İRAN NÜKLEER KRİZİNİN TÜRKİYE`YE OLASI

advertisement
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
İRAN NÜKLEER KRİZİNİN TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ*
Atilla SANDIKLI**
Bilgehan EMEKLİER***
Tahran yönetimi, Şah döneminde başlatılan ve 1980-1988 İran-Irak Savaş’ında olduğu gibi kimi zaman askıya alınmasına rağmen yine de kararlılıkla devam edilen nükleer programını İran iç ve dış politikasının önemli bir enstrümanı ve süreklilik unsuru olarak görmektedir. İran siyasi kültürüne Humeyni
döneminden miras kalan ve “bağımsızlık”, “Batı-karşıtlığı” ve “bölgesel liderlik” gibi parametreler üzerine inşa edilen dış politika anlayışının ana eksenini oluşturan nükleer program, İran halkını ortak bir hedef etrafında birleştirmektedir. İran’ın nükleer programı yalnızca iktidar ve muhalefeti ulusal
güvenlik ve ulusal çıkar çatısı altında bütünleştirmemekte, aynı zamanda rejimin sürekliliği konusunda bir meşruiyet kaynağı olarak görülmektedir. Dolayısıyla İran’da hem iktidar hem de muhalefetin büyük çoğunluğu, nükleer
faaliyetlerin devam etmesi noktasında fikir birliğine sahiptir.
Bölgenin lider gücü ve küresel bir aktör olmak için nükleer programını rasyonel bir dış politika aracı olarak gören İran, 2002 yılında Washington ve
Tahran arasında başlayan ve kısa sürede çok taraflı bir krize dönüşen nükleer
faaliyetlerini kararlılıkla devam ettirmektedir. ABD önderliğindeki Batı dünyası İran nükleer programının askeri amaçlı olduğunu ve Tahran’ın nükleer
silah üretmeye çalıştığını ileri sürerken, İran ise nükleer faaliyetlerinin sivil
amaçlı olduğunu ve hedeflerinin barışçıl nükleer enerji üretmek olduğunu öne
sürmektedir.
* Bu makale BİLGESAM tarafından 2012 yılında aynı başlıkla Bilge Adamlar Kurulu
Raporu olarak yayımlanan çalışmanın gözden geçirilmiş şeklidir.
** Doç. Dr., BİLGESAM Başkanı, Haliç Üniversitesi Öğretim Üyesi
*** Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Doktora Öğrencisi
39
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Soğuk Savaş döneminde Şah yönetiminin iktidarda olduğu süreç boyunca
İran’ın nükleer faaliyetlerini bizzat destekleyen ABD ve AB bu kez İran nükleer programına karşı çıkmakta; Rusya ve Çin ise 1979 Devrimi’nden önceki
tutumlarının aksine Tahran’ın nükleer çalışmalarına destek vermektedir. Bu
yönüyle İran nükleer krizi, 11 Eylül sonrası beliren yeni uluslararası sistemde “sistemsel bir katalizör” işlevi görmekte ve uluslararası aktörler arasında
farklı bakış açılarına neden olmaktadır. Küresel sistemin yeniden şekillendiği bu kriz sürecinde Türkiye ve Brezilya gibi bölgesel aktörler ise arabulucu
rolü oynayarak nükleer krizin diplomatik yöntemlerle çözümlenmesine gayret
etmektedir. Bu nedenle Türkiye, diplomatik müzakerelere ev sahipliği de yaparak kriz çözümünü barışçıl yollarla gerçekleştirmeye özen göstermektedir.
Buna karşın İran nükleer krizini diplomatik yöntemlerle çözme girişimlerinden sonuç alınamaması ve bu yöndeki umutların azalmaya başlaması, krizin
çatışmaya dönüşme ihtimalinin yüksek olduğuna dair yorumları beraberinde
getirmektedir. Üstelik İran ile ABD karar alıcılarının söylemsel ve retorik açıdan giderek sertleşmesi ve iki aktör arasında sıcak bir çatışma yaşanacağına
ilişkin değerlendirmelerin uluslararası kamuoyunun gündemine yerleşmesi,
İran’ı küresel kaos senaryolarının merkezine oturtmaktadır. Bu senaryoların
ilki, İran nükleer tesislerinin ve füze sistemlerinin ABD veya İsrail tarafından
vurulması; ikincisi, Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması; üçüncüsü
ise İran’ın Şii-Sünni çatışmasına zemin hazırlayacak politikalar izleme olasılığıdır.1 Bu çerçevede raporda öncelikle tarihsel süreçte Türkiye-İran ilişkileri ve İran nükleer krizindeki güncel gelişmeler incelenecek, ardından öngörülen üç senaryo tartışılacak ve gerçekleşmesi durumunda bu senaryoların
Türkiye’yi nasıl etkileyeceği üzerinde durulacaktır.
1. Tarihsel Süreçte Türkiye-İran İlişkileri
Türkiye’nin en büyük komşusu olan İran ile ilişkileri tarihsel süreçte her zaman büyük önem taşımıştır. Bu ilişkiler 1639 Kasr-ı Şirin Anlaşması’ndan itibaren istikrarlı bir gelişme göstermiş ve bu anlaşma sonrasında iki ülke arasındaki sınır bazı ufak ayarlamalar dışında günümüze dek değişmemiştir. Buna
1 Atilla Sandıklı, Bilgehan Emeklier, “Kaos Senaryolarının Merkezinde İran” Rapor No: 40,
BİLGESAM Yayınları, İstanbul, 2012.
40
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
karşın 1639’dan sonra sınır bölgesinde çıkan ayaklanmalardan kaynaklanan
bazı ihtilaf ve çatışmalar yaşanmıştır. Örneğin 1720 yılında iki ülke arasında
20 yıl süren bir savaş başlamıştır. 1821-1823 yılları arasında iki ülke yine
karşı karşıya gelmiş, Erzurum Anlaşması ile sınırın aynen korunması karara
bağlanmasına rağmen sınırın işaretlenmesi konusunda ihtilaf ve sınır ihlalleri
devam etmiştir. Sınırın işaretlenmesi ancak 1914 yılında gerçekleşebilmiştir.2
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ikili ilişkilerde bazı sorunlar yaşanmıştır. Mesela İran’daki dini sınıf ve muhafazakâr kesimler, Atatürk’ün gerçekleştirdiği reformlara ve Türkiye’de laik bir sistemin inşa edilmesine tepki
göstermiştir. Musul sorunu ve 1925’te Doğu Anadolu’da başlayan isyan sırasında İranlı aşiretler sık sık sınır ihlallerinde bulunmuş ve Musul sorunu
çözüldükten sonra da bu ihlaller zaman zaman devam etmiştir. İki ülke arasında 1926 yılında imzalanan Güvenlik ve Dostluk Anlaşması’nda taraflar bu
eylemlere son vermeyi ve gerekli önlemleri almayı taahhüt etmiş, ancak sınır
olayları yine de sürmüştür. 1926’da imzalanan başka bir anlaşma ile Ağrı bölgesinde Türkiye lehine sınır düzeltmesi yapılmıştır. Aynı yıl imzalanan Uzlaşma, Yargı Yönetimi ve Hakemlik Anlaşması ile bu sınır düzeltmesi teyit edilmiştir. 1926 tarihli Güvenlik ve Dostluk Anlaşması 1932’de güncelleştirilmiş
ve böylece iki ülke arasındaki dostluk istikrarlı bir yapıya kavuşturulmuştur.3
1926 yılından sonra yaşanan bu olumlu gelişmelerin en önemli nedenlerinden biri, İran’da Kaçar hanedanlığını askeri bir darbe ile sona erdiren ve
Türkiye’nin modernleşme sürecini örnek alan Albay Rıza Pehlevi’nin Şah olmasıydı. Şah Pehlevi, 1934 yılında Türkiye’ye yaklaşık bir ay süren bir ziyarette bulundu ve bu dönemde (1925-1941) iki ülke arasındaki dostane ilişkiler
gelişti. İki ülke bölgedeki gelişmelere karşı benzer dış politika yaklaşımları
sergiledi. Buna rağmen İran, petrol kaynakları sayesinde zenginleştikçe iki
ülkenin bölgedeki nüfuz rekabeti su yüzüne çıkmaya başladı ve Tahran’ın isteksiz davranması nedeniyle iki ülke arasında ekonomi ve enerji işbirliği bir
türlü geliştirilemedi.4
2 İlter Türkmen, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Doğu Politikası”, Bilge Adamlar Kurulu
Raporu, BİLGESAM Yayınları, İstanbul, 2010, 11.
3 Türkmen, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Doğu Politikası”, Bilge Adamlar Kurulu Raporu, 11.
4 Türkmen, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Orta Doğu Politikası”, Bilge Adamlar Kurulu
Raporu, 11-12.
41
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Albay Rıza Pehlevi’nin oğlu Muhammed Rıza’nın şahlığı döneminde (19411979) de ikili ilişkilerin genel itibarıyla istikrar ve barış içinde olduğu söylenebilir. Bu çerçevede Atatürk ve Şah Muhammed Rıza döneminde Türkiye,
İran, Irak ve Afganistan arasında 1937 yılında imzalanan ve bölgesel işbirliği
anlaşması niteliğinde olan Sadabat Paktı ile ikili ilişkilerde başlayan barış ve
istikrar süreci, Soğuk Savaş konjonktürünün büyük bir bölümünde devam etti.
Aynı şekilde Şubat 1955’te İngiltere, Türkiye, İran, Irak ve Pakistan arasında
yapılan Bağdat Paktı ve sonrasında paktın dağılmasıyla oluşturulan Merkezi
Antlaşma Teşkilatı (CENTO) da Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerin işbirliği
içinde gelişmesinde büyük rol oynadı. İki devletin Soğuk Savaş döneminde
Batı bloğunda yer almaları, ikili ilişkilerin iyi seyretmesinde temel etken olmuştur.5 Ancak Pehlevi hanedanını iktidardan deviren 1979 Humeyni Devrimi,
Türkiye-İran ilişkilerinde bir kırılma noktası oluşturmuş ve iki ülkenin birbirlerinin siyasi rejimlerini tehdit olarak algılamaları ilişkileri etkilemiştir.
İran’da 1979 yılında yapılan devrim ile yönetim sistemi değişmiş ve Şah dönemindeki anayasal monarşiden dini cumhuriyete geçilmiştir. İran’da kurulan
yeni siyasal sistem, Türkiye’deki laik devlet düzeniyle tezat teşkil ediyordu.
Bu nedenle iki ülke arasında güvensizlik ve kuşku ortamı oluşmaya başladı.
Türkiye, İran’da Türkiye’nin laik sistemine karşı yayınlar yapıldığı gerekçesiyle rahatsız olduğunu ileri sürerken, İran ise Türkiye’de devrim ve kendi yöneticileri aleyhine propaganda yapıldığı yönündeki şikâyetlerini ortaya koyuyordu. Türkiye İran’ı devrim ihraç etmekle, İran da Türkiye’yi kendi rejimini
yıkmak için faaliyette bulunmakla suçluyordu.
Türkiye-İran ilişkileri, 1980-1988 İran-Irak Savaşı yıllarında özellikle Türkiye’nin tarafsız tutumu nedeniyle gelişme gösterdi. İran ve Irak,
Türkiye’nin savaş sırasındaki tarafsızlığına o kadar güvendi ki, karşılıklı haklarının korunmasını Türkiye’nin Bağdat ve Tahran’daki büyükelçiliklerine bıraktı. Bu nedenle İran ile ticaret hacmi bu dönemde 2 milyar dolara ulaştı. Buna
rağmen İran ile siyasi ilişkiler kırılgan bir zeminde seyrediyordu. Zira Tahran
yönetimi 1990’lı yıllarda PKK terör örgütüne destek vermeye başlamıştı.
İran ile ilişkiler 2000 sonrası dönemde ise hızlı bir gelişme gösterdi ve dip5 Soğuk Savaş Dönemi Türkiye-İran İlişkileri için bkz. Gökhan Çetinsaya, “Türk-İran İlişkileri”, içinde Türk Dış Politikasının Analizi, der. Faruk Sönmezoğlu, Der Yayınları, İstanbul,
2004, 207-234.
42
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
lomatik temaslar arttı. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2001’de 1,2 milyar
dolar iken, bu rakam 2010’da 11 milyar dolara, 2011’de ise 15 milyar dolara yükseldi.6 Enerji Bakanı Taner Yıldız, Şubat 2012’de yaptığı açıklamada
Türkiye’nin petrol ithalatının yaklaşık %50’sinin ve Mart 2012’de yaptığı
açıklamada doğalgaz ihtiyacının %20’sinin İran’dan yapıldığını ifade etti. Ayrıca iki ülke arasında Türkmenistan doğalgazının İran üzerinden Türkiye’ye
sevk edilmesi, İran doğalgazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya nakledilmesi
ve Güney Pars gaz kaynaklarının belirli fazlarının Türkiye Petrolleri Anonim
Ortaklığı (TPAO) tarafından işletilmesi konularında mutabakat imzalandı.
Ancak bugüne kadar bu projelerde önemli bir gelişme görülmedi. Bununla
birlikte Türkiye’ye yerleştirilen NATO füze kalkanı, Irak’ta son dönemde yaşanan gelişmeler ve Suriye krizi nedeniyle Türkiye-İran ilişkileri 2011’den
itibaren hassas bir çizgide seyretmektedir.
Türkiye-İran Ticaret Hacmi ( Milyon Dolar)
Kaynak: İstanbul Ticaret Odası
2. İran Nükleer Krizindeki Gelişmeler ve Türkiye
Son yıllarda Türkiye-İran ilişkilerinin hızla gelişmesindeki iki ana neden;
Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun” ilkesi çerçevesinde bölge ülkeleriyle
ilişkilerin geliştirilmesine özel önem vermesi ve askeri amaçlı olduğu ileri
6 Günlük Orta Doğu Bülteni, ORSAM Yayınları, No: 1297, 8, http://www.orsam.org.tr/tr/
trUploads/OrtadoguBulteni/201214_04jantur.pdf
43
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
İran Nükleer Programının Kısa Bir Kronolojisi
İran nükleer programının tarihi arka planı 1950’lerin ikinci yarısına dayanmaktadır. İran 1957 yılında ABD ile nükleer işbirliği anlaşması imzalamış, ardından 1958 yılında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’na
üye olmuştur. 1959’da Tahran Nükleer Araştırma Merkezi kurulmuştur.
