sd stratejik düşünce n - Stratejik Düşünce Enstitüsü

advertisement
www.sde.org.tr
Aylık Uluslararası İlişkiler ve Strateji Dergisi
Yıl: 1
Sayı: 5
NİSAN 2010
SD
STRATEJİK
DÜŞÜNCE
Fiyat: 7 TL (KDV Dahil)
Anayasa’da Yapılacak Her
Anayasa Değişikliğinde
Coğrafyamızdaki Sorunlarda
Türkiye ve Ermenistan
Üzerinde Jeopolitik Oyunlar Artan Çözümsüzlük Görüntüleri Değişiklik Türkiye’nin Kazancıdır “Garip Ama Normal” Bir Yol
Hasan KÖNİ
Nüzhet KANDEMİR
Aydın BOLAT
Yasin AKTAY
Açılımın İlk Adımlarını
Doğru Anlamak
Necdet SUBAŞI
NİSAN 2010
010 | STRATEJİK
STR
TRA
AT
ATEJİK
DÜŞÜNCE
1
Nisan Gündemi
D
evleti kuran iradenin, anayasasında kendi meşruiyetini
garantiye alması, anlaşılabilir ve basit bir korunma refleksinden
kaynaklanmaktadır. Bu refleks devletten devlete değişse de
temelde aynı motivasyona dayanır.
Halkın temsil edildiği parlamentoların ötesinde işleyen başka bir üst
irade vardır. Bu senato, mahkeme, güvenlik konseyi, devlet başkanlığı
veya ‘derin devlet’ organizasyonları şeklinde resmi veya gayri resmi
kurumlaşabilir. Bu kurum veya gruplar demokrasiyle bağdaşmasa da
varlıklarını sürdürür. Seçimden seçime oy kullanan sokaktaki vatandaş
yanlış yollara saptığında onları hizaya getirecek ve devletin kuruluş
esaslarını devam ettirecektir!
Nitekim Ermenistan Anayasa Mahkemesi, “Türkiye-Ermenistan protokolünü” kendi hükümetini de
bağlayacak bir irade beyanıyla, 1915 olaylarına atıfta bulunarak kabul etti. Böylece hem ‘muhalefet’ hem
de parlamento ötesinde işleyen bir yapının sözcülüğünü üstlendi.
Ülkemizde de parlamenter sistem, TBMM’nin üstünde egemenlik iddiasında bulunan yapılanmalarla
sürekli cedelleşiyor. Mevcut durum öylesine alışkanlık haline dönüştü ki; partiler, kapanacaklarını bu
sürtüşmelerden hissedebiliyor!
Hükümetler zorlukları aştığı, icraatın akışına alıştığı yahut iktidarın baş döndüren cazibesine kendini
kaptırdığı zaman yoldaki problemleri unutuyor. Kendilerini iktidara getiren dinamizmin beklentilerini başka
bahara bırakıyor. Zora düşeceklerini anladıkları anda ise en başta çözmesi gereken hayati tedbirleri
yeniden gündeme alıyor. Bu durum güvenirliğinin sorgulanmasına yol açıyor. Sistemsizlik, programsızlık
temel sorunlarımızdan birisi. Muhalefetteyken söylenenler iktidarda anlamını yitiriyor. Konunun dramatik
yönü ise muhalefetteyken hazırlanan raporların gereğinin, başka bir iktidar tarafından yürürlüğe
geçirilmek istendiğinde, siyasi gerekçelerle bizzat yazanlar tarafından engellenmesidir.
Bu kısır döngüyü kırmanın yolu var. Türkiye ve dünya için söyleyecek sözü olanların; düşünce kuruluşları,
strateji merkezleri kurmaları gerekiyor. Ayağı yere basmayan fantastik çalışmalar yerine, üzerinde beyin
fırtınaları, paneller, konferanslar düzenlenerek ortak akıl ürünü eserler ortaya konulmalıdır.
Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE), yaşadığımız sorunlarla ilgili olarak çözüm yollarını kamuoyuna
anlatmak, özel ve resmi kurumlara yol haritası hazırlamak amacıyla kuruldu. Ufkunu, vizyonunu ve
hedeflerini buna göre belirledi. Rafları süsleyecek raporlar yerine hemen hayata geçirilebilecek stratejileri
gündeme getiriyor.
Ülkemizin temel sorunlarını tek tek masaya yatıran SDE, önce kendi uzmanları ve konunun otoriteleri
ile beyin fırtınaları düzenliyor, ardından bunu daha çaplı organizasyonlarla kamuoyuna duyuruyor. Bu
kapsamda, 25-26 Şubat 2010 tarihleri arasında düzenlediğimiz “Demokratikleşme Sürecinde Hukukun
Üstünlüğü ve Yargı” konulu konferans ses getirdi ve Yargı Reformu’nu güçlü bir şekilde ülke gündemine
taşıdı.
Mart sonunda “Judaist İdealler, 21. yy. Gerçeği ve Judaizmin Evrensel Değerleri”, Nisan ayında da
“Dersim” ve “Ermeni Meselesinde Yeni Boyutlar” konulu beyin fırtınası ve çalıştaylar gerçekleştirdik ve
gerçekleştiriyoruz. Bu arada gençleri de ülke sorunlarında sahaya çekecek projelerimiz var. Ortadoğu
Genç Düşünce Platformu’nun planladığı, “Sınırları Aşmak: Türkiye, İran, Irak, Suriye İlişkileri” paneli
bunlardan sadece birisi. Konuyla ilgilenenler www.sde.org.tr web sitemizden detaylı bilgi alabilir.
Bu çalışmalar ileriye yönelik hamlelerin ilk aşamaları…
Prof. Dr. Yasin AKTAY
SDE Başkanı
2
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
1
Genel Yayın Yönetmeni
Prof. Dr. Yasin Aktay
Yayın Kurulu
Prof. Dr. Hasan Köni
Prof. Dr. Yasin Aktay
Büyükelçi (E) Nüzhet Kandemir
Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın
Prof. Dr. Beril Dedeoğlu
Prof. Dr. Ali Şafak
Prof. Dr. Sencer İmer
Prof. Dr. Birol Akgün
Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu
Prof. Dr. İbrahim S. Canbolat
Prof. Dr. Mehmet Şişman
Prof. Dr. Ramazan Gözen
Prof. Dr. Şaban H. Çalış
Prof. Dr. Talip Özdeş
Prof. Dr. Ziya Öniş
Doç. Dr. Murat Çemrek
Doç. Dr. Mustafa Aydın
Doç. Dr. Ertan Beşe
Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı
Mehmet Akif Ak
Aydın Bolat
Veli Şirin
Bayram Girayhan
Danışma Kurulu
Prof. Dr. Tayyar Arı
Prof. Dr. Yavuz Unat
Prof. Dr. Gökhan Koçer
Prof. Dr. Harun Gümrükçü
Prof. Dr. E. Ethem Atay
Prof. Dr. Hasan B. Paksoy
Doç. Dr. Bekir Berat Özipek
Doç. Dr. Cihat Göktepe
Doç. Dr. Ensar Nişancı
Doç. Dr. Ertan Efegil
Doç. Dr. M. Vedat Gürbüz
Doç. Dr. Mehmet Dikkaya
Doç. Dr. Mert Bilgin
Doç. Dr. Yaşar Akgün
Yrd. Doç. Dr. Necdet Subaşı
Dr. Zafer Aydın Ecemiş
Yayın Koordinatörü
Faruk Can
Yazı İşleri Müdürü
Ahmet Ünal
Yayın Asistanları
Feyzan Ece Çapa,
Özlem Pınar Oran, Yasemin Küçer
Grafik ve Sayfa Tasarımı
OMEDYA
www.omedya.com
Fotoğraflar
AA, Cihan, ShutterStock
Baskı Yeri / Tarihi
Öncü Basımevi
Kazım Karabekir Cad. Ali Kabakçı İşhanı
No:85/2 İskitler / ANKARA
T: 0312 473 80 45 - F: 0312 473 80 46
Stratejik Düşünce Entitüsü Çetin Emeç Bulvarı
A. Öveçler Mah. 4. Cad.1330 Sok.
No: 12 Çankaya / ANKARA / Türkiye
T: 0312 473 80 45 - F: 0312 473 80 46
www.sde.org.tr
Bu dergi içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce
Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri
Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak
alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde
kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu dergide yer alan
SDE’nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli’nin
çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler,
yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır;
SDE’nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
04
Prof. Dr. Yasin AKTAY
Anayasa Değişikliğinde
Garip Ama Normal” Bir Yol
”
Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı
İktisadi İşletmesi Adına Sahibi
Dr. Nurol Canbolat
Gündemde kısmî de olsa yeni bir anayasa
tartışması var. Mevcut Anayasanın tamamen değiştirilmesi ile ilgili 2007 yılında
başlamış olan süreç, AK Parti’ye açılan
kapatma davasıyla sekteye uğramıştı.
66
İÇİNDEKİLER
”
STRATEJİK DÜŞÜNCE
04 Anayasa Değişikliğinde Garip Ama Normal” Bir Yol
Prof. Dr. Yasin AKTAY
Nüzhet KANDEMİR
Coğrafyamızdaki Sorunlarda
Artan Çözümsüzlük Görüntüleri
Uluslararası düzeyde harcanan tüm çabalara
karşın, Türkiye’nin bulunduğu Bölge ve onun
ötesinde, mevcut uluslararası sorunların
bir çözüme kavuşturulabileceği konusunda
belirgin bir iyimserliğe yol açabilecek
herhangibir iyileşme görülmüyor.
07 Atatürkçülük Kılıfında Darbe Cumhuriyeti
Alper TAN
09 Anayasa’da Yapılacak Her Değişiklik ...
Aydın BOLAT
11 Yargı Bürokratları Kuvvetler Ayrılığı...
Doç. Dr. Yusuf TEKİN
15 Hangi Adalet Mülkün Temelidir?
Doç. Dr. Murat ÇEMREK
17 Gerginliğe Değecek Bir Yargı Reformu Yapılmalı
Doç Dr. Bekir Berat ÖZİPEK
19 Yargıyı Adalete Çekmek
45
Prof. Dr. Hasan KÖNİ
Türkiye ve Ermenistan
Üzerinde Jeopolitik Oyunlar
Türkiye’nin bölgedeki konumu ve ilgili
taraflarla ilişkilerinin mahiyeti, bu alanda
çok dikkatli bir diplomasi yürütmesini
kaçınılmaz kılmaktadır.
09
Doç. Dr. Mustafa AYDIN
23 Toplumsal Talepler Yargı Reformunu Zorunlu Kılıyor
Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ
Aydın BOLAT
Anayasa’da Yapılacak Her
Değişiklik Türkiye’nin Kazancıdır
Kısmi Anayasa Değişikliği veya Yargı reformunu Türkiye’nin gündemine Stratejik Düşünce
Enstitüsü (SDE) getirdi. SDE önce bir beyin
fırtınasıyla bugün şekillenen Anayasa değişiklikleri paketinin maddelerini kapsamlı olarak
tek tek ele aldı, irdeledi ve değişiklik önerilerini
Yargı Raporu yayınlayarak ortaya koydu.
29 Anayasa Reformu Önündeki Engeller
Doç. Dr. Faruk BİLİR
31 Anayasa Reformu mu? Zihniyet Reformu mu?
Faik TARIMCIOĞLU
33 Anayasa Paketi: Önemli Ama Eksik
Av. Reşat PETEK
35 Anayasa Reformu Önündeki Engeller İçin Çözüm Yolları
SDE Haber
37 SDE’den Yargı Reformu Hamleleri
SDE Haber
39 Açılımın İlk Adımlarını Doğru Anlamak
Yrd. Doç. Dr. Necdet SUBAŞI
41 Strateji Bilim mi Fantazi mi?
07
Alper TAN
Atatürkçülük Kılıfında
Darbe Cumhuriyeti
Medeniyet yolunda başarı yeniliğe bağlıdır.
Sosyal hayatta, iktisadi hayatta, ilim ve fen
sahasında muvaffak olmak için yegâne tekâmül
ve terakki yolu budur. Hayat ve yaşayışa hakim
olan kanunların zaman ile değişmesi, gelişmesi
ve yenilenmesi zaruridir.
39
Ahmet ÜNAL
45 Türkiye ve Ermenistan Üzerinde Jeopolitik Oyunlar
Prof. Dr. Hasan KÖNİ
Yrd. Doç. Dr. Necdet SUBAŞI
Açılımın İlk Adımlarını
Doğru Anlamak
Devletin Alevi sorununu çözümlemeye yönelik
yaklaşımlarının ana gerekçesi hiçbir zaman
güvenlik endişesi olmamalıdır. Adım atmak
için güvenlik kaygıları önemli olmakla birlikte
mümkün tek gerekçe sayılamaz. Asıl hedef vatandaşlık kimliğinin temel bileşenleri arasında
yer alan Alevilerin de diğer bileşenlerin sahip
olduğu haklara sahip olmasıdır.
49 Ermeni Sorunu Türk Dış Politikasının...
Prof. Dr. Birol AKGÜN
54 Ermeni Sorunu Kördüğümü
Büyükelçi (E) Emin GÜNDÜZ
58 Soykırım Oyunu
Prof. Dr. Mehmet Emin ÇAĞIRAN
60 Soykırım Temcidi
Yrd. Doç. Dr. Caner ARABACI
66 Coğrafyamızdaki Sorunlarda Artan Çözümsüzlük...
Büyükelçi (E) Nüzhet KANDEMİR
71 KKTC Seçimleri ve Siyasi Tablo
Doç. Dr. Yılmaz ÇOLAK
11
Doç. Dr. Yusuf Tekin
Yargı Bürokratları Kuvvetler
Ayrılığına Katlanmak Zorunda!
Türkiye kamuoyu son birkaç aydır yoğun bir
biçimde yargı reformu tartışmalarına odaklanmış durumda. Bir tarafta yargı bürokrasisinin
dayatmaları nedeniyle çalışamadığını söyleyip, reform talebini gündeme getiren iktidar
partisi, diğer tarafta ise yargı reformunu
yargıya siyasetin müdahalesi olarak algılayan
yargı bürokrasisi ve diğer siyasi partiler. İlginç
bir tartışma yaşandığı kuşkusuz.
17
Doç. Dr. Bekir Berat ÖZİPEK
Gerginliğe Değecek Bir
Yargı Reformu Yapılmalı
Dünyanın hiçbir yerinde, demokrasiye giden
yol dikensiz bir gül bahçesinden geçmemiştir.
Ayrıcalıklı konumlarını korumaya çalışan,
sahip oldukları ekonomik ve siyasi gücü
toplumun geri kalanıyla paylaşmaya yanaşmayan zümre ve sınıflar, demokrasiye geçiş
çabalarını engellemeye çalışmışlardır.
74 Varşova Paktı’nın Boşluğu Doldurulabilir mi?
Ali ERTAN
79 Hizbullah’ta Siyasi Değişimin Kısa Tarihi
Hüseyin BEHEŞTİ
84 Bosna Savaşındaki Kirli Eller
Selvet ÇETİN
86 Japonya-Çin Ortak Tarih Yazma Projesi
Doç. Dr. Erkin EKREM
92 Beklentilerden 'Irak', IRAK Seçimleri
Ali SEMİN
96 Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’ndan Beklentiler
Doç. Dr. Ertan BEŞE
101 Tüm Boyutlarıyla İnsan Ticareti Suçu
Ömer ERSOY
107 Müfettişlerin Hâkim ve Savcı İletişimini ...
Doç. Dr. Aytekin GELERİ
Analiz
Anayasa Değişikliğinde
Garip Ama Normal” Bir Yol
”
Prof. Dr. Yasin AKTAY*
Meclis açık olduğu her gün yasa yapabilir, anayasa da yapabilir. Bu meclisin en olağan
fonksiyonudur. Meclis asıl yasama yapmaktan geri durmaya çalıştığı zaman bunun hesabını
sormak gerekiyor. Doğrusu MHP’lilerin mevcut parlamento aritmetiğini yetersiz görmeleri
kendi parlamenter misyonlarını inkar etmeleri anlamına da geliyor ki, bunun halka
anlatılmasında ciddi bir zorluk yaşayacaklarını beklemek gerekiyor.
G
ündemde kısmî de olsa
yeni bir anayasa tartışması
var. Mevcut Anayasanın
tamamen değiştirilmesi ile ilgili
2007 yılında başlamış olan süreç,
AK Parti’ye açılan kapatma davasıyla sekteye uğramıştı. Oysa toplumun bir anayasa yapmak kadar
ciddi bir anayasa tartışmasına da
ihtiyacı olduğu, bu girişimin öncesinde ve sonrasında yaşananlarla
açıkça ortaya çıkmıştı. Türkiye’nin
şu ana kadar görmüş olduğu hiçbir
anayasa “normal” sayılan yollarla
yapılmamıştı. Peki, anayasa yapımında “normal” olan yol neydi?
sum ifadesiyle hatırlatılan “kurucu
meclis” mutlaka bir darbe veya asker iradesinin gerekliliğini de anlatmış oluyor. Dolayısıyla darbe veya
silah zoru, anayasa sürecinde bir
tür normallik hatta gereklilik şartı
olarak sunulmaya başlandı. CHP
lideri zaman zaman demeçlerinde
bunu bir tür tehdit içerecek şekilde dillendirmekten geri durmadı.
“Anayasa yapmak için bir şeyleri
göze almak lazım. Bu rejim hukuk
yoluyla kurulmadı” derken aslında
bir bakıma hukukun altında yatan
Hobbesçu gerçeği, Leviethan gerçeğini hatırlatmış oluyor.
Asıl gariplik bu soruya verilen cevaptan sonra ortaya çıkıyor. Zira
anayasa yapımında normal olarak
tanımlanmış olan yol şimdiye kadar
hiç gidilmemiş, hiç yürünmemiş bir
yoldur. Anayasa hep en anormal
şekillerde yani bir darbe ortamından sonra, darbecilerin marifetiyle
kotarılan bir zoraki süreçlerin sonucu olmuştur. Bu durum anayasa
yapımında normal olanı unutturmuş hatta normal olana karşı bir
nevi yabancılaşmayı da getirmiş.
Normal olan yol teklif edildiğinde
bu bir sapma olarak bile nitelenebiliyor. Anayasa yapmak için en ma-
Hukuk şiddetle kaim olur ve ne kadar eşitlikçi bir mantığa dayanırsa
dayanır, mutlaka onu kaim kılan
egemenlerin imtiyazlarını kamufle
ederek de olsa garantiye alır. Bu
kadarını monarşi rejimlerinin tesis
ettikleri hukuklara yeterince alışık
olduğumuzdan zaten biliyoruz.
Ama bu kadar gerçekçiliğin, bu
kadar açık sözlülüğün bir hukuk
ve meşruiyet mantığı içinde artık
geçerli olamayacağını unutarak
hatırlatıyor bunu. Zaten artık yeni
bir anayasa tartışmasına duyulan
ihtiyacın da en büyük nedeni bu
değil mi? Artık devir değişmiştir.
4
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
İnsanların devletin kulu veya “tebası” olmaktan, devletin eşit katılımcı ortağı anlamında “vatandaşı”
olmaya doğru bir yol alınmaktadır.
Devletin belli bir kişinin (monarkın) veya belli bir zümrenin, ailenin, hanedanın veya sınıfın hatta
gizli bir örgüt gibi çalışan bazı
oluşumların özel mülkü gibi algılandığı bir paradigmadan, devletin
bütün vatandaşların sözleşmesiyle
oluştuğu ve herkesin hesabına ve
denetimine açık olduğu bir yapı
olarak algılandığı bir paradigmaya
doğru bir geçiş yaşanmaktadır. Bu
sadece Türkiye’de yaşanan bir süreç değil üstelik. Yaşadığımız çağın ruhu devlet ve vatandaş kavramında böylesi bir değişime tanıklık
ve faillik etmemizi gerektiriyor.
Anayasa tartışması bir ülkede bir
arada yaşayan insanların birbirleriyle olan ilişkilerini çok daha
sağlıklı bir temele yani hukuk ve
toplumsal sözleşme esasına oturtmanın çok iyi bir yoludur. Bu yol
kat edildikçe Kürt sorunundan Alevi sorununa, din sorunundan sair
insan hakları sorunlarına kadar her
konu çok daha farklı ve tabii ki çok
daha esaslı bir raya oturtulmuş olacaktı. 2007 yılında başlatılmış olan
sürecin bilhassa yargı erki tarafından kesintiye uğratılmış olması bir
açıdan şaşırtıcı değildi, çünkü bu
değişimden ilk etkilenecek olan
ve mevcut haliyle ciddi imtiyazları
ve iktidar alanları oluşmuş olan bu
erkin yetki alanları tanımlanmış ve
sınırlanmış olacaktı. Bugünkü Anayasanın en açık gerçeği 12 Eylül
askeri darbesinin iliklerine kadar
sinmiş olmasıdır. Kurucu ruhu darbenin sürekliliğinin temini olan bu
anayasanın içinde tanımlanmış kurumların korporatist bir ilişik içinde bütün misyonları “sürekli darbe
düzeninin korunması ve kollanması” olmuştur. Asker-sivil ilişkisinin
Anayasa’da tanımlanmış çerçevesi
darbe yapmayı neredeyse bir hak
olarak örüyor. HSYK ve Yüksek
yargının birbirlerini seçmelerini ve
bu seçimde başka hiçbir unsurun
devreye girmemesini temin eden
düzenek, sistemin kapalı devre çalışmasını ve her tür sızmaya karşı
güçlü bir güvenlik duvarının işlemesini temin ediyor.
Aslında her tarafı mükemmel bile
olsa sadece bir darbenin ürünü olması dolayısıyla mevcut anayasanın değişmesi, Türkiye toplumunun kendi olgunlaşması açısından,
kendine olan saygısının temini
açısından bir zorunluluk arz ediyor. Darbe şartlarında hazırlanmış
ve darbenin ve darbecilerin hukukunu ve psikolojisini her şeyden
daha çok gözeten bir anayasa ile
Türkiye’nin, bugünlerde çok sevilen ve sık değinilen deyimiyle
“yüzleşme” ihtiyacı, bir toplum ve
millet olarak bir isbat-ı rüşd zaruretinden de ileri geliyor. Sonuçta
aynı anayasa olacaksa bile bir tartışmanın veya darbe ürünü olmayan bir sözleşmenin ürünü olarak
ortaya çıkması anayasaya kuşkusuz
bambaşka bir hüviyet kazandırmış
olacaktır. Ancak, tabii ki özgürce
yapılacak hiçbir anayasa bugünkünün yanından geçemez.
Bugünkü anayasa soğuk savaş yıllarının şartlarında, Türkiye nüfusunun ancak yüzde 40’lar düzeyinin
şehirlerde yaşadığı geriye kalan
yüzde altmışlara yakınının köylerde yaşadığı, eğitim seviyesinin
bugünküne nazaran birkaç kat daha
düşük olduğu, dünyada sağ-sol çatışma ekseninin ciddi bir yer tuttuğu, Sovyetler Birliğinin yayılma
politikalarının Türkiye için bir tehdit oluşturduğu, dünyayla iletişim,
ulaşım ve alışverişin alabildiğine
kısıtlı olduğu bir dönemin ufkunda
yazılmıştır. O ufkun içinde de darbeyi yapanların kendilerini dünyaya açmak üzere değil, alabildiğine
kapatmak suretiyle ülke güvenliklerini tasavvur edebildikleri bir
zihniyeti yansıtıyor. Bu da kuşkusuz mevcut anayasanın hazırlanışındaki dar ufku işaret eden güçlü
verileri sağlıyor. Bu anayasanın
günümüzde bölgesinde ve dünyanın tamamında neredeyse hatırı sayılır bir aktör olmaya doğru hızla
ilerleyen bir ülkenin ve toplumun
ihtiyaçlarına cevap vermekten çok
uzak olduğu açıktır.
Topyekun yeni bir anayasa ihtiyacı gün gibi ortadayken bu sürecin
kapatma davasıyla birlikte akamete uğramasının ardından seçimlere
bir yıldan biraz daha fazla bir zaman kala kısmi de olsa bir anayasa değişikliği yapılması üzerinde
çok duruldu. Anayasa değişikliği sürecinde bu tartışmanın yine
yapılabileceğini
bekleyebiliriz.
Özellikle MHP çevrelerinin mevcut TBMM’ne, siyasal aritmetiği
dolayısıyla bir anayasa değişikliği
liyakati tanımıyor olması, Meclis
algımız açısından ciddi bir sorunu
işaret ediyor. Sorun edinilen Meclis aritmetiğinde muhtemel bir anayasa değişikliği için AK Parti’nin
oyları zaten bir referandum süreci
için yeterli. BDP ve DSP sürece en
azından kategorik olarak olumsuz
bakmıyorken MHP’yi ikna edecek
bir mutabakat için gerekli olan tek
şart CHP’nin de bu mutabakata katılması imiş gibi görünüyor. Oysa
bu durumda MHP’nin CHP’nin
avukatlığına soyunmuş olmak veya
daha kaba bir ifadeyle CHP’nin
peşine kapılmış olması gibi bir
algı kaçınılmaz olarak doğuyor.
CHP’nin mutabakattaki yokluğunu
kendi katılımını geri tutmak için
bir bahane olarak ileri sürebilen
bir MHP’nin, CHP ile iyice pekişecek gibi görünen yapışıklığının
kendisine ucuza mal olmayacağının bilinmesi gerekiyor. MHP’nin
bugün bu anayasa değişikliğine
olumlu karşılık vermemek için ileri sürebildiği daha iyi bir mazereti
yok ne yazık ki. Oysa bu mazeret
MHP’nin CHP’yi gereğinden fazla
ciddiye almaktan başka bir sonuç
doğurmuyor ve MHP’nin kendi
varlığını bu şekilde CHP’nin razı
edilmesine adamış olması onu her
şeyden önce kendi tabanıyla ciddi
anlamda koparıcı bir etki yapmaktadır.
Meclis açık olduğu her gün yasa
yapabilir, anayasa da yapabilir. Bu
meclisin en olağan fonksiyonudur.
Meclis asıl yasama yapmaktan geri
durmaya çalıştığı zaman bunun hesabını sormak gerekiyor. Doğrusu
MHP’lilerin mevcut parlamento
aritmetiğini yetersiz görmeleri kendi parlamenter misyonlarını inkar
etmeleri anlamına da geliyor ki, bunun halka anlatılmasında ciddi bir
zorluk yaşayacaklarını beklemek
gerekiyor. Ayrıca yine MHP’nin
halka anlatmakta yaşayacağı diğer
bir zorluk da AK Parti’nin anayasa
değişikliğinde liyakatsiz oluşuna
bahane olarak kapatma davasının
AYM tarafından AK Parti’yi laikliğe karşı eylemlerin odağı olmakla
itham ederek sonuçlanmış olmasını ileri sürmesidir. MHP tabanında bu bahanenin veya argümanın
parti için çok olumlu bir karşılığı
olmayacağının açıkça bilinmesi
gerekiyor. MHP tabanının önemli
bir kısmı laiklik konusunda AYM
tarafından geliştirilen veya başvurulan söyleme en az AK Parti tabanı kadar duyarlıdır.
Diğer yandan AK Parti’nin
topyekûn bir Anayasa değişikliği
yerine kısmi de olsa bir anayasa
değişikliği ile yetinmesini, daha
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
5
Analiz
Muhtemel bir
referandumda,
oylanan yasaların her
birinin içeriği teker
teker hatırlatıldığında
partilerin neye karşı
çıkıyor olduklarının
hesabını vermeleri
zor görünmektedir.
Özellikle CHP hayır
oyu verdiğinde
12 Eylül’cülerin
yargılanmasına da hayır
demiş olacaktır. Ayrıca
sendikal hakların, kadın
ve çocuklara yönelik
hakların ilerlemesine de
karşı çıkmış olacaktır.
iyisi varken kötüye razı olmak gibi
görmemek gerekiyor. Doğrusu,
imkânsız ama mükemmel olanın
arayışı veya bundaki ısrar genellikle mümkün ama daha iyinin
gerçekleştirilmesinin önündeki en
önemli engele, hatta sabotaja dönüşebiliyor. Daha kapsamlı, tamamen
yeni bir anayasa girişiminin nasıl
sonuçlandığını açılan kapatma davasıyla gördük. Bu saatten sonra
tümüyle yenilenmiş bir anayasa
yapımına girişmenin geriye kalan
“mümkün siyasi zaman” açısından
gerçekçi olmadığını takdir etmek
daha kolay. Ama tamamının değiştirilemiyor olması, bu saatten
sonra katlanılması iyice zorlaşmış
bazı yanlarının acilen değiştirilmesine engel değildir. “Siyasi zaman”
diye bir kavramı kabul edeceksek
bu zaman açısından bu kapsamdaki
bir anayasa değişikliğinin bile çok
büyük önemi vardır. Bu kısmi değişim daha topyekûn bir değişimin
6
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
önünün açıcı bir rol oynayabilir.
Paketin açıklanması üzerine, hatta
daha açıklanmadan önce muhalefet
partileri tarafından verilen beyanlara bakıldığında, Anayasa değişiklik
paketinin mecliste AK Parti milletvekillerinin dışında kabul görmeyeceği anlaşılıyor. Muhalefet partileri
paketin içeriğini daha görmeden ret
cevaplarını verdiler bile. Bu tavrın
ufukta iyice görünmeye başlayan
referandum sürecinde paket lehine
bir kamuoyu oluşturmakta olduğunu görmek mümkün. Bu yüzden
önümüzdeki birkaç ayın gündeminde bir referandumun olması
kaçınılmaz görünüyor. CHP’nin
referanduma AK Parti ile hesaplaşmanın bir vesilesi anlamı yüklediğine dair işaretler kamuoyuna
ilan edilmiş olduğuna göre referandumun Anayasa Mahkemesi’ne
götürülmeme ihtimali daha ağır
basıyor. Aksi durumda CHP, ya
iktidarı davet ettiği hesap meydanından kaçan veya yine eline gelmiş bir fırsatı değerlendiremeyen
bir parti konumuna düşecek ki,
referandumdan daha farklı bir sonuç beklentisi oluşsa bile bu yolu
tıkayan bir CHP görüntüsünün maliyetinin daha ağır olacağını hesaplayabilir. Kaldı ki CHP girişimiyle
ve Anayasa Mahkemesi marifetiyle
engellenmiş bir anayasa değişikliği
durumunda gidilecek bir seçimin
bir 27 Nisan veya 22 Temmuz etkisi yapacağını şimdiden kestirmek
zor değil. Bu ise AK Parti’nin işine daha çok yarayacaktır. O yüzden referandum ihtimalini şu anda
devre dışı bırakacak bir ihtimal
matematiksel olarak gözükmüyor.
Referandumun bir demokratikleşme veya yargı reformu sorusundan ziyade AK Parti iktidarının bir
güven oylamasına dönüştürülmesi
beklentisi, muhalefet partilerinin
referanduma başka türlü asılmasını ama aynı zamanda referandumu
gerçek bağlamından koparmaya
çalışmalarına da yol açacaktır. Ancak oylanan yasaların her birinin
içeriği teker teker hatırlatıldığında
partilerin neye karşı çıkıyor olduklarının hesabını vermeleri bir
o kadar zor görünmektedir. Çünkü
paketteki düzenlemelerin hiçbirine, çağdaş anayasal ufuk açısından
karşı çıkılması göze alınacak gibi
değildir. Özellikle CHP hayır oyu
verdiğinde 12 Eylül’cülerin yargılanmasına da hayır demiş olacaktır.
Ayrıca sendikal hakların, kadın ve
çocuklara yönelik hakların ilerlemesine de karşı çıkmış olacaktır.
MHP ise “hayır” dediğinde hem
bunlara hayır demiş olacak hem
de özellikle yüksek yargı konusunda bizzat MHP tabanının da çok
duyarlı olduğu bazı düzeltmelere
hayır demiş olacak ki, bunu kendi
tabanına anlatmakta asıl zorlananın
MHP olacağı şimdiden görünüyor.
Yakın zamanda yaşanan yargı kazalarının bilhassa MHP tabanını da
yakından ilgilendiren (başörtüsü,
katsayı) konularda olduğu bilinmektedir.
Paketin içeriğine bakıldığında olabildiğince dikkatli hazırlandığı,
uzlaşmaya yanaşmayanların temel
eleştirilerinin gereğinden fazla gözetildiği görülüyor. Genel olarak
bakıldığında iktidar talep eden hiçbir partinin, bu paketin işaret ettiği
çizginin altında bir vaatle gelmesi
artık mümkün değildir. Çünkü paket sadece Türkiye’nin iç kavgalarıyla ilgili değil, çağdaş dünya ile
bütünleşme ufkunda oluşan ihtiyaç
ve beklentilere de zorunlu ve asgari
karşılıkları içeriyor. Daha aşağısına bundan sonraki siyasal söylem
zaten imkân tanımayacaktır. Dolayısıyla pakete hayır diyecekleri
bekleyen asıl zorluk, muhalefet
için üretmek zorunda kalacakları
argümanlardır. Yarın aynı düzenlemeleri yapmak zorunda kalacaklarsa bugün neden karşı çıkmış
olacaktır? Muhalefet bugün, belki
ilk defa bu ölçüde geleceğin aynasından yargılanmanın baskısı
altındadır.
SDE Başkanı*
Atatürkçülük Kılıfında
Darbe Cumhuriyeti
Alper TAN*
Darbe Anayasası ülkenin önünü tıkıyor, demokrasinin ve memleketin gelişmesini
engelliyorsa, darbeciler, “Değiştirilemez” dediği için kıyamete kadar katlanmak zorunda
mıyız? Bütün bunlar Atatürkçülük maskesi altında yapılıyorsa, Atatürk’ün müspet ilim ve
aklı referans alan “muasır medeniyet” hedefi nerede kalıyor?
M
edeniyet yolunda başarı yeniliğe bağlıdır.
Sosyal hayatta, iktisadi
hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için yegâne tekâmül
ve terakki yolu budur. Hayat ve
yaşayışa hakim olan kanunların
zaman ile değişmesi, gelişmesi ve
yenilenmesi zaruridir. Medeniyetin buluşları, tekniğin harikaları,
cihanı değişmeden değişmeye uğrattığı bir devirde, asırlık köhne
zihniyetlerle, geçmişe bağlılıkla
varlığını korumak mümkün değildir." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Cilt II, s. 181)
Ülkenin en önemli gündemi
Anayasa değişikliği tartışmaları.
Aslında 12 Eylül darbe anayasasını toptan değiştirmesi gereken
TBMM, bunu göze alamadı. Kısmi değişiklikler öneren bir paket
var ortada. Ama bu pakette de
Anayasa Mahkemesi’nin yapısı, HSYK’nın yapısı, HSYK ve
YAŞ kararlarının yargı denetimine açılması, askeri mahkemelerin
alanının daraltılması, darbecileri
koruyan anayasa maddesinin kaldırılması gibi çok önemli değişiklik önerileri var.
Türkiye Cumhuriyeti devletini
kuran lider olan Atatürk, kendi
çıkardığı kanunların bile gelişen
dünya şartlarının gereği olarak zamanla değişebileceğini söylerken,
Atatürk’e sığınan muhalefet partileri ve bazı yüksek yargı mensupları, anayasanın değişemeyeceğini
savunuyorlar. 12 Eylül darbe anayasası eliyle milletin etrafına örülen yasak duvarlarını korumaya
çalışıyorlar.
Üstelik bu hurafe yasakçılığı Atatürkçülük olarak gösterme çabasındalar. Bunların gizledikleri
çok önemli gerçekler var. Atatürk
Cumhuriyeti 27 Mayıs darbesini
yapan askerler tarafından yıkılmıştır. 1961 Anayasası ile yeni
bir cumhuriyet kurulmuş, 1961
cumhuriyetini de 12 Eylül darbecileri ortadan kaldırmıştır. Ancak
27 Mayıs rejimini yıkan 12 Eylülcüler, tekrar Atatürk cumhuriyetini tesis etmediler. Atatürk cumhuriyetine de temelde uymayan
bambaşka bir rejim getirdiler. 12
Eylül darbesi, ABD-NATO eliyle
organize edilmiş bir müdahaleydi. O dönemin ABD yönetimi,
12 Eylül’ü yapanlar için “Bizim
çocuklar” demişti. 27 Mayıs darbesinin patenti de aynı. Ancak iki
darbenin farklılaşan özellikleri
var. Şimdi bu farklılıklara girmeyelim. Lakin iki darbenin benzeşen yönleri de mevcut. Şekilcilik,
millet karşıtlığı, NATO işbirlikçiliği, yasakçılık ve korku siyaseti,
darbelerin temel karakteristiğidir.
Devletin kurucusu Atatürk döneminde hazırlanan 1921 ve 1924
anayasalarında değişmez maddeler konulmamışken, darbecilerin
hazırladığı anayasalara “değişmez, değişmesi teklif bile edilemez” maddeler yerleştirilmiştir.
Yapılan iş anayasa olmaktan çıkmış “vahiy” kutsallığına büründürülmüştür.
1961 Anayasası sadece “Cumhuriyet”ten bahseden birinci maddeyi “değiştirilemez” kabul etmişken, 12 Eylül darbecileri yasağın
boyutlarını iyice genişletmişlerdir. 1982 Anayasasında şeklen,
değiştirilemez 3+1=4 madde var
görünürken anayasanın ruhuna
yerleştirilen zihniyet ve mevcut
Anayasa Mahkemesi’nin o maddeleri yorumlama biçimi çok sayıda maddeyi değiştirilemez hale
getirmektedir. Sadece bu durum
bile anayasanın topyekün değiştirilmesinin ne kadar kaçınılmaz ve
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
7
Analiz
acil olduğunun göstergesidir.
Bu durumu görünce insanın aklına şöyle bir soru geliyor. Eğer
Atatürk şimdi hayatta olsaydı,
Kenan Evren’in darbe anayasasını
değiştirebilir miydi? Değiştirmek
isteseydi anayasanın dokunulmazlığı bulunan ilk dört maddesi nasıl
bir engel oluşturabilirdi? Atatürk,
zamanın gereklerine göre değişimi mecburi görürken, Atatürkçü
geçinenler nasıl oluyor da Atatürk
devriminin ruhuna aykırı olan
darbe anayasasını rejimin koruyucusu olarak görüyorlar?
Aklı ve aydınlanmayı savunurken,
dinin değişmez kaidelerini bile
değiştirmeye çalışan zihniyetler
var. Ama aynı çevrelere, kendilerine darbe ürünü dinler oluşturup,
bu dine de değiştirilemez kabul
ettikleri Anayasa’yı “kutsal kitap”
sayan akıl ve mantık dışı skolastik
anlayışlar hakim. Bu anlayışı tasvip etmek mümkün değil.
2008 yılında 550 sandalyeli parlamento, 411 oyla Anayasa’nın 10.
ve 42. maddelerinde değişiklik
yaptı. 411 milletvekilinin yaptığı
değişikliği Anayasa Mahkemesi,
9 oyla yürürlükten kaldırdı. Şimdi
bu şartlarda “Egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait” olduğuna
gerçekten inanılabilir mi?
Anayasa Mahkemesi’nin verdiği
bu kararla milli iradeye ipotek konulmuş ve TBMM çalışamaz hale
getirilmiştir. Bu durum tam anlamıyla bir yargıçlar darbesidir. Bu
bir yargı diktasıdır. Anayasa Mahkemesi, bu kararlarla “Demokrasi
karşıtı odak” haline gelmiştir. Bu
durum da 82 Anayasası’nın 2.
maddesine açıkça aykırıdır.
Yukarıda da belirttiğim gibi
Atatürk’ün arkasına sığınan 1960
darbecileri, Atatürk’ün hazırladığı 1924 Anayasasını, 27 Mayıs
darbesi ile ilga etmişti. 12 Eylül
darbesini yapanlar da 1961 Anayasasını kaldırdılar. Muhalefetin
bir çelişkisi de şu: “Onlar için bu
hak meşrudur. Çünkü onlar darbecidir. Ama biz, Atatürk’ün yaptığı
anayasayı ortadan kaldıran darbecilerin anayasasını Türkiye’ye dar
gelse bile tartışamayız, değiştiremeyiz. Tartışırsak Devletin kuruluş niteliklerine aykırı olur.” Neden devletin kuruluş felsefesine
aykırı olsun? Devletin kuruluş felsefesini, Atatürk’ün Anayasası’nı
ortadan kaldıran 12 Eylül darbecileri mi temsil ediyor?
Darbe Anayasası ülkenin önünü
tıkıyor, demokrasinin ve memleketin gelişmesini engelliyorsa
bile, darbeciler, “Değiştirilemez”
dediği için kıyamete kadar katlanmak zorunda mıyız? Bütün bunlar Atatürkçülük maskesi altında
yapılıyorsa ve eğer sonuç bu ise,
Atatürk’ün müspet ilim ve aklı referans alan gayretleri ve “muasır
medeniyet” hedefleri nerede kalıyor? Türkiye’ye dar gelen bu yasakçı anayasayı ülkenin kurucuları
mı koydu, yoksa Washington’un
darbeci “Bizim oğlanları mı?”
Anayasa
Mahkemesi’nin verdiği
ipotek konulmuş ve
TBMM çalışamaz
hale getirilmiştir. Bu
durum tam anlamıyla
bir yargıçlar darbesidir.
Bu bir yargı diktasıdır.
Anayasa Mahkemesi, bu
kararlarla “Demokrasi
karşıtı odak” haline
gelmiştir. Bu durum
da 82 Anayasası’nın
2. maddesine açıkça
aykırıdır.
Atatürk'ün işaret ettiği çok önemli bir gerçek de, bu yüzyılın hızla ilerleyen dünyasında, medeni
ülkeler arasında yer alabilmenin
yolunun yeniliğe bağlı olduğudur.
Kimse Atatürk’e, cumhuriyete sığınarak darbecilerin yasakçı düzenlemelerine sığınmamalı, geri
adım atılmadan hazırlanan anayasa paketi tamamlanmalıdır.
Millet adına ama millete rağmen
karar veren mahkeme zihniyetinden bu ülke acilen kurtarılmalıdır.
Mevcut sistemde millet iradesi,
TBMM duvarında asılı sözden
ibaret. O sözün hayat bulması için
millet iradesine dayalı bir anayasa
bu milletin hakkıdır artık.
SDE Yönetim Kurulu Üyesi*
8
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Anayasa’da Yapılacak Her
Değişiklik Türkiye’nin Kazancıdır
bu kararla milli iradeye
Aydın BOLAT*
Süreç muhalefet için de kolay değildir. Onlar da akıllıca hazırlanmış bu paketin içeriği ile
alakalı halkın önünde bir samimiyet testinden geçiyor. Bu işin sonunda seçim vardır. Süreç
siyaset kurumunu derinden etkileyecek ve hesapları alt üst edecek sonuçlara gebedir. Biz
Türkiye kazansın istiyoruz.
SDE Yargı Reformunu Türkiye’nin
Gündemine Taşıdı
K
ısmi Anayasa Değişikliği veya Yargı reformunu
Türkiye’nin
gündemine
Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE)
getirdi. SDE önce bir beyin fırtınasıyla bugün şekillenen Anayasa
değişiklikleri paketinin maddelerini
kapsamlı olarak tek tek ele aldı, irdeledi ve değişiklik önerilerini Yargı
Raporu yayınlayarak ortaya koydu.
Şubat ayı içerisinde yapılan çalışmalar sonrasında 25-26 Şubat 2010
tarihleri arasında geniş bir yelpazede farklı görüşlerden 30’un üzerinde
akademisyen ve uzmanın katıldığı
kapsamlı bir konferans düzenlendi.
Enstitü merkezinde, iki gün boyunca
yedi oturum şeklinde çalışan, “Demokratikleşme Sürecinde Hukukun
Üstünlüğü ve Yargı Konferansı”na
hükümet üyeleri, milletvekilleri,
akademisyenler, hukukçular ve sivil toplum temsilcilerinden geniş
bir katılım sağlandı. Yazılı ve görsel medyada canlı yayınlar, haberler
ve yorumlarla geniş olarak yer alan
Konferans sonunda yayınlanan ‘Sonuç Bildirisi’ bugün TBMM gündemine gelen ve değiştirilmesi planlanan acil değişikliklerin hepsine işaret
ediyordu. İnternet ortamında binlerce adrese ulaştırılan Yargı Raporu
ve Sonuç Bildirisi, posta, kargo ve
elden, yargı kurumları, TBMM’deki
siyasi parti grupları, barolar, meslek
kuruluşları, basın, sivil toplum örgütleri ve ilgili adreslere iletildi. Ayrıca SDE tarafından özel ziyaretler
gerçekleştirilerek konuyla ilgili aktörlere detaylarıyla bizzat anlatıldı.
TRT ve özel kanallarda ‘Yargı Reformu’ konusunda onlarca program
yapılarak kamuoyu uyarıldı ve bilgilendirildi. Anayasa değişikliği Mart
ayı içerisinde böylece yoğun olarak
Türkiye’nin gündemine girdi. Şimdi kısmi Anayasa değişikliği paketi
TBMM’ye geldi. Önce komisyonlarda ele alınacak ve sonra Genel
Kurul’da görüşülecek. SDE’nin bu
konudaki tarafsız, bilimsel ve özverili çalışmaları ülke için hayırlı bir
sürecin, Yargı Reformu Süreci’nin
başlamasına vesile oldu.
Anayasa Değişikliği Paketinde
Ne Var?
3’ü geçici ve toplam 26 madde olarak belirlenen Anayasa Değişiklik
Paketinde öne çıkan başlıklar şöyle; Anayasa Mahkemesi(AYM) ve
HSYK’nın yeniden yapılandırılması, 145. madde değişikliğiyle askeri
personele sivil yargı yolunun açılması, YAŞ ve HSYK kararlarının
yargı denetimine alınması, AYM’ye
kişisel başvuru hakkının verilmesi,
parti kapatmaların zorlaştırılması,
kadın ve çocuklara pozitif ayrımcılık, kamu denetçiliği/ombudsmanlık
kurumunun getirilmesi, yurtdışına
çıkma yasağının sadece mahkeme
kararı ile verilebilmesi, temel hak
ve hürriyetleri düzenleyen maddeye
insan haysiyetine dokunulamayacağı kuralının ilavesi, Geçici 15. maddenin kaldırılması, memurlara toplu
sözleşme hakkı, disiplin suçundan
yargılanan memurlara yargıya gitme
hakkı, yüce divan kararlarına itiraz
hakkı...
Anayasa değişikliği paketi; yapılması gerekenlerden ziyade bugünün
konjonktüründe
yapılabilecekleri
kapsıyor. Paketin hazırlanmasında
çeşitli çevrelerin istismarını önleyecek belirli dengelerin dikkatle gözetildiğini söylemeliyiz.
Türkiye’nin ihtiyacının sivil, demokratik yeni bir Anayasa olduğu ortak
bir kabuldür. Kısmi bir anayasa değişikliği bile öncelikler ve bugün
başarılabilecekler özenle seçilerek
hazırlanabilmiştir.
Anayasa Paketinde Öncelikler
Ve Dengeler
Yangında ilk kurtarılacaklar, öncelikler, aciliyet arz eden konular ve
dengeler derken şu önemli maddelerin seçildiğini anlıyoruz:
- Demokratik sistemin arızasız sürdürülebilmesi için siyasi partilerin
kapatılmasının zorlaştırılması, Yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
9
Yargı Reformu
diğini gözlemliyoruz. Pozitif ayrımcılık, kamu denetçiliği, yerleşme ve
seyahat hürriyeti maddelerinin bu
ihtiyaca göre düzenlendiği anlaşılıyor.
Anayasa Reformu Sürecini
Etkileyen Dinamikler
sağlanabilmesi için HSYK’nın yapısının değiştirilmesi konusundaki
düzenlemeler getirilmiştir. Yargı vesayetini engelleyerek yasama iradesini güçlendirebilmek için AYM’nin
yeniden yapılandırılması, ‘Askeri
Yargı’daki bazı yanlış yorumlamaların önlenmesi için askere sivil yargı
yolunu açan 145. maddenin yeniden
düzenlenmesini sağlayacak değişiklikler öncelenmiştir. Ayrıca büyük
mağduriyetlere yol açan hukuksuz
uygulamaların durdurulabilmesi için
de Yüksek Askeri Şura ve HSYK
kararlarına karşı yargı yolunu açacak değişiklikler öngörülmüştür.
- Muhalefetle görüşmelerde uzlaşma zemininde çeşitli alternatif
düzenlemelere açık bulunulmasına,
muhalefetin talep ve beklentilerine
yakınlık için bazı değişikliklerde
özenli davranılmıştır. CHP’nin teklifi olan geçici 15.madde ile dokunulmazlık konusu, MHP’nin parti
kapatma ile ilgili daha önce ortaya
koyduğu öneriler ile BDP’nin ilgilendiği bazı değişiklikler buna örnek
olarak görülebilir.
- Anayasa paketinin referanduma
gitme ihtimalinin yüksekliği düşünülerek, halk indinde desteklenebilir olması ve kolay anlaşılabilmesi
içinde tatlandırıcı bazı değişiklikleri
kapsamasına da ayrıca dikkat edil10
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Anayasa değişiklik paketinin muhalefet partilerine, meslek örgütlerine ve sivil toplum kuruluşlarına
götürülmesinden sonra nihai şeklini alması ve Nisan ayı içerisinde
TBMM’ye getirilmesi bekleniyor.
Anayasa’da yapılabilecek her değişikliği, Türkiye’nin kazancı olarak
değerlendirebiliriz. Ancak bu sürecin önündeki engelleri ve süreci etkileyen dinamikleri ihmal etmemek
gerekiyor.
Türkiye artık bir genel seçim sathı mailindedir. Bu paketin şu veya bu şekilde engellenmesi, ortamın olağanüstü
provokasyonlarla ve müdahalelerle
gerilmesi, çatışma ve kutuplaşmaların
tırmandırılması, AK Parti’ye kapatma
davasının açılması (her anayasa değişikliğinde gündeme geliyor) ya da
demokratik açılım çalışmalarındaki
risklerin gündemi olumsuz etkilemesi gibi durumlar ile Ergenekon ve
Darbe Planları davalarında meydana
gelebilecek sarsıntılar süreci sıkıntıya
sokarsa Türkiye erken seçime gidebilir. Bu ihtimal yüzde 50’nin üzerindedir. O zaman Ekim veya Kasım
2010’da seçim yapılması zorunlu hale
gelebilir.
Eğer şartlarda yukarıdaki olumsuzluklar yaşanmaz ise Türkiye seçimini, Nisan-Mayıs 2011’de yapabilir.
Bu süre zarfında, kısmi Anayasa
değişikliği Meclis’in yapabileceği
son hamledir. Başarılması ülke için
hayırlı bir hizmet olur. Uluslararası
konjonktür ve AB’nin yaklaşımları
da sürecin başarısına katkı yapabilir.
24 Nisan Ermeni soykırımı tasarısının ABD kongresinde görülmesi ve
diğer batılı ülkelerde bu konudaki
gelişmeler de süreci etkileyebilecek
diğer dış unsurlardır.
Halk İradesinin Güçlenmesi İçin
Tarihi Sınav
AK Parti seçim sürecinde kısmi yargı reformunun bütün risklerini göze
alarak siyasi bir irade ortaya koymuştur. Bunun artık geri dönüşü yoktur.
Oyunu AK Parti kurmuştur. Muhalefet de referandumda çıkabilecek
sonuçları dikkate alarak kendilerini
de doğrudan etkileyebilecek sürecin
siyasi risklerini iyi hesaplamak durumundadır. Süreç muhalefet için de
kolay değildir. Onlar da akıllıca hazırlanmış bu paketin içeriği ile alakalı
halkın önünde bir samimiyet testinden
geçiyor. Bu işin sonunda seçim vardır. Süreç siyaset kurumunu derinden
etkileyecek ve hesapları alt üst edecek sonuçlara gebedir. Biz Türkiye
kazansın istiyoruz. Zamanın ve değişimin gerisinde kalmış yargımızı da,
ordumuzu da rehabilite edeceğiz. Kurumlarımızı, ülkemizin ileri ve güçlü
kurumlarıyla, dinamik yetenekleriyle
uyumlu hale getireceğiz. Demokrasiye darbe planlarının sorgulandığı bir
süreçte Türkiye ‘darbe anayasası’ ile
yönetilemez.ABstandartlarındagetirilen önerilerle halkın egemenliğinin ve
iradesinin güçlendirildiği düzenlemeleri Türkiye gerçekleştirebilmelidir.
Her kesimden eleştiriler alan, şimdiye
kadar 16 kez değiştirilen ‘1982 Darbe
– Tepki Anayasası’ hiçbir bahaneye
sapılmadan iktidarıyla, muhalefetiyle,
sivil toplumuyla ve halkın iradesiyle
değiştirilebilmelidir. Bu Türkiye’nin
geleceği için hayırlı bir başlangıç olacaktır.
Bu düzenlemeler ve değişiklikler
Türkiye’nin büyük değişiminin bir
parçasıdır. Bugün değilse yarın değişmesi gereken her şey değişecek,
Türkiye normalleşecek, demokratikleşecektir. Statüko yıkılacak, ezberler bozulacaktır. Dünyada süratle
değişiyor. Türkiye de değişimin hızla
yaşandığı ülkelerden biri. Değişimin
gücü toplumda, kurumlarda, kurallarda, anayasada makes bulacaktır.
Bunun geri dönülemez işaretleri yaşadığımız gündemlerde adım adım
hissedilmiyor mu? Hayır diyorsanız
bir kez daha bakın Türkiye’ye ve yaşananlara…
SDE Yönetim Kurulu Üyesi*
Yargı Bürokratları Kuvvetler
Ayrılığına Katlanmak Zorunda!
Maalesef Türkiye’de yargı kendisini sürekli siyasetin üstünde görüp, siyaseti kendisine bağlı
bir kamu kurumu olarak görmekte ve siyasetin diğer tüm bürokratlar gibi yargı bürokratları
üzerinde etkin olabileceğini kabullenememektedir. Yargı kendisini siyasetin önünü tıkamakla
görevli bir kurum olarak görmeye devam etmektedir.
Doç. Dr. Yusuf TEKİN*
T
ürkiye kamuoyu son birkaç
aydır yoğun bir biçimde yargı
reformu tartışmalarına odaklanmış durumda. Bir tarafta yargı
bürokrasisinin dayatmaları nedeniyle çalışamadığını söyleyip, reform
talebini gündeme getiren iktidar partisi, diğer tarafta ise yargı reformunu
yargıya siyasetin müdahalesi olarak
algılayan yargı bürokrasisi ve diğer
siyasi partiler. İlginç bir tartışma yaşandığı kuşkusuz.
Bu yoğun tartışma ortamı içinde
gazetelerde İtalya Başbakanı Silvio
Berlusconi’nin İtalyan yargısına yönelik serzenişlerini içeren haberler
tartışılmadan sıcaklığını kaybetti.
Habere1 göre Berlusconi, 1994 yılında göreve geldiğinden beri hakkında
açılan onlarca yolsuzluk davasına
kızmış ve yargıçlar hakkında şu
cümleleri kullanmış: “Egemenlik artık milletin değil yargıç ve savcıların.
İtalyan yargıçlar Taliban gibi, halkın
gücünü elinden almaya çalışıyorlar.
Üzerinde çalıştığımız reform paketinin yargıdaki Talibanların hoşuna
gitmeyeceğine eminim.” Aslında bu
haber biraz daha kibar bir tonla ve
isimler değiştirilerek okunduğunda,
hemen her gün Türkiye’de yaşanan
süreci birebir özetlediği görülecektir. Yargı kararları nedeniyle sıkıntı
içindeki bir başbakan, yani yürütmenin sorumlu ve yetkili başı, sorunlarını çözmek istediği ama çözüm
üretmesine izin vermeyen bir bürokratik örgüt ile adeta karşı karşıya.
Ve maalesef Türkiye’deki tartışmalar, asıl yoğunlaşması gereken ana
eksenden bilinçli ya da bilinçsiz bir
biçimde teknik konulara doğru kaymış durumda. Tüm bu tartışmaları
öncelemesi ve asıl konuşulması gereken husus kuvvetler ayrılığı prensibinde ifadesini bulan üç ana güç
olan yasama, yürütme ve yargı silsilesinde yargının pozisyonudur.
Kuvvetler Ayrılığı İlkesi
ve Yargı Siyaset İlişkisi
Bu tartışmalarda sürekli kuvvetler
ayrılığı prensibine vurgu yapılmaktadır. Ve maalesef kuvvetler ayrılığı
prensibi üzerinde açıkça bir manipülasyon dikkat çekmektedir. Kuvvetler ayrılığı teması genellikle anayasal demokrasi kavramını ilk olarak
ortaya attığı bilinen Montesquieu
ve onun takipçisi pozisyonundaki
Hayek’e atfedilir. Bu fikrin odağında, tüm bu güçlerin tek bir merkezde
toplanmasına engel olarak, diktatoryal eğilimdeki kişi ve kurumların bu
heveslerine set çek vardır. Yani bu
yönüyle kuvvetler ayrılığı bir denge
müessesesidir. Bu güçlerden herhangi birisinin diğerinin çalışmasına engel olmak yönünde kullanılacak bir
silah asla değildir.
Kuvvetler ayrılığı bu yönüyle siyasetin yani yasama ve yürütmenin
yargı kurumlarının oluşum, işleyiş
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
11
Yakın geçmişimizde
yargı-siyaset ilişkilerini
en iyi özetleyen
ifade Osmanlı
şeyhülislamlarının
“her maslahatın
vech-i şer’isi bittaharri
bulunabilir” şeklindeki
fetvasıdır. Döneminin
en önemli hukuki
otoritesi açıkça her türlü
devlet maslahatının
hukuki formüllerinin
bulunabileceğine vurgu
yapmaktadır.
ve çalışma koşulları gibi temel alanlarda yasama faaliyetinde bulunma
hakkından vazgeçtiği biçiminde yorumlanamaz. Demokratik teorinin
demokrasinin olmazsa olmaz şartlarından olan kuvvetler ayrılığı, yine
demokrasinin asıl vurgusu olan seçilmişlerin üstünlüğü, belirleyiciliği
ve sorumlu olmaları prensibini de
ortadan kaldırmaz. Kuvvetler ayrılığı prensibini siyaseten halk nezdinde sorumlu olan ve hesap vermek
durumunda olan yasama organının
kendi yetkilerini kullandırtmayan
yargı organlarının oluşumuna ilişkin
yasal düzenlemeleri belirleme ve değiştirme hakkı olmadığı biçiminde
yorumlamak demokratik teoriyle
bağdaşmaz.
Kuvvetler ayrılığının doğru algılanma şekli her üç gücün birbirinin
yetki ve görev alanına müdahale
etmemesi, kendi arzu ve isteği doğrultusunda karar vermesi yönünde
baskı uygulamamak biçiminde olmalıdır. Maalesef kimse tarafından
dokunulamaz bir alan olarak kabul
edilmesini arzulayan ve bunun sonucunda da yasama ve yürütmeye egemen olmasını sağlama amaçlı olarak
12
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
kullanılmasını amaçlamaktadır. Bu
açıkça bir yanlış yorumdur ve bu
yanlış yorumun mutlak doğruymuş
gibi dikte edilmesidir. Aslolan yargının değil hukukun üstünlüğüdür.
Oysa Türkiye’de yıllardır, “hukukun
üstünlüğü” ilkesi “yargı bürokrasisinin üstünlüğü” biçiminde yorumlanmakta ve dayatılmaktadır.
Yani özetle; evet, kuvvetler ayrılığı
olmazsa olmazımızdır. Ama yargı
bu kuvvetler arasında üstün bir güç
falan da değildir. Tüm alanlar gibi
yargıya ilişkin prensiplerde de temel
belirleyici olan milletin iradesini
temsil eden siyaset kurumu olmalıdır. Söylenmesi gereken, siyaset
yargının görev alanına müdahale etmemeli ve onu belli bir yönde karar
vermeye yönelik baskı uygulamamasıdır. Yargı da kendi görev alanı
içinde kalmalı, yasama organının
çıkardığı kanunlara uygun olarak
görevini yerine getirmelidir.
Bu yanlış bilgilendirme sadece teorik düzeyde söz konusu değildir.
Türkiye’de yargıya siyasi müdahaleler olduğunu iddia edenler, yakın
geçmişimizde yargının sürekli siyasete müdahale ettiğini ve hatta sürekli siyasetin içinde olduğu gerçeğini de unutmuş görünmektedirler.
Yargı Her Zaman Siyaseti
Belirleyici Bir Güç
Keşke bizim sorunumuz da yargı
erkinin demokratik meşruluğu kavuşturulduğu ülkelerdeki boyutlarda
yaşanmaktaydı. Yakın geçmişimizde
yargı-siyaset ilişkilerini en iyi özetleyen ifade Osmanlı şeyhülislamlarının “her maslahatın vech-i şer’isi
bittaharri bulunabilir” şeklindeki
fetvasıdır. Döneminin en önemli hukuki otoritesi açıkça her türlü devlet
maslahatının hukuki formüllerinin
bulunabileceğine vurgu yapmaktadır.
Maalesef bu anlayış Türkiye’de yargı
geleneğinde önemli oranda belirleyici olmuştur.
Kurtuluş Savaşı’nın hemen başında
11 Eylül 1920 tarihli Firariler Hakkında Kanun çerçevesinde oluşturulan, 31 Temmuz 1922 tarihli İstiklal
Mehakimi Kanunu ile yeniden örgüt-
lenen ve fiilen 1927’ye yasal olarak
da 1949’a kadar varlığını sürdüren
İstiklal Mahkemelerinin siyasete müdahale etmediğini ve siyaset yapmadığını kim iddia edebilir?
Açıkçası Türkiye’de yargının siyasetle ilişkisi sürekli var olmuştur. Yargı
sürekli siyasal iktidar ile iç içe olmuş,
siyasal kararların altına imza atmış
ve kendisini siyaseti belirleme pozisyonunda görmüştür. Bunun en bariz
örneği, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi
ve bu süreçte hukukçuların ve yargı
bürokratlarının tavrıdır. Ahmet Turan
Alkan Zaman’daki köşesinde “1950
ile 1960 arasında hukuk fakültelerinde okuyan bir fikir adamının” şöyle
bir hatırasına yer veriyordu: “50'li
yıllarda gördüğümüz ve yaşadığımız
siyasi muhalefetin iktisadi, sosyal,
fikrî, ideolojik bir boyutu yoktu; muhalefet sadece hukuki bir platformda
ve özellikle üniversitelerin hukuk fakültelerinde, hukuk profesörleri tarafından verilen mütalaalarla sürdürülüyordu. O günlerde gazete muhabirleri
sektirmeden hukuk fakültelerinde,
devrin meşhur hukuk profesörlerinin
derslerine girer, ders esnasında verilen hükûmetin icraatını hukuk nokta-i
nazarından eleştiren sözleri haber yapar ve manşetlere taşırlardı. Siyasi
muhalefet ise bu tarzda mütalaaların
peşine takılarak hükûmeti eleştirirdi;
böylece bütün siyasi muhalefet hukuk
eksenine bağlanır, hükûmetin siyasi,
toplumsal, iktisadi icraatını eleştiren
bir zenginlik göstermezdi.”
Fakat aynı Hukuk profesörlerinin bir
çoğunun 1961 Anayasasını hazırlayacak komisyonda yer almak için yarıştığı, MBK’ne şirin gözükecek öneriler
hazırladığı da tarihi bir gerçektir. Nail
Kubalı’nın Orgeneral Cemal Gürsel
ve MBK üyeleri için “vatansever, idealist, liberal ve memlekete gerçek demokrasi ve hukuk nizamı kurabilecek
azimde insanlar. Onlarla tanışmaktan
iftihar duyduk" ifadelerini kullandığı
da malumdur. Benzer bir biçimde ibreti alem mesabesindeki bir diğer “siyaset dışı” kalma örneğini ise ihtilal
olduğunda Yargıtay üyesi olan Amil
Artus’un Milliyet Gazetesi arşivinde yer alan 1987 yılı nüshalarından
izlenebilir. Cemal Paşa’ya “Emre-
dersiniz Paşam” cümleleri ile hitap
eden Artus’un şu cümlelerine dikkat
çekmek istiyorum: “Ertesi gün birkaç
arkadaş Paşa’nın odasında toplandık.
Durumu tekrar görüştük. Öğleye doğru benim Adalet Bakanlığı’na asaleten, Devlet Bakanlığı’na da vekaleten
atandığıma ilişkin yazıyı tebliğ ettiler.
Paşa’ya veda ederken bana aynen:
“İlk aşamada senden üç şey istiyorum
Birincisi Demokrat Parti’yi kapattıracaksın. İkincisi, adi suçlar için bir
af kanunu çıkartacaksın. Üçüncüsü,
Yassıada duruşmalarını bir an evvel
başlatacaksın.” (22 Mayıs 1987 tarihli Milliyet Gazetesi) Amil Artus aynı
zamanda 28 Mayıs sabahı Ankara’ya
çağrılan hukukçularla birlikte “ihtilale meşruluk!” sağlayacak bildirinin
hazırlayıcıları arasında yer almıştır.
Bu ekipte yer alan hukukçulardan
Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın
27 Mayıs darbesini “meşru bir hakkın kullanılması” olarak tanımladığı,
aynı ekipteki hukukçulardan Prof.
Nail Kubalı’nın darbecilere “anayasa
da dahil olmak üzere” tüm mevzuatta
istedikleri değişiklikleri yapabileceklerine ilişkin fetva verdiğini hiç unutmamak gerek. Aynı dönemde ceza hukuku ordinaryüsü Sulhi Dönmezer’in
ceza hukukunun en temel hükümlerinden birisi olan işlendiği dönemde
suç olarak tanımlanmayan bir eylemin, daha sonra çıkartılan kanunlar
neticesinde cezalandırılmaması gerektiğine ilişkin ilkeyi bilmediğini mi
düşünmeliyiz. Acaba Dönmezer’in,
ihtilal sonrasında ihtilalcilerin talepleri doğrultusunda "ceza kanunlarının sanık aleyhine nasıl geriye doğru
yürütülebileceğine" ilişkin meşhur
fetvasına ne demeli? Dönmezer’in
kararının hukuki bir karar/mütalaa olduğunu kim iddia edebilir? Maalesef
tüm bu hukukçular 27 Mayıs darbesinden önce siyasal iktidarın yargıdan
ve hukuktan el çekmesi gerektiğini,
“siyasetin yargıyı kuşattığı”nı iddia
ediyorlardı. Eğer tarih tekerrür eden
bir olaylar zinciri ise bugün aynı ifadeleri zikreden hukukçuların yarın
nasıl davranacaklarını tahmin etmek
hiç de güç olmasa gerek.
Darbe sonrasında Yassıada Mahkemelerinin oluşumu ve bu mahke-
melerin verdiği kararların siyasete
müdahale olmadığını hangi vicdan
sahibi iddia edebilir. Burada görev
yapan ve sanıklara olmadık hakaretlerde bulunan, onlara sürekli “düşükler” diye hitap eden yargı bürokratlarının siyasi karar vermediklerini kim
iddia edebilir?
Daha kurulur kurulmaz ilk verdiği kararlardan birisinin Cumhuriyet
Halk Partisi’nin çıkarlarını korumak
olan Anayasa Mahkemesi’nin dünden bugüne verdiği kararlarda siyasetin alanına müdahale etmediğini ve
siyaset yapmadığını kim iddia edebilir? (Bilindiği üzere Anayasa Mahkemesi kurulduktan sonra ilk verdiği
kararlardan birisi 1953 yılında çıkartılan ve tek parti döneminde kamulaştırıldıktan sonra Hazineye devredilmesi gerekirken CHP’ye verilen bazı
gayrimenkullerin, bu partiden alınarak asıl sahibi olan Hazineye devrine
dair kanunu iptal etmiştir. Anayasa
Mahkemesi hem siyasete müdahale
edip bir siyasi partiyi korumuş, hem
asıl koruması gereken Hazine mallarının bir siyasi partiye verilmesi yönünde tartışmalı bir karar vermiş ve
hem de teknik olarak süre açısından
bakamayacağı bir davayı görmüştür.)
Anayasa Mahkemesi’nin kurulduğu
günden itibaren bir yargı organından
çok, kendisini siyasetin ve siyasetçilerin üstünde tanımlayan bir konumda olmadığını, siyaseti yönlendirmek
istediğini ve açıkça siyaset yaptığını
kim inkar edebilir? Veya Adalet ve
Kalkınma Partisi için açılan kapatma
davasını açan Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısının kullandığı, Anayasa
Mahkemesi’nin de gerekçeli kararında yer verdiği “Türkiye’deki laiklik
uygulamasının kimi Batı ülkelerindeki laiklik uygulamalarından farklı
olması gerektiği, İslam dini ile Hıristiyanlık dini arasında benzerlik
olmadığından hareketle Türkiye’de
Avrupa’daki gibi muhafazakâr partilerin kurulamayacağı, din ve vicdan
özgürlüğünün kullanılmasına ilişkin
olarak sınırsız bir din hürriyeti ve
bağımsız bir dinî örgütlenme anlayışının ülkemiz için tehlikeli olacağı”
gibi ifadelerin Türkiye’de siyasal
alanı belirleme iddiasında olmadığını
Yassıada
Mahkemelerinin
verdiği kararların
siyasete müdahale
olmadığını, sanıklara
sürekli “düşükler”
diye hitap eden yargı
bürokratlarının siyasi
karar vermediklerini
hangi vicdan sahibi
iddia edebilir. İlk verdiği
kararlardan birisi,
CHP’nin çıkarlarını
korumak olan Anayasa
Mahkemesi’nin
dünden bugüne verdiği
kararlarda siyaset
yapmadığını kim
söyleyebilir?
kim ileri sürebilir?
Maalesef Türkiye’de yargı kendisini
sürekli siyasetin üstünde görüp, siyaseti kendisine bağlı bir kamu kurumu
olarak görmekte ve siyasetin diğer
tüm bürokratlar gibi yargı bürokratları üzerinde etkin olabileceğini kabullenememektedir. Yargı kendisini
siyasetin önünü tıkamakla görevli bir
kurum olarak görmeye devam etmektedir. Hatta kendi sınıfsal çıkarlarının
gerektirdiği biçimde siyaset yapmakta, bunun dışındaki siyaset tarzı ve siyasetçilerini de sürekli kendi çizdiği
sınırlar içinde kalmaya zorlamaktadır.
Yargı Bürokratları ve Darbeciler
El Ele Vesayetçi Demokrasiye
Demokratik seçimlerin “irticacıları ve
düşük halk kitlelerini iktidar” yaptığını düşünen “devletlüler”, bunun yeniden yaşanmaması için 1961 Anayasası
ile sağlam duvarlar örmüşlerdir. 1961
Anayasası Türk siyasal hayatı için
önemli bir turnusol kağıdı işlevi görNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
13
Yargı Reformu
müştür. Darbe yapan silahlı bürokratların kendilerine en yakın olarak kimi
hissettiklerini anlamak için 1961 Anayasasına bakmak yeterlidir. D a r b e y i
yapan Milli Birlik Komitesi’nin hazırlattığı Anayasa metninde halkın temsilcilerinin nasıl karar mekanizmalarından dışlanacağı ve demokratik sürecin
işleyişine nasıl vesayet uygulanacağına
ilişkin önemli ipuçları söz konusudur.
