HDP

advertisement
1
Nadia Visser
SÖYLEŞİ
Munzur müziğin
esin kaynağı
Haftalık haber gazetesi - 2.5 TL
Sayı:68
31 Ağustos - 06 Eylül 2015
S16
basnews.com
rg
Mesrur
Barzani kriz
için devrede
ak
ur
d
.o
KBY’deki sorunların geniş
bir konsesüs ile aşılması
gerektiğini savunan PDK
yöneticilerinden ve Genel
Asayiş Müsteşarı Mesrûr
Barzani, Parlamento
dışındaki siyasi partiler ve
azınlık temsilcileri ile bir
araya geldi.
w
w
.a
rs
iv
S04 - 05
Siyaset Bilimci-Sosyolog
Doğu Ergil BasHaber’in
sorularını yanıtlarken,
“Türkiye’nin 100 yıla varan
bir sorunu, anlamakta ve
çözmekte bu kadar zaafiyet
göstermesi müthiş bir ideolojik koşullanmayla ilgilidir.
Bu bagajdan kurtulamadık
ve Türkiye kendi düşmanını,
kendi içinde üretip onunla
çatıştıkça ne ulusal birlik
sağlayabilir. Benim önerim
Kürdistan’ı Türkiye sınırları
içinde tutmak” dedi.
S08 - 09
HDP kabinede
w
“Kürdistan’ı
Türkiye
sınırlarında
tutalım”
Türkiye siyaseti ‘ilklerin’ yaşandığı günlere tanıklık ediyor.
Ankara kulislerinde 1 Kasım’da yapılacak Genel Seçimlerin, sonuçlar bakımından ‘siyasi depremlere’ yol açacağı
tahminleri yapılırken, ‘ilk kez’ silahların gölgesinde böylesi
bir seçime gidilmesi dikkat çekiyor. Geçici Hükümet’te
HDP’li 2 bakanın yer alması barış umudunu yeniden yeşertirken, taraflardan sert açıklamalar gelmeye devam ediyor.
Türkiyelileşme antagonizması
HAMİYET ÇELEBİ
s03
Cumhuriyet tarihinde ilk kez Kürd tandanslı bir parti kabinede yer alırken, teklif götürülen bir HDP’li vekilin teklifi
reddetmesi ise HDP içerisinde siyasi bir krizin işareti olarak
yorumlanıyor. Kandil’in sert eleştiriler yönelttiği HDP ile
makası iyice araladığı ileri sürülürken, Öcalan’ın çatışma sürecinin sonlanması için 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde ateşkes
mesajı vereceği iddia ediliyor.
S02 - 03
Seçim sürecinde HDP
BİLAL SAMBUR
‘Doğanın milliyeti yoktur’ S10
Duran Kalkan ve HDP
s07
HAKAN TAHMAZ
s09
Mülteci katliamı sürüyor S13
02
MANŞET
BasHaber
SÖYLEŞİ
31 Ağustos
- 6 Eylül 22015
MANŞET
BasHaber
31 Ağustos - 6 Eylül 2015
3
SÖYLEŞİ
HDP - AKP kabinesi barışa umut olacak mı?
kalabalığa dahil oldum. 35-40
yaşlarında bir teyze elindeki metni
okumamı istedi. Ben de bunun üzerine okudum. İçeriğini tam olarak
bilmiyordum.”
HDP’ye AB ve Kalkınma Bakanlığı
HDP Kocaeli Milletvekili Ali Haydar Konca AB Bakanlığına, HDP İzmir
.o
ur
d
rs
iv
ak
HDP’li Tüzel:
Parti’de çatlak yok!
HDP İstanbul Milletvekili Levent
Tüzel bakanlık teklifini neden reddettiğini ve HDP içerisinde bir çatlağa neden
olduğu yönündeki iddiaları BasHaber’e
değerlendirdi. Kurucusu olduğu parti
EMEP’in bakanlık teklifini doğru
bulmadığını ve bu nedenle reddettiğini
açıklayan Tüzel şunları söyledi: “HDP
ile mücadelede, her şeyde yine beraber
olacağız. Ülkenin demokrasisi, barışı,
halkların kardeşliği mücadelesinde çalışmalarımız sürüyor. Orada bir sıkıntı
yok. Sadece bir görevi alıp almama
konusunda görüş farklılığı yaşanmıştır.
Partide çatlak var diyenler başka hesaplar içindeler. AKP’nin savaş tutumunu
önleyecek bir tutum sergilemek lazım.
Artık her şeyi göze almış durumlar.
Böyle bir ortamda seçim güvenliğinin
meşruiyetinin sağlanması da mümkün
değildir, bu yüzden kabul etmedik.
Halkı terörize ederek, sindirerek orada
nasıl gerçekten adil bir seçim yapılacak
ki?”
.a
Milletvekili Müslüm Doğan’da Kalkınma Bağanlığı’na atandı. Bu teklifle Davutoğlu’nun geçici hükümette
Milli Güvenlik Kurulu’nda temsil edilen
bakanlıklardan hiç birine HDP’lileri
getirmemiş oldu. Böylelikle merakla
beklenen MGK’nın 2 Eylül’de yapılacak
toplantısında HDP’li üye bulunmayacak.
Öte yandan HDP’li bakanlar Konca
ve Doğan yaptıkları ilk açıklamalarında, kırmızı plaka kullanmayacaklarını,
makam ve mevki dertlerinin olmadığını,
tek dertlerinin silahların susması olduğunu, halkla bütünleşeceklerini ve bu
nedenle koruma ordusu istemediklerini
ifade ettiler.
w
Yeni Bakanlar Kurulu’nda
kimler hangi görevde?
Yeni seçim hükümetinde Başbakan
Ahmet Davutoğlu Başbakan Yardımcıları Numan Kurtulmuş ve Yalçın Akdoğan, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı
Fikri Işık, Çevre ve Şehircilik Bakanı
İdris Güllüce, Ekonomi Bakanı Nihat
Zeybekçi, Gençlik ve Spor Bakanı Akif
Çağatay Kılıç, Maliye Bakanı Mehmet
Şimşek, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı,
Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ile Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu yerini korudu. Kalkınma Bakanı
Cevdet Yılmaz ise Başbakan Yardımcılığına kaydırıldı.
Diğer bakanlıklar ise şu isimlerden
atandı; İçişleri Bakanı Selami Altınok,
Gümrük ve Ticaret Bakanı Cenap Aşçı,
Dışişleri Bakanı Feridun Sinirlioğlu,
Kültür ve Turizm Bakanı Yalçın Topçu,
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ahmet Erdem, Adalet Bakanı Kenan İpek,
Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Kutbettin Arzu, Ulaştırma ve Haberleşme
Bakanı Feridun Bilgin, Aile ve Sosyal
Politikalar Bakanı Ayşen Gürcan.
MHP’li Tuğrul Türkeş Başbakan Yardımcılığına, 3 dönem kuralına takıldığı
için 7 Haziran’da listeye giremeyen Ali
Rıza Alaboyun Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanlığı’na, Vecdi Gönül’ün de Milli
Savunma Bakanlığı’na atanması dikkat
çeken diğer gelişmeler olarak izlendi.
rg
Kabine bağımsız isimlerden mi
oluştu?
Başbakan Davutoğlu’nun ‘anayasal
zorunluluk’ olarak belirttiği Parlamento içinden Bakanlar Kurulu oluşturma
çalışmasının, kısmen MHP ve HDP’de,
topyekün CHP’de karşılık bulamaması
ardından kabineye seçilen isimlerle,
‘bağımsızlar bağımsız mı?’ tartışmasına
yol açtı.
HDP Kocaeli Milletvekili Ali Haydar
Konca, HDP İzmir Milletvekili Müslüm
Doğan ve MHP İstanbul Milletvekili
Tuğrul Türkeş dışında kalan ve bağımsız statüsüyle atanan 11 ismin AKP’nin
bakan yardımcıları, bürokratları ve eski
milletvekillerinden oluşması dikkat çekti. Cumhuriyet tarihine bir ‘ilk’ de yeni
kabineye ‘türbanlı’ bir kadının Ayşen
Gürcan’ın bakan olarak atanması oldu.
w
nkara’nın siyaset kulislerinde
1 Kasım’da yapılacak Genel
Seçimlerin sonuçlarının‘siyasi
depremlere’ yol açacağı tahmini yapılırken, silahların gölgesinde yapılacak bir
seçimin şaibeli olabileceği ifade ediliyor. Ahmet Davutoğlu Başbakanlığında
kurulan Geçici Hükümete HDP’li 2
bakanın yer alması yeni bir barış umudu
yaratırken, çatışma süreci ile ilgili taraflardan sert açıklamalar gelmeye devam
ediyor.
Cumhuriyet tarihinde ilk kez Kürd
tandanslı bir parti kabinede yer alırken, teklif götürülen bir HDP’li vekilin
teklifi reddetmesi ise, HDP içerisinde
siyasi bir krizin varlığına işaret olarak
yorumlanıyor. Kandil’in sert eleştiriler
yönelttiği HDP ile makası iyice araladığı ileri sürülürken, Öcalan’ın çatışma
sürecinin sonlanması için 1 Eylül Dünya
Barış Günü’nde örgüte ateşkes mesajı
vereceği iddia ediliyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1 Kasım seçimlerinden de istediği yönde
sonuçlar çıkaramayacağına dair anket
sonuçları ortalıkta dolaşırken, 7 Haziran
tablosunun korunması ya da aksi yönde
verilerin oluşmasını sağlayan gerekçelerin nedeni olarak PKK ile devam eden
çatışmalar gösteriliyor.
Suruç katliamı, Ceylanpınar’daki polis
infazları ile 24 Temmuz’da TSK’nın PKK
kamplarını bombalamasıyla bozulan
ateşkesin ekonomik maliyeti henüz
hesaplanmamışken, İnsan Hakları
Derneği’nin açıkladığı raporda; 37
günde 92’si asker-polis, 38’si HPG’li ve
47 sivil ile birlikte toplam 177 kişinin
öldürüldüğü, 2 bin 544 kişinin gözaltına alındığı, bunlardan 338 kişinin de
tutuklandığı bildirildi.
Öte yandan Diyarbakır’da ‘özyönetim’
ilan ettikleri gerekçesi ile tutuklanan
belediye başkanlarının mahkemelerde verdikleri ifadelerde, ’özyönetim’
ilanından haberdar olmadıklarını beyan
etmeleri bölgedeki çatışma ve olaylara
dair yeni yorumların yapılmasına neden
oldu.
Ankara seçim hükümeti çalışmaları nedeniyle yoğun bir haftayı geride
bırakırken, bu yoğun trafiğin yaşandığı
günlerde HDP Eş Başkanı Selahattin
Demirtaş, HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Nazmi Gür ve DBP Eş Başkanı
Kamuran Yüksek’ten oluşan heyetin
Avusturya Cumhurbaşkanı ve bir dizi
görüşme yapmak için yurtdışında olması dikkat çekti. Demirtaş, Tüzel’in red
kararını ve yeni bakanlar kuruluna dair
gelişmeleri değerlendirdiği açıklamasını
Viyana’dan yaptı ve bir kez daha barış
mesajı verdi.
KCK Yürütme Konseyi:
2 HDP’li bakanla bir şey değişmez
HDP’li vekillerin katımıyla kurulan
seçim hükümetini eleştiren bir açıklamasında KCK Yürütme Konseyi Eş
Başkanlığı, “AKP hükümetinin Kürd
halkının özyönetimlerini kriminalize
ederek saldırılarını sürdüreceği anlaşılmaktadır. Bu kurulacak hükümetin bir
savaş hükümeti ya da yürütülen saldırı
ve savaşa bir kılıf olacağı anlaşılmaktadır” diyerek, AKP’nin seçim yapmayı
amaçlamadığını, iktidarını sürdürmeyi
amaçlayan bir siyaset yürüttüğü ifade
etti.
Açıklamanın devamında şu görüşlere
yer verildi: “Şimdi bu ortamda hangi
seçimden, seçim sürecinden, seçim
hükümetinden söz edilebilir? Normal
bir zamanda anayasanın hükmü olan
farklı partilerden oluşan bir seçim
hükümetinden söz edilebilirdi. Bir iki
HDP milletvekilinin bu seçim hükümetinde olması bu hükümeti anayasa
gereği oluşmuş bir seçim hükümeti
haline getirmeyecektir. Şu anda tüm
w
A
Besê Çelik
demokrasi güçlerinin görevi, Kürd
halkının kendi kendini yönetmesine saldıran AKP hükümetinin
bu politikalarına karşı mücadele
etmek ve mücadeleyi yükseltmek
olmalıdır.”
Belediye başkanları:
Özyönetimden haberdar
değiliz
Diyarbakır’da özyönetim açıklaması yaptıkları için gözaltına alınan belediye başkanları Diyarbakır
5. Sulh Ceza Hakimliği’nce tutuklandı. Diyarbakır’da 19 Ağustos’ta
gözaltına alınan DBP’li Merkez Sur
İlçe Belediyesi Eş Başkanları Seyid
Narin, Fatma Şık Barut, DBP Sur
İlçe Eş Başkanı Ali Rıza Çiçekli ve
bildiriyi okuyan Özgür Kadın Kongresi aktivisti Güneş Ölmez sorgulamada verdikleri ifadelerinde
özyönetim açıklamasından haberdar olmadıklarını, yaşanan olaylar
sebebiyle bir açıklama yapıldığını
sandıklarını söylediler.
Haberdar olmadıklarını söylediği
ve ‘özyönetim ilanı’ yapılan basın
açıklamasını okuyan Güneş Ölmez
ifadesinde şunları söyledi: “Bildiri
okunan yerde bulunan bayanlar süreçte yaşanan çatışmaların
sona ermesi ve müzakere sürecine
tekrardan başlanabilmesi açısından
toplanmışlardı, ben de o esnada
AB Bakanı Konca:
Amacımız şiddeti durmaya
katkı sunmaktır
Çatışma ortamında seçim güvenliğinin nasıl sağlanacağı ve kabinede yer almalarının bu konuya ne
tür bir katkı sağlayacağını sorduğumuz AB Bakanı Ali Haydar Konca
BasHaber’in sorularını yanıtladı.
Her iki tarafa da silahları susturma
çağrısı yaptıklarını hatırlatan Konca, “Ateşkes ilan edilmesini ve barış masasının yeniden kurulmasını
istiyoruz. Bizim derdimiz silahların
susturulmasıdır” diye konuştu
Bakanlık teklifini kabul etmelerine ilişkin tartışmalara da açıklık
getiren Konca şöyle devam etti: “Bu
görevi kabul etmemizin temelinde
bunun anayasal bir hak olması, diğer boyutunda meşruiyet tartışmalarına son vermek var. Amacımız
öbür yandan akan kanı durdurabilmek. Bu noktayı bir amaç olarak
kullanıp, bu konuda bir görevi
yerine getirebilir miyiz derdimiz,
davamız budur. Bizim koltukla,
kırmızı plakayla ilgili bir derdimiz,
hevesimiz yok. Türkiye’deki en acil
ihtiyaç bu şiddet sarmalının sona
ermesidir. Bu konuda üstümüze ne
görev düşüyorsa onu yerine getirmeye hazırız. Umarım aklı selim
ağır basar ve akan kanı durdururuz.”
Kalkınma Bakanı Doğan:
Toplumsal barışı sağlamalıyız
Tarafların müzakere sürecindeki
pozisyonuna geri dönmesi gerektiğini söyleyen Kalkınma Bakanı
Müslüm Doğan BasHaber’e şu
açıklamalarda bulundu: “Ölümlerin kabullenebilecek bir tarafı
yok. Asker, sivil, gerilla ve çocuk
ölümlerinin durdurulmasını istiyoruz. Bu saatten sonra hiç kimse
bunu kaldıramaz. Toplumsal barışı
sağlamamız gerekiyor. Analar ve
babalar acil çağrılarda bulunmalı,
kim varsa herkes bu olaya müdahale etmeli. Partimiz, halkların,
inançların, yoksulların, emekçilerin, sosyalistlerin bir araya geldiği
geniş bir çerçevedir. Yeni bir yaşamı oluşturmaya çalışan bir yapıdır.
Bu anlamda Levent Tüzel’in tavrına
saygı duyuyoruz. Parti organlarımızda bunu değerlendireceğiz.”
CHP’li Tanrıkulu:
Hükümette yer almayı
doğru bulmadık
Bakanlık teklifini topyekün reddeden CHP’nin tavrını gazetemize
değerlendiren CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, “CHP’nin
tavrı bellidir. Koalisyon hükümeti
için CHP’ye yetki verilmemiştir.
Anayasa ve kanunlar uyarınca
hükümette bulunmayı siyaseten
doğru bulmadık ve o yüzden katılmadık. Geçtiğimiz seçimde seçim
bildirgesi hazırlamıştık. O bildirgedeki vaatlerimiz toplum tarafından
olumlu karşılandı. Yeniden güncelleyeceğiz. Bugünkü asıl gündem Türkiye’nin ölümlerle, ölüm
çemberiyle karşı karşıya kaldığı
süreçtir. Toplumsal barışı, özgürlüğü önde tutan bir yeni anayasayla
yeni bir seçim bildirgesiyle” seçime
hazırlandıklarını ifade etti.
Avni Özgürel:
Türkeş’in gidişi MHP’de
tartışma yaratır
Tuğrul Türkeş’in ayrılması ile
MHP’de yaşanacağı iddia edilen
bölünmeye dair sorumuzu yanıtlayan Gazeteci Avni Özgürel,
“MHP’de bir bölünmeye yol açmaz
ama MHP tabanında bir tartışmaya yol açar. MHP tabanında zaten
Devlet Bahçeli’nin izlediği siyaset
çok kabul görmüyor. MHP tarihinde ilk kez en fazla milletvekili
ile 7 Haziran seçimlerinden çıktı.
AK Parti ve MHP tabanında bir
uyumsuzluk da söz konusu değil.
MHP’nin ağırlıkla temsil edildiği
bir koalisyon hükümeti kurulabilirdi. Sayın Bahçeli’nin neye karşı
çıktığını kimse bilmiyor herkes,
parti teşkilatı dâhil hataya düşmüştür. Sayın Bahçeli de hiç kimseye
bunu anlatabilmiş değil. O bakımdan MHP teşkilatının tabanında bu
tavrın tartışılacağını düşünüyorum.
Asıl tartışma seçimden sonra olacaktır. MHP’nin bir oy kaybetmesi
muhtemeldir. O oy kaybı tekrar
tartışma yaşatacaktır. MHP de
HDP de barajın altına düşmezler,
seçmen kısa sürede karar değiştirmez. MHP oy kaybeder, bunun
MHP içerisinde tartışmaya yol
açacağını düşünüyorum” dedi.
03
HDP ve Türkiyelileşme
antagonizması!
HAMİYET ÇELEBİ
Türkiye siyasi tarihinde hükümet kuramadığı için seçime gitme deneyimi de yaşayacak. Şimdiye dek hükümet kurma çoğunluğunun
sağlanamadığı dönemlerde doku uyuşmazlıklarına
rağmen şartlar zorlanmış, bir şekilde koalisyonlar
kurulmuştu. Türkiye’nin bu yaşadığı şey bir ilk
olacak. Ancak ‘Türkiyelileşme evrimine’ rağmen temel dayanağı, sosyal tabanı Kürd seçmenler olan HDP gibi bir partinin hükümete
iki bakan vermesi, HDP ile aynı tabana dayalı
PKK’nin taraf olduğu kanlı savaşın da eş zamanlı olarak sürmesi de yaşanan diğer bir ilk.Avrupa Birliği Bakanlığı ve Kalkınma Bakanlığı gibi
aslında protokol kurumlar olan, fonksiyonel olmayan ve diğer icracı
bakanlıklar gibi idarede etkisi olmayan, ancak uluslararası temsiliyette, ve Türkiye’nin ekonomik, sosyal hedeflerinin belirlenmesinde rolü
olan iki bakanlığın iki aylığına da olsa HDP’ye verilmesi kuşkusuz tesadüf değil. Her iki bakanlığın da görevleri geçtiğimiz yıllarda yayınlanan
Kanun Hükmünde Kararnameler ile belirlendi. Buna göre; üyelik müzakerelerinin donduğu Avrupa Birliği Bakanlığı Türkiye’nin Birlik sürecine hazırlanması ve bu sürecin koordinasyonu görevini üstlenirken,
Kalkınma Bakanlığı ise ülkenin kalkınmasında hedef belirleme, plan,
program üretme ve hükümete danışmanlık yapma görevinden sorumlu.Görüldüğü gibi bu bakanlıklar aslında hiç de hafife alınmayacak ayrıca birbiriyle ilintili görev ve sorumluluk alanlarına sahip. Biri ülkenin
Avrupa Birliği standartlarına getirilmesi ve bu sürecin takibinde, öteki
de ekonomik kalkınmasında önemli olması gereken noktalar.
