3) Kapak #6 (Page 1)

advertisement
P
STÊRKA CIWAN
K o v a r a
C i w a n a n
a
M e h a n e
Ne Katliam Ne İdamlar
Direneceğiz Sonuna Kadar
Hezîran 2010
Hejmar: 86
10-07-2010
İçindekiler
Editörden
Şimdi dönemin öncülüğünü yapma zamanıdır ............................. 2
Merhaba gençler ve genç kalanlar!
Cîwan AZAD
Yeni bir Haziran sayısı ile birlikteyiz.
İradesine uzanan elleri kırmayı temsil
eden ve bizim direnme ölçümüz olan
Zilan, Sema ve Fikrilerin anılarına sahip
olmanın gerekliliğini vurgulayan bir
süreci yaşıyoruz.
Emperyalist faşist zihniyet yine
soykırım ve her türlü katliamı Kürtlere
reva görmeye devam ediyor. Barışa ve
özgürlüğe kilitlenen bir halkı yok etmek
için bütün imkânlarını seferber etmiş durumda. Savaş uçaklarıyla Medya Savunma
Alanlarını vurmaya yeniden hız verdi.
Bu saldırıların amacı Kürtlerin iradesi
olan PKK’yi tasfiye edip Kürtlerin savunmasız bırakmaktır. Bununla birlikte
sınırı da insansızlaştırarak tampon bir
bölge yaratmak istemektedirler.
Yine TC ile yapılan antlaşmalar gereği
faşist molla rejimi dördü PJAK’lı beş
siyasi tutukluyu daha idam etti. Bu
idamlarla Kürtler susturulmaya, teslim
alınmaya çalışılmaktadır. İran ve TC
başta olmak üzere bütün emperyalist
güçlerin şunu net bir şekilde anlaması
lazım: Biz Kürtler kul köle olacak zamanı
çoktan geçtik. İşbirlikçi Kürtleri yanına
alarak bizleri sindiremeyeceklerini özgürlük gerillalarımız bundan önce gösterdi
bundan sonra da göstereceklerdir. Bundan
kimsenin şüphesi olmasın.
Tam bu noktada Kürt gençliğinin üzerine büyük bir görev düşmektedir. Bütün
saldırılara cevap olabilmek için meşru
savunma temelinde her türlü eylemselliği
geliştirmek zorundadır. Örgütlü, eyleminde kararlı ve kendini ideoloji silahıyla
kuşatmış bir gençlik sistemi çözüme getirecek bir gençliktir.
1 Haziran Atlımını doğru anlamak .................................................................... 6
Serxwebûn’dan
Doğru eylem ve anlayışın sembolleri Zilan ve Sema
Yoldaş ................................................................................................................................................................... 11
RojaCiwan
Toplumu Demokratikleştirmek ............................................................................. 15
Sercan AYDIN
Her yurtsever Kürt gencinin dağlara akması bir borç ve
onur meselesidir-1 ......................................................................................................................... 18
RÖPORTAJ
Kürdistan da Savaş-Barış ikilemi ..................................................................... 24
İbo YILMAZ
Çemberin dışında olmak ................................................................................................... 28
Özgür ÇALAK
Tarihi-toplumsal uygarlıklar ve kapitalizm-2 ............................. 32
Abdullah ÖCALAN
Kapitalist modernitenin aynılaştıran alışkanlıklarından
arınarak yurtseverlik bilinci ile yaşamak ................................................... 37
Zozan Arya BOTAN
Berfin ile Ferzad
............................................................................................................................
39
Erkan KOBANLI
Yabanıl Uygardan Kaçış
...............................................................................................................
44
Dilzar DÎLOK
Ku zarokên me nebin ma em çi ne?
.............................................................
46
Özgür BİLGE
Schweigen ist eine straftat
..........................................................................................
52
Eylül BATMAN
Une actualité brûlante
.........................................................................................................
55
Ali HAYIRLI
SÊRT
...................................................................................................................................................................
60
Amed’de buluşmak dileğiyle...
Genç kalın...
Mail adresi; [email protected]
STÊRKA CİWAN
P
O
L
İ
T
İ
K
A
Şimdi Dönemin Öncülüğünü
Yapma Zamanıdır
Cîwan AZAD
“Son dönemlerde gerilla
sahasında ortaya çıkan
eylemler ve bu eylemlerin
iç bölgelerde ve
Karadeniz’de olması
karşısında TSK
oldukça paniklemiş
görünmektedir. İlker
Başbuğ bu eylemler
karşısında PKK’yi yok
etmekten çok
‘TSK kendini savunacak
güçtedir’ demektedir”
Hezîran 2010
İçerisinden geçmekte olduğumuz son
süreçte dünyada, bölgede ve ülkemizde
önemli siyasal gelişmelere tanık olunmaktadır. Finansal krizin etkileri Yunanistan
örneğinde görüldüğü gibi kendisini patlamalar biçiminde dışa vurmaktadır. Küresel sermaye güçleri yaşadıkları krizin
ağır etkilerini bölgelere, ülkelere taşırarak
yaşadıkları sorunlara çözüm aramaya
çalışmaktadır. Ancak atmış oldukları her
adım kendilerini rahatlatmak yerine daha
da çözümsüz bırakmaktadır.
ABD geçmişte arka bahçe olarak gördüğü Latin Amerika ülkelerinde daha
fazla zorlanmaya başlamıştır. İktidar odaklı
çözümleri esas almış olsalar da bu ülkelerdeki muhalif hareketler etkili olmaktadır.
ABD’nin arka bahçesinde yaşadığı bu
sorunlar dünyanın diğer bölgelerinde de
yaşanmaktadır. Hatta bu türden yaşanan
gelişmeler, ortak paydası anti Amerikancı
olan güçleri bir araya getirebilmektedir.
ABD merkezli Küresel sermaye güçlerinin yaşadığı bu sorunlar uluslararası
alanda güç ilişkilerinin sorgulanması ve
yeniden düzenlenmesi ihtiyacı gibi bir
sonuç da yaratmaktadır. Bu şekilde yeniden
masaya yatırılmaya çalışılan güç ilişkileri
içersinde Rusya, Çin vb. ülkelerle birlikte,
İran, Venezüella gibi bulundukları bölgelerde etkili olan devletlerin durumu öne
çıkmaktadır.
Küresel sermaye güçleri, dünyanın
sıcak alanları olarak kabul edilen Ortadoğu
ve çevre bölgelerinde de büyük bir açmazla
karşı karşıyadırlar. Afganistan’da, Pakistan’da çatışmalar giderek daha fazla şiddetlenmektedir. Irak’a, işgalin ardında is2
tenilen bir biçim verilememiştir. Filistinİsrail çatışmalarına aranan çözüm arayışları
tam bir karmaşaya dönüşmüştür.
Uluslararası ve bölgesel alanda yaşanan
bu gelişmeler ülkemizi ve mücadele içerisinde olduğumuz güçleri de yakından
etkilemektedir. ABD’nin Ortadoğu politikasının merkez noktalarından birini Kürt
sorunu oluşturmaktadır. Nasıl İngiltere
ve Fransa Kahire anlaşması ile Ortadoğu’ya
çıkarları doğrultusunda bir biçim vermeye
çalışmışsa, ABD’de Ortadoğu’ya yeniden
biçim kazandırmak isterken, Kürtleri kendisine bir basamak haline getirmek istemektedir. ABD’nin böyle bir politika belirlemiş olmasının esas nedeni Irak-Türkiye,
İran-Türkiye, Suriye-Türkiye ilişkilerinin
Kürt ve Kürdistan üzerine kurulmuş olması
gerçeğidir. Bu nedenle de Özgürlük Mücadelesi’ne karşıtlık temelinde egemen
devletler ve uluslararası güçler arasındaki
ilişki daha da geliştirilmeye çalışılmaktadır.
Bu temelde de egemen devletler arasındaki
ikili-üçlü görüşmeler ve Güney Kürdistan
yerel hükümetinin de içersinde yer aldığı
üçlü mekanizma çalışmaları daha da
yoğunlaştırmaktadır. Bu çerçevede ABD’de
yapılan uluslararası nükleer silahların
kontrolüne ilişkin yapılan toplantı ve görüşmeler İran merkezli olsa da bölgemizi
ve Kürdistan’ı etkileyecek bir özellik
taşımıştır. Yine TC Başbakanı ile ABD
Başkanı arasındaki görüşmelerin merkezinde mücadelemiz yer almıştır. Bu görüşmenin dışında çeşitli uluslararası güçlerle yapılan diyalog ya da ikili görüşmelerde benzeri bir durum söz konusu olmuştur. En son olarak da Suriye Cum-
STÊRKA CİWAN
hurbaşkanı ve İran Dış işleri Bakanının
Türkiye ziyaretlerinin arkasında bu
gerçeklik yer almaktadır. Bunun bir
sonucu olarak da İran’ın Kürt politikasında bir değişiklik yaşanmamıştır.
Gelinen aşama da ise doğrudan bir
tehdit ve yönelim içerisine girmiş,
Türkiye ile ilişkilerini sıklaştırmış ve
ortak operasyon hazırlıkları içerisine
girmiştir. En son olarak da; Ferzad
Kemanger, Şirin Elemhuli, Eli Heydari,
Ferhat Vekili adlarındaki dört PJAK
üyesi ile birlikte Mehdi Esleman adındaki bir tutsağı idam sehpalarında katletmiştir.
Irak seçim sonuçları devlet içi dengelerin değişme eğilimi içerisine girildiğini göstermektedir. Bu durum,
Şii-Sünni ve Kürt çelişkisini daha da
şiddetlendirecek bir ortam yaratmıştır.
Bu çatışmalı süreci hazırlıklı karşılamak
isteyen Güneyli güçler (esasında KDP)
TC ile ikili ilişkilerini geliştirmektedir.
Kapalı kapılar ardında yapılan bu görüşmelerde direk olarak mücadelemiz
üzerine pazarlıklar yapmaktadırlar. Kuzeydeki operasyon dalgası, sınırdaki
askeri yığınak ve Güneyli güçlerle
yapılan görüşmeler, mücadelemizin
tasfiye edilmesi istemi sürecinde bir
noktaya gelindiğini göstermektedir.
Neçirvan Barzani’nin Türkiye’ye giderek yaptığı görüşmeler ve Mesut
Barzani’nin gündeme giren ziyareti
bu hazırlıklar içinde önemli bir gösterge
olmaktadır.
Türkiye’de anayasa değişiklikleri
çatışması içinde Özgürlük Hareketi’nin
tasfiye planı, hareketimizi bölme noktasında da geliştirilmek istenmektedir.
Bu yanıyla 2003-2004’leri anımsatan
bir tasfiye sürecinin geliştirilmek istendiği görülmektedir. Bir yandan siyasal soykırım saldırıları, diğer yandan
faili meçhullerin yeniden başlaması,
tutsaklara yönelik uygulamalar ve
Muğla’da yaşandığı gibi Kürt öğrencilere Polis-faşist işbirliği ile gerçek-
leştirilen linç saldırıları, 12 Eylül uygulamalarını aratmayacak niteliktedir.
Bu şekilde uluslararası ve bölgesel
alandaki gelişmeler ile Türkiye’de
yaşananlar, yeni ve kader belirleyici
bir sürece girildiğinin habercileri olmaktadır. Egemen güçlerin kendi aralarındaki çıkar kavgaları ve bu güçlerin
başta PKK olmak üzere demokrasi
güçleriyle olan çelişkileri, yaşanan sürecin ağırlığının artık siyasal iktidar
tarafından kaldırılmayacağını göstermektedir. Doğal olarak bu ağırlık, gelinen aşamada tüm güçlerin kendini
yeniden gözden geçirmesini beraberinde
getirmektedir.
Varlığını koruma ve
özgürlüğünü sağlama dönemi
Önderliğimiz bu süreci, Özgürlük
Mücadelesi’nin 4. Dönemi olarak
değerlendirmiştir. Önder Apo mücadele
tarihimiz açısından belirli süreçleri
ifade eden birinci, ikinci dönemlerin
ardından, üçüncü dönemin de tamamlanarak 2010 Newroz’uyla birlikte dördüncü döneme girildiğini bu temelde
ilan etme gereğini duymuştur. İçerisine
girilen bu stratejik dönemin her yönüyle
mücadelemiz açısından yeni bir süreç
olduğuna dikkat çekerek, sürecin siyasal
tahlilini yapmış, görev ve sorumluluklarımızın neler olduğunu belirlemiştir. Önder Apo bu yeni döneme
aslında 2002 yılında girildiğini, ancak
AKP hükümetine şans tanımak ve yeni
sürecin daha sağlam temellerde geliştirmek için sürenin 2010 Newroz’una
kadar uzadığını da dile getirmiştir. Bu
temelde yeni dönemin temel özelliğini
“varlığını koruma ve özgürlüğü
sağlama” olarak formüle etmiştir.
Aslında 2002 ile 2010 yılları arasında
her ne kadar AKP’ye bir şans tanınmış
olsa da mücadelemiz açısından hamlesel
özellik taşıyan gelişmeler de
yaşanmıştır. 2004 yılında ilan edilen 1
3
Haziran hamlesi ile PKK 10 ve PAJK
7. Kongreleri bu anlamda atılan önemli
adımlar olmuştur. 1 Haziran Hamlesi
o zamanki taktik duruşun ve meşru
savunmanın yeniden ele alınmasına
neden olmuştur. Aslında bu 1999’da
başlayan bir dönemin artık kapanmakta
olduğu ve yeni bir sürece girildiği anlamına gelmişti. Meşru Savunmanın
geliştirilmesi, nitelik ve niceliğin güçlendirilmesi ve yeni taktiklere uygulama
alanlarının yaratılması gündeme getirilmişti. Dördüncü stratejik dönem
diye ifade ettiğimiz yeni sürecin meşru
savunma açısından gerekli alt yapısı
da o andan itibaren oluşmaya başlamıştı.
PKK ve PAJK kongreleri de ideolojik
ve örgütsel hamle ile yeni bir hamleye
hazır olunduğunu ilan etmişti. Tüm
bunların bir sonucu olarak da Özgürlük
Mücadelemiz bir ivme kazanmıştı.
Zap direnişinin askeri alanda, 29 Mart
Yerel seçimlerinin de siyasal alanda
yarattığı başarılar bunların bir sonucu
olarak ortaya çıkmıştır.
Önderlik, 10 Kasım’da başlayan
meclisteki tartışmalar ve 17 Kasım
saldırısından hemen sonra; “bu bir
oyundu, bitti” deme gereğini duyarak
o andan itibaren de 4. dönemi başlatmaya yönelik çabalar içerisine girmiş,
içerisinden geçtiğimiz süreci Fransa
ve Rus devrimlerinin gerçekleştiği süreçlerle karşılaştırmıştır.
Buna dayanarak da Demokratik
Toplum Kongresinin ve Kürt Ulusal
Konferansının toplanmasını, Siyaset
Akademilerinin, komün ve kooperatiflerin kurulmasını, Türkiye’deki demokrasi güçleri ile ortak mücadele ve
örgütlenmelerin oluşturulmasını, Meşru
savunma ve öz savunmanın geliştirilmesini, yerine getirilmesi gereken görevler olarak belirlemiştir.
Ana özellikleri ve yerine getirilmesi
gereken görev ve sorumluluklar
itibarıyla mücadelemiz açısından her
yönüyle bu şekilde netleşen dördüncü
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
Türkiye’de ve bölgesel alanda yaşanan gelişmeler, Ortadoğu, Kürt
ve PKK politikasında hesap yapan tüm güçlerin istediklerinden
farklı bir tabloyla karşılaşmalarına neden olmuştur. Yaptıkları
hesaplar neredeyse bozulma noktasına gelmiştir.
dönem aynı zamanda karşıt-egemendüşman güçlerin de saldırı ve yönelimleriyle sonuç almak istedikleri bir
süreç olma özelliğine de sahip bulunmaktadır. Onlar da bu dönemi, Özgürlük ve Demokrasi Mücadelemize
karşı devreye koydukları tasfiye konseptine dayanarak bir sonuca götürmek
istemektedirler. Bu konuda kendi aralarında bir uzlaşmaya da varmışlardır.
Son süreçte gerek Türk devlet yetkililerinin, gerekse de uluslararası ve bölgesel güçlerin gerçekleştirdikleri diplomasi trafiğinin ve aralarında
sağladıkları mutabakatın altında bu
gerçeklik yatmaktadır.
Türkiye’nin uluslararası görüşmelerde İran’ı savunur bir hava içerisine
girmesinin ve Suriye ile ilişkilerini
sıklaştırmasının nedeni de bu gerçekliktir. Tüm bunlar da PKK’ye karşı
dayatılan tasfiye ve imha konseptinin
boyutu hakkında yeterli bir kanı geliştirmeye yetmektedir. Türk devleti
1926 yılında uygulamaya koyduğu ve
sonraki süreçte tam bir soykırımına
dönüşen Doğu Islahat Kanununu günümüz koşullarına uyarlanarak yürürlüğe koymak istemektedir. Hatta bu
soykırımın kapsamını yeni soykırım
konsepti biçiminde genişletmiş bulunmaktadır. Bu soykırımı; sadece fiziki
katliamla, sürgünle, asimilasyonla yetinmeyerek, Kürdistan’ı; tarihi, kültürü,
coğrafyası, zenginlikleri ve güzellikleriyle birlikte, Kürt adıyla anılan,
Kürt’ü çağrıştıran ne varsa bunları da
yeryüzünden silerek gerçekleştirmek
istemektedir.
Türk devletinin bu tasfiye konsepti,
Hareketimiz tarafından daha önce dile
getirildiği gibi, 1982’ de İsrail’in Lübnan’a yönelik işgal hareketiyle bir paHezîran 2010
ralellik arz etmektedir. Aynı şekilde
Hareketimizi uluslararası ve bölgesel
alanda yalnızlaştırmak, işbirlikçi-hain
kesimleri yanlarına alarak savaştırmak
ve tüm bu alanlarda sağlanacak ortaklaşma ile bir saldırı gerçekleştirilmek
istenilmektedir. Ancak bu şekilde sonuç
alabileceklerini düşünmektedirler.
Lübnan işgalinde İsrail’in yaptığı
gibi, fiili uygulayıcı rolünü üstlenmiş
olan Türkiye’nin yapılan bu saldırı
planını uygulama isteği ve ısrarına
rağmen, koşulların istedikleri düzeyde
olgunlaştığını da söylemek mümkün
değildir. Hala bu konularda çözmeleri
gereken sorunlar ve aşmaları gereken
engellerin olduğu anlaşılmaktadır. Bunların başında da her şeyden önce Kürdistan ve Lübnan’ın, PKK ve FKÖ’nün
karakter ve yapı itibarıyla aynı
olmadıkları gerçeği gelmektedir. Uluslararası ve bölgesel koşulların ve güçlerin durumunun da bunun için yeterli
hale gelmiş olmaması da bu gerçeğin
yanında yer almaktadır.
Türkiye’de ve bölgesel alanda
yaşanan bu gelişmeler, Ortadoğu, Kürt
ve PKK politikasında hesap yapan
tüm güçlerin istediklerinden farklı bir
tabloyla karşılaşmalarına neden olmuştur. Yaptıkları hesaplar neredeyse
bozulma noktasına gelmiştir. Buna
rağmen tasfiye-imha konseptinden vazgeçmemişler ve aleyhlerine oluşan bu
tabloyu lehlerine çevirme arayışlarını
sürdürmektedirler.
Bu çerçevede ABD, Hareketimizin
dördüncü döneme girmesini engellemek
istemektedir. Bunun için de harekete
geçmiş bulunmaktadır. Onun içindir
ki, doğrudan müdahalede bulunarak
PKK’ye karşı yürütülen savaşın
arkasında asıl olarak kendisinin
4
olduğunu gizlemez bir duruma gelmiştir. PKK’yi açık düşman ilan etmesinin ardından, Büyükelçisinin
BDP’yi tehdit etmesi ve siyasal
soykırımı uluslararası alana taşırmış
olmasının nedeni de bu gerçekliktir.
Türk devleti de özel kirli savaşını topyekûnleştirerek; Güney Kürdistan Yerel
Hükümetini de yanına alarak Irak, İran
ve Suriye devletiyle birlikte ortak bir
plan etrafında birleşerek bunu sağlamaya çalışmaktadır. İran, Türkiye, Suriye ve Irak’ı da içersine dahil etmeye
çalıştıkları anti-Kürt ittifakı devreye
konulan topyekûn özel savaşın bölgesel
düzeye çıkarılmış halini iade etmektedir.
Tüm bu saldırılar da yoğunlaştırılan
psikolojik savaş ortamında yürütülmektedir.
Yürütülen bu psikolojik savaş ile
gerçekler ters-yüz edilerek, özel-kirli
savaşa zemin yaratılmak istenilmektedir.
Bunun için de şimdiden harekete geçilmiştir. Meşru savunma direnişimize
karşı başlattıkları karalama kampanyalarının nedeni de bu gerçekliktir.
Bu kampanyalarla direnç noktalarımız
kırılmak istenilmekte ve yeni soykırım
politikasının önündeki engeller ortadan
kaldırılmaya çalışılmaktadır.
Önder Apo’nun ilanını gerçekleştirdiği dördüncü döneme böylesi koşullarda girilmektedir. O nedenledir ki,
dördüncü dönemin temel özelliği olan
“varlığını koruma ve özgürlüğü
sağlama” her türlü saldırıyı boşa çıkarma, kazanımları koruma ve yeni mevziler elde etme mücadelesinin yükseltildiği bir süreç olmakla birlikte,
saldırıların daha da yoğunlaşacağı ve
buna karşı verilecek kıyasıya bir mücadele dönemi olma özelliğini de
taşımaktadır.
Çünkü bu dönemde düşman daha
direkt yönelimler ve daha sinsi planlar
çerçevesinde sonuç almak isteyecektir.
Bunun için de Erdoğan’ın dediği gibi
son 25 yılın tüm saldırı araç ve yön-
STÊRKA CİWAN
temlerinin yanı sıra yenileri de devreye
konulacaktır. Legal saha üzerinde oynanan oyunlar daha da derinlikli ve
kapsamlı sürdürülecektir. Sadece Legal
sahada değil 2003 ihanetçiliği örneğinde
de görüldüğü gibi hareketimizi bölme
arayışlarını daha da derinleştirerek yeniden devreye sokmak isteyeceklerdir.
Diğer yandan başta din olmak üzere
demokrat-sosyalist çevrelere ait olması
gereken argümanlar kullanılarak her
türden ideolojik saldırı ve manipülasyon
araçları devreye sokulacaktır. Askeri
ve siyasal alanda yenilgi yaşayan TC;
bu yenilgilerin intikamını almak için
en etkili ve kısa sürede sonuç alıcı
askeri yöntemleri devreye koyacaktır.
Son yaşananlar ile AKP ve TSK oylamalarında vermiş olduğu fireler
bölünme mesajları olarak değerlendipaniklemiş durumdadır
rilmektedir. Son dönemlerde gerilla
KCK operasyonlarından istedikleri sahasında ortaya çıkan eylemler ve bu
sonucu alamamanın çılgınlığı ile faili eylemlerin iç bölgelerde-Karadeniz’de
meçhulleri derinleştireceğe benzemek- olması karşısında TSK oldukça patedir. Bütün bu gelişmelere bağlı olarak niklemiş görünmektedir. İlker Başbuğ
Önderliğimizin Türkiyelileşme proje- bu eylemler karşısında PKK’yi yok
sinin boşa çıkarılması için AKP hükü- etmekten çok ‘TSK kendini savunacak
meti tarafından neler yapılması öngö- güçtedir’ demektedir. Öyle görülüyor
rülmüşse onlar yerine getirilmek iste- ki kendini korumaya geçmiş bir devlet
necektir. Önderliğimizin ve hareketi- ve hükümetin paniklemiş saldırganlığı
mizin çözüme yönelik tüm adımlarının ile karşı karşıyayız. Her panikleme
karşısında konumlandırılan AKP’ye hali gözü kara hareket etme anıdır
bu temelde verilen rol oynatılmaya aynı zamanda. Diğer yandan her paçalışılacaktır. AKP’de bu temelde, dev- nikleme anı panikleyen gücün kaylet-iktidar-yargı-ordu vb. her yerde betmeye en yakın olduğu zamanı ifade
kendisini konumlandırmaya çalışmak- eder. Bu da bilinçli ve örgütlü güçlerin
tadır. Bunun için de sürece siyasal- arayıp da bulamadığı fırsatları ortaya
kültürel soykırım damgasını vurmak- çıkarır. Koşullar Lenin’in “ne bir gün
tadır. Bu soykırımın faili de AKP eliyle önce ne de bir gün sonra” dediği Rus
TC olmaktadır. Fakat son 1 Mayıs Devrimi günlerine benzemektedir.
Eylemliliklerinde ortaya çıkan tabloda
Mücadelemiz karşısında çöken TC,
da görüldüğü gibi AKP’nin politikaları ‘hasta adam’ Osmanlı devleti gibi ulussadece Kürdistan’da değil Türkiye ge- lararası güçler tarafından ayakta tunelinde de tutmamaktadır. Erdoğan tulmaktadır. Çöken devlet kendi içinde
onun için bu tablo karşısında oldukça önemli çatlaklar yaşamaktadır. Bu çööfkeli görünmektedir. Davutoğlu Gü- ken devleti ayakta tutmaya çalışan
neyli güçlere acil harekete geçilmesi güçler de kendi aralarında savaşmakçağrısı yapmaktadır. AKP’nin Anayasa tadır. Bu da Rus ve Fransız devrimi
5
öncesi ya da devrim sırasında yaşanan
ulusal ve genel dünya gerçekliğine
benzemektedir. İşte bu nedenle Rus
ve Fransız devrimcilerinin üstlendiği
ulusal ve uluslararası öncülük rolünün
bir benzerini PKK üstlenmektedir. Yani
artık sadece dar bir ulus sorunu ya da
bir devletin varlık-yokluk sorunu olmaktan çıkmış ve dünyayı direkt ilgilendiren bir gücün temsiline ulaşıldığı
gerçeği kesin bir şekilde ortaya
çıkmıştır. Önderlik, tam da bu noktaya
dikkat çekmektedir. Herkese ciddi
olma çağrısı yaparken, sürecin ne kadar
ciddi olduğunu göstermektedir. Şimdi
bu ciddi dönemin öncülüğünü yapma
zamanıdır. Dönemin temel taktiği olan
serhildanları ve meşru savunmayı daha
zengin kılarak taktik ustalığa kavuşturma ve öz savunmayı geliştirme
zamanıdır. Özgürlük Mücadelemizin
öncü güçleri olan kadın ve gençliğin
rollerini tüm gerçekliği oynama zamanıdır. Topyekûn özel-kirli savaşın
bölgesel bir karaktere dönüştürülmeye
çalışıldığı böylesi bir süreçte, mutlaka
başarıya ulaşmak için mücadeleyi daha
da yükseltme zamanıdır.
***
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
S
İ
Y
A
S
A
L
1 Haziran Atılımı’nı Doğru Anlamak
Serxwebûn’dan
“Gerilla direnişi de öyle
çok imkânlar ortamında,
birçok güce, fırsata
dayanarak, içten ve
dıştan çok fazla destek
alarak yürütülen bir
direniş olmadı. Belki ilk
önderliksel doğuşa göre
biraz daha avantajlıydı.
Çünkü koşulları
aydınlatan, yol gösterici
olan bir felsefik, ideolojik,
politik çizgi vardı, bu çizgi
etrafında oluşmuş bir
parti vardı.”
Hezîran 2010
1 Haziran Özgürlük Atılımımızın
yeni bir yıldönümüne girerken, öncelikle bu atılımın hazırlayıcısı ve yaratıcısı olan Önder Apo’yu selamlıyor,
tüm atılım şehitlerimizi saygı ve minnetle anıyoruz. İç ve dış gericiliğin
birleşerek saldırdığı ve artık Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni yok edeceğine dair kendini inandırdığı bir ortamda büyük bir çıkış yaparak bu altı
yıllık süreçte önemli sonuçlar ortaya
çıkartan direnişi yaratan tüm özgürlük
mücadelesi güçlerini, halkı, gençleri,
kadınları başarılarından dolayı kutluyoruz, selamlıyoruz. Gerçekten de onlar bütün hesapları bozdular. En zor
ortamlarda yeniden başlangıç yapma
ve mücadeleyi geliştirme gücünü gösterdiler. Kürt halkının mevcut inkâr ve
imha sistemi temelinde yok edilemeyeceğini, özgürlük ve demokrasi hareketimizin tasfiye edilemeyeceğini, Kürt
halkının özgür ve demokratik yaşamdan başka her hangi bir yaşamı kabul
etmeyeceğini herkese gösterdiler. Bu
yeniden büyük bir çıkış oldu. Özgürlük mücadelemizin bir kere daha kendini güçlü bir biçimde kanıtlaması oldu. 1 Haziran 2004 Atılımı, Özgürlük
Hareketimizin genel plânda bu üçüncü büyük çıkışı, pratik direniş anlamında ise 15 Ağustos Atılımı’ndan
sonra ve onun yirmi yıl sonrası gerçekleşen ikinci büyük direniş hamlesi
olarak halk tarihimizde, mücadele tarihimizde yer aldı. Kürdistan’daki koşulların öngördüğü gelişme tarzını ve
diyalektiğini bu durum bir kere daha
6
bize gösterdi. Bütün eksiklikleri ve hatalarına rağmen bu atılım Önderlik çizgimizin, Apocu çizginin başarılı bir
uygulaması oldu. Önder Apo her zaman şunu söyledi, “PKK’li olmak her
gün yeni başlangıçlar yapabilmektir”
dedi. Kürt halkı taktik plânda her gün
yeni yeni eylem biçimleri, tarzları ortaya çıkardığı gibi, stratejik plânda da
1 Haziran Atılımıyla her türlü imha ve
tasfiye amaçlı konseptlere karşı yeni
başlangıç yapabileceğini netçe ortaya
koydu. Dolayısıyla Önderlik çizgimiz
hem mevcut gelişmeleri bir kere daha
yönlendiren oldu, hem de bu pratikle
doğruluğu bir kez daha kanıtlandı.
Birinci önderliksel doğuş
Kürt halk tarihinin en büyük
özgürlük çıkışıydı
Parti ve mücadele tarihimizin genelde üç büyük çıkışı var: Birincisi, ideolojik çıkıştı. Buna önderliksel doğuş da
diyoruz. İnkâr ve imha sistemine karşı
Kürdistan üzerinde hüküm sürdüren,
askeri işgal, ekonomik-siyasi sömürgecilik ve kültürel soykırıma karşı özgür
ve demokratik yaşam için direnme bilincinin, ruhunun, bilgisinin ve örgütünün ortaya çıkartıldığı süreçti. Kürt halk
tarihinin belki de en büyük özgürlük
çıkışıydı. En zor koşullarda, herhangi
bir fırsata, imkâna dayanmak bir yana,
ciddi bir tarihsel mirasa sahip olmadan, koşulların genel planda hemen hemen bütünüyle olumsuz olduğu bir ortamda, sadece insan bilincinin, erdemi-
STÊRKA CİWAN
nin gücüne, gerçeğine dayanarak büyük bir düşünsel ve pratik emekle
ya ra tı lan bir çı kış ol du. Bu nun
1970’lerde gerçekleştiğini biliyoruz.
Önderliksel çizginin uzun ve çelişkili bir mücadele ve hazırlık süreci
içerisinde 1970’ler başındaki Türkiye ve Kürdistan’ın çok çatışmalı, çelişkilerinin derinleştiği bir ortamda
oluştuğunu, doğuş yaptığını, Kürdistan’ı aydınlatarak Türkiye ve bölgedeki gerçeği daha doğru ve anlaşılır
bir duruma getirdiğini biliyoruz. Bu
büyük çıkış bir aydınlanma hareketiydi. Kürdistan gerçeğini aydınlattı,
Kürdistan üzerinde oluşan gericilik
yumağını çözümledi. Bu temelde bu
gericiliğe karşı duracak, onun dışında yaşayacak, ona karşı mücadele
edecek insanı ve örgütü yarattı. Büyük bir devrim hareketi olarak doğup gelişme sağladı.
İnsanı ruhuyla, duygusuyla, bilinciyle, davranışıyla bir yaşamdan başka bir yaşama çekerek yeniden yarattı. Kürt toplumunu işgal ve sömürgecilik altında oluşan değer ölçülerinden, yargılarından tamamen çıkartarak özgür ve demokratik yaşamın
ölçü, anlayış ve yargılarıyla donatıp
yeniden yarattı. Gerçek anlamda özgür toplum dirilişini sağladı. Bunun
sonuçları felsefi, ideolojik ve siyasi
çizgi olarak önderliksel doğuşun gerçekleşmesi oldu. Bu temelde bir ideolojik gruplaşmadan giderek halkın
özgürlük mücadelesine öncülük eden
bir partileşmenin yaratılması sağlandı. Önderlik ve parti öncülüğünde
Kürt halkı ‘70’lerin sonunda Önderlik çağrısına olumlu yanıt vererek bir
kitlesel başkaldırı sürecine girdi. Kısaca bu ilk çıkış bütün zorluklara,
zayıflıklara, engellere, olumsuz koşullara ve bunların yarattığı hatalara,
eksikliklere rağmen başarılı sonuçlar
veren bir çıkış oldu. Burada şunu bir
kere daha ve açık söylemekte yarar
var. Önder Apo hep bu döneme dikkat çekti. Önderlik gerçeğini, PKK
gerçeğini, Kürt özgürlük ve demokrasi mücadelesini anlamak isteyenler
için doğru bilince ulaşmanın yeri olarak bu dönemin anlaşılmasına dikkatleri çekti. İlk doğuşu, başlangıcı,
Kürdistan’da özgür ve demokratik
insan ve toplum duruşunun ilk çıkışını doğru anlamayı, bugün yaşanan
mücadelenin doğru ve yeterli anlaşılması açısından önemli gördü. Şimdiye kadar yaşanan bütün gelişmelerin temelinde esas itibariyle bu başlangıcın yattığını hep vurguladı. Bunu bizim için söyledi; bu mücadelenin sahipleri, militanları, fedaileri olmak isteyenler için böyle bir anlam
derinliğine ulaşmanın başarı için şart
olduğunu ifade etti.
anlamak, mevcut durumu böyle bir
bakış açısıyla ele almaksızın değerlendirmeye çalışmamak lazım. Çünkü öyle yapılırsa gerçek çarpıtılır,
olgu tersyüz edilmiş olur. Bu da gerçekleri doğru ve yeterli bir biçimde
ele almayı, anlamayı, dolayısıyla doğru yaklaşım geliştirmeyi önler. Hata,
yanlış ve yanılgı yaratır. Bu nedenle
Önderliğimizin bu vurgusunu her zaman hatırlamamız, öngördüğü biçimde parti ve mücadele gerçeğimizi,
Önderlik gerçeğimizi doğru ve yerinde değerlendirmemiz herkesten
çok bizim için gerekli oluyor.
Mücadele tarihimizin, Özgürlük
Hareketimizin ikinci büyük çıkışı bilindiği üzere 15 Ağustos 1984 Gerilla Atılımıdır. Birinci çıkışın ideolojik esasları üzerinde olması yanında,
bu ikinci büyük çıkışın askeri yanı
İkinci büyük çıkışın askeri yanı başattır, öndedir, esastır. Bir gerilla
çıkışıdır. Birinci partileşme hamlesibaşat bir gerilla çıkışıdır
nin ortaya çıkardığı sonuçları ezip
Yine dostlarımız için, halk için tasfiye edebilmek için inkâr ve imha
söyledi; Önderlik ile PKK gerçeği- sisteminin geliştirdiği 12 Eylül fanin doğru ve yeterli anlaşılmasının, şist askeri darbesine karşı Kürt haldolayısıyla onunla doğru dostluk, kının özgürlük ve demokrasi çizgisempatizanlık, taraftarlık ilişkisi içi- sinde gerilla direnişi geliştirme sürene girilmesinin, bu dönemin yeterli cidir. Evet, bir askeri direniştir, ama
anlaşılmasından geçtiğini ifade etti. birinci çıkışla, yani ideolojik doğuşAynı şeyi Önderlik ve PKK düşman- la bütünüyle iç içe geçmiş, onun praları için de söyledi; bize karşı düş- tikleştirilmesi olan bir çıkıştır. Yani
manlık yapmak isteniyorsa bunun da dar, başka ülkelerde, toplumlarda gerdoğru yapılabilmesinin koşulunu bu çekleştiği gibi sadece askeri boyutilk doğuş sürecinin doğru, gerçekçi, ları olan bir çıkış değildir. 15 Ağushiçbir çarpıtmaya ve kendini aldat- tos Atılımı, gerilla temelinde Öndermaya yer vermeden anlaşılması ge- lik çizgisinin, onun içerdiği felseferektiğini Önder Apo her zaman be- nin, ideolojinin, siyasetin, örgüt ve
lirtti. Bu nokta önemlidir. Bugün yaşam tarzını Kürt halkına, emekçiüçüncü büyük atılımın yedinci yılı- sine, kadınına, gencine, gerilla tarna girerken, elbette bütün süreçlere zıyla ulaştırılmasını, dolayısıyla uluyön veren bu ilk başlangıç çıkışıdır. sal demokratik devrimin birey ve
Hala kendini yenileyip somut koşul- toplum şahsında derinliğine geliştilara göre yeniden şekillendirerek bu- rilmesini öngören, ifade eden ve gergünün mücadelesinin gelişmesini canlı çekleştiren bir çıkıştır. Askeri boyut
olarak yönlendiriyor. Bundan asla saldırıları önlemeye ve kendini sakuşku duymamak, bu gerçeği doğru vunmaya dönüktür. Önder Apo’nun
7
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
geliştirdiği ideolojik ve politik çizginin topluma ulaştırılmasının başka
her hangi bir yol ve yöntemi kalmamış olmasıyla ilişkilidir. Şunu çok
iyi biliyoruz, başka bir yol ve yöntemle Apocu ideolojik-politik çizgi
Kürt insanına, toplumuna ulaştırılabilse, insanlar bu temelde bilinçlendirilip, eğitilip örgüt ve mücadeleye
çekilebilseydi, inkâr ve imha sisteminin yarattığı rejim buna izin ve
fırsat verseydi elbette o zaman silahlı
direniş hiçbir şekilde gündeme gelmeyebilirdi. 15 Ağustos, gerilla atılımı biçiminde bir direniş olmayabilirdi. Başka yol ve yöntemlerle bu
ikinci büyük hamle yürütülebilirdi.
Önderlik çizgimiz buna açıktı. Parti
örgütlenmemiz böyle bir çizgi temelinde geliştirilmişti.
Fakat çok iyi biliniyor, Birinci
Dünya Savaşı ardından Kürdistan
üzerinde oluşan inkâr ve imha sistemi normalde ideolojik, siyasi çalışma yürütmeye fazla açık olmadığı
ve izin vermediği gibi, bir de 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi bu koşulları tümden ortadan kaldırmıştı.
