parti
MUĞLA
Sevde Bayazıt Kaçar
AK Parti
Veysi Kaynak
AK Parti
KARABÜK
Durmuş Yalçın MHP
Osman Kahveci AK Parti
KARAMAN
Recep Konuk AK Parti
Recep Şeker AK Parti
KARS
Ayhan Bilgen
HDP
Mehmet Uçum
AK Parti
Şafak Özanli
HDP
KASTAMONU
Emin Çınar
MHP
Metin Çelik
AK Parti
Mustafa Gökhan GülşenAK Parti
KAYSERİ
Ahmet Doğan
AK Parti
Ali Kilci
MHP
Çetin Arık
CHP
Havva Talay Çalış
AK Parti
KIRŞEHİR
Cemil Yıldırım Türk MHP
MALATYA
Akın Üstündağ
CHP
Salih Çetinkaya AK Parti
Bülent Tüfenkci
AK Parti
Hasan Kökten
AK Parti
Mustafa Şahin
AK Parti
Hasan Özyer
AK Parti
KİLİS
Nurettin Yaşar
AK Parti
Mehmet Erdoğan
MHP
Mustafa Yün MHP
Öznur Çalık
AK Parti
Nurettin Demir
CHP
Reşit Polat AK Parti
Taha Özhan
AK Parti
Ömer Süha Aldan
CHP
Veli Ağbaba
CHP
MUŞ
Ahmet Yıldırım
HDP
Burcu Çelik Özkan
HDP
KOCAELİ
Ali Haydar Konca
HDP
MANİSA
Cemalettin Kaflı
AK Parti
Erkan Akçay
MHP
Fatma Kaplan Hürriyet CHP
Mazlum Nurlu
CHP
Fikri Işık
AK Parti
Murat Baybatur
AK Parti
Haydar Akar
CHP
Özgür Özel
CHP
İlyas Şeker
AK Parti
Recai Berber
AK Parti
Mehmet Akif Yılmaz
AK Parti
Selçuk Özdağ
AK Parti
Radiye Sezer KatırcıoğluAK Parti
Tur Yıldız Biçer
CHP
Saffet Sancaklı
MHP
Uğur Aydemir
AK Parti
Tahsin Tarhan
CHP
Zeynel Balkız
MHP
Zeki Aygün
AK Parti
MARDİN
Mehmet Emin Şimşek AK Parti
NEVŞEHİR
Mehmet Varol
MHP
Murat Göktürk
AK Parti
Mustafa Açıkgöz
AK Parti
NİĞDE
Alpaslan Kavaklıoğlu
AK Parti
Erdoğan Özegen
AK Parti
Vedat Bayram
MHP
ORDU
KONYA
Enise Güneyli
HDP
Abdullah Ağralı
AK Parti
Erol Dora
HDP
Ahmet Davutoğlu
AK Parti
Gülser Yıldırım
HDP
Hacı Ahmet Özdemir
AK Parti
Mehmet Ali Aslan
HDP
AK Parti
Halil Etyemez
AK Parti
Mithat Sancar
HDP
İhsan Şener
AK Parti
Kemal Tekden
AK Parti
Hüsnüye Erdoğan
AK Parti
Orhan Miroğlu
AK Parti
Mustafa Adıgüzel
CHP
Mehmet Özhaseki
AK Parti
Leyla Şahin Usta
AK Parti
Numan Kurtulmuş
AK Parti
Süleyman Korkmaz
MHP
Mehmet Babaoğlu
AK Parti
Yaşar Karayel
AK Parti
Yusuf Halaçoğlu
MHP
MERSİN
Oktay Çanak
AK Parti
Muhammet Uğur Kaleli AK Parti
Ali Öz
MHP
Seyit Torun
CHP
Mustafa Baloğlu
AK Parti
Aytuğ Atıcı
CHP
Mustafa Kalaycı
MHP
Baki Şimşek
MHP
OSMANİYE
HDP
Devlet Bahçeli
MHP
KIRIKKALE
Mustafa Hüsnü BozkurtCHP
Çilem Öz
Oğuz Kağan Köksal
AK Parti
Mustafa Sait Gönen
Dengir Mir Mehmet Fırat HDP
Mücahit Durmuşoğlu
AK Parti
Ramazan Can
AK Parti
Rüveyde Gülseren Işık AK Parti
Durmuş Fikri Sağlar
CHP
Ruhi Ersoy
MHP
Seyit Ahmet Göçer
MHP
Ziya Altunyaldız
Hüseyin Çamak
CHP
Suat Önal
AK Parti
MHP
AK Parti
35
RİZE
Hasan Karal
Hikmet Ayar
Osman Aşkın Bak
SİNOP
TEKİRDAĞ
VAN
AK Parti
Barış Karadeniz CHP
Ayşe Doğan
AK Parti
Adem Özcaner
HDP
AK Parti
Cengiz Tokmak AK Parti
Bülent Belen
MHP
Candan Yüceer
CHP
Burhan Kayatürk
AK Parti
AK Parti
SİVAS
Emre Köprülü
CHP
Figen Yüksekdağ ŞenoğluHDP
SAKARYA
Ali Akyıldız
CHP
Faik Öztrak
CHP
Lezgin Botan
HDP
Ali İnci
AK Parti
Celal Dağgez
MHP
Mustafa Yel
AK Parti
Remzi Özgökçe
HDP
Ali İhsan Yavuz
AK Parti
Hilmi Bilgin
AK Parti
Selami Özyaşar
HDP
Ayşenur İslam
AK Parti
Tuğba Hezer Öztürk
HDP
Engin Özkoç
CHP
Mustafa İsen
AK Parti
Recep Uncuoğlu
AK Parti
Zihni Açba
MHP
SAMSUN
Ahmet Demircan
AK Parti
Akif Çağatay Kılıç
Çiğdem Karaaslan
İsmet Yılmaz
AK Parti
TOKAT
Selim Dursun
AK Parti
Abdurrahman Başkan MHP
ŞANLIURFA
Ahmet Eşref Fakıbaba AK Parti
Dilek Öcalan
HDP
Halil Özcan
AK Parti
Hamide Sürücü
AK Parti
İbrahim Ayhan
HDP
AK Parti
Leyla Güven
HDP
AK Parti
Mazhar Bağlı
AK Parti
Erhan Usta
MHP
Mehmet Kasım GülpınarAK Parti
Fuat Köktaş
AK Parti
Nureddin Nebati
AK Parti
Hasan Basri Kurt
AK Parti
Osman Baydemir
HDP
Hayati Tekin
CHP
Seyit Eyyüpoğlu
AK Parti
Hüseyin Edis
MHP
Ziya Çalışkan
HDP
Kemal Zeybek
CHP
ŞIRNAK
Yurdusev Özsökmenler HDP
Celil Göçer
AK Parti
Coşkun Çakır
AK Parti
Fatma Gaye Güler
AK Parti
YALOVA
Orhan Düzgün
CHP
Fikri Demirel AK Parti
TRABZON
Muharrem İnce CHP
Adnan Günnar
AK Parti
Ayşe Sula Köseoğlu
AK Parti
YOZGAT
Haluk Pekşen
CHP
Abdulkadir Akgül
AK Parti
Koray Aydın
MHP
Ertuğrul Soysal
AK Parti
Muhammet Balta
AK Parti
Süleyman Soylu
AK Parti
Sadir Durmaz
MHP
Yusuf Başer
AK Parti
TUNCELİ
Alican Önlü HDP
ZONGULDAK
Edibe Şahin HDP
Faruk Çaturoğlu
AK Parti
Hüseyin Özbakır
AK Parti
Şerafettin Turpcu
CHP
SİİRT
Aycan İrmez
HDP
UŞAK
Hatice Seviptekin
HDP
Faysal Sarıyıldız
HDP
Durmuş Yılmaz
MHP
Kadri Yıldırım
HDP
Ferhat Encu
HDP
Mehmet Altay
AK Parti
Ünal Demirtaş
CHP
Yasin Aktay
AK Parti
Leyla Birlik
HDP
Özkan Yalım
CHP
Zeki Çakan
MHP
36
TÜRK
PARLAMENTERLER
BIRLIĞI’NDEN
- ÜYE AIDATLARIMIZ 17. OLAĞAN GENEL KURUL KARARIYLA 2015 YILINDA YILLIK 120 TL’DIR.
- BANKALAR TARAFINDAN MÜŞTERILERINE ULUSLARARASI BANKA HESAP NUMARASI (IBAN) VERILMEKTEDIR. ÜYELERIMIZIN AIDATLARINI YATIRIRKEN PROBLEM YAŞAMAMALARI IÇIN BIRLIĞIN IBAN NUMARASI AŞAĞIDA BELIRTILMIŞTIR.
- BILINDIĞI GIBI 2002’DE YILLIK 30 TL OLAN ÜYE AIDATLARI 2004 YILINDAN ITIBAREN 60 TL VE 2013 YILINDAN BERI
120 TL’DIR. GERIYE DOĞRU AIDAT BORÇLARININ BUNA GÖRE HESAPLANMASI VE BIRLIĞIMIZIN AŞAĞIDAKI HESAP NUMARASINA YATIRILMASI; 5253 SAYILI DERNEKLER KANUNU’NA GÖRE, ALINAN AIDATLARIN BELGESINE ÜYELERIN TC KIMLIK NUMARALARININ YAZILMASI GEREKMEKTEDIR.
- ÜYELERIMIZIN TC KIMLIK NUMARALARINI MEKTUP VEYA TELEFONLA BIRLIĞE BILDIRMELERI RICA OLUNUR.
TPB HABER PORTALI www.tpb.org.tr
FAX HATTI: 0312 420 66 24
SAYIN ÜYELERIMIZ HER KONUDA BIZE ULAŞABILIRSINIZ.
TÜRK PARLAMENTERLER BIRLIĞI ANKARA KONUKEVI:
ANKARA HOTEL PİNO
BAYRAKTAR MAHALLESI VEDAT DALOKAY CADDESI
BAYRAKLI SOKAK NO: 35 GOP/ANKARA
TEL: 0312 446 36 86
TÜRK PARLAMENTERLER BIRLIĞI
TBMM Yeni Halkla İlişkiler Binası Zemin Kat No: 50-51 Bakanlıklar/ANKARA Tel: 0312 420 66 21 Fax: 0312 420 66 24
Türk Parlamenterler Birliği Ziraat Bankası TBMM Şubesi IBAN: TR 33 0001 0009 0303 296732 6001
37
BALKANLAR’IN
“YENİDOĞAN” ÜLKESİ
KOSOVA
38
DÜNYA DEMOKRASI TARIHI
2008 YILINDA BAĞIMSIZLIĞINI ILAN EDEN KOSOVA, YÜZYILLAR
ÖNCESINDEN GÜNÜMÜZE NICE ÖNEMLI OLAYLA TARIHTE ÖZGÜN BIR
YERE SAHIP. BALKANLAR’DAKI BU TOPRAKLAR, 500 SENEYE YAKIN
HÂKIMIYETI ALTINDA KALDIĞI OSMANLI’DAN DA ÇARPICI IZLER TAŞIYOR.
HASAN ERKANAR
39
K
osova’nın tarihi eski zamanlara gider. Antik dönemde
Avrupa’nın kayda değer büyüklükteki bir kısmına hâkim olan
Roma İmparatorluğu bugün Kosova olarak bildiğimiz toprakları da
nüfuzu altına almıştır. MS 5. yüzyılın ortalarına gelindiğindeyse
Roma, Atilla’nın önderliğindeki Hun istilasıyla sarsılır. Merkeze
uzak eyaletleriyle, özellikle doğusundaki topraklarla bağını kaybeder ve Balkanlar’daki birçok bölge gibi Kosova da bu dağılmadan
payını alır. Yaklaşık bir asır sonra Bizans İmparatoru Jüstinyen,
Roma’dan kopan bölgeyi tekrar hâkimiyet altına alarak Doğu
Roma sınırlarına katar.
Kosova’nın tarihteki özgün yerini oluşturan koşullar Roma
İmparatorluğu’nun dağılmasının birkaç asır sonrasına denk
gelir. Kosova’nın bugününü şekillendiren tarihî koşullardan biri
Slavların Balkanlar’a 6. ve 7. yüzyıl arasındaki yoğun göçüdür.
Slavlaşan Balkanlar’da Kosova toprakları Orta Çağ boyunca
Bulgar İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu’nun egemenliği
arasında gidip gelir.
14. yüzyılın sonuna kadar Sırp İmparatorluğu’na ait olan Kosova
topraklarında, Sırp Prensi Lazar’ın komutasındaki Haçlı ordusu
ile Sultan Murat Hüdavendigar komutasındaki Osmanlı ordusu
arasında bölgenin tarihini değiştiren bir savaş yaşanır. İki tarafın
da büyük kayıplar verdiği, Birinci Kosova Savaşı olarak bilinen
40
DÜNYA DEMOKRASI TARIHI
muharebede iki hükümdar da hayatını kaybeder. Savaştan ezici
bir galip olarak çıkmasa da pek çok bakımdan üstün olan genç
Osmanlı Devleti kısa bir süre sonra Sırp prensliklerini himayesi
altına alır ve nihayet 1459’da Sırp egemenliğine tamamen son
vererek bugünkü Kosova şehirlerinde de hâkimiyeti elde eder.
Kosova idari olarak önce Rumeli Eyaleti’ne bağlı olur; 19. yüzyıldan
itibaren ise sırasıyla Manastır Eyaleti, Prizren Vilayeti ve Kosova
Vilayeti birimi altında yer alır.
Osmanlıların 500 seneye yakın yönettiği Kosova topraklarında zaman içinde Slav halkın önemli bir kısmı İslamiyet’i seçerek
Osmanlı Devleti’nde çeşitli kademelerde hizmet vermiştir. Osmanlılar zamanında Kosova’da yaşayan birçok Hıristiyan Sırp,
Avusturya’ya göç ederken özellikle 17. yüzyıldan itibaren Arnavutça konuşan nüfusun yoğunluğu artar. Osmanlılar her ne kadar
Hıristiyanlığa karşı müsamahakâr davransa da devlet ve hukuk
nezdinde Müslüman Osmanlıların ayrıcalıklı konumu nedeniyle
Hıristiyan Sırp nüfusun bir kısmı bölgeden ayrılır, buraya göçen
Katolik Arnavutlar ise hızla İslamlaşmaya başlar. Kosova Balkanlar’daki Osmanlı varlığı için hayati bir köprü rolü oynar.
İmparatorluğun son ve en uzun yüzyılına girildiğinde ise bölge
için büyük değişimlerin vakti gelmiştir. 93 Harbi’nden mağlup
çıkan Osmanlı, imzaladığı Ayastefanos Anlaşması’nın hükmü
14. YÜZYILIN SONUNA KADAR SIRP İMPARATORLUĞU’NA
AIT OLAN KOSOVA TOPRAKLARINDA, SIRP PRENSI LAZAR’IN
KOMUTASINDAKI HAÇLI ORDUSU ILE SULTAN MURAT
HÜDAVENDIGAR KOMUTASINDAKI OSMANLI ORDUSU ARASINDA
BÖLGENIN TARIHINI DEĞIŞTIREN BIR SAVAŞ YAŞANIR.
Sırp Prensi Lazar
Sultan Murat Hüdavendigar
gereğince Balkanlar’da büyük toprak kayıpları yaşar. Osmanlı Rumelisi’nin büyük bir kısmı Sırp, Bulgar ve Karadağ devletlerine bırakılır. Bu durumun sonucu
olarak 1878 yılında Arnavut nüfusun yaşadığı diğer üç vilayetle birlikte Kosova
Vilayeti de “Prizren Birliği” isimli milliyetçi Arnavut birliğine destek verir. Prizren Birliği bağımsızlığını ilan eden yeni Balkan devletlerine karşı Arnavutların
yaşadığı toprakları savunmayı ve muhtemel bir toprak kaybının önüne geçmeyi
amaçlar. Başlarda Osmanlı idaresinin desteği ve himayesini alan birlik kısa bir
süre sonra millî egemenlik yanlısı Arnavut milliyetçisi bir örgüte dönüşür. Siyasi
özerklik talebi üzerine Osmanlı idaresi, gönderdiği ordu ile birliğe son verir.
Prizren Birliği’nin dağılması bağımsız Arnavutluk fikrinin Kosova’da güçlenmesine engel olamaz. Arnavut milliyetçisi aydınlar millî taleplerinin karşılanmasını umarak Osmanlı’nın merkezî vilayetlerindeki Jön Türkler’in siyasi
faaliyetlerini destekler. 1908 yılında silahlı 20 bin Arnavut’u toplayan milliyetçiler taleplerini içeren bir mesajı Osmanlı Sultanı’na gönderirler. Fakat Arnavut
milliyetçiler, Jön Türkler’den kendilerine vadedilen kazanımları elde edemezler.
Milliyetçiler, 1909 ve 1910 yıllarında Türk kuvvetlerine karşı başarısız silahlı
ayaklanma girişimlerinde bulunurlar. Nihayet 1912 yılındaki Arnavut isyanı
Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ için Osmanlı Devleti’ne karşı
Birinci Balkan Savaşı’nı başlatma sebebi olur. Birinci Balkan Savaşı sonunda
Kosova’nın büyük bir kısmı Sırp Krallığı’na katılmış, batıdaki Metohiya bölgesi
ise Karadağ Krallığı’na bırakılmıştır.
Yugoslavya dağılırken...
1918 yılında kurulan ve “Sırp, Hırvat ve Sloven
Krallığı” ismiyle de bilinen Yugoslavya Krallığı
döneminde bölgedeki Sırp nüfus hızla artarken
Sırp olmayan nüfusun oranının hızla düştüğü
görülür. Yugoslavya Krallığı, 1929 yılında Kosova
topraklarını üç farklı idari birimi altında paylaştırır.
İkinci Dünya Savaşı’nda Mihver kuvvetleri 1941 yılında Yugoslavya’yı işgal eder. Kosova bölgesi İtalya
kontrolündeki Arnavutluk’a, Yugoslavya Krallığı’nın
geri kalanı ise Almanya ve Bulgaristan’a bırakılır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Yugoslavya’nın işgali-
41
1980’LI YILLARLA BIRLIKTE YUGOSLAVYA’NIN BIRLIK FIKRI
DERIN SARSINTILAR GEÇIRMEYE BAŞLAR. REJIMIN KURUCUSU
JOSIP BROZ TITO’NUN ÖLÜMÜNÜN DE ETKISIYLE MILLIYETÇI
TALEPLER BIRLEŞIK BIR YUGOSLAVYA FIKRININ ÖNÜNE GEÇER.
ne karşı oluşturulan silahlı “Partizan” birliklerine
katılmayı reddeden Kosova Arnavutları savaşın
ardından Nazi işbirlikçisi olarak görülür. Muhtemel bir etnik çatışmayı engellemek adına yeni
kurulan Sosyalist Yugoslavya, savaş sırasında
Kosova’yı terk eden Sırpların bölgeye geri dönmelerini reddederken Arnavutluk’tan kayda
değer sayıda göçmeni Kosova’ya kabul etmiştir.
Sosyalist Yugoslavya’nın kuruluş sürecindeki bu
hamleleri Kosova’daki etnik dağılımı Arnavutlar
lehine güçlendirmiştir.
1946 yılında Josip Broz Tito liderliğindeki
Sosyalist Yugoslavya’da Kosova, Sırbistan’ın
özerk bölgesi statüsünü kazanır. 1963 yılında
ise merkezî hükümet tarafından özerk yönetimin hakları ve statüsü genişletilir. 1974 yılında
yürürlüğe giren yeni Yugoslavya anayasasında
Kosova’ya kendini yönetme hakkı tanınarak
mevcut konumu iyileştirilir. Fakat 1980’li yıllarla
birlikte Yugoslavya’nın birlik fikri derin sarsıntılar geçirmeye başlar. Rejimin kurucusu Tito’nun
ölümünün de etkisiyle milliyetçi talepler birleşik
bir Yugoslavya fikrinin önüne geçer. Bu yıllarda
Kosova’da Arnavutlar daha fazla özerklik isterken Kosovalı Sırplar Sırbistan’ın geri kalanıyla
beraber yaşama fikrini destekler. Kosovalı
42
DÜNYA DEMOKRASI TARIHI
Arnavutlar, despot bir yönetime sahip Arnavutluk’la birleşmek yerine Kosova’da
kendilerini yönetebilecekleri özerk bir yönetim talebini dile getirir. 80’li yılların
sonuna doğru Yugoslavya artık dağılmanın arifesindedir.
Ayrılıkçı fikirlerden rahatsız olan Kosova Sırpları bölgeyi ziyaret eden Slobodan
Milošević adındaki yeni bir politikacının liderliğinde örgütlenir. Kosova Savaşı’nın
yapıldığı tarihî vadide Kosova Sırplarıyla zafer yemini eden bu politikacı kısa sürede Sırp siyasetinde hızla yükselir ve Sırp hükümetinin başına geçer. Milošević’in
tetiklediği milliyetçilik dalgası yıkılmaya yüz tutan Yugoslavya’da etnik çatışma-
Josip Broz Tito
ları alevlendirir. 90’lı yıllara gelindiğinde dağılan
Yugoslavya’nın mirası üzerinde büyük çatışmalar
yaşanır. Kosova özelinde ise Sırbistan Sosyalist Cumhuriyeti’nin yeni anayasası bölgedeki
Sırp egemenliğini pekiştirecek maddeler içerir.
Kosova Arnavutları anayasa referandumu ve
genel seçimleri boykot etseler de haklarının ihlal
edilmesine engel olamazlar.
İbrahim Rugova
Yeni bir devlet kuruluyor
1992 yılında Kosova Arnavutları, Sırplar tarafından tanınmayan bir seçimle İbrahim Rugova’yı başkan seçerler. En başta şiddet dışı yollarla bağımsızlığı destekleyen Rugova başkanlığındaki Arnavut ayrılıkçısı siyaset 1996 yılında silahlı
Kosova Kurtuluş Ordusu’nu (UÇK) kurar. Bu yıldan itibaren bağımsızlık için silahlı
mücadele veren örgütle merkezî hükümet arasında çatışmalar hızlanır. NATO,
çözümsüzlüğü gidermek amacıyla 24 Mart 1999 tarihinde Kosova’ya müdahale
eder. Uluslararası müdahalenin ardından Kumanova Anlaşması ile bölge yönetimi
Birleşmiş Milletler’e bırakılır. Bölgenin henüz netleşmeyen statüsü 2004’te yeni
etnik çatışmalara sebep olur.
2006 yılında Kosova’nın geleceğinin belirlenmesi adına uluslararası müzakereler başlatılır. Sırbistan yönetimi bölgede egemenlik iddia etmeyi sürdürmesine
rağmen Kosovalıların ezici çoğunluğu müzakerelerden bağımsızlık kararı çıkmasını ister. Birleşmiş Milletler aracılığıyla devam eden uluslararası müzakerelerden
Rusya’nın Kosova’nın bağımsızlığına karşı tavrı nedeniyle sonuç alınamaz. Bunun
üzerine 2008 yılında Kosova parlamentosu bağımsızlığını ilan eder. Uluslararası
kamuoyu Kosova’nın bağımsızlığını tanımada ikiye bölünür. Ağırlıklı olarak
Rusya’nın siyasi müttefiklerinden oluşan bir cephe Sırbistan’ın arkasında durarak
Kosova’yı tanımaz. Diğer taraftan NATO ülkeleri ve İslam dünyasının büyük bir
kısmı ise yeni kurulan bu devleti tanımakta gecikmez. Türkiye Cumhuriyeti de
bağımsız Kosova’yı ilanının hemen ertesi günü ilk tanıyan ülkelerin arasında yer
alır. Uluslararası kamuoyunun bir kısmı henüz tanımasa da bugün bağımsız bir
cumhuriyet olan Kosova, başkent Priştine’de bulunan ve bağımsızlığı simgeleyen
“Newborn” (Yenidoğan) anıtında her sene kendisini tanıyan ülkelerin bayraklarını
sergilemektedir.
43
ERTUĞRUL MAT:
SIYASET ANCAK FAZILETLE YÜRÜR; MILLETVEKILLERI
BUNU UNUTMAMALI VE ÜYESI OLDUKLARI PARTININ
TEMEL PRENSIPLERINE RIAYET ETMELIDIR
RÖPORTAJ: SONGÜL BAŞ FOTOĞRAFLAR: EVREN ÖZESEN
TÜRK SIYASI TARIHINDEKI NICE ÖNEMLI OLAYIN YAKIN
TANIĞI ERTUĞRUL MAT, DARBE VE MUHTIRA DÖNEMLERINDE
YAŞANAN ACI OLAYLARA IŞARET EDEREK DEMOKRASININ
ÖNEMINI VURGULUYOR. HAYAT VE SIYASET YOLCULUĞUNU
DEMOKRASI YOLUNDA KARINCA MISÂLI ADLI KITABINDA
ANLATAN MAT, “PARLAMENTERLER HATIRALARINI YAZARAK
TARIHE NOT DÜŞMELIDIR” DIYOR.
44
RÖPORTAJ
Ö
yle etkileyici bir hayat hikayesiydi ki
dinlediğimiz, zamanın nasıl geçtiğini
fark etmedik bile. Acı-tatlı hatıralar, ilginç
anekdotlar, ibretlik olaylar birbiri ardına
geldikçe farklı duyguları bir arada yaşadık;
kâh tebessüm ettik, kâh hüzünlendik.
1930’ların Türkiye’sinden günümüze
uzanan sohbetimiz sırasında yakın siyasi
tarihimize dair çarpıcı notlar tuttuk, Türk
demokrasi tarihinin dönüm noktalarını o
günleri yaşamış bir siyasetçiden dinleme
fırsatı bulduk. 14. Dönem Bursa Milletvekili Ertuğrul Mat ile hem dünü hem de
bugünü konuştuk.
Ertuğrul Mat’ın hayat yolculuğu 1934
yılında İstanbul’da başlıyor. Balkan Harbi
sırasında Makedonya’dan Türkiye’ye göç
etmiş bir ailenin evladı olarak geliyor
dünyaya. Baba Naci Bey, 1940’lı yılların
İstanbul’unda fırın işleterek ailesinin geçimini sağlıyor. Rumelili fırıncının Cağaloğlu
Meydanı’ndaki dükkanı, dönemin tanınmış
gazetecilerinin iş çıkışı uğrayıp sohbet
ettikleri bir yer olma özelliği taşıyor. O
tarihlerde ortaokul çağındaki Ertuğrul
Mat, bu sohbetlere kulak misafiri olma ve
küçük yaştan itibaren sosyal ortamların
içinde yer alma şansı yakalıyor. Mat, siyasi
kimliğinin şekillenmesinde çocukluk yıllarının etkisini şöyle anlatıyor: “Babam akşamları Ahmet Refik’in Kadınlar Saltanatı
adlı kitabından parçalar okurdu. Saraydaki
güç kavgalarını, iktidar uğruna yapılanları,
Hürrem ve Kösem sultanların hikayelerini heyecanla dinlerdik. Babam ilerici bir
adamdı. Zonguldak Amele Birliği İstanbul
Şubesi’nin kurucuları arasındaydı. Bir gün
Cumhuriyet Halk Fırkası Vilayet Reisi
Şemsettin Günaltay babamı çağırıyor ve
‘Birliğinize iki arkadaş göndereceğiz, onlara iş ve maaş vereceksiniz’ diyor. Babam
da ‘Amelenin sırtından hiç kimseye maaş
vermem’ diyerek odayı terk ediyor, sonra
da şubeyi kapatıyor. Bu olaydan yıllar
sonra Nahiye Müdürü babamı çağırıyor ve
epey beklettikten sonra odaya alıyor. O sırada babam yorgunluktan eliyle makam masasına hafifçe yaslanıyor. Bunun üzerine Nahiye Müdürü büyük bir öfkeyle bas bas bağırıyor
ve babamın elindeki şapkayı alıp dışarı fırlatıyor. Bu olay babamı çok üzmüştü. O akşam
‘Bugün size Kadınlar Saltanatı’nı okumak yerine ‘fırkaların saltanatı’nı anlatacağım. Bu
saltanata karşı mücadele etmeliyiz’ dedi. Babasına hayran bir çocuk olarak onu dikkatle
dinledim ve siyasetle alakadar olmaya başladım. O sıralarda ortaokul son sınıf öğrencisiydim. Eve dönemin en güçlü muhalif gazetesi Vatan alınır, Ahmet Emin Yalman’ın yazıları
ve Adnan Menderes’in Meclis konuşmaları büyük bir heyecan ve ümitle takip edilirdi.”