ABD, İran ile 1957’de yaptığı anlaşma çerçevesinde 1967 yılında 5
MW gücündeki nükleer araştırma reaktörünü Tahran Nükleer Araştırma
Merkezi’ne vermiştir. İran, 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalayarak anlaşmanın yürürlüğe girdiği 1970’te bu
anlaşmaya taraf olmuştur. 1974’te Dr. Ekber İtimad önderliğinde İran
Atom Enerjisi Kurumu kurulmuştur. Aynı yıl Şah Rıza Muhammed Pehlevi, 20 yıl içerisinde 20.000 MW’lık enerji üretecek nükleer tesisleri
kurmayı hedeflediklerini açıklamıştır. ABD yönetimi de İran’ın nükleer
faaliyetlerini desteklediğini belirtmiştir. İran’ın Şah döneminde başlayan
nükleer programına ABD’nin yanı sıra Avrupa devletleri de bizzat destek vermiştir. Örneğin 1970’lerin ortasından itibaren Alman Kraftwerk,
Siemens ve Fransız Framatome gibi Batılı şirketler ile Tahran arasında
nükleer enerji işbirliği anlaşmaları imzalanmıştır. Söz konusu anlaşmalar
çerçevesinde nükleer tesislerin inşası, nükleer fizikçilerin eğitimi, nükleer ekipman ve teknolojinin temini gibi konularda İran’ın destekleneceği
belirtilmiş ve bunların bir kısmı gerçekleştirilmiştir.
Ancak 1979 yılında Humeyni Devrimi ile Pehlevi Hanedanı’na son verilmesi (1925-1979) ve İslam Cumhuriyeti’nin kurulması, İran’ı ABD
liderliğindeki Batı bloğundan uzaklaştırırken, Batı’nın İran nükleer
programına verdiği desteği kesmesine neden olmuştur. Dini lider Humeyni önderliğindeki Tahran yönetimi, 1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak Savaşı nedeniyle nükleer faaliyetleri durdurmak zorunda
kalmıştır. Savaşın ardından nükleer programını devam ettirmek isteyen
İran, 1990 sonrası süreçte Rusya ile nükleer işbirliği yaparak Moskova
tarafından açıkça, Çin tarafından ise Amerikan baskısı nedeniyle üstü
örtülü bir şekilde desteklenmiştir. Washington yönetiminin 2002 yılında,
İran’ın Arak ve Natanz tesislerinde nükleer silah üretmeye çalıştığını ileri sürmesi üzerine İran ile ABD arasında başlayan nükleer kriz, 2002’den
bu yana tırmanarak devam etmiş ve bu süreçte çok taraflı bir krize dönüşmüştür.
44
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
sürülen nükleer programı nedeniyle Tahran’a uygulanan yaptırımlar sonucunda İran’ın uluslararası sistemden tecrit edilmesidir. Türkiye enerji ihtiyacının
önemli bir kısmını İran’dan karşılarken, Tahran ile ihracatını artırarak ekonomisini geliştirmeye çalışmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye nükleer kriz nedeniyle İran’ın olası bir çatışma ortamına çekilmesini ve dolayısıyla bölgedeki
mevcut istikrarsızlığın kontrol edilemez boyuta gelmesini önlemek için yoğun
bir diplomatik çaba harcamaktadır.
Bu nedenle Türkiye, Batı ile İran arasında arabuluculuk girişimlerinde bulunmakta ve nükleer krizin çözümü konusunda yapıcı bir rol ve sorumluluk
üstlenmeye özen göstermektedir. İran, Türkiye ile ilişkilerini geliştirmek suretiyle hem kriz çözümünde taraf olmaya devam etmekte hem de uluslararası
toplumla iletişimini sürdürmeye çalışmaktadır. Tahran yönetimi İstanbul’da
14 Nisan 2012’de yapılan görüşmeler öncesinde müzakere yeri konusunda
sorun çıkarsa da, Türkiye’nin arabuluculuk rolünün devamına sıcak bakmaktadır.
Türkiye, Batı ile İran arasındaki nükleer krizin çözümü konusunda Viyana’daki görüşmelerden sonuç alınamaması üzerine Brezilya ile birlikte arabuluculuk girişiminde bulunarak söz konusu diplomatik sürecin yeniden başlatılmasına katkı sağlamıştır. İran’ın bu girişimi kabul etmesi neticesinde 17 Mayıs
2010 tarihinde Tahran’da İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, Brezilya Cumhurbaşkanı Lula Da Silva ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın
katılımıyla uranyum takası konusunda bir uzlaşma metni imzalanmıştır.7 Bir
anlaşma niteliğinde olmayan Tahran Bildirisi, İran ile Viyana grubu arasında
nükleer yakıt takası anlaşması yapılmasını sağlamak amacıyla üç ülkenin mutabakata vardığı bir metindir.
İran, söz konusu metne göre düşük düzeyde zenginleştirilmiş 1200 kg uranyumun Türkiye’de muhafaza edilmesini kabul etmiştir. Metinde ayrıca 1200
kg uranyumun Türkiye’de bulunduğu sürece İran’a ait olduğu, İran ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) yetkililerinin istedikleri zaman Türki7 “İran: Uranyum Takası Türkiye’de Yapılacak”, Radikal, 17 Mayıs 2010,
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=997227&Date=
17.05.2010&CategoryID=81
45
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
ye’deki uranyumun depolanma ve saklanma koşullarını denetleyebilecekleri
vurgulanmıştır. Bununla birlikte İran’ın belirtilen hususları kabul ettiğini 7
gün içinde UAEK’ya bildirmesi; ABD, Rusya, Fransa ve UAEK’dan oluşan
Viyana grubunun olumlu cevabına paralel olarak Tahran’daki araştırma reaktörü için gerekli 120 kg yakıtın teslim edilmesinin taahhüt edilmesi gibi
takasla ilgili ayrıntılı konulara kesin anlaşmada yer verilmesi öngörülmüştür. İran, anlaşmaya varıldıktan sonra düşük oranda zenginleştirilmiş 1200 kg
uranyumu bir ay içinde Türkiye’ye göndermeyi kabul etmiştir. Bu çerçevede
metinde, Viyana grubunun da bir yıl içinde 120 kg yakıtı İran’a teslim etmesi
gerektiği belirtilmiş ve bildirinin şartlarına uyulmaması durumunda İran’ın
verdiği uranyumu geri isteme hakkına sahip olduğu ve Türkiye’nin de bu istek
doğrultusunda iade işlemini gerçekleştirmesi öngörülmüştür.8
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK)
• 29 Temmuz 1957 tarihinde kurulan UAEK Birleşmiş Milletler bünyesinde faaliyet gösteren özerk bir kuruluştur. Merkezi Viyana’da bulunan
kurumun şimdiki başkanı Yukiya Amano’dur.
• UAEK’nın temel amaçları;
-Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımını sağlamak,
-Nükleer silahların yayılmasını önlemektir.
• Temel işlevleri;
-Nükleer bilim ve teknolojinin barışçıl amaçlarla kullanılması konusunda üye ülkelere destek sağlamak,
-Denetim mekanizması aracılığıyla ortaya koyduğu nükleer güvenlik
standartları çerçevesinde üye ülkelerin taahhütlerini yerine getirip getirmediğini kontrol etmek, nükleer tesisleri korunma önlemleri altında
bulundurmak ve nükleer programları denetlemektir.
• İran, UAEK’ya 1958 yılında üye olmuştur.
8 “17 Mayıs 2010 tarihli Türkiye, İran ve Brezilya Dışişleri Bakanları Ortak Deklarasyonu”,
http://www.mfa.gov.tr/17-mayis-2010-tarihli-turkiye_-iran-brezilya-disisleri-bakanlari-ortak
deklarasyonu.tr.mfa
46
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
ABD dışındaki 5+1 üyeleri9 ve UAEK bildiriye ihtiyatla yaklaşmıştır. Tahran yönetiminin kısa bir süre sonra %20 oranında uranyum zenginleştirme
faaliyetlerine devam edeceğini açıklaması, İran’ın asıl amacının anlaşmaya
varmaktan ziyade uluslararası yaptırımlardan kaçmak olduğu şeklinde değerlendirilmiştir.
Tahran Bildirisi’ne en fazla tepki gösteren ülke ABD olmuştur. Washington
yönetimi İran’ı “yeni yaptırımlar uygulanması konusundaki baskıdan kurtulmaya çalışmakla” suçlayarak, Tahran’ın söz konusu anlaşmayı BM Güvenlik
Konseyi toplantısı öncesinde imzalamasına dikkat çekmiştir. ABD, yaptırım
tasarısını gündeme taşıması sonrasında Güvenlik Konseyi üyelerinin desteğini aldığını açıklamıştır.10
Tahran Bildirisi, Türkiye ve Brezilya’nın girişimlerine rağmen beklenen ve
istenen uzlaşı zeminini sağlayamamış ve BM Güvenlik Konseyi’nden yeni
yaptırım kararı çıkma ihtimaline karşı İran’ın yaptığı diplomatik bir manevra olarak yorumlanmıştır. Bu nedenle Washington yönetimi, İran’a yeni bir
yaptırım uygulanması konusunda Güvenlik Konseyi’ne talepte bulunmuştur.
Türkiye ve Brezilya diplomatik müzakerelere devam edilmesi gerekçesiyle
yeni yaptırımlara karşı çıkmasına rağmen 1929 sayılı yaptırım kararı Türkiye
ve Brezilya’nın “hayır”, Lübnan’ın ise “çekimser” oyuna karşı 12 “evet” oyu
ile Güvenlik Konseyi’nce 9 Haziran 2010’da kabul edilmiştir.11
Tahran yönetimi, Güvenlik Konseyi’nin yaptırım kararı sonrasında uranyum zenginleştirme çalışmalarının Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme
Antlaşması’ndan (Non-Proliferation Treaty; NPT) kaynaklanan bir hakkı olduğunu vurgulayarak nükleer programına devam etmiş ve kısa bir süre sonra
yaklaşık 40 kg %20 oranında zenginleştirilmiş uranyum ürettiğini açıklamış-
9 5+1 grubu, Birleşmiş Milletler daimi üyeleri ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere ile
Almanya’dan oluşmaktadır.
10 Bayram Sinkaya, “İran Nükleer Programı Karşısında Türkiye’nin Tutumu Ve Uranyum
Takası Mutabakatı”, Orta Doğu Analiz, Cilt: 2, Sayı:18, 2010, 74-75.
11 Çin ve Rusya daha önceki tutumlarının aksine bu oylamada “evet” oyu kullanmışlardır;
Security Council Imposes Additional Sanctions on Iran, 9 June 2010,
http://www.un.org/News/Press/docs//2010/sc9948.doc.htm
47
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
tır.12 Bu gelişmelere karşın askıda bulunan görüşmelere tekrar başlanması için
Türkiye öncülüğündeki diplomatik arayışlar devam etmiş ve 5+1 üyeleriyle
İran arasındaki müzakereler bu kez 21-22 Ocak 2011 tarihlerinde İstanbul’da
gerçekleştirilmiştir.
Görüşmeler sırasında Viyana grubu ülkeleri ABD, Rusya ve Fransa ile İran ilk
kez ayrı bir toplantı gerçekleştirmiş,13 ancak 5+1 üyelerinden oluşan heyete
başkanlık yapan AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton görüşmeler sonrasında müzakerelerden olumlu bir sonuç alamadıklarını belirtmiştir. Ashton, İran’ın nükleer programını sadece barışçıl amaçlarla sürdürdüğüne
ilişkin argümanlar ortaya koyması gerektiğini ve İran’ın işbirliği için gerekli
tavrı sergilemediğini vurgulamıştır.14 Dolayısıyla İstanbul görüşmelerinden de
nükleer krizi diplomatik yöntemlerle çözecek somut bir ilerleme kaydedilememiştir.
Yapılan müzakerelerden bir kez daha sonuç çıkmaması üzerine UAEK Başkanı Yukiya Amano tarafından İran nükleer çalışmalarıyla ilgili bir rapor hazırlanmıştır. 9 Kasım 2011 tarihinde açıklanan UAEK raporunda, İran nükleer
santrallerinde nükleer silah üretmeye yönelik birçok deney yapıldığı ve gerçekleştirilen bu deneylerin bir kısmında da başarıya ulaşıldığı aktarılmıştır.
Raporda ayrıca İran’ın nükleer silah tasarımı ve üretimi konusunda faaliyetlerde bulunduğu ve bu yönde denemeler yaptığı belirtilmiştir. Öte yandan raporun vurguladığı önemli hususlardan biri de, İran’ın nükleer savaş başlığı
elde etmek için bilgisayar simülasyonları ve modellemeleri gerçekleştirdiğini,
nükleer enerji mühendislerinin nükleer başlıkların füzelere entegrasyonu ko12 Ivanka Barzashka, “Using Enrichment Capacity to Estimate Iran’s Breakout Potential”,
Federation Of The American Scientists Issue Brief, 21.01.2011, 14, http://www.faorg/pubs/_
docs/IssueBrief_Jan2011_Iran.pdf “Iran Announces Plan to Produce Medical Reactor Fuel”,
http://www.nti.org/gsn/article/iran-announces-plan-to-produce-medical-reactor-fuel/
13 “22 Ocak 2011, P5+1 ile İran Arasında 21-22 Ocak 2011 Tarihlerinde İstanbul’da
Gerçekleştirilen Toplantı Hk”, http://www.mfa.gov.tr/no_-28_-22-ocak-2011_-p5_1-ile-iranarasinda-21-22-ocak-2011-tarihlerinde-istanbul_da-gerceklestirilen-toplanti-hk_.tr.mfa
14 Programme nucléaire de l’Iran - Déclaration de la Haute Représentante de l’Union européenne, Catherine Ashton, au nom des E3+3, à l’issue des pourparlers à Istanbul les 21 et 22
janvier 2011 (Bruxelles, 22 Janvier 2011),http://www.diplomatie.gouv.fr/fr/pays-zones-geo/
iran/l-union-europeenne-et-liran/article/programme-nucleaire-de-l-iran
48
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
nusunda çalışmalar yaptığını ve bu kapsamda orta menzilli Şahab 3 füzesinin
nükleer füzeye dönüştürülmeye çalışıldığını ileri sürmüş olmasıdır.15
Diğer taraftan müzakerelerin yapılamadığı 15 aylık süreçte İran’a uygulanan
yaptırımlar etkili olmaya başlamış ve Tahran yönetimi müzakerelere tekrar
hazır olduğunu belirtmiştir. Türkiye’nin de girişimleriyle 14 Nisan 2012’de
5+1 ülkelerinin temsilcileri ile İran temsilcileri İstanbul’da yeniden müzakerelere başlamıştır. İstanbul görüşmesinin ardından 5+1 ülkelerinin temsilcilerine başkanlık eden Catherine Ashton ve İran heyetine başkanlık yapan İran
Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Said Celili müzakerelerin
olumlu geçtiğini belirterek müteakip toplantının 23 Mayıs 2012 tarihinde
Bağdat’ta yapılacağını açıklamışlardır. Müzakerelerde NPT’nin esas alınması
vurgulanmış, barışçıl nükleer araştırmaların serbest olduğu fakat gerçekleştirilen nükleer faaliyetlerin NPT rejimine ve Ek Protokole uygun bir şekilde
UAEK’nın denetimine açık ve şeffaf olması gerektiği ifade edilmiştir.