Bu anayasada üç aşamalı bir vesayet
mekanizması getirilmiştir.
Bunlardan bir tanesi, halkın temsilci seçebildiği yegane organ olan
TBMM’nin etkinliğini ortadan kaldırmaktır. Bunun için atılan ilk adım 1924
Anayasasında egemenliğin kullanıcısına ilişkin hükmünün yeni anayasaya
aktarılış biçimidir. 1924 Anayasasında
kayıtsız şartsız sahibi olan Türk milletinin, egemenliği sadece TBMM aracılığıyla kullanacağına ilişkin hüküm,
yeni anayasada değiştirilmiştir. 1961
Anayasası Türk milletinin egemenliği
“yetkili organlar aracılığıyla” kullanacağını belirtmiş ve TBMM’nin bu
“yetkili organlar”dan sadece bir tanesi
olduğu hükmünü getirmiştir. Bu açıkça
bir irade göstergesidir. Açık ve demokratik seçimlerle oluşturulmaya başlanan TBMM’ye artık halkın gerçek
temsilcileri girmeye başlamıştır. Ya
demokratik seçimlerden vazgeçmek ya
da bunun önüne geçecek düzenlemeler
yapmak gereklidir. Demokratik seçimlerden vazgeçmek göze alınamayacağına göre atılabilecek ilk adım, halkın
temsilcilerinin egemenliğin yegane
kullanıcısı olma misyonunun elinden
alınmasıdır. Türkiye’de yasamanın et1. Star, 28 Şubat 2010
14
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
kinliğine vurulmuş en önemli darbe bu
ifadedir.
TBMM’nin etkinliği ve oluşumu
ile ilgili atılan ikinci önemli adım,
TBMM’nin iki kanatlı hale getirilmesidir. Meclisin bir kanadını oluşturan
ve tamamı halk tarafından seçilen
temsilcileri gerektiğinde dizginleyecek
bir mekanizma olarak Cumhuriyet Senatosu oluşturulmuştur. Ki bu Senato,
Millet Meclisi’ne oranla daha “seçkin”
bir zümre olarak tasarlanmıştır. Mesela tamamının yüksek öğrenim yapmış
ve kırk yaşını tamamlamış kişilerden
oluşması prensibi getirilmiştir. Ayrıca
seçilmişleri dengelemek üzere atanmış
üyelere de yer verilmiştir. İhtilali yapan
Milli Birlik Komitesi üyeleri Cumhuriyet Senatosu’nun ömür boyu çalışacak doğal üyeleri olarak kabul edilmiş,
Cumhurbaşkanına onbeş Senatör atama hakkı tanınmıştır. Tedbir açıkça
seçilmişlerin etkisini dizginlemek ve
dengelemek amacına yöneliktir.
1961 Anayasasında seçilmişlerin üstünlüğünü denetlemek amacıyla alınan
vesayetçi tedbirlerden ikincisi ise, alınan bütün tedbirlere rağmen yasama
organından geçen kararları denetlemek
üzere, oluşturulan Anayasa Mahkemesidir. Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden itibaren, Batı demokrasilerindeki temel hak ve hürriyetlerin
güvencesi olma misyonu ile hiç ilgisi
olmayan bir biçimde, yasama organı
üzerinde bir denetleme ve vesayet aracı
olarak çalışmıştır.
1961 Anayasasının vesayet anlamında getirdiği bir başka kurum ise, yü-
rütmenin yetkili ve sorumlu kanadını,
yani Bakanlar Kurulunu etkilemek ve
kontrol altında tutmak için icat edilen
Milli Güvenlik Kuruludur. Ki yine
hatırlanacağı üzere, 15 Ekim 1961 seçimlerinde DP geleneğini temsil eden
üç siyasi partinin (AP, YTP ve CKMP)
toplamda yüzde 60 (AP: yüzde 34,
YTP: yüzde 13 ve CKMP: yüzde 13)
oy alarak 450 kişilik Millet Meclisinde
277 üyelik almasına rağmen koalisyon
hükümeti kurmalarına izin verilmemiş;
yine bu partilerin Ali Fuat Başgil’i
cumhurbaşkanı seçme yönündeki çabaları da bu vesayetçi kurumlar tarafından engellenmiştir.
Aynı vesayetçi gelenek maalesef 12
Mart 1971 muhtırası sonrasında yapılan anayasa değişiklikleri ile etkisini
artırmış, 1982 Anayasası ile doruk
noktasına ulaşmıştır. Bugün tartıştığımız sorunların temelinde, halka güvenmeyen bu vesayetçi algının anayasa
geleneğimize ve hukuk sistemimize
yerleşmiş olmasının katkısı büyüktür.
Son Söz
Yargı bağımsızlığı ifadesi Türkiye’de
vesayetçi demokrasinin taraftarlarınca sürekli yargı bürokratlarının
üstünlüğü ve dokunulmazlığı biçiminde yorumlanmakta ve topluma
dikte edilmektedir. Bu vehamet derecesinde yanlış bir algıdır. Bu yanlış
algının sonucu, Türkiye’de yargının
hem yasamayı ve hem de yürütmeyi
kendi kontrolüne alması gibi tuhaf ve
hukuk devleti ilkesiyle asla bağdaşmayacak bir sonucu kendiliğinden
doğurmaktadır.
Sonuç ne mi? Tıpkı Yargıtay
Başkanı’nın altını çizdiği gibi: güçler
ayrılığı şart. Evet Sayın Başkan, arabesk bir parça sözü gibi olacak ama
ayrılık acı da olsa hayatın bir gerçeği. Sizin için zor ve acı dolu da olsa,
güçler ayrılığı şart. O yüzden yargı
bürokratları kendileri dışındaki iki
gücün yasama ve yürütmenin yakasından bir an önce düşmeli ve kendi
erkleriyle yetinmeyi öğrenmeliler.
Bunu başarabilecek zeka ve anlayışa
sahip olduklarından eminim.
SDE Uzmanı*
Hangi Adalet Mülkün Temelidir?
Yaşadığımız küreselleşme ve paralel ultra-modernleşme süreçleri çerçevesinde disiplinlerarası
yaklaşımlar entelektüel birer fantazi değil insanı, sosyalliğini kısacası yaşamı daha iyi
anlamak ve anlamlandırmak adına ortaya çıkarken hukuku siyasetten, siyaseti ekonomiden,
ekonomiyi ilahiyattan hatta daha da ileri giderek fiziği sanattan arındırmak ne mümkündür?
Doç. Dr. Murat ÇEMREK*
Adalet mülkün temelidir” ifadesini Türkiye’deki yargı ile
ilgili bütün kurumlarda ve metinlerde görmek olasıdır. Ama buradaki
adalet-mülk ilişkisini temelden bir
sorgulamaya tabii tutmamız gerekmektedir. Başlıktaki kombinezonda
oluşturulan sorular da bunu belirtmek için ortaya konuldu zaten. Soruları Atilla İlhanvarî toparlarsak
hangi adalet, hangi mülkün, hangi
temelidir?
Hukukçu olmadığım için yargı konusunda bilgimin oldukça sınırlı olduğunu belirtmem gerek. Buna rağmen, ne zaman hukuk, yargı ve/ya
adalet konusu açılsa aklıma ilk gelen
üç isim ve maruz kaldıkları muamele ruhumu acıtıyor. Ailevî nedenlerle
yaşı büyük yazdırıldığı halde gerçek
yaşının tespiti için istediği halde kemik tahlili yapılması engellenen ve
12 Eylül 1980 askerî darbesi sonrası kurulan Güvenlik Konseyi’nce
onaylanan idam kararı dünya çapında yürütülen “İdamı Engelleyelim!
Erdal Eren idam edilemez” kampanyasına rağmen 13 Aralık 1980’de
Ankara Merkez Cezaevi’nde infaz
edilen Erdal Eren. 28 Mart 2000’de
Adana Cumhuriyet Savcısı iken,
12 Eylül 1980 askerî darbesini gerçekleştiren dönemin Genelkurmay
Başkanı Kenan Evren hakkında
“darbe yapmak” suçundan iddianame tanzim edince önce açığa alınan
sonra da meslekten ihraç edilerek
avukatlık yapma hakkı da elinden
alınan Sacit Kayasu. 2005 Şemdinli Olayları ile ilgili iddianamesinde,
dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı Diyarbakır 7. Kolordu Komutanı iken
“suç işlemek için örgüt kurmak”la
nitelendirince, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) 20
Nisan 2006’daki kararıyla meslekten
ihraç edilen ve yine avukatlık yapma
hakkı elinden alınan dönemin Van
Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya. Bunun ötesinde aklıma gelenler,
28 Şubat sürecinde Genelkurmay
Karargâhı’ndaki irtica brifinglerine
katılmak üzere otobüslerle taşınan
yüksek yargı mensupları ile “yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı,”
“hukukun üstünlüğü,” ve “ihkak-ı
hak” gibi temel kavramlar ile Abdurrahim Karakoç’un “Hakim Beğ”
şiiri. Listeyi elbette dinsel hukuk
çerçevesinde şeriatten engizisyon
mahkemelerine ve sekülerleşmesi
sürecine kadar uzatmak mümkün
ama ben bu kadarını bu kısa ve meslekten olmayan (layman) biri için
yeterli buluyorum.
Türkiye’de askerî darbelerle restore
edilen ve böylece bir sonraki darbeye kadar pekiştirildiği umulan resmî
ideoloji, yargı bürokrasisi de dâhil
olmak üzere tüm kamu görevlilerini
Cumhuriyet ile özdeşleştirmiştir. O
yüzden müdde-i-umumiden Cumhuriyet Savcısı’na kavramsal geçiş
bir zihniyetin dönüşümünü de gayet
güzel örneklendirmektedir. Bundan
dolayı yargının tarafsızlığından bahsederken Türkiye özelinde bu tarafsızlık, evrensel hukuk normlarından
ziyade ulusal karakteri daha ağır
bastığından Cumhuriyeti korumak
ve kollamak görevi ile taraflanmıştır.
Bu minvalde yargının bağımsızlığı
da aynı tarafsızlığı gibi “Türkiye’nin
özel şartları” nedeniyle taraf olunan
görevlere bağlanmıştır. Bundan hareketle, hukukun üstünlüğü de ancak
hukukçular hangi konumda bulunurlarsa bulunsunlar bu görevi yerine
getirdiklerinde, üstün olan hukuka
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
15
Yargı Reformu
Türkiye’de çokça
dillendirilen “hukukun
siyasallaşması” sanki
bir kirlenmeden hatta
mundarlaşmadan
bahsedilir gibi bir
aşağılama şeklinde ifade
edilmektedir.
Sanki öyle bir hava
verilmektedir ki; siyaset
doğası gereği pistir ve
hukuku da pisletmesini
önlemek için her ne
pahasına olursa olsun
hukukun siyasallaşması
önlenmelidir.
erişilmesiyle mümkün olacaktır.
Yasa Fetişizmi
Osmanlı-Türk modern-leşmesinde
her sorunu yasa ile çözmek gibi bir
yasa fetişizmi ortaya çıkmıştır. Bunda selefi olan dinsel hukuk sistemi
ve gerektiğinde sul-tanın kanun yapma yetkisine yapılan göndermenin
etkisi büyüktür. Her meseleyi kanun,
kanun hükmünde kararname ve yönetmelik gibi düzenlemelere bağlamak, bir
tür şark
kur-
16
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
nazlığı ile kendi yazdığı kitaba uydurmak ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bu gelişmenin en önemli
negatif etkisi, hukukun insanın sosyal ve kurumsal ilişkilerini değişimi
de göz önüne alarak düzenlemeye
namzet teknik bir mekanizmanın
mevzuatçılık tuzağına düşerek statüko ile özdeşleşmesidir. Bir diğer
sorun ise, kamu hizmetlerinin tekel
olarak sunulanlarında rekabetin yaşanmamasından dolayı ortaya çıkan
rehavettir. Aslında ekonominin temel kurallarından tekel piyasalarda,
mal ya da hizmet üreticisi nasıl ürün
sunarsa sunsun tüketileceği gerçeğinden hareketle ürünün kalitesi
sorgulanır olmaktan çıkmaktadır.
Küreselleşen dünya ile anakroniklik
arz eden ulus-devletlerin sunduğu
güvenlik ve yargı hizmetleri ne dediğimizi gayet iyi anlatmaktadır.
Türkiye’de çokça dillendirilen “hukukun siyasallaşması” sanki bir
kirlenmeden hatta mundarlaşmadan
bahsedilir gibi bir aşağılama şeklinde ifade edilmektedir. Sanki öyle bir
hava verilmektedir ki; siyaset doğası
gereği pistir ve hukuku da pisletmesini önlemek için her ne pahasına
olursa olsun hukukun siyasallaşması
önlenmelidir. Hâlbuki hukuk, doğası
gereği menfaatler arasında hak dağıtıcılığı yapabilmek adına eşyanın
tabiatı gereği siyasal olmak durumundadır. Öte yan-dan siyaset, insan için ister bireysel anlam-da ister
toplumsal anlamda hayata içkin bir
fenomendir. Aristotelyen anlamda siyasal hayvan (zoon politikon)
olan insanı ve onun edimlerinden
olan hukuku, siyasetten arî kılmaya
çalışmak bir paradoksu mümkün kılmaya çalışmak kadar şizofrenik bir
tutumdur. Çünkü hukuku siyasetten
arındırmaya çalışmak aynen “siyasetten ve şeytandan Allah’a sığınmak” gibi siyasetten sakınan ama
gayet siyasal bir tavırdır. Kaldı ki;
bu talebi dillendirenler yargı mekanizmasını siyasetin müdahalesinden
koruma isteklerinde kendi siyasetlerini oluşturduklarını gözlerden
kaçırmaktadırlar. Böyle bir tutum
içinde olanlara acaba siyaseti hu-
kuktan arındırmak, bağımsız kılmak
gibi bir öneride bulunsak, tutumlarının negatif olacağını tahmin etmek
zor olmasa gerekir. Zaten siyasetin
hukukileşmesini önlemek, hukuksal bir ifade ile siyaseti kaba güce
yani “orman kanunu”na indirgemek
olacaktır ve bu da insanlığın bütün
kazanımlarını çöpe atmaktır. Diğer
yandan, yaşadığımız küreselleşme
ve paralel ultra-modernleşme süreçleri çerçevesinde disiplinlerarası
yaklaşımlar entelektüel birer fantazi değil insanı, sosyalliğini kısacası
yaşamı daha iyi anlamak ve anlamlandırmak adına ortaya çıkarken
hukuku siyasetten, siyaseti ekonomiden, ekonomiyi ilahiyattan hatta
daha da ileri giderek fiziği sanattan
arındırmak ne mümkündür? Dahası, demokratik toplumlarda siyaseti
şeffaf kılan siyasetçilerin seçimler
vesilesi ile iktidardaki değişimleri
olduğu kadar yaptıkları tüm icraatlarını kamuoyu önünde hesap verecek şekilde düzenlemeleri gereğidir.
Seçimler zaten yapılan icraatların bir
nevi dört ya da beş yılda bir karne ile
değerlendirilmesidir. İşte seçilmişlerin atanmışlara üstünlüğü bundan
dolayı demokratik toplumların temelini oluşturur.
İçinden geçmekte olduğumuz yargıya dair tartışmaların siyasal boyutu
söylem düzeyindeki karartmalara
rağmen hiç olmadığı kadar berrak bir
şekilde ortadadır. Bu tartışmaların
da zaten Türkiye’nin özgürleşmesi
ve demokratik konsolidasyonunu
daha da içselleştirmesi ile yakından
ilişkilidir. Türkiye’deki statükodan
en çok iktidar olanağı yakalayan kurumların iktidar olanaklarını bir çırpıda paylaşıma açmalarını beklemek
zaten safdillilik olacaktır. Tüm yazı
boyunca bahsettiğimiz de siyasetin
temelde bir iktidar mücadelesi olduğunu gözden kaçırmamak içindir.
SDE Uzmanı*
Gerginliğe Değecek Bir
Yargı Reformu Yapılmalı
Açık ve tecrübeyle sabit olan bir durum vardır ki, o da yarım yamalak bir reform çabası dahi
statükonun ciddi bir direnciyle karşılaşacaktır. Dahası, bu dirence rağmen yüksek yargı
organlarının teşkil edilmesinde seçilmiş kişi ve organların üye seçmesinde yapılacak sınırlı bir
artış, bugün yargıdan kaynaklanan sorunlardan hiçbirini çözmeye yetmeyecektir.
Doç. Dr. Bekir Berat Özipek*
D
ünyanın hiçbir yerinde,
demokrasiye giden yol dikensiz bir gül bahçesinden
geçmemiştir. Ayrıcalıklı konumlarını korumaya çalışan, sahip oldukları
ekonomik ve siyasi gücü toplumun
geri kalanıyla paylaşmaya yanaşmayan zümre ve sınıflar, demokrasiye geçiş çabalarını engellemeye
çalışmışlardır. Toplumsal değişimi
fark edemeyen veya onun anlamını
kavrayamayan, bu yüzden de ayrıcalıklarını koruyan hukuki ve siyasi
sistemi ve onun ideolojisini olduğu
gibi korumak isteyen sınıf ve zümreler, genellikle sahip olduklarını
bir devrimle toptan yitirirken, yeni
toplumsal durumun farkında olanlar,
iktidarı yeni gelişen toplumsal güçlerle paylaşmaya gönülsüzce de olsa
razı olmuşlar ve demokrasiye geçişin yolunu açmaya katkıda bulun-
muşlardır; ki istikrarlı demokrasiler
asıl onlardır.
Yargı Sorununun Ekonomi Politiği
Türkiye de yaklaşık 60 yıldır bir
geçiş sürecinin sıkıntılarını yaşıyor.
Son yarım yüzyılın siyasi tarihinin
çalkantılarla dolu olması ve gerginliklerin bir türlü gazete manşetlerinden düşmemesi, bu geçiş sürecinin
bir türlü sonuçlandırılamamasından
kaynaklanıyor. Kazım Berzeg’in
“Eski Sınıf” olarak adlandırdığı ayrıcalıklı zümre direniyor. Adeta periyodik olarak her on yılda bir yaşadığımız darbe ve muhtıraların, “ülkeyi
kurtarmak için” kendi kendilerine
misyon biçen muhteris bürokratlarca kurulan cuntaların ve bunun için
önce ülkeyi kurtarılacak hale getirmeye yönelik karanlık eylem planlarının anlamı budur.
Son günlerde yargı ile ilgili olarak
yaşadığımız gerilimleri de bu geçiş
döneminin özgül bir durumunda
bulunuşumuzla açıklamak mümkün
görünmektedir. Yargıtay Başkanı
Hasan Gerçeker’in resmen deklare
edilmemiş bir reform projesini peşin
olarak mahkum etmesi ve hükümetin yargıyı kuşatmaya çalıştığını ileri sürmesi örneğinde, yüksek yargı
organlarının bazı üyelerinin açıkça
siyasi tutum almaktan kaçınmamaları, içinde bulunduğumuz özgül durumun göstergelerindendir.
Aslında Türkiye’de yargının politik
bir işlevi hep olagelmiştir. Ne yazık
ki Türkiye’deki yargı erki esas olarak evrensel anlamıyla hukuku değil
verili ayrıcalıkları koruma amaçlı
dizayn edilmiş ve öyle işlemiştir.
Demokratik güçlerin geriletildiği ve
dolayısıyla bu ayrıcalıklar düzenine
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
17
Yapılması gereken
açıktır: Evrensel
örneklerine uygun
biçimde yüksek yargıyı
demokratik meşruluğa
kavuşturmak; onu
demokratik hukuk
devletlerinde olduğu
gibi, seçilmiş üyelerden
oluşturmak...
yönelik ciddi bir tehdidin söz konusu olmadığı dönemlerde, yargının bu
politik işlevi görece gizlenebilmiş;
ve en azından biçimsel meşruluğun
sınırlarının aşılmamasına özen gösterilmiştir. Kuşkusuz bu dönemlerde
bile yüksek yargı organlarının adli
yıl açılış törenlerine veya gerekçeli
kararlara yansıyan ideolojik tutum
ve söylemleri, çoğu kez bu biçimsel
meşruluk kaygısının dahi sınırlarını zorlamıştır. Ancak yargının, 28
Şubat Brifingleri örneğinde kritik
dönemlerde görünürlük kazanan politik işlevi, hiçbir zaman son yıllarda
olduğu kadar aleni ve çarpıcı hale
gelmemiştir.
Bugünkü Sorunun Özgül Niteliği
İçinde bulunduğumuz dönemin özgül niteliği, özellikle AB Süreci ile
başlayan demokratikleşme çabalarının ilk kez “müesses nizam”ı dönüştürme potansiyeliyle ve demokrasinin ulaşılabilir bir hedef olarak
belirginleşmesiyle ilgili görünmektedir. Bu anlamda Eski Sınıf, ayrıcalıklarının bağlı olduğu statükonun değişmesi kaygısını hissetmesi
ölçüsünde katılaşmakta ve “normal
zamanlarda” korumaya çalıştığı
objektiflik görüntüsünü bütünüyle
kaybetmeyi göze alma pahasına, bir
siyasi aktör olarak açıkça tutum almaktan kaçınmamaktadır.
İşte bu durum, hem reformu çok
daha yakıcı bir ihtiyaç haline getirmekte, hem de onun için elverişli
bir ortamı sağlamaktadır. Yargının
siyasi mücadeleye açıkça müdahale etmesi anlamına gelen tutum ve
söylemleri, aslında onun politize
18
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
halini görmeye en uzak çevrelerin
dahi görebileceği bir vasat oluşturmakta, kapsamlı bir reformun
gerekliliğine ilişkin son kuşkuları
da gidermeye yaramaktadır. Aynı
şekilde bazı yüksek yargı organlarının üyelerinin ideolojik yüzlerini
teşhir eden yaklaşım ve demeçleri
ile Gerçeker’in ileri sürdüğünün
tam aksine yasamayı ve yürütmeyi
kuşatma anlamına gelen kararları,
öteden beri çeşitli gerekçeler ileri
sürerek reformu erteleyen hükümeti
de adım atmaya zorlamaktadır; ki
bu da reform iradesine -sözkonusu
demeç ve tutumları sergileyenlerin
hiçbir biçimde arzulamayacakları- bir katkı anlamına gelmektedir.
Yakın tarih göstermektedir ki hükümet statüko tarafından köşeye sıkıştırılmadıkça reforma fazlaca arzulu
görünmemektedir.
Dolayısıyla yargının bu aşırı politize durumunun ve yasama ve
yürütmeye ait yetkileri adım adım
aşındırarak kendisine maletmeye
ilişkin yayılmacı tavrının, aslında
TBMM’ye ve hükümete reform
dışında bir seçenek bırakmaması
anlamında olumlu bir boyutu olduğundan bile söz edilebilir. Ancak bu
süreçte evrensel anlam ve içeriğiyle
demokratik bir düzenin tesisi, bu
kapsamda yargı erkinin de demokratik meşruluğa kavuşturulması
açısından en önemli risk, statükocu güçlerin “gerilim”, “uzlaşma”
veya “kurumlar arası mutabakat”
söylemleriyle yasama ve yürütmeyi
anlamlı bir reformdan alıkoymaları
olacaktır. Başka bir ifadeyle risk,
reform iradesini ve dolayısıyla reformun kapsamını sulandır(t)mak,
böylece toplumu, yaşanacak onca
gerilimin meyvelerini devşirmekten
mahrum etmektir.
Yargı Reformunu Bekleyen Tehlike
Yargı reformunda bu risk daha somut olarak nedir? Bu risk, demokratik süreçlerden bağımsız biçimde
kendi kendisini seçen, kendi kendisini atayan, HSYK’nın Yargıtay ve
Danıştay’ı; bu ikisinin de HSYK’yı
belirlemesi örneğinde atanmış ağırlıklı yapının ancak kısmen değiştirilmesidir. Siyasi iradenin “şimdilik”
Yargı Reformu
bu değişikliklerle yetinmesi yönündeki telkinlere kapılması tehlikesidir.
Oysa açık ve tecrübeyle sabit olan
bir durum vardır ki, o da böyle yarım
yamalak bir reform çabası dahi statükonun ciddi bir direnciyle karşılaşacaktır. Dahası, bu dirence rağmen
yüksek yargı organlarının teşkil edilmesinde seçilmiş kişi ve organların
üye seçmesinde yapılacak sınırlı bir
artış, bugün yargıdan kaynaklanan
sorunlardan hiçbirini çözmeye yetmeyecektir.
Yapılması gereken açıktır: Evrensel
örneklerine uygun biçimde yüksek
yargıyı demokratik meşruluğa kavuşturmak; onu demokratik hukuk
devletlerinde olduğu gibi, seçilmiş
üyelerden oluşturmak. Daha somut
ifade etmek gerekirse, üye kompozisyonu ve işlevleri bakımından halkın seçtiği parlamento, hükümet ve
cumhurbaşkanının belirleyiciliğine
dayalı bir sisteme geçmek. Bunun
için çok özel veya olağanüstü bir
çalışmaya gerek yoktur; herhangi bir
köklü demokrasinin yargı sistemini
olduğu gibi almak yeterlidir.
Evet, demokrasiye giden yol bu ülkede de dikensiz değildir ve cumhurbaşkanını halkın seçmesine ilişkin kazanımda olduğu gibi dikenler
canımızı yakacaktır. Kısacası gerilim kaçınılmazdır; zaten vardır ve
reform tasarısı gündeme geldiğinde
daha da artacaktır. O gün geldiğinde, yüksek yargıdan ve hükümetin
içinden birileri, reformu sulandırmaya yönelik değişiklikler yapılması
durumunda uzlaşma olacağına veya
gerginliğin azalacağına ilişkin telkinlerle reform iradesini köreltmeye
çalışacaklardır. Yakın geçmişin tecrübelerini göz önüne alanlar, bunun
çıkmaz bir yol, hatta belki de tuzak
olduğunu anlamalıdır.
Mademki gerilim her halükarda kaçınılmazdır, o halde gerilirken veya
gerilmişken
demokratikleşmeyi
başaralım. Bunu başardığımızda,
“oligarşi”den demokrasiye geçişin
önündeki en büyük engellerden biri
aşılmış olacaktır.
SDE Uzmanı*
Yargıyı Adalete Çekmek
Merkeziyetçi modern ulus/devlet yapıları içinde yargının bir devlet erki olarak görülmesi
adalet işlevi bakımından peşinen potansiyel bir sorun oluşturmaktadır. Çünkü adaletin
odağında güç değil, hak olmalıdır. Burada yanıltıcı noktalardan birisi genel ahlak ilkelerinden
farklı olarak hukukun fiziksel yaptırıma dayanması ve bu sözkonusu yaptırımın devletçe
gerçekleştirilebilirliğidir.
Doç. Dr. Mustafa AYDIN*
T
oplumlarda bütün kurumlar
önemlidir. Ama özellikle adalet ve güvenliğin apayrı bir
yeri vardır. Hatta sağlık ve eğitim,
adalet ve güvenlikten sonra gelmektedir. Çünkü bunların meydana getirdiği aksamaları bir biçimde telafi
imkânı vardır. Ama adalet ve güvenlik, toplumsal düzen sorunuyla ilgili
olduğu için her zaman telafi imkânı
olmayabilir. Bu iki sosyal fonksiyonun aksadığı yerde toplum huzursuz
olur, mutlak ihtiyaç duyulan denge
bozulur. Çünkü burada ciddi bir yapısal sorun sözkonusudur.
Adalet ve güvenliğin gerçekleştirilmesinin dünden bu güne farklı yolları
ola gelmişse de günümüzde güvenlik
asker ve polis gibi diğer kolluk kuvvetleriyle, adalet ise yargı teşkilatıyla yerine getirilmeye çalışılmaktadır.
Ama ne yazık ki ülkemizin değişik
sorun alanlarının başında hukuk ve
güvenlik, bir başka ifadeyle yargı ve
asker ile ilgili sorunlar gelmektedir.
Demokratik açılım olarak nitelendirilen süreçte siyasi irade bir taraftan
askeri darbeci cunta yapısından, diğer taraftan antidemokratik bir oligarşik yargı örgütlenmesinden çıkmanın yollarını aramaktadır.
Gerçekten de yazımızın konusu olarak düşündüğümüz yargı sorunu son
günlerde ülkenin en önemli gündem
maddelerinden birisini oluşturmaktadır. Yani adaleti gerçekleştirebilmesi için yargının yeniden biçimlendirilmesi üzerinde durulmaktadır.
Bugün Türkiye’de yargı sorunu genelde iki boyutta ele alınmaktadır.
Bunlar:
1) Normatif düzenlemeler ve
2) Demokrasi dışı örgütsel hukuk
oligarşisinin topluma açılımıdır.
Şüphesiz bunların başında hukuk
alanındaki normatif düzenlemeler
gelmektedir. Sivil bir anayasanın,
bütünüyle yapılamadığında da bazı
önemli maddelerin değiştirilmesi;
adli, idari, askeri yargı konusunda
ciddi düzenlemelerin yapılması bunların başında gelmektedir. İkincisi
Türkiye’nin yeniden yapılanması,
medeni bir toplum olması önündeki
engellerin kaldırılması noktasındaki
girişimleri kapsamaktadır.
Yargıda Merkeziyetçilik
ve Doğurduğu Sorunlar
Normatif alanda yapılması gerekenler doğrudan hukuk alanında uzman
kişilerin işidir ki Stratejik Düşünce
Enstitüsünün düzenlediği yargı reformu sempozyumunda işin bizzat
uzmanlarınca ortaya gayet somut
öneriler konulmuş ve hazırlanan raNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
19
ları gönüllerince biçimlendirmeleri,
bu yürütmeye uymayanlar için dilediklerince yaptırımlar uygulamaları
hem hak hem de müktesepleriydi.
Yani her haliyle cahil gördükleri
halk katlarının üstünde vesayet imtiyazı en önemli hakları idi.
por, ilgili mercilere ulaştırılmıştır.
Onun için biz burada daha çok demokratik açılım bağlamındaki sorunlarla ilgilenmek istiyoruz. Diğer
kurumsal alanlarda olduğu gibi bu
yazımızda sözkonusu edeceğimiz
yargı sorununun odağında da merkeziyetçi yapılanma ve ondan nemalanan bir örgütleniş ve devlete nispet
edilen bir ideolojik oluşum yer almaktadır.
Şüphesiz Türkiye önemli bir değişim
süreci içindedir. Bu süreç, kabaca
bir dönemlerin kendi içine katlanmış
merkeziyetçi ulus devlet yapılanmasının aşılması ve dünyanın geldiği yere göre daha iyi, daha ileri ve
daha bir insanca yaşama şartlarını
kapsamaktadır. Bu sözkonusu yapı,
18. yüzyıl aydınlanma felsefesinden
kısmen yararlanmış olsa bile, pratikte daha çok 19. yüzyıl kameralist
sosyal politik dünya görüşünün bir
uygulamasıdır. Kameralizme göre
yönetim sadece seçkinlerin bir imtiyazı değildi. Ellerinin altındaki halk
kitlelerini yaptıkları programlar çerçevesinde sevk ve idare etmeleri, on20
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Kameralist yapılanma bağlamında
merkezi tutan seçkinler toplumsal hayatın tüm alanlarını planlayıp programladılar: Vatandaşın, ailesinde kaç
çocuk sahibi olabileceğinden neye
ne kadar inanacağına, nasıl davranacağından nerede ve neyi giyeceğine
kadar her şey onların bilebileceği ve
buyuracağı bir işti ve dolayısıyla vatandaşın inisiyatifine bırakılamazdı.
Burada kurumsal yapılar seçkinci
inisiyatifinde ve bir noktada dizayn
edilip toplum geneline karşı merkezi bir konumlandırma gerçekleşince
otoriter veya totaliter denen, ama sonuç itibariyle, söylemde dilden pek
düşürülmeyen demokrasiyle bağdaşması mümkün olmayan siyasi yapılar
gerçekleştirildi. Otoriterliğin temel
esprisine uygun olarak tüm kurumlar
bir biçimde toplumu baskı ve denetim altında tutmada rol üstlendiler.
Bu yapılar sırtlarını silahlı kuvvetlere
dayadılar ama özellikle iki kurumu
homojenleştirici olarak kullandılar ki
bunlardan birisi eğitim, diğeri hukuk
kurumuydu.
Adalet, Siyasal Erk İşi Değil,
Sosyal Olgudur
Burada konumuz olan hukuk kendi bağlamında ve tarihsel bir işlev
olarak adaleti gerçekleştirmenin
ötesinde topulumu bir biçimlendirme aracıydı. Demokrasinin gereği
olarak ilkece kuvvetler ayırımının
olduğu var sayılan ülkelerde bile
tarihin biç bir döneminde olmadığı haliyle yargı örgütü mutlak bir
devlet erkiydi. Seçkinci iradeye
bir toplumsal ortak çıkıp temsilde
bir anlaşmazlık çıkmadığı sürece
yukarıda bir sorun gözükmüyordu.
Hâlbuki yargı, merkeziyetçi modern devlet bağlamında yargı devletin güçlerinden birisini temsil ediyordu. Halbuki yargının asıl amacı
adaleti gerçekleştirmektir.
İşin gerçeği din, kutsalı; siyaset gücü,
ekonomi kazancı esas alır, yargının
amacı adalettir. Bir resmi örgüt işlevi olarak vurgulandıkça bu işlevden
uzaklaşma kaydedilebilir. Çünkü denetim altında tutulamayan ve bir güç
birikimini ifa eden örgüt kendi varlığını bir amaç haline getirip bunu bir
meşrulaştırma ideolojisiyle devam
ettirmeye eğilimlidir. Bizde de sonuç itibariyle bu olmuştur.
Burada sorun, halk inisiyatifinin ortaya çıkmasında kendini gösterdi.
Seçimle gelen yönetici kesim, zorunlu olarak, halk iradesine eğilim
gösterince sorun daha bir görünür
hale geldi. Farklı kurumlar merkeziyetçi bir tavırla sistemin sahipliğine
soyundular. Öyle ki kurumların halk
iradesi üzerindeki inisiyatifi, özgürlükçü bilinen 1962 anayasasıyla iyiden pekiştirildi. Atananlara seçilenler üzerinde etkinlik hakkı tanındı,
sistem onlara emanet edildi. Burada
en etkin kurumlardan birisi yüksek
yargı organlarıydı.
Gerçekten de yüksek yargı organları, son zamanlarda dozajı gittikçe
artan bir oranda hukukiliğin ötesinde, kendi alanını aşan bir yetki kullanımına girdiler. Burada demokratik
ortamların bir gereği olarak kabul
edilen kuvvetler ayırımı da rahatlıkla ihlal edilebilmektedir. Çünkü bu
tür ortamlarda yürütme genel toplumsal inisiyatife dayanması nedeniyle merkeziyet dışı ve dolayısıyla
da başta hukuk olmak üzere diğerleri
tarafından denetim altında tutulması
gerekli bir alan olarak görülebilmektedir. Parti kapatma ve yürütme
organlarını bir tehdit altında tutma,
böylesi bir sürecin ürünüdür.
Toplumun gittikçe uyanışı, esasen
başından beri milli iradenin mecliste yansıma bulması, devlet yapısı
içinde beliren bir demokratik açılım
iradesi, kurumsal yapılarda da her
geçen gün önemli değişimlere sebep
olmaktadır. TRT, YÖK gibi kurumlardaki yeni yapılanmaların yanında
Ergenekon davasıyla birlikte silahlı
kuvvetlerdeki darbeci cunta yapılanmaları ve onun sivil ayakları tasfiye
edilmeye çalışılmaktadır. Seçkinci
eksende yer yer işbirliği yapa gelmiş, doğası itibariyle hukuku askıya
alan darbecileri desteklemekten çekinmemiş olan yargının üst örgütsel
yapısı daha bir uç noktada tavırlar
sergilemekten
çekinmemektedir.
Nereden bakarsak bakalım bu gün
tartışılmakta olan ve geniş bir kamuoyunun talebi haline gelen yargı
reformu gereği de buradan doğmaktadır. Yani yargı reformu, toplumca
istenen açılımın en önemli alanlarından birisini oluşturmaktadır.
Yargı Reformuna Direnişler
ve Sebepleri
Tabii ki bu sürece karşı başta üst yargı organlarının kendisi başta olmak
üzere direnenler vardır. Türkiye’de
yargı teşkilatı bazı modern kavramları yalınlaştırıp bağlamlarının ötesinde anlamlar yükleyerek toplum dışı
bir metatoplumsal devlet ideolojisi
üreterek direncini meşrulaştırmaya
çalışmaktadır. Buna göre bir anayasa
değişikliği ya da yasal düzenleme bir
rejim değiştirme girişimidir. Yüksek
yargıçlarımız antidemokratik konumlarını böylece sürdürebileceklerini düşünmekte, kendi varlıklarıyla
sistemin bekasını rahatlıkla özdeşleştirebilmektedirler.
Hukuk üzerine bizzat bazı hukukçuların kullandığı dilin hukuksal değil
siyasal olduğu dikkat çekmektedir.
70 milyonun gözünün içine bakarak,
ne bu meclisin ve hatta ve ne de bu
toplumun, iradesi ve oyu ile ne anayasa ve ne de ciddi yasal değişiklikler yapamayacağını söyleyebilmektedirler. Bunlara göre Anayasa denen
metin bir toplumsal sözleşme değil,
bir darbe yasasıdır. Bütün medeni
toplumların anayasalarının dayanağı
olun kurucu irade bizde toplum değil, askeri ya da sivil cuntadır.
Yargı alanındaki yeni düzenlemelere karşı şüphesiz yargı dışında direnen daha başka kesimler de vardır
ki bunun tipik örneklerinden birisi
CHP’dir. Kendini toplumdan aldığı
referanstan çok, gizil iktidar araçlarıyla eşleştiren bu kesimler de genelde gizil iktidarları kaldırma, hak ve
özgürlüklerle ilgili, toplumun önünü
açma bağlamındaki yasal- anayasal
değişiklikleri kendi elinden alınmış
haklar olarak görmekte ve karşı çıkmaktadır. Mesela bu çerçevede CHP
nasıl ve hangi türden olursa olsun
her türlü yargı değişikliğini kendisiyle özdeşleştirdiği sistem dışı bir
girişim saymakta ve komşu kapısı
haline getirdiği Anayasa Mahkemesine götüreceğini söylemektedir.
Yani toplumun da onun iradesini
temsil eden meclisin de gösterebileceği bir etkinlik ona göre peşinen
sistem dışı bir iştir. Öyle ki yapılabilecek herhangi bir yargı değişikliğini anayasa bağlamında bir ihlal
suçu olarak görmekte, 2. maddede
yer alan demokratik, laik, sosyal ve
hukuk ilkelerinden birisinin değiştirilmesi olarak görebilmektedir.
Bu basit mantığa göre başörtüsünü
serbest kılan bir değişiklik anayasanın laiklik ilkesinin, yargı ile ilgili bir
düzenleme hukuk ilkesinin, topluma
insiyatif veren bir açılım sosyallik
ilkesinin değiştirilmesidir ve bu bir
anayasal suçtur. Aslında buna göre
çıkarılan her yasa tabi bu mantığa
göre sistem, toplum dışı veya üstü
bir şeydir. Aynı mantıktan hareketle diyebiliriz ki toplumun beklentisi
de bir seçkinci yapı tarafından onun
dışında tutulmaya çalışılan sisteme
katılmak ve ona ortak olmaktır.
Yargının amacı yönetme bağlamında
kararlar vermek veya yürütmeye karşı alternatifler üretmek değil, adaleti
sağlamaktır. Yürüyen süreçteki hak
ihlallerine yasal çerçevede müdahale etmektir. Burada yargının bağlamı
adalettir. Vakıa adaletin dışında güncel hayatta ve hatta hiç de olumlu olmayan bir anlamda da yargıdan söz
edilebilir. Peşin yargı bunun tipik bir
örneğidir. Adalet bağlamında yargı
için gerekli ilk ve temel ilke tarafsızlıktır ve onu bağımsızlık izlemelidir.
Tarafsızlığın olmadığı yerde adaletten söz edilemez. Bağımsızlık onun
arkasından gelmesi gerekli bir ilkedir. Taraflı ama bağımsız bir yargı
sistemi kadar tehlikeli bir adalet sistemi olamaz. Bir tercih yapmak gerekirse, bağımsız ama yanlı bir yargı sistemi, bağımlı ama tarafsız bir
sistemden daha kötüdür. Bu durum
Kameralizme göre
yönetim sadece
seçkinlerin bir imtiyazı
değildi. Ellerinin
altındaki halk kitlelerini
yaptıkları programlar
çerçevesinde sevk
ve idare etmeleri,
onları gönüllerince
biçimlendirmeleri, bu
yürütmeye uymayanlar
için dilediklerince
yaptırımlar
uygulamaları hem hak
hem de müktesepleriydi.
Yani her haliyle
cahil gördükleri halk
katlarının üstünde
vesayet imtiyazı en
önemli hakları idi.
açık oylama ve gizli sayımla işleyen
seçim sistemine benzer.
Yargı ile ilgili düzenlemeler bu ilkenin iyi işlemesini göz önünde bulundurmalıdır. Ne yazık ki yukarıda
da belirtildiği üzere merkeziyetçi
modern ulus/devlet yapıları içinde
yargının bir devlet erki olarak görülmesi adalet işlevi bakımından
peşinen potansiyel bir sorun oluşturmaktadır. Çünkü adaletin odağında
güç değil, hak olmalıdır. Burada yanıltıcı noktalardan birisi genel ahlak
ilkelerinden farklı olarak hukukun
fiziksel yaptırıma dayanması ve bu
söz konusu yaptırımın devletçe gerçekleştirilebilirliğidir. Yargı sistemini devletin dışında düşünemeyişimiz de buradan kaynaklanmaktadır.
Ancak unutulmamalıdır ki ne adalet
bütünüyle yargısal bir iştir ve ne de
yargı bütünüyle fiziksel yaptırımlara
dayanır.
Ne var ki bu gün yargı sistemi, merkeziyetçi bir mantık olgusuna bağlı
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
21
Analiz
Adalet olgusu bütünüyle
bir yargı sistemine
indirgenmiş, yargı ise
tüm sosyal hakemlikleri
ortadan kaldıracak
şekilde tekelleştirilmiştir.
olarak hem bütün sorunları tekelinde
toplamakta hem de diğer kurumlardan daha farklı olarak pek çok alana müdahil olmaktadır. İşin içine
örgütsellik de katıldığı zaman kendi
alanında ve diğer kurumlarla olan
ilişkilerinde sorunlar yaşanmakta ve
bu sorun ciddi bir anayasa sorunu
olarak önümüzde durmaktadır. Yeni
ve sivil bir anayasa ortaya koymadan kurumlar arası çelişkilerin giderilmesi mümkün gözükmemektedir.
Ne var ki göründüğü kadarıyla, bütünüyle bir anayasa değişikliği yapılmayacak. Ortalama bir düzine kadar
maddenin değiştirilmesiyle yetinilecektir. Herhalde bunların önemli bir
kısmı da yargı ile ilgili olacak, ama
bu düzenlemeler kurumların konumlarını belirlemede yeterli olmayabilecektir.
Kaldı ki yetki alanlarını aşmayı göze
alabilmiş yüksek yargı organlarının
mesela kendi yapılarını sınırlandıran düzenlemeleri yok sayma gibi
bir girişimde bulunabilecekleri göz
ardı edilmemelidir. Mesela Anayasa
Mahkemesinin, başörtüsünü serbest
kılan ve mahkemenin, aradığı biçimsel şartları taşıyan anayasa değişikliğini esastan bozma girişimi bir
anayasa ihlali, tipik bir hukuksuzluk
örneğidir. Açılım sürecinde mutlaka
yapılması gereken yasal düzenlemeler konusunda aynı durumun yaşanmaması için hiçbir sebep yoktur.
Bu kadar açık ihlaller ve hatta yetki
gaspı denebilecek davranışlar karşısında toplumun en üst temsilcisi
olan Meclis temsil ettiği milli iradeye sahip çıkmalı, bu kadar açık yetki
taşmasını geçersiz saymalıdır.
22
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Yargının Başka Sorunları Var
Bu gün Türkiye’de yargının diğer
pek çok kurumsal yapıda olduğundan daha fazlasıyla sorunlar bulunmaktadır. Bu sorunlar yukarıda bahsedildiği şekliyle yalnızca merkezi
örgütsel yapının demokratik bir ortamdaki konumlanışından ve dolayısıyla da yer yer toplumsal beklentilerle çelişmesinden ibaret değildir.
Bunun dışında adalet sürecinin işleyişine ilişkin ciddi sorunlar vardır.
Yargı sisteminin bizzat kendisinin
aşırı biçimde merkezileştirilmesi bu
sorunlardan bir kısmının kaynağını
oluşturmaktadır.
Bu hükmü örneklendirmek gerekirse
mesela adalet olgusu bütünüyle bir
yargı sistemine indirgenmiş, yargı
ise tüm sosyal hakemlikleri ortadan
kaldıracak şekilde tekelleştirilmiştir.
Bu gün yargıya kadar giden yolda
hiçbir ön adalet sistemi bulunmamakta ve her türlü sorun, bir biçimde hâkimin önüne çıkmaktadır. Bu
ise nereden bakarsak bakalım adalet
sistemini, dayandığı sırığı aşmaya
çalışan sarmaşık misali başladığı
noktaya geri dönmektedir. Her geçen gün kabaran ama vaktinde ele
alınamayan dosyalar gittikçe sorun
haline gelmektedir. Hâlbuki adaletle
ilgili önemli ilkelerden birisi vaktinde gerçekleşmesidir. Meşhur sözdür,
geciken adalet, adalet değildir.
Diğer taraftan modern ulus yapılanmasındaki aşırı merkeziyetçi mantık
zaman içerisinde vatandaşı da gittikçe sarıp sarmalamakta, her türlü sorunun mahkemede çözülebileceğine
ilişkin bir kanaat uyandırmakta, bu
zihniyet her geçen gün derinleşip
pekişmektedir. Aile içi davranışlardan komşuluk ilişkilerine kadar
karşılıklı konuşup anlaşılabilecek
nice sorun yargı önünde çözülmeye
çalışılmaktadır. Unutulmamalıdır ki
bu gelişme her haliyle bir sorundur
ve hele hukuku daha çok işin içine
sokma işi kesinlikle bir medeni toplum göstergesi değildir.
Sadece bir karşılaştırma olarak belirtmek gerekirse Türkiye’nin iki katı
nüfusa sahip olan Japonya’da yargı
sisteminde çalışan hukukçu sayısı-
nın Türkiye’nin beşte biri civarında
olması düşündürücüdür. Bu sorun
şüphesiz yalnızca bir yargı sorunu
değil, kapsamlı bir sistem sorunu,
bir sosyal hukuki yapı sorunudur.
Yazımızın başında da belirttiğimiz
gibi tartışılmakta olan yargı sorunlarının farklı düzeyleri vardır ki normatif düzenlemeler bunun başında
gelmektedir. Anayasal ve yasal düzenlemeleri kapsayan öneriler çoğu
kere yasama sürecinin bizzat kendisiyle ilgilidir. Özellikle yüksek yargı
organlarının örgütleniş biçimi, askeri
ve sivil yargı kararlarının denetimi
üzerinde yoğunlaşmaktadır. Şüphesiz
bunlar öncelikle olması gereken şeylerdir. Ancak yargı sorunları bütün
olarak düşünüldüğünde bizzat yargı
aşamasına gelmeden de üzerinde durulması gerekli sorunlar vardır.
Şüphesiz bunlardan birisi hukukçu
yetiştirme işidir. Bu çerçevede hukuki bilgi donanımından küreselleşen dünyada insan hakları algısı, bir
tarafı psikolojik adalet duygusunun
pekiştirilmesi gibi bizzat hukukçuya
ait yapısal sorunlardan söz edilebilir.
Bir diğer önemli sorun yargı sistemini daha bir adalete çekecek ve
hızlandıracak mekanizmaların geliştirilebilmesi gereğidir ki bunların
başında vatandaşın sağlıklı bir hukuk bilincine ulaştırılması, hukuktan
nerede ve nasıl yararlanabileceği
konusunda aydınlatılması gelmektedir. Yine belirtildiği üzere sorunların
yargıya uzanan sürecinde iyi düzenlenmiş bir hakem sistemiyle hem
yargının yükü hafifletilmeli hem de
daha kısa bir yoldan adaletin gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.
Sonuç olarak denebilir ki yargı, ülkenin öncelikli sorunların birisidir
ve mutlak bir reformunu gerekli kılmaktadır. Ancak sorunlar yalnızca
yargı sürecinin bazı normatif düzenlemeleriyle sınırlı değildir. Alanın
yegâne işlevi olan adaletin sağlıklı
biçimde gerçekleşmesi için işe öncesi ve sonrasıyla bakmak gerekmektedir.
SDE Uzmanı*
Toplumsal Talepler
Yargı Reformunu Zorunlu Kılıyor
Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ*
Bir kimsenin yargı mensubu olması onun hiç yanlış yapmayacağı, suç işlemeyeceği,
yaptıklarından sorumlu olmayacağı anlamına mı gelmektedir? Sonra yapılan bir eylemden
dolayı örneğin sivil mahkemede hüküm giyenlerin aynı dava ile ilgili olarak askeri
mahkemede berat etmelerini nasıl yorumlayacağız?
B
elirli bir tarihi dönemin
sosyo-politik, ekonomik, kültürel vb. şartları içerisinde
ortaya çıkan hukuk sistemlerinin en
önemli problemi, ortaya çıktıkları dönemin şartlarının ideal dönem
olarak mutlaklaştırılmasıyla dondurulmaları, varlığı inkar edilemeyen
sosyal değişim olgusu ve toplumsal
talepler karşısında sistemi korumak
adına tamamen menfi bir tavır sergilemeleridir. Bu durum şüphesiz belirli bir dönemin ideolojik bir bakış
açısıyla algılanmasını, statükoculuğu, değişime karşı direnmeyi, hukuk
sisteminin ve ona doğrudan veya
dolaylı olarak bağlı devlet kurumlarının kendisini yenileyememesini,
toplumsal talepler karşısında duyarsız kalmayı beraberinde getirir.
Böyle bir durumda artık mevcut
sistem, adaleti ikame etmenin, hak
ve hürriyetleri koruyup geliştirmenin, insan ve toplum problemlerini
çözmenin bir mekanizması/aracı
olmaktan çıkmış, her şeyin üzerinde
kutsanan, amaç hale getirilen, dokunulamayan, değiştirilmesi teklif bile
edilemeyen bir tabu haline getirilmiştir. Hukuk sistemi kendisine hayat veren felsefesini ve ruhunu kaybetmiş, insan ve toplum gerçeğinden
bağımsız hale gelmiştir. Böyle bir
durumda hukuk sisteminin/devletin
insan ve toplum için değil; insan
ve toplumun hukuk sistemi/devlet
için var olduğu şeklindeki bir kanaat zihinleri esir almıştır. Bu tip bir
anlayış zemininde artık sözkonusu
sistemin kurum ve yargıçlarına da
mevcut statükonun korunması amacına matuf olarak kuralcılığı öne çıkarmak gibi, içi boşaltılmış kuralları
dayatarak toplumsal talepleri bastırmaya çalışmak gibi bir fonksiyon
icra etme görevi düşer.
Hak ve Hukuk
Hak kelimesinin çoğulu olan hukuk,
doğrudan haklarla, hakların gerçekleştirilmesiyle bağlantılıdır. Hukuk,
batıl olanın zıttı, doğru ve gerçek anlamına gelen Arapça “hak” kelimesinin çoğuludur. Hukukla adalet arasında yakın bir ilişki vardır. Hukuk,
her hak sahibine hakkının verilmesi,
adaletin ikame edilmesini gerektirir.
Adalet ise hakkı yerine koymayı, eşitlik ve dengenin gözetilmesini, doğru
hüküm ve eylemi gerektirir. Adalet
(el-Adl), Allah’ın isimlerinden biridir. Allah adildir ve Kur’an’da da
insanlara adaleti emreder.1 Benzer
mesajları daha farklı üsluplarla Eski
ve Yeni Ahit’te de bulmak mümkündür. Hukuk, özünde insan fıtratıyla,
asli maslahatlarla, temel hak ve hürriyetlerle, evrensel ahlâk ilkeleriyle
köklü bir ilişki içerisindedir. İnsanın
insan olarak sahip olduğu asli hak
ve hürriyetlere saygı gösterilmesi,
insan onuruna saygı gösterilmesidir. Felsefenin en önde gelen şahsiyetleri hukukun anlam ve mahiyeti
üzerinde benzer ve ortak görüşlere
sahiptir. Eflatun’a göre devlet, büyütülmüş olan insandır, mükemmel
bir uzviyettir; adalet ise en yüksek
fazilettir. Aristo’ya göre de kanunların muhtevası adalettir. Adalet
prensibi müsavattır.2 Emmanuel
Kant da hukuku tarif ederken hürriyet mefhumunu en yüksek ahlaki
kıymet olarak teyit etmiştir. Kant’ın
hukuk anlayışına göre insan hürriyetine saygı gösterilmeli, insana bir
alet veya nesne olarak değil, fakat
bizatihi gaye olarak bakılıp muamele edilmelidir. Kant’a göre hürriyet
doğal bir haktır.3 Filozofluğu yanında hukuk adamlığı ile de bütün dünyada haklı bir şöhretin sahibi İbn-i
Rüşd’e göre de felsefe ve hukuk
ahlaktan bağımsız olamaz. Ahlakla
felsefe ve hukuk arasında ayrılmaz
bir bütünlük mevcuttur. DolayıNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
23
sı ile hem filozoflar hem de hukuk
adamları karar ve eylemlerinde adil
olmak durumundadır. Adaletsiz hüküm hem felsefeye hem de hukuka
büyük zarar verir.4 Böylece Hukuk,
devlet kanunlarının ve yönetmeliklerinin üzerinde onları aşan bir boyuta
sahiptir. Hukukun ana prensip ve kaideleri hiçbir zaman için değişmez.
Bir ülkedeki kanun ve yönetmeliklerin hukukun evrensel ilkeleriyle örtüşmesi, o kanun ve yönetmeliklerin
istikrarı için olması gereken ideal
durumdur.5
Haklar, hukuk sistemlerinin varlık
sebebidir. Hakları itibara almayan,
onları yok sayan, bütün amacı hak
ve hürriyetlerden, evrensel ilke ve
değerlerden kopartılan, içi boşaltılıp ideolojik nesne haline getirilen
kuralları, kanun ve yönetmelikleri
insan ve topluma dayatmak olan bir
sistem, artık adalet dağıtmak yerine
her türlü problemi üretmeye aday
konumundadır. Haklar hukukun temelidir. Başta İslamiyet olmak üzere
bütün dinlerin teyit edip insanlığın
üzerinde ittifak ettiği bu haklar nelerdir? Bunlar temel hak ve hürriyetler dediğimiz hayat hakkı, neslini devam ettirme ve koruma hakkı,
mülkiyet hakkı, düşünme ve düşüncesini ifade edebilme, inanma ve
inandığını yaşayabilme hakkı, seyahat etme hakkı, eğitim hakkı, seçme
ve seçilme hakkı gibi haklardır. Bu
haklar, “canın korunması, aklın korunması, dinin korunması, malın korunması, neslin korunması” şeklinde
ifade edilen, hukuk prensiplerinin de
üzerlerine oturduğu en temel maslahatlarla doğrudan bağlantılı haklardır. Bu hakların insanları çatışmaya
sürüklemeksizin, birinin hakkını
diğerine feda etmeksizin eşitlik ve
adalet prensiplerinden hareketle
denge içerisinde gerçekleştirilmesi
hukuk sistemlerinin amacı olmak
durumundadır. Bütün bu temel hakların yanında, yine onlarla bağlantılı
olarak insanın kendi çalışmasıyla,
liyakat ve tecrübe kazanmasıyla
elde ettiği diğer birtakım haklar da
vardır. İnsanın emeğinin, çalışma ve
tecrübesinin karşılığını alması, özlük haklarının korunması da anayasa
24
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
ve kanunlar tarafından kabul edilip
teminat altına alınması gerekir. İnsan hakları konusu artık sadece bir
iç hukuk meselesi olarak ele alınıp
değerlendirilemez. İnsan hakları,
hukukun üstünlüğü ve demokrasi
konusu anayasa ve kanunlardan da
öncelikli bir konuma sahip olarak
gelişmiş ve demokrasi ile yönetilen
bütün ülkelerde devlet kurumlarının
teşekkülünde ve hukuk sistemlerinin
organizasyonunda mihenk taşı haline
gelmiştir. Çok boyutlu mahiyete sahip sosyal, politik, ekonomik, hukuki ve kültürel problemler, toplumsal
gerçeklerin, ihtiyaç ve taleplerin göz
ardı edilmesiyle sadece masa başı
projeler ve yasal düzenlemelerle çözülebilecek bir konumda değildir.
Tarih, Medeniyet, Toplumsal
Kurumlar ve Hukuk Sistemleri
Tarih, medeniyet, toplumsal kurumlar
ve hukuk sistemleri insan toplulukları
için söz konusudur. Hayvanlar için bir
medeniyetin varlığından, din, kültür,
ahlak, hukuk, bilim ve teknolojiden
bahsetmek mümkün değildir. Evrensel mahiyete sahip bu müessese ve olgular ancak insan toplumlarına özgüdür. Dini inkâr etmek veya yok saymak
dinolgusunuortadankaldıramayacağı
gibi, temel hak ve özgürlüklerin korunup geliştirilmesi, teminat altına alınması bütün insanlığın üzerinde ittifak
ettiği en doğal ve meşru bir taleptir.
Kant’ın da işaret ettiği gibi evrensel
olan şey, bütün insanlığın üzerinde
ittifak ettiği talep ve yasaları ifade
eder.6 Bu haklar doğal olarak hukuk
metinlerinden bağımsız olarak zaten
mevcuttur. Bu
u hakların
anayasa metinlerinde
nlerinde
yazılı olarak yer alıp
almamaları, onların
hayata geçirilmeirilmeerçeklerinin ve gerçekerinin
leştirilmelerinin
önünde bir engel
ngel
oluşturamaz..
Anayasalar
insanın doğumundan
itibaren sahip olduğu
bu haklarınn
teminatı olmak durumundadırlar.
Bu hakların birtakım anayasalarda
açıkça yazmaması veya görülmek
istenmemesi veya Türkiye’de olduğu gibi anayasa metninde ifade edilen
hakların sübjektif yorum ve değerlendirmeler üzerinden ilga edilip asıl
hukuk metninin devre dışı bırakılması onları ortadan kaldırmaz. Devlet
kurumlarının ve hukuk adamlarının
alabildiğine politize olduğu, ideolojik dayatmaların aklın, mantığın ve
vicdanın önüne geçtiği ortamlarda
hukuksuzluğun hukuk, hukukun da
hukuksuzluk kılıfına sokulabilmesi
mümkün olabilmektedir. Ancak şu
var ki, toplumun hak ve hürriyetler
üzerinden meşru taleplerine direnen
veya onları görmezlikten gelen anayasalar ve kurumlar, sonuçta hukuk
ihlallerine, güvensizliğe ve toplumsal
krizlere neden olmalarından dolayı
değer ve meşruiyetlerini kaybetmek
durumuyla karşı karşıya kalabilirler.
Bir hukuk sistemi, insanlığın üzerine ittifak ettiği olguları ve evrensel
değerleri, toplumun ihtiyaç ve taleplerini, sosyal değişim ve gelişim süreçlerini görüp izlemek, sözkonusu
süreçler açısından kendisini yenilemek durumundadır. Sosyal değişim,
inkârı mümkün olmayan toplumsal
bir olgudur. Değişim toplumun doğal dinamikleri içerisinde meydana
gelen bir olgudur. Üretim, mülkiyet,
sosyal yapı, inanç ve ideolojiler, adet
ve gelenekler, kurumlar, bilim ve
teknoloji sosyal değişime konudur.
Ekonomik, politik, kültürel, sosyal,
eğitim, bilim ve teknoloji alanlarda
meydana gelen değişim ve gelişim
süreçleri yine binlerce yıldan beri insanlığın değişmeyen asli olgularıyla
bağlantılı olarak yeni düşünce ve
talepleri gündeme getirebilir. Bütün
bu değişim ve gelişmeler
karşısında
karşıs
ka
rşıs
rş
ısın
sın
ındda
da yönetiyön
öneettii-
İbn-i Rüşd’e göre felsefe
ve hukuk ahlaktan
bağımsız olamaz.
Ahlakla felsefe ve hukuk
arasında ayrılmaz bir
bütünlük mevcuttur.
Dolayısı ile hem
filozoflar hem de hukuk
adamları karar ve
eylemlerinde adil olmak
durumundadır. Adaletsiz
hüküm hem felsefeye
hem de hukuka büyük
zarar verir.
ci, siyaset önderleri ve bürokratların,
hukuk adamı ve yargı mensuplarının
“bu talepler örneğin 1940’lı yıllarda
veya Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yoktu da şimdi nereden çıktı?”
diyerek sosyal değişim ve gelişim
süreçlerinde ortaya çıkan yeni durumları görmek istememeleri, fert
ve toplumun en meşru taleplerini
sisteme karşı tehdit olarak algılayıp
reddetmeleri kelimenin gerçek anlamında gerici bir zihniyetin tezahürü
olabilir.
Kendi içerisinde tutarlı olmayan,
sistematik bütünlükten yoksun, ideolojik karakterli, tek taraflı ve keyfi
yorumlara kapı açan, çifte standartlı uygulamalara zemin oluşturan ve
uzunca bir zamandan beri yamalı
bohçaya dönen darbe anayasalarının
neden olduğu problemli bir dönemi
yaşamaktayız. Hukuk, yargı ve siyasetteki tıkanmaların, devlet içerisindeki çeteleşmelerin, kurumlar
arası uyuşmazlıkların, hukuk adına
verilen ideolojik ve keyfi kararların,
geniş ölçüde hukuk ihlallerinin ve
mağduriyetlerin gündeme damgasını
vurduğu günümüz ortamında, artık
herkes köklü bir anayasa ve yargı reformuna olan ihtiyacın farkındadır.
Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada
güç kazanıp saygın bir konuma ulaş-
ması, ancak iç problemlerini çözmesiyle; barış, tolerans, demokrasi ve
karşılıklı anlayış zemininde toplumsal uzlaşıyı sağlamasıyla, devlet ve
toplum arasındaki kopukluk, güvensizlik ve yabancılaşmanın giderilmesiyle, içeride güven ve istikrara dayalı huzurlu bir ortamın oluşturmasıyla
yakından alakalıdır. Yapılması tasarlanan anayasa ve yargı reformunun,
bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde
son derece önemli dönüm noktalarından birisini oluşturduğunda şüphe
yoktur. Ancak yukarıda belirtilen
noktaları hayata geçirecek kapsamlı
bir dönüşümün, sadece tek başına
yasal ve şekli düzenlemelerle gerçekleştirilemeyeceğinin de farkında
olmak gerekmektedir. Sözkonusu
reformları fonksiyonel hale getirecek şey, onlara destek sağlayacak
toplumsal talebi ortaya çıkaran bir
zihniyet dönüşümünün gerçekleştirilmesidir. Meselenin çözümünde
siyasi iradenin varlığı kadar, entelektüel taleplerin toplumsal talebe
dönüşmesi de önemlidir. Dolayısı
ile bu noktada insan unsuru üzerinde
yoğunlaşmak, hukuk adamının kalitesini yükseltmek, hukuk bilincini,
demokrasi kültürünü, sivil anlayış
ve örgütlenmeleri toplumun bütün
kesimlerinde yaygınlaştırmak, sivil
ve askeri eğitimi ilkokuldan üniversiteye kadar bu hedefler doğrultusunda tekrar düzenlemek büyük
önem arz etmektedir. Homojen bir
ulus yaratma amacıyla alabildiğine
tek tipleştirilmiş bir toplum yaratmaya, farklılıkların düşmanlık gibi
gösterilip çatışma kültürünün egemen kılınmaya çalışıldığı, militarist
söylemlerin kutsallaştırıldığı, sivil
siyaset alanının iyice daraltıldığı,
suçluların devlet adına himaye görüp alkışlandığı bir ortamda müspet anlamdaki taleplerin toplumsal
zemin bulması neredeyse imkânsız
hale gelebilir.
Özürlü Darbe Anayasalarından
Sivil Anayasaya
Dünyanın ve ülkemizin içerisinde bulunduğu şartlar ve gelişmeler dikkate
alındığında, hak, hukuk ve hürriyetler
açısından özürlü darbe anayasaların-
dan sivil anayasaya geçiş yönünde
önemli adımların atılmasının zamanı
gelmiştir. Toplumun iç dinamikleri
ve dünyanın birçok ülkesinde demokrasi yönündeki gelişmeler, bazı
çevrelerin isteksizliğine ve engelleme
gayretlerine rağmen anayasa ve yargı
reformunu bütün bir Türkiye toplumu
için ciddi ve vazgeçilmez bir ihtiyaç
haline getirmiştir. Artık bu milletin,
kendisini toplumdan üstün görüp
toplum mühendisliğine soyunan malum çevrelerin kendisine sormadan
kendisi hakkında karar vermelerine,
her şeyi ile toplumun kaderine hükmetmelerine tahammülü kalmamıştır.
Milleti hiçe sayıp dışlayarak belirli
bir ideolojik şartlanmadan hareketle
alınan birtakım hukuk kararlarının
milletle ilişkisinin olmadığı hususunda toplumun büyük çoğunluğu ortak
bir kanaati paylaşmaktadır.
Millet adına alındığı iddia edilen kararların objektifliği, tarafsızlığı, eşitliği, hakkaniyet ve adaleti yansıtması
beklenirdi. Kast sistemi oluşturmaya
matuf şekilde toplumu sınıflaştıran,
milletin iradesine ipotek koyan, mağduriyetlere neden olan, parlamentoyu
devre dışı bırakarak onu sembolik bir
konuma indirgeyen, yasama, yürütme ve yargıya doğrudan müdahale
edip hukukun önünü tıkayan kararlar
hangi milletten onay almıştır? Yargının öncelikleri ve gündemi ile toplumun öncelikleri ve gündemi aynı
yerde buluşmuyorsa bunun üzerinde
düşünmek gerekir. Sözkonusu kararları alanlar, onlara karşı haklı eleştiri
ve tepkiler ortaya çıktığında, yargının bağımsız olduğunu seslendirerek
siyasetin yargıya müdahale hakkının
olmadığı söylemini öne çıkarmaktadırlar. Ancak yargı bağımsızlığı,
cumhurbaşkanlığı seçimine antidemokratik yolla açıkça müdahale
anlamına gelen 367 kararında olduğu gibi; üniversiteye girişte katsayı
eşitsizliğinin ortadan kaldırılmasına
matuf YÖK tarafından yapılan düzenlemenin yürütmesinin durdurulması gibi veya Ergenekon davasına
bakmakta olan savcıların yetkisiz
kılınması gibi keyfi, tek yönlü ve
ideolojik kararların alınmasını, verilen kararların hangi temel hukuk
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
25
Dini inkâr etmek
veya yok saymak din
olgusunu ortadan
kaldıramayacağı
gibi, temel hak ve
özgürlüklerin korunup
geliştirilmesi, teminat
altına alınması bütün
insanlığın üzerinde
ittifak ettiği en doğal
ve meşru bir taleptir.
Kant’ın da işaret ettiği
gibi evrensel olan
şey, bütün insanlığın
üzerinde ittifak ettiği
talep ve yasaları ifade
eder.
prensiplerinden hareketle alındığının
sorgulanmamasını mı gerektirmektedir? Bir kimsenin yargı mensubu
olması onun hiç yanlış yapmayacağı, suç işlemeyeceği, yaptıklarından
sorumlu olmayacağı anlamına mı
gelmektedir? Sonra yapılan bir eylemden dolayı örneğin sivil mahkemede hüküm giyenlerin aynı dava
ile ilgili olarak askeri mahkemede
berat etmelerini nasıl yorumlayacağız? Bu tip durumların yaşanmakta
olduğu bir ülkede hukukun standart
bir zemine oturduğunu söylemek ne
kadar mümkün olabilir?
Yargı bağımsızlığı yargının tarafsız
olmasıyla yakından ilişkilidir. Tarafsız yargı olmadan bağımsız yargı olamaz. Bir ülkede yargı, erkler
mücadelesinin tarafı olmamalıdır.
Yargı sadece iktidar partisinin karşısında değil, muhalefet partisi ve asker karşısında da bağımsız bir duruş
1.
2.
3.
4.
5.
6.
26
sergilemek durumundadır. Milletin
iradesine, kültür ve değerlerine karşı
açıkça tavır koyanların, kendilerini
ilerici(!) görüp milleti gerici olarak
telakki edenlerin, bu ülkeye demokrasiyi layık görmeyenlerin tarafsız
oldukları söylenemez. İttihat Terakki komitacılığından beri darbe
süreçlerinin damgasını vurduğu bir
ülkede sözkonusu süreçlerden beslenip onların dümen suyunda dönenler
ne kadar bağımsız ve tarafsız olabilirler? İnandırıcı olmayan söylemler
artık bu ülkede toplumun büyük çoğunluğunu (cumhuru) ikna etmeye
yetmemektedir.
Anayasa ve Yargı Reformu İle
İlgili Süreç Başlamıştır
Bütün engellere ve dayatmalara rağmen anayasa ve yargı reformu ile ilgili süreç başlamış ve kendi yolunda
devam etmektedir. Ancak, yapılması
tasarlanan anayasa ve yargı reformunun toplumsal mutabakata dayandırılması; üniversitedeki profesörden
ve ordudaki generalden tutunuz da
dağdaki çobana kadar herkesin hayatını, gelecek kuşakları yakından
ilgilendiren bu olay hakkında toplumun bütün kesimlerinin yeterince aydınlatılması büyük önem arz
etmektedir. Devletle milletin buluşmasının yolu böyle bir sürecin
sağlıklı olarak devam edip sonuçlanmasından geçmektedir. Anayasanın
hazırlanmasında evrensel anlamda
bütün insanlığın üzerinde ittifak ettiği hak ve özgürlüklerin esas alınması yanında, onların birtakım yorum
ve çarpıtmalarla devre dışı bırakılıp
çifte standartlı karar ve uygulamalara zemin oluşturacak müphemliklerden arındırılması da gerekmektedir.
Çünkü ne yazık ki ülkemiz, anayasada yer alan en özgürlükçü hukuk
maddelerinin bile, yapılan birtakım
yorumlarla nasıl en yasakçı maddeler haline dönüştürüldüğünün örnekleriyle doludur.