Ertuğrul Mat’ın İstanbul Erkek Lisesi’nde okuduğu 1950 yılında Demokrat Parti tek
başına iktidara geliyor. Seçimler öncesindeki atmosferi, “14 Mayıs yaklaştıkça kitleler
artarak ve coşarak Adnan Menderes’in peşine düşüyordu. Demokrat Parti büyük zafere
doğru koşarak yol alıyordu” diye anlatan Mat, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde
okuduğu dönemde siyasete iyice ısınıyor. Öyle ki üniversite camiasında “Demokrat
Partili” denilince akla ilk gelen isim oluyor. Hukuk Fakültesi’nde öğrenciyken Türkiye
Millî Gençlik Teşkilatı Genel Sekreterliği’ne seçilen Mat, 1957’de İstanbul Demokrat Parti
Gençlik Kolları’nın kurucuları arasında yer alıyor. Adnan Menderes’le ilk karşılaşması ise
trajik bir olayın hemen öncesinde gerçekleşiyor. Ertuğrul Mat o günü şöyle anlatıyor:
“Kıbrıs konusunda nihai anlaşma 17 Şubat 1959 tarihinde Londra’da imzalanacaktı. Adnan
Menderes’e ‘Hayırlı yolculuklar’ dilemek için Yavuz Esmersoy ve Erol Ergüneş’le birlikte
İstanbul Vilayeti’ne gittik. Özel Kalem Müdürü Muzaffer Ersü bizi Menderes’in yanına
götürdü. Çok heyecanlanmıştık. Menderes büyük bir nezaketle bizi ayakta karşıladı,
ellerimizi sıkıp yer gösterdi. Yavuz, önceden planlamadığımız halde ‘Beyefendi, yarın bizi
de Londra’ya götürseniz ve dosta düşmana üniversite gençliğinin size desteğini gösterseniz olmaz mı?’ dedi. Bu talep Menderes’in hoşuna gitti. Muzaffer Ersü’yü çağırarak
‘Melih Bey’e söyleyiniz, gençler de bizimle Londra’ya gelecek’ dedi. Biraz sonra Hariciye
Vekâleti Genel Sekreteri Melih Esenbel geldi. ‘Beyefendi, heyette bulunanların listesi
bütün taraflara tebliğ edildi. Bu ilaveler bazı tereddütlere sebebiyet verebilir. Müsaade
buyurursanız, bir ay sonra İspanya’ya gideceğiz, gençleri o zaman götürelim’ dedi. Bu, o
günün şartlarına göre makul bir itirazdı. Londra hayalimiz İspanya hayaline dönüşmüş
bir halde oradan ayrıldık. Ertesi gün radyoyu açtığımızda Menderes’in uçağının Londra
Havaalanı’na iniş yaparken sis yüzünden düştüğünü ve heyetteki 15 kişinin öldüğünü
45
“ADALET PARTISI’NIN BÖLÜNÜP DEMOKRATIK PARTI’NIN
KURULMASI VE 12 MART MUHTIRASI’YLA DEMOKRATIK
REJIMIN ASKIYA ALINMASI, MILLETVEKILLIĞI DÖNEMIMDEKI
EN ÖNEMLI OLAYLAR ARASINDA YER ALIYOR.”
öğrendik. Adnan Menderes kazayı ufak tefek sıyrıklarla atlatmıştı.
Haberi duyduğumuzda şoka girmiştik. Erol, ‘Biz de gitseydik mutlaka önde oturacak ve ölecektik’ diye tekrarlayıp duruyordu. Şoku
atlatabilmek için günlerce sakinleştirici ilaç almıştı.”
“İki kez milletvekili seçildim, ama bir dönem görev yaptım”
Ertuğrul Mat üniversiteyi bitirdikten sonra Ankara’daki Piyade
Yedek Subay Okulu’nda askerliğini yaparken 27 Mayıs 1960 darbesi
yaşanıyor. “O dönemde Türk demokrasi tarihinin en acı olaylarına
şahit oldum. Demokrat Parti ve hükümetin tanınmış üyelerinden
bazılarının ciplerle, bazılarının çöp arabalarıyla Harbiye’ye getirildiğini görmüştüm. Bu olaylar nedeniyle tarifsiz kederler içindeydim” diyen Mat, askerlik sonrasında Bursa günlerine adım atıyor.
Avukatlığa ve Hâkimiyet gazetesinde köşe yazarlığına başlayan
Ertuğrul Mat, bu arada siyaset yolculuğunu da sürdürüyor ve 1965
seçimlerinde Adalet Partisi’nden aday oluyor. Mat, o döneme
dair ilginç bir olayı şöyle anlatıyor: “Adalet Partisi Bursa’da sekiz
milletvekilliği kazanmıştı. Listede sekizinci sırada yer alıyordum.
Gazetelerde Bursa milletvekilleri arasında ismim geçmesine rağmen Yüksek Seçim Kurulu, Adalet Partisi’nin Bursa’daki sekizinci
milletvekilliğinin ‘millî bakiye’ye kaldığını ilan etti. Yedi arkadaşı
Ankara’ya yolcu edip beklemeye başladık. Adalet Partisi Genel
İdare Kurulu, o seçimlerde ilk defa tatbik edilen ‘millî bakiye’ siste-
46
RÖPORTAJ
minin verdiği yetkiyle Bursa’dan sekizinci milletvekili olarak benim
değil, Diyarbakır listesine kontenjan adayı olarak konulmuş Ömer
Öztürkmen’in ismini Yüksek Seçim Kurulu’na bildirdi. Ne ağladım,
ne Ankara’ya heyet yolladım, ne darıldım, ne de vazgeçtim. 1969
yılında Bursa milletvekili oldum. Yani iki kez seçildim, ama bir
dönem hizmet yaptım.”
Ertuğrul Mat 1969-1973 yılları arasındaki 14. Dönem’de Meclis’te
yer alıyor. “Milletvekilliği dönemimin en önemli olayları Adalet
Partisi’nin bölünüp Demokratik Parti’nin kurulması, 12 Mart
Muhtırası’yla demokratik rejimin askıya alınması, Deniz Gezmiş’le
arkadaşlarının asılması, parlamentonun Faruk Gürler’in cumhurbaşkanlığının dayatılmasına ve Cevdet Sunay’ın cumhurbaşkanlığının iki yıl uzatılması baskılarına direnmesidir” diyen tecrübeli
siyasetçi, 12 Mart Muhtırası’yla ilgili bir anısını şöyle aktarıyor:
“12 Mart 1971 tarihinde bir kongreye iştirak etmek için Frankfurt’taydım. Muhtırayı haber alınca hemen Ankara’ya döndüm.
14 Mart’ta Süleyman Demirel’in Güniz Sokak’taki evine gittim.
Biraz konuşup dertleştik. Demirel, ‘Ertuğrul ne düşünüyorsun?’
diye sordu. ‘Efendim, kavga kuvvetli olduğunuz yerde yapılır. Biz
millî iradede kuvvetliyiz. Hepimiz istifa edelim, seçime gitmeye
mecbur kalsınlar. Bu hareketin yanlış olduğunu onlara halk anlatsın’ dedim. Demirel hiç cevap vermedi. Ekim ayı başlarında Adalet
Partisi (AP) Genel İdare Kurulu ve Temsilciler Meclisi, Nihat Erim
Hükümeti’ndeki AP’li bakanların geri çekilmesini istedi. Doğan
Kitaplı ve Haydar Özalp itiraz etmeden istifalarını verdiler. Erol Yılmaz Akçal ‘Bu kararı yanlış buluyorum, ama itaat ediyorum’ dedi.
Cahit Karakaş ve Sezai Ergun ise karara uymadılar. Aradan bir ay
geçmeden Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay Cumhuriyet Bayramı
dolayısıyla fevkalade sert bir konuşma yaptı. Adalet Partisi bu
kararından rücu etmezse parlamentonun devamının bile tehlikeye
düşeceğini söyledi. O günlerde tekrar Süleyman Demirel’in evine
gittim. Demirel ne düşündüğümü bir kere daha sordu. ‘14 Mart
günü yaptığımız görüşmede sine-i millete dönelim demiştim, ama
cevap vermemiştiniz. Ben fikrimi muhafaza ediyorum’ dedim.
Demirel gayet güzel bir şey söyledi. ‘Ertuğrul, istifa kararı alsaydık ve milletvekillerinin yarısından fazlası buna uymasaydı bütün
iddiamız kaybolmaz mıydı? Bak, hükümette beş kişiden ikisi kaldı.
“SIYASI HATIRAT KITAPLARI YAKIN TARIHIMIZI ÖĞRENMEK VE
ARAŞTIRMAK ISTEYENLER IÇIN ÖNEMLI BIR KAYNAK OLUŞTURUYOR.
AYNI OLAYI FARKLI SIYASI GÖRÜŞE SAHIP KIŞILER ANLATTIĞINDA
ARAŞTIRMACILAR IÇIN AYRI BIR ÖNEM ARZ EDIYOR.”
Böyle durumlarda en önemli husus parlamentoyu açık tutmaktır’
dedi. Adalet Partisi Genel İdare Kurulu kasım ayı başında yaptığı
toplantıda bakanlarla ilgili kararından rücu etti, fakat daha sonraki
gelişmeler üzerine Nihat Erim Hükümeti sona erdi.”
27 Mayıs 1960’tan başlayarak Türkiye’de demokrasinin askıya
alındığı tüm dönemleri yaşayan Ertuğrul Mat, “Zannediyorum,
Alparslan Türkeş söylemişti, en kötü demokratik idare en iyi ihtilal
idaresinden daha iyidir. Hiç kimse demokrasinin üzerinde vesayet
hakkı olduğunu düşünmemelidir” diyor.
Adalet Partisi’nin oy oranı ve milletvekili sayısının düştüğü 1973
seçimlerinin ardından Ankara’da yazıhane açıp avukatlık yapan
Ertuğrul Mat, siyasetle bağlarını da koparmıyor. Öyle ki, yazıhanesi, Adalet Partisi’nin seçimi kaybetmesinin ardından görevden
alınan AP’li bürokratların uğrak yeri haline geliyor. “Siyasetten
kopmadım, ama kendim için bir şey istemeden bu yolda yürümeye
devam ettim” diyen Mat, yıllar içinde avukatlık ve danışmanlık
yapıyor, uluslararası ticaretle uğraşıyor.
Yakın tarihimizdeki nice önemli olayın tanığı Ertuğrul Mat,
ilginç hayat ve siyaset yolculuğunu Demokrasi Yolunda Karınca
Misâli adlı kitabında anlatıyor. “İstanbul ve Ankara Günleri” ile
“Bursa Günleri” olmak üzere iki cilt halinde yayımladığı kitapla
tarihe not düşen Mat, “Siyasi hatırat kitapları yakın tarihimizi
öğrenmek ve araştırmak isteyenler için önemli bir kaynak oluşturuyor. Aynı olayı ve kişileri farklı siyasi görüşe sahip kişiler
anlattığında bu durum araştırmacılar için ayrı bir önem arz ediyor.
Mesela ‘Castro Nuri’ lakaplı arkadaşımızı ben de anlatmışım,
Nurettin Sözen de anlatmış. Dönemin Demokrat Parti ve CHP
Gençlik Kolları başkanları olarak aynı kişiden değişik açılardan
bakarak söz etmişiz. Bu ve benzeri örnekler tarihe not düşmek
bakımından önem taşıyor” diyor.
“Seçimlerde halkın verdiği mesajın iyi okunması gerekiyor”
Sohbetimiz sırasında ülke gündemindeki konulara da değiniyoruz.
7 Haziran’daki seçimlerde halkın iktidar ve muhalefet partilerine
verdiği mesajın iyi okunması gerektiğini vurgulayan Ertuğrul Mat,
“Seçimlere yönelik iddiasını tutturamamış, oy kaybetmiş genel
başkanların istifa etmesi gerekir” diyor. Mat, seçimlerde halkın
siyasetçilere “Yapacağınız hizmetlerle hayat standartlarımızı
yükseltin, ama hayatımıza karışmayın” mesajı da verdiğini ifade
ediyor. Tecrübeli siyasetçi, 25. Dönem’de görev yapacak milletvekillerine tavsiyelerini sorduğumuzda ise “Siyaset ancak faziletle
yürür. Gençler bunu ve üyesi oldukları partiye giriş maksatlarını
unutmamalıdır. Bir siyasetçinin yapacağı ilk iş, partisinin tüzüğünü
ve programını okumaktır. Birçok siyasetçinin bunu yapmadığına
kaniyim. Partinin temel prensiplerinin çiğnenmemesine itina göstermek ve her şeyi hukukun içinde mütalaa etmek gerekir” diye
konuşuyor. Ertuğrul Mat, Türkiye’nin geleceğinin çok iyi olacağına
yönelik inancını da dile getiriyor.
47
BÜYÜK TAARRUZ’UN ZAFERE DÖNDÜĞÜ GÜN
30 AĞUSTOS 1922
48
MILLETLERIN UĞRUNA CANLARINI, MALLARINI FEDA ETTIKLERI
DEĞERLERI VARDIR. BU DEĞERLER ILELEBET AYAKTA KALMAYI,
BIR VE BÜTÜN OLMAYI SAĞLAR. 30 AĞUSTOS 1922 TARIHINDE
KAZANILAN BÜYÜK ZAFER TÜRK MILLETININ VAZGEÇILMEZ
OLARAK GÖRDÜĞÜ BIR DEĞERINI YÜCELTMIŞTIR: BAĞIMSIZLIK.
DÖRT BIR YANINDAN KUŞATILMIŞ OLAN MILLET BAĞIMSIZLIK
AŞKIYLA VARINI YOĞUNU ORTAYA KOYMUŞ VE O EŞSIZ
TAARRUZUYLA DÜŞMANI BOZGUNA UĞRATARAK ISTIKLAL
BAYRAĞINI GÖNDERE ÇEKMIŞTIR.
VOLKAN ÇAĞAN
T
ürkler onuncu yüzyılla birlikte Orta Asya’dan yoğun göç dalgalarıyla batıya doğru hareket etmeye başladıklarında tek bir
düşünceleri vardı: Yurt edinmek. Bu “yurt” onlar için ocak demekti; toprağın bereketinin nesilleri doyuracağı bir ocak, evlatların,
oğulların, kızların töreye uygun şekilde yaşayacakları, boylarını
boylarına, soylarını soylarına katacakları bir ocak... Obalar bu yurt
fikriyle aştı bozkırları, yalçın dağları, boylar bu yurt özlemiyle
yürüdüler yolları, geçtiler engelleri. Her bir boy ayrı bir hikayenin,
ayrı bir tarihin konusu oldu, her bir oba bir başka toprağı vatan
belleyip yurt tuttu. Fakat hepsini birleştiren tek bir duygu vardı:
Bağımsızlık. Türk boyları, obaları, bağımsızlık aşkıyla tırmanırdı
yücelere, bağımsızlık duygusunun verdiği coşkuyla saldırırdı
önündeki engellere. Ocak, yurt, ana, ata, çoluk çocuk ancak bağımsız olunduğunda bir ve bütün kalır, daim olurdu. Bu düsturdu
Türk’ü ayakta tutan, ona iklimler, coğrafyalar değiştirerek yürü
diyen. Yürüdü Türk batıya, yüreğindeki yurt aşkı ve bağımsızlık
ateşiyle...
1071 yılı gelip çattığında o şanlı savaşla Anadolu’nun kapıları
ardına kadar açılıyordu Türklere. Hoca Ahmet Yesevi’nin sevgi
tohumları, Arap Yarımadası’ndan alınan ışıkla ve Endülüs’ten
gelen irfanla birleşip Anadolu’yu bir hikmet yurdu haline getiriyordu Türkler için. Önce Selçuklu dendi adlarına; yollar, hanlar,
kervansaraylar yapıldı Anadolu’nun köşesine bucağına. Kolay
değildi yurt edinmek bir toprağı, zordu bir diyarı başka bir diyara
bağlamak; zorluklar aşıldı, yollar uç uca eklendi. Kılıçarslan’la birlik
oldu Türkler, Haçlılar karşısında İslam’ın bayrağını yücelttiler. Derken beyler içinden bir bey çıktı, cihan hükümdarlığının mayasını
çaldı Söğüt’te, Bilecik’te. Maya irfanla, hikmetle yoğrulup tuttu.
Söğüt’ten doğan güneş üç kıtaya, yedi iklime yayıldı. Yurdunu
seveni, toprağına bağlı olanı tuttu Osman Gazi’nin torunları;
hoşgörüyle, kardeşlikle, Allah sevgisiyle. Hak ve adil olanı yayma
arzusuyla atlarını, askerlerini sürdü, hakkın ve adaletin olmadığı
topraklara. Gittikleri diyarlarda baştacı edildi, atlarının nallarının
değdiği iklimlerde devlet bilindi.
Gün geldi asırlardır güçsüz düşmesi beklenen bu şanlı devletin
ayağı tökezledi. “Hasta adam” dediler, saldırıya geçtiler. Türk’ün
yurt bildiği toprakları ellerinden almaya başladılar: Kuzey Afrika,
Yemen, Kutsal Topraklar, Kırım, Kafkasya ve nihayet Balkanlar.
49
30 EKIM 1918’DE IMZALANAN ANTLAŞMA VE SONRASINDA
YAŞANANLAR YEDIDEN YETMIŞE, ELI KALEM TUTANINDAN
ÇIFTÇISINE TÜM ULUSU DERINDEN YARALIYOR VE MILLET
BAĞIMSIZLIK ATEŞIYLE YENIDEN YANMAYA BAŞLIYORDU.
Bir bir yitip giden bu diyarlar sadece birer toprak parçası, hükmü
altında kardeşçe, huzur ve barış içinde yaşanan yerler değildi
Osmanlı için. Yurttu bu topraklar, ocaktı, candı, canandı. “İtilaf”
cephesini kuranlar, Balkan Savaşları’yla güçsüz düşen Osmanlı’nın
üstüne I. Dünya Savaşı ile saldırdılar. Onlarca cephede zalimin
zulmüne karşı mücadele veren Osmanlı kimi cephede destanlar
yazıyor, Çanakkale’nin adını tarihin şanlı sayfalarına kazıyor, fakat
İngilizler bir süre sonra gemilerini demirliyor Boğaziçi’ne.
Cihan devleti paylaşılıyor
I. Dünya Savaşı’nın ardından İtilaf Devletleri’nce adına ateşkes
denilen antlaşma ile bağlanıyor Osmanlı’nın eli kolu. Mondros Mütareke Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin tüm askerî birlikleri süresiz terhis ediliyor, stratejik noktaların tamamı İtilaf Devletleri’ne
devrediliyor, cephaneleri teslim alınıyor, hasılı Osmanlı, herhangi
50
bir güce karşı mücadele veremez hale getiriliyor. 30 Ekim 1918’de
imzalanan antlaşma ve sonrasında yaşananlar yediden yetmişe,
eli kalem tutanından çiftçisine tüm ulusu derinden yaralıyor ve
millet bağımsızlık ateşiyle yeniden yanmaya başlıyordu. Zira
Mondros’un imzalanmasının üzerinden daha beş ay geçmeden
İtalyanlar 22 Mart 1919’da Antalya’yı işgal ediyordu. Paris Barış
Konferansı adı verilen görüşmelerde Doğu Anadolu’da Ermenistan
devleti kurulması teklif ediliyor ve İtilaf Devletleri’nce bu teklif
müspet değerlendiriliyordu. Yunan, İzmir çevresindeki Rumların
Türkler tarafından zulme uğradığı bahanesiyle İzmir başta olmak
üzere Ege kıyılarında hak iddia ediyor ve bölgeyi işgal ediyordu.
Böylece Boğazlar ve çevresi İngilizlere, Ege kıyıları Yunanlara,
Antalya ve çevresinden başlayarak Akdeniz Bölgesi’nin tamamına
yakını İtalyanlara, Antep’ten başlayarak Güneydoğu Anadolu’nun
önemli bir kısmı Fransızlara ve Doğu Anadolu’nun büyük bir bö-
lümü kurulacak Ermeni devletine bırakılıyor ve Türkler, anayurdu
zalimce paylaşıldıktan sonra İç Anadolu’ya hapsediliyordu. Bin yıl
önce Anadolu’ya bağımsızlık şiarıyla, yurt aşkı ve ocak sevdasıyla
gelen Türkler, bu toprakları yurt belleyip kök saldıktan sonra vatanlarından koparılmak isteniyordu. Bin yıl önce olduğu gibi yapılacak şey yine belliydi: Bağımsızlık mücadelesi vermek. 19 Mayıs
1919’da yakılan bağımsızlık ateşini Anadolu sahiplendi. Amasya,
Erzurum ve Sivas’ta yapılan toplantılar aynı hedef doğrultusunda
birleşen yürekleri harladı. Amasya Genelgesi’nde vatanın bütünlü-
ğünün tehlikede olduğu vurgulanırken milletin bağımsızlığını yine
milletin azim ve kararlılığının kurtaracağı haykırılıyordu. Erzurum
Kongresi ise milletin bağımsızlık aşkını bir kez daha tescilliyor ve
bu aşk uğruna yapılacakları kaleme alıyordu: “Vatan bir bütündür,
parçalanamaz. Manda ve himaye kabul edilemez. Millî irade ve bu
iradenin oluşturduğu ulusal güçler padişahlık ve halifelik makamını
kurtaracaktır. Millet, her türlü yabancı işgaline ve müdahalesine
karşı topyekûn direniş ve savunmaya geçecektir.” Bu kararlar
doğrultusunda kurulan temsil heyeti bir hükümet gibi çalışarak ba-
51
MECLIS’IN TEK HEDEFI VARDI: TAM BAĞIMSIZ TÜRKIYE. 7 AĞUSTOS
1921 TARIHINDE YAYIMLANAN TEKALIF-I MILLIYE EMIRLERI MECLIS’IN
HEM GIRECEĞI SAVAŞLARI KAZANACAĞINA DAIR INANCINI HEM DE
TÜRK MILLETINE OLAN GÜVENINI BELGELER NITELIKTEYDI.
ğımsızlık mücadelesini örgütlemeyi sürdürüyor, Kuvayi Milliye’ye
önderlik ediyordu. Osmanlı ordusunun son döneminde yetişmiş
iyi subaylardan mürekkep bir komuta merkezi ve milletin azmiyle
Anadolu’nun düşman işgaline uğramış her toprağında direniş
devam ediyor, bir millet bağımsızlık uğruna mücadele veriyordu.
Mondros’un üzerine 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr, bir önceki
antlaşmanın koşullarından daha ağır, daha zalimce maddelere sahipti. Osmanlı’yı paylaşmakla yetinmeyip Türk’ün bağımsızlığına
göz diken güçlerin Sevr gibi bir mezalimi öne sürmeleri kimsenin
maneviyatını sarsmıyor, millet iradesiyle hareket eden güçler
bağımsızlık yolunda savaşmaya devam ediyor ve cephe cephe
ilerliyordu.
Meclisi, en yaşlı üye sıfatıyla kürsüye çıkan Sinop Milletvekili Şe-
Sakarya destanı yazılıyor
kabul edileceği gerçeği Büyük Millet Meclisi’ni hayati kararlar
Memleketin içinde bulunduğu zorlu koşullara rağmen süren direnişin en büyük destekçisi ve önderi olarak kurulan Büyük Millet
almaya itti. 7 Ağustos 1921 tarihinde yayımlanan Tekalif-i Mil-
52
rif Bey’in “Bu Yüksek Meclisin en yaşlı üyesi sıfatıyla ve Allah’ın
yardımıyla milletimizin içeride ve dışarıda tam bağımsızlık içinde
alınyazısının sorumluluğunu doğrudan doğruya yüklenip, kendi
kendisini yönetmeye başladığını bütün dünyaya ilan ederek,
Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum” sözleriyle 23 Nisan 1920’de
çalışmalarına başladı. Meclis’in tek hedefi vardı: Tam bağımsız
Türkiye. Bu hedef uğruna mücadele eden Büyük Millet Meclisi
Ordusu Kütahya-Eskişehir muharebelerinden yenik çıkmış ve
Yunan Ankara üstüne yürüyüşe geçmişti. Bir yanda Ankara’nın
düşman eline geçebileceği düşüncesi diğer yanda girilen muharebelerin kaybedilmesi durumunda Sevr mezaliminin mecburen
liye emirleri Meclis’in hem gireceği savaşları kazanacağına dair
TÜRK ORDUSU 30 AĞUSTOS 1922 TARIHINDE KAYITLARA
BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESI OLARAK GEÇEN
BÜYÜK SAVAŞLA DESTANIN SON SATIRLARINI YAZIYOR
VE YUNAN’A KARŞI BÜYÜK BIR ZAFER KAZANIYORDU.
Büyük Taarruz’la gelen büyük zafer
inancını hem de Türk milletine olan güvenini belgeler nitelikteydi.
Bu emirlere göre millet elinde bulunan tüm silah ve cephaneyi
orduya teslim edecek, askerini giydirip kuşandıracak, her türlü
makineli aracını, yiyeceğini, giyeceğini Meclis’in imkanına sunacak, dökümcü, demirci, marangoz ve terzi başta olmak üzere
ordunun kapasitesini artırabilecek ne kadar meslek erbabı varsa
ordu emrinde çalışmaya başlayacaktı. Mustafa Kemal’in “Hattı
müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır”
sözleriyle özdeşleşen anlayış içerisinde ve dâhice hazırlanmış
savaş planlarıyla Yunan’ı birden fazla bölgede mağlup ederek
Eskişehir-Afyon hattının doğusuna kadar gerileten ordu, yeni
zaferlerin de müjdesini veriyordu. Mustafa Kemal’in “Melhame-i
Kübra” sıfatıyla tanımladığı Sakarya Meydan Muharebesi
düşman orduları için bir sonun başlangıcı niteliği taşırken Türk
ordusu birçok subayını kaybettiği bu büyük savaşta yaklaşık altı
bin şehit veriyor, yirmi bine yakın askeri yaralanıyordu.
