GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM

advertisement
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Sermaye Piyasası Faaliyetleri İleri Düzey,
Türev Araçlar,
Kredi Derecelendirme ve
Kurumsal Yönetim Derecelendirme Uzmanlığı
Lisansı Eğitimi
EKİM 2012
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Bu notlar, Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşları Birliği (TSPAKB) tarafından SPK
Lisanslama Sınavlarına referans kaynak oluşturmak amacıyla hazırlanmıştır. Bu notlarda yer
alan her türlü bilgi, değerlendirme, yorum ve istatistikî değerler hazırlandığı tarih itibariyle,
Prof. Dr. Kerem ALKİN tarafından temin edilerek derlenmiş, Doç. Dr. Ertuğrul KIZILKAYA ve
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Akif İÇKE tarafından güncellenerek geliştirilmiştir.
Bilgilerin hata ve eksikliğinden doğabilecek zararlardan TSPAKB hiçbir şekilde sorumluluk
kabul etmemektedir. Bu notlarda yer alan bilgiler kaynak gösterilmek şartıyla izinsiz
yayınlanabilir, ancak ticari amaçla çoğaltılamaz ve satılamaz.
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
GİRİŞ
Bu kılavuzda yer alan bilgiler, Sermaye Piyasası Faaliyetleri Temel Düzey lisanslama
sınavının konularından Genel Ekonomi’yi içermektedir.
Kılavuz, Temel Kavramlar, Arz ve Talep Analizi, Piyasa Türleri (Reel Kesim - Finansal
Kesim Ayırımı), Piyasaların İşleyiş Mekanizması ve Etkileşimleri, Para ve Maliye
Politikaları, Kamu Dengesi ve Bütçe Açıklarının Finansmanı, Mali Sistemin Unsurları,
Makro Ekonomik Göstergeler ve Yorumu olmak üzere yedi bölümden oluşmaktadır.
Sınavlarda Genel Ekonomi ve Mali Sistem ile ilgili çıkacak soru sayısı 25’tir.
Katılımcılara başarılar dileriz.
TSPAKB
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
1
1.1
1.2.
TEMEL KAVRAMLAR -------------------------------------------------------- -3
Dünya Ekonomisinin Tarihsel Gelişimi -------------------------------------------- 4
Tüketici Dengesi Analizi -----------------------------------------------------------33
1.3.
1.4.
1.5
1.5.1
1.5.2
1.5.3
1.5.4
1.5.5
1.5.6
1.5.7
Üretici Analizi ve Optimum Faktör Bileşim Oranının Belirlenmesi ------------- 40
Genel Denge Analizi -------------------------------------------------------------- 43
Piyasa Başarısızlıkları------------------------------------------------------------- 44
Kamusal Mallar ------------------------------------------------------------------- 45
Dışsallıklar ------------------------------------------------------------------------ 46
Tam Rekabet Koşullarının Gerçekleşmemesi ----------------------------------- 47
Erdemli Mallar -------------------------------------------------------------------- 47
Asimetrik Bilgi -------------------------------------------------------------------- 47
Eksik Piyasalar ------------------------------------------------------------------- 50
Ekonomik İstikrarsızlıklar -------------------------------------------------------- 50
2
2.1
2.2
2.3
2.4
2.5
2.6
2.7
2.8
2.9
2.10
ARZ VE TALEP ANALİZİ --------------------------------------------------- 53
Talebi ve Arzı Etkileyen Bağımsız Değişkenler -------------------------------- 53
Arz-Talep Dengesi --------------------------------------------------------------- 55
Görünmeyen El Mekanizması --------------------------------------------------- 56
Üretici-Tüketici Rantı ------------------------------------------------------------ 57
Toplam Arz-Toplam Talep Eşitliği ----------------------------------------------- 58
Pigou Etkisi ---------------------------------------------------------------------- 59
Arz-Talep Kaymaları------------------------------------------------------------- 59
Esneklik (Elastikiyet) Kavramı -------------------------------------------------- 63
Arz ve Talep Analizinde Uygulamadan Örnekler ------------------------------- 68
Piyasa Fiyatlarının Oluşumunda Devlet Müdahalesi ----------------------------69
3
3.1
3.1.1
3.2
3.3
3.3.1.
3.3.2.
3.3.3.
3.3.4.
3.3.5.
PİYASA TÜRLERİ, REEL KESİM - FİNANSAL KESİM AYIRIMI, PİYASALARIN
İŞLEYİŞ MEKANİZMASI VE ETKİLEŞİMLERİ ---------------------------- 72
Alım-Satımı Yapılan Ürünler Açısından Piyasa Türleri-------------------------- 72
Reel Kesim-Finans Kesim (Mali Sistem) İlişkileri ------------------------------ 73
Rekabet Açısından Piyasa Türleri ----------------------------------------------- 74
Tam Rekabet ve Monopol Piyasasında Firma Dengesi ------------------------- 75
Tam Rekabet Piyasasında Kısa Dönem Firma Dengesi---------------------------76
Tam Rekabet Piyasasında Uzun Dönem Firma Dengesi--------------------------80
Monopol Piyasasında Kısa ve Uzun Dönem Firma Dengesi ----------------------81
Monopolcü Rekabet Piyasasında Firma Dengesi----------------------------------83
Oligopol Piyasasında Firma Dengesi-----------------------------------------------84
4
4.1
4.2
4.3
4.4
4.5
4.6
4.7
4.8
PARA VE MALİYE POLİTİKALARI ------------------------------------------88
Ekonomi Politikaları ------------------------------------------------------------- 88
Maliye Politikası ----------------------------------------------------------------- 91
Para Politikası-------------------------------------------------------------------- 94
Enflasyon Hedeflemesi ---------------------------------------------------------- 97
Daraltıcı ve Genişletici Ekonomi Politikaları ----------------------------------- 101
Para Politikası Araçları ile Makro Büyüklükler Arasındaki İlişkiler ------------ 102
Ekonomi Politikalarının Belirlenme Mekanizması------------------------------ 114
Enflasyonist Ortamda Para ve Maliye Politikalarının Belirlenmesi ------------ 105
5
5.1
5.2
KAMU DENGESİ VE BÜTÇE AÇIKLARININ FİNANSMANI ---------------107
Kamu Kesimi Genel Dengesi -------------------------------------------------- 107
Kamu Kesimi ------------------------------------------------------------------- 108
1
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
5.3
5.4
5.5
Merkezi Yönetim Bütçesi ------------------------------------------------------- 108
Bütçe Açığı ---------------------------------------------------------------------- 109
Bütçe Açığı'nın Finansmanı ve Bütçe Nakit Açığı ------------------------------ 109
6
MALİ SİSTEMİN UNSURLARI -------------------------------------------- 113
7
MAKROEKONOMİK GÖSTERGELER VE YORUMU ----------------------- 118
7.1
Makro Ekonomik Göstergelerin Analizi------------------------------------------118
7.1.1 Ekonomik Büyüme İle İlgili Makro Ekonomik Göstergeler -------------------- 120
7.1.2 Fiyat Hareketleriyle İlgili Makro Ekonomik Göstergeler ---------------------- 136
7.1.2.1 2005 Yılında Yeni Fiyat Endeksleri -------------------------------------------- 138
7.1.2.2 Enflasyon Hedeflemesi ve Fiyat Hareketlerinde Son Durum------------------140
7.1.3 Ödemeler Dengesi İle İlgili Makro Ekonomik Göstergeler -------------------- 141
7.1.4 2011 Yılına Yönelik Makroekonomik Hedefler ve Beklentiler------------------145
2
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
1) TEMEL KAVRAMLAR
EKONOMİ
BİLİMİ: Ekonomi bir bilim dalı olarak, kaynakların sınırlı, buna karşılık
insanoğlunun ihtiyaçlarının sonsuz olması nedeniyle, çeşitli sorulara yanıt arayan bir bilim
dalı olarak ortaya çıkmış ve gelişme göstermiştir. Ekonomi Bilimi, bu yönüyle kısıtlı
kaynaklar ile hangi malın, kimin için, ne miktarda üretileceği ve kimler tarafından
tüketileceği sorularına ve fiyatın oluşum mekanizmasını algılamaya çalışan bir bilim dalıdır.
Başka bir ifade ile ekonomi, alternatif kullanım alanları olan kıt kaynakların insan
ihtiyaçlarını karşılamak üzere nasıl kullanıldıkları problemi ile ilgilenen sosyal bir
bilimdir.
İnsanların ihtiyaçlarının, bu ihtiyaçlarını karşılamakta kullandıkları kaynaklardan daha fazla
olması kıtlık sorununu doğurmaktadır. İşte ihtiyaçlar ile kaynaklar arasındaki dengesizlik
“Kıtlık Kanunu” olarak adlandırılmaktadır.
Ekonomi Bilimi çeşitli sorulara yönelik cevapları Mikro ve Makro İktisat (Ekonomi)
başlıkları altında aramaktadır.
EKONOMİ BİLİMİ
MİKRO EKONOMİ (Fiyat Teorisi)
Ekonominin Mikro Ünitelerini Ele Alır.
1. Tüketiciler: Gerçek ve Tüzel Kişiler
2. Tedarikçiler: Üretici ve İthalatçı Firmalar
3. Piyasa: Üretici ve Tüketicilerin Bir Araya
Geldiği Ortam
MAKRO EKONOMİ
Ekonominin Makro Üniteleriyle,
yani Ülke ve Dünya Ekonomisiyle
İlgilenir.
1. Ekonomik Büyüme ve
Kalkınma
2. Ekonomi Politikaları
3. Para Teorisi
4. Uluslararası Ekonomik
İlişkiler
Mikro Ekonomi: Ekonominin mikro üniteleri olarak tüketicilerin ve firmaların ekonomik
davranışlarını, ihtiyaç, fayda, değer ve fiyat kavramlarının tanımlarını gerçekleştiren Mikro
Ekonomi, piyasa türlerini, piyasaların işleyiş mekanizmasını ve farklı piyasa koşullarında
firma dengesinin nasıl oluştuğunu da araştırmaktadır. Mikro iktisat, tek mal ya da faktöre
yönelik piyasa işleyişini ve bireysel karar birimlerinin ekonomik davranışlarını
incelemektedir.
Tüketicinin
fayda
maksimizasyonu,
firmaların
kâr
maksimizasyonu, bir mal, hizmet veya üretim faktörünün arz talep eğrileri ve
piyasa dengesi, nispi fiyatların belirlenmesi gibi konular mikro ekonominin alanına
girmektedir.
3
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Makro Ekonomi: Ekonominin ülke ekonomisi ve dünya ekonomisini ilgilendiren konu
başlıklarını inceleyen bir ana alt daldır. İstihdam, büyüme, enflasyon, kamu dengesi, dış
ticaret, ödemeler dengesi para arzı, para talebi gibi konu başlıkları makro ekonominin ilgi
alanına girer.
Mikro ekonominin alt dalının amacı, tüketiciler ile üretici ve ithalatçı firmaların, yani
tedarikçilerin doğru ekonomik davranışlarını anlamaya çalışmaktır. Yani, tüketicilerin
ekonomik davranışlarını veya kararlarını etkileyen değişkenler nelerdir? Keza, tedarikçilerin
ekonomik kararlarını neye göre belirledikleri, üretimle ve ithalatla ilgili kararlarını nasıl
aldıkları, firmaların kaç adet malı üretmesi gerektiği, ne kadarını piyasaya sürmeleri
gerektiği de önemlidir. Ayrıca, gerek tüketicilerin, gerekse de tedarikçilerin malın piyasa
fiyatının belirlenmesindeki rolleri de incelenen diğer bir başlıktır. Son olarak, tüketicilerin ve
firmaların farklı piyasa koşullarında nasıl farklı davranışlar gösterdikleri, tüketicilerin ve
tedarikçilerin farklı davranışlarının malın piyasa fiyatını nasıl değiştirdiği mikro ekonominin
alanına girer. Bu boyutuyla bakıldığında, mikro ekonominin önemi, malın piyasa fiyatının
nasıl belirlendiğini araştıran bir alt dal olmasıdır. Sözün özü, piyasa farklılaştıkça, malın
piyasa fiyatı da değişmektedir.
Makro ekonomi alanı ise, ekonominin makro üniteleriyle ilgilenir. 1929 Ekonomik Buhranı’na
kadar ekonomi biliminde bilim adamları, mikro ekonomi alanına yönelik başlıklara ağırlık
vermişlerdir. Fakat 1929 Ekonomik Buhranı dünya ekonomisinde işsizlik, deflasyon ve
ekonomik daralmaya yol açınca, mikro ekonomi alanına yönelik konular göreceli olarak
önemini kaybetmiş ve işsizlik, gelir dağılımı, ekonomik büyüme gibi konular öne çıkmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, pek çok eski sömürge ülkesinin siyasi
bağımsızlıklarını kazanması ve ekonomik bağımsızlık mücadelesinin başlaması, 1970’li
yıllardaki petrol krizleri, gelir dağılımı sorunları, küresel yoksulluk benzeri konu başlıkları,
makro
ekonomi
alanındaki
çalışmaların
daha
yoğunluk
kazanmasına
neden
oluşturmuşlardır.
1.1 Dünya Ekonomisinin Tarihsel Gelişimi
Ekonomi bilimi, 16. Yüzyıl’dan itibaren Merkantilizm, Fizyokrasi felsefesinin etkisi ve 18.
Yüzyıla damgasını vuran Klasik Okulun katkılarına rağmen, esas olarak Neo-Klasik Akım
veya Okul ile bugünkü bilimsel çerçevesini kazanmıştır. Merkantilizm, devletçi bir felsefe
okulu iken, Fizyokrasi Okulu ve Klasik Okulun daha liberal görüşleri savundukları ifade
edilebilir. Nitekim, söz konusu okulların veya akımların oluşturduğu felfsefi alt yapıyı,
Neoklasik Okul metamatik bilimi ile buluşturmuş ve varsayımlar cebirsel ve geometriksel bir
özellik kazanmıştır. Bugünkü modern ekonominin temellerinin 16. Yüzyıl’dan itibaren
atıldığın ifade etsek de, insanoğlunun uygarlık yaşamı içerisinde ekonomik konularla
tanışıklığı M.Ö. 5000’li yıllara kadar uzanmaktadır. İnsanoğlu, tarıma dayalı yerleşik toplum
düzenine geçtiğinden itibaren, ilkel kavim yaşantısı içerisinde dahi, temel ihtiyaçlarını
karşılamaya yönelik olarak çeşitli malları temin etme mücadelesine girişmiş ve bir mübadele
sistemi oluşturmuştur. İlkel kavim yaşantısı içerisinde ihtiyaçların karşılanmasına yönelik
4
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
olarak, trampa ekonomisi dediğimiz malın malla takas edildiği bir mübadele şekline bağlı
olarak, insanoğlu ihtiyacı olan çeşitli malları temin etmeye çalışmıştır.
M.Ö. 3000’li yıllara geldiğimizde ise, uygarlık yaşamındaki ve insanoğlunun zekasındaki
gelişmeye bağlı olarak, bazı kavramların sorgulandığını ve trampa ekonomisi denilen takasa
dayalı mübadele sisteminin yeterli gelmediği görülmektedir. Bu nedenle, insanoğlunun
ekonomi ile bağlantılı olarak M.Ö. 3000’li yıllarda ilk tanıştığı kavramlar, ihtiyaç, fayda,
değer ve fiyat kavramları olarak tarif edilebilir. Yani, insanoğlu artık ‘fiyata dayalı bir
mübadele sistemi’ni oluşturmanın eşiğindedir. O halde, insanoğlunun beşbin yıla yakın bir
süredir fiyata dayalı bir mübadele sistemi kullandığı ifade edilebilir. Bu nedenle, fiyata
dayalı mübadele sisteminin ana kurgusunun, döngüsünün ihtiyaç, ihtiyacı karşılayan mal
veya hizmet, ihtiyacın karşılanması ölçüsünde elde edilen fayda, faydaya dayalı mal ve
hizmet değeri ve değere bağlı bir fiyatlandırma olduğu vurgulanabilir. Dolayısı ile, dünya
ekonomisinin gelişimine ışık tutan kilometre taşlarını irdelemek ve ardından söz konusu
kavramların anlamını tek tek ele almak yerinde olacaktır.
Dünya ekonomisin tarihsel gelişmi açısından, “Küresel Rekabet” olarak ifade edilen
kavramın gelişim sürecine bakıldığında, 15. yüzyılın ikinci yarısından, 16. yüzyılın ilk
yarısına kadar uzanan bir dönemi başlangıç noktası olarak ele almak yanlış olmayacaktır.
Avrupa Devletleri arasındaki liderlik mücadelesi ve bu mücadelenin tetiklediği ticaret
savaşları, aynı malı daha ucuza üretebilen ekonominin rekabette öne çıkmasına dayalıdır.
Bu rekabet, hammadde ve işgücü maliyetlerini minimize etmek adına, sömürgeciliği ve
köleliği kurumsallaştıran bir süreci de beraberinde getirmiştir. Bu döneme damgasını vuran
Merkantilizm felsefesi, her devlete, elde ettiği ticari avantajları ve gerçekleştirdiği ihracat
neticesinde elde ettiği altınlarla zenginleşen hazinesini korumak adına daha güçlü bir ordu
ve donanmayı da önermektedir.
Söz konusu rekabet sürecinde, bir devletin “bölgesel lider” olabilmesinin temel kuralı,
“Ekonomik Güç”, “Askeri Güç” ve “Siyasi Güç” eş zamanlı ve eş ölçüde bir araya
getirebilmesiydi. Bu üç temel güç unsurunu bir araya getirmeye çalışan Britanya, Fransa,
İspanya ve Portekiz arasında önemli bir rekabet mücadelesi gözlendi. Osmanlı
İmparatorluğu, bu rekabet sürecinde, okyanusa kıyısı olmayan devlet olma dezavantajı ile,
yarıştan çekilmek durumunda kaldı. Zaman içerisinde, sömürgelerinin coğrafik dağılımını
çeşitlendiremeyen İspanya ve Portekiz de bu mücadeleden çekilmek durumunda kaldılar ve
19. Yüzyılın başından itibaren “Bölgesel Rekabet” mücadelesi, “Küresel Rekabet”
mücadelesine dönüşürken, masanın etrafından oturan ülkeler Britanya, Fransa, Almanya,
ABD ve Japonya olarak tanımlanmaktaydı. Tam bir yüzyıl sonra, ABD’nin masanın başına
geçeceği ve diğer ülkelerin onun himayesinde “kapitalizmin paylaşımında” masanın
etrafında yer alacağı tahmin dahi edilemezdi. Bu noktada, ‘Küresel Rekabet’in ilk önemli
aktörü olan Britanya İmparatorluğu, “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” unvanını
ancak 80 yıl koruyabilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa bacağı tamamlanırken,
Britanya Kapitalist Sistem’in liderliğini ABD’ye devretmiştir.
5
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
1750’lerden itibaren hız kazanan ve 19. Yüzyıl’da “buhar gücü”nün devreye girmesi ile
birlikte, kütlesel üretimle tanışan sanayileşme süreci, dünyanın gelişmiş ülkelerinde
bankacılık sektörünün gelişimine de katkı sağladı. Aynı dönemde, sanayileşme sürecinin
gerisinde kalan Osmanlı Devleti, imparatorluk bütçesinin açıklarını kapatmak amacıyla dış
borçlanmaya hız vermiştir. Genç Cumhuriyet ise, ekonomik bağımsızlığını kazanma adına,
bir yandan sanayileşmesine hız vermiştir; bir yandan da kendi Merkez Bankasını
oluşturmayı bilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle birlikte, sanayileşme sürecini önemli
ölçüde üstlenmiş olan devlet, özel sektörün önünü açacak hamlelere ağırlık vermiştir.
Türkiye’nin öteden beri en temel zafiyeti olan “sermaye yetersizliği”ne rağmen, özel sektör
sanayileşme sürecinde üzerine düşen görevi yerine getirme becerisini gösterebilmiştir.
Bu noktada, Türk ekonomisinin 1980’li yıllardan bu yana süregelen ‘liberalleşme’ dönemi
çerçevesinde, ithal ikamesi dönemin etkilerini geride bırakarak, dünya ekonomisinde
ürünleri ile söz sahibi olma mücadelesi verdiği bir gerçektir. 1980’li yılların başında yıllık
bazda 3 milyar doları dahi zor bulan bir ihracat hacminin, 2006 yılı sonu itibariyle 82 milyar
dolara ulaşacak olması, Türk ekonomisinin bu süreci, kendisine sunulan ‘imkanlar’
ölçüsünde iyi değerlendirdiğini göstermektedir. Bu noktada, 2000 yılında 27 milyar dolar
seviyesindeki Türkiye’nin ihracat hacminin, 2006 yılı sonunda 3’e katlanmış olacağı da
unutulmamalıdır. Bu hacimsel genişleme de, nitekim Türkiye’nin 2000’li yıllarda dünya
ekonomisinde artan önemini tescil etmektedir. Aynı süreç içerisinde, Çin’in dünya
ekonomisindeki rolü, Hindistan’ın konumu dikkate alındığında, her iki ülkenin 1995’de
dünya mal ve hizmet üretiminin sadece % 5’ini gerçekleştiren iki ekonomi iken, söz konusu
paylarını 2005 yılı sonunda ikiye katlamış oldukları da unutulmamalıdır. Üstelik, her iki
ülkenin büyüme ve üretim performansının bugünkü tempoyla devam etmesi halinde, 2020
yılına doğru Çin ve Hindistan’ın dünya mal ve hizmet üretimindeki paylarının % 20’ye
çıkacağı da öngörülmektedir.
Sonuç olarak, 16. Yüzyıl’dan 20. Yüzyılın sonuna kadar ‘hammadde’ boyutunda gözlenen
rekabet, 21. Yüzyıl’da “işgücü” ve “teknolojik beceri” rekabetine dönüşmektedir. Yani,
kalifiye ve ucuz işgücünü temin edebilen ve teknoloji üretebilen ekonomiler, küresel
rekabette belirleyici ülke olma özelliğini kazanmış olacaklardır. Bu nedenle, Türkiye’nin de
teknoloji ve marka üreten, dünya ekonomisinde trendleri belirleyen, yerel, bölgesel ve
küresel talebin beklentilerini iyi okuyan ve söz konusu beklentilere en uygun malı üretebilen
bir ekonomi olması gerekmektedir. Türkiye’nin böyle bir sürece hazırlanması adına, doğru
bir sanayileşme, enerji, teknoloji, istihdam ve eğitim stratejisi veya politikası oluşturması
gereklidir ve AB’ye tam üyelik süreci bu yönüyle iyi değerlendirilebilir ve Türkiye’yi küresel
ekonominin önemli bir aktörü yapabilir.
6
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
M.Ö. 5000’li
yıllar
M.Ö 3000’li
yıllar
M.Ö. 2000’li
yıllar (1. KM. TAŞI)
15.-16. yy.
(2. KM. TAŞI)
Merkantilizm
Fizyokrasi
18. yy
1692
Yerleşik
Fiyata dayalı
düzene geçiş
mübadele sistemi
Trampa Ekonomisi
Altın ve gümüş
para kullanımı
Keşifler Dönemi;
Ticaret Savaşlarıyla
beraber, kölelik ve
sömürgecilik ortaya
çıktı. (hammaddenin
ve işgücünün kolay
temini)
(Küreselleşmenin Başlangıcı)
Dünyanın ilk
Merkez Bankası,
İngiltere’de
kuruldu.
4
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
18.yy
1750
19. yy.
(3. KM. TAŞI)
Klasik Düşünce Okulu
Sanayi
Devrimi
20. yy. Neo-Klasik Okul
4. KM TAŞI
1789
Fransız
İhtilali
Liberal Ekonomik Model
Ekonomik
Buhran
J. Maynard KeynesKeynesyen Okul
1929
Kapitalist Devletçi Model
Kapitalist Ekonomik Sistem’in Başlangıç Noktası
4. KM
TAŞI
J. Maynard Keynes
KEYNESYEN OKUL
5. KM
TAŞI
6. KM
TAŞI
1970
Monetaristler
1929
Ekonomik
Buhran
Merkez Bankası’nın Özerkleşmesi
1978-Sonbahar
2. Petrol Krizi
1980
1973 Sonbahar
Dışa Açık
1. Petrol Krizi
Büyüme
7. KM
TAŞI
1990-Post-Keynesyen
Neo-Liberal Model
11 Eylül
2001
Modeli
Kapitalist Devletçi Model
(Özel Sektör-Kamu Sektörü Beraberliği-Karma Ekonomik Model)
5
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Dünya ekonomisinin tarihsel gelişimini kısaca özetledikten sonra, ekonominin temel
kavramlarının tanımlarını sırayla ele almak yararlı olacaktır.
İKTİSADİ SİSTEM: Toplumu oluşturan bireylerin yetenekleri ve aldıkları eğitim ölçüsünde
mal ve hizmet üretiminde görev almaları sonucunda oluşan sosyal organizasyona İktisadi
Sistem (Ekonomik Sistem) denilmektedir. Bugüne kadar uygulanabilmiş veya uygulaması
süren 2 ekonomik sistem, Kapitalist ve Kollektivist Ekonomik Sistem’lerdir. İlkinde makine
ve teçhizatın mülkiyeti sermaye sınıfında, ikincisinde mülkiyet işçi sınıfındadır.
İktisadi sistem, ulusal ekonomide ihtiyaçlar ile üretim arasında dengeyi en etkin şekilde
sağladığı savunulan bir mekanizmanın bütünüdür. İktisadi sistemleri kapalı ekonomi
sistemleri ve mübadele ekonomisi sistemleri olarak da iki grupta toplamak olanaklıdır.
Kapalı Ekonomik Sistemler: Bu sistemde üreticiler sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamak
için faaliyet gösterirler. İhtiyaçların basit olması üretimde uygulanan tekniğin de ilkel
seviyede kalmasına yol açar. Bir ihtiyaç ekonomisi niteliği sergiler ve ekonomik dengeye
kapalı bir grup içerisinde ulaşılmasını hedefler.
Mübadele Ekonomisi Sistemleri: Bu sistemde hedeflenen üretim – tüketim dengesinin
bütün toplum içinde yaratılması arzulanır. Başka bir ifadeyle, halk kendi gereksinmesinden
daha fazla üretimde bulunarak bu üretim fazlasını dışarıya satarak kendi üretemediği
mallarla mübadele edebilir. Bunun sonucunda ise üretimde uzmanlaşma ve işbölümü
ortaya çıkmaktadır.
Kapitalist Piyasa Ekonomisi (Kapitalizm): Kapitalist sistemde üretim araçları özel
mülkiyetin elinde olup ekonomik denge piyasa mekanizması yoluyla gerçekleşmektedir. Bu
sistemde mal ve faktör, arz ve talep eden birimler kararlarında tamamen serbesttir ve kendi
çıkarları peşinde koşarlar. Burada yol gösterici temel unsur mal, hizmet ve faktörlerin
fiyatıdır.
Kumanda Ekonomisi Sistemi - Kollektivist Ekonomik Sistem (Merkezi Plan
Ekonomisi - Sosyalizm): Bu sistemde üretim araçlarının mülkiyeti işçi sınıfındadır.
Ekonomik dengenin merkezi bir otorite eliyle ve bir plan aracılığıyla gerçekleştirilmesi
arzulanmaktadır.
Karma Ekonomik Sistem: Üretim araçları mülkiyetinin hem özel hem de kamu kesiminde
olduğu, başka bir ifadeyle özel sektörün ve devleti üretimde bulunduğu ekonomik sistemdir.
Devlet piyasa ekonomisi aksadığında, bölüşümde ve kaynak dağılımında etkinliği sağlamak
için müdahale eder. Burada, asli unsur piyasa ekonomisi olmakla birlikte, merkezi
planlamanın da yapılması söz konusudur. Bu plan kamu için uyulması zorunlu, özel kesim
için yol gösterici nitelik taşır. Karma ekonomik sitemde kamu ve özel kesim birbirinin rakibi
değil, birbirininin tamamlayıcısı, destekleyicisi olarak işlemektedir.
İHTİYAÇ: İhtiyaç, karşılanmadığı zaman acı ve üzüntü, karşılandığında ise mutluluk (haz)
veren bir duygudur. İnsanın hayatta kalabilmesi için mutlaka karşılanması gereken
ihtiyaçlara (soluma, gıda, giyinme, barınma, savunma vb.) “hayati”; “biyolojik” veya
zorunlu ihtiyaçlar, bu kapsama girmeyenlere ise kültürel ve sosyal ihtiyaçlar adı verilir. Bu
süreç, İhtiyaçlar Hiyerarşisi veya İhtiyaçlar Piramidi ile açıklanmaya çalışılmıştır.
6
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Piramidin tabanında, zorunlu, piramidin orta bölümünde kültürel ve piramidin tepesinde
sosyal ihtiyaçlar yer almaktadır. İhtiyaçların temel özelliklerini aşağıdaki gibi sıralama
mümkündür:

İhtiyaçlar sınırsızdır.

İhtiyaçlar sürekli artma eğilimindedir.

İhtiyaçların önem derecesi farklıdır, başka bir ifadeyle şiddet açısından farklılık
gösterir.

İhtiyaçlar alışkanlığa dönüştükçe önem dereceleri artar.

İhtiyaçlar tatmin edildikçe onlara karşı duyulan istekte azalma görülür.

İhtiyaçlar ve bunları karşılayacak araçlar olan mal ve hizmetler birbirinin yerine
geçebilir (İkame Kanunu).

Ekonomistler ihtiyaçların ahlaki boyutunu dikkate almazlar
FAYDA: Mal veya hizmetlerin herhengi bir ihtiyacı giderebilme yeteneği veya derecesidir.
Tüketici herhangi bir malı kullandığında bundan bir tatmin elde eder. Tüketicinin elde ettiği
bu tatmine “fayda” diyoruz. Örneğin, vücudumuzun temel ihtiyaçlarını karşılama özelliğine
sahip olan su faydalıdır. Fayda bir başka açıdan, herhangi bir mal ve hizmetin, taşıdığı
özelliklere bağlı olarak, herhangi bir ihtiyacı giderebilme yeteneği ise, her tüketicinin aynı
maldan elde ettiği fayda farklılık gösterebilir.
DEĞER: Mal ve hizmetlere verilen nispi öneme “değer” denir. Birey ve/veya toplum, bir mal
veya hizmetin değerini, o mal ve hizmetin sağladığı fayda, o mal veya hizmetin yeryüzünde
bol veya kıt olması ve o mal ve hizmetin kalitesine bağlı olarak tayin eder. Eğer, bir malın
değeri salt sağladığı fayda ile ölçülebiliyor olsa idi, suyun elmasdan daha değerli olması
gerekirdi. Ancak, insanoğlu bir malın değerini belirlerken, bir mal ve hizmete tüketiciler ne
kadar sınırlı ölçüde ulaşabiliyor ise, o ölçüde değer vermektedir. Yani, insanoğlunun bencil
olması, sınırlı sayıda mal veya hizmete daha yüksek bir değer biçilmesine neden
oluşturmaktadır. Dolayısı ile, malın sağladığı fayda, malın bol veya kıt olması ve malın
kalitesi, yani üç farklı unsurun birleşimi malın değerinin belirlenmesini sağlamaktadır. Bir
kez mal ve hizmetlerin değerini belirledikten sonra, ortak değer ölçüsü ile mal veya
hizmetin değerini fiyata dönüştürmek artık kolay bir adım olmaktadır. Nitekim, insanoğlu
tarımsal ürünleri, nesneleri, sonrasında altın ve gümüş parayı, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu
yana ise kağıt ve madeni parayı ulusal ekonomilerde ortak değer ölçüsü olarak kullanarak,
onbinlerce mal ve hizmetin bireyler ve toplum tarafından belirlenmiş değerini fiyata
dönüştürebilmektedir. Onbinlerce mal ve hizmetin fiyatından oluşan genel topluluğa ise
Fiyatlar Genel Seviyesi veya Fiyatlar Genel Düzeyi denmektedir. Adam Smith değer
kavramını iki başlıkta ele almıştır:
Kullanım Değeri: Bir malın kişiye sağladığı faydanın, bir başka malın o kişiye sağladığı
fayda ile karşılaştırılması sonucunda mala verilen göreceli önemi belirtir. Bir kişinin farklı
mallara verdiği oransal önemi ifade eden, kişisel ve sübjektif bir değer yargısıdır. Örneğin
bir kişinin elmaya pastadan daha fazla önem vermesi gibi.
7
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Mübadele (Değişim) Değeri: Bir mal veya hizmet karşılığında elde edilebilecek diğer bir
mal veya hizmetin miktarı ile ölçülmesidir ve objektif ve sosyal bir değer ifadesidir. Bir
malın diğer bir malla değiştirilebilme oranıdır. Örneğin 1 litre su karşılığında yarım kilo
buğday alınması durumunda bu suyun buğdayla belirlenen değerinin 0,5 olduğu anlamına
gelir.
DEĞER PARADOKSU: İnsanların hayatlarını idame etmeleri açısından pek de önemli
olmamasına rağmen, oldukça yüksek fiyatlardan alıcı bulan mallar bulunması (elmas), diğer
yandan insanlar için hayati önem arz eden bazı malların ancak çok düşük fiyatlarla alıcı
bulabilmesinin (su) doğurduğu çelişkiyi ifade etmektedir.
Adam Smith, değer çelişkisini çözebilmek için su ve elmas örneğinden hareketle, değeri
kullanım ve mübadele değeri olarak ikiye ayırmıştır. Elmas fiyatı çok yüksek (mübadele
değeri yüksek) hayat için zorunlu ihtiyaç değil (kullanım değeri düşük) iken, suyun fiyatı
düşük (mübadele değeri düşük), ancak hayat için zorunlu ihtiyaçtır (kullanım değeri
yüksek). Ne var ki, Smith’de değer çelişkisini açıklamakta ancak kısmen başarılı olabilmiştir.
Değer çelişkisinin açıklanması, “Marjinal Fayda Yaklaşımı”nın ortaya atılmasıyla mümkün
olabilmiştir. Neo-Klasik İktisat Teorisine göre bir mal veya hizmetin değerini o malın toplam
faydası değil, o malın tüketilen son biriminden elde edilen fayda (marjinal fayda)
belirleyecektir.
MAL ve HİZMET: İnsanın ihtiyaçları mallar ve hizmetlerle karşılanır. İhtiyaçları temin
özelliğine sahip herşeye “mal” denir. İnsanların ihtiyaçlarını doğrudan ya da dolaylı olarak
karşılama özelliği olan her şey, ekonomik anlamda mal ve hizmet kavramı kapsamında ele
alınır. Hizmet insanların ihtiyaçlarını karşılayan ancak fiziki bir varlık özelliği taşımayan kıt
şeylerdir. Ekmek, ayakkabı birer mal iken, berberin saç kesmesi veya doktorun hasta
muayene etmesi birer “hizmet”tir.
SERBEST MALLAR: İnsanların tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar bol olan, elde
edilmeleri için bazı fedakarlıklara katlanılması gerekmeyen, bir çaba harcanmaksızın elde
edilmesi mümkün olan veya karşılığında bir bedel ödenmesi gerekmeyen mallardır. Serbest
malların maliyeti sıfırdır. Serbest mallar ekonomi biliminin analiz kapsamına girmezler.
Serbest mallara örnek olarak hava, deniz suyu, güneş, çölde kum, bir kaynaktan akan su
verilebilir.
EKONOMİK MALLAR (KIT MALLAR): İnsanların tüm ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar
bol olmayan ve elde edilmesi için bir çaba sarfedilmesi ya da fedakarlık yapılması gereken
ya da karşılığında bir bedel ödenmesi gereken mallardır. Zamanla serbest mal niteliğindeki
bir mal, kıt mala dönüşebilir. Örneğin daha önce bir yol kenarında akan ve herkesin
serbestçe kullanabildiği kaynak suyu, suyun aktığı toprak sahibince şişelenip satılmaya
başanır ise iktisadi mal haline gelmiş olur.
ÖZEL MALLAR: Tamamen piyasa sistemi içerisinde alınıp satılabilen mallardır. Özel
malların en önemli özelliği üretilip tüketici tarafından kullanıldığında diğer tüketicilerin o
8
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
maldan kullanabileceği miktarın azalmasıdır. Özel malların bu özelliğine tüketimde veya
kullanımda rekabet adı verilmektedir. Özel malların diğer ayırıcı özelliği ise kullanımdan
dışlama veya mahrum bırakabilme özelliğidir. Bunun anlamı özel mallardan o malın
bedelini ödeyenlerin yararlanabilmesi, bedelini ödemeyenlerin o malın kullanımında mahrum
bırakılabilmesidir. Özel malın sadece onu satın alan kişi tarafından kullanılması söz konusu
olacaktır.
KAMUSAL MALLAR: Tamamen piyasa sistemi içinde üretilip satılamayan mallardır.
Kamusal malların temel özellikleri, kullanımda rekabetin olmaması (ortak tüketim) ve
kullanımdan dışlanamamasıdır (mahrum bırakılamama). Kamu mallarında ortak tüketim
olması daha çok insanın bu malları tüketmesi diğerlerinin tüketeceği miktarı azaltmayacağı
anlamına gelmektedir. Bu malların piyasa mekanizması yoluyla fiyatlanması mümkün
değildir. Bu durumda özel kesim kamu mallarının üretimine kaynak tahsis etmeyecektir.
Dolayısıyla devlet bu tür hizmetlerin üretiminde aktif rol üstlenir. En bilinen örnekleri olarak
ulusal güvenlik, deniz fenerleri ya da çevre kirliliğinin önlenmesi sayılabilir.
Kamu mallarının özelliklerini şu şekilde özetleyebiliriz. Toplumsal nitelikteki ihtiyaçları
karşılarlar, bölünmezlik ilkesi geçerlidir yani mal veya malın faydaları bireyler arasında
bölünemez, ortak veya birlikte tüketim vardır yani tüketimde bireyler arasında rekabet
yoktur, piyasaya konu olmadıkları için pazarlanamaz ve fiyatlandırılamazlar, kamusal
finansman gerektirirler, dışsal ekonomiler yaratırlar ve siyasi süreçte kararlarla üretim
kararı alınır.
FİYAT: Bir mal veya hizmetin değerinin parasal ifadesine “fiyat” denilmektedir. Herhangi
bir mal veya hizmetin değeri, o ekonomide geçerli olan ortak değer ölçüsü ile
parasallaştırılarak fiyata dönüştürülür. Bu ortak değer ölçüsünün mutlaka bugünkü anlamda
kağıt ve madeni para olması şart değildir. İlkel kavim yaşantısında para niyetine kullanılmış
tarımsal ürünler, metal parçaları, kolyeler ve altın ve gümüş para da ortak değer ölçüsü
olarak değerlendirilmelidir ve kullanılmışlardır.
FİYATLAR GENEL DÜZEYİ: Bir ulusal ekonomide, onbinlerce mal ve hizmetin değeri ortak
değer ölçüsü ile fiyata dönüştürüldükten sonra, ortaya çıkan fiyat topluluğuna fiyatlar
genel seviyesi veya fiyatlar genel düzeyi denmektedir. Ekonomideki tüm mal ve hizmet
fiyatlarının belirli bir dönemdeki tartılı ortalamasını gösterir.
Fiyat istikrarı, bir ulusal ekonomi için vazgeçilmez bir unsurdur. Merkez Bankası'nın asli
fonksiyonu fiyat istikrarını sağlamaktır. Günümüzde, sıfıra yakın oranlarda, yani yıllık bazda
% 1'lik, % 2'lik enflasyona sahip gelişmiş ekonomiler, göreceli olarak fiyat istikrarına sahip
ülkeler olarak kabul görmektedir. Nitekim AB kriterine göre yıllık enflasyon oranı tavanı, en
düşük enflasyon oranına sahip 3 AB ülkesinin ortalama enflasyon oranına 1,5 puanın
eklenmesi ile bulunur ki, bu oranın 2002 yılı için geçerli olan değeri % 2,7’dir.
Herhangi bir mal veya hizmetin piyasa fiyatı, tüketici düzeyinde malın sağladığı fayda,
yeryüzünde bol veya kıt olması ve kalitesine bağlı olarak şekillenirken, üretici veya ithalatçı
9
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
firma düzeyinde aynı piyasa fiyatı malın üretimi veya ithalatı esnasında katlanılan
maliyetler, firma karı ve dolaylı vergilerin eklenmesi ile şekillenmektedir.
Üretici ve İthalatçı Cephesi
Tüketici Cephesi
Maliyetler+Kâr+Dolaylı Vergiler = Malın Piyasa Fiyatı = Malın Faydası+Bol veya
Kıt Olması+ Kalitesi
Bu nedenle, günümüzün modern ekonomilerinde, firmalar reklâm mecrasını kullanarak,
medya aracılığı ile ürünün piyasa fiyatını tüketiciye kabul ettirme, tüketicinin söz konusu
fiyatı ilgili ürün için ödemeyi kabul etmesine çalışırlarken, bir yanda da malın üretim
maliyetini aşağıya çekebilmek için, üretimlerini Çin gibi ucuz üretim maliyeti avantajı olan
ülkelere kaydırmaktalar.
ENFLASYON VE DEFLASYON: Bir ulusal ekonomide, fiyatlar genel seviyesinin veya
düzeyinin düzenli ve sürekli olarak artması veya yükselmesi sürecine enflasyon denir.
Enflasyon, Latince Inflatio; yani şişkinlik kelimesinden türetilerek oluşturulmuş bir
kavramdır. Mal ve hizmetlerin fiyatlarını temsil eden fiyatlar genel seviyesindeki düzenli ve
sürekli azalma veya düşüş ise deflasyon olarak adlandırılır. Örneğin, Japonya yaklaşık son
10 yıldır deflasyon sorunu yaşamaktadır. Bir ulusal ekonominin enflasyon veya deflasyon
tehdidinde olup olmadığı, oluşturulan fiyat indeksleri ile hesap edilir. Türkiye'de bu
hesaplama, Tüketici Fiyatları İndeksi TÜFE ve Üretici Fiyatları İndeksi (ÜFE) kullanılarak
hesap edilmektedir.
DÖVİZ KURU (kambiyo kuru, parite): iki milli para birimi arasındaki değişim oranı yada
bir yabancı paranın milli para cinsinden fiyatıdır. Bu sebeple kur, ülkeler arasındaki fiyat
seviyelerini birbirlerine bağlayarak fiyat ve maliyet karşılaştırmaları yapılmasına imkan
sağlar. Döviz kuru olmasa, ülkeler birbirlerinde üretilen mal ve hizmetlerin fiyat ve
maliyetleri konusunda tamamen bilgisiz kalırlar. Döviz kuru, işte bu bilgisizliği ortadan
kaldırır. Döviz kuru (döviz fiyatı), döviz piyasasında (kambiyo borsası) oluşur. Döviz
piyasası ise daha önce de değindiğimiz gibi farklı milli paraların birbirine çevrilmesini
sağlayan bir organizasyondur. Kaydi forma dönüşmemiş halde olan, ekonomik birimlerin
banknot ve bozukluk olarak ellerinde tuttukları para ise efektif olarak tanımlanmaktadır.
Belirli bir sepetteki ticarete konu olan benzer mal ve hizmetlerin farklı ülkelerdeki fiyatlarını
birbirine eşitleyen döviz kuruna satın alma gücü paritesi adı verilmektedir. İki döviz
arasında var olan ve parite olarak da tanımlanan döviz değişim kurlarına çapraz kur
denilmektedir.
DEVALÜASYON VE REVALÜASYON: Bir ülkenin para biriminin ulusal sınırlar içerisinde
enflasyon nedeniyle değer yitirmesi sonucu, ülkenin para biriminin değerinin yabancı
paralar karşısında değerinin ayarlanması ve bu nedenle ülkenin yerel para birimi cinsinden
döviz kurlarının değer kazanması sürecine devalüasyon, ülkenin para birimi değer
kazandığında, yabancı paralarının döviz kuru cinsinden değer yitirmesi sürecine de
10
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
revalüasyon denmektedir. İktisat teorisinde devalüasyon ve revalüasyon sabit döviz kuru
sisteminin geçerli olduğu bir ekonomide resmi bir kararla ülke parasının yabancı paralar
karşısındaki değerinin değiştirilmesi anlamında kullanılmaktadır.
Devalüasyon ve revalüasyon, yanı ülkenin para biriminin diğer ülke paraları cinsinden
değerinin dalgalanması, o ülkenin rekabet durumunu derinden etkilemektedir. Bir ülkenin
para biriminin yabancı paralar karşısındaki değeri Merkez Bankası müdahalesi ile korunuyor
ise gerçekçi bir kurdan söz etmek zordur. Merkez Bankalarının uyguladığı farklı döviz kuru
politikalarının bu anlamda etkileri görülmektedir. Para biriminin yabancı paralara veya altına
dönüştürülmesine yönelik kısıtlamalar ise bir başka sorundur.
KONVERTİBİLİTE: Ulusal
dönüştürebilmesidir.
para
biriminin,
diğer
yabancı
paralar
ve
altına
serbestçe
PARA İKAMESİ (DOLARİZASYON): Enflasyonun yükselmesi ile birlikte ulusal para
biriminin taşıması gereken özellikler yıpranmaya başlar ve paranın fonksiyonlarını (değişim
ölçüsü olma, hesap birimi ve değer saklama işlevleri) yerine getirememeye başlaması
sonucunda ulusal para yerine yabancı para kullanımı yaygınlaşmaya başlar. Bu olgu para
ikamesi ya da Dolarizasyon olarak adlandırılır. Para ikamesinin artması senyoraj gelirlerinin
diğer ülkelere gitmesine yol açar.
DÖVİZ KURU SİSTEMLERİ: Teoride başlıca iki temel döviz kuru sistemi vardır. Bunlar,
"sabit kur sistemi" ile "serbest (veya esnek) kur sistemi" dir. Bu iki temel kur sisteminin
arasında çok sayıda ara sistem vardır. Bunlar içinde en önemlisi "esneklik kazandırılmış
sabit döviz kuru sistemi" dir. Burada döviz kurları sabit tutulur iken, serbest kur sisteminde
döviz kuru serbest bir şekilde piyasada arz ve talebe göre belirlenir. Bu sistem saf şekliyle
ancak ders kitaplarında yer almıştır. Gerçekten, döviz kurunun tamamen serbest piyasa
kurallarına göre belirlendiği dönemler çok kısa ve nadirdir.
1944 yılında yürürlüğe giren Bretton Woods Sistemi ile döviz kurunun istikrarı amaçlanmış
ve sık olmayan kur değişmeleri olan "sabit fakat ayarlanabilir" kur sistemi kabul edilmiştir.
1971 yılında doların altına çevrilebilirliğinin kaldırılması ile bu sistem çökmüştür. 1976
yılında IMF'nin Jamaika'da yapmış olduğu toplantıda yeni bir sistem geliştirilerek, devamlı
sabit kurlar reddedilerek "gözetimli dalgalanma" sistemi getirilmiştir. Bütün döviz kuru
sistemlerinde temel amaç, döviz kurunun belirleniş şekli ne olursa olsun ödemeler
bilançosunu belirli bir süre dengede tutan denge kurlarını belirlemektir.
Altın Para Standardı (1880-1914): Her ülkenin parasının değeri belirli ağırlıkta saf altın
olarak tanımlanmış ve bu fiyata altın paritesi denmiştir. Böylece her ülkenin parası otomatik
olarak birbirine bağlanmış olur. Altın ihraç noktası: ulusal paranın değeri (ulaşım masrafı
dahil) altın paritesi fiyatını aştığında diğer ülkeler buraya altın satarlar. Tersi durumda da
altın ithal nktasında diğer ülkeler altın alıp götürürler. Sabit Döviz Kuru Sistemi en iyi
şekilde "altın para standardının" geçerli olduğu sistemlerde işlemiştir. Dünya da ilk altın
standardı uygulamasına 1821 yılında İngiltere'de başlanmıştır. Daha sonra Fransa ve ABD
1850'lerde altın standardını kabul etmiş, İtalya, Belçika ve İsviçre'de bu sisteme aynı
11
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
tarihlerde geçmiştir. Almanya 1870'de sisteme katılmış. Rusya, Avusturya, Macaristan ve
Japonya ise 1895'de altın standardını uygulamaya başlamışlardır.
Sabit Döviz Kuru Sistemi (Fixed Exchange Rate System): Sistemin temel özelliği döviz
kurlarının belirli bir düzeyde sürdürülmesidir.
Esnek Döviz Kuru Sistemi – Serbest Değişken Kur Sis. – Dalgalanan Kur Sis. –
Yüzen Kur Sistemi: Serbest kur sisteminde ülke parasının değeri, tamamen serbest bir
şekilde işleyen arz ve talep mekanizmasına terkedilmiştir. Döviz kuru, döviz piyasalarında
rekabetçi piyasa koşulları altındaki bir mal gibi arz ve talep şartlarına göre günlük olarak
belirlenir ve döviz kurunun belirlenmesine kamunun müdahalesi yoktur. Esnek kur
sisteminde dalgalanma derecesine göre "serbest" ve "gözetimli dalgalanma" olarak iki temel
grup vardır:

Serbest dalgalanma (Free Floating): Döviz kuru hiçbir müdahale olmadan döviz arz
ve talebine göre belirlenir.

Gözetimli (Yönetimli) Dalgalanma (Managed Floating): Gözetim amacı açısından
iki türlü dalgalanma vardır:
o Temiz dalgalanma: Döviz kurlarına müdahale ve gözetim, sadece kısa dönemli
düzensiz, aşırı dalgalanmaların ortadan kaldırılmasına yönelik olup kurlar ilke olarak
serbest dalgalanmaya bırakılmıştır. Merkez Bankasının denetimi altında yürütülen arz
ve talebe göre değişen kurlara, aşırı kabul edilen dalgalanmaların oluşması
durumunda Merkez Bankasının piyasaya döviz alış-satışlarıyla müdahale edilmesi söz
konusudur.
o Kirli dalgalanma: Döviz kurlarına müdahale ve gözetim ekonomik açıdan ülkenin
rekabet gücünü koruması yani ithalatın azaltılması – ihracatın arttırılması için
yapılmaktadır. Gözetimin kaynağı açısından dalgalanma, hükümetin veya kamu
otoritesinin kararı, uluslararası anlaşma ve uluslararası otoritenin kararı ile
dalgalanma olmak üzere üç türlüdür.
Esneklik Kazandırılmış Sabit Döviz Kuru Sistemleri: Esneklik kazandırılmış sabit kur
sisteminde pariteler zaman içinde ayarlanabilir. Ayarlanabilir pariteler sistemi, bir "bağlantı"
sistemi olup ülke parasının değeri, bir diğer para birimine göre belirlenir ve zaman içinde
değiştirilebilir. Ayarlama, "tekli" veya "sepet" bağlantısı şeklinde iki temel esasa göre
yapılır. Tekli bağlantıda ülke parası en fazla ticaret yapılan ülke parasına bağlanır. Sepet
bağlantısında ise, ülkelerin dünya ticaretindeki payları ağırlık olarak alınıp, para birimi bu
ülkelerin paralarından oluşan sepete bağlanır. Günümüzde sepet bağlantısına verilecek en
güzel örnek, Özel Çekme Hakları'dır. IMF tarafından yaratılan ve üye ülkelerin kotaları
çerçevesinde üye ülkelere rezerv sağlamak amacıyla tahsis edilen rezerv şekline özel çekme
hakları (SDR) adı verilmektedir.
Ayarlanabilir pariteler sisteminde para ayarlamaları parite üzerinde yapılan ayarlama ve
parite çevresinde yapılan ayarlama olarak iki temel gruba ayrılır.
12
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
ORTAK PARA ALANLARI: Yakın bir ekonomik ilişki içerisinde olan bir grup ülkenin ulusal
paralarını sabit kurlarla birbirine bağlayıp öteki paralara karşı dalgalanmaya bırakmaları ile
oluşan bölgedir. Ülke paraları ararsındaki kurlar sabittir.
SABİT VE ESNEK KUR SİSTEMLERİNDE EKONOMİ POLİTİKASI:
İktisat literatüründe sabit ve esnek kur sistemlerinde para ve maliye politkalarının etkinliği
üzerinde tartışma söz konusudur. Özellikle Mundell-Fleming modeline göre sermaye
hareketliliğinin tam olduğu varsayımı altında iç denge (tam istihdam-fiyat istikrarı) ile dış
dengeyi (ödemeler bilançosunda denge) eş anlı olarak sağlayacak iktisat politikaları sabit
veya esnek kur sistemlerinde çok farklı sonuçlar üretebilmektedirler.
Sabit kur ve tam sermaye mobilitesi söz konusuysa, para politikası etkin değildir. Eksik
istihdamdan tam istihdama ulaşmak için genişlemeci para politikası uygulanırken
ekonomide dış açık oluşur. Buna karşı daraltıcı para politikası uygulanmak zorunda
kalındığından eksik istihdama geri dönülür ve sadece döviz rezervleri azalmış olur. Buna
karşın, aynı varsayımlar altında maliye politikası etkindir. Kamu harcamaları artırıldığında
milli gelir tam istihdama yönelir ve ekonomide dış fazla oluşur. Söz konusu dış fazlayı
eritecek biçimde genişletici para politikası uygulandığında milli gelir daha da artar.
Esnek kur ve tam sermaye mobilitesi söz konusuysa, para politikası etkindir. Genişletici
para politikası uygulandığında ülke içinde faizler düşer ve milli gelir artar, ancak dış açık
oluşur. Dış açık döviz kurunu yükseltmeye başlayınca üretim dış talep yoluyla canlanır ve
milli gelir artar. Ancak aynı varsayımlar geçerliyken maliye politikası etkin değildir.
Genişletici maliye politikası dış fazla yaratmakta ve bu durumda döviz kurları da düşmeye
başlamaktadır. Bu durumda üretim olumsuz etkilenecek ve müdahale öncesindekine benzer
bir eksik istihdamda denge kurulacaktır.
FİYAT TEORİSİ: Fiyat herhangi bir malın mübadele veya değiş tokuş değeridir. Uygarlık
tarihi boyunca insanoğlu malların ve hizmetlerin değerlerinin kökenlerini ve değerlerinin
birbirlerinden farklı oluşlarının nedenlerini merak etmişlerdir. Fiyat teorisi de, mal ve hizmet
fiyatlarının nasıl oluştuğunun analiz edilmesidir. Fiyat teorisi tüketici dengesi, firma dengesi
ve piyasa dengesi ana başlıklarını kapsayan görüşlerin toplu ifadesi olarak karşımıza
çıkmaktadır.
PİYASA DENGESİ: Piyasa dengesi, bir malın talep edilen miktarı ile arz edilen miktarının
birbirine eşit olduğu durumu eder. Geometrik olarak denge, piyasa talep ve arz eğrilerinin
kesiştiği noktada oluşur. Diğer bir deyişle tüketicilerin almak istedikleri mal miktarının,
üreticilerin arz etmeye hazır olduğu miktara eşit olması piyasa dengesinin oluştuğunu
gösterir.
FİRMA DENGESİ: Firmanın amacı kârını maksimize etmektir. Kâr, genel olarak firmanın
toplam gelirinin (satış hasılatı) toplam maliyeti aşan kısmı şeklinde ifade edilebilir. Firmanın
kârını maksimize ettiği durum aynı zamanda firma dengesinin oluştuğu durumu ifade
etmektedir. Firmanın kârını maksimize edebilmesi için gerekli koşul marjinal maliyetin
marjinal hasılata eşit olmasıdır.
13
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
TÜKETİCİ DENGESİ: Tüketicinin mal ve hizmetleri kullanarak fayda sağladığını biliyoruz.
Tüketicinin amacı ise, belli şartlar altında ulaşabileceği en yüksek faydaya ulaşmaktır. Bu
amaca ulaştığında tüketici dengededir. Bu durumda tüketici dengesi; tüketicinin belli
şartlarda en yüksek tatmini elde ettiği durumdur. Tüketici Dengesi açısından iki önemli
kavram, Kayıtsızlık Eğrileri ve Bütçe Doğrusu kavramlarıdır.
PİYASA DENGESİ: Piyasa dengesi, bir malın talep edilen miktarının arz edilen miktarına
eşit olması durumudur. Piyasanın dengede olması için satıcıların satmak istedikleri veya
satmayı planladıkları, miktarın fiilen sattıkları miktara ve alıcıların satın almak istedikleri
veya satın almayı planladıkları miktarın, fiilen satın aldıkları miktara eşit olması gerekir. E
Noktası’ndaki Piyasa Dengesi’ne karşılık gelen fiyata Piyasa Denge Fiyatı, miktara ise Piyasa
Denge Miktarı denir ki, Q0 noktasında arz (S) ve talep (D) miktarı birbirine eşit olacaktır.
Malın piyasa fiyatına (P) dayalı olarak piyasa dengisinin oluşabilmesi için, malın piyasa fiyatı
(P) dışında kalan, arz ve talep fonksiyonunda yer alan; yani arz ve talep miktarını etkileyen
bağımsız değişkenlerin sabit kabul edilmesi gerekir. Bu durum, Ceteris Paribus ilkesi ile
açıklanır.
P
P0
S(Arz)
E
Piyasa Dengesi
D(Talep)
Q(Miktar)
0
Q0
E = Piyasa dengesi
P0 = Piyasa denge fiyatı
Q0 = Piyasa denge miktarı
PİYASA EKONOMİSİ: Üreticilerin ve tüketicilerin, arz ve talep koşullarına bağlı olarak
aldıkları ekonomik kararlara uygun kaynak dağılımının gerçekleştiği ve Kamu’nun payının
minimum olduğu bir yapıdır. Neoklasik ve Neoliberal Okulun hararetle savunduğu bir
ekonomik yapıdır.
KISA DÖNEM FİRMA MALİYETLERİ: Kısa Dönemde firmalar mal ve hizmet üretimi
esnasında toplam sabit maliyetlere ve toplam değişken maliyetlere katlanırlar. Her ikisinin
toplamı firmanın Toplam Maliyeti’ni verir.
14
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Toplam Maliyet: Toplam maliyetler firmanın belirli bir üretim seviyesine ulaşabilmesi için
katlanması zorunlu olan maliyetleri ifade etmektedir. Toplam maliyet, toplam sabit maliyet
ile toplam değişken maliyetlerin toplanması ile elde edilir. Toplam maliyet eğrisi dikey
ekseni kesiyor ise, bu nokta toplam sabit maliyetleri verir. Belirli bir üreim miktarında
toplam maliyet ile toplam değişken maliyet arasındaki dikey uzaklık, toplam sabit
maliyetlere eşit olur.
Maliyet
Toplam Maliyet
Toplam Değişken Maliyet
300
Toplam Sabit Maliyet
100
Miktar
1000
Örneğin, yukarıdaki grafikte firmanın 1000 birim mal üretmesi durumunda, katlandığı
toplam maliyet 300 TL’dir. Bunun 100 TL’si toplam sabit maliyet olduğuna göre, toplam
değişken maliyet 200 TL olacaktır.
Toplam Sabit Maliyet: Üretim olsun veya olmasın firmanın katlanmak zorunda olduğu
maliyetlerdir. Üretim artışı ya da azalışı ile birlikte değişmeyen, yani firmanın üretim
miktarından bağımsız olan maliyetlerin toplamını göstermektedir. Firma hiç üretimde
bulunmasa dahi sabit maliyetlere katlanmak zorundadır. Bu nedenle, dikey eksende bir
değer noktasından başlayarak, Q üretim miktarı yatay eksenine paralel olarak hareket eden
bir doğruyla temsil edilir.
Maliyet
K
Toplam Sabit Maliyet Eğrisi
0
X
Miktar
Toplam Değişken Maliyet: üretim oldukça ortaya çıkan bir maliyettir ve bu nedenle sıfır
orijininden başlar. Üretim miktarının değişmesi ile birlikte değişen üretim maliyetlerinin
toplamını gösterir. Firmanın kısa dönemde belirli bir miktarda üretim yapabilmesi için
15
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
kullandığı üretim faktörlerine yaptığı ödemelerdir. Firma hiç üretim yapmaz ise sıfır olur,
üretimle birlikte orijinden başlayarak artar.
Maliyet
Toplam Değişken Maliyet Eğrisi
L
Miktar
Ortalama Sabit Maliyetlere (Birim sabit maliyet): Belli bir üretim hacminde katlanılmak
zorunda olunan toplam sabit maliyetin üretilen birim sayısına bölünmesi yoluyla ulaşılır.
Birim sabit maliyet üretim arttıkça değişen ve azalan bir eğridir. Yani, üretilen birim
arttıkça, üretilen mal başına birim sabit maliyet azalır.
Ortalama Değişken Maliyet (Birim değişken maliyet): belirli bir üretim hacminde toplam
değişken maliyetin üretilen birim sayısına bölünmesi yoluyla bulunur. Birim değişken
maliyet, üretimin belirli bir aşamasına kadar sabit bir değer olarak giden, belirli bir aşama
geçildikten sonra küçük bir sıçrama ile yine sabit bir değer olarak devam eden ve adeta
merdiven şeklindeki yükselen bir doğruyla temsil edilir.
Ortalama Toplam Maliyet (SRAC: Ortalama maliyet veya birim maliyet): Ortalama
maliyete, belli bir üretim hacminde katlanılmak zorunda olunan toplam maliyetin üretilen
birim sayısına bölünmesi yoluyla ulaşılır. Parça başına maliyet veya birim maliyet olarak
da adlandırılır. Önce azalan sonra artan bir eğridir.
Maliyet
Marjinal Maliyet
Ortalama Maliyet
Ortalama Değişken Maliyet
Ortalama Sabit Maliyet
Miktar
Marjinal Maliyet: Üretilen mal miktarının bir birim arttırılmasının toplam maliyette ortaya
çıkardığı ek artış marjinal maliyet olarak tanımlanır. Toplam maliyet fonksiyonunun birinci
türevine eşittir. Marjinal maliyet eğrisi, ortalama maliyet ve ortalama değişken maliyet
eğrilerini her zaman minimum noktalarında keser.
16
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Tam Kapasite: Bu terim firmanın kısa dönem ortalama maliyet eğrisinin minimum
noktasına denk düşen üretim hacmini tanımlamak amacıyla kullanılmakta ve kurulu bir
tesiste üretilmesi mümkün olabilecek farklı miktarlar arasında ortalama maliyeti en düşük
seviyeye getiren üretim hacmini ifade etmektedir.
UZUN DÖNEM FİRMA MALİYETLERİ: Uzun dönem firmanın bütün üretim faktörleri
miktarını gereği gibi değiştirmesine olanak tanıyacak bir dönemi ifade eder. Firma üretim
planlaması yapmak için gerekli zamana sahiptir. Uzun dönem firmanın varolan tesislerinin
sayısını, ölçeğini arttırıp azaltabileceği bir kısmını satabileceği dönemdir. Bu dönemde firma
için tüm maliyetler değişir niteliktedir, dolayısıyla sabit maliyet diye bir şey ortadan kalkar.
Uzun dönemde azalan verim yasası işlemez çünkü tüm girdileri birden arttırmak
mümkündür. Uzun dönemde girdilerin bileşim oranlarının değişmediği bir üretim fonksiyonu
söz konusudur. Firma için, ancak ölçeğe göre getiri olgusu söz konusu olacaktır. Firma için
çözülmesi gereken sorun, uzun dönemde gerçekleştirmeyi planladığı üretim miktarını
kendisine sağlayacak üretim tesis ölçeğini oluşturmaktır. Bu dönemde, üretim tesisi ölçeğini
arzuladığı gibi değiştirebilen firma, her yeni tesis ölçeğinde, kısa dönem üretim koşulları ile
yüz yüze kalır. Dolayısıyla uzun dönem kısa dönemlerin yan yana gelmesiyle oluşur.
Uzun Dönem Toplam Maliyet (LRTC): Kısa dönem toplam maliyet fonksiyonlarının en
düşük toplam maliyet noktalarının geometrik yeridir. Uzun Dönem Toplam Maliyet Eğrisi
kısa dönem toplam maliyet eğrilerine zarf (onları alttan saran) olan bir eğridir. Uzun Dönem
Toplam Maliyet Eğrisini Eşürün analizinde firmanın optimum faktör kullanımını belirlerken
ortaya çıkan genişleme yolu aracılığıyla elde etmek mümkündür. Bu eğri, herhangi bir
üretim düzeyinin mümkün olan en düşük maliyetini gösterir.
Uzun Dönem Ortalama Maliyet (LRAC): Uzun dönem ortalama maliyet eğrisi, kısa
dönem ortalama maliyet eğrilerinin her birine teğet olan bir zarf eğrisi biçiminde ortaya
çıkar. Uzun dönem ortalama maliyetler, tesis çapıyla ilgili tüm ayarlamalar yapıldıktan
sonra, her üretim seviyesinin en düşük ortalama maliyetini gösteren eğridir. Faktör fiyatları
ve teknolojinin sabit olduğu kabulü altında, uzun dönem ortalama maliyetler tüm üretim
faktörlerinin değişmesi neticesinde her üretim düzeyi için minimum ortalama maliyetlerden
oluşmaktadır. Firmanın planlama eğrisi veya finansman eğrisidir. Firmalar gelecekle ilgili
kararlarında tesis çaplarından her birini dikkate alabilir. Tesislerden biri seçilince yeniden
kısa dönem analizine dönülmüş olur. Firmalar uzun dönemde planlar, kısa dönemde üretim
yapar. Firmalar uzun dönemde ölçek kararları alırken, kısa dönemde kapasite kullanım
kararları alırlar.
Uzun Dönem Marjinal Maliyet Eğrisi (LRMC): Firmanın üretim düzeyini bir birim daha
artırması halinde toplam maliyetteki artışı gösterir. Uzun Dönem Toplam Maliyet Eğrisi
eğrisinin bir noktadaki eğimidir. Tesis çapıyla ilgili karar verildikten sonra üretim hacmini bir
birim arttırmanın Uzun dönem toplam maliyetlerde neden olacağı değişmeyi gösterir.
Optimum Çapta Tesis: Firmaların kısa vadede tesis ölçeğini değiştirememelerine karşın,
uzun vadede kendilerine en yüksek karı getirebilecek olan tesisin, hangi ölçekte olacağına
karar vermeleri gerekecektir. Optimum çapta tesis kavramı, uzun dönem ortalama maliyet
17
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
eğrisinin minimum noktasında ona teğet olan kısa dönem ortalama maliyet eğrisinin temsil
ettiği tesisi ifade etmek için kullanılmaktadır:
Ölçeğe Göre Getiri: Uzun dönemde firmaların tüm üretim faktörlerini arttırılması mümkün
olacaktır. Ölçeğe göre getiri kavramı, tüm üretim faktörlerinin (girdilerin) aynı oranda
arttırılması veya sabit bir katsayı ile çarpılması yoluyla üretim ölçeğinin değiştirilmesinin
sonucunda ürün (çıktı) miktarında ortaya çıkan değişikliği ifade etmektedir. Üretime katılan
faktörlerin her birinin belli bir oranda arttırılması durumunda; ürün miktarındaki artış oranı
faktörlerde yapılan artış oranına eşit ise “ölçeğe göre sabit getiri”, üründeki artış oranı
faktörlerde yapılan artış oranından büyük ise “ölçeğe göre artan getiri”, üründeki artış oranı
faktörlerde yapılan artış oranından düşük ise “ölçeğe göre azalan getiri“ söz konusu
olmaktadır. Uzun dönem ortalama maliyet eğrisinin azaldığı kısımda ölçeğe göre artan,
yatay olduğu kısımda ölçeğe göre sabit ve arttığı kısımda ölçeğe göre azalan getiri
bulunmaktadır.
Ölçek Ekonomileri (İçsel Ekonomiler): Firmanın Üretim ölçeğinde ortaya çıkan artış
nedeniyle firmanın maliyetlerinde sağladığı tasarrufları ya da üretim veriminde sağlanan
artış pozitif ölçek ekonomileri ve genelde sadece ölçek ekonomileri olarak adlandırılır. Pozitif
ölçek ekonomileri, üretim ölçeğindeki büyüme neticesinde firmanın sağladığı tasarruf ve
18
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
maliyet avantajlarını gösterir. Firma uzun vadede ölçek ekonomilerinden faydalanıyor ise,
uzun dönem ortalama maliyet eğrisi devamlı azalan bir seyir izler. Negatif ölçek ekonomileri
ise firmanın üretim tesisi ölçeği belirli bir düzeyin üzerine geçtiğinde, daha önce ölçek
ekonomisi olarak ifade edilen faktörlerin bir kısmının ters yönde işlemeye başlamasıdır. Bu
olumsuz faktörler uzun dönem ortalama maliyetlerin yükselmesine neden olmaktadır.
Dışsal Ekonomiler: Firmanın maliyetleri üzerinde etkili olmakla birlikte firmanın kendi
içerisindeki davranışlarından kaynaklanmayan, firmanın faaliyetleri dışında, endüstri
ölçeğine bağlı olarak içinde bulunduğu piyasadan sağladığı avantaj veya dezavantajlara
verilen addır. Pozitif dışsal ekonomiler bir endüstri büyüdükçe, endüstrideki firma sayısı ve
toplam üretim hacmi arttıkça, o endüstride faaliyette bulunan firmaların maliyetlerinin
düşmesine yol açan avantajlardır. Negatif dışsal ekonomiler ise, bir endüstrinin gelişmesi ve
büyümesi neticesinde, maliyetlerin artmasına yol açan, firmanın dışından kaynaklanan ve
genellikle endüstride sayısı artan firmaların birbirlerine verdikleri zararlardan kaynaklanan,
dezavantajları ifade etmektedir.
FİRMA DENGESİ: Kar, belli bir miktar ürünün satışından elde edilen para veya satış
hâsılatı ile o miktar ürünün maliyeti arasındaki farktır. Karlılık, işletme sermayesinin
erimemesi için mutlaka ulaşılması gereken bir değerdir. Firmanın amacı karın maksimize
edilmesidir. Kronik enflasyonun geçerli olduğu ülkelerde ise yalnızca kar etmek yeterli
değildir, aynı zamanda enflasyonun üzerinde bir kar gerekli ve zorunludur. Firmanın
karının maksimum olmasının ilk şartı, Marjinal Maliyet’in (MM) Marjinal Gelir’e
(MG) eşit olmasıdır. Bu koşul, özelliği ne olursa olsun, tüm piyasa türleri için geçerlidir.
İkinci şart ise, bu eşitliğin sağlandığı yerde Marjinal Maliyet Eğrisi’nin yükselen bir eğri
olmasıdır. Bu koşul da tüm piyasa türleri için geçerlidir.
Firma maliyetleri, hammadde, işgücü, makine-teçhizat, enerji ve finansman maliyetlerinin
birleşiminden oluşur. Üretim Faktörleri’nin elde edildiği piyasa koşulları, firmanın ürününü
satarken katlandığı reklam ve pazarlama maliyetleri, toplam ve dolayısı ile marjinal maliyet
değerini doğrudan etkiler. Ancak, malın satıldığı piyasanın türü, yani piyasanın rekabet veya
eksik rekabet piyasası olması marjinal maliyet değerlerini doğrudan etkilemez. Mal ve
hizmetin satıldığı piyasa türü ise firma gelirlerini, yani hem toplam geliri, hem ortalama
geliri, hem de marjinal geliri etkiler. Tam Rekabet Piyasası’nda satılan her mal veya
hizmetin firmaya sağladığı Marjinal Gelir ve Ortalama Gelir, Tam Rekabet Piyasası’nın
özellikleri gereği hem birbirine eşit; hem de malın piyasa denge fiyatı olan Po’a eşittir. Bu
nedenle, marjinal gelir ve ortalama geliri temsil eden geometriksel şekil Po noktasından
başlayıp, Q miktar yatay eksene paralel hareket eden bir doğrudur. Toplam Gelir ise
Marjinal Gelir’e eşit olan Po değerinin satılan miktar miktarı ile (Q) çarpılması ile bulunur.
Dolayısı ile, Toplam Gelir değerlerini temsil eden geometriksel gelir, 45 derecelik bir açıyla
O orijininden başlayıp yukarı doğru tırmanan bir doğru ile temsil edilir.
Bir eksik rekabet piyasası türü olan Monopol Piyasası’nda ise, marjinal maliyet ile ortalama
maliyet değerleri birbirinden ayrılır. Monopol piyasasında Ortalama Hasılat Eğrisi ile Talep
Doğrusu birbirinin üstüne çakışıktır. Çünkü, Monopol Piyasası’na hakim olan Monopol Firma,
19
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
piyasaya tek başına hakim olsa da, firmanın elde edeceği gelir asla o piyasadaki tüketicilerin
toplam satın alma gücünü geçemez. Monopol Piyasası’nda marjinal gelir ile marjinal
maliyetin kesiştiği noktada oluşan firma dengesi, Tam Rekabet Piyasası’nda oluşan fiyatın
hayli üstündedir. Bu durum, tüketici için rekabet şartlarının önemini teyit eder.
ÜRETİM: İnsan ihtiyaçlarını gidermekte kullanılacak mal hizmetlerin yaratılması, elde
edilmesi veya meydana getirilmesi sürecidir. Mal veya hizmetlerin üretimi üretim faktörleri
kullanılarak gerçekleştirilir. Ekonomi bilimi, mal ve hizmetlerin üretilmesinde kullanılan
üretim faktörlerini doğal kaynaklar, emek, sermaye ve girişim üretim faktörleri ile
tanımlamıştır. Üretilen malların bir kısmı ileride kullanılmak üzere bozulmadan saklanıyorsa,
saklanan bu kısma "stok” adı verilir.
ÜRETİM OLANAKLARI EĞRİSİ: Üretim Olanakları Eğrisi; üretim faktörlerinin miktarı ve
teknoloji sabitken, bir toplumun üretebileceği ve üretemeyeceği mal demetlerini ayıran bir
sınır çizgisidir. Eğrinin sağındaki noktalar, üretilemeyecek mal demetlerini gösterir. Eğrinin
solundaki noktalarda ise, kaynaklar ya tam kullanılamamakta, ya da kötü kullanılmaktadır.
Yani, ‘Atıl Kapasite’ durumu söz konusudur. Eğrinin sola kayması, savaş ve doğal afet
nedeniyle üretim olanaklarının yok olması anlamına gelir. Sağa kayması ise teknolojik
ilerleme anlamına gelir.
Buğday
A
C
D
E
B
0
Otomobil
Üretim olanakları eğrisi, orijine içbükey bir geometriksel şekildir ve bir ulusal ekonominin
elindeki kısıtlı üretim olanakları ile, bu grafikte seçtiğimiz örnekler doğrultusunda, buğday
ve otomobilden ne kadar üretileceğini gösterir.
Yukarıdaki şekilde A noktası, bir ulusal ekonominin elindeki kısıtlı üretim olanaklarının
tümünün sadece buğday üretmek için kullanması halinde buğdaydan maksimum kaç birim
üretileceğini; B noktası, eldeki kısıtlı üretim olanaklarının tümünün sadece otomobil
üretmek için kullanması halinde otomobilden maksimum kaç adet üretileceğini
göstermektedir. C noktası, üretim olanakları eğrisi üzerinde herhangi bir noktadır. Eldeki
kısıtlı üretim olanaklarının hem buğday hem de otomobili üretmek amacıyla dağıtıldığını
gösterir. D noktası, ekonominin bugünkü üretim olanaklarıyla gerçekleştirilemeyecek bir
20
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
üretim seviyesini temsil eder. E noktası, ekonominin potansiyel üretim seviyesinin altındaki
bir üretim düzeyini temsil eder. Sonuçta, A ve B noktaları arasındaki üretim olanakları
eğrisi, bu ekonominin ne kadar mal ve hizmet ürettiğini gösterir. Fırsat maliyeti, bir malı
üretmek için bir başka malın üretiminden vazgeçilen miktar olarak tanımlanabilir. Örneğin,
biraz daha otomobil üretmek için, buğday üretiminin bir kısmından vazgeçmek gibi. Fırsat
maliyeti, bu anlamda daha fazla otomobil üretildiğinde, üretiminden vazgeçilen buğdayın
sağlayacağı avantajlardan vazgeçmenin bir bedelidir.
AZALAN VERİM KANUNU VE MARJİNAL ÜRÜN: Ulusal ekonomilerde, ister firma
bazında, isterse de ülke ekonomisi bazında Azalan Verim Yasası geçerlidir. Her ne kadar,
Adam Smith ‘Artan Verimlilik’ anlayışını gündeme getirmiş olsa da, günümüzde, tarımsal
üretimde ve sanayi üretiminde artan nüfusa bağlı olarak David Ricardo'nun dile getirdiği ve
savunduğu bir kavram olarak, ‘Azalan Verim Yasası’ geçerlidir.
Firma bazında, doğal kaynaklar, emek ve sermaye üretim faktörleri, yani hammade, işgücü
ve makine-techizat miktarı arasında oluşturulan hassas dengeye Optimal Faktör Bileşim
Oranı, diyoruz. Eğer, üç üretim faktörü arasındaki hassas denge bozulup, bir veya iki
üretim faktörünün miktarı sabit tutulur iken, birinin miktarı arttırılır ise, bu o firmada üretim
esnasında yakalanmış olan verimlilik seviyesinin azalmasına neden teşkil eder. Bu nedenle,
verimlilik azaldıkça üretim maliyetlerinin de arttığı görülür. Marjinal Kaynak Maliyeti, bu
anlamda her bir ek faktör kullanılması sonucu firmanın maliyetinde meydana gelen artışlar
olarak da tanımlanabilir. Makro çerçevede ise, bir ülkedeki genel verimliliği tanımlamak için
toplam faktör verimliliği kavramı kullanılmaktadır. Başka bir ifadeyle, üretim sonucunda
ulaşılan ürünün söz konusu üretim faaliyetlerinde kullanılan girdilere bölünmesiyle
hesaplanmaktadır. Bu bağlamda, işgücüne nazaran sermaye stokunun daha hızlı artması
sermayenin derinleşmesi olarak tanımlanmaktadır.
Firma mal ve hizmet üretmeye, ürettiği ürünlerden para kazanmaya devam ettikçe yeni
kararlar verir. Bu nedenle firmanın üretimi esnasında katlandığı maliyetler önemlidir.
Firmanın mal ve hizmet üretirken katlandığı maliyetleri verimlilik önemli ölçüde etkiler.
Firma ne kadar yüksek bir verimlilikle çalışıyorsa, dolayısıyla üretim faktörlerini ne kadar
etkin kullanıyorsa, o kadar da karlı çalışıyor demektir. O halde, firmanın kullandığı her birim
üretim faktörünün, firmanın toplam üretimine verimlilik anlamında katkısını ölçmek gerekir
(yüksek verim-düşük maliyet-yüksek kar).
Marjinal Ürün (Marjinal Verim - MÜ): Firmanın her bir üretim faktörünün, firmanın toplam
üretimine verimlilik anlamında yaptığı katkıya Marjinal Ürün denir. Marjinal Fiziki Ürün
üretime katılan son birim değişken üretim faktörünün toplam fiziki üründe yol açtığı
değişikliktir. Marjinal ürün toplam üründeki (toplam hasıla) değişmenin, faktör miktarındaki
değişmeye oranlanmasıyla bulunur. Marjinal Ürün orijinden başlayan, çok hızlı artan ve aynı
hızla azalan, bir noktada da yatay eksenle kesişen geometriksel şekildir.
21
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
MÜ, ÖÜ, TÜ
(MP, AP, TP)
TÜ= Max.
MÜ= max. (Optimal Faktör Bileşim Oranı)
OÜ
0
1
4
7
8
MÜ= 0 (Gizli İşsizlik Bölgesi)
İşçi Sayısı
MÜ
Yukarıdaki grafikte yer alan örnek firma, küçük ve sınırlı sayıda işçi çalıştıran bir firmadır.
Firmada, 4. işgücüne kadar verimlilik artmaktadır ve 4. işgücünün firmaya verimlilik
anlamında katkısı maksimumdur. 5. işgücünden itibaren her katılan işgücünün firmaya
verimlilik anlamında katkısı azalmaktadır. Sonuçta, 8. işgücünün MÜ katkısı, 0(sıfır)dır.
Söz konusu değerleri göz önüne alarak; 4. işgücüne kadar her istihdam edilen işgücünün
MÜ değerinin bir öncekine göre daha yüksek olduğunu dikkate aldığımızda, Toplam Ürün
(TÜ) Eğrisi, 4. işgücüne kadar artarak artan bir seyir izleyecektir. Fakat 4. işgücünden
itibaren MÜ değerleri azaldığından dolayı TÜ eğrisi azalarak yükselişini sürdürecektir. Eğer
firma, 8. işgücünde MÜ=0 olmasına rağmen işgücü istihdam etmeye devam ederse, bu
noktadan sonra istihdam edilen her işgücünün MÜ değeri negatif (-) olduğu için, TÜ eğrisi
düşüşe geçecek ve belirli bir sayıdaki işçinin istihdamı sonrası sonra 0’a (sıfır) ulaşacaktır.
MÜ=0’dan sonra firma işgücü istihdam etmeye devam ederse, bu bölge Gizli İşsizlik Bölgesi
olarak adlandırılır. Bunun nedeni; MÜ=0 noktasından sonra istihdam edilen her işgücünün,
ücret almasına rağmen firmanın toplam üretimine verimlilik anlamında katkısının
olmamasıdır. Yani, söz konusu işgücü çalışıyor görünmesine rağmen, gizli işsizliğe neden
olacaktır. Bu durumda firmaların, işçi maliyetleri artar.
22
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Ortalama Ürün (OÜ) Eğrisi’ni oluşturan değerler ise, TÜ eğrisinin üzerindeki değerlerin
işgücü sayısına bölünmesiyle bulunur.
OÜ eğrisi, MÜ ve TÜ eğrisiyle beraber 1. işgücünde aynı noktadan başlayan; ama MÜ’e göre
daha yavaş bir tempoda artan, maksimum olduğu noktada MÜ Eğrisi tarafından kesilen ve o
noktadan sonra düşüşünü yavaş bir tempoda sürdürerek, TÜ eğrisiyle aynı noktada 0’a
(sıfır) ulaşan bir geometriksel şekildir.
Dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da, Optimal Faktör Bileşim Oranı’dır. MÜ Eğrisi’nin
maksimum olduğu nokta, Optimal Faktör Bileşim Oranı’nın yakalandığı noktadır. Optimal
Faktör Bileşim Oranı, mal ve hizmet üretiminde kullanılan 3 üretim faktörü olan; doğal
kaynaklar, emek ve sermaye ya da diğer bir deyişle hammadde, işgücü ve makine ve
teçhizat arasında en yüksek verimlilikle çalışmayı sağlayacak hassas bir dengenin
oluşturulduğu veya yakalandığı bir üretim seviyesi anlamına gelir. Firma, Optimal Faktör
Bileşim Oranı noktasında birim başına en yüksek karlılıkla çalışmaktadır. Ancak bu nokta,
firmanın toplam kârının da maksimum olduğu nokta anlamına gelmez. Bir firmanın üretimin
belirli bir noktasında birim başına en yüksek kârlılıkla çalışması demek, firmanın toplam
karının maksimum olması anlamına gelmez.
Optimal Faktör Bileşim Oranı’nda firmanın toplam karı maksimum değildir. Maksimum
karlılık için MÜ Eğrisi’nin yatay eksenle buluştuğu, yani en son istihdam edilen işgüçünün
sağladığı MÜ değerinin sıfır olduğu noktaya kadar firmanın üretimine devam etmesidir. MÜ
Eğrisi’nin maksimum olduğu noktada sadece bir birim malın kârı maksimize olmuştur.
Önemli olan, firmanın tüm kapasitesi ile toplam karını maksimize etmesidir.
ÜRETİM FAKTÖRLERİ: Firmaların mal ve hizmet üretimi gerçekleştirmek için kullanmak
zorunda oldukları her unsur üretken kaynaklar veya üretim faktörleri olarak adlandırılılır. Βu
faktörler, üretimi gerçekleştirmek için kullanılan Doğal Kaynaklar (Hammadde ve Toprak),
Emek (İşgücü), Sermaye (Milli Servet) ve Girişim (Teşebbüs) üretim faktörleridir.
Doğal kaynaklar üretim faktorü, hammadde ve topraktan oluşur. Toprak tarım ve taş ve
toprağa dayalı sanayi benzeri alanlarda hammadde olma ve mal ve hizmet üretimi için
kurulacak bir tesisin inşaası için gerekli olan arazi anlamında gayrimenkul olma özelliği ile
ortaya çıkar.
Emek insanın kafa ve vücut çabasıdır. Emek üretim faktörü bir ulusal ekonomide istihdam
edilen işgücünü temsil eder. En vasıfsız iş gücünden en tepe yöneticiye kadar üretimde
görev alan her birey emek faktörü içerisinde yer alır. Bir bireyin emek üretim faktörü
içerisinde yer alması, alın teri karşılığında ücret alması ile mümkün olabilir.
Sermaye üretim faktörü, bir ulusul ekonomide mal ve hizmetlerin üretilmesi, üretildikten
sonra tüketim merkezlerine taşınması ve tüketilmesi için kullanılan tüm alt ve üst yapı
unsurlardır. Binalar, demirbaş, yollar, köprüler, barajlar, fabrikalar, makinalar, taşıt
araçları, içme suyu veya doğal gaz sistemleri, yani yer üstünde ve altında bulunan tüm fiziki
23
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
unsurlar sermaye üretim faktörü kapsamına girer ve tüm bu değerlerin toplamı Milli Servet’i
temsil eder.
Girişim üretim faktörü ise, diğer üç üretim faktörünü piyasalarından temin eden ve mal ve
hizmet üretimini organize eden faktördür. Mal ve hizmet üretiminin gerçekleşmesi için
yatırım yapan ve birikimlerini kaybetme riskini göze alarak mal ve hizmet üretiminde görev
alan üretim faktörüdür. Bir nevi orkestra şefidir.
Üretim faktörleri GSMH’nın yaratılmasına sağladıkları katkı nedeniyle Milli Gelir'den bir pay
almaya hak kazanırlar. Milli Gelir'den doğal kaynaklar üretim faktörünün aldığı paya rant,
emek üretim faktörünün aldığı paya ücret, sermaye üretim faktörünün aldığı paya faiz ve
girişim üretim faktörünün aldığı paya ise ise kar geliri diyoruz. Milli Gelir ülkenin ulusal
sınırları içerisinde mal ve hizmet üretiminde görev alanlara ödediğimiz faktör gelirlerini
tanımlamaktadır. Eğer, Türk vatandaşı olup, dünyanın başka ülkelerinde mal ve hizmet
üretiminde görev alan insanlarımız var ise, örneğin yurt dışındaki işçilerimiz, onların yabancı
ülkelerde kazandıkları üretim faktör gelirlerini Türkiye'ye göndermeleri halinde, yurtdışından
gelen rant, ücret, faiz veya kar cinsinden faktör gelirlerine ise Dış Alem Faktör Gelirleri
denilmektedir.
GSMH: Gayri Safi Milli Hâsıla, kabaca bir yıl içerisinde bir ulusal ekonomide üretilen mal ve
hizmetlerin toplam katma değerine, ithalattan elde edilen vergi gelirleri ve net dış âlem
faktör gelirlerinin eklenmesi ile bulunan bir değerdir. Bir ulusal ekonominin ulusal sınırlar
içinde ve dışında yarattığı bir yıla mahsus en büyük değerdir ve genellikle bir ülkenin uluslar
arası alanda ekonomik performansını göstermektedir. Gayri Safi Milli Hâsıla’nın
üretilmesinde Milli Servet kullanılır. Türkiye'nin tahmini milli serveti 2,5 trilyon dolar
civarındadır ve Türkiye her yıl milli servetinin % 7,5 ile 10'u arası bir GSMH yaratmaktadır.
Oysa ABD'de bu oran % 50 seviyelerindedir. Yani, Türkiye verimlilik açısından sorunlu bir
ekonomidir.
GSMH, iki şekilde hesap edilmektedir. Nominal GSMH ve Reel GSMH. Eğer, GSMH
hesaplamanın yapıldığı yıl geçerli olan mal ve hizmet fiyatları; yani cari fiyatlar kullanılarak
hesap ediliyorsa, içinde enflasyon veya deflâsyondan kaynaklanan deformasyonu da taşıyor
demektir. Bu nedenle, fiyat hareketlerinin aldatıcı etkisinden temizlemek için ayrıca Reel
GSMH hesaplanır. Reel GSMH; belirli bir baz yılın mal ve hizmet fiyatları dikkate alınarak,
yani Türkiye için enflasyondan arındırılmış olarak hesap edilen bir GSMH değeridir. Bir yılın
nominal GSMH değeri, enflasyondan, daha doğru bir değişiklikle fiyatlardaki
dalgalanmalardan arındırılarak, Reel GSMH değerine dönüştürülecek ise, bunun için
Deflatör kullanılır. GSMH Deflatörü, nominal serileri reel serilere dönüştürmek amacıyla
kullanılan bir endekstir. 2002 yılı için hem nominal cinsinden, hem de reel cinsinden GSMH
hesaplamak mümkündür.
24
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
MİLLİ GELİRİN DENGEYE ULAŞMASI
Keynesci Modern Makro Ekonomide Ulusal Gelirin Dengesi Toplam Talep ile Toplam Arzın
birbirine eşit olduğu noktada kurulur. Toplam talep toplam arz eşitliği denge koşulu olarak
toplam harcamaların toplam gelire eşit olması anlamına gelecektir.
Toplam Talep: Özel ve kamu kesimi tarafından yapılan tüm tüketim ve yatırım
harcamalarını kapsayan bir fonksiyondur. Tüketim harcamaları zorunlu ve ihtiyari olarak
ayrılabilir. Literatürde zorunlu tüketim otonom tüketim veya gelirden bağımsız tüketim
olarak da tanımlanmaktadır. Yatırım harcamaları ise otonom veya diğer bir deyişle gelirden
bağımsız niteliktedir. Diğer yandan tüketim harcamalarının ve tasarruf harcamalarının
toplamı milli gelire eşit olacaktır. Denge ulusal gelir düzeyinden daha düşük gelir
düzeylerinde, denge ulusal gelirinin sağında, ekonomide toplam talep fazlası oluşacaktır.
Bu durumda toplum ürettiğinden çok harcama yapıyor demektir. Başka bir ifadeyle, toplam
planlanan harcamalar toplam üretimi aşmakta ve ekonomide bir harcama fazlası
oluşmaktadır. Toplam talep fazlasının oluşması halinde, firmaların ellerindeki mal stokları
giderek eriyecek ve girişimciler üretimlerini arttıracaktır. Bu durumda istihdam da bir artış
toplam talebi de kısmen artıracak ve sonuçta ekonomi başlangıç denge ulusal gelir
düzeyinde dengeye ulaşacaktır.
Toplam Arz: Girişimcilerin ürettiklerinin satışından elde edecekleri hasılatın bu malları
üretirken katlandıkları maliyetleri karşılayacağı, maliyetlerle gelirin eşitlendiği 45o’lik bir