AB; Türkiye’yi, demokrasi kapasitesiyle, hukukun üstünlüğüne
verdiği değerle, insan hak ve özgürlükleri ile azınlık haklarına yaklaşımlarıyla, bölgeler arası dengesizlikleri giderip gideremediğiyle ilgili
kriterler çerçevesinde değerlendirmeye alır. Avrupa Parlamentosu
her yıl genellikle Ekim ayında yayınladığı ilerleme raporlarıyla da
Türkiye’nin üyelik sürecinde yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini, AB müktesebatını ne derece uyguladığını belirler. Raporları
takip edenler bilir, Türkiye’nin eleştirilere hedef olduğu ana noktalar
Kürd Sorunu, insan hakları konularında Türkiye’nin kapasitesi ve bölgeler arası ekonomik dengesizlik oluşturur. Genellikle de Türkiye bu
raporlara yönelik Avrupa Birliği Bakanlığı aracılığı ile daha çok savunma pozisyonuna çekilerek, AB’nin pek de iyi niyetli davranmadığı
iddialarını ileri sürer. Örneğin geçen yıl Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır, Avrupa Parlamentosu’nun 2014 Türkiye
raporunu kabul etmeyeceklerini ve iade edeceklerini kamuoyuna açıklamış, ardından Türkiye’yi sertçe eleştiren AB İlerleme Raporu çöpe
atılmıştı! Artık AB kalitesine uyum konusunda Türkiye’nin çabalarını
ifade etme görevini seçime kadar HDP milletvekili Ali Haydar Konca
yerine getirecek! AB’nin en hassas olduğu Kürd Sorunu konusunda
Türkiye’yi ifade etme görevi, Avrupalılar tarafından ‘pro Kürd’ bir parti olarak tanımlanan HDP’li bakanın görevi! Kalkınma Bakanlığı’nın
2014-2018 yılları arası 10. Kalkınma Planı’nın ana çerçevesini “kapsayıcı ekonomik büyüme, hukukun üstünlüğü, bilgi toplumu, uluslararası
rekabet gücü, insani gelişmişlik, çevrenin korunması ve kaynakların
sürdürülebilir kullanımı” olarak tasarlamıştı. Henüz bu dört yıllık planın ilk çeyreğinde iken bile yansımalarını gerek Kürdistan’da gerekse
de diğer bölgelerde artarak devam eden HES inşaatlarında, Yeşil Yol
projelerinde, sel baskınlarında, bilgi toplumu olarak bilgiye erişimimizdeki kısıtlayıcı hükümet uygulamalarında, savaş koşullarına yeniden dönmenin çevreye verdiği tahribatlarda yakından gördük. Şimdi
hükümette bakanlığın bu hedeflerine ulaşmasındaki zorlu görevi yerine getirecek olan Bakan HDP’li Müslüm Doğan olacak. HDP 7 Haziran seçim bildirgesinde “Koşullar ne olursa olsun, Kürd Sorunu’nda
silahsız çözüm ve demokratik siyaseti savunacağını; ekonomik, sosyal,
kültürel ve siyasal tüm mücadeleleri kendi mücadelesi ve deneyimi olarak göreceğini; halklara ve azınlıklara yapılan soykırım ve katliamlar
nedeniyle, bu halklardan devlet adına özür dileneceğini; kentleri meydanları, parkları, koruları ve kıyıları koruyacağını; doğayı tahrip eden
projeleri durduracağını; HES, termik ve nükleer gibi enerji projelerine
son vereceğini” açıkça taahhüt etmişti. Bir taahhüdü de ‚Türkiyelileşmeye’ dair idi. Seçim hükümetinde yer alarak, ülkenin sorunlarının
çözümüne ortak olma niyetini de ifade eden HDP açıktır ki önemli bir
kavşaktan geçmektedir. Antagonizmanın halesinin sardığı HDP tam
da şimdi ‘Türkiyelileşme sınavı ile’ yüz yüzedir. HDP, ya sorunların çözümünde - hiç değilse- duyarlılıklarını ortaya koyacak, ya da geleneksel
iktidar ilişkilerinin bir parçası olarak iddialarını yitirecektir.
04
HABER
BasHaber
SÖYLEŞİ
31 Ağustos
- 6 Eylül 42015
Mesrur Barzani kriz için devrede
.o
ur
d
ak
iv
rs
.a
PDK’li Cewher: Seçim usulünü halk
belirlesin
Siyasi kriz ve gündemdeki diğer
konular hakkında BasHaber’in sorularını yanıtlayan PDK Mil-letvekili ve
Kürdistan Parlamentosu Kültür-Medya
Komisyonu Başkanı Ferhan Cewher
YNK, Goran ve Komele’nin KBY Başkanı
Mesud Barzani’nin iki yıl daha görevde
kalmasını kabul ettiklerini, buna karşılık
PDK’nin de taraflara Bölge Başkanı, Parlamento ve hükümetin yetki alanlarının
tartışılabileceğini ilettiğini belirtti. Cewher, tarafların anlaşmaya vara-madıkları
konunun Bölge Başkanı’nın seçim usulü
hakkında da YNK, Goran ve Komele’nin
Başkan’ın Parlamento tarafından seçilmesi şartını dayattıklarını buna karşılık
PDK’nin de Başkan’ın halk veya Parlamento tarafından seçilmesi seçeneklerinin referandumla halka sorulması önerisinde bulunduğunu söyledi. Cewher şöyle
konuştu: “Biz PDK olarak şu öneride
bulunduk: 6 ay sonra Bölge Başkanı’nın
nasıl seçilmesi gerektiğini referandumla halka soralım. Bırakalım halk karar
versin. Bütün dünyada olduğu gibi halk,
neye karar verirse siyasi partiler olarak
biz bunun gereklerini yerine getirelim
ve bu sorunu kalıcı bir şekilde çözüme
kavuşturalım. Bu öneriyle ilgili şimdiye
kadar herhangi bir açıklama yap-madılar
ama kanaatimce onlar da birkaç gün sonra bu öneriye olumlu cevap verecekler.”
YNK Genel Sekreter Yardımcısı Dr.
Berhem Salih’in, Mesud Barzani’nin 2
yıl daha görevde kalmasının yanı sıra,
KBY’nin sınırlarının denetim altına
alınan tartışmalı bölgeler çerçevesinde
yeniden çizilmesi ve Peşmerge güçlerinin bir çatı altında birleştirilmesi gibi
önemli konularda çözüm önerileri sunan
projesinin PDK tarafından tartışmaya
değer bir proje olarak değerlendirildiğini
ama bu projenin YNK tarafından reddedildiğini vurgulayan Ferhan Cewher,
bunun neticesinde PDK’nin KBY ile ilgili
hayati meselelerde karar vere-bilecek
yetkilerle donatılmış ve Siyasi Parti Başkanları, Başbakan ve Bölge Başkanı’nın
dai-mi üyesi oldukları bir Başkanlık
Komitesi’nin kurulmasını öngören bir
projesinin olduğunu ve bu projenin yakında tartışmaya açılabileceğini söyledi.
w
gerektiği ifade ediliyor.
w
KBY’de umut ve belirsizlik bir
arada
Siyasi gözlemcilere göre KBY’de devam
eden siyasi krizin esas nedeni de bu bölgesel çatışmanın Kürd siyaseti üzerindeki
etkisinden kaynaklanıyor. Mevcut anayasaya ve te-mayüllere bağlı kalmanın ortaya çıkaracağı siyasi riskler, başarılı bir
yönetim sergileyen KBY Başkanı Mesud
Barzani’nin olağanüstü durumun normale evrilmesine kadar Bölge Başkanlığı
görevini yürütmesinin siyasal, askeri ve
diplomatik zorunluluğunun görülmesi
gerekiyor. Çok sayıda ülkenin siyasi tarihinde, savaş dönemlerinde özel bir hukukun uygulandığı ve ulusal çıkarlar gereği,
hassas mevkilerin korunduğu bilinmesine rağmen, aynı durumun Kür-distan’da
geçerli olmasına ayrıca bağımsızlık
hazırlıklarına, devletleşme girişimlerine,
ekononik ve siyasi bağımlılığın olduğu
Bağdat’tan ayrılma duruma rağmen, bu
süreci sabote edebilecek formalitelerde
ısrar edilmesinin „anayasal hassasiyetler“
değil de tüm bu plan-ların sabote edilmesi olduğu şeklinde yorumlanıyor.
Bu durumda YNK, Goran Hareketi
ve İslami partilerin karar mercileri,
Barzani’nin 2 yıl daha görevde kalmasına rıza gösterseler de, buna karşılık
öne sürdükleri Başkan’ın halk değil de
Parlamento tarafından seçilmesi, Başkomutanlık ünvanı dahil bazı yetkilerinin
daraltılması ve benzeri şartları, krizin
sadece ertelendiğini ama sürdüğünü
gösteriyor. Zira bu şartların mevcut kriz
halinde tartışılması bile KBY’nin iç siyaseti ve birliği dış müdahaye açık bir hale
getiriyor. Oysa bu tartışma konuları Yeni
Anayasa’yı yazmakla yükümlü komisyonunun çalışma alanını teşkil ediyor.
Dolayısıyla bu tartışmaların komisyonun
çalışma alanı çerçevesinde yürütülmesi
rg
parçalı bir duruş sergilemesi, bu mihverler arasındaki siyasi çatışmalara göre
birbirine karşı konumlanması Kürd ulusal birliği açısından en ciddi handi-kap
haline gelirken, bu çekişmelerin Kürdlerin siyasal ve toplumsal kazanımlarını
ve çıkarlarını tehlikeye atması kaygı ile
izleniyor.
Peşmerge güçlerinin cephelerdeki yekpare duruşu ve başarılı operasyonları da,
siyaset sınıfının yakınlaşmasına yetmiyor. Elbette Kürdlerin kaygılarının artmasının tek sebebi Güney Kürdistan’daki
siyasi kriz değil. Kuzey’de PKK ve Türk
devleti arasında patlak veren savaş hali,
Rojava’da Türkiye’nin IŞİD’e karşı hava
operasyonlarına katılması ihtimali ve
sonrasında yaşanacak belirsizlikler de
kaygıları arttırıyor.
w
I
ŞİD’e karşı geniş bir cephe hattında
mücadele yürütülen KBY’de Bölge
Başkanlığı konusunda Kürd siyaseti arasında çıkan siyasi krizin devamı
halinde Kürdlerin bağımsızlık planlarının ciddi darbe alabileceği bildiriliyor.
Barzani’nin görevde kalmasına karar
verilmesine rağmen, ülkenin geleceği ve
önemli sorunları hakkında siyasetteki
parçalı duruş ve dış güçlerin içerdeki
etkisi, Kürdistan’ın gelecekte daha ciddi
sorunlarla karşılaşabileceği siny-alleri
verirken, iç birliğini sağlama konusunda
yetersiz bir siyasetin uluslararası alanda
Kürdlere duyulan saygı ve güveni sarsabileceği endişeleri artıyor.
Mevcut sorunların geniş bir konsesüs
ile aşılması gerektiğini savunan PDK yöneticilerinden ve Genel Asayiş Müsteşarı
Mesrûr Barzani, Parlamento dışındaki
siyasi partiler ve azınlık temsilcileri ile
bir araya geldi. Barzani’nin görüştüğü kesimler Başkan’ın halk tarafından
seçilmesi ve kendilerinin de sorunların
çözümü konusunda dikkate alınmasını
istedi.
Başkanlık seçim usulu üzerinden
başlayan ancak esas olarak, bölgesel güç
dengelerinin Kürd siyaseti üzerindeki
etkisinin bir yansıması olduğu bilinen iktidar mücadelesinde ulusal dinamiklerin
ve çıkarların gözardı edilmesi, kamuoyunda ciddi rahatsızlıklara neden oluyor.
Son zamanlarda Kürd siyasetinde akil
pozisyonunda olanların sorunu aşmak
konusundaki ciddi girişimlerine, Batılı
diplomatların Erbil’de yürüttükleri arabuluculuk ve uzlaştırma gi-rişimlerine
rağmen, Süleymaniye ve Erbil’in arasındaki mesafenin aşılamadığı ve uzlaşı,
yakınlaşma sağlanan konularda dahi
karşılıklı güven tesis edilemiyor.
YNK ve Goran’ın bölgeci ve İran
etkisinde davranarak ve bağımsızlığı
PDK’nin iktidar olduğu bir dönemde
engelleyici girişimlerinin Kürdistan’ın
geleceğini tehlikeye attığı, Kürdlerin
bu fırsattan faydalanmamaları halinde
yakın gelecekte ciddi sorunlarla karşılaşabilecekleri şeklinde yorumlar yapılıyor. Öte yandan YNK’nin ciddi bir kriz
içinde olduğu, İran’ın örgüt üzerindeki
etkisinden rahatsız olan Kosret Resul ve
Berhem Salih’in diğer birçok yönetici ile
yeni bir parti kurma arayışında olduğu
haber veriliyor. Goran’ın idare ettiği
bölgelerde geçtiğimiz günlerde yolsuzluk
ve suistimallere karşı gelişen toplumsal
tepkiler ve göster-ilerin de bu partiyi
zorladığı bildiriliyor.
Belirgin kitle ve askeri gücü olan Kürd
siyasetinin bölgesel güç dengeleri bağlamında „Batı“ ve „Şia“ mihveri arasında
Şii Lider Gazali: Kürdler bölünsün
Baas rejiminin Irak’ta devrilmesinin
ardından yönetime gelen Şii partiler sürekli yolsuzluk, para aklama ve Sünnileri
dıştalama uygulamalarıyla gündeme
geldiler. IŞİD’in Musul’u ele geçirmesiyle hem ABD hem de İran’ın gözden
çıkardığı Nuri El Maliki’den sonra büyük
umut-larla yönetimin teslim edildiği
Haydar İbadi döneminde de yolsuzluk
suçlamalarının ardı ar-kası kesilmedi. Son zamanlarda Bağdat’ta yönetim
karşıtı gösteriler artmaya başladı. Gelirlerin adaletli bir şekilde dağıtılmadığı
şikayetlerinin doruk noktasına vardığı
bu günlerde 2006 yılında İran Kudüs
Ordusu bünyesinde kurulan ve Bağdat’ta
güçlü bir tabana sahip olan Eshab Ehli
Hak Şii Milis Grubu Genel Sekreteri
Şeyh Kays Gazali Iraklıların büyük bir
kısmının KBY’nin Irak kaynaklarından
HABER
BasHaber
31 Ağustos - 6 Eylül 2015
5
SÖYLEŞİ
fazla pay aldığını iddia ederek, çözüm
için ya Kürdler-in ayrılması gerektiğini yada Irak’ın konfederal bir şekilde
yönetilmesi gerektiğini söyledi. Maliki
döneminde Bağdat tarafından desteklenen grubun Lideri Gazali, Kürdlerin de
federal sistemden yana olmadıklarını, federal sistem ile kaynakların adaletsiz bir
biçimde dağıtıldığını, dolayısıya Kürdlerin ya Irak’tan ayrılıp bağımsızlık ilan
etmeleri ya da Irak’ın konfederal sisteme
geçmesi gerektiğini vurguladı.
Peşmerge tekrar operasyonlara
başladı
Uzun bir sessizlik döneminin ardından
Peşmerge güçleri IŞİD’e karşı Kerkük ve
Selahaddin de tekrar geniş çaplı operasyonlara başladı. Kerkük’ün Dakuk ve
Selahaddin’in Tuzxurmatu ilçelerinde
başlatılan operasyonda IŞİD’in önemli
karargahlarından birisi olan Elbunecm
köyü dahil yaklaşık 11 köyün IŞİD’den
temizlendiği bildirildi. Geçtiğimiz Çarşamba günü başlatılan operasyonlarla
ilgili basını bilgilendiren Kerkük Cephesi
Peşmerge Komutan-larından Westa
Resul, Peşmerge’nin çatışmalardan çok
IŞİD mensuplarının kaçarken artlarında bıraktıkları bombalı tuzaklardan
çekindiğini, bundan dolayı operasyonları kontrollü bir şekilde yürüttüklerini
bildirdi. Koalisyon hava kuvvetleriyle
koordineli yürütülen operasyonların
IŞİD mensuplarının zaten bozuk olan
morallerini daha da bozduğunu belirten
Resul planlamalar çerçevesinde gerek
görülmesi halinde operasyonların devam
edeceğini söyledi.
05
Uzlaşı arayışları sürüyor
Güney Kürdistan’da bir taraftan parlamentoda grubu bulunan 5 siyasi partinin
temsilcil-erinin krizi aşmak için yaptıkları
görüşme trafiği devam ederken, diğer
taraftan PDK, Par-lamento dışındaki diğer
partilerin de konuyla ilgili söz söyleme
hakkı olduğunu savunarak, ilgili partilere
ziyaretlerde bulunuyor. YNK, Goran ve
Komeleyi İslami’nin çözüme yanaşmaması ardından Parlamento dışındaki siyasi
parti ve Yekgirtuyi İslami’ye ziyaretlerde
bulunan KBY Genel Güvenlik Müsteşarı
ve PDK Politbüro Üyesi Masrur Barzani
başkanlığındaki PDK heyeti, basına kapalı
gerçekleşen görüşmelerin ardından görüştükleri parti başkanlarıyla ortak açıklamalarda bulundu.
Kürdistan Demokratik Sosyalizm Partisi
(PSDK) Başkanı Muhemed Heci Mehmud
ile gerçekleşen görüşme ardından yapılan
basın açıklamasında konuşan Mesrûr
Barzani, yaşan-an krizin istikrarı ve
demokratik işleyişi engellemediğini ama
birileri ülke istikrarını bozma-ya çalışsa
da karşısında halkı bulacağını ve KBY Başkanı Mesud Barzani’nin yasalar çerçevesinde görevinin başında olduğunu söyledi.
PDSK Başkanı Mihemed Heci Mehmud
ise hiç bir partinin etkisinde kalmadan
düşüncelerini dile getirdiklerini ve krizin
aşılması için diyalog çabalarına katılan
tarafların artması gerektiğine vurgu yaptı.
Barzani ve Heci Mehmud, Başkanın halk
tarafından seçilmesi konusunda hemfikir
olduklarını deklere ettiler.
Yekgirtuyi İslami Genel Sekreteri Muhemed Emin Ferec ile gerçekleşen görüşme
ardından yapılan ortak basın açıklamasında ise Mesrûr Barzani, krizle ilgili PDK’nin
tavrının net olduğunu, siyasi sorunların
çözümünde demokratik yöntemlerin
esas alınması ve Parlamen-to’da grubu
bulunan 5 siyasi parti temsilcileri arasında
devam eden görüşmelere azınlık temsilcilerinin de dahil edilmesi gerektiğini
vurguladı. Emin Ferec krizinin diyalogla
giderilmesi için çaba sarf edeceklerini belirterek, “Siyasi tarafların yaptığı toplantılara Par-lamento üyesi azınlık temsilcilerinin de yer almasını destekliyoruz” dedi.
“YNK ve Goran fikri
terör uyguluyor”
PDK heyetinin Bizotneweyi İslami
Başkanı İrfan Mela Ali ile gerçekleştirdiği
görüşme ardından yapılan basın toplantısında da parlamentodaki azınlık temsilcilerinin de devam eden görüşmelere
katılması gerekliliğini vurgularken, Mela
Ali, Bölge Başkanı’nın halk tarafından seçilmesini savundukları için hareketlerinin
fikirsel teröre maruz kaldığını ve YNK, Goran ve Komelayı kastederek, “Bu üç parti,
sergiledikleri yaklaşımlarından dolayı
bizden özür dilememeleri halinde, yeni
dönemde Parlamento çalışmalarını boykot
ede-ceğiz” dedi. Mela Ali, Barzani’nin
Başkanlığı’na hiç kimsenin karşı olmadığını, tartışmaların başkanın seçim usulü
ve yetkilerinin sınırları üzerinden devam
ettiğini sözlerine ekledi.
Goran Milletvekili: Siyasiler
devrim zihniyetinden kopamadı
Mevcut siyasi krizin teorik sebepleri
konusunda BasHaber’e konuşan Goran
Hareketi eski Parlamenteri Latif Mustafa,
sorunun kaynağını herhangi bir siyasi
parti veya partilerin haklılığı veya haksızlığı bağlamında ele alınmasının doğru
olmadığını, sorunun kaynağının halkın
91’devriminin perspektifinden sıyrılıp yeni
şartlara uyum sağlamasına karşılık siyasi
odakların yeni duruma evrilememesi ve
demokrasinin içselleştirilmemiş olmasından kaynak-landığını söyledi. Siyasilerin
olaya ulusal var olma mücadelesi döneminin askeri mantığıyla yaklaşmalarından
dolayı aslında olmayan veya olmaması
gereken bir sorunu var ettiklerini, öz olarak böyle bir sorunun olmadığını ve halk
nezdinde bunun böyle algılandığını vurguladı. KBY’deki krizi Türkiye’deki siyasi
krize benzeten Mustafa, KBY’deki krizin
dış müdahalelere açık duruma gelmesi
itibariyle Türkiye’deki krizden ayrıldığını
ve çözümlenmemesi duru-munda tehlikeli
boyutlara varma riskiyle karşı karşıya
kalınabileceği uyarısında bulundu.