Sakarya Meydan Muharebesi’nde Yunan’a karşı tarihî bir zafer
kazanan Türk ordusu yaklaşık bir sene içerisinde eksiklerini
tamamlayıp son bir taarruzla Yunan’ı Anadolu’dan defetme
gayesine yöneldi. Türk ordusu uzun bir aradan sonra savunmayı
bırakıp saldırıya geçecekti. Batı Anadolu’ya kıstırılan ve İtilaf
Devletleri’nin desteğini kaybeden Yunan ordusuna vurulacak
son darbe vatanın bağımsızlığı adına yakılacak bir ateş niteliği
taşıyordu. Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi
Komutanı İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Millî
Savunma Bakanı Kazım Paşa komutasındaki Türk ordusuna 21
Ağustos 1922 tarihinde emir verildi, 26 Ağustos 1922’de taarruz başladı. Aralıksız süren taarruzun ilk gününde Türk ordusu
Afyon’a giriyor, beşinci gününde, 30 Ağustos 1922 tarihindeyse
kayıtlara Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak geçen
büyük savaşla destanın son satırlarını yazıyor ve Yunan’a karşı
büyük bir zafer kazanıyordu. Son Yunan askerinin 18 Eylül günü
Erdek’ten çekilmesiyle birlikte kesinleşen zafer, milletin kendine
olan güvenini artırıyor ve modern dünya ile kurulacak ilişkilerde
mihenk taşı vazifesi görüyordu.
Bu büyük zaferle Türk milleti tüm dünyaya bağımsızlık uğruna
neler yapabileceğini gösteriyor ve düşmanlarına kendi şartlarını
kabul ettirip yepyeni bir ülkenin tohumlarını atıyordu. Bin yıl önce
bağımsızlık aşkıyla, yurt sevdasıyla Anadolu’yu kendine vatan
edinen millet, kanının, malının, canının son damlasına kadar memleketini savunarak aşkına, sevdasına sahip çıkıyordu.
53
TARIHLE DOĞANIN KUCAĞINDA
MASALSI BIR YOLCULUK
PAMUKKALE
54
KÜLTÜR VARLIKLARI
NEREDEYSE GERÇEK DIŞI GÖRÜNÜMLERIYLE INSANI BÜYÜLEYEN
TRAVERTENLER, HER TAŞIN KIM BILIR HANGI YÜZYILDAN BIR HIKAYE
ANLATTIĞI KADIM BIR KENT… PAMUKKALE VE HIERAPOLIS EL ELE
VEREREK ZIYARETÇILERINI EŞSIZ BIR YOLCULUĞA ÇIKARIYOR.
ÇAĞLA TAŞKIN
nlatacaklarını yepyeni bir dünya üzerinden aktarmayı hedefleyen, söylemeye niyetlendiklerinin daha önce var olmayan
A
yaşarmış. Bu ailenin, hikayelerde âdet olanın tersine güzelliği
bir diyarın kahramanlarının ağzından dökülmesini isteyen hikaye-
çirkinliği canına tak eden kız, bir gün kendini dağdan aşağı bıra-
cinin hali çok kolay olmasa gerek. Hele ki bu yeni dünyanın fiziksel
kıvermiş ve traverten sularının tam ortasına düşmüş. Hikaye bu
özelliklerini de okuyucuya ayrıntılarıyla sunmaya karar verdiyse…
ya, kız suların içinde baygın yatarken sular sihrini konuşturmuş
İşte ilham bu noktada daha önemli hale gelir. Esin perileri bazen
ve onu güzelleştirdikçe güzelleştirmiş. Hikayede artık güzel bir kız
ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın bir türlü uğramaz yazarın kağıdı-
olduğuna göre bir de yakışıklı erkek olması lazım gelir. İşte Denizli
na kalemine, bazen de birden karşısında beliriverir. Pamukkale
beyinin oğlu da hikayeye bu noktada dahil olmuş. Suların içindeki
anlatılarının belki de en bilineni olan “Oduncunun Kızı” hikayesi
baygın kızı gören genç, ona âşık olmuş, kızı alıp eve götürmüş;
de bu aniden geliveren ilhamın, gözün gördüğünün sözcüklere
evlenmiş ve mutlu yaşamışlar. Hikayeden Pamukkale’nin payına
dökülmesi dürtüsünün bir yansıması olsa gerek…
düşen ise methedilen suları olmuş…
değil, çirkinliği dillere destan bir kızı varmış. Gel zaman git zaman
Hikaye der ki, eteklerinde Pamukkale’nin kar beyazı traverten-
1988 senesinde bitişiğindeki Hierapolis antik kentiyle birlik-
lerinin arz-ı endam ettiği Çökelez Dağı’nda fakir bir oduncu ailesi
te UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilen Pamukkale’de
55
MÖ 2. YÜZYILDA ROMA İMPARATORLUĞU TOPRAKLARINA
KATILAN VE BU NOKTADAN SONRA UZUN SÜRE EN GÖRKEMLI
GÜNLERINI YAŞAYAN HIERAPOLIS, TARIHININ HEMEN
HER DÖNEMINDE ÖNEMLI BIR DINÎ MERKEZ OLMUŞ.
traverten teraslar bölgeye neredeyse gerçek dışı bir görünüm
ve civarında bölgenin köklü tarihi sayesinde son dönem Helen
kazandırıyor. Aynı zamanda yalnızca Denizli’nin değil, Türkiye’nin
ve erken dönem Hıristiyan uygarlığına ait birçok önemli yapıya
en önemli kaplıcalarına evsahipliği yapan Pamukkale’deki suların
rastlamak mümkün.
şifalı olduğu düşüncesi antik çağdan beri devam ediyor. Bölge,
Bölgenin en önemli antik kentinin Hierapolis olduğu rahatlık-
sıcaklığı 35 ila 100 derece arasında değişen ondan fazla sıcak su
la söylenebilir. Bu antik kentin günümüze ulaşan kalıntıları ve
kaynağına sahip. Pamukkale’nin suları tarih boyunca yalnızca
Pamukkale’nin çeşitli yüksekliklerden bir şelale gibi akan traver-
şifa arayanları ağırlamamış. Etrafındaki jeolojik yapılanmaların
tenleri, sarkıtları ve yer yer oluşan göletleri masalsı atmosferi
armağanı çeşitli minerallerle dolu sular, aynı zamanda birçok
tamamlıyor. Beyaz rengini üzerindeki kalsiyum karbonat taba-
uygarlığın bölgeye yerleşmesinin de başlıca sebebi olmuş. İlk
kasından alan travertenlerin çevrelediği Hierapolis antik kentinde
yerleşim izinin MÖ 13. yüzyıla kadar sürülebildiği Pamukkale
hüküm sürdüğü bilinenler arasında Selevkos İmparatorluğu ve
56
KÜLTÜR VARLIKLARI
ardından gelen Attalos Hanedanı sayılabilir. Şehrin ismi hakkındaki rivayetlerden biri Hierapolis adının Attalos Hanedanı’nın
tabi olduğu Pergamon Krallığı’nın efsanevi kurucusu Telephos’un
eşi Hiera’dan geldiğini söylerken bir diğeri Hierapolis’in “tapınak
kent” veya “kutsal kent” anlamına geldiğini ve bunun da şehrin
yüksek manevi değerine işaret ettiğini öne sürer. MÖ 2. yüzyılda
Roma İmparatorluğu topraklarına katılan ve bu noktadan sonra
uzun süre en görkemli günlerini yaşayan Hierapolis gerçekten de
tarihinin hemen her döneminde önemli bir dinî merkez olmuş. İmparator Hadrianus kutsal niteliğinden dolayı kenti imparator bir
zafer kazandıktan sonra payitahta gönderilmesi zorunlu aurum
coronarium ödemelerinden muaf tutarken Hierapolis bir zaman
sonra da neokoros unvanı kazanmış. İmparator adına tapınakların yapıldığı şehirlere bahşedilen bu unvana sahip olmak büyük
ayrıcalık olarak değerlendiriliyormuş. Hierapolis’in dinî önemi,
Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığı kabulünden sonra daha da
artmış ve şehir bir piskoposluk merkezi ilan edilmiş. Hierapolis’in
manevi yönüne atfedilen önem arttıkça imar faaliyetleri de benzer şekilde çoğalmış.
Binbir hikaye anlatan kalıntılar
Günümüze ulaşmayı başarmış Hierapolis yapılarında dikkat çeken
unsurların başında bölgenin jeolojik durumuyla imar faaliyetleri
arasındaki uyum geliyor. Kalıntılara bakıldığında birçok yapının
bölgedeki su kanallarının hemen üstüne veya onlara yakın bir
konumda inşa edildiği görülüyor. Hierapolis’te coğrafi koşullar
son derece akılcı kullanılmış. Kalıntılara bakılarak yapılabilecek
tek çıkarım bu değil elbette. Kentin farklı dönemlerde, farklı
karakterde sürdürdüğü dinî önemini açıkça ortaya koyan pek
çok yapı var Hierapolis’te. Yeraltına hükmettiğine inanılan
tanrı Plüton adına ibadetlerin yapıldığı, ritüellerin gerçekleştiği
Plutonion Mağarası’nın, Hıristiyanlık şehirde resmî din kabul
edilene kadar aktif olarak kullanıldığı düşünülüyor. Hierapolis’in
bir başka Hıristiyanlık öncesi dönem ilahlarından Apollon adına
inşa edilen tapınağın bir kısmı da günümüze ulaşmayı başarmış.
Bu mitolojik müzik ve sanat tanrısına adanan ve bugün esas
olarak yalnızca geniş mermer merdivenlerinin gözlemlenebildiği
Apollon Tapınağı’nın Plutonion Mağarası’na son derece yakın bir
konumda inşa edilmiş olması, şehrin bu bölgesinin Hıristiyanlık
57
öncesi dönemde bir kült merkezi olduğu düşüncesini akla getiriyor. Hierapolis’in Hıristiyanlık için taşıdığı önem ise Aziz Filipus
Martyrionu’nda vücut buluyor. Hz. İsa’nın 12 havarisinden olan
Aziz Filipus’un çarmıha gerilerek öldürüldüğü yerde inşa edilen
sekizgen planlı martyrion içinde şapeller, çokgen salonlar ve
odalar bulunuyor. Martyriona bugün yalnızca baş ve son kısımları
ayakta olan bir köprüyle ulaşılıyor.
Hierapolis yalnızca manevi yönü ağır basan bir kent olmamış elbette. Kentin zamanın en büyüklerinden olan agorasında bulunan
kalıntılar, dönemin zanaatları hakkında fikir veriyor. Şehrin ticari
merkezi olarak nitelenebilecek agoradan çıkarılan seramik kaselerdeki ince işçilik, kentin diğer kısımlarında -örneğin çeşitli yapılara eklemlenmiş sütunlardaki hayvan kabartmalarında- görülen
işçilikte devam ediyor. Aynı şekilde, Frontinus Kapısı ve Frontinus
Caddesi de şehrin ayakta kalmayı başarmış kısımları arasında öne
çıkıyor. Kentin giriş kapılarından biri olan ve iki tarafında yer alan
sütunlarla haşmetli bir görünüm arz eden Frontinus Kapısı’nın
ardındaki Frontinus Caddesi de yine sütunlarıyla dikkat çekiyor.
Kentin sosyal ve kültürel hayatı hakkında fikir sahibi olmak
istediğimizde Roma İmparatoru Septimius Severus dönemine
tarihlendiği tahmin edilen tiyatronun kalıntılarına bakmak yeterlidir. Yirmi bini aşkın kapasitesi, kabartma ve heykellerle bezeli
sahnesiyle Hierapolis’in en estetik yapılarından olan tiyatronun
kalıntılarında betimlenen sahnelerden biri, Apollon’un kardeşi
Artemis’e adak sunulmasını gösteriyor. Kentin kuzeyinde bulunan
ve oldukça geniş bir alan kaplayan nekropoldeki mezar, lahit ve
58
KÜLTÜR VARLIKLARI
tümülüsler hem mimari ve süsleme özellikleri hem de üzerindeki
yazılar sayesinde kentin toplumsal yapısı ve tabakalaşması konularında önemli ipuçları sunuyor. Bazı mezar ve tümülüslerde
bulunan ve ölü hediyesi olabileceği düşünülen kase, sikke, takı
gibi eşyalar şehrin aristokrat ailelerine işaret ederken bazı mezar odalarında da koruyucu özelliği olduğuna inanılan figürlere
rastlanıyor.
Bölgenin meşhur travertenleri, bereketli suları Hierapolis’in
şekillenmesinde son derece etkili olmuş dedik ya, bunun bir örneği de şehrin nymphaeum, hamam ve kaplıcaları. Hierapolis’te
kaplıcalara özellikle imparator Neron döneminde büyük önem
HIERAPOLIS’TE KAPLICALARA ÖZELLIKLE IMPARATOR NERON
DÖNEMINDE BÜYÜK ÖNEM ATFEDILDIĞI, BU KAPLICALARIN
HEM FIZIKSEL HEM DE RUHSAL HASTALIKLARIN
TEDAVISINDE KULLANILDIĞI BILINIYOR.
atfedildiği, bu kaplıcaların hem fiziksel hem de ruhsal hastalık-
iyice yerleştiği süreçte de, ardından gelen Türk akınlarıyla tesis
ların tedavisinde kullanıldığı biliniyor. Hem şehirdeki evlere su
edilen Selçuklu ve sonrasında Osmanlı varlığı boyunca da yerleşim
dağıtma işlevi gören hem de Yunan mitolojisinin perileri nemflere
ve imar görmüş Hierapolis kentini sarıp sarmalıyor. Doğa ve tarih
adanmış bir tapınak olan nymphaeum ise Hierapolis’te doğanın
birlikteliğinin en güzel duraklarından Pamukkale, aynı zamanda
bahşettiklerinin ne kadar ustalık ve estetikle dönüştürüldüğünün
termal turizm açısından da büyük önem taşıyor. Bölgede yer
bir başka göstergesi…
alan Karahayıt, Çizmeli, Babacık gibi kaplıcalarla Kızıldere Ilıcası
Uzun sözün kısası, kendisi başlı başına bir cevher olan Pamuk-
yıl boyunca yerli ve yabancı birçok ziyaretçi ağırlıyor. Özellikle
kale, sinesinde böyle bir başka cevheri daha barındırıyor. Göz
romatizma ve deri hastalıklarına iyi geldiği düşünülen sularda
alan, insanı tarifi zor bir atmosferin içine sürükleyen travertenler,
şifa bulanlar hem Pamukkale’nin benzersiz manzarasının keyfini
yüzyıllar boyunca birçok farklı kültür ve inanca evsahipliği yapmış;
çıkarıyor hem de Hierapolis’te yüzyılları kapsayan bir tarih yolcu-
Hıristiyanlık öncesi dönemde de, Hıristiyanlığın benimsendiği ve
luğuna çıkıyor.
59
RAMAZAN BAYRAMI GELDI
HOŞ GELDI
EVLERE NEŞE GELDI...
60
RAMAZAN AYININ BITIMINDE KUTLANAN RAMAZAN
BAYRAMI’NDA TOPLUMSAL BIRLIK VE BERABERLIK
PERÇINLENIRKEN SOSYAL DAYANIŞMANIN EN GÜZEL
ÖRNEKLERI VERILIR. RAMAZAN’DA OLDUĞU GIBI
BAYRAMDA DA PAYLAŞMA DUYGUSU ÖN PLANA ÇIKAR.
ÖZGE AYDIN
R
ahmet ve bereket
ayı Ramazan’ı takip
eden Şevval ayının ilk
üç gününde kutlanan
Ramazan Bayramı, halk
arasında Şeker Bayramı
olarak da anılır. Teknoloji çağının giderek
zayıflattığı toplumsal
ilişkilere rağmen ayakta kalmayı başarabilen bayram geleneği,
dinî yönünün yanı sıra
üstlendiği sosyal işlevleriyle de ön plana
çıkarak varlığını sürdürüyor. Pek çok farklı
kesimi ortak paydada buluşturmayı başaran Ramazan Bayramı,
Türk-İslam kültürünün de en önemli unsurları arasında yer alıyor.
Bayram dendiğinde akla ilk olarak dargınların barıştığı, anlaşmazlıkların çözüldüğü huzur ve barış dolu günler gelir. Sosyal
dayanışmanın en güzel örneklerinin sergilendiği bayram zamanları, toplumsal birlik ve beraberliğin perçinlenmesine önayak olur.
Ramazan ayında olduğu gibi bayramda da ihtiyaç sahiplerine
yapılan yardımlar paylaşım olgusunu ön plana çıkarır.
Bayram geldi hoş geldi
Evlere neşe geldi
Kalkın gidin kapıya
Dostlar bayramlaşmaya geldi
Son yıllarda bayram tebriği olarak cep telefonlarımızda
görmeye alıştığımız mani içerikli mesajlar, özünde uzun yıllar
boyunca dilden dile söylenerek günümüze ulaşmış
sözlü halk kültürümüzün
önemli bir parçasıdır. Kısa
ve özlü bir anlatımla samimi
duyguları ifade eden mani
geleneğinin günümüzdeki
temsilcilerinden Ramazan
davulcuları, manileri davul
ritimleriyle buluşturarak
bu özel günlere ayrı bir renk
katar.
Bayramı müjdeleyen
tatlı telaş
Bayram hazırlıklarının en
yoğun olduğu gün olması
sebebiyle arife, pek çoğumuz için telaşı çağrıştırır. Misafirlere
sunulacak ikramların hazırlandığı ve evin köşe bucak temizlendiği
arife günlerinin vazgeçilmez etkinliği ise kuşkusuz bayram alışverişleridir. Bayram alışverişi nedeniyle çarşı ve pazarlar arifede
en kalabalık zamanlarını yaşar. Giyim kuşama özen gösterilmesi
bir bayram geleneği olduğundan özellikle çocuklar için yeni kıyafetler alınır. İzmir’de Kemeraltı Çarşısı, İstanbul’da Mısır Çarşısı,
Ankara’da Çıkrıkçılar Yokuşu gibi tarihî mekanlar bayram alışverişinin en yoğun olduğu yerler arasındadır.
Yumurtanın beyazına
Kalkın hakkın niyazına
İki gözüm komşularım
Haydin bayram namazına
Arife gününün telaş ve yorgunluğu bayram sabahında yerini
coşkuya bırakırken camilerde toplu olarak kılınan bayram namazı
61
BAYRAM HAZIRLIKLARININ EN YOĞUN OLDUĞU ARIFE GÜNÜ PEK
ÇOĞUMUZ IÇIN TELAŞI ÇAĞRIŞTIRIR. MISAFIRLERE SUNULACAK
IKRAMLARIN ÖZENLE HAZIRLANDIĞI VE EVIN KÖŞE BUCAK
TEMIZLENDIĞI ARIFE GÜNÜNÜN VAZGEÇILMEZ ETKINLIKLERINDEN
BIRI DE KUŞKUSUZ BAYRAM ALIŞVERIŞLERIDIR.
vesilesiyle ilk bayramlaşmalar gerçekleştirilir. Bayram namazının
ardından büyüklerden başlanarak yapılan eş, dost, akraba ziyaretleriyle aile bağları ve dostluklar pekişir. Mümkün olduğunca çok
yere gidilebilmesi için bayram ziyaretleri çoğunlukla kısa tutulur.
Bu ziyaretlerde misafirlere öncelikle kolonya ve şeker ikram edilir.
“Hoş geldiniz” faslının ardından ev sahibi tarafından özenle hazırlanmış tatlıların sunumuna geçilir. İkramların geri çevrilmesi
62
hoş olmayacağından ve ev sahibinin emeğine duyulan saygının
da bir gereği olarak misafirler tok olsalar dahi yiyeceklerin tadına
bakarlar. Son olarak tatlıyla koyulaşan sohbetler Türk kahvesiyle
taçlandırılır.
Ziyaretlere tat katan geleneksel lezzetler
Misafirler için özenle hazırlanan ikramlar, yeme-içme kültürümüzün önemli bir parçası olmakla birlikte, bayram ziyaretlerine tat
katan geleneksel lezzetlerdir. Hazırlıklarına günler öncesinden başlanan ve zahmetli bir yapım süreci sonunda ortaya çıkan bayram
ikramlarında Türk mutfağına özgü pek çok lezzet sergilenir. Ağırlıklı olarak şerbetli tatlılardan oluşan geleneksel bayram ikramları,
yöreden yöreye gösterdiği çeşitlilikle Türk mutfağının bereketini
yansıtan ögelerdir. Hz. Muhammed’in (s.a.v) bayram namazı sonrasında hurma yeme alışkanlığının sünnet olarak kabul edilmesi
sonucunda bayramlarda tatlı yenmesi bir gelenek halini almıştır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne ait lezzetlerden kahke ve gerebiç, Ramazan Bayramı’nın yöresel tatlarına örnektir. Gaziantep
ilinin geleneklerine göre, “Antep Kahkesi” adıyla bilinen kurabiyeler bayram öncesinde evlerde hazırlanır ve pişmesi için mahalle
fırınlarına götürülür. Bayramlarda Kilis sofralarının vazgeçilmezi
ise gerebiç tahtası olarak adlandırılan özel kalıplarda şekillendirilerek pişirilen gerebiç tatlısıdır. Sivas yöresinde bayram öncesinde
hazırlanan yağsız simitler çocuklara dağıtılır ve bu gelenek “Memecim Giliği” olarak bilinir. Çoğunlukla özel günler için hazırlanan
geleneksel lezzet keşkek de Aydın’dan Ağrı’ya birçok ilde bayram
ikramı olarak misafirlere sunulur.
Bayram gelir ellere
Sevgi verir dillere
Ver öpeyim elini
Elin girsin cebine
Bayram ruhunun en görünür simgesi, yeni giysileri ve neşeli
oyunlarıyla sokakları şenlendiren çocuklardır. Bayram boyunca
topladıkları harçlıklarla doyasıya eğlenen küçükler, eski zamanlarda kız kaçıran, çatapat gibi oyunlarla sokakları doldururken
günümüzde lunapark ve sinema gibi modern eğlence alanlarını
BAYRAMDA ÇOCUKLARIN YÜZÜNDEKI MUTLULUK GÖRÜLMEYE
DEĞERDIR. YENI GIYSILERIN VE BAYRAM HARÇLIKLARININ
NEŞELERINE NEŞE KATTIĞI ÇOCUKLAR, EĞLENCELI OYUNLARIYLA
SOKAKLARI ŞENLENDIRIR. BAYRAMLAR KÜÇÜKLERE ILERIDE
ÖZLEMLE HATIRLAYACAKLARI ANLAR YAŞATIR.
tercih etmektedir. Teknoloji çağının getirdiği koşullarda çoğunlukla evde vakit geçiren çocuklar
için bayram, geleneklerin eğlenceyle buluştuğu
farklı bir ortam sunarak kültürel ögelerimizin
gelecek kuşaklara aktarılmasına da katkı sağlar.
Örneğin, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan
Kültürel Mirası Temsili Listesi’nde yer alan Karagöz gölge oyunu, bayram kültürüyle özdeşleşerek varlığını günümüze kadar sürdürebilmiş
geleneksel eğlencelerdendir. Konularını gündelik
olaylardan alan ve yazılı metne bağlı olmayan
Karagöz, Hayalî olarak adlandırılan gölge oyunu
ustasının doğaçlamalarıyla hayat bulur. Perde
üzerinde icra edilen oyun, bayram eğlenceleri
kapsamında çeşitli mekanlarda kurulan sahnelerde sergilenerek yaşatılmaktadır. Eğlenceleri
tatlandıran renkli macunlar ve eski tarz ibriklerde sunulan şerbetler de bayram nostaljisini
yaşatan örneklerdir.
Yaygın olarak bilinen bayram geleneklerinin
yanı sıra illere özgü ve unutulmaya yüz tutan
âdetler de bayramlara dair gelenek mirasımızın korunması ve yaşatılması gereken
unsurları arasındadır. Örneğin, kökleri Osmanlı’ya dayanan Ramazan Bandosu,
günümüzde Amasya ilinin Ramazan ve bayram geleneklerinde varlığını sürdürmektedir. Bayram namazının ardından mahalleleri gezerek konser veren bando
ekibi halkla bayramlaşır. Zonguldak’ta ise Kızlar Bayramı olarak adlandırılan gelenek
bayramın son gününde köyler arasında yapılan ve gençlerin kaynaşıp yuva kurmalarına vesile olan ziyaretleri anlatır. Bartın’da bayram geleneği, Konat adı verilen
büyük tepsileri çeşitli yemeklerle dolduran hanelerin köy meydanlarında buluşarak
beraberce yemek yiyip bayramlaşmasıdır. Ankara’nın Kızılcahamam ilçesinde ise
Ebebiş adı verilen gelenek çocuklar sayesinde günümüzde de devam etmektedir.
Bayram günlerinde “Ebebiş ebebiş, vermeyen çürük diş” tekerlemesini söyleyerek
kapı kapı dolaşan çocuklar harçlık ve şeker toplar. Denizli’nin Çardak ilçesinin Beylerli
kasabasında bayramın ikinci ve üçüncü günlerinde kutsal sayılan Dede ağacına
salıncak kurulur ve köy halkı ağacın çevresinde toplanarak eğlenir.
Kısacası, küçük büyük herkesin mutlu anılarla hatırladığı Ramazan Bayramları, geçmişten günümüze aktarılan zengin mirasıyla kültürümüzün önemli bir
parçası olmaya devam ediyor. Genellikle küçük yerleşimlerde toplu olarak katılım
sağlanan bayram kutlamaları Bartın’da Bayram Konatı, Kocaeli’de Bayram Yeri,
Kastamonu’da Bayram Çıkarma, Çankırı’da ise Bayramlaşma gibi farklı isimlerle
anılsa da toplumu bir arada tutan değerlerin temsili bakımından ortak bir noktada
buluşuyor.
63
PROF. DR. SUAT ÇAĞLAYAN:
SEÇMENININ YAŞAM KOŞULLARINI BILMEYEN VE
KENDISINI ONLARLA ÖZDEŞLEŞTIREMEYENLERIN
SIYASETÇI OLMASI ZORDUR
SÖYLEŞI: SONGÜL BAŞ
KÜLTÜR ESKI BAKANI PROF. DR. SUAT ÇAĞLAYAN, KÜLTÜR VE
TURIZM BAKANLIKLARININ AYRI OLMASI GEREKTIĞI GÖRÜŞÜNÜ
DILE GETIRIYOR. KÜRESELLEŞMENIN TEHDIT ETTIĞI HALK
KÜLTÜRÜNÜN KORUNMASININ ÖNEMINE IŞARET EDEN
ÇAĞLAYAN, SANAT KURUMLARINA DA HAK ETTIKLERI DEĞERIN
VERILMESI GEREKTIĞINI VURGULUYOR.
64
SÖYLEŞI
Sizi söyleşimize siyasi kimliğinizle konuk ediyoruz, ama aslında çocuk hastalıkları profesörüsünüz. Sizi siyasete girmeye yönlendiren
ne oldu?
Çok sevdiğim bir işi yapıyordum. Çocuk doktoru olmak gerçekten dünyanın en zevkli, ama
bir o kadar da sorumluluk taşıyan işidir. İzmir
Tepecik SSK (şimdi Sağlık Bakanlığı) Eğitim
Hastanesi’nde çocuk hastalıkları kliniği şefliği
yaparken aynı zamanda hastanenin baştabipliğini de yürütüyordum. Baştabiplik, az da
olsa siyasetle ilişkili olan bir görevdir. Daha
sonra Ege Üniversitesi’ndeyken izinli olarak
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel
Müdürlüğü’ne atandım. Bu görevle daha da
siyasetin içine girmiş oldum. Ailemde, rahmetli büyük ağabeyim Yargıtay Üyesi Temel
Çağlayan’ın siyasetle yakınlığı da siyasete
girmem konusunda etkili olmuştur elbette.
1999-2002 yılları arasında TBMM üyesiydiniz.
Bu dönemde yaptığınız ve önemli gördüğünüz çalışmaları bizimle paylaşır mısınız?
