kur`ân`da infâk kavramı

advertisement
T. C.
Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Tefsir Bilim Dalı
KUR’ÂN’DA İNFÂK KAVRAMI
Ayhan KAYA
Yüksek Lisans Tezi
Tez Danışmanı:
Doç. Dr. İsmail ÇALIŞKAN
SİVAS
Ocak-2009
II
KUR’ÂN’DA İNFÂK KAVRAMI
Ayhan KAYA
Cumhuriyet Üniversitesi
Sosyal Bilimler Enstitüsü
Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin Temel İslâm Bilimleri Anabilim
Dalı Tefsir Bilim Dalı için öngördüğü
YÜKSEK LİSANS TEZİ
Olarak Hazırlanmıştır
SİVAS
Ocak-2009
III
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ MÜDÜRLÜĞÜNE
Ayhan Kaya’nın hazırlamış olduğu “Kur’an’da İnfâk Kavramı” başlıklı bu çalışma, 2001-2009 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından,
“Temel İslâm Bilimleri Ana Bilim Dalı Tefsir Bilim Dalı”nda Yüksek Lisans tezi olarak
kabul edilmiştir.
Başkan: Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ
Danışman: Doç. Dr. İsmail Çalışkan
Üye: Prof. Dr. Ali AKPINAR
ONAY
Yukarıda imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım 20/01/2009.
Prof. Dr. Zafer CİRHİNLİOĞLU
Enstitü Müdürü
IV
ÖZET
KAYA, Ayhan, Kur’an’da İnfâk Kavramı, Yüksek Lisans Tezi, Sivas, 2009.
Bu çalışmanın amacı, Kur’an’ın doğru anlaşılmasında önemli bir yere sahip olduğunu
düşündüğümüz infâk kavramını, Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alarak İslam öncesi
dönemden nuzül sürecinin bittiği döneme kadar geçen süre içerisinde ne gibi anlam
değişikliklerine uğradığını, Kur’an’da türevleriyle beraber kaç defa geçtiğini, hangi
kavramlarla yakın anlam ve zıt anlam ilişkisi içerisinde olduğunu inceleyerek bu kavramın
dolayısıyla da Kur’an’ın doğru anlaşılmasına katkı sağlamaktır.
Bu çalışmanın yönteminde ise, kavram çalışması olması hasebiyle öncelikli olarak eski
Arap şiirlerini inceleyerek infâk kavramının İslam öncesi dönemdeki kullanımlarını
belirledik. İnfâk kavramının lügat ve ıstılahî olarak hangi anlamlara geldiğini tespit etmek için
Arapça lügatları taradık. Kur’an’da hangi anlamlarda kullanıldığını ve Kur’an’ın nuzülünden
günümüze kadar herhangi bir anlam değişikliğine uğrayıp uğramadığını tespit etmek için ilk
dönem tefsirlerinden son dönem tefsirlerine kadar bir çok eseri taradık.
İnfâk kavramının Kur’an’da hangi anlamlarda kullanıldığını daha iyi anlayabilmek için
Kur’an’da bu kavramla ilişki içerisinde olan; ihsân, îsâr, îtâ, it’âm, sadaka, zekât, ikrâm, hayr,
ma’ruf…vb. kavramlarla yakın anlam; buhl, şuhh, isrâf, tebzîr…vb. kavramlarıyla da zıt
anlam ilişkisi içerisinde lügat ve ıstılah anlamlarını vererek infâkla olan ilişkilerini belirledik.
Sonuç itibariyle, infâk kavramının İslamiyet öncesi dönemde Arap kültüründe
kullanılan bir kavram olduğunu ancak o dönemdeki kullanılış amacı ile Kur’an’daki kullanılış
amacı arasında farklılıklar olduğunu tespit ettik.
Kur’an’da “infâk” kavramının türevleriyle beraber elli yedi ayette yetmiş üç defa
kullanıldığını; Ancak infâk kelimesinin kökü olan ‘nafâk ve nafaktan’ türeyen kelimelerle
beraber Kur’an’da seksen dört ayette yüz on bir defa kullanılmış olduğunu tespit ettik.
Anahtar kelimeler: Kur’an, İnfâk, buhl,
V
ABSTRACT
KAYA, Ayhan, the concept of “maintaining” in Quran, Postgraduate Thesis, Sivas, 2009.
The aim of this study is to contribute the understanding the Glorious Quran by studying
through the whole meaning, with the help of studying on with which “concept of maintaining”
is in a correlation with its synonyms and antonyms, how many times mentioned with its
derivatives in Quran, by studying on how it is changed from Pre-islamic period to the end of
the descending period.
As defining the mothod of this study, the old Arabian poems are searched and studied
about the usage of “the concept of maintaining” in the Pre-islamic period. The dictionaries are
searched and scanned in order to define the meaning of “the concept of maintaining” as a term
and as a dictionary meaning. Many old period commentaries and new age commentaries are
searched and scanned in order to define in which meanings the “maintaining” is mentioned in
Quran, and how it is changed from descending period to now.
To be able understand better “maintaining” , in what meanings it is mentioned in Quran,
the correlations between some terms are defined as dictionary and term meanings by studying
the synonyms
“kindness” , “honoring”, “giving”, “feeding-giving food” , “charity” ,
“purification”, “courtesy-kindness” , “well-known”
and
the antonyms
“stinginess”,
“dissipation”, “ wasteful”.
As a conclusion the term “maintaining” was used in Arabian culture before Pre-islamic
period but on the other hand it is mentioned in different meanings in Quran.
We have seen that the term “maintaining” is mentioned in fifty-seven verses for
seventy-three times, but with the words and derivatives produced from the term “subsistence”
which is the stem of “maintaining”, it is mentioned in eighty-four verses for one hundred and
eleven times in Quran.
Key Words: Quran, Maintaining, stinginess
VI
ÖNSÖZ
İnsanlık için hidayet ve rahmet kaynağı olarak indirilen Kur’an, indiği ilk dönemden
itibaren okunup anlaşılmaya çalışılmıştır. Bütün insanlığa hitap eden evrensel mesajlar
içermesi nedeniyle onu anlama çalışmaları günümüze kadar devam etmiş ve gelecekte de
devam edecektir. Ancak bu evrensel mesajların insanlara sağlıklı bir şekilde ulaşması için onu
doğru anlamak ve yorumlamak gerekir. Çünkü hem dünya hem de ahiret mutluluğuna
ulaşmanın yolu onu doğru anlamaktan geçmektedir. Bunun en güzel örneğini onu en iyi
şekilde hayata aksettiren Hz. Peygamber’de görüyoruz.
Bilindiği üzere ilk dönemlerde Kur’an’ı anlama üzerine yapılan çalışmalar baştan sona
kadar ayet ayet yapılmaktaydı. Ancak son dönemlerde özellikle günümüzde herhangi bir konu
ya da kavram Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alınarak incelenmeye çalışılmaktadır. Bir
kavram incelenirken, özellikle onun İslam’dan önceki dönemde ve Kur’an’da hangi
anlamlarda kullanıldığı tespit edilerek geçirdiği süreci ve anlam değişmeleri incelenmektedir
ki, bu işleme ‘Semantik’ denilmektedir. Bunun ilk basit örneklerini Hz. Peygamberin ashabı
uygulamıştır. Ashab anlamını bilmedikleri kelimeleri cahiliyye dönemi Arap şiirinde
aramıştır. Bu da göstermektedir ki bir kavramın İslam öncesi ve sonrası kullanım farklılığını
ve bu süreçte geçirdiği anlam daralması ve genişlemesini tespit ederek Kur’an’ı anlamaya
çalışmak daha doğru olacaktır.
Bu çalışmanın amacı, Kur’an’ın doğru anlaşılmasında önemli bir yere sahip olduğunu
düşündüğümüz önemli kavramlardan birisi olan ‘infâkı Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alarak
İslam öncesi dönemden itibaren nuzül sürecinin bittiği döneme kadar hangi anlamlarda
kullanıldığı ve ne gibi anlam değişikliklerine uğradığını inceleyerek bu kavramın dolayısıyla
da Kur’an’ın doğru anlaşılmasına katkı sağlamaktır. Şu da bir gerçek ki; bu çalışma, iddialı
bir çalışma değildir. Ancak yüksek lisans seviyesinde Türkiye’de yapılan çalışmalar arasında,
infâk konusunda bu kelimenin kavram olarak incelendiği ilk çalışma olması açısından önem
arz etmektedir. Öte yandan daha üst seviyelerde yapılacak çalışmalara ışık tutabilir ve
Kur’an’ın anlaşılmasına bir nebze olsun katkı sağlayabilirse, çalışma, amacına ulaşmış
demektir.
İnfâk ile ilgili olarak Nihat Temel’in Kur’an’da Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak İnfâk
adlı çalışması ve Kasım Yürekli’nin İnfâk Mü’min’in Temel Özelliği adlı çalışması vardır.
Ancak onlar daha çok birey ve toplum açısından infâkın sosyal yönü üzerinde durmuşlardır.
VII
Çalışmamız giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, Kur’an’ı anlamanın
önemi ve doğru anlaşılmasında dikkat edilmesi gereken temel esaslardan bahsettik. Ayrıca
infâk kavramının İslam öncesi Arap toplumunda var olup olmadığını, o döneme ait şiirleri ve
klasik lügatlari tarayarak tespit etmeye çalıştık.
Birinci bölümde; infâk kavramının etimolojik analizinde, “nefeka” kökü ve ondan
türeyen “nifâk, münâfık, infâk” gibi kelimelerin lügat ve terim anlamlarını vererek
Kur’an’daki kullanımları üzerinde durduk. Ayrıca infâk kavramına özgün bir tanımlama
yapmaya çalıştık. Yine bu bölümde; infâkla ilişkisi olan kavramları inceledik. Bu kavramları;
infâkın yakın anlanına giren ve zıt anlam alanına giren kavramlar şeklinde iki başlıkta
inceledik. Bu bağlamda İnfâk kavramıyla ilişkili olan kavramların sözlük ve ıstılâhî
anlamlarını vererek onunla olan bağlarını, Kur’an ayetleriyle irtibatlandırarak ortaya koymaya
çalıştık. Bu arada infâk kavramının eş ve zıt anlamının Türkçe karşılığını tespit ettik.
İkinci bölümde; işlevsel ve ahlâkî açıdan infâkın insan hayatındaki önemi üzerinde
durduk. Öncelikle Ayetler ışığında îman-infâk ilişkisi üzerinde durarak infâkın sarf yerlerini
açıkladık. Ayrıca ayetler ve hadisler ışığında sarfedilen infâkın insana hem bu dünyada hem
de ahirette ne gibi faydalar sağlayacağı, ayrıca onun gerek insan gerekse toplum açısından ne
derece önem arz eden bir ibadet olduğuna dikkat çektik. Son olarak bu bölümde yapılan
infâkların Allah katında kabul edilerek dünyada ve ahirette fayda sağlayabilmesi için, infâk
yaparken dikkat edilmesi gereken hususları izah ettik. Sonuç kısmında ise araştırmamız
boyunca ulaştığımız özgün fikirleri kısaca sunmaya gayret ettik.
Çalışmamız boyunca hiçbir konuda desteğini eksik etmeyen ve defaatla okuyarak önemli
uyarı ve açıklamalarda bulunarak çok önemli katkıları olan muhterem danışman hocam Doç.
Dr. İsmail Çalışkan Bey’e, konunun tespiti ve işlenişi sürecinde değerli fikir ve görüşlerini
eksik etmeyen yüksek lisans ders hocalarım Prof. Dr. Ali Akpınar Bey’e, Prof. Dr. Talip
Özdeş Bey’e ve Doç. Dr. Hasan keskin Bey’e, teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Yine, Arapça
lügat ve divanlar konusunda bize destek olan Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arapça
bölümü öğretim görevlisi Doç. Dr. Abdurrahman Özdemir Bey’e ve kendilerinden fikir
aldığım Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir ve Arapça Anabilim Dalı hocalarına
teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
Gayret bizden tevfik yüce Allah’tandır.
AYHAN KAYA
SİVAS-2009
VIII
KISALTMALAR
a.g.e.
: Adı geçen eser
bas.
: Baskı
b.
: Bin, ibn (oğul, oğlu)
çev.
: Çeviren
D.İ.A.
: Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi
mad.
: Maddesi
s.
: Sayfa
tah.
: Tahkik
tahr.
: Tahric
tash.
: Tashih
terc.
: Tercüme
IX
İÇİNDEKİLER
ÖZET………………………………………………………………………………………...IV
ABSTRACT…………………………………………………………………………………..V
ÖNSÖZ………………………………………………………………………………………VI
KISALTMALAR………………………………………………………………………….VIII
İÇİNDEKİLER……………………………………………………………………………...IX
GİRİŞ
Ι- KONUNU ÖNEMİ VE YÖNTEMİ ………………………………………………………1
ΙΙ- KUR’AN’I ANLAMANIN ÖNEMİ ……………………………………………………3
ΙII- KUR’AN’IN DOĞRU ANLAŞILMASINDA TEMEL ESASLAR …………………..4
IV. İNFÂK SÖYLEMİNİN ARKA PLANI………………………………………………..13
A- KUR’AN ÖNCESİ ARAP TOPLUMUNDA İNFÂK DÜŞÜNCESİ………………..13
B- İNSANİ BİR DAVRANIŞ OLARAK İNFÂK DÜŞÜNCESİ……………………….23
BİRİNCİ BÖLÜM
İNFÂK KAVRAMININ DİL VE KUR’ÂN AÇISINDAN TAHLÎLİ
I. İNFÂK KAVRAMININ FİLOLOJİK ANALİZİ……………………………………....24
A-SÖZLÜKTE İNFÂK VE TÜREVLERİ…………………………………………...24
1- NAFÂK-NUFÛK-NAFAK……………………………………………………...24
2- NAFAKA………………………………………………………………………...25
3- NİFÂK…………………………………………………………………………...26
4- MÜNÂFIK……………………………………………………………………….27
5- MÜNFİK………………………………………………………………………....27
6- İNFÂK…………………………………………………………………………...28
B- ISTILAHTA İNFÂK……………………………………………………….……….29
C- KUR’AN-I KERİMDE GEÇEN İNFÂK KELİMESİ VE TÜREVLERİ............33
1- NAFAK…………………………………………………………………..............33
X
2- NAFAKA………………………………………………………………...............34
3- NİFÂK…………………………………………………………………………...36
4- MÜNÂFIK……………………………………………………………………….37
5- MÜNFİK……………………………………………............................................39
6- İNFÂK…………………………………………………………………………...40
II. KUR’AN-I KERİM’DE İNFÂKLA İLGİLİ KAVRAMLAR…………………….......47
A- İNFÂKLA ANLAM YAKINLIĞI OLANLAR……………………………….….47
1- İHSÂN ……………………………………………………………….…………47
2- HAYR………………………………….………………………………………...49
3- el-AMELU’S-SÂLİH (SÂLİH-SÂLİHÂT)……………………………………..51
4- BİRR ……………………………….....................................................................53
5- SABIR …………………………………………………………………………...55
6- TAKVÂ………………………………………………………………………….57
7- MA’RÛF…………………………………………………………………………59
8- SALÂT…………………………………………………………………………..61
9- RIZIK…………………………………………………………………………….64
10- FÎ SEBÎLİLLÂH ……………………………………………………………….66
11- ÎSÂR……………………………………………………………………………69
12- KERÎM-İKRÂM ……………………………………………………………….71
13- ÎTÂ……………………………………………………………………………...72
14- İT’ÂM…………………………………….…………………………………….73
15- SADAKA ……………………………….……………………………………...76
16-ZEKÂT………………….………………………………………………………79
B- İNFÂKLA ANLAM ZITLIĞI OLANLAR………………………………………..82
1- BUHL…………………………………………………………………………..82
2- KATR…………………………………………………………………………..84
3- ŞUHH…………………………………………………………………………..86
4- İSRÂF………………………………………………………………………….88
5- TEBZÎR………………………………………………………………………...91
6- ZULÜM……….…………………………………………………………….....93
7- MÜNKER……………………………………………………………………...96
8- ŞERR…………………………………………………………………………..98
XI
İKİNCİ BÖLÜM
İŞLEVSEL VE AHLÂKÎ AÇIDAN İNFÂK
I. DİNİ BİR EYLEM OLARAK İNFÂKIN SARF YERLERİ........................................102
A. ÎMÂN-İNFÂK İLİŞKİSİ…………………………………………………………..102
B. ALLAH YOLUNDA (FÎSEBÎLİLLÂH) İNFÂK ……………………………….104
C. ANA-BABAYA İNFÂK……………………………………………………………106
D. DİĞER İNSANLARA İNFÂK…………………………………………………….108
1. AKRABAYA İNFÂK …..……………………………………………………….108
2. YETİMLERE İNFÂK ………………………………………………………......109
3. YOKSULLARA İNFÂK…………….………………………………………….111
4. YOLDA KALMIŞLARA İNFÂK …….………………………………………..112
II. İNFÂK’IN KAZANDIRDIKLARI…………………………………………………..114
A. DÜNYEVİ KAZANIMLAR……..………………………...……………………114
1. İNSANI CİMRİLİKTEN KURTARMASI……………………..….............................114
2. MALIN ARTMASINI SAĞLAMASI ………………………………………………116
3. İNSANIN ŞÜKRETMESİNİ SAĞLAMASI…………………..…….……..………...117
4. MÜKAFATININ FAZLASIYLA VERİLMESİ……………..….…………………….118
5. DİGER KAZANIMLAR…………………………………………………………..119
B. UHREVİ KAZANIMLAR ……….……………………….………...……….....120
1. ALLAH’IN RIZASINI VE RAHMETİNİ KAZANDIRMASI ……………...…………120
2. KORKU VE AZAPTAN EMİN KILMASI…………….……………..………………..121
3. CENNETİ KAZANDIRMASI…………...……………………..………………...…………..122
4. MÜKAFATININ FAZLASIYLA VERİLMESİ………………………...………………...123
III. İNFÂK YAPMANIN AHLÂKÎ ESASLARI…………….…………………..........124
A. ALLAH’IN RIZASINI GÖZETMEK………………………………………......124
XII
B. İNFÂK’I GİZLİ YAPMAK…………………………………………………......127
C. İSRÂFA KAÇMAMAK……………………………..………………………….129
D. İNFÂKTA ACELECİ OLMAK…………………………………………………130
E. İHTİYAÇ FAZLASINDAN İNFÂK ETMEK………………………………….132
F. RİYA VE GÖSTERİŞTEN UZAK OLMAK…………………………………..133
G. YAPILAN İNFÂK’I BAŞA KAKMAMAK …………………………………...134
H. MALIN İYİSİNDEN VE SEVİLENİNDEN VERMEK…………………..........136
İ. KARŞILIKSIZ VERMEK………………………………………………………137
J.
İNFÂK EDERKEN CİMRİ DAVRANMAMAK……………………………...137
K. GÖNÜLDEN VERMEK………………………………..……………………. ..139
L. BOLLUKTA VE DARLIKTA VERMEK…...….…………………………......140
SONUÇ……………………………………………………………………….142
KAYNAKÇA…………………………………………………………………146
1
GİRİŞ
I. KONUNUN ÖNEMİ VE YÖNTEMİ
Allah tarafından hidayet ve rahmet kaynağı1 olarak gönderilen Kur’an’ın
gerçekten bu fonksiyonu görebilmesi için ondaki emir ve yasaklara riayet edilmesi
gerekmektedir. Bunun için de onların doğru bir şekilde tespit edilerek anlaşılması
sağlanmalıdır. İndiği ilk andan itibaren getirdiği emir ve yasakları başta Hz. Peygamber
anlamaya çalışmış ve bu anladıklarını insanlara aktarmıştır. Ardından onun ashabı ve
daha sonra gelen Müslümanlar da Kur’an’ı anlamak için bu çabayı devam ettirmişlerdir.
Bilindiği üzere eski dönemlerde yapılan tefsirler, genellikle, Kur’an’ı Kerim
ayetlerini mushaf tertibine göre âyet âyet ve sûre sûre tefsir etmekteydi. Bu çalışmalarda
konulara bir bütün olarak bakma şansı çok fazla yoktu. Bu nedenle son dönemlerde
konuları bir bütünlük içinde Kur’an genelinde görebilmek için her hangi bir konuyu
kapsayan veya birkaç konuyu kapsayan kavram ağırlıklı çalışmalar yapılmaya
başlamıştır. Bu çalışmalarla herhangi bir konunun detaylı bir şekilde Kur’an’da nasıl
ele alındığını rahatlıkla öğrenilebilmektedir.
Bizim konumuz olan infâk kavramı da bu noktada önem arz etmektedir. İnfâk
Kur’an’ın tesis ettiği “zekat, sadaka, ikram etme, yardım etme, yoksulu yedirme,
giydirme, cömert olma ve Allah yolunda karşılıksız harcama” gibi bir çok farz ve nafile
ahlakî davranışları içermektedir. Bu nedenle de infâk kavramı Kur’an içerisinde yer alan
bir çok emir ve yasakla bağlantılı bir şekilde işlenmektedir. Biz de Kur’anî emirler
içerisinde önemli bir yere sahip olan bu kavramı İslam öncesi cahiliye döneminden
itibaren ele alarak tarihi süreç içerisinde hangi anlamlarda ve ne gibi sebeplere binaen
hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığı, vahiyle beraber hangi anlam değişikliklerine
uğradığı hangi anlamlarını kaybedip hangi anlamlar yüklendiğini tespit ederek
Kur’an’ın anlaşılmasında önemli bir yeri olan bu kelimeyi detaylı bir şekilde bir kavram
çalışması olarak incelemeye çalıştık.
Bu çalışmamızda takip ettiğimiz metot şöyledir: Çalışmamızda öncelikle, Kur’an’ın
doğru anlaşılması için anlam üzerine ve yöntem üzerine yazılmış bazı eserleri okuduk.
Konumuzun kavram çalışması olması hasebiyle semantik metot üzerine yazılmış
çalışmaları taradık. Bu tarz çalışmalarda izlenen yöntemleri uygulamalı olarak bizzat
1
Bkz, Bakara, 2/2; İsra, 17/2; Neml, 27/77; Secde, 32/23; Casiye, 45/20.
2
görmek için; din, sünnetullah, salat, kavm gibi kavram çalışmalarını okuduk. Kur’anda
temel kavramları içeren kavram kitaplarında konumuzla uzaktan yakından ilgili
kavramları okuduk. Ön hazırlıktan sonra infâk kavramının türediği “nefaka” kökünden
türeyen kelimeleri içeren lügatları ve lügat türünde eserleri inceledik.
Çalışmamızın temel kaynağını Kur’an-ı Kerim oluşturmuştur. Öncelikle “nefaka”
kökünden türeyen kelimeleri içeren ayetleri kendi bağlamlarında ele alarak inceledik.
Bunların dışında konuyla alakalı diğer kavramların yer aldığı ayetleri de ele alarak
detaylı bir şekilde inceledik.
Çalışmamızda kullandığımız kaynakların ağırlık noktasını tefsirler oluşturmuştur.
Klasik ve çağdaş tefsirlerin çoğundan yararlanmaya çalıştık. Bunlar içerisinde,
Taberî’nin (ö:310/922) Câmiu’l-Beyân, İbn Kesir’in (ö:774/1372) Tefsirü’l-Kur’an’i’lAzim, İbn Abbas’tan gelen tefsirlerin toplandığı, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn
Abbâs, Razî’nin Mefâtîhu’l-Gayb, Âlusî’nin (ö:1270/1854) Ruhu’l-Meânî gibi klasik
tefsirlerle beraber, Elmalılı Hamdi Yazır’ın (ö:1360/1942) Hak Dini Kur’an Dili,
Seyyid Kutub’un (ö:1386/1967) Fîzilâli’l-Kur’an, Mevdûdî’nin Tefhîmü’l-Kur’an ve
Süleyman Ateş’in Kur’an-ı Kerim’in Yüce Meâli ve Çağdaş Tefsiri gibi çağdaş tefsirler
de yararlandığımız kaynaklardan bazılarıdır.
Çalışmamızda cahiliye döneminde İnfâk kavramının kullanımını tespit ederek hangi
anlamlarda kullanıldığını öğrenebilmek için de; Lebîd b. Rabîa, Kâb b. Züheyr, İmr’ulKays, Antera b. Şeddat, Hâtim et-Tâî, Adiy b. Zeyd, Abîd el-Abras, Hassan b. Sabit,
Huday’a gibi gerek cahiliye gerekse İslam’ın ilk yıllarında yaşamış şairlerin divanlarını,
ayrıca Yedi Muallaka sahiplerinin muallakalarını da tek tek taradık.
Dipnotlarda kaynak kitapları verilirken kitabın ilk geçtiği yerde kaynakçada olduğu
gibi detayları verilmiş sonraki geçtiği yerlerde sadece kitap ve müellif adı verilmiş olup
bazı yerlerde de kitap adı yerine ‘a.g.e’ kısaltması kullanılmıştır.
Ayetlerle ilgili dipnotlarda, önce sure sıra numaraları, sonra ayet numaraları
verilmiştir. Eserlerle ilgili dipnotlarda kullanılan Romen Rakamları cilt numarasını,
normal rakamlar ise sayfa numarasını göstermektedir.
Çalışmamızda kullandığımız ayet meallerinde, Suat Yıldırım, Süleyman Ateş,
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Ömer Nasuhi Bilmen (ö:1391/1971)’in mealleri ve
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı, “Kur’an-ı Kerim Meâli” gibi değişik
3
meallerden istifade edilmiştir. Bu alıntılar bazı yerlerde tamamen, bazı yerlerde kısmen
alınmış, bazen de sadece işaret edilmiştir.
ΙI. KUR’AN’I ANLAMANIN ÖNEMİ
Geçmişten günümüze Kur’an’ı anlama ve açıklama gayretleri artarak devam
etmektedir. Çünkü Kur’an sadece belirli bir kavme değil, bütün insanlığa hitap eden
evrensel bir kitaptır. Dolayısıyla onun anlaşılmasına yönelik çalışmalar, nazil olduğu
dönemden itibaren başlayıp günümüze kadar sürmüş ve bundan sonra da devam
edecektir. Bu çalışmaların en önemli göstergesi, on dört asır boyunca söz konusu
amaçla kaleme alınan binlerce sayfalık tefsir kitaplarıdır. Kur’an-ı Kerim’i ilahi bir
vahiy olarak kabul edip onun rahmet ve hidayet kaynağı2 olduğuna inanan kimseler,
onun buyrukları doğrultusunda bir hayat tarzını gerçekleştirmek ve böylelikle hem
dünyada hem de ahirette saadet içerisinde yaşamanın onu anlamaya bağlı olduğunu
kabul etmişlerdir. Kur’an’ın kutsal bir kitap olması nedeniyle Müslüman olmayan
araştırmacılar da onun üzerine araştırmalar yapmış ve onu anlamaya çalışmışlardır.
Kur’an’ın son ilahi vahiy olması ve bütün insanlığa yönelik mesajlar vermesi, bu tür
çalışmalara iten önemli sebep olmuştur.
Ancak, günümüz Müslümanları Kur’an’ı sadece teberrüken okumaktadırlar.
Sanki sözlerin anlamını düşünmeden, maksadını idrak etmeden tekrarlamak yararlı ve
Kur’an’ın gayesi imişcesine!3 Kur’an Allah’tan sakınan herkese4 ve tüm insanlara5
rehberlik etme fonksiyonunu dün olduğu gibi bugün de icra edecek niteliktedir. Bir
farklılık var ki, günümüz müslümanı ile bu kitap arasındaki mesafe iyice açılmıştır.
Yeryüzünde, onun hayat verici nefhasından mahrum olarak yaşayan milyarlarca insan
bir yana, ona muhatab olmuş ve iman etmiş bir o kadar insanın da en azından gereğince
onu okuyamadıkları, okusalar da anlamadıkları bir vâkıadır.6 Hem rahmet hem hidayet
kaynağı, diğer bir ifadeyle iki alemin de huzur ve mutluluk kaynağı olan Kur’an’ın
2
Bkz, Bakara, 2/2; İsra, 17/2; Neml, 27/77, Secde, 32/23; Casiye, 45/20 .
Muhammed Gazâlî, Kur’an’ı Anlamada Yöntem, (çev: Emrullah İşler), 2. bas, İstanbul 1998, s.39.
4
Bkz, Bakara, 2/2.
5
Bkz, Bakara, 2/185.
6
Dücane Cündioğlu, Anlamın Buharlaşması ve Kur’an -Hermönetik Bir Deneyim (II), İstanbul 1995,
s.20.
3
4
okunup anlaşılmasına günümüz insanının daha çok ihtiyacı vardır ki bu da bizzat
Kur’an’ın bir emridir.7
Kur’an’dan uzaklaşan Müslümanların tekrar ona dönebilmesi ve onunla iletişim
kurup yaşayabilmesi için, başka bir deyişle Kur’an’ın Müslümanlara; etkinliklerini
artıran, kalkınmalarını sağlayan, onları yönetim ve hakimiyet seviyesine çıkaran yegane
kaynak olarak dönmesi için8 kısacası çağı yakalayıp çağlar üstü bir misyon
yüklenebilmesi için öncelikle onun öğretisini sağlıklı olarak anlamak, kavramak onu
düşünerek, tefekkür ederek ve cümlelerinin manasını iyice anlayarak okumak
gerekmektedir. Zira Kur’an’ı okumaktan amaç, okumak, anlamak ve düşünmektir.9
Ayrıca insanların kendi varlıklarındaki ve kainattaki sünnetullah ile çağa hakim olma
dayanaklarını belirlemektir. Bundan da öte Kur’an’ın nasihat ve hükümlerini, tergib ve
terhip çeşitlerini, va’d ve vaîdi bilmeleri ve öğrenmeleri demektir.”10 işte bu doğrultuda
okunup anlaşılması için de bazı hususların bilinmesi ve bu hususlar çerçevesinde
okunması gerekmektedir. Şimdi kısaca bu hususlara değinelim.
III. KUR’AN’IN DOĞRU ANLAŞILMASINDA TEMEL ESASLAR
Allah’ın mesajı, nazil olduğu andan itibaren, muhatapları tarafından, anlaşılmaya
çalışılmıştır. Kendisine inen vahiyleri ilk önce anlayan Hz. Peygamberdir. Bu doğal bir
durumdur. Zira Kur’an onun dilinde ve doğrudan ona inmiş onun içinde olduğu olayları
konu almıştır. Hz. Peygamber de Kur’an’ı çevresine anlatmış, onların doğru bir şekilde
anlamalarına yardımcı olmuştur. O günden günümüze kadar onu anlama çabaları devam
etmiştir.
Kur’an-ı Kerim Arapça olarak indirilmiştir.11 Çünkü Kur’an’ın ilk muhatapları
Araplardı. Fakat Kur’an son vahiy olduğu için sadece Arap toplumuna değil, bütün
insanlığa hitap eden12 evrensel bir kitaptır. Bu durumda, Kur’an’ı doğru anlayabilmek
için gerekli olan bazı hususların bilinmesi gerekmektedir. Söz konusu hususlar, kısmen
tefsirlerin mukaddimelerinde ve bu konudaki müstakil kitaplarda anlatılmıştır. Mesela,
Zerkeşî’nin (ö:794/1392) el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Suyutî’nin (ö:911/1505) el-İtkân
fî Ulûmi’l-Kur’ân adlı eserleri birçok bahsi ayrıntılı bir biçimde ele almışlardır.