Türkiye’nin İran nükleer programına yaklaşımı ilkesel ve nettir. Türkiye,
NPT’ye üye ülkelerin sivil amaçlı nükleer enerji üretme hakkı olduğunu ileri sürmekte; askeri amaçlı nükleer faaliyetlere ve nükleer silahlanmaya karşı olduğunu belirterek NPT rejimine taraf ülkelerin nükleer programlarını
uluslararası denetime açık ve şeffaf geliştirmeleri gerektiğini savunmaktadır.
Bu çerçevede Türkiye, İran nükleer programına ilişkin yürüttüğü politikalarda “NPT’ye üye bir ülke olarak İran’ın da barışçıl amaçlı araştırma, üretme
ve kullanma (nükleer zenginleştirme faaliyetleri dâhil nükleer yakıt çevrimi)
hakkının bulunduğunu” belirtmektedir. Türkiye, barışçıl amaçlı nükleer enerji hakkı üzerinde dururken bu hakkın kullanılmasının NPT’de belirtilen sınırlama ve yükümlülüklere uygun olması gerektiğini vurgulamaktadır. Aynı
zamanda İran’ın NPT’den kaynaklanan hak ve yükümlülüklerini tehlikeye
sokacak tedbir, eylem ve retorik açıklamalardan kaçınarak her türlü çatışmacı
davranışlardan uzak durmasını ve bunun yerine nükleer alanda işbirliği yapmasını istemektedir.16
15 Raporun tamamı için bkz. “Implementation of the NPT Safeguards Agreement and
Relevant Provisions of Security Council Resolutions in the Islamic Republic of Iran”,
GOV/2011/65, http://www.iaea.org/Publications/Documents/Board/2011/gov2011-65.pdf
16 “17 Mayıs 2010 tarihli Türkiye, İran ve Brezilya Dışişleri Bakanları Ortak Deklarasyonu”.
49
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)
- NPT 1 Temmuz 1968 tarihinde ABD, SSCB ve İngiltere arasında imzalanmış ve 1970’te yürürlüğe girmiştir. Anlaşmayı sonradan Fransa ve
Çin de imzalamıştır. Halen 189 ülke anlaşmaya taraftır. İsrail, Hindistan
ve Pakistan anlaşmayı imzalamamış, Kuzey Kore ise anlaşmayı imzaladıktan sonra çekilmiştir.
- Bu anlaşmaya göre 1 Ocak 1967 tarihinden önce nükleer silah ve patlayıcıya sahip olan ABD, SSCB, Fransa, İngiltere ve Çin “nükleer silah
sahibi ülkeler” olarak kabul edilmiştir. NPT rejimi, nükleer silahlanmanın 1 Ocak 1967’den önce nükleer silaha sahip olmayan devletlere yayılmasını engelleme amacını taşımaktadır.
- Bu çerçevede anlaşmanın temel amaçları;
Nükleer silahların yayılmasını önlemek,
Nükleer silahsızlanmayı gerçekleştirmek,
Nükleer enerjinin barışçıl amaçlı kullanımını sağlamaktır.
- İran, NPT’yi 1970’de onaylayarak NPT rejimine taraf olmuştur. İran;
rutin denetimlerinin dışında aniden ve herhangi bir izne ihtiyaç duymaksızın UAEK’ya özel denetimler yapma yetkisi tanıyan ve NPT’yi
tamamlayıcı bir anlaşma olarak tanımlanabilecek Ek Protokolü (1997)
18 Aralık 2003’te imzalamış, ancak hala onaylamamıştır.
3. İran Nükleer Krizinde Muhtemel Senaryolar ve Türkiye’ye Etkileri
İran’a askeri bir operasyon gerçekleştirilmesi, Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması ve bölgede Şii-Sünni çatışmasının çıkması senaryolarıhttp://www.mfa.gov.tr/17-mayis-2010-tarihli-turkiye_-iran-brezilya-disisleri-bakanlari-ortak
deklarasyonu.tr.mfa
50
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
nın üçünden de en fazla etkilenecek ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.
ABD’nin Irak’tan çekilmesi ve Arap Baharı’nın yol açtığı güvenlik sorunları
ve belirsizlik, Türkiye’yi derinden etkileyen gelişmelerdir. Dolayısıyla enerji
temini ve ekonomik konularda yaşanacak krizlerin yanı sıra diplomatik ve
siyasi krizler de gerek bölgesel bir güç olması gerekse enerji konusundaki
hassasiyetleri nedeniyle Türkiye’yi zor durumda bırakabilir.
3.1. İran’a Askeri Operasyon Yapılma Senaryosu
Yukiya Amano’nun 9 Kasım 2011’de açıkladığı ve İran’ın nükleer silah ürettiğine dair ciddi şüpheler olduğunu ileri süren UAEK raporunun ardından
İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmalarına devam etmesi ve nükleer yakıt çubuklarını ürettiğini açıklaması uluslararası toplumu tedirgin etmiştir. Bu
kapsamda Tahran’ın nükleer silah tetik tertibatı ürettiğine, Şahab-3 (1500 km)
füzeleriyle İsrail’i doğrudan vurabilecek kapasiteye ulaştığına, Fecir-3 (45
km) ve Fecir-5 (75 km) füzeleriyle de Hamas vasıtasıyla İsrail’i vurabileceğine ve bu nedenle Tahran yönetiminin Tel-Aviv için ciddi bir tehdit oluşturduğuna ilişkin haberlerin ABD ve İsrail kamuoyunda yayılması tüm dikkatleri
İran’a çekmiştir.17
İran Silahlı Kuvvetlerinin Envanterindeki Füze Sistemleri
Füze Sistemleri
Menzilleri (km)
Fecir-3
45
Fecir-5
75
Naziat-10
130
Tondar
150
Zelzal
150
Fetih-110
210
Şahap-1
300
Şahap-2
500
Şahap-3
1500
Kadir-1
1800
Sicil
2000
Sicil-2
2200
17 Yossi Melman ve Hagar Mizrahi, “News of Palestinian Rockets”,
http://www.jewishpolicycenter.org/2191/haaretz-wikileaks-exclusive-iran-providing-hamas,
“HAMAS Rockets”, http://www.globalsecurity.org/military/world/para/hamas-qassam.htm
51
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Söz konusu tehdit algılamaları çerçevesinde Tahran’ın nükleer programını engellemek için askeri müdahale seçeneği üzerinde de durulmaktadır.18 Nitekim
ABD’nin İsrail ile birlikte düzenleyebileceği hava harekâtı ve füze saldırısıyla
İran’ın nükleer tesislerini vurma ihtimalinin arttığına ve ABD’nin herhangi
bir askeri operasyon başlatmaması durumunda ise olası bir saldırının İsrail
tarafından tek başına gerçekleştirilebileceğine ilişkin değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu konuda gerekli hazırlıkların üst seviyeye çıkarıldığı ve harekât
ortamının olgunlaştırılmaya çalışıldığına dair görüşler bulunmaktadır.
Geçmişte Tahran’ın nükleer programının bilgisayar kodlarına virüs saldırılarının gerçekleştirilmesi, İranlı birçok nükleer uzmanın öldürülmesi ve Tahran’ın
yaklaşık 50 km batısındaki Bidganeh’teki tesiste yaşanan patlamada balistik
füze programının önemli isimlerinden Tuğgeneral Hasan Tehrani Mukaddem
ile birlikte 17 kişinin hayatını kaybetmesi, İran’ın endişelerini artırmaktadır.19
İran’ın önde gelen nükleer bilim adamlarından Mustafa Ahmedi Ruşen’in 11
Ocak 2012’de öldürülmesi, İran’da istihbarat örgütleri arasında yaşanan örtülü savaşın devletlerarası sıcak ve açık bir çatışmaya dönüşme ihtimalini gündeme getirmektedir.20
Bu bağlamda İran, ABD ve İsrail tarafından koordineli bir operasyon planıyla
nükleer tesislerine saldırıda bulunulacağından endişe duymaya başlamış ve
Tahran yönetiminin olası saldırılara karşı hazırlıklarını artırdığı öne sürülmüştür. Nitekim İran’ın Hürmüz Boğazı’nda Ocak 2012’de yaptığı kapsamlı
tatbikat, İran ordusunun askeri hazırlık içinde olduğu görüşünü desteklemiş;
General Muhammed Ali Caferi’nin olası bir saldırı karşısında askeri güçlere
hazır olma emri verdiği ifade edilmiştir. Batılı istihbarat kaynakları ise İran’ın
uzun menzilli füzeleri, tahrip gücü yüksek patlayıcıları, büyük topları ve muhafız birliklerini temel savunma noktalarına konuşlandırdığını belirtmiştir.21
18 Bu konuda bkz. Stephen M. Walt, “Why Attacking İran is a stil bad idea?”, 27.12.2011,
http://walt.foreignpolicy.com/posts/2011/12/27/why_attacking_iran_is_still_a_bad_idea
‘Military strike won’t stop Iran’s nuclear program’, http://www.haaretz.com/news/militarystrike-won-t-stop-iran-s-nuclear-program-1.266113
19 “İran Savaş İçin Hazırlanıyor”, http://www.hurriyet.com.tr/planet/19401449.asp 6 Aralık 2011.
20 “Bomb kills Iran nuclear scientist as crisis mounts”, 12 Ocak 2012,
http://www.sundaytimelk/index.php?option=com_content&view=article&id=14649:bombkills-iran-nuclear-scientist-as-crisis-mounts&catid=81:news&Itemid=625
21 “İran Savaş İçin Hazırlanıyor”, http://www.hurriyet.com.tr/planet/19401449.asp 6 Aralık 2011.
52
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
Öte yandan 14 Nisan 2012 tarihinde İstanbul’da yapılan müzakerelerin hemen ardından İsrail televizyon kanalı Channel 10, İsrail yönetiminin 23 Mayıs
2012’de Bağdat’ta gerçekleştirilecek ikinci tur müzakerelere kadar bekleyeceğini, diplomatik müzakerelerin kesintiye uğraması durumundaysa düzenlenecek bir hava operasyonuyla İsrail ordusunun İran nükleer tesislerini vuracağını ileri sürmüştür. Operasyonda saldırı uçaklarının, eskort jetlerin, havada yakıt ikmali sağlayan tanker uçakların, elektronik savaş uçaklarının ve kurtarma
helikopterlerinin kullanılacağı açıklanmıştır. Aynı zamanda İsrail filosunda en
uzun menzile sahip olan F-15’ler ile “Eitan” insansız uçaklarının da operasyonun ön saflarında eşzamanlı olarak yer alacağı iddia edilmiştir. Haberde ayrıca
söz konusu operasyon kapsamında İsrail’de özel sığınakların inşa edildiğinin
ileri sürülmesi, İsrail’in İran’a düzenleyeceği olası askeri harekâtın tüm planlarının yapıldığını ve İsrail’in tüm seçeneklere hazırlıklı olduğunu göstermesi
bakımından önem arz etmektedir.22
Tüm bu gelişmeler çerçevesinde İran’a yapılacak olası bir askeri operasyon,
topyekûn ve sınırlı olmak üzere iki temel harekât tarzıyla yürütülebilir. İran’a
yapılacak topyekûn bir askeri harekâtın Irak ve Afganistan’da olduğu gibi
kara, deniz ve hava kuvvetlerinin eşzamanlı katılımıyla yürütülmesi planlanabilir. Bu seçeneğin hayata geçirilebilmesi için öncelikle uluslararası meşruiyet
aranarak BM aracılığıyla hem uluslararası hukukun temel ilkelerine uyulmaya
hem de operasyonun sorumluluk ve maliyeti paylaşılmaya çalışılabilir. Ancak gerek uluslararası konjonktür gerekse Rusya ve Çin’in bu seçeneğe sıcak
bakmaması nedeniyle askeri bir operasyon kararının alınması kısa ve orta vadede beklenmemektedir. Zira Suriye krizinde olduğu gibi veto mekanizmasına başvuran Rusya ve Çin’in İran’a desteği dikkate alındığında, Güvenlik
Konseyi’nden İran’a askeri operasyon yapılmasına imkân sağlayacak bir karar çıkması zor görünmektedir. Üstelik Rusya’nın Buşehr nükleer santralini
bitirmesi, İranlı nükleer uzmanları ve öğrencileri eğitmesi, Tahran’a nükleer
teknoloji sağlaması ve lojistik destek vermesi, nükleer enerji alanında Moskova ile Tahran arasındaki stratejik ortaklığa işaret etmektedir. Rusya aynı
zamanda İran’ın en önemli silah tedarikçisi konumundadır. Bununla birlikte
İran ile yaptığı nükleer anlaşmaları Amerikan baskısı nedeniyle feshetmesine
karşın Çin’in de örtülü bir şekilde İran nükleer programını desteklediği bilinmektedir.
22 “İsrail’in İran operasyonunun detayları yayınlandı”, 21 Nisan 2012, http://www.hurriyet.
com.tr/planet/20389479.asp
53
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Tahran’ın Moskova ve Pekin ile yaptığı nükleer işbirliğinin yanı sıra jeopolitik çıkarları da göz önünde bulundurmak gerekir. Nitekim Rusya, Çin ve İran;
Suriye krizinde görüldüğü üzere Batı, Türkiye ve Körfez ülkelerine karşı bir
blok oluşturmakta ve Orta Doğu’da bir nevi denge politikası izlemektedir.