Parlamento görevimin bir bölümünde Dış
İlişkiler Komisyonu’nda Başkanvekili olarak
görev yaptım. Kamran İnan gibi yurtsever bir
bilge insanın bu komisyonda başkanlığı üstlenmesi benim için önemli bir şans oldu. Ayrıca
Brüksel’de, Avrupa ülkeleri parlamentolarından
gelen üyelerin oylarıyla seçildiğim Avrupa Parlamentolararası Nüfus ve Kalkınma Forumu
(IEPFPD) Yönetim Kurulu’nda özellikle kadın
hakları ve üreme sağlığı üzerine çalışmalarım
oldu. Elbette bir yandan da her parlamenterin
yerine getirmesi gereken çalışmaları yapmaya
çalıştım.
oldu. Dünya kültür mirasının konu edildiği bu toplantıda alınan kararların ülkemiz
için çok yararlı olduğunu daha sonraki gelişmelerle gördük.
Benim en fazla önem verdiğim konular, halk kültürü ile ilgili olanlardı. O zamanlar
adı Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü (HAGEM) olan birim
keşke devam edebilseydi de küreselleşmenin yok etmeye başladığı güzelim halk
kültürümüz kendini koruma şansı bulsaydı.
Ülkemizin kültür alanında bugün bulunduğu noktaya ilişkin değerlendirmelerinizi
öğrenebilir miyiz?
Öncelikle yapılan bir yanlıştan söz edeyim. Kültür Bakanlığı ile Turizm Bakanlığı’nın
birleştirilmesi son derece yanlış olmuştur. Turizm Bakanlığı, ülkeye döviz girsin diye
tüm değerleri alıcıya sunan bir bakanlık olmasına karşılık, Kültür Bakanlığı somut ve
sözlü kültür değerlerimizi koruyarak yarınlarımıza taşımayı düşünür. Bu iki bakanlık
birleştirilince korunması gereken değerlerimiz, turizmin doymak bilmeyen iştahına
sunuldu. İşe vurgun, soygun peşinde koşan güç sahipleri de karışınca sit alanları
talan edildi, güzelim koylar kapanın elinde kaldı.
Yüreğimizi acıtan bir diğer şey de sanat kurumlarına karşı izlenen acımasız ve
tahrip edici politikalar... Eğitim kurumlarından biri olan tiyatroları yok etme çalışmaları, Devlet Opera ve Balesi’ni gereksiz bulan çağdışı yaklaşımlar, okullarda kültür
ve sanata ilişkin derslerin neredeyse kaldırılması, uygulanan yıkıma örnek olarak
gösterilebilir.
Kültür Bakanı olduğunuz dönemde önem verdiğiniz konular nelerdi?
Milletvekili ve bakanlık döneminizle ilgili unutamadığınız anılar var mı?
Biliyorsunuz, bakanlıkta kaldığım süre uzun
değildi. Bu dönemle ilgili en önemli uluslararası etkinlik, İstanbul’da gerçekleşen UNESCO
Dünya Kültür Bakanları Toplantısı’ydı. Benden
önceki bakan, Sayın İstemihan Talay’ın organize ettiği bu toplantıyı yürütmek bana kısmet
Elbette, belleğime yerleşmiş olan çok sayıda anı var. Özellikle de, kurduğumuz
DSP-MHP-ANAP koalisyonunun son günlerine ait. Çok üzüntülü günler geçirmiştik.
ABD, silahlı kuvvetlerini önce Türkiye’ye yerleştirmek, daha sonra da buradan Irak’ı
işgal etmek için rahmetli Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki koalisyon hükümetimize
büyük baskı yapmaktaydı. O sıralarda, erken seçim nedeniyle gittiğimiz Kars’tan,
Başbakanlığa ait küçük uçakla dönüyorduk. Uçakta Bülent Bey ve Rahşan Hanım’ın
65
yanı sıra birkaç bakan ile bir de gazeteci vardı. Çok güzel ve neşeli bir sohbet içindeydik.
Fakat sadece rahmetli Ecevit bize katılmıyordu. O, sıkıntılı bir yüz ifadesiyle uçağın penceresinden dışarı bakıyor, sanki bizi hiç duymuyordu. Ben karşısında oturuyordum. Onun
bu halini görünce, biraz da şımarık çocuk edasıyla ona yaklaşmış, “Efendim, sıkıntılı bir
haliniz var” demiştim. “Bize hiç katılmıyorsunuz!”
Bülent Bey, “Demek sıkıntılı olduğum belli oluyor” karşılığını vermiş, her zamanki nazik
söylemiyle, “Sayın Çağlayan, şu anda Ankara’da ABD Büyükelçisi ile ABD’li senatörlerden
oluşan bir heyet beni bekliyor” diye eklemişti. “Irak’a girmek için baskı yapmaya geliyorlar!”
Bir an susmuş, dışarıya bakarak konuşmasına devam etmişti: “Irak’a girerlerse çok insan
ölecek. Sadece Iraklılar ölmeyecek, ABD kendi askerlerinden de büyük kayıp verecek. Ben
elimden geldiğince onların Irak’a girmelerine izin vermeyeceğim.”
Bu anımdan başka, üzüntüyle belleğimde taşıdığım bir anı daha var. O da, az önce
anlattığım anının tamamlayıcısı gibi. Ankara’da, Çiftlik’teki orduevinde bir resepsiyon
vardı. Rahmetli Ecevit, asker kökenli olmamı göz önüne almış olacak ki, o resepsiyona
hükümet adına katılmamı istedi. Oraya gittiğimde beni aralarında komutanlar ile ABD
Büyükelçiliği’nden birisinin (büyükelçi değildi, elçilik müsteşarı olabilir) bulunduğu bir
masaya aldılar. Konu, ABD’nin Irak’a
müdahalesiydi. Komutanlar herhangi bir
yorumda bulunmamaya özen gösteriyor, ABD görevlisi ise sürekli hükümetin
izin vermemesinden yakınıyordu. Gayet
iyi Türkçe konuşan Amerikalıya, “Siz,
Sayın Ecevit’in önerilerini dikkate alın.
Çünkü bu konuyu en iyi bilen kendisidir!”
dedim. Amerikalı görevli bana dönerek
alçak bir sesle, “Hangi Ecevit?” diye
sorunca sinirlendim. Biraz da sesimi
yükselterek, “Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan Bülent Ecevit!” dedim. Ses
tonumu beğenmeyen ABD’li görevli,
yine alçak bir sesle, beni rencide etmeye
çalışmak için olacak, “Ecevit yok artık!”
dedi. Bir daha onunla konuşmadım,
ama ertesi gün bu durumu Başbakan
Ecevit’e ilettim. Rahmetli Ecevit, anlattığım konuşmayı bir kez daha yineletti
bana. Sonra da hafifçe gülümseyerek
arkasına yaslandı ve başını pencereye
doğru çevirerek düşünceye daldı.
İşte size iki anı. Her biri, “Bu da bize
ders olsun!” dedirten türden.
Size göre siyasetin olmazsa olmazları
nelerdir? Milletvekilleri hangi temel
niteliklere sahip olmalıdır?
Seçmeninin yaşam koşullarını bilmeyen, kendisini onlarla özdeşleştiremeyenlerin siyasetçi olması zordur.
Bu kişiler, parti egemenleri tarafından
milletvekili yapılsa bile sonuçta kaybederler. TBMM’den uzak tutulması
gereken bir başka insan tipi ise köşeyi
dönme niyetinde olanlardır.
Özetle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girecek olanlar nitelikli, iyi yetişmiş ve alçakgönüllü olmalıdır. Milletvekili ve bakanlar, sahip oldukları devlet
gücünü kendi aileleri ve yandaşları için
kullanmamalıdır. Ancak, ne yazık ki,
yakın geçmişimizde bunun tam tersi
uygulamalar yapıldığını gördük.
66
SÖYLEŞI
“BILIYORSUNUZ, BEN ÇOCUK DOKTORUYUM. ÇOCUK
DOKTORLARI, ÇOCUKLARIN ENGIN DÜŞ DÜNYASINA GIRME
ŞANSINA SAHIPTIR. ONLARDAN ÖĞRENDIĞIM DÜŞSEL DÜNYAYI,
EMEKLI OLDUKTAN SONRA YENIDEN ONLARLA PAYLAŞMAK,
BIR ÖLÇÜDE ONLARA BORCUMU ÖDEMEK IÇIN ÇOCUK
ÖYKÜ KITAPLARI YAZMAKTAYIM.”
7 Haziran 2015 tarihindeki genel seçimlerin sonuçlarına ilişkin
değerlendirmeleriniz nelerdir?
Doğrusunu isterseniz seçim sonuçları benim öngörülerimi doğrular
nitelikte oldu. Sadece MHP’nin iki-üç puan daha yukarıda olmasını
bekliyordum, o kadar.
Bana göre bu seçimin iki yitireni var: Biri, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, diğeri ise geçen seçimde alınan %26
oydan aşağısını başarısızlık olarak değerlendireceğini ve gereğini
yapacağını söyleyen Sayın Kemal Kılıçdaroğlu. Bu seçimin kazananının Sayın Selahattin Demirtaş olduğu aşikar. Ancak, bu
başarıyı sürdürebilmesi için partisini bir Türkiye partisi haline
getirmesi gerekir. Öcalan’ın vesayeti ve Kandil’in tehdidi sürdükçe
bu gerçekleşebilir mi, bilmiyorum. Bana göre Cumhurbaşkanı’nın
vesayetinden kurtulma şansı yakalayan Sayın Ahmet Davutoğlu,
liderlik vasıfları ortaya koyduğu takdirde bu seçimi kendi geleceğine olumlu olarak yansıtabilir.
Şu bir gerçek, bu seçim AKP’den yorgun düşen halkımıza bir
soluk alma şansı vermiştir.
Size göre ülke gündemindeki en önemli konular ve çözüm bekleyen sorunlar nelerdir?
Kurulacak hükümet öncelikle geçmişteki hükümetlerin ideolojik,
hukuksal, bürokratik ve etik tahribatlarını durdurmaya yönelik
çalışmalar yapacak, daha sonra da restorasyon dönemine girecektir. Ancak, AKP’nin egemen olduğu, dolayısıyla Sayın Erdoğan’ın
vesayeti altında bulunacak bir hükümetin bunları nasıl yapacağı
tartışmalıdır.
Burada CHP adına çok önemli bir tehlikeye dikkati çekmek gerekir. Kendini başarısız bulan Sayın Kılıçdaroğlu, batı tarafından
pompalanan bir koalisyona balıklama atlamış görünmektedir.
Bu belki kendisine kısa bir dönem soluk aldırabilir, ancak böyle
bir koalisyon CHP’nin geleceği üzerinde hiç de olumlu bir katkıda
bulunmayacaktır. Hem geçmişin hataları CHP tarafından payla-
şılmış olacak hem de AKP’nin “açılım” tuhaflığı CHP’nin kucağına
konulacaktır.
2002 yılından bu yana TBMM’de değilsiniz. Siyaset dışındaki
uğraşlarınızı öğrenebilir miyiz? Özellikle yazdığınız kitaplardan
söz eder misiniz?
TBMM sonrası önce öğretim üyesi olduğum Ege Üniversitesi
Tıp Fakültesi’ne döndüm. Orada görevliyken bir yıl kadar Ege
Üniversitesi Devlet Türk Müziği Konservatuvarı Müdürü olarak
görev yaptım. Daha sonra çeşitli özel hastanelerde başhekimlik ve
yöneticiliklerde bulundum. Bugüne kadar yaptığım en kalıcı şey,
fotoğraf çekmek ve kitap yazmak…
Biliyorsunuz, ben çocuk doktoruyum. Çocuk doktorları, çocukların engin düş dünyasına girme şansına sahiptir. Onlardan
öğrendiğim düşsel dünyayı, emekli olduktan sonra yeniden onlarla
paylaşmak, bir ölçüde onlara borcumu ödemek için çocuk öykü
kitapları yazmaktayım. Bugüne kadar beş çocuk kitabı yazdım:
Büyük Kanatlı Küçük Mavi Kelebek, Umut, Özgür Arı Ramba, Zeytin
Kız ile Zeytin Nine Çiçekler Ülkesi’nde ve Zeytin Kız ile Zeytin Nine
Söylenceler Dünyasında. Bu tür kitap çalışmalarım devam ediyor.
Bir de fotoğraf merakım var. Özellikle zeytin ağaçlarının gövdeleri beni çok etkiler. 2-3 bin yıl yaşayabildiği söylenen zeytin ağacının gövdesindeki kıvrım ve şekiller, sanki 3 bin yıllık geçmişten
bugüne mesaj getirir gibi gelir bana. Zeytin ağacının biraz ağaç,
biraz insan, biraz da tanrısal yanının olduğunu düşlerim.
Çektiğim fotoğraflarla zeytin ağacının yüceliğini simgeleyen
çeşitli özellikleri bir araya getiren üç kitabım var: Zeytin Ağacı:
Mitolojinin Görgü Tanığı, Ne Bilgesin Sen Zeytin Ağacı ve Şiirlerde
Şarkılarda Zeytin Ağacı. Son iki kitap İngilizce ve Türkçe olarak
çıktı. Her üç kitap da sponsorlar tarafından prestij kitap olarak
yayımlandı.
Köşe yazıları ve kitap dışında, birçok vakıf ve dernek etkinlikleri
de çalışmalarım arasında yer alıyor.
67
ADADA ÖZGÜRLÜK VE BARIŞIN ADI:
20 TEMMUZ 1974
68
1963 YILINDA “KANLI NOEL”LE DORUĞA ULAŞAN TÜRKLERI
KIBRIS’TAN SÜRME ÇABASI GÜN GEÇTIKÇE VAHŞILEŞIYOR,
TÜRK MUKAVEMET TEŞKILATI ADADAKI TÜRK VARLIĞINI
GÜVENCE ALTINA ALMAK IÇIN KAHRAMANCA MÜCADELE
EDIYORDU. 15 TEMMUZ 1974 TARIHINDE KIBRIS’I YUNANISTAN’A
BAĞLAMAK ISTEYEN GÜÇLERIN DARBEYLE YÖNETIMI ELE
GEÇIRMESI, KIBRISLI TÜRKLERIN CAN GÜVENLIĞININ KALMADIĞI
ANLAMINA GELIYORDU. TÜRKIYE BU DURUMA SESSIZ KALMADI.
ENVER UYGUN
K
ıbrıs, bilinen en eski çağlardan beri jeopolitik konumuyla öne
çıkar. Anadolu, Kuzey Afrika, Orta Doğu gibi kadim bölgelere
yakınlığı, adanın deniz ticaret yollarında kilit bir rolde olmasını
sağlar. Doğu Akdeniz’in kalesi durumundaki ada, zengin bakır yataklarıyla da tarih boyunca birçok devletin egemen olmak istediği bir
yer olarak bilinir. Kıbrıs’ı
idare etmenin Akdeniz’de
güçlü olabilmek için şart
olduğu, bir deniz medeniyeti olan Venediklilerin
Kıbrıs’ı kaybettikten sonra nasıl zayıflayıp çöküşe sürüklendiklerine ve
adayı fetheden Osmanlı
Devleti’nin duraklama
ve gerileme dönemlerinde bile Akdeniz’de etkili
olmasına bakarak anlaşılabilir.
157 1 yılından 1878’e
kadar Osmanlı idaresinde kalan Kıbrıs, Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecinde Birleşik Krallık’a kiralanır. Osmanlı Devleti Birinci
Dünya Savaşı’na İttifak Devletleri safında katılınca İngiltere
adayı ilhak eder. Kıbrıslı Rumlar ve Türkler için sıkıntılar bu
dönemde başlar. Nüfusu oluşturan iki halkın da yönetimde yer
bulamamasının verdiği rahatsızlık giderek siyasi bir isyana dönüşür. 1931 yılında Rumlar
adanın Yunanistan’a
bağlanması isteğiyle
ayaklanır. İngiltere’nin
bu harekete cevabı sert
olur. Adada mutlak bir
hakimiyet kurmak üzere Rum ve Türk millî
kimliklerini açık edecek her tür simgeyi
yasaklayan İngilizler,
eğitim müfredatından
iki ulusun tarihini çıkaracak kadar ileri gider.
1950’lere gelindiğinde
İngiltere dayatmasının
yanı sıra Rumların hem
“Enosis” (Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ilhakı) hem de Türklerin adadan
kovulması amacıyla silahlanması Kıbrıs Türklerini iki yandan zor
duruma düşürür.
69
KIBRISLI TÜRKLER, RUMLARIN ADAYI TOPYEKÛN YUNANISTAN’A
BAĞLAMA ARZUSU KARŞISINDA TEŞKILATLANMAYA BAŞLAR.
1957 YILI SONLARINDA BÜTÜN ÖRGÜTLERI ÇATISI ALTINDA
TOPLANMAYA ÇAĞIRAN TÜRK MUKAVEMET TEŞKILATI KURULUR.
çük önderliğinde Türkiye’nin ve Kıbrıs’ın çeşitli noktalarında “Ya
taksim ya ölüm” sloganıyla mitingler düzenlenir.
Adada siyasi ortamın gün geçtikçe gerilmesi ve silahlı çatışmaların artması, İngiltere’nin 1955 yılında Türkiye ve Yunanistan’la
konuyu müzakere etmek için I. Londra Konferansı’nı toplaması
sonucunu doğurmuş, ancak görüşmelerden bir netice alınamamıştır. 19 Şubat 1959 tarihinde taraflar tekrar bir araya gelir
ve İngiltere’nin Kıbrıs’tan çekilmesi kararı alınır. Artık Kıbrıs
Kıbrıslılara bırakılacak, kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yönetimi
tarafların nüfusuyla doğru orantılı bölüşülecektir. Devletin cumhurbaşkanı Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu III. Makarios,
yardımcısı da Türk cemaati lideri Fazıl Küçük olur. İmzalanan
Zürih ve Londra anlaşmalarıyla İngiltere, Türkiye ve Yunanistan
“garantör devlet” olarak tanımlanır.
1960 yılında kabul edilen Kıbrıs Anayasası Rum tarafını tatmin
etmeyince, Makarios ertesi yıl anayasada Türklerin aleyhinde on
üç maddelik bir değişiklik yapmak ister. EOKA da gelinen noktayı
1951 yılında İngiliz güçleriyle çarpışmak için kurulan EOKA örgütü çok geçmeden silahlarını Türklere de çevirir. Can güvenliğini
sağlamak ve egemenlik haklarını korumak isteyen Kıbrıs Türkleri
ise Türkiye’nin de desteğiyle siyasi mücadelelerini silahlı alana da
kaydırır. Dr. Fazıl Küçük’ün 1943 yılında kurduğu “Kıbrıs Adası Türk
Azınlığı Kurumu”ndan itibaren Kıbrıs’ta Türk tarafının tezi adanın
ikiye bölünmesi ve iki ayrı bağımsız devlet kurulması yönündedir.
Rumların adayı topyekûn Yunanistan’a bağlama arzusu karşısında teşkilatlanmaya başlayan Kıbrıslı Türkler, önce ufak çaplı ve
etkisiz direniş örgütleri kurar. 1957 sonlarında ise bütün örgütleri
çatısı altında toplanmaya çağıran, ilerleyen yıllarda EOKA terörüne karşı halkın güvenliğini sağlayan bir teşkilat kurulacaktır: Türk
Mukavemet Teşkilatı.
“Ya taksim ya ölüm!”
Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Mustafa Kemal Tanrısevdi tarafından kurulur. Türkiye,
TMT’nin güçlenmesi gerektiğini düşünmektedir. Dönemin Dışişleri
Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Rauf Denktaş ve Fazıl Küçük’le bizzat
görüşerek Türk hükümetinin TMT’ye destek olacağını bildirir.
TMT’ye katılan “mücahitler” eğitilirken bir yandan da Fazıl Kü-
70
SIYASET SAHNESI GIBI SOKAKLAR DA KARIŞMIŞTI. 1963
YILININ 20 ARALIK GÜNÜ EOKA MILITANLARININ LEFKOŞA’DA
OTOMOBILLERE ATEŞ AÇMASIYLA TIRMANAN OLAYLARDA TÜRK
KÖYLERI BASILIYOR, TÜRK MAHALLELERI YAĞMALANIYORDU.
olumlu bulmuyor, Enosis hayalini gerçekleştirmek üzere Türklere yönelik etnik temizliğe kalkışacağının sinyallerini veriyordu.
Siyaset sahnesi gibi sokaklar da karışmıştı. 1963 yılının 20 Aralık
günü EOKA militanlarının Lefkoşa’da otomobillere ateş açmasıyla
tırmanan olaylar birkaç gün içinde bir soykırım girişimine dönüştü.
Türk köyleri basılıyor, Türk mahalleleri yağmalanıyordu. Takip
eden günlerde dört yüze yakın Türk hayatını kaybetmiş, yirmi
binden fazla insan yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalmıştı.
Tarihe “Kanlı Noel” olarak geçen bu vahşetin akılda en çok kalan
görüntüsü ise Binbaşı Nihat İlhan, eşi ve üç çocuğunun evlerinin
küvetinde hunharca öldürülmesi oldu. Bu meşum olayın yaşandığı
ev daha sonra “Barbarlık Müzesi”ne dönüştürülecekti.
EOKA terörünün geldiği nokta Türkiye’yi harekete geçirir. 1964
yılında Türk Hava Kuvvetleri Lefkoşa üzerinde uyarı uçuşu yapar.
Bu harekat sırasında uçağı isabet alan Yüzbaşı Cengiz Topel,
paraşütle atlayıp yaralı olarak kurtulmayı başarır. Rum askerleri
tarafından yakalanan Topel’in uluslararası kurallara göre savaş
esiri muamelesi görmesi gerekirken yüzbaşı, kural tanımaz çeteciler tarafından işkenceyle şehit edilir. Cumhuriyet döneminin ilk
hava şehidi kabul edilen Cengiz Topel’in adı Kıbrıs’ta ve Türkiye’de
okullara, hastanelere, caddelere, sokaklara verilir.
Haklı olan gücünü kullanıyor
EOKA’nın yarattığı terör ortamı 1974 yılına kadar sürer.
Yunanistan’da iktidarda olan Albaylar Cuntası 1970’lerin başından
itibaren, Enosis’i gerçekleştirmek için adadaki silahlı güçlerin
71
DÜNYA, KIBRIS BARIŞ HAREKATI’NI AYNI GÜN BAŞBAKAN
BÜLENT ECEVIT’IN ŞU SÖZLERIYLE ÖĞRENIR: “BIZ ASLINDA
SAVAŞ IÇIN DEĞIL BARIŞ IÇIN, YALNIZ TÜRKLERE DEĞIL
RUMLARA DA BARIŞ GETIRMEK IÇIN ADAYA GIDIYORUZ.”
daha etkin bir rol oynaması için çabalar. Makarios yönetimini Enonis konusunda
başarısız bulan Yunan devleti 15 Temmuz 1974 günü Kıbrıs’ta darbe yapar. Yunan
subaylar Lefkoşa’daki Başkanlık Sarayı’nı basarak Makarios’u koltuğundan indirir.
Yerine, adı artık EOKA-B olan örgütün lideri Nikos Sampson geçer. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, bu gelişmenin Kıbrıslı Türklere yönelik bir katliama dönüşeceğini
bildiğinden, garantörlük anlaşmasının verdiği yetkiye dayanarak adaya askerî
operasyon düzenlemeye karar verir.
20 Temmuz 1974 sabahı saat 06:05’te Türk Silahlı Kuvvetleri havadan indirme
ve denizden çıkarma yoluyla Kıbrıs’a adım atar. Dünya bu harekatı aynı gün Başbakan Bülent Ecevit’in şu sözleriyle öğrenir: “Biz aslında savaş için değil barış için,
yalnız Türklere değil Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.” Bülent Ecevit
konuyla ilgili temaslar için yurt dışında bulunduğundan harekat kararı Başbakan
Yardımcısı Necmettin Erbakan başkanlığında toplanan Millî Güvenlik Kurulu’nda
alınır. Erbakan, 20 Temmuz 1996 tarihinde KKTC’ye gittiğinde Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş bu ziyareti “22 yıl önce Kıbrıs’ı
zulümden kurtarma kararını veren Sayın Erbakan, başbakan olarak ilk ziyaretini
72
ADADAKI TÜRK BIRLIKLERI 13 AĞUSTOS’TAN ITIBAREN TEKRAR
ILERLEMEYE BAŞLADI. LEFKE, MAĞUSA VE LEFKOŞA’YI ELE
GEÇIREN TÜRK ORDUSU, BUGÜNKÜ KUZEY KIBRIS TÜRK
CUMHURIYETI SINIRINI BELIRLEYEN HATTI ÇIZDI.
bu mutlu günde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yapmış bulunmaktadır” sözleriyle değerlendirir.
İki gün süren Türk ilerlemesi sonucunda Sampson hükümeti ve
Yunanistan’daki Albaylar Cuntası görevi bıraktı. Türkiye, işgalci
bir tavırla Kıbrıs’a gelmediğini, katliamcı Rumların hedeflerinden
uzaklaştırılmasıyla operasyonun amacına ulaştığını gösterecek
şekilde 22 Temmuz’da ateşkes ilan etti. Bu tarihten itibaren Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs Rumları ve Kıbrıs Türkleri arasında Birleşmiş
Milletler nezdinde ikili ve dörtlü görüşmelere başlandı. Adanın
idari durumu masaya yatırıldı. Türk tarafı coğrafi federasyon
fikrini savunurken Rumlar, kendi egemenlikleri altındaki birleşik
Kıbrıs Cumhuriyeti görüşünde ısrar etti. Görüşmeler sürerken
EOKA-B’nin tekrar silahlı eylemlere girişmesiyle Türkiye nihai
çözüm için düğmeye bastı. Adadaki Türk birlikleri 13 Ağustos’tan
itibaren tekrar ilerlemeye başladı. Lefke, Mağusa ve Lefkoşa’yı ele
geçiren Türk ordusu, bugünkü KKTC sınırını belirleyen hattı çizdi.
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin beş yüze yakın şehit ve 1200 yaralıyla
çıktığı harekatta binin üzerinde Kıbrıs Türkü de hayatını kaybetti.
Türkiye ve Kıbrıs Türkleri Birleşmiş Milletler’in çifte standartlı
uygulamasına karşın bağımsız devlet konusunda taviz vermedi.
1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti, 1983 yılında Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti ilan edildi. Soykırım tehdidi altındaki soydaşlarını kurtarmak üzere harekat düzenleyen Türkiye Cumhuriyeti
“işgalci” olmakla suçlandı. Ağır ekonomik ambargolara maruz
bırakıldı. KKTC, dünyada hiçbir ülke tarafından resmen tanınmadı.
Yalnızlığa itilen Kıbrıs Türkleri, 20 Temmuz gününü unutmadı.
Kıbrıs’ta her yıl “Barış ve Özgürlük Bayramı” adıyla kutlanan bu
gün, Türk tarihine şanlı bir sayfa olarak eklendi.
*Fotoğrafların bazıları Genelkurmay Başkanlığı’nın Kıbrıs Barış Harekatı’nın
40. yıldönümünde kamuoyuyla paylaştığı arşivdendir.
73
II. MEŞRUTIYET’IN İLANINA
DAIR BIR NUTUK
DR. POLAT SAFI
M
anastır Mekteb-i Harbiye Ders Nazırı Binbaşı Yanyalı Vehip
Bey 23 Temmuz 1908 tarihinde Manastır Vilayeti’nin Hürriyet adı verilen meydanında II. Meşrutiyet’i ilan eden bir nutuk irat
etmiştir. Bir top arabasının üzerinden Manastır Valisi Hıfzı Paşa,
askerler, memurlar, ruhani liderler ve ahali huzurunda okunan
nutuk, süreklilik ile kopuş, reform ile restorasyon ve darbe ile
devrim kıskacındaki tartışmalarla ön plana çıkan II. Meşrutiyet’in
onu ilan edenler tarafından nasıl tahkim edileceğini göstermesi
bakımından önem taşımaktadır.