Sorunun bu haliyle cephede IŞİD’e
karşı aktif savaş yürüten Peşmerge’ye
moral-motivasyon açısından olumsuz
etkide bulunduğunu ve bunun siyasilerin
Kürdistan’a büyük bir haksızlık olduğunu
belirten Latif Mustafa, her ne kadar büyük
çoğunluğu partilerin denetiminde olsa da
Peşmerge’nin elden geldiğince bu siyasi
tartışmalara uzak kalmaya çalıştığını
ama yine de krizin hem halkın hem de
Peşmerge’nin savaş kabiliyetine olumsuz
etkide bulunduğunu söyledi. KBY’nin
IŞİD’e karşı verilen savaş ve ekonomik
kaynaklı kamusal hizmetlerin yerine
getirilmemesi gibi iki temel sorununun
dışındaki diğer sorunların yapay olduğunu
iddia eden Mustafa siyasi krizin giderilmesi tartışmalarına dair de şunları söyledi:
“Sayın Barzani’nin 2 yıl daha görevde
kalmasında tüm partiler ortak bir noktada
birleştiklerine dair açıklamalar olmakla birlikte bu resmi ağızlar tarafından
doğrulanmış değil, ama Bölge Başkanı’nın
seçim usulü, Başkomutanlık yetkisi ve
diğer yetkilerinin çerçevesi gibi konularda
herhangi bir mu-tabakat sağlanmadığını
söyleyebilirim.”
“Tartışmalar Peşmerge’yi etkilemez”
Siyasi kriz ve Kerkük cephesinde
operasyonların yeniden yoğunlaştığı bir
dönemde diplo-matik çalışmalarını ara
vermeden sürdüren KBY Başkanı Mesud
Barzani, Norveç Dışişleri Ba-kanı Borge
Brende, Savunma Bakanı İne Marie
Eriksen Söreide ve beraberindeki heyeti
kabul etti. Barzani görüşmede Peşmerge güçlerinin teröre karşı yürüttüğü
mücadelede Norveç’in yardımların çok
önemli olduğunu vurgulayarak, “Kürdistan halkı ve Peşmerge’nin teröre karşı
onur mücadelesi devam edecektir ve
Norveç’in yaptığı yardımlar bu anlamda
çok önemlidir” dedi.
Başkanlık tartışmalarına da değinen Barzani, KBY’nin zor bir süreçten
geçtiğini, bu zor sü-reçte Başkanlık
tartışmalarının olağanüstü bir durum
arz etmediğini, dolayısıyla bu tartışmaların Peşmerge’nin terörizme karşı verdiği
mücadeleyi ve bölgenin istikrarını etkileyebilecek gelişmeler olmadığını söyledi. Barzani ayrıca Türkiye’deki çözüm
sürecinin yerini çatışmalı bir ortama
bırakmasıyla ilgili olarak ta, “KBY olarak
bu meseleyle ilgili üzerimize düşen
görev ve sorumluluğu yerine getirdik
ve gerek görülmesi halinde bu sorumluluğu tekrar üstlenebileceğimizi tekrar
vurguluyorum”dedi. Norveç heyeti adına
söz alan Dışişleri Bakanı Borge Brende
ise terörle mücadelesinde KBY’yi desteklemeye devam edeceklerini söyledi.
BasHaber
“Operasyonlara karşı
irade göstereceğiz”
“HDP’nin içinde yer alacağı hükümetin
sivillerin ölümüne neden olan çatışmalarak karşı tavrı ne olacak“ sorusuna yanıt
veren Bilgen, ‘AKP’nin operasyonlarına
“Kandil’in HDP beklentileri”
7 Haziran seçimleri ardından Kandil’in
HDP’ye yönelik yaptığı sert açıklamaları da değerlendiren Bilgen, Kandil’in
HDP’den beklenti içinde olmasında
sıkıntılı bir durumun olmadığını vurguladı. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin
Demirtaş’ın çatışmalı durumun sona
erdirilmesine yönelik “Amasız silahlar
bırakılmalı” çağrısına Kandil’den “Siz
ne yaptınız” yanıtının da bu beklentiden
kaynaklandığını sözlerine ekledi. Bilgen,
30 yıl silahlı mücadele yürütenlerin legal
siyasetten beklenti içine girmiş olmasının
yerinde olduğunu ve yadırganacak bir durum oluşturmadığını aktardı. HDP ile PKK
arasında var olduğu iddia edilen gerginliğe
de değinen Bilgen, “Pratikte HDP için
zorluklar, handikaplar, kuşatmalar var.
HDP’yi kriminalize etme çabaları var. Tümüyle çatışmanın tarafı haline getirmeye
dönük tutuklama ve gözaltı uygulamaları
var. Bu eleştirileri HDP’yi yıpratma, tahrip
etme veya tasfiyeye dönük çabalar olarak
yorumlamamak” gerektiğini söyleyerek,
HDP’nin herhangi bir çatışmanın tarafı olmadığını, Kandil’den yapılan eleştirilerin
Kandil-HDP-İmralı-DBP arasında rekabet
varmış görüntüsünün gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
“HDP’nin oyları yükseliyor”
HDP’nin 7 Haziran öncesi “seni
başkan yaptırmayacağız” eksenli
seçim propagandasının Erdoğan’ın
kişiliğine yönelik geliştirilen bir
siyaset ve propaganda olmadığını da
dile getiren Bilgen, Meclis Anayasa
Komisyonu’nda Başkanlık konusunu
tartışmaya açık olduklarını, modeller
üzerinde çekincelerinin olduğunu
söyledi. 1 Kasım seçimlerinde hedeflerinin iktidar olduğunu ve buna
hazırlandıklarını dile getiren Bilgen,
HDP’nin yeni seçim kampanyasını da
şu sözlerle açıkladı: “Seçim kampanyası boyunca bu ülkeyi yönetebilecek
bir kadromuzun olduğu, biz zihin
dünyamızın ve becerimizin olduğunu
toplumla, seçmenle paylaşacağız.
Bunun sonuçlarını elbette görmemizi
sağlayacak olan da sandıkta halktır.”
Açıklanan seçim anketlerine ve Kürdistan halkının HDP’ye oy vermeyeceği şeklinde yapılan yorumlara da değinen Bilgen, Kürd halkının çatışmayı
kimin çıkardığını iyi bildiğini dile getirdi. Bilgen son olarak HDP ve DBP’li
yöneticilerin gözaltına alınmasına
tepki göstererek, DBP’li yöneticiler
tarafından ilan edilen ‘öz yönetimin’
insan hakları bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini, ’öz yönetimi ve
demokratik özerkliği yönetim modeli
olarak değerlendirdiklerini’ ve ulusların yönetim haklarının BM kararları
ile korunduğunu söyledi.
07
1 Kasım sürecinde HDP
Laser Mario
.o
rg
eçimlerin hemen ardınan birçok
yerleşimde KCK öncülüğnde
‘öz yönetim ilanları’ yapılırken,
sözkonusu ilçelerde çatışmalar ve sivil
ölümleri devam ediyor. ’1990’lara
dönüş’ şeklinde nitelendirilen siyasal
kriz ve karşılıklı tırmanan şiddet ortamı
kaygıları derinleştiriyor. Onlarca sivilin,
gerilla ve güvenlik gücü mensubunun
hayatını kaybettiği çatışmalar devam
ederken, gözaltı ve tutuklamalar da
sürüyor. Son olarak DBP Diyarbakır İl
Eşbaşkanı Hafize İpek tutuklandı.
Son bir haftada ‘öz yönetim ilan
ettikleri gerekçesi’ ile 8 ayrı il ve ilçede
9 DBP’li belediye başkanı tutuklanıp
görevden alınırken, birçok belediye çalışanına yönelik de tutuklama ve gözaltı
kararı çıkarıldı. Belediye başkanlarına
yönelik yapılan tutuklamaların siyasal
bir operasyon olduğunu söyleyen baro
başkanları ve DBP’li yöneticiler, ’öz
yönetim ilanlarının’ siyasal bir talep
olduğunu vurgulayarak, hem hukuksal
hem de siyasal açıdan yapılan baskıları,
HDP’nin seçimde elde ettiği başarıyı
kırmak ve seçmenin gözünü korkutmak
olarak nitelendiriyor.
Öte yandan medyaya yansıyan mahkeme tutanaklarında yer alan ifadelerde, tutuklanan belediye başkaları katıldıkları basın açıklamasının içeriğinden
ve ‘öz yönetim ilanından‘ haberdar
olmadıklarını söyledi. Şırnak Belediye
Başkanı Serhat Kadirhan bununla ilgili
Bashaber’e, “Öz yönetim ilanı yapanlar
aslında bizim belediye başkanlarımız
değil. Halkın kendisidir ve biz seçilmiş
insanlar halkın yanında durma sözü
verdik” değerlendirmesinde bulundu.
ur
d
karşı HDP milletvekillerinin tavır alacaklarını ve AKP’nin bu tavırdan çekindiğini
belirterek’ şöyle dedi: “AKP askeri tezkereyi meclisten süre bitimini beklemeden
geçirdi. AKP’nin öngördüğü geçici Bakanlar Kurulu siyasi vesayetten uzak olacak,
süreci emniyet politikaları ile sürdürecekler. Bakanlar Kurulu bypass edilecek.
Bakanlar Kurulu yok sayılarak fiilen bu
süreç bir milli güvenlik konseptinin ya da
bildiğimiz güvenlikten sorumlu bakanların
üst heyetinin inisiyatifiyle yürütülmeye
çalışılacak. Kurulacak Bakanlar Kurulu
ve hükümet darbe dönemini andıran izler
taşıyor.“
ak
“Kabinede olmak seçmenimize karşı
bir görev”
HDP Parti Sözcüsü ve Kars Milletvekili
Ayhan Bilgen, HDP Kocaeli Milletvekili
Ali Haydar Konca ile HDP İzmir Milletvekili Müslüm Doğan’ın da yeni kabinede
olmanın seçim güvenliğinin sağlanması
için gerekli olduğunu ifade ediyor. Geçici
Bakanlar Kurulu’na girme nedenlerinin
halkın iradesini yansıtmak olduğunu dile
getiren Bilgen, hiçbir tartışma içine girmeden üzerlerine düşen görevi yerine getireceklerini vurguladı. Devlet imkânlarının
tek bir partinin denetimine verilmemesi
yönünde irade koyacaklarını açıklayan
Bilgen konuyla ilgili, “Biz bu mekanizmanın içinde olmayı hem seçmenimize karşı
bir görev, hem de bir anayasal hak olarak
görüyoruz. Dolayısıyla isimlerle ilgili
hiçbir tartışma yapmadan, bakanlıkla ilgili
hiçbir tartışma yapmadan bu sürecin içinde olmayı düşündük. Bu seçim döneminin
güvenli geçmesini ve devlet imkânlarının
tek bir parti için seferber edilmesini engelleyici bir irade ortaya çıkması bizim için
başarıdır” diye konuştu.
S
DBP’li ilçe yöneticileri tarafından
ilan edilen öz yönetimlere ve emniyet
güçlerinin sivil halka yönelik giriştiği
saldırılara değinen Bilgen, Erdoğan’ın
Ergenekon yapılanması ile işbirliği içinde olduğunu, Kürdistan’da
yaşanan kaos ortamının özel birlikler
tarafından yürütüldüğünü iddia etti.
Kürdistan’daki sivil ölümleri işaret
eden Bilgen, HDP ve DBP’ye savaş
açıldığını vurgulayarak, “Erdoğan’ın
bir süredir bilinçli olarak kurmaya
çalıştığı ittifakı görmemiz gerekiyor.
Ergenekon davasının bir yerinden
sonra cemaatle kavga etmek, çatışmak, cemaati tasfiye etmek adına 7
Haziran’dan önce ve sonrasında HDP
ve DBP’yi, legal partileri, toplumsal
aktörleri de, akademideki, medyadaki
dayanışma ilişkilerini de tahrip etmeye dönük bir arayış var” dedi. Siyasi
iktidarın otoriteyi emniyet bürokrasisine bıraktığını da söyleyen Bilgen,
AKP’nin 90’lı yıllara dönme hevesi
içinde olduğuna dikkat çekti..
iv
emmuz ayında Suruç katliamıyla
başlayan çatışmalı süreç ve seçimler
ardından ortaya çıkan siyasi krizin
erken seçime gidilme kararı ile aşılmaya
çalışılması Türkiye’de beraberinde bir çok
yeni sorunu doğurdu. 7 Haziran seçimlerinden sonra 80 milletvekili ile meclise
giren HDP’nin ‘meşruluğu’ tartışmasıyla
devam eden kaos, Kandil’den HDP’ye
yönelik eleştiri ve parti içi çatlakların gün
yüzüne çıkmasıyla derinleşiyor. Hükümetin kurulamaması, TSK’nın PKK kamplarına yaptığı hava operasyonları ve PKK’nin
operasyonlara karşılık vermesiyle bozulan
ateşkes, ’özyönetim ilanları’ ile de iç savaş
atmosferine evriliyor.
Kimi yerleşimlerde ilan edilen ‘öz yönetim’ ve YDGH gruplarının etkinliklerine
müdahele eden emniyet güçlerinin yaptığı
operasyonlar ve kırsaldaki çatışmalar
sonucunda meydana gelen can kayıplarında 78 sivil hayatını yitirirken, aralarında,
Hakkari, Sur, Lice ve Silvan Belediye eş
başkanlarının da olduğu 628 kişi gözaltına
alındı ve bunlardan 298’i tutuklandı.
Diğer taraftan Demokratik Bölgeler
Partisi (DBP) ilçe yöneticileri tarafından
Nusaybin, Varto, Silvan, Yüksekova, Şemdinli, Cizre ve Silopi ilçelerinde ilan ettiği
‘öz yönetim’ tartışmaları da devam ediyor.
Bir yandan erken seçime hazırlanırken, bir
yandan ’öz yönetim’ ilan edilen ilçelerde emniyet güçleri müdaheleleri devam
ediyor. Kandil’in “bedeli ne olursa olsun öz
yönetimden geri adım atılmayacak” açıklaması ve devlet yetkililerinin sert çıkışları
endişeye yol açıyor.
HDP Kars Milletvekili ve Parti Sözcüsü
Ayhan Bilgen’e 7 Haziran seçimleri sonrasında HDP-Kandil arasında ortaya çıkan
gerginliği, Kandil’den HDP’ye yapılan eleş-
tirilerin nedenini, DBP’nin ilan ettiği ‘öz
yönetimleri’ ve HDP’nin de dahil olduğu
yeni kabinenin Kürd siyasetinde getireceği
yeni durumu BasHaber’e değerlendirdi.
Bilgen, HDP’nin geçici hükümete katılmasının nedenini “Devlet imkanlarının
tek bir parti denetiminde kalmaması için
yeni kabinede yer alarak irademizi ortaya
koyduk” şeklinde izah ediyor.
rs
T
Siwar Bedirxan
.a
İktidara hazırlanıyoruz
HABER
31 Ağustos - 6 Eylül 2015
‘Öz yönetime’ kelepçe!
“HDP ve
DBP’ye
savaş açıldı”
w
HDP Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen:
BasHaber
31 Ağustos - 6 Eylül 2015
w
HABER
w
06
“Siyasal talepler ceza yasasına
girmemeli”
Hakkari’de özellikle Yüksekova ve
Şemdinli ilçelerinde son bir haftadır
çok şiddetli çatışma ve saldırılar yaşandığını hatırlatan Güngör, konuşmamız
sırasında da saldırı ve çatışmaların
devam ettiğini ve gaz bombalarına
maruz kaldığını belirtiyor. Hakkari
Belediye Eş Başkanları Nurullah Çiftçi
ve Dilek Hatipoğlu’nun tutuklandığını
ve Yüksekova Belediye Başkanlarının
da tutuklama talebiyle arandığını söyleyen Güngör, siyasi partilerin kuruluş
amacının iktidara gelmek veya düzeni
değiştirmek olduğunu belirterek tutuklamaların haksız olduğunu ifade ediyor.
Siyasal taleplerin ceza yasası konusu
olmaması gerektiğini savunan ve bu
doğrultuda Türkiye’de hukuksal açıdan
geniş kapsamlı düzenleme yapılmasını
dile getiren Güngör yapılan operasyon-
BİLAL SAMBUR
Serhat Kadirhan
Murat Timur
ların seçim endeksli olduğunu söyleyerek, “Sonuçta tamamen siyasal istekler
olduğunu ve bu operasyonların yersiz
ve haksız olduğunu düşünüyoruz. Dile
getirilen talepler siyasaldır. Hükümet
seçim endeksli politikalar yürüterek
bunu krimanilize ediyor. Geçen sene
de böyle çağrılar yapıldı ancak böyle
bir durum yaşanmadı. Önümüzde bir
seçim var ve yapılan operasyonlar buna
yönelik bir politikadır“ diyor. 1990’lara
dönüş ifadelerinin sadece siyasal ve
politik yönlü olmadığını aynı zamanda
hukuki açıdan da çok geriye gidildiğini
söyleyen Güngör, mahkemelerin bile
kendi kanunlarına riayet etmediğini
belirterek Yüksekova’daki sokağa çıkma
yasağının 1949’daki bir yasaya dayandırıldığını söylüyor. Güngör operasyonların hukuki boyutunu ise şöyle değerlendiriyor: “Biz sadece mevcut hukukun
uygulanmasını istiyoruz ama bir şekilde
kendi istedikleri yöne çekebiliyorlar.
Belediye başkanlarının tutuklanması da
kanunların yorumu üzerinden yapılmıştır. Mesela bugün Yüksekova’da 2 günlük sokağa çıkma yasağını 1949 tarihli
bir yasanın 11. Maddesine dayandırıp
bir genişletme üzerinden yapıyorlar.
Ceza hukuku açısından bir kısıtlama
yapılacaksa bu genişletme anlamında
değil daraltma anlamında yapılır. Fakat
bunlar geniş yorumlayıp Vali’ye bu yetkiyi veriyor. 1924 anayasasından kalma
bir kanunu “
“Operasyonlar
mesaj vermek için”
Van Baro Başkanı Murat Timur ise
Türkiye’nin güvenlik endeksli bir politika veya özgürlükler eksenli bir politika
ikileminden kurtulması gerektiğini
söylüyor. DBP’li belediye başkanlarına
yönelik yapılan operasyonların güvenlik
eksenli politikalar olduğunu söyleyen
Timur, bunun demokratik siyaseti
baskı altına almak için yapıldığını ifade
ediyor. Toplumda tedirginlik yaratıldığı
için sürekli 90’lı yıllarla karşılaştırmalar yapıldığına dikkat çeken Timur,
bunun tartışılmasının bile vahim bir
durum olduğunu dile getiriyor. AKP’nin
kaos ve karmaşa ile milliyetçi alana
oynadığı iddiasında olan Timur, Kürd
Muhittin Güngör
halkına bir mesaj verilmek istendiğini
söylüyor: “Esas neden 2009’u hatırladığımız zaman bunun kamuoyuna ‘sizin
seçtiğiniz kim olursa olsun bu devlet
gerektiğinde bunları cezaevine atabilir’
mesajı vermektir. Seçilmiş belediye
başkanları üzerinden böyle bir mesaj
vererek ‘siz hangi konuma gelirseniz
gelin istediğimiz şekilde kulağınızı
çekebiliriz’ demeye getiriyorlar. Siyasi
rakibi HDP’yi böyle bir yöntemle kriminalize etme amacı da var.”
Tutuklanan belediye başkanlarının
Ankara Sincan Cezaevi’ne gönderildiğine de dikkat çeken Timur, geçmişten
beri Kürd toplumunun ileri gelenleri ve
siyasetçilerinin toplama kampı mahiyetinde bir yerlerde tutulduğunu hatırlatarak, bunun da bir mesaj niteliğinde
olduğunu dile getiriyor. 12 Eylül’ü ve
49’lar davasını hatırlatan Güngör, “Buralarda birçok yüksek güvenlikli cezaevi
yapılmış birçok örgüt lideri burada
bulunuyor. Şimdiye kadar bir güvenlik
sorunu yaşanmadı da bundan sonra
mı yaşanacak. Bunun amacı tamamen
topluma mesaj vermektir“ dedi.
“Öz yönetim ilanlarını belediye
başkanları yapmadı”
Şırnak Belediye Eş Başkanı Serhat
Kadirhan ise öz yönetim ilanlarının
siyasal bir talep olduğunu halkın iradesi
ve seçilmişlere bir saldırı yapıldığını
söylüyor. Öz yönetim yapanların belediye başkanları olmadığını ama halkın
yanında durma sözü verdiklerini ifade
eden Kadirhan, öz yönetim ilanlarına
destek verilmesinin bu yüzden doğal
olduğunu dile getiriyor. AKP’nin 7
Haziran seçimlerinde yenilgi aldığı
yerlerden intikam aldığını düşündüğünü söyleyen Kadirhan, “Bu tamamen
siyasi bir operasyondur. 2009’daki
operasyonlarla arasında fark yoktur.