Bu kutuplaşmanın İran’a uygulanacak askeri operasyon seçeneğinin masaya
getirilmesi durumunda da yaşanacağı açıktır. Diğer yandan AB’nin yaşadığı
ekonomik kriz göz önünde bulundurulduğunda AB üyelerinin de askeri operasyon tercihine sıcak bakmayacağı tahmin edilebilir. Kaldı ki bu ülkeler, İran
nükleer krizinin başından beri sorunun diplomatik yöntemlerle çözülmesinden yana tavır almış ve sert güç kullanımını istemediklerini net bir şekilde dile
getirmiştir. İran nükleer krizinde AB’yi ABD’den ayıran ve Batı’yı ikiye bölen bu yöntemsel farklılaşmayı AB’nin birçok söylem ve eyleminde görmek
mümkündür. Özetle İran’a uluslararası meşruiyete dayalı yapılacak bir askeri
harekât zor görünmektedir.
İran Ordusu (2013)
Toplam Askeri Personel (Devrim Muhafızları dâhil): 523,000
Paramiliter Güçler: 40,000
Yedek Askeri Personel: 350,000
Kara Kuvvetleri*
Ana Muharebe Tankı: 1,663+
Top: 8,798+
Diğer Zırhlı Araçlar: 2,030+
Uçak: 33
Helikopter:
Taarruz-50 Diğer-173
Deniz Kuvvetleri
Denizaltı: 29
Devriye/Sahil Güvenlik
Botu: 69
Amfibi Çıkarma Gemisi: 24
Amfibi Lojistik Gemisi: 47
Uçak-19 Helikopter-30
Hava Kuvvetleri
Savaş Uçağı: 334
Nakliye Uçağı: 117
Eğitim Uçağı: 151
Helikopter: 36
Devrim Muhafızları
Askeri Personel:125,000+
Devriye/Sahil Güvenlik Botu:
113
Amfibi Çıkarma Gemisi: 4
Füze Ateşleme Rampası:
Orta Menzilli-12
Kısa Menzilli-18
Besic Direniş Gücü
Seferberlik halinde
1.000.000’a kadar çıkabileceği
zannedilmektedir. Besic Gücü,
Devrim Muhafızları’nın Kara
Kuvvetleri’yle birlikte hareket
edebilecek niteliğekavuşturulmaktadır.
İran Siber Ordusu
İran’ın siber operasyonlar ve saldırılar
gerçekleştirebilecek
bir ordu geliştirdiği
tahmin edilmektedir.
*Devrim Muhafızları’nın Kara Kuvvetleri ile birlikte hesaplanmıştır.
Kaynak: Routledge, “Chapter Seven: Middle East and North Africa”,
The Military Balance Cilt:112 Sayı:1 (2012): 323-326.
54
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
Bu durumda geriye ABD ve İsrail öncülüğünde oluşturulacak bir koalisyon
gücünün askeri harekât yapma seçeneği kalmaktadır. Ancak ABD ve İsrail’in
ortak yürüteceği bir askeri harekât seçeneği hem uygulanması hem de istenilen sonucun alınması bakımından kolay bir tercih değildir. Zira Washington
yönetimi; ABD’nin Afganistan ve Irak’taki yıpranmışlık ve başarısızlığı, uluslararası kamuoyunda yitirdiği prestij ve savaş ekonomisinin Amerikan halkına
yansıyan olumsuzlukları gibi nedenlerden dolayı böyle bir harekâta sıcak bakmayacaktır. Bu durumda İsrail kamuoyunda ve medyasında çıkan tüm haberlere rağmen Tel Aviv yönetiminin tek başına askeri operasyon başlatması en
azından yakın gelecekte zor görülmektedir.
Diğer bir açıdan İran’a yapılacak topyekûn bir askeri saldırı, hem bölgesel
dengeler hem de başta jeopolitik konumu olmak üzere İran’ın sahip olduğu
güç unsurları nedeniyle birçok zorluğu içermektedir. İran’ın ulusal güç unsurları, ABD’nin Afganistan ve Irak’ta verdiği maddi ve manevi kayıplarla
birlikte değerlendirildiğinde Washington yönetiminin Tahran’a düzenlenecek
muhtemel bir topyekûn saldırıyı kolaylıkla göze alamayacağı düşünülebilir.
İran’ın köklü devlet geleneği, ulusal bilinci, dışarıdan gelen bir tehdide karşı
ulusça birlikte hareket etme özelliği, sahip olduğu kısa ve orta menzilli füzeler, İran ordusunun gayri-nizami savaş tekniklerini iyi bilmesi, asimetrik
çatışma yeteneğinin bulunması, Devrim Muhafızlarının bölge ülkelerindeki
devlet-dışı aktörleri harekete geçirebilme kapasitesi, İran’ın engebeli ve dağlık coğrafi yapısı gibi faktörler bu ülkeye yapılacak topyekûn bir saldırının
özellikle kara harekâtının zorluğunu ortaya koymaktadır.
İran köklü devlet geleneğinin etkisiyle dış tehditlere karşı farklı toplumsal
hareketlerin kenetlendiği ve halkın birlikte hareket ettiği bir ülke23 olsa da, yıllarca rejim baskısı altında giderek kemikleşen bir muhalefetin oluşması farklı
senaryoları gündeme getirebilir. Örneğin İran’daki muhalif çevreler, olası bir
23 2009 yılındaki seçimlerde İran muhalefeti dinamizm ve güç kazanmış gibi görünse de
İran’ın iç dengesi askeri güçlerin konumuna bağlıdır. Zira gerek Besic milisleri gerekse
Devrim Muhafızları politik konumlarını ve güçlerini korumak için İran’daki Yeşil Muhalefetin karşısında yer almaktadır; Bernd Kaussler, “The Iranian Army: Tasks and Capabilities”,
Middle East Institute, http://www.mei.edu/content/iranian-army-tasks-and-capabilities
55
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
İran-Azerbaycan İlişkileri
SSCB’nin dağılmasıyla özellikle Kafkaslar ve Orta Asya’da ortaya çıkan
güç boşluğu ve belirsizlik, bölgesel güvensizliğin yaşanmasına neden olmuştur. Bölge jeopolitiğinin yeniden şekillendiği bu dönemde SSCB’den
ayrılarak bağımsızlığını kazanan devletler, ilişkilerini güvenlik politikaları
ekseninde kurgulamıştır. Söz konusu süreçte bölgesel aktörler arasında sıklıkla gözlemlenen ve etnik kimlik ve sınır anlaşmazlıkları üzerinden yaşanan sorunlar, bölgedeki güvensizlik durumunun da temelini teşkil etmiştir.
Bağımsızlığını 30 Ağustos 1991’de ilân eden Azerbaycan ile İran arasındaki ilişkiler bu çerçevede şekillenmiş ve günümüze kadar güvenlik eksenli
bir seyir izlemiştir. Bu sebeple ikili ilişkilerin kırılgan bir zemine sahip
olduğunu ve Azerbaycan’ın bu anlamda İran’ın yumuşak karnını oluşturduğunu söylemek mümkündür. İran-Azerbaycan ilişkilerinin güven(siz)lik
merkezli inşa edilmesine neden olan temel parametreler şu şekilde özetlenebilir:
II. Dünya Savaşı sonrasında İran topraklarında kısa süreliğine kurulan
Özerk Azerbaycan Cumhuriyeti, İran’ın psikopolitik hafızasını derinden etkilemiştir.
Haziran 1992-Haziran 1993 yılları arasında iktidarda bulunan Ebulfeyz
Elçibey’in Azerbaycan’ı ve İran’ın kuzeyini kastederek “Kuzey Azerbaycan” ve “Güney Azerbaycan”ın birleşmesini hedefleyen “Birleşik
Azerbaycan” (Bütov Azerbaycan) söylemini o dönemde resmi olarak
gündeme getirmesi, ikili ilişkilerin gerginleşmesine neden olmuş ve
İran’ın yaşadığı tecrübeler İran’ı rahatsız etmiştir.
Hem İran’da yaşayan ve Azerbaycan’daki nüfustan fazla olan Azeri
nüfusu, hem de İran’dan sonra en fazla Şii nüfus oranına sahip Azerbaycan’daki Şii nüfusu, ikili ilişkilere özel bir boyut kazandırmaktadır.
56
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
SSCB’nin dağılmasından sonra Kafkas jeopolitiğinde Moskova-Nahçıvan-Tahran ve Bakü-Tiflis-Ankara-Batı ekseni belirginleşmiş, ancak Azerbaycan gibi Ermenistan’ın da İsrail ve Batı ile ilişkilerini
geliştirme çabaları söz konusu denklemi karmaşıklaştırmıştır.
İran, Azerbaycan karşısında Ermenistan’ı “dengeleyici aktör” olarak
görmekte ve Batı karşısında da Rusya’ya yakınlaşma stratejisi izlemektedir.
Tahran yönetimi, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık
Karabağ sorununda Azerbaycan’dan yana tavır almamış ve hatta
Ermenistan’a yakın durmuştur.
İran ve Azerbaycan Hazar’ın statüsü konusunda anlaşmazlık yaşamaktadır.
İki ülke arasında bilhassa enerji alanında yaşanan bir rekabet söz konusudur. Bakü-Tiflis-Ceyhan enerji nakil hattında da görüldüğü üzere
Azerbaycan, enerji politikalarını Hazar havzasından çıkan petrolün
Batı’ya nakledilmesi konusunda İran’ın enerji politikalarının karşısına konumlandırmakta ve bu durum iki aktör arasında yoğun bir jeoekonomik rekabetin yaşanmasına neden olmaktadır.
Tahran, kendisine yönelik olası bir askeri operasyonda Azerbaycan
topraklarının askeri üs olarak kullanılmasından endişe duymaktadır.
İran yönetimi, Azerbaycan’ın İsrail ile iyi olan ilişkilerinden ve özellikle silah alımı anlaşmaları yapmasından rahatsızdır.
57
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
kaos ortamında rejim değişikliği arayışına girebilir ve Türkiye de dâhil uluslararası aktörlerden destek talebinde bulunabilir.
Bu açıdan değerlendirildiğinde Tahran yönetiminin de topyekûn bir savaşı
tırmandırmaktan ve özellikle ilk saldırıyı gerçekleştirmekten kaçınacağı belirtilebilir. Bu yüzden İran önümüzdeki süreçte muhtemelen, geleneksel diplomasi stratejisi olan satranç oyununu devam ettirmek isteyecek ve asimetrik
tedbirlere yönelecektir.24 Bu kapsamda İran’ın düşük yoğunluklu ancak süreklilik arz eden bir istikrarsızlığı besleyecek diplomatik hamlelerde bulunması
muhtemeldir. İran, nükleer krizin başından bu yana müzakere yollarını ne tam
olarak kapatmakta ne de kalıcı bir anlaşmaya yanaşmaktadır. Tahran yönetiminin nükleer kriz sürecini “kontrollü gerginlik” stratejisiyle atlatmaya çalıştığı
görülmektedir. Bu taktiksel manevralar aynı zamanda Tahran’a nükleer programında ilerleme kaydetmesi için zaman kazandırmakta ve süreç bu stratejiyi
şimdiye kadar iyi yürüten Tahran’ın lehine işlemektedir. Suriye’deki kriz ise
bu anlamda uluslararası kamuoyunun ilgisini Şam’a çekerek nükleer programı konusunda zamana ihtiyacı olan İran’ın elini güçlendirmektedir. Ayrıca
bu durumda, İran’ın çok etnikli sosyolojik yapısının da Tahran yönetiminin
ulusal güvenlik kaygılarını artıracağı söylenebilir. Nitekim İran’ın bugünkü
sosyo-psikolojisini oluşturan bazı tarihi tecrübeler, güvenlik hassasiyetlerinin
ön planda tutulmasına neden olmaktadır. Keza II. Dünya Savaşı’ndan sonra kısa süreliğine kurulan Özerk Azerbaycan Cumhuriyeti ve Mahabad Kürt
Cumhuriyeti, İran’ın güvenlik eksenli toplumsal ve stratejik hafızasında yer
edinmiştir. Tahran yönetimi, muhtemel bir kaos ortamında ülkedeki Kürtlerin
ayrı bir yönetim talebinden ve Azerilerin Azerbaycan ile birleşme taleplerinden çekinmektedir.
Tüm bu parametreler çerçevesinde İran’a topyekûn askeri harekâtın zorluğu,
sınırlı bir askeri harekât seçeneğini gündeme getirmektedir. Diplomatik girişimlerin sonuçsuz kalması durumunda İran’ın hava saldırılarıyla vurulması
daha olası bir askeri seçenektir. Bu harekât ABD’nin bölgedeki üslerinden,
uçak gemilerinden ve füze atma kabiliyetine sahip gemilerinden koordine edi24 Gawdat Bahgat, “Iran’s Regular Army: Its History and Capacities”, Middle East Institute,
http://www.mei.edu/content/iran%E2%80%99s-regular-army-its-history-and-capacities
58
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
lerek yürütülebilir. İsrail de hava saldırılarına Suriye ve Irak hava sahasını
kullanarak iştirak edebilir. Hatta bu operasyon, Körfez bölgesindeki İngiliz ve
Fransız gemileri ile desteklenebilir. Ancak İsrail’in bu harekâtı tek başına gerçekleştirmesi durumunda hem harekâtın istenilen sonuçları alması mümkün
olmayabilir, hem de İsrail uluslararası toplumun tepkisini çekebilir.
Hava saldırıları vasıtasıyla yapılacak sınırlı harekâtın ana hedefi; İran’ın nükleer tesisleri, askeri üsleri, istihbarat birimleri ve diğer stratejik noktaları olacaktır. Fakat bu tercihin fiiliyata geçirilmesi halinde İran nükleer tesislerinin
stratejik konumu, yapılacak olan hava operasyonun başarısı açısından sorun
teşkil edebilir. Zira Tahran yönetiminin olası bir askeri operasyona karşı nükleer tesislerini dağınık, yerleşim merkezlerine yakın ve yeraltında inşa etmesi,
bu tesislerin vurulmasını engelleyici bir rol oynayabilir. Ayrıca böyle bir durumdan sivillerin de zarar görecek olması, yapılacak bu operasyonun maliyet
ve sorumluluğunu oldukça artıracaktır. Sınırlı askeri operasyon tercihinin simetrik olmayacak bir şekilde karşılıklılığa dönüşme potansiyeli de çok yüksektir.