Bu çerçevede, nutukta II. Abdülhamit ve II. Meşrutiyet’in geliş
şekliyle ilgili birtakım gerçeklerin perdelendiği ve Kanun-i Esasi’yi
meşru göstermek adına dinî referanslara başvurulduğu tespit
edilebilir.
Nutukta ilk olarak, “otuz bir yıllık dokunaklı, karanlık ve yürek parçalayan dönem” olarak nitelendirilen I. Meşrutiyet ile II.
Meşrutiyet arasındaki dönemin faturası II. Abdülhamit’e değil,
sultanın etrafını saran “hain, rezil, kötü yaradılışlı, alçak şahıslara”
bağlanmaktadır. Vehip Bey’in nutka söz konusu dönemden “bahs
eylemek istemem” diyerek başlaması, bu dönemden bahsettiği
takdirde hedefin “hürriyet” kadar II. Abdülhamit’i devirmek olduğunun anlaşılacağını bilmesindendir. Halbuki padişah hâlâ görevinin başındadır ve kurnaz bir hareket ve zamanlamayla muhalifi
olduğu Kanun-i Esasi’yi yürürlüğe koyması kamuyu istediği gibi
yönlendirme imkanını kendisine verdiği gibi iktidar oyununda bir
süre daha kalmasını sağlamıştır.
Nutuk, ikinci olarak, II. Meşrutiyet’in bir askerî müdahale şek-
74
linde getirildiği gerçeğini perdelemektedir. Özellikle “Siz bütün
Millet-i Osmaniye ve ümmet-i merhumeyi sevindirdiniz” şeklindeki ifade, II. Meşrutiyet’i halka mal etmek yahut II. Meşrutiyet’e
bir toplumsal patlama veya kitlesel eylemin sonucuymuş izlenimi
vermek yönündeki bir çabanın sonucudur. Halbuki II. Meşrutiyet,
Vehip Bey’in kendisinin de teşekkür ettiği 3. Ordu subaylarının bir
kısmı, silahlı çeteler ve fedailer, Rumeli’de değişik kaynaklardan
toplanmış millî tabur ve alaylar sayesinde gelmiştir. İttihat ve
Terakki erkanının bir dizi çabasına karşın “İnkilab-ı hazıra”, “askerî
ihtilal” niteliğinden kurtulamayacaktır.
Son olarak, nutukta II. Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi’nin dinî
referanslara başvurularak meşru hale getirilmeye çalışıldığı
tespit edilebilir. İslam, II. Meşrutiyet öncesinde Yeni Osmanlılar
ve Jön Türkler tarafından bir muhalefet aracı olarak kullanılmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte bu tedafüi yararlanma
biçimi yerini yeni sistemi meşrulaştırıcı bir kullanıma bırakmıştır.
Nitekim nutukta da İslam, neredeyse II. Meşrutiyet’in itici gücü ve
dayanağı olarak takdim edilmekte, böylece ona destek vermek bir
nevi dinî vecibe olarak sunulmaktadır. İsmail Kara’nın detaylarıyla
incelediği üzere bu konudaki en açık örneklerden biri Ömer Ziyaeddin Efendi tarafından kaleme alınan Mir’at-ı Kanun-i Esasi isimli
risaledir. Risale, Kanun-i Esasi’yi meşru kılmak için Kuran, hadis
ve fıkıh kitaplarına referanslarla doludur. Bu yaklaşım, nutukta
da görüleceği üzere, hem müsavat ve uhuvvet gibi kavramların
naslardan koparılmasına hem de koparılan bu kavramların siyasi
mülahazalarla doldurulmasına yol açmış gözükmektedir. Ancak
nutukta sunulduğu ve gerçekte uygulandığı şekliyle ne alıntı
yapılan hadis-i şerifin yeni yönetim biçimiyle bir alakası vardır
ne de bu formül içerisinde hürriyet, eşitlik ve kardeşlik İslam’ın
siyaset prensipleridir.
“Mukaddes Vatandaşlar, Muazzez Kardeşler!..
Bu mübarek hâk-i pâk-i vatanın otuz bir seneden beri geçirdiği rikkat-engîz, muzlim, canhıraş levhalardan, demlerden
bahseylemek istemem. Yalnız sîne-i vatana açılan iltiyâm-nâpezîr yaralardan akan cerâhati temizlemek, ağraz-ı şahsiyye ve
infiâlât-ı nefsâniyye üzerine bilâ suâl nefy ü iclâ, tard u teb’îd
edilen en namuskâr, en gayur, en hamiyyetli, ahrâr-ı ümmeti
zindanlardan kurtarmak, zincirlerini koparmak için min indillah
müeyyed ve mebus olan Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti
efrad-ı hamiyetperverânı atebe-i ebediyete istinâd ederek
bugün bi-lütfuhu’l-kerim icrâ-yı fa’âliyyete başladı. Kulûb-i
umûmiyyemizin hufasında a’mâkı rasânetgîr-i istikrâr olan
maksad-ı meşrû-i cemiyyet herkese ayândır.
La tectemiu ummeti ala’d-delale [Ümmetim delalet üzerinde
icma etmez] hadîs-i şerîfi rehber-i kavîmizdir. Adâlet, müsâvat,
hürriyet, uhuvvet meslek-i esâsimizdir. Cenab-ı Hakka hamd
ü senâ-yı la tuhsi olsun ki, insan gibi yaşamak, Allah’ın emri,
peygamberin kavli ile âmil olmak zamânını idrâk eyledik. Artık
cennet-mekân Kânûnî Sultan Süleyman zamânından beri padişah
ile millet arasına çekilen kafesi kıracağız. Padişahımızın etrâfını
alan hâin, rezîl, bed-tînet, sefîl, denî herifler kahr olsun. Sahîhu’lnesebden neşet etmiş, pâk süd ile büyümüş, mekârim-i ahlâk
ve mehâsin-i sıfat ile tecelli eylemiş zevâtı isteriz. Aç ve bî-ilaç
olarak San’a zındanlarında, Diyarbekir, Erzurum, Akka kalelerinde,
Fizan’da sefîl ve sergerdân olan ahrâr-ı ümmetin saâdet, hürriyet
ve ikbâlini dileriz. Vatanımızı bargirân-ı itisâfdan kurtaracak,
yetimlerimizin gözlerini dindirecek ve kimsenin hakkını kimseye
kapdırmayacak, bizi insan gibi yaşatacak usul-ı meşrûa-i meşveretdir ki istediklerimizin cümlesini temin eyleyen Kanun-i Esasi’dir.
Ey Vatandaşlar!
Ya Kânûn-i Esâsî, Ya Ölüm
...
Ey Ohri Kahramanları! Ey Resne Aslanları! Ey Manastır yiğitleri! Dünyada misline tesâdüf edilemiyen bir asâlet ve necâbetle
vazîfe-i milliyenizi îfa ettiniz. Sizi bağrımıza basar, zeval-na-pezîr
teşekkürlerimizin kabulünü rica eyleriz. Cenâb-ı Hakk sizi dârında
mesûd buyursun. Siz bütün Millet-i Osmâniyye ve ümmet-i merhumeyi sevindirdiniz...”
75
KENDI EFSANESINI YARATAN SEYYAH
EVLIYA ÇELEBI
76
EVLIYA ÇELEBI 17. YÜZYILDA GERÇEKLEŞTIRDIĞI SEYAHATLERI VE
MEŞHUR ESERIYLE BIZE BÜYÜK BIR MIRAS BIRAKMIŞTIR. ŞIIRDEN
MÜZIĞE, HATTATLIKTAN NAKKAŞLIĞA BIRÇOK ALANA HÂKIM OLAN
SEYYAH, BU MEZIYETLERI ILE GÖRDÜKLERINI DEĞERLENDIRMESINI
BILMIŞ VE ONLARI KENDI SÜZGECINDEN GEÇIREREK
SEYAHATNAME ILE BUGÜNE AKTARMIŞTIR.
FAZIL BAŞ
77
O
smanlı’nın meşhur seyyahı Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde
dediğine göre 10 Muharrem 1020 yani miladi takvimle 25
Mart 1611 günü İstanbul Unkapanı’nda dünyaya gelmiştir. Evliya
Çelebi’nin dediğine göre diyoruz zira doğumuna ya da hayatının
geri kalanına dair Osmanlı resmî kayıtlarında herhangi bir belge
bulunmamaktadır. Yalnız kendi yazdıklarından hareketle elde
edilen sınırlı sayıda yabancı belge ve bazı şehirlerde bizzat Evliya
Çelebi’nin duvara kazıdığı birkaç yazı bize onun varlığını duyurmaktadır. Bunun haricinde bu büyük seyyahın hayatına dair bildiğimiz her şey onun devasa eseri Seyahatname’de yazılanlardan
oluşmaktadır. Evliya Çelebi’nin ayrıntılı ama kısmen abartılı üslubu
ise kendi hayatının da yer yer efsanevi bir karaktere bürünmesine
yol açmıştır.
Asıl adını bilmediğimiz Evliya Çelebi’nin babası Derviş Mehmed
Zilli Efendi Osmanlı sarayında kuyumcubaşı olarak görev yapmaktadır. Evliya Çelebi’nin yazdıklarına göre babası birçok önemli ve
muteber işte bizzat yer almış ve Sultan I. Ahmed’in takdirlerini
kazanmıştır. Soylarının Hoca Ahmet Yesevi’ye dayandığını söylemekte, Fatih Sultan Mehmet’in bayraktarlarından Yavuz Er’in
ise büyük dedelerinden biri olduğunu kaydetmektedir. Annesi
muhtemelen köle olarak saraya getirilip sonradan babası ile evlendirilen Abaza kökenli bir kadındır. Evliya Çelebi annesi üzerinden de
sarayda görevli birçok paşa ile akraba olduğundan sonraki yıllarda
bu bağlar onun hayatında önemli roller oynamıştır.
Abartılı bir şekilde doğumu sırasında yaklaşık yetmiş alim ve
şeyhin evlerinde bulunduğunu belirtmesinden de az çok anlaşılacağı üzere, Evliya Çelebi aslında Osmanlı yüksek sınıfının içine
doğmuştur. Buna paralel olarak da iyi bir eğitim aldığını görüyoruz.
Önce yedi yıl boyunca medresede okumuş ve burada hafızlık ve
hattatlık üzerine çalışmıştır. Genç Evliya Çelebi daha sonra ise
Enderun’a kabul edilir ve burada musiki, nahiv, tecvid ve hat üzerine dersler görmeye devam eder. Sonradan Sultan IV. Murad’a
takdim edilir ve Sultan’ın takdiri ile “kilâr-ı hâs”a yani saray mutfağında sultan için ayrılan malzemelerin konulduğu kilere görevli
olarak alınır.
Evliya Çelebi’nin eğitim hayatı içinde önemli bir figür, Ayasofya
müderrislerinden İmam Evliya Mehmed Efendi’dir. Muhtemelen
ismini de hocasına atıfla almıştır. Sonraki yıllarda da hocasının
Evliya Çelebi’nin rüyasına girerek ona tavsiyelerde bulunduğu görülecektir. Bunun haricinde Güğümcübaşı Muhammed Efendi’den
hat dersleri, Gülşeni tarikatı şeyhi Tokatlı Derviş Ömer ve Dersiam
Keçi Mehmed Efendi’den musiki dersleri aldığı bildirilmektedir.
Bütün bunların yanı sıra sarayda da iyi bir eğitim gören ve zaman
zaman nüktelerle padişahı eğlendiren, hatta musahip olarak IV.
Murad’a sırdaşlık eden Evliya Çelebi, dört yıllık Enderun hayatının
78
ardından sipahi sınıfına dahil edilmek üzere saraydan çıkar. Böylece
hayatında da yeni bir dönemin perdelerini aralamış olur.
“Seyahat ya Resulallah”
Evliya Çelebi’nin seyahat ilgisi küçük yaşlarından itibaren yavaş
yavaş oluşmuş olsa gerektir. Babasının arkadaşlarıyla yaptığı
sohbetlerden dinledikleri ve İstanbul’un farklı bölgelerine ve
etrafındaki kasabalara yönelik küçük gezileri ondaki iştihayı kabartmıştır. Seyahatname’nin girişinde belirtildiği üzere bu geziler
Evliya Çelebi yirmili yaşlarının başındayken gerçekleşmiştir. Yine
aynı yerde seyahate çıkma arzusunu “peder ü mader ve üstâd ü birader kahırlarından nice halâs” olma, yani aile ve çevre baskısından
kurtulma niyetiyle gerçekleştirmek istediğini de belirtmektedir.
İşte bu hisler altında Hicri 1040 yılının Muharrem ayının onuncu
gününün gecesi gördüğü meşhur rüyası ona yol gösterir. Bu gün
EVLIYA ÇELEBI İSTANBUL DIŞINA ILK SEYAHATINI 1640 YILINDA
BABASINDAN IZINSIZ OLARAK GITTIĞI BURSA’YA YAPAR. DAHA
ÖNCEDEN SEYAHAT YAPMASINA SICAK BAKMADIĞI ANLAŞILAN
BABASI BU GEZIDEN SONRA OĞLUNA NASIHATTE BULUNMUŞ VE
SEYAHATE ÇIKMASINA IZIN VERMIŞTIR.
aynı zamanda onun Hicri takvime göre yirminci doğum gününe denk gelmektedir. Rüyasında
Hz. Muhammed (s.a.v) sahabeleriyle birlikte Yemiş İskelesi’ndeki Ahi Çelebi Camii’ne gelmiştir.
Burada sahabeden Sa’d bin Ebi Vakkas’ın yönlendirmesi ile Peygamberimize “şefaat ya Resulallah” diyecek yerde “seyahat ya Resulallah” der. Peygamberimiz de bunun üzerine gülümseyerek
şefaati, seyahati ve ziyareti ona verdiğini söyler. Rüyasını Kasımpaşa Mevlevihanesi Şeyhi
Abdullah Efendi’ye yorumlatan Evliya Çelebi, Abdullah Efendi’nin de rüyayı hayra yorması
üzerine yeni bir dünyaya adım atmıştır.
Evliya Çelebi’nin bundan sonraki kırk küsur yıllık hayatı yollarda geçecek ve seyahat iştihası
hiçbir dönem sönmeyecektir. Yukarıda belirtildiği üzere ilk gezilerini İstanbul içindeki farklı
semtlere ve çevre kasabalara yapan Evliya Çelebi buraları tarihî ve sosyal hayatı ile bütün
olarak anlamaya çalışır. Kahvehane ve meyhanelere de uğrar, türbeleri de muhakkak ziyaret
eder. Nüktedan, girişken kişiliğiyle insanlarla hemen muhabbete girebilmekte, onlardan biri gibi
hareket edebilmektedir. Seyahatname’yi yazarken nelere dikkat ettiğine bakıldığında, gittiği
yerleri oradaki insanların yaşayış tarzından diline kadar derinlemesine gözlemlemek istediği
görülmektedir.
Evliya Çelebi İstanbul dışına ilk seyahatini ise 1640 yılında babasından
izinsiz olarak gittiği Bursa’ya yapar.
Daha önceden seyahat yapmasına
sıcak bakmadığı anlaşılan babası bu
geziden sonra oğluna nasihatte bulunmuş ve seyahate çıkmasına izin
vermiştir. Seyahatname’den okuyabileceğimiz nasihatlerde babası Evliya Çelebi’ye hak yol üzere olmasını,
dostuna düşmanına dikkat etmesini
söyler, en sonunda da “Seyahatname
nâmıyla bir tomar telif eyle” diyerek
gördüklerini yazmasını salık verir.
Evliya Çelebi bu andan itibaren önüne
çıkan her fırsatı seyahate çevirmeyi
bilmiştir.
Unutulmamalıdır ki Evliya Çelebi
seyahat söz konusu olduğunda “artık
nere çıkarsa bahtıma” dememiştir.
Gerçi ailesi zengindir, gerektiğinde
seyahatleri karşılayabilecek varlığı
mevcuttur. Fakat Evliya Çelebi aynı
zamanda devlet katında görevi olan
bir kimsedir. Bu sebeple ne zaman seyahat gerektiren bir iş olsa, hemen bu
göreve dahil olmuştur. Seyahatlerinin
bir kısmı katıldığı seferler sonucunda
gerçekleşmiştir. Yine farklı bölgelere
gidecek paşaların maiyetlerinde yer
alması da onun birçok bölgeyi görmesini sağlamıştır. Eğitimi ve özel merakları sayesinde edindiği meziyetler
de onun bu görevlere kolayca dahil
olmasının önünü açmıştır. Sipahi olarak seferlere katılmıştır. Kimi seferde
79
SEYAHATNAME AYNI ZAMANDA EVLIYA ÇELEBI’NIN HATIRALARININ
BIR TOPLAMI OLARAK GÖRÜLMELI, HATTA ŞAHIT OLDUĞU ÖNEMLI
OLAYLARI DA KAYIT ALTINA ALDIĞI DÜŞÜNÜLDÜĞÜNDE BIR
VAKAYINAME OLARAK DA DEĞERLENDIRILMELIDIR.
gitmesini tavsiye ederler. Evliya Çelebi bunun üzerine dört arkadaşı
ve sekiz kölesinden oluşan kafilesiyle 1671 yılında yola çıkar. Yalnız
bu seyahatte direkt İstanbul’dan Mekke’ye bir güzergah izlemez.
Önce Batı Anadolu ve sonrasında Güney Anadolu’yu gezdikten
sonra hac farizasını yerine getirir. Daha sonra ise Sudan, Habeşistan ve Mısır’a gider. Hayatının son on yılını Mısır’da geçirecek ve
burada vefat edecektir. Evliya Çelebi haliyle kendi ölümünü yazı
ile kaydedemediğinden, tam olarak ne zaman öldüğü ve nereye
gömüldüğü bilinmemektedir. Yalnızca 1684 yılı civarında öldüğü
tahmin edilmekte, bazı araştırmacılar ise onun İstanbul’da hayata
gözlerini yumduğunu belirtmektedirler.
müezzin olur, bir başkasında bir belge götürür. Vergi tahsildarlığında bulunur. Yine anne tarafından akraba olduğu Melek Ahmet
Paşa sayesinde aldığı görevlerle birçok bölgeyi dolaşmış, Paşa’ya
çeşitli olaylar, devletin ve ahalinin bulunduğu durum hakkında
etraflı raporlar vermiştir. Çekincesiz üslubu ile olayları tafsilatlı
olarak Paşa’ya aktarır.
Evliya Çelebi’nin bu görevler haricinde tek başına, daha doğrusu
kendi cemaatini oluşturarak yaptığı ilk seyahat ise hac vesilesi iledir. Burada yine Evliya Çelebi’ye bir rüya yol göstermiştir. Ramazan
ayında Kadir Gecesi Eyüp Sultan Türbesi’ni ziyaret ettikten sonra
rüyasında babası ve hocasını görür. Onlar da Evliya Çelebi’ye hacca
80
Bir ömrün birikimi: Seyahatname
Evliya Çelebi hiç evlenmemiş, zengin bir aileden gelmesine ve
devlet katında aldığı görevlere rağmen yerleşik bir hayat kurmamıştır. Kendisini tamamen seyahatlere adamıştır. Evliya Çelebi’nin
elimizde bulunan on ciltlik eseri Seyahatname ya da Târih-i Seyyâh
Evliya Efendi onun hayatının en büyük semeresidir. Bu eserin yalnız
klasik anlamda bir seyahatname olarak değerlendirilemeyeceği
ise açıktır. Seyahatname aynı zamanda Evliya Çelebi’nin hatıralarının da bir toplamı olarak görülmeli, hatta şahit olduğu seferleri,
isyanları ya da daha başka önemli olayları da kayıt altına aldığı
düşünüldüğünde bir vakayiname olarak da değerlendirilmelidir.
EVLIYA ÇELEBI’DEN BIZE KALAN TEK IZ SEYAHATNAME DEĞILDIR.
ZAMAN ZAMAN GITTIĞI YERLERDE TAŞ DUVARLARA “EVLIYA’NIN
RUHU IÇIN EL FATIHA” YAZMIŞ, BIZI VARLIĞINDAN BU DUVARLAR
ARACILIĞIYLA DA HABERDAR ETMIŞTIR.
Kitabın “Seyyah Evliya Efendi Tarihi” olarak adlandırılması da
zaten bize bunun ipucunu vermektedir.
Yalnız ilk akla geleceğin aksine Seyahatname Evliya Çelebi’nin
yaklaşık 40 yıllık seyyahlık hayatı boyunca peyderpey yazdığı
metinlerden oluşmamaktadır. Şüphesiz eserin meydana getirilmesinde hazırlanan raporlar, daha önceden yazılan küçük metinler,
belki de notlar rol oynar. Fakat eser asıl olarak Evliya Çelebi’nin
Mısır’da geçirdiği son on yıl içinde bir bütün olarak yazılır. Eseri
inceleyen birçok uzman bu açıdan Seyahatname’nin bütünlük
içerdiği üzerinde özellikle durur.
Eser aslında kronolojik bir anlatım izler. Birinci cildi İstanbul’u
ele almakta, onu hemen Bursa’nın merkezinde olduğu diğer iller
takip etmektedir. Sondan bir önceki ciltte Mekke ve çevresi konu
edilirken, son cilt Evliya Çelebi’nin son durağı olan Kahire’ye ayrılmıştır. Bu ciltlerin arasında ise Anadolu’nun bütününü, Balkanları,
Kafkasları, Kırım’ı, İran’ı kapsayan bütün bir Osmanlı coğrafyası
ve çevresi yer almaktadır. Eserde aslında Kuzey-Batı Avrupa ülkelerine yönelik bir seyahatten de söz edilmekle beraber, burada
verilen bilgilerin sathiliğinden bunun yapılması planlanan, ama
gerçekleştirilmemiş bir seyahat olduğu kanaatine varılmıştır.
Seyahatname’deki anlatımın yapısına bakıldığında ise yine
burada da Evliya Çelebi’nin bir plan çerçevesinde hareket ettiği
görülür. Buna göre önce ele alınan bölgenin tarihçesi verilmekte,
sonra konumuna, genel görünümüne ve çeşitli yönleri ile sosyal
hayata değinilmektedir. Evliya Çelebi bütün bunları anlatırken
halkla yakın ilişki içinde olmuştur. Metnin içinde bölgedeki halkın
ağzından ya da farklı dillerden konuşmalar bulunur. Evliya Çelebi
aynı zamanda gezdiği bölgedeki olağanüstü olayları muhakkak
dile getirmekte ve bilindiği üzere sıkça abartılı üsluba başvurmaktadır. Bunların ardında Evliya Çelebi’nin eserine popüler bir nitelik
kazandırma isteğinin yattığı düşünülmektedir. Bütün bunlar göz
önünde tutulduğunda, eserin hem tarihî hem de edebi bir karakter
taşıdığı aşikârdır.
Evliya Çelebi seyahatleri ve eseriyle bize büyük bir miras bırakmıştır. Şüphesiz bu miras Evliya Çelebi’nin hem karakterinden hem
de meziyetlerinden ileri gelmektedir. Şiirden müziğe, hattatlıktan
nakkaşlığa birçok alana hâkim olan Evliya Çelebi, bu meziyetleri ile
gördüklerini değerlendirmesini bilmiş ve onları kendi süzgecinden
geçirerek bizlere aktarmıştır. Evliya Çelebi’den bize kalan tek izin
Seyahatname olmadığını da bilmek gerekir. Yazımızın başında
aktardığımız üzere, zaman zaman gittiği yerlerde taş duvarlara
“Evliya’nın ruhu için el Fatiha” yazmış, bizi varlığından bu duvarlar aracılığıyla da haberdar etmiştir. Evliya Çelebi bugün bütün
gerçekliği ile beraber aynı zamanda efsanevi bir figür olarak da
aramızda dolaşmaktadır.
81
M. KAZIM DINÇ:
REÇETESIZ SAĞLIK ÜRÜNLERININ DAHA BILINÇLI BIR
ŞEKILDE TÜKETILMESI VE SEKTÖRÜN SORUNLARINA
ÇÖZÜMLER ÜRETILMESI IÇIN ÇALIŞMALAR YAPIYORUZ
SÖYLEŞI: NEHIR ÖZTÜRK
SAĞLIK ESKI BAKANI VE 19. DÖNEM KOCAELI MILLETVEKILI
ECZ. M. KAZIM DINÇ’IN YÖNETIM KURULU BAŞKANI OLDUĞU SAĞLIK
ÜRÜNLERI DERNEĞI ÖNEMLI FAALIYETLERE IMZA ATIYOR. DINÇ,
“HALKIMIZIN SAĞLIĞINI KORUMAK HEM KURUMLARIN HEM DE
TÜM BIREYLERIN VE SIVIL TOPLUM ÖRGÜTLERININ EN ÖNDE
GELEN GÖREVLERINDEN BIRIDIR” DIYOR.
82
SIYASETTEN SIVIL TOPLUMA
Sağlık Ürünleri Derneği (SURDER) hangi ihtiyaçlar sonucunda ve
ne gibi amaçlarla kuruldu?
Derneğimiz, Türk ilaç sanayiinde faaliyet gösteren genç bir sivil
toplum örgütüdür. SURDER, reçetesiz ilaçlar, takviye edici gıdalar, self-medikasyon grubu tıbbi cihazlar, biyosidal ürünler ve
kozmetik ürünleri üreten ve/veya ithal eden, bu ürünlerin ticaretini yapan firmaları bünyesinde bulunduran ve sadece bu ürün
grupları için kurulan ülkemizin ilk sektör derneğidir. Misyonumuz,
reçetesiz sağlık ürünleri için gereken yasal ve etik düzenlemelerin
oluşturulması ve yürütülmesi konusunda topluma, sağlık sektörüne ve devletimize katkı sağlayacak faaliyetlerde bulunmaktır.
Vizyonumuz ise reçetesiz sağlık ürünlerinin bireyler tarafından
akılcı kullanılmasına imkan veren sürdürülebilir ortamı ülkemizde
oluşturmaktır.
Bu amaç ve hedefler doğrultusunda ne gibi çalışmalar yürütüyorsunuz?
Reçetesiz olarak satılan sağlık ürünlerinin, başta mevzuat olmak
üzere tüm konularını sistemli bir biçimde ele almakta, sorunlarına
çözümler aramakta ve aynı zamanda bu ürünlerin daha bilinçli
bir şekilde tüketilmesi için çalışmalar yürütmekteyiz. Ülkemizde
gelişmekte olan sağlık ürünleri sektörüne katkı sağlamak için
akademisyenler, diğer ilaç dernekleri veya benzer sivil toplum örgütleri, resmî otorite, ilgili yerli ve yabancı tüm paydaşlarla işbirliği
halindeyiz. Bir sivil toplum örgütü olarak mesleki alanlarda güç
birliği oluşturmak, üyeler arasında mesleki dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlamak üzere de çalışmalar yapmaktayız. Ülkemizdeki ilaç sanayiinin bir ihtiyacından doğan Sağlık Ürünleri Derneği,
üye sayısını hızla artırarak büyümeye ve tüzüğünde yazılı amaç
ve ilkeleri doğrultusunda hizmet üretmeye devam etmektedir.
Geçtiğimiz dönemlerde sektörün bazı önemli sorunlarını çözmüş
olmakla birlikte bizi bekleyen yeni konuların olduğunu biliyoruz.