Halkı orada bastırmaya ve sindirmeye
çalışıyorlar. Hem seçilmişleri tutukluyor hem de bütün güçleriyle halka sal
dırıyorlar. Erken seçime doğru giderken
bunları yaparak halkı korkutacaklarını
ve HDP’ye oy vermekten vazgeçireceklerini düşünüyorlar. Ama şundan
eminiz ki bu konuda yanılıyorlar“
ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin 1 Kasım’da seçime gitmesi için süreç resmi olarak başlatılmıştır. Arka arkaya gidilen sandıklar,
Türkiye’nin seçimler ülkesi olarak ün
yapmasına neden olmuştur. 1 Kasım seçimlerinin mevcut siyasi tabloda büyük
bir değişikliğe neden olmayacağı, Ak
Parti’nin tek başına iktidar olmak için büyük bir kumar oynadığı yorumu güçlü bir
şekilde yapılmaktadır. Her seçim, büyük
riskler taşıyan bir kumardır, ancak 1 Kasım, varını yoğunu kaybetme tehlikesini göze alarak Ak Parti’nin iktidara tek başına
sahip olmak için gerçekleştirdiği çılgın bir projedir. Ak Parti’nin
kaderi 1 Kasım seçimlerine bağlı hale gelmiştir.
7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi 1 Kasım seçimlerinde
de HDP, kilit parti konumundadır. 1 Kasım seçimlerinde MHP
ve Ak Parti, kampanyalarını HDP merkezli olarak yürüteceklerdir. 7 Kasım ve 1 Kasım arasındaki en önemli fark, bu süreçte
HDP’nin parti olarak seçime girip girmemesi gerektiği şeklinde
bir tartışma yapılmamasıdır. HDP, 7 Haziran seçimleri testini geçmiş olmasından dolayı siyasette ve seçimde parti olarak
varlığını tescillemiş ve bu konuda daha önce yapılan tartışmayı
kapatmıştır. HDP, 1 Kasım seçimlerine baraj tartışmasını da
geride bırakarak girmektedir. HDP, parti olarak seçimlere girme ve barajı geçme korkusu yaşamadan bu seçimlere deneyim
kazanmış büyük bir parti olarak hazırlanmaktadır.
HDP, parti kimliği ve baraj tartışmasını geride bırakmasına
rağmen, HDP’nin oy oranının düşüp düşmeyeceği, HDP’ye oy
veren dindar Kürdlerin Ak Parti’ye dönüp dönmeyeceği şeklinde yeni bir tartışma konusu gündemde olacaktır. HDP’nin
oy oranını, Ak Parti’nin tek başına iktidar olup olmayacağı hesapları üzerinden değerlendirme yaklaşımı, önümüzdeki seçim
sürecinde de devam edecektir.
HDP, 7 Haziran seçimlerine Türkiyelileşme şeklinde ifade ettiği söylemle girmişti. 1 Kasım seçimlerinde Türkiyelileşme söylemi, eskisi gibi cezbedici bir etki oluşturmayacaktır.
HDP’nin Türkiyelileşme söylemi yerine, barış için mücadele
eden güç söylemine yöneleceğini öngörebiliriz. HDP, Türkiyelileşme söylemini korumakla birlikte merkeze taşıyacağı yeni
kavram ise barış olacaktır.
1 Kasım seçimleri, 3 S olarak ifade edebileceğimiz seçim,
silah ve siyaset üzerinden yürütülecektir. Ak Parti, HDP’yi
silahların arkasına saklanmakla suçlamaya devam edecek ve
HDP’nin PKK vesayetinde olduğu iddiaları güçlü bir şekilde
dile getirilecektir. HDP üzerindeki PKK veya silahın vesayeti
söylemi üzerinden seçim güvenliği tartışması sürekli gündemde tutulacak ve seçim güvenliğini sağlama adına bir takım yeni
düzenlemeler yapılacaktır. 7 Haziran sonrası başlayan çatışmalı
süreç, HDP’yi çok olumsuz olarak etkilemektedir. PKK’nin eylemlerinin maliyeti HDP’ye çıkarılmakta, HDP’nin terör destekçisi kriminal bir yapı olduğu algısı kamuoyunda oluşturulmaktadır. Şiddet ve çatışmalı süreç, HDP’nin siyaset alanını 7
Haziran öncesine göre ciddi bir şekilde daraltmış durumdadır.
HDP, bu seçimde artık tek başına gündeme gelmeyecektir.
Kendisine bağlı belediyelerin özyönetim ilanlarıyla gündeme
gelen Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), önümüzdeki süreçte
HDP ile birlikte daha çok tartışılacaktır. HDP, kardeş partisi
konumundaki DBP’ye yöneltilen suçlamalar ve iddialara cevap
verme durumunda kalacaktır. Kürd siyasi hareketinin birbiriyle
ilişkili ancak birbirinden farklı iki partisinin birlikte gündeme
gelmesi, 1 Kasım sürecinin en ilginç yönlerinden birisini oluşturacaktır.
Kürd kamuoyunda Ak Parti’ye yönelik şüpheci ve sorgulayıcı tavır güçlü bir şekilde artmaya ve var olmaya devam
etmektedir. HDP’nin Ak Parti karşısındaki en büyük avantajı,
Kürd kamuoyunun bu eleştirel ve sorgulayıcı tutumudur. HDP,
muhafazakar Kürdlerin Ak Parti’ye yönelimini engellemede
bu sorgulayıcı ve eleştirel eğilimi ciddi bir politik duruşa dönüştürmeye çalışacaktır. HDP, bu seçime büyük avantajlarla ve
dezavantajlarla girmektedir. HDP’nin 1 Kasım seçimlerinden
başarıyla çıkması için yeni söylemler ve politikalar üretmesi gerekmektedir.
08
SÖYLEŞİ
BasHaber
SÖYLEŞİ
31 Ağustos
- 6 Eylül 82015
SÖYLEŞİ
BasHaber
31 Ağustos - 6 Eylül 2015
9
SÖYLEŞİ
Sosyolog - Siyaset Bilimci Doğu Ergil:
Kürdistan’ı Türkiye sınırlarında tutalım
Hükümette yer almanın HDP
açısından bu şiddet ortamına da
ortak olmak anlamına geldiği
şeklinde HDP’yi hedef alan tartış-
Deniz Baykal, Levent Tüzel ve
Tuğrul Türkeş’in CHP, HDP ve
MHP’yi bölmek için seçilen isimler
olduğu özellikle seçildikleri konuşuldu. Davutoğlu’nun bu isimlerle
muhalefeti bölme projesi olduğu
fikrine siz de katılır mısınız?
Doğrudur bu. Ama anladığım kadarıyla
Baykal, “böyle bir teklifi uygun bulmuyorum” dedi. Baykal Meclis Başkanlığı’na
aday olduğunda destek vermeyen iki parti,
şimdi CHP içinde ikicilik yaratma ve fırsattan yararlanmak için taktik hamle geliştirmek istemektedir. Bu, siyaseten çok doğru
bir şey değil.
Bu bölünme hesapları sandığa
nasıl yansır, sonuçlara bir etkisi
olur mu?
MHP bölünmez. MHP reaksiyonel bir
partidir. PKK karşıtlığından Kürd karşıtlığına dönmüş bir parti. Hiçbir biçiminde
1 Kasım’dan sonra koalisyon
hükümeti çıkarsa, Türkiye’nin
geleceğinde bir şey değiştirir mi?
Şu anda kamuoyu yoklamalarından
AKP’nin tek başına iktidar olamayacağı
anlaşılıyor. İkinci bir seçimden sonra artık
ayak diremesi mümkün değil. AKP’nin
özellikle Sayın Erdoğan’ın tek başına
iktidar olmak, AKP merkezli bir azınlık
hükümeti kurmasında ısrar etmesi mümkün olmaz. O zaman AKP’nin büyük ortak
olacağı bir koalisyon kurulacaktır. Koalisyonun kurulması çok çekişmeli olacaktır.
AKP’nin bir takım şartları var. En önemli
şartı yolsuzlukların, usulsüzlüklerin üzerinin kapatılması, üzerine yasal anlamda gidilmemesidir. Şimdi hiçbir parti, koalisyona gelen hiçbir parti bunu yapmayı kabul
ederek hükümet ortağı olamaz, olursa bir
kere seçmenini kaybeder. Çünkü o seçmen
AKP karşıtlığıyla oy vermiştir. Ya da
AKP’nin şimdiye kadar kusurlarının cezasız kalmaması için oy vermiştir. O nedenle
çok çekişmeli geçecektir. Bu çekişmede
.o
rg
Demirtaş hem Kandil’den,
hem hükümet tarafından eleştirilen bir isim haline dönüştü
yüzde 13 başarısına rağmen.
Demirtaş’a yönelik eleştirilerin sandıkta karşılığı ne olur?
Bu söylem düzeyindeki diyalogları çok önemsemiyorum, yani kaale
alıyorum ama çok önemsemiyorum.
Bir meşru siyasi parti olarak HDP
ve tabi ki onun Başkanı ‘şiddetin
olmaması gerekir. Şiddetin yerini
siyaset doldurmalıdır. Şiddet yerine
siyaset konuşulmalıdır. Bu uygun
değildir’ demek zorundadır. Başka
türlü siyasetçi olunmaz. Hele hele çok
yakın zamana kadar Türkiye’deki iç
barışın bir tarafı olan HDP’nin başka
türlü hareket etmesi mümkün değildir. O yüzden ne yapacak, en azından
kendisine en yakın olan aktöre ‘şiddete son verin’ diyecek. Çünkü öteki
taraf, orduyu kontrol eden hükümet.
Hükümete her zaman çağrı gönderiliyor ‘operasyonlara son verin’ diye.
Fakat hükümet barışı müzakerelerle
sağlamak istemiyor. Müzakere demek
başında PKK’nin de bulunduğu Türk
tarafını eşit muhatap olmak demek. O
yüzden o yolu her zaman kapalı tuttu.
Müzakereler yapılsa bile bunu en az
maliyette gördü. Yoksa oturup, bir
müzakere masası kurulup tarafların eşit statü kazanmış bir görüşme
süreci olarak bakmadı meseleye.
HDP’nin başkanı tabi ki PKK’ye
’silahlı mücadeleyi durdurun ve
bunu siyasetle yapalım’ diyecek. Ama
karşıda bu işi siyaset yoluyla hazır bir
muhatap olması lazım. İkisi de bunu
kabul etmiyor. PKK’nin de söylediği
bu, ‘tek taraflı olarak bizim hareket
etmemiz mümkün değildir’, karşılıklı
olarak niyetler belirlenmelidir. Bu da
anlaşılır bir şeydir.
ur
d
ak
iv
rs
karşılıklı tavizler şeklinde olacaktır. Mesela
AKP’nin tavizi dört bakanın yargılanması
şeklinde, işte Rıza Sarraf’ın girişimlerinin
teşhir edilmesi olacak falan. Ondan sonra
bir takım hatalar düzeltilecek; ama büyük
çapta, en baştakilere uzanan bir yargılama
ve soruşturma sürecinin gerçekleşmesi mümkün değil. Bu da bir AKP’nin ve
liderlerinin intiharı demek olur. O yüzden
oldukça huzursuz, rahatsız ve tam istikrara
kavuşamayan bir Türkiye tablosu karşımıza çıkacaktır. Genel seçimler sonrası koalisyon hükümeti kurulsa bile. Belki üçüncü
seçimde sular durulur, ama Türkiye 2005’i
kaybetti, 2006’yı kaybetme olasılığı var. 10
bin doların biraz üzerindeyken 8 bin dolara
gerilemiş olan kişi başına gelir düşüşü var.
Türkiye pek çok alanda patinaj yapıyor,
hatta geriye kayıyor. Bu, siyaseten yapay
olarak üretilmiş bir krizdir. İnsan buna çok
üzülüyor.
.a
Bu aşırılıkları önleyebilir mi
HDP?
En azından önlemeye çalışır. Kendi
bakanlıklarının icraatıyla elinden geleni
yapar ve daha fazla görünürlüğü, daha
fazla ses çıkarması bakımından aşırılıkları
ve hataları teşhir etme açısından daha
avantajlı bir konuma gelir.
tüzel kişiliği arzu etmeyen bir partidir.
Geleceği yok bu partinin. Hele hele iç barış
sağlanabilir, Türkiye’ye istikrar gelirse
MHP her şeyden endişe eden bir çekirdek
partisi haline gelir. Büzülür, baraj altında
kalabilir; meşruiyetini kaybeder, parlamentoda yer alamayabilir. MHP bölünmez, ama daha da küçülmüş derneklere
dönüşür. Ülkücülerin bir dönem daha
önce aksiyonel olan genç kesimi MHP’den
ayrılmıştı o dönem eski bir ülkü ocakları
başkanına şunu sormuştum: “Bugünün
şartlarında ülkücülüğü nasıl tanımlarsınız?” diye, tanımlayamamıştı. O nedenle
MHP bölünmez. Ayrılan parçaların bir
geleceği yoktur.
w
7 Haziran seçimlerinde “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla
yüzde 13 oy alan HDP’nin yeni
kabinede yer alması kamuoyunda
tartışmalara neden oluyor. HDP
çok eleştirdiği hükümetle ‘ortak
olmakla’ suçlanıyor. Bunu ’aynı
tarafa düşmek’ şeklinde değerlendirenler de var, siz nasıl bakıyorsunuz bu gelişmelere?
Ben öyle görmüyorum. HDP’nin
Erdoğan’la ‘aynı tarafa düşmüş olması’
mümkün değil; çünkü Erdoğan, HDP’yi
hedef almıştı ve baraj altında bırakarak
kendi partisinin tek başına iktidar olması
tezini savunmuş, stratejisini bu yönde
geliştirmiştir. Ancak başlayan çatışmalar
gösterdi ki yapılan kamuoyu araştırmalarının da ortaya koyduğu gibi, bu çatışmaları
başlatanın PKK ve HDP’den çok Erdoğan,
Davutoğlu ve AK Parti çizgisinin olduğu
düşünülüyor. Daha büyük oranda öyle düşünülüyor. Bu yüzden bu strateji tutmadı.
Şimdi bu birbirine yaklaşma, karşıtlığın
azaltılması olarak yorumlanacağına;
HDP’nin bakan veririz demesi CHP ve
MHP’nin tersine, ’Kürd’ adıyla anılan bir
partinin kabineye dâhil olması, bu partinin
Türkiyelileşmesi ve aynı zamanda meşrulaşması açısından çok önemli bir adım
olacak. O yüzden bunu bir yaklaşma değil,
iktidarı paylaşma ve aynı zamanda seçilmiş
bir siyasi organ olarak siyasette aradığı yeri
bulma çabası olarak görebiliriz.
malar yürütülmekte siyaseten bu
tartışmaların karşılığı var mı?
Hayır niye bu savaşa ortak olduğu anlamı çıkarılsın ki? Hükümette olduğunuz
sürece AK Parti’nin tek başına olmasından
ortaya çıkacak aşırılıkları önlenebilirsiniz.
Bu tartışmalar basit düşünenlerin ürettiği
tartışmalardır.
w
Yeter Polat
zaman affetmeyecek. Darbe yapacak
mı, hayır. Fakat iktidarın, kontrolünde olan hükümetlerde kendilerinden
beklenen istekler usulsüz ve makul
olmayan istekleri kabul etmeyecektir.
muoyunda yanıt arıyor. Cumhurbaşkanı’nın, ‘Türkiye’nin
yönetim sisteminin değiştirilmesindeki ısrarı’ olarak
yorumlanan bu ‘Yeni Türkiye’de Kürdlerin her gün ölüm
haberleri geliyor. Kürdler seçimlere kadar nasıl bir siyaset
izleyecek?
Tüm bu soruları ‘Çözüm Süreci’nde’ Akil İnsanlar
Heyeti’nde görev almış Siyaset Bilimci-Sosyolog Doğu
Ergil’e sorduk. BasHaber’in sorularını yanıtlayan Ergil,
’Türkiye’nin 100 yıla varan bir sorunu, anlamakta ve
çözmekte bu kadar zaafiyet göstermesi müthiş bir ideolojik koşullanmayla ilgilidir. Bu bagajdan kurtulamadık
ve Türkiye kendi düşmanını, kendi içinde üretip
onunla çatıştıkça ne ulusal birlik sağlayabilir,
ne de siyasi istikrar sağlayabilir.
Benim önerim Kürdistan’ı Türkiye
sınırları içinde tutmak’ diyor.
w
1 Kasım seçimlerine giderken Türkiye’yi neler bekliyor?
Özellikle can güvenliğinin kalmadığı bir ortamda sandık
güvenliği nasıl sağlanacak? AKP ve HDP seçimde hangi
stratejiler üzerinden yürüyecek? AKP’nin ‘İstikrar ve
başkanlık’ arasına sıkıştırılmış gibi görünen yeni kampanya teması beklenen etkiyi yaratacak mı? Yeni kabinede
bir Kürd partisinin üyeleri ne anlama geliyor? HDP’yi
baraj altında bırakma amacında olan hükümetin yeni
hedefinde, MHP’yi baraj altında bırakmak mı var?
Buraya yazamadığımız daha onlarca
soru hem Ankara kulislerinde
hem de ka-
Erdoğan’ın bu konudaki ısrarı çok
konuşuldu siz nasıl bakıyorsunuz?
Erdoğan üzerinden tek başına iktidar olma meselesindeki ısrar, bu
ısrarı neye bağlıyorsunuz?
O kadar çok görünen ve görünmeyen
usulsüzlük ve yolsuzluklar yapıldı ki, yasalar ve anayasa çiğnendi, bu suçu işleyenler
aklandı, bunların yaptıklarına göz yumuldu, haksız tutuklamalar oldu. Ordunun
üzerine gidildi ki benim kanaatim o,
Balyoz Planı bir darbeye hazırlık planıydı.
Tam onun üzerine gidilip gerçek suçlular
cezalandırılacağına, bu işin önü alınacağına Milli Ordu’ya kumpas kuruldu falan
diye bütün sürecin geri sarılması aslında
hukuku da yozlaştırdı. Hiç zannetmiyorum ki TSK’yi de tatmin etti. TSK, bir sürü
elemanının hapislerde yatmasını hiçbir
HDP ve PKK gibi iki farklı
aktör arasındaki makasın
açıldığı değerlendirmeleri
yapılmakta. Makas açıldı mı?
Ve bunun sonuçları sandığa
nasıl yansır?
Bu iki bıçağı makas haline getiren
Öcalan’dır. İkisinin birlikte hareket
etmesini sağlayan Öcalan’dır. Öcalan
devreden çıkartıldı, ama bunu yapan
da hükümettir. Öyle olduğu için de
iki bıçak birbirinden ayrıymış gibi
görünüyor, ama eğer Öcalan devreye
girerse bu iki bıçak tekrar makas haline gelip birlikte koordineli hareket
edebilir. Ama Öcalan’ın bu süreçten
sürekli uzak tutulması, işlevsiz hale
getirilmesi bunu bu hale getiriyor.
Metropol’de bir araştırma yaptık, AK
Parti destekçileri dahil önemli bir kesim Kürd Sorunu’nun silahla, şiddetle
bitirilemeyeceğine inanıyor. O yüzden
tekrar normalleşmesi için Türkiye’nin
Kürd Sorunu’nun nasıl bir gündemle,
nasıl bir projeyle çözüleceğini artık
karara bağlanması lazım. Bir süreç
deniyor süreç yok. Taraflar belli değil,
gündem belli değil. Hani 10 maddelik
bir mutabakat vardı, o mutabakat
falan yok dediler. Onun üzerinden
bir müzakere olması gerekiyordu o
sadece bir çerçeveydi. Şu anda ‘Kürd
Sorunu yok’tur durumuna geldik. O
yüzden Kürd Sorunu’nun bir tanımı,
Çözüm Süreci için bir proje lazım. Bu
kadar kandırılıp, bu kadar yıl geçmesine rağmen hiçbir şey gerçekleşmedi.
Ne kadar acı değil mi? Bu devlet
demek ki hissleri ve refleksleriyle
hareket ediyor.
Bu şiddet ortamında seçimlere gidiliyor. Bu ortamın
HDP’nin oylarına negatif etki
edeceği söyleniyor. Siz negatif
etkisinin olacağını düşünüyor
musunuz?
Negatif etkisi olabilir. İki türlü,
birincisi AKP karşıtı olan Türkiye’nin
Kürdlük üzerinden şiddete tepkisi
nedeniyle artık HDP’ye oy vermemesi
gerçekleşebilir. Ama bir de bütün
Türkiye’yi neler bekliyor?