doğru biçiminde gösterilir. Her noktada yaratılan gelir ile toplam harcamalar (efektif talep)
birbirine denktir. Toplam arz üzerindeki her noktada, üretilen mal ve hizmetlerin üretim
maliyeti, bu malların satışı sonucu elde edilmesi beklenen satış hasılatına eşittir. Dolayısıyla
Toplam Arz Eğrisi, bir ekonomide umulan çeşitli satış hasılatlarında ne kadar mal ve hizmet
üretilmek istendiğini gösterir. Denge ulusal gelir düzeyinden daha büyük gelir düzeylerinde,
toplam arzın toplam talebin üzerinde olması ile ekonomide toplam arz fazlası oluşur.
Bunun anlamı bu gelir düzeyinde, toplam harcamaların toplam üretimi satın almaya
yetmemesidir. Toplam Arz fazlasının oluşması durumunda, ekonomideki firmaların ellerinde
mal stoklarının birikmesi nedeniyle, üreticiler üretimlerini daraltır, işten çıkarmalar
nedeniyle istihdam daralır ve toplam talepte kısmen bir azalma yaşanır. Sonuçta ekonomi
yeniden başlangıçtaki denge ulusal gelir düzeyinde dengeye oturur.
TA, TT
TA
Toplam Talep
Fazlası
Toplam Arz Fazlası
TT=C+I+G+(X-M)
Kararlı Denge: Denge
sadece Y* da oluşur
Y1
Y*
Y2
Yd
25
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Deflasyonist Açık: Denge Ulusal Gelirinin Tam İstihdam Gelir Düzeyinin altında oluşması
durumunda ekonomide ortaya çıkan harcama açığına deflasyonist açık denir. Deflasyonist
açık reel çıktı düzeyinin tam istihdam çıktı düzeyine çıkması için toplam harcamaların
arttırılması (TT ↑) gereken miktarıdır. Keynesyen ekonomistlere göre, bu durumdaki bir
ekonominin kendiliğinden tekrar tam istihdam dengesine ulaşması mümkün değildir.
Deflasyonist açık durumunda, Keynesci bir hükümetin yapması gereken şey, toplam talebi
sağ yukarı doğru kaydırmak yani toplam harcamaları arttırarak (otonom yatırımlarla –
kamu harcamalarıyla) ekonomiyi tam istihdam gelir düzeyinde dengeye getirmektir.
TA, TT
Tİ Sınırı
Y*
Yp
TA
TT1
Deflasyonist Açık
TT0
GSMH Açığı
Yd
DEFLASYONİST AÇIK
Enflasyonist Açık: Denge Ulusal Gelirin denge düzeyinin Tam İstihdam Gelir Düzeyinin
ötesinde (sağında) oluşması durumunda ekonomide ortaya çıkan harcama fazlasına
enflasyonist açık denir. Reel çıktının tam istihdam düzeyine inmesi için toplam harcamaların
azaltılması (TT ↓) gereken miktarıdır. Ekonomide denge ulusal gelirinin tam istihdam
sınırının ötesinde dengeye gelmesi, sadece mal-hizmetlerin fiyatlarındaki artıştan
kaynaklanmaktadır. Böyle bir durumda Keynesci bir hükümetin toplam harcamaları kısıp,
toplam talebi sol aşağıya doğru kaydırmak suretiyle ekonomiyi tam istihdam düzeyinde,
dengeye getirmesi gerekmektedir.
TA, TT
Tİ Sınırı TA
TT0
Enflasyonist Açık
TT1
Yp
Y*
Yd
ENFLASYONİST AÇIK
26
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
IS-LM Analizi:
Keynesyen Gelir-Harcama Modelinin uygulanan iktisat politikalarının faizler üzerindeki
etkilerine tam bir açıklama vermemesi üzerine yeni bir model olarak IS-LM analizi
geliştirilmiştir. Modeli geliştiren iktisatçılardan biri olan John R. Hicks, Keynes’in görüşlerini
Klasik Teori’nin temel ilkeleri ile bağdaştırarak adeta iki teorinin sentezini yaptığı için bu
model “Neo-Klasik Sentez” olarak da anılmaktadır. IS-LM analizinde ekonominin iki önemli
kesimi, para ve mal piyasalarının eş anlı olarak dengesinin gösterilmesi amaçlanmaktadır.
Her iki piyasanın da hem faiz oranı (r) hem de reel milli gelir (Y) ile ilişkili olduğu ortaya
konmak suretiyle, aynı grafik düzlemde gösterilmesi söz konusudur.
Faiz oranı
r
Para Piy.
LM
r
Mal Piy.
IS
O
Milli Gelir
Y
Y
IS eğrisi ya da mal piyasasının dengesi, her bir (Y) milli gelir seviyesinde oluşan yatırım
tasarruf eşitliğine (I = S) dayanır. LM eğrisi ise para piyasası dengesini gösterir. LM eğrisi
her bir ulusal gelir (Y) seviyesinde ortaya çıkan para arzı para talebi eşitliğinde (Ms = Md)
para piyasası dengesini dikkate alır. Milli gelir değişimlerine bağlı olarak söz konusu
dengelerin değiştiği ve dolayısıyla da faiz oranlarının bu değişimden etkilendiği
düşünüldüğünde, her bir milli gelir seviyesinde oluşan dengenin türevi olarak ortaya çıkan
faiz oranı (r) ilişkilendirilir. Buna göre; mal piyasasında Y artınca faiz oranı düşer, para
piyasasında ise Y artınca faiz oranı artar. Karşılıklı etkileşim hangi milli gelir seviyesinde
hangi faiz oranının belirleneceğini ortaya koyar. Milli gelir seviyesini değiştirmeye yönelik
iktisat politikalarının sonuçları bu analizde rahatlıkla ortaya konulabilir. Ekonominin genel
dengesi mal ve para piyasalarının eşanlı olarak dengeye ulaştığı denge faiz haddi ve denge
ulusal gelir düzeyinde kurulur. Denge Geliri mal ve para piyasalarının eşanlı temizlendiği
noktada kurulur ki, bu IS, LM eğrilerinin kesiştiği noktadır.
Para politikaları LM eğrisi, maliye politikaları ise IS eğrisi üzerinde etkili olmaktadır.
Genişlemeci para politikaları LM eğrisini sağa, sıkı para politikaları LM eğrisini sola
kaydıracaktır. Genişlemeci maliye politikaları IS eğrisini sağa, daraltıcı maliye politikaları IS
eğrisini sola kaydıracaktır. Örneğin devletin kamu harcamalarını artırması ve bunu yeni
tahvil ihracı ile finanse etmesi veya vergileri düşürmesi mal piyasasını etkiler ve IS sağa
kayar (Şekil A). Bu durumda milli gelir artar ve faiz oranları da artar. Eğer sadece para
piyasasını etkileyecek bir politika izlenirse, örneğin para arzı artırılırsa, LM sağa kayar, faiz
oranları düşer, milli gelir ise artar (Şekil B).
27
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
(Şekil A)
(Şekil B)
AS-AD Analizi:
IS-LM analizinin eksikliğini gidermek yönünde ortaya konulan analizde AS (Toplam Arz) ve
AD (Toplam Talep) arasındaki etkileşim ele alınır. Bu analizde önceki makroekonomik
modellemelerde yer almayan fiyatlar genel seviyesi (P) olgusu da analize dahil edilmiştir.
Buna göre AD eğrisi IS-LM analizinde fiyatlarla ilgili değişimden yola çıkılarak elde edilir.
Eğer denge milli gelirde, yani üretim hacmi ve para arzı veri iken fiyatlar (P) azalırsa,
paranın reel alım gücü artacağından LM sağa kayar ve milli gelir seviyesi artar. Bir başaka
deyişle fiyatlar düşerken talep açısından bakıldığında milli gelir artar. AS eğrisi ise, bir
ülkede üreticilerin yani AS’nin fiyatlara yönelik tavırlarını ortaya koyar. Bu açıdan
bakıldığında, arz edenler içinde bulundukları koşullara göre üç farklı tepkide bulunabilirler.
Eğer Keynes’in tanımladığı türden bir efektif talep yetersizliği içinde iseler, fiyat
artışlarından bağımsız bir şekilde üretimi artırma eğiliminde olurlar (Keynesyen Aralık). Yani
eksik kapasitelerini talep artışı ile karşılaştıkça kullanmaya yönelirler. Kapasite sınırına
yaklaştıkça kısa dönemde üretimi artırabilmek için yükselen maliyetlerle çalışırlar, bir başka
deyişle azalan verim yasasına tabidirler. Bu açıdan bakıldığında ancak fiyat artışları
olduğunda üretimi artırabilirler (Ara Aralık). Tam istihdam sınırına ulaşıldığında ise, artık
kısa dönemde üretimi daha fazla artırmak mümkün değildir ve talep artışları sadece fiyatları
(P) yükseltir (Klasik Aralık).
Fiyatlar
P
AD’’’
Toplam Arz
AS
AD’’
AD’
Toplam
Talep AD
O
Reel Milli
Gelir Y
AS-AD analizi genişletici maliye politikalarının fiyatlar genel düzeyi üzerindeki etkisini de
gösterebilmektedir. Buna göre, kamu kesimi harcamalarını artırarak AD üzerinde olumlu bir
ivme yaratır. Diğer bir anlatımla AD sağa kayar. Eğer ekonomi Keynesyen aralıkta ise, yani
28
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
işsizlik ve efektif talep yetersizliği sorunu varsa sağa kayan AD ile milli gelir ve istihdam
artacak ancak enflasyon sorunu olmayacaktır. Genişletici maliye politikaları ilerleyen
dönemlerde AD’yi ara aralığa ulaştırır ki bu durumda artan kamu haracamalrıyla sağa kayan
AD fiyatları da artırmaya başlayacaktır. Milli gelir tam istihdam sınırına ulaştığındaysa
genişlemeci maliye politikası sadece enflasyona neden olacaktır.
BÜYÜME HIZI: Ekonomik Büyüme Hızı Oranı, 2007 yılının 3. Çeyreği’ne kadar Reel GSMH
değerleri karşılaştırılarak hesaplanmıştır. Bir ulusal ekonomide, bir önceki yılın aynı
çeyreğine (dönemine) göre veya yıllık bazda, bir önceki yıla göre ulusal ekonominin daha
fazla mal ve hizmet üretmeyi başarması, ekonomik büyüme olarak tanımlanabilir. Eğer,
karşılaştırma Nominal GSMH değerleri üzerinden yapılırsa aldatıcı olacaktır. Çünkü, içinde
enflasyonun aldatıcı etkisi taşyacaktır. Bu nedenle, gerçek ekonomik büyüme hızını, yani
Reel Ekonomik Büyüme Hızını, ya da kısaca büyüme hızını ölçmek için Reel GSMH değerleri
karşılaştırılır ve bir önceki yılın aynı çeyreğine (dönemine) göre veya bir önceki yıla göre
Reel GSMH değeri artmışsa, ekonomi büyümüş kabul edilir. Böylece, geliri artan toplum da
daha fazla tüketme olanağına kavuşur. Tekrarlamak gerekirse, Reel GSMH’da bir önceki
döneme göre meydana gelen yüzde artış oranına “ekonomik büyüme oranı” denmektedir.
Yani, 2006 yılının Reel GSMH oranı, 2005 yılının Reel GSMH oranına bölündüğünde veya
oranlandığında çıkan yüzdesel değişim değeri, o ekonominin ekonomik büyüme hızıdır.
Bununla birlikte, 8 Mart 2008 tarihinde TÜİK tarafından yapılan açıklama
doğrultusunda, Türkiye’de ekonomik büyüme hızının hesaplanma yöntemi
değişmiş ve artık hesaplamanın GSYH değerleri üzerinden yapılacağı
duyurulmuştur.
DURGUNLUK, RESESYON, DEPRESYON: Eğer, bir ulusal ekonomide ekonomik büyüme
yavaşlıyor ise bu durum durgunluk (stagnation) olarak tanımlanır. Kabul edilebilir ölçüde
kısa bir zaman dilimi için (6 ay ile 1 yıl arası) ekonomik büyümede bir gerileme yaşanır ise,
örneğin ulusal ekonomi iki çeyrek (dönem) arka arkaya negatif büyüme gösterir ise, bu
durum resesyon olarak tanımlanmaktadır. 2007 yılının ikinci yarısından bu yana, ABD
ekonomisi için bu süreç tartışılmaktadır. Eğer ekonomik büyümede gözlemlenen gerileme
şiddetli ve derin ise ve uzun bir zaman dilimini kapsıyor ise, bu tür bir gerileme ise
depresyon olarak tanımlanmaktadır. Örneğin, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ve 2001’de
Türkiye’nin yaşadığı kriz gibi.
KONJONKTÜR DALGALANMALARI: Ulusal ekonominin reel üretim hacminde gözlemlenen
iniş ve çıkışlar konjonktür veya konjonktür dalgalanmaları olarak adlandırılmaktadır.
Konjonktür ekonomideki büyüme ve daralma dönemlerinin dönüşümlü olarak yaşanmasını
ifade etmektedir. Konjonktür dönemi dört aşamadan meydana gelir: tepe, daralma, dip
ve genişleme. Keynesyenlere göre konjonktürel dalgalanmaların temel nedeni toplam
talebin (harcamaların) daralması ya da genişlemesidir. Ekonomiyi tam istihdam dengesine
yöneltebilmek için devletin ekonomiye müdahalesini öngörmektedirler. Monetaristler ise
ekonomideki konjonktürel dalgalanmaların önemli ölçüde para arzındaki değişikliklerden
doğduğunu düşünmektedirler. Bu nedenle, istikrarlı bir para arzının ekonomik istikrar
29
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
açısından daha uygun olacağını düşünürler. Para arzı hiçbir zaman mal ve hizmet arzından
(büyüme oranından) daha büyük hızla artmamalıdır.
Reel konjonktür teorisi ise ekonomik dalgalanmaların ardında yatan temel faktör
verimlilikte ortaya çıkan tesadüfi dalgalanmalardır. Söz konusu bu süreci ise genel olarak
teknolojik değişmelerin harekete geçirdiği kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, temelde yeniklasik ekonomistlerin görüşlerini kabul etmekle birlikte, parasal değişkenlerin ekonomik
ajanların eksik bilgiye sahip olması durumunda bile reel ekonomik değişkenleri
etkileyemeyeceği noktasına yenilik getirmektedir. Konjonktür dalgalanmalarının temel
kaynağı, reel ekonomik faktörlere bağlanmakta ve teknolojik değişmeler ön plana
çıkarılmaktadır. Yine de para miktarındaki değişmeler bazı etkiler yaratabilmektedir.
Ekonomideki para miktarı artarsa toplam talep değişir ve bu nedenle üretimde geçici bir
artış yaşanır, ancak uzun vadede konjontürün yönü ve aşamaları üzerinde belirleyici etkisi
yoktur.
PHİLLİPS EĞRİSİ: A. William Phillips'in ortaya koyduğu bir yaklaşım olması nedeniyle,
onun soyadı ile anılan bu analiz, bir anlamda içinde enflasyonun şişkinliğini barındıran
nominal ücretler ile istihdam seviyesi arasındaki ters orantılı ilişkiyi tanımlamaktadır. Pek
çok ekonomist bu ilişkiyi, bir ölçüde enflasyon ile işsizlik arasındaki ters orantılı ilişkiyi
tanımlayan bir analiz olarak ele almayı tercih etmiştir. Yani, her ulusal ekonomi bir miktar
işsizliği azaltmak için bir miktar enflasyona, bir miktar enflasyonu azaltmak için bir miktar
işsizliğe katlanmak zorundadır.
STAGFLASYON: İngilizce durgunluk (stagnation) ve enflasyon (inflation) kelimelerinin
birleştirilmesinden üretilmiş olan stagflasyon, ekonominin durgunluğun yaşandığı bir
ortamda yüksek bir enflasyon ve işsizliği de beraber yaşaması sürecidir. Yani, üç ekonomik
sorun bir arada yaşanmaktadır. Bu durum, Phillips Eğrisi yaklaşımının da artık 1970'li
yılların dünyasında geçerli olmadığını göstermiştir. Özellikle, Vietnam Savaşı ile birlikte ABD
ekonomisinde görülen sorunlar ve Petrol Krizi ile birlikte dünyanın önde gelen
ekonomilerinde 1970'li yıllarda gözlemlenmiş bir özel ekonomik dengesizlik sürecidir.
MİLLİ GELİR: Ekonomi Bilimi'nin tanımladığı dört üretim faktörü olan doğal kaynaklar,
emek, sermaye ve girişim üretim faktörlerine dağıtılan rant, ücret, faiz ve kar gelirlerinin
30
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
toplamı Milli Gelir'i verir. Milli Gelir, GSMH değerinden Amortismanlar ve Dolaylı Vergiler
düşürüldükten sonra bulunan bir değerdir. Milli Gelir, üretim faktörleri arasında, her bir
üretim faktörünün mal ve hizmet üretimine kattığı ve hakettiği pay kadar dağıtılabiliyorsa,
yani bir haksızlık söz konusu değilse, bu duruma Adaletli Gelir Dağılımı diyoruz. Eğer, bir
veya birden fazla üretim faktörü milli gelirden hakettiğinden daha fazla pay alıyor ise, bu
duruma Gelir Dağılımı Adaletsizliği diyoruz.
TÜKETİM: Milli Gelir'den kabaca direkt vergilerin düşürülmesi ile, Kullanılabilir veya
Harcanabilir Gelir'e ulaşılır. Kullanılabilir Gelir bireyler ve kurumlar tarafından iki şekilde
kullanılır; Tüketim Harcamaları ve Tasarruflar. Mal ve hizmetlerin insan ihtiyaçlarını
doğrudan doğruya giderecek şekilde kullanılmasına “tüketim” denir. Bu kullanımın parasal
değeri tüketim harcamalarını oluşturur.
TASARRUF: Kullanılabilir Gelir'den tüketim harcamalarının karşılanmasından sonra, bireyler
ve kurumlar tarafından halen harcanmamış bir artık değer kalır ise, bu değer tasarruf olarak
adlandırılır. Makro ekonomide Toplam Yurtiçi Tasarruflar ifadesi ile geçer. Tasarruf
Paradoksu ise, halkın daha yüksek oranda tasarruf etmesi ile tüketim harcamalarının
azalmasının, yatırım harcamalarında da daralmaya neden olması nedeniyle, ekonomik
büyümenin yavaşlaması ve tasarrufların azalmasıdır. Yani, tasarruf eğiliminin artması uzun
vadede toplam tasarrufların azalmasına yol açmaktadır. Bu durum bir paradokstur.
Bir ülkenin ulusal tasarrufları yatırımların finasmanında kullanılmaktadır. Ancak söz konusu
yatırımlar=tasarruflar denklemi devletin var olmadığı ve dışa kapalı bir ekonomi
bağlamında geçerlidir. Eğer devlet varsa ve dışa açık bir ekonomi söz konusu ise bu
dengede değişme söz konusu olacaktır. Örnek vermek gerekirse, kamu kesimi bütçe açığı
ve/veya dış ticaret açığı varsa yatırımlar tasarrufları aşabilecek ve dış dünyanın
tasarruflarının kullanılması söz konusu olacaktır. Eğer kamu kesimi bütçe dengesi ve dış
ticaret dengesi varsa yatırımlarla tasarruflar eşitlenecektir.
KALKINMA: Ekonomik büyüme ülkenin üretim hacmindeki bir artıştır. Dolayısıyla ekonomik
büyüme sadece sayısal bir kavram olarak ele alınmaktadır. Oysa ekonomik kalkınma
ekonomideki niteliksel gelişmelerdir. Ekonomik kalkınma toplumun yaşam standartlarında,
üretilen malların kalitesinde veya üretim organizasyonunda iyileşmeler yaşanan bir ortamı
ifade etmektedir.
İSTİHDAM: Bir ulusal ekonomide, mal ve hizmet üretiminde görev almak üzere
çalıştırılmaya hazır nüfusa istihdam denmektedir. Neo-klasik iktisatçılar ulusal ekonominin
her zaman Tam İstihdam seviyesinde, yani tüm üretim faktörlerinin optimal ölçülerde
üretimde kullanıldığı varsayımını kabul etmişlerdir. Oysa, 1929 Buhranı sonrası, Keynesyen
İktisatçılar ekonominin eksik istihdam koşullarında da çalışabileceğini ve dengede
olabileceğini öne sürmüşlerdir.
İŞSİZLİK: Çalışma ve gelir sağlama kararında olan bireylerin, hizmetlerinden yararlanmak
üzere çalıştırılmalarına “istihdam” denmektedir. Çalışma isteğine ve yeteğine sahip olup,
31
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
cari ücret haddi ile çalışma saatlerini kabul ettiği halde iş bulamayan kimseye “işsiz” denir.
Toplam işgücü içerisinde işsiz olanların yüzdesine ise “işsizlik oranı” denmektedir. İşsizliğin
çeşitli türlerinden bahsetmek mümkündür. İşsizlik türleri; kısmi ve yaygın, geçici ve sürekli
olmak üzere tasnif edilebilir. Kısmi ve geçici işsizlik, yer ve meslek değiştirme sırasında
belirir. Bu türden işsizliğin en tipik olanı “konjonktürel işsizlik”tir. Konjonktürel işsizlik,
üretim hacminde zaman zaman ortaya çıkan daralmaların yarattığı işsizliktir. Ekonominin
bütün sektörleri ile toplu ve devamlı olarak durgun bir düzeyde kaldığı dönemlerde ise
“yapısal işsizlik” belirir. Uluslararası Çalışma Örgütü ILO normlarına göre bir başka tanım
'Eksik İstihdam'dır. Buna göre, eğer istihdam istatistiklerinin hesaplandığı dönem içerisinde
kişi tümüyle işsiz kalmış ise, bu durum işsizlik kavramı ile, aynı dönem içerisinde sadece 15
gün çalışmış ise eksik istihdam olarak tanımlanmaktadır. Yani, işsizliğe göre eksik
istihdamın tek farkı kısa bir süre için çalışmış olması, ama geri kalan zamanda işsiz
olmasıdır. Bu nedenle, kimi zaman gerçek işsizliği hesap etmek için işsizlik oranı ile eksik
istihdam oranını toplamak uygulaması görülmektedir.
İşsizlik sorunu bağlamında tartışılan başka kavramlar da söz konusudur. Örneğin işgücü bir
ulusal ekonomide fiilen çalışanların sayısı ile işsiz olanların sayısının toplamından
oluşmaktadır. Bir ülkedeki işsizlik oranının hesaplanması için her şeyden önce o ülkedeki
işgücünün sayısının belirlenmesi gerekmektedir. İşgücü 15-65 yaş arasında olan ve çalışma
arzusunda olanların toplam nüfus içerisindeki payı ile gösterilmektedir. Kısaca, bir
ekonomide fiilen bir işyerinde çalışanlar ile işsiz sayısının toplamından oluşur.
İşgücüne dahil olmayan nüfus, iş aramayıp işbaşı yapmaya hazır olanlar ve iş aramayıp
işbaşı yapmaya hazır olmayanlardan (mevsimlik çalışanlar, ev hanımı, öğrenci, emekli, irad
sahibi, çalışamaz halde olanlar) oluşmaktadır.
İşgücüne Katılma oranı: İşgücü içerisinde yer alan kurumsal olmayan sivil işgücü
oranıdır. İşgücünün kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfusa oranıdır.
Bağımlılık oranı ise çalısan bir kişinin ürettiğinin ortalama olarak kaç kişi tarafından
tüketildiğini ifade etmektedir. Başka bir ifadeyle, bir ülkedeki bağımlı nüfusun (çocuk,
çalışma özelliğinden yoksun hasta ve özürlüler ile emeklilerin toplamı) çalışan nüfusa
oranıdır. Bağımlılık oranının artması, çalışanların yükünün artması anlamına gelmektedir.
Söz konusu durumda tasarruf eğilimi azalmakta ülkedeki ekonomik büyüme hızı
yavaşlamaktadır.
Doğal İşsizlik Oranı: Doğal işsizlik oranı ekonominin normal bir performans gösterdiği
durumlarda ortaya çıkan işsizlik oran şeklinde tanımlanmaktadır. 1960’lı yıllarda ortaya
atılan söz konusu kavram, konjonktürel işsizlik dışında, yeni iş arayan arızi işsizler,
mevsimlik işsizler, başka bir kente gitmedikleri için işsiz kalanlar gibi geniş bir kitleyi
içermektedir.
Okun Yasası: Gayri safi yurtiçi hasıladaki büyüme oranı ile işsizlik oranı arasındaki ilişkiyi
ifade etmektedir. Büyüme oranı potansiyel ulusal hasılanın büyüme trendini aştığında
32
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
işsizlik oranının azalacağını ifade eder. Buna göre, fiili büyüme oranı potansiyel hasılanın
büyüme oranını aştığı her % 1 için, işsizlik oranı % 0,5 oranında azalma gösterecektir.
Mutsuzluk Endeksi = (Enflasyon oranı + İşsizlik oranı); Bir ekonomideki enflasyon oranı ile
işsizlik oranının toplanmasıyla oluşturulan bir makro ekonomik performans endeksidir.
GELİR DAĞILIMI: Milli gelirin ülke nüfüsu bağlamında nasıl bölüşüldüğünü ele alan kavramı
ifade etmektedir. Bireysel gelir dağılımı, toplam nüfusu oluşturan yüzdelik kısımların
GSMH’den aldıkları % oranları başka bir ifadeyle milli gelirin bireyler arasında nasıl
dağıldığını gösterir. Genelde Lorenz eğrisi aracılığı ile gösterilir.
Lorenz Eğrisi: Nüfusun belirli bir yüzdesinin gelirden aldığı yüzdeyi kaçını aldığını gösteren
noktaların birleşimiyle elde edilen eğridir.
Gini Katsayısı: Eş bölüşüm doğrusu ile Lorenz Eğrisi arasındaki taralı alanın eş bölüşüm
doğrusu altında kalan üçgenin alanına oranıdır. Gini Katsayısı = (Taralı Alan) / S (ABC).
Başka bir tanımla bir ulusal ekonomide milli gelirin dağılımının adaletli olup olmadığının
ölçümünde kullanılan katsayıdır.
Toplam Gelir
Birikimli %
B
%80
%60
Eş Bölüşüm Doğrusu
%40
%20
A
Lorenz Eğrisi
%20
%40
%60
%80
C Nüfus
Birikimli %
LORENZ EĞRİSİ
1.2 Tüketici Dengesi Analizi
Tüketici fayda maksimizasyonu peşinde koşmaktadır. Tüketicinin sınırlı geliri ile kullandığı
mal ve hizmetlerden elde ettiği faydasını maksimize etmesi sonucunda ulaştığı denge
durumunu ifade eder. Tüketicinin fayda maksimizasyonu peşinde koşması “Homo
Economicus” varsayımına dayanmaktadır.
Homo Economicus (İktisadi İnsan) Varsayımı: Homo Economicus iktisadi akılcı
(rasyonel) insan anlamına gelir ve iktisattaki tüketicinin, tam bilgiye sahip olması, seçici
olması, çoğu aza tercih etmesi ve tercihler arasında tutarlı olması özelliklerine sahip olduğu
kabulünün yapılmasıdır. Bu varsayım gereği, tüm ekonomik birimler kişisel çıkarlarını
maksimize etmek için çaba sarfedeceklerdir.
33
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Tüketici Dengesi açısından iki önemli kavram, Kayıtsızlık Eğrileri ve Bütçe Doğrusu
kavramlarıdır. Bu kavramlara geçmeden önce toplam fayda ve marjinal fayda kavramlarını
tanımlamakta ve aralarındaki ilişkiyi belirlemekte yarar bulunmaktadır.
Toplam fayda (TU): bir maldan belirli bir miktarda tüketildiğinde tüketilen bütün
birimlerden sağlanan faydaların toplamı veya bir malın tüketilen tüm birimlerinin tüketiciye
sağladığı faydaların toplamıdır.
Marjinal fayda (MU): bir malın tüketilen ek bir biriminin, daha önce tüketilen birimlerden
elde edilen toplam fayda da yol açtığı değişiklik olarak ifade edilir. Tüketicinin tükettiği son
birim malın toplam faydasında yol açtığı değişikliktir. Marjinal Fayda toplam fayda
fonksiyonunun tüketilen mal miktarına göre birinci türevidir.
Azalan Marjinal Fayda Yasası: Tüketici bir malın kullanımını eşit miktarlarda artırdığında,
tüketilen her ek birim malın sağladığı fayda olan marjinal faydasının, azalacağını, yani her
ek birimin marjinal faydasının bir önceki birimden daha az olacağını ifade eder.
Toplam faydanın maksimum olduğu tüketim miktarında marjinal fayda sıfıra eşit olur.
Toplam faydanın maksimum, marjinal faydanında sıfıra eşit olduğu tüketim düzeyi “Doyum
Noktası” olarak adlandırılır.
TU, MU
TU maksimum ise MU = 0;
Doyum Noktası
TU
MU
X Malı
KAYITSIZLIK EĞRİSİ (FARKSIZLIK – EŞ FAYDA EĞRİSİ) : Bir tüketiciye aynı toplam fayda
düzeyini sağlayan farkı mal bileşimlerini ifade eden noktaların birleştirilmesi
yoluyla elde edilen eğridir. Tüketici kayıtsızlık eğrisi üzerindeki hiçbir noktayı (mal
bileşimini) aynı eğri üzerindeki başka bir noktaya (mal bileşimine) tercih etmez, tamamen
kayıtsızdır.
Kayıtsızlık Eğrileri’nin temel özellikleri dikkate alındığında;
1. Kayıtsızlık eğrileri orijine dış bükey (konveks) eğrilerdir.
2. Kayıtsızlık Eğrileri birbirlerini kesmeden sonsuza doğru giderler.
3. Aynı kayıtsızlık eğrisi üzerinde (E1) olmamız koşuluyla, farklı X ve Y malı tüketim
miktarlarını temsil eden farklı kombinasyon noktaları (A,B,C), aynı toplam faydayı sağlar.
Aynı kayıtsızlık eğrisinden yararlanan farklı tüketicilerden birisi, şahsi tercihleriyle A
34
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
noktasındayken, 2. tüketici B noktasını, 3. tüketici ise C noktasını tercih edebilir. Her 3
tüketicinin de tercihleri farklı olsa da kendi tüketici dengelerini aynı eğri üzerinde
arıyorlarsa, her 3 tüketici de aynı toplam faydayı elde eder. Aynı kayıtsızlık eğrisi üzerinde
bir noktadan diğerine geçildiğinde toplam fayda düzeyi değişmez.
4. Her kayıtsızlık eğrisi, bir soldaki kayıtsızlık eğrisine göre daha yüksek bir toplam faydayı,
bir sağdaki kayıtsızlık eğrisine göre ise daha düşük bir toplam faydayı temsil eder.
(TFE3 > TFE2 > TFE1)
5. Kayıtsızlık eğrileri negatif eğimlidir. Kayıtsızlık eğrilerinin sol yukarıdan sağ aşağıya
doğru inme nedeni, tüketicinin aynı fayda düzeyinde kalmak için bir maldan tükettiği
miktarı azaltırken diğer maldan tükettiği miktarı artırmak zorunda olmasıdır.
Kayıtsızlık Paftası: Bir tüketicinin değişik tatmin seviyelerini gösteren çok sayıda
kayıtsızlık eğrisinin bir araya getirilmesiyle oluşan eğriler topluluğudur. İki farklı malın yer
aldığı kayıtsızlık düzleminde yer alan her noktadan muhakkak bir farksızlık eğrisi geçer.
Y malı
KAYITSIZLIK EĞRİLERİ
KAYITSIZLIK PAFTASI
Io
I1
I2
X malı
Hangi kayıtsızlık eğrisinin tüketici için doğru eğri olduğunu ise, Bütçe Doğrusu ile ilgili
kayıtsızlık eğrisinin teğet olduğu noktaya bakarak anlayabiliriz.
MARJİNAL İKAME ORANI (MRS): Kayıtsızlık eğrisinin bir noktadaki eğimi şeklinde
tanımlanabilir. İkame bir malın bir diğeri yerine kullanılmasıdır. Tüketicinin aynı toplam
fayda düzeyinde yani aynı kayıtsızlık eğrisi üzerinde kalabilmesi için, malların birinden bir
birim daha fazla tüketmesi durumunda, diğer maldan vazgeçilmesi gereken miktar
arasındaki ilişkiyi gösterir. Başka bir ifadeyle marjinal ikame oranı, farksızlık eğrisi üzerinde
bir nokta etrafında tüketicinin bir malı, diğer bir mala tercih ettiği değişim oranını ifade
etmekte, yani aynı kayıtsızlık eğrisi üzerindeki ikame ilişkisini göstermektedir. Marjinal
ikame oranı ayrıca tüketilen malların marjinal faydaları oranına eşit olacaktır. Bu
fonksiyonel ilişkileri aşağıdaki gibi ifade edebiliriz:
MRSxy = [ - ∆Y / ∆X ] = [ - dY / dX ] = [ MUx / MUy ]
[Px: X malının fiyatı, Py: Y malının fiyatı, MUx: X malının marjinal faydası, MUy: Y malının
marjinal faydası]
Bütçe Doğrusu ise; en basit ifadesiyle bir tüketicinin cebinde sınırlı geliri, bütçesini, satın
alma gücünü temsil eder. Bütçe doğrusunun eğimi nispi fiyatları, yani X ve Y mallarının
35
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
fiyatlarının birbirine oranını verir. Bütçe doğrusu; gelirin tamamının harcanması durumunda,
X ve Y mallarından alınabilecek miktarlar bileşimini gösterir.
Bütçe Doğrusunun fonksiyonu;
G = Px qx + Py qy
(G: Gelir, qx ve qy mal miktarları)
(Y)
(G / PX)
Bütçe Doğrusunun Eğimi:
tanα = Px / Py
α
(G / PX)
(X)
Bütçe Doğrusundaki Değişmeler ve Kaymalar:
Yatay Eksendeki Malın Fiyatının Düşmesi: Yatay eksende gösterilen malın fiyatı düşer
ise, bütçe doğrusu yatıklaşır ve bütçe doğrusunun yatay eksenle yaptığı açı azalır. Çünkü
tüketici elindeki aynı miktardaki para ile fiyatı ucuzlayan x malından daha fazla alabilecektir.
Yatay Eksendeki Malın Fiyatının Artması: Yatay eksende gösterilen malın fiyatı yükselir
ise (Gelir, zevkler ve diğer malın fiyatı değişmez iken), bütçe doğrusu dikleşir ve bütçe
doğrusunun yatay eksenle yaptığı açı artar.
Y
Y
X
X Malının Fiyatının
Düşmesi (Py ↓)
X
X Malının Fiyatının
Artması (Px ↑)
Dikey Eksendeki Malın Fiyatının Artması: Dikey eksendeki y malının fiyatı yükselir ise,
bütçe doğrusu yatıklaşır.
36
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Dikey Eksendeki Malın Fiyatının Düşmesi: Dikey eksendeki y malının fiyatı düşer ise,
bütçe doğrusu dikleşir.
Y
Y
X
Y Malının Fiyatının
Artması (Py ↑)
X
Y Malının Fiyatının
Düşmesi (Py ↓)
Tüketicinin Nominal (Parasal) Gelirinin Azalması: Malların fiyatları ve tüketicinin
zevkleri değişmez iken tüketicinin nominal gelirinin azalması durumunda, bütçe doğrusu
paralel bir şekilde sol aşağı doğru kayar. Bütçe doğrusunun eğimi yine değişmez, çünkü
nispi fiyatlar değişmemiştir.
Tüketicinin Nominal (Parasal) Gelirinin Artması: Malların fiyatları ve tüketicinin
zevkleri değişmez iken tüketicinin nominal gelirinin artması durumunda, bütçe doğrusu
paralel bir şekilde sağ yukarı doğru kayar. Bütçe doğrusunun eğimi değişmez, çünkü nispi
fiyatlar değişmemiştir.
Y
Y
X
Tüketicinin Gelirinin
Azalması (G↓)
X
Tüketicinin Gelirinin
Artması (G↑)
Tüketicinin nominal gelirinin ve malların fiyatlarının aynı oranda artması durumunda bütçe
doğrusunda her hangi bir değişme ortaya çıkmayacaktır.
37
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Aşağıdaki şekilde, A Noktası, cebimizdeki sınırlı gelirle X Malı’ndan alınabilecek maksimum
miktarı, B Noktası ise yine aynı şekilde Y Malı’ndan alınabilecek maksimum miktarı temsil
eder. Bütçe Doğrusu’nun sağa kaymasının nedeni, tüketicinin gelirinin artması veya X ve Y
Malı’nın fiyatının gerilemesi, yani deflasyon etkisidir. Sola kaymanın nedeni ise tüketicinin
gelirinin gerilemesi veya enflasyon olarak özetlenebilir.
X malı
Tüketici Dengesi
A
A1
X0
X1
E
E4
E1
E1
0
Y1
Y0
B1
E2
E3
Y malı
B
A ve B noktaları arasındaki Bütçe Doğrusu’nun, tüketicinin 1000 TL’lik sınırlı gelirini
gösterdiğini kabul edersek; A-B bütçe doğrusu ile E2 kayıtsızlık eğrisinin teğet olduğu E
denge noktası Tüketici Dengesi olarak adlandırılır. E Tüketici Dengesi Noktası, tüketicinin
cebindeki sınırlı geliri aşmadan, X Malı’ndan X0 ve Y Malı’ndan Y0 adet tüketerek maksimum
toplam faydayı sağlamasıdır. Her tüketicinin amacı elindeki sınırlı gelirinin tümünü
kullanarak maksimum toplam faydayı sağlamak olduğundan, tüketici E Noktası’nda dengeye
gelir. Tüketici dengede elindeki sınırlı geliri ihtiyaçlarını karşılayan mallar arasında öyle
dağıtırki, her mala harcadığı son liranın marjinal faydalarını birbirine eşitler. Ancak,
tüketicinin gelirindeki bir azalma veya malların fiyatlarındaki yükselme nedeniyle Bütçe
Doğrusu’nun sola kayması, azalan gelirin A1B1 Bütçe Doğrusu ile temsil edilmesine neden
olur. Böylece tüketici, yeni gelirine veya yeni mal fiyatına göre tekrar dengesini kurar ve E1
noktasında dengeye gelir.
Tüketici Denge Koşulu – Fayda Maksimizasyonu Koşulu: Denge noktasında malların
marjinal faydalarının birbirine oranı, fiyatlarının birbirine oranına (nispi fiyat) eşit olmalıdır,
bu noktada marjinal ikame oranıda (MRS) nisbi fiyatlara eşit olur.
Tüketici Denge Koşulu: (MUx / MUy) = (Px / Py) = MRSxy
38
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Gelir Tüketim Eğrisi: Tüketicinin parasal gelirinin, sonsuz küçük miktarlarda artırılmasıazaltılması durumunda, faydayı maksimize eden yeni denge noktalarının geometrik yerini
gösteren eğriye Gelir Tüketim Eğrisi adı verilmektedir. Başka bir ifadeyle, tüketicinin
zevkleri ve malların fiyatları değişmez kabul edildiğinde, nominal gelirin sürekli artması
veya azalması neticesinde, tüketicinin faydasını maksimize eden farklı mal bileşimlerinin
yani yeni denge noktalarının birleştirilmesi vasıtasıyla elde edilen eğriye, gelir tüketim eğrisi
denmektedir.
Y Malı
Gelir
GELİR TÜKETİM
EĞRİSİ
B
ENGEL EĞRİSİ
C
U2
A
U1
U0
X Malı
X Malı
Engel Eğrisi veya Gelir Talep Eğrisi: Gelir tüketim eğrisinden yararlanılarak her iki mala
yönelik engel eğrileri türetilebilir. Engel eğrisi, dikey eksende tüketicinin gelirinin, yatay
eksende ilgili maldan tüketicinin kullandığı miktarların gösterildiği bir çizimdir ve gelirle ilgili
malın tüketimi arasındaki ilişkiyi gösterir. Bu durumda Engel Eğrisi, X ve Y gibi iki malın
fiyatlarının ve tüketici tercihlerinin değişmemesi durumunda, tüketicinin her bir farklı
nominal gelir düzeyinde talep ettiği X veya Y malı miktarını göstermektedir.
Fiyat Tüketim Eğrisi: Malların fiyatlarındaki değişmeler, bütçe doğrusunun eğiminin de
değişmesi anlamına gelir ve nispi fiyatlardaki değişmenin etkilerini yansıtır. Bir malın
fiyatının sürekli değişmesi halinde, tüketicinin faydasını maksimize eden yeni denge
noktalarının geometrik yeridir. Bu eğri, iki maldan sadece birinin fiyatı değiştiğinde,
tüketicinin her iki mala olan talebini nasıl değiştirdiğini ortaya koyar. Fiyat Tüketim Eğrisi
üzerindeki her noktada tüketici hem faydasını maksimize eder hem de gelirinin tamamını
harcar. Fiyat Tüketim Eğrisinden bireysel talep eğrisini elde edebiliyoruz. Bireysel talep
eğrisi aynı tüketicinin sadece fiyatı değişen malın, tüketim miktarına yönelik reaksiyonunu
gösterir. Bireysel talep eğrisi bir tüketicinin her bir fiyat düzeyinde faydasını maksimize
edecek mal miktarını veren eğridir.
39
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
1.3. Üretici Analizi ve Optimum Faktör Bileşim Oranının
Belirlenmesi
Bir firma kârını maksimize eden üretim miktarını belirlediğinde, söz konusu üretim miktarını
en düşük maliyetle üretebilmesi de gerekli olacaktır. Bu noktada firmaların maliyetlerini
minimize etmesini sağlayacak optimal faktör bileşim oranını nasıl belirleyeceğini, başka bir
ifadeyle optimal faktör bileşimi seçimini nasıl gerçekleştireceğini analiz etmek gerekecektir.
Optimum faktör bileşiminin, yani firmanın iç dengesinin belirlenmesinde üretim
fonksiyonundan türetilen “eş-ürün eğrisi” ve firmanın bütçesi ile her bir üretim faktöründen
ne kadar alabileceğini gösteren eş-maliyet doğrusu” kullanılmaktadır.
Üretim fonksiyonu: Üretim teknolojisinin değişmediği durumda belirli zaman birimi başına
kullanılacak girdi miktarları ile elde edilecek en yüksek çıktı (ürün) miktarı arasındaki ilişkiyi
sistematik biçimde ortaya koyar. Üretim fonksiyonunda, veri bir faktör bileşimi ile en
yüksek üretimin elde edilebileceği en uygun teknolojinin seçildiği ve böylece teknolojik
etkinliğin gerçekleştiği kabul edilir.
Eşürün Eğrisi: Aynı toplam üretim miktarını gösteren girdi bileşimlerinin girdi düzlemindeki
geometrik yeridir. Eğri üzerindeki her nokta eşit üretim düzeyini belirleyen girdi bileşimlerini
ifade eder. Değişik girdi miktarlarıyla elde edilebilecek aynı ürün miktarını gösteren eğridir.
Eşürün eğrilerinin özellikleri:

Bir eşürün eğrisinin üzerindeki tüm noktalar aynı üretim düzeyini gösterir.

Sürekli negatif eğimlidirler. Sol yukarıdan sağ aşağıya inerler.

Birbirlerini ve eksenleri kesmezler.

Orijine göre dış bükeydirler.

Orijinden uzaklaştıkça eşürün eğrilerinin ifade ettiği toplam üretim miktarı artar.
40
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
K Faktörü
X3
X2
X1
L Faktörü
Marjinal teknik ikame haddi (MRTS): eşürün eğrilerinin bir noktasındaki eğimine denir.
MRTS eşürün eğrisi üzerinde bir girdiyi artırdığımızda, ürün miktarının değişmemesi için
diğer girdilerden ne kadar vazgeçilmesi gerektiğini gösteren değişim oranıdır. MRTS
faktörlerin marjinal fiziki ürünlerinin oranına eşittir.
Eşmaliyet Doğrusu: Firmanın değişik girdileri kullanırken veri faktör fiyatlarında
maksimum harcama seviyesini gösterir. Başka bir ifade ile, eşmaliyet doğrusu firmanın
elindeki bütçe ile fiyatları veri olan iki faktörden satın alabileceği (maksimum miktarları
ifade eden) çeşitli bileşimleri gösteren noktaların geometrik yeridir. Negatif eğimlidir ve
eşmaliyet doğrusunun eğimi nispi faktör fiyatlarını (PL/PK)gösterir.
K Faktörü
Eşmaliyet Doğrusunun Eğimi:
tanα = PL / PK
α
L Faktörü
Üretici Dengesi veya Optimal Faktör Bileşim Oranının Belirlenmesi; Maliyet
Minimizasyonu veya Çıktı Maksimizasyonu Koşulu: Eş-ürün eğrisi ile eş-maliyet
doğrusunun birbirine teğet olmasıdır. Firma kârını maksimize edecek optimum faktör
bileşimine ulaşmak için, faktörlere harcadığı parayı iki faktör arasında o şekilde dağıtacaktır
ki birisine harcadığı son lira ile, ikincisine harcadığı son liranın toplam ürüne yaptığı katkıları
(marjinal ürünleri) birbirine eşit olur.
Firmanın Bütçesinin Değişmesi: Faktörlerin fiyatları ve teknoloji değişmez iken, firmanın
bütçesinin artması yani o malın üretimine daha fazla kaynak ayırmaya karar vererek
ölçeğini büyütmesi ve daha fazla maliyete katlanmaya hazır olması durumunda, eşmaliyet
doğrusu paralel şekilde sağa doğru kayar.
41
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Genişleme Yolu: Faktör fiyatları sabit iken, bir firmanın çeşitli üretim hacimlerinin
minimum maliyetle gerçekleştirilmesini sağlayan optimum faktör bileşim noktalarının
geometrik yeridir. Firmanın ölçeğini büyüttüğü her yeni bütçesiyle, minimum maliyetle
üreteceği maksimum üretim düzeyini gösteren optimum faktör bileşim oranlarını ifade eden
denge noktalarının (D1, D2, D3) birleştirilmesi yoluyla bulunmaktadır. Bu durumda
genişleme yolu, eşürün paftası ve girdi fiyatları değişmezken, firmanın değişik maliyet
imkanlarına göre ortaya çıkan üretici denge noktalarının geometrik yeridir.
K
GENİŞLEME
YOLU
D3
D2
D1
X3
X2
X1
L
Ekonomik Rant: Söz konusu kavram günümüzde toprak dışındaki üretim faktörlerinin de
rant elde edebileceğini kabul etmesi ile, rant kavramına daha genel bir anlam
kazandırılmasından doğmaktadır. Ekonomik Rant, bir şeyin fırsat maliyetinin üzerinde elde
ettiği her türlü ödemeyi içerir ve bir üretim faktörü sahibinin geliridir. Bu gelir faktör
sahibinin faktörü kullandırması için kabul edeceği miktarın üstüdür.
Transfer Kazancı: Bir faktörün arz esnekliği sıfır olduğunda o faktörün elde ettiği tüm
gelir ekonomik rant kapsamında ele alınır ve ekonomik rant bu durumda maksimum
düzeyde olur (Şekil A). Bir faktörün arz esnekliği sonsuz olduğunda ise o faktörün elde
edeceği ekonomik rant sıfır olur ve sadece transfer kazancı elde eder (Şekil B). Bir faktörün
belirli bir istihdam yerinde kalmasına yetecek olan ödeme miktarına transfer kazancı veya
transfer fiyatı denir. Örneğin, bir endüstri bir emek türünü istihdam edebilmek için belli bir
ücreti mutlaka ödemek zorunda ise ve bunun altındaki ücretlerde hiç kimse orada çalışmak
istemiyorsa o ücret düzeyi emeğin o endüstriye transfer fiyatıdır. Faktörün fiyatı faktörün
transfer kazancından büyük olduğunda, ikisi arasındaki fark ekonomik rantı oluşturur (Şekil
C).
Pf
Pf
S
Ekonomik
Rant
Pf
Ekonomik
S
Rant
Transfer
Kazancı
S
D
qf
Şekil A:
Arz Esnekliği Sıfır
Tüm Gelir
Ekonomik Rant
D
qf
Şekil B:
Arz Enseliği Sonsuz;
Tüm Gelir
Transfer Geliri
Transfer
Kazancı
D
Şekil C:
Ekonomik Rant ve
Transfer Geliri
qf
42
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
1.4. Genel Denge Analizi
Leon Walras tarafından geliştirilen genel denge analizi, ceteris paribus varsayımının
devreden çıkarılması suretiyle, ekonomideki tüm karar birimlerinin davranışlarının eş anlı
olarak ele alınmasıyla bir ekonomideki tüm iktisadi olaylar arasında mevcut olan ilişkilerin
ortaya koyulması için kullanılan ve dolayısıyla tüm ekonomik olayların açıklanmasını
sağlayan bir analiz yöntemidir. Bu analiz, mal ve faktör piyasalarındaki tüm fiyat ve
miktarların eşanlı olarak belirlenmesine olanak tanır ve her şeyin her şeyi belirlediği
varsayılarak, bu etkileşim açıklanmaya çalışılır. Genel denge, bir ekonomide tüm mal,
hizmet ve faktör piyasalarının aynı anda dengeye gelmesidir. Genel dengenin sağlanması
toplumsal refahın en üst seviyede olduğunu gösterir. Bir ekonomide genel denge üretimde
ve tüketimde etkinliğin aynı anda sağlanması durumunda sağlanır.
PARETO OPTİMALİTE KRİTERİ: Buna göre, bir toplumda en az birinin refah düzeyini
azaltmaksızın, diğer kişilerin (ya da en az bir kişinin) refah düzeyini yükseltme olanağının
bulunmaması durumunda, o toplumda optimum refah düzeyine ulaşılmış demektir. Bir
ekonomide optimum refah düzeyine üretimde ve tüketimde etkinliğin eş anlı olarak
sağlanması sonucunda ulaşılabilir.
TÜKETİMDE (BÖLÜŞÜMDE -MÜBADELEDE) ETKİNLİK – Pareto (Optimal) Etkin Dağılım:
Üretimin tüketiciler arasında optimal bölüşümü anlamına gelmekte ve tüketicilerin ulaştıkları
maksimum tatmin düzeylerini veren optimal dağılımın, o toplumda bir kişinin refah düzeyini
azaltmadan bir başka kişinin refah düzeyinin artırılmasının imkansız olacak şekilde, mal ve
hizmetlerin tüketiciler arasında dağıtılmış olması durumunu ifade etmektedir. Malların
tüketiciler arasında etkin bir şekilde dağılması için, tüm tüketiciler için, mallar arasındaki
marjinal ikame oranı aynı olması gereklidir.
Anlaşma Eğrisi (Sözleşme Eğrisi – Etkin Tüketim Eğrisi): Tüketiciler arasında mal
değişiminin durduğu ve pareto etkin olarak adlandırılan teğet noktalarının birleştirilmesi
suretiyle elde edilen eğriye verilen addır. Başka bir ifadeyle, iki bireyin iki malı etkin olarak
paylaştıkları bileşimlerin geometrik yeridir. İki ayrı tüketicinin kayıtsızlık eğrilerinin tersten
birbirine teğet olduğu noktaları birleştiren eğridir. Anlaşma eğrisi, kişilerin iki mal arasındaki
marjinal ikame hadlerinin birbirine eşit olduğu noktaların geometrik yeridir. Anlaşma eğrisi
üzerindeki bir noktadan diğer bir noktaya geçildiğinde, bir kişinin fayda düzeyinin
arttırılabilmesi için diğerininki muhakkak azaltılmak zorunda kalınır.
ANLAŞMA
EĞRİSİ
X Malı
I0B
I1B
I4A
I2B
Y
Malı
I3A
I3B
I1A
Y
Malı
I2A
I0A
I Kayıtsızlık eğrilerini gösterir.
X Malı
43
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Üretimde Etkinlik: Optimal kaynak dağılımının sağlanmasını ve toplumda varolan üretim
faktörlerinin çeşitli malların üretim alanları arasında optimum dağılımının gerçekleşmesini
ifade etmektedir. Pareto optimalite kriteri gereği üretimde etkinliğe, elde edilen ürünlerden
bir tanesinin dahi üretim miktarının azaltılmadan, diğerinin miktarının arttırılmasının
olanaksız olduğu durumda ulaşılacaktır. Başka bir ifadeyle, Üretim düzeyinin maksimuma
erişmesi neticesinde sağlanan optimum faktör dağılımının, faktörlerin üretim alanları
arasındaki dağılımını değiştirerek en az bir malın üretimini, diğer malların üretimini
azaltmaksızın, arttırmak imkanının bulunmaması durumunda gerçekleşecektir. Bunun
sağlanması halinde, üretim sürecine katılan tüm üretim faktörlerinin marjinal teknik ikame
oranları birbirine eşit olacaktır.
Etkin Üretim Eğrisi (Üretimin Anlaşma Eğrisi veya Bağıt Eğrisi): Eksenlerde emek ve
sermaye faktörlerinin bulunduğu bir grafikte, iki üreticinin eşürün eğrilerinin birbirine teğet
olduğu üretimde etkinliğin sağlandığı noktaların birleştirilmesi yoluyla elde edilen eğriye
verilen addır. İki ayrı üreticinin eşürün eğrilerinin birbirine teğet olduğu noktaların
geometrik yeridir. Etkin üretim eğrisi üzerinde bir noktada bir malın üretim miktarını
arttırmayı arzuladığımızda, diğer malın üretiminden muhakkak bir miktar azaltmak
durumunda kalırız.
ETKİN
ÜRETİM
EĞRİSİ
Emek Faktörü (L)
Y0
Y1
Sermaye
Faktörü
(K)
X4
Y2
X3
Y3
X1
Sermaye
Faktörü
(K)
X2
X0
Y0,1,2,3 ve X0,1,2,3,4 eşürün eğrilerini gösterir
Emek Faktörü (L)
1.5. Piyasa Başarısızlıkları
Piyasa başarısızlığı kavramı bir ekonomide Pareto optimumunun (Pareto etkinliğinin) veya
genel dengenin sağlanmaması halini tanımlamaktadır. Günümüzde piyasa başarısızlığı
kavramı ekonomik birimler arasındaki koordinasyon başarısızlığını ifade etmektedir.
Dolayısıyla piyasa başarısızlığı, piyasadan gelen fiyat sinyallerine hassasiyetin bulunmaması
durumu olarak tanımlanan yapısal katılıklardan doğmaktadır.
Piyasa başarısızlıkları devletin ekonomik hayatta üzerine alması gereken işlevler ve kişisel
ve kamusal sorumluluk ve hakların çerçevesinin belirlenmesinde temel ölçütlerden biri
olarak kullanılmaktadır. Piyasa başarısızlıklarına yönelik teoriler aynı zamanda devletin
ekonomik ve sosyal alandaki rollerinin çerçevesini çizmektedir.
44
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Bir piyasada gerçekleşen işlemlerin etkinliğinin belirlenmesinde işlemlerin toplumsal
marjinal getirisinin toplumsal marjinal maliyetine eşit ya da toplumsal marjinal maliyetinden
büyük olması koşulu kullanılmaktadır. Özel ekonomik birimler açısından “Bireysel Marjinal
Getiri’nin Bireysel Marjinal Maliyet’e eşit veya ondan büyük olması” etkinlik
koşulunu oluşturmaktadır.
Serbest piyasa ekonomisinde özel ekonomik birimlerin kararları neticesinde “Bireysel
Marjinal Getiri’nin Toplumsal Marjinal Yarar’a eşit olmaması” ya da “Bireysel
Marjinal Maliyet’in Toplumsal Marjinal Maliyet’e eşit olmaması” hallerinin oluşması
ekonomik etkinlik sorununun bulunduğu anlamı taşıyacaktır. Örneğin bir piyasada eksik
rekabet koşullarının oluşması durumunda piyasa gücüne sahip olan bir şirket üretimini
kısmak suretiyle piyasanın etkin işleyişine engel olabilecektir. Bu durumda “Bireysel
Marjinal Getiri’nin Toplumsal Marjinal Yarar’ın altında kalması” söz konusu olacak ve
piyasa başarısızlığı ortaya çıkacaktır.
En önemli
•
•
•
•
•
•
•
piyasa başarısızlıkları şunlardır:
Kamusal Mallar
Dışsallıklar
Erdemli Mallar
Tam Rekabet Koşullarının Gerçekleşmemesi
Asimetrik Bilgi
Eksik Piyasalar
Ekonomik İstikrarsızlıklar
Tam rekabetin bulunmaması, ekonomik birimlerin piyasa hakkında bilgi noksanlıkları,
kamusal mallar, dışsallıklar, ekonomik büyümenin sağlanamaması, gelir ve servet
dağılımında adalet tartışmaları, fiyat istikrarının gerçekleştirilememesi, işsizlik, ödemeler
bilançosu dengesizlikleri gibi sorunlar piyasa ekonomisinin başarısızlığı başlığı altında
toplanmaktadır. Piyasa ekonomisinin bu koordinasyon başarısızlığı karşısında devletin
piyasaya müdahale etmesi ve düzenlemeler yapması bir çözüm yolu olarak benimsenmiştir.
1.5.1. Kamusal Mallar
Piyasa başarısızlıklarının en başta gelen nedenlerinden biri olarak kamusal mallar sorunu
karşımıza çıkmaktadır. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi kamu mallarını özel mallardan
ayıran en belirgin unsurlar kullanımda rekabetin olmaması ve kullanımdan dışlanamama
özellikleridir.
Kamu mallarında kullanımdan dışlama mümkün olmadığı için fiyat oluşturulamamakta ve bir
bedel ödenmesi zorunluluğu olmadan herkes bu mal ve hizmetlerden faydalanabilmektedir.
Bu durum teoride “bedavacılık sorunu” (free rider) olarak tanımlanmaktadır. Bedavacılık
sorunu nedeni ile piyasa mekanizması vasıtasıyla kamu mallarının maksimum sosyal yararı
sağlayacak seviyede üretilmesi mümkün olmamaktadır. Dolayısıyla bir kimsenin yaptığı
ödemenin düzeyinden bağımsız bir şekilde fayda sağladığı bir durumda, piyasa
45
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
mekanizması gerektiği gibi işlememektedir Bedavacılık sorunu neticesinde kamu
mallarından yararlandıkları halde bazı kimseler bunların finansmanına katılmamakta ve
dolayısıyla da eksik arz oluşmaktadır. Bu nedenle kamusal malların bulunması, kamu
kesiminin piyasaya müdahalesin için en haklı nedenlerden birisi olarak öne çıkmaktadır.
Kamu mallarının diğer bir ayırıcı özelliği piyasa talebine ilişkindir. Özel mallarda piyasa
talebine ulaşmak için bireysel talep eğrilerinin yatay toplamı alınmaktadır. Kamusal malların
talebine ulaşabilmek için ise bireysel talep eğrilerinin dikey toplamı alınmaktadır. Diğer bir
ifadeyle özel mallarda her bir fiyat düzeyindeki miktarlar toplanırken, kamu mallarında
miktar sabitken faydalar toplanmaktadır.
Kamu mallarının piyasa fiyat mekanizmasının çalışmasını engelleyen nitelikler sergilemesi
nedeniyle devlet, bu tür mal ve hizmetlerin ya üretimini üstlenmekte ve kaynakları kendisi
kullanmakta ya da sübvansiyon, vergi ve düzenleme gibi mekanizmalara başvurarak
üretimin en uygun düzeyde yapılmasını sağlamaya yönelik müdahalelerde bulunmaktadır.
1.5.2. Dışsallıklar
Dışsallık toplumun belirli bir üyesi tarafından gerçekleştirilen bir üretim veya tüketim
faaliyetinin sonucu olarak ortaya çıkan fayda ve maliyetlerin toplumun diğer üyelerine
taşmasıdır. Dışsallık işlemi yapan tarafından hesaba katılmayan ekonomik işlemden doğan
maliyet veya fayda olarak tanımlanır.
Dışsallıklar söz konusu olduğunda piyasa ekonomisinde kaynaklar hatalı yönde tahsis
edilebilmektedir. Örneğin dışsal zarar olduğunda bu mal ve hizmet üretiminde kullanılan
kaynaklar ortaya çıkan zararları kapsamamakta ve bu alana gereğinden çok kaynak
aktarılmasına neden olabilmektedir. Ya da benzer şekilde dışsal faydalar hesaba
katılmadığında kaynak tahsisinde aksaklıklar ortaya çıkabilmektedir.
Dışsal Maliyet veya Negatif Dışsallık kavramı bir kişinin ekonomik işlemlerinden dolayı
diğerlerinin maliyetine katlanması durumunu ifade eder. Günümüzde negatif dışsallıklar en
çok çevre kirliliği, nükleer teknolojinin kullanımı, kimyasal atıklar alanında karşımıza
çıkmaktadır.
Genel olarak dışsallık sorunun iki temel çözüm yolu bulunmaktadır. Birincisi kamu
müdahalesine gerek kalmaksızın Özel Mülkiyet Hakları çerçevesinde dışsallık sorununun
piyasada çözülme yollarıdır. Bunlar arasında en önemlileri olarak şirket birleşmelerine
gidilmesi, toplumsal uzlaşma yoluyla çözüm, pazarlık yöntemini saymak mümkündür.
İkincisi seçenek ise dışsallıkların özel mülkiyet hakları çerçevesinde çözüme
kavuşturulamaması durumunda Kamu müdahalesi yoluyla dışsallıkların çözülmeye
çalışılmasıdır. Dışsallıkların devlet müdahalesi ile çözümünde kullanılan yöntemler olarak
düzenleme, vergileme, piyasa yaratılması (çevre kirliliği piyasası veya atık piyasası
oluşturulması gibi), sübvansiyon uygulanması, mülkiyet haklarının yeniden düzenlenmesi
öne çıkmaktadır.
46
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
1.5.3. Tam Rekabet Koşullarının Gerçekleşmemesi
Gerçek hayatta bir piyasanın tam rekabet piyasası olmasını sağlayan şartların nerede ise hiç
birinin tam anlamı ile sağlanması söz konusu olmamaktadır. Dolayısıyla tam rekabet
piyasaları da ulaşılması olanaksız bir ütopya haline gelmektedir. Günümüzde piyasalarda
haberleşme ve bilgi sağlama imkânlarının farklı olması piyasaların tam anlamıyla saydam
olmasını engellemektedir. Diğer yandan aynı piyasadaki mal türleri arasında çoğu zaman
benzerlik söz konusu olmamaktadır. Bu durumda bazı firmalar üstünlük elde edebilmekte ve
eksik rekabet ortaya çıkabilmektedir. Günümüz piyasalarında tam rekabet piyasalarının
fiyatların veri olma ve çok sayıda alıcı ve satıcı olması özelliği de geçerli olmamaktadır.
Piyasalarda eksik rekabet bulunmakta ve özellikle satıcılar kendi aralarında anlaşma yoluna
giderek kartel, tröst, holding gibi kurumlar oluşturmak suretiyle fiyatları arzuladıkları yönde
etkileyebilmektedirler.
Sonuç olarak tam rekabet piyasası modeli gerçek hayatta gerçekleştirilemediği takdirde
piyasa ekonomisinin de tek başına sosyal refahı optimum seviyeye ulaştırması olanağı
bulunmayacaktır. Dolayısıyla monopol, oligopol gibi eksik rekabet piyasalarının ortaya
çıkması Pareto anlamında etkinliğin sağlanmasına ve genel dengeye ulaşılmasına engel
olacaktır.
1.5.4. Erdemli Mallar
Devlet tarafından toplumda özel niteliğe haiz kişi veya gruplara yönelik olarak bedelsiz ya
da piyasa fiyatının altında sunulan mal ve hizmetlerdir. Spesifik grupların ekonomik
durumunu iyileştirmek için sosyal devlet ilkesi çerçevesinde sunulmaktadır. Ucuz konut
üretimi, ücretsiz sağlık, düşkün ve yaşlılara, engellilere bazı hizmetlerin sunulması örnek
olarak verilebilecektir. Devlet ayrıca eğitim, sağlık gibi toplumsal olarak faydalı alanlara
bireyleri teşvik edip doğru karara yönlendirmektedir. Dolayısıyla erdemli mallar bireylerin
kendi çıkarı konusunda doğru kararı alıp almadığıyla ilgili olarak karşımıza çıkmaktadır.
Erdemli mallar yaklaşımı Neo-klasik İktisat Teorisi’nin aksine, kişilerin yargısının doğru olsa
dahi, kararlarının hatalı olabileceği üzerine oturmaktadır. Bu yaklaşıma göre Devlet’in
bireyleri doğru karar vermeye zorlaması veya teşvik etmesi gerekmektedir.
1.5.5. Asimetrik Bilgi
Bir ekonomide Pareto etkinliğinin sağlanmasının ön koşullarından birisi tam bilgi
varsayımıdır. Tam bilgiden hareketle ekonomik birimler fayda ve kar maksimizasyonuna
ulaşacak şekilde davranmaktadırlar. Ancak uygulamada tam bilgi varsayımı gerçekçi
olmamakta ve ekonomik birimler genelde eksik bilgi ortamında karar vermek durumunda
kalmaktadırlar.
47
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Asimetrik bilgi, bir işlemle ilgili olarak taraflardan birinin belli bir bilgiye sahip iken, diğer
tarafın bu bilgiye sahip olmaması durumunu ifade etmek için kullanılmaktadır. Bir tarafın
diğerlerine göre daha fazla bilgiye sahip olması halinde, bunu daha az bilgiye sahip olanlar
aleyhine kullanması söz konusu olabilecektir. Kuşkusuz bu tür fırsatçı davranışlar,
piyasaların etkinlikten uzaklaşmasına yol açabilecektir.
Asimetrik bilgi problemi teknik anlamda ilk defa, G.A. Akerlof tarafından sistematik olarak
iktisat literatüründe yer almıştır. Akerlof, asimetrik bilgi durumda piyasanın istenen sonucu
vermeyeceğini, ters seçim ve ahlaki zaafiyet olarak adlandırılan durumların ortaya
çıkacağını ifade etmiştir. Akerlof kullanılmış otomobil piyasalarını inceleyerek, alıcı ve satıcı
arasındaki bilgi farklılığından kaynaklanan sebeplerin piyasalarda oluşturabileceği
dengesizlikleri incelemiştir. Akerlof’a göre bu piyasada, otomobil satıcısı doğal olarak
alıcılardan daha fazla bilgiye sahip olacak ve bu bilgi farklılığı bir “ters seçim sorunu”
doğuracaktır. Söz konusu olgu “Limon Problemi” olarak ta adlandırılmaktadır. Bunun
nedeni otomobil piyasasındaki sorunlu otomobillerin (Amerika Birleşik Devletleri’nde günlük
dilde bu tür otomobiller limon olarak adlandırılmaktadır) neden olduğu probleme
benzemesidir.
Alıcılar tabi ki piyasada iyi ve kötü otomobiller satıldığını bilmektedir. Fakat hangi
otomobillerin kötü (limon) hangilerinin ise iyi kalitede olduklarını bilememektedirler. Böyle
bir durumda daha az bilgiye sahip potansiyel alıcılar, ancak ortalama kaliteyi yansıtan
ortalama bir fiyatı ödemeye razı olacaktır. Daha kaliteli otomobillerin satıcıları ise, bu
ortalama fiyatın aracın gerçek kalitesini yansıtmadığını ve otomobilin asıl değerinin bu
fiyatın üstünde olduğunu düşünerek otomobillerini piyasadan çekecektir. Buna karşın düşük
kaliteli otomobil satıcıları ise bu ortalama fiyatın, kendi araçlarının asıl değerinin üstünde
olduğunu fark ettikleri için bu fiyattan araçlarını satmayı arzulayacaklardır.
Sonuç itibariyle daha kaliteli otomobiller piyasadan çekilecek, daha kalitesiz otomobiller
(limonlar) piyasada kalacaktır. Kalitesiz arabaların sayısı kaliteli arabaları geçtiğinde ise ters
seçim sorunu oluşacaktır. Ters seçim sorunu taraflar arasında bir ekonomik işlem
yapılmadan önce gizli bilgiden yani taraflardan birinin diğerinden daha fazla bilgiye sahip
olmasından doğmaktadır.
Ters seçim olgusunun ortaya çıkmasının sonucunda piyasaya gelen iyi arabaların sayısı
giderek azalacak ve kullanılmış araba piyasası etkin olarak işleyemeyecektir. En çok satılan
arabaların limon olması, kötü arabaların iyileri piyasadan kovmuş olması anlamına
gelecektir.
Ters seçim kavramı asimetrik bilgi durumunda, özel bilgiye dayanarak sözleşme yapıp, özel
bilgiyi kendi lehine kullanıp, daha az bilgiye sahip olanlar aleyhine kullanmayı planlama
eğilimini ifade etmek için kullanılmaktadır. Özel bilgi bir kişinin sahip olduğu, ancak başka
kişilerin sahip olabilmesi için maliyete katlanması gereken bilgiyi ifade etmektedir.
48
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Ahlaki zaafiyet bir ekonomik işlemin tarafları arasında anlaşma sağlanması sonrasında
tarafların birbirlerine davranışlarını tam olarak bilememelerinden kaynaklanan asimetrik
bilgi sorunu nedeni ile ortaya çıkmaktadır. Burada iki taraf arasındaki bir sözleşmenin
bulunması, birisinin davranışının diğerinin refahına zarar vermesine yol açmaktadır. Örneğin
hizmet sektöründe taraflardan birinin anlaşma yapıldıktan sonra, hizmetin sağlanması
sırasında, diğer tarafı zarara uğratacak şekilde davranış ve eylemlerde bulunması söz
konusu olabilmektedir.
Ahlaki zafiyet olgusu özel sigorta piyasasının gelişimini engelleyen unsurlardan biri olarak
öne çıkmaktadır. Burada sigortalı sigorta güvencesi ile kendisine sağlanan güvence nedeni
ile, sigortalamadan önce aldığı önlemleri azaltarak ahlaki zafiyet doğurmaktadır. Bisikletini
sigorta ettiren kişilerin, daha önce bisikletlerini özenle kilitlerken, sigorta yaptırdıktan sonra
kilitlemeyi savsaklamaları ahlaki zafiyet sorununun oluşmasına örnek olarak gösterilebilir.
Asimetrik bilgi kaynaklı ters seçim ve ahlaki zafiyet sorunları finans piyasalarında da fiyat
mekanizmasının düzgün çalışmasını engelleyebilmektedir. Bu kredi piyasalarında kredi
tayınlaması, sermaye piyasalarında ise öz kaynak tayınlaması problemlerine yol
açabilmektedir.
Kredi tayınlaması, ödünç verilen fonların faiz oranının kredi arz ve talebini eşitleyememesi
durumunda bankaların, mevcut kredi faiz oranını yükselerek tüm talebi karşılamak yerine,
verdikleri kredi miktarını azaltmalarını ifade etmektedir.
Öz kaynak tayınlaması, firmaların fon temin etmek üzere hisse senetlerini halka arz
ettiklerinde, ihraç eden firma ile potansiyel yatırımcılar arasındaki asimetrik bilgi nedeniyle
ortaya çıkmaktadır. Bu durumda yatırımcıların ihraca yeterince güvenmemeleri ve firmaların
hisse senetlerini düşük fiyatlamak durumunda kalmaları söz konusu olabilmektedır.
Limon problemi, finansal piyasalarda da ortaya çıkabilmektedir. Asimetrik bilgi nedeniyle
potansiyel hisse senedi alıcısı olan bireyler, beklenen karları yüksek ve riski düşük olan iyi
firma ile beklenen karı düşük ve riski yüksek bir firma arasında ayırım yapamayacaktır. Bu
nedenle alıcılar, ortalama kalitedeki bir hisse senedi fiyatını ödemeye razı olacaktır. Teklif
edilen fiyat, kötü kaliteli firmanın hisse senedinin fiyatı ile iyi kaliteli firmanın hisse
senedinin fiyatı arasında yer alacaktır. İyi kaliteli firmanın yöneticileri, iyi bir firma
olduklarını bildikleri için, ortalama kaliteli bir firmanın hisse senedinin fiyatından hisselerini
satmak istemeyecektir. Bu ortalama fiyata hisselerini satmaya razı olan firmalar ise, kötü
kaliteli firmalar olacaktır. Alıcılar, kötü kaliteli firmaların hisselerini satın almak istemeyeceği
için hisse senedi piyasası etkin olarak çalışmayacaktır.
Sonuç itibariyle kaliteli ve finansal durumları iyi şirketlerin hisse senetlerini arz edenler
piyasadan çekilecektir. Diğer yandan piyasalar kalitesi iyi olmayan şirketlerin hisse
senetlerinin bir kısmını da tasfiye edecek ve bazı kalitesiz firmalar piyasadan dışlanacak ve
piyasada sınırlı bir satış olacaktır. Asimetrik bilgi sorunu finansal varlık emisyonunun
firmalar için çok önemli bir finansman kaynağı olmasını engelleyecektir.
49
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
1.5.6. Eksik Piyasalar
Eksik piyasalar bir mal ve hizmetin arz maliyeti kişilerin ödemeye hazır olduğu tutarlardan
daha düşük olduğu halde, özel kesimin belirsizlik risk nedeniyle bu malı üretmekte başarısız
olması durumunda ortaya çıkmaktadır.
Devletler gelecek piyasaların oluşmaması nedeniyle özellikle sosyal güvenlik gibi alanlara
girmek durumunda kalabilmetedir. Ekonomik birimler bugün ve gelecekteki fiyatları bilir ve
gelecekte her bir mal veya faktör için bir piyasa oluşur. Belirsizliklerin gelecek piyasaların
ortaya çıkmasına mani olması ile piyasa başarısızlıkları başgösterir. Bu özellikle sağlık
sigortacılığı, işsizlik sigortası, sosyal güvenlik, mevduat güvencesi alanında ortaya çıkmakta
devlet özel kesimi denetleyerek, düzenleyerek müdahale etmektedir. Gelecek piyasaların
oluşmamasının temel nedenleri olarak asimetrik bilgi sorununu ve piyasa oluşturmanın
işlem maliyetlerinin çok yüksek olmasını göstermek mümkündür.
1.5.7. Ekonomik İstikrarsızlıklar
Piyasa ekonomisi taraftarları, piyasaların ekonomik birimler arasında koordinasyon
fonksiyonunu başarı ile gerçekleştirdiği ve ekonomik etkinliği sağladığını ifade
etmektedirler. Günümüzde en önemli piyasa başarısızlıklarını ve piyasaya müdahalenin
gerekçelerini enflasyon, deflasyon, durgunluk, işsizlik görünümünde ortaya çıkan ekonomik
istikrarsızlıklar ve gelir dağılımı bozuklukları teşkil etmektedir.
1929 ekonomik bunalımına kadar ekonominin sürekli olarak tam istihdamda olduğu kabul
edilmiş ve devletin ekonomik hayatın doğal işleyişine müdahale etmemesi gerektiği
benimsenmiştir. Ancak 1929 bunalımı ekonomik istikrarsızlıklara karşı piyasa ekonomisinin
doğal işleyişinin yetersiz kaldığını gözler önüne sermiştir. Bunun üzerine Keynes’in
düşünceleri dünya da kabul görmeye başlamış ve Keynesci İktisat Teorisi ekonomiye
müdahalenin gerekçelerini oluşturmuştur. Keynesci anlayışla birlikte Devlet ekonomik
istikrarsızlıklara karşı aktif olarak mücadele etmeye başlamıştır.
50
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Slayt 1
İnsanoğlu, değer kavramıyla tanışmasından ve malların değerini tartışmasından itibaren,
M.Ö. 3000’li yıllardan itibaren trampa (takas) ekonomisinin yarattığı sorunlardan
kurtulabilmek için, tarımsal ürünleri veya ilkel kabile yaşantısı içerisinde en fazla değer
verilen nesneleri (metal parçaları, ortası delik taşları, deniz havyanlarının kabuklarından
oluşan kolyelerı, hayvan boynuzlarını) para niyetine kullanarak mübadele sistemini
oluşturmaya çalışmıştır. Tarımsal ürünleri para niyetine kullanmak, değerini ve miktarını
kontrol altında tutmak ve kavimlerarası ticarette geçerlilik anlamında pek çok sorunu
beraberinde taşımaktaydı. Bu nedenle, M.Ö. 2000’li yıllardan itibaren altın ve gümüş
madenlerinin karışımından elde edilen elektrumdan yapılma paraların işlem gördüğü bir
mübadele sistemi devrimsel bir değişikliğin başlangıcı olarak nitelendirilebilir. Altın ve
gümüş para kullanımı zaman içerisinde insanoğlunu bir kavramla daha tanıştırmıştır;
Tasarruf Kavramı.
FİYATIN OLUŞUM U
M ALIN
SAĞLADIĞI
FAYD A
M ALIN BOL
VEYA KIT
OLM ASI
M ALIN
K ALİTESİ
M ALIN DEĞERİ
ORTAK DEĞER ÖLÇÜSÜ
FİYATLAR GENEL SEVİYESİ (DÜZEYİ)
ARTIŞLAR (ENFLASYO N)
AZALIŞLAR (DEFLASYON)
Slayt 2
Her ulusal ekonominin nihai hedefi, bir işletmenin bilanço eşitliğine benzetilebilecek,
kaynaklar-harcamalar dengesini gerçekleştirmektir. Makro ekonomik analiz, öncelikle bir
ulusal ekonominin öz kaynakları ile toplam harcamalarının birbirine eşit olmasını öngörür.
Bu formül içerisinde, ülkenin iç öz kaynağı GSMH olarak tanımlanmıştır. Bununla birlikte,
ülkenin toplam öz kaynaklarını bulabilmek için GSYİH ile Cari İşlemler Dengesi’nin toplam
değerini kullanmak da mümkündür. Eğer, ülkenin iç ve dış öz kaynağı hedeflediği tüketim
ve yatırım harcamalarını karşılamaya yeterli değil ise, bu durumda yabancı kaynak
kullanmak kaçınılmazdır. Yabancı kaynak ise bir ulusal ekonomiye 3 şekilde gelir; birincisi
doğrudan yatırım amaçlı yabancı sermaye, ikincisi portföy amaçlı yabancı sermaye ve
üçüncüsü dış borçlanma.
KAYNAKLAR - HARCAMALAR DENGESİ
TOPLAM (ÖZ) KAYNAKLAR = TOPLAM HARCAMALAR
İÇ (ÖZ) KAYNAK + DIŞ (ÖZ) KAYNAK = TÜKETİM HAR. + YATIRIM HAR.
GSMH + (CARİ İŞL. DNG - N D A F GEL.) = TÜKETİM H. + YATIRIM H.
(GSYİH – N D A F GEL) + (CARİ İŞL. DNG - N D A F GEL.) = TÜK. H. + YAT. H.
GSYİH + CARİ İŞL. DNG = TÜK. H. + YAT. H.
51
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Slayt 3
GSMH değeri TÜİK’in tablosundan alınmaktadır. Cari İşlemler Dengesi değeri ise TCMB’nin
hazırladığı Ödemeler Dengesi Tablosu’ndan alınmaktadır. Ülkenin öteden beri dış borç
kullandığı dikkate alınır ise, tüketim ve yatırım harcamaları içerisinde yer almayan dış borç
ana para geri ödemesinin formülün sağ tarafına eklenmesi gerekir. Eğer, dış borç ana para
geri ödemesi eşitin sol tarafına negatif olarak, yabancı kaynağın altına eklenirse, yabancı
kaynak (-) dış borç ana para geri ödemesi = Sermaye Hareketleri’ne eşitlenir. Sermaye
Hareketleri değeri ise, eski Ödemeler Dengesi Tablosu’nda B ana başlığına karşılık gelen
değerdir. Yeni Ödemeler Dengesi Tablosu’nda ise C Finans Hesabı kalemine karşılık
gelmektedir.
KAYNAKLAR - HARCAMALAR DENGESİ
TOPLAM (ÖZ) KAYNAKLAR = TOPLAM HARCAMALAR
İÇ (ÖZ) KAYNAK + DIŞ (ÖZ) KAYNAK = TÜKETİM HAR. + YATIRIM HAR.
GSMH + (CARİ İŞL. DNG - N D A F GEL.) = TÜKETİM H. + YATIRIM H.
YABANCI KAYNAK + (GSMH + DIŞ KAYNAK) = TÜK. H. + YAT. H.
YABANCI KAY. + (GSMH + DIŞ KAY.) = TÜK. H. + YAT. H. + DIŞ BORÇ ANA PARA GERİ Ö.
Slayt 4
GSMH’nın üretim faktörleri arasında paylaşımı için, amortisman ve dolaylı vergilerin
çıkarılması gerekir. Böylece, Milli Gelir’e ulaşılır ve milli gelir 4 üretim faktörü arasında
paylaştırılır. Milli Gelir, o an için birfiil mal ve hizmet üretimine katılan üretim faktörleri
arasında dağıtılan bir gelirdir. Daha önce mal ve hizmet üretiminde görev almış ve
emekliliğe hak kazanmış üretim faktörlerine sosyal güvenlik sistemi vasıtası ile yapılan
ödemelere transfer ödemeleri adı verilir ki bu iki rakamın toplanması ile kişisel gelire
ulaşılır. Kişisel Gelir’den direkt vergilerin düşülmesi ile de Kullanılabilir Gelir’e
(Harcanabilir Gelir olarak da geçmektedir) ulaşılır. Kullanılabilir Gelir’i bireyler ve kurumlar
iki şekilde kullanır; tüketim harcamaları ve tasarruflar. Tasarruflar ya sabit sermaye yatırım
harcamalarının karşılanması için, ya da finansal araçlarda değerlendirilmek üzere kullanılır.
Eğer, finansal araçların getirisi olarak nitelendirilen i (faiz), sabit sermaye yatırım
harcamalarının getirisi olan r’ye eşit veya büyük ise tasarruf sahiplerini ellerindeki fonları
finans piyasalarında değerlendirmeyi tercih ederler.
İÇ KAYNAK - GSMH
(PF) GAYRİ SAFİ MİLLİ HASILA
(-) AMORTİSMANLAR
(PF) SAFİ MİLLİ HASILA
(-) DOLAYLI VERGİLER
(FF) SAFİ MİLLİ HASILA = MİLLİ GELİR = RANT GELİRİ + ÜCRET GELİRİ +
FAİZ GELİRİ + KAR GELİRİ
(+) TRANSFER ÖDEMELERİ = KİŞİSEL GELİR
(-) DİREKT VERGİLER
KULLANILABİLİR GELİR
KULLANILABİLİR (HARCANABİLİR) GELİR = TOP TÜKETİM HARCAMALARI + TOP.TASARRUFLAR
FİNANS PİYASALARINA
YÖNELİK YATIRIMLAR
SABİT SERMAYE
YATIRIMLARI
TOPLAM YATIRIM HARCAMALARI
52
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
2) ARZ VE TALEP ANALİZİ
ARZ: Bir malın bir satıcısının (veya satıcılarının) bir piyasada belli bir zaman süresi içinde
ve başka değişkenler eşit varsayımı altında her fiyat seviyesinde satmaya hazır olduğu
(veya oldukları) mal miktarını gösteren bir eğri veya tablodur. Bir malı üreten veya ithal
eden firmaların her birinin ayrı bir arz eğrisi vardır. Buna firma arz eğrisi denir. Endüstriyi
meydana getiren bütün firmaların arz eğrilerinin yatay toplamına endüstri arz eğrisi adı
verilir. Arz eğrisi ile arz edilen miktar arasındaki ayrımı yapmak iktisatta esastır. Arz edilen
miktar, arz eğrisinin bir noktasının gösterdiği miktar rakamıdır.
TALEP: Bir tüketicinin, zaman birimi başına, değişik fiyat seviyelerinde bir maldan satın
almaya hazır olduğu miktarları gösteren bir eğri veya tablodur. Talep, herhangi bir ihtiyacını
gidermek amacıyla bir mal veya hizmet satın alabilecek güce sahip tüketici grubudur. Bu
nedenle, ekmeğin talep grubu ile otomobilin talep grubu birbirine eşit olamaz. Ekonomi
biliminin, esas olarak üzerinde durduğu talep kavramı ise potansiyel taleptir. Potansiyel