12 Eylül faşist askeri rejimi koşullarında ulusal demokratik düşünceyi,
bilinci, anlayışı, yaşamı temsil edebilmek, yaşatabilmek, ve bunları
topluma taşıyabilmek, örgütleyebilmek için, 15 Ağustos Atılımında olduğu gibi, silahlı gerilla direnişinden başka her hangi başka bir yol
kalmamıştı. Bu gerçeği de bütün
yönleriyle ve çok ayrıntılı bir biçimde Önder Apo değerlendirdi. Aslında herkes görüyordu; artık 1980’ler
ortamında Kürdistan üzerindeki sömürgeci egemenliğin karakteri de,
Kürdistan’ın, Kürt halkının, Kürt
toplumunun içinde bulunduğu durum da çıplak gözle görülebilecek
kadar açık ve aydınlık hale getirilmişti. Belki 1970’lerin başı bu bakımdan bulanıktı, muğlaktı, sömürHezîran 2010
geci terör ve soykırım rejimi kendisini demokrasi söylemiyle gizlemeye, bazı sivil kurumlaşmalarla maskelemeye çalışmıştı. Bu bakımdan
karanlık durum, maskelilik, muğlaklık, örtbas etme o zaman önemli ölçüde vardı. Fakat bu durumu birinci
partileşme hamlesi, yani önderliksel
doğuş süreci giderdi. Karanlıkları
aydınlattı, çarpıtmayı düzeltti, muğlaklığı ortadan kaldırdı, büyük bir
aydınlanma devrimi yaptı. Tersyüz
edilmiş durumları, baş aşağı edilmiş
durumları ayağı üzerine dikerek gerçekleri netçe ortaya çıkardı.
Zindan direnişinden alınan
güçle 15 Ağustos Atılımı
gerçekleştirildi
‘80’ler sürecine gelindiğinde öyle
çok görünmeyen, bilinmeyen, halen
maskeli, örtülü olan pek fazla bir şey
kalmamıştı. Buna bir de 12 Eylül faşist askeri darbesi ve bu temelde gelişen katliam rejimi eklenince, artık
Kürdistan’da yaşananları da, onun
karşısında ulusal kimliğiyle özgür ve
demokratik yaşamanın nasıl olacağı
da çok büyük ölçüde açıklık ve netlik kazanmıştı. Bunu herkes görüyordu. Aslında 12 Eylül sonrasını
anlamak, değerlendirmek öyle çok
zor değildi. Gerçekler kendisini çok
yalın bir biçimde insanın gözüne sokacak denli açık ve saldırgandı. Fakat bir nokta önem taşıyordu; gerçekler böyle yalın olmasına rağmen,
o gerçekleri olduğu gibi görmek, sahiplenmek, ifade etmek, o gerçeklere göre kendini aldatmadan tutum ve
tavır geliştirebilmek ve bunun cesaretini, yürekliliğini, fedakarlığını gösterebilmek önemliydi. İşte burada
birçok yanlış ortaya çıktı. Kendini
aldatanlar, çok çıplak gözle görülebilecek kadar yalın hale gelmiş gerçekleri yok saymaya çalışanlar, bile
8
bile olay ve olguları tersyüz etmeye
çalışanlar oldu. İşte böylelerinin çok
olduğu bu ortamda, bu yalın gerçeği
kapsamlı değerlendirmelere tabi tutma, onu çözümleme kadar, onun karşısında özgür ve iradeli insan duruşunun nasıl olması gerektiğini ortaya koyma ve bunu temsil etme gücünü, cesaretini, fedakârlığını Önder
Apo gösterdi. Dolayısıyla PKK hareketi 12 Eylül faşist askeri rejimine
karşı 15 Ağustos şanlı gerilla atılımının başlatılması ve yürütülmesi
gücünü ortaya çıkardı. PKK’nin ilk
çıkış hamlesinden ve onu zirveye taşıyan büyük zindan direnişinden aldığı güçle inkâr ve imha rejimine
karşı 15 Ağustos büyük atılımını gerçekleştirme gücünü gösterdi.
Tıpkı ilk felsefik, ideolojik çizgi
doğuşu, önderliksel doğuş gibi, Kürdistan’da 12 Eylül faşist askeri rejimine karşı gerilla hamlesini yürütmenin de ciddi zorlukları, engelleri,
zayıflıkları söz konusuydu. Gerilla
direnişi de öyle çok imkânlar ortamında, birçok güce, fırsata dayanarak, içten ve dıştan çok fazla destek
alarak yürütülen bir direniş olmadı.
Belki ilk önderliksel doğuşa göre biraz daha avantajlıydı. Çünkü koşulları aydınlatan, yol gösterici olan bir
felsefik, ideolojik, politik çizgi vardı, bu çizgi etrafında oluşmuş bir
parti vardı. Önderliksel doğuş gerçekleşmişti. Kürdistan koşulları bir
kere daha 20. yüzyılın son çeyreğinde netçe aydınlatılmıştı. Bu durum
insana bilinç, güç, cesaret veriyordu; iddia ve irade kazandırıyor, bir
çekim merkezi olma rolü oynuyordu. Doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, özgür yaşam
ile köleliğin ne olup olmadığının netçe ayrıştırılması ve anlaşılması bu
temelde açığa çıkmış ve mümkün
hale gelmişti. Bunları küçümsememek lazım. Dolayısıyla gerilla atılı-
STÊRKA CİWAN
mının elbette en zor olan aydınlatmanın gerçekleşmiş olmasına dayanma, ondan güç alma durumu vardır
ve bu da önemli bir güçtür. Bu bakımdan gerilla kendi başına, baskı
ve katliamlar, zulüm ve işkence var
diye ona bir tepki olarak ortaya çıkmış değildir. Kürdistan’da işkence,
baskı ve katliamlar karşısında tepki
hareketleri Birinci Dünya Savaşı ardından gelişen süreçte, 20. yüzyılın
ortalarında yaşandı. Önce Kuzey’de,
Doğu’da, sonra Güney’de bu tepkiler Kürdistan’ın bütün parçalarında
ortaya çıktı ve bunlar ezildiler, imha
edildiler, katledildiler. Artık 197080’ler Kürdistan’ında inkâr ve imha
sisteminin geliştirdiği katliam ve baskıya, işkenceye karşı tepkisel çıkış
yapmanın maddi koşulları tümüyle
ortadan kalkmış, yok olmuş durumdaydı. Bu bakımdan şunu bilmek lazım: 15 Ağustos Atılımı da tıpkı ilk
önderliksel doğuş gibi, kendiliğinden veya bazı zorlamaların sonucunda sadece baskı ve katliamlara karşı
tepki biçiminde ortaya çıkan bir gelişme ve hareket değildir. Tersine
ideolojik-politik çıkış gibi, gerilla çıkışı da büyük bir bilince, cesarete,
fedakârlığa dayanan, insanın düşünsel ve maddi emeğinin ve çabasının
ürünü olan bir çıkıştır.
Özgürlük için direnen yeni bir
halk ortaya çıkartılmıştır
Bu ikinci hamlenin de sonuç itibariyle yaşanmış olan ağır zayıflıklara, hata ve eksikliklere rağmen,
bunları yol açtığı kayıplara rağmen,
esas itibariyle bazı amaçları, hedefleri gerçekleştirdiği, büyük ve ciddi,
kalıcı başarıları Kürdistan’da yarattığı tartışmasızdır. 15 Ağustos Atılımıyla birlikte Önderlik ve Parti çizgisi Kürt halkına, kadınına, gencine,
emekçisine, Kürdistan’ın dört par-
çasında ve yurtdışında bulunan tüm
Kürt insanlarına taşınmıştır. 15 Ağustos Direniş mücadelesinin etkisiyle
nerede olursa olsun bütün Kürt insanlarının bilinci, duygusu, ruhu, düşünce sistemi, yaşam ölçüleri ciddi
değişiklikler yaşamıştır. Yani ilk atılımda, ilk hamlede bir parti düzeyinde, kadrolar düzeyinde yaratılan, sağlanan yeniden yaratma, yeni insan
ve bu temelde parti topluluğu oluşturma düzeyi 15 Ağustos gerilla atılımıyla halklaşmaya dönüşmüş, benzer bir biçimde ruhuyla, duygusuyla, bilinciyle, eylemiyle özgürlük için
direnen ve özgür yaşamdan başka
hiçbir şey kabul etmeyen yeni bir
halk ortaya çıkartılmıştır. 1990’ların
başından itibaren gelişen serhıldan
hareketi, bunun temsil ettiği ulusal
diriliş devrimi böyle bir halk gerçeğinin oluşması ve gelişmesini ifade
ediyor. Bu tamamen önderliksel çıkışa bağlı, parti öncülüğünün yarattığı bir sonuç, gerillasal gelişmeyle
gerçekleşen bir düzeydi. Demek ki
bu ikinci hamlede de özgürlük için
temel savunma ve direnme kuvveti
olarak gerillanın gelişmesi ve bu temelde özgür yaşam için direnen halk
gerçeğine ulaşılması sağlanmıştı.
1 Haziran Atılımı diye tanımladığımız üçüncü büyük çıkış bu gelişmeler üzerinde gerçekleşmiş bulunuyor. Büyük bir halk özgürlük çıkışı olma gerçeğini ifade ediyor. Birinci çıkışın ideolojik karakteri, ikincisinin ise gerilla ve direniş karakterine karşın, bu üçüncü atılımımız,
yani 1 Haziran Özgürlük Atılımımız
esas olarak siyasi ağırlıklıdır. Kürt
sorununun demokratik siyasi çözümünü gerçekleştirmeyi ve bu temelde başta Türkiye olmak üzere İran,
Irak, Suriye ve tüm Ortadoğu’nun
demokratik devrimi yaşamasını öngören ve hedefleyen bir büyük siyasi mücadelenin geliştirilmesini ifade
9
ediyor. İdeolojik-politik çizgi öncülüğünde ve meşru savunma temelinde Kürt toplumunun özgür ve demokratik yaşama kavuşmasını, bunun için en başta Kürt sorununun
demokratik siyasi çözümünün gerçekleştirilmesini hedefliyor. Elbette
birinci ve ikinci hamle dönemlerindeki mücadelelerin yarattığı büyük
birikime ve güce dayalı olarak gelişmiş bulunuyor. Böyle sıfırdan başlayan, yeni ortaya çıkan bir durum değildir. Bu anlamda nasıl ki önderliksel doğuşla 15 Ağustos Atılımı etle
tırnak gibi iç içe geçmiş bir bütünü
ifade ediyorsa, 1 Haziran Atılımı da
bütün bu kendinden önceki iki büyük çıkışla etle tırnak gibi iç içe geçmiş bütünü ifade etmektedir. Fakat
süreç farklıdır, koşullar farklıdır, dolayısıyla mücadelenin karakteri ve
hedefleri farklıdır. Birincisinin ideolojik, ikincisinin askeri karakterine
karşın, üçüncü atılım sürecimiz siyasi karakterlidir. Buna göre de kendi özelliklerini, ölçülerini, sistemini
yaratmıştır. Böyle bir atılımın gerçekleşebilmesi için gerekli olan bütün ideolojik yenilenme, paradigma
değişimi, yine stratejik değişim ve
örgütsel yeniden yapılanma gerçekleştirilmiştir.
1 Haziran Özgürlük Atılımımız
esas olarak siyasi ağırlıklıdır
1 Haziran Özgürlük Atılımı, siyasi mücadele ve demokratik çözüm
atılımı böyle bir gelişme, yenilenme, değişim ve yeniden yapılanma
temelinde gelişmiş ve gerçekleştirilmiş bir atılımdır. Fakat bu şu anlama gelmiyor: bu atılım diğer atılımların üzerinden gelişti, o zaman
ilk iki hamle döneminde önemli gelişmeler, birikimler sağlandı, dolayısıyla 1 Haziran Atılımı çok rahat
bir ortamda, imkânlar dahilinde koHezîran 2010
STÊRKA CİWAN
laylıkla gerçekleşen bir atılım oldu.
Hayır. Böyle değerlendirmek kesinlikle yanlıştır. Kuşkusuz imkânsızlıklar, zorluklar başlangıçta daha fazladır. Bunu her zaman böyle bilmeliyiz. Onun için de 1970’lerin başındaki önderliksel doğuş en zor koşullarda, en ağır imkânsızlıklar altında gerçekleşen bir doğuştur. Fakat bir de şu gerçek var: Başlangıçtaki doğuşlar imkânsızlıklar ve ağır
zorluklar ortamında olur, ama ortada her hangi bir birikim olmadığı
için de tehlikeler ve tehditler daha
sonraki süreçlerde ortaya çıktığı kadar fazla değildir. Buradan baktığımızda 1 Haziran Atılımı elbette daha önceki hamlelere göre daha fazla
imkâna ve fırsata sahipti. Önderliksel doğuş vardı, partileşme, gerillalaşma vardı, özgürlüğü için direnen
halk vardı, otuz yılı bulan bir mücadele deneyimi, tecrübesi, onun ifade
ettiği dersler vardı. Kısaca düşünce
vardı, örgüt vardı, tecrübe vardı,
maddi-manevi imkânlar vardı, bir
miras ortaya çıkmıştı. Dayanılacak,
çözümlendiğinde doğruların bulunmasına hizmet edecek, doğru yolu
bize gösterecek ve o yolda yürümek
için güç verecek bir tarihsel mücadele mirası ortaya çıkartılmıştı.
Hezîran 2010
1 Haziran Atılımı sürecinden
imkânlar ve avantajlar daha
fazladır
Bütün bunlar doğrudur. 1 Haziran
Atılımı bu bakımdan daha önceki atılımlara göre elbette daha fazla imkâna ve avantaja sahip olan bir atılımdır. Ancak burada da şöyle bir tehdit
ve tehlike var: Bu gelişmeler ve birikim, çeşitli yönlerden onu etki altına
almak için daha fazla saldırıyı ortaya
çıkartmakta, gündeme getirmektedir.
Bu bakımdan da baskı ve saldırı anlamında yaşananlar ilk iki dönemdekinden hiç de az değildir, dolayısıyla
tehdit ve tehlike başlangıçtakine göre hiç de zayıf veya az bir durumda
olmamıştır. Başlangıçta her hangi bir
imkân yok, dolayısıyla onu ele geçirmek ve kendi çıkarına kullanmak
için her hangi bir saldırı da söz konusu değildir, ama üçüncü hamle sürecinde, 1 Haziran Atılımına giderken var olan, gerçekleşmiş olan birikimleri ele geçirmek, kendi çıkarları
için kullanmak üzere çok yönlü, çok
kapsamlı müdahalelerin, saldırıların
olduğu, bunun da büyük bir emekle,
çabayla, kanla, terle yaratılmış olan
değerlerin tümden heba edilmesi, yok
edilmesi riskini, tehlikesini içinde ta10
şıdığı tartışma götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla 1 Haziran süreci de
her ne kadar önemli bir birikime, gelişmeye dayalı olarak gerçekleşse de,
zor koşullarda ortaya çıkan, büyük
zorluk ve engellerle boğuşarak, onlara karşı mücadele ederek gerçekleştirilen bir atılım olmuştur. Bu gerçeği de böyle bilmemiz ve görmemiz lazım. Böyle ele almazsak 1 Haziran Özgürlük Atılımını bu güne bakarak şu kadar gelişme var, düşman
bu kadar geriletilmiş, örgüt, mücadele, halk böyle bir etkinlik kazanmış, o zaman demek ki işler iyi gidiyor, ciddi bir tehdit, tehlike olmamış, zorluklarla, zayıflıklarla mücadele edilmemiş, her şey imkânlar ortamında rahatlıkla yürütülmüş sanırız ki; bu sanı, içinde girilebilecek
en büyük hata ve yanılgı olur. Gerçek öyle değildir, o yaklaşım gerçeğin saptırılmasını ifade eder.
İkincisi, böyle sanmak, kendini gerçeklerden kopartmayı, yanıltmayı ifade eder ki, şimdi koşullar elverişli,
imkânlar fazla, güç büyük de olsa, bu
koşulları, imkânları, gücü doğru değerlendirmemeye götürür. Onları doğru anlamamak, doğru değerlendirmemek, dolayısıyla çarçur etmek, heba
etmek, kazanma sürecine girilmiş bir
durumdayken kaybetmek gibi bir riski ve tehlikeyi beraberinde getirir. Bu
duruma da kesinlikle düşmemeliyiz.
Bu bakımdan 1 Haziran Atılımının da,
pratik olarak ikinci büyük atılım, genel mücadele tarihimiz olarak üçüncü
çıkış, üçüncü atılım diye tanımladığımız bu büyük atılımının da doğuş koşullarını, önünde var olan zorlukları,
engelleri, bunları aşıp gideren mücadele gerçekliğini ve bugüne kadar nasıl bir direniş ve mücadeleyle, ne tür
bir cesaret ve fedakârlıklar yaratıldığını iyi görmemiz, anlamamız, değerlendirmemiz gerekli.
***
STÊRKA CİWAN
Ş
E
H
İ
T
L
E
R
DOĞRU EYLEM VE ANLAYIŞIN SEMBOLLERİ
ZİLAN VE SEMA YOLDAŞ
RojaCiwan
“Zilan ve Sema yoldaşlar,
mücadelemiz açısından
sürekli bir şekilde tekrar
tekrar ele alınıp
öğretilerinden sonuç
çıkartılması gereken kutsal
öncülerimizdir. Dökülen
kanlarla yaratılan
değerlerimizi sahiplenmek
ancak ve ancak onların
yarattıklarını doğru
anlamak ve sahiplenmekle
olacaktır”
“Zilan bir şimşektir, çaktı aydınlattı”
diye tanımlamıştı Parti Önderliği Zilan
arkadaşın eylemini. Zifiri karanlıklarda
yüksek enerji gücüyle karanlığı delen,
aydınlatan bir güç olarak yorumlamıştı.
Zilan yoldaşın eylemini, dayandığı tarihi
temellerle anlamak, bunun bilincine varmak, bu aydınlığa adım atmanın başlangıcı olmaktadır.
Tarihsel gelişmeler tarihsel kahramanlıkları doğurur. Tarihsel kahramanlar da
eylemsellikleri ve anlamlarıyla tarihsel
gelişmelere ivme kazandırır, karanlıkta
çakan şimşek misali aydınlatıcı rollerini
kendi kişilikleriyle somutlaştırırlar. İnsanlık
tarihi bu en temel diyalektik gerçeğin
çarpıcı örnekleriyle doludur. Tarihe yön
veren kahramanların salt ait oldukları
halk, sınıf ya da cinsin sembolleri olmadıkları, insanlık gelişimine hizmet ettikleri
oranda ilerici insanlığın nadide sembolleri
olmayı başardıkları da bir gerçektir. Sembolleşme gücünün tutkulardan, yaşam
arayışlarından, amansız mücadelecilikten,
akıl sınırlarını zorlayan direniş ve kahramanlıktan, yaşama yön veren ideolojikpolitik doğrultudan ve buna kendini bir
bütünüyle yatıran adanmışlıktan alındığı
ise çarpıcı olan bir diğer gerçektir.
Kahramanlık olmazın dayatıcılığına
karşı olabilirliği ispatlamak uğruna, yaşamını feda etmek de dahil olmak üzere her
türden mücadeleyi başarıyla yürütmekse,
otuz yıllık Apocu hareketi ve mücadelesini
tarihin tanık olduğu belki de en büyük
kahramanlıklar arasında sıralamak yerinde
olacaktır. Kendisi bir kahramanlık çizgisi
olan Apocu çizgi, zirveleşmesini yarattığı
11
akıl almaz kahramanlıklarla gerçekleştirmiştir. Bu çizgi, kahramanları doğururken,
yaratılan kahramanlar da çizginin derinleştirilmesinin en temel dinamiği olmuştur.
Bu yüzden Apocu hareket, tarihi boyunca
karşılaştığı her kahramanlık eyleminde
duygusal, anlık, dönemsel yaklaşım yerine,
kahramanların eylemleriyle vermek istedikleri mesaj, talimat ve emirleri en güçlü
anlamlarla karşılamayı esas alarak, yaratılmak istenilenin emredici gerçeğini doğru
anlayıp yaşamsal kılarak hem doğru cevap
olmayı, hem de hedeflenenin başarılması
andını temel almıştır. Kahramanlar, ölümün
üzerine korkusuzca, tereddütsüzce gidişlerinin gücünü Apoculuğun bu en ayırt
edici özelliğinden almışlardır. Büyük şehitlerimizin vasiyetlerinde de bizzat belirttikleri gibi “Şehide en fazla bağlı olanın
Önderlik gerçeği olduğunu” her an hissetmeleri, ölüme meydan okumalarının
temel dayanağıdır. Şehitler, kahramanlar
ve Önderlik gerçeği arasındaki bu derin
bağ, bu yazılı olmayan ama en etkili
kanun, çizginin gelişiminin ve çizgiden
güç alarak kendini feda etme gücünü göstermenin en temel sebebidir.
Büyük kahramanlıklar büyük yönlendiricidirler. Yönlendirme gücünü kapsayıcılıklarından, derinlikli oluşlarından, yaşama biçtikleri anlam ve kavrayış güçlerinden alırken, hedefli ve amaçlı yaşam
arayışları tutkulu, ısrarlı gerçekliklerini
doğurur. Bu tutkunun aktifleşen enerjiye
dönüşmesi ise Önder Apo’nun ifade ettiği
gibi şimşek gibi çakıp aydınlatmayı doğurur. Zilan ve Sema yoldaşların eylemleriyle çaktıkları şimşeklerin aydınlatma
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
gücünün anlamını yakalamak yaşanan
mücadeleye yaklaşımımızı belirleyecek
temel gerçek olmaktadır. Tanrıça kültürü
üzerinden yaratılan gelişmelerle insanlığa beşiklik eden Ortadoğu gerçeği
yüzyıllar sonra da olsa tekrardan tanrıçaların yaratıldığı mesken olmuştur.
Zilan ve Sema gerçeğini tanrıçalıkla
özdeş kılan Parti Önderliğimiz, bu birlikteliği, bu yüce şehitlerimizde var
olan, “cesaret, fedakarlık, zeka, dürüstlük, hiçbir sorun teşkil etmeme ve
başarı, yani zafer özellikleri” temelinde
ele almıştır. Bu özellikler nasıl ki tarihin
ilk aşamalarında insanlığa yön veren
en güçlü özellikler olmuşsa, yaşadığımız
yüzyıl gerçeğinde de aynı rolü oynayarak büyük yönlendirici olmuşlardır.
Bu nedenle tanrıçalaşmış, tanrıça mertebesinde yer almışlardır.
Önder Apo’nun öğretisini
en derinden kavramışlardı
Yaşamı derinden anlayanlar, en derin
acı ve duyguları yaşar ve en derininden
cevap olma sorumluluğunu hissederler.
En güçlü yaşamı yaratma, gerçekleştirme
mücadelesine girer ve gereklilikleri
anında hissederek buna göre pozisyon
belirlerler. Bu özellikleri onları güçlü,
yönlendirici ve ölümsüz kılar. Buna
dayalı olarak kişilikleri sembol, amaçları
tutku, eylemleri emir, vasiyetleri yaşam
manifestosu olur geride kalanlar için.
Zilan ve Sema yoldaşlarda yaşanan da
bunun ta kendisi olmayı başarmaktır.
Yaşama biçtikleri yüksek anlam gücü,
geliştirdikleri eylemselliklerin temeli
olmuştur. Yaşamı, özellikle de Kürt’ün,
kadının yaşamını her yönüyle gözlemlemişlerdir. Yaşanan tehlikeleri, yaratılmak istenen değerleri güçlü hissederken, nasıl sorusuna cevap olmayı
da başarmışlardır.Yaşamı yaratma ve
özgürlük mücadelesi yürüten Apocu
hareketin, ideolojik-politik, siyasalaskeri çizgisini oldukça derinlikli inceHezîran 2010
leyen ve hisseden bu yoldaşlar, bu çizgiye dönük saldırıların bilincinde olmak
kadar, bu çizgiye girmenin olmazsa olmaz tek özgürlük kanunu olduğunu bilerek gerçekleştirmişlerdir yaşam eylemlerini. Kürdistan’ı, yaprağın dahi
kıpırdamadığı bir pozisyondan, tutkulu
özgürlük çığlıklarıyla çınlayan bir düzeye
getiren Önder Apo’nun öğretisini en
derinden kavramışlardır. Bu nedenle,
bu büyük yaratıcıya dönük tüm saldırıları
da en erken ve en derinden hissetmeyi
de yine onlar başarmışlardır. Eylemlerini
gerçekleştirdikleri süreçlere tekrardan
bakıldığında, bu yakıcı gerçeği görmek
mümkün olacaktır. ’96 yılı, başta Parti
Önderliğimiz olmak üzere, bir bütün
olarak mücadelemizin her alanına yönelik en kapsamlı saldırıların planlandığı,
pratiğe geçirilmek istendiği bir yıldır.
Emperyalizmin, kendi çıkarları açısından
giderek büyük bir tehlike olarak gördüğü
Apocu hareketi, başta Önderliği olmak
üzere bitirmeyi esas aldığı, Ortadoğu’da
halkın öz gücüne dayalı demokratik temeldeki gelişmelerin önüne geçmek
istediği, bu amaçla da başta bunun öncüsü Önder Apo’yu tasfiye etmeyi hedeflediği tarihi komplonun başlangıç
yılıdır. Saldırı direkt olarak hareketin
önderliğine yöneltilirken, diğer yandan
da gerillaya imha amaçlı operasyonların
düzenlendiği, içte ise Şemdin tasfiyeciliğinin provakatif çalışmalarının ak12
tifleştirilmek istendiği bir yıldır.
Olacaksa bir yaşam
özgürlük temelinde olmalı
Tarihin emrediciliği gelişim çizgisini
gösterirken, yaşanan gaflet uykusu ise
durağanlığı işaret etmekteydi. Zilan
yoldaşın tarihi temellere dayalı bilinci,
kavrayışı, bütün bu gelişmeler karşısında nasıl duruş geliştirmesi gerektiğinin anlamlı ifadesi olmaktaydı. Şimşek misali çakarak aydınlatmak, çizgiye
çekmek gerekmekte ve “Olacaksa bir
yaşam özgürlük temelinde olmalı!”
belirlemesi de bu amacın tutkulu ifadesi
olmaktaydı. Dış saldırılara karşı imha
siyasetini boşa çıkarmanın, 6 Mayıs
suikastına cevap olmanın, yok etme
dayatmasına karşı varlığını koruma
amaçlı meşru savunma yapmanın, tıkanan savaş pratiğinin önünü hamlesel
bir taktikle açmanın en etkili eylemini
gerçekleştirdi Zilan yoldaş. Oldukça
net olan ideolojik doğrultumuza rağmen,
bir türlü bunun savaş çizgisine gelmeyen
pratik tarzımıza bir cevap oldu eylemiyle. Dayatılmak istenen işbirlikçi
çete çizgisinin adeta bombalanarak
yerle bir edilmesi gerektiğinin mesajını
verirken, bunun ilk eylemcisi de kendisi
oldu. Kadının özgür yaşamdaki ısrarının
biricik örneği olmayı başarırken, en
büyük direnmenin özgür kadın kişili-
STÊRKA CİWAN
ğinde ısrar olduğunun da somut
ifadesi olmayı başardı. Kadını
yük olarak görenlere, kadının
yenilmemenin ve zaferin teminatı olmanın adı olduğunu
ispatladı. Kadının yaşam ve
özgürlük arayışının çizgisi haline geldi. Bütün bunların bilincinde olmak, yürekte derinlikte hissetmek, onun yaşama bakış açısının ne olduğunu bizlere açıkça göstermektedir. Sıradan yaşamayan,
her gelişmeyi ona yüklediği anlamla
tarihi bağlar temelinde çözümleyen,
güncelin gerektirdiklerine cevap olmak
kadar, geleceğe ivme kazandıran tarihsel
büyük bir kahramanlık eyleminin yaratıcısıdır Zilan.
Parti Önderliği; “Zilan’da daha teorik,
daha ilkeliyken, Sema’da ise sorunlarla
daha fazla boğuşmaya ve pratikleşmeye
doğru bir tamamlama olayı var” olarak
yorumlamış, değerlendirmiştir. Her iki
yoldaşın eylemselliklerinde görülen ortaklık, çizgi bütünlüğü, süreci kavrama,
Zilan ve Sema dönemin tarihsel tıkanıklıkları aştırma, doğru militan ölçıkışını kavrayıp pratikleştirdiler çülere dayalı duruş belirleme ve tarihsel
yakıcı gelişmelere tarihsel çıkışlarla
Sema yoldaşın eylemini gerçekleş- cevap olma gerçeğini yaratma gücünü
tirdiği koşulları göz önüne getirdiği- göstermedir.
Günümüzde tarihsel bir süreçten daha
mizde de aynı gerçeği görmek mümgeçilmektedir.
Ortadoğu ve Kürtler
kündür. ’98 yılı, uluslararası komplonun
belki
de
tarihlerinin
en kritik aşamasını
pratikleştirilmesini amaçlayan kapsamlı
yaşamaktadırlar.
Dayatılmak
istenenler
bir konseptin yürütülmek istendiği bir
yıldı. İşbirlikçi çete çizgisinin yürütü- çok açık bir şekilde ortadayken, yapılcüsü Şemdin tasfiyeciliğinin kendisini ması gerekenler de Demokratik Uygarlık
zirveleştirmek istediği süreçlerdi. Dış Manifestosu’nda çok açık olarak belirsaldırıların gerillayı imhayı amaçladığı, tilmektedir. Zilan ve Sema’nın emrehalkın yükselen sesinin boğulmak is- diciliği, tam da bu noktada bir kez daha
tendiği, zindanda ise tasfiyeci çizginin karşımıza çıkmakta ve bizlere “Çizgiye
kendisini hakim kılmak istediği bir sü- gir, doğrultuya gir, doğru pratikleş” tareçti. Diğer yandan Parti Önderliğimizin limatını vermektedir. Onlar, nasıl ki
bütün bu gelişmeleri çözümleyip kadın bizler en derin gafletleri yaşarken,
kurtuluş ideolojisi temelinde sürece Yaşam Güneşi’nden aldıkları doğru
aşama kat ettirmeyi, sıçrama yaptırmayı kavrayışla sürecin en etkili çıkışları olhedeflediği bir yıldı ’98 yılı. Tüm bu mayı başarmış ve yön verici olmuşlarsa,
gelişmeler karşısında Zilan gerçeğinde bugün açısından da ancak aynı ruhla,
olduğu gibi bir kavrayış ve anlayış gü- doğru kavrayış ve doğru pratikleşmeyle
cünün derinliği, militanlığın sorumlu- cevap olacağımızın keskinliğini gösluğu, tarihsel temellere dayalı yaklaşım termektedirler. Zilan ve Sema, kritik
gerçeği, Sema yoldaşı da Zilan gerçe- dönemin tarihsel çıkışını kavrayıp bunun
ğiyle bütünleşmeye götürmüş, aynı çiz- görev ve sorumluluklarını pratikleştirginin etkili bir kahramanı kılmıştır. mekse, bugün için bu her zamankinden
13
daha fazla geçerlidir. İçinden
geçilen sürecin emri bu olurken,
mücadele çizgisi de bir o kadar
net ve açıktır.
Tarihsel saldırıların benzerlikleri, tarihsel kahramanlıkların
da benzerliklerini doğurur. Zilan ve Sema yoldaşların kahramanlıkları en etkili saldırılar
karşısında gelişmişti. Bugün
de karşı karşıya olduğumuz
derinleşmiş benzer saldırılar,
ancak benzer derinleşmiş kahramanlıklarla aşılabilir. Bu belki eylem
biçiminin aynılığıyla olmaz, ama örgütsel bomba, ideolojik-siyasi bomba,
moral-üslup bombası, başarı-zafer
bombası, beyin-yürek bombası ve tutku, aşk ve özgürlük bombası olarak
olur.
PKK’yi, Apoculuğu kavramadan
PKK adına eylem yapma hakkını kendinde görmeyen bu yoldaşlar, eyleme
geçmeden önce PKK’yi her yönüyle
kavramayı kendileri için esas almışlardır.
Bu yüzden bu eylemleri anlamak
PKK’yi ve Apoculuğu da anlamak olmaktadır. Bu yüce kişiliklerin, ait oldukları cins gerçeğinin de bilincinde
olarak en fazla çıkış yaptıkları ve yaptırdıkları temel boyut, kadın özgürlük
mücadelesi olmuştur. Özgürlük iddiasını
tutku ve aşk düzeyinde yaşamak, özgürlüğe ölümüne sevdalı olmak, büyük
özgürlük eylemini gerçekleştirme güçlerinin kaynağı olmuştur. Apoculuğun,
özgürlük tutkusu ve aşkı demek olduğunu en iyi kavrayanlardır bu yoldaşlar.
Kadın özgürlük mücadelesinin kolay
yaratılmadığını, adeta damla damla yaratılan bu mücadelenin görkemini, acılarını, sevinçlerini, zaferlerini ve yaratılması gerekenleri en derinden hissederek bunun eylemcisi olabilmeyi bu
yoldaşlar başarmıştır. Kadının özgürlük
mücadelesinin döl yatağı olan ordulaşma
gerçeğini yakıcı bir biçimde görerek,
yaratılan değerleri sahipleniş temelinde
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
yenilikleri yaratarak ordulaşma ve özgürleşme gerçeğini en güçlü biçimde
onlar yaratırken, mücadelemizin çizgisi
olmayı da başarmışlardır.
Yoğun sancılar ve mücadelelerle
gerçekleştirilen kadın ordulaşmasının,
kadının ve erkeğin olanca geriliklerine
rağmen, başta Önderliğimiz olmak
üzere aziz şehitlerimizin amansız fedakarlık, azim ve ısrarıyla yaratıldığı,
her geçen gün daha da derinden hissettiğimiz bir gerçektir. Her kuralının,
her ilkesinin, her adımının kanla yaratıldığı bu büyük miras, varlığımızın
olmazsa olmaz garantisi olduğu kadar,
temel güç, moral ve esin kaynağımızdır.
Her adımda bunu hissetmemek, inkarın, gafletin ve hatta ihanetin adı olmaktır. Binlerce isimsiz kahramanla
yaratılan bu ordulaşma gerçeği, Zilan
kişiliğinin zirvesel ve ideolojik olduğu
kadar, askeri-taktik düzeyi yüksek eylemiyle daha da anlamlanmıştır. Yüce
şehitlerimizin anısı adeta bu eylemle
birlikte bir kez daha canlanmıştır.
Kadın ordulaşma mücadelesinin geçirdiği her evrede verdiği şehitler ve
döktüğü kan özgürlük mücadelesine
ivme kazandırmıştır. Bugün açısından
çok basit ve sıradan gelen zorlanmaların dahi, zamanında büyük bedellerle
aşıldığını bir an olsun unutmamak en
temel yaklaşımımız olmak durumundadır. Savaşma hakkını elde etmek
için dahi savaşım veren kadının bu
ısrarlı, tutkulu yaklaşımına, anlam biçmek kadar, saygıyla karşılayıp sahiplenmek ve ilerletmek de temel bir görevdir. Tüm varlığımızın ve özgürlüğümüzün ana rahmi olarak gördüğümüz ordu gerçeğine farklı yaklaşım,
kendini rahimden koparmak olacaktır
ki, rahimden kopmanın ölüm olduğunu
en basit bir gerçek olarak hep bilinçte
tutmak gerekir. Zilan kişiliği bu anlamda ordulaşmanın büyük komutanı
olarak kadını yük gören anlayışa karşı,
kadının nasıl zaferin teminatı olduğunu
Hezîran 2010
göstermenin adıdır. Savaşın, örgütlülüğün, özgürlüğün, aşkın kişiliği olan
Zilan kişiliği, ordulaşmamızın en büyük
sembolüdür. Kadının da yoldaş olabileceğinin, siyasi-ideolojik güç olmak
kadar, askeri ustalıkla büyük taktik
de geliştirebileceğinin, savaş ve yaşamın önünü açma gücünü gösterebileceğinin görkemli adıdır. Doğru eylem
anlayışının ancak doğru kavrayışla
olabileceğinin en somut ifadesi, en
somut ispatıdır. Bütün bu özellikleri,
Zilan yoldaşın kadın ordulaşması açısından yarattığı anlamların derinleştirilmesinin mesajlarını verirken, bu
mesajları en güçlü bir biçimde alan
Parti Önderliğimiz bunu bir yaşam
çizgisi olarak ele almış ve en fazla da
bu şahadete bağlılık temelinde kadın
özgürlük çalışmalarına yoğunluk kazandırmıştır.
Bu şehitleri sahiplenmek ancak
ve ancak onların yarattıklarını
doğru anlamakla mümkündür
Sema yoldaş kadın özgürlük mücadelesine dönük bitmeyen arayışları,
yoğunluklu yaşadığı sancılar, kendisiyle
yürüttüğü muazzam savaşım düzeyi,
özgürlük mücadelesindeki tutkusu ve
ulaştığı netlik düzeyi ile “İki güneş
olmaz, yeryüzünü aydınlatan tek güneş
vardır” ifadesine ulaşarak bir bütün
olarak Apoculuk ve özgürlükte kilitlenmeyi başarmıştır. Kadının ancak
tüm beşeri zaaflarına karşı açacağı
mücadele ve savaşımla özgürleşebileceği gerçeğini en somut ve yalın bir
şekilde dile getirirken, bunun uygulayıcısı olmayı da kendinden başlatmıştır.
Yarattıklarıyla, özelde kadının kendi
sınıf mücadelesinin sembolü olurken,
“Erkek karakterine karşı nasıl cevap
olurum?” sorusunun da ifadesi olmayı
başarmıştır. ‘98 yılında Önderliğimizin
ilan ettiği kadın kurtuluş ideolojisini
en erken ve en derinden kavrayarak
14
bu çizgiye girmeyi başarıyla gerçekleştirmiştir. Bugün bile, her ne kadar
yoğunluklu etkilensek bile, bir kimlik
düzeyinde kendimizde gerçekleştiremediğimiz kadın kurtuluş ideolojisi
ve çizgisini kendi kişiliğinin kimliği
yapabilme gücünü göstermiştir.
Bu eylemleri anlamak PKK’yi
ve Apoculuğu da anlamaktır
Kadın özgürlük mücadelemizin şehitler ordusunun en belirgin kişiliklerinden olan Zilan ve Sema yoldaşlar,
mücadelemiz açısından sürekli bir şekilde tekrar tekrar ele alınıp öğretilerinden sonuç çıkartılması gereken kutsal öncülerimizdir. Dökülen kanlarla
yaratılan değerlerimizi sahiplenmek
ancak ve ancak onların yarattıklarını
doğru anlamak ve sahiplenmekle olacaktır. Kadın hareketi her şeyi kanla
öğrenmiştir. Bu gerçeği hiçbir zaman
unutmadan, buna denk yaşamak ve
savaşmak, buna denk özgürleşme mücadelesi vermek bizi köleliklerimizden,
geriliklerimizden temizleyecektir.