Üzüntüm şudur, hala bu toplum devletiyle ve milletiyle -milletini ayırmıyorum- neredeyse 100 yıla varan bir sorunu, anlamakta ve çözmekte bu kadar
zaafiyet göstermesi müthiş bir ideoloji
yüklemeyle, ideolojik koşullanmayla
ilgilidir. Bu bagajdan kurtulamadık ve
Türkiye kendi düşmanını, kendi içinde
üretip onunla çatıştıkça ne ulusal birlik
sağlayabilir, ne de siyasi istikrar. Bu istikrarsızlığı sürdürdükçe de kalkınmış
bir toplum olması mümkün değil.
Kürdlerin, yani muhafazakâr Kürdleri PKK’ye uzak olan, hiçbir zaman
bu çizgiye oy vermeyen Kürdlerin de
-en azından kendi kültürel ve etnik
kimliklerini garanti altına alması
için- HDP’ye oy vermesi söz konusu
olabilir. Ve o zaman da tabi HDP’nin
bu Türkiyelileşme ideali sona erer ve
HDP tam anlamıyla bir Kürd partisi
olur. Olduğu oranda da Kandil’in
daha çok etkisi altına girer.
Levent Tüzel bakanlık teklifini
ret etti. Bunun HDP içerisindeki bileşenlerde bir çatlağa
dönüşeceği konuşulmakta.
Bakanlığı reddeden ‘Levent
Tüzel ve EMEP’in, HDP’ye gol
attığı’ yorumlarına katılır
mısınız? Bu HDP içerisinde
bir çatlağa yol açar mı?
Teşkilatlar, idealler, ideolojiler
bu kadar kolay çatlamaz. İnsanların
bireysel olarak gerçekleri var. Hem
mensup oldukları grup açısından
tercihleri vardır. Yani kolektif düşüncelerin ürünü olarak. Sular durulsun,
bakalım kim kabul etmiyor, kim
ediyor. Kabul edenler ne kadar kendi
siyasal teşkilatlarına göre, ne kadar
kendi adlarına göre kabul ediyorlar
göreceğiz. HDP ‘biz bakanlık veririz’
dedikten sonra bir kişinin kabul etmemesi belki de bireysel bir tercihtir.
Partisi istemiyor diye değildir.
Ancak Demirtaş ilk açıklamasında eşbaşkanların dışında
kalan 78 vekilin gelen teklifi
kabul edeceğini söyledi…
Demek ki bu bireysel bir karardır.
Her şey parti kararıyla olmak zorunda
değil. Zorla da bakanlık olmaz yani.
Orada istismar edileceğini hissediyorsa, kendisinin hazır olmadığını
hissediyorsa niye kabul etsin. Parti
bunu zorlayamaz, başka insanlar da
var partide.
Röportajın tam hali:
www.basnews.com
09
Duran Kalkan,
HDP ve barış
HAKAN TAHMAZ
Türkiye 1 Kasım’da seçimlere gidiyor. 7 Haziran seçimlerinin parlayan yıldızı tartışmasız HDP. Ancak KCK yöneticilerinden Duran Kalkan, bu düşüncede
olmadığını geçtiğim hafta Med Nuçe haber kanalına verdiği söyleşide açıkladı.
PKK’ye yapılan eylemsizlik çağırılarını değerlendirdiği söyleşide Duran Kalkan “HDP siyasette yeterince yaratıcı ve
başarılı olamadı. Başkalarına çağrı yapıyorlar, ama kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar! Biraz
gerçekçi olmaları lazım. Halkların, Kürt halkının temsilciliğini
iyi yapmaları gerekli” diye konuştu.
İnsan inanamıyor. Bu sözler HDP’ye mi, söylendi diye bir
an düşünüyor. Kalkan’ın bu değerlendirmesine HDP Eş Başkanlarından veya genel merkez yöneticilerinden hiç bir yanıt
gelmedi. Yanıt verilmemesini bir zaafiyet olarak değerlendirmek mümkündür. Seçim öncesi böylesi bir tartışma partiye ne
kazanır çok belli değil. Konu köşe yazılarına taşındı. Bu, KCK
yöneticilerinin HDP’ye yönelik ilk sert eleştirileri değil. Daha
öncede Duran Kalkan ve Mustafa Karasu benzer eleştiriler
yaptılar. Eleştiri yapan Kandil olunca gereğinden fazla dikkat
çekiyor. Çeşitli anlamlar yükleniyor. Ortada bir özensizlik ve
fazlasıyla Türkiye siyasetini eksik değerlendirme ve ayar verme
vakası olduğu bir gerçek.
Kalkan’ın sorduğu, HDP neyi başardı sorusu haksız ve
yanlış bir soru. Bu, demokratik siyaseti ve elde edilen başarıyı
değersizleştiren, önemsizleştiren bir dil ve yaklaşım. Barışı zora
sokan bir tarz.
Liberal ve demokrat Köşe yazılarının dili ve yaklaşımı ise
en az Kalkan’ın ki kadar sorunlu. Fazlasıyla üsten ve nobran.
Kalkan’ı eleştirdikleri noktaya düşmüş durumdalar. HDP Kürd
siyaseti ilişkisini, HDP’nin konumlanış biçimini ve sessizliğini
hiç dikkate almayan bir yaklaşım. HDP başarısının esas mimarı
olan Kürd seçmenini yok saymak ve HDP seçmenin yüzde birlik
beyaz kesimini merkeze koymak hem HDP’ye hem de tarafgili
oldukları Selocan’a büyük zarar verir.
Lakin Duran Kalkan’ın sözünü ettiğimiz söyleşisinin gözden kaçan bir bölümü var. Açıklama kamuoyunun “çatışmaların sonlandırması ve ellerin tetikten çekilmesi” talep ve beklentisine dair yeni yaklaşım getiriliyor.
Duran Kalkan’ın ”PKK’ye de, HPG-YJA Star güçlerine şu
çağrıyı yapıyorum. Kesinlikle operasyona çıkmayan, gerillaya ve
halka saldırmayan, siyasi yönetimle ilgilenmeyen, vatanı korumak adına sınırda, karakolunda duran askerlere dönük saldırı
yapmamalılar” biçimindeki açıklaması ve buna uymayanlara
yaptırım uygulanacağını ifade etmesi çatışmasızlığa giden yolun
“tünelin uçundaki ışık ve ilk adımları olarak görmek mümkün
mü sorusunu sorduracak nitelikte.
Açıklamada polis gücüne yönelik bir belirsizlik var. Ama
açıkça “bize yönelmeyen askere karşı silah kullanılmayacak” tutumu ve çağrısı var. Tarafların çatışmasızlığa dönüş için çeşitli
temas ve arayış içinde olduğu bir süreçte KCK yöneticilerinden
böylesi bir açıklama gelmesi arayış ve temasların bir sonucu
olma olasılığı oldukça yüksek. Özelliklede hükümet çevresinin
çatışmasızlığa giden yolun ilk adımı PKK tarafından atılmalı
beklentisine kamuoyu önünde verilen bir yanıt olarak görmek
mümkün. Bildiğimiz kadarıyla hükümet, ilk günden itibaren bu
kez Kandil’in kendi iradesiyle adım atmasını bekliyordu. Bu nedenle de faturası çok ağır bir yaklaşımla PKK lideri Abdullah
Öcalan’ın devreye girmesine izin vermiyor.
Gördüğümüz kadarıyla hükümet, Kandil’in bu yaklaşımını
çatışmasızlığa gidiş için yetersiz bulduğundan duymazlıktan geliyor. Kürd illerinin büyük bir kısmının yangın yerine dönüştüğü
ve barut fıçısı olduğu bir dönemde AK Parti’nin bu rahatlığı
insanı endişelendiriyor. Doğal olarak hangi büyük ve tehlikeli
hesaplarla bu kadar rahat davranış sergileniyor sorusu akıllara
geliyor. Belki de büyük bir sorumsuzluk kin ve nefretle hareket
ediliyor. Ancak barış arayışı içerisinde olanların ve HDP-Kandil
ilişkisi üzerine kalem oynatanları anlamak imkânsız. Önümüze
gelen küçük fırsatları değerlendirmek uzak durmak veya imtina
etmek rasyonel bir tutum olmaz.
10
ÇEVRE
BasHaber
BasHaber
31 Ağustos - 6 Eylül 2015
‘Çürük elma kokusu’
bu kez IŞİD’den yayılıyor
Uzman Biyolog Prof. Dr. Murat Biricik:
Hayvanların, ağaçların milliyeti yoktur
Rabia Çetin
D
.o
rg
ünyada ismi kimyasal kırımlarla anılan ve tümden
katledilen tek kent Kürdistan’ın Helebçe’si. Yıllardır
süren hak ve özgürlük mücadelesinde Kürdler defalarca kimyasal silahlarla “Enfal“ edildi. Kürd katili “Kimyasal
Ali’nin işlediği suçlarına“ karşılık idam edilmesi ardından
Esad rejimi Rojava’da sivillere karşı kimyasal gazlar kullandı.
Şimdi de çürük elma kokan kimyasal bombalar IŞİD tarafından kullanılıyor.
Rojava ve Güney Kürdistan’daki cephelerde Kürd güçleri
karşısında gerilemeyen IŞİD’in kimyasal silah kullandığı
haberleri geliyor. Daha önce Musul’da ve Suriye’de kimyasal
silah depolarını ele geçiren IŞİD Maxmur – Guwer cephesinde Peşmerge güçlerine karşı bu silahları kullanıyor. Almanya
ve ABD kimyasal silah izlerini araştırrken Uluslararası Ortadoğu Barış Araştırmaları Merkezi’nden (IMPR) Akademisyen
Veysel Ayhan bunun için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin
harekete geçmesi gerektiğini ifade etti. Bilge Adamlar Stratejik Araştırmalar Merkezi’nden (BİLGESAM) Ali Semin de
kimyasal silah üreten ülkelerin de yargılanması gerektiğini
söylüyor. IŞİD’in Musul’daki Irak ordusu karargahında ve
Suriye’de ele geçirdiği kimyasal silahları Güney Kürdistan’daki cephelerde Peşmerge birliklerine karşı kullandığı ortaya
çıktı. Peşmerge komutanları IŞİD’in Ağustos ayı içerisinde
Guwer – Maxmur ve Musul’daki cephelerde Peşmerge’ye
karşı kimyasal silah kullandığı açıkladı.
ur
d
ak
iv
rs
“Doğanın milliyeti yoktur”
Biyolojik çeşitliliğin yeterince araştırılmadığına veya belli canlı guruplarına yönelik
yapıldığına dikkat çeken Biricik, uzmanların
bu konudaki çalışmalarının da yetersiz olduğu görüşünde. Bunun nedeni olarak bölgede
arazi çalışmalarının kolay olmamasının yanı
sıra üniversitelerin yeterli sayı ve nitelikte
uzman biyolog yetiştirmemesi olarak gören
Biricik, son yıllardaki eğitim politikalarına
da değinerek, “Son yıllardaki eğitim, bilim
ve istihdam politikaları sonucunda üniversitelerde fen bilimleri büyük darbe aldı ve bu
durumun yansıdığı tek alan doğa araştırmaları değil ne yazık ki. “ diyor. Türkiye’deki
yeşil hareketler ve hayvanseverlerin yaşanan
yangınlar karşısındaki pasif tutumuna da
değinen Bircik, bu haraketlerin nerdeyse
seyirci kaldıklarını ve yaşamı savunmakta
ikircirlikli davrandıklarının görüldüğünü
söyleyerek, “Bu durum belki, günümüz
iletişim teknolojilerinin göreli gelişkinliğine rağmen, bölgedeki bilgi ve haber
mecralarının yetersizliğinden, muhataplara
sesini yeterince duyuramamasından veya
medyanın içinde bulunduğu türlü çeşitli
sorunlardan kaynaklanıyordur, ama her
halükârda yöredeki siyasi tabloyla doğrudan
ilgili olduğu aşikâr. Oysa unutulmamalı ki
doğanın milliyeti yoktur. Doğa bir bütündür
ve her coğrafyada aynı kararlılıkla savunulmalıdır. Nasıl ki mercan kayalıklarının,
yağmur ormanlarının, okyanusların karşı
karşıya kaldığı tahribat eninde sonunda
hepimizi ilgilendiriyorsa, ülkenin herhangi
bir yerinde doğa kıyımları da doğayı seven
herkesi, kendi kapısının önünde olmuşçasına harekete geçirmelidir“ diyor.
.a
“Biyolojik çeşitlilik azabilir”
Bilindiği gibi bir fidanın yetişip ağaç
haline gelmesi yıllar alabiliyor. Buna bağlı
olarak yaşanan orman yangınlarında yanan
ağaçlar kendisiyle birlikte birçok hayvanın yaşam alanını da götürebiliyor. Yanan
ormanların kendini yenilemesi ve burada
yaşanan hayvan popülasyonunun kendini
yeniden gerçekleştirmesini sorduğumuz
Bircik, yanan ormanlık alanların bozkır
habitatında yaşamaya uyum sağlamış türlere
ev sahipliği yapabileceğini ancak yanan
ormanların yeniden eski haline gelmesinin
çok zor olduğunu söylüyor. Yangınların kendisiyle birlikte biyolojik çeşitliliğin azalması
tehlikesini de getirdiğini söyleyen Biricik,
“Doğa açısından büyük değer taşıyan geniş
orman alanlarında, yangınlarla ortaya çıkan
boşluklar, orman alanının parçalanmasına
yol açar. Yangın öncesi yekpare durumda
olan geniş alanlar, bölünerek daha küçük
parçalar halini alır. Bu durumda, ormanın
kenar bölgeleri oransal olarak genişlerken,
buralardan çok daha farklı özelliklerde ve
değerli olan ormanın iç ve orta kesimleri
küçülmüş olur. Buralara uyumlu halde
yaşayan canlı türleri, örneğin açık
alandan gelecek tehlikelere
daha fazla açık hale gelirler
ve yerel biyolojik çeşitlilik
zaman içerisinde
azalmaya yüz tutar” dedi.
w
“Yerine konamayacak
kayıplar olabilir”
Yanan ormanların çoğunlukla meşe
ağaçlarından oluştuğunu ve gerek o civarda
yaşayan insanların yakacak olarak kullanması gerekse yaşanan orman yangınlarının
o alanı orman olmaktan çıkarıp bozkır
karakterine büründürdüğüne dikkat çeken
Biricik, yeniden gelişen meşelerin ise birer
çalıya dönüştüğünü ve ağaç olması için gerekli yüksekliğe ulaşamadığını ifade ediyor.
Geçmişte yaşanmış olan yangın ve tahribatlar nedeniyle bu gün birçok alanın meşe
çalılıkları şeklinde olduğunu belirten Biricik,
bu alanların sayısız hayvan ve bitki için
korunma alanı olduğunu söyleyerek, “Birçok
tür için meşelikler vazgeçilmez yaşam alanlarıdır. Özellikle yüksek boylu yaşlı ağaçlar
yaban hayatını çok önemli ölçüde destekler.
Kovukları sincaplar, yarasalar, kertenkeleler, baykuşlar, ağaçkakanlar, baştankaralar
ve daha nice kuş türü için yuvalanma imkânı
sağlar. Gövde ve yapraklarında, kökleri
arasında, hatta kopup yere düşmüş ölü dallarında sayısız böcek yaşar ve yumurtaları,
tırtılları ve erginleriyle bu böcekler, o ekosistemdeki besin zincirinin belki de en önemli
halkasını oluşturur. Örneğin, palamutlarla
beslenen alakargalar, meşelikler olmadan
düşünülemez” diyor.
Yangınların ani ve köklü bir tahribat yarattığını ifade eden Biricik, bunun hayvanlar
açısından büyük bir yıkıma neden olduğunu
söylüyor. Hızlı hareket edebilen hayvan-
ların benzer özellikte alanlara sığındığına,
kaçamayanların telef olduğuna ve hayatta
kalanların ise avlanma, aç kalma, hava koşullarından etkilenme gibi tehlikelerle karşı
karşıya kaldığını dile getiren Biricik, kendine sığınacak bir yer bulabilen hayvanlar için
ise şunları dile getiriyor: Kendine sığınacak
yer bulabilenlerin de işi kolay değildir; oranın mevcut sahipleriyle rekabet edemeyip
kovulanlar olduğu gibi türdeşlerinden ayrı
düştükleri veya sosyal grupları dağıldığı için
hayata tutunamayanlar da olur. Felaketin
büyüklüğüne bağlı olarak, doğanın uğradığı
yıkım bazen hiçbir zaman telafi edilemez;
örneğin, nadir türlerin genetik çeşitliliğinde bir daha yerine konamayacak kayıplar
oluşabilir.”
w
atışmalar ve bombardımanların neden olduğu orman yangınları doğada
geri dönüşü zor tahriplere sebep
olmaya devam ediyor. Yaşanan yangınların kırsal kesimler ve ormanlık alanlarda
yaşanması ise buraları yaşam alanı edinmiş
hayvan türlerini yok edecek derecede tehdit
altında bırakıyor. Orman yangınların politik
yönünün çokça tartışıldığı son zamanlarda
bu tehdit görünmez bir hal alıyor.
Yangınların kimi zaman buralarda yaşayan hayvanları göçe zorladığı veya telef
ettiği gerçeği karşısında hayvan severlerin
sessizliği hala kendini koruyor. Türkiye’nin
Batısı’nda belediyelerin sokak hayvanlarına
yönelik yaptığı kıyım karşısında kampanyalar başlatan veya sokak eylemleri yapan
“yeşil oluşum ve partiler” devletin çatışma
alanlarındaki doğa ve hayvan kıyımı karşısında ise neredeyse tepkisiz kalıyor. Orman
yangınlarının sadece ağaçların yok olması
anlamına gelmediği aynı zamanda hayvanların yaşam alanının yok edilmesi ve kimi
hayvan türlerinin tehlike altında bırakılması
anlamına da geldiğini söylemek bilimsel bir
temele ihtiyaç duymayacak kadar üryan bir
gerçek olarak orta yerde duruyor. Ama ne
yazık ki politikanın gölgesine esir bırakılan
bu gibi konular bir türlü gündeme gelmediği
gibi araştırmacıların da ilgisini çekmiyor.
Genellikle dağlık bir coğrafyadan oluşan ve
birçoğuna insan ayağı değmemiş bu yerlerde
keşfedilecek ne kadar çok şeyin olduğu
konusu henüz geçen yıl Diyarbakır’ın Çınar
ilçesinde nadir bulunan bir leopar türünün
çoban tarafından vurulmasıyla gündeme
gelmişti.
Orman yangınları da dahil, felaketin büyüklüğüne bağlı
olarak, doğanın uğradığı yıkımın bazen
hiçbir zaman
telafi edilemeyeceğini ve
nadir türlerin genetik çeşitliliğinde bir daha
yerine konamayacak kayıplar oluşabileceğini
söyleyen Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat
Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat
Biricik, Kürdistan’da yaşanan orman yangınlarının hayvan popülasyonu üzerindeki
etkisini BasHaber’e değerlendirdi.
w
Ç
Özcan Şahin
HABER
31 Ağustos - 6 Eylül 2015
“Saddam dönemi IŞİD kadroları
kimyasal kullanıyor”
IŞİD’in kimyasal silah kullandığı ve bu nedenle birçok
Peşmerge’nin hardal gazından dolayı solunum sıkıntısı
yaşadığını açıklayan Güney Kürdistan yetkililerinden Kürdistan Parlamentosu Milletvekili Ferhan Cewher, IŞİD’in
Batı Dicle Cephesinde Peşmerge’ye karşı kimyasal silahlarla
saldırı gerçekleştirdiğini belirtti. Peşmergelerin vücutlarında
kimyasal yanıkların olduğunu ifade eden Cewher, “Amerikalı
heyetin de tespit ettiği gibi IŞİD, Peşmerge’ye karşı kimyasal
silah kullanmıştır. IŞİD, daha önce de iki ayrı saldırıda karşı
kimyasal silah kullanmıştı. IŞİD’in işlediği bu insanlık suçu
cezasız kalmamalı. Ama terörist bir yapılanma olduğundan
uluslararası sözleşmeleri tanımamasından dolayı IŞİD’e karşı
herhangi bir caydırıcı yaptırım uygulama şansı bulunmamakta” diyor. Cewher, IŞİD’in kullandığı kimyasal silahların
Saddam dönemi Baasçı kadroların IŞİD’e katılmasıyla örgütün eline geçtiğini ve bu kimyasalların 120 milimlik toplarla
atıldığını söylüyor.