Bunları sistemli biçimde ele almaya devam edeceğiz. SURDER
olarak Yönetim Kurulumuzun oluşturduğu programlar ve çalışma
gruplarımızın faaliyetleriyle bugün olduğu gibi yarın da sağlık
ürünlerinin sağlığı için çalışmalarımızı sürdüreceğiz.
Çalışma gruplarından söz ettiniz. Bu gruplarla ilgili bilgi verebilir
misiniz?
Sağlık Ürünleri Derneği bünyesinde üyelerimizin katılımlarıyla
oluşturulan çalışma gruplarımız aktif olarak görev yapmaktadır.
Bugüne kadar oluşturulmuş komisyonlarımız şunlardır: Takviye
Edici Gıdalar Çalışma Grubu, Tıbbi Cihaz Çalışma Grubu, Bireysel
Sağlık Bakımı Çalışma Grubu, Dermokozmetik Çalışma Grubu,
Eğitim Çalışma Grubu, Ticari İlişkiler Çalışma Grubu ve Biyosidal
Ürünler Çalışma Grubu. Her komisyonumuz düzenli olarak bir araya
gelerek önemli çalışmalar gerçekleştirmektedir.
Bir sivil toplum örgütü olarak düzenlediğiniz çeşitli toplantılar
var. Bunlara ilişkin bilgi aktarabilir misiniz?
Derneğimizin 2015 yılındaki en önemli organizasyonlarından biri
Tıbbi Cihazlar ve İnsan Sağlığında Kullanılan Biyosidal Ürünler İle
İlgili Mevzuatlar ve Gelişmeler Toplantısı oldu. Geçtiğimiz Mart
ayında yapılan toplantı, Sağlık Bakanlığı, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu ve Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’nun ortak katılımıyla
İstanbul’da gerçekleşti. SURDER bünyesindeki Tıbbi Cihaz Çalışma
Grubu ve Biyosidal Ürünler Çalışma Grubu’nun önemli katkıda
bulunduğu ve sektörden birçok firmanın takip ettiği toplantıda,
dernek olarak her zaman sektörün yanında olduğumuzu vurguladık. Aynı zamanda SURDER’in, ülkemizdeki ilaç ve sağlık ürünleri
sanayiinin karşılanmamış önemli bir ihtiyacından doğduğunu belirterek, başta Sağlık Bakanlığı ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olmak üzere tüm ilgili bakanlıklarla yakın temas ve işbirliği
içerisinde olduğumuzu, bu kurumlarla düzenli toplantılar yaparak
sektörün sorunlarına çözüm yolları aradığımızı ifade ettik.
Halkımızın sağlığını korumak hem kurumların hem de tüm bireylerin ve sivil toplum örgütlerinin en önde gelen görevlerinden
biridir. Ancak son zamanlarda iyi üretim esaslarına uygun üretim
yapmayan firmaların kurumlarımızdaki mevzuat boşluklarından
yararlanarak halkın sağlığını tehdit edecek boyutlara ulaştığına
şahit oluyoruz. Yapılacak mevzuat değişikliklerinin bu tür kötü
niyetli firmalarla mücadele etmede faydalı olacağı kanaatindeyiz. Ancak bu tür firmalarla mücadele ederken iyi niyetle çalışan
ve iyi üretim şartlarına uygun üretim yapan firmaları da mağdur
etmemek gerekiyor. Bir başka ifadeyle kurunun yanında yaşın da
yanmaması lazım.
83
“SURDER OLARAK YÖNETIM KURULUMUZUN OLUŞTURDUĞU
PROGRAMLAR VE ÇALIŞMA GRUPLARIMIZIN FAALIYETLERIYLE
BUGÜN OLDUĞU GIBI YARIN DA SAĞLIK ÜRÜNLERININ SAĞLIĞI
IÇIN ÇALIŞMALARIMIZI SÜRDÜRECEĞIZ.”
Derneğimizin bir diğer önemli organizasyonu ise 2014 yılının Aralık ayında
İstanbul’da düzenlendi. Takviye Edici Gıdalar Bakanlık-Sektör Çalıştayı, Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bürokratlarının katılımıyla gerçekleşti. Takviye edici
gıdalara yönelik mevzuatla ilgili konuların görüşüldüğü ve Takviye Edici Gıdalar
Çalışma Grubumuzun bir sunum yaptığı toplantı, sektörden büyük ilgi gördü.
2014 yılı içerisinde takviye edici gıdalarla ilgili bir toplantı daha düzenledik. Takviye
Edici Gıdaların İthalatı, Üretimi, İşlenmesi ve Piyasaya Arzına İlişkin Uygulama
Talimatı ve Yönetmeliği İle İlgili Sektörel Değerlendirme Toplantısı, Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’nden bürokratların katılımıyla gerçekleştirildi. Geçtiğimiz
Haziran ayı içinde ise Tebliğ, Yönetmelik, Talimat İle İlgili Takviye Edici Gıdalar
Sektör Toplantısı’na katılarak derneğimizin görüşlerini ifade ettik. Toplantıda da
belirttiğimiz gibi, mevzuatta gerek uygulama ile örtüşmeyen gerek normlar hiyerarşisi açısından çelişkili hükümler yer almaktadır. Bu çelişkili noktaların sırasıyla
Yönetmelik, Tebliğ ve Talimat üzerinde giderilmesi, mevzuatın birbirine tutarlı
hale getirilmesi, uygulamanın da mevzuata uygun şekilde yürütülmesi gerekmektedir. Takviye Edici Gıda Yönetmeliği’nin ve buna bağlı olarak çıkarılan tebliğin
temel amacı, sistem regülasyonu sağlamak, halk sağlığını tehdit eden ürünlerin
piyasaya girişini engellemektir. Buna rağmen ülkemizde regüle olmuş firmalar,
zorlaşan izin alma prosedürü ve limitlere getirilen kısıtlamalar sebebiyle güç kaybı
yaşamaktayken, regüle olmayan ve halk sağlığını tehdit eden ürünleri satmakta
bir beis görmeyen firmalar yapılan değişikliklerden hiçbir şekilde etkilenmedikleri
için hem sayıca artmış hem de güçlenerek piyasaya hâkim olmaya başlamışlardır.
Gelinen noktada, getirilen düzenlemeler ve değişikliklerle bu firmalar ve bitkileri
karıştırarak yetkileri olmadığı halde ilaçmış gibi satanlar ile de mücadelemiz
devam edecektir. Derneğimiz bu konudaki sorunların çözülmesine yönelik çalış-
malarını sürdürmektedir. Bir başka önemli husus
ise Avrupa Birliği (AB) mevzuatı uygulandığı
halde AB’de kullanımı serbest olan ürünlere izin
alınamamasıdır. AB’de serbestçe satılabilen 0-4
yaş arası takviye edici gıdalarla ilgili mevzuatta
yer alan kısıtlamanın kaldırılmasını talep ediyoruz.
Geçmiş dönemlerde Meclis’te görev yapmış milletvekillerinin bilgi ve tecrübelerini sivil toplum
alanında değerlendirmeleri konusundaki görüşlerinizi öğrenebilir miyiz?
Yıllarca siyasetin içinde yer almış milletvekilleri
sahip oldukları birikim ve tecrübeyle sivil toplum
kuruluşlarının faaliyetlerine çok önemli katkılarda bulunabilirler. Siyasetçiler, dernek veya vakıf
çalışmalarıyla parlamento dışında da ülkemize ve
topluma hizmet etmeyi sürdürebilirler. Ayrıca, sivil
toplum kuruluşlarındaki faaliyetlerin özellikle eski
milletvekillerinin zamanlarını en iyi şekilde değerlendirmelerine ve toplumla ilişkilerini devam ettirmelerine de imkan sağlayacağını düşünüyorum.
84
SIYASETTEN SIVIL TOPLUMA
85
MEMLEKET IÇIN ILMIN IŞIĞINDA
ABDÜLHAK
ADNAN ADIVAR
86
SIYASETÇI, YAZAR, AKADEMISYEN, HEKIM VE BILIM TARIHÇISI
GIBI BIRÇOK KIMLIĞE SAHIP ABDÜLHAK ADNAN ADIVAR, ÖMRÜ
BOYUNCA ÖĞRENMEKTEN ASLA VAZGEÇMEMIŞ, MEMLEKETE
MÜSTAKIL VE HÜR BIR VEÇHE VERMEK IÇIN ÇABALAMIŞTIR.
TÜRKIYE’NIN ILK MUHALEFET PARTISININ KURULMASI DAHIL
OLMAK ÜZERE BIRÇOK ILKE IMZA ATAN ADIVAR, DIN-BILIM ILIŞKISINI
MASAYA YATIRDIĞI ESERLERIYLE CUMHURIYET DÖNEMININ ILK BILIM
TARIHÇISI OLARAK LITERATÜRE GIRMEYI BAŞARMIŞTIR.
İREM COŞKUNSEVEN
S
oyu 16. yüzyılda Anadolu’da yetişen büyük velilerden Aziz
Mahmud Hüdayi’ye kadar uzanan Abdülhak Adnan Adıvar,
kendini ilme adayan bir ailede dünyaya gelir. Babası Ahmet Bahai
Efendi’nin görevi nedeniyle gözlerini 1881 yılında Gelibolu’da açan
Adıvar, Numune-i Terakki Mektebi’nde başladığı öğrenim hayatını
dünyanın birçok yerinde sürdürecek, son nefesine kadar öğrenmeye ve kendini geliştirmeye devam edecektir.
Tıp öğrenimine 1899 yılında İstanbul’da başlayan Abdülhak
Adnan Adıvar, 1905 yılında Tıbbiye Mektebi’ni tamamlamasının
ardından Berlin Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne gider. Burada elektrokardiyografi alanındaki çalışmalarıyla ön plana çıkan Avusturyalı
doktor Friedrich Kraus ile tanışır. Kraus’un önce öğrencisi sonra
asistanı olan Adıvar, uzmanlığını iç hastalıkları kürsüsünde yapar.
1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinin ardından yurda dönen Adıvar, tıp alanındaki
çalışmalarını burada sürdürür.
Tıbbiye Fakültesi’nde önce seririyat (poliklinik) şefi daha sonra
da müdür olarak görev yapar. 1911
yılında patlak veren Trablusgarp
Savaşı’na Hilal-ı Ahmer Cemiyeti
(Türk Kızılayı’nın o dönemdeki adı)
müfettişi olarak katılır. Savaştan
dönmesinin ardından cemiyetin
genel sekreterliğine terfi ettirilen
Adıvar, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Sıhhiye Umum Müdürü
olur. Dr. Adıvar, cepheye tabip binbaşı rütbesiyle gider. Savaşın
bitmesinin ardından da Tıp Fakültesi’ndeki görevine döner.
1917 yılında kendisi gibi yazar, siyasetçi ve akademisyen olan
Halide Edip ile yollarını birleştirir. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasının ardından Osmanlı Mebusan Meclisi’nde İstanbul mebusu
olur, fakat başkentin işgali üzerine eşiyle birlikte Millî Mücadele’ye
fiilen destek vermek amacıyla Anadolu’ya geçer.
TBMM’nin açılışına bizzat tanıklık eden Adıvar, I. Büyük Millet
Meclisi hükümetinde Sıhhiye ve İçtimai Muavenet Vekili olur.
Meclis’in ikinci reisi seçilmesinin ardından bakanlıktan ayrılır.
Türk milletinin zaferiyle sonuçlanan Kurtuluş Savaşı’nın ardından
Hariciye Vekaleti Murahhası olur.
Hayatı boyunca birçok ilke imza atan Adıvar, savaş yıllarında Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kurulmasına önayak olur. Türkiye’nin
ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın
kurucuları arasında yer alır. Partinin kapatılmasının ardından
bir dönem bağımsız milletvekili
olarak siyaset hayatına devam
eder. 1926 yılında mebusluktan
ayrılır ve hem hastalanan eşi Halide Edip’in tedavisi hem de Tür-
87
ADIVAR’IN 14 ILA 18. YÜZYILLAR ARASINDAKI DÖNEMI KAPSAYAN
ILK ESERI, TÜRK ALIMLERIN MATEMATIK, ASTRONOMI, KIMYA, TIP
GIBI FARKLI DISIPLINLERDE YAPTIĞI ÇALIŞMALARI KRONOLOJIK
BIR SIRAYLA, DIN-ILIM ILIŞKISI ÇERÇEVESINDE ELE ALIR.
kiye’deki siyaset ortamının onu zorlamasıyla Viyana’ya gider. Viyana’dan Karlsbad’a
geçen ve bu sırada Türkiye’de on yıl kürek cezasına çarptırılan Adıvar, 1939 yılına
kadar ülkeye dönmeyecek, kendi deyişiyle bu yılları Avrupa’da sürgünde geçirecektir.
Avrupa’da ilim ve dinin peşinde
Abdülhak Adnan Adıvar, Avrupa’ya gittiği ilk dönemlerde içine kapanır. Aktif olarak
siyasetin içinde yer almasının ve memleketin kurtulması için çalışmasının ardından
Avrupa’da adeta bir sürgün hayatı yaşaması, Adıvar’ın ağrına gider. Halide Edip
Adıvar, eşinin Karlsbad’daki günlerini şöyle anlatır: “Gözleri bazen Karlsbad’ın renkli
ve parlak göklerine dalmış görünür, fakat bu mağmum gözler ne gökleri, ne vadiyi,
ne de etrafındakileri görür. İçleri donuk, karanlık, arkalarındaki memleketi sadece
kurtarmak değil, ona yeni ve garba bakan, müstakil ve hür bir veçhe vermek için
sarf edilen hizmet senelerinin hayallerine dalmıştır. Bu hayallerin acı anıları, zaman
zaman bu muzlim gözlerde birer şimşek gibi çakar, söner...”
Karlsbad’ın ardından İngiltere’ye geçen Adıvar, 1926-1928 yılları arasında
Londra’da ikamet eder. Buradaki iki yıllık zamanını dolu dolu değerlendirir, bazı
yabancı öğrencilere Türkçe dil ve edebiyat dersleri verir. British Museum kütüphanesinde ileride yayımlayacağı eserlerine temel teşkil edecek din-bilim ilişkisi
konusunda araştırmalar yapar. Dünyanın en gelişmiş ansiklopedilerinden biri
kabul edilen Encyclopedia Britannica’nın “Türkiye” başlığında yer alan “Osmanlı
ve Cumhuriyet Dönemi Türk Tarihi” bölümüne katkıda bulunur. Amerikalı fizik
profesörü Robert A. Millikan’ın konferanslarından derlenen Evolution in Science
88
and Religion başlıklı eserini İlim ve Dinde Tekâmül
olarak dilimize kazandırır. Londra’daki etkinlikleri
akademik düzeyle sınırlı kalmayan Adıvar, İngiliz
sağlık sistemini yakından tanımak üzere başta St
Thomas olmak üzere birçok hastaneyi düzenli olarak ziyaret eder. İstanbul ve Berlin’de edindiği tıbbi
bilgilerini Londra’daki gözlemleriyle harmanlar.
Londra’dan sonra 1929 yılında Paris’e yerleşen
Adnan Adıvar, burada Ecole des Langues Orientales Vivantes’ta (Yaşayan Doğu Dilleri Okulu)
Türk Edebiyatı dersleri vermeye başlar. Yaşamı
boyunca kendisini güdüleyen araştırma merakı,
Paris’te daha da kamçılanır ve kendini bilim tarihi
araştırmalarına verir. Paris’in önde gelen bilim insanlarıyla iletişim kurar, konferans ve seminerlere
katılır, kütüphanelerde bireysel araştırmalarını
sürdürür. Felsefeye de ilgi duyan Adıvar, 1935
yılında Bertrand Russell’ın The Problems of Philosophy eserini Felsefe Meseleleri başlığıyla Türkçeye
çevirir. Yaptığı araştırmalar 1939 yılında yayımladığı ilk eseri La Science Chez Les Turcs Ottomans
(Osmanlı Türklerinde İlim) ile taçlanır.
Adnan Adıvar’ın ilk eseri, Türk bilim tarihinin
ilk örneklerinden olma özelliği taşır. 14 ila 18. yüzyıllar arasındaki dönemi kapsayan bu eser, Türk
alimlerin matematik, astronomi, kimya, tıp gibi
farklı disiplinlerde yaptığı çalışmaları kronolojik bir
sırayla, din-ilim ilişkisi çerçevesinde ele alır. Adnan
Adıvar, dört bölümden meydana gelen eserini
Avrupa’dan örnekler, karşılaştırmalar ve önemli
bilim insanlarından yaptığı alıntılarla destekler.
1939 yılında Türkiye’ye dönen Abdülhak Adnan
Adıvar, İslam Ansiklopedisi adlı eserin Türkçeye
çevrilmesi için oluşturulan yazı heyetinin başına
geçer. 1943 yılında ise Paris’te Fransızca yayımladığı ilk eserinin gözden geçirilmiş ve düzenlenmiş
baskısını Türkçe olarak Osmanlı Türklerinde İlim
DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ BIREYLER VE SANATIN GELIŞMESI IÇIN
BIR ZORUNLULUK OLARAK DEĞERLENDIREN ABDÜLHAK ADNAN
ADIVAR, MECLIS’TE KIMSESIZ ÇOCUKLARIN DEVLETIN KORUMASI
ALTINA ALINMASI, VEREMLE SAVAŞ GIBI KONULARA DA EĞILIR.
başlığıyla yayımlar. Kitabın ilk tanıtım yazısının altında Fuat
Köprülü’nün imzası vardır ve Adıvar’ın çalışması övgüyle karşılanır.
Bilgi Cumhuriyeti Haberleri, Dur Düşün, Hakikat Peşinde Emeklemeler gibi eleştiri-makale türünde de eserler veren Adıvar, 1944
yılında yayımladığı ve en önemli eserlerinden biri kabul edilen Tarih
Boyunca İlim ve Din isimli kitabında şöyle der: “Düşünen beşeriyeti
çok eski zamanlardan beri meşgul eden ilim ve din arasındaki münasebetler meselesi, hiçbir vakit ne tamamen hallolunmuş, ne de
tamamen unutulmuştur. Meşhur filozof A. N. Whitehead’e göre,
‘Tarihin gelecekteki seyrinin, bugünkü neslin ilim ve din arasındaki
münasebetler hakkında vereceği karara bağlı olduğunu iddia etmek bir mübalağa sayılmaz’.”
Memlekete dönüşle birlikte yeniden siyaset
Adıvar, 1946 yılındaki 8. Dönem seçimlerine İstanbul’dan bağımsız
aday olmasıyla birlikte kendini yine siyasetin içinde bulur. Meclis’te
kimsesiz çocukların devletin koruması altına alınması, veremle
savaş ve sağlık meseleleri gibi konulara eğilen Adıvar, düşünce
özgürlüğünü bireyler ve sanatın gelişmesi için bir zorunluluk
olarak değerlendirir. Konuya ilişkin Meclis’te yaptığı bir konuşma,
tutanaklara şöyle geçmiştir: “22 sene içinde memlekette maddi,
manevi, fikrî, iktisadî birçok değişmeler ve değiştirmeler olmuştur.
Bunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Ancak yerinde bulduğumuz bir
nokta, bir tek nokta vardır ki, orada nasılsa bir duraklama ile dikildik kaldık. Bu noktanın işaret tahtası üzerinde eminim ki, hepimiz
birden bugün ‘demokrasi’ kelimesini okuyoruz. Geri gittik demeyeceğim. Fakat bu noktadan, bir adım bile senelerce ilerleyemedik.
(...) Bundan dolayıdır ki, işte bu prensibin en büyük unsurlarından
biri, belki birincisi olan söz ve yazı hürriyetlerine temas eden bu
matbuat kanunu hakkında ben de kaldığımız yerden söze başlıyorum demek salâhiyetini kendimde görüyorum. (...) Bir demokraside
hür ve müstakil gazetelerin istedikleri noktainazarları açıkça ifade
etmekte serbest olmaları en hayati bir prensiptir. Fikirlerin serbest
ifadesine mâni olmak isteyenler varsa, ben onlardan asla değilim.
Demokratik bir memleket için matbuatı susturmaktan daha tehlikeli, seçme hakkını haiz her vatandaşı gazetesini açıp objektif bir
fikir edinmekten men etmek velhasıl matbuat hürriyetini tahdit
etmekten daha zararlı bir hareket tasavvur edemiyorum.”
1 Temmuz 1955 tarihinde vefat eden Abdülhak Adnan Adıvar,
hayatı boyunca bilginin peşine düşmüş, memleket meseleleri için
kafa yormuş, üretmekten vazgeçmemiş ve bilim tarihi alanında
kendisinden sonra gelenlere örnek oluşturmuştur. Okumak ve
okuduğunu düşünmenin nice acı günü kendisine tatlı kıldığını ifade
eden Adıvar, siyasi yaşamında olduğu kadar bilim tarihi alanında
yaptığı öncü çalışmalar sayesinde adını tarihe yazdırmayı başarmıştır.
89
9 Temmuz 1961
1960 askerî darbesinin ardından
hazırlanan ve kendisinden önceki
1924 Anayasası’nı yürürlükten kaldıran 1961 Anayasası halk oylamasıyla kabul edildi.
20 Temmuz 1974 -
1 Temmuz 1926 -
Türkiye, Kıbrıslı Türklerin can
güvenliğini sağlamak amacıyla 20 Temmuz 1974 tarihinde
Kıbrıs Barış Harekatı’nı başlattı.
20 Temmuz günü Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’nde Barış
ve Özgürlük Bayramı olarak
kutlanıyor.
Kabotaj Kanunu kabul edildi.
Türk deniz ve kıyılarındaki yolcu
ve yük taşıma esaslarını belirleyen kanunla yabancılara tanınan
imtiyazlar kaldırıldı.
TEMMUZ
AĞUSTOS
1
3
7
9
20 Temmuz 1969 -
3 Temmuz 1971 -
Neil Armstrong ve Buzz Aldrin, Apollo
11 ile yapılan insanlı ilk uzay uçuşuyla
Ay’a ayak bastı. Armstrong’un Ay’ın
yüzeyini adımladığı ilk anlarda söylediği
“Benim için küçük, insanlık için büyük
bir adım” sözleri hafızalara kazındı.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa Kültür Bakanlığı
kuruldu. İlk Kültür Bakanlığı
görevini Talât Sait Halman
üstlendi.
7 Temmuz 1964
Metin Erksan tarafından Necati
Cumalı’nın aynı adlı hikayesinden sinemaya uyarlanan “Susuz
Yaz”, 14. Berlin Uluslararası Film
Festivali’nin büyük ödülü Altın
Ayı’yı alarak Türk Sineması’na ilk
uluslararası ödülünü kazandırdı.
90
20
30 Ağustos 1922 26 Ağustos günü başlayan
Büyük Taarruz’dan başarıyla çıkılmasıyla Kurtuluş
Savaşı’nın en önemli zaferlerinden biri kazanıldı.
24 Temmuz 1923 Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı
sonrası başarısını ve bağımsızlığını tescilleyen; sınırlar, azınlıklar
ve kapitülasyonlar gibi birçok
önemli konu hakkında Türkiye
lehine maddeler içeren Lozan
Barış Antlaşması, İsviçre’nin
Lozan kentinde imzalandı.
24
2
6 Ağustos 1945
Amerika, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşılırken
Japonya’nın Hiroşima kentine atom bombası attı. Dünyanın ilk nükleer saldırısını, Nagazaki’ye üç gün sonra
yapılan ikinci bir nükleer saldırı izledi.
6
17
26
30
26 Ağustos 1071 Selçuklu Devleti’nin Bizans
İmparatorluğu’nu yenilgiye
uğrattığı ve tarihe “Türkler’e
Anadolu’nun kapılarını açan
savaş” olarak geçen Malazgirt
Meydan Savaşı yapıldı.
2 Ağustos 1990 Irak’ın yedi ay sürecek Kuveyt işgali
başladı. İşgal, Körfez Savaşı’nı tetikleyen en önemli sebepler arasında
kabul ediliyor.
17 Ağustos 1999 Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin
en büyük doğal afetlerinden
birini yaşadı. Merkez üssü
Gölcük olan ve geniş bir alanda
hissedilen 7,4 büyüklüğündeki
deprem sonucunda hayatını
kaybedenlerin sayısının 18 binin
üzerinde olduğu düşünülüyor.
91
7 TEMMUZ 1964
SINEMAMIZIN ILK
ULUSLARARASI
ÖVÜNCÜ
SUSUZ YAZ
ÇAĞLA TAŞKIN
K
onu Türk Sineması olduğunda son yıllarda büyük atak yaptığından, sayısı her geçen gün artan dünya çapında filmlere imza
attığından bahsediyoruz sık sık. Sinemamızın bu övünç kaynağı
durumunu anlatırken de bazen geçmişini biraz gölgede bırakıyor,
belki de üzerinden geçen yıllar yüzünden önemli başarıları unutuyoruz. 2014 yılında 100. yaşını kutlayan Türk Sineması’nın günümüzdeki başarısı ve parlak geleceğinin temellerine baktığımızda
karşımıza çıkan önemli eserlerden biri “Susuz Yaz”.
Sinemamıza birbirinden kıymetli eserler kazandırmış Metin
Erksan’ın usta yazar Necati Cumalı’nın aynı adlı öyküsünden 1963
yılında sinemaya uyarladığı “Susuz Yaz”, izleyiciye çok yönlü bir
mülkiyet hikayesi sunar. İnsanoğlunun tartışmaktan belki de hiç
bıkmayacağı mülkiyet meselesi hikaye ve filmde iki temel unsur
üzerinden ele alınır: Toprak ve kadın. Toprak, meselenin daha
ziyade toplumsal taraflarını ortaya koyarken kadın ise konunun
kişisel, tamamen bireye özgü kısımlarını gösterir izleyiciye. Metin Erksan’ın, yazarının hakimlik yaptığı yıllarda karşılaştığı bir
davadan esinlenerek kaleme aldığı Susuz Yaz’ın işlediği konuyu
çarpıcı bir sinematografiyle aktarmadaki başarısı, onu Türk Sineması için apayrı bir yere koyar. Film, 1964 senesinde 14’üncü kez
düzenlenen ve -o zaman olduğu gibi bugün de- dünyanın en prestijli sanat etkinlikleri arasında yer alan Berlin Film Festivali’nden
Altın Ayı ödülüyle döner. Böylece, Türk Sineması ilk uluslararası
ödülüne kavuşur.
92
“Susuz Yaz”da hikaye, hayatını toprağı işleyerek kazanan
bir çiftçi olan Osman’ın (Erol Taş) kendi arazisinden çıkan suyu
diğerleriyle paylaşmamaya diretmesiyle başlar. Osman’ın hırsı
ve açgözlülüğü onu köydekilerle karşı karşıya getirir. Erol Taş’ın
kendisiyle özdeşleşen “kötü adam” karakterinin ilk performanslarından birini Osman’la izleriz. Osman’ın fenalıklarını biraz olsun
bastırmaya, kontrol altına almaya çalışan Hasan (Ulvi Doğan) ise
bu çabalarını uzun süre devam ettiremeyecek, hatta bir noktada
ağabeyinin işlediği bir suçu üstlenmek durumunda kalarak hapishaneye girmesiyle hikayeden neredeyse tamamen çıkacaktır.
“Susuz Yaz”ın Bahar Gelin’ine ise on beş yaşındaki Hülya Koçyiğit
hayat verir. Bahar, Koçyiğit’in ilk oyunculuk deneyimidir.
Kendisini herhangi bir ideolojiyle etiketlemekten kaçındığını
sık sık dile getiren yönetmen Metin Erksan, bu tavrın muhtemel
kaynağı olan çok yönlü arkaplanını “Susuz Yaz”a oldukça başarılı
bir şekilde yansıtır. Sosyolojik ve psikolojik meseleleri semboller
üzerinden etkili bir şekilde anlatır; birkaç saniyelik sahnelerde
Necati Cumalı’nın kaleme aldıklarını başarıyla aktarır.