Aslında demokrasilerde ilke olarak
yargı organları halkın çoğunluğunun
seçimi ile iktidara gelen parlamento
üzerinde vesayet kuramaz. Bununla
beraber yasama erki parlamentoya
ait olsa bile, demokrasilerde hukuka
muhalif keyfi karar ve uygulamaları
engelleyebileceği düşünülen, dengeleri sağlayacak üst mahkemelere ve
denetleme kurullarına da yer verilebilmektedir. Üst mahkeme ve yargı
kurullarının demokrasi içerisindeki
meşruiyeti, onların alacakları kararların insan haklarının korunması,
hukukun üstünlüğü ve özgürlüklerin
geliştirilmesi doğrultusunda gerçekleşmesiyle mümkün olabilir. Demokrasiyle idare edilen bütün gelişmiş
ülkelerde genel kanaat bu doğrultudadır. Bunun tersi düşünülemez.
Dolayısı ile ortaya çıkabilecek keyfiliklerin, ideolojik ve politik kadrolaşmaların engellenmesi için sözkonusu
üst mahkeme ve yargı kurumlarının
demokrasi ile tam bir uyuşum içerisinde olması; teşkilatlanma yöntem ve
süreçlerinin, üye seçimlerinin dar bir
çerçevede ve fasit bir döngü içerisinde değil, toplum tabanına yayılacak
şekilde çok daha geniş bir çerçevede
dengelerin gözetilmesiyle gerçekleştirilmesi önemli hale gelmiştir.
Ali Kocamaz
karikadüş
Sonuçta hangi üst mahkeme ve kurullar oluşturulursa oluşturulsun, hukuk,
yargı ve siyaset alanındaki problemlerimizin çözümü özgün bir tarih, kültür
ve medeniyet bilincinin oluşumu ile,
sosyal değişim ve gelişim süreçlerinin takip edilip doğru algılanmasıyla, demokrasinin, adaletin, ahlak
ve hukukun evrensel prensiplerinin
içselleştirilmesiyle, hukuk ve siyaset
alanı dahil her alanda kaliteli insan
yetiştirilmesiyle yakından ilgilidir.
SDE Uzmanı*
Nahl, 16/90.
Giorgio Del Vecchio, Hukuk Felsefesi Dersleri, çev. Suat Kemal Yetkin, İstanbul Maarif Matbaası, 1940, s. 24-25; 28-29.
Bk. A.g.e., s. 88-89.
Bk. Mesut Okumuş, “The Hermeneutics of Ibn Rushd”, Journal of Islamic Research, Vol. 2, No. 2, December 2009, s. 48.
Bk. Ali Fuat Başgil, Esas Teşkilat Hukuku, I. Cilt, Türkiye Siyasi Rejimi ve Anayasa Prensipleri, Baha Matbaası, İstanbul 1960, s. 10.
Bk. Mehmet Emin Erişirgil, Kant ve Felsefesi, İnsan Yayınları, İstanbul 1997, s. 224.
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
27
Anayasa Reformu
Anayasa Reformu Önündeki Engeller
Bugünkü meclisin anayasada değişiklik yapamayacağını söylemek hukuken kabul
edilemez. Ancak Anayasa Mahkemesi yetkisini aşarak hatta adeta kendisini tali
kurucu iktidar yerine koyarak fonksiyon gaspında bulunmuştur. Dolayısıyla Anayasa
Mahkemesi’nin mutlak denetimini aşmanın bir başka yolu olarak ta halkoylaması
düşünülebilir.
Doç. Dr. Faruk BİLİR*
A
Anayasa
Reformu
nayasa
Mahkemesi’nin,
Anayasa’nın 10. ve 42.
maddelerinde yapılan düzenlemeleri iptal etmesi üzerine anayasada yapılacak değişiklikler bundan böyle Anayasa Mahkemesi’nce
denetlenecektir. Mevcut anayasada
değişiklik yapılması çalışmaları
Anayasa Mahkemesi’nin mutlak denetimi altında olacaktır. Bu durumda
anayasada yapılacak kısmî bir değişikliğin dahi, hakkında iptal davası
açıldığı takdirde, anayasanın değiştirilemez hükümlerine aykırılığı
gerekçesiyle iptal edilmesi ihtimali
mümkündür. Dolayısıyla öncelikli
olarak geniş çaplı bir anayasa reformunun mecliste bulunan partilerle
uzlaşma sonucu yapılmasında fayda
vardır.
Uzlaşma mümkün olmadığı takdirde, Anayasa Mahkemesi’nin mutlak
denetimini ortadan kaldırmanın bi-
rinci yolu kurucu meclis oluşturma
düşüncesidir. Kurucu meclis oluşturulmasının tek bir yolu yoktur. Ama
şu ihtimaller düşünülebilir:
1- Meclisten ayrı bir Anayasa Kurulu, yani kurucu meclis. Seçimle
oluşturulabilir, ya da uzmanların
ağırlıkta olduğu sivil toplum temsilcileri meslek örgütleri temsilcileri,
siyasi parti temsilcileri gibi geniş bir
katılımla oluşturulabilir. Bu kurulun
oluşum tarzına ilişkin bir kanun çıkarılabilir ve ayrıntılar bu kanunda
gösterilebilir.
2-Meclis bir seçim kararı alır ve
siyasi partiler, kendilerine oy verilmesi halinde Kurucu Meclis gibi
çalışacağını taahhüt ederler. Ülkemiz bakımından, kurucu meclis
yetkilerine sahip bir parlamentonun
oluşturulması, yeni bir anayasa için
gereklidir. Genel seçimler öncesinde
yeni anayasa yapma düşüncesi ka-
muoyunda çok canlı hale getirilmiş
olursa, yapılacak seçimlerle oluşacak parlamentonun yeni bir anayasa
yapacağı fikri güçlenmiş olur. Siyasi
partiler de seçimden önce temel unsurlarını hazırladıkları birer anayasa
taslağı açıklayabilirler. Dolayısıyla
bu şekilde oluşturulacak Meclis de
kurucu meclis gibi çalışabilir ve asli
kuruculuk işlevini yerine getirebilir.
Kurucu meclis oluşumuna ilişkin
Anayasa’nın 175. maddesinde bir
değişiklik de düşünülebilir. Çünkü
175. madde Anayasa’nın nasıl değiştirileceğini öngörmüştür. Anayasa’da
Anayasa’nın yenilenmesi ile ilgili bir
düzenleme bulunmamaktadır. Dolayısıyla 175. maddede kurucu meclis
ve bu meclisin oluşumuna ilişkin hükümler öngörülebilir.
Kurucu meclis, esas itibarıyla, demokratik siyasi rejimin ihtilal, darbe, iç savaş, bölünme, yabancı işgal
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
29
Anayasa Reformu
veya totaliter yönetim gibi, ciddi bir
anayasal kesintiye uğradığı durumlarda başvurulan bir yöntemdir. Bu
durumlarda yeni anayasayı yapacak meşru bir organ ve meşru usuller mevcut olmadığından, böyle bir
yönteme başvurulması zorunludur.
Demokratik siyasi hayatın kesintiye
uğramadan normal şekilde sürdüğü durumlarda ise, seçilmiş yasama
meclisinin, mevcut Anayasa’daki
anayasayı değiştirme kurallarına
uymak şartıyla, anayasada istediği
değişiklikleri yapabilir. 1982 Anayasası da, 4’üncü ve 175’inci maddelerine uyulması şartıyla buna açıkça
izin vermiştir1. Dolayısıyla Ülkemizde tamamen demokratik yollarla
seçilmiş ve temsil bakımından bir
meşruiyet sorunu bulunmayan parlamentonun (yüzde 85 temsil oranı)
hukuken yeni bir anayasa yapabileceği gibi bu anayasada geniş kapsamlı değişiklikler de yapabilir.
Anayasa Mahkemesi Fonksiyon
Gaspında Bulunmuştur
Bugünkü meclisin anayasada değişiklik yapamayacağını söylemek
hukuken kabul edilemez. Ancak
Anayasa Mahkemesi yetkisini aşarak hatta adeta kendisini tali kurucu
iktidar yerine koyarak fonksiyon
gaspında bulunmuştur. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin mutlak
denetimini aşmanın bir başka yolu
olarak ta halkoylaması düşünülebilir. Cumhurbaşkanınca onaylanmaksızın halkoylamasına sunulacak bir
değişiklik Anayasa Mahkemesi’nce
denetlenemeyecektir.
Ülkemizde
anayasa yargısı alanında düzeltici
denetim modeli benimsenmiştir. Yani
kanunun onaylama süreci tamamlanarak Resmi Gazete’de yayımlandıktan sonra Anayasa’ya uygunluk
denetimi sözkonusudur. Onaylama
süreci tamamlanmadan yapılacak bir
anayasallık denetimi, sistemi önleyici denetim haline getirecektir. Bu
ise 1982 Anayasası tarafından kabul
edilen anayasal yargı sistemiyle bağdaşmamaktadır2.
1982 Anayasası Anayasa değişiklikleri için onay aşaması öngörmüştür. TBMM Genel Kurulu’nda
kabul edilen Anayasa değişikliği
metninin yürürlüğe girebilmesi
için onaylanması da gerekmektedir. Anayasa’nın 175. maddesinde,
Anayasa değişikliklerini onaylama
yetkisi Cumhurbaşkanı ile halk arasında paylaştırılmıştır. Dolayısıyla
Cumhurbaşkanının onaylamadığı bir
Anayasa değişikliğini halkoylamasına sunması halinde ortada yürürlüğe girmiş bir anayasa değişikliği
olmadığı için dava açılamaz. Başka
bir ifadeyle Cumhurbaşkanı gerek
beşte üçten fazla ancak üçte ikiden
az gerekse üçte ikiden fazla oyla
kabul edilen anayasa değişikliğini
onaylamadan halkoyuna sunması
halinde, onaylama Cumhurbaşkanı
ile halk arasında paylaşılmaktadır.
Bu durumda Anayasa değişikliğine
ilişkin onaylama süreci, değişikliğin halkoyu neticesinde kabul edilmesi ile birlikte tamamlanmaktadır.
Onaylama süreci tamamlanmaksızın
anayasal yargı denetimi mekanizmasının benimsenmesi halinde denetim
modeli önleyici denetim olacaktır ki
bu da anayasa ile bağdaşmamaktadır. TBMM tarafından kabul edilip
Cumhurbaşkanı tarafından halkoylamasına sunulan bir Anayasa değişikliği, hukuken doğmamış bir işlemdir. Sözkonusu anayasa değişikliği,
halkoylamasında alacağı oylara göre
kabul edilecek veya reddedilecektir.
Ancak kabul edilmesiyle birlikte hukuken doğmuş bir düzenleme sözkonusudur. Eğer halkoylamasından
önce iptal davası açılır ve sözkonusu
anayasa değişikliği halkoylaması sonucu reddedilirse olmayan bir düzenlemeye karşı dava açılmış olur. Halkoylamasına sunulan ve kabul edilen
bir anayasa değişikliği konusunda da
dava açılmaz. Çünkü halkoylaması
sunulan anayasa değişikliğinin kaderi artık münhasıran halkın elindedir,
Anayasa Mahkemesi’nin bunu denetlemesi düşünülemez. Ayrıca, halkoylaması sonucu kabul edilen bir
anayasa değişikliği kanununa karşı
açılan bir iptal davasında Anayasa
Mahkemesi’nin neyi denetleyeceği
de belirsizdir. Yine halkoylamasının
usulüne göre yapılıp yapılmadığı konusunda denetim yetkisi de Yüksek
Seçim Kurulu’ndadır3.
Selçuk Üniversitesi
Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi*
1. ÖZBUDUN, Ergun, Sivil Anayasa Tartışmaları Eleştiriler ve Cevaplar (1), Zaman Gazetesi, 4.12.2007.
2. KÜÇÜK, Adnan, “Sezer Anayasa Mahkemesine Neden İptal Davası Açamaz?”, Yeni Şafak Gazetesi, 19.06.2007.
3. GÖZLER, Kemal, “Halkoylamasına Sunulmak Üzere Resmî Gazetede Yayımlanan Bir Anayasa Değişikliği Kanununa Karşı Anayasa Mahkemesinde İptal
Davası Açılabilir Mi?”, http://www.anayasa.gen.tr/anayasa-degisikligi-iptal-davasi.htm.17.03.2010.
30
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Anayasa Reformu mu, Zihniyet Reformu mu?
Yüksek Yargı, Yüksek Bürokrasi’ye hep ‘bağımlı’ oldu. Yani hiç ‘tarafsız’ olmadı. Tarafsız
olsa, zaten problem olmazdı. Tarafsız(!) yargı, o malum zihniyetin uygulama atölyesine
dönüştü. Keza malum zihniyetin siyasal parti ayağı, alenen Yüksek Yargı’yı baskı, tehdit ve
şantaj bombardımanına tuttu. Yüksek Yargı cübbeleriyle alkışladı.
Hakim (E) Faik TARIMCIOĞLU*
G
ökten üç elma düşsün. Birisi refah ve kalkınma, diğeri
huzur ve güven, öbürü de
mucizevi formüller içeren ve tıkır
tıkır işleyen bir hukuk düzeni getirsin...
Her şey güllük gülistanlık olacak
mı? Her şey biter mi?
Hayır! Peki niye? O sihirli reçeteleri
uygulayan daima muktedir “ZİHNİYET” çok kısa bir müddet sonra,
o canım hukuk yapısını acayip bir
kuşa döndürür, kendine benzetir de,
ondan!
Bakın o “zihniyet” neler yaptı? 1876’
da Abdülaziz’in halli ve katli, V.
Murat’ın tahtan indirilmesi, 1909’da
II. Abdülhamit’in halli, Osmanlı’nın
tasfiyesi, 1960, 1971, 1980, 1997,
2007 tarihin sayfalarını, faili meç-
hulleri, provokatif kanlı eylemleri ne
yapacağız?
şerse, herşey düzelir mi? Hele bir
gelsin, “Allah kerim” mi?
Bu, muhteşem(!) bayrak yarışını ne
ile izah edeceğiz? Bu keskin virajlı
ve tehlikeli süreçte topluma musallat
olan “hakim zihniyet” nedir? Neden
Elli yılda dört despotik darbe, bir
sürü darbe teşebbüsleri, demokrasiye müdahale hamleleri, akıllara
ziyan kurmay planları, “Balyoz”lar,
“Ay Işık”ları, “Kafes”ler vs., bu bitmeyen senfoni?
Hayır! İşte her bakımdan “Kürt
Açılımı”, “Ermeni Açılımı”, “Alevi Açılımı”, “Roman Açılımı” bana
göre, bu demek! Yani, “ZİHNİYET
AÇILIMI!” Bunu yapabilir, bütün
engellere rağmen, milletçe başarırsak, ne ala, yoksa bu berbat filmleri
daha çok seyrederiz.
İşte o “ZİHNİYET”in anatomisini
önümüze koyduğumuz zaman nasıl bir “Anayasal Sistem” ile yönetildiğimizi görürüz. Niçin patinaj
yaptığımız anlarız. Nerede hata yaptık? Nerede hata yapıyoruz? Neye
ihtiyacımız var? Sadece sihirli bir
ANAYASA’ya mı? O, gökten dü-
Peki, bu korkulu, tehlikeli, verimsiz,
zararlı, dar menfezlerden, labirentlerden çıkıyor muyuz? Bu, ironik
anlamda “Ergenekon”dan çıkış mı?
Resneli Niyazi’lerin, İttihat ve Terakki Komitacılığından kurtuluyor
muyuz? Despotik yapı çözülüyor
mu? Artık gerçekten darbeler döneminin sonuna mı geldi? Türkiye bu
“rüşte” ulaştı mı?
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
31
Analiz
Son on yılı nazara alırsak, evet!
Türkiye’de herşey eskisi gibi değil!
Yani, artık değil! Bu bir “Zihniyet”
değişimidir. Ve giderek yavaş yavaş
yaygınlaşıyor. Köprülerin altından
çok sular geçti. Bu suları tersine
akıtmak mümkün değil! Kesintiye
uğrar mı? Mümkün. Direnme, zaman zaman galebe çalar mı? Muhtemelen. Suyun mecrası değiştirilebilinir mi? Zor ama belki... Ama
doğaya galip gelmek, onu yenmek,
zorbalığa devam etmek bundan böyle pek mümkün gözükmüyor. Bunun
için ne lazım?
1) Sıfırdan, yepyeni bir Anayasa gerek. Bu yapılabilinir mi? Hayır! Sıfır kilometre Anayasa lazım, zaruri
ama gerçekçi değil. Daha alınacak
çok mesafe var. TBMM ve hükümet
tek başına yeterli değil. STK’lar,
basın ve medya, bilim kuruluşları,
tam kadro buna iman etmeli!. Genel
destek, özel destek her ne ise elinden
geleni esirgememeli.
2) Bu yeterli mi? Hayır! Yüksek
bürokrasi, yüksek yargı, tüm anayasal kuruluşlar, muhalefet partileri,
devletin âli menfaatlerinin, devletin
bekasının bunda olduğuna inanmalı. Bu hayal mi? Evet! İşte zurnanın
zırt dediği yer burasıdır. Yüksek
bürokrasi, yüksek yargı ile beraber,
hakim mevkileri, kadim stratejik
egemenliği bırakmak istemiyor!
Yüksek bürokrasi, 12 Eylül’ü niye
yaptı sanıyorsunuz? Bundan böyle
zırt pırt darbe yapmayalım, “ayıp
oluyor mu?” dediler, kurduğumuz
oyun, giydirdiğimiz deli gömleği,
Yüksek Yargı ve Cumhurbaşkanı,
YÖK gibi kurumlarla devam etsin
dedi. Baktı olmuyor, anlamsız, yalan dolan, tamamı düzmece bir 28
Şubat ile “deli gömleğini” “ideolojik” bir kılıfla yeniden sahneledi.
İşte o zaman, evdeki hesap çarşıya
uymadı ve 1000 yıl sürmesi beklenen “rejim” elek oldu su koyuverdi.
Yüksek Yargı’nın sırları, cübbeleriyle, zorlama brifinglerle alkış tutarken, dökülüverdi! Yüksek Yargı,
bu zihniyete “Hayır!” deseydi, en
azından “Yaşa! Bravo!” demeseydi,
bu saçmalıkları yaşamazdık.
32
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
İşte o “sırlar” dökülünce, YARGI
üçüncü bir erk olduğunu anladı.
“Dejenerasyon”, “rejenerasyona”
dönüştü. Bazı kuvvetli hukuki deliller, yargıyı harekete geçirdi. Ve
Türkiye’nin gözünü açtı. Millet o
zaman gerçeği gördü! Hükümet ne
yaparsa yapsın, tek başına bunu başaramazdı! O, kendine düşeni, 28
Nisan’da yaptı. Şapkayı alıp gitmedi. Dik durdu. O bir çorap söküğü
idi. Millete çorap örmeyi marifet
sayanlar, o hantal ve işlemeyen yargıdan bu refleksi beklemiyorlardı.
Yargı, devletin bekçiliğinden vazgeçerek “hukukun üstünlüğü, en
azından, “hukuk devleti” kavramlarını hatırladı.
Demek ki, YARGI, hukuk devleti
ve demokrasi için su kadar hava kadar hayati. Devlete bağımlı olmak,
‘yüksek bürokrasi’ye bağlı olmak
anlamına gelmiyor, artık!
3) Duyarlı, bilinçli, boş vermeyen
bir toplum, kendi kendini yönetmeye muktedirdir. Ya davulcuya,
ya zurnacıya varacağı endişesi tam
bir safsatadır. Bühtandır. Yeter ki,
“Milletin azim ve kararı” bu yönde olsun. Millet, bu azim ve kararı
hep göstermiştir. Yüksek Bürokrasi
bunu hep başka kanallara yönlendirmiş, sürekli “Düşman” ilan etmiş,
“Öcü” yaratmıştır. Ama yaratılan
“korkunun” ecele faydası olmamıştır. Sadece çok ağır bedeller ödenmiştir. Bu “Zihniyetin”, reçetesi ve
teşhisi de her zaman yanlıştır. Nobrandır. Örnek: 82 Anayasasında,
“yasaklanmış dil” diye ahmakça bir
kavram olmasaydı, provokatif ve
güdümlü PKK, bu kadar politize mi
olurdu? Bu kadar zulüm ve ayrımcılık yapabilir miydi?
Yeterli mi?
Şimdi, TBMM’ye sunulacak kısmi
Anayasa değişikliği sadra şifa olur
mu? Yeterli mi? Ehven-i şer mi?
Zaman gösterecektir. Ama bu adımlar gereklidir. Olmazsa olmazdır!
Yüksek Yargı ve dolayısıyla, bütünüyle YARGI, gerçekten bağımsız
olmalıdır. Kime karşı? Herkese,
her kuruma karşı! Yargı siyasal
iktidarlardan pek etkilenmez. Onu
küçümser. Gözü kulağı ‘Yüksek
Bürokrasi’dedir. Siyasal iktidarlar
onun gözünde hep geçicidir. Bugün
vardır, yarın yoktur. Siyasal Partiler, İktidarlar, hemen indirilecek
tabelalardır. “Gereği düşünüldü!”
dediniz mi, o anlı şanlı davullu zurnalı tabelalar anında iner! Yüksek
Bürokrasi ise, “Ebed müddettir”.
En azından son elli yıl böyle geçti... Yargı böyle düşündü, ve böyle
de oldu.
Yüksek Yargı, Yüksek Bürokrasi’ye
hep BAĞIMLI oldu. Yani hiç TARAFSIZ olmadı. Tarafsız olsa, zaten problem olmazdı. Tarafsız (!)
yargı, o malum zihniyetin uygulama atölyesine dönüştü. Keza malum zihniyetin siyasal parti ayağı,
alenen Yüksek Yargı’yı baskı, tehdit ve şantaj bombardımanına tuttu.
Yüksek Yargı cübbeleriyle alkışladı. Kararlarıyla hukuka takla atma
becerisi gösterdi. Şu mahut 367’yi
tarih nasıl açıklayacaklar. Yargı,
hem yürütme, hem yasama için fren
oldu. Yola, çivi ve mıcır döşedi. Ve
o canım yılları böyle kaybettik.
4) Adam gibi yaşamak insan yerine konulmak istiyorsa, millet, şunu
düşünmelidir: “Direksiyon, yani
yönetim bana geçiyor mu? Geçecek mi? Eğer geçecekse, ben beni
yönetenleri daha iyi seçerim. Hele
bir iyi yönetmesinler de, görelim!”
bunu desin, bu küçülen dünyada
darbe marbe heveslisi kalmaz. Kalanlar yargıya gider, geride kalanlarda bu çözüme katılırlar. Zaten
milletin, Cumhuriyet’le Laik’le,
Cumhuriyet’in kazanımları ile hiçbir problemi yoktur. Gerisi laftır.
Aksi bahanedir. Düpedüz yalandır.
Gidiş, “zihniyet reformuna” gidiyor. Başarı buna bağlıdır.
Yoksa istediğiniz ‘cici anayasa’lar
fayda etmez. Büyük zihniyet hegemonyası arıza çıkarmaya devam
eder!
SDE Yönetim Kurulu Üyesi*
Anayasa Paketi:
Önemli Ama Eksik
Av. Reşat PETEK*
YAŞ kararlarına yargı yolunun açılması olumlu ve önemli bir adım. Bu Anayasa değişikliğini
YAŞ kararlarıyla mağdur edilenlere geçmişe yönelik haklarını yargı önünde arama imkanı
tanıyacak yasal düzenleme takip etmelidir. Bu kararların önemli bir kısmının dindar subay
ve astsubaylara zulme dönüştüğü düşünüldüğünde, ordumuzu inançlı insanlarla barışık hale
getirecek önemli bir adım atılmış olacaktır.
Anayasa değişiklik paketi şekillenmeye başladı. Değişiklik öngörülen
madde başlıklarına baktığımızda
oldukça önemli konuların yer aldığını söyleyebiliriz. Ama bu paketin, aylardır tartışılan ve son olarak
HSYK’nun yargıya doğrudan müdahale operasyonu ile ele alınması
zorunlu ve acil hale gelen değişiklik
taleplerinin tamamını içermediği
çok önemli eksiklikler olduğunu ifade etmeliyiz.
Değişiklik paketinde öne çıkan başlıklar şöyle; Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu’nun yeniden yapılandırılması, parti kapatmaların
zorlaştırılması, kadınlara pozitif ayrımcılık sağlanması, YAŞ kararlarına yargı yolunun açılması, devlet
memurlarına verilen tüm disiplin
cezalarına karşı yargıya başvurma
hakkı tanınması, yurtdışına çıkma
yasağının sadece mahkeme kararı ile
verilebilmesi, memurlara sendikal
haklar verilmesi, askerlere sivil yargı
yolunu açacak anayasal düzenleme,
temel hak ve hürriyetleri düzenleyen
maddeye insan haysiyetine dokunulamayacağı kuralının ilavesi, kamu
denetçiliğinin kurulması ve Anayasa
Mahkemesine kişisel başvuru yolunun açılması.
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının
sağlanmasında darbe anlayışıyla düzenlenen HSYK’nun yapısının yeniden düzenlenmesi, üyelerinin seçim
kriterlerinin çoğulcu, katılımcı ve
kapsayıcı bir hale dönüştürülmesi son derece önemli. Bu bağlamda
üye sayısının artırılarak bütün hakim ve savcıların oylarıyla 8 üyenin
seçilecek olması, yargı mensupları
arasında yüzde 80 tasvip gören bir
düzenleme. Taslağa göre, Yargıtay 3,
Danıştay 1, Anayasa Mahkemesi 1,
Cumhurbaşkanı 3, TBMM 3 üye seçiyor. Adalet Bakanı ve Müsteşar’ın
üyeliği ile toplam 21 üyeli bir kurul
oluşacak. Üye sayısının çokluğu ve
farklılığı alınacak kararlarda objektifliğin yakalanmasında önemli bir
unsur.
Bu arada TBMM’nin üye seçmesinin
tasarıdan çıkarılmasının gündemde olduğu söyleniyor. Zaten Yargı
Reformu Stratejisinin sunumunda
bu konu oldukça titrek ve ürkek bir
şekilde dile getirilmekteydi. Demokrasiyi ve seçilmişleri bir türlü hazmedemeyenlerin baskıları sonuç mu
veriyor dedirten bu gelişmeye umarız ki TBMM izin vermez. Yargının
halkla barışık olması, halktan soyut-
lanmaması yani demokratikleşmesi
birinci derecede göz önünde bulundurulması gerekirken, bu çekingenliği anlamak ve mazur görmekte
haklı bir neden göremiyoruz.
HSYK tasarıda üç daireden oluşuyor. Atama, nakil ve yetkilendirme
işlerine bir daire, terfi ve değerlendirmeye bir daire, disiplin ve soruşturma işlerine de bir daire bakacak.
Bir dairenin verdiği kararlara itiraz
halinde diğer dairede görüşülecek.
Böylece etkin bir itiraz yolunun sağlanması öngörülürken, meslekten ihraç dışındaki kararlarına yargı yolunun yine kapalı olması öngörülmüş.
Hemen ifade etmeliyiz ki, idari bir
organ olan HSYK’nun kararlarına
karşı yargı yolunun tamamen açılmaması, şeffaflık ve saydamlığın
sağlanmaması, idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine
tabi olması ilkesinin bir ihlali olarak
eleştirilecektir. Yargı yolu tamamen
açık olmalıdır. Devlet memurlarına
uyarma ve kınama cezalarında bile
yargı yolunu açan aynı pakette hakim ve savcıların bu haktan mahrum
bırakılmasının hukuki bir izahı olamaz. Paket kendi içinde ilkesiz ve
çelişkili hale gelir.
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
33
daha yeni dillendirdi. 367 kararı, 10
ve 42. Madde değişikliklerinde şekil
denetimi yerine esastan inceleme
yaparak anayasa değişikliğini iptal etmesi son örnekler. Kanunların
anayasaya uygunluğunu denetlemek
yerine Anayasa maddesini bile iptal
eden bir AYM’nin acil reforma ihtiyacı olduğunu 2004 yılından beri
AYM Başkanı da dile getiriyor. Üye
sayısının artırılması, üyelerin seçilme sistemi, görev süreleri, kararlarına karşı etkin itiraz veya temyiz sisteminin getirilerek, anayasal sınırlar
içinde görev yapmasının sağlanması
yargı reformunun olmazsa olmaz en
acil kısmını oluşturmuyor muydu?
Şimdi ne değişti de paketten çıkarıldı? Değişiklik paketinde AYM’ne bireysel başvuru yer alırken, AYM’nin
üye sayısını ve daire sayısını artırmadan bireysel başvurulara nasıl cevap vereceğinin düşünülmemesi de,
makul ve mantıklı bir izaha muhtaç.
Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare
Mahkemesi’nin kaldırılarak yüksek
mahkemelerin tek çatı altında toplanması, askeri mahkemelerin sadece disiplin suçlarına bakan kurullara
dönüştürülerek, hukuk önünde asker
olma ayrıcalığına son verilmesi niçin gündemde değil, neden tasarıda
yok? Bu sorular da cevapsız. Anayasanın geçici 15.maddesinin kaldırılması tasarıya alınarak CHP’nin desteği umuluyorsa, Askeri Yargıtay ve
AYİM’nin kaldırılması da CHP’nin
önerileri arasında yer alıyor.
YAŞ kararlarına yargı yolunun açılması olumlu ve önemli bir adım. Bu
Anayasa değişikliğini YAŞ kararlarıyla mağdur edilenlere geçmişe
yönelik haklarını yargı önünde arama imkanı tanıyacak yasal düzenleme takip etmelidir. YAŞ kararlarının önemli bir kısmının dindar
olan subay ve astsubaylara zulme
dönüştüğü düşünüldüğünde, telafi
edilemeyecek bunca zarara rağmen
ordumuzu inançlı insanlarla barışık
hale getirecek önemli bir adım atılmış olacaktır.
34
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Anayasa Mahkemesi
Yeniden Yapılandırılmalı
Genel olarak olumlu gördüğümüz değişiklik paketinde yargı
birliğinin sağlanması ve Anayasa
Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılmasına dair düzenlemenin yer
almamasını anlayabilmiş değiliz.
Halbuki, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve demokratikleşmenin
önünde en önemli engelin mevcut
yapısıyla AYM olduğu tartışmasız.
Fonksiyon gaspı ile Meclis’in yetki
alanına müdahalede bulunduğunun
pek çok örneklerini Sayın Başbakan
Uzlaşma sağlanması bir mazeret olarak ileri sürülüyorsa, mevcut pakette
de bir uzlaşma olmadığı şimdiden
belli. CHP kapıları baştan kapatmış.
“AYM’nin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğuna karar verdiği
bir parti anayasada hiçbir değişiklik yapamaz, önerilerine kapalıyız”
diyor. MHP ise, “erken seçimden
sonra yeni Meclis bu düzenlemeleri
yapsın” görüşünde. Değişiklik paketi bu haliyle paketçiğe dönüşmüş.
Referanduma gideceği kesin olan
bu paketin, yargı reformundan beklenen acil ihtiyaçlara cevap verecek
tarzda yeniden gözden geçirilmesi
gerektiğini sorumlulara hatırlatmış
olalım.
Cumhuriyet Başsavcısı (E)*
SDE Haber
Anayasa Reformu Önündeki
Engeller İçin Çözüm Yolları
Stratejik Düşünce Enstitüsü bünyesinde “Anayasa Reformu Önündeki Engeller ve Çözüm
Yolları“ konulu beyin fırtınası toplantısı düzenlendi. Toplantının açılış konuşmasını SDE
Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay gerçekleştirirken moderatörlüğünü ise Yrd. Doç. Dr. Levent
Korkut üstlendi.
S
tratejik Düşünce Enstitüsü
(SDE) bünyesinde “Anayasa
Reformu Önündeki Engeller
ve Çözüm Yolları“ konulu beyin fırtınası toplantısı düzenlendi. Toplantının açılış konuşmasını SDE Başkanı
Prof. Dr. Yasin Aktay gerçekleştirirken moderatörlüğünü ise Yrd. Doç.
Dr. Levent Korkut üstlendi. Anayasa
değişikliğinin ve devamında gerçekleşmesi sözkonusu olan demokratikleşme pratiklerinin tartışıldığı toplantıda sözkonusu anayasa reformu için
varolan koşullar değerlendirilirken ne
yapılması gerektiği konusunda da görüş bildirildi.
Anayasa değişikliğinin yapılması için
gerekli koşulların bütün faktörler göz
önünde bulundurularak ele alındığı
toplantıya Çankaya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tanel Demirel,
Ufuk Üniversitesi Araştırma Görevlisi Taylan Baran, Hacettepe Üniversitesi Siyaset ve Kamu Yönetimi
Bölümü Öğretim Üyesi Dr. M. Murat
Erdoğan, Çevre ve Orman Bakanlığı Bakan Danışmanı Yaşar Dostbil,
Kırklareli Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr.
Kudret Bülbül ve Siyaset Bilimci Dr.
Murat Yılmaz katıldı.
Anayasa değişikliğinin gerekliliğini vurgulayan SDE Başkanı Yasin
Aktay, “Bugün gündemde bir anayasa değişikliği var. Biraz gecikmiş
bir değişiklik bu ve bu değişikliğin
en önemli maddesini yargı reformu
oluşturuyor bildiğiniz gibi, ama bunun sadece yargı reformu ile sınırlı
kalmaması gerekiyor. Yargı reformu
ile ilgili daha doğrusu anayasa değişikliği ile ilgili gündemdeki en önemli sorulardan birisi şuanki meclis bunu
yapar mı, yapmaz mı? Ancak esas
sorun bu meclisin böyle bir şeyi yapma meşruiyeti var mı? Bu soruyu ne
kadar ciddiye alabiliriz. Ve yine bana
kalırsa bugün anayasayı yapabilmek
için en önemli psikolojik destek anayasa mahkemesinin verdiği karardır”
diye konuştu. Beyin fırtınasında özetle aşağıdaki görüşler ifade edildi:
Levent Korkut: Eğer demokratik de-
ğil diyorsak anayasayı değiştirmemiz
gerekiyor. Kısmi değişiklik mümkün
değildir. Kaldı ki bunun bir anlamı
yoktur. Yargı, ordu ve üniversiteler
içinde bulunduğumuz sistemin ana
kurumlarıdır. 27 Mayıs’tan başlayan
bir trenddir bu. 1946’daki tek partili
dönemin ardından batının en önem
verdiği konu çok partili olmaktı. Bu
dönemden sonra anayasal tasarıma
gidildi ve burada çeşitli yollar denendi. Bu düzenlemelerden biri de ordusivil ilişkilerinde anayasal boyutta bir
takım düzenlemeler yapmak olmuştur. Geçen 20 yıl sonra anlaşılan şudur ki sivil topluma çok da güvenmemek gerektir. Devletin temelini ordu,
yargı ve üniversitelerin oluşturduğu
dolayısıyla bunları düzenleyen bir
anayasa geliştirmek gerektiği bu durumdan sonra ortaya çıkmıştır. Bütün
bunlarla beraber günümüzde anayasa
değişikliğinin yapılmasının yani demokrasinin pekiştirilmesini demokratik olmayan kurumlarla yapmak
mümkün müdür sorusuna bu toplantıda hep beraber cevap arayacağımızı
umuyorum.
Yaşar Dostbil: Bizim anayasalarımız hep darbe anayasası oldu. Millete
rağmen milleti idare etmek üzere yapılan anayasalardır bunlar. Demokratik olmayan bir yapıyla demokrasinin
yerleşmesi gerekiyor. O halde kökten bir değişiklik yapmak gerekiyor.
Bu değişikliklerin yapılabilmesi için
karşılıklı tavizlerin verilmesi gerekiyor. Aksi halde bu zor bir durumdur.
Gönül ister ki yeni bir anayasa yapabilelim ancak geldiğimiz şu durum
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
35
itibariyle ben bunun olabileceğini
sanmıyorum. Karşılıklı tavizlerin de
yeterli olacağını sanmıyorum. Onların
derdi yargı. Onlar yargıyı değiştirmeyecek ama hükümet değiştirmek için
elinden geleni yapacak. Dolayısıyla
bir mutabakat görünmüyor. Çünkü
niyetleri bu değişiklerin yapılması değil. Benim kanaatim verilen tavizlerle mutabakatın sağlanamayacağıdır.
Bu durumda görev iktidar partisine
düşüyor. Bu değişiklik için geç kalındı ancak artık yapmak zorundalar.
Bence yargı reformu dışındaki işlem
teferruattır. Hükümet sadece yargı ile
ilgili değişiklikler yapsa çok büyük
bir iş yapılmış olacaktır.
Murat Yılmaz: Bana kalırsa strateji
konusunu tartışmamız gerekir. Usul
itibariyle AKP bir paket hazırladı
bunu muhalefet liderleri ile görüşecek ve bunu referanduma götürecek
aynı zamanda bunu halka anlatıp hem
anayasayı değiştirmek hem de seçmen kitlesini artıracaktır. Yapmaya
çalıştığı budur. Muhtemelen AKP’nin
içerisinde şu veya bu sebeple muhalif
olan ve bu değişikliği desteklemeyecek olan bir profil söz konusudur.
Muhalefeti ikna konusuna gelince
belki BDP ikna edilebilir ama CHP
dokunulmazlığı öne sürecektir ancak
MHP, AKP’yi yalnız bırakacaktır.
Burda aslında biraz daha geçmişe gitmek gerekiyor. AKP cumhurbaşkanlığı kriziyle başlayan süreci 22 Temmuz ve Abdullah Gül’ün seçilmesi
ile beraber iyi yönetmiş ve kazanmış
gibi görünüyor. Ama bana kalırsa fırsat aslında oralarda kaçtı. Özellikle
22 Temmuzdan sonra referandum yapıldı hatırlarsanız. Bundan sonra bu
tartışmalı süreci sona erdirmek için
ve muhalefeti bir kez daha yenmek
için cumhurbaşkanı istifa etmeli ve
halkoyuyla bir seçime gitmeliydi. Bu
aynı zamanda bir anayasa değişikliğini beraberinde getirebilirdi.
Taylan Baran: Bu koşullarda 1982
anayasasını göz önüne aldığımızda
yapılacak herhangi bir değişiklik
bana kalırsa son derece önemli bir
durumdur. Bu anayasa da bir nokta
bile değişse demokrasi bakımından
son derece büyük bir aşama katedilecektir. Öyle ya da böyle yapılacak
bir anayasa değişikliği her koşulda
1982 anayasasından daha demokratik olacaktır. Diğer bir soruya geçecek olursak, anayasanın tamamının
değiştirilemeyeceği görülüyor ama
demokratikleşme için bu anayasa da
bir tane virgül bile değiştirilse bunun
kar olduğunu düşünüyorum. Bugün
izlediğim bir programda geçici 15.
Maddenin kaldırılması konusunda
bir öneri tartışılıyordu. Ve CHP bu
madde üzerinden AKP’ye destek
verecektir. Biliyorsunuz geçici 15.
Madde 12 Eylül darbecilerinin yargılanma yolunu kapatan bir maddedir.
Bu maddenin kaldırılması anayasanın ruhu açısından demokratikleşme yolunda bir artı getirecektir. Ben
burada AKP’nin metodolojisini en
azından asgari mutabakat sağladığı
maddeleri toplum nezdinde deklare
etmesini, hem toplumun anayasaya
olan güvenini sağlaması yani toplumun bu metne bir toplum sözleşmesi
gözü ile bakabileceği kanaatini taşıyorum.
Taner Demirel: Benim gözlemle-
rime göre halkla çok ciddi bir AKP
karşıtlığı kemikleşmiş durumda.
Konjonktüre bağlı olarak bu artıyor
ya da azalıyor. Dolayısıyla burada
“halk istiyor” gibi cevapları biraz
sorgulamamız gerekiyor.
Uzlaşma konusuna da değinmek gerekiyor. Türkiye’de uzlaşma meselesi
Murat Çemrek: Ben anayasa değişikliğinin referanduma götürülmesi
taraftarı değilim. Bunu referanduma
götürmek yerine bir şekilde seçimi
erkene almak AKP’nin önünü daha
fazla açacaktır. Söz konusu değişikliğe iç politikayı değerlendirerek göz attığımızda ise bana kalırsa
anayasa değişikliği konusunda CHP
ve MHP’nin pazarlığa oturması sözkonusu değildir. Anayasa değişikliğinin kabul edilmemesi durumunda
AKP referanduma gidecektir.
M. Murat Erdoğan: Bu süreç içinde
AKP önemli bir faktör olarak gözümüze çarpıyor. Burada şu sorulara
dikkat etmek gerekir. AKP’nin iktidarda kalması ile demokratikleşme
acaba birlikte mi ilerliyor. AKP bu
konuda, Türkiye’ ye daha demokratik bir anayasa getirme konusunda
bir kararlığı mı var yoksa yaklaşan
seçimlere yönelik bir taktik arayışı
içerisinde midir ve bu taktik arayışı
meşru bir arayış mıdır? Buna dikkat
etmek lazım yani bu kadar çabayı
sarfetmek ve bir de sonunda üç partinin muhalefeti ardından gelebilecek
referanduma rağmen bir iptal ile karşılaşıldığında bu iptalin zamanını da
gözönünde bulundurmamız lazım.
Onun için belki de yakın zamanda bir
seçime gidilmesi hatta gerekirse bir
koalisyonla Türkiye’deki anayasal
yapının köklü bir biçimde değiştirilmesi daha mümkün bile olabilir.
Haber: Yasemin KÜÇER
36
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
SDE Haber
tam anlaşılamıyor. Biz de uzlaşma
dendiğinde kesin cevaplar veriliyor.
Oysa sorun bundan farklıdır. Uzlaşma demek benim savunduğum
görüşü karşı taraf kabul etsin demek
değildir. Şimdi burada kaçırılan fırsatların üzerinde durduk. Anayasa
mahkemesi durup dururken kararlar
alan bir yer değildir. Karar alabilmesi için 110 milletvekilinin oraya
gitmesi gerekiyor. Bu 110 milletvekilini siz bir biçimde ikna ettiyseniz
o zaman o 110 kişilik kadro buraya
gitmeyecektir. Gitmediği anda da bu
anayasa mahkemesi iptal etme işlemini geri getirmiyor.
SDE’den Yargı Reformu Hamleleri
Stratejik Düşünce Enstitüsü, “Demokratikleşme Sürecinde Hukukun Üstünlüğü ve Yargı
Konferansı” için tartışmalara esas olmak üzere hazırladığı “Yargı Raporu”nu kamuoyuna ve
yetkililere sundu.
S
tratejik Düşünce Enstitüsü’nde
(SDE) düzenlenen, “Demokratikleşme Sürecinde Hukukun
Üstünlüğü ve Yargı Konferansı” için
tartışmalara esas olmak üzere hazırladığı “Yargı Raporu”nu kamuoyuna
ve yetkililere sundu.
Konferans öncesinde katılımcılara
ve konuşmacılara kaynak bir eser
dağıtan SDE’nin bu çalışması, yargı camiasından ve kamuoyundan
büyük takdir topladı. SDE Başkanı
Prof. Dr. Yasin Aktay, Türkiye’de
son yıllarda tartışılmaya başlayan en
önemli konulardan birinin daha masaya yatırıldığını kaydetti. Demokratik devletin olmazsa olmaz şartı
olan yargının; yasama ve yürütme
organlarıyla birlikte sistemi ayakta
tutan sacayağını oluşturduğunu belirten Aktay, “Adalet olmadan huzur
sağlanamaz ve hukukun üstünlüğüne
inanılmadan düzen kurulamaz. Hukukun tartışılmaz kaynaklarından biri
de toplumun değerleridir. Evrensel
ilkeler ve uluslararası yargı kurumları
üzerindeki tartışmalar süre dursun biz
milletin özgür iradesiyle anayasa ve
kanunları değiştirip değiştiremeyeceği hususunda bile henüz uzlaşamadık. Anayasalarını, ancak olağanüstü
dönemler ve askeri gözetim altında
hazırlayabilen Türkiye’nin sivil bir
Anayasa ve yargı reformuna ihtiyacı
var. Değiştirilmesi gereken sadece
Anayasa da değil. Birbiriyle ilişkili
bir yasal kodlar dizgesinin tümünün
elden geçirilmesi, belki de yeniden
yazılması gerekiyor.” dedi.
SDE, Yargı Raporunu kamuoyuna
açıklamadan önce çeşitli çalışmalar
yürüterek aktif bir süreci hayata geçirdi. Öncelikle Enstitü bünyesinde
bir beyin fırtınası gerçekleştirildi.
“Yargı Raporu” ve düzenlenecek konferans hazırlığına yönelik toplantıya;
SDE Yönetim Kurulu üyeleri Prof.
Dr. Ali Şafak ve Aydın Bolat’ın yanısıra, Prof. Dr. Mehmet Emin Çağıran,
Prof. Dr. Hakan Hakeri, Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu, Prof. Dr. Fazıl
Hüsnü Erdem, Prof. Dr. Yavuz Atar,
Doç. Dr. Osman Can, Doç. Dr. Yusuf
Tekin, Doç. Dr. Bekir Berat Özipek,
Doç. Dr. Kudret Bülbül, Doç. Dr. Faruk Bilir, Doç. Dr. Yusuf Şevki Hak-
yemez, Yrd. Doç. Vahap Coşkun, Dr.
Murat Yılmaz ve Avukat Reşat Petek
katıldı.
Demokratikleşme Sürecinde
Hukukun Üstünlüğü
ve Yargı Konferansı
Yöneticiliğini Yrd. Doç. Dr. Levent
Korkut’un üstlendiği toplantının ardından, “Demokratikleşme Sürecinde
Hukukun Üstünlüğü ve Yargı Konferansı” düzenlendi. SDE Konferans
Salonu’nda yapılan konferans, sivil
toplum ile hükümeti biraraya getirdi.
Yazılı ve görsel basında geniş yer tutan
Yargı Konferansının ardından yayınlanan sonuç bildirisinde Türkiye’nin, acil
ve kapsamlı bir reforma ihtiyacı olduğu, bu reformun en önemli parçası ve
ön koşulunun ise yargı reformu olduğu
sonucuna ulaşıldı. Yargının geçen yüzyıla ait sistem, anlayış ve uygulamalarının 21. yüzyılda da korunmaya çalışılması anakronik bir durum arzettiği
gibi, reform iradesinin önünde de engel
oluşturduğunun ifade edildiği konferansta, ülkenin toplumsal, ekonomik ve
siyasal dinamiklerinin ortaya çıkardığı
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
37
Analiz
demokratikleşme talepleri, diğer yandan yargıya ilişkin evrensel hukukun
gerekleri, artık hiçbir meşruiyet temeli
bulunmayan bu engellerin aşılmasının
zorunlu olduğu belirtildi.
Konferansta şu tespitlerde bulunuldu:
“Demokratik meşruiyet ilkesine aykırı
bir şekilde teşkil edilmiş olan üst yargı mercilerinin, kendilerine Anayasada
tanınmış olan yetkilerini aşarak adeta
politik aktörler olarak hareket ettikleri,
yasama, yürütme ve özellikle yargıya
kabul edilemez müdahalelerde bulundukları örneklerle ortaya konulmuştur.
Mahkemelerin, gerekçesiz ve temelsiz,
hukukun evrensel ilkeleri ile bağdaşmayan, hatta kendilerinin önceki içtihadına ve uygulamalarına ters düşen
nitelikte kararlar vermesinin hukuki
güvenlik ilkesini zedelediği sonucuna
ulaşılmış, bu sonuç Avrupa Birliği ilerleme raporlarına da yansımıştır.”
“Günümüzde ülkemizde ortaya çıkan
siyasi krizlerin önemli bir nedeninin
yargının, toplumun demokratik tercih
ve taleplerini tehdit olarak algılayan,
hukuka olduğu kadar toplumsal barışa
da zarar veren bu aşırı müdahaleleri
olduğu ortaya konmuş; yerleşik ayrıcalık ve alışkanlıkların devam ettirilmesi
kaygısının ürünü olan bu müdahalelerin esasen devleti, Cumhuriyeti veya
adaleti korumadığı, aksine zarar verdiği
ifade edilmiştir.”
Ön çalışmaların ardından düzenlenen
Yargı Reformu’nun sağlıklı gerçekleşebilmesi ve toplumun bütün kesimlerinin beklentilerine cevap verebilmesi
için “Demokratikleşme Sürecinde Yargı Kurumları”nın rolünün açık bir şekilde belirlenmesi gerektiğini belirterek
raporu takdim eden SDE Başkanı Aktay, “Bu tür iyiniyetli girişimlerin çoğu
sahayla ilgili ön çalışma yapılmaması
sebebiyle sonuçsuz kalmıştır. Benzer
hataların tekrarlanmaması için SDE
konunun uzmanlarından görüş alarak
kamuoyunun önerilerine açmıştır. Çok
geç kalmamak için her kesin ve her kesimin sürece katkıda bulunması, lehte
yahut aleyhte görüşlerini netleştirmesi
gerekiyor” diye konuştu.
Demokratikleşme Sürecinde
Yargı Kurumları
Demokratikleşme Sürecinde Yargı Kurumları’nın değerlendirildiği
38
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Yargı Raporu’nda; Avrupa Gözüyle
Türkiye’de Yargı Kurumları başlığı
altında, AB İlerleme Raporları’nda
(2000 – 2009) yargı konusundaki
bölümler de yer aldı. 5 alt rapordan
oluşan Yargı Raporu’nun yazarları ve
değindikleri konular özetle şöyle:
Prof. Dr. Yavuz Atar (Anayasa Mahkemesi): “Türk anayasa yargısının
bir kısmı Anayasa Mahkemesinin
yapısı ve üyelerinin belirlenmesi sisteminden, bir kısmı da mahkemenin
yargısal aktivizminden kaynaklanan
sorunları mevcuttur. Bu nedenle, çeşitli çevrelerce uzun zamandır dile
getirilen Anayasa Mahkemesinin yeniden yapılandırılması bir zorunluluk
haline gelmiştir. Bu çerçevede yapılacak düzenlemelerin başında Mahkeme üyelerinin seçilmesi sisteminin
değiştirilmesi ve yetkilerinin gözden
geçirilmesi gelmektedir. Yakın zamanda hazırlanan bazı yeni anayasa çalışmalarında da bu yönde önerilere yer
verilmiştir.”
Doç. Dr. Yusuf Şevki Hakyemez,
(HSYK): “Demokratik hukuk devletinde adaleti tesis eden devlet organı
olarak yargı bağımsız ve tarafsız biçimde faaliyette bulunmak durumundadır. Mahkemelerin bağımsızlığı ve
tarafsızlığı yargının gerçek işlevine
uygun biçimde çalışabilmesi açısından zorunludur. İşte bu nedenle yargı
mensuplarının mesleğe girişten itibaren, atanma, yer değiştirme, yükselme, disiplin soruşturmasına tabi olma,
emeklilik ve benzeri özlük hakları ile
ilgili konularda karar alınırken yargı bağımsızlığının zedelenmemesine
azami gayret gösterilmesi gerekmektedir.”
Doç. Dr. Ramazan Çağlayan
(Türkiye’de İdari Yargı): “Hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı ilkesi, zorunlu olarak Devlet (kamu tüzel kişileri)
kaynaklı işlemlerin yargısal denetimini
gerekli kılmaktadır.Devlet adına işlem
ve eylemlerde bulunma yetki ve gücü
Yasama ve Yürütme/İdare organlarına
ait olduğuna göre, bunların yargısal
denetimi de Yargı organı tarafından
yapılacak demektir. Anayasa yargısını kabul eden ülkelerde, yasama işlemlerinin anayasaya uygunluğunu,
Anayasa Mahkemesi denetlemektedir.
Yasama organının işlemlerinin yargısal denetiminin meşruiyeti ayrı bir tar-
tışma konusudur. Ülkemiz açısından
bu hususun tartışılması gerekir. Konumuzun dışında olduğu için bu hususu
işaretle yetiniyoruz.”
Prof. Dr. Fazıl Hüsnü Erdem ve Yrd.
Doç Dr. Vahap Coşkun (Türkiye’de
Askeri Yargı): “1961 Anayasası’nın
sistem içerisinde orduya üstün ve imtiyazlı bir statü kazandıran bu düzen,
1982 Anayasası’nda da muhafaza
edildi. Hatta askerin sistem içerisindeki yerini daha bir güçlendiren bu anayasa, askeri yargı-adli yargı ayrımını
da keskinleştirdi. Mesela, 1961 Anayasasında AYİM’e “Danıştay” başlıklı 140. maddenin son fıkrasında yer
verilirken, 1982 Anayasasında AYİM
bağımsız bir maddede (m. 157) düzenlendi. 1961 Anayasası askeri mahkemelerde görevli olan üyelerin çoğunluğunun hâkimlik niteliği taşımasını şart
koşarken, 1982 Anayasası buna gerek
görmedi. Böylece 1961 Anayasasıyla
başlayan yargıda çift başlılık sorunu
1982 Anayasası ile derinleşti.”
Doç. Dr. İlhan Üzülmez (Güncel Yargı Reformu Tartışmaları Bağlamında
Yargıtay’ın Temel Sorunları ve Çözüm Önerileri): “Türkiye’de, bugünlerde tıpkı Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonraki yıllarda olduğu gibi
köklü reform süreci yaşanmaktadır.
Bu çerçevede çok tartışılan ve reform
yapılması beklenen alanlardan birisi
de genel anlamda hukuk ve yargı alanıdır. Özellikle son günlerde yaşanan
krizler bu reform sürecini daha hayati bir hale getirmektedir. Türkiye’nin
gösterdiği hızlı gelişim ve değişime
bağlı olarak toplumda demokratik bir
sistem kurulmasına yönelik beklentilerin artması ve en önemliside Avrupa
Birliği adaylık sürecinin gerekleri, bu
hukuk reformunun hayata geçirilmesinde belirleyici bir etken olarak
karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda,
2000’li yılların başında Medeni Kanun değiştirilmiş, geçtiğimiz birkaç yıl
içerisinde de ceza mevzuatı bütünüyle
yenilenmiştir. Halen Borçlar Kanunu
ve Ticaret Kanunu Tasarıları Meclis’te
görüşülmektedir. Diğer temel kanunların da gündemde olduğu bilinmektedir. Buna güncel anayasa değişikliğine ilişkin tartışmaları da eklemek
mümkündür.”
Haber: Feyzan Ece ÇAPA
Açılımın İlk Adımlarını
Doğru Anlamak
Yrd. Doç. Dr. Necdet SUBAŞI*
Devletin Alevi sorununu çözümlemeye yönelik yaklaşımlarının ana gerekçesi hiçbir
zaman güvenlik endişesi olmamalıdır. Adım atmak için güvenlik kaygıları önemli olmakla
birlikte mümkün tek gerekçe sayılamaz. Asıl hedef vatandaşlık kimliğinin temel bileşenleri
arasında yer alan Alevilerin de diğer bileşenlerin sahip olduğu haklara sahip olmasıdır.
G
ünümüz Türkiyesinde Aleviler, tarihsel, kültürel ve ideolojik düzeydeki sorunlarıyla
kamuoyunun gündeminde sık sık yer
almaktadır. Sünni toplumla ve laik
devletle olan ilişkilerindeki mesafeye
sıklıkla vurgu yapan bir hassasiyet,
“dışlanma”, “mahrumiyet” ve “eşitlikçi olmayan bir vatandaşlığa zorlanma” gibi iddialarla kendi kimliklerini
yeniden inşa etme arayışındadır.
Bu iddiaların bir kısmı tartışılabilir
niteliklere sahip olsa da Alevilerin
artık dikkate değer bir düzeyde ihmal
edilmiş bir topluluk olduğu gerçeğini ifade etmenin ve meşru haklarının
demokratik bir toplumun ideallerine
uygun bir şekilde kendilerine verilmesinin zamanı gelmiştir.
Aleviler, kimliklerini inşa ederken
geçmişte yaşadıkları olaylara sıklıkla atıfta bulunmakta, Kerbela’dan
Madımak’a kadar, tarihsel süreçte
kendilerine yönelik olarak gerçekleşmiş her olayın topluluklarına reva
görülen sıkıntıların birebir örneği olduğunu ifade etmektedirler. Beklentilerinin aksine modern demokratik
Cumhuriyet koşullarında da yeterli
bir ilgi ve himaye göremediklerini iddia eden Aleviler, bu sefer devletten
daha kararlı bir şekilde vatandaşlık ve
kimlik beyanları çerçevesinde somut
birtakım adımlar atılmasını bekle-
mektedirler.
Günümüz Alevileri yapısal özellikleri bir hayli çeşitlenmiş olsa da artık
toplulukları içinde yaygın bir kabul
gören taleplerini fırsat buldukları her
ortamda fiili gündeme taşımaktadırlar. Karmaşık yapılanmaları, örgütsel
parçalanmışlıkları ve gelenekle ilişkisi oldukça zayıflamış inanç, söylem
ve pratikleriyle Aleviler, başta içinde
yaşadıkları süreç olmak üzere pek
çok açıdan ciddi bir aşınmaya maruz
kaldıklarından yakınmakta ve geleceğe ilişkin kaygılarının giderilmesi
noktasında devletten sahici ve sıcak
bir ilgi beklediklerini her fırsatta dile
getirmektedirler.
Ne var ki devlet, Alevilerin bugün oldukça yüksek perdeden seslendirdikleri sıkıntılarını fark etmede ve bütün
bunları ortadan kaldıracak adımlar
atmada bir hayli gecikmiştir. Çözüme ilişkin ihmaller, başta istismar
alanlarının genişlemesi olmak üzere,
yeni kuşak Alevilerin sert ideolojik
kulvarlara yönelmesine, kendini ötekileştirme ve bütün bunların birer
sonucu olarak da mahrumiyet psikozuyla bütünleşmelerine yol açmıştır.
Aslında gelişmeler bir hayli yakıcıdır
ve yeterli önlemler alınmadığı takdirde toplumsal birlik ve bütünlüğümüzün tartışmasız birer parçası olarak
Alevilerin, kapsamlı bir güvenlik so-
rununa yol açacaklarını iddia edenler
bile vardır.
Ne ver ki devletin Alevi sorununu
çözümlemeye yönelik yaklaşımlarının ana gerekçesi de hiçbir zaman
güvenlik endişesi olmamalıdır. Adım
atmak için güvenlik kaygıları önemli
bir gerekçe olmakla birlikte mümkün
tek gerekçe sayılamaz. Asıl hedef vatandaşlık kimliğinin temel bileşenleri
arasında yer alan Alevilerin de diğer
bileşenlerin sahip olduğu haklara sahip olmasıdır. Bu bağlamda Aleviler
de Sünniler gibi bu ülkede özgürce
yaşama haklarına bihakkın sahiptirler. Ancak bu eşitlikçi söylem konusunda Alevilerin tereddütleri henüz
ortadan kalkmamıştır. Öte yandan
bu hakların kendilerine lütfedilmiş
olmasından çok bütün bunlara bizzat
sahip olmaları gerektiği gerçeği de
asla göz ardı edilmemelidir. Zaten bu
gerçeğin esastan tartışılabilecek bir
yanı da yoktur.
Alevilik Eksenli Sorunların
Pek Çoğu Tarihseldir
Alevilerin yıllar süren ihmal edilmişliklerinin fark edilmemiş olması kadar, sorunlarının giderilmesine yönelik çoğu geçici sayılabilecek adımlar
da rahatsızlık vermiştir. Atılan adımlardan tatmin olmayan Aleviler de
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
39
Analiz
Alevilik eksenli
sorunların pek çoğu
tarihseldir ve siyasi ve
kültürel duyarlılıkları
harekete geçiren kimi
kritik noktalar sürekli
güncellenmektedir.
Alevilerin sorunlarının
aşılması noktasında
şimdiye değin kayda
değer adımların
atıldığından söz etmek
mümkün değildir.
sorunlarının çözümü konusunda çok
kere sıradışı sayılabilecek bir şekilde
ithal birtakım önerilere yönelmiş, topluluğun geleneksel dili kaybolmuş,
sıkça kullandıkları siyasi retorikleri
de bütün uzlaşma kapılarını sürekli
kapayacak bir şekilde sertleşmiştir.
Çatışmacı ve ekstrem bir dil yanısıra
bu minval üzere işleyen ayrıştırıcı bir
söylemin Alevi kamuoyunda giderek
daha fazla ilgi görmeye başlaması
hem devlet hem de Alevi toplumunun
hakim çoğunluğu tarafından tehlikeli
bulunmaktadır.
Kısaca özetlemek gerekirse, Alevilik
eksenli sorunların pek çoğu tarihseldir ve siyasi ve kültürel duyarlılıkları
harekete geçiren kimi kritik noktalar
sürekli güncellenmektedir. Alevilerin sorunlarının aşılması noktasında
şimdiye değin kayda değer adımların
atıldığından söz etmek mümkün değildir.
Alevileri gözardı eden bir politik
yönelim kadar onların varlığını istismar eden çıkışlar da tehlikelidir.
Nitekim Alevi sorununun bugün bir
hayli genişleyen içeriğinin arkasında
vurdumduymazlıklar ve istismarlar
önemli bir yer tutmaktadır.
Alevilerin diğer vatandaşlarımız gibi
eşit birer yurttaş olma istekleri tüm
gecikmişliğine rağmen dikkate alınmayı beklemektedir. Bu ihmal, toplumsal birlik ve bütünlüğün zayıflamasına yol açıcı birtakım gerilimleri
40
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
de içinde barındırmaktadır.
Alevilerin istekleri, coğrafi, etnik ve
kültürel dağılımları dikkate alındığında homojen bir özellik taşımaz. Zaten
Türkiye Alevileri kendi içinde bile
daha çok heterojen bir topluluk özelliğiyle dikkat çeker. Anadolu Aleviliğinin iç bölünmeleri zaman zaman bir
zenginlik ya da çeşitlilikten çok daha
öteye giden esaslı ayrışma noktaları
oluşturur. Bu noktalar, talepler konusunda da birbirinden ayrışan birtakım
farklılıklar taşımaktadır.
Alevilerin artık bir talepler katalogu
oluşturan isteklerinin tamamında asıl
vurgu, kimlik beyanlarını yücelten
siyasi bir hassasiyetle şekillenir. Aleviler, Osmanlıdan beri dışlandıklarını iddia ederler ve Sünnilerden kimi
noktalarda ayrışan inançlarının her
zaman özgün kalmayı başarmış tabiatına sık sık vurgu yapmayı ihmale etmezler. Aleviliğin tarihsel süreçte her
seferinde başka bir forma gönderme
yapabilen özellikleri bugün de yekpare bir Aleviliğin oluşmasına önemli
ölçüde engel teşkil etmektedir. Aleviliğin senkretik karakteri de bu çeşitliliği açıklamaya yetmektedir. Bu
nedenle günümüzde “hangi Alevilik”
sorusu her zaman anlamlı bir problematik olarak öne çıkmaktadır.
Çeşitlilik, Farklı Kimlik
İddiasını Açığa Çıkarmıştır
Gerçekten de bu çeşitlilik, yer yer bir
savrukluğa da yol açan birbirinden
farklı birçok kimlik iddiasının açığa çıkmasına yol açmıştır Bir inanç
ya da mezhep örgütlenmesinden bir
kültür ya da yaşama biçimi iddiasına kadar oldukça değişken kimlik
vurgularına son zamanlarda Aleviliğin farklı bir din olduğu iddiası da
eklenmiştir. Türkiye’nin iç siyasi
hayatındaki mevcut gerilim ve buna
bağlı çelişkilere uluslararası güçlerin müdahale çabası da eklendiğinde
ortaya birbirinden farklı tasavvur ve
tahayyülleriyle değişik Alevilikler
çıkmaya başlamıştır.
Alevilerin belli başlı talepleri arasında kamuoyuna mal olmuş isteklerinin
başında Diyanet’in statüsü, cemevleri sorunu, Madımak Oteli’nin müze
yapılması, devlet televizyonlarında
Aleviliğe yer veren programların
çoğaltılması, Milli Eğitim müfredatında Aleviliğe makul düzeyde yer
verilmesi ve son olarak da Alevilerin
kendi kültür ve geleneklerine ilişkin
bilgilenmelerini besleyip takviye
edecek kurumların oluşturulması gibi
konular almaktadır.
Bu bağlamda düzenlenen çalıştaylar,
mevcut sorunların tesbiti ve giderilmesi açısından birer önadım olarak
değerlendirilebilir. Sonuç olarak her
konuda olduğu gibi Alevilik söz konusu olduğunda da aslolan niyettir ve
bu niyetin halisane olması hepimiz
için mesafe kazandıracaktır. Hiç kuşkusuz Aleviler de, diğer vatandaşlarımız gibi yaşadıkları toplumda özgür
birer yurttaş olarak yer alma hakkından eşit bir şekilde yararlanabilmelidir. Ne var ki bu kanaat Aleviler
tarafından henüz yeterince ikna edici
bulunmamaktadır. O halde Alevi açılımı, Alevilerin makul ve kabul edilebilir taleplerini devlet adabı ve gereklilikleri içinde dikkate almak ve
bu yöndeki adımları hiçbir kompleks
ve kumpasa düşmeden halletmenin
yolunu bulmakla işe başlamalı ve
öylece yola koyulmalıdır.
SDE Uzmanı*
Strateji Bilim mi
Fantazi mi?
Ahmet ÜNAL*
Yeni yetme stratejistlerin fantastik tezleri yarım doktor hesabı… Bırakın süreci yönetecek
fikirler üretmeyi, olup bitenleri yorumlamaktan dahi acizler. Üniversitelerde okutulan dış
politika kitaplarının çoğu ‘kes - yapıştır’ mantığından öteye gitmiyor. Ufuk yok, vizyon yok,
hedef yok, istikbale projeksiyon yok. Futuralizm hiç yok. Zaten akademik disiplinle, tarih,
din, siyaset ve ekonomi eğitimi almayanlar hangi cüretle stratejistliğe yahut analistliğe
kalkışabilir?
D
ün İstanbul aristokrasisinin ve seçkin sivil bürokrasinin yaşadığı, halen de
üzerlerinden izlerini silemediği çelişkiyi, bugün asker ve hizasındaki
yargı mensupları yaşıyor. Çiftçilikte ve askerlikte yeteneklerini ispatlayanlar çarıklarını atıp ayakkabı
giyiyor. Kuyruk olmaktan sıkılan
siviller (taşralılar) yöneticiliği de
öğrenir, ülkeyi kalkındırır, demokrasiyi kurumlaştırırsa o zaman kimi
askeri çevreler ve varlığını onlara
bağlayan jakobenlerin hali nice
olacaktır? “Eh artık, asıl mesleğimize gönül rahatlığıyla dönebiliriz” deyip kadere tevekkül mü gösterecek yoksa “bunlara kesinlikle
güvenilmez” düşüncesiyle balyoz
gibi üstlerine mi çökecektir?
Siyasete kıyısından köşesinden
bulaştıktan sonra kenara çekilenlerin hali evde otoritesini kaybeden
geçimsiz ihtiyarları hatırlatır. Ya
huysuzluk edip evdeki herkesin
huzurunu kaçırır ya da kendilerine
ihtiyaç duyulacak sorunları bizzat
icat eder! Niyeti; eksikliğini hissettirip eski pozisyonuna dönmektir?
Yerinde oturup, sorulduğunda bir
bilen ağırlığında görüş açıklamayı,
akil adam oturaklılığında tecrübelerinden yararlandırmayı ve anlaşmazlık zamanlarında arabuluculuk
şerefini nedense yeterli göremez!
Bir de işler eskisinden iyi gitmeye başladıysa tamamen zıvanadan
çıkar. Belki de kendi beceriksizliklerinin anlaşılmasından korkarlar?
Sanırım bu tipe uyan çok sayıda
siyasetçi aklınıza gelmiştir…
İmparatorluk vizyonundan ulusdevlet ölçülerine evrilip sıkışan
‘devlet aklı’ kendi yakın ve uzak
çevresini yeni şablona uyarlamakta zorlanıyor. Birinci Dünya Savaşından ders çıkarıp İkinci Dünya
Savaşına girmeyen Türkiye, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” politikasının faydalarını gördü. Fakat bunu
kurumlaştıracak
mekanizmaları
oluşturamadı. Balkan ve Sadabat
paktlarının devamını getiremedi.
90’lı yıllarda Osmanlı ile yani tarihiyle barışmanın adımlarını attı.
Şimdi tabii sınırlarını zorluyor.
Son yıllarda, Bosna Hersek, Kosova, Filistin, Suriye, Irak gibi devletler ile G-20 ve İslam Konferansı
Teşkilatı gibi kurumlardaki rolleri
sırasında, eski ilgi, etki ve nüfuz
alanlarında yaşayanların kendisine
pek de bigâne durmadığını gördü.
Öte yandan Türk cumhuriyetleriyle
ilişkilerdeki sorunlar, bir şeylerin
ters gittiğini, dünya dengeleriyle
oynamanın çok da kolay olmadığının sinyallerini veriyor.
Eski ‘kırmızı düşman’ beyaz bayrak çekip köşesine çekildikten
sonra batının uluslarüstü güvenlik
organizasyonları fazla zorlanmadan yeni tehditler icat etti. Adeta,
“Ey düşmanım sen benim ifadem
ve hızımsın, gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın” diyordu.
Fakat canları kıymetliydi ve kendileri adına yeni düşmanlarına (yel
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
41
değirmenlerine) kılıç çekecek donkişotlar bulmalıydı. Bunda da pek
zorlanmadı.
kın iktidar için strateji önermeyi,
kendileri tutarlı bir siyaset izleyemiyor…
Paradokslar iç içe halkalar şeklinde düğümlenerek düşünen kafaları
zincirliyor. Muhafazakârlar gibi
Kemalistler de kendi kurdukları
parti ve örgütlerin liberal görünümlü ‘devlet merkezli’ kişiler
tarafından kuşatıldığı sanrısına kapılıyor. Bugün ideoloji ve fikirlerin değişmesine paralel kavramlar
değişse de algılamalar dünden pek
farklı değildir.
Entelektüellerin, aydınların, ihtiyarların ve aksakallıların dahi
kafası allak bullak. Boşluğu dolduran yeni yetme stratejistlerin
fantastik tezleri ise yarım doktor
hesabı… Bırakın süreci yönetecek
fikirler üretmeyi, olup bitenleri
yorumlamaktan dahi acizler. Üniversitelerde okutulan dış politika
kitaplarının çoğu ‘kes - yapıştır’
mantığından öteye gitmiyor. Ufuk
yok, vizyon yok, hedef yok, istikbale projeksiyon yok. Futuralizm
(gelecekbilim) hiç yok. Zaten akademik disiplinle, tarih, din, siyaset
ve ekonomi eğitimi almayanlar
hangi cüretle stratejistliğe yahut
analistliğe kalkışabilir? Bu da ayrı
bir sorun. Herhalde cahil cesaretiyle…
Darbeler ve faili meçhuller tarihine dönen son yarım asırlık siyasi
ve sosyal çalkantılar devri, herkesin ve her kesimin kafasını karıştırdı. Devlet müessesesinin bugün
çeperini yırtamadığı kısır döngüyü
sokaktaki vatandaş hissetse de anlamlandıramıyor. Merak ediyor;
acaba sadece bir taraf mı yoksa
hepsi birden mi hazırlıksız yakalandı! Niçin eli yüzü düzgün ve tutarlı politikalar izlenemiyor? Hadi
iktidar iş yükü altında eziliyor ve
yolunu şaşırıyor, bunu anladık ta
muhalefet ve bilim adamları neden
düzgün bir rota sunamıyor? Bıra-
42
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
rim. Gizli bilgi ve belgeler çıkar
kavgası sırasında servis edilmeye
başlar. Hem en üst düzeyden hem
de o kuruma en uzak gazetelere...