Haziran sıcağının kavuruculuğunda
bir kez daha bu aziz şehitlerimizi anarken, bu kavuruculukta günahlarımızı
yakmayı, kendimizi gerçekleştirmeyi
esas almak hepimizin temel görevi
olurken, şehitlere borcumuzu ödemek
de ancak böyle başarılacaktır. Önderliğimizin, “Tarihte kıblegahlar, kutsal
mabetler ve onların içinde de kutsal
tanrı ve tanrıçalar vardır. Onların ardılları, onların mensupları uygun günlerde bu mabetlere kapanır, secde eder
ve yalvarır yakarırlar ‘Affet bizi’ diye.
Bu yoldaşlarımız öyle yoldaşlardır.
Bir mabede gider gibi huzurlarında
eğilecek, af dileyecek ve güç alıp kendinizi temiz kılacaksınız.” belirlemesini
temel almak ve çakan bu şimşeklerin,
zifiri karanlıklara inat aydınlattığı
yolda ilerlemek her zaman için varlık
andımız olmalıdır.
STÊRKA CİWAN
G
Ü
N
C
E
L
TOPLUMU
DEMOKRATİKLEŞTİRMEK
Sercan AYDIN
“PKK deneyimi, tamı
tamına militan kişilik
yetiştirme üzerine
kuruludur. Zira PKK,
toplumu örgütlemeden
önce kendi kadrolarını
eğitme ve örgütlemeye
öncelik vermiştir. Bu
konuda çıtayı en yükseğe
koyarken, Kürdistan
devriminin ne kadar zor
olduğunu anlatmak
istemektedir”
Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nin
göz ardı edilen bir yönü olduğunu
düşünüyorum hep. Hareketin kendisi,
mücadelenin sadece Kürt halkını özgürleştirmekle sınırlı olmadığını aynı
zamanda demokratikleştirmeyi amaçladığını söyler. Zira demokratik olmayan bir toplumun özgürlüğü tartışılır.
Bu tespitten yola çıkarak özgürlük ve
demokrasi arasındaki ilişkiyi açımlayalım. Öncelikle her iki kavramdan ne
anladığımızı, anlamamız gerektiğini
açımlayalım. Özgürlük, en genel haliyle, bağlı ve bağımlı olmama, engellenmemiş ve zorlanmamış olma halini
dile getirmektedir. Demokrasi ise en
saf haliyle bir toplumun, kendi
yaşamını kendisinin tercihi doğrultusunda sürdürülmesi için kendi
doğruları çerçevesinde toplumsal, politik sistemini örgütlemesidir. Elbette
toplumun tüm farklılıklarına, azınlık
haklarına, tercihlerine saygı duyarak.
Bu tanımlara, politikayı da ekleyelim.
Zira özgürlük, demokrasi ve politika
üçlemesi, toplumsal alanın temel
taşları konumundadır. Politik alan,
katılan öznelerin kendilerini politika
aracılığıyla özgürleştirdikleri alan olarak da tanımlanabilir. Toplumsal politika geliştirmeyen bir toplum, bunun
karşılığının özgürlükten yoksunluk
olarak kendisine döneceğini, bedelinin
kendisine fatura edileceğini bilmesi
gerekir. Politika geliştirememek, kendi
öz kimliğini, vicdanını, doğrularını savunamamak, bu anlamda kaybetmek
demektir. Zaten özgürlük talebi de bu
15
tür toplumlar ayağa kalktıklarında,
yani politik mücadeleye atıldıklarında
söz konusu olabilir. Politikasız özgürlük istemleri vahim bir yanılgıdır.
Toplumsal politikanın en somut hali
demokratik siyasettir. Demokratik siyaset yürütmeden toplumun ne politikleşmesi ne de politik yoldan özgürleşmesi mümkündür. Önderliğimizin
Demokratik Siyaset Akademilerindeki
ısrarı tümüyle bu tespitten kaynaklıdır. Demokratik siyaset, toplumun
demokratikleşmesi ve politik yoldan
özgürleşmesine giden yolun kilometre
taşlarıdır. Tam da burada, özgürlük
mücadelesinin göz ardı edilen yönüne
işaret etmek gerekir. Kürt toplumunun
büyük çoğunluğu, özgürlük mücadelesini imha ve inkâra karşı direniş,
kimliğe, dile ve kültüre özgürlük diye
anlıyor. Şüphesiz bu doğrudur. Ancak
eksiktir. 30 yıllık mücadele Kürt toplumunu politikleştirdi. Özgürlük talebiyle politikleşme iç içe yürüyor. Burada üçlememizin diğer ayağı akla
geliyor. Peki ya demokratikleşme?
Acaba o da diğer iki alanla iç içe yürüyor mu? Kanaatimce hayır. Şüphesiz
bunun derin tarihi, toplumsal sebepleri
var. Kitaplara sığacak kadar geniş bir
değerlendirmeyi gerektirdiği için, sadece konumuzla ilgisini kurmaya
çalışacağız.
30 yıllık mücadele imha ve inkâr
politikalarına karşı yürütüldü. Çıkış
gerekçesi de buydu. Bugüne kadar süregelen biçim de, aynı gerekçeler
doğrultusundadır. İmha etmek isteyen
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
sisteme karşı var olma, özgürlüğe
ulaşma mücadelesi oldu. Elbette ki
önceliği bu şekilde düzenlemek gerekliydi. Somut, meşru, anlaşılır, haklı
gerekçeleri olan bir mücadele.
Karşınızda sizi imha etmek isteyen
bir sistem var. Öncelikle imha tehdidi
karşısında toplumu bilinçlendirmek,
direnişe geçirmek, örgütlemek ve
mücadeleye sevk etmek gerekir. Ki
düşman tehdidi çok somut, şiddeti
de görünür olduğu için, toplumun
örgütlenmesi ve direnişe geçmesi
kaçınılmazdır. Bunun için gerekli
olan, doğru ideoloji, doğru strateji
ve doğru taktik; inançlı, kararlı, bilinçli
bir öncüyle birleşirse; problemin büyük kısmı çözülmüş demektir. Şüphesiz zor ve amansız bir mücadeleyi
gerektirir bu sonuca ulaşmak için.
Ancak daha da zor olan bir mücadele
sırada beklemektedir. Toplumun demokratikleştirilmesi mücadelesi. Geleneklerin ağır bastığı, korku, yılgınlık
ve yabancılaşmanın yaşandığı bizim
Hezîran 2010
gibi toplumlarda demokrasiyi inşa
etmenin daha zorlu bir çabayı gerektirdiği açıktır. Bu mücadele, diğer
tüm mücadelelerden daha zorlu ve
çatışmalı geçecektir. Burada bir kez
daha Demokratik Siyaset Akademilerinin zorunluluğuna işaret etmek
gerekiyor.
Kişiliğin militanlaşmasında
PKK deneyimi
Özgürlük ve demokrasinin insan
indirgemeciliğine düşmesi, en büyük
sapmadır. Hem özgürlüğün hem de
demokrasinin gerçek anlamı, toplumsal alanda gizlidir. Özgürlüğün
gerçek anlamı, biz öteki ayrımını
aşan ve herkesçe paylaşılabilen karakterde olmasıdır. Özgürlüğü evrendeki çoğullaşma, çeşitlenme,
farklılaşma olarak tanımlamak toplumsal ahlak açıklamasında da kolaylık sağlar. Demokratik siyaset ise
özgürleşmenin gerçek sanatıdır. Öy16
leyse bu mücadelenin her neferinin
demokrasiyi, özgürlüğü ve demokratik siyaseti özümsemesi gerekmektedir. Toplumu politikleştirecek,
özgürleştirecek yegâne yol demokratik siyasettir. Özgürlük hareketinin
bu konuda epey mesafe kat ettiği
söylenebilir. Ancak bunun yeterli
olduğunu söylenemez. Yeterli düzey;
özgürlükçü, demokratik, politik bir
kişiliğe ulaşmadır. Öncülük; ancak
bu aşamada söz konusu olabilir. PKK
deneyimi, bu konuda tam bir laboratuar işlevi görür.
PKK deneyimi, tamı tamına militan
kişilik yetiştirme üzerine kuruludur.
Zira PKK, toplumu örgütlemeden önce
kendi kadrolarını eğitme ve örgütlemeye öncelik vermiştir. Bu konuda
çıtayı en yükseğe koyarken, Kürdistan
devriminin ne kadar zor olduğunu anlatmak istemektedir. Önce kadrosunda
devrimi gerçekleştirecek, daha sonra
topluma indirgeyecektir. Gelişim diyalektiği böyle kurgulanmıştır. Düzenin
şekillendirdiği kişiliklerle savaşım,
düşmanla savaşmaktan daha öncelikli
ve daha zor bir görevdir PKK için.
Zira öncülüğüne soyunduğu toplum,
egemen devletlerin imha ve inkâr politikaları sonucu olarak yüzyılın en
geri toplumu durumunda. Toplum
kimliğine yabancılaşmış, ya kendini
imha ile tehdit eden egemenlerine
benzeşmiş, ya boyun eğmiş, ya da
çareyi kimliğinden kaçmakta bulmuş.
Bu toplumu ayağa kaldırmanın çok
güçlü bir öncülük gerektiği açık. Bu
da topluma öncülük edecek kişilikleri
yaratmaktan geçer. Özgürlük hareketi
ve Önderliğinin en büyük mücadelesi
de bu alanda olmuştur. 30 yıllık mücadele ardından toplum ayağa kalkmış,
imha ve inkâr politikalarına karşı direnişe geçmiştir. Ancak gelinen aşama,
upuzun bir yolun sadece başlangıcı
niteliğindedir. Şimdi ise asıl mesele
kişiliği, toplumu demokratikleştirmek-
STÊRKA CİWAN
tir. Bunun daha uzun ve daha meşakkatli bir çabayı gerektirdiğini söylemek
zorundayız. Yeni toplum hem bilinçli,
hem demokratik, hem örgütlü kişiliklerin öncülüğünde şekillenecektir.
Bilmek, öncülük için
yeterli değildir!
Kişilik savaşımı, özü itibariyle kendine yabancılaşmış, düzenin etkisinde
kalmış, mücadelenin gerektirdiği özelliklerden uzak kişiliklere karşı yürütülür. Burada öncelik ‘ben’dir. Yani
önce kendinizden başlayacaksınız.
Kendinizde kişilik savaşımını
verdiğiniz ve başardığınız oranda savaşımı yayacaksınız. PKK önderliğinin yaşamı bu konuda en somut,
anlaşılır örnek durumundadır. Kendi
içinde düzene teslim olmama, tek de
kalsa kendi zeminini esas alma ve
başarı için olağanüstü bir sorumluluk
ve çabayla halka, örgüte ulaşma. Bunu
başarmak şüphesiz çok köklü bir
kişilik devrimini gerektirir. PKK önderliğinin yaptığı da bu olmuştur. PKK
deneyimi, yeni toplumun öncülüğünü
yapacak kişiliklere ulaşmanın yol ve
yöntemleri açısından önemli bir alan
tutmuştur. Paradigması, örgütlenme
modeli ve eğitim sistemi, tam da demokratik topluma ulaşma üzerine kurgulanmıştır. Gidilecek yolun uzun ve
meşakkatli bir yol olması, PKK’de
kişilik mücadelesinin daha üst bir
aşamaya sıçrayarak devam etmesi anlamına gelmektedir. PKK, özgürlük
tutkunu, bilinçli kadrolar yaratarak bu
yola çoktan girmiştir bile. Zeynep
Kınacı, Engin Sincer, Viyan Soran,
Nuda Karker bu kadrolardan sadece
birkaçı. Mücadeledeki konumları, bilinçleri, bağlılıkları, örgüt ve eylem
çizgileri, demokratik toplum paradigmasının gerektirdiği özelliklere denk
düşmektedir. Dolayısıyla yeni dönemin kadrolarının bu kişilikleri örnek
alması gerekmektedir.
Tam da bu noktada, toplumun öncülüğüne soyunanların, olmazsa
olmaz kabilinden bazı özelliklere
sahip olmaları gerektiğini vurgulamak
elzem oluyor. Yeni paradigmanın çok
genç -aynı zamanda en eski- olması
ve demokratik-komünal toplum üze-
rine kurulu olması, gençlik ve kadının
öncülüğünün önemine işaret ediyor.
Bu dönemin kadrosu olmak her şeyden önce demokratik bilinçle donanmak, örgütlü olmak, militan
özelliklere sahip olmak anlamına gelmektedir. Aksi halde gelinen aşamaya
çakılıp kalma, haliyle çürüme ve yozlaşma kaçınılmaz olacaktır.
Her şeyden önce bu sürecin kadroları, paradigmayı hayata geçirmek
için yüksek sorumluluk duygusuna
sahip olmalı, sorumluluğu iş yapma
becerisi ve yetkinliğiyle birleştirmelidir. Etkisi bu noktada ortaya çıkacaktır. Yetkiyle değil, etkiyle hareket
etmeyi esas almalı, yaşamını mücadelenin gereklerine göre örgütlemelidir. Amatör ruhunu korumalı ancak
çalışma tarzında profesyonelleşmelidir. Öncülük iddiası olanlar, sadece
ideolojiye hâkim olmayı yeterli görmemeli, yaşam tarzıyla da örnek
olmayı esas almalıdır. Başka bir tabirle temsil ettiği çizginin, yeni insan
tipinin somut yaşam gerçekliği içindeki temsilcisi olmak durumundadır.
Kapitalist uygarlığın kirlerine,
çıkara ve hileye bulaşmayan, temiz
ve sade insan özünü temsil eden gerçekliğine ulaşmak, temel hedef
olmalıdır. Sadeleşmek, arınmak,
kendi özünü bulmaktır bunun adı.
PKK deneyimi, binlerce örnekle doludur. Kaldı ki, 30 yıllık mücadele
gerçeği, yaratılan örgüt, militan, toplum gerçeği, son derece elverişli bir
konum sunmaktadır. Gençlik bu durumu değerlendirmelidir. Özgürlük
hareketinin ortaya çıkardığı değerler
birikimi ve deneyimler, öncülük iddiası olanların güç alacağı yegâne
kaynak durumundadır. Mazlumlar,
Hayriler ve Kemallerin yaşam tarzları, kişilik özellikleri, her kadronun
yaşam kılavuzudur.
***
17
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
R
Ö
P
O
R
A
J
Her yurtsever Kürt gencinin dağlara akması
bir borç ve onur meselesidir - 1
Stêrka CÎWAN
“HPG Konsey Üyesi
Sayın Bahoz Erdal ile son
* TC devleti Kürt Özgürlük Hareketine karşı yeni konseptler peşinde
olduğu görülmektedir. Yeni dönemde
TC devletinin Kürt Özgürlük Hareketine ve onun yarattığı özgür
Kürt’e karşı değişen mücadele yöntemlerini açabilir misiniz?
siyasal süreç ve gençliğin
bu süreçte üzerine düşen
görevler ile ilgili yapılan
söyleşiyi üç bölüm
halinde vereceğiz”
Hezîran 2010
- TC devleti tarafından son 25 yılda
Kürt halkına karşı yürütülen savaşta,
yoğun şiddet yöntemleriyle binlerce
faili meçhul cinayet işlendi, binlerce
köy yakılıp yıkıldı; çağın tüm teknolojik
imkân ve olanakları kullanılarak Kürdistan coğrafyası boydan boya bir savaş
alanına dönüştürüldü. Bu 25 yılda TC
dünyada eşine az rastlanır bir devlet
terörü uygulayarak sonuç almak istedi.
Özellikle 92–98 yılları arasında hem
Kuzey’e hem de Güney’e yönelik cumhuriyet tarihinin en büyük askeri operasyonlarını gerçekleştirdiler. Bu amaçla
yüz milyonlarca doları bulan büyük
paralar harcayarak sonuç almak istediler.
Bu anlamda büyük masraflarla yürütülen bir savaş oldu. Yine bölgenin
diğer işgalci ve sömürgeci devletlerinin
ve uluslararası ittifaklarının da tüm
imkân ve olanaklarını bu savaşta seferber ettiğini belirtmek gerekiyor.
Bütün bunlara rağmen PKK gerillası
öncülüğündeki Kürdistan Özgürlük
Mücadelesi yenilgiye uğratılamadığı
gibi her gün yeni hamlelerle Kürt halkı
bilinçlendi, direndi, örgütlendi ve
büyük bir politik güç haline geldi.
Devlet şimdi yeni bir karşı hamleyle
sonuç alma doğrultusunda yoğun bir
18
yönelim içerisine girmiş bulunmaktadır.
Geçmişin yol, yöntem ve araçlarını
tamamıyla devreden çıkarmadığı gibi
bunlara yeni yol, yöntem ve araçlar
da ekleyerek sonuç almak istemektedir.
PKK’nın salt şiddet yöntemleriyle tasfiye edilemeyeceğini devlet yetkileri
de artık açıkça dile getirmektedir. Türk
ordusunun yetkilileri bu konuda son
yıllarda açıkça itirafta bulunmaktadırlar.
Kürt halkının şiddet, zor ve baskı yöntemleriyle bastırılamayacağı, PKK’nın
bu yol ve yöntemlerle tasfiye edilemeyeceği açığa çıktığından dolayı yeni
bir konsept geliştirme ihtiyacı duymaktadırlar.
Halkımızın PKK öncülüğünde geliştirdiği Özgürlük mücadelesinin son
birkaç yılı, devletin bu son konsepti
geliştirilmesinde belirleyici oldu. Bütün
bu yönelimler karşısında Önder APO
şahsında halkımızın barış ve demokratik
yol ve yöntemlerle çözüm arayışlarına
cevap vermemesi karşısında 1 Haziran
Hamlesi geliştirildi. Devletin zor ve
şiddet politikalarına karşı Kürt halkı
bir kez daha direnme iradesini açıkça
ortaya koydu. Özellikle Zap direnişi
ve Oramar eylemliliği bu direnişin gücünü dünya âleme açıkça gösterdi. 25
yılık savaşta şiddet ve zor politikası
net bir biçimde boşa çıkartılmıştır.
Acılı ve tahribatlı olan bir süreçti,
ancak bu sürecin sonucunda Türkiye
Cumhuriyeti devleti yüz yılık klasik
yöntemlerle yani zor ve bastırma yöntemleriyle sonuç alınamayacağını anlamış ve itiraf etmiş bulunmaktadır.
STÊRKA CİWAN
Esasen TC devleti Kürt demokratik
mücadelesini siyasal sahaya kaymaması için her şeyi denemiştir. Bunun
için Özgürlük Hareketi’ni dünyanın
ismini dahi duymadığımız ülkelerinde
terörist ilan etmek için inanılmaz mücadeleler vermiştir. Karalama kampanyalarıyla dediğimiz gibi esasen siyasal arenaya kaymasını engellemek
için her türden tavizi vermiştir. Bunun
için Türkiye’nin satılmamış bir değerini
bırakmamıştır. Ancak Özgürlük Hareketi tüm bu çabaları boşa çıkarmasını
muhteşem direnişiyle dost düşmana
göstermiştir. Büyük bir iradeyle siyasal
arenaya çıkmasını da bilmiştir.
Bu direnişin yarattığı sonuçlar devleti yeni arayışlara sürükledi. Özellikle
klasik yöntemlerin iflas etmesi ve
Kürt halkının iradeleşmesi politik alanda somut sonuçlar ortaya çıkardı. Kürt
halkı son 30 yılda siyasal ve örgütsel
alanında birçok mevzi kazandı. Mücadele artık bir silahlı direnişin ötesine
geçerek bir ulusal örgütlenme ve özgürleşme boyutuna ulaştı. Kürt halkı
birçok askeri, siyasi, kültürel mevzi
elde etti ve bu mevzileri giderek derinleştirip güçlendirdi. Özellikle 29
Mart 2009 yerel seçimlerinin sonuçları
Türk devletinin Kürdistan’da siyasal
yenilgisini çok net olarak ortaya koydu.
Bir refandum oldu. Şunu herkes gördü;
Kürdistan’a AKP değil devlet yüklendi.
Adeta herkes AKP’nin başarısı için
çalıştı. Buna rağmen Kürt halkı özgürlük hareketinin yanında yerini aldı.
Bu durum devleti paniğe soktu. Dikkat
edilirse son yıllarda Kürt halkının
askeri ve eylemsel direnişinin tehlikesinden daha çok “PKK’nın siyasallaşması tehlikesi” söylemiyle Kürt
halkının siyasi bir güç haline gelmesinden duyulan korku dile getirilmektedir. 29 Mart yerel seçimleri Kürt
halkının Kürdistan’ın bütün illerinde,
ilçelerinde, köylerinde, mahallerinde
ne kadar örgütlü ve bilinçli hareket
kabiliyeti kazandığını açığa çıkarttı
ve bu durum devlet açısından büyük
bu bir tehlike olarak algılandı. Şimdi
yönelim bir de bu boyutuyla sürdürülmektedir. Bu anlamda devlet zor
ve şiddet yöntemleri kadar, siyasi yöntemlerinde de inkâr ve imha siyasetinin
boşa çıkarıldığını görmekte ve bunun
sonucunda da farklı boyutları öne
çıkaran bir yönelim geliştirilmektedir.
AKP eliyle yürütülen siyaset ekonomik ve kültürel yönü ağırlıkta bir
19
konsepttir. Kürt halkını yoksullaştırarak,
aç bırakarak terbiye etmek ve teslim
almak istemektedir. Bir taraftan Kürdistan’da ekonomik olarak bir çökertme
operasyonu yürütülüp, Kürt halkının
temel ekonomik faaliyetleri işlevsizleştirilip halk yoksullaştırılmaktadır.
Diğer taraftan da AKP eliyle gerek
işbirlikçi ailelere holdingler kurdurulması, gerekse halkın mikro kredilerle
satın alınmaya çalışması biçiminde
ekonomik bir operasyon yürütülmektedir. Bütün bu operasyonlardan hedeflenen amaç özgür Kürt iradesini
kırmak ve direnen Kürt’ün ruhunu teslim almaktır. Önderlik bu siyasete bioiktidar dedi. Yani insanları güdüleri
üzerinde yönlendirerek düşürme siyaseti
yürütmek. Bu geçmişten beri güdülmesi
gerekenler üzerinde uygulanagelen yol
yöntem olmuştur. Bu kadar kirli bir
siyaseti AKP yürütmüştür.
Tabiî ki Kürt halkı ve Özgürlük
Mücadelesi bu yönelimlere yabancı
değildir. Özellikle savaş döneminde
uygulanan ambargolar, Kürdistan’da
tarım ve hayvancılığın tasfiyesi, Kürt
halkının yerinden ve yurdundan göçertilerek gittiği yerlerde işsiz ve aç
bırakılarak iradesinin kırılmaya
çalışıldığına çok tanıklık edildi. Hatta
Kürdistan coğrafyasına bir müdahale
yapıldı, yapılıyor. Tahrip ediliyor. Yeraltı yer üstü zenginlikleri talan ediliyor. Geleceğe adeta bir şey bırakılmayacak bir biçimde bir sömürü yürütülüyor. Bugün Kürdistan’ın birçok
yerinde kendilerince hızlandırılmış
maden, petrol arayışlarının altında
bunlar yatmaktadır.
Bu ekonomik operasyonlar ne kadar
sonuç alıcı oldu, bugün kendileri de
bunu sorgulamaktadırlar. Kürtler aç
bırakılarak terbiye edilebilir mi, satın
alınabilir mi noktasında bir tartışma
yürütülmektedir. Kürtler ekonomik
açlık ve yoksullaştırmayla mücadeleden
vazgeçirile bilir mi? Bu artık ciddi
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
bir soru olarak sorulmaktadır. Her ne
kadar propaganda düzeyinde AKP
Kürdistan’daki sorunun bir ‘işsizlik
ve açlık sorunu’ olduğunu söylese ve
bu yönlü vaatlerde bulunarak belli
kesimleri öne çıkarsa da, siyasi planda
bunun boşa çıkarıldığını 29 Mart yerel
seçimleri çok açık bir şekilde gösterdi.
Kürt halkı aç olduğu için değil, kimliği
ve iradesi reddedildiği için bu mücadeleyi yürütmektedir. Sorun bir ‘işsizlik
ve açlık sorunu’ olarak gündeme
taşırılarak çözülemez. Kürt halkının
taleplerinin esas olarak kimlik ve
özgür irade talepleri olduğu çok netçe
açığa çıkmıştır. Bunun için de bu ekonomik operasyonlar boşa çıkarılmaya
mahkûm operasyonlardır.
* Geçmişte Kürt halkına karşı
çok yoğun köy yakma ve yıkmalar
uygulanarak halk göçertilmeye
çalışıldı. TC bu göçertme politikalarıyla neyi amaçlıyordu ve neleri
elde etti?
- Kürt halkına yüz yıldır dayatılan
diğer bir politika da tehcir yani göçertme politikasıdır. Bu yüz yıllık bir
politikanın tekrarıdır: Gerek 20. yüzyıl
isyanları, gerek 15 Ağustos sonrası
süreçte gerekse de ‘90’ların Serhildanlar döneminde göçertilen Kürtler
teslim alınamadı. Hatta günümüzde
bunun tersi sonuçlar doğurduğunu
kendileri de dile getirmektedirler. Büyük serhıldan dalgası sonrası Kürdistan
köylerinin boşaltılması sonrası metropollere göçertilen halkımız değil
orada erimek, sisteme teslim olmak
tam tersine: büyük bir direniş potansiyeli ve direniş gücü olarak bugün
devletin karşısına dikilmektedir. Devlet
Kürt’ü toprağından kopararak yurtseverlik bilincinden ve kimliğinden koparabileceğini sanıyordu. Ancak PKK
öncülüğünde direnen Kürt, yeni bir
bilinç yeni bir ruh kazanmıştır. Bu
Hezîran 2010
ruh kendi yurdunu kendisiyle gittiği
yere beraber taşıyabilen bir ruhtur.
Bu bilinç, kendi kimliğini özgürce
yaşama konusunda büyük bir tecrübe,
bilinç ve örgütlülüğe sahiptir. Devletin
karşısında artık direngen bir Kürt
vardır. Bu yönüyle de göçertme politikaları sonuçları itibariyle Türk devletini çok zorlamaktadır. Metropollere
göç ettirilen halkımız burada
örgütlüğünü sağlamış ve siyasal bilincini geliştirmiş, günümüzde de günlük eylemsellikle bu bilincini ve iradesini ortaya koymaktadır. Bu anlamda
göçertme politikası ters tepmiştir. Kürdistan’dan göçertip Türkiye de teslim
alma çabası, ortaya mücadelenin Türkiye’nin her tarafına dağılması biçiminde bir sonuç çıkartılmış. Özellikle
metropollerde daha çok bilinçlenen,
ulusal ve sınıfsal çelişkileri daha net
gören, bu anlamda da daha bilinçli,
daha güçlü bir direnişinin ortaya
çıkmasının beraberinde getirmiştir.
Kendilerinin de itiraf etmiş oldukları
gibi, metropollerdeki Kürt, kimlik bilincini daha derinden fark eden, kimlik
duygusu daha güçlü ve daha radikal
bir Kürt’tür.
20
Bu konuda her ne kadar ilk başta
baskılardan ve örgütsüzlükten kaynaklı
bir geri çekilme yaşanmış gibi görünse
de, günümüzde bunun böyle olmadığı
daha net görülmektedir. Şimdi yurtsever
Kürt kitlesi içinde en örgütlü kitlemizden biri de metropoldeki kitlemizdir.
Bunun en bariz göstergesi de son yıllarda gerilla saflarına katılımın en çok
metropol kitlesinden gerçekleşmesinde
görülmektedir. Bu eskiden de böyleydi
ama 2000 süreci sonrası ve özellikle 1
Haziran Hamlesi sürecinde bunlar daha
net bir biçimde görülmüştür. Devlet
de bunun farkındadır.
AKP’nin ‘açılım’ olarak gündeme
getirdiği politikalar, daha önce geliştirilen ve sonuç almayan tasfiye politikalarının gözden geçirilmesidir. Ne
askeri, ne ekonomik, ne kültürel, ne
de siyasi yönelimlerle sonuç alamayınca
bu sefer yeni bir saldırı konseptiyle
sonuç alınmak istenmektedir. Bugün
yaşanalar Kürt’ü açıktan inkâr eden
devletin geleneksel politikalarının iflas
ettiğinin itirafıdır. Açıktan şiddet uygulayarak, göçerterek ve bastırarak
geliştirilen yönelimlerin tepki doğurması
ve direnişle karşılanması karşısında,
STÊRKA CİWAN
Kürt’ün daha sinsi yol ve yöntemlerle
zaman içerisinde eritilerek, kimliğinden
uzaklaştırarak sonuç almak istenmektedir. Değişen konseptle amaçlarda
değil, araçlarda bir değişiklik hedefleniyor. Böylece yüz yıldır uygulanan
tenkil ve tehcir politikalarına ek olarak
günümüzde bir de kültürel asimilasyon
politikalarıyla sonuca gidilmek istenmektedir.
* Yeni dönemde asimilasyon politikalarını TC nasıl uyguluyor?
Kullandığı yöntemler nelerdir?
- Elbette uygulanan asimilasyon
eskinin, kaba, yasakçı yöntemleriyle
yürütülmemektedir, daha çok çağın
iletişim ve etkileşim teknolojisi ve
yöntemleriyle geliştirilmektedir. Bu
anlamda fazla dikkati çekmeden tepki
toplamadan, daha zamana yayılmış,
planlı kültürel bir soykırım ve asimilasyon gündemdedir. Bu konuda
büyük bir hassasiyet ve duyarlılık
yaratılması hayati önemdedir. Zira
en tehlikeli soykırım, toplumkırımdır.
Belirtilen bu araçlarla ve yöntemlerle
gerçekleştirebilecek olanıdır. Önderlik
kurbağa örneğini vermekteydi. Sıcak
suya birden atılan kurbağanın sudan
sıçraması gibi Kürtler de devletin
yoğun şiddete dayalı asimilasyon politikalarıyla karşılaştıklarında bunu
direniş refleksleriyle karşıladılar. Şimdi ise, daha incelikli, daha sinsi yöntemlerle, zamana yaydırılmış bir asimilasyon ve soykırım politikasıyla
bunu gerçekleştirilmektedir.
Şüphesiz bu sinsi politikalarının
yanında askeri ve siyasi planda geçmişin
yöntemleri de devreden çıkarılmamıştır.
Fakat 25 yılık direniş ve mücadelesinin
yaratmış olduğu tecrübe ve ortaya
çıkartılmış olduğu bir örgütlülük var.
Biz 25 yıldır her bütün bu zorluklar
altında, en sınırlı imkânlarla direnebileceğimizi herkese gösterdik. Bugün
de direnmeye devam ediyoruz. Bu politikalara karşı direniş elbette devam
edecektir. Bu konuda sadece tecrübelerimiz değil, bu tecrübenin yaratmış
olduğu tedbirlerimiz de vardır. Özellikle
siyasi ve askeri alanda müthiş bir tecrübe ortaya çıkmıştır. Her ne kadar
bugün tutuklamalarla, baskı ve sindirme
yöntemleriyle halkın üzerine gelinse
de Kürt toplumu kendini savunabilecek
bir konumundadır.
Şu anki durumda devlet bize karşı
yönelimlerini zayıf bir noktadan geliştirmek istemektedir. Bu saldırıların
en tehlikeli olanı kültürel cepheden
geçekleştirilenlerdir. Kültürel açıdan
zayıflıklar içeren yönlerimiz tespit
edilerek bu yönlerden bir yönelim
içerisine girilmiştir. Tabi yüz yıllık
asimilasyon, inkâr ve bastırma politikaları kültürel alanda güçlü bir örgütlülük ve direnişle karşılanmadığı
takdirde bu tehlike göz ardı edilmeyecek bir düzeydedir.
* Bu söylediklerinizi daha da
derinleştirebilir misiniz?
- Direniş tarihimiz incelendiğinde
bu yönlü yönelimlerin sürekliliği daha
net görülmektedir. Dersim İsyanı
ardından geliştiren beyaz katliam kadar 15 Ağustos Atılımıyla birlikte
Kürdistan’daki tüm köylere yol götürmesi ve okulların açılması çalışmaları yürütüldü. Bu çalışmalar söylemde
Kürdistan’a ‘medeniyetin getirilmesi
ve feodalizmin gericiliğine karşı devletin toplumu aydınlatma çabası’ olarak yutturulmak istendi. Bugün de
benzer politikalar ve benzer aldatma
çabaları devam etmektedir. Bu konuda
devletin yürüttüğü politikalar, kampanyalar biçiminde sürdürülmektedir.
Hatırlanacağı üzere 15 Ağustos sonrası, özellikle ‘90’lı yıllardan sonra
‘her köye bir okul her eve bir televizyon kampanyası’ tarzında bir
21
kampanya yürütüldü. Bugün de Türk
devletinin yürüttüğü politikalar özünde
aynı amaçları gütmektedir. Son yılarda
belirttiğimiz projelere milyarlarca
para yatırılmakta ve Kürdistan’a özel
öğretmenler gönderilerek, bütün Kürt
çocuklarının okullara çekilmesi ve
buralarda asimilasyon edilmesi hedeflenmektedir. Bunu devletin bütün
siyasi, ekonomik, kültürel kurumları
ortaklaşa ve koordineli bir şekilde
yürütmektedir. Kürdistan’da devletin
‘okullaştırma ve bilinç taşıma’ adına
yürüttüğü politikalar elbette Kürt
halkının bilinçlenmesi, özgürleşmesi,
çağdaş bir kültürel düzeyi kazanması
amacıyla gerçekleştirilmemektedir.
Yürütülen özel kampanyalar özünde
asimilasyonisttir.
Örneğin bazı kurum ve derneklerin
geliştirilmiş olduğu “Haydi kızlar okula” tarzındaki kampanyalar bizim
açımızdan çok çarpıcıdır. Asimilasyon
son yılarda en yoğun bir biçimde Kürt
kadını üzerinden yürütülmek istenmektedir. Çünkü tarih göstermiştir ki;
Kürt kültürünü en yoğun koruyan,
yaşatan ve sonraki nesillere aktaran
kadındır. Kadın sadece bu kültürünü
koruma değil, aynı zamanda geliştirmenin ve yeni nesillere aktarımının
da temel dinamiğidir. Eve kapatılmış
kadın bir tarafta belki çağın dışına,
toplumun dışına itilmektedir, ama
diğer taraftan da içine kapatıldığı bu
dar alanda kendi kültürünü, dilini
canlı tutmakta ve bunu çocuklarına
aktararak yok olmasını engellemektedir. Bu açıdan da Kürt kadınları
üzerinde çok kirli politikalar hayata
geçirilmek istenmektedir. Bu politikalar
birçok yol ve yöntemlerle gerçekleştirilmek isteniyor. Bu, devletin örgütlü ve bilinçli politikası olarak yürütüldüğü kadar, bazı kesimlerde iyi
niyetleriyle buna alet olmaktadır.
Şu gerçeği herkes biliyor; Özgürlük
Hareketi bir bilinç taşıma hareketidir.
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
Bilinçlendirme faaliyetidir. Özgürlük
mücadelesi kadının yeniden görkemli
doğuşunu yarattı. Kürt kadını bugün
sadece Kürdistan’da değil neredeyse
dünyada en dinamik bir kesim olarak
kabul ediliyor. Belki de Özgürlük Hareketinin böyle canlanmasının bir nedeni de kadına yaklaşımıdır. Ve TC
devleti bunu iyi biliyor. İşte özgürlük
hareketini kendilerince tasfiye etmek
için öncelikle kadına genç kızlara yüklenmeyi kendilerince bir politika olarak
belirlemişlerdir. Hani o meşhur “önce
kadınları vurun” cümlesine uygun
olarak TC devleti “önce kadınları
yanına çek” siyaseti temelinde “haydi
kızlar okula” kampanyaları başlatıyorlar. Madem çok okullu yapmak istiyorsun o zaman bırak bu insanlar kendi
dillerinde eğitimlerini özgür ortamlarda
istedikleri gibi görsünler. Buna yoklar.
Neye varlar? Kültürel olarak asimilasyon edecek eğitime varlar.
Yozlaştırana varlar. O tarihte süzülüp
gelen Kürt kadın direniş kültürünü
yok etmek için özel bir çaba içerisindedirler. Bunu da herkes görmelidir.
Son 30 yılda Kürt halkı üzerinde
yürütülen inkâr ve imha siyaseti ve
kirli yöntemlerine rağmen Kürt halkı
PKK öncülüğünde büyük bir direniş
sergiledi. Sergilenen bu direnişle Kürt
halkı sadece kendini imhadan ve tasfiyeden kurtarmakla yetinmedi. Bu
kirli siyasetlere karşı büyük bir direniş
içerisinde, her yeni yılı öncekiden daha
güçlü bir hamleyle karşılayarak Ortadoğu siyasetinde inkâr edilemez bir
irade, politik ve örgütlü güç olduğunu
ispatladı. Kürt halkı üzerinde yürütülen
inkâr ve imha politikaları önemli oranda
parçalanmış, politikanın bir piyonu
konumundaki Kürt halkı Ortadoğu’nun
vazgeçilmez siyasi aktörlerinden birisine dönüşmüştür. Gelinen aşamada
Ortadoğu denkleminde politikayı yürütmek durumunda olan hiçbir güç,
ortaya çıkan bu iradeye rağmen politika
Hezîran 2010
yapamayacağının bilinciyle hareket
etmekte ve Kürt gerçeğine ona göre
yaklaşmaktadır. Özellikle son 25 yılda,
meşru savunma savaşında gerilla
tarafından sergilenen direnişle, demokratik siyaset alanında halkımızın serhildanlarıyla ortaya çıkan örgütlülük,
bu politik gücün yaratılmasının temel
dinamikleri olmuştur.
Gerilla ve serhilanlar
yaratılan politik gücün
dinamikleri olmuşlardır
Aslında Kürt halkı üzerinde yürütülen inkâr ve imha siyaseti yüz yılık
bir geçmişe sahip. İngiliz
politikalarının çizdiği strateji çerçevesinde, Kürt halkı dört devlet arasında
parçalanmış ve kesin bir inkâr ve
imha konsepti içerisinde tasfiye edilmeye çalışılmıştır. Belirtilen dinamiklerin geliştirdiği büyük direniş ve
ortaya çıkardığı örgütlü irade, gelinen
aşamada bu konsepti boşa çıkarmıştır.
Yürütülen her türlü kirli savaş ve oynanan oyunlar işlevsiz hale getirilmiş
22
durumdadır. Bu nedenle özellikle Türk
devletinin başını çektiği bu inkâr ve
imha konseptinin değiştirilmesi doğrultusunda bazı söylemlerin ortaya
çıktığını, süreci takip eden herkes rahatlıkla görebilmektedir. AKP hükümetinin açılım adı altında geliştirmeye
çalıştığı yeni konsept de bunun bir
yansıması olarak ele alınıp değerlendirilmek durumundadır. Yeni durum
ne Türkiye Cumhuriyeti’nin ne de
AKP hükümetinin kendi tercih ettikleri
ve geliştirdikleri bir durum değildir.
Bütün bunlar direnişlerin ortaya
çıkarılmış olduğu kaçınılmaz değişim
ihtiyacının bir sonucudur. Bu konsept
Kürt halkının özgürlüğü ve politik
iradesini örgütlü kılması doğrultusundaki mücadelenin dayattığı bir
mecburiyetten kaynaklanmaktadır.