“Üreten ülkelere dava açılması gerekiyor”
BM’nin Suriye’de Esad’ın kimyasal silah kullandığı iddialarını yeniden araştırılacağını açıklamasının ardından IŞİD’in
de kimyasal silah kullandığı iddialarının gündeme gelmesi
üzerine BİLGESAM’dan Irak ve Suriye Uzmanı Ali Semin bu
iddiaların Esad yönetimine yarayacağını söylüyor. IŞİD’im
kimyasal silah kullanmasıyla sadece Kürdlerin değil Arapların, Alevilerin Sunnilerin de tehdit altında olduğunu vurgulayan Semin, “Bu iddialar aynı zamanda Esad’ın yaptıklarını da
örtbas edecek” diyor. Peşmerge’nin Kerkük’te ciddi ilerleme
kaydettiğini ve IŞİD’in bu nedenle bu tür saldırıya geçebileceğini söyleyen Semin, sözlerini şöyle sürdürüyor; “IŞİD bir
devlet olmadığı için uluslararası hukuka uyması da beklenemez. Bu nedenle bu iddialar kanıtlandığında kimyasal silah
üreten ülkelere dava açılması gerekiyor. Bunların kullanımı
suçtur demekten ziyade bu maddelerin nasıl sağladıkları ve
nasıl ele geçirdikleri araştırılmalıdır.”
ABD: Araştırıyoruz
2003 yılında Irak’a giren ABD’nin Irak’ta kimyasal silah
izine rastlamadığı daha önce yapılan açıklanmıştı. Ancak
Peşmerge’ye karşı kimyasal silah kullanıldığı ortaya çıkınca
ABD’li yetkililer, “Bu tür bir saldırı olasılıklar dahilinde. Kimyasal silah kullanımıyla ilgili iddiaları çok ciddiye alıyoruz”
ifadeleri kullanmıştı. Almanya Savunma Bakanlığı yetkilileri
de, IŞİD’e karşı mücadele eden 60 kadar Peşmerge’nin hardal
gazına maruz kaldığını açıklamıştı. Hardal gazı, uluslararası
anlaşmalarca yasaklı olduğundan Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü de (OPCW) soruşturma başlatmak için Irak
Hükümeti’nin resmen yardım istemesini beklediklerini deklare etmişti. ABD yetkilileri bu iddiaları ve IŞİD’in kimyasal
silahları nereden temin ettiğini araştıracağını açıkladı.
“Ortadoğu kitle imha silahlarıyla karşı karşıya”
IMPR’dan Veysel Ayhan ise Uluslararası Ceza
Mahkemesi’nin harekete geçmesi gerektiğini ifade ediyor.
IŞİD’in Rakka ve Musul’a girerek kimyasal silah depolarını
ele geçirdiğini ve o andan itibaren ciddi bir tehdit olduğunu
belirten Ayhan, uluslararası kamuoyunun o dönem gereken tepkiyi göstermediğini söylüyor. Ortadoğu halklarının
kitle imha silahları tehdidiyle karşı karşı olduğunu vurgulayan Veysel Ayhan, “Bu tehdidin ortadan kalkması için
Ortadoğu’da IŞİD’e karşı ciddi bir mücadele veren Kürdlere
daha fazla destek verilmeli. Hukuki mücadelenin yanında
siyasi ve diplomatik mücadele de başlatılmalı” diyor.
“Uluslararası Ceza Mahkemesi harekete geçmeli”
Uluslarası Ceza Mahmesinin harekete geçmesi gerektiğini
vurgulayan Ayhan, bunun yanı sıra IŞİD’in işlediği suçlardan dolayı ayrı mahkemelerin de kurulabileceğini söylüyor.
Bu suçların hem bireysel hem de devlet düzeyinde yargıya
taşınabileceğini ifade eden Ayhan, sözlerini şöyle sürdürüyor;
“IŞİD’in bölge halklarına karşı fiili katliam ve soykırım gerçekleştiren bu örgütle işbirliği yapan, bu tür silahları kullanmasına göz yuman, destek verenlerin hem devlet düzeyinde
hem de bireysel olarak cezalandırılaması söz konusu olabilir.
BM Güvenlik Konseyi’nin bu konuda harekete geçmesi gerekiyor. Eğer BM harekete geçmezse devletler de inisiyatif kullanarak harekete geçebilirler. Bu suçlar hem uluslararası ceza
mahkemesine hem de IŞİD’e karşı kurulacak özel mahkemelere taşınabilir. Bu bile olmazsa ülkeler kendi iç hukuklarını
kullanarak mücadele ve cezalandırma yapabilir. Bunun yanı
sıra uluslararası düzeyde eylem başlatılabilir. Bu iddialar tüm
bunların yapılması için yeterlidir.”
Veysel Ahan
Ali Semin
11
Ucuz yönetim
FERHAT KENTEL
Modernlik öncesi ve modernliğin
ilk zamanlarda ya da modernliği dışarıdan apartıp halkına kakalamaya çalışan toplumlarda insanları denetlemek,
uysallaştırmak, kontrol etmek, faydalı
üretim makinaları haline getirmek
ve belli bir istikamete yönlendirmek
için devletin baskı aygıtları (asker,
polis, yargı, eğitim vb.) tam kapasite
çalıştılar.
Sonra durum değişti. Michel Foucault gibi düşünürlerin
zengin teorik katkısıyla derinliklerine vakıf olduğumuz
“modern iktidar” hayatımızın her tarafını kuşattı. Hastane,
hapishane, okul, fabrika gibi kurumlarda şekillenip, ilk ivmeyi
verdikten sonra, sızdığı cinsellik, sağlık, akıllılık-delilik, normallik-anormallik gibi gündelik hayatın çeşitli veçhelerinde
modern iktidarı kendi kendimize yeniden üretir olduk.
Yani artık devletin sopasına ihtiyaç duymadan da bedenimizi sürekli bir şekilde uysallaştırmanın yollarını öğrendik.
Yani modern devlet bu işten acayip kârlı çıktı. Vatandaş imal
etmeyi gayet ucuza getirdi. Yani artık devletin veya onun “öğretmenlerinin” ya da belli bir grubun bize sürekli ders vermesi
gerekmiyor. Kabaca, hep beraber birbirimize “ders veriyoruz.
Hiçbirimiz hiçbirimizi ıskalamıyoruz. Yani modernleşirken;
olanaklarımızın, özgürlüklerimizin, alanlarımızın genişlediğini
düşünürken (bu tabii ki tamamen yanlış değil); bir yandan da
bal gibi “totaliter” bir ortalamaya sahip olduk.
“Bizim kültürümüz”, “bizim medeniyetimiz” diye sabah
akşam vaaz veren “eski-İslamcılar” bile bal gibi “modern
kapitalistler” olmadı mı?
Daha spesifik, daha özel durumlara doğru indiğimizde
de, modern iktidar teknolojilerinin ayrıntılarını ve muhteşem
totaliter pratikleri görmek hiç zor değil.
Mesela saraya yakın mahallelerde oturup, hayata o
sarayın sağladığı fildişi kule hissiyatıyla bakanlar, devletin
en milliyetçi ve en hamaset dolu politikaları -konusunda
halkı “inandırmak” için inanılmaz bir gayretkeşlik içindeler.
HDP’ye oy verenlerin şerefsizliğinden başlayıp, onların
yanıldığından çıkan her türlü “teoriyi” tezgahlarının üzerine
yerleştirmiş durumdalar.
Bu teorilere ikna etmek için önce “inandırma” operasyonu yapılması lazım. Ne kadar çok reklam yapılırsa, ne kadar
çok hatırlatma yapılırsa, ne kadar çok dipnot, referans sağa
sola serpiştirilirse, örneğin HDP’ye “terörist” yaftası yapıştırılmış olacak ve bizim de buna inanmamız beklenecek.
Tabii ki, seçimlerde verilen oyların ne kadar “hatalı”
olduğunu, koalisyon görüşmelerinin “ne yazık ki muhalefetin
tavrı sebebiyle başarısız olduğunu” ve “mecburen yeni seçimler yapmamız gerektiğini” anlatacaklar ve bizim de bunlara
inanmamız beklenecek.
Ne kadar mükemmel bir “yeni Türkiye” kurmuş olduklarına inanmamızı bekliyorlar ve hâlâ ikna olmayanlar olmasından şikayet ediyorlar.
Aslına bakılırsa oldukça açık bir durum; 60’lı ya da 70’li
yılların sol örgütlerine atfedilen bir hikayede olduğu gibi bir
durum söz konusu. Yani bir türlü örgütleyemedikleri köylüler
hakkında solcu liderlerin “bu köylüler teoriye uymuyor!” diye
şikayet etmelerinde olduğu gibi...
Köylüleri suçlayan, teoriyi sorgulamayan bir zihniyet...
Şimdiki iktidar propagandistleri de aynı zihniyetin içinde
debelenip duruyorlar. “Teoriye uymayan ahmaklar!” diye
yerinde tepinip, “sefaletin teorisi”ni yapıyorlar... Aslında
sabah akşam gösterdikleri performansla, kendi “teorilerinin
sefaleti”ni açığa çıkarıyorlar; “ahmaklıklarını” gizledikleri
teorinin sefaletini...
Eski beyazlar da devleti anlatıyorlar ve halkı aşağılıyorlardı. Şimdikiler de öyle. Ne kadar ucuza mal oluyor bilemem,
ama medyada, sosyal medyada devletin haklılığı ve düşmanın
haksızlığı konusunda sürekli vaaz verenleri gördükçe, en
azından yapılan masrafa değdiğini söyleyebiliriz.
Ama işte böylesine totaliter bir ortam gene de ful
kapasite çalışamıyor... Birileri inatla sizin ucuza getirdiğiniz
taşıyıcılara rağmen, ikna olmuyor.
12
DİASPORA
BasHaber
SÖYLEŞİ
31 Ağustos
- 6 Eylül12
2015
Mülteci katliamı
Almanya, uzak Kürd vatanı!
İlk büyük kitlesel Kürd göçü
Almanya’ya
2. Dünya Savaşı sonrasında yakılıp, yıkılan Almanya’nın yeniden yapılandırılması
çerçevesinde NATO üyesi olan ve işçi alımına gidilen ülkelerin başında Türkiye gelir.
1961 yılında imzalanan iş gücü anlaşması
çerçevesinde binlerce kişi Almanya’ya işçi
olarak gitmeye başlar ve bunların neredey-
O
Politik mülteciler dalgası
Bu ilk büyük kitlesel işçi göçünün ardından Türkiye’de 1972 ve 1980’de meydana
gelen asker darbeler ile birlikte Almanya’ya
politik göçler başlar. On binlerce kişinin
politik nedenlerden dolayı göç ettiği bu
dönemler 2000’li yıllara kadar devam eder.
1970’lerde başlayan bu göç dalgasında İran,
Irak ve Türkiye Kürdleri vardır. 1980’deki
İran İslam Devrimi, 1984’te Kuzey’de başlayan savaş, 1988’de Halepçe’deki kimyasal
soykırım ve Enfal operasyonları ve öncesi ile
sonrasındaki savaştan mağdur olan binlerce
Kürd Avrupa demokrasisine sığınır.
Kürdlerin, Almanya’ya üçüncü büyük göç
dalgası olarak ifade edilen 90’lı yıllardaki bu
kitlesel göçlerin sonucunda dört parçadan
rg
.o
ur
d
ak
iv
rs
se yarısı Kürdlerden oluşur. 1966 yılında
Varto’da meydana gelen depremin ardından
evsiz ve işsiz kalan binlerce Vartolu Kürd
kitlesel olarak Almanya’ya göçer. Kitlesel
olarak ilk kitlesel Kürd göçü olarak tanımlanan bu göç, 60’lı yılların sonlarına kadar devam eder. Bu dönem Almanya’ya toplu göç
eden işçi Kürdler ülkenin yeniden yapılandırılmasında büyük bir rol oynarken, Kürdler
ve Almanlar arasında da ilk toplumsal ilişkilerin gelişir. Eş zamanlı olarak Suriye ve Irak
Komünist partilerinin kontenjanından Doğu
Almanya gönderilen çok sayıda Kürd öğrenci
de bu ülkeye yerleşmiştir.
.a
adlı eserine yansımış, ‘Aryen köklerini arayan’ Almanlar Kürdistan’a ilgisi başlamıştı.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı
Ordusu’nda görev yapan Alman askerlerinin Kürdistan’daki cephelerde bulunası ile
devam eden, İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’ye göçen Nazi muhalifi Alman
bilimadalarının İstanbul’da aralarında Musa
Anter’in de bulunduğu çok sayıda Kürd
aydını ile tanışması ile devam eden bu ilişki,
Türkiye’nin Nato üyesi olması ardından,
Almanya’nın Türkiye’den işçi alımı ile kitlesel göç formuna girer. Elbette İkinci Dünya
Savaşı sırasında Mısır ve Azarbaycan’a
dayanan Alman ordularının petrol ihtiyacını
karşılama, buna karşılık bir Kürd devleti
kurulmasına yardımcı olma amacı ile Alman
istihbaratının Kürd Hîwa örgütü ile birlikte
İngilizlere karşı yaptığı operasyon ve bu
operasyona öncülük eden Alman subayı Johhanes Müller’in Kürdistan anılarını anlattığı
kitaplarını da eklemek gerekir.
w
Kutsal savaşların düşmanlığından
ortak yaşama
11 yüzyılda başlayan ve uzun süreler
devam eden Haçlı Seferleri ile başlayan
Alman-Kürd teması, Almanların Kürdleri
“Saladin Sons/ Salahattin’in oğulları“ olarak
isimlendirmesine neden olmuş, bu ilişki ve
temas ardından çeşitli nedenlerle devam
etmiştir. 13. Yüzyıl’ın ardından 15. ve 19.
Yüzyılda Osmanlı Ordusu’nun modernizasyonu ile Alman subaylarının Kürdistan’a
gelmesi ile devam eden Alman-Kürd teması
belirgin olarak General Helmut von Moltke
tarafından tanımlanmıştır.
1840’li yılların ardından, Osmanlı tarafından eski sömürgelerinden Mısır ve Afrika’ya
sürgün edilen ve aralarında Bedirxani ailesinden ve İttihat ve Terakki’nin kurucularından olan bazı Kürdlerin Almanya’ya gitmesi
de, Kürdistan Gazetesinin orjinal sayılarının
Marburg Üniversitesi kütüphanesinde bulunması ile taçlanır.
1. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Almanların Osmanlılarla geliştirdiği ilişkiler
kapsamında Berlin-Bağdat Demiryolu
Projesi kapsamında Kürdistan’a gelen
sayıda Alman sosyal ve teknik bilim adamı
Kürdlere ilişkilerini geliştirir. Kürdistan’daki
demir yollarının büyük bir kısmı Almanlar
tarafından dair çeşitli etkinlikler ve araştırmalar yaparak Almanya’da Kürdolojinin
de gelişmesine katkıda bulundu. Öncesinde
Almanya’nın kadim Kürd uygarlığına dair
notları Zerdeşt Peygamber’in Avestası’nın
18. Yüzyılda Fransızca’ya çevrilmesi ile ünlü
filozof Nietsche’nin „Also sprach Zaraustra“
Almanya’da doğan her çocuk Kürdistan ismini ilk olarak ünlü fantastik
romancı Karl May’ın “Durch wildes Kurdistan / Vahşi Kürdistan’a yolculuk“
adlı romanından duymuştur. Almanların bu fantastik romancısı 19. Yüzyılda
yaşadığı romanından Kürdlerin Osmanlı yönetimi ile yaşadığı sorunları, bir
Alman kahramının gözü ile anlatır. Karl May’ın Kürdistan’ın vahşi doğasını
ve yüksek karekterli insanlarını anlattığı bu romanı birçok Alman’ın bu ülkeyi
ziyaret etmesine ve merak etmesine neden olmuştur.
Ezdi topluluğu Almanya’da
Almanya’ya yapılan Kürd göçmen gruplarından en dikkat çekeni ise Ezdi Kürdler.
Almaya’da yaşayan ve sayıları yaklaşık
olarak 100 bin civarında olan buradaki Ezdi
Kürdler, yaşadıkları Kafkas ülkelerinden,
Kuzey ve Güney Kürdistan’da karşı karşıya
kaldıkları dinsel tehdit ve katliamlardan
kaçarak 1970’lı yılların ortasından itibaren
Almanya’ya göç ederler. Kuzey’de sistematik olarak kışkırtılan Ezdi göçü sonucu
neredeyse tüm Ezdi nufusu 1990’lı yıllara
kadar Almanya’ya göçtü. Yine berbat yaşam
koşulları ve politik baskılardan dolayı 30
bin dolaylarında Ezdi’nin ise Ermenistan,
Gürcistan ve Rusya gibi Kafkas ülkelerinden Almanya’ya göçtüğü belirtiliyor. 1990
ayaklanması ve Şengal katliamı ardından
da Güneyli Ezdlerin Almanya’ya yöneldiği
biliniyor. Daha çok Nieder Sachsen eyaletine
yerleşen Ezdi toplumunun sayısının şu sıralar 120 bini aştığı bildiriliyor. Kırım tehdidi
altındaki dinsel azınlıklar statüsünde yer
alan Kürd Ezdilere Almanya’da özel bir statü
verilirken, iltica etmek için ise Ezdi olmak
yeterli bir sebep olarak görülüyor.
w
avaş, soykırım, baskı, zulüm, doğal
felaket, açlık, işsizlik ve birçok nedenden dolayı dünyanın neredeyse her
ülkesine göçen Kürdlerin en yoğun yaşadığı
ülkelerin başında Almanya geliyor. Sayıları bir milyonun üzerinde olan Almanya
Kürd toplumu kademeli olarak iki yüz yıla
yakın bir süre bireysel ve toplulu göçlerle
Almaya’ya yerleşti. Her din ve inanç farklı
parçalardan Kürdlerin göç ettiği Almanya’yı
hedefleyen ‘Kürd yürüyüşü’ devam ediyor.
Kürdlerin Almanya’ya yönelen göçünün
kitlesel düzeyde devam ettiği bildirilirken,
bu ülkedeki Kürd nüfusu 1 milyon 2 bin cıvarına dayanmış durumda. Nufusu 80 milyon
cıvarında olan Almanya’da sokaktaki her
seksen kişiden biri Kürd.
1800’lü yılların ortalarından bugüne kadar çeşitli biçimler ve nedenlerle Almanya’ya
göç eden Kürdler; Ezdi, Alevi, Sunni, Kakeyi
inançlarından olmak üzere Ermenistan,
Gürcistan, Rusya, Kuzey, Güney, Doğu ve
Batı Kürdistanlılardan oluşuyor. Yaşadıkları
topraklardan Almanya’ya göçen Kürdlerin
Almanlarla ilişkisi ise göç tarihinden çok
daha eskilere dayanıyor.
nurlu ve iyi bir yaşam umuduyla ülkelerindeki savaş ve
şiddetten kaçarak genellikle
Avrupa’ya doğru yola çıkan çok sayıda
mültecinin yollarda yaşamını kaybediyor. Ortadoğu’daki savaşların etkisiyle,
İkinci Dünya Savaşı’dan bu yana son
50 yılın en büyük göç akımı yaşanırken;
savaştan, ölümden, açlıktan, ülkelerindeki baskıdan kaçan göçmenler Avrupa
kapısına dayanıyor. Sık sık yapılan
zirvelere ve toplantılara rağmen Avrupa
Birliği de yaşanan göçmen krizine
çare bulamazken ölü sayısı her geçen
gün artıyor. Almanya ise göçmenlerin
seçilerek Avrupa’ya alınması taraftarı.
Göçmen ve sığınmacı hakları konusunda çalışma yürüten Avukat Esra Yurum
ise büyüyen göçmen krizinin ülkelere
yeniden iade edilmesiyle çözülemeyeceğini ve uluslararası hukukun devreye
girmesi gerektiğini söylüyor.
onbinlerce politik Kürd Almanya’da birleşir.
Bu tarihler Almanya’ya yüzbinlerce Kürdün
sığınarak politik mülteci olarak yerleştiği
üçüncü bir dönemdir. 90’lı yıllarda Kürdistan parçalarındaki savaşın boyutlanması ile
birlikte Kürdistan’ın Kuzey, Güney ve Doğu
parçalarından çok büyük politik göçler yaşanır. Bunun sonucunda belki ilk kez farklı
lehçe ve inançlardan Kürdler Almanya’da
tanışır. İlk ulusal farklılıkların temsil edildiği
organizyonlar Almanya’da yapılır, ilk örgütler Almanya’da kurulur.
w
S
Çimen Gümüş
HABER
BasHaber
31 Ağustos - 6 Eylül 2015
13
SÖYLEŞİ
Alevi Kürdler de Almanya yolcusu
Almanya’da yerleşik Kürd nufusunun
en belirgin topluluklarından biri de Aleviler. İlk kitlesel işçi göçlerinde Almanya’ya
giden Kürdler arasında Varto, Erzincan gibi
yerlerde yaşayan Aleviler yer aldı. 1970’li
yılların sonlarına doğru Türkiye’deki Aleviler yönelik Maraş katliamı ardından Aleviler
kitlesel olarak güvencede yaşayabilecekleri
Avrupa’ya ve özellikle de Almanya’ya yöneldiler. Almanya’da yerleşik Alevi sayısının
Ezdi Kürdlerden daha fazla olduğu, çok
sayıda Kürd Alevi’nin dinsel kimliklerini
daha çok nemsedikleri için Kürd olarak
kayıtlara geçmedikleri ve Kürd toplumunun
yekunu içerisinden yer almadıkları biliniyor.
