ünite - Karadeniz Teknik Üniversitesi Akademik Bilgi Sistemi

advertisement
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
DİN PSİKOLOJİSİ: TANIMLAMA
KAPSAM VE TARİHÇE
• Din Psikolojisinin Tanımı ,
Konusu, İlkeleri, Amacı,
Önemi ve Yararları
• Din Psikolojisinin
Disiplinlerarası Konumu
• Din Psikolojisinin Araştırma
Alanları
• Din Psikolojisinin Tarihçesi
DİN PSİKOLOJİSİNE
GİRİŞ
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Din psikolojisini konusu, ilkeleri, amacı,
önemi ve pratik yararlarıyla birlikte
tanıyabilecek,
• Din psikolojisinin disiplinlerarası konumunu
kavrayabilecek,
• Din psikolojisinin ilgilendiği ve
araştırmalarını yürüttüğü alanları
öğrenebilecek,
• Din psikolojisinin başlangıçtan günümüze
kadar tarihî geçmişi hakkında bilgi sahibi
olabileceksiniz.
Doç.Dr. Kerim Bahadır
ÜNİTE
1
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
GİRİŞ
İnsan davranışlarını araştırma konusu edinen psikoloji, varlığı ve varoluşu
anlama çabasında felsefe ile başlayan arayış sürecinin insan merkezli nihai bilimsel
ürünüdür. Pozitif bilimlerin gelişim sürecine ana hatlarıyla baktığımız zaman insan
bilimlerinin ya da diğer adıyla sosyal bilimlerin, bilim tarihinde astronomi, coğrafya,
matematik, fizik, kimya vb. bilimlerden daha sonra ortaya çıkıp geliştiğini tespit
edebiliriz. Bireysel açıdan insanı anlama çabasının önemli bir neticesi olarak ortaya
çıkan psikoloji, 19. yüzyıla kadar aşama aşama gelişen bilimsel inkişafın son
halkasını teşkil eder. Bilimlerin bağımsızlık kazanmasını ifade eden bu aşamalı
süreç, esasen insanın evrenden kendi özüne dönüşünün bilimsel serüvenine işaret
eder. Başka bir ifadeyle varlığı anlamlandırma arayışında insan, önce içinde
yaşadığı dünyayı sarmalayan sonsuz uzayı merak etmiş, gökyüzüyle ilgilenmiştir.
Daha sonra merakını içerisinde yaşadığı dünyaya çevirmiş, somut yeryüzüyle
ilgilenmiştir. 17-18. Yüzyıllarda özellikle Batı dünyasında ortaya çıkan ekonomik
bilimsel ve sosyal değişmelerle birlikte ilgisi daha da özelleşerek toplumsal alana
kaymıştır. Antropoloji ve sosyolojinin doğuşunu hazırlayan bu bakış, 1879 yılında
Avusturya’da ilk deneysel psikoloji laboratuvarının kurulmasıyla odak noktasına
ulaşmıştır. Bu gelişme, yaratılışın merkezindeki insanın kendini keşfedip özüne
dönüşünün bilimsel bir ifadesi olarak kabul edilebilir.
Din, insanla birlikte
ortaya çıkmış ve
varlığını onunla birlikte
sürdüren bir değerler
sistemidir.
Davranış bilimi olarak psikoloji, insan bütününü konu edinir. Aynı bütünde
din, temel niteliklerinden biridir. Kutsal kitapların takdim ettiği şekliyle din, ilk
insanla birlikte başlayan ve dünyanın sonuna kadar varlığını sürdürecek olan kutsal
bir değerler sistemidir. Kutsal kitapları destekleyecek tarzda antropolojik
araştırmalar da dinin, insanlık tarihi kadar eski ve köklü bir geçmişe sahip olduğunu
ortaya koymaktadır. Günümüzde din-birey-toplum ilişkisini ele alan disiplinler,
inanma ihtiyacının doğuştan var olduğu ve gelişim dönemlerine bağlı olarak farklı
dindarlık şekilleri altında yapılandığı; ayrıca dinin kültürü ve toplumu tüm
boyutlarıyla biçimlendirdiği hususu üzerinde birleşmektedir.
Dinin bilimsel araştırmalara konu olması, sosyal bilimlerin tarihi geçmişiyle
yakından ilişkilidir. Felsefeden-psikolojiye her sosyal bilimin muhtevasında yüzeysel
ya da kapsamlı, olumlu ya da olumsuz birbirinden farklı çeşitli din anlayışlarının
geliştiği tespit edilebilir. Bireysel yaşantılar çerçevesinde din ile ilişkili en önemli
bilim dalı, kuşkusuz psikolojidir. Zira din, her şeyden önce “inanma ihtiyacı” ve
“anlam arayışı” nın doğal tezahürü olarak psikolojik bir olgudur. Sistematik olarak
davranış-din ilişkisi, psikolojide özel bir çalışma alanına karşılık gelir. Bu çalışma
alanıyla doğrudan ilgilenen bilim dalı, psikoloji ile aynı bilimsel temelleri paylaşan
“Din psikolojisi”dir. Din psikolojisi geliştirdiği teori, yöntem ve araştırma
teknikleriyle insan hayatının tüm boyut ve aşamalarında din ile ilgili her şeyi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
araştırmayı amaçlayan bilimsel bir disiplin olup insanın düşünce, duygu ve eylem
dünyasına hitap eder.
DİN PSİKOLOJİSİNİN TANIMI, KONUSU, İLKELERİ, AMACI,
ÖNEMİ VE YARARLARI
Din psikolojisinin Tanımı, Konusu ve Temel İlkeleri
Kutsal bir inanç ve uygulama sistemi olarak din, gelmiş geçmiş tüm insan
topluluklarında olduğu gibi günümüzde mevcut tüm toplumlarda da varlığını
sürdüren varoluşsal bir gerçekliktir. Tarihin en eski dönemlerinde bile çeşitli inanç,
ibadet ve dinî tören izlerine rastlamak mümkündür. Güçlü bir değer kaynağı olarak
din, kendini zihinsel-ruhsal ve kültürel-sosyal ifade şekilleri ile açığa çıkarır. Temel
etkinlik alanı olarak din psikolojisi, dinin zihinsel-ruhsal ifade şekilleri ile ilgilenir.
Din psikolojisi, dindavranış ilişkisini
bilimsel yöntemlerle
inceler.
Din psikolojisi, psikolojinin bilimsel temelleri üzerinde yapılanır ve aynı
araştırma yöntemlerini kullanır. psikolojiyi “insanın düşünce ve kanaatlerini, duygu
ve tecrübelerini, tutum ve davranışlarını inceleyen bilim dalı” olarak tanımlamak
mümkündür (Bkz. Baymur, 1995: 1). Bu durumda aynı temel ve ilkelere sahip din
psikolojisi de “insanın dinî düşünce ve kanaatlerini, dinî duygu ve tecrübelerini, dinî
tutum ve davranışlarını inceleyen bilim dalı” olarak tanımlanabilir. Dinî düşünce ve
kanaatler; dinî inanç, bilgi, algı ve kavrayış gibi dinin zihinsel boyutuna işaret eder.
Dinî duygu ve tecrübeler; güven, sığınma, bütünleşme ve sevgi gibi dinin ruhsal
boyutuna işaret eder. Dinî tutum ve davranışlar ise; dua, ibadet, ayin ve tören gibi
dinin bireysel ve toplumsal uygulama boyutuna işaret eder.
Din psikolojisinin temel problemi “dindar insan”dır; dindarlıkla ilgili olumlu
ya da olumsuz her türden eğilim ve içerikler, söz konusu bilim dalının ilgi alanına
girer. Başka bir ifadeyle herhangi bir duygu, düşünce veya davranış, din ile
ilişkilendirildiği andan itibaren din psikolojisinin konusu hâline gelir. Bu bağlamda
olmak üzere dinî inanç, düşünce ve kabuller; dinî eğilim ve kabiliyetler; dinî güdü,
ilgi ve istekler; dinî duygu ve tecrübeler; dinî tutum ve davranışlar; dinî gelişim ve
yapılanma; dua, ibadet ve ayinler; tövbe, dine dönüş ve din değiştirme; mistik ve
irrasyonel yaşantılar ya da dinî şüphe ve tereddütler, dogmatik ve fanatik dindarlık,
dinden kopma ve inançsızlık gibi konular, din psikolojisinin ilgilendiği başlıca
konular arasında sayılabilir.
Din psikolojisi, dine psikolojik bakış açısıyla yaklaşan ampirik bir bilim dalıdır.
Bu nedenle araştırmalarında psikolojinin kullandığı kişiye özel her türlü doküman,
anket, test, görüşme, deney gibi objektif bilgi toplama teknikleri ve genetik,
dinamik, pragmatik, psikoanalitik gibi değerlendirme yöntemlerini kullanır. Din
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
psikolojisinin hareket noktası somut insandır. O, dinin kendisiyle değil, dini yaşayan
insanın davranışlarıyla ilgilenir (Bkz. Hökelekli, 2001: 10-18).
Din psikolojisi, dine
psikolojik bakış açısıyla
yaklaşan ampirik bir
bilim dalıdır.
Din psikolojisi temel ilke olarak Tanrı, Aşkınlık, Kutsal gibi kavramlarla dile
getirilen ve yapı açısından insan aklının kavrayamadığı; bilimin sınırlarını aşan
irrasyonel varlık ve konuları, araştırma alanının dışında tutar. Neden ve sonuçlar
üzerinde yorumlar yaparken tabiatüstü açıklama biçimlerinden uzak durur. Din
psikolojisi dinin ilahi boyutunu değil, insani boyutunu araştırır; dinî olguları, bireyi
etkilediği ölçü ve boyutlarda dikkate alır.
Din psikoloğu, bilim adamı niteliğiyle bir insanın neye niçin ve nasıl inandığını
inceleme konusu edebilir; fakat o, bir insanın inancının doğru olup olmadığıyla ilgili
herhangi bir kanaat ileri süremez; başkalarının inandıklarına olumlu ya da olumsuz
herhangi bir değer biçemez. Aynı şekilde din psikolojisi, kullandığı veri toplama
teknikleriyle bir dindarın din ile ilişki düzeyini kesin olarak belirleyemez. Sadece
güçlü tahminlerde bulunabilir. Örneğin velilik düzeyini ölçebilecek bir psikolojik
testten söz edilemez.
Din psikoloğu, bilimsel çalışmalarında tarafsız davranmak, kişisel değerlerini,
dinî kabul ve kanaatlerini araştırmalarının dışında tutmak zorundadır.
Çalışmalarında o, tüm dinî öğreti veya kurumlara eşit mesafede durur; hiçbiri
arasında ayırım yapamaz. Aynı şekilde herhangi bir din ve değer sisteminin
savunmasını yapamayacağı gibi, hiçbir dinî yaklaşımı da küçümsemez (Certel, 2003:
36). Din psikoloğu, sadece dinin insan hayatı üzerindeki gözlemlenebilir ve
ölçülebilir yansımalarıyla ilgilenir.
Din psikoloğu, olay ve
olgular karşısında
tarafsız olmak
zorundadır.
Özetle din psikolojisi, din ile olumlu ya da olumsuz bağlar kuran insanın
ruhsal derinliklerinde tecrübe ettiği ve davranış şekilleri olarak dışarıya aktardığı
dinî yansımaları, bu yansımaların ortaya çıkmasında etkin olan muhtemel iç ve dış
dinamikleri bir bütün olarak incelemeye çalışır. Ulaştığı sonuçlar, insanı tanıma ve
anlama çabasında önemli ipuçları olarak değerlendirilir ve ileri araştırmalara uygun
bir zemin hazırlar.
Din psikolojisinin Amacı, Önemi ve Pratik Yararları
Pozitif bilimlerin en ayırıcı niteliklerinden biri, olgu ve olayları oldukları gibi
tanımlama ve tahlil etme prensibine bağlı hareket etmektir. Bu nitelik, aynı
zamanda bilimlerin temel amaç ve ilkelerini belirler. Buna göre “psikolojinin temel
amacı, çeşitli uyarıcılarla güdülenmiş insanın ‘nasıl’ ve ‘niçin’ davranışta
bulunduğunu araştırmak; psikolojik olayların bağlı olduğu esasları tarafsız bir
yaklaşımla ortaya koymaya çalışmaktır.” (Baymur, 1994: 2-3). Böylece insanı daha
iyi anlama, onun daha olumlu yönde gelişmesinde bilimsel katkı sağlama imkânı
artmış olur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
Din psikolojisinin
amacı, din ile ilişkisinde
bireyin “niçin” ve
“nasıl” davrandığını
ortaya koymaktır.
Aynı çerçevede “Din psikolojisinin amacı da, olumlu-olumsuz, samimiyüzeysel, güçlü-zayıf… din ile herhangi bir şekilde ilişkili olan insanın ‘nasıl’ ve ‘niçin’
davranışta bulunduğunu din psikolojik bakış açısıyla araştırmaktır.” İnsanın dinî
hayatını bütün genişliği, derinliği ve bağlantıları içerisinde incelemek, din
psikolojisinin hedef alanını teşkil eder (Peker, 2008: 34). Bu bağlamda din
psikoloğu, dinî hayatın doğuşuna ve gelişmesinde etkili olan iç ve dış faktörleri ve
bu faktörler arasındaki muhtemel ilişkileri tahlil etmeyi; dindarın kişisel/subjektif
dinî hayatıyla ilgili mümkün olduğunca objektif/tarafsız bulgulara ulaşmayı, bilimsel
tutum gereği olarak amaç edinir.
Din psikolojisi, gerek bireyin kendi dinî hayatının temel dinamiklerini
tanımasında ve gerekse kendi dışındaki sosyal çevrede mevcut dinî yapı ve ilişkileri
algılamasında sağladığı çok yönlü bilgi ve uygulama desteği açısından büyük bir
önem arz eder. Aynı şekilde bu bilim dalı, din eksenli mesleklerin icra edilmesinde
sunduğu tanılama ve metodik destekle de önemli bir hizmet görür (Kayıklık, 2011:
28-34). Bu hususlar üzerinde kısaca durmakta yarar vardır:
Din psikolojisi, hem
bireysel ve çevresel dinî
hayatın tanınmasında;
hem de aile içi ve dış
çevre ilişkilerinin
düzenlenmesinde
önemli katkılar sağlar.
Her şeyden önce din psikolojisi, “din ile ilişkim nedir”, “nasıl bir dindarım”,
“dindarlığımın kaynakları, kalitesi ve düzeyi nedir?” gibi çoğaltılması mümkün öze
dönük sorularla kişisel dindarlığın nicelik ve niteliği hakkında fikir edinilmesinde
yardımcı olur. Din psikolojisi aracılığıyla dinî yaşayışın temel kaynakları, dinamikleri
ve gelişim nitelikleri hakkında bilgi sahibi olan birey, kendi dinî duygu, düşünce,
tutum ve davranışlarını daha doğru ve sağlıklı bir şekilde anlayabilir; dolayısıyla
daha bilinçli bir dindarlık biçimi geliştirebilir (Bkz. Yavuz, 1988: 254). Örneğin, din
psikolojisinin önemli konularından biri olarak dinî güdülerle ilgili yeterli bilgiye
sahip olan dindar, yaptığı dua ve ya ibadeti gerçekten dinî inancının bir gereği
olarak mı yaptığını; yoksa onun aracılığıyla dünyevi bir menfaate ulaşmak ya da
cezadan kurtulmak amacıyla mı yaptığını daha gerçekçi bir şekilde anlayabilir
(Kayıklık, 2011: 29). Bu örnekte işaret edildiği gibi din psikolojisi bilgisi, bireye kendi
dinî inanç ve değerlerini amaç ya da araç olarak kullanıp kullanmadığı hakkında
bilinçli bir değerlendirme imkânı sağlar. Bunun dışında ayrıca o, doğuştan nasıl bir
dinî kapasiteyle geldiğini; çocukluktan bulunduğu gelişim dönemine kadar nasıl bir
dinî hazır oluş ve yapılanmadan geçtiğini; kişilik, benlik ve kimlik gelişiminde dinin
ne tür katkılar sağladığını; yaşadığı sıra dışı tecrübelerin din ile ne kadar ilişkili
olduğunu bilimsel bir bağlamda daha doğru kavrayabilir.
Din psikolojisi, aile içi ilişkilerin düzenlenmesinde tanıma, açıklama ve
denetleme açısından önemli bir hizmet görür. Özellikle dindarlık bağlamlı ebeveynçocuk ilişkisinde, önemi daha da artar. Çocuğun veya ergenin dinî gelişim sürecinin
zihinsel ve psiko-sosyal temelleri, dinî hazır oluş, dinî gelişim aşamaları, dinî
aydınlanma, dinî kriz ve dine dönüş gibi pek çok konuda din psikolojisi, yetişkinlere
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
önemli bilgiler sağlar (Kayıklık, 2011: 33). Bu bilgilerin farkında olan anne-babalar,
çocuklarıyla ilgili gerek dinî fırsatları değerlendirme ve gerekse muhtemel dinî
krizleri önleme ya da çözme yönelişlerinde daha doğru ve tutarlı tutumlar
geliştirebilirler.
Din psikolojisi, özellikle ilahiyat ve din merkezli mesleklerde görev yapan
hizmet gruplarına sağladığı pratik yararlar açısından da özel bir anlam taşır (Certel,
2003: 35; Kayıklık, 2011: 30-34). Çalışma alanları geniş olan ilahiyat fakültesi
mezunları, lisans süresince aldıkları din psikolojisi bilgi ve formasyonuyla
muhataplarına daha kaliteli ve işlevsel bir hizmet verebilirler. Gerek meslek dersleri
öğretmeni ya da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni olarak Milli Eğitim
Bakanlığına bağlı kurumlarda hizmet veren eğitimcilerin; gerekse müftü, vaiz,
murakıp, imam-hatip ya da müezzin olarak Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı
kurumlarda görevlerini sürdüren din görevlilerinin muhataplarıyla etkili iletişim
kurma, doğru bilgi aktarma ve meslek ilkelerine uygun davranış biçimi geliştirme
çabalarında din psikolojisinden yararlanabilecekleri pek çok imkân söz konusudur.
Bireysel Etkinlik
Diğer taraftan din psikolojisi, insanı anlama amacı güden ve bu amaç uğruna
çeşitli araştırmalar yürüten başta psikoloji olmak üzere tüm “sosyal bilimler” için
önemli bir referans kaynağıdır. Zira insanın ruhsal ve toplumsal hayatını
düzenleyen en önemli olgulardan birisi de dindir. Din ile olan güçlü ilişkisini hesaba
katmayan disiplinlerin, insanı anlama çabasında tatminkâr bir başarıya ulaşması
son derece zordur. Son olarak din psikolojisi, aynı etkinlik alanında farklı çalışmalar
sürdüren din eğitimi, din sosyolojisi, din felsefesi, dinler tarihi gibi “din bilimleri”
için; aynı şekilde kelam, hadis, tefsir, fıkıh gibi insan davranışlarının nasıl olması
gerektiğiyle ilgili hükümler koyan ve yorumlar üreten “ilahiyat ilimleri” için önemli
bir veri kaynağı teşkil eder. İlahiyat ilimlerinin başarısı, ilahî mesajın muhatabı olan
insan ruhunun dinî boyutunu tanımaya bağlıdır. Zira Kuran ve hadislerin
muhtevasında, insan davranışlarıyla doğrudan ilgili pek çok konu işlenmektedir.
• Din Psikolojisinin bireysel ve çevresel yararları üzerinde
fikir yürütünüz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
DİN PSİKOLOJİSİNİN DİSİPLİNLERARASI KONUMU
Din psikolojisi,
disiplinlerarası bir
konuma sahiptir.
Din psikolojisinin odağını din ile ilişkili somut insan teşkil eder. Bu nedenle
insan ile ilişkili her konu ve alan, aynı zamanda din psikolojisinin ilgi alanına girer.
Böylesi geniş bir çerçeveden bakıldığında, din psikolojisinin insan merkezli tüm
disiplinlerle yakın ilişki kurabilecek önemli bir noktada bulunduğu sonucuna
ulaşılır. Buna göre din psikolojisi, bilimsel bağlantıları açısından sosyal bilimler
(insan bilimleri), din bilimleri ve ilahiyat ilimlerinin (dinî ilimler) kesiştiği noktada
“disiplinlerarası” bir konuma sahiptir. Bu önemli konumu itibarıyla din psikolojisi,
çift yönlü bir alışveriş yürütür: Bir taraftan ilişkili olduğu disiplinlerle bilimsel
araştırmalara dayalı psiko-sosyal verilerini paylaşırken diğer taraftan da söz konusu
disiplinlerin bulgu ve değerlendirmelerinden yararlanır.
Din psikolojisi ve Sosyal Bilimler
“Sosyal Bilimler” kavramı; insanın zihinsel, ruhsal, toplumsal, tarihsel… tüm
boyutlarını içine alan olabildiğince geniş çerçeveli bir kavramdır. Felsefe, tarih,
antropoloji, sosyoloji, psikoloji, bu çerçeve içerisinde sayılabilecek bilimsel
disiplinlerin başlıcalarıdır. Bunlar arasında din psikolojisinin en fazla ilişkili olduğu
disiplin, kuşkusuz “genel psikoloji”dir. Daha önce de ifade edildiği üzere din
psikolojisi, genel psikolojinin kullandığı bilimsel ilke, yöntem ve tekniklerle
araştırmalarını sürdürür. Bu ortaklık, doğal olarak din psikolojisini sosyal psikoloji,
gelişim psikolojisi, kişilik psikolojisi, eğitim psikolojisi gibi akademik psikolojinin alt
dallarıyla da ilişkili kılar. Aralarındaki ortak niteliklerden ötürü din psikolojisini
genel psikolojinin alt akademik dalları arasında sayanlar çoktur. Bu iddianın haklı
tarafı olmakla birlikte, diğerlerinden farklı olarak merkez aldığı din konusu
nedeniyle din psikolojisini, genel psikoloji grubu yerine din bilimleri grubu
içerisinde kabul etmek daha uygundur. Hangi durumda olursa olsun netice olarak
din psikolojisi, bireylerin davranışlarını yorumlarken insan bilimlerinin sunduğu
zengin bilgi ve bulgu malzemesinden yararlanırken aynı zamanda bulgularıyla,
yararlandığı malzemeyi daha da zenginleştirir.
Din psikolojisi ve Din Bilimleri
Din bilimleri, din
olgusuna sosyal
bilimlerin bakış açısıyla
yaklaşır.
Din bilimlerini genel anlamda “din konulu bilimler” olarak tanımlamak
mümkündür. Bu disiplinlerin ortak paydaları dindir. Din bilimleri, din olgusuna
sosyal bilimlerin bakış açısıyla yaklaşır. İlke olarak herhangi bir dinin
savunmacılığını üstlenmedikleri gibi hiçbir dinî yaklaşımı da reddetmezler. Din
bilimlerinin amacı, dinin insan ruhu, toplum ve kültür üzerinde ne tür etkiler icra
ettiğini ortaya koymaktır. Bu nedenle, dinî esaslardan hareket eden ve öne
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
sürdüğü değer yargılarıyla insanın nerede nasıl davranması gerektiğini ortaya
koyan hadis, tefsir, kelam, tasavvuf gibi “ilahiyat ilimleri/dinî ilimler”den farklı bir
bakış açısına sahiptirler. Bir ilahiyatçı ile din bilimci arasındaki en önemli fark,
ilahiyatçının dini, vahiy eksenli anlamaya ve açıklamaya çalışmasına karşın, din
bilimcinin dini, sosyal bilim eksenli anlamaya ve açıklamaya çalışmasıdır. İlahiyat
ilimlerinde Tanrı, peygamber, kutsal kitap gibi iman esasları mutlak gerçek kabul
edilip dinin insandan ve toplumdan ne istediği öğrenilmeye çalışılır. Din
bilimlerinde ise, metafizik kökeni ve boyutu üzerinde durulmaksızın dinin birey,
toplum ve kültürdeki yeri araştırılıp açıklanmaya çalışılır.
Din psikolojisinin de dâhil olduğu din bilimlerinin her biri, din olgusuna farklı
bir açıdan yaklaşır, dinin farklı yapı ve işlevleriyle ilgilenir. Başka bir ifadeyle
bilimsel temelleri ortak olmasına karşın pratikte her din biliminin kendine özgü bir
din algısı ve bu algıya bağlı farklı bir açıklama tarzı mevcuttur. Din psikolojisinin
bilgi ve deneyim paylaşımında bulunduğu başlıca din bilimleri şunlardır:
Din sosyolojisi, dinin
toplumsal boyutuyla
ilgilenir.
Din fenomenolojisi
dinin olgusal; din
antropolojisi, dinin
kültürel; din felsefesi,
dinin düşünsel; dinler
tarihi ise, dinin tarihsel
boyutuyla ilgilenir.
- Din Sosyolojisi: Dinin toplumsal boyutuyla ilgilenir. Genel anlamıyla
“sosyolojik teori ve fikirlerin din alanına uygulanması” şeklinde
tanımlanan din sosyolojisi, dinlerin inanç sistemlerinin, ibadet
şekillerinin ve çeşitli dinî kurumların toplum hayatıyla; toplum
hayatının da genel olarak din ile karşılıklı ilişki ve etkileşimlerini
inceleyen bir disiplindir. Din psikologları, dinî olguları bireysel
çerçevede ele alıp incelerken din sosyologları, toplumsal bağlamda ele
alıp incelerler. Bireyin dindarlığı toplumsal bir yapılanma içerisinde
geliştiğine göre din sosyolojisi, din psikolojisinin karşılıklı alışverişte
bulunduğu en yakın din bilimlerinden biridir.
- Din Fenomenolojisi: Dinin olgusal boyutuyla ilgilenir. Bu bilim dalı,
dinlerde ortaya çıkan tüm dinî olguları sistematik ve karşılaştırmalı
olarak ele alır, onların özünü anlayıp yorumlamaya çalışır. Her dinin
yapısındaki dinî eylemler ve inançlar, diğer dinlerdekilere belli bir
dereceye kadar benzerlik gösterir. Din fenomenologları, dinî olguların
değişmiş veya dönüşmüş şekillerinin ötesindeki ortak karakterlerini
anlamaya, onları kendi asıl özgünlüğü içerisinde tanımaya çalışırlar.
Bireyin dindarlığı dinî fenomenlerle kurduğu ilişki çerçevesinde oluşup
geliştiğinden dolayı din psikolojisi, din fenomenolojisinin analiz ve
değerlendirmelerinden önemli ölçüde yararlanır.
- Din Antropolojisi: Dinin kültürel boyutuyla ilgilenir. Bu bilim dalı, çeşitli
toplumlarda zamana ve mekâna özel bir takım dinî inanç, ibadet ve
uygulamaların kültür yansımalarını araştırır. Din antropologları, farklı
kültürlere sahip toplumlarda ortaya çıkan dinî semboller, mitler, dinî
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
ayin, dinî tören ve dinî hareketlerin görünümlerini, anlamlarını,
benzerlik ve farklılıklarını araştırıp tespit etmeye çalışırlar. Dindarlık
kültürlerde hazır bulunan dinî yapıların içselleştirilmesini ifade ettiği
için din antropolojisi, din psikolojisine önemli veriler sağlar.
- Din Felsefesi: Dinin düşünsel temelleriyle ilgilenir. Bu bilim dalı, dinî
inanç, tecrübe ve olguları felsefî bakış açısıyla ele alıp değerlendirir.
Din filozofları, dinin kaynakları, temel iddiaları ve yansımaları hakkında
rasyonel, objektif, geniş kapsamlı ve tutarlı düşünceler üretirler ve bu
düşünceler üzerinde tartışırlar. Dindarlık, büyük ölçüde zihinsel
süreçlere bağlı ortaya çıkıp gelişen bir yapı arz ettiği için din felsefesi,
din psikolojisi için önemli bir referans kaynağı teşkil eder.
- Dinler Tarihi: Dinin tarihsel gelişimiyle ilgilenir. Bu bilim dalı, insanlık
tarihi boyunca dinlerin, ortaya çıkış sebeplerini, tarihsel gelişimlerini,
önemli şahsiyetlerini, inanç esaslarını ve uygulama biçimlerini araştırır.
Din tarihçileri, dinin ortaya çıkış sebeplerini, tarih içerisinde aldığı
şekilleri, dinî tecrübenin algılanış ve ifade ediliş biçimlerini objektif
metotlarla ortaya çıkarıp açıklarlar. Dindarlık, bağlanılan dinin geçmiş
kökleriyle anlam bulduğu için din psikolojisi, araştırmalarında ve
açıklamalarında dinler tarihinden yararlanır.
Din psikolojisi ve İlahiyat İlimleri
İlahiyat İlimleri, insanın
“niçin” ve “nasıl”
davranması gerektiğiyle
ilgilenir.
İlahiyat ilimleri, en genel anlamıyla yaratılış amacına uygun düşecek şekilde
insanın “niçin”ve “nasıl” davranması gerektiğiyle ilgili hüküm ve açıklamalardan
oluşan dinî mesajları anlamaya, yorumlamaya çalışan disiplinlerdir. Dindarlık, ilahî
boyut açısından temelleri kutsala dayanan bir kişilik yapılanmasıdır. Kelam, fıkıh,
tefsir, hadis, İslam tarihi… gibi ilahiyat ilimleri, kutsalın temel niteliklerini, dinî
serüvenini ve insana yönelik boyutlarını ele alıp değerlendirir. İlahiyat ilimleri,
imandan uygulamaya kadar dinî hayatın yapı taşlarıdır. Buna göre, bir dinin
kendine özgü sembol, inanç, ibadet ve ahlak anlayışı, o dine inananların
davranışlarını anlamada temel referans noktalarını teşkil eder. Herhangi bir dinî
davranışı, dayandığı bu temel referansları ya da dinî arka planı dikkate almaksızın,
sadece dışarıdan gözlemlemekle doğru ve gereğince yorumlayabilmek, mümkün
değildir. Zira davranışların dinî görüntüsü, ancak ruhun derinliklerinde kök salmış
dinî dinamiklerin etkisiyle biçimlenebilir. Bu durumda din psikoloğu, din ve
davranış ilişkisini ele aldığı tüm araştırmalarında dinin insanî ve dışa yansıyan
boyutu yanında, ilahî ve içkin boyutunu da hesaba katmalıdır.
Sonuç olarak, hangi sınıflama grubunda bulunursa bulunsun insanı merkez
alan ve onun davranışlarıyla yakın-uzak ilgilenen her disiplin, din psikolojisinin
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
Tartışma forumu
Tartışma
çalışma arkadaşı sayılır. Aradaki ilişki ve etkileşim, bazı disiplinler açısından çok
güçlü ve kaçınılmaz iken bazıları için orta düzeyde ya da zayıf olabilir. Bu noktada
din psikolojisinin disiplinlerarası konumunu bir fikir vermesi açısından şu şekilde
formüle etmek mümkün görünmektedir: “Din psikolojisi; çalışma ilke, yöntem ve
teknikleri açısından genel psikolojiye; işlediği konular açısından din bilimlerine;
bireysel dindarlığın kaynaklarına olan ilgisi açısından ise, ilahiyat ilimlerine bağlı
çalışmalar sürdüren bir bilim dalıdır.” Kuşkusuz bu ilişki ve etkileşim, çift yönlüdür.
• Disiplinler arası konumu çerçevesinde din psikolojisinin
ilişkide bulunduğu disiplinlere sağladığı katkılarla lgili
fikriniz nedir? Konuyu forumda tartışabilirsiniz.
DİN PSİKOLOJİSİNİN ARAŞTIRMA ALANLARI
Disiplinlerarası konumu gereği din psikolojisi, genel olarak ilişkili olduğu tüm
disiplinlerin araştırma alanlarıyla da temas hâlindedir. Bununla birlikte o,
çalışmalarını bireysel dindarlıkla doğrudan ilgisi olan içsel yaşantılarla bunların
somut yansımaları üzerinde yoğunlaştırarak sistematik bilgi üretir. Dinamik bir
disiplin olduğu için din psikolojisi, kişisel dindarlıkla bağlantılı yeni gelişmeleri de
kapsama alanına alır. Bu nedenle çalışma alanı zamanla birlikte gittikçe genişlemiş
ve doğal olarak genişlemeye devam edecektir. Günümüz itibarıyla Din psikolojisine
dâhil edilebilecek büyük bir konu çeşitliliği olmasına karşın, sistematik bağlamda
bir fikir vermesi açısından burada çoğu din psikolojisi eserlerinde işlenen temel
araştırma alanlarına yer verilmektedir.
Dindarlığın Biyolojik, psikolojik ve Sosyal Kaynakları:
Nöroteoloji, dindarlığın
kaynağını biyolojik
temellere dayandırır.
“Sinir sistemi biyolojisi” olarak tanımlanan “nörobiyoloji” ile dinî ve mistik
yaşantıların biyolojik temelli olduğunu iddia eden “nöroteoloji”, dindarlığın
kaynağını beyin ve sinir sistemi işleyişi ya da davranış genetiği gibi biyolojikbedensel temellere bağlar. Bu yaklaşımların “Tanrı noktası”, “Tanrı geni”, “inanç
geni” gibi biyolojik tabanlı iddia ve araştırmaları (Bkz. Tarhan,2009: 61-63), Din
psikolojisinin kayıtsız kalmayarak ilgilendiği konular arasında yer alır.
İnanma ihtiyacı, anlam ve hakikat arayışı, kimlik arayışı ve bütünlük arzusu,
anlama ihtiyacı ve bilişsel tatmin, engellenme ve çaresizlik, sıkıntı ve dinî güvenlik,
suçluluk ve günahkârlık duygusu, ölüm ve ölümsüzlük arzusu gibi daha çok zihinsel
ve ruhsal temelli çeşitli ihtiyaç ya da güdüler (Bkz. Hökelekli 2001: 86-119), din
psikolojisinin yoğun olarak ilgilendiği dindarlığın psikolojik kaynaklarıdır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
Diğer taraftan bağlanma ve güvenlik ihtiyacı, özdeşleşme ve sosyal öğrenme,
toplumsallaşma ve kültürlenme, ahlaki değerler ve sosyal uyum gibi daha çok
bireyin toplumsal yönelişleri ile dinî eğitim ve öğretim kurumları, din hizmetleri,
dinî grup ve cemaatler, kitle-iletişimde dinî etkinlikler gibi toplumsal
organizasyonlar, dindarlığın sosyo-kültürel kaynakları olarak din psikolojinin temel
araştırma alanları arasında yer alır.
Dinî Gelişim Aşamaları ve Dindarlık:
Dindarlık, din psikolojisinde “demografik değişkenler” olarak kabul edilen
yaş, cinsiyet, sosyo ekonomik durum vb. faktörlerin rol oynadığı dinî referanslara
bağlı özel bir kişilik yapılanmasıdır. Kuşkusuz dindarlık, bir anda olup biten bir
süreçte ortaya çıkmaz. Yapılanmış ve olgunlaşmış bir dindarlıkta birbirini
tamamlayan iç içe geçmiş temel dinî gelişim nitelikleri söz konusudur. “Dinî
kabiliyet”, “dinî duygu”, “dinî düşünce”, “dinî ilgi”, “dinî tutum” ve “dinî davranış”,
bu çerçevede din psikolojisinin ele alıp incelediği temel özelliklerdir.
Dinî kişilik yapılanması olarak dindarlığın anlamı ve değişkenleri, dindarlığın
temel karakteristikleri ve boyutları, dindarlık biçimleri ve tipleri, dindarlık
modelleri, dindarlığın ölçülmesi; dindarlık ve maneviyat ilişkisi gibi dinî hayatla ilgili
her türlü konu, din psikolojisine özel araştırma konuları arasında yer alır.
Bireysel Etkinlik
Dindarlık, gelişim
aşamalarına bağlı
ortaya çıkan bir kişilik
yapılanmasıdır.
Gelişim psikolojisinde insan hayatının gelişim aşamaları olarak ele alınıp
incelenen çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılık dönemlerinde ortaya çıkan her
türlü dinî gelişme ve değişmeler, din psikolojisinin önemle üzerinde durduğu
araştırma alanları arasında yer alır. Çocuklukta Tanrı tasavvuru, dini-manevi
yapılanma, dinî sosyalleşme…; ergenlikte dinî uyanış, dinî kararsızlık, dinî durulma,
dinden uzaklaşma…; yetişkinlikte dinden kopuş, dinî istikrar, dinî bütünleşme…;
yaşlılıkta dinî çatışma, dinî uzlaşma, dinî başa çıkma… gibi çoğaltılması mümkün
din-davranış ilişkileri, bu çerçevede dile getirilebilir.
• Mevcut dindarlığınızın kaynaklarını ve hangi
aşamalarda nasıl yapılandığı hakkında fikir
yürütünüz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
Dinî Tecrübe, İman ve İnançsızlık:
Dini tecrübe, kutsalın
sezgisel ve duygusal
tecrübesidir.
Dini pratikler, kutsalla
ilişkinin canlı ifade
biçimleridir.
“Yüce varlığın işaret, yansıma ve delillerini sezgisel olarak anlama, vasıtasız
doğrudan doğruya kavrama, ilahî güçle sezgisel ve duygusal ilişki kurma” şeklinde
tanımlanan “dinî tecrübe”, dinî hayatın özünü teşkil eder ve tüm insanların
ruhunda doğuştan var olan “kutsal”ın tecrübesini içerir. Din psikolojisinin en
önemli amaçlarından birisi, kutsalın bireyin topyekûn hayatı üzerindeki köklü etki
ve yansımalarını ortaya çıkarmaktır. Bu çerçevede olmak üzere dinî tecrübenin,
fıtratın ve kutsalın anlamı, yapısı, temel kaynakları, alanları; dinî tecrübenin
çeşitleri; dinî tecrübenin psikolojik, kültürel ve dinî şartları; dinî tecrübenin
belirsizliği; içerik, etki ve sonuçları açısından dinî tecrübe türleri, din psikolojisinin
başlıca inceleme alanlarından birini teşkil eder.
“Tasdik etmek, güvenmek ve boyun eğmek” anlamındaki “iman” olgusu;
“bağlanmak, düğümlenmek, doğrulamak” anlamına gelen ve imanla birlikte bilgi
ve kanaatı içeren “inanç”; başta iman esasları olmak üzere “dinî olguların
doğruluğu ve güvenirliliğini sorgulama” anlamında gündeme gelen “dinî şüphe”
olayı ile yaratıcı ve hayatı düzenleyici yüce bir “Tanrının varlığını ya da dinî öğreti
ve mesajları reddetme” anlamına gelen “inançsızlık” durumu, oluşum ve gelişim
açısından din psikolojisinin araştırdığı konular arasında yer alır. Bu çerçevede
olmak üzere, imanın tabiatı ve boyutları, süreç olarak imanın ortaya çıkıp
yapılanması, dinî gelişim teorileri, iman ve kişilik, dogmatizm ve fanatizm; dinî
şüphenin anlamı, etkileri ve çeşitleri; inançsızlığın anlamı, kaynağı, yapısı ve
çeşitleri, hem teorik hem de patik yansımaları açısından incelenir ve yorumlanır.
Dua, İbadet ve Dinî Ritüeller
Din duygusu, evrensel
bir olgu olarak kutsalla
bağlantıyı sağlar.
Bütün dinlerde bireysel ve toplumsal olarak icra edilen dua, ibadet ve
ritüeller, dindarların inandıkları kutsal varlıkla kurdukları iletişim ve etkileşimin en
canlı ifade tarzlarıdır. İnanç esaslarından sonra dinî hayatın vazgeçilmez uygulama
biçimleri olarak dinî pratikler, insan-din ilişkisinin incelenebilir tüm boyutlarıyla
bilimsel olarak ortaya konulmasında, ölçülmesinde ve değerlendirilmesinde Din
psikolojisinin en fazla yararlandığı olguların başında gelir. Zira özellikle Batıda
görüldüğü şekliyle dinî pratikler, dindarlığın tespit ve yorumlanmasında somut
bilimsel çalışmalara en açık alanı teşkil eder.
Dua, ibadet, ayin vb. dinî pratiklerin kaynağı ve güdüleri, yapısı ve çeşitleri,
biyo-psiko-sosyal etkileri ve sonuçları, dua ve tedavi, ibadetlerde sembolik anlatım,
ibadet ve kişilik ilişkisi gibi çoğaltılması mümkün ilgili konular, bu çerçevede Din
psikolojisinin ele alıp incelediği başlıca konulardır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
Din Duygusu, Dinî İlgi ve Dinî Arzular:
Dinî tecrübeler, her şeyden önce duygusal bir temel üzerinde yükselir. “Dinî
konuların uyandırabileceği ortak heyecanların toplamı” olarak tanımlanabilen “din
duygusu”; doğuştan gelen insana özgü evrensel bir nitelik olup bireyi kutsala
yöneltir ve sürekli ilişkili kılar. Din psikolojisinin odak konularından biri olarak din
duygusu, dindarlığın motivasyonları sayılabilen dinî ilgi ve arzuları doğurur ve canlı
kalmalarını sağlar. Bu özel niteliğiyle o, dindarın yaratıcısıyla bağlantısını sağlayan
sevgi, güven, hayranlık, teslimiyet, minnettarlık, sabır, umut, ölümsüzlük,
sonsuzluk… ya da kaygı, korku, suçluluk, çaresizlik, yetersizlik, eksiklik… gibi çeşitli
yapı ve işlevdeki duyguları bünyesinde ahenkli bir şekilde toplar ve tatminkar bir
dinî hayat için organize eder.
Din psikolojisi, özü itibarıyla dindarlığı temellendiren olumlu ya da olumsuz
duyguların nasıl bir dinî yapıya büründüklerini, ne tür düşünce, tutum ve
davranışlara ya da dindarlık biçimlerine yol açtıklarını, kısaca bir bütün olarak dinî
hayatı ne ölçüde etkileyip şekillendirdiklerini araştırma konusu yapar. Aynı şekilde
din psikolojisi, bireyi dine yönlendiren ve kutsalla bağlantısını canlı tutan dinî ilgi,
arzu ve isteklerle de ilgilenir. Dahası bu bilim dalı, bireyin kutsalla bağlarını
zayıflatan ya da koparan, dinî hayatı olumsuz yönde etkileyen her türlü duygusal
yapıları ve bunların işlevlerini de araştırma kapsamı dâhilinde tutar.
Dinî Tasavvurlar, Dinî Düşünceler ve Dinî Tutumlar
Din tasavvur, düşünce
ve tutumlar, çocukluk
döneminde gelişmeye
başlar.
Din psikolojisinin üzerinde durduğu konulardan biri, dinî tasavvurlardır. Dinî
tasavvur, bireyin daha önceden çeşitli vesilelerle algılamış olduğu dinî sembol,
kavram ve olayları zihninde yeniden canlandırması ve anlamlandırmasıdır. Bu
bağlamda zihinde canlandırılan Allah, melek, şeytan, cennet, cehennem gibi dinî
nitelikli kavramlar, dinî tasavvurlara örnek verilebilir. Din psikolojisi, başta Tanrı
tasavvuru olmak üzere dinî tasavvurların kaynağı, oluşumu, gelişimi, dışa yansıması
ve işlevi ile ilgili araştırmalar yürütür; her türlü teorik bilgiyi (psikoanalitik, nesne
İlişkileri, bağlanma, bilişsel…) ve pratik bulguyu (Ana-baba imajları ve
antropomorfik veriler) değerlendirir.
Düşünme; belirli bir konu, durum, olay, sorun ya da nesne ile ilgili yürütülen
algılama, kavrama, anlama, karşılaştırma, problem çözme gibi zihinsel faaliyetlerin
toplamıdır. Söz konusu zihinsel faaliyetler, dinî içerik ya da nitelik kazandığı zaman,
dinî düşünceden bahsedebiliriz. Din psikolojisi; dinî inanç, kabul, kanaat ve
hükümlere dayanan dinî düşüncenin temellerini, dinamiklerini, gelişim niteliklerini
ve sonuçlarını inceleme konusu yapar.
Sosyal psikolojinin en önemli konularından birisi olan tutum, bireyin çoğu
zaman kararlı ve uzun süreli davranış kalıplarını ifade eder. Alışkanlık hâline gelmiş
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
davranışların ardında, o davranışları doğuran güçlü tutumlar söz konusudur. Dinî
tutum, kişinin din ile ilgili olumlu-olumsuz düşünce, duygu ve davranışlarını
belirleme tarzı olarak tanımlanabilir. Din psikolojisi, insanın din ile ilgili dışa
yansıyan her türlü davranışlarından hareketle bunların ardındaki kararlı tutumları
(dinî ön yargı, dogmatizm, fanatizm vb.), bunların kaynaklarını, güdülerini ve
işlevlerini tespit edip yorumlamaya çalışır.
Din, Maneviyat, Değerler ve Mutluluk
İnsanın ruhsal derinliklerinde kutsal etkilere yol açan ve bireyi kendi ötesiyle
bağlantılı kılan, ona ruhanî bir bütünlüğün parçası olduğunu hissettiren her türlü
tecrübenin genel ifadesi olarak maneviyat, insan-din ilişkisi noktasında sahip
olduğu önemli değişkenler nedeniyle din psikolojisini doğrudan ilgilendiren önemli
bir araştırma alanıdır. Bu çerçevede olmak üzere dindarlık ile maneviyat arasındaki
ortak alanlar, benzerlikler, farklılıklar, zıtlıklar; maneviyata yüklenen anlamlar ve
ilgili görüşler, din merkezli ve din dışı maneviyat, maneviyatın dinî, kültürel ve
kişisel boyutları… vb. pek çok konu, din psikolojisinin ilgi alanında yer alır.
Değerler, maneviyatın
kaynağı, mutluluk ise,
ürünüdür.
Dindarlık ve maneviyatın hem oluşması, hem de gelişip olgunlaşmasında
temel referanslar olarak işlev gören değerler ve bunların yaşanmasının doğal
sonucu olarak ortaya çıkan mutluluk, gerek kişisel olgunlaşmada gerekse dinî
yapılanmada sahip oldukları ortak etki ve boyutlar nedeniyle din psikolojisinin
inceleme alanına dâhil olurlar.
Temel dinamikleri açısından dindarlık ve maneviyat, özü itibarıyla bir
değerler inşasıdır. Eşsiz bir değerler sistemi olarak din, bir taraftan dinî hayatın ve
maneviyatın temel yapı taşlarını teşkil ederken, diğer taraftan da bireyin kutsalla
olan ilişkisini düzenler. Kalıcı mutluluk, büyük ölçüde dinin bu ikili fonksiyonun dışa
yansıması olarak kabul edilebilir. Din psikolojisi, doğruluk, dürüstlük, adalet,
sorumluluk, sevgi, özveri, güven gibi artırılması mümkün dinî, ahlaki ve kültürel
değerleri araştırır; bunların psiko-sosyal kaynaklarını, boyutlarını, etkilerini ve
mutluluk üzerindeki sonuçlarını inceleme konusu eder. Aynı şekilde, dindarlık ile
yaşam kalitesi, hayatta genel tatminkârlık, huzur ve doyum ilişkisi de Din
psikolojisinin ilgi alanına girer.
Din ve Mistik Tecrübe
Genel anlamda mistik tecrübeyi, enerjisini ruhsal derinliklerde kutsallık
kazanmış dinamik güçlerden alan sıra dışı ve özel sezgisel bir kişilik dönüşümü
olarak kabul etmek mümkündür. Tasavvuf örneğinde görüldüğü şekliyle mistik
tecrübelerin kaynağındaki merkezi güç din ve Tanrı olabildiği gibi, din ile ilişkisi
olmayan bir takım kişisel-ruhsal güçler de olabilir. Başka bir ifadeyle mistisizm,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
sadece samimi dindarlara özgü bir yaşantı biçimi değildir. Hangi kaynağa dayanırsa
dayansın mistik yaşantılarda ruh ve zihin dünyası, daha farklı ve daha üst boyutta
bir yapılanma arz eder. Din psikolojisi başta kutsala dayalı mistik dönüşüm olmak
üzere her türlü mistik olgu, yapılanma ve yaşantıyı inceme konusu eder.
Mistik tecrübe, sıra dışı
özel bir kişilik
dönüşümüdür.
Mistik tecrübe bağlamında din psikolojisinin araştırdığı başlıca konular şu
şekilde sıralanabilir: Mistisizm ve tasavvuf, mistisizmin kaynağı ve tabiatı, mistik
tecrübe ile dinî tecrübe arasındaki benzerlikler ve farklar, mistik tecrübenin temel
nitelikleri, mistik gelişimin aşamaları, mistik tecrübeye benzer farklı tecrübeler,
mistisizm ile ilgili yaklaşımlar, mistisizm ve psikopatoloji.
Dine Dönüş ve Din Değiştirme
Dine dönüş, dinî değişim ve din değiştirme kavramları, zihinsel ve ruhsal
farklılaşmaları ifade eden ve zaman zaman bir biri yerine kullanılan dinî tercihlerle
ilgili yakın kavramlardır. Öteden beri bağlı olunan dine öncekine göre daha samimi
ve bilinçli bir yaklaşımla yeniden bağlanmayı ifade eden “dine dönüş” (hidayet) ile
daha önce bağlı olunan inanç sistemini terk edip yeni ve farklı bir dine bağlanma
anlamında kullanılan “din değiştirme” (ihtida), ilk din psikologlardan itibaren din
psikolojisinin en önemli araştırma alanları arasında yer almıştır.
Dine dönüş ve din
değiştirme, Din
psikolojisinin
kuruluşunda ilk işlenen
konular arasındadır.
Dine dönüş ve din değiştirmenin tabiatı; bu süreçlerde etkili olan suçluluk ve
günahkârlık duygusu, yetersizlik ve eksiklik duygusu, anlama isteği ve zihinsel
tatmin arayışı, kimlik bunalımı ve güvenlik arzusu, dramatik ve travmatik
tecrübeler, dinî olgunlaşma ve estetik etkilenme gibi psikolojik faktörler; telkin ve
sosyal etkileşim, evlenme, önceden bağlı olduğu dine karşı tepki, ani aydınlanma,
ilahi müdahale gibi sosyo-kültürel ve dini-manevi faktörler; ayrıca dine dönüş ve
din değiştirmenin gelişim aşamaları, tipleri ve türleri, her türlü dinî bağlılığı
reddederek inançsızlığı tercih (inkâr) gibi ilgili pek çok konu (Bkz. Hökelekli 2001:
289-311), din psikolojisinin çalışma alanına girer.
Din, Ruh Sağlığı ve Patolojik Dindarlık
Bilimlere fonksiyonel bir bakış açısıyla yaklaştığımız zaman insanı merkez
alan her disiplinin özündeki temel amacı, “insana yararlı olma” seklinde
özetlenebilir. Bu amaç, içerik ve yöntemleri farklı olmakla birlikte özellikle insan
bilimlerinde daha belirgin ve güçlü olarak kendini ortaya koyar. Aynı amacın,
günümüze kadar gelmiş geçmiş tüm dinî yaklaşımlar tarafından da güdüldüğü
bilinmektedir. Dinin ruh sağlığını nasıl etkilediği meselesi din psikolojisinin
araştırma alanları içinde önemli bir yer tutmaktadır. Başta Avrupa ve Amerika
olmak üzere pek çok ülkede mutluluk, içsel huzur, öz saygı, kaygı, stres, depresyon,
umutsuzluk gibi ruh sağlığı göstergeleri ile genel dindarlık ve dindarlığın farklı
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
boyutları arasındaki ilişkileri ele alan nicel ve nitel çalışmalar, gittikçe
yaygınlaşmaktadır (Yapıcı 2007: VII).
Din psikolojisi,
bulgu ve
değerlendirmeleriyle
ruh sağlığına özel katkı
sağlar.
Disiplinlerarası konumuyla din psikolojisini, hem insan bilimlerinin hem de
dinlerin güttüğü insana yararlı olma amacına hizmet eden özel bir disiplin olarak
takdim etmek mümkündür. Zira din psikolojisi, her iki tarafı da temsil edebilecek
özel bir formasyonla ruh sağlığı-din ilişkisine katkı sağlar. Din psikolojisinin din-ruh
sağlığı bağlamında ele aldığı konuları şu şekilde sıralamak mümkün görünmektedir:
Dindarlıkla biyolojik ve psikolojik sağlık arasındaki ilişkiler, dindarlık ve psiko-sosyal
uyum, dindarlık ve kişiler arası iletişim, engellenmeler ve dinî başa çıkma, dindarlık
ve benlik saygısı, anlam arayışı ve din; dindarlık ve zihinsel bozukluklar, dindarlık ve
sapkınlıklar, mistik hezeyanlar, patolojik dindarlık…
Tartışma forumu
Tartışma
Yukarıda sıralanan araştırma alanları, konuyla ilgili başlıca dikkate değer
olanlarıdır. Din psikolojisinin ilgi alanına girdiği hâlde açıklamalarda dile
getirilmeyen daha pek çok konudan bahsedilebilir. Kısaca ifade etmek gerekirse,
din-insan ilişkisinin işlendiği her konu, aynı zamanda din psikolojisinin konusu; dininsan ilişkisinin söz konusu olduğu her yer, aynı zamanda din psikolojisinin
araştırma alanıdır.
• Dinin ruh sağlığı üzerindeki etkileri ve sonuçları nasıl
açıklanabilir? Konuyu forumda tartışabilirsiniz.
DİN PSİKOLOJİSİNİN TARİHÇESİ
Din Psikolojisi,
bilimsel serüveni kısa,
genç bir bilimdir.
Antropolojik araştırmaların da teyit ettiği üzere dinin ilk insanla birlikte var
olduğu gerçeğinden hareket ettiğimiz zaman, din-insan ilişkisini ele alan bilimlerin
temellerinin de ilk insana kadar uzandığını kabul edebiliriz. Bu bağlamda uzun bir
geçmişi olmasına rağmen din psikolojisi, bilimsel disiplin sıralamasının son
halkasında yer alan kısa tarihli genç bir bilim dalıdır. Bu alanda ele alınan konuların
temellerine, asırlar öncesinde rastlamak mümkün olmakla beraber ilk bilimsel ve
sistematik çalışmaların, 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıktığı görülmektedir.
Din psikolojisi kuruluşunu, 19. yüzyılda kendisinden önce bilim sahnesine
çıkan iki bilim dalına borçludur. Bunlardan birincisi, yüzyılın ortalarında özellikle
Almanya, Fransa, Hollanda ve İngiltere gibi ülkelerde hızla yaygınlaşan dinler
tarihidir; diğeri ise, aynı dönemlerde bağımsızlık kazanan psikolojidir. Din
psikolojinin ilk kurucuları, aynı zamanda Avrupa ve ABD’de dinî olaylara ilgi duyup
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
araştıran psikoloji biliminin ilk kurucuları arasında yer alır. Dolayısıyla din
psikolojisinin genel psikoloji ile birlikte temellendiği söylenebilir.
Yaygın kanaate göre genel psikolojinin din psikolojisine öncülük etmesinde,
iki önemli psikolojik yaklaşım ön plana çıkar. Bu disiplinlerden biri, W. Wundt
(1832-1930) ve O. Külpe (1862-1915) gibi bilim adamları tarafından temsil edilen
“Psiko-fizyoloji”dir; diğeri ise, “Psikanaliz” Ekolüne mensup S. Freud (1856-1939)
ile C. G. Jung’un (1875-1961) temsil ettikleri “Derinlik psikolojisi”dir (Holm 2004,
14). Ana hatları itibarıyla Din psikolojisi, ABD’de daha çok psikologların
öncülüğünde; Avrupa’da ise, daha ziyade filozof ve teologların öncülüğünde
kurulmuştur.
Hall, Starbuck, Leuba ve
James Amerikan Din
Psikolojisinin kurucuları
sayılır.
ABD’de 19. yüzyılın sonları, Din psikolojisinin gelişmesinde önemli bir dönüm
noktası sayılır. Amerikan Din psikolojisinin kurucusu olarak kabul edilen S. Hall
(1844-1924), önemli bir isimdir. Adolescence, its Psychology/Ergenlik psikolojisi
(1904) adlı eserin yazarı olan Hall, özellikle ergenlerle ilgilenmiş; dinî gelişim
aşamaları konusunda anket tekniğine dayalı yaptığı araştırmalarla tanınmıştır.
Ancak, onu asıl değerli ve anlamlı kılan, Clark Ekolü’nün en önemli diğer iki
temsilcisi E. D. Starbuck (1866-1947) ile J. H. Leuba’yı (1868-1946) bilim dünyasına
katmasıdır. “Din psikolojisi” kavramını ilk kullanan kişi olarak ünlenen Starbuck,
gençlerde dinî gelişimi araştırmış ve özellikle din değiştirme konusu üzerinde
yoğunlaşmıştır. Din psikolojisi adıyla yayınlanan ilk kitap olarak tarihe geçen The
Psychology of Religion/Din psikolojisi (1899) adlı eserinde Starbuck, kapsamlı bir
otobiyografik malzemeyi analize tabi tutmuştur. Dine psikolojik açıdan yönelen ilk
kişi olarak ünlenen Leuba, Starbuck gibi deneysel-ampirik yöntemin öncülerinden
olup ergenlik dönemi, dinî gelişim ve din değiştirme konularıyla ilgilenmiştir. Ünlü
eseri The Psychology of Religious Mysticism/Dinî Mistisizm psikolojisi’nde (1925),
mistisizmi ve yakın konuları ele almıştır.
İlk psikologlar arasında en tanınmış olan ve Din psikolojisinin teorik babası
olarak kabul edilen bilim adamı, W. James’tır (1842-1910). James, hem filozof hem
de psikolog olarak dine önemli bir olgu olarak yaklaşmıştır. Din ile ilgili araştırma ve
fikirlerini, 1901-1902 yıllarında gerçekleştirdiği “Gifford-Konferansları” serisinde
açıklamıştır. Sözü edilen konferansları, The Variaties of Religious Experience/Dinî
Tecrübenin Çeşitliliği adıyla 1902’de kitap olarak yayınlamıştır. Din psikolojisinde
bağımsız araştırma yolunu açan bu kitap, kısa zamanda pek çok yabancı dile
çevrilmiş ve böylece birçok ülkede gerçekleştirilen araştırmalara ışık tutmuştur.
Kitabında James, din ile fizyoloji arasındaki ilişkiyi işlemiştir. Ayrıca, görünmeyen
varlıkların gerçekliği, din değiştirme, mistik tecrübe ve kutsallık, incelediği konular
arasındadır. Jamese göre din, insan hayatı için köklü bir tecrübedir. James, dinin
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
daha çok bireysel ve duygusal boyutuna vurgu yapmıştır. Ona göre asıl olan
bireysel dindarlıktır; dinin kurumsal, ritüel tarafı ikinci derecede önemlidir.
Amerika Ekolü’nün önemli diğer bir temsilcisi J. Pratt’tır. Eseri The Religious
Conciousness/Dinî Bilinçlilik (1920)’te Hristiyanlık dışındaki dinlerdeki fenomenlerle
de ilgilenmiştir. Pratt ile Amerika psikoloji Ekolü, zirveye ulaşmış sayılır. Daha sonra
özellikle 1920-1960 yılları arasında çeşitli nedenlerden ötürü din psikolojik
araştırmalar, ABD’de önemini yitirmiştir. Bu fetret döneminin ortaya çıkmasında,
din psikolojisi çalışma alanının ve yönteminin yeni koşullara uygun olacak şekilde
belirlenememesinin sorumluluğu kadar, genel psikoloji alanında radikal
davranışçılığa kayış, bilimsellik kaygısıyla içsel yaşantıların göz ardı edilmesi,
teolojik konularda psikolojizme kayma korkusu, din ile yakından ilgilenen öncü din
psikologlarının ölmeleri ya da emekli olmaları; 1914’te başlayan I. Dünya Savaşı ve
sonrasında ortaya çıkan ekonomik kriz gibi birçok nedenin payı söz konusudur.
Wundt, Din
Psikolojisinin “bilim
babası” kabul edilir.
Alman bilim çevrelerinde Din psikolojisi, F. Schleiermacher (1768-1874) ile
A. Ritschl (1822-1889) gibi filozoflara dayandırılan “geleneksel teolojik yaklaşım”
aracılığıyla, erken dönemlerde gelişme kaydetmiştir. Ayrıca genel psikoloji
kapsamında din olgusuna yönelik ilgi de, gittikçe artmıştır. Bu süreçte ortaya çıkan
en önemli gelişme, 1879 yılında Avusturya Leibzig Üniversitesinde W. Wundt
(1832-1930) tarafından ilk psikoloji enstitüsünün kurulmasıdır. Enstitüde deneysel
psikoloji çalışmalarını başlatan Wundt, bu büyük başarısı nedeniyle hem bilimsel
psikolojinin hem de Din psikolojisinin “bilim babası” sayılır. Kaleme aldığı on ciltlik
Völkerpsychologie/Millet psikolojisi (1900-1920) adlı eserinde yer alan din ile ilgili
bilgiler, Din psikolojisinin temellenmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Eserinde
Wundt, dini, milletler psikolojisinin temel niteliklerinden biri olarak ele almış; onu,
sanat, ahlak ve gelenek gibi toplumsal hayatta hâkim olan sosyal ögeler arasında
değerlendirmiştir. Wundt’un araştırmaları, “Dorpater Ekolü” (Deneysel Ekol) adıyla
bilinen bir yaklaşım içerisinde sürmüştür. Bu ekolde deneysel yöntemlerin gelişimi
üzerinde ciddi çabalar ortaya konmuş, özellikle dinî yaşantılar, sistematik-kontrollü
iç gözlem ve deney yöntemiyle incelenmeye başlanmıştır. O. Külpe (1862-1915), K.
Girgenson (1875-1925) ve W.r Gruehn (1887-1961) gibi bilim adamları, ekolün ileri
gelen temsilcileri arasında yer alır. Gruehn’in Die Frömmigkeit der Gegenwart/
Günümüz Dindarlığı (1956) adlı eseri, ekolün sonuçlarının bir özeti sayılır.
20. yüzyılın başlarında Almanya’da daha çok tanımlayıcı (descriptive) din
psikoloji geleneği öne çıkmıştır. Bu yaklaşım, dinî olguları ve bunların insan
psikolojisi üzerindeki subjektif yansımalarını “fenomenolojik yöntem” bağlamında
ele alıyordu. Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi, Das Heilige/Kutsal (1913) adlı ünlü
eseriyle R. Otto sayılır. Otto’ya göre kutsalın irrasyonel tecrübesi, insana özel bir
niteliktir. Bütünlük tecrübesinde çoğu zaman korku ya da dehşet anları (mysterium
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
tremendum) söz konusu olmakla beraber böyle bir deneyimde büyüleyici ve çekici
(fascinosum) bazı nitelikler de devreye girmektedir.
Psikanalizin kuruluşu,
Din Psikolojisi için
önemli bir dönüm
noktası sayılır.
Psikanalizin kuruluşu, kuşkusuz Avrupa’da Din psikolojisinin önemli dönüm
noktalarından biridir. 1900’lü yılların başlarında S. Freud’un (1856-1939)
öncülüğünde, “Derinlik psikolojisi” adıyla yeni bir yaklaşım doğmuştur. Bu
yaklaşım, insan davranışı ardındaki temel dinamikleri, çocukluk dönemi tecrübelere
ve bilinçaltı süreçlere dayandırmış; hemen tüm açıklamalarında bu iki kaynaktan
hareket etmiştir. Freud’u diğer pek çok psikologdan farklı kılan en önemli özelliği,
yoğun olarak ilgilenmesine karşın dine karşı olumsuz fikirler üretmesidir.
Zwanghandlungen und Religionsübungen/Zorlanımlı Eylemler ve Dinî Pratikler
(1907), Totem und Tabu/Totem ve Tabu (1913), Die Zukunft einer İllusion/Bir
Yanılsamanın Geleceği (1927) ve Der Man Moses und Die monoteistisches
Religion/Musa ve Tek Tanrılı Din (1939), Freud’un din ile ilgili görüşlerini ortaya
koyduğu başlıca eserleridir.
Genel olarak Freud, dindarlığı ya sığınma ve güven arayışını doğuran
çocukluk dönemi çaresizlik ve güçsüzlük duygularına; ya da bilinç altından
kaynaklanan suçluluk duygusuyla gelişen saplantılı nevrozlara dayandırmıştır. Dinin
“Oedipus” ve “Elktra” gibi mitoloji kökenli bir takım komplekslerden
kaynaklandığını ve Tanrının, “yüceltilmiş bir baba” olduğunu iddia etmiştir. Ona
göre din karşısındaki insanın tutumu, üstesinden gelemediği ve kontrol edemediği
güçler karşısında çocukluk yıllarına ve baba korumasına kaçıp sığınma
yanılsamasından ibarettir. İbadet olarak yaptıkları ise nevrotik hastalarda görülen
saplantılı tekrarlardan başka bir şey değildir. İnsan, gelişmek suretiyle tabiat ve
toplumsal engellemeler karşısında duyduğu çaresizliği yendiği ve böylece bu
yanılsamalı baba-oğul ilişkisinin farkına vardığı zaman din de ortadan kalkacaktır.
Freud’un tersine Jung,
dini kişiliğin ayrılmaz bir
parçası olarak kabul
etmiştir.
Freud’un iddialarına en büyük tenkit ve karşı duruş, “psikanalizin prensi”
olarak takdim ettiği ve samimi bir baba-oğul ilişkisi yaşadığı öğrencisi C. G.
Jung’dan (1875-1961) gelmiştir. Freud ile Jung arasında 1909’da kurulan samimi
birliktelik fazla sürmemiş, başta dine bakış açıları olmak üzere aralarında derin fikir
ayrılıkları nedeniyle 1912’de sona ermiştir. Feud’un iddia ettiğinin tersine Jung’a
göre din, insan tabiatının evrensel ve en eski olgularından biri olup, tüm psişik
yapıya nüfuz edebilecek güçtedir (Bkz. Bahadır 2007). Jung, insanın doğuştan
dindar bir tabiatla dünyaya geldiğini ve ibadetlerin ruh sağlığı için gerekli olduğunu
savunmuştur. Otto’nun kutsalla ilgili görüşlerini kabul eden Jung’a göre Tanrı,
insanın ruhuna mührünü basmıştır. Bu noktada insanın tercih özgürlüğü yoktur,
kutsalın ezici gücünü kabul etmek ve itaat etmek zorundadır. Jung, inançsızlığı ya
da ateizmi, dinî bir sorundan ziyade kişilik sorunu olarak görmüştür. Ona göre
inancını kaybedenin kişiliği bölünmüş, ruhsal bütünlüğü bozulmuştur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
Farklı kültürler, mitler ve dinler üzerinde gerçekleştirdiği birçok araştırma
sonucunda Jung, dinî tören ve mistik ifade şekilleri açısından dinler arasında, büyük
benzerlikler tespit etmiştir. Buradan hareketle o, dinin kökenini, tüm insanlarda var
olan, en eski atalarının tecrübelerinin saklandığı ve bunların gelecek kuşaklara
aktarılmasını sağlayan “Arketip”lere dayandırmıştır. Arketipler tüm insanlığa özgü
ortak davranış nitelikleri olup kutsalın hâkim olduğu “Kollektif Bilinçdışı”nda
etkinlik gösterir. Ona göre dinî içerikler, bu yapının en güçlü ögeleridir. İnsanın
kişilik bütünlüğüne ulaşmasını ifade eden “Bireyleşme”, esasen dinî bir süreçten
ibarettir. Jung, hemen tüm eserlerinde dine yer vermiş birisidir. Bu noktada
özellikle şu eserleri zikredilmeye değerdir: Psychologie und Religion/psikoloji ve Din
(1942), Antwort auf Hiob/Yakuba Cevap (1952), Mysterium Coniunctionis/Sırlı Birlik
(1956), Zur Psychologie westlicher und östlicher Religion/Batılı ve Doğulu Dinlerin
psikolojisi Üzerine (1963).
Irkçılık ve II. Dünya
Savaşı, Alman Din
Psikolojisi için geçici bir
çöküş sayılır.
Günümüzde Alman Din
Psikolojisi çalışmaları,
ampirik akademik
psikoloji odaklıdır.
Irkçılık hareketleri ve İkinci Dünya Savaşı, Almanya’da yürütülen din
psikolojik çalışmalar açısından, büyük bir kırılmayı ifade eder. Çalışmalara öncülük
eden pek çok din psikoloğu, ya göçe zorlanmış ya da susturulmuştur. Almanca’nın
konuşulduğu ülkelerde din psikolojisi çalışmalarının tekrar başlaması, ancak 1961
yılında W. Keilbach’ın girişimleriyle yeniden kurulan Uluslararası Din psikolojisi
Derneğinin himayesi altında mümkün olmuştur. Yeni başlayan bu dönemde W.
Pöll, din psikolojisi ile ilgili genel bir bakış açısı ortaya koyan Religionspsychologie/
Din psikolojisi (1974) ve Das religiöse Erlebnis und seine Strukturen/Dinî Tecrübe ve
Yapıları (1974) adlı eserleriyle, dikkatleri üzerine çekmiştir.
Alman geleneğinin hâkim olduğu bölgelerde dinî tecrübe ve dinî davranış
son dönemlere kadar gereğince işlenmemiştir. İlginç bir husus olarak Alman Din
psikolojisi Ana Bilim Dalı, ancak 2000 yılından itibaren sosyal bilimler fakültelerinde
varlık göstermeye başlamıştır. Önceki yıllarda ABD’de çeşitli psikolojik yaklaşıma ait
11 farklı dergi yayınlanırken Almanya’da Archiv für Religionspsychologie dergisi,
ancak 3-4 yılda bir yayınlanabiliyordu. Her ne kadar daha çok din bilimleri yönelişli
konular işlemişse de bu dergi din psikolojisi çalışmalara ivme kazandırmıştır. Bu
çerçevede olmak üzere “Arbeitskreis Religionspsychologie/Din psikolojisi Çalışma
Grubu” ile “Deutsche Gesellschaft für Psychologie/ Alman psikoloji Derneği”nin
düzenlediği kongre ve toplantılar yeni ampirik araştırmaların gerçekleştirirlmesinde
önemli katkılar sağlamıştır. 1995’te ilk defa standart bir psikoloji eserinde
dindarlık, psikolojik bakış açısıyla konu edilmiş ve sonrasında bu tür çalışmalar
gittikçe artmıştır. 1996’dan itibaren dindarlık ve maneviyat psikiyatrik
uygulamalarda dikkate alınmaya başlanmıştır (Utsch, 2000: 98).
Günümüzde Alman Din psikolojisi, geniş bir araştırma alanına sahiptir.
Çalışmaların önemli bir kısmı “Davranış Terapisi”, “Hasta Merkezli Psikoterapi”,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
“Psikanaliz” gibi patrik psikoterapi çerçevesinde değerlendirilebilecek türdendir.
Akademik yapılanmadan geldikleri için psikologlar arasında en yaygın yaklaşım,
ampirik yöntemlerle yürütülen “Akademik psikoloji”dir. Din Psikologları, daha çok
kişilik-din ilişkisi ve başa çıkma-din ilişkisi üzerinde çalışmaktadırlar. Din psikolojisi
ile ilgilenen ilahiyatçıların önemli bir bölümü, psikolojik sonuçları etkin oldukları
görevlerde kullanmakta; din psikolojisi ile teoloji arasındaki diyalog üzerinde
yoğunlaşmaktadırlar. S. Murken, C. Henning, C. Zwingmann, B. Grom, M. Utsch,
U. Mann, son dönem önemli Alman din psikologları arasında sayılmaktadır.
Son dönemlerde
Fransa, Belçika,
Hollanda gibi diğer
Avrupa ülkelerinde din
psikolojisi çalışmaları,
ivme kazanmıştır.
Daha çok psikiyatrik çerçevede olmak üzere Fransa’da da din psikolojik
konulara yönelik ilgi, erken dönemlerde başlamıştır. Bu gelişmede, 19. yüzyılın
sonlarında alanın temsilcilerinden birisi kabul edilen J. M. Charchot (1825-1893)’un
rolü belirleyicidir. Charchot’un, 20. yüzyılın başlarında en büyük Fransız din
psikologlarından biri olan P. Janet’in (1859-1947) üzerinde önemli bir etkisi
olmuştur. Jannet, din psikolojik bağlamda mistik tecrübeyi inceleyen ilklerden
birisidir. Din psikolojisinin kurulduğu ilk dönemde Fransa’da öne çıkan önemli
temsilciler arasında T. Ribot (1839-1916), Ernest Murisier (1867-1903), H.
Delakroix (1893-1937) özellikle kayda değerdir. Diğerleri gibi dinin mistik
görünüşleriyle ilgilenen İsviçreli T. Flournoy (1854-1920) da bu ekol içerisinde
kabul edilebilir. Bu gelenekte önemli diğer iki bilim adamı, G. Berguer (1873-1945)
ile P. Bovet’dir (1878-1965). Ünlü gelişim psikoloğu J. Piaget (1896-1980), bu ilk
Fransız psikologlarından büyük ölçüde etkilenmiştir. Zihin ve ahlâk gelişimini konu
alan araştırmalarıyla Piaget, din psikolojisi alanına önemli katkılar sağlamıştır.
Son dönemlerde Fransa, Belçika ve Hollanda’da din psikolojisi alanında
önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Paris’te, çocuklarda dinî gelişimi araştıran J.P.
Deconchy; Brüksel’de, The Psychological Dynamics of Religious Experience/ Dinî
Tecrübenin psikolojik Dinamikleri (1985) adlı eserin yazarı A. Godin; Löwen’de ise,
Tanrı ile ebeveyn imajı arasındaki ilişkiyi araştıran A. Vergote, çalışmalarıyla ön
plana çıkanlardır. Vergote’un Religionspsychologie/Din psikolojisi (1971) eseri, pek
çok dile çevrilmiştir.
ABD’de William James’in öncülüğündeki Din psikolojisi geleneği, R.H.
Thousless, G. W.Allport ve W. H. Clark gibi psikologlarca aktarılmaya devam
etmiştir. Bu çerçevede ele alınan diğer konular, “din değiştirme tecrübesi”, “mistik
tecrübe” ve “dinî hayatın gelişim aşamaları” doğrultusunda olmuştur. Son
dönemlerde yeni yaklaşımlar da ortaya çıkmıştır. P. Tillich (1886-1965), R. May, E.
Fromm, C. Rogers ve E. H. Erikson gibi psikologlar, bu yeni yaklaşımların önemli
temsilcileri arasında yer almaktadır. G. Allport ve A. Maslow’un temsil ettiği
“Hümanistik psikoloji”, maneviyatı da içine alan insan odaklı konularla
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
ilgilenmektedir. Yine kurucusu Maslow kabul edilen “Transpersonel psikoloji”
çerçevesinde, benlik bütünlüğü-din-maneviyat ilişkisi üzerinde durulmaktadır.
Psikoterapi açısından din psikolojisine yönelik konular, D.W. Winnicot
(1896-1971) ve A. T. Boisen (1876-1965) gibi bilim adamlarıyla birlikte açıklık
kazanmıştır. 1970 sonrası Din psikolojisi, daha çok ekip çalışmalarıyla gelişmeye
devam etmiştir. Bu noktada özellikle M. Argyle-B. Hallahmi, C.D. Batson-W. L.
Ventis, B. Spilka-R.W. Hood-R.L. Gorsuch, M.J. Meadow-R.D. Kaohe, R. A.
Emmons-R.F. Paloutzian, K. I. Pargament- Mc Intosh gibi ekip çalışmaları, verimli
eserler ortaya koymuştur. ABD’de Din psikolojinin ivme kazanmasında yayın
hayatına giren dergilerin rolü oldukça büyüktür. Bunlar arasında, Review of
Religious Research (1959), The Pychology of Religious Knowing (1988), Journal for
the Scientific Study of Religion (1990), Research in the Social Scienstific Study of
Religion (1990) dergileri burada kayda değerdir.
Günümüzde Din psikolojisi, ABD’de çok çeşitli alanlarda etkin bir şekilde
araştırmalarını sürdürmektedir. Yıllık konferansı ve yayınlarıyla “Society for the
Scientific Study of Religion” Derneği, sosyal psikolojik araştırmalar açısından
merkezi bir konumdadır. Din psikolojisi alanında etkin resmî ve tüzel kurumların
çokluğu, basılan eser sayısı, süreli yayınlar, bilimsel toplantı ve organizasyonlar
açısından ABD, öncü konumunu tartışmasız olarak korumaktadır.
Son yıllarda İsveç,
Norveç, Danimarka,
Finlandiya gibi diğer
İskandinav ülkelerinde
de din psikolojisi
çalışmaları, gittikçe
artmaktadır.
Son dönemlerde, başta İsveç olmak üzere İskandinav Ülkeleri’nde Din
psikolojisi, önemli bir sıçrama kaydetmiştir. Kuşkusuz bu gelişmede, özellikle 20.
yüzyılın önemli din bilimcilerinin büyük katkıları olmuştur. Mistik tecrübeyle
ilgilenen N. Söderblom (1866-1931), T. Andrae ve E. Arbman, bu noktada öncelikle
zikre değerdir. Danimarka’da, dinî tecrübelerle ilgili eserler veren V. Gronbek
önemli bir isimdir. Norveç adına K. Schjelderup (1894-1980) ile E. Berggrav (18841959) kayda değerdir. Aynı şekilde, Finli A.Voipio, Din psikolojisinde önemli diğer
bir şahsiyettir. H. Ruins’e ait bir literatür araştırması olan Poesins Mystik/Şiir
Mistisizmi (1935) ile J. Gästrings’e ait De växandes religiösa liv/Ergenlerde Dinî
Hayat (1936) eserleri, Finlandiya’da ortaya konan erken dönem çalışmalardır.
Geçmişten gelen büyük bir birikim, 1950’li yılların sonunda Abo Akademisine bağlı
olarak faaliyetlerini sürdüren “Din ve Kültür Tarihi Enstitüsü”nün kuruluşunu
hazırlamıştır. Din psikolojisi adına göze çarpan önemli bir gelişme, 1967 yılında
Upsala Üniversitesinde H. Sunden’in başkanlığında Din psikolojisi Anabilim Dalının
açılmasıdır.
Günümüzde din psikolojik araştırmalar sadece sözü edilen ülkelerle sınırlı
değildir, aksine örneğin Doğu Avrupa’da ve yine dünyanın Hristiyan olmayan
bölgelerinde de çok yönlü gelişmeler söz konusudur. Doğal olarak, kısa bir
tanımlama çerçevesinde günümüz din psikolojik araştırmalarının hepsini gösteren
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
geniş bir tablo ortaya koymak mümkün değildir. Burada aktarılan açıklamalar, din
psikolojisi alanında öne çıkan başlıca yaklaşımlara yönelik kısa bir bilgilendirme
olarak anlaşılmalıdır (Tarihsel süreç ile ilgili geniş bilgi için bkz. Holm, 2004: 14-21).
Tarihî arka planı açısından oldukça zengin din psikolojik tecrübelere sahip
olmasına karşın İslam ve Türk Dünyası’nda Batı’da görüldüğü şekilde sistematik bir
din psikolojisi geleneğinden bahsetmek kolay değildir. Din psikolojisinin bilim
olmadan önceki tarihi kaynakları açısından İslam kültürüne baktığımız zaman
küçümsenemeyecek bir bilgi ve deneyim zenginliğinden bahsedebiliriz. Başta
Kur’an ve hadisler olmak üzere dinî kaynakların hemen hepsinin muhtevasında
günümüz din psikolojisinde karşılıkları olan “nefs”, “kalb”, “ruh”, “fıtrat”, “iman”,
“inkâr” vb. bir çok psikolojik kavram, yorum ve yöntem tespit edilebilir.
Geleneksel İslam
kültüründe, modern
psikolojiye katkı
sağlayan önemli
çalışmalar mevcuttur.
Diğer taraftan İslam bilginlerinin teorik ve pratik çalışmaları, günümüz
psikolojisine esin kaynağı olabilecek önemli bilgi ve deneyimler aktarmaktadır. Bu
çerçevede olmak üzere örneğin H. Muhasibi’nin (vt. 857; eseri: er-Riaye) insanın
psikolojik bütünlüğünü ifade eden “nefs” kavramını tahlil ederek bireyin “iç
gözlem” yöntemiyle kendi iç dünyası hakkında “iç görü” elde edebileceğini
savunması, önemli ilklerden biridir. Aynı şekilde Kindi’nin (vt. 866; eseri: el-Hile)
rüya ve uyku üzerindeki çalışmaları; Farabi’nin (vt. 950; eseri: Kitabu’n-Nefs)) akıl,
vahiy ve rüya ile ilgili görüşleri; İbn Sina’nın (vt. 1037; en-Necat) ruhsal içeriklerin,
duygu ve heyecanların psikolojik ve bedensel yansımalarıyla ilgili görüşleri, ayrıca
psikoterapik çözümlemelerde kullandığı teknikler; Ebu Bekir Razi’nin (vt. 925;
eseri: Tıbbu’r-Ruhani) ruh sağlığı bağlamında ortaya koyduğu sorunlar ve bunların
tedavisiyle ilgili teklif ettiği çözümler, hem kendinden sonrakilere, hem de
günümüz psikolojisine ışık tutabilecek öneme sahiptir. Gazzali’nin (vt. 1111; eseri:
İhyau Ulumu’d-Din) sistematik iç gözlem ve davranış çözümlemesine dair
yaklaşımları, güdü teorisini çağrıştıran pratik fikirleri ve kullandığı psikolojik
kavramlar; F. Razi’nin (vt. 1209; eseri: Kitabu’n-Nefs ve’r-Ruh) psikolojik güdüler,
ahlak felsefesi ve psikolojisine yönelik görüşleri ve son olarak da İbn Haldun’un (vt.
1406; eseri: Mukaddime) sosyolojik ve sosyal psikolojik güdülere yönelik çok yönlü
görüşleri, modern din psikolojisine olduğu kadar genel psikolojiye de önemli veriler
sağlayabilecek niteliktedir. (Klasik İslam bilginlerinin görüşleri ile ilgili geniş bilgi için
bkz. Hökelekli, 2001: 26-48).
Ülkemizde Din psikolojisinin gelişim seyrine gelince, çalışmaların belirli bilim
adamları üzerinden yürüdüğü tespitinde bulunabiliriz. Akademik-bilimsel
serüveninden önceki yıllarda din psikolojisi konularından bahseden başlıca üç bilim
adamı, burada kaydedilebilir: Daha çok felsefe, din felsefesi ve psikoloji alanlarında
çalışmalar yürüten M. Ş. Tunç (1886-1958), felsefe, düşünce tarihi ve sosyoloji
alanında tanınan H. Z. Ülken (1901-1974), ile felsefe, sosyoloji, tasavvuf ve ahlak
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
alanlarında isim yapmış N. Topçu (1909-1975). 60 yıllık bir geçmişe sahip olan Türk
Din psikolojisi, büyük ölçüde ilahiyat fakülteleri aracılığıyla ilerleme kaydetmiştir
(Kayıklık 2011, 68).
Ülkemizde ilk Din
Psikolojisi dersleri,
1949’da Ankara İlahiyat
Fakültesinde B. Egemen
tarafından
okutulmuştur.
İlk akademik din psikolojisi dersleri, 1949 da kurulan Ankara İlahiyat
Fakültesinde B. Z. Egemen tarafından verilmiştir. Egemen’in kaleme aldığı Din
psikolojisi: Saha, Kaynak, Metod Üzerine bir Deneme (1952) adlı küçük hacimli
kitabı, ülkemizde ilk din psikolojisi eseri olması ve kendinden sonrakilere referans
teşkil etmesi bakımından önemli bir eserdir. Eserin ilk kısmında Din psikolojisinin
tarihi, konuları, alanları, kaynakları ve yöntemleri üzerinde durulmuş; ikinci
kısmında ise, Psikoanalitik yaklaşımın temel görüşleri işlenmiş, din ile ilgili görüşleri
nedeniyle ekolün kurucusu Freud tenkit edilmiştir.
Din psikolojisi adıyla yayınlanan ikinci kitap, O. Pazarlı’ya aittir (İstanbul,
1968). Eserde, bilgi ve inanç; din olgusu, dinî gelişim, dinin bireysel ve toplumsal
yönü; din duygusu ve din bilinci; Din psikolojisinin konumu; dinî tecrübe, dine
dönüş, din değiştirme, mistisizm ve teoloji; ibadet, dua; İslam’da akıl, ruh ve
maneviyat; metapsişik olaylar ve mucize gibi konular ele alınmıştır.
1970’li yıllarla birlikte din psikolojisi alanında gittikçe artan bir
hareketlenmeden bahsedilebilir. N. Armaner’in 1967’de yayınladığı İnanç ve
Hareket Bütünlüğü Bakımından Din Terbiyesi, 1973’te yayınladığı Psikopatolojide
Dinî Belirtiler; 1980’de yayınladığı Din psikolojisine Giriş I kitapları Din psikolojisinin
gelişmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Aynı şekilde, B. Özbaydar’ın 1970 yılında
yayınladığı, din psikolojisi alanında ilk alan araştırması olarak bilinen Din ve Tanrı
İnancının Gelişmesi Üzerine bir Araştırma adlı eseri; E. Fırat’ın Üniversite
öğrencilerinde Allah İnancı ve Din Duygusu adıyla Ankara İlahiyat Fakültesinde
tamamladığı 1977 tarihli tezi; K. Yavuz’un 1983 tarihinde yayınladığı Çocuklarda
Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi ile 1987 tarihli Psikanalizde İlk Dinî
Gelişmelerin Değeri adlı eserleri, Din psikolojisiyle doğrudan ilgili konuları
işlemeleri açısından bilim dalında kilometre taşları sayılır.
Ülkemizde, gittikçe
çoğalan çalışmalar, Din
Psikolojisinde
uzmanlaşmayı ve
çalışma çeşitliliğini de
artırmıştır.
Sonraki yıllarda, akademisyenlerin çoğalmasına bağlı olarak yazılan eserlerde
ve yapılan çalışmalarda, hem uzmanlaşma hem de çalışma çeşitliliği adına önemli
farklılaşmalar göze çarpmaktadır. 1993 yılında yayınlanan H. Hökelekli’ye ait Din
psikolojisi eseri, kapsam ve bütünlük açısından alanda sahip olduğu ağırlık ve
değerle dikkatleri üzerine çekmektedir. Aynı tarihte H. Peker tarafından yayınlanan
Din psikoloji kitabı, kullandığı dil ve üslupla beğeni toplayan diğer bir eserdir.
2000 yılından sonra Din psikolojisi alanında yapılan çalışmalar hızla
çoğalmıştır. Bu tarihlerde Din psikolojisi ana bilim dalına bağlı yayınlanan eserlerin
bir kısmı şöyle sıralanabilir: H. Certel; Din psikolojisi, Ankara 2003; H. Şentürk, Din
psikolojisine Giriş, İstanbul 2010; H. Hökelekli, Din psikolojisine Giriş, İstanbul
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
2010; H. Kayıklık, Din psikolojisi, Adana 2011. F. Karaca, Din psikolojisi, Trabzon,
2011. Çeviri ve derleme kitaplar: A. Vergote, Din, İnanç ve İnançsızlık (Çev. V.
Uysal), İstanbul 1999; N. Holm, , Din psikolojisine Giriş, (Çev. A. Bahadır), İstanbul
2004; A. Ayten, psikoloji ve Din, İstanbul 2006; A. Şahin, Dine psikolojik
Yaklaşımlar, (Derleme), Konya 2008; A. Ayten, Din psikolojisi, (Derleme), İstanbul
2010.
2009 yılında başlayıp periyodik olarak gerçekleştirilen “Din psikolojisi Ana
Bilim Dalları Koordinasyon Toplantıları” ve 2010 yılında Konya’da düzenlenen ilk
“Din psikolojisi Kongresi”, alanda önemli gelişmeler olarak kaydedilmelidir.
Kuşkusuz Türkiye’de Din psikolojisi adına burada dile getirilenler, çalışmaların
ancak bir kısmının fotoğrafı sayılabilir. Alanın içinden ve dışından gerçekleştirilen
yüzlerce çalışma söz konusudur ve her geçen yıl bu çalışmalara yenileri
katılmaktadır. Ülkemizdeki mevcut durumu dikkate alındığında, Türk Din
psikolojisinin geleceğine yönelik güçlü umutlardan bahsedilebilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Özet
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
•Din Psikolojisi; geliştirdiği teori, yöntem ve araştırma teknikleriyle insan
hayatının tüm boyut ve aşamalarında din ile ilgili her şeyi araştırmayı
amaçlayan bilimsel bir disiplin olup insanın düşünce, duygu ve eylem
dünyasına hitap eder. Din Psikolojisinin temel problemi dindar insandır;
dindarlıkla ilgili olumlu ya da olumsuz her türden eğilim ve içerik, söz
konusu bilim dalının ilgi alanına girer.
•Din Psikolojisi, dine psikolojik bakış açısıyla yaklaşan ampirik bir bilim
dalıdır.
•Din Psikolojisinin amacı, insanın dini hayatını bütün genişliği, derinliği ve
bağlantıları içerisinde incelemektir.
•Din Psikolojisi, gerek bireyin kendi dini hayatının temel dinamiklerini
tanımasında ve gerekse kendi dışındaki sosyal çevrede mevcut dini yapı
ve ilişkileri algılamasında, önemli katkılar sağlayabilir.
•Din Psikolojisi, bilimsel bağlantıları açısından sosyal bilimler, din bilimleri
ve ilahiyat ilimlerinin kesiştiği noktada disiplinlerarası bir konuma
sahiptir. Din Psikolojisi, çalışma ilke, yöntem ve teknikleri açısından
Genel Psikolojiye; işlediği konular açısından Din Bilimlerine; bireysel
dindarlığın kaynaklarına olan ilgisi açısından ise, İlahiyat İlimlerine bağlı
çalışmalar sürdüren bir bilim dalıdır.
•Din Psikolojisi, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bilim olma yolunda
hızla gelişmeye başlamıştır. Bu bilim dalının ilk kurucuları, aynı zamanda
Avrupa ve ABD’de dinî olaylara ilgi duyan Psikoloji biliminin ilk
kurucularıdır.
•Tarihi arka planı açısından oldukça zengin din psikolojik tecrübelere
sahip olmasına karşın İslam ve Türk Dünyası'nda Batı'da görüldüğü
şekilde sistematik bir Din Psikolojisi geleneğinden bahsetmek kolay
değildir. 60 yıllık bir geçmişe sahip olan Türk Din Psikolojisi, büyük ölçüde
İlahiyat Fakülteleri aracılığıyla ilerleme kaydetmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Ödev gönderimi
Ödev
Etkileşimli Alıştırmalar
Alıştırmalar
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
• Öğrendiklerinizi etkileşimli alıştırmalarla
pekiştirebiirsiniz
• Sosyal Bilimler, Din Bilimleri ve İlahiyat İlimleri
arasındaki konumunu da dikkate alarak Din
Psikolojisinin günümüzde yaşanan dini hayatın
anlaşılmasında sahip olduğu önem ve katkısı
hakkında 200 kelimeyi aşmayacak bir
kompozisyon yazınız ve yandaki ödev gönderme
linkini kullanarak gönderiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. “Dini düşünce ve kanaatleri, dini duygu ve tecrübeleri, dini tutum ve
davranışları inceleme” Din psikolojisinin hangi yönüyle doğrudan ilgilidir?
a) Amacı
b) Tanımı
c) İlkeleri
d) Konusu
e) Hepsi
2. Aşağıdakilerden hangisi Din psikolojisi konuları arasında yer almaz?
a) Dinî güdü ve arzular
b) Dinî duygu ve ilgiler
c) Dua ve ibadetler
d) Dinî amaçlar ve hükümler
e) Dinî şüphe ve tereddütler
3. Aşağıdakilerden hangisi Din psikolojisinin İlkeleri arasında yer almaz?
a) Bir inancın doğruluğunu tespit etme
b) Tanrıyı araştırma dışı bırakma
c) İnsanın niçin ve nasıl inandığını araştırma
d) Dinin insan boyutunu inceleme
e) Dinlere eşit mesafede durma
4. Aşağıdakilerden Hangisi Din psikolojisinin pratik yararları arasında yer
almaz?
a) Kişisel dini hayat hakkında bilgilenme
b) Dini mesleklerde teorik ve pratik destek sağlama
c) Aile içi ilişkilerin düzenlenmesine katkı sağlama
d) Diğer din bilimlerine bilgi ve bulgu sağlama
e) Dini ilimlerin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlama
5. Din psikolojisi uzmanlık alanı itibariyle hangi bilim grubuna dâhildir?
a) İnsan bilimleri
b) Sosyal bilimler
c) Din bilimleri
d) psikoloji bilimleri
e) İlahiyat ilimleri
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
6. Kullandığı ilke, yöntem ve teknikleri açısından Din psikolojisi hangi disipline
bağlıdır?
a) Genel psikoloji
b) Sosyal psikoloji
c) Klinik psikoloji
d) Matematik
e) İstatistik
7. Çeşitli toplumlarda zamana ve mekana özel bir takım dinî inanç, ibadet ve
uygulamaların kültürel yansımalarını araştıran din bilimi hangisidir?
a) Din Sosyolojisi
b) Din Felsefesi
c) Din Fenomenolojisi
d) Din Antropolojisi
e) Dinler Tarihi
8. Dindarlığın kaynağını sinir sistemi işleyişi ya da davranış genetiğine bağlayan
yaklaşım hangisidir?
a) Nöropsikoloji
b) Biyofizyoloji
c) Nöroteoloji
d) Teobiyoloji
e) Biyopsikoloji
9. Aşağıdakilerden hangisi, ABD Din psikolojisi kurucuları arasında yer almaz?
a) W. James
b) S. Hall
c) E. Starbuck
d) H. Leuba
e) W. Wundt
10.Türkiye’de ilk din psikoloğu olarak kabul edilen bilim adamı kimdir?
a) B. Özbaydar
b) B. Egemen
c) N. Armaner
d) K. Yavuz
e) O. Pazarlı
Cevap Anahtarı
1-B, 2-D, 3-A, 4-E, 5-C, 6-A, 7-D, 8-C, 9-E, 10-B
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
29
Din Psikolojisi: Tanımlama, Kapsam ve Tarihçe
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Armaner, N. (1980). Din psikolojisine Giriş I, Ankara: Ayyıldız Matb.
Ayten, A. (2010). Din psikolojisi, (Edit), İstanbul: İz Yayıncılık.
Bahadır, A. (2007). Jung ve Din, İstanbul: İz Yayınları.
Baymur, F. (1995). Genel psikoloji, İstanbul: İnkılap Kitabevi.
Certel, H. (2003). Din psikolojisi, Ankara: Andaç Yayınları.
Cirhinlioğlu, F. G. (2010). Din psikolojisi, Ankara: Nobel Yayınları.
Grom, B. (1992). Religionspsychologie, München: Kösel Verlag.
Holm, N. (2004). Din psikolojisine Giriş. (Çev. A. Bahadır), İstanbul: İnsan Yayınları.
Hökelekli, H. (2001). Din psikolojisi, Ankara: TDV Yayınları.
Hökelekli, H.(2010). Din psikolojisine Giriş, İstanbul: DEM Yayınları.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Din_bilimleri. Erişim: 15 Temmuz 2011.
Karaca, F. (2011). Din psikolojisi, Trabzon, Eser Ofset Yayıncılık.
Kayıklık, H. (2011). Din psikolojisi, Adana: Karahan Kitabevi.
Köse, A. (2000). Freud ve Din, İstanbul: İz Yayınları.
Peker, H. (2010). Din psikolojisi, İstanbul: Çamlıca Yayınları.
Yavuz, K. (1982). “Din psikolojisinin Araştırma Alanları”, Atatürk Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dergisi, V. Erzurum.
Özdoğan, Ö. (2009). Aşkın Yanımız Maneviyat, Ankara: Özdenöze Yayınları.
Şahin, A. (2008). Dine psikolojik Yaklaşımlar, (Edit), Konya.
Tarhan, N. (2009). İnanç psikolojisi, İstanbul: Timaş Yayınları.
Utsch, M. (2000). “Aufgaben und Grenzen der Religionspsychologie”, Praktische
Theologie, 35/2.
Yapıcı, A. (2007). Ruh Sağlığı ver Din, Adana: Karahan Kitabevi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
30
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
DİN PSİKOLOJİSİNDE YÖNTEM
• Yöntemle ilgili temel
kavramlar
• Araştırma teknikleri
• Araştırma yöntemleri
• Deney
• Alan araştırması
• Survey
• Arşiv araştırması
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Yöntem ve Teknik kavramlarını
kavrayabilecek,
• Yöntemle ilgili temel kavramların neler
olduğunu anlayabilecek,
• Sosyal bilimlerde kullanılan belli başlı
yöntemleri tanıyabilecek,
• Sosyal bilimlerde kullanılan temel
yöntemlerle çalışma yapabilecek
yeterliğe ulaşacaksınız.
DİN PSİKOLOJİSİ
Prof. Dr. Faruk KARACA
ÜNİTE
Din Psikolojisinde Yöntem
GİRİŞ
Belli bir konu ya da problemi anlamak ve açıklamak amacıyla girişilen
sistematik veri toplama ve analiz etme sürecine bilimsel araştırma denmektedir.
Bilimsel araştırmaların bir kısmı üzerinde çalışılan konuya çalışma yapılan zamana
değin ortaya konmamış yeni bir kuramsal yaklaşım geliştirmeyi amaçlarken,
bazıları problemle ilgili olarak daha önceden geliştirilen kuramları sınamayı, bazıları
ise teorik olarak üretilen bilgilerin uygulamasındaki işleyişin nasıl olduğunu ortaya
çıkarmayı amaç edinebilir.
Yöntem konusu, bilimsel araştırmalar için en önemli konulardan birisidir.
Herhangi bir çalışma alanının özgün bir disiplin olabilmesi için kendine özgü bir
konu ve yöntemi olması gerekmektedir. Günümüzde psikoloji disiplininin
araştırdığı konular, psikololoji disiplininin akademik bir alan olarak ortaya
çıkmasından önce felsefe disiplininde irdelenmekteydi. Psikoloji bilimi ise araştırma
yöntemini değiştirerek felsefeden ayrılmış ve müstakil bir disiplin hâline gelmiştir.
Sosyal bilimlerde kullanılan yöntemler, bu kategoride yer alan bilimsel disiplinler
tarafından ortaklaşa kullanılmakla birlikte, bazı disiplinler bir kısım yöntemleri daha
sık tercih etmektedir. Bu ünitede din psikolojisinin diğer sosyal bilimlerle ortaklaşa
paylaştığı ve diğerlerinden farklı olarak daha çok tercih ettiği yöntem ve teknikler
üzerinde durulacaktır.
YÖNTEMLE İLGİLİ TEMEL KAVRAMLAR
Olgu
Doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak yapılan bir gözlem sonucunda
saptanan ve istendiğinde herkes tarafından aynı şekilde tekrar gözlemlenebilen
gerçeklerdir.
Problem
Bilimsel çalışmalarda en
önemli aşamalardan
biri yöntem seçimidir.
Araştırma sürecinde ilk yapılması gereken, genel bir inceleme (kaynak
taraması, uzmanlarla görüşme vb.) sonucunda bir konu saptamaktır. Problem;
kuramlardan, daha önceki araştırmaların bulgularından ve/veya kişisel
gözlemlerden yola çıkarak oluşturulabilir. Araştırma problemini belirlerken, her
şeyden önce, problemin araştırılabilir özellikte olmasına dikkat edilmelidir.
Araştırılabilirlik, problemin veri toplama ve analiz etme yoluyla incelenebilecek
özellikte olmasıdır. Bununla birlikte problemin araştırmacının araştırma becerileri,
kaynaklar, zaman vb. özelliklere uygun olmasına dikkat edilmesi gerekir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Din Psikolojisinde Yöntem
Amaç ve Önem
Problem ortaya konduktan sonra, bu problemin önemi tartışılır. Konu
belirlendikten sonraki aşama, araştırma konusuyla ilgili olarak çözülmek istenen
problemi, diğer bir deyişle araştırma amacını ortaya koymaktır.
Yöntem
Yöntem, bilimsel
araştırmalarda kullanılan
genel yaklaşımdır.
Bilimsel araştırmalarda kullanılan genel yaklaşım olarak tanımlanabilecek
yöntem kavramı, hem zihinsel, hem de uygulama yönü olan bir süreci ifade eder.
Zira konu seçiminden başlayan bu süreç, bir taraftan aklın adım adım ilerleyerek bir
takım önermelerden belli sonuçları çıkarmayı içine alırken, diğer taraftan araştırma
konusu olan olgular ve bu olgular arasındaki ilişkileri gözlem, deney ve ölçme
yoluyla tespit edip sınıflandırmak ve bazı teorik genellemelere başvurarak, olgular
arası ilişkileri yansıtan ampirik genellemeleri anlaşılır hâle getirmekten ibaret olan
açıklamayı da içine almaktadır. Buna göre araştırma yönteminde sırasıyla; hangi
araştırma modelinin benimseneceği, araştırma verilerinin nasıl toplanacağı ve
verilerinin nasıl analiz edileceği ve yorumlanacağı belirlenmektedir (Aziz, 2008:30).
Araştırma Modeli (Desen)
Araştırmanın odağı, veri toplama teknikleri ve veri analizi gibi araştırma
evrelerinin birbiriyle tutarlı olmasına rehberlik eden bir strateji olan araştırma
modeli, yöntem ve teknik seçimini de belirlemektedir. Zira araştırmanın ele aldığı
problem ve ondan türetilen alt problemlere nasıl yanıt aranacağı veya hipotezleri
test etmek için neler yapılacağı araştırma desenine göre değişiklik arz etmektedir.
Belgesel ve tecrübi olmak üzere temelde iki türlü araştırma deseni bulunmaktadır.
Araştırma problemi hakkında mevcut her türlü hazır kaynaktan derlenen verilere
(yazı, resim, ses veya görüntü kaydı vb.) dayalı araştırmalara belgesel araştırma
denirken, araştırma problemi hakkında deney yoluyla üretilen veya gözlem, anket,
mülakat, test ve diğer ölçüm araçlarıyla toplanan güvenilir ve geçerli verilere
dayanan araştırmalara tecrübi araştırma denmektedir.
Bilimsel Araştırma Çeşitleri
Açıklayıcı araştırmalar
İki değişken arasındaki sebep-sonuç ilişkisini ortaya koymaya çalışan
araştırmalardır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Din Psikolojisinde Yöntem
Betimleyici araştırmalar
Mevcut durum ve özellikleri olduğu gibi ortaya koymaya çalışan betimleyici
araştırmalar, olguları ortak özelliklerine göre sınıflamayı, birbiriyle ilişkilerini ortaya
koymayı amaç edinirler (Altunışık ve ark., 2010:69). Bu tür araştırmalar, olguları
sözel, sayısal, şekilsel veya hem sözel hem de sayısal ve şekilsel olarak özetleme
olanağı sağlar. Betimsel araştırma verileri, betimsel istatistikler kullanılarak
(örneğin, frekans, yüzde vb.) analiz edilir.
Nicel Araştırmalar
Gözlem ve ölçmelerin tekrarlanabildiği ve objektif yapıldığı araştırmalara
niceliksel, sayısal (quantitative) araştırma denmektedir. Görgül (amprik) yaklaşım
veya sayısal yaklaşım da denen niceliksel yaklaşım; sosyal bilimlerin şekillenmeye
başladığı 20. yüzyılın başında, fen bilimlerinin kullanmakta olduğu araştırma
yöntemlerinin ve veri toplama tekniklerinin sosyal bilimlere uyarlanmasıyla
oluşmuştur. Bilimle bilimdışının birbirinden kesin sınırlarla ayrıldığını öngören bu
yaklaşıma göre; bilimin uğraştığı nesnel gerçeklik, değer yargılarından ve kişisel
yorumlardan bağımsız yapılan gözlem ve/veya ölçümlerden elde edilen verilerden
oluşmaktadır. Buna göre niceliksel araştırma yürüten araştırmacılar, veri toplama
ve analiz süreçlerine kendi değer yargılarını ve kişisel yorumlarını katmamak için
yoğun çaba göstermelidirler (Neuman, 2009:20-22).
Nitel Araştırmalar
Nicel araştırmalar, 20.
yüzyılın ikinci yarısından
itibaren daha popüler hâle
gelmeey başlamıştır.
İnsan ve grup davranışlarının “niçin”ini anlamaya yönelik araştırmalara
niteliksel (qualitative) araştırma denir. 20. yüzyılın son çeyreğinde, niceliksel
yaklaşımın bazı sosyal olguları açıklamadaki yetersizliğinden hareketle, nitel
araştırma yaklaşımı gelişmiş ve hızla yaygınlaşmaya başlamıştır. Sosyal bilimlerin
ilgi alanını oluşturan sosyal gerçeklikle, fen bilimlerinin ilgi alanını oluşturan fiziksel
gerçekliği birbirinden ayıran niteliksel yaklaşıma göre; fiziksel gerçekliğin kişisel
yorumlardan bağımsız olması mümkün olmasına rağmen, sosyal gerçeklik bir
ölçüde de olsa, kişisel yorumlarla oluşmaktadır. Bu nedenle, sosyal gerçekliğin
nesnellik kadar öznellik de içerdiği ve her bireyin algılayış biçimine bağlı olarak
farklılaştığı; dolayısıyla, sosyal verilerin ancak yorumlandıkları zaman anlam
kazandığı kabul edilmektedir. Sosyal bilimlerde tüm olgular ve olaylar yumağından
çıkarımlar yapılarak belirli sonuçlara varılmak istendiğinden, başka bir deyişle, bir
olgu diğer tüm olgu ve olaylar yumağında bir anlam ve değer kazandığından, nitel
çalışmalar bir gereklilik olarak ortaya çıkmıştır. Bu perspektiften nitel araştırma;
araştırmacının, doğal olarak oluşan olguları tüm karmaşıklığı içinde incelemesi ve
irdelemesi olarak ifade edilmektedir (Ekiz, 2003: 26-32).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Din Psikolojisinde Yöntem
Nitel araştırmalarda temel amaç seçilen örneklemden hareketle evrene
ilişkin genellemeler yapmak olmadığından nicel araştırmalarda kullanılan
örnekleme yöntemleri farklı şekillerde kullanılmaktadır.
Nitel araştırmaların en zor evrelerinden biri veri analizi sürecidir. Bu zorluk
temelde, her nitel araştırmada elde edilen verilerin farklı özellikler taşıması ve
standart bir veri analizi sürecini takip etmenin güçlüğünden kaynaklanmaktadır.
Nitel veri analizinde daha çok betimsel ve içerik analizi kullanılmaktadır. Nitel
araştırmalarda, araştırma sonuçlarının tekrar edilebilirliği olarak tanımlanabilecek
güvenirlikten çok, araştırma sonuçlarının doğruluğu yani geçerlik daha fazla önem
kazanmaktadır.
Nitel araştırmalar da nicel araştırmalarda olduğu gibi döngüseldir. Zira
araştırmanın başında oluşturulan kavramsal ve yöntemsel yapı, süreç içinde
değişikliklere uğrayabilmekte ve ortaya yeni problemler çıkmakta ve araştırmanın
yönünü değiştirebilmektedir. Nitel araştırma sonuçları nicel verilere derinlik,
ayrıntı ve anlam kazandırmak için de kullanılmaktadır.
Nicel araştırmalar ile nitel araştırmalar arasında önemli farklar
bulunmaktadır. Bunlar: Nitel araştırma; niçin? nasıl? ne? sorularına cevap ararken,
nicel araştırma ne kadar? ne miktarda? ne kadar sık? ne kadar yaygın? sorularına
yanıt arar. Nicel araştırmalar, teori ve hipotez ile başlarken (tümdengelim), nitel
çalışmalar ise araştırma sonunda kavram ve teoriler (tümevarım) oluşturur. Nicel
yaklaşım, bağımsız değişken ve süreçlere bölünebilen bir tane gerçek olduğunu ileri
sürerken, nitel yaklaşım; sadece bütünsel boyuttan çalışılabilecek çoklu
oluşturulmuş gerçekler olduğunu ileri sürer.
Nicel yaklaşımda araştırmacı ve araştırılan obje birbirlerinden bağımsızken,
nitel yaklaşımda araştırmacı ile araştırılan objenin birbirlerini etkileme ihtimali
bulunmaktadır. Nicel yaklaşımda her davranış, kısa bir etkiden önce gelen gerçek
bir nedenin sonucu olarak açıklanmaya çalışılırken, nitel yaklaşımda her hareket,
kendiliğinden birbirlerini şekillendiren bir durumda olup etkilerden nedenleri ayırt
etmek mümkün değildir. Nitel verilerin istatistiksel analizlerinin yapılabilmesi için,
önce üzerinde bir dizi çalışmalar yapılması gerekir. Nitel araştırmalar, deneysel
nicel araştırmalar gibi olayın değişkenleriyle oynamayarak, sosyal olayı doğal
ortamı ve doğal oluşumu içinde ilişki bağlantılarını gözeterek anlamaya çalışarak
(holisticperspective), olayı etkileyen değişkenleri kendisi ortaya çıkarmaktadır.
Nitel araştırma kişilerin kanaatleri, tecrübeleri, algıları ve duyguları gibi
sübjektif verilerle ilgilenirken, nicel araştırmalar daha çok objektif veriler üzerine
oturmaktadır. Buna paralel olarak nitel yaklaşım daha çok fenomenolojik bir duruş
sergilerken, nicel yaklaşım bilimselliği ön plana çıkartmaktadır. Nicel yaklaşım
pozitivist bir karakter sergilerken, nitel yaklaşım pozitivist yaklaşım karşıtıdır. Nicel
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Din Psikolojisinde Yöntem
yaklaşım deneysel bir karakter sergilerken, nitel yaklaşım daha çok betimsel bir
özelliğe sahiptir (Kuş, 2003: 105-119).
Temel Mantık süreçleri
Tümdengelim (Dedüksiyon)
Zihnin kanunlardan, kurallardan örneklere, olaylara inerek yeni bir yargıda
bulunmasıdır. Burada önce herhangi bir genelleme (kanun, kural) ele alınır, sonra
bundan yola çıkarak özele (olaya, örneğe) inilerek, yeni bir yargıya varılır.
Tümdengelimin temelinde "Bütün için doğru olan, parçaları için de doğrudur."
ilkesi yatar. Buna göre doğru olarak kabul edilen bir genel önermeden yola çıkan
araştırmacı, üzerinde çalıştığı olgusal durumu, bu önermeyi kullanarak açıklamaya
çalışmaktadır.
Bütün insanlar ölümlüdür. (Genel önerme)
Ali insandır. (Olgusal durum)
O hâlde Ali de ölümlüdür. (Sonuç)
Bu şekilde bir akıl yürütmede birinci ve ikinci önermelerin doğruluğunun
kabul edilmesi, 3. önermenin de doğruluğunun kabul edilmesini zorunlu
kılmaktadır. Ancak birinci ve ikinci önermenin doğruluğunun garanti edilmesi her
zaman mümkün olmadığından, tümdengelimle ulaşılan sonuçlar sadece öncüller
doğru olduğu zaman doğru olacaktır.Bu sakıncasına rağmen bilimsel yöntem
içerisinde kullanılan tümdengelimin bu dezavantajı, diğer bir akıl yürütme biçimi
olan tümevarım ile giderilmeye çalışılmaktadır (İslamoğlu, 2009:36).
Tümevarım (Endüksiyon)
Temel mantık süreçleri
olan tümevarım ve
tümdengelim, birbirine
ters gibi gözüküyorsa da
birbirlerini tamamlayan
süreçlerdir.
Zihni özel hâllerden genel hâle veya olaylardan yasa ve ilkelere yükselten akıl
yürütme biçimidir. Buna göre deney ve gözlemle elde edilen olgusal bilgilerden
genellemeler, ilkeler ve yasalar üretilmeye çalışılmaktadır. Parçadan bütüne doğru
gidilen bu yöntemde, önce ayrı ayrı olarak gözlemlenen olgulardan önermeler
oluşturulmakta, özellikleri ve doğrulukları tek tek gözlemlenen olgu ve
önermelerden genel ilkelere varılmaya çalışılmaktadır. Yunus Emre’nin dediği gibi
“Dört dinin toplamı bir elif eder.” veya;
Ali bir insandır ve ölümlüdür.
Ahmet bir insandır ve ölümlüdür.
Ayşe bir insandır ve ölümlüdür.
-Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Din Psikolojisinde Yöntem
--N bir insandır ve ölümlüdür
Sonuç: O hâlde bütün insanlar ölümlüdür.
Bu yöntemle de hatalı bilgilere ulaşmak mümkündür. Zira tümevarım ile
geliştirilen teoriyi destekleyecek bütün verilere ulaşma imkânı olmadığı gibi aksine
bir örneğin ortaya çıkması da olasıdır. Ancak yeterli sayıda kabul edilen
gözlemlerden sonra genellemeler yapılmaktadır. Genel hüküm veya yasa
çıkarılacak konuda deney ve gözlemlerin çokluğu, tümevarım ile varılacak sonucun
kesinliğini yükseltmektedir. Deney ve gözlemi esas alan bu yaklaşım, orta çağda
hakim olan tümdengelim yönteminin yerine kullanılarak araştırmacıların dikkatini
olgulara çevirerek bilimin gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur (İslamoğlu,
2009: 37). Bu yaklaşım, bilimsel araştırmalarda verilerin toplanması ve olguların
gözlenmesi aşamasında kullanılmaktadır.
Kuram (teori)
Kuramlar hipotezlerden
farklı olarak herhangi bir
problemi açıklamak için
ileri sürülen fikirler
sistemidir.
Bir olgu ya da problemin doğasını anlamak ve açıklamak için geliştirilen
birbirleriyle tutarlı önermeler, varsayımlar, tahminler, ilkeler, yöntemler ve fikirler
bütünüdür. Bir başka ifadeyle kuram, mantıksal olarak birbirleriyle ilişkili, birbirine
ters düşmeyen ve kendisinden sınanabilecek hipotezler çıkarılabilecek olan
kavramlar, ifadeler ve fikirler sistemidir. Basit bir önerme olmayan kuramlar,
olaylar arasındaki karmaşık bağlantıları düzene sokmaya çalışarak ilgilendiği
sorunlara çözüm getirebilen yaklaşımlardır (Budak, 2000: 742). Örneğin, Freud
tarafından teklif edilen baba yansıtma teorisi, insan-Tanrı ilişkisini açıklamak için
teklif edilen teorilerden birisidir.
Bilimsel gelişme ve ilerlemenin lokomotifi pozisyonunda olan kuramlar,
kanun değildirler. Bu yüzden aynı problemle ilgili birden çok kuram olabildiği gibi,
aynı konuda geliştirilen farklı kuramlar birbirlerini zayıflatabilir veya tamamen
işlevsiz kılabilir. Bu açıdan bilim,yeni kuramlar üretmeye ve var olan kuramları
sınamaya yarayan süreç olarak da tanımlanmaktadır.
Zaman zaman paradigma ve kuram kavramları birbirleriyle karıştırılırsa da bu
iki kavram aynı manayı ifade etmemektedir. Zira gerçeğin doğası hakkında bir dizi
varsayıma dayanan paradigma kavramı olgulara bakış yolunu temin ederken,
kuram ne gördüğümüzü açıklamayı amaçlamaktadır. Çok boyutlu bir özelliğe sahip
olan dinî hayat da, bu özelliğinin etkisiyle karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu nedenle,
din psikolojisinde genellenebilirliği yüksek kuramlar oluşturmak oldukça zordur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Din Psikolojisinde Yöntem
Varsayım
Varsayım deneyle kanıtlanmamış fakat kanıtlanabilir derecede doğru olduğu
kabul edilen ve hipotezin aksine denenmeyen yargıdır. Diğer bir ifadeyle varsayım,
doğruluğu sınanmaya elverişli olmayan ve kanıtlanmasına gerek görülmeden doğru
olarak kabul edilen yargıdır. Daha çok araştırmanın başlangıç aşamasında keşif
sürecini basitleştirmek amacıyla kullanılan varsayımlardan belli tahminler
üretilmektedir. Araştırmacıya bir tür basamak taşı işlevi gören varsayımların
sağlamlığı, araştırmanın niteliğini yükseltmektedir. Bir şeyin varsayım olabilmesi
için; doğruluğundan büyük ölçüde emin olunması, doğruluğunu denemenin
mümkün olmaması veya deneyerek kontrol etmek için harcanacak emek, zaman ve
masrafın yararından çok daha fazla olması gerekmektedir (İslamoğlu, 2009: 25-26).
Sayıltı
Çoğu kez varsayımla aynı anlamda kullanılan sayıltı kavramı, araştırmacının
bilimsel araştırma süreci boyunca elinden gelen hassasiyeti göstermesine rağmen
tam olarak garanti altına alınamayacak durumların varsaydığı şekilde kabul
edilmesi anlamına gelmektedir. Örneğin bilimsel bir araştırmada hipotezlerin test
edilmesi aşamasında veri toplamak için kullanılan örneklemden veri toplama
aşamasında görüşlerine başvurulan deneklerin kendilerine yöneltilen soruları
doğru anlayıp samimi ve içten bir şekilde cevaplandırmış olmaları bir sayıltıya
dayanmaktadır. Zira araştırmacının ne kadar önlem alırsa alsın bahsedilen durumu
garanti altına alması mümkün değildir.
Hipotez
Basit bir yaklaşımla
nedenler bağımsız
değişkenler, sonuçlar ise
bağımlı değişkenler olarak
anlaşılabilir.
Bilimsel araştırmalarda doğruluğu sınanmak üzere ileri sürülen geçici
hükümlerdir. Hipotezler üzerinde çalışılan problemi açıklama vaadi taşısalar da,
doğruluk ve kesinlikleri henüz bilinmeyen bir iddia veya önerme niteliği taşırlar.
Henüz test edilmemiş muhtemel çözümlemeleri içeren önermeler olan hipotezler,
araştırma problemine önceden verilmiş cevaplar gibidirler (Altunışık ve ark., 2010:
19-20). Belli bir kuram çerçevesinde problemi ele alan araştırmacı, kullanmış
olduğu kuramsal yaklaşımın öngördüğü varsayımlardan mantıksal akıl yürütme
sürecine uygun olarak ürettiği tahminler olan hipotezleri, gözlem, deney veya diğer
yöntemlerle teste tabi tutar. Desteklenen hipotezler, teoriye olan güveni artırarak,
türetilmiş oldukları varsayımı da teorinin bir parçası hâline getirir. Hipotezler
kuramlar gibi bir açıklama aracı olsa da, sınırlı bir açıklama vaadi taşır. Kuramlar
ise daha köklü ve kapsamlı açıklamalar getirir.
Kısaca özetlenecek olursa, varsayımlar doğruluğu irdelenmeksiniz kabul
edilen durumları ifade ederken, hipotezler doğrulanmak üzere ele alınan
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Din Psikolojisinde Yöntem
iddialardır. Bir ölçüde de olsa doğrulanmış ancak henüz tümü ile kesinleşmemiş bir
sistem niteliği taşıyan teoriler ise, hipotezler gibi bir tek önermeyi değil birbiriyle
ilişkili birçok önermeyi bünyesinde barındıran genel bir açıklama sistemidir.
Bağımlı değişken
Bir başka değişkene (neden) bağlı olarak meydana gelen veya ondan
etkilenen olguları ifade etmek için kullanılan bağımlı değişken kavramı aynı
zamanda olgusal sonuç olarak da ifade edilmektedir. Örneğin karşılıklı ilişki hâlinde
olan iki olgudan birinde meydana gelen niteliksel veya niceliksel değişiklikler,
diğerindeki bir değişimle açıklanıyor veya yorumlanıyorsa, yani ona bağlı olarak
diğerinde de bir değişim meydana geliyorsa, birinci olgu bağımlı, ikinci olgu ise
bağımsız değişken adını alar.
Bağımsız değişken
Yukarıda ifade edildiği gibi, karşılıklı ilişki içinde olan iki olgudan (bu ilişki
neden-sonuç ilişkisi olabileceği gibi, doğru veya ters orantı şeklinde de olabilir)
birinde meydana gelen nitel veya nicel değişimleri etkileyen diğer olgu (veya
olguların her biri) bağımsız değişken adını oları. Özellikle deneysel araştırmalarda
incelenen problemi etkileyebilecek diğer değişkenler sabit tutulabildiği için bilimsel
yöntemin mantığına en uygun yöntem, deney yöntemidir. Kabaca bağımlı
değişkenin ortaya çıkmasında etkili olan nedenlerden biri olarak tanımlanabilecek
olan bağımsız değişkenler, nedensel ilişkilerin kurulmadığı araştırmalarda araştırma
konusuyla ilişkili olan faktörler olarak da anlaşılabilir.
Evren
Araştırmaya konu olan problemle ilişkili olan bireylerin tamamını, yani
araştırma bulgularının genelleneceği bireylerin tümünü ifade eder. Belirlenen
evrendeki bireylerin sayısının çokluğu, ana evrenden bir örneklem alınmasını
zorunlu kılar.
Örneklem
Bilimsel çalışmaların, problemin yaşandığı hayat alanına giren evrenin
tamamı üzerinde uygulama imkânı bulunmadığı için, genellikle ana evreni temsil
edebilecek bir kesit üzerinde uygulama yapmak bir zorunluluk olarak ortaya çıkar.
Bu durumda, incelenecek olan büyük grubun içinden belirli kurallara uyulmak
suretiyle alınan temsil kabiliyeti yüksek küçük bir parça veya kesit alınarak
inceleme ve uygulamalar bu küçük grup üzerinde yapılır ve ondan elde edilen
veriler, tüm evrene genellenir (Altunışık ve ark., 2010: 131). Örneklemin ana kitle
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Din Psikolojisinde Yöntem
içinde yaygın olarak dağılmış olması durumunda küçük, seyrek olması durumunda
ise büyük olmasına dikkat edilir.
Denek
Bilimsel çalışmalarda üzerinde deney, araştırma, ölçme, sayısal işlem ve
değerlendirme yapılan insan, hayvan ve nesneler denek kavramıyla ifade edilir.
Döngüsellik
Sosyal bilimlerde ele alınan problemlerin büyük çoğunluğu yaşanan hayat
alanından alınmakta ve çalışma konusu üzerinde bilimsel bir prosedür izlenerek
belli analiz ve çözümlemeler yapılarak problemlere çözüm üretilmeye
çalışılmaktadır. Bu durumda yaşanan hayat alanından alınan problem, temel
mantık süreçlerinden geçirilerek anlaşılmaya ve açıklanmaya çalışılarak oluşturulan
geçici çözümlerin (kuram) testi için yeniden hayat alanına inme ihtiyacı ortaya
çıkmaktadır. Şöyle ki, üzerinde çalıştığı problemle ilgili mümkün olduğu kadar veri
(gözlem) toplamaya çalışan araştırmacı, toplamış olduğu verileri bir bütünde
birleştirmeye, yani tek tek gözlemini yaptığı problem veya olgulardan bu olguları
açıklayabilecek genel bir ilke geliştirmeye çalışır.(Tümevarım). Ancak aynı problem
veya olguyu açıklamada kullanılabilecek birden çok ilke veya önerme üretmenin
mümkün olması, araştırmacıyı bir adım daha ileri atmak zorunda bırakmaktadır.
İkinci aşamada oluşturduğu genel ilke veya önermenin sonuçlarını ortaya koymaya
çalışan (tümdengelim) araştırmacı, bu aşamada belirli durumlarda neler olabileceği
konusunda tahminler (hipotez) üretir. Soyut ve kuramsal düzeyde olan ikinci
aşama, tekrar olgu düzeyine inmeyi zorunlu kılar. Çünkü ikinci aşamada
(tümdengelim) üretilen tahminlerin doğrulanıp doğrulanmadığını (hipotez
sınaması) görmek için olgu düzeyini geri dönüp yeni gözlemler yapması
gerekmektedir. İkinci aşamada ortaya konan tahminler ise, birçok durumda olgusal
düzeyde toplanan gözlemlerle örtüşmeyebilir. Tahminler ile olgular arasında
ortaya çıkan bu farkı yeni bir olgu olarak değerlendiren araştırmacı, olguyu
açıklamak için geliştirdiği genel ilke veya önermesini (kuramını) değiştirmek
zorunda kalabilir. Kuramda yapılan değişiklik, ondan yeni tahminler (hipotez)
üretilmesi ve bu yeni hipotezlerin test edilmesi gerekliliğini beraberinde getirir.
Araştırmacıyı başladığı noktaya, yani olgusal düzeye tekrar getiren süreç döngüsel
bir çerçeve içinde devam eder (Kağıtçıbaşı, 1996: 27/28).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Din Psikolojisinde Yöntem
ARAŞTIRMA TEKNİKLERİ
Bilimsel bir araştırmada ihtiyaç duyulan verileri elde etmeye yarayan
araçlara, araştırma teknikleri denmektedir. Deney, gözlem, soru sorma ve hazır
bilgiden ibaret dört temel teknik bulunmaktadır. Bilimsel araştırmalarda veri
sağlamak için kullanılan diğer teknikler, bu temel tekniklerden türetilmiştir.
Bilimsel araştırmaların
gerçekleştirilebilmesi için
bir takım verilere ihtiyaç
duyulmaktadır.
Gözlem
Herhangi bir olay veya olgunun bağımsız kişilerce müşahade edilmesi olan
gözlemin bazı çeşitleri bulunmaktadır.
Doğal gözlem: Olay ve olguların doğal artamlarında, araştırmacının herhangi
bir müdahâlesi olmadan yani, koşulları etkilemeye veya değişkenleri kontrol
etmeye çalışmadan yapılan gözlemdir.
Pasif gözlem: Olayın sebepleri hakkında hiçbir fikre sahip olmadan
tesadüflere dayalı olarak yapılan gözlemdir.
Sistematik gözlem:Aşartırmaya konu edilen olay ve olguların, araştırmacının
belirlediği koşullar altında gözlenmesidir. Bu gözlem çeşidinde sadece araştırmaya
konu olan olgular gözlemlenip kayıt altına alınırken, diğer şeylerin kaydı tutulmaz.
Sosyal bilimlerin tamamında en çok kullanılan veri toplama tekniğidir.
İç gözlem: Şuurun kendi üzerine katlanması, bireyin kendi iç dünyasını
gözlemlemesidir. İnanmak, umutlanmak, sevmek, sevilmek, üzülmek, kaygılanmak,
düşünmek, kıskanmak gibi din psikolojisi açısından önemli araştırma konuları
hakkında ancak bireylerin kendileri tarafından yapılan gözlemler ile bilgi
edinilebilmektedir. Her ne kadar nesnel ve bilimsel sonuçlara varabilmek için bir
olayda inceleyen süje ile incelenen objenin aynı olması iyi bir gözlem ortamı
olmayıp durumun böyle olması en azından incelenen olguda muhteva kaybına
neden olup gözlem kalitesini düşürse de, iç gözlem tekniği din psikolojisinin
vazgeçemeyeceği tekniklerden birsidir. Buna ilaveten iç gözlemine müracaat edilen
bireylerin samimi ve dürüst davranmama ihtimali yanında, içsel yaşantıların
ifadesinde dilin yetersizliğinden kaynaklanan problemler ve insanların dili kullanma
yeterliklerinin birbirlerinden farklı olması, iç gözlemin diğer dezavantajları arasında
yer alır. Bütün bu dezavantajlar, alınan birtakım önlemlerle giderilmeye çalışılarak
iç gözlem tekniğinin din psikolojisi araştırmalarında kullanılmasına devam
edilmektedir. Bunlar arasında; insan bilincine, yaşanan herhangi bir olayın bellekte
kalan izlerini gözlemleme yeterliği konusunda güven yanında, insanlara güven
telkin edip samimi ve içten davranmalarını sağlamak, içsel yaşantılar hakkında
doğrudan değil de dolaylı sorular sormak, her ne kadar birtakım etik mahsurlar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Din Psikolojisinde Yöntem
taşısa da zaman zaman araştırmanın gerçek amacını gizlemek ve iç gözlem
tekniğini aktif dış gözlemle birlikte kullanmak gibi önlemler sayılabilir (Karaca,
2011: 56).
İç gözlem yoluyla başkalarını anlamak için özellikle Alman psikologlar
tarafından kullanılan bir teknik de ortak sezgi (einfühlung) tekniğidir. Buna göre
araştırmacı kendi iç yaşantılarından hareket ederek karşısındakinin ruh hâlini
sezgisel olarak kavramaya çalışmaktadır. Aynı zamanda iç gözlemin ifadesinde
dilden kaynaklanan güçlükleri yenmek, sözcüklerin yetersizliğinden kurtulmak için
de işlevsel olan bu tekniğe, incelenen obje ile ruhsal kaynaşma yolunda ikiliği
ortadan kaldırdığı için sempatik sembolizm de denmektedir (Armaner, 1980: 5152).
Hazır bilgi
Soru sorma, yüz yüze
olduğu gibi, yazılı formlar,
telefon veya internet gibi
teknikler vasıtasıyla da
gerçekleştirilebilmektedir.
Hazır bilgi kaynaklarının başında kitaplar, makaleler, ansiklopediler,
biyografiler, istatistikler, tezler, sözlükler, gazete haberleri, raporlar, mektuplar,
anılar, kısa notlar, resmî arşivler, resimler, sesli ve görüntülü kayıtlar ile kutsal
metinler gelmektedir. Özellikle (oto)biyografiler, bireylerin iç dünyaları hakkında
zengin bilgiler sunduğu için ilk din psikolojisi çalışmalarından itibaren
değerlendirilmeye alınmış ve hâlen kullanılmakta olan verimli bir coğrafya niteliği
taşımaktadır. Diğer bir hazır bilgi kaynağı olan kutsal metinler de, din psikoloisi
çalışmaları için zengin bir birikim sunma potansiyeline sahiptir.
Soru Sorma
Doğrudan gözlem yoluyla incelenmesi mümkün olmayan araştırma
konularının incelenmesinde genellikle insanlardan soru sormak yoluyla bilgi elde
etme yoluna gidilmektedir. Konuyla ilgili iç gözleme davet edilen bireylerden elde
edilen verilere genellikle anket, mülakat ve ölçekler yoluyla ulaşılmaktadır. Bilimsel
araştırmalarda soru sorma, bilgisine başvurulan bireyle yüz yüze gerçekleştirilen
mülakat yanında, sorulacak soruların bir forma yerleştirilmesi suretiyle anket, nitel
özelliklerin nicel sembollerle ölçülmesi amacıyla tasarlanan ölçekler vasıtasıyla
gerçekleştirilmektedir.
Deney
Aynı zamanda bir araştırma yöntemi olan deney hakkında aşağıda bilgi
verilmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Din Psikolojisinde Yöntem
ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ
Deney
Deneysel araştırmaların temel amacı, davranışların nedenlerini ve ön
belirleyicilerini tespit etmektir. Deneysel çalışmalarda tarama çalışmalarından
(survey) farklı olarak bağımsız değişkenler kontrollü bir şekilde (belli bir sistematiğe
göre) değiştirilerek, değişikliğin bağımlı değişken üzerindeki etkisi ölçülmektedir.
Tarama çalışmaları, bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişkiyi ve ilişki
derecesini araştırırken, deneysel çalışmalar değişkenler arasındaki neden-sonuç
bağlantısını ortaya koymaya çalıştıklarından bilimsel olarak daha değerli sonuçlar
üretmektedir.
Laboratuvar deneyi
Bilimin mantığına en
uygun yöntem deney
yöntemidir.
Bilimsel bir olayı kanıtlamak için yapılan deneme etkinliğine deney
denmektedir. Olgular arasındaki ilişkileri, varsa bu ilişkileri yöneten yasaları
bulmak, ortaya konan hipotezleri test etmek veya daha genel anlamla araştırılan
konuyla ilgili gerçekliği keşfetmek amacıyla yapılan deneylerde, ortamın
araştırmacı tarafından hazırlanması durumunda deney laboratuvar deneyi adını
alır. Araştırmanın amacı ve ortaya konan hipotezlere göre hazırlanan ortamda bir
taraftan bağımsız değişkenler sistematik bir şekilde değiştirilirken diğer taraftan
ele alınan bağımsız değişkenler dışında bağımlı değişkeni etkileyebilecek diğer
faktörler kontrol altına alınır. Laboratuvar deneyinin diğer araştırma yöntemlerine
göre en önemli üstünlüğü budur. Bunun yanında; hipotez sınamasına en uygun
yöntem olan laboratuvar deneyi aynı zamanda istatistiksel analizlerin yapılması ve
nedensel ilişkilerin kurulmasına da en yüksek düzeyde imkân tanıyan araştırma
yöntemidir. Bütün bu avantajlarının yanında deneklerin laboratuvar ortamına
girerken beraberinde getirdikleri önyargılar, beklentiler, araştırmanın amacı
hakkındaki bilgileri yanında ortamın suni olması ve araştırmacıdan etkilenme,
yapılan denemelerde özgün davranışların dışında durumların ortaya çıkmasına
neden olabilmektedir. Bunlara ilaveten deneklerin özgün davranmalarını temin
etmek için zaman zaman araştırmanın gerçek amacının onlardan gizlenmesi ahlaki
bir mahsur taşırken, laboratuvar deneyinin her olaya uygulanamaması (Örneğin din
psikolojisinde kullanımı sınırlıdır.) yöntemin en önemli dezavantajları arasındadır
(Kağıtçıbaşı, 1996: 31-34).
Psikolojide deneyler bir tek denek üzerinde yapılabildiği gibi, iki ya da daha
fazla grup üzerinde de yapılabilmektedir. Üzerinde deneme yapılan birey ya da
gruba, “deney” grubu denirken, kontrol amaçıyla oluşturulup bağımsız değişkenin
uygulanmadığı gruba ise “kontrol grubu” denmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Din Psikolojisinde Yöntem
Alan deneyi
Özellikle psikolojide her
konuda deney yapma
imkânı bulunmamaktadır.
Alan deneyi, laboratuvar deneyinin doğal ortamda uygulanan şeklidir.
Örneğin öğrenciler için okul, işçiler için fabrika, askerler için kışla doğal ortamlardır.
Denemenin doğal ortamda yapılması, laboratuvar deneyinde olduğu gibi ortamın
araştırmacı tarafından tamamen hazırlanmasını değil düzenlenmesini gerektirir. Bu
yöntemde de araştırmacı deney ortamını araştırmanın amacı ve hipotezlerine göre
düzenleyerek deneyi gerçekleştirir. Ancak burada laboratuvar deneyinde olduğu
gibi bağımsız değişkenlerin sistematik bir şekilde değiştirilmesi o kadar kolay
olmadığı gibi, ele alınan bağımsız değişkenler dışında bağımlı değişkeni
etkileyebilecek diğer faktörlerin kontrolü de laboratuvar deneyindeki kadar yüksek
düzeyde değildir. Ayrıca araştırmacının deney için doğal ortamda yaptığı
düzenlemeler, denekler üzerinde tepkisel durumlar meydana getirip onların özgün
davranmamalarına da neden olabilir. Deneklerin özgün davranmalarını sağlamak
için araştırmanın gerçek amacının zaman zaman gizlenmek zorunda kalınması veya
araştırmacı tarafından yapılan bazı manüpilasyonlar, alan deneyinde de ahlaki bazı
muhsurlar yaratmaktadır. Bunlara rağmen alan deneyi, laboratuvar deneyinin
hemen bütün avantajlarını taşıması yanında en büyük avantajı, doğal ortamda
gerçekleştirilmesi dolayısıyla onunla elde edilen sonuçların gerçek hayata daha
yüksek düzeyde uyarlanabilmesidir. Laboratuvar ortamında yapılamayan birçok
deneyin doğal ortamda yapılabilmesi ve bizzat araştırmacının şahsının araştırmaya
katılan denekler üzerindeki etkisinin daha az olması alan deneyinin laboratuvar
deneyine göre diğer üstünlükleridir (Kağıtçıbaşı, 1996: 34-37). Çalışılan konuyla
ilgili olgular arasındaki (nedensel) ilişkileri yakalamak ve hipotez sınamasına
uygunluk avantajını laboratuvar deneyiyle paylaşan alan deneyinin din psikolojisi
araştırmalarında diğer deney türüne göre daha çok tercih edilmesinin nedeni, dinî
hayatın diğer birçok yaşantıdan daha fazla doğal ortam gerektirmesidir (Karaca,
2011: 61).
Alan deneyinin din psikolojisinde kullanımı şu örnekte daha rahat görülebilir.
Dinî gelişimde sevgi ve korku faktörlerinin etkinliğinin araştırıldığı bir çalışmada
araştırmacı din eğitimi veren bir kurumda şöyle bir deney yapabilir: Dinî ve diğer
gelişim özellikleri açısından birbirine benzer üç sınıf alır ve bir dindarlık ölçeğiyle
dindarlık düzeylerini ölçer. Daha sonra bu sınıflardan birine iki ay boyunca sevgi
eksenli bir din eğitimi, diğerine ise korku eksenli bir din eğitimi verir veya
hazırlamış olduğu bir programla verilmesini sağlar. Kontrol grubu olarak kullanılan
üçüncü sınıf ise, normal durumunda bırakılarak daha önceki programa göre
eğitime tabi tutulmaya devam edilir. İki ay sonucunda her üç sınıfın tekrar dindarlık
düzeyini ölçen araştırmacı deney grupları ile kontrol gruplarının önceki ve sonraki
skorlarını istatistiksel analizlerle karşılaştırarak bağımsız değişkenlerin konu
üzerindeki etkisini ortaya koymaya çalışır. Deneysel araştırma bulguları, gruplar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Din Psikolojisinde Yöntem
arası farklılık olduğunu gösterirse, neden-sonuç ilişkisi kurulabilir. Örneğin, sevgi
ağırlıklı din eğitiminin diğer yöntemle eğitime kıyasla dinî gelişime daha pozitif bir
şekilde yansıdığı sonucuna ulaşılabilir.
Deneye Alternatif Olarak Korelasyon
Daha önce bahsedildiği gibi din psikolojisi araştırmalarında deney yöntemi
sınırlı bir şekilde kullanılmaktadır. Esasen insan üzerinde bazı deneylerin
yapılamaması deney yönteminin genel psikolojide de kullanım alanını
sınırlamaktadır. Bir soruna deneysel açıdan yaklaşmanın mümkün olmadığı
durumlarda genellikle değişkenler arasındaki ilişkilerin araştırılmasına dayanan
yöntem kullanılmakta ve buna korelasyon (ilişki) denmektedir.
Korelatif araştırmaların amacı, birbirleriyle karşılıklı ilişki içinde olan
değişkenleri belirlemektir. Bunu yaparaken öncelikle incelemek istediği
değişkenleri belirleyen araştırmacı, bir kısmı doğrudan gözlemlenebilir (yaş,
cinsiyet vb. gibi) bir kısmı da dolaylı olarak ölçelebilir (kişilik, dindarlık vb. gibi)
değişkenlerle ilgili verileri hazırlayıp seçtiği istatistiksel tekniği kullanarak
değişkenler arasındaki ilişkinin derecesini belirler. Bu işlem sonucunda değişkenler
arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığı sonucu da ortaya çıkabilir. Korelasyon