Bu anlamda AKP hükümetinin konsepti bir tercihten ziyade çaresizlikten
geliştirilen bir konsepttir. Bugün eğer
Kürt halkının varlı-ğından bahsediliyorsa, Tayyip Er-doğan bile ‘inkâr
ve imha politikaları sonuçsuz kalmıştır’
tazında tespitler yapmak zorunda
STÊRKA CİWAN
kalıyorsa, bunların hepsini, ortaya
çıkaran mücadelenin sonuçları olarak
ele alıp değerlendirmek gerekmektedir.
Tabi geliştirilen bu inkâr ve imha siyasetinin söyleminin değişmesi ve
yeni bir konsept oluşturma doğrultusundaki politik gündemin doğru
anlaşılması gerekmektedir. Öncelikle
bu AKP’nin ya da devletin bir tercihi
değil, Kürt iradesi karşısındaki
kırılması olarak görülmelidir. Tabi bu
yeni konsept ne Türkiye Cumhuriyeti
devletinin teslim olduğunu, ideolojik
ve politik olarak gerçekten halkların
politik iradesinin varlığını tanıyan bir
çizgiye geldiğini göstermekte, ne de
AKP hükümetinin gerçekten Kürt
halkının kendini özgürce ifade edebileceği bir siyasi ve politik ortam
oluştırmaya çalıştığını göstermektedir.
Bu konseptle beraber teslim alınamayan, imha edilemeyen, varlığı ortadan kaldırılamayan, yok edilemeyen
Kürt’ün, en azında söylem düzeyinde
varlığı kabul edilmektedir. Böylece
politik arenada rahatlıkla bir maşa
olarak kullanabilecekleri bir Kürt yaratılmak istenmektedir. Dikkat edilirse
AKP’nin söylemlerinin tamamında
Kürtlerin nasıl bir işbirlikçi hale getirileceği, ihanetçi Kürtlerin nasıl örgütlendirilmesi gerektiği ve onların
elliyle Kürt özgürlük mücadelesinin
tasfiye edilmesinin gündemde olduğu
çok açıkça dile getirilmektedir.
Geliştirilen yeni konsepti doğru
okumak, bunun karşısında 30 yılık
mücadelenin ortaya çıkartılmış olduğu
bilinç, örgütlülük ve iradeyle doğru
bir duruş sergilemek Kürt halkı
açısından hayati bir öneme sahiptir.
Şüphesiz bu konsept birçok boyut
içermektedir. Siyasi, askeri, kültürel,
ekonomik ve psikolojik boyutları
olan bir konsepttir. Esasında da ortaya
çıkan özgür Kürt iradesinin imhasını
hedefleyen bir konsepttir. Bu anlamda
yeni geliştirilen konsepti söylemle-
rinden ziyade amaç ve hedefleri
bağlamında ele alıp değerlendirmek
gerekiyor. Bu konsept değişikliği söylem düzeyinde Kürt’ü kabul eden,
en azından Kürt’ün varlığını dile getiren yeni bir “açılım” gibi görünse
de, özünde inkâr ve imha siyasetinin
yeni bir biçimi olarak ele alıp değerlendirmek durumundadır. Zira, eğer
bir halkın kendi varlığını özgürce bir
biçimde ifade etme imkânları yoksa
kendi kimliğini kendi özgür iradesi
temelinde örgütleme, yaşamsallaştırma
ve var etme imkânını tanımıyorsa, o
halk, inkâr ve imha tehlikesi altında
yaşamaktadır. Geçmişte bu nasıl böyle
idiyse bugün de değişen söylem
dışında özünde aynı inkâr devam etmektedir. Bu konseptin özü özgür
Kürt iradesinin tasfiyesidir.
Yeni oluşturulan konsept
çok sinsi ve tehlikelidir
Devlet bugüne kadar bunu birçok
yol, yöntem ve araçla denedi. Bu
yol, yöntem ve araçlar boşa
çıkarılınca, AKP hükümeti elliyle
yeni bir söylem, yeni araç ve yöntemlerle bunu yeniden geliştirmeye
çalışıyor. Dolaysıyla buna karşı bilinçli bir direniş sergilemek ve hamlesel bir duruşla bunu karşılamak
bizim açımızdan hayati bir öneme
sahiptir. Özgür ve iradeli Kürt’ün
bu konsepti boşa çıkaracak bilince,
örgütlülüğe ve eylemli duruşa sahip
olduğunu bilmek gerekiyor. Buna
inanmak gerekiyor. Ancak yeni geliştirilen konseptin çok sinsi, tehlikeli
ve çok yönlü olduğunu bilerek de
duyarlı ve hassas bir biçimde ele almak gerekiyor.
Bu bilinçle ve hassasiyetle yaklaştığında kırılan inkâr ve imha konseptinin, aslında özgürlük imkânlarını
ve fırsatlarını daha da artırdığını
rahatlıkla belirtebiliriz. Bu anlamda
23
nasıl Türk devleti bu süreci PKK’nın
imhası ve tasfiyesi açısından tarihi bir
fırsat olarak değerlendiriyorsa, Kürt
halkının da oluşan ortamı özgürleşmek
için tarihi bir fırsata dönüştürecek bir
çaba, duyarlılık ve eylemlilik içerisinde
olması, yürütülen mücadelenin en doğal
sonuçlarında birisi olarak görülmelidir.
Bu çerçevede ele alındığında konseptin hedefleri ve amaçlarının nereye, ne zaman, kime, nasıl
yöneldiğini bilince çıkarmak önem
kazanmaktadır. Öncelikle belirtilen
bu 30 yılık direnişin, temel dinamiklerini iyi tespit etmek gerekiyor.
Bu mücadele başından günümüze
kadar temel dinamik olarak gençliğe
dayalı bir mücadele tarzında gelişti.
Gençlik bunun hem ideolojik, hem
örgütsel, hem de eylemsel plandaki
temel dinamiği ve öncüsü rollünü
oynadı. Bu anlamda önder Apo’nun
belirttiği gibi “PKK bir gençlik hareketidir” yine “Genç Başladık,
Genç Başarcağız” temelindeki tespitlerini yürütülen mücadelenin özüyle ilgili tespit ve değerlendirmeler
olarak ele almak gerekmektedir.
Nasıl ki biz gençliğin mücadelenin
temel dinamiği olduğunu biliyorsak,
karşımızda savaşan güçler de mücadelenin dinamiklerini tespit etme konusunda aynı sonuca varmaktadırlar.
Geliştirilen konsept çerçevesinde de
en çok yönelim altında olan, en çok
etkisizleştirilmek istenen ve tasfiye
edilmek istenen toplumsal kesim hiç
kuşkusuz gençliktir. Bu anlamda
yeni konsept gençlik üzerinde de
çok boyutlu ve çok yönlü bir saldırı
dalgasını beraberinde getirmektedir.
Bu konsepti gerçekleştirmeye
çalışırken devlet halkın iradesini
zayıflatmak, örgütlü gücünden düşürmek için hiç kuşkusuz en çok gençliği
hedef almaktadır.
***
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
P
O
L
İ
T
İ
K
Kürdistan’da
Savaş-Barış ikilemi
İbo YILMAZ
“Bildiğimiz kadarıyla
Kürt kurumlarının ve
çalışmasının olmadığı,
belki de hiç Kürdün
bulunmadığı Yeni
Zelanda’da, Hükümet
PKK’yi terör örgütü
olarak ilan etmiş. Peki ne
adına neyin ifadesi olarak
Yeni Zelanda devleti
PKK’yi terör örgütü
olarak ilan ediyor?”
Hezîran 2010
Kürdistan sorunu bir dünya sorunudur.
Bu sorun neden çözümsüz bırakılmak
istenmekte? Dışarıdan bakıldığında Kürt
sorununun çözümünde kimi zorluklar
görünse de, aslında en pratik yönden ve
savaşsız çözümü mümkün olan bir gerçekliğe de sahiptir. Kısaca ülkemiz Kürdistan’ın konumu ve zenginliklerine bakalım. Kürdistan, Ortadoğu’nun kalbinde,
Mezopotamya coğrafyasında bulunan
ve bugün uluslararası devletlerin katkı
ve kararlarıyla TC, İran, Irak ve Suriye
devletleri içinde 4 parçaya bölünmüş
ve işgal altında olan bir ülkedir. Kürt
sorunu hem tarihsel olarak hem de
güncel olarak uluslararası bir sorundur.
Coğrafik zenginliği, tarıma ve hayvancılığa elverişli, verimli toprakları,
suyun bol oluşu, petrolün yer yüzüne
yakın ve kaliteli oluşu, maden, bakır
vb zenginliği yanı sıra tarihsel ve
kültürel zenginliğiyle Ortadoğu’nun
kalbinde uygarlığın gelişimine beşiklik
etmiş, Yukarı Mezopotamya’ya düşen
Kürdistan ülkesinin, neden bu denli
bütün dünyanın üstünde hesap
yaptığını bu zenginlikleri göz önüne
getirdiğimizde biraz daha somut görebilir ve anlayabiliriz.
10.000-15.000 yıllık Kürdistan tarihin
içinde son 200 yıldır Kürdistan coğrafyasında gelişen hemen hemen tüm halk
isyanları bölgesel ve yerel düzeyde kaldı.
Çok büyük bir direniş sergilense de sonuçta iç ihanetlerin etkileri ile, büyük
katliamlarla ve yenilgiyle sonuçlandı.
Tarih kitaplarında kayıtlara geçmeyen
nice isyanlar da yaşandı.
24
1978 yılında kuruluşunu ilan eden,
Kürdistan İsçi Partisi PKK, Abdullah
Öcalan önderliğinde 29. Kürdistan isyanı
olarak tarihe geçti ve 1984 yılında Gerilla
savaşına başlatarak sömürgeci TC devletine karşı mücadeleyi geliştirdi.
Faşist Türk devleti, son isyan olarak
da dile gelen PKK isyanını tasfiye etmek
için onlarca-yüzlerce strateji ve taktiklerle
sonuç almaya çalıştı. Fakat büyük zorluklara rağmen, PKK büyük bir direnişle
gün gün güçlendi ve gelişti. Türk devleti
ve uluslararası rantçı güçler, teknik
olarak, gelişmiş savaş araçlarını yeni
savaş pazarı olan Türk devletine sundular.
Bunun dışında basın ve TV yolluyla
psikolojik ve sindirme yöntemleri denendi. Kürt dili, kimliği, kültürü coğrafyası vb her şey yasaklandı, engellenmeye
çalışıldı. Bu kirli savaş yöntemleri beli
sonuçlar alsa da PKK’nin kendini örgütlemesini halkın güvenini kazanmasını
ve gerilla savaşında güçlenmesini engelleyememiştir.
Ateşkes ve eylemsizlik
süreçlerine yaklaşımlar
Sıcak savaşın en yoğun olduğu 1993
yılında PKK Önderliğinin yaptığı tek
taraflı ateşkes açıklaması Kürt sorunu
diyalog ve barış yöntemleriyle çözülebilir
tartışması ve umudu yaratmıştır. Özal’ın
Türk devleti tarafından öldürülmesi ve
PKK içinde Şemdin Sakık, Çürükkaya
vb çetelerin gelişebilecek barış sürecini
engellemek amaçlı 33 askeri silahsız
oldukları halde vurulmaları sonucunda,
PKK tarihinde bugüne kadar en ciddi
STÊRKA CİWAN
ve sonuç alıcı düzeyde olan barış
süreci ortadan kaldırılmış oldu.
PKK belirli aralıklarla 1993’te başlayan ve günümüze kadar devam eden
süreçte defalarca tek taraflı ateşkes ve
eylemsizlik süreçleri geliştirdi. Bir
bütün olarak ateşkesler ele alındığında;
17 yıl önce başlayan ateşkes süreci ve
bugünkü sonuçları değerlendirildiğinde,
Türk devleti ve savaştan beslenen uluslararası çıkarcı devletlerin Kürt sorununun çözümü konusunda ve Türk
devletinin ateşkese karşı savaşı durdurması konusunda hiç bir resmi adım
atmadıkları görülecektir. Savaş karşılıklı
bir eylem ise, barış da karşılıklı sağlanır.
PKK’nin barışta olan samimiyeti,
barışla ilgili açıklamaları ve pratik uygulamaları ‘99’da ve 2009 da net
olarak görülmektedir. Türk devletinin
barış çabalarına yaklaşımı, PKK’nin
barışçıl çözüm adımlarını hep zayıflık
ve güçsüzlük olarak görmek, PKK’yi
oyalama taktikleriyle zaman kazanmak
ve kendi ekonomisini düzeltmek içi
ve nefes alma süreçleri olarak değer-
lendirdi. PKK’nin olası ekonomik hedeflere yönelik saldırılarını ve farklı
örgütlerin turistik hedeflere yönelik
saldırılarını engellemeye çalıştı. Bu
konuda Türk devleti bir başarı da
sağlamıştır. Turizmden gelen gelirle
açıklarını, savaşın harcamalarını ve
kendi yaralarını kapatmıştır.
Ateşkesin ve eylemsizlik süreçlerinin uygulanma dönemlerinde Kürdistan dağları sürekli bombalandı.
Köyleri yakıldı. Faili beli cinayetler
ve kaybetmeler durmaksızın geliştirildi. Bütün bunlar karşısında Kürt
halkında gelişen kanı, “her barış çabamızda bir katliamı ve acıyı yaşıyoruz”. Tek taraflı kalan ateşkese karşı,
ciddi bir inançsızlık gelişmiş durumda.
Düşmanın samimi olmadığı ve zaman
kazanmaya çalıştığı halk içinde
tartışılan konular olmaktadır.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan
son açıklamasında 1973’ten 2010 yılları
arası geçen süreci, 3 dönem olarak
ifade etti. 3. dönemin aslında 2002,
2003 yıllarında bittiğini ancak iktidara
25
gelen AKP hükümetinin bu sürecin
uzamasına neden olduğunu ifade etti.
KCK yürütme konseyi üyesi Duran
Kalkan 4. Dönemin başladığını ve bu
dönemin “varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma dönemi” olarak ifade
edildiğini söyledi.
AKP Gerçekliği
AKP hükümeti kadrosal olarak Fetullah Gülen cemaatinden beslenmekte. Hükümet içinde yer alan parlamenterlerin çoğunun ticaret konularında uzman oluşları ve önemli bir
deneyim ve tecrübe sahibi olmalarının
yansıra Tayip Erdoğan’ın İmam Hatip
geleneğinden gelişi, hitabet yönü ve
İslamiyeti siyasi anlmda kullanmaları
onlara kitle desteğini sağlamıştır.
Ordu, ABD ve Avrupa tarfından desteklenen bir konumda oluşunda dolayı
varlığını bugüne kadar taşımış ve bir
dönemi daha götürecek alt yapıları
da bulunmaktadır.
AKP’nin yürüttüğü siyaset ve politika takkiyeci ve oldukça sinsicedir.
Merhamet ve hümanizm gerçekliğinden
oldukça uzaktır. İktidar anlayışıylakadrosal olarak her kurum ve kuruluşta
örgütlenen bir pratik çaba içinde bulunmaktadırlar. İslamiyet maskesi
altında dini duyguları kullanarak, ekonomik zorluklar içinde olan halkımıza
makarna, kömür, beyaz eşya dağıtarak
Kürtleri kendine çekmeye ve bağlamaya
çalışmaktalar. Seçim sürecinde, gerçeklikleri daha net açığa çıkmıştır. Bugüne kadar gelmiş geçmiş en tehlikeli
hükümet AKP’dir. Kürtler üzerinde
acımasız bir katliamı yapacak nitelik
ve niyete sahiptir.
Kürt açılımı dediler, demokratik
açılım dediler, en son mili birlik açılımı
vb dediler. Kürtçe kanal açmaları,
Kürtlerin özgür yarınları için değil,
kendi Kürdünü yaratma politikasının
bir aracıdır. TC kendi Kürdünü yaratHezîran 2010
STÊRKA CİWAN
maya çalışıyor. ABD’nin Talabani ve
Barzani Kürtleri; Almanya’nın Kemal
Burkay’ı, Çürükkayaları, Şükrü Gümüş’ü gibi kişiliksiz, onursuz ve boyun
eğmiş kişiler yoluyla kendi Kürdünü
yaratma çabaları bulunmaktadır. İşkence
ve tecavüz kültürüne sahip olan Türk
devleti bugün çocuk yaşta olan Kürtlere
yaşlarından katbekat cezalar vermektedir. Yine Siirt’e AKP’li vali, milletvekili yakını polis, korucu, şeyh, müdür
vb yüzlerce kişi çocuklara yıllarca tecavüz edebilmektedirler. Bugün dikkat
edilirse her şehirden çocuklar kaçırılıyor
ve öldürülüyorlar. Bu AKP’nin düşünce
mantığında olan uygulamalarıdır.
ABD ve Avrupa’nın
AKP’ye biçtiği rol
8 yıldır başta ABD, Avrupa ve Türk
Ordusu, AKP’yi özel olarak destekleyerek, İslamiyet’i, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesine
karşı kullanmaktadır. PKK’nin kitle
tabanı olan yurtsever Kürtleri PKK’den
koparmaya ve uzaklaştırmaya
çalışmaktadırlar. Kürtlere çok yönlü
ve sürekli baskılar yapıldı. “PKK ve
Öcalan’la aranıza mesafe koyun” denildi. Fakat ABD ve Avrupa çok
büyük bir yanılgı içinde dir. 35 yıl
önce Kürtler ulusal birlikten uzak,
parçalı, geçmiş isyanlarda iradesi
kırılmış, bilinç düzeyi düşük, kendini
inkar eden ve Türk olarak gören, yönlendirilmeye açık ve ihanet hastalığına
bulaştırılmış bir gerçekliğin içinde
bulunmaktaydı. ABD ve Avrupa, Kürtleri hala eski Kürtler olarak düşünmektedir. Oysa Kürtler çok büyük
acılar yaşayarak, direnerek büyüdüler
ve büyük bir inancın ve iradenin
sahibi oldular. Dünyaya örnek olan
nice gelişmeleri sağlamayı başardılar.
Özgür kadın çizgisini yaratarak örnek
konuma geldiler. Bütün bunları Kolay
kazanmadıkları için, kolay da kaybeHezîran 2010
temezler. Kürtler eski Kürtler değildir.
PKK Hareketi yıllarca savaşarak bir
fedailer ordusu haline, dolayısıyla
Kürt halkı da serhildanlar içerisinde
fedaileşen bir halk düzeyine ulaştı.
KCK’nin 13 Nisan Barış
Deklarasyonuna, AKP’nin
14 Nisan operasyonu
KCK aydın, yazar, sivil toplum ve
demokratik kitle örgütlerinin çağrıları
sonucu, Kürt sorunun demokratik çözümü için 13 Nisan’da bir deklarasyon
yayınladı. Bir gün sonra 14 Nisan’da
Türk faşist devleti, başta DTP üyesi,
belediye başkanları olmak üzere, yüzlerce siyasetçi, onlarca belediye
başkanı, binlerce Kürt çocuğunu tutukladı ve 14 Nisan 2009’dan bu yana
tutuklananlar mahkemeye bile
çıkarılmamaktadır.
Bunun karşılığında Türk devleti,
hükümeti AKP ne yaptı? KCK’nin 13
Nisan’daki deklarasyonuna karşılık 14
Nisan’da geliştirdiği operasyonlarla
cevap verdi. Kürt Halk Önderi Abdullah
26
Öcalan’ın Yol Haritasına karşı en küçük
bir çözüm programı ortaya koymadı.
Yol Haritasını vermedi. Kamuoyuna
mal etmedi. Kandil ve Maxmur’dan
Barış Grupları gönderildi, barış grupları
halk tarafında sahiplenilince “başa döneriz, sil baştan yaparız” denildi. Önderlik Ölüm Çukuruna kondu. Şu bir
gerçek ki Kürt Halk Önderi Öcalan’a
yaklaşım Kürt sorununa yaklaşımı gösterir. Yol Haritası sorunun çözümünü
kolaylaştıran ve hızlandıran bir değere
sahipti. Yol Haritasını vermeyen bir
devlet cözümü de istemeyen bir yaklaşım içinde demektir. Devletin Kürt
sorununa bulduğu cözüm imha ve inkâra dayalı bir çözümdür
Açılım tartışmaları sürdürülürken
Türk devletinin dış diplomasisinde,
yapılan ticaret anlaşmalarında öncelikli
konu PKK olmuştur. Dikkat edilirse
Türk devleti artık herkesle ticaret yapmamaktadır. Kürtlere, PKK’ye zarar
verebilecek olan devletlerle görüşme
ve ticari ilişki içerisinde bulunmaktadır.
Başta Almanya, Fransa, İtalya ve Belçika gibi ülkelerle ticaret hacmi geçmiş
STÊRKA CİWAN
yılları aşan düzeyde bulunmaktadır.
Kürtlere ve kurumlarına yönelik Avrupa’da yapılan operasyon NATO kapsamında ekonomik çıkarlar, Ermeni
soykırım tasarısı ve olası çözüm sürecine dur demek adına yapılmıştır.
İlginç olan ve şaşırtan gerçeklerden
bir durum da Yeni Zelanda devletidir.
Bildiğimiz kadarıyla Kürt kurumlarının
ve çalışmasının olmadığı, belki de hiç
Kürdün bulunmadığı Yeni Zelanda’da,
Hükümet PKK’yi terör örgütü olarak
ilan etti. Peki ne adına neyin ifadesi
olarak Yeni Zelanda devleti PKK’yi
terör örgütü olarak ilan ediyor. Bir
çorba değerini taşımayan bir çıkar
adına, Türkiye’ye yaranmaktan öte
bir değeri olmayan büyük bir
vicdansızlığın ve adaletsizliğin sonucudur. Elbette Kürtler Yeni Zelanda
vb ülkeleri unutmayacaktır. AKP hangi
ülkeye gitmiş ve görüşmelerde bulunmuşsa Kürtlerin varlığına son vermenin tartışmasında bulunmuştur. Bu
denli Kürt düşmanlığına sahip bir
AKP ve devlet gerçekliği ile bir barış
olması veya barışın gelişmesi inandırıcı
olmamaktadır.
Kürtlere karşı topyekûn
siyasal, sosyal, kültürel ve
askeri saldırıların nedenleri
Her gün çocuklarımızın kolları,
başları kırılmakta, tecavüze uğramakta,
Kürt anneleri ve kadınları yerlerde
süründürülmektedir. Bu yapılanlar oldukça bilinçli ve planlıdır. Kürtler
sokak ortasında linç edilmekte, Kürtlerin legal alanında temsilini yürüten
Ahmet Türk gibi demokrat ve yurtseverlerimize İzmir, Samsun, Muğla
vb yerlerde çirkince saldırılar yapılıp
olası bir Kürdistan Halk isyanına karşı
PKK’yi hazırlıksız yakalamak için
bir çok provokasyon ve linç girişimlerinde bulunuluyor. Birçok saldırı
yapılarak halkımız provokasyonlara
çekilmeye çalışılarak, katliam tehdidiyle halkımız korkutulmak ve sindirilmek istemektedir.
Türk devleti dışarıda diplomasi
trafiğini hızlandırıp geliştirirken, içerde
Kuzey Kürdistan sınır hattında tampon
bölge kurma çalışmaları başlatmıştır.
Kuzey ve Güney arasında bir tampon
bölge oluşturma çabaları İsrail’den örnek alınarak yapıldığı İsrail’den heyetlerin gelişiyle ortaya çıkmaktadır.
Kuzey Kürdistan sınır hattına sivil
araçlarla gece gündüz gizli ve belli
aralıklarla askeri sevkiyat yapılıyor.
Prefabrik evler bile yapılmıştır. Sınır
hattında bir tampon bölge oluşturuluyor.
Onlarca yeni karakol kurulmaya
başlanmış. Kürdistan’ı 4 parçaya bölmek yetmediği gibi, Kuzey Kürdistan’ı
8 adaya bölüp ayrıştırmaya ve daha
çok denetim altına almaya çalışılıyor.
Böl parçala ve yönet taktiği uygulanmaktadır. Kuzey Kürdistan’da barajlar
yapılarak 8 adaya çevrildiğinde yüz
binlerce insanımız göç etmek durumunda olacak ve gerillanın geçişleri
bu şekilde ciddi oranda engellenmiş
olacaktır. Türk devleti artık Kürtler ve
Türklerin birlikteliğinin giderek zorlaştığının farkında ve PKK’nin teslim
alınamayacağını ve büyük bir halk isyanının şehirlerde başlayabileceğini
de biliyor. Bugünki AKP’nin bun karşı
özel çabaları, açılım tartışmaları vb
konularda Kürtleri ve PKK’yi oylayarak, tampon bölge oluşturma ve barajlar için yeterli zaman kazanmaktır.
Böylece isyanı engelleme, engelleyemese de etki gücünü düşürüp
sınırlandırmak istemektedir.
KDP ve YNK gerçekliği bugün ulusal birlik ve Kürdistan’ın özgürleşmesinin sağlanmasında önemli bir rolleri
bulunmaktadır. Fakat bunu engellemek
için Türk devletinin oldukça yoğun
çabaları var. PKK’ye karşılık istenen
nedir? KDP ve YNK ulusal birliğe
neden gelemiyorlar? Güne’ye yönelik
27
olası büyük saldırıda rolleri nedir? Ne
düzeyde yer alacaklar? Hewler’de
açılan Türk konsolosluğu neyin
karşılığında açıldı? Daha pek çok konularda sorulması gereken sorular bulunmaktadır. TC devleti KDP ve
YNK’siz bir saldırıda istediği sonucu
alamayacağını biliyor. Peki, KDP ve
YNK bu saldırıda yer alsa kim kaybeder? Elbette KDP ve YNK ama sonuçta
kaybeden Kürtler olmaktadır. İşte TC
devleti bunun çok iyi farkında bulunuyor. Temennimiz odur ki Kürtler
arası bir savasın gelişmemesidir. Güney
halkının burada sergileyeceği tutum
belirleyici olmaktadır. KDP ve YNK
Türkiye ve ABD dayatmalarına ne kadar dayanır bilinmez…
Kürt gençleri ve kadınlarının
bundan sonraki direniş amacı
35 yıldır PKK öncülüğünde Kürtler
direniyor ama sorun sadece direnmek
değildir. Günümüzdeki Kürdistan kadını
ve gençliği mevcut olanı kabul etmemektedir. Düşmanımızın bol ve namert
olduğu bir dünya gerçekliğinde, Kürdistan gençliği ve kadınına düşen tarihsel sorumluluklar bulunmaktadır.
Bu direniş şüphesiz sürecektir. Ancak
sorun sadece direnmek değildir. Nasıl
PKK kendi çerçevesini aştıysa ve onlarca kurumla bir konfederal sisteme
dönüştüyse bu gelişim bundan sonra
da devam edecketir. Sorun Kürtlerin
özgürlüğüne gidecek yolu açacak direniş anahtarını geliştirebilmektir. Sadece direnmek yetmemekte zaferin direnişini sağlamak gerekmektedir. Önümüzdeki dönem sıcak savaşın kıyasıya
olduğu yoğun bir tarihsel süreci yaşayacağız. Burada gençliğe düşen sorumluluk ve misyon önemlidir. Kadın
ve gençliğin sergileyeceği direniş belirleyici olacaktır.
***
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
G
Ü
N
C
E
L
ÇEMBERİN
DIŞINDA OLMAK
Özgür ÇALAK
“Kapitalizmin çemberinin
içinde veya üstünde
duran günümüz
gençliği ancak bu
kurumlaşmalarla
çemberin dışına
çıkabilecektir. Yeter ki o
ilk adımı atalım. Bunu
cesaretini ve gücünü
gösterelim. Unutmamak
gerekir ki gençlerin
birlikte yaşadığı,
öğrendiği, öğrettiği,
ürettiği ortak yaşam
alanları olan komünler,
akademiler, kooperatifler
su ve ekmek kadar değerli
kurumlaşmalardır”
Hezîran 2010
Tarih boyunca bütün sistemler kendi
yapısallıklarını ve oluşumlarını öncelikli olarak gençlik üzerinden geliştirmek ister. Neden gençlik diye sorulduğunda buna verilecek olan cevap
birçok noktada günümüzde gençliğin
rolünü daha fazla ortaya koyacaktır.
Çünkü bu gün geçmişten kopuk olmadığı gibi, gelecek de bugünden ve
dünden kopuk değildir.
Her yeni toplumsallaşma arayışı büyük mücadelelerin sonunda varlıklarını
koruya bilmiş ve geliştirebilmişlerdir.
Toplumda yeni düşüncelerin ve buna
bağlı olarak yeni bir yaşam sisteminin
inşa edilmesi ancak bu temelde gerçekleşebilmiştir. Çünkü toplumsallık
ortak yaşamın birlikte örülmesi demektir.
Bu da ortak ruh, düşünce, ahlak, inanç
ve daha birçok yaşam değerinin toplamı
demektir. Yani biri olmadan diğerinin
anlamının yiteceği bir bütünselliktir
toplumsallık.
Verili toplumsal yaşamla yeni yeni
tanışan gençlik mevcut olana çok sıkı
kalıplarla bağlı olmadığı için karşılaştığı
her toplumsal olayı ve olguyu sorgular,
anlamaya çalışır; kimi zaman bu değerlerle çelişir. Var olana henüz göbeğinden
bağlanmamıştır. Bunun için yeniyi arama istemi güçlüdür. Çünkü içine gireceği
hesaplar, kaygılar yoktur. Henüz kendisine çağdaş tapınaklarda ezberletilen
yanlış bilmeler beynini dondurmamış,
yüreğini körleştirmemiştir. Bunun için
gençlik sorgulama ve arayış demektir.
Bu gençliğin toplumsal kimliğinin en
temel özelliğidir. Egemen sistemler
28
gençliğin bu özelliğini kendileri
açısından hem bir tehlike olarak hem
de ele geçirildiği oranda büyük bir güç
kaynağı olarak görmüşlerdir. Bu nedenle
egemen sistemler gençliğin bu özelliğini
köreltmek, denetlemek veya kendi toplumsal sistemine bağlamak için çeşitli
tedbirler alırlar, hile ve oyunlar geliştirirler. Özellikle geliştirdikleri eğitim
sistemleri bunun en önemli ayağıdır.
Aileden başlayan ‘terbiye edilme’ olayı
devlet okullarında hızlanarak ve derinleşerek devam eder. Erkekler için
askerlik kurumu bunun doruğa ulaştığı
yer olurken genç kadınlar içinse sahte
aşk yalanlarıyla çizilen evlilik hayalleri
gençliği bir bütün sistemle uyumlu hale
getirmenin temel araçları haline gelmiştir. Bütün bunlar özünde gençliği
iradesizleştiren, küçük düşüncelerin ve
küçük duyguların içinde boğan bir
oyundur. Başı ve sonu belli olan bir
oyun… Kendilerine verilen rollerini
oynamadan ötesi olmayan sahte bir
yaşam. Egemen sistem, gençliği bu
şekilde kontrol altına aldıkça kendi geleceğini de garantiye almaya çalışır.
Böylece egemenler geceleri rahat uyur.
Oysa gençlik ancak ahlaki ve politik
bir toplumu yarattıkça gerçek anlamda
toplumun gelişiminde dinamik bir rol
oynayabilir. Nedir ahlaki ve politik
toplum? Yaşamın her noktasında söz
sahibi olmaktır. Kendi yaşam sistemini
kendi gücünle kurabilmektir. Sınırları
aşabilmek, sınırların ötesine dokunabilme gücüdür. Duvarların arkasını görmektir. Yaşamın bütün renkleriyle ve
STÊRKA CİWAN
sesleriyle yaşayabilme yeteneğine
erişebilmedir. Egemen sistemin yarattığı kalıplar kırıldıkça toplumsal
değişimler gerçekleşebilir. Bunun içindir ki gençliğin nerede yer alacağı,
nerede duracağı toplumsal değişimin
olup olmayacağını da gösterecektir.
Sistemin gençliği, tüketen ve
düşünmeyen gençlik tipidir
Günümüzde kapitalizm tüm devletli
tarihinin adeta çöplüğü haline gelmiştir.
Avrupa ise bunun en fazla kendini
derinleştirdiği yerdir. Egemen sistemin
tüm biriktirdiklerini kendinde topladığı
gibi yeni yöntemlerle iktidarını daha
fazla pekiştirmenin alanıdır. Bunun
içinde kendini dayandırdığı yaşam
tarzı bireycilik-bencilliktir. Kapitalizm
bu şekilde toplumu dağıtarak ömrünü
uzatmaya çalışmaktadır. Toplumun
karşısına kendi gerçeğinden kopmuş
bireyi koyarak onu kendi içinden vurmaktadır. Tarihin Truva atı günümüzde
toplumun içine sızdırılmış bireyciliğin
şahlanışıdır. Toplumsal değerlerinden
koparılmış birey toplum için büyük
tehlike demektir. Kapitalizmin bunu
en fazla üzerinde uyguladığı toplumsal
kesimlerin başında ise gençlik gelmektedir. Özellikle internet, eğlence
merkezleri, cinsellik, spor, dizi, sinema
ve benzer araçlarla adeta topluma
savaş açmıştır. Gençliğe sunduğu
yaşam tarzı ve buna uygun kurguladığı
karakterler egemen sistemin kokmuş
çöplüğünden başka bir şey değildir.
Burada kurgulanana genç tipi kendisine sunulan bu karakterin içine sığmak
zorundadır. Bu karakter ona dar mı
gelir geniş mi çok önemli değildir.
Kendisine çizilen sınırlar bir mahkûmiyetten öte değildir. Ve o denli
uyuşturulmuş ve uyutulmuştur ki günümüz gençliği bu mahkumiyetin,
tutsaklığının farkında bile değildir.
Tutsaklık özgürlük diye yutturulmuştur. Bu insan modeli kapitalizmin
evcileştirilmiş, sorgulamayan, soru
sormayan, sadece tüketen, düşünmeyen insanıdır. Kapitalizmin ideal gençlik tipidir bu.
Kapitalizmin toplumu kontrol etmede kullandığı temel araçlar olan
spor, seks ve sanat yani 3S, günümüzde daha da derinleştirilerek gençlik üzerinden kendini gerçekleştirmektedir. Gençliğin ne öğrenmek istediği değil, öğrenmesi gereken şeyler
29
önem kazanmıştır. Adeta bilgisayara
program yükler gibi gençlerin beyinlerine hazır yaşam programları
yüklenilmektedir. Toplumu uyuşturma, düşürme öğesi olarak kullanılan
bu üçlü yani 3S’yi tüm yönleriyle
deşifre etmek gerektiği açıktır. En
ince politikalarla erkek egemen zihniyetin son temsilcisi olan kapitalizm,
kadını tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar cinsel meta haline getirmiştir. Aynı şekilde toplumun da
zihniyetini çarpıtarak, toplumun da
kadını böyle algılamasını, tanımlamasını körüklemiştir. Böylece 24
saat tecavüze maruz kalan bir toplumsal gerçeklik en çok da kadının
şahsında her an yaşanmaktadır. Bununla toplumsal ahlaktan kopuk cinsel
güdülerine esir edilmiş bir gençlik
kuşağı yaratılmak istenmektedir. Yine
spor tam bir uyuşturucu aracı haline
gelmiştir. Takım tutmak adeta bir
ibadete dönüştürülerek, körüklenen
fanatizmle şiddet her an üretilmekte
gençlik böylece koca bir hiçliğin ve
boşluğun içinde deşarj edilmektedir.
Ne yaptığını, niçin yaptığını bilmeden.
Sanat ise toplumsallığın dile geliş
hali olmaktan çıkartılarak kapitalizmin hizmetine koşturulmuştur. Kapitalizmin kendini meşrulaştırmasının
en etkili aracı olmuştur. Hiçbir dönem
günümüzde olduğu kadar dizilerde
böylesine bir artış yaşanmamıştır.
Ya da cinselliğe ve şiddete batırılmış
filmlerle gençliğin güdülerine seslenilerek azami bir kar elde edilmektedir. Sonu belli olan bu hikâyelerin
mesajı tektir: ‘Sen busun’ ya da ‘sen
bu olmalısın’. Yani her şey çizilmiş,
bellidir. Sonuçta her 3S de gençliğin
ruhunu, beynini ve yüreğini fakirleştirirken, kapitalistlerin ise sermayesine sermeye katmaktadır. Kapitalizm böylece sürüleşmiş bir toplum
oluşturmak ister ve bu durum o toplumun gençlerinden başlatılır.
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
Kapitalizm hiçliği maskeleyip, boyayıp yaşam diye gençliğe sunuyor.
Yani aslında sadece yaşamlarımızı çalıyor, verdiği ise anlamsız, amaçsız
koca bir boşluk. Tabii yalanlarını ve sahteliklerini saymazsak.
Kapitalizm bununla kendi dışında
farklı bir yaşamın olmadığını iddia
ediyor. Kendisinden başka bir yaşam
seçeneği olabileceği düşüncesine bile
tahammül edemiyor. Ve gençliğe bu
haliyle ancak koca bir hiç verdiğini
ilan ediyor. Hiçliği maskeleyip, boyayıp yaşam diye gençliğe sunuyor.
Yani aslında kapitalizm sadece yaşamlarımızı çalıyor, verdiği ise anlamsız,
amaçsız koca bir boşluk. Tabii yalanlarını ve sahteliklerini saymazsak.
Günümüz gençliği ne yazık ki bu
saldırılarla fazlasıyla apolitikleşmiş
bir gençliktir. Etrafında neler olup
bittiğini fazla merak etmeyen bir gençlik. Kendine, insana, topluma dünyaya
ilişkin sorular sormayan, sorduğunda
ise de cevaplarının peşine düşmeyen
bir gençlik. Bu yönüyle kapitalizmin
kimi yönleriyle uyguladığı politikalardan sonuç aldığını belirtebiliriz.
Sistemin bu saldırıları karşısında
kendini savunma yönünde arayışlar
da hiç kuşkusuz var. İşte gençliği
farklı kılan bu arayışlarının hiçbir
Hezîran 2010
koşulda bitmemesidir. Yani sistem
hangi yol ve yöntemleri kullanırsa
kullansın, ne kadar üstüne gelirse gelsin gençlik yine de bir şeylerin yanlış
gittiğini görme ve buna ‘dur’ deme
gücüne sahiptir. Toplumda gerçek anlamda muhalif kesimlerden bahsedilecekse bunların büyük çoğunluğunun
gençlik grupları olduğu açıktır. Bu
gruplar her zaman sistem karşıtı olmuş
hareketlerdir. Yıllarca sokaklar ‘kahrolsun kapitalizm!’ sloganlarıyla inledi.
Ancak tarih bize sadece ‘kahrolsun
kapitalizm!’ demekle kapitalizmin
kahrolmadığını da gösterdi. Kapitalizmi her yönüyle çözemeyen birçok
muhalif hareketin sonuçta kapitalizm
içinde eriyerek ona yenilmesinin temel
sebebi bu hareketlerin soruna
yaklaşımda yapılan yanlış tespitler
ve tek yönlülük olmuştur. Kapitalizmin
toplumda yarattığı sorunları doğru
tespit edemedikleri gibi çözüm yolunda
doğru yöntemler geliştirememişlerdir.