7
Bkz, Sâd, 38/29.
Muhammed Gazâlî, a.g.e, s. 38.
9
Muhammed Gazâlî, a.g.e, s .41.
10
Muhammed Gazâlî, a.g.e, s. 41.
11
Bkz, Yusuf, 12/2; Taha, 20/13; Zümer, 39/28; Fussilet,41/03; Şura, 42/07.
12
Bkz, Bakara, 2/185.
8
5
Kur’an’ın dilsel bir metin olması hasebiyle, onun anlaşılması ve açıklanması,
öncelikle dili bilmekle mümkün olabilir.13 Nitekim tefsir usulcülerinden Ebu Abdillah
el-Kâfiyecî (ö:879/1477), bu hususiyetleri şöyle sıralamaktadır.
1) Lügat bilgisi: Müfred lafızların konuldukları mânâya, asıl itibariyle delâletlerini
bilmektir.
2) İştikak bilgisi: Bazı müfret lafızların diğerleriyle olan münasebetlerini
bilmektir.
3) Sarf bilgisi: Yapısı ve tasrifi bakımından müfred lafızlara ârız olan hükümleri
bilmektir.
4) Nahiv bilgisi: Mânânın aslına delâleti bakımından terkip itibariyle lafızlara ârız
olan i’rab hükümlerini bilmektir.
5) Meânî bilgisi: Mânânın mânâsı diye tabir olunan, mânânın aslı için lazım olan
ifade etme yönünden kelâmın terkiblerinin özelliklerini bilmektir.
6) Beyân bilgisi: Delâletin açık veya gizli, ziyade veya noksan olmasından
meydana gelen ihtilaflar bakımından kelâmın terkiblerinin hususiyetlerini
bilmektir.
7) Bedî bilgisi: Manevî ve lafzî güzelliklerle sözü güzelleştirme yönlerini
bilmektir.
8) Kıraat bilgisi: Kur’an’ın zâtına taalluk eden şeyi bilmektir.
9) Kur’an ayetlerinin nüzul sebeplerine taalluk eden şeyleri bilmektir. Bu bilgi,
nüzul sebepleri hakkında tedvin edilmiş kitapları mütalaa ile mümkün olur.
10) Âsar ve Haberler bilgisi: Peygamberlere ve geçmiş zamanlara ait, Kur’an
surelerinin ihtiva ettiği kıssaları şerhetmektir.
11) Hadîs bilgisi: Hz. Peygamber’den ve vahye şahid olan sahabeden, ittifak ve
ihtilaflı olarak nakledilen, mücmeli beyan veya mübhemi tefsir eden hadîslerin
zikridir.
12) Usûl-i Fıkıh bilgisi: Nâsih ve mensûhu, umum ve hususu, mücmel ve
mübeyyeni, muhkem ve müteşabihi, zahir ve müevveli, mantuk ve mefhumu,
13
Dücane Cündioğlu, Kur’an’ Anlama’nın Anlam – Hermenötik Bir Deneyim-, İstanbul 1995, s.14.
6
iktiza, işaret ve delâleti, icmâı ve şer’î kıyası, kıyasın nerelerde sahih olup
olmadığını bilmektir.
13) Fıkıh ve Ahlâk bilgisi: Dinin ahkâm ve âdâbı ile nefse, akrabaya ve reâyaya ait
olan üç siyaset âdâbını bilmektir.
14) Nazar ve Kelâm bilgisi: Aklî delilleri, hakikî burhanları, taksim ve tahdidi, aklî
olanlarla zarurî olanlar arasındaki farkı ve bunlar gibi olan diğer şeyleri
bilmektir.
15) Mevhibe bilgisi: Bu öyle bir ilimdir ki Allah Teâlâ, ilmiyle amel edenleri ve
Allah’tan sakınıp ihsanda bulunanları ona vâris kılar.14
Burada Kur’an’ın doğru anlaşılması için ihtiyaç duyulan bu bilgilerden ilk sekiz
tanesi (lugat, iştikâk, sarf, nahiv, meânî, beyân, bedî, ve kıraat) doğrudan, iki tanesinin
ise (usûl-i fıkıh ve kelâm) dolaylı olarak dilbilimle alâkalı olduğuna bilhassa dikkat
edilmelidir. Çünkü bu ilimlerinin çoğunun dille alakalı olması, Kur’an’ı anlama ve
yorumlama
esnasında
karşılaşılabilecek
müşkiller
hususunda
önemli
îmalar
içermektedir. Kur’an Allah’ın kelâmı, O’nun konuşması, O’nun sözü olduğuna göre,
dille alâkalıdır, dilsel bir olgudur.15
Yukarıda sıralanan hususlar genellikle Kur’an’ın anlaşılması için Arapça bir kitap
olması hasebiyle öncelikli olarak dille yani Arapça ve onun incelikleriyle alakalı
bilinmesi gereken hususlardır. Bunlarla beraber Kur’an’ın anlaşılması için şu hususların
da bilinmesi gerekmektedir.
1.
AYETLERİ
SİYAK
(KONTEKS,
BAĞLAM)
ÇERÇEVESİNDE
YORUMLAMAK 16
Kur’an ayetleri her ne kadar yirmi üç yılda parça parça inmişse de dikkatlice
incelendiğinde, sanki bütün ayet ve surelerin bir parça halinde inmiş gibi aralarında
müthiş bir bağ olduğu görünmektedir. Bunu Zerkeşî ve Draz’ın (ö.1378/1958) aşağıdaki
sözleri açıkça göstermektedir. Zerkeşî şöyle demektedir: “Kur’an ayetleri arasında ilişki
14
Kâfiyeci, Ebu Abdillah Muhammed b. Süleyman; Kitâbû’t- Teysîr fî Kavâidi İlmi’t-Tefsîr, (çev:
İsmail Cerrahoğlu), Ankara 1974, s. 52-53.
15
Dücane Cündioğlu, Kur’an’ı Anlamanın Anlamı, s.17.
16
Dücane Cündioğlu, a.g.e, s. 21; Ali Galip Gezgin; Tefsirde Semantik Metod ve Kur’an’da “Kavm”
Kelimesinin Semantik Analizi, İstanbul 2002, s.77; Muhsin Demirci; Tefsir Usûlü, 4.bas, İstanbul 2006,
s. 289.
7
olmaz, çünkü onlar farklı olaylar üzerine inmiştir’ diyen yanılmıştır. Âyetler hakkında
son söz şudur ki, onlar inerken olaylara göre inmişlerdir. Bunun için bir âyeti ele
alırken önce onun müstakil mi yoksa öncesinin tamamlayıcısı mı, devamı mı olduğuna
bakılması lâzımdır. Aynı şekilde sûrelerin önceleri ile bağlantı yönünün ve ne maksatla
ortaya konduğunun tedkiki gerekir.”17
M. Abdullah Draz da meseleyi biraz farklı ele alır: “Siz bir sûrenin bir seferde mi
yoksa müteaddit necimler hâlinde mi nâzil olduğunu asla düşünemeyeceksiniz. Meselâ
siz, ilk yedi surenin veya bunların hemen hemen tamamının, bir defada nâzil olduğunu
sanırsınız; tarih, size onların hepsinin parça parça indiğini öğretinceye kadar da bu
zannınız devam eder. Yahut bu sûrelerin, ayrı ayrı tenzîl edildikten sonra toplandığını
söyleseniz bile, parça parça tenzîl edilişinin, bir bütünün taksitle tevzi edilmesi
kabilinden olduğunu ikrar edeceksiniz. Bu tıpkı şuna benzer: Ayakta duran tarihî bir
binanın, şekli hiç bozulmadan başka bir yere nakli düşünüldüğünde, ebatları ölçülür ve
taşları tek tek, sıra ile numaralanır. Sonra parçalar halinde yıkılır. Fakat çok geçmeden
her taş, eski sırasında ki yerini bulur. Ve neticede binanın taşları ilk vaziyetinde olduğu
gibi bir birine kenetlenmiş hale gelir.”18
Yukarıdaki iki alıntı, Kur’an’ı anlamada bağlamın ne kadar önemli olduğunu
göstermektedir. Şimdi bu durumu Kur’an’dan bir örnek vererek görmeye çalışalım.
Bilindiği gibi küfr (‫ )آ‬kelimesi; ‘örtmek’, ‘gizlemek’, (şükretmenin zıddı anlamında)
‘nimet-i küfran’ ve (iman etmenin zıddı anlamında) ‘inkar etmek’ gibi manalara
gelmektedir. Kur’an’da oldukça sık kullanılan bu kelimenin aşağıdaki kullanımında
doğru anlamı teşhis etmek için sözün tabii bağlamını dikkate almanın ne derece önemli
olduğu görülecektir.
( ‫ ) و ا و أ ا‬19
“Sonunda (o cinayeti işlemekle) yaptığını yaptın. Sen nankörlerdensin.”
17
ez-Zerkeşî, el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur’an, (Thk. Yusuf Abdurrahman el-Maraşlî, eş-Şeyh Cemal Hamdi
ez-Zehebî, eş-Şeyh İbrahim Abdullah el-Kürdî) Dâru’l-Marife, 1. bas., Beyrut 1990, I, 33; es-Suyûtî,
el- İtkân fî Ulûmi’l-Kur’an, Dâru İbn Kesîr ve Dâru’l-Ulûmi’l-İnsâniyye, 2. bas., Beyrut 1993, II, 977.
18
Muhammed Abdullah Draz, En Mühim Mesaj Kur’an, (çev: Suat Yıldırım), İstanbul 2003, s. 202-203.
19
Şuâra, 26/19.
8
Hem bu cümlenin, hem de bu cümlede geçen kâfirîn kelimesinin anlamını tayin
için şu suallere cevap verilerek, bağlamı da dikkate alarak burada hangi anlamda
kullanıldığı anlaşılabilir.
-Bu sözü kim söylüyor?
Firavun
-Bu söz kime söyleniyor?
Hz. Musa’ya.
-Nerede ve ne zaman söyleniyor?
Hz. Musa nübüvvete mahzar olduktan sonra Mısır’a geri döner ve tebliğ için Firavun’un
sarayına gider; işte orada ve o sırada söyler.
-Niçin söylenir?
Hz. Musa’nın daha önce (Mısır’dan kaçmadan) önce kazara bir Kıptî’yi öldürmesine20
telmih maksadıyla söylenir.
Burada, sözün tabii bağlamını dikkate almadığımız zaman bu ibarenin anlamını ve
kâfir kelimesinin vurgusunu tayin etmek çok güç olacaktır. Ancak sözün tabii bağlamı
dikkate alındığında kâfirîn kelimesinden kastedilenin bildiğimiz anlamıyla mü’min’in
zıddı manasında kâfirîn değil, şükr’ün zıddı anlamında ‘nankör’ün kastedildiği
anlaşılacaktır. Kısacası sözün tabii bağlamı anlamın doru anlaşılabilmesi için önemli bir
esastır.21
2. KUR’AN’I BİR BÜTÜN OLARAK OKUMAK
Kur’an okunurken, her ayet kendi başına değerlendirilirse onun bütünü içerisinde
vermek istediği mesaj yanlış anlaşılabilir. Bu nedenle her defasında Kur’an’a bir bütün
olarak bakılmalı ve baştan sona okunarak yorumlanmalıdır. Aksi takdirde bir ayeti alıp
yorumlamak onun yanlış anlaşılmasına sebep olabilir. Herhangi bir konu ile alakalı
bütün ayetler birlikte okunmadıkça o konuda verilen mesaj doğru olarak anlaşılamaz.22
Netice itibariyle Kur’an’ın vermek istediği mesajın doğru anlaşılabilmesi için bir
20
Bkz, Kasas, 28/15.
Bkz, Dücane Cündioğlu, Kur’an’ı Anlamanın Anlamı, s. 23-24.
22
Gezgin, a.g.e, s.75; Demirci, a.g.e, s. 329; Davut Aydüz, Tefsir Tarihi, Çeşitleri ve Konulu Tefsir,
İstanbul 2004, s. 141, 153.
21
9
konuyla ilgili ayetler bir araya getirilmekle beraber mutlaka baştan sona defalarca ve
titizlikle okunmalı ve ilgili ayetler üzerinde ciddiyetle durulmalıdır.
Özellikle bu asırda önem kazanan konulu tefsir23 çalışmaları da, Kur’an’ın doğru
anlaşılabilmesi için herhangi bir konuyu, Kur’an veya sure bütünlüğü içerisinde ele alıp,
konuyu uzaktan ve yakından ilgilendiren Mekkî ve Medenî tüm ayetleri siyak-sibak
çerçevesi içinde nüzul sırasını göz önünde bulundurarak, ilmi araştırma ve inceleme
kurallarına uymak şartıyla Yüce Allah’ın o konu ile ilgili muradının ortaya
konulabileceğini24 savunmaktadır.
3. KUR’AN’I PEŞİN FİKİRLERDEN UZAK OLARAK OKUMAK
Kişi daha çocukluğundan itibaren, içinde yaşadığı, büyüdüğü ve olgunlaştığı
toplumun kültüründen etkilenerek kendi fikir dünyasını oluşturmaktadır. Bu durumda
Kur’an’ı okuyan kimse eğer onu kazanmış olduğu kültürün etkisiyle taassupçu bir
tutumla açıklayacak olursa yani sadece kendi penceresinden bakacak olursa onun yanlış
anlaşılmasına sebep olur. Bundan dolayı bir kişinin onu gerçek manasıyla okuyabilmesi
için hangi topluluk ya da mezhepten olursa olsun kendi topluluğu ve mezhebiyle ilgili
görüşlerini bir tarafa bırakarak ona objektif bir gözle bakması gerekmektedir. Kısaca
Kur’an’ın kendi bütünlüğü içerisinde tarafsız bir gözle okunması gerekir. 25
4. KUR’AN’DAKİ ANAHTAR KAVRAMLARIN, VAHİY DÖNEMİNDEKİ
ANLAMLARINI TESPİT ETMEK
Kur’an’daki bir çok kelime ve kavram onun nuzulünden önce Arap toplumunda
kullanılıyordu. Ancak bu kelime ve kavramların bazılarının o dönemdeki anlamları ile
Kur’an’da yüklendikleri anlamları arasında farklılıklar vardır. Hatta bazı kelimelerde
Kur’an’ın ilk indiği yıllarla son indiği yıllarda yüklendiği anlamlarda da farklılıklar
olduğu bilinmektedir. Bu nedenle de kelime ve kavramların doğru anlaşılabilmesi için
öncelikle o kelime ve kavramın İslam’dan önceki dönemde hangi anlamlarda
kullanıldığına ve daha sonra da Kur’an’da hangi anlam(lar)da kullanıldığına bakmak
gerekir.26 Kelimelerin bu şekilde geçirdiği süreci ve bu süreçte hangi anlamlar
yüklendiğini inceleyen bilime ‘Semantik’ denilmektedir.27 Bunu ilk olarak Hz
23
Aydüz, a.g.e, s. 149.
Aydüz, a.g.e, s. 141.
25
Gezgin, a.g.e, s. 70; Demirci, a.g.e, s. 310.
26
Gezgin, a.g.e, s. 62; Demirci, a.g.e, s. 317.
27
Semantik tahlilin tanımı için bkz. Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, (çev: Süleyman Ateş),
24
10
Peygamber’in ashabı uygulamıştır. Nüzul döneminde ashab, anlamını bilmedikleri
kelimeleri, câhiliyye dönemi Arap şiirinde aramıştır. Câhiliyye şiirine müracaat eden ve
“Kur’an’ın Tercümanı”28 diye meşhur olmuş Abdullah b. Abbas (ö:68/687) burada
misal olarak verilebilir. Hatta, Abdullah b. Abbas, kendisini imtihan etmek kastıyla sual
soran Harici Nâfi b. el-Ezrak (ö:65/684)’ın her sorduğu kelimeye bir beyitle cevap
verdiği zikredilmektedir.29 Bu da göstermektedir ki kavram ve kelimelerin bu şekilde
İslam öncesi ve sonrası kullanım farklılıklarını ve bu sürelerde geçirdikleri anlam
daralmaları ve genişlemelerini tespit ederek Kur’an’ı anlamaya çalışmak daha doğru
oacaktır. İşte bu nedenle biz de bu tespitin Kur’an’ın doğru anlaşılmasında önemli bir
yere sahip olduğunu düşündüğümüz için Kur’an’daki anahtar kavramlardan birisi olan
infâk kavramını ele alarak İslam öncesi dönemden itibaren Kur’an’ın nuzulünün bittiği
döneme kadar hangi anlamlarda kullanıldığını ve ne gibi anlam değişikliklerine
uğradığını inceleyerek bu kavramın dolayısıyla da Kur’an’ın anlaşılmasına katkı
sağlamaya çalıştık. Bu konuyla ilgili şu örneğe bakabiliriz.
Takvâ (‫)اى‬: Cahiliyye devrinde “takvâ” kelimesinin özü, “hayvan olsun, insan
olsun, canlı varlığın, dışarıdan gelecek yıkıcı bir kuvvete karşı kendini savunma
davranışıdır.” Bu kelime, İslâmın inanç sistemine asıl manasını taşıyarak gelir. İslâma
özgü tevhîd inancı alanına nakledilince çok önemli bir dini anlam kazanır: Takvâ,
hüküm günündeki ilâhî azap korkusu sahnesinden geçerek şahsî sâf dindarlık (zühd)
anlamına erer.30 Bu kelimenin İslam’la kazandığı anlama baktığımızda da cahiliyye
dönemindeki anlamından tamamıyla kopmadığı açıkça görülmektedir. Zira takvâlı
kimse de Allah’ın istediği şekilde yaşamak için kendini Allah’ın yasakladığı her şeyden
korumaya çalışan, harama girmemek için kendini savunan kimseye denmektedir.31
5. ESBÂB-I NÜZÛL’ÜN BİLİNMESİ
Kur’an ayetlerinin bir kısmı, herhangi bir sebebe bağlı olmadan sadece bir hükmü
ifade etmek amacıyla nazil olmuştur. Diğer bir kısmı ise belli bir sebebe bağlı olarak
nazil olmuştur. Bu nedenle ayetlerin ne zaman, nerede, hangi şartlar içinde hangi olayla
ilgili olarak indiğini bilmek şüphesiz onların daha doğru anlaşılmasını sağlayacaktır.32
Ankara 1975, s.15; Gezgin, a.g.e, s. 105-106-107-108.
İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, Ankara 1996, I, 96.
29
Cerrahoğlu, a.g.e, I, 100.
30
Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 20-21.
31
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili; VI, 504,540.
32
İsmail Cerrahoğlu; Tefsir Usulü; 9. bas, Ankara 1993, s. 116.
28
11
Bununla beraber ayetleri sadece esbâb-ı nüzûl kabul edilen olaylarla sınırlı görmek
doğru değildir. Eğer ayetleri yorumlarken sadece iniş sebebi olan olayla sınırlı görürsek
Kur’an’ı o döneme hapsetmiş oluruz ki bu da onun evrenselliğine ters düşen bir
durumdur. Bu durumda ayetlerle ilgili iniş sebeplerini de dikkate alarak sadece o olaya
has kılmayarak anlamaya çalışmak gerekmektedir. Zira sebebin özel olması, hükmün
genel olmasına aykırı değildir.
6. YORUMLARI GEÇMİŞTEKİLERLE SINIRLAMAMAK
Bu zamana kadar yapılan tefsirler incelendiğinde görülecektir ki,
her tefsir,
kaleme alındığı çağın ilmî ve kültürel yapısını yansıtmaktadır. Yani yazıldıkları çağın
insanlarının ihtiyacına cevap verebilecek niteliktedir. Ancak günümüz insanına o asrın
tefsir ve te’villeriyle Kur’an’ı anlatmaya çalışmak, tıpkı onaltıncı yüzyılın tekniğiyle
yirmibirinci yüzyılda ameliyat yapmak gibidir. Elbette ondört asırlık anlama ve
yorumlama çabasının, tecrübesinden yararlanılacaktır. Fakat hurafeleri, isrâiliyyatı,
subjektif yorumları ayıklamak ve Kur’an’ın espirisine sâdık kalmak suretiyle istifade
edilecektir.33
Her nesil, ayetleri kendi ilmi birikimiyle anlamaya çalıştığından, sonrakiler
öncekilerden farklı boyutlar yakalamışlardır. Kur’an’ın; ortama, insanların elde ettiği
ilmi verilere ve sonradan ortaya çıkan ilimlere uygun olarak her çağın ihtiyaçlarına
cevap verme imkanı vardır. Bu da onun ebediliğinin göstergesidir. Her devirde ona
bakan ve onu inceleyen araştıran insan, kendi döneminin sorunlarına çıkış yolu
bulabilir. Kur’an’ın bu şekilde her dönemin sorunlarına çözümler sunması onun
ibarelerindeki üsluptan dolayı ayetlerinin çeşitli anlamlar barındırıyor olmasıdır. Bunun
içindir ki Hz. Ali, Hâricîler’le tartışmaya giren İbn Abbas’a, “onlarla Kur’an’a
dayanarak bahse girişme; çünkü Kur’an bir çok yönü olan, çeşitli yorumlarla
yormlanabilen birkitaptır; sen söylersin, onlarda söylerler; onlara sünnete dayanarak
delil getir; çünkü ondan kaçmaya yol bulamazlar.”34 demiştir. Bu sözde geçen “çeşitli
yorumlarla yorumlanabilir” ifadesi onun üslubunu ortaya koymaktadır. Onun her
devirde yeni bir şeyler verebilmesi için üslubunun bu şekilde esnek olması yani esnek
bir üslupla nazil olması kaçınılmazdır.35 Bu, aralarındaki her türlü farklılığa rağmen
33
Gezgin, a.g.e, s.33.
Ali ibn-i Ebî Tâlib, Nech’ül-Belaga; (Tercüme ve Çeviri: Abdülbâki Gölpınarlı), İran 1981,
s.354-355
35
Muhammed Gazâlî, s. 259.
34
12
herkesin ondan haz almasını ve onda huzur bulmasını sağlayan bir esnekliktir. İlim gün
geçtikçe ilerlemekte anlayışlar değişmektedir. Bu nedenle de ilk devirlerdeki görüşlerle
yetinmek, Kur’an’ın sonraki devirlere olan uzantısını kesmek ve çağa onun bakış
açısıyla bakmamak İslam’ın ve Kur’an’ın bir tür dondurulması bir nevi ilk devre
hapsedilmesi anlamına gelmektedir ki bu da bütün çağlara, nesillere, alimlere ve farklı
kültürlerden gelen insanlara hitap eden bu ilâhî kitabın evrenselliğine aykırıdır. Bunun
için her ne suretle olursa olsun Kur’an’ı belirli bir asırdaki anlayışla sınırlamak onu
dondurmakla eşdeğerdedir.36
Kur’an’ı okurken iniş tarihini de göz önünde bulundurmak gerekmektedir ki bu da
tarihselci bir perspektiften okumak demektir. Tarihselci bir perspektiften okumak, onu
ölü bir belge olarak tarihe gömmek değil, vahyedildiği tarihin kendine has şartları içinde
okumak demektir.37 Netice itibariyle onu okurken tamamiyle tarihin belli bir dönemine
hapsetmek yanlış olduğu gibi onun indiği dönemi yani tarihi bağlamı dikkate almadan
okumak da onun yanlış anlaşılmasına sebep olmaktadır. Her iki durumu da göz önünde
bulundurarak Kur’an’ı yeni bilgilere uydurma şeklinde değil de yeni bilgileri onun
ışığında değerlendirerek38 Muhammed İkbal’in dediği gibi, “Kur’an’ın (manası) senin
kalbine yeniden nâzil olmuyorsa, ne Râzi’nin (ö:606/1209) tefsiri ne de Zemahşerî’nin
(ö:528/1133) Keşşaf’ı senin dertlerine çare olmaz.”39 Şu halde Kur’an’ı yeniden nazil
oluyormuş gibi okuyarak anlamaya gayret etmek gerekmektedir. Yoksa o sadece kutsal
bir metin olarak okunmuş olur ki bu da onu asıl gayesi doğrultusunda okumamak
demektir.
Sonuç itibariyle Kur’an’ın anlaşılması ne derece önemliyse aynı şekilde Onu doğru
anlamak için belirli hususların bilinmesi de o derece önem arz etmektedir. Bizim burada
kısaca değinmeye çalıştığımız gerek dilbilimsel “lugat ilmi, iştikak ilmi, sarf ilmi, nahiv
ilmi, meânî ilmi, beyan ilmi, bedî ilmi, kıraat ilmi” gerekse, yukarıda zikredilen diğer
hususlar, Kur’an’ın doğru anlaşılması için öncelikle bilinmelidir. Kısacası Kur’an
üzerine araştırma yapan kişilerin doğru bir neticeye ulaşabilmesi için öncelikle bu
bilgilere sahip olması gerekir. Ancak sadece bu bilgilerle Kur’an’ı anlamaya
36
Gazâlî, s. 264.
Mustafa Öztürk, Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak - Tefsirde Anakronizme Ret Yazıları-, Ankara
2004, s. 9.
38
Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, (çev: Alparslan Açıkgenç), 3.bas, Ankara 1996, s. 8.
39
Fazlur Rahman; Ana Konularıyla Kur’an, s. 8. (Bu söz, İkbal’in, Bâl-i Cibrîl, (Lahore, 1962, s.112)
eserinde geçmektedir.)
37
13
çalışanların onu belirli ölçülerde anlayabileceğini söyleyen Ali Ünal bu konuda önemli
bir noktaya işaret etmektedir. “Kur’an’ı anlamak, onun dış yapısı olan dilini anladıktan
sonra onu yaşamayı gerektirir. Onu zahiriyle, dilini ve bu dilin oturduğu çerçeveyi çok
iyi bilen biri ancak belli ölçülerde tanıyabilir. Ne var ki bu, yalnızca zahirde kalan bir
anlayış olmaktan öte geçmeyecektir. Her türlü ‘doğru’ bilgiyi çekirdek halinde ihtiva
eden Kur’an’ın asıl varlığını oluşturan ‘mana’sına ancak insanın da asıl varlığını
oluşturan ruhunun merkezi ‘kalb’le varılabilir. Bu da, ona yaklaşan kalbin onun
ayetleriyle temizlenmiş olmasını gerektirir; temizlenmek, onu yaşamakla birlikte yürür.
O halde, her Müslüman kalbî temizliği, basiretinin derecesi ölçüsünde Kur’an’ı,
Kur’an’ın istediği ölçüde anlayabilir. Ayrıca Kur’an hiçbir zaman tek bir bilgi, anlama
ve kavrama seviyesine hitap eden monoton bir kitap değildir.O, sınırsız ve ulaşılamayan
derinlikte manâ katmanlarıyla doludur. Nasıl her insanın kalbî hayatı ve dolayısıyla
anlayış, kavrayış derecesi birbirinden farklıysa, işte her bir insan bu farklılığı içinde
Kur’an’dan kabı kadar, kapasitesi kadar alır.”40 Bu sözlerden anlaşıldığı üzere onu
okuyanların kalb hayatlarının da onun anlaşılmasında önemli bir etkisi vardır. “Ancak
bununla beraber Kur’an’dan her hangi bir kimsenin kendi bilgi ve donanımı ölçüsünde
onu anlayabildiği için ondan anladığına ‘Kur’an budur’ demeyip, ‘benim anladığım
budur’ demesi en doğru bir harekettir.”41
IV. İNFÂK SÖYLEMİNİN ARKA PLANI
A. KUR’AN ÖNCESİ ARAP TOPLUMUNDA İNFÂK DÜŞÜNCESİ
İslam, kendisinin tektanrıcı inanışı ile özde bağdaşmadığı için, İslam öncesi
Arabistan’ın bütün ahlaki ideallerini tamamen reddetmemiştir. “Kur’anî görüş ile, eski
Arap dünya görüşü arasında, geniş bir uçurum olduğu için İslam, pek çok açıdan eski
putperestlik ile bağını tamamiyle koparmıştır. Bununla beraber Kur’an’ın, şirk
döneminin belli başlı erdemlerinin birçoğunu benimseyip, onlara yeniden can verdiğini
ve hatta, İslam’ın ahlaki cephesinden, bu dinin ortaya çıkışından evvel Mekke’nin
varlıklı tacirleri elinde yozlaşmış olan eski Arap ülküleri ve göçebe erdemlerinden
bazılarını yeniden canlandırdığını da unutmamak zorundayız.”42
40
Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, İstanbul 2003, s. 11.
Ünal, a.g.e, s.12.
42
Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlâki Kavramlar, (çev: Selahattin Ayaz), 2.bas, İstanbul 1991,
s.109.
41
14
Cahiliye’nin en yüksek ahlak idealine ‘mürüvve’ denilmektedir. Mürüvve,
cömertlik, yiğitlik, cesaret, sabır, güvenilirlik, doğru sözlülük gibi değişik faziletleri
içermektedir.43 Arap toplumunda, cömertlik, yiğitlik, saygınlık gibi faziletler üst düzey
değerler olarak kabul edilirdi. 44 Araplar misafirperver idiler. Misafire ikram etmeyi ve
bununla övünmeyi pek severlerdi. Misafire karşı kötü davranmayı ve kendilerine
sığınanları himaye etmemeyi büyük bir şerefsizlik ve Allah’a saygısızlık telakki
ederlerdi. Övülmek, hürmet görmek, asalet ve cesaretleriyle toplum içinde meşhur
olmak Araplar’ın en büyük idealiydi.45
Yine bu dönemde “kerim” kelimesi de, kusursuz bir şecere ile seçkin bir ataya
dayanan, asilzade insanın şerefini ifade ederdi. Araplara göre fazilet sahibi, müsrif ve
sınırsız cömert olmak, insan şerefinin en güzel delili idi. Onlarda kerim, israf
derecesinde cömert olan kişi demekti. Hatta Araplar, bütün varını yoğunu sarf ederek
nesi var nesi yoksa hepsini saçıp savurarak ertesi sabah çok kötü bir duruma, fakr-ü
zaruret içinde perişan duruma düşmeyi en yüksek mertebe sayarlardı. 46
Görüldüğü üzere bu erdemler Cahiliye döneminde önemli bir yere sahipti. Toplum
içinde bu erdemler övünç kaynağı idi. Esasında Kur’an, Müslümanlara bütün bu
erdemleri büyük bir samimiyetle tavsiye etmektedir. Ancak, kaydedilmesi daha önemli
olan nokta, İslam’ın, bu göçebe erdemlerini, onları Bedeviler arasında bulunduğu şekli
ile canlandırıp yeniden tanzim etmemiş olduğudur. Bunları benimserken ve kendi ahlaki
öğretiler sistemi içinde özümlerken; İslam onları arındırıp tazelemiş, enerjilerinin,
hazırlamış olduğu belli kanallara akmasını sağlamıştır. İslam’ın gelişi ile birlikte,
Cahiliye’nin ahlaki terimlerinden bazıları belli bir anlam değişimine uğramıştır.47
Anlaşıldığı üzere İslam Cahiliye adetlerinin tamamını kabul etmediği gibi
tamamını da reddetmemiştir. Bazılarını da farklı anlamlar yükleyerek almıştır. Yukarıda
sayılan erdemlere baktığımızda İslam da bunları tavsiye etmiştir. Ancak o dönemdeki
bu erdemlerin yapılış amacıyla İslam’da yapılış amaçları arasında farklılıklar vardır.