Talep, herhangi bir ihtiyacını karşılamak için bir mal veya hizmet satınalabilecek güce sahip
olan; ancak, o malı satın alıp almayacağı belli olmayan tüketici grubudur. Arz eğrisinde
olduğu gibi burada da talep ve talep edilen miktar kavramlarının birbirlerinden ayrılması
gerekir. Talep edilen miktar, talep eğrisinin bir noktasının gösterdiği miktar rakamıdır. Yani,
belli bir fiyattan satın alınmak istenen miktardır.
(Bknz. Slayt 5)
PİYASALAR
ARZ
ARZI ETKİLEYEN FAKTÖRLER:
TALEP
TALEBİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER:
- MALIN PİYASA FİYATI
- MALIN PİYASA FİYATI
- ÜRETİM VE İTHALAT
MALİYETLERİ
- TAMAMLAYICI MALLARIN
FİYATLARI
- TEKNOLOJİ DÜZEYİ
- RAKİP MALLARIN FİYATLARI
- ARZI ETKİLEYEN DİĞER
FAKTÖRLER (Grev, Doğal Afet,
Enerji Darboğazı, Döviz
Darboğazı)
- TÜKETİCİLERİN GELİR DURUMU
- ORTAK BEĞENİ VE
ALIŞKANLIKLAR
2.1 Talebi ve Arzı Etkileyen Bağımsız Değişkenler
Talebi ve arzı etkileyen bağımsız değişkenlere geçmeden önce bu kavramların değişmesinin
ne anlama geldiğini açıklamakta fayda var. Talep veya arz eğrisi üzerinde bir noktadan
başka bir noktaya geçildiğinde, bu durum fiyata bağlı olarak talep ya da arz miktarının
değişmesidir. Fiyat dışındaki diğer bağımsız değişkenlerin değişiklik göstermesi ise, bu
eğrilerin bütünüyle sağa ya da sola kaymasına yol açar.
53
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Talebi Değiştiren Faktörler: Talep, bir malın değişik fiyat seviyeleri ile bu fiyat seviyelerinin
her birinde talep edilecek miktar arasındaki ilişkiyi kuran bir kavramdır. Yani, talep edilen
miktarlar fiyatın bir fonksiyonudurlar. Ancak bir malın talep edilen miktarını etkileyen, fiyat
dışında, başka değişkenler de vardır. Ama bunlar ekonominin kısa döneminde sabit olarak
varsayılırlar. Bu değişkenlerden herhangi biri değiştiği zaman da talep değişecektir. Bu
değişkenler:
D Demand (Talep)
D = (PA, PR, PT, Y, T)
i.
Tamamlayıcı malların fiyatındaki değişim. Burada esas mal-tamamlayıcı mal ilişkisi
söz konusudur. Her mal ve hizmet için bu tür bir ilişki söz konusu değildir. Esas mal
eğer bir tamamlayıcı mal ile desteklenmesi halinde tüketicisine hizmet verebiliyor
ise, söz konusu olur. En tipik örnek, otomobil-benzin ilişkisidir.
Rakip malların fiyatlarındaki değişim. Gerçek hayatta başka malların fiyatları
değişmekte ve bu da söz konusu malın talebini etkilemektedir. Bu durum karşısında
malın talebinin ne yönde değişeceği ise söz konusu mal ve fiyatı değişen diğer mal
arasındaki ilişkiye bağlıdır. Rakip malların (birbirinin yerine kullanılabilen mallar)
fiyatının düşmesi bir malın talep edilen miktarının azalmasına, rakip malların
fiyatlarının yükselmesi bir malın talep edilen miktarlarının artmasına neden olur.
Tamamlayıcı malların (birlikte kullanılan mallar) fiyatının artması bir malın talep
edilen miktarının azalmasına, aksi ise malın talep edilen miktarının artmasına neden
olur.
Tüketicinin parasal veya nominal gelir seviyesi. Gelirdeki bir artış malın talebini
artırırken, yine gelirdeki bir düşüş de talebi düşürecektir.
Toplumun ortak beğeni ve alışkanlıklarındaki (zevklerdeki) değişiklikler. Burada zevk
sözü, tüketicinin tercihlerini anlatmak için kullanılmaktadır. Tüketicinin zevklerinin
veya tercihlerinin değişmesi malların tüketici gözündeki önem sıralarının değişmesi
demektir. Bu noktada tüketicinin gelecekle ilgili bekleyişlerine de dokunabiliriz. Bir
malın gelecekteki fiyatları ile ilgili bekleyişleri tüketicinin bugünkü talebini
etkileyebilir.
ii.
iii.
iv.
Arzı Etkileyen Faktörler: Tıpkı talepte olduğu gibi, arz edilen miktarlar fiyatın bir
fonksiyonudurlar. Ancak bir malın arz edilen miktarını etkileyen, fiyat dışında, başka
değişkenler de vardır. Ama bunlar ekonominin kısa döneminde sabit olarak varsayılırlar.
Arzı etkileyen faktörler:
S  Supply (Arz)
S = (P, C, U, W)
i.
Maliyetleri değiştirebilecek herşey arzı etkileyebilir. Üretim teknolojisinin
değişmesi, faktör fiyatlarındaki değişimler ve benzeri değişkenler söz konusu malın
maliyetine etki edebilecekleri için arzın değişmesine neden olabilmektedirler.
54
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
ii.
Teknolojideki Değişim: Eğer bir üretim yapısı emek yoğun teknolojiden, sermaye
yoğun teknolojiye geçmiş ise, bu durum aynı miktarda malın daha kısa bir zaman
dilimi içerisinde ve daha düşük bir maliyetle üretilmesi anlamına gelir. Bu nedenle,
emek yoğun teknolojiden sermaye yoğun teknolojiye geçiş, arz miktarını olumlu
yönde etikeleyecektir.
iii.
Herhangi bir malın arzını bazı özel sebepler de (diğer değişkenler) değiştirebilir. Bir
sektörde grev kararı alınması, doğal afetler, enerji darboğazı veya döviz darboğazı
bunlara örnektir. Tarım ürünlerinin arzı üzerinde hava şartlarının etkisi büyüktür.
Devletin bazı kurallar koyması, veya bazı kurallarda değişiklik yapması da bir malın
arzını etkileyebilidiği gibi, firmaların gelecekle ilgili bekleyişleri de arzı değiştirebilir.
2.2 Arz – Talep Dengesi
Arz edilen miktarın talep edilen miktara eşit olması durumuna arz – talep dengesi
denmektedir. Bu eşitliği sağlayan ve farkedilir bir değişme eğilimi göstermeyen fiyat
seviyesine ise denge fiyatı denmektedir. Belli bir fiyattan arz edilen miktarın aynı fiyattan
talep edilen miktarı aşması durumunda ortaya bir arz fazlası çıkmakta ve bu da fiyat
seviyesinin düşmesine neden olmaktadır. Yine belli bir fiyattan talep edilen mal miktarının
arz edilen mal miktarını aşması durumunda ortaya talep fazlası çıkmakta ve fiyat
seviyesinin yükselmesine neden olmaktadır. Piyasa ekonomisi koşullarının geçerli olduğu bir
ortamda, arz-talep bir araya gelerek piyasa dengelerini oluşturur.
(Bknz. Slayt 6)
PİYASALAR
ARZ
MAKRO DENGE
TOPLAM ARZ
TALEP
= TOPLAM TALEP
[ ( TOPLAM YURTİÇİ ÜRETİM –
İHRACAT) + İTHALAT] –STOKLAR =
ÖZEL KESİMİN TÜKETİM
HARCAMALARI + ÖZEL
KESİMİNİN YATIRIM
HARCAMALARI + KAMU
HARCAMALARI (TÜKETİM VE
YATIRIM)
C+I+G(Cg+Ig)
GSMH (-) NET DIŞ ALEM FAKTÖR GELİRLERİ = GSYİH
GSYİH (-) İTHALAT VERGİSİ = TOPLAM YURTİÇİ ÜRETİM
55
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
2.3 Görünmeyen El Mekanizması
P
Arz Fazlası
P1
A
B
E
P0
P2
S
C
D
Talep Fazlası
0
QD1 Q0
(QS2)
QS1
D
Q
(QD2)
Serbest piyasa mekanizmasını ifade eden bu kavram, Adam Smith tarafından ortaya
atılmıştır. İktisadi hayatta düzeni sağlayan ve hangi malların, kimler için, ne miktarlarda
üretileceği gibi temel ekonomik sorunları çözümleyen bir görünmez el (serbest fiyat
mekanizması) vardır. O nedenle hükümetler ekonomik hayata müdahale etmemelidirler
görüşü, Görünmeyen El Mekanizması'nın savunucusu konumundaki Neo-Klasik iktisatçılar
tarafından hararetle savunulmuştur. Görünmeyen El Mekanizması sayesinde, ekonomide
oluşan arz veya talep fazlalığı erir ve piyasa tekrar denge noktasına geri döner.
Görünmeyen El Mekanizması talebin tamamiyle kırıldığı 1929 Büyük Buhranı esnasında,
piyasaları dengesizlikten kurtarmaya yetmemiştir, bir mekanizma olarak çalışamamıştır.
Yukarıdaki şekil, “ceteris paribus” varsayımı altında çizilmiştir. Şekilde, herhangi bir
nedenden dolayı fiyatın P0’dan P1’e çıktığını varsayalım. Ekonominin arz ve talep tarafı buna
farklı tepki verir (Fiyat arttığında arz artar / fiyat arttığında talep düşer).
P S
(Q0QS1) (B)
P D
(Q0QD1) (A)
AB arası kadar Arz Fazlası = QS1 - QD1 kadar arz fazlası oluşur.
Üreticiler, ellerinde kalan arz fazlasını eritmek için malın piyasa fiyatını P1’den aşağı doğru
çekerler. Fiyat, P0’a doğru kaydıkça, arz fazlası erir, piyasa yeniden E noktasına ulaşır ve
dolayısıyla yeniden piyasa dengesi kurulmuş olur.
56
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Şekilde fiyat, herhangi bir nedenden ötürü P0’dan P2’ye düşerse, talep artar ve CD (QD2 QS2) kadar Talep Fazlası oluşur. Bu, piyasadaki malı aniden daraltır. Bu sefer tüketiciler,
daralan malı bulabilmek için o mal için daha fazla fiyat teklif ederler. Bunun sonucunda
malın piyasa fiyatı yeniden yükselmeye başlar (P2P0). E denge noktasına ulaşılınca piyasa
dengesi sağlanmış olur ve böylece piyasada oluşan talep fazlası tamamen erimiş olur.
Ekonominin tamamen piyasanın hâkimiyetinde olduğu bir ortamda malın piyasa fiyatı,
herhangi bir nedenden dolayı değişir ve bu değişim nedeniyle bir arz veya talep fazlalığı
oluşur ise, bu fazlalığın erimesini sağlayan ve piyasanın yeniden dengeye ulaşmasına olanak
veren mekanizmaya (otomatik çalışan mekanizma) Görünmeyen El Mekanizması denir.
2.4 Üretici-Tüketici Rantı
P
Tüketici Rantı
S
(300 TL)
(175 TL)
(100 TL)
A
E
P0
B
D
Üretici Rantı
0
Q0
Q
Talep ve arzı oluşturan alıcı ve satıcıların içerisinde piyasa denge fiyatının üstünde mal satın
almaya razı tüketiciler ve malı satmaya razı üretici ve ithalatçı firmalar her zaman olacaktır.
Yukarıda grafikte örnek aldığımız 37 Ekran TV piyasasında, Talep Doğrusu’nun ucundaki
300 TL hiçbir tüketicinin kabul etmeyeceği fiyatı, 100 TL ise hiçbir üretici ve ithalatçı
firmanın kabul etmeyeceği fiyatı temsil etmektedir. Eğer, bir mal 175 TL’den satılıyor iken,
piyasa denge fiyatı 175 TL iken, bir tüketici o mala 250 TL dahi vermeye razı iken,
cebindeki 250 TL’yi bu malı satın almak için kullanmaya çoktan razı iken, eğer o malı 175
TL’den, yani piyasa denge fiyatından alıyor ise, bu tüketicinin malı razı olduğu fiyattan daha
düşük bir fiyata alması nedeniyle, cebinde 75 TL kalması nedeniyle elde ettiği avantaj
Tüketici Rantı’dır. Eğer, malın piyasa denge fiyatı 175 TL iken, 37 Ekran televizyonu 75
TL’ye üreten veya ithal eden bir firma, bu ürünü 50 TL kar ile 125 TL’den satmaya razı iken,
bu malı piyasa denge fiyatı olan 175 TL’den satıyor ise, yani hedeflediğinden 50 TL daha
fazla bir kar elde ediyor ise, üretici firmanın elde ettiği bu ek avantaja da Üretici Rantı,
57
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
denir. Kısacası, üreticinin satmayı düşündüğü fiyat ile fiili olarak mallı sattığı piyasa denge
fiyatı arasındaki bu farka Üretici Rantı denmektedir.
2.5 Toplam Arz-Toplam Talep Eşitliği
Bir ulusal ekonominin üretim veya ithalat yoluyla elde ettiği mal ve hizmetlerden, stok
amacıyla ayırdıkları düşüldükten sonra kalan kısıma Toplam Arz, özel kesimin ve kamu
kesiminin tüketim ve yatırım harcamalarının toplamına ise Toplam veya Efektif Talep
diyoruz.
Toplam Arz=Toplam Talep
[(Toplam Yurtiçi Üretim-İhracat)+İthalat]-Stoklar=Tüketim Harcamaları+Yatırım
Harcamaları
[(Y-X)+M]-Stok Değişimi=C+I+G(Cg+Ig)
Y (Kullanılabilir veya Harcanabilir Gelir) = C+I+G+(X-M)+Stok Değişimi
Keynesgil Genel Denge olarak tanımlanacak bu formülde, Tüketim ve Yatırım
Harcamaları'nın iki ana boyutu söz konusudur. Birincisi, Otonom Tüketim ve Otonom
Yatırım Harcamaları ki, bu tanım GSMH veya Milli Gelir seviyesi ne olursa olsun yapılması
şart olan tüketim ve yatırım harcamaları anlamına gelir. Başka bir ifadeyle otonom tüketim
harcamaları tüketimin gelirden bağımsız kısmını ve otonom yatırım harcamaları da yine
yatırım harcamalarının gelirden bağımsız kısmını ifade etmektedirler. İkincisi Uyarılmış
Tüketim Harcamaları ve Uyarılmış Yatırım Harcamaları. Bu ifadeler ise, Milli Gelir seviyesine
bağlı olarak gerçekleşen tüketim ve yatırım harcamaları anlamına gelir. Uyarılmış Tüketim
Harcamaları (c.Y) ile gösterilir, ki c veya mpc marjinal tüketim eğilimidir. Uyarılmış Yatırım
Harcamaları ise (i.Y) ile gösterilir, ki i marjinal yatırım eğilimidir. Bir ulusal ekonomide
halkın marjinal tüketim eğilimi olan c ile marjinal tasarruf eğilimi s veya mps'nin toplamının
1'e eşit olması esasdır (c+s=1) veya (mpc+mps=1). Yani, Türk halkının marjinal tüketim
eğilimi eğer 0.75 ise, bu durum halkın kullanılabilir gelirinin % 75'ini tüketim
harcamalarında, geri kalan % 25'lik bölümü ise tasarruf olarak değerlendirdiği anlamına
gelir. Keynesgil Genel Denge, makro dengede esas belirleyici olan toplam talep olduğunu
vurgular. Ekonomiye ‘Kamu Müdahalesi’ni onaylar. Bu nedenle, toplam arzı temsil eden
geometriksel şekil, ‘0’ orijininden başlayan ve yukarı doğru 45 derecelik bir açıyla tırmanan
bir doğru ile temsil edilir. Otonom tüketim harcamaları seviyesinden başlayan ve eğimi
marjinal tüketim eğilimiyle (c) hesaplanan tüketim harcamaları doğrusunun ve eğimi
marjinal yatırım eğilimiyle (i) hesaplanan ve otonom yatırım harcamaları seviyesinden
başlayan yatırım harcamaları doğrusunun geometriksel toplamı ile ulaşılan efektif talep
doğrusu ile toplam arz doğrusunun kesiştiği nokta ise, makro dengeyi verir ve denge GSMH
seviyesinin belirlenmesini sağlar.
Yukarıdaki formülde, X-M, Keynesgil Genel Denge formülünün ‘dışa açık’ olmasını
sağlamasının yanı sıra, mal ve hizmet ihracatından elde edilen gelirin halkın kullanılabilir
gelirini olumlu etkilediğini, mal ve hizmet ithalatı için harcanan dövizin ise, halkın
kullanılabilir gelirini olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. Bu nedenle bir ulusal
58
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
ekonomide Marjinal İthalat Eğilimi artar ise, yukarıdaki formüle bağlı olarak, Gelir
Çarpanı da azalacaktır.
Klasik Genel Dengede ise, Keynesgil Genel Denge’nin aksine, arz yanlısı bir anlayışın
etkisine bağlı olarak, tam rekabet piyasası koşullarında çalıştığı varsayılan emek
piyasasında; denge reel ücret seviyesinde oluşan tam istihdam seviyesi, aynı zamanda
ekonominin mal ve hizmet üretim eğrisinden de yararlanılarak, tam istihdam seviyesinde
elde edilebilecek denge GSMH seviyesini gösterir. Keynes’in 1929 Buhranı’nı talep
yetersizliğinden kaynaklanan bir buhran olarak tanımlaması, Keynesyen anlayışın
ekonomide esas belirleyici olan unsurun ekonominin arz yönü değil, talep yönü olduğunu
öne çıkarmıştır.
2.6 Pigou Etkisi
Pigou Etkisi, fiyat ve ücretlerin esnek olması halinde, serbest piyasaların tekrar tam
istihdama dönebilecek dinamikler içerdiğini açıklamaya yönelik bir yaklaşımdır.
Neoklasik Genel Yaklaşım’da faiz oranı, yatırım ve tasarrufları eşitleyecek (dengeleyecek)
şekilde sürekli olarak değişmektedir. Keynes’te ise, yatırımlar, önemli ölçüde dışsal
faktörlerin etkisi altındadır. Tasarruflar ise gelire bağımlıdır. Tasarruf ve yatırımlar arasında
fark oluştuğunda, bu fark gelirdeki değişme ile kapanmaktadır. Bu nedenle sistem, eksik
istihdamda kilitlenebilmektedir.
Pigou, Keynes’in servet ve tüketim arasındaki ilişkileri göz ardı ettiğini; bu ilişkilerin dikkate
alınması halinde, sistemin tekrar dengeye gelebileceğini öne sürer. Buna göre, ekonomik
durgunluk ortamında gerileyen fiyatlar, tüketim harcamalarını uyararak ekonomiyi dengeye
yönlendirir.
Pigou, tüketim ve servet arasında sıkı bir ilişki olduğunu düşünmektedir. Buna göre,
parasal ücret haddinin düşmesi, fiyatlar genel düzeyinin azalmasına ve bu da toplumda
adeta likit servet artışı gibi etki doğmasına neden olur. Bu durum karşısında bireyler,
tüketim harcamalarını artırıp tasarruflarını azaltma eğilimine girecekler ve tasarruf-yatırım
dengesi yeniden kurulacaktır. Fiyatların düşüp servetlerin artmasıyla ortaya çıkan bu
tasarruf azaltıcı etkiye Pigou Etkisi denmektedir.
Pigou Etkisi, sadece mal ve hizmet piyasalarındaki fiyat hareketlerini göz önüne alır ve bu
yönüyle de Keynes Etkisi’nden ayrılır.
2.7 Arz-Talep Kaymaları
Eğer, arz ve talep miktarı bağımlı değişkenini etkileyen ve her iki fonksiyonda da ortak
bağımsız değişken olan fiyat (P) değişebiliyor, buna karşılık maliyetler, teknoloji düzeyi, arzı
etkileyen diğer faktörler, tamamlayıcı malların fiyatları, rakip malların fiyatları, tüketicilerin
gelir düzeyi ve toplumun ortak beğeni ve alışkanlıkları sabit ise, bir Ceteris Paribus
59
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
durumu söz konusudur. Yani, diğer bağımsız değişkenler aynı kaldığında, malın piyasa
fiyatındaki herhangi bir değişikliğin arz veya talep miktarı üzerinde neden olacağı miktar
değişikliği, Arz (S) veya Talep Eğrisi (D) veya doğrusu üzerinde aranır.
Varsayım 1
S = ( P, C ,
D = ( P,
U, W)
PT , PR , Y , T )
Ancak, yukarıdaki varsayımın tersi bir durum söz konusu ise, yani malın piyasa fiyatı
sabit, buna karşılık diğer bağımsız değişkenlerden birisi değişiyor ise, örneğin maliyet artışı
veya azalışı, ya da tamamlayıcı malın fiyatının artması veya azalması söz konusu ise, bu
durumda arz veya talep doğrusunun sağa veya sola doğru kayması söz konusu olacaktır.
Varsayım 2
S = ( P , C, U, W )
D = ( P , PT, PR, Y, T)
P
S1
S
E1
P1
E2
E
P0
D
D1
0
Q
Q2
Q1
Q0
Yukarıdaki grafikte örnek aldığımız Kumaş Piyasası’nda, kumaşın fiyatının sabit olduğu
varsayımı altında ( PKumaş ), kumaş sektöründeki işçi - işveren sendikaları arasında süren
toplu sözleşme görüşmelerinin anlaşmazlıkla sonuçlandığını ve işçilerin greve gittiğini
varsayalım. Dolayısıyla 2. varsayımdaki gibi, P fiyat sabit; fakat W, yani arzı etkileyen
diğer faktörlerden birinin durumu değişiyor. Bu durumda üretilen mal miktarı ve dolayısı ile
piyasaya arz edilen mal miktarı azalacaktır. ( S , Q Böylece grev kararı sonrası yeni arz
60
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
eğrisi, S1 olarak oluşur. Arz edilen miktar ise, Q0’dan Q1’e azalır. Kumaş arzı azaldığı fakat
buna karşılık talep azalmadığı için, manifaturacılar ve kumaş dükkânları malın piyasa fiyatını
arttırırlar. Yeni oluşan noktalar şöyledir: P0P1; Q0Q1; EE1. Kumaş, vazgeçilmez bir mal
değildir. Dolayısıyla tüketici, söz konusu fiyat artışlarını kabul etmeyebilir ve talebini başka
bir döneme erteleyebilir. Yani, kumaşa olan talep de azalabilir (Talep eğrisi sola kayar ve D1
konumunu alır); E1E2; Q1Q2; P1P0 halini alır. Dolayısıyla fiyat artışı ters tepebilir.
Satıcılar yeniden, P0 fiyat düzeyini kabul eder ama daha az talebe razı olmak zorundadırlar.
Eğer üreticiler, grev kararı sonrası fiyat seviyesini P0’da korusalardı, hala Q0 kadar talep
olacaktı.
P
S
E
P0
E1
P1
D
D1
Q
0
Q1
Q0
Bu grafikte örnek aldığımız Standart Cep Telefonu Piyasası’nda ise, yeni ve çok fonksiyonlu
cep telefonlarının piyasaya çıkmasıyla birlikte standart cep telefonuna olan ilgi azalmaya
başlar. Dolayısıyla tüketicilerin standart cep telefonuna olan talebinde azalma görülür (Talep
eğrisi D D1 olur). Standart cep telefonuna olan ilginin azalmasıyla birlikte talep edilen
miktar, Q0’dan Q1’e düşer; ancak piyasaya arz edilen standart cep telefonu miktarı
değişmez. Yani, Arz eğrisi nin pozisyonu, konumu değişmez. D1 talep eğrisi ile mevcut arz
doğrusunun kesiştiği yeni E1 denge noktasında, yeni bir fiyat oluşur. Yani, cep telefonu
satan dükkânlar, standart cep telefonu artık ilgi görmediği için, söz konusu telefonların
fiyatlarını düşürürler (P0P1 olur).
Altın Kural: Eğer, malın piyasa fiyatı dışında kalan diğer bağımsız değişkenlerden herhangi
birisinin değişiim olumlu bir değişim ise, bu durumda hem arz, hem de talep doğrusu veya
eğrisi sağa doğru hareket eder, kayar; eğer, malın piyasa fiyatı dışında kalan diğer bağımsız
değişkenlerden herhangi birisindeki değişim olumsuz bir değişim ise hem arz, hem talep
doğrusu veya eğrisi sola doğru hareket eder, kayar. Örneğin, bir sektörde grev kararı arz
doğrusunu, üretim aksayacağından, sola doğru kaydırır. Benzin fiyatı pahalılandığında,
benzin tamamlayıcı mal-otomobil esas mal ilişkisi çerçevesinde, otomobile olan talep
azalacak ve talep doğrusu sola doğru kayacaktır.
61
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Burada bir istisnasi durum, normal mal - düşük mal ayrımında kendini gösterir. Şöyle ki, bir
ekonomide tüketicilerin geliri arttığında, örneğin düşük mal margarin ise, tüketicilerin
gelirleri artsa da, daha fazla margarin tüketileceğine, tereyağının daha fazla tercih edildiği
gözlenir. Yani, gelir arttığında, düşük malın talebi azalır ve margarinin talep doğrusu sola
kayar. Buna karşılık, tereyağ normal malının talep doğrusu sağa kayacaktır. Gelir
azaldığında ise, normal mal olması nedeniyle, tereyağın talep eğrisi sola kayacaktır. Gelir
azaldığında normal mal olarak tereyağını alamayacak tüketiciler, düşük mal olarak
margarine yöneleceklerdir. Böylece, düşük mal olan margarinin talep eğrisi sağa kayacaktır.
Çünkü, tüketiciler gelirleri azalınca, yeniden margarin tüketmeye döner. Bu talep artış ve
azalışları esnasında, margarinin ve tereyağının fiyatının sabit olduğu unutulmamalıdır. Bir
önemli nokta bu konunun, İkame Etkisi ile karıştırılmamasıdır.
İkame Etkisi: Bir tüketicinin reel geliri sabit iken, malın piyasa fiyatındaki değişimin o
malın tüketim miktarı üzerinde yarattığı etkiyi tanımlar. Tüketici burada fiyatı artan malı,
aynı kalitedeki bir başka mal ile ikame eder. Malın nisbi fiyatı arttığında tüketicinin o mal
yerine, başka bir mal ikame etmesi durumudur. Tüketici göreceli olarak pahalılaşan bir
malın yerine ucuzlayan başka bir malı ikame eder. İkame etkisi sadece ve sadece nispi
fiyatlardaki değişimin etkisini ifade eder. İkame etkisi her mal için ve her zaman pahalılaşan
malın yerine ucuzlayan malın yerine konması ve ucuzlayan malın tüketilen miktarının
artması yönündedir. Bu kuralın istisnası da yoktur.
Gelir Etkisi: Tüketicinin parasal (nominal) geliri sabitken, bir malın fiyatının değişmesi
sonucunda reel gelirde ortaya çıkan değişmenin, o maldan tüketilen miktar üzerindeki
etkisini gösterir. Bir malın fiyatı düşerken, tüketici eskisine oranla o maldan daha fazla satın
alabilir, dolayısıyla o mal cinsinden satın alma gücü artar. Gelir etkisi tüketicinin nominal
geliri sabitken fiyat düşünce, sadece ve sadece reel gelirinin artmasının tükettiği mal
miktarı üzerindeki etkisini gösterir. Gelir etkisi malın normal veya düşük olmasına göre
farklılık gösterir. Normal mallarda gelir arttığında tüketilen mal miktarı ararken, düşük
mallarda tüketilen mal miktarı azalır.
Giffen Paradoksu - Giffen Malı: Fiyat artışı sonucunda genel kural olan talep eğrisinin
negatif eğimli olması yani fiyat arttığında talep edilen miktarın azalması kuralının tersine
işlemesi ve talep eğrisinin pozitif eğimli olması durumunda ortaya çıkar. Bu durumda giffen
malının fiyatı düşer ise talep edilen miktarı da azalır. Giffen çelişkisi 19. yy.’da sanayileşme
döneminin başlarında İrlanda’da tesbit edilmiştir. Bu dönemde işçilerin ancak hayatta
kalmalarına yetecek kadar düşük bir ücret alabilmeleri nedeni ile, gelirlerinin tamamına
yakınını en ucuz gıda malı olan patatese harcamaları söz konusu olmuştur. Bu durumda
patates fiyatlarının yükselmesi, işçilerin başka mallardan vazgeçerek beslenmek için patates
tüketimini arttırmalarına yol açmıştır. Fiyatı artan patatesin talep edilen miktarınında
artması olgusu Giffen Paradoksu olarak adlandırılmıştır.
Veblen Etkisi: Bazı hane halklarının bazı malların fiyatları yükseldiğinde gösteriş etkisiyle o
malın tüketimini talep edilen miktarını arttırmalarıdır. Yeni zenginlerin gösteriş için hareket
ederek fiyatı artan malı daha fazla tüketerek zenginliklerini sergilemeleridir. Bu durumda
Veblen etkisiyle talep eğrisi normal şeklinin dışında pozitif eğimli olabilir. Veblen Etkisi o
malın fiyatına bağlıdır.
Snop Etkisi: Kişilerin fiyatı düşen mala olan taleplerinin negatif kitle dışsallığı nedeniyle
azalmasını ifade eder. Gösteriş yapmak isteyen kişiler düşük gelirlilerden ayrılmak için fiyatı
düşen maldan daha az alırlar. Çünkü diğer kişilerin aynı malı satın alabilmeye
62
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
başlamalarından rahatsız olmaları söz konusudur. Bu şekilde fiyatı düşen maldan daha az
alınmasına sürüden ayrılma talebi denebilir. Snop etkisi başkalarının tüketimine bağlıdır.
Örnek olarak nadir bulunan sanat eserleri, siparişle üretilen bir takım özel otomobiller
verilebilir.
Başkalarından Geri Kalmama Etkisi: Kişilerin bir mala olan talebinin o malın diğer kişiler
tarafından da satın alındığı için artmasını ifade eder. Sürüye katılma talebi topluluğa, gruba
çevreye uyma amacıyla oluşan talepten kaynaklanır. Bir mal veya hizmetin başkalarına
benzeme, kitleye uyma amacıyla edilmesi, modaya uymak, diğer kişilerden aykırı
düşmemek için yapılan tüketimi ifade eder. Fiyat düştüğünde talep başkalarından geri
kalmama etkisi ile daha da artar. Örnek olarak moda olan oyuncakları, moda kıyafetleri
vermek mümkündür.
2.8 Esneklik (Elastikiyet) Kavramı
Mal ve hizmetlerin arz ve talep doğruları birbirine benzemez. Çünkü, farklı mal ve
hizmetlerin fiyat ve gelir gibi bağımsız değişkenlerdeki değişikliklere olan duyarlılıkları
farklıdır. Bu nedenle, bir bağımsız değişkendeki yüzdesel değişimin, arz veya talep miktarı
bağımlı değişkenleri üzerinde ne oranda bir yüzdesel değişim yarattığını hesap etmemizi
sağlayan, o malın arz veya talep miktarının bağımsız değişkene olan hassasiyetini
ölçmemizi sağlayan kavrama Esneklik diyoruz. Arz bağımlı değişkeninin fiyat bağımsız
değişkenine olan duyarlılığını ölçmek mümkün iken, talep bağımlı değişkeni için, hem
fiyattaki değişimlere olan duyarlılığı, hem de gelirdeki değişimlere olan duyarlılığı ölçmek
mümkündür.
Esneklik değerinin
(Elastikiyeti) için;
hesap
edilmesinde
kullanılan
formül;
Arzın
Fiyat
Esnekliği
Q
Q
Arzın Fiyat Esnekliği =
P
P
Q
 Malın arz miktarındaki % değişim
Q
P
 Malın piyasa fiyatındaki % değişim
P
formülü kullanılmaktadır.
Arz esnekliği sıfır ile sonsuz arasında, değişik pozitif değerler alabilecektir.
0 < ea < 1 ise, arz eğrisi esnek değildir (inelastik).
63
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
1 < ea < ∞ ise, arz eğrisi esnektir.
ea = 1 ise, birim esnek arz.
Arz esnekliği sıfır
etkilemeyecektir.
olduğunda,
bir
malın
fiyatındaki
değişme,
arz
edilen
miktarı
Arz esnekliği bire eşit olduğunda, fiyattaki yüzde değişme her zaman arz edilen miktardaki
yüzde değişmeye eşit olacaktır. Orijinden çıkan tüm doğrusal arz eğrileri üzerinde esneklik
her zaman bire eşit olacaktır.
Arz esnekliği sonsuz olduğunda, olası tüm arz edilen miktarlar hep aynı fiyat düzeyinden
satılacaktır.
Talebin Fiyat Esnekliği (Elastikiyeti) için ise;
Q
Q
)
Talebin Fiyat Esnekliği =  (
Y
Y
Q
 Malın talep miktarındaki % değişim
Q
Y
 Malın piyasa fiyatındaki % değişim
Y
aynı formülün önüne negatif işareti konularak, esneklik değeri hesap edilmektedir.
Talebin Gelir Esnekliği (Elastikiyeti) için ise;
Q
Q
Talebin Gelir Esnekliği =
Y
Y
Q
 Malın talep miktarındaki % değişim
Q
Y
 Tüketicilerin gelirindeki % değişim
Y
formülü kullanılmaktadır.
Talep eğrisi üzerindeki her noktada esneklik değeri farklıdır. Bunun üç istisnası vardır.
Karşımızda dikey eksene paralel ve tam esnek olmayan talep eğrisi (e = 0) veya yatay
eksene paralel ve tam esnek talep eğrisi (e = ∞) varsa veya ikizkenar hiperbol şeklinde her
64
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
noktasında birim esnekliğe sahip talep eğrisi (e = 1) varsa her noktada esneklik aynı
kalacaktır. Esneklik ile eğrinin eğimi aynı anlama gelmemektedir.
Talebin Fiyat Esnekliği'nde (Elastikiyeti'nde) 5 ayrı fiyat esnekliği vardır. Sıfır
esneklik durumu, fiyat ne olursa olsun belirli bir malın hep aynı miktarda talep edileceği
anlamına gelir. Bu durum, ölümcül hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçlar ve bir ölçüde
uyuşturucu madde için geçerlidir. Çünkü tüketici o malın fiyatı ne olursa olsun, bu maldan
bir miktar talep etmek zorundadır. Bu nedenle, fiyata olan duyarlılılk sıfırdır ve bu tür mallar
istismara açık olan mallardır.
Talebin fiyat esnekliği sonsuza eşit ise, bu durum belirli bir P fiyatından satılan malın sonsuz
miktarda talep edileceği anlamına gelir ki bu bir matematiksel maldır. Çünkü hiçbir mal
sonsuz miktarda talep edilemez. Eğer,  P >  Q ise, yani malın piyasa fiyatındaki belirli
bir yüzdesel değişim, malın talep miktarında daha düşük oranda bir yüzdesel değişime yol
açıyor ise, bu malın fiyata olan duyarlılığı, dolayısı ile fiyat esnekliği 1'den küçük demektir.
Bu durum, zorunlu tüketim mallarında gördüğümüz bir durumdur. Eğer, P =  Q durumu
söz konusu ise, bu ünite esneklik demektir. Yani, malın piyasa fiyatındaki belirli bir yüzdesel
değişim, malın talep miktarında aynı oranda bir yüzdesel değişime neden olmaktadır. Yana
esneklik değeri 1'e eşittir. Bu kategorideki mal ve hizmetler normal mal sınıfına girer. Eğer,
P <  Q durumu söz konusu ise, yani fiyattaki en ufak bir değişiklik, malın talep
miktarında çok daha yüksek oranda bir değişikliğe yol açıyor ise, bu durumda fiyata olan
duyarlılık yüksektir; yani esneklik değeri 1'den büyüktür. Bu kategoriye ise ağırlıklı olarak
lüks mallar girmektedir.
Söz konusu esneklik türlerini bir de şekil yardımıyla açıklamak gerekir ise:
1) Sıfır Esneklik
P
D
ED= 0
Ölümcül hastalıkların tedavisinde
kullanılan ilaç ve aşılar veya
uyuşturucu madde.
0
Q
Q
ED= 0  Fiyat (0) da olsa (∞) da olsa söz konusu mal, fiyatı ne olursa olsun, hep belirli bir
miktarda talep edilecektir. Dolayısıyla, söz konusu mal, fiyata kesinlikle duyarlı değildir.
Tüketici bu mal ve hizmetleri satın alırken hiçbir zaman fiyatı bir kriter olarak alamaz. Bu
tür mal ve hizmetler bu nedenle haksız kazanca, istismara açık mallardır. O yüzden bu tür
ilaç ve aşıların, Sağlık Bakanlığı tarafından temin edilmesi gereklidir.
65
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
2) Sonsuz Esneklik:
P
ED = ∞
P
D
Matematiksel mal
0
Q
ED = ∞  Belirli bir P fiyatından satılması koşuluyla bu mal sonsuz miktarda talep edilir (P
fiyat sabittir). Böyle bir mal bugün için dünya ekonomisinde yoktur. (Matematiksel Mal).
3) Ünite (Birim) Esneklik:
Talep Eğrisinin ikizkenar hiperbol şeklinde olması durumunda, esneklik her noktada bire
eşit olacaktır.
P
Ed = 1
Normal Mallar; hijyenik ürünler, temizlik
ürünleri, tekstil ürünleri vb )
ΔP/P
ΔQ/Q
D
Q
ed = 1  Malın piyasa fiyatındaki belirli orandaki % değişim, bu mal ve hizmetlerin
miktarında aynı oranda % değişime yol açar.
4) Esnekliğin 1’den Küçük Olması:
ED < 1  Malın piyasa fiyatı büyük bir değişim gösterse de talep, çok az değişmektedir.
Böyle mallar zorunlu tüketim mallarıdır. Örneğin; ekmeğin fiyatının % 25 arttığını buna
karşılık talep edilen miktarın sadece % 10 azaldığını varsayalım. Ya da, yine fiyat % 25
azaldığında, ekmek tüketimi % 10 artacaktır. Yani, fiyat arttığı zaman talep edilen miktar
66
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
çok az azalır veya fiyat düştüğü zaman talep edilen miktar çok az artar. Yani, her iki yönde
de, talep miktarındaki değişimler sınırlı ölçüde kalır.
5) Esnekliğin 1’den Büyük Olması:
ED > 1  Malın piyasa fiyatındaki çok küçük bir orandaki bir yüzdesel değişim, malın talep
miktarında çok daha büyük oranda bir yüzdesel değişime neden olmaktadır. Örneğin; beyaz
eşya, gayrimenkul, otomobil gibi lüks eşyalar bu kategoride yer alır.
Aşağıdaki şekilde hem fiyat hem de miktar ekseninin kesen doğrusal bir talep eğrisi
üzerinde her noktada farklı esneklik türleri olacaktır. Bu talep eğrisinin;
 Tam orta noktasında esneklik değeri bire eşittir.
(birim esnek, e = 1),
 Sağ tarafında, yatay eksene yakın kısımda esneklik birden küçüktür.
(inelastik, esnek olmayan talep, 0 < e < 1),
 Sol tarafında, dikey eksene yakın kısımda esneklik birden büyüktür.
(esnek talep, e > 1).
 Yatay ekseni kestiği noktada ya da yatay eksene paralel olduğu yerde esneklik
değeri sıfıra eşittir.
(esnek olmayan sıfır esneklikte talep, e = 0),
 Dikey ekseni kestiği ya da dikey eksene paralel olduğu noktada esneklik değeri
sonsuzdur.
(sonsuz esnek talep, tam esnek talep, e = ).
P
e=∞
e >1
e=1
D
e<1
e=0
Q
Talebin fiyat esnekliği ile gelir esnekliği ayrı ayrı hesap edilen esneklik türleridir. Talebin
fiyat esnekliği tüketici gelirinde meydana gelen değişimlere bağlı değildir.
Talebin Gelir Esnekliği (Elastikiyeti) için ise;
Q
Q
Talebin Gelir Esnekliği =
Y
Y
67
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Q
 Malın talep miktarındaki % değişim
Q
Y
 Tüketicilerin gelirindeki % değişim
Y
formülü kullanılmaktadır.
Talebin gelir esnekliği;
 Sıfırdan büyük mallar normal mallardır.
 Birden büyük mallar lüks mallardır.
 Sıfırdan büyük birden küçük mallar zorunlu mallardır.
 Sıfırdan küçük mallar düşük mallardır.
Düşük Mallar (Fakir mallar, Tali mallar): Tüketicilerin gelir düzeyi düşükken
kullandıkları, gelirleri arttıkça tüketimini azalttıkları hatta vazgeçtikleri mallardır (patates,
ekmek vb.). Bu tür mallarda, talebin gelir esnekliği belirli bir gelir düzeyinden sonra negatif
olabilmektedir.
Çapraz Talep Esnekliği;
Bir malın talebinin, başka bir malın fiyatına karşı esnekliğidir ve bir malın fiyatındaki küçük
bir değişiklik olması durumunda o malın rakip ya da tamamlayıcısı olan maldan talep edilen
talep edilen miktardaki yüzde değişmenin, söz konusu malın fiyatındaki yüzde değişikliğine
olan oranına eşit olmaktadır.
  Q  
x 