28 Şubat bunun örnekleriyle doludur. Genelkurmay’la ‘irticacı’
diye suçladıkları gazeteler arasında resmi araçlar mekik dokurdu.
Nerden mi biliyorum? Genç gazeteci arkadaşlar adlarının ‘ajana
çıkmaması’ için bizzat kendileri
anlatırdı.
Öngörülebilir ve
Yönlendirilebilir Tepkiler
İyi niyetli, devleti korumak, yolsuzluk ve usulsüzlüklere engel
olmak adına haber verenlerin hakkını yemeyelim. Ancak 10 haberin 2’si veya 3’ü böyledir... Haber
haberi tetikler. İnsanlar vicdanlarını tekrar sorgular, sessiz kalmayı
içlerine sindiremezler. “Nasıl olsa
hiçbir gazete yazmaz” mazereti
geçerliliğini yitirip, “deşifre olur
muyum?” türünden bahaneler de
ortadan kalktığında, ihbar ve belgeler taraf tutmayan gazetelere
yağmur gibi yağar.
Habercilik mesleğindeki 20 yılı
aşkın tecrübemle, sızma haberlerin ekseriyetle makam kavgasından kaynaklandığını söyleyebili-
Tepkileri öngörülebilir yönetici ve
kitleler vardır. Onlar için özel haber servisleri veya istihbarat notları hazırlanır. Okuduğunda sessiz
Tepkileri öngörülebilir
yönetici ve kitleler
vardır. Onlar için
özel haber servisleri
veya istihbarat notları
hazırlanır. Okuduğunda
sessiz kalamayacağı,
sinirinin tavana
vuracağı, dengesinin
bozulacağı ‘duyum’ ve
‘belgeler’ yayınlanır.
28 Şubat süreci
baştan sona böyle bir
kurgunun üzerine inşa
edilmiştir.
lahları’ alınmıştır, “irtica folklor
ekibi” terhis edilmiş, özel güvenlikçilerin açlıktan nefesi kokmakta ve asayiş olaylarında kullanılan
numunelik bir tane bile pompalı
tüfeğe rastlanmamaktadır.
“Şüyuu vukuundan beter” asimetrik söylentiler, medyanın haber
bombardımanı ve derin kulisler
karşısında korkan, sinen, tarafını
güçlüden yana belirleyen insanlar görürsünüz. TBMM’ye gelip
birkaç milletvekili ve gazetecinin
kulağına “darbe yapılacak, hepsinin defteri dürülecek” şeklinde
fısıldamak, poliste sabıka dosyası kabarık bir tetikçiyi birkaç kez
lojmanların, konutların önünden
geçirmek, isminin açıklanmasını
istemeyen yetkili pozunda gazetelere konuşmak yeterlidir. Sağlam bir istikamet tutturamayan
zihinler, farklı çekim merkezleri
yörüngesinde avare dönüp duran
ancak atmosfersiz ortamda korumasız kaldığından zararlı ışınlarla
delik deşik olmuş meteorları andırmaktadır.
kalamayacağı, sinirinin tavana
vuracağı, dengesinin bozulacağı
‘duyum’ ve ‘belgeler’ yayınlanır.
28 Şubat süreci baştan sona böyle
bir kurgunun üzerine inşa edilmiştir. Güya dönemin komutanlarına
ve politikacılarına suikast düzenlenmiştir, polis kışlasından çıktığı
takdirde askere silahla karşı koyacaktır, irtica dalga dalga yayılmaktadır, özel güvenlikçilerden
ordular kurulmaktadır, pompalı
tüfekler depolarda yığılmaktadır…
Devlet hep ötekinin devleti olarak düşünüldü. Kürtler Türklerin, Aleviler Sünnilerin, Sünniler
(özellikle dindar kesimler) azınlıkların ve masonik örgütlenmelerin elinde olduğuna inandırıldı.
Eskiden sağcılar solcular için ve
solcular da sağcılar için benzer
yargılara sahipti. Milli ve özüne
bağlı bir referans sistemi kurup
geliştiremedikleri için her planı
kendisine belletilen kalıplar üzerinden tasarlıyorlardı. Dramatik
olan da haklılıklarına gerçekten
inanmalarıydı…
Psikolojik harekat (PH) savaşı
bitip, tortuları süzüldükten sonra
geriye kalan koca bir hiçtir. Ortada; 1,5 km mesafeden öldürmek
kastıyla tek kurşunla (üstelik azmettiricilikle suçlanan ekibin liderleri de hedefin yanındayken)
ateş edildiği gibi tarafları birbirine düşüren absürt suikast iddiaları
vardır. Polislerin elinden ‘ağır si-
“Ya devlet başa ya kuzgun leşe”
sözü adeta devlet geleneğidir.
Ortasını bulmak zordur. Devlete
hizmetin bedelini en ağır şekliyle
ödemeyen yok gibidir. Devrimlerin kendi çocuklarını yemesi eşyanın tabiatı gereğidir ancak devrim
psikozunu atlatamayan devlet de
kendi çocuklarını yemeye doymamıştır. Necip Fazıl da Nazım
Hikmet de ceza üstüne ceza alır.
Bugün Genelkurmay’ın hatırasına anma programı düzenlediği
Kazım Karabekir Paşa, hayatının
13 senesini evhapsinde ve gözetim altında geçirmiştir. İstiklal
Harbimizin mağlubiyet bilmeyen
yegâne komutanı halkın gönlündeki itibarının devlet nezdinde tanınması için 13 sene beklemiştir.
Strateji yazarlarının önce birikimlerini, dağarcıklarını, önyargılarını gözden geçirmesi gerekiyor.
Sonra kaynaklar titizlikle ayıklamalı ve belgeler özenle değerlendirilmelidir. Haber ve analizlerde Amerikan ve İngiliz strateji
kurumları ile basını bir anlamda
tekel oluşturmuş durumda. Alternatif görüşler dahi İngilizce mantık süzgecinden geçtikten sonra
zihnimize ulaşıyor. Savaşları,
petrol ve maden paylaşımlarını,
Afrika’da kabileler arasındaki
çatışmaları onların aynasından
seyrediyoruz. İlkel kabileler savaşıyor diye görüyoruz ama yeraltı
zenginliklerinin nasıl bölüşüldüğünü öğrenemiyoruz. Dost, düşman, müttefik, işgalci ve terörist
kavramlarını batının değerler gözlüğüyle algılıyoruz.
Ülkesinin dinini, dilini, kültürünü, edebiyatını, tarihini, geleneklerini, hassasiyetlerini bilmeyen
kişilerin, yorumları, analizleri ve
ürettikleri strateji kime hizmet
eder. Bu sorunun daha da vahimi
kimin aklıyla düşündüğünüzdür.
Beyin tezgahı, nerdeyse tamamı
ithal verilerden, milli bir kumaş
dokuyabilir mi? Beyaz görüntünün arkasında gizlenen kırmızı,
mavi ve yeşili ayrıştıracak milli
bir vicdan prizması lazım. Bir de
başkasını dinleyebilme meziyetiyle donanmış, susturmak yerine
anlamaya programlanmış devlet
aklı… ve hepsini Anadolu potasında yoğurabilecek çapta özgüven sahibi devlet ve bilim adamları…
SD Yazı işleri Müdürü*
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
43
Analiz
Türkiye ve Ermenistan
Üzerinde Jeopolitik Oyunlar
Prof. Dr. Hasan KÖNİ*
Ermeni diasporasını, özellikle Lübnan’da bulunan diasporayı etkileyerek Türkiye’ye karşı terör
hareketlerini başlatan gelişmeler veya teröre yol açacak olan üçüncü boyut 1967 Arab-İsrail
savaşıyla belirlenmiştir. 1968’de Arapların uçak kaçırarak terör hareketlerine başlamaları,
Lübnan’a İsrail’in yaptığı müdahaleler Daşnak gençliğini Filistinlilerin yanına itmiştir.
Lübnan’daki Ermeni grupları Hıristiyan Arap George Habbaş’ın etkisine girmişlerdir.
1
Ermeni Sorunu
1 Eylül 2001 olaylarından
sonra Amerika’nın Rusya çevresindeki politikası iki alan
üzerinde gelişme gösterdi: Kafkaslar ve Orta Asya. Washington yönetimi özellikle Kafkaslar üzerinde
girişimlerini arttırdı. Güney Kafkaslardaki üç ülkeye yakınlaşmaya
çalıştı. Öncelikle Ermenistan üzerinde baskı kurarak, Ermenistan’ın
Türkiye ile anlaşmasını sağlamaya
çalıştı. Washington’un ilk başlarda
başarılı olamayan bu yaklaşımının
değiştiğini ve Ermenistan’ı ikna etmek için ulusal isteklerine dolaylı
destek verme yoluna giderek 2004
yılında Karabağ’da yapılan belediye
seçimlerine hukuka aykırı olmasına
rağmen itiraz etmemesinde görebiliriz. 2001 yılında ise George Bush
yönetimi Ermeni ve Azeri liderleri,
Florida’nın Key West bölgesinde
toplayarak Ermenilerin aşırı isteklerine rağmen bir barış anlaşması
yapmaları için çalıştı. Erivan’da dev
bir elçilik inşa etti ve Türkiye’ye Ermenistan sınırını açma tavsiyesinde
bulundu.1 Ermenistan ve Türkiye’nin
1. Dünya Savaşı sırasında olan olaylar için doğrudan bir diyalog başlatması istendi. Amerika’nın daha önceki girişimleri Rusya Federasyonu
hükümetini kızdırdığı için Washington Rusya’nın yerine Amerika’nın
öncelikli bir ortak olmayacağına söz
verdi. Azerbaycan’a ise Karabağ konusunu unutmasını tavsiye etti.2
Bir yandan NATO’ya öte yandan
Rusya’ya yakınlık gösteren Ermenistan, Amerikan askeri uçaklarının
ülke üzerinden 600 defa geçmesine
izin verdi ve topraklarında ilk defa
NATO’nun terörizmi önleme manevraları yapıldı.3 Türkiye bu dönem içinde Amerikan isteklerine
cevap vermedi. 2005 yılından sonra
Rusların yaptığı Mavi Akım projesinin Türk topraklarına erişmesi,
Türkiye’nin Kafkaslardaki RusAmerikan çekişmesinde dengeli bir
rol oynaması Türkiye ile Rusya’yı
yakınlaştırdı ve Rusların Türkiye’ye
olan güveni arttı. 2000’li yılların
sonunda seçilen ve olumlu bir barış
ortamı yaratacağı imajı veren Amerikan Başkanı Obama danışmanlarının ve düşünce kuruluşlarının
tavsiyelerine uyarak ilk dış gezisini
Türkiye’ye yaptı. Türkiye üzerinden
Müslüman dünyasına barış mesajları verdi. Barış mesajlarının bazıları
Türkiye’yi ilgilendiriyordu. Başkan
Obama eski yöneticilerin yolunda
ilerleyerek; Türkiye’nin Ermenistan
ile ilişkilerinin normalleştirilmesi ve
Türkiye ile Ermenistan arasındaki
ilişkilerin geliştirilmesi biçiminde
bir mesaj verdi.
Öte yandan, Obama kendi ülkesinde
Ermeni lobisine daha önce verdiği
sözü tutacağını belirterek Ermeni
sorunu konusunda fikirlerinin değişmediğini belirtti. Cumhurbaşkanımızın her iki ülkenin futbol milli takımlarının yapacağı maç için
Ermenistan’a yaptığı ziyaretin ardından Obama’nın Amerikan Kongresi
önündeki 24 Nisan konuşmasından
hemen önce Cenevre’de Türkiye ile
Ermenistan arasında gizli görüşmeler yapıldığı açıklandı ve Türkiye
ile Ermenistan arasındaki sınır kapılarının açılması konusunda haberler basınımızda yer aldı. O sıralar
olumlu sayılan gelişmeler sonucu,
Başkan Obama 24 Nisan konuşmasında “büyük felaketten” bahsetti
ama soykırım lafını kullanmadı.
Cenevre görüşmeleri Azerbaycan’ı
kızdırdı ve Rusya ile stratejik ortaklık görüşmelerine sürükledi. Türkiye
ise “büyük felaket” lafından” hoşlanmadı. Nabucco projesi hazırlanırken Azerbaycan’ın kaybından ve
Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin
tavrından çekindi. Ermenistan’daki
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
45
Ermeni hareketinin
yön değiştirdiği anlar
bulunmaktadır.
Örneğin, Daşnak
hareketi antisovyetik
tutumundan üçüncü
dünyacı bir tarafsızlığa
yönelirken Daşnak
küresel yönetimi
Amerikancı bir
kadronun eline
geçmiştir. Maroukian
ve Papazian’ın 1963’de
Küresel Büro’ya
seçilmeleri Taşnak
hareketi içinde sağ-sol
dengesini sağlamıştır.
ve diasporadaki Daşnak grupları
“soykırım” kelimesi söylenmediği
için hayal kırıklığına uğradılar ve
Ermeni parlamentosundaki Daşnak
milletvekilleri istifa ettiler. Rusya bu
gelişmeleri memnunlukla izledi. Bir
defa daha Güney Kafkasları kendi
yanına çekerek enerji politikasında
ileri bir satranç hamlesi yapmış oldu.
Acaba bu gelişmeler konusunda
Türkiye’nin tutumunu eleştiren yazarlar son altmış yıl içinde yaşanan
Karabağ ile ilgili gerçekleri biliyorlar mıydı?
Ermeni sorunu, Karabağ olayları ve
Terör konusundaki 1950’li yıllardan
sonraki gelişmelerin perde arkasını ve gerçekleri Sorbonne Üniversitesinde bu konuda 1140 sayfalık
bir doktora tezi yazmış olan Gaidz
Minassian’ın, tezinin özeti olarak
basılmış “Savaş ve Ermenilerin Terörü” adlı kitabında bulduk.
Minassian öncelikle Ermeni davası
anlamına gelen “Haidatism”i açık46
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
lıyor. Yazara göre Ermeni sosyolojisinde Haidatism normları fikirleri,
değerleri ve mitleriyle bir sistem
oluşturuyor. Bu ulusal sistem, tarihsel Ermeni toprakları üzerinde yeni
bir Ermenistan ve yeni bir Ermeni milleti yaratmak demek oluyor.
Ermeniliğin sembolü olan Haidatism gerçek dünyanın sertlikleriyle
mücadele ve etnik olarak ortadan
kaybolma psikozundan doğan bir
mücadele türü. Ancak Lozan Konferansından sonra Daşnakların bu
mücadelesi donuyor. 1934 yılında
Başbakan İnönü’nün Iğdır üzerinden
Ermenistan’ı ziyaret ettiği görülüyor
ve kendisi Ermenistan Başbakanı tarafından gayet iyi karşılanıyor.1936
yılında Rusya’ya bağlı bir federe
devlet olan Ermenistan’da Stalin’in
emriyle Haidatismin tasfiyesine gidilmiş, bu konuda direnen dini, entelektüel ve siyasi liderleri ortadan
kaldırmışlardı.4
O halde ne oluyor da Ermeni milliyetçiliği yeniden bütün gücüyle
ortaya çıkıyor? Minassian’a göre;
1956 İsrail-Mısır savaşından sonra
Ortadoğu’ya yerleşmeye başlayan
Rusya, Türkiye’nin Amerika’nın
yanında yer alarak Suriye’yi sıkıştırması karşılık Türkiye’yi sıkıştırmak istiyor. Kızıl Ordu subayları
1957 yılında İran’da H.Maroukian
ve Irak’ta Papken Papazian ile ilişkiye geçerek Devrimci Ermeni
Federasyonu’nun (Daşnaklar) Batılı
ülkelerin yanından ayrılarak kendilerine yakınlaşması karşılığında şu
sözleri veriyorlar:
a)Yukarı Karabağ’ı Ermenistan’a
bağlamak ve
b)1915 felaketini uluslararası düzeyde soykırım olarak tanıtmak.
Haidatismi tekrar canlandırmak isteyen Taşnak liderler bu önerileri kabul
ediyorlar. Moskova’nın ikili oyunlar
oynamasına ve Ermeni hareketini
denetimi altında tutmak için yeni önlemler almasına karşılık, Maroukian
ve Papazian işe koyuluyorlar. Daşnaklar, “rejimler geçer Ermeni kalır”
sloganı altında Ermenistan Devletini
kendi ortakları ve yandaşları olarak
görmemiş ve Rusya’nın yanında yer
almışlardı.
Daşnak Hareketi
Daşnak milliyetçi hareketinin yönlendirildiği yer Lübnan ve merkez
ise Beyrut.1959 yılında Daşnak para
fonları bu ülkede oluşturulmuştur.
Partizan basın ve kitle örgütlenmeleri geliştirilmeye başlanmıştır. Sovyetler, Taşnaklara verdikleri sözü
tutarak Devlet Başkanı Nikita Kruşçev döneminde Yukarı Karabağ’ın
Ermenileştirilmesi amacıyla Daşnak
olmayan grupların Sovyetler Birliğindeki lideriyle görüşerek diasporadan bu bölgeye göçlerin yapılmasını kararlaştırmışlardır. Oysa Rusya
daha önce aldığı bir kararla 1947
yılından itibaren anavatana dönmelerini yasakladığı Daşnaklara geri
gelmeleri için yeşil ışık yakmıştır.
Uluslararası ilişkilerdeki hızlı gelişmeler Ermeni davasını zaman zaman
durgunluğa sokmuştur.1962 yılında Amerikan Başkanı Kennedy’nin
Küba’da bulunan Sovyet füzeleri
karşılığında Türkiye’de bulunan Jüpiter füzelerini geri çekmeyi teklif
etmesi ve Türkiye üzerinden yapılan
pazarlıklar Türkiye’yi rahatsız etmiştir. 1964 yılında meydana gelen
Kıbrıs olayları ve Amerikan Başkanı Johnson’un adıyla anılan meşhur Johnson mektubu Türkiye ile
Amerika’nın arasını açınca, Türkiye
1965 yılında NATO’nun çok taraflı gücüne katılmaktan kaçınmış ve
Johnson hükümeti Türkiye’ye baskı
uygulamak almacıyla Ermeni sorununu 1968 yılında Amerikan Kongresinin önüne getirmiştir.[5] Türkiye
– Amerika arasındaki bu gelişmeler
Sovyetleri Türkiye’ye yakınlaştırınca
Ermeni hareketinin Rusya tarafından
desteklenmesi bir süre askıya alınmıştır. Bu gelişmeye rağmen Maroukyan ve Papazian, Sovyetlerle ilişkilerine devam ederek 1965 yılında,
inandıkları “soykırımın” 50. yılının
anılması için, Lübnan’da büyük törenler yapılmasını sağlamışlar ve Ermeni çetelerinin liderlerinin Osmanlı hükümeti tarafından İstanbul’da
tutuklandıkları 24 Nisan 1915 günü
soykırımın başlangıcı olarak kabul
edilmiştir. 1969 yılında eski Daşnak
yöneticilerinden Sassuni Erivan’da
bir kahraman olarak karşılanmıştır.
Türkiye ile ilişkileri gelişen Moskova olayları çözebilmek amacıyla,
ortaçağlarda Ermenistan’ın başkenti
olan Ani’nin Akaba dağlarında bulunan iki Azeri köyüyle değiş tokuş
edilmesini Ankara’ya önermiştir.
Ankara’nın cevabının olumsuz olduğunu anlıyoruz.
Ermeni hareketinin yön değiştirdiği
anlar bulunmaktadır. Örneğin, Daşnak hareketi antisovyetik tutumundan üçüncü dünyacı bir tarafsızlığa
yönelirken Daşnak küresel yönetimi
Amerikancı bir kadronun eline geçmiştir. Maroukian ve Papazian’ın
1963’de Küresel Büro’ya seçilmeleri Taşnak hareketi içinde sağ-sol
dengesini sağlamıştır.
Ermeni
diasporasını,
özellikle
Lübnan’da bulunan diasporayı etkileyerek Türkiye’ye karşı terör hareketlerini başlatan gelişmeler veya
teröre yol açacak olan üçüncü boyut
1967 Arab-İsrail savaşıyla belirlenmiştir. 1968’de Arapların uçak kaçırarak terör hareketlerine başlamaları,
Lübnan’a İsrail’in yaptığı müdahaleler Daşnak gençliğini Filistinlilerin
yanına itmiştir. Lübnan’daki Ermeni grupları Hıristiyan Arap George
Habbaş’ın etkisine girmişlerdir.
George Habbaş’ın desteği ve yardımıyla ASALA(Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Gizli Ermeni Ordusu)
kurulmuştur. Grubun başına yardımcısı Agop Agopyan diye anılan
bir Taşnağı getirmiştir. Maroukyan
ajanlarını içerde bıkarak bu gruptan
uzaklaşma gereği duymuştur.
1972’de kurulan Amerikan Ermeni
Asamblesi’nin soykırımı Amerikan
siyasi sahnesine çıkarması başarısız
kalması ve Türkiye’nin 1915 olaylarını reddetmesiyle Türk diplomatlara
karşı terör eylemleri Kaliforniya’da
1972 yılında iki Türk diplomatının
öldürülmesi üzerine başlamıştır.
Minassian’ın tek bir kaynağa dayandırarak yazdığına göre 25 Ocak
1974’de Viyana’da Willy Brand,
Bülent Ecevit, François Mitterand
ve H. Maroukyan arasında görüşmeler olmuş, Fransa ve Almanya
Ecevit’e soykırımın tanınması için
Ermenilerle diyaloga girilmesi önerisinde bulunmuşlardır.[6] Gerilimli
geçen görüşmelerde Ecevit’in her
hangi bir taviz vermemesine karşılık
olarak Maroukyan durumun kötüye
gideceği konusunda Ecevit’i uyarmıştır. Hemen 1975 yılında Viyana
ve Paris’te diplomatlarımız saldı-
rıya uğrayarak öldürülmüşlerdir.
Ermeni Adalet Komandolarından
ve ASALA’dan başlayarak on beş
civarında Ermeni terör örgütü, Türk
diplomatlarını ve Türkiye’yi 1985’e
kadar terörize etmişlerdir. ASALA
Türk diplomatlarını NATO ülkelerinde vurarak NATO’nun zayıflığını
göstermek istemiştir. Adalet komandoları ise sosyalist blokta faaliyet
göstermiş hatta 1977’de Moskova
metrosunu bile bombalamıştır.
François Mitterand’la görüşebilen
Taşnak yöneticiler kendi aralarında
kavgalıdır. Temizlik eylemlerinden
sonra 1972-1977 yılları arasında
Fransa’da gelişen örgütler şunlar
olmuştur: aşırı solda Ara Toranian
başında bulunduğu, ASALA’nın bir
kolu olan Ermeni Özgürlük Hareketi; solda Christian Der stepan’ın başkanlığında Fransız-Ermeni dayanışması Örgütü; Kegham Kevogian’ın
başında bulunduğu, daha az siyasete
bulaşmış olan Toprak ve Kültür hareketi.
Devrimci Ermeni Federasyonu’nun
otuz kadar ülkede örgütlendiği bilinse bile asıl örgütlenmeler: Fransa,
Amerika, Lübnan ve İran’da olmuş
Rusya olayları kısmen denetiminde tutmuştur. Ermeni Devrimci Fe-
Analiz
derasyonu 1977-80 yılları arasında Suriye ve Lübnan arasındaki
çatışmalarda da karışmıştır. Ruslar,
Daşnaklara Kıbrıs üzerinden silah
yollamışlardır.[7] Durum bu şekilde
gelişirken Türkiye’ye karşı girişilen
terör eylemlere nasıl durabilmiştir.
Burada iki gelişme önemli rol oynamıştır. Birincisi, Ermeni Devrimci
Federasyonu ile uyuşmazlıkları olan
ASALA’nın Lübnan’ın İsrail tarafından işgaline karşı çıkarak Fransız ve Amerikan askerlerine karşı
Beyrut’ta girişilen kamyonlu saldırılarda rol alması ve bu saldırılarda
239 Amerikan ve 58 Fransız askeri
öldürülmesidir. Bu gelişmelere ek
olarak Fransız istihbaratı, Fransa
içindeki Türkiye’ye karşı yapılacak
eylemlerin Suriye desteğinde, gerçekte Lübnan’da bulunan Fransa’yı
rahatsız etmek için yapılacağını tespit etmiştir. Orly Havaalanında Türk
Hava Yollarına konan bomba sonucu katliam olunca Ermeni Devrimci
Federasyonu ASALA’yı ve olayı
kınamış ve Fransa, Türkiye’den ilk
defa kendi uzmanlarını Creteuil’deki
ağır ceza mahkemesine göndermesini istemiştir. İkinci olay, İzlanda’nın
başkenti olan Reykavick’te Amerikan Başkanı Reagan ve Sovyet
lideri Gorbaçev’in görüşmeleri sonucunda Rus liderin Glasnost ve
Perestroyka’yı ilan etmesi ve soğuk
savaşın sona erdiğini müjdelemesidir.
Minassian’a göre bundan sonraki
dönem söz verildiği gibi Taşnakların
Yukarı Karabağ’a yerleşerek topraklarını genişletme dönemi olmuştur.
Zaten, Ermeni Devrimci Federasyonuna göre, “büyük devletler için Ermeni sorunu önemli bir faktör oluşturmadıkça, Ermeni soykırımı için
siyasal bir çözüm beklemek ve bu hususta bir inisiyatife girişmek beyhudedir. Uzun dönemli bir Haidatismi
geliştirecek bir mücadeleye girmek”
daha önemlidir.[8] 7 Ocak 1988’de
içinde üç Taşnak’ın bulunduğu Yukarı Karabağ Komisyonu bu otonom
bölgenin Ermenistan’a bağlanmasını
görüşmek üzere Moskova’da kabul
edilmişlerdir. Üçüncü bir ziyaret
gene bir Yukarı Karabağ temsil heyeti tarafından Komünist Partinin etniklerarası ilişkiler alt-komisyonuna
yapılmıştır. Bu toplantıda Karabağlı
Taşnaklara, kendilerini büyük ve
kırmızı bir ümidin beklediği söylenmiştir. Bu görüşmelerin hemen
arkasından Karabağ’da Ermeni gösterileri başlamıştır. Bundan sonraki
gelişmeler güncel olarak herkes tarafından bilinmektedir.
Sonuç
1957 yılından 1988 yılına kadar gelişmeler bu şekilde olmuştur. Ermeni aşırı milliyetçilerinin, dünya’daki
diğer milliyetçiler gibi istekleri hayalleri ve korkuları olmuştur, olacaktır. Gaidz Minassian’ın büyük
bir çaba vererek yarattığı eserini
okuyunca uluslar arası gelişmeler
karşısında tek başına rol almanın küçük ve orta boy devletlerin elinde olmadığı görülmektedir. Günümüzde,
Ermenistan ve Türkiye aralarındaki
sorunları çözseler, Güney Kafkasları kaybetmemek için şimdiye kadar
çeşitli oyunlar oynayan Rusya bu
gelişmeye izin verecek midir? Rusya kendisinin dışında Batı ülkelerine enerji yollarının açılmasını kabul
edebilir mi? Bu soruları sormamızın
nedeni Rusya’nın Ermenistan’ın silahlanmasını İran üzerinden yapmasıdır. Rusya, Ermenistan’ı herhangi
bir çatışma karşısında güçlendirmeye devam etmektedir. Putin’in Türkiye ziyareti sırasında Rusya'nın bir
Amerikan projesi olan Nabucco’ya
açıkça karşı çıkması Türk basınında
gözardı edilmiştir.
1. Gaidz Minassian, Geopolitique de l’Armenie, Ellipses, Paris,2005,s.57.
2. Minassian, (Geopolitique…) ibid.,
3. Minassian, (Geopolitique…) ibid s.58
4. Gaidz Minassian, (Geopolitique …), İbid, s.21.
5. Minassian, a.g.e., (Guerre et Terrorisme),s.18.
6. Minassian, ibid., s.37.
7. Minossian, ibid., s.54
8. Minassian, ibid., s.124.
48
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Türkiye, Güney Akım projesine,
yeni enerji hattına, İran’ın bu enerji hattına katılmasına, Rusya’nın
Türkiye’de Nükleer santral yapmasına Amerika’nın ne diyeceğini
sorgularken Ermenistan Anayasa
mahkemesi, Türkiye ile imzalanan
protokolleri anayasaya aykırı buldu. Türkiye bu kez protokollerin ne
işe yaradığını sorgularken, Mart ayı
içinde Amerikan Kongresinin temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesinde, 1915 olaylarını soykırımı
olarak gören bir karar çıkı. Bu olayın
şoku yaşanırken ardından İsveç parlamentosunun “Ermeni soykırımı”
kararı alması, Türkiye’yi ve hükümeti zor duruma düşürdü. Bu durumda aklımıza gelen sorular şunlardır:
Amerika’nın Karabağ konusunda
Ermenilere taviz veren tutumu daha
önceki olaylarda bilindiğine göre,
Cenevre’de yapılan Ermeni-Türk
görüşmelerinin neyi nasıl çözeceği
düşünülüyordu? Rusya ve Amerika,
Ermenistan’ı sıkıştırmayarak sözlerinin arkasında durmamış mıydılar?
Son günlerde Rusya’nın Azerbaycan
ziyareti sırasında imzaladığı enerji
anlaşması Nabucco projesini zora
sokmuş ve enerji hatları Rusya’ya
yönelmiştir. Enerji bakanlığımız hala
Azerbaycan’dan alınacak gazın fiyatını tespit edemez ve Azeriler bize
güvenmezken, Diasporanın isteklerini yerine getiren Amerika bu kayba karşı ne diyecektir? 24 Nisan’da
Başkan Obama Kongre önünde “Ermeni Soykırımını” söylemezse, bu
durum protokollerin imzalanması
için yetecek midir? Son söz olarak
zorunlu bir bekleyiş dönemine girdiğimizi söylemek mümkündür.
SDE Yönetim Kurulu Başkanı*
Ermeni Sorunu Dış Politikanın
Aşil Topuğu Haline Getirilmemeli
Prof. Dr. Birol AKGÜN*
Türkiye’nin Batı ülkelerindeki karar tasarılarını görmezden gelmesi ve hafife alması
mümkün değildir. Soykırım iddiaları her şeyden önce tarihe, objektif gerçeklere ve Türk
insanına karşı yapılan bir haksızlıktır. Konu önemlidir ve Ermeni girişimleri yakından
izlenmeli, uluslararası ortamda soykırım iddialarını göğüsleyecek ciddi ve sürdürülebilir bir
siyasi-diplomatik strateji geliştirilmelidir.
E
rmeni sorunu son yarım asırdır Türk dış politikasının
değişmez gündem maddelerinden birini oluşturmaktadır. Türk
diplomatları daha mesleğe giriş sınavlarında veya Ankara’daki eğitim
seminerlerinde “Ermeni iddiaları
dosyasıyla” tanışırlar. Hatta daha
genel konuşmak gerekirse, Ermeni
sorunu İnkılâp Tarihi dersleri vasıtasıyla her Türk gencinin de siyasi
kültür dağarcığının önemli bir parçasını oluşturur. Batı başkentlerini ve
özellikle Washington’u ziyaret edecek Başbakanlarımız veya Dışişleri
Bakanlığımızın çantasında mutlaka
Ermeni dosyası da yer alır. Benzer
şekilde, yolu Ankara’ya düşen Amerikalı diplomatlar da mutlaka Ermeni
iddialarına ilişkin Amerikan tutumu
konusundaki sorulara muhatap olurlar. Her yıl Nisan ayı yaklaştığında,
adeta yılda bir nükseden sıtma hastalığı gibi Ankara’da siyasi tansiyon
yükselir; Ankara-Washington ilişkileri sarsılmaya başlar. Beyaz Sarayda oturan Amerikan Başkanının 24
Nisan mesajında o “tehlikeli” sözcüğü kullanmaması ve Ermeni karar
tasarısının Kongre gündemine gelmemesi için Washington’a mutlaka
bir parlamento heyeti gönderilir,
lobicilik faaliyetlerine hız verilir. Bu
arada Amerika’daki güçlü Musevi
lobisinin de desteği alınmaya çalışılır. Hatta gerekirse Tel Aviv devreye sokulur. Sonuçta 25 Nisan tarihli
Türk gazetelerinin manşetlerini ve
bu arada iç sayfalarını, Amerikan
başkanının Ermeni cemaati için yayınladığı mesajın gizli şifrelerini yorumlayan başlıklar ve köşe yazıları
doldurur.
2010 Nisan’ı yaklaşırken de durum
pek farklı değildi. Üstelik bu kez
Ermeni sorunu yalnızca Amerikan
başkentinde değil, İsveç, İngiltere
ve İspanya gibi Avrupalı dost ülke
parlamentolarında da gündeme geldi. Türkiye’yi uluslararası arenada
köşeye sıkıştırmaya çalışan Ermeni
diasporası Ankara’ya yönelik siyasi kuşatma cephesini her geçen yıl
genişletiyor. Bu yıl yeni olan tek
şey ise, Başbakan Erdoğan’ın Gazze saldırısında İsrail’i yüksek sesle
eleştirmesinden dolayı, Türkiye’ye
kırgın olan Yahudi lobisinin devre
dışı kalmasıdır. Amerikan Kongresinin Dış ilişkiler Komitesinden ve
İsveç parlamentosundan soykırımı
tanıma kararlarının “bir oy” (one
vote) farkla geçmesinin Davos’taki
“bir dakika” (one minute) çıkışının
siyasi karşılığı mı olduğu sorusu ise
ayrı bir tartışma konusu.
1915 olaylarının farklı ülke parlamentolarında soykırım olarak tanınmaya başlanmasının 55 yıllık bir
geçmişi var. Türkiye ile hiçbir siyasi
sorunu olmayan Latin Amerika ülkesi Uruguay, 1965 yılında Ermeni
diasporasının baskısıyla soykırım
iddialarını tanıyan ilk devlet oldu.
İlerleyen yıllarda ise Kıbrıs Rum
Kesimi, Arjantin, Ermenistan, Belçika, Kanada, Şili, Almanya, Fransa, Yunanistan, Litvanya, Hollanda,
Lübnan, Polonya, Rusya, Slovakya,
İsviçre, Vatikan ve Venezüella gibi
ülkeler soykırım iddialarını tanıyan
kararlar aldılar. Hatta Fransa ve İsviçre gibi bazı batılı ülkeler, konuyu
Yahudi soykırımı (Holokost) olayıyla özdeşleştirerek, Ermeni “soyNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
49
kırımını” inkâr edenlere ceza veren
düzenlemeler de yaptılar. Son kararıyla İsveç bu listeye eklenen 21.
ülke oldu.
neydi Ermeni olayları ve Türkiye bu
sorunla mücadele için nasıl bir strateji izlemelidir?
Ayrıca bu ülkelerin yanında Amerikanın 50 eyaletinden 42’si; Büyük Britanya’nın siyasi parçalarını
oluşturan Galler, İskoçya ve Kuzey
İrlanda’nın yerel meclisleri de Ermeni soykırımı iddialarını tanıdılar.
Başbakan Erdoğan benzer bir kararın İngiliz Avam kamarasında alınmaması için doğrudan Londra’yı
ziyaret etti. Aslında İngiltere resmi
olarak uzun süredir “Ermeni katliamlarını” kınamakla birlikte, bu olayların BM’nin 1948 tarihli Soykırım
Sözleşmesindeki tanımlara uymadığını söylüyor. Soykırım iddialarını
tanıyan yerel parlamentolar arasında
İspanya’nın Bask ve Katalan meclisleri, Avustralya’nın Güney Galler ve
Brezilya’nın Sao Paulo eyalet meclisleri de bulunuyor. Aslında daha
genel düşünüldüğünde Ermenistan’ı
ziyaret eden hemen her ülkenin dışişleri bakanı veya devlet başkanı,
Ankara’daki Anıtkabir gibi, resmi
programına mutlaka Erivan’daki
Soykırım Anıtı ve soykırım müzesini de ekliyor ve sembolik olarak o
iddiaları onayladığını gösterir birkaç
cümle yazmak durumunda kalıyor.
Ermeni Sorunu ve Soykırım
İddialarının Geçmişi
Denilebilir ki, Ermeni diasporası
son yıllarda soykırımın tanınması
konusunda önemli mesafeler almıştır. Daha da önemlisi, giderek batı
kamuoyunda eğitim, propaganda
ve medyanın etkisiyle geniş halk
kitleleri de bu iddiaları mutlak doğruymuş gibi görmeye başladı. Peki,
50
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Osmanlı Devletini de tarihe gömen I.
Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’ya
karşı giriştikleri silahlı isyanının
bastırılması ve iç güvenliğin sağlanması amacıyla, zamanın İttihat ve
Terakki hükümetince Ermenilerin
kitlesel olarak imparatorluğun güney
eyaletlerine zorunlu göçe tabi tutulması bugünkü Ermeni sorunu olarak
bilinen tarihimizdeki acı olayların
özünü oluşturur. Tehcir kararına giden süreçte Osmanlı devletinin Ermeni komitacılarının elebaşlarından
oluşan 2000’e yakın kişiyi 24 Nisan
1915’te tutuklaması ise Ermeniler
tarafından daha sonraları “soykırım”
ve “yas günü” olarak anılmaya başlanmıştır. Ermeni diasporası güçlü
oldukları ülkelerdeki parlamentolara
baskı yaparak, bu tarihin tüm dünya
ülkelerinde soykırım günü olarak
ilan edilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar. Burada Ermeniler, atalarının
1915’te yaşadıkları olayları, Yahudilere II. Dünya Savaşı sırasında Hitler
Almanyasınca uygulanan sistematik
kıyımla (Holokost) eş tutmaktadırlar.
resmen özür dileyerek, onlara tazminat ödemesi, Ermeni diasporası
için de izlenecek yöntem konusunda
ilham kaynağı olmuştur. Bu amaçla
diaspora, dört-T olarak ifade edilen ve aşamalı olarak uygulamaya
sokulan siyasi bir strateji geliştirdi.
Bunlardan birincisi, Tanıtmak’tır.
Bu amaçla Ermeniler 1970’li yıllarda ASALA terör örgütünü kurarak
şiddet eylemleri yoluyla Ermeni
soykırımı iddialarını uluslararası
arenaya taşıdırlar. İkinci adım ise
Tanınma’dır. Bu aşamada, diaspora propaganda faaliyetleri yoluyla
soykırım iddialarının dünyanın farklı ülkelerinde resmen tanınmasını
sağlayacaktır. 1980’lerin ortasından
bu yana devam eden bu faaliyetler
giderek hız kazanmakta ve sonuç
almaktadır. Yukarıda ifade edildiği
gibi, Almanya’dan Rusya’ya kadar
uluslararası toplumun önde gelen
aktörleri soykırımı tanımışlardır.
Şimdi de ABD’de de tanınması için,
seçim öncesinde kendilerine yazılı
vaatte bulunan Başkan Obama’yı bir
şans olarak görmektedirler. Stratejinin üçüncü ayağında ise Tazminat
talepleri gündeme getirilecektir. Son
aşama ise Toprak talebi olacaktır.
Bunun için de konunun büyük güçlerin desteği ile BM’ye ve uluslararası adalet divanına taşınması sağlanacaktır.
Zaten Ermenilerin 1915 olaylarını
soykırım olarak tanıtma uğraşıları
da 1955 yılından sonra başlamıştır.
Alman Nazilerinin soykırım suçundan dolayı yargılanarak ceza almaları ve Alman devletinin Yahudilerden
Bir anlamda bu siyasi eylem planı
Ermenilerin yüzyılın başında kaybettikleri Anadolu topraklarında bir
Büyük Ermenistan kurma amaçlarına soykırım iddiaları üzerinden
ulaşma stratejisi olarak da okuna-
Türk-ABD ilişkileri bu
kararla gereksiz şekilde
zehirlenmiştir. Siyasi
elitler arasında 1 Mart
2003 tezkeresinden
sonra güçlükle tesis
edilen siyasi güven
yeniden zedelenmiştir.
Şimdi sağduyu
zamanıdır ve Beyaz
Saray, ilişkilerdeki
hasarı tamir etmek için
etkin tedbirler almalıdır.
Top bu anlamda
artık Obama’nın
sahasındadır ve zaman
liderliğini gösterme
zamanıdır.
bilir. Gerçekten de bugünkü komşu
Ermenistan’ın bağımsızlık bildirgesinde ve Anayasasının girişinde
büyük Ermenistan hayalinin devam
ettiğini gösterir ifadeler yer almaktadır. Örneğin Türkiye’nin Doğu Anadolu bölgesi Batı Ermenistan olarak ifade edilmektedir. Bu ifadeler
Ermenistan’ı uluslararası politikada
irredintist ve genişlemeci bir ülke
konumuna da sokmaktadır. Kaldı ki,
1992-93’teki Karabağ Savaşı sırasında işgal ettiği Azerbaycan topraklarını terk etmeye yanaşmaması da
bu irredintist politikanın en somut
örneğini oluşturmaktadır. Öte yandan, soykırım iddiaları Ermenistan
dışında yaşayan Ermeni diasporası
için kendi etnik ve kültürel kimliklerini tanımlamalarının ve bulundukları ülkelerde kültürel asimilasyona
karşı korunmanın bir siyasi aracı
olarak da kullanılmaktadır. Böylece
1915’te gerçekten ne olduğundan
çok, nesilden nesile anlatılan büyük
bir mağduriyet ve acılı bir geçmişin
anlatısı (mitolojiye dönüştürme) sayesinde, Ermeniler bir yandan uluslararası alanda mağdur bir halk rolü
oynarken, diğer yandan ise soykırım iddiaları sayesinde emperyalist
güçlerin kışkırtmasıyla giriştikleri
başarısız siyasi isyanlardaki hatalarını da unutturmanın bir aracı olarak
kullanmaktadırlar. Türklere karşı
beslenen aşırı bir nefret duygusu ve
diyalog eksikliği ise, 1915 olaylarına
ilişkin her iki taraf arasındaki farklı
hikâyelerin tartışılmasını ve halklar
arasındaki muhtemel bir rehabilitasyonun önünü tıkamaktadır.
Türkiye’nin Soykırım
İddialarına Yönelik Stratejisi
Türkiye Cumhuriyeti ulus devlet
olarak kurulduktan sonra Osmanlı
geçmişine ait olumlu/olumsuz her
şeyi siyasi hafızasından silerek yeni
bir başlangıç yapmak istemiştir. Gerçekten de Ermeni ve Yunan mezalimini ya da Balkanlarda zorunlu göçün trajedisini anlatan bazı hikâyeci
tarihçilik dışında, Osmanlı’nın çöküşünü analiz eden ve ciddi tartışmaları içeren eserler yok denecek
kadar azdır. Oral Sander’in işaret ettiği gibi, Türkler kendilerine yakışan
bir vakarla Osmanlının cenazesini
kaldırmışlar ve acılarını içine gömerek yeni bir devlet kurmak için geleceğe odaklanmışlardır. Bu nedenle
Ermeni olayları, Türkler için Balkan
savaşları, Trablusgarp savaşı ve Çanakkale savaşı gibi pek çok olaydan
biridir ve yeni dönemde eski olaylar
yalnızca siyasi bir hatıra olarak kalmıştır. Kaldı ki, Cumhuriyeti kuran
siyasi ve askeri elitler Ermeni olaylarını aynen Osmanlının parçalanması gibi İttihat ve Terakki’nin yanlış bir işi olarak görmüşler ve onları
sorumlu tutma eğiliminde olmuşlardır. İttihatçılar da savaş yenilgisi
sonrasında ya ülkeyi terk etmişlerdir
ya da Mondros mütarekesi sonrasında işgal güçlerince İstanbul’da
kurdurulan Divan-i Harbi Örfi’de
yargılanarak yaptıklarının cezasını
çekmişlerdir. Bu nedenle yeni Türk
devleti ve yeni siyasi elitler kendi-
lerini 1915 olaylarından sorumlu
hissetmemişlerdir.
Cumhuriyetin
kurucuları, deyim yerindeyse o acılı
dönem hakkında bilinçli bir ulusal
unutkanlığı (conscious amnesia) tercih etmişlerdir. Dolayısıyla Ermeni
olayları, ASALA’nın 1970’li yıllarda Türk diplomatlarına yönelik olarak başlattığı sistemli terör saldırılarına dek ne Türk hariciyesinin ne de
Türk entelektüellerinin dikkatini ve
ilgisini çekmemiştir. O döneme ait
Osmanlı arşiv belgeleri ise yakın zamana kadar ne tasnif edilmiştir ne de
kullanılması teşvik edilmiştir. Konu
1980’lerde uluslararası politikaya
yansımaya başlayınca Dışişlerinden
bir büyükelçi (Kamuran Gürün) ilk
kez Ermeni Dosyası hazırlamıştır.
1991’de Sovyetler Birliği dağılıp,
Ermenistan bağımsız olduğunda
Türkiye bu ülkeyi diğer Kafkas ve
Orta Asya Cumhuriyetleri ile birlikte diplomatik olarak tanımıştır.
Ancak kısa süre sonra Karabağ sorunu dolayısıyla, Azerbaycan ile dayanışma adına sınırlar kapatılmıştır.
Ancak Ermenistan’a karşı 17 yıldır
sürdürülen siyasi ve ekonomik ambargo ne yazık ki, Karabağ sorununun çözümüne bir katkı sağlamamıştır. Aksine Ermenistan ile Ermeni
diasporasını Türkiye’ye karşı birleştirmiştir. Bu nedenle son yıllarda
Türkiye Batılı ülkeler tarafından ikili
bir kıskaca alınmaya çalışılmaktadır.
Bir yandan 1915 olaylarını tanıma
ve diğer yandan giderek fakirleşen
Ermenistan’la sınırların açılması ve
diplomatik ilişkilerin kurulmasına
ilişkin baskılar her geçen yıl artmaktadır. Nitekim 1990’lı yıllarda ABD
İnsani Yardım Koridoru açılması
konusunda Türkiye’ye diplomatik
baskı uygularken, AB de gerek parlamentosunda aldığı kararlarla gerekse Komisyonun pek çok kararıyla
Türkiye’yi “iyi komşuluk” ilkelerine
uymaya çağırmıştır. Sonuçta Türkiye Ermenistan’la diyalog arayışına
girmiş ve uzun bir gizli görüşme
trafiğinden sonra, önce futbol diplomasisi üzerinden kamuoyu yumuşatılmış, ardından da İsviçre’nin arabuluculuğu ile hazırlanan ve iki ülke
arasında ekonomik ve siyasi ilişkileNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
51
rin normalleştirilmesini amaçlayan
protokoller 2009 Ekiminde Zürih’te
imzalanmıştır.
Protokoller Beklenen
Amaçları Sağlayabildi mi?
Protokollerin özünde geçmişi tamamen unutmaya değil, ama komşu iki
ülkenin bugünkü siyasi ve ekonomik ilişkilerini tarihin baskısından
kurtarmayı amaçladığı söylenebilir.
Türkiye olarak bizim temel tezimiz
1915'te bazı acı olayların yaşandığı,
ancak bu acıları yalnızca Ermenilerin değil Türklerin de yaşadıkları
gerçeğini tüm dünyaya anlatabilmekti. Zira tüm dünya yıllardır 1915
olaylarını yalnızca Ermeni kaynaklardan ve diasporanın tek yanlı siyasi propagandası ve yayınlarından
biliyordu. Nitekim 2005'te TBMM,
tam bir mutabakatla 1915 gerçeklerinin araştırılması amacıyla ortak
bir tarih komisyonu kurulması ve
karşılıklı olarak arşivlerin açılması
önerisini tüm dünyaya ve Erivan'a
iletmişti. İmza edilen protokoller
Türkiye'nin bu talebini karşılayacak bir komisyonu öngörmektedir.
Davutoğlu’nun ifadesiyle böylece iki
tarafta da "adil bir toplumsal hafıza"
yaratma imkânı ortaya çıkacaktır.
İkincisi, iki ülke arasında diplomatik
ilişki kurulması öngörülmektedir.
Üçüncüsü ise, sınırların ticaret ve
turizme açılması öngörülmektedir.
Burada Türkiye'nin elini zayıflatan
tek konu Kafkaslarda bizim soydaş
ülkemiz olan Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Karabağ sorununun protokollerde hiçbir şekilde yer
almamış olmasıdır. Ancak imza töreninde, AGİT bünyesinde ErmeniAzeri görüşmelerini yürüten Minsk
grubunun batılı eş başkanları olan
Rusya ve Fransa ile ABD ve AB gibi
güçlü aktörlerin temsilcilerinin de
hazır bulunması, aslında protokollerin uygulanmasının büyük ölçüde
Karabağ'da önemli ilerlemelerin
sağlanmasına bağlı olduğunun uluslararası toplum tarafından da anlaşıldığını göstermektedir.
Protokoller ile Ermenistan ise 17 yıldır dışında kaldığı bölgesel siyasi ve
52
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
ekonomik dinamiklerle yeniden buluşma; siyasi yalnızlıktan kurtulma
ve Türkiye üzerinden batıyla ilişkilerini geliştirme fırsatı yakalayacaktır.
Ermenistan ilk kez bu antlaşmayla
dış politikada kendisini diasporanın
etkisinden kurtararak halkına karşı
sorumlu bir "ulus devlet" davranışı
sergilemiştir.
şimleri yakından izlenmeli, uluslararası ortamda soykırım iddialarını
göğüsleyecek ciddi ve sürdürülebilir
bir siyasi-diplomatik strateji geliştirilmelidir. Bu strateji, Ermenistan’la
diyalog ve ortak komisyon kurma
arayışı kadar, zorlayıcı diplomasi
yöntemlerini ve tedbirlerini de içermelidir.
Protokollerin imzalanmasından sonra her iki ülke de iç hukuk açısından
protokolleri uygulamaya geçirmek
için bazı adımlar attı. Türkiye, protokolleri TBMM’ye sevk etti, ancak
Azerbaycan’la yaşanan sorunlar ve
muhalefetin baskısı nedeniyle henüz
meclisten geçirilemedi. Öte yandan Ermenistan da kendi iç hukuku
gereği, protokolleri önce Anayasa
mahkemesine gönderdi. Mahkeme
protokolleri onaylamakla birlikte,
onama kararına eklediği bir şerh ile
Protokollerin özüne ve ruhuna aykırı
bazı yorumlamalar da getirdi. Bunu
üzerine Türkiye ve Ermenistan arasındaki güven sarsıldı. Üstelik Ermeni tasarısının Amerikan Kongresinde
görüşülmesi sırasında diasporan yanında Ermenistan resmi heyetinin
de lobicilik yapması, Türk tarafında
Ermenistan’ın siyasi niyetleri konusundaki şüpheleri derinleştirdi.
Denilebilir ki, normalleşme sürecini
canlandıracak yeni hamle yapılarak
taraflar arasında güven tazelenemezse, iki ülke arasında yıllar sonra yakalanmış bir normalleşme fırsatının
her iki ülkenin iç siyasi çalkantıları
dolayısıyla yok olup gitmesi kuvvetle muhtemeldir. Bunun doğal sonucu ise, her iki ülkede de karşılıklı
olarak radikal milliyetçi politikaların
geri dönüşü ve siyasi gerginliklerin
yeniden başlaması olacaktır. Böyle
bir durum ise her iki ülkenin milli
çıkarları açısından ne kadar uygun
olduğu tartışmalıdır.
Konu yalnızca bir tarihi gerçekliğin araştırılması veya haksızlığın
giderilmesi sorunu değildir. Sorun
Türkiye’yi dış politikada sıkıştırma
stratejisinin bir parçasıdır. Soykırım
iddiaları Türkiye ile sorunu olan veya
Türkiye’nin bölgede ve dünyada yükselmesinden kaygı duyan veya kıskanan güçlerce de Türkiye’ye karşı bir
siyasi şantaj ve psikolojik baskı aracı
olarak kullanılmaktadır. Ayrıca son
gelişmeler, son yıllarda Türkiye’nin
çizmeye çalıştığı barışçı, insani, ahlaki ve yapıcı temeldeki proaktif dış
politika imajını da zaafa uğratacak
niteliktedir. Ermeni sorunu adeta yeni
Türk dış politikasının ve yükselen
Türkiye’nin imajının “Aşil topuğu”
olarak görülmektedir. Türkiye’nin
dış politikada yakın çevresiyle veya
uluslararası siyasi sorunlarla ilgilenmek yerine, yalnızca kendi sorunlarına odaklanan, savunmacı bir tutum
takınmaya zorlanmaktadır.
Türkiye Ne Yapabilir?
Türkiye’nin Batı ülkelerindeki karar tasarılarını görmezden gelmesi
ve hafife alması mümkün değildir.
Soykırım iddiaları her şeyden önce
tarihe, objektif gerçeklere ve Türk
insanına karşı yapılan bir haksızlıktır. Konu önemlidir ve Ermeni giri-
Amerikan Dış ilişkiler komitesinden
geçen karar tasarısı bizim için elbette dünyanın sonu değildir. Ancak bu
sonuç ve Obama yönetiminin mevcut tavrı incelendiğinde, Türkiye’nin
iyi niyetli barış çabalarının ve bölgesel barışa yönelik katkılarının ne
Washington tarafından ne de İsveç
gibi dost ülkelerce yeterince algılanmadığını ortaya koymaktadır. Oysa
küresel barış söylemi ile iktidara
gelen ve Avrupa’dan Ortadoğu’ya
ve hatta Çin’e kadar geniş bir coğrafyada ciddi bir heyecan dalgası ve
barış ümidi uyandıran Obama’nın,
90 yıllık karmaşık bir siyasi sorunun
aşılması konusunda taraflar arasında
imzalanan protokollerin uygulanmasına zaman tanımak için gerekli basireti ve sabrı göstermesi beklenirdi.
Türk-ABD ilişkileri bu kararla gereksiz şekilde zehirlenmiştir. Siyasi
elitler arasında 1 Mart 2003 tezkeresinden sonra güçlükle tesis edilen
siyasi güven yeniden zedelenmiştir.
Şimdi sağduyu zamanıdır ve Beyaz
Saray, ilişkilerdeki hasarı tamir etmek için etkin tedbirler almalıdır.
Top bu anlamda artık Obama’nın
sahasındadır ve zaman liderliğini
gösterme zamanıdır.
Ancak Türkiye, Ermeni sorununun
büyük güçlerle olan ikili ilişkileri-
ni ipotek altına almasına izin vermemelidir. Bu çerçevede, ABD ve
İsveç örneklerinde izlenen ve büyükelçilerin geri çekilmesi şeklindeki diplomatik tepkiler yerine, daha
etkin ve uzun dönemde sonuç alıcı
tedbirler uygulanmaya konulmalıdır. Davutoğlu’nun dile getirdiği
“adil bir hafıza” yaratmanın yolları
açılmaya çalışılmalıdır. Bu çerçevede son gelişmelere rağmen Türkiye
bir yandan Ermeni açılımlarına devam etmeli, öte yandan ise Azerbaycan ile ilişkilerini güçlendirerek
Ermenistan’ı işbirliğine zorlayacak
karşıt diplomatik baskı yöntemleri
ve caydırıcı taktikler geliştirmelidir.
Bu amaçla protokol krizinin çözülmesi için bir yandan diyalog arayışları sürerken, öte yandan Karabağ
sorununun çözülmesi konusunda
Azerbaycan üzerinden caydırıcı
tedbirler devreye sokulmalıdır. Örneğin Türkiye ve Azerbaycan orduları ikili işbirliğine dayanarak gerek
Türkiye’de gerekse Azerbaycan topraklarında ortak tatbikatlar başlatabilir ve böylece zorlayıcı diplomasi
uygulamanın imkânları devreye sokulabilir. Karabağ sorununda adım
atmaktan kaçınan Erivan’a karşı,
işgalin ve çözümsüzlüğün siyasi ve
askeri maliyeti artırılmalıdır.
Öte yandan, Ermenistan halkına
yönelik olarak Türkiye iyi niyetini
ve insani duyarlılığını göstermek
üzere bazı jestler de yapabilir. Örneğin, protokollerden bağımsız olarak, sınır kapılarını Nisan ayı başı
itibariyle belli bir süreliğine (Nisan
sonuna kadar) açabilir. Böyle bir
diplomatik jest, Batı ülkelerinde son
aylarda Türkiye’nin aleyhine dönen
kamuoyu üzerinde inanılmaz bir pozitif etki yaratacaktır. Ermenistan’da
ise başta Cumhurbaşkanı Sarkisyan olmak üzere, iç politikada diyalogdan yana olan aktörlerin elini
güçlendirecektir. Bir aylık bir sınır
açma Türkiye’nin büyüklüğünü ve
kendinden emin olduğunu da gösterecektir. Aksi durumda elçi geri
çağırma, Türkiye’deki kaçak çalışan
Ermenileri sınır dışı etme, ikili ilişkileri askıya alma, üst düzey ziyaretleri iptal etme ve TÜSİAD gibi iş
âlemi temsilcilerinin programlarının
ertelenmesi, uzun vadede hiçbir kalıcı etkisi olmayan, reaktif ve kendi
imajımızı ve ekonomik çıkarlarımızı
zedeleyici bir taktiktir. Sürdürülebilir bir strateji değildir. Doğrusu,
elçilerin görevleri başına dönmeleri
ve mücadelelerini ilgili ülkelerde
sürdürmeleridir. Başbakan Erdoğan
da İsveç gezisini en kısa sürede gerçekleştirmeli ve bu gezide kamu diplomasisine ağırlık vererek, dikkatlerin bu konuya çevrildiği bir ortamda
İsveç halkına Türkiye’nin tezlerini
anlatmalıdır. Ezcümle, Ermeni sorununu iç ve dış politikamızda bir
güvenlik ve kimlik sorunu olmaktan
çıkarmanın ve Türk dış politikasını
“soykırım esiri” olmaktan kurtarmanın yolu, konunun her platformda
özgürce tartışılmasının önünü açmak ve uluslararası platformlarda
yılmadan usanmadan haklılığımızı
anlatmaktır. Türkiye, modern diplomasinin inceliklerini kullanarak,
Ermeni sorunuyla yüzleşebilecek
siyasi güce, diplomatik tecrübeye ve
demokratik olgunluğa sahip büyük
bir ülkedir.
SDE Uzmanı*
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
53
Analiz
Ermeni Sorunu
Kördüğümü
Emin GÜNDÜZ*
Başkan Obama, Beyaz Sarayda göreve başlamasının üzerinden henüz üç ay dahi
geçmeden, ne denli sihirli bir formül bulunmuş da, ABD Yönetimi, ermenilerin yüz
yılı aşkın bir süreden beri devam ettirdikleri ve kan davasına dönüştürdükleri, son
yirmi yıldan bu yana da, Türkiye’nin tüm iyi niyetli tutum ve davranışlarına adeta set
çektikleri bu kemikleşmiş sorunu bir çırpıda çözme becerisini gösterebilmişti.
S
ovyetler Birliği’nin dağılması
sonrasında, Ermenistan’ın 2.
kez bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana geçen yaklaşık 20
yılda Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde, bu ülkenin bir tür kan davasına
dönüştürdüğü olumsuz tutumu nedeniyle yaşanan sancılı sürecin, geçtiğimiz yılın ilk aylarında beklenmedik
şekilde ortaya çıkan bir hareketlilikle
birlikte son bulmakta olduğu beklentisi yaratılmıştı.
Başkan Obama, Beyaz Sarayda göreve başlamasının üzerinden henüz
üç ay dahi geçmeden, ne denli sihirli bir formül bulunmuş da, ABD
Yönetimi, ermenilerin yüz yılı aşkın
bir süreden beri devam ettirdikleri ve kan davasına dönüştürdükleri, son yirmi yıldan bu yana da,
Türkiye’nin tüm iyi niyetli tutum ve
davranışlarına adeta set çektikleri bu
kemikleşmiş sorunu bir çırpıda çözme becerisini gösterebilmişti.
Obama, aynı seçim kampanyaları
boyunca ermeni kökenli seçmenlere,
Ermeni Lobisine ve Ermeni Diyasporasına ermeni soykırımını tanıma
ve bu yöndeki tasarının Kongre’den
geçmesini destekleme sözünü veren,
başta Başkan Yardımcısı Joe Biden,
Dışişleri Bakanı Hillary Clinton,
Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy
Peloci olmak üzere yönetimin ermeni sempatizanı diğer mensuplarını
da ikna edebilmiş miydi?
ABD’nin yeni Başkanı Barack
Obama’nın ilk resmi dış ziyaretini
Türkiye’ye gerçekleştirmesi ve bu
ziyaret sırasında, gerek Cumhurbaşkanlığı Köşkünde ve Türkiye Büyük
Millet Meclisinde, gerek İstanbul’da
yaptığı konuşmalarda, Türkiye ile
Ermenistan arasındaki ilişkilerin çok
yakın bir gelecekte normalleştirilmesi için ilk kararlı adımların atıldığı
yolundaki söylemleri bu beklentilere
güç katmış, iç ve dış çevrelerde adeta
bir bayram havası estirilmişti. Hatta
bir kısım yazılı ve görsel medya, iki
ülke arasındaki tüm sorunlar çözüme kavuşturulmuşçasına, Türkiye ve
Ermenistan’ın bu yakınlaşmasının taraflara olduğu kadar Kafkasya’ya ve
de çevre ülkelere sağlayacağı siyasi,
ekonomik ve ticari getirileri abartılı
övgülerle gündeme getirmişti.
Seçim kampanyası sırasında yaptığı
yazılı açıklamanın içinde en az on
kez “ermeni soykırımı” ibaresine yer
veren ve Başkan seçildiğinde “ermeni soykırımı” tasarısının Kongre’den
geçmesini kuvvetle destekleyeceği
taahhüdünde bulunan Başkan Obama, bizim siyasi literatürümüzde
hemen her olayda kullanılması bir
alışkanlık haline gelen “dün dündür,
bugün bugündür” deyiminden hareketle başkanlık koltuğuna oturduktan sonra, Türkiye’nin bölgesindeki
stratejik konumunu ve ABD’nin
genelde Ortadoğu’daki, özelde de
Afganistan, Irak ve İran bağlamındaki çıkarları açısından arzettiği
yaşamsal önemini öğrendikten sonra, Türkiye’yi, iç baskılara göğüs
germe bahasına, Ermenistan’a tercih mi etmişti? Öte yandan, Başkan
Yoksa, yıllardır kendini mesnetsiz
kin ve intikam ihtirasına kaptıran
Ermenistan birdenbire hidayete
ermiş, günah çıkartmaya, Ermeni
Diyasporasının vesayetinden kurtulmaya ve daha da ötesi, ABD’nin
ulusal çıkarları uğruna Rusya’nın
güdümünden kurtularak bağımsız
hareket etmeye mi karar vermişti?
54
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
ta dahi geçmeden, sözde soykırım
iddialarının 94. yıldönümü münasebetiyle ermeni asıllı Amerikalılar
için yayınladığı sempati mesajında,
seçim kampanyasında ifade ettiği
sözlerin arkasında olduğunu vurgulamakla yetinmemiş, kendisinden
önceki ABD başkanlarından farklı
olarak, ermeni dilinde “soykırım”a
eşdeğer “Meds Yeghern” ifadesini
iki kere tekrarlamıştır. Tamamı incelendiğinde, Başkan Obama’nın 24
Nisan 1909 tarihli mesajının, önceki yıllarda Beyaz Saray tarafından
aynı tarihlerde yayınlanan mesajlardan çok daha sert ve ağır ifadeler ve
suçlamalar içerdiği görülmektedir.
Başkan Obama’nın Türkiye ziyaretinin hemen öncesinde paraflanan
Protokollerin, içerikleri itibariyle
son derece muğlak oldukları ve uygulamada taraflarca değişik şekilde
yorumlanacakları yolunda yapılan
tüm eleştiri ve uyarılara rağmen
imzalanmalarını izleyen dönemde,
başta Ermenistan Cumhurbaşkanı
Sarkisyan ve Dışişleri Bakanı Nalbantyan olmak üzere Ermenistan
yöneticilerinin her ortamda yaptıkları açıklamalar da, Ermenistan’ın
sözde soykırım iddialarından hiçbir
koşulda vazgeçmeyeceğini açıkça
ortaya koymuştur. Aynı yetkililer
gerek “İlişkilerin Normalleştirilmesine İlişkin Protokolde”, gerek
“Diplomatik İlişki Kurulmasını
Öngören Protokol”de, ne Karabağ
konusunda ve ne de işgal altındaki
Azerbaycan topraklarının terk edilmesi konusunda herhangibir ifadenin yer almadığını ve almasının da
söz konusu olamayacağını sürekli
tekrarlamışlardır.
Bütün bu olumsuz gelişmelere
rağmen, Türkiye iyi niyet gösterisini devam ettirmiş, Protokolleri onay için Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne intikal ettirmiş, Ermenistan Parlamentosunun onayına değin
sözkonusu Protokoller bu aşamada
beklemeye alınmıştır.
Ermenistan’ın bağımsızlığını ilk kez
ilan ettiği 1918 yılından, Sovyetler
Birliği’nin dağıldığı döneme kadar
geçen süre içindeki gelişmeler ve
Ermenistan’ın 1991 yılında ikinci
kez bağımsızlığını ilan etmesinden
itibaren Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde başlayan ve 12 Ocak 2010 tarihine kadar uzayan süreçte gelişen
olaylar bir önceki yazımızda genel
hatlarıyla izah edilmiş olduğu cihetle , bu defaki yazımızda, sözkonusu
Protokollerle ilgili olarak Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin 12
Ocak 2010 tarihinde verdiği karar
karşısında ortaya çıkan yeni durumun irdelenmesine çalışılacaktır.
Resmi makamlarımızın, onaya sunulan her iki Protokol metninin
beklentilerimizi karşıladığı konusundaki görüşlerini sürdürdükleri ve
onay için Ermenistan’ın işgal ettiği
topraklardan çekilmesini bekledikleri bir aşamada, Ermenistan Yönetiminin, kendi mevzuatları uyarınca,
onay öncesinde Protokol metinlerini
anayasaya uygunluk açısından Anayasa Mahkemesine götürmeleri tüm
hesapları tersine çevirmiş ve sorunu
başlangıçtaki durumundan çok daha
çapraşık hale dönüştürmüştür.
Üçüncü Ülkelerle İlişkilendirilmesi
Sözkonusu Değildir
Ermenistan’ın imzaladığı her tür
ikili ya da çok taraflı andlaşma, sözleşme ve belgelerin nihai onayından
önce anayasaya uygunluk açısından
incelenmesi ve onaylanmasıyla yet-
Ne yazık ki, Başkan Obama’nın ziyaretini izleyen gelişmeler, yukarıda sözünü ettiğimiz olasılıkların
gerçekçi olmadığını, değişik zaman
dilimlerinde örnekleri ile ortaya
koymuştur.
“Meds Yeghern” İfadesini
İki Kere Tekrarlamıştır
Nitekim Başkan Obama, Türkiye
ziyaretinin üzerinden henüz üç hafNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
55
kili olan Ermenistan Anayasa Mahkemesi, 12 Ocak 2010 tarihinde,
Devlet Başkanını temsilen Dışişleri
Bakanı Nalbantyan’ın da katılımı
ile yaptığı toplantıda, Türkiye ile
Ermenistan arasında 10 Ekim 2009
tarihinde imzalanan iki adet Protokolü, Ermenistan Anayasasına uygunlukları açısından incelemiştir.
Toplantı sonunda oy birliği ile alınan kararda, sözkonusu Protokollerin, anayasanın vazgeçilmez bir
parçasını oluşturan Bağımsızlık Bildirgesinin 11. maddesinin gerekleri
ve Ermenistan Anayasasının dibacesinde yer alan hususlar ile çelişki
oluşturmaması koşuluyla, anayasaya uygun olduğuna hükmedilmiştir.
Kararda ayrıca, uluslararası hukuk
ilkeleri uyarınca, imzalanan Protokollerin sadece iki ülkeyi ilgilendirdiği, dolayısıyla üçüncü ülkeleri
kapsamadığı hususuna yer verilmiş,
son maddesinde de kararın nihai ve
kesin olduğu vurgulanmıştır.
Ermenistan
Anayasa
Mahkemesi kararında
özellikle vurgulanan
bir diğer husus
da, Protokollerle getirilen somut
zorunluluğun, diplomatik
ilişkiler
tesis etmek ve müşterek sınırları
açmaktan ibaret olduğu, metinlerde
yer alan diğer ayrıntıların bu iki zorunluluk yerine getirildikten sonra
dikkate alınacak niyet, amaç ve temennilerden ibaret bulunduğu şeklindeki ifadedir.
Ermenistan Anayasa Mahkemesinin
bu hiç hesapta olmayan kararı, Protokollerin gerek paraflanmaları ve
gerek imzalanmaları aşamalarında,
metinlerde kesin ve açık ifadelerin
yer almamasının büyük sakıncalar
doğuracağı konusunda değişik çevreler ve uzmanlar tarafından dile getirilen uyarıcı nitelikteki eleştirilerin
ne kadar haklı ve geçerli olduğunu
açıkça ortaya koymuştur.
Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesinin 11. maddesindeki “Ermenistan
Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiyesinde
ve Batı Ermenistanda 1915’te yaşanan soykırımın uluslararası alanda
tanınmasını amaç edinen çalışmaları
destekler” şeklindeki ifade dikkate
alındığında, Anayasa Mahkemesinin bu kesin ve
nihai kararı karşısında,
bundan böyle, Ermenistanın sözde soykırım
iddialarından hiçbir zaman
vazgeçmeyeceği ve Batı
Ermenistan olarak gösterdiği Türkiye toprakları üzerindeki iddialarını da
sürdürmeye devam
edeceği açıkça görülmektedir. Oysa,
bağımsızlığını ilan
etmesinden kısa bir
süre sonra Ermenistanı tanıyan Türkiye, sırf bu
nedenlerle Ermenistanla bugüne değin diplomatik ilişki
kurmamıştır.
Diğer taraftan, aynı mahkeme
kararında, Protokollerin sadece iki ülkeyi ilgilendirdiği, dolayısıyla
üçüncü
ülkelerle
ilişkilendirilmesinin sözkonusu
olamayacağı hususuna yer verilmiştir. Bu ayrıntı da,
556
6
STRATEJİK
ST
S
STR
TTR
RA
ATTTEEEJJ İK
ATE
ATEJ
İK D
DÜŞÜNCE
ÜŞ
ÜŞÜ
Ü
ÜŞÜN
ŞÜN
ŞÜ
Ş
ÜN
Ü
NC
CEE | N
NİSA
NİS
NİSAN
İİSA
İS
SA
S
A N 20
22010
0 1100
Protokollerin onaylanmasının Karabağ ve işgal edilmiş Azeri toprakları
ile herhangi bir bağlantısının bulunmadığı anlamına gelmektedir.
Bu izahatımızda da görüleceği üzere, Protokollerin onaylanması ve işgal edilen Azerbaycan topraklarının
terk edilmesi iki bağlantısız konu
olarak nitelendirilmektedir.