Bu senaryoda Tahran yönetiminin göstereceği reaksiyon, bölgedeki ABD üslerine saldırıda bulunulması şeklinde gerçekleşebilir. Dolayısıyla Tahran yönetiminin Adana’daki İncirlik ABD üssü ile Malatya Kürecik’te konuşlandırılan NATO füze savunma sistemini hedef alması durumunda Türkiye açısından
önemli bir güvenlik sorunu oluşacaktır. İran füzelerinin güdüm sistemlerinin
ileri teknolojilere sahip olmaması nedeniyle bölge halkı da bu saldırılardan
zarar görebilir ve İran Türkiye’yi sıcak bir çatışmanın içine çekebilir. Bununla birlikte Türkiye’nin füze savunma sistemlerindeki yetersizlikler, güvenlik
kaygılarını artıracaktır. Ayrıca İran’a düzenlenecek olası bir askeri saldırıda
Türkiye lojistik desteğin beklendiği bir ülke olarak uluslararası toplumdan
baskı görebilir ve diplomatik ikilem içinde kalabilir.
İran’ın bu senaryoda vereceği bir diğer tepki de Orta Doğu’da yakın ilişki
içinde bulunduğu güçleri çatışma ortamına müdahil etme olasılığıdır. Tahran
yönetiminin Suriye’deki Esed rejimi, Lübnan’daki Hizbullah, Filistin’deki
Hamas ve Irak’taki Şii gruplar üzerindeki etki kapasitesi düşünüldüğünde bu
aktörleri ABD ya da İsrail’e karşı kolaylıkla harekete geçireceği varsayılabilir.
59
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
İsrail-Filistin çatışmaları ve 2006’daki İsrail-Lübnan Savaşı, bu güçlerin gayri nizami ve gerilla savaşlarını başarıyla kullanabilme yetenekleri karşısında
İsrail ordusunun ne derece zorlandığını ortaya koymuştur. Tahran yönetiminin olası bir sıcak çatışmada konvansiyonel askeri gücü sınırlı bir kapasiteye
sahip olmasına karşın bu çatışmayı ülke dışına yayma ve çatışma alanını genişleterek asimetrik güç unsurlarını harekete geçirebilme potansiyeli vardır.
Bu sebeple Tahran’ın manevra alanını genişletmek ve karşı tarafa maddi ve
manevi zarar vermek amacıyla çatışma alanını kolayca yayabileceği öngörülebilir. Buradan hareketle İran’a yapılacak askeri bir harekâtın bölge ile sınırlı
kalmayacağı ve küresel bir kaosa dönüşme riski taşıdığı söylenebilir.
Askeri Operasyon Durumunda İran’ın Göstereceği Refleksler25
İsrail’e Hizbullah Saldırıları
Orta Doğu’daki Amerikan Güçlerine Saldırı
Bölge Ülkelerindeki Petrol Boru Hatlarına Saldırı
Şii-Sünni Çatışmasının Çıkması
İran’ın Körfez Bölgesinde Petrol Akışını Sabote Etmesi
Bölgede Geniş Ölçekli Sokak Gösterileri
Bölge Dışında Hizbullah Saldırıları
İran’ın Şahap Füzeleri ile İsrail’i Vurması
İran’ın Petrol İhracatını Durdurması
İran’da Rejim Değişimi
İran’ın İntihar Saldırılarına Başvurması
Yüksek Olasılık
Yüksek Olasılık
Yüksek Olasılık
Yüksek Olasılık
Yüksek Olasılık
Olasılık
Olasılık
Olasılık
Olasılık
Düşük Olasılık
Beklenmiyor
Yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere Tahran’a yapılacak bir müdahale ve
bunun karşılığında İran’ın ortaya koyacağı olası bir harekât tarzı; terör saldırılarından Körfez’de bulunan Amerikan üslerinin hedef alınmasına, başta Suudi
Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerindeki petrol yataklarına saldırılmasından enerji lojistiğinin kesilmesine, Batı ile ilişkileri bulunan ülkelere füze saldırılarında bulunulmasından Sünni-Şii çatışması olasılığına kadar geniş bir
zemindeki risk ve tehditleri içermektedir. Ayrıca bölgede oluşacak böyle bir
25 Tablonun hazırlanmasında yararlanılan kaynak için bkz. Sam Gardiner, “The End of the
“Summer of Diplomacy”: Assessing U. Military Options on Iran”, Century Foundation Report, 2006, 16.
60
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
kaos ortamında Suriye ve Irak ağırlıklı olmak üzere bölge ülkelerinde uzantıları bulunan PKK/KCK terör örgütü, daha rahat hareket edebilme ve şiddet
eylemlerini artırma imkânı bulacaktır. Bu durumda terör eylemlerindeki artıştan Türkiye de etkilenecektir. Terör eylemlerine karşı mücadelede deneyimli
olsa da Türkiye’nin bu eylemlerden zarar görmemesi mümkün değildir.
İran’a askeri operasyon seçeneğinin, Türkiye’nin sınır güvenliği ve toplumsal
yapısı üzerinde de etkileri olabilir. Örneğin geçmişte Irak’tan ve günümüzde
de Suriye’den Türkiye’ye gerçekleşen göç dalgasının bir benzeri İran’dan da
yaşanabilir. Olası bir çatışmanın bölgeye yayılması halinde çatışmadan etkilenme derecesine göre diğer bölge ülkelerinden de Türkiye’ye kitlesel göç
gerçekleşebilir. Bu konjonktür, PKK/KCK terör örgütünün yapacağı eylemler
de dikkate alındığında Türkiye’nin sınır güvenliğini ciddi derecede etkileyecektir. Bununla birlikte sınır bölgesinde başta kaçakçılık ve karaborsacılık olmak üzere çeşitli suçlarda artış meydana gelebilir.26
İran’a yapılacak olası bir askeri operasyonun önemli etkilerinden biri de tahrip olan nükleer tesislerden açığa çıkacak radyasyonun bölge ülkelerine yayılma riskidir. Japonya’da deprem sonrası yaşanan felaketin bir benzerinin, hatta daha da kuvvetlisinin bölgede yaşanması muhtemeldir. Nükleer tesislerde
meydana gelen hasar nedeniyle yayılan radyasyon sadece İran’ı değil, bütün
bölge ülkelerini etkileyecektir. Türkiye’nin böyle bir tehlikeye karşı önlem
alma kapasitesinin sınırlı olması, söz konusu ekolojik tehdidin etki derecesini ve hayatiliğini artırmaktadır. Ayrıca bu denli bir tehdidin kalıcı etkileri de
olacaktır.
Kısacası küresel ölçekli risk ve tehditleri içeren askeri operasyon seçeneğinin geri dönülmesi zor bir kaosa neden olacağı açıktır. Zira askeri operasyon
senaryosunun gerçekleşmesi, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Şii-Sünni
çatışması senaryolarını da tetikleyebilir. Domino etkisiyle bu üç senaryonun
yaşanması ve önemli enerji kaynaklarının bulunduğu Orta Doğu’da sıcak çatışmaların yaygınlaşması dünya ekonomisini ve uluslararası düzeni olumsuz
yönde etkileyecektir. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde Türkiye güvenlik
26 Nihat Ali Özcan, “İran Sorununun Geleceği: Senaryolar, Bölgesel Etkiler ve Türkiye’ye
Öneriler”, TEPAV Orta Doğu Çalışmaları 1, 43-44.
61
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
ikilemi içine düşecektir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türkiye’nin İran ile
Batı arasındaki nükleer müzakerelere bu denli önem vermesi ve arabuluculuk
rolü üstlenmesi, idealpolitiğin yanı sıra reelpolitiğin de bir dışavurumu olarak
yorumlanabilir. Bu çerçevede Türkiye’nin İran nükleer krizinin diplomatik
araçlarla çözüme kavuşturulması konusunda önümüzdeki süreçte de aktif olacağı düşünülmektedir.
3.2. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı Kapatması Senaryosu
İran’ın bütün yaptırımlara rağmen uranyum zenginleştirme çalışmalarına devam etmesi ve nükleer silah üretebilecek kapasiteye ulaşabileceğine ilişkin
öngörülerde bulunulması, küresel ve bölgesel aktörlerin kaygılarını artırmaktadır. Bu çerçevede Washington yönetimi, İran Merkez Bankası ile iş yapan finans kuruluşlarına yaptırım uygulama kararı almıştır. Bu karara paralel olarak
Suriye krizi için toplanan AB Dışişleri Bakanları da 1 Aralık 2011 tarihinde
143 İran şirketinin mal varlıklarını dondurmuş ve 37 İran vatandaşına seyahat yasağı getirmiştir. Ayrıca petrol ithalatı üzerine İran ile yeni anlaşmaların
yapılmaması ve 1 Temmuz’dan itibaren petrol ithalatının yasaklanması Ocak
2012’de karara bağlanmıştır.27
AB Komisyonu’nun verilerine göre 2010 yılında AB ülkeleri ham petrol
ihtiyaçlarının %5,8’ini İran’dan sağlarken,28 İran ise ham petrol ihracatının
%17’sini AB’ye yapmıştır. Gelirinin yaklaşık yarısını ham petrol ihracatından elde eden İran’ın bu yaptırımlar karşısında Asya piyasalarına yöneleceği
düşünülmekte, ancak başta Çin olmak üzere birçok ülke İran’dan ithal ettiği
petrolü azaltacak tedbirler almakta29 ve petrol ithalatı Rusya, Afrika ve diğer
Orta Doğu ülkelerine kaydırılmaktadır.30 ABD diğer ülkelerden de İran’dan
27 “AB İran’a Petrol Ambargosu Kararı Aldı”, BBC, 23 Ocak 2012.
http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/01/120123_eu_iran_sanction_approved.shtml
28 “Suriye İçin Toplandılar, İran’a Yaptırım Kararı Aldılar”, http://www.haberturk.com/dunya/haber/693310-suriye-icin-toplandilar-irana-yaptirim-karari-aldilar 01.12.2011
29 “İran’a AB’den de Petrol Yaptırımı Yolda”,
http://www.cnnturk.com/2012/dunya/01/05/irana.abden.de.petrol.yaptirimi.yolda/643400.0/
index.html 05.01.2012
30 Esin Gedik, “Hürmüz kapanırsa petrol 200 dolara çıkar”, 09 Ocak 2012, http://www.
aksam.com.tr/hurmuz-bogazi-kapanirsa-petrol-200-dolara-cikar,-cari-acik-36-milyar-dolarartar-91327h.html
62
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
yaptığı petrol ithalatını durdurmasını istemektedir. Bu gelişmeler çerçevesinde yaptırımların İran üzerindeki etkisinin artacağı söylenebilir.
İran söz konusu yaptırım kararları karşısında Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği tehdidinde bulunmaktadır.31 Bu kapsamda İran Deniz Kuvvetleri, 2012
başlarında Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nda deniz tatbikatı yapmıştır. Bu
tatbikatta kısa, orta ve uzun menzilli füze atışları denenmiş; karadan denize
ve denizden denize atılan füzelerin 200 km mesafedeki hedefleri tam isabetle
vurduğu açıklanmıştır. İran, deniz tatbikatının hemen ardından kara kuvvetleriyle de bir tatbikat yapmış ve söz konusu tatbikatlara devam edeceğini belirtmiştir.
Bu gelişmelerle aynı dönemde Cumhurbaşkanı Ahmedinecad Hürmüz
Boğazı’nın girişinde bulunan ve stratejik bir konuma sahip Hürmüzgan
Eyaleti’ne bağlı kentleri ve Ebu Musa Adasını ziyaret etmiştir. Bu ziyaret,
İran’ın adaya el koyduğu 1971 yılından bu yana adaya yapılan ilk ziyaret olması bakımından sembolik bir önem taşımaktadır. Nitekim bu gezinin akabinde ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Bahreyn hava
kuvvetleri 8-14 Nisan 2012 tarihleri arasında Hürmüz Boğazı’nın girişinde
ortak bir tatbikat yapmış ve bu tatbikatta Hürmüz Boğazı’nın kapatılması tehdidine karşı alınacak tedbirlerin denendiği belirtilmiştir.32
Tahran yönetimi; ABD’nin Basra Körfezi’nde deniz kuvvetleri bulundurmaması, Hürmüz Boğazı’ndan uçak gemisi ve donanma geçirmemesi yönünde
uyarılarda bulunurken, Washington yönetimi ise Hürmüz Boğazı’nın her durumda açık bulundurulması için ne gerekirse yapılacağını belirtmiştir. Dönemin Amerikan Savunma Bakanı Leon Panetta, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasını “kırmızı çizgi” olarak değerlendirerek boğazın kapatılması durumunda
gerekli karşılığın ciddi bir biçimde verileceğini vurgulamıştır.33 Diğer yandan
31 İran Meclis Başkanı Ali Laricani, Hürmüz Boğazı’nın İran için barış boğazı olduğunu
belirterek, Umman Denizi ile Basra Körfezi’nde macera arayanların cezalandırılacağını
belirtmiştir. Tahran yönetimi, Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ne müdahalenin kabul
edilemeyeceğini dile getirmektedir.
32 “ABD Uçakları Havalandı, Ahmedinejad Meydan Okudu”, http://dunya.milliyet.com.tr/
abd-ucaklari-havalandi-ahmedinejad-meydan-okudu/dunya/dunyadetay/13.04.2012/1527934/
default.htm 13.04.2012
33 “ABD’den Son Uyarı: Hürmüz Kırmızı Çizgimizdir”, http://www.hurriyet.com.tr/plan-
63
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
İran’ın uluslararası hukuka göre Hürmüz Boğazı’nı tek taraflı kapatma kararı
alması söz konusu değildir. Dolayısıyla İran’ın bu yönde bir girişimde bulunması ya da boğazı kapatması, uluslararası hukuk ilkeleri doğrultusunda İran’a
askeri operasyona uzanabilen yaptırımların alınmasını gündeme getirebilir.