 Q 
x 


Çapraz Talep Esnekliği exy = 
  Py  

 
 Py  


exy < 0 ise iki mal tamamlayıcı mallardır ve birlikte kullanılırlar.
exy > 0 ise iki mal rakip (ikame) mallardır.
exy = 0 ise iki mal ilişkisiz mallardır yani iki malın tüketimi arasında hiçbir ilişki bulunmaz.
2.9 Arz ve Talep Analizinde Uygulamadan Örnekler
King Kanunu (Bolluk Çelişkisi): Tarım sektöründeki üreticilerin gelirlerinin, üretimin iyi
iklim şartları neticesinde bol olduğu senelerde, normal ürün yıllarındaki düzeyin altına
düşmesi biçiminde ortaya çıkan çelişkidir. Bu çelişki, zaten arzı esnek olmayan tarımsal
malların, genellikle zorunlu ihtiyaçların karşılanması için kullanılması nedeniyle, bu tür
malların talebinin de esnek olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu yasayı, “iyi ürün kötü
hasılat, kötü ürün iyi hasılat” cümlesi ile özetlemek mümkündür.
68
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Örümcek Ağı Teoremi (Cobweb Teoremi): Bazı piyasalarda, fiyatlarda görülen
dönemsel ve sürekli dalgalanmaları açıklamaya yönelik bir teorik yapıdır. Özellikle tarımsal
işletmelerin her yıl, topraklarının ne kadarını hangi ürünlerin üretimine tahsis edecekleri
kararının alınması sırasında, bir önceki yılın piyasa fiyatlarını dikkate almaları neticesinde,
tarımsal mal fiyatlarının gösterdiği yıllık dalgalanmalar açıklanmaktadır. Dönemler boyunca
meydana gelen fiyat dalgalanmalarının oluşturduğu şekiller örümcek ağına benzediği için bu
ismi almıştır. Dönemler arası fiyat hareketleri sürekli dalgalanma, dengeye yönelen
dalgalanma ve dengeden uzaklaşan dalgalanma şeklinde karşımıza çıkabilmektedir.
Sürekli dalgalanma, arz ve talep eğrilerinin eğimleri birbirine eşit ise, fiyat ve miktardaki
dalgalanma dönemden döneme aynı oranda değişerek, sürüp gidecek ve piyasa dengesi
bozulduğu takdirde bir daha dengeye ulaşmak mümkün olmayacaktır. Dengeye yönelen
dalgalanma da, bir tarımsal ürünün talep eğrisi, arz eğrisine oranla daha yatık ise (talep
eğrisinin eğimi daha az ise), cari piyasa fiyatı her hangi bir nedenden ötürü denge
fiyatından sapma gösterdiğinde, bu malın fiyatı yıllar süresince, giderek dengeye yaklaşan
bir şekilde dalgalanma sergileyecektir. Dengeden uzaklaşan dalgalanmada ise, bir malın
talep eğrisinin eğiminin arz eğrisinin eğiminden daha büyük olması (arz eğrisinin daha yatık
olması) durumunda, bu malın talep edilen miktarında meydana gelen bir artış, üretim
dönemlerine paralel olarak, piyasa fiyatının giderek dengeden uzaklaşan bir biçimde
dalgalanma sergilemesine yol açacaktır.
2.10 Piyasa Fiyatlarının Oluşumunda Devlet Müdahalesi
TAVAN FİYAT (MAKSİMUM, AZAMİ FİYAT): Hükümetin, piyasa işleyişine müdahale ederek bir
piyasada malın işlem göreceği en yüksek (azami) fiyatı belirlemesidir. Amaç Tüketicilerin
korunmasıdır. Bir piyasada, savaş, kuraklık, kıtlık gibi nedenlerle, fiyatlardaki aşırı
yükselmenin enflasyon gibi ekonomik dengelerin bozulmasına veya sosyal sorunlara yol
açabileceği düşüncesiyle, devletin ekonomiye müdahale ederek fiyatın daha fazla
yükselmemesi için bir sınır koymasıdır. Bu durumda kamu otoritesi, piyasada oluşan cari
fiyatın altında ve firmaların maliyet fiyatının üzerinde bir fiyatı zorunlu tutmaktadır.
Px
Sx
P0
Talep Fazlası
PT
Dx
XS
X0
Qx
XD
Tavan Fiyat Uygulaması (PT)
Tavan fiyat uygulamasının sonucunda piyasada “talep fazlası” oluşur. Bu durumda devletin
belirlediği fiyatı ödemeye hazır olan tüm tüketicilerin o malı satın alma olanaklarının
69
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
olmaması ve (XS-XD) kadar tüketicinin piyasa dışına itilmesi söz konusu olmaktadır.
Dolayısıyla arz edilen malın tüketiciler arasında dağıtılma işlevini artık fiyat mekanizması
yürütememektedir. Kamu otoritesi karaborsa oluşumuna engel olmalı ve talep fazlası
sorununun çözümü için (karne uygulaması, malın belirli yerlerde satılması gibi) yöntemleri
devreye sokmalıdır.
TABAN FİYAT (DESTEKLEME FİYATI, ASGARİ FİYAT): Devletin, piyasada işlem görecek asgari
fiyatı belirlemesi anlamına gelir. Taban fiyat, cari piyasa fiyatının üzerinde bir fiyatın kamu
otoritesi tarafından piyasaya dikte edilmesi anlamına gelmektedir. Taban fiyat
uygulamasında, devlet üreticileri korumak amacıyla, piyasa fiyatının belirli bir seviyenin
altına düşmemesini üreticiye garanti etmekte ve bunu sağlamak için çoğu durumda bizzat
piyasaya alıcı olarak girmektedir. Devlet bu taban fiyatın geçerli olmasını sağlamak için,
oluşacak arz fazlasını (XD-XS) piyasadan satın almak zorunda kalmaktadır. Emek
piyasasında hükümetin taban fiyat uygulaması “Asgari Ücret” şeklinde adlandırılır. Bu
durumda emek piyasasında ortaya çıkan arz fazlası ise işsizlik olacaktır.
Px
Arz Fazlası
Sx
PTb
P0
Dx
XD
X0
Qx
XS
Taban Fiyat Uygulaması (PTb)
Üretim Kotası: Devletin arz edilen mal ve hizmet miktarını sınırlayarak, tam rekabet
şartlarında oluşan piyasa fiyatını üreticilerin lehine artırmasına yönelik politikalardır. Kota
uygulamasının sonucunda piyasada, denge miktarının azalması, denge fiyatının artması,
üretim yapan firmaların kazançlarının artması ve piyasaya başka üreticilerin girmesinin
engellenmesi gibi etkiler oluşur.
P
Pkota
P*
S2
S1
Denge kota
sonrası
A
Denge kota öncesi
D
Q
Q kota
Q*
70
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Devletin Vergi Uygulaması: Devletin bir mal, hizmet ya da faktör üzerinde vergi
uygulamasıda piyasada oluşacak denge fiyatını etkileyecektir. Vergilemenin piyasa
üzerindeki etkisini, üreticiler tarafından ödenmek zorunda olan birim satış vergisi
uygulamasından hareketle açıklayabiliriz. Bu durumda üretici vergiyi bir maliyet artışı
şeklinde algılayacak ve Arz eğrisi sola doğru “S1”e kayacak ve vergi sonrası denge d1
noktasında sağlanacaktır.
Örneğimizde, 20 TL’ye satılan bir mala birim başına 10 TL satış vergisi uygulanıyor. Tüketici
başta 20 TL öderken vergi sonrasında 25 TL ödüyor. O halde üretici üzerine konan 10 TL’lik
satış vergisinin 5 TL’sini tüketici öder. Geri kalan 5 TL’yi de üretici öder. Sonuçta vergi
sonrası denge miktarı düşer, denge fiyatı artar.
S1
P
S
30
d1
25
d*
20
D
Q
Q1
Vergi




Q2
yükünün nasıl dağıtılacağı ise, arz ve talep esnekliklerine bağlıdır;
Talep esnekliği arz esnekliğinden küçük ise, verginin büyük kısmı tüketiciye yansır.
Talep esnekliği arz esnekliğinden büyük ise, verginin büyük kısmı üreticiye yüklenir.
Talep tamamen inelastik ise, verginin tümü tüketiciye yansır.
Talep esnekliği sonsuz ise, verginin tamamını üretici öder.
Vergi yansıması: vergi yükünün piyasa koşulları çerçevesinde kısmen ya da tamamen
başkalarına aktarılması işlemidir.
71
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
3) PİYASA TÜRLERİ, REEL KESİM - FİNANSAL
KESİM
AYIRIMI,
PİYASALARIN
İŞLEYİŞ
MEKANİZMASI VE ETKİLEŞİMLERİ
3.1 Alım-Satımı Yapılan Ürünler Açısından Piyasa Türleri
Nihai Mal Piyasaları
Üretim Faktör Piyasaları
Para ve Sermaye
Piyasaları
Reel Kesim
Finansal Kesim
Slayt 7
PİYASALAR
NİHAİ MAL
VE HİZMET
PİYASALARI
ÜRETİM
FAKTÖR
PİYASALARI
FİNANS
PİYASALARI
MI
SERMAYE
I
AK
EMEK
FON
DOĞAL KAYNAKLAR
FO
N
REEL KESİM
IMI
AK
- GİRİŞİM
Her ulusal ekonomi 3 önemli piyasanın, saç ayağı şeklinde, üzerinde durur. Birincisi, bir
tüketicinin herhangi bir ihtiyacını giderebilecek özelliklere kavuşturulmuş mal ve hizmetlerin
alım-satımının yapıldığı nihai mal ve hizmet piyasaları, ikincisi müşteriye son noktada
ulaşan nihai mal ve hizmetlerin üretiminde kullanılan doğal kaynaklar, emek ve sermaye
üretim faktörlerinin temin edildiği üretim faktör piyasaları ve ekonomideki atıl kaynakların,
atıl fonların ekonomiye kazandırılmasını sağlayan finans piyasaları. Nihai mal ve hizmetlerin
alım satımının yapıldığı piyasalar ile üretim faktör piyasaları ekonominin Reel Kesimi’ni
oluşturur. Finans piyasalarının oluşturduğu kesime ise Finans Kesimi diyoruz.
72
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
3.1.1 Reel Kesim – Finans Kesimi (Mali Sistem) İlişkileri
Reel Kesim’i oluşturan birey ve kurumlar ekonomik faaliyetleri sonucunda oluşturdukları atıl
kaynağı, tasarruflarını Finans Kesimi’ne emanet ederler. Beklenti, finans kesimine emanet
edilen bu atıl fonların, tasarrufların filitrasyondan geçtikten sonra, yine reel kesime
kullandırılmasıdır. Reel kesimin yapacağı yatırımları finanse edecek yeterli fon arzı finansal
kesim tarafından sağlanmaktadır. Birey ve kurumların gelir seviyesi ve yaratılan fon arzı
arasında sıkı bir ilişki vardır. Reel kesim tarafından yapılan yatırımların geliri artırıcı bir
etkisi olduğu göz önüne alınırsa, gelirdeki bu artışın da finansal kesimin arz edebileceği fon
miktarını artıracağı düşünülürse bu iki kesim arasındaki karşılıklı kaynak aktarma
mekanizması daha iyi anlaşılabilir.
İstikrarlı bir ekonomik büyüme, bankacılık sektörü başta olmak üzere finans kesiminde
çalışan kurumların faaliyet gelirlerinin en önemli güvencesidir. Finans kuruluşları ne kadar
güçlü bir faaliyet geliri elde eder ise, sermaye yapıları o derece güçlü olacaktır. Güçlü bir
sermaye yapısına sahip olan finans kurumları ise gelecekteki büyüme hedefleri için bir
teminat teşkil edecektir.
Slayt 8
1999 SONBAHARINDA TÜRKİYE EKONOMİSİ
REEL KESİM
- TALEP MUĞLAK
FİNANS KESİMİ
KREDİ
HACMİ
TL.: 20.6 b$
HAZİNE
MÜSTEŞARLIĞI
DÖVİZ: 18.8 b$
TOPLAM: 39.4 b$
İÇ BORÇ
STOKU:
36.5 b$
- REKABET GÜCÜ AZALIYOR
- BÖLÜŞÜM BOZUK
BANKACILIK
SİSTEMİ
- İŞSİZLİK YÜKSEK
- KRONİK ENFLASYON
DÖVİZ
FAİZ
TL. MEV: 31.3 b$
D. MEV.: 27.9 b$
TASARRUF
REPO: 10.5 b$
TOPLAM: 69.7 b$
MERKEZ
BANKASI
- Hazine: Uygun Koşullarda Net İç Borçlanma Gerçekleştirmeye Çalışıyor.
- Merkez Bankası: Hassas Dengelerin Bekçisi.
- Bankacılık Sistemi: Kimsenin Almak İstediği Taşıyor. Özellikle Ekonomi Yönetimi’nin
Taşımak İstemediği Riskler
- Tasarruf Sahiplerinin Beklenti ve Tercihleri Piyasa Dengeleri Açısından Çok Önemli
Türkiye’de 1990’lı yılların bütününde kamu kesimi genel dengesi giderek artan bir tempoda
bozulmuş ve kamu açığının finansmanı için finansal sistemden ve özellikle sermaye
piyasasından kullanılan kaynağın her geçen gün artması, reel kesimin finansal piyasalardan
kullanabileceği kaynağın azalması ve bu bağlamda dışlanması anlamında ”Crowding-out
Etkisi” (Dışlama Etkisi) yaratmıştır. Yani, elindeki tasarrufları finansal piyasalara emanet
eden reel sektör, bu kaynağın 1999 yılı sonunda ancak % 40’ını, 2003 yılı sonunda ise
ancak % 30’unu kullanabilir hale gelmiştir. Nitekim, 2000 yılı başında yürürlüğe giren ve
2001 Krizi sonrası, 2002 yılında kaldığı noktadan sürdürülen dezenflasyon programı bu
kurgu ile başlamış ve Kamu Kesimi’nin finansman ihtiyacının azaltılmasına yönelik olarak,
reel sektörün finansal piyasalardan daha etkin kaynak kullanımını hedeflenmiştir.
73
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
3.2 Rekabet Açısından Piyasa Türleri
İktisat Bilimi içerisinde, bilim adamları piyasaları genel olarak üçe ayırmayı tercih
etmektedirler. Bir uçta tam rekabet, öteki uçta monopol vardır. Bu iki uç arasında oligopol
ve monopollü rekabet piyasalarını kapsayan eksik rekabet piyasaları bulunmaktadır.
Bilim adamlarının bir kısmı ise piyasaları önce ikiye ayırmayı tercih etmektedirler. Bu iki
ayrımda, bir grup piyasa rekabet piyasası, ikinci grup ise eksik rekabet piyasaları olarak
adlandırılmaktadır. Bu sınıflandırmada eksik rekabet piyasaları, monopollü rekabet, oligopol
ve monopol piyasalarını kapsamaktadır.
i. Tam Rekabet Piyasası: Özellikle tam rekabet bağlamında, piyasada çok sayıda
firmanın bulunduğu ve tek başına hiçbir alıcının ve tek başına hiçbir satıcının, piyasada
oluşan fiyatı etkileyemediği piyasa çeşididir.
Tam Rekabet Piyasası şu temel 5 özelliği taşır:
a. Piyasada sonsuza yakın sayıda alıcı ve satıcı vardır.
b. Alıcı ve satıcılardan bir kısmının piyasadan çekilmesi, piyasa dengelerini
etkileyecek sonuç yaratmaz.
c. Ne alıcıların, ne de satıcıların malın piyasa fiyatını tek başlarına değiştirebilme
gücü yoktur. Bu nedenle, Tam Rekabet Piyasası’nda fiyat rijittir, sabit bir
değerdir, bir veridir.
d. Mallar türdeştir (homojendir) ve bölünebilir olma (atomize) özelliği taşırlar.
e. Piyasa şeffaftır; saydamdır. Tüketiciler piyasa ile ilgili her türlü bilgiye
ulaşabilmektedirler.
i.
Oligopol: Oligopol piyasasında az sayıda firma vardır. Oligopolcü piyasada firmaların
sattığı mallar birbirlerinin aynı olabilir veya bir ölçüde birbirlerinden farklı olabilirler.
Mallar birbirlerinin aynı ise bu piyasaya saf oligopol, birbirlerinden farklı ise
farklılaştırılmış oligopol adı verilir. Oligopol piyasalarında bir firmanın ürettiği malın
üretim miktarını, kalitesini, fiyatını belirleme ve satış miktarını artırma konularındaki
bütün kararları piyasadaki öteki firmalar etkiler.
Standartlaştırılmış - Saf Oligopol Piyasası: Firmaların sattığı malların çimento
veya çelik sektöründeki gibi birbirinin aynı olması (homojen) durumunda söz konusu
olmaktadır.
Farklılaştırılmış Oligopol Piyasası: Oligopol piyasasında firmaların ürettikleri
malların otomobil ve beyaz eşya sektöründeki gibi farklılaştırılmış olmas durumunda
ya da benzer ama aynı olmayan malların alınıp satıldığı durumu ifade etmektedir.
Günümüzde dünya piyasalarında en çok karşılaşılan piyasalar farklılaştırılmış
oligopolpiyasalarıdır.
74
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
ii.
Monopollü Rekabet: İçinde farklılaştırılmış fakat birbirinin yerini kolayca alabilen
malları üretip satan çok sayıda firmanın var olduğu piyasa çeşididir. Monopollü
rekabet piyasası, çok sayıda firma tarafından üretilen ve birbirinin yakın ikamesi olan
bir grup ürünün farklılaştırılmak suretiyle homojenlikten uzaklaştırılarak, satıcının
kendisine özgü bir alıcı kitlesi oluşturması durumunda ortaya çıkan piyasa türüdür.
Bu piyasada firmalar ürün çeşitlendirmesine yönelerek tüketici rantının tamamını
veya bir kısmını kârına eklemeyi amaçlamaktadır. Firma sayısının çokluğu her birinin
piyasa payının küçüklüğü anlamına gelir. Bu da, bir firmanın bir kararının diğer
firmaları etkilememesi demektir. Yani, birbirleri arasında kıyasıya rekabet etmeleri
beklenen çok sayıda firma, rekabet yerine küçük Pazar payları ile ayakta kalmayı
tercih etmekte ve adeta monopol firma tavrı sergilemektedirler. Bakkallar, berberler
bu kapsamdaki ekonomik ünitelere örnek teşkil edebilir. Piyasaya giriş ve piyasadan
çıkış nispeten kolaydır. TRP’ye benzer şekilde giriş-çıkışı engelleyen hiçbir engel yok.
Bu nedenle, bu piyasada uzun dönemde ekonomik aşırı kâr yoktur.
iii.
Monopol: Yakın ikame imkânı bulunmayan bir malın tek satıcısının olduğu piyasa
çeşididir. Monopolcü firma, malın arz miktarını değiştirerek malın fiyatını etkileme
gücüne sahiptir.
(Bknz. Slayt 9, Slayt 10)
PİYASALAR
REKABET PİYASALARI
TAM
REKABET
PİYASASI
GÜNÜMÜZ
REKABET
PİYASALARI
PİYASALAR
EKSİK REKABET PİYASALARI
SATICI
FİRAMALARA
GÖRE
ALICI
FİRMALARA
GÖRE
-MONOPOL
-MONOPSON
- DUOPOL
- DUOPSON
- OLİGOPOL
- OLİGOPSON
REKABET PİYASALARI
EKSİK REKABET PİYASALARI
- ÇOK SAYIDA ÜRETİCİ
- AZ SAYIDA ÜRETİCİ VE/VEYA
VE/VEYA İTHALATÇI VE
SATICI FİRMA
İTHALATÇI VE SATICI FİRMA
- HUKUKİ MEVZUAT:
* REKABET YASALARI
* TÜKETİCİ HAKLARI
YASASI
- TÜKETİCİYİ KORUYUCU
ÖNLEMLER:
* HUKUKİ MEVZUATI
OLUŞTURMAK
* İTHALATI KOLAYLAŞTIRMAK
* ÜRETİCİ FİRMA SAYISINI
TEŞVİK ETMEK
BİLATERAL MONOPOL
3.3 Tam Rekabet Ve Monopol Piyasasında Firma Dengesi
Tam rekabet ve monopol piyasasındaki firmalar satış gelirleri ile üretim maliyetleri
arasındaki farkı, yani karı, azami kılmaya çalışmaktadırlar. Tam rekabet ve monopol
piyasasında çalışan iki farklı firmanın, maliyet koşulları birbirine benzerlik arz edebilir.
Çünkü üretim maliyetleri ağırlık olarak, üretim faktörlerinin piyasalarındaki değişimlere
duyarlıdır. Oysa firma gelirleri iki piyasa türünde de farklılık arz eder. Tam Rekabet
Piyasası’nda, firma bir adet de mal satsa, n adet de mal satsa, satılan her mal piyasa denge
fiyatı P0 ‘dan satılacağı için, Tam Rekabet Piyasası’nda P0 piyasa denge fiyatı ve Marjinal
Gelir ile Ortalama Gelir değerleri birbirine eşit olacaktır. Bu nedenle, Tam Rekabet
Piyasası’nda firma gelirlerini temsil eden Marjinal Gelir (MR) ve Ortalama Gelir (AR), piyasa
denge fiyatı olan P0 noktasından başlayıp, Q miktar yatay eksenine paralel bir şekilde çizilir.
75
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Tam rekabet piyasasında üretim yapan bir firmanın karşısında bulduğu talep eğrisinin
esnekliği sonsuzdur ve miktar eksenine paraleldir. Dolayısıyla her firma, ürettiği malı piyasa
fiyatından satmaya razı olduğu müddetçe elindeki malın tamamını aynı piyasa fiyatına
satabilecektir.
Pa
Pa
Sa
D = AR = MR = P*
P
*
Da
qa
Qa
Piyasa Dengesi
Firma Talep Eğrisi
3.3.1 Tam Rekabet Piyasasında Kısa Dönem Firma Dengesi
Kısa dönemde, firmalar tesislerini değiştiremezler. Bu nedenle karar verilmesi gereken konu
en uygun üretim hacmini seçmektir. En uygun üretim hacmi ise firmaya en yüksek karı
sağlayan üretim hacmidir. Şu halde, tam rekabet veya monopol piyasasındaki bir firmanın
kısa dönem dengesi, karın azamileştirildiği, yani maksimize edildiği noktada gerçekleştirilir.
Bunun için iki koşulun gerçekleşmesi gerekmektedir. Birinci koşul, piyasa türü ne olursa
olsun, kârı maksimize eden eşitliğin firmanın ürettiği mal satmaktan dolayı elde
ettiği nihai geliri temsil eden marjinal gelir değerinin, en son ürettiği malın
firmanın toplam maliyetine yaptığı katkıyı ifade eden marjinal maliyet değerine
eşitlendiği noktada, ideal üretim seviyesinin yakalandığıdır (MR=MC eşitliği). İkinci
koşul ise, bu eşitliğin sağlandığı yerde marjinal maliyetin yükseliyor olmasıdır.
Bir firma marjinal gelirini marjinal maliyete eşitlediği, yani kârını maksimize ettiği üretim
düzeyinde eğer;
P* > AC ise, başka bir ifadeyle satış fiyatı ortalama maliyetten büyük ise firma kısa
dönemde Normal Üstü Kâr (aşırı kâr) elde eder (Π > 0).
P* = AC ise, firma kısa dönemde normal kâr elde eder (Π = 0).
P* < AC ise, firma kısa dönemde zarar elde eder (Π < 0).
76
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
P
MC
AC
D
P*
MR=AR
Po
A
O
q
q*
Firmanın Normal Üstü Kâr Elde Etmesi
Firma karını “D” noktasında maksimize ederek dengeye ulaşır.
P*DAPo dikdörtgeninin alanı firmanın toplam kârı (Π)
P*Dq*O dikdörtgeninin alanı (TR)
PoAq*O dikdörtgeninin alanı TC
Π = S (P*Dq*O) – S (PoAq*O)
Π = S (P*DAPo)
(DA) veya (P*Po) uzunluğu birim başına kâr, yani ortalama kâr
Firmanın sattığı her mal birimi başına elde ettiği kârdır.
Firmanın pozitif kâr elde edebilmesi için, fiyat ortalama maliyetten büyük olmalıdır. Bunun
için, MR eğrisinin MC eğrisini AC eğrisinin minimum olduğu noktanın sağında kesmesi
gerekir. Bu aynı zamanda AC eğrisinin pozitif eğimli olduğu ve arttığı bölgedir.
P
MC
AC
P*
O
D
q*
MR=AR
q
Firmanın Normal Kâr Elde Ettiği Durum
Firma karını “D” noktasında maksimize ederek dengeye ulaşır. Toplam hasılat “OP*Dq*”
dikdörtgeninin alanı, Toplam maliyet “OP*Dq*” dikdörtgeninin alanına eşit ve ekonomik kâr
sıfır olmaktadır.
Normal Kâr: Bir firmanın ekonomik kârının sıfır olduğu denge durumunda, yinede bir
maliyet unsuru olarak kâr elde etmesi söz konusu olur. Normal kâr firmanın kâr
maksimizasyonunu sağladığı üretim hacminde ortalama hasılatın ortalama maliyete eşit
77
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
olmasıdır. Tam rekabetçi firma için bu, ortalama hasılatın, ortalama maliyet eğrisine
minimum noktasında teğet olmasıdır. Normal kâr durumunda firmanın malını sattığı fiyat
ortalama toplam maliyete eşit olur. Firmalar açısından normal kâr bir piyasada faaliyet
gösteren firmaların, o piyasayı terk ederek diğer piyasalara yönelmelerine yol açmayacak
kadar yeterli gördükleri, fakat yeni firmaları da o piyasaya girmeye yöneltmeyecek kadar
düşük olan bir kârdır. Başka bir açıdan normal kâr, bir malın üretim sürecine fiilen katkıda
bulunan tüm üretim faktörlerinin alternatif maliyetleri toplamına denk olacaktır.
P
MC
AC
A
Po
P*
MR=AR
D
O
q
q*
Firmanın Zarar Ettiği Durum
Firma karını “D” noktasında maksimize ederek dengeye ulaşır. Toplam hasılat “OP*Dq*”
dikdörtgeninin alanı, Toplam maliyet “OPoAq*” dikdörtgeninin alanına eşit ve ekonomik
zarar “P*PoAD” olacaktır. Kısa dönemde zarar eden bir firma üretime devam edip
etmeyeceğine karar verme durumundadır. Bu kararda da rasyonellikten uzaklaşmaz ve
zararını minimize etmeye çalışır. Firma ya piyasayı terk eder ve toplam sabit maliyetleri
kadar zarara katlanır, ya da üretime devam ederek uzun dönemde maliyetlerini düşürmeyi
da piyasada fiyatın artmasını bekleyebilir.
P
MC
A
Po
P*
AC
AVC
MR=AR
D
Kapanma Noktası
O
q*
q
Firmanın Kapanma Noktası
Firmanın Kapanma Noktası: Bir firmanın zarar etmesi durumunda, piyasa fiyatının
ortalama değişken maliyete eşit olduğu yani ortalama değişken maliyetin minimum
78
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
noktasındaki fiyat düzeyi kapanma noktasıdır. Bu fiyat düzeyinde firma, toplam sabit
maliyetleri kadar zarar eder.
Fiyat ortalama değişken maliyetin üstünde olduğu sürece zarar etmesine rağmen üretime
devam eder, çünkü değişken maliyetlerin tümünü karşılarken sabit maliyetlerinde bir
kısmını karşılayabilmektedir. Firma üretimi durdurması halinde ise, sabit maliyetlerin
tümüne katlanmak zorunda olacağı için daha fazla zarar edecektir. Bu şekilde firma zararını
minimize etmektedir. Eğer bir malın piyasa fiyatı ortalama değişken maliyetlerin minimum
olduğu düzeyden daha düşük olursa firma bu durumda kapanma veya bu piyasayı terk
etme kararı verir.
Kısa Dönem Firma Arz Eğrisi: Tam rekabet piyasasında faaliyet gösteren bir firmanın
kısa dönem arz eğrisi, marjinal maliyet eğrisinin ortalama değişken maliyet eğrisinin
üzerinde kalan kısmıdır (aşağıdaki grafikte DD ile gösterilen eğri). Başka bir ifade ile,
firmanın kısa dönem arz eğrisi marjinal maliyet eğrisinin ortalama değişken maliyet
eğrisinin minimum olduğu noktanın üstünde kalan kısmıdır. Firmanın kısa dönem arz eğrisi,
bir firmanın her bir fiyat düzeyinde üretmeyi veya satmayı arzuladığı (planladığı) ürün
miktarlarını gösterir. Kısa dönem firma arz eğrisinin ortalama değişken maliyet eğrisinin
minimum noktasından başlamasının nedeni, bu düzeyin altındaki bir fiyattan firmanın
piyasaya mal satmayacak olmasıdır. Çünkü firma kapanma noktasının altındaki fiyat
düzeyindeki böyle bir durumda sabit maliyetlerinin tamamını karşılayamadığı gibi değişken
maliyetlerinin de bir kısmını karşılayamamaya başlar. Oysa rasyonel firmanın üretimden
çekilip piyasayı terk ettiğinde sadece sabit maliyetleri kadar zarara katlanarak
üretimde bulunmaya devam etmesine oranla daha küçük bir zararla kurtulması olanağı
vardır.
P
Kısa Dönem Firma Arz Eğrisi
D
AVC
MR=AR
P
MC
O
D
q
Kısa Dönem Piyasa (Endüstri) Arz Eğrisi: Kısa dönemde bir malı üreten tüm firmalar
tarafından her bir fiyat düzeyinde üretilmek veya satılmak istenen mal miktarını
göstermektedir. Piyasa arz eğrisi, bir piyasada o malı üreten tüm firmaların kısa dönem arz
eğrilerinin yatay toplamından elde edilir.
3.3.2. Tam Rekabet Piyasasında Uzun Dönem Firma Dengesi
Tam rekabet piyasasındaki bir firmanın uzun dönem dengesi ise, tesisin büyüklüğü ile ilgili,
yani üretim ölçeği ile ilgili, bütün ayarlamalar yapıldıktan sonra firmaya en yüksek karı
79
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
sağlayacak üretim hacminde gerçekleşir. Bu nokta marjinal hasılat eğrisi ile uzun dönem
marjinal maliyet eğrisinin kesim noktasıdır. Tam rekabet piyasasında uzun dönemde hiçbir
firma aşırı kar elde edemez. Çünkü aşırı kar sağlayan endüstriye uzun dönemde yeni
firmalar girer ve bu da aşırı karların erimesine neden olur.
Uzun Dönem Piyasa Dengesi: Uzun dönemde tam rekabet piyasasında bir firmanın aşırı
kâr elde etmesi, bu endüstride uzun dönem dengesinin sağlanmadığını gösterir. Piyasada
bazı firmaların uzun dönemde aşırı kar elde ettiğinin görülmesi, yeni firmaların piyasaya
girmesine yol açar endüstri arzının artmasına ve malın fiyatının düşmesine yol açacak ve bu
da aşırı kârların erimesini sağlar. Dolayısıyla endüstrinin uzun dönem dengesinin sağlandığı
durumda, endüstride faaliyet gösteren firmaların hepsi sıfır kârla çalışır veya yalnızca
normal kâr elde eder. Uzun döenmde endüstrinin dengeye ulaşması durumunda tüm
firmalar aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi dengeye ulaşacaktır.
P
SRMC
LRMC
LRAC
SRAC
D
P*
MR=AR=P*
q*
q
fig
Uzun Dönem Firma Kâr Maksimizasyon Koşulu:
Uzun Dönem Piyasa Denge Koşulu:
P* = LRMC= SRMC = MR
LRAC = SRAC = AR
Piyasa dengesinin uzun dönemde sağlanması durumunda, piyasadaki her firma üretim
tesisini, optimal ölçekte kurmuş ve üretim hacmini tam kapasiteyle kullanmaktadır ve aşırı
kâr elde eden hiçbir firma bulunmamaktadır. Tam rekabet piyasasında ekonomik etkinlik en
üst düzeye çıkar. Tüketiciler piyasada ihtiyaçlarını karşılayan malları parça başına en düşük
maliyete eşit fiyatlardan satın alacaktır. Piyasa fiyatı uzun dönem ortalama maliyetin
minimum düzeyine eşit olacak ve böylece toplumun tüm kaynakları tam olarak
kullanılacaktır. Firmaların kâr maksimizasyonu davranışı, aynı zamanda tüketicilerin
faydalarını maksimum seviyeye çıkartan bir kaynak dağılımı ile sonuçlanır ve toplumsal
refahın en üst noktaya ulaşmasını sağlar.
3.3.3. Monopol Piyasasında Kısa ve Uzun Dönem Firma Dengesi
Monopol piyasası, başka mallarla ikame edilmesi nispeten güç bir malın üretiminin veya
satışının tek bir firma tarafından kontrol edildiği piyasayı tanımlar. Monopol firması da, tam
80
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
rekabet firması gibi kârını maksimize etme peşinde olacaktır. Monopolün kısa dönem denge
koşulu yine marjinal maliyet marjinal hasılat eşitliğidir.
Monopolde tam rekabette endüstrinin karşısında bulunan piyasa talep eğrisi, monopolün tek
başına karşısında bulduğu negatif eğimli talep eğrisidir. Monopol Piyasası’nda; monopol
konumundaki firmanın malın piyasa fiyatını değiştirebilme olanağı söz konusudur. Bununla
birlikte, monopol konumundaki firmanın piyasaya tek başına hakim olması demek, istediği
malı istediği fiyattan satabildiği anlamına gelmez. Nitekim, monopol konumundaki firmanın
geliri de, piyasadaki tüketicilerin alım gücü ile sınırlıdır. Bu nedenle, monopol konumundaki
firmanın ortalama gelir doğrusu ile (AR), tüketicilerin alım gücünü temsil eden talep
doğrusu (D) monopol piyasasında firma dengesinde üst üste çakışıktır. Bu nedenle, tam
rekabet ve monopol piyasasında firma dengesi, marjinal gelir (MR) ve ortalama gelir (AR)
doğrularının geometrik konumlarının farklı olması nedeniyle, farklı noktalarda oluşur ve
monopol piyasasında firma dengesini sağlayan piyasa fiyatının, tam rekabet piyasasına göre
daha yüksek bir seviyede oluştuğu gözlemlenir.
P
TR maksimum, MR = 0
e>1
TR
e=1
e<1
A
0
Q
MR
Monopolde kâr maksimizasyonu, her zaman için talep eğrisinin esnekliğinin birden büyük
olduğu [e > 1] bölgede gerçekleşir. Çünkü esnekliğin birden büyük olması durumunda,
malın fiyatını düşüren tekelcinin, toplam satış hasılatı artacaktır. Talebin inelastik olduğu
(e<1) bölgede ise, fiyatın düşmesi toplam hasılatın da düşmesi anlamına geleceği için,
tekelci hiçbir zaman talep eğrisinin inelastik olduğu bölgede mal satma girişiminde
bulunmaz. Çünkü o bölgede marjinal hasılat negatif olduğu için firma satışlarını azaltarak
toplam gelirlerini artırabilecektir.
P,C
MC
P*
Pm
AC
a
b
d
D (AR)
MR
0
Q*
Q
81
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
d noktası: tekelcinin kârını maksimize ettiği noktadır ve MR = MC eşitlendiği noktada
belirlenir. Q* tekelin kârını maksimize eden üretim düzeyidir.
P*: tekelcinin kârını maksimize eden denge fiyat düzeyidir. Dikkat edilecek olursa tekelde
denge fiyatını bulmak için önce kârın maksimize olduğu denge noktası ve üretim düzeyi
bulunur. Daha sonra, fyatı bulmak için, bulunan denge üretim miktarının tamamının
satılmasını sağlayacak fiyat AR eğrisinden yani tekelin karşısında bulunan talep eğrisine
çizilen dikme ile bulunur. Şekil üzerinde denge “d” noktasında sağlanır, denge miktarı Q*
bulunur ve bu üretim miktarının satılacağı denge fiyatını bulmak için Q*’dan çizilen
dikmenin AR yani talep eğrisini kestiği nokta olan “a”nın fiyat eksenindeki izdüşümü olan P*
denge fiyatına ulaşılır.
“ab” uzunluğu, tekelcinin birim başına, ortalama kârını gösterir. Bunu tekelin satış fiyatı
olan P*dan yani ortalama hasılatından, birim başına maliyetini ifade eden ortalama maliyeti
“bQ*” uzunluğunu düşerek buluruz.
S(P*aQ*O) dikdörtgeninin alanı: Tekelin Toplam satış geliri TR’dir.
S(PmbQ*O) dikdörtgeninin alanı: Tekelin Toplam maliyeti TC’dir.
S(P*abPm) dikdörtgeninin alanı: Tekelcinin toplam kârını gösterir.
Monopol piyasasında uzun dönem dengeye baktığımızda, endüstriye başka firmaların girişi
engellendiği için aşırı kârların elde edilmesi her zaman mümkündür. Dolayısıyla, monopolün
gelir dağılımını bozucu etkisi bulunmaktadır. Buna ek olarak monopolün optimal kaynak
dağılımını bozucu etkileride bulunmaktadır. Monopolde, tam rekabetteki durumdan farklı
olarak, uzun dönemde kurulan tesisin optimum büyüklükte tesis olması gerekmez. Ayrıca,
yine tam rekabettekinden farklı olarak bu tesisin tam kapasite ile kullanılması da gerekmez.
Diğer yandan monopol tam rekabet piyasasına göre daha az üretim yapar ve bunu daha
yüksek fiyattan satar, bu şekilde üretimin kısılması üretim faktörlerinin ekonomide en
yüksek üretimi sağlayacak şekilde endüstriler arasında dağılımını engelleyecektir.
Doğal Tekel: Ölçeğe göre artan getirinin bulunması veya optimal üretim için tesis ölçeğinin
çok büyük olduğu alanlarda zaman içerisinde tek firma egemen olmakta ve doğal tekel
oluşmaktadır. Böyle bir piyasada bir firmanın tesis ölçeği büyüdükçe ortalama maliyeti
düşecektir. Bu durumda tesis ölçeği en büyük firma, diğer firmaları zarar ettirecek ve onları
piyasadan kovacak düşük fiyatlardan malını arz edebilecek ve bu yolla tekel konumuna
gelebilecektir. Bu gibi durumlarda bir mal veya hizmetin çok sayıda firma tarafından
üretilmesi yerine, tek bir firma tarafından üretilmesi daha düşük bir maliyetle
gerçekleştirilebilecektir. Ancak böyle bir durumda özel firma tekelci konumunu tüketicilerin
aleyhine kullanarak üretimi kısıp daha yüksek fiyatlama yaparak ülke kaynaklarının eksik
istihdamına yol açabilir. Bu nedenle devletler genellikle doğal tekel niteliğindeki piyasaları
düzenlemekte veya fiyatlara müdahale etmektedirler. Doğal tekele örnek olarak bir
şehirdeki elektrik veya doğal gaz dağıtımı işletimini ve içme suyu şebekesi işletimini vermek
mümkündür.
3.3.4. Monopolcü Rekabet Piyasasında Firma Dengesi
Monopolcü rekabet piyasası çok sayıda firma tarafından üretilen ve birbirinin yakın ikamesi
olan bir grup ürünün farklılaştırılmak suretiyle homojenlikten uzaklaştırılarak, satıcının
kendisine özgü bir alıcı kitlesi oluşturması durumunda ortaya çıkan piyasa türüdür.
Birbirinden bağımsız olarak hareket eden çok sayıda alıcı ve satıcı bulunmaktadır. Bu
82
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
piyasanın en önemli özelliği, farklı satıcıların malları farklılaştırmasıdır. Piyasaya giriş ve
çıkış nispeten kolaydır. Tam rekabet piyasasına benzer şekilde piyasaya giriş ve çıkışı
engelleyen hiçbir engel yoktur. Bu nedenle, monopolcü rekabet piyasalarında uzun
dönemde aşırı kâr yoktur.
Monopolcü rekabet piyasasında firmalar kendilerine özgü bir tüketici kitlesine sahip olduğu
için, kısa dönem dengesi belirlenirken monopolcü gibi davranırlar. Kar maksimizasyonu
koşulu yine marjinal gelirin marjinal maliyete eşit olmasıdır. Uzun Dönemde sıfırdan büyük
bir ekonomik kar varsa piyasaya yeni firmalar girer. Bu mala olan talebin daha fazla marka
tarafından paylaşılması anlamına gelir talep eğrisi sola kayar. Karlar sıfıra eşitleninceye
kadar piyasaya girişler sürer. Tüm firmalar bu durumda olduğundan artık bu noktadan
sonra piyasaya yeni firmalar girmez. Çünkü hiçbir firma aşırı kâr elde edemez. Piyasaya
giriş ve çıkışın serbest olması ve fiyat rekabeti yapılabilmesi nedeniyle uzun dönemde aşırı
kârlar ortadan kalkar.
Monopolcü rekabet piyasası kaynak dağılımını bozucu etkiler doğurmaktadır.
Uzun dönem dengesi sağlandığında üretim tam rekabet üretiminin altında kalmaktadır.
Firmaların optimumdan küçük tesisler kurmaları ve bunları eksik kapasite ile çalıştırmaları
sözkonusudur. Kıt kaynakların önemli kısmı, bu şekilde etkin olarak üretim yapabilecekleri
alanlardan alınkonmaktadır. Bu husus liberal ekonomilerin en zayıf noktalarından biri olarak
eleştirilmektedir. Monopolcü rekabet piyasaları kaynakların üretim alanlarında optimal
dağılımını ve toplum refahının olumsuz yönde etkilemektedir. Diğer yandan monopolcü
rekabet piyasasında ürün farklılaştırma çabası, reklam harcamalarını arttırmakta, kıt
kaynakların reklamlara yöneltilmesi toplum açısından kaynakların israf edimesi anlamına
gelmektedir.
Monopolcü rekabet piyasasının olumlu bir yönü ise, ürün farklılaştırma çabalarının teknolojik
gelişmeye ve malların tüketici gereksinmelerine en iyi cevap verebilecek şekilde
uyarlanmasını teşvik edebilmesidir.
3.3.5. Oligopol Piyasasında Firma Dengesi
Oligopol piyasası homojen veya farklılaştırılmış bir malı satan, birbirine bağımlı olan az
sayıda satıcının faaliyette bulunduğu piyasa türüdür. Bu piyasada az sayıda satıcı firmanın
faaliyet göstermesi, her firmanın davranışının ve aldığı kararların, diğer firmaları da
etkilemesine yol açmaktadır. Firmalar pazardan pay alma çabasında alacakları kararlar için
rakiplerin tepkilerini tahminde bulunmalıdır. Bu piyasalarda, yeni firmaların pazara girmesi
teorik olarak mümkündür. Ancak piyasaya giriş engelleri vardır. Oligopol piyasalarında,
firma dengesine ilişkin genel kabul gören model bulunmamaktadır. Bu çerçevede çok
kısıtlayıcı varsayımlar etrafında bir takım yaklaşımlar geliştirilmiştir.
Rekabetçi davranışlar üzerine oturtulan oligopol teorilerinin ortak varsayımları, mallar
homojen olması, girdilerin tam rekabet şartlarında temin edilmesi, firmaların aralarında
83
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
anlaşma yoluna gitmemesi ve her firmanın reklam, miktar ve fiyat politikasında bağımsız
hareket etmesidir.
Cournot Modeli: İlk ve en çok tanınan düopol teorisi A. Cournot (1838) tarafından
geliştirilmiştir. Modelde sıfır maliyetle maden suyu üreten iki firmanın karşılıklı stratejileri
analiz edilmiştir. Cournot Modelinin Varsayımları şunlardır:
 Firmaların satış maliyetleri sıfırdır.
 Piyasa talep eğrisi doğrusal ve kesin olarak belirlidir.
 Firmalar rakip firmanın satış (üretim) miktarını veri olarak alırlar ve buna göre kendi
satış seviyelerini belirlerler.
 Firmalar birbirlerinin kararlarından etkilendiklerini bilir, ancak aralarında anlaşmaya
gitmez, bağımsız hareket eder.
Tepki Eğrisi: O malı üreten rakip firmanın veri kabul edilen üretim düzeylerinde bir firmaya
en yüksek karı sağlayan üretim miktarlarını gösteren eğridir. Tepki Eğrisi bir firmanın
üretimi arttırırken rakip firmanın üretimini azaltmak zorunda olduğunu gösterdiği için, iki
firmanın tepki eğrisi de negatif eğimlidir.
Cournot Noktası: modelin üretim düzeyi açısından çözümünü gösterir. Denge tepki
eğrilerinin kesiştiği noktada oluşur. Her iki firmada tam rekabet arzının 1/3’ünü satar.
Uzlaşmacı davranışlara dayalı oligopol teorileri oligopolcü firmaların, aralarındaki rekabetten
tarafların zarar görmesi konusunda tecrübe edinince, aralarında ortak kârın
maksimizasyonuna yönelik anlaşmalar yapmaları durumunu açıklamaya çalışmaktadır.
Böyle bir durumda oligopolcü firmalar biraraya gelerek monopolcü gibi hareket etmekte,
aralarında rekabeti engelleyici anlaşmalar yapmaktadır. Bu tür anlaşmalar çoğu ülkede
yasaktır, buna rağmen açık veya gizli olarak firmaların ortak hareket etmelerinin
engellenmesi zordur.
Fiyat Liderliği Modeli: Oligopolcülerin, rekabet etmek yerine anlaşmayı benimsemeleri ve
firmaların güçlerinin eşit olmaması durumunda, zayıf firmaların daha güçlü olan firmanın
84
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
liderliğinde hareket etmelerini ifade eder. Kısaca bazı oligopolcülerin fiyat belirlerken
işbirliğine yöneldiği modeldir. Bu durumda, lider olarak kabul gören firmanın fiyat
konusundaki kararlarına, piyasadaki diğer firmalar da uymayı tercih ederler. Fiyat liderliği
şeklindeki davranış tarzı, gerçek ekonomik yaşamda en sık karşılaşılan oligopol piyasası
türüdür. Temel özellik, lider firmanın marjinalist kurallara göre fiyatını belirlemesidir.
Marjinal maliyetin marjinal hasılata eşit olması koşulu liderin fiyatı oluşturmada davranış
kuralını ifade eder. Lider firma kârını bu şekilde maksimize eder. Diğer firmalar için, liderin
belirlediği bu fiyat veri olacağı için, bu firmaların kâr maksimizasyonu yapmaları söz konusu
değildir. Eğer bunların kârları maksimum ise bu sadece rastlantıdan ibarettir.
Kartel: Bir sektörde faaliyet gösteren oligopolcü firmaların aralarında rekabeti azaltmak
suretiyle, bileşik (ortak) karlarını maksimize etmek amacıyla aralarında açık yada örtük
olarak anlaşmaya varmalarıdır. Anlaşan firmalar ortak karı maksimize etmek veya piyasayı
paylaşmak amacıyla dışarıya karşı tekel gibi hareket ederler. Kartelin çalışmalarını
düzenleme görevi ise, ortak bir örgüte verilir. Anlaşan firmalar tüzel kişiliklerini korur
ancak, sadece anlaşma yaptıkları konularda ortak hareket etmeyi taahhüt ederler Karteller,
üretim miktarları, fiyatlar, bölgeler ve bir malı ucuza ithal edip yurtiçinde pahalıya satmak
gibi konular üzerinde anlaşabilirler. Dünya çapında bir kartele örnek olarak petrol ihraç eden
ülkelerin petrol üretim miktarını kararlaştırmak için kurdukları OPEC’i göstermek
mümkündür.
Tröst: Tröstde Kartelde olduğu gibi bir sektörde faaliyet gösteren oligopolcü firmaların
aralarında rekabeti azaltarak aralarında anlaşmaya varmaları sonucunda oluşmaktadır.
Firmalar aralarındaki rekabeti ortadan kaldırarak tek bir firma gibi hareket etmektedir.
Tröstün kartelden en önemli farkı firmaların bağımsız hareket etme kabiliyetlerini önemli
ölçüde kaybetmeleridir. Yönetimin tek bir merkezde toplanması sözkonusu olmaktadır.
Genellikle tröst, bir firmanın aynı piyasadaki diğer firmaların hisse senetlerinin yarısından
fazlasını ele geçirmesi ile gerçekleşir. Burada girişimlerin artık bağımsız hareket etmeleri
olanağı yok denecek kadar azalmıştır.
Uzun dönem piyasa dengesinin sağlanması durumunda oligopol piyasasına yönelik
eleştirilere gelecek olursak. Oligopoller kaynak ve gelir dağılımında bozucu etkilere yol açar
ve yüksek reklam harcamalarına başvurulması nedeniyle eleştirilir. Az sayıda firmanın
bulunması, üretimin fiyatı yükseltmek amacıyla kısılmasına yol açmaktadır. Bu da tam
rekabet piyasasına göre fiyatın yüksek, üretim miktarının ise daha düşük olmasına neden
olmaktadır. Firmaların karlarını yükseltmek için üretimi kısmaları, üretim faktörlerinin
toplumun tercihlerine uygun mal ve hizmet bileşimini sağlayacak şekilde dağıtılmasını
engellemektedir. Oligopolcü firmalar negatif eğimli talep eğrisiyle karşı karşıya olduğundan
fiyat marjinal maliyetten büyük olmakta ve bu nedenle oligopol piyasasında etkinlik
sağlanamamaktadır. Diğer yandan piyasaya girişin mümkün olmaması, uzun dönemde de
aşırı karın sürmesine olanak verir ve bu toplumdaki gelir dağılımını olumsuz yönde etkiler.
Oligopol piyasalarının yol açtığı diğer bir etkinsizlikte, firmaların kendi mallarını daha farklı
gösterebilmek için reklam harcamalarını artırmaları ve bu yolla kıt kaynakları israf
etmeleridir.
85
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Schumpeter-Galbraith Hipotezi: Oligopol piyasasına yönelik alternatif bir yaklaşım
getirmektedir. Schumpeter ve Galbraith oligopol piyasası uzun dönem dengesinde ekonomik
etkinliğin sağlanmadığı eleştirilerine karşı çıkmaktadırlar. Bunlara göre oligopol piyasası
teknolojik gelişmeyi hızlandırmaktadır. Bunun nedeni daha büyük ölçekteki firmaların AR-GE
harcamalarına daha fazla finansman kaynağı ayırabilmelerinde yatmaktadır. Bu firmaların
ortaya çıkardığı buluşlar ve yeni ürünler sayesinde ekonomik büyüme hızlanmaktadır.
Sonuç
olarak
oligopol
piyasası
iktisadi
büyüme
üzerinden
toplumsal
refahı
arttırabilmektedir.
YOĞUNLAŞMA VE PİYASA YAPISI: Piyasa yapısı, piyasadaki satıcılar arasındaki
rekabetin derecesine göre piyasaları sınıflandırmanın bir yoludur. Dünya ekonomisindeki
piyasalar incelendiğinde, daha çok rekabetçi piyasalar ile tekel piyasası arasında oluşan
monopolcü rekabet ve oligopol piyasası yapılarının yer aldığı görülür. Bir piyasa yapısının
tam rekabet piyasasından veya tekel piyasasından hangisine daha yakın olduğunu veya
firmalar arasında anlaşma ortamı olup olmadığını piyasa yoğunlaşma oranı ile ölçebiliriz.
Uygulamada en çok başvurulan yoğunlaşma oranı yöntemleri N-firma Yoğunlaşma İndeksi
(CRn) ve Herfindahl-Hirschman Yoğunlaşma İndeksidir (HHI).
N-firma Yoğunlaşma İndeksi (CRn): Bir endüstride en çok paya sahip “n” tane firmanın
endüstri toplam satışlarındaki yüzde payı olarak tanımlanır. Bu yöntemdeki amaç bir
endüstride en büyük, ilk 2, ilk 4, ilk 8 firmanın piyasa payları toplamının hesaplanarak
piyasayı ne ölçüde kontrol edebildiklerinin belirlenmesidir. n-Firma Yoğunlaşma İndeksi
değeri, tam rekabette yaklaşık sıfır iken tekelde 100’dür. Çoğunlukla tercih edilen dört firma
bazında hesaplanan dört firmanın yoğunlaşma oranıdır (CR4) ve bu indeks ilgili endüstrinin
piyasa yapısını gösterir.
CR4 Yoğunlaşma Oranı İndeks Değerine Göre Bir Endüstrideki Piyasa Yapısı
CR4 < 40
Tekelci Rekabet Piyasası
CR4 > 40
Oligopol Piyasası
40 < CR4 < 60
Zayıf Oligopol Piyasası
CR4 > 60
Güçlü Oligopol Piyasası
Herfindahl-Hirschman Yoğunlaşma İndeksi (HHI): HHI endüstrideki her firmanın
piyasa paylarının karelerinin toplamına eşittir. Endüstride tek bir firmanın bulunduğu tekel
piyasasında HHI = 1002 = 10000 değerini alır. Bir endüstride faaliyet gösteren firma sayısı
arttıkça indeks değeri küçülür (10000/n). Tam rekabet piyasasında HHI sıfıra yaklaşır.
Örneğin, ABD’de banka birleşme ve satın alma işlemlerinde HHI değerleri dikkate alınır.
HHI değerinin belirli bir limiti aşması durumunda bu birleşmelere izin verilmediği
görülmektedir. HHI’nın 1800’ü aştığı oligopolistik endüstrilerdeki şirket birleşmelerine,
ancak çok titiz bir incelemeden sonra izin verilmesi söz konusu olabilmektedir.
86
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Uygulamada HHI Katsayıları ve Piyasa Yapıları
HHI < 1000
Tam Rekabet Piyasası
1000 < HHI < 1800
Tekelci Rekabet Piyasası
HHI > 1800
Oligopol Piyasası
87
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
4) PARA VE MALİYE POLİTİKALARI
4.1 Ekonomi Politikaları
Politika,
kelime anlamı olarak belirli bir hedefe ulaşmak veya belirli bir sorunu çözmek
amacıyla bir takım araç ve yöntemlerin bir araya getirilmesi süreci olarak tanımlanabilir.
Dolayısı ile, bu tanımdan hareket edildiğinde, ekonomi politikası, ekonomide belli hedefleri
gerçekleştirmek (refah düzeyinin arttırılması, verimliliğin sağlanması) veya belirli sorunları
çözmek amacıyla (işsizlik, yoksulluk) belirli ekonomik araç ve yöntemlerin bir araya
getirilmesi sürecidir, şeklinde tanımlanabilir. Demokratik bir ülkede, partiler sorunlara
çözüm modelleri ve araçları ile halkın karşısına çıkıp oy isterler ve hükümete geldiklerinde
bu politikaları uygulamaya çalışırlar.
Bunun bir sonucu olarak, Hükümetler ekonomi politikaları açısından en yüksek siyasi
sorumluluğu taşırlar. Bununla birlikte, Hükümet adına ekonominin yönetimi, ekonomiden
sorumlu bakanlar ve onlara bağlı üst düzey bürokratlardan oluşur. Tüm dünya
uygulamalarına bakıldığında, Hazine Bakanlığı, ABD ve İngiltere’de mevcut bulunan AngloSakson geleneğe göre Hazine sekreterliği en kritik bakanlıktır. Türkiye’de Hazineden
Sorumlu Devlet Bakanlığı olarak yürütülmektedir. Birçok gelişmiş ve gelişmekte olan
ekonomide kamu maliyesi işlemleri tek bir bakanlığa bağlanmış iken, 1980’li yılların
başından itibaren Türkiye’de Maliye Bakanlığı ile Hazine işlemleri iki ayrı bakanlığa
bölünmüştür. Bunun yanı sıra, kamuda çalışan personelin özlük hakları ve kamu sendikaları
ile pazarlık bir devlet bakanlığına, kamu adına finans kurumlarını ve sektörleri denetleyen
özerk kuruluşlar ve özelleştirme bir devlet bakanlığına, dış ticaret bir devlet bakanlığına
bağlanmıştır. Ayrıca, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı,
Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı ve Bayındırlık Bakanlığı unutulmamalıdır. Yani,
Türkiye’de ekonominin yönetimi parçalı bir model ortaya koymaktadır ve siyasi partiler bu
parçalı modeli birleştirmeyi öngörmektedirler.
Türkiye’de ekonomi politikalarının belirlenmesinde ve mevcut ekonomi politikalarında dar
veya geniş kapsamlı revizyonda en önemli kurumlardan birisi Yüksek Planlama Kurulu’dur
(YPK). Yüksek Planlama Kurulu, başbakanın başkanlığında toplanan, bünyesinde
ekonomiden sorumlu bakan ve onlara bağlı üst düzey bürokratları barındıran,
sekreteryalığını bir ölçüde Devlet Planlama Teşkilatı’nın gerçekleştirdiği bir önemli
kurumdur. Türkiye’yi hedeflere taşıyacak, sorunlara kesin çözüm üretecek her türlü
ekonomi politikasının tespiti ve revizyonu bur kuruldan geçmekte ve yapı olarak Milli
Güvenlik Kurulu’nun tavsiye niteliğindeki kararlarına benzer şekilde, YPK’da belirlenen
hususlar Bakanlar Kurulu’na gelmektedir. YPK’nın kararlarının Resmi Gazete’de yayınlanarak
yürürlüğe girebilecek özellikte olanları, Bakanlar Kurulu onayı sonrası Resmi Gazete’ye
gönderilerek yürürlüğe konulmakta, yasal değişiklik gerektirenleri ise, Bakanlar Kurulu
onayı sonrası, bir yasa tasarısı olarak Meclis Başkanlığı’na sunulmaktadır. Yüksek Planlama
Kurulu’nda onaylanan ve Bakanlar Kurulu tarafından kabul gören ekonomi politikalarına
yönelik ana çerçeve, bu noktada, gerek Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB),
88
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
gerekse de Maliye Bakanlığı açısından, para ve maliye politikası uygulamasında dikkate
alınması gereken öncelikleri temsil etmektedir. Yüksek Planlama Kurulu, her yıl en yoğun
çalışma periyodunu ağustos ayı ortasından ekim ayı ortasına kadar gösterir ve bu dönemde
bir sonraki yılın programı ile bütçesi oluşturulur. Bu çerçevede, Yüksek Planlama Kurulu’nun
önemli yetkilerinin yanı sıra, hiç değişmeyen üç görevi unutulmamalıdır. Birincisi,
Türkiye’nin kalkınma planlarına son şeklini vermek; ikincisi söz konusu kalkınma planları
çerçevesinde her yıl uygulanan ve ertesi yılın başında yürürlüğe girecek ‘yıllık program’a
son şeklini vermek ve üçüncüsü ertesi yılın başında yürürlüğe girecek bütçeye son şeklini
vermek olarak özetlenebilir. Bu noktada, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Bayındırlık
Bakanlığı gibi bünyesinde yatırımcı kuruluşları barından bakanlıklar ve Devlet Su İşleri,
Karayolları gibi kuruluşların yatırım bütçeleri için çetin bir pazarlık ortaya koyarlar; tüm bu
bütçe hazırlık süreci eylül ayı sonunda tamamlanarak, maliye bakanının Bakanlar Kurulu’na
yapacağı sunuma hazır hale gelir. Bakanın sunumu sonrası, Bakanlar Kurulu’nda onaylanan
bütçenin en geç 17 Ekim akşamına kadar Meclis Başkanlığı’na sunulması gerekmektedir.
Aksi durumda, Hükümet Anayasa kuralına uymamış sayılır.
Yüksek Planlama Kurulu’nun, gerçekleştirdiği çok sayıda ekonomi politikası çalışmasının
yanında, rutin olarak gerçekleştirdiği bu çalışmalarda, 2005 yılından itibaren bazı tarihsel
adımlar atılmıştır. Birinci önemli değişiklik, Türkiye’nin planlama modeli üzerinde
gerçekleşmiştir. Cumhuriyet kurulalı beri, 1933-1937 ve 1938-1942 5 yıllık sanayileşme
planları dahil, Türkiye 1963’den günümüze 5 yıllık kalkınma planları ile gelmiştir. 2006
yılında 9’uncu 5 Yıllık Kalkınma Planı’nın yürürlüğe girmesi beklenirken, Türkiye’nin Avrupa
Birliği’ne üyelik için müzakerelere başlaması resmiyet kazanınca, 2005 yılında, Türkiye’nin
kalkınma planlarının Avrupa Birliği (AB) Bütçesi’ne paralel gitmesinin uygun olacağı ifade
edilmiştir. Bu noktada, AB’nin bütçesi 7 yıllıkken, Türkiye’nin kalkınma planı 5 yıllıktır. Bu
noktada, Türkiye’nin bütçesinin de 7 yıllık olmasına karar verilir. Ayrıca, AB’nin yeni bütçesi
2007 yılında yürürlüğe girecek ve 2013 yılına kadar sürecektir. Bu noktada, Türkiye’nin 9.
Kalkınma Planı’nın da 2007 yılında yürürlüğe girerek, 2007-2013 döneminde uygulanmasına
karar verilir. Böylece, 2006 yılı bir geçiş yılı olur. Bu noktada, bu yılın başından itibaren
Türkiye’nin 9’uncu Kalkınma Planı 7 yıllık olarak yürürlüğe girmiştir ve ayrıntıları DPT’nin
internet sitesinde yer almaktadır.
İkinci bir tarihsel adım ise, kalkınma planının içeriğini değiştirmek olmuştur. Daha önceleri
Türkiye’nin kalkınma planları içerisinde büyüme, enflasyon, bütçe, istihdam, dış ticaret gibi
alanlarına yönelik makro ekonomik hedefler yer almış, ancak yaşanan bir ulusal ve/veya
uluslararası krizle, daha plan döneminin başında bu hedeflerin anlamsızlaştığı görülmüştür.
Bu nedenle, yeni kalkınma planında Türkiye’nin başta AB’ye tam üyelik perspektifi olmak
üzere, hedeflere ulaşmak adına nasıl bir yol haritası izlemesi gerektiği belirlenmiştir. Bu
nedenle, DPT’nin kamuoyu ile geleceğe dönük makro ekonomik hedefleri paylaşmasını
sağlamak amacıyla, kalkınma planı modelinin yanı sıra, ‘stratejik planlama’ modeline
geçilmiştir. Yani, 2006-2008, 2007-2009 ve 2008-2010 dönemlerini kapsayacak şekilde,
her yıl bir yıl ileriye gidecek şekilde, DPT hedefleri sürekli revizyondan geçen ve dinamik bir
özellik gösteren söz konusu stratejik planları kamuoyu ile paylaşacaktır. Bu 3’er yıllık
stratejik planlar ‘Orta Vadeli İstikrar Programı’ olarak adlandırılmıştır. Keza, söz konusu 3’er
89
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
yıllık Orta Vadeli İstikrar Programı (OVİP) detayları da DPT’nin internet sitesinde yer
almaktadır.
Ekonomik makro planlamasında, Yüksek Planlama Kurulu ölçüsünde ağırlıklı bir rolü olmasa
da, diğer bir önemli kurum da Özelleştirme Yüksek Kurulu’dur (ÖYK). Özelleştirme Yüksek
Kurulu, kurul üyelerinin kararları çerçevesinde, hangi kamu kuruluşun, ne zaman ve hangi
yöntemle özelleştirileceğine karar vermektedir. Söz konusu özelleştirme yöntemleri olarak
da,