katsayısı (r) +1 ile -1 arasında bir değer alır ve katsayının +1’e yaklaşması, iki
değişken arasındaki ilişkinin kuvvetli olduğu, 0’a yaklaşması zayıflığını veya
yokluğu, -1’e yaklaşması ise değişkenler arasındaki ilişkinin kuvvetli negatif olduğu
şeklinde yorumlanır. Örneğin ayakkabı numarası ile dindarlık arasında anlamlı bir
ilişki bulunmamaktadır.
Alan araştırmaları, daha
çok sosyoloji ve sosyal
psikolojide tercih
edilmektedir.
Değişkenler arasındaki karşılıklı ilişkileri ortaya koyan korelatif araştırmalar,
tasvirî özellik taşır. Deneysel araştırmalarda olduğu gibi, neden-sonuç ilişkisi
kuramazlar. Buna göre, iki değişken arasında belirli bir ilişkinini varlığı, bunlardan
birinin diğerinin nedeni veya sonucu anlamına gelmemektedir.
Alan Araştırması
Daha çok sosyoloji ve sosyal psikoloji disiplinlerinde tercih edilen alan
araştırması yöntemi, çok yönlü ve derinlemesine üretilen verilerin yorumlandığı bir
araştırma yöntemidir. Genellikle küçük grup veya topluluklar üzerinde yapılan
araştırmalarda tercih edilen bu yöntemde, araştırmacı bizzat çalışma yapacağı
alana giderek bir müddet orada yaşar ve araştırma konusuyla ilgili olarak
kaynaklardan edindiği bilgilere araştırma alanında yaptığı gözlem ve sorduğu
sorulara aldığı cevapları ekleyerek gerekli verileri elde eder. Alan araştırması
yönteminin en büyük avantajı, derinlemesine bilgi üretmesidir. Küçük bir grup
bütün yönleriyle araştırılmak isteniyorsa, en iyi yöntemin alan araştırması olduğu
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Din Psikolojisinde Yöntem
söylenebilir. Ancak yöntemin bu avantajı, küçük topluluklarda uygulanmasından
kaynaklanmaktadır ve büyük popülasyonlara uygulanma imkânı yoktur. Elde edilen
verilerin tasvirî nitelikler taşıması, veriler üzerinde istatistiksel analiz yapma
imkânını sınırlamakta ve bu durum yöntemin hipotez sınamasına uygunluğunu
daraltmaktadır. Yöntemin diğer bir sınırlığı ise, neden-sonuç ilişkisinden ziyade,
ancak incelenen konuyla ilgili faktörlerin kendi aralarındaki ilişkileri ortaya
koyabilmesidir. Ayrıca, araştırmacının araştırma yapacağı grup içinde bir müddet
yaşaması, onlardan etkilenme ve dolayısıyla objektifliği kaybetme ihtimalini de
beraberinde getirmektedir (Kağıtçıbaşı, 1996: 39-42).
Survey (Tarama) Yöntemi
Genişlemesine makro-sosyal alan araştırması olan survey yöntemi, daha çok
doğrudan gözlem yoluyla veri toplamanın güç olduğu durumlarda geniş ölçekli bir
evrende yapılan çalışmalarda kullanılmaktadır. Hem betimleyici, hem de açıklayıcı
bilgiler elde edilmesi, çok sayıda bağımsız değişkenle aynı anda analiz yapılabilmesi
ve birden çok hipotez sınamasına uygun olması, yöntemin en büyük
avantajlarındandır. Tarama yöntemi olarak da adlandırılan survey, özenle
hazırlanmış anketler, eğitimini almış mülakatçılar, güvenilir ve geçerli ölçekler, ana
evreni temsil edebilen bir örneklem grubu ve uygun veri analiz yöntemlerini
gerektirmektedir.
Tarama yöntemi, az
zamanda çok kişiye
ulaşma imkânı
sunduğundan daha çok
tercih edilmektedir.
Araştırma konusuyla ilgili gözlem ve hazır bilgiler yanında, temelde soru
sorma tekniğiyle uygulanan bir yöntem olan survey, tek başına bir yöntem olmayıp
daha çok bu teknikle gerçekleştirilen anket, mülakat ve ölçeklerin kullanıldığı bir
yöntemdir. Survey yönteminde bahsedilen tekniklerle elde edilen veriler analiz
edilip yorumlanarak açıklama yoluna gidilir. Survey yöntemlerinden anket ve
ölçeklerin tercih edilmesinin temel nedeni, kısa zamanda çok sayıda bireye
ulaşılmak istenmesidir. Ancak bu tekniklerle elde edilen veriler daha çok kesitsel
(genişlemesine), araştırmaya katılan deneklerin araştırma problemiyle ilgili o anki
durumunu ortaya koyabilecek türden verilerdir. Ancak özellikle ölçeklerle
boylamsal desenli araştırmalar yapmak da mümkündür.
Survey yönteminin en önemli özelliği, seçilen örneklemin genelleme
yapılacak ana evreni temsil gücüdür. İyi örneklemelerle, doğru genellemeler
yapabilme imkânı sağlaması surveyin önemli bir avantajıyken, ana evreni temsil
etmeyen örneklemden elde edilen veriler, surveyin değerini düşürmektedir.
Doğrudan gözlem yerine daha çok iç gözlem sonuçlarını yansıtan survey
yöntemiyle elde edilen sonuçlar istatistiksel değerlendirmelerle sınırlı kalsa da,
aynı konuyla ilgili ancak diğer yöntemlerin de kullanıldığı başka çalışmalarla yapılan
karşılaştırmalar ile bu sınırlılık aşılmaya çalışılmaktadır. Din psikolojisi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Din Psikolojisinde Yöntem
araştırmalarının dış gözlemden ziyade iç gözlem sonuçlarına dayandığı
düşünülürse, bu yöntemin din psikolojisi araştırmalarında daha çok tercih
edilmesinin nedenleri de daha iyi anlaşılabilir. (Karaca, 2011: 64).
Mülakat
Mülakat, bireylerin duygu, düşünece ve davranışlarını saptamada, onları
yakından tanımada kulanılan bir tekniktir. Bilimsel araştırma amacıyla önceden
belirlenmiş soru sorma ve yanıtlama tarzına dayalı karşılıklı ve etkileşimli bir
iletişim süreci olarak tanımlanan görüşme tekniği, kısaca sözlü iletişim yoluyla veri
toplama aracı olarak tanımlanmaktadır. Mülakat tekniği, özellikle psikolojinin
uygulamalı dallarını ve alan araştırmalarını sıkça kullanan sosyoloji ve sosyal
psikoloji çalışmalarında sıklıkla kullanılır. Bu teknik ayrıca klinik psikolojinin
psikoterapi sürecinde, rehberlik ve psikolojik danışma sürecinde de sıklıkla
kullanılmaktadır.
Sosyal bilimlerde ve özelliklede sosyolojide en sık kullanılan araştırma
tekniklerinden biri olan mülakat, nitel araştırmalarda temel veri toplama
araçlarındandır. İlk bakışta kolay bir veri toplama tekniği gibi görünse de görüşme;
beceri, duyarlılık, yoğunlaşma, bireyler arası anlayış, öngörü, zihinsel uyanıklık ve
disiplin gibi pek çok boyutu kapsaması açısından, bilimsel bir teknik olduğu kadar
aynı zamanda bir sanattır.
Mülakat tekniğinin en önemli avantajı derinlemesine bilgi üretmesidir. Bu
avantajına rağmen tekniğin bir takım dezavantajları da bulunmaktadır. Alan
araştırmasına benzer bir şekilde mülakat tekniği, uzun zaman alması, topladığı
bilgilerin tasvirî nitelik taşıması ve mülakat yapılan deneklerin araştırma ve
araştırmacıyla ilgili ön yargıları ile sosyal beğenirlik duygularının etkisi altında
kalma ihtimalleri tekniğin en önemli dezavantajları durumundadır.
Yapılandırılmış ve yapılandırılmamış olmak üzere genelde yüz yüze zaman
zaman da telefonla gerçekleştirilen mülakat tekniğinde ciddi ve nesnel tonu
koruyarak tutarlı bir sıcaklık sağlamaya çalışan görüşmecinin yargılayıcı bir üslup
kullanmaması gerekir. Hız ve yönelimi kontrol eden mülakatçı, katılımcının olgusal
hatalarını düzeltmeden yürüttüğü mülakatta sorular sorar. Kendisine yöneltilen
soruları yanıtlamak, duygu ve düşüncelerini ifşa etmek hulasa enformasyonu
sağlamak katılımcıya aittir.
Araştırmacının ortaya koyduğu hipotezleri test etmek için daha önceden
hazırladığı, katılımcılara yüz yüze ancak yanıtlama konusunda esneklik tanımadan
uyguladığı mülakat türüne yapılandırılmış kişisel görüşme denir. Katılımcıdan
sadece sorulara cevap vermesinin beklendiği bu mülakat türünde, yanıtlar başka
soruları gündeme getirse bile bu sorular sorulmaz. Araştırmacının konu üzerinde
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Din Psikolojisinde Yöntem
yeterli düzeyde kontrol sağladığı bu mülakat türünde veri toplama oranı yüksek
olsa da araştırmacı, katılımcının kimliğini bilmekte ve zaman ve enerji açısından
yüksek bir maliyet ortaya çıkarmaktadır.
Araştırmacının yüz yüze ulaşması imkânsız, farklı coğrafi bölgelerde ikamet
eden katılımcılarla daha önceden standardizasyonu yapılmış soruları yönelterek
gerçekleştirdiği mülakat türüne yapılandırılmış telefon görüşmeleri denir.
Kontrolün yüksek bir oranda katılımcının elinde olduğu bu mülakat türünde
görüşmenin tek taraflı olarak kesilme ihtimali yanında, telefon görüşmelerinin
başkaları tarafından dinlenebilme ihtimali ve maddi açıdan masraflı olma gibi
dezavantajlar bulunmaktadır. Bunlara rağmen yapılandırılmış telefon
görüşmelerinin hızlı ve kısa sürede katılımcılara ulaşmak ve yüz yüze bulunmamak
gibi avantajları bulunmaktadır.
Görüşmeciye büyük oranda hareket ve yargı serbestisi veren, esnek, kişisel
görüş ve yargıların kökenlerine inmeyi sağlayan görüşme şekline yapılandırılmamış
mülakat denir. Bu tür görüşmeler daha çok, araştırmaların başlangıç aşamalarında
soruna ilişkin önemli değişkenleri saptarken yararlı olur (Altunışık ve ark., 2010: 9198).
Anketler, en sık
başvuluran bilgi toplama
tekniklerinin başında
gelmektedir.
Mülakat formlarının hazırlanmasında alternatif sorular ve sondalar
hazırlamak önemli bir ilkedir. Bunun yanında mülakat formunda basit, sade ve
anlaşılabilir bir dil ve üslup kullanmakla birlikte, farklı türden açık uçlu soruları
mantıklı bir biçimde düzenlemek de önemlidir. Mülakatlarda çok boyutlu soru
sormak ve görüşme yapılan bireyi yönlendirmekten kaçınmak gerekmektedir.
Katılımcılarla ilgili olarak ise; kim ya da kimlerle nerede, ne zaman, ne kadar süre
ile, kaç defa, neden görüşme yapılacağı, görüşmeye nasıl başlanacağı gibi
konularda planlama yapılması gerekmektedir.
Özellikle yapılandırılmamış görüşmelerde öncellikle dinleme ve iletişim
becerileri ön plana çıkmaktadır. Soru sorma, görüşmede büyük bir öneme sahiptir.
Soruların soruluş biçimi, kullanılan kavramlar, sorulacak soruların türü ve sırası,
dikkate alınmalıdır. Görüşmeyi sona erdirmek de belli bir dikkat gerektirir.
Araştırmacı yaptığı mülakatlarda; olumlu bir hava yaratabilmeli, konuşma tarzında
sorduğu sorularda akışa göre gerekli değişiklikler yapabilmeli, bir taraftan görüşme
sürecini kontrol ederken diğer taraftan teşvik edici, yansız ve empatik olup, uygun
tepkiler elde etme, tepkileri kayıt atlına alma ve yanlılıklardan kaçınma davranışı
gösterebilmelidir.
Mülakatların kaydedilmesi iki türlü gerçekleşmektedir. Kaynak kişinin kabul
etmesi ve olanakların elvermesi hâlinde, en iyi kayıt yöntemi, elektronik araçlarla
anında yapılacak sürekli kayıtlardır. Kayıt cihazı araştırmacı açısından önemli
kolaylıklar sağlamaktadır. Kayıt cihazı kullanmanın mümkün olmadığı durumlarda
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Din Psikolojisinde Yöntem
ise araştırmacı; soru sorma, dinleme, mülakatı yönetme ve not alma işlemlerinin
tümünü bir arada yapmak zorundadır. Cihaz kullanmanın mümkün olmadığı
durumlarda araştırmacının hızlı not alması gerekeceğinden, sık sık kısaltmalar
kullanması ve çok tekrar eden sözcükler için bazı semboller geliştirmesi gerekebilir.
Kayıt cihazı kullanımında mutlaka katılımcıdan önceden izin alınması gerekir. Kayıt
ve not alma yöntemlerini bir arada kullanmak da mümkündür.
Mülakat tekniğiyle toplanan verilerin analizi ve değerlendirilmesi oldukça
güçtür.Bu durum mülakatçının çok iyi yetişmiş uzman bir kişi olmasını zorunlu kılar.
Nitel araştırmada veriler, özellikle kelimeler biçiminde olduğundan dil, merkezî bir
konumdadır. Konuşma, sosyal etkileşimin temel aracıdır ve dil, nitel sosyal
araştırmaların inşa edildiği temel malzemedir. Konuşma çözümlemesi, söylem
çözümlemesi ve gösterge bilim, nitel araştırmalarda önemli ve yeni bakış açılarının
önünü açmıştır. Konuşma çözümlemesi, sözlü konuşmaya odaklanırken diğerleri
hem yazılı hem de sözlü ifadelere uygulanabilmektedir.
Anket
Anketler, bireylerin belirli konulardaki duygu, düşünce, davranış veya
önerilerini saptamak üzere hazırlanmış soru listeleridir. Anket, en basit tanımı ile
soru-cevap tekniğiyle uygulanan sistematik bir veri toplama yöntemidir. Bilimsel
değere sahip olabilmeleri için anketlerin geçerli ve güvenilir bilgiler üretmesi
beklenir. Anket ile araştırmacı araştırdığı konuyla ilgili olarak hazırlamış ve bir
forma aktarmış olduğu soruları önceden belirlenmiş insanlara mektupla, telefonla,
internet aracılığıyla veya yüz yüze tek tek ya da toplu hâlde yönelterek bunların
cevaplarına ulaşmaya çalışır. Anket sorularının araştırmaya katılan örneklem
grubuna yüz yüze ve tek tek okunarak onlardan alınan cevapların araştırmacı veya
anketör tarafından işaretlenmesi şeklinde uygulanması da mümkündür. Ancak bu
uygulama anket tekniğini, mülakata dönüştürür.
Anket formunun hazırlanması aşamasında az sayıda kişinin katılımıyla
gerçekleştirilen bir pilot çalışmayla gerek sorularda kullanılan dil, gerekse konuyla
ilgili olarak hazırlanmış olan soruların kapsamının belirlenmesinde önemli
kazanımlar elde edilir. Zira çoğu durumda anketlerde, anlaşılma güçlükleri, ifade
problemleri veya cevaplayıcıların cevaplamak istemeyecekleri özel ya da utandırıcı
sorular olabilmekte, öngörülmeyen fakat uygulamada karşılaşılabilecek başka
sorunlar da ortaya çıkabilmektedir. Pilot uygulamayla anketin uygulama süresi de
tespit edilmiş olur. Genellikle 15-20 dakikadan uzun süren anketler uygun değildir.
Pilot uygulamadan sonra elde edilen dönütlere göre düzeltilen ve son şekli verilen
anket formuyla uygulama yapılmakta ve elde edilen veriler uygun analiz
yöntemleriyle analiz edilerek yorum aşamasına geçilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Din Psikolojisinde Yöntem
Anketin mülakata göre en büyük avantajı, katılımcılardan kimlik bilgileri
istemeyerek kimliklerinin gizlenmesinin mümkün olmasıdır. Bu durum,
katılımcıların kendilerini daha rahat ve güvende hissetmesi, dolayısıyla gerçeği
olduğu gibi ortaya koymalarında son derece önemlidir. Buna rağmen yine de anket
uygulamalarında zaman zaman bazı katılımcılar ankete hiç katılmama, katıldıkları
zaman da soruların tamamını yanıtlamama, sürekli aynı şıkkı işaretleme veya
kendilerine göre özel kabul ettikleri bazı maddeleri işaretlememe gibi eğilimler
gösterebilmektedir. Anketin mülakata oranla diğer avantajları, emekten ve
zamandan sağladığı tasarruftur.
Anket Çeşitleri
Yapılandırılmış anket
Kapalı uçlu sorulardan oluşan ankettir. Bu anket tekniğinde seçmeli sorular
da denen kapalı uçlu sorulara verilebilecek muhtemel cevaplar, önceden
belirlenerek çeşitli seçenekler hâlinde sunulmaktadır. Kapalı uçlu soru tipi,
yöneltilen soruya verilebilecek cevapları sınırladığı için gerek veri girişi ve
analizlerde, gerekse değerlendirme aşamasında önemli kolaylık sağlamaktadır.
Daha çok yüzeysel bilgilerin ortaya çıkarılmasını sağlayan kapalı uçlu soru tipi,
şıklara konulan muhtemel cevaplarla deneklere az da olsa yönlendirme
yapmaktadır. Bunun yanında birtakım soruların yanlış, eksik veya tam olarak
anlaşılamaması, onlara verilecek cevapları doğrudan etkileyeceğinden bu
modeldeki sorularda kullanılan dilin basit, sade, net ve anlaşılır olmasına özellikle
dikkat edilmesi gerekmektedir.
Yapılandırılmamış anket
Yapılandırılmamış anketler, açık uçlu sorulardan oluşur. Muhtemel
cevaplarla ilgili seçenekleri önceden belirlenmemiş olan bu sorulara özgün yanıtlı
sorular da denir. Özellikle derinlemesine bilgiye ulaşılmak istendiğinde tercih
edilen bu soru tipi, daha çok cevapların önceden tahmin edilmesinin güç ve değişik
cevaplar alma ihtimali yüksek olan durumlarda kullanılır. Daha ziyade tasvirî bilgi
sağlayan açık uçlu soru tipi uygulama aşamasında bazı sıkıntıları beraberinde
getirebilmektedir. Bunlar; uygulamanın uzun zaman alması, yazmaktan erinmek ve
bazı soruları cevapsız bırakmak, yazısının tanınabileceği kaygısıyla samimi ve dürüst
davranmamak, okuma güçlükleri, istenilen bilgileri alamamak vb. durumlardır.
Anketin maliyetinin düşük olması (zaman, emek, para), araştırılan bireylerin
kimliklerini saklama imkânı sağlaması, ön yargı ve kişisel eğilim gibi durumlarda
hataları aza indirmesi, kısa sürede çok kişiye ulaşılması, nitel özelliklerin nümerik
değerlere aktarılıp sayısal çalışma olanağı sunması gibi avantajlarının yanında, elde
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Din Psikolojisinde Yöntem
edilen verilerin yüzeysel olması, nedensel ilişkilerden çok tasvirî bilgi üretmesi,
mektup yoluyla gerçekleştirilen anketlerde geri dönme oranın düşük olması, zaman
zaman denekler tarafından bazı soruların veya anketin tamamının boş bırakılması,
sorulara verilen cevapların samimi ve içtenlikle verilip verilmediğinden emin
olunamaması gibi dezavantajları vardır (Karaca, 2011: 67).
Ölçekler, özellikle son
dönemlerde sıkça
müracaat edilen ölçüm
araçlarıdır.
Anket yazılı bir soru-cevap tekniği olduğu için cevaplayıcılar açısından en
azından bir okuma yazma bilgisi gerektirmektedir. Anketin en önemli
zorluklarından birisi de toplanmak istenen verinin karmaşıklığına göre soru
düzenlemektir. Soruların kolay anlaşılabilmesi adına yapılan çalışmalar bazen
istenen verinin elde edilmesine engel olmaktadır. Bilgi etraflıca ele alınmak
istendiğinde ise, düzenlenen sorular anlaşılamamakta ve sorulara ayrı kişilerce ayrı
anlamlar verilmesi önlenememektedir. Bu yüzden anket soruları hazırlanırken
belirsiz ve anlaşılmayan ifadelerden, duygusal dil kullanmaktan, çift anlamlı,
yönlendirici, yanlış eklentili ve cevaplayıcının düzeyini aşan sorular sormaktan
kaçınılması gerekmektedir.
Ölçekler
Ruhsal özelliklerin doğrudan gözlemlenmesi mümkün olmadığı gibi
ölçülmeleri de mümkün değildir. Nitel karakter arzeden bu özellikler, belli ilke ve
kurallara göre nicel sembollere (nümerik değerlere) aktarılarak verilerin daha kesin
bilimsel raporlara dönüştürülmesi yoluna gidilmektedir. Psikolojik bir özelliğin farklı
düzeylerine, miktarlarına ya da büyüklüklerine sayılar tayin etmek üzere bir
prosedür belirlendiğinde ölçüm terimi kullanılmakta, ölçüm için kullanılan araca da
ölçek denmektedir.
Ölçekler, genel ya da özel bir duruma ilişkin insan davranışlarından bir
örneklemi ölçüp bu ölçümün sonucunda bir sayıya veya bir sınıf adına ulaşan, bu
sonucu kendine özgü norm ve standartlarla kıyaslayarak genel davranışa ilişkin bir
öngörüde bulunmaya yarayan, kullanımı standartlaşmış araçlar olarak
tanımlanabilir. Din psikolojisinde bilhassa son çeyrek asırda ölçek geliştirme,
uyarlama ve standardizasyon çalışmaları önceki yıllara göre hayli hız kazanmış ve
başarılı sonuçlar vermeye başlamıştır.
Bir ölçeğin kullanılabilmesi için, belirli özelliklere sahip olması gerekir. En
önemli özellikler standardizasyon, güvenirlik ve geçerliktir.
Standardizasyon ve ölçek uyarlaması: Standardizasyon, ölçeğin uygulama
ve puanlama işlemlerinin aynılığını belirleyip yorum hatalarının en aza
indirgenmesi ve ölçeğe ilişkin normların oluşmasını sağlar. Buna göre testin
uygulama ve ortam koşulları, puanlama ölçütleri ve standartlarının tam benzerliği
söz konusudur. Uygulayıcılar ve denekler değişse de test işlemleri çoğunlukla
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Din Psikolojisinde Yöntem
değişmezliğini korur. Din psikolojisi alanında ülkemizde kullanılan testlerin büyük
çoğunluğu batılı kültürel atmosferde geliştirilen ve kullanılan ölçeklerdir. Farklı bir
kültürde geliştirilen ölçekler, yapılan uyarlama çalışmalarıyla, kullanılması
düşünülen kültür, grup ve kitlelere uygun bir hâle getirilmektedir. Üç aşamada
gerçekleştirilen uyarlama çalışmasının ilk aşamasında ölçek maddeleri yeni dile
çevrilir ve ölçeğin dil eşdeğerliği değerlendirilerek kullanılması amaçlanan kitle
tarafından anlaşılabilecek bir dil yapısı kazanması sağlanır. İkinci aşamada ise çeviri
formun psikometrik özellikleri incelenir. Burada uygun teknikler kullanılarak çeviri
testin güvenirliği ve geçerliği sınanır. Ölçeğin kültüre bağlı niteliklerinin incelendiği
son aşamada ise çeviri testin dil normları ile özgün formun dil normları karşılaştırılır
ve her iki test formunun faktör yapıları karşılaştırılır (Öner, 1997: 14).
Güvenirlik: Bir ölçüm aracıyla değişik yer ve zamanlarda yapılan ölçümlerin
benzer sonuçlar vermesi, yani ölçeğin istikrarlı olmasını ifade eder. Güvenirlik
gerekli ancak yeterli olmayan bir koşuldur. Birbirinden farklı güvenirlik belirleme
teknikleri bulunmaktadır. Bunlar farklı derecelendiriciler arası güvenirlilik, test–
yeniden test güvenirliği, iç tutarlılık, yarıya bölme tekniği ve eşdeğerli ölçek
güvenirliliğidir. Ölçeğin değişken hatalarını ortadan kaldıran güvenirlik, en iyi
şekilde 0’dan 1’e kadar değişen (r) korelasyon katsayısı ile ifade edilir. 1 en yüksek
düzeyde bir ilişkiyi gösterirken, 0 ise tesadüfi bir ilişkiyi gösterir. 0.7’den daha
küçük bir korelasyon katsayısı gösteren derecelendirme ölçeklerinin kullanılması
önerilmez (Öner, 1997: 15).
Geçerlilik: Güvenirliğe göre daha kapsamlı olan geçerlik kavramı, bir ölçüm
aracının neyi ölçmek için tasarlanmışsa onu ölçebilme yeterliğini ifade eder. İçerik
geçerliliği, ölçüt geçerliliği, yapı geçerliliği vb. geçerlilik teknikleri bulunmaktadır.
İçerik geçerliği, kullanılan ölçeğin, ölçülmek istenen değişkeni ölçüp ölçmediğini
gösterir. Geçerliğin bu seviyesi kullanıcılardan ziyade ölçeği geliştirenlerle daha
ilgilidir. Ölçüt geçerliği, yeni geliştirilen ölçeğin daha önce aynı şeyi ölçmek için
geliştirilerek yeterli geçerlik skorları üreten başka bir ölçekle yapılan ölçümlerin
belirlediği farkı ortaya koyar. Yapı geçerliği ise bir ölçeğin ölçmek istediği kavramı
ne ölçüde doğru ölçtüğünü gösterir (Balcı, 2006:102).
Uygulamaları aynı olan ölçek ve anketler biçim olarak birbirlerine benzeseler
de aslında çok farklı ölçüm araçlarıdır. Örneğin veri analizi aşamasında 20 soruluk
bir anket için her bir değişken için 20 ayrı analiz yapmak gerekirken, aynı sayıdaki
maddeden oluşan bir ölçek ile yapılan çalışmada (her bir soruya takdir edilen
puanların toplanması sonucunda elde edilen toplam puan üzerinde işlem yapıldığı
için) her bir değişken için sadece bir analiz yeterli olmaktadır. Buna ilaveten
anketlerle elde edilen nümerik verilerle daha basit istatistiksel analizler yapılırken,
ölçeklerle elde edilen verilerle daha karmaşık ve hassas analizler yapılabilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Din Psikolojisinde Yöntem
Ayrıca anketlere oranla çok daha standart ve duyarlı ölçüm araçları olan ölçeklerin
geliştirilme süreci oldukça zor ve alan bilgisi yanında psikometrik uzmanlık da
gerektirmektedir. Yani gerek geliştirilme süreçleri veya hazır olanlar arasından
yapılan seçimler, gerekse onlarla toplanan verilere uygulanacak istatistiksel
analizlerin seçimi ve uygulanması açısından ölçeklerle çalışmak için sadece alan
bilgisi yeterli değildir (Karaca, 2011: 71).
ARŞİV ARAŞTIRMASI
Arşiv araştırması, hemen
her konuda işlevsel olan
bir bilgi toplama
tekniğidir.
Arşiv araştırması yöntemi, araştırma problemi hakkında her türlü kayıt altına
alınmış verilerden (kitap, makale, biyografi, gazete yazıları, günlük, sesli veya
görüntülü kayıtlar, internet, resmî veya özel arşivler vb.) belli bir sistematiğe göre
yararlanarak yürütülen araştırma yöntemidir. Daha çok gözlem ve deney yapma
imkânı olmayan (tarihsel) konularda zorunlu olarak tercih edilen bu yöntemde
sorular arşivlerde yer alan bilgilere yöneltilir ve onlardan cevap almaya çalışılır.
Araştırma yapılan konuyla ilgili olarak mümkün olduğunca ilk el kaynaklara
ulaşmanın önemli olduğu bu yöntemde çalışılan konuda yeterince kaynak
bulunmaması veya mevcut kaynaklara ulaşma problemi yöntemin en büyük
dezavantajını oluştururken, zaman zaman konuyla ilgili çok fazla kaynak bulunması
da önemli tarama problemleri ortaya çıkarabilmektedir. Yöntemin sıklıkla
başvurduğu muhteva analizinin zor ve zaman alan bir iş olması, başka bir
dezavantaj olsa da özellikle son dönemlerde bu iş için geliştirilen bilgisayar
programları önemli kolaylıklar sağlamaktadır.
Özellikle geçmiş olayların başka bir yöntemle çalışılma imkânının olmaması,
araştırmacıları bu tür konularda arşiv araştırması yöntemine mahkûm etmektedir.
Ancak yeterince kaynağa ulaşılması durumunda, bu yöntemle zaman içindeki
değişimlerin bile tespit edilmesi mümkündür. Diğer taraftan diğer yöntemlerde
olduğu gibi araştırmacının çalıştığı konuyu etkileme ihtimalinin en az olduğu bu
yöntemle kısmen hipotez sınaması bile yapılabilmektedir. Zira bu yöntemde de
belli hipotezler oluşturulup aşivlerde yer alan bilgilerden onlara destek
aranabilmektedir. Bu durumda en çok başvurulan teknik ise, muhteva analizidir.
Muhteva analizi: Bir metin içerisinde geçen belli kavramların kullanım
biçimi, kullanım sıklığı ve aralarındaki ilişkileri belirlemek için kullanılan bir
tekniktir. İletişim mesajlarının bilimsel analizi için kullanılan bu teknikle, bir
metindeki kelimelerin dar bir özetine, küçük bir örneğine ya da az sayıda içerik
kategorisine indirgenmesine çalışılarak, nicel veya nitel göstergelerden hareketle
mesajdan elde edilen sosyolojik, psikolojik ve tarihsel vb. türden bilgilerin ötesinde
sosyal sonuçlara ulaşmak amaçlanmaktadır. Muhteva analizi bir metnin tasvir ve
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Din Psikolojisinde Yöntem
açıklamasını yapmak değil, metnin içeriğinden psikolojik ve sosyal gerçekliği
yakalamaktır.
Nicel kategoride görünen içerik analizi yapılırken, ele alınan metindeki belli
kelimelerin taranması veya bir tabloda kullanılan belli renklerin çözümlenmesi
yoluna gidilirken, görünmeyen içerik analizinde ise kavramın altında yatan iletişim
içinde taşınan anlam ön plana çıkartılarak kullanılan kavramlar ve bunların altında
yatan anlamlar keşfedilmeye çalışılmaktadır.
Kavram analizi ve ilişki analizi olmak üzere iki tekniği bulunan muhteva
analizi, ilk dönemlerde daha çok kelime sayımına yönelikken, 1950’lerden itibaren
daha geniş analiz yöntemleri kullanmaya başlanarak kelimeler yerine kavramlar,
kelime sayma yerine semantik (anlam bilim) ilişkiler üzerinde durulmuştur.
Günümüzde ise muhteva analizi yöntemi, zihinsel modeller ve bunların linguistik,
iletişimsel, sosyal, kültürel ve tarihsel önemlerini keşfetmek üzere de
kullanılmaktadır.
Tema analizi olarak da adlandırılan kavram analizinde, bir metin içerisinde,
önceden belirlenen kelime/kavramların varlığını ve kaç defa geçtiği tespit
edilmektedir. Doğrudan kullanımların yanında dolaylı olarak da kullanılabilen
kavramların belirlenmesi ve hangi düzeyde dolaylı olduklarının tespit edilmesi çoğu
zaman zor ve karmaşık bir iştir. Anlam/semantik analizi olarak da adlandırılan
ilişkili analizin amacı ise semantik veya anlamlı ilişkiler aramaktır. Kavramların tek
başlarına bir anlam ifade etmediği düşünülerek, anlamın bir metinde yer alan
kavramlar arasındaki ilişkilerin ürünü olduğu kabul edilmektedir. Düşünce özleri
olarak algılanan kavramlar, ancak diğer sembollerle bağlantıları kurulduğu zaman
anlam kazanan semboller olarak değerlendirilmektedir. Son zamanlarda bilgisayar
desteği de sağlanan ilişkili analizler, istatistik yöntemleri fazlaca kullanmasına
rağmen, niteliksel/kalitatif yöntemlerde görülen ayrıntı zenginliğine de sahip
bulunmaktadır (Acun, 2005).
Güvenilirlik ve geçerlilik konusu, diğer araştırma yöntemlerinde olduğu gibi,
muhteva analizinde de söz konusudur. Muhteva analizinde güvenilirlik, kodlamayı
yapan kişinin sürekli ve tutarlı olarak aynı kelimeleri ve kavramları kodlaması,
kodlama yapan gruptaki kişilerin aynı kategorileri sınıflandırması ve metnin
kategorizasyonunun belli bir standarda uyması, geçerlik ise kategorilerin varılan
sonuçlara uygunluğu ve elde edilen sonuçların bir teori etrafında genelleştirilmesi
anlamına gelmektedir.
Özellikle geçmiş tarihlerde meydana gelen olay ve olguların araştırılmasında
önemli bir çalışma yöntemi olan muhteva analizinin, nitel ve nicel işlemlerin
yapılmasından metin yorumlamasına, karşılıklı etkileşimden hipotez sınamasına
uygunluğu gibi avantajları bulunmaktadır. Genellikle uzun zaman alması, muhteva
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Din Psikolojisinde Yöntem
Özet
analizine tabi tutulacak metinlere ulaşmanın her zaman kolay ve mümkün
olmaması, metinlerin fazla olduğu durumlarda ise bunlar arasında seçim yapmanın
zorluğu, özellikle ilişkili analizlerde hata payının yüksek oluşu ve karmaşık metinler
söz konusu olduğunda indirgeyici yapısı yanında tek başına kullanıldığında metni
üreten bağlamı ve üretildikten sonraki durumu çoğu kez dikkate almaması,
muhteva analizinin belli başlı dezavantajları olarak kabul edilmektedir.
•Bütün bilimlerde yöntem konusu son derece önemlidir. Din
psikolojisinin üst disiplini olan genel psikoloji, tecrübi yöntemlere ağırlık
vererek felsefeden ayrılmış ve müstakil bir disiplin hâline gelmiştir.
•Diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi din psikolojisinde de birçok araştırma
yöntemi ve tekniği kullanılmaktadır. Yöntem ve teknik seçimi, ele alınan
konu veya üzerinde çalışıcakak bireylerin kendi özellikleri gibi,
araştırmayı yapan araştırıcının bu yöntem ve teknikleri kullanma
yeterliğine ve araştırma için harcanacak mali kaynak ve zaman
faktörlerine göre değişmektedir.
•Bütün bunlarla birlikte sosyal bilimlerde en çok kullanılan yöntemler;
deney, alan araştırması, survey ve arşiv araştırmasıdır.
•Din psikolojisi çalışmalarında ise survey yöntemi diğer yöntemlerden
daha çok tercih edilmektedir.
•Bilimsel araştırmalarda ihtiyaç duyulan verileri elde etmeye yarayan
araçlar olarak tanımlanan tekniklerde de araştırmadan araştırmaya
farklılıklar olabilmektedir.
•Gözlem, deney, soru sorma ve hazır bilgiden yararlanmadan ibaret olan
temel teknikler arasında din psikolojisinin en çok tercih ettiği teknikler
ise, soru sorma ve gözlemdir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Ödev gönderimi
Alıştırmalar
Etkileşimli Alıştırmalar
• Öğrendiklerinizi etkileşimli alıştırmalarla
pekiştirebiirsiniz
Ödev
Din Psikolojisinde Yöntem
• Öğrendiğiniz yöntemleri kullanarak belli bir konuda
hayali bir araştırma yapınız ve çalışmanızı , 200
kelimeyi aşmayacak şekilde yazınız ve hazırladığınız
belgeyi göndermek için yandaki ödev gönderme
linkini kullanınız.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Din Psikolojisinde Yöntem
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Bilimsel bir araştırmada kullanılan genel yaklaşım, hangi kavramla ifade
edilir?
a) Teknik
b) Yöntem
c) Teori
d) Hipotez
e) Kuram
2. Değişik gözlemciler tarafından gözlemlenmesine rağmen aynı veya çok
benzer bir şekilde algılanan olay ve oluşumlar hangi kavramla ifade edilir?
a) Olay
b) Vaka
c) Olgu
d) Problem
e) Sayıltı
3. Bilimsel araştırma sürecinde ilk yapılması gereken nedir?
a) Konu seçimi
b) Hipotez tespiti
c) Kuram tespiti
d) Amaç tespiti
e) Teknik seçimi
4. Bilimsel bir araştırmanın ele aldığı problem ve ondan türetilen alt
problemlere nasıl yanıt aranacağı veya hipotezleri test etmek için neler
yapılacağı, araştırmanın hangi özelliğine göre değişiklik arz etmektedir?
a) Yöntem
b) Denek
c) Desen
d) Teori
e) Varsayım
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
Din Psikolojisinde Yöntem
5. İki değişken arasındaki sebep-sonuç ilişkisini ortaya koymaya çalışan
araştırmalar hangi araştırmalardır?
a) Betimleyici araştırmalar
b) Nicel araştırmalar
c) Nitel araştırmalar
d) Açıklayıcı araştırmalar
e) Sorgulayıcı araştırmalar
6. Aşağıdakilerden hangisi, mevcut durum ve özellikleri olduğu gibi ortaya
koymaya çalışan araştırmalardır?
a) Betimisel-tasvirî araştırmalar
b) Nicel araştırmalar
c) Deneysel araştırmalar
d) Arşiv araştırmaları
e) Görgül araştırmalar
7. Aşağıdakilerden hangisi, bir olgu ya da problemin doğasını anlamak ve
açıklamak için geliştirilen birbirleriyle tutarlı önermeler, varsayımlar,
tahminler, ilkeler, yöntemler ve fikirler bütününü ifade etmek için
kullanılmaktadır?
a) Yöntem
b) Teknik
c) Kuram-teori
d) Hipotez
e) Varsayım
8. Bilimsel araştırmalarda doğruluğu sınanmak üzere ileri sürülen geçici
hükümler hangi kavramla ifade edilir?
a) Yöntem
b) Teknik
c) Kuram-teori
d) Hipotez
e) Varsayım
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
Din Psikolojisinde Yöntem
9. Araştırmacı tarafından değiştirilebilen, araştırma konusu (bağımlı
değişken) üzerindeki etkinin açıklanması için kullanılan değişkenler hangi
kavramla ifade edilir?
a) Bağımlı değişken
b) Bağımsız değişken
c) Ara değişken
d) Neden
e) Sonuç
10. Aşağıdaki kavramlardan hangisi, araştırmaya konu olan problemle ilişkili
olan bireylerin tamamını, yani araştırma bulgularının genelleneceği
bireylerin tümünü ifade eder?
a) Problem
b) Amaç
c) Evren
d) Örneklem
e) Denek
Cevap Anahtarı
1-B, 2- C, 3-A, 4-C, 5-D, 6-A, 7-C, 8-D, 9-B, 10-C
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
29
Din Psikolojisinde Yöntem
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
ACUN, Fatma, Muhteva Analizi Metodu ve Cumhuriyet Tarihi Araştırmalarda
Kullanımı, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 2005, 22, 1, 27-50.
Altunışık, R. ve ark. (2010), Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemleri, Sakarya
Yayınları, 6. Baskı, Sakarya.
Armaner, Neda, (1980). Din Psikolojisine Giriş I, Ankara.
Atkinson, R.L.,Atkinson, R.C. ve Hilgard, E.R., Psikolojiye Giriş I, Sosyal Yayınları,
İstanbul, 1995.
Aziz, Aysel, (2008), Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemleri ve Teknikleri, Nobel
yayınları, 4. Basım, Ankara.
Bailey, K. D.,Methods of SocialResearch,TheFreePress (2. Baskı). New York, 1982.
Balcı, A. (2004). Sosyal Bilimlerde Arastırma: Yöntem, Teknik ve İkeler (4.Baskı).
Ankara: Pegema Yayıncılık.
Baloğlu, Burhan, 2006. Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemi, Der Yayınları,
İstanbul,
Barzun, J. ve Graff, H.F. 1997. Modern Araştırmacı, TÜBİTAK Yayınları, Ankara,
Denker, M.Sami, 2002 Sosyal Bilimlerde Yöntem ve Bilimsel Rapor Hazırlama
Teknikleri Ders Notları, D.P.Ü.İ.İ.B.F. 8. Baskı, Kütahya,
Ebrinç, Servet, Psikiyatrik Derecelendirme Ölçekleri ve Klinik Çalışmalarda
Kullanımı,Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, 2000, 10, 2.
Ekiz D., 2003.Egitimde Arastirma Yöntem ve MetodlarinaGiris, Ani Yayinevi,
Ankara,
G. Sarton, 1997.Bilim Tarihinde Yöntem, Doruk Yayınları, Ankara.
Geray, H., 2004.Toplumsal Arastırmalarda Nicel ve Nitel Yöntemlere Giris. Siyasal
Kitabevi, Ankara,
Gökçe, Orhan, 1994. İçerik Analizi, Turkuaz Yayınları, Eskişehir,
İslamoğlu, Hamdi, (2009) Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntemleri, Beta Yayınları,
İzmit.
Kağıtçıbaşı, Ç., 1996. İnsan ve İnsanlar, Evrim Yayınları, İstanbul,
Karasar, N. 1996. Araştırmalarda Rapor Hazırlama, Ankara,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
30
Din Psikolojisinde Yöntem
Karasar, N. 2003. Bilimsel Arastırma Yöntemi, Nobel Yayıncılık, (12. Baskı). Ankara,
Kus E., 2003. Nicel-Nitel Arastirma Teknikleri, Ani Yayinevi, Ankara,
Neuman, W.L., (2009). Toplumsal Araştırma Yöntemleri, Çev. Sedef Özge, Yayın
Odası, 3. Basım, İstanbul.
Öner, N., 1996.Türkiye’de Kullanılan Psikolojik Testler; II. Baskı Boğaziçi Yayınları,
İstanbul,
Sarton, G., 1997. Bilim Tarihinde Yöntem, Çev. Yavuz Unat, Melek Dosay, Remzi
Demir, Güldeniz Can, Doruk Yayınları, Ankara,
Savaşır I. Ölçek Uyarlamasındaki Sorunlar Ve Bazı Çözüm Yolları. Türk Psikoloji
Dergisi, 1994;9,33 (Ek):27-32.
Seyidoğlu, Hâlil, 1993. Bilimsel Araştırma ve Yazma El Kitabı, Güzem Yayınları,
İstanbul,
Şahin N, Psikoloji Araştırmalarında Ölçek Kullanımı. Türk Psikoloji Dergisi
1994;33(Ek):19-26.
Türkdoğan, Orhan, 2009. Bilimsel Araştırma Metodolojisi, Timaş Yayınları, Ankara,
Tütengil, Orhan, 2000. Bilimsel Araştırma Metodolojisi, Tümaş Yayınları, Ankara,
Yavuz, Kerim, Din Psikolojisinde Metod Meselesi ve Yeni Gelişmeler, Atatürk Üni.
İ.F.D., 1986, 153-185.
Yıldırım, A., ve Simsek, H., 2005. Sosyal Bilimlerde Nitel Arastırma Yöntemleri,
Seçkin Yayıncılık, Ankara.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
31
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
DİN PSİKOLOJİSİNİN KULLANIM
ALANLARI: DİNÎ DANIŞMANLIK
VE REHBERLİK
• Psikolojik danışma, din ve bakım
kavramları
• Dinî danışmanlık
• Dinî danışmanlığın önemi ve
gerekçesi
• Din danışmanlığın tarihsel gelişimi
• Dinî danışmanlığın sorunları
DİN PSİKOLOJİSİ
Doç. Dr. Üzeyir Ok
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Manevi ve ruhsal bakımın ne olduğunu,
• Dinin başa çıkma sürecine katkılarını,
• Psikolojik danışma sürecinde dinin önem
ve değerini,
• Dinî danışmanlığın gelişim süreci ve
günümüzde uygulanabilirliği konusunu
daha iyi kavrayacaksınız.
ÜNİTE
3
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
GİRİŞ
Dinî danışmanlık alanı asırlardır devam eden bir insana yardım etme etkinliği
olsa da bilimsel disiplin olarak nispeten yeni bir araştırma ve uygulama alanıdır. Bu
ünitede, dinî danışmanlık temel özellikleri itibariyle ele alınmış ve alanın tanıtılması
amaçlanmıştır. Bu çerçevede dinî danışmanlıkla ilgili temel kavramlar olan dinî
danışmanlık, din ve maneviyat gibi temel kavramların tanımları sunulmuş, dinî
danışmanlığın gerekçesi, işleme biçimi, tarihi kökenleri ve seküler danışmanlık
karşısındaki konumu tartışılmış ve belirli bir teolojik bakış açısının bilinçli ve yapıcı
bir şekilde kullanılmasının lüzumu üzerinde durulmuştur.
TEMEL KAVRAMLAR: PSİKOLOJİK DANIŞMA, DİN VE
BAKIM
Psikolojik
danışmanlık ve
psikoterapi, psikolojik
ve psikosomatik
sorunlarla ve değişimle
ilgilenmede ağırlıklı
olarak dinleme ve
konuşmaya dayalı bir
yöntemdir
Dinî danışmanlığı anlamak için önce psikolojik danışmanlığın bilinmesi
gerekir. Sosyal bilimlerin uygulamalı alanlarından biri olarak psikolojik danışmanlık
(counselling), psikolojik rahatsızlıkların büyük oranda sözel ve duygusal iletişim
biçimlerine dayanan tekniklerle tedavi edilmesi olarak tanımlanır ve çağdaş seküler
bilginin ve uzmanlığın insan yardım sanatında veya biliminde uygulanması olarak
bilinir. Psikolojik danışmanlık disiplini geniş bir literatüre sahiptir (Örn. bkz. Ivey ve
Simek-Downing, 1980; McLeod, 1993; Nelson-Jones, 1993; Egan, 2010).Söz konusu
literatür, danışmanlık becerilerinden, temel felsefelere, danışmanlığın yapılacağı
kültürel bağlamlardan psikolojik ekollere, etik ilkelerden danışmanlık amaçlarına
birçok konuyu hem kuramsal hem de görgül olarak detaylı bir şekilde ele alır. Bu
yüzden dinî danışmanlığı daha iyi anlayabilmek için, okuyucunun öncelikle anaakım
psikolojik danışmanlık konusunda genel bir bilgiye sahip olması gerekmektedir.
Psikolojik danışmanlığın doğası McLeod (1993) ve Feltham’ın (2000) kapsamlı
çalışmalarından yararlanılarak aşağıda özetlenmiştir:
Hemşirelik, öğretmenlik, din adamlığı, polislik gibi insan hizmetinde yer alan
pek çok insanın işlerinin bir parçası olarak gördükleri psikolojik danışmanlık ve
psikoterapi, psikolojik ve psikosomatik sorunlarla ve değişimle ilgilenmede ağırlıklı
olarak dinleme ve konuşmaya dayalı bir yöntemdir. Psikolojik danışmanlığın pek
çok tanımı bulunmaktadır (bkz. McLeod, 1993). Psikolojik danışmanlık genellikle,
biri eğitimini almış psikolojik danışman, diğeri “danışan” olan iki kişi arasında birebir etkileşime dayalı meslekî ilişkisel bir çalışma sürecini içerir. Ancak bazen
danışmada evlilik ve grup danışmanlığında olduğu gibi iki kişiden fazla kişi yer
alabilir. Bireysel terapi, çiftler terapisi, aile terapisi, grup terapisi, medya ile
danışmanlık gibi psikolojik danışmanlık biçimleri bulunmaktadır.
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
2
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
Psikolojik danışmada pek çok model olmasına rağmen temelde birbirinden
farklı görünen 3 çekirdek kuramsal yaklaşım bulunmaktadır: Psikodinamik, İnsancıl,
Rasyonel-davranışçı. Bir danışma, bunlardan bir veya daha fazla (eklektik yaklaşım)
kuram çerçevesinde ve bir dizi iletişim becerileri (yedme teknikleri) kullanılarak
gerçekleşir. Bunların dışında psikolojik danışmanlık sürecinde danışmanın ve
danışanın kişilik özellikleri ile içinde bulunulan şartlar da önemli rol oynar.
Danışmanlığın ruhunu, tavsiye vermek ya da zorunlu tutmaktan ziyade
kolaylaştırma (facilitation) oluşturur. Psikolojik danışma görüşmeleri (tek
oturumluk gibi) kısa süreli olabileceği gibi 6 ay gibi uzun süreli de olabilir.
Görüşmeler özel bir büroda veya bir kurum bünyesinde gerçekleşebilir.
Görüşmelerin içeriğini genel olarak derin ve uzun soluklu insan sorunları,
durumsal ikilemler, krizler, gelişimsel ihtiyaçlar ve insan potansiyellerinin
gerçekleşmesi kişisel gelişim, kriz anlarında destek, ruhsal sağaltım, yol gösterme
(rehberlik) veya problem çözme gibi ana konular oluşturabilir. Psikolojik terapiler
ilaç veya diğer fiziksel müdahale olmadan yapılır ve sadece ruh sağlığı ile ilgili değil,
aynı zamanda manevi, felsefi, sosyal olgular ile yaşamın diğer alanlarıyla da ilgilidir.
Daha özelde ise danışma, danışan kişiye daha doyum verici ve daha rahat bir
şekilde yaşamanın yollarını keşfetme ve netleştirme fırsatı sağlar. Anlamlı ve iyi
yapılandırılmış seçeneklerle duygusal ve kişilerarası sorunlara çözümler
kazandırarak onların kendi belirledikleri hedeflere ulaşmayı öğrenmelerini sağlar.
Danışmanlığın amaçları arasında (kullanılan kuramların veya yaklaşımların
vurgularına bağlı olarak) destek, kriz müdahalesi ve yönetimi, karar verme,
semptom hafifletme, iç görü ve anlam kazandırma, iyileştirme (cure), kendini
gerçekleştirme, kişilik değişimi, anlam ve aşkın deneyimi keşfetme, sistematik,
kurumsal veya sosyal değişim, iç görü geliştirme, bilişsel değişim, tam olarak
işlevde bulunma, kişisel gelişme, perspektif geliştirme veya niyetlilik gibi bir dizi
amaç ifadeleri yer alır.
Psikoterapi ile psikolojik danışmanlığın ortak noktaları farklı noktalarından
çok daha fazladır. Hatta bazılarına göre psikoterapi ile psikolojik danışmanlık
uygulaması aynıdır, sadece kullanılan isim farklıdır, diğerlerine göre ise bazı
noktalarda (danışanın probleminin niteliği, ya da sorunun köklü olup olmaması ve
danışmanın uzun veya kısa vadeli oluşu gibi) birbirinden farklıdırlar.
Psikolojik danışmanlığın ve psikoterapinin mesleki şekli kendine özgü bir
programı içeren resmî bir eğitime dayanır. Bu eğitimde, danışman adayları kuramı
ve uygulamayı (mikro-beceri geliştirme) birlikte öğrenirler, süresi belirli olan
gözetimli görüşmeler yürütürler, kendileri düzenli olarak danışmaya girerek kişisel
olarak olgunlaşmaya çalışırlar. Bu eğitim bir üniversite bünyesinde yer alabileceği
gibi üniversite dışı akreditasyona sahip bir kurumda da verilebilir. Psikoloji
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
3
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
alanından gelen ve psikolojik danışmanlık eğitimi alan kişilere danışman-psikolog
(counsellingpsychologist) adı verilmektedir. Psikolojik danışman olmak için psikoloji
derecesine sahip olmak zorunlu olmamakla birlikte psikoloji bilgisi ve danışmanlık
becerilerinin birlikte bulunması bu alanda daha fazla etkili olmayı sağlar. Psikolojik
danışmanlık ve psikoterapi, psikiyatri alanında ortaya çıkmış olmasına rağmen
gittikçe psikolojinin uygulamalı bir alt dalı olmaktadır. Ruh sağlığı danışmanı, evlilik
danışmanı veya öğrenci danışmanı gibi belirli gruplarla çalışan psikolojik
danışmanlar da bulunmaktadır. Bu kişiler genel danışmanlık eğitiminin yanında bu
alanlarla ilgili özel eğitim almış kişilerdir. Bazen bir üniversite öğrencisi hocası ile
kaygı ve endişelerini paylaşabilir veya bir hemşire hasta ziyareti için gittiği evde
hastanın eşine destek sağlayabilir. Bu durumda bu kişiler danışma becerilerini
kullanırlar ancak yapılan iş gerçek anlamda psikolojik danışmanlık olarak
nitelendirilemez. Çünkü psikolojik danışmada bir danışmanlık anlaşması (kontrat)
olur ve görüşmeyi yürüten kişinin görüştüğü kişi ile danışmanlık görüşmesi dışında
öğrenci-öğretmen ilişkisi gibi ek bir bağlantısı yoktur.Diğer taraftan, hipnoz,
meditasyon, muska ve dua gibi iyileştirme girişimleri ana akım psikolojik
danışmanlığın bir unsuru olarak görülmezler.
Psikolojik
danışmanlık ve
psikoterapi, psikiyatri
alanında ortaya çıkmış
olmasına rağmen
gittikçe psikolojinin
uygulamalı bir alt dalı
hâline gelmiştir.
Danışmanlığın diğer bazı alanlarla ilişkileri bulunmaktadır. Bunlardan biri,
bilinçaltı, fenomenoloji, etik ilkeler gibi konu ve kavramları kendisinden edindiği
felsefedir. İkincisi, dinin danışmanlık kuram ve uygulaması üzerinde büyük etkisi
bulunmaktadır. Başlangıç dönemlerinde pek çok sivil danışmanlık kurumu aynı
zamanda kilisenin bir alt kurumu olmuş bu alandaki önemli kişiler, güçlü bir dinî
geçmişe sahip olarak danışmanlığı, manevi anlam arayışı ile entegre etmeye
çalışmışlardır. Diğer ilgili bir alan da sanat dalıdır. Danışmanlık, danışanların
duygularını ve ilişki örüntülerini ifade etmek için aracı olarak ele aldıkları drama,
heykel, dans ve görsel sanatlardan oluşan yöntem ve teknikler kullanırlar.
Danışmanlık ile din arasındaki ilişkilere biraz daha yakından değinmek
gerekir. Psikolojik danışmanlığın pek çok değer ve uygulamaları Yahudi-Hristiyan
dinî geleneğinden elde edilmiştir. Bu etkiler zamanla, danışmanlık kuramı
tarafından sunulan bilimsellik, hümanistik ve sekülerlik gibi eğilimler tarafından
değişime uğratılmıştır. Sonuçta pek çok terapist ruhsal alanı terk etmiştir. Hatta
bazı terapistler manevi veya mistik deneyimlerden bahseden danışanların psikotik
çöküş yaşadıklarını ifade edecek kadar ileri gitmişlerdir. Bu din karşıtı durum yavaş
yavaş değişmektedir. Son zamanlarda danışmanlık yaklaşım ve tekniklerinin belirli
dinlerden gelen danışanların ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl adapte edilmesi
gerektiği üzerinde durulmaktadır. Diğer bir uzlaştırma biçimi de daha etkili yeni bir
yaklaşım geliştirmek için dinden ve danışmanlıktan gelen düşünceleri birbiriyle
entegre etmeye yönelme şeklinde olmuştur. Böylece ana akım psikolojik
danışmanlığı özetledikten sonra şimdi dinî danışmanlık konusuna dönülebilir.
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
4
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
Danışmanlık kelimesi ile kastedilen psikolojik danışmanlık (counselling)
olduğuna göre, “dinî danışmanlık” ile gerçekte “dinî psikolojik danışmanlık”
kastedilmektedir. Söz konusu olan temelde bir psikolojik danışmanlıktır ve dinî
sıfatı ise psikolojik danışmanlığın, dinsel kaynakların, geleneğin, bağlamın vb.
unsurların dikkate alınarak uygulanmasını ifade etmektedir.
Dinî danışmanlığın veya bazen kullanıldığı haliyle dinî bakım ve
danışmanlığın (pastoral careandcounselling), yapısında bulunan din, bakım ve
danışmanlık kelimeleri birbiriyle tam olarak uyumlu olmayan farklı alanlarla
ilgilidir. Bu durum din adamı olan ve olmayan uzmanların ele almalarını gerektiren
ikilemler oluşturmaktadır (Foskett, 1991). Dinî danışmanlıkta dinî olanı ifade etmek
için kullanılan pastoral kelimesi teolojiktir (Kelime olarak çobana özgü, çobansal
görevlerle ilgili, sürünün bakımıyla ilgili gibi anlamlara gelmektedir.). Bilindiği gibi
zaten çoban imgesi Hristiyan kutsal metinlerinde koyunları tehlikeden koruyan
onlara otlak ve bakım sağlayan liderdir ki orijinalde Hz. İsa’yı sembolize eder.
Buradan yola çıkarak günümüzde pastoral kelimesi bir grubun kişisel ihtiyaç ve
sorunlarıyla ilgilenme boyutunu ifade etmek için kullanılmaktadır.
Dinî danışmanlığın tanımında geçen dinî kelimesi zaman zaman başka
kavramlarla karıştırılmaktadır. Bu yüzden dinî danışmanlığın dinî yönünün biraz
daha net bir şekilde ortaya konması gerekmektedir.Foskett ve Jacobs (1994) dinî
danışmada (pastoral counselling) geçen dinî kelimesinin karşılığı olarak
Hristiyanlığa özgü olan pastoral kelimesinin değil de daha genel anlamda dinîreligious kelimesinin kullanımını tercih etmektedir. Çünkü bu tür danışmada sadece
Hristiyanlar değil diğer dinlerden ve hatta belirli bir kiliseye mensup olmayan ancak
inanç ve nihaî konuları önemli bulan insanlar da yer alabilmektedir. Hatta daha da
ötesi, dinî danışmanlık hem belirli bir dinî olan hem de belirli bir dine mensup
olmayan fakat inanç ve nihaî konuları (ultimateconcern) kendileriyle ve
danışanlarıyla alakalı gören danışma profesyonellerinin uygulamalarını da
kapsamaktadır. Nihaî ilgi ile kastedilen yaşamın maddi ve gözlemlenebilir
boyutunun ötesi ile ilgili konular kastedilmektedir. Buna varoluşsal sorular da
denebilir. Örneğin, “Neden var olduk?” “Varlığın amacı ne?” “Ölüm ne anlama
gelir?” gibi sorular ve bunların yanıtlarıyla ilgili düşünceler ve inançlar, insanları
yaşamın gözlenemeyen alanına taşımakta ve yaşamlarını yönlendirip
şekillendirmelerine yardımcı olmaktadır.
Netice itibarıyla dinî danışmanlık, inancı, düşüncesi ve değerleri ne olursa
olsun, maneviyatlarının ve manevi bağlılıklarının sonuçlarıyla bağlantısını
sürdürmek isteyen herkese hizmet verebilmektedir (Thorne, 2001). Dinî olarak
nitelendirilen olgunun alanı genişleyince dinî-pastoral kelimesi dinî danışmanlıkta
gittikçe daha az önemli olmaya başlamıştır. Bu geniş alanı kapsamak için son
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
5
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
zamanlarda kullanımı yaygınlık kazanmaya başlayan kelime ise maneviyattır
(spirituality).
Maneviyat kurumsal veya yerleşik-dinler ötesi bir kelime olarak insanın
içinde yer alan anlama, bireyden daha büyük olana ve var olan her şeyle bağlantılı
olmaya yönelik özlem olarak tanımlanabilir. Maneviyat, insanın kendini fiziksel,
duygusal ve zihinsel bir bütün olarak ifadesidir (Thorne, 2001). Din ise maneviyatın
geniş alanı içinde yer alan bu özleme hizmet ettiği düşünülen, düşünce, algı ve
deneyimler bütününün daha özel bir terminolojide formüle edilişidir (Thorne,
2001). Günümüzde dinler maneviyatın en yaygın yaşanma biçimlerini
oluşturmaktadır (Smith, 1979). Maneviyat ve dinin bu şekildeki tanımları inanç
psikolojisi konusunda kapsamlı çalışmalar yapan Fowler’ın (1981) inancı (Burada
yapılan maneviyat tanımıyla hemen hemen aynıdır) ve dinî birbiriyle ilintili olarak
tanımlamasıyla örtüşmektedir.
Dini danışmanlığın
“dinî” olarak
nitelendirilmesi onun
sadece dinî sorunlarla
ilgileneceği veya mutlaka
de inançla ilgili konuların
danışmada yer alacağı
anlamına gelmemektedir.
Bu kullanım için yeterli sosyal gerekçeler de bulunmaktadır. Örneğin, son
dönemlerde özellikle Batı’da ve kısmen Türkiye’de belirli bir dine mensup olmayan
sekülerleşmiş veya inancında başkalaşım yaşayan, bununla birlikte bireysel bir
maneviyata sahip olan kişilerin bulunması, dinî danışmanların belirli bir dini temsil
ederek çalışmalarının sorun oluşturabileceği düşünülmektedir. Son dönemlerde,
kişisel maneviyat eğilimindeki artışlar, dinî danışmanların belirli bir kiliseye mensup
olmamalarının daha iyi olabileceğini göstermektedir (Foskett ve Lynch, 2001).
Diğer taraftan söz konusu yardım geleneğinin “dinî” olarak nitelendirilmesi
onun sadece dinî sorunlarla ilgileneceği veya ille de inançla ilgili konuların
danışmada yer alacağı anlamına gelmemektedir. Aslında öteden beri bilindiği gibi
bazen dinî gibi gözüken konular, kişilik, ilişki vb. ile ilgili alanlardaki sorunların
şeklini bile değiştirip maskeleyebilmektedir. Neticede dinî danışmanlık, dinî veya
manevi sorunları ciddiye alan ve danışmanın nihaî değer ve anlamlara (en geniş
anlamda dine) yönelik ilgisi tarafından şekillenen psikolojik danışmanlık olarak
ortaya çıkmış olmaktadır.
En az teknik olan bakım (care)kelimesine gelince, bakım seküler hümanizmin
temelinde yer alan sevgi ve ilginin manevi ve duygusal temellerini temsil eder
(Foskett, 1991). Bakım kelimesinin kapsama alanını günümüzde genellikle teknik
olan psikolojik danışmanlık etkinliğinin yer almadığı din hizmetlerinin oluşturduğu
söylenebilir. Ancak bakım daha fazlasını içermektedir. Zira bu kavram, örneğin bir
din adamının sosyal etkinlikler çerçevesinde cemaatinden birinin konu ve
sorunlarıyla (ölüm, doğum, sünnet, hastalık vb.) daha ziyade sosyal çerçevede
ilgilenmesini ve etkinlikte bulunmasını içermektedir. Bu anlamıyla bakım kelimesi
daha kapsamlıdır ve dinî danışmanlık ta bu genel din hizmetinin içinde yer alan
kendine özgü bir etkinlik olarak düşünülebilir. Hatta bu yüzden olmalıdır ki dinî
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
6
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
bakım yer yer dinî danışmanlığı da içerecek biçimde tanımlanmaktadır. Burada
alanın rehberlik boyutuna bilinçli olarak değinilmemiştir. Bilindiği gibi zaten
rehberliğin tek başına artık yeterli olmadığı öteden beri vurgulanmaktadır (Kuzgun,
1991). Kaldı ki bakım, rehberlik etkinliğini zaten içermekte, rehberlikten daha
kapsamlı ve yardım ilişkisinde daha az bireysel ve daha fazla hümanistik bir yapıyı
ifade ediyor gözükmektedir.
DİNÎ DANIŞMANLIK
Yukarıda ifade edilenlerden de anlaşılacağı üzere, dinî danışmanlık tek
olmasa da ağırlıklı olarak belirli bir dinî gelenek tarafından şekillenen veya açıkça
belirli bir dinî kurum veya organizasyonla bağlantılı olarak yürütülen psikolojik
danışmanlık uygulamasıdır.
Clebsch ve Jaekle’ın dinî bakımı (pastoral care) aşağıdaki gibi
tanımlamışlardır: “Mümessil din adamları tarafından sorunu olan insanları
iyileştirmeye, desteklemeye, uzlaştırmaya ve onlara rehberlik etmeye yönelik
yardım etme etkinliğidir”. Her ne kadar bu tanımda yer alsa da,Foskett ve Jacobs
dinî danışmanların din adamı olmasını zorunlu görmemektedir. Ayrıca, onlara göre
iyileştirme uzun süreli terapide yer almakta; destekleme engelli ve uzun süreli
hastalara yönelik yapılmakta, rehberlik ise karar vermede yardım etmeyi
içermektedir.
Temelde “yardım etme davranışı” veya “yardım etme etkinliği” (Clebsch,
and Jaekle, 1964 ve Lartey, 2003) olarak nitelendirilen dinî danışmanlığa, Foskett
ve Jacobs, Clinebell’e (1966) atıfta bulunarak bakım (nurturing) etkinliğini de
katarlar. Bu kelime daha çok kişisel büyüme ve gelişimi kapsamaktadır. Bireyin
psikolojik, etik ve teolojik içsel referans çerçevesine özel bir atıfla yapılan dinî
danışmanlık, insanla bir bütün olarak ilgilenmekte ve uygun olduğunda insanların
aşkın (müteâl) olanla ilgili kendi anlamını bulmasına ve onunla ilişkisine yardımcı
olmaktadır (Foskett ve Jacobs, 1994). Bireylerle ilgili bu bütünlük iki şekilde
düşünülmektedir:
a) Bir ailenin veya sosyal grubun parçası şeklinde (sosyal çevreyle
bütünleşme)
b) Beden, zihin ve ruh bütünlüğü olarak (kendi içinde bütünleşme)
Dinî Danışman
Dinî danışmanın temel niteliği de yer yer farklı ifade edilmiştir. Bunlar
arasında yukarıdaki tanımda geçtiği gibi “mümessil Hristiyanlar/din adamları”
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
7
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
(Clebsch, andJaekle, 1964), din hizmetinde bulunanlar (Clinebell, 1984), “insan
yaşamında aşkın bir boyut olduğunu kabul edenler” (Lartey, 2003) gibi ifadeler yer
almaktadır. Buna göre dinî danışmanın din adamı olabileceği gibi din adamı olması
gerekmeden danışmada aşkın boyutu dikkate alması yeterli gözükmektedir. Kısaca
dinî danışmanlık resmen atanmış veya maaşı dinî kurumlar tarafından ödenenler
tarafından yapılan etkinliklerle sınırlı değildir (Foskett ve Jacobs, 2004). Belki
burada vurgulanması gereken dinî danışmanın meslekî yeterliğidir. Eğer dinî
danışman mesleğin sadece bakım kısmıyla ilgileniyorsa bununla ilgili çok fazla
mesleki beceri gerekmeyebilir. Ne var ki psikolojik danışmanlık kısmı aşağıda daha
fazla tartışılacak olan mesleki beceri ve donanımların bulunmasını
gerektirmektedir.
Dinî danışmanın işlevi:Danışmanın temel işlevleri arasında “iyileştirme,
destekleme, rehberlik etme, uzlaştırma” (Clebsch, andJaekle, 1964) iyileştirici
(healing) güçlendirme ve büyüme (Clinebell, 1984), “günah ve üzüntünün ortadan
kaldırılması ve rahatlatılması” (Pattison, 1993), “önleme, rahatlatma ve
kolaylaştırma”, “insanların tam olarak işlevsel yaşamalarını destekleme”,
“herkesin insanî bir yaşam sürebileceği ekolojik ve sosyo-politik bakımdan bütünsel
cemaatlerin/toplulukların gelişimi” (Lartey, 2003) gibi unsurlar yer almaktadır.
Dinî Danışan
Dini danışmaya
gelen kişiler, hasta
olanlar değil, günlük
yaşamında sıkıntı ve
stres yaşayan
kimselerdir.
Dinî danışmaya gelen kişiler, genel olarak kendilerinde veya ilişkilerinde
(Clinebell, 1984) “sorun yaşayan insanlar” (Clebsch, andJaekle, 196), “kaygılarıyla
baş etmeye çalışan insanlar” (Lartey, 2003) olarak nitelendirilmektedir. “Hasta”
olarak nitelendirilemeyecek bu danışanlar sadece günlük yaşamlarında “sıkıntı” ve
stres yaşayan bireyler olarak değerlendirilirler. Burada tekrar hatırlatmakta fayda
vardır ki, danışan kişinin ille de belirli bir dinî geleneğe bağlı olması
gerekmemektedir.
Dinî Danışma Ortamı
Dinî danışmanlığın yapıldığı ortam “bir cemaat ve onun toplumu” ya da “dinî
bağlam veya dinî bağlamla ilgili ortam” (Foskett ve Jacobs, 1994) olarak
nitelendirilse de, gerçekte dinî danışmanlık dinî veya nihaî konuları önemseyen
danışan tarafından seküler ortamlarda yapılan psikolojik danışmayı da
içermektedir.
Dinî Danışma Tarzı ve Dinî ve Seküler Olanın Etkileşimi
Dinî danışmanlık, teolojik/manevi ve psikolojik/davranışsal kavramları bilinçli
ve bütüncül biçimde entegre etmeyi içermektedir (Greenwald vd., 2011). Bu
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
8
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
birliktelik için yeterli gerekçeler bulunmaktadır. Örneğin insanların karşılaştığı
ölüm, anlamsızlık ve günahkârlıkla ilgili kaygılar hem psikolojik danışmanlığın hem
de teolojinin ortak konusudur (Foskett ve Jacobs, 1994).
Dinî danışma uygulamasında dinî olan ve danışmaya ait olan farklı şekillerde
etkileşimde bulunur. Şimdiye kadar dinî danışmada ağırlıklı olarak psikodinamik
yaklaşım ve hümanistik yaklaşım kullanılmıştır. Freud din karşıtı olmasına rağmen
düşüncelerinin çoğu (doğuştan günahkarlığa sahip olmak gibi) Hristiyanlığın
teolojik yapısına uygundur. Buna karşılık Carl GustavJung manevi gerçekliklerin
geçerliliğini ve önemli rolünü tanımasına rağmen onun terapötik tarzının
anlaşılması daha zor bulunmaktadır (Woodruff, 2002). Bunlara ek olarak pek çok
danışma kuramlarında (özellikle İnsancıl kuramda) yer alan (belki aşırı bireysellik
vurgusu dışındaki) değerlerin büyük bir bölümünün İslamî değerlerle uyumlu
olduğu ileri sürülebilir. Bu konuda (İslamî değerlerle danışma kuramlarının
değerleri arasındaki ilişki) ayrı bir yöntem bilimsel çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Dinî danışmanlık teori ve teknikler bakımından tek yönelimli değildir (Foskett
ve Jacobs, 1994). Yani dinî danışmanlık kullanılan teknik, beceri ve kuramlar
bakımından diğer psikolojik danışmanlık modellerinden farklı değildir. Bununla
birlikte, dinî danışmanların, kendilerini dinî geleneklerinin veya kullandıkları
danışmanlık kuramlarının ve belirli psikolojik modellerin dar veya dışlayıcı
yorumuna takılıp kalmamaları önerilmektedir (Foskett and Jacobsakt. Foskett ve
Lynch, 2001). Benzer biçimde BobLambourne, dinî bakımın psikolojik temelli
bireysel danışmanlık modeli tarafından istilâ edilmesine de karşı çıkmaktadır.(bkz.
Lambourne, akt. Foskett ve Lynch, 2001).
Terapötik süreç dinî kaynaklar tarafından şekillenebilir. Ancak bu yapılırken
danışanın deneyiminin dinî, dogmatik kategorilere (haram-helal, caiz vb.)
sıkıştırılmaya çalışılmaması gerekmektedir (konuyla ilgili ayrıca bkz. Lynch, 2002).
Terapötik süreçte yer alması gereken danışmanın değil, danışanın maneviyatı veya
teolojisidir (Foskett ve Lynch, 2001). Foskett, dinî danışmanların dinî öğretilerini
çok az ve dolaylı olarak kullanmalarını ve dinî konuları ancak dinî danışanlar konu
edindikleri takdirde açıkça dile getirmeleri gerektiğini düşünür (Foskett ve Jacobs,
1994).
Yukarıda ele alınan tanımlardan ve konulardan yola çıkılarak dinî bakım ve
danışmanlığın kapsamlı bir tanımı şu şekilde yapılabilir:
Seküler veya dindar, nihaî konulara önem veren, insan yaşamında aşkın bir
boyut olduğunu kabul eden kişiler tarafından, sözel veya sözel olmayan, doğrudan
ya da dolaylı, literal veya sembolik iletişim biçimlerini kullanarak nihaî anlam ve
konular bağlamında sorun yaşayan insanlara yönelik (ruh sağlığıyla ilgili konularda
veya kaygıyla baş etmeye çalışan insanlara yönelik) iyileştirme veya rahatlatma;
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
9
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
(engelli ve fakir olma gibi konularda) destekleme; (iş bulma, okul tercihi yapma gibi
konularda) rehberlik etme veya kolaylaştırma; (bireylerin daha iyi büyüyüp
gelişmeleri gibi konularda) bakımda bulunma; (evlilikte geçimsizlik, akranlar arası
küslük gibi) konularda uzlaştırma; (sosyal, ekonomik ve politik baskı durumlarında
olduğu gibi) sosyal girişimlerde bulunma; (alınacak yeni kararların veya
değişimlerin oluşturabileceği olumsuz durumların oluşumu ihtimalinde) önleme
şeklindeki yardım etme etkinlik ve davranışlarıdır. Bu etkinliğin nihaî amacı
bireylerin insanlıklarını “tam” olarak yaşayabilmeleridir ki bu da ekolojik ve sosyopolitik bakımdan uyumlu toplulukların oluşmasını gerektirir. Yani bireysel bir
etkinlik gibi gözüken dinî bakım ve danışmanlığın sosyo-politik ve ekonomik
yönünün önemi oldukça belirgindir.
Dini bakım ve
danışmanlığı dinî yapan
şeylerden biri, bakım ve
danışmanın dinî bir
bağlamda veya
ortamda yapılmasıdır.
Önceki tanımlarda, bir danışmayı dinî yapan temel özellik, danışmanın “nihaî
anlam ve konular bağlamında” yapılması (Clebsch ve Jaekle, 1964) ya da “insan
yaşamında aşkın bir boyut olduğunu kabul eden insan” (Lartey, 2003) tarafından
yapılması olarak gösterilmektedir. Lartey (2003)’e göre bir görüşmeyi dinî danışma
olarak nitelendirmek için danışmada yer alanların (danışman ve danışan) nihaî
anlam ve konulara önem veren kişiler olmaları yeterlidir. Bu tartışmalardan yola
çıkarak söylemek gerekirse, dinî bakım ve danışmanlığı “dinî” yapan özellik,
şunlardan birinin veya bir kaçının bakım ve danışmada yer almasıyla gerçekleşmiş
olmaktadır:
a) Bakım ve danışmayı yapan kişinin nihaî konulara önem veren biri (Bu
açıkça bir din adamı da olabilir) olması.
b) Bakım veya danışmada yer alan danışanın nihaî konulara derin bir empati,
sempati ve ciddiyetle yaklaşılması.
c) Bakım ve danışmanın dinî bir bağlamda veya ortamda (o ortama ve
ortamdakilere sempati duyularak) yapılması.
DİNÎ DANIŞMANLIĞIN TARİHÇESİ
İngiltere: İngiltere’de dinî danışmanlık dinî bakımdan (care) kolayca ayırt
edilememektedir. Her ne kadar din adamlarından oluşan özel bir dinî danışmanlar
grubu bulunsa da bunlar azınlıktadır. Dinî bakım veya dinî hizmet olarak
isimlendirilebilecek görevler zaten öteden beri bulunmaktadır. Din adamları
insanların özellikle hayatlarındaki doğum, evlilik kutsamaları, hastalık ve trajedi
dönemlerinde ölümle baş etme ve yas tutma gibi önemli zamanlarda aranırlar. Bu
durumlarda din adamları zamanla dinî danışmanlık deneyiminden yararlanmaya
yönelmişler, sosyal ve davranışsal bilimlerle dinî ve teolojik çalışmaları entegre
etmeye başlamışlardır (Foskett ve Jacobs, 1994). Böylece, daha az yönlendirici,
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
10
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
daha az otoriteryan ve daha az moralistik (kendi düşüncesine göre insanları ağır
yargılama-küfre girme, günahkâr olma, yoldan çıkma vs. şeklinde yaftalaması gibi)
davranmaya başlayan din adamları, sonuçta, bireylerin ve grupların kendi
ihtiyaçlarını ve isteklerini keşfetmelerine, kendi sorunlarını çözmelerine ve kendi
yönlerini belirlemelerine yardımcı olma kapasitelerini geliştirmişlerdir (Foskett ve
Jacobs, 1994).
Modern psikolojik kavram ve uygulamalardan etkilenen dinî danışmanlığın
İngiltere’de Weatherhead’ın 1950’lerdeki öncü çalışmalarından ortaya çıktığı
söylenmektedir. Bu hareketi 1960’lardan sonra kurulan dinî danışmanlık
organizasyonları güçlendirmiştir (Foskett ve Lynch, 2001). O yıllarda birkaç öncü
dinî danışmanlık organizasyonu hem kilise dışında hem de kilise içinde etkili
olmuştur. Bu kurumlar, diğer benzerleriyle bir araya gelerek şimdiki İngiliz
Psikolojik Danışmanlık Topluluğunun ilk alt birimi olan Dinî Bakım ve Danışmanlık
Derneğini (theAssociationfor Pastoral CareandCounselling-APCC) oluşturmuşlar ve
eskiden beri de bu topluluğun önde gelen üyeleri seküler psikolojik danışmanlık
içinde yer almışlardır (Foskett ve Jacobs, 1994). Dinî Bakım ve Danışmanlık
Derneğinin kurulmasına 1968’de seküler bir çevrede din adamlığı görevinin
yürütülmesi amacıyla uygulamalı din adamı eğitimi verme konusundaki
mülahazalar yol açmıştır. APCC, dinî bakımla ve dinî bakımın danışma becerilerini
kullanmayla olan ilişkisiyle ilgilenmiştir. Hristiyanların dışındaki diğer inanç grupları
ile maneviyatları belirli bir din tarafından belirlenmemiş grupların üyeleri de
APCC’ye katılmış ve 1999’da dernek adını Dinî ve Manevi Bakım ve Danışmanlık
Derneği olarak değiştirmiştir (Foskett, 2001).
Bunların yanında ancak bunlardan farklı ve Evanjelik kiliselerde ortaya çıkan
dinî danışmanlık biçimi de bulunmaktadır. Bunlar çok açık bir şekilde Hristiyan
kimliği sergilemekte olup danışanlarına yol göstermek ve onları desteklemek için
dua ve birinin başına veya vücuduna elini koyma (laying on of hands), İncil’den
metinler okuma gibi geleneksel yöntemleri kullanmaktadırlar ve diğer dinî danışma
etkinliği ile diyaloğa girmemişlerdir (Foskett ve Jacobs, 1994). Diğer taraftan
fundamentalist ve muhafazakâr kiliselerden doğan Hristiyan psikolojik
danışmanlığı da, seküler psikolojik danışmanlığını İncil’in ahlaki prensiplerine
uyarlamaya çalışmışlardır (Foskett, 2001).
Foskett ve Jacobs (1994) din adamlarının psikolojik danışmanlık becerileri
konusundaki eğitimlerinin 1975’ten itibaren hızla arttığını ve özellikle Anglikan din
merkezlerinin dinî bakım ve danışmanlık konusunda danışman atadığını ve bu
danışmanların din adamlarının eğitimi ve desteği konusunda sorumluluk
üstlendiklerini belirtir. Bugün İngiltere’de tüm dinî danışmanların öncü gördükleri
tek bir organizasyon bulunmamaktadır ve gruplar arasında da belirgin farklar
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
11
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
gözlenmektedir. Örneğin bazıları daha muhafazakar iken diğerleri daha liberal ya
da kapsamlı/farklılıklara açık teolojik bakış açısına sahiptir. İngiltere’de organize
olamama sorunu, bu disiplinin parçalanmış kalmasına yol açmıştır. Dolayısıyla
orada kaç dinî danışmanın bulunduğu ve dinî danışmanlığın nerelerde uygulandığı
çok belirgin değildir (Foskett ve Lynch, 2001).
İngiltere, Newham’da 200 farklı din ve inanç grubuyla yapılan bir araştırma,
Milli Sağlık Hizmetlerine (NHS) bağlı Ruh Sağlığı Derneğinin yeni bir manevi, dinî ve
kültürel bakım ünitesi oluşturmasına yol açmıştır. Bu ünitede manevi danışmanlık,
diğer hizmetlerden biri olarak yer almakta ve farklı inanç ve disiplinlere mensup
kişiler tarafından yürütülmektedir (Foskett, 2001).
Amerika: Amerika’daki duruma gelince, 1920’lerde Amerika’da yaşamış olan
ve bir Presbiteryan din adamı olan Anton Boisen pozitif bilim alanında eğitim almış
ve hem kendi hem de hastalarının ağır ruhsal rahatsızlıkları konusunda araştırmalar
yapmıştır. Boisen psikiyatrinin psikotik hastalık olarak teşhis koyduğu hastalığın
altında manevi kriz bulunduğunu öne sürmüştür. O, pek çok rahatsızlık türünün
tıbbi sorunlar olmaktan ziyade dinî rahatsızlıklar olduğunu ve bu şekilde bilinmediği
takdirde bunların başarılı bir şekilde tedavi edilemeyeceğini öne sürmüştür.
(Boisen, akt. Foskett, 2001). Boisen’in bu yaklaşımı, onu dinî danışmanlığın
gelişimini etkileyen önemli isimlerden biri yapmıştır.
Bu alanda önemli etkisi olmuş diğer bir kişi de Hümanist Psikoloji’nin
kurucularından Carl Rogers’tır. Gençken Rogers liberal Hristiyanlığa tutkuyla
bağlıyken kariyerinin başlarında dine ve manevi söyleme sırt çevirmiş ve
mesleğinin epeyce bir kısmında kendini ampirik bir bilim adamı olarak nitelemekle
övünmüştür. Ancak yaşamının son on yılında hem kişisel hem de mesleki deneyimi,
onu manevi boyutun gerçekliğini kabul etmeye itmiş ve onun “mistik,” “aşkın,”
“betimlenemez” gibi kavramları kullanmasına yol açmıştır (Rogersakt. Thorne,
2001).
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
12
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
•“…öyle gözüküyor ki benim derin ruhum (inner spirit) dışarıya ulaştı ve
diğerinin derin ruhuna dokundu. İlişkilerimiz kendilerini aştı ve daha
geniş olanın bir parçası oldu…. açıkça gözüküyor ki, terapideki ve
gruplardaki deneyimlerimiz, aşkın olanı, betimlenemeyeni, manevi olanı
içermektedir. Şimdiye kadar mistik ve manevi boyutun önemini yeterince
önemsemediğime inanmaya başladım.” (Rogers akt. Thorne, 2001).
Rogers’ın gerçekte, temelde manevi olan bir terapi uyguladığı
düşünülmüştür. Bu kanıya Rogers bile bunun farkında olmadan ve hümanistik
yaklaşımı kendi terapisi olarak ortaya çıkarmadan önce varılmıştır. Bu yargıya,
Rogers’ın ilk dönem (hem Evanjelik hem de liberal olarak) Hristiyanlık deneyiminin
derin düzeyde onu terk etmediği düşünüldüğü için varılmış olabilir (Thorne, 2001).
Avrupa ve
Amerika’da Dinî
danışmanlıklar, dinî
danışma merkezleri,
sağlık kuruluşları, dinî
ortamlar veya özel
uygulamalar aracılığı ile
yürütülmektedir.
Rogers’in modelinin Hristiyanlık öğretileri için olumsuz olduğunu (örneğin,
doğuştan günahkâr olmayı kabul etmeme) düşünenler de mevcuttur. Onun
kuramının, kendi kendiyle yetinmeyi, bencilliği ve narsisizmi teşvik ettiği dolayısıyla
Hristiyan öğretisini bunlarla kirlettiğini öne sürenler de bulunmaktadır (Rogers, akt.
Thorne, 2001).
Amerika’da dinî danışmanlığın mesleki uygulamaları için standartlar koyup
gereksinimlerini belirleyen ana organizasyon Amerika Dinî Danışmanlar Derneğidir
(American Association of Pastoral Counsellors-AAPC) AAPC’ye göre dinî
danışmanlığın tanımı şöyledir: “Dinî danışmanlık iyileşme ve gelişmeyi
gerçekleştirmek amacıyla manevi kaynakları ve psikolojik anlamayı kullanan
psikolojik danışmanlığın kendine özgü bir biçimidir. Dinî danışmanlık sadece ruh
sağlığı uzmanları tarafından değil, aynı zamanda derin dinî ve/veya teolojik eğitim
almış kişiler tarafından da kullanılır. Amerika’daki dinî danışmanların çoğu din
adamı olarak atanmış veya belirli bir dinî toplum tarafından desteklenen kişilerdir
(Woodruff, 2002).
Dinî danışmanlıklar, dinî danışma merkezleri, sağlık kuruluşları, dinî ortamlar
veya özel uygulamalar aracılığı ile yürütülmektedir. Güçlerini mensup oldukları
inanç grubuna aidiyetten alırlar. AAPC dinî danışmanların belirli bir dinî grupla
sorumlu bir ilişki içinde olmalarını bekler. Onlar aynı zamanda ruh sağlığı sunan
kuruluşların önemli bir parçasını oluştururlar. En son ve en etkili psikolojik
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
13
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
yöntemleri, manevi boyutla birleştirerek sunarlar. Tıbbı bir müdahale veya hastane
ortamı gerektiğinde dinî danışman danışanı bir psikiyatriste yönlendirir. Uzman bir
dinî danışmanın hedefi, kendisinden yardım isteyenlere klinik olarak açıklanabilir
ve manevi olarak duyarlı bakım sağlamaktır (Woodruff, 2002).
Pennsylvania’da bir dinî danışmanlık merkezi ile bir üniversite psikiyatri
servisi, birime kabul edilmiş hastalara manevi hizmet sunmak için iş birliği
yapmışlardır. Psikiyatri ekibi buna başlangıçta karşı çıkmış, ancak dinî
danışmanların, verilecek hizmetin hastanın dinî ve maneviyatı temelinde
sunulduğunu, yoksa terapistinki temelinde sunulmadığı konusunu
netleştirmelerinin ardından sorun aşılmıştır. Böylece, pek çok hasta için çok değerli
bir tedavi servisi oluşturulmuştur (akt. Foskett, 2001).
Ülkemizdedinî danışmanlıkla ilgili yapılan çalışmaların tarihi oldukça yeni
olmakla birlikte, son dönemlerde konuyla ilgili çalışma yapanların ve konuya ilgi
duyanların sayısı kayda değer bir şekilde artmış olup (örn. Bkz, Ok, 1997 ve 2008)
Diyanet İşleri Başkanlığı bu yönde adımlar atmaya hazırlanmaktadır.
DİNÎ DANIŞMANLIĞIN ÖNEMİ VE GEREKÇESİ
Seküler psikolojik danışmanlığa rağmen, dinî psikolojik danışmanlık
hareketinin varoluş gerekçeleri hakkında şunlar söylenebilir (bkz. Ok, 2008).
Dindar danışanların duygusal sorunlarını paylaşmaya istekli olabilecekleri
daha iyi şartlar yaratma:
İnsanlar, kendileri ve ruhsal sorunlarını kendi sosyal ve dinî çevrelerinde
ifade etmeye daha isteklidirler. Örneğin, Türkiye’de halkın tamamına yakınının
Müslüman olması seküler psikolojik danışmanlığın danışmada bireylerin dinî
değerlerini göz önünde bulundurması gerekliliğini göstermektedir. Dindar bir
danışanın kolayca ulaşabileceği ve kendi değerine saygı duyduğunu düşündüğü bir
dinî psikolojik danışana gitme olasılığı daha yüksektir. Kolay ulaşılabilirlik, ortak
değer paylaşımı ve güven, danışanlar için ideal bir ortam yaratır. Ayrıca böylece
dinî danışmanlık bireylerin duygusal sorunlar konusunda yardım alacakları
alternatifleri genişletme bakımından da önemli bir yere sahip olmaktadır.
Dinsel deneyimlerdeki değişim ve çeşitliliğin psikolojik danışmanlığın “dinî
konuları” ele almasını gerektirecek düzeyde olması:
Modern dünyada pek çok insan değerler konusunda belirsizlik ve çelişkiler
yaşamaktadır. Bu çelişki, şüphe ve belirsizlikler geçici olabileceği gibi, nadiren de
olsa onların yaşam yönelimlerinde köklü değişikliklere yol açabilecek dinden
dönüşlerine veya dine dönüşlerine yol açabilmektedir. Bu süreçte yaşanan köklü
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
14
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
bilişsel stres ve kaygılar ile dünya görüşünü ve değerlerini netleştirme güdüsü,
danışmada bu konuların (hem teolojik hem de ruh sağlığı açısından) sağlıklı bir
biçimde ele alınmasını gerektirmektedir. Bilindiği gibi dinî danışmanlık temelde
kişilerin ahlakla ve dünya görüşüyle ilgili değerlerini netleştirme, kimliklerini sağlıklı
bir şekilde oluşturma ve sonuçta neye göre yaşayacaklarına karar vermelerini
kolaylaştırmayla çok yakından ilgilidir.
Din adamı-cemaat ilişkisinin dinî danışmanlığı gerektiren doğası:
Psikolojik danışmanlık din adamları için önemli olabilecek bir etkinliktir.
Çünkü din adamları danışanların derin duygusal sorunlarını açıkça ifade ettikleri
kişisel itirafları dinlemektedirler. Bu esnada dinleme ve duyguların git-geller
yoluyla boşaltımının oluşmasına izin verme söz konusudur. Ayrıca, din adamları
ciddi hastalıklar, yas, ailevi sorunlar gibi dinleme becerisi, empati vb. gibi özellikleri
sergilemeyi gerektiren durumlarda devreye girmektedir (Lount ve Hargie, 1997).
Lount ve Hargie yaptıkları görgül bir çalışmada, dinî danışmanların karşılaştıkları
sorunlardan bazılarını şu şekilde listelemişlerdir: Bağımlılık, saldırganlık, agnostizm,
alkolizm, yas, dikkat, depresyon, itaatsizlik, stres, uyuşturucu bağımlılığı, utanma,
duygusal soğukluk, korku, çaresizlik, güvensizlik, yalnızlık, pasiflik, fiziksel taciz, içe
kapanıklık, cinsel taciz, intihar düşüncesi, ölümcül hastalık vb. Karşılaşılan bu
sorunlar, bunların yöneltildiği kişilerin, onlarla ilgilenme durumunda olduklarından,
psikolojik danışmanlık alanında yetkin olmalarını gerektirmektedir(Lount ve Hargie,
1997).
Türkiye’de din hizmetlerinin geniş bir alana yayıldığı ve din adamlarının
ülkenin her köşesinde bunduğu gerçeği dikkate alındığında dinî danışmanlık
hizmetinin bu alanda eğitimli din adamları yoluyla ciddi bir boşluğu dolduracağı ve
işlevsel olacağı rahatlıkla söylenebilir. Bu durum insanlara hizmetin kalitesini
artırabileceği gibi din adamlarının kendi kişilik ve mesleki yapılarının güçlenmesine
de katkıda bulunacaktır. Buna ilave olarak, din adamlarının sorun yaşayan
insanların kolayca ulaşabilecekleri ekonomik mercide bulunmaları da önemli bir
avantaj olarak düşünülebilir.
Seküler psikolojik danışmanların dinî konulardaki yetersizlikleri:
Çoğu kez seküler ortamlarda yetişen ve eğitim alan psikolojik
danışmanlardan bir kısmının, dindarlığın insanların kişisel gelişimi için bir engel
olduğu kanısına sahip olabileceği öteden beri bilinmektedir. Bu kanının doğru
olabileceği durumlar olabilir. Ne var ki bu durum dinî davranışın tamamen olumsuz
olduğunu ileri sürmek ve dinsel olgulardan kaçınmak için yeterli gerekçeler
sağlamamaktadır. Hatta bu durum tam tersine belki de dindarlığın “sağlıklı”
görülmeyen yönleri üzerinde psikolojik ve teolojik birikimle çalışma yapmayı
gerektirmektedir.
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
15
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
Diğer taraftan, Foskett ve Jacobs (1994) belirli bir inancı olmayan seküler
psikolojik danışmanların genellikle danışanlarının inançlarına saygı duymalarına
rağmen, pek çoğunun gereğinden fazla saygılı olduğunu ve bu aşırı saygıdan dolayı
onların yanlış varsayımlarına ve hurafe (distorted) inançlarına meydan okuma
konusunda emin olmadıklarını belirtir. Bir kısım danışman ise inancın temelde
zihinsel (intellectual) bir konu olduğunu ve duygularla ilintisinin çok az olduğunu
düşünür. Diğer bazı psikolojik danışmanlar ise bir danışanın inancını sorgulamanın
önemli bir inanç sisteminin yıkılmasına ve dolayısıyla danışanın rahatının
bozulmasına yol açacağından korkarlar. Foskett ve Jacobs bireyleri, kendilerine
yararı olmayan inanç ve uygulamalarla yüzleştirip onları analiz etmenin onlarda
daha sağlıklı dinî tutumların gelişmesine neden olduğunu, dolayısıyla onların
duygusal ve manevi olarak yetişmesine yardımcı olduğunu belirtir.
Derin sıkıntıları olan pek çok insan bir din adamı aramaktadır ve ruh sağılığı
uzmanına gitmemektedir. Çünkü bu kişiler kendilerinde ruh sağlığı problemi
olmadığını düşünmektedir. Diğer bazı insanlar da manevi boyutu olduğunu
düşündüğü ruh sağlığı sorunu yaşadığında, kime gideceği konusunda tereddüt
yaşamaktadır. Pek çok din adamı sorunun bu iki yönüyle de ilgilenebilecek
psikolojik bir uzmanlığa sahip değildir. Bunlar açıkça gösteriyor ki, toplumun bu tür
sorunlarıyla ilgilenmek için mesleki olarak eğitimli dinî danışmanlara önemli ihtiyaç
bulunmaktadır (Greenwald vd., 2011).
Seküler psikolojik danışmanlığın (beyaz) orta sınıfa hitap etmesi:
Derin sıkıntıları
olan pek çok insan bir
din adamı aramaktadır
ve ruh sağılığı uzmanına
gitmemektedir. Çünkü
bu kişiler kendilerinde
ruh sağlığı problemi
olmadığını
düşünmektedir
Ayrıca seküler psikolojik danışmanlığın (beyaz) orta sınıfa göre hatta ağırlıkla
Batı geleneklerindeki vakalar dikkate alınarak geliştirilmiş olması, onların
yerelleştirilmesi veya bağlamsallaştırılması gerektiği anlamına gelmektedir. Bu
anlamda dinî danışmanlık anaakım seküler psikolojik danışmanlığın
bağlamsallaştırılmasından başka bir şey olmamaktadır. Son dönemlerde
sekülerterapistler, gittikçe danışanlarının maneviyatlarının önemini kabul
etmektedirler ve pek çok dinî danışman da kendi inanç topluluklarının kurumsal
veya öğretisel kalıplarından özgürleşmeye çalışmaktadır (Thorne, 2001).
Araştırmalar modern Batı toplumunda erken çocukluk döneminden itibaren
başlayan insanların çoğunun yaşadığı bir tür “manevi taciz” (spiritualabuse) in
bulunduğunu göstermektedir. Çocukların iç maneviyatı bastırılmakta ve hatta
çocuk yaştakiler manevi inançlarını dışa vurduklarında aptal veya deli olarak
damgalanacaklarını düşünmektedirler (Hay ve Nye, akt. Foskett, 2001).
Ayrıca Foskett’in de belirttiği gibi dinî danışmanlığın genel olarak psikolojik
danışmanlığa önemli katkılar sağlaması da mümkündür. Örneğin, dinî danışmanlık
manevi olanın önemini vurgulamış ve herkesi insanlık için “en iyi tek model”
düşüncesine sokmaya çalışmamıştır (Foskett ve Lynch, 2001). Ayrıca akıl sağlığı
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
16
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
servislerini kullanan pek çok kişinin bu türden destek almaya ilgisinin bulunduğu da
belirtilmektedir (Foskett ve Lynch, 2001).
DİNÎ DANIŞMANLIĞIN SORUNLARI
Dinî danışmanlıkla ilgili sorunlar; başlıca kimlik ve tanımlanma sorunu,
seküler danışmanlığın dinî danışmanlıkla uyumu(seküler ve dinî olanın birlikte
kullanımı), görgül araştırma ihtiyacı, ve akreditasyon olmak üzere belirli alanlarda
yoğunlaşmaktadır.
2001 gibi geç bir dönemde İngiltere’de yapılan bilimsel bir toplantıda dinî
danışmanlığın tanımıyla ilgili şu soruların cevabı aranmıştır:
Dinî danışmanlık tam olarak nedir?
Psikolojik danışmanlığın belirli bir biçimi midir yoksa basitçe din alanında
çalışanların uyguladığı veya dinî ortamlarda uygulanan psikolojik danışmanlık
mıdır?
Dinî danışmanlık, dinî ortamlarda yürütülen veya belirli bir din çerçevesinde
çalışanlar tarafından yürütülen profesyonel psikolojik danışmanlık mıdır?
Din danışmanlık, sadece nihaî konularla ilgilenen psikolojik danışmanlık
mıdır?
Hatta dinî danışmanlık diye başlı başına bir disiplin var mıdır? (Foskett ve
Lynch, 2001). Bu tanımlama sorununun son 20 yıldır devam ettiği ifade
edilmektedir.
Dinî danışmanın ne olduğu ve kimin dinî danışman olduğu konusunda halk,
dindarlar ve dinî danışmanlar arasında kesinleşmiş bir tanım bulunmamaktadır
(Greenwald vd., 2011). Dinî danışmanlığın nerede bitip seküler danışmanlığın
nerede başladığı konusu da ciddi olarak sorgulanmaktadır (Thorne, 2001). Dahası,
psikolojik danışmanların, diğer ruh sağlığı uzmanları ve genel halk nazarında
rollerini güven altına alabilecekleri bir uzmanlık alanlarının bulunmadığı ileri
sürülmektedir. Kaldı ki, psikolojik danışmanlık alanı profesyonel psikolojik
danışmanları diğer ruh sağlığı uzmanlarından ayırt edememektedir. Dolayısıyla
psikolojik danışmanlar bir tür kimlik krizi yaşamaktadırlar. Aynı şey dinî
danışmanlar için de geçerlidir. Dinî danışmanlık, ismi yasal olarak korunmuş bir
meslek ismi değildir. Kendilerini dinî danışman, Hristiyan psikolojik danışman,
Biblical danışman vb. olarak isimlendirenler hiç eğitim almayanlardan doktora
derecesine sahip olanlara kadar farklılık gösterebilmektedir (Greenwald vd., 2011).
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
17
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
Burada vurgulanması gereken nokta dinî danışmanların hem akıl sağlığı
konusunda hem de dinî konularda yeterli bilgiye sahip olmaları gerekliliğidir
(Greenwald vd., 2011). Bunun bir yansıması olarak din adamlarının cemaatleriyle
olan ilişkilerinin nasıl tanımlanacağı konusunda açık bir şey bulunmamaktadır. Bu
ilişkiler, dinî danışmanlık, dinî bakım, manevi rehberlik veya yönlendirme gibi farklı
isimlerle isimlendirilebilmektedir (Greenwald vd., 2011).
Aslında yukarıda da ima edildiği gibi bireylerle, eşlerle, ailelerle veya
gruplarla yapılan ve bir sorunun tartışılmasını, öneri veya yönlendirmeyi veya bir
krizi çözmeyi içeren etkinliğe dinî danışmanlık adı verilmekte, buna karşılık rutin
olarak yapılan ev, hastane, bakım evi ziyaretleri danışmanlık olarak
nitelendirilmemektedir (Greenwald vd., 2011).
Dinî bakım ve danışmanlık konusundaki literatür ağırlıklı olarak teoriktir veya
danışmanların görüşmelerinden edindikleri vaka örneklerine dayanmaktadır. Oysa
bu alanda yapılacak görgül (ampirik) çalışmalar, dinî danışma alanında nelerin
önemli olduğu nelerin danışanlara zarar verdiği konularında önemli farkındalıklar
sağlayabilir (Foskett ve Lynch, 2001). Dolayısıyla alanla ilgili yeterli bilimsel
araştırmaya da ihtiyaç bulunmaktadır.
Başka bir konu da akreditasyon sorunudur. Dinî danışmanların
akreditasyonu ve gözetimi (monitoring) ile ilgili sorunlar da bulunmaktadır.
Yukarıda değinildiği gibi İngiltere’de Dinî Bakım ve Danışmanlık Derneği ile Amerika
Dinî Danışmanlar Derneği, din adamları için millî bir akreditasyon planı
sunmaktadır. Dinî danışmanlık gelişirken, gözetim ve akreditasyon önemli olmakla
birlikte bunun din adamlarının çoğunun dinî görevlerinde yaptıkları çabaların
değerini düşürerek sadece dinî danışmanlığı uygulayan bir elit oluşturacağından
sakınılması gerektiği ileri sürülmektedir (Foskett ve Jacobs, 1994).
Son olarak ama en az önceki sorunlar kadar önemli olan diğer bir konu da,
dinî danışmada ne kadar teolojik ne kadar seküler değerlerin kullanılacağı
meselesidir. Foskett, bazı din adamlarının psikoloji ağırlıklı, diğerlerinin dinî ağırlıklı
ve diğer bir grubun da hem psikoloji hem de dinî değerleri dengeli biçimde
kullandığını bildirmektedir. Yine kadının kilisedeki rolüne, eşcinsellere, AIDS’e ve iki
evliliğe yönelik tutumlar kısmen dinî danışmanların çalışmaları aracılığı ile
liberalleşmiş bulunmaktadır (Foskett ve Jacobs, 1994). Bu arada genel dinî
bakımdan (veya din hizmetlerinden) daha üstün bir mevki edinen dinî danışmanlık,
dinî organizasyon içinde özellikle de pastoral ve pratik teologlar nezdinde gerilim
doğurmuştur. Onlar, dinî danışmanın, nörotik ve narsistik orta sınıfın egomerkezli
meşguliyeti olma tehlikesi taşıdığını dile getirmiştir. Bu durumun da dinî
danışmanlığın dinî görevleri (dinin temel hedefi olan dinî mesajın insanlara
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
18
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
ulaştırılması) ihmal edebileceği endişesine yol açmaktadır (Foskett ve Jacobs,
1994).
Bunların dışında profesyonel psikolojik danışmanlığın dinî danışmanlar için
uygun olup olmadığı, dinsel inanca sahip insanların az bulunduğu ortamlarda dinî
danışmanlığın uygun olup olmadığı, dinin, maneviyatın ve terapötik uygulamanın
uygun bir entegrasyonunun nasıl sağlanacağı gibi sorunlar da, dinî danışmanlığın
güncel sorunları arasında bulunmaktadır (Foskett ve Lynch, 2001).
Dinî Danışmanlıkta Dinî Olanın Hermenötik Boyutu
Dinî danışmanlığın seküler psikolojik danışmanlıkla ilişkisi bağlamında
yaşadığı kimlik sorununu daha derinlerde paradigma düzeyinde ele almak konunun
aydınlanmasına önemli katkılar verebilecek işlevlere sahiptir. 21. yüzyılın en önemli
sorunu bilimle dinin entegre edilmesi ve inançlar arası iş birliği ve diyaloğu sağlama
sorunudur (Thorne, 2001).
Din, sosyal uyum ile sosyal ve bireysel özgürlük arasındaki gerilimde yer
almaktadır. Bu çerçevede teolojik ve psikolojik söylemlerin bir araya getirilmesi
hemen her yerde tartışma konusu olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bununla
birlikte, dinî danışmanlığın bireysel maneviyat ile modernitenin ayırt edici özelliği
olan nesnellik-bilimsellik arasındaki açığı kapatması hâlinde insanlara önemli bir
katkı yapabileceği ileri sürülmektedir (Foskett ve Lynch, 2001).
Dinî danışmanlar
seküler toplumun bir
tür gizli tebliğcileridir.
Bu durum belirli bir
inanca taraftar
kazandırma anlamında
değil, anlama yönelik
özlemi doğrulama ve
kabul etme
anlamındadır.
Kutsal metnin geleneksel algılanması modern öncesi dönemler için anlamlı
olabilir. Fakat böyle bir anlayışın inançlar arası çatışma yaşayan modern dünyanın
sorunlarına, büyüme ve dönüşme yönünde yapacağı katkının sınırlı olacağı da göz
önünde tutulmalıdır. Dolayısıyla, dinî danışmada teolojik düşünmeyi öğrenmek
önemlidir. Bununla metni yaşamla ilintili kılacak biçimde terapötik ve dinamik
düşünme kastedilmektedir (Woodruff, 2002). Böyle bir yaklaşımla, dinî danışmanlık
insanın şartlarını psikolojik olarak kabul edilebilir bularak geleneksel dinin insan
tabiatının karmaşıklığına yönelik algısını şekillendirmiş olacaktır (Sutherland, 2001).
Dinî danışmanlar tarafından kurumsal ve doktrinal prangalardan kurtulmak
için gösterilecek çabalar - ki bu pek çok dinî danışmanı inanç topluluklarından
kopma noktasına getirebilir - bir inanç kaybı göstergesinden ziyade onların gelecek
vadeden belirtileri olarak algılanması gerekir. Bu tür konulardan dolayı dinî
danışmanları bazı meslektaşları dinden sapmış ve inancın altını oymuş kişiler olarak
görmüşlerdir. Oysa onlar dinî gerçekliğin temel çekirdeğinin koruyucularıdır.
Dolayısıyla aslında dinsel danışmanlar seküler toplumun bir tür gizli tebliğcileridir.
Bu belirli bir inanca taraftar kazandırma anlamında değil, anlama yönelik özlemi
doğrulama ve kabul etme anlamındadır (Thorne, 2001). Kısaca özetlemek
gerekirse, dinî danışman adaylarının hem teolojik materyal karşısında kendilerini
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
19
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
bilişsel olarak “iyi” geliştirmiş, hem de dinsel materyali bu gelişim düzeyiyle
uyumlu biçimde gerektiğinde danışanlarıyla birlikte iyi kullanmayı öğrenmiş
olmaları gerekir.
SONUÇ VE ÖNERİLER
İslam dininde dinî ve dinî olmayan ayrımı olmadığından ülkemizdeki
modelde dinî danışmanlığı belirleyen faktörler konusunda şunlar söylenebilir: Dinî
materyale ve dinsel olguların belirleyiciliğine önem veren, dinî ortamlarda çalışmak
isteyen ve dinsel materyale sempatiyle yaklaşan profesyonel bir psikolojik
danışman veya psikolojik danışmanlık (veya dinî danışmanlık) eğitimi almış bir
teolog/din adamı dinî bakım ve danışmanlık hizmetini yerine getirebilir. Dolayısıyla,
dinî danışmanlık, dinî ve manevi konuları dikkate almayan tamamen ruh sağlığı
yönelimli seküler danışmanların dışında, Müslüman kimliğini öne çıkaranlar ile
sekülerleşmiş veya bir dinî yönelimi olmayan ancak inanç konularına sempatiyle
bakan kişiler tarafından yürütülebilir.
Psikolojik danışmanlık ilişkisinde gündemi belirleyen, kurumların veya
inançların değil danışanların değerleri olmalıdır. Dinî bakım ve danışmanlık
uygulaması günümüz şartlarında kurumsal olarak gerçekleşecekse, bu hizmeti
verecek birimin adı “Sosyal Din Hizmetleri ve Dinî Psikolojik Danışmanlık” şeklinde
olabilir. Bu birimin, sorulan dinî sorulara görüş bildirme (fetva verme), cenaze
merasiminde yer alan ritüelleri yerine getirme ve cami hizmetleri (ibadetlerle ilgili
yönü) gibi dinin ibadî (ritüel), itikadî (düşünsel) ve ahlaki (moral) yönlerine hitap
eden diğer bilişsel ve ritüel din hizmetlerinden belirgin bir şekilde farklı olduğunun
altı çizilmesi gerekir. Çünkü bu alandaki üç hizmet (bu hizmeti yürütenler tek
kişiden ibaret olsa da) birbirinden doğası itibarıyla ayırt edilir gözükmektedir: (a)
ritüel/ibadî-doktrinal/itikadi din hizmetleri (ki günümüzde en yaygın olanıdır), (b)
dinî bakım (veya sosyal din hizmeti de denebilir), ve (c) dinî danışmanlık. Bunu bir
örnekle açıklamak gerekirse, cenaze namazı kıldırmak ve fetva vermek doktrinalritüel din hizmeti, cenaze evini ziyaret etmek dinî bakım veya sosyal din hizmeti ve
yakınının ölümüyle başetmeye çalışan kişiyle yapılan yapılandırılmış bire-bir
görüşme dinî danışmanlık olarak nitelendirilebilir. Bunlardan bazıları aynı anda
birlikte de bulunabilir. Örneğin, nikah için bir eve yapılan ziyarette hem doktrinalritüel din hizmeti (nikah kıyma), hem de sosyal din hizmeti (örn. orada hazır
bulunuş) birlikte bulunmaktadır.
Dinî danışmanlık uygulamaları Türkiye’de bir süreç hâlinde başlatılabilir.
Bunun için önce, sosyal hizmet ya da bu çalışmada kullanılan ifadeyle “bakım”
(care) süreci geliştirilip sistemleştirilebilir. Ardından ikinci aşamada ilgili adaylara
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
20
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
dinî danışmanlıkla ilgili güçlü bir eğitim verilerek dinî danışmanlık hizmetine
geçilebilir. Neticede dinî danışmanlık formasyonunun titiz bir eğitimin ardından
gerçek anlamanı kazanacağı unutulmamalıdır. Bu hizmet, Diyanet İşleri
Başkanlığına bağlı müftülükleri aracılığı ile yürütülebilir ve böylece dinî kurumlar
daha fazla insan sorunları merkezli olarak çalışmalarını sürdürebilirler. Diyanet
İşleri Başkanlığı kendi bünyesinde bir “akredite edici ve gözetleyici” kurul
oluşturarak bu hizmetleri takip edebilir, denetleyebilir ve kalitesini artırabilir.
Ayrıca dinî bakım veya daha özelde dinî danışmanlık alanında çalışacak
personelin seçilmesine ve eğitilmesine özel önem verilmelidir. İlahiyat
fakültelerinde ve ilahiyat sonrası eğitimle ilgili kurumlarda “sosyal din hizmetleri”
adıyla yeni bir bölüm oluşturularak ve buralarda dinî bakım, din hizmetleri ve dinî
danışmanlık alanları ile ilgili eğitimler sunularak öğrenciler din hizmetlerinde daha
hazır hâle getirilebilir. Böylece onlar da bireylerin yaşam kalitelerine katkıda
bulunulabilir. Hâlen büyük oranda din eğitimi bölümü tarafından yürütülen din
hizmetleri eğitimi bağımsız bir kimliğe kavuştuğunda psikoloji ve psikolojik
danışmanlık gibi topluma hizmet sunan seküler alanlardaki çalışmalarla
bütünleşerek yeni bir ekol oluşturabilir.
Dinî danışmanlığın Batı’da Hristiyan kültüründe tartışıldığı biçimini, olduğu
gibi yerel kültüre taşımak yerine onun değerlerinin yerelleştirilmesi ve yerel halkın
değerleriyle yeniden harmanlanması önemli bir husustur. Bu yolla yeni
oluşturulabilecek bir yardım hizmeti modeli daha özgün bir yapıya sahip olacaktır.
Aslında dinî danışmanlık gibi seküler danışmanlıktan ayrı bir alan tasarlanabileceği
gibi, dinî ve seküler ayrımına gitmeden Türkiye’deki psikolojik danışmanlık
eğitimine yerel olan boyutun katılması ve seküler psikolojik danışmanlığın manevi
boyuta özel önem vermesiyle tek model de elde edilebilir. Bunlardan hangisinin
daha ideal olacağı konusu belirli bir uygulama sürecinden sonra ortaya çıkacaktır.
Rogers’ın ampirik bilim adamlığı, psikoterapist, ve mistik yönünü bir araya
getiren Thorne, onun bir çalışmasına (1980, pp. 350- 352) dayanarak bu alanlarla
ilgili birbiriyle uyumlu bir genel yaklaşım modeli önermiştir.
1. Dünyaya hem içinde hem de dışında açık ol. Yeni deneyimlere, yeni arayış
ve var olma yollarına, yeni düşünce ve kavramlara kucak aç.
2. Düşüncelerini söylenmesi gerektiği gibi söyle. İki yüzlülüğü, aldatmayı ve
iki yüzlü konuşmayı reddet. İlişkilerin ve cinselliğin konusunda açık ol. Gizli veya iki
yüzlü bir yaşam sürdürme.
3. Tabiatı fethetmek ve insanlığı kontrol etmek için kullanılan mevcut bilim
ve teknoloji konusunda derin bir güvensizlik taşı.
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
21
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
4. Kompartımanlara ayrılmış dünyada yaşamak yerine yaşam bütünlüğü için
çalış. Deneyimsel, düşünsel, duygusal, fiziksel, psikolojik ve iyileştirme enerjilerini
birbirine entegre et.
5. Yakınlık, samimiyet ve ortak amaç için yeni biçimler araştır. Sözel ya da
sözel olmayan yeni iletişim yolları bul. Duygu ve aklı birlikte bulundur.
6. Risk üstlenmeye istekli ol ki böylece değişimler karşısında canlı kalasın.
7. Başkalarıyla, kibarca, detaylıca, kurallar koymaya ve yargılamaya
çalışmadan ilgilen. Profesyonel “yardım edici”lerden kuşku duy.
8. Tabiata yakınlık hisset onunla bakıp kollayarak ilgilen. Ekolojik düşün ve
tabiatın güçleriyle iş birliğinde bulun.
9. Çok yapılandırılmış, esnek olmayan bürokratik kurumlara güvenme.
Unutma ki kurumlar insanlar için vardır.
10. Kendi deneyimine güven ve dış otoriteye güvenme. Adil olmadığını
düşündüğün kurallara uyma.
11. Maddi konfora ve ödüllere rağbet etme. Gözünü para veya statüye
dikme.
12. Manevi arayıcı ol ve bireyden daha büyük olan yaşamda anlam ve amaç
bul. Evrenin bütünlüğünü ve harmonisini deneyimle (Thorne, 2001).
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
22
Özet
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
•Dinî bakım ve danışmanlık, seküler psikolojik danışmanlıktan daha köklü
bir yapıya sahiptir ve seküler psikolojik danışmanlığın şekillenmesinde
önemli bir yere sahiptir. Günümüzde alanla ilgili (konumu, sınırları,
tanımı gibi) bir takım güçlükler bulunmasına rağmen dinî danışmanlık
Hristiyan dinî geleneğinin yaygın olduğu gelişmiş ülkelerde kurumsal
kimliğe sahip olarak insanlara yardım etmeye devam etmektedir. Dinî
danışmanlığın Türkiye’de İslam kültürü çerçevesinde geliştirilmesi için
yeterli gerekçeler bulunmaktadır. Ülkemizde var olan din hizmetlerinin
dinî danışmanlık tartışmaları çerçevesinde daha fazla
sistemleştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Diğer taraftan bir
danışmayı dinî yapan özellik danışmanın din adamı olması ya da dinî bir
kurumda çalışması zorunlu değildir. Seküler danışmanlıktan gelip
insanların manevi yaşamlarına özel önem veren insanların etkinlikleri
de dinî danışmanlık olarak nitelendirilebilir.
•Dinî danışmanlık dindar ya da seküler kişiler tarafından uygulanması
fark etmeksizin sadece dindarlara değil sorunlarını dinî veya manevi
bir çerçevede veya çevrede ele almak isteyen herkese hizmete
açıktır, yani çok kültürlü bir sosyal yapıyla uyumludur. Dinî
danışmanlık ilgili kurum aracılığı ile seküler danışmanlığın
ulaşamadığı bölgelerde ve alana kuşkuyla bakan çevrelerde yardım
hizmetini yaygınlaştırabilir bir potansiyele sahiptir.
•Dinî bakım ve danışmanlık alanında kaliteli hizmet verebilmek için
adayların uygulamalı ve kuramsal olmak üzere akreditesi olunan gerekli
eğitimi almaları gerekmektedir. Bu eğitimde seküler danışmanlık ile
teolojik bilgisi donanımının yanında kişisel gelişimin de özel bir yeri
bulunmaktadır. Dolayısıyla dinî danışmanlık bu alanda eğitimli din
hizmeti sunan bireylerin kişisel gelişimlerine doğrudan katkıda
bulunarak genel olarak din hizmetinin de kalitesini artıracağı
düşünülmektedir.
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
23
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Dinî danışmanlık isminde geçen “dinî” kelimesi ile aşağıdakilerden hangisi
kastedilmektedir?
a) Belirli bir dine mensup dindarlar
b) Müslümanlar
c) Müslüman olsun olmasın tüm dindarlar
d) Yaşamın aşkın boyutunu dikkate alan insanlar
e) Hristiyanlar
2. Seküler psikolojik danışmanlık’ta çok kuram olmasına rağmen birbirinden
ayrı olduğu düşünülen üç çekirdek kuram aşağıdakilerden hangisinde doğru
olarak verilmiştir?
a) Psikodinamik, Bilişsel, Davranışçı
b) Psikodinamik, Hümanist ve Rasyonel-Davranışçı
c) Davranışsal, Bilişsel, Hümanist
d) Geştalt, Davranışçı, Hümanist
e) Davranışçı, Geştalt ve Rasyonel-Davranışçı
3. Aşağıdakilerden hangisi psikolojik danışmayı yapan kişiyi en ideal olarak
nitelendirir?
a) Dinî ve manevi konulara önem veren herhangi bir danışman
b) Din konusunda bilgili seküler danışman
c) Dindar bir danışman
d) Dinî ve manevi gündemi olan danışanlarla görüşen her hangi bir
danışman
e) Din adamı
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
24
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
4. Aşağıdaki isimlerden hangisi dinî danışmanlığı destekler bir söyleme sahip
değildir?
a) Carl Rogers
b) Carl GustavJung
c) AntonBoisen
d) B. F. Skinner
e) Hiçbiri
I. Doktrinal/İtikadî-Ritüel/İbadî
II.Gönüllü Sosyal Din Hizmetleri
III.Dinî Bakım/Sosyal Din Hizmetleri
IV. Dinî Danışmanlık
5. Yukarıda yer alan din hizmetleri alanlarından/boyutlardan hangileri kuramsal
olarak birbirinden ayrı düşünülmelidir?
a) I, II ve IV
b) Sadece I ve IV
c) II, III ve IV
d) Sadece II ve IV
e) I, III ve IV
6. Aşağıdakilerden hangisi Dinî danışmanlık ve rehberlik ünitesinde kapsamlı
olarak sunulan dinî danışmanlık tanımında yer alan etkinliklerden biri
değildir?
a) İyileştirme veya Rahatlatma
b) Destekleme
c) Soruları yanıtlama
d) Önleme
e) Uzlaştırma
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
25
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
7. Dinî danışmanlığın İngiltere ve Amerika’daki tarihi incelendiğinde ayrı bir
disiplin olarak hangi dönemde ortaya çıktığı söylenebilir?
a) 19. yıldan önce
b) 19. yüzyılın ilk yarısında
c) 19. yüzyılın ikinci yarısında
d) 20. yüzyılın ilk yarısında
e) 20. yüzyılın ikinci yarısında
8. Dinî danışmanlık ve rehberlik ünitesinde
aşağıdakilerden hangisi kastedilmektedir?
geçen
nihaî
konularla
a) Her bireyin en çok arzu ettiği şeylerle ilgili konular
b) İnsan yaşamında sonu olan şeylerle ilgili konular
c) Danışmada sorunların aşılmasından sonra ortaya çıkan konular
d) Günlük konuları topluca açıklayan temel ilkeler
e) Yaşamın maddi ve gözlenebilir boyutunun ötesi ile ilgili konular
9. Aşağıdakilerden hangisi dinî danışmanlıkta sorun olabilecek konular arasında
yer almaz?
a) Danışmada danışanın deneyiminin dinî kategorilere sıkıştırılması
b) Dinin tebliği işinin danışmanlık etkinliği tarafından gölgede
bırakılması
c) Dinî danışmanlığın din adamlarının dinî bağlılıklarını azaltması
d) Dinî danışmanın dinî konuları danışan gündeme getirmeden ele
almaları
e) Hiçbiri
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
26
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
10.Psikolojik danışmanlık eğitiminde aşağıdakilerden hangisi zorunlu olarak yer
almaz?
a) Danışman adayının psikoloji veya benzer fakülte mezunu olması
gerekir.
b) Danışman adaylarının kendileri danışan olarak danışmaya girerler.
c) Kuram ve uygulama birlikte öğrenilir.
d) Başkalarıyla gözetimli danışma uygulamaları yürütülür.
e) Eğitim üniversite veya üniversite dışı bir kurumda gerçekleştirilebilir.
Cevap Anahtarı
1-D, 2-B, 3-A, 4-D, 5-E, 6-C, 7-D, 8-E, 9-C, 10-A
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
27
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKAR
Clebsch, W. &Jaekle, C. (1964). Pastoral care in historicalperspective. New Jersey:
Prentice-Hall.
Clinebell, H. J. (1966). Basic types of pastoral counseling. Nashville: Abingdon.
Egan, G. (2010). Theskilledhelper: a problem-managementandopportunitydevelopmentapproachtohelping. Belmont: Brooks/Cole. Foskett, J. &Jacobs, M.
(1994). Pastoral counselling. InW.Dryden, D. Charles-Edwards, & R. Woolfe (Eds.),
Handbook of counselling in Britain, London: Routledge.
Feltham, Colin (2000). Whatareconsellingandpsychotherapy?In C. Feltham& I. Horton
(eds.). Handbook of ConsellingandPsychotherapy. London: Sage
Foskett, J. & Lynch, G. (2001). Pastoral counselling in Britain: an introduction.
British Journal of Guidance&Counselling 29(4), 373-379.
Foskett, J. &Jacobs, M. (1994). Pastoral counselling. InW.Dryden, D. Charles-Edwards, &
R. Woolfe (Eds.), Handbook of counselling in Britain, London: Routledge.
Foskett, J. (1991). Ethicalissues in cousellingand pastoral care. British Journal of
Guidance&Counselling 20(1), 39-51.
Foskett, J. (2001). Can pastoral counsellingrecoveritsroots in madness [1]? British
Journal of Guidance&Counselling 29(4), 403-413.
Fowler, J. W. (1981). Stages of faith. thepsychology of
humandevelopmentandthequestformeaning. San Francisco: Harper&Row.
Greenwald, C. A.,Greer, J. M., Gillespie, C. K., &Greer, T. V. (2011). A study of
identity of pastoral counselors. AmercanJournal of Pastoral Counseling 7[4], 51-69.
Ivey, A. E. &Simek-Downing, L. (1980). Counselingandpsychotherapy: skills,
theories, andpractice. EnglewoodCliffs, N.J: Prentice-Hall.
Kuzgun, Y. (1991). Rehberlik ve psikolojik danışma. Ankara: OSYM.
Lartey, E. Y. (2003). Inlivingcolor: an interculturalapproachto pastoral
careandcounseling. Philadelphia: JessicaKingsley.
Lount, M. &Hargie, O. D. W. (1997). Thepriest as counsellor: an investigation of
criticalincidents in the pastoral work of catholicpriests.
CounsellingPsychologyQuerterly, 10, 247-259.
Lynch, G. (2002). Pastoral care&counselling. London: Sage.
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
28
Dinî Danışmanlık ve Rehberlik
McLeod, J. (1993). An introductiontocounselling. Buckingham :
OpenUniversityPress.
Nelson-Jones, R. (1993). Practicalcounsellingandhelpingskills :
howtousethelifeskillshelping model. (3rd ed. ed.) Cassell.
Ok, Ü. (1997). Dinsel danışmanlığın teorik çatısı.Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
Ok, Ü. (2008). İnanç bakım ve danışmanlığı: bir model geliştirme denemesi.
A.Seyyar (Ed.), Manevi sosyal hizmetler(pp. 103-140). İstanbul: Rağbet.
Pattison, S. (1993). A critique of pastoral care. London: SCM.
Smith, W. C. (1979). FaithandBelief. Princeton: Princeton UniversityPress.
Sutherland, M. (2001). Developing a transpersonalapproachto pastoral
counselling. British Journal of Guidance&Counselling29(4), 381-390.
Thorne, B. (2001). Thepropheticnature of pastoral counselling. British Journal of
Guidance&Counselling 29(4), 435-445.
Woodruff, C. R. (2002). Pastoral counselling: an Americanperspective. British
Journal of Guidance&Counselling 30(1), 93-101.
Atatürk ÜniversitesiAçıköğretimFakültesi
29
İÇİNDEKİLER
• Din ve dindarlık
• Dindarlığın kaynakları
• Dindarlık yönelimi ve
manevi hayat
• Dinî yaşantının olgunlaşması
HEDEFLER
DİN, DİNDARLIK VE DİNİ HAYAT
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Din ve dindarlığın ne olduğunu
anlayabilecek,
• Dinin kaynaklarının neler olduğunu
kavrayabilecek,
• Bireylerin dindarlığa yönelimlerini izah
edebilecek,
• Dinî yaşantının şekillenmesi ve
olgunlaşmasını kavrayabileceksiniz.
DİN PSİKOLOJİSİ
Prof. Dr. A. Vahit
İmamoğlu
ÜNİTE
4
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
GİRİŞ
İnsan-din ilişkisini ele alan pek çok araştırma, dünya üzerinde yaşadığı
bilinen büyük-küçük tüm insan topluluklarının güçlü dinî yönelişlere sahip
olduklarını ortaya koymuştur. Bu çerçevede her toplumun insanüstü ilahî bir varlık
anlayışı ve ölüm ötesi inanç geliştirdiği; ayrıca inançlara uygun bir takım ibadet ve
dinî törenler icra ettiği tespit edilmiştir. Günümüzde dünyada yaşayan insanların
dörtte üçünün bir dine inandığı ve davranışlarına yön verecek ölçüde inançlarına
değer verdikleri kabul edilmektedir.
DİN VE DİNDARLIK
Dindarlık, bir kişinin
günlük hayatında dinin
önemini ifade eder,
kişinin dine inanma ve
bağlanma derecesini
gösterir.
Din kavramının tanımında ortaya çıkan problemler, farklılıklar ve
belirsizlikler, çoğu kez dindarlığın tanımı için de geçerlidir. İnsanların din anlayışları,
farklı değerlere sahip olmaları ve farklı davranışlar göstermelerine göre büyük
ölçüde değişmektedir. Çok yönlü ve kapsamlı bir kavram olduğu için bir kişinin
dindarlığı hakkında fikir ileri sürmek son derece zordur. Dindarlık, bir kişinin günlük
hayatında dinin önemini ifade eden, kişinin dine inanma ve bağlanma derecesini
gösteren bir kavramdır. Her dinî yaşantı belirli bir kültürel ve sosyoekonomik bir
çerçevede yer aldığı için farklılık gösterir.
Dindarlık, Himmelfarb (1975)’a göre, bir kişinin, mensubu olduğu dinine ait
bilgiler, inançlar veya faaliyetlerle meşgul olma düzeyidir (Yıldız, 2001:23)
Dindarlığa böyle bir yaklaşım söz konusu olduğunda ilk başlangıç noktası olarak
mensubiyeti almak mümkün görünmektedir. Bütün dinlerde çocuk doğduğu ailenin
dinî kimliğine göre bir mensubiyete sahiptir. Müslüman ailede doğmuş ise
Müslüman, Hristiyan ailede ise Hristiyan, başka dinlerde olanlar da o dine mensup
görünmektedir. Dindarlık normal olarak akil baliğ olunan noktadan itibaren asli
hüviyetine bürünmeye başlar. Dolayısıyla mensup olduğu dinin emir ve yasaklarını
uygulama ölçüsüne göre dindarlığın dereceleri ve ölçüsü de ortaya çıkmaktadır.
Buna göre din psikologları bireyleri, az, orta, veya yüksek düzeyde dindar olarak
nitelendirmektedir.
Din psikologları, dindarlık tanımlarında ve dindarlığı ele alış biçimlerinde az
çok farklı davranmışlardır. Ancak pek çok tanım subjektif dindarlığı, yani dinin
kişinin hayatındaki önemini ve merkeziliğini içermektedir. Geniş inanç ve uygulama
şekillerini kapsayan ve çok boyutlu bir kavram olan dindarlık, subjektif yönüyle
bireyin düşünce ve davranışlarının birbirine bağlı bulunduğu varsayımına
dayanmaktadır. Dindarlık kavramının temelindeki teorik unsur, Tanrı’ya inanmak,
onu tanımak ve ona bağlanmak ilkesidir. Bir insanı dindar olarak tanımlamak,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
bireysel ve toplumsal hayatta düzen ve anlam bulan bir görüş veya tutumu ortaya
çıkarmak anlamına gelir. Allport, olgun dinî duyguyu, “kişinin kendi hayatında son
derece önemli olarak gördüğü ve eşyanın tabiatında sürekli ya da merkezi olarak
düşündüğü amaç veya ilkelere uygun şekilde karşılık verdiği bir yatkınlık” olarak
tanımlamaktadır (Aktaran: Mehmedoğlu, 2006a: 262-263).
Esasen fertlere göre dindarlığın farklılığı; inanış, duyuş ve zihnî manada farklı
dinî bilgi ve motiflere sahip olma anlamını taşır. Bu durum kişiye has kendi iç
dünyasını ilgilendiren bir dindarlık karşılığıdır. Bunu dışarıya yansıttığı ölçüde
dindarlığını diğer insanlarla, yaşadığı toplumla ve çevresiyle paylaşıyor demektir.
Bunun dışa yansıtılış şekli ise sahip olduğu inançları davranışları davranışa
dönüştürmekle olur. Örneğin Müslüman’ın ibadetini camide, Hristiyan’ın kilisede
Yahudi’nin havrada ifa etmesi tamamen o dinin kendi iç dinamiğinin dışa yansıyan
yönünü ifade etmektedir. Buna dinî yönden sosyal hayata katılım da denebilir.
Dinî hayatın uzandığı alanlar ve geliştiği aşamalar kişiler açısından farklı
seviyelerde olabilir. Aynı dine inanan kimseler dinlerini aynı düzeyde
yaşamayabilirler. Kişiden kişiye farklı dindarlık derecelendirmeleri mümkündür. İşte
psikolojik açıdan üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biri, aynı
ortamda aynı eğitimle ve de aynı çevre şartlarında yaşayanlarda farklı dindarlık
düzeylerinin oluşmasıdır. Bu farklı oluşum onların mizaç ve karakterlerinin
farklılığında aranabildiği gibi yaşanılan tecrübelerdeki farklılıklardan da
kaynaklanabilmektedir.
Dinin Tanımı ve Psikolojik Yönden Araştırılması
Psikolojinin konusu olan insan, dinin de muhatabıdır. Din hem bireyi hem de
toplumu etkileyen sosyo-kültürel özelliğiyle, insanın düşünce ve davranışlarına yön
veren önemli bir olgudur.
Literatüre baktığımızda yüzlerce din tanımına rastlamaktayız. Din çok yönlü
ve karmaşık bir yapıya sahip olduğundan, onun tam ve eksiksiz bir tarifini yapmak
da zorlaşmaktadır. Din olgusuyla ilgilenen her bilim adamı, kendi anlayışlarına,
amaçlarına uygun tanımlar yapmış ve çalışmasını o doğrultuda yürütmüştür.
Din kelimesi Arapça “deyn” kökünden türemiş mastar veya isimdir. Âdet,
durum, ceza, mükâfat, itaat gibi anlamlara gelmektedir. Din teriminin Batı
dillerindeki karşılığı ise “religion” kelimesidir. Latince “religio” kelimesinin farklı
köklerinden (religare ve religere) geldiği dikkate alınarak ona iki farklı anlam
verilmektedir: Allah’a saygı ve korku ile bağlanmak, kendini ibadete verme, tören
ve ayinlere katılma. Kelimelerin etimolojisinden yola çıkılarak yapılan tanımlar,
kavramın farklı dillerde farklı anlamlar kazanmasıyla çeşitlenmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
Din psikologları objektif
dindarlıktan çok
subjektif dindarlığa
önem verir.
Her şeyden önce din kendisini tabiatüstü, insan ötesi, kutsal bir kaynağa ait
olarak takdim etmektedir. Ayrıca dinin iki yönü vardır; bunlar objektif ve subjektif
yönleridir. Subjektif yön, insanın iç dünyasındaki duygusal yönü; objektif yön ise
dışa akseden yönü ifade eder. Jolivet, dinî subjektif ve objektif olarak şöyle
tanımlamaktadır. Subjektif olarak din: İnsanın Allah’a karşı içinden gelen aşk, tazim
ve itimat ile bağlanması; Allah’a ve onun koyduğu prensiplere ve gayelere karşı
bütün akıl ve hissiyatı ile bağlanmaya mecbur olduğunu kabul etmesidir. Objektif
olarak din: Subjektif olarak duyulan din duygusu ve dinî eğilimin haricî fiil ve
hareketlerde beyan ve ifade edilmesidir. Dua ve ibadetler, ayinler, kurbanlar,
ahlaki mükellefiyetler objektif dine örnek verilebilir (Mehmedoğlu, 2004; Hökelekli,
1998; Peker, 2003).
Tanımlanması güç bir kavram olsa da psikologlar dinî tanımlamaktan geri
durmamışlardır. Vergote dinî; kendisini kültür içerisinde gösterdiği şekliyle
sembolik sistemler, subjektif bir hayat ve sosyal kurum olarak düşünmüştür
(Vergote, 1999: 16).
William James dinin duygusal temeline dikkat çekerek onu, “tek başına
ferdin kendisini ilahî kabul ettiği şeyle münasebet hâlinde olarak mülahaza ettiği
durumdaki duyguları, hâl ve hareketleri ve tecrübeleri” olarak tanımlamıştır(Günay,
2000: 197).
Freud, dinî kolektif bir nevroz olarak tanımlarken C. G. Jung, onu; insanın
ruhlar, şeytanlar, tanrılar gibi güç takdir ettiği, tehlikeli ve yardımcı gördüğü, güzel,
anlamlı ve yüce olması sebebiyle ibadete layık gördüğü bütün dinamik faktörleri
dikkate alan ve onlar hakkındaki düşünceleri içeren bir tutum şeklinde
tanımlamaktadır (Egemen, 1952: 48-49).
Din psikolojisi açısından
din, “ilahî varlığın içte
yaşanması ve
yüceltilmesidir.
İnsan ruhu, herhangi bir şekilde yüce ve ilahî bir varlık ile içten bir bağ
kurduğu veya her şeyin yaratıcı bir gücün iradesiyle var olduğunu ve yürüdüğünü
içten kabul ettiği andan itibaren o, ister çocuk, ister genç, ister yaşlı, ister sağlam,
ister sakat, isterse hasta olsun bir dine ve bir dinî inanca sahiptir. Böyle bir
kimsenin dinî hayatının varlığından söz edilmesi de doğal bir harekettir. Kısaca
Allah düşüncesi ve duygusu kimin ruhi hayatına karışmışsa ya da fert herhangi bir
şekilde ruhen Allah’a yönelmişse psikolojik olarak onun bir dinî var demektir. Din
psikolojisi açısından bakıldığında din, ilahî varlığın içte yaşanması ve
yüceltilmesidir. Bir başka ifade ile din, ferdin, ilahî kudretin varlığını, görülen ve
görülmeyen her şeyin onun iradesiyle yürütüldüğünü gönülden kabul ve tasdik
ederek hizmetine girmesi, demektir (Yavuz, 1982: 87-88).
Bu tanımları dikkate alarak Hellpach’ın da desteği ile her dinde şu ortak
noktaları bulmak mümkündür:
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat






Kutsal ve ilahî bir varlığın mevcudiyeti,
İnsanlar tarafından ilahî ve kutsal bir varlığın ya da varlıkların kabul ve
tasdik edilmesi,
Yüce bir kudretin kabul ve tasdikinden sonra doğan dinî hayatın
oluşması,
Kabul ve tasdik edilen yüce varlığın akıl gücünün ötesinde olması,
İnsanın ve bütün varlıkların ilahî kudret ya da kudretler tarafından
yürütülmesi,
İlahi varlığın insandan yapmasını ve yapmamasını beklediği talepleri.
(Yavuz, 1982: 88).
Bu ortak noktalar dikkate alındığında dinin insan için vazgeçilmez psikolojik
bir gerçeklik olduğu ortaya çıkmaktadır. İnanan insanın yüce varlıkla kurduğu ilişki
ve onun sonucunda ortaya çıkan yaptırımları üç temel özellik olarak ele alıp
işlemek mümkündür:



Psikoloji, dinin insani
yönüyle ilgilenir.
Her dinde bir inanılanın olması. İlahi bir varlığın kabul edilmesi inancın
hareket noktasını ve temelini oluşturmaktadır.
Her dinde bir inananın bulunması. Bunun en belirgin özelliği, inanan
insanın bir dinî hayata sahip olmasıdır.
İnananın inandığına karşı yerine getirmekle yükümlü hissettiği
görevlerin (ibadetler, dinî- ahlaki fiiller ve benzerleri) olması.
Ayrıca her dinde insanın iyiye, güzele ve doğruya yönlendirilmesi amacıyla
konulmuş emir ve yasaklar söz konusudur. Emirler yerine getirildiği ölçüde
olumluluk, yasaklara uyulmadığı ölçüde ise olumsuzlukların varlığı kabul
edilmektedir. Bu bir anlamda ferdin inandığı varlığın kendisinden beklediği
taleplere karşılık vermesidir.
Din psikolojisi açısından bakıldığında insan ve din ilişkisinin hangi noktada
olduğu ya da olması gerektiği üzerinde tartışmalar geçmişten bugüne devam
etmektedir. W. James’in de söylediği gibi dinin bir ilahî, bir de insani tarafı vardır.
Din psikolojisi onun ilahî yönü ile uğraşmaz. Mesela Allah’ın varlığı konusu ve inanç
esasları üzerinde iyi-kötü, doğru-yanlış ve güzel-çirkin gibi değerlendirmelerin
yapılması, Din Psikolojisinin görevleri arasında yer almaz. O dinin insanın içinde
yaşanan subjektif yönü ile meşgul olur. Daha doğrusu bu bilim dalı türlü
görüntüleri içinde dinin, ferdin ruhi hayatında cereyan edişini ve dinî yaşayışın dışa
yansımasını inceler.
Dindarlığa ferdin inancı ve kutsalı benimsemesi noktasından bakıldığında
ruhun ilahî âleme açılan bir yol aradığını ve kendine göre böyle bir yolu bulduğunu
ifade etmek mümkündür. Buna dayanarak bazı bilginler dini; ferdin, ruhi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
fonksiyonlarla Allah’a yönelmesi ve onunla içten gelen karşılaşması olarak
tanımlamışlardır. Buradaki karşılaşma, ruhun bütün benliği ile katıldığı bir
karşılaşmadır. Onun için Allah inancı da onun ruhunda canlı bir şekilde
yansımaktadır. Çünkü Allah ruhun bin bir türlü ihtiyaçlarına, arzularına, ümitlerine,
elemlerine ve kederlerine cevap verdiğinden ferdin ruhunda bunlar Allah inancı ile
birlikte anlam kazanmaktadır.
Dinî tecrübenin psikolojik incelenmesine gelince, şüphesiz burada esas olan,
ruhsal bir olay olarak cereyan eden ve kendini gösteren dinî yaşayıştır. W. James’
ten önce ve sonra dinî tecrübenin özünün ne olduğu üzerinde sorular sorulmuştur.
Bazıları onun aslını bir duyguda, bazıları iradede, bazıları tasavvur ya da düşünce
de, bazıları ise bir tutumda, bir değerde, içten gelen itici bir güdüde aramışlardır.
Bütün bunları göz önünde bulundurarak ruhsal süreçlerin hepsinin türlü şekiller
içinde dinî yaşayışa katılabileceği söylenebilir. Ancak W. James subjektif dinî
yaşayışın kendisini daha çok duygularda belli ettiğine inanmaktadır. İşte Din
Psikolojisi, dinî yaşayışların türlü temel şekillerini ve yapılarını göz önünde
bulundurarak araştırmalarını yürütür.
Farklı Dindarlık Özellikleri
Dinî farklılıklar, kişilerin
dinin emirlerini kabul
etme veya etmeme,
dinin yasaklarından
kaçınma ya da
kaçınmama noktasında
ortaya çıkar.
Fertlerin dine bağlılığını hayatlarına yansıtma noktasında bazı dindar
tiplerden söz etmek mümkündür. Bu farklılıklar kişilerin dinin emirlerini kabul etme
veya etmeme, dinin yasaklarından kaçınma ya da kaçınmama noktasında ortaya
çıkmaktadır. Dindarlığın gücü ve değeri bakımından bir tahlil yapmak gerekirse;
burada da ibadeti gönülden ve isteyerek yapanlarla sadece sorumluluğu ortadan
kaldırma adına yerine getirme arasında dindarlığa yansıyan farklılıklar söz
konusudur. Örneğin; istenilen ölçülerde kılınan namazın insanı her türlü
kötülüklerden, yanlış düşünce ve davranışlardan alı koyacağı Kur’an-ı Kerim’de
şöyle ifade edilmiştir:
“Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz,
hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar...” (Ankebut, 85/45).
Yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı üzere namazı bu doğrultuda kılabilen
insanlar diğerlerinden farklı bir dindarlığa sahip demektir. Yine mala düşkünlük,
cimrilik vb. durumlardan dolayı zekâtını vermeyenlerin, zekâtını istenen ölçülerde
verenlere göre farklı bir dindarlığı yansıttıkları aşikârdır.
Bütün bunları dikkate alarak dindar şahsiyet farklılıklarından söz etmek
mümkündür. Bunlar:
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat








Dindarlığını üst düzeyde yaşayanlar
Duygusal yönü ağır basan dindarlar
Dünyevi yaşantıyı öne çıkaran dindarlar
Dindar görünenler
Yüzeysel dindarlar
Vurdumduymaz dindarlar
Mistik dindarlar
Aklı öne çıkaran dindarlar şeklinde ele alınabilir.
Dindarlığı üst düzeyde yaşayanlar: Bunlar hem inanış hem de dinî emir ve
yasakları uygulama da eksik yapmayan, ibadetlerini yerine getirmeye çalışan, dinin
ahlaki kriterlerine uymaya özen gösteren, sosyal ilişkilerde karşı tarafın hakkını
gözeten ve kendi ölçülerini aşmayan dindar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Duygusal dindarlar: Dinle ilgili konularda duygu yoğunluğu yaşayanlar için
kullanılmaktadır.
Dünyevi yaşantıyı öne çıkaran dindarlar: Bunlar normalde dinin emir ve
yasaklarını kabul etmekle birlikte dünya hayatına daha fazla değer veren ve
dünyevi çalışmanın ibadet sayıldığını savunanlardır.
Dindar görünenler: Aslında dindar olmayıp bulundukları ortama göre
kendilerini dindar gösteren kişilerdir. İslam’ın belirlediği münafık tipi bunun
karşılığı olarak verilebilir.
Yüzeysel dindarlar: Dindarlığını çok sıradan yaşayan, ibadetler noktasında
çok az eğilimli olan ve sadece dua yönüne ağırlık veren, sıkıntılı zamanlarda dinî
vecibelere yönelen tiplerdir. Bunların sosyal yaşantılarında dinî motifler çok az yer
tutar.
Vurdumduymaz dindarlar: Günlük yaşantısında ibadeti yerine getirmede
ihmalkâr davrananlardır. Örneğin bunlar, alışveriş yaparken namaz vakti girdiğinde,
alışverişe devam eden, alışveriş bitiminde namaza gitmeyi düşünen ancak
alışverişe dalıp giden, ibadeti ise nasıl olsa yaparız düşüncesinde hareket ederler.
Böylece vurdumduymaz bir tavır sergilerler.
Mistik dindarlar: Bunlar, insanın sahip olduğu değerin ibadetle yükseleceğini
düşünen, ahlaki kriterlerin etkin yaşanmasını öne çıkaran dindarlardır.
Aklı öne çıkaran dindarlar: Mensup oldukları dinin kriterlerini akıl
süzgecinden geçirerek uygulamaya çalışan dindarlardır. Örneğin içkinin sarhoş
ediciliğini dikkate alarak çok az içtiğinde sarhoş olmuyorsa, bunun dindarlığına bir
zarar getirmediğini kabul eden hatta bu şekilde ibadet eden kişiler bulunmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
DİNDARLIĞIN KAYNAKLARI
İnsanlığın başlangıcından beri yapılan araştırmalara bakıldığında farklı insan
topluluklarının farklı inanışlar sergilediği görülebilir. Sosyolojik açıdan bakıldığında
bu inançları toplumların kabulleniş ve uygulayışlarına göre iptidai ya da gelişmiş
şekilleriyle ele alıp incelemek ve değerlendirmek mümkün görünmektedir. Bu
çerçevede tüm toplumlarda insanüstü ilahî bir varlığın kabul edilişi ve ona bağlı
olarak belirli ritüellerin ortaya konulduğu görülmektedir. Buradan hareketle;
insanların genelinde kutsallık atfedilen yüce bir varlığa inanma, bağlanma ve ona
dua etme gibi eğilimlerin insanların ortak eğilimleri olduğu söylenebilir.
Yüce varlığa bağlanma ile başlayan dinî yaşantı farklı şekillerde tezahür
edebilir. Esas olan bu farklılığın özünü yakalamaktır. Bireyin yüce varlığa
yönelmesini sağlayan faktörler sevgi kaynaklı olabileceği gibi korku ve çaresizlik
içeren özellikler de taşıyabilir. Ayrıca insanlarda zaman zaman ortaya çıkan
suçluluk ve günahkârlık hissi, zihnen tatmin arama ve öldükten sonra ne olacağını
sorgulama da dindarlığı motive etme gücüne sahiptir.
Din tabii, beşeri ve kültürel şartlarda yaşanan ve insan hayatını yönlendiren
etkin bir olgudur. Birey herhangi bir dine mensubiyetten sonra bu mensubiyetinin
gereği olarak sadece bir dine aidiyet olarak değil onun ötesinde ortaya koyduğu
zihinsel, duygusal ve davranışa dönük özelliklere de sahiptir. Zira dindarlık inanç,
ibadet, ilgi, duygu, tasavvur, düşünce, davranış ve yaşadığı toplumun kültürünün
birbiriyle yoğrulmuş bir bütünüdür.
Dindarlığın kaynaklarını üç kısma ayırarak incelemek mümkündür. Bunlar
biyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel kaynaklar şeklinde ele alınabilir.
Dindarlığın Biyolojik Kaynakları
İnsanoğlunu bir inanca yönelten doğuştan gelen bir eğilimin var olup
olmadığı sorusu bilim ve din adamlarını her zaman meşgul etmiştir. Din psikologları
inanma ihtiyacı, dinî istidat ve kabiliyet, dinî eğilim gibi ferdi, doğuştan itibaren
dine yönlendirdiği iddia edilen bir takım ruhsal özelliklerin varlığını kabul
etmektedir. Ancak bu inancın doğuştan “gen”e ve “irsiyet”e bağlı olup olmadığı
hususunda tartışmalar olmakla birlikte, günümüzde dindarlığın kaynağında irsi
özelliklerin olabileceği düşüncesi ağırlık kazanmış görünmektedir.
Fizyolojik Yapı ve Din
İnsanların fizyolojik yapısının farklılığı onların sadece beden gelişimindeki
farklılıklarını etkilememekte, aynı zamanda ruhsal yönünü de farklılaştırmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
İnsanda var olan salgı bezlerinden; gelişimi sağlayan hipofiz bezi, cinsel bezler,
böbreküstü bezi ve özellikle tiroit bezinin insanın duygu dünyasını ve zihinsel
fonksiyonlarını etkilediği bilinmektedir. Dolayısıyla genetik alanda yapılan yeni
çalışmalar insanın fizyolojik özelliklerinin kişiliğine etki ettiği, onun davranış ve
eğilimlerini yönlendirdiğini ortaya koymaktadır.
Genler, hücrenin kromozomlarında yerleşik olarak bulunan, canlıların
kalıtımsal karakterlerini taşıyan ve zamanı geldiğinde ortaya çıkışını sağlayan
kalıtım faktörleridir. Bu faktörler, türe ait nitelikleri nesilden nesile aktarmaktadır.
Son yıllarda, insanda bir
tür Tanrı Geni’nin
mevcut olduğuna
yönelik görüşler ortaya
atılmıştır.
Dinin evrensel bir olgu olarak dünyanın her yerindeki toplumlarda var
olduğu gerçeği, onun bir ölçüye kadar biyolojik bir alınyazısı olup olmadığı
düşüncelerini de beraberinde getirmiştir. Bu çerçevede son birkaç yıldır, insanda
bir tür Tanrı Geni’nin mevcut olduğuna yönelik görüşler ortaya atılmıştır. 2004
yılında konuyla ilgilenenlerden birisi olan D. Hamer, Tanrı Geni (The God Gene) adlı
çalışmasıyla maneviyatın genini bulduğunu iddia etmiştir. Ona göre insanların
manevi değerlere, mutluluktan, sağlıktan ve güçten daha fazla önem göstermeleri,
maneviyatın kısmen genlerle bağlantılı olduğuna işaret etmektedir (Tarhan, 2009).
İslami yaklaşımla konuya bakıldığında; insanoğlunun gizemli yapısında böyle
bir genin olabileceği ya da bunun karşılığı olarak varsayabileceğimiz bir kutsal
özelliğin olabileceği İslâm âlimlerince de dile getirilmiştir. Özellikle İbn-i Hâldun’un
“her insanda Rabbani bir özellik bulunur” görüşü bu konuda oldukça dikkate
değerdir. Ancak insanların çoğunluğu bu kutsal özelliğin ya da Rabbani özelliğin
farkında değildir. Bize öyle geliyor ki, burada kast edilen Rabbani özellik
insanlardaki dindarlığa yönelme bakımından farklılık göstermekte ve dolayısıyla
farklı dindar tiplerin ortaya çıkmasında etkili olmaktadır.
Hamer’ın ifadesine göre Tanrı Geni, aslında öne sürdüğü teorisinin son
derece basitleştirilmiş şeklidir. Çünkü maneviyat, muhtemelen tek bir genden
ziyade pek çok gen ile ilişkilidir. Hamer, kendini aşkınlama ile Tanrı Geni arasında
açık bir ilişki bulunduğunu iddia eder. Ona göre bu bölgeye Tanrı Geni ismini
vermek, bilimsel olmayabilir. Ancak, insanı yaratıcısını aramaya yönelten bir
fonksiyonu bulunduğundan dolayı hiç olmazsa Tanrı’yı Arama Geni adı verilebilir.
(Tarhan, 2009).
Araştırmacılar, günümüzde öne sürdükleri inanç geni, Tanrı geni, Tanrı
noktası vb. gibi beyin ve gen tabanlı dinî düşünceleriyle, din-davranış ilişkisi
konusunda yeni tartışmalara yol açmışlardır. Kuşkusuz bu yaklaşımların öne
sürdüğü fikirler, en azından inanç bağlamı açısından henüz yeni sayılır. Bu zamana
kadar yapılan araştırmalar, öne sürdükleri iddiaları tam anlamıyla
desteklememektedir. Bununla birlikte, dinî değişmeler ya da dua, ibadet, mistik
tecrübe vb. kutsala ulaşmayı hedefleyen uygulamalar sırasında, özellikle beynin
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
belirli bölgelerinde enerjik değişmelerin ve farklılaşmaların yaşandığı da bilimsel bir
vakıadır.
Nöro-biyoloji ve Din
Nöro-biyoloji, sinir sistemi biyolojisidir. Sinir sisteminin ve bu sistemin
merkezi olan beynin yapısı, fonksiyonları, gelişimi, genetiği ve hastalıklarıyla
ilgilenir. Nöro-biyolojik yaklaşımı benimseyenlere göre insan davranışlarının temeli
biyolojiktir. Genel olarak bütün psikolojik olayların beyinde ve sinir sisteminde bir
karşılığı söz konusudur. Bu yaklaşım, tüm davranışları bedende, özellikle de beyin
ve sinir sisteminin içinde oluşan elektriksel ve kimyasal olaylarla ilişkilendirir.
Nöro-teolojinin çalışma
alanı, dinî ve mistik
yaşantıların biyolojik
temelleridir.
Son yıllarda nöroloji alanında yapılan çalışmalar, insanların davranış, duygu,
tutum ve inançlarının beyindeki karşılıklarını bulma konusunda oldukça ilerleme
kaydetmiştir. Geliştirilen beyin görüntüleme yöntemi sayesinde, insanlar olumlu ya
da olumsuz duygular yaşadıklarında beynin hangi bölgesinin aktif olduğu tespit
edilebilmektedir. Tespitlere göre dinî ve mistik tecrübeler yaşandığı durumlarda
özellikle beynin belirli bölgelerindeki aktivite artmaktadır. Beyninin bir bölümü
hasar görmüş kimselerin dinî yaşantılarında gözlenen değişim, konuya dikkatleri
çekmiş ve yapılan araştırmalarda önemli bulgular elde edilmiştir. Tüm bu
çalışmalar sonucunda yeni bir yaklaşım olarak Nöro-teoloji doğmuştur. Nöroteolojinin çalışma alanı, dinî ve mistik yaşantıların biyolojik temelleridir.
Gerçekleştirilen birçok araştırmada, sinir sistemi, sinir iletileri ve beyin
kimyası ile dinî ve ahlaki deneyimler arasındaki bağlantılar incelenmiştir. Bu
incelemeler sonunda önemli bulgular elde edilmiştir. 1990’lı yılların başında ilk
olarak nöropsikolog M. Persinger, daha sonra 1997’de nörolog V. S.
Ramachandran ile ekibi, insan beyninde doğuştan var olduğu öne sürülen Tanrı
Noktası üzerine araştırmalar yapmışlardır. Bu ruhsal merkez, beynin şakak
loblarındaki sinir bağlantıları arasında konuşlanmıştır. Beyin görüntüleme yöntemi
(Pozitron Emüsyon Topografisi) kullanılarak yapılan taramalara göre denekler,
manevi veya dinî konularla ilgili konuştukları her defasında, bu sinir alanları
aydınlanmıştır. İncelemelere göre, Batılılar Tanrı’dan bahsedildiğinde, Budistler ve
diğerleri ise, anlamlı buldukları dinî sembollerle karşılaştıklarında benzer tepkiler
vermişlerdir (Tarhan, 2009).
Beyin ve inançlar arasındaki ilişki, çocuklar üzerinde yapılan araştırılmalarla
da incelenmiştir: Çocukların canavar, cin, peri gibi doğaüstü varlıklara kolayca
inanmaları, ön beyin bölgesinde çok fazla sayıda nöron bulunmasına bağlanmıştır.
Diğer taraftan ön beyin yapılarının (prefrontal korteks) toplumsal değerlere uyma,
hataları bulma ve kurallara bağlanma gibi işlevlerden sorumlu olduğu iddia
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
edilmiştir. Bu iddialar göz önünde bulundurulduğunda, dindarlık ile beynin ön
bölgesi arasında anlamlı bir ilişkinin var olduğu düşünülebilir.
Nöro-teoloji araştırmaları, şakak, yani beynin yan tarafları ile dinî inanç
arasında anlamlı bir ilişki olduğu fikrini uyandırmıştır. Özellikle beynin sağ bölgesi
ile mistik deneyimler arasında bir bağlantı olabileceği üzerinde durulmaktadır.
Başka bir bağlantı da beynin üst arka bölgesinde yer alan pariental lob ile
kurulmuştur. Bu bölge, zaman ve mekân algısından sorumludur. Mistik tecrübe
esnasında hissedilen zaman ve mekân algısını yitirme durumunun, beynin bu
bölgesiyle ilgili olabileceği iddia edilmiştir.
Nöro-biyoloji ile ilgili elde edilen bu bulgular inanç, maneviyat ya da
mistisizm ile beyin yapısı ve işleyişi arasında belirgin bir ilişkiye işaret ediyorsa da
doğrudan ve kesin kanaatler için yeterli görünmemektedir. Zira bunlar henüz az
sayıdaki yeni çalışmaların ürünleridir ve farklı yorumlara yol açabilecek içeriklere
sahiptir.
Dindarlığın Psikolojik Kaynakları
İnanma İhtiyacı ve Dindarlık
Yapılan tespitler tüm insanların şu ya da bu şekilde bir varlığa inanma ya da
bağlanma ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Her ne kadar ben inanmıyorum
diyenler olsa da onların tahlilinde bu insanların, bir dinin ilkelerine inanmadıkları
ancak kendilerine yöneldikleri ve bağlandıkları objelerin olduğu kabul edilmektedir.
Pragmatist yaklaşımda yüce bir varlığa inanma ve bağlanmanın hayatın
sürdürülmesinde itici bir güç olduğu düşüncesi hâkimdir.
Psikolojik olarak
bağlanma, inanma ve
teslimiyet insanoğlunun
asli özelliklerindendir.
İnsan hayatının şekillenmesi ve gelişmesinde çocukluk döneminin şüphesiz
etkin bir yeri vardır. Çocuklarda bağlanma ihtiyacının doğumdan itibaren etkin bir
şekilde var olması onun yaratılıştan itibaren inanca eğilimli olduğunun işareti
olarak kabul edilebilir. Din psikolojisi alanında son altmış yıldır yapılan çalışmalar
çocuğun dinî inanca ruhen istidatlı ve kabiliyetli olduğunu göstermiş
bulunmaktadır.
Çocukları daha iyi anlamak ve konuyu netleştirme açısından Hz.
Peygamberin fıtrat hadisini bu yönde ele almak mümkün görünmektedir. Bu hadise
göre;
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
“Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne ve babası onu Yahudi,
Hristiyan ya da Mecusi yapar”(Buhari, Cenaiz, 79, 80, 93).
Yukarıdaki hadisin yanında Batılıların “Tabula Rasa” dedikleri özellik, fıtrat
özelliğini destekler niteliktedir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, bağlanma, inanma
ve teslimiyet insanoğlunun asli özelliklerindendir. Bu özellikler ister istemez onun
dindarlığına da yansımaktadır.
İnanç kelimesi, geniş anlamda ihtimalin bütün derecelerini içerisine almakta,
daha özel ve dar bir manada şüpheden ayrılmış olarak tam bir kabul ve tasdiki
belirtmektedir. Yani inanç, bir insanın herhangi bir hükmü kısmen ya da tamamıyla
kabulü ya da reddi veya ondan şüphe duyması durumudur.
Herhangi bir dine ya da dinin kutsalına inanma ihtiyacı iki şekilde tezahür
eder. Birincisi getirisini düşünerek hiçbir araştırma ve tahlil yapmadan inancı
ortaya koymak, herhangi bir inanca ve kutsala teslim olmaktır. Bunun çocukluk
dönemindeki karşılığı her ne kadar taklidi iman olarak ele alınsa da dinî
sorumluluğun başladığı dönemden itibaren akıl süzgecinden geçirilerek
kabullenilmesi ve benimsenmesi söz konusudur. Bu şekildeki inancı ise tahkiki iman
şeklinde ele almak gerekir. Her iki hâlde de inancın var olduğu kaçınılmazdır. Ancak
dindarlık açısından bakıldığında inanma, sorgulayarak gerçekleştiğinde kalıcı
olmaktadır. Zira akla yatkın ve bilime uygun bir dinî öğretiyi onaylamak daha
kolaydır. Diğer yandan kendi inancının sağlamasını yapan ve buna güvenen insan,
inancını başkalarıyla tartışmaktan kaçınmaz.
Yüce bir varlığa inanmadan ve bağlanmadan dindarlıktan söz edilemez.
İnsanın varlığının ayrılmaz bir parçası olan yönelme ve bağlanma ihtiyacı aynı
zamanda insandaki en büyük enerji kaynağıdır. E. Fromm da her insanda bir
yönelim ve bağlanma ihtiyacının olduğunu belirtmektedir (Fromm, 1990: 34-35).
Zira inanma ve bağlanma anlamında din ihtiyacı olmayan hiç kimse yoktur. Tarih
boyunca din olgusunun evrensel bir nitelik taşıması, insanın varlık yapısında
bulunan yönelme ve bağlanma ihtiyacından kaynaklanmıştır.
Tüm inananlarda dinî inancın asli unsuru, akıl gücünü aşan yüce bir varlığa
bağlanma, yönelme ve onu benimseme ile başlar. İnsanda ancak, tabiatüstü
kudretli bir varlığı kabul ve tasdik sonucu dinî bir hayat ortaya çıkar. Bunun yanında
yüce varlığa inanıştan sonra her dinin kendine göre bir takım inanç esasları
bulunmaktadır ve insanlar onlara da bağlanarak dindarlıklarını genişletmiş olurlar.
Razi’ye göre salih Müslümanlar dine taalluk eden meselelerde Cenab-ı Hakka
isteyerek teslim olurlarken, tabiatlarına ters düşen (hoşlanmadıkları) hastalık,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
fakirlik, ölüm ve benzeri hususlarda ona istemeyerek teslim olmuşlardır (Razi,
Tefsir-i Kebir, CIV, b, 444).
Bağlanma ihtiyacı, insandaki psikolojik güdülerden biridir. İnsan birine ya da
bir gruba bağlanma, kendini daha büyük ve güçlü bir grubun parçası olarak
hissetme ihtiyacı duyduğu gibi kendisine yardım edecek, güven verecek istek ve
arzularına ulaştıracak kudret sahibi bir varlığa yönelip bağlanmaya da ihtiyaç duyar.
Anlama İhtiyacı ve Dindarlık
Anlam arayışı, düşünce, tutum ve davranışları belirleyen en önemli
güdülerden biridir. Varoluşsal bir olgu olarak insan, öteden beri gerçekliğin
bilgisine ulaşma çabasındadır. Bu amaçla tarih boyunca kimi zaman felsefeye,
kimi zaman sanata ve kimi zaman ise, dine müracaat etmiştir. Hakikat arayışı
olarak da tanımlanan bu arayışta insanın temel hedefi, hayattaki konumunu
olumlu yönde belirleyecek nihai bir anlama kavuşmak ve böylece varlığı
anlamlandırma ihtiyacını gidermektir.
V.Frankl, modern insanın en büyük sorununu anlama ihtiyacının ve
arzusunun engellenmesinde görür. O, logoterapi adını verdiği bir düşünce ve
tedavi ekolü çerçevesinde görüşlerini dile getirmiştir. Logoterapinin amacı, bir
taraftan insanın en temel ihtiyacı olan anlam arzusunu tatmin etmek suretiyle
anlamlı bir hayatın teşekkülüne yardımcı olmak, diğer taraftan ise, modern insanı
içine düştüğü çağın hastalığı anlamsızlıktan kurtarmaktır. Logoterapiye göre
insanda doğuştan var olan anlam arzusu, onu en acımasız ve en korkutucu şartlar
altında bile sarılabileceği bir değere, bir amaca veya hedefe yöneltebilir. Ancak,
anlam arzusu engellendiği ve engelin çözümlenmediği durumlarda insan,
anlamsızlığa düşer. İçine düştüğü anlamsızlıktan ancak anlam arzusuna yeniden
işlerlik kazandırmakla kurtulabilir (Frankl, 2007).
Semboller sistemi
olarak din, insanın
yaşadığı dünyayı daha
iyi anlayabilmesine
yardım eder.
Anlam arayışının insan hayatında sahip olduğu etki gücü ve değerini
belirlemek amacıyla çeşitli yerlerde ve zamanlarda pek çok araştırma
gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmalar sonucunda insanların %80-90’ının, hayatta bir
anlam bulmayı en temel ihtiyaçları olarak belirttikleri görülmüştür. Ülkemizde de
gerçekleştirilen bir araştırmada katılımcıların % 90,2 gibi büyük bir kısmı, "anlamlı,
huzurlu, belirli amaçları ve hedefleri olan düzenli bir hayat kurma"yı en büyük arzu
olarak dile getirmişlerdir (Bahadır, 2002).
Anlam arayışındaki insan, en uygun çözüme ulaşmak ve böylece içine
düştüğü gerginlikten kurtulmak amacıyla çözüm arar. Bu çerçevede bazen bilime,
bazen ideolojilere, zaman zaman da dinin mesajlarına müracaat eder. Ancak, ne
bilim ne de fikir ve ideolojiler onu bu arayışında yeterince tatmin edebilmektedir.
Özellikle insan-ötesi bilgiler konusunda fikir ve ideolojiler, ciddi eksikliklere
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
sahiptir. Buna karşılık dinin söyleyeceği pek çok şey vardır. Anlamsızlıktan kurtulma
ve böylece anlamlı bir hayata kavuşma sürecinde dinî değerler ile anlam arayışı
arasında önemli bir ilişki söz konusudur. Din, tüm hayatı ele alıp yorumlayan;
bilinmeyen pek çok hususu, sunduğu tatminkâr cevaplarla açıklığa kavuşturup
anlamlandıran eşsiz bir sistemdir. Birçok din psikoloğu, bulgularına dayanarak dinî
geniş ölçülü bir anlam sistemi (Meaning System) olarak tanımlamışlardır. G. W.
Allport da dinin zihinsel ve ruhsal yönden en mükemmel anlam kaynağı olduğunu
vurgulayarak şöyle der: "Din, her şeyin derinliğinde bulunan anlamı keşfetmede en
büyük güçtür. Zira din, bütün dünya görüşleri arasında en tutarlı ve en kapsamlı
olanını ortaya koyar” (Allport, 2005).
Hemen her alanda doyurucu cevaplar veren değer sistemiyle din, sahip
olduğu anlam imkânlarıyla insanın arayışlarına hizmet eder. En temel işlevlerinden
biri olarak din, kültür veya ideolojilerin açıklamaktan aciz kaldığı zihinsel ya da
ruhsal pek çok konuda, bilgi kaynakları sunar. Semboller sistemi olarak din, insanın
yaşadığı dünyayı daha iyi anlayabilmesine yardım eder. İnsan psikolojisinin temel
ihtiyaçlarına yönelik bu kuşatıcı karşılıklarıyla dinî inanç, bir başka şekilde
cevaplanamayacak gibi gözüken varlık nedeni ve hayat ile ilgili pek çok soruyu
cevaplamakla zihni ve ruhu rahatlatır. Diğer taraftan din, zihnin aşmakta zorluk
çektiği mantık ötesi sorulara hazır cevaplar sunmakla onu gereksiz detaylardan ve
kısır döngülerden korur.
Çaresizlik ve Dindarlık İlişkisi
İnsan güç yetiremediği, onu aciz ve çaresizlik içinde bırakan olaylar ve
durumlar karşısında sığınabileceği, kendisine güven verecek sonsuz kudret sahibi,
tabiatüstü bir varlığa yönelme ve ondan yardım dileme ihtiyacı duyar. Bu durum,
insanı Allah’a inanmaya ve dinî kabule götürebileceği gibi, inandığı hâlde dinden
uzak ya da dinî emir ve yasaklara kayıtsız kalanların dine yönelip ona sarılmalarında
da etkili olmaktadır. Nitekim Kuran-ı Kerim’de insanın, kendisini tehdit eden
durumlarla karşılaştığında Allah’a yönelip onun dinine sarıldığı, tehlike geçince
Allah’ı unutup dinden uzaklaştığına dikkat çekmektedir. Bu ayetlerden de
anlaşılacağı üzere böyle tehditkâr olaylar ve çaresizlikler, insanı ancak geçici bir
süre için dine yöneltir.
Din psikologlarının tamamına yakını, dinî inanç ve değerlerin insanın kendi
güç ve çabasıyla üstesinden gelemediği zor durumlar karşısında telafi edici, güç ve
güven sağlayıcı bir kaynak olduğunu kabul ederler. Fakat Freud ve Marx gibi din
karşıtı kişiler bireyin dindarlığını yalnızca çaresizlik durumlarına indirgerler. Onlara
göre bir bütün olarak din, esasen yolunu şaşırmış bir insani arzu, aslı esası
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
olmayan gerçek dışı bir hayal, yanılsama veya sapmadan ibarettir. Dinî tutum ve
davranışlar onlar açısından acziyet ve tatminsizlikten doğan hastalıklı yapılardır.
Kişisel ve sosyal tecrübelere bağlı olarak denebilir ki, insan üstesinden
gelemediği sıkıntı, acı ve kayıplardan ötürü kendi ötesinde bir kurtarıcı arayarak
çeşitli ibadet şekilleriyle ondan yardım dilemektedir. Bilindiği üzere hayatı üst
seviyede düzenleyen ve kontrol eden, insanın çözemediğini çözebilen yüce ve
güçlü varlıklardan sadece dinler bahseder. Bu durumda insan doğal olarak dine
yönelir. İnsanda böyle bir yönelişin var olduğu hususunda araştırmacılar arasında
bir ihtilaf yoktur. Tartışmalar, daha çok böyle bir yönelişi ortaya çıkaran içsel ve
çevresel sebepler üzerinde düğümlenmektedir.
İlkel toplumlardan başlayarak gelişmiş toplumlara kadar insanların zaman
zaman zora düştükleri sosyal olaylar karşısında sıkıntı yaşadıkları ya da büyük
afetler sonunda bağlanacak ve sıkıntılarını giderecek bir varlığı hissettikleri kabul
edilmektedir. Esasen totemizmde asli unsur çaresiz kalan insanların herhangi bir
hayvan ya da tabiat olayları karşısında bir totem rumuzu belirleyerek ona
yönelmeleridir. Böylece onun etrafında dinî ritüeller oluşturmaları şeklinde gelişen
bir dindarlık söz konusudur.
Zaman zaman yanardağların volkanik hareketliliğe geçişi ve insanların zorda
kalmaları sonucunda bir kurtarıcı olarak dine sığınmaları ya da dinin temsilcisi
olarak aklı aşan yüce bir varlığı kabullenmeleri kaçınılmaz olmuştur.
Günümüzde dinî pratikleri yerine getirmeyen kişilerin dramatik bir trafik
kazası ya da hayatın getirdiği olumsuz bir gelişme sonucu dindarlığa ve dinî
pratiklere yöneldikleri ve dindarlıklarının farkına vardıkları bilinen bir realitedir.
Hayat boyu belirli zorluklar ve engellerle karşılaşan insanların gerginlik
yaşadıkları ve ümitsizliğe düştükleri görülmektedir. Bu ümitsizlik ve gerginliği
azaltma adına birey; çözümler, tatmin ve başa çıkma yolları aramaktadır. Bu
arayışta dinî inanç ve değerler güçlü telafi işlevi görmektedir.
Çaresizlik ve güçsüzlük tecrübeleri insanı bazen geçici bir süre için dine
yöneltebilir. Kur’an’da, insanın tehlikeli durumda iken Allah’a yalvardığı, tehlike
geçtikten sonra ise Allah’ı unuttuğu şöyle ifade edilmiştir.
“İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra, kendisine
tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, ‘Bu bana ancak bilgimden dolayı
verilmiştir’ der. Hayır o, bir imtihandır, fakat çokları bilmezler.(Zümer,
59/49).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
Hâlbuki yukarıda yer alan ayette; insana yakışanın kendisine verilen nimeti
her zaman hatırlaması gereği vurgulanmaktadır. Din eğer zihinsel olarak içten
benimsenmemişse dine yönelme kalıcı olmaz. Kur’an ayetlerinde de belirtildiği gibi
engel ortadan kalkınca tekrar Allah’tan uzaklaşma söz konusu olabilir.
Günahkârlık ve Dindarlık İlişkisi
Suçluluk duygusu,
insanların büyük
çoğunluğunun tecrübe
ettiği evrensel insani bir
olaydır.
Din, ahlaki değerlere özel bir önem verir ve bağlılarından bunlara uymalarını
ister. Davranışları değerlendirirken iyi ve kötü kavramları yanına sevap ve günah
nitelemelerini de ekleyerek dinî bir çerçeve hazırlar. Dinî her emir ve tavsiyede,
ahlaki ilkelere sarılmayı özendiren bir yöneltme varken, her yasağın ve
sakındırmanın özünde de mutlaka bir ahlaki ilkeyi koruma söz konusudur. Bu
yapısıyla din, ahlaki ilkelere uyanları dünya ve ahirete yönelik vaatlerle
ödüllendirirken, uymayanları da ceza müeyyidesiyle uyarır. Dinî inançlar ahlaki
değerleri destekleyip özendirdiğine göre iyi ve sevap arayışında olanlar, doğal
olarak dine yönelebilirler. Burada sorulabilecek soru şudur: Acaba ahlaki kaygılar;
kötülük ve günahın yol açtığı suçluluk ve günahkârlık duyguları dine yöneltir mi?
Her şeyden önce suçluluk duygusu, insan tabiatının güdüleyici evrensel
niteliklerinden birisidir. Psikanalistlerin özellikle vurguladığı gibi temelleri daha çok
çocukluk dönemi ana-baba-çocuk ilişkilerine dayanır. Ancak, bu duygu, yaşanan bir
vakıa olarak hayatın her döneminde işlenen suçlara bağlı olarak tekrar tekrar
ortaya çıkabilir ve insanı ciddi tercihlerde bulunmaya zorlayabilir. Suçluluk
duygusunun kaynakları, toplumda suç veya yasak kabul edilen davranışlara bağlı
olarak değişir. Bununla birlikte yaygın kanaate göre temel kaynaklardan biri,
cinsellik içgüdüsünün yarattığı ahlaki sorunlardır; diğeri ise, bencillik ve diğerkâmlık
arasında çıkan çatışmalardır. Yani, kendi kişisel istekleri ile içinde yaşadığı kültürün
beklentileri arasında çıkan tercih çatışmasıdır.
Suçun dindeki karşılığı günahtır. Vicdanın mahkûmiyetini ifade eden suçluluk
duygusunun dindeki karşılığı günahkârlık duygusu; vicdani mahkemenin karşılığı
ise, ilahî mahkemedir. Dinin emirlerine uymadığı ya da yasaklarını çiğnediği zaman,
dindarda günahkârlık duygusu doğar ve neticede kendini ilahî mahkemede
mahkûm edilmiş hisseder. Doğal olarak o da, mahkûmiyetten doğan gerilimden
kurtulabilmek için dinî telafi arayışlarına girer. Bu durumda suçluluk ve günahkârlık
duyguları, dine yönelten kaynaklar arasında sayılabilir.
Suçluluk duygusu, insanların büyük çoğunluğunun tecrübe ettiği evrensel
insani bir olaydır. Bu duygu, dinî eğiliminden önce gelerek onu güdüleyebilir. Fakat
din ona yeni bir boyut olarak “günah” boyutunu ilave eder. Din bu yolla
günahkârlık duygusunu, merhametiyle affeden ve bu duyguyu yapıcı bir faaliyetin
başlangıcı yapmaya davet eden Allah’a karşı bir minnettarlığa dönüştürmeye
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
yardım edebilir. Hataları yüzünden kendini, kendi öz ahlaki otoritesi olan vicdanı
toplum tarafından mahkûm edilmiş olarak hisseden kişi, suçluluk duygusu
yüzünden sıkıntı ve bunalımlar yaşar, bu durumdan kaçıp kurtulmak isterken
evrensel otorite olan Tanrı’ya sığınıp dine yönelebilir.
Biz burada suçluluk duygusunu, kişiyi Allah’a inanmaya ve dinî kabule sevk
eden etkenlerden biri olarak ele alıyoruz. Esasen diğer dinî motivasyonların çift
kutuplu etkilere sahip olduğu gibi, suçluluk duygusu da çift yönlü etkilere sahiptir.
Yani dinî hayatı olumlu yönde etkileyebileceği gibi olumsuz yönde de etkileyebilir.
Böylece fert, bu duygunun etkisiyle tövbe edip, günahlarını telafi ederek Rabbi ile
barışmak üzere ibadet ve uygulamalara daha sıkı sarılabileceği gibi, bu duyguya
sebep olan dinî ve ahlaki değerleri inkâr edip bunlara saldırabilir.
Zihinsel Tatmin ve Dindarlık
Akıl sahibi bir varlık olarak insan, kendisi ve çevresindeki varlık ve olaylar
üzerinde düşünür, zamanla onun düşüncesi metafizik âleme de yönelir. Varlığın
başlangıcı, sonu, varoluşun amacı, kâinattaki nizam, ölüm ve ölüm ötesi ve insanın
kâinattaki konumu vb. konularla ilgili sorulara tatmin edici cevaplar bulmak üzere
düşünen insanlar, gerek kendi varoluşlarının, gerekse kâinatla ilgili meselelerin
tatmin edici açıklamasını dinde buldukları için dine ve Tanrı’ya yönelebilirler.
Çünkü bu tür soruların cevaplandırılması bilimin gücü dışındadır.
İnsan algılama, düşünme, yorumlama, tasarlama gibi diğer canlılarda
bulunmayan özel zihinsel süreçlere sahiptir. Kuşkusuz sahip olduğu bu özel zihinsel
donanımla o, içinde yaşadığı hayatı ve evreni, karşılaştığı her olayı, kendini tatmin
edecek ölçüde anlamaya ve yorumlamaya çalışır. Bu yöneliş, temel bir ihtiyaç
olarak zihinsel yapısının en önemli özelliğidir. Daha açık bir ifadeyle, zihin boşluk ve
belirsizlik kabul etmez; bu boşluğu doldurma arzusuyla zihinsel tatmin arar. İnsan,
zihninde oluşturduğu bilişsel haritalarla hayatı anlamlandırır; durumlar ve olaylar
karşısındaki konumunu tayin eder; kendisi ve kendi ötesi ile olan ilişkilerini
düzenler.
Ne kadar özel donanımlı olursa olsun insan zihni, bilinç alanına intikal eden
soruların tümünü cevaplama, açıklama, yorumlama ve çözümleme yetisine sahip
değildir. En zeki insanların sıra dışı çalışmaları bile, zihinlerini ancak belirli bir
noktaya kadar geliştirebilir. Sınırlı depolama ve işleme kapasitesinden doğan bu
bilişsel eksiklik, zorunlu olarak insanı kendi dışında ve çoğu zaman ötesinde farklı
anlamlandırma kaynakları aramaya sevk eder. Arayışlarının bir kısmına bilim ve
ideolojiler cevap verebilir. Ancak insana ait zihinsel ürünler olarak bu bilgi
kaynakları, sınırlılıkları nedeniyle zihinsel tatmin ve kesinlik arzusu için yeterli
olmaz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
Özellikle aklı aşan dinî-metafizik konularda bilimin ya da insan ürünü
açıklama sistemlerinin söyleyebileceği çok şey yoktur. İşte bu alan, dinin hâkim
olduğu ve sözünün geçtiği özel bir alandır. İnsan, ancak dine müracaat etmekle,
zihninde başka bir şekilde doldurulamayacak boşlukları telafi edebilir ve böylece
ruhunu gerginlikten kurtarıp rahatlayabilir. Nitekim inanç ve tutumlar üzerinde
yapılan birçok araştırma, dinî inancın çoğu zaman zihinsel ihtiyaçları tatmin ettiğini;
uyumlu, dengeli, anlaşılabilir bir değerlendirme anlayışı sunduğunu ortaya
koymuştur.
İnsan kâinat içerisinde kendi konumunu belirlemeye çalışır, bütün içerisinde
kendini değerlendirir, sonunun ne olacağını düşünür. Bütün bunların ancak güçlü,
kudretli bir yaratıcı tarafından düzenlenip organize edilebileceğini, başka türlü
tatmin edici bir açıklamanın yapılamayacağını kabul etmesi onu Tanrı’ya inanmaya
iter, dine yöneltir.
Zihni muhtevayı daha etkin ele almak üzere erinlik döneminden itibaren
hem erinlik hem de ergenler üzerine yapılan araştırmalarda; onların dine
yönelişlerinde zihinsel etkenlerin önemli olduğu görülmektedir. Ergenlerin ve
gençlerin din ile ilgilenmelerinde en çok dinin bilinmeyenlerle ilgili gerçekçi
açıklama ve yorumlar sunması; hayatın amacı ve bireysel kimlik problemlerine
yönelik oldukça doyurucu ve tutarlı hazır çözümler ortaya koyması olduğu
görülmektedir.
Beş duyu ile elde edilen bilgilerin insanın zihni muhtevasını şekillendirdiği
aşikârdır. Bunlar arasında dinî verilerin insan zihninde yer etmesi daha çok
çocukluktan itibaren anlatılan hikâyeler ve okunan kitaplar yanında yetişkinlerin
yönlendirmeleri şeklinde olmakta ve böylece dinî olgular ve objeler zihinde yer
etmiş bulunmaktadır. Aklın etkin olarak kullanılmaya başladığı erinlik döneminden
itibaren fert elde edilen dinî muhtevayı sorgulamaya başlamakta ve kendi
dindarlığını buna göre şekillendirmektedir. Ancak zihne alınanların bütününü
insanoğlu sahip olduğu sınırlı kapasite ile tahlil etme ve yorumlama kabiliyetine
sahip olmayabilir. Dolayısıyla bilimsel veriler ona dinî konularda sınırlı katkılar
sağlayabilir. Dinin inanç ve manevi boyutunu kavramak zihnin en zorlandığı faaliyet
alanı içende yer alır. Buna rağmen zihnen sorgulamadan geçen ve zaman zaman
şüpheye düşülen konuların, şüpheden arınması noktasında kişiye mal olması önem
arz etmektedir. Dinin ve dinî verilerin zihindeki sorulara cevap vermesiyle fertteki
dindarlık biraz daha kendi içinde şekillenerek fert dindarlığına bürünmüş
olmaktadır. Her din kendi mensuplarına zihni muhtevayı etkin kılacak yollar
göstermektedir. Örneğin İslam dinî, Kur’an’ı Kerim’de 250’yi aşkın yerde “Hiç
düşünmez misiniz? Tefekkür etmez misiniz? Akletmez misiniz?” şeklinde hitaplarda
bulunarak, insanda zihni muhtevayı etkin kılmaya çalışmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
Ölüm ve Dindarlık İlişkisi
İnsandaki koruma ve varlığını devam ettirme güdüsü, insanı sadece bütün
hayatı boyunca gözetmekle kalmaz; aynı zamanda insanın, ölümle yok oluş
düşüncesi yüzünden acı çekmesine, bu düşünceye başkaldırmasına yol açar. İnsan,
ölümle yok oluş düşüncesini fıtratı icabı reddeder. Ölümden sonra hayatın devam
edeceği bir başka âlemin var olduğunu insanın içgüdüsel olarak sezmesi, ahiret
inancının dayandığı en önemli psikolojik temeldir. Bir başka âlemde de olsa,
hayatın ebediliğini arzu etmek, insanın ruhundaki hafife alınması mümkün olmayan
en yaygın istektir. İnsan ruhundaki ebedilik duygusu, mitolojilerde ölümsüzlük
arayışı şeklinde kendini göstermiştir. İnsanların ebedi hayata duydukları özlem ve
arayış, Gılgamış destanı ve İskender efsanesinde ölümsüzlük kazandıran ab-ı hayat
şeklinde tezahür etmiştir.
Ölüm korkusu,
birbirinden farklı korku
ve kaygı türlerini
bünyesinde barındıran
karmaşık ve büyük
ölçüde belirsiz bir
duygusal yapıdır.
Ölüm ve dindarlık ilişkisinde iki yaklaşım öne çıkmaktadır, bunların birincisi
ölüm korkusu diğeri ise ölümsüzlük arzusudur. Ölüm başlı başına insanın yaşama
arzusunun en büyük tehdidi olarak görülmektedir. Ancak ölümün mahiyeti
noktasında günümüz insanı net bilgilere sahip değildir. Dolayısıyla ölümün gizemi
ve etkisi noktasında aciz ve çaresizdir. Bu nedenle ölüm, korkutucu ürkütücü ve
endişe verici bir fenomen olarak varlığını sürdürmektedir.
Ölüm korkusu özel bir korku çeşididir. Gerek her insanda gizli-açık varlığını
koruması; gerekse sahip olduğu etki gücü bakımından diğer korku türlerinden
ayrılır. Konuyla ilgilenen araştırmacıların bir kısmı, bütün korkuların temelinde
ölüm korkusunun yattığını iddia eder. Onlara göre ölüm korkusu, insanın en temel
kaygısıdır. Bu kaygı, hayatın erken dönemlerinden itibaren kendisini hissettirir;
kişiliğin oluşmasında rol oynar ve hayatının sonuna kadar bireyi hastalıklar, kazalar,
afetler gibi çeşitli ölüm habercileri eşliğinde tehdit eder.
Ölüm korkusu, birbirinden farklı korku ve kaygı türlerini bünyesinde
barındıran karmaşık ve büyük ölçüde belirsiz bir duygusal yapı olarak
tanımlanabilir. Bu karmaşık yapıyı oluşturduğu tespit edilen korku türleri şu şekilde
sıralanabilir: Belirsizlik korkusu, bedeni kaybetme korkusu, acı duyma korkusu,
yalnızlık korkusu, yakınlarını kaybetme korkusu, denetimi kaybetme korkusu,
kimlik duygusunu kaybetme korkusu, gerileme korkusu.
Dinlerdeki ahiret inancının, insandaki ebediyen var olma düşüncesine cevap
veriyor olması, insanı Allah’a ve dine inanmaya götüren önemli faktörlerden biridir.
Nitekim bütün dinler insandaki bu fıtri ihtiyaca cevap olan bir ahiret inancına
sahiptir. Bu inancın bulunmadığı bazı dinlerde ise, ölümsüzlük arzusu
reenkarnasyon inancıyla karşılanma yoluna gidilmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
İnsan hayatıyla ilgili en güçlü arzulardan biri ölümsüzlük arzusudur. Bu arzu,
insanda doğuştan vardır, hayatın tümünü kuşattığı gibi ölüm ötesine de uzanır.
Ölümsüzlük ya da ebedîlik arzusunun duygusal ifadesi olan sonsuzluk duygusu,
psikolojik bir gerçeklik olarak tüm insanlarda kendini hissettirir. İnsan hayatı,
ölümün çizdiği sınır ile ölümsüzlük arzusu arasında geçen dinamik bir örüntü olarak
düşünülebilir. Sonsuzluk duygusu, insanın geçici ve sınırlı varoluşundan kurtulma
umududur. Günümüzde yüz milyarlarca paralar harcanarak gerçekleştirilen
araştırmaların önemli bir kısmı, insan ömrünü uzatmaya yöneliktir. Genetik,
kozmetik, gıda ve sağlık sektöründe gittikçe yaygınlaşan ve yıllarca süren
çalışmalar; aynı şekilde, öldükten sonra gelecek zamanda yeniden hayat bulma
umuduyla hücrelerin özel saklama koşulları altında dondurulması yönündeki
çabalar ile kopyalama(klonlama) ya da kök hücre nakli alanında ortaya çıkan
gelişmeler, esasen ölümsüzlük arzusunun veya sonsuzluk duygusunun somut
yansımaları olarak kabul edilebilir.
Dindar insan için ölümü kabullenme ancak ölümden sonraki hayatı
kabullenme noktasında anlam kazanmaktadır. Belli dinlerde ölümden sonraki
hayatın iyilik ve kötülük kavramları üzerine bina edildiği bilinmektedir. İslam’da
bunun karşılığı cennet ve cehennemdir. Dinin ölüme kazandırdığı ölümden sonraki
bu olumlu görünümün psikolojik açıklaması herkes açısından aynı değildir. Freud
ve onun takipçilerine göre ölüm ötesiyle ilgili inançlar, dünyada yüz yüze gelinen
sıkıntı ve engellemeler karşısında teselli bulmak amacıyla insanın uydurduğu hayalî
tatmin kaynaklarıdır. Bazıları daha da ileri giderek dinî yaklaşımların özünde en
belirgin güdünün ölüm korkusu olduğunu iddia etmişlerdir. Dinî ölüm korkusuna
indirgeyenlere karşılık olarak Jung ve onu izleyenler, ölüm ötesi bir hayata
inanmanın insan için kaçınılmaz zorunlu bir yöneliş olduğu üzerinde birleşmişlerdir.
Bu görüşte olanlara göre ölümden sonra yeniden dirilişi ve sonsuz bir hayatın
varlığını haber veren dinin en önemli fonksiyonlarından birisi, inananların ölüm
kaygısını gidererek sonsuzluk duygusunu tatmin etmesidir
Ölüm, ölümsüzlük arzusu, sonsuzluk duygusu ile dindarlık ilişkisini araştıran
birçok çalışma yapılmıştır. Genel olarak sonuçlar sınıflandırıldığında bu
araştırmaların bir kısmına göre bu değişkenlerle dindarlık arasında olumsuz bir ilişki
vardır; yani ölüm korkusu dinden uzaklaştırmaktadır. İnsanlar sonsuzluk
duygularını, dinin dışında başka tecrübelerle doyurmaktadırlar. Bir kısım
araştırmalara göre ölüm korkusu ve sonsuzluk duygusu ile dindarlık arasında
anlamlı bir ilişki yoktur. Bu çerçevede olmak üzere özellikle Batı’da yapılan pek çok
araştırma, ölüm korkusu ve sonsuzluk duygusunun tek başına tutarlı bir dinî inanç
ya da ahiret inancı doğuracak bir etkiye sahip olmadığını göstermiştir. Asıl ilginç
olan, Tanrı’nın varlığına inanan bir kısım dindarların yeniden diriliş, hesaba çekilme,
cehennemde ceza görme gibi bazı dinî inançlara karşı ciddi şüphe ve hatta inkâr
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
eğilimi taşımalarıdır. Diğer bir kısım araştırmalara göre ise, söz konusu değişkenler
ile dindarlık arasında olumlu ilişkiler bulunmaktadır. Buna göre; ölüm korkusu ve
sonsuzluk duygusu dine yaklaştırmaktadır. Bu yöndeki bulgular, özellikle tutarlı,
içten ve farklılaşmış bir dindarlık geliştirenlerde en üst düzeydedir.
Dindarlığın Sosyo-Kültürel Kaynakları
Sosyal Uyum ve Dindarlık
Sosyal bir varlık olarak toplum içinde yaşayan insan, içinde yaşadığı
toplumdan etkilenir ve onu etkiler. İnsan davranışlarının çoğunluğu sosyal bir
nitelik taşır. Sosyal davranış ise bireyin, başka kişi ya da kişilerin varlığından
etkilenen davranışıdır. Bir diğer ifadeyle, bireyin sosyal olarak kendi başına değil de
başkaları tarafından etkilenmesi (sosyal etki) sonucu ortaya çıkan davranışıdır.
İnsanın sosyal etkiyi kabul etme, sosyal etki ve beklentiye uygun tutum geliştirme
ve davranışta bulunma kabiliyeti vardır. Fert sosyal etkiyi kabule yatkındır. Bireyin
düşünce, inanç, tavır ve davranışlarını toplumsal normlar, değerler ve beklentiler
istikametinde oluşturup değiştirmesi sosyal uyumdur.
Sosyal uyum ya da uyma davranışı toplumsal hayat için zaruridir. Toplumlar
bu sebeple toplumsal değer ve normları henüz ilk çocukluk devrelerinden itibaren
eğitim yoluyla bütün bireylerine aktarmaya çalışırlar. Bu değerlerden biri ve en
önemlisi hiç şüphesiz dindir.
Toplumun her bireyi, ilk eğitimini aldığı aile kurumunda toplumun ortak
değerlerinden en önemlisi olarak dinî bilgi ve uygulamalarla karşılaşır. Her anababa kendi dinî inançlarını, çocuklarına da benimsetip yaşatmaya özen gösterir.
Daha sonra eğitimin çeşitli kademelerinde ve sosyalleşme sürecinde kişi, toplumun
diğer kültürel değerleriyle birlikte dinini de kabul eder, bir başka dinî kabul etme
ihtimali çok düşük ve istisnai bir durumdur.
Sosyalleşme ve Dindarlık
Sosyalleşme, bireyin belirli bir toplumsal çevrede kişilik kazanması, toplumla
bütünleşmesidir. Sosyolojik bir kavram olarak sosyalleşme; yaşamını devam
ettirebilmek için yardıma ihtiyaç duyan insanın, içinde doğduğu topluma uyum
sağlama sürecidir. Bu süreç içinde insan, içine doğduğu toplumun kültürel
değerlerini öğrenir ve kendine mal eder. Sosyalleşmede tüm ilişkiler, kültürel
unsurlar üzerinden sağlanır.
Her toplumun kendini diğerlerinden ayıran özel bir kültürü mevcuttur.
Sosyolojik bir olgu olarak kültür, en geniş anlamıyla bir yaşam biçimi olup bir
topluma has tüm ifade ve etkileşim şekillerini içerir. Bu anlamda o, insanın toplum
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
içerisinde yapıp ettiklerinin toplamı sayılır. Kültür, toplumun binlerce yıldan beri
oluşturduğu ortak amaçların, beklentilerin, değerlerin, inançların, duygu ve
düşüncelerin; kısaca ortak değer ve davranış kalıplarının depolanıp saklandığı bir
tür toplumsal bellek olarak da kabul edilebilir. Bu toplumsal bellekte, sonraki
kuşakları aşılayacak özel bir kültür mayası korunur.
Kültürün sonraki kuşaklara aktarılması kültürleme ile olur. Kültürleme,
toplumların kendisini oluşturan bireylere belli bir kültürü aktarma, kazandırma
eylemidir. Bu süreçte toplumun istediği insanı eğitme; onu denetim altında
tutarak kültürel birlik ve beraberliği sağlama; bu yolla da toplumsal barış ve huzuru
sağlama hedeflenir.
Her kültür, inanılan
dinin izlerini taşır.
Din, kültürü oluşturan, zenginleştiren ve koruyan önemli bir faktördür. Dinin
en büyük işlevi, kültürü tutarlı ve güçlü bir sistem etrafında bütünleştirmesidir.
Esasen din, kültürün içinde bir parça değil, onu aşan ve organize eden çok daha
güçlü bir değerler sistemidir. Öyle ki, din birçok millî kültürü birbirine bağlayabilir
ve bütünleştirebilir. Örneğin; İslam kültürü, doğudan batıya ve kuzeyden güneye
pek çok milletin kültürü için köprü görevi görmüş ve kültürleri birbirine bağlamıştır.
Bu anlamda Müslüman kavramı, Türk, Arap, Mısırlı, İranlı gibi kimliklerin üzerinde
bir üst kimlik ifade eder.
Her kültür, inanılan dinin izlerini taşır. Kültürün ayrılmaz bir ögesi olan din,
diğer kültür ögeleri üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Hepsinin yapısında dinin
izleri mevcuttur. Bu izleri somut olarak, ibadethanelerde, tarihi eserlerde ya da
sanat eserleri üzerinde süsleme ve işleme olarak görmek mümkündür. Bunlar
bazen resimler, bazen de yazılar hâlinde aktarılır. Aynı şekilde dinin soyut ya da
manevi izleri de; dinî ve edebî törenlerde, örf ve ananelerde kutsal metinleri
okuma, ilahîler, dualar şeklinde icra edilen uygulamalar olarak görülebilir.
Konuya Türk kültürü bağlamında yaklaştığımızda, mimariden sanat ve
edebiyata, dilden örf ve ananelere kadar her kültürel ögede, İslam dininin izleri
rahatlıkla tespit edilebilir. Çocuk çoğu zaman daha ilk dil deneyimlerinde namaz,
oruç, ezan, sevap, günah gibi dinî kavramları kelime dağarcığına katar. Dinî-kültürel
zenginlikle tanışması, esasen sosyal hayata açılıp toplumsal kurumlarla ilişkiye
girmesiyle mümkün olur. Zamanla çevresini tanır; cami, Kur’an kursu, vakıf,
müftülük gibi dinî kurumların; cuma namazı, bayram namazı, ramazan, kurban
gibi ibadet şekillerinin; kandil, düğün, cenaze gibi din referanslı örf, adet ve
uygulamaların var olduğunu ve toplumsal hayatta önemli etkiler icra ettiğinin
bilincine varır. İşte gerek hayatın içinden bu tür pek çok dinî sembollerle
karşılaşması; gerek dinin sosyal uyum ve bütünleşmeyi sağlayan hayır, sadaka vb.
olumlu uygulamalarla insanlara hizmet sunduğunu fark etmesi ve gerekse eğitim
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
ve eğitim dışı bir takım etkinliklerle bizzat dinî mesajlarla yüz yüze gelmesi, bireyin
dindar bir yapı kazanmasına yol açar.
Sosyal Öğrenme ve Dindarlık İlişkisi
Öğrenilen ve zamanla alışkanlık hâline gelen her davranışın kişisel ve
çevresel boyutları vardır. Dışarıdan gelip algılanan uyarıcılar, ancak zihinde
düzenlenip değerlendirildiğinde davranış hâline gelebilir. İnsan sürekli bilgi alan,
öğrenen bir varlıktır. Öğrenmelerinin %80-82 kadarını görerek; %10-12 kadarını ise
işiterek kendine mal eder. Görme ve işitmeye dayalı bilgilenmelerde, diğer
insanları taklit etmenin payı oldukça büyüktür. Her insanın kişilik gelişiminde,
özellikle taklit ettiği veya benzemeye çalıştığı belirli özdeşim örnekleri ve davranış
modelleri vardır. Bunlar, başta anne- baba olmak üzere aile üyeleri; yakın
arkadaşlar; ilgi alanına göre din, bilim, sanat, spor ve eğlence dünyasından sevilen
ve sayılan bireylerdir. İnsanın kişilik ve kimliği, büyük ölçüde seçtiği modellerin
görüş ve davranışlarından etkilenerek oluşur. Buna model alma yoluyla öğrenme
denir. Sosyal çevrede gerçekleşen en yaygın öğrenme şekli, model alma;
gözlemleyerek öğrenme, taklit, özdeşleşme ve içselleştirme süreçlerini birlikte ihtiva
eder. Sosyal öğrenmede davranışın kazanılması ya da değiştirilmesinde,
pekiştirmenin de özel bir yeri vardır. Ancak, insan sadece kendisini pekiştirmekle
değil, bunun yanında başkalarının davranışlarını ve bu davranışların sonuçlarını
gözlemleyerek dolaylı pekiştirmeler yoluyla da öğrenir.
Dindarlığın
kurumsallaşmasında ve
gelişmesinde vakıf,
dernek, cemaat gibi dinî
kurumlar önemlidir.
Araştırmalara göre model ile öğrenme, yoğunluğu gelişim dönemlerine bağlı
olarak değişmekle birlikte, hayatın her aşamasında geçerliliğini koruyan bir
öğrenme biçimidir. Çocukluk döneminde en fazla taklit edilen ve özdeşleşilen
modeller anne-babadır. Doğal olarak çocuk, daha bebekliğin başlarından itibaren
duygusal yakınlıklarını derinden hissettiği ebeveynine yönelir. Güven ve sevgi
esasına dayanan ilişkileri, zamanla çocuğun anne ve babasıyla özdeşleşmeyi; yani
kendisini onlarla bir tutmayı beraberinde getirir. Özdeşleşmenin etkisiyle çocuk,
anne babasının tüm davranışlarını taklit etmeye ve onlara uygun davranmaya
çalışır. Böylece dinî davranışlar da çocuğun dünyasında yer bulmaya başlar.
Konuyla ilgili yapılan araştırmaların tümünün ortak tespitine göre, dinî tutum ve
davranışların temellenmesinde en etkili faktör, ilk çocukluk dönemindeki aile
ilişkileridir.
Artan yaşla birlikte çocuğun anne-babasından bağımsızlaşıp arkadaş
gruplarına yönelmesi, model anlayışında da farklılaşmalara yol açar. Çocuğun
özdeşim örnekleri değişir. Anne-babanın model etkisi güç kaybeder, yeni modeller
güç kazanır. İlkokul yıllarında başta arkadaşlar olmak üzere, öğretmenler,
medyada sıkça gündeme gelen çeşitli meslekten ünlüler, yeni özdeşim örneklerini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
teşkil edebilir. Araştırmalara göre ergenlik döneminde en güçlü model, akranlardır.
Bu dönemin ayırıcı özelliği olarak ergenin biyolojik, psikolojik ve sosyal hayatında
kritik değişmeler gündeme gelir. Ergen, çocuk ile yetişkinlik arasında sıkışmış bir
psikoloji yaşar. Her konuda zihnini meşgul eden soruları vardır ve bu nedenle ciddi
bir rehberlik ihtiyacı duyar. Sorunlarını genellikle akranlarıyla paylaşır. Onlardan
bilgi almaya çalışır.
Dindarlığın temellenmesi ve gelişmesinde en önemli sosyal öğrenme
imkânlarından birisi, kuşkusuz vakıf, dernek, cemaat gibi teşekküllerin oluşturduğu
dinî gruplardır. Dinî gruplar, öne sürdükleri kişilik ve davranış modelleriyle
üyelerinin dinî yaşantılarını doğrudan etkiler. Bu tür grupların aidiyet, kimlik,
bilgilenme gibi pek çok ihtiyacın din bağlamında giderilmesinde önemli bir boşluğu
doldurduğu, araştırmalarla tescil edilmektedir. Sonuç olarak birey, hayatı boyunca
toplumda süregelen dinî ilişkilerden, dolaylı ya da dolaysız etkilenir. Dine ihtiyaç
duyup duymamasına bağlı olarak din ve dindarlarla bağlantısını sürdürür; çevreden
etkilendiği gibi çevresini de etkiler.
Eğitimin Dindarlığa Etkisi
Eğitim genel anlamıyla, insanın doğumundan ölümüne kadar süren amaçlı ve
bilinçli bir davranış değişikliği çabasıdır. Bu anlamda eğitim, bireyin, hayata ortak
olmasında gerekli olan tüm biyolojik, psikolojik ve sosyal süreçleri içerir. İnsan
hayatında ortaya çıkan tüm değişme ve gelişmeler, sistemli ya da resmî, gelişigüzel
ya da gayriresmi bir eğitim faaliyeti olarak düşünülebilir.
Ferdin eğitilmesinde iki yaklaşım hâkimdir. Bunlardan biri iyimser (optimist),
diğeri ise kötümser (pesimist) yaklaşımdır. Çocukluktan başlayarak insan hayatının
her döneminde planlı programlı bir şekilde ona katkı yaparak yönlendirmek
düşüncesi eğitimde iyimser yaklaşımın eseridir. Buna bağlı olarak örgün eğitim ve
okullaşma ortaya çıkmıştır. Bu noktada dinî bilgilerin aktarımı fert ve din etkileşimi
noktasından ele alındığında, din eğitiminin çocukluluktan itibaren verilebileceği
düşünülmelidir. Eğitimin olumsuzluğunu savunanlarda (J.J. Rousseau vb. gibi)
eğitenlerin eğitim yönünden yetersiz ve problemli olabileceği vurgulanır.
Dolayısıyla bu kişilerin yetişmekte olan nesle yapacakları etkinin eğitim açısından
sakıncalar doğurabileceği düşüncesi hâkimdir. Din eğitimi açısından da bu
olumsuzluk geçerlidir.
Eğitim ile yakından ilgilenen tüm uzmanlar, insan hayatında en köklü ve
kalıcı etkilerin aile kurumunda gerçekleştiği hususunda fikir birliği içindedirler. Aile
eğitimi çerçevesinde çocuk daha çok pasif-alıcı tarafı, anne- baba ise aktif-verici
tarafı temsil eder. Dolayısıyla aile içi eğitim, psikolojik hazırlık itibarıyla çocuğun en
kolay şekillendiği eğitim sürecini teşkil eder. Bu çerçevede çocuğun dinî duygu,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
düşünce ve tutumlarının büyük bir kısmı, anne-babanın dinî tercihlerine bağlı
şekillenir. Elbette, söz konusu dinî yapıların karmaşık ve kararsız ya da düzenli ve
tutarlı olması, anne-babanın çocuklarına aktardıkları dinî içeriklerin düzenli ve
tutarlı olup olmamasına bağlıdır. Doğal olarak çocuğun dindarlığı, eğitim yoluyla
sahip olduğu dinî-ahlaki birikiminin kişiliği üzerindeki bir yansıması olacaktır.
Çocuk, okul çağıyla birlikte, daha önce ailede şekillendirdiği ilk dindarlık
biçimiyle çevreye açılır. Aileden topluma uzanan çevre içerisinde o, pek çok şeyi
yakından görür ve gördüklerinden etkilenir. Kuşkusuz yeni yeni tanıştığı bu sosyokültürel çevre, çocuğun duygu, düşünce, tutum ve davranışlarını belirler, değiştirir
ve zenginleştirir. Bu çerçevede çocuk içerisinde yaşadığı toplumun diniyle de doğal
olarak karşılaşır ve dinî olgularla ilişki kurar. Böylece din, değişik biçimlerde kendini
çocuğa duyurur. Çocuk da çevresinin ve doğuştan gelen içsel eğilimlerin yardımıyla
gelecekte yaşayacağı dinî inançları bu aşamada sistemleştirmeye başlar.
Toplumsal anlamda zamanla zenginleşen ilişkileri, çocuğa bir taraftan
çevresinde yaşanan dindarlık biçimlerinin ne kadar farklı olabileceğini gösterirken,
diğer taraftan da yaşadığı çevrede etkin olan dinî kurumlarla tanışma fırsatı verir.
Dindarlık gelişimini belirleyen iç ve dış faktörler, onun bundan sonraki dindarlık
yapılanmasının nasıl devam edeceğini büyük ölçüde tayin eder. Bu bağlamda
örneğin aile ve çevresi tarafından güdülendiği takdirde birey, çevresindeki dinî
kurumlardan doğrudan da yararlanabilir. Türk kültüründe cami, Kur’an kursu, özel
vakıf ya da cemaatler, yaygın din eğitimi noktasında etkin kurumların en
önemlileridir. Bunun yanında örgün eğitim kapsamında öğretim veren imam-hatip
liseleri ve ilahiyat fakültelerinde okutulan meslek ve din bilimleri dersleri ile diğer
orta öğretim kurumlarında verilen din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri, uygun ve
sistemli bir dindarlığın geliştirilmesinde önemli bir rol üstlenmektedir.
Gerek yaygın ve gerekse örgün eğitim kurumlarında verilen dinî eğitimin,
dindarlık adına temelde iki önemli işlevinden bahsedilebilir: Her şeyden önce bu
kurumlarda verilen din eğitimi, aile çevresi ve diğer dinî kurumlardan aktarılan
önceki dinî birikimin doğruluğunu ve yeterliliğini test etme imkânı verir. Diğer
taraftan ise, daha yeni, güncel dinî bilgi ve deneyimlerin kazanılması noktasında
önemli imkân ve fırsatlar sağlar. Eğitim süreci; çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve
yaşlılık dönemlerinde yoğunluğu değişmekle birlikte kesintiye uğramayan bir
süreçtir. Dolayısıyla birey, ihtiyaç duyduğu her dönemde dinî öğretim ve eğitim
alma imkânına sahiptir. Ülkemizde yapılan araştırmalara göre yetişkinlerin önemli
bir bölümü, başta TV olmak üzere, radyo, CD, DVD, gazete, dergi gibi kitle iletişim
araçlarından yararlanarak dinî bilgi ve deneyimlerini artırmaktadırlar. Diğer bir
bölümü ise, Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı din hizmetlerinden ya da özel vakıf,
dernek ve cemaat etkinliklerinden doğrudan yararlanmayı yeğlemektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
Bireysel ve Kurumsal Dinî Hayat
Batı Hristiyan toplumlarında dindarlık geleneksel şekliyle kurumsal bir nitelik
taşır. Bir başka deyişle, ancak belli bir kilisenin üyesi olarak, onun aracılığı ve
rehberliği ile insanlar dinlerini yaşamak durumundadır. Bireysel iman ancak dinî
otoritenin onayı ile meşruluk kazanır. Bu durum zaman içerisinde bazı değişimlere
uğramıştır. Dinî kurumların dışında, onlara bağlı olmaksızın, bireysel merkezli ve
tamamen yeni bir dindarlık anlayışı gelişmeye başlamıştır. Son 40 yıldır
kurumsallaşmış din, önemsiz ve değişime bir engel, “Aşkın”ın bireysel tecrübesini
geliştirmesinden ziyade onu engelleyen bir unsur olarak nitelendirilmektedir. Aynı
zaman dilimi içerisinde temel dinî kurumlar gerilemekte; bunun yanında manevi
yaşam (spirtuality) etiketi altında imanın yeni şekillerinde bir artış görülmektedir.
Yeni Dinler ve Yeni Dinî Akımlar denilen bir çerçevede tanımlanmaya çalışılan bu
dindarlık biçimleri, aynı zamanda geleneksel dinî kurumlara alternatif yaklaşımlar
sergilemektedir. Böylece Batı din kültüründe bireyselleşme geleneği bağlamında
geleneksel dinî kurumlar alanının dışında yeni manevi pratikler, özerkleşmiş ve
bireyselleşmiş dinî tecrübeler gelişmektedir.
İnsanlar dinî pratikleri, ya ferdî olarak ya da o dinin kurumsallaşmış yapısı
içinde yerine getirirler. Fert olarak dinî duygu ve düşüncelerin tezahürünü yine ilahî
olanla bire bir yerine getirme isteği “ferdî dindarlık” olarak değerlendirilebilir.
İbadetler toplumla iç içe ise ve o toplumun ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulan
ibadethane ve benzeri makamlarda topluca yerine getirme şeklinde oluyorsa bu
kurumsal dindarlık olarak ifade edilebilir. Dolayısıyla toplu hareket etme düşüncesi
yeni dinî kurumların oluşumunu ve artışını sağlayabilir.
DİNÎ YAŞANTININ OLGUNLAŞMASI
Nils G. Holm’e göre dinî yaşantının olgunlaşması, olumlu ve tutarlı bir
yaklaşımla kavramsal obje ve prensiplerle etkileşimde tecrübeye dayalı bir
hazırlıktır. Birey sözü edilen obje ve prensipleri, kendi hayatında en üst değer
olarak benimser ve onları varoluşun değişmez merkez ögeleri olarak algılar (Holm,
2007: 113-114).
G. Allport da dinin insan hayatındaki pozitif rolüne dikkat çekmeye
çalışmıştır. Allport olgunlaşmış bir dinî his modeli önermektedir. Ona göre dinî his
bireyi anlamlı bir şekilde bütün varlığıyla ilişkilendiren bütüncül tavırdır. Dinî hissin
karşılık geldiği objeler birey için derin ve köklü anlamları kapsamaktadırlar. Allport,
yapmış olduğu araştırmaların ışığında dinî hissin bireyin çocukluk ve yetişkinlik
yıllarında iniş ve çıkışlar gösterebildiğini söylemektedir. Bireylerin kurumsal ve
geleneksel dinin öğreti ve dogmalarına olan ilgilerinin azalmasına rağmen kendi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
bireysel dindarlıkları her zaman yükselen değer olma potansiyeline sahiptir.
Dolayısıyla Allport’a göre olgunlaşmış dinî yaşantıların kriterleri şunlardır:






Ayrım/Temyiz: İnanç ve cemaat, ince bir ayrıma tabi tutulur; eleştiriden
geçirilir ve hem olumlu, hem de olumsuz yönleri tespit edilir. Ayrıma tabi
tutulmamış yaşantılara sahip bulunan kişi, dinî eleştiriden uzak bir
şekilde kabul eder ve kendi inanç sistemindeki eksiklikleri itiraf etmek
istemez. Bu tutum, bastırılmış çatışmalara, korkuya ve peşin hükümlere
yol açar. Yansıtmalı bir dünya görüşüne dayalı ilkel çocukluk dinî
değişmediği sürece, dinî yaşantı hiçbir zaman yeterince ayrımlaşmaz.
Olgunlaşmış dindarlık kendi içinde bir güdüdür. Her ne kadar dinî
dürtüler kısmen bedensel dürtülere bağlıysa da, olgunlaşmış dindarlık
bizzat kendinin motivasyon faktörü olarak çalışır. Bu kendi içinde işler
vaziyetteki otonomiyi Allport, olgunlaşmış ile olgunlaşmamış dinî yaşantı
arasında en temel farklılık olarak görür. Zira olgunlaşmamış dindarlık,
efendi statüsünden ziyade, hizmetçi statüsündedir; dürtüleri ise, daha
çok bedene ait istek ve arzulardan ibarettir.
Ahlaki tutarlılık: Olgunlaşmamış dinî yaşantı, geçici bir ahlaki iyileşmeye
yol açabilmesine karşın, olgunlaşmış dinî yaşantı, hayat biçimi üzerinde
tutarlı ve yönlendirici bir etkiye sahiptir. Allport’a göre destekleyici bir
dinî yaşantı olmaksızın, yüksek bir ahlaki düzeyin sürekliliği korunamaz.
Evrensellik: Olgunlaşmış yaşantı, -hem olumlu, hem de olumsuz- farklı
tecrübeleri birleştiren evrensel bir hayat düzenlemesi ister. Olgunlaşmış
yaşantı, toleranslı bir tabiattadır ve başkalarının da gerçeklikte payı
olabileceğini onaylar.
Birleştirici Karakter: Olgunlaşmış dinî yaşantı, bütüncü ve uyumlu bir
yaşam modeli amaçlar; ancak böyle bir modele tam anlamıyla ulaşmanın
hiçbir zaman mümkün olamayabileceğini de itiraf eder. Hayatta
gizemlerin ve sıkıntı veren sorgulamaların varlığını onaylar, fakat
gerçekliğe saldıran ilkel çözümlere de taviz vermez.
Bulgusal Karakter: Olgunlaşmış dindarlık, ileriye yönelik arayış içindedir.
Onun için tam bir kesinlik söz konusu olmamasına karşın, yine de ciddi
olarak çalışır. Şüphe, tabiri caizse inancın şekillendiricisidir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
Özet
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
•Dindarlıkla ilgili yapılan bilimsel çalışmalar, bireylerin dinî
yaşantılarını dikkate alarak bireylerin iç dünyalarını ve dışa
yansıyan yaşantılarını değerlendirmişler ve farklılıkları ortaya
koymaya çalışmışlardır. Dindarlıkla ilgili tanımlara bakıldığında
fertlerin kutsal olan bir varlığa yöneldikleri ve ona bağlı olarak dinî
ritüelleri yerine getirdikleri görülmektedir. İşlevsel açıdan
değerlendirildiğinde dine birey tarafından bir anlam yüklendiği,
kendine fayda sağladığı, çaresizlik ve güçsüzlük durumunda
dindarlığın öne çıktığı ya da ahiret hayatı düşünülerek hareket
edildiği görülmektedir.
•Dinî yaşantı yönünden dindarlığı üçlü bir sistem içinde
değerlendirmek mümkündür. Bu üçlü sistem, inanan, inanılan ve
inananın inanılana bağlı olarak ortaya koyduğu dinî yaşantıdır. Din
psikolojisi bu yaşantıyı araştırırken, dinin ilahî yönünden ziyade
insani yönünü ele almak ve araştırmak durumundadır.
•Dindarlığın özünde var olan ve uygulanan bir yaşantıdan söz etmek
mümkündür. Önemli olan bir dinin inanç ve öğretilerinin kişi ya da
toplum tarafından belli kurallara bağlı olarak yerine getirilmesi
faaliyetidir. Dindarlığın kaynaklarında irsiyetin vazgeçilmez bir
fonksiyonu olduğu bilinmektedir. Buna bağlı olarak dinin
dindarlığın oluşumunda fizyolojik ve nöro-biyolojik faktörlerin
yanında, psikolojik ve sosyal faktörlerin de etkisi vardır. Dindarlığın
psikolojik kaynakları içinde inanma ve anlama isteği, çaresizlik,
günahkârlık, zihinsel tatmin ve ölüm fenomeni önemli bir yer
tutmaktadır. Sosyokültürel kaynaklarda ise sosyal uyum,
sosyalleşme, öğrenme ve eğitimin etkin olduğu görülmektedir.
•Fertlerle ilgili dinî inanç ve uygulamaların iç güdümlü ve dış
güdümlü şeklinde değerlendirilmesi söz konusudur. Dış güdümlü
dindarlar, dindarlığı aşkın ve evrensel bir değer olarak değil,
kendisinden yararlanılan bir kaynak olarak görürler. İç güdümlü
dindarlarda ise, kişinin dindarlığı bütün benliğiyle hissetmesi söz
konusudur. İç güdümlü dindarlar kendilerini dine uyumlu hâle
getirme gayreti içinde olurlar.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. “Dindarlık bir kişinin mensubu olduğu dine ait bilgiler, inançlar veya
faaliyetlerle meşgul olma düzeyidir” şeklindeki dindarlık tanımı aşağıdaki
psikologlardan hangisine aittir?
a) Vergote
b) W. James
c) Gazzali
d) Himmelfarb
e) Bedi Ziya Egemen
2. İlahi olana bağlanma ve teslimiyetle esas olan psikolojik obje aşağıdakilerden
hangisiyle ifade edilir?
a) Tutum
b) Duygu
c) Taklit
d) Düşünme
e) İlgi
3. “Psikoloji dinin ilahî yönüyle değil insani yönüyle ilgilenir” diyen psikolog
aşağıdakilerden hangisidir?
a) C.G. Jung
b) Taplamacıoğlu
c) W. James
d) Nurullah Topçu
e) E.D. Starbuck
4. Psikolojik açıdan bakıldığında bütün dinlerin kabul ettiği ortak husus
aşağıdakilerden hangisidir?
a) Yüce varlığın akıl gücünün ötesinde olması
b) Dinlerin Allah’ın emri oluşu
c) Dinin özünde korkunun olması
d) Dinlerin insandan kaynaklanması
e) Dinlerin sosyal hayatı içermesi
5. Dinî, “bireyin kendi hayatında son derece önemli olarak gördüğü ve eşyanın
tabiatında sürekli ya da merkezi olarak düşündüğü amaç veya ilkelere uygun
şekilde karşılık verdiği bir yatkınlık” şeklinde tanımlayan psikolog
aşağıdakilerden hangisidir?
a) Girgensohn
b) Allport
c) R. Otto
d) W. Wundt
e) R. H. Thouless
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
29
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
6. Dindarlığı sıradan yaşayan ve ibadetlere eğilimi çok az olanlar
aşağıdakilerden hangisiyle ifade edilebilir?
a) Yoğun dindarlar
b) Akılcı dindarlar
c) Duygusal dindarlar
d) Yüzeysel dindarlar
e) Dindar görünenler
7. Sosyal çevrede gerçekleşen en yaygın öğrenme şekli, model alma hangi
süreçleri içermektedir?
a) Gözlemleyerek öğrenme
b) Taklit
c) Özdeşleşme
d) İçselleştirme
e) Hepsi
8. Aşağıdakilerden hangisi bireyi dindarlığı yönelten faktörler içinde yer almaz?
a) Çaresizlik
b) Hayal kırıklıkları
c) Sosyal uyum
d) Bağlanma ihtiyacı
e) Zihinsel tatmin
9. Günlük hayatın akışını inancından ayrı tutmayan insan aşağıdaki vasıflardan
hangisiyle nitelenebilir?
a) İnançlı
b) Sorumlu
c) Dindar
d) Tutucu
e) Titiz
10.Aşağıdakilerden hangisi dindarlığın psikolojik kaynakları arasında yer alır?
a) Anlam arayışı
b) Zihinsel tutum
c) Ölüm korkusu
d) Çaresizlik
e) Kötülük problemi
Cevap Anahtarı
1-D, 2-B,3-C, 4-A,5-B,6-D,7-E,8-B, 9-C,10-A
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
30
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Allport, Gordon (2005), Birey ve Dinî, Çev. Bilal Sambur, Elis Yayınları.
Ayten, Ali (2009), Prososyal Davranışlarda Dindarlık ve Empatinin Rolü,
Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü.
Ayten, Ali (2006), Psikoloji ve Din, İstanbul: İz Yayınları.
Bahadır, Abdülkerim (2002), İnsanın Anlam Arayışı ve Din, , İstanbul: İnsan
Yayınları.
Certel, Hüseyin (2003), Din Psikolojisi, Ankara: Andaç Yayınları.
Egemen, Bedi Ziya (1952), Din Psikolojisi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Frankl, Victor (2007), İnsanın Anlam Arayışı, Çev. Selçuk Budak, İstanbul: Öteki
Yayınları.
Frankl, Victor (1994), Duyulmayan Anlam Çığlığı Psikoterapi ve Hümanizm, Çev.
Selçuk Budak, İstanbul: Öteki Yayınları.
Fromm, Erich (1990), Psikanaliz ve Din, Çev. Şükrü Algaput, İstanbul: Kabalcı
Yayınevi.
Holm, Nils G., Din Psikolojisine Giriş, (Çev. Abdülkerim Bahadır), Çamlıca Yayınları,
İstanbul 2004.
Günay, Ünver (2000), Din Sosyolojisi, İstanbul: İnsan Yayınları.
Hökelekli, Hayati (1998), Din Psikolojisi, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
Kirman, Mehmet Ali (2004), Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Rağbet
Yayınları.
Köktaş, M. Emin (1993), Türkiye’de Dinî Hayat, İstanbul: İşaret Yayınları.
Karaca, F. (2003), “Dindarlığın Fonksiyonelliği Üzerine”, Dinî Araştırmalar, Sayı 6,
Ankara.
Karaca, F. (2000), Ölüm Psikolojisi, İstanbul: Beyan Yayınları.
Kula, Naci (2006), “Gençlik Döneminde Kimlik ve Din (Lise Öğrencileri Üzerine Bir
Araştırma)”, Hayati Hökelekli (Ed.). Gençlik, Din ve Değerler Psikolojisi, (ss. 33-82).
İstanbul: DEM Yayınları.
Mehmedoğlu, Ali Ulvi (2004). Kişilik ve Din. İstanbul, DEM Yayınları
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
31
Din, Dindarlık ve Dinî Hayat
Mehmedoğlu, Ali Ulvi (2006a), “Klasik Kuramlar ve Modern Araştırmalar
Bağlamında Dindarlık ve Kişilik”, Ünver Günay ve Celaleddin Çelik (Ed.). Dindarlığın
Sosyo-Psikolojisi, (ss. 259–289) Adana: Karahan Kitabevi Yayınları.
Mehmedoğlu, Ali Ulvi (2006b), “Dindarlığın Peşinde: Din Psikolojisinde Araştırma,
Ölçme ve Yorumlama Üzerine”, İslami Araştırmalar Dergisi, 19 (3), 465–478.
Razi, Ebu Bekir, Tefsir-i Kebir, CIV, b, 444
Peker, Hüseyin (2003), Din Psikolojisi, İstanbul: Çamlıca Yayınları.
Subaşı, Necdet (2004), Gündelik Hayat ve Dinsellik, İstanbul: İz Yay.
Tarhan, Nevzat (2009), İnanç Psikolojisi, İstanbul: Timaş Yayınları.
Taplamacıoğlu, Mehmet (1975), Din Sosyolojisi, Ankara: Ankara İlahiyat Fakültesi
Yayınları.
Taş, Kemalettin (2006), Dindarlığın Sosyo-Psikolojisi, Ünver Günay ve Celaleddin
Çelik (Ed.). Adana: Karahan Kitabevi Yayınları.
Thouless, Robert H (1923), An Introduction to the Psychology of Religion (Din
Psikolojisine Giriş), London: Cambridge University Press.
Tümer, Günay (2002) “Din” İslam Ansiklopedisi, C.9 Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları.
Vergote, Antoine (1999), Din İnanç ve İnançsızlık, Çev. Veysel Uysal , İstanbul:
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları.
William, James (1962), The Varieties of Religious Experience,London: The Fontana
Library.
Yavuz, Kerim (1982), “Din Psikolojisinin Araştırma Alanları”, A.Ü.İ.F.D, Erzurum, C.5.
Yıldız, Murat (2001), Dindarlığın Tanımı ve Boyutları Üzerine, Tabula Rasa, 1 (1),
19–42.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
32
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
DİNDARLIĞIN BOYUTLARI VE
ÖLÇÜLMESİ
• Dinî hayatın boyutları
• Derinlemesine boyutlar
• Gelişimsel boyutlar
• Enlemsel boyutlar
• İnanç boyutu
• İbadet boyutu
• Duygu boyutu
• Bilgi boyutu
• Etki boyutu
• Dindarlığı ölçme girişimleri
DİN PSİKOLOJİSİ
Prof. Dr. Faruk Karaca
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Dindarlıkla ilgili kavramlaştırmaları
kavrayabilecek,
• Kavramlaştırmalar arasındaki farkları
anlayabilecek,
• Dindarlığı ölçme girişimlerinde karşılaşılan
güçlükleri öğrenecek,
• Dindarlık ölçeklerinde kullanılan
yaklaşımları öğrenecek,
• Ölçek kullanımınıda dikkat edilmesi
gereken noktalar hakkında bilgi sahibi
olacaksınız.
ÜNİTE
5
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
DİNDARLIĞIN BOYUTLARI VE ÖLÇÜLMESİ
Dinî davranış ve tecrübe üzerinde çalışan ilk din psikologları (S. Hâll, J. Leuba,
E.D. Starbuck, W. James) dindarlığı tek boyutlu bir yaklaşımla ele alarak onun daha
çok duygu boyutuyla ilgilenmişlerdir. Takip eden süreçte yapılan çalışmaların
önemli bir kısmında da bu tek boyutlu yaklaşım devam ettirilmiş, dindarlık insan
tecrübesinin tek bir faktörü olarak anlaşılmış ve bu yaklaşım bazı tecrübi
çalışmalarla da desteklenmiştir.
Durkheim’in 1915 yılında yayımlanan klasik eserinde (Dinî Hayatın Temel
Biçimleri) dinî inançlarla dinî törenleri birbirinden ayırması, dinî hayatın çok
boyutlu bir perspektiften incelenmesinin yolunu açmış ve özellikle 1950-1960
yıllarında yapılan akademik çalışmalarda artık dinin tek boyutlu bir yaklaşımla
incelenmesinin mümkün olmadığı savunulmaya başlanmıştır. Bu yaklaşıma sahip
olan öncü araştırmacılardan biri olan Allport, 1950’li yıllarda bahsetmeye başladığı
geleneksel din ile içten motive olan dindarlık kavramlarını, 1950’li yılların sonlarına
doğru iç güdümlü ve dış güdümlü olmak üzere iki temel kategori şeklinde
belirginleştirmiştir.
Derinlemesine Boyutlar
Derinlemesine boyutlar,
dinin insanın içinde de
kadar kök saldığını
ortaya koymaktadır.
Allport’tan önce Adorno ve arkadaşları, otoriteryen kişilikle ilgili
çalışmalarında, dini ciddiye alarak bizzat bir amaç olarak gören ve bunun aksine
başka çıkarlara alet olarak kullanma eğilimi gösteren dindar tiplerinden
bahsetmişlerdir. Bu bulguları da dikkate alan Allport, bu iki zıt dinî görünüm için ilk
olarak “geleneksel” ve “içten” dindarlık kavramlarını kullanmıştır. Daha sonra “iç
güdümlü” (intrinsic) ve “dış güdümlü” (extrinsic) dinî motivasyon olarak yeniden
isimlendirilen bu kavramlaştırma, kavramsal ve psikometrik bazı problemlere
rağmen fevkalade bir kabul görmüş ve birçok araştırmada kullanılmıştır (Karaca,
2001)
İç güdümlü dinî teslimiyet kavramı, bir kimsenin dinî inancı uğruna
yaşamasını ifade etmektedir. Bireyin dinî bizzat bir amaç olarak algıladığı bu
yönelimde din, dışsal zorlama olmaksızın güdülen bir amaç olarak
değerlendirilmektedir. Ön yargı ile ilgili teorisinde, 1950 ve 1960’lı yıllarda kilise
üyelerinin, böyle bir üyeliği bulunmayanlardan daha ön yargılı olduklarını
gözlemlemesi sonucu düşmüş olduğu çelişkiyi açıklamak için bu kavramı bağımsız
bir değişken olarak kullanan Allport, içsel dindarlıktan bir yönelim olarak
bahsetmiştir. Aynı ilgiyle bir ölçek geliştiren Allport’un ölçeğe aldığı maddeler,
sadece dinî etki ve değerlere değil, bilişsel, güdüsel ve davranışsal örüntülere de
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
atıfta bulunmaktadır. Allport gibi bir çok araştırmacı da “içsel” ve “dışsal” dindarlık
kavramlarını birer motivasyon olarak değerlendirmiştir (Allport ve Ross, 1967).
Dinî inancının arka planında bulunan gerçek faktörlere atıfta bulunmak
amacıyla geliştirilen psikolojik bir kavram olan “içsellik” kavramı, biyolojik bir
kavram olan “hazım” kavramına benzetilmektedir. Dışarıdan alınan bir gıda
maddesinin hazmedilmesi sonucu onu alan biyolojik sistemin bir parçası hâline
gelmesi gibi, daha önceden bireyin dışında olmasına rağmen, onun herhangi bir
şeye inanmasıyla içselleştirilen bir inanç da, psikolojik bünye tarafından
içselleştirildiği andan itibaren o bünyenin çok önemli bir parçası hâline
gelmektedir. Aynı şeylerin dinî inanç için de geçerli olması, içselleştirilen dinî
inançların şahsiyetin önemli bir parçası hâline gelmesiyle sonuçlanmaktadır.
Böylece dinî bir otoriteye içsel olarak bağlanan birey için bu inanç, hayatının en
temel motivi hâline gelmekte ve artık o andan itibaren diğer bütün ihtiyaçlar,
önem derecelerine bakılmaksızın dinî inançlar ile uyum içerisinde tatmin edilmeye
çalışılmaktadır. Çünkü içsel motivasyon, insanı bir şeyi yapmaya başka bir şey için
değil sırf onun için yönelttiğinden, davranış doğal olarak pekiştirilmekte ve kendi
kendini motive etmektedir (Paloutzian, 1997: 201).
Dış güdümlü dinî yönelimlere sahip insanlar, dinî inançları içselleştirmekten
ziyade, onları bireysel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla bir araç olarak kullanma
eğilimi göstermektedirler. Örneğin sigortacıların potansiyel müşterilerle irtibat
kurmak için düzenli olarak kiliselere gitmesi, dış güdümlü dinî yönelime verilen
örneklerden birisidir. Dışsal değerler, daima faydacıl ve araçsaldır. Bu yönelimde
olan bireyler de dinî, sosyal-psikolojik kişisel birtakım çıkarlar için kullanma
eğilimindedirler.
İç güdümlü dinî
teslimiyet, bireyin dinî
inancı uğruna
yaşamasını ifade
etmektedir.
İçsel veya dışsal olarak motive olmuş dinî inancın daha iyi anlaşılabilmesi
için, Feagin, Allport ve Ross tarafından geliştirilen “Dinî Yönelim Ölçeği”ndeki bazı
maddelere bakılabilir. Şöyle ki içsel olarak motive olmuş bir dinî inanca sahip olan
bireylerin,“Dinimi diğer bütün işlerim üzerinde tutmaya azami gayret sarf ederim.”
veya “Dinî inançlarım hayata bakış açımı belirler” vb. ifadelerle mutabık olma
ihtimalleri oldukça yüksektir. Kendilerini her an Tanrı’nın huzurunda hisseden içten
motive olmuş dindarların, birtakım faydacı (pragmatist) amaçlarla dine girmeyi
teklif eden ifadelerle mutabık olma ihtimalleri düşüktür. Örneğin “Dindar bir insan
olmama rağmen, dinî mülâhazaların günlük işlerimi etkilemesine izin vermem.”
ifadesiyle mutabık olma olasılıkları düşük olan iç güdümlü dindarların, dinin sadece
belli günlere (Hristiyanlar için pazar, Müslümanlar için cuma ve bayram günleri)
hasredilmesine karşı çıkma eğilimleri de oldukça yüksektir. “Sosyal ve ekonomik
refahımı korumak için ara sıra dinî inançlarımla uzlaşma zorunluluğu
hissediyorum.” gibi ifadelerle mutabık kalma ihtimalleri yüksek olan dış güdümlü
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
dindarlar ise dindar olmakla elde edecekleri kişisel çıkarlar üzerine daha çok
odaklanmışlardır. (Allport ve Ross, 1967).
Batson ve Ventis, iç güdümlü ve dış güdümlü kavramlaştırmaya benzer ancak
ona “arayış” boyutunun eklenmesiyle oluşan üçlü bir kavramlaştırma teklif
etmişlerdir. Onlara göre iç güdümlü dinî yönelime karşılık gelebilecek “amaç”, dış
güdümlü dinî yönelime karşılık gelebilecek “araç” kavramlarına ilave edilen
“arayış” boyutu; varoluşsal sorgulamalar üzerinde odaklanmaktadır. Buna göre
“İnsan nereden geliyor ve nereye gidiyor?”, “Hayatın anlamı ve amacı nedir?” gibi
varoluşsal sorulara dinin vermiş olduğu cevaplarla motive olan dindarlık ön plana
çıkartılmaktadır. (Batson ve Ventis, 1982)
Dış güdümlü dindarlık,
dinî yaşamadan ziyade,
ondan yararlanmayı
gözetmektedir.
Allport’un teklif ettiği bu kavramlaştırma, din psikologlarınca büyük ilgiyle
karşılanmasına rağmen, birtakım psikometrik ve kavramsal problemlere sahiptir.
Bunlardan en bariz olanı, dinî hayatın en önemli bileşenlerinden olan ibadetler
başta olmak üzere diğer davranışları kapsamaktan çok, bu davranışların sadece
motivasyonlarıyla ilgilenmesidir.
Gelişimsel Boyutlar
Dinî inanç, oluştuktan sonra nitelik değiştirmesi zamana bağımlı olduğu, yani
belli bir süreç içinde gerçekleştiği için boylamsal çerçevede değerlendirilmektedir.
İslami literatürde “taklid” ve “tahkik” olmak üzere temel iki kategoride
değerlendirilen bu yaklaşıma yabancı literatürde de rastlamak mümkündür.
Örneğin Allen, günlük hayat etkinliklerini yönlendirebilecek şekilde dinî inanç ve
değerlerin içselleştirilerek yaşanan otantik dinî hayata “tahkiki dindarlık” derken,
ona göre taklidi dindarlıkta dinî inanç ve değerler dış güdümlü dinî motivasyona
benzer bir şekilde içselleştirilememiş bir durumdadır (Yıldız, 2001).
Gazali bu klasik iki kategoriye “marifet” (zevk, şevk) adında mistik unsurlar
içeren üçüncü boyutu eklemiştir. Ona göre “taklit” dinî inancın başlangıç safhasına
tekabül etmekte olup, düşünmeden kabul niteliği taşımaktadır. Düşünce gücünün
devreye sokulmasıyla “tahkik” aşamasına geçilir ki, düşünce zenginleştikçe dinî
inanç bir taraftan daha rasyonel temellere otururken diğer taraftan metafizik alana
açılarak İlahi Varlık ile doğrudan temas arzusunu ateşleyerek bireyi üçüncü aşama
olan “marifet” aşamasına taşır (Gazali, 1967:III, 12). Daha çok ilahî aşk ile
karakterize edilen marifet aşaması aslında tasavvuf terminolojisine aittir ve tek bir
durumu ifade etmemektedir. Tasavvuf psikolojisinde ise dinî inancın gelişim
sürecinde yedi defa nitelik değiştirdiği kabul edilmekte ve bu yolculuğa marifet
yolculuğu denmektedir. Klasik İslam tasavvufunda nefs mertebeleriyle de birebir
eşleşen bu yedi evre sırasıyla şöyledir: Tövbe: nefs-i emmare, vera: nefs-i levvame,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
zühd: nefs-i mülhime, fakr: nefs-i mutmainne, sabır: nefs-i raziye, tevekkül: nefs-i
merzıyye, rıza: nefs-i kâmile.
Dinî inancın gelişim sürecinde geçirmiş nitelik değişimini Allport’un iç
güdümlü-dış güdümlü dinî motivasyon kavramları çerçevesinde ele alan Meadow
ve Kahoe, Sosyal Psikolojideki güdüsel-tutumsal araştırmalardan da istifade
ederek, dinî gelişimin Şekil 1’de gösterilen saat yelkovanın ters yönünde dairesel
olarak hareket eden bir çizgiyi takip ettiğini ileri sürmüşlerdir. Buna göre birey, dış
güdümlü dinî yönelimden geleneksel dinî yönelime, oradan iç güdümlü inanca,
oradan da özerk bir inanca ulaşmaktadır.
İnsanın diğer
özelliklerinde olduğu
gibi, dindarlık da
gelişimsel bir olgudur.
Şekil 1: Meadow-Kahoe dinî gelişim modeli
Allport’un dediği gibi olgunlaşmış dindarlık, olgunlaşmamış dinî eğilimlerden
türemektedir. Nitekim birey, dini, çatal ve bıçağı kullanmayı öğrendiği gibi
teklifsizce öğrenmektedir. Bireyin kaygı ve suçluluk duyguları dâhil olmak üzere
dinini fizyolojik dürtü ve enerjiyle araştırma noktasına gelmedikçe, onun boş bir
alışkanlıktan öteye geçemeyeceğini belirten Allport gibi, Meadow ve Kahoe’nin
teklif ettikleri dinî gelişimin devam edebilmesi de, onların kendilerini bu duruma
iten bir güdüye sahip olmalarına bağlıdır. Buna göre dinî gelişimin birinci
basamağında bireyin dinini sorgulaması gelmektedir.
Meadow-Kahoe modeline göre psikolojik olarak anlamlı bir dinin, güçlü
dinamik güdüsel orijinlere sahip olması gerekmektedir. Dinî inanç ve pratikler,
fiziksel, sosyal, psikolojik ve varlıksal kaygı ve korkularla motive olmuş olabilir.
Başlangıçta birey dinî ilk olarak ego savunması şeklinde bir güvenlik limanı olarak
algılayabilir. Bu durum dış güdümlü bir dinî motivasyonu göstermekte olup bireyin
dindarlığı burada da kalabilir. Yani bu modele göre çocuklar, dinî davranışlara ilk
olarak dış güdümlü motivler sayesinde yönelmektedir. Dindar olarak doğmayan
çocuklar, dini, yetişkinleri model alarak ve yaptıklarından dolayı ödüllendirilerek
öğrenmektedirler. Son derece bencil isteklerin hâkim olduğu çocukluk yıllarında
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
başlayan bu serüven, dinin diğerkâm bir şekilde yaşanması gerektiğini öngören
öğretinin öğrenilip içselleştirilmesiyle iç güdümlü bir şekle bürünmektedir.
Meadow-Kahoe modelinde, dışsal ile içsel evreleri arasında kurumsal veya
geleneksel-din evresi bulunmaktadır. Bu evrede çocuklar, kilise, cami, havra vb.
dinî kurumlara giderek, hem dinî ritüelleri icra etmeyi hem de dinî pratiklerin
dayandığı teorik öğretiyi ve duygusal grup standartlarına uymayı öğrenmektedirler.
Dinî gerçeklerin, otoriteden türetildiği bu evrede, dışsal bir kontrol mekanizması
desteğinde icra edilmeye başlanan dinî davranışlar, sosyal kontrol prensiplerince
düzenlenen bir dizi grup inancı ve aksiyonu hâline gelmektedir. Bu durum dış
güdümlü yönelimden, geleneksel dindarlığa geçişe tekabül etmektedir. Bu modele
göre, geleneksel dindarlık tipinden ayrılıp iç güdümlü bir dinî yönelim geliştirerek
inançlarını içselleştiren birey, artık son aşama olan gerçek dinî özerklik ve
bağımsızlık aşaması için hazır hâle gelmektedir. Birey her ne kadar bağlılık ve
teslimiyetini içselleştirmişse de, iç güdümlü inanç aşaması sabit bir inanç özelliği
arzetmektedir. Hâlbuki otonom-özerk inanç daha düşünsel ve sorgulayıcı bir yapıya
sahiptir.
Her insanın zihninde Jung’un kolektif bilinçdışı arketiplerine benzer bir
şekilde stres kaynaklarıyla karşılaştığı zaman kendiliğinden dinî bir tepki üretecek
bir potansiyel bulunduğunu öne süren Meadow ve Kahoe, esas dinî güdünün mistik
evrede (özerk inanç) etkinleşeceğini öne sürmüştür. Onlara göre bazı büyük
organize olmuş dinler genellikle kaygı üreten özelliğe sahip olmamalarına rağmen,
kişisel dinî inancı doğuracak sancıyı tahrik etmek için zaman zaman kasten birtakım
suçluluk duyguları veya çeşitli kaygı durumları üretebilirler. Dine içsel olarak
motive olan bireyleri “gerçek dindarlar” olarak nitelendiren Meadow ve Kahoe, bu
insanların dinî doktrinlere katı bir biçimde bağlanmalarına gerek olmadığını
belirtmiş, birçok araştırma da iç güdümlü dinî motivasyon ile dogmatizm arasında
anlamlı bir ilişkinin olmadığını ortaya koymuştur.
Özerk inanca veya kişiselleşmiş dine doğru gidiş, iç güdümlü dindarlığın
ötesine atılan bir adımdır. Bununla birlikte, bütün dindarların iç güdümlü seviyeye
ulaşamadıkları gibi, sadece çok az insan özerk inanç aşamasına ulaşabilmektedir.
Meadow ve Kahoe’ye göre daha yüksek dinler karakteristik olarak iç güdümlü
dindarlığı tavsiye etmelerine rağmen, tamamen özerk bir inanca yükselmeyi pek
fazla desteklememektedirler. Zira düşünce ve davranışlarda bu tür bağımsızlık
durumları, genellikle organize olmuş dinlerin ortaya koyduğu ilgi alanlarıyla zıtlık
arzetmektedir. Taraftarının dinî inanç ve katılımlarında yüksek derecede bir
özgürlüğü destekleyen bazı istisnai dinlerin de bulunduğuna dikkat çeken Meadow
ve Kahoe’ye göre çoğu durumda kurumsal dinin cesaret kırıcı olmasına rağmen
güçlü kişisel eğilimler, zaman zaman bireyi dinî özerkliğe itebilmektedir. İç güdümlü
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
bir dinî motivasyona sahip olanlarda ortaya çıkan yoğun mistik dinî deneyimler,
bireyi özerk inanca taşıyan en etkili motivlerdir. Genel soyutlama kabiliyeti, yüksek
düzeyde eğitim, felsefe gibi düşünce mahsulü disiplinlerde alınan eğitim de bu
konuda etkili olabilecek faktörler arasındadır. Bununla birlikte birçok insan dinî
deneyimi diğer düşünce alanlarından izole etme eğilimindedir. Ancak bu tür
eğilimler Meadow ve Kahoe’ye göre özerkliğe karşı işlemektedir. Dinin
amentüsünün sağlayacağı güvene veya geleneksel dinî gruptan alacağı desteğe
ihtiyaç duyan dindarların dinsel özerkliğe doğru giden hareketlere karşı çıkmaları
muhtemeldir. Özerkliğe karşı olan bu güçlü etkiler, zaman zaman yoğun bir çatışma
da yaratabilmektedir. (Meadow-Kahoe: 1984: 321:323).
Paloutzian’a göre herhangi birisinin bu evrelerden bahsedilen sırada
geçmesini tahayyül etmek kolay olmasına rağmen, bunu gerektiren teorik bir
mantık olmadığı gibi, zorunlu bir geçiş mekanizması da net değildir. Ona göre
bireyin geleneksel inancı atlayarak dış güdümlüden doğrudan iç güdümlüye
geçmesini engelleyecek açık bir durum olmadığı gibi, yetişkin bir bireyin hem dış
güdümlü, hem de geleneksel inanç aşamasını atlayarak, yaşamış olduğu ani bir
ihtida tecrübesi sonucunda doğrudan iç güdümlü aşamaya geçmesini engelleyecek
bir faktör de bulunmamaktadır. Ayrıca bazı din psikologları, bireyin aynı zamanda
hem dış güdümlü hem de iç güdümlü bir dinî yönelime sahip olabileceği veya hem
iç güdümlü hem de özerk, teslimiyetçi veya sorgulayıcı olabileceği konusunda
kuvvetli deliller ileri sürmektedir.
Enlemsel Boyutlar
Enlemsel boyutlar, dinî
inancın uzanmış olduğu
alanlar dikkate alınarak
teklif edilmiştir.
Enlemsel boyutlar, dinî hayatın uzandığı alanları tasvir etmek amacıyla Glock
tarafından teklif edilmiştir. Ona göre detaylardaki büyük çeşitliliğe rağmen, dünya
dinleri arasında dindarlığın genel manzarasının gözlemlenebileceği önemli
benzerlikler bulunmaktadır. O, bu genel alanları, dindarlığın temel boyutları olarak
düşünmüştür.
Din ile ilgili çalışmalar için dindarlığı değerlendirme konusunda bir danışma
çerçevesi (atıf sistemi) sunmak amacıyla teklif edilen boyutlar; dinî inanç,
uygulama, tecrübe, bilgi ve etki/sonuç boyutları olarak isimlendirilmiştir.
İdeolojik (inanç) boyut
İdeolojik boyut, dindar insanın belli inançları benimseyeceği beklentisinden
oluşmaktadır. Bundan başka bu inançların muhteva ve faaliyet alanı, sadece dinler
arasında değişmemekte, aynı dinî geleneğin içinde bile çoğunlukla farklılık arz
etmektedir. Bununla birlikte her din, müntesiplerine, onlardan uymalarını beklediği
bir dizi inanç prensibi sunmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
Glock, herhangi bir dinin kendine özgü bir şekilde ortaya koyduğu inançları,
yapısal açıdan üç kısma ayırmıştır. Bunlardan birincisi; her din birincil rolleri
Kutsalın varlığını teminat altına almak ve onun özelliklerini belirlemek olan
inançlara sahiptir. Hristiyanlık dininde bu tür inançlar, Tanrı’ya, Hz. İsa’ya ve Hz.
İsa’nın bakire Meryem’den doğması gibi onun diğer mucizeleri vb şeylere
inanmakla tasvir edilirken, İslam dininde en çok vurgu Allah’ın varlığı ve birliği
üzerinde yapılmıştır. Bu inançları kabul edenler, sadece Tanrı’nın varlığını değil,
aynı zamanda etkin bir şekilde şahsileşmiş bir Tanrı’nın (a personal God) varlığını
da kabul etmektedirler.
Garanti edici inançlardan farklı bir şekilde değerlendirilebilecek olan (ikinci
kategorideki) inançlar, kutsal amacı açıklamakta ve insanın bu amaca ilişkin
rollerini tanımlamaktadır. Hristiyanlıkta kutsal amaca ilişkin inançlar, “asli günah”,
“kurtulma ümidi”, “nihaî yargı günü”, “ebedî mahkumiyet (lanetlilik) veya kurtuluş”
ile ilgili inançları kapsarken, İslam’a göre Allah’ın sevgi ve merhametinin tecellisi
olarak yaratılan dünyada hayat ve ölüm imtihan amacına matuftur.
Amaçsal inançlar, üçüncü kategoride bulunan inançların oluşmasını sağlar.
Uygulamaya yönelik özellikte olan üçüncü kategorideki inançlar, amaçsal inançlarla
yakından ilişkilidir. Bu tür inançlar, ilahî amacın realize edilebilmesi için, insanın
Tanrı’ya ve diğer insanlara yönelik davranışlarını kendisinden istenen şekilde
şekillendirmesini tesis ederler. Tamamlayıcı inançlar böylece dinîn ahlaki sınırlarının
çerçevesini belirlemiş olurlar.
Çeşitli dinler, dinî inancın bahsedilen bu üç bileşenine farklı şekillerde önem
vermişlerdir. Örneğin Jainizm*, Konfiçyüs dininde olduğu gibi tamamlayıcı
bileşenlere daha çok vurgu yapmaktadır. Diğer taraftan Hindu dinî, amaçsal
elementlere büyük önem vermektedir. Bu bileşenler Hristiyanlıkta da farklı
şekillerde vurgulanmıştır. Örneğin, Lutheryanizm, garanti edici ve amaçsal
elementleri daha çok vurgulamış, bu mezhepte toplumsal ilişkiler ile ilgili inançlar,
uygulamaya yönelik inançlar olarak teklif edilmiştir. İslam’a göre tarihi süreç içinde
her ne kadar bazı dinî grup ve cemaatler farklı kategorilere daha fazla
yoğunlaşmışsa da, Kur’an’a göre vurgu garanti edici inançlara olmakla birlikte,
inancın hiçbir alanı diğerine göre üstün tutulmamıştır.
Dinî inancın birey açısından arzetmiş olduğu önem, bireysel dindarlığın diğer
boyutlarında ifadesini bulan dindarlık türleri vasıtasıyla daha uygun bir şekilde
incelenebilir. Bireyin dinî uygulamalardaki aktifliği ve dinî açıdan bilgilendirilme
düzeyi, yaşamış olduğu dinî tecrübe türleri ve dinî inançlarına aykırı olarak
*
Hindu dinin bir kolu.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
sergilemiş olduğu davranış düzeylerinin tamamı, bütün olarak inancın birey
açısından arz etmiş olduğu önemin göstergeleridir (Glock, 2001).
Dinî uygulama-ibadet boyutu
Dinî uygulama boyutu, dindarlardan icra etmeleri beklenen bazı özel dinî
uygulamalardan oluşmaktadır. Bu boyut ibadet, dua, özel ayinlere katılım, oruç vb.
dinî pratikleri kapsamaktadır.
İbadet ve dinî
uygulamalar, dinî
gelişim için en kritik
davranışlardır.
Dinî uygulama boyutu, üç farklı perspektiften ele alınabilir. Bunlardan
birincisi; ayinsel aktivitelere katılım sıklığı dikkate alınarak daha çok çeşitli dinî
uygulamalar arasındaki ilişkiler incelenebilir. İkinci yaklaşım, örneğin dua gibi bazı
özel dinî uygulamaların tabiatındaki çeşitliliği incelemektir. Üçüncü olarak ise,
onlara devam eden bireyler için ayinsel davranışların ne anlam ifade ettiği üzerinde
durulabilir. Dinî uygulamaların örüntü ve sıklığını incelemek, bu üç yaklaşımdan
belki de en basit olanıdır. Bu durumda mevcut dinî uygulamaların çeşitliliğiyle ilgili
saptamalar ile işe başlamak gerekmektedir. Değişik dinler farklı dinî uygulamalar
içerdiğinden, ya farklı dinî geleneklerde aynı olan bazı dinî uygulamalar üzerinde
yoğunlaşılacak, ya da aynı şekilde farklılıklar dikkate alınacaktır (Glock, 2001).
Dinî uygulamamalara sadece katılma ile onlarla bütünleşme kavramlarının
birbirlerine karıştırılma ihtimali her zaman mevcuttur. Örneğin iki kişinin her cuma
günü cuma namazını kılmaya eşit düzeyde gayretlidir. Dışarıdan yapılan gözleme
göre dinî uygulama açısından her ikisi de eşit derecede gözükmektedir. Bununla
birlikte onların birisi için bu eylem, sadece haftada bir gün katıldığı dinsel bir
uygulama biçiminden daha öte geçmeyen bir şey olabilir. Diğeri için ise bu ayine
katılmak, hafta boyunca icra edilen dinî uygulamaların engin çeşitlerinden sadece
birisidir. Bu durumda bahsi geçen bireylerin dinî uygulamalara iştirak etmelerini
eşit saymanın, bu konudaki ilgileri arasında bulunan önemli farlılıkları görmezlikten
gelmeyle sonuçlanacağı açıktır. Bu durum, dindarlığın diğer boyutlarında olduğu
gibi, bu konuda da bireyler arasındaki farklılıkları ortaya koyma konusunda tek bir
göstergeye dayanmanın yetersizliğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Farklı dinler ve aynı dinî gurup içinde farklı insanlar arasında ibadet sıklığı
konusundaki farklılıklar, dikkat edilmesi gereken konulardan biridir. Bunun gibi
araştırılması gereken konulardan birisi de ibadetlerin kendi doğalarındaki
değişkenliktir. Zira din psikologları hâlihazırda insanların ibadetleri veya bu
ibadetlerin muhtevası konusunda yeterli düzeyde bilgiye sahip değildir ve dinî
uygulamalar arasındaki niteliksel farklılıklar, dindarlık göstergesi olarak tek bir
ibadet uygulamasını kullanmanın mümkün olmadığını ortaya koymaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
Tecrübî (Duygusal) Boyut
Tecrübî boyut, bütün dinlerin bazı konularda müntesiplerine yönelik belli
teşvikleri ve onlardan bazı beklentileri olduğunu, dindar insanın bu teşvik ve
beklentiler doğrultusunda hareket ederek bazı durumlarda nihaî realitenin bilgisine
doğrudan sahip olması (kavuşması) veya dinî duygular hissetmesi gibi durumları
tasvir etmektedir. Bu duygular farklı dinlere veya aktüel olarak kendilerini tecrübe
eden farklı bireylere göre, dehşetten vecde, boyun eğmeden (alçak gönüllülük)
neşe durumuna, ruh dinginliğinden kutsal veya evrenle bütünleşmeye kadar çok
geniş bir yelpazede değişmektedir. Zira dindarlığın temel elementlerinden biri
olarak dinî duygunun tonu, geniş oranda değişmektedir. Örneğin Hristiyanlıkta dinî
gruplar, mistisizmle ilgili değerlendirmelerinde ve ihtida fenomenine atfetmiş
oldukları önemde büyük oranda birbirlerinden farklılık arz etmektedir. Bunun gibi
her din, bireysel dindarlık göstergesi olarak bazı subjektif dinî tecrübeler üzerine
belli değerler kurmaktadır.
Dinî inanç ve uygulamalara eşlik eden incelmiş duyguların çok azının
gözlemlenebilir durumda olduğu bilinmektedir. Tevekkül, güven, ümit, rıza, korku,
aşk bunlardan bazılarıdır.
İnsanın duygusal
potansiyeli, dindarlığın
yaşanmasında son
derece etkilidir.
Dindarlığın tecrübî boyutunun özellikle ekstrem biçimlerini araştırmanın
zorluğu, geçmiş dönemlerde konuyla ilgili araştırmalara da yansımıştır. Konuya
ilişkin ilginin filizlenmesi, 19. asrın son dönemlerine rastlamaktadır. StanleyHâll,
din değiştirmeyle ilgili tecrübî bir araştırma yapmış, onun açtığı çığırda
araştırmalarına devam eden öğrencileri Leuba ve Starbuck’ın çalışmaları, büyük bir
takdirle karşılanmıştır. 1902 yılında James’in Dinî Tecrübenin Çeşitliliği isimli
klasikleşmiş eseri ile dinîn psikolojik perspektiften araştırılması rüştünü
ispatlamıştır. Ancak din psikolojisinin tarih sahnesine çıkmaya başladığı bu ilk
dönem araştırmaları ne kadar ümit vericiyse de bu öncü araştırmalar devam
ettirilememiş, James’ten bu yana dinî tecrübe konusunda temayüz etmiş çok fazla
araştırma yapılamamıştır. Dinîn tecrübî boyutuyla ilgili çalışmalara tekrar
başlamak; sadece bu konuda güçlü bir araştırma geleneğinin bulunmamasından
dolayı değil, kavram geliştirme konusunda ham tecrübî materyal üretecek
fenomenlerle ilgili günlük deneyimlerin nispi noksanlığından dolayı da zordur. Açık
ve ekstrem formlarda ifade edilenler hariç tutulursa, bireylerin Kutsala yönelik
duygu ve duyarlılıklarının, günlük hayatta açık bir şekilde ifade edilmesi pek yaygın
değildir.
Bireyin Tanrı’yı algılaması ihtida durumunda olduğu gibi keskin veya tabiatın
güzellikleri karşısında onu hissetmesinde olduğu gibi yumuşak bir şekilde olabilir.
Bu durum dinî merasimlerde olduğu gibi alenen veya bireyin diğer insanlardan ayrı
olduğu durumlarda özel bir biçimde ortaya çıkabilir. Güven hissi ise, hayatın bir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
şekilde inancın kendisine dayandığı ilahî gücün elinde olduğuyla ilgili bireysel
duyguya dayanmaktadır.
Dinlerin büyük çoğunluğunda korku ile güven duyguları arasında bir karışıklık
olmasına rağmen, bu duyguların birisinin diğerine üstün gelmesi muhtemeldir.
Korku unsuruna farklı dinlerde değişik dozlarda vurgu yapıldığına dikkat çeken
Glock, örneğin Hristiyanlıkta İslam dinînde olduğu kadar korkuya kuvvetli bir
şekilde vurgu yapılmadığından bahsetmiş ancak, bu konuda bir referansta
bulunmamıştır. Bu bağlamda İslam dininin Kutsal kitabı olan Kur’an-ı Kerim’de,
belki Glock’u da haklı çıkarabilecek derecede bir yoğunlukta korkudan
bahsedilmektedir. Ayrıca İslam tarihi boyunca korku duygusunun adaptasyon
sağlayıcı özelliğinden dolayı neticeye ulaşmada en kestirme yöntemlerden biri
olması nedeniyle yanlış yönlerde ve belki lüzumundan fazla kullanılması, İslam
dininin bir “korku dinî” olarak anlaşılmasını bir dereceye kadar haklı gösterebilir.
Ancak İslam dininin temel kaynaklarında, korku duygusuyla genellikle bir arada
bulunan ve ileriye yönelik pozitif beklentileri ima ederek korku duygusunun olumsuz
etkilerini en aza indiren “ümit” duygusuna yapılan vurgunun, genellikle
görmezlikten gelindiğini belirtmek gerekir. Buna göre korku ile ümit arasında
meydana gelen içsel etkileşim, dinî hayata bir dinamizm kazandırmakta ve onu
pozitif yönde motive etmektedir. Ancak dinî açıdan bakıldığı zaman, ümidin korku
duygusunu kendi bünyesinde eritebilecek bir genişlik ifade ettiği söylenebilir.
Nitekim bu konuda Kur’an’da ümitvar olmak teşvik edildiği gibi, “Allah’ın
rahmetinin, gazabından daha aşkın olduğu” açık bir şekilde ifade edilmektedir.
… de ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım.
Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları
bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." Zümer, 39/53
…dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise herşeyi
kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve Bizim ayetlerimize
iman edenlere yazacağım."Araf, 7/156
Dindarlığın tecrübî boyutu, kaçınılmaz bir şekilde diğer boyutlarla
kuşatılmıştır. Bundan dolayı tecrübî boyut, daha etkili bir şekilde ancak, diğer
boyutlarda olduğu gibi bireysel dindarlığın daha geniş bir çerçevede ele alınmasıyla
araştırılabilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
Bilgi Boyutu (Entelektüel Boyut)
Bilgi (entelektüel, zihnî) boyutu, dindar insanın inancının temel öğretisi
(doktrini) ve onun kutsal kaynağıyla ilgili bilgilendirilmesi beklentisine
dayanmaktadır. Entelektüel ve ideolojik boyutlar açık bir şekilde inançla ilgili
bilgiyle yakından ilişkilidir. Çünkü belli kabullerin (inançların) oluşabilmesi için,
onlarla ilgili bilgi sahibi olmak zorunlu bir durumdur. Bununla birlikte inanç zorunlu
olarak bilgiye tabi değildir. Ancak çoğu durumda bütün dinî bilgiler, dinî inanca
dayanmaktadır.
Dindar insanın kendi inancıyla ilgili bilgilendirileceği yönündeki beklenti,
bütün dinler için genel bir durumdur. Ancak farklı dinler tarafından belirlenen bilgi
türleri, oldukça çeşitlilik arzetmektedir. Klasik bilgi, Konfiçyüs dininde daha değerli
kabul edilmiştir. Musevilere ait tarihi ve hukuksal bilgiye, Yahudilikte oldukça fazla
itibar edilmektedir. Hristiyanlıkta, diğer din müntesiplerini kendi dinlerine çevirme
konusunda İncil’e müracaat etmeye büyük önem verilmektedir. Ancak inancın
kaynağı ve tarihiyle ilgili yüksek düzeyde bilgilendirilmek, bu din için pek geçerli bir
durum değildir (Glock, 2001). İslam’da dinî bilgilerin birinci kaynağı Kur’an, ikincisi
(sünnet) Hz. Muhammed’in söz, fiil ve takrirleridir. Bu iki temel kaynaktan sonra,
İslam bilginlerinin üzerinde görüş birliğine ulaştıkları (icma) konular ve onların bu
üç kaynağa başvurarak yaptıkları benzetmeler (kıyas) dinî bilgi kaynağı olarak
kullanılmaktadır. Dinî bilgiler yanında, seküler (potizif) bilgi de önemlidir. Ancak
farklı dinler bu bilgi türüne değişik şekillerde önem atfetmektedir.
Bilgi boyutu, gerek
dindarlığın
yaşanmasında gerekse
dinî gelişim için nelerin
yapılıp, nelerin
yapılmayacağını ortaya
koyması açısından son
derece önemledir.
Dindar insanın bilmesi gereken şeyler ve bu bilginin niteliği konusunda dinler
ve inançlar arasındaki çeşitlilik, dinî teslimiyet göstergeleri olarak düşünülmesi
gereken bilgi türlerini belirlemeyi zorlaştırmaktadır. Bireyin, özellikle inanç boyutu
olmak üzere dinîn diğer boyutlarıyla ilgili yönelimleriyle ilişki kurulmaksızın, bilgiye
dayanan dinî atıflar kurulması mümkün değildir. Nitekim bir ateistin yüksek
düzeyde dinî bilgiye sahip olması muhtemeldir. Ancak o, dinî bir inanca sahip
değildir. Bu durumda, dinî bilgi türleri ile bireysel süreçler ve bireyin inanç,
uygulama ve tecrübe örüntüleri arasında ne tür ilişkiler bulunduğunu öğrenmek,
önemli bir araştırma konusu olarak ortaya çıkmaktadır.
Geniş ve büyük çapta bilginin, güçlü dinî duygular, dinî pratiklere daha
yüksek düzeyde katılım ve daha kuvvetli bir şekilde dinî inançlara bağlanmayla
ilişkili olması her zaman muhtemel olmadığı gibi, bunun aksine, bireyin kendi
inancıyla ilgili sınırlı bir bilgiye sahip olması diğer boyutlar açısından daha dindar
olmasını engelleyici bir faktör değildir. Aynı şekilde bireyin müntesibi bulunduğu
dinîn kaynağı ve tarihsel gelişimi hakkında, belli bazı dinî inanç, uygulama ve
duygularla ilişkili olan birçok yanlış kavramlaştırmalar içinde olması da
muhtemeldir. Yani dinî bilgi boyutu, tıpkı diğer boyutlarda olduğu gibi dinî hayat
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
açısından önemli fakat yeter şart olmadığı gibi, bu boyuttaki eksiklikler diğer
boyutların gelişimini tam olarak tıkayıcı bir özelliğe sahip değildir. Ancak bu durum,
dinî hayatın boyutları arasında anlamlı ilişkilerin olmadığı anlamına gelmemektedir.
Nitekim diğer birçok boyutta olduğu gibi, bilgiye yönelik tutumların, diğer
faktörlerle ilişkili olmasının muhtemel olması gibi, dinî hayatın boyutlarını tam
olarak birbirinden ayırmak da mümkün değildir. Zira dindar insanın herhangi bir
davranışı aynı anda birden çok boyut içinde mütalaa edilebilmektedir. Örneğin bilgi
elde etme ilgisinin göstergesi olarak Kur’an okumak, hem bilgi, hem ibadet hem de
motivasyon boyutlarında mütalaa edilebilir.
Etki Boyutu
Beş boyutun sonuncusu olan etki (dinî inançtan dolayı meydana gelen
sonuçlar) boyutu, diğer dört boyuttan farklıdır. O, dinî inanç, uygulama, tecrübe ve
bilginin birey üzerindeki bütün seküler etkilerini içine almaktadır. Bu boyut,
insanların dinî inançlarının bir sonucu olarak uymaları gereken bütün dinî emirleri
ve sergilemeleri gereken tutumları kapsamaktadır. Burada, terimin teolojik
anlamıyla “iş” fikri (nosyonu) akla gelmektedir. Hristiyan inancı lisanıyla bu boyut,
bireyin Tanrıyla ilişkisinden ziyade diğer insanlarla ilişkisiyle ilgilidir.
Etki boyutu, dindarlığın
meyveleri olarak
düşünülebilir.
Dindarlığın etki boyutu, tabiatı itibarıyla diğer boyutlardan ayrı tetkik
edilemez. Çünkü ancak dinî teslimiyetle kuşatıldıkları, yani dinî inanç, ibadet,
tecrübe ve bilgiyi müteakip meydana geldikleri zaman, seküler hayat alanıyla ilgili
tutum ve davranışlar dinî teslimiyetin ölçüsü olarak değerlendirilebilir. Bu yüzden
dinî teslimiyetin sonuçları üzerine yapılan çalışmalarda, dinîn gerçekte belli etkileri
olup olmadığını keşfetmek için, zorunlu olarak inanan veya inanmayanların, dinî
uygulamalara katılanlar ile katılmayanların, seküler tutum ve davranış örüntüleri
karşılaştırılmaktadır.
Dinîn davranışlar üzerindeki etkisi, bazı dinlerde daha yüzeysel bir görünüm
arz ederken, diğer bazılarında daha açık bir şekilde ifade edilmiştir. Herhangi bir
dinîn sosyal yapıyla bütünleşmesi, insanın günlük aksiyonlarıyla daha yüksek
düzeyde bütünleşmesiyle yakından ilişkilidir. Örneğin Hinduizmde bireyin
sabahleyin yatağından kalkmasından gece yatağına gidinceye kadar, zamanını nasıl
harcayacağı, dinî otorite tarafından desteklenen geleneklerle belirlenmiştir. Büyük
ölçekte sosyal yapıdan bağımsız bir varlığa sahip olan ve daha yüksek düzeyde
kurumsallaşmış dinlerde, dinsel olarak emredilen şeylerin, günlük davranışları açık
bir tarzda şekillendirmesi daha az muhtemeldir. Günlük hayatla ilgili kararlar
vermek durumunda olduğu zaman, bireyin yorumuna sunulan genel standartlar
din tarafından ortaya konmuştur. Örneğin Hristiyanlıkta birey, “Tanrı’nın hizmetçisi
olmaya”, “boş zamanlarındaki önceliklerini ve tercihlerini, Hz. İsa gibi uygulamaya”,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
“ekonomik gücünü Hristiyan sorumluluk ve önderliği doğrultusunda yönetmeye”
teşvik edilirken, İslam’a göre o, Allah’ın vekili olarak dünyada bulunmakta olup
ondan dinî inancını kendisi, diğer insanlar, hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar
(madde) ile olan ilişkilerine yansıtması istenmektedir.
Yukarıda bahsedilen farklılıklara rağmen, dinî teslimiyetin aşağıda işaret
edilecek etkileri konusunda dinler arasında bir ittifak bulunmaktadır. Bu etkiler
birey için, hem dindar olmanın bir sonucu olarak kabul edilen davranışları, hem de
bireyin kendisinden yapması beklenen şeyleri kapsamaktadır. Dindara vaadedilen
mükâfatlar kısa vadeli veya uzun vadeli olabilir. Dinî hayatın kısa vadede getirileri,
ruh dinginliği, kaygıdan kurtulma, kendin iyi hissetme, hatta bazı dinlerde
maddesel başarılar gibi şeyleri içermektedir. Uzun vadeli mükafatlar arasında, ilahî
mağfiret, ebedî hayat, daha yüksek bir sosyal kategoride yeniden dirilme
(reenkarnasyon) vb. şeyler bulunmaktadır. Bireyden dindar bir kişi olması hasebiyle
yapması beklenen şeyler; hem belli bazı davranış türlerinden uzak durmak, hem de
diğer bazı teşvik ve emredilen davranışlara aktif bir şekilde katılmaktır. On Emir’de
olduğu gibi dinlerde daima hem “yapılması gereken”, hem de “yapılmaması
gereken” bazı davranışlar bulunmaktadır (Glock, 2001).
Son dönemlerde bazı araştırmalar, bir boyutta dindar olmanın diğer
boyutlarda da dindar olmayı zorunlu olarak gerektirmediğini öne sürmüşse de,
dindarlığın bahsedilen boyutları arasında anlamlı pozitif ilişkilerin bulunduğunu
ortaya koyan birçok araştırma bulunmaktadır. Nitekim dindar insanın herhangi bir
boyutta sergilemiş olduğu manzara, bir sonuç olarak kendisinden beklenilen yönde
davranmasını da teminat altına almaktadır. Böylece tasvirî olarak herhangi bir
davranış dinden bir şekilde esinleniyorsa, dinîn etki boyutu çerçevesinde
değerlendirilebilir.
Yönelim Objesine Göre Boyutlar
Yukarıda bahsedilen boyutları da içine alan bir sentez teklif eden
Himmelfarb, yönelim nesnesi açısından doğaüstü, toplumsal, kültürel ve
bireylerarası yönelim olmak üzere dört temel boyut teklif etmiştir. Ona göre
dindarlığın doktrinal inançlar ve ibadetleri yerine getirmek olmak üzere en az iki
unsuru olup bunlar doğaüstü yönelimlidir. Yönelim çerçevesine göre davranışsal ve
bilişsel unsurlar içeren bu kavramlaştırmaya göre doğaüstü yönelim; dinî pratikleri
icra ve dinî törenlere katılımda istikrardan ibaret olan devamlılık, dinin temel inanç
esaslarına inanmaktan ibaret olan inanç ve bireyin kendini Tanrı’nın huzurunda
hissetmesinden ibaret tecrübi boyutlardan oluşmaktadır. Aynı kavramlaştırmada
yer alan toplumsal yönelim, dinin kurumsal ve sosyal ilişkilerdeki etkisiyle temel
akidesinin farklı yorumlanmasından doğan mezhepler ve farklı yaklaşımları içine
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
alır. Bireylerarası yönelim bireyin diğer insanları ilgilendiren davranışlarındaki ahlak
boyutu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Himmelfarb’ın teklif ettiği diğer bir boyut olan
kültürel yönelim, entelektüel ve duygusal unsurlar içermektedir (Hökelekli, 2010).
DİNDARLIĞI ÖLÇME GİRİŞİMLERİ
Modern bilim anlayışına göre olgular bilimsel olarak ölçülebilmelidir.
Psikoloji biliminde de ölçme temel problemlerden biri olarak ele alınmış, aynı
yönelim biraz geç olsa da din psikolojisinde kendine yer bulmuştur. Zira 19. yüzyılın
sonlarından itibaren insan davranışını daha çok tecrübi metotlarla incelemeye
yönelen psikoloji biliminde kullanılan metodoloji, hemen aynı dönemlerde dinî
psikolojik perspektiften incelemek amacıyla ortaya çıkan din psikolojisine de
uyarlanmaya başlanmıştır. Zira din psikolojisinin tarihî gelişimine bakıldığında, bu
alanda yürütülen ilk araştırmalarda bile tecrübi yöntemlerin kullanılmaya
başlandığı görülmektedir. Ancak bu ilk hareketten sonra, psikologların din
psikolojisi ile ilgili fenomenlere tecrübi perspektiften yaklaşmaya tekrar ilgi
duymaları arasında uzun sayılabilecek bir zaman geçmiştir. Durumun böyle
olmasında ilk din psikolojisi çalışmalarında daha çok mülakat ve iç gözlem
tekniklerinin kullanılması ve konu olarak daha çok kişisel deneyimler, dinî duygular,
inançlar, kutsal ile ilişki ve dinî tutumlarla ilgilenilmiş olmasının etkisi büyüktür.
Dindarlığı ölçme
girişimleri, batı
dünyasında başlayan bir
olgudur.
1960’lı yıllardan sonra din psikolojisi alanında giderek yaygınlaşmaya
başlayan tecrübi araştırmalar, dindarlığın değişik açılardan ölçülmesi çabalarını da
beraberinde getirmiş ve özellikle 1980 ile 1990 yılları arasında çok sayıda ölçek
geliştirilmiştir. Tecrübi olarak dindarlık düzeyini ölçme girişimlerinin, din psikolojisi
alanına değişik yönlerden önemli katkıları olmuştur. Zira dindarlığı ölçmek amacıyla
yapılan girişimler, sadece dinin değişik boyutlardan incelenmesi gerekliliğinin
kavranılmasına katkıda bulunmakla kalmamış, bu çabalar aynı zamanda
araştırmacıları kavramsal tanım ve açıklamaları daha açık bir şekilde ortaya
koymaya yönlendirmiştir. Şöyle ki, kavramsal tanımlamalar ile operasyonel
tanımlamalar arasında bulunan sıkı ilişki, (birtakım soyut kavramların somut
prosedürlere transfer edilmesi girişimlerinde) olguları daha açık bir şekilde
yansıtabilmeleri için, araştırmacıları alanları ile ilgili kavramları yeniden düşünmeye
ve muhtemelen yeniden yapılandırmaya zorlamıştır (Karaca, 2001).
Psikoloji tarihinde istatistiksel korelasyon ile hesap yapan ilk araştırmacı
olarak kabul edilen Galton, korelasyonel din psikolojisinin kalbini oluşturan
dindarlıkla ilgili anket ve ölçeklerin kullanılmasında da öncü olmuştur. Galton’dan
hemen sonra, onun nispeten basit olan istatistiksel yaklaşımı, istatistiksel
anlamlılığı değerlendiren diğer birçok testi de içine alacak şekilde son derece
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
kompleks bir metot hâline gelmiştir. 1950’lerde bilgisayarların bu alanlarda
kullanılmaya başlanmasıyla, daha önce son derece zor ve sıkıcı olan istatistiksel
hesaplamalarda büyük kolaylıklar sağlanmıştır. Bilgisayarlardan test geliştirme
çalışmalarında da faydalanan çağdaş psikologlar, dindarlık da dâhil olmak üzere,
bireysel farklılıklarla ilgili çalışmaları, Galton’un açtığı çığırdan giderek yürütmeye
devam etmektedir. Böylece dinî inanç, tecrübe ve deneyim ile ilgili skorlara ulaşan
din psikologları, dinî hayatı oluşturan faktörler arasındaki uyumun derecesini
olduğu kadar, insanların dinî bağlılıklarını değişik yönlerden ölçebilme şansına da
sahip olmuşlardır.
Batı dünyasında
geliştirilen ölçekler,
adaptasyon
çalışmalarıyla diğer
kültürlerde
kullanılmaktadır.
Dindarlık olgusu her ne kadar çok boyutlu bir fenomen olsa da, onu ölçmeye
yönelik girişimler tek boyutlu yaklaşımlarla başlamıştır. Buna göre geliştirilen
ölçeklerde kategorik bir yaklaşım kullanılmış, örneğin kiliseye devam sıklığı
dindarlığın tek göstergesi olarak kullanılmıştır. Basit bir tanımlamaya dayanan
kategorik yaklaşım, insanlara “evet veya hayır” ya da “hep veya hiç” şeklinde
cevaplayabilecekleri bir takım sorular üzerine temellendirilmiştir. Günümüz
yaklaşımına göre ilkel gibi gözükse de, bu yaklaşım din psikolojisi alanında yapılan
öncü çalışmaların çoğunda kullanılmıştır. Örneğin, StanleyHâll, James Leuba, E. D.
Starbuck, W. James gibi Amerikan din psikolojinin öncüleri, dindarlığı tek boyutlu
yaklaşımla ele alarak sadece duygu boyutu üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bunun
yanında Protestan, Katolik ve Yahudileri bazı değişkenler açısından karşılaştırmak
amacıyla yapılan birçok araştırmada yine bu yaklaşımdan istifade edilmiştir. Daha
sonradan yapılan bazı faktör analitik çalışmalar da dindarlığı insan tecrübesinin tek
bir faktörü olarak tanımlamış ve Tanrı’ya ve kiliseye ilişkin tutumların, dinî tavır ve
törenlerin tek bir faktörde toplanabileceği ileri sürülmüştür.
Dindarlığı ölçmede kullanılan tek boyutlu yaklaşımların birtakım
dezavantajları bulunmaktadır. Şöyle ki; araştırmaya katılan deneklerin birçok
sebepten dolayı gerçekleri gizleyebilme ihtimali, bu yaklaşımın en önemli
dezavantajlarından birisi olmuştur. Ayrıca bu tip basit tanımlamaların,
birbirlerinden farklı dinî yönelimleri olan insanları aynı kategoriye koyma ihtimali
ve bu yanlış sınıflamanın diğer anahtar değişkenleri maskeleme olasılığı da
büyüktür. Zira herhangi birisinin Yahudi, Hristiyan veya Müslüman olduğunu
bilmek, onun dindarlığının içsel boyutu hakkında çok az şey ortaya koymaktadır.
Yukarıda temas edilen gerekçeler, araştırmacıları dindarlığı farklı
boyutlardan ölçme girişimlerine yöneltmiştir. Zira samimi (içten) dindarlıkla ilgili
ölçütler genel hatları ile belli olmasına rağmen, bu ölçütlerin kimler tarafından ne
kadar içselleştirildikleri, din psikolojisi araştırmaları için hayati önem taşımaktadır.
Çünkü gerçek dindarlar ile sözde dindarlar arasında doğru mukayeseler yapmak, bu
bilgilere dayanmaktadır. Bu bilgilere ulaşmanın ancak bu alanda geliştirilecek çok
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
yönlü ölçeklerle mümkün olabileceği gerçeğini kavrayan araştırmacılar, birçok çok
boyutlu ölçek geliştirmiştir.
Daha önce ifade edildiği gibi Durkheim’in inançlarla dinî törenleri birbirinden
ayırmasıyla tek boyutlu yaklaşımdan çok boyutlu yaklaşıma geçiş süreci başlamıştır.
Bu ilgilin ilk işaretleri, iç güdümlü ve dış güdümlü olmak üzere dindarlığı temel iki
kategoriye ayıran Allport’un çalışmalarında görülmüştür. Allport ve arkadaşları,
bahsedilen bu kavramlaştırmayı kullanarak dindarlığı ölçmeye çalışmıştır. Bunun
yanında Nock, kesbi (ihtida) ve hazır bulunmuş (kültürel), Allen, tahkiki ve taklidi
olmak üzere dindarlığı iki temel kategoride ele almışlardır.
Dindarlığın çok boyutlu bir fenomen olduğu fikri ilk olarak vonHügel
tarafından ortaya atılmıştır. vonHügel, dinî hayatı açıklamak üzere biraz bilişsel
biraz da dinî gelişime paralel olarak gelişen ve değişen algı biçiminden hareketle
geleneksel/tarihsel, rasyonel/sistematik, sezgisel/iradi olmak üzere üç boyut teklif
etmiştir. Buna göre geleneksel dindarlık çocukluk dönemi kazanımlarına
dayanırken, rasyonel dindarlığın ortaya çıkabilmesi için düşünme ve soyutlama
kabiliyetlerinin yeter düzeyde kullanılabilmesi gerekmektedir. İradi dindarlık ise
düşünsel etkinliklere ilave olarak içsel yaşantıların olgunlaşması ve sezgi kabiliyetini
kullanabilmeye paralel olarak gelişim göstermektedir (Yıldız, 2001).
Dindarlığı çok boyutlu bir yaklaşımla ele almak, din sosyologları ve din
psikologları tarafından önemli derecede kabul görmüş ve hemen kullanılmaya
başlanmıştır. Pratt, von Hügel’e benzer bir şekilde geleneksel, rasyonel, mistik ve
uygulama boyutları olmak üzere dört kategoriden bahsetmiştir. Din sosyolojisiyle
ilgili çalışmalarıyla tanınan Wach ise inanç, uygulama ve dinî grup (cemaat) olmak
üzere üçlü bir perspektif kullanmıştır.
Çok boyutlu ölçekler,
dindarlığı daha az
hatayla ölçmektedir.
Çok boyutlu dindarlık ölçekleri geliştirme sürecinde Glock, Lenski ve
Fukuyama’nın teklif etmiş oldukları kavramlaştırma son derece önemli katkılar
sağlamıştır. Lenski, dindarlığı, inanç, duygu, ibadetlere katılım ve dinî grup üyeliği
olarak dört boyutta ele alırken, Fukuyama ona benzer bir şekilde inanç, ibadet,
duygu ve bilgi boyutlarından bahsetmiştir. Literatürde kavramlaştırması en sık
kullanılan Glock ise günlük hayatta dinin önemi ve bireysel dindarlığın
ölçülmesinde operasyonel bir tanıma ihtiyaç olduğunu öne sürmüş ve dindarlığın
inanç, davranış, duygu ve etki olmak üzere dört kategoride ele alınabileceğini teklif
etmiştir. Daha sonra Fukuyama’nın teklif ettiği bilgi (entelektüel) boyutunu da
yaklaşımına ilave eden Glock’un teklif ettiği beşli kategori, devam eden ölçek
geliştirme çalışmalarını derinden etkilemiş ve günümüzde kullanılan dindarlık
ölçeklerinin birçoğuna esin kaynağı olmuştur.
Çok boyutlu ölçeklerin, aynı zamanda dinî pratik veya kurumsal
aktivitelerden ziyade, insanların dinî hayatlarının iç yüzünü değerlendirme
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
konusunda da din psikologlarına yardımcı oldukları söylenebilir. Zira onlar, (içsel ve
dışsal motivler gibi) dinî inanç ve pratiklerin arka planında hangi motivlerin
bulunduğu ve (mistik tecrübenin düzeyi gibi) sübjektif dinî deneyimlerin
incelenmesi konusunda araştırmacılara büyük kolaylıklar sağlamaktadır.
Glock’tan sonra dindarlıkla ilgili boyut sayısını daha yukarı çıkaran çalışmalar
yapılmışsa da, bunlar büyük oranda ölçek geliştirme sürecinde uygulanan bir
istatistiksel işlem olan faktör analizi sonucunda ortaya çıkan kümelerin fazla olması
ve her bir kümeye farklı bir isim verme zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.
Esasen dindarlığı çok boyutlu bir yaklaşımla ele almak büyük avantajlar sağlıyorsa
da, boyut sayısı arttıkça fenomeni ele alırken bütünsel bakış açısını kaybetme
tehlikesi de ortaya çıkmaktadır. Örneğin Morton King’in teklif ettiği:
1) Akideyi tasdik etme ve kişisel teslimiyet,
2) Cemaat faaliyetlerine katılmak,
3) Bireysel dinî tecrübe,
4) Cemaatteki kişisel bağlar,
5) Şüphe karşısında entelektüel arayışta kararlılık
6) Dinî gelişime açıklık
7a) Dogmatizm, 7b) Dışsal yönelim
8a) Mali davranış, 8b) Mali tutum
9) Din hakkında konuşma ve okuma
perspektiften dinî hayatı anlamaya yönelik olarak yapılacak çalışmalar; onu daha
detaylı bir şekilde anlama amacı gütse de, bütünsel bir perspektifin kaybedilmesi
sonucunda yeterince anlamama tehlikesiyle de karşı karşıyadır (Yapıcı, 2004).
Çok boyutlu kavramlaştırmayı temel alarak geliştirilen dindarlık ölçeklerinde
din ve dinî hayat birçok açıdan ele alınmış ve farklı perspektiflerden ölçülmeye
çalışılmıştır. Bu perspektiflerden geliştirilen toplam 127 ölçeği bir kitapta toplayan
ve psikometrik özellikleriyle birlikte tanıtan Hill ve Hood’un (1999) tanıtımını
yaptıkları temel ketegoriler şunlardır: Dinî inanç ve uygulamalar, (21 ölçek) dinî
tutumlar, (13 ölçek), dinî yölenim, (11 ölçek), dinî gelişim (8 ölçek), dinî bağlılık ve
adanmışlık (4 ölçek), dinî tecrübe (3 ölçek), dinî ve ahlaki değer (6 ölçek), dinî başa
çıkma (3 ölçek), maneviyat ve mistisizm (6 ölçek), Tanrı tasavvurları (7 ölçek), dinî
köktencilik (5 ölçek), ölüm ve ölüm sonrasına yönelik tutumlar (5 ölçek), İlahi
müdahâle ve yükleme (3 ölçek), bağışlama ve affedicilik (2 ölçek), kurumsal din (5
ölçek), dinsel yapılanma (9 ölçek).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
Yapılan yeni çalışmalarla her geçen gün sayıları artan ölçekler arasında gerek
ülkemizde gerekse batı dünyasında din psikolojisi çalışmalarında en sık kullanılan
ölçek ve yaklaşımlardan biri dinî hayatı derinlik boyutundan (iç güdümlü-dış
güdümlü) ele alan Allport ve Ross’un Dinî Yönelim Ölçeği, diğeri ise dinî inancın
insan hayatında yayılmış olduğu alanlar (inanç, ibadet, duygu, etki, bilgi)
perspektifinden geliştirilen Glock ve Stark’ın Dinî İnancın Boyutları ölçeğidir.
Ölçek Geliştirme ve Kullanmada Karşılaşılan Güçlükler
Tecrübi din psikolojisi çalışmalarında ölçek kullanmak her ne kadar işlevsel
bir değere sahip olsa da, ölçek geliştirme süreci son derece zahmetli olmasının
yanında bilimsel terminolojiye hâkimiyet kadar istatistiksel uzmanlık da
gerektirmektedir. Bu yüzden gerek ölçek geliştirme süreci, gerekse mevcut
ölçeklerden yararlanma yöneliminde birçok problem ortaya çıkabilmektedir.
Ölçek geliştirme süreci,
son derece zor,
zahmetli ve üst düzey
formasyon gerektiren
bir olgudur.
Her şeyden önce dindarlığın önemli bir bölümü, tecrübe alanını aşan
yapısıyla bilimsel yöntemlerle ele alınabilecek bir mahiyetten uzak özelliklere
sahiptir. Ölçüm işi de doğrudan ve dolaylı olmak üzere temel iki kategoriye
ayrılmakta ve her iki ölçümde de çeşitli ölçme hataları olabilmektedir. Doğrudan
ölçümlerde ölçüm aracından, ölçümü yapan bireyden ve ölçüm yapılan ortamdan
kaynaklanan nedenlerle hatalar olabileceği gibi, aynı hataların dolaylı ölçümlerde
olma ihtimali çok daha yüksektir. Din gibi çok boyutlu ve mahrem fenomenlerin
ölçümünde ise durumu zorlaştıran başka faktörler de bulunmaktadır.
Sosyal bilimciler, başlangıçta özellikle dinî davranışların ölçülmesine direnç
göstermiş ve ölçülen şeyin din olmadığını vurgulamıştır. Buna ilave olarak dinin
mahiyeti, tanımlanması ve kavramlaştırılması konusunda ortaya çıkan ihtilaflar,
ölçümün yapıldığı zamanda hâkim olan bilimsel paradigma, ölçek geliştiren bilim
adamlarının kişilikleri, yetişmiş oldukları ve veri topladıkları örneklem gruplarının
yaşadığı kültürel atmosfer, dindarlık araştırmalarını da etkilemiş ve dindarlığı
ölçme girişimlerinde çeşitli konularda belirsizlik ve tereddütlere neden olmuştur.
Diğer taraftan ölçek geliştirme çalışmalarında metodolojik tarafsızlık ilkesine
uyulmaması, psikolojinin sadece bazı dinî tutum ve davranış türleri ile ilgili
olabilecek gerçeklik hükümlerini dinle ilgili genel gerçeklik hükümleri olarak
sunması yani dinî olguların bilim adamları tarafından çeşitli nedenlerle manüpile
edilme ihtimali, ölçüm çalışmalarında karşılaşılan problemlerden bazıları olmuştur.
Ayrıca dinin özü değişmese de, belirlemiş olduğu hayat tarzının belli coğrafi, sosyopolitik ve ekonomik faktörlerden etkilenmesi bir yana, dinî inançların
içselleştirilmesi (tahkik) veya taklidi bir tarzda yaşanması da nazari dikkate
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
alındığında, dindarlığı ölçmenin yerel faktörlere göre değişen biçimleriyle ve
incelikli bir şekilde yapılması gereği ortaya çıkmaktadır (Yapıcı, 2004).
Dinin doğası gereği çok boyutlu bir fenomen olması onun tanımlanmasını
zorlaştırdığı gibi, bu zorluklar dindarlık kavramının operasyonelleştirilmesi ve
dolayısıyla ölçülmesini de zorlaştırmaktadır. Bu yüzden din psikolojisi literatüründe
din ve dindarlıkla ilgili çok sayıda tanım, kavramlaştırma, sınıflama ve bunlara bağlı
olarak ölçme girişimleri görülmekte ve bu yaklaşımlar doğası gereği birtakım
eksiklik, sınırlı bakış açıları ve farklı yorum ve değerlendirmeler içermektedir.
Gerek anket gerekse ölçek çalışmalarında temel problemlerden birisi, duygu
ve düşüncelerin dil ile yeterince ifade edilip edilemeyeceği problemlerinden
kaynaklanmaktadır. Zira bu tür ölçüm araçlarında; insanın iç dünyasının, duygu,
düşünce, inanç ve değer yargılarının dil ile yeterince ifade edilebileceği
varsayımından hareket edilmektedir.
Dindarlığı ölçmek amacıyla yürütülen ölçek geliştirme çabalarının önemli bir
özelliği de bu girişimlerin özellikle Hristiyan ve Yahudi kültürleriyle sınırlı olmasıdır.
Farklı kültürlerde yapılan din psikolojisi çalışmalarında ihtiyaç duyulan ölçekler,
şimdilik geliştirilen bu ölçeklerin diğer kültürlerde yapılan geçerlik ve güvenirlilik
çalışmaları ile kültürlerarası standardizasyon (corss-cultural standardization)
çabalarıyla giderilmeye çalışılmaktadır. Bu yaklaşım en azından değişik
kültürlerdeki araştırmacıların kendi kültürlerine göre ölçeklerini oluşturuncaya
kadar geçen süreçte faydalı bir çaba olsa da, uyarlama çalışmalarında kültürler
arası farklılıkları iyice kavramak ve ölçeğin ölçmek istediği kültüre özgü özellikleri
ölçmesini sağlayacak hâle getirmek her zaman mümkün olmamaktadır. Bun ilave
olarak dindarlıkta dine ve kültüre özgü birçok faktörün etkili olduğu düşünülürse,
her kültürün en kısa zamanda kendi kültürel dokusuna uygun dindarlık ölçekleri
geliştirmesi bir zorunluluk olarak gözükmektedir. Nitekim ülkemizde de dindarlığı
ölçme ve belli kategorilere ayırma girişimlerinin 1960’larda başlayıp bu girişimlerin
1980’lerden itibaren daha da yoğunlaşmasına rağmen, günümüzde din bilimleri
literatüründe dindarlığı kapsamlı bir şekilde ölçebilecek işlevsel bir ölçek
bulunmamakla birlikte, kullanılmakta olan ölçeklerin de bir takım psikometrik
problemleri olduğu görülmektedir. Bütün bunlarla birlikte din psikolojisi alanında
geliştirilmeye çalışılan ölçeklerin bir kısmının ise bütün din ve kültürleri şümulüne
alabilecek bir tarzda geliştirildikleri veya daha sonra yapılan birtakım revizyonlarla
bu amaca hizmet eder hâle getirilmeye çalışıldıkları da görülmektedir.
Bütün eleştiri ve eksikliklerine rağmen hâlihazırda özellikle korelasyonel
çalışmalarda ölçek kullanmaktan daha iyi bir veri toplama tekniği bulunmamakta
ve ölçek geliştirme standartlarına uygun bir şekilde geliştirilen ölçekler, en güvenirli
ve geçerli öçlüm araçları olarak işlevselliğini korumaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
Tecrübi din psikolojisi çalışmalarında kullanılacak olan ölçüm araçlarıyla ilgili
olarak dikkat edilmesi gereken bazı hususlar bulunmaktadır. Bunların başında
kullanılacak ölçeklerin olguya uygun bir şekilde geliştirilmeleri veya mevcut
ölçeklerden olguya uygun olanlarının tercih edilmesidir. Mevcut literatüre bakıldığı
zaman, birçok çalışmada olguya uygun olarak geliştirilen ölçek (çoğu kere bu tür
ölçek bulmak zordur) kullanmaktan ziyade, ölçekten hareketle olguyu
anlamlandırma yaklaşımları görülmekte ve bu yaklaşım bir takım ölçme
problemleri yanında incelenen olgunun yeteri düzeyde anlaşılamamasını da
beraberinde getirmektedir. Şöyle ki dinî hayatı daha iyi anlamak ve açıklamak
amacıyla yapılan araştırmalarda ölçekten hareket edilmesi, dindarlık olgusunun
yanlış bir şekilde kavramlaştırılması ihtimalini ortaya çıkarırken, diğer taraftan
sadece olgudan hareket edilmesi ise, ölçeğin nasıl şekillendirileceği, ölçek
geliştirme sürecinde karşılaşılan güçlüklerin ne derece olgudan bağımsız bir şekilde
ele alınacağı gibi önemli problemler ortaya çıkarmaktadır (Yapıcı, 2004).
Dindarlığın ölçümüyle ilgili problemleri en aza indirgemek için dindarlık
ölçekleriyle elde edilen verilerin, gözlem ve mülakatlarla desteklenmesi en uygun
yaklaşım gibi gözükmektedir. Bununla birlikte kullanılacak olan ölçeklerle uygulama
yapılacak örneklem grubunun araştırma evrenini yeter ölçüde temsil edebilecek
düzeyde olması da son derece önemlidir. Bahsedilen hususlara duyarlı bir şekilde
gerçekleştirilen uygulamalar sonucunda, elde edilen verilerin analizinde uygun
istatistiksel analiz yöntemleri kullanmak da dikkat edilmesi gereken diğer önemli
bir husustur. Son olarak ise araştırmacının, benimsediği belli bir kuram
çerçevesinde bulgularını yorumlaması gerekmektedir. Ancak özellikle din psikolojisi
araştırmalarında diğer bir problem de bu alanda henüz güçlü teorik yaklaşımların
yeterince geliştirilememiş olmasıdır. Bu durum, din psikologlarını bulgularını belli
bir teorik yaklaşım çerçevesinde yorumlamak yerine, eklektik bir yaklaşım
benimsemeye zorlamaktadır.
Sonuç olarak günümüz din psikolojisi çalışmalarında dindarlığı ve dinî hayatı
bütün yönleriyle ele alan yaklaşımlar daha çok tercih edilmekte ve çok boyutlu
ölçekler daha işlevsel bir şekilde kullanılmaktadır. Ancak şurası da bir gerçektir ki,
herhangi bir bilimsel çalışmada genellikle dinî hayatın belli boyutları ölçülmeye
çalışılmakta ve bu boyutlarla diğer değişkenler arasındaki ilişkiler incelenmektedir.
Dolayısıyla tek bir araştırmada dindarlığı bütün boyutlarıyla ölçmek için işlevsel
olan bütün ölçeklerin kullanılmasının mümkün olmadığı gibi (Çoğu durumlarda
birden çok ölçek kullanmak bile birtakım güçlüklere neden olmaktadır) teorik
olarak bu durumun mümkün olması durumunda bile ölçeklerle ölçülen şeyin tam
olarak dindarlığı resmetmeye gücünün yetmeyeceği gerçeğini hatırdan uzak
tutmamak gerekmektedir. Bununla birlikte meseleye kendi kültürümüz açısından
bakılacak olursa; dindarlığı ölçüm çalışmalarının genelde İslam kültür ve düşünce
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
geleneği dışında başlayıp gelişmesi ve bu girişimler sonucunda geliştirilen
ölçeklerin yapıları gereği genellikle diğer kültürlere fazla duyarlı olmaması, yerel
inceleme ve araştırmaların kendine özgü yöntem ve teknikler geliştirmesini zorunlu
kıldığının altını çizmek gerekmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
• Din psikolojisinde ölçek kullanmadan bilimsel
araştırma yapılamaz mı? Tartışınız.
Bireysel
Etkinlik
Tartışma forumu
Tartışma
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
• Dindarlığı tek bir faktör olarak ele almak ile faklı
boyutlardan ele almak arasında ne gibi avandaj
veya dezavantajlar olabilir? Düşününüz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Etkileşimli Alıştırmalar
Alıştırmalar
Özet
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
•Dinî davranış ve tecrübe üzerinde çalışan ilk din psikologları dindarlığı tek
boyutlu bir yaklaşımla ele almış, takip eden süreçte birçok çalışmada bu
yaklaşım devam ettirilmiştir. Durkheim’in 1915 yılında dinî inançlarla dinî
törenleri birbirinden ayırması, dinin çok boyutlu bir perspektiften
incelenmesinin yolunu açmış ve özellikle 1950-1960 yıllardan itibaren bu
yaklaşım kullanılmaya başlanmış ve hâlen kullanılmaktadır. Din
psikolojisinde ölçek geliştirme süreci de, dindarlığın kavramlaştırılmasına
paralel olarak gelişmiş ve ilk din psikolojisi çalışmalarında kullanılan
ketegorik yaklaşım (tek boyutlu) çok boyutlu kavramlaştırmayla birlikte
gelişen çok boyutlu ölçüm çalışmalarıyla terk edilmiştir. Günümüz din
psikolojisi çalışmalarında dinî hayat değişik perspektiflerden ele
alınmakta, ölçülmekte ve bu konudaki bilgi birikimine her geçen gün
yenileri eklenmektedir. Ancak dindarlığı ölçmek için ölçek geliştirme
sürecinde olduğu gibi, ölçeklerle araştırma yapma konusunda da önemli
zorluklar bulunmakta, tecrübi çalışma yapan araştırmacıların dikkat
etmesi gereken birçok nokta bulunmaktadır.
• Öğrendiklerinizi etkileşimli alıştırmalarla
pekiştirebiirsiniz
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Aşağıdakilerden hangisi ilk din psikolojisi araştırmalarında kullanılan
yaklaşımlardan birisidir?
a) Kategorik yaklaşım
b) İki boyutlu yaklaşım
c) Üç boyutlu yaklaşım
d) Çok boyutlu yaklaşım
e) Korelasyonel yaklaşım
2. Dinî hayatı çok boyutlu bir yaklaşımla ele almanın önünü kim açmıştır?
a) Freud
b) Wundt
c) Durkheim
d) Jung
e) Erikson
3. Dindarlığı iç güdümlü ve dış güdümlü olmak üzere iki temel kategoride ele
alan yaklaşımıyla meşhur olan araştırmacı kimdir?
a) Galton
b) Glock
c) Allport
d) Durkheim
e) Gazali
4. “Sosyal ve ekonomik refahımı korumak için ara sıra dinî inançlarımla uzlaşma
zorunluluğu hissediyorum.”ifadesine kuvvetli bir şekilde katıldığını belirten
birisi için aşağıdaki sonuçlardan hangisi çıkartılabilir?
a) İç güdümlü bir dinî motivasyona sahiptir.
b) Dış güdümlü bir dinî motivasyona sahiptir.
c) Münafıktır.
d) Fasıktır.
e) Zayıf bir dindardır.
5. Dindarlıkla ilgili “taklid” ve “tahkik” olmak üzere klasik iki kategoriye
Gazali’nin eklemiş olduğu kategori, aşağıdakilerden hangisidir?
a) İnanç
b) İtikat
c) Marifet
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
d) Duygu
e) Etki
6. Meadow-Kahoe modeline göre, dışsal evre ile içsel evre arasında hangi evre
bulunmaktadır?
a) Özerk
b) Marifet
c) Kurumsal-geleneksel
d) Bireysel
e) Duygusal
7. Aşağıdakilerden hangisi Glock tarafından teklif edilen enlemsel boyut içinde
yer almamaktadır?
a) Duygu
b) Etki
c) Bilgi
d) Özerk inanç
e) İnanç
8. Her dinde yapılması tavsiye ve emredilen şeyler olduğu gibi, yapılmaması
tavsiye edilen veya yasaklanan davranışlar bulunmaktadır. Bu davranışlar,
aşağıdaki boyutlardan hangisi içinde mütalaa edilebilir?
a) Duygu
b) Etki
c) Bilgi
d) İnanç
e) İbadet
9. Tecrübi araştırmaya katılan insanlar, kendilerine yöneltilen sorulara “evet
veya hayır” ya da “hep veya hiç” şeklinde cevap verebiliyorlarsa, bu
çalışmada hangi yaklaşım kullanılmış olabilir?
a) Çok boyutlu yaklaşım
b) İki boyutlu yaklaşım
c) Teorik yaklaşım
d) Korelasyonel yaklaşım
e) Basit-kategorik yaklaşım
10.Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Ölçek geliştirme süreci zor ve zahmetli bir iştir.
b) Dindarlığın önemli bir bölümü, tecrübe alanını aşan yapısıyla bilimsel
yöntemlerle ele alınabilecek bir mahiyetten uzak özelliklere sahiptir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
c) Sosyal bilimciler, başlangıçta özellikle dinî davranışların ölçülmesine
direnç göstermiş ve ölçülen şeyin din olmadığını vurgulamıştır.
d) Ölçüm çalışmalarındaki temel problemlerden birisi, duygu ve
düşüncelerin dil ile yeterince ifade edilip edilemeyeceği sorunudur.
e) Hepsi
Cevap Anahtarı
1-B, 2-C, 3-C, 4-B, 5-C, 6-C, 7-D, 8-B, 9-E, 10-E
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Adorno, T. W., Frenkel, Brunswik, E., Levinson, D. J. ve Sanford, R.N. (1950). The
Authoritarian Personality, Harper and Brothers, New York.
Allport G.W. ve Ross M.J., (1967). Personal Religious Orientation And Prejudice.
Journal of Personality and Social Psychology.
Argyle, M. ve Beit Hâllahmi, B., (1975). The Social Psychology of Religion,
Roudledge and Kegan Paul, London and Boston,
Batson, C. D. ve Ventis, W .L., (1982). The Religious Experience (A SocialPsychological Perspective), Oxford: Oxford University Press, New York,
Feagin, J. (1964). Prejudice and Religious Types: A Focused Study of Southern
Fundamentalists. Journal for the Scientific Study of Religion,
Gazali, İhya-u Ulumu’d-Din, Kahire, 1967.
Glock, Joseph E., On the Study of Religious Commitment, in the, Religion’s
Influence in Contemporary Society Readings in the Sociology of Religion, Ed:
Faulkner, Charles E. Merrill Publishing Co., Ohio 1972, s. 38-56.
Glock, C.P. Dinî Teslimiyetin Tetkiki Üzerine (Dinî Hayatın Boyutları), Çev. Faruk
Karaca, Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi, (www.dinbilimleri. com), 3, 2001
Gorsuch, R. L., Toward motivational theories of intrinsic religious commitment, In
the Psychology of Religion, Ed: Bernard Spilka and Daniel N. McIntosh, Westview
Press, Colorado, 1997, s.12-17.
Hill, P.C. and Hood, R. W. (1999) Measures of Religiosity, Religious Education
Press, Birmingham, Alabama,
Hökekelki, Hayati, Din Psikolojisi, TDV Yayınları, Ankara, 1993.
Hökelekli, Hayati, Din Psikolojisine Giriş, Dem Yayınları, İstanbul, 2010.
Hökelekli, H., Türkiye’de din psikolojisi çalışmalarında karşılaşılan güçlükler ve bazı
temel meseleler. Günümüz Din Bilimleri Araştırmaları ve Problemleri Sempozyumu,
Samsun, 1989, s. 107-114.
Hood ve ark., The Psychology of Religion, The Guilford Press, Second Edition, New
York and London, 1996.
Hood, R. W., The empirical study of mysticism, In the Psychology of Religion, Ed:
Bernard Spilka and Daniel N. McIntosh, Westview Press, Colorado,1997.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
Dindarlığın Boyutları ve Ölçülmesi
Karaca, Faruk, Din Psikolojisinde Metot Sorunu ve Bir Dindarlık Ölçeğinin Türk
Toplumuna Standardizasyonu, EKEV Akademi Dergisi, 2001, 3 (1), 187-202.
Kayıklık, Hasan, Bireysel Dindarlığın Boyutları ve İnanç-davranış Etkileşimi, İslami
Araştırmalar Dergisi, 2006, 19,3, 491-500.
Meadow, Mary Jo-Kahoe, Richard D. Psychology of Religion, Harper and Row,
Publishers, New York, 1984.
Mehmetoğlu, Ali Ulvi, Dindarlığın Peşinde: Din Psikolojisinde Araştırma, Ölçme Ve
Yorumlama Üzerine, Dinî Araştıralar Dergisi, Din Psikolojisi Özel Sayısı, 2006, 19, 3,
465-478.
Paloutzian, R.F., Invitation to the Psychology of Religion, Allyn and Bacon, Second
Edition, London, 1996
Pargament, K.I., Of means and ends: Religion and the search for significance, The
International Journal for the Psychology of Religion, 1992, 2, 4, 201-229
Peker, Hüseyin , Din Psikolojisi, Sönmez Matbaa ve Yayınevi, Samsun, 1993.
Thouless, R. H., An Introduction to the Psychology of Religion, Cambridge
University Press, Third Edition, London, 1974.
Wulf, D. M., Psychology of Religion (Classic and Contemporary), John Wiley and
Sons, New York, 1997.
Yapıcı, A. (2004). “Din Bilimleri Alanında Yapılan Empirik Çalışmalarda Karşılaşılan
Metodolojik Bir Problem: Ölçek mi Olguyu, Olgu mu Ölçeği Oluşturmakta?”,
Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 4 (1), 85-118
Yavuz, K. Din psikolojisinde metot meselesi ve yeni gelişmeler. Atatürk Üniversitesi
İ.F. Dergisi, 1986, 7, s. 176-177
Yıldız, Murat, Dindarlığın Tanımı ve Boyutları Üzerine Psikolojik Bir Araştırma,
Tabula Rasa, 2001, 1, 1, s.19, 42.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
29
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
DİNİ VE MANEVİ TECRÜBE
• Tecrübe ve Dinî Tecrübe
• Dinî Tecrübenin Önemi
• Dinî Tecrübenin Özü
• Dinî Tecrübe Türleri
• Manevi Zekâ ve Manevi
Tecrübe
• Manevi Tecrübe Türleri
• Dinî ve Manevi Tecrübenin
Değeri
DİN PSİKOLOJİSİ
Prof. Dr. Hayati
Hökelekli
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Dinî tecrübenin ne olduğu
anlayabilecek,
• Dinî tecrübenin önem ve gerekliliğini
kavrayabilecek,
• Dinî tecrübe ile ilgili farklı
açıklamalardan haberdar olabilecek,
• Dinî tecrübe türlerini ayırt edebilecek,
• Manevi zekâ ve manevi tecrübeyi
tanımlayıp türlerini
değerlendirebileceksiniz.
ÜNİTE
6
Dinî ve Manevi Tecrübe
GİRİŞ
Dindarlık, insanın tüm kişilik boyutlarıyla, duygu, düşünce ve davranışlarıyla
yaşanan çok yönlü ve kapsamlı bir hayat tarzıdır. Bu yaşantıda dinî duygu ve
sezgilerin, manevi algı ve coşkuların özel bir yeri vardır. Dindar insan, hayatının her
aşamasında kendisini ilahî ve manevi yüceliklerle iç içe hisseder. Kendi varoluş
sınırlarının ötesinde bir “başka” varlıkla ilişki ve iletişim hâlinde görür. Kendisini
Allah’a yakın, onun güç, etki ve ilhamlarına açık, talep ve beklentilerine karşı
sorumlu olarak algılar. Bu tecrübe, dindar insanın varoluşunu yüceltir, insani
kapasitesini artırır, dinî değerlere bağlılığını güçlendirir. Yapılan araştırmalar
insanların büyük çoğunluğunun zaman zaman dinî tecrübeler yaşadıklarını ortaya
koymaktadır. Bu tecrübeler sayesinde dinî inancın gerçeklik değeri daha da artar.
Çünkü dinî ve manevi tecrübe yaşayan insanlar açısından bu duygu ve sezgilerin,
inancı doğrulayan kesin bir değeri vardır.
Samimi dindar olan kimseler kadar, belli bir dinî adanmışlığı ya da düzenli bir
dinî hayatı olmayan bir kısım insanlar da zaman zaman kendilerini manevi bir
yüceliş, ruhsal bir genişleme ve coşkunluk, anlam ve güzellik dolu olağan dışı bir
gerçeklik algısı içerisinde bulabilmektedirler. Dinî ve manevi gerçeklerle doğrudan
ilişki yaşamak, onların varlığını içinde hissetmek hem büyük bir zevk, tatmin ve
huzuru hem de zihniyet ve benlikte bir kısım değişim ve dönüşümleri beraberinde
getirir. Bu yüzden, bu tür tecrübeler yaşamak için insanlar bazen ilgi ve dikkatlerini
kendi iç dünyalarına yoğunlaştırma, bazen de suni ve zorlamalı vasıta ve yollara
başvurma ihtiyacı duyabilirler.
TECRÜBE VE DİNî TECRÜBE
Tecrübenin sözlük anlamı denemek, sınamak, başa gelmek, görüp
geçirmek, yaşantı demektir. Genel anlamda tecrübe, doğrudan doğruya
yaşayarak, başımızdan geçen bir olaya şahit olarak, içsel yaşantımızla
edindiğimiz bilgi ve idrakleri ifade eder. Tecrübe, dünyayı ve hayatı sezgisel ve
duygusal bir kavrama biçimidir. Gerçeklerle birebir ilişki kurmadır. Gerçeklerle
birebir ilişkinin ne olduğunu anlamak için şöyle bir örnekten hareket edebiliriz:
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Örnek
Dinî ve Manevi Tecrübe
•Avustralya gibi kendi ülkemizden çok uzakta bir yerin var olduğunu
duymuşuzdur. Bu ülke hakkında yazılmış birçok kitabı okuyup,
televizyon ve internetten bilgi edinmiş olsak bile, bunlar tek başına
bir tecrübe kazanmamıza yetmez. Ancak bu ülkeye seyahat edip,
bölgelerini ve şehirlerini gezip dolaşarak insanlarıyla tanışarak ve
ülkenin tarih ve kültüründen haberdar olup dilini az-çok konuşarak ve
bu ülkede bir süre yaşayarak,bu ülkenin gerçek bir tecrübesini elde
etmiş oluruz.
Dinî tecrübe, dinî inanç ve değerlerin konusu olan şeyi bizzat
hissederek, yaşayarak, bunlarla doğrudan doğruya temas kurarak, farkına
varmadır. Dinî tecrübe dindarlık yaşantımızın duygusal ve sezgisel boyutudur. Dinî
tecrübe dinî bilgi ve kavramlarımız, görenek ve alışkanlıklarımıza büyük ölçüde
bağlı olmakla birlikte, dinî inanç ve değerlerimizin haber verdiği gerçekliği içsel
olarak hissediştir. Buna göre dinî tecrübenin konusunun “kutsal” ya da “ilahî güç”
olduğu söylenebilir. Kutsal ve ilahî gerçeklerle ilişki ve iletişim muhakemeye dayalı
bir yolla olabildiği kadar, duygular ve içsel yaşantılarla da mümkün olabilmektedir.
Hatta denebilir ki, ilahî gerçekler ve dinî değerler kalp gözüyle, içsel sezgiyle daha
iyi kavranır.
İnsan yaratılış itibariyle
ilahî ve kutsal hakikat
ve değerleri fark edip
keşfedebilecek bir
tabiata sahiptir.
İnsan yaratılış itibariyle ilahî ve kutsal hakikatleri ve değerleri fark
edebilecek, keşfedebilecek, onlarla ilişki kurabilecek bir yapıya sahiptir. İslam
geleneği bu doğal dindarlık yeteneğine “fıtrat” adını vermiştir. Kur’ânı-ı Kerim’de
(Rum 30/30) ve Hz Peygamber’in çeşitli hadislerinde (Buhari, Cenâiz 79, 80, 98;
Sünnet 17, Kader 3.Müslim, Kader, 22-25) ifade edilen fıtrat kavramı, dindarlığın
duygusal ve doğal temeline işaret etmektedir. Günümüz din psikologları da
genelde, doğuştan varlığını kabul ettikleri ”dinî yetenek” ya da “din duygusu”ndan
söz ederler. Son zamanlarda da, bu doğal dinî eğilimin biyolojik ve genetik temeli
konusunda araştırmalar yoğunlaşmıştır. Hadislerde dile getirildiği şekliyle fıtrat
yeteneği, içi boş bir çerçeve gibidir; anne babanın şahsında temsil edilen belli
kültürel dinî geleneğin inanç değerleri ve kavramları ile şekillenmektedir. Böylece
denebilir ki, dinî tecrübe yeteneği başlangıçta genel bir “kutsallık algısı“ iken, daha
sonra belli bir dinin inanç değerlerine göre şekillenen bir dinî kimlik ve kişiliğin
temelini oluşturmaktadır.
Dinî tecrübe, hayat ve evren içinde mevcut olan ilahî sırra tabii bir
hassasiyettir. İlahi vahyin kabul edilmesi, Allah’ın kendi eserleri içerisinde
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Dinî ve Manevi Tecrübe
temaşası ancak bu boyutla mümkün olabilir. Gökyüzünün sonsuzluğunu izleyen
veya tabiatın eşiz güzellikleri karşısında kendinden geçen birisinin bu ihtişamın
kaynağında Allah’ın yüceliğine duyduğu hayranlık, bir dinî tecrübe konusudur.
Bunaldığı ve daraldığı bir anda içten bir duyguyla yardım talebiyle kendisine
yöneldiği yüce Yaratıcının mucizevî yardımına kavuşan ve böylece huzur ve
kurtuluş bulan kimse, dinî bir tecrübe yaşamış olmaktadır. Bir dinî merasim, ayin ya
da ibadet esnasında büyük iç huzuru, sevinç ya da korku ve titreme ile Rabbine
kendini yakın hisseden kimse, dinî tecrübe yaşamış olduğunu ifade edebilir.
Rüyasında, ya da uyanıkken, kişisel hayatı ve geleceği açısından çok önemli bir
kararına yol gösterici manevi bir işaret ve ilhamla karşı karşıya gelen kimse için bu
bir dinî tecrübedir.
Dinî tecrübenin konusu
Allah, ilahî öz, ya da en
üst ve aşkın otorite
olarak kabul edilen bir
gerçekliktir.
Buna göre dinî tecrübeyi; “Allah’ın, işaret, tezahür, etki ve delillerini
sezgisel algılama, vasıtasız doğrudan doğruya kavrama, kutsal ve ilahî
kudretle sezgisel ve duygusal ilişki kurma” şeklinde tanımlayabiliriz: Bu
tanıma göre dinî tecrübenin konusu Allah, ilahî öz, ya da en üst ve aşkın otorite
olarak kabul edilen bir gerçekliktir. Allah’ın varlığının ve etkinliğinin kişisel bir
deneyim biçiminde farkında olmak, dinî tecrübeyi sıradan tecrübelerden ayıran ve
onu dinî kılan en önemli özelliktir. Öte yandan bu tecrübeyi yaşayan kişi açısından
dinî tecrübe, inanılan Tanrı ile belli bir ilişkiyi kapsayan bütün duygular, sezgiler ve
algılardan oluşmaktadır.
DİNî TECRÜBENİN ÖNEMİ
Bazı din psikologları dindarlığın, dinî süreçlerin özünün içsel bir tecrübeden
ibaret olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu görüşün öncülerinden olan W. James’e göre
iman temelde bir duygudur; inanılan varlığın gerçek olduğuna dair duygu ile
orantılıdır. Böylece, din ile içsel tecrübeyi bir bakıma aynılaştırmış, onu kültürel ve
kurumsal dindarlıktan bağımsız bir öz olarak tanımlamıştır. Fakat günümüzde bu
indirgemeci anlayış yerine dindarlığın daha bütüncü bir kavramına
başvurulmaktadır. Kişinin içinde yetiştiği toplumsal ve kültürel gelenek, onun
imanını nasıl yaşayacağı hususunda önemli bir kaynak durumundadır. Öte yandan,
hiçbir dinî tecrübeye sahip olmadan da dindarlığını yaşayan pek çok insanının
varlığından söz edilebilir.
Bununla birlikte dindarlıkta duygu ve coşkuların önemli bir yeri vardır.
Gerçek bir içsel tecrübe geçici bir duygulanım olmayıp, düşünceyi kaplayan
ve onu genişleten bir etki gücüne sahiptir. Dinî tecrübe, dinî kavrayışın her
noktasında sezgisel, vasıtasız ve derin bir duy gusallık içerisinde “Allah’ta
var olma”yı ifade eder. Dinî duygular insanı sürekli ilahî aleme yöneltir ve oraya
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Dinî ve Manevi Tecrübe
doğru yükselme çabası içine sokar. Din duygusunu kuvvetle yaşayan kimse,
düşünce ve tasavvurlarında, tutum ve davranışlarında Allah’la uyum içerisinde
olduğunu hisseder. Bütün arzu ve özlemlerinin ilahî alemde gerçekleşeceği ümidi
ve güveni içerisinde, bu dünyada bulamadığı güven ve teselli ihtiyacını dinî
duygusu sayesinde tatmin eder. Din duygusunu kuvvetle yaşayan kimselerde bu
tecrübe yepyeni bir kuvvet kaynağı meydana getirmekte, hayat kesin olarak yeni
boyutlar kazanmış şekilde genişlemektedir. C.G.Jung’un ifadesiyle; “dinî tecrübeyi
yaşayan insan kendisine anlam, güzellik ve bir hayat kaynağı sağlayan ve dünyaya
ve insanlığa yeni bir ihtişam veren sınırsız bir hazineye, huzur ve güvene sahiptir.”
(Jung, 1993) Dinî tecrübenin bu teselli edici, kuvvet ve huzur verici etkisini
W.James de şöyle ifade der: “Kendimizi acz ve çaresizlik içinde eksik hissettiğimiz
bir anda din bizim imdadımıza koşar. Bir ruh hâli vardır ki, yalnız dindar olanlar ona
erişebilir. Bu, dünya meydanında bütün umutların kaybedildiği ve bizi çevreleyen
hayatın âdeta bizi terk ettiği bir anda dinî duygu bizi yeniden gençleştirmekte ve iç
hayatımızı değiştirmektedir. Bütün sıkıntılardan kurtulmuş, her türlü endişeden
arınmış olarak kendimizi yepyeni bir dünyada bulmaktayız. Böyle bir sevinç
duygusuna ancak dinde rastlamak mümkündür. Aynı duyguyu bir başka yerde
bulmak gerçekten zordur.” (James, 2002)
Dinî tecrübe hem inancı
güçlendiren hem de
onun varlığına delil
oluşturan ikili bir
öneme sahiptir.
Böylece dinî tecrübe hem inancı güçlendiren hem de onun varlığına delil
oluşturan ikili bir öneme sahiptir. Ülkemizde yapılan bir tecrübi araştırmada, dinî
tecrübe sahibi olmanın mevcut inancı daha da güçlendirdiğini belirtenlerin oranı
%88.8 olarak bulunmuştur. Dinî tecrübe dindarlığı canlı tutar ve kişinin
kendisini Allah’a yakın hissetmesini sağlar. Sıradan bir bilinç hâlinden
sıyrılarak, ilahî ve manevi bir boyuta geçiş yapmaya imkân verir. Dinî
tecrübe sayesinde Allah’ın kendisiyle ilgilendiğini hisseden ve düşünen bir
dindar için inancının konusu olan şey, tam bir gerçeklik ve etkinlik kazanır.
Bu yüzden, dinî duyguları açığa çıkaran ve coşturan dinî musiki ve mevlit benzeri
bir takım dinî uygulama, tören ve ayinlere katılan kimseler üzerinde yapılan
araştırmalar, bu törenlerde “kendini Allah’a yakın hissetme”, “dinî coşku yaşama”
ve “kötü duygulardan arınmışlık” hissi yaşayanların oranlarının çok yüksek
olduğunu göstermektedir. Özellikle 20’li yaşlardaki gençler ve bayanlarda bu
etkinin çok yoğun yaşandığı müşahede edilmektedir. Böylece dinî tecrübe Allah ile
daha yakın ilişki, daha fazla dua ve ibadet ve ahlaki duyarlılıkta artış yönünde
etkiler göstermektedir. Az da olsa bazı insanlarda dinî tecrübe, dinî şüphe artışına
da (13.4) neden olabilmektedir. Yaşadığı tecrübenin dinî bakımdan ne ifade ettiğini
bilemeyen, bunu doğrulamakla birlikte kesin olarak bundan emin olamayan
(%30.5) kimselerin varlığı da bir gerçektir.
Belli bir durumda, Allah’ı görüyormuşçasına, karşısında Rabbi hazır
duruyormuşçasına derin bir hisle ibadet eden bir müminin yaşadığı manevi zevk ve
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Dinî ve Manevi Tecrübe
doyum, hiçbir şeyle ölçülemez. Mistikler ve sûfiler, bir bakıma bu manevi zevki en
üst noktada tecrübe etme ve böylece ruhsal bir dönüşümü gerçekleştirme amacı
taşırlar. İlahi sevgi ve aşk bir insanda merkezi bir hâl aldığı zaman, tüm diğer ilgiler
ve zevkler önemsiz hâle gelir. Allah yolunda feda edilemeyecek, terk edilemeyecek
hiçbir ilgi konusu kalmaz. Kişinin kendine ait en değerli varlığı olan “can”dan bile
vazgeçilebilecek ve ölümü “düğün gecesi” olarak algılayacak bir bilinç seviyesine
ulaşılır. Yaşadığı büyük bir acı ve çaresizlikten ilahî yardım ve rehberlik sayesinde
kurtulduğunu hisseden bir kimsenin hayatında mucizevî köklü değişim ve
dönüşümlerin yaşandığı görülebilir. Böylece, değişik şart ve durumlarda yaşanan
dinî tecrübeler, benlik algısında, kişilik ve karakter yapısında, dünya görüşü ve
genel hayat tarzında da çok yönlü dinamik etkileri açığa çıkarırlar.
DİNî TECRÜBENİN ÖZÜ
Dindarlığın duygusal temeli ve niteliği konusunda iki farklı teori ortaya
konulmuştur. Bunlardan birincisi W. James’in ileri sürdüğü görüştür. Onun
açısından dindarlığın özü ve kaynağı duygu olmakla birlikte, hiçbir duygu tek başına
dinî değildir. Yani dinî tecrübe değişmez bir öze sahip değildir; değişik duygusal
yaşantılar dinî bir renk ve anlam kazanabilir. Dinî tecrübe tek bir duygu şekli
olmayıp, dinî konular karşısında, dinî bir bağlamda kişide beliren duygu ve
idraklerin genel adıdır. İnsanın bütün duygusal kapasitesi, Allah’la ilişki
sürecinde dinî bir renge boyanabilir. Buna göre; dinî ilişkiye bağlı olarak yaşanan
korku, sevgi, bağlılık, hayranlık, güvenme, sığınma teslim olma, sabır, şükür,
minnettarlık, saygı, hürmet, tazim, hüzün, rıza, haya vb. duygular, dinî tecrübe
içersinde yer alan önemli duygulardandır. Bu yüzden dinî tecrübenin tek bir
biçiminden söz etmek zordur. Kişinin duygusal kapasitesi ile temas kurulan (kutsal)
nesnenin canlı ve etkin manasına bağlı olarak çok çeşitli dinî tecrübeler
yaşanabilmektedir. Dinî tecrübe anında hissedilen şeyler, genelde çift kutuplu
birtakım duygulardır. Coşku ya da dehşet, sevinç ya da ürküntü hissedilen temasın
bazı nitelikleri olarak kendisini fark ettirir. Yaşantının özelliğinden çok, alışkanlığa
bağlı ve kasıtlı olarak yönetilmesi, dinî duygunun varlığına işaret etmektedir.
Bundan dolayı, bir dinin bağlıları tarafından tecrübe edilmemiş hiçbir duygu ve
heyecanın olmadığı söylenebilir. Duygusallık insanın doğal bir psikolojik boyutudur.
Yaratılışın temel boyutu ve işleyiş ilkeleri her yerde ortak olduğuna göre, din
duygusu evrensel bir özelliğe sahiptir. Ancak, dinî tecrübenin hangi tonda ve tarzda
gelişimini belirleyecek olan kültürel şartlardır.
Buna karşılık R.Otto, dindarlık tecrübesinin hiçbir şeye benzemez bir kimliği
olduğunu savunarak bunu “kutsal” kavramıyla ifade etmiştir. Din kutsalın
tecrübesi olup, bu da kesin olarak kendine özgü, başka şeye benzemez ilahî
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Dinî ve Manevi Tecrübe
James, dinî obje ile
ilişkisinde duyguların
çeşitliliğini ortaya
koyarken, Otto bunları
bir araya toplamakta ve
tek bir yapının unsurları
olarak ele almaktadır.
bir niteliğe (numineux) sahiptir. Kutsalın tecrübesi, zıt duyguların ahenkli bir
uyumudur. Bu duyguların ortak yönleri de olabilir. Çoğu zaman dinî tecrübe korku
ve hayranlıkla karışık bir saygı duygusu şeklinde anlaşılmaktadır. Sonsuz saygı ve
büyük korku ile tezat hâlinde ilahî olan kendine çeker, büyüler, hayran bırakır ve
insana ahiret mutluluğu olarak isimlendirilecek bir mutluluk, mistik hayranlığa
varacak kadar hissedilen bir coşku verir. Kutsal tecrübesinde, bu tecrübeyi
meydana getiren duygular, duygusal bir yapı içinde birleşerek tamamen farklı bir
kategori oluştururlar. Otto’ya göre kutsal tecrübesi içindeki sevgi, korku vb.
James’in dediği şekilde dinî bir objeye uygulanan ortak duygular değildir artık.
Gerçekte dinî duyguyu nitelendiren büyük bir kutupsallık vardır. Bu dehşet ve
ürküntü veren (tremendum) ve kendisine cezp edip hayrette bırakan (fascinosum)
şeyin tecrübesidir. Buna göre, dinî tecrübe içerisinde hissedilen duygular, zıt
yönde gelişme gösteren iki dizi heyecan türünü bir arada buluşturan tek bir
yapı özelliğine sahiptir. Birinci dizide “korku” yönünde gelişen duygu ve
heyecanlar vardır. Mutlak erişilemezliği ve yüceliği, tamamen başkalığı ve üstün
kudreti ile “ilahî varlık” insanda korkutucu bir etki uyandırır. Dinî metinlerde sıkça
yer alan takvâ, havf, haşyet, tazim, heybet, rahbet, hürmet vb. kavramlar, Allah’ın
”Celal” sıfatının ve gazabının insan üzerinde bıraktığı ürkütücü etkiyi dile getirdiği
söylenebilir. Kutsalın tecrübesi içersindeki ikinci boyut; son derece
muhteşem ve yüce olan sonsuz varlık karşısında hissedilen “yaratılmışlık ve
fânilik” hâli tecrübesidir. Dindar kişi Yüce Allah karşısında kendisini zavallı,
güçsüz, küçük ve ona bağımlı hisseder. Bu unsurlara bir üçüncüsü daha katılır ki, bu
da “ İlahi kudret Enerjisi”dir. Allah kuvvet, hareket ve iradedir. Buna ilaveten, hiçbir
şeye benzemez olan Allah, “hayret verici yabancı sır”dır. Dinî tecrübenin ikinci
dizisi ise “sevgi ve arzu” yönünde gelişen duygusal unsurlardan oluşur. İlahi Kudret
aynı zamanda hasret ve istek uyandıran, sevgi, güven, umut, minnettarlık ve
şükran telkin eden ve ruh üzerinde karşı konulmaz bir cazibe kuvveti ile etkide
bulunarak, insanı tam teslimiyete zorlayan mukaddes bir değer olarak da tecrübe
edilir. Muhabbet, aşk, şevk, üns, recâ, yakîn, zevk, vecd vb. kelimelerle ifade edilen
duygu hâlleri Allah’ın sınırsız rahmet ve merhametinin, “Cemâl” sıfatlarının
algılanışını dile getirir. Böylece İlahi Kudret korkutucu olduğu kadar, büyük huzurlu
iç yakınlığı, sonsuz zevk, güven, itminan veren bir sır olarak kendisini hissettirir.
Böylece James, dinî obje ile ilişkisinde duyguların çeşitliliğini ortaya
koyarken, Otto bunları bir araya toplamakta ve tek bir yapının unsurları olarak ele
almaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Dinî ve Manevi Tecrübe
DİNî TECRÜBENİN TÜRLERİ
Sıradan, normal insan tecrübesini aşan birçok olay vardır. Ölüme yakın
deneyimler, güzellik ve musiki etkisiyle ortaya çıkan kendinden geçme hâlleri,
peşinden çok koşulan ya da sürpriz şekilde elde edilen çok büyük bir başarıya bağlı
olarak yaşanan yoğun heyecanlar, şeytani bir varlık tarafından kışkırtılma hâlleri vb.
bunlardan en çok rastlananlarıdır. Bunların yanında, her şeyin bir ve bütün olduğu,
zaman ve uzayın dışına çıkıldığı şeklindeki mistik tecrübeler de önemlidir. Fakat
hangi tür ruhi/manevi bir tecrübe olursa olsun, dinî olarak nitelendirilmesi
için belli bir dinî inanç merkezine bağlı olarak, belli dinî sembollerce
uyarılan ve dinî bir bağlamda ortaya çıkması gerekir. Bu hususu dikkate
alarak dindarların zaman zaman yaşadıkları dinî tecrübeleri şu başlıklar altında ayırt
edebiliriz:
Kutsalın Tecrübesi
Dindar insanlarda
kutsallığın genel bir
duygusu, çok belirgin
olarak kendisini
gösterir.
Buna “ön dinî tecrübe” de denilebilir. Bu tecrübe sayesinde dinî inanç ve
değerler dünyasının varlığının farkına varılır. Kâinattaki ilahî kudreti sezme, madde
ötesindeki aşkın bir gücün belli belirsiz fark edilmesi bu tecrübenin esasını
oluşturur. Dindar olsun ya da olmasın insanlar zaman zaman, birden bire
beliren olağan dışı bir gücün, sırlı bir varlığın mevcudiyetini içlerinde
hissedebilirler. Dindar insanlarda özellikle dinî ayin ve törenlerde, dua ve ibadet
anlarında, kutsal mekânlarda kutsallığın genel bir duygusu çok belirgin olarak
kendisini gösterir. Bu tecrübe çerçevesinde, kutsal ve kutsal dışı arasındaki sınırda
korkunun, dehşetin ve ihtişamın tanımı güç duygusal tecrübesi yaşanır. Sırrına
erişilemez bir sonsuzluk karşısındaki küçüklük ve sınırlılık duygusu, teslim olma ve
diz çökme tepkisi ortaya çıkar.
Ulûhiyet Tecrübesi
Ulûhiyet tecrübesi, “Allah’ın varlığının hem tabiatüstü (aşkın) hem
yeryüzündeki varlıklar ve benlikte fark edilen (içkin) sezgisel ve kendine has
şuuru” şeklinde tanımlanabilir. Bireye, Allah’ın varlığının tecrübesi olarak görünen
şey kendi içinde beş farklı türde olabilir.


Allah’ın, ortak, genel (herkese açık), duyusal bir nesne vasıtasıyla
tecrübe edilmesi (Meselâ, gece yıldızlı semayı temaşa eden birinin,
orada birden Allah’ın sonsuz kudretini, ihtişamını ve güzelliğini
hissetmesi).
Allah’ın olağan dışı, genel, duyusal bir nesne vasıtasıyla tecrübe
edilmesi (Meselâ, Hz. İsa ve Havarilerin gökyüzünden inen bir
sofradan yemek yemeleri).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Dinî ve Manevi Tecrübe



Allah’ın, normal duyusal dille tanımlanabilen özel bir nesne
vasıtasıyla tecrübe edilmesi (Meselâ, Cebrail’in insan kılığında
görünüp Hz.Peygamber’le veya Hz. Meryem’le konuşması).
Allah’ın normal duyusal dille tanımlanamayan özel bir nesne
vasıtasıyla tecrübe edilmesi. Birçok sûfi ve mistik, Allah’ı özel bir
yolla tecrübe etmiş ve bu tecrübelerini anlatmada kelimelerin
yetersiz kaldığını ifade etmiştir.
Allah’ın herhangi bir duyusal vasıta olmaksızın tecrübesi. Bu tür
tecrübede kişi, Allah’ın sezgisel veya vasıtasız algısına sahiptir
(Mesala, Hz. Peygamber’in Mirac gecesi Allah’ın huzuruna
yükselmesi).
Hz. İbrahim’in Kurân-ı Kerim’de anlatılan ulûhiyet tecrübesi burada örnek
olarak ele alınabilir. Tefsirlerin kaydettiğine göre ergenlik yaşlarında gerçekleştiği
belirtilen bu olay, belli bir süreç içerisinde tamamlanmıştır. Buna göre Hz. İbrahim
önce doğal bir din duygusu ile kendi toplumunca kutsal kabul edilen varlıklara
yönelmiştir. Ancak onlar üzerinde yaptığı incelemeler ve çıkarımlar kendisini,
Allah’ın sonlu ve geçici olamayacağı ve yaratılanlara benzemeyeceği fikrine
ulaştırmıştır.
“Gece basınca bir yıldız gördü, ‘işte bu benim Rabbim’ dedi; batınca
‘batanları sevmem’ dedi. Ay’ı doğarken görünce, ‘işte bu benim Rabbim’ dedi;
batınca,’Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi andolsun ki sapıklardan
olurdum’ dedi. Güneşi doğarken görünce, ‘işte bu benim Rabbim, bu daha
büyük’ dedi; batınca ‘ey milletim! Doğrusu ben ortak koştuklarınızdan uzağım’
dedi. Doğrusu, O’nun bir ve tek olduğunu tasdik ederek ben yüzümü, gökleri
ve yeri yaratana çevirdim, ben ortak koşanlardan değilim.” (En’âm 76-79).
Hz. İbrahim’in yaşadığı bu olaydan şu psikolojik sonuçları çıkarmak
mümkündür:



Bilişsel gelişime uygun olarak, Allah tecrübe ve tasavvuru somuttan
soyuta doğru bir gelişim süreci geçirmektedir.
Uluhiyet tecrübesi, kültürel gelenek ve uyarıcıların etkisi altında
gelişmektedir.
Fıtrat yapısı bozulmamış kimseler, kültürel geleneklerce asliyeti
karartılan tevhid inancına ulaşmalarına basamak oluşturan çeşitli
dinî tecrübeler yaşayabilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Bireysel Etkinlik
Dinî ve Manevi Tecrübe
• Allah'ın varlığını içinizde nasıl hissettiğinizi düşününüz..
İlahî Cevap Tecrübesi
Örnek
İlahî cevap tecrübesi, “Allah’ın kişinin durumuyla ilgilendiği, zaman
zaman duasına ve talebine cevap verdiği, ihtiyacını giderdiği hissi”
şeklinde tanımlanabilir. Dindar insanların çoğu, hayatları boyunca bu tür
tecrübelerle karşı karşıya kaldıklarını bilirler. Ülkemizde yapılan bir araştırmada
(Yaran, 2009) “Duama cevap olarak veya bir ihtiyaç anında Allah’ın yardımını
gördüm” türünden dinî tecrübe yaşayanların oranı %25.2 olarak bulunmuştur. İlahi
cevap tecrübesi aynı zamanda ülkemizde en fazla yaşanan dinî tecrübe türü olarak
görülmektedir.
•"15 yaşındayken Kur'ân öğrenmeyi çok istiyordum ama köy yerinde
olduğumuz için babam gidip öğrenmeme izin vermiyordu. Bunun için
yaşımın çok küçük olduğunu ve orada harcayacağım vakitle köy
işlerini yapmamı istiyordu. Ama benim bu arzum hiç bitmedi. Israrla
öğrenmek için mücadele ettim. Bu yüzden babamdan çok dayak
yedim. Artık ümidimi kesmiştim ve sadece dua ediyordum. Bir gece
herkes uyuduktan sonra duvarda bir levha gibi ışık gördüm. Bu etrafı
nur gibi çevrelenmiş birşeydi. Ve normalde orada asılı birşey yoktu.
Dikkatli bakınca böyle pençe pençe harfler gördüm. Yani elifbayı
gördüm. Rabbim sesimi duymuş ve benim öğrenmem için böyle
olağanüstü bir lütuf vermişti. Artık her gece bir an önce ev ahalisinin
uyumasını bekliyordum. Lambalar sönünce o levha ortaya çıkıyor ve
nur gibi parlak harfler meydana çıkıyordu ve ben onları garip bir
şekilde okuyordum. 14 gün sonra "Acaba okuduğum harfleri doğru
mu okuyorum?" diye düşündüm ve eski bir Kur'ân bulup oradan
okumaya çalıştım. Biraz okudum ve okuduğum gece artık o levhayı
göremedim. Yani Kur'ân okumayı öğrenmiştim ve levha artık yoktu.
(Cafer Sadık Yaran, Dini Tecrübe ve Meûnet, s. 78-79).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Dinî ve Manevi Tecrübe
İlahî Müdahale Tecrübesi
Örnek
“Bir tehlike, ölüm tehdidi, çaresizlik ve mahrumiyet içerisinde
olunduğu bir anda, Allah’ın bu durumdan kişiyi kurtarıcı mucizevi
yardımının hissedilmesi” şeklinde tanımlanan ilahî müdahale tecrübesine,
ölümcül bir kazadan kıl payı kurtulma, ağır bir hastalıktan şifa bularak hayata
dönme, şüphe, çatışma ve anlamsızlık duygualrı içerisinde bocalarken bir anda
herşeyin aydınlığa kavuşması gibi olaylar örnek olarak verilebilir.
•"..Çok ciddi bir gayretle mahsusât ve zaruriyât üzerinde
düşünmeğe, bunlarda nefsimi şüpheye düşürmek mümkün olup
olmadığını aramaya başladım. Uzun müddet şüpheden ileri gelen
araştırmalardan sonra mahsûsatta hata olmayacağına emin olmayı
nefsim kabul etmedi. (..) Bu vesveseler içime doğunca kalbimde
yer etti. Buna bir ilaç aradım, fakat bulamadım.. Bu hâl güç iyileşen
bir dert gibi iki ay kadar içimi kemirdi. Durum itibariyle safsata
mezhebine saplanmıştım. Fakat kimseye bundan bahsetmiyordum.
Nihayet Cenabı Hak beni o hastalıktan kurtardı. Bu, ancak Cenabı
Hakkın kalbime attığı bir nur sayesinde olmuştu." (Gazali, ElMunkızu Min-Ad-Dalal, s. 17-20).
İlahî Yönlendirme ve Kurtuluş Tecrübesi
Bu tip tecrübeler genel olarak ani ve beklenmedik bir şekilde (ya da bazen
yavaş yavaş ilerleyen bir süreç olarak) ortaya çıkar ve kişiyi şaşkınlığa uğratır.
“Allah’ın kişiyi doğru yöne yönlendirdiği, manevi kurtuluşu için belli bir
tercihe yönelttiği, doğru yolu bulmasının önünü açtığı hissi. ” Şeklinde
tanımlanabilecek kurtuluş tecrübesi, beklenmedik, önemli bir hadise özelliğine
sahiptir. Varoluşunun anlamı hakkında onu sorguya çekerek, geçici ya da kalıcı
olarak kişiyi değişikliğe yönlendirir. Böylesi bir tecrübe yaşayan bir kısım insanlar;
dindışı, dine ilgisiz, din karşıtı ya da şaşkın ve sapkın bir durumda iken, köklü bir
değişim ve dönüşüm geçirerek dinî ve manevi bir kişiliğe kavuşurlar. Tövbe edip din
yoluna girme, zor ve sıkıntılı bir durumun uygun şekilde atlatılması (evlilik kararı,
boşanma, sınav vb.), inanç ve ibadetleri yerine getirmedeki yetersizliğin aşılması
şeklindeki olaylar çerçevesinde bu tür tecrübelerin yaşandığı görülmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Dinî ve Manevi Tecrübe
İlahî Ceza Tecrübesi
Örnek
İlahî ceza tecrübesi, “bir günah, işlenmiş bir kötülük, hata ve kusur
dolayısıyla Allah’ın cezalandırıcı müdahâlesinin hissedilmesi” şeklinde
tanımlanmaktadır. Dindar bir insan belli bir durumda kendisini , Allah tarafından
bir uyarı ve cezaya uğradığını, reddedilmiş ve yüzüstü bırakılmış olduğunu, mal ya
da canına, sevdiği bir yakınına bir zarar ve ziyanın gelmiş olduğunu hissedebilir.
Ülkemizde 17 Ağustos 1999 Marmara depremini yaşayan kimseler üzerinde yapılan
bir araştırmada, bu olayın insanların yaptıkları kötülüklere karşı Allah’ın bir cezası
olduğuna inanların varlığını ortaya koymaktadır.
• Coşkun: Biz bu cezaya layıktık. Son zamanlarda her şey kötüye
gidiyordu. Ama çoğu için bu deprem de ibret olmadı. Fay hattı falan
yok. Yıkımlara bakıyorsun, anlıyorsun. Allah'ın işine ne karışıyorsun?
Ama Aadapazarı'ndaki meyhanelerden, birahenelerden hiçbirisi
yıkılmadı. Hepsi ya hasarsız ya az hasarlı. Allah imtihan ediyor. "Bakalım
bir daha yapacaklar mı, ders aldılar mı" diye oraları öylece bıraktı.
(Talip Küçükcan- Ali Köse, Doğal Âfetler ve Din, s.94)
Allah İle İlişkinin Geçmiş Şekillerinin Yeniden Hatırlanması
Hayatının belli aşamalarında dinî şüpheler yaşamış, inanç değerleri
konusunda çatışmalarla yoğrulmuş fakat dinî teslimiyetini güçlendirerek imanını
arındırmış kimseler vardır. Benzer bir şekilde çeşitli durumlarda Allah’a dualarda
bulunmuş ve bunların hemen tamamına cevap almış ya da yanılsamalara kapılmış
kimseler de vardır. Bunlar bir iman ve dua tecrübesine sahip olduğu duygusunu
yaşarlar.
Vecd tecrübesi
Vecd tecrübesi, “kendinden geçme, kendinden dışarı çıkma, dış
dünya ile tüm bağlantının kopması sonucu Allah’tan başka hiçbir varlık
hissinin kalmaması” şeklinde tanımlanmaktadır. Özellikle sufi ve mistiklerde
zaman zaman görülen bu tecrübede, Allah ile çok yakın olma, aşk ve dostluk
duygusu içerisinde bir arada bulunma duygusu yaşanır. Kendinden geçmenin
uyuşturucu maddelerle sağlanan, ya da bazı ruh hastalarında rastlanan biçimleri
de vardır. Bunlar elbette ki dinî tecrübe olarak ele alınamaz. Belli bir dinin inanç ve
değerlerinden beslenen vecd hâlleri, dinî bir tecrübenin konusu olabilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Dinî ve Manevi Tecrübe
Mistik Tecrübeler
Mistik tecrübe, dinî
tecrübenin özel bir
türüdür.
Sufi ve mistiklerin, manevi olgunlaşma süreci içerisinde çok değişik duygusal
hâller, şiddetli heyecanlar, çeşitli olağan dışı görüntü ses ve oluşumun eşlik ettiği
derin tecrübeler yaşadıkları bilinmektedir. Fakat mistik tecrübenin zirve
noktasında esas olarak herşeyin bir bütün olduğu ve kendinin de bu bütünün
parçası olduğu hissi; tabiat üstü sırlı bilgilere ulaşmış olma izlenimi yer alır. Dinî
tecrübenin özel bir türü olan mistik tecrübe, bir başka şekliyle dindışı, bâtınî bir
aydınlanma ve tabiatla birleşme tecrübesi de olabilir. Fakat dinî mistikleri özel kılan
herşeyi Allah’ta, Allah’la ve Allah’tan görmenin daimi bir duygu ve algısına sahip
olmalarıdır.
İlham ve Vahy Tecrübesi
İlham ve vahy tecrübesi, “kişinin kendisini ilahî tebliğlerin muhatabı
olarak hissetmesi ve özel bir aydınlanma hissi duyması.” Şeklinde
tanımlanmaktadır. Bu tecrübeleler, kendisinde hazır bulduğu ve Allah’tan (ya da
ilahî bir kaynaktan) olduğunun kesin şuuruna vardığı vasıtasız bir bilgiye sahip olma
şeklinde de anlaşılabilir.
MANEVİ ZEKÂ VE MANEVİ TECRÜBE
Manevi zekâ, aşkın
gerçeklere ve değerlere
yönelik bir yetenektir.
Dinî bir bağlamda ya da dinden bağımsız olarak insanların bir kısmı manevi
ve kutsal gerçeklerle ilişki kurabilmekte, dünyayı ve kendisini farklı bir gözle
görebilmektedir. Kısa süreli ölüm deneyimi yaşayıp hayata tekrar dönenler, ölmüş
birisi ile rüyasında iletişim kuranlar, sırlı olay ve durumlarla karşı karşıya kalanlar,
hayatın anlam ve güzelliğini en üst seviyede algılayanlar hiç eksik olmamıştır. Tüm
bu ve benzeri olaylara, benliğin ötesine geçme, varlığın tam ve bütüncü bir algısına
ulaşma, kendini daha büyük manevi bir bütünün parçası olarak hissetme, insani
sınır ve bağlardan kurtulmuş olarak, kendini özgür ve tam olarak hissetme, olağan
dışı görüntü ve uyaranların farkına varma gibi tecrübeler eşlik etmektedir. Bu tip
olayları anlamak ve açıklamak için bilim adamlarının son yıllarda geliştirdikleri iki
kavram bulunmaktadır: “Manevi zekâ” ve “manevi yaşam” (Spirtuality).
Manevi Zekâ
İnsan tabiatında kendimizden ötelere, aşkın gerçeklere (transendent), en
son ve nihai olana karşı duyarlılık ve merak olduğu bir gerçektir. Emmons (2000)’a
göre bunu sağlayan şey manevi zekâdır. Manevi zekâ, başlı başına ayrı bir zekâ türü
olup şu özellikleri taşır.
 Fiziksel ve maddesel olanı aşma yeteneği
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Dinî ve Manevi Tecrübe
 Yüksek şuur hâlleri yaşama yeteneği
 Günlük deneyimleri kutsallaştırma yeteneği
 Sorun çözümünde ruhsal kaynakları kullanabilme yeteneği
 Minnettarlığı ifade etme, alçakgönüllü olma, bağışlama ve merhamet
gösterme yeteneği.
Yüksek seviyede manevi bir zekâya sahip olan bir kişi, daha geniş olan nihaî
ilginin bir parçası ile ilişkili olarak, çeşitli orta seviyeli görevler, planlar ve hedefleri
daha iyi görebilir. Bu durum, kişinin daha büyük bir çerçeve içinde hayatını değişik
açılardan organize etmesine imkân sağlamaktadır. Bu aynı zamanda yaşam
hakkında ileri görüşlülüğe, bir takım manevi hedef ve uğraşların bir parçası olarak,
uzun süreli motivasyon ve hatta sıradan davranışlara yönelik desteklenmiş bir
performansın oluşmasında temel olarak rol oynayabilir.
Manevi Tecrübe
Manevi tecrübe,
“aşkın”ın eksiksiz bir
farkında oluşudur.
udurtecrübesidir.
Manevi tecrübe,”aşkın”ın eksiksiz bir farkında oluş tecrübesi olarak
tanımlanabilir. Aşkın gerçekler, (kişinin dinî inanç ya da hayat görüşü bakış açısına
dayanarak), doğaüstü görüşleri ve anlamları içerebilir de içermeyebilir de. Bu
gerçekler psikolojik bir seviyede insanların yaşamlarını etrafında organize ettiği
fikirler, amaçlar ve inançlar ile ilgili olabilir. “Nihaî ilgi” (ultimate concern) de
denilen bu amaçlar ve inançlar, insanın tüm etkinlikleri için merkezi noktalar
olarak işlev gören en temel ilke ve fikirlerden oluşur. Buna göre manevi tecrübe,
her ne olursa olsun insanın nihai bir gücü düşünmesi veya ” kendilik”(self),
“yaşam” gibi kesin tanımlanabilen değerler vasıtasıyla karakterize edilen
bir varoluş tarzı olarak da anlaşılabilir. Bu varoluş tarzını oluşturan tecrübeler de
şunlardan oluşur:
 Yaşamda bir anlam arama,
 Aşkın olanla karşılaşma,
 Bir bağlanma hissi,
 Nihai bir gerçek ya da en yüksek bir değer arama,
 Gizemli bir varlığa saygı ve minnettarlık,
 Benlikte bir değişim ve dönüşüm,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Dinî ve Manevi Tecrübe
MANEVİ TECRÜBE TÜRLERİ
Dinî tecrübe gibi manevi tecrübenin de çeşitli türleri vardır. Bunlardan en
göze çarpanları aşağıda belirtilmiştir.
Doruk Deneyimler
İlk defa Maslow tarafından tanımlanmış olan doruk deneyimler, sportif
başarılar, entelektüel veya ruhsal şifa verici sezgiler, artistik yaratıcılık, dostluk ve
akrabalık gayretleri gibi doğal heyecanlardan oluşur. Bunlar, din dışı varoluş
gerçekleşmeleri şeklinde kendini gösteren, yüksek seviyede ve güdülenme ötesi
içten doğma bazı tecrübelerdir. Tüm bu tecrübelerin ortak noktası kişide,
hayatın bir anlamı olduğu ve yaşanmaya değer olduğu izlenimini
bırakmalarıdır. Bu tecrübeler kişiyi mükellefiyet, gerçekleştirme ve faydalılık
fikirlerinin yol açtığı rahatsızlıktan kurtarmaktadır. Bu tecrübeleri yaşayan
kimseler, kötülük ve ıstırabın izafi olduğunu idrak etmekte, kendi kendileriyle tam
bir uzlaşma içerisinde mutlu anlar yaşamaktadırlar. Doruk deneyimlerin ortak bazı
özellikleri şu şekilde sıralanabilir:






Tüm evrenin birleşmiş ve ayrılmaz bir bütün olarak algılanması,
bütünlük bilinci
Diğer her şeyi dışta bırakan yüksek bir odaklanma. Her şeyin eşit
önem kazandığı değerlendirmesiz, karılaştırmasız ve yargılamasız bir
biliş. (Örneğin, yeni doğmuş bebeğini inceleyen bir annenin, bebeğin
her minik ayak parmağından, bir diğeri kadar eşit büyülendiği ve bu
yolla bir tür dinî huşu içinde kalması)
Tabiatın, insani amaçlar için bir araç olarak değil, kendi içinde ve
kendisiyle var olan kendi özü içinde algılanması
Ego merkezli olmaktan çok nesne merkezli bir algılayış. Bireyin
kendisinin aradan çekildiği, egosuz ya da ego aşkın, bencil olmayan
algılayış
Uzay ve zaman bilicinin kaybolması, sonsuzluk içeren bakış açısı.
Doruk deneyim yaşayan birisi, geçen bir günü birkaç dakikaymış gibi
ya da yoğunlukla yaşanan bir dakikayı bir gün, bir yıl, hatta sonsuza
dek süren bir an gibi hissedebilmektedir
Doruk deneyimler, hayatı yaşamaya değer kılabilmekte, yaşama
anlam kazandırmaktadır. Dünya iyi, arzu edilir ve değerli bir yer
olarak görülmektedir. Aynı zamanda dünyada kötü ve kötülüğün
varlığı düşüncesi ile bir uzlaşım yaşanmaktadır. Dünyadaki
çatışmalar, karşıtlıklar, ayrışmalar ve kutuplaşmalar anlamlı bir
bütünlük içersinde görülmektedir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Dinî ve Manevi Tecrübe


Doruk deneyimler, bireyin mükemmel bir kimliğe sahip olmasına,
özgün, sorumlu, etkin, yaratıcı, özgür iradeli bir insan olmaya
yönelmesine yol açmaktadır
Doruk deneyimler yaşayan kimseler daha az bencil olmakta, daha
manevi yüksek bir kişi, daha sevecen ve kabullenen, alçakgönüllü ve
ağırbaşlı olmaktadırlar. Minnettarlık ve şükran duyguları ile dolu
olarak herkesi kucaklamaya ve dünya için iyi bir şeyler yapmaya,
kendini adamaya yönelmektedirler
Ben-Ötesi (Aşkın) Tecrübeler
Ben-ötesi tecrübede kişi
kendi beninden kaçıp
uzaklaştığı ve “kendi
kendisinin dışında
durduğu” izlenimine
sahip olur.
Alkol ve benzeri bazı uyuşturucu maddelerin etkisiyle bilincin değişime
uğraması sonucu yaşanan bir kısım hâllerin varlığı bilinmektedir. Bu hâller
içerisinde, kişi kendi beninden kaçıp uzaklaştığı ve “kendi kendisinin dışında
durduğu” izlenimine sahiptir. Aynı zamanda zaman ve uzayın dışına çıkıldığı, her
şeyin bütünleşmiş tek bir birlik hâlinde olduğu algısı da buna dâhil olur. Özellikle
dinî inanç ve değerlerin derinden sarsıldığı dönemlerde ortaya çıkan manevi
bunalım ve tatminsizlik ortamında bu yola sıkça başvurulduğu bilinmektedir. Bir
kısım uyuşturucu maddeleri deneyerek yaşadıkları ruhsal hâlleri dinî ve mistik
kavramlar çerçevesinde açıklamaya çalışan din psikologları ya da bilim adamları da
olmuştur. W. James, A. Huxley bunların başında gelmektedir.
Uyuşturucu maddeler vasıtasıyla “manevi genişleme” ve rahatlama arayışı
içerisine girenler tarihte olduğu gibi günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Fakat
bunun yol açtığı zararlar, manevi gelişme ve ilerleme bir tarafa fizyolojik bağımlılık
ve sonrasında ortaya çıkan durumlar göz önüne alındığında çok tehlikeli boyutlarda
olabilmektedir. Yalnız kimyevi maddelerin yardımı ile ruhsal hayatı ileri boyutlara
taşımanın imkânsız olduğu açık bir gerçektir. Psikolojik yücelmenin ancak zihinsel
etkenlerle, inanç ve moral gücü ile mümkün olabileceği günümüzde çok daha iyi
anlaşılır duruma gelmiştir.
DİNî VE MANEVİ TECRÜBENİN DEĞERİ
Yukarıda, önemini kısaca ifade etmeye çalıştığımız dinî ve manevi
tecrübenin, bilimsel ve felsefi yönden nasıl bir değer taşıdığını bilmek de önemlidir.
Buna göre, dinî ve manevi tecrübe yoluyla elde edilen bilgi ve idrakler ne ölçüde
güvenilir ve gerçeğe uygundur? Duygusal ve sezgisel yolla elde edilen bir bilginin
gerçek ilahî kaynağa bağlı ilham ve etki mi yoksa hayali bir yanılsama ya da şeytani
bir etkilenmenin ürünü mü olduğunu ayırt etmek nasıl mümkün olmaktadır? Dinî
ve manevi tecrübe konusunda en fazla tartışılan ve cevabı aranan sorular
bunlardır. Bu soruların sorulmasına yol açan da, dinî ve manevi tecrübenin öznel,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Dinî ve Manevi Tecrübe
onu yaşayan kimselere mahsus olması ve başkaları ile paylaşılamaması özelliğidir.
Kişiden kişiye değişen ve onu yaşamayan kimseye yabancı kalan özelliği ile dinî
tecrübe açık-seçik ve kesin olmaktan uzak, belirsiz bir gerçeklik ifade etmektedir.
Bu belirsizliği doğuran özellikler de şunlardır:




Dinî tecrübenin
muhtevası, farklı din ve
kültürlere göre farklı
anlamlar kazanır.
Dinî ve manevi tecrübe duyu tecrübesi gibi, bilişsel bir tecrübe
değildir.
Dinî ve manevi tecrübede, herhangi bir dinî algının doğruluğunu ve
güvenilirliğini test edecek araçlar ve standart kontrol yolları yoktur.
Dinî ve manevi tecrübenin nesnesi maddi, gözlemlenebilir, duyusal
bir şey değildir. Bu yüzden de dinî tecrübe yanlışlanabilir değildir.
Dinî tecrübe düzenlilikten yoksundur, bu yüzden bu tecrübeye
dayanarak ne olup biteceğini önceden kestirilemez.
Yaşanmış bir tecrübe, onu yaşayan kimse için anlamı olan belli bir
gerçekliğe elbette ki sahiptir. Belirsizlik, böyle bir tecrübeyi yaşamayan,
dışta olan kimseler içindir. Mesela bir kimse “Ben rüyamda Hz. Peygamber’i
gördüm, bana şu duayı öğretti.” dese bu onun için son derece gerçek ve
etkileyicidir. Fakat bir başkası, bunun doğruluğuna inanmayabilir ve o bilgiyi hiç
dikkate almayabilir. Bunun nedeni, duygusal ve sezgisel algının tabiatıdır.
Duygusallık, kendisiyle uygunluk hâlinde bulunulan vasıfları gösterir. Bu vasıflara
uygun gelen idraki şekiller, bu idraki şekillerin içine inen ve kendi anlamlarıyla
onları aydınlatan dünya ve Allah konusundaki ifadeleri davet eder. İnanmayan bir
kişi dünyayı, tamamen doğal süreçlerin işlediği bir alan olarak görürken, inanan
kişi, her şeye kâdir, iyilik sahibi bir Yaratıcı’nın tezahürü olarak görür. Dünyayı
Allah’ın bir eseri, iyi ile kötünün bir savaş alanı olarak tecrübe edebilir. Dolayısıyla
inananla inanmayan aynı fiziksel çevreyi solumakla birlikte ona farklı yorumlar
getirmekte ve buna bağlı olarak farklı tecrübeler edinmektedir. Görünürün içinde
görünmezin idraki ve buna bağlı olarak, yeryüzünde ilahî olanın tezahürü ve
yakınlığı, belirti ve işaretinin idraki, zorunlu olarak kişiden kişiye, kültürden kültüre
değişebilir özellik göstermektedir.
Bir işaretin anlaşılması, onu idrak eden kimsenin eğilimine bağlıdır.
Dolayısıyla dinî tecrübe, kendi idrakinin duygusal yatırımına ve özel olarak kişilerin
kendilerine mal ettikleri dinî anlamlara göre farklılaşabilmektedir. Bunlar kimileri
için Allah’ın doğrudan doğruya tezahürü ve tecellisidir. Diğer bazıları için bunlar
Allah’ın özel işaretleri olmayıp kutsalın ana niteliğini çağrışım yaptıran şeylerdir.
Diğer bazıları içinse bunlar, insanın ötesinde fakat bütün ilahî vasfından sıyrılmış bir
tabiat sırrı gibi gözükmektedir. Böylece, dinî tecrübe içinde işitilen veya görülen
şeyler, yani bu tecrübenin muhtevası, farklı din ve kültürlere göre farklı anlamlar
kazanmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Dinî ve Manevi Tecrübe
Dinî tecrübenin yapısındaki bu belirsizlik sebebiyle, din kendisine ait
olmayan unsurlarla karıştırılabilmekte, aşkınlığını kaybederek, ulvi bir hakikat
taşıyıcısı olmaktan uzaklaşıp, çok alt seviyede bir tecrübe durumuna
düşebilmektedir. Bu durumda, insana ulûhiyet alanının kapısını açan duygular,
insan ve tabiatın sınırlarını pek aşmayan bir durumda kalırlar ve çoğu zaman din,
bu duyguların belirsizliğine karışır. Bu yüzden dinî tecrübe ile sanat ve güzellik
tecrübesi, beşeri aşk tecrübesi, evrenle birleşme ve kaynaşma duygusu, bir grup
hayatı içerisinde hissedilen aidiyet duygusu, hatta şeytani bir etkilenmeye bağlı
olarak yaşanan heyecanlar, çoğu zaman biri diğerinden ayırt edilmesi mümkün
olmayan tecrübeler olarak ortaya çıkmaktadır. Esasen duygusallık içerisinde
yaşanan hiçbir tecrübe, ilahî kudretin biricik ilhamını oluşturmaz. İnsan bilinci çok
farklı etki kaynaklarından beslenebildiği gibi, her duygusal tecrübe çok farklı
niyetleri de açığa çıkarabilmektedir.
Tartışma forumu
Tartışma
Buna göre, dinî ve manevi tecrübenin hakiki ve meşru bir değer taşıyıp
taşımadığını anlamanın yolu ve yöntemi nedir? Sorusunun cevabını da bulmak
gerekmektedir. Burada, bu yolla elde edilen değerlerin pratik ve gözle görülür
sonuçları ve ürünlerini dikkate almaktan daha güvenli bir yol yoktur. Elbette ki,
öncelikle bu ürünlerin dinî inanç ve değerlere, dinî hedef ve gayelere şekilsel ve
dışsal bakımdan uygunluğu da önemlidir. Bu hususlara açıkça ters düşmeyen ilham
ve vizyonlar, algı ve anlamlar bu tecrübeyi yaşayan kimse için hakiki bir değer ifade
edebilir. Ayrıca, sonuçları bakımından kişinin ahlaki gelişme ve olgunlaşmasına, dinî
görev ve uygulamaları yerine getirmedeki istekliliğin artmasına yol açması
ölçüsünde de dinî tecrübenin meşruluğuna bir işaret sayılabilir. Daha geniş bir
bakış açısı ile ele aldığımızda ise; peygamberlerin, velilerin, dinî ve manevi
önderlerin yaşadıkları yüksek ruhsal deneyimlerin, aldıkları vahy ve ilhamların,
yüzyıllardır milyonlarca kişinin üzerindeki büyük etkilerini görebiliriz. Bunlardan
esinlenen muhteşem edebî, mimari, musiki eserleri ve daha birçok görsel işitsel ve
plastik sanatlar ve çok zengin literatürü de göz önünde bulundurmak gerekir.
• Olağandışı her tecrübe, dini ve manevi yönden
hakiki ve meşru bir duruma işaret eder mi? Konuyu
gerekçeleri ile forumda tartışabilirsiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Özet
Dinî ve Manevi Tecrübe
•Dinî tecrübe dindarlığın duygusal ve sezgisel boyuıtudur. Dinî hayat
yaşayan kimseler zaman zaman dinî duygu ve heyecanlar yaşar,
tabiatüstü ya da olağan dışı görüntü, ses, telkin ve ilhamlara maruz
kalabilirler. İlahi, manevi işaret ve âyetlerin doğrudan ve içsel yolla
farkına varıp büyük bir tatmin ve ruhsal yücelme deneyimleri
yaşayabilirler. Bu da onların bağlı oldukları inançlarını güçlendirici, dinî
ibadet ve görevlerine daha fazla dikkat ve önem göstermeye yol açan
bir canlılığa yol açabilir.
•Duygusal ve sezgisel düzeyde yaşanan dinî tecrübelerin özünün ne
olduğu konusunda iki farklı teori ortaya atılmıştır. W. James'e göre dinî
tecrübe diğer insani tecrübelerden pek te farklı olmayan, dinî konular
çerçevesinde yaşanan her tür insani duygu ve heyecanları ifade eder.
Dinî sevgi ya da dinî korku, bildiğimiz sevgi ve korku duygusunun dinî
bir konu çerçevesinde (Allah, ahiret, günah vb.) ortay çıkmasından
ibaretttir. R.Otto'ya göre ise dinî hayatın temelini oluşturan "kutsalın
tecrübesi" başka hiçbir insan tecrübesini benzemeyen bir kutupluluk ve
özgünlük taşır. Korkutan ve dehşetle titreten, cezbeden ve kendisine
hayran bırakan, künhüne vakıf olunamaz bir sır olarak kutsal, başka
hiçbir şeye indirgenemez.
•Dinî tecrübenin çok çeşitli türleri bulunmaktadır. Kutsal'ın tecrübesi,
ulûhiyet tecrübesi, ilahî cevap tecrübesi, ilahî müdahale tecrübesi,ilahî
ceza tecrübesi, ilahî yönlendirme ve kurtuluş tecrübesi, vecd tecrübesi,
mistik tecrübeler, ilham ve vahy tecrübesi bunların başlıcalarıdır.
•Dinî bir bağlamda olsun ya da olmasın insanların aşkın ve manevi
gerçeklerle iletişim kurmalarını mümkün kılan doğal bir yetenek
taşıdıkları kabul edilmektedir. İslam geleneğindeki "fııtrat" kavramı ile
yakından ilişkili olan "manevi zekâ", "manevi bilinç", kişiyi manevi
gerçekleri anlamaya, keşfetmeye, aşkın olanla iletişim kurmaya
yönlendiren bir içsel güçtür. Manevi tecrübelerin iki farklı türü vardır.
Maslow tarafından tanımlanan "doruk deneyimler" ve bazı kimyevi
maddeler aracılığı ile sağlanan bilinç değişimine bağlı olarak elde
edilen "aşkın tecrübeler".
•Dinî ve manevi tecrübe yoluyla elde edilen bilgi ve algılar öznel, açıkseçik olmaktan uzak, belirsiz bir özellik arz ederler. Ancak, sonuçları ve
ürünleri dikkate alındığında, dinî ilhamlardan kaynaklanan sayısız sanat
ve edebiyat ürünlerinin varlığı, dinî tecrübenin değerini ortaya koyar.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Ödev gönderimi
Alıştırmalar
Etkileşimli Alıştırmalar
• Öğrendiklerinizi etkileşimli alıştırmalarla
pekiştirebiirsiniz
Ödev
Dinî ve Manevi Tecrübe
• Kendi hayattınızda yaşadığınız olağan dışı dini ve
manevi tecrübeleri araştırarak 200 kelimeyi
aşmayacak şekilde yazınız ve hazırladığınız
belgeyi göndermek için yandaki ödev gönderme
linkini kullanınız.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Dinî ve Manevi Tecrübe
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Dinî tecrübeyi sıradan tecrübelerden ayıran ve onu dinî kılan en önemli
özellik aşağıdakilerden hangisidir?
a) Duygusal ve sezgisel olması
b) Kişisel bir deneyim olarak yaşanması
c) Allah’ın varlığının ve etkinliğinin kişisel bir deneyimle farkında
olunması
d) Bilgi ve inanç değerleriyle yakından ilişkili olması
e) Doğuştan bir yetenek olması
2. Aşağıdaki cümlelerden hangisi dinî tecrübenin önemini ve etkisini yansıtmak
bakımından en uygun ifadelerden biri değildir?
a) Dinî inancı güçlendirir.
b) Dinî inancın gerçekliğine delil oluşturur.
c) Dindarlığı canlı tutar ve kişinin kendisini Allah’a yakın hissetmesini
sağlar.
d) Sıradan bir bilinç hâlinden sıyrılarak, ilahî ve manevi bir boyuta geçiş
yapmaya imkân verir.
e) Dinî şüphe ve ilgisizliğe yol açar.
3. W.James’in dinî tecrübe teorisine göre aşağıdakilerden hangisi doğru
değildir?
a) Dinî tecrübe değişmez bir öze sahiptir.
b) Dindarlığın özü ve kaynağı duygudur.
c) Hiçbir duygu tek başına dinî değildir; değişik duygusal yaşantılar dinî
bir renk ve anlam kazanabilir.
d) İnsanın bütün duygusal kapasitesi, Allah’la ilişki sürecinde dinî bir
renge boyanabilir.
e) Dinî tecrübe tek bir duygu şekli olmayıp dinî konular karşısında, dinî
bir bağlamda kişide beliren duygu ve idraklerin genel adıdır.
4. R.Otto’nun dinî tecrübe teorisine göre, hiçbir şeye benzemez ilahî bir
niteliğe sahip olan dindarlık tecrübesi hangi kavramla ifade edilir?
a) Manevi zekâ
b) Kutsal
c) Anlam Arayışı
d) Din duygusu
e) Doruk deneyim
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Dinî ve Manevi Tecrübe
5. “Bir tehlike, ölüm tehdidi, çaresizlik ve mahrumiyet içerisinde olunduğu bir
anda, Allah’ın bu durumdan kişiyi kurtarıcı mucizevi yardımının
hissedilmesi” şeklindeki dinî tecrübe aşağıdakilerden hangisidir?
a) Ulûhiyet tecrübesi
b) İlahi müdahâle tecrübesi
c) İlahî yönlendirme ve kurtuluş tecrübesi
d) İlahî ceza tecrübesi
e) İlahî cevap tecrübesi
6. Manevi zekâ, aşağıdaki yeteneklerden hangisini içermez?
a) Fiziksel ve maddesel olanı aşma yeteneği
b) Yüksek şuur hâlleri yaşama yeteneği
c) Günlük deneyimleri kutsallaştırma yeteneği
d) Dinî inanç ve değerleri kabul etme yeteneği
e) Minnettarlığı ifade etme, alçakgönüllü olma, bağışlama ve merhamet
gösterme yeteneği
7. Aşağıdakilerden hangisi manevi tecrübenin tanım ve sınırları içinde yer
almaz?
a) Yaşamda bir anlam arama
b) Aşkın olanla karşılaşma
c) Allah’ın varlığını arama
d) Nihai bir gerçek ya da en yüksek bir değer arama
e) Gizemli bir varlığa saygı ve minnettarlık
8. Sportif başarılar, entelektüel veya ruhsal şifa verici sezgiler, artistik
yaratıcılık, dostluk ve akrabalık gayretleri gibi doğal heyecanlardan oluşan
doruk deneyimlerin ortak noktası aşağıdakilerden hangisidir?
a) Kişide, hayatın bir anlamı olduğu izlenimini bırakmaları
b) Kişiyi dine daha çok yaklaştırmaları
c) Kişiyi dinden uzaklaştırmaları
d) Yalnızca dindarlara mahsusu olmaları
e) Kişinin kendi kendisinin dışında durduğu izlenimine yol açması
9. Alkol ve benzeri bazı uyuşturucu maddelerin etkisiyle bilincin değişime
uğraması sonucu yaşanan ve kişinin “kendi kendisinin dışında durduğu”
izlenimine sahip olduğu şeklindeki tecrübelere ne denilir?
a) Mistik tecrübe
b) Manevi tecrübe
c) Doruk tecrübe
d) Ben ötesi (Aşkın) tecrübe
e) Vecd tecrübesi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Dinî ve Manevi Tecrübe
10.Dinî ve manevi tecrübe ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
a) Dinî ve manevi tecrübe duyu tecrübesi gibi, bilişsel bir tecrübe
değildir.
b) Dinî ve manevi tecrübede herhangi bir algının doğruluğunu ve
güvenilirliğini test edecek araçlar ve standart kontrol yolları yoktur.
c) Dinî ve manevi tecrübenin nesnesi maddi, gözlemlenebilir, duyusal bir
şey değildir.
d) Dinî tecrübe yanlışlanabilir değildir.
e) Dinî tecrübe düzenlilikten yoksun değildir; bu yüzden bu tecrübeye
dayanarak ne olup biteceğini önceden kestirebiliriz.
Cevap Anahtarı
1. C, 2. E, 3. A, 4. B, 5. B, 6. D, 7. C, 8. A, 9. D, 10. E
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Dinî ve Manevi Tecrübe
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Emmons R. A. (1999). The Psychology of Ultımate Concerns. New York London:
The Guilford Press.
Gazali. (1994). El-Munkızu Min-Ad-Dalal. Çev.Hilmi Güngör. 5.bas, İstanbul: Milli
Eğitim Bakanlığı Yayınları,
Godin, A. (1981). Psychologie des Expérience Religieuses, Le Centurion, Paris.
Godin, A.,S.J. (Edt.) (1964). De L’Expérience A L’Attitude Religieuse. Études de
psychologie religieuse. Éditiion De Lumen Vitae, Bruxelles.
Hood,Jr.- Ralph W. (Edt.) (1995). Handbook of Religious Experience, Birmingham,
Alabama: Religious Education Press,
Hood,Jr.- Ralph W.- Hıll, P. C., Spılka, B. (2009). The Psychology of Religion.An
Emprical Approach. Fourth Edition, New York London: The Guilford Press.
Hökelekli, H. (2001). Din Psikolojisi, 4.bas.,Ankara: TDV Yayınları.
Hökelekli, H. (2010). Din Psikolojisine Giriş, İstanbul: Dem Yayınları.
Hökelekli, H. (2009). İslam Psikolojisi Yazıları, İstanbul: Dem Yayınları.
Huxley, A. (1995). Algı Kapıları. Çev.Mehmet Fehmi İmre, Ankara: İmge Kitabevi.
James, W. (2002). Varieties of Religious Experience. A Study of Human Nature.
Centenary Edition, Routledge, London and New York.
Jung, C. G. (1993). Din ve Psikoloji. Çev.Cengiz şişman, İnsan Yayınları, İstanbul.
Küçükcan, T.-Köse, A. (2000). Doğal Âfetler ve Din. Marmara Depremi Üzerine
Psiko-Sosyolojik Bir İnceleme, İstanbul: İsam Yayınları.
Maslow, A. H. (1996). Dinler, Değerler ve Doruk Deneyimler. Çev. H.Koray Sönmez,
İstanbul: Kuraldışı Yayınları.
Otto, R. (ts.). Le Sacré, Payot, Paris.
Palotzian, R. F.-Park, C. L. (Edt.)(2005), Handbook of The Pschology of Religion and
Spirtuality, New York – London: The Guilford Press.
Tüzer, A. (2006). Dinî Tecrübe ve Mistisizm. Dergâh Yayınları, İstanbul.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Dinî ve Manevi Tecrübe
Vergote, A. (1999). Din, İnanç ve İnançsızlık. Çev. Veysel Uysal, İstanbul: M. Ü.
İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları.
Wulff, D. M. (1997). Psychology of Religion. Classic and Contemporary. New York:
John Willey& Sons, Inc.
Yaran, C. S. (2009). Dinî Tecrübe ve Meûnet. Sıradan İnsanların Sıradışı Dinî
Deneyimleri, İstanbul: Rağbet Yayınları.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
İNANÇ PSİKOLOJİSİ VE İMANIN
PSİKOLOJİK YAPISI
• İnanç ve iman kavramları
arasındaki farklar
• İmanın psikolojik yapısı ve
boyutları
• Bilişsel boyut
• Duygusal boyut
• İradi boyut
• Davranışsal boyut
• İman ve şüphe
• Dina yönelik negatif tutumlar
ve inançsızlık
DİN PSİKOLOJİSİ
Prof. Dr. Faruk Karaca
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• İmanın psikolojik tabiatını kavrayacak,
• İman ile inanç arasındaki ilişkiyi anlayacak,
• İnanç ile davranış arasındaki ilişki ve
imanın inanca dönüşmesini kavrayacak,
• Dinî şüphenin doğasını daha iyi kavrayacak,
• Dinî ilgisizlik ve inançsızlığı hazırlayan
faktörler hakkında bilgi sahibi olacaksınız.
ÜNİTE
7
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
GİRİŞ
İnanç kavramı günlük dilde birbirinden oldukça farklı durumları ifade
etmek için kullanılmaktadır. Şöyle ki bu kavram, sıklıkla iman yerine kullanıldığı
gibi, sanmak, kabul etmek, güvenmek, itimat etmek, doğru diye bakmak, kanaati
olmak, kanmak ve aldanmak anlamlarında kullanılmaktadır. Buna göre daha çok
dinî kabul ve bağlanma anlamları ima etse de, inanç din dışı kabulleri de ifade
ettiğinden daha geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Türkçe’de dinî inanç ifade
eden kavramların çoğunluğu ise (İslam, ihlas, tefviz, …….) Arapça kökenli olup bu
kavramlar genellikle birbirinin yerine kullanılmaktadır. Özellikle Kur’an’da
kullanıldıkları anlamlar açısından aralarında çeşitli nüanslar bulunan bu
kavramlardan en çok kullanılanlar iman ve İslam kavramlarıdır. Arapça inanç
manasına gelen itikat kavramı ise Kur’an’da dinî inanç ifade etmek için
kullanılmamıştır.
İslam kavramıyla aynı kökten gelen teslimiyet kavramına yüklenen anlamlar;
"nefsini ve tüm benliğini Allah'a teslim etmek”, "itaat etmek", "inkıyad etmek ve
boyun eğmek","ihlasla Allah'a yönelmek", "Allah'ın emirlerine inkıyad edip onları
hemen benimsemek, içe sindirmek ve kendini Allah'a adamak" gibi derûni boyutu
ön plana çıkan anlamlardır. Bununla birlikte İslam kavramının Kur’an’da zaman
zaman dış güdümlü bir dinî inancı yansıtabilecek şekilde kullanılmasına da
rastlanmaktadır. Nitekim Hucûrat Süresinin 14. âyetinde geçen teslimiyet kavramı
bu anlamda kullanılmıştır.
"Bedeviler iman ettik dediler. De ki siz iman etmediniz. Ancak biz Müslüman
gözüktük deyin. Çünkü iman henüz kalbinize girmemiştir." ( Hucurât, 49/14).
Din, insanla birlikte
ortaya çıkmış ve
varlığını onunla birlikte
sürdüren bir değerler
sistemidir.
Ayette geçen teslimiyet kavramı, özellikle resmen inanış bildirisinde
kullanılan "teslim oldum" anlamına gelmektedir. Zira burada iman için sözlü ikrar
ve birtakım görsel davranışların yeterli olmadığı, imanın bir kalb eylemi olduğu
vurgulanmaktadır. Ancak Kur’an’ın birçok yerinde “teslimiyet kavramı” gönülden
inanmak anlamında, İslâm ve “Müslüman” kavramları ise, bu inancın gerekleri olan
kulluk görevlerini yerine getirmeyi de ifade edecek kadar geniş bir anlamda da
kullanılmıştır. Zira Müslüman sıfatı daha çok inanç-amel bütünlüğü içinde olanlara
layık görülmektedir. Ancak inanmadıkları halde inanıyor gibi görünenler için olduğu
gibi, inandıkları halde kulluk görevlerini yerine getirmede ihmalkâr davrananlar için
de aynı sıfatın kullanılması, İslâm kavramından dinî pratikler olmaksızın sadece dinî
inancın anlaşılabileceğini de ima etmektedir.
Dinî inanç ifade eden diğer bir kavram olan iman kavramı, vicdani bir aksiyon
olarak insanın Allah'a herhangi bir baskı altında olmadan kalpten ve yürekten tam
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
bir teslimiyetle boyun eğdiğini ifade etmesi anlamında kullanılmaktadır. Bu haliyle
kalbi bir onaylama (tasdik) gibi gözüken iman, sadece insanın iç dünyasında
yaşanıp dışa aksetmeyen bir olgu değildir. Zira iman kavramı, bireyin inancını
sözleriyle beyan etmesi yanında davranışlarıyla göstermesini de içine almaktadır.
Buna göre teslimiyet kavramıyla hemen aynı anlama gelen iman kavramı, zaman
zaman teslimiyet yerine kullanılsa da, bu iki kavramın aynı anlama gelip gelmediği
ve hangisinin daha geniş bir anlam içerdiği meselesi öteden beri tartışma konusu
olmuştur. Bütün bu tartışmalar bir yana, Kur’an’da da iman kavramının hemen
hiçbir yerde tek başına kullanılmayıp sürekli olarak pozitif davranışla (amel-i salih)
birlikte kullanılması, bir taraftan imanın zorunlu olarak davranış üreteceğini ima
ederken, diğer taraftan imanın ancak pozitif davranışla birlikte olduğu zaman
İslam’a dönüşeceğini düşündürmektedir.
İnanç ve iman kavramları
çoğu kere birbirlerinin
yerine kullaınılırlar ise de
aynı anlama
gelmemektedirler.
Batı literatüründe de inanç ve iman kavramlarına yüklenen anlamlar çoğu
kere karışıklık arzetmektedir. Örneğin Smith, iman ve inanç kavramları arasında
ayrım yaparak, imanın “temel insanî niteliklerden biri” olduğunu ifade etmiş ve
onu, bireyin kendisine, diğer insanlara ve evrene karşı yönelimi veya toplam cevabı
olarak tanımlamıştır. Fowler ise, inancın imandan daha derin olduğunu, bilinçdışı
güdüleri kapsadığı gibi, bilinçli iman ve davranışları da içerdiğini öne sürmüştür.
Allport, güven olarak adlandırdığı iman kavramının, daha az emin olunan inançları
ifade etmek için kullanıldığını, buna karşılık inanç kavramını daha kesin konularda
kullanmaya yönelik bir eğilim olduğunu belirmiştir. Vergote, inanmak eyleminin
karşılığının inanç değil iman olduğunu, dolayısıyla imanın inançtan ayrı tutulması
gerektiğini belirtmiştir. İmandaki “güven” üzerinde duran Vergote, inancın bir
anlamda içte yaşanan iman olduğunu ifade etmiştir. Clark ise iman ile inanç
kavramları arasındaki farkın büyük ölçüde psikolojik olduğunu, inancın daha
durağan, imanın ise dinamik ve canlı olduğunu belirtmiştir (Arktaran: Mehmetoğlu,
2010: 147-148).
İnsanın farkındalık düzeyinin, farkında olduğunun da farkında olabilecek
kadar yüksek olması, ona sadece fizyolojik güdülerin etkisiyle değil, iradi
tercihlerine göre davranma imkânı sağlamaktadır. Bu durum insan için önemli bir
avantaj olduğu kadar, çeşitli alternatifler karşısında tercih yapmak da kolay
değildir. Zira birden çok alternatif karşısında olmak, aynı zamanda bir belirsizlik
doğurmakta ve belirsizlik ortamının devam etmesi insanı çeşitli çatışmalara
sürüklediği gibi sosyal uyumunu da olumsuz yönde etkilemektedir. Mevcut
alternatiflerden birini tercih etmek, aynı zamanda onun doğru olduğuna yönelik bir
inancı meydana getirmekte ve insan belirsizlikten kurtularak davranışını üstüne
oturtacağı bir referans çerçevesine kavuşmaktadır. Böylece belirsizlikten kurtulan
bireyin hayatını inşa etmek için önü açılmaktadır. Aslında bu yönelimde biri pozitif
diğeri de negatif olmak üzere iki inanç oluşmaktadır. Bunlar; seçilen alternatifin
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
doğru, diğerlerinin ise doğru olmadığıdır. Bu haliyle inanmak ile inanmamak işlev
bakımından aynı değere sahip olmaktadır. Zira birey bir taraftan doğru oluğuna
inandığı şeyi davranışa dönüştürmeye koyulurken, doğru olduğuna inanmadığı
şeylerden de uzaklaşmaya yönelmektedir.
İman ile inkâr arasında bir yerde bulunan insan, hangi yöne tercih yaparsa
yapsın, tercihin ortaya çıkması durumunda aslında bir de inanç ortaya çıkmaktadır.
Ortaya çıkan inançlar ise, davranışların oluşumuna imkân vererek insanın yaratıcı
yönünün ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Zira insan, iradî davranışlarını
öyle yapması gerektiğine inandığı için yapmakta veya yapmaması gerektiğine
inandığı için yapmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında insan için inançsızlık,
iradesizlik ve aksiyonsuzluk anlamına gelmektedir. Aksi durumda insan ya
hayvanlar gibi içgüdülerle hareket eden aksiyon sahibi ancak iradesiz veya bitkiler
gibi aksiyonsuz olurdu. Bundan dolayı inanç, bireysel gelişim için şart, insan için bir
ihtiyaç olduğu kadar, toplumsal gelişim ve medeniyetin inşası için de olmazsa
olmaz bir unsur konumundadır.
İnanç, bireysel gelişim için
olmazsa olmaz bir
pozisyondadır.
Belli bir farkındalık düzeyinde gerçekleşen yani bilinçli bir süreç içinde ortaya
çıkan inanç, aynı zamanda kabul edilenin doğru, reddedilenin ise yanlış olduğunu
ima ederek bir tür bilgi de ortaya çıkarmaktadır. Meseleye tahkiki mümkün
olmayan bir şeyin varlığı veya yokluğu açısından bakıldığında ise, gerçeğin ne
olduğunu bilmek imkânsızdır. Örneğin ahiret hayatının varlığı veya yokluğunu ispat
edecek zorlayıcı bir kanıt bulunmamaktadır. Bu durumda ahiretin varlığı ve yokluğu
konusunda iki görüş bulunmakta ve ahiretin varlığını kabul edenler onun varlığına
iman ederken, yokluğunu kabul edenler ise olmadığına iman etmektedir. Buna
göre inanç ve inançsızlık psikolojik mahiyet bakımından aynı olup bir tür bilgiye
ulaşma işlevi görmektedir. Şöyle ki iman eden için inandığı şey, artık ihtimalli bir
durumdan çıkmış ve kendisi için kesinlik boyutuna ulaşmış olmaktadır. Yani iman
eden birey, iman ettiği şeyin hakikat olduğunu bilip bilmediği halde buna rağmen
iman ediyor değildir. Zira inanan için inandığı şey şüphelerden arınmış ve kesin bilgi
düzeyine yükselmiş durumdadır. Buna göre iman ve kesin bilgi aynı şey olup iman
dışındaki bilgiler az veya çok kesinlikten yoksundur. Nitekim iman yoluyla elde
edilen bilgi, kanıtlama şartını kaldırmak suretiyle elde edilmekte olup kanıt
aramaktan vazgeçilmeyen bütün alanlarda lehte ve aleyhte yeterli kanıt
bulununcaya kadar kesin hükme varmak mümkün olmamaktadır. Çünkü olgusal
alanda doğruluğu tahkik için elde edilebilecek kanıtların sınırı yoktur ve kanıta
dayalı olarak kesinliğe ulaşma imkânı bulunmamaktadır. Bu durumda gözlem ve
deney yoluyla üretilen bilgiler kesinlik sunmadıklarından, onları bu şekilde alıp
hayatın değişik problemlerini çözmek için kullanmak da, onların o anda gerçeği
ortaya koyduklarına yönelik inanca dayanmaktadır. Bu haliyle muhafaza edildikleri
sürece ihtimali bilgiler, hatta insan bilgilerinin tamamı inanç niteliği taşımaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
Zira kanıta dayalı olarak edinilen inançlar, kanıtların değişmesiyle değişim
gösterebilirken, iman tarzındaki inanç kanıt aramadığından kesin bir bilgi
sunmakta ve değişime kapalı bir durum arzetmektedir.
İnsan bilgilerinin bir tür inanç olması, aslında insanın doğası gereğidir. Zira
insanın aklı ve deneyimlerinin sınırlı olması onu ancak ihtimali bilgiler üretebilecek
bir konuma getirmektedir. Bu haliyle insanın gerçeğin bizzat kendisine veya kesin
bilgiye ulaşması, ancak sınırsız akıl gücüne sahip, ilmi her şeyi kuşatan bir varlık ile
temasa geçmesiyle mümkün hale gelmektedir. Bu şekliyle dinler, bireyi Allah ile
temasa geçirerek kesin bilgiye ulaşma kanalları olarak değerlendirilebilir. Şöyle ki,
birey kanıt arama yoluyla ancak sınırlı bir bilgiye ulaşabilmekte ve bu bilgiler de
zaman zaman onu yanlışa sürükleyebilmektedir. Kanıt arama şartını kaldırarak
oluşturulan iman yoluyla elde edilen bilgiye göre davranışta, yanılgıya düşme
ihtimali daha da artmaktadır. Buna göre iman tarzındaki inancın geçerli bilgi
doğurması, ancak yanılmaz bilgi kaynağıyla ilişkilendirildiği zaman mümkün
olmaktadır. Bu durumda birey, hakikati ortaya koyan kesin ve değişmez bilgiye
ulaşma şansına ancak Tanrı’yla ilişkiye girerek kavuşmakta, Tanrı’ya ve ondan gelen
bilgilere inanma, gerçekliğin künhüne vakıf olmada tek alternatif gibi
gözükmektedir. Buna göre Tanrı’ya inanmak, onun bildirdikleri ulûhiyet, tabiat,
insan, tarih ve gelecek hakkında da belirli bir fikir ve anlayışlara sahip olmak
anlamına gelmekte ve bireyin inancı, onun algı, idrak, bilgi, ilişki ve deneyimleri
velhasıl hayatı algılayış biçimiyle yakından ilişkili hale gelmektedir (Özakpınar,
1999:16-36).
İNANÇ VE İMAN KAVRAMLARI ARASINDAKİ FARKLAR
İman kavramı, inanç
kavramından daha güçlü
kesinlik arzetmektedir.
Sıklıkla birbirlerinin yerine kullanılan inanç ve iman kavramları arasındaki en
belirgin fark, inancın kapsam itibariyle iman dâhil muhtemel bütün düzeyleri
içerecek şekilde daha genel olmasına rağmen, imanın inanca göre daha özel bir
anlam ifade etmesidir. İman kavramının inanç kavramından diğer bir farkı da,
yukarıda bahsedildiği gibi objesinin tahkike açık olmaması, yani insanın algı ve
kavrayış alanının ötesinde bulunan, duyu ve akıl yoluyla hakkında bilgi
edinilemeyen ve onu aşan gerçeklikler içermesidir. Tahkiki mümkün olan şeylerle
ilgili inançlar da olabilir. Ancak inanca konu olan şeylerin araştırılıp ortaya
çıkarılması onları bilgiye dönüştürür. İnanç kavramı, kendisine obje olacak olguların
çokluğu kadar ifade ettiği ihtimal veya kesinlik açısından da farklılık arz etmektedir.
Örneğin herhangi birinin desteklediği takımın şampiyon olacağına olan inancı ile en
yakın arkadaşının kendisine her zaman doğruyu söyleyeceğine olan inancı aynı
değildir. Böylece inanç kavramı, şüpheyle birlikte ihtimalin bütün derecelerini
kapsamasının yanında, şüpheden arınmış tam bir kabul ve tasdiki de ifade edebilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
İnancı bir çizgi üzerinde gösterecek olursak, 0 noktası inançsızlık durumunu
gösterirken, 100 noktası kesin inanç, bu iki nokta arasında kalan bölgenin ise
şüpheyle birlikte inanç durumunu gösterdiği kabul edilebilir. İnancın 0 noktasına
yaklaşması şüphelerin yoğunluğunu gösterirken, 100 noktasına yaklaşması ise
şüphelerin azaldığını ve kesin inanca doğru bir gidiş olduğu şeklinde anlaşılabilir
(Peker, 2000: 61-63).Rakamsal olarak ifade edilecek olursa, yüzde ellinin altında
kalan inançlara tekabül eden inançlara vehim, tam bir kararsızlık durumuna işaret
eden yüzde elli noktasına tekabül edenlere şüphe, yüzde ellinin üstünde kalan
bölüme zan, yüzde yüz noktasına ise kesin iman denebilir. Bu farklılaşma, iman
etme ve imanın geçirmişi olduğu gelişim süreciyle ilgilidir. Ancak iman noktasına
ulaşılması durumunda, artık onların hiçbiri varlığını devam ettiremez ve iman
bunların hiçbirinin bulunmadığı son noktada tasdikle oluşan bir kesinlik arz eder.
İnancın yüzde yüz noktasına ulaşması ise, kanıt arama şartını kaldırarak oluşturulan
iman olarak tanımlanabilir
inançsızlık
0
İnanç ile inançsızlık
arasındaki kabuller,
kanaat düzeyindedir.
inanç
50
100
Topçu, inançla iman arasındaki farkın içerik farkından ziyade, mahiyet
açısından olduğunu öne sürmüştür. Ona göre iman, tek başına ruhun alanını işgal
etmek üzere, bütün diğerlerini bastırarak veya az-çok onları gözden düşürerek
gelişen bir inançtır. Budurumda iman, inancın özellieşmiş bir biçimi olmaktadır.
(Topçu, 1995: 139). Nitekim inanç,iman gibi sadece dinî alanla sınırlandırılmadığı
gibi, hemen her konu inanca nesne olabilmektedir. İman ise, insan hayatının
tamamını kapsayan küllî bir hâl olduğu için, insanın bütün davranışlarına
yansıyabilmektedir. İnancın külli bir yapı arz etmemesi, insanı bütünüyle
kuşatmasını engellemektedir. Zira inanç imana göre daha durağan bir özelliğe
sahip olup, inanılana karşı güçlü duygusal tutumlar içermemektedir. Bunun içindir
ki, objesi Tanrı olan inanç, başka objelere sahip diğer inanç biçimlerinden önemli
ölçüde ayrılmaktadır (Alper, 2002:33-36).
İnsanın din dışındaki diğer bütün inançları arasında genellikle dinî inançların
kendi aralarındaki uyum ve organizasyonu gibi yüksek düzeyde bir düzen ve ilişki
bulunmazken, esasen buna gerek de yoktur. Hâlbuki Tanrı inancı etrafında oluşan
ve gelişen diğer inançların tümü, Tanrı inancıyla uyumlu bir şekilde olduğu gibi, bu
inançlar bütün dünyasal aktiviteleri de organize ederek insanı tek bir hedefe
yöneltmektedir. Yani aslında dinde tek bir inanç objesi vardır ve diğer bütün inanç
objeleri, o olduğundan dolayı vardır. Bu yüzden Glock objesi Tanrı olan inanca
“Kutsalı teminat altına alıcı veya garanti edici inanç” demiştir. Hâlbuki diğer birçok
inanç objesi için durum böyle değildir. Örneğin herhangi bir bireyin 13 rakamının
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
uğuruna inanması ile, arkadaşının kendisine yalan söylemeyeceğine olan inancı
arasında anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır. Ancak Tanrı inancına sahip birisi için,
bu inanca dayandırdığı diğer bütün inançlar, onun çökmesiyle çökme tehlikesiyle
karşı karşıyadır. Örneğin girdiği sınavdan yüksek bir not alacağına inananan birisi
için bu inanç önemli bir risk unsuru taşımamaktadır. Zira sınav sonuçları
açıklandığında durum ortaya çıkacak ve o, düşük not alsa bile daha sonraki
sınavlardan yüksek not alacağına yönelik yeni inançlar geliştirebilecektir. Fakat
Allah inancı için aynı durum geçerli değildir. Ahiret, peygamber, melek, kutsal
kitap inançları sadece Allah inancı bulunduğu zaman anlamlı olan inançlardır.
Bundan dolayı Allah inancına dayandırılan her şey, doğrudan Allah’ın varlığından
güç almaktadır. Buna göre Allah’a inanmadan, ahirete inanmanın hiçbir anlamı
bulunmamaktadır (Glock, 2001; Clark, 1961: 224-225). Ancak Allah’a inanan
açısından Allah’a inanmak ile ahirete inanmak arasında da hiçbir fark yoktur.
Ahirete inanmadan sadece Allah’a inanmak da yeterli değildir. Zira inanan insan
ahiretin varlığına Tanrının bu konudaki haberine güvendiği için inanmaktadır. Aynı
durum diğer iman esasları için de geçerlidir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’da
Peygambere itaat, Allah’a itaatle aynı şekilde değerlendirilmiştir.
“Her kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa 4/ 80)
“...Peygamber size neyi verirse, onu alın; neden sizi nehyederse, ondan
da sakının...” (Haşr 59/7)
Dinî inancın en kritik
unsuru, Allah inancıdır.
İnançta bilişsel veya zihinsel boyut ağır basmasına rağmen, imanda duygusal
ve iradi boyutun ön plana çıkması bu iki kavram arasındaki farkların en
karakteristik olanlarındandan biridir. Şöyle ki; statik yönü daha ağır basan inanç
(belief), inanılan obje ya da öneriye karşı her zaman güçlü, pozitif duygusal bir
tutumu ihtiva etmemektedir. Örneğin birey, üzerinde fazla etkisi olmadan veya
onu herhangi bir davranışa yöneltmeden Kaf dağının varlığına veya yarın havanın
güneşli olacağına inanabilir. Daha zengin olsalar da, entelektüel kavrayış
düzeyindeki dinsel inançlar da bu kategoride yer alır. İnanılan şeye karşı güçlü
pozitif duygusal tutumlar üreten inançlar ise, imana dönüşmektedir. İman (faith)
ise, çok daha dinamik bir durumu ifade etmektedir. O daha sıcak hatta tutkulu bir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
bağlılığı doğurmakta ve birtakım davranışları da teşvik etmektedir. Örneğin “Allah’a
iman”, sadece kelimelere dökülmüş bir Allah inancını değil, inanan kişinin
sorumluluklarını da içeren bir sadakati ifade etmektedir. Buna göre iman eylem
boyutuna sahip olup, bu kavram aynı zamanda muktezasına uygun davranışları da
içine almaktadır (Alper, 2002:36). Ancak sözü geçen imanın olgunlaşmış iman
olduğunu belirtmek gerekir. Başlangıçta mevcut alternatiflerden birini kabul edip
diğerlerini redderek genel bir kanaat şeklinde olarak ortaya çıkan inanç, zamanla
ortaya çıkan şüphelerle sarsılıp olasılıklar ortadan kaldırılarak olgunlaşmaya
başlamaktadır. Şüphelerden arındıktan sonra yaratıcı düşünceyle koşut olarak
gelişimini devam ettiren inanç, bireyin ruhunda süreklilik kazanarak onun hayatına
hakim olmaya başlamaktadır (Topçu, 1995: 139). Bu şekle gelmiş bir imanın ise
davranış üretmemesi mümkün değildir.
İmanın hâkim unsurlarından birisi olan duygusal boyut, onun oluşup
gelişmesini de önemli fonksiyonlara sahiptir. Zira insanlar olumlu duygular
besledikleri şeylere daha kolay inanma eğilimi gösterirken, olumsuz duygular
beslediklerine ise kolay inanmama eğilimine sahiptirler. Batı dünyasında yapılan
çalışmalarda cennete inananların oranının, cehenneme inananlardan çok daha
fazla çıkması bundan dolayıdır.
İMANIN PSİKOLOJİK YAPISI VE BOYUTLARI
İman, bilişsel, duygusal,
iradi ve davranış boyutu
olan dinamik bir olgudur.
İmanın gaybi olmasının yanında kesinlik ifade etmesi ve kapsayıcı bir özelliğe
sahip olması gibi temel özellikleri bulunmaktadır. İman, insanlığı kapsayıcıdır. Zira
tarih, dinsiz bir toplum kaydetmemiştir. İman, insanı kapsayıcıdır. Çünkü o,
doğrudan kişiliğe hitap ettiği için insanın hayata bakışı, davranışları, ilgileri,
duyguları ve iradesini önemli ölçüde biçimlendirmekte ve yönlendirmektedir.
İmanın kişiliğe nüfuz etmesi, suyun bir bitkiye nüfuz etmesi veya kanın bedende
dolaşmasına benzetilmektedir.
İnanç, hüküm olması açısından zihni, teslimiyet ve boyun eğme olması
yönünden duygusal, bir değer davranışı olması boyutuyla da iradi özelliklere
sahiptir. İnanma değerinin kuruluşunda, hayal gücü ve hafıza, insanî duygu ve
tutkular, irade ve seçme hürriyeti gibi farklı elemanlar rol almaktadır. İman bu
faktörleri yeniden biçimlendirerek kişiliği yeniden organize etmektedir. O, insanın
kişisel yaşamının merkezinde bir yer işgal ederek, hayatın bütün yönlerini
kuşatmaktadır. Tillich’e göre imanın merkezde olması, bireysel yaşamın duygusal,
zihinsel, ruhsal, bedensel, hatta bilinçli ve bilinçsiz olmak üzere bütün yönlerini
birleştirmektedir. İnsanın birbirinden ayrılmaz bu unsurların bir araya gelmesinden
oluşması gibi, insanın temeline yerleşen iman da, onlarla ilişkili ve onlar üzerinde
etkilidir (Tillich, 1965: 4)
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
İmanın bilişsel, duygusal, iradi ve davranışsal olmak üzere dört temel boyutu
bulunmaktadır. Daha önce ifade edildiği gibi imanın asıl çekirdeğini Tanrı inancı
oluşturmaktadır. Doğası gereği inanan bireyin Allah ile sürekli ve dinamik ilişkisi
olan imanın, bilişsel boyuta ilave olarak bireyi kendi özgür iradesiyle teslim
alabilmesi için onun duygusal özellikleriyle de örtüşmesi gerekmektedir. Bu haliyle
iman, kendisini oluşturan bu üç temel unsurun herhangi birisine indirgenemeyeceği
gibi onların toplamından da fazla bir şeydir. Zira bütününün etki ve katkıda
bulunduğu psikolojik bir süreç olarak bireyin odaklanmış benindeki bütün
boyutların birleşmesiyle oluşan imanla, yepyeni bir bütün meydana gelmektedir.
Bu durumda iman, kendisini oluşturan bütün unsurlardan (kognitif yapı, duygu,
irade ve davranışlar) ve onların birbirleriyle ilişkisinden oluşmaktadır. Bu unsurların
her birinin ağırlığı ve birbirleriyle ilişkisinin bireyden bireye değişiklik göstermesi,
onun kişiye özgü bir yapıya sahip olmasını da beraberinde getirmektedir. Nitekim
bazı insanlarda duygu unsuru ağır basarken, bazılarında daha sorgulayıcı bir eğilim
daha hakim olabilmektedir (Mehmetoğlu, 2010:148).
Bilişsel Boyut
İmanın bilişsel yapısı,
Tanrıyı ve ondan gelen
bilgileri algılamaktan
sorumludur.
İmanın düşünsel unsuru olarak da ifade edilebilecek olan bu boyut, temel
zihinsel faaliyetlere tekabül etmektedir. İnsanın dünya hakkındaki tasavvurları,
yetiştiği ve halen içinde yaşadığı fiziksel ve sosyal ortam, fizyolojik yapısı ve o anki
güdülenmişlik düzeyi, istek, amaç ve hedefleri, geçmişteki tecrübeleri, zihinsel
yapısının mahiyetini oluşturmaktadır. İnsan bu unsurlardan oluşan kognitif yapı ve
duyusal alıcıları vasıtasıyla duyuları algıya dönüştürmektedir. Buna göre duyumlara
dayanan algı, muhakeme etme, anlama, kavrama, hafızada saklama, gerektiği
zaman çağırma, bilgi üretme, hazır bilgi alma gibi bir dizi süreci ifade eden bilişsel
yapı, imanın temel zihinsel boyutunu oluşturmaktadır. İmana nesne olan şeyin
tahkiki mümkün olmayan bir üst alana ait olması, bireyin iman ettiği hususlarda
deneysel bilgi üretme imkânını ortadan kaldırdığı için, bilişsel yapı Tanrı’dan
gelenlerin algılanması, muhakeme edilmesi, anlaşılması, hafızada saklanması ve
gerektiği zaman kullanılmasına matuf olarak çalışmaktadır.
Bireyin imanla ilgili bilişsel bir faaliyette bulunabilmesi için, öncelikle bilişsel
yeteneklerinin belli bir düzeyde gelişmiş olması gerekmektedir. Bundan dolayıdır
ki, akıl baliğ olmayan çocuklar ve akli melekeleri (bilişsel gücü) vasatın altında
olanlar dinin muhatabı değildirler. Yani Allah ile ruhsal ilişkiye girebilmek, bir başka
deyişle Allah’a muhatap olabilmek için belli düzeyde bir bilişsel yeterlilik
gerekmektedir. Zira iman, basit bir olgu olmayıp, yüksek farkındalık isteyen bir
durumdur. Bu farkındalık, bireyin hem kendisi, hem yaşadığı çevre hem de
karşısındakiyle ilgili olarak vasat veya vasatın üstüne çıkmayı gerektirmektedir.
Bunun için inanan birey hiçbir şekilde pasif, etrafta olup bitenlerden habersiz,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
kendini hayatın akışına bırakan birisi olmadığı gibi, iman da duru ve açık bir bilinci
gerektirmektedir. Bu durum aynı zamanda bireyin bütün davranışlarının
sorunluluğunu alabileceği kadar bir farkındalık düzeyine sahip olması anlamına da
gelmektedir. Bunun aksi din dilinde “gaflet” terimiyle ifade edilmektedir. Gaflet,
uzun soluklu ve geniş bir zaman aralığına yayılan Tanrı-insan ilişkisinde inanan
bireyin kısa aralıklarla kabul edilebilir farkındalık düzeyini kaybetmesi olarak
tanımlanabilir. Ancak gafletin uzun zaman aralıklarına yayılması, kurulan bu
ilişkinin temelde yara alması ve yok oluşa gidişin en önemli nedeni olabilmektedir.
Zira din, büyük ölçüde bir bilinç olayıdır ve dinlerde öngörülen bütün emir ve
yasaklar, inanan bireyin bilincinde Tanrı kavramının kuvvetlendirilmesine matuftur
(Karaca, 2011: 120).
Çeşitli önyargılar, imanın
bilişsel boyutunu bloke
edebilir.
Kognitif sistemler arasındaki bütünlük, bireyde yerleşip bütünleşen, kendi
aralarında mantık bağlarıyla örülen bir fikirler ve entelektüel eğilimler bütünü
olarak tanımlanan zihniyet oluşturmaktadır. İnsanın sahip olduğu bu kognitif dünya
veya zihniyet, onun dünya algısı ve bilgi işleme süreçlerini de etkileyerek değişime
yönelik bir direnç oluşturmaktadır. Böylece sistem, dış dünyayı belli bir seçicilikle
(seçici algı) algıya dönüştürdüğünden, mevcut yapıya ters düşen uyaranlardan
çekilerek, kognitif yapının sabitliğini koruyacak şekilde organize olma eğilimi
göstermektedir. Zaman zaman seçici algının üstüne çıkacak yeğinlikte ortaya çıkan
duyusal uyaranlar karşısında yeniden organize olmak durumunda kalan kognitif
yapı, çoğu kere kökten bir değişiklik yerine kendisiyle uyuşmazlık gösteren girdiyi
uyum sağlayacak şekilde asimile ederek sisteme dâhil etmektedir (Krech ve
Crutchfield, 1980: 132). Bu durum iman için de geçerlidir. İnanan birey, kognitif
sistemine iman ettiği esaslarla çelişen girdilerin girmesi durumunda, bu girdiyi
genel yapıya uyumlu hale getirmektedir. İnançların değişime karşı son derece
dirençli olmaları bundan ötürüdür. Einstein’a bir önyargıyı yıkmanın atomu
parçalamaktan daha zor olduğunu hissettiren durum da budur. Kur’an’da kâfirlerin
kör, sağır, dilsiz ve düşünemez olarak tasvir edilmesi de bu psikolojik gerçekliğe
işaret etmektedir.
Ve o inkâr edenlerin (kâfirlerin) hâli, haykırması sebebiyle bağırıp
çağırmadan başka bir şey işitmeyen (anlamayan) kimsenin durumu gibidir.
(Onlar) sağır, dilsiz ve kördürler. Bu yüzden onlar akıl edemezler (idrak
edemezler) (Bakara, 2/171).
Bu durumda imanın kognitif boyutunda bulunan rasyonellik, objektif
kriterlere göre iş gören akıldan çok, onu koruyan, destekleyen ve ona hizmet eden
sübjektif özelliklere sahiptir. Dışarıdan bakanlar için irrasyönel gibi gelen bazı
şeylerin iman sahibi için son derece rasyonel olarak algılanması da bundan
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
dolayıdır. İmanın rasyonel argümanlarla desteklenemediği durumlarda ise
duygusal boyut ön plana çıkmakta ve mümin inancını sorgulamaya kapatarak
korumaya çalışmaktadır (Alper, 2002:77-90).
Bireyin imana yönelik bilişsel bir faaliyette bulunabilmesi için, öncelikle neye
inanacağı konusunda bilgiye sahip olması gerekmektedir. Bu ihtiyaç, deneme
yanılma yoluyla öğrenilen bir bilgiyi değil, daha çok çevrede hazır bulunan ve
genellikle vahye dayalı, değişime kapalı bilgilerle karşılanmaktadır. Yani bireyin
neye inanıp inanmayacağı kendisine inandığı dinin kutsal kaynakları tarafından
sunulmuş durumdadır. Ancak iman vasıtasıyla ulaşılan bilgi normatif bir bilgi olup
sahibi için bir değer de ifade etmektedir. Buna göre inanan, inandığının aynı
zamanda iyi, doğru ve güzel bir şey olduğunu da kabul etmektedir. Zira mümin
olmak için, herhangi bir dinini iman esaslarını bilmek yeterli olmayıp, onlara pozitif
yönde bir değer atfetmek gerekmektedir (Karaca, 2011: 120). Zira bireyin doğru
olduğunu kabul etmediği bilgiyi hayatına aktarması, kendini ona adaması mümkün
olmayacaktır.
Duygusal Boyut
İnsanın temel yapısal özelliklerinden biri de duygusal potansiyelidir. İnsanın
bu boyutu, son derece kuvvetli olup bilişsel potansiyellerin kullanılmasını da çoğu
kere etkisi altına alabilmektedir. Duygusal boyutun daha baskın olduğu alanlardan
birisi de imandır. Zira imanda, gaybi özelliğinin de etkisiyle özellikle oluşum
aşamasında bilişsel unsurun fonksiyonunu asgari düzeye indirmekte ve gönüllü bir
boyun eğiş, ancak duyguların katılımıyla gerçekleşebilmektedir. Nitekim
inananların büyük çoğunluğu, bilişsel sorgulamalar sonucunda bir Tanrı fikrine
ulaşmaktan ziyade, yine bilişsel güçlerini kullanarak kendilerine tanıtılan Tanrı’ya
inanıp teslim olmakta, daha sonra girişilen bilişsel sorgulamalar esnasında oluşan
boşlukları ise duygusal boyut ile kapatmaktadır.
İmanın duygu boyutu, tek
bir duygudan ziyade
bütün duyguların az çok
etkili olduğu geniş bir
yelpazeyi içine alır.
Güvenlik ihtiyacı, insanın dünyaya gelir gelmez aktifleşen ve ömür boyu
devam eden temel gereksinimlerden birisidir. Güven duygusu da duygusal
yelpazede imana en yakın gözüken duygulardan biridir. Tanrı inancı ise, güven
arayışında olan insanı endişe duygusundan uzaklaştırarak, ona kapsamlı ve
sarsılmaz bir güven vaadetmektedir. İmanın duygusal ve bilişsel unsurlarını
birleştiren bir duygu olarak ön plana çıkan güven duygusu, imandaki duygusal
boyutun en belirgin göstergesidir. Zira insanlar güvendiklerine inandıkları gibi,
inandıklarına da güvenmektedir. Ancak her ne kadar belirgin bir şekilde ön plana
çıksa da, imandaki tek duygusal yapı güven değildir. İmanda sevgi, korku, sabır,
tevekkül, rıza, minnettarlık, ümit, hüzün, pişmanlık, suçluluk, şükür, fedakârlık,
hayranlık, azamet, acizlik, minnettarlık, sabır, tevekkül, gibi duygu yelpazesinin
bütün unsurları önemli roller oynayabilecek güçtedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
Din ile en sıkı ilişki içerisinde olan diğer bir duygu da sevgidir. Güven duygusu
da, sevgi ortamında gelişebilecek bir duygudur. Sevgi güvene zemin hazırlamakta
ve insan bir taraftan sevdiğine güvenirken diğer taraftan güvendiğiyle daha rahat
ilişki kurabilmektedir. Kur’an müminlerin vasıflarını anlatırken, onları “en çok
Allah’ı sevenler” olarak nitelemiştir. Hz. Peygamber de, imanı tarif ederken,
kelime-i şehadetten sonra Allah ve resulünün bireye bu ikisi dışındaki bütün
şeylerden daha sevimli olmasını eklemiştir (Ahmet b. Hanbel, IV, 11).
De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım
akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret,
hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad
etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez (Tevbe, 9/24).
İmanın duygu boyutunda yer alan temel duygulardan birisi de korkudur.
İmanda ağırlıklı duygu sevgi olsa da, bu durum daha çok olgun inanç noktasında
ulaşılan bir durumdur. Daha az gelişmiş inanç düzeylerinde hâkim olan korku
duygusunun nesnesi, gerçekte Tanrı değil, inananların negatif davranışları
sonucunda karşılaşacakları cezadır. Daha olgun inanç aşamalarında ise korku
duygusu objesini kaybederek kaygıya dönüşmekte ve dinî gelişim sürecinde imanın
olgunlaşmasına paralel olarak sevgiliye layık olamama endişesiyle evrilmektedir.
Ayrıca korku duygusunun Tanrı’nın azameti karşısında bireyin kendi acizliğiyle ilgili
farkındalık düzeyinin yükselmesiyle kendiliğinden oluşan saygı hissinin üretmiş
olduğu şaşkınlıkla da yakın ilişkisi bulunmaktadır.
İmanın duygusal boyutu,
davranışlar için de aynı
zamanda önemli
mativasyon kaynağı
pozisyonundadır.
Duygusal boyut, imanın sadece oluşumunda değil, oluştuktan sonraki
gelişiminde de son derece önemli fonksiyonlara sahiptir. Duyguların imanı
etkilemesi, bireyin öznel duygusal yapısı ve bu yapı içerisinde duyguların gelişimiyle
de yakından ilişkilidir. Zira iman hayatının motivasyonu büyük ölçüde duygular ile
sağlanarak dinî hayatı devam ettirmede ihtiyaç duyulan psikolojik enerji duygu
dinamosundan sağlanmaktadır. Hatta bilişsel sorgulamalar sonucu oluşan
motivasyonlar da genellikle insandaki duygu gücünü harekete geçirerek işlev
görmektedir. Son derece karmaşık bir yapıya sahip olsa da bilişsel boyutun
yeknesaklığı yanında duygusal hayattaki çeşitliliğin üst düzeyde olması, dinî gelişim
de dâhil olmak üzere insanî gelişimin ne ölçüde yüksek düzeyde bir psikolojik
enerjiye ihtiyaç duyduğunu göstermesi açısından da dikkat çekicidir. Nitekim en
büyüğünden en küçüğüne kadar insanlar için bilmek ile yapmak aynı anlama
gelmemekte, yapma iradesi gösterebilmek için yapmayı istemek yani davranışa
motive olmak gerekmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
Bireyin kendi isteklerinden vazgeçerek kendini Allah’a teslim etmesi, sevgi ve
fedakârlığa dayalı güdüsel bir yönelmenin sonucudur. Allah’a bağlılık ve teslimiyeti
sürekli hale getiren, sevgiyle motive olan imandır. İmanın duygu boyutundaki
korkunun objesi asla Tanrı olmayıp, o inanan insanın Allah’a yönelik
sorumluluğunu istenilen ölçüde yerine getirememiş olmanın oluşturmuş olduğu
kaygı durumudur. Çünkü insan ne kadar çabalarsa çabalasın gerek Allah’ın
kendisine bahşettiği nimetlerin şükrünü eda, gerekse ona layık bir kul olma
konusunda eksikleri olacağından görevini layıkıyla yerine getirip getirememiş
olmanın yarattığı belirsizlikten kaynaklanan kaygı hissiyle karşı karşıyadır. Ancak bir
dinî motivasyon olan korku duygusu ise farklı bir duygudur. Bizzat Tanrı tarafından
inananları istenilen şekilde hareket etme konusunda güdüleyici bir faktör olarak
kullanılan korku motivasyonunun objesi “ceza”dır ve istenilen şekilde davranmayan
birey, kendisini cezalandıracak olan figürden değil, yaptığı kötü davranışların
karşılığından korkmaktadır. İmanda bahsi geçen duyguların hangisi daha aktif
olursa olsun, o insanın kendisiyle giriştiği iç mücadelede inanılan Varlığın iradesi
yönünde bir sonuca ulaşmasıyla tam bir yapı kazanmaktadır. Belli bir gelişim süreci
sonunda imanda ulaşılabilecek en tepe nokta olan Allah aşkı, sevgi duygusunun
imanın duygu boyutundaki diğer bütün duyguların üstüne çıkıp sadece diğer
duyguları değil benlik bütünlüğünü etkisi altına alması durumudur. Bu düzeye
ulaşan birey, Tanrı iradesine en üst düzeyde teslim olarak bireysel iradesini onun
iradesiyle birleştirmekte ve bu aşama belki artık herhangi bir motivasyona ihtiyaç
kalmadığı veya bütün motivasyonların görevini layıkıyla yerine getirdiği aşama
olarak nitelendirilebilir (Karaca, 2011).
İradi Boyut
İradi boyut, davarış
boyutunun ortaya
çıkmasını etkileyen
faktörlerin başında gelir.
İki temayül grubunun çatışması durumunda bir an için asılı kalan aksiyonu,
yüksek temayüllere üstünlük vermek suretiyle yeniden doğrultmak fonksiyonuna
haiz bir oluşum şeklinde tanımlanan (Dwelshauvers,1952: 459) insandaki irade
gücü, sadece mevcut alternatiflerden biri niseçmede değil, aynı zamanda kendi
kişiliğini inşa etmede de en önemli faktörlerden biridir. Zira kişilik, bilinçli
tercihlerin ürünü olup, kişiliğini yapılandırma varlıklar âleminde sadece insana özgü
bir durumdur. Buna göre insan, etrafındaki şartları tam olarak kontrol edemese de,
şartlar karşısında vereceği tepkilerde tercih şansına sahiptir ve dinî sorumluluk da
ancak bu şekilde gerçekleşmektedir. Örneğin insanın davranışlarını kendi ürünü
olarak görüp kendine izafe etmesi ve bazı davranışlarından ötürü sevinç veya
pişmanlık duyması, onun psikolojik olarak kendini hür hissettiğine yani tercih sahibi
olduğunun en bariz delillerinden birisidir.
İrade, insanın diğer potansiyellerinden müstakil bir özellik değildir. Zira
insanın iradesini kullanabilmesi için öncelikle bilişsel yeterliliklerini kullanabilmesi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
olmazsa olmaz konumdadır. Çünkü insanın tercih yapabilmesi için tercih edileni
edilmeyenden ayırt edebilecek bir güce sahip olması lazımdır. İradenin
kullanılmasını önemli derecede etkileyen diğer bir faktör ise insanın duygusal
boyutudur. Zira çoğu durumda duygular ile düşünceler arasında önemli çatışmalar
yaşanmakta ve bu durum iradenin kullanılmasını zorlaştırmaktadır. Düşüncelerin
kendi aralarındaki organizasyonu sürecinde de çatışmalar yaşansa da, bu
çatışmaları çözümlemek, duygular ile düşünceler arasındaki çatışmaları
çözümlemekten daha kolaydır. İrade, inanç-davranış ilişkisinde de son derece
önemlidir. Zira inancı davranışa dönüştüren temel faktör iradedir. Önemli düzeyde
farkındalık isteyen dinî inanç, farkındalıktan bir adım daha ileri giderek iradi
(gönüllü) bir teslimiyeti gerektirmektedir. İmanın iradi unsuru, bireyin hiçbir baskı
altında kalmadan gönüllü olarak bu yönelime girmesi anlamına gelmektedir.
Bilişsel gücün ortaya koyduğu amaca doğru gitme hareketi olarak tanımlanan
irade, dinî gelişimde bireyin inandığı varlığa doğru gitme ve kendisini ona bırakma
bilincine ulaşması anlamına gelmektedir. İman önermelerinin insanın iradesini
mecbur edecek durumda olmaması, aslında ona bir tercih şansı bırakmakta ve
imanın gaybi unsuru, aslında iradenin kullanılmasına imkân tanımaktadır. Zira aksi
durumda, herkesin iman etmesi kaçınılmaz olacaktır (Aydın, 1990:182).
İnanıp inanmama konusunda insanın tercih sahibi olduğu ayetlerde ortaya
konmuştur:
Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O
halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır.
Allah işitir ve bilir (Bakara, 2/256).
İnsanın tercih seçeneğine
sahip olması, dinî hayatın
sigortası pozisyonundadır.
Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr
etsin (Kehf, 18/29).
İstemeyerek, baskı altında ve genellikle ceza korkusuyla gösterilen uyumun,
gerçek bir tutum değişimi olmadığından ömrünün de uzun olmadığı, bilimsel olarak
ortaya konmuş durumdadır. Bu yüzden imanda gönüllülük esas olup birey, ancak
gönüllü bir teslimiyet sonucunda hayatına inandığı varlığın önerileri doğrultusunda
bir yön verme inisiyatifi gösterebilmektedir. Bu teslimiyet, güçlü bir sorumluluk
duygusu üreterek, imanı yeniden doğurup onun tazeliğini koruyacak eylem ve
davranışları (ibadetler ve seküler davranışlar) motive etmekte ve dinî gelişimin
yolunu açmaktadır (Karaca, 2011: 121-122).
Hiçbir şekilde körü körüne bir boyun eğme olmayan teslimiyet, inanılan
varlığa duyulan üst düzey bir güven durumudur. Bireyin inandığı varlığa yönelik
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
olarak hissettiği bu üst düzey güven duygusu, bilişsel olarak anlamakta güçlük
çektiği durumlarda bireyin imdadına koşarak ortaya çıkacak çelişkiler karşısında
rahatlama sağlamakta ve Allah’ın rızasını kazanma konusunda sabır ve sebat
duygularını da beslemektedir.
Davranışsal Boyut
İmandan bahsedebilmek için, imanın konusu hakkında belirli bir düşünce ve
duygu olması gerektiği gibi, davranışların da olması gerekmektedir. Ancak imanın
objesi, inananların tamamında standart bir etki yaratmadığı için, ona bağlı
davranışların çeşit, nitelik ve dolayısıyla değeri bireyden bireye değişebilmektedir.
Burada değişmeyen şey, imanda şekli belirlenmemiş de olsa, davranışın varlığıdır.
Zira imanı, kişilik gibi bireyin bütünlüğünü ilgilendiren küllî psikolojik bir hâl olarak
tanımlamak, zorunlu olarak onda insanın bütünlüğünde bulunan davranış
unsurunun da bulunduğunu kabul etmek anlamına gelmektedir.
Davranışlar imanın sonucu gibi gözükmekteyse de, onlar aynı zamanda
imanın unsurlarından birisidir. Zira davranışa dönüşen imanın ürünü olan davranış,
geri dönerek kendisini üreten imanın diğer unsurlarını besleyerek onu eskisinden
daha güçlü hale getirmektedir. Ancak davranışların bu şekilde bir fonksiyon
üretmesi için, farkındalık düzeyi yüksek bir iman tarafından tetiklenmeleri
gerekmektedir. Bu durumun din dilindeki karşılığı ise “niyet”tir. İbadeti adetten
ayıran temel faktör olan niyet ise, ibadetin başında Tanrı şuurunun aktif hale
gelmesidir.
Davranışlar, imanın
sonuçları gibi gözükse de,
onu kuvvetlendiren en
önemli faktörlerdir.
İmanın öngörmüş olduğu bazı davranışların ortaya çıkmaması, onun iman
olarak nitelendirilmesine mâni olmasa da, onun muktezasına uygun bütün
davranışlardan soyutlanması durumunda geride kalanı iman olarak nitelendirmek
oldukça zorlaşmaktadır. Ancak imana uygun hiçbir davranış sergilemeyen birisinin
bu durumdan pişmanlık duyması bile, imanın varlığına işaret eden bir tepki olarak
değerlendirilebilir. Bu durumda imandan bahsedebilmek için, var olan kesin bir
kabul edişe davranışların da katılması gerekmektedir. Bir dizi inanç esaslarından
oluşan dinleri kabul veya reddetmek de, aslında ilgili inanç esaslarının öngörmüş
olduğu yaşam şeklini kabul veya red anlamına gelmektedir(Alper, 2002: 140-150).
İmanın inançtan ayrıldığı temel noktalardan biri, onun insanı daha derinden
kavraması ve daha yüksek düzeyde davranışa dönüşme potansiyelidir. Zira inanç,
davranış ve tutumlarda gerçek bir farklılık meydana getirdiği ölçüde, imana
dönüşmektedir. Genelde her türlü inanç, özelde ise iman ile davranış arasında
döngüsel bir ilişki bulunmaktadır. İnançtan kaynaklanan ve onunla tutarlı olan
eylemler, bir kez icra edildikten sonra inancı güçlendirme eğilimi göstermektedir.
Nitekim ne kadar zayıf olursa olsun, inancın davranış üretecek güce ulaşmasıyla
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
birlikte ortaya çıkan eylem geri dönerek, kendisini üreten inancı daha kuvvetli hale
getirmekte, bu sefer eskisinden daha kuvvetli hale gelen inanç, daha güçlü bir
şekilde davranış üretme potansiyeline kavuşmakta ve döngüsel olan bu daire
böylece sürüp gitmektedir. Zira iman sadece farklı ve kendine özgü psikolojik bir
fonksiyon değil, aynı zamanda, bir dereceye kadar inanç ve davranış arasındaki
gerilimin sonucu olan zihnin inançlarıyla bedenin hareketleri arasında konuşma
çeşididir. İman, duygusal coşkunlukla desteklenmiş ve zihinsel kabulle onaylanmış
oluşumlardan kaynaklanan bir eylemdir. Vergote, imanın ifade edildiği davranışlar
vasıtasıyla hayatta kalan bir eğilim olduğunu, kendini ifade edici eylemler
vasıtasıyla yeniden canlandırılmadığı takdirde öleceğini belirtmiştir (Vergote,1999:
177/178).
İman, kendine uygun
davranışlar oluşturmak
suretiyle kendisini
yeniden doğurur.
Dindar olmak sadece kuramsal inançlara sahip olmak değil, insanın
davranışlarına yön veren bir referans çerçevesine sahip olması demektir. Buna
göre inanç, davranışların ana nedeni olabileceği gibi, zaman zaman ikincil nedenler
olarak da işlev görebilmektedir. Olgun inanç ise çoğu kere davranışların ana
nedenidir. Meseleye imanı olgunlaştıran ve inanan bireylerden öncelikli olarak icra
etmeleri istenen ibadetler açısından bakıldığında, başlangıç aşamalarında ibadete
yönelme konusunda önemli motivasyon problemleri ortaya çıkmakta, inanan
bireylerin azımsanamayacak bir çoğunluğu inandığı dinin gereklerini yerine
getirmede önemli eksiklikler sergilemektedir. Bu durum ise insanın iç dünyasında
bir çelişki meydana getirmektedir. Zira bilişsel veya duygusal olsun inanılan ve
bağlanılan değerler kendileri doğrultusunda davranış üretmek isterler. İnsanın
başka faktörlerin etkisinde daha çok kalarak onlara uygun davranışlar üretmemesi
ise bilişsel yönü ağır basan içsel bir çelişki yaşanmasına neden olmaktadır. Bu
çelişkiden kurtulmak için en çok başvurulan yol ise savunma mekanizmalarıdır. Bu
durumda birey kendisini davranışa zorlayan inançlarını bilinçaltına iterek
bastırmaya çalışabilir veya inançlarına yönelik algısını değiştirerek aslında onların
bilişsel yönlerinin ağırlıkta olduğunu, davranış üretmeseler de sistemde
kalabileceklerini, Allah’ın insanların ibadetlerine ihtiyacı olmadığını, merhameti
sonsuz olan Tanrı’nın inancına uygun davranmayanları da affedebileceğini, dinin
bir iç temizliği olduğunu ve kendisinin başka yollarla da bu durumu başarabileceği
gibi kısmen rasyonel argümanlar üreterek bir başka savunma mekanizması
kullanmaya yönelir. Davranışlarını inançlarına uygun bir şekle dönüştüremeyen
birey, bu tür bir yaklaşımı kullanmaya başladığı andan itibaren inançları üzerinde
yapmış olduğu rötüşlerle onları davranışlarına uygun bir hale getirerek içsel
çelişkiden kurtulabilir ve inanç-davranış arasındaki döngüsel ilişki bu sefer yeni
inançları ile eski davranışları arasında etkin hale gelir. Dinî hayatta savunma
mekanizmalarını kullanmayı alışkanlık haline getiren bireylerin bu durumdan
kurtulması, çoğunlukla olağan dışı durumlar veya dramatik tecrübelerle
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
karşılaşmakla mümkün olabilmektedir. Aksi halde uzun süre devam ettirilen bu
yaklaşım, savunma mekanizmalarının yoğun bir şekilde kullanımı sonucunda bireyi
kendisiyle ilgili algılarında da gerçeklikten uzaklaştırabilmekte ve dinî bir hayat
yaşamadığı halde kendisini dindar bir birey olarak algılamaya devam etmesine
neden olmaktadır (Karaca, 2011: 138).
İMAN VE ŞÜPHE
Şüpheler, imanın
dinamizmini korumasında
önemli bir işleve sahiptir.
Şüphe ve tereddütler, insanın genel karakteristiklerinden birisidir. Zira
insanlar bir inanç sahibi olsalar da olmasalar da birtakım şüphelerle birlikte
yaşarlar. Dinî inanca sahip olmayan insanlar hem kendi doğruları, hem de
inananların doğruları hakkında şüpheler yaşarken, inanan insanlar kendi doğruları
hakkında şüpheler yaşarlar. Şöyle ki iman, olasılıklar üzerine temellendiği için
şüphe, zihinsel yapıda fiilen etkin olmasa bile bütün iman ifadelerinde kuramsal
olarak olası durumdadır. Ancak iman, akıl yürütme ve başkalarının inançlarıyla
uyumlu olan inançar olarak tanımlanabilecek olan bilgi kadar kesin olmasa da
vehimden farklı olarak desteksiz bir kabul de değildir. Şüphe ve tereddütler ise
insanın hemen her alanda karşılaştığı, kendisini rahatsız eden ve onu kararlarında
çelişkiye düşüren insanî eğilimlerdir. Aynı eğilimler din konusunda da geçerlidir.
Tahkike açık olan seküler hayat alanında etkin olan şüphelerin, gaybi özellikleriyle
ön plana çıkan dinî hayat alanında aktif olması son derece normal bir durumdur.
Dinî şüphe; “apaçıklık ve kesinlik arzusunun önceki inançla ya da sebepleri karşılıklı
olan iki inancın birbiriyle çatışması sonucunda ortaya çıkan kararsız, sabit olmayan
ruh hali olarak” tanımlanmaktadır (Hökelekli, 1993:195).
Şüphe içindeki bireyin yaşadığı kararsızlığın yarattığı gerilim ve huzursuzluk,
onu tereddütlerini çözümlemeye zorlar. Bu durumun doğal sonucu ise ya daha
rafine bir imana geçiş, ya da daha kararlı bir inançsızlıktır.
Dinamik bir yapıya sahip olan imanın dinamizmi biraz da şüphelerden
kaynaklanmaktadır. Yani bir anda şekillenmeyip statik bir şekilde kalmayan iman,
yaşanan hayatla birlikte kendini yenilemekte, iman doğrultusunda yaşanan hayat
onu yeniden doğurarak tazelemektedir. Bu süreçte yaşanan şüpheler de imanı
tekrar tekrar rafine ederek (kopma olmaması durumunda) eskisinden daha güçlü
hale getirmektedir. Genelde bütün şüphelerin, özelde ise dinî şüphelerin başarılı
bir şekilde çözümlenmesi, psikolojik bütünlük için önemli bir kazanımdır. Zira
şüphe sürecinde bireyin, hür iradesini kullanarak inancına yönelik şüphelerini
başarılı şekilde çözümlemesi, belirsizlikten ve tereddütlü ruh halinden kurtulması,
aklını ve kalbini tatmine ulaştırması psikolojik bütünlüğü için zorunlu bir durumdur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
İman, nasıl insanların birlikte yaşadıkları şeylerden biri ise aynı şekilde
şüpheler de imanın kendisiyle geliştiği sürecin bir parçasıdır. Aklımızdan geçen bir
çok kuşku, insanın hayatına sel gibi akmaktadır. Olgun inanç ise verimli düşünmeyi
karakterize eden dalgalı şüpheler ve tasdikler sonucu gelişmektedir. İnanç ve
şüphe arasında gerçekleşen çatışmadan doğan gerilim, önemli bir psikolojik enerji
kaynağıdır. İnancın yaratıcı olması için çok kolay oluşmaması gerekmektedir. İman
ve şüphe arasındaki bu gerilimin büyüklüğü, her ne kadar imanı ortadan kaldırma
ihtimali taşısa da, çatışmanın imanın lehine sonuçlanması onu daha güçlü ve
yaratıcı bir hale getirmektedir. Zira şüphelerden arınan iman, kendi psikolojik hızı
vasıtasıyla âdeta kendini yeniden üretmeye başlamaktadır. İmanın yaratıcılığına
karşın en büyük tehdit, onun alışılmış hale gelmesi veya dinî davranışların
alışkanlığa dönüştürülmesidir. Çünkü bu durumda yeni ve radikal bir düzenlemeye
gerek duymayan sistemde gerilim azalmakta ve bireyde yaratıcılığın heyecan verici
kaygısından çok dünyasal tatmin arayışlarına yönelen hoş ve kolay gerilimler aktif
hale gelmektedir (Clark, 1961:233-234).
Hem imanın hem de şüphelerin yaratıcılık sürecinde icraya yönelik kendi
özel fonksiyonları bulunmaktadır. İmanın fonksiyonu hayata anlam vermektir. Bir
bütün olarak bu anlamı sağlama ve insanın faaliyetlerine güç verme konusunda
öznel olarak dinî imanın üstünde olan hiçbir değer yönelimi yoktur. Dinî inanç,
dünya tarihinde diğer tüm nedenlerden daha fazla şehit verdirmiştir. Dinî inancın
insanın üzerindeki etkisinin sınırlı olduğu anlar da vardır. Ancak basit bir sözden
daha fazla bir şey oluşuna nispetle iman, inanan kimseyi yönetmekte ve
davranışlarına yön vermektedir.
Hz. Peygamber dinî
şüpheleri
yadırgamamıştır.
İmandaki şüphe, müminin galip gelmeye çalıştığı bir şüphedir. İnsanın
içinden bazen imanına ters olan şeyler geçirmesini, Hz. Peygamber imanın
kemaline işaret olarak değerlendirmiştir (Müslim, İman, 132). Hz. Peygamber
şüpheyi, imanı zedeleyen değil, besleyen bir faktör olarak değerlendirmiştir. Şöyle
ki şüpheler yerleşik fikirleri sorgulayarak yenilerini önermektedir. Onlar ufukları
yükselterek özgürlük ve macera içeren vaadleriyle, tehlikeli bir akım sağlamaktadır.
Hayatı anlamlı olarak görme alışkanlığı, potansiyel enerjiye sahip çok geniş su
kütlesini kapatan bir set gibi işlev gören yerleşik imanın ürünüdür. Ancak şüpheler
bu sette bir gedik meydana getirmekte ve yaratıcı aksiyon için suyu salıverme
potansiyeli taşımaktadır.
İmanın nasıl yaratıcı bir şekilde korunacağı problemi karmaşık bir
problemdir. Clark, şüphe ile imanın güçleri arasındaki gerilim miktarının
korunmasının işlevsel olacağı kanaatindedir. Ona göre imanın yaratıcı olarak
muhafaza edilmesi şüphe ile arasında bir denge kurulmasıyla yakından ilişkilidir.
Yani şüpheler bir taraftan imanı tehdit etseler de, diğer taraftan onun yaratıcı
gücünü tetikleyerek onu davranış üretmeye zorlamaktadır. Bu şekilde ortaya çıkan
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
davranışlar inancı yeniden doğurarak onu eskisinden daha taze ve güçlü hale
getirmektedir. Ancak bu denge dar bir inanç veya tam bir şüphecilik şekline
dönüşme potansiyeli de taşımaktadır. Ona göre inancı sorgulamaya kapatıp dar bir
çizgiye hapsederek yaratıcı imanı korumaya çalışmak verimsiz olduğu gibi, bütün
bağlardan kopup hiçbir şeye inanmayan serbest düşünürler de sanılanın aksine
inananlardan daha yaratıcı değildir (Clark, 1961: 232).
Şüphelerin iman için yarattığı tehlikeler, dar bir imanın yarattıklarından daha
fazla olabilmektedir. Zira sonuna kadar gittiği durumlarda şüphe, imanın temelini
çürütüp mutlak hâle gelerek, kendi zaferi kendi saikini ortadan kaldırabilmektedir.
İmana galip gelen şüpheler ise, birlikte yaşadıkları gerilimi yok ederek durağan bir
durum kazanmaktadır. Zira seti geçip düzlüğe ulaşan su, artık bir şey yapma
kapasitesini kaybetmektedir (Clark, 1961:238).
Dinî Şüphe Çeşitleri
Dinî şüpheler yalın bir yapıya sahip olmayıp, çok boyutlu ve karmaşık
özelliklere sahiptir. Dinî hayatın farklı yönlerine tekabül edebilecek kadar çeşitli
olabilen şüphelerin iman üzerindeki etkisi, bireyin niyeti, şüphelerin yoğunluğu, o
anki güdülenmişlik durumu, şüphelerle baş etme stratejisi, yardım alıp almama
durumu gibi çeşitli faktörlerden etkilenmektedir. Dinî hayatın daha çok inanç
faktörü üzerinde yoğunlaşan dinî şüphelere bireyin kişisel özelliklerinden
kaynaklanan faktörler de eklenebilmektedir.
Tepkisel-Olumsuz Şüphe
Dinî şüpheler, tek boyutlu
olmayıp çeşitli alanlarda
ortaya çıkabilmektedir.
Dua veya ibadet esnasında ciddi bir olumsuzlukla karşılaşan bireyler,
dualarının işe yaramadığını düşünerek Tanrı’ya karşı olumsuz tepkiler
gösterebilmektedir. Dua ettiği esnada yakınındaki bombanın patlaması sonucu
yaralanan askerin durumunda olduğu gibi ani bir şok, Tanrı’ya yönelik olumlu
tutumları olumsuza dönüştürebilir. Buna göre tepkisel şüphe, yaşanan şiddetli şok
durumları ve insanın çeşitli nedenlerle açığa vuramadığı duygu ve düşüncelerinin
kendiliğinden ortaya çıkmasıyla tetiklenen şüpheler olarak değerlendirilebilir.
Bencillik Şüphesi
Tepkisel şüphelerin bir benzeri, kişisel isteklerine karşılık bulamayan
bireylerin içine düştükleri şüphe hâlidir. Dine daha çok ondan sağlayacakları
menfaatler açısından motive olan dış güdümlü dindarlara benzer bir şekilde, dinî
inancı henüz olgunlaşmamış bireylerin Tanrı’dan istediklerine ulaşamamaları,
onlarda Tanrı’nın gerçekte var olup olmaması veya kendisini terk etmiş olabileceği
yönünde şüpheler oluşturabilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
Büyü İle Dinin Karışmasından Kaynaklanan Şüphe
Büyüsel tutumun tipik özelliği, uygun ibadet ya da beddualarla insanın
Tanrı’yı herhangi bir konuda zorlayabileceği ya da etkileyebileceği düşüncesidir.
Zira dua eden insan, Tanrı’nın duasını kabul etme ve ona çözüm üretme konusunda
bir zorunluluk taşıdığını düşündüğü için bu düşüncesi gerçekleşmeyince şüpheye
düşebilir. Bu durumun ilkel dinlere ve geleneksel dindarlar arasında daha yaygın
olduğu söylenebilir. Bu durumda, dindar insanın büyüsel bir öncülle yola çıkması,
onu agnostik ya da ateist bir düşünce yoluna götürebilir. Bu tür bir yönelim içinde
olan bireyler, dinin Tanrı’yı insanın iradesi yönünde harekete ikna etmeye çalışan
girişimleri barındırmadığını ve insanın çabalarının Tanrı’nın iradesine uyumlu
olması gerektiğini düşmezler. Hâlbuki dinde birey fakir ve aciz, Tanrı güçlü ve
cömert olup, bireyin Tanrı’nın tavsiyelerine uygun davranması ondan isteklerinin
gerçekleşmesiyle yakından ilişkilidir.
Dinî Kurum ve Organizasyonlardan Kaynaklanan Şüpheler
Dindarlarda gözlemlenen bazı olumsuz davranışlar, dinin uzağında veya ona
yeni ilgi duymaya başlayan bireylerde mevcut olumsuz kanaatlerin pekişmesi veya
yeni tereddütlerin oluşmasına neden olabilmektedir. Örneğin geleneksel dinde ve
bazı dinî gruplarda gözlemlenen samimiyetsizlik ve başarısızlık, özellikle gençlerde
önemli kuşkular doğarabilmektedir. Bu anlamda dinî kullanarak ondan dünyasal
çıkar, makam, mevki ve güç elde etmeye çalışanlar, dinin kendinden
kaynaklanmasa da dinler hakkında önemli şüpheler olşturabilmektedir.
Arayış Şüphesi
Dinî inancı zayıflatan
şüpheler olduğu gibi, onu
kuvvetlendiren şüphe
çetişteli de
bulunmaktadır.
Eleştiri ve itiraz niyeti taşımaksızın, dinî bilgi ve kavramların gerçekliğini ve
sebeplerini araştırma ve tatminkâr cevaplar bulma arzusuyla ortaya çıkan ve daha
çok çocukluk döneminde görülen bir şüphe çeşidi olan arayış şüphesi, dinî inancı
rasyonel argümanlarla besleme amacı taşımaktadır. Arayış şüphesi, dinî
hayatlarında köklü bir değişimin eşiğinde bulunan veya din değiştirme
kararlılığındaki yetişkin bireylerde güçlü bir şekilde yaşanabilmektedir.
Sadakat Şüphesi
Dinî inancı besleyici nitelikteki diğer bir şüphe çeşidi sadakat şüphesidir.
Kulluk vazifelerini hakkıyla ifade edip edememe kaygısından kaynaklanan bu şüphe
çeşidi, inanılan değerlere yönelik olmaktan çok imandaki samimiyet ve sadakatten
beslenmektedir. Yukarıda bahsi geçen şüphe ve vesveselerini dil ile ifade etmeyi
büyük günah sayıp bu durumdan korkan sahabelerin içinde bulunduğu psikoloji bu
kabilden bir şüphedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
Bilimsel Şüphe
Dinî olguları bilimsel bir perspektiften ele alanların yaşadığı şüphe çeşidi
bilimsel şüphedir. Bilimin veya bilim insanının kendi formal yapısından kaynaklanan
bu durum, dine uyarlandığı zaman tamamen zıt bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu
durumun temel nedeni, iman objesinin gaybi bir özelliğe sahip olmasıdır. Bu açıdan
bakıldığı zaman her ikisi de insana ve insanlığa hizmet iddiasında olan din ile
bilimin kullandıkları perspektifin farklı oldukları görülmektedir. Zira din
muhataplarından sorgusuz bir teslimiyeti isterken, bilim ise bilim insanından her
zaman şüpheci bir tavır sergilemesini istemektedir. Bu durumda din mantığıyla
bilim yapılamayacağı gibi, bilim mantığıyla da dinî bir hayat yaşamak mümkün
değildir. Zira dine bilimsel açıdan bakan birey, ona inanabilmesi için öncelikle onu
bilimsel olarak ispatlamak durumdadır. Ancak durumun böyle olması, dinlerin
şüpheyi insan hayatının dışına ittikleri anlamına da gelmemektedir. Nitekim dinler
de kendi amentülerinin dışında kalan hayat olaylarını sorgulayıcı bir tavırla
izlenmesi isteyerek müntesiplerinin farkındalık düzeylerini yükseltmeyi
amaçlamaktadır. Örneğin İslam dinî, bir taraftan insanlara körü körüne
bağlanmamayı, düşünmeyi, akletmeyi, araştırma ve soruşturmayı, sorgulamayı
şiddetle tavsiye ederek, sorgulamalara fizik alemin sınırları dışına kalan metafizik
alemi de dâhil ederken, diğer taraftan sorgulamaların nasıl yapılacağı konusunda
ipuçları vermekte ve bu tür etkinlikler sonucu kafası karışan bireyler için birtakım
hazır cevaplar sunmaktadır.
Kavramsal Şüphe
Dindar bireylerin yaşadığı şüphelerden biri de kavramsal şüphedir. Bilimsel
şüpheye benzemekle birlikte ondan farklı özelliklere sahip olan kavramsal şüphede
birey, dinî norm ve hayat tarzının reddinden çok, dinî inanç sistemlerinde yer alan
bazı müphem, muğlak, akıl ve idrak sınırlarını zorlayan ifadelerin harfi harfine
anlaşılmaya çalışılmasından kaynaklanan kararsızlık yaşamaktadır. Kutsal
metinlerdeki bu tür ifadelerden bilim diline dayanarak anlam çıkarmaya çalışmak
şüpheye neden olabilmektedir. Çünkü din, bilimden farklı bir dil kullanmakta ve
dinî kavramların ait oldukları bağlamlardan koparılıp tek başlarına ele alınmaları
çeşitli problemler doğurabilmektedir.
İnkârcı Şüphe
Dine yönelik olumsuz tutumlarını olumlamaya yönelik olarak yukarıda
bahsedilen kavramsal şüpheler başta olmak üzere gerek dininin bilgi boyutunda,
gerekse yaşanan hayatta ortaya çıkan bazı çelişkili ve anlaşılması zor olguları
gündeme taşıyarak din hakkında kararsızlık oluşturmaya çalışan bireylerin durumu
inkarcı şüphe kavramıyla ifade edilmektedir. Daha çok din hakkında vermiş
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
oldukları olumsuz kararda istikrar sağlayamayan bireylerde ortaya çıkan bu eğilim,
temelde vermiş oldukları karardan kaynaklanan soru işaretlerini izale etmeye
yöneliktir. Arayış şüphesi içinde olan dindarların durumuna benzer bir şekilde onlar
da, kendi inançsızlık durumlarını destekleyebilecek rasyonel argümanlar arayışı
içindedirler (Hökekelki, 1993:197-204).
DİNE YÖNELİK NEGATİF TUTUMLAR VE İNANÇSIZLIK
Bireyin dine ve Tanrı’ya yönelik tepkisi her zaman olumlu olmamaktadır.
İman gibi inkâr da aynı psikolojik güçten beslenmekte ve bir bütün olarak insan
tabiatı inançsızlık tohumunu da kendi bünyesinde taşımaktadır. Dinî
motivasyonların çift kutupluluğunun da etkisiyle insan dine karşı olumlu veya
olumsuz bir tutum sergileyebilmektedir. Dinî konularda kesin kanıt olmadığı için
hiçbir şey söylenemeyeceğini iddia eden “bilinemezci” (agnostik) tutum her ne
kadar nötr gibi görünüyorsa da, şüphenin tabiatına benzer bir kararsızlık ve
tereddüt hâli içerdiğinden dolayı dine yönelik olumsuz tutum kategorisinde yer
almaktadır.
İlgisizlik ve Kayıtsızlık
Modern çağda insanlar,
zevk ve eğlenceye daha
çok ilgi duyguklarından,
bu eğilimler dinin yerini
alabilmektedir.
Dinî ilgisizlik, dinî inkâr ve din karşıtlığından farklı özelliklerle belirginleşen bir
tutumdur. Bu tutum, kendisini, daha çok gündelik hayatta dinî kavramlara çok az
veya hiç yer vermeyerek, olguları din dışı kavramlarla anlamlandırmaya çalışan,
dinî pratikleri icra etme düzeyleri son derece düşük bir düzey gösteren bireylerde
gösterir. Dinî ilgisizlik ve kayıtsızlık, sonuçları itibariyle değerlendirildiğinde
inançtan çok inançsızlığa daha yakın durmaktadır.
Modern çağda yaşayan insanların dine ayıracak fazla zamanlarının
bulunmaması ve dinî hayatı sürekli olarak ertelemelerinin doğal sonuçlarından biri
dine karşı ilgisiz ve kayıtsız tutumlar geliştirmektir. Bu durumda din, hayatın önemli
bir kesiminden soyutlanarak, sınırlı bir mekân ve zaman dilimine hapsedilmekte ve
belirli zaman ve mekânlarda icra edilen dinî pratiklere ve kalp temizliğine
indirgenmektedir. Bu durumun bir başka çeşidi ise sadece Kutsal’a ve onu temsil
eden sembollere saygı ve Tanrı’ya inancın dilde kalan kuru telaffuzudur. Varlığın ve
hayatın amacına ve anlamına dair temel sorulara cevap bulmak gibi varoluşsal bir
kaygı taşımayan insanların dinî ilgilerinin en yoğun olduğu durumlar, doğal felaket
anları ve sosyal yaptırımı üst düzey olan birtakım dinî törenlerdir. Bu durumun batı
dünyasında, kurumsal bir dine ve beraberinde getirdiği taleplere iltifat etmeden ve
bunları dikkate almadan inanmak anlamında kullanılan “bağlanmadan inanma”
yönelimiyle birçok noktada çakıştığı söylenebilir (Mehmetoğlu, 2010: 160).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
İnançsızlık ve Ateizm
Dine yönelik olumsuz tutumların bir başka şekli olan inkâr veya red tutumu
da değişik şekillerde ortaya çıkabilmektedir. Şöyle ki bu tutum, bir başka varlığı
Tanrı yerine koymak veya birden çok Tanrı’ya inanmak şeklinde özetlenebilecek
olan şirkten, düşünce siteminde Tanrı’ya uygun bir yer bulamamak şeklinde
tanımlanabilecek olan “ateizm”e kadar uzanan bir çizgide farklı şekillerde kendini
gösterebilmektedir.
İnsanları dine yönelten
motivasyonlar oludğu gibi,
onların dinden
uzaklaşmasını
kolaylaştıran faktörler de
bulunmaktadır.
Bireyin dine yönelik olumsuz tutumlar geliştirmesinde bireysel ve sosyal
birçok faktör etkili olmaktadır. Genellikle acı veren veya ruhsal olarak
yoksullaştırılmış bir çevrede üstesinden gelinemeyen zorluklar içinde kalan
bireyler, inanma problemleri yaşamakta ve ciddi psikolojik engellerle reddedici bir
tutum geliştirebilmektedir. Bunlar arasında bazıları inanmak için diğer insanlardan
çok daha ciddi psikolojik engellere sahipken, bazıları ise psikolojik zorluklar
yaşamaksızın Tanrı’yı reddedici bir tavır içinde olabilmektedir. Bu kapsamda yakın
çevrenin dine uzak bir hayat yaşaması ve din hakkındaki olumsuz telkinleri başta
olmak üzere, din hakkında oluşturulan olumsuz konjüktürel yapı ve dinin çağdışı bir
fenomen olarak sunulması ve dindarların çağdışılıkla itham edilmesi, pozitivist
dünya görüşünün dinî öğretilerin akılla örtüşmediğini ileri sürerek dinin
irrasyonellikle etiketlendirmesi, dinî kurum, din adamı ve dindarların birtakım
olumsuz davranışlarının dine mal edilmesi, dinî inançların birtakım haz ve zevklerin
yaşanmasına getirdiği sınırlandırmalarla birlikte dinî pratiklerin nefse zor gelen
yanları, yaşanan bazı hayal kırıklıklarından Tanrıyı sorumlu olarak görme,
dünyadaki acı, zulüm ve kötülüklerin güçlü, adil ve merhametli Tanrı figürüyle bir
araya getirmede yaşanan güçlükler, dinin faydacı açıdan değerlendirilmesi sonucu
inancın herhangi bir yararının olmadığını düşünme, suçluluk ve günahkârlık
psikolojisi sonucu düşülen ümitsizlik, büyüklük kompleksi, inanmak için yeterli delil
bulamama gibi faktörler bireyi dinî değerleri ve dolayısıyla Tanrıyı inkar noktasına
götürebilmektedir (Karaca, 2011: 130).
“Kendilerine ulaşan hiçbir delil olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında ilerigeri tartışanların içinde olan duygu, büyüklük kompleksinden başka bir şey
değildir. Sen onların şerrinden Allah'a sığın. Çünkü O her şeyi tam mânâsıyla işitir
ve bilir.” (Mümin, 40/56).
Bir müddet ateist yaşadıktan sonra tekrar dine dönen P. Vitz, Tanrı’ya
inanmada
) etkili olan faktörlerin, rasyonel bir nitelik taşımadığını, genel anlamda
psikolojik olarak nitelendirilebileceğine ilişkin kimi zaman temel felsefi kabullere de
aykırı düşecek şekilde bir varsayımdan söz eder ve şöyle der: “Ben, herkesin
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
Tanrı’ya inanmada pek çok rasyonel delillerden, bir çoğunun da rasyonel olmayan
psikolojik faktörlerden etkilenebileceğine inanıyorum“.(Vİtz, 2000:1).
Tanrı fikrini kökten reddeden ateizm, teorik ve pratik olarak iki kısma
ayrılmaktadır. Tanrı diye bir şeyin mevcut olmadığını öne sürerek bunu
ispatlamaya çalışan teorik ateizmin en tipik şekillerinden biri Freud’un yanılsama
teorisidir. Mantıkçı-pozitivist anlayışı savunanların bir kısmı Tanrı’yı tamamıyla
reddederken, bazıları onu var, ancak âleme müdahale etmeyen aşkın bir varlık
olarak kabul etme eğilimi sergilemiştir. Bu bakış hayatın birçok alanında inanç
faktörünü etkisizleştirmiş ve pratik ateizmi doğurmuştur (Mehmetoğlu, 2010:160).
Din ve Tanrı’yı red ve inkarı besleyen birçok sosyal faktör olsa da, iman ve
inkar tamamen bireysel bir tercihtir. Yani birey içsel ve dışsal bütün potansiyelini
kullanarak din hakkında olumlu veya olumsuz bir tutum geliştirerek Tanrı’yla olan
ilişkisini bu tutuma göre devam ettirir. Din hakkında pozitif tutum geliştirenlerin
temel amacı Tanrı’ya daha da yakınlaşmak ve Tanrıyla olan ilişkisinin etkisini bütün
hayatına yansıtmak iken, din hakkında olumsuz tutum geliştirenler ise Tanrı
fikrinden uzaklaşarak dinî değerlerin bireysel hayatlarını etkilemesine izin
vermemektir.
Din hakkındaki olumsuz tutumlar, zaman zaman dinî değerlerin bireysel
hayata karışma ihtimaline karşın birtakım savunucu tepkileri ve düşmanca
eğilimleri de beraberinde getirerek bireyi din karşıtlığı gibi daha katı negatif
tutumlara götürebilmektedir.
Din bir inanç ve teslimiyet
olgusudur. Tanrının varlığı
aklen tam olarak ıspat
edilemeyeceği gibi,
yokluğu da ispat edilemez.
Din hakkındaki olumsuz tutumların bir kısmı da kalıp tutumdur. Genellikle
kulaktan dolma bilgi kırıntılarına dayalı, bilişsel unsuru zayıf veya hiç olmayan,
dolayısıyla sorgulamaya ve değişime kapalı bir özellik sergileyen kalıp tutumlar din
konusunda da geçerlidir. Bazı insanlar özellikle küçük yaşlarda din hakkında
edinmiş olduğu kulaktan dolma bilgi kırıntılarını dinî tutumlarının temel malzemesi
yaparak geliştirmiş oldukları tutumları ömür boyu devam ettirme eğilimi
gösterebilmektedir. Bu şekilde oluşan din hakkındaki negatif kalıp tutumlar,
zamanla kuvvetlenip merkezileşerek din ve maneviyatla ilgili hemen her şeyi
anlayıp dinlemeden olumsuz bir şekilde değerlendirmek ve din karşıtlığına
dönüşebilmektedir. Bu tür tutumlara sahip bireylerin bir kısmının entelektüel
kapasitesi üst düzeyde, okumuş-yazmış insanlar olması ise olayın daha da şaşırtıcı
boyutunu oluşturmaktadır.
Yukarıdakilere ilave olarak dinin ve dolayısıyla Tanrı’nın varlığının aleyhinde
ileri sürülen fikir ve geliştirilen teorilerin sağlam temellere dayanmadığı ve
dolayısıyla tartışmalı olduklarını belirtmek gerekir. Diğer taraftan inançsızlığı ve din
karşıtlığını savunan teorilerin varlığını dinden alarak kendilerini
konumlandırdıklarını da nazari dikkate alarak, din ve insan psikolojisine yönelik tek
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
Tartışma forumu
Tartışma
boyutlu, indirgemeci ve tümüyle rasyonel bir yaklaşımın, hakikatin yorumlanması
konusunda yeterli olamayacağı unutulmamalıdır. Zira “reel” ve “psikolojik”
gerçeklik olmak üzere iki türlü gerçeklik alanı bulunmaktadır. Hiçbir teolog veya
dindar Tanrı’nın reel gerçekliğini ispatlayamayacağı gibi, hiçbir ateist de onun
olmadığını ispatlayabilecek durumda değildir. Din ve Tanrı olgusu psikolojik
geçeklikle ilgilidir. Birisi çıkıp “Ben falan zaman öleceğim” şeklinde bir inanç
geliştirmiş ve hayatının geri kalan zamanını buna göre tasarlamaya başlamışsa, hiç
kimse çıkıp böyle bir şey olmayacağını ispatlayıp onu yaptıklarından vazgeçiremez.
Din olgusu da böyledir. Zira biri çıkıp velevki bir hayal olsun Tanrı diye bir varlığa
inanıyor ve bu inanç onun hayatına bir şekilde yansıyorsa bu durum psikolojik
olarak bir gerçekliğe tekabül etmektedir ve psikolog için bu durum bir araştırma
konusu olarak yeterlidir. Çünkü psikolog için önemli olan, bu inancın objesi değil
onun hayata olan yansımalarıdır. Bu açıdan bakıldığında inançsızlığın bütün şekilleri
sübjektif bir değerlendirmeden ibaret olup ne kadar saygı duyulması gereken bir
olgu ise, dinî inancın çağ dışı ve safsatalardan ibaret boş şeyler olduğunu öne
sürerek bir taraftan kendi inançsızlıklarını haklı çıkarmaya çalışırken diğer taraftan
inanan insanları boş şeylerle uğraşan bireyler olarak lanse etmek de o kadar
saygısızlıktır.
• İnanç nasıl imana dönüşmektedir? Konuyu
gerekçeleri ile forumda tartışabilirsiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Özet
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
•İnsan irade tercihlerine göre davranan bir varlıktır. Bu özellik, pozitif bir
özellik olsa, karar verme süreci o kadar kolay bir süreç de değildir. Dinî hayat
da iradi kararlar sonucunda yapılan tercihler sonucunda şekillenmektedir.
Bundan ötürüdür ki dindar, farkındalık düzeyi en az vasat veya vasatın
üstünde olan, neye inandığı gibi ne yaptığı ve ne yapması gerektiğinin
ayırdında olan bireydir.
•Dinî inanç, birçok kavramla ifade edilmektedir. Bunlar arasında inanç, iman
ve teslimiyet/İslam kavramları en sık kullanılanlar olmakla birlikte, kavramlar
arasında bazı anlam farklılıkları bulunmaktadır. İnanç kavramı, iman gibi
sadece dinî alanla sınırlandırılmadığı gibi, hemen her konu inanca nesne
olabilmektedir. Daha çok dinî inanç ifade eden iman kavramı ise, duygusal
coşkunlukla desteklenmiş ve zihinsel kabulle onaylanmış hareketlerden
kaynaklanan eylem yönü ağır basan bir olgu olarak tanımlanmaktadır.
İmanın; bilişsel, duygusal, iradi ve davranış olmak üzere dört temel boyutu ve
bu boyutlar arasında güçlü ilişkiler bulunmaktadır. İmanın davranış boyutu,
onu kendini ifade edici eylemlerde canlandırarak hayatta kalmasının sigortası
pozisyonundadır.
•İnsanın hemen her alanda karşılaştığı şüphe ve tereddütler din konusunda da
geçerlidir. Şüpheler, iman için açık bir tehdit oluşturuyorsa da, aynı zamanda
ona dinamizm kazandıran temel faktörlerin başında gelmektedir. Dinî hayatın
farklı yönlerine tekabül edebilecek kadar çeşitli olabilen şüphelerin iman
üzerindeki etkisi, bireyin niyeti, şüphelerin yoğunluğu, o anki güdülenmişlik
durumu, şüphelerle baş etme stratejisi, yardım alıp almama durumu gibi
çeşitli faktörlerden etkilenmektedir. Dinî ilgisizlik, inkâr ve din karşıtlığı dine
yönelik farklı kuvvetteki negatif tutumlar olup bu tutumları besleyen bireysel
ve sosyal kaynaklar bulunmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Ödev gönderimi
Ödev
Etkileşimli Alıştırmalar
Alıştırmalar
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
• Öğrendiklerinizi etkileşimli alıştırmalarla
pekiştirebiirsiniz
• İmanın psikolojik yapısıyla ilgili olarak
öğrendiklerinizi, 200 kelimeyi aşmayacak şekilde
yazınız ve hazırladığınız belgeyi göndermek için
yandaki ödev gönderme linkini kullanınız.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Aşağıdakilerden hangisi, bireysel gelişim için şart, insan için bir ihtiyaç
olduğu kadar, toplumsal gelişim ve medeniyetin inşası için de olmazsa olmaz
bir unsurdur?
a) İnanç
b) Şüphe
c) Tereddüt
d) Kanaat
e) İnançsızlık
2. İman ile inkâr arasında bir yerde bulunan insanın, hangi yönde tercih
yaparsa yapsın, tercihin ortaya çıkması durumunda kavuştuğu şey
aşağıdakilerden hangisi olabilir?
a) İman
b) Şüphe
c) Tereddüt
d) Kanaat
e) İnançsızlık
3. Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) Ahiretin varlığını kabul edenler onun varlığına iman etmektedir.
b) ahiretin yokluğunu kabul edenler, onun olmadığına iman
etmektedir.
c) İnanan için inandığı şey şüphelerden arınmış ve kesin bilgi düzeyine
yükselmiş durumdadır.
d) Kanıta dayalı olarak edinilen inançlar, kanıtların değişmesiyle
değişim gösterebilir.
e) Hepsi
4. Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Kalbi bir onaylama (tasdik) gibi gözüken iman, sadece insanın iç
dünyasında yaşanır, dışa akseden bir olgu değildir.
b) Kur’an’da iman kavramının hemen hiçbir yerde tek başına
kullanılmayıp sürekli olarak pozitif davranışla (amel-i salih) birlikte
kullanılmıştır.
c) Kesin bilgiye ulaşmak, ancak Tanrı’yla ilişkiye girmekle mümkün olur.
d) İmanın bir özelliği de tahkike açık olmamasıdır.
e) İnancın yüzde yüz noktasına ulaşması, kanıt arama şartını kaldırarak
oluşturulan iman olarak tanımlanabilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
5. Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) İman, kendisini oluşturan unsurların herhangi birisine
indirgenemeyeceği gibi onların toplamından da fazla bir şeydir.
b) Mümin olmak için, herhangi bir dinini iman esaslarını bilmek yeterli
olmayıp onlara pozitif yönde bir değer vermek gerekmektedir.
c) İmanın kognitif boyutunda bulunan rasyonellik, objektif kriterlere
göre iş gören akıldan çok, onu koruyan, destekleyen ve ona hizmet
eden subjektif özelliklere sahiptir.
d) Duyguların imanı etkilemesi, bireyin öznel duygusal yapısı ve bu yapı
içerisinde duyguların gelişimine bağlıdır.
e) Dinî hayatta etkili olan önemli motivasyonlardan biri olan korkunun
objesi Tanrı’dır.
6. Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a) İnanç imana göre daha durağan bir özelliğe sahip olup, inanılana
karşı güçlü duygusal tutumlar içermemektedir.
b) Aslında dinde tekbir inanç objesi vardır ve diğer bütün inanç objeleri,
o olduğundan dolayı vardır.
c) Allah’a inanmadan, ahirete inanmanın hiçbir anlamı
bulunmamaktadır.
d) Batı dünyasında yapılan çalışmalarda cennete inananların oranı,
cehenneme inananlardan çok daha fazla çıkmaktadır.
e) Hepsi
7. Aşağıdakilerden hangisi, imanda ağır basan unsurlardandır?
a) Duygusal ve iradi boyut
b) Davranışsal ve iradi boyut
c) Bilişsel ve iradi boyut
d) Duygusal ve davranışsal boyut
e) Bilişsel ve zihinsel boyut
8. Aşağıdakilerden hangisi imanın özelliklerindendir?
a) Gaybi olması
b) Kesinlik ifade etmesi
c) Kapsayıcı olması
d) İradi olması
e) Hepsi
9. Bireyin bütün davranışlarının sorunluluğunu alabilecek kadar bir farkındalık
düzeyine sahip olması gerekmektedir. Bu durumun aksi, din dilinde hangi
kavramla ifade edilmektedir?
a) Unutkanlık
b) Farkındalık
c) Gaflet
d) Sapkınlık
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
29
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
e) Bilgisizlik
10.Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Duygusal boyut, imanın sadece oluşumunda değil, oluştuktan
sonraki gelişiminde de son derece önemli fonksiyonlara sahiptir.
b) Allah’a bağlılık ve teslimiyeti sürekli hale getiren, sevgiyle motive
olan imandır.
c) Varlıklar âleminde kendini inşa eden tek varlık insandır.
d) İman önermeleri, insanı inanmaya mecbur edecek güçtedir.
e) Baskı altında ve genellikle ceza korkusuyla gösterilen uyumun,
gerçek bir tutum değişimi yaratmaz.
Cevap Anahtarı
1-A, 2-A, 3-E, 4-A, 5-E, 6-E, 7-A, 8-E, 9-C, 10-D,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
30
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Ahmet b. Hanbel, (1413/1992) Müsned I-IV, İstanbul.
Akseki, A. Hamdi, (1981). İslâm Fıtrî, Tabiî ve Umumî Bir Dindir, Neşre Haz. Hasan
Tahsin Feyizli, Nur Yayınları, Ankara.
Albayrak, Ahmet, Ergenlerin Dinî Gelişiminde Sevgi ve Korku Motifinin Etkinliği,
(Basılmamış Y. Lisans Tezi), Bursa, 1995.
Allport, G.W, (2005) Birey ve Dinî, Çev. Bilal Sambur, Elis Yayınları, İstanbul.
Alper, Hülya, (2002) İmanın Psikolojik Yapısı, Rağbet Yayınları, İstanbul.
Aydın, Ali Rıza, Ateist Düşünceye Etki Eden Psiko-Sosyal Faktörler, Ekev Akademi
Dergisi, 2003,14, 27-42.
Aydın, Mehmet (1986) Allah’ın Varlığına İnanmanın Akliliği, İslami Araştırmalar, 12, 12-21.
Aydın, Mehmet (1990) Din Felsefesi, İzmir.
Bayraktar, Mehmet (1987) İslam İbadet Fenomenolojisi, Akçağ Yayınları, Ankara.
Clark, W. H. (1961)ThePsychology of Religion, TheMacmillanCompany, New York.
Dwelshauvers, G. (1952), Psikoloji, Çev. M. Şekip Tunç, İstanbul.
Fowler, J.W. (1995) Stage of Faith: The Psychology of Human Development and the
Quest for Meaning, Harper Collins Publisher, San Francisco.
Hood, R.V. ,Spilka, B, Hunsberger, B. veGorsuch, R. (1996). The Psychology of
Religion, The Guilford Press, Second Edition, New York and London,
Hökelekli, Hayati, (1993). Din Psikolojisi, TDV Yayınları, Ankara.
İzutsu, Toshihiko, (1984) İslam Düşüncesinde İman Kavramı, Çe. Selahattin Ayaz,
İstanbul.
İzutsu, Toshihiko, (1991)Kur'an’da Dinî ve Ahlakî Kavramlar, Ter. Selahattin Ayaz,
Pınar Yayınları, 2. Baskı, İstanbul.
Kağıtçıbaşı, Ç., (1996). İnsan ve İnsanlar, Evrim Yayınları, İstanbul,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
31
İnanç Psikolojisi ve İmanın Psikolojik Yapısı
Karaca, Faruk (2011). Din Psikolojisi, Trabzon.
Kayıklık, H. (2005), Psikolojik Açıdan İnanç, İman ve Şüphe, AÜİFD, XLVI, 1, 122155.
Krech,D.- Crutchfield, R. S.(1980) Sosyal Psikoloji, Ter. Erol Güngör, İstanbul.
Mehmetoglu, Ali Ulvi, (2010) İnanç Psikolojisi, Din Psikolojisi içinde, Ed. Hayati
Hökelekli, Anadolu Üni. Yayınları, Eskişehir.
Özakpınar, Yılmaz, (1999) İnsan İnanan Bir Varlık, Ötüken Yayınları, İstanbul.
Özcan, Hanifi,(1992) Epistemolojik Açıdan İman, İstanbul.
Paloutzian, R. F. (1996) Invitation to the Psychology of Religion, Allyn and Bacon,
Second Edition, London.
Paul C. Vitz, ThePsychology of Ateism, http://www.leaderu.com. 26.12.2000, s. 1.
Pazarlı, Osman, (1982) Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul.
Peker, Hüseyin, (2003) Din Psikolojisi, Samsun.
Tillich, Paul, (1964) Dynamics of Faith, New York.
Topçu, Nurettin, (1995) İsyan Ahlakı, Çev. M. Kök, M. Doğan, İstanbul.
Vergote, Antoine, (1999) Din, İnanç ve İnançsızlık, Marmara Üni. Yayınları, İstanbul.
Wulf, D. M. Psychology of religion: Classic and contempotwy, John Wileys, New
York, 1997
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
32
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
GELİŞİM DÖNEMLERİNE GÖRE
DİNî HAYAT
• Çocukluk dönemi gelişim
özellikleri ve dinî hayat
• Ergenlik dönemi gelişim
özellikleri ve dinî hayat
• Yetişkinlik dönemi gelişim
özellikleri ve dinî hayat
• Yaşlılık dönemi gelişim
özellikleri ve dinî hayat
DİN PSİKOLOJİSİ
Prof. Dr. Faruk Karaca
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• İnsanın gelişimsel doğasını
kavrayabilecek,
• Çocukluk dönemi dindarlığının genel
karakteristiklerini anlayabilecek,
• Ergenlik dönemi dinî gelişimin doğasını
anlayacak,
• Yetişkinlik ve yaşlılık dönemi
dindarlığının temel dinamikleri
konusunda bilgi sahibi olacaksınız.
ÜNİTE
9
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
GİRİŞ
Dindarlık olgusu, insanın diğer özellikleri gibi gelişimsel bir olgudur. Hiç
kimse dindar bir şekilde dünyaya gelmese de genellikle dinin az veya çok etkisinin
olduğu bir toplumsal ortamda dünyaya gelmektedir. Yaratılıştan sahip olunan dinî
yatkınlık, sosyal atmosfer içinde gelişmeye başlamakta, kişisel özellikler ile
toplumsal faktörler arasındaki karşılıklı ilişki ve etkileşim, dinî gelişimin seyrini tayin
etmektedir. Kişilik özelliklerinin biricikliği, dinî gelişime de yansıyarak dindarlığı da
kişiye özgü bir şekle sokmaktadır. Bundan dolayıdır ki, iki aynı kişilikten
bahsedilemeyeceği gibi, iki aynı dindarlıktan da bahsedilememektedir.
İnsanların çoğu için
Tanrı, bir çözüm ortağı,
güvenli bir liman ve
sığınaktır.
Dinî gelişim, kişilikte olduğu gibi ömür boyu devam eden ve genellikle yavaş
ilerleyen birikimli bir süreçtir. Bu süreçte zaman zaman hızlı ilerlemeler gerçekleşse
de, durağanlık ve gerileme de mümkündür. Ancak toplumdan öğrenilen Tanrı
kavramı ve onunla kurulan ruhsal ilişkinin, ortalama veya ortalamanın üstünde bir
farkındalık düzeyine ulaştıktan sonra, şu veya bu şekilde devam etmesi
muhtemeldir. Zira mevcut dindarlık formu başka şekillere bürünerek veya başka
dinlere geçmek suretiyle çeşitli evrimler geçirse de, bireydeki Tanrı ilgisinin ömür
boyu devam etmesi, biraz da insanın kendi yapısal özelliğinin bir ürünüdür. Çünkü
insanların büyük çoğunluğu için Tanrı, önemli bir güvenlik üssü, bir çözüm ortağı,
güvenli bir liman ve bir sığınaktır. Hayatın zor ve önemli bir problem çözme süreci
olması, doğal olarak ve sıklıkla insanları Tanrı’yla yüz yüze getirmektedir. Bu
durum, bazen dinî gelişimde ilerlemeleri beraberinde getirdiği gibi, maruz kalınan
zülüm ve haksızlıklar bazen Tanrı’ya isyan duygularını da alevlendirebilmektedir.
Dinî gelişimi sadece çözümü zor veya dramatik hayat olayları
tetiklememektedir. Dinî sosoyalizasyon ve formal eğitim başta olmak üzere, bireyin
bilişsel kabiliyetlerinin gelişmesi ve aldığı eğitim sonunda ulaştığı genel farkındalık
düzeyi, tefekkür ve düşünce biçimi ve duygu durumu gibi etkenler, dinî gelişimi
etkileyen belli başlı faktörler olarak ön plana çıkmaktadır (Karaca, 2011: 159).
Dinî gelişim, bir bakıma Tanrı algısının değişimi ve gelişimi anlamına
gelmektedir. Bireyin yaşla birlikte değişen dünya algısına paralel olarak Tanrı algısı
da değişmekte ve dinî gelişim de bu algı çerçevesinde şekillenmektedir. Bu açıdan
bakıldığı zaman aynı dinî gelenek içindeki bir çocuk ile yetişkin bir bireyin Tanrı
algıları aynı olmadığı gibi, aynı çocuğun büyüyüp yetişkin hâle geldiği zamanki Tanrı
algısı ile çocukluk yıllarındaki de aynı değildir. Yani değişmeyen tek şeyin değişim
olması, dindarlık için de geçerlidir ve bu değişim belli ölçülerde gelişimi de
beraberinde getirmektedir.
Dinî gelişimi yakından ilgilendiren dinî motivasyonlarda yaşla birlikte
meydana gelen değişim, doğrudan dindarlığa yansımakta ve dinî motivasyonlar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
İlk çocuklukta duygusal
ve bilişsel özellikler ön
plana çıkmaktadır.
dinî gelişimi önemli ölçüde etkilemektedir. Bu açıdan bakıldığı zaman gelişim
dönemlerine göre farklılaşan bireysel ilgi, yönelim ve ihtiyaçlar, zaman zaman dinî
motivasyon işlevi görmekte, bazen de dinî motivasyonların yönü ve gücü üzerinde
etkili olmaktadır. Bu yüzden ergenlik döneminde dinde bulunmayan herhangi bir
şey, yetişkinlik veya yaşlılık döneminde kolaylıkla bulunabilirken, yetişkinlik
döneminde etkin olan bir motivasyon yaşlılık döneminde gücünü tamamen
kaybedebilmektedir. Bütün bu özellikler dikkate alındığı zaman, dinî gelişim ile
genel gelişim özelliklerinin tamamı arasında sıkı ilişkiler bulunduğu, diğer gelişim
özelliklerini anlamadan dinî gelişimi anlamanın mümkün olmayacağı rahatlıkla
söylenebilir. Bu ünitede genel gelişimi özelleri paralelinde dindarlıkta yaşla birlikte
meydana gelen değişimler üzerinde durulmaktadır.
ÇOCUKLUK DÖNEMİ
Çocukluk Dönemi Temel Gelişim Özellikleri
İlk çocukluk döneminin (2-6yaş) gelişimsel özellikleri arasında egosantrizm,
somut düşünce, asosyallik, meraklılık, inatçılık, animizm ve taklitçilik gibi duygusal
ve bilişsel özellikler ön plana çıkmaktadır. Bu özelliklerin süre, oran ve
yoğunluğunda birçok bireysel farklılıklar söz konusudur.
Piaget terminolojisiyle ifade edilecek olursa bilişsel gelişim açısından,” işlem
öncesi dönem”e karşılık gelen bu dönemde çocuklar, nesnelere karşı kendileri
dışında bir şeyin sembolüymüş gibi davranmaktadır. Ölümün gerçek anlamını
anlamaktan uzak oldukları için her şeyin canlı olduğunu (animizm) düşünen
çocuklar, sadece kendi bakış açılarıyla düşünmekte ve kendilerini başkalarının
yerine koyamamaktadırlar. Mantıksal düşünmenin temellerinin atıldığı “somut
işlemler dönemi”nde (7-11 yaş) sayıları kullanmayı ve kümelemeyi öğrenen
çocuklar, algıya dayalı değişikliğe rağmen, niceliğin değişmediğini kavramakta ve
benmerkezcilikten uzaklaşmaya başlamaktadır. Önerme niteliğinde düşünmeye
“formel işlemler” (11-15/18) döneminde başlayan çocuklar, karşılaştıkları ham
bilgileri düzenlenmiş ifadelerde ve önermelerde kullanabilmekte ve aralarında
ilişkiler geliştirebilmektedir. Bu düzey, sorunu çözmek için “tümevarım”, “tümden
gelim”, “hipotez kurma” ve “test etme”yi de içermektedir.
Duygusal gelişim açısından bakıldığında; benmerkezcilik, çocukların birçok
davranışında gözlemlenebilmektedir. Buna göre çocğun algı alanına giren hemen
her şeyin onunla mutlaka bir ilişkisi veya bir anlamı bulunmaktadır. Bu durum onda
bazı olumsuzlukların nedeninin kendisi olduğu düşüncesini de yaratıp suçluluk
duygularına da neden olabilmektedir. Benmerkezci eğilimlerin doğal sonucu,
etraftaki herkesin kendilerine ilgi göstermelerini beklemektir. Aksi bir durumla
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
karşılaşan çocuklarda ilgi çekmek için inatçı eğilimler de gözlenebilmektedir.
İnatçılık, çocuğun kendi varlığını etrafa hissettirme amacıyla da motive
olabilmektedir.
Okul öncesi dönemde kendini hissetiren önemli özelliklerden biri de
“merak”tır. Bilme ve öğrenme isteğini önemli ölçüde tetikleyen merak duygusu, bu
dönemi “soru çağı”na dönüştürmektedir.
Oyun, çocuğun
gelişimini etkileyen en
önemli faktörlerden
biridir.
Çocuğun gelişimini etkileyen faktörlerden birisi de “oyun”dur. Çocuğun en
doğal öğrenme ortamı olan oyun vasıtasıyla duyuları keskinleşmekte ve becerisi
artmaktadır. Çocukların sosyalleşmesinde de önemli katkıları olan oyun, onların
duydukları ve gördüklerini sınayıp denedikleri, öğrendiklerini pekiştirdikleri bir
deney laboratuvarıdır. Oynayan çocuk, kendi küçük dünyasının en büyük
aktörüdür.
Sosyal ortamın genişleyerek değiştiği okul çağı, sosyalleşme açısından
önemli imkânları beraberinde getirmesine karşın, eski benmerkezcilik, inatçılık vb.
gibi özelliklerin devam ettirilmesi, bazı problemlere de neden olmaktadır. Çocuklar,
yaşıtlarıyla bir taraftan arkadaşlık kurmak isterlerken, diğer taraftan onlar arasında
sivrilmek de istemektedir. Dönemin başında kız ve erkek çocuklar birbiriyle
oynamaya devam etseler de, zamanla yakın arkadaşlıklar aynı cinslerden oluşmaya
başlar. Öğretmenlerin hayatlarındaki etkisi giderek artmaya başlar ve bir müddet
sonra öğretmen, ebeveynin bile önüne geçer. Eleştirilere karşı çok hassas bir yapı
sergileyen bu evre çocukları için öğretmen, hayatındaki en önemli kişilerden biridir
ve ondan gelecek destek ve övgü onlar için çok önemlidir.
Son çocukluk döneminde (9-12) akran ilişkileri daha da önemli olmaya
başlar. Bu yaşlarda arkadaşlar, sadece oyun oynanan figüranlar değil, ortak ilgi ve
sırların paylaşıldığı, sosyal destek alınabilecek, bireysel kararlarda etkili olmaya
başlayan grup üyeleridir. Bu dönemde çocukta, olayları sadece kendi zaviyesinden
değil, karşısındaki kişinin bakış açısıyla görme çabası da ortaya çıkmaktadır.
Çocukluk Döneminde Dinî Hayat
Çocukların dinî bir yatkınlıkla dünyaya geldikleri konusunda neredeyse bir
ittifak bulunmakta ve bu görüş din çevreleri kadar bilim dünyasında da kabul
görmektedir.
Psikologlar arasında dinsel yatkınlık veya dinî ilginin uyanış yaşının 3 yaş
civarında olduğu yönünde genel bir kabul bulunmaktadır. Çocukta doğal bir duygu
olarak varlığını gösteren din; taklit, özdeşleşme ve öğrenme süreçlerinden geçerek
teşekkül etmektedir. Etrafında icra edilen pek çok davranışı olduğu gibi dinî
pratikleri de taklit eden çocuklar, farkında olmadan dinî öğrenmeye başlamakta,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
hemen her konudaki bilgi açlığından kaynaklanan ve onları çok soru sormaya iten
merak duyguları, onları din hakkında da sorular sormaya yöneltmektedir. Gerek
taklit yoluyla gerekse doğrudan sormuş oldukları sorulara aldıkları cevaplar sonucu
gerçekleşen öğrenmeler, bir bakıma aile dinini çocuğun sahiplenmesini garanti
etmekte ve çocuklar genellikle ailelerinin dinî inançlarını sorgulamadan kabul
ederek ciddi bir soru veya şüpheyle karşılaşmadan ergenlik dönemine kadar
gelmektedir.
Çocukluk döneminde ilgi duyulan hikâye ve efsaneler, dinî konuların bu
şekilde sunumuyla güçlü birer dinî uyarıcı faktöre dönüşebilmektedir. Hatta
çocukluk dönemi dinî gelişimiyle ilgili olarak geliştirilen birçok kuramda, dinî inanç
gelişimi için bu dönemi ifade etmek üzere efsanevi inanç veya peri masalları
dönemi tabirleri kullanılmıştır. Bunun için inançlarını üst düzey bir şekilde yaşayan
bireylerin hikâyeleri, çocukluk dönemi için güçlü bir motivasyon etkisi
yaratabilmektedir. Çocuğun dinî kurumlarla tanışması ve sosyal çevrenin dinî
gelişim üzerindeki etkisi, genellikle okul dönemiyle birlikte sosyal çevrenin
genişlemesiyle başlamaktadır.
Çocukluk dönemi
dindarlığını besleyen
temel duygulardan
birisi “güven ve
himaye” ihtiyacıdır.
Çocukluk dönemi dindarlığını besleyen temel duygulardan biri “güven ve
himaye” ihtiyacıdır. Başlangıçta ebeveyn aracılığıyla karşılanan bu duygu, çocukta
Allah'la ilgili bilgi ve inancın gelişmesine bağlı olarak güç ve süreklilik
kazanmaktadır. Okul öncesi çocuklarda aidiyet, sevgi ve onaylanma gibi temel
ihtiyaçlar da ön plana çıkmaktadır. Çocuklar, ailelerini model aldıkları ve onlar
tarafından onaylanmak istedikleri için gözlemledikleri dinî pratikleri taklit yoluyla
icra etmeye çalışmaktadır. Bu dönemde din, inançtan ziyade pratik olarak yaşanan
bazı davranışlardan ibarettir.
Çocukluk dönemi gelişim karakteristiklerinden bir diğeri de “merak” ve yeni
öğrenilen şeyler karşısında yaşanan şaşkınlıklardır. Çocukluk döneminde ortaya
çıkan merak duygusu, olayların arka planında yatan gerçeği yakalamaktan çok,
çevrelerinde keşfettikleri yeni şeylerin tecrübelerden haz alma isteğiyle motive
olmaktadır. Merak duygusunun etkisiyle hemen her şey hakkında sayısız sorular
soran çocuklar, aldıkları cevapların büyük çoğunluğu karşısında çoğu kere hayrete
düşmektedir. Aynı durum din konusunda da geçerli olup alınan cevaplar karşısında
oluşan hayret, onları daha fazla soru sormaya itmekte ve bu şekilde bir taraftan
entelektüel kapasiteleri gelişirken, yaşanan şaşkınlıklar ,ilgilendikler koyuya yönelik
meraklarının devam etmesini de sağlamaktadır.
Çocukluk döneminde ön plana çıkan gelişim özelliklerinden biri olan
“benmerkezcilik”, dindarlık gelişimi için de geçerlidir. Çocukların dualarında kişisel
korunma ve lütuf isteklerinin ön plana çıkması, bundan dolayıdır. Kendi benini
merkeze koyarak dünyayı ona göre algılayan çocuk için Tanrı da tabir caizse sadece
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
onun Tanrı’sıdır ve sadece onunla ilgilenmektedir. Allah çocuğun yaratıcısıdır, ona
anne baba ve kardeş vermiştir. İsteklerini ve dileklerini her zaman yerine getirmeye
hazırdır.
Dua ve diğer dinî pratikler, çocuklar daha yüksek bir bilişsel seviyeye
ulaştıkları zaman daha derin manalar kazanmaktadır. Bunun için okul öncesi
çocuklar için dua, genellikle bir şey istemekle aynı anlamda olup, daha çok diğer
alternatifler işe yaramadığı zaman başvurulan bir uygulamadır.
Çocukluk dönemi Tanrı tasavvurları genellikle somut karakterde ve insan
biçimindedir. Esasen bu durum, onların henüz soyut işlem yapabilme yeteneklerini
kullanamadıklarından dolayı gerçekleşmektedir. Bu yüzden Tanrı’yı genellikle
büyük, güçlü ve kuvvetli bir insan şeklinde algılamaya başlayan çocuklardaki somut
Tanrı tasavvurları, bu konuda bir nevi alışkanlık yaratarak yaşın ilerleyip soyut işlem
kapasitesinin gelişmesine rağmen kolay kolay kaybolmamakta ve çocukların önemli
bir kısmı somut Tanrı tasavvurlarını ileriki yaşlarına kadar taşıyabilmektedir. Bu
konuda inanılan dinin formal yapısından kaynaklanan Tanrı tasavvurlarıyla birlikte
bireysel özelliklere göre farklılıklar olsa da, çocuklarda somut karakterde ortaya
çıkan Tanrı tasavvurları gittikçe ruhanileşerek Tanrı somut gerçekliğinden çok özsel
özellikleriyle tasavvur edilmeye başlanmaktadır. Ruhanîleşmiş bir Allah inancı
kesinleşmeye başlaması ise 12 yaş civarındadır (Hökelekli, 1993: 265). Zira yapılan
çalışmalarda bu yaşlardan itibaren çocuklar Tanrı’nın resmini çizmekten kaçınarak,
onun her yerde ve görünmez olduğunu, bu yüzden resminin çizilemeyeceğini
bildirmişlerdir (Karaca, 2007: 41-43).
Çocukların hayatı geçmiş ve gelecekten nispeten kopuk ve anlık olarak
yaşamaları, dinî yaşayışlarında da spontan özellikler ortaya çıkarmaktadır. Örneğin
hayata anlam verme ihtiyacı hissetmeyen çocukların ilgi alanları dar, motifleri kısa
süreli ve amaçları küçük ancak yetişkinler kadar kuvvetli olsa da, varlığın hikmeti
onlar için, içinde bulunulan anın yaşanmasıdır.
Okul öncesi çocukların
dinî gelişimi tamamen
ailenin kontrolü
altındadır.
Okul öncesi çocukların dinî gelişimi tamamen ailenin kontrolü altındadır. Bu
yüzden çocuğun din ile ilgili bilgi ve ilgisi, ebeveyninin dine ve çocuğuna gösterdiği
ilgiye göre değişmekte olup tekdüze bir özelliğe sahiptir. Diğer insanların inanç ve
davranışlarındaki farklılıklardan haberdar olmayan çocuklar, herkesin kendileri gibi
inandığı ve davrandığını zannetmektedirler. Ancak bu durum, çocukların okula
başlamasıyla değişme ihtimaline kavuşmakta ve okula giden çocuklar, bazı
arkadaşlarının din adına veya din aleyhine farklı inanç ve davranışlar
sergilemeleriyle karşılaştıkları zaman önemli ölçüde şaşkınlık yaşamaktadır.
Örneğin evde, Tanrı hakkında konuşmaya alışık olan bir çocuk, aynı şeyi okul
arkadaşıyla yapmayı deneyince önemli ölçüde şaşkınlık yaşayabilmektedir. Zira
kendisine Tanrı’dan bahsettiği arkadaşı bu kavramı o zamana kadar hiç duymamış
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
olabileceği gibi, Tanrı hakkında kendi bilgileriyle ters düşen şeyler söyleme ihtimali
de bulunmaktadır. Benzer durumlar, dinî pratikler için de geçerlidir. Örneğin bir
çocuk camiye cuma günleri giderken, diğeri cumartesi gidebilir.
Okul döneminde çocuklar, aile ortamında gözlemledikleri dinî pratiklere
ilave olarak değişik seçeneklerin mevcut olduğunu fark etmeye başlamaktadırlar.
Çocukların yaşlarının ilerlemesiyle bilişsel kabiliyetlerdeki gelişmenin birleşmesi,
daha sonra ergenlik döneminde, çocukluk döneminde öğrenilen birçok şeyde
olduğu gibi dinî materyallerin de sorgulanarak şüpheyle karşılanmasını
beraberinde getirmektedir.
ERGENLİK DÖNEMİ
Ergenlik Dönemi Temel Gelişim Özellikleri
Ergenlik, birçok yönden
hızlı değişmelerin
ortaya çıktığı kritik bir
dönemdir.
Ergenlik dönemi, bilişsel gelişim başta olmak üzere birçok biyo-psiko-sosyal
alanlarda hızlı değişmelerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Ergenlik döneminde
gerçekleşen dinî gelişimi anlamak için, belki de diğer gelişim özellikleri hakkında
bilgi sahibi olmaya daha fazla ihtiyaç bulunmaktadır. Zira ergenin vücudunda
meydana gelen değişimlere uyum sağlayamaması sonucu yaşadığı bunalım veya
sakarlık ve erken yorulma gibi durumlar sonucu kendini güçsüz hissetmesi, onu
dine ve Tanrı’ya daha yakın bir duruma götürebildiği gibi, cinsel gelişim sonucunda
yaşanan bazı deneyimler onu yoğun günahkârlık ve suçluluk duygularıyla karşı
karşıya getirebilmektedir. Buna göre ergenlik dönemi, bireyin hayatında en aktif
dönem olduğu kadar, hayatı etkileyen faktörlerin göreceli fazlalığı yanında aynı
zamanda en etkili olmaları dolayısıyla dinî gelişimi etkileyen faktörlerin de en
zengin olduğu bir dönem olarak değerlendirilebilir.
Ergenlik döneminde, fiziksel, bilişsel, sosyal ve duygusal açıdan hızlı olduğu
kadar sarsıcı da olabilen değişimler meydana gelmektedir. Bu değişim ve gelişme;
ergenlerin cinsel ve toplumsal kimliklerini yeniden yapılandırmalarını, yeni
biçimlerde düşünmelerini ve amaçlarını yeni bir derinlikte değerlendirerek
hayatları üzerinde yeni sorumluluklar almalarını da beraberinde getirmektedir.
Ergenlik döneminde ortaya çıkan bu değişim, tüm ergenler için geçerli
olmakla birlikte, onların zamanlaması, ölçüsü ve özel yansımaları arasında bireysel
farklar bulunmaktadır. Bu dönemde ortaya çıkan değişimin hızı, sarsıntıları
yoğunlaştırabildiği gibi, engenler arasındaki biyolojik farklar, toplumsal ve bilişsel
deneyimleri de etkilemektedir. Ergenlik dönemindeki biyolojik gelişimin dıştan içe
doğru olması, ergenlerin elleri ve ayaklarının kol ve bacaklarından önce
irileşmesine neden olarak sakarlaşmalarına yol açmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
Ergenlik dönemi önemli
gelişim görevlerinden
birisi, kendine özgün bir
“kimlik” geliştirmektir.
İlk ergenlik döneminde ortaya çıkan fiziksel, sosyal ve bilişsel değişikliklerin
birleşimi, ergenleri güçlerini sorgulamaya yönelterek, kendilerinden kuşkulu ve
mutsuz hissetmelerine neden olabilmektedir. Zira, bu dönemde olumsuz benlik
kavramı, önemli stres kaynaklarından biridir.
“Benmerkezcilik”, her ne kadar çocukluk dönemi gelişim
karakteristiklerinden olsa da, zaman zaman ergenlik döneminde de görülmektedir.
Buna göre herkesin kendisiyle bir şekilde ilgilendiğini ancak kimseye
yaranamadığını düşünen ergenler, kendilerine göre ideal, fikir, değer, inanç
geliştirmekte ve en doğrusunun kendilerininki olduğuna inanmaktadırlar.
Ergenlik dönemi sosyal gelişimde en dikkat çeken faktörlerden biri, akran
gruplarına gösterilen ilgidir. Kendilerini ebeveynlerinden çok arkadaşlarına yakın
hisseden ergenlerin birçoğu, arkadaşlarıyla özdeşleşmek, onlar gibi davranmak ve
onlara benzemek isterler. Akran gruplarının yapısı, ergenlikte tipik olarak
değişmektedir. Yaşları daha küçük olan ergenler, genellikle aynı cinsten birkaç
üyeden oluşan kliklerde toplumsallaşmaktadır. Ergenlikte yaş büyüdükçe, içine
girilen arkan grupları da büyüyerek heterojenleşmektedir. Ergenler bu gruplarda
sosyal statü, toplumsal ve cinsel kimlik ve başarı açısından kendilerini başkalarıyla
kıyaslayarak benlikleriyle ilgili normallik ölçüleri oluşturmaya çalışmaktadır.
Ergenlik dönemi önemli gelişim görevlerinden biri, kendine özgün bir “kimlik”
geliştirmektir. Zira bu dönemde özgün bir kimlik oluşturabilmek için gerekli alt yapı
hazır durumdadır ve özellikle bilişsel gelişim açısından gelinen düzey, kimlik
konularının araştırılması için önemli bir avantajdır. Buna göre ergenler, giderek
olayları daha sistemli ve geniş bir şekilde ele alıp, muhtemel olasılıkları da dikkate
alarak düşünebilmektedir.
Kimlik gelişimi, esasen akranlara uyma konusunda yoğun isteklerin yatıştığı
son ergenlik döneminin gelişim görevidir. Kimlik arayışında olan ergenlerde diğer
insanlardan farklarını ortaya koymak, ebeveyn ve toplumsal normlara
başkaldırmak ve oluşturmaya çalıştıkları yeni kimlikle eski uyumlu kimliklerini
değiştirme girişimleri sıklıkla görülmektedir.
Ergenlik Döneminde Dinî Hayat
Ergenlik dönemi dinî gelişimi üzerine yapılan çalışmalar, genellikle çocukluk
döneminde ortaya çıkan dinî ilginin, bu dönemde de devam ettiği yönünde
sonuçlar ortaya koymuştur. Hatta ergenliğin bunalımlı dönemlerine karşılık gelen
bir-iki yılda dinî ilgi ve duyarlılıkta belirgin bir artışın olduğu da görülmektedir.
Dönemin kendine has bunalımlarının aktifleşmeye başlaması, bu saadet devrinin
yerine geçerek dinî ibadet ve törenlerde önemli düşüşleri de beraberinde
getirmektedir. Ancak bu durum gençlerde dinî ilgilin tamamen ortadan kalktığı
anlamına gelmemektedir. Örneğin Gallup tarafından ABD’de gerçekleştirilen bir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
araştırmaya göre 13-18 yaşları arasında bulunan ergenlerin yetişkinlere benzer bir
oranda (%95) “Tanrı veya Evrensel bir Ruh”a inandıklarını ortaya koymuştur. Beş
Amerikan mezhebinden 2365 gencin katılımıyla gerçekleştirilen başka bir
araştırmada, örneklemin sadece %4’ünde dinin hayatlarında önemli olmadığı
şeklinde bir bulgu ortaya çıkmıştır. Yine ABD’de 25 eyalette yürütülen ve 46.000’in
üzerinde gencin katıldığı diğer bir araştırmada, gençlerin çoğunluğunun dinin
hayatlarında önemli olduğu ve dinî servislere devam ettikleri yönünde sonuçlara
ulaşılmıştır (Paloutzian: 1996:107-108).
Ergenler, bir taraftan yüksek bir dinî ilgiye sahip olmakla birlikte, çocukluk
döneminden çok daha fazla eleştirel tavır ve şüphe gösterip, geleneksel öğretileri
daha az kabul eğilimi gösterebilmektedir. Ancak ergenlerin önemli bir kısmı, geniş
bir şekilde düşünmeyi ve alternatifleri değerlendirmeyi, alternatiflerin öngördüğü
yeni tecrübeleri denemeyi ve sonunda dinî sorunlarla ilgili tatmin edici bir sonuca
ulaşmayı da denemektedir.
Dinî Gelişimin Genel Karakteristikleri
Bireyleşme Süreci
Kimlik krizinin bir
boyutunu dinî kimlikle
ilgili arayışlar
oluşturmaktadır.
Çocuklar büyüdükçe, derece derece farklı bir insan olduklarını öğrenmeye
başlamaktadırlar. Uzun bir zaman dilimine yayılan bireyleşme süreci, ergenlik
döneminde gencin kendine özgü diğer varlıklardan ayrı ve farklı bir varlık olduğunu
fark etmesi ve bu duruma uygun özgün bir kimlik geliştirme çabasını beraberinde
getirmektedir. “Ben kimim? Niçin buradayım? Hayatın amacı nedir? Neye
inanabilirim? Neye değer verebilirim? Nasıl yaşamalıyım? gibi sorular, ergen zihnini
en fazla meşgul eden ve cevabını vermekte en fazla zorlandığı sorulardır.
Kimlik krizinin bir boyutunu da dinî kimlikle ilgili arayışlar oluşturmaktadır.
Diğer konularla ilgili krizlere benzer bir seyir izleyen dinî kimlik krizinin onlardan
ayrıldığı temel noktalardan biri, varoluşsal sorgulamalar gibi daha derin ve kuşatıcı