Oysa, Zürih’te imzalanan Protokolleri, Ermenistanla bugüne değin
diplomatik ilişki kurmamıza engel
oluşturan olmazsa olmaz üç temel
soruna kesin çözüm getirdiği şeklinde yorumlayan Hükümetimiz yetkilileri, kardeş Azerbaycan’da ortaya
çıkan güven bunalımını ortadan kaldırmak üzere, Ermenistan’ın işgal
ettiği Azerbaycan topraklarından
tamamen çekilmesine değin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne intikal
ettirilen sözkonusu Protokollerin
onaylarının askıya alınacağı ve sınır
kapılarının açılmayacağı yolunda bu
ülkeye söz vermişlerdi.
Kemikleşmiş Kin ve
İntikam Politikası
Ermenistan Anayasa Mahkemesinin,
değiştirilemez olarak nitelenen son
kararı karşısında, her iki Protokolun
da tarafımızdan onaylanması olanağı tamamen ortadan kalkmış olduğu
cihetle, bu koşullarda, Türkiye’ye
yönelik kemikleşmiş kin ve intikam
politikasını sonuna dek sürdürmekte
kararlı olduğu anlaşılan Ermenistanla mevcut sınır kapılarının açılmasının da artık sözkonusu olmaması
gerekir.
Ermenistan bu denli açık ve
Türkiye’yi dünya kamuoyu önünde,
deyim yerinde ise, köşeye sıkıştırmayı amaçlayan planlı bir saldırı
içine girmişken, resmi makamlarımız, Ermenistan Anayasa Mahkemesinin derin üzüntü ve düş kırıklığı yaratan bu kararının, ilişkileri
normalleştirme sürecini tıkayacağını, imzalanan Protokollerin lafzına
ve ruhuna aykırı olduğunu ifade ile,
bir kez daha tek taraflı iyi niyet
göstererek, bu konuda Ermenistan
Hükümetinin siyasi iradesini orta-
ya koyması talebinde bulunmuştur.
Bu talebin hemen ardından, Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbantyan
18 Ocak 2010 tarihinde yaptığı bir
açıklamada, dünya kamuoyunun
Zürih’te imzalanan Protokollerin
ön koşulsuz olarak onaylanmasını
beklediklerine işaretle, Ankara’nın
geri adım atması halinde sadece anlaşmanın rafa kaldırılmasına yol açmakla kalmayacağını, aynı zamanda dünya kamuoyunun da güvenini
kaybedeceğini, bu süreçte Ermenistanın kaybedeceği bir şeyin olmadığını öne sürmüştür. Nalbantyan 22
Ocak 2010 tarihinde Erivan’da düzenlediği bir basın toplantısında da,
Türkiye’nin Protokolleri onaylamaması, ültimatom dilini kullanmaya,
önkoşullar ileri sürmeye ve sürecin
önüne engel çıkarmaya devam etmesi halinde müzakerelerin sonuçsuz
kalacağı tehdidinde bulunmuştur.
Türkiye’ye yönelik dolaylı tepkiler
bununla kalmamış başta Amerika
Birleşik Devletleri olmak üzere Avrupa Birliği, Rusya ve Fransa tarafından yapılan ve bugüne değin her
vesile ile tekrarlanan açıklamalarda,
Ermenistan Anayasa Mahkemesi
kararının, Protokollerin onaylanmasına kesinlikle bir engel oluşturmadığı dile getirilmiştir.
Bu itibarla, Ermenistan Anayasa
Mahkemesi kararının, sorunun çözümüne olumsuz yansımalarına karşı güvence istediğimiz ABD’nin, bu
bağlayıcı nihai ve kesin karar karşısında, etkin bir güvence vermesinin
mümkün olmadığı, vermesi halinde
dahi bu güvencenin geçerli ve gerçekçi olamayacağı açıktır. Hatta
Ermenistan Yönetiminin, mümkün
görülmemekle beraber, bu konuda
bir yazılı garanti vermesi ya da bir
siyasi deklarasyon yayınlaması da
bu durumu değiştirmeyecektir.
Son gelişmeleri birlikte değerlendirdiğimizde görünen manzara, Ermenistanın tüm kurnazlık yöntemlerini
planlı bir şekilde kullanmak suretiyle, tarafımızdan hiçbir koşul öne
sürülmeksizin sadece sınır kapılarının açılmasını ve diplomatik ilişki
kurulmasını sağlamaktan öteye bir
adım atmayacağı ve de Bağımsızlık Bildirgesinin 11. maddesine ters
düşen hiçbir özveriye görünür gelecekte evet demeyeceğini açıkça aksettirmektedir.
Bütün bu gerçekler karşısında, sözde ermeni soykırımı iddialarının 95.
yıldönümü anma törenlerinin yaklaşmakta olduğu ve Ermenistanın attığı
bu son adımla Türkiye’yi çok taraflı
baskı yöntemiyle bir “oldu bitti”ye
getirmeyi amaçladığı dikkate alınarak, hiç vakit geçirilmeksizin, Devletimizin tüm kurum ve kuruluşlarının
işbirliği ve mutabakatı sağlanmak
suretiyle, bu konuda bundan sonra izlenecek politikalar ve atılacak
kararlı adımların tüm ayrıntıları ile
belirlenmesi amacıyla, kısa, orta ve
uzun vadeli, kapsamlı bir ulusal strateji belgesi hazırlanması ve bu belgeye
eklenecekbiryolharitasıçerçevesinde
gerekli siyasi, ekonomik, hukuki ve
diplomatik adımların başlatılması sanırım kaçınılmaz görünmektedir.
Bu çalışmalar yapılırken, TürkiyeErmenistan ilişkileri ile diğer ülkeler
yönetimlerinin ve parlamentolarının,
haksız, tarihsel ve özellikle hukuksal
mesnetten tamamen yoksun ermeni
iddialarına destek veren söylem ve
eylemleri iki ayrı sepette ele alınmalı
ve karşı önlemler de buna göre saptanmalıdır.
Diğer taraftan, bu kritik aşamada ABD
Yönetiminin 24 Nisan öncesinde atması olası olumsuz adımların da bir
tehdit unsuru olarak kullanılmasının
tarafımızdan hiçbir şekilde kabul
edilmeyeceğinin ve bu yöntemle herhangibir taviz elde edilemeyeceğinin
ABD Yönetimine şimdiden kesin bir
dille iletilmesi yararlı olacaktır.
Ermenistanla Diplomatik İlişki
Kurulmasını İstemeye Kimsenin
Hakkı Olamaz
Bütün bu gerçekler ve dış güçler
tarafından Ermenistanla işbirliği
içinde oynanan tüm bu sinsi oyunlar karşısında, Ermenistanın tarihi
ve hukuki gerçeklere ters düştüğü
kadar, iyi komşuluk ilişkileri ile
de hiçbir şekilde bağdaştırılması mümkün olmayan bu inatçı ve
hayalperest tutumundan vazgeçtiğinin, kendi mevzuatında gerekli
tüm değişiklikleri yaparak kanıtlamasına değin, Türkiye’nin, gerek
ulusal çıkarlarımıza ve gerek milli
davalarımızdan biri olan bu sorunla ilgili olarak ulusumuzun bugüne
kadar sürdürdüğü geleneksel dik
duruşuna gölge düşürecek nitelikte
tek taraflı bir iyi niyet yaklaşımı ile
Ermenistanla bir diplomatik ilişki
kurulmasını Türkiye’den istemeye
hiç kimsenin hakkı olamaz.. Hiçbir
yabancı ülkenin de kendi çapraşık
çıkarları uğruna, böylesine haksız
bir özveriyi ya da onur kırıcı bir tavizi Türkiye’ye baskı yoluyla kabul
ettirmeye gücünün yetmeyeceği de
bilinmelidir.
Büyükelçi (E)*
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
57
Analiz
nelik katliamları Uluslararası Adalet
Divanı Bosna Hersek-Sırbistan Soykırım Davasında verdiği kararında
soykırım olarak nitelendirmiştir.
Türkiye Soykırım
Sözleşmesine Taraftır
Soykırım Oyunu
Prof. Dr. Mehmet Emin ÇAĞIRAN*
Amerikan Temsilciler Meclisi Komitesinde soykırım karar tasarısının oylanıp kabul edilmesi
siyaseten ABD’nin itibarını gölgeleyen bir tutum olmuştur. Ermenilere karşı soykırım
yapıldığını meclis kararı olarak resmileştirmek isteyen bir devletin Ekim Protokollerinin
imzalanması için deyim yerindeyse çırpınması ve bunu büyük bir adım olarak nitelemesi
diplomasi tarihinde nadir görülen bir tutarsızlık örneğidir.
N
isan ayı Türkiye açısından
soykırım ayı oldu. Her yıl
24 Nisan gelirken herkesi
bir merak ve endişe sarıyor. Acaba
ABD Başkanı, artık geleneksel hale
gelen mesajında “soykırım” kelimesini mi, yoksa başka bir ifadeyi mi
kullanacak? Aslında her yıl aynı film
ufak tefek rötuşlarla tekrarlanıyor
ama biz yine de merak etmeye devam ediyoruz. Bu yönüyle işin çivisi
çıkmış gibi; ABD yönetimlerinde
devlet ciddiyeti hak getire; yakında
kapitalist sistem mesajlar üzerinden
“lottery prize” düzenlerse hiç şaşmamak lazım. Tabii bir de işin, üzerinde çok yorum yapılabilecek hukuki
ve siyasi yönleri var.
Ermeni tezlerini çeşitli sebeplerle
destekleyen ABD ve diğer devletlerin dile getirdikleri iddiaların konusu
olan soykırım “suçların suçu” diyebileceğimiz en ağır insanlık suçunu
oluşturuyor. Kısaca soykırım, bir
insan grubunu ulusal, etnik, ırki ve
dini aidiyetlerinden dolayı kısmen
veya tamamen imha etmek anlamına geliyor. Tanımdan da anlaşılacağı
üzere soykırım aynı zamanda insan
58
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
haklarının en açık ve ağır bir şekilde ihlali. Bu sebeple, insan haklarını konu edindiğimiz köşemizde biz
de “Nisan tartışmalarının” havasına
uygun olarak soykırım suçunu ele
alıyoruz.
Uluslararası alanda soykırım suçunun unsurları üzerinde genel bir mutabakat olduğu söylenebilir. Bu hususta 1948 yılında yapılan Soykırım
Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşmedeki tanım
referans kabul ediliyor. Sözleşmenin
2. Maddesine göre soykırım oluşturan fiiller, gruba mensup olanların
öldürülmesi; grubun mensuplarına
ciddi surette bedeni veya zihni zarar verilmesi; grubun fiziki varlığını
tamamen veya kısmen ortadan kaldırmak amacıyla hayat şartlarını değiştirmek; grup içerisinde doğumları
engelleyecek tedbirler almak; gruba
mensup çocukları zorla bir başka
gruba nakletmek şeklinde sayılmış. Bu fiillerden herhangi birisini
gerçekleştirmek yanında, teşebbüs
veya iştirak, işbirliği yapmak veya
doğrudan ve aleni surette kışkırtmak
da doğrudan veya dolaylı olarak
soykırım suçunun kapsamı içerisine giriyor. Ancak soykırım suçunun
oluşması için bu maddi unsurların
bulunması yeterli değil. Suçun oluşması için manevi unsurun, yani bu
amaca yönelik bir kastın bulunması
gerekir. Buna göre, bir devleti soykırım suçuyla itham edebilmek iktidar
sahiplerinin bilerek, isteyerek, belirli
bir program dâhilinde yukarıda sayılan fiilleri işlemiş olmaları halinde
mümkündür. Mesela, milyonlarca
insanın dini ve etnik kökenlerinden
dolayı yüzyıllardan beri yaşadıkları vatanlarından sürülmeleri ve bu
esnada kısmen veya tamamen yok
olmaları için katliamlar dâhil her
türlü kötü muameleye tabi tutulmaları tipik bir soykırımdır. 19. yüzyıl
sonlarından itibaren birçok devletin
eş zamanlı olarak uygulamaya başladıkları ve 1910’lardan itibaren hız
kazanan Türkleri ve Müslümanları
Balkanlardan (Avrupa’dan) atma ve
Asya’ya geri gönderme politikası
verdiğimiz örneğe aynen uymaktadır. Nitekim bu planın 20. yüzyılın
sonunda daha lokal bir çapta yeniden uygulama sahnesine konulması
olan Bosna’daki Müslümanlara yö-
Türkiye Soykırım Sözleşmesine
1950 yılından beri taraftır, dolayısıyla bu insanlık suçunun tanımı, mahiyeti ve unsurlarının ne olduğu konusunda uluslararası toplumla aynı
şekilde düşünmektedir. Kendisine
yönelik Ermeni ithamlarına karşılık
olarak da, bu tür mesnetsiz ithamların düşmanca davranış olduğu gerçeğine rağmen, öteden beri oldukça soğukkanlı ve takdire şayan bir tutum
takınarak, gerçekleştiği iddia edilen
tarihi olayların tarafsız bir uzmanlar
heyetince incelenmesini ve ortaya
çıkacak objektif verilere göre hareket edilmesini teklif etmektedir. Bu
teklifler şimdiye kadar Ermenistan
tarafından karşılıksız bırakılmıştır.
En son Türkiye-Ermenistan arasında
geçtiğimiz yıl Ekim ayında imzalanan protokollerde 1915 olaylarının
incelenmesi için bir heyet teşkili öngörülmüştür. Protokollerin onaylanma sürecinde Ermenistan Anayasa
Mahkemesinin aldığı kararla konunun açıklığa kavuşması bir kez daha
önlenmeye çalışılmaktadır. Oysa bir
suç isnadında adil bir karar verile-
bilmesi için tarafların dinlenmesi,
iddianın lehinde ve aleyhinde bütün
delillerin toplanması ve savunma
hakkına riayet edilmesi de en temel
insan haklarındandır. Türkiye’den
soykırım iddiasını hiç itirazsız kabul
etmesini talep edenlerin “geçmişte
yaşanan acıları” biraz olsun hafifletmek gibi görünüşte insani bir söylemle bunu dile getirirken yargısız
infaz yaparak hak ve adalet anlayışını hiçe saymaları manidardır.
Bu yılki soykırım teraneleri
ABD’nin (ve aynı görüşü paylaşan
diğer devletlerin) siyaseten de ne kadar tutarsız ve izansız davrandıklarını göstermesi bakımından önemlidir.
Bilindiği üzere Türkiye-Ermenistan
arasındaki ilişkileri normalleştirmek için yapılan görüşmeleri ABD
ve Minsk Grubu devletleri hararetle
desteklemişlerdir. Protokoller hazırlanıp imza aşamasına geldiğinde İsviçre’de düzenlenen törene bu
devletlerin en üst seviyede temsilcileri katılmıştır. İmzadan önce Ermenistan tarafının çıkardığı krizin
aşılması için Amerikan Dışişleri
Bakanı Clinton’ın gösterdiği çaba
hala akıllardadır. Ve bu protokollerin hükme bağladığı birkaç önemli
konu arasında yukarıda belirttiğimiz
gibi Ermeni soykırım iddialarına temel teşkil eden tarihi olayların belirli bir usul içerisinde incelenip orta-
ya çıkarılması vardır. Protokollerin
imzalanması sadece ABD tarafından
değil, bütün devletlerce olumlu karşılanmıştır.
Bütün bu olumlu gelişmelerden
sonra Amerikan Temsilciler Meclisi Komitesinde soykırım karar
tasarısının oylanıp kabul edilmesi
siyaseten ABD’nin itibarını gölgeleyen bir tutum olmuştur. Ermenilere
karşı soykırım yapıldığını meclis
kararı olarak resmileştirmek isteyen
bir devletin Ekim Protokollerinin
imzalanması için deyim yerindeyse
çırpınması ve bunu büyük bir adım
olarak nitelemesi diplomasi tarihinde nadir görülen bir tutarsızlık örneğidir. Üstelik ABD’li yetkililer hâlâ
Türkiye’den Protokolleri bir an önce
onaylamasını talep etmektedir.
İnsan haklarını siyasete alet etmek
insan haysiyetine karşı yapılacak
en büyük saygısızlıktır. ABD’nin
tutumu ne ilk örnektir ne de son
olacaktır. Sadece son birkaç ayda
yaşananlar (minare referandumu,
nüfus cüzdanında din hanesiyle ilgili AİHM kararının gerekçeleri vb)
bile Batının kendisinden başkasına
tahammülü olmadığını, hele sözkonusu Türkiye ise şuuraltındaki düşmanca hislerinin etkisinden bir türlü
kurtulamadığını göstermektedir.
Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi*
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
59
Analiz
İstanbul’da ABD
Büyükelçiliği
yapan Henry
Soykırım Temcidi…
Temsilciler Meclisi karar tasarısının daha ilk maddesinde “2 milyon Ermeni’den
1,5 milyon erkek, kadın ve çocuk öldürülmüş, hayatta kalan 500 bin kişi evlerinden
sürülmüştür” diye yazanlar, ne kadar sığ ve cehalet içinde olduklarını sergilemektedir.
Oysa nüfus konusunda ABD’li araştırmacılar, 1914’te 1,2 milyon civarında Ermeni’nin
olduğunu belirtmektedir.
4 Mart 2010 tarihli bu gelişme, artık
sırayla önce Temsilciler Meclisinde
ardından Senatoda oylanacak. Buralardan geçmesi halinde sıra başkanın
imzasına gelecek. Yani 24 Nisan’a kadar, soykırım yasasının çıkması için,
en az üç kademede daha Türkiye’nin
95 yıl önceki tarihinin yargılanması
ve insanımızın meşgul edilmesi gerekiyor. Türkiye’nin, ABD’ye tepkisini
üç dakika içinde ortaya koyarak, görüşmeler yapmak üzere büyükelçisini
çekmesi anlamlı.
60
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
bir reklâm kampanyası
ile piyasaya sürülen
kitabı, Türk
aleyhtarlığı ile Ermeni
Yrd. Doç. Dr. Caner ARABACI*
ABD, öncekiler hesaba katılmazsa
son on yıldır, hemen hemen her sene
soykırım konusunu gündeme getirdi,
ardından geri bıraktı. Bu yıl, Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, soykırım yasa tasarısını nihayet oyladı. 46
kişilik temsilcinin; 22’si hayır, 23’ü
evet diyerek, oturum Türkiye aleyhine sonuçlandırıldı. Komitede Türk
Dışişleri, TBMM’den milletvekilleri
ve lobiciler; kararın reddi için çaba
sarf ettiler. Tabi Taşnak ileri gelenleri
ile birlikte Ermenistan temsilcileri ve
lobileri de komite salonunda boy göstere göstere çalıştılar. Neticeyi, komite
başkanın özel gayretiyle, bir oy farkla
alınca hemen orada, gürültülü bir şekilde başarılarını kutladılar.
Morgenthau’nun etkili
ABD Komitesi Niçin
Böyle Bir Kararı Aldı?
Öncelikle zamanlama, dikkat çekici…
ABD, Fransa, Almanya vb. gibi bir
soykırım yasası çıkarabilir mi, iki
ay içinde durum gösterecek. Ama
bu konunun ilk aşamasının TürkiyeErmenistan arasındaki buzların
eritilmesi için yoğun çabalarının
harcandığı bir zamana denk getirilmesi anlamlı. ABD, buzları eritmeye çalışan iki komşu ülkeyi, kendi
meclisinde karşı cephelerde çarpıştırdı. Hâlbuki altı ay önce, TürkiyeErmenistan arasındaki protokolünün
imza töreninde, iki ülkenin temsilcileri arkasında duranlardan biri ABD
dışişleri bakanı idi.
Bahar havasının meydana gelmesi için AB, Rus temsilcileri önünde
Nalbantyan ile Davutoğlu’nun imzalarını alkışlarken, ne değişti de ABD,
bu ilişkileri zehirleyen bir süreci
başlattı? Kafkaslardaki barış arayışı,
ABD tarafından niçin çıkmaza sürüklenmek istenildi? Bu tavır, seçim,
oy kaygısı ile izah edilebilir mi?
Özellikle havanın yeniden Türkiye
aleyhine çevrilmesi için “soykırım
temcidinin” sahneye konduğu bir
gerçek. Durum, ABD’nin samimiyetsizliğini, barış sürecini baltalamada bir beis görmediğini gösteriyor. Fil kadar irileşmiş ama yüreği,
insanî erdemi, kafası o kadar büyümemiş bir mahlûk duruşudur bu.
Siyasi basiretsizlik, tasarı metninin
paçalarından, yanlışlar halinde akmaktadır.
Tasarıda Ne Var?
Temsilciler Meclisi 252 No.lu Karar
Tasarısı; “Başkan’ı ve ABD dış politikasını” yönlendirmeye dönüktür.
Bunun için, “Ermeni Soykırımı ve
diğer konularda ülkemizin (ABD)
belgelerinde ifade edilmiş insan hakları, etnik temizlik ve soykırım meseleleriyle ilgili uygun yaklaşım ve
hassasiyeti yansıtmasını sağlamaya
davet” edilmesini karara bağlamaktadır. 30 maddelik metinin, en geniş
kısmı, bulguların yer aldığı bölümdür. “ABD’nin Ermeni Soykırımı
Kararının Teyit Edilmesi” için ortaya konan bulgular, evlere şenliktir.
Bunlardan bazılarını ele almak yeterli olacaktır. 1. Maddede; “Ermeni
Soykırımı, Osmanlı İmparatorluğu
tarafından tasarlanmış ve 1915’ten
soykırım iddialarının
kaynaklarından
birisidir. İngiliz Arnold
Toynbe ve Lord Bryce,
Alman Protestan papazı
Johannes Lepsisus, gibi
iddiacıların dayanağı
olan kitabın tam bir
sahtecilik örneği
olduğunu başka bir
Amerikalı araştırmacı
ortaya çıkarır.
1923’e kadar uygulanmıştır. Yaklaşık 2 milyon Ermeni’den 1,5 milyon
erkek, kadın ve çocuk öldürülmüş,
hayatta kalan 500 bin kişi evlerinden
sürülmüş ve bu durum, Ermenilerin
tarihi vatanlarındaki 2 bin 500 yıllık
varlıklarının ortadan kalkmasıyla
sonuçlanmıştır” denmektedir. Kararı yazanlar, daha ilk maddede ne
kadar sığ ve cehalet içinde olduklarını sergilemektedirler. Öncelikle
nüfus konusunda ABD’li araştırmacılar, 1914’te 1,2 milyon civarında
Ermeni’nin olduğunu belirtmektedirler. Bu miktarda Ermeni’den 1,5,
2 milyonu nasıl katledilmiştir?
Osmanlı Devleti, fiilen 30 Ekim
1918’den itibaren yok gibidir. 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması
ile hem fiilen hem de hukuken tarihe karışmıştır. Üstelik de 13 Kasım
1918’de başkenti, Amerika’nın da
aynı cephede olduğu İngiltere-Fransa
ve İtalya tarafından işgal edilmiştir.
İşgal, gizli anlaşmalarla paylaşmaya
uygun olarak bütün ülkeye -dar bir
alan hariç- yayılmıştır. “Ermeni soykırımı, 1923’e kadar uygulanmıştır”
denildiğine göre 1918-23 arasında
bizzat kendileri de soykırımdan sorumlu olmalıdırlar.
İkinci “bulgu” birinciden daha anlamsız durmaktadır. Çünkü İtilaf
Devletlerinin, Osmanlı Devleti’ni,
“insanlık suçu işlemekle” itham eden
ortak bir açıklama” yayımladıklarını
ifade etmektedir. Harp içinde Rusya,
rütbe takıp üniformasını giydirerek
cepheye sürdüğü yaklaşık 200 bin
Ermeni’yi ölüme gönderirken; İngiltere, Fransa işgal ettikleri yerlerde
benzerini yaparken, insanlık suçu
işlemiş sayılmamaktadır. Ama Türk
Ordusu, saldırıya karşı ülkesini savunurken suçlu olmaktadır. Bu nasıl
bir mantıktır, anlamak mümkün değildir. Harp sırasında Mayıs 1915’te
Van’ı, işgal ederek savaşılan düşmana kim teslim etmiştir; ABD komitesi öğrense, bazı şeyleri daha doğru
düşünebilecektir.
Üçüncü madde, “sorumlu” ve “taraf”
olan İtilaf ülkelerinin açıklamasını
kaynak göstermektedir: “Bu suçlar
dolayısıyla Osmanlı Hükümeti’nin
bütün üyelerini ve bu katliamları
gerçekleştiren memurlarını şahsen
sorumlu tutacağını kamuoyu önünde
bildirmektedir”. Ardından, “üst düzey liderler” suçlanmaktadır. 5. madde tam bir çeldirici durumundadır:
“Jön Türk Rejimi’nin yetkilileri, bir
dizi savaş mahkemesinde yargılanmış ve Ermeni halkına karşı katliam
düzenlemek ve yürütmek suçlamalarından hüküm giymiştir” denmekte;
6. Maddede, “Ermeni Soykırımı’nın
baş düzenleyicileri” olarak görülen “Enver, İçişleri Bakanı Talat ve
Denizcilik Bakanı Cemal, suçlarından dolayı idam cezasına mahkûm
edilmiş ancak bu kararlar infaz edilmemiştir” tespiti yapılmaktadır. Bu
maddeler, açık bilgi yanlışı içermektedir. Zira liderler, soykırım değil
harbe sürüklemeden yargılanmışlardır. Bir bağımsız mahkeme tarafın-
dan, soykırım suçunun işlendiği hiç
tespit edilmemiştir. Böyle bir tespit,
Osmanlı Devleti, İngiliz-Fransız ve
İtalya elinde iken de yapılmamıştır.
Ama işgal güçlerinin kurdurduğu
mahkemelerde, zaten ülkeyi terk
etmiş bulunan İttihatçı liderler, yenik devletin ileri gelenleri olarak
“savunmasız” suçlanmışlardır. Ardından da bir sürek avı başlatılarak,
tek tek öldürülüp/şehit edilmişlerdir.
Bu öyle bir durumdur ki, Berlin’de,
Roma’da iki ayrı Türk başbakanını
sokak ortasında vurup öldüren Ermeni militanları yakalanıp/bilindiği
halde suçlu bulunmamış, bazılarını
öldürenler yakalanmamıştır. ABD
komitesi, kanının hesabı sorulmayan liderlerin sürek avında öldürülmelerini bilmeyecek/görmeyecek
kadar cehalet içindedir. Üstelik ileri gelenler içinde Cemal Paşa gibi
Suriye’deki kamplarda Ermenilere
yaptığı yardımlarla tanınan, Sait Halim Paşa, Bahaeddin Şakir ve Cemal
Azmi gibi bu konuda suçlanmayan
ama yargısız infaza tabi tutulan devlet adamları vardır.
7. Madde daha ibretliktir: “Ermeni
Soykırımı ve ülke içindeki bu hukuki noksanlıklar, Avusturya, Fransa,
Almanya, Büyük Britanya, Rusya,
Birleşik Devletler, Vatikan ve daha
birçok ülkenin ulusal arşivlerinde
kuşkuya yer bırakmayacak kanıtlarla belgelenmiş ve bu geniş kanıt
birikimindeki olguların, olayların ve
sonuçların birbirinin aynısı olduğu
görülmüştür” demektedir. Buradan
sanılır ki komite, bu kadar arşivde
1915 olaylarını incelemeye tabi tutmuştur. Arşivler içinde dünyanın en
büyük belgeliği olan Başbakanlık
Osmanlı Arşivinin hiç anılmamış
olması anlaşılabilir. Ermenistan arşivinden niçin bahsedilmemektedir?
Adalet kurumunda jüri sistemi olan
Amerika’nın, tarafları görmezden
gelmesi, aldığı kararı gülünç hale
getirmeyecek midir?
8 ve 9. Maddeler, durumu en iyi ortaya koyan hükümleri içermektedir:
“ABD Ulusal Arşivi ve Kayıtlar Dairesi, özellikle Dışişleri Bakanlığı’nın
59’ncu Kayıt Grubu’ndaki kamuya ve ilgili kurumların kullanımına
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
61
Dokuz yüz yıl birlikte, iç
içe yaşayan insanların,
1915’te kan ve ateş
ortamında karşı karşıya
gelmelerinin sebebi
niçin hiç düşünülmez?
Ölen Ermeni
sayısından kat kat fazla
Türk’ün öldürülmüş
olması, neden aynı
insani kaygıyla akla
gelmez? Tehcirden
sonra, Türk yetimler
yanında resmen
Ermeni çocukların da
bakılıp, yetiştirildiği
neden görülmez?
açık olan 867.00 ve 867.40 sayılı
dosyalarında Ermeni Soykırımı
üzerinde kapsamlı ve detaylı belgeler bulundurmaktadır.”, “1913’ten
1916’ya kadar ABD’nin Osmanlı
İmparatorluğu büyükelçiliği görevini yürütmüş olan Sayın Henry
Morgenthau, aralarında Osmanlı
İmparatorluğu’nun müttefiklerinin
de olduğu birçok ülkenin yetkilisiyle
birlikte Ermeni Soykırımı’na karşı
protestolar organize etmiş ve bunlara öncülük yapmıştır.” 10. Madde
itirafın hükmü durumundadır: “Büyükelçi Morgenthau, ABD Dışişleri
Bakanlığı’na Osmanlı İmparatorluğu hükümetinin politikasını “bir ırkı
yok etme kampanyası” olarak tanımlamış ve kendisine 16 Temmuz 1915
tarihinde ABD Dışişleri Bakanı
Robert Lansing tarafından, ‘Ermeni
soykırımının durdurulmasına yönelik… adımlarınız Bakanlığımızca
62
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
onaylanmıştır’ talimatı verilmiştir”
denmektedir.
Soykırım İddialarının
İlk kaynağı Yalan
Aslında, Amerikan büyükelçisi ve
onu öne süren yönetim, dünyada
soykırım iddialarının ilk kaynağı durumundadır.
Gerçekten
1913-16
arasında
İstanbul’da ABD Büyükelçiliği yapan
Henry Morgenthau, Amerika’da, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü’nü
(Ambassador Morgentau’s Story)
yayınlar. Etkili bir reklâm kampanyası ile piyasaya sürülen kitap, dünya
çapında Türk aleyhtarlığı ile Ermeni
soykırım iddialarının kaynaklarından
birisidir. İngiliz Arnold Toynbe ve
Lord Bryce, Alman Protestan papazı
Johannes Lepsisus, gibi iddiacıların
dayanağı olur. Ama Amerikan Büyükelçisinin kitabı, tam bir sahtecilik örneğidir. Zira Heath W. Lowry,
adlı bir başka Amerikalı araştırmacı,
Amerikan arşivlerinden karşılaştırmalı olarak eseri inceleyip, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü’nün
Perde Arkası’nı (Çev. Belkıs Torfilli, İsis yayını, İstanbul,1991) yayınlayarak sahtekârlığı ortaya çıkarır.
Lowry, Amerikan Ulusal Arşivleri
(U.S. National Achives, Washington, D.C.), Roosevelt Kütüphanesi
(Franklin Delano, Hyide Park, New
York), Kongre Kütüphanesi (Library of Congress, Washington, D.C.
Yazma Bölümü), Mr. Ve Mrs. Robert Rusnak’a ait Hendrick Belgeleri Koleksiyonu (Winfield, Illinois),
Columbia Üniversitesi: Butler Kütüphanesi- Sözlü Tarih Araştırma
Bölümü gibi arşiv, kütüphane ve
özel yazma koleksiyonlarını tarayarak çarpıcı gerçeğe ulaşır: Büyükelçi, kitabı kendisi yazmamıştır.
Gerçek yazar, Burton J. Hendrick
adlı bir gazetecidir. Üstelik belge,
bilgi olarak aleyhte sunulan bilgiler
de sahtedir. Çünkü savaş zamanı
Anadolu’yu, Doğuyu görmemiştir.
Eli altındaki Ermeni memurlar ile
Amerikan misyonerlerinden, belgelerini temin etmiştir.
Artık Wilson’a yakın, emlakçi zen-
yargılamaya dair çoğunlukla seçim
dönemlerinde ve politik kaygılarla
dile getirdikleri görüşlerdir.
Komitenin diğer delilleri de benzer şekilde Amerikan kaynaklarına
dayanmaktadır. 14. maddede delil; 1920’de Türkiye’yi baştanbaşa
dolaşarak, Amerikan mandası altına almanın uygun olup olmadığını
tespit etmek üzere rapor hazırlayan
General James Harbord’un bir cümlesidir. Generalin 13 Nisan 1920 de
Senato’ya sunduğu cümlesi şöyledir: “Kesme, şiddet, işkence ve ölüm
olaylarının 100 güzel Ermeni vadisi
üzerindeki etkisi sürüyor ve bu bölgeye gidenlerin çok azı tüm zamanların bu en büyük suçuna dair kanıtlardan kaçabiliyor.”
mıştır. 1920’de intibalarını dile getirmiştir. İntiba, bir milleti, tarihini
suçlamanın kaynağı oluvermiştir.
15. maddedeki delil de Hitler’e atfedilen bir cümledir: “1939 yılında
hiçbir kışkırtma olmadan ordularına
Polonya’ya saldırı emri veren Adolf
Hitler, buna karşı çıkanlara, ‘Tüm
yaşananlara rağmen bugün kim Ermenilerin yok edilmesinden bahsediyor ki?’ demiş ve Yahudi Soykırımı
için gerekli ortamı oluşturmuştur.”
Bu cümlenin Hitler’e ait olduğu
gerçek bile olsa, yasa dayanağı yapılması, mantıken doğru mudur?
Hitler, I. Dünya Harbine katılmıştır.
Ama 1915’te Türkiye’de bulunmuş
mudur, olayların içinde midir? Aslında yapılan doğruyu aramak değil,
soykırım konusunda tescilli Hitler’le
birlikte anarak zihinleri aleyhte yönlendirmektir. Birleşmiş Milletler
Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile ilgili maddeler de aynı tipte kasıtlı psikolojik
yönlendirme esaslıdır.
ABD temsilcilerinin otuz maddelik
gerekçeleri, tarihi gerçekleri arama endişesi taşımamaktadır. Öyle
olsaydı, o dönemi inceleyen Türk
değil, Amerikan araştırmacılarının
yazdıklarına bakılırdı. En azından
bilim adamlarından ortak komisyonlar oluşturarak arşivlerde araştırma yapma teklifi göz ardı edilmezdi. Onun için kararları, gerçeği
arama endişesinden kaynaklanmamaktadır. Tamamıyla politiktir.
Türkiye’nin manda yapılmaya elverişli olup olmadığını ölçmeye çalışan general, 1915’i görmemiştir.
1917 sonundaki vahşete tanık olma-
30 maddelik gerekçede, ABD başkan
ve temsilcilerinin değişik zamanlarda açıklamaları, delil olarak alınmaktadır. Bunlar siyasilerin, geçmişi
Yalnız geçmişe göz atıldığında,
değişen bir şeyin olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü 1918’den itibaren dünyada soykırım iddialarının
gin bir Yahudi olan Büyükelçinin,
Başkan ve Dışişleri Bakanının isteği
ile kitabı yayınladığı bilinmektedir.
Türk-Alman aleyhtarı hava oluşturarak, Başkanın elini güçlendirme
niyetiyle piyasaya sürülen bir eserin,
hâlâ parlamentoda delil gösterilerek
kullanılması, dünya tarihinin garip,
gülünç gerçeklerinden biri olmalıdır.
Bunlara dayanarak ABD komitesi,
1,5 milyon Ermenin “sistemli ve
kasten” yok edildiğini, bu işin “soykırım” olarak tanımlanmasının ABD
başkanına hatırlatılmasını hedeflemektedir .1
ABD Gerçeği Arama
Derdinde Değildir
kaynağı olan ABD, aslında soykırım yasasını kabul etmede çok geç
kalmıştır. Uruguay, Kıbrıs Rum
Yönetimi, Arjantin, Rusya, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Belçika,
İtalya, Vatikan, Fransa, İsviçre,
Slovakya, Hollanda, Polonya,
Almanya, Venezüella, Litvanya,
Şili’den geri kalmak, Amerika’ya
yakışmamaktadır.
Zaten Ermeni ayrılıkçılığının körüklenmesi, olayların ortaya çıkması için insanların hazırlanmasında Amerika’nın rolü; doğrudan
Ermenilere üniformalarını giydirerek Osmanlı ordusuna karşı kullanan Rusya, Fransa ve İngiltere’den
çok daha ileridir. Amerikan misyoner okullarının, Ermenicilik ve
Pontusçuluğu yeşertme merkezi
olarak faaliyet göstermesi, dünkü
duruşu ile bugünkünün örtüştüğünü göstermektedir.
Aslında ilgilendiği Ermenileri,
tarihi-geleneksel mezheplerinden
ayırarak Protestanlaştıran Amerikalı ve İngilizler ile Ortodokslaştıran Rusya; Katolikleştiren
Papalıkla Fransa, Ermenilere fayda değil ancak zarar vermişlerdir.
Osmanlının asırlarca tek bir millet, üstelik “millet-i sadıka” olarak içinde barındırdığı Ermeniler,
emperyalist güce göre paramparça
edilmiştir. ABD bu yönden, dünkü
emperyalist, bölücü, barış katili
yüzünü; Temsilciler Meclisinin
Dış İlişkiler Komitesinde bu defa
“hak arayıcı” pozlarında sergilemek istemiştir. Yeşertilmeye çalışılan barış ortamını bulandırmaktan başka bir işlevi olmayan bu
tavrını; 40 milyon civarındaki Kızılderili katliamını kabulden sonra gösterse idi biraz daha anlamlı
olurdu. Veya Vietnam’daki katliamı, Irak’taki 1,5 milyon insanın
katlini, Afganistan’da öldürülmeye devam edilen sivillerin hakkını
kabulden sonra olsa idi, ciddiye
alınabilirdi. Kendisi insanlık suçları ile malul olan ABD’nin çabaları, saygı uyandırmayacak, ancak
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
63
vicdanları kanatacaktır.
Amerika, soykırım yasasını kabul
eden 22. ülke olmakla şeref kazanmayacaktır. Böylece Ortadoğu’da,
Kafkaslarda barış adına sözünün
bittiğini, fitnenin bir parçası olduğunu ilan etmiş olmaktadır. Çünkü
ABD temsilcileri, 95 yıl öncesine
ait bilmedikleri bir olayı, birilerinden öğrendikleri, duydukları kadarıyla, ilkesiz, siyasi niyetler adına
ele almakta ve Türkiye’yi sürekli
tarihi ile yüzleşmeye mecbur etmektedirler.
Bunlar Da Düşünülsün
Dokuz yüz yıl birlikte, iç içe yaşayan insanların, 1915’te kan ve ateş
ortamında karşı karşıya gelmelerinin sebebi niçin hiç düşünülmez?
Ölen Ermeni sayısından kat kat
fazla Türk’ün öldürülmüş olması,
neden aynı insani kaygıyla akla
gelmez? Tehcirden sonra, Türk
yetimler yanında resmen Ermeni
çocukların da bakılıp, yetiştirildiği
neden görülmez? Erzurum, Van,
Kars civarındaki toplu mezarlar;
tek yanlı öldürmenin olmadığını
ABD kafasına niçin anlatamaz? Ya,
“karşılıklı arşivleri açalım, oluşturulacak bilim adamları heyeti,
inceleyip gerçeği ortaya çıkarsın”
teklifi niçin duymazdan gelinir?
Çünkü niyet, gerçeği öğrenmek
değildir. Doğruyu tespit edip ona
göre davranmak hiç değildir. Öyle
olsaydı, Amerikan temsilcileri,
kendilerine yakın olan, George W.
Bush'un Yahudi kökenli danışmanı tarihçi Bernard Lewis’e kulak
verirlerdi. Justin Mc Carty’ye sorarlardı. Üstelik bu yasa çıkarma
tehdidini, her yıl tekrarlamaları artık, iç siyasette kullanma veya tehdit ederek yola getirme, bir şeyler
koparma politikasının çirkinliğini
öne çıkarmaktadır.
Yalnız Türkiye, ABD komitesi
önünde iç politikada gösteremediği bir birlikteliği ve dayanışmayı
başarmıştır. İktidarı, muhalefeti
ile harcanan çabanın, asıl Türkiye
içinde gösterilmesi gerekmektedir. Gücü elinde bulunduranların
“çakal devlet” politikalarıyla, insanlığa huzursuzluk yaydığı bir
dünyada, Türkiye’nin yekvücut ve
kuvvetli olma mecburiyeti bulunmaktadır.
Sonuç itibariyle, on sekiz yıl öncesinin Hocalı soykırımını, günümüzde Irak, Afganistan’da devam eden
sivil katliamlarını görmeyenlerden
dosan beş yıl öncesine ait vicdani
davranış beklemek de abestir. Zira
güce tapanlardan,
hakşinaslık ummak ancak hayal
kırıklığını artıracaktır. O zaman
haklı
olanların,
içte ve dışta muktedir hale gelmeleri gerekmektedir. Türkiye, bu
anlamda gücünün
31 Ağustos 2009 - T.C. ile Ermenistan Cumhuriyeti farkında olduğunu
arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasına ilişkin proto- gösterme devrinkol paraf edilirken en coşkulu desteği arka planda veren dedir. 20 bin lobicinin fink attığı
devlet temsilcisi ABD Dışişleri Bakanıdır. Altı ay içinde
bir şehirde, kendi
neyin değiştiği sorgulanmalıdır.
lobilerini oluşturup harekete geçirememek bir eksikliktir. Bu durum
sadece ABD için geçerli değildir.
450 bin kadar Ermeni, Fransa iç
siyasetinde aktif ve etkilidir. “Soykırım” hakkında 2001 yılında, bir
kanun kabul ettirilmiş, Fransız
Millet Meclisi Ekim 2006’da Ermeni soykırımını inkâr edenleri
3 yıla kadar hapis ve 45 bin Euro
para cezasına çarptıran ve henüz
Senato gündemine alınmayan bir
tasarıyı kabul etmiştir. Hâlbuki
aynı Fransa’da 400 bin kadar Türk
vardır. Bu güç, etkin hale getirilemez mi? Millî duygular ve vatanseverlik açısından Türk insanı,
Ermeni diasporası mensuplarından
daha mı geridir? Organizasyon ve
aydınlatma çalışmalarının yabancılara değil, Türklere de yeterince
yapılmadığı bir yerde boşluk, menfi ellerce doldurulmaktadır. Aynı
durum, soykırımı kabul ederek
kendine suç ortağı arayan Almanya
için de geçerlidir. Zira Almanya,
en büyük azınlık olarak Türkleri
barındıran bir ülkedir. Avrupa’da
yaşayan Türkler için ikinci vatan
durumundadır. Ama nüfusları ile
etkileri kıyaslandığında hayıflanmamak elde değildir. Benzer bir
durum Amerika’daki Türk vatandaşları için söylenebilir.
Ayrıca, Türkiye’ye Amerikan savunma ve uzay endüstrisi ihracatının, geçen yıl toplam 7 milyar
doları geçmesine ne demelidir?
Üsler, ortaklıklar, Orta Doğu’daki
Amerikan çıkarlarını ilgilendiren
her konu, değerlendirmek üzere
masaya yatırılmalıdır. Halk tabiri
ile, “başka düşmana ihtiyaç duyurmayacak dost” görünümündeki
ABD’nin, Türkiye’yi her yıl tedirgin eden tavrının kendisine dönük
bir bedelinin olması tabii değil midir?
SDE Uzmanı*
1. Komite metni için bkz. http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=Sayfa&No=183, 25 Şubat 2010; http://www.hurriyet.de/haberler/gundem/520083/temsilcilermeclisinolu-karar-tasarisi; http://dosyalar.hurriyet.com.tr/soyk%C4%B1r%C4%B1m_tasari_metni.pdf
64
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Dış Politika
Analiz
Coğrafyamızdaki Sorunlarda
Artan Çözümsüzlük Görüntüleri
Büyükelçi (E) Nüzhet KANDEMİR*
Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulması ve sınırların açılmasını
da öngören Protokoller, 10 Ekim 2009 tarihinde, İsviçre’nin Zürich kentinde
imzalanmıştı. Bu imza sonrasında ortaya çıkan çeşitli tartışmalar ve başta Azerbaycan
olmak üzere, birtakım çevrelerin tepkilerine ilaveten, Ermenistan Anayasa
Mahkemesinin aldığı bir karar konuyu büsbütün karmaşık hale getirmiştir.
U
luslararası düzeyde harcanan tüm çabalara karşın,
Türkiye’nin bulunduğu Bölge ve onun ötesinde, mevcut uluslararası sorunların bir çözüme kavuşturulabileceği konusunda belirgin bir
iyimserliğe yol açabilecek herhangibir iyileşme görülmüyor. Çözüm yerine çözümsüzlüğün egemen olduğu
sorunlar ve bunları tetikleyen olaylar
uluslararası gündemi işgal etmekte.
Türkiye, bir yandan Kıbrıs sorunu
gibi kendisini doğrudan ilgilendiren
bir konuda, Ada’da yaşayan iki toplum başta olmak üzere, uluslararası
toplumun kabul ederek onaylayabileceği, müzakereye dayanan çözüm
formüllerini desteklerken; diğer
yandan, yarım asrı aşkın bir süredir
devam eden ve Bölgenin tümünü,
dolaylı ya da doğrudan etkileyen,
Filistin-İsrail uyuşmazlığında, Ortadoğu barış sürecinin yeniden başlatılması çabalarına katkı sağlayabilecek iyi niyetli çabalar göstermeye
gayret ediyor.
Türkiye, ayrıca, önemli bir komşusu
66
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
ve Bölge ülkesi olan İran’ın ABD
ve diğer Batı ülkeleri ile mevcut
uyuşmazlığında kolaylaştırıcı bir rol
oynamak çabasında. Onun ötesinde,
Afganistan ve Pakistan’daki gelişen
olaylar, Türkiye’nin de içinde aktif
bir role sahip olduğu uluslararası
toplumun gündemini işgal etmekte.
Türkiye’nin, komşusu Ermenistan’la,
neredeyse bir asra yakın bir süreyle
devam eden sorunları ise, çözüme
kavuşturulmak istenirken daha da
bir çözümsüzlük manzarasına bürünüyor.
Yukarıda saydıklarımız Türkiye ve
bölgesini ilgilendiren ve çözüm bekleyen sorunlardan sadece birkaç tanesi. Dikkatlerimizi, Bölgeden biraz
daha uzaklara yönelttiğimizde giderek artış gösteren ekonomik, siyasi
ve askeri sorunlar yumağının var olduğunu açıkça görebiliyoruz.
Biz, şimdilik, daha bölgesel çerçevede kalıp, konuları fazla dağıtmadan,
yukarıda değindiğimiz sorunları kısaca irdelemeye çalışalım.
Kıbrıs
Kıbrıs’ta Türk ve Rum toplumları arasında, 1960’ların sonlarında başlatılan
müzakereler, pek çok sayıda aracının
ve ülkenin oyuna girip çıkmalarına
rağmen, günümüze değin bir çözüm
formülüne bağlanabilmiş değildir.
Kıbrıs sorunu Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne tam üyeliğine ilişkin alanda
da, arzu edilmeyecek ölçekte ve önemde bir yer tutmuş ancak bu da, çözüm
yerine çözümsüzlük kapılarını çoğaltmaktan başka bir işe yaramamıştır.
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali
Talat ile Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri
Dimitris Hristofyas arasında süregiden
yoğunlaştırılmış müzakereler, Rum
ve Türk kesimlerinde bir iç siyasi çekişmenin de tetikleyicisi olmuştur.
Hristofyas’ın komünist AKEL partisi
ile koalisyonun diğer iki ortağı Demokratik Parti (DİKO) ve Sosyalist
(EDEK) Partisinin bu yüzden hükümetten ayrılma kararları gündeme
gelmiştir. Nitekim, sosyalist EDEK
Partisi, müzakerelerde Türk tarafına
gereğinden fazla ödün verildiği savı
Komşularla sorunların
sıfıra indirgenmesi,
ne yazık ki, geçmişte
denenmesine rağmen,
bugüne kadar hiçbir
ülkeye nasip olmamıştır.
Mantıklı olan,
Türkiye’nin, karşılıksız
kalacak özverilerde
bulunmak yerine, ilgili
taraflara sağlayabileceği
kolaylıkların çerçevesini
belirgin tarzda ortaya
koyarak, verdiği kadar
almayı garanti altına
alan, mukabil özveri
ve anlayış çerçevesinde
elde edilecek sonuçlara,
uzun vadeli geçerlilik
kazandırmasıdır.
ile üçlü koalisyondan çekilme kararı
almıştır.
Böylece, Hristofyas’ın müzakerelerdeki pozisyonu çözümden ziyade çözümsüzlüğe doğru kaymıştır.
Buna rağmen, Türk tarafı müzakerelerin sürdürülmesinden yana bir tavır benimseyerek, Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteri’nin gözetiminde, başlayan
müzakereleri sürdürebilmek gayretlerinde ısrarlı olmuştur.
KKTC iç politikasında da, hükümet
değişikliğinden sonra, müzakerelerin
daha dikkatli bir zeminde yürütülmesi
zorunluluğu giderek kendini hissettirmektedir. Ancak bir çözümden bahsedebilmek olasılığı, bunca yıldan sonra,
ne yazık ki çok zayıftır.
Filistin-İsrail Uyuşmazlığı
Ortadoğu barış sürecini canlandırmak üzere, başta Başkan Barack
Obama, çeşitli ülkelerin ortaya koyduğu çabaların bir sonuca varabilme
şansı, mevcut konjonktürde çok zayıf gözükmektedir.
Beyaz Sarayı devraldığı günden bu
yana, kendinden önceki başkanların
yeterince önem verip üzerine gitmediklerine inandığı dış politika sorunlarının başında gelen, Filistin-İsrail
uyuşmazlığının çözümüne yönelik
Ortadoğu Barış Sürecini canlandırabilmek amacıyla, büyük bir gayret
içinde olduğu görülen Başkan Obama, bu kez aynı istikamette yeni bir
hareketlilik yaratmanın peşinde olduğunu ortaya koymaktadır.
Filistin-İsrail ihtilafında rol oynamak üzere atadığı, eski Senato Başkanlarından, Lübnan asıllı George
Mitchell’i defalarca Bölgeye gönderen ve, 2009 Eylül ayında, Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu toplantıları
vesilesile, New York’ta bulunduğu sırada, Filistin Devlet Başkanı
Mahmud Abbas ve İsrail Başbakanı
Benjamin Netanyahu ile üçlü doruk
toplantısı bile düzenleyen Başkan
Obama, bu çabalarının da akim kalmak üzere olduğu şu sıralarda, Başkan Yardımcısı Joe Biden’i Bölgeye
göndererek, İsrail ve Filistinli yöneticiler arasında bir müzakere sürecinin başlatılması amacıyla çalışmalar
yaptırmaktadır.
Biden’ın, barış müzakereleri alanında çekince ve duraksamaları olduğu
bilinen Benjamin Netanyahu’yu,
Filistinlilerle askıya alınmış olan
görüşmelerin yeniden başlatılması
hususunda ikna etme çabaları aşamasında, İsrail hükümetinin Batı
Yakası ve Doğu Kudüs’te 1600 yerleşim birimi inşaına ilişkin kararı, bu
çabaları tümüyle ters etkilemiştir.
Biden’in ziyaretini boşa çıkartacak
bu karar adı geçenin tepki vermesine neden olurken daha birkaç gün
önce ilan edilen aracılı görüşmelerin de sonu olmuştur. Hatırlanacağı
gibi, Arap Ligi Genel Sekreteri Amr
Musa, aracılı görüşmelerin başlatılmakta olduğunu büyük bir başarı
olarak takdim etmişti. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas kararı
protesto ederek, İsrail Hükümeti bu
karardan geri adım atmadığı sürece
aracılı görüşmelere katılmayacaklarını açıklamıştır. Bugün için, Obama
Yönetiminin tek yapabildiği, taraflarla ayrı ayrı temas ve görüşmelerde
bulunan George Mitchell aracılığı ile
bir mekik diplomasisini gerçekleştirmekten ibaret kalmaktadır. Gerek Filistin gerek İsrail’in ısrarla üzerinde
durdukları ve tarafların uymadıkları
bilinen ön şartlar dolayısıyla liderlerin bir araya gelmesi, Amerika’nın
iyi niyetli çabalarına rağmen olanak
dışıdır denebilir.
Hatırlanması gereken bir diğer husus, 1967 İsrail işgalinden bu yana,
gerek Batı Yakası gerek, Arapların yoğun yaşadıkları, Doğu Kudüs
Bölgelerinde yüzden fazla Yahudi
yerleşim projesi gerçekleştirilmiş ve
buralarda halen yarım milyona yakın
Yahudi yaşamaktadır.
Filistin-İsrail uyuşmazlığı konusundaki çözümsüzlük görüntüsünden
sonra, sorunların giderek yoğunlaştığı İran konusuna değinelim.
İran
İran’ın kararlılıkla sürdürdüğü nükleer alandaki çalışmalarına karşın,
başta ABD ve İsrail, Altılar Grubu
üyesi ülkelerin karşı yaptırımlar konusunda aktif bir çalışma içinde oldukları görülmektedir.
İran’ın, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi beş daimi üyesi ülke
ve Almanya’nın katılımı ile oluşan
ve “Altılar Grubu” olarak bilinen
ülkeler temsilcileri ile 1 Ekim 2009
tarihinde, Cenevre’de yaptığı görüşmeler sonrası, elinde bulunan yüzde
20 zenginleştirilmiş uranyumu Rusya ve Fransa gibi üçüncü ülkelere
göndererek bilimsel ihtiyaçlara cevap verebilecek düzeyde zenginleştirildikten sonra kendisine iade
edilmesine ilişkin anlaşmaya daha
sonra uymayacağını açıklaması
üzerine, İran’a ilave yaptırımlar
uygulanması hususunda Altılar
Grubu ülkeleri, aralarında istişarelerde bulunmakta idi.
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
67
Bu istişarelerden sonuncusu, geçtiğimiz aylarda, Çin dahil Altılar
Grubu’na üye ülkeler temsilcileri
arasında yoğun bir istişare trafiğine
yol açmıştı. Bu istişareler öncesi ve
sonrasında,ABD Dışişleri Bakanı
Hillary Clinton, İran’ın uyuşmaz tutumuna işaretle, bu ülkeyi belirlenecek bazı alanlara yönelik ilave yaptırımlarla tehdit etmeye başlamıştı.
Bu uyarılar üzerine, önce İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad,
daha sonra, bu ülke Dışişleri Bakanı Manucher Mottaki, Altılar’ın
önerisine ilişkin olarak herhangibir
sorun bulunmadığını beyan etmişler
ve böylece ilave yaptırım olasılığını
ertelemek ya da ısınan havayı biraz
soğutmak amacını ortaya koymuşlardır. Çin, ilave yaptırımların diplomasi yolunu tıkayacağı ve durumu
daha da içinden çıkılmaz hale getireceği savı ile İran tarafını desteklemiştir.
ABD yönetimi, İsrail’in de ağır
baskı ve telkinleri doğrultusunda,
İran’a yönelik ilave yaptırım tehditlerini hayata geçirebilmek için yarı
seferberlik halindedir. Bu çerçevede, İsrail Hükümeti de, İsrail hava
kuvvetlerinin Haziran 1981 tarihinde Irak’ın nükleer tesislerine karşı
yaptığı başarılı imha operasyonunu
hatırlatarak, aynı tertipte bir operasyonun İran’a karşı da gerçekleştirilebileceği, zira nükleer yeteneklerini
giderek artıran bu ülkenin İsrail’in
güvenliği bağlamında, büyük bir
tehdit oluşturduğunu vurgulamak
suretiyle kamuoyu oluşturmaktadır.
Bu durumda, Türkiye’nin, bölgesinde yeni bir krizin ortaya çıkması
olasılığını da dikkate alarak, özelde
İran’la genelde uluslararası kurum
ve kuruluşlarla ve Altılarla sıkı bir
temas ve istişare içinde, krizin önlenmesi çabalarına, uluslararası çerçevede ve tarafsız bir şekilde, aktif
katkıda bulunmaya çalıştığı görülmüştür.
Hillary Clinton, bu ek yaptırımların
İran halkından ziyade, İran hükümetini hedef alacağına ilişkin beyanlarına karşın, Ankara’da temaslarda
bulunan Dışişleri Bakanı Manucher
68
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Mottaki ise, 5 Şubat tarihinde, “uzlaşıya çok yakınız” diyebilmiştir.
Oysa, 6 Şubatta Ankara’ya gelen
Amerikan Savunma Bakanı Robert
Gates, Mottaki’yi yalanlayarak, “bilakis uzlaşıdan uzaktayız” tarzında
bir lisan kullanmıştır.
Amerikan Hükümeti üzerinde, Joe
Biden’in son İsrail ziyaretinde de
görüldüğü gibi, İran’a karşı yaptırımlar konusunda İsrail’in baskısı
açıkça görülmektedir.
Obama Yönetimine göre, İran’ın
geçmişteki ve günümüzdeki açıklamaları siyasi amaçlı kandırmacalardan ibarettir. Ancak bu kandırma
girişimleri, İran’ın nükleer alandaki
gerçek niyetleri açısından duyulan
şüpheleri daha da artırmaktadır.
ABD’nin peşinden koştuğu ilave
yaptırımları kısa süre içinde sağlayabilmesi olası gözükmemektedir.
Şu aşamada, ABD’nin karşısındaki
en büyük engeli, Çin Yönetiminin
ek yaptırımlara sıcak yaklaşmayışı
oluşturmaktadır.
Bir diğer çözümsüzlük manzarasını ortaya koyan İran bağlamındaki
ihtilaf konusu da, konumu gereği
Türkiye’nin çok dikkatli bir diplomasi yürütmesini gerekli kılmaktadır. Türkiye’nin, bir yandan İran ile
diğer yandan ABD ve Altılar Grubu
üyesi ülkelerle istişareyi sürdürürken, uluslararası kurum ve kuruluşları da ihmal etmemeye özen göstermesi gerekir. Ülkemiz açısından, hiç
de arzu edilmeyecek risk ve sonuçları beraberinde getirebilecek olan bir
çatışmaya karşı önlemler alanında,
barışçıl yollardan giderek aktif katkı
sağlaması doğru olacaktır.
Afganistan
Başkan Obama’nın Afganistan’a
ilave asker gönderme kararı sonrasında, 25-26 Ocak 2010 tarihlerinde, İstanbul’da düzenlenen
Afganistan’ın Komşuları Toplantısı ve 28 Ocak tarihindeki Londra
Afganistan Konferansı sonucunda,
NATO üyesi ülkeler, Afganistan’a
gönderdikleri muharip asker sayısını 9000 düzeyine çıkartmayı kabul
etmişti.
İlave
Amerikan
askerlerinin
Afganistan’a varış ve konuşlanmaları sonrası, bu ülkenin güneyindeki Helmand Eyaletinde, özellikle
Taliban’ın elinde bulunan Marjah
kentine yönelik büyük bir saldırı sonucunda, şehri geri aldıktan sonra,
orada yaşayan Peştunlar ve Taliban
taraftarlarının merkezi yönetime kazandırılması çalışmalarına başlanmıştır.
Afganistan’daki Amerikan ve diğer yabancı kuvvetlerin komutanı
Stanley McChrsystal’ın, Taliban
ve El-Kaide ile silahlı mücadelede
olumsuz gidişin durduğu yönündeki
açıklamasına rağmen, görünen odur
ki, NATO güçleri ile Taliban arasındaki kanlı sıcak çatışmaların sonu
alınabilmiş değildir.
NATO, şu aşamada, dikkatlerini, Türkiye’nin de katkı sağladığı,
Afgan askerinin eğitimi konusuna
yoğunlaştırmıştır. NATO Genel
Sekreteri Anders Fogh Rasmussen,
4 Şubat 2010 tarihinde, İstanbul’da
gerçekleştirilen NATO Savunma
Bakanları Toplantısı’nda, Afgan
güçlerinin eğitimi için gereken ilave eğitmen açığının kapatılabilmesi
konusunda, üye ülkelere adeta baskı
denemesinde bulunmuştur.
Afganistan Devlet Başkanı Hamid
Karzai ise, zorunlu askerliğin getirileceğini, fakat yine de, Afgan kuvvetlerinin ülke genelindeki güvenliği
ancak 5 yıl sonra devralabileceğini
Türkiye’nin, komşusu
Ermenistan’la,
neredeyse bir asra
yakın bir süreyle
devam eden sorunları,
çözüme kavuşturulmak
istenirken daha da
bir çözümsüzlük
manzarasına
bürünüyor.
açıklamıştır. Kanaatimizce, Afgan
Güvenlik Güçlerinin içinde bulunduğu yetersizlik göz önüne alındığında, zorunlu askerlik getirilse bile,
modern anlamda bir askeri eğitim
almadan, Afgan kuvvetlerinin ülke
güvenliğini tümüyle devralması için
5 yıl dahi yeterli olmayabilir. Bu
noktada, Türkiye’nin Afgan Güvenlik Güçlerine sağlayabileceği askeri
eğitim, Afganistan için büyük önem
taşıyacağı gibi, bu ülkeyle uzun vadeli bir işbirliğinin de temelini atmış
olacaktır.
Ermenistan
Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulması ve sınırların
açılmasını da öngören Protokoller,
10 Ekim 2009 tarihinde, İsviçre’nin
Zürich kentinde imzalanmıştı. Bu
imza sonrasında ortaya çıkan çeşitli
tartışmalar ve başta Azerbaycan ol-
mak üzere, birtakım çevrelerin tepkilerine ilaveten, Ermenistan Anayasa Mahkemesinin aldığı bir karar
konuyu büsbütün karmaşık hale getirmiş bulunmaktadır. Bu yetmiyormuş gibi, Amerikan Kongresi’nin
Temsilciler Meclisi kanadında, Dış
İlişkiler Komitesi üyelerince, 1 oy
farkla kabul edilen, sözde soykırım
tasarısı Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini de olumsuz yönde etkilemiştir.
Türkiye-Ermenistan arasındaki ilişkilerin rayına oturmakta olduğu ve
bunun bir göstergesi olarak Protokollerin imzalandığı yönündeki gayretlere ve yaratılmaya çalışılan izlenimlere rağmen, iki ülke arasındaki
ilişkilerin, eskiye nazaran, iddia edilen düzeye çıktığı söylenemez. Gerçekten, Ermenistan tarafının bugüne
kadar ortaya koyduğu Türkiye karşıtı davranış ve siyasetinde herhangi
bir değişiklik olmamıştır. Ermenistan Anayasa Mahkemesi, bir yandan
bu Protokolleri onaylar gözükürken,
12 Ocak 2010 tarihinde aldığı karara
ilişkin gerekçesinde, Protokollerin
lafzına ve ruhuna aykırı ön koşullar
ve kısıtlayıcı hükümler getirmiştir.
Mahkemenin bu kararı, Protokollerin müzakere gerekçesini ve hedeflenen temel amacı da sakatlamaktadır. Kararda, Protokollerin imzası
aşamasında, muhtemelen bu imzayı
olanaksız hale getirmesinden korkularak, Türk tarafınca göz ardı edilen
gerçeğe yer verilmektedir. Mahkeme, Ermenistan Anayasası ve Bağımsızlık Bildirgesi’nde yer alan bir
hükmü hatırlatmaktadır. Bildirge’nin
11. maddesi: “Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiyesi tarafından
1915 yılında Batı Ermenistan’da işlenen soykırım suçunun uluslararası
düzeyde kabulünü sağlamak için
sürdürülen çabaları destekleyecektir” hükmünü içermektedir. Böylece, bu Anayasa hükmünün doğal bir
sonucu olarak, Ermenistan Anayasa
Mahkemesi, bu gerekçeli kararında,
bir yandan Protokollere onay veriyormuş havasını yaratırken, diğer
yandan Bağımsızlık Bildirgesi’nin
11. maddesi uyarınca, soykırım iddialarının kabulünü bir ön şart olarak
ortaya koymuştur.
Kuşkusuz, bu arada 1915 olaylarının
araştırılması için, Türkiye’nin önerdiği şekilde, bir tarih komisyonu kurulması hükmü de, dolaylı da olsa,
Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin
engeli ile karşılaşmış bulunmaktadır.
Mahkeme, ayrıca, Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki
kurulması ve ortak sınırın açılması
konularını Protokollerin geçerlilik
kazanabilmesi açısından koşul haline getirmektedir.
Sonuçta, mahkemenin bu kararı, her
şeyden önce, Ermenistan hükümetinin başlıca ön şartlarına bir destek oluşturduğu gibi, Türkiye’nin,
Azerbaycan bağlamında vazgeçilmezleri arasında açıklanmış koşulların da önünü kesmektedir.
Mahkeme, Türkiye’nin geçerli kabul ettiği, 1921 Kars Anlaşması’nı
da yok sayanların işini kolaylaştırmış olmaktadır. Zira, Ermenistan
Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1996
yılından sonraki anlaşmaların geçerli olduğu yorumunu güçlendirmekte
ve, sonuç itibariyle, bir kez daha,
Ermeni Hükümetinin tezini desteklemektedir.
Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesini isteyen bir devlet adamı
rolü oynayarak, onaylanmak üzere
Protokolleri Parlamentoya sevk etmiştir. Buna rağmen, yukarıda sözü
edilen ön şartlar ortada durdukça,
TBMM’nin bu Protokollere onay
vermesi, Türk Milletinin vekillerinin
ülkenin uzun vadeli çıkarlarına aykırı bir tutum benimsemiş olmaları ile
eşdeğerde sayılacak, dolayısıyla, bu
onay işleminin gerçekleşmesi imkansızlaşacaktır.
Gerçekten, Ermeni Hükümeti dış
dünyaya vermeye çalıştığı, uyuşmaya hazır yönetim görüntüsünü
sağlayabilmek için adım adım gerçekleştirmekte olduğu diplomasi
stratejisinde başarı kazanmakta ve
bu arada, uyuşmaz bir Türkiye imajı
yaratarak, uluslararası düzeyde, ülkemizi zor bir konuma sokmaktadır.
Bu durumu, diaspora aracılığı ile,
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
69
Kıbrıs
havayı daha da ağırlaştırırmış bulunmaktadır.
Uluslararası ilişkilerde saygınlık ve
inandırıcılığa sahip olmak için gerçekleri iyi görmek gerekir. Bu tür
ilişkilerde, ülkelerin bireysel çıkarları
bölgesel ve küresel çıkarların sürekli
önünden gitmektedir. Geçmişten bu
yana mevcut anlayış ve davranışları
değiştirebilmek gücüne sahip olmayan Türkiye, yakın çevresindeki sorunların çözümüne barış ve istikrarı
sağlama yönünde katkıda bulunurken kendi çıkarlarını ihmal edemez.
Uzun yıllara dayanan uyuşmazlıkların çözümünde bir arabuluculuk rolü
üstlenmek ulusal çıkarlar açısından
arzulanmayacak düzeyde risk taşır.
Deneyimler göstermiştir ki, arabuluculuk rolü üstlenmiş olan ülkeye,
belirli bazı dış çevrelerde yakınlık
duyulsa bile, ulusal çıkarlar ve stratejik hedeflerin, genelinde, bu iyi niyet
gösterisinden zarar görmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Amerikan Kongre üyeleri nezdinde
de istismar etmektedir. Bütün bunlar
olurken, Erivan Yönetimi, Azerbaycan topraklarından yaklaşık yüzde
20’sini işgal etmeyi sürdürmektedir.
Aşırı bir milliyetçilik havasında,
Ermenistan’ın uğrayacağı ekonomik
ve siyasi kayıplar ne olursa olsun,
kendi ifadelerine göre, “ulusal idealleri uğrunda” her şeyi göze almaya
hazır oldukları biçimindeki söylemlerden de geri adım atmamaktadır.
Olası bir bilgi eksikliği ya da kişisel
ve kurumsal çıkarların ön planda tutulduğu bir iyi niyet noksanından ortaya çıkan ‘özür dileme kampanyası’
benzeri girişimlerin sakıncaları bu
Protokoller vesilesiyle bir kez daha
ortaya çıkmıştır. Mağduriyet algısı
üzerine inşa edilen Ermeni milliyetçiliği süregiderken, Türkiye ne tür
bir iyi niyet gösterisinde ve ulusal
düzeyde ne denli özveride bulunursa
bulunsun, karşıt Ermeni söylem ve
eylemlerinin ortadan kalkmayacağı
açıkça görülmektedir.
70
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Sonuç
Türkiye’nin bulunduğu bölgede tüm
uzlaşmaz taraflar arasında dengeli
bir kolaylaştırıcılık rolü oynaması
ve komşuları ile sıfır sorun politikası
çerçevesinde konuya yaklaşıldığında
şöyle bir tablo göze çarpmaktadır:
Her şeyden önce, dengeli bir kolaylaştırıcılık çabasının zorluğu açıkça
görülmektedir. Bulunulan coğrafyada Kıbrıs konusunda olduğu kadar,
gerek Afganistan gerek Filistin-İsrail
uyuşmazlıkları çerçevesinde de, çözüm istikametindeki çabalar giderek
zor bir yola girmektedir. Örneğin,
Ortadoğu barış sürecini yeniden canlandırabilmek amacıyla, Amerikan
Başkan Yardımcısı düzeyinde gerçekleştirilen ziyaret sırasında, İsrail
Hükümetinin Batı Yakası ve Doğu
Kudüs’te 1600 yeni yerleşim birimine
izin verdiğine ilişkin açıklaması, iktidara geldiğinden bu yana iyi niyetli
bir çaba içinde gözüken Obama Yönetimine bir şamar gibi inmiştir. Bu
da Obama ve Netanyahu yönetimleri
arasında var olduğu görülen uyuşmaz
Komşularla sorunların sıfıra indirgenmesi, ne yazık ki, geçmişte denenmesine rağmen, bugüne kadar hiçbir
ülkeye nasip olmamıştır. Mantıklı
olan, Türkiye’nin, karşılıksız kalacak
özverilerde bulunmak yerine, ilgili
taraflara sağlayabileceği kolaylıkların çerçevesini belirgin tarzda ortaya
koyarak, verdiği kadar almayı garanti
altına alan, mukabil özveri ve anlayış
çerçevesinde elde edilecek sonuçlara,
uzun vadeli geçerlilik kazandırmasıdır.
Yukarıda ancak bir bölümünü irdeleyebildiğimiz, Türkiye’yi çevreleyen
coğrafyada süregiden uluslararası
sorunların, artan ölçülerde bir çözümsüzlük görüntüsüne bürünmesi,
bölgesel ya da küresel liderlik peşinde koşan ülkelerin, potansiyel imkan
ve kabiliyetlerini çok iyi hesaplamaları gereğini de ortaya çıkarmaktadır.
Arabuluculuk, kolaylaştırıcılık, sıfır
sorun ya da dengeli bir dış politika
rolü oynayanların sonradan geri adım
atmaları ya da koydukları kırmızı
çizgilerden vazgeçmeleri, saygınlık
ve inandırıcılıkları bağlamında, istenmeyen olumsuzlukları da beraberinde getirir.