43
Mustafa Çağrıcı, “Arap” mad., DİA, İstanbul 1991, ΙΙΙ, 322; Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlâki
Kavramlar, s.50, 110.
44
Abdurrahman Özdemir, Eski Arap Şiirinin Zirve İsimlerinden Biri Lebid b. Rabîa el- Âmirî ve Divanı,
Ankara 2007, s.113.
45
Çağrıcı, “Arap” mad. ΙΙΙ, s. 322.
46
Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 42-43.
47
Izutsu, Kur’an’da Dini ve ahlaki Kavramlar, s.110; Çağrıcı, “Cömertlik” mad, DİA, İstanbul 1993,
VIII, 72.
15
Eylem olarak aynı şey olmakla beraber eylemin yapılış amacı, farklı gayeler
içermektedir.
Sebep-sonuç ilişkisi bağlamında değerlendirdiğimizde cahiliye ile İslam anlayışı
arasındaki fark daha iyi anlaşılacaktır. Sözgelimi cahiliye döneminde A şahsı insanlara
bütün cömertliğini sergilerken onu bu işi yapmaya sevk eden sebep övülmek, hürmet
görmek, toplum içinde meşhur olmak, gösteriş yapmaktı. İslam’da ise cömertçe
davranmanın tek sebebi Allah’ın bir emri olması ve bunun neticesinde de Allah’ın
rızasını kazanarak kurtuluşa ermektir. Şu halde cömertlik veya kendi yetkisindeki
varlığı başkaları uğrunda harcamak güzel görüldüğü için Kur’an’da onu onaylamış,
sınırsızca ve sorumsuzca olmamak şartıyla bu erdemli davranışı sergilemeye teşvik
etmiştir. Ancak bu, kişinin ne kadar cömert olduğunu ve ne kadar konuk sever olduğunu
göstermek gibi gösteriş amaçlı bir sebebe dayanmamaktadır.
Netice itibariyle yapılan davranışlar sonrasında ulaşılan sonuçlar aynı olsa da ki
bu sonuçlar, ihtiyaç sahibinin ihtiyacının giderilmesi, fakirin doyurulması, giydirilmesi,
yetimin korunması gibi, bu davranışların yapılmasındaki sebepler tamamiyle farklıdır.
Aynı
şekilde
bu
davranışları
yapanların
beklentileri
de
farklıdır.
Cahiliye
dönemindekiler sadece toplum içinde meşhur olmayı beklerken, müminler sadece
Allah’ın rızasını elde ederek hesap gününde kurtuluşa ermeyi beklemektedirler.
Cahiliye dönemindeki şahıs dünyalık beklentisiyle bunu yaparken, İslam dönemindeki
şahıs uhrevî bir beklentiyle bunu yapmaktadır.
Araplar’ın İslam öncesi yaşantıları hakkında çeşitli bilgiler veren şiirler, bu
ideallerin ne kadar önemli olduğunu daha açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
“Sakınmam malım, veririm sevmediğim kişiye bile,
Giydiririm herkesi, dolu olsam da ona hınç ile.”48
“Nice vefakar dostu doyurdum, mahrum bırakmadım ikramdan
Leziz yemeklerle, bozulmamış kalmamış önceki akşamdan.”49
48
Özdemir, a.g.e, s. 83. Arapça Metin için bkz. Lebîd b. Rabîa el-Âmirî, ed-Dîvân, 1.bas.,Beyrut 1997,
s. 177.
16
Yine muallaka sahibi Lebîd, fakir fukara ve komşulara ikramda bulunmaya
ne derece düşkün olduğunu şu sözlerle dile getirir.
“Nice kumar devesini kesmeye çağırdım nedimlerimi,
Fal oklarıyla ki diğerine benzer her birinin biçimi.”
“Onlarla olur davetim kısır veya yavrulu deve için,
Derim: bütün komşulara teker teker etini tevzi edin.”
“Konuk ve yakın komşu adına kim varsa onların tamamı,
Toprağı mümbit Tebâle’ye 50 inmiş gibi kıldılar ortamı.”
“Hanemin iplerine sığınır fakir ve zayıf düşmüş herkes,
Bir belâzede gibi; eprimiş esvabı kısa, kendisi bîkes.”
“Karşılıklı eserken rüzgarlar, karnı doyurulur fakirin,
Yetimleri de nasiplenir uzayan kollarından nehrin.”51
“İyilik ve ihsanda bulunuruz; asaletimiz nişanesi,
Suyunun mecrasında açsın diye çiçeklerin bin bir tanesi.”52
“Dört yiğit anası bir ulu kadının evladıyız biz,
Misafirini lebalep dolu tasla doyuranlarız.”
49
Özdemir, a.g.e, s.143. Arapça Metin için bkz. Lebîd b. Rabîa el-Âmirî, ed-Dîvân, s. 28.
Yemen vadilerinde yeşillik ve bolluğuyla meşhur bir yer. Bkz, Muallakat Yedi Askı, (çev: Şerafeddin
Yaltkaya), Meb Yayınları, İstanbul 1989, (Lebîd ve Muallâkası), s.123.
51
Özdemir, a.g.e, s. 115. Arapça metin için bkz. Muallakat Yedi Askı, (Lebîd ve Muallâkası), s. 36.
52
Özdemir, a.g.e, s. 159. Arapça Metin için bkz. Lebîd b. Rabîa el-Âmirî, ed-Dîvân, Divanı, s. 60.
50
17
“Ey fazl u kereminden bol bol infak eden yüce hünkar,
Hakkın kılıcısın, tasların doludur, edilmez inkar.”53
“Sorarsan eğer: cömertlik, azim, verimkarlık evsafı kimde?
Akla gelir her melcein başında konuk gözleyen Ubeyde.”
“Ve Sülmâ, Cömertlik, azim, verimkarlık timsali amcam Sülmâ,
Her ne zaman yardım isterse dostu, koşar anında yardıma.”54
“Büyük olanı komşuya verir, cömertliği ikame ederiz,
Bizle yarış içindeki düşmanı ağırlığımızla ezeriz.”
“Ezelden beri takip ettiğimiz köklü bir geleneğimiz var,
Başkalarına öğrettik vefa, cömertlik gibi ulu vasıflar.”55
“Babam ki kışın barınaksız ve azıksız kalan muhtaçlar,
Konuğudur, ağırlanır bir güzel; hanesinde doyar açlar.”
“Doyurur, alnı ak, yüzü güleç, şık ve kararlı yiğitler,
Zarif ve kibar bir eda ile her geleni birer birer.”
“Dilediğin tasarrufta bulun, kendine ait mallarla,
İster yardım ederek şanla, ister yardım alarak arla.”
53
Özdemir, a.g.e, s. 175-176. Arapça Metin için bkz. Lebîd b. Rabîa el-Âmirî, ed-Dîvân, s. 83.
Özdemir, a.g.e, s. 165. Arapça Metin için bkz. Lebîd b. Rabîa el-Âmirî, ed-Dîvân, s. 66.
55
Özdemir, a.g.e, s.191. Arapça Metin için bkz. Lebîd b. Rabîa el-Âmirî, ed-Dîvân, s. 105.
54
18
“Cömert ol komşu kadınlara, muhafaza eyle iffetin,
Takdim et onlara en alasını sana düşen kısmetin.”
“Tencerenin doruklu kısmını dağıt, yedir fukaraya,
Tekrar sahip olursun o develerden ak ile karaya.”56
“( Herkes ) iyilik yaparak ırz ve namusunu koruyan kimseler,
şeref ve haysiyetlerini tamamlamış olurlar.
Ve halkın kendilerini zemmetmelerinden çekinmeyenler de kınanır.”57
Bu mısralardan da anlaşılacağı üzere cahiliye dönemindeki bu davranışlar, şeref
anlayışı ile yakinen alakalıdır. Şiirlerde geçen “iyilik yapmak, cömertlik, cömert olmak,
ikram etmek, yedirmek, yardım etmek” gibi kelimeler bu olgunun ne kadar gelişmiş bir
anlayış olduğunu göstermektedir. Cömertçe davranışlara, gerçek asaletin bir kanıtı
olarak bakılır ve bu davranışlar ne derece aşırı olursa o denli hayranlık eğilimi
gösterirdi. Her zaman bu davranışların sebebi iyilik ve yardım severlik değildi. Çünkü
bu davranışların yapılmasındaki en temel etken gösteriş yaparak insanlar tarafından
övülmekti. Bu nedenle de insanların teveccühünü elde edebilmek için israf derecesinde
harcamalarda bulunulmaktaydı. Şimdi bu davranışların İslam’da nasıl karşılandığını
nuzül sırasını göz önünde bulundurarak ayetler ışığında inceleyelim.
İslam cahiliye dönemindeki isrâf derecesine varan harcamaları yasaklayarak bu
davranışların hangi ölçülerde
yapılması gerektiğini şu şekilde ifade etmektedir:
“Allah’ın kulları infâk ettikleri zaman, ne israf ederler ne de cimrilik ederler; bu
ikisinin arasında dengeli olurlar.”58 Bir başka ayette de israf derecesinde harcama
yapanların şeytanın kardeşi olduğu ifade edilmektedir: “Akrabaya, yoksula ve yolcuya
56
Özdemir, a.g.e, s. 237-238. Arapça Metin için bkz. Lebîd b. Rabîa el-Âmirî, ed-Dîvân, s. 179-180.
Muallakat Yedi Askı, (çev: Şerafeddin Yaltkaya), (Züheyr ve Muallâkası) s. 95. Arapça Metin için bkz.
Muallakat Yedi Askı, (Züheyr ve Muallâkas), s. 27.
58
Furkan, 25/67.
57
19
hakkını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü savurganlar, şeytanların kardeşleri
olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.”59
Cahiliye dönemindeki cömertlik, ikram etme, yardım etme gibi davranışlar infâk
düşüncesinin var olduğunu göstermektedir. Ancak bu davranışlar eylemsel olarak infâk
düşüncesini göstermekle beraber yapılış amacı açısından İslam’daki infâk düşüncesine
tamamiyle ters düşmektedir. O dönemde israf derecesinde gösteriş için yapılan
ikramlar, harcamalar ve yapılan yardımlar İslam’da yapılması tavsiye edilmekle beraber
bunların sadece Allah rızası için yapılması tavsiye edilmiştir. “Ey İnananlar! Allah'a
ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını infâk eden kimse gibi,
sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu,
üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir, üzerine bol yağmur yağdığında
onu cascavlak bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkar
eden kimseleri doğru yola eriştirmez.”60
Bu ayetten şu anlaşılmaktadır: Cömertlik, ikram etmek, yardımda bulunmak (infâk)
bir erdemdir. Ancak caka satmak, gösterişte bulunmak, insanların teveccühünü
kazanmak, servetini sömürü aracı olarak kullanmak için yapılırsa bu erdemin hiçbir
değeri kalmaz, üstelik böyle davrananlar kâfir olarak isimlendirilir.
Görüldüğü üzere cahiliye devrindeki cömertlik, ikram etmek, yardımseverlik
(infâk) gibi asilzadeliğin ifadesi olan bu davranışlar Kur’an vahyi ile birlikte derin bir
anlam değişikliğine uğramıştır. Zira İslam’a göre gerçek asilzade ve üstün kimse bu
şekilde gösteriş için israf derecesinde harcama yapan değil bilakis Allah’a karşı
gelmekten en çok sakınan61 kimsedir.
İbn-i Teymiyye infâkı, cömertlik olarak açıklamaktadır: “Vermek ve bir takım
menfaatleri insanlara ulaştırmak, malı insanlarla paylaşmaktır. Dolayısıyla hem dinin
hem de dinin ihtiyaç duyduğu dünyanın dosdoğru yaşanabilmesi”62 söz konusu
olacaktır. Böylece infâk; cömertliğin ya da vermenin ve herkese çıkar sağlamanın tâ
kendisi olmaktadır63. Kur’an’da da infâk, îsâr, i’tâ, it’âm, ihsân, ikrâm, bezl gibi
59
İsra, 17/26-27.
Bakara, 2/264.
61
Bkz, Hucurat, 49/13.
62
İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-şer’iyye, s.72-75 (Naklen, Nihat Temel, Kur’an’da Sosyal Güvenlik
Kurumu Olarak İnfâk; İstanbul 2001, s. 17-169).
63
Temel, a.g.e, s. 169.
60
20
masdarlardan gelen fiillerle cömertlik erdeminin önemi üzerinde durulmuştur.64 Bu
ifadelerden de anlaşıldığı üzere cahiliye döneminde yapılan bu davranışlar İslam öncesi
dönemde infak düşüncesinin var olduğunu göstermektedir. Ayrıca, cahiliye döneminde
Mekke’ye gelen hacılara içecek tatlı su ikramı yapılırdı. “Sikâyet” denilen bu görevi
yapanlar, uzak yerlerden içme suyu getirip onu, hurma ve kuru üzüm gibi şeylerle
karıştırarak hacılara şerbet gibi sunarlardı. 65 Yine o dönemde Mekke’ye gelen hacıların
yoksullarına yemek vermek için Mekkelilerden yardım parası toplanır ve bu paralarla
yoksullara yemek dağıtılırdı. Bu göreve de “Rifâde” denilirdi.66 Bunlar da o dönemdeki
infâk düşüncesinin başka tezahürleridir.
Yukarıda cahiliye dönemi şairlerinden örnekler sunduğumuz şiirlerde infâk
düşüncesini ifade eden kelimeler nefaka kökünden gelen kelimeler olmayıp, “kerîm,
cûd, it’âm, i’tâ, bezl” gibi köklerden gelen kelimelerdir. Cahiliye döneminde infâk
düşüncesini ifade eden bu kelimelerle beraber ilerde göreceğimiz gibi bizzat nefaka
kökünden gelen kelimeler de aynı anlamda kullanılmıştır. Yani nefaka kökünden gelen
kelimeler de o dönemde cömertlik, ikram etme, verme gibi (infâk) anlamlar için
kullanılmıştır.
Lugatta; “harcamak, sarfetmek, bitirmek, malı elden çıkarmak, yoksul düşmek,
azalmak, noksanlaşmak, bitmek, tükenmek”67 anlamlarına gelen infâk kelimesi, dinî ve
ahlakî terim olarak; Allah yolunda harcama, malı yararlı olan şeyler için sarf etmektir.
Allah’ın, dininin güçlenmesi için harcanmasını emrettiği her şey, dinin hakim olması
için gereken her türlü harcama. Kafirlerle cihad, yakınlarla olan bağı kesmemek, fakir,
yoksul ve miskinleri güçlendirmek için yapılan her türlü harcama, aile ve çocuklar için
yapılan her türlü harcamayı kapsamaktadır. Kısacası kişiyi Allah’a yaklaştıran her türlü
harcama infâk kapsamına girmektedir.68 Şu halde infâk, ister ihtiyacı gidermek amacıyla
olmasın ister ihtiyacı gidermek için olsun karşılık beklemeden harcanan her türlü malı,69
64
Çağrıcı, “Cömertlik” mad,VIII, 72.
Neşet Çağatay, İslam Dönemine dek Arap Tarihi, Ankara 1989, s.118-119.
66
Çağatay, a.g.e, s.119.
67
İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 1. Baskı, Beyrut 1990, x,357-358; el-Cevherî, es-Sıhah, (tah: Ahmed
Abdu’l-Gafur Attar), 4. baskı, Beyrut 1990, IV,1560; İbn Abbad, el-Muhît fi’l-Luga, (tah: Muhammed
Hasan Al-i Yasin), 1. Baskı, Beyrut 1994, V,444; İbn Faris, Mu’cmu Makâyisi’l-Luga, (tah:
Abdüsselam Muhammed Hârûn), 1. Baskı, Beyrut 1991,V,454; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz fi
Latâifi Kitâbi’l- Azîz, Beyrut, V, 104-105; ez-Zebîdî, Tâcu’l-Ârûs fî Cevâhiri’l-Kâmûs, Beyrut 1994,
XIIΙ,464-465.
68
İsmail Hakkı Bursevî, Muhtasârı Rûhu’l Beyân, I, 335.
69
el-Cürcânî, Ali b. Muhammed es-Seyyid eş-Şerif; et-Ta’rifât, “İnfâk” mad, (Tahkik: Doktor Abdül
Mün’im el-Hanefi), Dâru’l Raşâd, Kahire.
65
21
zekatı, sadakayı ve hayır yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir.70 Gerek lugat
gerekse terimsel açıdan ileride daha detaylı olarak olarak inceleyeceğimiz ve burada
kısaca lugat ve terim anlamını verdiğimiz infâk kelimesi cahiliye döneminde sözlük
anlamını ifade ederek o dönemdeki cömertliği kastedecek şekilde kullanılmıştır.
Şimdi de nefaka kökünden gelen kelimelerin cahiliye döneminde şiirlerde aynı
anlamları ifade edecek şekilde nasıl kullanıldığına bakalım. Cahiliye döneminde
yaşamış olup İslam’a giren Ka’b b. Züheyr’in divanında nafaka kökünden infâk
kelimesi şu şekilde gelmektedir.
‫ ا"! و‬#‫ أه‬%‫أ& و‬
71
'( )
*‫ ا‬+ ,&‫&ض أ‬
“Arkadaşımı hicvetmeden geceledim, kim topluluk içinde babasının namusunu satarsa,
onu bitirmiş, yok etmiş, tüketmiş olur.”
Bu beyitte fiili muzari olarak gelen “” kelimesi, “harcamak, tüketmek,
bitirmek” anlamlarına gelmektedir. İnfâk etmek de, eldeki bir şeyi elden çıkararak onu
tüketmek, bitirmek demektir. Kişi elindeki malı Allah rızası için harcadığı zaman da
elindeki malı tüketmiş olur. Görüldüğü üzere bu beyitteki “” burada sözlük
anlamıyla kullanılmıştır. İslam’la beraber bu kelimenin yüklenmiş olduğu terimsel
manayı ifade etmemektedir.
Ebu Firâs el-Hamadânî’nin mısralarında da şu şekilde gelmektedir.
.‫ ا (' ﺹ‬01 2
72
.‫! وآ‬5
"& 6 "
‫آ‬
,
3*#‫أ' ا" ا‬
,7‫ أر‬9
& 6 ‫وا*ء‬
“Sabrı cemilden (sabrı cemille) infâk et (sarfet, harca), sabırdan infâk eden fakir olmaz.
Kişi kendi toprağında haddi aşmaz, şahinin kendi yuvasında avlanmadığı gibi.”
Bu beyitte emr-i hazır olarak gelen “‫ ” أﻥ‬kelimesi de aynı şekilde “harcamak,
sarfetmek, infak etmek” anlamlarında kullanılmıştır. Yine burada da bu kelime sözlük
70
Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, (tah: Safvan Adnan Davudî), 3. Baskı, BeyrutDımeşk 2002, s. 819; Çağrıcı, “İnfâk” mad., XXII,.289; Seyyid Kutup, Fîzilâi’l-Kur’an, (çev: Emin
Saraç, İ.Hakkı Şengüler, Bekir Karlığa),İstanbul 1992, Ι, 81.
71
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, x, 358; Nedâ Abdurrahman Yusuf eş-Şâyî, Mu’cemu elfâzi’l-Hayati’lİçtimâiyye fî Devâvîni’ş-Şuarâi’l-Muallakâti’l-Aşr, Mektebetü Lübnan, 1.bas, 1991, s.306; ezZemahşerî, Esâsu’l-Belâğa, 1.Baskı, Beyrut 1996, s.464; ez-Zebîdî, Tâcu’l-Ârûs, XIIΙ, 465.
72
Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 107.
22
anlamıyla kullanılmakla beraber terimsel anlamını da ifade etmektedir. İnfâk, genelde
maddi şeylerden yapılan harcamaları ifade etmekle beraber burada manevi bir infâk’tan
bahsedilmektedir.73 Ancak yine de bu kelime İslam’la beraber yüklendiği terimsel
manayı tam olarak ifade etmemektedir, çünkü İslam’daki infâk tamamıyla Allah rızası
için yapılmaktadır.
Yine cahiliye şairlerinden Tarafe’nin Muallakasında da şöyle gelmektedir.
‫*ر و=ّﺕ‬1‫و
زال ﺕ>ا& ا‬
74
‫' و!ى‬A B
'‫و& وا‬
“Bol bol şarap içmek ve zevk sürmek ve bu ( uğurda) kendi kazandığım ve babadan
kalma malları ( şuna buna) vermek ve satmaktan geri durmadım.”75
Bu beyitte mastar olarak gelen “‫ ” اﻥ‬kelimesi, “harcamak, ihtiyaç sahibine
vermek, malı elden çıkarmak” anlamlarına gelmektedir. Görüldüğü üzere bu kelime
burada sözlük anlamıyla kullanılmıştır.
Yine cahiliye şairlerinden el-A’şâ’nın divanında da şöyle gelmektedir.
‫ '!ة‬D
ّ ‫!اك !ا ﺹ!ق‬
76
'(‫ّاد ﺕ‬H& ّ 7 ‫وأﺥى اذا‬
“İki elinde doğruluk elidir, avucunda faydalıdır.
Diğer avuçta cimrilik yapıldığında (tasarruf için mal saklandığında) sarf eder, harcar”
Bu beyitte fiili muzari olarak gelen “” kelimesi malı harcamak, sarf etmek77
anlamlarında kullanılmıştır.
Netice itibariyle İslam öncesi Arap toplumunda yapılan bu davranışlar, o dönemde
de infâk düşüncesinin var olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak o dönemde yapılan
bu davranışlar genel olarak infâk kavramıyla değil de, “cömertlik, yardımseverlik,
kerim” gibi kavramlarla ifade edilmekteydi. Bununla beraber nefaka kökünden gelen
kelimelerle de infâk düşüncesi ifade edilmiştir. Her ne kadar genel olarak infâk
73
Manevi infâk için bkz. Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, 819; Elmalılı, Hak Dînî
Kur’an Dili, I,176; II, 198.
74
Arapça metin için bkz. Muallakat Yedi Askı, (Tarafe ve Muallâkası), s. 15; Nedâ Abdurrahman Yusuf
eş-Şâyî, Mu’cemu elfâzi’l-Hayati’l-İçtimâiyye fî Devâvîni’ş-Şuarâi’l-Muallakâti’l-Aşr, s. 306.
75
Muallakat Yedi Askı, ( Tarafe ve Muallâkası), s. 58.
76
Yusuf eş-Şâyî, a.g.e, s. 306.
77
Yusuf eş-Şâyî, a.g.e, s. 306.
23
kavramıyla değil de, “cömertlik, yardımseverlik, kerim” gibi kavramlarla ifade edilse de
davranış şekli olarak İslam’daki “İnfâk” kavramını da içermektedir. Eylem olarak aynı
şeyleri ifade etmekle beraber bu eylemlerin o dönemdeki yapılış amaçlarıyla İslam’la
birlikte yapılış amaçları arasında çok büyük farklılıklar olduğu da açıkça görülmektedir.
Zira o dönemde bu davranışlar tamamıyla gösteriş için insanlar tarafından takdir
edilebilmek için yapılmaktaydı. Ama İslam’la beraber bu davranışların sadece Allah’ın
rızası için yapıldığı zaman bir değer ifade edeceği aksi taktirde ise hiçbir anlamının
olmayacağı hatta o dönemdeki amaçlarla yapıldığı zaman kişinin kafir olacağı ifade
edilmektedir.
B. İNSANİ BİR DAVRANIŞ OLARAK İNFÂK DÜŞÜNCESİ
İnsan fıtratında mevcut olan yardımlaşma hissi, şüphesiz ki insanlık tarihi kadar
eskidir. 78 “Yardımda bulunma, cömertlik, iyilik etme” gibi davranışlar insani bir
olgudur. Yani insan fıtratındaki yerleşik duygulardandır. Tabiri caizse potansiyel olarak
bu duygular her insanın özüne yerleştirilmiştir. Ancak söz konusu duygular her insanda
aynı oranda tezahür etmemiştir. Kimilerinde çok üst seviyede ortaya çıkarken,
kimilerinde daha alt seviyede kalmıştır. Bazı kişilerde de söz konusu duyguların tam
tersi olan “cimrilik, kıskanma, ihtikar, kendine saklama, aç gözlülük” şeklinde tezahür
etmiştir. İnsanlık tarihi incelendiğinde her dönemde bu duyguların yukarıda ifade
ettiğimiz şekillerde tezahür ettiği açıkça görülecektir.
Yine bu duygunun tezahür şekli toplumdan topluma, dinden dine farklı olmuştur.
Kiminde sırf toplumsal bir görev, yakın çevreyle ilişkiler gibi dünyevi bir olgu iken
kiminde de dinin teşvik ettiği ahlakî bir davranış ya da sırf dinî bir görev (ibadet) olarak
karşımıza çıkmaktadır. İşte Kur’an’ın vahyinden önce cahiliye dönemindeki infâk sırf
yardımlaşma ve dayanışma görünümlü insânî ve toplumsal bir olgu iken İslam bunu
insânî ve toplumsallıkla beraber daha üst bir olguya çevirmiş ve ona ahlakî ve dinî bir
renk katmıştır.
Sonuç itibariyle Kur’an, cahiliyede olduğu gibi bu olguyu bir mürüvvet olarak
almış ve ona teşvik etmiştir. Ayrıca onu bir insani olgu olması sebebiyle iyi yönde
ortaya çıkmasını teşvik etmiştir. Onun aksi olan “cimrilik, aç gözlülük, kıskançlık” gibi
davranışlardan sakındırmayı öğütlemiştir. Kısacası o, iyiye yönlendirip kötülükten
sakındırma ilkesini burada da işletmiştir.
78
Temel, a.g.e, s. 136.
24
BİRİNCİ BÖLÜM
İNFÂK KAVRAMININ DİL VE KUR’ÂN AÇISINDAN TAHLÎLİ
I. İNFÂK KAVRAMININ FİLOLOJİK ANALİZİ
A. SÖZLÜKTE İNFÂK VE TÜREVLERİ
Bütün dillerde olduğu gibi Arapça’da da kavramların lügat anlamlarıyla uzaktan
veya yakından ilişkisi vardır. Bu nedenle de biz infâk kavramıyla aynı kökten türemiş
bazı kelimelerin lügat anlamlarını vererek infâk kavramının anlamına gelmek istiyoruz.
İnfâk kelimesi, if’âl vezninde enfeka fiilinin mastarı olup sülasisi nefeka ( َ'َ َ)
veya nefika (
ِ' ) dır. Önce bu fiili ve bu kökten türeyen fiil ve isimlerin hangi
anlamlara geldiğini izah edelim.
1. NAFÂK (‫)َ'
ق‬
Nafâk, kökü ( B
'َ= ُ'(= َ' ) olup “bir şeyin bitip tükenmesi, geçip gitmesi,
gizlenmesi, azalması” anlamlarına gelmektedir.79
Ayrıca (َ!َQَ‫ ) آ‬nin karşıtı olarak da ( B
' Q‫' ا‬
ve B
' ‫ ' ا‬ve RQ‫ا‬
B
'‫ ) تقفن‬şeklinde “(malın) iyi satılması, rağbet görmesi (piyasanın) açık olması, işlek
olması” anlamlarına gelmektedir.80
NUFÛK (‫)'ق‬
Nufûk kökü (
B'= ُ'(= َ' ) de aynı kökten gelen ikinci mastar olarak ( Rّ&‫' ا!ّا‬
B') şeklinde “ruhun çıkması, ölmek” anlamında kullanılmaktadır.81 Aşağıdaki şiirde
bu anlamda kullanılmıştır.
79
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, (tah: Dr.Mehdi el-Mahzumî ve Dr. İbrahim es-Samiraî),
1.bas, Beyrut 1988, V, 177; İbn Fâris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga,V, 454; İbn Abbad, el-Muhît fi’lLuga, V, 445; el-Cevherî, es-Sıhah, IV,1560; Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s. 819; İbn Manzûr,
Lisanu’l-Arab, X, 357-358; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 104; ez-Zebidî, Tâcu’l-Ârûs, XIII,
463.
80
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, V, 177; İbn Fâris, Mu’cemu Makâyisi’l-Luga, V, 454; İbn
Abbad, el-Muhît fi’l-Luga, V, 445, el-Cevherî, es-Sıhâh, IV, 1560; Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s.
819; İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, X, 357-358; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 104; ez-Zebidî,
Tâcu’l- Ârûs, XIII, 463.
81
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, V, 177; İbn Fâris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga, V, 454; İbn
Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; el-Cevherî, es-Sıhah, IV, 1560; Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s.
819; ez-Zemahşerî, Esâsu’l-Belâğa, s. 465; İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, X, 357-358; Fîrûzâbâdî,
Basâiru zevi’t-Temyîz,V, 104; ez-Zebidî, Tâcu’l-Ârûs, XIII, 463.
25
,‫ و أودى ﺱﺝ‬3X‫'َ ا‬
3َX& ‫ ﺱﺝ و‬Y‫ ا‬3‫ ﺱ‬
“ Katır öldü, onun semeri de helak oldu
benim sercim (kıyafetlerim) ve katırım da Allah yolundadır.”82
NAFAK ( ')
Nafak: Nafak
kökü (
َ'= َ'(= ِ' ) “ bitmek, tükenmek, azalmak, tavşanın
yuvasından çıkması,” anlamlarına gelmektedir.83 Nafak, isim olarak da “Başka bir yere
çıkışı olan yol, delik, tünel” anlamında kullanılmaktadır.84 Kur’an-ı Kerim’deki şu
ayette de bu anlamda geçmektedir.
( ‫ '
اض‬X‫ أن ﺕ‬Z‫) ناف اﺱ‬85
“Yerde bir tünel açmaya gücün yetiyorsa (öyle yap) .”
2. NAFAKA (R')
Nafaka: Nefaka kökünden sıfatı müşebbehe olan bu kelime; “infâk edilen şey,
kişinin ailesi ve kendisi için harcadığı şey, azık, yiyecek” anlamlarına gelmektedir.86
Cemisi ‘nafakât ve nifâk’tır. İslam hukukunda da nafakanın (yani hukuki yönden
infâk)87 önemli bir yeri vardır. İslam hukukundaki ıstılah manası ise şöyledir: Nafaka,
“Kur’an, sünnet ve icma ile sabit olup İslam hukukuna göre kişinin bakmakla yükümlü
olduğu kişilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaptığı harcamaları ifade eder.”88
Hayrettin Karaman ise nafakayı şu şekilde tanımlamaktadır: “İnsanın normal bir hayat
82
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, V, 177; İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, X, 357; ez-Zebidî,
Tâcu’l-Ârûs, XIII, 463.
83
İbn Fâris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga, V, 454-455; İbn Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; el-Cevherî,
es-Sıhah, IV, 1560.
84
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, V, 177; İbn Fâris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga, V, 455; İbn
Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; el-Cevherî, es-Sıhah, IV, 1560; Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s.
819; İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, X, 358; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz,V, 105; ez-Zebidî, Tâcu’lÂrûs, XIII, 464.
85
En’am 6/35.
86
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, V, 177; İbn Fâris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga, V, 454; İbn
Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445 Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s. 819; İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab,
X, 358; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 104; ez-Zebidî, Tâcu’l-Ârûs, XIII, 464.
87
Temel; Kur’ân’da Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak İnfâk, s. 156.
88
Çağrıcı “İnfâk” mad., XXII, 289; Ayrıca vacip olan nafakalar için bkz. 1. Kişinin kendi nafakası, 2.