Blok Satış Yöntemiyle Özelleştirme

Halk Arz Yöntemiyle Özelleştirme

İlgili Kamu Kuruluşunu Parçalara Bölerek Özelleştirme
öne çıkmaktadır. Dünyada ve Türkiye’de en yaygın olarak kullanılan yöntem, blok satış
yöntemidir. Bu yöntemle, özelleştirme ihalesine talip olan bir yerli veya yabancı özel kuruluş
veya konsorsiyuma, en iyi teklifi vermesi koşulu ile, ilgili kamu kuruluşunun hisselerenin
% 50’den fazlası satılmakta ve söz konusu kamu kuruluşunun yönetimi özel sektöre
geçmektedir. Son dönemde, Hükümetlerin Türkiye’de tercih ettikleri bir başka özelleştirme
metodu ise, hisselerin belirli bir bölümünü yerli ve yabancı yatırımcılara ‘Halka Arz’ yoluyla
satmaktır. Bu noktada, ilgili kamu kuruluşunun hisselerinin % 50’den fazlası hala kamunun
elindeyse, aslında söz konusu kamu kuruluşunun bir kısım hissesinin halka arzı, tam olarak
özelleştirildiği anlamına da gelmemektedir. İlgili kamu kuruluşunun parçalara bölünerek
özelleştirmesi modelinde, Sümerbank mağazaları, SEKA fabrikaları, limanlar ve Tekel’in
sigara ve alkollü içecekler bölümlerinin parçalara ayrılarak satılması örnek gösterilebilir.
Coğrafi zorunluluklar veya tapli yerli ve yabancı yatırımcıların beklenti ve talepleri böyle bir
parçalanmayı gerektirmektedir. Özelleştirmede süreç, özelleştirilmesine karar verilen kamu
kuruluşunun değerini belirleyecek ihaleye çıkmak, bu ihaley kazanan ve bu alanda
ihtisaslaşmış bir uluslararası finans kurumu ile fiyatın belirlenmesi ve ardından halka açık
olarak ve genellikle televizyonlar karşısında esas özelleştirme ihalesinin yapılması olarak
özetlenebilir. Sürecin son noktasında, Rekabet Kurulu ve Danıştay onayları da
gerekebilmektedir. Tüm idari ve hukuki süreç tamamlandıktan ve dosya Özelleştirme
Yüksek Kurulu’nca onaylandıktan sonra, devir işlemi gerçekleştirmektedir. İlk karardan, son
aşamaya kadar, sürecin bütünü ÖYK adına Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından
yürütülmektedir.
Bu çerçevede, Hükümet en önemli siyasi sorumluluğu taşıyarak ve onun adına TCMB’nin
bağımsız bir kurum olarak dahil olduğu ‘Ekonomi Yönetimi’nin güdümünde yürüyen ekonomi
politikalarına, YPK ve ÖYK tarafından da şekil verilmektedir. Ancak, bu süreçte Devlet
Planlama Teşkilatı’nın rolü unutulmamalıdır. DPT; hem sekreteryalık göreviyle, hem de
geleceğe dönük mikro ve makro projeksiyonlarıyla kritik öneme sahip kilit kuruluştur. Bu
nedenle, ekonomi politikası değişikliğine gidilme aşamasında, söz konusu model
değişikliğinin çeşitli yönlerinin ekonometrik olarak DPT’ye denetlendirilmesi kritik
önemdedir. Ayrıca, belirlenen ekonomi politikalarının beklenen hedeflere ulaşılmasına imkan
verip vermediği, mutlaka hesaplanan makro ekonomik göstergeler ile takip edilmelidir. Bu
noktada, eski adıyla Devlet İstatistik Enstitüsü, yeni adıyla Türkiye İstatistik Kurumu’nun
90
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
(TÜİK) katkısı çok önemlidir. Çünkü, TÜİK en kritik ekonomik ve demogreafik verileri hesap
etmektedir. Bununlu birlikte, TÜİK dışında, TCMB, Maliye Bakanlığı, DPT, Hazine
Müsteşarlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı, Gümrük Müsteşarlığı gibi kurumlar tarafından
açıklanan makro verilerin de hayli önemli ve yol gösterici olduğu unutulmamalıdır. Bu
noktada, açıklanan veriler hedefe göre önemli bir sapma olduğunu işaret ediyor ise, söz
konusu ekonomi politikasının hızla gözden geçirilmesi yararlı olacaktır.
Kullanılan araç ve yöntemlere bağlı olarak ekonomi politikaları, para politikası, maliye
politikası ve direkt kontrol politikaları (fiyat kontrol politikaları ve dış ticaret kontrol
politikaları) olarak üçlü bir ayırıma tabi tutulabilir.
Bu noktada, ayrıntılarına değineceğimiz para ve maliye politikası araçlarından yararlanarak,
bir ülkenin kendisini deflasyonist bir baskıdan veya enflasyonist bir baskıdan kurtarmaya
çalıştığı da görülmektedir. Ancak, şöyle bir farkla ki, eğer ilgili ülke ekonomisi enflasyonist
baskı altında ise, aynı para ve maliye politikaları ekonomiyi daraltıcı boyutta uygulanacak;
eğer ekonomi deflasyonist bir baskı altında ise, bu defa aynı para ve maliye politikası
araçları ülke ekonomisini genişletici, canlandırıcı boyutta uygulanacaktır. Bu çerçevede,
deflasyonist politika izleyen en tipik ülke ekonomisi örneği Japonya’dır. Enflasyonla
mücadele eden bir ülke, faizleri yükseltip, ekonomideki likiditeyi daraltarak sıkı bir para
politikası, vergi oranlarını arttırıp, kamu harcamalarını azaltarak sıkı bir maliye politikası
izlerken, Japonya faiz seviyesini yıllık bazda % 0,1’e getirerek ve parasal genişleme ile
tüketimi canlandırmaya, kamu maliyesi alanında ise vergi oranlarını azaltıp kamu
harcamalarını arttırarak deflasyonla mücadele etmeye çalışmaktadır. Yani, enflasyonla
mücadele eden bir ekonomiye göre aynı para ve maliye politikası araçlarını tersine
kullanmaktadır.
1970’li yıllardan bu yana, enflasyonla mücadeleyi öngören programlarda iki ana kategori
öne çıkmaktadır: Ortodoks Anti-Enflasyonist Politikalar ve Heterodoks Anti-Enflasyonist
Politikalar. Ortodoks programlar, IMF'in alışılagelmiş enflasyonla mücadele programları
olarak ifade edilebilir. Bu programlar enflasyonla mücadelede gereken başarıyı çoğunlukla
yakalayamamıştır. Bu nedenle, alışılagelmiş yöntemlerin dışına taşan ve radikal bir
uygulamayı gerektiren Heterodoks programlar zaman zaman öne çıkmıştır ve çoğunlukla
başarılı olmuştur. Bu iki farklı programda ekonomik reformlar benzerlik arzederken, esas
farkı reform sürecine geçiş öncesinde uygulanan stabilizyon süreci oluşturmaktadır.
Heterodoks programlar, toplumsal uzlaşı içerisinde, tek bir partinin Meclis'te çoğunluğu
elinde bulundurduğu periyodlarda, ekonomideki tüm fiyat türlerinin dondurulması suretiyle
enflasyonda radikal bir düşüşü sağlayan 18 aylık programlar olarak da tanımlanabilir.
4.2 Maliye Politikası
Kamu Kesimi, bir yandan yaptığı harcamalar ile geliri artırıcı etki yaparken bir yandan da
topladığı vergiler ile geliri düşürücü bir etkiye sahiptir. Devletin istihdam, gelir, fiyat
seviyeleri gibi makro ekonomik değişkenleri etkileyebilmek için kamu harcamalarını (cari
harcamalar, yatırım harcamaları ve transfer harcamaları) ve kamu gelirlerini (vergi gelirleri,
91
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
vergi dışı normal gelirler, özel gelir ve fonlar) kullanması maliye politikası olarak
adlandırılmaktadır. Örnek vermek gerekir ise, kamu harcamalarını artırarak ve/veya halktan
ve kurumlardan toplanan verginin yükünü azaltarak ulusal ekonomideki toplam tüketim
harcamalarını artırmaya yönelik olarak izlenen maliye politikasına genişlemeci maliye
politikası, kamu harcamalarını azaltarak ve/veya vergileri artırarak toplam tüketim
harcamalarını azaltmaya yönelik politikaya da daraltıcı maliye politikası denmektedir. Maliye
politikasının etkinliği iki temel faktöre bağlıdır:


Yatırım harcamalarının faiz hadlerine olan duyarlılığı
Talep edilen para miktarının faiz hadlerine olan duyarlılığı.
Maliye Politikası araçlarını Kamu Maliyesi Gelir Araçları ve Kamu Maliyesi Harcama Araçları
olarak ikiye ayırabiliriz. Kamu Maliyesi Gelir Araçları 3 temel başlıktan oluşur. Bunlar
sırasıyla Vergi Gelirleri, Vergi Dışı Normal Gelirler ve Özel Gelir ve Fonlar’dan oluşur. Vergi
Gelirleri doğal olarak kamu kesiminin toplam gelirlerinin önemli bir bölümünü
kapsamaktadır. Doğrudan veya Direkt Vergi Gelirleri ile Dolaylı veya İndirekt Vergi Gelirleri
olmak üzere iki ayrı gruptan oluşmaktadır. Doğrudan veya Direkt Vergiler, Gelir Vergisi,
Kurumlar Vergisi ve Götürü Usülde vergilendirilen mükelleflerden alınan ve Gelirden Alınan
Vergiler’den oluşan grubu ve Motorlu Taşıtlar Vergisi, Çevre Vergisi, Veraset ve İntikal
Vergisi, Emlak Vergisi gibi, mükellefin doğrudan vergi dairesine veya ilgili birimlere ödediği
veya bir kurum aracılık etse de, ne kadarlık bir vergi ödediğine vakıf olduğu vergi türlerini
temsil etmektedir.
Dolaylı veya İndirekt Vergiler ise, mal ve hizmetlerin fiyatlarının içerisine yedirilmiş ve
çoğunlukla ne kadar ödediğimizi bilemediğimiz vergilerdir. Söz konusu vergi gelirleri
arasında en çok bilinenlerin Katma Değer Vergisi, Özel Tüketim Vergisi, Akaryakıt Tüketim
Vergisi ve Banka ve Sigorta Muamele Vergisi olarak sıralanabilir. 1980’lerin sonuna doğru
direkt vergilerin toplam vergi gelirleri içerisindeki payı % 70, dolaylı vergilerin payı % 30
iken, 2000’li yıllarda söz konusu ana vergi gruplarının toplam içerisindeki rollerinin değiştiği
gözlenmektedir. Oysa, daha dengeli bir vergi sistemi için direkt vergilerin toplamdaki
payının arttırılması önemlidir. Türkiye’nin vergi gelirleri açısından bir diğer kritik sorunu
‘kayıt dışı’ ekonominin varlığıdır. TÜİK’in resmi verileri, Türkiye’de 23 milyon civarındaki
çalışan kesimin % 50’den fazlasının kayıt dışı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle, Türkiye
hem gelir vergisi açısından, hem de sosyal güvenlik sistemi prim ödemeleri açısından
önemli bir kayba uğramakta, potansiyel gelir kaybı yaşanmaktadır.
Vergileri başka bir bakış açısıyla sınıflandırmak gerekirse şunlar karşımıza çıkmaktadır:
gelirden alınan vergiler (gelir vergisi, kurumlar vergisi), servetten alınan vergiler (motorlu
taşıtlar vergisi, veraset intikal vergisi), mal ve hizmetlerden alınan vergiler (katma değer
vergisi, özel tüketim vergisi) ve dış ticaretten alınan vergiler (gümrük verisi, ithalde alınan
KDV).
92
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Kamu kesiminin vergi gelirlerinin zaman içinde tahsilatı söz konusudur. Eğer ülkede
enflasyonist bir dönem yaşanıyorsa söz konusu vergi tahsilatlarının reel değeri
azalamaktadır. Bu etkiye literatürde Tanzi etkisi veya Olivera-Tanzi etkisi denilmektedir.
Vergi Dışı Normal Gelirler ise, adından da anlaşılacağı üzere, Kamu Kesimi’nin vergi
kapsamına girmeyen, ancak düzenleme ile elde etmeye alışık olduğu gelirlerdir. Devlet
Patrimuvanı Gelirleri en önemli örnektir. Devletin sahip olduğu menkul ve
gayrimenkullerin satışından ve/veya kiralanmasından elde edilen gelirler bu kapsama girer.
Kıymetli evrak denilince, Hazine’nin ihraç ettiği bono ve tahviller sadece akla gelmemelidir.
Vatandaşın Devletten temin ettiği Nüfus Cüzdanı, Ehliyet, Pasaport, Diploma, Tapu Senedi
gibi belgeler de yine Kamu’nun vatandaşa belirli bir bedel karşılığında kullandırdığı
belgelerdir ve bu kıymetli evraklardan da gelir elde edilir. Taşınmazların satılması ve
kiralanmasından elde edilen gelirler ise malumdur. Ayrıca, Trafik ve Vergi Cezaları’nın da;
devlete ait iştiraklerin kazançlarından düşen pay da Vergi Dışı Normal Gelirler
kapsamındadır.
Özel Gelir ve Fon Gelirleri ise Türkiye’nin bir kez elde ettiği gelirlerden ve 2000 yılı başına
kadar sayıları 75 iken, bugün tasfiye sürecinde olan Fonlar’dan gelen gelirlerden
oluşmaktadır. 1. Körfez Savaşı esnasında, Türkiye’nin uğradığı zarar nedeniyle yapılan hibe
yardımları ve 17 Ağustos Depremi nedeniyle bir defaya mahsus olmak üzere gerçekleştirilen
Bedelli Askerlik uygulamasından elde edilen gelirleri Özel Gelirler kapsamında örnek olarak
gösterebiliriz.
Kamu Kesimi Harcama Araçları ise 4 ayrı bölümden oluşmaktadır. Bunlar sırasıyla, Personel
Harcamaları, Diğer Cari Harcamalar (Devletin Güvenlik Harcamaları ile Diğer Kamu
Kurumlarının rutin, günlük tüketim ve demirbaş harcamalarından oluşur), Yatırım
Harcamaları (Kamu’nun Milli Servete katkı anlamında kalıcı olan sabit sermaye harcamaları)
ve Transfer Harcamaları’ndan oluşur. Transfer Harcamaları 25 alt harcama kalemi ile en
yoğun kalemdir ve bu kalemler içerisinde yer alan Faiz Harcamaları, KİT’lere transferler,
Emekli ve İhracatçılara Vergi İadesi, Sosyal Güvenlik Kuruluşları’na transferler, Tarım
Desteklemesi gibi ana kalemler nedeniyle Kamu’nun en çok harcama yaptığı alandır.
Dolayısı ile, yukarıda sıralanan 3 temel gelir kalemi ile 4 temel harcama kalemini
kullanarak, ekonomi yönetimi ya Türkiye’de olduğu gibi enflasyonla mücadeleye katkı
sağlayan bir daraltıcı maliye politikası, ya da Japonya’da olduğu gibi deflasyonla mücadele
adına genişletici maliye politikası izleyebilmektedir. Daraltıcı maliye politikasında vergi
oranları arttırılarak, devletin elde ettiği gelirler arttırılarak ve harcamalar kısılarak kamu
kesiminin enflasyon etkisi sınırlandırılmakta, kamu açığı azaltılmaya çalışılmaktadır.
Genişletici maliye politikalarında ise halktan toplanan vergi azaltılarak, vergi oranları
düşürülerek halkın tüketim eğilimi güçlendirilmekte, tüketim teşvik edilmekte, ayrıca kamu
harcamaları arttırılarak, kamu kesiminin iç talebi desteklemesi sağlanmaktadır.
İradi maliye politikası: Toplam talebi değiştirmek ve ekonomiyi istikrara kavuşturmak
için kamu harcamaları ve vergilerde bilinçli olarak değişiklikler yapmaktır. Genişlemeci veya
daraltıcı maliye politikaları bu kapsamdadır. Ancak bazı ekonomistler söz konusu iradi
93
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
maliye politikalarının ekonomide bazı önemli sorunların çözülmesi halinde etkin olacağını
iddia etmektedirler. Bu sorunlar maliye politikaların belirlenmesinde siyasi otoritenin
takdirinin önemi, ekonomik tahminlerin doğruluk derecesi ve uygulama aşamasında ortaya
çıkan gecikmelerdir. Dolayısıyla iradi maliye politikalarında beklenen başarıya ulaşmak çoğu
zaman mümkün olamamaktadır. Bu bağlamda tartışılan bir başka kavram ise otomatik
istikrar sağlayıcılardır. Bunlar bir ekonomide toplam talepteki bir değişikliğin gelir düzeyi
üzerindeki etkisini azaltan her türlü mekanizmalardır. Maliye politikası söz konusu
olduğunda otomatik istikrar sağlayıcılar doğal olarak vergiler ve kamu harcamalarıdır.
Vergiler açısından en güçlüden itibaren kurumlar vergisi, tüketim vergileri ve servet
vergileri şeklinde sıralanmaktadır. Kamu harcamalarında ise söz konusu sıralama işsizlik
tazminatı, destekleme alımları ve diğerleri biçiminde yapılabilir.
4.3 Para Politikası
Para politikası, her ülkenin Merkez Bankasının çeşitli makro hedefleri gerçekleştirmek
ve/veya çeşitli makro sorunlara çözüm yaratmak amacıyla çeşitli parasal araçlar vasıtası ile
uyguladığı politikayı ifade etemktedir. Dünyada, bağımsız, yarı bağımlı ve tam bağımlı
Merkez Bankacılığı uygulamalarına bağlı olarak, para politikasının etkinliği Merkez
Bankasının pozisyonuna göre farklılık arzetmektedir. Yani, bir ülkenin Merkez Bankasının
bağımsızlığı ile para politikasının etkinliği arasında doğru orantılı bir ilişki söz
konusudur. Piyasa ekonomisi mantığının benimsenmiş olduğu bir ekonomide Merkez
Bankası’nın özerkliği çok önemlidir. Özellikle, 5 Kasım 2001 tarihinde yürürlüğe giren son
düzenleme TCMB’na bağımsızlık konusunda yeni olanaklar sağlamaktadır.
Merkez bankasının bağımsız olması gerektiğini savunanlara göre en önemli gerekçe,
bağımsız bir merkez bankası aracılığıyla para politikasının enflasyonist yanlılığının
engellenebilmesidir.
Merkez bankalarının bağımsızlığına karşı çıkanların görüşleriyse şu şekilde özetlenebilir: Bir
ülkede para politikasının, kimseye karşı sorumluluk taşımayan bir seçkinler grubu
kontrolünde yürütülmesi demokratik değildir. Merkez bankası yöneticilerinin, hesap verme
konusunda, sorumluluk sahibi olmamaları durumunda, ciddi sorunlar ortaya çıkmaktadır.
Merkez bankası bağımsızlığının iki boyutu vardır:
- Politik bağımsızlık: Siyasi otoritenin ya da toplumdaki diğer baskı gruplarının etkisinde
kalmaksızın serbestçe karar alabilmesidir.
- Ekonomik bağımsızlık: İzlenecek hükümet politikalarına kredi verilmesi yada diğer
biçimlerde destek sağlanması konusunda, hükümetten gelen taleplere direnebilmeyi ifade
etmektedir.
Merkez Bankası faiz ve döviz kuru silahını kullanarak, ekonomideki parasal büyüklükleri
etkiler; parasal büyüklükleri baskı altında tutar veya parasal büyüklükler üzerindeki baskıyı
hafifletir. Para politikası kararları alınırken ekonomi yönetiminin ve onun bir parçası olarak
94
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Merkez Bankası’nın temel hedefi enflasyona neden olmaksızın tam istihdam düzeyine
ulaşmak ve bunu sürdürmektir. Parasal büyüklüklerin ve ekonomideki likiditenin daha hızlı
genişlemesini ve faiz oranlarının düşmesini sağlamaya yönelik para politikasına genişlemeci
para politikası, para arzındaki artışı yavaşlatmayı, hatta para arzını daraltmayı ve faiz
oranlarının yükselmesini sağlamaya dönük para politikasına da daraltıcı para politikası
denmektedir. Genişlemeci para politikasına verilebilecek belk de en iyi örnek 2008 küresel
finans krizi çerçevesinde ABD Merkez Bankası Federal Reserve (FED)’in uyguladığı miktar
genişlemesi (quantitative easing) politikasıdır. Önce kısa vadeli faiz oranlarını sıfır kadar
düşüren FED daha sonra çeşitli menkul kıymetlerin alımını öngören 2 farklı doğrudan alım
programıyla genişlemeci para politikası uygulamaktadır. Bu kapsamda FED bilançosu da çok
ciddi anlamda büyümüştür. Dünyanın önde gelen bazı dğer merkez bankaları da bu
bağlamda FED benzeri politikalar izlemektedirler.
Para politikasının etkinliği iki anahtar etmene bağlıdır:


Reel para talebinin faiz oranına duyarlılığına.
Yatırım talebinin faiz oranına duyarlılığına.
Özellikle para talebinin faizlere duyarlılığı para politikasının etkinliği açısından önemlidir.
Diğer taraftan uygulanacak para politikasının sistematik açıdan tasarımı da son derece
önemli bir başka konu başlığıdır. Bu bağlamda merkez bankaları uygulayacakları para
politikasının öncelikle nihai hedefini belirleyeceklerdir. Söz konusu hedef makroekonomik
amaçlardan biri olacaktır. Genellikle merkez bankaları bu aşamada fiyat iskrarının tercih
ederler. Sonraki aşamada nihai hedefi etkileyecek ve aynı zamanda da merkez bankası
tarafından kontrol edilebilen bitişik hedef belrlenecektir. Bu aşamada geçmişte genellikle
para miktarı benimsenirken günümüzde özellikle kısa vadeli faiz oranları tercih
edilmektedir. Merkez bankaları bir taraftan da gösterge büyüklükler seçerek politikalarının
etkinliğini kontrol etmek istemektedirler. Bu tip gösterge olarak likidite büyüklükleri (kredi
hacmi), faiz oranları veya iktisadi beklentiler seçilebilmektedir.
Merkez Bankası temelde beş temel para politikası aracı kullanmaktadır. Bunlar,
 Zorunlu Karşılıklar Oranı (Bankacılık sisteminin topladığı mevduatların belirli bir
kısmının Merkez Bankasında tutulmasını öngören para politikası aracı)
 Disponibilite Oranı (Mevduat kabul eden bankaların nakit veya likiditesi yüksek
varlıklar bulundurma zorunluluğu öngören para politikası aracı)
 Reeskont Oranı (Bankalar tarafından iskonto edilmiş bir senedin Merkez Bankası
tarafından iskonto edilmesini öngören para politikası aracı)
 Açık Piyasa İşlemleri (Merkez Bankasının ikinci el sermaye piyasalarında alım-satım
vb. işlemler yapmasını öngören para politikası aracı)
 Bankacılık Sisteminin Yönlendirilmesi
Ulusal ekonomi birbirinden farklı Para Arzı tanımlarını bünyesinde bulundurur. Merkez
Bankası elindeki beş adet para politikası silahı ile ya para arzlarını daraltarak, ya da
95
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
genişlemesine izin vererek hedeflere ulaşılmasına, makro değişkenlerin etkilenmesine
çalışır. Para Arzı tanımları 2007 yılından itibaren değişmiştir. Eski tanımlar şöyleydi:
M1 Para Arzı =
M2 Para Arzı =
M2Y Para Arzı =
M3A Para Arzı =
M3 Para Arzı =
M3Y Para Arzı =
Dolaşımdaki Para (Dolaşıma Çıkmış Banknot + Madeni Para – Banka Kasaları)
+ Vadesiz Ticari Mevduat
+ Vadesiz Tasarruf Mevduatı
+ Vadesiz Diğer Mevduat
+ TCMB’deki Mevduat
M1 Para Arzı
+ Vadeli Ticari Mevduat
+Vadeli Tasarruf Mevduatı
+ Vadeli Diğer Mevduat
M2 Para Arzı
+ Döviz Tevdiat Hesapları
M2 Para Arzı
+ Resmi Mevduat
M3A Para Arzı
+ TCMB’deki Diğer Mevduat
M3 Para Arzı
+ Döviz Tevdiat Hesapları
Yeni tanımlara göre ise, M1 Para Arzı Dolaşımdaki Para (Emisyona Çıkan Banknot+
Madeni Para – Banka Kasaları) ile Vadesiz Mevduat’ın (Mevduat Bankaları, Katılım Bankaları
ve TCMB’deki TL+Yabancı Para YP) toplamından oluşmaktadır.
M2 Para Arzı M1 Para Arzı’nın üzerine yukarıda parantez içerisinde sıraladığımız banka
gruplarının Vadeli TL ve Yabancı Para (YP) Mevduatı’nın toplamının eklenmesiyle bulunuyor.
Ve, son Para Arzı tanımı olan M3 Para Arzı ise, M2 Para Arzı’nın üzerine Repo İşlem
Hacmi’nin ve Para Piyasası Fonları’nın (B Tipi Likit Fonlar) eklenmesi ile bulunmaktadır.
M1
= Dolaşımdaki Para + Vadesiz Mevduat (TL, YP)
M2 = M1 + Vadeli Mevduat (TL, YP)
M3 = M2 + Repo + Para Piyasası Fonları (B Tipi Likit Fonlar)
Dolayısıyla, M2 ile M2Y Para Arzı tanımları yeni M2 Para Arzı içerisinde yedirilmiş
gözükmektedir. M3A Para Arzı kaldırılmıştır ve M3 Para Arzı’nın tanımı ise tümüyle
değiştirilmiştir. Bu nedenle, artık yeni Para Arzı tanımlarının dikkate alınması
gerekmektedir.
Eğer, TCMB Analitik Bilançosu incelenir ise, Türk Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yarattığı
en büyük parasal değer ise Merkez Bankası Parası olarak ifade edilebilir ki Merkez
Bankası Parası içerisinde Rezerv Para’yı da içermektedir.
96
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Arz Açısından (Merkez Bankası) Para Arzı Tanımları:
Emisyon + Bankalar Zorunlu Karşılıkları + Bankalar Serbest Mevduatı + Fon Hesapları +
TCMB Nezdindeki Banka Dışı Kesim Mevduatı = Rezerv Para
Rezerv Para + Açık Piyasa İşlemleri = Parasal Taban
Parasal Taban + TCMB Nezdindeki Kamu Mevduatı = Merkez Bankası Parası
Özellikle, IMF ile 1994 yılından bu yana gerçekleştirilen stand-by anlaşmalarına bağlı olarak,
Merkez Bankası’nın klasik bilanço mantığına dayalı olarak hazırlanan ve haftalık periyotta
yayımlanan Merkez Bankası Vaziyet (Aktif-Pasif) Durumu, daha etkin izlenebilir olması
açısından Analitik Bilanço’yla takibe ağırlık verilmiştir. Bu çerçevede, Vaziyet’in Aktif ve
Pasif’inde yer almakta olan kalemler, Analitik Bilanço’nun Aktif ve Pasif tarafında dört ana
kalem altında birleştirilmiştir.
İdeal bir Merkez Bankası Analitik Bilançosunda Aktiflerin önemli bir kısmının Dış
Varlıklar’dan oluşması, Pasifte ise ağırlığın Merkez Bankası Parası’nda olması arzu edilir.
TCMB, bu konuda önemli bir ilerleme kaydetmiş olmakla birlikte, yine de henüz ideal
dengeyi oluşturamamıştır.
Aktif
ANALİTİK BİLANÇO
DIŞ VARLIKLAR
İÇ VARLIKLAR
Pasif
TOPLAM DIŞ YÜKÜMLÜLÜKLER
MERKEZ BANKASI PARASI
4.4 Enflasyon Hedeflemesi
Enflasyon hedeflemesi, gerek gelismiş ülkelerde, gerekse gelismekte olan ülkelerde başarısı
kanıtlanmıs ve giderek artan sayıda ülke tarafından uygulanan bir para politikası rejimidir.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (Merkez Bankası), 2002 yılı başında para politikasının
genel çerçevesine iliskin yaptığı duyuruda, para politikasında nihai hedefin enflasyon
hedeflemesine geçmek olduğunu, ancak gerekli ön koşullar tamamlanmadan enflasyon
hedeflemesine geçilmesinin rejimin güvenilirliğini daha baslamadan sarsacagını ve bu
nedenle enflasyon hedeflemesine geçiş için, para politikasının etkinligini kısıtlayan
unsurların zayıflamasının beklenecegini vurgulamıştı. Aynı duyuruda, enflasyon hedeflemesi
rejimine geçilene kadar “örtük enflasyon hedeflemesi” uygulanacağı belirtilmisti. Bu
doğrultuda, Hükümet ile birlikte enflasyon hedefleri saptanmıştır. Kısa vadeli faiz oranları
enflasyonla mücadelede etkin olarak kullanılırken, para tabanı da ek bir çapa olarak
belirlenerek, enflasyon hedeflerinin güvenilirliğinin artırılması amaçlanmıştır. Uygulanan bu
politika; Merkez Bankası’nın bağımsızlığı yolunda atılan adımlar, mali disiplin ve süregelen
97
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
yapısal düzenlemelerin de katkısıyla, fiyat istikrarı yolunda önemi yadsınamaz kazanımları
da beraberinde getirmiştir.
Geçen süre zarfında, dalgalı kur rejimine uyum artmış ve enflasyon hedeflemesi rejimine
geçis için elverişli bir ortam oluşmasına yönelik önemli mesafeler alınmıştır. Bu noktada,
enflasyon hedeflerinin tümüne ulaşılmış, güvenilirlik artmış, enflasyon bekleyişleri hedeflere
yakınsamıştır. Ekim 2005 itibariyle gerek yeni TÜFE Endeksi’nin yıllık yüzdesel değişim
oranı, gereksede yeni ÜFE Endeksi’nin yıllık değişim oranı son 30 yılın en düşük seviyesine
ulaşmıştır. Enflasyonla mücadelenin önemli bir saç ayağı olarak, Kamu borç stokunun
çevrilebilirliğine ilişkin tartışmalar geçmişte ekonomideki gündem maddeleri arasında ilk
sıralarda yer alırken, yine 2005 yılından itibaren büyük ölçüde gündemdeki önemini
kaybetmiştir. Yani, Kamu Maliyesi’ne yönelik disiplinin sürekliliği konusundaki kaygılar
büyük ölçüde hafiflemiştir. Yine, söz konusu dönemde, finansal piyasaların derinliği artmaya
başlamış, finansal kesimin kırılganlıgı azalmıştır.
Ekonomik istikrarda alınan mesafeler ters dolarizasyon sürecinin baslamasını sağlamış,
zaman zaman kesintiye uğrasa ve alınması gereken daha mesafe olsa da, portföy
tercihlerinde Türk parası cinsinden yatırımların ağırlığı artmaya başlamıştır. Yine bu süreçte,
Türk lirasından altı sıfır atılarak Türk Lirası’na geçilmiştir. Para reformu olarak
adlandırdığımız bu adım, elde edilen kazanımların kalıcılığına duyduğumuz güvenin bir
göstergesi olmuştur. Orta vadeli programın açıklanması, Avrupa Birliği ile tam üyelik amaçlı
müzakere sürecinin başlaması ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yapılan anlaşmayla
birlikte temel makroekonomik değişkenlerin öngörülebilirliği daha da artmaya başlamıştır.
2001–2005 döneminde, enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesi açısından ön koşullardan
bir diğeri olan para politikasında kurumsal alt yapının iyileştirilmesi konusunda da çok
önemli adımlar atılmıştır. Bu süreç içinde Merkez Bankası, kurumsal çerçevesini
etkinleştirmiş, iletişim politikasını daha net ortaya koymus, bilgi setini genişletmiş ve
enflasyon öngörü yöntemlerini geliştirmiştir. Ayrıca geçen zaman içinde, Merkez Bankası
bağımsızlığı konusunda uygulama anlamında önemli mesafe alınmış; bu gelişme, kronik
enflasyonist sürece tekrar dönülmeyeceği konusundaki bekleyişleri de güçlendirmiştir.
Bütün bu gelişmeler, enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesi için ön koşulların büyük
oranda oluştuğuna ve doğru zamanın yaklaşmakta olduğuna işaret etmistir. Gerek Türkiye
İstatistik Kurumu’nun yayımladığı fiyat endekslerinde yapmış oldugu değişiklikler, gerekse
gerçekleştirilen para reformu nedeniyle, Merkez Bankası, 2005 yılında da enflasyon
hedeflemesi rejimine geçmemiş, ancak bu dönemi enflasyon hedeflemesi rejimine geçiş için
son hazırlık dönemi olarak ilan etmiştir. Bu hazırlık döneminde para politikasının daha da
kurumsallaşması yönünde atılan adımlar, para politikası stratejisi uygulamasını enflasyon
hedeflemesi rejimine bir kademe daha yaklaştırmıştır. Söz konusu dönemde, Para Politikası
Kurulu toplantıları önceden belirlenen ve kamuoyuna ilan edilen tarih ve saatte yapılmaya
ve faiz kararları bu toplantılardan sonra ve toplantıdaki görüşler de dikkate alınarak
açıklanmaya başlanmıştır. Kararların ardından ise, Para Politikası Kurulu üyelerinin de
görüşlerini içeren ve kararın gerekçesi niteliğinde bir metin gecikmeksizin yayımlanmaya
98
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
başlanmıştır. Bu metinler sadece mevcut kararı gerekçelendirmekle sınırlı kalmamıs, faiz
oranlarına iliskin kararların gelecekte izleyecegi seyre ilişkin sinyaller de vermiştir.
Yine bu dönemde kurum içinde organizasyon yapısı yenilenmiş ve para politikasına ilişkin
görev tanımları netleştirilmiştir. Sonuç olarak, son dört yıllık dönemde özellikle de son bir yıl
içinde para politikasının öngörülebilirliği belirgin bir ölçüde artmış, kurumsal altyapı ve
şeffaflık konusunda önemli gelişmeler yaşanmıştır.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 2006 yılında para politikası kurumsallaşma süreci
çerçevesinde enflasyon hedeflemesi rejiminin uygulamasına geçmiştir. Bu rejim ile birlikte,
son yıllardaki “düşen enflasyon” sürecinden “fiyat istikrarı” sürecine doğru ilerlenmesi
planlanmaktadır. Bu kapsamda, önümüzdeki dönemde para politikasının genel
çerçevesinde, enflasyon hedefleri ve bu hedeflere ulaşmak için izlenecek politikalar
konusunda giderek artan bir açıklık ve hesap verme söz konusu olacaktır.
Merkez Bankalarının birincil ve öncelikli amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir.
Enflasyon hedeflemesi ise, fiyat istikrarına ulasılabilmesi amacıyla uygulanan ve giderek
yaygınlaşan bir para politikası stratejisidir. Akademik yazında birçok farklı tanım bulunsa
da, uygulamalara bakıldığında, enflasyon hedeflemesi rejimini diger rejimlerden ayıran iki
ana unsurun bulunduğu görülmektedir:
1. Enflasyon hedeflemesi rejimi uygulayan Merkez Bankaları, enflasyon hedeflerini rakamsal
olarak açıklamakta, bu hedeflere ulasmayı taahhüt etmekte ve açıklanan hedeflere
ulaşılamaması durumunda kamuoyuna hesap vermekle yükümlü olmaktadırlar.
2. Para politikası kararlarının ekonomiyi etkilemesi belli bir süre gerektirdiginden, Merkez
Bankaları bugünkü enflasyonu değil, gelecekteki enflasyonu kontrol edebilmekte, bu amaçla
belirli zaman aralıklarıyla enflasyon tahminleri olusturmakta ve bu tahminleri kamuoyu ile
paylaşmaktadırlar. Bu nedenle, enflasyon hedeflemesi rejimi çoğu zaman “enflasyon
tahmini hedeflemesi” olarak da adlandırılabilmektedir. Bu doğrultuda, öngörülerin enflasyon
hedefi ile tutarlılığı ve hedeften sapma konusundaki riskler kamuoyuna anlatılmaktadır.
Türkiye’de uygulanan para politikası kademeli olarak enflasyon hedeflemesi rejimine
yaklaşmıştır. 2006 yılında ise şeffaflık ve hesap verebilirlik alanında atılacak yeni adımlar
ile, uygulanacak olan para politikası artık enflasyon hedeflemesi rejimi olarak
tanımlanacaktır. Diğer ülke örnekleri ve Türkiye’nin geçmiş deneyimleri incelendiğinde,
enflasyon hedeflemesi rejiminin para politikasında bir son olmadığı; aksine, kesintisiz bir
“gelişme” sürecinin bir parçası olduğu görülmektedir. Kuskusuz, bu gelisme süreci sadece
politika uygulayıcıları için değil, tüm ekonomik birimler için de geçerlidir. Bu süreçte
kamuoyu ile karşılıklı etkileşimin ve bilgi paylaşımının artması, rejimi daha işlevsel ve etkin
kılacaktır. Bu doğrultuda, Merkez Bankası açısından önümüzdeki dönemin başlıca gündem
maddeleri, şeffaflığın, hesap verebilirliğin ve öngörülebilirliğin artırılması olacaktır.
Önümüzdeki dönemde uygulanacak para politikasının ana ilkeleri şu şekilde ifade edilebilir.
99
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
Merkez Bankası, enflasyon hedeflemesi rejimi konusunda 2000 yılından bu yana
çalışmalarını sürdürmektedir. Türkiye’de enflasyon hedeflemesi rejiminin ana çerçevesi
oluşturulurken, bu rejimi uygulayan 20’yi askın gelişmiş ve gelişmekte olan ülkenin
deneyimlerinden faydalanılmıstır. İncelenen ülke örnekleri, tarihsel, kültürel, ekonomik ve
siyasal farklılıklar nedeniyle, “her ülkeye uygun tek ve en iyi uygulama” olmadığını
göstermiştir. Dolayısıyla, enflasyon hedeflemesi rejimi çerçevesinde genel yapı
olusturulurken, Türkiye’ye özgü bir modelin oluşturulması gerektigi göz önüne alınmıştır.
Kamuoyu tarafından kolay anlaşılabilirliği ve iletisim açısından avantajları göz önüne
alınarak, enflasyon hedefi “nokta hedef” olarak belirlenmiştir. Toplumun her kesimi
tarafından kolaylıkla takip edilebildigi ve günlük yasam maliyetini iyi ölçen bir gösterge
olduğu için, enflasyon hedefinin Tüketici Fiyat Endeksi üzerinden tanımlanması tercih
edilmistir. Bu doğrultuda, hedeflenen değişken 2003 temel yılı Tüketici Fiyat Endeksi’nin
yıllık yüzde değişimi ile hesaplanan yılsonu enflasyon oranıdır. 2006 yılından itibaren üç
yıllık bütçe uygulamasına geçildigi göz önüne alındığında, üç yıllık bir hedef patikasının
açıklanmasının, enflasyon hedeflerinin içsel tutarlılığını ve diger makroekonomik
projeksiyonlarla uyumunu artıracağı düşünülmektedir. Bu nedenle, enflasyon hedeflemesi
rejiminin bu ilk aşamasında hedefler üç yıllık olarak ilan edilmektedir.
Belirlenen hedef aralıklarının dışına çıkılması durumunda, Merkez Bankası bunun nedenlerini
ve alınması gereken önlemleri ayrı bir raporla Hükümete sunacak ve bu raporu kamuoyu ile
paylaşacaktır. Belirsizlik aralığının oluşturulması ile “orta vadeli bakış” arasında da yakın bir
ilişki vardır. Enflasyonu belirgin şekilde artıran veya azaltan geçici dışsal şoklarla mücadele
edilirken makroekonomik dalgalanmaların en aza indirgenebilmesi açısından da, nokta
hedefin etrafında referans olarak alınabilecek bir “belirsizlik aralığına” ihtiyaç
duyulmaktadır. Merkez Bankası açısından orta vadede önemli olan, enflasyondaki geçici
dalgalanmalardan ziyade, enflasyonun kademeli olarak asağı inerek bir yıl içinde % 5, iki yıl
içinde ise % 4 civarına gelmesi ve belirli bir istikrara kavuşmasıdır. Dikkat edilirse, bu tür
bir uygulamada orta vadeli enflasyon hedefi ön plana çıkmaktadır. Büyük dışsal şokların
enflasyon üzerindeki geçici etkilerine anında tepki verilmemekte, orta vadeli hedeflere
vurgu yapılarak politika tepkisi zamana yayılmaktadır.
Bu bağlamda, Merkez Bankası, enflasyonu hedeften uzaklaştıran bir şokun yaşanması
durumunda, bu şokun nasıl algılandığını (hangi oranda kalıcı hangi oranda geçici nitelik
tasıdığının degerlendirilmesi gibi) kamuoyuna açıklıkla anlatacak, hedefe tekrar
yakınsamaya yönelik politikaları uygulamakla kalmayacak, aynı zamanda, yapılması
gerekenleri de siyasi otorite ile paylaşacak ve hedefe ne kadar zaman içinde tekrar
yakınsanacağı konusunda kamuoyuna bilgi verecektir. TCMB’nin bu konuda, her 3 ayda bir,
hedef enflasyondan sapılması durumunda, Hükümet’e ve kamuoyuna açıklanmak üzere
kaleme alacağı mektup, TCMB’nin 5 Kasım 2001 tarihli yasasının 42’nci maddesi gereği
hazırlanacaktır. Söz konusu mektup, ayrıca stand-by süreci gereği, IMF’e takdim edilecektir.
(Kaynak: TCMB Web Sayfası; Temel Politika Metinleri Başlığı Altında; Enflasyon
Hedeflemesi Rejimi’nin Genel Çerçevesi ve 2006 Yılında Para ve Kur Politikası)
100
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
4.5 Daraltıcı ve Genişletici Ekonomi Politikaları
Daha önceki bölümlerde ayrıntılı olarak ele alınmış olan para ve maliye politikası araçları,
eğer ekonomi enflasyonist bir süreç içerisinde ise ekonomiyi daraltmak amacıyla; eğer
ekonomi deflasyonist bir süreçte ise (Japonya örneğinde olduğu gibi) ekonomiyi
genişletmek ve canlandırmak amacıyla kullanılabilmektedir. Yani, ülke Merkez Bankası
kontrolundaki zorunlu karşılıklar, disponibilite ve reeskont oranını yüksetmek suretiyle ve
Açık Piyasa İşlemleri (APİ) yoluyla sisteme Hazine kağıdı satarak (doğrudan satım yöntemi)
veya repo ihalesi gerçekleştirerek, ekonomideki likiditeyi daraltabilir. Böylece, tüketime
yönelecek ve enflasyonu kamçılayacak bir likiditeyi halkın cebinden çekmiş (strelize etmiş)
olur. Örnek vermek gerekir ise, Merkez Bankası'nın reeskont oranını yükseltmesi, daraltıcı
bir para politikası adımı olarak bankaların da ticari kuruluşlara uygulayacakları iskonto
oranını etkiler ve yükselmesine neden olur. Zorunlu karşılık oranını yükselterek, Merkez
Bankası enflasyonla mücadele açısından para çarpanını düşürmeye çalışır. Aynı şekilde,
kamu gelirlerini arttırmak için vergi oranlarının yükseltilmesi ve kamu harcamalarının
kısılması yoluyla, daraltıcı bir maliye politikası uygulanması suretiyle, kamu harcamalarının
ve onun da ötesinde kamu açığının enflasyonist etkisi minimize edilmeye çalışılır.
Eğer, söz konusu olan örneğin Japon ekonomisi ise, Merkez Bankası ekonomiyi deflasyonist
etkiden kurtarmak için, ekonomiyi rahatlatmak ve hareketlendirmek için genişletici para
politikası uygular ve zorunlu karşılık, disponibilite ve reeskont oranlarını düşürerek sisteme
likidite girmesine çalışır. Ayrıca, kamu gelirlerini azaltıcı ve kamu harcamalarını arttırıcı bir
genişletici maliye politikası uygulanması gerekir. Örneğin, vergi oranları düşürülerek
vatandaşın cebinde daha fazla para kalması sağlanarak tüketim teşvik edilir. Merkez
Bankası ekonomideki temel dengeler sabit iken, genişletici para politikası uygulayarak,
örneğin bir Açık Piyasa İşlemi olarak, bankalardan devlet tahvili satın alması, ekonomideki
likiditeyi arttırıcı etki yaratacaktır. APİ yoluyla bankacılık sisteminden Hazine kağıdı satın
alındığında (doğrudan alım yöntemi) bankacılık sisteminin rezervleri artacaktır. Başka bir
ifadeyle, Merkez Bankası piyasadan hazine bonosu satın alarak aktifini genişletmiş ve bunu
da para arzını (Merkez Bankası parası) genişleterek yapmıştır. Merkez Bankası bu tarz bir
müdahale ile piyasadaki faiz oluşumu sürecine de işlerlik kazandırmaktadır. Piyasa cari faiz
oranları denge düzeyinin üzerindeyse Merkez Bankası doğrudan alım ile süreci harekete
geçirir. Bu süreçte tahvil talebi artmakta, bu artış da tahvil fiyatı yükseltmekte ve faiz
oranını ise düşürmektedir.
Merkez Bankasının reeskont oranını düşürmesi ticari bankaların Merkez Bankası'ndan kredi
kullanma maliyetlerini, bankaların da reel sektöre kredi kullandırma maliyetini azaltır. Faiz
oranlarını düşürmekte halkı tasarruftan tüketime yönlendirmek için bir araç olarak
kullanılabilir. Ancak, Japonya faiz oranlarını öyle bir seviyeye düşürmüştür ki, ekonomi
Likidite Tuzağı'na düşmüştür. Yani, ekonominin aktörlerinin çok düşük olan faiz
seviyesine olan duyarlılıkları sıfırlanmıştır. Faiz seviyesine tepki vermemektedirler. Kısacası,
para arzındaki artışların yatırım ve tüketim harcamaları üzerinde etkili olmadığı ekonomik
ortam likidite tuzağı (kapanı) olarak tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla, ekonomideki
aktörler faiz oranlarının taban seviyede olduğunu düşünmekte ve faizlerin yükselmesini
101
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
beklemektedirler. Bu durumda ise parasal genişleme faizler üzerindeki etkisini kaybetmiş,
para politikası etkinsizleşmiştir.
Merkez Bankaları dışsal para arzı artışları yaşandığında söz konusu ekonomik gelişmelerin
para politikası üzerindeki olumsuz etkilerini gidermek amacıyla defansif (dengeleyici) açık
piyasa işlemlerine gidebilmektedirler. Başka bir ifade ile, Merkez Bankası kendi kontrolünde
olmayan ekonomik gelişmelerin etkilerine karşı para politikasını savunmaktadır. Bu
işlemlere verilebilecek en uygun örnek “sterilizasyon” işlemleridir. Örneğin Merkez
Bankası döviz kurunda oluşan değişime müdahale ederken diğer taraftan da APİ yoluyla
parasal tabanda değişiklik olmasını engelleyebilir ki bu politikaya sterilizasyon veya sterilize
edilmiş müdahale denilmektedir.
4.6 Para Politikası
Arasındaki İlişkiler
Araçları
ile
Makro
Büyüklükler
Günümüzde Merkez Bankalarının asli hedefi fiyat istikrarı olarak tanımlanmaktadır. TCMB de
söz konusu hedefi benimsediğini ısrarla vurgulamaktadır.
Merkez Bankası'nın iki önemli silahı olarak döviz kurları ve faiz hadlerindeki
gelişmelerin makro değişkenler üzerindeki etkisi şu ana başlıklar altında
toplanabilir:
 Merkez Bankası elindeki para politikası ile ekonominin aktörlerinin beklenti ve tercihleri
üzerinde etkili olmaya çalışır. Özellikle, enflasyonla mücadele programının uygulandığı
bir ekonomide, bu mücadelede başarı yakalanabilmesi açısından beklenti ve tercihleri
yönlendirmek önemlidir.
 Merkez Bankası uyguladığı para politikası ile fiyat istikrarını hedefler.
 Fiyat istikrarını zedeleyebilecek bir etki yaratmaması koşulu ile, Merkez Bankası diğer
makro
büyüklükler
üzerinde
etkili
olabilecek
para
politikası
değişiklikleri
gerçekleştirebilir. Yani, Merkez Bankası fiyat istikrarı olumsuz yönde etkilenmediği
müddetçe ekonomide kaynak arz ve talebindeki dengesizlikleri gidermeye çalışır.
Örneğin, enflasyonist beklentileri kırmak için 2000 yılında faizleri % 6.5'e kadar
yükselten FED, 2001 yılında ekonomi durgunluğa sürüklenince, enflasyonist baskının
hafiflemesine bağlı olarak, fiyat istikrarını tehdit edecek bir etkinin var olmaması
nedeniyle, faiz haddini % 1.75'e kadar düşürmüştür. Ancak, bunun altında bir faiz
haddinin fiyat istikrarını zedeleyebileceği beklentisi ile faiz haddini daha aşağı
çekmemektedir.
 Merkez Bankası faiz haddi silahını, toplumun veya bir başka değişle ekonomide gerçek
ve tüzel kişilerin tasarruf-tüketim tercih kanalını etkilemek için kullanır. Yani, faiz
haddini düşürerek, deflasyonist bir ortamda ekonominin aktörlerini daha fazla tüketime,
enflasyonist bir ortamda ise faizi yükselterek ekonominin aktörlerini tasarruf etmeye
teşvik eder.
 Para Politikasının kısa vadeli sermaye hareketleri üzerinde de önemli bir etkisi vardır.
Döviz kurlarındaki artışın enflasyona paralel seyretmediği, kur artışının baskı altında
102
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM







tutulduğu periyodlarda, yüksek faiz kısa vadeli sermaye hareketlerini artırıcı etki yaratır.
Bu nedenle, portföy amaçlı sermaye girişinde görülen yoğunlaşma 'Sıcak Para Girişi'
olarak nitelendirilir. Faiz hadleri düşük seviyedeyken bir kur sıçraması ise sermaye
çıkışına neden olmaktadır. Bu tür ani sermaye çıkışları Merkez Bankası'nın döviz
rezervlerinin azalmasına ve kritik gelişmelere sebebiyet vermektedir.
Kısa vadeli faizler Konsolide Bütçe hedeflerini de etkiler. Merkez Bankası faiz
uygulamasında bütçe hedeflerini ve Hazine'nin borçlanma maliyetini gözetmek
zorundadır. Faiz haddinin gereğinden fazla yükselmesi ve bu nedenle Hazine'nin
hedeflenenin üzerinde bir faiz ile borçlanması, bütçenin faiz ödemeleri kaleminde
sapmaya ve bütçe hedeflerinin tutturulamamasına yol açacaktır.
Faizlerde dalgalanma bankacılık sektörü açısından ciddi belirsizliklerin oluşmasına yol
açar. Merkez Bankası elindeki para politikası araçları ile istikrarlı ve sürdürülebilir bir
büyüme sürecini sağlayabildiği ölçüde, sürdürülebilir bir büyüme, bankacılık sektörü ve
sermaye piyasasında faaliyet gösteren şirketlerin düzenli faaliyet geliri elde etmeleri
anlamına gelir. Düzenli faaliyet geliri ise şirketlerin sermaye yapılarının güçlenmesi
anlamına gelir. Güçlü bir finans sistemi ise gelecekteki büyüme sürecinin bir garantisidir.
Dolayısı ile para politikasının bir başka önemli hedefi finansal sistemin sağlıklı bir yapı
içerisinde olmasıdır. İstikrarsız bir ortam finansal sistemin de sağlıklı yapısını
zedelemekte, tasarruf sahiplerinin endişeleri finansal sisteme emanet edilen kaynağın
vadesinin kısalmasına ve finansal sistemdeki risklerin daha da artmasına yol açmaktadır.
Ekonomide yatırım-tasarruf dengesi bozulup tasarruf açığı oluştukça reel faiz seviyesi
yükselme eğilimi gösterir. Bu tür yapısal sorunlar para politikası vasıtası ile atlatılmaya
çalışılır.
Reel faizlerin yükselmesi, halkın tasarruf eğilimini güçlendirdiğinden ve risk algılamasını
yükselttiğinden paranın dolanım hızını düşürür. Paranın devir hızının azalması ise vergi
gelirlerinin azalmasına ve bu nedenle bütçe hedeflerinde sapmaya neden olacaktır.
Ülkenin yerel parasının uygulanan kur politikası nedeniyle değerlendiği ve rekabet
gücünün gerilediği bir ortamda, ihracat hacminde görülebilecek gerilemeler dış ticaret
açığının büyümesine ve ihracata yönelmiş şirketlerin faaliyet gelirlerinin azalması
nedeniyle vergi gelirlerinde kısmi azalmaya neden olacaktır. Bununla birlikte, ithalat
ucuzlayacağından maliyet enflasyonu baskısı kısmen azalır.
Ülkenin yerel parasının uygulanan kur politikası nedeniyle değer yitirmesi ise rekabet
gücünün artmasına ve bu nedenle dış ticaret dengesinin, cari işlemler dengesinin ve
bütçe dengesinin olumlu yönde etkilenmesine yol açacaktır. Ancak, eğer ihracat amaçlı
üretim ithal hammadde ve girdilere bağımlı ise, yerel paranın değer kaybetmesi üretim
maliyetlerinde artışa yol açarak maliyet enflasyonu baskısını arttırabilir.
Makro Denge açısından çeşitli makro büyüklükler arasındaki sebep-sonuç ilişkisi
ise şöyle özetlenebilir:
 Rekabet gücü gerileyen bir ekonomide bütçe gelirleri reel olarak gerileme riski ile karşı
karşıyadır.
 Gelir dağılımında artan deformasyon makro dengelerin tesisini zorlaştırır.
 Sermaye hareketleri ekonominin makro dengesini etkileyici sonuçlar yaratır. Büyük
miktarda sermaye girişi tüketim ve yatırım harcamalarında artışa, büyüme ve enflasyon
103
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM












oranının yükselmesine, önemli miktarda sermaye çıkışı ise harcamaların daralmasına,
büyüme ve enflasyon oranının gerilemesine yol açabilir.
Ülkenin rekabet gücünün artması, gerek cari işlemler dengesi, gerekse de bütçe
dengesini olumlu yönde etkileyebilir.
Ekonominin aktörlerinin beklentilerinin olumsuzlaşması halinde, hedeflenen büyümenin
gerçekleşememesi, işsizlik ve enflasyon seviyesinin beklenenin üzerine çıkmasına yol
açabilir.
Ekonomide öngörülenin üzerinde bir daralma, vergi gelirlerinin beklenenin altında
kalmasına yol açarak, bütçe açığının ve borçlanma ihtiyacının artmasına yol açacaktır.
Finansman açığının büyümesi ise reel faizleri yukarı itici bir baskı oluşturacaktır.
Beklenenin üzerinde aşırı büyüme ise, ilk etapta vergi gelirlerini olumlu yönde etkilese
de, enflasyonist baskının artmasına neden olmasından dolayı, orta vadeli beklentileri
olumsuz yönde etkileyecektir.
Bu arada, ham petrol fiyatlarının yükselmesi gibi global dengesizliklerin dışı açık bir
ekonomide yaratacağı olumsuz etkiler göz ardı edilmemelidir.
Cari İşlemler Açığı'nın beklenenden fazla olması halinde, bu açığın yaratacağı belirsizlik
ve tedirginlik bono faizlerinin yukarı yönde hareket etmesine yol açar. Eğer, cari işlemler
açığındaki sapmanın yaşandığı dönemde, ülke ekonomisi aynı zamanda dış borçlanmada
da zorluk çekiyor ise, bu durumda cari işlemler açığının finansmanı iç borçlanma yoluyla
bulunacak kaynak ile finanse edilecek etmektir ki; bu durumda iç borçlanma maliyetleri
bir kat daha artacaktır.
Net sermaye girişi olmaması halinde, cari işlemler açığının büyümesi döviz rezervlerinde
daha yüksek bir erimeye yol açacaktır.
Fiyat istikrarı korunamıyor ise, yerel para hızla değer yitiriyor ise, yabancı para talebi ve
tüketim harcamaları artış eğilimi gösterir.
Kısa vadeli dış borçların döviz rezervleri aleyhine artış eğilimi göstermesi, ekonominin
aktörlerinin beklentilerini olumsuz yönde etkiler.
Maliye Politikası'nın başarısı makro dengeleri tesis etmek açısından önemlidir. Bütçe
açığının büyümesinin engellenememesi halinde, kamu kesimi borçlanma gereğinin
artması, sonraki yıllardaki bütçe gerçekleşme beklentilerini de olumsuz yönde etkiler.
Enflasyon ve büyüme hedeflerindeki olası sapmaların bütçe büyüklükleri üzerindeki
etkileri göz ardı edilmemelidir.
Bütçe performansı açısından gelir hedefinin yakalanması, harcama disiplini kadar
önemlidir. Büyüme hızının beklenenin altında gerçekleşmesi veya bir ekonomik kriz
sonrasında şirket karlarının ve tüketim harcamalarının azalması nedeniyle bütçe
gelirlerinde olası sapmalar, bütçe harcamaları disiplini için ek önlemleri gündeme
getirebilir. Aksi taktirde, bütçe açığı hedefi sapma gösterecektir.
4.7 Ekonomi Politikalarının Belirlenme Mekanizması
Genellikle toplam talebi değiştirme açısından maliye politikasının para politikasından daha
etkili olduğu kabul edilmektedir. Çünkü para politikasının toplam harcamaları etkilemesi,
ancak yatırımlar yoluyla, yani dolaylı biçimde olmaktadır. Oysa maliye politikasında bu
104
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
etkiler dolaysızdır. O bakımdan bazı durumlarda para politikasının dış denge, maliye
politikasının da iç denge amacıyla kullanılması daha uygun olabilir.
4.8 Enflasyonist
Uygulamaları
Ortamda
Para
Ve
Maliye
Politikası
Enflasyonun kontrol altına alınmasında para-maliye politikası tartışması gündeme
gelmektedir. Keynesciler enflasyonun kontrol altına alınması için para politikasının tek
başına yeterli olamayacağını, daraltıcı maliye politikasının da gerekli olduğunu savunurlar.
Monetaristler ise daraltıcı maliye politikasıyla dar para politikasının aynı anlama geldiğini
ileri sürerek önce parasal genişlemenin durdurulması yönünde bir politik iradenin
oluşturulması gerektiğini söylerler. Monetaristler, hükümetlerin bilerek ve isteyerek kamu
kesiminin ekonomide ağırlığını yükselttiklerini ve bu yüzden enflasyonla mücadelede
başarısız olduklarını savunurken, Keynesciler maliye politikaları kamu açıklarını daraltma
amacına yönelmediğinden, enflasyondan çıkılamadığını söylüyorlar.
Dünyada günümüze kadar uygulanmış en yaygın iki enflasyonla mücadele programı modeli,
Ortodoks ve Heterodoks anti-enflasyonist program modelleridir. (Ayrıntılar için slaytlara
bakınız)
(Bknz. Slayt 11, Slayt 12, Slayt 13, Slayt 14, Slayt 15, Slayt 16, Slayt 17, Slayt 18)
105
TSPAKB
GENEL EKONOMİ VE MALİ SİSTEM
106
TSPAKB
Download