Kapitalizmin hâkim zihniyeti, yaşam
alışkanlıkları kapitalizmin dışında bir
30
şeymiş gibi yaklaşılmış ve sorun dar
bir kapsamda ele almışlardır.
Önder APO, gençleri ve kadınları
kurmayı hedeflediğimiz demokratik
komünal toplumun temel kurucu güçleri olarak tanımladı. Gençlik olarak
yeni toplumun kurucu gücü olma rolünü oynayabilmek için, öncelikle
kapitalizmi tamamen ret etmek ve
onun karşısında durmayı bilmek gerekir. Bu da kapitalizmin gençliğe
dayattığı zihniyeti, yaşam kalıplarını,
biçtiği rolü kabul etmemekle başlar.
Bu yönüyle kapitalizmin yaptığı her
şeyi tersten okumak temel bir yöntem
olmalıdır. Özgürlükçü, eşitlikçi, sorgulayan, iradeli, düşünen bir gençlik
ancak yeni toplumun kurucu gücü
olabilir. Bunun için gençlik olarak
hakikat arayışımız çok güçlü olmalıdır.
Kapitalizmin yarattığı yoğun çarpıtmalar içerisinde etrafımızdaki her şeyi
yeniden anlamaya, tanımlamaya
çalışmak ancak bizi hakikate götürecektir. Yani gençlik açısında bu gün
en temel şey, özgürlük ve eşitliğin
anlam gücüne, zihniyetine ulaşabilecek bir arayışı esas almaktır. Böylesi
bir arayış içerisinde olmak aynı zamanda kendi özüne dönmektir. Zihniyet dünyasında verilecek değişim
mücadelesinin yanı sıra sürekli yeni
toplumsal yapılanmalar ve bunun eylem gücünü de açığa çıkarmak gerekmektedir. Düşüncelerimiz yaşamda
somut adımlara ve yapılanmalara dönüşmedikçe hep yarım, eksik kalırız.
Bu anlamda örgütlülüğü geliştirmek,
gençliğin potansiyelini kapitalizmi
aşma temelinde harekette geçirme,
demokratik komünal toplumu kurma
gücüne dönüştürebilecek örgütlenmeleri her alanda geliştirme temel
hedefimiz olmalıdır. Gençliğin mevcut
enerjisi, dinamizmi, cesareti ve bilme
gücü bunu yaratabilecek gücü temsil
etmektedir. Harıl harıl çalışan ve bu
anlamda her anını devrimle bütün-
STÊRKA CİWAN
leştiren bir gençliğin önünü kimse
alamaz. Müslüm Doğan yoldaş bu
gerçeğin en açık ifadesidir. Onun
düşünce ve duygu dünyasındaki zenginlik ve derinlik örgütlendirilip pratiğe, eyleme geçseydi yaratacağı sonuçlar çok daha büyük olacaktı. Gençlik olarak Müslüm yoldaşı anlamak
ve onun direnişçi büyük ruhunu yaşatmak ancak doğru pratikleşmeyle gerçekleşebilir. Yani gençlik olarak yapmamız gereken çok şey var. Kapitalizmin karşısına geçerek, onun oluşturduğu çemberin dışına çıkarak doğru
yerde durmak gerektiği çok açıktır.
daha büyük sonuçlar alacaktır. Sistemin açlıkla terbiye eden ve bu şekilde
bağımlılaştıran politikalarına karşı
kolektif üretimin esas olduğu kooperatifleşmelere gitmek de büyük önem
taşımaktadır. Bu gün binlerce işsiz
genci kapitalizmin kapısından kurtaracak olan kendi öz üretim birimleri-
Gençlik Kapitalizmin çemberini
sadece kendini örgütleyerek aşar
Sadece Kürdistan gençliğiyle sınırlı
kalmayan, komşu halkların da farklı
gençlik kesimlerini bu kapsamda örgütlenmeler içerisinde birleştirip etkili
bir mücadele gücüne dönüştürmek
muazzam bir enerjiyi açığa
çıkaracaktır. Özellikle Avrupa bu anlamda köklü bir gençlik direniş tarihine
sahip olduğu gibi bu gün de birçok
muhalif gençlik grubunun varlığını
koruduğu bir alan konumunda. Kürdistan gençliği olarak ise kendi alternatif kurumlaşmalarımıza gitmemiz
gerektiği ortadır. Sistemin zihinleri
köreltip ezbercileştiren eğitim kurumlarına karşı gençliğin demokratik akademilerini geliştirmek öncelikli görevlerdendir. Her evi, kurumu eğitim
ortamına dönüştürmek ve yaşamın
bir parçası haline getirmek gençliğin
ufkunu derinleştireceği gibi özgür
düşünceli kılacaktır. Yine gençliğin
kendisiyle ilgili kararlar alıp uyguladığı, ahlaki ve politik toplumun
temel taşı olan komünleşmelere gitmek
ancak alternatif bir yaşamı inşa edebilir.
Kendi sorunlarını tartışan, kendi çözümlerini bulan bir gençlik yere daha
sağlam basacağı gibi attığı her adımda
miz olacaktır. Grup grup gençleri bir
araya getirip kendi üretim alanlarını
oluşturmak sanıldığından daha kolay
olduğu gibi sonuçları da sistemi
yaşamlarımızda geriletecek, aştıracak
nitelikte olacaktır. Bu konuda biraz
araştırma yapmak ve adım atmak gerisini kendiyle beraber getirecektir.
Kapitalizmin çemberinin içinde veya
üstünde duran günümüz gençliği ancak
bu kurumlaşmalarla çemberin dışına
çıkabilecektir. Yeter ki o ilk adımı
atalım. Bunun cesaretini ve gücünü
gösterelim. Unutmamak gerekir ki
gençlerin birlikte yaşadığı, öğrendiği,
öğrettiği, ürettiği ortak yaşam alanları
olan komünler, akademiler, kooperatifler su ve ekmek kadar değerli ku31
rumlaşmalardır. Bunların her biri kapitalizmin akıttığı zehrin panzehiridir.
Bütün bunların sağlıklı geliştirilmesi
için gençliğin toplumun öz
savunmasını sağlayacak örgütlenmelere de gitmesi gerekmektedir. ‘Demokrasinin dili eylemdir’ gerçeğinden
hareketle kapitalizmin her türlü
saldırısına karşı öz savunma olmazsa
olmaz bir örgütlülüğün ifadesidir.
Çünkü sistem yukarıda belirttiğimiz
gibi gençliği denetimde tutmak için
birçok yöntem kullanmaktadır. Sistem
gençliğin yaşam alanlarını daraltarak
adeta onu soluksuz bırakıp ya zihnine
ve bedenine saldırmakta ya da zindanlara koyarak tehditlerle cesaretini
kırmak istemektedir. Bunun karşısında
geliştireceğimiz örgütlenmeler bizi
kapitalizmden bağımsız bireyler haline
getirip her anlamda daha donanımlı
ve güçlü bir toplum yapacağı gibi
geliştireceğimiz öz savunma anlayışı
ve örgütlülüğüyle onun saldırılarına
karşı daha hazırlıklı ve onu gerileten
bir çizgiyi açığa çıkaracaktır.
Kapitalizm siyasal, toplumsal ve
ekonomik alanlar başta olmak üzere,
tarihinin en derin krizini yaşamaktadır.
Her ne kadar bu krizi bazı reform
veya restorasyonlarla atlatmak istese
de bunda başarılı olup olmayacağı
sonucunu bizim örgütlülük düzeyimiz
gösterecektir. Bu gün aslında kimsenin verili sistemden bir beklentisi
kalmamıştır. Birçok kesim sisteme
daha çok kuşkuyla bakmaktadır. Bu
mevcut durum demokratik mücadelenin zeminini daha fazla güçlendirmektedir. Bu anlamda kapitalizmin
karşısında duran, onun çemberinin
dışına çıkan gençlik sahip olduğu
tarihsel mirasın bilinciyle, kararlı bir
duruş ve mücadelede ısrarla kendine
büyük güvenerek başarıdan başarıya
koşacağını gösterecektir.
***
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
S
A
V
U
N
M
A
L
A
R
Tarihi-Toplumsal Uygarlıklar
Ve Kapitalizm-2
Abdullah ÖCALAN
“Kapitalist Uygarlık
kitabından alınmıştır”
“Her zaman hatırlamaya
çalıştığım bir konudur.
Kadın gibi bir gücün fazla
üretken ve yaratıcı bir
özelliği olmayan erkeğin
elinde neden bu kadar
zavallı duruma düştüğü ve
mahkûm olduğudur.
Cevap tabii ki zorun
rolüdür”
Hezîran 2010
Demokratik toplumla uygar toplum
arasında hep çatışmadan bahsetmem
uzlaşma olasılığını dışlamıyor. Tersine,
bu iki toplum arasında uzlaşma esastır.
Daha doğrusu esas olmalıydı. Başta
gelen nedeni de uçların birbirini yok
etmediği bir diyalektik anlayışın da
sonucu olarak, demokratik toplumla
uygarlık toplumu birbirisiz edemezler.
Birinin varlığı diğeriyle mümkündür.
Vurguladığım gibi, demokrasi ve uygarlık çıkışlarını aynı komünal ana
toplumdan alırlar. Demokrasi daha çok
hiyerarşik üst tabakanın ihanetine,
baskı ve sömürüsüne uğramış alt
çoğunluğu ve çoklukları kendine esas
alırken, uygarlık daha çok üst tabakanın
baskı, sömürü ve ideolojik hegemonyasını sürdüren kesimini temel alır.
Tabii bu kesimler bıçakla kesilmiş gibi
birbirinden ve komünal ana toplumdan
kopmazlar. İç içedirler, fakat farklılıkları
epey gelişmiş odaklardır.
Bu noktada bir bütün olarak ‘toplum
kavramı’ anlayışını gözden geçirmemiz
gereği vardır. Hem de sık sık hatırlamak,
bilince çıkarmak kaydıyla. Toplumlar
sınıflaşmanın, her sınıf içinde binlerce
alt grupların, milyonlarca ailenin,
sınıflaşmamış, sınıflaşmaya karşı direnen her tür topluluğun, küreselleşenler
kadar yerelleşen birimlerin, dinlerin,
dillerin, siyasilerin, ekonomilerin, aşiretlerin, ulusların, uluslararasıların, kaos
ve düzenlerin gergin, dingin, çatışmalı,
dayanışmalı binbir çeşitten ilişki ve
çelişkilerin iç içe geçtiği, teklik biçiminde değil, tekillerin binlercesinin
32
bütününün bütünü olarak anlaşılmalıdır.
Bu büyük karmaşa içinde demokrasi
ve devlet birbirini dengelediği oranda,
barışa yakın bir toplumsal düzen oluşur.
Tam barış hali ancak devletsiz hali gerektirir ki, teorik olarak düşünülse bile,
pratikte henüz bundan çok uzağız.
Tüm toplumu, hatta devlet toplumunu da kapsayan uzun süreli bir demokratik yaşam ancak tam barışa götürebilir. Var olan tarih momentinde
söz konusu olan güçlerin dengesine
(devlet ve demokrasi güçlerinin) dayalı
çatışmasız süreç olarak barışlardan
bahsedebiliriz. Demokrasi devleti tam
yutmak isterse, mevcut tarihi momentte
daha çok kaotik özellikler ağır basar.
Birçok ülkede yaşanan deneyim bunu
gösterir. Devlet demokrasisizliği sürekli
dayatırsa, despotik, diktatörlük sistemleri oluşur ki, yine mevcut tarihsel
momentte sonuç kaostur. Tarihsel süreç
de denilen uygarlaşma yaklaşık beş
bin yıldır devam ediyor. Demokrasi
daha sınırlı yaşama şansı buldu. Ama
toplum ezici çoğunluk ve çokluklar
olarak hep demokrasiyi bekledi. Onun
için mücadele etti. Belki binlerce yıl
geçse de, aynı biçim de olmasa da, bir
tür olarak devlet ve demokrasiler iç
içe yaşamaya devam edecekler.
Sorun olan devlet ve demokrasiyi
ayrıştırmak kadar, nasıl verimli olarak
ya da en azından birbirini inkâr etmeden
bir aradalıklarını sistematik kurallarla
belirlemektir. Belki de yeni türde anayasalar oluşturmak gerekecektir. Mevcut
devlet ve demokrasi iç içeliği tam bir
STÊRKA CİWAN
kandırmacadır. Birbirlerinin ayıbını
gidermeye yarayan, çıplak vücudun
ayıplı yerlerini örten asma yaprakları
örneğidir. Bu durum aşılmadan, tutarlı
bir devlet ve demokrasi tartışması bile
yapılamaz. En modern iki devrim olan
Fransız ve Rus Devrimleri bu konuda
gelişme ve netlik kazandırma şurada
kalsın, karmaşayı daha da
arttırmışlardır. Siyaset teorisinin en
azından demokrasiye açık devletle
(kendini demokrasi yerine koymayan
ve demokrasiyi yasaklamayan) devleti
inkâr etmeyen (kendini hızla devletleştirmeyen ve devleti hep yıkılması
gereken engel olarak görmeyen) demokrasinin içerik ve biçim belirlemesini tam yapmaya şiddetle ihtiyaç
vardır. Teoriye gerçekten ihtiyaç vardır.
Fakat pratik ortamın karmaşa haline
cevap veren teoriye. Devlet ve demokrasinin daha az çatışmalı ve birbirlerini daha verimli kılacak biçimlerinin hem çok gerekli hem de mümkün olduğuna, ihtiyaç duyulan en
güçlü siyasi olasılığın bu temelde ge-
liştirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Mevcut devletler demokrasiyi özde
tanımıyor. Çok hantal ve dev cüsselidir.
Demokrasiler ise birer devlet karikatürü
olarak çok çarpık ve işlevsizdir. Siyaset
felsefesinin ve pratiğinin en temel
meselesinin bu olduğu kuşkusuzdur.
Modernite kendini
komünal değerlerin
sömürüsü temelinde örgütler
Geleneksel liberal ve sosyalist paradigmalardan farklı bir paradigmayı,
ana teorik çerçeveyi sunduğumun
farkındayım. Daha da içerik
kazandırmaya çalışacağım. Bu kısa
çerçeveyi bir ‘toplum biçimi’ olarak
kapitalizmi nereye ve nasıl oturtacağım
sorununa yanıt vermek için çizdim.
Açık ki kapitalizmi salt bir ekonomik
biçim olarak görmediğim gibi, bir toplum biçimi olarak da görmüyorum.
Öncelikle kapitalist ekonomi denilen ilişkiyi bir uygar toplum bütünlüğü içinde görmeye çalışalım.
33
Kapitalist ekonominin, değişim ekonomisi de denilen metalaşmanın pazar
ilişkisi ve rekabetinin üstünde tüneyen
ve esas olarak fiyatlarla oynayarak
ve farklı alanlar arasında oluşan farklı
fiyatlardan yararlanarak kurulan bir
tekelcilik kazancına dayandığını iyi
kavrayıp özümsemek gerekir. Aslında
değişim değeri yaratan bir sektör olmadığını da bu tanım gereği iyi anlamalıyız. Genel ekonomik yaşamın
çok cüzi bir kısmıyla ilgilidir. Ama
stratejik konumu nedeniyle belirleyicilik sağlayan bir cüziliktir. Çok
az kişinin elinde çok büyük biriken
bir değişim değeri toplamıdır.
Dolayısıyla hem arz hem taleple oynama stratejik üstünlüğü vardır. Unutmamak gerekir ki, bu üstünlük o
güne kadar devletlerde de yoktur.
İlginç olan, bu üstünlüğün doğuşu
ve kullanış tarzıdır. Doğuşunu az çok
anlıyoruz. Kullanılışı sürekli sermaye
büyümesine dayandığı için, çok daha
çarpıcı ve toplumu altüst edicidir.
Buna devrimci demek topluma ihanetle özdeştir. Özellikle tarihsel-demokratik topluma!
Sermayenin kendini büyüterek (Ekonominin Süpermenleri ekonomi politikacıların kanun adının kutsiyetinden
de yararlanarak cilalayıp sundukları
meşhur kâr kanunu) kullandırılmasının
en ince ve kılıfına uydurularak yapılmış
bir talan olduğunu ekonomi-politik
bilimi ne zaman itiraf edecek? Güçlü
ve kurnaz adama neden kapitalist demiyorum? Çünkü el koyuşu açık güce
ve savaşa dayalı da ondan. Savaşın
tuzak demek olduğunu tabi unutmuyoruz. Hukuka, dine uydurmaya, kılıfa
büründürmeye gerek duymaz. Yalnız
kapitalist ekonominin hakkını şu noktada teslim etmek gerek: Kendinden
önceki devlet-ekonomi ilişkisi cebren
el koymaya dayanıyordu. Hiyerarşinin
örf hukuku ve geleneği mensup olduğu
dinin “kâfirin malı helal” kuralı açık
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
gaspa, ganimeti hak bellemeye cevaz
veriyordu. Yani güçlü ve kurnaz adam
artık devlet oluyordu. Kapitalist ekonomi bu noktada klasik devletten
ayrışır. Zıtlaşır demiyorum. Uygar
toplumun gelişim düzeyi ganimet türü
bir talanı verimli kılmadığında bu sektöre gün doğar. Zaten köleci ve feodal
devletin verimsizleşmeye (açık gasp,
talan demek olan ganimet hakkı verimli
olmadığında, toplumun iliklerini kurutup artık-ürün üretemez sınırlara
taşıdığında) başladığı an ve süreçlerde
devreye girmesi bu farkı ortaya
çıkarıyor. Kendine yeni bir ekonomik
düzen yaftasını vurma şansı tanıyor.
Köleci devlet tekeli ilk çağlarda
çok verimlidir. Firavun piramit mezarlarına, Greko-Romen kent
kalıntılarına baktığımızda kendini gösterir. Kapitalistik sektör bu dönemde
de var, ama çok sınırlıdır. Devlet tekelinin verimliliği ona, o sektöre gelişme şansı tanımıyor veya çok az
tanıyor. Köleci çalışma düzeni verimsizleştiğinde, feodal çalışma düzeninin yaygınlaştığını biliyoruz. Köleci uygarlığın neden verimsizleştiğini
çözümlemek konumuz değildir. Çok
uzun süren (M.Ö. 4.000 M.S. 500)
çalışma ve yaşam anlayışıyla, geniş
mekânlara yayılımıyla, muazzam masraf yapısıyla, zorla ve kölece daha
fazla alan ve insan elde edilişinin
sınırlarının tükenmesiyle, içten ve
dıştan binlerce demokratik ve özgürlük
karakterli direniş ve isyanlarla
aşıldığını belirtmekle yetinelim.
İnşa edilen ve daha çok İslam Ortadoğu’suyla Avrupa Hıristiyanlığınca
temsil edilen uygarlık toplumu;
mirasını devraldığı Greko-Romen ve
onların da üzerine kurulduğu Sümer
ve Mısır uygarlığına nazaran farklı
bir meşruiyet ve sömürü tarzına dayandı. İki din güçlü bir meşruiyet sunarken, köleye nazaran biraz kendisinin olan serf köylüyle uygar toplum
Hezîran 2010
kendini yenilemeyi başardı. Şüphesiz
üç yüz yıl yoksulların vicdanı olan
Hıristiyanlığın bu süresiyle İslam’ın
farklı mezhep örtüsü altında süren
eşitlik ve özgürlük mücadelesi,
dolayısıyla demokratik toplum çabaları
ve arayışları, uygarlığın hem kendini
yenilemesinde hem de daha taşınır
kılınmasında başat rolü oynar. Uygarlık
ideologlarınca iddia edildiği gibi uygarlığın yüceliğinden, onurlu gelişiminden kaynaklanmıyor. Bazı kazanımları varsa bile, eski komünal
toplum kalıntıları, aşiretlerin, kavimlerin, kölelerin kaçışı ve yoksulların
binlerce direniş ve isyanlarıyla bu
evreye erişildi.
Yeni uygarlık labaratuarı
Avrupa olacaktır
Uygar toplumda baskı ve sömürünün yeni meşruiyet araçlarıyla kendini
yenilemesi, temel araçları olan sınıf,
kent ve devletin de yenilenmesini
sağladı. Serf-senyör, kent-pazar, devlet-kul ilişkilerinin yeni ortamında
kapitalist öğelerin gelişmesi kolaylaştı.
Çin’den Atlas Okyanusu’na kadar pazar etrafında gelişen kentler, meta
üretiminin hızlanmasını ve değişimin
derinlik ve genişlik kazanmasını beraberinde getirdi. Pazarlar arasındaki
fiyat farkı tekelci tüccar kârlarının
görülmemiş seviyelere ulaşmasını
sağladı. Kentlerin ilk defa kırsal alan
karşısında denge sağlaması imkân dahiline girdi. Uzakdoğu ve Avrupa
arasında İslam Uygarlığı bir nevi
ticaret uygarlığıydı. Ticari açıdan Avrupa için ne gerekliyse sundu. Hem
maddi kültür, hem manevi kültür olarak. Uygarlığın diğer temel araçları
zaten ilkçağdan beri sunulmaktadır.
Kent-sınıf ve devletin taşınması İslamiyet ile sona eriyor. Bunda şüphesiz
Araplar ve Yahudiler başrolü oynadılar.
Antikçağda Greko-Romenlerin yarım
34
bıraktığı işleri Arap ve Yahudi bilgin,
zanaatkâr ve tüccarları tamamladılar.
Ortadoğu uygarlığının tek önemli
eksikliği, kapitalist sektörün kentleri
aşıp bir ülke mekânında başat rol
oynamamasıydı. Amsterdam ve London’un başardığını başaramamasıydı.
Bunda Avrupa mutlakıyet rejimlerinden daha ezici merkezi despotik
otorite başrolü oynadı. Çin ve Hindistan’daki siyasi yapılanma Ortadoğu
saltanatlarından da merkezi ve asimetrik ezici bir üstünlüğe sahipti. Japonya kısmen Avrupa tarzı feodal siyasi yapılanmada kaldı.
16. yüzyıla dayandığımızda, kadim
Asya uygarlıklarının yeni hamle takatleri kalmamıştı. Cengiz ve Timur’un
seferleri, daha önceki Türk boylarının
göç ve akınları taze kan vermekten,
ömürlerini uzatmaktan öteye bir rol
oynamadı. Ne olacaksa bir nevi Asya’nın batı ucundaki yarımadası
niteliğindeki Avrupa’da olacaktı. Yeni
uygarlık laboratuarı orasıydı.
Uygarlıkla birlikte ticaret ve kapitalist sektör Avrupa’ya taşındığında,
önlerinde bakir topraklar, taze kent
kuruluşları ve toy, yeni yetme bir Avrupa feodalitesi oluşuyordu. Onlara
uygarlık bile denemezdi. Hıristiyanlığın onuncu yüzyılın sonlarına
dek başardığı, manevi moral aşıydı.
Ortadoğu tarzında kadim bir uygarlık
Avrupa’da oluşsaydı, kapitalist uygarlığın gelişme şansı son derece
tartışılırdır. Yeni uygarlıklar bakir topraklarda oluşur. Uygarlıklar açısından
bu yönü de dikkate almak öğreticidir.
Avrupa uygarlık mayalanmasına
baktığımızda ilginç bir boşluk kendini
hissettiriyor. Eskinin sürdürülme zorlukları ve yeninin toyluğu (feodalite),
üçüncüsüne aradan sıyrılma şansı veriyor. Örneğin İspanya üzerinden
Arapların, Balkanlar üzerinden Osmanlıların, Sibirya’nın güneyinden
kavimlerin saldırısının, en son Moğol
STÊRKA CİWAN
akınlarının bir kolu Avrupa’da eski
tarz bir imparatorluk kursaydı, acaba
tarih nasıl yön alırdı? Demek ki Avrupa
için şans da önemli bir faktördür.
Binlerce yıldan beri
metalaşma, değişim sürüp
gelmektedir
Tüm bu uygarlık üzerine spekülasyonları kapitalistik bir sektörün
doğuşuna ve hegemonik bir karakter
kazanmasına açıklık getirmek için
yapıyoruz. Görüyoruz ki, uygarlıksal
bir gelişmenin kaçınılmaz bir halkası
söz konusu bile değildir. Bin bir tesadüfün birleşik etkisiyle ve kadim uygarlıkların yarıklarında ve marjinal
bölgelerinde, pazarın üzerinde ve
karşıtında para oyunlarıyla sağlanan
ve uzak ticaret yollarından, sömürge
talanlarından payına düşeni fazlasıyla
almış bir grup, büyük tüccar spekülatörü, Avrupa’nın en iddiasız iki kenti
üzerinden önce Avrupa’da, sonra tüm
dünya üzerinde hegemonyasını kuracak
şansı yakalamış ve müthiş kullanmıştır.
Bütün araştırmalar bu spekülatör
grubun son derece tutucu olduğunu
ve hiçbir yaratıcı fikrinin, icadının
bulunmadığını göstermektedir. En
becerdiği iş para üzerinden para kazanmaktır. Kıtlık ve savaş rantlarından
yine para kazanmak, dünya genelinde
oluşan fiyat farkından kazandıkça
daha çok para kazanmak, becerikli
olduğu tek toplumsal alandır. 16.
yüzyıl başlarının Avrupa’sının ilginç
bir özelliği de paranın her şeye hükmedecek bir güce erişmesiydi. Gerçek
yönetici ve komutan para olmuştu.
Para kimdeyse güç ondaydı. Bunda
35
şüphesiz müthiş metalaşma, pazarlaşma ve kentleşme temel etkendir.
Hiçbir kadim Asyatik iktidar gücünün, sultan veya imparatorunun,
hatta hiçbir Roma imparatorunun metalaşmanın ürünü paralaşma, parayla
iktidar yürütme sorunu yoktur. Olsa
bile çok sınırlıdır. Varsa dünya hazineleri, onlar da çoktan saraylarına
taşınmıştır. Kapitalist sektör başarı
üzerine başarı kazandığında, Avrupa
kralları borç dilenir durumdaydı. Paraiktidar gücünün farklı bir aşaması
söz konusuydu. İlk defa siyasi iktidar
para karşısında diz çökebiliyordu.
Bu gerçeklik paranın komuta gücünü
devralacak kadar güçlendiğinin de
kanıtıdır. Napolyon ordu konusunda
“Para! Para! Para!” derken bu gerçeği
dillendiriyordu.
Dünya uygarlık tarihinde (uygarlık
karşıtı dünyanın tarihi değil!) yeniliğin
temelinde para etkeninin ağır basması
uygarlıkta bir yeniliğe yol açar. Ama
temel niteliğinde hiçbir köklü değişikliğe yol açmaz. Kaldı ki, uygarlık
parayı, pazarı, kenti, ticareti, hatta
banka ve senedi yeni tanımıyor ki.
Hepsi binlerce yıl önce icat edilmiş
araçlardır.
Diğer önemli bir başlık, kapitalist
sektörün başlangıçta üretimle ilişkisinin olmamasıdır. Hatta küçük ticaretle de ilişkisi yoktur. Ekonominin
temel ilişkilerinde herhangi bir keşfi,
yeniliği söz konusu değildir. Meta
ve değişimin de yaratıcı gücü değildir.
Binlerce yıldan beri metalaşma,
değişim sürüp gelmektedir. Eğer illa
bir yeteneğinden bahsedeceksek, paranın gücünü çok iyi keşfetmesi, kullanması, parayı sermaye haline getirmesi, yani paradan para kazanma
zanaatını iyi becermesidir. Paranın
kazanılacağı kent ve ülkeleri, yol ve
pazarları da iyi takip etmede ustalıkları
tartışılmaz. Para ve mal dolaşım
ağlarının uzmanlarıydılar. 16. yüzyıl
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
Kapitalizm çağı da denen insanın son dört yüz yılına bakalım. farkındadır. Bu paradigmayla özünde
Toplumla ilgili egemenlik altına alınmamış, en ince kılcal damarlarına kapitalizmi anayurdunda kurtarma
savaşının yeni bir aşamasının teoriskadar iktidar kurulmamış bir hücresi, dokusu kalmış mıdır?
yenliğini yapmaktadır. Kapitalizmin
başlarında Avrupa’nın paranın ko- rüştü. Her şeyi ekonomiye boğan değişerek sonsuz kılınmasının teorisi,
mutasına girmesini bu grubun kapitalizmin ekonomiyle ilgisinin ol- liberalizmin sağ tarzı tarihin sonu
ustalığına bağlamak gerçekleri zor- madığı, hatta onun can düşmanı ideası, liberalizmin sol tarzı sonsuzlamak olur. Dile getirdiğimiz tüm olduğudur. İDDİA EDİYORUM: luğu ideasıyla birlikte bir kez daha
gerçekler, uygarlıksal gelişmede bu KAPİTALİZM EKONOMİ DEĞİL, beyinlere sızdırılmak isteniyor. Son
grubun rolünün son derece marjinal EKONOMİNİN CAN DÜŞMANI- kapitalist küresel hamleyle birlikte.
Kapitalizme ilişkin yorumlamayı
olduğunu gösterir. Para ve pazarın DIR. İleriki bölümlerde kapsamlı
kapitalist ekonomik sektörü doğurması ele alacağım. Finans, ekonomi midir? bundan sonraki modernlik çözümlemesi
bir zorunluluk değildir. Avrupa’nın Küresel finans, ekonomi midir? Çevre temelinde sürdüreceğim. Özellikle
çok üstünde para ve pazar gücü Asya felaketi ekonomi midir? İşsizlik eko- ulus-devlet ve endüstriyalizm boyuuygarlıklarında vardı. Direkt bağlantılı nomik sorun mudur? Banka, senet, tunda. Fakat kendisini de bizzat iktidar
olsaydı, öncelikle oralarda doğardı. kur, faiz ekonomi midir? Kanser gibi karargâhlarında takip etmeye
Bilim, sanat, din ve felsefeyle kâr uğruna meta üretmek ekonomi çalışacağım. F. Braudel’den ilham
bağlantılı kılınamayacağı, bilakis bu midir? Soru listesi kabarık. Hepsine aldığım, ama eksik bulduğum başlığı
disiplinlerin moral ilke açısından bu verilecek tek cevap koca bir HA- “kapitalizm evinde” biçiminde değil
doğuşa hep kuşkulu ve karşıt baktığı YIR’dır. Formül şudur: Para-ser- de, tıpkı Sümerlerin kurnaz tanrısı
genel bir kabuldür.
maye bahane = iktidar şahane! Enki gibi, Helenlerin Hades’i gibi
Her zaman hatırlamaya çalıştığım Para-sermayenin son derece hileli yeraltı saraylarında, yani görünmez
bir konudur. Kadın gibi bir gücün oyunlarıyla ne yeni bir ekonomik kıldığı iktidar oyunu alanlarında. Dofazla üretken ve yaratıcı bir özelliği biçim yaratılmıştır, ne de kapitalist layısıyla başlığımız ‘çıplak kral ve
olmayan erkeğin elinde neden bu ka- toplum biçimi, hatta kapitalist uy- maskesiz tanrı sarayında’ gibi olursa
dar zavallı duruma düştüğü ve mah- garlık diye bir uygarlık biçimi söz daha anlamlı olacaktır. Başından beri
kûm olduğudur. Cevap tabii ki zorun konusu olmuştur. Ortada toplumun küresel iktidar sistemi arzusu olan karolüdür. Ekonomi de elinden alınınca, tarihin hiçbir döneminde tanık ol- pitalizmin bu emelini ulus-devlet ve
korkunç bir tutsaklık kaçınılmaz olur. madığı bir ele geçiriliş oyunu vardır. endüstriyalizm ayaklarıyla nasıl başarBaşına bir erkek çocuk koysan, kırk Sadece ekonomik gücü değil, tüm maya çalıştığını tüm anlatım tarzlarını
yıl karılık gibi çok düşkün bir sanatı siyasi, askeri, dini, ahlaki, bilimsel, sentezleyerek sunmaya devam
icra etmeye razı edilmiş kadar kendisi felsefi, sanatsal, tarihi, maddi ve edeceğim. Çünkü büyük anlatım tarzolmaktan çıkarılmıştır. Kaldı ki, güçlü manevi tüm kültürel gücünün ele larının parçalanması da bu yeni Levierkeğin karılığı daha korkunçtur.
geçirilişi. KAPİTALİZM EN athan’ın ilk işlerindendir. Birleştirmeden
Paranın, sermaye olarak toplum GELİŞMİŞ EGEMENLİKTİR, anlatım çok eksik bir anlatımdır. Eleştirinin hedefinin hizmetine yol açar.
üzerinde kazandığı gücü bu örnekle İKTİDARDIR.
kıyaslamanın çok öğretici olduğu
Kapitalizm çağı da denen insanın Yöntemim yadırganabilir, ama topkanısındayım. Paranın komuta gücü son dört yüz yılına bakalım. Top- lumsal ilişkinin yetkin yorumuna, dokazanması, aslında ekonomik olay lumla ilgili egemenlik altına layısıyla bilincine götürdüğüne inanıyoolmaktan çıktığının da itirafıdır. Usta alınmamış, en ince kılcal damarlarına rum. Değerlendirmemin son bölümünü
tarihçi Fernand Braudel, kapitalizm kadar iktidar kurulmamış bir hücresi, Ekonominin Can Düşmanı Kapitalizm
başlığı altında tamamlamaya
pazar karşıtı, dolayısıyla ekonomi dokusu kalmış mıdır?
karşıtı, hatta ekonomi dışıdır derken,
Kurnaz İngiliz sosyologu Antony çalışacağım. Ondan sonraki çalışmam
çok anlamlı bir gerçeği dile getir- Giddens,
modernitenin
üç Özgürlük Sosyolojisi adı altında demektedir. Ekonomiyi değişim ve pa- süreksizliğinden bahseder. Kapitalist mokratik, özgür ve eşitlikçi toplumun
zar olgusuyla başlattığı için bu yargısı üretim biçimi, ulus-devlet ve endüstri. çözümlenmesine ayrımlanacaktır.
büyük değer arz etmektedir. Benim Moderniteyi bu üç ayakla tanımlarken
***
hep dile getirmek istediğim bir gö- görünüşte gerçekçidir. Fakat sanırım
Hezîran 2010
36
STÊRKA CİWAN
G
Ü
N
C
E
Kapitalist modernitenin aynılaştıran
alışkanlıklarından arınarak
yurtseverlik bilinci ile yaşamak
L
Zozan Arya BOTAN
“Tarihi değiştirebilenler
onu gerçek anlamda
yaşayanlardır. Uğruna
bedeller verenler gerçek
anlamda tarihi
yaşayanlardır. Bu temelde
nasıl bir yaşam tarzımız
olmalıdır. Bu olması
gereken yaşam tarzımızla
yurtseverlik bilincimiz
arasında nasıl bir bağ
kurabiliriz?”
Önderliğimizin mücadele sürecinin
her aşamasında cevaplamaya çalıştığı
asıl soru “nasıl yaşamalı” sorusudur.
İki kelimelik basit soru yaşadığımız
yaşamı derin bir sorgulamadan geçirmemizi, inancımız ile eylemimizin
bağlantısını doğru kurmamızı sağlar.
Nasıl yaşamalı sorusunu “özgür bir
yaşam” olarak cevaplamak büyük bir
yükümlülük ve iddiayı gerekli kılar. Çünkü özgür yaşama ulaşmak mücadele, kararlılık, fedakârlıkla, Kapitalist modernitenin yarattığı yaşam alışkanlıklarından
kendimizi kurtarmakla gerçekleşecektir.
Kapitalizmin ideolojisi olan liberalizm
yaşamı anlamından boşaltarak, aynı fabrikadan çıkan ürünlere benzer yaşam biçimlerinin hem de özgürlük ve farklılık
adına yaşanmasını sağlamıştır. En antikapitalist, devrimci, komünist, sosyalist,
anarşist, feminist akımlar liberalizm
batağından kendilerini kurtaramadıkları
için sistem karşısında yürüttükleri büyük
mücadelelere rağmen başarılı olamamışlardır. Kaybettiren temel nokta kapitalizmin yaşam alışkanlıklarından kendilerini kurtaramamalarıdır. Kapitalist
modernitenin yaşam alışkanlıkları, inancı,
ideolojisi ne olursa olsun tüm insanları
aynılaştırarak, önceden belirlenmiş bir
yaşamın yaşanmasını sağlamıştır. Ne yapacağı, ne düşüneceği, ne hissedeceği
önceden belirlenmiş bir yaşamı dayatarak
insanların büyük bölümünü buna mecbur
kılmıştır. Doğaya, doğada yaşayan
canlılara ve insanlara yaklaşımlar da
buna göre belirlenmiştir. Kendini o
doğanın, diğer canlıların ve içinde
37
yaşadığı toplumun yaşamından sorumlu
görmeyen, bireyci, bencil, tarihsiz ve
köksüz bir insan gerçeği yaratılmıştır.
Liberalizmin yarattığı çarpık zihniyet
insanların ne kendi yaşamları ne de
başkalarının yaşamları konusunda hiçbir
sorgulama yapmadan, önlerine model
olarak ne konuluyorsa ona ulaşmak için
birbiri ile yarışan bir tablo ortaya
çıkarmıştır.
Bu noktada yapılması gereken ilk şey
kapitalizmin yaşam alışkanlıklarına karşı
öfke ve nefret duymak olmalıdır. Çünkü
ona karşı öfke duymaz, Önderliğimizin
de ifade ettiği gibi etkilerini sürekli kusarak beynimizi, yüreğimizi arındırmazsak
tutarlı bir mücadeleden bahsetmek doğru
olmayacaktır. Kapitalizme küfürler
yağdırıp, teoride mahkûm ederken onun
yaşam kalıplarına göre bir yaşamı
yaşamak tutarlı bir devrimcilik değildir.
Tersinden kapitalizmin yaşam alışkanlıklarını atmadan kendini bastırarak devrimden sonra onları yaşama hayalleri ile
de özgür bir yaşam yaratılamaz. Çünkü
devrimciler için devrimden sonrası ile
öncesi yaşam farklılığı olamaz. Bu gün
demokratik komünal temelde yaşayıp
yarın bireyci bencil bir yaşamın hayalini
kurmak kendi kurduğu sisteme ihanet
anlamına gelecektir.
Kapitalist sisteme karşı sistemin içerisinde yürütülecek mücadele çok derin
bir yoğunlaşmayı gerekli kılar.
Önderliğimiz bu konuda bilgeleri, dervişleri örnek verir. Onlar yakılma
pahasına, sistemin onları dışlaması, deli
diye yaftalamasına rağmen yaşamlarına
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
anlam katarak o sistemlere karşı en
etkili mücadeleyi yürütmüşlerdir.
PKK’nin bir gençlik hareketi olarak
ilk örgütlenme süreci de böyledir.
Hala insanların “ilk PKKliler” den
bahsetmesi bundan kaynaklıdır. Yaşam
tarzları herkesi etkilemiştir.
Nasıl yaşamalı sorusu şu anda
yaşadığımız yaşamı özgürlük temelinde dönüştürmekle cevaplanacaktır.