Çocuklarının nafakası, 3. Kadının nafakası, 4. Ana-babanın nafakası, 5. Diğer akrabaların nafakası;
26
için muhtaç olduğu mesken, yiyecek, içecek, giyecek ve tedavi masraflarının
teminidir.”89
3. NİFÂK (‫)ِ'
ق‬
Nifâk: Kök fiili nefaka olup müfâale vezninden ikinci mastar olarak (
‫= '
ق‬R
(= (=‫)قفان‬
şeklinde gelmektedir. Bu vezinden mastar olarak, “Küfür,
münafıklık etmek,”90 anlamlarına gelmektedir. Münâfık da İslam’a bir taraftan girer
başka bir taraftan çıkar, münâfığın yaptığı bu davranışa nifâk denilir.91 Şu şiirde olduğu
gibi:
‫ =اق‬3‫ ﺥ‬31‫ ا‬2A‫و‬
92
‫(
('
ق ]
َ'
ق‬
[‫ ﺥ‬, [\ 3‫ز
ن آ‬
‫ ﺱق &_
^]
'
ق‬2]
“Öyle bir zamanki dostlukları içinde sahtekarlık vardır.
Tadıldığında sirkenin tadının yine sirke olduğu gibi
Onların mallarında nifâklık vardır.
Münâfıklık yap, münâfıklık iyi giden bir iştir.”
Nifâk kelime olarak, “dışarıya içindekinin zıddını yansıtmak olduğundan başka
türlü görünmek, yolun bir kapısından girip öbür kapısından çıkmak anlamına da
gelmektedir.”93 Arap tavşanı (tarla faresi de deniyor) iki delik ediniyor, birini gizli
tutuyor, tehlike anında, yüzeye yakın bir yerde kazıp gizli tuttuğu ikinci delikten çıkıp
gidiyor ve dolayısıyla, ona gelen düşman, izini bulamıyor. Araplar bu durumu ‘nâfaka’
fiiliyle anlatıyor.94
Rağıb İsfehani ‘nifâkı, dine bir kapıdan girmek ve bir başka kapıdan çıkmak, diye
tanımlamaktadır.95
(Hamdi Döndüren, “Nafaka” mad., Şamil İslam Ansiklopedisi, V, 3-6).
Hayrettin Karaman; Mukayeseli İslam Hukuku, İstanbul -1974, Ι, 286.
90
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, V, 178; İbn Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; Râğıb elİsfehâni, el-Müfredât, s. 819; ez-Zebidî, Tâcu’l-Ârûs, XIII, 463.
91
ez-Zebidî, Tâcu’l-Ârûs, XIII, 463.
92
Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz,V, 107.
93
Yusuf eş-Şâyî, Mu’cemu elfâzi’l-Hayati’l-İçtimâiyye fî Devâvîni’ş-Şuarâi’l-Muallakâti’l-Aşr, s. 306.
94
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, V, 178; İbn Fâris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga, V, 455; İbn
Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; el-Cevherî, es-Sıhah, IV, 1560; İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, X, 358359; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz,V, 105; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 463-464.
95
Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s. 819.
89
27
Nifâk kelimesi nafaka’nın( ‫ )ةقفن‬cemisi olarak 2]B
' ‫ تقفن‬şeklinde ‘harcanan
şey (infâk edilen şey), azık, yiyecek’ anlamlarında da kullanılmaktadır.96
4. MÜNÂFIK ( ()
Münâfık: Kök fiili nefaka olup müfâale vezninden ismi fail olarak (
(= (=‫ )قفان‬şeklinde gelmektedir. Sözlükte “(tarla faresi) yuvasına girmek, (bir
kimse) olduğundan başka türlü görünmek” anlamındaki nifâk masdarından türemiş bir
sıfattır. Buradan alınan münâfık kelimesi dini terminolojide “küfrünü gizleyerek kendini
mümin gösteren veya imanla küfür arasında bocalayan kimse” anlamındadır.
Kelimenin, “tarla faresinin bir tehlike anında kaçmasını sağlamak üzere yuvası için
hazırladığı birden fazla çıkış noktasının birinden girip diğerinden çıkması” biçimindeki
kök manasından hareketle münâfık, “dinin bir kapısından girip diğerinden kaçan çifte
şahsiyetli kimse” olarak da tanımlanmıştır. 97
Münâfığa kendisinde şu üç özellik bulunduğundan dolayı tarla faresine benzetilmiş
ve bu sıfat yüklenmiştir. Zira cahiliye döneminde İslam’la yüklendiği terimsel manası
bilinmemekteydi.
1. Küfrünü gizleyip bu halini farklı gösterdiği için,
2. İmana farklı bir yönden girip farklı bir yönden çıkması nedeniyle tarla
faresinin davranışını sergilemiş olur bundan dolayı bu adı almıştır.
3. Gizlediği şeyin aksini ortaya çıkardığı için tarla faresine benzetilmiştir.
Bundan dolayı da münafığın dışı iman içi küfürdür.98
Münâfık, fiilin ‘karşılıklılık’ ifade eden dörtlü ‘müfâale’ babından gelmesi de
münâfığın gerek kendine, gerek Allah’a ve gerekse başkalarına karşı ikili bir
pozisyonda bulunduğunu ve giriş çıkışlar içinde olduğunu çok açık bir biçimde ortaya
koymaktadır
5. MÜNFİK ( ِ'(ُ)
Münfik: Kök fiili nefaka olup if’âl vezninden ismi fâil olup (
'(= '(= '‫)أ‬
şeklinde gelmektedir. Sözlük anlamı “harcama yapan, infâk eden, sarf eden ” demek
96
İbn Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; el-Cevherî, es-Sıhah, s. 1560; İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, X,
358; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 104-105; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 463.
97
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 819; İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, X, 359; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’tTemyîz, V, 105; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 463-464.
98
ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 463.
28
olup Kur’an-ı Kerim’de ('(*‫)أ‬99 şeklinde cem’i müzekkeri sâlim olarak bu anlamlarda
kullanılmaktadır.
6. İNFÂK (‫)اِ'
ق‬
İnfâk: if’âl vezninde enfeka fiilinin mastarı olup (‫ )أ' =('ِ =ٳ'
ق‬şeklinde
gelmektedir. İnfâd kelimesi ile eş anlamlıdır.100 Ancak “İnfâd” kelimesinde farklı
olarak, elinde var olan şeyi tümüyle harcamak ve hiçbir şey bırakmamak anlamı vardır.
Halbuki “İnfâk” kelimesinde böyle bir anlam yoktur.101
Enfaka fiili hem lâzım hem de mütaaddi anlamındadır.102 Lâzım olarak “bitmek,
tükenmek, fakir düşmek, azalmak” (,
[‫ أي ا و ذه‬3‫)قفنأ اﺝ‬103 anlamlarına
gelmektedir. Kur’an’daki şu ayette de (‫'
ق‬%‫ ا‬R>‫ ﺥ‬2Qb ‫)اذا‬104
bu anlamlarda
kullanılmıştır.
Müteaddi olarak “bitirmek, tüketmek, malı harcamak, elden çıkarmak, sarf etmek,
infâk etmek”105 ( ‫ و ﺹف‬.
(‫ و أ‬.!'‫ أى أ‬,
'‫ )أ‬anlamlarına gelmektedir. Aşağıdaki şiirde
şu şekilde gelmektedir.
‫*ر و=ّﺕ‬1‫و
زال ﺕ>ا& ا‬
106
‫' و!ى‬A B
'‫و& وا‬
“Bol bol şarap içmek ve zevk sürmek ve bu (uğurda) kendi kazandığım ve babadan
kalma malları (şuna buna) harcamak ve satmaktan geri durmadım.”107
Bu anlamlarla beraber infâk, daha çok ‘para veya malı elden çıkarmak’108
anlamında kullanılmaktadır. İnfâk, malda ve diğer şeylerde yapılır. Bazen vacip bazen
99
Al-i İmran 3/ 17.
el-Âlusî, Şihabuddin es-seyyid Mahmud, Rûhu’l-Me’ânî, Beyrut, 1987, I, 118; İsmail Hakkı Bursevi,
Muhtasârı Rûhu’l Beyân, (İhtisar eden: Muhammed Ali Sabûnî, terc: heyet) 3. Baskı, İstanbul, I, 66;
Ahmet Mustafa Merâği, Tefsiru’l-Merâğî, Beyrut, I, 42.
101
İsmail Hakkı Bursevi, Muhtasarı Rûhu’l Beyân, I, s. 66; Ahmet Mustafa Meraği, Tefsirul meraği, I, s.
42.
102
ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 464.
103
İbn Fâris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga, V, 454; İbn Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; el-Cevherî, esSıhah, IV, 1560; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 357-358; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 464.
103
Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s. 819.
104
İsra/100.
105
Râzî, Fahreddin; et-Tefsîru’l-Kebîr, Beyrut, 1993, I, 35; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 358;
Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 105; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 464.
106
Arapça metin için bkz. Muallakat Yedi Askı, (Tarafe ve Muallâkası), s. 15;Yusuf eş-Şâyî, Mu’cemu
elfâzi’l-Hayati’l-İçtimâiyye fî Devâvîni’ş-Şuarâi’l-Muallakâti’l-Aşr, s. 306.
107
Muallakat Yedi Askı, (çev: Şerafeddin Yaltkaya ), İstanbul 1989, s. 58.
108
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 357-358; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 105.
100
29
nafile olarak yapılır.109 İnfâk, farz olan zekatı ve gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı
içermektedir.
İnfâk’ın zıddını ise “buhl, katr, şuhh ” gibi “cimrilik” anlamına gelen kelimelerin
oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu kelimelerin lügat anlamlarına baktığımızda durum
daha açık görülecektir. Nitekim bu bölümün son kısmında infakla anlam zıtlığı olan
kelimeleri genişçe ele alacağız.
B. ISTILAHTA İNFÂK
İnfâk kavramının türevleriyle beraber sözlükteki kullanımlarını verdikten sonra
şimdi kavramın ıstılâhi olarak nasıl anlaşıldığını, özellikle ilk dönem müfessirlerinden
başlayarak günümüze değin bu kavramın nasıl tanımlandığını ve bu süreçte bir anlam
daralması yada genişlemesi geçirip geçirmediğini inceleyeceğiz. Böylece infâk
kavramını genişçe tahlil ederek daha iyi anlamaya neticede de bütün bu
tanımlamalardan hareketle infâk kavramının kesin tanımını ortaya koymaya ve ne gibi
ibadet ve davranışlara şamil olduğunu izah etmeye çalışacağız.
Öncelikle ilk dönem müfessirlerinden başlayarak günümüze kadar infâk kavramının
ıstılahî olarak nasıl tanımlandığına baktığımızda aşağıdaki tablo karşımıza çıkmaktadır.
İnfâk: Malı elden çıkarmak, yani harcamaktır. İbn Mes’ud’a göre ise: Kişinin
ailesinin geçimi için harcadığı maldır.110
İnfâk: İbn Cüreyc ve Said b. Cübeyr’in görüşüne göre: Farz olan zekatla beraber
nafile veya müstahap olan harcamalara denilir. 111
İnfâk: Malda ve diğer şeylerde vacip ve nafile olarak yapılan harcamalara denir.
Dolayısıyla İnfâk, mal gibi maddi şeylerle olabileceği gibi, mal dışında bir takım
manevi şeylerle de olabilmektedir.112
İnfâk, dinin ikamesi için Allah yolunda, haç, umre, cihad, sılai rahim, evladü ıyal
için yapılan harcamaları, zekatları, kefaretleri ve sadakaları kapsamaktadır. Kısacası,
malı elden çıkararak faydalı yollarda yapılan tüm harcamalara infâk denilmektedir.113
109
Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s. 819.
Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağaş Tefsiri, İstanbul, I, 101.
111
Vehbe Zuhaylî, Tefsiru’l-Münir, (Terc: Hamdi Arslan, Dr. Ahmet Efe, Beşir Eryarsoy, Dr. H.İbrahim
Kutlay, Nurettin Yıldız) 2. Baskı, İstanbul 2005,II, 15.
112
Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân , s. 819.
113
Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, I,35; III, 147.
110
30
İnfâk: Kişinin, Allah’ın kendisine verdiği zâhirî ve bâtınî bütün nimetlerden
yapmış olduğu tüm yardımlara denilir.114 Şu hadisi şerif bunu desteklemektedir:
115
( ,( '( % H(‫ آ‬,& ‫ ل‬% *^ ‫)نا‬
‘Kendisinden infâk edilmeyen ilim, hazine gibi kabul edilmez.’
İnfâk: İhtiyaç için malı harcamaktır.116
İnfâk: Farz olsun nafile olsun, tüm hayır yollarına yapılan harcamadır.117
Bursevinin daha kapsamlı tanımına göre infâk; Allah yolunda harcama, malı yararlı olan
şeyler için sarf etmektir. Allah’ın, dininin güçlenmesi için harcanmasını emrettiği her
şey, dinin hakim olması için gereken her türlü harcama. Kafirlerle cihad, yakınlarla olan
bağı kesmemek, fakir, yoksul ve miskinleri güçlendirmek için yapılan her türlü
harcama, aile ve çocuklar için yapılan her türlü harcamayı kapsamaktadır. Kısacası
kişiyi Allah’a yaklaştıran her türlü harcama infâk kapsamına girmektedir.118
İnfâk: Malı hayır yolunda harcamaktır ya da zâhirî ve bâtınî verilen nimetlerden
harcamaktır.119
Elmalılı ise infâkı maddi ve manevi olarak şu şekilde tanımlamaktadır: Maddi
olarak infâk, zekat ve diğer sadakalar ve armağanlar, yardımlar ve vakıf gibi fukaraya
ve sair iyilik ve hayırlar için mal sarf etmek gibi bütün malî ibadetleri kapsamaktadır ki
Kur’an’da “Sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: Hayır olarak infâk
edeceğiniz, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır.
Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu kuşkusuz bilir”120 gibi ayetlerle ayrıntılı
şekilde ele alınmaktadır.121 Manevi olarak ise infâk, ihtiyaç sahiplerine makamdan,
ilimden, nasihatten, yol göstermeden, nefse hizmetten, izzet, ikram ve ağırlamadan, kalp
114
Beyzâvî, Nâsırüddîn Ebû Saîd (Ebû Muhammed) Abdullâh b. Ömer b. Muhammed, Envârü’t-tenzîl ve
Esrârü’t-te’vîl, Şirketi Sahafiyei Osmâniye, İstanbul-1886, I, 23.
115
Baktığımız hadis kaynaklarında metnin aslını bulamadık. Naklen: Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl ve
Esrârü’tte’vîl, I, 23; Âlusî, Rûhu’l-Me’ânî, I, 118.
116
el-Cürcânî,, Ali b Muhammed es-Seyyid eş-Şerif, et-Târifât, (Tahkik: Dr. Abdül Mün’im el-Hanefi),
Daru’l Raşâd, Kahire, s. 48.
117
İsmail Hakkı Bursevî, Muhtasârı Rûhu’l Beyân, I, 66.
118
İsmail Hakkı Bursevî, Muhtasârı Rûhu’l Beyân, I, 335.
119
Âlusî, Şihabuddin es-seyyid Mahmud, Rûhu’l-Me’ânî, I, 118.
120
Bakara 2/ 215.
121
Elmalılı, M. Hamdi Yazır, Hak Dînî Kur’an Dili, (Sadeleştirme) Ankara, I, 176.
31
iradesinden, hatta saygı-sevgi ve selamdan yapılan her hangi bir hayrı da
kapsamaktadır.122
Elmalılı infâkı maddi ve manevi iki kısma ayırdıktan sonra iktisadi yönden de
zararlı ve faydalı infâk diye de iki kısma ayırmaktadır: “Zamanımızda iktisat ilmiyle
uğraşanların ‘İstihlak = konsumasyon, tüketim’ dedikleri infâk, genelde iki türe ayrılır.
Birisi ferdi, sosyal hiç bir menfaat ilgisi olmayan boş, zararlı ve pis infaklardır ki
tamamen boş bir tüketim olan bu infakları Hak Teâla yasaklamış ve insanları ondan
sakındırmıştır. Diğeri, her hangi hayati bir menfaata yönelik olan hayır infaklardır ki
malları hayata dönüştürmek demek olan bu infâklar, aslında tüketim değil, üretimin
gayesidir. Bu üretim, ne kadar genel, ne kadar temiz ise, değeri de o kadar yüksektir.
Çalışmalarını Allah katında ebedi hayata dönüştürüp de, dünya ve ahiretin korku ve
hüznünden kurtulmak isteyenler bu hayra, bu ahlaka, bu sosyalliğe ve bu iktisat yoluna
girmeli. Bununla orantılı olan kazanç ve üretime çalışıp gayret etmelidir.”123
İnfâk: Mesalih-i diniye ve dünyeviyeye malı sarf etmektir.124
İnfâk: Zekatı, sadakayı, ve hayır yolda verilen her türlü yardımı kapsamaktadır.
Zekat, infâkın ihtiva ettiği umumilikten bir cüzdür.125
İnfâk: Kalbin, nefsin tezkiyecisidir. İnfâkta diğer insanlar için menfaat ve yardım,
mevzuu bahistir. En güzelini seçip onu diğer insanlara sunmak, kalbin temizlenmesini,
nefsin paklanmasını tahakkuk ettiren, başkalarını tercihe o yüce manayı veren şey
infâktır.126 İnfâk: Tarafı ilahiden ihsân buyrulmuş olan nimetlerden bir kısmını ailelerine
bir kısmını da zekat ve sadaka olarak muhtaç kimselere harcamaktır.127
İnfâk: Allah tarafından emredilen hayat nizamını kurmak için malî fedakarlıkta
bulunmaktır.128
İnfâk: Malın azından veya çoğundan olmak üzere iyi ve müstehap bir fiil olmakla
beraber, altında istek ve sevgi yatan bir hayırdır.129 Maddi ve manevi olarak yapılan her
türlü hayra denilir.130
122
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 176; II, 198.
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 204.
124
Mehmet Vehbi, Hulâsâtu’l Beyân, 4. Baskı, İstanbul, I, 335.
125
Seyyid Kutup, Fîzılâl-il Kur’an, (Terc: Emin Saraç, İ.Hakkı Şengüler, Bekir Karlığa) İstanbul 1992, I,
81.
126
Kutup, Fîzılâl-il Kur’an, I, 457.
127
Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, 2. Baskı, İstanbul 1963, I, 15.
128
Ebu’l Â’lâ Mevdûdî, Tefhîmu’l Kur’an, (Terc: M. H. Kayanî, Y. Karaca, N. Şişman, İ. Bosnalı, A.
Ünal, H. Aktaş), İstanbul 1986, I, 351.
123
32
İnfâk: Allah’ın verdiği servet, güç, zeka, ilim gibi her türlü zenginlikten bir kısmını
Allah yolunda ve/veya muhtaç olanlara geçimlik olacak şekilde, sadece Allah rızası için
ve kimseyi minnet altında koymadan verme, harcamadır.131
İnfâk: Allah’ın hoşnutluğunu elde etme amacıyla kişinin kendi servetinden
harcama yapması, muhtaca aynî ve nakdî yardımda bulunması demektir. Bu bakımdan
infâk, farz olan zekatı ve gönüllü olarak yapılan her çeşit hayrı içermektedir. 132
Son olarak, bu kavramın hukuki açıdan tanımına bakalım: İnfâk, nafaka verip
geçindirme, besleme, Allah yolunda harcama, gerek hısımlardan ve gerekse diğer
insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para ve maişet yardımı yaparak, onların geçimini
sağlamak demektir. İslam hukukunda infâkın kapsamı oldukça geniştir. İnfâk, aile
reisinin bakmakla yükümlü olduğu kimselere harcama yapmasını kapsadığı gibi; diğer
yoksul ve muhtaçlara yapılan zekat, sadaka ve benzeri yardımları da anlamı içine alır.133
Yapılan bütün bu tanımlamalardan sonra bir değerlendirme yapacak olursak infâk
kavramıyla ilgili ilk tanıma baktığımızda son derece sade ve dar anlamda (ailenin
geçimi için harcama) kullanıldığını görmekteyiz. Ama sonrakilerde anlam genişlemesi
vardır. Yani kelimenin Kur’an bütünündeki kullanımı ve hadislerden yola çıkarak
kapsamı genişletmişlerdir. En geniş ve islami telakkiyi yansıtan en kapsamlı tanımı
Elmalılı yapmıştır. Zira o ilk defa kavramın maddi ve manevi anlamda olduğunu
genişçe açıklamıştır. Bu Kur’an’î kavramların tanımında çok önemli bir aşamadır.
Elmalılı tefsir tarihinde aslında bu kavrama getirdiği yorumla çığır açmış kabül edilebir.
Farklı olarak Seyyid Kutup, infâkı kalbin ve nefsin tezkiyesi olarak tanımlayarak bu
kavramı işari bir bakış açısıyla açıklamıştır. Farklı olarak dikkat çeken diğer bir
tanımlama ise infâkın, Râzi ve İsmail Hakkı tarafından dinin ikamesi için yapılan hac,
umre, cihad ve sıla-i rahim gibi ibadetler yolunda yapılan harcamaları da kapsadığını
ifade etmeleridir. Beyzâvî (ö:791/1388), Âlusî ve Ali Ünal ise infâkın zahiri ve batıni
tüm nimetlerden yapılan yardımları kapsadığını ifade etmektedirler. Mevdudî ise
diğerlerinden oldukça farklı biçimde kavramı, siyasi bir içerik ve amaca yönelik olarak
yorumlamıştır. Görüldüğü üzere infâk kavramı gerek ilk dönem meşhur müfessirleri
129
Tabatabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mîzân fî Tefsîr’il-Kur’an, (Terc: V. İnce,) 2. Baskı, İstanbul 2005,
II, 243.
130
Tabatabâî, el-Mîzân fî Tefsîr’il-Kur’an, I, 94.
131
Ali Ünal, Allah Kelâmı Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, İzmir, 2007, s. 1415.
132
Çağrıcı, “İnfak” mad., XXII, 289.
133
Hamdi Döndüren, “infak” mad., Şamil İslam Ansiklopedisi, III, 155.
33
(Râzi, Beyzâvî, Âlusî gibi) gerekse son dönem meşhur müfessirleri (İsmail Hakkı,
Elmalılı, Seyyid Kutup gibi) tarafından bazı farklılıklarla beraber genel olarak aynı
anlamları içine alacak şekilde tanımlanmıştır.
Sonuç itibariyle, yapılan bu tanımlamalardan hareketle infâkı şu şekilde
tanımlayabiliriz: İnfâk, Alah’a itâat ve ibadet, iyilik niyeti ile yapılan, kişinin kendisine,
ailesine, akrabalarına, eşine dostuna ve ihtiyaç sahiplerine kısacası İslama ve
Müslümanlara, hatta bütün insanlığa faydası olan, mal, mülk, para, makam, ilim,
nasihat, yol gösterme, nefse hizmet, izzet, ikram ve ağırlama, kalp iradesi, hatta saygısevgi ve selam gibi maddi-manevi her türlü hayrı, yardımı, harcamayı ve davranışı içine
alan; gerek zorunlu infâk (ailenin geçimi, zekat, fıtır sadakası, kefaretler, kurban ve
nezir), gerekse gönüllü infâk (sadaka, yoksulu doyurma, yedirme, vakıf)134 gibi ibadet
ve davranışları içine alan dinî ve ahlakî bir davranış biçimidir.
C. KUR’AN-I KERİM’DE GEÇEN İNFÂK KELİMESİ VE TÜREVLERİ
Kur’an’ı Kerim’de “infâk” kelimesi mastar olarak bir ayette geçmektedir.
Mastarı müevvel olarak dört ayette geçmektedir. ‘İnfâk’ın ism-i faili olan ‘münfik’
kelimesi bir ayette sıfat olarak (münfıkîn) geçmektedir. On sekiz ayette mazi fiilin
çekimli halleriyle geçmektedir. Dokuz ayette emri hâzır olarak geçmektedir. Bir ayette
emri gaib olarak iki defa geçmektedir. Otuz beş ayette de muzari fiilin çekimli halleriyle
toplam yetmiş defa geçmektedir.
Ancak ‘infâk’ kelimesinin kökü olan nafâk ve nafaktan türeyen kelimelerle beraber
infâk kelimesi, Kur’an’da yüz on bir defa geçmektedir. Bunlardan iki tanesi sıfatı
müşebbehe olarak nafakaten, bir tanesi de onun cemisi olarak nafakât şeklinde
geçmektedir. Bir defa da mastar kalıbında nafak şeklinde isim olarak geçmektedir. Bu
kullanımların otuz yedi tanesi müfâale vezninde geçmektedir. Bunların ikisi fiili mazi,
üç tanesi bu babın ikinci mastar kalıbında nifâk, diğerleri de ismi fail şeklinde cemi
müzekkeri salim ve cemi müennesi salim olarak geçmektedir.
Konumuz olan infâkla ilgili ayetlerin analizine geçmeden önce nafâk ve nafak
kökünden türeyen kelimelerin kullanım şekillerini inceleyelim.
1. NAFAK
134
Zorunlu ve gönüllü infâk ile ilgili detaylı bilgi için bkz: Kasım Yürekli, İnfak Mü’min’in Temel
Özelliği, s. 88, 118.
34
Sözlükte, “Bitmek, tükenmek, azalmak, tavşanın yuvasından çıkması,”135
anlamlarına gelen bu kelime, Kur’an’ı Kerim’de sadece bir ayette isim olarak “başka
bir yere çıkışı olan yol, tünel” anlamında kullanılmaktadır.
( ‫ '
اض‬X‫ أن ﺕ‬Z‫) ناف اﺱ‬136
“Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise yapabilirsen yerin içine
inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir
mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp
birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma!”
Ayetten anlaşılacağı üzere sözlük anlamınıda ifade edecek şekilde, Hz.
Peygamber’in mucize gösterebilmek için, yere açılan bir ‘tünel, yol, delik’137 anlamında
yani isim olarak kullanılmıştır.
2. NAFAKA
Sözlükte, “infâk edilen şey, kişinin ailesi ve kendisi için harcadığı şey, azık,
yiyecek”138 anlamlarına gelen bu kelime Kur’an’ı Kerimde üç ayette geçmektedir.
“Nafaka olarak yaptığınız her infâkı (mâ enfaktum min nafakatin) ve
adadığınız her adağı muhakkak Allah bilir. Zalimler için hiç yardımcı yoktur.”139
“Onların harcamalarının (minhüm nafakâtühüm) kabul edilmesini engelleyen,
onların Allah ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve
istemeye istemeye infâk etmelerinden başka bir şey değildir.”140
“Küçük, büyük infâk ettikleri her nafaka (velâ yünfikûna nafakaten sağîraten
velâ kebîraten) ve (Allah yolunda) aştıkları her vadi, mutlaka Allah'ın yapmakta
olduklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi için, (bunlar) onlar adına
yazılmıştır.”141 Bu ayetlerdeki kullanımları incelediğimizde ‘nafaka’ kelimesi hukuki
135
İbn Fâris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga, V, 454-455; İbn Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; el-Cevherî,
es-Sıhah, IV, 1560.
136
En’am 6/35.
137
İbn Kesîr, el-Hafız İmadüddin, Ebi’l-Fida İsmail, Tefsîrü’l-Kur’an’i’l-Azim, (tah: Abdurrezzâk elHedyi) Beyrut-2005, III, 16-17; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, Daru’l- Fikr,
Beyrut-2001, s. 131; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, III, 351.
138
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, V, 177; İbn Faris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga, V, 454; İbn
Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s. 819; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab,
X, 358; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 104; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 464.
139
Bakara, 2/270.
140
Tevbe, 9/54.
141
Tevbe, 9/121.
35
anlamda şer’an vâcip olan (Kişinin kendi nafakası, çocuklarının nafakası, eşinin
nafakası, ana babanın nafakası ve diğer akrabaların nafakası)142 nafakaları ifade etmeyip
(yani terim anlamında kullanılmayıp), lügat anlamında yani infâk etmek anlamında
kullanılmıştır.143 Allah’ın bu dünyada hayır adına, iyilik adına yapılan harcamaları boşa
çıkarmayacağı, daha güzeliyle mükafatlandıracağı vurgulanmaktadır.
Yine bu ayetlerde vurgulanan önemli bir husus da yapılan harcamaların kabul
edilmesinin yolu, isteyerek canı gönülden vermeye bağlanmıştır.
Hukuki açıdan nafaka ise; insanın normal bir hayat için muhtaç olduğu mesken,
yiyecek, içecek, giyecek ve tedavi masraflarının teminidir144. Kur’an’da ise hukuki
anlamda ‘nafaka’ yine bu kökten gelen fiillerle şu şekilde ifade edilmektedir:
“Boşadığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nispetinde, kendi
oturduğunuz yerde oturtun. Onları sıkıntıya sokmak için zarar vermeye
kalkışmayın. Eğer hamile iseler, doğurmalarına kadar nafakalarını verin (feenfikû
aleyhinne). Çocuğu sizin için emzirirlerse, onlara ücretlerini ödeyin; aranızda
uygun bir şekilde anlaşın; eğer güçlükle karşılaşırsanız çocuğu başka bir kadın
emzirebilir.”145
Buradaki if’al vezninden emri hazır olarak gelen infâk kelimesi lügat anlamınıda
içine alacak şekilde terimsel anlamda kullanılmıştır. İslam hukukunda boşanmadan
sonra kadınların bekleyecekleri iddet sürelerinde onların geçimlerini temin edecek kadar
ihtiyaçlarını karşılamaya da nafaka denilmektedir ki bu ayette de bu anlamda bir terim
olarak kullanılmıştır.146 Çünkü nefaka da aynı zamanda bir infâktır. Yani bu ayetteki
nafaka da infâkın hukuki yönünü ifade eden bir terim anlamında kullanılmıştır.
“Varlıklı olan kimse, nafakayı varlığına göre versin (liyünfik zû seatin min
seatihi); rızkı ancak kendisine yetecek kadar verilmiş olan kimse, Allah'ın
kendisine verdiğinden versin (felyünfik) ; Allah kimseye, verdiği rızkı aşan bir yük
yüklemez. Allah, güçlükten sonra kolaylık verir.”147 Burada da if’âl vezninde emri
gaib olarak gelen infâk kelimesi lügat anlamınıda ifade edecek şekilde terimsel anlamda
142
Vacip olan nafakalar için bkz: Hamdi Döndüren, “Nafaka” mad., Şamil İslam Ansiklopedisi, V, 3-6.
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 195-206; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’an’i’l-Azim,
III, 297, 461; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 189, IV, 256, 314.
144
Karaman; Mukayeseli İslam Hukuku, Ι, 286.
145
Talak, 65/6.
146
İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’an’i’l-Azîm, VI, 245-246; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 390.
147
Talak,65/7.
143
36
“nafaka”148 anlamında kullanılmıştır. Ayrıca bu ayet bütün nafaka meselelerinde temel
kuraldır. Yani emrolunan nafakalardan hangisi olursa olsun infâk ile sorumlu bulunan
kimsenin hali vakti uygun olup da malca genişliği varsa o kimse genişliğine göre nafaka
versin. Bütün genişliğini versin değil, genişliğinden yani “Onlar öyle kimselerdir ki
infak ettiklerinde (izê enfekû) ne israf, ne de cimrilik ederler. Bu ikisi arasında orta
bir yol tutarlar”149 ayetini unutmayıp itidal dairesinde uygun olanını versinler.150
Netice itibariyle nafaka kelimesinin Kur’an’daki kullanımlarını incelediğimizde
hukuki bir terim olan ‘nafaka’ anlamında kullanılmayıp, lügat anlamında infâk etmek
anlamında kullanılmıştır. Bununla beraber if’âl vezninden emr-i hazır ve emr-i gaib
olarak gelen infâk kelimesinin hukuki bir terim olan ‘nafaka’ anlamında kullanıldığını
görmekteyiz.