SDE Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı*
KKTC Seçimleri ve Siyasi Tablo
KKTC’de 18 Nisan’da gerçekleşecek olan cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir aydan az zaman
kala adaylar belli oldu. Birisi iktidar partisi UBP’nin adayı ve altısı bağımsız olmak üzere
toplam yedi aday seçimlerde yarışacaktır. Bu adaylar arasından bağımsız olarak aday olan
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, iktidar partisi UBP’nin adayı Başbakan Derviş Eroğlu ve
iktidar partisi miletvekili iken bağımsız aday Tahsin Ertuğruloğlu öne çıkmaktadır.
Doç. Dr. Yılmaz Çolak*
K
KTC’de 18 Nisan’da gerçekleşecek olan cumhurbaşkanlığı seçimlerine bir
aydan az zaman kala adaylar belli
oldu. Birisi iktidar partisi UBP’nin
adayı ve altısı bağımsız olmak üzere toplam yedi aday seçimlerde
yarışacaktır. Bu adaylar arasından
bağımsız olarak aday olan Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, iktidar
partisi UBP’nin adayı Başbakan
Derviş Eroğlu ve iktidar partisi miletvekili iken bağımsız aday Tahsin Ertuğruloğlu öne çıkmaktadır.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri için
adayları ve şanslarını değerlendirirken dayandıkları siyasal ve ideolojik zemini ile genel siyasi tabloyu iyi analiz etmek gerekmektedir.
Buna ek olarak, KKTC’de son zamanlarda gerçekleşen herhangi bir
seçimle ilgili dış faktörler de, özellikle Ankara’nın tavrı da dikkate
alınmalıdır.
beri bütün tartışmalar iki aday etrafında dönmektedir. Bunlar halen
KKTC Cumhurbaşkanı olan ve sol
kesimi temsil eden Mehmet Ali Talat ve sağ kesimi temsil eden KKTC
Başbakanı Derviş Eroğlu olarak
belirmiştir. Ve şu ana kadar yapılan tüm kamuoyu yoklamaları da
bu duruma işarete etmekte, bu iki
aday etrafında bir kutuplaşma olduğunu ve seçimin iki aday arasında
geçeceğini göstermektedir. Bu yoklamalardan birisi olan Pollmark’ın
Şubat ayı içerisinde yaptığı araştırmada kutuplaşmanın Talat ve Eroğlu etrafında olacağı ve kararsızlar
dağıtılmadan Eroğlu’na desteğin
yüzde 37.7 ve Talat’a ise yüzde
24.8 olduğu belirtilmektedir (bkz.
Halkın Sesi 16 Mart 2010). Bu iki
aday dışında ciddi bir üçüncü aday
arayışları diğer sağdaki ve soldaki
küçük partiler arasında oldu fakat
bir netice elde edilemedi.
Aslında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gündeme geldiği ilk günlerden
Seçimin en güçlü adaylarından
olan Başbakan Dr. Derviş Eroğlu
uzun yıllardır aktif siyasetin içindedir. Eroğlu UBP lideri olarak
1985-1993, 1996-2003 ve 2009’dan
günümüze kadar toplam 18 yıl başbakanlık yapmıştır. Eroğlu, merkez sağ bir partinin başkanı olarak
milliyetçi ve liberal-demokrat bir
çizgide siyaset yapmaktadır. Onun
liderliğindeki UBP sağ-sol seçmen
oranın yüzde 60 – yüzde 40 civarında seyrettiği 2003 seçimlerine kadar
gerçekleşen seçimlerin tamamında
rahatlıkla birinci gelmiştir. 2003
seçimleri ile birlikte UBP çoğunluğu Mehmet Ali Talat liderliğindeki
muhalefetteki sol parti Cumhuriyetçi Türk Partisi’ne (CTP) kaptırdı.
Bu değişimin ortaya çıkmasında,
AB’ye katılma ihtimalinin belirmesiyle KKTC halkı nezdinde yoğun
bir değişim talebinin ortaya çıkması
ve bu talebin KKTC siyasetini yeniden şekillendirmesi ile AK Parti
hükümetinin Kıbrıs sorununa yönelik yeni bir politika benimsemesi
önemli rol oynamıştır. Eroğlu, 2005
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
71
genel seçimlerinde de partisinin
ikinci gelmesiyle birlikte UBP genel başkanlığını bıraktı. 2008 yılında tekrardan Tahsin Ertuğruloğlu’na
karşı yarışarak tekrardan UBP genel
başkanı seçildi. Bu dönüşle birlikte,
2009 genel seçimlerinde UBP yüzde
44 oy alarak tek başına iktidar oldu
ve Eroğlu tekrardan başbakan oldu.
2009 seçimleri ile birlikte tekrardan
sağ partilerin oyları yüzde 60’ın
üzerine çıkmış, sol partilerinki ise
yüzde 40’ın altına düşmüştür.
Derviş Eroğlu 2000 ve 2005 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday
olmuştur. 2000 seçimlerinde Rauf
Denktaş’a (oyu yüzde 43.5) karşı
yüzde 30 oy alarak ikinci tura kalmış ama gelen baskılar ile seçimden
çekilmiştir. Nisan 2005 seçimlerinde ise Talat’a karşı yarışmış ve ancak yüzde 23 oy alabilmiş ve Talat
aldığı yüzde 55.6 oy ile ilk turda
seçilmiştir. Talat, Şubat 2005 genel
seçimlerinde partisi CTP’nin aldığı
yüzde 44.5 oydan fazlasını alarak
Nisan 2005 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde rahatlıkla birinci gelmiştir. Aynı seçimlerde sol partilere
giden toplam oyların yüzde 54 civarı olduğu ortamda kendisi yüzde
55 oy almıştır. Bu tabloya göre, Nisan 2009 genel seçimlerde UBP’nin
oyunu yüzde 44’e yükseltmesi ve
toplam sağ partilerin oyunun ise
yüzde 60’ı geçmesi Eroğlu’nu
Nisan 2010 Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinde en önemli aday
ha-
line getiriyor. Bu çerçevede son
seçimlerde yüzde 10.6 oy alan sağdaki Serdar Denktaş’ın Demokrat
Parti’si Eroğlu’nu destekleyeceğini
açıklaması bu durumu daha da pekiştirdi.
Seçimlerin diğer bir güçlü adayı ise
sol gelenekten gelen Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, 1993 yılında
CTP-DP koalisyon hükümetinde
Milli Eğitim ve Kültür Bakanı olarak
adını ilk defa duyurdu. 1996 yılında
Özker Özgür’ün yerine CTP genel
başkanı oldu. Talat, CTP’nin Aralık
2003 seçimlerinde UBP’yi geçerek
yüzde 35 ile birinci parti olması ile
Ocak 2004’de Serdar Denktaş’ın
partisi DP ile kurulan koalisyon
hükümetinde başbakan oldu. Nisan
2004 yılında gerçekleşen Annan
Planı referandumunda “Evet” kampanyasının başını çekti. Referandum yüzde 65 evet ile sonuçlandı.
Bütün bu gelişmeler Talat’ı siyaseten çok önemli bir konuma getirdi
ve 2005 yılında gerçekleşen genel
seçimleri partisi rahatlıkla kazandı.
Kendisi de iki ay sonra gerçekleşen
cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başarılı bir şekilde yürüttüğü Kıbrıs
sorununa çözüm merkezli kampanyası sonucunda yüzde 55 gibi bir oy
ile ilk turda kazanarak ülkenin İkinci Cumhurbaşkanı oldu. Aslında bu
sonuçlar doğrudan Kıbrıs sorunu
ile ilgili yeni eğilimin sonucuydu.
Annan Planı döneminde hem uluslararası güçlerin hem de Ankara
hükümetinin Kıbrıs sorununa çözüm bulma arayışları sonucunda
KKTC’de mevcut statükonun
değişmesine yönelik ciddi bir
kamuoyu oluştu. Bu ortam
CTP-Birleşik Güçler ile
bu hareketin lideri olan
Talat ön plana çıktı ve
böylece KKTC’nin en
üst makamına kadar
yükseldi.
Talat’ın cumhurbaşkanlığı
döneminde
KKTC toplumunda ve
siyasetinde bir ta-
kım değişiklikler meydan geldi. Bu
değişikliklerin en önemlisi Kıbrıs
sorunu ile ilgili olandı. AB ve diğer
uluslararası güçlerin Kıbrıs Türklerine verdikleri sözleri tutmaması
ve Türkiye’nin bir adım önde olma
politikasına rağmen Kıbrıs sorunun
beklenenin aksine Türkiye’nin AB
üyeliğini tıkayan bir unsur haline
gelmesi hem Kıbrıs Türklerinde
hem de Ankara nezdinde hayal kırıklığına yol açtı. Ayrıca Talat’ın
“yoldaşı” Rum lideri Hristofyas
ile yürüttüğü görüşmelerden (2008
Eylül’den beri 70 den fazla görüşme yapıldı) net bir sonuçta çıkmadı.
Hatta seçimlerden önce Talat’a destek olmak için anlaşılan ortak noktaların açıklanması isteği Hristofyas
tarafından kabul edilmemiştir.
Gelişmeler Kıbrıs Türklerinde
İçe Kapanmaya Sebebiyet Verdi
Bütün bu gelişmeler Kıbrıs Türklerinde bir içe kapanmaya sebebiyet verdi. Tekrardan sağ-milliyetçi siyaset
yükselişe geçmeye başladı. Yukarda
da bahsedildiği gibi, bu durum 2009
genel seçimlerinin sonucunu belirledi
ve bu siyasetin etkin temsilcisi olan
Eroğlu daha fazla ön plana çıkmaktadır. Bu yeni durum Talat’ın Kıbrıs
sorununa çözüm bulma odaklı siyasi
söyleminin altını boşalttı. Ve 2010
cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kullanabileceği en önemli iki argümanından birisi böylece elinden gitmiş oldu.
Talat’ın dayandığı diğer bir önemli
koz ise Ankara ve uluslararası toplumun (BM, AB, ABD ve İngiltere)
sağladığı destektir. Gerçekten de Talat bu destekleri 2003 ve 2005 genel
seçimler ile 2005 cumhurbaşkanlığı
seçimlerinde etkin bir şekilde kullanmış ve faydasını görmüştü. Ama aynı
destek 2009 yılında partisi CTP’ye de
belirli ölçüde var idi, ama çok fazla işe
yaramadığı görüldü. Bu nedenlerden
dolayı, Talat, "Ankara desteği arkamda" söyleminin yanında bu seçimlere
yönelik kampanyasını iç siyasete ve
sorunlara odaklı yürütmeye çalışıyor.
Fakat 2010 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde diğer küçük sol partilerin oyu
ile de birleşirse bu destek partisinin
üzerinde oy almasını sağlayabilir,
KKTC seçimlerinde
Ankara’nın takınacağı
tavır her zaman önemli
olmuş ve hatta bazı
dönemlerde doğrudan
belirleyici olmuştur.
Aynı durum bu seçimler
için de geçerlidir. Bazı
adaylar Ankara’nın
kendisini destelediğini
ima etmekte, bazıları
ise Ankara’da destek
aramaktadır.
ama seçmenin genelinin tekrardan
sağa yönelmesi nedeniyle önceden
olduğu gibi seçimi kazandırması çok
zor görünmektedir.
Üçüncü önemli aday seçimlere bağımsız olarak katılacak olan Tahsin
Ertuğruloğlu’dur. Ulusalcı bir çizgide siyaset yapan Ertuğruloğlu, 1998
yılında UBP milletvekili olarak meclise girdi ve Dışişleri ve Savunma
Bakanlığı yaptı. Eroğlu’nun genel
başkanlıktan ayrılmasından sonra en
son UBP’nin genel başkanıydı. 2008
yılında Eroğlu ondan genel başkanlığı genel kurulda aldı ve partinin
“küsgünü” oldu. Bu seçimler için
Ertuğruloğlu’nu önemli kılan aday
olma sürecidir. Eroğlu’nun UBP’nin
cumhurbaşkanı adayı olduktan sonra
Ertuğruloğlu ani Ankara ziyaretleri
ile Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül ile görüşmeler yaptı.
Adaya dönüp Eroğlu’ndan cumhurbaşkanı seçildikten sonra kendisini
başbakan yapmasını talep etti ve
kabul edilmeyince son gün seçimlerde aday olduğunu ilan etti. Bu gelişme üzerine parti meclisi kararıyla
UBP’den ihraç edildi. Talat gibi
kendisini Ankara destekliyor havası
yaratarak kampanya yürütmeye çalışıyor. Ertuğruloğlu ile ilgili beklenti
sağ oylardan büyük dilim koparmasıdır. Ne var ki, 2005 seçimlerine
baktığımız zaman sağda yüksek oy
alan adaylar birer partinin adayları
idi. Ertuğruloğlu’nun en büyük handikabı bu durumdur. Şu ana kadar
herhangi bir partinin desteğini alamamış olması nedeniyle seçimlerde
pek bir varlık göstermesi beklenemez.
Şu an itibariyle 18 Nisan KKTC
Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin KKTC
siyasetini doğrudan etkileyeceği
ve yeniden şekillendireceği kesin
gözükmektedir. Ertuğruloğlu’nun
UBP’den ihraç edilmesi ile 26 olan
milletvekili sayısı 25'e düşmüş ve
böylece UBP hükümetinin 50 sandalyeli Cumhuriyet Meclisindeki
çoğunluğu sona ermiş oldu. Bunun
sonucunda kaçınılmaz olarak cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra hükümette değişiklik olacaktır. Eğer
Eroğlu cumhurbaşkanı seçilirse
UBP 24’e düşecek ve sonuçta ya bir
parti ile koalisyon hükümeti kuracak
veya mevcut hükümet muhtemel bir
ya da iki transfer ile yoluna devam
edecektir. Böyle bir durumda çok az
ihtimal de olsa erken genel seçime
gidilebilir. Eğer Talat cumhurbaşkanı seçilirse mevcut hükümet koalisyon hükümeti bile kursa meşruiyeti
sorgulanacak ve muhtemel bir erken
genel seçim ihtimali doğacaktır.
KKTC seçimlerinde Ankara’nın
takınacağı tavır her zaman önemli olmuş ve hatta bazı dönemlerde
doğrudan belirleyici olmuştur. Aynı
durum bu seçimler için de geçerlidir.
Bazı adaylar Ankara’nın kendisini
destelediğini ima etmekte, bazıları ise Ankara’da destek aramaktadır. Buna karşın Ankara hükümeti
seçimlerde tarafsız olduğunu ve
her adaya aynı mesafede olduğunu belirtmektedir. Talat ve çevresi
AK Parti hükümetinin arkasında
olduğunu açıkca belirtmektedirler.
Hatta bir mülakatında kendisinin
kaybetmesi halinde AK Parti politikasının kaybedeceğini beyan etmiş
ve hemen akabinde hem Dışişleri
Bakanı Ahmet Davutoğlu hem de
Kıbrıs işlerinden sorumlu Devlet
Bakanı Cemil Çicek seçimlerinde
tarafsız olduklarını açıklamışlardır.
Bununla birlikte, AK Parti’nin bir
kanadının “dolaylı” şekilde Talat’ı
desteklediği belirtilmektedir. Eğer
bu seçimlerde Ankara’nın dolaylı
da olsa bazı adayları desteklemesi
daha önceden olduğu gibi sonuçları
belirleyici olacağını söylemek 2009
seçimlerini dikkate aldığımızda çok
zordur. Bu seçimlerde AK Parti’nin
“dolaylı” desteğini almış olan iktidar partileri Özgürlük ve Demokrasi
Partisi ancak yüzde 6 oy alabilmiş,
CTP ise yüzde 29 oranında oy almış
ve iktidardan düşmüşlerdir.
Özetle KKTC Cumhurbaşkanlığı
Seçimlerini belirleyici faktörlere
baktığımızda; yaşanan iç sorunlar
ve genel siyasi yapı, sağ-sol eksende yaşanan kaymalar ve adayların
kişisel özellikleri öne çıkmaktadır.
Tüm bu faktörler dikkate alındığında
Başbakan Eroğlu cumhurbaşkanlığı
seçimlerinin en güçlü adayı olarak
belirmektedir.
Doğu Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi*
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
73
Dış Politika
Bugün yalnızca 6
devletin örgüte üye
olması da, KGAÖ’nün
Batı çıkarları karşısında
ciddi bir tehdit
oluşturma kapasitesini
sınırlamaktadır. Ayrıca
üye devletlerden Belarus
ve Özbekistan’ın
anayasaları, bu ülkelerin
askeri güçlerinin sınır
Varşova Paktı’nın Boşluğu Doldurulabilir mi?
ötesi operasyonlara
Pek çok yazar, KGAÖ’nü NATO ile kıyaslama yoluna gitmiş ve çeşitli iddialarla bunu
kanıtlamaya çalışmıştır. Soğuk Savaş döneminin zihniyetini barındıran bu bakış açısına göre,
KGAÖ hızlı bir gelişim sürecinin ardından Varşova Paktı’na benzer bir imkana kavuşacak ve
Pakt’ın dağılmasıyla doğan boşluk bu şekilde kapatılacaktır. Ancak KGAÖ’nün hedefleri gerek
NATO’dan gerekse de Varşova Paktı’ndan oldukça farklıdır.
HİG’in ve KGAÖ’nün
Ali ERTAN*
Avrasya Merkezli Güç
Mücadelesi ve Rusya
H
alford Mackinder’in 1904’te
Avrasya toprakları üzerinde
merkezi kuvvet olmanın
önemine değindiği teorisiyle birlikte
dünya güç dengelerinin şekillenmesi bağlamında önemi açıkça ortaya
konan Avrasya coğrafyası, 1991 tarihinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) dağılması,
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin
bağımsızlıklarını kazanmaları, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve bölgede
yaşanan güç boşluğu sonucunda küresel ve bölgesel güçlerin hâkimiyet
kurmak için mücadele ettiği başat
coğrafya haline gelmiştir.
SSCB’den kalan mirası sahiplenen
Rusya’da; Putin dönemi ile başlayan
‘Rusya’nın yükselişi’ ve Rusya’nın
SSCB’nin egemenliğindeki tarihsel
coğrafyada yeniden etkinlik kurma
74
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
çabaları, petrol fiyatlarının da artmasıyla Rusya’ya önemli avantaj
sağlamış ve Rusya, Sovyetler'den
kalan silah teknolojisi ve enerji arzını kontrol eden merkez konumunun
da sağladığı avantajla, iddialı bir
bölgesel güç olarak Avrasya coğrafyasında yeniden yükselişe geçmişti.
SSCB’nin dağılmasıyla doğan boşluktan istifade eden NATO ve AB
karşısında, Putin dönemi ile beraber
tekrar rekabetin canlanması, Rusya
tarafından yakın sınırları ya da başka bir ifadeyle ‘arka bahçesi’ olarak
adlandırdığı eski Sovyet coğrafyasında mücadelenin başlamasına neden olmuştu. Putin Doktrini ile dış
politikada inisiyatifin yeniden kazanılması ve güvenlik merkezli yaklaşım, eski SSCB ülkelerinin Batı ile
entegrasyonunu engellemek üzerine
faaliyet gösteriyordu. Sözü edilen
Doktrin; ‘güvenilir’ otokrat yöneticilerin, ‘demokrat’ olan yeni adaylara
karşı desteklenmesini öngörüyordu.
-Kafkasya ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile Moldova, Ukrayna ve
Belarus’ta bu mücadelenin izlerini
bugün bile görmek mümkündür.
1990’lı yıllar boyunca, birbirini takip eden ABD doktrinleri, Rusya’nın
demokratikleştirilmesiyle Orta Asya
devletleri için bir model oluşturacağı
ve Batılı değerleri bölgeye aktarabilecekleri hesabı içindeydiler. Vladimir Putin’in Rusya devlet başkanlığını üstlenmesi ile öngörülen bu
modelin aksi yönde hareket eden bir
Rusya doğmuş ve devlet, SSCB’den
süregelen otoriter yapısını muhafaza
etmiştir. Aynı doktrinler Rusya’nın
demokratikleştirilmesiyle, özellikle
Orta Asya bölgesinde hegemon rol
üstlenmesinin ve Batılı güçlerin çıkarlarının zarar görmesinin de önüne geçilebileceğini öngörmüşlerdi.
Nitekim 11 Eylül 2001 saldırılarının
ardından El Kaide ve Taliban’a karşı
katılmasını yasaklaması,
askeri varlığının
güvenliğini tehdit eden unsurların
Orta Asya’dan ve Rusya’nın güney
bölgelerinden kaynaklandığını dile
getirmesine neden olmaktadır. Bu
nedenle Rusya, 1991’den sonra bağımsız olan eski SSCB ülkeleriyle
askeri ilişkilerini artırma yoluna gitmiş ve bölgede bu yönde güvenlik
işbirliklerinin sürmesini dilemektedir. Aynı zamanda Rus liderler
ŞİÖ ile ilişkileri daha üst noktalara
taşımak ve karşılıklı diyalogu geliştirme peşindedirler. Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ)
için de benzer durum söz konusudur.
Moskova’daki iktidarın Putin’den
sonraki yeni sahibi Medvedev de,
Avrasya’da gerçekleşen Rusya karşıtı her eylemin arkasında Washington yönetimini görmeye devam etmektedir. Medvedev’in de Putin’den
farklı, başka bir ifadeyle Putin döneminden bağımsız yaklaşımlar sergilememesi de, Avrasya’da yaşanan
mücadelenin süreceğinin işaretlerini
vermektedir.
pekişmesinin önündeki
KGAÖ’nün Kurulması ve Gelişimi
bir diğer engeldir.
SSCB’nin dağılmasından kısa süre
sonra kurulan Bağımsız Devletler
Topluluğu’nun (BDT) beklenilen
seviyede varlık gösterememesi,
Rusya’yı, KGAÖ, Ortak Ekonomik
Bölge (OEB), Şanghay İşbirliği
Örgütü (ŞİÖ) gibi bölgesel örgütlenmelere yönelmek zorunda bırakmıştır. Rusya’nın Avrasya coğrafyasında askeri işbirliğine duyduğu
ihtiyaç sonucu 15 Mayıs 1992’de
Taşkent’te Kolektif Güvenlik Antlaşması (KGA), BDT üyesi altı ülke
(Ermenistan, Kırgızistan, Rusya, Tacikistan ve Özbekistan) tarafından
imzalanmıştır. Azerbaycan, Gürcistan ve Belarus’un katılımıyla bu sayı
dokuza yükselmiştir. Antlaşmanın
uygulamaya girdiği tarih 20 Nisan
1994’tür. Türkmenistan tarafsız
devlet statüsünün gerektirdiği şartlar dolayısıyla KGA’da yer almadı.
KGA’nın yenileneceği tarih olan
1999’da Özbekistan, Gürcistan ve
Azerbaycan antlaşmadan çekildi. Bu
ülkeler, Ukrayna ve Moldova’nın da
bulunduğu ‘GUUAM’a katıldılar.
Rusya-ABD işbirliği yaparak, terörizmle mücadele, kaçakçılık, yasadışı göç, köktendincilik gibi konularda
ortak hareket etmeyi seçti.
2001’de Afganistan üzerinden Orta
Asya’ya giriş yapan ABD’nin, serbest piyasa düzeni, demokratikleşme, insan haklarının teşviki gibi
evrensel düzene hâkim kılmaya çalıştığı değerler, Orta Asya devletlerinin otoriter düzenleriyle önemli
oranda çelişiyordu. ABD, bu değerleri benimsetmek ve yaygınlaştırmak sloganıyla bölgede ‘renkli
devrimler’ olarak bilinen pek çok
girişimde bulunarak, kısmi başarı
elde edebildi. ABD’nin bu çabaları
Rusya’nın tepkisini çekmiş ve Rusya, Orta Asya devletleri üzerinde
gerek ekonomik gerekse de stratejik
bağlarını sağlamlaştırarak, mevzilerini kuvvetlendirmişti.
Bugün de ABD-Rusya’nın Avrasya’da sürdürdüğü stratejik rekabet; Rus liderlerinin ısrarla, Rus
2000 Nisanında Rusya, BDT üyesi
ülkeleri ‘Hızlı İntikal Güçleri’ [HİG]
(Rapid Deployment Forces) oluşturarak, teröristler ve kaçakçılara acil
müdahalelerde bulunabilecek bir
ortak kuvvet kurmaya davet etmişti. BDT üyesi devletler Rusya’nın
bu çağrısına olumlu yanıt vererek,
2001 yılında merkezi Kırgızistan’da
bulunan HİG için çalışmalara başladılar. Rusya, 2001 tarihiyle birlikte
KGA’yı sembolik bir siyasi organizasyondan, askeri güvenlik ittifakında doğru hızlı bir evrimle geçirmesini sağladı. Yine aynı yıl içinde
Moskova’da ‘Anti-Terör Merkezi’
kuruldu. 15 Mayıs 2002 (KGA’nın
imzalanmasının 10. yıldönümünde)
üye devletler, örgüt aktivitesini daha
üst düzeyde getirme üzerine anlaştılar. Üye devletler arası bu ortak fikrin yerleşmesinde Afganistan’da yaşanan istikrarsızlık belirleyici oldu.
KGA üyesi devletler örgütü güvenlik alanında sahip olduğu kapasiteyi
artırma kararı alarak KGAÖ’nü kurdular. Böylece 2002 yılında KGAÖ
şekillendi ve 2004’te Moskova’da
KGAÖ Sekretaryası açıldı.
KGAÖ’nün hedefleri ve faaliyet
göstereceği alanlar, kurucu antlaşmanın üçüncü bölümündeki yedinci
ve sekizinci maddelerinde tanımlanmıştır. Buna göre temel hedefler;
ortak çaba göstererek bölgesel barışı
sağlamak ve güçlendirmek, uluslararası ve bölgesel güvenlik ve istikrarı sağlamlaştırmak, üye devletlerin
toprak bütünlüğü, egemenliği ve
bağımsızlığını korumak amacıyla kolektif savunmayı temin etmek
olarak tanımlanmıştır. (md.7) Üye
devletlerin işbirliği yapacağı alanlar
ise uluslararası terörizm, radikalizm,
uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, devletlerarası organize suçlar, yasadışı
göç ve üye devletlerin ulusal çıkarlarına tehdit oluşturan diğer unsurlarla
mücadeledir. (md.8)
11 Eylül 2001 saldırılarının ardından,
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nden
bazıları, Afganistan’da hava sahalarından serbest geçiş hakkı ve Afganistan temelinde yürütülen terörizmle mücadele faaliyetlerine destek
vereceklerini açıkladılar. Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan koalisNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
75
yon güçlerine kapılarını açtılar ve bu
güçlere hava üsleri tesis ettiler. 2003
yılında Kazakistan ve Özbekistan,
2008 yılının sonuna kadar Irak’taki
direnişle mücadele eden birliklerde
aktif olarak yer aldılar.
Orta Asya’da Sovyetler sonrası yaşanan istikrarsız ortam, bölge dışı
güçlere, bölgeye müdahil olabilme
imkânı tanımakla sınırlı kalmayarak, otoriter yönetimlerin de zafiyeti
olarak algılandı ve gerek iç gerekse
de dış aktörlerin Orta Asya siyasi
platformuna daha iddialı taleplerle çıkmasına zemin hazırladı. Bu
aktörlerden bazıları, diğer ülkesel
faktörleri hiçe sayarak, bölgesel ve
jeopolitik çıkarları uğruna güç mücadelesine girerken, bazıları da politik ve ekonomik reformlar arayışına
girdi. NATO’nun Kafkasya ve Orta
Asya coğrafyasına gösterdiği ilginin
artmasıyla, Rusya-ABD işbirliği bir
anda tekrar rekabete dönüştü. Mayıs
2002’de NATO ve Rusya’nın eşit
şartlarda işbirliği yapmasını hedefleyen ‘NATO-Rusya Konseyi’nin kurulmasına rağmen Rusya, NATO’nun
doğuya doğru genişleme çabasından
büyük rahatsızlık duydu. Bu algılama neticesinde Rusya, KGAÖ’nü
kullanarak pek çok sorunu aynı anda
çözmeyi amaçladı. Üye devletlerin
güvenlik açıklarını doldurmak için
KGAÖ devreye sokulmaya çalışıldı.
Böylece NATO üyeliğine de ikame
bir oluşumun hayata geçirilmesi
planlandı. Nisan 2003’te KGAÖ’ye
bağlı savunma bakanlarının katıldığı Konsey, kalıcı bir askeri yapının
oluşturularak üye devletlerin ortak
dış politikalarıyla eş güdümlü hareket etmesinde fikir birliğine vardı.
‘Ortak Personel’ (Collective Personnel) adıyla anılan bu yapı 1 Ocak
2004’te Bişkek’te hayata geçirildi ve
Ocak 2004’ten itibaren bin 500 olan
personel sayısını 3 bin'e çıkarma kararı aldı. Bu yapı bugün de varlığını
sürdürmektedir.
Ağustos 2004’te KGAÖ; Kazakistan ve Kırgızistan sınırında Rubezh
2004 adıyla bir tatbikat yürüterek,
ilk kez KGAÖ’nün operasyonel kabiliyeti sınandı. Bu tatbikatta getirdiği bir diğer ilk ise, önleyici saldırı
76
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
kavramından KGAÖ içinde bahsedilmesidir. Kimi yazarlar bu kavram
ile KGAÖ’nün önemli ölçüde esneklik ve etkinlik sağladığı, BDT
üyeleri içinde ulusal ve bölgesel güvenliğin sağlanmasında KGAÖ’nün
uzun süreli ve geleceğe dönük planlar yapıldığı çıkarımına varmıştır.
Yine bu yazarlara göre Rubezh 2004
ile KGAÖ, oldukça iddialı, hedef
ve kapasitesini hızla artırma yoluna
giden bir yapılanma olduğunu belli
etmiştir.
2005 yılında Özbekistan yönetiminin Andican’daki muhalif gösterilere sert müdahalesinin ardından ABD’den gelen tepki üzerine,
Özbekistan-ABD ilişkileri zedelendi
ve bu ülkeye hava üsleri için verilen
haklar kaldırıldı. Ayrıca Haziran
2006’da KGAÖ üyesi devletlerin,
üçüncü ülkelerle yürüteceği üs temini görüşmelerinde de Rusya’ya
veto hakkı sağlandı. Andican olayları ve “Batı karşısında Rusya’nın
kazandığı zafer” olarak görülen bu
gelişmenin ardından Rusya, KGAÖ
içinde en çok anlaşmazlığa düştüğü Özbekistan’ı tekrar KGAÖ’ne
bağladı. Özbekistan 2005 yılında
GUAAM’dan ayrılarak, 2006’da
KGAÖ’ne katıldı. Ayrıca 6 Kasım
2007’de KGAÖ üyeleri, BM gözetimindeki bir ‘KGAÖ Barış Gücü’nü
oluşturmak üzere anlaştı. Bu anlaşma aynı zamanda KGAÖ üyelerine
Rus yapımı silahları indirimli fiyatlarla edinebilme imkânı tanıdı.
8 Ağustos 2008’deki GürcistanRusya savaşının ardından Rusya
devlet başkanı Medvedev, KGAÖ
üyelerinden, KGAÖ’nün askeri kapasitesinin artırılması talebinde bulundu. Yakın dönemde yaşanan bu
sıcak savaş, Rusya’nın yakın coğrafyasında yaşanan gelişmelere sessiz kalmayacağı ve ABD tarafından
açık şekilde desteklenen ülkelerin
bile, Rusya’nın hedefinde olabileceğini göstermesi bakımından önem
taşımaktaydı. Gürcistan-Rusya savaşından kısa bir süre sonra, 22 Temmuz 2008’de Ermenistan, Tacikistan
ve Rusya, Erivan’da Rubezh-2008
tatbikatını başlattı. Üç aşamalı (operatif, stratejik ve taktik) ve kapsamlı
Stratejik bir bakış
açısıyla ele alındığında
KGAÖ; NATO’nun
küresel sorunlarla
mücadelesinin Avrasya
ayağına doğrudan veya
dolaylı destek verebilirdi.
Nitekim 2009 Moskova
Zirvesi’nin ardından
Medvedev, Rusya ve
diğer KGAÖ üyesi
devletlerin, bölgedeki
terörist faaliyetlere
karşı yürütülen
operasyonlarda ABD
ve diğer koalisyon
güçleriyle tam işbirliğine
hazır olduğunu dile
getirdi.
bir çerçeveye dayanması neticesinde
bir ilk olan bu tatbikata 4 bin civarında personel katıldı.
Rubezh-2008’deki tatbikatın ardından, Şubat 2009’daki Moskova Zirvesi’nde, Medvedev’in
KGAÖ’nün askeri kapasitesinin artırılması yönündeki çağrısı karşılık
bularak, KGAÖ’nün askeri kapasitesinin artırılması yönünde önemli bir
adım daha atılmış oldu. Sözkonusu
yapılanmada görev alması planlanan 16 bin askerin; 8 bin'inin Rus,
4 bin'inin Kazak, 4 bin'inin Belarus,
Ermeni, Kırgız ve Tacik askerlerden
oluşması planlandı. Özbekistan’ın
ise KGAÖ bünyesinde, uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele ve bölgesel krizler esnasında, Orta Asya
coğrafyasındaki ülkesel çıkarlarını
etkileyen konularda geçici asker
takviyesi yapması kararlaştırıldı.
KGAÖ üyesi olmasına rağmen Özbekistan, Rusya’nın örgütün askeri
kapasitesinin artırılması karşısında
gösterdiği çekinceli tutumu koruyarak Moskova’daki zirvede alınan
askeri yapıya koşul temelinde (caseby-case) katılmaya karar verdi. Belarus ise o tarihte imza atmamasına
rağmen, Rusya’dan gelen baskılara
dayanamayarak, 2 Kasım 2009’da
HİG’e katılımına imkân tanıyacak
antlaşmayı imzalamaya hazır olduğunu belirtmiştir. Bu girişim aynı zamanda akıllara pek çok soru işaretini
de getirdi. Stratejik bir bakış açısıyla
ele alındığında KGAÖ; NATO’nun
küresel sorunlarla mücadelesinin
Avrasya ayağına doğrudan veya
dolaylı destek verebilirdi. Nitekim
2009 Moskova Zirvesi’nin ardından
Medvedev, Rusya ve diğer KGAÖ
üyesi devletlerin, bölgedeki terörist
faaliyetlere karşı yürütülen operasyonlarda ABD ve diğer koalisyon
güçleriyle tam işbirliğine hazır olduğunu dile getirdi. Medvedev’in
KGAÖ bağlamında uğradığı eleştiriler karşısında manevra alanını artırabilmek için sarf etmiş olabileceği
bu sözler, NATO’nun doğuya doğru
genişlemesi ve füze kalkanı projesi
gibi stratejik hamleleri karşısında,
Medvedev’in ‘iyimser’ tutumunu
tekrar gözden geçirmesine neden olmuştur.
Rusya’nın Bakış Açısı
Rusya’nın KGAÖ’nü askeri bir yapıya kavuşturmaya çalışmasının
çok yönlü nedenleri vardır. Mayıs
2009 tarihli Rusya’nın Yeni Ulusal
Güvenlik Stratejisi’nde kitle imha
silahlarının yaygınlaşması, uyuşturucu trafiği, organize suçlar ve silah
kaçakçılığı, Rus ulusal çıkarlarına
yöneltilen tehditler arasından ilk sırada yer almaktadır. 11 Eylül 2001
sonrası uluslararası kamuoyunu yakından ilgilendiren bu küresel ölçekli
tehditlerin dışında, tekil ölçekte düşünüldüğünde Rusya’yı asıl tedirgin
eden olguların; NATO’nun doğuya
doğru genişlemesi ve istikrardan
yoksun Afganistan-Pakistan coğrafyasından kaynaklanan radikalizmin
Rus topraklarına yayılmasıdır.
14 Haziran 2009’da Belarus devlet
başkanı Aleksandır Lukaşenko’nun
Moskova’da gerçekleşen KGAÖ
Zirvesi’ne katılmayı reddederek,
KGAÖ üyesi bir devletin -Rusya’yı
kastederek- Belarus’u ekonomik
alanda dışlandığı suçlaması, konuşulması gereken KGAÖ ve HİG’in
geleceğinden çok, Zirveye damgasını vurmuştur. Bu olayı takiben,
Belarus’tan Rusya yapılan ihracat
ürünlerine Rus tarafından bazı kısıtlamalar getirmişti. Bu örnekte
de görüldüğü gibi, KGAÖ üyeleri
arasında yaşanan birebir anlaşmazlıklar, örgütün siyasi arenasında da
restleşmelere neden olabilmektedir.
Ağustos 2009’da Rusya-Kırgızistan
arasındaki görüşmeler, Rusya’nın bu
ülkede askeri varlığını pekiştirmesine olanak tanıdı. Rusya lehine yaşanan bir diğer gelişme; Kırgızistan’ın
Rusya ile ilişkilerinin ivme kazanmasının ardından Bakiyev yönetiminin Manas Üssü’nün kapatılması
emrini vermesiydi. Kararın ardından
ABD yönetiminin yoğun çabaları sonucu, stratejik önemi olan bu
üssün Haziran 2009’da transit ihtiyaçlar için kullanılmasında mutabık
kalınmıştır.
KGAÖ’ne bağlı HİG, Kasım
2009’da Kazakistan’ın ev sahipliğini yaptığı anti-terör tatbikatını gerçekleştirmişti. Üye devletleri askeri
platformlarda bir araya getirmesinin
dışında artık rutin hale gelen bu tatbikatlar, KGAÖ üyeleri arasında
Rusya’nın tohumlarını atmaya çalıştığı siyasi uzlaşı ve ortak tehdit
algısı mekanizmasını halen oluşturamamıştır. Rusya, Ermenistan, Belarus, Kazakistan ve Tacikistan’ın
katıldığı 2009 tatbikatına, başından
beri Rusya’nın örgütü güçlendirerek
varmaya çalıştığı ‘belirsiz emellerinden’ çekinen Özbekistan katılmamıştır. Aynı gerekçeyle Özbekistan,
2009’da kurulan HİG’e de kuvvet
yollamadaki tereddütlerinin etkisinde kalmakta ve HİG’e mesafeli tutumunu sürdürmektedir.
13 Kasım 2009 tarihinde Kazakistan
devlet başkanı Nursultan Nazarbayev, 2010 yılında Kazakistan’ın başkanlık yapacağı AGİT’te BDT’nin
hedeflerini ve çıkarlarını temsil
edeceğini dile getirmişti. Nazarbayev, Kazakistan’ın başkanlığı üstleneceği dönemde AGİT’in insan
hakları ihlallerinden dolayı BDT
ülkelerini sıkça eleştirmesine izin
vermeyeceğini açıklamıştı. Nazarbayev ayrıca, AGİT’in özellikle
Afganistan bağlamındaki güvenlik
tehditleriyle mücadelede daha etkin
rol üstleneceğini belirtmişti. Kazakistan hükümeti AGİT başkanlığına Afganistan’ın içinde bulunduğu
problemlerin çözümüne alternatif
olabilecek bir platform olarak bakmaktadır. Buna rağmen Kazakistan
da, Rusya’nın KGAÖ ve ŞİÖ’nün
aynı alanda göstereceği faaliyetlerin
çakışması ve bu örgütlerin etkinliğinin artmasının, NATO ve AGİT’in
etkisinin yükselmesiyle orantılı olarak sorunlar çıkarabileceğine inanmaktadır.
Rusya’nın bakış açısının merkezini, Batılı güvenlik örgütlenmelerinin (NATO ve AGİT) ŞİÖ ve
KGAÖ’yü tanıması ve kilit güvenlik
konularında bu örgütlerin geliştirilmesiyle, NATO’nun Orta Asya Türk
Cumhuriyetleri’nin egemenliğini ve
bağımsız karar alıcı gücünü sınırlamak ve BDT üyelerine doğru genişlemesini kırma fikri oluşturmaktadır. Moskova bu bağlamda AGİT’in
siyasi-askeri konulara daha fazla
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
77
Ortadoğu
müdahil olmasını ve NATO’nun
Avrasya’daki faaliyetlerine sekte vurdurmayı amaçlamaktadır.
2010’da AGİT başkanlığını devralacak Kazakistan’a da bu yönde
bir baskı yapması beklenmektedir.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da, AGİT’in bir ‘Pan-Avrupa
şemsiyesi’ oluşturarak NATO’yu
zayıflatması ve demokratikleşme retoriğini sınırlamayı savunmaktadır.
Medvedev’in 2008 yılı için ortaya
koyduğu ‘Avrupa Güvenlik Yapılanması’ önerisinde de bu fikirleri
görmek mümkündür.
Son olarak; 18 Ocak 2010 tarihinde KGAÖ Genel Sekreteri Nikolai
Bordyuzha, örgüte üye devletlerin
2010 yılı içerisinde yeni askeri tatbikatlar gerçekleştireceğinin altını çizmiştir. Bu açıklama dâhilinde, yeni
bir tatbikatın Haziran 2010’da Rusya
sınırları içindeki Çelyabinsk yakınlarında gerçekleştirileceği bildirilmiştir. Özbekistan ise geçmişteki tutumunu koruyarak ve Moskova’nın
örgüt içinde fikirsel birlik bulunduğu
sözlerini yalanlarcasına, tatbikatta
yer almayacağını açıklamıştır.
Sonuç
Pek çok yazar, KGAÖ’nü NATO ile
kıyaslama yoluna gitmiş ve çeşitli
iddialarla bunu kanıtlamaya çalışmıştır. Soğuk Savaş döneminin zihniyetini barındıran bu bakış açısına
göre, KGAÖ hızlı bir gelişim sürecinin ardından Varşova Paktı’na benzer bir imkana kavuşacak ve Pakt’ın
dağılmasıyla doğan boşluk bu şekilde kapatılacaktır. Ancak KGAÖ’nün
hedefleri gerek NATO’dan gerekse
de Varşova Paktı’ndan oldukça farklıdır. Birincisi; KGAÖ, NATO’nun
sahip olduğu gelişmiş teknolojiye
ve maddi kaynaklara sahip değildir, sadece üye devletlerin sınırları
içinde ve onlar adına faaliyetlerini
yürütebilmektedir. NATO ise Pakt’a
üye olmayan ülkelerin -Örneğin
Afganistan- topraklarına da etkide
bulunan operasyonlar yürütebilmektedir. İkincisi; KGAÖ Varşova
Paktı’na da benzememektedir; üye
devletler örgüte gönüllü olarak katılabilirler veya istedikleri zaman
KGAÖ’den çekilebilirler.-Gürcistan
ve Azerbaycan örneğinde olduğu
gibi- Oysa Varşova Paktı’nda durum
bunun tersiydi. Varşova Paktı coğrafi olarak hemen hemen tüm Doğu
Avrupa’yı kapsıyordu ancak KGAÖ
yalnızca eski Sovyet coğrafyasıyla
sınırlı kalmaktadır. Bugün yalnızca 6 devletin örgüte üye olması da,
KGAÖ’nün Batı çıkarları karşısında
ciddi bir tehdit oluşturma kapasitesini sınırlamaktadır. Ayrıca üye devletlerden Belarus ve Özbekistan’ın
anayasaları, bu ülkelerin askeri
güçlerinin sınır ötesi operasyonlara
katılmasını yasaklaması, HİG’in ve
KGAÖ’nün askeri varlığının pekişmesinin önündeki bir diğer engeldir.
Politik çatışmaların dışında KGAÖ,
üyelerin askeri teknolojilerinin modernleştirilmesi ve ekipman eksikliğinin giderilmesi konusunda da
sıkıntılar yaşamaktadır. Sözü edilen
finansal sıkıntılar da bazı BDT üyesi
ülkelerin yüzlerini NATO gibi Batılı güvenlik oluşumlara çevirmesine
neden olmuştur.
Üçüncüsü; Rusya’nın bölgesel iş-
birliği girişimleri, pek çok noktada
Orta Asya ve Kafkaslarda yaşanan
gerilimlerin gölgesinde kalmıştır.
Hedeflenenin aksine KGAÖ, üyelerinin uzlaşısına dayanan bir kolektif güvenlik yapısına bürünememiştir. Üye devletlerarası yaşanan
diplomatik krizler ve savaşlar buna
engel olmuştur. Kırgızistan eski
devlet başkanı Askar Akayev, 2005
yılında kendisini koltuğundan eden
olaylar sırasında KGAÖ’den yardım talebinde bulunmamış, Eylül
2008’de üye devletler Gürcistan’ın
Güney Abhazya’ya müdahale etmesini kınarken aynı birlikteliği Güney
Abhazya’nın tanınması konusunda
gösterememiştir. 1999 yılında dönemin Gürcistan devlet başkanı Edvard
Şevardnadze BDT bünyesindeki
KGAÖ’ne katılmaktan vazgeçmesinin nedenini, antlaşma maddelerinin
kâğıt üzerinde kalarak hiçbir pratik
sonuç sağlamamasını ileri sürmüştür. Dağlık Karabağ Bölgesi’nde
yaşanan Ermeni-Azeri çatışması ve
çatışmalar sürerken Rusya’nın Ermenistan yanlısı tutum izlemesi de
uzlaşmayı engelleyen bir diğer faktördür.
Dördüncüsü; başarılı biçimde faaliyet gösterecek bir KGAÖ, Orta
Asya’da yaşanması muhtemel güvenlik sorunlarının çözümüne katkıda bulunabileceği gibi, bu başarı
Moskova tarafından eski Sovyet uydusu devletleri tekrar kontrol altına
almak ve Rusya’nın diğer stratejik
çıkarlarını -NATO’nun doğuya genişlemesi ve Amerikan varlığının
bölgede sınırlandırılması gibi- korumak için de kullanılabilir. Rusya’nın
KGAÖ üzerinden yaptığı ‘işbirliği’
çağrısı, yükselen Çin’in kullandığı
‘barışçı yükseliş’ retoriğine benzemekle birlikte, örgüte şüpheyle yaklaşan kesimleri tatmin edememiştir.
Bu bağlamda NATO’ya meydan
okuyabilecek kapasiteden yoksun
olmasına rağmen, KGAÖ’nün, RusBatı arasında yaşanacak stratejik
pazarlıklarda bir koz olarak kullanılabileceği de gözönünde bulundurulmalıdır.
SDE Asistanı*
78
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Hizbullah’ta Siyasi Değişimin Kısa Tarihi
2008 yılındaki Doha anlaşması sonucunda her ne kadar 8 Mart Cephesi (Direniş) istediğini
alamamış olsa da, Hizbullah mecliste temsil edilme ve hükümetin icraatlarında söz sahibi
olabilme hakkı kazanmıştır. Hizbullah politik etki oluşturmak için silaha başvurmayacağını bu
anlaşmayla ibraz etmiştir.
Hüseyin BEHEŞTİ*
1
982 yılında İsrail Lübnan’ı
işgal ettiğinde Şiileri temsil
eden Amal hareketi dışında
önemli bir siyasal söylem yoktu.
Amal, 1975 yılında İran kökenli bir
Lübnanlı olan İmam Musa Sadr tarafından kurulmuştu. Ancak 78 yılında
Musa Sadr’ın bir Libya seyahati sırasında kaybolması sonrasında yerine hareketin kurucuların Huseyin
el-Huseynî geçmiş fakat Huseyin elHuseynî Filistin Kurtuluş Örgütü’ne
bağlı güçlerce evi bombalandığında
bu görevden istifa etmiştir. 1980
yılında Huseyin el-Huseynî yerine
Nebih Berri seçilmiş ve Amal hareketi onunla birlikte ideolojik olarak
değişim yaşamıştır. Nebih Berri seküler ve sosyalist bir devlet yapısından yanaydı. Böylece Amal hareketi
onunla birlikte pro-Suriye bir siyaset
izlemeye başlayarak, Baasçı bir hareket haline geliyordu. Seyyid Abbas Musavî Amal hareketinin önde
gelen isimlerinden bir gurupla birlikte Amal hareketinden ayrılarak
İslamî Amal’i kurdu. Aynı zaman-
da İslamî Amal’den birkaç kişiyle
birlikte küçük bir silahlı güç olarak
başlayan Hizbullah – Allah’ın Partisi – kuruluyordu.
Hizbullah’ın Kuruluşu
Hizbullah İran Devrim Muhafızları
tarafından korunan ve eğitimi onlar
eliyle sağlanan bir grup olarak 1982
yılındaki İsrail işgalinin hemen başında kuruldu. İran, Lübnan içerisindeki İsrail karşıtı gurupları ve Filistin intifadasında yer alan gurupları
desteklemek için asker göndermenin
çok masraflı olacağını, en mantıklı
yolun Güney Lübnan’daki Şiilerin
yetiştirilmesi olduğunu düşünerek
Hizbullah’ın kurulmasına öncülük
ediyordu. 3 Ağustos 2008’de İran
gazetesi Şark’a verdiği röportajda
Ali Muhteşemî Hizbullah’ın kuruluşunu şöyle anlatıyor:
İsrail’in 1982 yılında Lübnan’ı işgal edişinden sonra, Ayetullah
Humeynî, Lübnan’a ve Suriye’ye
büyük kuvvetler gönderme konu-
sunda fikrini değiştirdi. Suriye ve
Lübnan hakkında çok endişeliydim.
Tahran’a gittim ve İmam’la görüştüm. Oraları hakkında endişeli olduğumdan, asker gönderme konusunda
istekliydim, sorumluluklarımız ve
Lübnan’daki durumdan bahsetmeye
başladım. İmam beni sakinleştirdi ve
Suriye’ye ve Lübnan’a göndereceğimiz kuvvetler çok fazla lojistik desteğe ihtiyaç duyar, en iyi yol oradaki
Şiileri eğitmektir dedi ve böylece
Hizbullah doğdu.
Hizbullah, kuruluşu itibariyle proSuriye bir siyaset izleyen Amal hareketine muhalif bir çizgideydi. İki
hareketin tek ortak yönleri belki de
Şiilikleri ve İmam Musa Sadr’a bağlılıklarıydı. Diğer taraftan Hizbullah cihat ve İslam Devleti istemiyle kurulmuş bir hareketken, Amal
Musa Sadr’ın İslamî söyleminden
uzaklaşmış ve Berri ile seküler ve
çoğulcu bir Lübnan’dan bahseder
olmuştu. Amal’in Filistinli guruplarla da problemi vardı. Filistin
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
79
Kurtuluş Örgütü bir anlamda daha
İsrail işgali olmadan Lübnan’ı işgal
etmiş gibiydi. 1982 Lübnan Savaşı da Filistin Kurtuluş Örgütü’nün
Lübnan’daki varlığı sebep gösterilerek yapılıyordu. Hıristiyan Falanjist
gurubu da İsrail’e yardım ediyor ve
ülkenin işgaline yardımcı oluyordu.
1982 yılında Ragıp Harb liderliğinde küçük bir militer grup olarak ortaya çıkan Hizbullah, 1984 yılında
Şeyh Ragıp’ın İsrail tarafından öldürülmesiyle, örgüt liderliğini Şeyh
Subhî Tufaylî üstleniyordu. Aynı
yıllarda da Lübnan iç savaşı patlak
veriyor ve Amal Filistinli örgütlerle
savaşa başlıyor, Hizbullah da FKÖ
tarafında iç savaşta yer alıyordu.
İç savaş 1989 yılında Huseyin elHuseynî’nin girişimleriyle imzalanan Taif Anlaşması’na kadar devam
etti. İç savaşın aldığı şeklin bir sonucu olarak da Hizbullah, 1985 yılında
Açık Mektup olarak adlandırılan ilk
parti manifestosunu okudu. Bu manifestoda birkaç nokta göze çarpıyordu:
1. Amerikalılar, Fransızlar ve onların
müttefikleri Lübnan’dan tamamen
atılmalı ve Lübnan’da sömürgeci
harekete son verilmelidir.
2. Falanjistlerin gücü ellerinden alınmalı ve Müslüman ve Hıristiyanlara
karşı işledikleri suçların hesaplarını
kanun önünde vermelidir.
3. İnsanlara hukuku ve adaleti getirecek tek rejim İslam rejimidir.
4. Filistin’in kutsal toprakları geri
alınmalı, İsrail yok edilmelidir.
Hizbullah’ın ilk ideolojik manifestosu 1985 yılında iç savaşın karanlığında ortaya çıktı. İsrail’in Lübnan’ı
işgali ve iç savaşın ülke içerisinde
yarattığı karanlık tablo Hizbullah’ın
ideolojik söyleminde de belli başlı
şiarlar oluşturdu ve daha yeni kurulmuş örgütün ilk siyasal söylemi
İran İslam Devrimi’nin heyecanıyla
tamamen sloganik bir şekilde ortaya
çıktı.
Taif anlaşmasından sonra gelişen
süreçte, Hizbullah ülke içerisinde,
özellikle Şiiler arasındaki siyasal etkisini gün geçtikçe artırıyordu. 1992
yılındaki genel seçimlere katılma
kararı aldı. Seçimlerde 128 koltuktan 12’sini kazanarak büyük bir başarı elde etti. Bu başarı, Hizbullah
için ideolojik değişimin ilk veçhesini oluşturdu.
İsrail Savaşında Hizbullah’ın Rolü
Taif anlaşmasından sonra, iç savaşın
sona ermesiyle yeni bir siyasi ortam
ortaya çıktı. Ancak yeni hükümet,
Beyrut’un güneyine yardım götürme
konusunda yeterli imkanlara sahip
değildi. Bu açıdan Hizbullah Güney
Lübnan’da giderek kendi etki alanını
oluşturmaya başladı. Yıllar boyunca
şehirlerdeki çöp toplama üniteleri
Hizbullah üyeleri tarafından idare
edildi. İsrail işgali altındaki alanları
savunurken, aynı zamanda Hizbullah, okullar kurma ve şehirleri yeniden inşa etme görevini de yüklenerek
büyük bir popülarite elde ediyordu.
İran da Lübnan’ın güney bölgesinin
su ve elektrik ihtiyacını karşılamak
için Hizbullah’a yardım sağlıyordu.
Bu şekilde Güney Lübnan yeniden
inşa edilirken Lübnan’da nüfusun
çoğunluğunu oluşturan Şii guruplar üzerinde de büyük ideolojik etki
sağlamaya başlıyordu.
Hizbullah’ın iç savaş döneminden
sonra Şii bölgelerinde açtığı okullar,
ülkenin en iyi okulları olarak işlev
görmeye başladı. Partinin kurucu
kitlesi ilk dönemlerde Amal’den ayrılmış entelektüellerden oluşuyordu.
Ve Hasan Nasrallah’ın 92 yılında
Seyyid Musavi’nin şehit edilmesinin
peşine partinin genel sekreterliğine
gelmesi Hizbullah’ın sosyal hayattaki rolünü daha da artırdı. Hizbullah 85 yılındaki manifestosundaki
söylemlerini devam ettirirken, sadece Şiilerin değil, Müslümanlar için
mezhepler üstü bir parti olduğunu
iddia ederek, ülke siyasal hayatındaki etkisini de artırmak istiyordu.
Hizbullah medreselerinde tüm kitlelere dersler veriliyor ve inşa edilen
diğer sosyal merkezlerle Müslümanlar arasındaki ilişkiyi artırarak, direnişin halk indindeki kredisini artırmak istiyordu.
FKÖ ile olan ilişkileri sayesinde
Hizbullah bir anlamda Şii ve Sünni guruplar arasında bir yakınlaşma
noktasıdır 90’lı yılların ortasında. 96
yılında İsrail’in Güney Lübnan’ı işgal etmesiyle, bu süreç daha da hızlanıyordu. 96 Lübnan intifadasında
Suriye, Hizbullah ve Hareketi Tevhit
el İslamî gurubu aynı safta mücadele
etti. 15 günlük savaş sonunda intifada başarılı bir sonuç elde etti. Bu
Hizbullah’ın Lübnan genelinde popülerliğini artırdı, 96 yılı Hizbullah
için köklü değişim süreçlerinden biri
olarak karşımıza çıktı.
1996 Seçimleri ve Hizbullah’ın
İdeolojik Değişimi
1996 yılı seçimlerinde Hizbullah
tüm kitleler tarafından desteklenen
ve büyük bir popülerliğe ulaşmış
geniş bir parti olarak bulundu. Seçim evvelinde halka dağıttığı seçim
manifestosundaysa, Açık Mektup
olarak adlandırılan 85 yılı ilk manifestosundan söylem olarak pek
80
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Hizbullah’ın ilk ideolojik
manifestosu 1985 yılında
iç savaşın karanlığında
ortaya çıktı. İsrail’in
Lübnan’ı işgali ve iç
savaşın ülke içerisinde
yarattığı karanlık tablo
Hizbullah’ın ideolojik
söyleminde de belli
başlı şiarlar oluşturdu
ve daha yeni kurulmuş
örgütün ilk siyasal
söylemi İran İslam
Devrimi’nin heyecanıyla
tamamen sloganik bir
şekilde ortaya çıktı.
bir fark olmasa da hareket planı ve
siyaset felsefesi olarak büyük farklılıklar vardı. 85 yılı manifestosu katı
duvarlarla çevrili ve tamamıyla savaş psikolojisinin altında yazılmış,
evvelden de belirttiğimiz gibi içi
fazlaca doldurulmamış sloganik ifadelerden oluşuyordu. Hizbullah 85
yılı manifestosunda daha rüştünü ispat edememiş, halk tarafından şüphe
ile bakılan bir gurubun psikolojisiyle
yazılmış bir söylem atıyordu insanlar arasına. Sözkonusu metindeki
söylemler bu yüzden halkın geneli
tarafından kabul edilebilecek, derinlemesine inilmediğinde halkı bir
cenahta toplayabilecek bir konsepte
davet ediyordu insanları. Lübnan
insanını o dönemlerde hem en fazla
çeken, hem de en fazla korkutan şey
de belki de Hizbullah’ın İslam Devleti söylemiydi. Bu Şiiler arasında
da büyük yankılar bulmuyordu. Hiz-
bullah kendi çevresinde toplanan insanlara Ayetullah Humeynî’nin söylemlerini ve onun Velayet-i Fakih
düşüncesinden doğan İslam Devleti
modelini anlatıyordu. Oysa Lübnan
halkının büyük bir kısmı Sistanî ya
da Fadlallah’ın takipçisiydi. Bu da
İslam Devleti söyleminde düşünsel
farklılık doğuruyordu.
96 yılına gelindiğinde, Hizbullah
İsrail işgaline karşı durmanın, halka
sosyal ve kültürel imkânlar sağlayabilmenin verdiği özgüvenle seçimlerde yeni bir manifesto yayınladı.
Hizbullah direnişin sembolleşen
ismi olarak tüm Lübnan’a seslenmeyi tercih ediyordu artık. Bir gurubun
ya da mezhebin değil, tüm Lübnanlıların partisi olma iddiası vardır yeni
manifestoda. 96 yılı manifestosunun
bir diğer özelliği de İslam Devleti
söyleminin öncelikler arasında zikredilmeyişidir. Hizbullah Lübnan
halkına seslenirken, siyasal sistemin
bir insan bir oy sistemi temel alınarak
değiştirilmesi gerektiğini, seçimlerin
tüm herkesin eşit haklarla katılabileceği bir sistem altında gerçekleşmesi
gerektiğine vurgu yapıyordu.
Manifestonun bir önceki manifestodan ayrıldığı diğer bir noktaysa,
eğitime yapılan vurgudur. Hizbullah
eğitim müesseselerinin reformu, eğitimin ücretsiz hale getirilmesi gibi
konuları Lübnan siyasal gündemine
getiren parti olmuştur. İsrail işgali
altında geçen yıllarda Hizbullah eğitim müesseselerinin ve kültürel merkezlerinin Lübnan halkı için büyük
bir önemi olduğundan, Hizbullah
eğitim konusundaki tecrübelerinden
kaynaklanan söylemleriyle, diğer
partilerden ayrılmıştır.
96 yılı seçim manifestosunda
Hizbullah’ın seçmenlere ısrarla belirttiği bir diğer husussa sağlık ve
sosyal güvence reformlarıydı. Hizbullah tüm bu reformları istemekle
bir anlamda Lübnan’ı İsrail işgalinden tamamen kurtaracak süreci başlatma çağrısı yapıyordu halka.
96 yılı seçimlerinde Hizbullah parlamentoda yedi koltuk elde etti.
Bununla birlikte direniş cephesi
mecliste giderek etkinlik kazanı-
yordu. 2000 yılına gelindiğinde
Hizbullah’ın liderliğindeki direniş
cephesi büyük bir zafer kazanıyor ve
İsrail Lübnan’dan tamamen çekilme
kararı alıyordu. Ancak tartışmalı
Şebea Çiftlikleri dışında. Bu topraklar İsrail için Lübnan toprağı değil,
Suriye toprağı olduğundan işgal
altında tutuluyordu. Ancak Hizbullah ve direniş cephesi, hatta Suriye
bile sonraları bu toprakların Lübnan
toprağı olduğunu iddia etti. Lübnan
içerisinde de başlarını Dürzi Velid
Canbolat’ın çektiği gurup ise bunu
direnişin silah bırakmamak için bir
bahanesi olarak değerlendirdi. Fakat hükümet de yaptığı açıklamada
toprakların Lübnan toprağı olduğunu söyleyince ortam daha da gerginleşti. Pro-Suriye/İran bir siyaset
benimseyen cephe ile Pro-Amerikan
siyaset taraftarı cephe bu konuyla
birlikte daha da ayrılıyordu.
2000 yılındaki İntifada Zaferi sadece Güney Lübnan’da değil tüm
Lübnan’da büyük organizasyonlarla
kutlandı. Bu Hizbullah’ın popülerliğini artırırken, diğer taraftan özellikle pro-Amerikan siyasetini benimseyen cephede direnişin silah bırakması
konusunda büyük bir beklenti oluşturdu. Hizbullah’sa silah bırakmanın
ancak İsrail Şebea Çiftlikleri’nden
çekildiğinde gerçekleştiğini söylüyordu. Ancak bu tartışmalar Güney
Lübnan’da yıllar sonra bir ittifakı
ortaya çıkardı: Amal – Hizbullah
ittifakı. 2000 yılı seçimlerinde Hizbullah Amal ittifakıyla 23 sandalye
elde etti mecliste. Bu gelişen süreçte
pro-Suriye/İran siyasal cephesinin
birleşeceğinin ilk işaretleriydi. 2005
yılında direniş, silahlar, Şebea Çiftlikleri tartışmaları son hızıyla devam
ederken, başbakan Refik Hariri bir
suikasta uğradı. Bu artık anti-Suriye
siyasal cephesinin sabrını taşıran
raddeydi.
Cedar Devrimi ve Hizbullah
2000 yılında İsrail, Lübnan topraklarını terk edince, BM Suriye’ye
Lübnan’dan çekilmesi konusunda baskı yapmaya başlamıştı. Bu
baskı, 2005 yılında Hariri’nin öldürülmesiyle de daha da artmaya
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
81
başladı. Lübnan’da Amerikan siyasal cephesi Hariri’nin ölümünden
Suriye’yi sorumlu tutuyordu. Böylelikle Hariri’nin ölümüyle on binlerce kişi Beyrut’ta bir araya gelerek,
Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesini
ve Suriye güdümlü Karimî hükümetinin de istifasını istedi. Bu cephe
daha sonraları 14 Mart ittifakı olarak Lübnan siyasal hayatında bir yer
edinmeye başladı. Bu gösterilerin
sonunda Karimî hükümeti istifa etti.
Hizbullah ise Suriye taraftarı cepheye çağrıda bulunarak halkı Amerikan
baskısı karşısında Suriye yanında olmaya davet etti. New York Times bu
gösterilere 500 bin’in üzerinde katılım olduğunu yazıyordu.
Cedar Devrimi sonunda Suriye askerleri Lübnan’ı terk etti ve 2005
yılında yeni bir parlamento seçimi
yapıldı. Hizbullah seçime Direniş ve
Özgürlük şiarıyla girerken, seçimdeki en bariz söylem anti-Amerikan
söylemlerdi. Direniş Şebea Çiftlikleri ve Filistin’in özgürlüğü mevzularını açıkça seçim gündemine almıştı. 2005 seçimlerinde Hizbullah
önceki seçimdeki koltuk sayısını 8
tane artırarak 14 koltuk elde ediyordu. Direniş Cephesi de toplamda 23
koltukla mecliste temsil ediliyordu.
Diğer taraftan Hizbullah iki bakanla
ilk defa hükümette temsil edilmeye
başlıyordu.
2006 Savaşı ve Sonrasında
Hizbullah
2006 İsrail – Lübnan savaşı Direniş
Cephesi için gücünü ispatlama dönemiyken aynı zamanda ülke içerisindeki İslamcı Şii ve Sünni gurupları
yan yana getiren dönemdir. İsrail’in
Şebea Çiftlikleri meselesiyle başlayan süreci savaşa çevirmesi, Direniş
Cephesi için yeni bir intifadanın habercisi olmuştur. Güney Lübnan’da
2006 yılında en önde görünen Hizbullah olsa da Amal, İslamî Cihat,
Hareket-i Tevhit-i İslamî ve iriliufaklı Sünni ve Şii guruplar bu süreçte İsrail’e karşı savaşmışlardır.
2006 savaşı 33 gün sonra sonuçlandığında, İsrail, birçok yorumcunun
da belirttiği gibi Direniş Cephesi
karşısında geri çekilmek zorunda
kalıyordu.
33 günlük savaşın peşine Direniş
Cephesinin siyasal gücü de giderek
ülke içerisinde hissedilir durumdaydı. 14 Mart ittifakı, meclisin çoğunluğunu oluşturduğundan, yapılan
icraatlarda Direniş Cephesinin bir
söz hakkı olmuyordu. Diğer taraftan 2005 yılındaki seçimlerde Maronite nüfusun yüzde 70’lik oyunu
alan General Aoun da bu konudan
şikâyetçiydi. Hizbullah kendi taraftarlarına bir siyasal değişimden
bahsetmeye başladı. 2006 yılında
Hizbullah Lübnan halkına demokratik bir Lübnan’dan bahsediyordu. 1
2000 yılındaki İntifada
Zaferi sadece Güney
Lübnan’da değil tüm
Lübnan’da büyük
organizasyonlarla
kutlandı. Bu
Hizbullah’ın
popülerliğini
artırırken, diğer
taraftan özellikle proAmerikan siyasetini
benimseyen cephede
direnişin silah
bırakması konusunda
büyük bir beklenti
oluşturdu.
Ekimle birlikte Muhalefet Cephesi,
hükümeti erken seçime gitmeye ikna
etmek için gösterilere başladılar.
Hizbullah’la Lübnan ordusu arasında giderek tırmanan bir gerginlik
vardı. Ülke yeni bir iç savaşın kıyısındaydı. Hizbullah Hükümet’e
Direniş Cephesi’nin kabinede en az
üçte bir hakkı olmasını ve böylece
yapılan icraatları veto edebileceklerini söylüyordu. Ancak 14 Mart ittifakı bu konuda pek de istekli görünmüyordu. Gün be gün gösterilerle 18
aylık bir gerginlik ve çatışma süreci
sonunda, bölge ülkelerinin girişimiyle Katar’ın Doha kentinde Mayıs
2008’de imzalanan anlaşmayla, bir
ulusal uzlaşı hükümeti kurulması ve
Michel Souleyman’ın da Cumhurbaşkanı olması kararlaştırılmıştır.
Doha anlaşması sonucunda her ne
kadar 8 Mart Cephesi(Direniş) istediğini alamamış olsa da, mecliste
temsil edilme ve hükümetin icraatlarında söz sahibi olabilme hakkı
kazanmıştır. Hizbullah silahlarını siyasete karıştırmayacağını ve politik
82
STRATEJİK
STR
TTR
R AT
ATE
A
TTEEEJJ İİK
K DÜ
D
DÜŞÜNCE
Ü ŞÜN
ÜŞÜN
ÜŞÜ
ŞÜ CE
C E | Nİ
N
NİSA
NİSAN
SA
S
A N 20
22010
10
etki yaratmak için silaha başvurmayacağını bu anlaşmayla ibraz etmiştir. Bu Hizbullah’ın Lübnan siyasal
hayatında bir siyasal parti olarak varlığını devam ettirme girişimi olarak
değerlendirilmiştir kamuoyunda.
85 yılından 2006 yılına kadar geçen
yirmi yıllık süreçte Hizbullah, Lübnan siyasal hayatının geçirdiği değişimleri doğal olarak siyasal söylemine yansıtmış ve ilk günlerde İslam
Cumhuriyeti söylemiyle başlayan siyasal serüvenini, 2008 yılında Naim
Kasım’ın şu sözleriyle farklı bir
mecraya çekmiştir(Al-Manar TV):
Biz bir İslam Devleti söylemiyle yola
çıktık. Elbette bunu istiyoruz. Ancak
Lübnanlılar isterse bu olacaktır. Halkın tümü İslam’ı isterse gerçekleşecektir. Eğer istemezlerse, biz halkın
tümünün rahatça yaşayabileceği ve
kendini ifade edebileceği bir siyasal
sistemi kabul etmeye hazırız.
2009 Ulusal Uzlaşı Hükümeti
ve Hizbullah
Hizbullah lideri Hasan Nasrullah,
2009 yılında okuduğu siyasal manifestoyla Hizbullah’ın on yıllık
üçüncü değişim sürecini başlatarak, demokrasiden bahsediyordu.
Hizbullah’ın halkı ağır ağır yetiştiren ve onları İslam’a hazırlayan
bir sistemi olduğunu dile getirerek,
İslam devleti söyleminde de demokratik bir yönün olduğunu iddia ediyordu. 2006 savaşından itibaren dirençli ve siyasal olarak kendini daha
fazla ifade etme imkânı bulan direnişin bir anlamda ortak manifestosu
Hizbullah’ın 2009 seçim manifestosunda görünüyordu. Direniş cephesi,
20 yıllık siyasal hayatının büyük bir
kısmını savaşlarla geçirmişti. Buna
rağmen Hizbullah’ın siyasal söylemi
giderek evrimleşiyor ve sertleştiği
yerler olsa da, zamanla Lübnan halkının tümünü kucaklayan bir sisteme
dönüşüyordu.
2009 yılındaki manifestonun belki
de en kısa bölümü direniştir. Diğer
taraftan siyasal konular, ülke meseleleri manifestonun tümüne hâkim
durumdadır. Manifestonun en bariz
noktasıysa, artık Filistin konusunun
da bir Lübnan meselesi haline getirilmiş olmasıdır. Anti-Amerikan söylemin Hizbullah için halen en önemli
siyasal meşruiyet meselesi olduğu
kesindir. Sözkonusu manifesto da
seçim sonunda kurulacak ulusal uzlaşı hükümetinde Hizbullah’ın ana
siyasal temasının Amerika karşıtı bir
siyaset olacağını açıkça göstermektedir.
Devlet rejimine dair oluşturulan bölümdeyse Nasrullah, ulusal uzlaşı
demokrasisinin anayasa ruhunun ve
müşterek yaşam tüzüğünün özünün
pratiğe dökülmesi olduğunu söyleyerek, “Lübnan’ı mezhep temelleri
üzerine kurulu bir devlet olmaktan
çıkaralım” önerisinde bulunmuştur.