Mutlu sonla biten zorlu festival yolu
“Susuz Yaz”ın büyük ödülle döndüğü Berlin Film Festivali’ne gidiş
öyküsü oldukça ilginçtir. Festivallerden hoşlanmadığını sık sık dile
getiren ve muhtemelen filmin Türkiye’deki sansür serüveninden
yılmış olan Metin Erksan, “Susuz Yaz”ı herhangi bir festivale
TÜRK SINEMASI’NIN BAŞYAPITLARI ARASINDAKI
“SUSUZ YAZ”, BU ÖZELLIĞINI SAĞLAM HIKAYESINDEN,
ETKILEYICI SINEMATOGRAFISINDEN VE BAŞARILI
OYUNCULUKLARINDAN ALIYOR. 1964 YILINDA 14. BERLIN
ULUSLARARASI FILM FESTIVALI’NDEN “ALTIN AYI” ÖDÜLÜYLE
DÖNEN “SUSUZ YAZ”, SINEMAMIZA ILK ULUSLARARASI
BAŞARIYI KAZANDIRAN FILM OLMA NITELIĞI TAŞIYOR.
göndermek için çaba göstermez. Filmi Berlin’e götüren ve burada
karşılaşılan çeşitli badirelerin atlatılması için uğraşan Ulvi Doğan
olur. Yönetmenin “siyasi duruşu” Almanya’da da Türkiye’de olduğu
kadar sorun yaratır; Ulvi Doğan ve festival yetkilileri, çareyi yönetmenin adını “İsmail Metin” olarak değiştirmekte bulur. “Susuz
Yaz” çok da kolay olmayan bir yolla dahil olduğu 14. Berlin Film
Festivali’nde yirmiden fazla filmi geride bırakarak kültür ve sanat
tarihimizin en önemli başarılarından birine imza atar.
Türk Sineması’nın adının uluslararası platformda ilk defa bu
kadar güçlü şekilde duyulmasını sağlayan “Susuz Yaz”ın yalnızca
ülkemiz sineması için değil, dünya sineması için de son derece özel
bir yerde durduğunun en önemli göstergelerinden biri, ünlü yönetmen Martin Scorsese’nin, filmi “World Cinema Project” (Dünya
Sineması Projesi) isimli çalışmasına dahil etmesidir. Birçok uluslararası ödül kazanmış Amerikalı yönetmenin dünya sinemasının
önemli filmlerini yeniden gözden geçirme ve özellikle eski olanları
restore edilmiş halleriyle gelecek kuşaklara aktarma amacıyla
yürüttüğü proje kapsamındaki filmler arasında “Susuz Yaz” da yer
alıyor. Negatiflerinin bir kısmı Ulvi Doğan’ın kişisel arşivinde, bir
kısmı da Alman Devlet Arşivi’nde muhafaza edilen “Susuz Yaz”,
2008 yılında 61. Cannes Film Festivali’ne konuk olmuş ve restore
edilmiş haliyle festivalin “Klasikler” bölümünde gösterilmişti.
Necati Cumalı’nın güçlü anlatımını etkili bir görsellikle birleştiren, Türk Sineması’na Hülya Koçyiğit ve Erol Taş gibi iki önemli
isim kazandıran “Susuz Yaz”, bir “kült film” olma niteliğini muhafaza ediyor.
93
“DEVEKUŞU”NUN SIRTINDA BİR YOLCULUK
ZEKI ALASYA
94
OYUNCULUK KARIYERINDE DEVEKUŞU KABARE TIYATROSU’NUN
AYRI BIR YERI BULUNAN ZEKI ALASYA, HENÜZ 16 YAŞINDAYKEN
ADIM ATTIĞI SAHNEDE VE BEYAZPERDEDE BAŞARISINI
KANITLAMIŞ, HALKIN GÖNLÜNDE TAHT KURMUŞTUR.
ÖZELLIKLE SON YILLARDA TELEVIZYONDA DA BÜYÜK BIR ILGI
VE SEVGIYLE TAKIP EDILEN SANATÇI, HER ZAMAN GÜLEN
VE GÜLDÜREN YÜZÜYLE HATIRLANACAKTIR.
ENVER UYGUN
T
iyatro, insanın bilinen en eski uğraşlarından biri. Antik Yunancada “seyir yeri” anlamına gelen “theatron” sözcüğü ile ifade
edilen etkinlik, bağbozumu törenlerindeki gösterilerle doğmuş.
Başlangıçta halkın bütün yıl boyunca binbir emekle yetiştirilen
üzümlerin hasat zamanında bir araya gelip ortak bir coşkuyu yaşadığı festivallerde çeşitli dinî ritüellerin tekrarlanması şeklinde
ortaya çıkan tiyatronun bugün anladığımız anlamda biçimlenmesinin yine Antik Yunan’da olduğu kabul edilir. Başka coğrafyalarda
buna benzer etkinliklerin olduğu, kimi farklılıklarla çeşitli toplumların söze ve harekete dayalı bir
gösteri geliştirdikleri de biliniyor.
Aradan geçen iki bin beş yüz yıl
boyunca tiyatro anlayışlarında
çok şey değişti. Dönemlerin getirdikleriyle yeni nitelikler eklendi
tiyatroya, kimi ögeler eskidikleri
için gözden düştü. Dekor, kostüm, ışık, müzik, dans anlayışları
farklılaştı. Özellikle 20. yüzyılda
tiyatronun birbirinden çok ayrı
tanımları yapıldı. Sahneyi ve
metni ortadan kaldıran görüşler
bile ortaya koyuldu. Ama iki
unsur hiç değişmedi: Oyuncu ve
seyirci. Tiyatroyu var eden, onu
bugüne taşıyan hep bu ikili oldu.
Oyuncu, seyirciye kişinin kendisini gösterdiği için hep bıçak
sırtı bir konumda oldu. Seyirci,
insanın kıskançlık, yalancılık gibi kötü yanlarını açıkça ortaya
koyunca oyuncuya kızdı, dürüstlük, kahramanlık gibi erdemleri
gösterince kendini ona yakın hissetti. Ama hem bir ayna işlevi
gördüğü hem de üstün bir sanat erbabı olduğu için oyuncuya derin
bir saygı duyuldu. Türkiye’de tiyatro veya aktör denince akla gelen
ilk isimlerden biri olan Zeki Alasya da yaşamı boyunca seyircide bu
saygıyı uyandıran, nesiller boyu ilgiyle takip edilen bir oyuncuydu.
Sanatçı 1943 yılında, Kıbrıs kökenli olmaları nedeniyle Soyadı
Kanunu çıktığında kendilerine adanın eski adlarından “Alasya”yı
seçen bir ailede dünyaya gelir. Robert Kolej’deki eğitimi
sırasında tiyatroyla tanışır. O
meşhur ifadeyle sahne tozunu yuttuktan sonra artık geri
dönüş yoktur. Tiyatro aşkıyla
geleceğini bu yönde inşa etmeye daha o yıllarda karar verir.
Dönemin önemli sivil toplum
kuruluşlarından Millî Türk Talebe Birliği’nde amatör olarak
sahneye çıktığında henüz 16
yaşındadır.
Zeki Alasya’nın profesyonel
kariyeri Anrena Tiyatrosu’nda
başlar. Ardından bir süre Genar
Tiyatrosu’nda görev alır. Daha
sonra birçok oyuncu için bir
konservatuvar vazifesi görmüş
Ulvi Uraz Tiyatrosu’nun kadro-
95
DEVEKUŞU KABARE, PERDELERINI HALDUN TANER’IN YAZDIĞI
“VATAN KURTARAN ŞABAN” OYUNUYLA AÇAR. DAHA
ILK GÜNÜNDE TÜRKIYE’NIN YENI TANIŞTIĞI BIR TIYATRO
ANLAYIŞININ TEMSILCISI OLACAĞININ SINYALLERINI VERIR.
suna katılır. Yenilikçi üslubu, yerli ögeleri batı tiyatrosu biçimleri
içinde başarıyla kullanması, bayağılığa düşmeden, zekaya ve
eleştiriye dayanan bir komedi anlayışını benimsemesiyle Türk
Tiyatrosu’nda önemli yer tutan Ulvi Uraz, Zeki Alasya’nın sanat
anlayışının gelişmesinde de büyük etkiye sahiptir. Alasya’nın bir
diğer ustası da 1967 yılında Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan’la
birlikte Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nu kuracakları, edebiyatımızın
ve tiyatromuzun büyük ismi Haldun Taner olacaktır.
96
Ayrılmaz ikili: Zeki-Metin
Devekuşu Kabare, perdelerini Haldun Taner’in yazdığı “Vatan Kurtaran Şaban” oyunuyla açar. Daha ilk oyunuyla Türkiye’nin yeni tanıştığı bir tiyatro anlayışının temsilcisi olacağının sinyallerini verir.
Avrupa’nın kültür hayatında bomba etkisi yaratmış epik tiyatroya
yaslanırken Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun, uzun yıllardır unutulan
veya nostaljik unsurlara dönüşen komedi anlayışını da benimser.
Ortaoyunu ve Karagöz’ün iki zıt kutbu oluşturan karakterlerinin
çatışmasına dayanan, seyircinin dikkatinin dağılmasına izin vermeyecek kadar hızlı geçişlerle birbirine bağlanan, güldürürken
uyaran bu tiyatro, izleyicinin ilgisini çekecek ve Devekuşu Kabare
dünyada eşine az rastlanır bir başarı yakalayacaktır.
Haldun Taner ve Ahmet Gülhan’ın 1978’de Devekuşu Kabare’den
ayrılmasıyla topluluk Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın öncülüğünde yoluna devam eder. Sinema perdesinde de geniş kitlelere
ulaşmış ikili artık birbirinin ayrılmaz parçası olmuştur. İzleyicilerin
onları tek parça halinde “Zeki-Metin” adıyla zihinlerine kazıması,
aktörlerden hangisinin Zeki hangisinin Metin olduğunu karıştır-
ZEKI ALASYA YILLAR YILI HALKIN ÇOK SEVDIĞI VE ALKIŞLA
ÖDÜLLENDIRDIĞI BIR SANATÇI OLUR. ALASYA’NIN USTA
OYUNCULUĞU DEVLET KATINDA DA TAKDIRLE KARŞILANIR VE
1998 YILINDA DEVLET SANATÇISI UNVANINA LAYIK GÖRÜLÜR.
ması, Devekuşu Kabare’nin 1980’li yıllarındaki oyunlarına konu
edilecek kadar sık karşılaşılan bir durum haline gelir. O yıllar,
ikilinin oyunlarını kapalı gişe sergiledikleri, esprilerinin dilden dile
yayıldığı yıllardır aynı zamanda.
Televizyonun nispeten yaygınlaştığı bir dönemde tiyatronun
artık eski popülaritesini koruyamayacağı görüşü sıklıkla dile
getirilir. Ne var ki fotoğrafın resmi ortadan kaldıramaması gibi
televizyon da tiyatroyu seyircisiz bırakacak güce ulaşamaz.
Aksine, Devekuşu Kabare o dönemde bu iddialara cevap verircesine hıncahınç dolu salonlarda oynar oyunlarını. İstanbul’un
geçirdiği kültür değişimini ele alan “Beyoğlu Beyoğlu”, hayatın
çeşitli alanlarındaki tuhaf uygulamalara dikkat çeken “Yasaklar”,
tarih boyunca kadın-erkek ilişkilerini konu edinen “Aşkolsun” gibi
oyunlar büyük ilgi görür. Gösterilerin kayıtları video kasetler ve
ses bantları olarak da piyasaya sürülür. 1990’lara gelindiğinde
neredeyse bütün Türkiye’nin ezbere bildiği oyunlardır artık bunlar.
Devekuşu Kabare’nin büyük başarısı toplumsal ve siyasi olayları propaganda diline dönüştürmeden insanlara aktarmasında
yatar. Tiyatronun muhalif bir tarafı vardır, ancak bu muhalefet
kuru bir itiraz değildir. Toplumu da siyasetçiyi de uyaran, doğru
yolu sanat aracılığıyla gösteren bir tavırdır. Zeki Alasya bu alandaki görüşlerini bir röportajında şöyle dile getirir: “İnanıyorduk ki
güldürürken uyarmak kadar sağlam bir yol yok. Tepeden inmeci,
didaktik, öğretici bir tavırla bir şeyler anlatmaya kalkarsak bu
millete, dinlemezler bizi. Ama güldürerek uyarırsanız, güldürerek
birtakım mesajlar verirseniz daha çabuk algılarlar, kendi içlerinde
ezilmezler, bir şeyi paylaşıyormuş duygusu yaratırsınız onlarda.
O zaman daha rahat yakalarlar.” Zeki Alasya millete tepeden
bakmayan bu komedi anlayışının karşılığını yıllar yılı halkın çok
sevdiği bir sanatçı olarak alır. Alasya’nın çabası devlet katında
da karşılığını bulur ve 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanına
layık görülür.
Beyazperdede bir sevimli adam
Zeki Alasya, Devekuşu Kabare’de oyuncu ve yönetmen olarak sergilediği başarılı performansı sinemada da gösterir. 1970’li yılların
başında küçük rollerle adım attığı beyazperdede, “Köyden İndim
Şehre”, “Salak Milyoner”, “Mavi Boncuk” gibi kadrosunda Kemal
Sunal, Tarık Akan ve Halit Akçatepe’nin de yer aldığı filmlerle dikkat çeker. Daha sonra 1975-1985 yılları arasında başrolünü Metin
Akpınar’la paylaştığı, izleyicinin “Zeki-Metin filmi” adını verdiği
10’dan fazla filmde rol alır.
Televizyon dizileri de Zeki Alasya’nın kariyerinde geniş yer
tutar. Televizyon izleyicisinin TRT’nin tek kanallı döneminde
skeçlerle, “Haydi çocuklar aşıya” gibi tanıtıcı filmlerle aşina olduğu
Alasya birçok özel kanalda yayımlanan dizilerle izleyici karşına
çıkar. 1990’ların sonlarına kadar bu dizilerde de Metin Akpınar’la
birliktedir. 2000’lerle beraber televizyon serüvenine tek başına
devam eden Alasya ömrünün sonuna kadar beyazcamdan selamlar seyirciyi.
Zeki Alasya, ustası Haldun Taner’in 100. doğum gününün
kutlandığı 2015 yılının 8 Mayıs günü hayata veda eder. Ardında
bıraktıkları, Türkiye’ye kazandırdıkları kuşaklar boyu saygı ve
minnetle anılacaktır.
97
HOCA NASREDDIN
DILDEN DILE ANLATILAN EŞSIZ FIKRALARIYLA GEÇMIŞTEN GÜNÜMÜZE
ULAŞAN BILGE ŞAHSIYET NASREDDIN HOCA, HIÇ ŞÜPHESIZ GELECEK
NESILLERI DE GÜLDÜRMEYE VE DÜŞÜNDÜRMEYE DEVAM EDECEKTIR.
ERBAY KÜCET
98
İ
nsani çelişkilerden beslenen mizah, aklın sanatıdır. Mizah dendiğinde ilk önce fıkralar, fıkra dendiğinde ise Nasreddin Hoca
hatırlanır. Gencimizden yaşlımıza, köylümüzden kentlimize hemen hepimiz sohbet sırasında “Nasreddin Hoca bir gün…” diye
anlatmaya başlarız.
Nasreddin Hoca’yı tarif etmemiz istense gözümüzün önüne
hemen tıknaz, dolgun kırmızı yanaklı, güleç, gözleri ışıl ışıl, gür
beyaz sakallı bir ihtiyar; başında büyükçe bir kavuğu, sırtında
cüppesiyle babacan bir tip geliverir.
Halk zekamızın zirvesi olan Nasreddin Hoca her yerde, her
olayda, her çarpıklıkta, her haksızlıkta, her güzellikte vardır.
Onun olmadığı zaman yok gibidir. O salt yaşadığı dönemi değil,
günümüzü de etkilemiştir. Nasreddin Hoca, zekası ve fıkralarıyla
dünyaca tanınan bir halk filozofudur; ince esprileri sadece bir
milletin değil, bütün insanlığın ortak değeridir.
Sohbetlerimizin vazgeçilmez espri kaynağı Nasreddin Hoca’nın
hayatı hakkındaki bilgilerimiz, ona yakışacak ölçüde sağlam
olmamakla beraber tamamen vesikasız da değildir. Nasreddin
Hoca, Sivrihisar’ın Hortu köyünde doğdu, Akşehir’de öldü. Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi ise aynı köyden
Sıdıka Hatun’dur. Önce Sivrihisar’da medrese öğrenimi gördü,
babasının ölümü üzerine Hortu’ya dönerek köy imamı oldu.
1237’de Akşehir’e yerleşip Seyyid Mahmud Hayranî ve Seyyid Hacı
İbrahim’in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde
bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce
adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır.
Onun hayatıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine yönelik aşırı sevgisi
nedeniyle rivayetlerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Ancak şuna inanıyorum ki, hepimizin geçmişte olduğu
gibi bugün de Nasreddin Hoca’dan öğrenecekleri bulunmaktadır.
Tüm dünyada tanınan bilge şahsiyet
Bazen kocaman bir gülümsemeyle bazen de minicik bir tebessümle karşımıza çıkar Nasreddin Hocamız. Ancak her zaman yanı
başımızda ve içimizdedir. Adı söylendiğinde eşeğine ters binmiş,
daima güleç hali gelir aklımıza. Bir de Ay’ı kuyudan kurtarmaya
çalışması, çocuklarla neşeli sohbetleri, göle maya çalması, kendisiyle birlikte merdivenlerden yuvarlanan cübbesi...
Hoca’nın, cemiyet içindeki hallerinden tabiatla ilişkisine kadar
insanın çeşitli yönlerini zeki ve etkili söyleyişlerle karikatürize
eden nükteleri eşsiz olduğundan bu bilge şahsiyet başka milletler
tarafından da tanınmış ve sevilmiştir.
Halka zulüm edenler karşılarında Nasreddin Hoca’yı bulurlar.
Hoca halkın hakkını zeka silahıyla korur. Zalimler, dalkavuklar,
riyakarlar, hak yiyenler, onun zekası karşısında fena ve gülünç
hallere düşerler. Bindikleri dalı kesenler, kendilerinden başka hiç
kimseyi düşünmeyenler, karşısındaki insanın sahip olduğu meziyetlere değil, kılık kıyafetine kıymet verenler Nasreddin Hoca’nın
kıvrak zekasının ürünü söz ve eylemlerden kurtulamamışlardır.
Tıpkı “Ye Kürküm Ye” fıkrasında olduğu gibi.
İyi bir gözlemci olan Hoca, yaratılış itibarıyla çok zekidir, fakat
kurnaz değildir. Tatlı dilli ve güler yüzlü, aynı zamanda son derece
gerçekçi bir eğitimcidir. Lüzumsuz övülme ve yüceltilme karşısında daima uyanık ve hazırcevaptır. Asla yıkıcı ve can sıkıcı değildir.
Dar geçimli, ama cimri olmayan Nasreddin Hocamız kimseyi
kıskanmaz, hayata ve problemlere hep iyimser açıdan bakar.
Kendilerini herkesten üstün tutup halk ve geniş kitleler üzerinde
oyun oynamak isteyen despotlara karşı gelmiş, sosyal adalet
için savaşmış bir kişidir. Fıkralarında sarhoş, yalancı, hırsız, dolandırıcı ve hokkabaz olarak görülmez. Başkalarıyla iyi geçinen
bir karaktere sahiptir. O, çocukla çocuk olmasını bilir ve insanların
ferdi farklılıklarını daima göz önünde tutar. Kısacası doğru yolu
gösteren bir kılavuz gibi insanların hayrını istemektedir.
99
NASREDDIN HOCA, HALKIMIZIN MIZAH DUYGUSU VE HOŞGÖRÜSÜNÜ
YANSITAN “FIKRA” TÜRÜNÜN ÖNCÜSÜDÜR. KIŞILERI, OLAYLARI VE
BAZEN KURUMLARI INCE BIR ZEKANIN ÜRÜNÜ OLAN SÖZLERLE
ELEŞTIRIR, IĞNELER, FAKAT HIÇ KIMSEYLE KAVGA ETMEZ.
Nasreddin Hoca’nın içi sevgiyle dolu olduğundan sadece insanlara değil, doğaya, hayvanlara, hatta eşyalara bile sevgiyle yaklaşır. Kişileri, olayları ve bazen kurumları tatlı bir mizahla eleştirir,
iğneler, fakat kavga etmez. Hocamız halk dilinde duygu, tefekkür,
mizah ve hoşgörümüzü yansıtan “fıkra” türünün de öncüsüdür.
Nasreddin Hoca’nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin gerekse ona atfen halkın söylemlerindeki anlam, yergi
ve mizah ögelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen
fıkraların incelenmesinden anlaşıldığına göre, Nasreddin Hoca,
Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü ögelerini, eğlenme
türlerini, övgü ve yergi becerilerini dile getirmiştir. Onunla ilgili
fıkraların odağında sevgi, yergi, övgü, alaya alma, gülünç duruma
düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, katı kurallar karşısında yumuşaklığı yeğleme vardır.
Nasreddin Hoca, bütün fıkralarında soyut bir varlık olarak değil,
yaşanmış veya yaşanmakta olan bir olayla, bir olguyla bağlantılı
bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da
Aferin
Hoca kırda dolaşırken bir deli çobana rastlar.
Çoban: Sen Hoca mısın?
Hoca: Evet.
Çoban: Sana bir şey sorsam bilir misin?
Hoca: Bilirim sor.
Çoban: Bilemezsen sormayayım. Zira kime sorduysam
cevap veremedi.
Hoca: Sor dedik ya...
Çoban: Her ay yeni ay çıkıyor, sonra incelip kayboluyor. Sonra
tekrar yenisi çıkıyor. O eskilerini ne yapıyorlar?
Hoca: Bu kadarcık şeyi bilemedin mi? Bir kısmını kırpıp kırpıp
yıldız yaparlar, gökyüzü onlarla dolu. Bir kısmını da uzatırlar,
şimşek yaparlar, yağmurlu ve fırtınalı günlerde kılıç gibi uzar.
Çoban: Aferin, gerçekten tam bir hocaymışsın. Ben de öyle
düşünüyordum.
Bilenler Bilmeyenlere Anlatsın
Hoca bir gün camide vaaz edecekmiş. “Ey cemaat ne anlatacağımı biliyor musunuz?” diye sormuş. Cemaatin çok küçük
bir kısmı “Bilmiyoruz” cevabını verince Hoca, “O zaman bilenler
bilmeyenlere anlatsın” deyip oradan ayrılmış.
onayı dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle halk arasında
geçer. Hoca soyluların, saray çevresinde bulunanların arasına ya
çok seyrek girer ya da hiç girmez. Mesela onun tanıştığı söylenen
Selçuklu sultanlarıyla ilgili fıkrası yoktur. Timur’la ilgili “Hamam,
Dünyanın Dengesi
Timur ve Peştamal” fıkrası da Timur’dan çok önce yaşamış ol-
Bir gün Hoca’ya sormuşlar: Sabah olunca insanların kimi o
yana, kimi de bu yana gider. Sebebi hikmeti ne ola ki?
Hoca bir an düşünüp cevap vermiş: Hepsi aynı yöne gidecek
olsa dünyanın dengesi bozulur da ondan.
gibi çevresine korku salan bir imparatorun karşısına çıkararak,
duğu için sonradan üretilmiştir. Halk, hamamda Hoca’yı Timur
“Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit” türünden bir yergi
oluşturmuştur. Burada yerilen, dolaylı olarak, kendini toplumun,
halkın üstünde gören saray insanlarıdır. Fıkralarda halk, Nasreddin
Hoca’nın diliyle kendi sesini duyurur.
100
FIKRALARI SAYESINDE ÜNÜ TÜRK DÜNYASININ ÇOK ÖTESINE
ULAŞAN NASREDDIN HOCA’YI AZERILER VE İRANLILAR
MOLLA NASREDDIN, KAZAKLAR KOJA NASREDDIN, ÖZBEKLER
NASREDDIN EFENDI, UYGURLAR ISE AFANDI OLARAK BILIR.
Çocukluğunu Özleyen Kavuk
Bir gün hava çok sıcakmış. Hoca serinlemek için bir ağacın
altına oturmuş ve terini silmeye başlamış. O sırada sokakta
oynayan çocuklardan biri Hoca’nın kavuğunu kapmış. Hoca ne
olduğunu anlayamadan çocuk kavuğu arkadaşlarının yanına
götürmüş. Çocuklar kavuğu birbirlerine atarak oyun oynamaya koyulmuşlar. Hoca elden ele dolaşan kavuğunu almak için
koşmaya başlamış. Bu durumu gören mahalleli de yardıma
gitmiş, ama nafile. Hoca bir türlü çocukları yakalayamamış.
Akşam eve gittiğinde onu kavuksuz gören karısı çok şaşırmış:
- Sen kavuğunu hiç çıkarmazdın. Hayrola, bir şey mi oldu?
Kavuğun nerede?
Hoca gülümseyerek cevap vermiş:
- Sorma hanım, benim kavuk çocukluğunu özlemiş, şimdi
komşu çocuklarıyla beraber sokakta oyun oynuyor!
Dolana Kadar
Hoca’ya sormuşlar:
- Hocam bu insanların doğup ölümü ne zamana kadar
böyle sürecek?
- Cennet ve cehennem dolana kadar.
Geçmişten geleceğe…
Nasreddin Hoca fıkralarındaki olmazsa olmaz unsurlardan biri de
Hoca’nın eşeğidir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez. Anadolu
insanının oluşturduğu gülmece ürünlerinde sıkça rastladığımız
eşek, acıya, sıkıntıya, dayağa, açlığa katlanışın en yaygın simgesidir. Soyluların, sarayların çevresinde üretilmiş fıkralarda
eşek pek karşımıza çıkmazken, at geniş bir yer tutar. Hoca’nın
eşeği, fıkralarda bir yergi ve alay ögesidir aynı zamanda. Bir gün
Nasreddin Hoca, kendisinden eşeğini isteyen köylüye, “Eşek evde
yok!” der. Tam da o sırada eşeğin anırdığını duyan köylünün, “İşte,
eşek ahırda!” diye diretmesi üzerine Hoca, “Eşeğin sözüne mi
inanacaksın, benimkine mi?” karşılığını verir.
Saygı
Bir gün Hoca, eşeğine biner ve arkasına takılan insanlarla
birlikte camiden eve doğru gitmeye başlar. Tam bu sırada
birdenbire durur, eşekten iner ve yüzü insanlara dönük olarak
semere oturur. Bunu görenler yaptığı hareketin nedenini sorar.
Hoca şöyle der: “Düşündüm, taşındım, eşeğime böyle binmeye
karar verdim, çünkü saygısızlığı hiç sevmem. Siz önüme düşseniz, arkanızı bana dönmüş olacaksınız; usulsüzlük, saygısızlık
olur. Ben önde gitsem, size arkamı çevirmiş olacağım ki bu da
doğru değildir. Böyle ters bindiğimdeyse hem ben önünüzden
giderim hem de siz arkamdan gelmiş olursunuz!”