Ancak Almanya’da yaşayan Kürd Alevilerin
saysının en az 150 bin cıvarında olduğu
tahmin ediliyor.
Suriye iç savaşının başlaması ile birlikte de son dört yıldır en az 30 bin Rojavalı
Kürdün Almaya’ya göçtüğü iddia ediliyor.
(devam edecek)
Mülteci ölümleri
katliam sınırında
Ortadoğu’daki iç savaştan kaçarak
Türkiye’nin kıyı kentlerinde günlerce
bekleyen mülteciler insan kaçakçılığı
yapan teknelerle ya da TIR kasalarında
Avrupa’ya ulaşmaya çalışıyor. Birleşmiş
Milletler verilerine göre son 50 yılın
en büyük mülteci akımının yaşandığı 2015’te son 7 ayda 250 bin kişi
Avrupa’ya ulaşmayı başarırken 2 bin
500’ün üzerinde sığınmacı da yollarda
hayatını kaybetti. Gittikçe büyüyen
mülteci krizinde Akdeniz’e gömülen
hayatlar bununla da sınırlı kalmadı.
Ağustos ayında birçok bölgede insan
kaçakçılığı yapan tekneler suya gömüldü. Son olarak Libya’nın batısında suya
gömülen teknede kaybolan onlarca
mültecinin cansız bedeni kıyıya vurdu.
“Sığınmacıların iadeleri
kabul edilemez”
Sığınmacıların daha iyi bir yaşam
umuduyla Avrupa’ya göç etmek istediklerini ancak insan kaçakçılığı yapanların eline düşmeleriyle bu umudun bü-
yük bir trajediye dönüştüğünü söyleyen
Esra Yurum, kaçak yollarla giriş yapılsa
bile göçmenlerin insan haklarının ihlal
edilemeyeceğini söylüyor. Ortadoğu
ülkelerinden sığınmacıların kötü muamele, işkence, yaşam hakkını koruma
gerekçesiyle göç ettiğini vurgulayan
Yurum, “Sığınmacıların ülkelerinde
savaş ve kötü muamele yoksa ülkelerine
veya geldikleri yere iade edilmeleri kabul edilebilir. Ancak yaşam hakkı ihlali
bulunan ülkelere sığınmacıların iade
edilmesi kabul edilemez. Her ülkenin
kendi iç hukukuna göre sığınmacı mevzuatı olabilir ancak yine de sığınmacıların iade edilmesi, insanlık dışı uygulamalar, gözaltı ve tutuklanmaları kabul
edilemez. Bu sığınmacıların ikincil
koruma grubuna alınmaları gerekiyor”
diyor. Aynı durumun Türkiye’deki
sığınmacılar için de geçerli olduğunu
ifade eden Yurum, özellikle Bodrum’da
kafese kapatılan sığınmacılara bu uygulamayı yapanlar hakkında hukuki işlem
başlatılması gerektiğini ve bu durumun
insan hakları ihlali olduğunu söylüyor.
İzmir’e Kamp kurulsun
Son zamanlarda artan mülteci krizine
bulaşmak istemeyen bazı ülkeler yine
Türkiye’de kamp kurulmasını öneriyor.
Suriye’deki iç savaşın başlamasıyla bir
çok sığınmacının geldiği Türkiye’de
sayı 2 milyonu aşarken sığınmacılardan şikayet eden Avrupa ülkelerinden
Almanya, AB fonu desteğiyle İzmir’de
kamp kurulmasını ve buradan sığınmacıların seçilerek Avrupa’ya alınmasını önerdi. Almanya İçişleri Bakanı
Thomas de Maiziere, Avrupa’ya göçmek
isteyen sığınmacı sorunun çözümü için;
“Yunanistan ve İtalya’da Avrupa’ya
gelmek isteyen mültecilerin toplanacağı
ve kimin gerçekten yardıma ihtiyaç
duyduğunun incelendikten sonra karar
verileceği Hotspots kampları kurulmalı.
Bunun dışında Türkiye ile de yoğun
görüşmeler yapılmalı. İzmir bölgesinde
çok sayıda, binlerce hatta onbinlerce
mülteci Avrupa’ya geçmenin yollarını
arıyor.
Seçilen göçmenler!
‘Arap Baharı’ ardından göçmen sorununda patlama yaşanırken, iç savaşın
halen devam ettiği Suriye’den kaçan
sığınmacılar en fazla Türkiye, Kürdistan Bölgesi (KBY) ve Lübnan’a yerleşti.
Türkiye ve KBY’deki sığınmacı sayısı
2 milyonu aşarken Lübnan’da ise ülke
nüfusunun dörtte biri kadar mülteci
bulunuyor. AB ülkeleri ise Avrupa’ya
göçmek isteyenlerin seçilerek alınması
taraftarı. Göçmenler arasında seçimin
neye göre ve nasıl yapılacağı konusunda
açıklama yapılmazken, göçmenlerin
Suriye, Irak, Libya, İran, Afganistan,
Kosova ve son olarak açlıkla mücadele
eden Somali’den kaçtıkları bildiriliyor.
Sırbistan – Macaristan sınırında
bekleyenler
Balkanlar’daki en yoğun mülteci krizi
ve trajedisi ise Sırbistan - Macaristan
sınırında yaşanıyor. Avrupa’ya göç
etmek isteyen sığınmacılar buralarda
günlerce sınırda bekletiliyor. Zaman
zaman Macar polisilerinin de müdahale
ettiği sığınmacılar Yunanistan, İtalya ve
Fransa’ya gidebilmek için kendi imkanlarıyla Macaristan’a girmeye çalışıyor.
Macaristan hükümeti sığınmacılar için
“tek bir mülteci bile istemiyoruz. Ülkeye kaçak yollarla girmeye çalışan herkes
yasaları ihlal ettiği gerekçesiyle yargılanacak ve iltica talebinde bulunamayacak” açıklamasını yaparken AB’nin
Göç, İçişleri ve Vatandaşlık Komiseri
Dimitris Avramopulos ise Macaristan
gibi davranan ülkeler için yaptırım uygulanacağını açıkladı. Macaristan’dan
Avusturya’ya göçmek isteyen 71 kişilik
bir mülteci grubunun Viyana yakınlarında bir TIR kasasındaki toplu ölümü
ve cesetlerinin tanınamayacak durumda
olması büyük tepkilere neden oldu.
Öte yandan mültecilerin Avrupa
ülkelerinde son zamanlarda sık sık ırkçı
saldırılara uğraması ve ırkçıların mülteci karşıtı eylemler üzerinden biraraya
gelmesi de kamuoyunda ciddi endişelere neden oluyor.
Bodrum’da kafes
Viyana’da kamyon kasası
Öte yandan yine deniz yoluyla
Avrupa’ya göç etmek için Bodrum’da
günlerdir bekleyen sığınmacıları bir
araya toplayan Bodrum Emniyet Müdürlüğü polis barikatlarıyla etraflarını
kapatarak mültecilerin ilçe merkezine
dağılmalarını engelledi. İnsan Hakları
Savunucuları bu duruma tepki gösterirken yetkililerden konuya dair herhangi
bir açıklama gelmedi.
13
Biz sokakları tutuyoruz
siz Meclis’i…
SENNUR BAYBUĞA
7 Haziran da seçilen vekillerin
hükümet kurması için tanınan 45
günlük anayasal süre 23 Ağustos günü
sona erdi. Türkiye Cumhurbaşkanı,
anayasal rejime geçildiği tarihten
beri ilk kez seçimlerin yenilenmesi ile
ilgili yetkisini kullandı. Meşruiyetini
tartışırız ya da tartışmayız, evvelce
uygulanmıştır ya da uygulanmamıştır,
siyasi sebep ve harislik vardır ya da
yoktur ama alınan erken seçim kararının yasal meşruluğunu
kimse tartışamaz, hele hele hukukçular hiç. Cumhurbaşkanı
Anayasa’nın 116. Maddesinden aldığı yetkisini kullanarak
seçimlerin yenilenmesine karar verdi. Bakanlar Kurulu’da
yine Anayasa’ya uygun olarak kararı 48 saat içinde ilan etti ve
karar da Resmi Gazete’de yayınladı. Kararın alınmasından
itibaren ve sonra gelen 90. günün ilk pazarı seçim yapılacak ve
YSK bu süreyi 60 günde tamamlama yetkisine sahip.
Bu yasal prosedürün sonuçlarından biri de böyle bir
durumda Cumhurbaşkanı tarafından yetkilendirilmiş
Başbakan’ın seçim hükümeti kurabilmesi. Meclis’teki siyasi
partilere vekil sayısına göre bakan aday gösteren Başbakan,
teklifini bir mektupla bakan adaylarına gönderiyor, başbakanın geçici hükümet kurabilmek için kendisine tanınan süre ise
5 gün.
Geçici hükümetin bir seçim hazırlık hükümeti olacağı
belli. Fakat seçimlerin yapılacağı 1 Kasım tarihine kadar
hükümet etme görevi de bu bakanlarda olacak. 11 AKP’den,
5 CHP’den, 3’er de MHP ve HDP’den olmak üzere gönderilen teklifi kabul etmeleri halinde bakan atanacak. Diğer bir
deyimle mevcut durumda matematiksel olarak muhalefet ve
başımıza bela olarak gördüğümüz iktidarın bakan sayıları eşitlenmiş oluyor. Şu anda ortalık, toz duman içinde, olan biten
siyasetin kabaca anayasal olarak geldiği nokta bu. Peki bizim
cephelerde, siyasi temsilcilerimizin sokağında ne oluyor.
Aylarca AKP dışındaki tüm siyasi partiler bu ‘melun’ partinin iktidarına son vermek ve partinin hala başında olduğu
açık olan Cumhurbaşkanı’nı başkan yaptırmamak üzerine
tüm Türkiye halklarına bir propaganda yaptılar. Hele ki biz
neredeyse tüm sol muhalefeti bu slogana kilitledik, politik
bulmasam da popüler buldum ben de en azından soldan gelen
bu meltemi. Yekün olarak halkın çoğunluğu da muhalefetin
bu sesini duydu ve temennisine katıldığını oyları ile ortaya
koydu. Anayasal kurumlar siyasi hedeflerimizi ve memleketin
hakikatlerini karşılamaktan çok uzak olabilir evet öyle. Ama
istemesek de erken seçim sattı mahalline girmiş bulunuyoruz.
Bunun şu anda dönüşü de en azından anayasal anlamda var
gibi görünmüyor.
Peki parlamentoya yolladığımız sevgili vekillerin, partilerinin de iradesi hilafına üstelik, bakanlık teklifini reddetmesini nasıl okumak gerekir. Ülke son iki ayını seçme-seçilme
hesapları yüzünden yüzlü rakamları bulan ölülerin olduğu
bir çatışma ve saldırı ortamında geçirmiş ve geçiriyorken,
-parlamenter demokrasiye inanalım ya da inanmayalım- oy
verip parlamentoya tüm halklara temsilci olarak yolladığımız
vekillerin, bu iklimde kendi siyasi hesaplarını yapma lüksü
var mı? Hakları olup olmadığı ya da HDP bileşeni olsa bile
tüzüğe uygun hareket edip etmediklerini hesaba katmaksızın
bir seçmen olarak soruyorum bu soruyu.
İki gündür Levent Tüzel ve EMEP hakkında çoğu HDP’li
arkadaşların yazdığı yazı ve yorumları izliyorum. HDP’nin
tüzüğü ve bileşen iradeleri bağlamında elbette tartışılacak, o
hukukun öngördüğü hak ve yükümlülük alanları olabilir, artık
bu mesele örgütsel perspektif meselesi olmaktan çıkmıştır.
Mevcut siyasi krizin ve derinleşmeden özellikle savaş
siyasetine müdahale edebilmenin önünün bir an önce açılması
için, krizi derinleştirmek için elinden geleni yapan tek adamın
hamlelerine sessiz kalıp bir köşeden izleyecek ve meclise vekil
seçildiğimizi unutacak mıyız? Yoksa temsili demokrasinin
gereği halkların vekili olduğumuzu görüp, Meclis’te görevlendirildiğimizi fark edip, en azından kendimiz için yerimizin
sokak değil Meclis ve hükümet görevi olduğunu anlayacak
mıyız? Biz sokağı tutarız ama sizi Meclis’e mi seçtik ne?
14
MEDYA
BasHaber
SÖYLEŞİ
31 Ağustos
- 6 Eylül14
2015
Medya:
Ne kadar kan, o kadar manşet!
“Türkiye’de nefret
ata sporu gibi”
Medyanın savaş dilini ve Kürd
Fobisini değerlendiren Yalova
Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
Öğretim Görevlisi Polat Alpman,
medyanın toplumu savunmak
gibi kamusal bir yükümlülüğü olmasına rağmen bu yükümlülüğün
iktidarın gücüne göre değişkenlik
gösterdiğini söylüyor. Medyanın kamusal görevinden ziyade
siyaset ile bir ilişki içerisinde
olduğunu vurgulayan Alpman,
“Televizyonları kapatın”
“Zaten birbirine güvenmeyen
birbirini dinlemeyen birbirinden hoşlanmayan bir toplumuz.
Bunun medyaya yansıması kamusal sorumluluk çerçevesinde
Yayın Yönetmeni - Sorumlu Yazı İşleri Müdürü:
Faysal Dağlı
Editörler: İsmail Yıldız, Yeter Polat
Haber Merkezi: Özcan Şahin, Çimen Gümüş,
Rabia Çetin / Diyarbakır: Mustafa Turan / Emin
Kan / Ankara: Salih Batırhan
İmtiyaz Sahibi: Basnews Medya Ltd. Şti. adına
Faysal Dağlı
Sahibi: Botan Tahsin
Hukuk Danışmanı: Av. Hamiyet Çelebi
İdare Müdürü: Esin Alp
Görsel Yönetmen: Alp Tekin Babaç,
Hüseyin Ünal
“Günlük dilin de
değişmesi gerekiyor”
Bağımsız İletişim Ağı (BİA Net)
Yayın Yönetmeni Haluk Kalafat
ise medyadaki savaş diline karşın
sadece haber dilinin değil günlük
konuşulan dilin de değişmesi
gerektiğini ifade ediyor. Medyanın savaşı çıkarmaya muktedir
olmadığını ancak savaşın basın
yoluyla yeniden üretildiğini söyleyen Kalafat, “Gazeteciliğin en
Tel: +90 212 243 27 60
Fax: +90 212 243 27 79
E-mail: [email protected]
www.basnews.com
Meşelik Sk. No:22 D/3 Beyoğlu/İST
Baskı: İhlas Matbaası-Yenibosna/İST
BasHaber/BasNûçe Gazetesi’nde yayınlanan haber, yazı ve fotoğrafların her türlü telif hakkı Basnews Medya Limited Şirketi’ne aittir.
Adem Özgür
.o
rg
rfa ve Adana’da pamuğa, Ordu’da
fındığa, Konya’da kimyon ve şeker
pancarına, Ankara Polatlı’da
ise mevsimine göre mercimek ve soğan
tarlalarında çalışmaya giden Kürd işçilere,
bir yerel ‘gazete’ “Bu şehri terk edin”
manşetiyle yol veriyor. Türklerin ağır
çalışma koşulları nedeniyle tercih etmediği
işler arasında sıralanan tarım işçiliğinde
Kürdlerin çalışmasına da engel olunuyor.
“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan gelen
tarım işçilerinin şehrin huzuru ve dengesini bozduğu” iddia edilen haber Berkant
Ergin imzası taşıyor.
Toplumsal infiale neden olabilecek bu
manşet meslek kuruluşlarının dikkatini
çekmezken, Kürdistan’da yaşayamaz hale
gelen Kürdlerin Türkiye’nin herhangi bir
yerinde alın teriyle çalışarak da yaşaması
istenmiyor.
Polatlı Postası’nın bu manşeti bir iki
haber sitesinde küçük bir haber olarak
kendine yer bulurken, haberi yapan
muhabir haberin kendisine ait olmadığını
iddia ediyor. Kürdlerin hedef gösterildiği,
Polatlı’nın ekonomik ve sosyolojik analizinin yapıldığı ve hiçbir yerde istenmediği
ileri sürülen haber sonrası Kürd işçilere
yönelik saldırıların arttığı gelen bilgiler
arasında.
İşsizlik ve yoksulluk nedeniyle kentlerinden Türkiye’nin Batısı’na çalışmaya giden
Kürd işçiler, ilkbahar ve yaz aylarında
inşaat ve tarım gibi sektörlerde çalışarak
geçimini sağlıyor. Ağır iş yükü, ucuz iş
gücü, sağlık sorunları, barınma gibi problemlerin yanı sıra sosyal ve siyasal sorunlarla da karşı karşıya gelen işçiler, toplu
bir trafik kazasında can kayıpları ile ancak
gazete - TV haberlerinde yer alabiliyor.
Tıpkı maden ocaklarında çalışan işçilerin
dramı gibi, mevsimlik işçiler de kaza anlarında Türkiye kamuoyu ve medyasında
hatırlanıyor.
Tüm sosyo-ekonomik problemlerde
olduğu gibi mevsimlik işçiler, savaş ve
çatışmanın yoğun yaşandığı dönemlerde
hedef gösterilmekte. Basın ve medyanın
yardımıyla özellikle asker ölümleri ve
seçim dönemlerinde yaşadıkları yerlerde şiddet gören, dışlanan, tehdit edilen
kesimler yine onlar oluyor. Son zamanlardaki çatışmalı ortamın ve erken seçimin
etkisiyle Ankara’nın Polatlı ilçesinde yayın
yapan Polatlı Postası, mevsimlik işçileri
ur
d
ak
iv
rs
.a
Ama bu Türkiye koşullarında
mümkün değil. Medyanın hem
sermaye ile ilişkisi hem de siyaset
ile ilişkisi bu kadar iç içe girmişken medya sermaye ve siyasetin
çığırtkanı haline gelmişken, nasıl
tarafsız olmasını bekleyebiliriz.
Televizyonları kapatın. gazeteleri almayın evinize. İzlemeyen
bakmayın bunlar kan kusuyorlar.
Siyasetin güdümünde ve bağımsız bir medya yok ortada. Barbarlığı olağanlaştırmaya çalışan bir
dil var.“
w
gerçekleşmiyor” diyen Alpman
sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Siyaset nefret dilini ürettiğinde
siyasetin yörüngesindeki medya
bu nefret dilini normalleştiriyor.
Yeteri kadar nefret etmeyenler
‘bizden olmayanlar’ yok edilmeye
müstehaktır. Medyanın işlevi de
bir anda yok edilmeyi normalleştiren barbarlığı normalleştiren
medeniyet kaybını doğallaştıran
bir araca dönüşüyor. Bunlar
birbirini besleyen bir kısır döngü.
siyaset normalleşirse medya da
normalleşiyor. Siyaset barbarlaşırsa medya da barbarlaşıyor.
Ama toplumun köklerinde bu
nefret tohumları sadece bugün
değil belki de yüz yıla yakın bir
zamandır ikili halde. linç etme,
yok etme nefret kültürü bizde
zaten bir toplumsal refleks olarak
var. Objektif tarafsız sadece haber verme - haber alma özgürlüğünü kullanan bir medyaya olmalı. Medya bana gördüğü olguyu
sadece görüldüğü gibi aktarsın.
w
“bizi bir barbarlığın olağan
olduğuna ikna etmeye çalışan bir
medya dili var. özellikle iktidar
çevresindeki medya mevcut barbarlığın doğal ve olağan moduna
ikna olmamızı istiyor. bu birinci
aşama. ikinci aşaması birbirimizi
yok ederek bu ülkenin cennet
olacağına inanmamızı istiyorlar
ama yaşadığımız gerçeklik ise
bunun cehennem olduğudur”
diyor. Özellikle medyanın kullandığı dilin yanı sıra okuyucu
yorumlarının da edit edilmeden
olduğu gibi verilmesinde yeniden
gün yüzüne çıkan nefret söylemini de değerlendiren Alpman,
bunu“Türkiye’de nefret bir ata
sporu gibi işliyor” diye yorumluyor.
“Ne kadar kan,
o kadar manşet“
Temmuz’un son dönemlerinde
ateşkesin fiili olarak son ermesi
bombadırmanların başlaması
asker, sivil ve gerilla ölümlerinin
artmasıyla medyadaki dili 90’lar
dönemine yeniden döndü. Özellikle “Gazeteci gerçeği yeniden
üretir” mantığının “Haber ne
kadar kanlı olursa o kadar manşete çıkar” haline dönüşmesiyle
toplumsal dinamikler gözardı
edilerek barışa karşılık savaş
çığırtkanlığı had safhaya çıkıyor.