3. NİFÂK
Müfâale vezninden ikinci mastar olarak, “Küfür, münafıklık etmek,”151, “dışarıya
içindekinin zıddını yansıtmak olduğundan başka türlü görünmek, yolun bir kapısından
girip öbür kapısından çıkmak”152anlamlarına gelen bu kelime, nafaka’nın ( ‫)ةقفن‬
cemisi olarak 2]B
' ‫ تقفن‬şeklinde ‘harcanan şey, infâk edilen şey, azık, yiyecek’
anlamlarında da kullanılmaktadır.153 İslam’a bir taraftan girip başka bir taraftan çıkması
sebebiyle münâfığın yaptığı bu davranışada nifâk denilir.154 Kısaca lügat anlamlarını
verdiğimiz bu kelimenin şimdi de, Kur’an’da ki kullanımlarına bakalım. Kur’an’da
kavram ve konu olarak Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Enfâl, Tevbe, Nûr, Ahzâb, Haşir,
Fetih, Münâfikûn gibi Medeni surelerde işlenen bu kelime, ‘nifâk’ şeklinde sadece üç
ayette geçmektedir.
“Allah'a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için, O da bu
yaptıklarının sonucunu kıyamet gününe kadar yüreklerinde sürüp gidecek bir
münafıklığa (nifâgan) çevirdi.”155
148
İbn Kesîr, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, VI, 245-246.
Furkan, 25/67.
150
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 390,392.
151
Halil b. Ahmet el-Ferâhidî, Kitâbu’l-Ayn, V, 178; İbn Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; Ragıb elİsfahanî, el-Müfredat, s. 819; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 463.
152
Yusuf eş-Şâyî, Mu’cemu elfâzi’l-Hayati’l-İçtimâiyye fî Devâvîni’ş-Şuarâi’l-Muallakâti’l-Aşr,.s. 306.
153
İbn Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; el-Cevherî, es-Sıhah, IV, 1560; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X,
358; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 104-105; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 463.
154
ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 463.
155
Tevbe, 9/77.
149
37
“Bedeviler inkâr ve münafıklık (nifâgan) bakımından daha beterdirler.
Bununla beraber Allah'ın, Resulüne indirdiği (hükümlerin) sınırlarını bilmemeye
daha yatkındırlar. Allah alîmdir, hakîmdir.”156
“Hem etrafınızdaki a'râbîlerden Münafıklar (münâfikûn) var, hem de
Medine ahalisinden Münafıklığa (alâ’n-nifâg) idman edenler, sen onları
bilemezsin, onları biz biliriz, biz onları iki kerre tazib edeceğiz, sonra da büyük bir
azâba itilecekler.”157
Bu ayetlerde geçen nifâk kelimesi münâfıklara has bir davranış olan iki yüzlülük,
yani
dışarıya
içindekinin
zıddını
yansıtmak158
anlamında
kullanılmıştır.
Münâfıklar inanmadıkları halde Allah’a ve ahiret gününe inandık derler,159 küfür
sözünü söylemelerine rağmen söylemedik derler.160 Bu nedenle nifâk münafıkların en
belirgin davranış özelliğidir.161
Bu ayetlerde de görüldüğü gibi bu kelime Kur’an-ı Kerim de sözlük ve terim
anlamlarında kullanılmıştır. İnfakla aynı kökten gelmesine rağmen nafaka’nın( ‫)ةقفن‬
cemisi olan
2]B
' ‫ تقفن‬şeklinde ‘harcanan şey, infâk edilen şey, azık, yiyecek’
anlamlarında kullanılmayıp müfâale vezninde anlam değişikliğine uğrayarak infâk
kelimesiyle anlamsal olarak ayrılarak birbirleriyle zıt anlamlar yüklenmişlerdir.
4. MÜNÂFIK
Nefaka
kökünden
müfâale
vezninde
ismi
fail
olan
münâfık
kelimesi
sözlükte “(tarla faresi) yuvasına girmek, (bir kimse) olduğundan başka türlü görünmek”
anlamındaki nifâk masdarından türemiş bir sıfat olarak terimsel anlamda ,“küfrünü
gizleyerek kendini mümin gösteren veya imanla küfür arasında bocalayan kimse”
anlamındadır.162
Münâfık kelimesi Kur’an-ı Kerimde cem’i-müzekkeri salim olarak (münâfikûn,
münâfikîn) yirmi yedi, cem’i-müennesi salim olarak (münâfikât) beş defa olmak üzere
156
Tevbe, 9/97.
Tevbe, 9/101.
158
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 202-203; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim,
III, 432, 434; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 276, 284, 288.
159
Bakara, 2/8.
160
Tevbe, 9/74.
161
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 335.
162
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 819; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 359; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’tTemyîz, V, 105; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 463-464.
157
38
toplam otuz iki defa geçmektedir.163 Şimdi birkaç örnek vererek ayetlerdeki
kullanımlarına bakalım.
“Münafık erkekler ve münafık kadınlar (el-münâfikûna ve’l-münâfikât)
(sizden değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve
cimrilik ederler. Onlar Allah'ı unuttular. Allah da onları unuttu! Çünkü
münafıklar fâsıkların kendileridir.”164
Kötülüğü yaygınlaştırmaya çalışırlar, iyiliğe engel olmaya çalışırlar. Ayrıca
cimrilikte bulunurlar. ‘Müminlerde tezahür eden güzel vasıflar münafıklarda negatif
olarak ortaya çıkar. Allah’ın Müslümanlardan istediği davranışların tam aksini
gösterirler.’165
“Münafıklar (el-münâfikûn) sana geldiklerinde: Şahitlik ederiz ki sen Allah'ın
Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen elbette, O'nun Peygamberisin. Allah,
münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını bilmektedir.”166
Yalancıdırlar,
gerçeği gizlerler,
içleri dışları
bir
değildir.
İnandıklarını
söylemelerine rağmen iman etmezler.167
“Şüphesiz münâfıklar (el-münâfikîn) Allah'a hile yapmaya çalışırlar, Allah
da hilelerini başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar,
halka gösteriş yaparlar, yoksa Allah'ı pek az anarlar.”168 Yani gösterişe önem
verirler, maddi menfaat için namaz kılarlar gerçekte ise dua ve ibadet hayatında isteksiz
davranırlar.169
Kur’an-ı Kerimde münafık kelimesinin geçtiği ayetlerin tamamında münafıkların
kendilerine has, onları Müslümanlardan ayıran vasıflarından bahsedilmektedir.170 Örnek
olarak verdiğimiz ayetlerdeki kullanımlarına baktığımız da münâfık kelimesinin terim
anlamıyla yani kendilerine has bir davranış olan “nifâk” davranışını sergileyerek
163
Abdülbâki, Mucem’ul-müfehres, ‘Na-fa-ka’ mad.
Tevbe, 9/67.
165
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III, 406.
166
Münâfikûn, 63/1.
167
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, VI, 220.
168
Nisa, 4/142.
169
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 101; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, II,
399.
170
Bkz, Münâfikûn, 63/7,8; Nisa, 4/ 61,88,138, 140,145; Ahzab,33/ 24,48,60,73.
164
39
inanmadıkları halde inandıklarını söyleyen iki yüzlüler anlamında171 kullanıldığı
görülmektedir. Diğer kullanımlarında da aynı anlamları ifade etmektedir.
“Münafık, dışı müslüman, içi kafir olan iki yüzlü şaşkınlardır ki piyasaya göre
şekil alırlar. Her münâfık riyakardır. Fakat her riyakarın münâfık olması gerekmez. Riya
imana zıt olmayarak bazı amelde de olabilir. Asıl münâfıklık ise inancın zıddına imanda
riyakarlıktır. Bununla beraber sırf ameli olan nifâk da vardır.”172
Münâfık, fiilin ‘karşılıklılık’ ifade eden dörtlü müfâale babından gelmesi de
münâfığın gerek kendine, gerek Allah’a ve gerekse başkalarına karşı ikili bir
pozisyonda bulunduğunu ve giriş çıkışlar içinde olduğunu çok açık bir biçimde ortaya
koymaktadır.
Münâfık kelimesi nefaka kökünden gelmesine rağmen infâk kavramıyla zıt
anlamlar ifade etmektedirler. Buradan şu sonuca varabiliriz: Nefaka kökünden gelip de
müfâale babına giren kelimeler Kur’an-ı Kerimde infâkla zıt anlam ifade edecek şekilde
kendilerine has terim anlamıyla kullanılmaktadır. Bir önceki konu olan nifâk kelimesi
de aynı kökten gelmesine rağmen müfâale babından mastar olarak geldiği ayetlerde
terim anlamıyla kullanıldığını görmüştük.
Hadislerde de münâfık kelimesi aynı kalıpta terimsel anlamında kullanılmıştır. Şu
hadiste olduğu gibi: “Dört şey her kimde bulunursa, o, tam anlamıyla münâfık
olur. Her kimde bunların bir parçası bulunursa, onu bırakıncaya kadar
kendisinde münafıklıktan bir haslet kalmış olur.Kendisine bir şey emanet edildiği
zaman hıyanet etmek, konuştuğunda yalan söylemek, söz verdiğinde sözünü
tutmamak, düşmanlık zamanında da haktan ayrılmak.”173
5. MÜNFİK
İf’âl vezninden ismi fail olan bu kelimenin sözlük anlamı, “harcama yapan, infâk
eden, sarf eden” demek olup Kur’an-ı Kerim’de ( ‫)أ‬174 şeklinde cem’i müzekkeri
salim olarak bir ayette geçmektedir.
“Onlar
sabredicilerdir,
sâdıktırlar,
ibadetlere
müdavimdirler,
edenlerdir (ve’l-münfikîn), seher vakitlerinde de istiğfarda bulunanlardır.”
171
infâk
175
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 101, 554, ; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’lAzim, VI, 220; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, III, 44, VII, 355.
172
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 335.
173
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, İmân, 24.
174
Al-i İmran 3/ 17.
Bu
40
ayetteki kullanımına baktığımızda ismi fâil olan bu kelimenin içerik ve mahiyetinin salt
sözlük anlamından alan, mü’minlerin benliklerine yerleşmiş, onların özel bir vasfını
ifade eden, infâk kavramının anlam alanına giren bir kavram olduğunu görmekteyiz.
6. İNFÂK
İf’âl vezninde enfega fiilinin mastarıdır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi infâkın
zıddı, cimrilik anlamına gelen “buhl, katr, şuh ” gibi kelimelerdir. İnfâd kelimesi ile eş
anlamlıdır.176 Ancak “İnfâd” kelimesinde farklı olarak, elinde var olan şeyi tümüyle
harcamak ve hiçbir şey bırakmamak anlamı vardır. Halbuki “infak” kelimesinde böyle
bir anlam yoktur.177
Enfeka fiili hem lâzım hem de mütaaddi anlamındadır.178 Lâzım olarak “bitmek,
tükenmek, fakir düşmek, azalmak” (,
[‫ أي ا و ذه‬3‫اﺝ‬
'‫)أ‬
179
anlamlarına
gelmektedir. Mütaddi olarak “bitirmek, tüketmek, malı harcamak, elden çıkarmak, sarf
etmek”180 ( ,‫ و ﺹ‬.
(‫ و أ‬.!'‫ أى أ‬,
'‫ )أ‬anlamlarına gelmektedir.
Kur’an’da enfega fiili çeşitli zaman ve kiplerde, onun mastarı olan infâk kelimesi
ise mastar olarak sadece bir ayette geçmektedir. Şimdi infâk kelimesinin Kur’an’da
hangi tertkiplerde geldiğini ve bu terkiplerde hangi anlamlarda kullanıldığını
inceleyelim. Enfega Fiili, mazi kalıbında çeşitli terkiplerde on sekiz ayette
gelmektedir.181
“Onların (kocalarının) infâk ettiklerini (mehirleri) (mâ enfakû), geri verin.
Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah
yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, infâk ettiğinizi (mâ enfaktüm)
isteyin. Onlar da infâk ettiklerini (mâ enfakû) istesinler. Allah'ın hükmü budur.
Aranızda O hükmeder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”182
175
Al-i İmran 3/ 17.
Âlusî, Rûhu’l-Me’ânî, I, 118; İsmail Hakkı Bursevi, Muhtasarı Rûhu’l Beyân, I, 66; Meraği, Tefsiru’lMerâğî, I, 42.
177
İsmail Hakkı Bursevi, Muhtasarı Rûhu’l Beyân, I, 66; Meraği, Teefsirul meraği, I, 42
178
ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 464.
179
İbn Faris, Mu’cemu Makayisi’l-Luga, V, 454; İbn Abbad, el-Muhit fi’l-Luga, V, 445; el-Cevherî, esSıhah, IV, 1560; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 357-358; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 464.
179
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 819.
180
Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, I, 35; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 358; Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz
V, 105; ez-Zebidî, Tâcu’l-Arûs, XIII, 464.
181
Bkz., Bakara, 2/215, 262, 270; Nisa, 4/34, 39; Enfal, 8/63; Rad, 13/22; Kehf, 18/42; Furkan, 25/67;
Sebe, 34/39; Fatır, 35/29; Hadid, 57/7, 10; Mümtehine, 60/10, 11.
182
Mümtehine, 60/10.
176
41
“Eğer eşlerinizden biri dinden dönüp kâfirlere kaçar da, sonra yaptığınız
savaşta siz galip gelirseniz, eşleri gitmiş olan kocalara ganimet malından, infâk
ettikleri (mehir olarak) (mâ enfakû) kadar verin. İnandığınız Allah’a karşı
gelmekten sakının.”183
Enfeka fiili sadece bu iki ayette mehir anlamında kullanılmıştır. 184 Buradaki
anlamının infakla bağlantısına gelince mehir de bir nevi infaktır. İnfâk maddi manevi
yapılan her türlü harcamayı kapsadığı için nikah esnasında kocaların eşlerine güçleri
ölçüsünde vermeleri gereken maddi değer bir nevi infâk sayılmaktadır. Enfeka fiili bu
ayette hukuki bir terim olan mehir anlamını kazanarak hukuki anlamda bir infâk olayını
ifade etmiştir.
“Mallarını Allah yolunda infâk edip de infaklarının (mâ enfakû) ardından
minnet etmeyenler, rahatsızlık vermeyenler yok mu, işte onların Rab’leri katında
mükâfatları vardır. Onlara hiç bir endişe yoktur ve onlar üzüntü de
duymayacaklardır.”185.
“Göklerin ve yerin yegâne vârisi Allah olup, bütün mallarınız zaten O’na ait
olduğu halde niçin Allah yolunda infâk etmiyorsunuz? Sizden, fetihden önce infâk
eden (men enfeka) ve savaşan kimse ile bunları yapmayan elbette bir olmaz. İşte
onlar, bundan sonra infak edip (mine’l-lezîne enfakû) savaşanlardan derece
bakımından daha yüksektirler. Bununla beraber Allah, her birine de cennet vâd
eder. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”186
“Nafakadan her ne infak eder (vemâ enfaktüm min nafakatin) veya adaktan
her ne adarsanız, muhakkak Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları
yoktur.”187
Bu ve diğer ayetlerde188 mazi kalıbında gelen enfeka fiili sözlükte ‘harcamak,
sarfetmek, malı harcamak’ anlamlarına gelmekle beraber İslamla beraber yüklendiği
terimsel manadaki infâk etmek189 anlamında kullanılmıştır. Mazi kalıbında gelmesine
183
Mümtehine, 60/11.
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, VI, 193; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s.
550.
185
Bakara, 2/ 262.
186
Hadid, 57/10.
187
Bakara, 2/270.
188
Bkz, mazi kalıbında geçen ayetler: Bakara, 2/215; Nisa, 4/34,39; Enfal, 8/63; Rad, 13/22; Kehf, 18/42;
Furkan, 25/67; Sebe, 34/39; Fatır, 35/29; Hadid, 57/7, 10.
189
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 538; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I,
184
42
rağmen ilk iki ayet hariç infâk etmek anlamında kullanılmıştır. Enfaka fiili dokuz ayette
emr-i hazır olarak kullanılmıştır.
“Eğer onlar hamile iseler, çocuklarını doğuruncaya kadar nafakalarını verin.
(fe enfikû) Sonra boşadığınız eşlerle ilginiz kesilince sizin hesabınıza çocuklarınızı
emzirirlerse, ücretlerini verin! Aranızda ücret işini meşrû çerçevede, örfe uygun
olarak güzellikle görüşüp sonuçlandırın. Eğer annesinin çocuğu emzirmemesi
sebebiyle sıkıntıya düşerseniz, bu takdirde baba, ücret vererek bir başka emziren
kadın bulacaktır.”190.
Bu ayette enfeka fiili hukuki bir terim olan ‘nafaka’191 anlamındadır. Nafaka,
insanın normal bir hayat için muhtaç olduğu mesken, yiyecek, ve tedavi masraflarının
teminidir.192 Ancak bu ayetteki enfega fiili ile kastedilen nafaka, ayetin belirttiği gibi
şer’i nafakalar arasında yer alan boşanmalar sonrasında kadınların iddetlerini
bekleyinceye kadar geçen sürede geçimlerini sağlayacak kadar onlara yapılan yiyecek,
giyecek ve tedavi masraflarının teminidir.
Nafakada yapılan bir yardım, harcama olduğundan infâk’ın bir boyutu olan hukuki
bir infaktır. Bu ayette işte bu anlamda kullanılmıştır.
Enfeka Fiili, emr-i hazır kalıbında Talak suresi hariç diğer ayetlerlde ‘infâk etmek’
anlamında kullanılmıştır. İnfâk etme emri bazı ayetlerde muhatap olarak inananları
karşısına alırken bazı ayetlerde de kafirleri muhatap almaktadır. İnfâk etme davranışını
Kur’an, insan olmaları hasebiyle kafirlerden de istemektedir. Şimdi bu kullanımları
inceleyelim.
“Allah yolunda infâk edin (enfikû) de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye
atmayın ve hep güzel davranın. Çünkü Allah güzel hareket edenleri sever.”193
“Ey iman edenler! Ne alışverişin, ne bir dosttan yardım beklemenin, ne de bir
kimseden şefaat ummanın mümkün olduğu bir gün gelmeden önce, sizi
rızıklandırdığımız şeylerden
infâk
edin
(enfikû).
Kâfirler,
zalimlerin
kendileridir.”194
265, VI, 121; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 166,189.
Talak, 65/6.
191
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, VI, 245-246; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 390.
192
Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, Ι, 286.
193
Bakara, 2/195.
194
Bakara, 2/254.
190
ta
43
“Ey iman edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin faydanız için
bitirdiğimiz ürünlerin temiz ve güzel olanlarından Allah yolunda infâk edin
(enfikû). Siz göz yummadan, içinize yatmaksızın almayacağınız bayağı şeyleri
vermeye kalkmayın. İyi bilin ki: Allah ganidir, hamîddir (kimseye ihtiyacı yoktur,
bütün övgülere layıktır).”195
Enfeka fiili, zikrettiğimiz bu üç ayette hem lugat hem de terim anlamını ifade
edecek şekilde, ‘infâk etmek’196 anlamında kullanılmıştır. Bu üç ayetle beraber diğer üç
ayette197 de bu emre muhatab olanların inananlar olduğunu görmekteyiz.
“De ki: «Allah yolunda, ister gönül rızasıyla, ister gönülsüz infâk edin (enfikû),
yapmış olduğunuz bu infâklarınız sizden hiçbir zaman kabul edilmeyecektir.
Çünkü siz, hak yoldan çıkmış fâsıklar güruhusunuz.»”198
“Onlara ne zaman: «Allah’ın size lütfettiğinden, siz de muhtaçlar için infâk
edin (enfikû)» denilse, kâfirler müminlere şöyle derler: «Size kalsa Allah’ın
dilediği takdirde bol bol rızıklandıracağı kimseyi doyurmak bizim mi işimiz? Siz,
böyle ne sapık düşünürsünüz!»”199 Bu iki ayetteki ‘infâk etmek’200 fiili kafirleri
muhatap almıştır.201 Onların bu özelliklerine dikkat çekilmiş, yapılan infakların Allah
katında kabul edilmesi ve karşılığının alınması için öncelikle Allah’a iman etmenin
gerektiği ve inanmayanların yaptıkları harcamaların kabul edilmeyeceği bildirilmiştir.
Enfeka fiili iki yerde emr-i gaip olarak gelmektedir: “İmkânı geniş olan, imkânına
göre infâkı bol yapsın (li yünfik). Nasibi sınırlı olan ise Allah’ın kendisine verdiği
imkân ölçüsünde infâk etsin (fel yünfik). Allah, herkesi sadece ona verdiği imkân
nisbetinde yükümlü tutar. Allah, sıkıntının ardından kolaylık ihsan eder.”202
Burada infâk kelimesi, terimsel anlamda “nafaka” anlamında203 kullanılmıştır. Bu
ayetteki nafaka da infâkın hukuki yönünü ifade etmektedir. Ayrıca bu ayet bütün nafaka
meselelerinde temel kuraldır. Yani emrolunan nafakalardan hangisi olursa olsun infâk
195
Bakara, 2/267.
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 469, 603, 630; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 18, 127, 267.
197
Bkz, Hadid, 57/7; Münâfikun, 63/10; Tegâbün, 64/16.
198
Tevbe,9/53.
199
Yasin, 36/47.
200
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III, 397; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s.
443.
201
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 443; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 256.
202
Talak, 65/7
203
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, VI, 245-246.
196
44
ile sorumlu bulunan kimse zenginse ona göre nafaka vermelidir. Yani, “Onlar öyle
kimselerdir ki infâk ettiklerinde (izê enfekû) ne isrâf, ne de cimrilik ederler. Bu
ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”204 Ayetinde belirtilen itidal dairesinde uygun
olanını vermelidir.205
Enfeka fiili, muzâri kalıbında çeşitli terkiplerde otuz beş defa geçmektedir.206 Dört
yerde mastar-ı müevvel olarak kullanılmaktadır.207 Fiili muzari kalıbında gelen enfeka
fiili, ya sözlük anlamında yani sarfetmek, harcamak ya da terimsel anlamında ‘infâk’
kullanılır ya da sözlük anlamıyla uyumlu olarak terimsel manada kullanılır.
Enfeka fiili bu kalıpta şu ayetlerde ileride detaylı olarak inceleyeceğimiz gibi infakın
kapsamına giren nafile ve farz olan ‘sadaka’ anlamında farklı bir terim anlamı
yüklenmiştir.
“Onlar ki, gayba iman edip namazı dürüst kılarlar, kendilerine rızık olarak
verdiğimiz şeylerden infâk ederler (yünfikûn).”
208
Enfeka fiili burada fiili muzari
kalıbında, farz olan sadakalar içerisinde yer alan “zekat”209 anlamında kullanılmıştır.
Ayrıca, zekat farz kılınmadan önce kişinin ailesi için harcadığı ‘nafaka’210 anlamında
kullanılmıştır.
“Onları doğru yola getirmek sana düşmez, ancak Allah dilediğini doğru yola
iletir. Hayırdan ne infâk ederseniz (vemâ tünfikû min hayrin) bu kendiniz içindir.
Zaten siz sırf Allah rızasını kazanmak için infâk edersiniz. Hayırdan ne infâk
ederseniz (vemâ tünfikû min hayrin) karşılığı size eksiksiz olarak verilir, kesinlikle
size haksızlık yapılmaz.”211
“Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirlere veriniz. Onlar
yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremezler. Utangaç olduklarından dolayı,
bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Oysa sen onları yüzlerinden tanırsın.
204
Furkan, 25/67.
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili,VII, 390, 392.
206
Abdülbâki, Mucem’ul-müfehres, ‘Na-fa-ka’ mad.
207
Al-i imran, 3/92; İbrahim, 14/31; Muhammed, 47/38; Hadid, 57/10.
208
Bakara,2/3.
209
Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz,V, 106; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 177-178; İbn Abbâs,
Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 2; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 158; Ebu Câfer
Muhammed bin Cerir et-Tabari; Câmiu’l-Beyân An Te’vîli Âyil Kur’ân, I, bas, Beyrut-1992, I, s. 137.
210
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 158; Taberi ; Câmiu’l-Beyân An Te’vîli Âyil Kur’ân, I, 137.
205
211
Bakara,2/272.
45
Yüzsüzlük yapıp kimseden birşey de isteyemezler. Hayırdan ne infâk ederseniz
(vemâ tünfikû min hayrin), şüphe yok ki, Allah onu bilir.”212
“Gece gündüz, açık gizli, mallarını infâk edenlerin (ellezîne yünfikûna)
mükafatlarını
Rab'leri
üzülmeyeceklerdir.”
verecektir.
Onlara
korku
yoktur
ve
onlar
213
Bu ayetlerdeki enfeka fiili yine gönüllü infâk olan ‘sadaka’ anlamında
kullanılmıştır.214
“Onlar ki; bollukta ve darlıkta infâk ederler (ellezine yünfikûn), öfkelerini
yenerler, insanların kusurlarını bağışlarlar. Allah, ihsan edenleri sever.”215 Bu
ayette de nafile olan sadaka anlamında kullanılmıştır.216
Enfeka fiilinin muzari kalıbında bu ayetlerdeki kullanımları‘infak’ kavramının
kapsamına sadakayı almıştır. Böylece sadaka infâk çeşitlerinden biri olmuştur. Sadaka;
sözlükte, ‘doğruluk, şecaat, kemal’ gibi anlamlara gelir. 217 Sadaka fiil olarak doğru
söylemektir, yani yalan söylemenin zıddı demektir. Ayrıca konuşanın, söylediğinin
fiiline uygun olmasıdır.218 Terim anlamı ise; Allah’ın rızası için fakire, miskine ve diğer
ihtiyaç sahiplerine gösterişsiz, ihsanla verilen şeydir.219 Bu tanımlardan anlaşılacağı
üzere sadaka da bir nevi infâk anlamı taşımaktadır. Zira o, gönüllü infâk olan bir
ibadettir.
Enfeka fiili muzari kalıbında yukarıdaki ayetler dışında terim anlamı olan infâk
anlamında kullanılmıştır. İnfâk kelimesinin kökünü incelediğimizde if’âl vezninden
gelen bütün kullanımları sözlük anlamlarını kapsayan bir kavram olan infâk anlamında
kullanılmıştır. Müfâale vezninden gelenler ise anlam değişikliğine uğrayarak sözlük
anlamından bağımsız farklı anlamlar ifade etmektedir.
Enfeka fiili bir ayette de mastar olarak kullanılmıştır. Şöyle ki; “De ki:
«Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, infâk edersek onu bitiririz
korkusuyla eli sıkı (leemsektüm haşyete’l-infâk) olurdunuz (yani infâk etmekten
212
Bakara,2/273.
Bakara,2/274.
214
Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 106; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 192-204; İbn Kesir,
Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 638-639.
215
Al-i imran, 3/134.
216
Fîrûzâbâdî, Basâiru zevi’t-Temyîz, V, 106.
217
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 193.
218
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 294.
219
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 194.
213
46
kaçınır cimrice davranırdınız). (Şüphesiz) insan pek cimridir.»”220 Ayete şu şekilde
anlamda verebiliriz: “De ki: Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız,
eyvah, bir de infâk mı yapacağız korkusuyla cimrice davranırdınız. (Şüphesiz)
insan pek cimridir.”
İbn Abbas ve Katâde bu ayeti şu şekilde yorumlamışlardır: Rahmet hazinesinin
hiçbir zaman bitmeyecek olmasına rağmen onların tabiatlarındaki cimrilik duygusundan
dolayı infâk ederlerse onun biteceğinden ve fakir düşeceklerinden korktukları için infâk
etmekten tabiri caizse tir tir titremişler ve cimrilik yapmışlardır. 221 Gerek bu
yorumlardan gerekse yukarıda verdiğimiz anlamlardan bu kelimenin burada ıstılahî bir
kavram olarak kullanıldığını görmekteyiz.
İnfâk kelimesi mastar olarak geldiği bu ayette gerçek kavram anlamıyla
kullanılmıştır. Yani daha önce yapmış olduğumuz infâk kavramının istılahî tanımlarının
hepsini kapsayacak şekilde genel anlamda kullanılmıştır. Gerek maddi gerekse manevi
olarak yapılan tüm infâkları içine alan bir ifadedir. Bu ayetin konumuz olan infâk
kavramı için önemli bir yanı da Kur’an’da mastar olarak bu kavramın sadece bu ayette
kullanılmasıdır. Dolayısıyla infâk felsefesinin özünü yansıtan kavram anlamında olup
Kur’an’daki infâk düşüncesinin temelini oluşturmaktadır. Daha önce de gördüğümüz
gibi bu anlayış Kur’an’da nefaka kökünden gelen if’âl babındaki fiillerle ifade
edilmiştir. Şunu da ifade edelim ki Kur’an kavramlar ve isimlerden ziyade davranışlara
önem verdiğ için doğrusu kavramı fazla kullanmaz. İnfâk konusunda da kavramı fazla
kullanmamış, ancak insani ve islami bir davranış modeli olarak infâk felsefesini
yansıtan geniş bir kullanımı benimsemiştir.
Sonuç itibariyle Kur’an-ı Kerim’de infâk kökünden gelen bütün kullanımlar ‘infak
etmek’ anlamında kullanılmıştır. Yalnız müfâale vezninde gelen kullanımlar terim
anlamı dışında değişik anlamlarda (münâfık, nifâk) kullanılmıştır.
Çalışmamızın bundan sonraki bölümünde Kur’an-ı Kerim’de “infâk” ile yakın
veya zıt anlam taşıyan kavramları açıklamaya çalışacağız. Çünkü Kur’an’ı ve Kur’anî
bir kavramı daha iyi anlayabilmek için giriş bölümünde de ifade ettiğimiz gibi Kur’an’ı
bir bütün olarak ve bazı anahtar kelimeleri siyak ve sibak çerçevesinde okumak
gerekmektedir. Bu nedenle biz de Kur’anî bir kavram olan “infâk” kavramını daha iyi
220
221
İsra, 17/100.
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, IV, 186.
47
ve daha
kapsamlı anlayabilmek için infâkla ilişkili olan bazı kavramları ve bu
kavramların infâk ile olan bağlarını izah etmeye çalışacağız.
II. KUR’AN-I KERİM’DE İNFÂKLA İLGİLİ KAVRAMLAR
Çalışmamızın bu kısmında infâkın anlam alanı ile ilgili kavramları ele alacağız.
Anlam itibariyle geniş bir fiil alanını içeren bu kelimenin hem anlamını hem içerdiği
davranışları böylece daha net görmek mümkün olabilir.
A. İNFÂKLA ANLAM YAKINLIĞI OLANLAR
1. İHSÂN
İhsân, if’âl vezninde ahsene fiilinin mastarıdır. “isâe” (kötülük yapma) nın
zıddıdır.222
R % +(Q\‫ء &(
او أ‬+‫أﺱ‬
ِ ‫ ٳن ﺕ‬Rَ %‫!(
و‬
“Bize o kadın ister iyilik etsin, ister kötülük etsin, kınama yoktur.