problemler içermesidir. Dinî kimlik krizinin çözümü yolunda mesafe kat edilmesi,
genel kimlik krizinin çözümüne de önemli katkılarda bulunabilecek etkilere sahip
olmakla birlikte, genel krizinin çözümü yolunda mesafe alamamak, dinî kimlik
krizini de ağırlaştırabilmektedir. Esasen bu dönemde yaşanan krizleri kesin
çizgilerle birbirlerinden ayırmak mümkün olmadığı gibi, krizleri ve çözümlerini
etkileyen faktörler arasında da sıkı ilişkiler bulunmaktadır. Örneğin dinî bir kimlik
tercih ederek kişiliğini ona uyarlamaya çalışan bir ergenin, inandığı dinî yaşamaya
başlaması aynı zamanda dinî başa çıkma yollarını kullanmaya başlaması anlamına
gelirken, seküler bir kimlik tercih eden birisi için de dinî başa çıkma, en son
başvurulacak veya hiç tercih edilmeyecek bir yöntem olabilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
Bilişsel gelişim sonucu güç ve kapasite yönünden artan düşünce faaliyeti,
ergende “bağımsızlık ve güçlülük” duygusunun uyanmasına da neden olmaktadır.
Bu duygunun ilk muhatapları genellikle ebeveyn olup bu durum, genellikle onlarla
ilişkileri çatışmalı bir hâle getirmektedir. Ergenlik döneminde yaşanan dinî
bunalımların çoğunluğu da, ebeveynle girilen çatışmalarla yakından ilişkili olup, bu
bunalımların başlangıcı da, ebeveyle olan çatışmalardan beslenmektedir.
Çatışma ve Şüpheler
Ergenlikte
sorgulama ve eleştiri
eğiliminde önemli bir
artış kaydedimektedir.
Ergenliğin hemen başlarında soyut düşüncenin ortaya çıkmasıyla bireyde,
çevresindeki olaylara, fikirlere, davranışlara ve inançlara karşı eleştirici bir eğilim
belirmektedir. Bu eğilim zamanla bireyin kendi fikir ve inançlarını da içine alacak
kadar yaygınlık kazanmaktadır. Zira ergenin yaptığı karşılaştırmaların bir ucunda
dış çevre varken diğer ucunda da kendi iç yaşantıları ve inançları hazır
bulunmaktadır. Onun bu tenkitçi düşüncesinin ardında fikri açıklık ihtiyacı ve
doyurucu bilgiye ulaşma arzusu önemli bir itici güdüdür. Ayrıca iç kararsızlığın
vermiş olduğu baskı ve sıkıntı ergeni mutlak bir çözüm arayışına zorlamaktadır.
Zekâ gelişimi ile birlikte tenkitçi düşünce gücüne ulaşan ergen, kendisini
pasiflikten arınmış görmekle, yetişkinlik duygusunu tadmaktadır. Bu yeni gelişme
onda “bağımsızlık” ve “güçlülük” duygularının uyanmasına yol açmaktadır. Önceki
hayatı çocukça bağımlılığın etkisi altında geçmişken, zihni gelişimin yardımıyla
bundan kurtulmanın fırsatını bulmaktadır. İşte bu fırsatı değerlendirmek amacıyla
her türlü otoriteye başkaldırmaktadır. Önceden itirazsız kabul ettiği pek çok
hususun okuduklarıyla, gördükleri ve yaşadıklarıyla uyuşmadığını fark edince,
önceki kabullerini tekrar ele almaktadır. Artık o kendi başınadır, kıyaslamalara
girişmekte; itirazlar yöneltmekte; kendine uygun gördüğü fikirleri kabul ederken,
uygun olmayanları tenkit etmekte, reddetmektedir. Bu reddedici tutumunu sadece
inanç ve fikirlere yöneltmekle kalmamakta; otoriteyi temsil eden her türlü şahısları
da tenkit süzgecinden geçirmektedir. Böylece kendini ispatlama arzusuna da imkân
bulmaktadır.
Aile içi uyumsuzluklar ve dış çevre ile ilişkilerinde ortaya çıkan çatışma ve
uyum problemleri, ergende yaşama sevincini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu
bağlamda duygusal gerginliklerin neticede emir ve yasaklar manzumesi olarak dine
karşı şüpheci yaklaşımlar yöneltebileceği tabiidir. Çünkü bu aşamada gence göre
din, yerine getirilmesi özveri isteyen bir takım sorumluklar yüklemektedir. Oysa,
onun bunları yerine getirecek arzusu kalmadığı gibi, bu noktada daha önce
hissettiği sorumluluk duygusundan da uzaklaşmıştır (Bahadır, 2006, 311 vd.)
Ergenlik döneminde ebeveynle yaşanan çatışmalar yanında diğer bir çatışma
alanı da cinselliktir. Çoğu ergen için cinsel güdülere hâkim olmak, sanıldığı kadar
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
Suçluluk ve günahkârlık,
ergenlikte karakteristik
duygular arasında yer
almaktadır.
kolay olmadığı gibi, hayat şartları çoğu durumda bu ihtiyacın meşru tatminini
engellemekte veya ertelemektedir. Bu tür arzuların medya vb. enstürmanlarla
ticari amaçla tahrik edilmesi ise, konuyla ilgili çatışmaları daha üst düzeylere
tırmandırmaktadır. Dinlerin cinsellik güdüsünün tatminini evlilik şartına bağlaması
ve aksi davranışları günah olarak değerlendirmesi ise, onları çatışmanın başlıca
unsurlarından biri yapmaktadır. Bu durumda ergen, evlilik dışı cinsel davranışa din
tarafından vurulan yeni etiket (zina) ve onun karşılığında vaat edilen günah ile
içgüdüleri arasında önemli bir çatışmayla karşı karşıya kalmaktadır. Buna göre dinî
inançlarına uygun davranma inisiyatifini gösteremeyen ergenler, yoğun suçluluk ve
günahkârlık duygularıyla karşı karşıya kalmaktadır (Karaca, 2011: 169).
Suçluluk ve günahkârlık duygusu hastalık ölçülerine varmadığı sürece
ergenlerin dinî gelişiminin dinamik kaynaklarından biri olabilmektedir. Zira yapılan
bazı araştırmalarda gençlerin “günah” olarak değerlendirdikleri bir cinsel
davranışta bulunmaları durumunda (%45) en yüksek oranda başvurdukları çözüm
yolunun “pişmanlık ve Allah'tan af dileme” (%26.3) olduğu tespit edilmiştir
(Hökelekli, 1993: 276). Ancak ergenlik döneminde cinsel davranıştan ötürü yaşanan
suçluluk ve günahkârlık duygularını hafifletmek için ergenler, dinî inancı inkâr ve bu
şekilde rahatlama yolunu da tercih edebilmektedir. Bu durumda, inanca galip gelen
davranışlar terk edilmeden yeniden dine dönüş kapılarının açılması oldukça zor
olmaktadır.
Ergenlik döneminin sonuna doğru yaşanan çatışmaların şiddetinde azamla
ve duygusal durumda nispeten bir durulma ortaya çıkar. Ergenlerin çoğu
çocukluktan beri kendisi için huzur kaynağı olmuş dinî inançlarına yeniden sarılır.
Ergenlerin bu inançları hayatlarına uyarlamaya çalışmaları, onlarda bir rahatlama,
yatışma, sevinç ve güven duygusunun gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunur.
Esasen din, ergen hayatında genel başa çıkma örüntüsünün bir parçası olarak da
değerlendirilmektedir. Zira din, Tanrı’nın affediciliği ve merhametini vurgulayarak
günahkârlık duygusunun yatışmasına yardımcı olurken, ölümün bile (Bu inanç ölüm
korkusunu da azaltmaktadır.) üstesinden gelen dışsal büyük bir güç ile iş birliğine
imkân vermesi sayesinde önemli bir güvenlik hissi de oluşturmaktadır. Aynı
duygunun bir benzeri, din sayesinde ait olunan dinî grup üyeliği tarafından da hasıl
edilmekle birlikte dinin, ergenlerin hayat felsefelerinin oluşmasına olan katkısıyla
bütün hayatını etkileme potansiyeli taşıması da mevzuubahistir. Zira bir dünya
görüşü geliştirme, kendine yön verecek değerleri araştırma, hayatın anlamı
konusunda tatmin edici cevaplar bulma gibi arayışlar, ergenlik döneminin kendine
has karakteristikleridir.
Ergenlik döneminde sosyal ortam, çocukluk dönemine nispetle genişlemiş
olmakla birlikte yeni sosyal atmosfer, eskisiyle (aile) bazı noktalarda çelişki
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
oluşturarak ergeni çatışmaya sürükleyebilmektedir. Bu dönemde en güçlü etki,
akran veya akran gruplarından gelmektedir. Dindar bir aile ortamında büyüyen bazı
ergenler, kendi inançlarına uymayan, hatta onlarla tamamen zıt inançlara sahip
yeni arkadaşlar edinebilirler. Bu durum yeni şüphe ve bunalımlara neden olabilir.
Aynı zamanda orta öğretim dönemine karşılık gelen ergenlik dönemi boyunca
okulda öğrenilen seküler bilgiler ile dinî açıklamalar arasındaki farklılıklar, ergenler
için başka bir çatışma alanıdır. Bu durum, özellikle dindar bir aile çevresinde
yetişen gençler için bunalımları daha da arttırabilmektedir. Zira aile ortamında dinî
öğrenip tabiatüstü yüklemeler yapmaya alışkın olan ergenler, okulda daha çok
tabii, bilimsel ve objektif açıklamalara ağırlık verilmesiyle dinî açıklamalar hakkında
şüphe duymaya başlayabilmektedirler (Paloutzian, 1996:126). Bazı arkadaş veya
öğretmenlerin din hakkındaki olumsuz değerlendirmeleri ise, bu şüpheleri daha da
derinleştirebilmektedir.
Dinî şüphe olgusu,
ergenlik dönemi dinî
gelişimim karakteristik
niteliklerinden biridir.
Ergenlik döneminde, bilişsel yeteneklerdeki olgunlaşma, aynı zamanda
onların dinî meseleleri düşünebilmek için zorunlu olan soyut seviyede
kavramsallaştırma yeterliğine erişmeleri anlamına gelmektedir. Bunun doğal
sonucu ise, dine yönelik olarak öğrenilen bilgilerin sorgulamaya tabi tutulması ve
bu süreç içinde bazı şüphelerin ortaya çıkmasıdır. Ergenler özel bir doktrini
sorgulamaktan ziyade, öğrendikleri bilgileri ve alternatif durumları
sorgulamaktadırlar. Bu dönemde doğrunun ve yanlışın nasıl bilinebileceği, en kritik
sorunlardan biridir. Biraz hırpalayıcı olsa da, dinî şüpheler, bu tecrübeyi yaşayan
ergenlerin hepsinde olumsuz bir etki yaratmazlar. Uygun şartlar altında bu
şüphelerin, dinî inançları rafine edici ve daha şuurlu bir dindarlığı besleyici etkileri
bulunmaktadır (Karaca, 2011: 170).
Ergenlik döneminde yaşanan dinî şüpheler genellikle aile bireyleri veya yakın
görülen arkadaşlarla paylaşılır. Ancak bazı ergenlerin kimseye itiraf etmedikleri gizli
şüpheler yaşadıkları husususu, sıkça karşılaşılan bir olgudur. Dinî şüphelerini
çözüme kavuşturmak amacıyla ergenlerin en fazla tercih ettikleri çözüm yolları;
Allah’a sığınma ve O’ndan yardım dileme, bilgisine güvenilen şahıslara açılma, dinî
nitelikli yayın yapan medya araçlarını takip etme ve kitap, kaset vb. teknik
araçlardan faydalanma vb. gibi yöntemlerdir.
Tamminen, inançtan şüpheye doğru giden bir boyutta düzenlediği cevap
skalasıyla “Tanrı’nın varlığı konusundaki fikri” sorguladığı bir araştırmada, ergenlik
dönemine doğru gidildikçe Tanrı’nın varlığını kuvvetli bir şekilde kabul eden
gençlerin yüzdesinde anlamlı bir şekilde azalma tespit etmiştir.
Ergenliğin sonlarına doğru ciddi yatışmalar gözüken dinî şüphelerin bir kısmı
yetişkinlik yıllarına da taşınmaktadır. Ancak yetişkinlik dönemine sarkan şüphelerin
düşünsel boyutunun daha kuvvetli olduğu belirtilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
Dinî Uyanış
Ergenlik dönemi dinî
gelişiminde şuurlu bir
uyanış söz konusudur.
Ergenlik döneminde dindarlıkta şuurlu bir gelişme gözükür. Bu gelişme,
sadece bilişsel gelişimle sınırlı olmayıp bütün ruhsal yapı ve fonksiyonların
iştirakiyle gerçekleşen bütünsel bir olgudur. Ruhsal uyanış sebebiyle kendini yeni
bir dünyanın eşiğinde bulan ergen, etrafında olup bitenlere eskisinden farklı ve
daha duyarlı bir şekilde bakmaya başlamaktadır. Ölüm, cennet ve cehennem,
kader, insanlar arası eşitsizlikler gibi konular ilk defa derinlemesine düşünmeye
başlanır. Ruhun duygusal derinliğinden hız alan dinî arzu ve arayış, bilişsel gelişimin
de yardımıyla şuurlu bir dinî uyanışı hazırlayabilir. Dönemin kendine özgü diğer
problemleriyle boğuşan ergen için, dinî inanç ve değerler bir anda büyük bir önem
kazanmaya başlayabilir. Ergenler aynı zamanda dinî inançlarının anlamını ve dinî
gerçeklerin mahiyetini de zihinsel olarak anlamak ve bunları yaşanan hayatla
bağdaştırmak isterler.
YETİŞKİNLİK DÖNEMİ
Yetişkinlik Dönemi Temel Gelişim Özellikleri
Yetişkinliğe yönelme ve yetişkinler dünyasına geçiş yaklaşık olarak 22 yaş
civarında başlayıp beş-altı yıl kadar sürdükten sonra 28-29 yaşlarında sona
ermektedir. Bu dönemde bireyler, enerjilerinin çoğunu kendi istedikleri ve
kendilerinden istenilen şeyleri gerçekleştirmek için harcarlar. Kişilik olarak özerk bir
yol çizilmesi gereken bu dönemde tam olarak tatmin olmasalar bile, genç
yetişkinlerde benliklerinin iyi tanımlandığı düşüncesi hâkimdir.
Otuz yaş dönümünde
önemli olan, daha önce
belirlenen hedeflere ne
derece ulaşıldığıdır.
Bir geçiş dönemini ihtiva eden otuz yaş dönümü ise (28-33 yaş), hayat
yapısının tamamen ya da bir bölümüyle düzenlendiği bir devreye karşılık gelmekte
ve bu dönemde yetişkinler dünyasına geçiş, psikolojik olarak son bulmaktadır.
Birçok kimse için karışıklıklarla dolu yıllara dönüşebilen bu dönem, hayata daha
ciddi bir açıdan bakmayı da zorunlu kılmakla birlikte önceki dönemlerde geliştirilen
yapının eksik kalan yönlerini tamamlama ve daha oturmuş bir kişilik yapısının
gelişmesine de imkân tanımaktadır. Bu dönemde iş, aile ve değer verdiği şeylere
daha derinden bağlılık hissetmeye başlayan bireyler, sorumluluklar yüklenme
konusunda daha acelecidirler. Bir başka deyişle bu dönem, kişinin gerek kendisiyle
gerekse çevresi ile hesaplaştığı aynı zamanda hayatın genel bir muhasebesinin ve
dökümünün yapıldığı zaman dilimini oluşturmaktadır.
Erikson’a göre ergenlik döneminin sonu itibariyle başarılı bir şekilde
çözümlenen kimlik krizinden sonra yetişkinlik döneminin ilk yılları, geliştirmiş
oldukları kimliği diğer insanlarla kuracakları yakın ilişki ve dostluklarla geliştirmeye
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
girişilen yıllardır. Aynı zamanda özgün bir kişilik kazanımının daha tutarlı ve kararlı
hâle geldiği yetişkinlik döneminin karakteristik özellikleri; bağımsızlık, özgün kişilik,
yakın ilişki ve dostluktur. Kimlik ile dostluk kurma arasında sıkı bir ilişki olsa da,
önce kişilik sonra dostluk gelmektedir.
Otuz yaş dönümü, orta-yaş dönümü ile birlikte sona ermektedir. Bu dönem
fazla bir sarsıntıya neden olmadan atlatılabileceği gibi, bazı insanlarda oldukça
karışıklıklara yol açabilmektedir. Bu dönemde önemli olan, daha önce belirlenen
hedeflere ne derece ulaşıldığıdır. Belirlenen hedeflere ulaşmadaki başarısızlık,
hayal kırıklığı yaratarak pişmanlık duygularıyla neticelenebileceği gibi, hayat
yapısının eleştirilmesi, kısmen ya da tamamen değiştirilmesinin zorunlu hâle
gelmesinin farkedilmesi krize dönüşebilmektedir. Bu dönemdeki zaman algısı,
zamanın sonlu olduğunu vurgularken, insan, geçmiş, gelecek ve hâle, aynı açıdan
bakmakta, ancak hayatını geçen yıllarla değil, geriye kalan zamanı ile ölçmektedir.
Orta yaş krizini atlatan bireyler, kaçınılmaz akıbet olan ölümün eninde sonunda
kendilerini de yakalayacağını düşünerek, kendi benliklerinin daha da derinden
farkına varmakta ve kendilerinkilerle birlikte diğer insanların eksiklik ve zaaflarını
daha kolay kabullenmektedirler. Buna ilave olarak hırs, öfke, kendini beğenmişlik,
cinsel ilgide zayıflama, dogmatik inançlarda gevşeme, esneklik konusunda artış vb.
gibi özellikler, orta yaş psikolojisinin genel karakteristiklerinden bazılarıdır. Ancak
kendileri veya çocuklarıyla ilgili beklentileri yüksek ve aşırı derecede hırslı olanlar,
orta yaş döneminde beklentilerinden farklı bir durumla karşılaşmaları durumunda
daha kolay depresyona girebilmektedirler. Bireyin orta yaşa uyumu, bedensel
rahatsızlıklar, öğrenme güçlüğü, motivasyon kaybı ve meydana gelecek
değişikliklere hazır olup olmama durumuna göre değişmektedir.
Kişiliğin zaman içinde değişip değişmediği ve zekânın yaşla birlikte azalıp
azalmadığı, yetişkinlik psikolojisinin temel iki sorunudur. Bu dönemde ortaya çıkan
bunalımların çoğuna bu iki sorun kaynaklık etmektedir. Ancak yetişkinlikteki gelişim
süreci, cinsiyet, sosyo-ekonomik durum, entelektüel kapasite, eğitim düzeyi,
yaşanılan ortam vb gibi birçok faktörden etkilenmekte ve bu konuda da bireysel
farklılıklar bulunmaktadır.
Yetişkinlik Döneminde Dinî Hayat
Dindarlık veya din karşıtı tutumlar her ne kadar yetişkinlik döneminde kararlı
bir şekle bürünmekteyse de, hayatın geri kalan bölümünde değişim ve gelişimden
uzak durağan bir özellik arzetmez. Hayatın muhtevası ve bireyin ruhsal
fonksiyonlarında ortaya çıkan değişmelere bağlı olarak dindarlık da, doğal faktörler
ve içinde bulunulan gelişim döneminin karakteristikleriyle tetiklenmektedir. Başka
bir ifadeyle yaşam boyu devam eden gelişim süreci, dindarlık için de geçerlidir ve
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
yaşanan farklı tecrübeler dinî şuurda bir evrim gerçekleştirmektedir. Orta yaş ve
yaşlılık döneminde vücut fonksiyonlarındaki azalma ve ölümle yüzleşmenin, ruhsal
ve manevi yükseliş için bir şans yarattığı ileri sürülmekteyse de, bu durum büyük
oranda insanların dinî ve manevi meselelerle ilgileniş tarzı ve yaşlanma
problemleriyle başa çıkma stratejilerine göre değişmektedir.
Dindarlık, yaşam boyu
süren değişmelere bağlı
olarak gelişimeye
devam eder
Ergenliğin son döneminde din konusunda kendi tutumunu netleştirebilecek
bilişsel ve duygusal olgunluğa ulaşan gençler, din hakkında leyhte veya aleyhte
kararlar vererek dinî şüphe ve bocalamalardan büyük ölçüde uzaklaşmaya
başlarlar. Din hakkında kesin tercihler ve kararların ortaya çıktığı yıllar ise genç
yetişkinlik dönemine karşılık gelmektedir. Dinî hayatta dengelenme, yeniden
yapılanma, eski inanç ve alışkanlıkları gözden geçirip düzenleme yönünde
gelişmeler yaşanan bu dönemde; dinî şüpheler en azından bireyin kendisini tatmin
edecek çözümlere kavuşturularak dinî hayatta bir istikrara ulaşılabilir veya
yeterince anlamlı ve önemli bulunmayan dinî içerikler reddedilebilir. Dinin lehinde
kesin tercih yapan bazı yetişkinler, onu bir bütün olarak ele alırken, diğer bazıları
ise sadece bir kesite ağırlık vererek, diğer yönlerini ihmal edebilirler. Örneğin
ülkemizde sıklıkla rastlandığı gibi birçok yetişkin dinî inanç konularında oldukça
hassas ve saygılı davranırken, ibadetler konusunda ihmalkâr davranabilmektedir.
Bazı yetişkinler ise dinin bazı noktalarını benimseyip bazılarını reddetme yönünde
de tutum geliştirebilmektedirler (Karaca, 2011: 174).
Genç yetişkinlik döneminde dinî inançların içselleştirilmesinde bir artış
gözlemlenmektedir. Ancak genç yetişkinler kişilik ve benlik gelişiminde önemli
mesafeler kat ettiğinden, dine karşı dışlayıcı bir tutum sergilemeleri de
mümkündür.
Bazı araştırmalara göre dinî inanç ve ibadetlerde 18-30 yaşlarında bir azalma
görülmüşse de, 30’lu yaşlardan sonra tekrar bir artış tespit edilmiştir. Yaparel
tarafından ülkemizde gerçekleştirilen bir araştırmada 20- 40 yaşlar arasındaki
bireylerde yaygın inançlar, partikülarizm (kendi inançlarının en doğru inançlar
olduğuna inanılması), ahlakilik, dinî bilgi ve ibadetlere katılım boyutlarında anlamlı
bir farklılığa rastlanmamış, dinî duygu boyutunda ise genel olarak yaşla birlikte bir
artış gözlenmiştir. Ayrıca araştırmada 18-39 yaş arasındaki deneklerde dinin
gereksiz olduğu yönündeki tutumların 40 yaşından sonra azaldığı görülmüştür
(Yaparel, 1987: 132-134).
Ergenlik döneminde başlayan inanç ve değerleri sorgulama, tecrübe etme ve
yeniden yapılandırma yetişkinlik döneminde de devam etmektedir. Ancak bu durum
daha çok eğitim görmüş veya entelektüel düzeyi yüksek ve bu kapasitesini
kullanma eğilimi gösterenler için daha geçerlidir. Zira din birçok insan için çocukluk
döneminde öğrenilerek üzerinde fazla düşünmeden kabul edilen kültürel bir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
mirastan öteye geçememektedir. Bu durumda din, kültürün bir yan ürünü şeklinde
Tanrı’nın varlığına inanç, Kutsal ve manevi olana saygı ile daha çok seramonik
tarzda icra edilen bazı ritüellerle sınırlı kalmaktadır.
Orta yaş döneminde bireyin yaşamının geçmiş olan kısımlarını yeniden
değerlendirmeye tabi tutup kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmaya yönelmesiyle
oluşan bilinç açılımları, onu dinî bir takım gerçeklikleri fark etmeye ve inançlarını
içselleştirmeye yöneltebilmektedir. Zira hayatın kaçınılmaz olarak ölümle son
bulacağı duygusu, orta yaş yetişkinlerini, bir an durup varlıklarının manası üzerinde
düşünmeye zorlamaktadır. Daha önce, çeşitli nedenlerle az da olsa dinî deneyim
sahibi olan bireylerin içinde bulukları bunalım, kararsızlık ve gerilimler, onlardan
kurtulmak için yeniden dine yönelmelerine neden olabilmektedir. Zira gelişimsel
bir yapıya sahip olan insan, sürekli bir “gelişme” güdüsünün etkisiyle artan yaşla
birlikte yaşanan tecrübeler, kişiyi kendi kendisiyle daha fazla karşı karşıya
getirmektedir.
Daha önce belirtildiği gibi yetişkinlik döneminde 30 ve 40 yaş civarında iki
önemli kriz yaşanmaktadır. Yaşanan bu krizler ve onlarla baş etmede kullanılan
enstrümanlardan biri olarak din, olumlu veya olumsuz bir şekilde ergenlik dönemi
sonu itibariyle kavuşmuş olduğu kararlı yapısından biraz farklı bir şekilde yeniden
gündeme gelerek, tekrar ivme kazanmak için yeni bir şans bulmaktadır. Şöyle ki;
dinin bahsedilen krizlerin çözümünde işlevsel bir değere sahip olması onu daha
uzun süreyle bireyin gündeminde tutarak, dinî gelişimin önünü açma potansiyeli
taşımaktadır.
Orta yaş döneminde eski dönemlerdeki ilgi alanlarının giderek zayıflaması da
dinî ilgide bir artış meydana getirebilmektedir. Orta yaş yetişkinlerinin ölümden
sonraki hayat, cennet, cehennem gibi konularda daha net yargılara ulaşması,
onlardaki dinî ilginin sürekliliğini koruyan temel faktörler arasındadır.
Yetişkinlikte dinî ilgi
yanında ruhsal ve
manevi ilgilerde de bir
artış görülmektedir
Orta yaş döneminde dinî ilginin yükselişe geçmesini tetikleyen faktörlerden
birisi de evlenme ve aile kurmadır. Evlilik yoluyla daha istikrarlı bir şekle bürünen
hayatta gerek manevi doyum arayışları, gerekse çocuklar vasıtasıyla kazanılan yeni
rol ve sorumluluklar, dinî ilgilin yeniden aktiflik kazanmasını da beraberinde
getirebilmektedir.
Yetişkinlik döneminde çeşitli faktörlerin etkisiyle aktiflik kazanan sadece dinî
ilgi değildir. Esasen bu dönemde dinî ilgiyle de ilişkili olan ruhsal ve manevi ilgilerde
de bir artış görülmektedir. İnsanın kendisi ötesinde bulunan aşkın olana eğilimlerini
içeren bu ilgilerin ifade edildiği tek yer din olmayıp başka alternatifler de bu
konuda geçerli olabilmektedir. Zira bazı bireyler, yetişkinlik döneminde aktif hâle
gelen bu ilgileri, dinî aktivitelere daha yüksek düzeyde katılım göstererek hayata
geçirirken, bazıları ise dinin geleneksel formundan daha serbest veya din dışı bazı
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
ruhsal ve manevi uygulamalara yönelebilmektedir. Zira orta yaş döneminde mistik
eğilimlerin güçlendiği, tasavvufi hayata yönelmelerin ve dolayısıyla manevi
olgunluğa ulaşma imkânlarının daha fazla olduğu kabul edilmektedir. Nitekim bu
dönemde, birçok dindar sıradan bir dinî hayattan, dinî arzunun üstün olduğu
davranış tarzına doğru gelişme göstermekte veya geleneksel dinî hayattan, daha
içten tasavvufî bir hayata geçiş yapmaktadır. Böylece orta yaş, köklü dinî
dönüşümlerin de yaşandığı bir dönem olarak dikkat çekmektedir.
YAŞLILIK DÖNEMİ
Yaşlılık Dönemi Temel Gelişim Özellikleri
Yaşlılık, biyo-psikososyal gerileme
belirtilerinin ortaya
çıktığı kritik bir
dönemdir.
Yaşlılık, bir yandan gelişimin devam ettiği, diğer yandan ise biyo-psiko-sosyal
gerileme belirtilerinin ve ölümün yaklaşmakta olduğu bir dönemdir. Yaşlılar,
çevresiyle olan ilişkilerini, içinde yaşadıkları gelişim dönemini, genç kuşakları ve
geride bıraktığı dünyayı anlayabildiği oranda, bu iki zıt süreci birbiriyle
uzlaştırabilmektedir. Yaşlılık döneminde meydana gelen değişimler arasında
derinin buruşması, saçların ağarması gibi pek de önemli olmayan belirtiler yanında,
organizmanın dış uyaranlara verdiği cevaplarda yavaşlama ve zayıflama, hücre
yenilenme hızının düşmesi ve nihayet fonksiyonel kapasitede devamlı bir gerileme
dikkati çekmektedir. Bütün bunlarla birlikte yaşlanma bir gerileme değildir.
Gençlerdeki canlı zekâya karşılık, yaşlılarda kuvvetli bir muhakeme kabiliyeti
bulunmaktadır.
Yaşlılığa yüklenen anlamlar konuyla ilgili olarak geliştirilen teorilere göre
farklılık göstermektedir: “Etkinlik Teorisi”ne göre, yaşlının etkinlik durumunu
önceki yaşam biçimi, sosyoekonomik durumu ve sağlık düzeyi belirlemektedir.
Buna göre yaşlı bireyin etkinliğinin giderek azaldığı kabul edilmekle birlikte,
toplumun ondan elini çekmesi de toplumsal etkileşimi azaltarak etkinliğin
düşmesini hızlandırmaktadır. Bu durum batı toplumlarında daha hâkimken, doğu
toplumlarında ve kırsal kesimlerde etkisini daha az göstermektedir. “Rol Bırakma
Teorisi”ne göre ise yaşlılık döneminde yaşanan emeklilik veya dulluk gibi doğal
olaylar, yaşlının bazı rolleri kaybetmesine neden olmakta ve bu durum, onun
ailesine, mesleğine/işine ve topluma aidiyetini olumsuz yönde etkilemektedir.
Toplumsal rollerinin birçoğunu kaybeden yaşlılar, aynı zamanda kaybettikleri
rollerin işlevlerini de kaybettiklerinden bu durum onların etkinliklerinin de
azalmasına neden olmaktadır. “İlişki Kesme Teorisi”ne göre, yaşlılık toplumdan
yavaş yavaş geri çekilme süreci anlamına gelmektedir. Bir taraftan fiziksel
etkinlikleri azalan yaşlılar, toplumsal olarak da bir uzaklaşma içine girerler. Bu
durumun doğal sonucu, kendi iç dünyalarına çekilmektir. Rollerin kaybıyla da ilişkili
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
olan bu durum, giderek bireyi toplumsal açıdan yararlı kılan olanaklarını da
azaltmaktadır. “Toplumsal Değişim Teorisi”ne göre, gelişen toplumlardaki yaşlıların
yapabildikleri ile teknolojik gelişim hızı ve olanakları arasındaki uçurum giderek
derinleşmektedir. Değişimin hızına yetişemeyen ve kendisiyle ilgili beklentilere
cevap veremeyen yaşlılar, demode olarak algılanmaya başlar. Bu durum ise
onların, güvenlik, saygı, sevgi, ait olma ve tanınma gibi ihtiyaçları için açık tehditler
oluşturur.
Yaşlılığa bakış açısından
modern toplumlar ile
geleneksel toplumlar
arasında ciddi farklar
bulunmaktadır.
Modern toplumlarda yaşlıya bakış ile geleneksel toplumlarda yaşlıya bakış
arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Hayata daha çok işlevsel açıdan bakılan
modern Batı toplumlarında yaşlılar, eski işlevlerini kaybettiklerinden dolayı
gençlerin daha rahat yaşayabilmesi için aradan çekilmesi gereken varlıklar olarak
algılanmaktadır. Hayata daha çok hizmet eder şekilde kurgulanan bu kültürde
ölüme daha yakın olarak algılanan yaşlıların hayata vereceği şeyin az olmasıyla
paralel olarak toplumun da onlara pek fazla borcu bulunmamaktadır. Bundan
ötürüdür ki, modern Batı toplumlarında gençler yaşlı ebeveynlerine bakmak
istememekte ve çoğunlukla onları bakımevi veya huzurevlerine göndermektedir.
Bu durumun doğal sonucu ise bu toplumlarda yaşlılığını sıcak aile ortamından uzak
kurumlarda geçiren ve tek başına bir hastane odasında ölen birçok insan olmasıdır.
Hâlbuki geleneksel toplumlarda yaşlılar fiziksel birçok etkinlik ve rolünü kaybetmiş
olsa da, bilgeliğinden yararlanılan ve saygı gösterilen bireyler olarak sosyal
statülerini daha da yükseltebilmektedir. Geleneksel kültürün hâkim olduğu
toplumlarda yaşlılara gösterilen ilgi, saygı ve itibarı besleyen temel kaynaklardan
biri de dindir. Örneğin İslam dininde ebeveyn hakkı oldukça fazla önemsenmiş ve
bir evladın ebeveyninin yanında yaşlanması hâlinde ona “öf” bile demesi hoş
karşılanmamıştır.
“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi
davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında
ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara "öf!" bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve
güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim!
Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!"
diyerek dua et” (İsra, 17/23,24).
Yaşlılık psikolojisi, içinde yaşanılan kültür, dönem ve sosyal atmosfer kadar,
bireyin kendilik algısıyla da yakından ilişkilidir. Bu döneme gelinceye kadar geçen
dönemde hayattan memnuniyet, beklentilere ulaşma, bireyin kendini başarılı veya
başarısız bulması, hedeflerine ulaşıp ulaşamaması veya kendisini bu döneme
hazırlayıp hazırlamaması, yaşlılık psikolojisini belirleyen temel parametreler olarak
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
ön plana çıkmaktadır. Çoğu toplumda, çocuklar ve gençler sevilip çoğu durumda
hoşgörüyle karşılanırken, yetişkinlik döneminde birçok sorumluluk altına giren
yetişkinlerin büyük çoğunluğu genellikle kendilerini unutup yeterince hazırlık
yapmadan orta yaşa geçiş yapmaktadırlar. Bu durum, yaşlılık döneminin bunalımlı,
huzursuz ve atıl bir dönem olarak algılanmasına neden olmaktadır. Hâlbuki,
üretken, sevebilen, yaşamdan doyum sağlayabilen insanlar için bu dönem,
yaptıkları, ürettikleri ve birikimleri açısından en verimli dönem olabilmektedir. Bu
durum, yaşlıların ölümle daha rahat yüzleşebilmeleri açısından da hayati bir öneme
sahiptir.
Benmerkezcilik ve aşırı
ilgi bekleme, yaşlılık
döneminin temel
özelliklerindendir.
Yaşlılıkta düşünceler çoğu zaman "ben" merkezlidir ve bu durum zaman
zaman bencilliğe de dönüşmektedir. Esasen yaşlılık psikolojisi birçok açıdan
çocukluk psikolojisiyle ortak özelliklere sahiptir. Aşırı ilgi bekleme, her şeyin
kendisiyle ilgili olduğunu düşünme ve kendini merkezde görme; beklentilerine
uygun davranılmadığı zaman aşırı kırılganlık gösterme ve küsme gibi özellikler,
çocuklar ile yaşlılar tarafından paylaşılan özellikler olarak dikkat çekmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de yaşlılık psikolojinin çocuklak dönemi psikolojisiyle gösterdiği
paralelliği ifade etmek üzere “… kime uzun ömür vermişsek, onun gelişimini tersine
çeviririz….” (Yasin, 36/68) ayetiyle işaret edilmiştir.
Yaşlı bireylerin hayattan ve toplumdan kopmaması, arkadaş ilişkilerini
sürdürmesi ve toplumda hâlâ bir şeyler yapma gücünde olduğuna inanması psikososyal uyum açısından son derece önemlidir. Yaşlılık psikolojisinin
karakteristiklerinden biri de cimriliktir. Bazı insanlar yaşlandıkça belki de artık pek
uzun zaman ihtiyaçları olmayacak mal ve para düşkünlükleri de artmaktadır. Hatta
bu insanlar paralarını yakınlarından kaçırmakta, sonradan bazen kendilerinin bile
unutacağı yerlere saklamaktadırlar.
Yaşlılar genellikle gençlik özlemi içinde yaşarlar. Birçok açıdan mevcut
gençleri beğenmeyen yaşlılar, kendilerinin daha iyi olduklarını ve gençlerin
yeterince çalışkan ve idealist olmadıklarından yakınırlar. Gençlerin birçok konuda
yeni imkânlara sahip olduğunu, aynı imkânlara kendilerinin sahip olması
durumunda daha başarılı olacaklarını düşünür ve bunu sıklıkla ifade ederler.
Hâlbuki geçmiş dönemlerde kendi ölçülerinde sahip oldukları imkânları yeterince
değerlendirememiş olsalar da, sanki yeniden bir şans verilse başaracaklarını
düşürünek kendilerini rahatlatmaya çalışırlar. Yaşlıların gençlerle ilgili sıklıkla dile
getirdikleri olumsuz eleştiriler, büyük oranda onların yakınlarıyla ilgili gelecek
endişesinden kaynaklanmaktadır. Geleceğin taşımış olduğu belirsizliğin aile
yakınlarına olumsuzluklar getireceğini düşünen yaşlılar, onlardan daha fazla
çalışmalarını ister ve az harcayıp daha tutumlu olmak, çeşitli yatırımlar yapma
konularını sürekli gündemde tutmaya çalışırlar. Yaşlıların yakınlarıyla ilgili olarak
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
gençlerden daha çok gelecek endişesi taşımaları, aslında dinî inançlarıyla çoğu
noktada tezat teşkil etmektedir. Örneğin İslam dininde rızık endişesini ön plana
çıkartıp hayatı sadece ona göre tasarlamak hoş görülmezken, insan da içinde olmak
üzere bütün alemin sahibi, hamisi ve koruyucusunun Allah olduğu ısrarla
vurgulanarak, inananların Allah’a yönelik üst düzey bir güven geliştirmeleri
istenmektedir. Yaşlı insanların ölüm korkularının önemli bir kısmını oluşturan
geride bırakacaklarıyla ilgili kaygılar ise, büyük oranda bu güveni tesis
edememekten kaynaklanmaktadır.
Yaşlılık döneminde fiziksel ve zihinsel yeteneklerdeki kayıplarla birlikte rol
kayıpları ve ilişkilerde yaşanan değişimler, yaşlı bireyin kendini kabul ve benlik
saygısının düşmesini kolaylaştırmakta, bağımlılık ve yetersizlik duygusuna yol
açmaktadır. Kişisel bütünlüğün sağlanması, yaşlılık dönemini mutlu bir şekilde
yaşamanın temel şartı iken, yaşamı anlamlı kılamamak, umutsuzluk ve önemli
psikolojik bunalımlara neden olmaktadır.
Yaşlılık döneminde ön plana çıkan fizyolojik gerileme kadar önemli olan diğer
bir olgu, bu dönemde tecrübe edilen “ayrılık kayıpları”dır. Bireyin özellikle kendi
gençlik imajını kaybetmesi, giderek artan çeşitli hastalıklar, akraba, dost ve
yakınlar, hatta kendi çocukları arasında meydana gelen ölümler, gençlerin çeşitli
nedenlerden dolayı evden ayrılmaları, yaşlılarda yalnızlık ve soyutlanma
duygularına yol açarak hayatla baş etme güçlerini zayıflatmaktadır. Yaşlıların
muhafazakâr olmaları, alışkanlıkları, sosyal fırsatlardan soyutlanmaları ve
eskisinden daha az enerjiye sahip olmaları, öğrenme konusundaki ilgilerini
azaltmakta, bu durum onları hayattan biraz daha uzaklaştırmaktadır.
Yaşlılık Döneminde Dinî Hayat
Yaşlılıkta ölüm
düşüncesi, dindarlık
gelişimini doğrudan
etkiler.
Bazı dönemlerde daha hızlı bir değişim ve gelişim gerçekleşse de, kişilik
gelişimi, sadece belirli gelişim dönemleriyle sınırlı olmayıp devam eden bir süreçtir.
Kişilik özellikleri arasındaki tutarlılık ve istikrar, dinî gelişim için de geçerlidir.
Dolayısıyla devam eden bir süreç olan dinî gelişim, yaşlılık döneminde de, daha
önceki gelişim dönemlerine bağlı olarak gerçekleşmektedir. Hayatın her
döneminde beklenmedik köklü değişimler mümkün olsa da, bu durum çok sık
rastlanılan bir durum olmadığı gibi, yaşlılık dönemi bu tür değişimler için daha az
potansiyele sahiptir. Yaşlılık dönemini dinî gelişim açısından diğerlerinden farklı
kılan faktör, ölümün her dönem için kuvvetli bir ihtimal olsa da bu dönemde daha
yakından hissedilmesidir. Ölümü erteleyebilecekleri başka bir dönem kalmayan
yaşlılar, geçmiş dönemleriyle mevcut dinî tutum ve davranışlarını değerlendirip
yeniden yapılanma yoluna giderek dinî değerlere daha açık bir pozisyona
gelebilmektedirler.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
Yaşlılıkta gelişim sınırlı olmakla birlikte, tamamen durmuş da değildir. Diğer
dönemlerde olduğu gibi yeni tecrübeler, yaşlıların dine olan bağlılıklarını
değiştirme potansiyeli taşımaktadır. Zira bir bütün olarak yetişkinlik dönemi dinî
gelişimi, organizmada meydana gelen fizyolojik değişikliklerden çok, hayat
tecrübelerini anlamlandırma biçimine göre şekillenmektedir.
Dinî inançlarını yaşlılık dönemine kadar taşıyabilen bireylerde genellikle dinî
ilgide bir yoğunlaşma meydana gelmektedir. Bu durumun temel nedeni, dinî
inancın ahiret boyutudur. Zira hayatı gelecekten ziyade geride kalan zamana göre
tasarlayan yaşlılar ölümle iç içe yaşadıklarından, dine daha kolay bir şekilde motive
olarak ibadetlerin en olgun şekillerine ulaşabilmektedir. Yaşlılık döneminde dua,
ibadet ve dinî uygulamalardaki artış, büyük oranda geçmişi onarma ve telafi etme
çabasının mahsulüdür.
Yaşlılıkta dinî
uygulamalardaki artış,
büyük oranda geçmişi
onarma ve telafi
etmeye yöneliktir.
Yaşlılık döneminde dinî inançların daha önemli hâle gelmesinde, bireyin var
oluşu ve ölümü anlamlandırma çabası da önemli rol oynamaktadır. Bu dönemde
Tanrı inancının daha kesin ve kararlı bir şekle bürünmesi, ölüm sonrası hayata
inançtaki artışla yakından ilişkilidir. Ancak yaşlılık, her hâlükârda dindarlığı olumlu
yönde etkileyen bir faktör değildir. Zira literatürde bu dönemde dinî ilgisi
zayıflayan veya tamamen kaybolan birçok insan bulunduğundan bahsedilmektedir.
(Karaca, 2000: 301). Örneğin konuyla ilgili Ankara’daki bir huzur evinde
gerçekleştirilen bir araştırmaya göre; hiçbir ciddi uğraşı olmayan yaşlıların %80’inin
ibadet yapmadıkları gibi, dinî problemlere karşı ilgisiz oldukları görülmüştür.
Esasen bu konuda belirleyici faktör, yaşlılık dönemine gelinceye kadar dinî
gelişimin izlemiş olduğu seyirdir. Zira bu dönem, kendine özgü karakteristiklerle
dinî hayatı besleyici bazı avantajlara sahip olsa da, tek başına bütün bir dinî hayatı
motive edecek güçte değildir. Ancak yine de düzenli bir dinî geçmişe sahip olmayan
birçok birey, hayatın zevklerinin sona erdiği, ölüm gerçeğinin varlığını kuvvetle
hissettirdiği bu dönemde dinî değerlere, hayatlarına anlam ve amaç sağladığı için
kolaylıkla bağlanabilmektedir. İleri yaşlarda hem zihin hem duygularda meydana
gelen donuklaşma ise, yaşlılık dönemi dindarlığını ağırbaşlı ve kararlı, kaderci bir
tevekkül ve teslimiyete yöneltmektedir.
Yaşlılık döneminde ibadetlere katılım oranının yükselmesinde, dinî pratiklerle
meşgul olmaya daha fazla vakit ve imkân bulmak da etkili olmaktadır. Nitekim bu
dönemde yaşam şartlarının bir dengeye kavuşması ve geçim endişesinin kısmen
azalmasına dinî pratiklere ayıracak daha fazla zaman ayırmaya imkân
yaratmaktadar. Batı toplumlarında yaşlılarda kiliseye devamda bir azalma gözükse
de, kiliseye devamı dindarlığın tek ölçütü olarak almak doğru bir yaklaşım değildir.
Zira yaşlıların önemli bir kısmı, bir yere ait olma veya işe yarama saikiyle de kiliseye
gitmektedir. Bununla birlikte kiliseye gidememe sağlık ve ulaşım sorunları, maddi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
yardım yapamamanın verdiği eziklik, ortama uygun kıyafet bulamama gibi
nedenlerden de kaynaklanabilmektedir. Müslüman toplumlarda ise, Hristiyanlıktan
farklı olarak camiye gitmek bireysel dindarlık için kiliseye devamdan daha az
önemli olmasına rağmen, genellikle yaşlı erkeklerin daha çok tercih ettiği bir
yönelimdir.
Yaşlılık döneminde önceki gelişim dönemlerinde düzenli bir gelişim gösteren
dindarlığın zirve yapması da mümkündür. Ergenlerde zirve yapan dinî ilgide
duygusal telaş ve zihni karışıklık ön plana çıkarken, yaşlılık döneminde zihinsel
donukluğa rağmen duygusal olgunlukta önemli bir ilerleme meydana gelmektedir
(Hökelekli, 1993: 287). Bu dönemde, ağırbaşlı, kararlı, biraz da kaderci bir tevekkül
ve teslimiyet hâkimdir. Ancak ölüm, çoğu dindar yaşlı için de kaygı vericidir. Bunun
arka planında ise, ahiret hayatına yeterince hazırlanamama yatmaktadır. Bu şekilde
dindar bireyler için ölüm fikri, onları sahip olduğu dinî inançlara daha sıkı bir
şekilde sarılmaya iterken, dinî ilgisi gevşek veya düşük düzeyde yaşlanan bireyler
için dinden başka arayışlar da mümkün olabilmektedir.
Yaşlılıkta din, en önemli
psiko-sosyal uyum
faktörlerinden biridir.
Din, yaşlılık döneminde en önemli psiko-sosyal uyum faktörlerinden biridir.
Araştırmaların geneline bakıldığında, yaşlılık döneminde din ve ruhsallığın fiziksel,
ruhsal, sağlık ve diğer problemlerle başa çıkma ihtimalini yükselttiği görülmüştür.
Yaşlıların katılımıyla gerçekleştirilen bir araştırmada, 289 stres kaynağına yönelik
556 baş etme davranışı arasında 97 çeşidiyle din, en çok başvurulan faktör
olmuştur (Paloutzian, 1996: 130).
Benson ve arkadaşları dinî inancı “yatay”, “dikey” ve “bütünleşmiş” olarak
ele aldıkları bir çalışmada (Yatay ilişki insanlara, dikey ilişki ise Tanrı’ya yönelik olup
her ikisinin güçlü olduğu durum “bütünleşmiş” inanca tekabül etmektedir.) dikey
ilişkinin yetişkinlerde daha kuvvetli olduğu, bütün inanç türlerinin yaşla birlikte
arttığı, yaş yükseldikçe daha yüksek düzeyde bütünleşmeye yönelik bir artış
meydana geldiği ve bütünleşmiş inancın daha ziyade 70’li yaşlarda ortaya çıktığını
tespit etmişlerdir (Benson, Donhaue ve Ericson, 1993).
Shand tarafından gerçekleştirilen ve hayat sürecinde insanların dinî
görüşlerinde durağanlığın araştırıldığı boylamsal desenli ve yaklaşık 40 yıl süren bir
araştırma sonuçlarına göre 40 yılın üstünde bir zaman geçmesine rağmen, bir
bütün olarak birçok dinî tutumda önemli bir değişme olmadığı görülmüştür.
Araştırmacı, bu ilginç bulguyu 40’lı yaşlardan sonra dindarlıkta bir kararlılığın
oluştuğu şeklinde yorumlamıştır. Temel ilgisi dindarlıktaki değişim olan araştırmacı,
dinî değişimin örneğin Katolik veya Protestan olsun deneklerin dinlerinden veya
eğitim düzeylerinden etkilenmediğini belirtmiştir. ABD’de yapılan bir araştırmaya
göre ise, kilise mensubu olmayan deneklerin %77’sinin oldukça fazla dua ettiği,
kilise mensuplarının ise neredeyse hepsinin (%97) son derece fazla dua ettikleri,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
Özet
yaşlı insanların dinî yayın yapan televizyonları gençlerden daha fazla seyretme
eğiliminde oldukları tespit edilmiştir (Paloutzian, 1996: 129).
•Dinî gelişim hayat boyu devam eden bir süreçtir. Dinsel bir
hazırbulunuşlukla dünyaya gelen insan yavrusunda 3 yaş civarında
dinî ilgi uyanmaya başlamaktadır.
• Çocukluk dönemi dindarlığının genel karakteristiği düşünmeden
kabuldür.
• Her açıdan önemli değişimlerin meydana geldiği ergenlik
dönemi, kimlik ve kişilik gelişiminde olduğu gibi dinî gelişimde
önemli bir evreye tekabül etmektedir. Bu dönemin sonu itibariyle
dini hayatta az çok kararlı bir hâle gelmeye başlamaktadır.
•Diğer gelişim alanlarında olduğu gibi dinî gelişimde bireysel
farklılıklar bulunmaktadır. Dinî gelişim sürekli ileri doğru devam
eden bir süreç olmayıp bu süreç içinde dinî ilgide zaman zaman
zayıflamalar görüldüğü gibi ani bir şekilde yükselme veya
tamamen azalma da meydana gelebilmektedir. Dinî hayatta,
inanç, bilgi ve duygu boyutları önemli olmakla birlikte, ibadet ve
etki boyutları daha ön plana çıkmaktadır. Dolayısıyla dinî gelişim
bir bütün olmakla birlikte, uygulama eksenli bir süreç takip ettiği
söylenebilir.
•Çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde dinî ilgisini
muhafaza eden bireylerde, genellikle yaşlılık döneminde bu ilgide
artış meydana gelmektedir. Ancak yaşlılık dönemi, tek başına
zorunlu bir dinî uyarıcı değildir. Dindar yetişkinler ise kişilik
özelliklerine göre birtakım farklılıklar sergilese de, genellikle
dindarlıklarını devam ettirerek yaşlanırlar.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Ödev gönderimi
Ödev
Etkileşimli Alıştırmalar
Alıştırmalar
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
• Öğrendiklerinizi etkileşimli alıştırmalarla
pekiştirebiirsiniz
• Öğrendiğiniz yöntemleri kullanarak belli bir konuda
hayali bir araştırma yapınız ve çalışmanızı , 200
kelimeyi aşmayacak şekilde yazınız ve hazırladığınız
belgeyi göndermek için yandaki ödev gönderme
linkini kullanınız.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Sosyal çevrenin ergen üzerindeki etkisi, çocukluk döneminden hangi yönüyle
farklıdır?
a) Aile etkisi devam etmektedir.
b) Akran etkisi daha baskın hâle gelmektedir.
c) Öğretmen etkisi daha az önemli hâle gelmektedir.
d) Soyut düşünce gelişmektedir.
e) Flört ilişkileri önemli hâle gelmektedir.
2. Aşağıdakilerden hangisi ergenlik döneminde yaşanan çatışmalardan biridir?
a) Bağımsızlık eğilimi-ebeveyne bağlılık
b) Bağımsızlık eğilimi-Tanrı’ya bağlılık
c) Cinsel çatışmalar
d) Tabiatüstü yüklemeler ile okulda öğrenilen bilimsel bakış
e) Hepsi
3. Din konusundaki tercihlerin netleşmesi hangi gelişim döneminde ortaya
çıkmaktadır?
a) Çocukluk dönemi
b) Ergenlik dönemi
c) Genç yetişkinlik dönemi
d) Yetişkinlik dönemi
e) Yaşlılık dönemi
4. Orta yaş döneminde dinî ilgide meydana gelen yükseliş, aşağıdaki hangi
faktörlerden beslenmektedir?
a) Evlenmek
b) Aile kurmak
c) Bilinç açılımları
d) Gelişim güdüsü
e) Hepsi
5. Dinî gelişimle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
a) Hayat boyu devam eder.
b) Genellikle yavaş bir gelişim seyri takip eder.
c) Bir noktadan başlayıp sürekli ileri gitmez.
d) Zaman zaman ani yükseliş ve düşüşler görülebilir.
e) Hepsi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
6. Dinî gelişim sürecinde gerçekte değişim geçiren şey aşağıdakilerden hangisi
olabilir?
a) Bedensel özellikler
b) Sosyal çevre
c) Tanrı’nın birey için ifade etmiş olduğu anlam
d) Dinî ibadetlere katılım
e) Dinî bilgi düzeyi
7. Dinî ilginin uyanış yaşı olarak hangi yaş kabul edilmektedir?
a) 1
b) 2
c) 3
d) 4
e) 5
8. Aşağıdakilerden hangisi, dinî şüphe ve çatışmaların en az olduğu gelişim
dönemi olabilir?
a) Çocukluk
b) Erinlik
c) Yetişkinlik
d) Yaşlılık
e) Ergenlik
9. Çocukların dualarında kişisel korunma ve lütuf isteklerinin bolca yer alması,
hangi özelliklerinin bir göstergesi olabilir?
a) Narsizm
b) Benmerkezcilik
c) Diğerkâmlık
d) Düşünmeden kabul
e) Himaye altında bulunma
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
10.Erken çocukluğun din konusundaki tek boyutlu zihni bakış açısı ne zaman
değişmektedir?
a) Soyut düşünce aşamasına geçtiğinde
b) Arkadaşlarıyla oyun oynadığında
c) Okula başladığında
d) Din eğitimine tabi tutulduğunda
e) Sosyal ilişki örüntüsü genişlediğinde
Cevap Anahtarı
1-B, 2-E, 3-C, 4-E, 5-E, 6-C, 7-C, 8-A, 9-B, 10-A
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Argyle, M. ve Beit-Hâllahmi, B. (1975). The Social Psychology of Religion, London.
Armaner, N. (1980), Din Psikolojisine Giriş I, Ankara.
Bahadır, A. (2006). “Ergenlik Döneminde Dinî Şüphe ve Tereddütler”, Gençlik, Din
ve Değerler Psikolojisi (Ed. H. Hökelekli), İstanbul: DEM Yayınları.
Covalt, N., K., (1965). TheMeaning of Religion to Older People, in C. B. Vedderand
A.S. Lefkowitz (Ed.), Problems of the Aged, Springfield, III, Charles C.
Thomas, 215-224.
Benson, P.L., Donahue, M. ve Erickson, (1993). The faith-maturity scale:
Conceptualization, measurement, and amprical validation. In M. Lynn
&D. Moberg (Eds.), Research in the Social Scientfic Study of Religion, 5,
1-26.
Hökelekli, H. (1993). Din Psikolojisi, Ankara: TDV Yayınları.
Hood, R.V. ve ark. (1996). The Psychology of Religion, New York.
Hurlock, Elizabeth, B., (1992) “Yaslilikta Dinî Ilgi ve Faaliyetler”, (Çev. M. Naci
KULA), U.Ü.I.F.D., 4, 4, 343-346.
Karaca, F. (2000). Ölüm Psikolojisi, İstanbul: Beyan Yayınları.
Karaca, F. (2011). Din Psikolojisi, Trabzon.
Kılavuz, M.A. (2005),Yaşlanma Sürecinin Dinî Gelişime Etkileri, Uludağ Ün. İFD, 14,
2, 97-112.
Koç, Mustafa, (2000), “Din Psikolojisi Açısından Yaşlılık Döneminde Dinî Yasam”,
EKEV, Akademi Dergisi, 2, 2, 97-103.
Koç, Mustafa, (2004),Gelişim Psikolojisi Açısından Yaşlılık Döneminde Bireysel ve
Ruhsal Gelişim, EKEV Akademi Dergisi, 8, 19, 77-90.
Köktaş, M. E. (1993), Türkiye’de Dinî Hayat, İstanbul.
Köylü, M. (2004) Yetişkinlik Dönemi Din Eğitimi, İstanbul:
Levinson, D.J. ve ark.,(1978) “The Seasons of a Man’s Life”, New York.
Lindzey, G. ve ark. (1988) Gelişim Psikolojisi: Ergenlik ve Yetişkinlik, Çev. Figen Çok,
Psychology içinde, WorthPubl. 3. Baskı, New York
Onur, Bekir (l995) Gelişim Psikolojisi, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara.
Orbach, H., L., (1961) “Aging and Religion”, Geriatrics, 16, 530-540;
Özbaydar, Belma, (1970) Din ve Tanrı İnancının Gelişmesi Üzerine Bir Araştırma,
İstanbul.
Paloutzian, R. F. (1996). Invitation to the Psychology of Religion, London.
Peker, H. (2000). Din Psikolojisi, Samsun.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
28
Gelişim Dönemlerine Göre Dinî Hayat
Songar, Ayhan (1980). Psikiyatri, Serhat Yayınları, 4. Baskı, İstanbul.
Tamminen, K. (1991) Religious Development in Childhood and Youth: An
Empirical Study, Helsinki.
Taplamacıoğlu, M. (1962), Yaşlara Göre Dinî Yaşayışın Şiddet ve Kesafeti Üzerine
Bir Anket Denemesi, AÜİFD, 10, 141-151.
Vergote, A., Çocuklukta Din, Çev, Erdoğan Fırat, Ankara Ü.İ.F.D., XXII, 315-329.
Yaparel, Recep, (1987). 20-40 Yaşlar Arası Kişilerde Dinî Hayat İle Psikososyal Uyum
Arasındaki İlişki Üzerine Bir Araştırma, (Basılmamış Doktora Tezi), A. Üni.
Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
29
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
KİŞİLİK VE DİN
• Kişilik Ve Temel Nitelikleri
• Kişiliğin Tanımlanması
• Kişiliğin Şekillenmesi
• Kişilik ve Kültür
• Kişilik ve Aile
• Beden Yapısına Göre Kişilik
Tipleri
• Ruhsal Yapıya Göre Kişilik Tipleri
• Din Ve Kişilik
DİN PSİKOLOJİSİ
Doç. Dr. İbrahim
Gürses
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Kişilik kavramının ifade ettiği anlamı
öğrenebilecek,
• Kişilik tipleri hakkında bilgi sahibi
olabilecek,
• Kişiliğin oluşmasında ve gelişmesinde
etkili olan faktörlerden aile ve kültürün
önemini daha iyi kavrayabilecek,
• Kişilik-din ilişkisini yorumlayabilecek,
dinin kişiliğin gelişmesine ve
güçlenmesine katkısını görebileceksiniz.
ÜNİTE
10
Din ve Kişilik
GİRİŞ
Yeryüzünde birbirinin aynı iki insan bulmak neredeyse imkânsızdır. Aynı
yumurta ikizleri bile ayrı temel niteliklere sahiptir. Fiziklel görünüm olarak
neredeyse insan sayısı kadar çok olan farklılıkların yanında davranışsal olarak da
aynı farklılıkları görülebilmektedir. Fakat farklılıkların çeşitliliği kadar aynı zamanda
benzerliklerin çokluğu da dikkate değer bir durumdur. Peki, o zaman insanlar
arasındaki bu benzerlik ve farklılıklar nasıl açıklanmaktadır? Psikologlar bu sorunun
cevabını kişilik kavramıyla karşılamaya çalışmaktadır. Zira kişilik, bireyin sadece
kendine has, doğuştan getirdiği ve sonradan kazandığı duyuş, düşünüş ve davranış
özelliklerinden oluşan bir yapıdır. Bu yapının insani pek çok durumla ilişkisi olduğu
gibi din ile de ilişkisi söz konusudur. Bu sebeple din-kişilik ilişkisi pek çok psikoloğun
ilgisini çeken bir araştırma konusu olmuştur.
KİŞİLİK VE TEMEL NİTELİKLERİ
Kişiliğin Tanımlanması
Kişilik, bireyin
davranışlarına tutarlılık
ve biriciklik katan,
nispeten kalıcı özellikler
ve eşsiz
hususiyetlerden oluşan
bir kalıptır.
İnsan davranışları boşlukta meydana gelmez. Davranışlarının arkasında
onları anlamlı bir bütün hâlinde eyleme dönüştüren etkenler mevcuttur. İşte kişilik,
kendine has özellikleri olan ve tecrübe sahibi bir kişinin davranışlarını yönlendiren
arka plandaki etkenler olarak tanımlanabilir. Kişilik psikologlarının hepsi bu geri
plandaki sebepler konusunda, dolayısıyla kişiliğin ortak bir tanımı konusunda
anlaşabilmiş değillerdir. Kişilik konusundaki önemli çalışmalarıyla bilinen din
psikologu Gordon Allport, kendi şahsi kişilik tanımlamasına ulaşmadan önce bu
alandaki çeşitli otoritelerin yaklaşık elli kadar tanımının listesini çıkarmıştır.
Kişiliği tanımlama konusundaki yaklaşımlar iki başlık altında incelenmektedir.
Bunlardan ilki, kişilik kavramını sosyal beceri veya maharet anlamıyla bir tutar.
Kişilikli şahıs denildiğinde, farklı kesimlerdeki pek çok kişiyi etkileme kapasitesine
sahip biri anlaşılır. Bunların temel varsayımı kişilik eşittir sosyal beceridir. Bir
öğretmen öğrencisinin kişilik problemleri olduğunu söylediğinde, bu, muhtemelen
o öğrencinin diğer arkadaşları ve öğretmenleriyle doyurucu ilişkiler sergilemekte
yetersiz olduğu anlamına gelir. İkincisi ise bireyin kişiliğini, diğerlerinin üzerinde
yarattığı etkinin en çarpıcı noktasının ne olduğundan ibaret görür. Bu yüzden bir
kişi hakkında saldırgan, uysal veya korku saçan bir kişiliğe sahip olduğu söylenebilir.
Bu anlayışa göre kişilik bireyin diğerleri üzerinde bıraktığı etkiye eşittir.
Kişilik teorisyenleri için kabul edilebilir tek bir tanım olmamasına rağmen
kişilik; bireyin davranışlarına tutarlılık ve biriciklik katan, nispeten kalıcı özellikler ve
eşsiz hususiyetlerden oluşan bir kalıp şeklinde tanımlanabilir. Bu kalıp bir dizi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Din ve Kişilik
şeyden, başta aileden, toplumdan, kültürden vs. etkilenir ve insana ait pek çok şeyi
etkiler ve belirler.
Karakter,mizaç,
meşrep/huy, kimlik gibi
kavramlar kişiliğin
içinde etkinlikte
bulunurlar.
Kişilik kavramını tanımlamaya girişen çalışmalarda genellikle adı onunla
birlikte anılan bazı kavramlardan da söz etmek gelenek hâline gelmiştir. Zira bu
kavramlar kişiliğin içinde etkinlikte bulundukları gibi, kendi başlarına psikolojik bir
yapının adı durumundadırlar. Bunlardan ilki mizaç kavramıdır. “Mizaç
(temperament), kişinin doğuştan getirdiği, büyük ölçüde fıtrî ve doğal kaynaklı, yine
o kişiye özgü ruhsal faaliyet ve davranışsal tepki verme tarzıdır.” Bazı yazarlar
mizaç kelimesini ruh hâli (mood, duygudurum hâlet-i ruhiye) karşılık
kullanmaktadırlar. Fakat bu kullanım hatalıdır. Ancak özellikle edebî sahada, mizaç
karşılığı olarak huy veya “meşrep” kelimelerinin de ifade edildiğini görüyoruz. "Can
çıkar huy çıkmaz" atasözü bunun güzel bir örneğidir. Bu noktada hem “huy”, hem
de “meşrep” kelimeleri mizaç karşılığında kullanılabilir (Doksat, 2003: 9).
Karakter (character) “hususiyet, özellik” demektir ve kişiliği meydana getiren,
doğuştan getirilen mizaç özelliklerinin zemininde sonradan kazanılmış ama
değişmeye de oldukça dirençli çeşitli davranışsal özellikleri ifade eder. Bazı
psikologlar başlıca dört mizaç ve üç karakter yönü tanımlayıp bunları ölçmeye
yarayan ölçekler de geliştirmişlerdir. Dört mizaç arasında yenilik arama (novelty
seeking), zarardan kaçınma (harm avoidance), ödül bağımlılığı (reward
dependence) ve sebatkârlık (persistence) bulunduğunu bildirmişlerdir. Bunlardan
ikisinin farklı nörokimyasal dayanakları olduğunu dile getirmişler, yenilik arama
mizacının dopamin, zarardan kaçınma mizacının ise serotonin hormonuyla ilintili
olduğunu vurgulamışlardır. Üç karakter yönü ise başına buyrukluk (self
directedness), iş birlikçilik (cooperativeness) ve kendini aşma (self ranscendence)
olarak belirlenmiştir (Doksat, 2003: 10).
“Kimlik” (hüviyyet: identity) kişinin kendini nasıl gördüğü, nasıl algıladığı
(self concept), kendiliğini (self) nasıl yaşadığını ifade eder. Cinsel (sexual),
toplumsal, mesleki... pek çok kimlik çeşidi vardır. Bu kimlikler aynı kişilik çatısı
altında, birbirleriyle çatışmadan ve uyumlu bir şekilde var oldukça sorun yaşanmaz.
Bazı içsel organizasyonu sağlam olmayan kişilerde ise kimliklerin karıştığı
görülebilir (Doksat, 2003: 11).
Buraya kadar söylediklerimizden hareketle, terimin Latince kökenine
(persona: maske) kadar uzanmadan daha pratik bir yaklaşımla ifade etmek
gerekirse “kişilik” (personality), “doğuştan getirilen-sonradan kazanılan özellikler
ve kültürel faktörlerin etkileşimiyle küçük yaşlardan itibaren şekillenen, değişmeye
oldukça dirençli, o kişiye has kavrayış, düşünüş, karar veriş ve davranış özelliklerinin
toplamı” olarak tanımlanabilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Din ve Kişilik
Görüldüğü üzere kişilik kavramının sınırları ve kapsamı ilk bakışta
zannedildiğinden çok daha geniştir. Kişinin hem doğuştan getirilen yani kalıtsal
yanını ve mizacını (natural), hem de terbiyeyle, eğitimle, yetiştirilmeyle vs.
kazanılan (nurtural) tarafını ve toplumsal çevrenin etkisiyle kazanılan (cultural)
yönlerini yani karakterini ve görgüsünü kapsamaktadır. Bu manada insan
biyopsikososyal bir bütündür ve bütünün, kendisini meydana getiren parçaların
toplamından her zaman daha büyük ve farklı bir şey olması esprisi içerisinde, kişilik
de bütün bunların toplamından daha büyük, daha öte, farklı ve o kişiye has bir
olgudur.
Kişiliğin Şekillenmesi
İnsanda doğuştan belli bazı yetenekler, eğilimler ve mizaç özellikleri vardır.
Zekâ, müzik ve sanat kabiliyeti, duygu-heyecan tepkilerindeki farklılıkların doğuştan
olduğunu gösteren bilimsel kanıtlar her geçen gün artmaktadır. Yetenekler ve
mizaç yalnız kişiliğin bir parçası değil aynı zamanda onun şekillenmesinde önemli
etkendir. Mesela, üstün zekâ, kişinin çatışma durumlarında daha çabuk ve iyi uyum
göstermesie yardımcı olur. Küçük bir çocuk ne kadar akıllı ise o denli çabuk annebabasının yaptığı yaramazlıktan değil, başlarının ağrımasından dolayı kendisine
kızıp tersleyeceklerini keşfeder. Geleceği erken değerlendirerek şimdiki bazı
doyumları gelecekteki daha büyük doyumlar için erteleyebilir. Bir bebek genel
olarak yüksek bir faaliyet düzeyine sahip olabilir, gördüğü her şeyle ilgilenebilir bu
yüzden de dikkati kolayca dağılabilir ve yeni nesnelerle insanları kabul etmeye
istekli olabilir. Bir diğeri ise, çoğunlukla sakin, belli bir faaliyet üzerinde
yoğunlaşmakta ısrarcı ve bazı şeylerden endişe duyan bir bebek olabilir.
Başlangıçtaki bu mizaç özellikleri uzun yıllar değişmeden devam edebilir.
Doğuştan sahip
olduğumuz biyolojik ön
yatkınlıklar,
yaşantılarımız
tarafından
şekillendirilir.
Anne babalar, öğretmenler ya da çevredeki insanlar farklı özellikleri olan
çocuklara farklı davranırlar. Zeki ve başarılı çocuklar anne-baba ve öğretmenleri
tarafından ödüllendirilir. Bir bilgi yarışmasında başarılı olan ve okulunun adını
herkese duyuran öğrenciler çevresi tarafından tanınır ve dikkate alınır. Zekâ ve özel
yetenekler çocuklarda kendine güven ve saygınlık kazanmayı sağlayacak
yeterliliklerin gelişmesine neden olurlar. Böylece, doğuştan var olan kişilik
özelliklerinden bazılarını abartılı bir şekilde vurgulayabilecek bir süreç başlar. Bir
bireyin doğduğundaki biyolojik ön yatkınlıkları, büyüme sırasında karşılaşılan
yaşantılar tarafından şekillendirilir. Bu yaşantıların bazıları ortaktır, belli bir kültürde
ya da kültürel alt grupta yetişen çoğu kişiyle paylaşılır; bazıları ise bireye hastır,
benzersiz yaşantılardır.
Kişiliğin şekillenmesinde bireysel yetenek ve eğilimler kadar, içinde doğup
yaşanılan kültürün de çok önemli etki ve katkıları vardır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Din ve Kişilik
Kişilik ve Kültür
Her doğan birey bir kültürün içine doğar ve onun gelişimi her zaman kültürün
içinde gerçekleşir. Hiçbir insan içinde bulunduğu kültürden bağımsız olarak
davranamaz. Yukarıda tanımını yaptığımız benlik ve kimlik kültürel ortamda yapı
kazanır. Bunun nedeni, çocuk yetiştirmenin ve sosyalleşmenin bir amaca yönelik
olmasıdır. Bu amaç, kültürel açıdan değer verilen yetişkin özelliklerinin yetişen
insanda oluşturulması ve etkin bir benliğin geliştirilmesidir. Kültürel değerler ve
çocuk yetiştirme düzenleri arasında sıkı bir bağ olduğu görülmektedir.
Kişilik, bireyin içine
doğduğu kültür
aracılığıyla şekillenir.
Belirli bir kültürde tüm aileler bazı ortak inançları, töreleri, değerleri
paylaşırlar. Çocuk büyürken, sosyal ve kültürel çevrenin beklediği şekillerde
davranmayı öğrenir. Bu beklentilerden biri cinsiyet rolleri ile ilgilidir. Çoğu kültürde
erkek ve kadınlardan farklı davranışlar beklenir. Cinsiyet rolleri bir kültürden
diğerine değişebilir, ancak tüm kültürlerde erkek ve kız çocukların, yalnızca erkek ve
kadın cinsiyetine ait oldukları için kişiliklerinde kestirilebilir farklılıkların bulunması
doğal karşılanır.
Bazı roller (örn. meslek) bizim seçimimize kalmıştır. Ancak bu tür rollerin
örüntüsü de kültürel kurallarla belirlenir. İlahiyatçılardan, doktorlardan, kamyon
sürücülerinden, temizlik işçisinden, bilim adamından, tiyatro sanatçısından farklı
davranışlar beklenir. Genel olarak insanların resmî bir davette, bir cenazede, bir
futbol maçında, siyasi bir gösteride nasıl davranacaklarını biliriz. Böylece, kültürel
ve alt kültürel ortam bireyler üzerinde, bazı davranış kalıplarını dayatmakta,
bundan da bazı kişilik benzerlikleri ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte şu iki
nedenden dolayı, bir kimsenin yetiştiği grup hakkındaki bilgiden yola çıkılarak,
bireysel kişilikler tam olarak kestirilemez:
1. Birey üzerindeki kültürel etkiler sabit değildir. Çünkü bu etkiler, aynı
değerleri ve davranış tarzlarını paylaşmayan anne babalar ve insanlar tarafından
iletilir.
2. Bireyin benzersiz bazı yaşantıları vardır.
Toplumlar, insan yetiştirme düzeni bakımından "bireyci" ve "toplulukçu"
kültüre sahip olmaları bakımından farklıdırlar. Kendine yeten bir "bireyciliği" teşvik
eden modern Batı toplumlarında özerklik, bağımsızlık, bireysel başarı, kişiler arası
rekabet ön planda tutulmaktadır. Buna karşılık geleneksel kültürlerde, "bağlılık" ve
"bağımlılık" önemsenmektedir. Geleneksel kültürlerde insanların çocukları
büyüdüğünde onlarda görmek istedikleri özellikler arasında "ana babaya yakınlık,
sadakat ve vefakârlık" ön planda gelmektedir. Böylece bu kültürlerde bireysel
başarıdan çok itaatkârlığa, rekabetten çok karşılıklı dayanışma ve iş birliğine değer
verilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Din ve Kişilik
Kişilik ve Aile
Ana Babanın İnanç ve Değerleri
Kişiliğin şekillenmesinde en etkili faktörün aile olduğu konusunda bütün
uzmanlar ortak bir görüşe sahiptirler. Bazılarına göre kişiliğin ana yapısı üç,
bazılarına göre ise sekiz yaşlarında oluşmaktadır. Sonraki yaşlardaki gelişmeler ise,
daha çok etkileşime açık ikincil özelliklerle ilgilidir. Ana babaların çocuklar ve aileyle
ilgili bazı temel inanç ve değerleri vardır. Ana babaların amaç, inanç ve değerleri
toplumsal değerleri yansıtmakla birlikte, ikisi aynı şey değildir. İlk olarak iki değer
sistemi arasında, özellikle ana babanın sosyal konumuna dayanan farklılıklar
olabilir. İkinci olarak, ana babanın değerleri, onların davranışlarına yansıdığından,
toplumsal değerlere kıyasla çocuk üzerinde daha etkilidir. Bu nedenle ana baba
yönelimleri, çocuğun gelişim ortamının önemli bir bölümünü oluşturur.
Ana babanın
beklentilerine uygun
davranan çocuğun bu
tutumu, olumlu bir
kişilik yapılanmasına
katkıda bulunan
unsurlardan sadece bir
tanesidir.
Ana baba inançlarının bir başka yönü de, ana babalığın tanımı ve zaman
içinde kavramsallaştırılmasıyla ilgilidir. Söz gelimi, annenin annelik rolünü sadece
çocuğunu sevmek ve onunla ilgilenmek olarak mı, yoksa aynı zamanda onu okula
ve gelecekteki okul başarısına da hazırlamak olarak mı tanımladığı, hem annenin
günlük davranışları, hem de çocuk için doğuracağı sonuçlar açısından önemlidir.
Türkiye'de eğitimli orta sınıf annelerin çocuklarının daha iyi okullara girmesi için
sınava hazırlanmalarında onlara yardımcı oldukları ve onların okul başarılarıyla,
düşük sosyo-ekonomik düzeyli annelere oranla, daha fazla ilgili oldukları
bilinmektedir.
Bunun yanında ana babaların çocuklarından beklentileri de ilişkileri
belirleyen önemli bir etkendir. Ana babanın gönlünde belli özelliklere sahip bir
çocuk imajı vardır. Çocukla ilişkiler hep bunun gerçekleşmesi yönünde bir çabaya
eşlik eder. Ayrıca, çocuğun değeri bu beklentiye uygun özellikler geliştirmesi
ölçüsünde artar ya da eksilir. Ülkemizde yapılan bazı araştırmalara göre, çocukların
sahip olması en çok arzu edilen özelliklerin başında, "anne babaların sözünü
dinlemeleri" gelmektedir. Uysal olmak, sevgi ve saygı göstermek ve diğer insanlarla
iyi anlaşmak gibi iyi sosyal ilişkilerle ilgili davranışlar ana babaların büyük
çoğunluğu tarafından, çocuklarda arzu edilen davranışlar olarak ortaya
çıkmaktadır. Genel olarak olumlu bir sosyal yönelim ve özellikle uslu/itaatkâr bir
yapıya çok önem verilmektedir (Kağıtçıbaşı, 1998: 73).
Ana Baba Çocuk İlişkilerinde Farklı Modeller
Yeryüzünde çocuklarına birbirinin aynı davranan bir çift ana baba bulmak
neredeyse imkânsızdır. Fakat ana baba çocuk ilişkileri de sistemi olmayan ilişkiler
değildir. Anne-baba-çocuk ilişkilerinin bir sistem hâlinde geliştiği etkileşim ve
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Din ve Kişilik
sosyalleşme sürecinin üç farklı modeli bulunmaktadır. Birincisi, "karşılıklı
bağımlılığa dayanan" aile modelidir. Bu model ataerkil aile yapısına sahip, sıkı
bağlarla dokunmuş aile ilişkilerinin görüldüğü geleneksel, kırsal çevrelerde yer alır. Bu
tip ailelerde çocuklar ana babaları için "yaşlılık güvencesi" değeri taşır. Bu değer,
nesiller arasında duygusal ve maddi bağımlılığı içerir. Çocuk yetiştirmede özerklikten
çok denetim içeren itaat ve bağımlılık yaklaşımı görülür. Bu tür sosyalleşme, ailenin
devamlılığı açısından önemli rol oynar. Aileye sadakati, bağımlılığı ve itaati vurgulayan
bu yaklaşım biçimi, çocuğun ailesiyle bütünleşmesini sağlar. Bu şekilde büyütülen
çocuklar ileride ailelerine sadık olurlar.
İkinci aile modeli, hem ailenin diğer ailelerden hem de aile bireylerinin
birbirlerinden bağımsız ve ayrışmış olması üzerine kuruludur. Bu model daha çok
kentleşmiş, yüksek refah düzeyli çevrelerde görülür. Burada nesiller birbirinden
ayrışmıştır ve hem duygusal hem maddi kaynak yatırımı ana babaya değil, çocuğa
yönelmiştir. Eğitimin artan önemiyle, çocuk sahibi olmak aileye maddi bir yarar
sağlamaktan çıkıp ekonomik bir yük hâline gelmiştir. Buradaki sosyalleşme değerleri
ve aile etkileşimi, bağımsız, ayrışmış, belirgin sınırları olan bir benlik gelişimini
doğurur. Çocuk yetiştirmede denetime daha az yer verilir, ana baba çocuğu oldukça
serbest bırakır.
Çocuk, farklı aile
modelleri içerisinde
gelişimini sürdürür.
Üçüncü aile modeli ise "karşılıklı duygusal bağlılık" olarak adlandırılır. Bu
yapıda, duygusal alanda karşılıklı bağlılık görülürken, maddi alanda hem birey hem
aile düzeyinde bağımsızlık söz konusudur. Devam eden kuşaklar arası duygusal
bağlılık, genç yetişkinlerin duygusal yatırımlarını hem anne babaya hem çocuklarına
yöneltmelerine neden olur. Çocukların artan masrafıyla ve azalan ekonomik
değeriyle birlikte, psikolojik değerleri ön plana çıkar. Burada aileye bağlılık kadar
bireyin de önemi vardır. Çocuğa bir taraftan özerklik tanınırken, diğer taraftan ana
baba denetimi ihmal edilmez ve duygusal bağlılık vurgulanır. Bu aile ilişki modelinde
bireysel sadakat ve özerklik bir arada yer alır ve özerk-ilişkisel bir benlik gelişimi
ortaya çıkar. Bu benlikte iki temel insan ihtiyacı olan "bağlanma" ve "özerklik" ifade
bulmaktadır. Bu aile yapısında büyüyen çocuğun bireysel ihtiyaçları, aile ihtiyaçlarıyla
ters düşmez. Çocuğun özerkliği aile için bir tehdit oluşturmaz.
Bütün anne babalar şüphesiz çocuklarının onları sevmesini ve onlara yakın
olmalarını, aynı zamanda büyüdükçe onlara karşı daha saygılı olmalarını isterler.
Aynı şekilde anne babalar çocuklarını severler ve onları kendilerinin ayrılmaz bir
parçası olarak görürler. Çocuklar da ne kadar büyürlerse büyüsünler anne
babalarından bütünüyle kopamazlar. Onun için karşılıklı duygusal bağlılık temeline
dayalı bir ilişki ve iletişim modelinin hem anne babalar hem de çocuklar açısından
daha sağlıklı bir yol olduğu söylenebilir. Ülkemizde ailelerin büyük bir bölümü bu
değerleri yıllarca taşımakta ve sürdürmektedir. Yapılan araştırmalar, mo-
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Din ve Kişilik
dernleşmenin getirdiği değişim ve olumsuz etkilere rağmen, Türk ailesi için, aile içi
ilişkilerde kişiler arası bağlılık ve bağımlılığın en önemli değerler olduğunu
göstermektedir. Tipik Türk ailesi, sevgi veren-kısıtlayıcı bir aile özelliğine sahip
bulunmaktadır.
Ailenin Çocuk Gelişimine Etkileri
Aile hayatının ve ana babanın çocuğun kişilik gelişimine ve yapılanmasına
hangi bakımlardan etkili olduğu ana başlıklar altında ele alınacak olursa bunları
şöylece sıralamak mümkündür:
Aile, karakterin kazanılmasında rolü olan övgü ve cezaların kaynaklandığı ve
kullanıldığı başlıca ortamdır. Ayrıca ilk çocukluk yıllarında gözleyerek öğrenme
eğitim için gerekli olan model ya da örnekler sağlar. Öncelikle, anne babalar büyük
uyarı kaynaklarıdır ve çocukların taklit edebilecekleri ilk modellerdir.
Hayatın ilk başlarında
bebeğin anne ile
kuracağı” güvenli
bağlanma ilişkisi”
hemen hemen bütün
uzmanlarca sağlıklı
kişilik gelişiminin temeli
olarak kabul edilir.
Hayatın ilk başlarında bebeğin anne ile kuracağı” güvenli bağlanma ilişkisi”
hemen hemen bütün uzmanlarca sağlıklı kişilik gelişiminin temeli olarak kabul edilir.
Bağlanma ilişkisinin kurulamaması veya zedelenmesi, kişinin sonraki hayatını
olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Anneleri ile güvenli bağlanma ilişkisi gösteren
bebeklerin yaşıtları ile de olumlu ilişkiler geliştirdikleri görülmüştür. Çocuğun ana
babası ile ilişkilerini ayarlamada kullandığı teknikler, aile dışındaki ilişkilerde de
görülür. Bu ilk yaşlardaki güvenli bağlanmanın, diğer insanlarla ve Allah'la
kurulacak ilişkiler açısından da büyük önem taşıdığı açıktır. İlk bağlanma figürü olan
anne ya da onun yerini tutan kimse ile kurulan ilişkinin bir ilk örnek oluşturduğu ve
bunun dinÎ alanda da geniş bir şekilde kullanıldığı görülmektedir.
Çocuğun kişilik gelişiminde ve sosyalleşmesinde hem annenin hem de
babanın ayrı ayrı ve bütünleyici önemi ve etkisi vardır. Bir araştırmada, çok iyi
sosyalleşmiş bebeklerin gerek anne gerekse babalarıyla aralarında güvenli bir sevgi
bağı bulunduğu, en az sosyalleşmiş bebeklerin ise sadece babaları ile etkileşimleri
olduğu bulunmuştur (Ekşi, 1990: 34).Bütün gözlemler, bebeklerin ana babanın her
ikisinden de ayrılmaktan sıkıntı duyduklarını göstermektedir. İkisinden birinin varlığı
hâlinde rahatlarlar. Çocukların duygusal ve toplumsal gelişimi üzerinde anne ve
babaların doğrudan doğruyu etkili oldukları görülür.
Çocukların ilk örnekleri ve öğreticileri çoğunlukla ana babalarıdır. Ana
babanın tepkileri bazı davranışları pekiştirirken, diğer bazıları için de cesaret kırıcı
özellik taşıyarak, çeşitli alışkanlıkların, amaç ve değerlerin, belirlenmesinde
yardımcı olmaktadır. Çocuklar hem genel birtakım tutumları, hem de özel bazı
davranışları, ana babayı örnek alarak öğrenirler. Bir oğul babasını gözleyerek erkek
gibi davranmayı öğrenir; annesini gözleyen kız çocuğu da bir kadın gibi davranmayı
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Din ve Kişilik
öğrenir. Örnek alma sürecinde çocuklar, ana babanın birçok kişilik özelliğini taklit
ederken, ahlaki ve kültürel değer ve standartlarını da benimserler.
Çocuklar kendi cinsiyet kimlik ve rollerini kendi cinsi anne ya da baba ile
özdeşleşerek öğrenirler. Çocuğun cinsel kimliğini kazanmasında babanın anneden
daha önemli olduğunu öne süren görüşler vardır. Çocuklar ailede cinsiyete göre rol
benimsemeyi, yani cinsiyete uygun ilgi ve davranışlar geliştirmeyi de öğrenirler.
Erkek çocuklar, sert ve saldırgan oyunlar oynadıkları, duygusallık göstermedikleri ve
daha çok mekanik ilgi gösterdiklerinde ana babaları tarafından ödüllendirilirler. Kız
çocukları ise, söz dinledikleri, duygusallık gösterdiklerinde ödüllendirilirler;
kendilerine, mekanik birtakım ilgiler edinmede cesaret verilmez. Ana baba bu eğitimi
bilinçli ya da bilinçsiz olarak yapabilir. Ancak bu konuda belirli bir yönelim vardır. Bu,
kız ve erkek çocuklar arasında görülen kişilik ayrılıklarının ortaya çıkmasına neden
olmaktadır.
Ana Baba Tutumları ve Kişilik
Ana babanın çocuğuna karşı tutumu, onun kişiliğinin gelişmesinde ve
eğitiminde büyük önem taşır. Her kültür kendi özel çocuk yetiştirme anlayış ve
tutumuna sahiptir. Çocuk yetiştirme tutumu toplumdan topluma, kültürden
kültüre farklılıklar gösterdiği gibi, o toplumdaki aileler arasında da farklılıklar
gösterebilir. Ana babanın çocuğa tutumunun üç boyutundan söz etmek
mümkündür. Çocuğu benimseme, çocuğa ilgi ve çocuk üzerindeki denetim ve
yönetim. Bu konulardaki yaklaşım tarzının değişik derecede birbiriyle etkileşiminin
sonucuna göre, ana babaların tutumları farklılıklar gösterir. Bu tutum farkları da,
çocuğun ruhsal gelişiminde davranış ve ilişkilerinde belli özellikler ortaya çıkarır.
Ana babanın çocuğuna
karşı tutumu, onun
kişiliğinin gelişmesinde
ve eğitiminde büyük
önem taşır.
Benimseme boyutu, ana babanın çocuğu kabul etmesi ile reddetmesi
çizgisindeki yerini gösterir. Kimi ana baba çocuğunu içtenlikle benimserken, kimi ana
baba ise çocuğunu reddeder. İlgi boyutu ana babanın çocuğun ihtiyaçlarına ve
eğitimine karşı ilgi ya da ilgisizliğini gösterir. Bazı çocuklar ana babanın ilgi merkezi
iken, bazı çocuklar da ana babanın umurunda olmayabilir. Yetke (otorite) boyutu,
ana babanın çocuğunu yönetme ve denetleme yönelimini gösterir. Kimi ana baba
çocuğuna baskıcı, otoriter, kimisi de serbest ve hoşgörülü tarzda yaklaşım gösterir.
Bu bakış açısıyla ana baba tutumları ve bunların çocuk üzerindeki etkileri yönünden
birçok sınıflandırma yapılabilir. Bunlar arasında aşırı koruyucu, aşırı denetleycici ve
baskıcı, aşırı hoşgörülü, eşitlikçi ve demokratik tutumlardan bahsedilebilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Din ve Kişilik
Beden Yapısına Göre Kişilik Tipleri
Beden Kimyası ve Kişilik
Kişilik, psikoloji
biliminin ilk
dönemlerinde beden
kimyasına ve beden
biçimine göre
tipleştirilmiştir.
İlk olarak MÖ. 4. yüzyılda yaşamış olan Hipokrat tarafından ileri sürülmüş
olan bir görüş, insanların beden kimyası ile mizaç ve karakterleri arasında bir
bağlantı olduğunu kabul eder.
Bir kimsenin mizaç ve karakterinin, onun bedeninde bulunan kan, balgam ve
safra sıvılarının hâkim etkisine bağlayan bu eski tarihli görüş dört farklı tip insanın
varlığını kabul eder:
1. Kanlı (Demevi) tipte olanların bedeninde "kan" sıvısı hâkim durumdadır.
Geniş gövdeleri ve çehrelerinin orta kısmının gelişmiş şekli göze çarpar. Bunlar
hareket ve heyecan ihtiyacı duyarlar. Neşeli ve canlıdırlar, müzik ve eğlenceden
hoşlanırlar.
2. Ağırkanlı (Lenfavi) tipte kişilerin bedenlerinde "balgam" sıvısı hâkim
durumdadır. Bunlar bedensel görünümleri bakımından kaba, yağlı ve yavaştırlar.
Dinlenmek ve uyumaktan zevk alırlar. Zor duygulanırlar, yavaş hareket ederler.
3. Sevdalı (Melankolik) mizaçta olanların bedenlerinde kara safra oranı
yüksektir. Bunlar derin görüşlü ve cesurdurlar. Duygusal ve romantik tabiatlı olurlar.
4. Öfkeli (Asabi) mizaçta olanların kanında sarı safra egemendir. Bunlar zayıf
ve narin bir bünyeye sahiptir. Çabuk kızarlar, ateşli ve serttirler (Hökelekli, 2008:
192).
Beden Biçimi ve Kişilik
Beden yapıları ile mizaç
ve kişilik özellikleri
arasında düzenli bir bağ
olduğuna inanılmıştır.
Kısalık-uzunluk; zayıflık-şişmanlık; irilik-ufaklık... gibi beden yapısı ve dış
görünüşleri bakımından insanları bazı gruplara ayırma da eskiden beri başvurulan
yollardan biridir. Böylece, beden yapıları ile mizaç ve kişilik özellikleri arasında
düzenli bir bağ olduğuna inanılmıştır. Bu yöndeki görüşler arasında, Kretschmer'in
kafanın, yüzün ve bedenin çeşitli ölçülerini alarak, insanları fiziksel bakımdan üç
kısma ayırması en tanınmış olanıdır.
1. Geniş Vücut Yapılı (Piknik)Tip: Boy orta veya ortadan kısadır. Göğüs ve karın
geniş ve derin fakat omuzlar dardır. Kafatası omuzların arasına gömülü, büyükçe ve
yuvarlaktır. Çehre geniş ve yağlı, boyun adalesiz, kemiksiz ve gösterişlidir. Adaleler az
gelişmiş ve yumuşaktır. Vücut kıllıdır, saçlar yumuşaktır; kaşlar seyrek sakallar
genellikle sıktır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Din ve Kişilik
Bu beden yapısına sahip olan kimseler Kretschmer'e göre açık kalpli olurlar;
duyguları ateşlidir ve çabuk değişir; pratik zekâlı olup, sosyal konulara ilgi duyarlar.
Mizaç bakımından dışa dönük, canlı, nükteli ve insancıl kişilerdir.
2. Adaleli (Atletik) Tip: Orta ve ortadan uzun boyludur. Sağlam bir iskelet ve
kuvvetli adaleleri vardır. Kafatası normal büyüklükte ve baş serbesttir. Boyun uzunca
olup geniş omuzların ve kuvvetli bir göğsün üzerine yerleşmiştir. Vücut kıllı ve gür
sakallıdır.
3. Astenik (Leptozom) Tip: Narin, ince ve uzun boylu olur. Bu tip zayıftır,
omuzlar dardır, göğüs kafesi uzun ve incedir. Çehre uzundur, burun uzun ve incedir.
Saçlar gürdür fakat sakallar düzensizdir.
Bunlar soğukkanlı ve mutaassıp kimselerdir. Zekâ bakımından soyut konulara
yönelirler, derin düşünürler ve takip fikrine sahiptirler. İradeleri bazen zayıf, çoğu
zaman ise sebatlı, âdeta inatçıdırlar. Mizaç bakımından çekingen, alıngan, içe dönük
olup, yalnızlıktan hoşlanırlar.
Beden bakımından bu üç tipe uygun düşmeyenlere Kretschmer şekilsiz
anlamına gelen “displastik tip” adını vermiştir (Baymur, 1978: 259).Daha sonra
Sheldon, iskeleti ve beden organlarını daha etraflı şekilde ölçerek ve çıplak
bedenlerin resimlerini çeşitli yanlardan çekerek, bu yöndeki görüşleri geliştirmiştir.
Beden tipi ile kişilik türü arasında varsayılan ilişkiyi araştıran birçok çalışma, bunlar
arasında herhangi anlamlı bir bağlantı kuramamıştır. Bu yüzden bu kuramı izleyen
psikolog günümüzde hemen hemen yok denecek kadar azdır.
Ruhsal Yapıya Göre Kişilik Tipleri
Kişilik üzerine geliştirilen kuramlar günümüzde daha çok psikolojik yapı ve
davranış özelliklerinin tasvirine, analitik kavramlara dayanmaktadır. Bu bakış açısı ile
ortaya konulmuş olan çok sayıda görüşten bazıları şunlardır.
İçe Dönük-Dışa Dönük Kişilik
Bir kısım insan vardır ki belli bir durum karşısında önce biraz geri çekilip, sessiz
bir "hayır" der ve ancak bundan sonra tepki gösterebilir. Bir diğer kısım insan ise ani
bir tepkiyle ortaya çıkar, davranışlarının son derece haklı olduğunu düşünür. C, G,
Jung, bunu iki temel tutum olarak nitelendirmiştir. Birinci tip içedönüktür, bunlar
ilgilerini kendi iç dünyalarına verirler, iç gözlemler yaparlar ve toplumsal olarak
çekingendirler. Yalnız başlarına çalışmaktan hoşlanırlar, duygusal çatışma
durumunda kendi içlerine kapanırlar. İkinci gruptakiler ise dışa dönüktürler, bunlar
insanlara ve dış dünyaya açıktırlar; toplumsal çalışmalardan hoşlanan atılgan
kimselerdir, duygularını başkalarıyla kolayca paylaşabilirler.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Din ve Kişilik
Jung'a göre, insanın dört temel psikolojik işlevi vardır: Düşünme, duygu,
duyu ve sezgi. Yukarıda belirtilen iki temel tutum ve bu dört işlev sonuç itibariyle
sekiz kişilik tipi yaratır: Dışa dönük düşünceli/ içe dönük düşünceli, dışa dönük
duygusal/içe dönük duygusal, dışa dönük duyusal/içe dönük duyusal, dışa dönük
sezgisel/içe dönük sezgisel (Jung, 1982: 88).
Bu yönde uzun yıllar araştırmalar yürüten bir başka psikolog H. Eysenck, içe
dönüklük ve dışa dönüklük olarak iki temel kişilik özelliği kabul etmekle birlikte
bunların da iki boyutu olduğunu öne sürmüştür. Bu boyutlar: Dengeli (veya
oturmuş) ve dengesiz (nevrotik, uçarı) olanlar. Bu iki boyutu kesiştirdiğimiz zaman
ortaya dört grup kişilik yapısı çıkar: İçe dönük dengeli/ içe dönük dengesiz, dışa
dönük dengeli/ dışa dönük dengesiz.
Hâkim Değere Göre Kişilik
Kişilik bireyin
dünyasındaki hakim
değere göre de
tipleştirilmiştir.
E. Spranger tarafından kişilerin sahip oldukları farklı karakter yapıları ve
buna bağlı olarak olayları değerlendirme tarzında baskın olan eğilim ve tutuma
göre altı kişilik tipi ayırt edilmiştir: teorik, ekonomik, estetik, toplumsal, politik ve
dini.
Teorik insan tipi, gerçeğe, bilgiye, muhakemeye ve eleştirici düşünceye
önem verir. Bu amacın izlenmesinde karakteristik olarak zihnî bir tutum takınır.
Eleştirici ve akılcı olduğundan entelektüeldir; çoğu kez bilim adamı ya da
düşünürdür. Bireycidir; soğuk nesnel zihnî tavrı, dar ya da geniş fakat her zaman
güçlü bir biçimde öznel olan zihinlere sahip başkalarıyla sempatik ya da empatik
ilişkilerin kurulmasına izin vermez. Aile bağları onun için önemsizdir. Çünkü ne kan
bağı ne de diğerkâm bir arzu onu insanlığa bağlamaya yardımcı olur. Onu
başkalarına bağlayan araştırma, hakikat ve bilgi kardeşliğidir. Zihni kapasitesi
nedeniyle belirli bir üstünlük duygusuna sahiptir, fakat onda uygulama ya da icra
eksikliği vardır. Teorisyenin edimde bulunma istemi, genellikle kendini eleştiri ve
tartışma ile bitirip tüketir. Böylece teorik tipler, bilginin ancak diğer zihni güçleriyle
organik bir ilişki içine sokulması hâlinde olumlu bir değere sahip olduğunu göz ardı
ederler.
Ekonomik tipteki insan, yaşamın bütün ilişkilerinde faydayı, tüm diğer
değerlere tercih eden insandır. Her şeyi, kendini korumanın sürdürmenin aracı, var
olmak için doğal mücadelede bir dayanak, hayatı daha zevkli hâle getirmenin bir
olanağı olarak görür. Eylem özgürlüğü arzusu onun temel dürtüsüdür. Yararlı ve pratik
olana önem verir. Ona göre işe yaramayan, uygulaması olamayan bilgi sadece
lüzumsuz bir yüktür. Ekonomik insan karakteristik olarak yararlı olanla ilgilidir,
faydacıdır. Esasında beden ihtiyaçlarının doyumu üzerine dayanır. İş dünyasının
pratik hususlarını da içine alan bir kendini koruma ve yararlanma ilgisi ve elle
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Din ve Kişilik
tutulur bir zenginliğin birikimi amacı hâkimdir. Baskın tavır her zaman başka
insanlardan daha fazlasına sahip olma arzusudur. Kendisinin olan herhangi bir şeyi
kendi iradesiyle başkalarının uğruna terk etmesi, ekonomik insanda beklenmedik
bir şeydir.
Estetik insan tipi, en yüksek değeri biçim ve ahenkte görür. Her bir tecrübe
zarafet, simetri veya uygunluk açısından değerlenir. Birey hayatı, olayların bir
çeşitliliği olarak görür. Her bir izlenimden, onun kendi varlığı ve hatırı için zevk alınır.
Başlıca ilgisini, hayatın sanatkârane olaylarında bulur. Sanat eserleri estetik
deneyimde bulunan bir ruhtan doğar. Estetik deneyim doğuştan bir yetenek
temelinde gelişir. Bu, bir tür saf temaşa olup bir kimsenin kendisini gerçek ya da
hayali nesnelerin çok yönlü doğasının derinliklerine bırakmasıyla elde edilir. Estetik
insanda dünya ile gerçek temas her zaman tutkuludur ve maddi ve ruhi varoluş için
mücadeleye gebedir.
Toplumsal insan tipi, kendi dışındaki bir başka kişi ya da kişilerin değer
muhtevasına yönelik sempati duygusu ile kendisini fark ettirir. Toplumsal tipin
tecrübe ve yaşayış tarzında, kendisinin dışındaki ikinci şahıs neredeyse "başkası"
olmaktan çıkacak kadar kendisini bütünüyle bir başkasında duyumsar. Dolayısıyla,
bir kimsenin kendisini bir başkasına vermesine veya adamasına yönelik bu
dürtünün baskın olarak ortaya çıktığı her yerde toplumsal diyebileceğimiz özel bir
tip teşkil eder. En yüksek gelişimi bakımından toplumsal nitelik sevgi olarak bilinir.
Toplumsal tipin baskın özelliği olan başkasına sevgi, tek bir bireye ya da gruba da
yönelebilir. Başkasına duyulan sevgi kusursuz bir noktaya ulaştığında bireysel benliğin
sınırları ortadan kalkar. Ben şuuru ve başkası hissi, benlik ve benlikten feragat,
özgürlük ve vazgeçme birbiriyle örtüşür.
Politik tip için bilgi,
insanlar üzerinde
üstünlük elde etmenin
bir kontrol aracından
ibarettir.
Politik insan tipi esas itibariyle iktidarla ilgilidir. Faaliyetleri politikanın dar
alanı içindedir. O, her şeyin üstünde kişisel güç, hâkimiyet, üstünlük, etki ve şöhret
arar. Saf politik tip, hayatın bütün değer alanlarını "güç istenci"ne hizmet
ettirmenin arayışı içerisindedir. Bilgi onun için insanlar üzerinde üstünlük elde
etmenin bir kontrol aracından ibarettir. İnsanları, nasıl kontrol edebileceğinin
araştırılması onların en hâkim güdüleridir. Ona göre herkesin bir bedeli vardır.
Yönetmek için, gerçekçi düşünmek gerektiğini göz önünde bulundurur. Politikada
insan hakkındaki bilgi bireyin "kullanılabilirliği" ile ilgili bir bilgiye denk gelir. Pratik
politikacının nazarında insan denilen varlık piyon ya da madenî para gibidir.
Siyasetçi için insan, herhangi bir amaçı gerçekleştirmek için araçtan ibarettir ve
elverişli durumlarda kendi iyiliği için herkesi bir araç olarak kullanmaya yatkındır.
Dolayısıyla bu insanların hayatında hakikat siyasi bir araca dönüştürülerek
yozlaştırılır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Din ve Kişilik
Dinî insan tipi, en yüksek değeri "birlik" olarak ifade edilebilir. Evreni bir bütün
olarak kavramayı arar ve kendisini bu bütünlüğe bağlar. Zihinsel yapısı sürekli olarak
en yüksek ve mutlak manada tatmin edici bir değer olarak dine yönelmiştir. Hiçbir şey
din alanının dışında değildir. Çünkü dünyanın yani bütünün anlamını oluşturan
Allah’tır. Bu yüzden dindar insan, bireysel hayatını Allah ile ilişkisine dayalı bir ahlâki
değer üzerinde yükseltir. Bu insanların hayatında din en hâkim değerdir. Din uğruna
dünyevi nazlarını feda eder.
Spranger'e göre herkes bu altı değer grubundan birisine girmektedir. Bunlar
insan hayatının belli başlı varlık alanları olduğuna göre, herkes kendi hayatında
bunlara şu veya bu derecede kıymet verir veya bunlar karşısında belli bir tavır alır
(Spranger, 2001: 148).Ondan sonra birçok araştırmacı bu tipolojiden ilham alarak
çok yönlü araştırmalar yapmışlardır. Değerler psikolojisi alanında hâlen bu kavram ve
tanımlardan yararlanılmaktadır.
Büyük Beşli Model
Büyük Beşli Model
kişilik araştırmalarında
en çok kullanılan
modellerden biri hâline
gelmiştir.
Farklı araştırmacılar tarafından farklı isimler kullanılmış olsa da son
zamanlarda kişiliği tanımlayan temel boyutlar için en sık kullanılan kavramlar
şunlardır: “Nevrotiklik”, “Dışa Dönüklük”, “Açıklık”, “Uyumluluk” ve “Özdisiplin”.
Nevrotiklik boyutu, insanları duygusal kararlılık ve kişisel uyum sürekliliği
üzerinde bir noktaya yerleştirir. Nevrotiklik düzeyi yüksek insanlar, düşük olanlara
göre günlük olaylar karşısında daha sık stres yaşarlar.
Dışa dönükler, oldukça sosyal kişilerdir; aynı zamanda enerjik, iyimser,
sıcakkanlı ve iyimser ve girişkendirler. Buna karşılık içe dönükler ise, çekingen,
bağımsız, ağır adımlı insanlardır.
Açıklık, deneyimlere açık olmak anlamındadır. Güçlü bir hayal gücü, yeni
görüşleri kabul etme isteği, çok yönlü düşünme ve zihinsel merak, bu boyutu
oluşturan özelliklerdir.
Uyumluluk, özelliğine sahip kimseler yardımsever, güvenilir ve şefkatlidir. İş
birliğini rekabete tercih ederler. Buna karşılık uyumluluğu düşük olanlar, çıkarları ve
inançları için kavgayı göze alırlar. Uyumlu insanların, uyumsuzlara göre daha hoş ve
olumlu sosyal ilişkileri vardır.
Özdisiplin sahibi kimseler düzenli, plan doğrultusunda hareket eden, kararlı
kişilerdir. Sorumluluk duyguları ve başarma isteği güçlüdür. Bunun karşı kutbunu
oluşturanlar ise dikkatsiz, dikkati kolay dağılan ve güvenilmez kimselerdir.
Bu ve benzeri sınıflandırmalar, insanları tanıma bakımından çok dikkate
değer sonuçlar vermiş olmakla birlikte, tip kuramlarının hepsinde birtakım sakıncalar
görülmekte ve eleştirilmektedir. Bu eleştiriler başlıca şunlardır:
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Din ve Kişilik
(1) Aralarında çeşitli nitelikler bakımından pek çok bireysel ayrılıklar bulunan
insanları üç-beş kategoriye ayırmak yetersizdir. Nitekim belirlenen tiplere her yönüyle
uyan kişilere rastlamak çok nadirdir.
(2) Tip kuramları kişilik üzerinde toplumun, kültürün, aile içindeki psikolojik
atmosferin etkilerini ve çocukluk yaşantılarını dikkate almamaktadır. Oysa kişilik yalnız
biyolojik soyaçekimin değil, özellikle kişiler arası etkileşimin bir ürünüdür.
(3) Belirli sosyal durumlar içinde bireyin kişilik özelliklerini nasıl ve ne derece
değiştirdiği ve bu özelliklerin birbiriyle nasıl bir ilişki, nasıl bir yapılaşma ve
bütünleşme gösterdiği konusunda bu kuramlar bizi aydınlatmamaktadır (Bkz.
Hökelekli, 2009: 173-199).
DİN VE KİŞİLİK
Dinî inanç ve değerlerin, bireyin kendisine bile karanlık kalan noktalara kadar
yayılma, insanın sahip olduğu bütün güçleri ele geçirme, onun bütün yapıp
etmelerini, karar mekanizmalarını biçimlendirme kudretine sahip olduğu
söylenebilir. Din böylesine bir güce ve etkinliğe sahip olunca insan kişiliği ile ilişki
içerisinde olmaması düşünülemez.
Din ve kişilik ilişkinin,
karşılıklı cereyan ettiği
bir gerçektir.
Din-kişilik ilişkinin, karşılıklı cereyan ettiği bir gerçektir. Bir tarafta din,
kişiliğin kapasitelerinden güç alırken diğer tarafta da kişilik, dinin insan ruhunda
alacağı biçimi belirlemekte ve kişiye has davranış tarzlarının oluşmasında etkili
olmaktadır. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, bütün boyutlarıyla ve kesin bir
bilgi ile henüz, kişilik ve dindarlığın birbirlerinin gelişimini ne şekilde etkilediği,
kişilik ve dindarlığın ortak genetik veya çevresel şartları paylaşıp paylaşmadıkları
bilinmemektedir. Bunu öğrenmek için dindarlık ile kişilik arasındaki ilişki
konusunda “boylamsal” çalışmalara şiddetle ihtiyaç vardır.
Dinin kişilik yapısındaki rolünü anlama hususunda bugün itibariye önemli
ilerlemeler gerçekleşmiştir. Bireylerin günlük hayat ilgileri, duygusal, bilişsel ve
motivasyonel durumlarıyla uğraştığı için kişilik psikolojisi sahası, ilahiyat bilimini
günlük hayatın iniş çıkışlarıyla daha bağlantılı hâle getirmiştir. Dolayısıyla kişilik
psikolojisi ile ilahiyatın diyalogundan kazanılacak çok şey vardır. Gelişim,
fonksiyonellik ve kişinin zaman içinde değişimini ele almakla kişilik psikolojisi, dinin,
bireyin hayatındaki etkilerini anlamada yapıcı bir rol üstlenmektedir.
Kişilik psikolojisi insan tabiatının köklü problemleriyle ilgilenmektedir. Bunun
yanında din de aynı zamanda psikolojik teoriler gibi iş görmektedir. Dolayısıyla
kişilik teorileri ve ilahiyat bilimi tabii bir müttefik durumundadır. Çünkü ikisi de
insanın özüyle ilgilenmektedir. Dinî formülasyonlar insan tabiatı üzerine açıklayıcı
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Din ve Kişilik
bir perspektif sunar ki, bu da tarihsel ve kültürel şartlardan öte bir şeydir. Eğer
insan dünyasında din varsa orada psikoloji de var demektir.
Aslına bakılırsa kişiliğin din ile pek çok kişilik psikologunun düşündüğünden
çok daha fazla ilişkisi vardır. Bu sebeple kişilik psikologlarının, din konusunda sığ
perspektifler kullanma lüksü bulunmamaktadır. Zira insan olmanın ayrılmaz bir
parçası olan maneviyat ve din alanındaki araştırmalar için kişilik psikolojisi doğal bir
alandır. Bugün pek çok gelişme, din psikolojisi ve kişilik psikolojisinin birbiriyle daha
fazla ilişki kurmalarını sağlamıştır. Çünkü deneysel çalışma konuları kadar din
konusu da fazlasıyla kişilik araştırmacılarının dikkatini çekmeye başlamıştır. Zira
dinî ve manevî meseleler, kişilik özelliklerini, kişiliğin süreçlerini ve sağlığını
etkilemektedir.
Din, kişiliği etkileyen en
önemli faktörlerden
biridir.
Sağlıklı olsun veya olmasın, bir dine inansın veya inanmasın hemen herkes
bir kişiliğe sahiptir. Peki, o zaman dindar kişiler özel bir kişilik türüne mi sahiptirler?
Dindarlık kişiliğin bir parçası olduğu, dolayısıyla dindar olmayanlar böyle bir
parçadan yoksun olduğu için ve din bir insanın kişiliğini tasvir etmekte
kullanılabildiği için, bir anlamda evet, dindar kişiler özel bir kişiliğe sahiptir
denebilir. Çünkü din insanın ruhsal dünyasındaki bütün iyilikleri uyandırır ve barış,
ahenk, doygunluk hissi, dünya ve benliğe dair derin bir şuur hâli, şahsi bütünlük,
iyimserlik, dış dünya ile açık bir iletişim ve diğer insanlarla sağlıklı bir ilişki kurmak
vs. için gerekli gücü ve desteği verir. Bireyin sağlıklı bir ruh yapısına sahip
olmasında ve olumlu kişilik özellikleri kazanmasında son derece önemli katkılar
üretir.
Din bütün kişiliği kapsayıcı bir özelliğe sahiptir. Olgunluk seviyesinde ve tam
bir tutum hâlini almış olan dinî yaşantı, kişiliği meydana getiren her şeyi
kuşatabilen tek ruhsal faktördür. Din duygular, arzular, inançlar, dünya ve toplumla
ilişkiler ve davranışlarda kendisini gösteren bütün psikolojik hayatı üzerine alır ve
her bakımdan kişiliğe nüfuz eder. Aynı şekilde o, ferdin geçmiş hayatı içindeki en
karanlık ve derindeki köklerini kavrar; sürekliliği olan en ısrarlı ve en derin duygusal
bağları ele geçirir ve üzerinde aklın karar vermek zorunda olduğu daha büyük
tecrübeyi meydana getirir. Böylece mümin tutum, davranışın bütün görüntülerini
birleştirmeye ve bir yapıya kavuşturmaya yönelir.
Kişilik yapısı, kişiliğin değişik alanlarını bir merkez etrafında birleştirerek
toplayan hiyerarşik bir örgüttür. İşte bu noktada din, kişiliğin yapısına yön veren
temel tutumu etkiler ve belirler. Benimsenmiş dinî inançlar, ferdin kişilik yapısında
bir "bütünleşme" meydana getirme gücüne sahiptir. Dinî tutum hâlleri içerisinde
bütünleşme gücünü gerçekleştiren şey, Allah'a imandır. Allah'a imanın, kişilikle
bütünleşmesi sonucu ortaya çıkan psikolojik etkisini, insan tabiatındaki zaaf
noktalarını ve aşırılıkları dengeleyen ahlâki etkisini çoğu inananın kendi hayatında
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Din ve Kişilik
tecrübe etmiş olduğu sıklıkla rastlanılan durumlar arasındadır. İman kişide
yapılanınca, sürekli ve etkili bir motivasyon faktörü olarak, davranışlara kendi bakış
açısını benimsetir. Birey, dinin çerçevesi içinde kendini bir biçime sokmaya
başlamasından itibaren, küçük ya da büyük birçok olumsuz etki karşısında imanını
korumaya çalışır. Dinî inancın birey tarafından benimsenmesindeki kuvvet derecesi
ile o ferdin kişiliğinin genel yapısı üzerindeki etkisi dikkate değer bir olgudur. Aynı
şekilde, kuvvetli ve sağlam kişilik yapısına sahip kimselerin de güçlü inançları
olduğu müşahede edilmektedir.
Birey, dış dünyada nesnel bir gerçeklik olarak varlığını tecrübe ettiği din
vasıtasıyla, bireysel dünyası ile sınırlı olmayan, onu aşan, tabiatüstü aşkın bir
âlemle ilişki kurmaktadır. Aşkın âlemle kurulan bu ilişki bireyin psikolojik sahasında
gerçekleşmektedir. Bu açıdan din psikolojisi dinin bizatihi kendisini inceleme sahası
olarak görmez. Bireyin hayatını, duyuş, düşünüş ve davranışlarını etkilediği oranda
din, bilimin inceleme alanına girmiş olur.
Dindarlık, bir kişinin ya
da grubun günlük
hayatında dinin önemini
ifade eden, dine inanma
ve bağlanma derecesini
gösteren bir kavramdır.
Yapılan araştırmalarda
genellikle dindarlık ile
olumlu kişilik özellikleri
arasında pozitif bir ilişki
tespit edilmiştir.
Din ile temas ettikçe ve dini, bir yaşantı hâline getirdikçe birey, kendine özgü
bir “dindarlık” yaşantısı geliştirir. Dindarlık, bireyin ya da grubun günlük
yaşantsında dinin önemini ifade eden, dine inanma ve bağlanma derecesini
gösteren bir kavramdır. Denebilir ki dindarlık, yaşanan dindir; dinin hayata
geçirilerek bilfiil yaşanan biçimidir (Hökelekli, 2010: 43).
Dinin bireylerin hayatına etki etme süreci her bir insan için biricik bir özelliğe
sahiptir. Zira her bir birey, kendisini diğerlerinden ayırt eden ayrı kişilik
özelliklerine, kabiliyetlere, genetik formlara sahiptir ve farklı sosyoekonomik
şartlarda, apayrı aile atmosferinde ve eğitim şartlarına yetişmiştir. Dolayısıyla dinin
bireylerin hayatındaki yansıması da farklı farklı olmaktadır.
Dünyadaki çeşitli dinlere bağlı kişi ve grupların hayatları incelendiğinde,
dindarlığın kendisini tek değil birçok alanda ifade ettiği ve açığa vurduğu
görülmektedir. Yeryüzünde ne kadar dine inanan varsa o kadar da dindarlık
şeklinin var olduğu söylenebilir. Fakat ister aynı din arasında olsun isterse farklı din
mensuplarının arasında olsun dindarlık yaşantıları bakımından bireylerin ortak bazı
özellikler taşıdığı söylenebilir. Bu ortak özellikler yaşanan dindarlığın boyutlarında
kendisini ortaya koyar. Bir kimsenin ya da grubun nasıl bir dindar olduğu, bu
boyutlar çerçevesinde inceleme ve tanımlanma konusu olabilmektedir. Din
psikologları dindarlığı incelemek için bilimsel olarak geçerli çerçeveler ve
tanımlamalar yapma ihtiyacı duymuşlardır. İlk zamanlar ibadetleri yerine getirme
sıklığı gibi tek boyutlu bir yaklaşım zamanla yerini çok boyutlu yaklaşımlara
bırakmıştır.
Yapılan pek çok araştırmada dindarlık ile olumlu kişilik özellikleri arasında
genellikle pozitif bir ilişki tespit edilmiştir. Dinin bireylere uyum kazandırdığı,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Din ve Kişilik
bozulan dengeleri yeniden kurduğu, kişiliklerini güçlendirdiği düşünülmektedir.
Çünkü dindarların imanı veya yerine getirdikleri ibadetler, bireylerin kendilerini ve
çevrelerini kontrol ettiklerinin bir işareti olarak algılanmaktadır. Konuyla ilgili
özellikle Batı’da yapılan araştırmalarda genellikle dindarlık ile kişilik arasında
anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bu çalışmaların sonuçlarına göre din, bireylerin
emniyet içerisinde olma hâllerini ve güven duygularını yükseltmekte; stresi,
kaygıları, dürtülerine hâkim olamama (impulsivity) durumunu, kontrol edilemeyen
aşırı duyguları azaltmaktadır. Dindar bireylerin toplumun ve grubun görüşlerini
daha kolay kabul ettikleri dolayısıyla da uyumlu (adaptive) bireyler hâline geldikleri
aynı araştırmalarda ulaşılmış olan sonuçlardandır. Dinlerin bireyleri hemcinsleriyle
uyumsuz (maladaptive) varlıklar hâline getiren sigara, alkol ve uyuşturucu kullanımı
ve sapkın cinsel ilişkileri yasaklamış olması bireyin sosyal hayatına olumlu bir katkı
olarak değerlendirilmektedir (Bkz. Gürses, 2010: 200-201).
Konuyla ilgili olarak yaptığı araştırmada Ellison, olumlu veya olumsuz
duygular üzerine imanın etkileri sayesinde dindarlığın uyumluluğu artırdığı, cürüm
işlemeyi azalttığı ve bağışlama kapasitesini güçlendirdiği, kişilik düzeyinde seyreden
tutarsızlıkları ortadan kaldırdığı sonucuna ulaşmıştır (Ellison, 1998: 292-294). Bütün
bu araştırma sonuçlarından anlaşılmaktadır ki dindarlık bireylerin sosyal hayatta
daha uyumlu kişilikler hâline gelmesine katkıda bulunmaktadır.
Dinlerini en samimi
biçimde yaşayan
içgüdümlü dindarların
daha sağlıklı kişilik
özelliklerine sahip
oldukları
araştırmalarada
gözlemlenen bir
durumdur.
Çok ilgi çeken bir araştırma alanı olarak din ve kişilik ilişkisini incelemek için
pek çok model geliştirilmiştir. Bunlardan biri de Beş Faktör Modeli (Five Factor
Model)dir. Bu model dindarlık ve kişilik ilişkilerini keşfetme konusunda önemli bir
çalışma modeli sunmaktadır. Bu model içerisinde dindarlığın, bir kişilik özelliği
olarak sadece açıklık (openness) ve dışadönüklük (extraversion) ile ilişkisi
bulunmuştur. Yine son dönemlerde yapılan meta-analitik incelemelerde dindarlığın
hoşluk/uyumluluk (agreeableness) ve dürüstlük (conscientiousness) ile daima
yüksek bir ilişkisi bulunmuş; psikotizm ile ise çok düşük bir ilişkisi tespit edilmiştir
(Emmons and Paloutzian,2003: 391).
Dindarlık ve kişilik ilişkisi üzerine yapılan araştırmalarda başka pek çok
dindarlık ölçeği kullanılmıştır. Bu ölçekler arasında en yaygın kullanıma sahip
olanlardan biri de dindarlığı içgüdümlü ve dışgüdümlü olmak üzere iki boyutlu
olarak ele alan, Allport ve Ross’un “Dinî Yönelim” (Religious Orientation) ölçeğidir.
Bu bilim adamlarının yaptığı tanımlamaya göre içgüdümlü dindarlar için en hakim
güdü dindir. İçgüdümlü dindarlar kendilerini dine adarlar. Onların anlayışına göre
insan din içindir ve bu bireyler dinlerini yaşarken kendi arzularından ne kadar vaz
geçerlerse hayatları o kadar anlamlı hâle gelir. Dışgüdümlü dindarlar için ise din bir
araçtır. Onlar dinlerini kendi şahsi arzularını gerçekleştirmek veya statü kazanmak
için bir araç olarak kullanırla (Allport and Ross, 1977: 121-133).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Din ve Kişilik
Araştırma
sonuçlarından
anlaşılmaktadır ki
dindarlık kalitesi
arttıkça buna bağlı
olarak olumlu kişilik
özelliklerinde de bir
gelişme olmaktadır.
Allport ve Ross’un belirlemiş olduğu bu iki dindarlık boyutunun başta ruh
sağlığı olmak üzere daha pek çok değişkenle ilişkisi incelenmiştir. Konuyla ilgili
olarak içgüdümlü dindarların mı yoksa dışgüdümlülerin mi ruhen daha sağlıklı
oldukları veya daha sağlam bir kişilik yapısına sahip oldukları konusunda pek çok
araştırma yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre içgüdümlü dindarlık ile depresyon
ve anksiyete arasında negatif, dışgüdümlü dindarlık ile pozitif bir korelasyon vardır.
Yani bu sonuçlara göre dindarlığı çok güçlü olmayan dışgüdümlü bireylerde
depressif özelliklere ve yoğun kaygılara ve çeşitli kişilik kusurlarına rastlanmaktadır.
Aynı araştırmalarda içgüdümlü dindarlığın empati, kendilik bilinci ve
bireylerin kendi iç dünyalarında olup bitenlerden haberdar olması değişkenleriyle
pozitif yönlü ilişkisi tespit edilmiştir. Dışgüdümlü dindarlığın aynı değişkinlerle
negatif yönlü bir ilişkisi söz konusudur. Buna göre içgüdümlü dindarlar kendilerini
başkalarının yerine koyabilmekte (empathy) ve kendi iç dünyalarında neler olup
bittiğini gözlemektedirler (introspection/tafahhus).
İçgüdümlü dindarlığın, insanları uyumsuz varlıklar hâline getiren, narsistik
kişilik bozuklukları ile negatif ilişkili olduğunu ortaya koyan araştırmalar da
bulunmaktadır. Bekli de bu araştırmalarda ulaşılan en önemli sonuçlardan biri de;
içgüdümlü dindarlarda kendini büyük görme/kibir ve sadece kendini
düşünme/kendini beğenmişlik tarzında beliren uyum bozucu (maladaptive)
davranışlara daha az rastlanmasıdır. Dışgüdümlü dindarlarda ise saydığımız bu
olumsuz kişilik özelliklerinin hiç de az olmadığı görülmüştür. İçgüdümlü dindarlar
aktif, hayatla ilgili çeşitli durumlar karşısında son derece esnek ve hoşgörülü,
kendini kontrol eden, dar kafalılıktan uzak, ahlakî standartları yüksek bireyler olup
şuurlu, disiplinli, sorumluluk sahibi, olumsuzluklarla başa çıkabilen, akılcı
kimselerdir. Dışgüdümlülerde bu olumlu kişilik özelliklerine pek
rastlanılmamaktadır (Gürses, 2010: 202-203).
Dinin önemli
görevlerinden bir tanesi
de kişiliğe sağlam bir
yapı kazandırmak ve
onu güçlü hâle
getirmektir.
Görüldüğü üzere kişilik kavramı hangi açıdan ele alınırsa alınsın din ile
doğrudan ilişki içerisinde olan bir yapıdır. Yapılan pek çok araştırmada dinin kişilik
üzerinde önemli etkileri olduğu ortaya çıkmıştır. İster Batı’da isterse ülkemizde
olsun yapılan çoğu araştırma, dinin olumlu kişilik özellikleri ile doğrudan ve güçlü
bir ilişki içerisinde olduğunu ortaya koymuştur. Buradan hareketle dinin olumlu
kişilik özelliklerini geliştirdiğini ve güçlendirdiğini söylenebilir.
Muhammed İkbal’in de ifade ettiiği gibi dinin en önemli fonksiyonu kişiliği
güçlendirmek ve ona sağlam bir yapı kazandırmaktır (Bkz. İkbal, 1964: 200-207).
Dinin övdüğü ve insan hayatında yerleşik hâl almasını istediği olumlu davranış
özellikleri aynı zamanda kişilik konusu ile iligili araştırmalar yapan bilim
adamlarının sağlıklı kişilik özellikleri olarak adlandırdığı insanî özelliklerdir. Konuyla
ilgili araştırmalarda ortaya çıkan din ile kişilik arasındaki bu olumlu ilişkiye rağmen
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Din ve Kişilik
eğer dindar insanlarda birtakım kişilik kusurları görürülüyorsa bunun nedeni olarak
olumsuz aile ilişkilerini, gergin sosyopolitik şartları, geleneksel ile modern arasında
sıkışmış kalmışlığı, gerçeğe uygun ve sağlıklı bir biçimde oluşmamış din algılarını,
dine karşı lakayt bir dünyada dini yaşamanın zorluğunu, dine ve dindara yüklenen
olumsuz atıfları da ele almak gerekmektedir.
Özet
Sonuç olarak din, kişiliğin en karanlık noktalarını ele geçirme ve en ücra
köşesine kadar nüfuz etme kapasitesine sahiptir. Sağlam bir dinî yaşantı kişiliğin
gelişimine önemli katkılar sunmakta, ona sağlık ve güç kazandırmaktadır.
•Kişilik, doğuştan getirilen ve sonradan kazanılan özelliklerden
oluşan, nispeten kalıcı ve değişime dirençli , bireyi diğerlerinden
ayıran, onun kendine has duyuş, düşünüş ve davranışlarından
oluşan bir yapıdır.
•Kişiliğin oluşumunu ve gelişimini soya çekim özellikleri kadar
sosyokültürel çevre de etkilemektedir.
• Kişiliği etkileyen faktörler arasında en etkin olan ailedir. Aile
atmosferi çocuğun ileride kuracağı kişilik yapısını etkilemektedir.
Çocuğun yetişkinlik döneminde başarılı/başarısız, çalışkan/tembel,
korkak, çekingen/cesur ya da pısırık veya atılgan olup
olmayacağınının temellerinin atılldığı yer ana baba ocağıdır.
•Kişilik kavramı belli dönemlerde vücut salgılarına, bedenin
yapısına ve çeşitli tiplere göre değerlendirilmiştir.
•Yetişkin bir insanın kişiliğini etkileyen en önemli faktörlerden biri
de dindir. Din ile kişilik karşılıklı ilişki içerisinde olup biribirini
etkilemektedir. Din kişiliğin gelişimine ve sağlık kazanmasına
katkıda bulunurken sağlıklı bir kişilik de dinin insan hayatında
daha sağlam ve sağlıklı yaşanmasına katkıda bulunmaktadır.
• Dinin insan hayatında yerleşik ve etkili olmasını istediği insan
davranışları ile psikologların sağlıklı insan davranışları
örtüşmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Ödev gönderimi
Alıştırmalar
Etkileşimli Alıştırmalar
• Öğrendiklerinizi etkileşimli alıştırmalarla
pekiştirebiirsiniz
Ödev
Din ve Kişilik
• İslam Tarihi kaynaklarından ve hadislerden
yararlanarak Hz. Peygamberin kişilik özellikleri
hakkında 200 kelimeyi aşmayacak bir ödev
hazırlayınız.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Din ve Kişilik
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Kişilik kavramının ifade ettiği anlamlar içerisinde aşağıdakilerden hangsi
bulunmaz?
a) Kişilik insan davranışlarına tutarlılık katar
b) Kişilik değişmeden olduğu gibi kalır
c) Kişilik o insana özgü özelliklerden oluşur
d) Ailedeki atmosferden oldukça etkilenir
e) Sosyokültürel yapı içinde şekillenir
2. Hangisi kişilik kavramını tanıtmaya girişirken psikologar tarafından adı
onunla anılan kavramlar arasına girmez?
a) Huy.
b) Karakter.
c) Meşrep.
d) Mizaç.
e) Güdü.
3. Hangisi mizaç özellikleri arasında bulunmaktadır?
a) Yenilik arama ve zarardan kaçınma
b) Bedeni güçlendirci faaliyetler
c) Başına buyrukluk
d) İş birlikçilik
e) Grup uyumluluğu
4. Sorumluluk almaya hazır hâle gelme, girişimcilik, fikirlerini serbestçe
söyleyebilme ve temel güven duygusunun gelişmiş olması gibi kişilik
özellikleri daha çok hangi aile modeli içerisinde gelişebilir?
a) Eşitlikçi ve demokratik tutuma sahip aile
b) Aşırı hoşgörülü tutuma sahip aile
c) Aşırı denetleyicive baskıcı aile
d) Aşırı koruyucu aile modeli
e) Otoriteryen aile modeli
5. Narin, ince ve uzun boylu, zayıf, omuzlar dar, göğüs kafesi uzun ve incedir.
Çehre uzundur, burun uzun ve incedir. Saçlar gürdür fakat sakallar
düzensizdir. Bu bedensel özellikler hangi kişilik tipine girmektedir?
a) Piknik
b) Atletik
c) Astenik/leptozom
d) Melankolik
e) Asab
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Din ve Kişilik
6. Bedenlerinde kara safra oranı yüksektir. Derin görüşlü ve cesurdurlar.
Duygusal ve romantik tabiatlı olurlar. Bu özellikler hangi kişilik tipinin
özellikleridir?
a) Öfkeli
b) Ağırkanlı
c) Demevî
d) Sevdalı/melankolik
e) Sportmen
7. Hangisi Jung’a göre insanın temel psikolojik işlevleri arasında değildir?
a) Düşünme
b) Duygu
c) Duyu
d) Öğrenme
e) Sezgi
8. Aşağıdakilerden hangisi Spranger’in kişilik tipleri arasında bulunmaz?
a) Dinî kişilik
b) Politik kişilik
c) Toplumsal kişilik
d) Kahraman kişilik
e) Teorik Kişilik
9. Hangisi “büyük beşli model” in unsurlarından biri değilidir?
a) Dışa dönüklük
b) Nevrotiklik
c) Açıklık
d) Uyumluluk ve özdisiplin
e) Kendine güven
10.Hangisi dinin kişilik üzerindeki olumlu etkisini ifade eder?
a) Din, kişiliğin değişmesine mâni olur.
b) Din, kişiliğin oluşma aşamasında tek etkendir.
c) Dinin amacı kişiliğe sağlam bir yapı kazandırmaktır.
d) Din sanatçı kişiliğin gelişmesinde yegâne faktördür.
e) Din,insanlara boyun eğmeyi emreder.
Cevap Anahtarı
1-B, 2-E, 3-B, 4-A, 5-C, 6-D, 7-D, 8-D, 9-E, 10-C
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Din ve Kişilik
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Ayten, A. (2010). Din Psikolojisi Dine ve Maneviyata Psikolojik Yaklaşımlar. İz,
Yayıncılık.
Baymur, F. (1978). Genel Psikoloji. İnkilap ve Aka Basımevi
Doksat, K. (2003).” Mizaç, Karakter, Kimlik, Kişilik, Duygudurum ve Duygulanım
Nedir?”, Birinci Basamak İçin Psikiyatri.
Ekşi, A. (1990). Çocuk, Genç, Ana Babalar, Bilgi Yayınevi
Ellison, C. G., (1998) “Introduction to Symposium: Religion, Health and Wellbeing”, Journal for the Scientific Study of Religion, 37.
Emmons, Robert A., Paloutzian, Raymond F., (2003)“The Psychology of Religion”,
The Annual Review of Psychology.
Eysenck, H. Wilson, G. (1995). Kişiliğinizi Tanıyın. Remzi Kitabevi.
Hökelekli, H.(1993). Din Psikolojisi. Ankara, TDV Yayınevi.
Hökelekli, H. (2009). Psikolojiye Giriş. İstanbul, Düşünce Kitabevi Yayınları.
Hökelekli, H.(2010). Din Psikolojisine Giriş. DEM Yayınları.
İkbal, M.,(1964). İslam’da Dinî Tefekkürün Yeniden Teşekkülü, Çeltüt Matbaası
Jung, C. G. (1982). Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi. Say Yayınları
Gürses, İ. (2001). Kölelik ve Özgürlük Arasında Din. Arasta Yayınları.
Gürses, İ. (2010). Dindarlık ve Kişilik. Emin Yayınları.
Kağıtçıbaşı, Ç. (1998). Kültürel Psikoloji. Yapı Kredi Yayınları.
Littaur, F. (2007). Kişiliğinizi Tanıyın. Ter. Demet Dizman, Sistem Yayıncılık.
Mehmedoğlu, A. (2004). Kişilik ve Din, DEM Yayınları.
Robinson, John P. and Shaver Phillip R. (1973). Measures of Psychological
Attitudes, University of Michigan
Spranger, E. (2001).İnsan Tipleri Bir Kişilik Psikolojisi. İz Yayıncılık
Uysal, V. (1996). Din Psikolojisi Açısından Dinî Tutum Davranış ve Şahsiyet
Özellikleri. İFAV Yayınları.
Uysal, V.(2006). Türkiye’de Dindarlık ve Kadın. DEM Yayınları.
Yanbastı, G. (1990). Kişilik Kuramaları. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
TANRI TASAVVURLARI
• Kavramsal Çerçeve
• Tanrı Tasavvurunun Gelişimi
• Tanrı Tasavvuruyla İlgili
Kuramsal Yaklaşımlar
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Tanrı kavramını tanımlayabilecek,
• Tanrı tasavvurlarını açıklayabilecek,
• Tanrı tasavvurunun gelişimini etkileyen
faktörleri değerlendirebilecek,
• Tanrı tasavvurunun oluşumu ve
gelişimiyle ilgili çeşitli kuramsal
yaklaşımları açıklayabilecek ve
karşılaştırabileceksiniz .
DİN PSİKOLOJİSİ
Doç. Dr. Bozkurt Koç
ÜNİTE
11
Tanrı Tasavvurları
GİRİŞ
Bütün insan tasavvurlarının ötesinde olan Tanrı’nın nasıl tasavvur edildiği
konusu, hemen hemen bütün dinlerdeki teolojik problemlerden biridir. Bireyin dinî
inançları, kavramlaştırdığı ve tasavvur ettiği Tanrı ekseninde şekillenmektedir.
Bununla birlikte, Tanrı tasavvurunun oluşması ve şekillenmesinde, hem insanın iç
dinamiklerinin hem de mensup olunan din, aile, içinde yaşanılan toplum ve kültür
gibi faktörlerin etkisi bulunmaktadır. Tanrı tasavvurunun oluşumu ve gelişimi ile
birlikte bu oluşum ve gelişimi açıklamaya yönelik olarak ileri sürülen teorik
yaklaşımlar bu ünitede ele alınmıştır.
KAVRAMSAL ÇERÇEVE
Tanrı Kavramı
Tanrı kavramının incelendiği bu başlık altında, kavramın daha iyi
anlaşılabilmesi için “düşünme” ve “dinî düşünme” kavramları ön plana çıkmaktadır.
Düşünme (thinking); “nesneleri ve olayları temsil eden imajların, sembollerin,
kavramların vb. belli bir amaca yönelik işletilmesiyle veya kendiliğinden
gelişmesiyle tanımlanan açık veya örtülü her türlü bilişsel etkinli, sembolik veya
örtülü her türlü zihinsel süreç” olarak tanımlanmaktadır (Budak, 2003: 242).
Düşünce, kavramlar içerisinde oluşur. Kavramlar; insanları, nesneleri ya da olayları
sınıflandırmak için kullanılan zihinsel kategorilerdir (Yavuz, 1987: 193 -195). Dinî
kavramlar ise, doğrudan duyu verilerine dayanmazlar. Ancak, diğer deneyim
algılarından ve kavramlarından elde edilirler. Dinî düşünme, çeşitli tecrübelerin,
önceki algıların ve hâlihazırda sahip olunan kavramların, kutsal alana aktarılmasıyla
gerçekleşir (Goldman, 2001).
Bu tanım ve açıklamalardan hareketle “Tanrı kavramı”, kendisinde güç, her
yerde hazır ve nazır olma, otorite, adalet ve iyilik kavramları gibi pek çok kavramın
oluşturduğu bir açıklama olarak da kullanılabilir.
Goldman, dinî kavramların nasıl edinildiğini, örnek olarak Tanrı kavramını
kullanarak kuramsal bir yapı ortaya koymuştur. Ona göre, çocuğun hâlihazırdaki
Tanrı kavramını, Tanrının mahiyeti, güç ve eylemi hakkında çocuğun yıllar boyunca
geliştirmiş olduğu genellemeler oluşturmaktadır. “Zihinsel” yönler, fiziksel dünya
hakkındaki duyumlar ile başlar. Bu süreç boyunca algılar biçimlendirilir.
İsimlendirilen, farkına varılan nesneler ve verilerin farklılaştırılması ortaya çıkar. Bu
işlenmemiş algılar, çocuk kendi dünyasını anlamaya çalışırken işlenmemiş
kavramları ortaya çıkarır. Daha sonraki aşamalarda daha gelişmiş hayat algısı, daha
ilerlemiş kavramlara götürür. Bu kavramlar, doğal dünyayı, evi, ana-babayı, okulu,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Tanrı Tasavvurları
öğretmenleri de kapsayan diğer yetişkinleri ve sosyalleşmenin artması ile birlikte
kısmen daha açık bir kişilik kavramını içerir. Bunlar üzerine daha gelişmiş kavramlar
temellendirilir. Bunlar çocukta duyuşsal düzeyde hayal edilen fakat daha sonra
makulleştirilen ve nedensellik, güç, amaç ve otorite gibi kavramları içeren dinî
benzetmenin temelidir. Daha sonra bunu, doğa-üstü eylem kavramları, animistik
kavramlar, güçler ve ebeveynleştirilmiş bir Tanrı’da birleşen ilahî özellikler olarak
yetişkinlerin sınırları takip eder. Goldman’a göre, bunların birçoğunun İsa
hakkındaki kavramlara dayandığı görülür ve ilahî bir baba olarak Tanrıya yer açar
(Goldman, 2001).
Tanrı, kâinatı yaratan ve
idare eden, doğaüstü,
ilahî güç ve en yüce
varlıktır.
Genel olarak Tanrı kavramı, “Kâinatı yaratan ve idare eden, doğaüstü, ilahî
güç ve en yüce varlık” olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte her toplum ve
birey kısmen kendi Tanrı kavramını oluşturmaktadır. Bacanlı, Tanrı kavramının dört
ögesinin bulunduğunu belirtmektedir: Bunların birincisi, Tanrı kavramının tüm din
ve anlayışlarda, yaratıcı olması, güçlü olması, tapılası olması vb. özellikleri içeren
evrensel ögedir. İkinci öge, dinî metinlerin belirttiği ögelerdir ve bu ögeler belli bir
din ve anlayış için söz konusudur. Üçüncü öge olan toplumsal veya kültürel ögeler
de Tanrı kavramına bazı ögeler ekler. Hz. İsa’nın tanrısallaştırılması bu ögelere
verilebilecek bir örnektir. Kişilerin/grupların Tanrı değerlendirmelerindeki ortak
noktalar bu ögeleri ortaya koyar. Tanrı kavramındaki son öge ise, kişilerin kendi ilgi
ve yetenekleri ölçüsünde, geçirdikleri yaşantılar doğrultusunda oluşturdukları
bireysel ögelerdir. Burada kişilerin kendi yaşantıları, birikimleri ve ilgileri gibi öznel
yaşantılar söz konusu olduğu için dünyada ne kadar insan varsa o kadar Tanrı
anlayışının olduğu söylenebilir. Üstelik, Tanrı kavramının olduğu kadar
kutsallaştırma/dünyevileştirme süreçlerinin de açıkça insana dayalı süreçler olduğu
ve toplumsal değişmelere bağlı olarak mutlaka değiştiği ileri sürülmektedir.
(Bacanlı, 1995; Topaloğlu, 1989: 471; Budak, 2003: 721).
Tasavvur Kavramı
Tasavvur, gerçekte var
olmayan ya da tecrübe
edilmeyen bir şeyin
zihinsel imgelerini
biçimlendirme gücüdür.
Tasavvur (imagination) kavramı, “gerçekte var olmayan ya da tecrübe
edilmeyen bir şeyin zihinsel imgelerini biçimlendirme gücü” olarak
tanımlanmaktadır. Düşüncenin bir türü olarak kabul edilen tasavvur, ruhsal güçler
veya duygusal uyarılarla zihinde önceden oluşan herhangi bir nesnenin, olayın,
eylemin ya da bir kavramın istekli olarak yeniden özel bir biçimde şekillenmesi,
canlanması, anlam kazanması veya hatırlanmasıdır. Ancak insan herhangi bir obje
ile ilgili sahip olduğu bilgiler çerçevesinde, objenin özellikleri doğrultusunda da
zihninde onu canlandırmaya çalışır, onun imajını zihninde oluşturur. Yani insan,
herhangi bir şeyi doğrudan doğruya görmeden, idrak etmeden de onunla ilgili
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Tanrı Tasavvurları
bilgilerinden hareketle onu tasavvur edebilir. (Peker, 2000: 90-91; Montagu, 1989:
132)
Tanrı Tasavvuru
Tanrı tasavvuru, küçük
yaşlardan itibaren zekâ
gelişimi, edinilen bilgi
ve yaşantıya göre,
Tanrı’nın zihninde
canlandırılması ve
şekillendirilmesidir.
Dinî tasavvur, dinî kavramların, dinî olayların ve nesnelerin zihinde
canlandırılması ve şekillendirilmesidir. Bundan hareketle, Tanrı tasavvuru, “bireyin
küçük yaşlardan itibaren zekâ gelişimine, edinmiş olduğu bilgi ve yaşantısına göre,
Tanrı’yı zihninde canlandırması ve şekillendirmesi” olarak tanımlanabilir (Peker,
2000: 91).
Tanrı tasavvurunun gelişimi ve farklılaşmasında çeşitli faktörler etkili
olabilmektedir. Bireyler daha küçük yaşlarından itibaren zekâ gelişimlerine, edinmiş
oldukları bilgi ve yaşantılarına göre başta Allah olmak üzere, çeşitli dinî kavramları
ve olayları zihinlerinde canlandırmaktadırlar. Bunda hem bireyin kendi yetişme ve
düşünüş tarzı hem de bağlı olduğu dinin inanç esasları etkili olmaktadır (Selçuk,
1991).
Din psikolojisi literatürü içerisinde, Tanrı kavramı ile Tanrı tasavvuru
arasında ayrım yapıldığı görülmektedir. Yıldız’ın aktardığı gibi, Tanrı fikri veya
kavramı ile Tanrı tasavvuru hem kavramsal hem de duygusal açıdan farklıdır. Tanrı
fikri veya kavramı, Tanrı’nın duygusal yansımasını değil, genellikle bilinçli yönünü
ifade eder. Tanrı tasavvuru ise, ilk çocukluğumuzun hatıralarını ve duygularını taşır.
Tanrı kavramı, bilişsel veya teolojik Tanrı anlayışına göndermede bulunurken; Tanrı
tasavvuru, bireyin Tanrı’yı duygusal olarak tecrübe etmesidir (Yıldız, 2007: 9).
TANRI TASAVVURUNUN GELİŞİMİ
Tanrı tasavvurunun
oluşumu ve gelişiminde
çeşitli faktörler etkili
olmaktadır.
Çocukluk döneminde, şekillenen en önemli tasavvurlardan biri de Tanrı
tasavvurudur. Çocukların Tanrı tasavvuru, yaşla birlikte gelişmekte ve değişmekte;
ailesel, tarihsel, sosyal, kültürel, eğitimsel, dinsel ve mezhepsel faktörlere bağlı
olarak şekillenmektedir. Çocuğun Tanrı tasavvurunun şekillenmesinde en etkili olan
faktörlerden biri ana-babadır. Bununla birlikte çocuğun Tanrı tasavvurunun
şekillenmesinde hem bireyin yetişme ve düşünüş tarzının hem de bağlı olduğu
dinin inanç esaslarının etkili olduğu görülmektedir.
Bireyin Tanrı tasavvurunun şekillenmesinde genel olarak altı faktörün etkili
olduğu ileri sürülmektedir:

Ebeveyn ilişkileri,

Diğer önemli kişi ve gruplarla ilişkiler,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Tanrı Tasavvurları

Benlik saygısına ilişkin duygular,

Tanrı hakkında öğretim ve Tanrı’nın insanla ilişkisi,

Dinî uygulama, dua, ibadet, kutsal metin okuma, dinî tartışmalar,
kişinin kendine ait düşünceleri,

Tanrı ile ilişki ve Tanrı tasavvuru (Yıldız, 2007: 10).
Küçük çocuklar genellikle Tanrı’yı, bir ruh, gerçek vücudu ve insani duyguları
olan birisi olarak düşünürler. Okul öncesi dönemde (3-5 yaşları) çocuklar, peri
masalları, animizm, antropomorfizm ve büyülü özelliklerle belirtilmiş olan Tanrı
tasavvuruna sahiptirler. İlkokul çocukları (6-11 yaşları), Tanrı’yı daha gerçekçi ve
tanımlayıcı bir rolde görme eğilimindedirler. Onların dinî düşünceleri daha somut
olsa da Tanrı tasavvurları biraz antropomorfiktir. 12- 18 yaşları arasındaki
çocukların düşünceleri daha soyut olmaya başlar ve Tanrı tasavvurları daha
bireysel özellik taşır. Ruh, yaratıcı, merhamet, baba, sevgi, adalet, içsel, güçlü,
gizemli ve hayat gibi kavramlar önemlidir. Yine Tanrı tasavvurunun şekillenmesinde
inanılan Tanrı’ya ait sıfatların da büyük etkisi bulunmaktadır. Bu faktör özellikle
sosyo-kültürel kaynaklı olan farklı Tanrı tasavvurlarına yol açmaktadır. Örneğin,
Hristiyan mezhepler, oldukça geleneksel olarak, insani özellikler ve niteliklerle
Tanrı’yı tasvir ederler. Hristiyanlıkta Tanrı İsa Mesih’in kişiliğinde bir adam hâline
gelmekte ve özellikle Ortodoks ve Katolik dünyasında İsa, ikonografik veya heykel
şeklinde tasvir edilmektedir. Hristiyanlık, herkesi-bağışlayan, herkesi-seven,
herkese-yardım eden ve her şeyi-bilen şeklindeki muhteşem özellikleriyle
insanüstü bir varlık olarak çocukların Tanrı tasavvurlarını desteklemektedir. Batı
Hristiyanlığında, yaşlı bir adam, genç bir adam, bir sevgili ve ılımlı bir siyasetçi
olarak, “Birde üç olan” Tanrı’yı tasvir etmek alışıla gelmiştir. Bizans ikonografisinde,
“Birde üç olan” Tanrı geleneksel olarak, İbrahim ve Sara’yı ziyarete gelen insani
özelliklere sahip üç melek olarak temsil edilmiştir. İncil, hem Eski hem de Yeni Ahit,
Tanrı’nın antropomorfik imajlarıyla doludur. Hristiyanlık dinî, Tanrı’nın babalık
figürüne, büyük ayrıcalık tanımaktadır. Tanrı, güvercin, kamış, kaya, sarmaşık,
mesaj (kelime), çoban, şahin, kral, ateş, baba gibi tasvir edilir. Doğu kültürleri ve
dinleri ise daha soyut bir Tanrı fikrine sahiptir. Tanrı tipik olarak, tüm tasvirlerin ve
karşılaştırmaların ötesinde bir Varlık olarak tanımlanır. Soyut Tanrı kavramının
özellikleri; biçimsizlik, zamandan bağımsızlık, sınırsız güç ve her şeyi bilme şeklinde
sıralanabilir. İslam dinî açısından bakıldığında ise Kur’an-ı Kerim’de, daha çok
Tanrı’nın birliği, eşsiz ve benzersizliği ile kâinat üzerindeki tasarrufları, kudret ve
hâkimiyeti üzerinde durulur (Yıldız, 2007: 11-12).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Tanrı Tasavvurları
Bireysel Etkinlik
“De ki: O Allah birdir. Herkes Allah’a muhtaçtır. Doğurmamış ve
doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir” (İhlas, 112/1-4)
• Kur’an-ı Kerim’de bu konuyla ilgili ayetleri
araştırınız.
Vergote’a göre, dine bağlanarak inanan kişi, dinin kendisine sunduğu Tanrı
tasavvurunu kabul etme niyetindedir. O hâlde Tanrı tasavvuru, büyük ölçüde dinî
ilişkinin mahiyetini belirler. Bununla beraber kendi dinlerinin Tanrı’sının tasvirine
inanan kişiler; kendi psikolojilerinin, eğitimlerinin ve kültürel çevrelerinin onların
hayatında bütünleştirme imkânı verdiği şeyi vurgularlar (Vergote, 1999: 181).
Bireysel Etkinlik
Tanrı tasavvurunun oluşmasında, kutsal kitapların, bireysel tecrübelerin ve
kültürel faktörlerin etkisi bulunmaktadır. Dolayısıyla, Tanrı tasavvuru, sadece
duygusal nitelikli bireysel bir tecrübe değil, kavramlar arasındaki ilişki bağını kuran,
dünya görüşlerini yapılandıran, hayata dair anlamlar üreten ve bütün bunları
tutarlı ve uyumlu bir hâlde düzenleyen daha üst bir yapılanmadır (Mehmedoğlu,
2010).
• Tanrı tasavvurunun oluşumu, gelişimi ve farklılaşmasında
etkili olan faktörlerle ilgili fikir yürütünüz.
TANRI TASAVVURUYLA İLGİLİ KURAMSAL YAKLAŞIMLAR
Tanrı tasavvuru hakkında, bilişsel ve ilişkisel olmak üzere iki tür kuram ileri
sürülmüştür. “Bilişsel kuramlar”, kişinin Tanrı tasavvurunun gelişiminin çeşitli
aşamalarındaki bilişsel sınırlarla ilişkilidir. “İlişkisel kuramlar” ise, kişilik özellikleri
ile eğilimlerini içerir ve bu özelliklerin bireyin bebeklik döneminde başkalarıyla olan
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Tanrı Tasavvurları
Tanrı tasavvuru
hakkında, bilişsel ve
ilişkisel olmak üzere iki
tür kuram ileri
sürülmüştür.
Freud’a göre Tanrı,
yüceltilmiş bir babadır
ve din ihtiyacının
kökeninde baba özlemi
yatar.
ilişkileriyle Tanrı tasavvurunun nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışır. Tanrı
tasavvurunun gelişiminde ilişkisel kuramlar, Freud’un ve özellikle nesne-ilişkileri
kuramcılarının çalışmalarına dayanırken, bilişsel yaklaşım, Piaget’nin bilişsel
gelişim kuramına ve bu yaklaşımla gerçekleştirilen araştırmalara dayanmaktadır
(Yıldız, 2007: 15).
Yüceltilmiş Baba İmajı
Sigmund Freud’a göre Tanrı yüceltilmiş bir babadır ve din ihtiyacının
kökeninde baba özlemi yatmaktadır. Dinin oluşumunda en temel etkenlerden biri
de, insanın zayıflığı ve çaresizliğidir. Çocuğun açlığını gideren anne, ilk sevgi nesnesi
ve elbette onu dış dünyada tehdit eden her türlü tanımsız tehlikeye –kaygıya- karşı
koruyan kişidir. Bu koruma işlevinde annenin yerini kısa süre sonra daha güçlü olan
baba alır ve konumunu çocukluk boyunca korur. Ancak çocuğun babasına karşı
tutumu özgün bir ikircikliğe sahiptir. Babaya yönelik tutumdaki bu ikiliğin izleri, her
dine işlemiştir. Yetişen birey sonsuza kadar çocuk kalmaya mahkûm olduğunu,
esrarengiz, üstün güçlere karşı korumasız asla yapamayacağını anladığı zaman, bu
güçlere, baba figürüne ait özellikleri yükler. Kendisi için korktuğu, yatıştırmaya
çalıştığı, buna rağmen kendisini korumasını istediği tanrılar yaratır. Dolayısıyla baba
özlemi, insanca zayıflığının sonuçlarına karşı korunma ihtiyacıyla özdeş olan bir
güdüdür. Zamanla totem, korkulan, nefret edilen ve kıskanılan ilk babanın yerinde
olmaktan çıkarak Tanrı’nın prototipi hâline gelir. Freud’a göre baba yerine ikame
edilen toteme tapınma, anma törenleri düzenleme gibi kuralları bulunan totemizm
insanlığın ilk dinidir. Freud’a göre Tanrı, çocukluğumuzdaki babamızın bir
prototipidir, yüceltilmiş babadan başka bir şey değildir. Tanrı imajı, çocuklukta
tecrübe edilen baba ve anne imgelerinin yüceltilerek tekrar canlandırılmasıdır.
Freud’a göre Tanrı tasavvuru, çocukların ilk tasavvurlarından olan babaya ait
tasavvurun, zihinsel bir yansımasıdır. Freud, dini bir yanılsama olarak kabul ettiği
için, dinin önemli bir objesi olan Tanrı da bir yanılsama olmaktadır (Freud,
1995/2007: 196-200; 1995: 212-215; 1907/1990: 31, 37-40).
Nesne İlişkileri Kuramı
“Nesne ilişkileri kuramı” (object relations theory), psikanalitik ego
psikolojisinde, ego gelişmesinin ve sonraki bireylerarası ilişkilerin, bebeğin anneye
ve çevresindeki diğer kişilere yönelik ilk duygusal bağları temelinde şekillendiğini
ileri sürmektedir (Budak, 2003: 526).
Kuram, Klein, Winnicott ve Sullivan gibi ikinci nesil psikanalistler tarafından
geliştirilmiştir. Nesne ilişkileri kuramı, bireyin geçmişteki kişilerarası ilişkilerinin,
daha sonraki ilişkilerini nasıl etkilediği ve şekillendirdiği üzerinde durmaktadır.
Kurama göre, her ne kadar Tanrı nitelik olarak bireyin ilişkiye girdiği diğer
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Tanrı Tasavvurları
Nesne ilişkileri kuramı,
bireyin geçmişteki
kişilerarası ilişkilerinin,
daha sonraki ilişkilerini
nasıl etkilediği ve
şekillendirdiğini inceler.
nesnelerden farklı olsa da, bireyin geçmişteki ilişkilerine göre şekillenen bir
varlıktır. Birey diğer insanlar ve nesnelerle ilişkiye girebilmek için, ilk olarak bu
insanlar ya da nesnelere ait zihinsel tasavvurlar oluşturmalıdır. Bu kuramcılara
göre, diğer tüm zihinsel tasavvurlar gibi Tanrı tasavvuru birey tarafından ilişki
sürecinin bir parçası olarak içselleştirilir. Birçok insan gerek aile ve kültürün
etkisiyle, gerekse özel bazı nedenlerden dolayı bir Tanrı’nın var olduğu sonucuna
ulaşmakta, bu Tanrı ile ilişkiye girebilmek için de onun zihinsel bir imgesini ya da
tasavvurunu oluşturmak zorundadır. Tanrı tasavvuru bireyin diğer tasavvurları ve
tecrübelerinin sentezinden oluşmaktadır. Bu noktada bireyin ilk çocukluk yıllarına
ait tecrübeleri ön plana çıkmaktadır. Çünkü bebek ve ebeveyn arasındaki ilişki ve
bu ilişkinin niteliği Tanrı tasavvurunun şekillenmesinde temel bir rol oynamaktadır.
Bununla birlikte, bir çocuğun tecrübeleri bireylerin ya da objelerin gerçek
tecrübelerinden daha fazla şeyleri de içermektedir. Örneğin bu tecrübe bebeğin
hayallerini, arzularını, arzu edilen objeleri ve kişilerarası ilişkileri de bünyesinde
barındırmaktadır. Nesne-ilişkileri kuramına göre bireyin kendilik ve Tanrı
tasavvuru, aile bağlamında şekillenmektedir. Birey diğer insanlarla özellikle de ilk
bakıcılarıyla ilişkisi aracılığıyla, bir kendilik tasarımı ve bir de Tanrı tasavvuru
geliştirmektedir. Çocukluk dönemindeki kendilik ve diğer tasavvurları ortaya
çıkaran ilişkisel tecrübeler, ailede başlamakta ve ideal bir aile olan Tanrı’da son
bulmaktadır. Çünkü bu kuramın önde gelen savunucularına göre her insan
koşulsuz olarak kendisini sevecek ve tehlikelerden koruyacak bir ideal ailenin
özlemini duyar. Bu ideal aile de Tanrı’dır.
Bu kuramın temsilcilerinden olan Winnicott’a göre, zihinsel ebeveyn
tasavvurları Tanrı tasavvurunun oluşumu için birincil kaynaktır. Freud’dan sonra
bireyin Tanrı ile nasıl ilişki kurduğunu araştıran psikanalistlerin başında Rizzuto
gelmektedir. Tanrı tasavvurunun oluşması ve şekillenmesi konusunda Freud’un,
anne-babanın rolü ile ilgili düşüncelerinden etkilenen Rizzuto, Tanrı tasavvurunun
bileşenlerinin sadece bireyin anne ve babasının tasavvurlarından oluşmadığı, diğer
birçok kaynağın da bu tasarımın şekillenmesinde rol oynadığı sonucuna varmıştır.
Bununla birlikte o, Tanrı tasavvurunun oluşmasında yaşamın ilk yıllarının oldukça
önemli olduğunu ifade etmiştir. Rizzuto, bu noktada düşüncelerinden etkilendiği
ve esinlendiği Freud'dan ayrılmaktadır. Çünkü Freud'a göre bireylerin Tanrı fikri ve
tasavvuru oedipal dönem içerisinde ortaya çıkmaktadır. Rizzuto ise, doğumla
başlayan oedipal kriz öncesindeki imge ve tecrübelerin Tanrı tasavvurunun
oluşması ve şekillenmesinde anahtar rol oynadığını düşünmektedir. Ayrıca bu
imgeler ve tasavvurlar Freud‘un iddia ettiği gibi statik yapılar da değildir. Yaşamın
farklı evrelerindeki birçok faktör Tanrı olarak isimlendirilen karmaşık gerçeklik
tasavvurunun şekillenmesine katkıda bulunmaktadır. Rizzuto'ya göre çocuk, Tanrı
tasavvurunu tek başına oluşturmamaktadır. Anne-babanın yaptığı duaları izleyen,
kiliseye giderek resmî ritüellerle karşılaşan, yetişkinlerin Tanrı hakkındaki
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Tanrı Tasavvurları
konuşmalarını dinleyen çocuk oluşturmuş olduğu Tanrı tasavvurunu genişletmekte
ve şekillendirmektedir. Rizzuto, Freud’un belirli bir gelişim sürecinde oluşan ve
artık statik bir hâlde kalan Tanrı tasavvuru fikrine karşı çıkmış, aksine yaşamın ilk
dönemlerinden itibaren çeşitli faktörlerin katkısıyla oluşmaya başlayan ve her
gelişim döneminde bazı değişiklikler geçiren, bireye ihtiyaç duyduğu anlarda
huzur, rahatlık, cesaret vb. sağlayan dinamik bir Tanrı tasavvuru benimsemiştir
(Yıldız, 2007: 20-24).
Bağlanma Kuramı
Bağlanma Kuramı’na
göre çocuklar, başka bir
insanla inanç ve güvene
dayalı bir ilişkiyi,
kendine güveni,
sosyalleşmeyi, manevî
gelişim ve yaşantıyı,
sevmeyi ve değerli
olmayı, güvenli
bağlanma sonucunda
öğrenmektedir.
John Bowlby tarafından geliştirilen “Bağlanma Kuramı” (Attachment
Theory), bebek, çocuk ve bakıcısı arasındaki bağın gelişimi ve bu ilişkinin çeşitli
fonksiyonlarının daha sonraki psikolojik gelişim üzerindeki etkilerine odaklanmıştır.
Bu teoriye göre, çocukların kendilerine bakan yetişkinlerle kurdukları ilk bağlılık
ilişkileri, onlara yalnızca içsel bir bağlantı modeli sağlamakla kalmamakta, daha
sonraki ilişkilerinin de temelini oluşturmaktadır. Güvenli bağlanma sonucu
çocuklar; başka bir insanla inanç ve güvene dayalı bir ilişkiyi, kendine güveni,
sosyalleşmeyi, manevî gelişim ve yaşantıyı, sevmeyi ve değerli olmayı
öğrenmektedir.
Bağlanma teorisi çalışmaları Mary Ainsworth’un araştırmalarıyla daha da
belirginleşmiştir. Bowlby’ye göre, bağlanılan kişiye yakın olma ve yakınlığı koruma,
bağlanma sisteminin en temel özelliğini oluşturmaktadır. İlk bağlanılan kişi doğal
olarak annedir; anne ile çocuk arasında kurulan bu bağ, eğer güvenli bir şekilde
gerçekleşirse çocuk kendisini sevgiye değer ve önemli bulur ve bu düşüncesini
başkalarına da yansıtır. Çocuk bu ilişkiyle güvenilir, istikrarlı, başkalarıyla ruhsal
ilişkiye açık, değerli olduğunu düşünen, sosyalleşebilen-iletişime açık bir kişilik
geliştirir. Anne ile olan duygusal ve psikolojik bağ onun ihtiyaç duyacağı psikolojik
temeli oluşturur.
Bowlby bağlanma sisteminin tek amacının fiziksel yakınlık kurmak olmadığını
belirterek; bebeğin çevresini keşfetme sürecinde güvenlik hissi yaşamasının ve
güvenilir bir dayanağının olduğunu bilmesinin daha önemli olduğunu ileri
sürmüştür. Bağlanmanın güven vericiliğini tatmış olan çocuklar anneleriyle/
bakıcılarıyla ilişkilerine dayanıp bel bağlamayı öğrendiklerinde, bu özelliklerin
başka ilişkilerle sağlanabileceği olumlu ve kalıcı beklentiler geliştirirler. Güvenli ve
iyi bağlılık kurmuş çocukların gözünde ilişkiler tatmin edici ve yararlıdır. Oysa
yaşamlarının ilk dönemlerinde iyi bir bağlanma duygusu tadamamış çocuklar,
kaygılı ve aşırı bağımlı bir duruma gelebilir ve karşılanmamış beklentilerinin
olumsuz yükünü sonraki ilişkilerine taşıyabilirler. Bowlby’e göre yetişkinlikte
dinamik bir kişilik yapısı ve insan ilişkilerinde yeterlilik ve olumlu tutumların temeli
çocuklukta atılmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Tanrı Tasavvurları
Bowlby ve diğer teorisyenler tarafından etnolojik ve biyolojik özellikleri
nedeniyle bağlanma sisteminin her yerde geçerli ve doğru bir yaklaşım olarak ileri
sürülmesine karşın, bağlanmanın farklı kültürlerde farklı fonksiyonlara sahip
olabileceği ve bağlanmadaki bireysel farklılıkların kültürden kültüre değişebileceği
kabul edilmektedir. Bununla birlikte bağlanma teorisi bağlamında Tanrı tasavvuru
incelenirken göz önünde bulundurulması gereken önemli bir etken; dinî inanç ve
yaşantıların kültürden kültüre ve dinden dine büyük değişiklikler göstermesidir.
Ayrıca ebeveyn-çocuk ilişkileri ve çocuk yetiştirme uygulamaları da kültürel
etkenlere bağlı ve önemli farklılıklar içermektedir.
Bağlanma teorisine göre, tek tanrılı dinlerin bağlanma dinamikleri açısından
potansiyel olarak anlaşılabilir olması mantıklı gözükmektedir. Eğer bir kimse
kendisini Tanrı’yla ya da diğer ilahî varlıklarla bir ilişki içerisinde hissediyorsa,
özellikle de bununla sıkıntılı ve zor anlarında güvenilir bir üs veya güvenilir bir
sığınak sağlıyorsa, bağlanma modeli dinî inanç ve yaşantıyı anlamada kullanışlı ve
açıklayıcı olabilir. Konu, din ve Tanrı tasavvuru açısından değerlendirildiğinde
ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır. Bağlanma, bireyin hayatının ilk günlerinde
başlayıp devam eden, duygusal yönü ağır basan ve insan psikolojisi açısından
olması beklenen bir durumdur. Bu durum kendini belirli bir veya daha fazla kişiye
olumlu tepkilerin verilmesi, zamanının büyük kısımlarının onunla geçirilmesinin
istenmesi, herhangi bir korku yaratan durum veya obje karşısında hemen o kişinin
aranması, bağlanılan kişinin varlığının duyumsanmasına eş zamanlı olarak
rahatlama duygusunun eşlik etmesi gibi duygu ve davranış örüntülerinin tümünü
kapsamaktadır. Bu özellikler dine-Tanrı’ya sığınma, yardım isteme, güvenlik,
rahatlama ve huzur bulma yaşantılarıyla benzerlik göstermektedir.
Din ve bağlanma yaklaşımında, ilişkinin odak noktasını Tanrı’ya bağlanma ve
bununla ilgili algılanan Tanrı tasavvurları oluşturmaktadır. Özellikle Kirkpatrick,
teorinin dinî inancın birçok yönünü, özellikle Tanrı’yla olan kişisel ilişkilerle ilgili
yönünü anlamak için güçlü bir temel yapı sağladığını ileri sürmektedir. Kirkpatrick
ve Shaver, bağlanma teorisinin temel özelliği olan çocuğun ebeveynleriyle
bağlılığını sürdürmeye ve böyle bir bağlılığın hayat boyu etki yapacağı
düşüncesinden yola çıkarak pek çok Hristiyan ve diğer dinsel geleneklerin
Tanrı’sının güvenli bir bağlanma figürü düşüncesiyle uygun olduğunu ileri
sürmüşlerdir. Bağlanma teorisinin dine uygulanmasının altında yatan önemli
sebeplerden birisi “içsel çalışan modeller” olarak kavramlaştırılan, bireyin ilk
bağlanma modellerinin-ilişkilerinin Tanrı imajı ve diğer dinî inançların oluşması için
temel modeller olmasıdır.
İnsanların Tanrı hakkındaki inançları, bazı manalarda işlevsel olarak bireyin
bağlanma ilişkileriyle aynı olabilir. Tanrı, bir bebeğin ilk bakıcısına çok benzer
şekilde, inananlar için güvenli bir temel ve rahatlayacağı sığınak işlevi görebilir.
İnsanların büyük çoğunluğuna göre Tanrı, Bowlby’nin çoğu kez prototip bağlanma
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Tanrı Tasavvurları
figürü olarak karakterize ettiği tam bir “daha güçlü, daha bilge öteki”dir. Bağlanma
ilişkisinin güvenli sığınak koşulu insanları üzüntü ve tehlike zamanlarında dine
yöneldiği gerçeği ile açıkça kanıtlanmıştır. Bağlanma teorisi-din ilişkisinin ardında
yatan temel sebep, birçok insan için Tanrı’nın psikolojik açıdan bir bağlanma figürü
olarak işlev görebileceği düşüncesidir.
Bağlanma teorisine göre yetişkin duygusal ilişkileriyle dinî inançları arasında
bir etkileşim bulunmaktadır. Bu ilişkide, bağlanma biçimleri arasındaki bireysel
farklılıkların da önemli bir rolü vardır. Kirkpatrick ve Shaver’e göre güvenli
bağlanma stiline sahip olanlar, kaçıngan bağlanma stiline sahip olanlara göre daha
olumlu Tanrı imajlarına sahiptirler. Bu Tanrı onları daha çok seven, daha yakın ve
onları daha az kontrol eden bir Tanrı’dır. Güvenli bağlananlar her iki güvensiz stile
göre (kararsız-kaygılı ve kaçınmacı) daha yüksek düzeyde dinî teslimiyet
göstermektedir. Bağlanma teorisine göre bireyin Tanrı’ya yönelik yaşadığı
tecrübeler, derin bir duygusal bağın yaşantısıdır. Güvenli duygusal bağlanma stili
olanların, Tanrı inançları olumlu, güvenilir ve itimada layık bir Tanrı’dır.
Bağlanma-din ilişkisine ikinci bir yaklaşım bağlanma sisteminin dinamikleri
üzerine odaklanmıştır. Tanrı özellikle, güvenli kişilerarası bağlanmalardan yoksun
bireyler için bu bağlanmanın yerini alan bir bağlanma figürü –ikame bir bağlanma
figürü- işlevi görebilmektedir. Ainsworth, öğretmenlerin, büyük kardeşlerin ve
önemli yetişkinlerin güvensiz bağlanma davranışı gösteren küçük çocuklar için aynı
işlevi gördüğünü savunmuştur.
Bağlanma teorisi; dinin ve Tanrı’nın birey için sığınılacak bir yer ve psikolojik
problemlerle başa çıkmasına yardımcı olacak güvenli bir alan fonksiyonu görmesini
açıkça ortaya koyabilen bir model sunmaktadır. Bu teoriye göre Tanrı inancı ve
bağlılığı bireye duygusal güvenlik hissi sağlamaktadır. Tanrı’nın güvenilir ve
koruyucu fonksiyonunu bilen ve hisseden kişi kendisini güvenli bir alanda, dingin ve
emniyetli bulur. Daha da önemlisi Tanrı’nın güvenli bir alan ve sığınılacak bir üs
fonksiyonu görmesi bireyin korkularını ve kaygılarını yatıştırarak rahat ve mutlu
olmasına yardımcı olur. Araştırmalar, yetişkinlerin sahip oldukları Tanrı
tasavvurlarının, onların çocukken anne-babalarıyla ilgili olumlu ya da olumsuz
tasavvurlarından etkilendiğini; ancak, çocuğun hayatının ilk yıllarında yakın ilişkide
bulunduğu, bakıcılar ve diğer önemli kişilerin de (öğretmenler, rahipler, büyükbaba
ve büyükanneler gibi) bu konuda etkili olduğunu ortaya koymaktadır (Budak, 2003:
106; Hayta, 2006: 25-44; Yıldız, 2007: 27).
Bilişsel Gelişim Kuramı
İnsanın içinde yaşadığı dünyayı anlamasını, öğrenmesini sağlayan zihinsel
faaliyetlerdeki gelişmeler, bilişsel gelişim olarak isimlendirilmektedir. Bilişsel
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Tanrı Tasavvurları
Piaget’ye göre,
bebeklikten başlayarak,
dönemler ilerledikçe,
çocukların kavrama,
düşünme ve problem
çözme yetenekleri
niteliksel olarak
gelişmektedir.
Psikoloji’nin en büyük isimlerinden biri olan Jean Piaget’ye göre bilişsel gelişimin
temelinde biyolojik etkenler yer almaktadır. O, bilişsel gelişimin, insanın kalıtımsal
olarak getirdiği ve gelişimi boyunca değişmeden kalan bir kısım biyolojik kökenli
işlevlerine dayandığını belirtmektedir. Bu işlevler örgütleme ve uyum sağlamadır.
İnsanda uyum yeteneği, birbirinin tamamlayıcısı olan özümleme ve uyumsama
süreçlerini içermektedir. Piaget’ye göre, bebeklikten başlayarak, dönemler
ilerledikçe, çocukların kavrama, düşünme ve problem çözme yetenekleri niteliksel
olarak gelişmektedir.
Piaget’ye göre, her biri farklı yapısal özellikler içeren dört bilişsel gelişim
aşaması bulunmaktadır
1) Duyusal-Devimsel Evre (0-2 yaş): İlk iki yaşları boyunca bebekler,
kendilerine duyuları yoluyla ulaşan uyarıcılara devinimsel tepkilerde bulunurlar.
Kalıtımsal olarak yalnızca bazı ilkel tepkilerin ve değişmez işlevlerin getirildiğini
kabul eden Piaget, çevre ile ilk ilişkilerden başlamak üzere, bu tepkilerin,
örgütleme ve uyum sağlama işlevleri sayesinde yapısal değişmeler geçirdiğini ve
doğuştan getirilmeyen ilk şemaların kurulduğunu öne sürmektedir. Doğumdan
birinci aya kadar, beslenme, emme refleksiyle gerçekleşir. Dış dünyaya yönelik
diğer tepkiler refleks düzeyindedir. 4-8 ay civarındaki tepkiler, vücudu odak
almaktan çok, çevreyi tanımak ve nesneleri kullanmaya yöneliktir. Bundan ötürü
bu yönelimlere, ikincil tepkiler denmektedir. 8-12 ay civarındaki çocuklar, araçlar
ve sonuçları net bir şekilde ayırt etmeye başlayarak ilk kez amaca yönelik hareket
edebilmekte ve basit sorunları çözmeye çalışmaktadırlar. Bu dönemde ben ve ben
olmayanı ayırmaya başlar ve 8. aydan itibaren 1-1.5 yaşlarında nesnenin
devamlılığı özelliğini kazanır.
2) İşlem Öncesi Evre (2-7 yaş): Piaget’ye göre bu dönem, büyük ölçüde, bir
önceki dönemde başlayan tasarımlama işlevinin gelişmesini içermektedir. Bu
dönem sembolik işlevlerin ve bu işlevlerin etkili bir biçimi olan dil’in kazanıldığı bir
evredir. Çocuğun dili kullanmaya başlamasıyla, geniş bir ortak düşünce sisteminde
bireysel düşünce kuvvetlenmeye başlar. Benmerkezci düşünce biçimi bu dönemin
tipik bir özelliğidir. Çocuklar, iki değişken arasındaki ilişkilerden sadece birini
görebilmektedir. Sorunu çok boyutlu bir açıdan ele alamayan çocukların bu
durumuna, odaklanma denmektedir. Bu dönemin diğer özellikleri animist düşünce
biçimi ve yapaycılıktır. Bir önceki dönemin sonlarına dek nesnelerin kendi duyum
ve tepkilerinden bağımsız olarak var olduklarını kavrayamayan çocuklar, bu
dönemde de nesnelerin niceliklerinin devamlılığını kavrayamamaktadır.
3) Somut İşlemler Evresi (7-11/12 yaş): Piaget’ye göre bu dönemde, tersineçevrilebilirlik ve korunum gibi kavramların kazanılması ile gerçek zihinsel işlemler
kullanılmaya başlanır. Bu dönemde yürütülen işlemler, her şeyden önce,
bütünüyle fiziksel gerçeğe bağlı olmaktadır. Somut olarak var olmayan nesne ya da
durumlar üzerinde düşünce yürütmek henüz olanaklı değildir. Çocuk nesneler
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Tanrı Tasavvurları
üzerinde doğrudan ya da somut olarak eylemler gerçekleştirir. Bu evrede çocuk
daha bağımsız ve daha az benmerkezli düşünmektedir.
4) Soyut İşlemler Evresi (11/12 yaş ve üzeri): Bu dönemde, somut gerçek ile
bu gerçeğe ilişkin öznel yorumlar birbirinden ayırt edilebilmektedir. Soyut düşünen
kişi, birçok olası çözümü göz önüne alabilmekte ve bunu sistematik bir plana göre
yapabilmektedir. Ergen ‘kuramlar’ üreten bir bireydir. On iki yaşından sonra
gelişme yavaş yavaş özgür düşünceye doğru yönelmektedir. Biçimsel düşünce
oluşmakta, mantıksal işlemler somut el işleri planından, ideler planına doğru yer
değiştirmektedir. Piaget’ye göre soyut işlem evresinde çocuk soyut olarak
düşünebilir ve teorik fikir yapıları gerçekleştirebilir.
Piaget’nin ortaya koyduğu teorinin, dinî gelişim açısından da son derece
önemli bir yere sahip olduğu kabul edilmektedir. Bu teoriye göre çocuklar, yetişkin
dinî hayatının çoğu alanında bulunan karmaşık ve soyut kavramları anlayabilecek
bilişsel kabiliyete sahip değildirler. Piaget’nin teklif ettiği bilişsel gelişim aşamaları
dine uyarlandığı zaman, formel işlem denen son aşama boyunca insanların dinin
daha derin manalarını anlayabilme, din adına daha önceden öğrenmiş oldukları
şeylerin gerçek değerini takdir edebilme ve din hakkındaki kendi kararlarını
bağımsız bir şekilde verebilme konusunda daha kabiliyetli oldukları görülmektedir.
Piaget araştırmalarında elde etmiş olduğu bulgulardan hareketle, farklı
düzeylerdeki çocuklarda, yapaycılık ve animizmin iç içe geçmiş olduğunu ve yaş
ilerledikçe animizmin tedrici olarak yapaycılığa doğru gerilediğini belirtmiştir.
Piaget çocuk yapaycılığını tek bir kökene bağlamanın gerçekçi bir yaklaşım
olmadığını, böylesine karmaşık ve yoğun bir olgunun çok sayıda faktörden
etkilenebileceğini belirtmektedir. Ona göre yapaycılığın iki tür nedeni
bulunmaktadır:
1) Bireysel nedenler: Çocuğun kendi aktivitesiyle edindiği bilince bağlı
nedenler.
2) Sosyal nedenler: Çocuğun çevresi; özellikle de kendisi ve ana-babası
arasında var olduğunu hissettiği ilişkilere bağlı olan nedenler.
Bireysel nedenler büyü ve animizm durumunda daha önemli görünürken,
yapaycılık durumunda sosyal nedenler ön plana çıkmaktadır. Sosyal nedenlerin de
iki türü bulunmaktadır. Çocuğun kendisi ve ana-babası arasında var olduğunu
hissettiği maddi bağımlılık ilişkisi ve ana-babanın çocuk tarafından spontan
(kendiliğinden) biçimde nesneleştirilmesi. Çocuk, kendiliğinden bir tavırla, dinlerin
kutsallığa mal ettikleri tüm özellikleri ailesine mal etme eğilimi içine girer: Kutsallık,
mutlak güç, her yerde hazır ve nazır olma, ebediyet. Bu özellikler bizi yapaycılığın
kökenine götürdüğü için önem arz etmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Tanrı Tasavvurları
Tartışma forumu
Tartışma
Piaget, Bovet’in dinsel düşüncenin doğuşu konusundaki düşünlerine atıfta
bulunarak, çocuğun önce ana-babasına ve daha sonra da genel olarak insanlara
karakteristik nitelikler –özellikle her şeyi bilme ve kadiri mutlak olma- yüklediğini
belirtmektedir. Daha sonra, çocuk, insan yetkinliğinin sınırlarını kavradığı ölçüde
insanlardan aldığı nitelikleri, kavramını dinsel öğretiyle edindiği Tanrı’ya verir.
Dolayısıyla, ‘insani yapaycılık’ ve ‘Tanrısal yapaycılık’ olmak üzere yapaycılıkta iki
dönem bulunmaktadır. Piaget’ye göre, çocuk ana-babayı Tanrı olarak
nitelendirdiğinde, doğal olarak dünyanın, ana-babasının aktivitesine ya da genel
olarak insanların aktivitesine bağlı olduğunu düşünecektir. 7-8 yaşlarındaki
çocuklara göre Tanrı bir insandır ve insanlar Tanrı’dır ya da ana-baba sevgisinin
aktarılması yoluyla Tanrı insanların önündedir. 3-7 yaş çocuklarının sorularının çok
yüzeysel bir biçimde irdelenmesi, çocuğun yıldızların, gökyüzünün, bulutların,
rüzgarın, dağların, ırmakların ve denizlerin, hammaddelerin, toprağın, evrenin ve
Tanrı’nın nasıl oluştuğunu sorduğunu gösterir. Başlangıç gibi daha metafizik sorular
6-7 yaşlarına doğru sorulmaktadır (Piaget, 1999a: 47, 123-150; 1999b: 85, 87;
2005: 229-326; 1991: 259; Elkind, 1987: 19; Karaca, 2007: 30-35).
• Piaget’nin bilişsel gelişim aşamaları arasında ne
tür farklılıklar bulunmaktadır? Bu aşamaları dinî
gelişim açısından da karşılaştırınız. Konuyu
forumda tartışabilirsiniz.
Bu kuramsal açıklamalar yanında, diğer bazı kuram ve araştırmalarda yer
alan Tanrı tasavvuruyla ilgili bilgilere yer vermek konunun daha iyi anlaşılabilmesi
açısından yararlı olacaktır.
Ernest Harms, Tanrı tasavvurlarını belirleyebilmek amacıyla, çocuklardan
Tanrı’nın nasıl olduğu konusundaki düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak ifade
etmelerini; onlardan bu durumu gösteren bir resim çizmelerini ve çizdikleri resmin
neyi ifade ettiğini belirtmelerini istemiştir. Harms, bu araştırmanın sonunda dinî
düşünce gelişimde üç ayrı tasavvur evresi belirlemiştir:
1) Peri masalı evresi (3-6 yaş): Bu evrede çocukların Tanrı tasavvurları
rasyonel ve entelektüel değildir, duygu fantezi hüküm sürer. Derin duygusal
yaşantılar, bu süreçte kendilerini açığa çıkarır. Bu evrede çocuk, hayal ile gerçek
arasındaki farkı kavrayamaz; öykü karakterleri ile dinî anlatılar ve Tanrı arasında
ayrım yapmaz. Bu evrede çocuklar, Tanrı’yı; devler, konuşan hayvanlar, hayaletler,
kanatlı melekler ve Noel babayla ilgili öyküler seviyesinde algılamaktadır. Yine bu
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Tanrı Tasavvurları
evrede çocuklar, Tanrı’yı bir kral, bütün çocukların babası, bulutların üstündeki bir
evde yaşayan bir formda tasvir etmiştir.
2) Gerçekçi evre (7-12 yaş): Bu evrede çocuklar gözle görülür bir biçimde
gerçeğe döner ve kendi çevrelerindeki dinî tecrübelerden kendi Tanrı fikirlerini
üretirler. Bu evrede Tanrı tasavvuru daha gerçekçidir. Bazıları Tanrı’yı bir insan gibi
fakat artık peri masalı figürü gibi görünmeyen daha çok gerçekçi bir şekilde insan,
yaşamlarında etki sahibi olan bir kişi olarak çizmişlerdir. Bu aşamada Tanrı
tasavvuru daha gerçekçidir. Resimlerde Tanrı, daha çok rahip şeklinde tasvir edilir.
Haç, yıldız, kuzu gibi önemli dinî semboller, resimlerde yer alır. Bu evrede çocuklar,
dinî kavramları somutlaştırma eğilimindedir. Tanrı ve melekler, gerçek insanlar
olarak düşünülmektedir. Tasvirlerinde daha gerçekçi olan çocuklar için ise dinî
semboller bir anlam kazanmaya başlamaktadır. Resimleri, haç işareti, Davut’un
yıldızı, kilise vb. gibi kurumsal semboller içeren çocuklar, bu evrede hayal ürünü
olan şeylerin farkına varmaya başlamaktadır.
3) Bireysel evre (13-18 yaş): Bu evrenin karakteristiği, daha büyük değişme
ve bireyselliktir. Çocukların pek çoğu, Tanrı’yı büyük ölçüde geleneksel formlarda
tasvir ederken, diğer bir kısmı, orijinallik ve hatta ileri düzeyde soyutlayıcı bir
yetenek göstermişlerdir. Bu evreyi kendi içinde üç gruba ayıran Harms’a göre, ilk
grubun üyeleri Tanrı’yı kendi dinî arka planlarına göre çizerler. Bu resimler çarmıha
gerilmiş İsa şeklinde haçın, Meryem’in, cennetin giriş kapısının, meleklerin,
sinagogdan manzaraların, Musa figürlerinin, yanan çalının vb.’nin sembollerini
gösterir. Harms bu grubun geleneksel dinî örnekler aldıkları ve bunu resimlerinde
kullandıkları için açık bir şekilde dinî hayallerinin olmadığı sonucuna varmıştır.
Çocukların pek çoğu, Tanrı’yı büyük ölçüde geleneksel formlarda tasvir ederken,
diğer bir kısmı, orijinallik ve hatta ileri düzeyde soyutlayıcı bir yetenek olarak
göstermişlerdir (Harms, 1944: 115-119; Karaca, 2007: 40-43).
David Elkind, Piaget’nin teorisini ilk olarak dinî gelişime uygulamış ve bu
konuda önemli teorilerden birini geliştirmiştir. Yahudi, Katolik ve Protestan
çocuklara, dinî düşünce ve özellikleri hakkında birtakım sorular soran Elkind, aldığı
cevaplarda bu üç dinî gruptaki aynı yaşta olan çocukların önemli ölçüde bilişsel
benzerlik gösterdiğini tespit etmiştir. Elkind, dinî düşünce gelişiminde, Piaget’nin
bilişsel gelişim aşamalarına önemli ölçüde paralellik gözlemlemiştir. Elkind, 11-12
yaşından önce çocukların yetişkinler gibi soyut bir şekilde dinî algılamaya kabiliyetli
olmadıklarını saptamıştır. Elkind, bebeklikten ergenliğe kadarki dönem içerisinde
dinî gelişimle ilgili dört aşama belirlemiştir.
1. Evre: Korunma/himaye arayışı (0-2 yaş), 2. Evre: Temsil arayışı (3-6 yaş), 3.
Evre: İlişki arayışı (7-12 yaş), 4. Evre: İdrak arayışı (Ergenlik dönemi). Çocuk
Tanrı’nın varlığını kabul eder etmez, Onu temsil edecek şeyler bulmak zorunluluğu
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Tanrı Tasavvurları
hissetmektedir. Dinler, basit bir Tanrı kavramından daha çok, onu temsil edecek
sembolleri de sunmaktadır. Bu semboller, ilkel dinlerde totem ve putlar şeklinde,
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam gibi semavi dinlerdeki Kutsal kitaplarda farklı
şekillerde sunulmaktadır. Diğer dinlerle kıyaslandığı zaman İslam dininin kutsal
kitabı olan Kur’an’da sunulan temsillerin ise daha soyut bir nitelik taşıdığı
söylenebilir. Elkind’e göre, ergenlerin Tanrı’yı ve Tanrı’nın Kutsal kitaplardaki
imajlarını kabul etmeleri, kendilerini Tanrıyla ilişkiye sokmayı kaçınılmaz
kılmaktadır. İnsanların idrakini aşan şeylerle ilgili açıklamalar yapan dinler, bu
konuda insanlara bazı çözümler sunmaktadır. Bütün dinler, farklı yönleriyle Tanrı’yı
algılamaya yarayacak birtakım tarihsel mit ve efsaneler içermektedir. Birey hangi
yaşta olursa olsun Tanrı kavramının kabul edilmesiyle birlikte Tanrı’nın
ölümsüzlüğü fikrine katılmaktadır. Tanrı en mükemmel koruyucudur. Çünkü o,
maddeden, uzaydan ve zamandan aşkın bir varlıktır. Ergenlik döneminde, Tanrı
artık bir sırdaş olarak algılanmaktadır (Elkind, 1970: 35-42; Karaca, 2007: 43-50).
Ronald Goldman ise fikirlerini, Jean Piaget’in teorisi üzerine temellendirir.
Goldman, dinî düşünce gelişiminin, ikisi geçiş olmak üzere toplam beş aşamada
gerçekleştiğini ileri sürmüştür.
1. Evre: Sezgisel Dinî Düşünce (0-7 yaş)
2. Evre: Birinci Geçiş Aşaması
3. Evre: Somut Dinî Düşünce Aşaması: (7/8-13/14 yaş): İkinci temel evreyi
oluşturan bu aşama, Piaget’nin “somut işlem aşaması”na tekabül etmektedir. Bu
somut işlemsel düşünme safhasıdır. Bu safhada mantıksal düşünme mümkündür,
ancak sınırlı bir alanda görülür. Bu düşünme görünür ve elle tutulur objeler ve
çocuğun kendi tecrübeleri ile sınırlıdır. Bu düşünme şeklinde dinî ifadeler lafzî
olarak anlaşılır. Kitab-ı Mukaddes ve diğer dinî kaynaklardaki bütün sembolik
ifadeler, lafzî açıdan yorumlanır. Çocuk somut bir olaydan diğerine genelleme
yapamaz ve benmerkezli düşünce sınırını aşamaz. Çocuk, Kitab-ı Mukaddes’in Tanrı
hakkında söylediği pek çok şeyi antropomorfik bir tavır içinde yorumlar. Goldman,
çocukların Tanrı’yı bir insan gibi görmesini vb. bu düşünme şekline örnek olarak
gösterir. Çocuklar bu çağda dinî hikâyelerin daha derin anlamını idrak edemezler.
4. Evre: İkinci Geçiş Aşaması: Bu safhada çocuklar, dinî kavramlarla ilgili
olarak soyut düşünmenin bazı biçimlerini gerçekleştirmeyi denerler ancak daha
önceki somut düşünme alışkanlıkları onları böyle davranmaktan alıkoyar. Goldman,
birçok kişinin asla bu geçiş safhasının ötesine ve gerçek bir dinî düşünme safhasına
ulaşamadığını belirtir.
5. Evre: Soyut Dinî Düşünce Aşaması: (13/14 + yaş): Bu, soyut işlemsel dinî
düşünce aşamasıdır ve bu yaşlardaki bir çocuk bu tip düşünme yeteneğini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Tanrı Tasavvurları
kazanmaya başlar. Çocuk varsayımlı ve tümdengelimli olarak, soyut ve sembolik
terimler içinde düşünebilir. Goldman, dinî düşünmeye dair kendi gelişimsel
basamak teorisini açıklarken, dinsel düşünmenin genellikle normal düşünmeden
daha sonra geliştiğini belirtir. Bunun nedeni, din dilinin kullanılabilmesinden önce
dinî düşünmenin daha zengin bir deneyim gerektirmesidir. Din dili, semboller,
mecazlar, karakterlerin simgelerle anlatıldığı öyküler ve manevî gerçeği gösteren
hikâyelerle doldurulur. Dinî düşüncenin daha geç gelişmesinin bir başka nedeni ise
çocukları, dinî düşünmenin tabii silsilesi içinde gelişmekten alıkoyan yetersiz ya da
olgunlaşmamış eğitimin çocuklara verilmesidir (Goldman, 1964; 2001; Elias, 2004:
86-90; Karaca, 2007: 50-55).
Werner Gruehn’e göre, “Büyülü Basamak” (4-7 yaşlar) aşamasında Tanrı,
çoğu zaman bir çeşit büyücüdür. Jean-Paul Deconchy, çocukta Tanrı tasavvurunu
ortaya koymak amacıyla gerçekleştirdiği semantik tahlile dayalı araştırmasında,
çocukların yaklaşık dokuz-on yaşlarında büyüklük, her şeyi bilme, adalet, hazır ve
nazırlık gibi çeşitli nitelemelere yöneldiklerini tespit etmiştir. Bu niteleme safhası,
kişileştirme safhasıyla son bulur (12-14 yaş aralığı). Nitelemeler artık, Mevlâ,
Kurtarıcı, Baba gibi kişileştirilmiş kavramlara dönüşür. İçselleştirmenin hüküm
sürdüğü bir sonraki safhada Tanrı, sevgi, dua, itaat, şüphe ve korku gibi kelimelerle
ilişkilendirilir. Başka bir ifade ile Tanrı, içselleştirilir (Akt. Holm, 2003: 209).
Gesell ve Ilg, beşten on yaşına kadar çocuklar hakkındaki çalışmalarında,
beş yaşında nedensel ve mantıksal ilişkilerin hilesiz olduğunu, bu çocukların
görüşlerinin kuvvetli bir şekilde animizm ile renklendiğini ileri sürer. Bulutlar
hareket eder çünkü Tanrı onları iter, Tanrı üflediğinde rüzgar çıkar. Gesell ve Ilg,
altı yaşında çocuğun daha kolay bir şekilde dünyayı, hayvanları ve güzel şeyleri
yaratan Tanrı fikrini anlayabildiğini belirtir. Yedi yaşında daha şüpheci olarak naif
bir Tanrı görüşünü geride bıraktıklarını ifade ederler. Ruth Griffiths, üç veya dört
yaşına kadarki sürenin, animizm ve büyünün esas süresi olduğunu söyler. Yaklaşık
beş yaşında bu, doğal güçlerin tam bir kontrolüne sahip anlamında her şeye kadir
olduğu düşünülen Tanrı’nın gücünde her şeyin bir açıklamasını bulmaya yer verir.
Kâinatın tüm olayları, ilahî veya insani iradeye bağlıdır. O. Kupky, antropomorfizm
hakkında birçok kuşku ortaya koymasına rağmen, Tanrı kavramı hakkında üç
dönemi öne sürmüştür:
 Tanrı’yı gerçekten görülen biri veya bir şey olarak resmetme.
 Tanrı’yı Kral, Efendi, Baba veya tecrübenin şekillenmesi gibi belirli bir
rolde düşünme.
 Kavramın gerçek özü, hayalsiz, şekilsiz, Tanrı tecrübesidir (Akt.
Goldman, 2001: 436-438).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Tanrı Tasavvurları
D. Mathias, on iki ile on beş yaşları arasındaki örneklemin Tanrı’yı her şeye
gücü yeten olarak gördüğünü saptamıştır. Tanrı’yı bağımsız biri olarak görme yaşla
birlikte azalmaktadır. Tanrı bütün yaşlarda kişi olarak görülmektedir. Fakat nitelik
olarak onun sevgisi yaşla birlikte artmaktadır. Walker, Mathias’ın metodunu
kullanarak 11-14 yaşları arasındaki ortaöğretim öğrencilerinin Tanrı kavramını
oluşturmada yedi ana yöne meylettiklerini tespit etmiştir. Bunlar her şeye gücü
yeten, korkutucu, gayri şahsi, adil, seven, gizemli ve güvenilir Tanrı’dır. R. S. Dawes,
yaptığı araştırmada, ortaöğretim öğrencilerinde Tanrı hakkındaki üç kavramın öne
çıktığını saptamıştır: Tanrı’nın güçlülüğü, Tanrı’nın babalıkta ifadesini bulan bireysel
ilgisi ve yaratıcı olarak Tanrı’nın eylemi. K. Hyde, çok sayıdaki ortaöğretim
öğrencisine uyguladığı testte, antropomorfik fikirlerde yaşla birlikte gözle görülür
bir azalmanın olduğunu saptamıştır (Akt. Goldman, 2001: 439).
Fritz Oser ve Paul Gmünder, “Dinî Yargı Gelişimi Evreleri”ni şu şekilde
sıralamaktadır:
1. Evre: Özerk olmayan dinî yönelim: Bu evrede Tanrı, aktif ancak
beklenilmediği zamanlarda dünyaya müdahâle eden bir faktör olarak
algılanmaktadır. Mükemmel Varlık insanı koruduğu gibi, hastalık ve sağlık, sevinç
ve keder birtakım acı ve ıstıraplar da verebilir. O, insanı ve diğer bütün canlı
varlıkları doğrudan etkilemektedir. Tanrı, olmuş ve olacak her şeyi yapabilecek bir
güçle donatılmış olduğundan, onun gücü insana rehberlik etmektedir.
2. Evre: Almak için vermek yönelimi: Bu aşamada Tanrı, iyi davranışları
ödüllendiren kötü davranışları ise cezalandıran sonsuz derecede güçlü ancak hâlâ
dışsal bir varlık olarak algılanmaktadır. Eğer insan Tanrı’yı umursar ve ona göre
davranırsa, sınavı geçer ve Tanrı ona güven veren müşfik (sevgi dolu) bir baba gibi
davranır. İnsan da sağlıklı, başarılı ve mutlu olur.
3. Evre: Özerk benlik ve tek taraflı sorumluluk yönelimi: Bu evrede, Tanrı
bireyin dünyasından bir dereceye kadar ayrı ve onun üzerinde daha az etkili bir
Varlık olarak düşünülmeye başlanmaktadır. Tanrı’nın aksiyon alanı ile insanınkinin
bir nevi birbirinden ayrı olarak algılandığı bu aşamada, insani özelliklerden farklı bir
anlamda mükemmel olarak algılanan Tanrı, insanın dışında olsa da dünya ve
hayatın sahip olduğu temel düzen ve insicam ona işaret etmektedir. Tanrı’nın
etkisinin bilinçli bir şekilde küçültüldüğü bu evre, aynı zamanda bireyin kendi
hayatından daha çok kendisinin sorumlu olduğunu ön plana çıkarmaktadır.
4. Evre: Orta Düzeyde Otonomluk: Bu düzeyde, zorunluluk ve hürriyetin
sınırlarını keşfeden bireyin, hayat ve hürriyetin ilâhî bir plan çerçevesinde
Tanrı’dan geldiğini fark etmesi, Tanrı’yla dolaylı bir ilişkinin başlamasıyla
sonuçlanır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Tanrı Tasavvurları
5. Evre: İçsel dinî öznellik ve özerklik: Bu evrede bireyin dinî yargısı, yedi
kutupsal boyut arasında dengelenmiş koordinasyon ve tamamlanmışlık
göstermektedir. Din artık güvenlik kavramından daha işlek bir model hâline
gelmiştir. Bu evrede Tanrıyla şartsız bir ilişki içinde olan bireye göre Tanrı, sevgi ve
ilgi objesi olarak algılanmaktadır. Bireyin bütün davranışlarında gözlemlenebilen
Tanrı’nın aşkınlığı ve içkinliği tam olarak etkileşim içindedir. Bu durum, tam bir
bütünleşme, bütün insanları içine alan evrensel bir dayanışma ve birliğe imkân
tanımakta, “Tanrı’nın ülkesi”, barışçıl bir dünyanın şifresi hâline gelirken, insani
gizilgüçler de tamamen sosyal içerikli değerler yaratmaya hasredilmektedir
(Karaca, 2007: 200-208).
Yavuz, 7-12 yaşları arasında bulunan 588 ilköğretim öğrencisi üzerinde
uyguladığı araştırmada, çocukların dinî duygu ve düşüncelerini farklı değişkenlere
göre incelemiştir. Araştırmada, 7-9 yaşları arasındaki çocukların, dinî inançlarının
uyanma ve gelişme döneminin niteliklerini taşıdıkları, yaşlarının ilerlemesine
paralel olarak çocukların inançlarında kararlı, bilinçli ve akılcılık düzeyinde gelişim
gözlenmiştir. Yine araştırmada, çocukların Tanrı’yı temel sıfatlarıyla (yaratıcı,
eksiksiz ve kusursuz olma, bağışlayıcı, merhamet edici, eşi ve benzerinin olmaması,
ezeli ve ebedi olması, her yerde bulunması, her şeye gücünün yetmesi vb.) ilişkiler
kurarak tasavvur ettikleri saptanmıştır. 7-9 yaşlar arasındaki çocukların
tasavvurlarının, sürekli gelişim gösterdikleri, benmerkezcil ve az da olsa
antropomorfik düşünce biçimlerine sahip oldukları tespit edilmiştir. Çocukların
yaşları ilerledikçe, Tanrı tasavvurlarının da geliştiği, anlam ve içerik bakımından
derinleştiği saptanmıştır. Aynı zamanda çocukların Tanrı tasavvurlarının
gelişmesinde, aile başta olmak üzere, eğitim-öğretim süreçleri ve sosyal çevre gibi
faktörlerin etkili olduğu belirtilmektedir (Yavuz, 1987).
Konuk tarafından yapılan bir araştırmada ise, 5-6 yaşlarındaki çocukların
Tanrı tasavvurlarının daha çok antropomorfik özelliklere sahip olduğu tespit
edilmiştir (Konuk: 1994). Kuşat, Tanrı tasavvuru ile yaş, cinsiyet ve benlik saygısı
gibi değişkenler arasındaki ilişkiyi incelediği araştırmasında, yaş, cinsiyet ve benlik
saygısı gibi etkenlerin Tanrı tasavvurunun oluşmasında önemli bir etkisinin
olduğunu saptamıştır. Yine araştırmada, erkeklerin Tanrı’nın gücünü ve
cezalandırıcılığını; kızların ise daha çok Tanrı’nın yakınlığı, koruyuculuğu ve
sevgisini öne çıkardıkları tespit edilmiştir (Kuşat: 2006). Yıldız ise ilköğretim
okullarında öğrenim gören 1047 öğrenci üzerinde yaptığı bir çalışmada;
araştırmaya katılan tüm çocuklarda, Tanrı tasavvurunun Piaget’nin bilişsel gelişim
aşamalarına paralel olarak geliştiği ve 7-11 yaş grubu ile 13-15 yaş grubu çocukları
karşılaştırıldıklarında, aralarında somuttan soyuta bilişsel gelişim farklılıklarının
bulunduğu tespit edilmiştir (Yıldız, 2007).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Özet
Tanrı Tasavvurları
•Tanrı kavramı, kendisinde güç, her yerde hazır ve nazır olma, otorite,
adalet ve iyilik kavramları gibi pek çok özelliği kapsayan temel bir kavram
olarak tanımlanmaktadır.
•Düşüncenin bir türü olarak kabul edilen tasavvur, ruhsal güçler veya
duygusal uyarılarla zihinde önceden oluşan herhangi bir nesnenin,
olayın, eylemin ya da bir kavramın istekli olarak yeniden özel bir biçimde
şekillenmesi, canlanması, anlam kazanması veya hatırlanmasıdır. Tanrı
tasavvuru ise bireyin küçük yaşlardan itibaren zekâ gelişimine, edinmiş
olduğu bilgi ve yaşantısına göre, Tanrı’yı zihninde canlandırması ve
şekillendirmesi olarak tanımlanabilir .
•Tanrı tasavvuru, ilk çocukluğun hatıra ve duygularını taşır. Tanrı
kavramı, bilişsel veya teolojik Tanrı anlayışına göndermede bulunurken;
Tanrı tasavvuru, bireyin Tanrı’yı duygusal olarak tecrübe etmesiyle daha
çok ilişkilidir.
•Tanrı tasavvurlarını açıklamaya yönelik teorik yaklaşımlar gelişitirilmiştir.
Bağlanma teorisi, nesne ilişkileri teorisi ve bilişsel tabanlı teoriler bu
konudaki teorilerin temel kategorilerini oluşturmaktadır.
•Bireyler daha küçük yaşlarından itibaren zekâ gelişimlerine, edinmiş
oldukları bilgi ve yaşantılarına göre başta Allah olmak üzere, çeşitli dinî
kavramları ve olayları zihinlerinde canlandırmaktadırlar. Buna göre,
kişisel gelişimi etkileyen hemen her şey, tanrı tasavvurarını da
etkilemektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Ödev
Etkileşimli Alıştırmalar
Alıştırmalar
Tanrı Tasavvurları
Ödev gönderimi
• Öğrendiklerinizi etkileşimli alıştırmalarla
pekiştirebilirsiniz
• Tanrı tasavvurunun oluşumu, gelişimi ve
farklılaşmasında etkili olan çeşitli bireysel,
toplumsal, kültürel vb. faktörlerle ilgili 200
kelimeyi aşmayacak bir kompozisyon yazınız
ve yandaki ödev gönderme linkini kullanarak
gönderiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Tanrı Tasavvurları
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. “Dinî kavram, olay ve nesnelerin zihinde canlandırılması ve
şekillendirilmesi” aşağıdaki kavramlardan hangisiyle açıklanmaktadır?
a) Dinî tutum
b) Dinî tasavvur
c) Dinî düşünce
d) Dinî ilgi
e) Dinî inanç
2. Tanrı kavramı ile Tanrı tasavvuru arasında ayrım ile ilgili olarak aşağıdaki
ifadelerden hangisi yanlıştır?
a) Tanrı tasavvuru, ilk çocukluğumuzun hatıralarını ve duygularını taşır.
b) Tanrı fikri veya kavramı, Tanrı’nın genellikle bilinçli yönünü ifade eder.
c) Tanrı kavramı, bilişsel veya teolojik Tanrı anlayışına göndermede
bulunur.
d) Tanrı fikri veya kavramı, Tanrı’nın duygusal yansımasını ifade eder.
e) Tanrı tasavvuru, bireyin Tanrı’yı duygusal olarak tecrübe etmesidir.
3.
“Peri masalları, animizm, antropomorfizm ve büyülü özelliklerle belirtilmiş
olan Tanrı tasavvuru” aşağıdaki dönemlerden hangisinde daha çok
görülür?
a) Okul öncesi dönem
b) Ergenlik
c) İlk yetişkinlik
d) Yetişkinlik
e) Yaşlılık
4.
“Tanrı’yı daha gerçekçi ve tanımlayıcı bir rolde görme eğilimindedirler.
Onların dinî düşünceleri daha somut olsa da Tanrı tasavvurları biraz
antropomorfik kalır.” Açıklaması verilen Tanrı tasavvuru aşağıdaki hangi
yaş aralığında daha çok görülür?
a) 12-17
b) 60+
c) 18-25
d) 3-5
e) 6-11
5. Aşağıdaki seçeneklerden hangisinde Bağlanma Kuramı’yla ilgili yanlış bir
ifade yer almaktadır?
a) Bebek ile annesi arasındaki ilk bağlanma, erişkinlikteki ilişkileri etkiler.
b) Bağlanma teorisi, yaşam boyu süren psikolojik bir sosyal ve kişilik
gelişim teorisidir.
c) Güvenli bağlanma stiline sahip olanlar, daha olumsuz bir Tanrı
imajlarına sahiptirler.
d) Tanrı inancı ve bağlılığı bireye duygusal güvenlik hissi sağlar.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Tanrı Tasavvurları
e) Anne ile çocuk arasında kurulan bağlanma güvenli bir şekilde
gerçekleşirse çocuk kendisini sevgiye değer ve önemli bulur.
6.
Tanrı tasavvurunun gelişimiyle ilgili olarak aşağıdaki seçeneklerden
hangisinde yanlış bir ifade yer almaktadır?
a) Tanrı tasavvurunun gelişiminde ailenin önemli bir etkisi
bulunmaktadır.
b) Tanrı tasavvurunun gelişiminde bireyin yetişme ve düşünüş tarzı
etkilidir.
c) Tanrı tasavvuru bireyin edinmiş olduğu bilgi ve yaşantılara göre
şekillenir.
d) Tanrı tasavvuru yalnızca bireyin zekâ gelişimine paralel olarak
şekillenir.
e) Tanrı tasavvurunun gelişiminde bireyin bağlı olduğu dinin inanç
esasları etkilidir.
7.
“Tanrı, çocukluğumuzdaki babamızın bir prototipidir ve Tanrı yüceltilmiş
babadan başka bir şey değildir.” İfadesi, aşağıdaki psikologlardan hangisi
tarafından ileri sürülmüştür?
a) Bowlby
b) Harms
c) Vergote
d) Sullivan
e) Freud
8.
“Bebek ve ebeveyn arasındaki ilişki ve bu ilişkinin niteliği; bireyin diğer
insanlarla özellikle de ilk bakıcılarıyla ilişkisi, Tanrı tasavvurunun
şekillenmesinde temel bir rol oynar.” Bu ifadeler aşağıdaki kuramlardan
hangisiyle uyuşmaktadır?
a) Nesne-ilişkileri kuramı
b) Bağlanma kuramı
c) Bilişsel gelişim kuramı
d) Dinî yargı gelişimi
e) İnanç gelişimi evreleri
9. Çocuğun doğal olayların birileri tarafından -insan eliyle- yapıldığını
sanması, aşağıdaki bilişsel gelişim özelliklerinden hangisiyle
açıklanmaktadır?
a) Benmerkezcilik (Egosantrizm)
b) Odaktan uzaklaşamama
c) Yapaycılık (Artifikalizm)
d) Animizm
e) Nesne Sürekliliği
10. “Bu evrede çocukların Tanrı tasavvurları rasyonel ve entelektüel değildir,
duygu fantezi hüküm sürer. Çocuk, öykü karakterleri ile Tanrı arasında
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Tanrı Tasavvurları
ayrım yapmaz.” Bu evre Harms’ın belirlediği tasavvur evrelerinden
hangisidir?
a) İlişki arayışı evresi
b) Peri masalı evresi
c) Gerçekçi evre
d) Temsil arayışı evresi
e) Bireysel evre
Cevap Anahtarı
1-B, 2-D, 3-A, 4-E, 5-C, 6-D, 7-E, 8-A, 9-C, 10-B.
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Allport, G. W. (2004). Birey ve Dinî. (Çev. B. Sambur). Ankara: Elis Yayınları.
Avis, P. (1999). God and the Greative Imagination: Metaphor, Symbol and Myth in
Religion and Theology, , London: Routledge.
Ayten, A. (2006). Psikoloji ve Din (Psikologların Din ve Tanrı Görüşleri). İstanbul: İz
Yayıncılık.
Bacanlı, H. (1995). “Tanrı ve Peygamber Kavramları”. Din Eğitimi Araştırmaları
Dergisi. Yıl: Sayı: 2.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Tanrı Tasavvurları
Bovet, P. (1958). Din Duygusu ve Çocuk Psikolojisi. (Çev. S. Odabaş). Ankara: Türk
Tarih Kurumu Basımevi.
Budak, S. (2003). Psikoloji Sözlüğü. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.
Elias, J. L. (2004). “Ronald Goldman: Dinî Anlayış Psikoloğu”. (Çev. A. R. Aydın).
Birey ve Din içinde. (Der. A. R. Aydın). İstanbul: İnsan Yayınları.
Elkind, D. (1970). “The Origins of Religion in Child”. Review of Religious Research.
12, 1.
Elkind, D. (1987). “Ergenlikte Ben-Merkezcilik”. (Çev. M. Çileli). Ergenlik Psikolojisi.
(Der. Bekir Onur). Ankara: Hacettepe-Taş Kitapçılık.
Freud, S. (1995). “Totem ve Tabu”. Dinin Kökenleri İçinde. (Çev. S. Budak). Ankara:
Öteki Yayınevi.
Freud, S. (1995/2007). “Bir Yanılsamanın Geleceği”. Uygarlık, Din ve Toplum İçinde.
(Çev. S. Budak). İstanbul: Öteki Yayınevi.
Furlong, E. J. (2004). Imagination. London: Routledge, Taylor and Francis Group.
Goldman, R. (1964). Religious Thinking from Childhood to Adolescence. New York:
Seabury Press.
Goldman, Ronald. (2001), “Düşünme ve Dine Tatbiki”. (Çev. Süleyman Akyürek.).
Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Sayı: 11.
Harms, E. (1944). “The Development of Religious Experience in Children”. The
American Journal of Sociology. Vol. 50. No. 2.
Hayta, A. (2006). “Anneden Allah’a: Bağlanma Teorisi ve İslâm’da Allah Tasavvuru”.
Değerler Eğitimi Dergisi. 4 (12), 29-63.
Holm, N. G. (2003). “Din ve Gelişim Psikolojisi”. (Çev. A. Bahadır). Selçuk
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. Sayı: XV.
Hökelekli, H. (1993). Din Psikolojisi. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
Karaca, F. (2007). Dinî Gelişim Teorileri, İstanbul: DEM Yayınları.
Koç, B. (2008). “Göstergebilimsel Bir Çözümleme: Çocuk Resimlerinde Cennet ve
Cehennem”. Dinî Araştırmalar. Cilt: 11, Sayı: 31. ss. 251-274
Konuk, Y. (1994). Okul Öncesi Çocuklarda Dinî Duygunun Gelişimi ve Eğitimi.
Ankara: TDV Yayınları.
Kuşat, A. (2006). “Ergenlerde Allah Tasavvuru”. Dindarlığın Sosyo-Psikolojisi. Ü.
Günay ve C. Çelik (Eds.). Adana: Karahan Kitabevi.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Tanrı Tasavvurları
Mehmedoğlu, A. U. (2010). “Tanrı Tasavvurları”. Hayati Hökelekli (Ed.). A. Ü. İ.
Önlisans Programı. Din Psikolojisi. Eskişehir: T.C. A. Ü. Açıköğretim Fakültesi Yayını.
Morris, C. G. (2002). Psikolojiyi Anlamak (Psikolojiye Giriş). (Çev. Ed., H. B. Ayvaşık
ve M. Sayıl). (Böl. çev. N. E. Düzen). Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları.
Peker, H. (2000). Din Psikolojisi. Samsun: Aksiseda Matbaası.
Piaget, J. (1966). The Origins of Intelligence in Children. (Trans. Margaret Cook).
New York: International University Press.
Piaget, J. (1991). “Ergenlikten Yetişkinliğe Bilişsel Gelişim”. (Çev. Z. Sinem
Kavsaoğlu), Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Dergisi, Cilt: 24, Sayı: 1, Ankara.
Piaget, J. (1999b). Çocukta Zihinsel Gelişim. (Çev. H. Portakal), İstanbul: Cem
Yayınevi.
Piaget, J. (2005). Çocuğun Gözüyle Dünya. (Çev. İ. Yerguz). Anakara: Dost Kitabevi.
Plevmatikos, D. (2005). “İlkokul Çağındaki Çocukların Dinî Kavramlarındaki
Kavramsal Değişimler: Tanrının Yaşadığı Ev Örneği”. (Çev. R. Kaymakcan-A. Çetin).
Dinî Araştırmalar Dergisi. Cilt: 8, Sayı: 22.
Plotnik, R. (2009). Psikoloji’ye Giriş. (Çev. Tamer Geniş). İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Selçuk M. (1991). “İlköğretimde Din Dili ve Sembolik Anlatım”, Din Öğretimi ve Din
Hizmetleri Semineri (8-10 Nisan 1988), Ankara: D.İ.B. Yayınları.
Vergote, A. (1986 ). “Çocuklukta Din”. (Çev. E. Fırat). A.Ü.İ. F.D. VII.
Yavuz, K. (1987). Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi. Ankara: D.İ.B.Y.
Yavuzer, H. (2005). Çocuk Psikolojisi. İstanbul: Remzi Kitabevi.
Yıldız, M. (2007). Çocuklarda Tanrı Tasavvurunun Gelişimi. İzmir: İzmir İlahiyat Vakfı
Yayınları.
Zeytinoğlu, S. (1987). “Piaget: Zihin Gelişimi Kuramı”. Ergenlik Psikolojisi. Bekir
Onur (Der.). 2. Baskı. Ankara: Hacettepe-Taş Kitapçılık.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
İHTİDA PSİKOLOJİSİ
• İhtida, dinî değişim ve din
değiştirme
• İhtida süreci
• İhtidada etkin güdüler
• İhtida sonrası tutum ve
ilişkiler
• Bir dine dönüş hareketi
olarak tövbe
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• İhtida, dinî değişim ve din değiştirme
davranışlarını kavrayabilecek,
• İhtidanın psikolojik sürecini
anlayabilecek,
• İhtidada etkin olan güdüleri
değerlendirebilecek,
• İhtida sonrası tutum ve ilişkileri
yorumlayabilecek,
• Tövbeyi psikolojik olarak
değerlendirebileceksiniz.
DİN PSİKOLOJİSİ
Prof. Dr. Hüseyin
Peker
ÜNİTE
12
İhtida Psikolojisi
GİRİŞ
Birey, ilk çocukluk döneminden itibaren, dine inanmaya eğilimli bir yapıyla,
model aldığı kişilerden, arkadaşlarından, öğretmenlerinden, okuduğu kitaplardan,
izlediği programlardan vs. etkilenerek kendine has bir dindarlığa sahip olur. Ancak
dindarlık, statik değil dinamik olup hayat süreci içerisinde az çok değişiklikler
gösterir. Bireyin çeşitli zihinsel ve psikolojik, sosyo-kültürel faktörlerin etkisiyle
dine bağlılığı artabileceği gibi azalabilmekte, hatta bulunduğu dinî tamamen terk
edip başka bir dine de bağlanabilmektedir. Birey zaman zaman inandığı dinin
esaslarıyla çelişen davranışlarda bulunabilmekte, dinden kopmalar yaşamakta,
ancak bir süre sonra pişmanlık duyup tövbe ederek yapmadığı dinî davranışları
tekrar yapmaya başlamakta ve dine yönelebilmektedir. Zaman zaman da başından
geçen dramatik olaylar ya da edindiği yeni bilgiler, onda dinin bazı esaslarıyla ilgili
şüpheler oluşturabilmekte ve şüpheler gittikçe güç kazanarak dinî inancını
zayıflatabilmektedir.
Böylece inanç değişimi, farklı dozlarda olmak üzere bireyin yaşadığı önemli
psikolojik bir süreçtir. Bu süreç bazen bireyde stres ve gerginlik yaratırken, bazen de
bu konuda verdiği karar ve geldiği nokta, gönlünü ferahlatabilmektedir. Ancak
şurası bir gerçektir ki, hangi dinde olursa olsun din değiştirme davranışı kısa sürede
meydana gelmemekte, birey bu kararı verme noktasına belli bir aşamadan sonra
gelmektedir. Bu ünitede bireyin din değiştirme sürecinde geçirdiği psikolojik
aşamalar ve onun bu kararı vermesinde etkili olan güdüler üzerinde durulmuştur.
Din değiştirme süreci, daha çok İslâm’ı seçen muhtediler üzerinde yapılan
çalışmalar ekseninde ele alınmıştır.
İHTİDA, DİNİ DEĞİŞİM VE DİN DEĞİŞTİRME
“İhtida”, sözlükte hidayete erme, doğru yolu bulma anlamına gelmektedir.
Terim olarak, başka bir dine inanan ya da dinî inancı olmayan bir kimsenin İslâm
Dinî’ni kabul etmesini, benimsemesini ifade eder. İslâm dinini kabul eden,
benimseyen kimseye“mühtedi” denir. İslâm dininden ayrılan, İslâm Dinî’ni terk
eden kimseye ise“mürted”, bu olaya da “irtidat” denir.
Verilmesi zor bir karar:
Din değiştirme
“Dinî değişim” kavramı, bireyin dinî inanç, düşünce, duygu ve
davranışlarındaki her türlü değişimi ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu değişim
dine yönelme şeklinde de, dinden uzaklaşma şeklinde de olabilir. Dolayısıyla dinî
değişim, ihtida ve irtidat dâhil, her türlü din değiştirmeyi içine alan geniş bir
anlama sahiptir. Batı dillerinde “conversion” kelimesi, bu anlamda
kullanılmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
İhtida Psikolojisi
“Din değiştirme” ise, bireyin inancının bir dinden başka bir dine
aktarılmasını;bir dinden başka bir dine dönüşü ya da geçişi ifade eden bir
kavramdır. Dolayısıyla ihtida sadece İslâm dinine girişi anlatırken, din değiştirme
herhangi bir dine geçişi belirttiğinden ihtidayı da kapsar. Ancak hepsinde de
psikolojik olarak belli oranda zihinsel, duygusal ve davranışsal değişimler söz
konusudur.
İHTİDA SÜRECİ
İhtida, dine dönüş ve din değiştirme, kısa sürede oluşan bir davranış değildir.
Her ihtida olayının mutlaka bir geçmişi, bir hazırlık devresi vardır. Kişinin uzun süre
inandığı, bağlandığı dinî değerleri terk ederek başka bir dine, İslâm’a girmesi
kolayca gerçekleşmez. Vinet bunu şöyle bir karşılaştırma ile açıklar: “Roma, bir
günde bir kişiyi dine döndürmekten daha kolay inşa edilebilir.”(James, 1951: 109)
İhtida sürecinde bütün
geçmiş yaşantıların
etkisi vardır.
Her dinî değişim, her ihtida olayında bireyin geçmiş yaşantısının da etkisi
bulunur. Bu nedenledir ki bazı psikologlar, dinî değişim araştırmalarında çocukluk
dönemine kadar gidilmesi gerektiği üzerinde dururlar. Dolayısıyla çocukluk
döneminden itibaren çocuğa gösterilen ilgi ve alakanın, anne baba çocuk
ilişkilerinin, din eğitiminin veriliş yönteminin, aldığı dinî bilgilerin, ailenin
dağılmasının, anne baba yoksunluğunun, ekonomik sıkıntıların, karşılaşılan
olayların, haksızlıkların vs. ihtida sürecinde az ya da çok etkisinin olabileceği
unutulmamalıdır. Bütün bunların derece derece bireyin inandığı dinden
uzaklaşmasında ve zamanla bazı faktörlerle de İslâm’a yönelmesinde etkisinin
olduğu görülmektedir.
Dinî inançta sarsıntılar yaşayarak başlayan ihtida süreci, çalkantılı bir
dönemden sonra, benliğin yeniden yapılanmasıyla son bulur. Kuşkusuz bütün ihtida
davranışları aynı süreci takip ederek gerçekleşmez. Birbirine benzemeyen farklı
etkenlere bağlı, farklı süreçleri izleyerek oluşan ihtidaların olduğu da bir gerçektir.
Zaten her ihtida olayının kendine mahsus boyutları söz konusudur. Bireyin
yapısına, yetişme tarzına ve içinde bulunduğu kültürel özelliklere göre farklı
süreçler yaşanabilmektedir. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, ortaya çıkan
gelişim ve değişim doğrultusunda genel bir ihtida süreç modelinden söz edilebilir.
Batı’daki yeni dinî hareketleri psikososyal açıdan inceleyerek yedi aşamalı bir
din değiştirme süreç modeli geliştiren Lofland ve Stark’tan, bizim çoğunlukla
İslâm’a giren mühtediler üzerinde yaptığımız ve Ali Köse’nin Müslüman olan
İngilizler üzerinde yaptığı araştırmalardan yararlanarak şöyle bir ihtida süreç
modelini oluşturmak mümkündür:
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
İhtida Psikolojisi
Kendisine Sunulan Dinî Esasları Tatmin Edici Bulmama
Birey önce zihinsel bir tatminsizlik yaşar. Öğrendiği bazı dinî esaslardan
şüphe duyar. Ancak günah kavramı nedeniyle bunların bir kısmını bilinçaltına iter,
fakat bir kısım şüpheleri onu için için etkilemeye devam eder.
Huzursuzluk ve Gerginlik Yaşama
Bireyin dinî esaslarla ilgili şüphesinin devam etmesi ya da yaşadığı travmatik
bazı olaylar, onda huzursuzluk ve gerginlik oluşturur. Gerginlik bir noktaya
gelinceye kadar bilincinde olmadan, daha sonra da bilinçli olarak büyür ve gelişir.
Şüphe devam ettiği sürece gerginlik artar ve birey zihnen tatmin olamadığı için
bunalmaya başlar.
Huzursuzluk ve gerginlik, dinden uzaklaşmış, dinsiz bir hayat sürdürürken
dine yönelmiş kişilerde de önemli bir süreç olarak kendini göstermektedir. “Dinden
uzak yaşantıya devam mı etmeli yoksa dine mi dönmeli?” sorusu zaman zaman
bireyde gerginlik yaratır. Dine karşı olan güdülerle dine yöneltici güdülerin
çatışması, dahası bunların yakın güçte olması, huzursuzluğu ve gerginliği artırır.
Dinî Bir Arayış İçinde Olma
Bu aşamada birey, bulunduğu durumdan kurtulma, şüphe duyduğu ya da
duygusal yönden rahatsızlık hissettiği konularda tatmin olma ve huzura kavuşma
yollarını arar. Bu arayış önce bağlı olduğu dinde başlar, sonra diğer dinlere kayar.
Eğitim düzeyine, mesleğine ve içinde bulunduğu sosyal şartlara göre dinî
yönelimleri olur, kitaplar okur, başka dinden kişilerle görüşür.
İslâm’a İlgi Duyma
İhtida sürecinde zihinsel
ve duygusal etkileşim
yoğundur.
Okuduğu kitaplar, araştırmalar ve görüşmeler İslâm’a ilgi duymasına ve
yönelmesine neden olur. Kendi dinine yabancılaşma artarken, İslâm’la etkin,
duygusal bağlar kurulur. Zihninde şüphe oluşturan çözemediği konuların, İslâm’da
kendisini tatmin edecek içerikte olduğunu öğrenmesi, ilgisini artırır.
Müslümanlarla İletişim Kurma
Bireyin İslâm’a ilgi duyması, onu Müslümanlarla iletişim kurmaya yöneltir.
Mevcut arkadaş grubuyla iletişimi azalırken Müslümanlara ilgisi artar. Böylece hem
yazılı kaynaklardan hem de Müslümanlardan, İslâm’la ilgili zihnine takılan soruların
cevaplarını öğrenmeye çalışır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
İhtida Psikolojisi
Kendini İslâm’a Uydurmaya Çalışma
İslâm’a girme kararını vermeden önce birey İslâm’ı uygulayıp
uygulayamayacağını düşünür ve namaz, oruç gibi bazı ibadet ve dinî uygulamaları
yerine getirmeye çalışır. Adeta hem kendisini hem de İslâm’ı dener. İslâm’a uyup
uyamayacağını kontrol eder.
İslâm Dinini Kabul Ederek Bu Dine Alışma
Birey aklen ve kalben tam anlamıyla tatmin olduktan sonra kesin kararını
verir ve İslâm dinini kabul ettiğini açıklar. İslâm ilkelerini uygulama ve onlara alışma
çabası içine girer.
Bu sürecin başka dinlere bağlananlarda da genel olarak benzer şekilde
tamamlandığı söylenebilir.
İHTİDADA ETKİN GÜDÜLER
Birey ihtida kararını
çoğunlukla tek bir
güdünün etkisiyle değil,
birden çok güdünün
karmaşık etkisiyle verir.
İhtida eden kişiyi böyle önemli bir davranışta bulunmaya iten çok değişik
faktörler söz konusu olabilmektedir. Bu faktörlerin hepsi, ihtida güdülerini
oluştururlar. Bu güdüler, bireyin zihinsel değerlendirmelerine, duygularına,
sosyokültürel ve ekonomik şartlara bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Birey ihtida
kararını çoğunlukla tek bir güdünün etkisiyle değil, birden çok güdünün karmaşık
etkisiyle verir. Ancak bazı güdüler karar vermede daha etkin olarak yer alır. Bazı
vakalarda zihinsel, bazılarında duygusal, bazılarında ise sosyokültürel güdüler daha
etkilidir. Bu güdüler sadece ihtida edenlerde değil, bütün din değiştirmiş kişilerde
de benzer şekilde bulunur.
Zihinsel Güdüler
Zihinsel güdüler, bireyin entelektüel değerlendirmelerine bağlı olan
güdülerdir. İnandığı dinin esaslarını, ibadet ve diğer uygulamalarını tatmin edici
bulmama, şüphe ve tereddütler yaşama sonucu, bireyi bağlı bulunduğu dinden
uzaklaştırmaya ve kabul ettiği yeni dine yaklaştırmaya yönelten zihinsel güdüler
şunlardır:
Zihinsel Tatminsizlik Duyma
İnsan soru sorar ve
sorularına tatmin edici
cevaplar arar.
Bazı insanlar zaman zaman dinî esas, inanç ve uygulamalarla ilgili
değerlendirmelerde bulunur, kendilerini tatmin edecek açıklamalar yapmaya
çalışırlar. Yeterli açıklamalar yapamamak, onları bu konuları biliçaltına iterek
baskılamaya, üzerinde bir süre düşünmemeye götürebileceği gibi, onlarda birtakım
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
İhtida Psikolojisi
şüpheler de geliştirebilir. Eğer bu şüpheleri giderecek bilgiler elde edemez,
şüpheler artmaya devam ederse, birey zihnen tatmin olamadığı için gerginlik
duyar, huzursuz olur.
Örnek
Clark gibi bazı psikologlar, din değiştirme sürecine giren bir kişideki en temel
psikolojik sonucun gerginlik olduğunu belirtmiştir. Clark’a göre, dinî değişime
yönelmiş bir kişide gerginlik, bir noktaya gelinceye kadar bilincinde olmadan, daha
sonra kısmen bilinçli olarak büyür ve gelişir. Kişinin dinî esaslarla ilgili şüphesi
devam ettiği sürece gerginlik artar ve ruhen tatmin olamadığı için bunalmaya
başlar (Clark, 1958: 202-203).
•“Anlayamadığım bir nokta ‘teslis’ inancı idi. Bu fikir mantık ve akl-ı
selimime aykırı geliyordu. Allah’ın üçüncü kısmını teşkil eden ‘Ruh-ül
Kudüs’e bir diyeceğim yoktu, fakat Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu
olduğunu bir türlü kabul edemiyordum. Bütün dünyadaki ve
kâinattaki hayatın yaratıcısı olan Tanrı’nın, kendini yaratmak için
basit bir vücuda ihtiyaç göstereceğine bir türlü inanamıyordum.
Hristiyanlık inancına göre, Tanrı sadece oğlu vasıtası ile kısmen
yeryüzünde bulunuyor, diğer kısmı ise baba olarak cennette
kalıyordu. Bu suretle Tanrı hem kendi kendisinin babası hem de oğlu
oluyordu. Bütün bunları düşündükçe zihnim alt üst oluyordu.”
Bu durumda birey, gerginlikten kurtulmak, zihnen tatmin olmak için arayışlar
içine girer, konuyu bilen kişilere sorar, kitaplar okur ve zamanla başka dinlerin
bakış açısını öğrenme arzusuyla o dinlere de yönelebilir ve onlardan birinin
esaslarının kendini tatmin etmesi sonucu din değiştirerek o dine girebilir. Yukarıda
verilen örnekteki şahsın devam eden açıklamalarında bu güdü çok net olarak
görülmektedir:
“1953 yazında bir sabah kendimi Hamburg Üniversitesi kütüphanesinde
buldum. Beynelminel üniversiteler arasında birbirleriyle kitap değiştirmek bir âdet
hâlini almıştır. O sıralarda bir İngiliz Üniversitesinden gelen kitapları gözden
geçiriyordum. Henüz tasnif edilmemişler ve orada bir yığın hâlinde duruyorlardı.
Yeşil karton ciltli bir kitap gözüme ilişti. Kitabı aldım, baktım ‘İslâmiyet ve
Dünyadaki Vazifesi’. yazarı ise Kahire Ezher Üniversitesi profesörlerinden M. Ferit
Vecdi Bey idi. Kitabı açtım ve okumaya başladım. Beni en çok şaşırtan, sandığım
gibi başka dinlerin tenkidini içermemesi idi. Yazar önce, insanlar arasında dinin
gereğine işaret ederek İslâmiyet hakkında gayet sade ve objektif bir tarzda bilgi
veriyordu. Din ihtiyacı çok güzel bir şekilde açıklanmıştı ve benim fikirlerime
tamamıyla uyuyordu. Kitap beni müthiş sarmıştı ve okumaya devam ediyordum.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
İhtida Psikolojisi
Okuduklarım beni oldukça heyecanlandırmıştı. Gayet kısa zamanda okumaya
muvaffak olduğum bu kitabı bitirdiğim zaman saadet ve sevinçten yerimde
duramaz olmuştum. İşte hakikat burada idi ve onu bulmuştum.”
Bulunduğu Dinin Esaslarını Sorgulama
Bilindiği gibi ergenlik döneminde bedensel gelişimin yanında zihinsel yönden
de gelişen genç, çocukluk çağındaki görece pasif hâlinden sıyrılıp kendini
ilgilendiren konular üzerinde düşünmeye ve onları değerlendirmeye başlar. Bunlar
arasında dinî konular önemli bir yer tutar. Çocukluk dönemindeki inançlarını, dinî
esaslar diye kendisine öğretilenleri ve dinî uygulamaları yeniden gözden geçirir,
sorgular. Bu sorgulama zekâ, eğitim ve kişilik yapısına bağlı olarak daha sonraki
dönemlerinde de devam eder.
Ergenlik dönemiyle
beraber birey dine karşı
şüpheler geliştirebilir.
Özellikle din ile ilgili farklı bilgiler edinmesi, aklen izah edemediği bazı dinî
konular ve toplumdaki dinî esaslardan kaynaklandığı düşünülen sosyal adalet ve
eşitlik konusundaki olumsuz yaklaşım ve uygulamalar, bireyde sorgulamalara
neden olmakta ve onda dine karşı şüpheler geliştirebilmektedir. Ancak şunu
özellikle belirtmek gerekir ki, şüphe içerisine girmek her zaman kişide iman
noktasında olumsuz bir etki oluşturmaz. Bu şüpheler aynı zamanda daha bilinçli bir
dindarlığa götürücü etkiler de meydana getirebilir. Ancak şüphelerini aşamaması,
şüphelerin uzun süre devam etmesi durumunda, bireyin şüphe duyduğu konularda
kendisini tatmin eden bir dine ilgi duyması ve yönelmesi söz konusu
olabilmektedir.
Araştırmalar, Hristiyanlığı terk ederek Müslüman olan birçok mühtedinin,
teslis, Hz. İsa’nın ulûhiyeti, ruhban sınıfının otoritesi, asli günah doktirini gibi
konulardaki zihinsel tatminsizliklerinin onları yeni bir dinî arayışa sevk ettiğini
göstermektedir. Bu arayış, bireyi din değiştirmeye kadar götürebilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Örnek
İhtida Psikolojisi
•“Hristiyanlıktaki ‘İsa Allah’tır’ inancını uygun bulmuyordum. Aklım ve
mantığım böyle bir şeyi kabul etmiyordu. Bu nedenle Hristiyanlığın
gerçek bir din olmadığını, İncil’in papazlar eliyle değiştirilmiş olduğunu
düşünüyordum. Allah’ın, insanları kurtarmak için insan şeklinde
yeryüzüne inebileceğine bir türlü inanamıyordum. Daha okul sıralarında
duyduğum ilgiyle İslâm dinini araştırmaya başladım. Kur’an’ın Almanca
tercümesini ve İslâmiyet hakkında yazılmış daha pek çok kitaplar
okudum. Uzun bir araştırına sonunda, İslâmiyet’in en son ve gerçek bir
din olduğunu, hakiki Allah inancının İslâmiyet’te bulunduğunu gördüm.
Böylece İslâmiyet’e inanmış, ancak resmen kabul etmemiştim. Bu arada
Almanya'ya çalışmaya gelen Müslüman bir Türk’le tanıştım. Onun
açıklamaları ve önderliği ile kesin kararımı verdim ve resmen İslâmiyet’i
kabul ettim.”
Bir Anlam Boşluğu İçinde Bulunma
Hayatı anlamlandırma
zihinsel ve ruhsal bir
ihtiyaçtır.
İnsan kendi varoluşunu, dünyayı, evreni, kısaca varlığı anlama,
anlamlandırma ve açıklama ihtiyacı duyan bir tabiata sahiptir. Eğer birey varlığa,
olup biten olaylara bir anlam verebilirse, varoluşu kendini tatmin edecek şekilde
açıklayabilirse, kendisiyle ve çevresiyle uyum içinde olabilmekte, bu doğrultuda
zihinsel bir arayışa girmemektedir. Aksi takdirde, anlam ihtiyacının gerektiği ölçüde
tatmin bulamadığı durumlarda bir anlam boşluğuna düşmekte, hayata ve
yaşamaya karşı genel bir bıkkınlık duyabilmektedir.
Viktor Frankl 20. yüzyılda yaygınlaşan “Varoluşsal Boşluk”tan söz eder ve
bunun özellikle “kendini değersiz ve anlamsız bulma” duygusuyla oluştuğunu
belirtir. Frankl, insanların bu varoluşsal boşluğa düşmekten ancak dinin açıkladığı,
hayata yüklediği anlamı, ahlak ve değer yargılarını benimsemekle kurtulabileceğini
vurgular (Frankl, 1998: 101-113). Ünlü ağır siklet boks şampiyonu Muhammed Ali,
Müslüman olmadan önce böyle bir boşluk içine düştüğünü, ruhundaki sıkıntıdan,
huzursuzluk ve gerginlikten kurtulmanın yollarını aradığını, bu durumdan İslâm’ı
seçerek kurtulduğundan bahseder.
Araştırmalar birçok kişinin, hayatı açıklayan, kendilerini tatmin edici anlamı
bulabilecekleri bir din arayışı içine girdiklerini ve bu güdünün etkisiyle zamanla din
değiştirdiklerini göstermektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
İhtida Psikolojisi
Duygusal Güdüler
Duygusal tecrübeler din
anlayışını değiştirebilir.
Yaşanan yoğun duygusal tecrübeler, bireyin zihin dünyasını etkilediği gibi ruh
dünyasını da etkileyebilmekte ve onun hayata bakışını, din anlayışını
değiştirebilmektedir. Bu tür yaşantılar bireyi dinî değişime yöneltici bir etkiye her
zaman sahiptir. Ancak bu değişim, dine dönme, sığınma şeklinde de olabilir, dinden
uzaklaşarak başka bir şeye (alkol, uyuşturucu gibi) sığınma ya da başka bir dine
yönelme şeklinde de gerçekleşebilir. Bu güdüler şunlardır:
Travmatik, Gerilimli Olaylar Yaşama
İnsanın yaşadığı geçen travmatik, stresli, gerilimli olaylar, onun duygu
dünyasını alt üst ettiği gibi, hayata bakış, düşünce ve değerlendirmelerinde de
köklü değişiklikler meydana getirebilmektedir. Örneğin, çok sevdiği bir yakınının
ölümü, boşanma, işini kaybetme, iflas etme, kronik bir hastalığa yakalanma gibi
olaylar, duygusal bir karmaşaya ve iç sıkıntısına neden olmakta ve bu gibi durumlar
dinî değişimi tetikleyici bir etki meydana getirebilmektedir.
Loflang ve Stark gibi bazı psikologlar, aşırı gerilim ve sıkıntı içinde olmayı,
dinî değişimin ön şartı olarak görmüşlerdir. Ancak özellikle din değiştirme kararının
verilmesinde, duygusal unsurları destekleyen zihinsel ve sosyal unsurların da etkili
olduğunu ortaya koyan araştırmalar bulunmaktadır.
Suçluluk ve Günahkârlık Duygusu:
Dinî emir ve değerlere aykırı davranışlar, çoğu durumda bireyde suçluluk ve
günahkârlık duygusu meydana getirebilmektedir. Bu duygu bireyin inancına ve
kişilik yapısına göre huzursuzluk doğurmakta ve bulunduğu durumdan dönme,
vazgeçme yönünde motivasyon üretmektedir. Ancak şu da bir gerçek ki, suçluluk
ve günahkârlık duygusu, her zaman Allah’a ve dine yönelmeyle sonuçlanmaz.
Bazen dinî değerlere tepki, onları hiçe sayma, dinden tamamen uzaklaşma ve isyan
tutumu geliştirme de ortaya çıkabilmeketdir.
İkinci Dünya savaşına katılmış bir Alman subay (Sonradan Müslüman olmuş
ve Ali Ömer adıyla yazdığı bir kitapta neden Müslüman olduğunu açıklamıştır.)
savaştan sonraki değerlendirmelerini ve kendi dinine yönelişi hakkında şunları
söylemiştir:
“Geçen harbi takip eden günlerin emniyetsizlik ve huzursuzluğu içinde,
kanunsuz ve nizamsız bir hayatın tehlikelerini görmüş, aynı zamanda bazen ölümle,
bazen de gurur ve haysiyetin kaybı ile sonuçlanan bir açlık ve kıtlığın memleketi
istila ettiğine şahit olmuştum. Bu hayatı bizzat yaşamayan bir kimse bunu tam
olarak anlayamaz. Ancak eğer Tanrı’ya inanıyorsak geçen günlerin de kıymetini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
İhtida Psikolojisi
Suçluluk ve günahkârlık
duygusu, ergenlik
döneminde yoğun
olarak yaşanır.
bilmeliyiz. Benim kişisel ıstırabım bu hususta tam bir fikir veremez. Çünkü yalnız
kendi çektiklerim değil, bütün bir milletin gördüğü acı bana etki etmiştir.Ancak
hayatı yaşamaya değer hâle getiren bir kanun olmalıydı, diye düşünüyordum. Bu,
olsa olsa ilahî bir kanun olabilirdi. O zaman anladım ki, Tanrı sadece mevcut
olmakla kalmıyor, bu geçici hayatı insanlara kendi değerlerini ispat etmeğe
yarayacak bir imtihan olarak sunuyordu. O zaman gözlerimdeki perde kalktı ve
bütün zorlukları çözebileceğime inandım. Belki de bu suretle, dünyada hüküm süren
nefret, haset ve kötülüklere bir hâl çaresi bulabilecektim. Demek ki bu dünya bizim
için bir imtihandı. Tanrı’nın emirlerine, ilahî kanunlara itaat etmeyerek insanlar
arasına nifak sokanlar, nefret ve istırabın yayılmasına neden olanlar, ileride ne
şekilde olursa olsun bunun hesabını vereceklerdi. Evet, artık bir izah yolu
bulabilmiştim. Bu sonuca vardıktan sonra birden korktum. İstikbale ümitle
bakabilmek için ne yapmıştım ki? Değişmeliydim. Çok geç olmadan muhakkak
değişmeliydim. Bir Hristiyan olarak doğmuş, vaftiz edilmiştim. O hâlde Tanrı’ya
karşı görevlerimi bir Hristiyan olarak yerine getirmem lazımdı.”
Araştırmalar, suçluluk ve günahkârlık duygusunun özellikle ergenlik
döneminde daha yoğun olarak yaşandığını göstermektedir. Gencin duygularının
etkisinde kalarak, dinin yasakladığı bazı davranışlara yönelmesi, onda çatışma,
gerginlik ve günahkârlık duygusu oluşturabilmektedir.
Suçluluk ve günahkârlık duygusu, dine dönüş, hidayet bulma açısından
önemli bir etken olurken, zamanla kişiyi bulunduğu dinden uzaklaştırıp başka
arayışlara da yöneltebilmektedir. Bu arayışta özellikle zihinsel tatminsizlik
duymanın yönlendirici bir etkiye sahip olduğu görülmektedir.
Din Adamlarından ve Dindar Görünen Kişilerden Nefret Duyma
Din adamlarının model
davranışları, din
değiştirmeye yol
açabilir.
Din adamlarının ve kendisini dindar gösteren kimselerin, kişisel çıkarlar elde
etmek amacıyla din adına yanlış hükümler vermeleri, dinin emri diye gösterdikleri
prensiplere kendilerinin uymamaları, kısaca sözleri ile davranışlarının birbirini
tutmaması, bireyin din adamlarına ve dindar kişilere olan güveninin azalmasına,
onlardan nefret duymasına neden olabilmektedir. Bu nefret duygusu bilinçaltına
yerleşip zamanla gelişerek bireyin bulunduğu dine olan inanç ve bağlılığının
azalmasına, hatta tamamen dinden uzaklaşmasına da yol açabilmektedir. Bu
durumda birey, diğer dinlere daha açık hâle gelmekte, başka dine bağlı kişilerle
kurduğu ilişkiler nedeniyle veya başka dine ait okuduğu kitapların etkisiyle din
değiştirebilmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Örnek
İhtida Psikolojisi
•“İki yıldır Türkiye’de bulunuyorum. Buraya geldikten sonra birçok
cami ve türbe gezdim. İslâmiyet hakkında pek çok kitap okudum.
İslâmiyetin mükemmel, akla ve mantığa uygun bir din olduğunu
anladım. Bilhassa doğrudan doğruya, aracı olmadan Allah’a dua
etmek için İslâmiyet'i seçtim, diyebilirim. Zaten Hristiyanlıktan çok
önceleri çıkmıştım. Hristiyan din adamlarının vaazlarında bizden
istediklerini kendilerinin yapmamaları, ayrıca insanların
günahlarını Allah’tan önce kendilerinin affetme yetkileri varmış gibi
görünmeleri nedenleriyle Hristiyanlıktan tamamen uzaklaşmıştım.”
Sosyokültürel Güdüler
İnsan sosyal bir ortamda doğmakta, büyümekte ve gelişmektedir. Yetiştiği ve
içinde bulunduğu şartlar, iletişim kurduğu kişiler, onun inanç, tutum ve
davranışlarını etkilemektedir. Dolayısıyla dinî değişim ve ihtida olaylarında da
sosyokültürel güdülerin önemli etkisi olabilmektedir. Bütün davranışlarda olduğu
gibi ihtidada da bireyin çocukluk döneminden itibaren aile bireylerinden ve diğer
insanlardan gördüğü muameleler, ailenin parçalanması, dağılması, anne baba
yoksunluğu, arkadaşlarının ve çevresindeki kişilerin dinî inanç ve tutumları
belirleyici rol oynamaktadır.
Bireyi ihtada etmeye götüren önemli sosyokültürel güdüler şunlardır:
Müslümanlardan Yardım ve İyilikler Görme
İhtiyaç duyulduğu anda
yapılan yardım, din
değiştirmeye yol
açabilir.
Başka dine mensup olan bir kişi çeşitli nedenlerle Müslümanlarla ilişki
içerisinde olabilir. Bu ilişkiler sırasında eğer Müslümanların olumlu davranışlarıyla
karşılaşmış, hele onlardan yardım ve iyilikler görmüşse, Müslümanların bu tutumu
onu İslâm’a yöneltebilmektedir. Özellikle birey daha önce kendi dindaşlarından
haksızlıklar, kötülükler görmüş ise, onlara karşı duyduğu nefret, onu kendi dininden
soğutmuş ve uzaklaştırmış olabilir. İşte böyle bir durumda Müslümanların olumlu
davranışları onu o derecede etkiler ki, zamanla onların dinine girebilir.
T. W. Arnold’un İntişar-ı İslâm Tarihi adlı eserinde kaydettiği şu tarihsel olay,
bu güdünün ne kadar etkili olabileceğini göstermesi açısından kayda değerdir:
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Örnek
İhtida Psikolojisi
•“Haçlılar, Küçükasya (Anadolu) yolu ile Kudüs’e varmaya
çalıştıkları sırada Frigya dağlarının geçitlerinde Türkler
tarafından acı bir yenilgiye uğratıldılar. Fakat buna rağmen
büyük zorluklara katlanarak Antalya sahillerine gidebildiler
ve orada Rum tüccarlarının istedikleri yüksek ücretleri
verebilenler Antalya sahiline geçebildiler. Hâlbuki hastalar ve
yaralılar ile bir sürü hacı, hain müttefikleri Rumların
merhametine ihtiyaçları olduğunu arz eder bir şekilde geri
kalmaya mecbur oldular. Bunlardan üç veya dört bin kişilik
bir kafile, ümitsizlik içinde kurtulmaya uğraştıkları sırada
Türkler tarafından etrafları sarılıp büyük bir bozguna
uğratılmıştı. Türkler bu zaferlerinden sonra karargâhı tazyike
başladılar. Eğer Müslüman Türklerin kalplerine, o sefaleti ve
felaketi görerek bir acıma duygusu gelmemiş olsaydı, geri
kalan Haçlı kafilesinin durumu çok feci olurdu. Türkler, bu
bîçarelerin yaralarına baktılar, fakirlerini cömertlikle
beslediler ve sıkıntıdan kurtardılar. Hatta bazı Müslümanlar,
Rumların tehdit ve hile ile Hristiyan hacılardan koparmış
oldukları Fransız paralarını satın alarak ihtiyacı olan hacılara
verdiler. Aynı dinden olmayanların bu koruyucu muameleleri
ile dindaşları olan ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven,
dolandıran Rumların hareketleri, Haçlı hacıları arasında öyle
bir karşılaştırma vesilesi oldu ki, bunlardan pek çoğu kendi
istekleriyle, kendilerini kurtaran Müslümanların dinini kabul
ettiler.”
Bunun yanında ayrıca bireye, İslâm’a karşı duyduğu ilgi ve eğilimler sırasında
gösterilen iyi davranış ve yapılan iyilikler, onun Müslüman olma kararını vermesini
kolaylaştıran ve bu kararı çabuklaştıran önemli bir güdüdür.
İçinde Bulunduğu Müslüman Toplumdan Etkilenme
Olumlu tutum ve
davranışlar, din
değiştirmeye yol
açabilir.
Başka dine inanmış olan bir kişi hayatını Müslüman bir toplumda sürdürüyor
olabilir. Hatta küçük yaştan itibaren Müslüman bir toplumda yetişmiş, büyümüş ve
arkadaşlarının, çevresindeki kişilerin büyük çoğunluğu Müslümanlardan oluşmuş
olabilir. Bu durum, Müslümanların tutum ve davranışlarına bağlı olarak onun
zamanla Müslümanlardan, onların inancından olumlu yönde etkilenmesine neden
olabilir. Yaptığımız bir araştırma, bu etkinin şu noktalarda olduğunu göstermiştir:
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
İhtida Psikolojisi
Toplumun kültürünü, gelenek ve göreneklerini benimseme
Eğer birey, çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda yaşıyor, arkadaşlarının
çoğu bu dine bağlı kişilerden oluşuyorsa, zamanla onlardan olumlu yönde
etkilenebilir, toplumun kültürünü, örf ve âdetlerini benimseyebilir. Benimsediği bu
örf, âdet ve iyi davranışlar, çoğunlukla toplumun inancından doğduğu için,
toplumun dinine karşı ilgi ve hayranlık duymaya başlar ve bu duygu gittikçe
gelişerek bilinçaltına yerleşir. Böylece bireyde, takdir ettiği bu dine girme istek ve
eğilimi belirir. Bu istek ve eğilimin gittikçe kuvvetlenmesiyle veya karşısına çıkacağı
bir şahsın etkisiyle din değiştirmeye karşı olan direnişler zayıflar ve birey din
değiştirerek toplumun dinine girer.
Ancak, unutmamak gerekir ki, toplumsal etki toplumdaki bireylerin tutum ve
davranışlarına bağlı olarak iki yönde de, yani olumlu da olumsuz da olabilir.
Müslüman bir toplumda yaşayan birey, eğer Müslümanlardan kötü davranışlar
görürse, kuşkusuz onların dinine girme eğilimi hissetmez.
Çevresindeki kişilerce saygı görme, takdir edilme arzusu
Saygı görme ve takdir
edilme arzusu, din
değiştirmeye neden
olabilir.
Birey çevresindeki diğer insanlar tarafından takdir edilme arzusuna sahiptir.
İlişkide bulunduğu kişiler tarafından beğenilme arzusu güçlü bir güdüdür.
Müslüman bir toplumda, özellikle dar bir çevrede yaşayan başka dine mensup bir
kişi de, başka dine mensup insanların oluşturduğu bir toplumda yaşayan
Müslüman bir kişi de değişik dinden olması nedeniyle kendisinin ayıplanacağını,
hor görüleceğini düşünebilir. Bulunduğu ortama, dinî inanç, bilgi ve kişilik yapısına
göre kendini eksik görebilir. Bu eksiklik, çevresindekilere karşı aşağılık duygusuna
kapılmasına neden olabilir.
Aşağılık duygusu kişiye çok ağır ve acı gelen, hoşa gitmeyen bir ruh hâlidir.
Bu duyguya sahip olan kimseler, kendilerini diğer insanlar yanında küçük
gördüklerinden, bu duygudan kurtulmak, çevresindeki kişilerce sevilip saygı
görmek, onların beğenisini kazanmak isteği ile din değiştip bulunduğu toplumun
dinini kabul edebilir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Örnek
İhtida Psikolojisi
•“
•"Ben Müslüman bir Türkle evlenmiştim. Evlendiğim zaman annem
bana, ‘Türkle evlendin. Eğer dinini değiştirirsen seni evlâtlıktan
reddederim’ demişti. Fakat ben, Müslüman olsam annem nereden
duyacak diye düşündüğüm için, evlendikten sonra Müslüman olmak
istedim. 18 kişilik bir aileye gelin gitmiştim. Hep beraber
oturuyorduk. Onların hepsi Müslümandı. Sadece ben Hristiyan
olduğum için kendimde bir eksiklik hissediyordum. Gerçi onlar bana
bir şey söylemiyorlardı, fakat ben yine de huzursuzdum. Beyime
söyledim, bu böyle olmaz. Ben de Müslüman olmak istiyorum. Fakat
beyim çok ihmalkârdı. Bugün, yarın derken bu zamana kadar geldi.
Türk toprağında dünyaya geldim, Türk mezarlığına gömülmek
istiyorum. Onun için beyim öldükten sonra kendim müracaat ettim
ve Müslüman oldum. Hatta komşular bana sorarlardı. ‘Müslüman
oldun mu?’ diye. Onlara oldum derdim.”
Müslüman Bir Kişi İle Evlenme
Müslüman bir kişi ile evlenmeye bağlı ihtida olayları oldukça yoğundur. Bu
şekilde İslâm’a giren birey, ya evlenirken ya da evlendikten sonra Müslüman
olmaktadır. Burada daha ziyade şu güdülerin etkili olduğu görülmektedir:
Evlenilen kişiye karşı duyulan sevginin inanılan dinî değerlerden
daha üstün gelmesi
Din değiştirme, evliliğe
bağlı koşulların bir
sonucu olabilir.
Kendisiyle evlenmek isteyen başka dine mensup bireye, Müslüman olan
erkek arkadaşı, “Seninle evlenebilmem için Müslüman olman gerekiyor. Müslüman
olmazsan evlenemeyiz!” diye bir şart koşabilmektedir. Böyle bir durumla karşılaşan
kişi, ya bulunduğu dinî terk ederek evlenecek olduğu kişinin dinine dönecek, yani
Müslüman olacak ya da evlenemeyecektir. Bu durumda eğer bireyin, evleneceği
kişiye karşı duyduğu sevgi ve evlenme ile amaçladığı değerler, inanmakta olduğu
dinî değerlerden daha üstün gelirse, bulunduğu dinî bırakarak eşinin dinini kabul
etmektedir. Aşadığıdaki örnek, bu durumu yansıtmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Örnek
İhtida Psikolojisi
•“Beyim, evlenirken Müslüman olmamı istedi. Ben de Müslüman
oldum. Sadece evlenme nedeniyle din değiştirdim.”
Ancak şunu da hatırlatmak gerekir ki birey daha önce, evlenecek olduğu
kişinin bağlı olduğu dine ilgi duymuş, eğilim göstermiş, fakat din değiştirme kararını
verememiş olabilir. İlgi duyduğu dine bağlı bir kimse ile evlenmesi, kararsızlık
engelini aşmasına ve din değiştirmesine neden olabilir.
Sosyal Destek Sağlama
İnsan bulunduğu ortamda güven ve emniyet içinde olmayı ister. Kendisine
yeterli ilgi ve sevgi gösterilmesini, değer verilmesini arzu eder. Başkaları üzerinde
etki yapmasını, sözünün dinlenilmesini ister. Ayrıca sosyal bir ortamda, sadece
kabul edilmiş olmaktan ziyade yüksek bir saygınlık ister.
İşte bu duygularla birey, evlendikten sonra yeni bir çevresi olacağını, din
değiştirirse, yakınları ve çevresindeki kişilerle daha iyi ilişkilerde bulunabileceğini,
saygınlığının artacağını, kendisini onlara daha çok sevdirebileceğini ve daha
garantili bir sosyal emniyete kavuşabileceğini düşünerek din değiştirebilmektedir.
Dinî Konularda Tartışma
Eşler arası dinî
tartışmalar, din
değiştirmeye neden
olabilir.
İki ayrı dine bağlı kişinin evlenmesinden sonra, eşler birbirlerinin dinine karşı
ilgi duyabilmektedir. Ancak birey, nasıl her şeyi aynı derecede algılamazsa, her
şeye de aynı ilgiyi göstermez. Kişinin değişik inançlara ilgi duyması için onların,
kendi ihtiyaç ve isteklerinin tatmini yararına bir değer taşıması gerekmektedir.
Özellikle eşler, bu özelliklerin etkinliği oranında birbirlerinin dinine ilgi duymakta ve
zamanla dinî konularda tartışmalara girebilmektedir. Tartışma onlarda,
bilinçaltında gizledikleri ve doyuracak ispatı yapamadıkları inançlarının bilinç
alanına çıkmasını ve gerginlik yaratmasını sağlamaktadır. Böylece ortaya çıkan
gerginlikten kurtulmak için, ya gerginlik doğuran konuları bilinçaltına iterek
inanmakta oldukları dinî olduğu gibi kabul etmekte ya da eşlerden biri, zamanla
diğerinin dinine dönmektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Örnek
İhtida Psikolojisi
•“Eşim Türk ve Müslümandır. Onunla tanıştıktan sonra bana zaman
zaman İslâmiyeti, İslâmın esaslarını anlatırdı. Hristiyanlığı az çok
biliyordum. Ara sıra ailemle beraber kiliseye gider, orada vaaz
dinlerdik. Protestan’dım, Katolikler gibi sık sık kiliseye gitmezdik.
Hristiyanlıkta, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu inancı vardır ve ben de
buna inanıyordum. Üzerinde hiç düşünmemiştim. Kesin bir inançla
buna inanıyor ve Hz. İsa’yı çok seviyordum. Eşimle konuşurken bana,
Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olamayacağını, Allah’ın oğula ihtiyacı
olmadığını, İsa’nın ancak bir peygamber olduğunu anlatırdı. Ayrıca,
İslâmiyet'i araştırmamı, onun en son gerçek bir din olduğunu
söylerdi.
•Daha sonra bende de aynı inanç belirmeye başladı. İslâmiyeti bizzat
kendim öğrenebilmek için almanca Kur’an tercümesini ve daha
başka kitaplar okudum. Eşimle evlendikten sonra da araştırmalarım
devam etti. Hz. İsa’nın bir peygamber olduğunu, en son
peygamberin ise Hz. Muhammed olduğunu öğrendim. Artık İslâm’ın
şartlarını tatbike başlamıştım. Oruç tutuyor, ara sıra namaz da
kılıyordum. Eşim beni hiç bir zaman Müslüman olmaya zorlamadı.
Evlendiğimizden yirmi beş yıl sonra resmen İslâmiyet'i kabul ettim.
Zaten çoktan Müslüman olmuştum. Böylece resmen de Müslüman
oldum. Hristiyanlığa ait öğrendiğim inanç ve esaslarla ilgili hiç bir
zaman şüphe duymadım. Ancak eşimin anlattıklarını düşününce, Hz.
İsa’nın Allah’ın oğlu olamayacağı, Allah’ın her hangi bir oğula
ihtiyacı olmadığı konusunda içime şüphe düştü. Peygamberler
arasında hiçbir farklılık görmemesi, Hz. İsa’yı da peygamber olarak
kabul etmesi, İslâmiyet'e yakınlık duymam konusunda en etkili
faktörler oldu."
Ekonomik Mahrumiyet
Ekonomik mahrumiyet, birçok davranışa yöneltici neden olabilmektedir. Dinî
değişim açısından bakıldığında, ekonomik mahrumiyetin etkisinin olumlu yönde
olduğu gibi olumsuz yönde de olabildiği görülmektedir. Ekonomik ya da başka
mahrumiyet ve çaresizlik içinde bulunanlardan bazıları, bu mahrumiyetlerini telafi
etmek amacıyla yeni bir gruba ya da yeni bir dine girebilmektedir. Çünkü bunlar
kendilerini güven içinde hissedebilecekleri bir yer ararlar. Yeni girdikleri grupta
ekonomik destek söz konusu olabileceği gibi, psikolojik ve sosyal destek de
görebilmektedirler. Bu şekilde ihtida etmiş olanlar, şeklen Müslüman olmakta,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
İhtida Psikolojisi
gerçekte ise önceki dinlerine inanmakta ya da zayıf bir dinî inanca sahip
bulunmaktadırlar.
Japonya- Tokyo Cami İmamlığından Diyanet İşleri Başkanlığına gönderilen 7
Şubat 1978 tarih ve 024-78 sayılı rapordaki şu ifadeler bu güdünün güzel bir
örneğini oluşturmaktadır:
Sosyo-ekonomik
mahrumiyet karşısında
dinin sunduğu güven ve
destek, din
değiştirmeye neden
olabilir.
“Nikâh törenleri ile İslâm’a giriş, belirli amaçlara yönelik
görünümler arz etmektedir. Şöyle ki, bazı büyük Japon tüccarları Arap
ülkeleri ile ticari faaliyetlerini daha fazla geliştirebilmek için, İslâm’a
girdiğine dair belgeleri alarak şeklen İslâm görünümü
sağlamaktadırlar.”
Türkiye’deki İslâm’dan Hristiyanlığa dönenler üzerinde yapılan araştırmalar,
bunlarda maddi çıkar sağlamanın önemli bir etken olduğunu göstermektedir.
Misyonerler tarafından özellikle genç sempatizanları etkilemek amacıyla ekonomik
yardım ve destekler önemli oranda kullanılmaktadır. Ancak bu yönde etkilenen
gençlerin sadece ekonomik durumlarının ve maddi çıkar elde etme arzularının
değil, çocuklukta aldıkları dinî eğitimin, anne, baba, çocuk ilişkilerinin, aile
yapılarının ve arkadaş çevrelerinin de bu eğilimde son derece önemli olduğunun
altını çizmek gerekir.
İHTİDA SONRASI TUTUM VE İLİŞKİLER
İhtida eden kişinin inanç, düşünce, değer, tutum ve davranışlarında, kimlik
ve kişiliğinde, yakınlarıyla ve diğer insanlarla ilişkilerinde önemli değişiklikler
meydana gelmektedir. Önceki durumuyla sonraki durumu az çok farklılaşmaktadır.
Yalnız bu farklılaşma, bireyin din değiştirmedeki amacına, inancındaki samimiyete,
dinin esaslarını benimseyerek mi yoksa çeşitli menfaatleri elde etmek için mi din
değiştirdiğine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Gerçek bir inanç değişimine bağlı
olarak ortaya çıkan ihtida olayından sonra genelde şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır:
Kimlik Değişimi
Din değiştirme, aynı
zamanda psiko-sosyal
bir değişimi ifade eder.
İhtida ile birey, âdeta yeniden yapılanmakta, yeni bir kimlik kazanmaktadır.
Hayata bakışı, hayatı değerlendirmesi, kendisini, dünyayı, olayları algılaması
değişmektedir. Aslında böyle bir değişim ihtidadan önce başlamaktadır. İhtida ile
önemli bir aşama kaydetmekte, ihtidadan sonra da devam etmektedir.
Din değiştirme kararını vermesiyle ortaya çıkan dinî kimlik değişimi, bireyi
içindeki sıkıntılardan, endişelerden kurtararak rahatlatmaktadır. Böylece kendini
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
İhtida Psikolojisi
daha güçlü hissetmekte, yeni kimliğinin gereklerine uygun davranışlar göstermeye
başlamaktadır.
İbadet, Tutum ve Davranışlarda Farklılaşma
İslâm dinini seçen muhtedilerin açıklamalarından, onların bir kısmının daha
Müslüman olmadan önce ibadet etmeye başladıkları, ara sıra namaz kılıp oruç
tuttukları anlaşılmaktadır. Böylece İslâm dininin istediği ibadetleri yapma yönünde
bir farklılaşmanın olduğu görülmektedir.
İbadetleri, özellikle de namaz ibadetini uygulama noktasında, bireyin
bulunduğu ortama, çalıştığı işyerine göre bazı sıkıntılar söz konusu olabilmektedir.
Mühtedilerden bazıları, işyerlerinde namaz kılamadıklarını, sadece evde iken
namaz kıldıklarını, bazıları da düzenli olarak değil de arasıra namaz kıldıklarını
belirtmişlerdir.
Ali Köse’nin yetmiş İngiliz Mühtedi üzerinde yaptığı araştırmaya göre,
bunların içki, uyuşturucu ve domuz eti gibi İslâm’ın yasakladığı maddelerle ilgili
tutumları şöyledir: Büyük çoğunluğu (64 kişi) artık alkollü içki kullanmadıklarını
söylerken, az bir kısmı (6 kişi),çok az olmak üzere bazen alkol aldıklarını ifade
etmişlerdir. Daha önce uyuşturucu kullanan altı kişi de, uyuşturucuyu tamamen
terk ettiklerini açıklamışlardır. Yine hepsi de Müslüman olduktan sonra domuz eti
yemediklerini söylemişlerdir.
Aile ve Çevre İlişkilerinde Sorunlar
Din değiştirdikten sonra mühtediler, aile bireyleriyle ve çevrelerindeki
kişilerle bazı sorunlar yaşayabilmektedir. Bu sorunlar daha çok anne babaların
tutumlarına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, bazı anne babalar
çocuklarının Müslüman olmasına sessiz kalıp tepki göstermezken, hatta bazıları
olumlu karşılarken, bazıları ise aşırı tepki gösterebilmektedir. Özellikle koyu dindar
olan bazı anne babaların tepkisi fazla olmaktadır. Bunlar çocuklarının Müslüman
olmalarını bir türlü kabullenememektedirler.
Din değiştirme, kişiler
arası ilişki ve iletişimde
ciddi sorunlara yol
açabilir.
Bazı mühtedilerin ailelerini üzmemek için ya da aileleriyle çekişme
yaşamamak için Müslüman olduklarını söylememeyi tercih ettikleri görülmektedir.
Bazıları da tepkiyi normal karşılamakta ve anne babalarının zamanla
yumuşayacaklarını düşünmektedir. Bazı Mühtediler, gösterilen tepkilerin
kendilerinde pişmanlık oluşturmadığını, tersine yeni kimliklerini daha da
güçlendirdiğini belirtmişlerdir.
İçinde bulunulan çevre ile ilişkiler, toplumun dinî inancına göre değişiklik
göstermektedir. Eğer toplumun çoğunluğu Müslümanlardan oluşuyorsa, çevrenin
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
İhtida Psikolojisi
tepkisi olumlu olmakta, birey daha çok takdir edilmekte, saygınlık kazanmaktadır.
Buna karşılık bireyin yaşadığı toplum, terk ettiği dine mensup kişilerden
oluşuyorsa, o zaman bireye karşı soğukluk ve tepkiler oluşabilmekte, sosyal bir
baskı söz konusu olabilmektedir.
Din değiştirdikten sonra muhtedilerin sosyal çevrelerinde de önemli
değişiklikler meydana gelmektedir. Örneğin Müslüman olduktan sonra eski
arkadaşlarıyla içki içmeye gitmeyen muhtedinin bu tutumu, onlarla ilişkilerinin
zayıflamasına neden olmaktadır. Ayrıca onun yeni Müslüman arkadaşlar edinerek
onlarla daha yoğun ilişki içine girmesi, arkadaş çevresini değiştirmektedir.
BİR DİNE DÖNÜŞ HAREKETİ OLARAK TÖVBE
Kelime olarak “dönmek”, “vazgeçmek” anlamına gelen tövbe, terim olarak;
insanın dince uygun görülmeyen bir davranıştan dönmesi, vazgeçmesi ve bir daha o
davranışı yapmayacağına dair söz vermesi demektir.
Tövbe denildiğinde akla kuşkusuz“günah” gelmektedir. Günah, Farsça bir
kelime olup, hata, mahsur, sorumluluk anlamlarına gelir. Terim olarak, bireyin dinî
değerlerine aykırı olan davranışlarına günah denir. Dinî bir emre aykırı hareket, dinî
kurallara muhâlefet günah olarak nitelendirilmektedir. Günah olan davranışlar,
aynı zamanda dinen suç kabul edilir.
Tövbe bir pişmanlık ve
özür dilemedir.
İşte tövbe, bireyin inandığı, kabul ettiği dinî değerlerine ters düşen
davranışından, yani günah olan bir hareketinden, pişmanlık duyarak vazgeçmesi ve
bu davranışı bir daha yapmayacağına dair söz vermesidir. Ancak bu vazgeçişte
esas, Allah’ın rızası olmalıdır. Eğer dine aykırı bir davranışı yapmamaya karar
vermek, Allah’ın rızasını kazanmak için değil de bedenine, malına ve şerefine bir
zarar geldiğinden dolayı olursa, buna tövbe denmez. Çünkü tövbedeki en önemli
nokta, Allah’ın istemediği bir hareketi yapmış olması nedeniyle bireyin, Allah’la
arasının açıldığı bilincine ulaşması ve Allah’ın rızasını kazanmak için bu hareketten
vazgeçmesidir. Dolayısıyla tövbenin temelinde, yapılan davranışın dinî emirlere
aykırı ve günah olduğunun farkına varma ve Allah’la ilişkilerini onarıp düzeltme
niyeti bulunmaktadır.
İslâm’a göre hangi hatalı hareket olursa olsun, ister büyük ister küçük günah
olsun, hepsinin tövbesi münkündür ve mümin tövbe ettiği takdirde Allah o kulunu
mutlaka bağışlayacaktır (Bakara, 2/222; Zümer, 39/53).
Gazali’ye göre tövbenin üç boyutu vardır: Birincisi “bilme”, ikincisi
“pişmanlık”, üçüncüsü “gereğini yerine getirme”dir. Birincisinde, yapılan hareketin
zararları ve bu zararların kul ile Allah arasında bir perde oluşturduğu bilinir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
İhtida Psikolojisi
İkincisinde, hareketin yapılmasından pişmanlık duyularak ıstırap duyulur.
Üçüncüsünde ise, o hareket hemen terk edilerek bir daha yapmamaya karar verilir
ve geçmişte yitirilenin, iyilik veya kaza ile yerine getirilmesine çalışılır.
Gazali’ye göre işte bu üç unsur bir araya gelince tövbe olur. Yoksa dil ile
tövbe ifade eden sözleri söylemek yeterli değildir. Aslında kişi sözle belirtmeden,
yaptığı kötü hareketten sonra samimi olarak pişmanlık duyarsa, bu da tövbe yerine
geçer. Hz. Peygamber bir hadislerinde, pişmanlığın tövbe olduğunu ifade etmiştir.
Çünkü pişmanlıkta, yapılan işin zararlarını bilme ve bunu tekrar yapmamak için bir
karar vardır.
Tövbe, hem pişmanlık,
kaygı ve sıkıntıyı içeren,
hem de telafiye
yönelten dinamik bir
süreçtir.
Tövbeden önce meydana gelen davranışın günah olarak
değerlendirilebilmesi için, bireyin dinî inançlarıyla bu davranışın çatışması söz
konusu olmalıdır. Bir davranış ortaya konduktan sonra, bireyin bizzat kendisi
tarafından bunun kritiği yapılır. Eğer davranış inancın gerektirdiği değerlere, yani
dinin normlarıyla çatışıyorsa, birey bu davranışını günah olarak nitelendirir. Bu
durumda birey, kendi içinde bir uyumsuzluk, inandığı varlık ile arasındaki
ilişkilerinde bir kopukluk hissine ulaşır. Yani, var olan gerçek “ben” ile olmak
istenen “ideal ben” arasında bir çatışma yaşanır. Böylece günah sayılan davranış
Allah’la insan arasındaki bağı koparan veya zedeleyen bir isyan olarak
değerlendirilir. Bu durumda, artık, davranışın özelliğine göre hem Allah‘la olan
ilişkiler hem de varsa diğer insanlarla olan ilişkiler, muhâlefet edilen değerin kuvvet
derecesine paralel olarak kritik edilir. Yapılan davranıştan ötürü bireyde üzüntü,
hayıflanma, korku tarzında birçok karmaşık duygu ortaya çıkar. Bu duygular onda
nedamet, pişmanlık ve suçluluk duygularını ateşler.
Tövbe sürecindeki pişmanlık duygusunun oluşması ve şiddetlenmesinde
çeşitli faktörler etkili olmaktadır. Bu faktörler, ceza korkusu, mükâfattan geri kalma
sıkıntısı, sevgiden mahrum olma endişesi gibi nedenler olabilir. Birey, günah olarak
değerlendirdiği davranışla neleri kaybedeceğinini ayırdına vardıkça, içinda
günahtan kurtulma arzusu doğmakta ve bu arzu aynı zamanda olumsuz durumu
telafi ihtiyacını da tetiklemektedir.
Görüldüğü gibi burada, davranışın günah olarak değerlendirilmesi ve
pişmanlık duygusunun ortaya çıkmasında en önemli unsur kişinin inanç sistemi
olduğu gibi, davranışın kötü sonuçlarının ortadan kaldırılması ve tekrarlanmaması
konusunda insana yön veren ve bunun gerçekleşmesini sağlayan, yine kişinin inanç
sistemi olmaktadır.
Böylece tövbe bireyin günahkârlık ve suçluluk duygusuna kapılmasını