Yukarıda söylediklerimiz kesin olarak bilinen şeyler değil, halk
rivayetleri ve bazı önemli kişilerin eserlerinden derlenmiş bilgilerdir. Yani Hoca’yı kesin olarak Akşehir ve Sivrihisarlı yapmaya
yetecek bilgiler değildir. Belki de bir başka yöreden gelip buralara
yerleşmiştir, kim bilir…
Fıkraları sayesinde ünü Türk dünyasının çok ötesine ulaşan
Nasreddin Hoca’yı Azeriler ve İranlılar Molla Nasreddin, Kazaklar
Koja Nasreddin, Özbekler Nasreddin Efendi, Uygurlar ise Afandi
olarak bilir. Nasreddin Hoca fıkralarıyla ilgili kitaplar dünyanın dört
bir yanında yayımlanmıştır. Dilden dile anlatılan eşsiz fıkralarıyla
geçmişten günümüze ulaşan Nasreddin Hoca, hiç şüphesiz gelecek nesilleri de güldürmeye ve düşündürmeye devam edecektir.
101
SAKLI KENTIN SIRLARI
ABDULHAKIM KOÇIN
POYRAZ OFSET
ANKARA, 2014
140 S.
Şiir, edebiyatın duygusal cephesidir. Gençlik yıllarında şiir yazmayanımız pek olmasa da sadece bazılarımız
şiirle buluşmasını birlikteliğe dönüştürür. Abdulhakim Koçin de bu kişiler arasındadır. Bugüne kadar farklı
konularda eserler vermiş Koçin, Saklı Kentin Sırları’nda sosyal içerikli şiirlerinin yanı sıra tevhit, münacaat
ve na’t örnekleriyle edebiyatımıza çok önemli bir katkıda bulunuyor. Şair, “Gün’e geceye Ay’a yere göğe
sığmazken / Damla damla garibin gönlüne dolan sensin” mısralarındaki derinliğiyle duygu dünyamızda
yeni sayfalar aralıyor.
ANADOLU SAHABISI HZ. SAFVÂN B. MUATTAL
CANDEMIR DOĞAN
KALBI KITAPLAR
İSTANBUL, 2013
191 S.
Anadolu’da gül devrini yaşamış, hayatlarıyla örnek olmuş sahabelerin bulunduğunu biliyoruz. Hz. Safvân
bin Muattal (r.a), bu topraklarda şehit düşen ve Adıyaman’ın manevi mimarı olan sahabedir. İslam dünyasında “İfk Hadisesi” ile anılan Muattal’ın hayatından kesitleri kaynak göstererek ele alan kitap, söz konusu hadiseye de ayrıntılı yer veriyor. Eserde sahabenin hayatındaki sadelik ve kulluk bilinci de öne çıkıyor.
Anadolu Sahabisi Hz. Safvân B. Muattal, ilim adamı vasfıyla önemli bir araştırma yapan Doç. Dr. Candemir
Doğan’ın imzasını taşıyor.
KÖLELER ARASINDA BIR ŞEHZADE
TERRY ALFORD
CÜMLE YAYINLARI
İSTANBUL, 2015
318 S.
1800’lü yıllarda Afrikalı bir kralın oğlu Abdurrahman İbrahima’nın özgür bir adamken köle olarak satılmasıyla başlayan olaylar zinciri, Terry Alford’un kaleminden okurla buluşuyor. Coğrafi, ticari ve sosyal
açılardan o yılların dünyasına dair kesitler sunan kitap, içinde bulunduğu koşullara rağmen onurunu ve
özgürlük umudunu kaybetmeyen İbrahima’nın hikayesini sürükleyici bir dille anlatıyor. Köleler Arasında Bir
Şehzade’nin çevirmeni ise Mustafa Bozdemir.
102
DEDEM MEHMET ÂKIF
FATIH BAYHAN
TIMAŞ YAYINLARI
İSTANBUL, 2015
224 S.
Dedem Enver Paşa’nın ardından Dedem Mehmet Âkif adlı esere imza atan Fatih Bayhan, Millî Şairimiz Mehmet
Âkif Ersoy’un torunları Selma ve Ferda Argon’la yaptığı röportajlar ışığında dikkat çekici bir çalışma ortaya
koyuyor. Mehmet Âkif’in hayatı, şiir anlayışı, ailesiyle ilişkileri gibi konularda bugüne kadar konuşulmamış
birçok noktayı açıklığa kavuşturan kitapta, “Mehmet Âkif Millî Mücadele ve Kurtuluş Savaşı yıllarında neler
yaşadı?”, “Gönüllü sürgüne neden gitti?”, “En yakın dostları kimlerdi?”, “Kendisi vefat ettikten sonra ailesinin
akıbeti ne oldu?” soruları ve çok daha fazlası yanıt buluyor.
SON YÖRÜKTEN YOLDA KALAN İZLER
ALI KÜÇÜKAYDIN
KARDELEN YAYINLARI
İSTANBUL, 2015
348 S.
Yörük Türkmen kültürünü oluşturan örf ve âdetler, Adana Milletvekili olarak 22, 23 ve 24. Dönemlerde
görev yapmış Ali Küçükaydın’ın kaleminden keyifle okunuyor. Bu kültürü dışarıdan bir gözlemci sıfatıyla
değil, bizzat içinde yetişmiş bir kişi olarak anlatan yazar, filmlere konu olabilecek etkileyici hikayelere
yer veriyor. Küçükaydın, asırlar öncesinden günümüze uzanan Yörük Türkmen kültürünü genç nesillere
tanıtma amacını da taşıdığı eserle tarihe önemli bir not düşerken bizlere de bir solukta okunabilecek bir
kitap armağan ediyor. Yazar, “Son Yörükten Yolda Kalan İzler’de sadece benim hayatımı değil, bir milletin
köklü geçmişinden renkli, zengin kesitleri de okuyacaksınız” diyor.
TERK
SADIK YALSIZUÇANLAR
ŞULE YAYINLARI
İSTANBUL, 2015
125 S.
Denemeden araştırmaya, romandan senaryoya birçok alanda önemli çalışmaları bulunan, özellikle öykü
türündeki eserleriyle tanınan Sadık Yalsızuçanlar, Terk ile bir kez daha okurlarının karşısında. Kitaba adını
veren öyküde, hayatta bir bir geride bıraktığı, attıkça hafiflediği, terk ettikçe kurtulduğu bağlarını modern
bir anlatımla kaleme alan yazar, “Aravani’ye Çıkarken Sağdaki Ceviz Ağacı” isimli hikayesinde ise farklı
bir üslupla okuru klasik öykücülüğümüzle buluşturuyor. Öykülerdeki zaman ve kahramanlar okurun hayal
dünyasında farklılıklar gösterirken, zaman ötesi yolculuklara çıktığınız ve hayatın gerçekleriyle yüz yüze
geldiğiniz anlar oluyor.
103
MEYLER SÜZÜLSÜN
SIRNAĞME
ANADOLU MÜZIK
Kemençe sanatçısı Filiz Kaya ile gitarist Kâzım Çokoğullu’dan meydana gelen ve Türk musikisinin özü muhafaza edilerek dinleyiciye ulaştırılmasını amaçlayan Sırnağme’nin ilk albümü, Anadolu Müzik imzasıyla raflardaki yerini aldı. Kemençe, gitar ve perküsyon ezgilerinin
ağırlıkta olduğu “Meyler Süzülsün” albümünde Türk-Osmanlı müzik repertuarının en güzel örnekleri, gruba özgü ve daha önce denenmemiş bir tarzda yorumlanıyor. Albümde, Abdülkadir
Meragi’den Hacı Arif Bey’e kadar Türk musikisinin usta isimlerinin yanı sıra Brahms ve Bach
gibi klasik müziğin önemli bestecilerinin de eserleri yer alıyor.
SOUNDSTAGE: BLUES SUMMIT IN CHICAGO, 1974
MUDDY WATERS AND FRIENDS
SONY MÜZIK
Muddy Waters’ın 1974 yılında birçok usta caz sanatçısıyla bir araya gelerek verdiği konserin kayıtları, ilk kez DVD formatında dinleyiciyle buluşuyor. “Chicago Blues’un babası” kabul edilen ve
birçok sanatçıya ilham kaynağı olan ABD’li müzisyen Muddy Waters’a “Soundstage: Blues Summit in Chicago, 1974” albümünde aralarında Willie Dixon, Koko Taylor, Junior Wells ve Pinetop
Perkins’in de bulunduğu birçok usta caz sanatçısı eşlik ediyor.
HASRET TÜRKÜLERI
EKREM KARAKOYUN
CAMSES MÜZIK
Ülkemizin kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini yansıtan türkülerimiz, “Hasret Türküleri” albümünde Ekrem Karakoyun’un sesiyle hayat buluyor. Bağlamasıyla parçalara eşlik eden sanatçının albümünde söz ve müziği kendisine ait olan eserlerin yanı sıra “Erzincan’ın Yolu Burma”,
“Erzincan’a Girdim” ve “Gül Dalına Bülbül Konmuş” gibi anonim türküler de yer alıyor.
104
ANTİKACI
YÖNETMEN: ACLAN BÜYÜKTÜRKOĞLU
SENARYO: ACLAN BÜYÜKTÜRKOĞLU
OYUNCULAR: ERTAN GÜLEÇ, DIDEM BAYLAN, ÖVÜL KOCAMAN, TUNA ATA,
CANDAN EREN
YAPIM: 2015, TÜRKIYE
TÜR: GERILIM
Ertan (Ertan Güleç), aile içindeki kıskançlığa bağlı problemlerin büyüyerek bir trajediye dönüşmesinin ardından bunalıma sürüklenir ve intihara teşebbüs eder. Ambulansla hastaneye kaldırıldığı sırada bilincini kaybetmesi üzerine kendini bir belirip bir kaybolan yüzler
gördüğü ve hayal mi gerçek mi belirsiz sesler duyduğu bir yolculuğun içinde bulur. Yanlışları, kaprisleri ve bencillikleri sebebiyle kaybettiği aile üyeleri, hataları ve pişmanlıklarıyla
yüzleşmek zorunda kalan Ertan, ruhunu özgür bırakmak ve kendini kurtarmak için yoluna
çıkan engelleri tek tek aşmak ve bilmeceleri çözmek mecburiyetindedir.
Gerilim türündeki filmin yönetmen koltuğunda, “Taken 2” gibi dünyaca ünlü Hollywood
yapımlarının kadrosunda yer alan ve ilk uzun metrajlı filmi “Meleğin Sırları”yla hafızalarda
yer eden Aclan Büyüktürkoğlu oturuyor.
İNSANLIKTAN UZAK LOIN DES HOMMES
YÖNETMEN: DAVID OELHOFFEN
SENARYO: ALBERT CAMUS, ANTOINE LACOMBLEZ, DAVID OELHOFFEN
OYUNCULAR: VIGGO MORTENSEN, REDA KATEB, DJEMEL BAREK, VINCENT MARTIN, NICOLAS GIRAUD
YAPIM: 2014, FRANSA
TÜR: DRAM
Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Cezayir asıllı Fransız yazar Albert Camus’nün Misafir (L’Hôte)
adlı öyküsünden sinemaya aktarılan “İnsanlıktan Uzak”, 8 yıl sürecek Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın ilk günlerinde, savaşın gölgesinde yaşanan kişisel bir trajediyi konu alıyor.
Vadi ateş topuna dönmüşken, olan bitene kayıtsız, ancak kendi yaşamlarında önemli birer
eşikte olan iki adam Atlas Dağları’nı birlikte aşmak zorundadır. Bu yolculukta, münzevi
bir öğretmen olan Daru (Viggo Mortensen), cinayetle suçlanan Mohamed’e (Reda Kateb)
kılavuzluk etmektedir. 2014 Venedik Uluslararası Film Festivali’nde “Arca CinemaGiovani
Ödülü”, “Interfilm Ödülü” ve “SIGNIS Ödülü” ile 2014 Sarlat Uluslararası Film Festivali’nde
“En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”ne layık görülen film, adalet, savaş, korku gibi kavramlara hem
toplumsal hem de bireysel çerçeveden bakmayı başarıyor.
105
NE OKUYOR NE IZLIYOR
MAHFUZ GÜLER - 21. VE 22. DÖNEM BINGÖL MILLETVEKILI
Genellikle siyaset kitapları okuyorum. Son zamanlarda tasavvuf kitaplarına
da ağırlık verdim. Şu sıralar elimde Ahmet Kardam’ın Cizre-Bohtan Beyi
Bedirhan-Sürgün Yılları adlı kitabı bulunuyor. Sinemada daha çok aksiyon
filmlerini izliyorum. Müzikteki tercihimin ilk sırasında ise Klasik Türk Müziği
yer alıyor. Bu türdeki eserleri büyük bir beğeniyle dinliyorum.
ERTEKIN ÇOLAK - 23. DÖNEM ARTVIN MILLETVEKILI
Genellikle siyasi ve dinî kitaplar okuyorum. Sinemaya pek gidemiyorum, ilgimi
çeken filmleri televizyondan izliyorum. Tarihimizi konu alan film ve dizileri
takip etmeye çalışıyorum, ancak maalesef aktarılan bazı bilgiler gerçeği
yansıtmıyor. Bir kitap ismi hatırlıyorum, Yalan Söyleyen Tarih Utansın
diye. Televizyonda bazı sahneleri gördüğünüzde “Bu, gerçekte böyle değil”
diyorsunuz, tarihin çarpıtılması sizi rahatsız ediyor, neticede o film veya diziyi
izleyip izlememekte tereddüt ediyorsunuz. Müzik konusundaki ilk tercihim ise
Türk Halk Müziği. Eserleri iyi yorumlayan herkesi beğeniyle dinliyorum.
NAIL ÇELEBI - 21. DÖNEM TRABZON MILLETVEKILI
Ağırlıklı olarak siyaset ve tarih kitapları okuyorum. Poyraz Bel’in Dikkat Çatlatır, Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler, Erdal Demirkan’ın Bir Türk Dünyaya
Bedel İki Türk Lak Lak Eder adlı kitapları son dönemde okuduklarım arasında
yer alıyor. Sinemaya fırsat buldukça gidiyorum. En çok komedi türünde
filmler izlemeyi seviyorum. Karadenizli olmam dolayısıyla Karadeniz müziklerini büyük bir beğeniyle dinliyorum. Oldukça iyi bir dinleyici olduğumu
söyleyebilirim.
106
ÜLKER GÜZEL - 24. DÖNEM ANKARA MILLETVEKILI
Tarihe çok meraklıyım. Özellikle İlber Ortaylı’nın tarih kitaplarını yakından takip
ediyorum. Türklerin Tarihi, İmparatorluğun Son Nefesi gibi son dönemlerde yayımladığı kitapların hemen hepsini okudum. İlber Ortaylı’nın yanı sıra Murat
Bardakçı’nın kitapları da ilgimi çekiyor. Mesela Şahbaba isimli eseri beni çok
etkilemiştir. Sinemaya sıkça gidiyorum. Özellikle son yıllarda çok güzel filmler
vizyona giriyor. Macera filmleri ile duygusal yapımları izlemeyi seviyorum.
Bilimkurgu türündeki filmleri pek tercih etmiyorum. Klasik Türk Müziği hayranıyım. Zeki Müren, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy gibi hem
Klasik Türk Müziği eserlerini çok güzel icra eden hem de Türkçeyi çok güzel konuşan
sanatkârlarımızı büyük bir beğeniyle dinliyorum. Her biri buram buram sevgi, aşk, özlem, tarih, destan kokan
Anadolu türkülerimizin de benim için ayrı bir yeri bulunuyor. Tüm bu değerlerimizin gelecek nesillere aktarılarak
yaşatılması için medyaya da önemli görev düşüyor. TRT başta olmak üzere tüm televizyon kanallarına köklü
bir geçmişe sahip değerlerimizi öne çıkararak programlar yapmalarını tavsiye ediyorum.
MUSTAFA ÜNAL - 23. DÖNEM KARABÜK MILLETVEKILI
Hukukçu olduğum için öncelikle hukukla ilgili yayınları takip ediyorum. İkinci
ilgi alanım ise tarih. Özellikle son dönem Osmanlı tarihi ilgimi çekiyor. Şu sıralar İhsan Süreyya Sırma’nın Müslümanların Tarihi adlı eserini okuyorum. Beş
ciltlik çok güzel bir çalışma. Elimdeki bir diğer kitap ise İnsanlığın Yıldızının
Parladığı Anlar ismini taşıyor. Stefan Zweig’in bu eserini Almanya’da öğrenciliğim sırasında okumuştum, şimdi tekrar okuyorum. Avukatlık yapmam
ve KKTC’deki Lefke Avrupa Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ticaret hukuku
dersleri vermem nedeniyle sinemaya gitmeye pek fazla vakit ayıramıyorum.
En son, Babalar Günü’nde kızımın hediye ettiği “Whiplash”i izledim. Televizyonda ise
“Diriliş” ve “Filinta” isimli dizileri beğenerek takip ediyorum. Klasik Türk Müziği dinliyorum.
OSMAN ASLAN - 21, 22, 23. DÖNEM DIYARBAKIR MILLETVEKILI
Elime geçen her tür kitabı okurum. İster siyaset, ister tarih, isterse başka bir
alanda olsun, her kitap ve mecmuanın bana kazandıracağı bilgiler olduğuna
inanırım. Maalesef uzun zamandır sinemaya gidemedim. Diyarbakır türküleri başta olmak üzere yöresel eserleri dinlemeyi seviyorum. Diyarbakırlı
Celal Güzelses, en beğendiğim sanatçılar arasında yer alıyor.
107
SOSYAL MEDYA
GÜNLÜKLERİ
@alp_kavaklioglu
@berdanozturk
Biz sevdik âşık olduk,
Sevildik mâşuk olduk.
Her dem yeniden doğarız
Bizden kim usanası.
Ramazan-ı şerif hoş gelmiş. Coğrafyamıza barış, huzur ve mutluluk vesilesi olmasını temenni ediyorum.
Yunus Emre
@ahmetakin
@MelikeBasmac
@umitozdag
Edremit ilçemizde bir hemşehrimizin
evine sahurda misafir olduk. Hep birlikte
orucumuza niyet ettik.
“Hükümet falan bilmem, arpa para edecek
mi?” diyor Hatice Teyze...
2015 Avrupa Oyunları’nda altın madalya
alan #FileninSultanları Bayan Voleybol
Millî Takımımızı tebrik ediyorum.
@nejatkocer
@KorayaydinMHP
@FilizKer
Ramazan’ın bereketi ve fazileti o kadar
fazla ki, paylaştıkça büyüyen bir rahmet
seli sanki. Rabbimize şükürler olsun.
Bakanlığım döneminde yakın ilgi ve desteğini gördüğüm merhum Demirel’e Yüce
Allah’tan rahmet niyaz ediyorum.
Bugün Meclis’e kayıt işlemlerimizi yaptık.
Annem ve bazı arkadaşların desteğiyle!
108
Alim Işık
@AlimISIK
#MHP #Kütahya Milletvekili.
Sosyal medyayı aktif biçimde kullanan siyasetçilerimiz arasında yer alıyorsunuz. Sosyal paylaşım sitelerini ne zamandır ve
gün içinde hangi sıklıkta kullanıyorsunuz?
Sosyal medyanın gündemi doğru takip etme açısından yararlı
Sosyal paylaşım sitelerini yaklaşık beş yıldır kullanmaktayım.
Günde en az birkaç kez ziyaret ettiğim bu platformları ülke ve
Meclis gündeminin yoğun olduğu zamanlarda daha sık kullandığımı söyleyebilirim.
berlere ulaşılabilen bir alan olduğu tartışılmaz bir gerçek. Ancak
Sizce siyasetçilerin sosyal paylaşım sitelerini etkin ve doğru bir
şekilde kullanması ne bakımdan önemli?
sorumluluğu olmalıdır.
Farklı kişi, grup ya da platformlara ulaşarak gündeme veya ülke
sorunlarına ilişkin görüşlerimizin paylaşımı için etkin bir araç olan
sosyal paylaşım siteleri aynı zamanda uluslararası iletişim açısından da büyük önem arz etmektedir. Ülke ve dünya gündeminin
farklı kaynaklardan haberlerle anında takip edilebiliyor oluşu da
gelişmeler karşısında daha hızlı harekete geçebilmemize yardımcı
olmaktadır.
olduğunu düşünüyor musunuz?
Sosyal medyanın, ülke ve dünya gündemine ilişkin en sıcak hadoğruluğu teyit edilmeden kullanılan ya da paylaşılan mesajların
gündemi yanlış değerlendirmeye yol açtığı gerçeği de asla unutulmamalıdır. Bu konuya dikkat etmek tüm kullanıcıların ortak
Sosyal paylaşım ortamında ilginç anılarınız oldu mu?
Zaman zaman ilginç anılar yaşanmakla birlikte daha çok ülke
gündemine ve siyasi programlara ilişkin mesajların ağırlıklı olması
nedeniyle bazen karşı görüşlü veya provokatif amaçlı kullanıcılarla
karşılaşılabilmektedir. Bu türden birkaç kullanıcı ile karşılıklı mesajlaşmalar sonucunda onların da normal davranmaları gerektiği
kendileri tarafından kabullenilmiştir.
109
UNUTMAYACAĞIZ
Süleyman Demirel
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel 1924 Isparta İslamköy doğumludur. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi’ni
bitiren Demirel, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü görevinin yanı sıra serbest müşavir olarak da çalıştı. 13, 14, 15, 16, 18 ve 19.
Dönem TBMM’de Isparta Milletvekili olarak yer aldı. 30, 31, 32, 39, 41, 43 ve 49. Hükümetleri kurdu. 16 Mayıs 1993-16 Mayıs
2000 tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin 9. Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
Süleyman Demirel için 19 Haziran’da TBMM’de tören düzenlendi. Kocatepe Camii’nde cuma namazını müteakip kılınan
cenaze namazının ardından naaşı Isparta’ya gönderildi. Cenaze, 20 Haziran günü İslamköy Şehriban Hatun Camii’nde öğle
namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Çalca Tepe’de bulunan anıt mezar alanına defnedildi.
Hamza Eroğlu
11. Dönem Adana Milletvekili Hamza Eroğlu 1932 Adana doğumludur. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nde, doktorasını İsviçre’de Nauchatel Üniversitesi’nde tamamlayan Eroğlu, serbest avukatlık ve öğretim üyeliği
yaptı. Hamza Eroğlu’nun cenazesi 20 Haziran günü Kocatepe Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının
ardından toprağa verildi.
Nihat Kale
14. Dönem Samsun Milletvekili Nihat Kale 1932 Çarşamba doğumludur. Çiftçilikle uğraşan ve İl Genel Meclisi Üyeliği ile
Çarşamba Belediye Başkanlığı görevlerini yürüten Kale’nin cenazesi 22 Haziran günü Kocatepe Camii’nde ikindi namazını
müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
Cahit Angın
14. ve 15. Dönem Çorum Milletvekili Cahit Angın 1929 Çorum doğumludur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitiren Angın serbest avukatlık ve Anadolu Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı. Cahit Angın için 19 Haziran günü TBMM’de tören
düzenlenirken, cenazesi Kocatepe Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
110
Besim Üstünel
Cumhuriyet Senatosu İstanbul Temsilcisi ve Maliye eski Bakanı Prof. Dr. Besim Üstünel 1927 Gaziantep doğumludur. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde doktorasını tamamlayan Üstünel, bu fakültenin yanı sıra Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Ankara İktisadi İdari İlimler Akademisi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı.
ABD’de MIT, Harvard ve Standford üniversitelerinde konuk öğretim üyesi olarak bulundu. 40. Hükümet’te Maliye Bakanı
olarak yer alan Üstünel’in cenazesi 4 Haziran günü İstanbul Teşvikiye Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
Hasan Tahsin Önalp
Bayındırlık eski Bakanı Hasan Tahsin Önalp 1919 Kayseri doğumludur. Türkiye’deki yüksek mühendislik eğitiminin ardından
Almanya’da doktorasını tamamlayan Önalp uzun yıllar Karayolları Genel Müdürlüğü’nde görev yapmış, daha sonra bu kurumun
Genel Müdürü olmuştur. 44. Hükümet’te Bayındırlık Bakanı olarak görevlendirilen Hasan Tahsin Önalp’in cenazesi 2 Haziran’da
İstanbul Levent Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.
Galip Kaya
16. Dönem Antalya Milletvekili Galip Kaya 1927 Korkuteli doğumludur. Hukuk Fakültesi’ni bitiren Kaya, serbest avukatlık yapmıştır. Galip Kaya’nın cenazesi 31 Mayıs’ta Antalya Korkuteli Yelten Köyü Merkez Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan
cenaze namazının ardından toprağa verildi.
Hüseyin Kalpaklıoğlu
Cumhuriyet Senatosu Kayseri Üyesi Hüseyin Kalpaklıoğlu 1919 Kayseri doğumludur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni
bitiren Kalpaklıoğlu savcı, hakim ve serbest avukat olarak çalıştı. Hüseyin Kalpaklıoğlu için TBMM’de tören düzenlendi.
Kalpaklıoğlu’nun cenazesi 22 Nisan günü Kayseri Hunat Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Kayseri Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.
ARAMIZDAN AYRILAN ARKADAŞLARIMIZ IÇIN CENAB-I ALLAH’TAN
RAHMET DILIYOR, KEDERLI AILELERI IÇIN KALPTEN DUYGULARLA SABR-I CEMÎL NIYAZ EDIYORUZ.
111
TÜRK
PARLAMENTERLER
BIRLIĞI
SAĞLIK PROTOKOLÜ IMZALANAN HASTANELERDEKI TBMM HATTI
GAZI ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: .............................................................................................................................................0312 202 44 91
HACETTEPE ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: ............................................................................................................................0312 305 32 62-63
ANKARA ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: ....................................................................................................................................0312 508 30 03
EGE ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: ................................................................................................................................................0232 390 41 06
AKDENIZ ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: ...................................................................................................................................0242 249 65 91
GAZIANTEP ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: ............................................................................................................................0342 360 95 05
MEDIPOL ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: ..................................................................................................................................0212 534 86 86,
0212 631 20 50/4029,
0212 440 10 00/1212
İSTANBUL ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: .................................................................................................................................0212 414 22 27
İSTANBUL ÜNIVERSITESI CERRAHPAŞA TIP FAKÜLTESI HASTANESI:...............................................................................................0212 414 34 54
KONYA SELÇUK ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: ....................................................................................................................0332 224 49 70
KARADENIZ TEKNIK ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI:..........................................................................................................0462 377 54 22
KONYA NECMETTIN ERBAKAN ÜNIVERSITESI MERAM TIP FAKÜLTESI HASTANESI:.............................................................................0332 223 79 79
YILDIRIM BEYAZIT ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: ..............................................................................................................0312 291 27 01
AFYON KOCATEPE ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: ............................................................................................................0272 246 33 36
İSTANBUL BEZMIALEM ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI:...................................................................................................0212 453 18 58
MARMARA ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI (PENDIK DEVLET HASTANESI):...................................................................................0216 625 47 16
YÜZÜNCÜ YIL ÜNIVERSITESI TIP FAKÜLTESI HASTANESI: .......................................................................................................................0432 216 05 16
SAĞLIK HATTI: SAĞLIK UYGULAMALARI, HASTANELER VE ANLAŞMALI ECZANELERE ILIŞKIN HER TÜRLÜ
BILGI IÇIN 0312 420 0 112 VE 0312 420 72 24 NUMARALI TELEFONU ARAYABILIRSINIZ.
TÜRK PARLAMENTERLER BIRLIĞI
TBMM Yeni Halkla İlişkiler Binası Zemin Kat No: 50-51 Bakanlıklar/ANKARA Tel: 0312 420 66 21 Fax: 0312 420 66 24
Türk Parlamenterler Birliği Ziraat Bankası TBMM Şubesi IBAN: TR 33 0001 0009 0303 296732 6001
Download