Bize az da verse bizden azaltma yoktur.”
Bu beyitte “ihsân” kelimesi “iyilik yapmak” anlamında “isâe” nin zıddı olarak
kullanılmıştır.223
İhsânın terim anlamı ise cibril hadisine dayanmaktadır. Şöyle ki; Ömer ibn Hattab
şöyle rivayet etti: “Bir gün Rasulullah açıkta oturuyordu. Yanına biri gelip “iman
nedir?” diye sordu. “İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine,
ahiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmaktır” cevabını verdi. Ya “İslam
nedir?” dedi. “İslam; Allah’tan başka ilah olmadığına Hz. Muhammed’in de
Allah’ın Rasülü olduğuna şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekat vermek,
ramazan orucunu tutmak ve Beyt’i hacc etmektir” buyurdu.Ya “İhsan
nedir?”diye sordu. “İhsan; Allah’a onu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne
kadar sen onu görmüyorsan da O seni görüyor” buyurdu. Bunların dışında bir
takım sorular daha sordu ve gitti. O gittikten sonra Rasulullah: “Bu gelen
Cibril’di. Size dininizi öğretmeye gelmiş” buyurdu.”224
222
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII, 117.
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, I, 96.
224
Müslim, Ebu’l-Hüseyin, b. Haccâc, Sahihu Müslim, (Tahkik ve Tahriç: Ahmed Inâye ve Ahmed
223
48
Bu hadisin izahı sadedinde ihsânın anlamıyla ilgili olarak şunlar söylenmiştir;
İhsân, güzel ibadet etmek, O’nun hakkını gözeterek isteklerini yerine getirmek
anlamına gelmektedir. İmam Nevevî (ö:676/1277) bunu şöyle izah etmiştir:
Şöyle ki, bizden birimiz Allah’ı göre göre ibadet etmeye kalksa gücünün yettiği kadar
hudu, huşu göstermek, kendini çekip çevirmek ve o ibadeti en iyi şekilde tamamlamak
için içini dışına uydurmaya çalışır. İşte Rasulullah bu hadisi ile, bütün İbadet hallerinde
Allah’a O’nu görerek yaptığın ibadet gibi ibadet et diyor. 225
Kur’an bağlamında ihsânın iki manası vardır. Birincisi başkasına iyilik ve ikram
etmek. İkincisi, kendi fiilinde ihsan ki, bu da mesela güzel bir ilim elde edildiğinde ve
iyi bir davranışta bulunulduğunda olabilir. Hz. Ali’nin şu sözü bu anlamdadır; “İnsanlar
güzel yaptıkları şeylerin çocuklarıdır.” Yani insanlar, yaptıkları ve bildikleri güzel
şeylerle tanınırlar, ona mensupturlar, demektir.226 Buna göre ihsân; güzel yapmak, güzel
davranmak, iyilik etmek demektir. Allah’ın elçisi ihsânı, imân ve islamın üstünde bir
kemal mertebesi olarak şöyle tanımlamıştır: “Allah’ı görüyormuşsun gibi ibadet
etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.” Özünü Allah’a teslim eden kişi
güzel davranır, her şeyi güzel yapar. O’nu görüyormuş gibi kulluk yapar.227 Elmalılı’ya
göre ihsân, güzellemek, güzel yapmak, yani zatında ve Allah katında güzel olan bir
ameli layık olduğu şekilde gereği gibi yapıp, o amelin kendi zatında güzelliğini,
vasıflarının ve niteliklerinin güzelliğiyle süslemek demektir.228
Kavramın içeriğine dair açıklamasında farklı bir boyut getiren İzutsu şunu söyler:
“İhsân; en genel anlamı ile iyilik yapmak demektir, fakat asli Kur’an kullanımında bu
kelime başlıca iki özel iyilik sıfatına tatbik olunur: Allah’a karşı derin hürmet ve bunun
neticesi olarak meydana gelen bütün ameller ile, hilmden kaynaklanan fiiller.”229
İhsân kavramının bu tanımlarından sonra infâk ile ihsân arasındaki ilişkiyi
anlamak için Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda infâk kelimesinin, ihsân kelimesinin
türevleriyle üç ayette birlikte kullanıldığını görürüz.
Zuhût), I. Baskı; Beyrut-2004, İman, 1.
Ahmet Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve şerhi, II. Baskı, İstanbul-1977, I,
116.
226
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 236.
227
Ateş; Yüce Kur’an’ın Çağaş Tefsiri, I, 222.
228
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 377.
229
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 295.
225
49
Bunlar şu ayetlerdir: “Allah yolunda infâk edin ve kendinizi kendi ellerinizle
tehlikeye atmayın. İyilik edin (ve ehsinû). Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever
(inna’l-lâhe yuhıbbü’l-muhsinîn).”230, “O müttakîler ki bollukta da darlıkta da
Allah yolunda infâk ederler, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını
affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever (vel’lâhü yuhıbbü’l-muhsinîn).”231
Bu ayetleri incelediğimizde infâkla ihsanın aynı anlamlarda kullanıldığını
görmekteyiz. Bakara suresindeki ayetin tefsirinde İbn Abbas ihsandan kastın Allah
yolunda infâk etmek olduğunu232 söylüyor. İbn Kesir de ihsandan kastın Allah yolunda
infâk etme emri olduğunu özellikle Allah yolunda cihad için malı harcama olduğunu
söylüyor.233
Bu ayetlerde inanlardan yapmaları istenilen davranışlar sıralanıyor. İnfâk etmek,
öfkelerini yenmek, insanların kusurlarını örtmek gibi. Ayetlerin sonun da ise bu
davranışları yapanların muhsinler olduğu ve böyle davrananları Allah’ın seveceği
bildiriliyor. Buradan hareketle ihsânın davranışların biçimini, tutumların vasfını
belirlediğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla insan ihsân üzere infâk etmiş olur ki böylece
ihsân ile infâk arasındaki ilişki ortaya çıkmış olur.
Sonuç itibariyle infâkla ihsânın tanımlarını düşündüğümüzde ve ihsânı genel
anlamıyla “iyilik yapmak” olarak kabul ettiğimizde infâk yapmayı da bir nevi iyilik
etmek olarak gördüğümüzde bu iki kavramın hemen hemen birbirleriyle örtüşdüğünü
söyleyebiliriz. Özellikle Kur’an da ihsânın, “iyilik” anlamında kullanıldığı yerler,
yukarıdaki ayetlerde de gördüğümüz gibi, aynı zamanda infâk etmek anlamınada
kullanılmaktadır. Allah yolunda iyilik, ana babaya iyilik, yetime, yoksula vb. iyilik hep
“infâk etmek” anlamlarına gelmektedir.
2. HAYR
Hayır; Hâyera fiilinin mastarıdır. Hâra tercih etmek, seçmek, hayırlı olmak, güzel
davranmak, iyi davranmak gibi anlamlara gelmektedir. Çoğulu “huyur” dur.234 Şerrin
zıddı olan hayr; akıl, ilim, adl ve faydalı bir şey gibi herkesin rağbet gösterdiği şey olup
iki kısımdır:
230
Bakara, 2/195.
Al-i İmran ,3/ 134 (Ayrıca bkz.. Tevbe,9/91. ayette de infakla ihsan birlikte kullanılmıştır.)
232
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 30.
233
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 469.
234
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV, 264,265,266.
231
50
a. Mutlak hayr: Her halde rağbet göreni,
b. Mukayyed hayr: Birine göre hayr olanın, diğerine göre şer olmasıdır.
Aynı malın birine göre hayr, diğerine göre şer olması gibi.235
Hayır ve şer kelimeleri isim ve sıfat olarak kullanılabilir.
(‫ر‬+1‫ ا‬+‫ !^ن ا‬R‫ أ‬2( ‫و‬
)236 ayetinde geçen “hayr”, isimdir.
(‫ )ه=ا ﺥن ذاك‬cümlesinde geçen “hayr”, ise sıfattır.237
Izutsu, hayrın herhangi bir sebeple değerli, yarayışlı, faydalı ve arzulanır kabul
edilebilecek her şeyi ifade eden bir terim olduğunu, Kur’an da ki kullanımlarının ise
hem dünya meselelerini hem de dini itikat sahasını içine aldığını söylemektedir.238
“Hayr” kelimesi, Kur’an’da; iyilik
239
, Allah’ın nimeti240, Allah’ın özel nimeti
(vahiy)241, inanç ve gerçek itikat242, inancın olumlu tesiri243, hayır iş (salihat)244, kamil
mü’min245 gibi anlamlara gelmektedir.246
Netice olarak hayır, helalden mal kazanıp helal yerde harcamak gibi, bütün ‘salih
amelleri’ de içine alan bir kavramdır.247 İşte bu yönüyle o, infâkla ilişkilidir.
Kur’an’da infâk kavramı dört ayette hayr kelimesiyle birlikte kullanılmıştır.
“Sana, ne infâk edeceklerini (mâzê yünfikûna) sorarlar, de ki: «Hayırdan ne
infâk ederseniz (mâ enfaktüm min hayrin), ana baba, yakınlar, yetimler, düşkünler,
yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah şüphesiz bilir».”248
“Onları doğru yola getirmek sana düşmez, ancak Allah dilediğini doğru yola
iletir. Hayırdan ne infâk ederseniz (vemâ tünfikû min hayrin) bu kendiniz içindir.
Zaten siz sırf Allah rızasını kazanmak için infak edersiniz. Hayırdan ne infâk
235
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 300.
Al-i İmran, 3/104.
237
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 301.
238
Izutsu, Kur’an’da Dini ve ahlaki Kavramlar, s. 286; Bkz, Bakara,2/180,272,274.
239
Bkz. Bakara, 2/110, 215, 272-274.
240
Bkz. Al-i İmran, 3/26, 73, 74.
241
Bkz.Bakara, 2/105,269; Nahl, 16/30.
242
Bkz.Enfal, 8/70.
243
Bkz. En’am, 6/158.
244
Bkz.Maide, 5/48; Enbiya, 21/90.
245
Bkz. Sa’d, 38/46,47.
246
Bu kullanımlar hakkında geniş bilgi için bkz. Izutsu, Kur’an’da Dini ve ahlaki Kavramlar, s. 288,289.
247
Ünal. A.g.e, s. 244.
248
Bakara, 2/215.
236
51
ederseniz (vemâ tünfikû min hayrin) karşılığı size eksiksiz olarak verilir, kesinlikle
size haksızlık yapılmaz.”249
“Sadakalarınızı, kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirlere veriniz.
Onlar yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremezler. Utangaç olduklarından
dolayı, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Oysa sen onları yüzlerinden tanırsın.
Yüzsüzlük yapıp kimseden birşey de isteyemezler. Hayırdan ne infâk ederseniz
(vemâ tünfikû min hayrin), şüphe yok ki, Allah onu bilir.”250
Elmalılı, buradaki hayr olarak infâk edilen şeyin; maldan, makamdan, ilimden,
nasihatten, yol göstermeden, nefse hizmetten, izzet, ikrâm ve ağırlamadan, kalp
iradesinden, hatta saygı ile selamdan herhangi birinden olacağını söylüyor.251
Bu
sayılan davranışların hepsi de iyilik kapsamına girmektedir.
Izutsu da bu ayetlerde hayr kelimesinin, dünya hayrını temsil ettiğini, dünyevi
mal ya da değerin sayısız türü olabileceğini bu nedenle de yapılan tüm iyilikleri
kapsadığını söyler.252.
İbn Kesir, bu ayetlerde hayr kelimesinden kastın, Allah’ın rızık olarak verdiği
şeylerden yapılan infâk olduğunu söyler.253
İbn Abbas, ise Tegabün suresindeki kullanımı yorumlarken, hayr kelimesinin
fayda anlamında kullanıldığını dolayısıyla yapılan infâkların kişi için daha yararlı
olduğunu söyler.254 Yani malı elde tutmaktansa infâk etmenin kişi için daha faydalı
olduğu bildirilmektedir.
Bu görüşlerden de anlaşılacağı üzere, hayr kelimesi maddi manevi yapılan tüm
iyi davranışları içine alan geniş bir kelimedir. Bu nedenle hayr kelimesinden anlaşılan
“iyilik” tir. Yapılan bütün iyi davranışlarda infâk olarak kabul edilir. Buradan hareketle
infâk ile hayr lügat manaları bakımından farklıdır, ancak genel manada aynı şeyleri
ifade ettiklerini söyleyebiliriz. Bu yönüyle hayır kelimesi de infâk kelimesinin yakın
anlam alanına giren kelimelerdendir.
3. el-AMELU’S-SÂLİH (SÂLİH-SÂLİHÂT)
249
Bakara, 2/272.
Bakara, 2/273; (Ayrıca bkz.. Tegabün,64/16. ayette de infak ile hayr birlikte kullanılmıştır.)
251
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili , II, 198.
252
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 287.
253
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-azim,VI, 234.
254
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 557.
250
52
Kur’an’da, “amelen sâlihan, amile sâlihan”255 veya sadece fiilin sıfatı olan sâlihsâlihât olarak geçen bu kavram sâlih ve amel kelimelerinden oluşmuştur. “Sâlih”, salah
kelimesinin ismi failidir. Salah, Salaha fiil kökünden mastardır. Bu fiil, “fesad”ın zıddı
olup256, doğru oldu, sağlam oldu, düzeldi, fesad kendinden gitti manalarında kullanılır.
İsm-i fail şekli olan “sâlih”, doğru yolda bulunan, fâsit olmayan, iyi olan demektir.
Kur’an’da doğru olan ameller için de sık sık kullanılmaktadır.257 Salah kelimesi if’âl
babında yani “ıslâh” şeklinde kullanıldığı zaman ıslah etmek, fesadı gidermek,
düzeltmek, hayırlı ve yararlı işlerde bulunmak anlamlarına gelmektedir.258 Islâhın ism-i
faili muslih ise, düzelten, fesadı gideren, hayırlı işlerde bulunan, sulhu sağlayan
manalarındadır.259
Amel kelimesinin çoğulu a’mâl’dir. Canlılardan bilinçli bir şekilde meydana gelen
fiillere amel dendiği için, fiilden daha özel bir anlama gelmektedir. 260 Yani lügat
karşılığı, “iyi, doğru davranış” demektir.
Lügat anlamı bu şekilde olan sâlih amelin tarifleri çeşitli şekillerde yapılmıştır. İbn
Abbas, sâlih ameli, Allah’la kullar arasındaki emirlere kulların itaatı olarak
tanımlamaktadır.261 Yani Allah’ın emir ve isteklerine boyun eğme ve itaat etmedir. İbn
Kesir ise sâlih ameli, şeriate uygun davranışlar olarak tanımlamaktadır.262 Yani Allah’ın
emirlerine uygun davranma, O’nun emir ve isteklerini yerine getirme yasaklarından da
uzak durmadır. Elmalılı da sâlih ameli, kalbi, bedeni, mali olarak yapılan hayırlı, güzel
davranışlar diye tanımlamaktadır.263
Sâlih amelin infâk ile olan ilişkisine gelince her şeyden önce infâk kelimesi sâlih
amel ile birlikte Kur’an’da birlikte geçmemektedir. Bununla beraber infâk ile sâlih
amelin tanımlarına baktığımızda her iki kavramın da yakın anlamlar ifade ettiklerini
görmekteyiz.
İnfâk: İhtiyaç sahiplerine makamdan, ilimden, nasihatten, yol göstermeden, nefse
hizmetten, izzet, ikram ve ağırlamadan, kalp iradesinden, hatta saygı-sevgi ve selamdan
255
Bkz, Bu kullanımlar için:Tevbe, 9/102; Rum, 30/44; Sebe, 34/37; Ahkaf, 46/15.
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 489; Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 275.
257
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 275.
258
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, VI, 516,517 ; Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 275.
259
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 275.
260
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 587.
261
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs , s. 12, 507.
262
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 279.
263
Elmalılı, Kur’an’da Temel Kavramlar, I, 236.
256
53
yapılan her hangi bir hayrı kapsamaktadır.264 Yani, maddi ve manevi olarak yapılan her
türlü hayra denilir.265 Buradaki hayrın kapsamına iyi olan, faydalı olan tüm güzel
davranışların girdiğini izah etmiştik. Aynı şekilde hayırlı ve güzel olan tüm davranışlara
da sâlih amel diyebiliriz. Zira anne ve babaya iyilik etmek266, genel manada iyilik
etmek267, güzel öğüt vermek268, gibi davranışlar da sâlih ameldir.
Bu tanımlama ve açıklamalardan yola çıkarak sâlih amel olan davranışları infâk
kavramının içinde müteala edebileceğimiz gibi aynı zaman da infâkı da sâlih amel
kavramı içinde müteala edebiliriz. Netice itibariyle sâlih amelin de infâkın yakın anlam
alanına giren kavramlardan birisi olduğunu söyleyebiliriz.
4. BİRR
Birr, imân269, taat270, cennet271, hayr, geniş iyilik272, farzları yerine getirme273,
tevhid ve Hz Muhammed’e tabi olma274 geniş ihsan275 gibi anlamlara gelmektedir. Bir,
hayır fiilinde bolluk demektir. Berr şeklinde Allah’ın ismi olarak kullanılmıştır.
“Gerçekten biz, bundan önce de O'na dua ediyorduk. Muhakkak ki O, iyilik eden,
merhameti bol olandır (hüve’l-berrü’r-rahîm).”276 ayetinde olduğu gibi.277 Bazen de
berr kelimesi insan için kullanılır. Allah için kullanıldığında ‘sevap veren’, insan için
kullanıldığında ‘itaat etmek’ anlamına gelir.278 Birr kelimesi “ukûk” (asilik, zorbalık,
tanımamak)un zıddıdır.279 Birr iki kısımdır: Birincisi, itikatta birr, ikincisi amelde birr.
Bu birr çeşitlerini kapsayan ayet Bakara suresi 177. ayettir. Hz. Muhammed’e birr
264
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 176; II, 198.
Tabatabâî, el-Mîzân fî Tefsîr’il-Kur’an, I, 94.
266
Bakara, 2/83; İsra, 17/23; Ahkaf, 46/15.
267
Nahl, 16/90; Rahman 55/60.
268
Nahl, 16/125.
269
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 424; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s.
27.
270
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 424.
271
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, II, 64.
272
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 285; Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 460.
273
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 424.
274
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 7.
275
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, s. 359.
276
Tur, 52/28.
277
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 114.
278
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 114.
279
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 114; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 359.
265
54
hakkında soru sorulduğunda bu ayeti okumuştur.280 Bu ayet itikadı, farz ve nafile
amelleri içine alır.281
Kur’an’ı Kerim’de, birr kelimesi, anne ve babaya saygı, hürmet, iyi muamele282,
takvâ ve Allah korkusu283, iyilik284 gibi anlamlarda kullanılmıştır. Birr kelimesini en iyi
tanımlayan ayet şudur: “Gerçek iyilik (leyse’l-birra)
yüzlerinizi doğu ve batı
tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik (velâkinne’l-birra), bir kimsenin, Allah'a,
ahiret
gününe,
meleklere,
kitaplara,
peygamberlere inanması,
yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan
harcaması, namaz kılması, zekât vermesi, antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine
getirmesi; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabretmesidir. İşte doğru
olanlar, bu (vasıfları taşıyan)lardır. Müttakîler ancak onlardır.”285 Ayette açık
olduğu üzere, birr, hem imânı, hem de nafilelere varıncaya kadar neredeyse bütün
amelleri içine almaktadır.286
Kur’an’ı Kerim’de birr kelimesi infâk ile birlikte sadece bir ayette kullanılmıştır:
“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infâk etmedikçe (hattâ tünfikû), gerçek
iyiliğe asla erişemezsiniz (len tenêlü’l-birra). Her ne infâk ederseniz (vemâ tünfikû)
Allah onu hakkıyla bilir.”287 Birr kelimesi bu ayette iyilik anlamında kullanılmıştır.
Elmalılı, birr kavramının ‘geniş iyilik, bol bol iyilik etmek’ anlamında olduğunu, her
türlü iyiliği, her türlü hayrı kapsadığını söyleyerek onun, “Allah’a ibadette birr,
akrabayı gözetmede birr, sevdiklerine muamelede bir” olmak üzere üç türlü olduğunu
ifade etmiştir. Buradan hareketle infâkın insanı birre götüren bir yol olduğunu
görmekteyiz. Hakiki manada iyiliğe (birr) ulaşmanın ön koşulunun infâk etmek
olduğunu aksi takdirde kamil manada iyiliğe (birr) ulaşılamayacağı bildirilmektedir.
Kur’an’da bütün kavramların birbirleri ile irtibatı vardır ve bu kavramları kesin
çizgilerle birbirinden ayırmak oldukça zordur. Misal olarak şu ayeti ele alalım: “Sana,
ne infâk edeceklerini (mâzê yünfikûna) sorarlar, de ki: «Hayırdan ne infâk
ederseniz (mâ enfaktüm min hayrin), ana baba, yakınlar, yetimler, düşkünler,
280
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 114; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, , I, 424.
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 114.
282
Meryem, 19/14, 32.
283
Bakara, 2/189.
284
Bakara, 2/44; Ali İmran, 3/92.
285
Bakara, 2/ 177.
286
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 462.
287
Al-i İmran, 3/92.
281
55
yolcular içindir. Hayır olarak ne yaparsanız Allah muhakkak onu bilir».”288 Bu
ayette infâk edilecek kişiler sıralanmakta ve bu davranışın aynı zamanda hayr olan bir
davranış olduğu söylenmekte zira son kısımda hayır olarak ne infâk ederseniz
ifadesinden bu anlaşılmaktadır. Aynı zamanda bu davranışları ‘birr’ olarak da ifade
edebiliriz. Zira yukarıda birr kavramının, “her türlü iyiliği, her türlü hayrı kapsadığını”
söylemiştik. Bu durumda bu ayette, “anne babaya, akrabalara, yetimlere, yoksullara,
yolda kalmışlara” yapılan infaklar da hayır kavramının içine dolayısıyla da birr
kavramının içine girmektedir. Bu nedenle infâk, hayır, birr gibi kavramları
birbirlerinden kesin çizgilerle ayırmak oldukça zordur. Yaptığımız bu izahlardan da
anlaşıldığı gibi infâk ile birr kelimeleri yakın anlam ifade eden kavramlardır.
5. SABIR
Sabır, ‘darlıkta kendini tutmak’ demektir; ‘sabertü’d-dâbbe’, hayvanı yemsiz
hapsettim; ‘sabertü fülanen’, falanın ardından, kurtulamayacağı şekilde tuttum
manasındadır.289 Sabır da böyle bir hapis manası olup nefsi, dinin ve aklın gerektirdiği
şeye hapsetmek anlamında da kullanılır. 290
Sabır, mana ve muhteva bakımından geniş bir kavram olup, sözgelimi, musibet
anında dayanmak sabırdır, zıddı acelecilik ve dayanıksızlıktır; savaşta savaş
meydanından kaçmayıp ayak direme, sabırdır, zıddı korkaklık ve firardır; gerektiğinde
sır saklama, dili gereksiz sözlerden koruma sabırdır, zıddı boş boğazlıktır. Bunlar gibi
sabrın çok geniş bir sahası ve çağrışımları vardır.291 Elmalılı, sabrı: Acıya katlanmak,
onu geçirmek için sebat etmek ve karşı koymak olarak tanımlamıştır.292
Kur’an sabrı, ahdi yerine getirme, sözden dönmeme, yakın akraba ve komşularla
ilişkiyi sürdürme, her iş ve niyette Allah’tan korkma, namaz kılma, Allah yolunda açık
ve gizli mal harcama, kötülüğü iyilik, güzellik ve efendilikle uzaklaştırma hasletleri
olarak ifade etmiştir.293 İbn Abbas, sabrı, Allah’ın emrettiği farzları yerine getirme ve
günahlardan kaçınma gayreti olarak ifade etmiştir.294 İtidali muhafaza, kolayca
vazgeçmeme, ya da tahammül gösterme demek olan sabır, aynı zamanda ruhen belalar
288
Bakara, 2/215.
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 474.
290
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 474; Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 433.
291
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 433.
292
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 285.
293
Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’an’î Kavramlar, (Çev, Ali Turgut) 1.bas, İstanbul-1988, s.
240.
294
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 7.
289
56
ve acılar karşısında itidali muhafaza ve her türlü zorluğun orta yerinde kişinin,
davasının bayraktarlığını yapmakta sebat etmesi için gerekli güce sahip olması
anlamlarına da gelir.295
İnfâk ile sabır kelimeleri Kur’an’da iki yerde fiil halinde iki yerde de ism-i fail
şeklinde toplam dört ayette birlikte geçmektedir. Şimdi infâk ile sabır arasında ki
ilişkiye bakalım.
“(Onlar) Sabredenler (es-Sâbirîne), doğru olanlar, gönülden boyun eğenler,
infak edenler (ve’l-Münfikîna) ve 'seher vakitlerinde' bağışlanma dileyenlerdir.”296
“onlar Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler (vellezîne
saberû), namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli
ve açık infak ederler (ve enfakû) ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu
yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir.”297
“Onlar ki; Allah anıldığı zaman kalbleri titrer. Başlarına gelenlere sabr eder
(ve’s-sâbirîne), namaz kılar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler (ve
mimmâ razegnâhüm yünfikûna).”298
“İşte onlara sabrettiklerinden ötürü (bimâ saberû) ecirleri iki defa verilir.
Kötülüğü iyilikle savar onlar. Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler
(ve mimmâ razegnâhüm yünfikûna).”299
İnfâk ile sabır kelimelerinin lügat ve terim anlamlarını düşündüğümüzde aralarında
herhangi bir anlam yakınlığı olmadığını görmekteyiz. Ancak; sabır gösterme ve infak
etme davranışlarının mü’minlerin ortak özelliği olduğunu görmekteyiz. Ayrıca burada
dikkat çeken diğer bir nokta da sabır eyleminin infak’tan önce gelmesidir.İnfak ile sabır
kelimelerinin beraber geçtiği bu ayetlerin hepsinde sabredenlerin infak edenlerden önce
geldiğini görmekteyiz. Zira Allah’ın emir ve yasaklarının hiçbirisi sabır olmadan tam
anlamıyla yerine getirilemez. Ne namazı dosdoğru kılmak, ne kötülüğü iyilikle savmak,
ne dosdoğru olmak, ne gönülden boyun eğmek, ne infak etmek bunların hiçbirisi
295
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 146-147.
Al-i İmran, 3/17.
297
Rad, 13/22.
298
Haça, 22/35.
299
Kasas, 28/54.
296
57
sabırsız olmaz. Şu ayetlerde ifade edildiği gibi: “Sabır ve namazla yardım dileyin.
Bu, şüphesiz, içi saygıyla ürperenlerin dışında kalanlar için bir ağırlıktır.”300
Bu ayette de görüldüğü üzere Allah’tan yardım dilemek için sabır ve namazın
vesile kılınması isteniyor ancak, sabır namazdan önce zikrediliyor zira sabır olmadan
namazın da olmayacağı ayetin sonundan anlaşılıyor. Namazın ağır bir ibadet olduğu
ancak sabır göstererek Allah’tan sakınanların bu ibadeti yapabileceği ifade ediliyor.
“O müttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda infak ederler (ellezîna
yünfikûna), kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah
da böyle iyi davrananları sever”301
Yine bu ayette de inananların özelliklerinden bahsediliyor. Bu davranışların
yapılabilmesi için öncelikle sabır gösterilmesi gerekir. Zira sabır gösteremeyen hiç
kimse darlıkta infak edemez, sinirlendiğinde sinirlerine hakim olamaz, insanların
ayıplarını gördüğünde de onların ayıplarını gizleyemez.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Kur’an’ı Kerim’de sabır, infâk edenlerin en
önemli ve öncelikli özelliklerinden biri olarak ifade edilir. Allah’a ibadet ederken
insanın yapması gereken ilk şey şüphesiz sabretmektir. Çünkü sabır olmadan sırf Allah
rızası için karşılık beklemeksizin infak etmek mümkün değildir.
6. TAKVÂ
Takvâ, vekâye fiilinden gelir.302 Vekâ korundu, kendini zararlı şeylerden sakındı
demektir.303 Takvâ, ‘vikâye’ mastarından türetilmiş bir isimdir. ‘vikâye’, ‘bir şeyi eziyet
ve zarar veren şeyden korumak’ demektir.304
Kelimenin terim anlamı ise şöyledir: İnsanın kendisini Allah’ın korumasına
bırakması, bu sebeple de âhirette zarar verecek günahlardan çekinip sevaplara
koşmasıdır.305 Ayrıca takvâya, nefsi, bir fiili yapma veya terkten dolayı kazanacağı
sonuçtan korumak306, nefsin arzularını terk etmek307, nefsi günah işlemekten
korumak308, nefsi korktuğu şeylerden korumak309 gibi anlamlar da verilmiştir.
300
Bakara, 2745.
Al-i İmran, 3/134.
302
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XV, 401,402.
303
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XV, 401,402.
304
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 771.
305
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 457; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VI, 504.
306
el-Cürcânî, et-Târifât, s. 72.
301
58
Cahiliye döneminde, takvâ, hayvan olsun, insan olsun, canlı varlığın, dışarıdan
gelecek yıkıcı bir kuvvete karşı kendini savunması anlamına geldiği310 İslam’la beraber
dini bir anlam kazanarak, şahsi saf dindarlık (zühd) anlamına geldiği belirtilmektedir.311
Bu kelime, İslam’la beraber o dönemdeki anlamını da ifade ederek dini bir terim anlamı
kazanmıştır.
Kur’an’da ittikâ ve takvâ, çeşitli yerlerde birbirinden farklı üç anlamda
kullanılmıştır. Bunlardan ilki; tevhid’e sarılma, şirkten uzaklaşma demektir. Kelimenin
Kur’an’da kullanıldığı ilk anlam budur: “(Allah) onları, takva sözüne (şirkten
kaçınmaya, imanda sebata) tutunmalarını sağladı.”312 ayetinde ki takva, şirkten
korunma anlamındadır. İkincisi, İslam’a girdikten sonra büyük ve küçük günahlardan
sakınmak, farzları , vacipleri, sünnetleri yerine getirme, haramlardan ve mekruhlardan
kaçınma anlamındadır. “(O) ülkelerin halkı inanıp (günahlardan) korunsalardı,
elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık.”313 ayetindeki ittika bu
anlamdadır. Üçüncüsü ise, kalbi, meşgul edecek her şeyden temizleyip Allah’a tam
yönelmek anlamında saf dindarlığı, tam huşûu ifade eder. “Ey iman edenler! Allah’a
karşı gelmekten nasıl korunmak gerekirse öylece korunun.”314 ayetinde ittika saf
dindarlık, tam huşu anlamındadır.315
İnfâk ile takvâ arasındaki ilişkiye gelince, takvâ kelimesi fiil şekliyle iki ayette
infâk ile beraber kullanılmıştır. Şöyleki: “Eğer eşlerinizden biri dinden dönüp
kâfirlere kaçar da, sonra yaptığınız savaşta siz galip gelirseniz, eşleri gitmiş olan
kocalara ganimet malından, infâk ettikleri (mehir) kadar verin. İnandığınız
Allah’a karşı gelmekten sakının.”316 “Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği
kadar sakının. Dinleyin, itaat edin ve kendinizin hayrına olarak infâk edin. Kim de
nefsinin cimriliğinden korunursa; işte onlar, felaha erenlerin kendileridir.”317
307
el-Cürcânî, et-Târifât, s. 73.