Kendi kimliğini, tarihini doğru
tanımakla ve onun gereklerine göre
yaşamakla gerçekleşecektir. Özellikle
Kürt gençleri açısından bu tarihi
önemdedir. Kürt gençliği açısından
Önderlik düşüncelerini benimseyerek,
özgür bir yaşamı yaratma iddiasının
gelişmemesi için korkunç bir kuşatma
ve saldırı dalgası geliştirilmektedir.
Kürdistan parçalarında yürütülen savaşın temeline uyuşturucu, fuhuş,
ajanlaştırma ile Kürt gençlerini yozlaştırma ile özel savaşın bu kadar
dayatılması bununla ilgilidir. Özgür
bir yaşam için dağlara çıkmanın enHezîran 2010
gellenmesi için bin bir türlü yola bu
nedenle başvurulmaktadır.
Özgürlük ve yurtseverliğin
birbiriyle bağlantısı
Kürdistan gençliği varlığı tehdit
altında olan bir halkın, dört sömürgeci
devletin egemenliğinde bir toprağın,
yasaklanmış bir dil ve kültürün çocukları olarak bu gerçekliği bilince
çıkarmadan anlamlı bir yaşamdan
bahsedilemez. Bundan dolayı Kürt
gençliğinin öncelikle yurtseverlik temelinde yaşaması gerekmektedir.
Özgürlük Hareketi kimliğinden
utanan bir gerçeklikten bu gün tüm
dünya halklarına örnek olacak demokratik uluslaşmayı yurtseverlik bilincini geliştirme ile sağlamıştır. Önderliğimiz kadın özgürlük mücadelesini başlatırken de birinci ilkesini
yurtseverlik olarak belirlemiştir. Çünkü kaybedilen nokta orası olmuştur.
Hiçbir insan doğarken kimliğini,
38
dilini, yaşayacağı toprağı seçemez.
Fakat varlığının anlam bulması o
kimliği, dili, kültürü ve toprağı sahiplenmesi ile mümkündür. Bundan
kaçarak, önemsiz görerek yaşamın
yine de yaşanacağını sanmak büyük
bir gaflettir.
Egemenlerin kültürümüze, dilimize,
toprağımıza bu kadar saldırması, yasaklamasının nedenini sorgulamak
bile neden yurtseverlik ilkelerine göre
yaşanması gerektiği konusunda önemli
sonuçlar çıkarmamızı sağlayacaktır.
İnsanın yaşadığı dünya, etrafındaki
doğal çevre, içinde bulunduğu toplumla kurduğu bağ ancak doğru bir
yurtseverlik anlayışı ile gerçekleşir.
Yurtseverlik ve milliyetçiliği birbiri
ile aynılaştırmak ve karıştırmak da
yapılacak en vahim hatalardan biri
olacaktır. Milliyetçilik kapitalizmin
kendisini ayakta tutması için toplumu
sömürmede bir din gibi ele aldığı,
halkları birbirine kırdırdığı bir ideoloji
iken yurtseverlik toprağını, kültürünü,
dilini koruma ve savunmayı ifade
eder. Bu insan olmanın, bir toplumsal
kimliğe ait olmanın gereğidir. Bu aidiyeti ret etmek kişinin kendisine yabancılaşması ve parçalı bir kimlik
oluşumuna neden olacaktır.
Kürtlük değerlerinin yaşatılmasından kendini sorumlu gören, Kürdistan’ın özgürlüğünü tüm yaşamının
temel hedefi haline getiren bir gençlik
gerçek anlamda bu güne kadar yürütülen mücadelenin mirasına sahip
çıkmış olacaktır. Tüm gösteriş ve cilasına rağmen kapitalizmin yarattığı
yaşam kültürüne karşı büyük öfke
duyarak demokratik komünal
geleneğin en güçlü taşıyıcısı olan
Kürt halkının kültürüne, yaşamsal
değerlerine göre yurtseverlik temelinde yaşamak Kürt gençliğinin en
büyük sorumluluğudur.
***
STÊRKA CİWAN
Ö
Y
K
Ü
Berfin ile Ferzad
Erkan KOBANLI
“Birkaç günde bir hücreye
götürülüyordu. İki insanın
zor sığabileceği kadar
küçük olan bu hücrede,
nefes almakta
zorlanıyordu. Kapı
aralığındaki küçük bir
delikten sızan hava, onun
nefes almasını sağlıyordu.
Onu soluyabilmesi için de
küçük hücrede ayakları
havaya dikiyor ve başını
yere yapıştırarak
soluk alıyordu”
Evin Cezaevinin kapısından içeri
adım atmalarından itibaren en acımasız
işkencelere maruz kalmışlardı. Kürt
ve üstüne bir de siyasi olmaları, İran
yasalarına göre büyük bir suç olarak
kabul ediliyordu. Onur kırıcı hangi
uygulama varsa, onların üzerinde deneniyordu. İdarenin onlardan tek isteği;
pişmanlıklarını belirterek aflarını talep
etmeleriydi. Eğer bunu yaparlarsa serbest bile bırakılabilecekleri kendilerine
söyleniyordu.
Onlar ise bunun ihanet olacağını
ifade ederek, direniş sergiliyorlardı.
Ayak içlerine aldıkları darbeler nedeniyle yürümekte zorluk çekiyorlardı.
Vücutlarının her yerinde ağır yaralar
vardı. Ancak diğerlerinden farklı olarak,
içlerinden bir tanesinin ellerine daha
fazla işkence ediyorlardı. O; cezaevine
götürülmeden önce öğretmenlik yapan
Ferzad isminde ki bir gençti.
Cezaevinde ki diğer mahkumlarla
bir araya geldiğinde duvarı yazı tahtası
gibi kullanarak diğer Kürt mahkumlara
Kürdistan tarihine ve direnişlerine dair
dersler veriyordu. Orayı da bir okula
çevirmişti adeta.
İdare, bu nedenle ona daha ağır yöneliyordu. Onu etkisiz hale getirmeleri
durumunda, diğerlerininde dirençlerinin
kırılacağını tasarlıyorlardı.
***
Berfin; oniki yaşına henüz girmişti.
Devletin dayattığı şartlar ve ekonomik durumları nedeniyle, ailesi tarafından Siirt’in bir köyündeki yatılı
39
okula verilmişti. Diğer çocuklar gibi
haftasonları hariç diğer günler okulda
kalıyordu. Okulları, askeri birliğin hemen bitişiğindeydi. Zaten onlar da askeri bir sistemle yönetiliyorlardı.
Kaldıkları odalara, koğuş adı verilmişti.
Kızlar ve erkekler ayrı koğuşlarda kalsalar da, aynı ortamı paylaşıyorlardı.
Çok zor koşullarda yaşamlarını sürdürüyorlardı. Herhangi bir eğitimden
de söz edecek durum yoktu.
Daha çocuk yaşta olan Berfin; bu
yatılı okula büyük umutlarla gelmişti.
Aslında umut diye gördüğü şey, bir
kaçıştan başka birşey değildi. Eğer
oraya başlamasaydı, küçük yaşına
rağmen zorla evlendirileceğinin bilincindeydi. Ondan bir yaş büyük olan
ablası evli ve bir çocuk annesiydi.
Öğretmenler, öğrencilere karşı çok
sert bir yaklaşım içerisindelerdi. Çocukların herhangi bir tecrübeleri olmamalarına karşın, mecburiyetleri de
olmamasına rağmen temizlik, yemek
gibi idarenin yapması gerekenleri,
öğrencilere yaptırıyorlardı. Yanlış veya
eksik yapanlara da ceza adı altında
dayak atıyor, hakaretler savuruyorlardı.
İçine kapanık olan Berfin de, diğerleri gibi bu durumu kabullenemiyordu.
Hakaretlere maruz kaldığı günlerin
akşamları, kaldığı koğuş yani yatakhanesindeki büyük camın önüne geçiyor, sessizce ağlıyordu.
***
İran’ın Evin Cezaevinde, Kürt öğretmen Ferzad ve arkadaşlarına yapılan
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
işkenceler her geçen gün daha da
arttırılıyordu. Sistematik bir işkenceydi
yapılanlar. Sopa ile dövüyor, ‘Zülfikâr’
adını verdikleri kamçı ile kamçılıyor,
ayaklarından zincirliyor ve elektrik
veriyorlardı. Dahası, kendisine tecavüz
etmekle tehdit ediyorlardı. O ise fırsat
vermiyor, istedikleri çizgiye düşmüyordu. Korkusuzca açlık grevlerine
giriyordu. Yapabileceği tüm direniş
alternatiflerini uyguluyordu. Bu tutumu
da, cezaevi yöneticilerini, gardiyanları
daha da öfkelendiriyordu. Onu sindiremedikleri için çıldırmış gibiydiler.
Bazı görevlilerin onu biran önce öldürmek istedikleri de oluyordu. Hatta
bir tanesi, Ferzad’ın boynuna kalın bir
ip geçirerek yerlerde sürüklemiş ölmesini istemişti. Ancak araya giren
diğer gardiyanların, yavaş yavaş acı
çektirerek öldürmenin, ona daha büyük
ızdırap olacağını söylemeleriyle o an
için ölümden kurtulmuştu. Buna
rağmen, yaşadığı her anı da ölümden
daha kötü bir durumu ifade ediyordu.
Birkaç günde bir hücreye götürülüyordu. Bir insanın zor sığabileceği
kadar küçük olan bu hücrede, nefes
almakta zorlanıyordu. Kapı aralığındaki
küçük bir delikten sızan hava, onun
nefes almasını sağlıyordu. O sızan havayı soluyabilmek için de, küçük hücrede ayakları havaya dikiyor ve başını
yere yapıştırıyordu. Bu durumun
farkında olan gardiyanlarsa, aralıklarla
gelip küçük deliği ayakkabılarıyla tıkayarak, kahkahalar atıyorlardı.
Aynı günlerde aldığı sert darbeler
nedeniyle, sol bacağını da kullanamaz
hale gelmişti. Herşeye rağmen umudunu koruyordu.
Farklı coğrafyadaki Kürtlerin, o ve
arkadaşları için kampanyalar düzenleyip, eylemlerle tepkilerini ortaya
koymalarını duyduğunda, sevinçten
gözyaşlarını tutamamıştı. Kendine olan
güveni, daha da pekişmiş ve doruğa
ulaşmıştı.
Hezîran 2010
Onlar sizi korumak için burada
Berfin, her ne kadar istemese de
yatılı okul koşullarına kendini
alıştırmaya çalışıyordu. Başka bir
seçim hakkının olmaması, O’nu oraya
bağlıyordu.
Bir gece, geç saatte gürültüye
uyandılar.
Anlamsız ve boş bakışlarla birbirlerini süzdükten sonra koğuşlarının,
yani sınıflarının kapısına çıkarak,
yakınlaşan sesleri anlamaya çalıştılar.
İki askerle birlikte yatakhane
koğuşlarına doğru yaklaşan yatılı okul
müdürü, tek tek koğuşlara girerek sert
bir üslupla bu gece için tüm öğrencilerin bir yatakta üç kişi uyuyacaklarını,
boşalan yataklarda da askerlerin kalacağını söyledi. Okulun bitişiğinde
ki askeri birliğe sığmayan askerler,
orada istihdam edilecekti. Öğrenci
kızlardan asi, diğerlerine göre kendine
biraz daha fazla güveni olan birisinin
askerlerle
aynı
bölümde
kalamayacağını belirtmesi müdür ve
askerlerin başındaki komutanın büyük
tepkisiyle karşılık bulmuştu.
40
‘Onlar sizi korumak için buradalar’ türü demagojik bir konuşma
yapan müdür, tüm öğrencilerin kendilerine söyleneni yapmaya mecbur
olduğunu tekrarladı. Küçük çaplı,
dar yataklarda üç kişi sığmaya çalışan
kızlar, sık aralıklarla yataktan
düşüyorlardı. Bir yandan, askerlerin
bakışlarından kaçan çocuklar, diğer
yandan da yatakta kalabilmek için
çaba sarfediyorlardı.
Sabah olduğunda, kızlar koğuşundaki öğrencilerin uykusuz kaldıkları
anlaşılıyordu. Hepsi esniyordu. Erkek
koğuşundakilerde ise böyle bir sorun
yoktu. Çünkü onların koğuşunda kalan askerlerle doğal olarak iyi anlaşmış, sohbet etmişlerdi. Öğrencilere
silahlarını ve el bombalarını gösteren,
dağdaki çatışmalardan bahseden askerler, gece boyunca şiddet içeren
olayları anlatmışlardı.
Öğleden sonra öğrencilerle tekrar
konuşan okul müdürü, askerlerin bir
gece daha orada kalacaklarını ifade
etti. Bunu duyan öğrenciler çok öfkelenseler de, seslerini çıkaramamışlardı. Çaresizce, bir gün daha
STÊRKA CİWAN
sabretmek zorunda olduklarını kendilerine kabul ettirmeye çalıştılar.
Akşama kadar bitişikteki askeriyede
olan askerler, tekrar okula dönmüşlerdi.
Okul, adeta askeri bir birlik gibi olmuştu. Dört bir yan asker ve silahlarla
doluydu. Yemeklerin ardından, uyuma
vakti gelmiş önceki gün ki gibi dağılım
yapılmıştı. Yine çocuklar bir yatakta
üç kişi uyumak zorunda kalmış, yataklarını askerlere bırakmışlardı.
Kızların, askerlerle aynı ortamda uyuyamadıklarını, rahatsız olduklarını ve
bu nedenle aralarına en azından bir
perde çekilmesini istemelerini de kabul
etmeyen öğretmenler ve müdür, ‘onlar
sizin abinizdir, ne varmış utanacak’
biçiminde yanıtlar vermişlerdi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, tuvalete gitme ihtiyacı hisseden Berfin,
usulca koğuştan dışarı çıkarak, tuvaletlerin olduğu bölüme doğru ilerledi. Etrafta kimse yoktu. Ürperen
bakışlarla karanlık koridorda yürüyordu. Karanlık köşeye geldiğinde,
arkasından koşan birisinin adımlarını
duydu. Başını çevirmesiyle yüzünün
kapatılması bir olmuştu. O esnada,
tek görebildiği karşısında ki kişinin,
askeri tişörtlü birisi olduğuydu. Askerlerden birisiydi bu.
***
O gece, Kürt öğretmen Ferzad
başta olmak üzere, dört mahkumu
daha sırayla koğuşlarından alarak,
ayrı ama yanyana olan hücrelere
yerleştirdiler. Ferzad’ı tedavi edecekleri, diğerlerini de birkaç soru
soracakları bahaneleriyle koğuşlarından almışlardı.
Ferzad öğretmen ve beraberindekiler kısa sürede gelişmelerin farkına
varmışlardı. Yaşananların anlamı netleşiyordu.
Hep bir ağızdan, Ey Raqip marşını
okumaya başladılar. Issız hücrelerin
bulunduğu bölümde onların sesleri
yankılanıyordu. Cezaevi müdürü ise
bu duruma tepkileniyor ve
hazırlıkların bir an önce bitirilmesi
için talimatlar yağdırıyordu. Çok
geçmeden hücre kapılarını tek tek
açan gardiyanlar, yürümekte zorluk
çeken beş mahkumu sürüklemeye
başladılar. Sol ayağı üzerine topallayan Ferzad öğretmenin ayağına sürekli sopa ile vuruyorlardı, susmasını
istiyorlardı. O ise direnişi elden
bırakmıyor, acı çekmesine rağmen
marşı okumaktan geri kalmıyordu.
Bahçeye çıkarıldıklarında, loş bir
ışık altında kurulmuş olan beş idam
askısının hazırlandığını, cellatların
da onları beklediğini farkettiler. Seslerini daha da yükselttiler.
Son isteğinin, eşyalarının diğer
arkadaşlarına verilmesi olan Ferzad’ın
bu dediğini de kabul etmemişlerdi.
Birkaç dakika içerisinde Kürt
öğretmen Ferzad ve dört arkadaşını
idam etmişlerdi. Meydan, onların
söylediği marşla yankılanıyor, etrafta
ki ağaçlar yas tutarcasına öne doğru
savruluyor kalkıyorlardı.
***
Ne varmış bunda nasıl olsa
büyüyünce dağa çıkacak
Çocuksu bedeniyle kendisine
saldıran askere direnmeye çalışan
Berfin, güçsüz kalıyordu. Yapabileceği pek birşey yoktu. Sesini duyuramıyor, askerin elinden kurtulamıyordu.
Gözünden akan yaşlarla sırılsıklam
olan küçük ve masum bedenine tecavüz edilmişti. Asker, hızla oradan
uzaklaşmıştı. Kürt kızı Berfin, iki
saat boyunca öylece kalmıştı. Kimse
yardımına gelmemişti.
Sabahın ilk ışıklarıyla zor olsa da
ayağa kalkarak, ağır adımlarla okul
müdürünün kaldığı odaya ilerlemeyi
41
başardı. Uzun bir bekleyiş ardından
kapıyı açan müdür, Berfin’in parçalanmış elbisesi ve ağlayan gözlerine
aldırış etmeden, bu saatte kendisini
uyandırdığı için hakaratler etmeye
başlamıştı. İlerleyen dakikalarda
yaşanan skandalın farkına varmaya
başlamıştı. Berfin’i çalışma odasına
alarak, komutanı çağırmak üzere bitişikte ki askeri binaya gidip
geleceğini söyledi.
Komutana olayı izah ettiğinde,
beklediği bir yanıtla karşılaştı müdür.
Kürt kızına tecavüzü son derece normal karşılayan komutan, ‘kesin kız
umut vermiştir’ suçlamasında bulunarak, ‘ne varmış bunda, nasıl olsa
büyüyünce dağa çıkacak’ diye nutuk
atmıştı. Aynı fikirleri paylaşan müdür
de, komutanı desteklemişti.
Ailesine söylememesi için yeterince korkutulan ve sindirilen Berfin,
çareyi susmakta bulmuştu. Kendisine
iftira atılarak insanların gözünde kötü
duruma düşeceğini biliyordu. Sonuç
olarak da; askerin tecavüzüyle başlayan dram, okul müdürü, öğretmen
ve hizmetliyle devam etmişti...
***
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
K
A
D
I
N
Genç kadını yeniden
yaratmanın adıdır PKK
Rodi JELÎYAN
“Varoluşun döngüsü
içinde, özünü biçime
veren bütün canlıların
mevsimi bahardır. Oluşlar
içinde özgürlüğe umut
bağlama adına Newroz
kelimesi bahardır ve başka
anlamıyla Kürttür. Onun
içinde bahar tanrısal bir
mevsimdir, çünkü
yaratıcıdır”
Hezîran 2010
Ataerkil sistem, insanlığı maddimanevi toplumsal tarih değerlerinden
kopardıkça yarınların yaratıcısı olan
temel dinamikleri de çok derin uçurumlara sürüklemiştir. Yarınların
temel dinamiklerinin başında ise
kadın ve gençlik gelmektedir. Ataerkil sistem tarafından neolitiğin tüm
yaratımları ve değerleri insanlık hafızasından adım adım silinirken, en
büyük darbeyi yine bu iki dinamik almıştır. Çünkü bu temel iki dinamik
analık kültünün, sosyalitesinin en
büyük taşıcıları konumundadır.
Neolitik toplumda kadının, doğayla
olan ilişkisinden edindiği tüm tecrübeleri birebir aktardığı ve yetişkinliğine kadar kendi yanında ayırmadığı
kesim çocuk ve gençliktir. Bu yüzden
ataerkil sistem tarafından ilk başta
42
analık kültünden koparılan, sistem içileştirilen kesim gençlik kesimi olmuştur. Ham ve ufku açık bir beyne sahip
olan bu kesim adeta sistem tarafından
dumura uğratılmıştır. Ataerkil sistem,
neolitik kültüre karşı geliştirmiş olduğu saldırılarla bir yandan kadını
tarih sahnesinden silerken, diğer yandan gençliği de maşa olarak kullanmıştır. Bu noktada var olan sömürü
düzeninde genç kadın, kadın kimliğinin getirmiş olduğu tüm saldırılara
daha küçük yaşta mağruz kalmıştır.
Daha küçük yaşta kız olduğundan dolayı önemsenmemiş ince sömürü düzeniyle baş başa bırakılmıştır. Her
gün, her saat ve her dakika ruhsal, fiziksel ve düşünsel saldırılarla mücadele eden bir çıkmaza sürüklenmiştir.
Hatta bu çıkmaz günümüz koşullarında çok ağırlaştırılmış ve katmerleştirilmiş bir yaşam döngüsünü
kendisiyle yaratmıştır. Özellikle bu
durum sadece Kürt toplumu için değil,
tüm dünya genç kadını için geçerlidir.
Kadın olmanın kimliksel kısıtlamaları
dünyanın neresine gidilirse gidilsin,
farklı boyutlar eklenerek ve biçim değiştirilerek sürdürülmüştür. Özellikle
Kapitalist modernitenin yoğunluklu
yaşandığı alanlarda ise tamamiyle
kendisine yabancılaşan bir genç kadın
gerçekliğiyle karşı karşıyayız.
Kürdistan toplumunda genç kadını
ele alındığımızda ise, şöyle bir gerçeklikle karşılaşmaktayız. Bir yandan, ataerkil sistem her ne kadar kadını,
yaşamın her alanı için binbir kılıf ve
STÊRKA CİWAN
Kürt kadını genç yüreklerini sistemle bütünleştirmemiş, belli bir Demokratik Ekolojik Toplumun Pakopuşu yaşamış ve toplumsal değişimin temel dinamiği olmuştur. radigması temelinde mücadele eden
Kürt kadını, PKK içinde yeniden domaskelerle kandırmışsa da, genç yaklaşımlar karşısında genç Kürt ka- ğuşunu gerçekleştirmiştir. Lal olmuş
kadın daha tam olarak bundan nasi- dını direniyorsa, bu özünde saklı olan bedenler, düşünceden, yaşamın anlabini almamış yada başka bir değişle analık kültünün derinliğiyle bağlantı- mından kopartılmış Kürt kadınları
kadınlık kılıfını tam olarak üstüne lıdır. Çünkü isyankardır, çünkü yeni- Ortadoğu’da yeniden yaşamın dokugeçirmemiştir. Bu yüzden Kürdistan likçidir, çünkü ataerkil sisteme sunu gerçekleştirmiştir. PKK’nin ilk
toplumunda daha küçük yaşta yapı- başkaldırandır. Bu anlamda genç çıkışından itibaren temel çekirdeğine
lan evliliklerin ya da ergenlik yaşına kadın, kadının neolitikte saklı olan oturan Kadın Hareketi bu anlamda
gelen genç kızdan korkmanın (ataer- özünü en güçlü bir biçimde açığa çı- da, sistemin temel ve tüm çelişkilerini
kil deyişle) temel sebebi budur. karabilecek temel dinamiğe sahiptir. kendi içinde barındıran bu çelişkiyi
Diğer yandan ise, ataerkil cinsiyetçi
Günümüz dünyasında ise kapita- ifade etmektedir. Nasıl ki PKK bir
zihniyet ve yaşam kültürünün yaşa- list modernitenin çarpık özgürlük gençlik hareketi olarak doğmuşsa,
mımızın her anına gerçekleştirdiği bu anlayışıyla çarpıklaştırılan yaşam Kadın hareketi de bu anlamda genç
saldırılar karşında daha ağırkadının, sistemin ele geçirelaşmış sorunlarla karşı karşımediği kadının başkaldırısı
yayız. Aile içi şiddetin,
olmuştur. PKK içinde hem
toplumsal şiddetin, fuhuşun,
toplumsal geriliklere hem sisinsan ticaretinin, uyuşturucutemsel geriliklere karşı mücanun, organ mafyasının, pordele etmenin en güçlü adı
nonun vb. birçok sömürünün
genç kadın hareketidir. Temel
çaresizliği içinde debelenen
birçok çelişkiyi kendi içinde
bir toplumsal gerçeklik
barındırdığın dolayı bunu
içinde, yine en büyük yarayı
böyle ele almak gerekmektegenç neslimiz başta olmak
dir.
üzere, genç kadın almaktadır.
Kürt kadını genç yürekleGenç kadın hem genç olmarini sistemle bütünleştirmenın hem kadın olmanın sorunmiş, belli bir kopuşu yaşamış
larıyla daha küçük yaşta
ve toplumsal değişimin temel
tanışmış ve geleceğin nesli oldinamiği olmuştur. Genç
maktan çıkarılmıştır.
kadın PKK içinde toplumu
Genç kadın, Ortadoğuda
toplum yapan değerler yargıdaha küçük yaşta iyi bir eş, iyi
sıyla, ahlakıyla, kültürüyle ve
bir anne ve iyi bir emekçi olvicdanıyla yeniden buluşmanın kurallarıyla büyütülürmuştur. Kürd kadını şahsında
ken, Kapitalist modernitenin
yaşanılan tarihsel değişimi
beşiğinde ise çarpık özgürlük
insanlığa ve dünya kadınlaanlayışla yozlaşmış toplumun
rına mal etmesi için, özellikle
mimarları
konumuna
getiril- tarzları, gençliği tümden kimliğin- genç kadınlara düşen sorumluluklar
miştir. Yani dünyanın neresine gidi- den, toplumundan ve bir bütün in- vardır. 30 yıllık mücadelenin kazalirse gidilsin genç ve kadın olmanın sanlıktan koparmış durumdadır. nımlarını başta kendinde daha sonra
binbir çetrefilli zorluklarıyla karşılaş- Etrafına karşı ilgisi olmayan, umar- toplumun tüm kesimlerine kapsayamaktayız. Genç yaşta intihara teşeb- sız ve hayat karşısında ufku dar cak şekilde, göğüsleyen bir gençlik,
büs, bunalım kültürü, ebeveyinlerle olan, yeniyi yaratamayan bir ger- özgürlük mücadelesinin temelini
anlaşmazlık ve yüksek öfke bu sorun- çeklikle yüzyüzeyiz.
oluşturacaktır.
lardan sadece bir kaçı olmaktadır.
Bu anlamda PKK’nin 30 yıllık
***
Eğer bugün Ortadoğuda var olan bu mücadelesi ve Cinsiyet Özgürlükçü
43
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
T
O
P
L
U
M
YABANIL UYGARDAN
KAÇIŞ
Dilzar DÎLOK
“Önce kendi yabanlığını
bilmek gerek. Doğaya,
evrene, toprağa, rüzgâra,
yeşile olan yabanlığını
itiraf etmek gerek önce.
Yaban denileni
bilebilmek, doğayı
doğru okuyabilmek,
varlığın deryasındaki
oluşu ve içindeki bizi
görebilmek, kâinatın
aynası olabilmektir”
Hezîran 2010
Zamanında, kâinatın aynasıyım diyenler vardı. Oysa şimdiki zamanda
kendi aynasında, kendini dahi göremeyen insanlarla doldu dünya.
Tek bir insanda evreni görmenin zirvesi, kâinatın aynasıyım diyebilmektir.
Kâinatın aynası olmak, Enel-hak
anlayışına giden yola girmektir. İnsanların kendilerine yabancılaştığı bir çağda
kâinatın aynası olmak, hakikati
haykırmak ve kendinde somutlaştırmak
kadar zordur. Aynada gördükleri kendilerini tanıyamayan insanlarla dolu bir
çağda, kâinatın aynası olabilmek için
ilk önce, insan özünü tanımak ve kendini
bu özün içinde bulabilmek gerekir.
İnsan yeteneğinin sınırları, bir anlamda evrensel gelişimin en üst düzeyidir. Bu öyle büyük ve sınırlı aklın
duvarlarını zorlayacak düzeydedir ki,
tüm kutsal kitapları yazdıran, kaleme
alan ve ona inanan, tapınan ve uğruna
ölümlere yürüyen insan gerçeği bunun
sadece görünür bir örneğidir. Evrendeki
oluşun bütünlüğüne bir anlam vermek,
her oluşta bir anlam bulunduğunu ve
bunun insana uzak ya da ters olmadığını
bilmek, insan olmaktır. Kendinden gayrı
bütün oluşu, yenilgi saymadan kabullenmek ve kendi varlığına saldırı olarak
görmemek, insanda dile gelen ve evren
yaşamının yüceltilmesi olan evrensel
mükemmeliyetin farkında olmaktır.
Farkında olmayan sevemez, gönül veremez, evrenin zerrelere yerleşen anlamına erişemez. Bundandır, her sevmekte biraz kendini sevmek vardır.
Bunu her ifade edişte insan olmanın
44
farkındalığının beyanı vardır. Bu
farkındalık kim olduğu arayışına bir
cevap olabilir. O her aşkta aranan, her
yorulmada özlenen, her yürek
susuzluğunda akla gelen sırrı kim bilebilir ki. Kelebek bilse kozadan çıkışını,
belki insanda çözebilir o soluğun sırrını.
Kozadan çıktıktan sonra kelebek olarak
yaşamak ve yaşamı bu pencereden
algılamak, zamanın ve mekânın kesişmesi olan şimdiyi yaşamaktır. Koza,
kelebeğin şimdide yaşamasının oluşturucusudur. Onun ilk zamanının oluşturucusudur. İnsan için ise kanatlı düşünebilmek ve benliğini kozanın duvarları
arasına sıkıştırmamak anlamlı
yaşamanın bir gereğidir. Aynı zamanda
kendi kozasını bilmek kadar bir insan
olarak uçmaya meyletmek, varoluşunu
evrenin bütünlüğü içinde görebilmek,
kim olduğu sorusuna verilecek en anlamlı cevaptır.
İnsanın kendi kozasından çıkması
İnsan, toplumsallaşmayla kozasından
çıkmıştır ama bugün kelebek olmanın
farkındalığını gerektiği kadar yaşayamamaktadır. Kendi farkına varamayan
insan, büyük bir yanılgıyla yaşamakta,
hiçbir varlığın farkına, gerçek manada
varamamaktadır. Örneğin kuşların dilini
bilmek, onların mizahi benzeşmesi gibi
kuşdili taklidi yapmak değildir, kuşların
dilini anlamaktır. Kuş taklidi yapıp
başka bir insana bunu anlatabilmek,
insan dilinin yeni bir formudur. Anlamak
için, anlamak istenilen şeyin ruhuna
STÊRKA CİWAN
girmek, empati kurma adına onun
gibi olmak, ondan olmak vesaire zorunlu değildir. Böyle başlayan anlamalar homojenleştiren aynı-laştırmalardır. Anlamak istediğin şeyi hissetmek ve duyumsayabilmektir anlamak. Hem de kendin olarak. Zaten
empati deyince, nedense ilgiye muhtaç olan, zayıf bir insanın ya da nesneleşen herhangi bir şeyin çağrışım
yapması, başlı başına yanlış bir hayat
algısıdır. Oysa en başta, cansız
dediğimiz oluşlarla kendimiz arasında
ve onları kendi tasarrufumuza alma
amacı gütmeden empati kurabilmemiz gerekir. Bir insanın derdini diliyle
bize söylüyor olması, bizim onu anladığımız anlamına gelmeyecektir.
Yaprağın sonbahardaki hüznünü hissedemeyen, başka bir insanın hüznünü nasıl hissedebilir ki! Bir gülün
dikenleriyle birlikte yıllarca sürüp
giden anlatımını duyamıyorsak, aynı
çağı paylaştığımız insanların binyıllara sığdırarak bugüne getirdikleri direnişleri nasıl bilebiliriz ki!
İnsanın toplumsallaşması
İnsan olmanın evrensel varoluştaki yüce ve en gelişmiş anlamının bilincinde olmak, uygar insanın kaprislerinden de kurtulmayı
getirecektir. Anlamın insanla yeni
bir izaha ulaşması ve kendi duvarlarından sıyrılması, evrensel varoluştaki farkı görünür kılmaktadır.
Fark, benzerlikten kurtulmakla ortaya çıkar. Sıradan denen aleladelikten kurtulmak, evrendeki gerçek
uyumu yakalamaktır. Ve bu uyumu
yakalamak, yüceliğin kökenindeki
toplumsallaşma gerçeğini bilince
çıkarmakla olasılık dâhiline girebilecektir. Belki de evrenin en büyük
adımlarından diyebileceğimiz toplumsal yaşamın özünü korumak, öze
uygun yaşamak, özü bozmadan ge-
liştirmek bir anlamda da evrensel varoluştaki anlamını daha yücelere
ulaştırmak demektir.
Kendinde evreni evrende kendini
görme özlem ve umuttur
Rüzgârın ritmine ayak uydurarak
salınan bir çiçeğin ya da “taş gibi”
dediğimizde kendini ele veren ve
taşları kımıltısız sanan zihniyetimize
yerleşen imgesiyle taşların da sevebileceğine kim inanır ki! Mor kuşaklı
bir esrikliği yüklenmiş dağların, göklerde olmanın özgürlüğüyle süzülüp
duran bulutların ya da yaşamda en
belirgin dediğimiz özelliklerini salt
sıfat ya da uygunsuz yakıştırmalar
olarak dile getirdiğimiz hayvanların
da sevebileceğine inanmak çok mu
zordur? Doğal varoluşumuzdan,
kadının canlı ve renkli dünyasından
uzak kılınmışlığımızdandır, bizlere
cansız olduğu öğretilen maddelerin
duygulanımlarını henüz anlayabilmiş
değiliz. Bunu modernist bir romantiklikle bilmekten öte hissedebilen
kişi, kendi varoluşuna da bir anlam
katmaktadır.
Tüm bunlara rağmen kalbi, bilinci
ve düşüncesiyle sevebilen ve sevgisini sevdiğinden başka şeylere
yansıtabilen, bir şiirin dizelerine, bir
ezginin ruhuna ya da bir tuvalin bedenine yüreğini yerleştirebilen,
yüreğine dolan sevgiyle yeni bir
eser yaratabilen tek varlığın insan
olduğunu biliriz. Papağanlar insanları
taklit etmeyi bıraksa ve işi daha da
büyütüp aşk şiirleri söylemeye başlasaydı ya da kediler mutluluğun resmini çizebilseydi, bu sözün anlamı
olmazdı belki. Ama bunları yapabilme kabiliyeti sadece insana has
olduğundan, bunun evrenin insanda
ulaştığı gelişimin zirvesi olduğunun
derin bilgisine erişmek ve buna göre
yaşamak, anlamın kendisi olmaktır.
45
Bilmek, kişiye yeni kapılar, yeni
yollar açarken bilmemek kapıları
yüzümüze kapatan, yolları çıkmaz
sokaklarda kilitleyen bir son oluşturur. Ve bizler, yorucu yolculukların
sonunda bilmediklerimizin bizim
çıkmazımız olduğunu ümitsizce anlarız. Bilmenin yeni bir boyutu olan
bu anlama zamanları, bir yaban hissi
uyandırır içimizde. Yaban denilen
ve kiminde vahşi doğa addedilen
algı, uygar insandan uzak kılınmış
olanı, uygarlığa yabancı oluşu anlattığından yaban, yaban değildir
aslında. En tanıdık, en bize yakın,
en temiz olandır yaban dedikleri.
Ve bu yaban denilen yaşamı bilmeyenler, film kahramanları gibi, yabana
doğru yol alışta, yaşama yaban olurlar. Yabanda yaşayabilmek için insana
evrene olan yabanlığını, insanın bunca yıllık tecrübesinin kıymetini iyi
bilmek ve inkâr etmemek gerek.
Önce kendi yabanlığını bilmek
gerek. Doğaya, evrene, toprağa, rüzgâra, yeşile olan yabanlığını itiraf
etmek gerek önce. Yaban denileni
bilebilmek, doğayı doğru okuyabilmek, varlığın deryasındaki oluşu ve
içindeki bizi görebilmek, kâinatın
aynası olabilmektir.
Sözle ifadeye kavuşmasa da tüm
insanların yaşama gerekçelerini ortaklaştıran bir şey vardır. O da, her
insanın kendinde evreni, evrende
kendini görme özlemi ve umududur.
Yaban denilen özün anaç yüreğinde,
varlığını evreninkiyle bütünleştiren
anları yaşama özlemidir. Yüreğimizdeki ışığı çoğaltarak uygarlığın yürekleri paslandıran gerçeğine rağmen
içimizdeki aynayı daha da parlatmak
ve umudu gerçekleştirmek herkesin
hakkıdır. İşte o zaman korkmadan
ve utanmadan, her insan tüm aynaların karşısına çıkabilecektir.
***
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
C
İ
V
A
Ku zarokên me nebin
ma em çi ne?
K
Özgür BİLGE
“Li hemberî her kevirekî zarokên Kurd,
bersiva ku AKP dide
polîsên bi panzer,
tanq, her rengê çekên
giran û çekên biyolojîk
ku ji wan re tê gotin
çekên gazê, hatine
biçekkirin. Yên
welatê wan hatî
dagîrkirin Kurd in.
Yên dêbavên wan û ew
bi xwe tên kuştin
zarokên Kurd in”
Hezîran 2010
Zarok hebûna civakê ne. Paşroja civakê ne. Civak bi zarokan
hene. Ka zarok ji kîjan civakê ne
hebûna wan bi wê civakê dibe.
Ku zarok tinebin civak jî nîne.
Eger paşroja civakekê û hebûna
wê zarok bin tinebûna wan tinebûna civakê ye. Avêtina zarokan
ya zindanan, avêtina civakê ya
zindanê ye. Her zaroka diavêjin
zindanê tê wateya civaka bê paşroj hatî hiştin.
Rastî wisa ye. Ji ber ku komara Tirkiyê vê rastiyê pir baş
dizane bi awayekî hovana êrîşî
zarokên Kurd dike. Bingehê dîrokî yê êrîşan heye. Êrîş polîtîkaya dewletê ya bi pîlan e. Ber
bi hezarên salan ve dirêj dibe.
Dewleta Osmanî, ji destpêka
avakirina wê ve, di her şerî de
yek ji armancên Împeretoriya
Osmanî ew bû ku her welatê
dagîr bikin zarokên wan dîl bigirin. Artêşa Osmanî li welatên
dagîr kirîn, zarokên dêbavên
wan dihatin kuştin weke mal dihatin talankirin. Weke xenîmet û
destkeftiyên şer zarok dîl dikirin;
destpêkê dişandin cem malbatên
Tirk fêrî zimanê Tirkî dikirin û
dikirin Tirk. Pişt re di saziya zarokên ecemî de dihatin perwerdekirin, li gora qabiliyet û
behreyên wan di saziya bi navê
Yenîçerî de dikirin leşker û serleşker. An jî ji bo bûrokrasiyê di46
gihandin. Piştî hingê ev zarok li
hemberî gelên wan didan şerkirin. Zarokên keç jî dikirin Tirk bi
cariyetî bi kar dianiyan.
Komara Tirkiyê, ya mîras û
têgihîna Împeretoriya Osmanî ya
dagîrker û qirker ji xwe re kirî
çand û qanûn, îro bi riya AKPê
ya bi şopandina Osmaniyan tê
binavkirin, ya ku Partiya Nijadperestiya Tirkên Kesk e, heman
polîtîkayan pêk tîne. Li Kurdistana di binê nîrê dagîrkeriyê de
zarokên ku paşroja civaka Kurd
in, destpêkê di binê navê perwerdeyê de di çerxa qirkirina çandî
de derbas dibin. Dema ji qirkirina çandî encam neyê girtin,
serî li qirkirina bedenî didin.