önleyen, kapılmışsa onu bu duygudan kurtaran çok önemli bir dinî davranıştır.
Tövbe, bireyin ümitsizliğe düşmesine engel olmakta, onu endişe ve korkulardan
korumaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Özet
İhtida Psikolojisi
•İnsan inanan, ancak zamanla inancında az ya da çok değişmeler yaşayan
bir varlıktır. Bu değişim, kabul ettiği dinin içinde, o dinin esaslarıyla
sınırlı olabileceği gibi, inandığı dinî tamamen terk edip başka bir dinî
kabul etme, ona bağlanma, yani din değiştirme şeklinde de
olabilmektedir.
•Dinî değişim, bireyin zihinsel, duygusal ve davranışsal, dinî nitelikli her
türlü değişimi kapsayan geniş bir anlama sahiptir. Bireyin bir dine olan
inanç ve bağlılığının başka bir dine aktarılması anlamına gelen din
değiştirme, ihtida ve irtidat davranışları, önemli dinî değişimlerdir.
•Her din değiştirme olayının kendine has özellikleri bulunsa da, genel bir
din değiştirme ve ihtida süreç modeli oluşturulabilir.
•Bireyin din değiştirmesinde zihinsel, duygusal ve sosyokültürel
güdülerin etkili olmaktadır. Zihinsel güdüler, daha çok din ile ilgili şüphe
ve tatminsizliklerin oluşturduğu etkenlerdir. Duygusal güdüler,
travmatik, gerilimli olayların, yoğun duygusal yaşantıların dinî değişime
götürücü etkileridir. Sosyokültürel güdüler ise, bireyin yaşadığı
çevreden, toplumdan kaynaklanan dinî yönelişlerdir.
•Din değiştirme bireye yeni bir kimlik kazandırmakta ve çevresindeki
kişilerle ilişkilerinde farklılaşmalara yol açmaktadır.
•Dinî değerlere aykırı, günah olan davranışlarda bulunan bireyin,
pişmanlık duyarak bu davranıştan vazgeçmesine, dinî olana dönmesine
tövbe denmektedir. Tövbe sürecinde birey dinî bir değişim yaşamakta,
günahkârlık ve suçluluk duygusuna kapılmaktan kurtulmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Ödev gönderimi
Ödev
Etkileşimli Alıştırmalar
Alıştırmalar
İhtida Psikolojisi
• Öğrendiklerinizi Müslüman olmuş kişilerin
açıklamalarıyla pekiştirebilirsiniz.
• İhtida etmiş bir kişiyi bularak onunla görüşünüz ve
ihtida etme nedenini, ihtidadan sonraki aile ve
çevre ilişkilerini yazarak yandaki ödev gönderme
linkiyle gönderiniz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
İhtida Psikolojisi
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. “Bireyin dinî inanç, düşünce, duygu ve davranışlarındaki her türlü değişimi
anlatır.” şeklinde tanımlanabilen kavram aşağıdakilerden hangisidir?
a) İhtida
b) İrtidat
c) Dinî değişim
d) Din değiştirme
e) Tövbe
2. Aşağıdakilerden hangisi ihtida sürecinde yer almaz?
a) Gerginlik yaşama
b) Müslümanlarla iletişim kurma
c) Dinî bir arayış içinde olma
d) Günahkârlık duygusuna kapılma
e) Kendini İslâm’a uydurmaya çalışma
3. Aşağıdakilerden hangisi ihtidanın zihinsel güdülerindendir?
a) Bir anlam boşluğu içinde bulunma
b) Gerilimli olaylar yaşama
c) Müslümanlardan yardım ve iyilikler görme
d) Din adamlarının yanlış davranışlarını fark etme
e) Bir Müslümandan etkilenme
4. “Varoluşsal boşluk”tan söz eden psikolog aşağıdakilerden hangisidir?
a) Clark
b) Frankl
c) Lofland
d) Stark
e) Jung
5. Aşağıdakilerden hangisi bireyi dinle ilgili bulunduğu durumdan dönme,
vazgeçme yönünde daha çok kamçılar?
a) Dinî konular üzerinde düşünme
b) Farklı dine bağlı bir kişiyi sevme
c) Suçluluk ve günahkârlık duygusuna sahip olma
d) Ekonomik mahrumiyet içinde bulunma
e) Farklı dine bağlı kişilerle dinî konularda tartışma
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
İhtida Psikolojisi
6. Aşağıdakilerden hangisi ihtidada etkili olan sosyokültürel güdüler içerisinde
yer alır?
a) Din adamlarından nefret duyma
b) Bir anlam boşluğu içinde bulunma
c) Dinin esaslarını sorgulama
d) Gerilimli olaylar yaşama
e) Çevresindeki kişilerce saygı görme, takdir edilme arzusu
7. Dinî değişimde ekonomik mahrumiyetin etkisiyle ilgili aşağıdakilerden
hangisi doğru değildir?
a) Ekonomik mahrumiyet dine bağlılığa da neden olabilir.
b) Ekonomik mahrumiyet içinde olanlardan bazıları yeni bir dine de
girebilir.
c) Ekonomik mahrumiyet bireyin dinden uzaklaşmasına da neden
olabilir.
d) Maddi çıkar amaçlı din değiştirenlerin inançlarında da bir değişme
olmaktadır.
e) Bu şekildeki dinî değişimin temelinde servet doyumu yer alır.
8. Samimi olarak ihtida eden bir kişide aşağıdakilerden hangisi görülmez?
a) Yeni bir kimlik kazanır.
b) Zihinsel çelişkiler yaşar.
c) Hayatı algılaması değişir.
d) Kendini rahatlamış görür.
e) Kendini daha güçlü hisseder.
9. Din değiştirdikten sonra mühtedilerle aile bireyleri arasında aşağıdakilerden
hangisi yaşanmaz?
a) Mühtediler Müslüman olduklarını ailelerine rahatça söyler.
b) Bazı anne babalar çocuklarının Müslüman olmasına tepki göstermez.
c) Bazı anne babalar çocuklarının Müslüman olmasına aşırı tepki
gösterir.
d) Anne babalarının gösterdiği tepkiler bazı mühtedilerde pişmanlık
oluşturur.
e) Bazı anne babalar çocuğunun Müslüman olmasını olumlu karşılar.
10.Tövbe ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a) Tövbe, dönmek, vazgeçmek demektir.
b) Pişmanlık bir tövbedir.
c) Tövbedeki vazgeçişte Allah rızası esastır.
d) Tövbe bireyin günahkârlık duygusuna kapılmasını önler.
e) Hangi amaçla olursa olsun kötü olandan vazgeçiş bir tövbedir.
Cevap Anahtarı
1-C, 2-D, 3-A, 4-B, 5. C, 6. E, 7. D, 8. B, 9. A, 10. E
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
İhtida Psikolojisi
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Arnold, T. W. (1971). İntişar-ı İslâm Tarihi, Çev. Hasan Gündüzler, İstanbul.
Clark, W. H. (1958). The Psychology of Religion, New York
Esed, Muhammed. (1969). Yolların Ayrılış Noktasında İslâm, Çev. Hayrettin
Karaman, İstanbul.
Frankl, Viktor E. (1998). İnsanın Anlam Arayışı, Çev. Selçuk Budak, Ankara.
Hökelekli, Hayati. (2009). Çocuk, Genç, Aile Psikolojisi ve Din, İstanbul.
Hökelekli, Hayati. (1993). Din Psikolojisi, Ankara.
James, Hostings, M. A. (1984). Encyclopedia of Religion and Ethics, New York.
Köse, Ali. (2008). Neden İslâm’ı Seçiyorlar, İstanbul.
Ömer, Ali. (1956). Neden Müslüman Oldum, Çev. Mizyal Civelek, İstanbul.
Peker, Hüseyin. (1979). Din Değiştirmede Psiko-sosyolojik Etkenler.
(Doktora Tezi).
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi.
Peker, Hüseyin. (2010). Din Psikolojisi, İstanbul.
Vergote, Antoine. (1966). Psychologie Religieuse, Bruxelles.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
PSiKANALİZ VE DİN
• Psikanaliz nedir?
• Sigmund Freud
• Alfred Adler
• Carl Gustav Jung
• Erich Fromm
• Erik Erikson
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Psikanalizi ve psikolojideki yerini
öğrenebilecek,
• Psikanaliz ekolünü temsil eden temel
psikologları ve psikolojiye katkılarını
tanıyacak,
• Bu psikologların din ve Tanrı
konusundaki görüşlerini tanıyacak,
• Psikanalizin insanın dini yaşantısınının
açıklanması sürecine katkılarını
değerlendirebileceksiniz.
DİN PSİKOLOJİSİ
Prof. Dr. Ali KÖSE
ÜNİTE
13
Psikanaliz ve Din
GİRİŞ
Psikanaliz Nedir?
Psikanaliz öncelikle bir
psikoterapi tekniği olarak
ortaya çıkmış, zamanla
gerek Freud’un gerekse
diğer psikologların
katkılarıyla daha kapsamlı
bir kişilik teorisi hâline
gelmiştir.
Psikanaliz, insanın bilinç dışı süreçler tarafından yönlendirildiğini öne süren
yaklaşımdır. Kurucusu Sigmund Freud (1856-1939)’dur. Psikanalizin Freud’dan
günümüze pek çok farklı versiyonu ortaya çıkmıştır. Ancak hepsinde ortak olarak,
bilinç dışı güçlerin bireyin davranışlarındaki etkisine ve çocukluk çağında
yaşanılanlara vurguda bulunulmuştur. “Cinsellik içgüdüsü”, “saldırganlık”,
“oedipus-kompleks” ve diğer bazı konularda kurucu Freud ile sonraki psikologlar
arasında bazı farklılıklar oluşmuştur. Psikanaliz öncelikle bir psikoterapi tekniği
olarak ortaya çıkmış, zamanla gerek Freud’un gerekse diğer psikologların
katkılarıyla daha kapsamlı bir kişilik teorisi hâline gelmiştir. Ayrıca psikanaliz,
sanattan edebiyata felsefeden teolojiye pek çok farklı alanda yapılan çalışmaları
etkilemiştir.
Psikanalizi genel olarak iki döneme ayırmak mümkündür. Birinci dönem
psikanalizin öncüleri olan S. Freud, Alfred Adler (1870-1937) ve Carl Gustav Jung
(1875-1961)’un görüşleriyle şekillenmiştir. Bu dönemde psikanalitik teorinin temel
ilkeleri ortaya konmuş ve din konusu kişilik gelişimi çerçevesinde incelenmiştir.
Öncü psikologlar kendilerinden sonrakilere örnek olacak çalışmalar yapmışlardır.
İkinci dönem ise psikanaliz için bir yeniden oluşum dönemidir. Bu dönemdeki Erich
Fromm (1900-1980) ve Erik Erikson (1902-1970) gibi psikologlar aynı zamanda
yeni-Freudyenler olarak da isimlendirilmiştir. Günümüze kadar değişim geçiren ve
Karen Horney (1885-1952), Otto Rank (1884-1939), Heinz Kohut (1913-1981),
Otto Kernberg (1928-) gibi pek çok psikoloğun katkılarıyla alt ekollere ayrılan
psikanaliz ekolü, bugünkü hâliyle Freud’un ortaya koyduğu düşüncelerden farklı bir
yapıya bürünmüştür.
Özetle, Freud tarafından önce bir tedavi metodu olarak ortaya konan, daha
sonra kişilik sitemi hâline getirilen psikanaliz, yine Freud ve diğer psikanalistlerin
katkılarıyla gelişmiş, sanat, edebiyat, din, mizah ve antropolojinin içinde olduğu
geniş bir alanı etkilemiştir. Başka bir ifadeyle psikanaliz nevrotik olan kadar normal
insanı da tanımlamaya çalışan ve tüm kültürlere uyarlanabilecek genelleşmiş bir
psikoloji ekolü hâline gelmiştir. Bilim adamlarının yönelimlerinde belirleyici olan
psikanaliz, din üzerinde yapılan çalışmalarda da etkili olmuştur. Günümüzde
psikanaliz, bir tedavi metodu olarak eski önemini kaybetse bile insanın ruhsal
durumunu araştıran ve eleştiren az sayıdaki sosyo-psikolojik yaklaşımlardan biri
olarak önemini korumaktadır. Bu bölümde psikanalizin kurucu teorisyenleri
diyebileceğimiz Freud, Jung ve Adler’in yanı sıra “Yeni-Freudcular” olarak
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Psikanaliz ve Din
adlandırılan Fromm ve Erikson üzerinde durulacak, onların psikanalitik teoriye
getirdiği yeni açılımlar ve din konusundaki değerlendirmeleri ele alınacaktır.
SİGMUND FREUD (1856–1939)
Sigmund Freud psikanalizin kurucusudur. 1856 yılında bugün Çek
Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Pribor şehrinde doğmuştur. Üç
yaşındayken ailesi Viyana’ya göç eden Freud, 1937’de Nazilerin politikaları
yüzünden Londra’ya göç edinceye kadar burada yaşamıştır. 1939 yılında Londra’da
kanserden ölmüştür. Günümüzde müzeye çevrilen Londra’daki evi, psikoloji
alanındaki pek çok etkinliğe ev sahipliği yapmaktadır. Viyana Üniversitesinde tıp
eğitimi alan Freud, Charles Darwin (1809-1882), Hermann Helmholtz (1821-1894)
gibi düşünürlerin fikirlerinden etkilenmiştir. İnsanların zihninde farkında olmadığı
bir alanın olduğunu düşünmeye başlayan Freud, bu çerçevede çalışmalarını
ilerleterek meşhur psikanaliz teorisini oluşturmaya başlamıştır.
Freud’un teklif ettiği teori, psikanaliz derneğinin de üyeleri olan Jung, Adler,
Fromm, Erikson, Karen gibi psikologlar tarafından geliştirilmiştir. Daha sonraki
süreçte bu psikologlardan bazıları kendi kuramlarını oluşturmaya ve Freud
psikanalizinden ayrılmaya başlamıştır. İlk olarak 1911’de Adler ayrılsa da Freud’u
asıl üzen, gelecekte psikanalizi devam ettirecek kişi olarak gördüğü Jung’un ayrılışı
olmuştur. Fikirleri nedeniyle farklı alanlardan pek çok kişinin eleştirilerine maruz
kalan Freud’un, din de dâhil birçok alanda yazdıklarıyla ve ortaya koyduğu
teorileriyle psikoloji, edebiyat, sanat, felsefe gibi pek çok bilim dalına büyük etkileri
olmuştur. Freud’un başlıca eserleri şunlardır: Rüyaların Yorumu, Gündelik Yaşamın
Psikopatolojisi, Cinsellik Üzerine Üç Deneme, Totem ve Tabu, Haz Prensibinin
Ötesinde, Bir Yanılsamanın Geleceği, Medeniyet ve Hoşnutsuzlukları, Musa ve Tek
Tanrıcılık.
Freud’un İnsan Görüşü
Freud’a göre en basit
davranışın, dil sürçmesinin
ve rüyaların bir sebebi
vardır ve bu sebepler
genellikle bilinç dışında
aranmalıdır.
Kişiliğin oluşumunda 0-5 yaş aralığının belirleyici rol oynadığını savunan
Freud, insanın yapacaklarından veya yapmakta olduklarından ziyade yaptıkları
üzerinde durmuştur. İnsanın geçmişteki yaşamı ve bu yaşamın bilinç dışında
bıraktığı izlere yoğunlaştığı için onun gelecekte yapabileceklerine dair
potansiyelleriyle ilgilenmemiştir. Ona göre en basit davranışın, dil sürçmesinin ve
rüyaların bir sebebi vardır ve bu sebepler genellikle bilinç dışında aranmalıdır.
İnsan, kendi eylemlerini özgürce yerine getirme yeteneğine sahip değildir. Çünkü
karar vermesi ve eylemde bulunmasında bilinç dışı süreçler, irrasyonel güçler ve
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Psikanaliz ve Din
içgüdüler daha fazla etkilidir. Dolayısıyla insanın rasyonel gücüyle bunları kontrol
etmesi oldukça zordur (Ayten 2010: 46).
Freud’a göre insanda “Yaşam/Eros” ve “Ölüm/Thanatos” olmak üzere iki
temel içgüdü yer almaktadır. Diğer içgüdüler (cinsellik, saldırganlık, açlık ve
susuzluk vb) bu temel içgüdülerin türevi durumundadır. “Ölüm İçgüdüsü”, kişinin
kendine ve başkalarına yönelik tabiatında varolan bir yok etme duygusudur.
“Yaşam İçgüdüsü” ise yıkıcı değil yaratıcıdır ve insan ırkının devamını sağlar. Yaşam
içgüdüsünü çalıştıran enerjiye “Libido” ismi veren Freud, ölüm içgüdüsü için böyle
bir isim belirlememiştir. İlk çalışmalarında, libidoyu cinsel enerjiyle sınırlandırsa da
sonraki çalışmalarında onu tüm yaşam içgüdülerinin enerjisi olarak tanımlamıştır.
Yaşam ve ölüm içgüdüleri ve bunların türevleri birbirlerini ateşler, etkisiz bırakır
veya birbirlerine alternatif teşkil ederler. İnsan davranışlarını belirleyen bu
içgüdüler arasında sürekli dinamik denge vardır (Hâll 1999: 72).
Freud’un insanın doğası ile ilgili düşüncesi genel itibariyle olumsuzdur. Ona
göre insan, saldırgan ve cinsel dürtüleri kontrol altına alınması gereken olumsuz ve
yıkıcı niteliklere sahip bir varlıktır. Fakat insan toplumsal bir ortamda yaşamaya
mecbur kaldığından toplumsal baskılara maruz kalmaktadır. Bu durum, insanın
cinsel ve saldırganlık enerjilerini rahatça boşaltmasını engellemekte, dolayısıyla
psikolojik sorunlar yaşamasına sebep olmaktadır. Sonuç olarak, insanın tatmin
arayan isteklerini bastırması, başta nevrozlar olmak üzere psikolojik rahatsızlıklara
sebep olmaktadır. Fakat bu bütünüyle kötü bir sonuç değildir, nihayetinde insan
uygarlığa bu şekilde ulaşmaktadır (Geçtan 2000: 71).
Freud’un Yöntemi
Freud'a göre kişilik
birbiriyle etkileşim
hâlinde bulunan “İd”,
“Ego” ve “Süper-Ego”
olmak üzere üç
unsurdan oluşur.
Histeri gibi bazı rahatsızlıkların sebeplerinin bilinç dışı olduğunu düşünen
Freud, bilinç dışına ulaşmak için serbest çağrışım ve rüya analizini kullanmıştır.
İnsan davranışlarının ve psikolojik hastalıkların sebeplerini bulmaya çalıştığı bu yeni
tedavi metoduna “psikanaliz” ismini vermiştir. Psikanaliz, başlangıçta nevrozlu
hastalıkların tedavisinde kullanılan bir tür psikoterapi tekniği iken, içgüdü ve psikoseksüel gelişim teorilerini de içine alacak düzeyde sınırları genişlemiş ve zamanla
bir kişilik teorisi hâline gelmiştir.
Freud, zihni, “Bilinç”, “Bilinç Öncesi” ve “Bilinç dışı” şeklinde üçe ayırmıştır:
Bilinç, zihnin dış dünyadan ve içten gelen algıları fark edebilen bölgesi iken; bilinç
öncesi, zihnin ancak dikkatle algılanabilen kısmıdır. Bilinç dışı ise, zihnin bilinç
düzeyine ulaşamayan, egonun etkinliğinin kırılmasıyla bilinç düzeyine ulaşabilen
alandır. Freud'a göre kişilik birbiriyle etkileşim hâlinde bulunan “İd”, “Ego” ve
“Süper-Ego” olmak üzere üç unsurdan oluşur. İd, kişiliği oluşturan doğal yapıdır;
dürtüsel, irrasyonel ve asosyaldir; her zaman zevk peşindedir. Gerçeklik ilkesinin
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Psikanaliz ve Din
hâkim olduğu ego, id’in ihtiyaçlarının karşılanması için ortamın uygun olup
olmadığına karar verir veya uygun ortam arar. Kişilikte ideal olana ve sosyal
standartlara öncelik veren süper-ego ise, ahlak gözcüsü gibi davranır ve hazdan
çok, ideal olanı arar (Geçtan 2000: 26-40; Storr 1989: 43).
Freud’a göre insan, beş aşamalı bir psiko-seksüel gelişim evresinden geçer:
1. “Oral” dönemde (0-1.5 yaş) bebeğin dış dünyayı algılaması ve ihtiyaçlarını
gidermesi ağız yoluyladır. 2. “Anal” dönemde (1.5-3 yaş) tuvalet eğitimi kazanılır,
bu dönem kişinin ileride sahip olacağı kişilik yapısında (düzenli ya da dağınık) etkili
olur ve ihtiyaçları giderilen bebek dış dünyaya karşı güven duygusu geliştirir. 3.
“Fallik” dönemde (3-5 yaş): bu dönemde karşı cinsten ebeveyne dönük bilinç dışı
ilgi artar. “Oedipus” (erkek çocuğun anneye ilgisi babayı kıskanması) ve “Elektra”
(kız çocuğun babaya ilgisi anneyi kıskanması) kompleksleri bu dönemde oluşur. 4.
“Gizil” dönemde (5-11, 13 yaş) cinsel dürtüler durgundur, çocuk kendi cinsiyetine
ait toplumsal rolleri pekiştirir. Bu evrede çocuklar, aynı cins ebeveynle özdeşim
kurarak oedipus ve elektra komplekslerini yenerler. 5. “Genital” dönem, ergenliğin
ilk dönemleriyle (11-13 yaş) başlar ve ilk yetişkinlik dönemine kadar sürer. Birey bu
dönemde, aileye bağımlılıktan koparak, çevreyle ve karşı cinsle olgun ilişkiler
geliştirmeyi öğrenir (Schultz-Schultz 2001: 461-462).
Freud’un Din ve Tanrı Görüşü
Freud, din konusundaki görüşlerine Obsesif Davranışlar ve Dinî Ritüeller
başlıklı makalesinde ve Totem ve Tabu, Bir Yanılsamanın Geleceği, Medeniyet ve
Hoşnutsuzlukları, Musa ve Tek Tanrıcılık isimli kitaplarında yer vermiştir. O, bu
eserlerinde temel olarak, tabiatüstünün var olmadığını Tanrı inancının nevrotik bir
saplantı, yanılsama olduğunu ispatlamaya çalışmıştır.
Bir Nevroz Olarak Din
Freud'a göre din bir
yanılsama;
tıpkı nevroz gibi hastalıklı
bir hâldir ve bireylerin
ondan kurtulması
gerekmektedir.
Freud (1949: 116-126), “obsesif davranışlar” ile “ritüeller” arasındaki
yüzeysel benzerliklerden hareketle, dinin nevroz olduğunu iddia eder. Freud’a göre
nevrotiklerin saplantılı davranışları ile dinî ritüeller arasındaki bazı benzerlikler
şunlardır: (a) Her ikisinin hedefi içgüdüsel isteklerin bastırılmasıdır. (b) Her ikisinin
ihmali de vicdan azabı ve sıkıntı oluşturur. (c) Her iki davranış türü de zihni meşgul
eder, birey bunları gerçekleştirirken diğer işlerinden soyutlanır. (d) Her iki davranış
türünde de eksiklik iç huzursuzluğu yaratır düşüncesiyle istisnasız tüm detaylar
dikkatlice yapılır. (e) Her ikisi de suçluluk duygusunun etkisinde kalınarak yerine
getirilir.
Freud’a göre din, tıpkı nevroz gibi hastalıklı bir hâldir ve bireylerin ondan
kurtulması gerekmektedir. Freud bütün bunları yaparken indirgemeci bir
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Psikanaliz ve Din
yaklaşımla dini, psikolojik bir değerlendirmeyle güdülerin bastırılmasından
kaynaklanan hastalıklı bir hâl olarak izah etmeye çalışmıştır. Oysa bütün bunların
aksine, dinin nevrozların iyileşmesi sürecinde faydalı olabileceğini iddia eden
psikologlar vardır.
Dinin İlkel Kaynakları
Totem ve Tabu isimli kitabında dinin ilkel kaynakları üzerinde duran Freud
(1990: 219), dinin kaynağının totem olduğunu savunur. Ona göre, her şeye (güce,
mallara ve kadınlara) sahip babanın (klanın başındaki otorite sahibi baba)
hâkimiyeti altında yaşayan ilkel kabilelerde oğullar birleşerek hem nefret ettikleri
hem de ideal olarak gördükleri babayı öldürürler. Fakat sonra pişmanlık duyarlar ve
aynı akıbete uğramamak için, bu eylemin tekrar işlenmemesi ve aynı klandan
kadınlarla evlenilmemesi doğrultusunda katı kurallar koyarlar. Klanlar hâlinde
yaşayan ilkeller daha sonra kendisinden korkulan güçlü bir hayvanı “totem” olarak
belirleyerek babanın yerine ikame ederler. Zamanla totem, korkulan, nefret edilen
ve kıskanılan ilk babanın yerinde olmaktan çıkarak Tanrı’nın prototipi hâline gelir.
Freud’a göre baba yerine ikame edilen “toteme tapınma” ve “anma törenleri”
düzenleme gibi kuralları bulunan totemizm insanlığın ilk dinidir.
Bir Yanılsama Olarak Din
Freud'a göre din
çocukluktaki çaresizlik
duygusunu gideren
güçlü bir baba
imgesinin yetişkinlikte
bir yanılsama olarak
devam ettirilmesinden
ibarettir.
Freud (1991: 196-7), Bir Yanılsamanın Geleceği isimli eserinde, dinin
yanılsama olduğunu iddia eder. Ona göre insanın doğal felaketler karşısında çaresiz
kalması, onda çocukluk çağlarında aciz kaldığı zaman kendisine yardım eden güçlü
bir baba imajının devamı niteliğinde bir Tanrı arzusunu oluşturmuştur. Bu yüzden
din, çocukluktaki çaresizlik duygusunu gideren güçlü bir baba imgesinin
yetişkinlikte bir yanılsama olarak devam ettirilmesinden ibarettir. Ona göre, din
gibi bir güce tutunmak hayatın tehlikelerine karşı insanın korkularını
dindirmektedir. İnsanın çaresizliği bitmediği için Tanrılara hâlâ ihtiyaç duymaktadır.
Ancak bu yanılsamadan bilim vasıtasıyla kurtulacaktır.
Sonuç olarak din konusunda genel olarak indirgemeci yaklaşım sergileyen
Freud, birbirinden farklı değerlendirmeler yapmakta; dini bazen obsesyon, bazen
bebeklik arzularının tatmini, bazen de bir yanılsama olarak değerlendirmiş ve
bilimin insanları bunlardan kurtaracağını iddia etmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Psikanaliz ve Din
ALFRED ADLER (1870-1937)
Adler’in Bireysel Psikoloji Yaklaşımı
Adler 1870 yılında Viyana’da doğmuştur. Tıp eğitimi almış, mesleğinin ilk
yıllarında Freud’un kitaplarını okumuş ve onun görüşlerinden etkilenmiştir. 1910
yılında psikanaliz derneğinin başkanı olsa da 1913 yılında bu dernekten ayrılarak
kendi sistemini kurmuş ve bu sisteme “Bireysel Psikoloji” ismini vermiştir. Aynı
isimle bir kitap yazarak insan hedeflerinin ve motivasyonlarının rolünü orada ele
almıştır. Adler, bilişsel psikoloji, çocuk terapisi ve eğitim psikolojisi gibi alanlarda
önemli çalışmalar yapmış ve kendinden sonraki Carl Rogers (1902-1987), Viktor
Frankl (1905-1997), Rollo May (1909-1994) ve Albert Bandura (1925-) gibi
psikologları etkilemiştir. 1937 yılında konferans için gittiği İskoçya’da ölmüştür.
Adler’in kitaplarından bazıları şunlardır: Bireysel Psikoloji, İnsan Tabiatını Anlama,
Yaşama Sanatı, Güç Çocuğun Eğitimi, Cinsiyetler Arası İşbirliği.
Adler’e göre insan
doğuştan sosyal bir
varlıktır. Bu bağlamda
davranış, biyolojik
güçlerden çok sosyal
güçler tarafından
belirlenmektedir.
“Bireysel psikoloji”, pek çokları tarafından psikanalizin türevi olarak
değerlendirilse de Adler, pek çok hususta Freud’dan farklı görüşler ileri sürmüştür.
Freud, davranışlar üzerinde geçmiş yaşantıların etkili olduğunu vurgularken, Adler
geleceğe yoğunlaşmıştır. Ona göre birey geçmişte yaşadıklarından çok gelecekte ne
olmak istediğine dair beklentilerden fazlaca etkilenir. Bunu bir örnekle açıklarsak,
Freud’a göre insanoğlu çaresizlik tecrübeleri yaşadığı veya haksızlığa uğradığı için
ölümden sonra kendisine adil davranılacağına veya öteki dünyada mükâfat
verileceğine inanırken; Adler’e göre gelecekte gerçekleşecek bir hesap gününe
inanan insan bugünden davranışlarını ve tutumlarını ona göre düzenler. Freud
kişiliği parçalara ayırarak incelerken Adler, kişiliği bütün olarak ele almıştır.
Freud, bilinç dışı etkenler üzerinde dururken Adler bilince önem vermiştir.
Adler’e göre insanlar kendi motivasyonlarının farkında olan bilinçli varlıklardır.
Adler de çocukluk döneminin önemli olduğuna işaret etmiştir. Ancak ona göre
davranış, biyolojik güçlerden çok sosyal güçler tarafından belirlenmektedir. Çünkü
insan doğuştan sosyal bir varlıktır. Başkalarıyla iletişim kurar, yardımlaşır ve sosyal
faaliyetlerde bulunur. Sosyal refahı bencil faaliyetlerin üzerinde tutar. Ona göre
kişiliği anlamanın yolu da bireyin sosyal ilişkilerini ve başkalarına karşı tutum ve
davranışlarını incelemektir.
Freud gibi ilk çocukluk yıllarının, başka bir deyişle beş yaşına kadar geçen
zamanın kişiliğin oluşmasında önemli bir faktör olduğunu kabul eden Adler,
Freud’dan farklı olarak çocuğun doğum sırasının da önemli olduğuna vurguda
bulunmuştur. Ona göre çocukların en büyük, ortanca veya en küçük olmaları farklı
sosyal deneyimler yaşamalarına, dolayısıyla farklı kişiliklere sahip olmalarına sebep
olmaktadır.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Psikanaliz ve Din
Üstünlük Arzusu ve Aşağılık Duygusu
Adler’e göre her bireyde üstünlük arzusu vardır. Bu arzu mükemmel bir
gelişimi, başarıyı ve kendini anlamayı kapsayan bir arzudur. Ona göre insanlar, bu
üstünlük için hayat boyu çaba gösterirler. Bu çabalayış doğuştan gelen bir özelliktir.
Bu arzu ile insanlar ve toplum başarıyı yakalar ve daha ileri seviyelere taşır. İnsanlar
bu çabalarını farklı yollarla sergiler. Ona göre bu farklı yollar yaşam stilleridir.
Adler’e göre birey kendi kişiliğini kendine has yaşam stiline uygun olarak belirleme
ve biçimlendirme yetisine sahiptir. Bu durum, Adler’in sisteminde “ben’in yaratıcı
gücü” olarak isimlendirilmektedir. Buna göre birey özelde kendi eylemlerini
genelde ise kendi kaderini belirlemede aktif rol oynar.
Cinselliğin insan davranışlarında temel motiv olup olmaması konusunda
Freud’dan farklı düşünen Adler, “Aşağılık Duygusu”nun davranışlarda belirleyici
güdü olduğunu savunmuştur. Ona göre aşağılık duygusu her zaman toplumun ve
bireyin yararınadır. Bu duygu onları her zaman ilerlemeye ve gelişmeye iter.
Aşağılık duygusu, “yetersizlik” ve “güçsüzlük” bilincinden doğar. Bireyler eksiklik ve
güçsüzlüklerinden kurtulmak için telafi mekanizması kullanır. Eksik yönlerini telafi
etmek isterler. En yetersiz yanlarını en güçlü hâle getirmeye çalışırlar. Gözleri
görmeyen birisinin resme ilgi duymasını buna örnek olarak verebiliriz.
Adler’in Din ve Tanrı Görüşü
Adler, din ve Tanrı
konusunu “Aşağılık
Duygusu” ve “Üstünlük
Arzusu”na dair görüşleri
çerçevesinde ele
almıştır.
Adler (1996: 295 vd.), din ve Tanrı konusunu “Aşağılık Duygusu” ve
“Üstünlük Arzusu”na dair görüşleri çerçevesinde ele almıştır. Ona göre, insandaki
güç eksikliği duygusu çoğu zaman onun aşağılık duygusundan kaynaklanmaktadır.
Din, işte bu noktada Tanrı’ya inançla devreye girer. Mesela birçok dinde Tanrı
“mükemmel” olarak görülür ve Tanrı insanların da böyle olmasını emreder. Eğer
insan mükemmelliği yakalarsa Tanrı’yla bir olur. Böylece Tanrı’yla özdeşleşerek
eksiklik ve aşağılık duygularını telafi eder.
Adler'e göre bireyin Tanrı hakkındaki fikirleri dünyayı nasıl gördüğünün de bir
göstergesidir. Ona göre bu fikirler, insanoğlunun evren vizyonuna paralel olarak
zamanla değişmiştir. Bu konuda Adler şu örneği verir: Tanrı’nın insanı yeryüzünde
nihai mükemmel varlık olarak yarattığı şeklindeki geleneksel görüş, yerini artık
insanın doğal seleksiyonla bu hâle geldiği şeklindeki evrim görüşüne bırakmıştır. Bu
da Tanrı’nın bir gerçek varlık olmadığı, fakat tabiat güçlerinin soyut bir temsili
olduğu görüşüyle uyuşur. Bu şekilde de bizim Tanrı görüşümüz somut ve özel
olmaktan öte daha genel bir özellik kazanmıştır. Adler’e göre bu da Tanrı’nın etkisiz
bir algısıdır, çünkü bu algı çok genel olduğundan insana güçlü bir hedef ve yön
belirleme kabiliyeti sağlamaz.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Psikanaliz ve Din
Adler’e göre din iki sebepten önemlidir. Birincisi, Tanrı, var olup olmaması
açısından değil bir motivator olarak değerlidir. Önemli olan Tanrı’nın insanları
davranışa yönlendirmesi ve bunun insanlar için iyi sonuçlar verip vermemesidir. Bu
konuda Adler’e göre iki seçenek vardır: Öncelikle insan, kendine ve Tanrı’ya ait
dünyanın merkezinde olduğunu düşünür. İkincisi kendisinin dünyanın merkezi
olduğunu ve toplumun menfaati için çalışması gerektiğini düşünür. Gücü olduğunu
düşünürse etrafındakilere yararlı olmaya çalışır. Tanrı fikri bu noktada önemlidir.
Çünkü bu fikir, hedefleri kuşatır ve bireyin sosyal faaliyetlerini yönlendirir. Adler
için dinin önemli olduğu ikinci nokta, dinin bireyin sosyal çevresine önemli bir
etkide bulunması ve bizzat kendisinin güçlü bir sosyal hareket olmasıdır. Diğer bir
sosyal hareket olan bilimle karşılaştırıldığında din daha avantajlıdır denebilir; çünkü
dinin insanı motivesi daha kuvvetlidir.
Adler’e göre Tanrı fikri,
“hedeflerin hedefi”dir.
Adlere göre Tanrı fikri, muazzam bir öneme sahiptir. Çünkü insanoğlu bu
fikirle insan hayatını kutsallaştıran yönlerin iyileştirilmesi çerçevesinde bireysel ve
umumi gerçeklik algılarını organize eder. Adler’e göre dinî fikirler ve kanaatler,
bireyin normal gelişimi sürecinde ortaya çıkan fikir ve kanaatlerin bir uzantısıdır. Bu
nedenle dinî fikirler ve kanaatler sadece psikopatolojinin değil insan psikolojisinin
normlarıdır. Bu fikir Freud’un dinî fikirleri obsesif-kompulsif semptomlara
indirgeyen görüşüne bir eleştiri olarak da değerlendirilebilir. Sonuç olarak, Adler’e
göre Tanrı fikri, “hedeflerin hedefi”dir. Ancak sadece yüksek dinler değil ilkel dinî
formlar da insan hayatı için yararlı olabilir (Powers, 1976: 428).
CARL GUSTAV JUNG (1875–1961)
Jung, 1875’te İsviçre’de dünyaya gelmiştir. Kendi bulgularını ve görüşlerini
desteklediğini düşündüğü psikanalize ilgi duymuştur. Freud’un desteğiyle
Psikanaliz Derneğinin ilk başkanı olsa da Freud ile olan fikir ayrılıklarından dolayı
dernekten ayrılmıştır. Freud-Jung ayrılığının temelini “libido” kavramına verdikleri
anlam oluşturmuştur. Freud libidoyu “cinsel enerji” olarak değerlendirip insan
davranışlarını bu cinsel enerjiye indirgerken, Jung daha geniş bir anlayışla libidoyu
“ruhsal enerji” olarak tanımlamıştır. Ayrıca rüyaları bilinç dışına giden “kral yolu”
olarak gören Freud’un aksine, Jung’un kompleksleri bilinç dışına giden “kral yolu”
olarak değerlendirmesi ve sembolizmle ilgilenmesi de diğer sebepler arasında
sayılabilir.
Jung, daha sonra kendi fikirlerini geliştirerek, kendi psikoloji yöntemine
“Analitik Psikoloji” ismini vermiştir. Bilinç dışı olgularla ilgili araştırmalar yapmış ve
ilkel insanların psikolojilerini incelemek için Afrika’ya geziler düzenlemiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Psikanaliz ve Din
Hayatının son yirmi yılında da simyanın psikolojik anlamlarıyla ve din psikolojisiyle
ilgili birçok çalışma yaparak bu alanlara ışık tutmuştur.
Jung’un Yöntemi
Jung, dini inançların
doğruluğunun psikolojik
olduğunu, dolayısıyla
inançlara doğruluk ya da
yanlışlık açısından
bakılamayacağını
savunmuştur.
Jung (1998: 4), çalışmalarında daha çok olayları olduğu gibi tanımlayan
deskriptif (tasviri) yöntemi kullanmıştır. Soyut teoriler yerine, kendi gözlemleri
çerçevesinde yorumlar yapmıştır. Bütün çalışmalarında gözleme dayalı ve
fenomonolojik bir yaklaşımı benimseyen Jung, dini incelerken de bu tutumunu
sürdürmüştür. Dindar insanın yaşadıklarını gözlemlemekle yetinerek, metafizik
alan ve din konusundaki felsefi yorumlarla ilgilenmemiştir. Dinsel inançların
doğruluğunun “psikolojik” olduğunu, dolayısıyla inançlara doğruluk ya da yanlışlık
açısından bakılamayacağını savunmuştur.
Jung, Uzakdoğu ve Afrika’ya gitmiş, Doğu dinleriyle (Budizm-Hinduizm) Batı
dinlerini karşılaştırarak, Doğu dinlerinin insanın özündeki kurtuluş imkânını ortaya
çıkarma ve zıtlıkların çözümünde daha başarılı olduğunu belirtmiştir.
Müslümanların yaşadıkları bölgeleri (Somali vb.) gezmekle birlikte İslam diniyle
fazla ilgilenmemiştir. Onun İslam ile ilgili tek kapsamlı yorumu, “Yeniden Doğuş” ile
bağlantılı olarak yaptığı Kur’an’daki Kehf suresine dair psiko-mitolojik yorumdur.
Tanrı’yı insan için önemli bir unsur olarak gören Jung, aşkın boyutuna
değinmeksizin onu insani boyutla sınırlandırmaktadır. Tanrı bireysel bir tecrübe
olgusudur ve kişi onu kendi zihninde hisseder. Jung, Tanrı’dan bahsettiğinde
genellikle Tanrısallık vasfından çok, “Tanrı imgesi” kavramını kullanmıştır. Çünkü
dini tecrübede karşılaşılan Tanrı imgesidir. Tanrısallık ise, insan tecrübesinin ve
anlayışının ötesinde olup psikoloji bu konuyla ilgilenmez (Moreno 1974: 114).
Jung’un Din ve Tanrı Görüşü
Jung, dine karşı iyimser
bir yaklaşım
benimsemiştir.
Jung, din ve Tanrı konusundaki görüşlerine özellikle Psikoloji ve Din, Eyüp’e
Cevap, Ruhunu Arayan Modern İnsan isimli kitaplarında yer vermiştir. Görüşlerini
ortaya koyarken her ne kadar doğrudan tecrübeleri dikkate alsa da dünyadaki dinî
literatüre ait (mit, mistisizm, Kutsal Kitaplar vb.) unsurlara da
değerlendirmelerinde yer vermiştir. O, din konusundaki görüşlerini ortaya
koyarken daha tutarlı bir kavramsal çerçeve oluşturmak için, Doğu ve Batı
dinlerinde geçen kavramlardan da yararlanmıştır. Jung, Freud’dan farklı olarak,
dine karşı iyimser bir yaklaşım benimsemiştir. Tanrı konusundaki görüşünü “Bütün
insanların, hayvanların, bitkilerin ve bütün kristallerin en içte taşıdıkları öz,
Tanrı’dır” sözüyle ifade etmiştir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Psikanaliz ve Din
Din ve Tanrı’nın Kökeni: Arketipler
Jung, “Arketip”leri kişinin bireysel hayatında sonradan elde edemediği, psişik
yapısında kalıtsal olarak var olan bilinç dışı psişik içerikler ve her insanda var olan
psişik organlar olarak tanımlar (Adler 1989: 6). Arketipler, tüm insanlığa has ortak
davranış özelliklerini başlatma, kontrol etme ve yönlendirme kapasitesine sahip
doğal nöropsişik merkezlerdir. Jung’a göre, bütün dinler arketipsel imgelerle
doludur ve onlar aracılığıyla kendilerini ifade ederler. Ritüellerin amacı ise,
insanların insanüstü âlem ile anlamlı ilişki kurmalarını sağlamaktır (Jung 1998: 259).
Tanrı kavramını açıklarken de arketip kavramından yararlanır. Tanrı’nın arketipten
ibaret olduğunu öne sürer. Tanrı arketipi, bilinç dışından bilince ulaşarak insanı
etkiler ve kendini kabul ettirir. Davranışlara yön veren bu arketipsel etki, kolektif
bilinç dışından gelmektedir.
Tanrı İmgesinin Yeri: Kolektif Bilinç dışı
Jung (1982: 43-44), bilinç dışını ikiye ayırmıştır. Bireyin yaşamında ortaya
çıkan, unutulmuş, bastırılmış fakat hatırlanabilen bireysel olayları kapsayan “Kişisel
Bilinç dışı”nın dışında, bir de insan zihninin derinliklerinde arketiplerin ve mitolojik
karakterli içeriklerin bulunduğu “Kolektif Bilinç dışı” vardır. Davranışları
yönlendirmede etkin olan kolektif bilinç dışı, din olgusunun kaynaklandığı yerdir.
Dinin temel süreçleri, kolektif bilinç dışında oluşur ve bunlar psişik anlamda gerçek
olgulardır. Bireysel dinin özel biçimleri, tüm insanlığın din biçimlerinde olduğu gibi,
kolektif bilinç dışındaki dünyevi dışavurumlardır. Gerek ilkel gerekse modern olsun
dinî dogmalar, ritüeller ve mitler; çocukluk arzuları gibi bireysel ihtiyaçlardan
kaynaklanmayıp bireyselliğin üstünde bir gerçekliğe sahiptir.
Jung’a göre din, temel yapıları kolektif bilinç dışında oluşan bir olgu olduğu
gibi aynı zamanda insanlığın kolektif bilinç dışında tarihin başlangıcından itibaren
biriktirdiği en yüksek değerlere, birikimlere açılan bir kapıdır. Tanrı da kolektif
bilinç dışına ait bir içerik taşır. Kolektif bilinç dışındaki Tanrı imgesi, kendini
birtakım sembollerle (teslis, mandala vb.) bilinç alanına ulaştırır, bilinç alanını
kontrol altına alır ve insanı etkileyerek kendisini kabul ettirir (Palmer, 1997: 123).
Dini Olgunlaşma Süreci: Bireyleşme
Bireyleşme, süreç
olarak dini bir serüven
olduğu gibi sonuç
itibariyle de dini bir
içerik taşır.
Kişiliğin dengeye ve bütünlüğe yönelik gelişimini ifade eden “bireyleşme”
süreci, insanoğlunun potansiyel olarak taşıdığı, hayatına anlam katan ve onu olgun
bir hayatla bütünleştiren bir süreçtir. Hayatı iki döneme ayıran Jung, ilk dönemi
(35-40 yaşlarına kadar olan dönem) güneşin ufuktan doğup en yüksek noktaya
tırmandığı öğle öncesine; ikinci dönemini ise, güneşin tepe noktadan batışına kadar
olan öğleden sonraya benzetir. Her dönemde bireyi farklı ödevler beklemektedir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
11
Psikanaliz ve Din
Hayatın birinci döneminde dış dünyaya açılan birey, çevresiyle ilişkilerini düzenler
ve bir canlı olarak hayatta kalabilmek için gerek duyduğu ihtiyaçlarını temin eder.
Birey hayatının ikinci döneminde ise, ilgisini kendine, iç dünyasına yöneltir ve bir
bütünlük hissine ulaşır. Bu, bireyin aynı zamanda kendi özünü fark ettiği, tüm
potansiyellerini en üst düzeyde kullandığı bir süreçtir (Fordham 1966: 78-9). Ayrıca
birey bu süreçte bütün insanlığa ait olan ve onları birleştiren kolektif bilinç dışının
farkına vararak yeni bir bilinçliliğe sahip olur (Jung 2002: 46). Bireyleşme, süreç
olarak dinî bir serüven olduğu gibi sonuç itibariyle de dinî bir içerik taşır. Çünkü bu
süreç sonunda kişi sadece kendi özüne kavuşmakla kalmaz, kendisini toplumla
bütünleştiren erdemli ve olgun kişiliğe de sahip olur. Dinlerin öğütlediği ve ideal
hedefler olarak belirlediği değerleri bu süreçte kazanır.
Dinin Fonksiyonu
Jung da, Freud gibi dini fonksiyonel bir bakış açısıyla ele almıştır. Fakat
Tanrı’yı yüceltilmiş bir baba imgesi olarak tanımlayan ve dini hastalıklı bir ruh
hâlinin sonucu olarak gören Freud’un aksine, Tanrı’ya inanmayı ve dine bağlanmayı
insanı nevrozdan kurtaran önemli bir faktör olarak değerlendirmiştir.
Jung’a göre din, zor
zamanlarda sığınılacak
bir “güven kapısı”dır.
Jung (1933: 264), insanları gerek motive etme gerekse sıkıntılı anlarında
onlara destek olma bakımından dinlerin iyi bir psikoterapi sistemi sunduğunu
söylemektedir. Ona göre din, bireysel ve toplumsal sağlık açısından büyük önem arz
eder; dinin yokluğu ruhsal rahatsızlıklara sebep olur. Çünkü din, insan hayatına
anlam ve yön kazandırır. Modern zamanlarda insanın anlam arayışına cevap verir.
Yabancılaşmasını engeller. İnsan toplumla bağı olmadan yaşayamadığı gibi dış
faktörlerin yıkıcı etkisini azaltan metafizik bir prensibe inanmadan da varoluşu
anlamlandıramaz; manevi ve ahlaki davranışları temellendiremez. Tanrı’ya
bağlanmayan birey, dünyanın fiziksel ve ahlaki kışkırtıcılığına kendi gücü ile
direnemez. Din, zor zamanlarda sığınılacak bir “güven kapısı”dır.
Jung’a (1964: 257) göre insan sorumluluğunun anlam kazanması açısından
da dinin önemli bir fonksiyonu vardır. Dinin yokluğunda bireyin Tanrı’ya karşı
sorumluluğu geleneksel bir erdem olmaktan öteye gitmez. Bununla birlikte Jung,
insanın gerçek manada sorumlu olabilmesi için gerekli olan iradeyi ve seçme
hürriyetini insana tanımamaktadır. Çünkü ona göre insan, dini ve Tanrı’yı kabul
konusunda irade sahibi değildir. Bilinç dışı tarafından sürüklenen insanın dini ve
Tanrı’yı bulması kaçınılmazdır. Çünkü kolektif bilinç dışındaki Tanrı imgesi insana
kendisini kabul ettirir. Tanrı’yı kabul bir anlamda insanın kaderidir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
12
Psikanaliz ve Din
ERICH FROMM (1900–1980)
Erich Fromm 1900’de Frankfurt’da dünyaya gelmiştir. Dindar bir Yahudi
ailede yetişmiş ve çocukluk yıllarında Tevrat’tan okuduğu hikâyelerden fazlaca
etkilenmiştir. Fakat o, yıllar sonra kendisini “ateist bir mistik” olarak
nitelendirmiştir. Heidelberg, Frankfurt ve Münih üniversitelerinde psikoloji ve
sosyoloji öğrenimi görmüş ve 1922’de psikiyatrist olarak kariyerine başlamıştır.
Özellikle Karl Marx (1818-1883) ve Freud’un yazılarından etkilenen Fromm’u
etkileyen diğer isimler Bachofen, Buddha ve Baruch Spinoza(1632-1677)’dır. 1934
yılında, Nazilerin iktidarı ele geçirmesiyle Amerika’ya göçmüş ve çalışmalarını
burada sürdürmüştür. Fromm, çok geçmeden K. Horney (1885-1952) ve Harry S.
Sullivan (1892-1949) gibi isimlerin bulunduğu “Yeni-Freudcular” arasındaki yerini
almış ve 1980 yılında İsviçre’de ölmüştür. Eserlerinden bazıları şunlardır:
Özgürlükten Kaçış, Kendini Savunan İnsan, Psikanaliz ve Din, Sağlıklı Toplum,
Sevme Sanatı, İsa Dogması, Psikanalizin Çıkmazları, İnsan Yıkıcılığının Anatomisi,
Sahip Olmak ya da Olmak, Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları.
Fromm (1997: 278-9), insanın anlaşılması konusunda Freud’un görüş ve
tespitlerini takdir etmekle birlikte, “Libido” teorisini yetersiz bulmuş ve onun
görüşlerini zenginleştirmeyi amaçlamıştır. Ona göre insan, Freud’un iddia ettiği gibi
sadece içgüdüsel ihtiyaçlarını doyurmak için başkalarına ihtiyaç duyan bir varlık
değil, tabiatı gereği toplumsaldır. Freud’daki içgüdüsel ihtiyaçların doyumundan ya
da engellenmesinden kaynaklanan ve ikincil sonuçlar olarak görülen sevgi, nefret
gibi duygular, Fromm için insan ilişkilerinin merkezini oluşturan temel ihtiyaçlar ve
ruhsal olguları oluşturur. Ona göre bilinç dışı ve içsel dürtülerden ziyade sosyoekonomik etmenler, kişiliğin oluşumunda belirleyicidir.
Fromm’un İnsan Görüşü
Fromm’a göre insanı
anlamada vicdan, sevgi
ve akıl gibi bütün
özellikler dikkate
alınmalı ve iç gözleme
başvurulmalıdır.
Fromm’a (1999: 35) göre insanın yapıp ettikleri, gözlenebilir davranışlarıyla
sınırlandırılamaz, bütün bunların ötesinde ruhsal bir dünyası vardır. İnsanı
anlamada vicdan, sevgi ve akıl gibi bütün özellikler dikkate alınmalı ve iç gözleme
başvurulmalıdır. Ona göre insan, hayatı içgüdüleri tarafından şekillendirilen bir
varlık olmadığı gibi (Burada klasik psikanalizin insan görüşünü reddeder.) tamamen
çevrenin ve kültürel faktörlerin tesiri altında kalan (davranışçılığın insan görüşüne
karşı çıkar) bir varlık da değildir. İnsan, kendine özgü yapısı olan, enerji yüklü bir
varlıktır. Dış şartları olduğu gibi kabul etmek yerine onlara uygun tepkiler verebilir.
Gerektiğinde kendini ve çevreyi isteği doğrultusunda değiştirebilir.
Fromm(1 964: 30-66)’a göre insan hem fiziksel hem de ruhsal ihtiyaçları olan
bir varlıktır. Ona göre bu ihtiyaçlar beş grupta toplanabilir:
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
13
Psikanaliz ve Din
1- İlişki İhtiyacı: insan doğayla ve diğer insanlarla ilişkiler geliştirmek ve
bunları devam ettirmek durumundadır.
2- Yaratıcılık İhtiyacı: İnsan, hayvanlardan farklı olarak, üretici ve yaratıcı bir
varlık olma çabası içindedir.
3- Kimlik İhtiyacı: İnsan, diğer insanlardan farklı bir varlık olduğunu
hissetmek ister.
4- Köklülük İhtiyacı: İnsan kökenini arar ve bir yere ait olmak (çocukken
anne ve aile, yetişkinlikte aile, herhangi bir kurum vb.) ister.
5- Algı Dayanağı İhtiyacı: İnsanın içinde yaşadığı dünyayı algılaması ve
anlamlandırması için algı dayanağına ve bir yönelime ihtiyacı vardır.
Fromm (1997: 89-90), insanın doğuştan bütünüyle iyi ya da kötü olduğunu
savunan görüşleri kabul etmez. Ona göre, her iki görüş de aşırı uçtur. İnsanda iyi ve
dürüst olma eğilimleri olduğu gibi, saldırganlık ve yıkıcılık potansiyeli de vardır.
İnsan sürekli sahip olduğu yetenekleri ortaya çıkarmak, kendini geliştirmek
eğilimindedir. Onun bu kendini gerçekleştirme çabası engellendiğinde saldırganlık
ortaya çıkar.
İnsan akıl sahibi bir varlıktır. Akıl ona verilmiş benzersiz bir güçtür. Onunla
kendi tecrübelerini değerlendirebilir ve gelişimine katkıda bulunan ve buna engel
olan şeylerin ayrımını yapabilir. Fakat insanın aklı onun için nimet olduğu kadar bir
külfettir. Çünkü akıl, insanı birçok problemi çözme ve zorluklara göğüs germe
yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakır. İnsanı kendini geliştirmeye ve diğer insanlarla
birlikte yaşayabileceği huzurlu bir dünya kurmaya zorlar. İnsan ulaştığı her yeni
aşamada yeni çelişkilerle karşılaşır ve yeni çözüm yolları arar. Bu çelişkiler onu
kendini geliştirmeye iter.
Fromm (1978: 76), Buddha, Hz. İsa ve Spinoza’nın öğretilerinden de yola
çıkarak, ideal bir insan portresi çizmektedir. Ona göre ideal insan; özgür, amaç ve
araç ayırımı yaparak başarılı olmayı kendine misyon edinen bir bireydir. Etrafındaki
insanlara sevgiyle yaklaşır, onlarla birlikte olmak için çaba sarf eder. İyi ile kötüyü
ayırt edebilme yeteneğine sahiptir. Kendisi olmayı başarmış, vicdanının sesine
kulak vermeyi ve ona itaat etmeyi öğrenmiştir.
“Sahip olmak” mı “olmak” mı?
Fromm’a göre insan varoluşunda “sahip olmak” ve “olmak” şeklinde iki
temel yönelim bulunmaktadır. Sahip olmak yöneliminde bireyin dünyaya karşı
tavrı, elde etmek ve kontrol altında tutmak biçimindedir. Hırs, böyle bir yönelimin
doğal sonucudur. Olmak yöneliminde ise birey, hiçbir şeyi elde etmek ve kontrol
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
14
Psikanaliz ve Din
altında tutmak istemez. Her şeyi kendi bütünlüğü içerisinde değerlendirerek,
olduğu gibi kabul eder. Örneğin, sahip olmak yönelimli birey para, mülk, bilgi,
şöhret ve insanı elde etmeye çalışır. Olmak yönelimli kimse, bunların geçiciciliğini
ve kendi kişiliğini geliştirmesinin daha önemli olduğunu fark eder.
Fromm’a göre insan
varoluşunda “sahip
olmak” ve “olmak”
şeklinde iki temel
yönelim bulunmaktadır.
Fromm (1991: 237)’a göre dünyayla doğru bir ilişkiye girme biçimi ancak
“olmak” yönelimiyle mümkündür. Oysa Batı’daki endüstriyel medeniyette para,
hırs, şöhret ve gücü içeren “sahip olmak” temelli bir yönelim görülmektedir. Bu
yönelimle hareke eden modern insan, dünyaya yakınlaşmak ve onu kendi canlılığı
içerisinde kabullenmek yerine, sahip olma hırsıyla her şeyi elde etmeye
çalışmaktadır. Onun bu kötü durumdan kurtulması “sahip olma” yöneliminden
“olmak” yönelimine geçmesiyle mümkündür.
Fromm, mutluluk ve iman gibi kavramları da bu iki yönelim çerçevesinde
değerlendirir. Buna göre sahip olmak yöneliminde mutluluk, başkasından öncelikli
olma, çalma ve öldürme gibi özellikleri içerirken; olmak yöneliminde sevme,
paylaşma ve vermeyi kapsar. Sahip olmak yönelimli birey, mal varlığını artırarak
olmak yönelimli birey ise ihtiyaç sahipleriyle paylaşarak mutlu olur.
Sahip olma yöneliminde iman, akli bir kanıtı olmayan şeyler konusunda bir
çözüme sahip olmayı içerir. Böyle bir yönelimde iman sahibi, bir güce inanmakla
kendini güvende hissederek ve düşünmek, karar vermek gibi sorumluluklardan
kurtulur. Olmak yönelimli imanda ise birey, belirli dogmatik fikirlere inanmak
yerine içsel yönelme biçimiyle kendi tavır ve davranışlarını ortaya koyar.
Özgürlüğünü korur. Sorumlulukları kendi üzerine alır (Fromm 1991: 77).
Sevgi-Din İlişkisi
Fromm’a göre sevgi,
davranışlara yön veren
en güçlü motivdir. Hoş
bir duygudur, ancak
bunun ötesinde bilgi ve
çaba gerektiren bir
sanattır.
Fromm’a (1998: 12-26) göre sevgi, davranışlara yön veren en güçlü motivdir.
Hoş bir duygudur, ancak bunun ötesinde bilgi ve çaba gerektiren bir sanattır. Bu
sanata ulaşmak için disiplin, yoğunlaşma ve sabır gerekir. Sevgi sanatında başarılı
olmak isteyen, kendini ona adamalıdır. Aynı zamanda sevgi, aktif bir eylemdir,
almaktan çok vermeyi gerektir. Vermeyi içeren bir sevgi, insanın canlılığını ortaya
koyar ve kişiye mutluluk verir. Sevgi, başkalarına ilgi ve saygı gösterebilme
yeteneğidir. Başkalarını anlama kapasitesidir. Sevgi temelde sadece belli bir insanla
ilişki değil, kişinin bir bütün olarak dünyaya dönük yönelimini belirleyen bir
tutumdur. Kişi sadece birini seviyorsa (Bu ebeveynden birisi ya da arkadaş olabilir)
ve diğer insanlara karşı ilgisiz ise onun bu sevgisi gerçek sevgi değil, pasif bir
bağlanmadır. Çünkü sevgi, çok boyutlu bir eylemdir; kişi birisini sevdiğinde onun
şahsında kendisini, tüm insanları, dünyayı, hayatı ve Tanrı’yı sevebilmelidir. Ona
göre bir dinin temelinde de sevgi olmalıdır. Eğer bir dinin öğretileri o dine inanan
kimsede özgürlük ve mutluluk yaratıyorsa, bu öğretilerin kaynağının sevgi olduğu
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
15
Psikanaliz ve Din
söylenebilir. Fakat bir dinin öğretileri hoşnutsuzluk, huzursuzluk ve köleliğe sebep
oluyorsa bu dinin öğretilerinin kaynağı sevgi değildir.
Fromm’un Din ve Tanrı Görüşü
Fromm’a göre dinin
temel fonksiyonu,
insanların
karakterlerinde olumlu
yönde değişiklikler
yapması ve onları doğru
yönde davranmaya
iletmesidir.
Fromm, dinin ve
Tanrı’nın aşkın
boyutuyla ilgilenmez.
Fromm, din ve Tanrı konularındaki fikirlerine özellikle Psikanaliz ve Din,
Sahip Olmak ya da Olmak, Tanrılar Gibi Olacaksınız ve Kendini Savunan İnsan isimli
kitaplarında yer vermektedir. Fromm’a göre dinler, insani gelişimi destekleyerek
temel görevlerini yerine getirirler. Bu açıdan insanlar için önemli olan, hangi dine
inandıkları değil, sevgiyi yaşamaları ve doğru düşünmeleridir. Bir insan bu şekilde
yaşıyorsa, bağlı olduğu din ve semboller sistemi ikinci derecede önemlidir. İnsanın
dışında onu aşan ruhsal bir gerçekliğin olmadığını söyleyen Fromm’a göre, gerçek
bir dinde Tanrı fikrine yer yoktur.
Fromm (1978: 21) dini şöyle tanımlar: “Bir grup tarafından paylaşılan ve o
grubun bireylerine kendilerini adayabilecekleri bir hedef ve onlara ortak bir
davranış biçimi sunan düşünce sistemidir.” Ona göre bireyin kendini geliştirme
sürecini desteklemeleri bakımından dinler “hümaniter” ve “otoriter” olmak üzere
ikiye ayrılır: Otoriter dinde kişi kendini, her şeye gücü yeten Tanrı karşısında güçsüz
hisseder. Böyle bir din, insan gelişimine engel olduğu için Fromm bu tür dinlere
“gelişmemiş dinler” ismini de vermektedir. Otoriter dinde birey, kişisel
özgürlüğünden vazgeçerek, üstün bir güce teslim olmak durumundadır. Bu
dinlerde insanın kaderinin üst bir güç tarafından belirlendiği, insanın da buna
uymak zorunda olduğu vurgulanmaktadır. Onun kaderini tayin eden üst güç, onu
tapınmaya zorlama hakkına da sahiptir. Böyle bir dinde, itaat temel erdem;
itaatsizlik ise en büyük günahtır. Fromm’a göre bu dinlerde tüm güçlerini Tanrı’ya
yansıtan insanoğlu, özünü yok sayarak kendine yabancılaşır.
Hümaniter din; sevgiye, hakikate ve kendini gerçekleştirmeye önem verir. Bu
dinin merkezinde insan ve onun gücü yer almaktadır. İnsan kendini ve diğer
insanlarla olan ilişkilerini anlamak ve evrendeki yerini kavramak için öncelikle aklını
ve sahip olduğu güçleri geliştirmeli ve tüm çabasını bu yönde göstermelidir. Çünkü
asıl erdem itaat değil, bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Hümaniter dinde birey,
kendini geliştirerek Tanrı’ya atfedilen niteliklere sahip olabilir. Bu dinlerde en
büyük ölçüt, insanların vicdanlarıdır. Fakat bu vicdan otoriter dinlerde olduğu gibi
bir dış otoritenin içimize yerleştirdiği bir şey değil, insanın kendi iç sesidir. Fromm
insanın değerini koruduğu ve onun gelişimine yardımcı olduğu için bu dinleri
“olgunlaşmış din” ve “gerçek din” olarak görür. Ona göre, Budizm, Taoizm, Hz.
İsa’nın öğretileri; Hristiyanlık ve Yahudilikteki mistik akımlar hümaniter dinlere
örnektir (Fromm 1978: 37, 50).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
16
Psikanaliz ve Din
Fromm, dinin ve Tanrı’nın aşkın boyutuyla ilgilenmez. Dinlerin bir ihtiyaç
olduğundan bahsederek, dinin ve Tanrı inancının bireysel ve toplumsal
fonksiyonlarıyla ilgilenmektedir. Ona göre insanda dine inanma ihtiyacı vardır.
Fromm’a göre insanlardaki bu ihtiyacın kökenleri, insanın doğadan kopuşun
yarattığı sıkıntıyı yenme isteğinde yer almaktadır. Buradan da anlaşıldığı üzere
Fromm, dini, hayattaki çelişkilerden ve huzursuzluklardan kurtulma çabası olarak
görür.
Fromm (1991: 192-94)’a göre dinin temel fonksiyonu, insanların
karakterlerinde olumlu yönde değişiklikler yapması ve onları doğru yönde
davranmaya iletmesidir. Dinlerin ortaya koyduğu öğretiler, insanın potansiyellerini
geliştirmesi sürecinde onu destekleyici nitelikte olmalıdır. Ona göre hümaniter
dinler, bu özelliğe sahiptir. Fromm’a göre din bireyin yaşamda bir bütünlük ve
anlam bulmasına yardımcı olur. Din bu konuda insana bir misyon ve
bağlanabileceği, uğrunda çaba sarf edebileceği amaçlar ve idealler örüntüsü sunar.
Ayrıca din toplumdan soyutlanan ve sıkıntıya düşen insanlara yardımcı olur.
Fromm’a göre insanlığın geleceğinde, evrensel nitelik taşıyan yepyeni bir din
vardır. Yeni din, Doğu ve Batı dinlerindeki tüm insani değerleri bünyesinde
bulunduracak ve insanların bugüne kadar edindikleri bilgelik ve sezgilerle
çatışmayacaktır. Bu din, daha öncelerde olduğu gibi bir öğretici vasıtasıyla ortaya
çıkacak ve yeni dini davranış biçimleri getirecektir.
ERİK ERİKS ON (1902-1970)
Erikson, 1902 yılında Almanya’da (Baden) doğmuştur. Anne babası o
doğmadan önce ayrılmıştır. Danimarka asıllı Erikson Almanya’da büyümüştür. Okul
çağlarında Viyana psikanaliz cemiyetinin kurslarına katılmış, Freud ve çevresiyle
irtibat kurmuştur. 1933 yılında Kopenhag’a daha sonra da Boston’a taşınmıştır.
Erikson’a göre gelişim
sürecinde yaşanan kriz,
felaket değil bir dönüm
noktasıdır.
“Yabancılaşma” ve “kimlik krizi” üzerine eserler vermiştir. Çocukluk Çağı ve
Toplum isimli ilk kitabını 1950 yılında yayınlamıştır. Diğer bazı eserleri şunlardır:
Genç Adam Luther, Anlama ve Sorumluluk, Kimlik, Genç ve Kriz, Gandi’nin Hakikati,
Çocukluk ve Toplum, Yeni Kimliğin Boyutları.
Kimlik konusundaki çalışmalarıyla ünlenen Erikson, S. Freud ve Anna
Freud’un psikanalitik çalışmalarından da faydalanarak teorilerini geliştirmiştir.
Psikanalitik teoriyi savunan Erikson’a göre hayat bütün hâlinde dinamik bir yapıya
sahiptir. Çocukluk döneminin önemli olduğunu söyleyen Freudyen görüşü kabul
eden Erikson, diğer dönemlerin de gelişim açısından önem taşıdığını vurgulamıştır.
Ona göre kişilik oluşumu çocuklukta başlar, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılık
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
17
Psikanaliz ve Din
dönemlerinde toplumsal etkileşimlerle şekillenmeye devam eder. Çocukluk
döneminden sonraki evreler, bu dönemdeki gelişmelere dayanır.
Erikson, embriyolojideki bazı kavramları kullanarak psiko-sosyal gelişim
teorisini ortaya koymuştur. “Epigenetik” (aşamalı oluşum) kavramını kullanan
Erikson, bu kavramla, kişiliğin birbiri ardına devam eden hiyerarşik evreler hâlinde
gelişmesini kastetmiştir. Her evre farklı gelişim ödevlerine sahiptir. Ona göre
gelişim sürecinde yaşanan kriz, felaket değil bir dönüm noktasıdır. Pek çok insan bu
dönemi başarıyla geçebilir.
Psiko-sosyal Gelişim Evreleri
Gelişimin hayat boyu süren bir oluşum olduğunu savunan Erikson (1984),
sekiz evreli bir psiko-sosyal gelişim modeli ortaya koymuştur. Erikson’un kuramına
göre, sekiz evre birbirini takip eder. Bir evredeki problemin çözülmesi, sonraki
evrenin sağlıklı şekilde ortaya çıkmasını sağlar. Her evrede var olan problemin
çözülmesiyle bir “değer” kazanılır. Bu değerle kişi sonraki evreye ilerleyebilir.
1. Temel Güvene Karşılık Güvensizlik (0-1 Yaş): Bu dönemde bebek,
kendisine ve çevresine karşı güven duygusu geliştirir. Bu bağlamda annenin veya
temel bakıcının bebeğin ihtiyaçlarını karşılaması önemlidir. Bu dönemde ümit
duygusu kazanılır.
2. Özerkliğe Karşılık Utanç ve Şüphe (1-3 Yaş): Tuvalet eğitimi alan çocuk
ebeveynle olan sosyal ilişkisi sırasında özerklik duygusu kazanır. Aşırı baskıcı
olunmazsa, çocuk kendi işlerini yapabildiğini görür ve kendine güven kazanır.
Ebeveynden aşırı tepkiler gören çocuk ise kuşku ve utanç duyguları geliştirir. İrade
bu dönemde kazanılan değerdir.
3. Girişime Karşılık Suçluluk Duygusu (3-6 Yaş): Bu evrede çocuk, merak
duygusuyla hareket eder ve yetişkinlerin dünyasına girmeye çabalar. Merak
duygusu bastırılan, girişimciliği engellenen çocuk suçluluk duygusu geliştirir. Bu
dönemde "amaç" kazanılan değerdir.
Erikson’a göre birey
fiziksel ve sosyal
anlamda gelişmekle
kalmaz manevi anlamda
da gelişim yaşar.
4. Çalışkanlığa/üretkenliğe Karşılık Aşağılık Duygusu (6-12 Yaş): Alet ve
araçlar kullanmayı öğrenen çocuk, büyükler gibi bir şeyler üretmeye çalışır.
Çabaları önemsiz görülen çocuk küçümsenirse değersizlik ve aşağılık hissine kapılır.
Birey yarış değerini bu dönemde kazanır.
5. Kimlik Bütünlüğüne Karşılık Bocalama (12-18 Yaş): Ergenlik dönemini
kapsayan bu evrede birey, pek çok kimlik problemiyle uğraşır. Birey, problemlerine
çözüm bularak ve kimlik krizlerini atlatarak başarılı kimliğe ulaşabileceği gibi bu
krizlerden kurtulamayarak kimlik bocalamasıyla yaşayama devam edebilir. Sadakat,
kazanılan önemli değerlerdendir.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
18
Psikanaliz ve Din
6. Yakınlığa Karşılık Yalıtılmışlık (18-26 Yaş): Kimlik krizinden başarıyla çıkan
birey, aile kurmak ve istikrarlı arkadaşlıklar geliştirmek ister. Sosyal çevreyle
iletişime geçer başarılı ilişkiler geliştirerek yakınlık hissini yaşar. Sosyal ilişkilerinde
başarılı olamadığı takdirde yalıtılmışlık ve uzaklaşma duyguları yaşar. Kazanılan
değer sevgidir.
7. Üretkenliğe Karşılık Durgunluk (26-50 Yaş): Orta yetişkinlik dönemindeki
birey bilgi birikimi ve tecrübelerinden faydalanarak yeni şeyler üretmek için
çabalar. Toplum ve gelecek nesiller yararına işler yapmak ister. Daha önceki gelişim
ödevlerini tamamlayamayan birey ise, toplumsal faydaları umursamayarak
durgunluk devresine girer. İlgi, kazanılan değerdir.
8. Benlik Bütünlüğüne Karşılık Umutsuzluk (50 Yaş üzeri): Son yetişkinlik
çağındaki birey, o güne kadar yapıp ettiklerinin muhasebesini yapar.
Değerlendirme sonucu birey başarılarından dolayı memnun olup, benlik
bütünlüğüne ve huzur duygusuna ulaşırken, gerçekleştiremediği şeylerden dolayı
hayal kırıklığı yaşar. Yeniden teşebbüste bulunma gücü olmadığını düşünerek
umutsuzluk duygusuna kapılır. Bilgelik bu dönemde kazanılan değerdir.
Erikson’un Din Görüşü
Erikson’a göre dinin
başarılı kişilik
gelişiminde önemli
etkileri vardır.
Erikson din konusundaki görüşlerini psiko-sosyal gelişim teorisi çerçevesinde
ele alır ve bir anlamda dinî gelişimden söz eder. Çünkü ona göre birey, fiziksel ve
sosyal anlamda gelişmekle kalmaz manevi anlamda da gelişim yaşar. Birinci evrede
çocuğun bir dinî inancından söz etmek mümkün değildir; ancak anne babanın veya
temel bakıcının inancı çocuğun güven duygusunu etkiler. Bu her zaman olumlu
olmayabilir. Ebeveynin çocuğa yansıttıkları Tanrı imajı, örneğin katı bir baba imajı
çocuklarda güvensizlik ve korku hisleri doğurabilir. Bu dönemde çocuğun ihtiyaçları
karşılanıyorsa onun Tanrı’yı güvenilebilir biri olarak algılaması ve öyle inanması
kolaylaşır. Bir anlamda çocuk, ebeveynle kurduğu güven ilişkisini Tanrı’ya yansıtır.
Özerklik duygusunun hissedildiği ikinci evrede iyi ve kötü konusunda seçimler
yapabilen bir özgür iradenin gelişimi şekillenir. Gurur ve suçluluk duyguları tadılır.
Bu dönemde ailelerin ve dini liderlerin baskı yapmama konusunda dikkatli olmaları
gerekir. Üçüncü evrede girişimci olan ve merak duygusu gelişen çocuk, içerisinde
yaşadığı dinî kültürü öğrenir, ahlaki sorumluluk geliştirir. Dördüncü evrenin
sonunda çocuk soyut düşünmeyi öğrenir. Beşinci evrede ergenin kendi kimliğini
keşfetmesi ve kimlik krizinden çıkabilmesi için dinî kurumlar önemli rol oynar.
Yetişkinlik dönemlerini içeren diğer evrelerde ise dinî gelişim olgunlaşabilir. Bazı
bireyler aynı seviyede kalsalar da bazıları dinî gelişimlerini ilerletmeye devam
ederler. Erikson’a göre, son yetişkinlik çağına gelindiğinde kişi eğer başlangıçtan
itibaren sağlıklı evreler geçirmişse ilerleyen yaşlarda da benlik bütünlüğüne
kavuşur, ölüm ve sonrasında olacaklardan kaygılanmaz (Swan 2006: 24-29).
Erikson, Genç Adam Luther ve Gandhi’nin Hakikati gibi biyografik eserlerinde
ise din üzerine pozitif görüşler ortaya koyar. Erikson dinlerin başarılı kişilik
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
19
Psikanaliz ve Din
gelişiminde önemli etkilerinin olduğunu, çünkü kültürlerin her bir safha için ürettiği
değerlerin kaynağının din olduğunu düşünür. Ona göre dini ritüeller bu gelişmeyi
sağlarlar. Kimlik bunalımlarının aşılmasında özellikle dini kurumlar önemli rol oynar.
Genç Adam Luther başlıklı kitabında Erikson, genç reformcu Luther’in
hayatını psikanalitik metodu kullanarak tahlil eder. Ona göre Luther’in yaşadığı
tarihsel dönem, dini insanlara ideolojik bir seçenek olarak sunmaktadır ve o da bu
seçeneği bebeklik, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde yaşadığı psiko-sosyal
çatışmaları çözmek için kullanmıştır. Ona göre Luther’in manastıra girmesi, onun
hem psikolojik hem de dinî gelişimi açısından önemlidir. Bu durum, kimlik krizi
içerisindeki gence yaşam tecrübesini gözden geçirmesi için toplumun kendisine
moratoryum (geciktirme) imkânı verdiğini ve ona rol çatışması yaşadığı dönemde
koruyucu bir çevrenin temin edildiğini gösterir. Burada Luther şu çatışmayı
yaşamıştır: “İtaat kime olacak: Tanrı’ya mı? Papaya mı?” yoksa “Hükümdara mı?
Gerçek babaya mı yoksa cennetteki Baba’ya mı?” Luther’in manastır tecrübesi,
yıkıcı ve yapıcı etkenler, geliştirici ve geriletici alternatifler arasında şiddetli bir
mücadeleye sahne olmuştur. Ona göre zaman zaman ortaya çıkan krizler, bebeklik
ve ergenlik çatışmalarını yeniden uyandırsalar da, manastır hayatının iyileştirici
yönleri, Luther’in gelecekteki büyüklüğünü temin için yeterli olmuştur. Luther,
ergenlikteki kimlik krizinin çözümünde kısmen başarısızdı, fakat gelişimini devam
ettirecek yeterli çözüm imkânı oluşmuştu (Crapps, 2010: 85).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
20
Özet
Psikanaliz ve Din
•Psikolojide bugün de varlığını sürdüren temel ekollerden biri olan Psikanaliz,
insan davranışlarının ve kişiliğinin bilinç dışı süreçler tarafından yönlendirildiğini
öne sürmektedir. Kurucusu Sigmund Freud’dur.
•Psikanaliz, Freud’dan günümüze pek çok değişiklik geçirmiştir. Alfred Adler, Carl
Gustav Jung, Erich Fromm ve Erik Erikson Psikanalizdeki diğer önemli isimlerdir.
Bu psikologlar, temel olarak, bilinç dışı süreçlerin ve geçmiş yaşantıların ve
özellikle çocukluk çağının önemine vurguda bulunmakla birlikte birbirinden farklı
görüşler dile getirmişlerdir.
•Psikanaliz ekolünü savunan psikologlar, din ve Tanrı konusundaki görüşlerini de
genel olarak psikoloji görüşleri çerçevesinde ortaya koymuşlardır. Dini, insan
hayatındaki fonksiyonları açısından değerlendirmişlerdir.
•Sigmund Freud, dinin ve Tanrı inancının insan için bir yanılsama ve nevrotik
saplantılı bir durum olduğunu, bilimin gelişmesiyle insanın bu durumdan
kurtulacağını öne sürmüştür.
•Dinin bir yanılsama olduğu görüşüne karşı çıkan Adler, dinlerin insan hayatı için
büyük önem taşıdığını söyler. Ona göre dinlerin kâdiri mutlak Tanrı öğretisi,
insanların Tanrı'yla özdeşleşerek aşağılık duygusundan kurtulmasına imkân tanır.
•Carl Jung, dini, "arketipler", "kolektif bilinçdış"ı ve "bireyleşme" teorileri
çerçevesinde ele alır. Ona göre Tanrı kolektif bilinç dışında varolan bir arketipten
ibarettir ve Tanrı’yı kabul insanın kaderidir. Dinî inançlar, psikoterapik açıdan
olumlu bir etkiye sahiptir. Her insan, hayatında “bireyleşme” denilen doğal bir
dini serüven yaşar.
•Dinleri "hümaniter" ve "otoriter" olmak üzere ikiye ayıran Erich Fromm,
hümaniter dinlerin insanın kendini geliştirmesine katkıda bulunduğunu dinlerin
mistik formlarının bu hümaniter dini temsil ettiğini öne sürer. Ona göre dinler,
insanın anlam bulmasını ve ahlakı temellendirmesine sağlar.
•Erik Erikson ise, dinî bir gelişim süreci içerisinde değerlendirir. Sekiz evreli psikososyal gelişim teorisi çerçevesinde bireyin dinî gelişimini ele alır. Dinin kişilik
gelişimi ve krizlerin atlatılmasındaki önemi üzerinde durur.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
21
Ödev gönderimi
Ödev
Etkileşimli Alıştırmalar
Alıştırmalar
Psikanaliz ve Din
• Öğrendiklerinizi etkileşimli alıştırmalarla
pekiştirebiirsiniz
• Psikolojideki diğer ekoller(davranışçılık, hümanist
psikoloji, pozitif psikolojisi vb.) hakkında bilgi
edinerek, psikanaliz ile diğer ekoller arasındaki
farklılıkları orta koyan bir ödev hazırlayınız.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
22
Psikanaliz ve Din
DEĞERLENDİRME SORULARI
Değerlendirme
sorularını sistemde
ilgili ünite başlığı
altında yer alan “bölüm
sonu testi” bölümünde
etkileşimli olarak
cevaplayabilirsiniz.
1. Psikanaliz, bilinç dışı süreçlerin insan davranışına yön verdiğini, geçmiş
yaşantıların ve özellikle çocukluk dönemindeki yaşananların kişiliğin
oluşumunda belirleyici olduğunu öne sürer.
Aşağıdakilerden hangisi psikanaliz ekolü için söylenemez?
a) Kurucusu Sigmund Freud’dur.
b) Bir tür psikoterapi yöntemidir.
c) Bütün psikanalistler, Freud gibi “libidonun” hayat enerjisi olduğunu
savunur.
d) Sanattan edebiyata, müzikten dine pek çok alanda tesirleri olan bir
ekoldür.
e) Din konusunu birey hayatındaki fonksiyonları açısından ele alır.
2. “Bütün insanların, hayvanların, bitkilerin ve bütün kristallerin en içte
taşıdıkları öz, Tanrıdır” sözüyle din hakkındaki görüşünü dile getiren ve dinin
insanın psikolojik rahatsızlıklarından kurtulmasında önemli bir katkısının
olduğunu savunan psikolog aşağıdakilerden hangisidir?
a) Erik Erikson
b) Sigmund Freud
c) Erich Fromm
d) Abraham Maslow
e) Carl Gustav Jung
3. Psikanalizin kurucusu olan Sigmund Freud’un görüşleri gerek diğer psikoloji
ekollerini benimseyen psikologlar gerekse takipçileri tarafından eleştirilmiştir.
Aşağıdakilerden hangisi Freud’un eleştirilen görüşlerinden biri değildir?
a) Libidoyu cinsel enerji olarak tanımlaması
b) Dini, saplantılı bir nevroz olarak görmesi
c) Çocukluk döneminin kişilik gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu
savunması
d) Oedipus kompleksini yorumlarının temeline oturtması
e) Rüyaları bilinç dışını giden tek kral yolu olarak görmesi
4. Freud’un dini hastalıklı bir hâl olarak indirgemeci bir yaklaşımla ele almasına
itiraz eden Carl Gustav Jung, dini Freud’a göre daha olumlu bir yaklaşımla ele
alır.
Aşağıdakilerden hangisi Jung’a göre dinin fonksiyonları arasında değildir?
a) Ruhsal rahatsızlıklara karşı bireyi daha güçlü kılar.
b) İnsan hayatına anlam ve yön kazandırır.
c) Bireyin yabancılaşmasına engel olur.
d) Zor zamanlarla başa çıkmasına yardımcı olur.
e) Kimlik krizinden kurtulmasını sağlar.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
23
Psikanaliz ve Din
5. Aşağıdaki görüş-psikolog eşleştirmelerden hangisi yanlıştır?
a) İnsanın Tanrı’yı bulması onun kaderidir/Carl Gustav Jung
b) Tanrı bireyin kendini gerçekleştirme sürecinde elde ettiği niteliklerin
toplamıdır/Erich Fromm
c) İnsan sekiz evreli epigenetik bir psikososyal gelişim sürecinden
geçer/Erik Erikson
d) Çocuğun bir ailenin kaçıncı çocuğu olduğu, yani doğum sırası onun
kişiliğini etkiler/Sigmund Freud
e) Dinler hümaniter ve otoriter olmak üzere ikiye ayrılır/Erich Fromm
6. Erich Fromm’a göre insan varoluşunda sahip olmak ve olmak şeklinde iki
temel yönelim bulunmaktadır. Sahip olmak yönelimli birey için
aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
a) Arkadaşlarını olduğu gibi kabullenmek yerine kontrol etmek ve
değiştirmek ister.
b) Kendini güvende hissetmek için inanır.
c) Onun için mal biriktirmek kişiliğini geliştirmekten daha önemlidir.
d) Kazandıklarından insanlara vererek mutlu olur.
e) Dünyayı doğal düzeni içerisinde kabul etmez.
7. Aşağıda verilen özelliklerden hangisi Alfred Adler’e ait değildir?
a) O da Freud gibi çocukluk döneminin önemli olduğunu kabul eder.
b) Davranış biyolojik güçlerden çok sosyal güçler tarafından belirlenir.
c) Birey kendini gerçekleştirdiği bir bireyleşme süreci yaşar.
d) Aşağılık duygusu ve üstünlük arzusu insan davranışına yön veren en
önemli motivlerdir.
e) Dinî kanaatler, bireyin normal gelişimi sürecinde ortaya çıkan
kanaatlerin uzantısıdır.
8. Embriyolojideki bazı kavramları kullanarak psiko-sosyal gelişim teorisini ortaya
koymuştur. Epigenetik (aşamalı oluşum) kavramını kullanarak, bu kavramla,
kişiliğin birbiri ardına devam eden evreler hâlinde gelişmesini kastetmiştir.
Gelişim sürecinde yaşanan kriz, felaket değil bir dönüm noktasıdır. Yukarıdaki
görüşler kime aittir?
a) Sigmund Freud
b) Carl Gustav Jung
c) Erik Homburger Erikson
d) Erik Fromm
e) Alfred Adler
9. Aşağıda psikologlar ve onların yazdıkları eserler eşleştirilerek verilmiştir. Bu
eşleştirmelerden hangisi yanlıştır?
a) Sigmund Freud/Bir Yanılsamanın Geleceği
b) Erich Fromm/Sahip Olmak ya da Olmak
c) Erik Erikson/Genç Adam Luther
d) Carl Gustav Jung/İnsan Yıkıcılığının Anatomisi
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
24
Psikanaliz ve Din
e) Alfred Adler/İnsan Tabiatını Anlama
10. Jung’a göre kişiliğin dengeye ve bütünlüğe yönelik gelişimini ifade eder.
İnsanoğlunun potansiyel olarak taşıdığı, hayatına anlam katan ve onu olgun
bir hayatla bütünleştiren bir süreçtir.
Yukarıda tarifi yapılan kavram aşağıdakilerden hangisidir?
a) Bireyleşme
b) Olma süreci
c) Kendini gerçekleştirme
d) Epigenetik gelişim
e) Benin yaratıcı gücü
Cevap Anahtarı
1- C, 2- E, 3- C, 4- E, 5- D, 6- D, 7- C, 8- C, 9- D, 10- A
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
25
Psikanaliz ve Din
YARARLANILAN VE BAŞVURULABİLECEK DİĞER
KAYNAKLAR
Adler, A. (2003). İnsan Tabiatını Tanıma. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları.
Adler, A. (1996). Psikolojik Aktivite: Üstünlük ve Toplumsal İlgi. İstanbul: Say
Yayınları.
Adler, G. (2002). Dynamics of The Self, London: Coventure.
Ayten, A. (2010). Psikoloji ve Din: Psikologların Din ve Tanrı Görüşleri, İstanbul: İz
Yayıncılık.
Bahadır, A. (2007). Jung ve Din, İstanbul: İz Yayıncılık.
Budak, S. (2000). Psikoloji Sözlüğü, Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları.
Crapps, R. W. (2010). “Psikanaliz ve Din”, Din Psikolojisi (Ed. A. Ayten), İstanbul: İz
Yayıncılık.
Erikson, Erik (1984). İnsanın Sekiz Çağı (Çev. B. Üstün-V. Şar), Ankara: Toplum
Yayınları.
Faber, H. (1976). Psychology of Religion, London: SCM Press.
Fordham, F. (2001). Jung Psikolojisinin Anahatları. İstanbul: Say Yayınları.
Freud, S. (1949). “Obsessive Acts and Religious Practices”, Freud On Sex and
Neurosis, New York: Art and Science Press.
Freud, S. (1990). Totem and Taboo, London: Penguin Books.
Freud, S. (1991). The Future of an Illusion, London: Penguin Books.
Fromm, E. (1964). The Sane Society,New York: Holt, Rinehart&Winston.
Fromm, E. (1978). Psychoanalysis and Religion, New Haven: Yale University Press.
Fromm, E. (1991). Sahip Olmak ya da Olmak (Çev., A. Arıtan), İstanbul: Arıtan
Yayınları.
Fromm, E. (1997). Özgürlükten Kaçış (Çev., S. Budak), Ankara: Öteki Yayınları.
Fromm, E. (1998). Sevme Sanatı (Çev., S. Budak), Ankara: Öteki Yayınları.
Fromm, E. (1999). Erdem ve Mutluluk (Çev., A. Yörükan), İstanbul: Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları.
Fromm, E. (1997). Hayatı Sevmek (Çev. A. Köse), İstanbul: Arıtan Yayınları.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
26
Psikanaliz ve Din
Fuller, A. (1994). Psychology and Religion: Eight Points of View, Boston: RowmanLittle Field Publication.
Geçtan, E. (2000). Psikanaliz ve Sonrası, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Hâll, C. (1999). Freudyen Psikolojiye Giriş (Çev. E. Devrim), İstanbul: Kaknüs
Yayınları.
Jacobi, J. (2002). Jung Psikolojisi (Çev. M. Arap), İstanbul: İlhan Yayınları.
Jones, E. (2004). Freud Yaşamı ve Eserleri. İstanbul: Kabalcı Yayınları.
Jung, C. G. (1933). Modern Man in Search of Soul, London: Routledge&Kegan Paul.
Jung, C. G. (1964). Collected Works, c. X, London: Routledge&Kegan Paul.
Jung, C. G. (1982). Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri (Çev. K. Şipal), İstanbul: Bozak
Yayınları.
Jung, C. G. (1998). Psychology and Western Religion, London: Ark Paperbacks.
Jung, C. G. (1998). Psikoloji ve Din (Çev. R. Karabey), İstanbul: Okyanus Yayınları.
Jung, C. G. (2002). Essays on Contemporary Events, London: Routledge.
Karacoşkun, M. (2006). Ateist Bir Mistik Erich Fromm. Samsun: Etüt Yayınları.
Köse, A. (2000). Freud ve Din, İstanbul: İz Yayınları.
Moreno, A. (1974). Jung, Gods, and Modern Man, London: Sheldon Press.
Palmer, M. (1997). Freud and Jung on Religion, London: Routledge.
Powers, R. L. (1976). “Religion: Adler’s View”. International Encyclopeadia of
Psyhiatry, Psychology, Psyhoanalysis, and Neurology. (Ed. B. B. Wolman), ss. 42729, New York: Van Nostrand Reinhold Company.
Sambur, B. (2005). Bireyselleşme Yolu: Jung’un Psikoloji Teorisi, Ankara: Elis
Yayınları.
Schultz, D. P. & Schultz, S. E. (2001). Modern Psikoloji Tarihi (Çev., Y. Aslay),
İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Spinks, S. (1963). Psychology and Religion, London: Methuen&Co.
Stevens, A. (1999). Jung (Çev. A. Çayır), İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Storr, A. (1989). Freud, New York: Oxford University Press.
Swan, T. (2006). A Brief Introduction to the Psychology of Religion. Ontario
Yörükan, T. (2000). Alfred Adler: Bireysel Psikolojisi: Sosyal Roller ve Kişilik, Ankara:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
27
RUH SAĞLIĞI VE DİN
HEDEFLER
İÇİNDEKİLER
• Ruh Sağlığı-Dindarlık İlişkisi
• Dinrarlık ve Hayatın Anlamı
• Dindarlık ve Mutluluk
• Dindarlık ve Alie
• Dindarlık ve Sosyal Uyum
• Dindarlık, Kaygı ve Stres
• Dindarlık ve Depresyon
• Dindarlık ve Başa çıkma
• Dindarlık ve Beden Sağlığı
DİN PSİKOLOJİSİ
Prof. Dr. A. Kerim
Bahadır
• Bu üniteyi çalıştıktan sonra;
• Ruh sağlığını tanımlayabilecek,
• Ruh sağlığı ile dindarlık arasındaki ilişkiyi
kavrayabilecek
• Dindarlık ile tedavi ve başa çıkma süreci,
depresyon, kaygı ve stres, alkol ve
uyuşturucu kullanımı arasındaki ilişkileri
anlayabilecek,
• Dindarlık ile hayatın anlamı, aile, mutluluk,
sosyal uyum, beden sağlığı ve uzun yaşama
arasındaki ilişkileri daha iyi
kavrayabileceksiniz.
ÜNİTE
14
Ruh Sağlığı ve Din
Giriş
Normallik ile anormallik, sağlıklı olma ile hasta olma arasında kesin bir sınır
belirlemek kolay olmadığından, ruh sağlığını tanımlamak da oldukça zordur. Zira
bazı araştırmacılarca ruh sağlığı toplumsal normlara uyma ile doğru orantılıyken,
bazılarına göre bu durum yeterli olmayıp bireyin kendisini iyi hissetmesi ön plana
çıkartılmaktadır.
Literatürde ruh sağlığı veya psikolojik sağlıkla ilgili birçok tanım bulmak
mümkündür. Psiko-sosyal açıdan sağlıklı olan bireyin, hayatın önüne çıkardığı
sorunları semptomatik davranışa başvurmadan çözebilmesi; bireyin kendisi ve dış
dünya ile ilişkilerini bozacak rahatsızlıklardan uzak olması ve kendini mutlu ve
huzurlu hissetmesi gibi tanımlar literatürde en sık rastlanan tanımlar arasındadır.
Dünya Sağlık Örgütü ise ruh sağlığını; bireyin kendisiyle ve çevresiyle uyum içinde
olması olarak tanımlamıştır.
Ruh sağlığı, olumsuz
psikolojik durumlardan
uzak olmak kadar,
olumlu özelliklere sahip
olmak anlamına da
gelmektedir.
Ruh sağlığı, bireyde ruhsal rahatsızlık bulunmaması olarak tanımlanmaktaysa
da, bu tanım yeterli değildir. Zira ruh sağlığı olumsuz psikolojik durumlardan uzak
olmak kadar, olumlu psikolojik özelliklere sahip olmak anlamında da
düşünülmektedir. Bu manada, olumlu benlik tasarımı, özbenimseme, hayatı
anlamlı ve yaşanmaya değer görme, heyecanların kontrolü, duygusal olgunluk,
ümitvar olmak, olumlu dünya görüşü geliştirmek, diğer insanlara ve doğaya ilişkin
pozitif tutumlar geliştirmek, huzurlu, mutlu ve dengeli olmak gibi durumlar, ruh
sağlığı kavramı içinde değerlendirilmektedir.
Yukarıda bahsedilenlere ilave olarak kişisel özerkliği sağlamak, sorumluluk
sahibi olmak, fiziksel ve sosyal çevreye uyum, davranışlarının sonucunu
kestirebilmek, ruhsal hayatta dengesizliğe neden olan durumlarla baş edebilmek,
yaşam kalitesi ve hayattan memnuniyet, güven içinde olmak, iyimser bir dünya
algısına sahip olmak, inisiyatif alabilmek, fiziksel ve sosyal çevreyle uyum ve barış
içinde olmak gibi durumlar da ruh sağlığıyla yakından ilişkili kavramlardır. Ruh
sağlığıyla ilişkili olan veya onun temel belirleyicileri olarak kabul edilen faktörler
bunlarla sınırlı değildir. Zira bazı araştırmacılara göre; kendilik bilinci,
özbenimseme, özgüven, olumlu benlik tasarımı, duygu ve düşünceleri
dengeleyebilme ve baskıya (strese) gösterilen direnç kapasitesi ve onu gelişim için
fırsata dönüştürme ruh sağlığının temel belirleyiceleri olarak kabul edilmektedir
(Karaca, 2011: 240).
Bütün bu sayılanların çoğuna sahip olan birisinin, ruh sağlığının yerinde
olduğu şeklinde bir anlam çıkarmak da zordur. Zira bireysel açıdan sağlıklı gibi
algılanan bazı davranışların toplum tarafında nasıl değerlendirildiği de önemlidir.
Bu açıdan ruh sağlığının en azından bazı göstergelerinin kültüre duyarlı olduğu da
bir gerçektir. Zira birtakım davranışlar bazı toplumlarda normal kabul edilirken,
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
2
Ruh Sağlığı ve Din
diğer bazı toplumlarda anormal olarak kabul edilebilmektedir. Bu durumda ruh
sağlığının temel belirleyicilerini; nörö-biyolojik, psikolojik, sosyal ve kültürel
faktörler olarak kabul etmek daha uygun bir yaklaşımdır. Buna göre ruh sağlığı;
bireyin nöro-biyolojik ve ruhsal potansiyelleri çerçevesinde yeterlik düzeyine
çıkardığı yetenekleriyle sonradan edindiği inanç, tutum ve değerlerle birlikte,
kendisi, fiziksel ve sosyal çevresiyle girdiği ilişkilerden elde ettiği psikolojik doyum
olarak tanımlanabilir (Karaca 2011: 241;Yapıcı: 2007: 45-46).
Ruh Sağlığı ve Dindarlık İlişkisi
Çok boyutlu bir fenomen olan din, insan hayatının hemen tamamını
kuşatmaktadır. Yukarıda bahsedildiği gibi insan hayatını etkileyen bütün faktörlerin
ruh sağlığıyla uzaktan veya yakından ilişkili olduğu düşünülürse; dinin ruh sağlığına
doğrudan ve diğer faktörler üzerindeki etkisi vasıtasıyla dolaylı etkilerinden
bahsetmek mümkündür.
Din, içerik ve
fonksiyonlarıyla birlikte
insan hayatının
tamamını
kuşatmaktadır.
Din ile ruh sağlığı arasındaki ilişkiden, aslında dindarlık ile ruh sağlığı
arasındaki ilişki anlaşılmalıdır. Yoksa teorik olarak dinlerin hemen hepsinin ruh
sağlığına olumlu yönde katkıda bulunabilecek ilkelere sahip olduğunu söylenebilir.
Buna göre dinin ruh sağlığını olumlu veya olumsuz yönde etkilemesi, onun nasıl
algılandığı ve ne şekilde dindarlığa dönüştürüldüğüyle yakından ilişkilidir. Zira
bireyin din algısı, onun Tanrı tasavvurlarından dinî tören, uygulama ve ibadetlere
katılım ve din ile bütünleşme düzeyine kadar dinî hayatın hemen bütün
katmanlarını etkileyen temel faktörlerin başında bulunmaktadır.
Ruh sağlığı-din ilişkisinde tek belirleyici faktör din algısı değildir. Dinin ruh
sağlığı üzerindeki etkileri; dinin türü ve tanımı, sağlık ve mutluluk ölçütleri, kişilik
yapısı ve bireysel farklılıklar, içinde yaşanılan fiziksel ve sosyal çevre ve bireyin
inandığı dinî benimseme ve onunla bütünleşme düzeyine göre değişmektedir.
(Karaca, 2011: 241).
Birçok araştırmacı dinin ruh sağlığına yönelik olumlu etkileriyle ilgili tecrübi
bulgularını ortaya koymuşken, bu konuda Freud, Dittes ve Ellis başta olmak üzere
bazı araştırmacılar dinî inanç ve uygulamaların ruh sağlığına olumsuz etkilerinden
bahsetmiştir. Fromm ise otoriter dinlerin ruh sağlığına olumsuz, hümaniter dinlerin
ise olumlu katkıları olduğunu ileri sürmüştür.
Ruh sağlığının tanımlanmasında kullanılan kriterler ile dinin algılanma ve
hayata aktarılma biçimlerine göre bu iki faktör arasındaki ilişkiler değişkenlik
göstermekle birlikte, konuyla ilgili olarak yapılan çalışmaların yaklaşık %80’inde
dinin ruh sağlığını olumlu yönde etkilediğine yönelik sonuçlara ulaşılmıştır. Örneğin
konuyla ilgili 43 araştırmayı inceleyen Rew ve Wong, çalışmaların %84’ünde din ile
sağlık arasında olumlu bir ilişki bulunduğunu tespit etmiştir (Rew ve Wong, 2006).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
3
Ruh Sağlığı ve Din
Aynı yazarların Slaikeu’yla birlikte 20 çalışmayı inceledikleri başka bir araştırmada
ise çalışmaların %90’ında din ile ruh sağlığı arasında pozitif bir ilişki tespit
edilmiştir.
İnancın patolojik bir
kişilik yapısıyla
karşılaşması, kaygı
düzeyi ve suçulluk
duygularını
artırmaktadır.
Ruh sağlığını olumlu yönde etkileyen dindarlığın sağlıklı bir din anlayışına
dayanan, bireyin ruhsal ve zihinsel sıkıntılarıyla hastalıklı bir hâl almayan, onun
kendini gerçekleştirmesine yardımcı olan bir dindarlık olduğunun altını çizmek
gerekir. Zira inananların dinî inançlarını sığ ve katı bir şekilde ele almaları
sonucunda geliştirmiş oldukları tek boyutlu bir hayat formu, zaman zaman onların
psikolojilerini zorlayabilmektedir. Ancak bu tip köktenci yaklaşımlar sadece dinlere
has bir özellik olmayıp çeşitli hayat felsefeleri ve ideolojilerin de bu şekilde
algılanması sonucunda benzer durumlar ortaya çıkabilmektedir. Yani burada bizzat
dinlerde değil, dindarlarda gözlemlenen bazı anormal davranışlar, doğrudan
dinlere maledilmekte ve müntesiplerinin sergilemiş olduğu olumsuz davranışların
sorumlusu olarak dinler gösterilmektedir. Hâlbuki birçok konuda olduğu gibi, çoğu
insan, inanmış olduğu dinleri de eksik veya yanlış bir şekilde öğrenmekte, öğrenmiş
olduğu dinî inanç ve pratiklerin birçoğunu hayatına yansıtmamaktadır. Dinî içerikli
birkaç söz veya davranışından ötürü dindar olarak algılanan bu tür insanlarda
gözlemlenen bazı sapma veya normal dışı davranışlar ile dinî inançları arasında
kurulan ilişki, dindarlığın ruh sağlığını olumsuz yönde etkilediği şeklinde
yorumlanabilmektedir.
İnancın patolojik bir kişilik yapısıyla veya patolojik bir dindarlık algısının
henüz dengesini bulmamış zayıf bir kişilik yapısıyla karşılaşması, dindarlığın kaygı
düzeyi ve suçluluk duygularını daha fazla tahrik etmesine neden olabilmektedir.
Ancak yoğun suçluluk duygusu hisseden veya nevrotik kişilik özellikler gösteren
dindarların daha fazla kaygılı olmaları, dindarlıktan değil, psiko-patolojik
sebeplerden kaynaklanmaktadır.
Mistik bireylerde gözlemlenen bazı olağan dışı davranışlar ile psiko-patolojik
davranışlar arasında kurulan ilişkiler de dindarlığın ruh sağlığını olumsuz yönde
etkilediği yönünde yorumlara neden olmuştur. Mistisizm ve tasavvuftaki cezbe,
vecd ve istiğrak hâlleri ortaya çıktıkları ortam ve oluş biçimi açısından bakıldığında
her ne kadar bireyin sosyal uyumunu bozan anormal davranışlar olarak
gözüküyorsa da, genelde kısa süreli olan bu tür davranışlar sonucunda bireyin
psiko-sosyal uyumunda önemli ölçüde iyileşme görülmektedir. Hâlbuki psikopatolojik davranışlar, bireyin psiko-sosyal uyumunu uzun süre belki de hayat boyu
olumsuz yönde etkilemektedir. Ayrıca mistik tecrübe yaşayan insanlar üzerinde
yapılan araştırmalarda, bu tip bir tecrübe yaşayan insanların psikopatoloji
ölçeklerinden düşük, psikolojik sağlık ölçeklerinden ise yüksek skorlar gösterdikleri
görülmüştür (Karaca, 2011: 238).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
4
Ruh Sağlığı ve Din
Din eğitiminde yapılan yanlışlar ve bu yanlışların etkisiyle Tanrı’nın korku
figürü olarak algılanması, ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyici özelliklere sahip
olabilmektedir. Örneğin bireyin küçük olumsuz davranışlarından ötürü büyük
günahlar işlemiş olduğu yönünde geliştirmiş olduğu algı, onun yoğun suçluluk ve
günahkârlık duyguları yaşamasına neden olup psikolojik sağlığını bozabilmektedir.
Zira suçluluk ve günahkârlık duyguları güçlenip etkin hâle geldikleri zaman,
organizmayı günahı silmek ve suçu azaltmak yönünde motive ederek zihinsel
patolojik durumlara neden olabilmektedir.
Dinlerdeki bağışlanma
ve affedicilik olgusu,
suçluluk ve günahkarlık
duygularının yarattığı
bunalımlar için önemli
bir çıkış kapısıdır.
Dinin ruh sağlığını olumsuz yönde etkilediğini öne süren Freud’un da ısrarla
üzerinde durduğu konulardan birisuçluluk duygusudur. Nitekim o, obsesifkompulsif (saplantılı düşünce ve davranışlar) davranışlar sergileyen psikopatolojikler ile dindarlar arasında benzerlikler kurarak, dinin de bir nevroz nedeni
olduğunu ileri sürmüştür (Köse, 2000: 69). Ancak burada şunları hatırda tutmakta
yarar vardır. Günahkârlık duygusu üzerinde en güçlü vurgu Hristiyanlık dininde
vardır ve Freud, din hakkında yaptığı değerlendirmelerde büyük oranda bu dinî baz
almıştır. Freud’un bilinçli bir şekilde intikam alma amacı da taşıdığı Hristiyanlık
dininde insanların doğuştan “günahkâr” olarak doğduğuna inanılmaktadır. Tarihî
kökenleri oldukça eskiye dayanan bu dine atfedilen suçluluk inancının, özellikle
psikoloji biliminin doğup geliştiği alanlarda hâkim olması, psikoloji tarihinde dinî
inancın patoloji ile birlikte anılmasında etkili olan faktörlerden biri olarak
değerlendirilebilir. Hatta Hristiyan din adamlarının Tanrı adına insanları
affedebilme yetkisini kendilerine vermeleri ve bu doğrultuda “günah çıkarma” adı
altında dinî törenler düzenlemelerinde, bu suçluluk duygusunun ortaya çıkardığı
bunalımın etkisini azaltmak amacı güdülmüş olabilir. (Karaca, 2010: 73). Ancak
Freud ve takipçilerinin bu konuda görmezlikten geldiği önemli hususlardan birisi,
gerek Hristiyanlıkta gerekse diğer dinlerde Tanrı’nın affedici ve sonsuz merhamet
sahibi olduğudur. Onun bu özellikleriyle paralel olarak tövbe kapıları sonuna kadar
açıktır ve örneğin İslam dininde şirk hariç Allah bütün günahları affedebileceğini
bildirmektedir. Bu durum ise, suçluluk ve günahkârlık duygularının yarattığı
bunalımlar için önemli bir çıkış kapısıdır.
“Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasının dışındaki bütün günahları dilediği
kimseler için bağışlar” (Nisa, 4/116).
Dinin insanın bağımsızlık eğilimiyle tezat teşkil etmesi, bazı psikolojik
sorunlara neden olma potansiyeli taşımaktadır. Ancak Tanrı’nın, temelde insanın
varoluş nedeni, sahip olunan nimetlerin ikramcısı olarak algılanması, bağımsızlık
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
5
Ruh Sağlığı ve Din
duygusunu tehdit eden bu bağlanmayı, teşekkür borcuna dönüştürüp insan
psikolojisini rahatlatabilmektedir.
Günümüzde, din ile psikoloji bilimi arasındaki buzlar eskiye oranlar oldukça
erimiş durumdadır. Özellikle Amerika’da son zamanlarda psikoloji ile teoloji
arasında büyük bir yakınlaşma meydana gelmiş ve din ile davranış bilimleri
arasında kurulacak iş birliğinin, insanın psikolojik açıdan iyileştirilmesi için esas
olduğu kabul edilmeye başlanmıştır. Hatta din ile psikolojinin uzlaşmasını ifade
etmek için “psikoteoloji” adıyla yeni bir kavram geliştirilmiştir. Benzer bir durum
psikanalistler için de geçerlidir. Zira çağdaş psikanalistler, bugün Freud’un
yaklaşımlarının birçoğunu kabul etmeyerek, dine daha pozitif bir perspektiften
bakmaktadır. Danışanlarının hayatlarında dinî inançların hayati bir fonksiyon icra
ettiğini fark eden psikolojik danışmanların büyük çoğunluğu ise, bu inançların
tedavi sürecine olumlu katkılar sağlayabileceğini kabul etmektedir (Karaca, 2010:
73).
Dindarlık ve Hayatın Anlamı
Anlam arayışı-din ilişkisiyle ilgilenen farklı alanlardan araştırmacılar, söz konusu
ilişkinin önemine özel bir vurgu yaparlar. Antropolog Geertz, dini en önemli ve ilk
anlam kaynağı olarak takdim eder. Schleiermacher dini, “sonsuz olana (Mutlak
Varlık) yönelik anlamın ve lezzetin bir ifadesi" olarak tanımlar. Ritzema, Pargament,
Sullivan, Gorsuch, Smith, Spilka gibi araştırmacılar, bulgularına dayanarak dini geniş
ölçülü bir anlam sistemi (Meaning System) olarak tanımlamışlardır. G. W. Allport
da dinin zihinsel ve ruhsal yönden en mükemmel anlam kaynağı olduğunu
vurgulayarak şöyle demektedir: "Din, her şeyin derinliğinde bulunan anlamı
keşfetmede en büyük güçtür. Zira din, bütün dünya görüşleri arasında en tutarlı ve
en kapsamlı olanını ortaya koyar”. (Bahadır, 2002, 138)
Din, sonsuz olana
yönelik anlamı ve
lezzetin bir ifadesi,
geniş ölçülü bir anlam
sistemidir
Bireyin yaşamdan memnun olması ve kendini mutlu hissetmesi, ona bir
anlam yüklemesiyle yakından ilişkilidir. Dinler ise, kendilerinden başka diğer
faktörlerin veremediği anlamları hayata yükleyebilmektedir. Zira dinlerin hayata
anlam verme ve amaç koyma konusunda güçlü bir etkiye sahip olduğu, dinî
tecrübelerin bireye mutluluk verdiği, dinî inanç ve ibadetlerin onu içsel huzura
götürecek bireysel kontrol hissi ve iyimserliği artırdığı yapılan araştırmarla ortaya
konmuştur. Örneğin Plante ve arkadaşlarının 242 üniversite öğrencisi üzerine
yaptıkları bir araştırmada, güçlü dinî inanca sahip olan öğrencilerin, hayata bir
anlam yükleme, iyimserlik, diğer insanlara yardım etme ve yaşamı olumlu bir
meydan okuma olarak görme düzeylerinin yüksek, kaygı ve stres düzeylerinin daha
düşük olduğu tespit edilmiştir (Plante ve ark.,2000: 406-411).
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
6
Ruh Sağlığı ve Din
Din, hastalıkları
anlamlandırma, onları
kabullenebilme ve
onlarla baş edebilmede
önemli bir kaynaktır.
Dinî ve manevi yaşam, hayata anlam aramada aktif olduğu gibi, hastalıkları
da anlamlandırma ve onları bir mesaj olarak değerlendirme, onları kabullenebilme,
içsel ve dışsal destek algılama ve onlarla baş etme konusunda da etkili olmaktadır.
Şöyle ki; inanç sistemi çerçevesinde yapılanan kognitif yapı, bireyin karşılaştığı ve
genellikle psiko-sosyal uyumunu bozan hayat olaylarını algılama ve
anlamlandırmada devreye girerek, onların ruh sağlığını olumsuz yönde
algılanmaları konusunda bir nevi filtre görevi görerek, koruyucu bir işlev
görmektedir. Zira insanlar hayatlarını önemli ölçüde algılarına göre yaşamakta,
mevcut durumun kabullenilebilir veya baş edilebilir bir olgu olarak algılanması ise,
bir taraftan bireyin dayanma gücü ve mukavemetini artırırken, başa çıkma sürecine
de önemli katkılarda bulunmaktadır.
Dinî inancın hayatı anlamlandırmada fonksiyonel olması, bedensel ve
psikolojik sağlık açısından koruyucu etkilere de sahiptir. Örneğin yapılan
araştırmalar, alkol ve uyuşturucu kullanımının hayata anlam yükleyememe,
dolayısıyla yaşamak için bir amaç ve gaye bulamamayla yakından ilişkili olduğunu
ortaya koymuştur. (Karaca, 2011: 245).
Bireyin kendisini Allah’a
yakın hissetmesi de ona
önemli bir psikolojik
destek sunmaktadır.
Anlam üzerine yapmış olduğu vurguyla logoterapi adını verdiği bir
psikoterapi tekniği geliştiren Frankl’a göre, inanan insan için olayların meydana
gelişi, kaynağı veya gerisindeki güce ilişkin açıklamayı anlamlı kılan şeyin, dinî
içerikli kavramlarla yakın ilişkisi bulunmaktadır. Zira ona göre ne cins olursa olsun,
her ruhsal tedavinin (psikoterapi) üç özelliği vardır: 1. Hastanın kendine olan
güvenini ve saygısını kuvvetlendirmek 2. Ona daha iyi durumlara yönelmesi için
çalışma gücü vermek 3. Davranışlarını uydurması için kendisine daha iyi bir takım
davranış örnekleri göstermek, yeni ve sağlıklı uyum kazandırmak. Dinî inançların da
benzer etkileri, bireyin günlük hayatında karşısına çıkacak farklı durumlarda ne
yapacağını, çok az şüphe bırakacak şekilde belli kurallara bağlayarak temin ettiği
söylenebilir. Zira dinî sembol ve inanç sistemleri önemli birer “anlam kaynağı”
pozisyonundadır. Anlam arayışı, aynı zamanda güçlü bir dinî motivasyon
durumundadır. Örneğin ABD'de 2000’den fazla insana niçin dindar oldukları
sorulduğunda en yaygın olarak “Din hayatımıza anlam veriyor” cevabı alınmıştır.
Dindarlık ve Mutluluk
Dinî açıklama tarzları, çoğu durumda mutluluk ve huzur kaynağı
olabilmektedir. Batı dünyasında yapılan birçok araştırmada, dindarlık ve ebedî
hayata inanç ile içsel huzur arasında anlamlı olumlu ilişkiler tespit edilmiştir. Bu iki
değişken arasında olumlu ilişki ortaya koymayan araştırmalar ise son derece
sınırlıdır.
Dinî bir hayat tarzının bireysel mutlulukla ilişkisi konusunda yapılan yorumlar
özetlenecek olursa; her şeyden önce dinler gerek sosyal içerikli emir ve
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
7
Biçimlendirilmiş: Yazı tipi: (Varsayılan)
Calibri, Karmaşık Komut Dosyası Yazı Tipi:
Calibri
Ruh Sağlığı ve Din
teşvikleriyle, gerekse bazı dinî pratiklerin uygulanması için insanların bir araya
gelmelerini sağlayarak önemli bir sosyal destek sunmaktadırlar. Sosyal destek ise
bireysel mutluluğu pozitif yönde etkileyen temel faktörlerden birisidir. Zira bu
durum bireyi yalnızlıktan kurtardığı gibi, bireysel problemlerin çözümü konusunda
da önemli bir katkı sağlama potansiyeli taşımaktadır. Aynı şekilde bireyin kendisini
Allah’a yakın hissetmesi de ona önemli bir psikolojik destek sunmaktadır. Bunlara
ilaveten inanan bireyin Tanrı’nın kendisine değer verdiğini düşünmesi, değersizlik
duygusu için önemli bir direnç oluşturmaktadır. Zira bireyin değerli olduğunu
düşünmesi, kendine yönelik özsaygısını yükselttiği gibi, iç huzuru da artırıcı bir etki
yaratmaktadır (Karaca, 2011: 251).
Kutsalla kurulan ilişki ve dinin sağladığı sosyal destek, yalnızlık duygusunun
da en önemli alternatiflerinden biridir. Nitekim bu konuda yapılan araştırmalar,
dindarlık ile yalnızlık duygusu arasında ters bir korelasyon bulunduğunu, yani
dindar insanların daha az yalnızlık duygusu hissettiklerini ortaya koymuştur. Ancak
dinî bir hayat yaşamanın yalnızlık duygusunu hafifletmesi, dinlerin hayali bir alem
yaratarak müntesiplerini gerçek âlemden koparmak suretiyle değil, Tanrı’yla
kurulan samimiyet veya dinî organizasyonlara katılımla gerçekleşmektedir.
Kur’an’da dinin bu tür bir etki ortaya koyabileceğine atıfta bulunan bir çok ayet
bulunmaktadır. Örneğin;
“Gerçek bir dost olarak Allah yeter” (Nisa, 5/45).
ayeti, bütün sosyal bağların çözüldüğü durumlarda bile, dinî inancın insanın ayakta
kalmasına katkıda bulunabileceğine atıfta bulunmaktadır.
Dindarlık ve Özsaygı
Dindarlık ile özsaygı arasındaki ilişki konusunda yapılan araştırmalar, iki
değişken arasında olumlu ilişkiler ortaya koymuştur. Ancak ruh sağlığının diğer
göstergeleri gibi dindarlığın özsaygıyla ilişkisinde de bireyin inandığı dinî ciddiye
alma durumu, Tanrı algısı ve dinî pratikleri icra etme düzeyine göre değişmektedir.
Buna göre seven, koruyan ve kollayan bir Tanrı tasavvuruna sahip olmakla özsaygı
arasında pozitif ilişkiler mevutken, otoriter, katı ve cezalandırıcı Tanrı tasavvurları
ile özsaygı arasında negatif bir ilişkiler bulunmaktadır (Kuşat, 2006: 113-156).
Özsaygıyla yakın ilişkili olan benlik saygısı ile dindarlık arasındaki ilişkiler de
genellikle poziiftir. Özellikle iç güdümlü dinî yönelim ile benlik saygısı arasındaki
ilişki konusunda yapılan çalışmalar, dindarlık arttıkça benlik saygısının da arttığı
yönünde sonuçlar ortaya koymuştur. Bu durum, iç güdümlü dinî yönelimlerin
yapısal özelliklerinden kaynaklanan nedenlerle bireyin kendini daha yüksek
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
8
Ruh Sağlığı ve Din
düzeyde kabul ve onaylamasıyla ilişkili olabileceği şeklinde yorumlanmıştır (Koç, B.,
2009: 167).
Dindarlık Evlilik ve Aile Kurumu
Genellikle dindarlık ile aile ve evliliğe yönelik tutumlar arasında olumlu
ilişkiler bulunmaktadır. Çoğu kutsal kitapta (Tevrat, İncil, Kur’an) evlilik
kutsanmakta, sadakatsizlik ve evlilik dışı cinsel ilişki yasaklanmakta, boşanma
genellikle hoş görülmemekte ve hatta bazı mezheplerde yasaklanmaktadır. Bu dinî
ilkelerin sosyal hayattaki görünümleri de aynı doğrultudadır. Zira yapılan
araştırmalar, dindarların aile kurmaya daha eğilimli olduklarını, aile ile ilgili
geleneksel değerleri daha fazla önemsediklerini, eş ve çocuklarına karşı daha çok
sevgi, saygı ve sadakat gösterip, onlarla daha fazla zaman geçirdiklerini, daha az
şiddete yöneldiklerini ve evlilik hayatından daha fazla psikolojik doyum hissederek
boşanmaya daha az yöneldiklerini ortaya koymaktadır. (Yapıcı, 2007: 69-76).
Cinselliği sınırlandırıp biçimlendirme konusunda önemli bir etkiye sahip olan
dinler, bu şekilde cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı en önemli kalkan
konumundadır. Bu yüzden dindarların AIDS hastalığına yakalanma riski oldukça
düşük olmakla birlikte, ruh sağlığında dinî tesellinin önemli bir işlevi
bulunmaktadır. Örneğin AIDS’le mücadelede pastoral terapinin, bu bağlamda dinî
inanç, dinî lider ve din adamlarının son derece etkili fonksiyonlara sahip olduğu
bildirilmektedir.
Dindarlık ile aile ve
evliliğe yönelik tutumlar
arasında olumlu ilişkiler
bulunmaktadır.
Dinlerin cinsel ilişkiyi nikah şartına bağlaması, evlilik ve aile kurumunun
korunması açısından son derece önemli bir işlev görmekle birlikte, boşanma
konusunda taraflara belli haklar tanıması da, özellikle boşanan kadınların boşanma
sonrası yaşayacağı çeşitli mağduriyetleri asgari düzeye indirmesi, psikolojik sağlık
açısından olduğu kadar sosyal destek açısından da kayda değer bir kazanım olarak
değerlendirilebilir.
Dindarlık ve Sosyal Uyum
Sosyal içerikli emir ve tavsiyeler bir yana dinlerde birçok ibadetlerin toplu
şekilde icra edilmesi, doğal bir sosyal ortam oluşturmaktadır. Bu durum
sosyalleşmeyi teşvik ettiği gibi, olumsuz sosyalleşme ve uyumsuzluk riskine karşı da
koruyucu bir fonksiyona sahiptir.
Sosyal hayatın önemli dinamiklerinden biri olan ahlakın en önemli
kaynaklarından biri olan dinler, onun korunması ve geliştirilmesinde önemli
işlevlere sahiptir. Dinlerin, diğer ahlak kaynaklarının (duygu, sezgi, akıl vb.) sahip
olmadığı metafizik motivasyonlara sahip olması, onları birey ve toplum üzerinden
daha etkili kılmaktadır. Zira ahlaki olarak iyi olan şeyler, dinlerde aynı zamanda
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
9
Biçimlendirilmiş: Yazı tipi: (Varsayılan)
Calibri, Karmaşık Komut Dosyası Yazı Tipi:
Calibri
Ruh Sağlığı ve Din
Vazifeye bağlılık,
doğruluk, adalet,
şefkat, hürmet,
yardımlaşma gibi ahlâkî
değerler, dindarlar
tarafından daha fazla
önemsenmektedir.
sevap olarak değerlendirilip karşılığında uhrevi ödül taahhüt edilirken, kötü olan
şeylere de cezalar vadedilmektedir. Bu durumda ahlak, din ile aynileşme ve ahlaki
erdemler dinî birer emir ve tavsiye olarak kabul edilmektedir. Örneğin vazifeye
bağlılık, doğruluk, adalet, şefkat ve hürmet, yardımlaşma gibi ahlâki değerler,
dindarlar tarafından özellikle uhrevi getirileri için de önemsenmekte, çoğu insan
sevap kazanmak amacıyla ahlak kurallarına daha hassas bir şekilde riayet etmeye
çalışmaktadır. Diğer bir açıdan bakıldığı zaman ahlaki erdemler, dinî şuur
gelişiminin dünyasal sonuçları veya meyveleri olarak da değerlendirilebilir. Zira
Tanrı’yla girilen ilişki sonucunda davranışlar üzerinde önemli değişimlerle
gerçekleşen dinî şuur gelişimi, ancak bireyin kendine ve kendisi dışındaki insan,
hayvan ve doğal çevreye yönelik davranışlarında gözlemlenebilir. Bu yüzden dinin
ahlak ile eşitlenmesi yanlış olmaz. İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in “Ben güzel
ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” sözünü de bu şekilde anlamak gerekir.
Dindarların, genellikle daha itaatkâr ve toplum düzenine daha fazla uyum
gösterme eğilimimde olmaları ise, dinî ilke ve kurallara uygun davranmayı
alışkanlık hâline getirmeleriyle yakında ilişkilidir. Zira onlar ahlaki değerleri, inanmış
oldukları dinin bir parçası olarak algılamakta ve onlara yaklaşımları büyük oranda
dinî motivasyonların etkisiyle gerçekleşmektedir. Yapılan birçok tecrübi çalışmada
ahlaki değerlerin korunması, sosyal huzurun sağlanması ve bireyin içinde yaşadığı
toplumla düzeyli ilişkiler geliştirilmesi konusunda dindarlığın önemli fonksiyonlar
icra ettiği tespit edilmiştir.
Dindarlık ile sosyal ilişkileri belirleyen temel değerler arasında genellikle
anlamlı ilişkiler bulunmaktadır. Örneğin dindarlık düzeyi yükseldikçe, insanların
sosyal ilişkilerinde daha özgeci, nazik ve empatik oldukları görülmektedir. Buna
göre başkalarının haklarını önemseme, sorumluluk sahibi olma, fedakârlık, şefkat
ve merhamet, yardımlaşma ve dostluk başta olmak üzere sosyal içerikli ahlaki
davranışlar ile din arasında olumlu ilişkiler bulunurken, sosyal ilişkileri önemli
ölçüde zedeleyen alkol ve uyuşturucu kullanımı arasında olumsuz ilişkiler
bulunmaktadır.
Dindarlar arasında suç işleme oranları daha düşük olma eğilimindedir.
Örneğin İslam ülkelerinde Ramazan aylarında suç oranlarının düşmesi, bu
doğrultuda değerlendirilebilir. Zira yasalara göre suç sayılan eylemlerin büyük
çoğunluğu, dinlerin önemli bir kısmında dinen de günah olarak kabul edilmektedir.
Buna göre dinler, suç konusunda son derece önemli, koruyucu bir fonksiyona
sahiptir. Hatta ergenler üzerinde yapılan bir çalışmada, dindarlığın suç eylemleriyle
negatif ilişkisi yanında, suç işleyenlerle arkadaşlık yapmayla da negatif ilişkisi tespit
edilmiştir. Bu durum dinin sosyal hayata çift yönlü pozitif etkisini ortaya
koymaktadır (Jonson ve ark., 2001)
Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi
10
Biçimlendirilmiş: Yazı tipi: (Varsayılan)
Calibri, Karmaşık Komut Dosyası Yazı Tipi:
Calibri
Ruh Sağlığı ve Din
Dinin ruh sağlığına etkisi, yukarıda bahsedilen sosyal içerikli değreleri
koruması ve geliştirmesiyle yakından ilişkilidir. Şöyleki dinî inanç ve pratiklerle
beslenerek daha güçlü hâle gelen değerler, birey üzerinde daha etkin fonksiyonlar
icra ederek, başta koruyucu olmak üzere tedavi edici etkiler de gösterebilmektedir.
Zira bunalım içine düşen insanlar dinî bir çıkış kapısı olarak görüp değerlere
sarılabilmektedir. Bazen sadece bir değer, insanın tutunduğu tek hayat kaynağı
olabilmekte, bu tutunma diğer değerlere de hayat vererek bireyi hayata
bağlayabilmektedir. Örneğin bazı insanlar için adalet, doğruluk, dürüstlük,
yardımseverlik diğer değerlerden çok daha önemlidir.
Önceleri, değerlerin izafi olduğu ve psikoterapinin değerlerden bağımsız
olması gerektiği savunulmasına rağmen, son zamanlarda bazı değerlerin ruh sağlığı
için son derece önemli olduğunun kabulüne yönelik bir eğilim olduğu
görülmektedir. Zira birçok değer, ruhsal dengenin bozulmasını önlemek veya
dengesi bozulanların du