Küresel petrol üretiminin yaklaşık %25’inin Hürmüz Boğazı’ndan yapıldığı
dikkate alındığında boğazın kapatılması durumunda petrol fiyatlarının kısa
süre içinde ciddi bir artış göstereceği tahmin edilmektedir. Nitekim IMF’nin
2012 Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nda Hürmüz Boğazı’nın kapanması
durumunda petrol piyasalarında ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş
riskler açığa çıkabileceğine vurgu yapılarak, jeopolitik belirsizliklerin petrol
fiyat artışını tetikleyeceği belirtilmiştir. Ayrıca petrol piyasalarına ilişkin olası
risklerin tanımlandığı raporda İran’ın petrol ihracatını kesme riski ortaya konularak, bu durumda küresel piyasalarda petrol fiyatlarının ilk etapta %20-30
oranında bir artış gösterebileceği, bu artışın iki yıl içinde %50’lere varabileceği belirtilmiş ve İran merkezli risk tanımlamalarına yer verilmiştir.34 Geçmişte
petrol fiyatlarındaki artışı tetikleyen küresel ve bölgesel olaylar incelendiğinde, İran merkezli çıkacak küresel bir krizin petrol piyasaları için ciddi bir risk
teşkil edeceği öngörülebilir.35
Dünyadaki boğazlar arasında petrol lojistiğinde ilk sırada bulunan Hürmüz
Boğazı, hem petrol ihtiyacını bu güzergâhtan temin eden ülkeler, hem küresel
ekonomi, hem de dünya petrolünün %30’unu üreten ve %57 oranında petrol
yataklarına sahip olan Körfez ülkeleri (Bahreyn, İran, Irak, Kuveyt, Katar,
Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan) için hayati bir öneme sahiptir.36
Zira deniz yoluyla yapılan dünya petrol sevkiyatının yaklaşık %40’ı, küresel petrol ticaretinin yaklaşık %20’si ve Basra Körfezi’nden yapılan petrol
ticaretinin yaklaşık %90’ı Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştirilmektedir.37
et/19633574.asp 08.01.2012
34 Growth Resuming, Dangers Remain, “World Economic Outlook April 2012”, International Monetary Fund, http://www.imf.org/external/pubs/ft/weo/2012/01/pdf/text.pdf, 15-16,
34-35.
35 Rudy de Leon, Brian Katulis, Peter Juul, Matt Duss, Ken Sofer, “Strengthening America’s
Options on Iran”, Center for American Progress, Nisan 2012, 18.
36 Anthony H. Cordesman, “Iran, Oil, and the Strait of Hormuz”, Center for Strategic and International Studies, 3/26/07, 2. http://csiorg/files/media/csis/pubs/070326_iranoil_hormuz.pdf
37 Ariel Zirulnick, “Getting the Strait of Hormuz straight: an FAQ”, http://www.csmonitor.
64
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
Aşağıdaki tabloda görüldüğü üzere Hürmüz Boğazı’ndan en çok petrol temin
eden ülkelerin ABD, Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore olduğu düşünüldüğünde boğazın kapatılmasının küresel ekonomik sisteme ne denli etkide
bulunabileceği daha açık görülmektedir.38
Görüldüğü üzere Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazı’nı kapatması durumunda, Avrupa merkezli yaşanan ve henüz atlatılamayan finansal krizin küresel
bir petrol krizine dönüşeceği ve söz konusu krizden tüm dünyanın etkileneceği ifade edilebilir. ABD ve AB ekonomilerinin güncel durumu ve kırılganlığı nedeniyle uluslararası finansal krizi tetikleyebilecek bu sorun, uluslararası
kamuoyu tarafından oldukça kaygı verici olarak değerlendirilmektedir. Bu
sebeple Washington yönetimi, İran’ın Hürmüz’ü kapatabileceği yönündeki
açıklamalarına karşı Bahreyn’de konuşlu 5. Amerikan Filosu’na ve bu filonun
içinde yer alan bir uçak gemisine ek olarak bir İngiliz ve bir Fransız muhribinin de katılımı ile Abraham Lincoln uçak gemisi görev grubunu Körfez’e
göndermiştir.
Hürmüz Boğazı’nın petrol üreticisi olan Körfez ülkeleri için yaşamsal önemi
ve stratejik konumu, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin
İran’a karşı kutuplaşmasına ve ABD ile mevcut stratejik ilişkilerini geliştirmelerine yol açmaktadır. Bu kapsamda Hürmüz Boğazı’nın kapatılma olasılığı gündeme geldikten sonra söz konusu ülkeler bir dizi ortak tatbikat gerçekleştirmiş ve Hürmüz’e alternatif enerji sevkiyat yollarının devreye sokulması konusunda ortak çalışmalarda bulunmuştur. Hürmüz Boğazı’na alternatif
oluşturabilecek enerji nakil hatları arasında Doğu-Batı Ham Petrol Boru Hattı (Petroline), Trans-Arap Petrol Boru Hattı (Tapline), Irak-Suudi Arabistan
Boru Hattı (IPSA), Trans-Arap Yeni Boru Hattı, Dolphin Hattı ve Abu Dabi
Ham Petrol Boru Hattı (ADCOP) bulunmaktadır.39 Körfez ülkeleri açısından
com/World/Middle-East/2011/1229/Getting-the-Strait-of-Hormuz-straight-an-FAQ/Does-Iraneven-have-the-right-to-close-the-Strait
38 Rudy de Leon, Brian Katulis, Peter Juul, Matt Duss, Ken Sofer, “Strengthening America’s
Options on Iran”, Center for American Progress, Nisan 2012, 18.
39 Söz konusu enerji güzergâhlarının bir kısmı eski olduğu için bakım ve onarıma ihtiyaç duymaktadır. Bir kısmı ise yapım aşamasında olduğu için henüz kullanıma açılmamıştır. Dolayısıyla bu yolların Hürmüz Boğazı’na uzun vadede alternatif olabileceği belirtilebilir. Ancak bu
boru hatları arasında en dikkat çekeni, Birleşik Arap Emirlikleri’nin tamamlama aşamasında
olduğu ve Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakan Abu Dabi Ham Petrol Boru Hattı’dır. Bu
65
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
düşünüldüğünde Hürmüz Boğazı odaklı bir krizin bölgede sıcak çatışmaya
yol açacak riskleri taşıdığı söylenebilir.
Türkiye açısından değerlendirildiğinde ise Hürmüz Boğazı’na ilişkin krizin
tırmanmasıyla birlikte Türkiye’nin İran’dan ithal ettiği petrolü azaltması ve
müteakiben kesmesi konusunda baskılar artacaktır. Bu duruma bağlı olarak
Türkiye enerji tedarik ettiği ülkeleri çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Fakat yaşanacak krize istinaden gerek enerji temini gerekse enerji fiyatlarının artması
nedeniyle sosyo-ekonomik açıdan zor bir döneme girilebilir. Bununla birlikte
Türkiye’nin dış ticaretinde komşu ülkeler arasında önemli bir yere sahip İran
ile ekonomik ilişkilerde önemli bir düşüş yaşanabilir. ABD’nin yayımladığı
İran yaptırım muafiyet listesinde Türkiye’nin yer almaması, önümüzdeki dönemde bu düşüşe ivme kazandırabilir ve Türkiye’nin dış ticaretini olumsuz
yönde etkileyebilir.
Boğazın İran tarafından kapatılması durumunda Basra Körfezi’nde sıcak bir
çatışmanın yaşanması olasılık dâhilindedir. Zira ABD, İngiltere, Fransa ve
Körfez ülkelerinden oluşan deniz kuvvetleri boğazı kapatma görevini yürüten İran kuvvetlerine müdahalede bulunabilir. İran ise bu duruma Hürmüz
Boğazı’na mayın döşeyerek karşılık verebilir ve asimetrik güç unsurlarına yönelebilir. İran’ın körfezin en dar kesimini mayınlaması halinde aynı kuvvetler
mayınları döşemeye çalışan İran kuvvetlerine müdahale edebilir. İran’ın bu
girişimleri karşısında Körfezdeki İran donanması ve kıyıda mevzilenmiş füze
sistemleri vurulabilir. Bu durumda bölgede sıcak çatışma başlayabilir; küresel
ve bölgesel çapta terör olaylarında artış görülebilir.
Tüm bu olası gelişmeler Türkiye’nin son zamanlarda yürüttüğü arabuluculuk
politikalarını sürdürmesini zorlaştırabilir. ABD ve Batılı güçler, Türkiye’nin
İran karşıtı güçler arasında yer alması için baskılarını artırabilir. Türkiye bu
desteği açık olarak sağlamaması durumunda, Türk ekonomisi kriz dönemine
girebilir ve dış ticaret açığı sürdürülemez seviyelere çıkabilir. Türkiye, ABD
ve Batı Bloğu içinde yer alması halinde ise İran’ın düşmanca girişimleriyle
hat gemilerin Körfezi dolaşmalarından kaynaklanan 2 günlük zaman kaybını önlemiş olacağı
gibi, günlük 2,5 milyon varil petrol taşıma kapasitesine ulaşacaktır; Leyla Melike Koçgündüz,
“Enerjinin Dar Boğazı: Hürmüz”, ORSAM Dış Politika Analizleri, http://www.orsam.org.tr/tr/
yazigoster.aspx?ID=3290
66
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
karşılaşabilir. Böyle bir konjonktürde İran’ın doğrudan Türkiye’yi hedef alma
olasılığı az olsa da Türkiye’deki terör eylemlerinde artış ve iç karışıklıklar
yaşanabilir. Söz konusu muhtemel gelişmeler bölgede birinci senaryonun yaşanmasına neden olabileceği gibi üçüncü senaryonun, yani Şii-Sünni çatışmasının fitilini de ateşleyebilir.
Buna karşın İran’ın boğazı uzun süreliğine kapatma olasılığı çok gerçekçi
gözükmemektedir. Zira İran her ne kadar Hürmüz Boğazı’na alternatif enerji yolları arayışında olsa da mevcut durumda enerji sevkiyatının önemli bir
kısmını bu güzergâhtan gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla boğazın uzun süre
kapanmasıyla ortaya çıkacak petrol krizinden kendisinin de etkileneceği ve
bu durumun zaten yaptırım kararlarıyla açığa çıkan İran’daki sosyo-ekonomik
gerilimi artıracağı söylenebilir. Sonuç olarak İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatma
seçeneğini her ne kadar stratejik bir koz olarak ön plana çıkarsa da İran’ın iç
dengeleri açısından bu tercihin fiiliyata geçirilmesinin ve gerçekleştirilmesi
durumunda ise sürdürülebilir bir hamle olmasının zor olduğu düşünülmektedir.
3.3. Şii-Sünni Çatışması Senaryosu
Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve kısa sürede diğer bölge ülkelerine yayılan halk ayaklanmaları, Orta Doğu’daki bölgesel dengeleri değiştirmekte
ve Orta Doğu jeopolitiğini yeniden şekillendirmektedir. Mikro boyutta Orta
Doğu’yu makro boyutta ise küresel sistemi yeniden inşa eden sistemik değişkenler, bölgesel ve küresel aktörlere fırsat ve riskleri aynı anda sunmaktadır.
Yeni güç odaklarının belirdiği, devlet-dışı aktörlerin aktif konuma geldiği, belirsizlik ve öngörülemezliğin ulusal ve uluslararası stratejileri derinden etkilediği böylesine bir süreç, farklı risk ve tehdit unsurlarını açığa çıkarmaktadır.
Simetrik olabildiği gibi asimetrik özellikler taşıyan bu tehditlere Suriye’de
iktidar ile muhalefet arasında yaşanan çatışmalar örnek olarak gösterilebilir.
Küresel ve özellikle bölgesel düzlemde “yeni bir Soğuk Savaş”ın başladığına
dair yorumlara neden olan ve bölgedeki inşa sürecini yakından etkileyen Suriye krizi bir yandan bölgedeki jeopolitik ve jeokültürel kutuplaşmaları belirlerken, diğer yandan da olası bir Şii-Sünni çatışmasını gündeme getirmektedir.
67
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Orta Doğu’da Silahlanma ve Orta Doğu Silah
Ticaretinde ABD’nin Artan Etkisi
ABD’nin son zamanlarda başta Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkeleriyle silah anlaşmaları yapması ve bölgedeki askeri harcamaların
artması gerilimi somutlaştırmaktadır. Beyaz Saray geçtiğimiz aylarda,
Suudi Arabistan ile yaklaşık 30 milyar dolar değerindeki F-15 savaş uçağının satışını öngören bir anlaşma yaptıklarını açıklamış; bu anlaşmanın
60 milyar dolarlık silah anlaşması kapsamında yapıldığını ve helikopter,
füze, bomba, radar uyarı sistemi ve gece görüş sistemini içerdiğini belirtmiştir.1 Amerikan yönetiminin 2011 yılında silah satışı yaptığı ilk on
ülkenin beşi Orta Doğu coğrafyasında yer almaktadır. Bu verilere göre
ABD Afganistan’a 5,4 milyar dolar, Suudi Arabistan’a 3,5 milyar dolar,
Irak’a 2 milyar dolar, Birleşik Arap Emirlikleri’ne 1,5 milyar dolar ve
İsrail’e 1,4 milyar dolarlık silah satmıştır. ABD’nin Orta Doğu ülkelerine yaptığı silah satışı toplamı ilk on ülke arasında %49,11’lik orana,
tüm silah satışında ise %39,66’lık bir paya sahiptir.2 Söz konusu silah
anlaşmaları ve bölge ülkelerinde artış eğilimi gösteren askeri harcamalar,
ABD’nin bölgede Sünni kuşak oluşturmak suretiyle İran’a karşı yaptığı
stratejik hamleler olarak yorumlanabilir.
1 ABD’den kilit müttefike F-15”, 29 Aralık 2011,
http://dunya.milliyet.com.tr/abd-den-kilit-muttefike-f15/dunya/dunyadetay/29.12.2011/1482122/default.htm
2 Washington yönetiminin silah sattığı diğer ülkeler ve yapılan silah satış tutarları şu
şekildedir: Tayvan hükümeti (4,9 milyar dolar), Hindistan (4,5 milyar dolar), Avustralya
(3,9 milyar dolar), Japonya (500 milyon dolar) ve İsveç (500 milyon dolar); Andrea ShalalEsa, Bob Burgdorfer, U. Foreign arms sales reach $34.8 billion, 5 Aralık 2011, http://www.
reutercom/article/2011/12/06/us-pentagon-weapons-idUSTRE7B500R20111206
68
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
Alttaki veriler gösterdiği üzere ABD’nin Orta Doğu silah pazarındaki payı
2003-2006 döneminde %33 iken, bu oran 2007-2010 döneminde %57’ye
çıkmıştır. Orta Doğu’ya 2003-2010 arası dönemde yapılan silah anlaşması oranlarını gösteren aşağıdaki tabloda dikkat çeken bir diğer nokta da
Rusya’nın bölgeye 2007-2010 yıllarında gerçekleştirdiği silah satış oranının bir önceki döneme göre büyük bir düşüş göstermesidir. 2007-2010
döneminde Rusya’nın Orta Doğu’daki silah pazarının büyük bir oranını
ABD ele geçirmiştir.3 Bölge ülkelerinin yoğun bir şekilde silahlanması
ve artan savunma harcamaları, bölgede çıkacak olası çatışmalara karşı
yapılan bir hazırlık olarak değerlendirilebilir.