Zarokên hê sê salî ji ber himbêzên dayîkên xwe tên girtin. Di
binê navê perwerdeyê de di kireşan de, baxçeyên zarokan de tên
Tirkkirin. Yên temenê wan digihe şeşan wan digirin dibistanan û wan li wir di çerxa
bişaftinê de derbas dikin û bi Tirkîtiyê fitrûm dikin. Yên li ber
xwe didin, an bi destê polîsên
Fethulahî tên kuştin, an diavêjin
zindanan. Bingehê rengên qirkirina AKPê ya li ser zarokên
Kurd, dîsa xwe dispêre du qanûnên AKPê derxistîn. AKPê di
sala 2006an de, qanûna qaşo li
dijî terorê û di sala 2007an de jî
qanûna bi navê selahiyet û erkê
STÊRKA CİWAN
polîsan derxist. Bi qanûna
gaşo dilxwe de li dijî terorê
riya ku zarokên Kurd bi salan
di zindanan de bimînin, bi qanûna selahiyet û erkê polîsan jî
riya ku zarokên Kurd ji aliyê
polîsên Fethulahî ve li ber
çavan bên kuştin vekir. Piştî
derxistina van qanûnan polîsên
Fethulahî bi awayekî hovane
dest bi kuştina zarokên Kurd
kir. Polîsin Fethulahî yên wisa
bêwijdan, hov û cenwir hene
ku bikarin Mehmet Uytunê 18
mehî yê hê ji çiçikê diya xwe
şîr dimêht bikujin. Di salên
dawî de zarokên bi vî awayî
hatîn kuştin jimara wan gihatiye 403yan. 4 hezar zarokên
Kurd jî avêtine zindanan.
Yên van tevan dike AKP ye,
AKP ya Nijadperesta Tirkên
Kesk ya senteza Tirk-Islamê
diparêze. Ya bi tang û panzêran êrîşî zarokên Kurd dike
AKP ye û tetikkêşên wê polîs
in. Di destê zarokên Kurd de
tenê kevir hene.
dibêjin; “zarokên hatîn xapandin û zarokên bi dehfan ketîn
nava sûc, lê ji zarokên Filistîniyan yên keviran diavêjin re
jî dibêjin generalên piçûk. Pêwîst e maskeyên li ber rûyên
qelemşûrên
hevalbendên
AKPê yên nijadperest, baş bên
xistin. Li hemberî tangên Tirk,
panzer, polîs û leşkeran,
berxwedana zarokên Kurd ya
bi keviran di dinyayê de
berxwedana herî bêhempa,
herî pîroz û herî heq e. Ev
zarok paşroja me ne. Emê bi
wan hebin. Emê bi wan ber bi
civakeke Kurd ya azad ve
biçin. Eger ew tinebin emê jî
tinebin. Eger AKP zarokên me
ku paşroja me ne diavêje zinLi hemberî her kevirekî za- danan, sedemê wê ew e ku
rokên Kurd, bersiva ku AKP dixwaze paşroja me tine bike.
dide polîsên bi panzer, tanq,
AKP zarokên me diavêje
her rengê çekên giran û çekên zindanan û dixwaze me bi wî
biyolojîk ku ji wan re tê gotin awayî ji dîrokê rake. Ev polîtîçekên gazê, hatine biçekkirin. kaya qirkirinê ye. Ti kes nikare
Yên welatê wan hatî dagîrkirin li hemberî vê bêdeng bimînee.
Kurd in. Yên dêbavên wan û AKP paşroja me didize. Heta
ew bi xwe tên kuştin zarokên ku zarokên me yên bi xeyalên
Kurd in. Yên ku çawa ev tine- xwe yên pak û paqij, yên ku
bin tevdigerin nivîskarên çape- wê hebûna me bidomînin di
meniya alîgira AKP yên zindanan de bin, heta ku ew,
Nijadperestên Tirkên Kesk in, em û welatê me rizgar nebe
nivîskarên bûyîn xulam, bêke- divê xewên şevan jî li me herm
sayet bûyîn, bûyîn evd û bin. Jixwe kesên ji zarokên me
bende. Li milekî AKP ji Eme- re yên ku li hemberî panzer,
rîka, Yekîtiya Ewropa û Israîlê tang û topên Tirkan bi keviran
re xulamtiyê dike, qelemşûrên bersiva xwe didin dibêjin “zaAKPê jî ji AKPê re xulamtiyê rokên hatîn xapandin an jî zadikin. Xulamtiya xulaman li rokên dehf dayîn nava sûc” kî
medyaya bendeya AKPê tê. dibe bila bibe bizanin ku celad
Qelemşûrên AKPê yên nijad- in. Li kû bibînin hûn wan ceperestên hestîkoj, yên dijmi- ladan tû bikin rûyên wan. Tû
nên Kurdan yên Islamîst yên bikin rûyên AKPyî û celadên
ku ji zarokên Kurd yên li hem- AKPyî yên ji wan re tê gotin
berî dagîrkeriya rejima nijad- qelemşûr, tû bikin rûyên tevan.
perest ya Tirk li ber xwe didin
***
47
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
C
İ
W
A
Dardekirin û Qetilkirina Ciwanan
N
Aslan ASLAN
Beriya bi 38 salan li tirkiyê pêşengê ciwanan
denîz gezmîş, yusuf aslan û huseyîn înan hatibûn dardekirin. Ev ciwanên hêja û şoreşger ji bo
jiyaneke azad û rûmet têkoşiyabûn. Lê hêzên
desthilatdar xwe li vê yekê ranegirtin û ev ciwanên şoreşger qetilkirin. Dema ku denîz gezmîş
hate girtin, jê re gotin me te girt û her tişt qediya.
Denîz Gezmîş jî got raste we em girtin, lê me
bizrê têkoşînê li vê axê belavkir û wê ev têkoşîn
dewam bike...
Herî dawî beriya bi şeş mehan li îranê ciwanê
kurd îhsan Fetahiyan hatibû dardekirin. Fetahiyan
jî beriya bê darvekirin di nameya xwe de bi heman
armancê van gotinan dibêje; `Eger sîstemkar û
desthilatdar difikirin ku bi kuştina min wê pirsgirêka
Kurd û Kurdistanê ji holê bê rakirin, ev xeyaleke
pûç e. Ew ê tu carî bi mirina min û ya hezaran ciwanên weke min nikaribin bigihêjin armancên xwe.
Her mirinek jiyaneke nû bi xwe re tîne...` îhsan Fetahiyan jî ev gotin li pey xwe hiştibûn.
Dewleta îranê beriya çend rojan girtiyên PJAKê
`Ferzad Kemanger, Elî Heyderiyan, Ferhad Wekîlî û Şirîn Elemhûlî dardekir. Mamosteyê ciwan
Ferzad Kemanger di nameya xwe ya dawî de ev
anîbû ziman. `Gotin belkî zindan hiş û mejiyê wî
her wiha aqilê wî ji serê wî bibe. Lê di girtîgehê
de ez ketim rêwîtiyek nû û min ji nûve `xwe` afirand...`
Li aliyê din beriya bi çend rojan li başûrê kurdistanê rojnamevanê ciwan serdeşt osman hatibû
qetilkirin. Serdeşt osman di nameya xwe de wiha
gotibû; `Kesên ku dixwazin me bitirsînin, dibêjin
mirin ji bo ciwanên vî welatî riya herî hêsan e.
Eger ku hûn dixwazin paşeroja welatê xwe bibînin, ji mirinê netirsin û riya xwe dewam bikin...
Gotinên van ciwanan wê di têkoşîna me de bi
hêzeke mezin cihê xwe bigire. Dewlet û hêzên
desthilatdar bi vê hovîtiya xwe wê ti caran bi serHezîran 2010
nekevin û ew ê bi têkoşîna ciwanan ji holê rabin.
Bi dardekirin û qetilkirina van ciwanan wê têkoşîna me paş de gav navêje û ew ê her dem hêz
bide me... Ji xwe meha gulanê weke meha şehîdan tê binavkirin. Di vê mehê de Hakî Karer, Halîl
Çavgun, Mehmet Karasungur, Gurbet Aydin, Ferhat Kurtay, Eşref Anyik, Mahmut Zengîn, Necmî
Oner, Denîz Gezmîş, Yusuf Aslan, Huseyîn înan,
îbrahîm Kaypakkaya û bi hezaran şoreşgerên
hêja bi fedekariyeke mezin têkoşiyan û canê xwe
ji bo gelê xwe feda kirin...
Dewletên desthilatdar dixwazin di şexsê ciwanan de têkoşîna gelê kurd tasfiye bikin. Vê yekê
jî bi rê û rêbazên xerab li her qadê bi kar tînin. Li
dibistan û taxan fihûş û sîxurtiyê belav dikin. Her
wiha zext û zora dewletê bênavber dewam dike.
Piyê zarokên me li pêşiya kamerayan tê şikenandin. Zarokên kurd ji ber ku kevir avêtine, ji pêsîra
dayîka wan derdixin û li erdê dixijiqînin û digirin.
400 zarokên kurd şuna ku biçin dibistanê, di bin
êşkenceyê de li girtîgehan tên girtin. Ciwanên
kurd li eskeriya suriyê tên qetilkirin. Li aliyê din li
zanîngehan êrîşên nijadperestên tirk li ser xwendekaran pêk tên...
Li hemberî vê yekê wê ciwanên kurd bêdeng
nemînin û ew ê li rumeta xwe xwedî derkevin. Ji
xwe beriya bi çend rojan Rêxistina Ciwanên Welatparêz û Demokratîk li Amedê civînek li dar xistin û li dijî fihûş, tiryakî û sîxuriyê kampanyayek
dane destpêkirin. Wê ev kampanya demeke kin
de bi çalakî û xwepêşandanan li qadan belav
bibe. Wê ciwanên kurd li dijî polîtîkayên şerê taybet bi çalakiyan bersiva wê bidin...
Dardekirin û qetilkirina ciwanên kurd wê bê bersiv nemîne. Bi têkoşîneke xurt wê ciwanên kurd
li dijî vê yekê bisekinin.
***
48
STÊRKA CİWAN
F
E
S
T
İ
V
A
L
5. Hasan Kızıler Festivali
Festival Tertip KOMİTESİ
yarışmasına profesyonel sanatçıların dışında herkes
katılma imkanına sahiptir. Yarışma öncesi bütün
katılacak olanlara prova yapma imkanı tanınacaktır.
Yarışmada galip gelen arkadaşa bir enstrüman hediye
edilecek ve festivalin son gününde yapılacak gecede sahneye çıkma hakkına kavuşacaktır. Ayrıca dernek bünyesinde müzik çalışmaları noktasında gereken yardım
sunulup grup kurmasına katkıda bulunulacaktır.
Aynı gün Bern ve Zürih alanlarında saat 20-23
arasında sinema gösterimi olacaktır.
Bu yıl 5.’sini düzenleyeceğimiz geleneksel Hasan
Kızıler Gençlik Spor ve Kültür Festivali 1-4 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Bu yıl ki festivalimizi
15 Şubat uluslararası Komplosunu kınama amaçlı bedenini ateşe veren Ebumüslüm Doğan ve İran Molla Rejimi
tarafından idam edilen dört özgürlük şehidine atfen gerçekleştireceğiz. İsviçre’de bulunan Kürdistan gençliği,
geçen yıllarda kazandığı tecrübelerle birlikte bu yılki festivali 4 güne yayarak gerçekleştirecektir. İsviçre’de bulunan genç kitlemiz başta olmak üzere tüm halkımızla çok
kapsamlı bir festival yapmak istiyoruz.
Kürdistan gençliği olarak, Kürt halkına dönük inkar
ve imha politikalarına ve geleceğimizi karartmak isteyenlere, geçen yıllarda edindiğimiz tecrubeler temelinde kapsamlı ve coşkulu bir festivalle güzel bir cevap vermek
istiyoruz. Bunu bir borç olarak kendimize esas aldık. Bu
yıl düzenlenecek olan festivalimizde herkesin kendi yetenekleriyle katılım sağlayabileceği ve aynı zamanda kitlemizin yoğun olarak yaşadığı her alanda birer etkinlik
yaparak herkesin katılımını gerçekleştirmeyi hedeflemekteyiz. Şuana kadar teknik hazırlıklarımızın büyük
bölümünü tamamlamış bulunmaktayız. Yapacağımız festivale genç kitlemiz başta olmak üzere tüm halkımızı
güçlü bir katılım sergilemeye çağırıyoruz.
1 Temmuzda saat 18: 00 ile 21: 00 arasında Bern, Basel
ve Zurih bölgelerinde Med Kültür Merkezi (MKM) bünyesinde yürütülen Halk Folklor çalışmaları tarafından ilk
gün kültürel etkinliklerle açılış yapılacaktır.
Programlar şöyle olacaktır.
3 TEMMUZ
Zürih bölgesinde tüm alanların katılacağı spor müsabakaları düzenlenecektir. Saat 10: 00’da başlayacak
olan müsabakalar şunlardır:
Bayan Voleybolu, Basketbol, Mayıs Ayı Şehitlerini
Anma Futbol turnuvasının finali ve 3.-4.’lük müsabakası, 100 metre bayan ve erkek koşu, masa tenisi, dart,
satranç, dövüş sporları, Basel ve Bern’de saat 20-23
arasında sinema gösterimi yapılacaktır.
4 TEMMUZ
Zürih’te tüm İsviçre’den katılımların olacağı geceyle 5. Hasan Kızıler Gençlik ve Spor Festivali sonlandırılacaktır.
Gecenin programı şöyledir:
Çetin Oraner,
Koma Agirê Jîyan
Önder Deniz
Berivan
Bülent Turan
Ses yarışmasında birinciliği kazanan arkadaş
Sinevizyon
Konuşmacılar
-Kupaların verilişi
Yer: Bulach Esen D. Salonu
Başlangıç saat 12:00
1 TEMMUZ
Panel, Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinin yöresel kıyafetlerini tanıtacak bir defile gerçekleştirilecektir. Folklor gösterisi
2 TEMMUZ
Basel bölgesinde diğer tüm bölgelerden katılım sağlanacak bir ses yarışması düzenlenecektir. Yarışmacıların
derecelendirmesi beşli jüri tarafından yapılacaktır. Bu ses
***
49
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
F
E
S
T
İ
V
A
L
5. Amara Gençlik Festivalinde Buluşalım
Festival Tertip KOMİTESİ
3. Temmuz 2010 tarihinde düzenlenecek olan 5.
Amara Gençlik Kültür ve Spor Festivali bu yıl Avusturya’nın Linz kentinde gerçekleşecektir. 2005 yılına
kadar Avrupa’da sadece bir merkezde yapılan Mazlum
Doğan Gençlik Festivali, 2006 yılından itibaren Almanya
dışında Avusturya, İsviçre ve Fransa’da yapılmaya
başlandı. Festivallerin amacı Avrupa’da yaşayan Kürt
gençlerini kendi kimlikleri ve kültürleri ile buluşturmaktır.
Avrupa sistemi, apolitik, kendi değerlerinden uzak,
istediği an kontrol edebileceği, kendi sistemine entegre
olmuş gençleri yaratmak istemektedir. Böyle bir tutum
yozlaşmış bir gençlik gerçeğini kendisi ile beraber getirmektedir. Festivaller kendi değerleri etrafında toparlanmış gençlerimizi sistemin olumsuzluklarından
korumayı, uyuşturucu, mafyalaşma gibi olumsuz durumlardan koruyarak, geleceğe daha umutlu bakan
bir gençlik bakışı yaratmayı amaçlamaktadır. Avrupada
yaşayan Kürt gençlerine kendi kimliği ile buluşma
olanağı sağlayan bu festivaller aynı zamanda Kürt Özgürlük Mücadelesinin yarattığı değerleri de gençlere
taşımaktadır.
Avusturya’da yapılacak olan Festival 2005 yılında
Kandil’de bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrılan
PAJK üyesi Ekin Ceren Doğruak, yani Amara Arkadaş
anısına yapılmaktadır. Kendisi sürekli halkların kardeşliği
için mücadele vermiştir, Kürtlerin üzerindeki haksızlığın
son bulması için çaba vermiştir. Şehit Amara devrimci
enternasyonal duruşu ile her zaman Kürt halkının
yanında olmuştur.
Bu yıl “An Aşîtîkî Bi Rûmet An Mirinêk Bi Xîret”
şiarı ile yapılacak olan festival, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yapılan 15 Şubat uluslararası komployu
protesto etmek için Adıyaman’da kendi bedenini Mazlum
Doğanlar Viyan Soranlar gibi ateşe veren Ebumüslüm
Doğan’a adandı. Yazdığı mektubunda “Benden önce
ve benden sonra bu uğurda ve Kürt halkının özgürlük
aşkıyla tutuşan bedenlere birer borç bildiğim bu yaşam
borcunu bu komplonun 11. yılında kendi bedenimi
Hezîran 2010
ateşe vereceğimden hiçbir zaman şüphe duymadım”
diyordu Ebumüslüm.
Ebumüslüm de yoldaşları Mazlum Doğan, Viyan Soran
gibi halkına yapılanlara karşı başkaldırıp, yapılan zulme,
inkara, imhaya karşı tepkisini böyle bir eylemle ortaya
koymuştur. Kürt halkının tarih boyunca hakları gasp
edilmiştir, herkese doğal görülen haklar elinden alınmıştır,
kendi kaderlerini hep diğerleri belirlemiştir. Ta ki PKK
adı altında yüreği özgürlük için atan bir kaç genç baş
kaldırana kadar. Onların verdikleri mücadele ile bugün
‘ben Kürdüm’ diyebiliyoruz. Kürt Özgürlük Mücadelesi
eğer bugün böyle güçlü bir konumda ise, bunu bu yolda
canını veren şehitlerimize borçluyuz. Bu eylem ile inkâr
ve imhanın son bulması, Kürt sorunun çözümü için
verilen bir mesajdır. Avrupa’da yaşayan gençlerimiz de
Ebumüslüm arkadaşın yakaladığı bilinç seviyesine
ulaşmak, kendi kültürlerini, değerlerini yaşayarak varolması
için mücadele vermeleri gerekmektedir. Böyle festivaller
bu değerleri yaşatmak için önemli bir role sahiptir.
3 Temmuz 2010 Cumartesi günü Avusturya’nın Linz
kentinde saat 11:00 de başlayacak olan 5. Amara Gençlik
Kültür ve Spor Festivalinin hazırlıkları sürmektedir. Festivalin kültürel kısmında başta Avusturya’da bulunan
Kürt kurumlarında folklor eğitimi gören gençlerin sergileyecekleri folklör gösterisi olacaktır. Festivalin müzik
bölümünde ise Agirê Jiyan, Grup Seyran, Şarık Apo,
Kewê, Serhado, Koma Dem ve Serhildan Rap sahne alacaklardır. Sportif müsabakalar çerçevesinde ise Mayıs
Ayında Avusturya’nın St. Pölten ve Innsbruck şehirlerinde
yapılan Mayıs Ayı Şehitlerini Anma Futbol Turnuvaları’nın
birincilerinin yapacağı final maçı olacaktır. Onun yanısıra
langırt, dama, dart, atletizm, satranç, masa tenisi, bilardo
dallarında yarışmalar yapılacaktır.
Festivale Bregenz, Innsbruck, Graz, St. Pölten, Viyana, Ternitz ve Salzburg kentlerinden otobüslerde
katılım sağlanacaktır. 3 Temmuz günü barışa ve özgürlüğe olan özlemimizi dile getirmek icin Linz’de
buluşalım.
50
STÊRKA CİWAN
F
E
S
T
İ
V
A
L
13. Mazlum Doğan
Gençlik Kültür ve Spor Festivali
Festival Tertip KOMİTESİ
Bu yıl “Yan Rêbertîyek û Kurdistanek Azad, Yan
Şerekî Bi Hîşmet” şiarı ile 13. yapacağımız Mazlum
DOĞAN Gençlik Kültür ve spor Festivalini tüm şehitlerimiz sahsında, 13 yıldır yapılan ve gelenekselleşen
gençlik festivalimizi her yıl olduğu gibi bu yılda Özgürlük
Mücadelesinde yaşamını yitiren kahraman yoldaşlara
adamayı esas alıyoruz. Bu yıl Amed’e Türk faşist devleti
tarafından katledilen Aydın ERDEM ve İran’da idam
sehpasına Ey Raqîp marşıyla giden, vahşice idam edilen
ve zehirlenen değerli yoldaşlarımızın anısına Festivalimizi
gerçekleştiriyoruz.
10 Temmuz’da Köln Kentinde gerçekleşecek olan
13.Gençlik Kültür ve Spor festivalimizin bu yıl son
sürecin özellikleri itibariyle her zamankinden daha
fazla katılımı, ciddiyetle gerekli kıldığını özelikle ifade
etmek istiyoruz. Kürdistan özgürlük mücadelenin
yarattığı ulusal değerler çerçevesinde, başta Kürt gençleri
olmak üzere, Devrimci, Demokrat, Aydın ve Dost
çevreleri ve tüm Halkımızı festivale güçlü katılmaya ve
uğruna büyük bedeller verilerek yaratılan değerlerini
en görkemli şekilde sahiplenmeye çağırıyoruz.
Festivalimiz her yıl olduğu gibi bu yılda oldukça
renkli ve zenginliklerle dolu. Gençlik festivalimiz sportif
ve kültürel etkinliği yanı sıra, diasporada yaşayan Kürt
gençliğini, şehitleriyle, Önderliğiyle, kendi kültür ve
kimliğiyle buluştuğu, mücadeleye bağlılığını haykırdığı,
karşıt güçlere karşı kendi özgürlük inancı ve iradesini
gösterdiği bir festival olma özeliğini de taşımaktadır.
Kürt gençliğini, halkımızı, devrimci-demokrat aydın
kesimi ve dostlarımızın moral ve coşkusu festival alanına
daha anlamlı yansıyacağı umudu ve beklentisi içindeyiz.
Tüm gençlerimizi festivale katılmaya çağırırken, kendini
genç hisseden yaşı çok ama yüreği genç, inancı genç,
kavgası genç tüm genç yüreklileri gençlere destek
vermek, gençlerini festivale taşırmak ve ülkesi için
feda ettiği gençlerini festivalde temsil etmek için tüm
şehit, gazi ve gerilla ailelerimizi ve yakınlarını özellikle
festivalimize katılmaya çağırıyoruz.
Mazlum ve özgürlüğüne susamış bir Halkın, haklı
mücadelesine karşı her gün işkenceler ve katliamlar uygulayan, onursuzluğu ve teslimiyeti dayatan bu devletler,
ortak bir konsept ile Özgürlük Hareketimiz ve Kürt
Halkının barış çabalarına katliamlarla cevap vererek
boşa çıkarmaya çalışıyor. TC, Iran, Suriye ve Avrupa
Devletlerine karşı daha güçlü ve daha tutarlı bir duruş
gereklidir. Sürecin niteliği itibariyle de festivalimiz tam
anlamıyla kendi değerlerinden taviz vermeyen, ilkesel
duruşu sergileyen, kültürel değerlerini koruyan, en demokratik insanı haklarını savunan ve mücadele azmini
en görkemli temelde yükselterek, şehitlerine layık bir duruşun ve çabanın sahibi olacaktır.
Festivalimizin Kültür programı oldukça renkli, Serhado, Rojda, Agire Jiyan, Koma PEL, Kewê, Sarik
Apo ve Renas. Folklor gösterisi, Sinevizyon gösterimi.
Program akışı içinde farklı dallarda sportif aktivitelerinde Genç Kadının rengi geçmiş yıllara oranda daha
fazla yansıyacağı bir festival olacak. Genç Kadın Volleyball turnuvası. Atletizm dalında 100m 400m ve
Maraton Genç Kadın ve Erkek koşuları. Futbol Mayıs
ayı şehitlerini anma futbol turnuvasının finale kalan
takımlarının final maçı. Savunma sporlarında, Boks,
Kick Box, Thai box, Karate, Tekvando. Salon sporları
olarak, Dama, satranç ve masa tenisi gibi çeşitli müsabakaların gerçekleştirildiği festivalde bir yandan
karşılaşmalar devam ederken bir yandan da festivalin
kültürel ve sanatsal programı birbirine paralel ve
uyumlu olarak sürdürülecektir. Kazanan mazlum ve
onurlu halkımız olacaktır.
Bu yılki festivalimizi kültürel olarak doyurucu ve
sportif alanda da yaratıcı bir zenginlik kazandırarak,
profesyonel ve kaliteli bir festival yaparak, gençliğe ve
halkımıza layık bir festival yapma amacındayız. Bu
amaçla yürekli gençlerimizi, değerli dostlarımızı ve mazlum
halkımızı, en devrimci duygularımızla selamlar, yapacağımız
gençlik festivaline Apocu özgürleşme inancı ve zaferiyle
festivalimize katılmaya çağırıyoruz.
51
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
A
K
T
U
E
L
L
Schweigen ist eine Straftat
Eylül BATMAN
Eine neue Art der
Kriegspolitik der AKP ist
die Massenvergewaltigung
und belästigung an
kurdischen Kindern und
Frauen. Das Ziel ist
dasselbe: Die Kurdische
Jugend zu vernichten,
um die Zukunft des
kurdischen Volkes
hoffnungslos und leblos
zu gestalten. Mit dem
Start unserer neuen
Kampagne werden wir
den Freiheitskampf
erhöhen und die
Vergewaltigungskultur
bekämpfen..
Hezîran 2010
Immer wieder sind wir geschockt und
empört über die hohe Gewaltbereitschaft
der türkischen Sicherheitskräfte gegenüber
den kurdischen Kindern. Die körperlichen
Misshandlungen, die Festnahmen und
die Morde haben uns jedes Mal auf das
neueste verärgert. Doch die Vergewaltigungsfälle in der kurdischen Stadt Siirt
haben alles getoppt! Mehr als drei dutzend
Männer haben über Jahre hinweg 7 Schülerinnen sexuell missbraucht. Die Behörden behaupten, dass sie nichts davon
wüssten, was sich seit 2006 abspielt.
Jahrelang wurde eine Aufklärung dieser
widerlichen Verbrechen, aufgrund einer
„Solidarität für Kinderschänder“ verhindert. Erst als sich eine der Schülerinnen
im vergangenen Herbst einer Lehrerin
anvertraute, kamen die Ermittlungen in
Gang. Fast 100 Männer zwischen 14
und 70 Jahre haben sich an den Mädchen
vergriffen. Darunter Beamte, ihre eigenen
52
Mitschüler, Kleinhändler, angeblich ehrbare Bürger, der Assistent des Schuldirektors und sogar Polizisten und Soldaten.
Die Stadt Siirt, die von der AKP regiert
wird, hat bis jetzt geschwiegen und
schweigt immer noch. Grund für die
Schweigsamkeit ist anscheinend die Verwicklung der Parteimitglieder, Beamten,
Polizisten und Soldaten in die Missbrauchsfälle.
Auch die Behörden geben sich zugeknöpft, ein Gericht in Siirt erließ eine
Nachrichtensperre, da Ministerpräsident
Erdogan den Medien „unverantwortliche
Sensationsgier“ vorwarf.
Opfer sind stark traumatisiert
Mit einer Mischung aus Drohungen
und Gewalt wurden die Mädchen wie
Ware herum gereicht und in dunklen
Hinterzimmern vergewaltigt. Die Mädchen stammen aus armen Familien und
hatten keine Möglichkeit sich zu wehren.
Verschiedene Abgeordnete untersuchen
diese Fälle und gaben an, dass die Schuldigen mit bis zu 15 Jahren Haft rechnen
müssen. Doch was nützen diese 15 Jahre
hinter Gittern, wenn sich die Denkweise
dieser Männer nicht verändern wird. Diesen Mädchen wurde das Leben zerstört.
Sie sind stark traumatisiert und leiden
unter den seelischen und körperlichen
Folgen dieser grausamen Taten. Das
Schlimmste aber ist, dass kein einziger
Schuldiger sich seiner Schuld bewusst
ist. Der Staat ist an dieser Gräueltat beteiligt und streitet jegliche Schuld ab.
Sehr interessant, dass die Provinzver-
STÊRKA CİWAN
waltung, der Gouverneur selbst und
auch der Polizeichef nichts von dem
Vergewaltigungs-Terror gewusst haben,
der sich seit 2006 hier abgespielt hat.
Dabei haben Sicherheitsbehörden und
Geheimdienste wegen der kurdischen
Befreiungsbewegung in Siirt überall
ihre Spitzel und sind bestens darüber
informiert, was in der Stadt geschieht.
suchen sie es auch mit sexuellem Missbrauch und Zwangsprostitution. In
letzter Zeit haben sich sexuelle Übergriffe auf kurdische Frauen und Kinder
vermehrt. Der Staat sieht diese Übergriffe als eine spezielle Art der Kriegspolitik. Diese Art der Kriegspolitik
wird von den Polizisten, Soldaten und
den Beamten in die Praxis umgesetzt.
Pädophilie hat nichts mit Ehre
zu tun
Aufruf zum Widerstand gegen
die Politik der Regierung
Die Männer in Siirt haben zur Zeit
nur eines im Kopf, und zwar die „Ehre“
der Stadt Siirt zu beschützen. Dass
solche Menschen noch von Ehre sprechen können ist unbegreiflich. Sie betrachten die Frauen als ihre Ehre und
benutzen sie wie gekaufte Ware, die
keine Emotionen haben. Tun die Frauen
etwas, was den Ehrenkodex „verletzt“
werden sie sofort getötet oder auf
andere Weise bestraft um die „Ehre“
wiederherzustellen. Bezeichnen sich
diese Menschen noch als „ehrbar“?
Und die Menschen die nicht daran
beteiligt waren, aber alles wussten und
nach dem Motto „Schweigen ist Gold“
gelebt haben? Können diese Menschen
nachts schlafen ohne Gewissensbisse
zu haben? Sie können sich gar nicht
vorstellen, was sie diesen Mädchen
angetan haben, wie sehr sie diese Mädchen erniedrigt und verletzt haben.
Der Horror nimmt dennoch kein Ende.
Bis 2006 gab es 18.033 Vergewaltigungsfälle die vor Gericht getragen
wurden. Wenn wir bedenken, wie viele
Vergewaltigungsfälle bis heute NICHT
entdeckt wurden, können wir sehen
mit was für einer kranken Denkweise
der Gesellschaft wir es zu tun haben.
Immer noch versucht der kranke türkische Staat Täter zu beschützen. Der
Staat versuchte bisher mit Drogen den
kurdischen Kindern und Jugendlichen
die Zukunft zu verdunkeln. Nun ver-
Der türkische Staat, vor allem die
Regierung der AKP spielen mit den
gesellschaftlichen Werten des kurdischen Volkes, versuchen sie zu entwürdigen und die kurdische Jugend
zu vergiften. Tag für Tag verstärken
sie diese Kriegspolitik um an ihr Ziel,
das kurdische Volk auszulöschen, zu
gelangen. Kinder und Jugendliche spielen eine entscheidende Rolle. Sie sind
die Zukunft eines Volkes, der Motor
einer Gesellschaft. Werden die Kinder
und Jugendliche negativ beeinflusst,
so sieht auch die Zukunft des Volkes
nicht rosig aus. Dem türkischen Staat
ist die Stärke und der Widerstand der
kurdischen Kinder und Jugendliche
bewusst. Sie wissen genau, dass die
kurdische Jugend eine Gefahr für sie
darstellt. Deshalb versuchen sie mit
dieser Art von Kriegspolitik das Potenzial der kurdischen Jugend zu vernichten. Die Vergewaltigungsfälle in
Siirt sind somit der Beweis für die
Dominanz des Patriarchats innerhalb
der türkischen Regierung. All die Täter
dieser Fälle sind bekannt, dennoch
werden sie nicht bestraft, wenn es um
das kurdische Volk geht. Die Täter
werden beschützt und die Fälle wie
Dreck unter den Teppich gekehrt. Der
Dreck unter dem Teppich hat sich wie
unsere Geduld zu einem Vulkan gehäuft, der bald ausbrechen wird.
Die neue Kampagne der kurdischen
53
Frauenbewegung passt zu diesen Fällen
in Siirt. Mit der Parole „Erhöhen wir
den Freiheitskampf und überwinden
wir die Vergewaltigungskultur“ wurde
die Kampagne am 8. März 2010 gestartet. An den Vergewaltigungsfällen
können wir erkennen, wie wichtig
diese Kampagne ist. Im Rahmen dieser
Kampagne sollten wir den organisierten
Befreiungskampf verstärken um die
Vernichtungspolitik des Staates zunichte
zu machen. Das Verschwinden vieler
kurdischer Kinder, das Abrutschen der
kurdischen Jugendlichen in die Drogenszene und in die Prostitution ist
dem Staat zu zuschreiben. Das kurdische Volk muss empfindsam reagieren
und versuchen diese Art der Kriegspolitik zu entschlüsseln. Vor allem die
kurdischen Frauen haben die Aufgabe
im Rahmen der neuen Kampagne
durch organisierte Arbeit Widerstand
zu leisten. Die schmutzige Politik der
AKP muss bekämpft werden um die
Zukunft des kurdischen Volkes vor
der Dunkelheit zu bewahren. Das
kleine kurdische Mädchen, das so viel
Leid erfahren musste hatte den Mut
ihr Schweigen zu brechen. Auch wir
dürfen nicht weg sehen und schweigen.
Wo Gewalt zum Alltag gehört, gilt
auch Gewalt gegen Frauen als normal.
Doch das hin zunehmen ist eine falsche
Lösung.
Die Vergewaltigungskultur beginnt
und endet nicht nur bei der Frau. Wir
sprechen von einer gesellschaftlichen
Vergewaltigung. Eine Vergewaltigung,
die das Ziel hat, einer Gesellschaft die
Hoffnung, die Freiheit und die Kraft
zu entziehen.
Mit der neuen Kampagne haben
wir die Chance gemeinsam für eine
Gesellschaft zu kämpfen, in der Gewalt,
Ausbeutung und Leid Fremdwörter
sind. Der erste Schritt ist das Schweigen
zu sprechen, denn Schweigen ist nicht
Gold, sondern eine Straftat.
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
P
O
L
İ
T
İ
K
Das Studium im Kapitalismus und die
Notwendigkeit sich dagegen zu wehren
Wie sollte das Studieren in einer freien
und demokratischen Gesellschaft aussehen und was bedeutet ein Studium im
heutigen System des Kapitalismus?
Studieren sollte jeder Mensch, sein
Leben lang. Es bedeutet nicht täglich in
eine Universität zu rennen und das auswendig zu lernen, was die Professoren
einem erzählen. Es bedeutet nicht Tests zu
schreiben und Prüfungen zu bestehen, um
gute Noten auf einem Blatt Papier zu
bekommen. Studieren bedeutet zu lesen,
zu fragen, zu diskutieren, zu lernen, sein
Wissen zu vermehren, Erfahrungen zu
sammeln. Das kann jeder, egal ob Schüler,
Auszubildender, Arbeiter oder Arbeitsloser. Egal ob jung oder alt, Frau oder Mann,
arm oder reich, alle müssen die Möglichkeit haben zu studieren, nach dem eigenen
Willen und freiwillig, ein Leben lang. Die
Studenten und Studentinnen aber haben in
der Gesellschaft die einmalige Gelegenheit
ihre ganze Zeit dem Studieren zu widmen.
Studium und Kapitalismus
Das Studium ist aus den kapitalistischen Industrieländern der heutigen Zeit
nicht mehr wegzudenken. Die Studenten
arbeiten, indem sie sich Wissen aneignen, das sie später brauchen um ihren
Platz in der Gesellschaft einzunehmen.
Das ist an sich nicht schlimm, auch in
einer freien und demokratischen Gesellschaft müssen junge Menschen ihre Rolle
in der Gesellschaft einnehmen. Das Problem am herrschenden Bildungssystem
des Kapitalismus ist allerdings, dass Studenten nicht selbst entscheiden dürfen
was sie wie, wann oder wo studieren,
sondern dies alles ihnen das System vorgibt. Studenten lernen nur das, was sie
für ihren Beruf brauchen und werden so
zu Fachidioten. Sie richten sich nach der
Hezîran 2010
kapitalistischen Wirtschaftslogik aus,
nach der man sich nicht gegenseitig hilft,
sondern alle anderen Gegner sind, die
einem den Job, das Geld oder das Land
wegnehmen. Sie fragen nicht nach, wer
über sie herrscht und ihnen befielt Dinge
zu tun, sondern machen lieber was ihnen
gesagt wird. Am Ende werden sie zu
dem, was sie nie sein wollten oder wogegen sie in ihrer Jugend sogar gekämpft
haben: Politiker, Wirtschaftsmanager,
Militärs oder anders gesagt Lügner,
Diebe, Mörder.
Probleme für die Studenten
Schon während des Studiums wird verhindert, dass die Studenten zu viele
eigene Ideen entwickeln, wie eine bessere Welt aussehen könnte. Ihnen wird
vorgegeben was sie lernen müssen und
was richtig zu sein hat, damit sie die Prüfungen bestehen. Sie dürfen nicht lernen,
was sie für wichtig halten oder was gut für
die Gesellschaft wäre, sondern nur was
der Wirtschaft und den Herrschenden zu
Gute kommt. Die Studenten haben mit
vielen Problemen zu tun, damit sie keine
Zeit und Kraft finden, um sich gegen diese
Art des Studiums zu wehren. Die Bedingungen unter denen die meisten
Studenten lernen müssen sind schlecht.
Die Veranstaltungen sind viel zu voll, die
Gebäude sind alt und fallen auseinander,
es gibt nicht genug Professoren und
Dozenten für alle Studenten. Außerdem
müssen die Studenten mittlerweile an
den meisten Hochschulen Geld bezahlen
um überhaupt studieren zu dürfen. Sie
bekommen kein Geld für ihr Studium,
obwohl es für eine heutige Gesellschaft
nicht zu ersetzen ist, da das kapitalistische System gut ausgebildete Menschen
braucht. Stattdessen müssen sich fast
54
Firat AMED
alle Studenten verschulden, damit sie
Geld haben von dem sie leben können.
Viele Studenten leben deshalb in Wohngemeinschaften (kurz WGs), in denen sie
sich eine Wohnung teilen in der jeder sein
eigenes Zimmer hat. Die meisten WGs
sind aber nur dazu da, um Geld zu sparen
und nicht damit die Studenten zusammen
leben und die Prinzipien des Kommunalismus und der Hilfe untereinander
umsetzen.
All das können wir ändern
Gegen all das gibt es aber auch immer
wieder Protest. Immer wenn die Situation
der Studenten schlechter wird oder sie die
Schnauze voll haben von den Vorschriften
die ihnen gemacht werden, wehren sie
sich. Sie demonstrieren, besetzen
Gebäude der Hochschulen, schreiben
Flyer und sagen den verantwortlichen Politikern und Wirtschaftsbossen ihre
Meinung. Viel ändert sich dadurch nicht.