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 771.
309
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 454.
310
Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 20; Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağaş Tefsiri, I, 99.
311
Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 21.
312
Fetih, 48/26.
313
A’raf,.7/96.
314
Al-i İmran, 3/102.
315
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 457; Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağaş Tefsiri, I, 99.
316
Mümtehine, 60/11.
317
Tegâbün, 64/16.
308
59
Takvâlı olma Allah’ın inanan kullarından istediği en önemli davranışlardan
birisidir. Kur’an’da bir çok ayette Allah kullarından takvâlı olmalarını ve bu
davranışları sergileyenleri mükafatlandıracağını bildirir.318 İnfâk ile takvâ kavramı
arasındaki ilişkiye gelince, infâk etme davranışı müttakilerin sıfatlarındandır. Bu iki
ayette infâk emrine muhatap olanların aynı zamanda müttakiler olduğunu görüyoruz.
Aynı şekilde Kur’an’da bir çok ayette müttakilerin vasıfları sıralanırken onların aynı
zamanda münfikler olduğu da bildirilmektedir. Şu ayetlerde olduğu gibi:
“O müttakîler ki, gaybe inanırlar, namazı da doğruca kılarlar ve kendilerine
rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infâkta bulunurlar.”319
“Onlar (müttakiler) sabırlı, imanlarında sadık ve samimi, Allah’ın huzurunda
itaatla divan duran, mallarını infâk eden, seher vakitlerinde Allah’tan af dileyen
müminlerdir.”320
Ayetlerde görüldüğü üzere müttakilerin vasıfları arasında infâk edici oldukları da
bildirilmektedir. Zira takvânın tanımından hareketle, infâk etmeninde takvânın
tanımının içine girdiğini söyleyebiliriz. Kişinin infâk etmesi demek kendisini,
yapmadığı takdirde ceza göreceği bir eylemden koruması ve sakındırması demektir.
Yani kişinin yapmadığı takdirde ahirette azap göreceği bir eylemden kendisini
koruyarak sevap olan bir davranışa koşmasıdır ki bu da takvadır.321 Takvâ, insanı
Allah’ın gazabından kurtaracak olan Allah korkusu, haşyet duygusudur. İnfâk da insanı
Allah’ın gazabından emin kılıp onun rızasına götürecek bir ibadettir. Bu izahlardan
hareketle bu kavramların lügat ve terim anlamları farklı olmakla beraber her iki
kavramın da yapılması neticesinde ulaşılacak sonucun aynı olduğu ancak bu sonuca
ulaşabilmek için her iki kavramında birlikte bulunması gerektiği, ve birbirlerini
tamamlar nitelikte olduğunu söyleyebiliriz.
7. MA’RÛF
Ma’rûf, arefe fiilinden gelen bir isimdir.322 Arefe, ‘herhangi bir şeyi görünümüne
ve özelliklerine bakarak duyularla kavramak, eserine bakarak tefekkür ve akıl yorarak
318
Bkz.,Al-i İmran, 3/19, 102; Nisa, 4/128, 129; Mümtehine, 60/11; Tegabün, 64/16.
Bakara, 2/3.
320
Al-i İmran, 3/16, (Ayrıca bu konuyla ilgili diğer ayetler için , bkz.. Bakara, 2/194, 195; Al-i İmran,
3/133,134).
321
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 457.
322
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 236.
319
60
bir şeyi idrak etmek, nihayetine ulaşmak’ demektir.323 Arefe fiili genel olarak bilmek
anlamındadır.324 Bu kökten gelen ma’rifet ve irfân kelimeleri, bu fiilin mastarlarıdır.325
Irfân veya ma’rifet, ilm’den daha özel bir manaya sahiptir. Söz gelimi, ‘fülânün
ya’lemü’llâh (falan Allah’ı biliyor) denmez; fakat, ‘fülanün ya’rifü’llah’ (falan Allah’ı
tanıyor) denilir.326 Ma’rûf, akıl ve şeraitle güzelliği bilinen bütün fiilleri327 ve Allah’a
itaatı, O’na yaklaşmayı ve insanlara ihsanı bildiren bütün davranışları328 kapsayan bir
kavram olup zıddı münkerdir.329 Ma’rûf, şeraitte güzel olan herşey330, cömertlik331,
selim kalbin ve şeriatın güzelliğine hükmettiği, kitap ve sünnete uygun düşen332 kısaca
hayırlı olan tüm işlere333 de denilmektedir.
Ma’rûf, mârifetten esasen ‘tanınmış’
manasında sıfat olup, bundan akıl veya şeri ile güzelliği bilinen her fiile isim olmuş
kapsamlı bir kelimedir, karşıtı ‘münker’dir. Adalet ve itidal, hakkaniyet, iyilik,
cömertlik, tatlı dil, iyi muamale ve saire gibi güzel bulunan manalara ve güzel adetlere
hep ‘ma’rûf’ denilir.334
Ma’rûf kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayette geçmekte olup daha çok, iyiliği
emretmek (emri bil ma’ruf)335, anne babaya iyilik336, yetimlere iyilik337, kadınlara
iyilik338, güzel söz339 gibi anlamlarda kullanılmaktadır. İnfâk ile ma’rûf arasındaki
ilişkiye gelince bu iki kavram Kur’an-ı Kerim’de sadece bir ayette birlikte
kullanılmıştır.
“Eğer onlar hamile iseler, yüklerini bırakıncaya (doğumlarını yapıncaya)
kadar onlara infâk (nafaka) edin. Şayet sizler için (çocuğu) emzirirlerse, onlara
ücretlerini ödeyin. (Bu ücret işini) Kendi aranızda uygun bir şekilde (bi ma’rûfin)
323
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramla, s. 277.
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 236.
325
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 236.
326
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 560.
327
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 561.
328
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 240.
329
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 239.
330
el-Cürcânî, et-Tarifât, s. 250.
331
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 239.
332
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 281.
333
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, III, 17.
334
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 78.
335
Araf, 7/157; Tevbe, 9/71; Hacc, 22/41.
336
Lokman, 31;15.
337
En’am, 6/152; İsra, 17/34.
338
Bakara, 2/229; Nisa, 4/25; Talak, 65/6.
339
Muhammed, 47/21.
324
61
anlaşın”340 Bu ayette boşanma sonrasında kadınlarla erkekler arasında oluşan hukuktan
bahsediliyor. Boşanma sonrası oluşan bu hukukta erkeklerden, kadınlara eziyet
etmemeleri ve onlara karşı olan sorumluluklarında nafakalarını vermeleri, onlara güzel
ve iyi (ma’rûf) muamelede bulunmaları isteniyor. Yani bu ayette ma’rûf, kadınlara iyi
ve güzel davranma anlamlarına gelmektedir.
Kur’an’da ma’rûf kelimesi geçtiği yerlerde genel olarak kötünün karşıtı341 olan iyi
ve güzel yapılan tüm davranışları içermektedir. Bu da infâkın ‘mal gibi maddi şeylerle
olabileceği gibi, mal dışında bir takım manevi şeylerle’342 yapılan tüm harcamaları ve
hatta ‘saygı-sevgi ve selamdan yapılan her hangi bir hayrı’343 da kapsayan tanımıyla
örtüşmektedir. Buradan hareketle anne-babaya, yetime, yoksula, akrabaya, komşuya,
yolda kalmışa yapılan tüm maddi manevi infaklar aynı zamanda ma’rûf olarak da ifade
edilebilir. Zira infâk etmek de Allah tarafından istenilen güzel ve iyi olan bir davranıştır.
Netice itibariyle bu kavramlar birbirleri ile yakın anlamlar taşımaktadırlar. Ancak
ma’rûf kavramı infâk kavramını da içine alan daha geniş bir kavramdır. Çünkü, ma’rûf
iyi ve güzel olan her şeyi kapsıyor, infâk ise bu iyi ve güzel olan her şeyden sadece bir
cüzü oluşturuyor.
8. SALÂT
Salât, ‘ateşe attı, kızarttı’ anlamındaki saliye fiilinden türemiştir. ‘Saleyt’üş-şâte’,
koyunu kızarttım demektir. Masliyye, ‘kızartılan yer’ demektir.344 Kur’an-ı Kerim’de
bu kullanımlar geçmektedir.
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, kesinlikle karınlarına sadece bir
ateş yerler ve yarın çılgın bir ateşe gireceklerdir (yaslavne).”345
“Küfretmenizden dolayı bugün oraya girin (islevhâ)”346
Bazı alimler, salâtın bu kelimeden türediğini ve nasıl ‘hasta olmak’ manasındaki
merida fiili tef’il babına aktarılıp merada olduğunda, hastalığı gidermek manasına
geliyorsa, saliye fiilinin de ‘sallâ’ olunca, Allah’ın emrettiği bir ibadet türüyle ateşi
340
Talak, 65/6.
El-Behiy, a.g.e, s. 237.
342
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 819.
343
Elmalı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 176; II, 198.
344
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 490.
345
Nisa, 4/10.
346
Yasin, 36/64; Ayrıca, bkz, diğer kullanımlar için, A’la, 87/12; Ğaşiye, 88/4; Vâkıa, 56/94; Mücâdele,
58/7; İnşikâk, 84/12; Leyl, 92/15.
341
62
gidermek demek olduğunu ifade etmişlerdir. Bu durumda salât, ‘ateşi giderici,
Cehennemden kurtarıcı bir ibadet’ olmaktadır.347 Bazı alimlere göre de salât, ‘dua,
348
hamd ve tekbir’ anlamındadır. ‘salleytü aleyh’, ona dua ettim ve onu tezkiye ettim
demektir.
Kur’an-ı Kerim’de, salât kelimesi bu anlamda bir çok ayette
kullanılmaktadır.
“Onlar için dua et (ve salli aleyhim). Çünkü senin duan onlar için sükûnettir
(onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.”349, “Muhakkak ki Allah ve melekleri
Peygambere hep salat ederler (yusallûne ala’n-nebiyy). Ey iman edenler! Siz de ona
salat edin (sallû aleyhi) ve tam bir içtenlikle selam verin.”
350
ayetlerinde bu anlam
vardır.
Salât,
Allah’tan
mü’minlere
yapıldığında,
onların
tezkiyesi
anlamında;
meleklerden mü’minlere yapıldığında, dua ve istiğfar anlamında; mü’minlerden
peygamber için yapıldığında ise dua anlamında kullanılmaktadır.351
Lugat anlamını verdiğimiz salât kavramı ıstılahta ise: Peygamberimizden görüle
geldiği üzere kalbe, dile ve bedene ait özel fiil ve rükünlerden meydana gelmiş, gayet
düzenli, mükemmel bir ibadetin ismi352 olarak ifade edilmiştir. Yine salât, kendine has
vakitlerde kendine has şartlardan, rükünlerden ve bilinen zikirlerden meydana gelen353
bir ibadettir. Türkçe de buna Farsça’dan geçme bir kelime olarak ‘namaz’ denir.354
Kur’an’da salâtın yerine getirilmesi, daha çok ‘salatı ikame etme’ şeklinde355 kullanılıp
bununla beraber sallâ fiiliyle de ifade olunur.356
“İkâme, kıyam veya kıvamdan if’âl vezninde, sözlükte kaldırıp dikmek veya
düzeltip doğrultmak veya revaçlandırmak ve devam ettirmek veya özenle yerine
getirmek manalarına geldiğinden namazla ilgili olmasında bu manaların birinden veya
ortak değerinden güzel, belağatlı bir istiare yapılmış ve bunun için bir kelimelik
‘yusallüne’ yerine iki kelimelik ‘yukıymüne’s salata’ ifadesi seçilmiştir.”357 Aslolan,
347
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 491.
Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağaş Tefsiri, I, 101; el-Cürcânî,, et-Tarifât, s. 152.
349
Tevbe,9/103.
350
Ahzab, 33/56; (Ayrıca, bkz.. bu kullanımlar için: Bakara, 2/157; Tevbe, 9/99; Ahzab, 33/43).
351
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 491.
352
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 175.
353
el-Cürcânî,, et-Tarifât, s. 152.
354
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 447.
355
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 171; (Ayrıca, bkz bu kullanımlar için: Bakara, 2/3-43).
356
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 448.
357
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 172.
348
63
daha fazla kullanıldığı şekliyle ‘ikâme’dir; bu da, namazı doğrultmak, dosdoğru yapmak
demektir ki, hem her türlü şartına uyarak namazı kılmayı, yani kıyamı, kıraati, rükuyu,
secdeyi vb. düzgün yapmayı, hem de tam bir huşu ve tazarru halinde bulunmayı ifade
eder.358
İnfâk ile salât arasındaki ilişkiye gelince bu iki kelime fiil ve isim halleriyle
Kur’an-ı Kerim’de dokuz ayette birlikte kullanılmıştır.359 Bu ayetlerin bir tanesinde
salât kelimesi lügat anlamıyla yani ‘dua’ anlamında kullanılmıştır.360 Diğer bir ayette de
fasıklar topluluğundan bahsedilirken onların yaptıkları infakların ve kıldıkları
namazların kabül edilmeyeceği bildirilmektedir.361 Çünkü bütün ibadetlerin kabul
edilebilmesinin en önemli ve öncelikli sebebi imandır. Zira iman olmadan yapılan hiçbir
ibadetin ki bu namaz da olsa infâk da olsa kabul edilmeyeceği362bildirilmiştir. Diğer
ayetler de ise dini bir terim olan namaz anlamında kullanılmıştır. Namaz anlamında
kullanılan bütün ayetlerde ikame fiilinin çeşitli terkipleriyle ‘salâtı ikame etme’ şeklinde
kullanılmıştır.
“O müttakîler ki, gaybe inanırlar, namazı da doğruca kılarlar (yukîmûne’ssalâte) ve kendilerini rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infâkta bulunurlar.”363
“Onlar (mü’minler) namazlarını dosdoğru kılan (yukîmûne’s-salâte) ve
kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden
(Allah yolunda) infâk eden
kimselerdir.”364
Bu ayetlerde ve diğer ayetlerde olduğu üzere namaz ve infâk kavramının ortak
yönü, inanlarda olması gereken vasıflar olmalarıdır. Burada dikkat çeken önemli bir
nokta da bu ayetlerin tümünde namazın infâk etmekten önce kullanılmış olmasıdır. Zira
bu ayetleri incelediğimizde müttakilerin öncelikli vasıflarının imân olduğu, imandan
sonra ise bedeni ibadet olan namaz kılmaları ve akabinde de mali ibadet olan infâk
etmek olduğu bildirilmiştir. Buradan hareketle dinde öncelikle imân, daha sonra amel
gelmektedir. Namaz ile infâk da bu amel kısmını oluşturan iki önemli bedeni ve mali
ibadetleri teşkil etmektedirler. Dinin amel boyutuna baktığımızda da namazın infâktan
358
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 448; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 171.
Bu ayetler için bkz, Bakara, 2/3; Enfal, 8/3; Tevbe, 9/54-59; Rad, 13/22; Haç, 22/35; Fatır, 35/29;
İbrahim, 14/31; Şura, 42/38.
360
Tevbe, 9/99.
361
Tevbe, 9/54.
362
Tevbe, 9/53-54.
363
Bakara, 2/3.
364
Enfal, 8/3.
359
64
önce geldiğini görmekteyiz. Zira bir hadiste, “Kul ile küfür arasında salat’ın terki
vardır.”365 şeklinde buyrulmaktadır. Bir insanın namazı terk ettiğinde küfre düşme
ihtimali çok yüksek olup imanını kaybetme tehlikesiyle karşıkarşıya kaldığı halde infâkı
terk ettiğinde böyle bir durum söz konusu değildir. Bu nedenle de namaz infâktan daha
öncelikli bir ibadettir.
Netice itibariyle infâk ile salat kavramları arasında lugat ve terim anlamları
bakımından bir ilişki bulunmamaktadır. Ancak her ikisi de Allah’ın kullarından
yapmalarını istediği ve İslam dininin temel taşlarını
oluşturan ibadetler olması
hasebiyle birbirleriyle ilişkili kavramlardır diyebiliriz.
9. RIZIK
Rızık,
razeka
kullanılmaktadır.
366
fiilinden
türemiş
bir
isim
olup
367
Rızık, kendisinden faydalanılan şey
mastar
anlamında
da
demekitr. Cemisi ‘erzâk’
olup iki çeşittir: Birincisi, zahiridir. Beden içindir, yiyecek gibi. İkincisi, batınidir. Kalp
ve nefis içindir, marifet ve ilim gibi.368 Rızık vermek Allah’a özgü bir şeydir çünkü,
rızkın sahibi O’dur; “Hiç şüphesiz, rızık veren (rezzâk), O, metin kuvvet sahibi olan
Allah'tır.”369 ayetinde ifade edildiği gibi. Ancak, ‘rezzâk’ kelimesi sadece Allah’ için
kullanılır.370‘Râzık’ kelimesi ise hem Allah’a hem de kullar için kullanılır. Kullar, rızkın
ulaşmasına sebep oldukları için onlara da ‘râzık’ denilir.371
Rızık, öncelikle ‘yiyecek’ için kullanılırken, “Anaların yiyecek (rızguhünne) ve
giyeceğini uygun bir şekilde sağlamak çocuk kendisinin olan babaya borçtur.”372
genelleştirilip, kendisinden faydalanılan her şey, giyecek, mal, mevki, ilim, yiyecek,
içecek, nübüvvet, marifet gibi anlamlar için kullanılır olmuştur.373
“Gökten su indirip onunla size rızık (rızgan) olmak üzere ürünler meydana
getirdi.”374 Örneğin bu ayette her türlü mahsül ve meyve375 anlamında kullanılmıştır.
365
Tirmizî, Ebû Îsa Muhammed b. İsa b. Sevre es-Sülemî; Sünenü’t-Tirmizî, (tah: Ahmed Muhammed
Şâkir. 5. cilt, tah: Kemal Yusuf Hût), Da’rul Kütübü’l-İlmiyye, I.bas, Beyrut-1987, İman, 9.
366
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 115.
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 115.
368
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 115.
369
Zariyat, 51/58.
370
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 351.
371
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 351-352.
372
Bakara, 2/233.
373
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 429.
374
Bakara, 2/22.
367
65
“Dedi ki: «Ey kavmim görüşünüz nedir-söyler misiniz? Ya ben Rabbimden
apaçık bir belge üzerinde isem ve O da beni kendisinden güzel bir rızık ile
rızıklandırmışsa (ve razegani minhü rızgan hasenen)”376 Bu ayette de ‘rızık’ kelimesi
‘nübüvvet’377 anlamın da kullanılmıştır.
“Ve gece ile gündüzün ihtilâfında ve Allah'ın gökten bir rızık (min rızgın)
indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde.”378 Bu ayette de ‘rızık’ kelimesi,
‘yağmur’379 anlamında kullanılmıştır.380
Rızık, dünyada ve ahirette verilen şey, nasip anlamında381 olup maddi olan, yeme,
içme, giyme gibi mutlak yararlanılan şeyler anlamında olduğu gibi maddiyattan başka
ilim gibi maneviyatı da içerir. 382
Allah’ın yaratıklarına hayırdan verdiği ve kendisiyle faydalanılan her hayır rızıktır.
“ Rabb’nin rızkı (ve rızgu rabbike) hem daha hayırlı hemde daha süreklidir.”383
Bu şekilde, bir bakıma rızık, hayır ve halk (yaratma) birleşmektedir. Her rızık, hayır ve
mahluktur; her halk, rızık ve hayırdır.384 Verilen bir şeyin rızık olması için ele mutlaka
ulaşması
ve
kendisinden
yararlanılması
şarttır.
Bu
bakımdan,
kendisinden
yararlanılmayan ve ele ulaşmayan şeylere rızık denmez. 385
Bu açıklamalardan sonra infâk ile rızık arasında ki ilişkiye gelince bu iki kelimenin
on yedi ayette birlikte kullanıldığını görüyoruz. Bir yerde ism-i fail (râzık)386 şeklinde
iki yerde isim (rızık)387 şeklinde diğer on dört yerde ise fiili mazi388 şeklinde
kullanılmıştır. Şimdi bu ayetleri inceleyelim: “Kendilerine rızık olarak verdiğimiz (ve
mimmâ razagnâhüm) şeylerden infâk ederler.”389
375
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 230.
Hud, 11/88.
377
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 231.
378
Casiye, 45/5.
379
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 499.
380
Ayrıca, bkz., Rızık kelimesinin diğer anlamlarda kullanımları için: Kâf, 52/11; Meryem, 19/62.
381
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 351.
382
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 499.
383
Taha, 20/131.
384
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 430.
385
Ünal. Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 428.
386
Sebe, 34/39.
387
Talak, 65/7; Sebe, 34/39.
388
Bakara, 2/3, 254; Nisa, 4/39; Enfal, 8/3; Rad, 13/22; Münafikun, 63/10; Haç, 22/35; Kasas, 28/54;
Secde, 32/16; yasin, 36/47; Fatır, 3529; Nahl, 16/75; İbrahim, 14/31.
389
Bakara, 2/3.
376
66
“Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir
şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan (mimmâ
razagnâhüm) Allah yolunda infâk edin.”390
“Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz
şeylerden (ve mimmâ razagnâhüm) infâk edenlerdir.”391
Bu ayetlere baktığımızda buralarda geçen ‘rızık’ kelimesinin; Allah’ın vermiş
olduğu mallar392, Allah’ın rızık olarak nasip ettiği şeyler393, Allah’ın rızık olarak
kendilerine nasip ettiği maddi ve manevi şeyler394 anlamına geldiğini görmekteyiz.
Bununla beraber diğer ayetleri de incelediğimizde rızık kelimesinin aynı anlamlara
geldiğini görüyoruz.
Rızkın infâk kavramıyla olan en önemli bağı, rızkın infâk için bir önkoşul
niteliğinde olmasıdır. Zira ayetleri incelediğimizde infâkın rızık olarak verilen şeylerden
yapıldığını görmekteyiz. Eğer Allah tarafından ihsan edilen rızık olmasa idi infak da
olmazdı. Çünkü infâk yapılması istenilen her ayette infâkın rızık olarak verilen
şeylerden yapılması istenmektedir. Bu yönüyle infâk ile rızık arasında sıkı bir bağ
olduğunu görüyoruz. Ayrıca, tanımlarından hatırlayacağımız üzere infâkın maddi
(yiyecek, içecek, mal vb.) ve manevi (ilim, saygı, sevgi, vb.) olacağını söylemiştik.
Aynı şekilde Allah tarafından verilen rızıkta, maddi (yiyecek, içecek, mal vb.) ve
manevi (ilim, marifet, mevki, vb.) olabilir. Bu durumda maddi olarak verilen şeylerden
maddi olarak, manevi olarak verilen şeylerden de manevi olarak infâk edilmesi gerektiği
anlaşılmaktadır.
Netice olarak infâk ile rızık arasında lügat olarak herhangi bir anlam yakınlığı
olmamakla beraber ıstılahî noktada birbirlerini tamamlar nitelikte yakın bir ilişki
olduğunu görmekteyiz.
10. FÎ SEBÎLİLLÂH
390
Bakara, 2/254.
Enfal, 8/3.
392
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 2, 177; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 127;
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III, 270.
393
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 560.
394
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 175.
391
67
Fî Sebîlillâh, bir tamlama olup sebîl ve Allâh lafzından oluşur. Sebîl, ‘işlek yol395,
üzerinde kolayca yürünen yol’ anlamında olup çoğulu ‘sübül’ dür. 396
Sebîl kelimesi Kur’an’da, çare,
imkan ve delil gibi anlamlarda da
kullanılmaktadır: “Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya
yol (min sebîlin) var mıdır?”397, “O’dur ki yeri size beşik yaptı. Orada sizin için
yollar (sübülen) ve geçitler açtı.”398, “Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam
dağları, yolunuzu bulmanız için de ırmakları ve yolları (ve sübülen) yarattı.”399 Bu
ayetlerde Sebîl kelimesi, insanların yürüdüğü yollar manasına geldiği gibi imkan, çare
ve delil gibi anlamlara da gelmektedir.400
Fî Sebîlillâh ise tamlama olarak, Allah’a çağıran hidayet yolu, gönülden yapılan
tüm hayır işler, nafileler ve farzlar gibi kendisiyle Allah’a gidilen bütün halis ameller,
Allah’ın hayır olarak yapılmasını emrettiği her şey yani Allah’a götüren tüm yollar401
anlamlarına gelmektedir. Fî Sebîlillâh, ‘cihad’ anlamında da kullanılmaktadır.402 Yani fî
Sebîlillâh kavramı, İslami örfte cihada has isim olmuştur.403
İnfâk ile fî Sebîlillâh kavramı, yedi ayette birlikte kullanılmıştır.404 Şimdi bu
kullanımları inceleyelim.
“Allah yolunda infak edin (ve enfikû fî sebîlillâh), kendinizi kendi elinizle
tehlikeye atmayın, işlerinizi iyi yapın.”405 Bu ayette ‘ve enfikû fî sebîlillâh’ ile cihad
yolunda gerekli ihtiyaçları tedarik için malın infâk edilmesi kastedilmiştir. 406
İbn Kesir: ‘ve enfikû fî sebîlillâh’ yani Allah yolunda infâkı emreden bu ayetin
mazmununda, ‘fî tâatillâh’ın yani Allah’a kulluk, Allah’a ibadet, Allah’a itaat sayılacak
davranış ve ameller için infâk yapmanın kastedildiğini, özellikle de düşmanlarla savaş
395
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 116.
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 395; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XI, 319.
397
Mü’min, 40/11.
398
Taha, 20/53.
399
Nahl, 16/15.
400
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 120.
401
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XI, 319-320.
402
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XI, 320; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 166.
403
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 264.
404
Bkz., Bakara, 2/195, 261, 262, 273; Enfal, 8/60; Hadid, 57/10; Muhammed, 47/38.
405
Bakara, 2/195.
406
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 18.
396
68
(kıtâl) için malın dağıtılması ve düşmanlara karşı Müslümanları güçlendirecek şeyler
için infâk yapmanın emredildiğini söylemiştir.407
“Mallarını Allah yolunda infak edenlerin (yünfikûne emvâlehüm fî sebîlillâh)
durumu.”408
“Mallarını Allah yolunda infak eden (yünfikûne emvâlehüm fî sebîlillâh)
sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve gönül incitmeyen kimselerin
durumu.”409
İbn Kesir, bu ayette Said ibn Cübeyrin fî sebîlillâh’ ile fî tâatillâh’ın yani, Allah
yolunda, Allah’a kulluk yolunda infâkın kastedildiğini söylediğini bildirmiştir. Mekhul
der ki: “Allah yolunda infâk ederler” ifadesi ile, “besili atlar yetiştirerek ve silah
hazırlayarak cihad yolunda/cihad için infâk etmek” kastedilir.410
Elmalılı ise, Allah yolunda, din uğrunda gönülden arzulayarak ve tam bir rıza ile
infâk edilenlerin yani gerek farz ve vacip gerek nafile ve tatavvu (müstehap ve mendup
gibi ibadetler) olsun hayır ve hasenata mal harcama anlamında olduğunu söylemiştir.411
“Allah yolunda her ne infâk ederseniz (ve mâ tünfikû min şeyin fî sebîlillâhi),
onun karşılığı size eksiksiz ödenir, size asla haksızlık yapılmaz.”412
İbn Abbas ve İbn Kesir, bu ayette de “Allah yolunda infâk ederler” ifadesi ile
yukarıdaki anlamların kastedildiğini söylemişlerdir.413
“(Sadakalarınızı), kendilerini Allah yoluna (fî sebîlillâh) adamış olan fakirlere
veriniz.
Onlar
yeryüzünde
gezip
dolaşmaya
güç
yetiremezler.
Utangaç
olduklarından dolayı, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Oysa sen onları
yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük yapıp kimseden birşey de isteyemezler. Hayırdan
ne infâk ederseniz (vemâ tünfikû min hayrin), şüphe yok ki, Allah onu bilir.”414
Bu ayette diğer ayetlerden farklı olarak Allah yolunda olan fakirlerden
bahsedilmektedir. Elmalılı, bu fakirlerin din uğrunda kendilerini ilme ve cihada
407
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 469; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 30.
Bakara, 2/261.
409
Bakara, 2/262.
410
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 624.
411
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 164.
412
Enfal, 8/60.
413
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 184; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III,
330.
414
Bakara, 2/273.
408
69
adayanlar415 olduğunu söylemektedir. Örnek olarak verdiğimiz bu ayetlerden
anlaşılacağı üzere, fî sebîlillâh kelimesi, genel olarak Allah’ın isteği doğrultusunda
yapılan tüm hayır ve hasenatı içermekle beraber çoğu yerde yukarıda ifade ettiğimiz
gibi İslami örfte cihada has isim olarak bu anlamda da kullanılmaktadır.
İnfâk kelimesi ile olan en önemli bağı ise, Kur’an’da infâk edilecek yerlerin
“fakirler416 ana baba, yakınlar, yetimler, düşkünler ve
yolcular”417 olduğu
söylenmektedir. İşte infâk ile fî sebîlillâh kelimesinin ilişkisi bu noktada ortaya
çıkmaktadır. Allah’ın kullarından yukarıda infâk etmelerini saydığı yerlerle beraber
kullarından Allah yolunda (fî sebîlillâh) infâk etmelerini de istemektedir. Bu yönüyle
infâk ile fî sebîlillâh arasında önemli bir ilişki olduğunu görmekteyiz. Bu kelimelerin
arasında gerek lugat gerek terim anlamında herhangi bir ilişki olmamakla beraber Allah
yolunun da infâk edilecek yerlerden birisi olması hasebiyle aralarında bir bağ olduğunu
görüyoruz.
11. ÎSÂR
Îsâr, esera kökünün if’âl babının, êsera kökünden türemiş bir mastardır. Êsera fiili
‘ikram etmek, tercih etmek, üstün tutmak, bir kişiyi kendi nefsine tercih etmek,
anlamlarına gelir.418 Îsâr’ın ıstılahî manasını ise şöyle tarif etmişlerdir: Îsâr, başka
birisine fayda sağlamak ve ondan bir zararı gidermek için başkasını kendi nefsinin
önüne geçirmek olup bu da kardeşliğin son aşamasıdır.419 Îsâr, ‘bir kişinin başkasını
kendi nefsine tercih etmesi, üstün tutması’ anlamındadır.420 Şu ayetler de olduğu gibi:
“Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imânı yerleştirmiş olan
kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında
içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile
onları kendilerinden önde tutarlar (yü’sirûne alâ enfüsihim).”421
Bu ayette ensarın göstermiş olduğu îsâr örneği anlatılmaktadır. Kendilerinin
ihtiyaçları olmalarına rağmen muhacirleri kendi nefislerine tercih etmektedirler.
Elmalılı, burada kardeşlerinin ihtiyaçlarını kendilerininkinden daha etkili ve daha üstün
415
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 197.
Bakara, 2/273
417
Bakara, 2/215.
418
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV, 7.
419
el-Cürcânî, et-Tarifât, s. 49.
420
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 62.
421
Haşir, 59/9.
416
70
tutarak onları kendi nefislerine tercih ederek onları öne geçirdiklerini ve bu davranışın
(îsâr) ahlakın, tok gözlülüğün en yüksek mertebesi olduğunu söylemektedir. 422 İbn
Abbas da, mallarını ve evlerini vererek onları kendi nefislerine üstün tuttuklarını ifade
eder.423 Bu ayette îsar, kelimesi İslam’i literatüründeki terim anlamında kullanılmıştır.