Orta Doğu’ya Silah Satışının Ülkelere Göre Paylaşımı
2003-2006
2007-2010
3 Richard F. Grimmet, “Conventional Arms Transfers to Developing Nations, 2003-2010”,
(CRS Report for Congress, 2010): 28,44.
69
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Bölgedeki halk ayaklanmalarının yol açtığı toplumsal dinamizm, Suriye’deki
çatışmalar ile farklı bir boyut kazanmış ve bölgede meydana gelen jeopolitik gerginliği üst noktaya taşımıştır. Suriye’deki gelişmelere bağlı olarak bir
yanda Batı, Türkiye ve Körfez ülkeleri; diğer yanda ise İran, Lübnan, Irak,
Rusya ve Çin şeklinde beliren kutuplaşma yalnızca jeostratejik hamleleri içermemekte, aynı zamanda İslam jeopolitiğinde jeokültürel ayrışmalara neden
olabilecek bir potansiyeli de ihtiva etmektedir.
Suriye’deki çatışma ortamıyla birlikte değerlendirildiğinde bölgedeki bazı aktörlerin Esed rejimini savunurken bazılarının muhalefeti desteklemesi, mezhepsel bir krize yol açabilecek politikaların uygulanma riskini de barındırmaktadır. Esed rejiminden yana tavır alan İran, Lübnan ve Irak ile Türkiye,
Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin Suriye konusunda karşı karşıya gelmesi, bölgede mezhepsel bir fay hattının oluşabileceği şeklindeki yorumlara
neden olmaktadır. Kaldı ki İslam jeopolitiğini böyle bir jeokültürel bölünme
oluşturmak suretiyle Şii ve Sünnileri çatışma ortamına çekme politikasına
ilişkin varsayım kaygıları artırmaktadır. Bölgesel konjonktürde Suriye krizi
üzerinden bir yanda öncülüğünü Türkiye’nin yaptığı Sünni dünya ile diğer
yanda liderliğini İran’ın yaptığı Şii dünyanın cepheleştiği izlenimi doğmaktadır. Uluslararası medya ve kamuoyunda bilinçli ya da bilinçsiz olarak oluşturulan bu imaj, olası bir mezhepsel ayrışmanın bölge jeopolitiğinin yeniden
inşa edilmesinde katalizör olabileceğini düşündürmektedir.
Son dönemde bölge jeopolitiğinde yaşanan gelişmeler, özelikle Irak ya da
Suriye üzerinden çıkabilecek bir Şii-Sünni çatışmasının ciddi şekilde tartışılmasına neden olmaktadır. Karar alıcıların Suriye krizinde birbiri aleyhinde
yaptıkları sert açıklamalar, Suriye’deki çatışmaların kesilmemesi, başta BM
olmak üzere küresel aktörlerin bu sorunun çözümüne ilişkin ortak bir politika üretememesi, ABD’nin Irak’tan çekilmesinin ardından ülkede mezhepsel
gerilimin tırmanması, bölgenin lider gücü olma potansiyelini taşıyan Türkiye
ve İran’ın Suriye krizi konusunda karşı karşıya gelmesi ve bölgedeki silahlanmanın artan bir ivmeyle devam etmesi gibi gelişmeler bölgedeki jeopolitik
ve jeostratejik gerilimin jeokültürel zemine de yansıma olasılığını güçlendirmektedir.
70
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
Orta Doğu’da artan silahlanma ve askeri harcamalar, bölge ülkelerindeki
etnik-mezhepsel nüfus dağılımının yanı sıra günümüzdeki mezhepsel ayrışma riski ile birlikte değerlendirildiğinde, olası bir çatışma ortamının yayılma potansiyelini göstermektedir. Söz konusu nüfus oranları bir yandan izlenecek etnik-mezhepsel politikaların olası bir çatışmaya zemin hazırlaması
durumunda ortaya çıkacak fay hattının ne derece derin ve şiddetli olacağını,
diğer yandan da İran’ın Şii jeopolitiği aracılığıyla özellikle Basra Körfezi
ve Orta Doğu havzalarındaki jeokültürel etki alanını göstermektedir. İslam
jeopolitiğindeki Şii ve Sünni nüfus dağılımını ortaya koyan bu jeokültürel
harita aynı zamanda İran’ın bilhassa 1979 Devrimi’nden sonra öncelik verdiği Orta Doğu, Güney Kafkasya, Orta ve Güney Asya ve Uzak Doğu jeopolitik kesişim hatlarının oluşturduğu Doğu jeopolitiğinin de “kalpgâhı”nı
teşkil etmektedir. Dolayısıyla Tahran yönetiminin Humeyni sonrasında süreklilik arz eden dış politikasının jeopolitik, jeostratejik, jeoekonomik ve
jeokültürel boyutlarının ağırlık merkezini de bu coğrafya oluşturmaktadır.
İran Dışındaki Şii Nüfus Oranları
Irak
Bahreyn
Yemen
Lübnan
Kuveyt
Katar
Birleşik Arap Emirlikleri
Suriye
Suudi Arabistan
Azerbaycan
Afganistan
Pakistan
Tacikistan
Hindistan
%60-65
%70
%35 (Zeydi)
%35
%24-30
%16-20
%16-18
%10-16 (Nusayri)
%5-8
%74
%19
%20
%5
%1
71
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Öte yandan İran, Arap Baharı kapsamında bölgede meydana gelen gelişmeleri
yakından izlemekte, bölgeye yönelik strateji ve politikalarını bu çerçevede
şekillendirmektedir. İran, ABD kuvvetlerinin Irak’tan çekilmesi ve bölgedeki
ABD yanlısı yönetimlerin halk tarafından devrilmesiyle ortaya çıkan jeopolitik boşluğu bölgesel gücünü artırmak amacıyla değerlendirmeye çalışmaktadır. Tahran yönetimi bu kapsamda, Şii nüfusa sahip Körfez ülkelerindeki halk
hareketlerinin başarıya ulaşması için destek sağlamakta ve böylece ABD’nin
bölgedeki etkisini kırmayı hedeflemektedir.
Buna karşın önemli bir Şii nüfusa sahip Bahreyn’de ABD’nin 5. Filosu bulunmakta ve diğer Körfez ülkelerinde de ciddi bir ABD askeri varlığı yer
almaktadır. Ayrıca son yıllarda bölgede artan İran etkisini dengelemek için
faaliyet gösteren Körfez İşbirliği Teşkilatı’nın bölgesel ve bölge dışı aktörlerle stratejik ilişkilerini geliştirmesi ve bölge ülkelerince yapılan büyük çaplı
silah alımları İran’ı rahatsız etmektedir. İran, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap
Emirlikleri’nin Bahreyn’deki Şii halk ayaklanmasını bastırmak için asker
göndermesini şiddetle eleştirmiştir. Ayrıca Suudi Arabistan yönetiminin kendi
Şii kökenli halkının eylemlerine karşı tutumuna tepki göstermiştir.
İran Orta Doğu’daki Batı yanlısı rejimlere karşı gerçekleştirilen halk hareketlerine destek verirken, Suriye’deki halk hareketlerine sessiz kalarak ve uluslararası toplumun Esed yönetimine karşı eleştirilerini Suriye’nin içişlerine müdahale şeklinde yorumlayarak bu konuda farklı bir yaklaşım sergilemektedir.
Tahran yönetiminin Orta Doğu’daki diğer halk ayaklanmalarından farklı olarak Suriye konusunda izlediği bu politikanın temel nedeni, İran ile yakın ilişki
içinde bulunan %10-16 oranındaki Nusayrilerin Suriye’de iktidarda olmasıdır.
İran’ın Suriye’de yaşanan katliamlara rağmen Esed yönetimine destek vermesi, bölgede yükselen Şii-Sünni gerginliğini artırmaktadır.
İran yönetiminin Şii hilalini ön plana çıkararak Şii jeopolitiğindeki hareket
serbestîsini artırmak istemesi ve bu yönde stratejiler geliştirmesi, Humeyni’den
miras kalan dış politika anlayışının bir yansımasıdır. Zira İran’ın öncelikli hedefi bölgede kurduğu Şii eksenini korumak ve bölgesel etkinliğini Şii hilali
üzerinden genişletmektir. ABD müdahalesi sonrasında Şiilerin iktidarda söz
sahibi olduğu ve giderek ağırlık kazandığı Irak da Suriye ve Lübnan’a ilave
72
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
olarak bu eksene katılmıştır. İran, Irak’ta Şii iktidarın yönetimi devralması
sonrasında bu ülke üzerindeki etkisini artırmıştır. ABD birliklerinin Irak’tan
çekilmesinin hemen ardından Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sünni lider Tarık Haşimi hakkında terör olaylarına karıştığı gerekçesiyle tutuklama kararı
çıkarılması, İran’ın bu ülkeyi kısa bir süre sonra tamamıyla kendi oyun alanı
içine dâhil edebileceğini göstermektedir.
Suriye’deki gelişmeler, Şii-Sünni çatışmasını tetikleyebilecek dinamiklere
sahiptir. Şii dünyası ile yakın ilişki içinde olan Nusayri halka dayanan Esed
yönetimi, büyük çoğunluğu Sünni olan bölgelerde tank, top ve hava araçları
kullanarak icra ettiği askeri harekât sonucunda sivil halktan yaklaşık 160.000
kişinin ölümüne ve çok daha fazla kişinin yaralanmasına neden olmuştur.
Çoğunluğunu Sünnilerin oluşturduğu muhalif gruplar, bu saldırılara karşı silahlanmış ve ellerinde bulunan hafif silahlarla Esed yönetimine karşı mücadeleye başlamıştır. Bu süreçte Esed rejimine bağlı ordudan ayrılan subaylar
tarafından Özgür Suriye Ordusu kurulmuştur. Krizin başlangıcından itibaren
İran ise muhalifleri bastırmak için Esed rejimine silah dâhil her türlü desteği
vermiştir. Benzer şekilde Irak yönetimi de Esed yönetimine destek vermekte,
İran’ın etkisiyle Lübnan’daki Hizbullah da Esed rejiminin ayakta kalması için
seferber olmaktadır. Bütün bu gelişmeler dikkate alındığında Şii-Sünni kamplaşmasının oluştuğuna ilişkin değerlendirmeler seslendirilmese de bölgede
hissedilmeye başlamıştır.
Farklı oranlarda Sünni nüfusa sahip Arap devletleri ve Türkiye, bu katliamlara tepki göstererek Esed yönetimine karşı eleşirel bir politika benimsemiştir.
Türkiye, katliamların durdurulması girişimlerinin yanında Esed’in yönetimden uzaklaştırılması için muhalif grupların teşkilatlandırılmasında sorumluluk
almıştır. Bu dönemde ayrıca Türkiye’ye kaçan Suriyelilerin Suriye sınırları
içinde oluşturulacak korumalı bölgelere yerleştirilmesi gündeme gelmiştir.
Ancak Suriye sınırları içinde bu şekilde tampon bölgeler oluşturulmasının da,
Suriye ile gerilimi derinleştirebileceği değerlendirilmektedir.
Nükleer krizin tırmanmasına bağlı olarak İran’ın Suriye’deki gelişmeleri de
kullanarak bir Şii-Sünni çatışmasına zemin hazırlayacak politikalar izlemesi durumunda, ortak sınırlara sahip Türkiye’nin bu gelişmeden büyük zarar
73
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
görmesi kaçınılmaz hale gelecektir. Olası bir Şii-Sünni çatışması bölgeye ve
Türkiye’ye tahmin edilemeyecek büyüklükte zararlar verebilir. Bu nedenle gerek uluslararası kamuoyu gerekse Sünni ve Şii nüfusa sahip ülkeler bu
hassasiyeti dikkate almalıdır. Bu bağlamda Esed yönetimine karşı yapılacak
muhtemel bir müdahalenin bölge dışı ülkeler tarafından yapılması daha uygun
olabilir. BM Güvenlik Konseyi’nde alınabilecek bir kararla bölge dışı aktörler tarafından Suriye’nin ağır silahlarına zarar verilmesi, muhalefeti güçlendirebileceği gibi Esed yönetimini destekleyen grupların mücadele gücünü de
kırabilir. Bununla birlikte Türkiye’nin muhalif grupların ortak hareket etmesi
ve siyasi bir güç haline gelmesinde, çatışma çözümü ve insani yardımlar konusunda sorumluluk alması daha faydalı olabilir.
Sonuç
İran, diplomatik yöntemler ile çözüme kavuşturulamayan nükleer kriz nedeniyle öne sürülen birçok kaos senaryosunun merkezinde yer almaktadır. İran
nükleer tesisleri ve füze sistemlerinin ABD veya İsrail tarafından düzenlenecek bir askeri operasyon ile vurulması; Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından
kapatılması, bundan dolayı petrol fiyatlarının hızla artması ve küresel ölçekli bir petrol krizinin çıkması; ABD kuvvetlerinin Irak’tan çekilmesi ve Arap
Baharı’nın etkisiyle Orta Doğu’da oluşan jeopolitik hassasiyetten yararlanan
İran’ın Şii-Sünni çatışmasına yol açacak politikalar izlemesi gibi senaryolar
uluslararası gündemi ciddi biçimde meşgul etmektedir. Bölgesel ve küresel
aktörler, İran nükleer krizinin neden olacağı muhtemel gelişmeleri değerlendirmekte ve başta sıcak çatışma olmak üzere masada bulunan tüm seçeneklere
karşı tedbir arayışındadır.
Özellikle UAEK’nın 9 Kasım 2011 tarihli raporundan bu yana İran nükleer
faaliyetlerinin askeri amaçlı olduğuna dair ciddi şüphelerin bulunması ve yapılan müzakerelerden bir türlü sonuç alınamaması, nükleer krizin diplomatik
araçlarla çözülemeyeceği yönündeki öngörüleri güçlendirmiştir. Irak’taki gelişmelerle birlikte Suriye krizi de göz önünde bulundurulduğunda kaosa doğru
evrilmeye başlayan nükleer kriz sürecinin sıcak bir çatışmaya dönüşmesi olasılık dâhilindedir. Tahran yönetimi ise bu süreçte nükleer faaliyetlerine devam
etmek için zaman kazanmaya çalışmakta ve nükleer krizi geçici bir süreliğine
74
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
de olsa gündemden düşürmek amacıyla Suriye’deki gelişmeler ve bölgedeki diğer gerilim alanlarından faydalanmaya yönelik politikalar izlemektedir.