Asker, polis cenazelerinde atılan
“O hainlere söyleyin”, Lice, Varto,
Silopi, Silvan ilçelerinde çıkan
olaylar sonrasında “Özerklik üçgenine ağır darbe”, “Kışanak provokasyon peşinde”, “Hain plan
tutmadı” ve HDP’ye oy veren
seçmenler için “PKK’ya oy veren
katiller” diye başlıklar atıldı. Bu
haberlerin altında ise; “Kanın
yerde kalmayacak şehidim”, “Öldürün tüm p.çleri” gibi okuyucu
yorumları edit edilmeden verildi.
Alternatif Medya Derneği’nden
Avukat Tuba Güneş bu tür söylemlerin halkı nefrete ve şiddete
özendirmeden suç olduğunu
ifade ediyor. Şiddeti ve savaşı körükleyen halkı nefrete ve
toplumsal infaale sürükleyen bu
tür haberler için Güneş bireysel
olarak suç duyurusunda bulunabileceğini ve 4 saat içerisinde
bu tür haberlerin yayından
kaldırılabileceğini söylüyor.
Bölgede operasyonlara karşı canlı
kalkan eyleminin başlatılmasının
ardından bir gazetenin “PKK’ya
kalkan olanları vurun” diye başlık
atmasının yaşam hakkını savunanlara karşı azmetirici bir dil
olduğunu söyleyen Güneş, bunun
da ‘öldürmeye azmettirme’ suçu
olduğunu ifade ediyor.
w
T
elevizyon kanalları, gazeteler ve haber siteleri yeniden “terör” haberleri ile
tıka basa dolmaya başladı. Acılı
cenaze törenleri eşliğinde “şehit
kardeşinden intikam sözü / şehidin bebeğinden asker selamı” gibi
nerfet söylemi üzerinden general
gazetecilerin savaş çığırtkanlığı
yeniden Türkiye’nin gökkubesini
sarıyor.
Türkiye’de her türden devlet
güdümlü medya, düğmesine
basılmış gibi şiddeti ve savaşı
kışkırtan, linçlere ve infazlara
çağrı yapan günlerine dönüyor.
Özellikle tarih hafızasının en
karanlık dönemlerinden 90’ların
mirasını bugün de sürdüren bu
medyanın kullandığı dil ve internet sitelerinde haberlere yapılan
yorumları olduğu gibi vererek
şiddetin pornografisini yeniden
üretiliyor.
“Teröristler etkisiz hale geldi”,
“şehitlerimiz uğurlanıyor”, “çatışmada 10 terörist öldürüldü”,
“tetlerimiz vuruyor” gibi ölüm
ve ceset kokan Türkiye medyasında son günlerde bu söylemler
yeniden manşet olmaya başladı.
Atılan başlıklar, yazılan haberler
ve haber kanallarındaki görseller savaşı ve şiddeti meşru
gösterirken Çözüm Süreci’nin
bir öfke kusmaya dönüşmesiyle
haber sitelerinde verilen okuyucu
yorumları da şiddetin yeniden
nasıl üretildiğini, kışkırtıldığını
gösteriyor.
U
iyi yapıldığı yerde bile bir politik
sansür var. Yayın kuruluşlarının, ana akım medyanın tutumu
her zaman aynıydı. Dünyada
‚Barış Gazeteciliği‘ diye bir olgu
var. Ancak bu olgu Türkiye’de
bilinen ve uygulanan bir olgu
değil. Savaşı çıkartan medya değil
ancak bunu yeniden üreten ve
okutan medya. Bu nedenle Barış
Gazeteciliği’nden önce hem haberlerde hem de günlük kullandığımız dilin tamamen değişmesi
gerekiyor” diyor.
Yağmur Çetin
MEDYA
BasHaber
31 Ağustos - 6 Eylül 2015
15
SÖYLEŞİ
‘Bu şehri terk edin!’
hedef alan bir manşetle çıktı. “Bu şehri
terk edin!” manşetini atan gazete işçilere
yönelik açıkça nefret dilini kullanmaktan
çekinmedi.
20 Ağustos 2015 tarihli gazetedeki “Bu
şehri terk edin!” başlıklı haberde Polatlı’ya
gelen mevsimlik Kürd işçilerin şehrin
dengesini, huzurunu ve sosyal yapısını
olumsuz yönde değiştirdiği iddia ediliyor. Haberde, “Sadece mevsimlik değil
ikamet olarak da ilçeyi seçen Güneydoğu
Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinden
gelen mevsimlik tarım işçileri ile Suriyeli
mültecilerden oluşan işçiler adeta şehrin
yerlisi haline geldi. ” denildi.
Emniyet güçlerine çağrı!
Haberde ayrıca emniyet güçlerine de
çağrı yapılarak; “Mevsimlik tarım işçileri
ve Suriye kökenli mülteciler, Polatlı’da
tarımdan inşaata kadar pek çok sektörde çalışarak paralarını kazanmalarına
rağmen, devletin yanlış politikaları, şehri
yönetenlerin ‘aman bana dokunmayan bin
yaşasın’ mantığıyla birlikte şehirde turist
edasıyla yaşamayı” sürdürdüğüne dikkat
çekilerek Kürd işçilerin tepelerinde olmaları talep edilmektedir.
Yazı İşleri Müdürü:
Bir anlık öfkenin manşeti!
Haberi yapan muhabir Berkant Ergin’a
ulaşarak konu hakkında sorular yönelttik.
Sorularımızı yanıtsız bırakan Ergin, haberde adının kullanıldığını, ancak bu konuda
gazetenin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü ile
görüşmemizi istedi. Polatlı Postası Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Aykut Kaya’ya neden
böylesi bir haber yapmaya ihtiyaç duyduklarını sorduk. Kaya’ya atılan manşetin
direkt hedef gösterme olduğunu hatırlatınca, “mutlaka hedef gösterme oluyordur”
cevabını vererek sözlerini şöyle sürdürdü:
“O manşette bir art niyet söz konusu değil,
huzurumuzu bozmayın diyebilirdik; ama
o gün gece ikiye kadar hastanede bekledik
insanları orada görünce o ruh haliyle o
manşeti attık. Eğer huzurumuzu bozmuyorsanız eyvallah” dedi. Kürdlerle hiçbir
sorunlarının olmadığını ve yıllardır beraber yaşadıklarını söyleyen Kaya, yaptıkları
habere yönelik yapılan yayınları eleştirdi.
Kaya, “O gün kızgınlıkla yazdığım bir
şeyden dolayı insanlar sosyal medyadan
bunu aleyhimde kullanıyor” açıklamasını
yaparak attığı manşetin “bir anlık öfkenin”
sonucunda ortaya çıktığını savundu.
Medyanın haber dili nefreti
körüklüyor
“2000’li yıllardan sonra mevsimlik
tarım işçileri daha fazla saldırı ve dışlanmaya maruz kaldıklarını iddia ediyorlar.
Bu saldırıların artmasının nedeninin işçi
arzının artışı gösterilebilir, ancak yeterli
olmaz” diyen Mardin Artuklu Üniversitesi
Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.
Dr. İclal Aydın Küçükkırca, sözlerini şöyle
sürdürdü: “Keza arzın artış nedeninin
1990’lı yıllardaki zorunlu göç ve daha
öncesindeki tarımsal politikalarla ilişkilendirilmesi gerekir. O zaman da karşımıza
bu göçün sınıfsal ve etnik boyutları çıkar.
Aslında meselenin özünde mevsimlik göçe
baktığımızda önümüzde topraksızlaştırılmış ve çoğunluğu Kürd olan bir işçi grubu
ve toprağını farklı nedenlerden dolayı
kendisi işlemeyen, işçilere işleten bir çiftçi
grubu var.”
Küçükkırca, 7 Haziran seçim sonuçlarının ardından Kürd bölgesinde yapılan
katliamların Türk medyasında taraflı yer
alması ve bir anda terörist/şehit ikiliği
üzerinden üretilen haberlerin Türkiye’nin
batısında Kürd düşmanlığını körüklemeyi başardığını söylüyor. Kırca, “Ayrıca
mevsimlik işçilerle ilgili sigortasızlık, ucuz
iş gücü ve kötü koşullarda çalışma gibi
problemler var. Fakat bizler, kaza dönemlerinde onları ‘kısa’ bir dönemde hatırlıyor
ve unutuyoruz. Medyanın rolü, mevsimlik göçü farklı katmanlarıyla ele alacak,
yazı dizileri hazırlamak olabilir” şeklinde
konuştu.
Saldırılar çatışmalı dönemin ürünü
Kalkınma Atölyesi’nin Yönetim Kurulu Başkanı Ertan Karabıyık, BasHaber’e
yaptığı değerlendirmede mevsimlik işçilere
yönelik yapılan saldırıların veya onlara yönelik yayınlanan tehdit içerikli yayınların
kimlikten öte o günün şartlarında gelişen
konjonktüre bağlı olduğunu söyledi. Karabıyık, “Son iki üç aydır ortaya çıkan gerilim
bir parça batı illerinde mevsimlik tarım
işçiliği üzerinden ortaya çıkıyor” dedi.
İşçilere yönelik saldırı ve tehditlerin
seçimlerle bir ilgisinin olmadığını söyleyen
15
Karabıyık, sözlerini şöyle sürdürdü: “Mevsimlik işçilere yönelik yapılan bu haberin
veya onlara yönelik saldırıların seçimle
ilgisinden ziyade ülke gündemiyle bir ilgisi
var; çünkü önceki dönemlerde yapılan
seçimlerde böyle bir saldırı veya tehdit
söz konusu değildi. Ama son yaşanan
gelişmelere bağlı olarak var. Son günlerdeki çatışma ve gergin ortam batı illerini
etkiliyor. Bu durum Roman ve Suriyeliler
için de geçerlidir.”
“Suç duyurusunda bulunacağız”
Öte yandan, Güneydoğu Anadolu Mevsimlik İşçileri Derneği Yönetim Kurulu
Başkanı Rıdvan Akbaş ise yaptığı değerlendirmede Polatlı Postası gazetesinin
haberini direkt hedef göstermeye yönelik
bir haber olarak değerlendirdi ve şunları
söyledi: “Bu yayınlarla birlikte işçilere
yönelik ciddi bir tehlike oluşuyor. Herkes
bunu düşünse ve dikkate alsa ne olacak?
Direkt hedef gösteriliyor. Bu yayın kabul
edilemez bir şeydir. Umarım kimse bu
yayınları dikkate almaz. Bölgede zaten
ciddi bir çatışma söz konusuyken bu tür
yayınların yapılması batıda da bir çatışmaya neden olabilir. Bu insanlar zor koşullarda çalışıyor zaten.”
Nefret diliyle
Kürdler hedef gösteriliyor
BasHaber’e konuşan DİSK Basın İş
Genel Sekreteri Özge Yurttaş da, “Polatlı Postası’nın mevsimlik tarım işçisi
olarak ilçeye gelen göçmen işçileri hedef
göstermesi Türkiye’de yukarıdan aşağıya örgütlenen ırkçılığın yerel dokuda
ne kadar pervasızca karşılık bulduğunu
gösteriyor. Polatlı Postası gibi gazeteler
nefreti körükleyerek habercilik yapmaktan
çok faşizmin kitle temelini güçlendirmeye
hizmet etmektedir” dedi.
“Hukuki işlem başlatılacak”
Ayrıca Mevsimlik Tarım İşçilerinin
Haklarının Korunması ve Geliştirilmesi
Derneği’nin Başkanı Abdulsamet Kubat,
Polatlı Postası haberinin nefret diliyle
yazılmış bir haber olduğunu ve bu konuda
toplantı yaptıktan sonra hukuki işlemi başlatabileceklerini söyledi. Kubat gazetenin
yapmış olduğu şeyin gazeteciliğin, etik
ve ahlakına sığmadığını da dile getirerek
atılan manşet ile toplumsal olaylara kapı
aralanmış olduğunu söyledi
16
MÜZİK
BasHaber
SÖYLEŞİ
31 Ağustos
- 6 Eylül16
2015
Nadia Visser:
Munzur müziğin esin kaynağı
rg
.o
ur
d
ak
iv
rs
.a
“Dili Dersim’de
öğrenmek harika olur”
Nadia Visser’e, ileride Kürdistan’da
yaşamak isteyip istemeyeceğini sorduğumuzda, Türkiye’deki siyasi engelleri
ve çatışmalı ortamı hatırlatıyor. Visser, şunları söylüyor: “Mevcut politik
durum düzeldiğinde bu muhteşem
topraklarda yaşamak isterim elbette. Çok sevdiğim bu dili ait olduğu
topraklarda öğrenmek harika olurdu.”
“Munzur’un suyundan etkilendim”
2012 yılında geldiği bir gezi sonrası
Dersim’in doğasına, müziğine, insanlarına hayranlığını dile getiren Visser,
Hollanda’ya gittikten sonra Kürd müziğiyle ilgilenmeye devam ediyor. Kürdistan
coğrafyasının kendisi için çok şey ifade
ettiğini söyleyen ve profesyonel anlamda
müzikle ilgilenen Visser, şunları söylüyor:
“İnsanları ve onların yaşadıkları zorlukları
önemsediğimi en sevdiğim şeyi yaparak,
şarkı söyleyerek hissettirmek beni onurlandırıyor. Ayrıca çok güzel bir yer Dersim,
manzarası harika. Munzur’un akan suları
ilham verici.”
w
Kürd müziğine açık ve gizli tehdit
Kürdistan topraklarına her çağda yönelen saldırılarda farklı olan sesler, kültürler,
diller ve dinler tehdit edilmiş, yok olma
tehlikesiyle yüz yüze bırakılmıştır. Kültür
tacirleri, diller ve melodileri talan ederek,
tekçi düzen hayalleri için ne gerekiyorsa yapmaya devam etmekteler. Müzik
icracıları ise internette youtube ve türevi
müzik portallarında ‘ben de varım’ çabası
içerisindeler.
Kürdçe şarkı söylemenin, albüm çıkarmanın, konser vermenin suç sayıldığı yıllar
her ne kadar geride kalmış gibi görünse de,
‘yok olma’ tehlikesine farklı boyutlar eklenmiş görünmekte. Kürdçe müzik yayını
yapan TV kanallarında ve internette kitle
bulan müzik çalışmalarının kalitesizlik
yarışına tutuştuğu, internette ‘tık almayan’
müzik eserlerinin o sanal müzik simülasyonunda kaybolduğu bir yok oluş hikayesini
de içinde barındırmakta.
Avrupalı müzisyenler direniyor
Kürd müziğinin artık sadece Kürdlerin
icra ettiği bir müzik türü olmaktan uzaklaştığı eleştirisini de içinde saklı tutarak,
Avrupalı sanatçılardan destek buluyor
olması böylesi kaotik bir süreçte anlamlı
ve önemli sayılmakta. Avrupa’ya göç eden
Kürd entelektüel kesim buradan sanatlarını teknolojik argümanları da kullanarak
Kürdistan’a ve tüm dünyaya duyurmaya
çalışmaktalar.
Birçok müzisyen ve yorumcu Kürd,
Avrupa’dan Kürdçe müziği dünyaya tanıtıyor. Bu zorunlu gibi görünen tanışıklık
zaman içinde yerini aynılaşmaya bırakıyor.
Kürdlerin Avrupa’ya zorunlu göçü, sürgün
hikâyeleri, Kürd müziğinin burada gelişmesi ve kültürlerin birbiriyle kaynaşmasıyla birlikte Avrupalı müzisyenler de
Kürd kültürü ve müziğiyle ilgilenmeye
başlıyor. O müzisyenlerden birisi de
Hollandalı sanatçı Nadia Visser.
Breda Üniversitesi Uluslararası Turizm Yönetimi ve
Danışmanlığı bölümünde
öğrenci olan Nadia Visser
henüz 18 yaşında. Bilinen
birçok Kurmancî, Dimilkî
ve Türkçe eseri sosyal
medya üzerinden hayranlarıyla buluşturan Visser,
tanınan ve oldukça sevi-
len bir sanatçı. Sosyal medyada binlerce
takipçisi olan ve Kürd müziğine hayranlığını her fırsatta dile getiren Nadia Visser,
BasHaber’in sorularını yanıtladı.
w
enüz 18 yaşında olan üniversite
öğrencisi Hollandalı Nadia Visser,
söylediği Kurmancî, Dimilkî ve
Türkçe şarkılarla hayranlık uyandırıyor.
Visser, Kürd müzisyenlerle konserlerde
Kürdçe şarkılar söylüyor ve bu performanslarını sosyal medyadan dünyaya
ulaştırıyor.
Sosyal medyadan dünyaya ulaşan bu ses
heyecan verici bir efekte yol açsa da, Kürd
müziğinin içinde bulunduğu tıkanmayı da
akıllara getirmekte. Birçok medeniyete ev
sahipliği yapmış olan Kürdistan coğrafyası,
farklı kültürlerin, seslerin, dillerin ve dinlerin bir arada boy verdiği çok eski bir türkü
olarak görülmeye ve başka coğrafyalarda
yaşatılmaya çalışılmakta. Bu eski türkünün
talan hikayesi, insanlığın uzak akrabalarından farklı kıtalardan gelen desteklerle melodik bir direnişte ortaklaşmanın simgesi
olarak görünürleşmekte.
Albüm yapan Türk şarkıcıların sayısı
bir elin on parmağını geçemezken, Kürd
sanatçılar kişisel birikim ve çabalarını
seferber etmekteler. En çok satan Kürd
sanatçılar bile neredeyse 3-5 yılda bir
albüm çıkarıyor, ‘halkla buluşma’ diye
tabir edilen konserlere ise neredeyse hiçbir
Kürd sanatçı katılamıyor. 90’ların yasak ve
engellemelerinin yerini ekonomik yoksunluklara terk ettiği Kürd müziği; yeni
ürünler veremiyor adeta, ‘popüler kültüre’
karşı direnme araçlarını da kaybetmiş
görünüyor.
w
H
Özgür Celikanî
Ayrıca Kürd müziği için esin kaynağı olmak istediğini şu sözlerle ifade
ediyor: “Umuyorum ki müziğim ve
çabalarım diğer insanlara ilham verir
ve kendilerini desteklenmiş hissetmelerini sağlar. Tıpkı benim, göğüslemek
zorunda oldukları bütün zorluklara
karşın, Zaza/Kürd kültürünü ayakta
tutan insanlardan ilham almam gibi.”
“Zazacayı
yaşatmaya
destek olmak
istiyorum”
15 yaşında iken yabancısı olduğu
bir ülkeye, üstelik binlerce insanın
katledildiği, sürgün edildiği ve halen
insanların dini inançları ve dilleri
üzerindeki baskıların olduğu bir şehre, Dersim’e gidiyor Visser. Üniversitede okurken arkadaşlarıyla birlikte
Dersim’e gittiğini söyleyen Visser,
sözlerini şöyle sürdürüyor: “2012
yılında Music Generations adında bir
proje nedeniyle Dersim’e gittim. Orada bana ve diğer 20 Hollandalı’ya birkaç şarkı öğreten Metin Kahraman ve
Ahmet Aslan ile tanıştık. Hollanda’ya
döndükten sonra dışarıda ve projede
Dimilkî türküler söylemeye devam
ettim ve insanlar bunu çok duygusal
karşıladı.”
Henüz 15 yaşındayken ilk kez
gördüğü bir şehirde ve anlamadığı
bir dilde şarkılar söylemeye başlayan
Visser, bu dilde şarkılar söylemeye
devam edeceğini söylüyor ve şunları
ekliyor: “Bu dil hakkında daha çok
okudukça bu müziğin ve dilin konuşulmaya ve söylenmeye değer olduğu
aşikâr bir hal aldı.” Nadia Visser,
dile katkı sunmak istediğini ise şu
sözlerle dile getiriyor: “Bu dili hayatta
tutmaya çalışan insanların çabalarına
katkıda bulunmayı çok istedim.”
“Dersim’in acısı
müziklerine sinmiş”
Dersim, bir acılar şehri. 1938 yılında
ve sonrasında binlerce insan katledilmiş, sürgün edilmiş ve acı çekmiştir. Bu
yüzdendir ki Dersim’le ilgili yapılan her
müzikte, söylenen her şarkıda acı, keder
ve gözyaşı vardır. Acıyı, kederi ve hüznü
içine barındıran Kürd müziğini şöyle tarif
ediyor Nadia Visser: “Müzikteki acıyı
hissetmemek imkânsız, pek çok şarkının kederli olması, yöre insanının hazin
geçmişi sebebiyle çok doğal. Bu da müziğe
işliyor.”
Bugüne kadar birçok Kürdçe şarkıyı seslendiren ve konserlerde de yer alan Visser,
Metin Kemal Kahraman ile Gulê Meyêra
ve daha birçok müzisyenle çalışıyor. Ayrıca bu insanlardan etkilediğinin de altını
çizerek kendisine has bir üslup yakaladığını ve insanların bunu sevdiğini söyleyen
Visser, “Son bir yıldır Gulê Mayêra ile
sıkça çalışıyorum, ses uyumumuz çok iyi
ve insanlar Kürd-Hollandalı karışımını
seviyor. Dinleyenler çoğunlukla müteşekkir ve sempatik davranıyor” diyor.
Download