Trotzdem ist es wichtig und richtig überall
wo junge Menschen das Gefühl haben ausgenutzt und unterdrückt zu werden sich
zusammenzutun, auszutauschen und zu
protestieren. Denn unser ganzes Leben ist
von Menschen gestaltet und kann auch von
Menschen, nämlich von uns, wieder verändert werden. Wir haben die Möglichkeiten
ein besseres Leben zu schaffen. Das Studium und Bildung überhaupt müssen
wieder dazu führen, dass eine freie und
demokratische Gesellschaft entstehen
kann. Wenn wir unsere Bildung nicht dazu
nutzen, für etwas Besseres zu kämpfen
und anderen zu helfen, ist sie umsonst.
Egal, ob Schüler oder Student, die
Jugend muss sich bilden, um ihre Rolle im
revolutionären Kampf für einen neuen Menschen, eine andere Gesellschaft und ein
besseres Leben erfüllen zu können.
STÊRKA CİWAN
A
C
T
U
E
Une actualité brûlante
L
Ali HAYIRLI
“Les forces
d’occupation ont
renforcé leur présence
militaire dans les
régions kurdes surtout
le long de la frontière
irakienne. Une
véritable zone tampon
est sur le point d’être
mise en place le long
de la frontière
avec l’Irak”
L’état turc persiste dans sa politique de négation et d’extermination de la réalité kurde. Les affrontements entre la guérilla et
l’armée d’occupation turque se
sont multipliés depuis l’arrivée
du printemps. L’armée turque et
son allié iranien violent quotidiennement l’espace aérien irakien
pour bombarder les bases de la
guérilla. La guérilla a montré
qu’elle pouvait mener des actions
dans les zones urbaines et qu’elle
ne resterait pas spectatrice face
aux attaques menées par les différents états.
55
Les forces d’occupation ont
renforcé leur présence militaire
dans les régions kurdes surtout le
long de la frontière irakienne. Une
véritable zone tampon est sur le
point d’être mise en place le long
de la frontière avec l’Irak. Les
différents accords signés entre les
différents états (Turquie, Iran, Irak
et Syrie) concernent l’extermination du mouvement de libération
national kurde.
En Iran, les exécutions sommaires et les disparitions sont un
moyen pour terroriser la population. Les différents états ont recours
à tous les moyens pour détruire la
résistance kurde et faire taire les
défenseurs de la démocratie. Les
mollahs ont commencé une véritable chasse aux sorcières dans
les régions kurdes. La barbarie de
la république islamique ne semble
pas connaitre de limite.
Les ennemis du peuple du kurde
tentent de déclencher une nouvelle
guerre fratricide entre la guérilla
du PKK et les peshmergas de la
région autonome du Kurdistan irakien. Le gouvernement régional
kurde subi de fortes pressions de
la part des différents états voisins
pour déloger le PKK. Le gouvernement de la région autonome
maintient son silence face aux
violations de son territoire et aux
atrocités commises par ses voisins
contre la population kurde.
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
L’échec du parti au
pouvoir
Les actions entreprises par
le parti de la paix et de la démocratie (BDP) pour stopper
les opérations militaires sont
significatives. Le BDP a également agit de manière très habile
face au paquet de réforme apporté par le gouvernement. Il
est important de souligner que
le projet de réforme constitutionnelle apporté par le gouvernement n’a pas répondu aux attentes du peuple kurde et de
ses représentants politiques. Le
paquet de réforme constitutionnelle était une nouvelle manœuvre du gouvernement pour
conserver le pouvoir et masquer
les opérations militaires.
Il est évident que le parti au
pouvoir ( AKP) n’a nullement la
volonté de favoriser le développement de la démocratie alors
qu’il dispose de tous les moyens
pour élaborer une nouvelle constitution. Le parti de la justice et
du développement est plus préoccupé par les intérêts personnels
de ses membres et le pouvoir que
par les véritables problèmes de
Hezîran 2010
de Kiliçdaroglu a été soigneusement préparée par les hauts
responsables du parti républicain du peuple. Il s’est d’abord
attaqué aux affaires de corruption pour pouvoir s’attirer
le soutien de la population. Il
a joué un important rôle lors
des élections municipales en
allant à la rencontre des personnes. Il est présenté comme
un homme qui prête attention
aux préoccupations de la population.
L’AKP utilise la carte de
l’islam tandis que le CHP utila population.
Le gouvernement a perdu le lise la carte alévi pour arriver
soutien d’une grande partie de au pouvoir. Les dirigeants du
la population ( kurdes, travail- CHP espèrent conserver les voix
leurs,…) et tente de sauver le des alévis qui constituent les
navire en accordant notamment électeurs traditionnels de leur
aux travailleurs l’accès à Taksim parti en élisant un alévi à la
lors des célébrations du Premier présidence du CHP. Il est évident
Mai. Le gouvernement a échoué que le parti républicain du peudans la résolution de la question ple (CHP) réalisera une imporkurde en ne reconnaissant pas tante progression lors des électiles représentants du peuple kurde ons de 2011. Kemal Kiliçdaroglu
comme des interlocuteurs et en semble vouloir donner un nouprivilégiant les opérations mili- veau souffle au CHP en devenant le représentant de tous les
taires.
déçus de la politique.
Jusqu’à présent, Kiliçdaroglu
Le Gandhi du CHP
évite de se prononcer sur la
La candidature d’un kurde question kurde qui est une quesalévi à la présidence du CHP tion épineuse. Il est important
(Parti Républicain du Peuple) de ne pas oublier que le CHP
est un nouveau stratagème pour est le parti des défenseurs de la
diviser le peuple kurde mais laïcité kémaliste. Il est évident
aussi une réponse au conserva- qu’un changement de mentalité
tisme de l’AKP et du CHP. Ce est plus important qu’un chanchangement témoigne également gement de leader pour pouvoir
du désir de la population d’un réaliser un véritable changement
véritable changement sur le plan politique et apporter une solution
politique à la question kurde et
politique.
Kiliçdaroglu est appelé Gan- aux autres questions socio-écodhi par les médias turcs à cause nomiques.
de sa ressemblance physique
***
avec le leader indien. L’arrivée
56
STÊRKA CİWAN
K
İ
T
A
P
Kitap
Dünyasından
Seçmeler
KCK Bilim Aydınlanma Komitesinin
hazırladığı Özel Savaş kitabı Mezopotamya yayınevinden çıktı.
“Kürdistan’da Özgürlük Hareketine
karşı yürütülen bir savaş var. Bu, özel
savaştır. Buna karşı halk savaşımızı geliştirme açısından, ‘özel savaş nedir, ne
değildir, taktikleri nelerdir, bunlar nasıl
boşa çıkartılır’ şeklinde tartışmalar yürütülüyordu. Özel savaşı tartışırken
onun ülkemizde uygulama boyutunu
ele alıyorduk. Rejimin özel savaş karakterini ortaya koyuyor, ona göre taktikler geliştiriyor ve stratejiler
belirliyorduk. Bu bizi daha doğru bir
mücadeleye götürüyordu.”
57
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
B
i
l
i
m
&
T
e
k
n
i
k
Dört Yüzgecinin Üzerinde Yürüyen Balık
Dünyanın en büyük asansörü
Kırmızı dudaklı yarasa balığı dünyadaki dört yüzgecinin
üzerinde yürüyen tek balıktır. Yürümek için tasarlanmış yüzgeçleri tuhaf görünüşlü burnu ve büyük kırmızı dudakları ile
balığın son derece ilginç
bir görünümü vardır.
Yarasa balıklarının kumun üzerinde bir insanın
yürümesi gibi dolaşabilmelerini sağlayan organları
göğüs yüzgeçleridir. Bu
yüzgeçlerini kullanarak yarasa balıkları okyanus zemininde rahatça ayakta durabilir ve yüzgeç uçlarının
üzerinde yürürler. Fener
balıklarında olduğu gibi yarasa balıklarının da burunlarının
altında diğer balıkları kandırmak için olta olarak kullandıkları
küçük deri parçaları vardır. Yarasa balıkları etçil hayvanlardır.
Bu oltayı kullanarak diğer balıkları, yengeçleri, kurtçukları ve
deniztaraklarını yerler.
Dünyanın en büyük asansörleri işlemeye başladı.
Osaka’nın merkezinde yeni açılan Umeda Hankyu gökdeleninde bulunan beş asansörün her biri 80 kişi taşıyabiliyor. Mitsubishi Electric
tarafından inşa edilen manzaralı asansörler 3.4 metre
en, 2.8 boy ve 2.6 metre
yüksekliğe sahip. Ortalama
65 kilodan 80 kişiyi taşıyabilen asansörlerin beşi birden çalıştığında 42 katlı binanın tepesine 400 kişiyi 1
dakikada çıkarıyor.
İlk 15 katı 2012’de açılması planlanan dev bir çokkatlı
mağazaya ev sahipliği yapacak bina, şehrin en kalabalık
tren istasyonu olan Umeda garının yanında yer alıyor.
Gardan her gün 2.5 milyon kişi geçiyor. Mağaza açıldıktan
sonra beş dev asansörün bile kafi gelmemesi mümkün.
Evrenin ayak izi
Uzun zamandır evrende su ve yaşam belirtisi arayan
NASA birbirinden ilginç görüntüler yakaladı. Çok gelişmiş
teleskop ve uzay araçlarıyla evrenin sırlarını çözmek için
çabalayan NASA’nın çektiği birbirinden şaşırtıcı görüntüler
yayınlandı.Kozmik ölçekte
dünyanın en gelişmiş arşivine sahip olan NASA özellikle 20 yıldır uzayda dolaşan
Hubble Teleskobu sayesinde
rüya gibi görüntüler elde
etti.Güneşin yakından görüntülerini çeken NASA bu
cehennemi gezegendeki küHezîran 2010
çük patlamaların korkunç etkisini gözler önüne serdi. Satürn
ile uydusunun inanılmaz ahengi insanı hayretler içerisinde
bırakırken Satürn’ün olağanüstü manzarası kainatın ahengini
ve büyüklüğünü bir kez daha gösterdi.
NASA kameraları uzayın derinliklerinde yeni bir yıldızın
doğuşundan çarpışan iki yıldızın yok oluşuna kadar pek
çok olaya şahitlik etti. NASA tarafından didik didik edilen
Mars’ta beliren ve dev bir ayak izine benzeyen bu kratere
‘evrenin aya izi’ adı konuldu. NASA yakın bir gelecekte
Mars’a insan yollamanın hazırlıklarını yapıyor. NASA dünyadan uzayı, uzaydan da dünyayı gözlüyor. NASA uyduları
Himaliya dağlarından, Pakistan’a patlayan volkandan,
şehirlere kadar pek çok mükemmel görüntü çekti.
58
STÊRKA CİWAN
Bu da ayak "mouse"u
Onlar da yalan söylüyor
Bir mouse’un yapabildiklerinden fazlasını ayaklarınızla
da yapabileceğinizi biliyor muydunuz? Nasıl mı?..
Multitoe adlı yeni nesil
bir ayak mouse’u (faresi)
diye tanımlanabilir. Multitoe ile sıradan bir mouse’un yaptığı işlerin ötesinde işler yapabilirsiniz.
Ürün büyük çapta dokunmatik (multi-touch) ekran
ve G-Sensor teknolojisi
içeriyor. Ürünün kullanımı
için öncelikle Multitoe’ya
kişiler tanımlanıyor. Üzerinde kısa bir süre beklenirse tanımsız olan kişiyi
tanımlama yapması mümkün oluyor. Multitoe klavyesiyle
tanımlanan kişiler isimlendirilebilir ve hassasiyet ayarı
yapılabilir. Üzerindeki kişinin bütün hareketlerini sezme
yeteneğine sahip.
Multitoe kişiye tam anlamıyla ayaklarıyla kontrol edebileceği özgürce oyun oynama zevkini yaşatıyor. Ürün
bütün bunları belirli komutları kullanarak yapıyor.
İtalyan La Stampa gazetesinde yayımlanan habere
göre, Tennessee Üniversitesi'nden Jonathan Rowell ve
ekibinin araştırması, hayvanların da hayatta kalabilmek
için yalana başvurduğunu gösterdi.
Hayatta kalma olasılıklarını artırmak için hayvanların
aldatıcı şekilde hareket edebildikleri belirtilen araştırmada,
buradaki amacın yem ya da dişi peşindeki hayvanın rakiplerini kandırmak olduğu bildirildi.
Serçeye benzer bir kuşun örnek gösterildiği araştırmada, bu kuşun, genellikle yırtıcı bir hayvanın geldiğini
diğerlerine haber vermek için kullandığı bir sesten,
onları yemden uzaklaştırmak için de yararlanabildiği
vurgulandı.
Kurbağaların da "yalancı" oldukları kaydedilen araştırmada, bu hayvanların sesleriyle diğer erkek kurbağalara
boyutlarını haber verdikleri, ancak kimi zaman kuvvetli
vraklamanın ardında rakibiyle mücadeleden çekinen
"çelimsiz" bir kurbağanın olabildiği belirtildi. Hayvanların
davranışlarını yakından gözlemenin iletişimlerinin karmaşıklığını görmelerini sağladığını söyleyen uzmanlara
göre, hayvanlar alemindeki en iyi politika dürüstlük
değil, gerçekle yalanı bir arada kullanabilmek.
Kertenkele nesli tehlikede
Dünyadaki en zehirli yaratık hangisi?
Kaliforniya Üniversitesi'nden Barry Sinervo ve
ekibinin yaptığı araştırma, iklim değişikliği nedeniyle
kertenkele neslinin yüzde 20'sinin 2080'e kadar tükenebileceğini ve bunun ekosistem ile besin zincirini
olumsuz etkileyebileceğini ortaya koydu. Kertenkele
nesli ve özellikle 1975'den bu yana sıcaklığın artmasının
bu hayvanlar üzerindeki etkisinin incelendiği geniş
çaplı bir araştırmanın verilerine dayanarak bilgisayar
ortamında bir model oluşturan bilim adamları, Kuzey
ve Güney Amerika, Avrupa, Afrika ve Avustralya'nın
belirli bölgelerinde 34 kertenkele ailesinin neslinin tükenebileceğini ve bunun iklim değişikliğiyle bağlantılı
olduğunu belirttiler.
İklim değişikliği nedeniyle Meksika'daki kertenkelelerin yüzde 12'sinin neslinin tükendiğine dikkati
çeken bilim adamları, sıcak havayı seven bu hayvanların
bile dayanma sınırının sonuna geldiğini, sıcaklığın artması nedeniyle gölgede kalmayı tercih etmeleri ve bu
durumun da yiyecek bulma olasılığını azaltması nedeniyle kertenkele neslinin yüzde 20'sinin tükenebileceğini
kaydettiler.
Kuzey Avustralya’da bulunan ve “denizlerin yaban
arısı” (Chironex fleckeri) olarak bilinen bir denizanası
normal bir denizanasının zehrinin 350 kat fazlasını
çıkarıyor. Bu hayvanın sokmasından sonra ölümün gelmesi sadece birkaç dakika sürüyor. 1880
yılından bu yana denizanası sokmasından
zehirlenerek ölen
kişilerin sayısı 66’yı
buldu. Bu ürkütücü
hayvandan korunmanın basit olduğu
kadar da ilginç yolu
ise kadın çorabı giymek. İşte bu nedenle
en erkeksi cankurtaranlar bile sörf turnuvaları sırasında tayt
giymekten çekinmiyorlar.
59
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
L
Ê
K
O
L
Î
N
SÊRT
Bajarê WELATÊMIN
“PKK, ji bo destpêka şer
Sêrtê weke herêma pîlot
hilbijartin. Komên pêşî
yên gerîlayan li Bohtanê
bi cih bûn. Şeva 15ê
Tebaxa sala 1984’an
de guleya pêşî li navçeya
Dihê hate teqandin.
Gerîlayên Kurd ku di bin
fermandariya Egîd
(Mahsum Korkmaz) de
bûn, ji sê milan ve
ketibûn bajêr”
Hezîran 2010
Bajarê Sêrtê di nav eyaletên Xerzan,
Botan û Mêrdînê de weke xelekekê bicih
bûye. Sêrt, di nava merediyên Rojhilat
yên 38 û 37an û di nava paralelên bakûr
yên 42 û 40an de cih digire.
Nîspeta axa Sêrtê, 5406 km2 ye.
Nêzî tevî xaka bajêr ji çiyayan û girên
bilind pêk tên. Bilindahiya bajêr nêzî
30 hezar metreyiye. Çiyayên erdîma
bajêr berdewama sîlsîleya toros ên rojhilata başûr e. Çiyayê herekol 2838
metreye û li erdnîgara sêrtê noqteya
herî bilinde. Çiyayê Reş, çiyayê Gebar,
çiyayê çirav di erdîma bajêr de çend ji
çiyayên bilindin. Ji ber ku erdîma bajarê sêrtê nêzî tevahiya ji bilindahiyan
pêk tê, di nav sînorên bajêr de deştên
fireh tine ne. Li hin zeviyên der û dora
bajêr û nêzî misircê kişt û kal tê kirin.
Ji van zeviyên bajêr, berhemên weke
fistiq, tutin, genim, ceh û gelek cureyên fêkiyan tên hilberîn. Axa sêrtê ji
aliyê madenên bin erdê ve dewlemende. Li baykan û şîrwanê damarên
sifir ên dewlemend û dîsa li baykanê
rezervên fereh yên kron hene. Her
wiha li navçeyên baykan, berwarî û şîrwanê jî çavkaniyên xwê hene.
Xaka sêrtê ji aliyê çend çemên mezin
de tên avdan, yek ji wan çemê bohtan ji
lûtkeyên çiyayên berwarî diherike û di
nav geliyên kur de di nav axa sêrtê de rêwengiya xwe didomîne. Her wiha çemê
xeza (heza) ava behran û ava sor jî di axa
sêrtê re derbas dibin û li deştê tevlî çemê
tîr tevlî çemê dîcleyê dibin.
Dîcle, li başûrê bajêr, sînorên nava Batman (Êlih), Mêrdîn û Sêrtê ji hev diqetîne.
60
Bajarekî Dewlemend û
Axeke Pîroz: Sêrt
Erdîma sêrtê ji aliyê avger û avên mîneralî jî ve dewlemende. Ji ber ku li ser
axa bajêr heta gelek caran erdhejên mezin
çêbûn û herem pir caran ser û bin bûye. Li
nêzî navenda bajêr, li ser riya Dihê, li herêma Dîlorîs avgermeke ku ji gelek nexweşiyan re başe heye. Dîsa li xopa findiq,
li gûndê hesta (hespa) li herêma luf (lîf)
gelek avgermên sipî hene. Berî salên şer
di mehên havînan de bi sedan kes ji bo
pirsgirêkên tendurustiyê xwe li van avgerman digirtin.
Hejmara şêniyên Sêrtê tevî navçeyan
ji 300 hezarî zêdetire. Nifûsa navçeyên
bajêr tev kurdin. Li navenda bajarê sêrtê
hin malbatên ereb jî dijîn. Ew li kurdistanê piştî ola îslamê li bajêr niştecî
bûne. Heta çend salên dawî jî li bajêr
hejmara ereban zêde bûn. Lê ev çend
salên dawî, ji ber sedemên aborî bandora şerê netewî malbatên ereb koçber
dibin. Her ku diçe ev rengê cuda ya demokrasiya sêrtê kêm dibe.
Sêrt, li gorî sîstema rêveberiya rejîma
tirk wîlayete. Bi navê tîlo, baykan, dihê,
misircê, berwarî û şîrwan 6 navçeyê xwe
hene û 271 gund bi bajêr ve girêdayiye.
Sêrt, ji rojava ve cîranê şirnax û wanê
ye û ji bakur ve cîranê batman û bedlîsê
ye û ji başur ve jî cîranê mêrdînê ye. Li
sêrtê sektora sereke lawirvaniye. Erdnîgara bajêr ji bo xwedîkirina keriyan musaîte. Ev berhemên lawiran a sereke piştî
şîr û goşt, rîs û hirî ye. Rîs, zêdetir di çêkirina gor û kulafan de, hirî jî di çêkirina
STÊRKA CİWAN
suka sêrtê li gelek kolanan dikanê kebaba biryan ji bo ku zikê sêrtiyan têr
bikin dixebitin. Dîsa ji serî an jî kele
xwarineke herêmiye. Wekî gelek bajarên kurdistanê ê li sêrtê jî hin aşxaneyên ku tenê xwarinên ku ji ser û pê
yên lawiran dipejînin hene. Di van aşxaneyan de şorbeya hur û avsîrka ser
û pê serê şeveqê gelekî tê xwarin. Birinca bi perde jî xwarineke taybetî ye
û di rojên taybet de tê çêkirin.
Dirok
betanî,şal û heybeyan de tê bikaranîn.
Ev betaniyên hanê ku li kurdistanê
tenê li sêrtê tên çêkirin, navê bajêr li
cîhanê daye naskirin. Di karê betanî
çêkirin de jin û mêr hevkarî dikin. Rêsandina hirî weke benikan û reng dayîna wan ji aliyê jinan,resandina
betaniyan jî ji aliyê mêran ve tê çêkirin. Di demên kevin de boyaxên xwezayî ku ji nebatan dihate derxistin,
dihate bikaranîn. Lê di salên dawî de
boyaxên kîmyewî tê bikaranîn.
Di motîfên betaniyan de dîmenên
xwezayê û şeklên cihêreng zêde hatine
bikaranîn. Di tevnê sêrtê de manto,
kincên jinan, kepê zilaman û cilê din
jî tên çêkirin. Ev berhemên ku bi navê
betaniyên li bazarê sêrtê tên firotin, di
salê dawî de gelek turîst bi dest xistiye
û ji bo welatên biyanî tên firotin. Pez
xwedîkirin hê jî di jiyana gelê sêrtê de
cihekî girîng digire. Dema pez an jî
kerî tê gotin şivan tê bîra mirovan û
helbet jî kulav. Kulavên sêrtê jî weke
betaniyên vî bajarî nav daye. Îro êdî li
gelek deveran ev kulav nayê resandin.
Kulav çêker û firoşkar li suka bajêr her
roj cihê ku ji wan re hatiye veqetandin
disekinin da ku şivanek were û kulavekê ji wan bistîne.
Xweza û Çiya li Botanê Reng dide
Helbet çiyayên Botanê bi kewên
xwe navdarin. Kewên hecî beşîr ên di
qefesê de her roj li suka bajêr li benda
qedera xwe ne ku kesek were wan bistîne. Kolanên suka Sêrtê ji berhemên
çiyê tijeye. Fêkî, hejîr, tiriyê wan çiya
weke çavkaniya şekire. Her wiha penîr
û sîrikê bajêr jî navdare û yek ji xwarina serekeye. Hingivê berwarî ên çiyayê botan ku temenê mirov dirêj dike
berhemeke biha ye. Ev hingiv tenê li
sêrtê û her wiha li hemû kurdistanê jî
deng daye. Dîsa runê nivişk û mast jî
li suka bajêr berhemên sereke ne.
Mitfexa Sêrtê li kurdistanê mitfexa
herî dewlemende. Yek ji xwarina sereke yên Sêrtiyan kebaba biryane. Biryan, qasî ku li bedlîsê tê naskirin, wiha
weke xwarinek sêrtiyan jî tê qebulkirin. Biryan ji goştê berxan û bi giyayên
çiyê hatiye xwedî kirin. Di tenurên bin
erdê de, li ser agirê êzingan tê pijandin.
Ev taybetî tahmeke xweş dide goşt. Li
61
Li gorî hin çavkaniyan navê Sêrtê
tê gotin ku ji zimanê samiyan tê. Dîsa
li gorî hin îddayan navê bajêr ji peyva
xetê tê û ev peyv di zimanê keldanî de
tê wateya bajêr. Navê bajêr di çavkaniyên îslamî de jî weke eshad, saîf,
sîîrt derbas dibe. Her wiha di pirtûkên
kevin yên sûryaniyan de jî navê bajêr
weke sêrt, serf an jî weke seert hatiye
qeyd kirin. Heta demên dawî, ji ber
kolanên arkeolojîk nehatibûn kirin, dîroka sêrtê a berî zayînê ne zelal bû. Di
salên 1963an de çend komên arkeolog, li sêrtê û der û dorê lêgerînên ser
erdê hatin kirin. Di van xebatan de aşkere bû ku li ser axa cihna bermayiyên
dema neolotîk gelek şop û rêç yên
tunç, helenîksî, roma, bîzans, îslam û
dema nêz hene.
Dîroka bajarê Sêrtê dirêjî 3 hezar
sal berî zayînê dema horiyan dibe. Di
salên hezaran de hêzên konfederasyonan de Nayirî serdestin. Piştî wan
dema dagirkeriya Asur destpêdike.
Beriya zayînê salên 612an de Med
Mezopotamyayê digirin bin desthilatdariya xwe. Heta ku artêşa Ereb ya îslamê ku kurdistanê bi dest dixe sêrt û
der û dora wê bi dorê dikeve destê Persiyan, îskender, Selokîdan, Partan, Arsekan û Sasaniyan. Piştî zayînê di
salên 600an de Ereb dikevin heremê û
ji rojava jî bîzansî tên kurdistanê. Di
vê demê de ji aliyê beg û mîrên kurd
Hezîran 2010
STÊRKA CİWAN
ve nîv serdeste. Di salên hezarî de jî
artêşa selçukî dikevin kurdistanê. Di
van salan de li heskîfê eyubî dewletekê dide damezirandin û bandora wan
heta der û dora sêrtê belav dibe. Dîsa
di van salan de şerefxaniyên bedlîsê
desthilatdariya xwe heta sînorên nava
sêrtê jî fereh dikin.
Qonaxa Karwanên Dîrokê: Sêrt
Di salên 1005an de ku li kurdistanê desthilatdariya şah îsmaîlê safevî pêş dikeve û dewleta osmanî bi
saya şêx îdrîsê bedlîsî di nav eşîrên
kurd ên sunî de dixebite û riza wan
digire da ku ew desthilatdariya osmaniyan nasbikin. Di van salan de
sêrt di dest mîrê eyubî xelîfe de ye.
Bi vî awayî 1514an de jî osmanî di
sêrtê de cih bûne. Rêveberên osmanî
sêrta pêşîn weke sencaqek bi eyaleta
wanê 1630î de jp bi eyaleta amedê
ve tê girêdan. Di sedsala 19an de jî
bi Bedlîsê ve hate girêdan. Di nava
salên 1800î de li herêma cizîrê mîrên
botan yên bedirxaniyan li dijî osmaniyan serî hildide. Bedirxan beg navenda cizîrê weke dewleteke herêmî
damezirandibû. Bi sînorê dewleta
xwe ji nêzî amedê heta nêzî sêrtê ji
wir jî heta musilê fereh kiribû. Serhildana botan heta dihê û der û dora
sêrtê fereh dibe. Dîsa yezdan şêr
piştî bedirxan beg îsyan dike. Li çiyayên botanê der û dora sêrtê bi osmaniyan re şer dike. Her wiha di
salên dawî de jî li herêmê li dijî dagirkeran gelek serhildanên mezin û
piçûk tên kirin. Sêrt, di warê rewşenbîrî, zanistî û olî de jî li kurdistanê
deverekî girînge. Şexsiyetên weke
Melle Xelîlê Sêrtî, şêx Mihemedê
Fersefê, Siltan Mehmud, îbrahîm
Heqî, îsmaîl û Bekîrullah û gelekî
din ji xaka sêrtê derketine. Her wiha
medreseyên li ser xaka bajêr ên
weke tîlo û fersefê ji salên kevin û
Hezîran 2010
vir ve weke çavkaniyên welatparêzî
û qendîla çanda kurd xebitîne.
Sêrt, heta sala 1894an bi bedlîsê
ve girêdayîbû. Di sala 1919an de
wekî sencaqekê serbixwe dihate rêvebirin. Di van salan de jî şêniyên
sêrtê 65 hezare. 50 hezarê vê nifûsê
kurdên sunî ne û yên din jî ermenî û
suryanî ne. Sêrt ku di salên kevin de
weke sencaqekî bûye, di bîranînên
gerokan de jî derbasdibe. Katîp çelebî ku di sedsala 17an de hatiye
sêrtê, vî bajarî weke diyarê rabiya bi
nav dike. Çelebî di bîranînên xwe de
pesnê tirî û ava sêrtê jî dike. Her
wiha generalên Elman Motkê, di sedsala 19an de tê sêrtê û dibêje wê
demê sêrt ji ber ku bûye qada şer,
weke xerabeyekê bû. Dîsa şemsedîn
samî, Walî Cewad jî di sedsala 19an
de di berhemên xwe de behsa sêrtê
kirine. Bajêr, piştî salên 1923an bi
damezirandina komara tirk ve jî
62
weke vilayetê tê pejirandin.
Di salên 1940an de li Êlûhê petrol
hate dîtin û di sala 1944an de xeta
hesin heta misircê hate danîn. Sêrt û
der û dora bajêr bi vaniyeran hate pêşxistin. Di salên 1990an de rejîma tirk
ji bo ji nû de dagirkirin û damezirandina sîstema xwe li kurdistanê hin tedbîr girtin. Yek ji van tedbîran
piçûkkirin û belavkirina bajarê sêrtê
bû. Li gorî vê pîlanê navçeyên batman
û şirnex ji sêrtê hatin veqetandin û bi
serê xwe bûn wîlayet. Her wiha navçeyên bişêriyê û hezro û sason jî ji
sêrtê hatin veqetandin û bajar di warê
rêveberiyê de gelekî teng bû.
Bajarê Sêrtê, li ser qadekî ku ji runiştvaniyê re dest dide hatiye avakirin. Di warê bajarvaniyê de her ku
diçe fereh dibe. Avahiyên bajêr li gor
mîmariyê ne pir bilindin. Di salên
dawî de piştî pêla koçberiyê li der û
dora bajêr taxên nû peyda bûn û hin
STÊRKA CİWAN
aliyên bajêr û heta quntarê çiyayên
der û dorê dirêj bûn.
Destpêka Guleya Yekemîn
û Berxwedana Egîdan
Sêrt, di dîroka Kurdistanê a nûjen
de xwedî cihekî taybete. Gerek ji ber
erdnîgariya xwe ya asê, gerek ji ber
gundiyên welatparêz herêma Bohtan
di şerê gerîla de bû maqarê pêşî. Piştî
pêvajoya cuntaya faşîsta Tirk ya salên
1980î de gelek şoreşgerên kurd derketin çiyayên der û dora sêrtê jî. PKK, ji
bo destpêka şer sêrtê weke herêma
pîlot hilbijartin. Komên pêşî yên gerîlayan li Bohtanê bi cih bûn. Şeva 15ê
Tebaxa sala 1984an de guleya pêşî li
navçeya dihê hate teqandin. Gerîlayên
kurd ku di bin fermandariya EgîdMahsum Korkmaz de bûn, ji sê milan
ve ketibûn bajêr. Hemû avahî û saziyên fermî yên dewletê dagirkiribûn.
Ev çalakiya wê şevê destpêka tofana
li kurdistanê bû. Welatê kurdan careke
din li ser piyan bû. Îşaret li dihê, agir
jî li gebarê hatibû vêxistin û paşê bahozeke germ destpêkir. Efsaneya
nûjen hate nivîsandin.
Serhildan bê bedel ne bû. Belkî jî li
kurdistanê cihê ku herî bedel da û
xwîn li ser hate rijandin sêrt bû. Ji ber
ku şerê neteweyî li vî bajarî hatibû
destpêkirin, rejîma tirk dixwest vî şerî
li sêrtê defin bike. Ji bo ku bigihêje vê
armanca xwe li herêmê dest bi teroreke bê perwaz kir. Pêşî sêrtê di warê
rêveberiyê de parçekir. Şirnex û dihê
jê qetandin. Lawirvanî lê qedexe kir.
Rê li ser gundiyan girtin û birçîbûn
xist nava wan. Cerdevanî li ser wan
ferzkir. Dest bi şewitandin û valakirina
gundan kir. Bi sedan gundî hatin kuştin. Newala qesaba, li sêrtê navek ji
hovîtiya şerê taybet bû. Piştî destpêka
şerê neteweyî, artêşa tirk cesedên şervanên ku di pevçûnan de dihatin kuştin li vê herêma ku nêzî bajarê sêrtê ye
bi hev re diveşartin. Li newala qesaba,
di nav de şervan û serfermandarên
weke egîd, mele mihemed û doktor
seyfî jî di nav de jî 200 zêdetir canfedaiyên kurd ku li herêma sêrtê şehîd
ketin,razayîne. Kurdên herêmê ev
newal weke devereke pîroz qebul
dikin û dibêjin paşerojê de li wê derê
abîdeyeke şehîdan çêbikin.
Bajarekî Qedîm û
Warê Şaristaniyan
Mizgefta bajêr ya herî mezin Ulu
Camî, ji ber ku pirtûka mizgeftê nehatiye dîtin, derbarê wê de jî agahiyên
sererast tineye. Li gor hin çavkaniyan
di sala 1229an de ji aliyê Sultan Miqsedîn Mehmud ve hatiye çêkirin. Di
sala 1260î de jî ji aliyê sultan el mucahîd ve li mizgeftê hin beş hatine zêdekirin. Dîwarên camiyê ji derve jî
kevirên birî, ji hundir ve moloz hatiye
neqişandin. Sê qubbeyên li kêlekên
hev bi kemberan ve bi hev ve hatine
girêdan. Li ser neqiş û resmên li ser dîwaran hatiye siwax kirin. Mîmbera
mizgeftê di sala 1965an de tevî mizgeftê hatiye restore kirin. Ji ber baran
û şiliyê çînî li ser mînarê xerab bûne,
lê dîsa jî motîfên jeometrîk û mîmariya mînare baldikşîne ser xwe. Mizgeftek din ku bajarê sêrtê dixemilîne
mizgefta sukê ye. Di sala 1265an de ji
aliyê sultan salih nesredîn ve hatiye
çêkirin. Li baniyên mizgeftê 5 qubbe
hene. Du deriyên mekana mezin hene.
Mîmariya vê mizgeftê jî nêzî mînakên demên xwe ye. Li aliyê din mizgeft li sêrtê ku niha bi navê
cumhuriyet tê naskirin, tê texmînkirin
ku ji hewariyên îsa yahuwa veşartiye.
Ev mizgeft di demên kevin de bi navê
qudurullah tê naskirin. Turbeya weyselqeranî berhemeke olî ya bajarê
sêrtê ye. Turbe, li gundekî navçeya
bayqanê, li ser riya wan û amedê li
xopana zîyaretê cih digire. Turbe, bi
63
qubbeyekî ser hatiye girtin. Di sala
1976an de jî hatiye xerakirin. Avahiya
îroyîn xwedî taybetiyekêye. Turbeya
wesîl qaranî li kurdistanê di nava mekanên pîroz de xwedî taybetiyekêye.
Di efsaneya wesîl qaranî de ku di
salên 600î de derbasbûye motîfên
hevaltiya Hz. Muhemmed û di riya olî
de jî fedekarî hebû. Gelê oldar yê herêmê, wiha ji gelek deverên dûr yên
kurdistanê her sal di mehên gulanê de
rojên înê tên li ser qebra weysîl qaranî
û ji bo derdên xwe li dermanekî digerin. Mêvanên weysîl qaranî ji bo duayên wan bên qebul kirin, ji bo alîkarî
jî pereyan tavêjin ser turbê. Ji bilê van
navendên olî cihê weke medresa fersatê jî li herêma sêrtê cih digirt. Navçeya tîlo, navendeke olî ye. Li vê
navçeyê gelek cihên pîroz hene. Yek
ji wan cihê pîroz yên tîlo, turbeya îsmaîl fakîrullahe. Ev turbe di sala 18an
de ji aliyê îbrahîm heqî ji bo seydayê
wî îsmaîl fakîrullah hatiye çêkirin. Orjînaliteya turbê bi restorasyonên salên
dawî hatiye xerakirin. Di vî avahî de
mînakek zirav a endezerya roniyê
heye. Îbrahîm heqî, bi qasî alimiya
xwe ya olî, bi taybetiyên xwe yê zanistî jî tê naskirin. Îbrahîm heqî bi
navê marîfetname berhemek jî nivîsandiye. Di berhema xwe de li ser astrolojî, cografya, fizîk, matematîk û
gelek beşên din yên zandariyê disekine. Qasî ku tê zanîn îbrahîm heqî 40
pirtûk nivisandine. Îbrahîm heqî di
nava salên 1703 û 1780î de jiyiyaye.
Îbrahîm heqî, di turbê de sîstemek
wiha çêkiriye ku her sal roja newrozê
tîrêjên rojê ji pişt çiyayê herekol davêjin, bi saya prîzmayekê serê meqbera fekîrullah ronî dikin. Sira vê
teknîka wî ji aliyê zanistan ve weke
ecêbekê hatiye şîrove kirin. Ev taybetiya avahiyê bi restorasyona sala
1963an de hatiye xerakirin.
***
Hezîran 2010
Rewşa AKP
Di sala 2010...??
:)
:)
Mizah
Tenefüs
Bir uçakta tam yedi deli varmış. Bunlardan sadece
uçağı kullanan birinci pilot normalmiş.
İkinci pilot da deliymiş. Durgun ve normal hava
şartlarında yolculuk yaparlarken birden bire uçağın
sağa ve sola yattığını hisseden birinci pilot şaşkınlıkla
ikinci pilota sorunun ne olduğunu sormuş;
O da, “sanırım bu dengesizlik içeriden delilerden
geliyor” diye cevap vermiş.
Birinci pilot, ikinci pilota emir vermiş: “o zaman git
ve rahat durmalarını söyle!”.
Bunun üzerine delilerin yanına giden ikinci pilot onları susturmayı başarmış.
Birinci pilot ikinci pilota “nasıl susturdun” diye sorduğunda;
“Ben öğretmen oldum, onlar öğrenci oldular.. uçağın imdat zilini çaldım şu an tenefüsteler..” diye cevap
vermiş.
Amin
Üç Amerikan askeri Iraklı bir amcanın bakkal dükkanına girerler. Alış veriş yaparken ‘Kahrolsun Amerika’diye bir
ses duyarlar. Etrafa bakınırlar ve sesin bir papağandan geldiğini görürler.Bunun Üzerine ıraklı bakkal amcaya ‘bu papağanı
buradan yok et yarın geldiğimizde görürsek seni mahvederiz’derler.Askerler gittikten sonra bakkal amca kara kara düşünmeye başlar çünkü papağan kuşunu çok sevmektedir.Derken aklına cami imamlarının papağanı gelir.
Hemen imamın yanına koşar başından geçenleri anlatır ve ‘Hocam eğer sakıncası yoksa papağanları değiştirelim’
der. Hoca kabul eder ve değişim gerçekleşir.Ertesi gün işgalci amerikan askerleri gelir, papağanı görürler ve kızarak;
-Biz sana bunu yok edeceksin demedik mi? deyince,
Bakkal amca, bu papağan o değil dese de inandıramaz. Sivri zekalı askerin biri ben şimdi anlarım bunun dünkü
papağan olup olmadığını der ve papağanın tekrarlamasını umarak bağırır: Kahrosun Amerika!! ses çıkmayınca bakkal amca dahil hep birlikte bağırmalarını söyler:
-Kahrolsun Amerika! (ses yok) -Kahrolsun Amerika!
Papağan dile gelir: “Amin evlatlarım...”
Download