Tahran yönetimi, bu strateji çerçevesinde Hürmüz Boğazı’nı kapatacağına
ilişkin açıklamalarda bulunarak küresel güvenliği ve uluslararası ekonomik
sistemi tehdit etmekte; Irak ve Suriye üzerinden Şii hilali ekseninde yürüttüğü
bölgesel politikalarla Şiiler ve Sünniler arasında olası bir mezhepsel gerilimi
tahrik etmektedir.
Tahran yönetimi, güvenlik eksenli oluşturduğu klasik dış politikasının en stratejik enstrümanları olarak nükleer programını ve füze sistemini görmektedir.
Bu sebeple nükleer faaliyetlerini, sahip olduğu kısa ve orta menzilli füze sistemleri ve üzerinde çalıştığı kıtalararası balistik füze programlarıyla paralel
yürütmektedir. İran’ın uranyum zenginleştirmeye devam etmesi ve mevcut
nükleer faaliyetleriyle birlikte birçok füze üretmesi, nükleer programının askeri amaçlı olduğuna yönelik kaygıları artırmaktadır. Nükleer silahlara ve
nükleer silah atma vasıtalarına sahip olan bir İran’ın kendisini avantajlı hissedeceği, bölgesel gücünü Şii jeopolitiğini kullanarak yaymaya çalışacağı ve
daha ofansif bir politikaya yönelebileceği söylenebilir. Nükleer bir İran, bölgedeki diğer ülkeler kadar Türkiye için de tehdittir.
Bütün yaptırımlara ve tehditlere rağmen nükleer çalışmalarına kararlılıkla devam eden İran, nükleer programının barışçıl olduğunu iddia etmekte, uluslararası aktörler tarafından nükleer programına ilişkin karar alma aşamalarında
müzakerelerin yeniden başlaması için uygun ortam oluşturmakta ve böylece
programda ulaştığı her aşamayı uluslararası kamuoyuna kabullendirmek için
fırsat yaratmaktadır. Nitekim İran’ın bu politika ile nükleer silah ve atma vasıtası üretebilecek kabiliyete ulaşıncaya kadar zaman kazanmaya çalıştığını
öne süren görüşler bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye, İran’a nükleer silah
üretmek için zaman kazandıracak politikalara zemin hazırladığı izlenimi vermekten özenle kaçınmalıdır. Ayrıca arabuluculuk rolünün İran ve diğer aktörlerin politikaları doğrultusunda kullanılması konusunda dikkatli olmalı ve
farkında olmadan krizin tarafı olmaktan kaçınmaya özen göstermelidir. Krizin
taraflarının bütün tezlerini dikkatle göz önünde bulundurmalı ve krizin geleceğine yönelik tüm seçenekleri hesaplamalıdır. Her senaryoya karşı hazırlıklı
olunması önemlidir.
75
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Avrupa’da yaşanan ekonomik kriz dikkate alındığında, Batı’nın herhangi bir
askeri operasyona girişemeyeceğini düşünen İran’ın bu konjonktürü zaman
kazanmak için kullanabileceği ve zenginleştirilmiş uranyum üretme kapasitesini Batılı aktörlere kabul ettirmeye çalışacağı öngörülebilir. Batılı ülkeler de
uygulanan yaptırımların İran üzerindeki etkisini tam olarak görebilmek için
belli bir zamana ihtiyaç duymaktadır. Mevcut durumda Batı’nın sert güç uygulamalarından uzak duracağı ve diplomatik araçlarla çözüm arayışına devam
edeceği düşünülmektedir. Bu nedenle İsrail’in kontrol edilmesi durumunda
tarafların müzakerelerle sonuca ulaşmaya çalışabileceği, netice alınamaması
halinde gerilimin tırmanabileceği değerlendirilmektedir.
İran sınır komşumuz olmasının yanı sıra Türkiye için birçok yönden önemli
bir ülkedir. Türkiye’nin İran ile yapıcı ve dostane ilişkiler içinde bulunması
ve bu yöndeki politikalarını sürdürmesi olumlu ve gereklidir. Ancak ikili ilişkilerin tarihi arka planı göz önüne alındığında iki ülkenin aslında her zaman
birbirlerine rakip durumda oldukları görülmektedir. İran’ın halâ bölgedeki
devlet-dışı aktörler aracılığıyla yürüttüğü politikaların ve bölgede kurmaya
çalıştığı nüfuz alanlarının Türkiye’nin çıkarları ile doğrudan çakışacağı öngörülebilir. Bilhassa nükleer silaha sahip olması durumunda İran’ın izleyeceği politikaların Türkiye’nin güvenliğini her açıdan tehdit edeceği unutulmamalıdır. Sonuç olarak Türkiye, İran ile ilişkilerinde birçok unsuru birbiriyle
bağdaştırmak durumundadır. Bir yandan kendi güvenliğinin gereklerini ve
ekonomik çıkarlarını gözetirken, diğer yandan İran’ın genel politikası ile nükleer programının yol açtığı Orta Doğu’daki kaygı ve hassasiyetler göz önünde
bulundurulmalıdır.
76
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
Kaynakça
“22 Ocak 2011, P5+1 ile İran Arasında 21-22 Ocak 2011 Tarihlerinde
İstanbul’da Gerçekleştirilen Toplantı Hk”, T.C. Dışişleri Bakanlığı, http://
www.mfa.gov.tr/no_-28_-22-ocak-2011_-p5_1-ile-iran-arasinda-21-22-ocak2011-tarihlerinde-istanbul_da-gerceklestirilen-toplanti-hk_.tr.mfa.
“AB İran’a Petrol Ambargosu Kararı Aldı”, BBC, 23 Ocak 2012,http://www.
bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/01/120123_eu_iran_sanction_approved.
shtml.
“ABD Uçakları Havalandı, Ahmedinejad Meydan Okudu”, Milliyet, 13 Nisan 2012,http://dunya.milliyet.com.tr/abd-ucaklari-havalandi-ahmedinejadmeydan-okudu/dunya/dunyadetay/13.04.2012/1527934/default.htm.
“ABD’den Kilit Müttefike F-15”, Milliyet, 29 Aralık 2011, http://dunya.milliyet.
com.tr/abd-den-kilit-muttefike-f15/dunya/dunyadetay/29.12.2011/1482122/
default.htm.
“ABD’den Son Uyarı: Hürmüz Kırmızı Çizgimizdir”, Hürriyet, 8 Ocak 2012,
http://www.hurriyet.com.tr/planet/19633574.asp.
Bahgat, Gawdat, “Iran’s Regular Army: Its History and Capacities”, Middle
East Institute, 15 Kasım 2011, http://www.mei.edu/content/iran%E2%80%99sregular-army-its-history-and-capacities.
Barzashka, Ivanka, “Using Enrichment Capacity to Estimate Iran’s Breakout
Potential”, Federation of the American Scientists Issue Brief, 21 Ocak 2011,
http://www.fas.org/pubs/_docs/IssueBrief_Jan2011_Iran.pdf.
“Bomb kills Iran nuclear scientist as crisis mounts”,The Sunday Times, 12
Ocak 2012, http://www.sundaytimes.lk/index.php?option=com_content&vie
w=article&id=14649:bomb-kills-iran-nuclear-scientist-as-crisis-mounts&cati
d=81:news&Itemid=625.
Cordesman, H. Anthony, “Iran, Oil, and the Strait of Hormuz”, Center for
Strategic and International Studies, 26 Mart 2007, http://csis.org/files/media/
csis/pubs/070326_iranoil_hormuz.pdf.
77
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Çetinsaya, Gökhan, “Türk-İran İlişkileri”, Türk Dış Politikasının Analizi içinde, der. Faruk Sönmezoğlu, Der Yayınları, İstanbul, 2004.
Gardiner, Sam, “The End of the “Summer of Diplomacy”: Assessing U.S.
Military Options on Iran”, Century Foundation Report, 2006.
Gedik, Esin, “Hürmüz kapanırsa petrol 200 dolara çıkar”, Akşam, 9 Ocak
2012, http://www.aksam.com.tr/hurmuz-bogazi-kapanirsa-petrol-200-dolaracikar,-cari-acik-36-milyar-dolar-artar-91327h.html.
Grimmett, F. Richard, “Conventional Arms Transfers to Developing Nations,
2003-2010”, CRS Report for Congress, 2010.
“Growth Resuming, Dangers Remain,” International Monetary Fund, Nisan
2012, http://www.imf.org/external/pubs/ft/weo/2012/01/pdf/text.pdf.
“HAMAS Rockets”, http://www.globalsecurity.org/military/world/para/hamas-qassam.htm.
“Implementation of the NPT Safeguards Agreement and Relevant Provisions of
Security Council Resolutions in the Islamic Republic of Iran”, GOV/2011/65,
http://www.iaea.org/Publications/Documents/Board/2011/gov2011-65.pdf.
“Iran Announces Plan to Produce Medical Reactor Fuel”, The Nuclear Threat
Initiative, 10 Ocak 2011, http://www.nti.org/gsn/article/iran-announces-planto-produce-medical-reactor-fuel/.
“İran: Uranyum Takası Türkiye’de Yapılacak”, Radikal, 17 Mayıs 2010,
http://www.radikal.com.tr/dunya/iran_uranyum_takasi_turkiyede_yapilacak-997227.
“İran Savaş İçin Hazırlanıyor”, Hürriyet, 6 Aralık 2011, http://www.hurriyet.
com.tr/planet/19401449.asp.
“İran’a AB’den de Petrol Yaptırımı Yolda”, CNN Türk, 5 Ocak 2012, http://
www.cnnturk.com/2012/dunya/01/05/irana.abden.de.petrol.yaptirimi.yolda/643400.0/index.html.
78
İran Nükleer Krizinin Türkiye’ye Olası Etkileri
“İsrail’in İran Operasyonunun Detayları Yayınlandı”, Hürriyet, 21 Nisan
2012, http://www.hurriyet.com.tr/planet/20389479.asp.
Kaussler, Bernd, “The Iranian Army: Tasks and Capabilities”, Middle East
Institute,15 Kasım 2011, http://www.mei.edu/content/iranian-army-tasksand-capabilities.
Koçgündüz, Leyla Melike, “Enerjinin Dar Boğazı: Hürmüz”, ORSAM Dış
Politika Analizleri, 5 Mart 2012, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.
aspx?ID=3290.
Leon, Rudy ve diğerleri, “Strengthening America’s Options on Iran”, Center
for American Progress, Nisan 2012.
Melman, Yossi ve Hagar Mizrahi, “News of Palestinian Rockets”, http://
www.jewishpolicycenter.org/2191/haaretz-wikileaks-exclusive-iran-providing-hamas.
“Military Strike Won’t Stop Iran’s Nuclear Program”, Haaretz, 22 Şubat 2010,
http://www.haaretz.com/news/military-strike-won-t-stop-iran-s-nuclearprogram-1.266113.
Özcan, Nihat Ali, “İran Sorununun Geleceği: Senaryolar, Bölgesel Etkiler ve
Türkiye’ye Öneriler”, TEPAV Ortadoğu Çalışmaları 1, 2006.
“Programme nucléaire de l’Iran - Déclaration de la Haute Représentante de
l’Union européenne”, Catherine Ashton, au nom des E3+3, à l’issue des
pourparlers à Istanbul les 21 et 22 janvier 2011 (Bruxelles, 22 Janvier 2011),
http://www.diplomatie.gouv.fr/fr/pays-zones-geo/iran/l-union-europeenne-etliran/article/programme-nucleaire-de-l-iran.
“Report of the Independent International Commission of Inquiry on the Syrian Arab Republic, Human Rights Council”, 22 Şubat 2012, A/HRC/19/69,
http://www.ohchr.org/Documents/HRBodies/HRCouncil/RegularSession/
Session19/A-HRC-19-69.pdf.
Salihi, Emin, “Ortadoğu’da Oluşan Yeni Dengeler ve ‘Şii Hilali’ Söylemi”,
Bilge Strateji Cilt: 2 Sayı: 4 (Bahar 2011): 183-202.
79
Orta Doğu’da Değişim ve Türkiye
Sandıklı, Atilla ve Bilgehan Emeklier, “Kaos Senaryolarının Merkezinde
İran”, Rapor No: 40, BİLGESAM Yayınları, İstanbul, 2012.
“Security Council Imposes Additional Sanctions on Iran”, 9 Haziran 2010,
http://www.un.org/News/Press/docs//2010/sc9948.doc.htm.
Shalal-Esa, Andrea ve Bob Burgdorfer, “U.S. Foreign Arms Sales Reach
$34.8 Billion”, 5 Aralık 2011, http://www.reuters.com/article/2011/12/06/uspentagon-weapons-idUSTRE7B500R20111206.
Sinkaya, Bayram, “İran Nükleer Programı Karşısında Türkiye’nin Tutumu ve
Uranyum Takası Mutabakatı”, Ortadoğu Analiz Cilt: 2 Sayı:18 (2010).
“Suriye İçin Toplandılar, İran’a Yaptırım Kararı Aldılar”, Habertürk, 1
Aralık 2011, http://www.haberturk.com/dunya/haber/693310-suriye-icintoplandilar-irana-yaptirim-karari-aldilar.
Şahin, Mehmet, “Şii Jeopolitiği: İran için Fırsatlar ve Engeller”, Akademik
Orta Doğu Cilt: 1 Sayı: 1 (2006).
Taflıoğlu, Serkan, “İran, Silahlı İslami Hareketler ve Barış Süreci”, Avrasya
Dosyası İsrail Özel Sayısı Cilt: 5 Sayı: 1 (İlkbahar 1999).
Türkmen, İlter, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Ortadoğu Politikası”, Bilge Adamlar Kurulu Raporu, BİLGESAM Yayınları, İstanbul, 2010.
Walt, M. Stephen, “Why Attacking Iran is a Still Bad Idea?”, Foreign Policy,
27 Aralık 2011, http://walt.foreignpolicy.com/posts/2011/12/27/why_attacking_iran_is_still_a_bad_idea.
Zirulnick, Ariel, “Getting the Strait of Hormuz Straight: an FAQ”, The Christian Science Monitor, 29 Aralık 2011, http://www.csmonitor.com/World/
Middle-East/2011/1229/Getting-the-Strait-of-Hormuz-straight-an-FAQ/
Does-Iran-even-have-the-right-to-close-the-Strait.
80
Download