Bu siyasal çağrı, 20 yıllık süreç içerisinde ilk ortaya çıktığı günden beri
mezhepler üstü parti sloganını açıkça
dile getiren Hizbullah’ın siyasal pratikteki ilk mezhep-ötesi girişimidir.
2009 seçimleri Hizbullah’ın 20 yıllık değişim sürecinin en açık meyvelerinden biridir. Bir siyasal parti
olarak varlığını ve siyasal söylemlerini 20 yıldır hiç olmadığı kadar
geniş bir şekilde tartışan Hizbullah,
tüm Lübnan’ı kapsayacak bir parti
olma iddiasını tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. Bu ileriki yıllar ve
sonraki seçimler için Hizbullah’ın
Lübnan siyasal hayatında bir silahlı
gruptan çok, bir siyasal parti olarak
anılma isteğinden kaynaklanmaktadır. Yüzyılın ikinci çeyreğine doğru
Hizbullah’ın daha derin değişimler
yaşayacağı ve bir siyasal parti olarak
kendini yeniden tanımlayacağı söylenebilir. Bu 1985 yılında başlayan
siyasal serüvenin aslında başlarken
gelmek istediği yer olarak görünmektedir. Hizbullah sabit kalmak
istemiyor, değişen dünyayla birlikte
değişmek, ilerlemek ve kendini siyasal olarak diri tutmak istiyor. İşte 85
yılındaki manifestoyla 2009 yılındaki manifesto arasındaki değişiklikler
bu isteğin en büyük imidir.
SDE Asistanı*
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
83
Bosna - Hersek
Bosna Savaşındaki Kirli Eller
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde görülen son duruşmada, Yugoslavya’nın
parçalanması konusunda Batı’nın çok önceden karar aldığını ve savaşın da bu karar
doğrultusunda yine Batılı güçler tarafından planlandığını iddia etti.
Selvet ÇETİN*
Lahey Mahkemesinde yargılaması
devam eden Bosnalı Sırpların eski
lideri Radovan Karadziç’in 1 Mart
2010 tarihinde yeniden başlayan ve
iki gün devam eden savunmasında
yaptığı açıklamalar hafızamızı 1992
savaşının yaşandığı günlere sürüklemiş oldu.
Karadziç, Bosna savaşında soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçların da aralarında bulunduğu 11
ayrı suçlama nedeniyle yargılandığı
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza
Mahkemesi’nde görülen son duruşmada, Yugoslavya’nın parçalanması konusunda Batı’nın çok önceden
karar aldığını ve savaşın da bu karar doğrultusunda yine Batılı güçler
tarafından planlandığını iddia etti.
Oysa savaşın başından sonuna kadar
yaşanan olaylar, aslında bu parçalanma sürecini bizzat Sırpların yönettiğini ve Batılı güçlerin planı ile
Sırpların hedeflerinin örtüştüğünü
göstermekteydi.
Karadziç Yugoslavya’nın parçalanmasına karşı haklı bir savunma
yaptıkları iddiasında bulunurken
Sırp milliyetçiliğini kullanarak diğer
topluluklara karşı etnik temizlik em84
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
rini kimlerden aldığını ve perde arkasındaki “gizli eli” söyleyemiyor.
Boşnakların Batı’dan silah yardımı
aldığını ileri süren Karadziç, kendi komutası altında 43 ay süren ve
yaklaşık 12 bin kişinin öldüğü Saraybosna kuşatması boyunca aynı
Batılı güçlerin neden kendilerini engellemediğini ve Boşnakların “işini
bitirmek” için nasıl zaman kazandıklarını da eminim çok iyi biliyor.
Dolayısıyla Sırp liderin Yugoslavya’nın parçalanması ve Bosna’da
yaşanan soykırımın önceden planlandığı iddialarının doğruluk payı
elbette bulunuyor fakat saldırganın
bu planın neden bir parçası olduğuna
dair verebileceği bir yanıt veya daha
açık bir ifadeyle Karadziç’in hangi
güçler tarafından kullanıldıklarını
söyleyecek cesareti yok ve muhtemelen hiçbir zaman da olmayacak.
Yine de savaş ve soykırım sanığının
batılı ülkeler hakkındaki iddialarını
destekleyen birçok açıklama ve ikili
görüşmenin gerçekleştiği biliniyor
ancak bu bilgi ve belgelerin niçin
mahkeme tarafından yargılama sürecine dahil edilmediği davanın başından bu yana eleştiriliyor.
Mahkemedeki savunmasında, Amerika’nın desteğiyle Boşnakların bir
İslam devleti kurmaya çalıştıklarını
ve bunu önlemek için Sırpların kutsal ve meşru bir savunma yaptıklarını iddia eden Karadziç, Boşnakları
İslami amaçlar doğrultusunda köktendinci bir oluşum gerçekleştirmek
için Osmanlılar gibi davranmaya
çalışmakla suçladı. Sanığın bu yayılmacı emellere karşı haklı bir dava
yürüttüklerini öne sürmesi ise katliamın yaşandığı dönemdeki siyasi
olayların arka planına bakmak gerektiğini ortaya koyuyor.
Nitekim savaş başladığında dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Francois Mitterrand’ın “Avrupa’nın
merkezinde Müslüman bir devlete
izin vermeyeceklerine” dair yaptığı
açıklama ile Karadziç’in “haklı davamız” diyerek Sırp mezalimine gerekçe yaptığı konu arasında paralel
bir ilişki kurmak mümkündür. BM
tarafından güvenli bölge ilan edilen
Srebrenitsa, Gorazde ve Zepa’nın
korunmasından sorumlu olan Barış
Gücü Komutanı Fransız General
Bernard Janvier’in Paris ile yaptığı bir telefon görüşmesinin ardından Sırp komutan Ratko Mladiç’in
Srebrenitsa’ya girmeyeceğini ve
Nato müdahalesine gerek olmadığını söylemesinin saldırganı nasıl cesaretlendirdiği görülmüş ve yaklaşık
16 saat sonra Srebrenitsa Sırpların
eline geçmiş, katliam başlamıştı.
Bugün uluslararası toplum tarafından soykırımdaki sorumlulukları kabul edilen dönemin BM Barış Gücü
komutanlarının ifadelerine dahi başvurulmaması, Lahey mahkemesini
tartışılır hale getiren en ciddi konulardan biridir.
Hatırlanacağı gibi BM tarafından
Yugoslavya’ya uygulanan silah ambargosu kararından savaş boyunca
en çok zararı gören taraf Boşnaklardı ve Yugoslav ordusunun bütün
ağır silahlarını ellerinde tutan Sırplar ambargodan neredeyse hiç etkilenmediler. Boşnakların savunmasız kalmalarına yol açan bu kararın
kaldırılmasına en güçlü itirazlardan
biri dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Douglas Hurd’dan gelmişti.
Boşnaklara silah verilmesinin çatışmaları daha da artıracağı gibi garip
bir tepki ortaya koyan İngiltere’nin
bu yaklaşımı da Balkanlarda Müslüman Boşnak varlığından duyulan
hoşnutsuzluğun dışavurumu olarak
yorumlanmıştı.
1992-1995 yılları arasında BosnaHersek’te yaşanan etnik temizliğin
liderliğini yapmakla suçlanan Sırp
lider’in mahkemedeki ifadesinde,
Srebrenitsa soykırımını bir “efsane”
olarak nitelemesi ve Boşnak güçlerin olaya katliam süsü vermek için
kendi halkına ateş açtıkları gibi “deli
saçması” iddiaları da göstermektedir
ki, Karadziç yargılama sürecini oyalayarak zaman kazanmaya çalışıyor.
Bu tutum, Bosna savaşının bir numaralı sanığı olan Miloseviç’in yaklaşık dört yıl süren yargılamasında
davayı politize etmek için kullandığı
taktikleri akla getiriyor. Miloseviç’te
savaş döneminde dünyanın önemli
liderlerinden destek gördüklerini ve
yaptıkları işler konusunda onay aldıklarını söylemiş ancak tutuklu bulunduğu cezaevinde kalp krizi sonucu ölmesiyle suçluluğu mahkemece
kayıtlara geçirilememişti. Hem Miloseviç ve hem de Karadziç’in batılı
ülke liderlerini açıkça suçlayan ifadeleri ve bu ifadeleri destekleyecek
çok sayıda gizli belge ve görüşmeler
ortaya çıkmasına rağmen mahkemenin savunmaların bu yönü ile neredeyse hiç ilgilenmiyor oluşu dikkat
çekicidir.
Bu konuda yaşanan ilginç gelişmelerden biri, Karadziç’in sürekli olarak
ABD’li diplomat Richard Holbroke
ile 1996 yılında anlaşma yaptıklarını
belirtmesi ve bu anlaşmanın kendisine yargı dokunulmazlığı garantisi
sağladığını iddia etmesiyle gündeme
gelmiştir. Ancak mahkeme böylesi bir anlaşmanın varlığı kanıtlansa
dahi bunun mahkeme önünde yasal
olarak bağlayıcılığının olamayacağı
gerekçesiyle bu yöndeki iddiaları
incelemeyi reddetmiştir ve temyiz
mahkemesi de bu kararı onamıştır.
Mahkemenin bu tuhaf kararı ile batılı liderlerin savaş suçlarıyla ilgili
sorumluluklarının ispatlanması ve
yargılamaya konu olması imkansız
hale gelmiştir. Oysa bu yaklaşım,
yargılamanın bütünselliğini ve adil
yargılama ilkelerinin eşit olarak uygulanmasını ciddi şekilde ihlal eden
bir nitelik taşımaktadır.
Lahey Mahkemesinin eski sözcüsü
Florence Hartmann Ağustos 2008
tarihinde yaptığı açıklamada, 13 yıl
yakalanamayan Karadziç’in tutuklanmasına ABD eski Devlet Başkanı
Clinton’un, Fransa eski Cumhurbaşkanı Chirac’ın ve İngiltere’nin bizzat engel olduklarını ifade etmiştir.
Mahkemenin en yetkili ağızlarından
birinin yaptığı bu itiraflara objektif
olarak bakıldığında, Bosna-Hersek’te
nasıl bir savaş planı yapıldığı ve sorumlulukların nasıl paylaşıldığına
ilişkin ipuçları ortaya çıkmaktadır
ancak bu ipuçlarının mahkeme önüne getirilemeyecek olması, soykırımın gizli ortaklarının ancak insanlık
vicdanı tarafından mahkum edileceğini göstermektedir.
Karadziç’in uzun bir aradan sonra
yakalanıp mahkemeye çıkarılması
ve iki yılı aşkın süredir yargılanıyor
oluşu uluslararası hukuk adına bir
başarı sayılabilir. Fakat unutmamak
gerekir ki, diğer önemli iki savaş ve
soykırım sanıkları Ratko Mladiç ve
Goran Haciç hala yakalanabilmiş
değil ve ne zaman ele geçirilecekleri de belirsiz. Şayet Miloseviç gibi
benzer bir akibete uğramaz ve can
güvenliği iyi korunursa Karadziç
hakkında iyi-kötü bir kararın mahkemeden çıktığına tanık olabiliriz.
Mahkeme
çevreleri
davanın
2012’den önce bitmesinin mümkün
görünmediğini belirtiyorlar. Ancak
mahkemenin 2008 yılı sonu itibariyle duruşmaları tamamlaması ve 2010
yılı içinde kapatılması yönündeki
Güvenlik Konseyi kararının yeniden
oylanarak uzatılmasına Rusya’nın
kesinlikle karşı çıkacağı söylendiği gibi Fransa’nın da bu konuda
Rusya’yı destekleyebileceği öngörülüyor. Böyle bir durumda ise savaş
ve insanlığa karşı işlenen suçlarla
ilgili yargılama yetkisinin Sırbistan,
Bosna-Hersek ve Hırvatistan’daki
yerel mahkemelere verilecek olması,
uluslararası toplumun beklentilerini
tamamen boşa çıkarabilir.
BM himayesinde çalışan Lahey
Mahkemesinin hem teknik bakımdan işleyiş biçimi ve hem de yargılama usulleri ile ilgili ortaya koyduğu
performansa bakıldığında, BosnaHersek suçlarının tüm boyutlarıyla
ortaya çıkarılması ve her düzeyde
sorumlulukları bulunan sanıkların
adil şekilde yargılanabilmelerinin
sağlanması konularında iyimserliğin
yerini derin bir güvensizlik almaktadır. Dönemin BM güçlerine komuta
eden ve haklarında yığınla suç isnadı bulunan üst düzey siyasi ve askeri
yöneticilerin veya isimleri sanıklar
tarafından defalarca zikredilen batılı
liderlerin ifadelerine dahi başvurmaya gerek görmeyen mahkemenin bu
tutumundan biran önce vazgeçmesi
gerekmektedir. Mahkemenin somut
olayları yönetmiş kimi Sırp liderleri
yargılayarak dosyayı kapatmaya çalıştığı yönündeki genel izlenimi boşa
çıkaracak ve uluslararası toplumun
hayal kırıklığını telafi edecek bir
yargılama yöntemini benimsemesi
için zamanın artık çok daraldığını
söylemek gerek.
SDE Uzmanı*
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
85
Uzakdoğu
Japonya-Çin Ortak Tarih Yazma Projesi
Marksizm tarih yazıcılığının etkisinde kalan Çinli tarihçiler, Çin tarihini zorla tarihsel
materyalizme monte etmeye çalışmıştır. Yani Komünist yönetim, Çin tarihinden güç kaynağı
olarak istifade etmiştir. Bu durum Japonlar tarafından, Çin’de özgür bilimsel araştırma
ortamının yok edildiği gerekçesiyle eleştirilmektedir.
Doç. Dr. Erkin EKREM*
Japonya Uluslararası Sorunlar Araştırma Enstitüsü (JIIA) ile Çin Sosyal
Bilimler Akademisi Yakın Çağ Tarih Araştırmalar Enstitüsü (Institute
of Modern History, CASS) tarafından oluşan Japonya-Çin Orta Tarih
Yazma Komisyonu’nun birinci aşama raporu üç yıl aradan sonra Şubat
2010’da tamamlanmıştır. Modern
çağ dönemini konu alan ikinci aşamanın tam olarak ne zaman başlatılacağı beyan edilmemiştir. Toplam
550 sayfadan oluşan Japonya-Çin
Orta Tarih Yazma Komisyonu’nun
sözkonusu çalışması, birçok sebeplerden ötürü ciddi tartışmalara
konu olmuş ve planlandığı tarihte
tamamlanamamıştı. Buna rağmen
bu çalışmada Çin tarafı; 1937-1945
yılları arasındaki Japonya-Çin savaşı
sırasında Japonya’nın Çin’e yönelik
‘saldırgan savaşı’ ve 1937’de Japon
ordusunun Nan-jiang şehrinde katliam yaptığına dair sonuçlardan memnundur. Ancak iki ülke arasındaki
tarihsel problemler tam anlamıyla
çözülebilmiş değildir.
86
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Çin-Japonya Arasındaki
Tarihsel Problem
Çin-Japonya arasındaki tarihsel
problem, aslında 1937-1945 yılları
arasında Japonya’nın Çin’i işgal etmesiyle, Çin’de uyguladığı politika
ve bunun yarattığı acı sonuçlardır.
Sözkonusu tarihsel problem dört konuyu içermektedir:
1. Japonya’nın bu tarihe olan bakışı, yani Japonya’nın işgal ettiği Çin
toprağında yaptığı zulmü tanıması
ve Çin halkından özür dilemesi.
2. Japon ordusunun Çin’de yürütmüş
olduğu kimyasal deney ve silahların
yol açtığı sorunların temizlenmesi.
3. Tayvan meselesi, yani Japonya
1895’de Tayvan’ı devralması ve
1945’te Çin’e devretmesine rağmen,
Tayvan’daki Milliyetçi Çin Hükümeti ile diplomatik ilişkilerini devam ettirmesi.
4. Bugüne dek Japon Hükümetinde
ve kamuoyunda hâlâ Tayvan’ı destekleyen seslerin bulunması.
Çin-Japonya arasındaki tarihsel
problemin en önemlisi birinci maddedir. Bu maddenin en önemli vakası ise Japon ordusunun 13 Aralık
1937’de Çin başkenti Nan-jiang’i
zapt etmesiyle birlikte, şehirde geniş
çapta katliam, tecavüz, kundaklama
ve talan olaylarının yaşanmasıdır.
Japonya ve Çin, 1972’de ikili diplomatik ilişkileri tesis etmişti ve
Japonya, ABD’nin Asya’daki müttefiki olmasına rağmen, Çin ile yakın ilişkiler geliştirmeye çalışmıştı.
Japonya’nın bazı iktidar ve muhalefet parti liderleri, II. Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın Çin’i işgal
etmesi ve zülüm yapmasına ilişkin
zaman zaman sözlü olarak özür dilemişti. Çin lideri Mao Ze-dong’nun
(1893-1976) ölümünden sonra ikinci
nesil Çin liderleri, Çin’in ekonomik
kalkınma politikasını uygulamaya
başlamıştı ve bunu başarabilmek
için Japonya gibi bir dünyanın önde
gelen ekonomi gücünün desteğine
ihtiyacı vardı. Çin lideri Deng Xiaoping, (1904-1997) Çin-Japonya arasında yaşanan tarihsel problemin bu
Japonya-Çin Ortak
Tarih Yazma
Komisyonu’nda çalışan
uzmanlar, bazı Batı
kaynaklarından da
istifade etmişlerdir. Her
iki tarafın uzmanları
aynı başlıklar altında
müzakere yaparak, ayrı
çalışmalar sunmuştur.
Bu şekilde tarafların
görüş farklılıklarının
ortaya konulması
amaçlanmıştır. Aynı
başlık altında farklı
görüşlerin beyan
edilmesine dayanan
çalışma metodunun,
ortak tarih yazma
amacına pek uymadığı
da bir gerçektir.
nesildeki Japon ya da Çin liderleri
tarafından çözülemeyeceğini dile getirerek, problemlerin bir süre askıya
alınmasını önermişti. Japonya tarafı
da bu teklife olumlu cevap vermişti
ve Çin’e finansal, teknoloji ve eğitim
alanında yoğun destek sağlamıştı.
Deng Xiao-ping’ın ölümünden
sonra, Çin Devlet Başkanı Jiang
Zemin’in 1998 yılındaki Japonya
ziyareti sırasında Çin-Japonya arasındaki tarihsel problem tekrar dile
getirilmişti. Başkan Jiang Zemin’in
Waseda Üniversitesi’nde yaptığı
konuşmada, Japonya’nın sözkonusu
tarihsel meseleden ders almadan, iki
ülkenin geleceğe yönelik açılımlar
yapamayacağını ifade etmişti. Çin
tarafının bu çıkışının sebepleri ise;
1. Bazı Japon liderleri ve siyasîlerinin,
II. Dünya Savaşı sırasında ülkeleri
için kendilerini kurban veren Japon askerlerin gömüldüğü Yasukuni Tapınağı’nı ziyaret etmeleridir.
Çin’e göre bu ziyaretler Japonya’nın
hâlâ militarist düşüncelerinin mevcut olduğunun ve Çin’e yaptığı zulmü tanımadığının delilidir.
2. Bazı Japon siyasîler ve akademisyenlerin Japonya’nın II. Dünya
Savaşı sırasında Çin’i işgal etmesini
ve Çin’de yaptığı zulmü farklı yorumlamasıdır. Bu farklı yorumların
Japonya’nın lise ders kitaplarında
yer alması, Çin’i kızdırmıştı.
3. Bazı Japon siyasîlerin Çin’in işgalini, aslında Çin’i Batı güçlerinden
kurtarma ifadeleri ve Çin işgalini
övünmeleri Çin’i rahatsız etmişti.
Böylece iki ülkenin kamuoyunda
da, bu siyasî gelişmelerle birlikte
toplumsal düşmanlık hissiyatı da
yükselmeye başlamıştı. Kamuoyu
nezdindeki düşmanlık duygusu, ikili
siyasî ilişkileri de etkilemeye başlamıştı.
Japonya-Çin Ortak
Tarih Yazma Projesi
Japonya-Çin Ortak Tarih Yazma
Projesi, Çin Dışişleri Bakanlığı ve
Japon Dışişleri Bakanlığı’nın ortak
projesi olarak her iki ülkenin akademisyenleri tarafından üstlenilmiştir.
On Japon ve on Çinli araştırmacı
tarafından oluşturan Japonya-Çin
Ortak Tarih Yazma Komisyonu’nun
ilk toplantısı 26-27 Aralık 2006’da
Pekin’de toplanmıştı. Çin Dışişleri
Bakanı Li Zhao-xing’in iştirak ettiği
bu toplantıda, komisyonun Çin ekibi
başkanı Bu Ping, söz konusu tarihsel
problemin Doğu Asya ülkeleriyle
ilişkilerini engellediğini; savaş sonrasında Japonya’nın savaş sorumluluğunu üstlenmediğini ve inkâr
yoluyla gösterdiği samimiyetsizliği,
zarar gören insanların duygularını
rencide ettiğini; ortak tarih yazmanın
amacının ise bu engelleri kaldırmak
olduğunu ifade etmişti. Bu Ping’e
göre, karşılıklı anlayış ve diyalogla
iki tarafın tarihe olan farklı bakışları da birbirine yakınlaştırabilirdi.
Japon ekibinin başkanı Shinichi Kitaoka, iki tarafın tarihe bakışlarında
farklılıkların mevcut olduğunu ve
aşırı tavırların çözüm için yararlı
olmayacağını, Japonya ile Çin ilişkilerinin önemli olduğunu dile getirmişti. Çin Devlet Başkanı Hu Jintao,
Milliyetçi Çin Hükümeti’nin (19111949) Japonya’ya karşı savaştaki
rolü hakkındaki olumlu yorumuyla,
Çin’in tarihe bakışının değiştiğini
ve geçmişten çok bugünkü tarihin
önemli olduğunu ifade etmişti.
Bu toplantıda yapılacak araştırmaların esas amacını araştırmaların
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
87
konusu, alanı ve geleceğe yönelik
çalışma takvimi oluşturmuştu. Bu
takvime göre ikinci toplantının 1821 Mart 2007’de Tokyo’da, üçüncü
toplantının Aralık 2007’de Pekin’de
gerçekleşmesi ve Aralık 2008’de
Tokyo’daki toplantıyla çalışma raporunun tamamlanması öngörülmüştü.
Ancak bazı tarihsel konularda ortak
fikre varılamaması sebebiyle, üçüncü
toplantı 5-6 Ocak 2008 ve dördüncü
toplantı Aralık 2009’a kaydırılmıştır. Yine bu toplantıda çalışılacak
tarih dönemleri de tespit edilmiş ve
eski çağ, yakın çağ ve modern çağ
olarak üç ana dönem olarak ayrılmıştı. İkinci toplantıda ise bölümler
tespit edilmişti. Ancak son raporda
modern çağ dönemi bazı farklı tarihsel bakışlar nedeniyle iptal edilmiştir. Üçüncü toplantıda yazılan
ara raporların tartışılması, dönem ve
konu üzerinde araştırmacıların kendi
görüşlerini beyan etmeleri ve son raporun yazılması ile ilgili planlar müzakere edilmişti. Dördüncü toplantıda her iki tarafın hazırladığı konular
bir bütün içinde değerlendirilmiş ve
son olarak rapor hazırlama işlemi
başlatılmıştı. Bu toplantıda Japonya
Dışişleri Bakanı Katsuya Okada bir
değerlendirme konuşması yapmıştı.
Japonya-Çin Ortak Tarih Yazma
Komisyonu’nda çalışan uzmanlar,
Japon ve Çin kaynakları kullanmakla birlikte, bazı Batı kaynaklarından
da istifade etmişlerdir. Her iki tarafın uzmanları aynı başlıklar altında
müzakere yaparak, ayrı çalışmalar
sunmuştur. Bu şekilde tarafların görüş farklılıklarının ortaya konulması
amaçlanmıştır. Aynı başlık altında
farklı görüşlerin beyan edilmesine
dayanan çalışma metodunun, ortak
tarih yazma amacına pek uymadığı
da bir gerçektir.
On kişiden oluşan Çinli uzmanların çoğu tarihçidir ve özellikle ÇinJaponya Savaşı (1937-1945) alanındaki tarihçi sayısı fazladır. On kişinin
dördü, II. Dünya Savaşı’nın bittiği
tarih olan 1945’ten önce doğmuştur.
Ekip başkanı Bu Ping dâhil altı kişi,
Çin Sosyal Bilimler Akademisi’nin
uzmanlarıdır, diğer dört kişi ise Pekin Üniversitesi’ne ait akademisyen88
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Japonya-Çin Ortak Tarih Araştırmalar Programı
ESKİ VE ORTA YAKIN ÇAĞ TARİHİ
Masayuki Yamauchi, Tsuruma Kazuyuki
(Japon)
Giriş
Eski Doğu Asya Dünyasında Japon-Çin İlişkileri
I. Kısım
Doğu Asya’nın Uluslararası Düzeni ve Sistemin Değişimi
I. Bölüm
7. Yüzyıl Doğu Asya’da Uluslararası Düzenin Teşekkülü
II. Bölüm
15-16.Yüzyılda Doğu Asya’nın Uluslararası Düzeni ve
Japon-Çin ilişkileri
II. Kısım
Çin Kültürünün Yayılması ve Japon Kültürünün Yaratıcı Gelişmelerinin Çeşitleri
I. Bölüm
Düşünceler ve Dinlerin Yayılması ve Değişimler
Jiang Li-feng, Yan Shao-dang, Zhang
Ya-jun, Ding Li (Çin)
Yoshiaki Kawamoto (Japon)
Wang Xiao-fu (Çin)
Murai Shiyousuke (Japon)
Wang Xin-sheng (Çin)
Kozima Takeshi (Japon)
Song You-cheng (Çin)
Sakurai Hideharu, Ide Seinosuke (Japon)
II. Bölüm
İnsan ve Üretimin Hareketliliği
III. Kısım
Japon-Çin Toplumun Tanışması ve Tarihsel Özellikleri Üzerindeki Karşılaştırmalar
I. Bölüm
Japonlar ve Çinlilerin Birbiriyle Tanışması
Wang Yong (Çin)
Furuse Natsuko, Yasunori Kojima
(Japon)
Wang Xiao-qiu (Çin)
Kikuchi Hideaki (Japon)
II. Bölüm
Japon-Çin Siyasal ve Toplumsal Yapısının Karşılaştırması
Jiang Li-feng, Wang Yong, Huang Zhengjian, Wu Zong-guo, Li Zhuo, Song Jia-yu,
Zhang Fan (Çin)
YAKIN ÇAĞ TARİHİ
I Kısım
Yakın Çağ Japonya-Çin İlişkilerinin Başlaması ve Gelişmesi
I. Bölüm
Yakın Çağ Japonya-Çin İlişkilerinin Başlaması
II. Bölüm
Çatışma ve İşbirliği: Farklı Yolları Tercih Eden Japon ve
Çin Devleti
III. Bölüm
Japonya’nın Çin’e Yönelik Yayılmacı Politikası ve Çin
Halkının Devrim Faaliyetleri
II. Kısım
Savaş Dönemi
I. Bölüm
Mançurya Vakası ve Lu-gou Köprüsü Olayı
II. Bölüm
Japon-Çin Savaşı: Japon Ordusunun Çin’e Tecavüzü ve
Çin’in Karşı Koyma Savaşı
III. Bölüm
Japon-Çin Mücadelesi ve Pasifik Savaşı
Kitaoka Shinichi (Japon)
lerdir. Japonya ekibinin çoğu tarihçi
değildir ve farklı üniversitelerden
gelen hukukçu ve siyaset bilimcileri tarafından oluşmaktadır. Japonya
ekibinde bir kişi dışında diğerleri
1945’ten sonra doğmuştur ve çoğunun hükümete ait düşünce kuruluşlarında çalışma tecrübesi vardır. Japon
ekibinin başkanı Shinichi Kitaoka
ise dış temsilcilikte görev yapmıştır.
Japonya ve Çin ekiplerinde yer alan
uzmanların farklı eğitim arka planı,
iş tecrübesi ve yaş farklılıkları doğal
olarak iki ülke arasındaki tarihsel
probleme olan bakışında farklılıklar
yaratacaktır. Diğer yandan, Çin ekibinin daha çok tarihsel açından problemlere yaklaştığını, Japonya ekibinin ise daha çok hukukî ve siyasal
açından meseleye çözüm getirmeyi
hedeflediğini görmek mümkündür.
Xu Yong, Zhou Song-lun, Mi Qing-yu
(Çin)
Kawashima Shin (Japon)
Xu Yong, Zhou Song-lun, Dai Dong-yang,
He Xin-cheng (Çin)
Hattori Ryūji (Japon)
Wang Jian-lang (Çin)
Tobe Ryoichi (Japon)
Zang Yun-hu (Çin)
Hatano Sumio, Junichiro Shoji (Japon)
Rong Wei-mu (Çin)
Hatano Sumio (Japon)
Tao Wen-zhao (Çin)
Ayrıca tespit edilen konu başlıkları
kronolojik bir sistem ile değil, iki
ülke ilişkilerini ilgilendiren konular üzerinde durmuştur ve bunun
amacının da tarihsel problemlere
çözüm getirmeye yönelik olduğu
açıktır. Buna rağmen mevcut tarihsel problemler üzerinde bilimsel
açından ortak görüşe varılamamıştır. Japonya ile Çin tarafından oluşturulan ortak tarih yazma ekipleri,
Meiji Reformu, Japon düşünürü
Fukuzawa Yukichi’nin (1835-1901)
“Asya’dan kurtuluş” düşüncesi, Okinawa (Ryukyu) Adası’nın kime ait
olduğu, 1894-1895 yılları arasında
yaşanan Japonya-Çin Savaşı (Çince
Jia-wu Savaşı), 1904-1905 yılları
arasında yaşanan Japonya-Rusya Savaşı, 18 Eylül 1931 tarihte yaşanan
Mançurya Vakası, 1937-1945 yılları
arasında yaşanan Japonya-Çin Savaşı, 13 Aralık 1937 tarihinde Çin’in
başkenti Nan-jing’i işgal eden Japon ordusunun yaptığı katliamlar ve
Japonya’nın Kwantung Ordu’nun
731 Ünitesi Çin’deki kimyasal silah denemesi gibi birçok mesele
hakkında farklı görüşlere sahiptir.
Bu konularda her iki taraf kendi görüşlerini rapora açıkça yansıtmıştır.
Diğer bir tartışmaya yol açan konu
ise Çin’ini Japonya’nın haraç ödeyen (tributary), yani Japonya’nın bir
vasal ülkesi olup olmadığıdır. Bu
tartışmanın altında yatan zihniyet ise
bir vasal ülkenin bağlı olduğu ülke
tarafından saldırıya uğramasının
suçunun daha da büyük olmasıdır.
Çinli tarihçilerin eski tarih felsefesi
ile meseleye yaklaşmasının, bugünkü ortak tarih çalışması için çok da
faydası yoktur.
Her şeye rağmen Çinli araştırmalar
bu çalışmadan memnun kalmıştır.
Çünkü Japonya’nın Çin’i hedef alan
saldırısının bir saldırgan savaş olduğunun (aggressive war/war of aggression) ve Nan-jiang katliamının
Japon araştırmalar tarafından kabul
edildiği kanaatindedirler. Çin ekibi başkanı Bu Ping, önemli olanın
sadece Nan-jing katliamının sayısı
değil, söz konusu katliamın insanlığa karşı geniş çaplı şiddet uygulama
mahiyetini tanımak olduğunu vur-
gulamıştı. Bu Ping’e göre, bu ortak
çalışmada her iki taraf katliamın
mahiyetini anlamıştır ve bunun bir
toplu katliam olduğu görüşüne varılmıştır. Bu ifadeler Nan-jiang katliamının “soykırım” noktasına dolaylı
yoldan götürülmeye çalışıldığını
göstermektedir. Bu nedenle Japonya tarafı katliamın rakamsal verileri
bağlamında, kendi görüşünde ısrarla
durmuştur. Uzak Doğu Uluslararası
Askeri Mahkemesi (International
Military Tribunal For The Far East)
tarafından verilen rakam 200 bin, o
dönemde Çin Savunma Bakanlığı
Askeri Mahkemesi tarafından verilen rakam ise 300 bin’dir.
Japonya ve Çin araştırmacıları arasında Japonya’nın Çin’i işgal etmesinin sebebinde de ortak görüşe
varılamamıştır. Japonya’nın Çin’e
yönelik savaşının tetikleyicisi Lugou Köprüsü vakasıdır ve 7 Temmuz 1937 gecesinde bir Japon askerin kaybolması ve Çin kontrol
bölgesinde aramalara izin verilmemesi sonucunda çıkan çatışma, hızla
büyüyerek Japonya’nın Çin’i işgal
etme savaşına dönüşmüştür. Japon
araştırmacılar Japonya’nın Çin’e yönelik saldırısının bir tesadüf sonucu
olduğunu ileri sürerken, Çinli araştırmacılar ise bunun tesadüf olmadığını savunmuştur.
Japonya-Çin Ortak
Tarih Yazımının Problemleri
Japon araştırmacıları, II. Dünya
Savaşı sırasında Çin’i işgal etme
savaşını Çin’e karşı işlenmiş bir
suç olarak tanımlamakta ve Çin
halkına büyük zarar verdiğini de
kabul etmektedir. Japon tarafının,
tarihte işlenen bir suçun bugünkü
Japonları mahkûm etmesi bağlamında bazı endişeleri vardır. Japonya Hükümeti kabine şefi Hirofumi
Hirano, 1 Şubat 2010’daki basın
toplantısında, Japonya-Çin Ortak
Tarih Yazma Raporu’na yönelik,
iki tarafın araştırmacıların Nan-jing
katliamı ile ilgili farklı görüşleri
olmasının doğal olduğunu ve her
iki tarafın kendi açısından meseleye yaklaşması üzerine yapılan değerlendirmelere gerek olmadığını
ifade etmişti. Hirofumi Hirano’ya
göre, “tarih tarihtir, hükümet ise geleceğe yönelik çalışmalarına devam
edecek ve sözkonusu rapor ikili ilişkileri olumsuz etkileyemeyecek”tir.
Ancak Çin tarafının tazminat talebi
gibi diğer cezalandırma yöntemlerini izleyip izlemeyeceğine dair
henüz bir işaret yoktur. Zaten bugünkü Japonların psikolojik açından suçlu haline getirildiğinde bile,
Çin tarafının diplomasi konusunda
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
89
bazı avantajlara sahip olmasına yol
açabilir.
Japonya-Çin Orta Tarih Yazma
Komisyonu’nda yer alan Çinli tarihçiler, kendi tarihçilik anlayışlarının
rasyonel olduğunu iddia etmekte ve
Japon uzmanların tarihçilik anlayışının çeşitliliğini vurgulamaya çalışmaktadır. Çin’in geleneksel tarih
yazıcılığının en önemli özelliği, yeryüzünde merkez konumda olan Çin
ile bu merkezin dışındakilerin ilişkilerini tasvir etmesidir. Yani kendi
tarihini esas alarak dışa tedricen yayılıp giden eş merkezli (concentric
circles) tarihsel bakışa sahiptir. Örneğin Doğu Han Sülâlesi İmparatoru Guang-wu Ti
(M.Ö.
6-M.S.57) döneminde bir Japon heyeti Çin’i ziyaret etmişti ve Japon Krallığı’na “çirkin”, “cüce” ve “geveze” anlamına
gelen Wo Krallığı adını vermişti.
Japonya’ya verilen bu isim ancak
Tang Sülâlesi İmparatoriçe Wu Zetian (685-705) döneminde “güneşin
doğulduğu yer” anlamındaki “Riben” adıyla değiştirilmişti. Bugüne
kadar bu ad kullanılagelmektedir.
Türk tarihi dâhil Asya’nın eski tarih kayıtların çoğu Çincedir ve ister
istemez Çin’in bu tür tarih yazıcılığının etkisinde kalmaktadır.
19. Yüzyıl sonuna doğru Çin’in geleneksel tarih yazıcılığı birçok Çinli
tarihçi tarafından eleştirilmeye başlamıştı ve bu fikir akımının başını
çeken Liang Qi-chao (1873-1929)
Batı tarih yazıcılığını Çin’de tanıtmaya çalışmıştı. Ancak “yeni tarihçilik” adı verilen bu tarihçilik akımının kaynağı Japonya idi. Çin’de
Batı tarih yazıcılığı ile geleneksel
90
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Çin tarih yazıcılığı arasında sentez
oluşturma faaliyetleri kısa sürmüş
ve Çin-Japon Savaşı (1937-1945)
ile Çin’in iç savaşı (1945-1949)
sonrası Marksizm tarih yazıcılığı
benimsenmiştir. 1980’li yılların
sonuna kadar Batı bilimsel tarih
yazıcılığı tekrar Çin’de tanıtılmaya
başlamıştır. Geleneksel Çin tarih
yazıcılığının diğer bir özelliği ise
fonksiyonel tarih yazıcılığıdır. Tarih, imparatorun ülkesini daha iyi
idare etmesi için tecrübe kaynağıdır
ve bundan dolayı oldukça zengin
eserlere rastlamak mümkündür. Tarihte kazanılan tecrübelerden çağa
uygun biçimde istifa etme anlayışı
modern Çin’de de devam etmişti.
Özellikle Marksizm tarih yazıcılığının etkisinde kalan Çinli
tarihçiler, Çin tarihini zorla tarihsel materyalizme
monte etmeye çalışmıştır.
Yani Komünist yönetim, Çin tarihinden güç
kaynağı olarak istifade etmiştir. Bu durum
Japonlar tarafından, Çin’de
özgür bilimsel araştırma ortamının
yok edildiği gerekçesiyle eleştirilmektedir.
Farklı tarihçilik anlayışı, bir problem olarak sadece söz konusu komisyonda yaşanmış değildir. İki
ülkenin siyasal düzeni ve ideolojik
farklılıkları da ortak tarih çalışmasını gölgede bırakmıştır.
Çin tarihçileri Çin-Japonya arasında ortak tarih yazılabileceğine
inanmaktadır ve 2006-2008 yılları
arasında Alman ile Fransız tarihçileri tarafından hazırlanan 1945’ten
Sonraki Avrupa ve Dünya (Europe
and the World since 1945) ders kitabı örnek olarak gösterilmektedir.
Yani iki tarihi düşman arasında barışçı geleceğin yaratabileceği ileri
sürülmektedir. Ancak Avrupa’da
milli devlet inşası sürecinde birçok
kanlı tarihsel olay yaşanmış olmasına rağmen, temelde Avrupalılar,
ortak siyasi ve kültürel değerlere
sahiptirler. Bununla birlikte Avrupa
ülkeleri, Avrupa uygarlığı tanımı
altında Avrupalılık ortak kimliğini
benimsemişlerdir. Çin ve Japonya
arasında bu özellikler yoktur. Ortak tarihe ve ortak siyasal kültüre
sahip Çin ile Tayvan arasında da
bugüne dek ortak tarih bile yazılamamaktadır. Çinli tarihçiler yalnızca Çin-Japonya arasında değil,
Çin–Japonya-Güney Kore arasında
ortak tarih yazmayı hedeflemektedir. Konu ile ilgili bazı seminer ve
konferanslar düzenlenmesine rağmen, elde edilen sonuçlara bakıldığında söz konusu hedefe ulaşılması
pek de kolay değildir.
Japonya-Çin ortak tarih yazma komisyonun Çin ekibi başkanı Bu
Ping, Çin-Japonya arasındaki tarihsel problemlerin siyaset ile diplomasi, toplumsal duygu ve bilimsel
araştırma gibi üç düzeyde etkisini
gösterdiğini ifade etmişti. China
Review web sitesinin yorumcusu
Zhang Zhi-xin, bu ifadeye yönelik
olarak, iki ülke arasındaki tarihsel
meseleler üzerindeki görüş farklılıklarını üç düzeyde analiz etmiştir:
Yüzeysel olarak yaşanan tarihsel
meseleler bilimsel araştırmaların
zıtlık durumudur, orta düzeyde meseleler kamu eğitimi ve ideolojik
mücadelenin sonucudur, derin düzeyde ise iki ülke halkları arasındaki değerler, milli karakterler ve kültürel farklılıklarının yansımasıdır.
Bu durum, Çin-Japonya arasında
yaşanan tarihsel problemlerin yalnızca ortak tarih yazmakla çözümlenemeyeceğini göstermektedir. En
önemlisi, Çin-Japonya ortak tarih
yazımının temel sebebi siyasîdir.
Bu nedenle Çin-Japonya ilişkilerinin yarattığı olumlu ya da olumsuz
sonuçlar doğal olarak sözkonusu
ortak çalışma üzerinde de etkisini
gösterecektir.
www.kaptandemir.com.tr
+90 216 547 4900
fi‹RKETLER GRUBU
1964’den bu yana
demir ad›mlarla
ilerliyoruz.
Bu bağlamda, her iki tarafı razı edemeyen bir ortak tarih araştırmasının
taraflarca kabul edilmesi ve hatta
kendi ders kitaplarına ilavesi mümkün gözükmemektedir.
*SDE Uzmanı
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
91
Ortadoğu
Bağımsız Irak Yüksek
Seçim Konseyi'nin
açıkladığı sonuçlara
göre, Kerkük'te ElIrakiye ittifakında yer
alan Irak Türkmen
Cephesi (ITC)
milletvekili adayı Erşat
Beklentilerden 'Irak' Seçimler
7 Mart 2010 tarihinde gerçekleştirilen seçimler Irak’ın yeni bir döneme girdiğini gösteriyor.
Güvenlik sorunlarına rağmen, beklenenin üstünde bir katılım oranıyla (yüzde 60) 20 milyon
Iraklı seçimde oy kullandı. Listenin ‘açık’ olması hangi partinin ve kuruluşun nerede daha
etkin olduğunu göz önüne sermiş ve halka, kullandığı oyun hesabını sorabilme yolunu
açmıştır.
Ali SEMİN*
A
BD işgali altındaki Irak’ta
üçüncü parlamento seçimi, 7 Mart 2010 tarihinde
gerçekleştirildi. Gerek oyların sayılması, gerek yeni hükümetin kurulması için koalisyon çabaları konularındaki tartışmalar Irak’ın yeni
bir döneme girdiğini gösteriyor.
Tüm güvenlik sorunlarına rağmen,
beklenenin üstünde bir katılım oranıyla (yüzde 60) 20 milyon Iraklı
seçimde oy kullandı. Seçim yasasıyla yürürlüğe konulan “açık liste”
sisteminin bu katılımdaki payı büyüktür. Listenin ‘açık’ olması hangi
partinin ve kuruluşun nerede daha
etkin olduğunu göz önüne sermiştir.
2005 yılında yapılan iki seçime nazaran Irak halkının daha bilinçli bir
şekilde sandık başına gittiği söylenebilir. Son seçimle halk hangi liste
veya adaya oy vereceği konusunda
iradesini kullanabildiğinin işaretini
92
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Salihi’nin, 52 bin oyla,
seçimde en çok oy alan
on aday arasında yer
alması Türkmenler
açısından zafer olarak
değerlendirilmektedir.
vermiştir.
Demokrasiyle yeni tanışan bir halkın seçime katılım oranı ve adaylar
arasındaki tercihlerinin yanısıra seçimlerin şeffaflığı da kayda değer
gelişmelerdir. “Açık liste” sistemi,
Irak halkına, kullandığı oyun hesabını sorabilme yolunu açmıştır.
Seçimlerde listeleri şu şekilde sıralayabiliriz;
1 - Irak İslami Yüksek Konseyi
(IİYK) liderliğinde kurulan Bedr
Örgütü, Fazilet Partisi, Sadr Grubu ve Irak eski Başbakanı İbrahim
El-Caferi'nin lideri olduğu Ulusal
Reform Hareketi’nden oluşan Irak
Ulusal İttifakı.
2 - Dava Partisi’nin lideri ve Irak
Başbakanı Nuri El-Maliki’nin Kanun Devleti Koalisyonu.
3 - Eski Başbakan ve Ulusal Uz-
laştırma Hareketi lideri Eyad
Allavi'nin kurduğu El-Irakiye listesi. Bu listenin diğerlerinden farkı, Türkmenlerin başlıca temsilcisi
olan Irak Türkmen Cephesi (ITC)
ve Sünni Araplardan oluşmasıdır.
4 - Kürdistan Yurtseverler Birliği lideri Celal Talabani ve Kürdistan Demokrat Partisi'nin lideri
Mesud Barzani'nin oluşturdukları
Kürdistan Koalisyonu'dur. (Hawpeymani).
2005 yılından bu yana yapılan iki
genel seçim ve bir anayasa referandumunda, hile ve sahte oy kullanma yöntemi had safhaya ulaşmıştır. Bu hilelerin ortaya çıkarılması
için Bağımsız Irak Yüksek Seçim
Komiserliği'ne binlerce şikayet
dilekçesi verilmesine rağmen hiçbirinden yanıt alınamadı. Ancak 7
Mart Irak seçimlerine bakıldığında,
uluslararası gözlemcilerin bulunmasından dolayı, oy sayısında oynama
ve sahte oy iddialarının azaldığı görülmektedir. Özellikle tartışmalı bölgeler olarak bilinen Kerkük, Musul,
Selahattin ve Diyale'de beklenenden
daha az hile karıştığını söylenebilir. Sözkonusu bölgelerde güvenlik
güçlerinin oylarında hile ve sahte
oy kullanılmıştır. Örneğin, bir polis
memurunun yirmi kez sandık başını
gittiğini itirafı dikkat çekicidir.
Kürtlerin Kerkük'te
Oy Kullanma Yöntemi
Mart 2003’te başlayan işgalin ardından, Kerkük'ün demografisini değiştirmek amacıyla Kuzey Irak'tan
kente yerleştirilen yaklaşık 600 bin
Kürt'ün oy kullanması dolaylı bir
seçim hilesi olarak nitelendirilebilir. 7 Mart seçimlerine bir gün kala
Süleymaniye, Erbil, Kelar, Kifri ve
Çamçamala'dan oy kullanmak için
Kerkük'e akın eden Kürtlere, KDP
ve KYB tarafından otel, yeme-içme
ve araba temin edilmiştir. İlginçtir ki,
KDP ve KYB'nin Kürt ailelerine bu
imkanları temin etmelerine rağmen,
sözkonusu ailelerin çoğu Kürdistan Koalisyonu yerine, Talabani ve
Barzani'ye muhalif olan Nawşirwan
Mustafa liderliğindeki Goran (Değişim, Tağir) listesine oy verdiler.
Bir diğer önemli husus ise, 6 yıldan
beri Kuzey Irak Yönetimi tarafından
dile getirilen "Kerkük bir Kürt şehridir" sloganının da 7 Mart seçimiyle
son bulmasıdır. Kerkük'ün tüm boş
kamu bina ve kuruluşlarına doldurulan Kürt ailelere rağmen, Kerkük'te
Eyad Allavi liderliğindeki El-Irakiye
listesinin kazanması, Kürt partilerinin çabalarını boşa çıkarmıştır. Bu
nedenle El-Irakiye'nin Kerkük'teki
seçimleri
kazanması, deyim
yerindeyse birçok taşı yerinden oynatacağa
benzemektedir.
Bu bağlamda,
özellikle
Irak
Anayasasının
140. maddesinin
tamamen ortadan kaldırılması
çabaların artması beklenebilir.
Bağımsız Irak Yüksek Seçim
Konseyi'nin açıkladığı sonuçlara
göre, Kerkük'te El-Irakiye ittifakında yer alan Irak Türkmen Cephesi (ITC) milletvekili adayı Erşat
Salihi’nin, 52 bin 349 oyla, seçimde
en çok oy alan on aday arasında yer
alması Türkmenler açısından zafer
olarak değerlendirilmektedir.
Oyların Sayımı ve Yapılan İtirazlar
7 Mart 2010 genel seçimleri tahminlerin tam aksine sonuçlar doğurmuştur. Seçim sistemi değiştiği gibi
seçimden çıkan oyların sayımı da
değişik yöntemlerle sürdürülmektedir. Daha önceki seçimlerde oyların sayımı bittikten sonra sonuçlar
verilmekte, ancak bu kez oy sayımı
gerçekleşirken an be an çıkan neticeler kamuoyuna duyurulmuştur. Bu
yöntemin, Irak'taki şiddet ve terör
olaylarını düşürdüğünü söylemek
yanlış olmayacaktır. Bu açıdan bakıldığında, seçim sonuçlarına itirazlar da şiddete başvurulmadan yasal
yollarla yapılmaktadır. Şimdiye kadar Irak Seçim Konseyi'ne verilen
şikayet dilekçesi 2 bin’i aşmamaktadır. Sözkonusu dilekçelerin yaklaşık 400’üne resmi olarak Irak Seçim
Konseyi tarafından yanıt verildiği
açıklanmıştır.
Oyların yüzde 95'inin sayılmasından çıkan sonuçlara göre, Eyad
Allavi'nin kurduğu El-Irakiye listesi, Maliki'nin Kanun Devleti Koalisyonundan 11 bin farkla önde gitmektedir. Eğer kalan yüzde 5 oyun
sayımından sonra Allavi kazanırsa,
Kürtlerden ve Maliki'den "hile yapıldı" itirazı gelebilir.
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
93
Öte yandan, Irak Seçim Konseyi sözcüsü Kasım el Abbudi, hem cumhurbaşkanı, hem de başbakanın "Tüm
oyların yeniden sayılması" çağrısını
reddederken, "Böyle bir şey yapmamız için çok geniş bir bölgede, örgütlü hile olduğunu tespit etmemiz
gerekir. Oysa ne yerel gözlemciler,
ne de uluslararası gözlemciler böyle
bir tespitte bulunmuştur." ifadelerini
kullanmıştır. .
Kürtlerin El-Irakiye Kaygısı
Irak seçimlerinde aşırı Sünni Arap
milliyetçileri ile ittifak kuran
El-Irakiye listesi lideri Eyad ElAllavi'nin, Kürt liderlerle (Talabani
ve Barzani) de iyi ilişkilerinin bulunduğu bilinmektedir. Bu nedenle
özellikle Musul'da Kürtlere karşı sert
tutumuyla bilinen Hadba listesi lideri Usame El-Nuceyfi ve Kerkük'te de
Irak Türkmen Cephesi'nin El-Irakiye
listesinde olması, Kürtlerle iyi ilişkisi olan Allavi'yi etkilemektedir.
Bu nedenle, Allavi'nin, Kürtlerle
herhangi bir şekilde koalisyon kurması zor görünmektedir. El-Irakiye
listesinin genelde Irak'ta ve özelde
de Kerkük ve Musul'da ilk sırada olması, Kürtlerin Kerkük için 6 yıldan
beri verdikleri mücadeleyi kaybetme
endişelerini artırmaktadır. Başka bir
ifadeyle, Kerkük, Kürtlerin kontrolünden çıkabilir. Bunun başlıca iki
sebebi olabilir; birincisi, Kerkük'te
KDP ve KYB'ye rakip çıkan Goran Hareketi'nin üçüncü sırada yer
almasıdır. Bir diğeri ise, KDP ve
KYB'nin oluşturduğu Kürdistan
Koalisyonu'nun Kerkük'te ilk sırada
yer almamasıdır. Bu görüntü, Kürt
liderleri Kerkük konusunda hayal
kırıklığına uğratmıştır.
Nasıl Bir Hükümet Kurulabilir?
Seçim öncesi birbirleriyle ciddi anlamda yarışan ve seçim hazırlıkları
sırasında tek çatı altında toplanamayan Maliki liderliğindeki Kanun
Devleti Koalisyonu ve İbrahim ElCaferi liderliğindeki Irak Ulusal İttifakı, sonuçlar ortaya çıkınca yeni
hükümet kurulması için koalisyon
arayışlarına girdiler. Ancak gerek
94
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Maliki'nin, gerek Caferi'nin karşılıklı taviz vermedikleri müddetçe
anlaşmaları zor. Ayrıca, El-Irakiye
listesi ile Kürdistan Koalisyonu'nun
anlaşabilmeleri de mümkün değildir. Bunun en önemli nedeni ise
El-Irakiye listesinde bulunan oluşumların Kürtlere karşı olumsuz tutumlarıdır. İbrahim El-Caferi, 2005
Aralık’ındaki seçimlerde Kürtlerin
baskısı sonucunda Başbakanlık koltuğundan olmuştur. Bu bağlamda,
Caferi'nin de Kürtlerle koalisyon
kurması beklenmemektedir.
Diğer taraftan, Laik Şii olan
Allavi'ye karşı zoraki de olsa, Irak
Ulusal İttifakı ile Devlet Kanunu
Koalisyonu yeni hükümeti kurmak
için anlaşabilir. Buna Kürtler de katılarak bir blok oluşturabilir.
Hükümet kurma çalışmaları devam ederken, Cumhurbaşkanı'nın
kim olacağı da tartışılmaktadır.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık
El-Haşimi'nin yaptığı açıklamada,
"Irak bir Arap ülkesidir, Cumhurbaşkanı Arap olmalıdır” demesi
ikinci bir siyasi krizin habercisidir
Ancak Irak'taki siyasi çerçeveye
baktığımızda, Talabani'nin Cumhurbaşkanı adaylığı kuvvetlidir.
Yaşanan etnik ve mezhepsel çatışmaların herhangi bir Arap liderin
Cumhurbaşkanı olmasının önünde
engel teşkil edeceği düşünülmektedir.
ABD'nin Seçimlere Yaklaşımı
ve Yeni Hükümet
Obama Yönetimi, Irak seçimlerinin
sakin geçmesi için yoğun çaba sarf
etmiştir. sonuçların açıklanmasına
kısa bir süre kalmasına rağmen,
ABD Yönetimi resmi olarak hangi listeyi desteklediğini açıklamamıştır. Maliki ve Kürtlerin seçim
sonuçlarına itiraz etmesine karşın,
Obama Yönetimi'nden bir açıklama
gelmemesi, ABD Yönetimi'nin sessizliğini ne zaman bozacağana dönük merak konusu olmaya devam
edecektir.
Bununla birlikte ABD'nin, Irak'ta
kurulacak yeni hükümeti İran etki-
sinden uzaklaştırıp, Körfez ve diğer
Arap ülkelerine yakınlaştırmayı
amaçladığı söylenebilir. Özellikle
ABD ile iyi ilişkiler içinde olan Mısır ve Suudi Arabistan, Irak'ta güçlü
bir hükümet kurulmasından yana,
net olmasa da, bir tutum sergilemektedir. Bu nedenle Eyad Allavi,
hem Irak'ın içindeki siyasi taraflarla, hem de Körfez ve bölge ülkeleriyle dengeli bir politika izleyebilir.
ABD, bugün Irak'ı, İran'ın elinden
nasıl kurtaracağının arayışı içindedir. Bunun tek yolu, halkının yüzde
65'i Şii ülkeye, laik bir Şii başbakan
getirilmesi olarak öngörülmektedir.
Sonuç
Seçim yasasının aylarca tartışıldığı
Irak Parlamentosu'nda, seçim sonrası yeni hükümet kurulması da zor
olacaktır. Bunun en önemli sebebi,
listeler içindeki karışıklıklardır. Oyların yüzde 95'nin sayılmasından
çıkan sonuç, El-Irakiye listesinin
önde gittiğini göstermektedir. Eğer
ilerideki günlerde bir sürpriz yaşanmaz ve El-Irakiye yerini korursa,
tüm kesimlerden oluşan yeni bir Irak
Hükümeti kurulması kaçınılmazdır. Irak'ın durumuna bakıldığında,
hiçbir listenin tek başına iktidara
gelmeyeceği kesindir. Şu hususu
belirtmekte fayda var; bu sefer genel seçim sonuçlarına itiraz edenler,
önceki seçimlerden zaferle çıkanlardır. Örneğin, Maliki ve Talabani gibi
isimlerin daha oylar sayılırken neticelere itiraz etmeleri ve oyların yeniden sayılmasını istemeleri oldukça
ilginçtir. Bununla birlikte yeni hükümetin kurulmasının gecikmesi, siyasi yaşamda boşluk oluşturmanın ve
güvenlik durumunun kötüleşmesine
yol açacaktır. Özetlersek, Stalin'in
(demokrasilerde kimlerin oy kullandığı değil; kimlerin oyları saydığı
önemlidir) sözünün, Irak seçimleri
için geçerli olduğunu ifade etmek
gerekir.
Araştırmacı*
Güvenlik
Analiz
Hükümet tarafından
yapılan açıklamalarda,
Kamu Düzeni ve Güvenliği
Müsteşarlığı’ndan
Beklentiler
Doç. Dr. Ertan BEŞE*
en baştan itibaren
söz konusu kurumun
operasyonel bir
görevinin olmayacağına
özel bir vurgu
yapılmakla birlikte, yetki
Demokratik açılım sürecinin ortaya çıkması, bu sürecin gerektirdiği adımların atılmasında
böyle bir yapıya ihtiyacı daha da belirgin hale getirdi. Öyle ki açılım sürecinde telaffuz edilen
paketlerde öngörülen adımlar arasında sosyal, ekonomik ve hukuksal nitelikte bir takım
gündem maddelerinin olması, bu konulara odaklanmış bir idari yapı içerisinde uzman kişilerin
sürekli istihdamını gerekli kıldı.
Süreç ve Gerekçe
Terörle mücadelede daha etkin bir
mücadele sistemi oluşturmak amacıyla stratejik istihbaratın tek elde
toplanması, ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyon ve
işbirliğinin gerçekleştirilmesi ve
gerekli politikaların üretilmesiyle
stratejik planlama ve uygulamaların yapılması amacıyla yeni bir bürokratik yapılanmaya gidilerek 17.
2. 2010 tarih ve 5952 sayılı yasayla
Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı (KDGM) kuruldu.1
Sözkonusu amaca yönelik olarak
İçişleri Bakanlığı bünyesinde bir
yapılanmaya gidilmesi, Terörle
Mücadele Yüksek Kurulu’nun 14
Ekim 2008 tarihli Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında
yapılan toplantısında kararlaştırılmıştı. Sözkonusu yapılanmada
terörle mücadele sürecinde doğrudan yer alan özellikle Emniyet
Genel Müdürlüğü, Genelkurmay
96
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Başkanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı ve Jandarma Genel Komutanlığı gibi kurum ve kuruluşların stratejik planlama ve uygulamalarında
koordinasyonu sağlamak amacıyla
istihbarat paylaşımını sağlayacak
bir ortak bilgi havuzu oluşturulması hedeflenmişti.
takım gündem maddelerinin olması, bu konulara odaklanmış bir idari yapı içerisinde uzman kişilerin
sürekli istihdamını gerekli kıldı.
Bu tür yapı için hedeflenen ve
düşünülen amaçlardan birisi de
farklı neden ve boyutları olan
terörle mücadelede yürütülmesi gereken sosyo-ekonomik ve
sosyo-psikolojik politika ve uygulamaların yürütülmesini tek elden
sağlayacak bir idari yapıya ihtiyaç
duyulmasıydı.
Muhtemel açılım paketleri içinde yer alması beklenen dağa çıkışları önleyici, dağdakilerin ise
indirilmelerini mümkün kılacak,
terör ortamının geçmişten günümüze yarattığı travmaları rehabilite edecek sosyal, siyasi, ekonomik,
sosyo-psikolojik ve hukuksal nitelikte yapılması gerekenlerin tespit
edilerek uygulanabilmesi için karar vericilere alternatif politikalar
sunacak bu tür bir yapılanma gerekli görüldü.
Özellikle demokratik açılım sürecinin ortaya çıkması, bu sürecin
gerektirdiği adımların atılmasında
böyle bir yapıya ihtiyacı daha da
belirgin hale getirdi. Öyle ki açılım
sürecinde telaffuz edilen paketlerde
öngörülen adımlar arasında sosyal,
ekonomik ve hukuksal nitelikte bir
Terörle
Mücadele
Yüksek
Kurulu’nun bu tür yapıya ihtiyaç
duyulduğuna karar vermesinin ardından bunun İçişleri Bakanlığı
bünyesinde idari bir yapı olması gerektiği düşünülerek Mayıs
2009’da ‘Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın kurulmasını
ve gücünün yüksek
tutulacağı beklentisi
ortaya çıktı.
turmak olduğuna vurgu yaptı.
KDGM Teşkilat ve Görevleri
Hakkında Kanun
Kamu Düzeni ve Güvenliği
Müsteşarlığı’nın
kurulmasına
imkân sağlayan 5952 sayılı yasa,
bu yapıya ilişkin genel esasları
düzenlemektedir. Bu yasa, her şeyden önce sözkonusu Müsteşarlığa
terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejileri geliştirmek ve bu
konuda ilgili kurum ve kuruluşlar
arasında gerekli koordinasyonu
sağlama görevini vermektedir.
Ayrıca İçişleri Bakanlığına bağlı
olacak olan bu kuruluşun teşkilat,
görev, yetki ve sorumluluklarına
ilişkin esasları düzenlemektedir.
Bu nedenle, bu kuruma ilişkin yapılacak her türlü değerlendirmenin
her şeyden önce ilgili yasa çerçevesinde yapılması gerekir.
öngören bir yasa tasarısı TBMM
Başkanlığı’na sunuldu.
Terörle Mücadele
Koordinasyon Kurulu
Yasa tasarısının kurulmasını öngördüğü müsteşarlık düzeyindeki
kuruluş, kamuoyunda tartışılmaya
başlandı. Tartışılan hususlar bu
tür bir yapıya ihtiyaç olup olmadığı, nasıl bir idari yapısının olacağı, Başbakanlık ya da İçişleri
Bakanlığına mı bağlı olmasının
daha uygun olacağı, ne tür yetki ve
görevlerin ihdas edileceği, örtülü
ödeneği olup olmayacağı, personel sayısı ve profilinin niteliği ve
dolayısıyla operasyonel bir güç ve
örgütlenmesinin olup olmayacağı
gibi hususlar bu tartışmaların odak
noktasını oluşturdu.
5952 sayılı yasanın getirdiği bir
yenilik, güvenlik kuruluşları ve
ilgili kurumlar arasında terörle
mücadele alanında gerekli koordinasyonu sağlamak, bu alandaki
politika ve uygulamaları değerlendirmek amacıyla İçişleri Bakanının
başkanlığında ‘Terörle Mücadele
Koordinasyon Kurulu’ adı altında
yeni bir kurul oluşturulmasıdır.
Bilindiği gibi devletin terörle mücadele politikalarının tespit ve ko-
ordineli uygulamasının sağlanması
amacıyla 1990’lı yılların sonlarında teşekkül ettirilen ve 1997’den
2005 yılına kadar muhtemelen
terör olaylarının bu dönem içerisinde nispi azalmasına paralel bir
biçimde aktivitesi azalmış bir Terörle Mücadele Yüksek Kurulu uygulaması sözkonusuydu.
2005 yılının Eylül ayında bu
Kurul’un faaliyetleri artan eylemler nedeniyle ‘terörle mücadelede
koordinasyon merkezi’ oluşturulması amacıyla bu birimin tekrar
canlandırılmasına karar verilmiş ve
Kurul’un başına dönemin Dışişleri
Bakanı Abdullah Gül getirilmişti.
Başbakan, İçişleri, Adalet, Milli Savunma ve Dışişleri gibi ilgili
bakanlar, Başbakanlık müsteşarı,
bakanlık müsteşarları, Genelkurmay ikinci başkanı, MİT müsteşarı, Emniyet genel müdürü ve MGK
genel sekreteri gibi devlet idaresi
ve bürokrasisinin temsilcilerinden
oluşan bu Yüksek Kurul, zaman
zaman Başbakan’ın katılımı ile
kendisinin başkanlığında, diğer
zamanlarda ise bu işle görevlendirilmiş bir başbakan yardımcısının
başkanlığında çalışma, toplantı ve
faaliyetlerine devam etmekteydi.
Bu Kurul’un sekreteryasını ise, Mayıs 2006’dan bu yana Başbakanlık
Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü
yapmaktaydı. 3056 sayılı Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Kanun
Hükmünde Kararnamenin Değiş-
Hükümet tarafından yapılan açıklamalarda, en baştan itibaren söz
konusu kurumun operasyonel bir
görevinin olmayacağına özel bir
vurgu yapılmakla birlikte, yetki ve
gücünün yüksek tutulacağı beklentisi ortaya çıktı. Hükümet, amaçlarının bürokrasiye yeni bir mekanizma eklemek değil, aksine kurumlar
arası ortak aklı bir havuzda buluşNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
97
tirilerek Kabulü Hakkında Kanunun 12. maddesinde düzenlendiği
şekliyle bu Genel Müdürlüğün görevlerinden birisi olarak “Görevleriyle ilgili konularda teşkil edilen
kurulların sekreterlik hizmetlerini
yürütmek” de yer almaktaydı ve bu
nedenle Terörle Mücadele Yüksek
Kurulu’nun sekreteryası bu birimce yürütülmekteydi.
İşte 5952 sayılı yasanın 4. maddesiyle Yüksek Kurul’un fonksiyonlarını ifa edecek bir birim olarak,
İçişleri bakanının başkanlığında,
Genelkurmay ikinci başkanı, Jandarma genel komutanı, Milli İstihbarat Teşkilatı müsteşarı, Adalet
Bakanlığı müsteşarı, İçişleri Bakanlığı müsteşarı, Dışişleri Bakanlığı müsteşarı, Kamu Düzeni ve
Güvenliği müsteşarı, Emniyet genel müdürü ve Sahil Güvenlik komutanından oluşacak bir ‘Terörle
Mücadele Koordinasyon Kurulu’
teşkil ettirilmektedir.
Bu Kurul’un toplantılarına gerekli
görüldüğü takdirde gündemle ilgili
diğer kurum ve kuruluş temsilcileri de davet edilebilecektir. Kurulun
sekreterya görevi ise KDGM tarafından yerine getirilecektir.
lamasını izlemek; güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimlerinden
gelen stratejik istihbaratı değerlendirmek ve ilgili birimlerle paylaşmak; gerekli araştırma, analiz ve
değerlendirme çalışmaları yapmak
veya yaptırmak; güvenlik kuruluşlarına ve ilgili kurumlara stratejik
bilgi desteği sağlamak ve bunlar
arasında koordinasyonu temin etmek; kamuoyunu bilgilendirmek
ve halkla iletişimi sağlamak; uluslararası gelişmeleri Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlarla işbirliği
içinde izlemek ve değerlendirmek;
inceleme ve denetleme yapmak ya
da yaptırmak şeklinde sıralanmış
ve Müsteşarlığın “güvenlikle ilgili
operasyonel bir görevi olmadığına” özel bir vurgu yapılmıştır.
Bu görev kataloguna bakıldığında
Müsteşarlığın temel fonksiyonunun analiz, araştırma – geliştirme,
arşivleme, akademik araştırmaları
yönlendirme ve projelere dayalı
politikalar üretme olduğu söylenebilir.
Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı danışma, araştırma – geliştirme, bilgi toplama ve arşivleme
görevi ön plana çıkan ve özellikle
de stratejik istihbaratın toplandığı ve değerlendirildiği bir yapıya
sahip, buna mukabil herhangi bir
operasyonel görevi bulunmayan
bir teşkilatlanmadır.
Bu tür çalışmalar ülkemizde bilimsel amaçlı olarak gerek akademik
düzeyde akademisyenler tarafından ve gerekse bir takım araştırma
kuruluşlarınca ilgi ve faaliyet alanları çerçevesinde yapılmakla birlikte, bunların devlet ve kurumsal
politikaların oluşturulması için yeterli düzeyde olduğunu söylemek,
özellikle ülkemizin maruz kaldığı
terörün süresi, sosyo-ekonomik
maliyeti, uluslararası etkileri ve
neden olduğu can kaybı göz önünde tutulduğunda nicel ve nitel
açıdan oldukça yetersiz ve ayrıca
konu hakkında gerçekçi çözümler
üretmekten uzak kalmaktadır.
Müsteşarlığın görev alanı, adı
‘kamu düzeni ve güvenliği’ olmasına rağmen, terörle mücadele ile
sınırlı tutulmuştur. Bu amaçla görevleri 5952 sayılı yasanın 6. maddesinde terörle mücadele alanında
politika ve stratejiler belirlenmesine yönelik çalışmalar yürütmek
ve bu politika ve stratejilerin uygu-
Bu da terörizm konusunda yapılacak çalışmaların zorluğu nedeniyle
bir bakıma haklı nedenlerle açıklanabilir. Çünkü sivillerin terör
örgütleri, faaliyetleri ve boyutları
hakkında sağlıklı bilgilere ulaşabilmeleri çoğu zaman mümkün
olamamakta, bu konudaki resmi ve
istihbarat bilgilerinin de gizli ol-
KDGM’nin Görev Alanı
ve Operasyonel Niteliği
98
STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
ması akademisyen ve araştırmacıların bu konuda sağlıklı çalışmalar
yapabilmelerini zorlaştırmaktadır.
Özellikle terör örgütleri mensuplarına ulaşma ve ihtiyaç duyulan verileri temin etmenin zorluğu anket,
mülakat, alan araştırmaları ve benzer yöntemlerle veri toplamanın
güçlüğü özellikle nicel verilere dayalı çalışmaları zorlaştırmaktadır.
Bu konudaki çalışmalar, genellikle
ilgi alanı itibarıyla kamuoyundaki
algılamaların ortaya konulması ya
da bir takım demografik ve sosyoekonomik verilerin ortaya konulmasıyla sınırlı kalmaktadır.
Bu tür nedenlerden dolayı, bilimsel
araştırmaların kendi başına ya da
bilimsel analizlere konu olmamış
istihbarat ya da arşiv bilgilerinin,
yani salt istihbarat ya da ham bilgilerin de terörle mücadelede yetersiz kalması, politika üretimine esas
teşkil edememesi, bu hususun yeniden ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle bir devlet kuruluşunun yetki ve sorumluluk itibarıyla
amaçsal ve uygun bir personelle
de araçsal bir biçimde donatılarak
doğrudan bu amaca yönelik olarak
oluşturulması olumlu istikamette
‘İstihbarat
Değerlendirme
Merkezi’nde, tek elde
toplanan stratejik
nitelikteki istihbarat
bilgileri, burada
yapılacak analiz ve
değerlendirmelerden
sonra üretilecek
politikalar çerçevesinde
gereği yapılmak
üzere ilgili birimlerle
paylaşılacaktır.
önemli bir adım olmuştur.
Türkiye’de yaşanan terör olgusu
da, dünyanın diğer yerlerinde yaşanmış/yaşanan terör hareketlerinde de olduğu gibi, kendine özgü
sosyal, siyasi, ideolojik, sosyopsikolojik, konjonktürel, jeostratejik, ekonomik, hukuksal ve benzeri
dinamik, faktör ve olgularla ilişkilidir. Bu nedenle problemin doğru
teşhis edilerek, gerçekçi ve sonuç
alıcı çözüme dönük politikaların
oluşturulup uygulamaya konulması, terör hareketlerinin söylemleri,
strateji ve taktikleri, ideolojileri,
doktrinleri ve beslendikleri dinamikler hakkında ciddi çalışmaların
yapılmasına bağlıdır.
Bu da ancak devletin ilgili kurumlarının desteğiyle olabilecek türden
çalışmaları gerektirmektedir. Bu
çalışmaların yol gösterici sonuçları
neticesinde devletin karar alıcı ve
uygulayıcı mekanizmaları terörle
mücadelenin yönünü ve atılacak
adımları belirleyecektir.
Diğer kurum ve kuruluşlar ya da şahıslar tarafından yapılan bilimsel,
akademik, sosyolojik ve benzeri
çalışmalar da bu noktada yararlanılabilir olmakla birlikte, politikaları üretecek ve uygulayacak olan
mekanizmaların ihtiyaçlarını belirleyerek, aynı mekanizma içerisinde bu çalışmaları kendi yönlendirmesiyle yürütmesi, objektiflik
ve bilimsel ölçütlere uygun olması
kaydıyla daha gerçekçi sonuçlara
götürecektir.
Çünkü politika üreticilerin istih-
baratın nerelerde yeterli olduğu
ve nerelerde de eksik kaldığı hakkında geri dönüşüm yaparak gelişmesine yardımcı olmaları, burada
büyük önem arz etmektedir. Özellikle uzun soluklu ve çok boyutlu
terör hareketlerinde özel bir öneme
sahip olan stratejik istihbarat noktasında bu husus daha da fonksiyonel olacaktır. Bu noktada Yasa’nın
8. maddesiyle Müsteşarlığa verilen
en önemli görev, terörle mücadele
alanında oluşturulacak politika ve
stratejiler ile alınacak tedbirlere
esas olmak üzere, ilgili birimlerden stratejik istihbaratın alınması
ve değerlendirilmesidir.
Bu amaçla doğrudan Müsteşara
bağlı bir oluşturulması öngörülmüştür. Bu merkezde toplanacak
istihbarat, operasyonel özellikte
olmayıp, ilgili kurumlar tarafından
toplanıp analiz edilerek ‘istihbarat
çalışması’ niteliği kazanmış stratejik bilgilerden ibaret olacaktır. Bu
tür istihbaratı sağlaması öngörülen
kurumlar ise; Genelkurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Milli
İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı,
Jandarma Genel Komutanlığı,
Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sahil Güvenlik Komutanlığı olarak
belirlenmiştir.
‘İstihbarat Değerlendirme Merkezi’nde,
tek elde toplanan stratejik nitelikteki istihbarat bilgileri ise, burada
yapılacak analiz ve değerlendirmelerden sonra üretilecek politikalar
çerçevesinde gereği yapılmak üzere ilgili birimlerle paylaşılacaktır.
Ülkemizde terörle mücadele amacıyla istihbaratın toplanması ve
değerlendirilmesine ilişkin olarak
en fazla şikâyet edilen hususlardan
birisi de, her bir güvenlik örgütünün kendi istihbarat yapılanmasına
sahip olması ve bunlar arasında
koordinasyon ve işbirliği konusunda yaşanan problemler olmuştur.
Bu nedenle, Müsteşarlığın temel
misyonlarından birisinin stratejik
istihbaratın, terörle mücadele politikalarının üretileceği tek bir merNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE
99
kezde (İstihbarat Değerlendirme
Merkezi) toplanacak olması, çok
önemli bir gelişme olmuştur.
Bu husus özellikle terörle mücadelenin iki temel ekseninden birisi olan anti-terörizm uygulamaları
açısından önem taşımaktadır. Antiterörizm, bazı uzmanların ‘terörle
mücadele’ olarak adlandırdıkları
bir boyuttur ve daha ziyade ‘yumuşak güç unsurları’ ve ‘ceza adaleti
sistemi’ne dayanan araçların kullanılmasını içerir.
Yani burada kastedilen sosyoekonomik, sosyo-politik, hukuki,
diplomatik ve politik-psikoloji
araç ve unsurlarıyla her türlü uygulamalarıdır. Anti-terörizm uygulamaları, daha ziyade sorunu kısa,
orta ve uzun vadeli politika araç ve
uygulamalarıyla çözümleyici, ortadan kaldırıcı ve önleyici bir amaca yöneliktir. Tehdit algılaması ve
tehdidin geldiği boyut burada ana
belirleyici unsur olup; terör tehlikesinin minimuma indirilebilmesi
için alınabilecek her türlü aktif ya
da pasif önlem ve uygulamaları
içerir.
Anti-terörizm politikaları, büyük
ölçüde yukarıda belirtilen amaçları
gerçekleştirmeye yönelik stratejik
istihbarat çalışmalarını gerektirir.
Bunların yanı sıra terör örgütlerinin propaganda faaliyetlerine yönelik önlemelerin alınması ve karşı
propaganda olarak nelerin yapılabileceği konusu özünde stratejik
istihbarat çalışmalarına ihtiyaç doğurur.
Kontr-terörizm ise, terörizmle mücadelenin diğer bir eksenidir ki uygulamalarının ekserisi ülkemizde
bazı yazar ve uzmanlarca ‘teröristle mücadele’ olarak adlandırılmaktadır. Bu ise, doğrudan doğruya
terörle mücadelenin güvenlik boyutudur. Amacı, terör örgütleri ve
mensuplarının elimine edilmesi,
eylemlerinin önlenmesi ve faaliyetlerinin bertaraf edilmesidir ki
askeri, istihbari, polisiye, hukuksal
ve örgütsel uygulamaları esas alır.
Kontr-Terörizm Amaçlı
İstihbarat Faaliyetleri
Kontr-terörizm amaçlı istihbarat
faaliyetleri, diğer alanlardaki istihbarata göre biraz daha farklıdır
ve kısa vadeli ve aciliyet esasına
dayanır. Tamamen güvenlik amaçlıdır ve taktik esaslar çerçevesinde
şekillenir. Terör eylemlerinin önlenmesi, terör örgütleri ve mensuplarının takibi, ilişki ve bağlantılarının ortaya çıkarılması, örgütün güç
ve eylem kapasitesinin analiz edilmesi gibi hususlara ilişkin istihbarat çalışmaları bu amaçla yapılır.
Her güvenlik örgütünün, bu amaçla
kurumsal düzeyde istihbarat amaçlı birimlere sahip olması, diğer güvenlik kuruluşlarıyla koordinasyon
ve işbirliğine kapalı olmamaları
şartıyla normal karşılanabilir. Ama
bu hususta kurumsal rekabetin yaşanması, bir takım sıkıntılara yol
açabilmekte, her kurumun kendi
operasyonunu yapma çabası istenmedik olayların yaşanmasına sebep olabilmektedir.
04.3.2010 tarih ve 27511 sayılı Resmi Gazete
100 STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
İnsan Ticareti
Sonuç olarak; Kamu Düzeni ve
Güvenliği Müsteşarlığı amacına
uygun bir şekilde çalışma ve faaliyetlerini yürüttüğü, personel
rejimini amaca uygun bir şekilde
şekillendirip kullandığı takdirde
terörle mücadeleye ciddi bir etkinlik kazandıracaktır.
Bu noktada ilgili yasada amaca
uygun hukuki, idari ve personel
rejimi tasarlanmış gözükmektedir.
Bu nedenle KDGM’nın istihdam
edeceği ve yararlanacağı personel
ve uzmanlarla finans kaynaklarının
kullanılmasının, terörle mücadelenin gerektirdiği önceliklere uygun
olması gerekir. Özellikle terörle
mücadelenin gerektirdiği farklı
alanlardan gelen, teori ve pratiği
buluşturacak, araştırma ve uygulama kombinasyonunu dengeli bir
biçimde sağlayacak personel ve
uzmanın istihdam edilmesi, başarı
ve amacın gerçekleşmesi açısından
son derece önem arz etmektedir.
Bu nedenle birçok veriyi değerlendirip gelişmiş analizler yapabilecek
nitelikte personele ihtiyaç vardır.
Bu çerçevede Müsteşarlığın özellikle terörün yol açmış olduğu
sosyo-psikolojik ve sosyo-politik
travmaların giderilmesine odaklanması yararlı olacaktır. Gelinen
nokta itibarıyla terörle mücadelenin başarıya ulaşması buna bağlıdır.
Buna paralel olarak Müsteşarlık,
gerek terörün kaynaklandığı faktörlere yönelik ve gerekse terörün
geçmişten günümüze yol açtığı
travmaların giderilmesine katkı
sağlayacak her türlü politika ve uygulamalara yönelik gerçekçi projeleri gerçekleştirmeyi amaçlamalı
ve bu projelerin uygulanmasına
öncülük ve rehberlik etmelidir.
SDE Uzmanı*
Tüm Boyutlarıyla İnsan Ticareti Suçu
İnsan ticareti, köleliğin yaygın olduğu dönemlerde daha çok cinsel ve emek
sömürüsünü kapsarken, günümüzde bunlara, ileri tıp teknolojisinin de yardımıyla
yasadışı organ ve doku ticareti de dâhil olmuştur. Dünya genelinde organ bekleyen yüz
binlerce hastanın oluşu, ancak buna karşın organ bağışının düşük seviyelerde kalması,
yasadışı organ pazarının giderek büyümesine sebep olmaktadır.
Ömer Ersoy*
M
odern zamanın köle ticareti
olarak
nitelendirebileceğimiz insan ticareti, birey
onurunu zedeleyen, temel hak ve özgürlüklerini hiçe sayan ve toplumsal
huzur ve güvenliği sarsan ciddi bir suç
tehdidi haline gelmiş durumdadır.
İnsan hakları bağlamında eleştirilen ve
karşı çıkılan ilk kavramlardan birisidir
kölelik. Ancak, köleliğin yaklaşık 200
yıl önce resmi olarak kaldırılması, insanların alınıp satılmasını yani ticarete
konu olmasını engelleyememiştir. Kölelik günümüzde, modern kölelik olarak tabir edilen; şiddet ve baskı uygulamalarına mazur kalan mağdurların
ticaretine dönüşmüş durumdadır.
Bu gayri ahlaki ve kanunsuz ticaret
kapsamında alınıp-satılan mağdurların
beden gücünden ve cinsel kimliklerinden rızaları dışında istifade edilmektedir. Suç örgütlerince karlı bir yatırım
alanı olarak görülen bu yasadışı faaliyetler yüzünden, yüz binlerce trajedi yaşanmakta, toplumsal ve ahlaki
değerler solmakta ve suç örgütlerinin
kasası kara parayla dolmaktadır.
En basit tanımıyla insan ticareti; zorla
çalıştırmak, esarete tâbi kılmak, fuhuş
yaptırmak ve vücut organlarını almak
amacıyla, tehdit, baskı, cebir, şiddet,
hile, çaresizliklerinden istifade etme
ve nüfuzu kötüye kullanma gibi yöntemlerle kişileri tedarik etme, kaçırma
ve başka yerlere götürme anlamına
gelmektedir.
Bu istismar biçimi, köleliğin yaygın
olarak uygulandığı dönemlerde daha
çok cinsel ve emek sömürüsünü kapsarken, günümüzde bunlara, ileri tıp
teknolojisinin de yardımıyla yasadışı
organ ve doku ticareti de dâhil olmuştur. Dünya genelinde organ bekleyen
yüz binlerce hastanın oluşu, ancak
buna karşın organ bağışının çok düşük
seviyelerde kalması, yasadışı organ
pazarının giderek büyümesine sebep
olmaktadır.
Ayrıca iletişim devrimine yol açan
internetin suiistimal edilmesiyle patlak veren çocuk pornografisi de insan
ticaretiyle bağlantılı diğer bir cinsel,
ruhsal ve bedensel sömürü aracıdır.
İnsan ticaretinin en sık rastlanılan biçimi cinsel sömürü amacıyla yapılanıdır. Bunun dışında dünyanın birçok
yerinde emek sömürüsü de yaygın
olarak görülmektedir. Dilenmeye zorlanan çocuklar, zorla silahlandırılarak
ölüm mangaları haline getirilen Afrikalı gençler, fabrikalarda, tarlalarda ve
üretim tesislerinde çalıştırılanlar, borçlarını beden gücüyle ödemeye zorlanan insanlar ya da zorla evlendirilen
kadınlar bunlara birkaç örnektir.
Fuhuş sektöründe kendi iradeleriyle
çalışanların durumu her ne kadar insan ticareti tanımına girmese de, bu işleri yapan kadınların her an suiistimal
edilmeye müsait bir ortamda bulunduklarını da burada not etmeliyiz.
Uyuşturucu madde, silah, değerli taş
ya da sahte ve kopya ürün kaçakçılığında olduğu gibi insan ticareti de arz,
talep ve dağıtım ayaklarından oluşmaktadır. Dolayısıyla yasadışı hizmeNİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE 101
Dünya Sağlık
Örgütü’ne göre, her yıl
hastalara nakledilen
70 bin böbreğin en
az yüzde 10’u yasal
olmayan yollarla
temin edilmektedir.
Ekseriyetle geri kalmış
ve fakir bölgelerden
kaçırılan/temin edilen
insanların mağdur
edildiği bu ticaretin
organize edilmesinde;
uzmanlığını ve teknik
imkânlarını insan
tacirlerinin hizmetine
sunan bazı doktor ve
hastanelerin de önemli
rolü olduğunu not
etmek gerekir.
te olan talep, suç örgütlerinin kurduğu
ve yönettiği dağıtım ağları aracılığıyla
karşılanmaktadır.
Bu inceleme yazımızda; ceza hukuku,
sosyoloji, psikoloji, ekonomi, sağlık,
insan hakları ve vize rejimi gibi birçok
disiplini ilgilendiren insan ticareti sorunu tüm yönleriyle özet olarak ortaya
koyulmaktadır.
Tarihsel Süreç
İnsan ticaretiyle mücadele çabaları
son dönemde artmış olmakla birlikte yüz yılı aşkın süredir uluslararası
toplumun gündemindedir. 19. yüzyılın son dönemlerinde ve 20. yüzyılın
başlarında o günkü tabiriyle beyaz
kadın ticaretiyle mücadele konusunda
Londra’da, Budapeşte’de ve Paris’te
çeşitli uluslararası konferanslar düzenlenmiştir. Bu Konferanslar ağırlıklı
olarak Avrupa ülkelerinin girişimle102 STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
riyle ve Avrupalı ve Amerikalı kadınların alınıp satılmasının önüne geçmek
üzere toplanmıştır.1 Resmi olarak ilk
defa 1902’deki Paris Konferansında
kullanılan ve Türkçeye ‘beyaz kadın
ticareti’ olarak giren ‘white slavery’
kavramı aslında kurbanların renklerinden ziyade, 19. yüzyılın başına
kadar yasal ve yaygın olarak uygulanan siyahî köle ticaretinden farklı bir
durumu ifade etmek amacıyla kullanılmıştır.
Bu girişimlerin sonucunda 1904 ve
1921 tarihlerinde beyaz kadın ticaretinin önlenmesine ilişkin iki ayrı
uluslararası belge imzalanmıştır. Bu
uluslararası belgelerde beyaz kadın ticareti suç haline getirilmiş ve ardından
Avrupa’nın büyük şehirlerinde beyaz
kadın ticaretiyle mücadele etmek üzere özel polis birimleri kurulmuştur.2
Bu noktada şunu da ifade etmek gerekir ki, bu dönemdeki uluslararası çabaların arkasındaki itici güç, kadının
cinsel sömürü amacıyla alınıp satılmasına karşı yükselen ahlaki tepkiydi. Örneğin 1904 yılında imzalanan
uluslararası anlaşmada beyaz kadın
ticareti, ‘kadın ve kızların gayri ahlaki
amaçlarla yurtdışında pazarlanması’
olarak tanımlanmıştır.
1921’de toplanan Uluslararası Konferansta ise, ‘beyaz kadın’ tabirinin ırkçı
bir anlayışı çağrıştırdığı gerekçesiyle bu tabirden vazgeçilmiş ve yerine
‘yasadışı ticarete konu olan kadın ve
çocuklar’ ifadesi kullanılmaya başlanmıştır. Sonraki yıllarda özellikle Avrupa ülkeleri ve ABD’nin çalışmaları
devam etmiş ve nihayetinde Birleşmiş
Milletlerin (BM) 1949 tarihli “İnsan Ticareti ve Başkanlarının Cinsel
Amaçlı Suiistimaline Karşı Sözleşme” devreye girmiştir. Yaklaşık 50
yıl boyunca bu alandaki temel uluslararası belge hüviyetini taşıyan Sözleşme, 2003 yılında “İnsan Ticaretinin,
Özellikle Kadın ve Çocuk Ticaretinin
Önlenmesine, Durdurulmasına ve Cezalandırılmasına İlişkin Protokol”ün
(İnsan Ticareti Protokolü) yürürlüğe
girmesiyle birlikte vazifesini tamamlamıştır.
Dolayısıyla, ‘köle’ ticaretiyle başlayan
kavram, ‘beyaz kadın’ ticaretine, ar-
dından ‘kadın ve çocuk’ ticaretine ve
sonunda kapsamı daha da genişleyerek ‘insan ticareti’ne dönüşmüştür. Bu
durum, mağdur profilinde meydana
gelen değişimi de ortaya koymaktadır.
Köle ticareti döneminde Afrikalı kadın
ve erkekler doğal köleler olarak kabul
edilirken, daha sonra fuhuş amaçlı ticarette, sanayileşmiş ülkelerin beyaz
kadın ve kızları potansiyel mağdur kitlesini oluşturmuş, ardından, gelişmekte ya da gelişmemiş ülkelerin erkek,
kadın ya da çocukları insan ticaretinin
en temel mağdur adayları olmuşlardır.
İnsan Ticaretinin Ulaştığı Boyut
İnsan ticaretine kaç kişinin konu olduğu ve maddi büyüklüğü konusunda
uluslararası kuruluşların ve ülkelerin
birbirinden farklı tahminleri ve değerlendirmeleri bulunsa da, suç olguları
arasında en hızlı büyüyen alanların başında geldiği konusunda herkes hemfikirdir.
Elbette yasadışı bir piyasanın büyüklüğünün net rakamlarla verilmesi
imkânsızdır. BM tahminlerine göre
yıllık ortalama 25-30 milyar dolarlık
bir yasadışı sermaye büyüklüğüne sahip insan ticareti sektörü kapsamında
her yıl ortalama 10-12 milyon insan,
kendi ülkesinde ya da başka ülkelerde
mağdur edilmektedir.3
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün
tahminlerine göre ise dünya üzerinde
şu anda 2 milyon 450 bin insan zorla
çalıştırılmaktadır.4 Karın tokluğuna
günde 15-20 saat çalışmaya zorlanan
bu insanların mağduriyetleri ise maalesef çok fazla duyulmamaktadır.
Zira bu hadiselerin büyük bir kısmı,
toplumun ve kolluk kuvvetlerinin ilgisini çekemeyecek kadar uzakta; kırsal
kesimde ve tarım sektöründe cereyan
etmektedir. Bu uzaklık sadece fiziki
mesafe anlamında değil aynı zamanda
hukuk kuralları ve sosyal kabulleniş
anlamında da kendini göstermektedir.
İnsan ticaretinin işleniş yöntemlerinden birisi olan organ ve doku temini
amacıyla yapılan insan ticaretiyle ilgili bir istatistik verecek olursak, Dünya
Sağlık Örgütü’ne göre, her yıl hastalara nakledilen 70 bin böbreğin en az
yüzde 10’u yasal olmayan yollarla
temin edilmektedir.5 Ekseriyetle geri
kalmış ve fakir bölgelerden kaçırılan/
temin edilen insanların mağdur edildiği bu ticaretin organize edilmesinde;
uzmanlığını ve teknik imkânlarını insan tacirlerinin hizmetine sunan bazı
doktor ve hastanelerin de önemli rolü
olduğunu not etmek gerekir.
Organ ve doku ticareti üzerinde etkisi
olan önemli bir bilgiyi burada paylaşacak olursak; organ ve doku nakillerinde beyin ölümü gerçekleşmiş kadavra
yerine canlılardan organ temini tercih
edilmektedir. Bunun sebebi, Asya,
Güney Amerika ve Afrika’daki yerleşik inanışlara göre kadavradan organ
naklinin makbul sayılmamasıdır. Ayrıca bir hastanın, canlıdan alınan organla daha uzun süre yaşama şansına
kavuşmaktadır. Canlı organlarına yönelik bu talep yasadışı organ ve doku
ticaretini de tetiklemektedir.6
İnsan ticaretinin küresel boyutu hakkında en kapsamlı değerlendirme, BM
Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC)
tarafından Şubat 2009’da yayınlanan
‘Küresel İnsan Ticareti’ raporunda
yer almaktadır. Rapora göre, kadın
ve çocukların cinsel istismarı amacıyla yapılan yasadışı ticaret yüzde 79
oranla insan ticaretinin en sık görülen
biçimidir. Cinsel amacın dışında, zorla
çalıştırma ve organ kaçakçılığı suçları
da insan ticaretinin yüzde 21’ini oluşturmaktadır. Mağdurlarının profiline
baktığımızda ise, yüzde 66’sının kadın,
yüzde 12’sinin erkek, yüzde 22’sinin
ise çocuk olduğu görülmektedir.7
İnsan ticareti mağdurlarının sunmaya
mecbur bırakıldıkları hizmetlerin en
büyük taliplisi ise tahmin edileceği
üzere maddi refah seviyesi yüksek
ülkelerdir. UNODC’ye göre, kadın
ticareti konusunda, Japonya, Tayland,
İsrail, Belçika, Hollanda, Almanya,
İtalya, ABD ve Türkiye önemli varış
güzergâhlarıyken, Tayland, Çin, Nijerya, Arnavutluk, Bulgaristan, Beyaz
Rusya, Moldova ve Ukrayna öne çıkan kaynak ülkelerdir.
Bir ülkede kadın ticaretine konu olan
mağdurlar genellikle o ülkeyle sınırdaş
olan diğer ülkelerin vatandaşlarıdır.
Bunun yanında uzun mesafeler aşarak
başka bölgelerde ya da kıtalarda insan
ticaretine maruz kalan kadınlar olduğu
gibi, kendi ülkesinde mağdur edilen
on binlerce kadın ve çocuğun var olduğunu da belirtmemiz gerekir.8
İnsan ticaretinde, diğer organize suçlardan farklı olarak, kadınların aktif
rol aldığını görmekteyiz. Genel suç istatistiklerinde kadın mahkûmların oranı yüzde 10’u-yüzde 15’i geçmezken,
insan ticaretinden mahkûm olanlarda
bu oran bazı ülkelerde yüzde 50’yi
dahi aştığı görülmektedir. Genellikle,
örgüt liderinin güvenini kazanan ilk
mağdurlar arasından seçilen bu kadınlar, yeni kurbanların tespiti, ikna edilmesi ve kaçırılması konularında görev
almaktadır.
Sadece kadınlar değil, bazı mağdurların aileleri de insan ticaretinde pay
sahibi olabilmektedir. Kendi ailesi ve
akrabaları tarafından insan tacirlerine
maddi menfaat karşılığında satılan çocukların ve genç kızların sayısı azımsanmayacak boyuttadır.9
İnsan ticaretinde yabancı uyruklu kişilerin yardımı olsa da, suç örgütü
çoğunlukla suçun vuku bulduğu ülke
vatandaşlarından oluşmaktadır.10
Ülkede cereyan eden iç karışıklıklar,
ekonomik sorunlar, yabancı askeri
güçlerin varlığı, özellikle fuhuş amaçlı
insan ticareti vakalarının o ülkede hızla artmasına sebebiyet vermektedir.
Ayrıca tüm dünyadan milyonlarca kişiyi buluşturan olimpiyat oyunları ve
dünya futbol şampiyonası gibi büyük
sportif olaylar da insan tacirlerinin her
zaman ilgi alanındadır. Önümüzdeki
yaz Güney Afrika’da düzenlenecek
olan Dünya Kupası için kadın tacirlerinin de hazırlık içinde olduklarına ve
kurbanlarını yasadışı yollarla anılan
ülkeye transfer etmeye başladıklarına
dair çeşitli bilgiler uluslararası basına
yansımaktadır.
Küresel ekonomik krizin olumsuz etkileri, genç insanlara yurtdışında daha iyi
gelir ve yaşam imkânı vadeden insan
tacirlerinin işini kolaylaştırmaktadır.
Fuhuş amaçlı insan ticaretinde mağdurlar çoğunlukla yasal bir iş alanında
çalışacakları yolunda ikna edilerek hedef ülkeye kaçırılmakta ardından yapı-
lan masraflar bahane edilerek borçlandırılmakta ve pasaportları ellerinden
alınarak borcun ödenmesi için seks
sektöründe çalışmaya zorlanmaktadır.
Bu noktada, kendisine ya da ülkesindeki ailesine şiddet uygulama tehdidi,
cebir, şiddet, tecavüz ya da mağduru
yumuşatmaya ve durumu kabullenmesine yönelik bazı pahalı hediyeler ve
vaatler devreye girmektedir.
İnsan Ticaretinin Muhtemel
Mağdurları: Göçmenler
İnsan ticareti mağdurlarının daha çok
kadın ve çocuklardan oluşuyor olduğunu bir üst bölümde belirtmiştik.
Peki, bu kişilerin yüzde kaçı göçmendir? Bu sorunun şu an için net bir cevabı olmasa da ‘önemli bir kısmının’
göçmen olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu noktada asıl problemli
alan yasadışı göçmenlerdir. Yasadışı
göçmen, pasaport ya da vize gibi gerekli belgeleri olmaksızın başka bir ülkenin topraklarına izinsiz giriş yapan
kişidir. Çatışmaların ve yoksulluğun
olmadığı daha müreffeh ve güvenli
yerlere gitmek için zor ve tehlikeli bir
yolculuğa çıkan yasadışı göçmenler,
bu uğurda hayatlarını ve geleceklerini
riske atmaktan çekinmemektedir.
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE 103
Hem kaynak hem de
hedef ülkelerde arz ve
talebin azaltılmasına
yönelik bilinçlendirme
ve eğitim faaliyetlerine
ağırlık verilmelidir. Bu
amaçla basın yayın
araçlarından yeterince
istifade edilmeli,
toplumda sevilen
ve halkın güvenini
kazanmış kişilerin insan
ticaretinin önlenmesine
yönelik kampanyalara
iştirak etmesi teşvik
edilmelidir.
Kaçakçılarca organize edilen bu seyahat sonunda yasadışı göçmenler,
hiç tanımadığı ve dilini bilmediği bir
ülkeye kimliksiz ve parasız bir vaziyette ulaşmaktadır. Bu durum onları,
fuhuş sektöründe ya da başka işlerde
zorla çalıştırılma ihtimaliyle karşı karşıya getirebilmektedir. Bazı ülkelerde
insan tacirleriyle göçmen kaçakçılığı
örgütlerinin işbirliği yaptığı; yasadışı
göçmenlerin hedef ülkeye ayak basmasının ardından fuhuş sektörü başta
olmak üzere birçok alanda zorla çalıştırıldığı görülmektedir.
Dolayısıyla, her ne kadar farklı Protokollerle düzenlenmiş olsa da, göçmen
kaçakçılığı ile insan ticareti arasında
kesişen alanlar bulunmaktadır. Bu
başlı başına bir inceleme konusu olduğundan burada detaylandırılmayacaktır.
İnsan Ticareti Protokolü ve Avrupa
Konseyi (AK) İnsan Ticaretiyle Mücadele Sözleşmesi’dir.
Ülkeleri insan ticaretiyle etkin mücadeleye çağıran BM Protokolü hakkında
kısaca bilgi verecek olursak; Protokol,
“Sınıraşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”ni (SASMUS) tamamlayan 3 Ek Protokolden
birisidir. İnsan ticareti ile sınıraşan
organize suçlar arasında kurulan bu
bağlantı, insan ticaretinin çoğunlukla
ulusal sınırları aşan ve organize suç
örgütlerinin dâhil olduğu yasadışı bir
faaliyet şeklinde ortaya çıktığını göstermesi açısından önemlidir.
Aralık 2003’te yürürlüğe giren Protokol, insan ticareti suçunu, ilk defa
herkesin üzerinde uzlaşacağı bir şekilde ve kapsamlı olarak tanımlamıştır.
Protokol, sadece polisiye mücadeleye
odaklanmamakta, aynı zamanda suçun önlenmesi ve mağdurların korunmasına yönelik tedbirleri de ihtiva
etmektedir. Protokol, insan ticaretini
besleyen ve körükleyen ‘talebin’ azaltılması için de ülkeleri tedbir almaya
davet etmektedir.
Bugüne kadar 135 ülke Protokole taraf
olmasına rağmen, Sri Lanka, Tayland,
Kongo, Uganda, Sierra Leone, Haiti, Küba, Hindistan, Singapur, Nepal,
Endonezya, İran, Afganistan, Sudan,
Cezayir, Pakistan, İrlanda, Yunanistan, Çek Cumhuriyeti, Güney Kore,
Japonya ve Çin gibi insan ticaretinden
önemli seviyelerde etkilenen bazı ülkeler henüz Protokolü onaylamamıştır. Bir ülkedeki yasal boşluk diğer
ülkelerce alınan tedbirleri de anlamsız
ve etkisiz kılacağını da burada belirtmemiz gerekir.
İnsan Ticaretine Karşı
Uluslararası Enstrümanlar
Yukarıda sayılan ülkelerce onaylanmamış olsa da, bu Protokolle insan
ticaretiyle mücadelede bir adım daha
ileri gidildiğini söylemek mümkündür. Bununla birlikte, Protokol’ün,
insan ticaretiyle göç arasında var olan
güçlü bağlantıyı yeterince ortaya koymaması bir eksiklik olarak kabul edilmektedir.
Ne insani ne de hukuki açısından kabul edilemez bir durumu anlatan insan
ticaretiyle uluslararası çapta mücadeleyi amaçlayan iki temel uluslararası
belge bulunmaktadır. Bunlar, BM
Avrupa Konseyi’nin ‘İnsan Ticaretiyle Mücadele Sözleşmesi’ 2008 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşme,
BM İnsan Ticareti Protokolündeki
insan ticareti tanımını kabul etmekle
104 STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
birlikte mağdurların korunması noktasında daha ileri bir anlayış getirmektedir. Sözleşmede hüküm altına
alınan ‘mağdurların fiziki, psikolojik
ve sosyal açıdan eski hallerine gelmeleri’ için gerekli olan tedbirler, ülkelerin bu suçla mücadele sadece insan
tacirlerine yönelik değil aynı zamanda mağdur-merkezli politikalar üretmesi gerektiğini de göstermektedir.
Sözleşmeyle birlikte (m.15) ilk defa
mağdurların faillerden tazminat talep
etme hakkı da garanti altına alınmıştır.
Sözleşme’yi 2009 itibariyle Avrupa
Konseyi üyesi ülkelerin yarısına yakını onaylamış durumdadır.
Her iki uluslararası belge de, insan organlarının alınıp satılması için yapılan
insan ticaretini yasaklamaktadır. Diğer
bir ifadeyle, kalp, karaciğer ya da böbrek gibi karaborsada 100 binlerce dolara alıcısı çıkan organların, başkalarına
satılması için yapılan insan ticaretini
suç haline getirmektedir. Ancak bu
belgelerde, birçok ülkede yasal olan,
‘organların para karşılığında gönüllü
satışıyla’ ilgili herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu konudaki
ilk düzenleme, Avrupa Konseyi’nin
1997 tarihli ‘Organ ve Dokuların Nakline İlişkin İnsan Hakları ve Dirimsel Tıp Sözleşmesi’dir. Sözleşmenin
21inci maddesinde ‘insan vücudu ve
parçalarının maddi kazanç için kullanılamayacağı’ prensibi uluslar arası
hukuka taşınmıştır. Bu prensip, anılan
Sözleşmenin eki olarak yürürlüğe giren 2002 tarihli Protokolde de tasdik
edilmiştir.11
Küresel Mücadele Ne Durumda?
Küresel seviyede mücadeledeki duyarlılığın artmakta olduğunu söylememiz mümkündür. 2008 yılı sonu
itibariyle bakıldığında insan ticareti,
ülkelerin yüzde 80’inde spesifik bir
suç haline getirilmiştir. Yine ülkelerin yüzde 52’sinde sadece bu suçlarla
mücadele eden uzman polis birimleri
kurulmuştur. Ayrıca, toplam 76 ülkede sadece insan ticaretiyle mücadeleye
odaklanan ulusal eylem planları kabul
edilmiştir. Bu durum, eylem planı olan
ülkenin insan ticaretiyle mücadeleyi
siyasi gündemine almış olduğunu göstermesi bakımından önemli olmakla
birlikte, eylem planı olmayan ülkele-
rin daha az mücadele ettiği anlamına
da gelmemektedir.12
mağdurları açısından belli başlı kaynak ülkelerdir.15
İstatistiklere bakıldığında ise bu olumlu gelişmelerin birçok ülke açısından
yakalama istatistiklerine aynı oranda
yansımadığı görülmektedir. 2008 yılı
başı itibariyle dünya ülkelerinin yüzde
40’ı insan ticareti suçundan herhangi
bir zanlıyı mahkûm etmiş/edebilmiş
değildir. Diğer suç faaliyetleriyle kıyaslandığında mahkûmiyet oranları düşük seviyededir. Örneğin Batı
Avrupa’da insan ticaretinden mahkûm
olanların oranı, çok nadir işlenen fidye amaçlı adam kaçırma suçuyla aynı
seviyededir.13
Polisiye mücadelede gelinen noktaya
baktığımızda 2008 yılı içinde yakalanan insan taciri ve tespit edilen mağdur
sayısında geçmiş yıllara göre önemli
düşüşlerin yaşandığını görmekteyiz.
Örneğin 2006 yılında 246, 2007 yılında 148 yabancı uyruklu mağdur tespit
edilirken 2008 yılında bu sayı 118’e
düşmüştür. Bunun en önemli sebebi
son beş yıl içinde, her yıl ortalama 316
insan ticareti organizatörünün yakalanarak adalete teslim edilmesidir.16
ABD İnsan Ticareti Raporu’na göre
2008 yılında dünya genelinde toplam
5212 insan ticareti soruşturması başlatılmış, bunların 2983’ü mahkûmiyetle
neticelenmiştir. Zorla çalıştırma hadiseleri, bu soruşturmaların içinde ancak
yüzde 10’luk bir paya sahiptir.14 Milyonlarca mağdurunun bulunduğu insan ticaretiyle mücadelede bu sayının
ne kadar az olduğu aşikârdır.
Söz konusu Raporla ülkelerin durumlarını inceleyen ABD, insan ticaretiyle
mücadelede ülkeleri, başarılı, az başarılı ve başarısız olarak sınıflandırmaktadır. Bu yıl ilk defa iki yıldır 2. sütun
izleme listesinde yer alan Hindistan,
Çin, Rusya, Sri Lanka, Mısır gibi az
başarılı kabul edilen bazı ülkeler önümüzdeki yıl başarısız ülkeler grubuna
dâhil edilme ihtimaliyle karşı karşıyadır. ABD, bu sınıflandırmaya kendisini dâhil etmese de insan ticaretiyle
mücadele performansı bakımından
kendi ülkesinde sorgulanmaktan kaçabilmiş değildir. Önümüzdeki günlerde
Obama Yönetiminin insan ticaretiyle
savaş planını açıklayacağı beklentisi
bu durumun bir göstergesidir.
Türkiye Açısından Durum Nedir?
Türkiye İnsan ticaretinin en çok görülen biçimi olan kadın ticareti açısından hem transit hem de hedef ülke
konumundadır. SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte bağımsızlıklarını kazanan
yeni Cumhuriyetler Türkiye’ye yönelik yapılan kadın ticaretinde öne çıkan ülkelerdir. Özbekistan, Moldova,
Türkmenistan, Rusya Federasyonu,
Ukrayna ve Kırgızistan, insan ticareti
Yakalama sayılarına da yansıyan bu
mücadelede polisin en büyük yardımcısı ise eskisine nazaran daha etkin hale
getirilmiş olan mevzuat olmuştur. 2005
yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı
Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 80inci
maddesinde insan ticaretine ağır müeyyideler (8 yıldan 12 yıla kadar hapis
ve 10 bin güne kadar adli para cezası)
getirilmiştir. Kanun maddesine 2006
yılında ‘fuhuş amacıyla’ ifadesinin eklenmesiyle de fuhuş konusunu düzenleyen ve cezası insan ticaretine göre
çok daha hafif olan 227inci maddeyle
arasında yaşanabilecek karışıklıkların
önüne geçilmesi hedeflenmiştir. Ayrıca, 2005 yılında yürürlüğe giren 5271
sayılı Ceza Muhakemesi Kanunuyla,
uyuşturucu madde kaçakçılığı, kasten
adam öldürme ya da silahlı örgüt gibi
ciddi tehdit oluşturduğu kabul edilen
suçların arasında insan ticareti de yer
sayılmış ve bu tür suçlara karşı kanunda sayılan özel soruşturma tekniklerinin kullanılması imkânı verilmiştir.
Bunun yanında, polisin özellikle kadın ticaretinde mağdur-fail ayırımı
konusunda bilinçlenmesi, ceza soruşturmasında kilit rol oynayan mağdurtanıkların resmi makamlara erişimi
konusunda kolaylaştırıcı mekanizmaların (Alo 157 yardım hattı, sığınma
evleri gibi) devreye sokulması önemli
bir aşama olmuştur. Mağdur merkezli
politikaların içinde yer alması gereken;
kamuoyunda bu suça karşı farkındalığın geliştirilmesi, tıbbi ve hukuki yardım, vize süresinin uzatımı, ikamet kolaylığı, can güvenliklerinin sağlanması
gibi her türlü uygulama Türkiye’nin
mücadelesine dâhil edilmiş durumdadır. Sınıraşan niteliği baskın olan kadın ticaretiyle mücadelede uluslararası
işbirliğinin tesis edilmesi amacıyla
kaynak ülkelerin bazılarıyla ikili anlaşmaların yürürlükte olduğunu ve bu
alanda tüm dünya çapında faaliyetleri
olan Uluslararası Göç Örgütü (IOM)
ile ortak çalışmaların devam ettiğini
de bu noktada belirtmek gerekir.
Türkiye, insan ticaretiyle mücadelede
ulusal eylem planlarının hayata geçirilmesi konusunda da, ilk adım atan ülkelerden birisidir. Dışişleri Bakanlığı’nın
koordinesinde 2002 yılında kurulan
‘İnsan Ticareti ile Mücadele Ulusal
Görev Gücü’nün hazırladığı ‘İnsan
Ticareti ile Mücadele Eylem Planı’,
insan ticaretinin, önleme, koruma,
soruşturma, eğitim, bilinçlendirme ve
uluslararası işbirliği gibi tüm yönlerini
kapsayacak şekilde formüle edilmiştir.
Siyasi iradenin onayıyla uygulamaya koyulan bu plan, insan ticaretiyle
mücadelede sorumluluğu olan tüm
kuruluşların aynı hedef doğrultusunda
ve diyalog içerisinde faaliyetlerini sürdürmelerini sağlaması açısından ayrı
bir önem taşımaktadır.
Türkiye açısından bakıldığında, fuhuş
amaçlı insan ticaretinde daha çok yabancı uyrukluların mağduriyeti söz konusuyken, organ ve doku amaçlı insan
ticaretinde ağırlıklı olarak Türk vatandaşlarının kurban olarak seçildiklerini
görmekteyiz. 2009 yılı Ekim ayında
uzun bir soruşturmanın ardından yapılan operasyonda ortaya çıkan manzara
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE 105
Türkiye’de organ bağışı ve naklinin
suç örgütlerince nasıl suiistimal edildiğini; garibanların çaresizliğinden
nasıl istifade edildiğini gözler önüne
sermiştir. Bu operasyon sonucunda,
organ ticareti yapmak üzere kurulan
bir suç örgütünün Afyonkarahisar’a
bağlı Kışlacık köyünde yaşayanların
yarıdan fazlasının böbreklerini 20 bin
liraya alıp aralarında yabancı uyruklu
hastaların da bulunduğu birçok böbrek
hastasına 50 bin liraya pazarladığı anlaşılmıştır.
Organ nakil işlemlerini düzenleyen
1979 tarihli ve 2238 sayılı ‘Organ ve
Doku Alınması, Saklanması ve Nakli
Hakkında Kanun’un 3üncü maddesine göre “Bir bedel veya başkaca çıkar
karşılığı, organ ve doku alınması ve
satılması yasaktır.” Bu yasağın uygulanması için kanunda öngörülen müeyyide (2-4 yıl hapis cezası) ise caydırıcı olmaktan uzaktır. Ayrıca, organ
bağışı için kanunda belirlenmiş olan
prosedür (m.6) organ tacirlerinin suiistimalini engelleyebilecek düzeyde
değildir.
gi bir yönünü düzenleyen ve mücadele
alanında uluslararası bir standart geliştirmeye çalışan tüm uluslararası sözleşmelerin ve antlaşmaların ülkelerce
onaylanması gerekmektedir. Bu şartın gerçekleşmesiyle birlikte, ülkeler
iç hukuklarında gerekli değişiklikleri
yapmakla mükellef olacaklardır.
Diğer taraftan, insan ticareti ile düzensiz göç hareketleri arasındaki yakın ilişki gözden kaçırılmamalıdır.
Dolayısıyla, ülkelerin iltica, göç, vize
politikaları ve yasadışı göç ile ilgili yapacakları hukuki ve idari düzenlemelerin insan ticaretiyle mücadeleye de
olumlu ya da olumsuz etkisi olacağı
muhakkaktır.
Neler Yapılmalı?
İnsan ticareti çoğunlukla uluslararası
özelliği olan bir suç olsa da bunu tespit
edecek olan yerel kolluk birimleridir.
Dolayısıyla kolluğun insan ticaretini
tespit edecek ve etkin soruşturacak eğitim, bilgi ve donanıma sahip olması gerekmektedir. Bunun ötesinde belki de
en önemli husus insan ticaretine konu
olan kişilere suçlu olarak değil mağdur
olarak bakılmasıdır. Bu olmadıkça, yasalarca mağdurlara verilen korunma ve
yardım sadece kâğıt üzerinde kalacaktır. Dolayısıyla kolluk, bu insanların
maruz kaldıkları muameleyle temel
hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakıldıkları noktasından hareket etmeli
ve bu insanların sırtından milyarlarca
dolar kazanan insan tacirleriyle mücadeleye odaklanmalıdır.
İnsan ticaretine karşı ülkelerin farklı hukuksal yaklaşımlar benimsemiş
olması bu pazarın uluslararasılaşarak
büyümesine hizmet etmektedir. Bu
yüzden her şeyden evvel, BM İnsan
Ticareti Protokolü başta olmak üzere
insan ticaretiyle mücadelenin herhan-
Özellikle savaş, iç çatışma ve ekonomik buhran gibi insanları maddi ve
manevi olarak olumsuz etkileyen dönemlerde kadın ve çocukların ekonomik ve sosyal anlamda korunmasına
yönelik politikalar üretilmelidir. Aile
kurumunun önemi vurgulanmalı ve
Kısaca, organ ve doku ticaretinin, meşru organ bağışı ve naklinden kesin çizgilerle ayrılmasında yaşanan zorluklar
ceza adalet sistemini de organ bağışı
mekanizmalarını da olumsuz yönde
etkilemeye devam etmektedir.
1.
2.
İnsan ticaretinde mağdurun ailesinin
ya da akrabaların da rol alabildiği bilindiğinden ceza kanunlarında bu kişilere
ağırlaştırılmış cezalar öngörülmelidir.
Hem kaynak hem de hedef ülkelerde
arz ve talebin azaltılmasına yönelik
bilinçlendirme ve eğitim faaliyetlerine
ağırlık verilmelidir. Bu amaçla basın
yayın araçlarından yeterince istifade
edilmeli, toplumda sevilen ve halkın
güvenini kazanmış kişilerin insan ticaretinin önlenmesine yönelik kampanyalara iştirak etmesi teşvik edilmelidir.
İnsan ticareti mağdurların sunmak zorunda bırakıldıkları hizmetten yararlanan müşterinin, dünyanın neresinde
olursa olsun ve zaman aşımı olmaksızın soruşturulacağını ve ceza alacağını
bilmesi sağlanmalıdır.
İnsan ticareti soruşturmalarında kilit
önemi olan mağdur tanıkların korunması ve verdikleri ifadelerin, telefon
konuşması dökümleri, fotoğraf ve video görüntüleri ya da para hareketleri
gibi diğer ek delillerle desteklenmesi
sağlanmalıdır.
Ülke içinde birden çok kuruma verilen
insan ticaretiyle mücadelede görevinin
tek elden yürütülmesinden ziyade, ortak bir anlayış ve ahenk içinde yürütülmesinin sağlanmasına yönelik çaba
gösterilmelidir. Bununla birlikte, insan
ticaretinin bir ülkedeki boyutlarını ortaya koyan istatistik kayıtlarının tek elden
tutulması, veriye dayalı bilgi ve politika
üretmede siyasi karar alıcılara önemli
bir kolaylık sağlayacağı açıktır.
Araştırmacı*
Kathleen Barry, “Female Sexual Slavery”, New York University Clothbond Editions, 1979, s. 32
Jens Jager, “International Police Co-operation and the Associations for the Fight Against White Slavery”, Paedagogica Historica, Volume 38, Issue 2 & 3
2002, ss. 565 – 579.
3. http://www.watsoninstitute.org/events_detail.cfm?id=1143
4. AGİT, Occasional Paper Series No. 3: Labour Exploitation in the Agricultural Sector, Nisan 2009, Viyana, s.22.
5. ABD Dışişleri Bakanlığı, “The Trafficking in Persons Report 2009”, Washington, s.17.
6. Interpol Sunumu, 17 Eylül 2009 tarihli Yunanistan Girit Adasında düzenlenen İnsan Ticareti Toplantısı.
7. UNODC Global Report on Trafficking in Persons, Viyana, Şubat 2009, s. 48.
8. Bu suçun oluşmasında göçmen kaçakçılığındakinin aksine ülke sınırlarının geçilmesi de şart değildir. Mağdur kişi, yaşadığı ülkede, şehirde ya da mahallesinde
de insan ticaretine konu olabilmektedir.
9. ABD Dışişleri Bakanlığı, “The Trafficking in Persons Report 2009”, Washington, s.7.
10. UNODC Global Report on Trafficking in Persons, Viyana, s.45.
11. Avrupa Konseyi, “Trafficking in Organs, Tissues And Cells And Trafficking in Human Beings for the Purpose of the Removal of Organs”, Strasbourg 2009, s. 12.
12. UNODC Global Report on Trafficking in Persons, Viyana, Şubat 2009, ss. 24-25
13. a.g.e. s.44
14. ABD Dışişleri Bakanlığı, “The Trafficking in Persons Report 2009”, Washington, s.47.
15. IOM: Migration in Turkey: A Country Profile, Cenevre, 2008, s.34.
16. KOM Daire Başkanlığı: 2008 Raporu, Ankara 2009, s.69.
106 STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Güvenlik- Yargı
güçlendirilmelidir.
Müfettişlerin Hâkim ve Savcı
İletişimini Denetleme Yetkisi
Son aylarda Anayasa ve kanunlarda olmayan bir düzenlemeye rağmen Adalet Bakanlığı
Teftiş Kurulu Yönetmeliğine bir madde eklenmek suretiyle siyasi iradenin (Bakanlık),
müfettişler vasıtasıyla istedikleri hâkim ve savcıların telefonunu keyfi bir şekilde
dinletiyormuş gibi yanlış algılamaya yol açabilecek haberlerde yoğunluk yaşanmaktadır.
Doç. Dr. Aytekin GELERİ*
S
on aylarda Anayasa ve kanunlarda olmayan bir düzenlemeye
rağmen Adalet Bakanlığı Teftiş
Kurulu Yönetmeliğine bir madde eklenmek suretiyle siyasi irade (Bakanlık), müfettişler vasıtasıyla istedikleri
hâkim ve savcıların telefonunu keyfi
bir şekilde dinletiyormuş gibi yanlış
algılamaya yol açabilecek haberlerde
yoğunluk yaşanmaktadır. Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, 24 Ocak 2007 tarihli Adalet
Bakanlığı Teftiş Kurulu yönetmeliğinin 98. maddesinin 1. fıkrasındaki,
''İnceleme ve'' ibaresinin, a bendindeki ''inceleme ve'' ibaresinin ve (ç)
bendindeki ''haberleşmenin tespiti ve
dinlenmesi gibi delil toplama'' ibaresinin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay’da dava
açtı. Davaya bakan Danıştay 5. Dairesi, Adalet Bakanlığı müfettişlerinin
haklarında soruşturma yürüttükleri
hâkim ve savcılara ilişkin hâkim kararıyla iletişimin denetlenmesi tedbiri
kararı aldırmalarının detay bilgilerini
içeren Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliğinin 98. maddesinin
(ç) bendinin yürütmesini oy birliğiyle
durdurdu. Davalı Adalet Bakanlığı, 5.
Dairenin bu kararına itiraz etti ancak
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu
bu itirazı oy birliğiyle reddetti.
dir. Yani bu kararların alınmasında
ve verilmesinde yönetmelik maddeleri kullanılmamaktadır.
Müfettişlerin Görev ve
Yetkilerinin Hukuki Çerçevesi
Adalet Bakanlığı müfettişleri 1982
Anayasasının 144 ve 2802 Sayılı
Hâkimler ve Savcılar Kanununun
82nci maddesi uyarınca, hâkim ve
savcıların görevlerinden dolayı veya
görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini soruşturmak, işlenen
suçlarla ilgili olarak adlî soruşturma
yapmak” görev ve yetkisine sahiptir.
Anayasa’nın 144. maddesi;
Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliğinin 98. maddesinin birinci
fıkrasının (ç) bendi “İstinabe, tanık
dinlenmesi, arama, el koyma, keşif,
haberleşmenin tespiti ve dinlenmesi
gibi delil toplama işlemleri sırasında
Ceza Muhakemesi Kanununun hükümleri ile birlikte 2802 sayılı Kanunun 101 inci maddesindeki yetkiler kullanılır, hâkim ve Cumhuriyet
savcıları lehine 2802 sayılı Kanunun
85 ve 88 inci maddelerinde yer alan
kısıtlayıcı hükümler dikkate alınır.”
hükmünü içermektedir.
Müfettişlerce yürütülen soruşturmalarda başvurulan iletişimin tespiti,
dinlenmesi ve kayda alınmasına
ilişkin tedbir için hâkimden karar istenirken Yönetmeliğin 98/1-ç maddesi esas alınmamakta, CMK’nun
135 inci maddesine göre hareket
edilmektedir. Mahkemeler de kararı
adın geçen yönetmeliğe göre değil
CMK madde 135’e göre vermekte-
“Hâkim ve savcıların görevlerini;
kanun, tüzük, yönetmeliklere ve
genelgelere (Hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere) uygun olarak
yapıp yapmadıklarını denetleme;
görevlerinden dolayı veya görevleri
sırasında suç işleyip işlemediklerini,
hâl ve eylemlerinin sıfat ve görevleri
icaplarına uyup uymadığını araştırma
ve gerektiğinde haklarında inceleme
ve soruşturma, Adalet Bakanlığının
izni ile adalet müfettişleri tarafından
yapılır. Adalet Bakanı soruşturma
ve inceleme işlemlerini, hakkında
soruşturma ve inceleme yapılacak
olandan daha kıdemli hâkim veya
savcı eliyle de yaptırabilir.”
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE 107
Hükmünü içermektedir. 2802 Sayılı
Yasanın 82. Maddesinde de;
“Hâkim ve savcıların görevden doğan veya görev sırasında işlenen
suçları, sıfat ve görevleri gereğine
uymayan tutum ve davranışları nedeniyle, haklarında inceleme ve soruşturma yapılması Adalet Bakanlığının iznine bağlıdır. Adalet Bakanı
inceleme ve soruşturmayı, adalet
müfettişleri veya hakkında soruşturma yapılacak olandan daha kıdemli
hâkim veya savcı eliyle yaptırılabilir” denmektedir.
Görüldüğü üzere, başta Anayasanın
144ncü maddesi daha sonra da 2802
sayılı yasanın 82 inci maddesi gereğince hâkim ve savcıların görevinden
ötürü veya görevleri sırasında işlemiş oldukları suçları soruşturmakla görevli tek yetkili makam adalet
müfettişleri veya aynı yetkileri kullanmak üzere Bakanlık tarafından
görevlendirilen kıdemli hâkim veya
savcılardır. Bu konuda inceleme ve
soruşturma yapılması Adalet Bakanlığının iznine bağlıdır.
Maddede geçen “Adalet Bakanı inceleme ve soruşturmayı, adalet müfettişleri veya hakkında soruşturma
ve inceleme yapılacak olandan daha
kıdemli hâkim veya savcı eliyle
yaptırabilir” ifadesinde soruşturma
yetkisinin esas olarak adalet müfettişlerine ait olduğu, kıdemli hâkim
ve savcılara tanınan yetkinin ise bu
asıl yöntemin yanında ikinci bir alternatif olarak öngörüldüğü net bir
şekilde anlaşılmaktadır.
Buradaki yetki 4483 Sayılı Memurlar
ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunda yer alan
esaslarla karşılaştırıldığında; adı geçen yasanın “Amaç” başlıklı 1 inci
maddesindeki “…memurlar ve diğer
kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlar…” ibaresine
karşılık Anayasanın 144 ve 2802
Sayılı Yasanın 82. maddelerindeki
“görevlerinden dolayı veya görevleri
sırasında” ibaresi Adalet müfettişleri
eliyle soruşturulacak suç kapsamını
daha da geniş tutmaktadır. Bu bağlamda, 2802 Sayılı Kanunun 94 üncü
maddesindeki ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli hariç
olmak üzere, görevinden dolayı veya
108 STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
görevi sırasında işlediği ve işlediği
iddia olunan her türlü suç nedeniyle
hâkim ve savcılar hakkında adalet
müfettişleri tarafından inceleme ve
soruşturma yapılabilmektedir. Ağır
ceza mahkemesinin görevine giren
suçüstü hallerinde ise 2802 sayılı
Yasanın 94. maddesine göre, hazırlık soruşturması genel hükümlere
göre yapılır ve soruşturma da yetkili
C. Savcıları tarafından bizzat yürütülür. Bu halde durum hemen Adalet
Bakanlığına bildirilir.
Hâkim ve savcıların işledikleri suçlar, görevle ilgili olabileceği gibi tamamen kişisel suç şeklinde de olabilmektedir. Hâkim ve savcıların kişisel
suçlarına ilişkin soruşturma, 2802
sayılı Yasanın 93. maddesi uyarınca,
ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu
ağır ceza mahkemesine en yakın ağır
ceza mahkemesi C. Başsavcısına son
soruşturma da o yer ağır ceza mahkemesine aittir. Adalet Bakanlığı
merkez teşkilatında ve ilgili kuruluşlarında görevli hâkim ve C. Savcılarının kişisel suçları hakkında soruşturma ve kovuşturma ise Ankara
Cumhuriyet Başsavcısı ve ağır ceza
mahkemesine aittir. Hâkimlerin ve
savcıların görev suçlarında Adalet
Bakanlığından izin alınmadan savcı
ve kolluk görevlisi tarafından re’sen
soruşturma yapılması mümkün değildir.
Adalet müfettişlerinin soruşturma
yetkilerini düzenleyen 2802 Sayılı
Kanunun 82 ve devamı maddeleri
yapılan soruşturmanın idari nitelikli
olmayıp “adlî soruşturma” olduğunu
çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Adalet Bakanının vereceği izin
üzerine suç şüphesi altında bulunan
kişiye ilişkin olarak müfettiş ile daha
kıdemli hâkim veya savcının yapacağı tüm işlemler CMK’nın 2. maddesi gereğince “soruşturma” niteliği
taşımaktadır. 5271 sayılı CMK’nın
“Kanunun kapsamı” başlıklı birinci
maddesinde “Bu Kanun, ceza muhakemesinin nasıl yapılacağı hususundaki kurallar ile bu sürece katılan
kişilerin hak, yetki ve yükümlülüklerini düzenler”, hükmü ile “Tanımlar”
başlıklı 2. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde soruşturma; “Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin
kabulüne kadar geçen evre” olarak
tanımlanmıştır. Aynı Kanunun 71.
maddesindeki disiplin soruşturması
prosedüründeki savunma mekanizmasından ayrı olarak 84. maddesinde ayrı bir savunma kurumuna, 85.
maddede “tutuklama müessesesine”,
86. maddesinde hâkimler ve savcılarla birlikte suç işleyenlerin aynı
soruşturma ve kovuşturma mercilerine tabi olacaklarına dair “iştirak”
prensibine ve 88. maddesinde de
“yakalama ve sorgu” esaslarının belirlenmesine yer verilmesi, soruşturmanın adli olduğu gerçeğini hiçbir
şüpheye yer vermeyecek şekilde ortaya koymaktadır. Bu yönüyle aslında adalet müfettişleri burada hâkim
veya Cumhuriyet savcısı hakkında
kamu davası açılmasına yer olup
olmadığına karar vermek üzere işin
gerçeğini araştırmakta, buna ilişkin
delilleri toplamakta, yani CMK’nın
2. maddesine uygun olarak soruşturma yapmaktadır.
2802 sayılı Kanunda hâkim ya da savcıların görev suçları ile ilgili özel bir
soruşturma yöntemi öngörülmekte ve
müfettiş ya da özel olarak görevlendirilen kıdemli hâkim ya da savcıya
delil toplama görevi verilmektedir.
Adalet Bakanlığınca soruşturma izni
verilmesi halinde müfettiş veya yetki
verilen muhakkik aynı kanunun 101.
maddesindeki yetkileri kullanır. Adalet müfettişlerinin 101. maddedeki
yetkileri şu şekilde belirlenmiştir:
“Adalet müfettişleri lüzum gördükleri kimseleri yeminle dinler, gerektiğinde istinabe yoluna başvurabilir ve
soruşturmanın zorunlu kıldığı hallerde arama yaparlar. Sübut delillerini,
gereken bilgileri bütün daire ve kuruluşlardan doğrudan doğruya toplarlar.
Adalet müfettişlerince yapılacak denetim, inceleme ve soruşturmalarda
ilgili kuruluş ve kişiler istenecek her
türlü bilgi ve belgeyi vermek zorundadırlar.”
bir yollama yapılmıştır. 2802 Sayılı
Yasanın 85. Maddesi gereğince soruşturma sırasında, tutuklama tedbirine başvurmak gerekirse, bu istem son
soruşturma açılmasına karar vermeye
yetkili merci tarafından incelenir ve
karar bağlanır.
Bu bağlamda müfettiş, hakkında soruşturma yaptığı hâkim ve savcının
savunmasını alabileceği gibi diğer
delilleri toplayabilir, koruma tedbirlerinin alınması için yetkili hâkime
başvurabilir. Müfettiş veya kıdemli
hâkim veya savcı soruşturma aşamasında esas itibariyle C. Savcısının hazırlık soruşturmasındaki yetkilerine
sahiptir. Bu nedenle genel soruşturma
yönteminde CMK’nın 160 ve devamı
maddelerinde Cumhuriyet savcıları için öngörülen soruşturma yapma
yetkisi burada adalet müfettişi ya da
özel görevli hâkim veya savcı tarafından kullanılmaktadır.
Özellikle son aylarda haklarında soruşturma yapılmakta olan bazı hâkim
ve savcılar başta olmak üzere bazı
yüksek yargı mensupları, medya organları ve kamuoyunun bazı kesimlerinde yapılan soruşturmaların usulsüz
olduğu yönünde eleştiriler yapılmaktadır. Aslî görevleri hâkimlik ve savcılık olan Adalet müfettişleri eliyle
bu tür soruşturmaların yürütülmesi
aslında hâkim ve savcılar açısından
bir ayrıcalık ve teminattır.
Ayrıcalık ve Teminat
Hâkim ve savcılar hakkında yürütülen bu tür soruşturmalarda CMK’nın
yanı sıra 2802 sayılı Kanunda yer
alan usul kuralları birlikte uygulanmaktadır. 2802 sayılı Kanunda müfettişlerin (veya kıdemli hâkim ve
savcının) yapacağı adlî soruşturmanın yetki ve görev açısından genel
esasları belirtilmiş, ayrıntılara girilmemiştir. Dolayısıyla savunma alınırken, tutuklama şartlarının detayları takdir edilirken, iştirak kurumunun
koşulları araştırılırken, yakalama ve
sorgunun nasıl yapılacağı belirlenirken 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi
Kanunu ve 5237 Sayılı Türk Ceza
Kanununun ilgili maddelerine zımnî
CMK’da iletişimin denetlenmesi
tedbirine başvurulamayacak halleri
madde 135/2’de açıkça belirtmiştir.
Hâkim ve savcılar hakkında bu tedbire başvurulamayacağına dair herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte müfettişler bu koruma
tedbirlerini talep ederken Anayasada
ve 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda belirlenen ölçüler ve usullere dikkat etmek zorundadırlar.
5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu madde 135/6 kapsamında yer alan
suçlardan herhangi birini görevinden
dolayı veya görevi sırasında işlediği
iddiası ile hakkında müfettişlerce soruşturma yürütülen bir hâkim veya
savcı hakkında; yine aynı kanunun
135/1. maddesi uyarınca; “Bir suç
dolayısıyla yapılan soruşturma ve
kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin
kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı
ve başka suretle delil elde edilmesi
imkânının bulunmaması durumunda
hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının
kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit
edilebilir, dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir” hükmü gereğince iletişimin tespiti
tedbirinin uygulanabileceği çok açıktır. Nitekim 2802 sayılı Yasanın 85.
maddesinde, soruşturma sırasındaki
tutuklama istemlerini incelemeye
yetkili merci belirtilerek bu aşamada
koruma tedbirlerinin uygulanmasının mümkün olduğu kabul edilmiştir. Her ne kadar maddede yalnızca
tutuklama tedbirinden söz edilmekle
ise de, soruşturma aşamasında hâkim
ve Cumhuriyet Savcısı hakkında diğer koruma tedbirleri ve bu arada
iletişimin denetimi tedbirinin de uygulanabileceğini kabul etmek gerekir.
Müfettişlerin soruşturma aşamasında
kişinin özgürlüğünün kısıtlanmasının
sözkonusu olduğu tutuklama tedbirine başvurulabilmesine rağmen tutuklamadan daha hafif nitelikte bulunan
iletişimin denetlenmesi tedbirine başvuramayacağını ileri sürmek hukuk
mantığı açısından oldukça pek de uygun görülmemektedir.
Bu yetkinin gerekliliğini, hukukiliğini ve pratikteki önemini açıklamak
ve böylece konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmak amacıyla
bir örnek vermek belki daha yararlı
olabilir. Bir hâkimin görmekte olduğu bir dosya ile ilgili olarak davanın
taraflarından birinden rüşvet istediği
veya uyuşturucu ticareti yapan bir
örgütle sürekli irtibat halinde bulunduğu yolunda ciddî deliller içeren bir
ihbarın Adalet Bakanlığına geldiğini
farz edelim. 5271 Sayılı Kanunun
135 ve 140. maddeleri açısından ilk
olay görev nedeniyle, ikinci olay ise
görevi esnasında işlenen birer katalog
suçtur. Gelen ihbar üzerine Bakanlık,
Anayasanın 144 ve 2802 Sayılı Kanunun 82. maddeleri gereğince suçun
soruşturmasını yapmak üzere bir müfettiş görevlendirir. Müfettiş yaptığı
soruşturma kapsamında olayın ciddiyeti, elde edilen delillerin durumu
ve başka suretle delil elde edilmesi
imkânının bulunmaması nedeniyle
söz konusu hâkim hakkında iletişimin
tespiti ile teknik araçlarla izleme yapılmasının zorunlu olduğu görüşüne
varır. Bu durumda Adalet müfettişi
2802 sayılı Kanunun 101. maddesine
yer alan yetkileri çerçevesinde 5271
sayılı Kanunun 135/1. maddesi uyarınca hakkında soruşturma yürüttüğü
hâkimin iletişiminin denetlenmesini
sağlayabilir.
Adalet müfettişlerinin iletişimin denetlenmesi tedbiri kararı alma yetkilerinin olmadığı, bu yetkinin ancak
2802 sayılı Kanunun 82. maddesi
uyarınca kıdemli hâkim ve savcılar
tarafından kullanılabileceği yönünde
bazı görüşler ileri sürülebilmektedir
ki bu çok yanlış bir bakış açısıdır.
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE 109
Özellikle son aylarda
haklarında soruşturma
yapılmakta olan bazı
hâkim ve savcılar başta
olmak üzere bazı yüksek
yargı mensupları,
medya organları ve
kamuoyunun bazı
kesimlerinde yapılan
soruşturmaların usulsüz
olduğu yönünde
eleştiriler yapılmaktadır.
Aslî görevleri hâkimlik
ve savcılık olan Adalet
müfettişleri eliyle bu
tür soruşturmaların
yürütülmesi aslında
hâkim ve savcılar
açısından bir ayrıcalık
ve teminattır.
Çünkü kıdemli hâkim ve savcılar
2802 sayılı Kanunun 82/2. maddesinde; “Soruşturma ile görevlendirilen
hâkim ve savcılar, adalet müfettişlerinin 101. maddedeki yetkilerini haizdirler”. İfadesi bağlamında hareket
etmek zorundadır. Yani, bu yetki eğer
Adalet müfettişleri tarafından kullanılamayacaksa kıdemli hâkim ve
savcılar tarafında hiç kullanılamaz.
Çünkü maddede soruşturma yetkisi
öncelikli olarak müfettişlere ikinci ve
bir zorunluluk gereği olmayarak ise
kıdemli hâkim ve savcılara aittir.
Böyle bir iddiayı kabul etmek, soruşturmalarda müfettiş yetkisini kullanan kıdemli hâkim veya savcıların da
bu yetkiden mahrum olduklarını kabul etmeyi gerektirir. Oysa 101. maddedeki yetki adalet müfettişlerinin,
hâkim ve savcılık sıfatlarından gelen
yetkilerini daraltmak için değil genişletmek için öngörülmüştür. Aksi durumun kabulü kanunun ve soruşturmanın ruhu ile bağdaşmamaktadır.
110 STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Bu hükümler çerçevesinde haklarında soruşturma yapılan hâkim ve savcılara ilişkin olarak iletişimin tespiti,
dinlenmesi ve kayda alınmasına dair
kararların yetkili hâkimden alınması
bir disiplin soruşturmasına değil adlî
suç soruşturmasına ilişkindir. Cumhuriyet savcıları suç soruşturması
yaparken CMK’nın 135. maddesini
kullanmaktadırlar. Aynı şekilde Adalet müfettişleri de suç soruşturması
yaparken bu maddeyi kullanmaktadır. Bu maddenin suç soruşturması
yapan mercilerce kullanılabilen bir
madde olması ve madde metninde de
talebin Cumhuriyet savcısı tarafından
yapılacağına dair herhangi bir bağlayıcı hüküm bulunmaması nedeniyle
müfettişler tarafından böyle bir tedbirin uygulanmasının istenmesinde bir
sorun bulunmamaktadır. Kanunlara
göre suç soruşturması yapan yetkili merciler, soruşturmayı CMK’da
yer alan hükümlere göre yapmak
ve suç soruşturmalarında iletişimin
dinlenmesi tedbirine başvurulacaksa Anayasanın 22 ve CMK’nın 135.
maddesine uygun olarak bu konuda
mahkemeden talepte bulunmak zorundadırlar.
Sonuç Olarak
Hâkim ve savcıların görevlerinden
dolayı veya görevleri sırasında işledikleri suçlarla ilgili soruşturmaları
yapmak 1982 Anayasasının 144 ve
2802 Sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 82. maddesi uyarınca, öncelikli olarak Adalet müfettişlerinin
daha sonra da hakkında soruşturma
ve inceleme yapılacak olandan daha
kıdemli hâkim veya savcıların yetkisindedir. Müfettişler ile kıdemli hâkim
ve savcılar yasa gereğince aynı yetkilere sahiptir. Müfettişe delil toplama
yetkisi vermeyen anlayış, doğal bir sonuç olarak soruşturmayı yapacak diğer
kıdemli hâkim ve savcıların yetkilerini
de ellerinden alacaktır. Bu durumda;
görevlerinden dolayı veya görevleri
sırasında suç işleyen hâkim ve savcılar
hakkında hiçbir zaman iletişimin tespiti veya teknik araçlarla izleme kararına başvurulamayacağı sonucu ortaya
çıkacaktır. Bu görüş başta Anayasa
olmak üzere 2802 sayılı Hâkimler ve
Savcılar Kanunu ile 5271 Sayılı Ceza
Muhakemesi Kanununa da tamamen
aykırıdır. Bu işlemleri yapacak mutlaka yetkili bazı kişi ve makamlar
olmalıdır. Bunları yapacak olanlar da
polis, jandarma veya herhangi bir savcı veya hâkim değil 2802 sayılı Kanunun 82nci maddesinde belirtildiği
üzere Adalet müfettişleri veya kıdemli
hâkim veya savcılardır.
Adalet müfettişleri, hâkim ve savcıların görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında işledikleri suçlarla ilgili
yaptıkları soruşturmalarda 5271 sayılı
Ceza Muhakemesi Kanunundaki delil
toplama yetkilerinin hepsine haizdirler. Adalet müfettişlerinin hem idari hem de adli görevleri vardır ve bu
bağlamda hâkim ve savcılar hakkında
yaptıkları soruşturma işlemi bir inceleme veya idari işlem değil tamamen
CMK’nın 2. maddesi anlamında yapılan bir adli soruşturmadır. Hem Cumhuriyet savcıları hem de müfettişler
suç soruşturması yaparken CMK’nın
135. maddesini kullanmaktadırlar.
Bu çerçevede, müfettişlerin haklarında
soruşturma yürüttükleri hâkim ve savcılara ilişkin olarak delil toplama işlemlerini yürütürken, gerek görmeleri
halinde, CMK’nın ilgili maddeleri gereğince iletişimin tespiti tedbirinin uygulanmasını sağlamalarında Anayasa
ve Kanunlara aykırılık bulunmamaktadır. Ancak uygulamada herhangi bir
sorun çıkmaması ve konunun tam bir
netlik kazanması açısından 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’nun
101. maddesindeki; “Adalet müfettişleri lüzum gördükleri kimseleri
yeminle dinler gerektiğinde istinabe
yoluna başvurabilir ve soruşturmanın
zorunlu kıldığı hallerde arama yaparlar. Sübut delillerini, gereken bilgileri
bütün daire ve kuruluşlardan doğrudan
doğruya toplarlar. Adalet müfettişlerince yapılacak denetim, inceleme ve
soruşturmalarda ilgili kuruluş ve kişiler istenecek her türlü bilgi ve belgeyi
vermek zorundadırlar”. Hükmünün;
“Adalet müfettişleri, yapacakları denetim, inceleme ve soruşturmalarda
savcıların bütün yetkilerine sahiptir”
şeklinde değiştirilmesinin çok daha
uygun olacağı düşünülmektedir.
SDE Uzmanı*
112 STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
NİSAN 2010 | STRATEJİK DÜŞÜNCE 113
SD STRATEJİK DÜŞÜNCE
Aylık Uluslararası İlişkiler ve Strateji Dergisi
Yıl: 1
Sayı: 5
Nisan 2010
114 STRATEJİK DÜŞÜNCE | NİSAN 2010
Download