“Allah'a yemin ederiz ki, Allah seni bizden üstün tutmuştur (êserake); doğrusu
biz suç işlemiştik, dediler.”424 Bu ayette, Allah seni (Yusufu) bizden üstün tuttu425
anlamındadır. Bu ifadeden anlaşıldığı üzere îsâr kelimesi burada lugat anlamında
kullanılmıştır. “Fakat siz, dünya hayatını tercih (bel tü’sirûne) ediyorsunuz.”426 İbn
Abbas, dünya hayatından kastın, dünya işlerini ve dünya sevabını ahiret sevabına tercih
ettiklerini ifade etmektedir.427 Bu açıklamaktan da anlaşıldığı üzere yine burada da
îsârın lugat anlamında kullanıldığını anlıyoruz.
İnfâk ile îsâr arasındaki ilişkiye gelince bu iki kelime hiçbir ayette birlikte
kullanılmamıştır. Lugat anlamlarını incelediğimizde de bu iki kelime arasında bir bağ
olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak ıstılahî anlamda aralarında bir anlam ilişkisi olduğu
görülmektedir. Şöyle ki: “O müttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda
infak ederler, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.
Allah da böyle iyi davrananları sever.”428
Bu ayette infâk edenlerin rahat oldukları zamanlarda da sıkıntılı oldukları
zamanlarda da infâk ettikleri ifade edilmektedir. Bir insanının infâk etmesi demek kendi
elinde olan maddi ve manevi imkanlarından başkalarına verebilmesi demektir ki bu da
başkalarını kendi nefsine tercih etmek, onları kendinden önce düşünmek ve daha öne
alarak onları daha üstün tutmak demektir ki bu olaya da zaten ‘îsâr’ denilmektedir.
Özellikle insanının sıkıntılı anlarında kendi ihtiyacı olduğu halde başkalarına infâk
etmesi onları kendi nefsinden ne kadar üstün ve öncelikli tuttuğunun ve onları kendi
nefsine tercih ettiğinin açık göstergesidir ki bu durum da tam bir ‘îsâr’ olayıdır. Zira
kişinin başkasını kendi nefsine tercih ederek ona kendi ihtiyacı olduğu halde yaptığı her
türlü ‘îsâr’ davranışı da aynı zaman da infâktır diyebiliriz.
422
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 222.
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 547.
424
Yusuf, 12/91.
425
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 246.
426
A’la, 87/16.
427
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 592.
428
Al-i İmran, 3/134.
423
71
Netice itibariyle, yapılan bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere infâk ile îsar
arasında sıkı bir ilişki olduğunu görmekteyiz. Hatta bu kelimelerin ıstılahî olarak hemen
hemen aynı anlamlara geldiğini söylesek yanılmamış oluruz. Zira daha önce de
söylediğimiz gibi Kur’an’da bir çok kavramı birbirinden kesin çizgilerle ayırmak
oldukça zordur. İşte îsar ile infâkı da kesin çizgilerle birbirinden ayırmak oldukça zor
görünmektedir. Böylece îsârın da infâk ile yakın anlam ilişkisi içinde olduğunu
görüyoruz.
12. KERÎM- İKRÂM
Kerîm,, kerame fiilinden ism-i faildir. Kerame, ‘kolayca vermek, cömert olmak,
bol bol vermek’429 anlamlarındadır. Bu fiilleri yapana da ‘kerîm’ denilir.430 Kerîm,
Allah’ın sıfatı ve isimlerinden olup; hayrı bol olan, elli açık cömert olarak vermesi bitip
tükenmeden devamlı veren anlamındadır.431 Kerîm, bütün hayır, şeref ve faziletleri ve
bütün övülen şeyleri kapsayan bir isimdir.432 Şu ayetlerde olduğu gibi: “Şüphesiz o;
şerefli (kerîmün) bir Kur'an'dır.”433, “o ikisine de güzel söz (kavlen kerîmen)
söyle”434
Kerîm, cahiliye döneminde kusursuz bir şecere ile şeçkin bir ataya dayanan,
asilzade insanın şerefini ifade ederdi. Araplara göre fazilet sahibi, müsrif ve sınırsız
cömert olmak, insan şerefinin en güzel delili idi. Onlarda ‘kerim’, israf derecesinde
cömert olan kişi demekti. Hatta Araplar, bütün varını yoğunu sarf ederek nesi var nesi
yok hepsini saçıp savurarak ertesi sabah çok kötü bir duruma, fakr-u zaruret içinde
perişan duruma düşmeyi en yüksek mertebe sayarlardı. 435 Önceki bölümlerde de ifade
ettiğimiz gibi kerim kelimesi özellikle cahiliye döneminde cömertlik anlamında
dolayısıyla da o dönemde ki infâk anlamında kullanılmıştır.
Bu fiilin if’âl babından mastar olarak gelen ‘ikrâm’ ise ‘şeref, saygınlık, cömertlik’
gibi anlamlara gelmektedir.436 Şu ayette olduğu gibi: “Ancak, yüce ve cömert (ve’likrâm) olan Rabbinin varlığı bakidir”437 Bu ayette ‘ikrâm’ kelimesi cömert yani bol
429
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII, 509-510.
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 707.
431
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII, 510.
432
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII, 510.
433
Vâkıa, 56/77.
434
İsra, 17/23.
435
Izutsu, Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 42-43.
436
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII, 512-513; Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 707.
437
Rahman, 55/27.
430
72
bol veren, ihsân eden anlamında kullanılmıştır. Bu kavramlar ile ilgili bu
açıklamalardan sonra konumuz olan infâk ile aralarındaki ilişkiye geçebiliriz.
İnfâk ile bu kavramlar Kur’an-ı Kerim’de hiçbir ayette birlikte kullanılmamıştır.
Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi gerek cahiliye döneminde gerekse İslam sonrası
dönemde bu kavramların gerek lugat anlamlarını gerekse ıstılahî anlamlarını
düşündüğümüzde genel olarak ‘ikrâm etme, verme, ihsân etme kısacası cömertlik’
anlamında kullanılmıştır. İşte infâk ile aralarındaki ilişkide bu noktada ortaya
çıkmaktadır. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, infâk kavramını Türkçe olarak
karşılayacak en genel ve doğru kelimenin İbn Teymiyye’nin de dediği gibi ‘cömertlik’
olduğunu söylemiştik. Bu durumda bu kavramların da genel olarak özellikle cahiliye
döneminde ‘cömertlik’ anlamında kullanıldığını düşündüğümüzde infâk ile hemen
hemen aynı anlamları ifade ettiğini dolayısıyla da infâk kavramının yakın anlam alnına
giren kelimelerden olduğunu söyleyebiliriz. Netice itibariyle bu kavramları Kur’an’daki
bir çok kavram gibi infâk kavramından kesin çizgilerle ayırmak oldukça zordur.
13. ÎTÂ
Îtâ, eta fiilinin if’âl babından mastardır. İf’âl babında bu fiil, ‘vermek, getirmek
anlamındadır.’438 Şu ayetlerde olduğu gibi: “Mûsâ yardımcısına: Getir (êtinâ) artık
kahvaltımızı dedi, gerçekten bu seyahatimizde epey yorgun düştük.”439 Bu ayette
bu fiil getirmek anlamın da kullanılmıştır. “İmân edip iyi işler yapan, namaz kılan ve
zekât
verenler (ve
êtevû’z-zekâte)
var ya,
onların
mükâfatları
Rableri
katındadır.”440 Bu ayette ise vermek anlamında kullanılmıştır.
Îtâ, vermek demek olup Kur’an-ı Kerim’de bu kelime sadaka verme anlamına has
kılınmıştır.441 Şu ayetler de olduğu gibi: “Onlara, iyi işler yapmayı, namaz kılmayı,
zekat
vermeyi
koruyamamaktan
(ve
îtâe’z-zekâti)
vahyettik.”442,
korkmadıkça
kadınlara
“İkisi
Allah'ın
yasalarını
verdiklerinizden
(mimmâ
443
eteytümûhünne) bir şey almanız size helal değildir.”
, “İmân edip iyi işler yapan,
namaz kılan ve zekât verenler (ve êtevû’z-zekâte) var ya, onların mükâfatları
438
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIV, 17; Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 61.
Kehf, 18/62.
440
Bakara, 2/277.
441
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 61.
442
Enbiya, 21/73.
443
Bakara, 2/229.
439
73
Rableri katındadır.”
444
Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi îtâ sadaka verme anlamında
kullanılmıştır. Bilindiği üzere ‘sadaka’, vacip veya tatavvu yani nafile olmak üzere iki
kısımdır ki vacip olan kısmı zekat diye isimlendirilir. Her iki kısmın da farklı çeşitleri
vardır.445
Bu kavram ile ilgili yaptığımız kısa açıklamadan sonra infâk ile aralarında ki
ilişkiye geçebiliriz. İnfak ile îtâ kelimeleri Kur’an-ı kerim’de hiçbir ayette birlikte
kullanılmamıştır. Ancak her iki kelimenin de lügat ve Kur’an’da ki kullanımlarını
düşündüğümüzde aralarında sıkı bir ilişki olduğunu görmekteyiz.
Îtâ, lügat olarak vermek anlamındadır aynı şekilde infâkta vermek anlamındadır.
Bu kelimelerin Kur’an’da ki kullanımlarına baktığımızda, îtâ özellikle farz (zekat gibi)
ve nafile (hayırlı işlerin hepsi) yi içine alan bir kavram olan ‘sadaka’446 anlamında
kullanılmıştır. Buradan hareketle infâkın da ‘farz olsun nafile olsun, tüm hayır yollarına
yapılan harcamadır.’447 Şeklinde ki tanımından ve Seyyid Kutub’un, ‘İnfâk: Zekatı,
sadakayı, ve hayır yolda verilen her türlü yardımı kapsamaktadır. Zekatta infâkın ihtiva
ettiği umumilikten bir cüzdür.448 Şeklinde ki tanımından hareketle bu iki kelimenin
gerek lügat gerekse ıstılahî anlamda aynı anlamları ifade ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca
zekat’ın zorunlu infâk, sadaka’nın da gönüllü infâk kısmına449 girdiğini düşündüğümüz
dede infakın, îtâyı da içine alan ondan daha geniş bir kavram olduğunu görürüz.
Îtâ kelimesinin infâk ile önemli bir ilişkisi de bu kelimenin, cahiliye döneminde de
infâk düşüncesini ifade eden kelimelerden birisi olmasıdır. Daha önce de cahiliye
dönemi şiirlerini incelediğimiz de o dönemde infâk düşüncesini ifade eden kelimelerin
nefaka kökünden gelen kelimeler olmayıp, ‘kerîm, it’am, îtâ, bezl, cûd’ gibi köklerden
gelen kelimeler olduğunu tespit etmiştik. Görüldüğü üzere bu iki kelime birlikte aynı
ayetlerde kullanılmamakla beraber gerek cahiliye dönemi gerekse İslam sonrası
dönemde aynı anlamlarda kullanılmıştır.
14. İT’ÂM
444
Bakara, 2/277.
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 192; IV, 259.
446
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 61.
447
İsmail Hakkı Bursevi, Muhtasârı Rûhu’l Beyân, I, 66.
448
Kutup, Fîzılâl-il Kur’an, I, 81.
449
Yürekli, a.g.e, s. 88, 118.
445
74
İt’âm, taame fiilinin if’âl babından mastardır.450 İt’âm, meyvenin olgunlaşması,
ağacın meyvesinin olması, Allah’ın birisine rızık vermesi, yiyecek vermesi ve doyurma
gibi anlamlara gelmektedir. 451 “Yan üstü yere düştüklerinde ise, artık (canı
çıktığında) onlardan hem kendiniz yeyin, hem de ihtiyacını gizleyen-gizlemeyen
fakirlere
yedirin
(ve
ed’ımû).”452,
“Onlara;
Allah'ın
size
rızık
olarak
verdiklerinden infâk edin, denildiğinde; o küfredenler iman etmiş olanlara dediler
ki: Dilediği takdirde Allah'ın doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım (enudımü men
lev yaşêül’lâhü ed’amehû)?”453 Bu ayetlerde bu kelime doyurma, yedirme anlamında
kullanılmıştır. Rızkın tanımından da hatırlayacağımız üzere, ‘rızık, Allah’ın yaratıklarına
hayırdan verdiği ve kendisiyle faydalanılan her hayrı454, dünyada ve ahirette verilen şey,
nasip anlamında455 olup maddi olan, yeme, içme, giyme gibi mutlak yararlanılan şeyler
anlamında olduğu gibi maddiyattan başka ilim gibi maneviyatı da içerir. 456’ Allah’ın
doyurması, yedirmesi de Allah’ın verdiği rızık içerisinde yer almaktadır. Yiyecek
anlamındaki ‘taâm’ kavramının da bu kökten geldiğini457 düşündüğümüzde ‘it’âm’
kelimesinin Kur’an-ı Kerim’de daha ziyade yedirme, doyurma anlamında kullanıldığını
söyleyebiliriz. Şu ayetlerde olduğu gibi: “Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula,
öksüze ve esire yedirirler (yud’ımûna).”458, “Onları açlıktan (kurtarıp) doyurdu
(ellezî ed’amehüm) ve onları korkudan emin kıldı.”459, “De ki: Gökleri ve yeri
yoktan var eden, yedirdiği (ve hüve yud’ımü) halde yedirilmeyen (ve lâ yud’amü)
Allah'tan başkasını mı dost edineceğim”460, “Onlardan bir rızık istemem; beni
doyurmalarını da istemem (ve mâ urîdu en yud’ımûni).”461 Ayetlerden de
anlaşılacağı üzere ‘it’âm’ kavramı ‘doyurma ve yedirme’ anlamında kullanılmıştır.
İt’âm kavramı ile ilgili yaptığımız bu kısa açıklamadan sonra konumuz olan infâk
ile aralarında ki ilişkiye geçebiliriz. İnfâk ile it’âm kavramları Kur’an-ı Kerim’de sadece
451
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII, 367.
Hac, 22/36.
453
Yasin, 36/47.
454
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 428.
455
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 351.
456
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 499.
457
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII, 363.
458
İnsan,76/8.
459
Kureyş, 106/4.
460
En’âm, 6/14.
461
Zâriyat, 51/57.
452
75
bir ayette fiil şekliyle iki defa462 kullanılmıştır. Şöyle ki: “Onlara; Allah'ın size rızık
olarak verdiklerinden infâk edin, denildiğinde; o küfredenler iman etmiş olanlara
dediler ki: Dilediği takdirde Allah'ın doyuracağı kimseyi biz mi doyuralım
(enudımü men lev yaşêül’lâhü ed’amehû)?”463 İnfâk kavramının şu şekilde ki: ‘İnfâk:
Tarafı ilahiden ihsan buyrulmuş olan nimetlerden bir kısmını ailelerine bir kısmını da
zekat ve sadaka olarak muhtaç kimselere harcamaktır.464, İnfâk: Zekatı, sadakayı, ve
hayır yolda verilen her türlü yardımı kapsamaktadır.465’ tanımını düşündüğümüz de yine
aynı şekilde bu ayette de, it’âm kavramının, Mekkeli kafirlerden466 fakir ve ihtiyaç
sahibi olan Müslümanlara sadaka ve yardım etme467 anlamında kullanıldığını
düşündüğümüz de bu kavramların aynı anlamlar ifade ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca bu
kavramın Kur’an’daki kullanımlarının da ‘doyurma ve yedirme’ anlamında olduğunu
söylemiştik. Bu yönüyle de bu kavramın diğer kullanımlarının da infâkla aynı anlama
geldiğini söyleyebilir. Bununla beraber infâk kavramının it’âm kavramından daha
kapsamlı olduğunu da göz ardı etmememiz gerekir.
Yine aynı şekilde Hz. Muhammed’in, “Sadakanın en faziletlisi, aç olan her
hangi bir canlıyı doyurmandır.”468 Şeklindeki hadisi şerifini düşündüğümüzde de
‘it’âm’ kavramının sadaka anlamında kullanıldığını görmekteyiz. Sadakanın da infâkın
kısımlarından gönüllü infâk469 kısmına girdiğini düşündüğümüzde de bu kavramların
gerek lügat gerekse ıstılahı olarak aynı anlamlar ifade ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca bu
kavramın daha öncede değindiğimiz gibi cahiliye döneminde de infâk düşüncesini ifade
eden kavramlar arasında kullanıldığını söylemiştik.
Netice itibariyle infâk ile it’âm kavramları arasında gerek İslam öncesi gerekse
İslam sonrası dönemde çok yakın anlamları ifade edecek şekilde sıkı bir ilişki olduğunu
söyleyebiliriz. Çünkü her iki kavramda benzer işleri anlatmaktadır. Buradan hareketle
it’âm kavramının, infâk kavramının yakın anlam alnına giren kavramlardan olduğu
sonucuna ulaşabiliriz.
462
Yasin, 36/47.
Yasin, 36/47.
464
Bilmen, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, I, 15.
465
Kutup, Fîzılâl-il Kur’an, I, 81.
466
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 443; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VI, 188.
467
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs , s. 443; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili ,VI, 188;
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, V, 316.
468
Hindî, Alâüddin Ali el-Müttakî b. Hüsamüddîn, Kenzü’l-ummal fî Süneni’l Ekvâli ve el-Efâli, Beyrut1993,VI, s. 422 (nr: 16359).
469
Yürekli, a.g.e, s. 118-119.
463
76
15. SADAKA
Sadaka, sadaka fiilinin mastarı olan ‘sıdktan türeyen bir isimdir. Sıdk, ise
‘doğruluk, şecaat, salâbet ve kemal’ anlamındadır.470 Sadaka fiil olarak kullanıldığında
ise: ‘Gerçeği söylemek, bir şey hakkında doğru söylemek’, yani yalan söylemenin zıddı
demektir. Ayrıca ‘verdiği sözü tutmak, vaadini tutmak, öğüt vermek’ gibi anlamlara da
gelmektedir.471
Sadaka, Kişinin Allah’a yaklaşmak maksadıyla karşılıksız olarak fakire, miskine
ve diğer ihtiyaç sahiplerine malından verdiği şeydir.472 Sadakanın farz olan şekline
zekât denilirken, sadaka daha çok nafile olan infâk için kullanılmaktadır.473 İnfâkta
vacip ve nafile olarak ikiye ayrılmakta idi.474 Cürcâni sadakanın, ‘kendisiyle Allah’tan
sevap istenilen hediye olduğunu’ söyler.475 Elmalılı ise şöyle tanımlamaktadır: “İnsanın
malından yalnız Allah için ihtiyaç sahibine mülk olarak verilmek üzere çıkardığı
vergidir. Allah’a gerçek olarak bağlılığın, sıdk ve sadakat anlamından alınmıştır. Sadaka
vermek demek olan tasaduk kelimesi de ‘doğruluğun araştırılması’ anlamını içerir.
Sadaka kavramında üç asli nitelik vardır: Fakr yani ihtiyaç, mülk olarak verme ve Allah
için olmak. Sadaka her şeyden önce vacip veya tatavvu yani nafile olmak üzere iki
kısımdır ki vacip olan kısmı zekat diye isimlendirilir. Her iki kısmında farklı çeşitleri
vardır.”476 Zekat’a sadaka adı verilmesi de
iki bakımdandır. Birisi malın
temizlenmesiyle sıhhat ve kemaline sebep olması, diğeri de imânda sıdk ve kemale
işaret etmesidir ki her sadakada bu manalar vardır.477
İnsanın, sıdkını ortaya koyma, Allah’ın emanetini O’nun yolunda kullanma
yollarından olan infâk için verilen mala sadaka denilir; insan, malının bir miktarını,
verilmesi istenen ve gereken yerlere ve kişilere vermekle, Allah’ın infâk edin emrini
yerine getirdiğini ve dolayısıyla Allah’a inanıp hükümlerini tasdik ettiğini ortaya
koymuş olur.478
470
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 196.
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 193-194-195.
472
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, X, 196; Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 480.
473
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 479-480.
474
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 819.
475
el-Cürcânî, Tarifât, s. 151.
476
Elmalı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 259.
477
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili , II, 192.
478
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 467.
471
77
Bu kavram ile ilgili bu açıklamalardan sonra konumuz olan infâk ile olan ilişkisine
geçebiliriz. Öncelikle infâk ile ilgili birkaç tanımı hatırlayalım: ‘İnfâk: Zekatı, sadakayı,
ve hayır yolda verilen her türlü yardımı kapsamaktadır. Zekat ise infakın ihtiva ettiği
umumilikten bir cüzdür.479 İnfâk: İbn Cüreyc ve Said b. Cübeyr’in görüşüne göre: Farz
olan zekatla beraber nafile veya müstahap olan harcamalara denilir.’480 Bu
tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere sadaka ve sadakanın bir cüzü olan zekatta dahil
olmak üzere hayır yolunda yapılan tüm harcamalara infâk denilmektedir. Aynı şekilde
şimdi de sadaka ile ilgili bazı tanımlamalara göz atalım: ‘Sadakanın farz olan şekline
zekât denilirken, sadaka daha çok nafile olan infâk için kullanılmaktadır.481, İnsanın,
sıdkını ortaya koyma, Allah’ın emanetini O’nun yolunda kullanma yollarından olan
infâk için verilen mala sadaka denilir.482’ İnfâk ve sadaka kavramları için yapılan bu
tanımlamalara baktığımızda infâkın sadakayı da içine alan daha geniş bir kavram
olmasına rağmen hemen hemen aynı anlamlar ifade ettiğini görmekteyiz.
Sadaka kelimesi bazı ayetlerde farz olan zekat anlamında kullanılmıştır. şöyle ki;
“Zekâtlar (innama’s-sadakâtü) sadece fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan
görevlilere, kalpleri İslâma ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak
isteyenlere, borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere
mahsustur. Allah tarafından kesin olarak böyle farz buyuruldu.”483 “Onların
mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın.”484 Bu
ayetlerde sadaka kelimesi farz olan zekat anlamında kullanılmıştır.485 Aynı şekilde infâk
kelimesi de bazı ayetlerde farz olan zekat anlamında kullanılmıştır. “Ki onlar, gayba
inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz
şeylerden infâk ederler (yünfikûna).”486 Bu ayette de infâk kelimesi farz olan zekat
anlamında kullanılmıştır.487
İnfâk kelimesi farz olan zekat anlamında kullanıldığı gibi nafile olan sadaka
anlamında da kullanılmaktadır. “Onlara: «Size Allah'ın rızık olarak verdiklerinden
479
Kutup, Fîzılâl-il Kur’an, I, 81.
Vehbe Zuhaylî, Tefsiru’l-Münîr, II, 15.
481
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 479-480.
482
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 467.
483
Tevbe, 9/60.
484
Tevbe, 9/103.
485
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III, 437; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 192, IV, 259.
486
Bakara, 2/3.
487
Taberi, Câmiu’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, Beyrut, I. Baskı 1992; I, 137; İbn Kesir, Tefsirü’lKur’an’i’l-Azim, I, 158; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 2; Elmalılı, Hak Dînî
Kur’an Dili, I, 176.
480
78
infâk edin (enfikû)» denildiği zaman.”488 Bu ayette de Mekkeli kafirlerden, fakir
Müslümanlar sadaka ve yardımda bulunmaları istenmektedir. İnfâk kelimesi bu ayette
nafile olan sadaka anlamında kullanılmıştır.489 İnfâk kelimesi Enfal suresinde de ise
hem farz olan zekat hem de nafile olan sadaka anlamında kullanılmıştır. “Onlar,
namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak
ederler (yünfikûna).”490
Bu ayette infâk kelimesi vacip ve nafile olan zekat ve
sadakaya şamil bir anlamda kullanılmıştır.491
İnfâk kelimesi ile sadaka kelimesi ise Kur’an-ı Kerim’de sadece bir ayette birlikte
kullanılmıştır: “Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara
karşı gösteriş olsun diye malını infâk eden (kellezî yünfiku mê lehû) gibi minnet ve
eziyet ederek sadakalarınızı (sadegâtihüm) geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu,
üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; ona sağanak bir yağmur
düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiç bir şeye güç
yetiremez (elde edemez) ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez.”492 Bu
ayette gösteriş olsun diye yapılan infâk ile sonunda minnet (başa kalkma) ve gönül
incitme olan sadakanın kabul edilmeyeceği anlatılmaktadır. Bu ayetin öncesindeki
ayette de sonunda minnet (başa kalkma) ve gönül incitme olmayan infakların kabul
edileceği ve sonunda minnet (başa kalkma) ve gönül incitme olan sadaka vermektense
onun yerine tatlı dil ve bağışlamanın daha güzel olacağı bildirilmektedir. Bu ayetlerden
de anlaşılacağı üzere burada infâk ile sadaka kavramları aynı anlamlarda
kullanılmıştır.493 Burada ki infâk ile sadaka vacip olan zekat anlamında olmayıp nafile
olan sadaka anlamındadır.
Netice itibariyle infâkın, ‘zekatı, sadakayı, ve hayır yolda verilen her türlü yardımı
kapsamaktadır’ şeklindeki tanımıyla; sadaka’nın farz olan şekline zekât denilirken,
sadaka daha çok nafile olan infâk için kullanılmakla beraber, insanın, sıdkını ortaya
koyma, Allah’ın emanetini O’nun yolunda kullanma yollarından olan infâk için verilen
mala sadaka denilir. Şeklindeki tanımından hareketle sadakanın, infâkın gönüllü olan
488
Yasin, 36/47.
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VI, 188; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 443.
490
Enfal, 8/3.
491
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III, 270; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s.
177.
492
Bakara, 2/264.
493
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 628.
489
79
kısmını oluşturan harcamalara girdiğini söyleyebiliriz. Bununla beraber sadakanın,
infâkın bir cüzü olmasına rağmen infâk ile aynı anlama geldiğini de görmekteyiz.
16. ZEKÂT
Zekat, zekâ fiilinden müştak mastardır. Bu fiil, ‘arttı, fazlalaştı, çoğaldı, iyi (salaha)
oldu’ gibi anlamlara gelmektedir.494 Ürün bereketlenip arttığında da ‘zekâ’z-zer’u’
denilir. 495 Zekat ise lügat olarak: ‘temiz, artma, bereket, övgü ve doğruluk (salâh)’
anlamlarına gelmektedir.496
Istılahî olarak ise zekat, insanın malını temizlemek için ondan çıkarttığın şey497,
yada insanın, Allah’ın hakkından fakire çıkarıp verdiği şey olup, hem malı temizleme
hem nefsi temizleme yani hayır ve bereketin artması umulduğundan
isimlendirilmiştir.
böyle
498
Nefsin tezkiyesi ve temizlenmesi ile insan dünyada övülen vasıfları, ahirette de
sevabı hak eder. Bu insanın ondaki (zekat) temizliğe talip olması demektir. Bundan
dolayı da tezkiye kulun kesp etmesinden dolayı bazen kula nispet edilir. Şu ayette
olduğu gibi: “Nefsini temizlemiş olan (men zekkêhê) şüphe yok ki, felâha
ermiştir.”499 Bazen de gerçekte bu işin faili Allah olduğundan Allah’a nispet edilir. Şu
ayette olduğu gibi: “Kendi nefislerini temize çıkaranları (yüzekkûne enfüsehüm)
görmüyor musun? Hayır! Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır (yüzekkî men
yeşêü). Onlara kıl kadar zulmedilmez.”500 Bazen de insanların ona (tezkiye)
ulaşmasına vasıta olduğundan dolayı peygamberlere izafe edilir. Şu ayetlerde olduğu
gibi: “Onların mallarından bir sadaka al, onunla kendilerini temizlemiş,
kötülüklerden arındırmış olursun (tüzekkîhim).”501, “Nitekim size içinizden;
ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran (ve yüzekkîküm) kitabı ve
hikmeti öğreten ve bilmediğiniz şeyleri bildiren bir peygamber gönderdik”502 bu
ayetlerde de tezkiye işi peygambere izafe edilmiştir. Bazen de ona (tezkiye) alet olan
kullara nispet edilir. Şu ayetlerde olduğu gibi: “Tarafımızdan ona kalp yumuşaklığı
494
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIV, 358; Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 370.
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIV, 358; Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 370.
496
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIV, 358; el-Cürcânî, et-Târifât, s. 129.
497
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIV, 358.
498
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 371.
499
Şems, 91/09.
500
Nisa, 4/49.
501
Tevbe, 9/103.
502
Bakara, 2/151.
495
80
ve temizlik (ve zekêten) verdik. O, çok sakınan bir kimse idi.”503, “Melek: Ben,
yalnızca, sana tertemiz (zekiyyen) bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbinin bir
elçisiyim,
dedi.”504
Görüldüğü
üzere
bazen
insana,
bazen
Allah’a,
bazen
peygamberlere, bazen de Allah’ın salih kullarına nispet edilmiştir.505
Istılahî anlamdaki farz olan zekat kavramı, Kur’an-ı Kerim’de bazen ‘zekâ’
fiilinden müştak mastar olan ‘zekat’ kelimesi ile ifade edilir: “Namazı kılın, zekatı
verin (ve êtû’z-zekête), rüku edenlerle birlikte rüku edin.”506, “Kendilerine: «Elinizi
savaştan çekin, namaz kılın, zekat verin (ve êtû’z-zekête) denenleri görmedin mi?
»”507 Bu ayetlerde ‘zekat’ kelimesi farz olan zekat508 anlamında kullanılmıştır.509
Bazen de ‘sadaka’ fiilinin mastarı olan ‘sıdktan türeyen bir isim olan ‘sadaka’ ile
ifade edilir. “Zekâtlar (inneme’s-sadakâtü) sadece fakirlere, düşkünlere, zekât
toplayan görevlilere, kalpleri İslâma ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten
kurtulmak isteyenlere, borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve
gariplere mahsustur. Allah tarafından kesin olarak böyle farz buyuruldu”510 Bu
ayette ‘sadaka’ kelimesi farz olan ‘zekat’ anlamında olup zikredilen yerlerde farz olan
zekatın harcanacağı yerlerdir.511 Yine şu ayette de: “Onların mallarından sadaka
(sadakaten) al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın.”512 Sadaka kelimesi
farz olan zekat anlamında kullanılmıştır.513
Bazen de infâk kavramı ile ifade edilir: “Onlar, gayba inanırlar, namazı
dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler
(yünfikûne).”514 Bu ayette de
infâk kavramı, farz olan zekat anlamında
kullanılmıştır.515”
503
Meryem, 19/13.
Meryem,19/19.
505
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 371.
506
Bakara, 2/43.
507
Nisa, 4/77.
508
Tahavi, Ahkamu’l-Kur’ani’l-Azîm, (Tahkik: Sadettin Ünal), I. Baskı, İstanbul-1995, I, 256; Elmalılı,
Hak Dînî Kur’an Dili, I, 283; İbn Kesir, Tefsirü’lKur’an’i’l-Azim, I, 224.
509
Ayrıca diğer kullanımlar için bkz: Bakara, 2/83; Hac, 22/78; Nur, 24/56.
510
Tevbe, 9/60.
511
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 259.
512
Tevbe, 9/103.
513
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 290; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III, 437; Tahavi,
Ahkamu’l-Kur’ani’l-Azîm, I, 256.
514
Bakara, 2/3.
515
Taberî, Camiu’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, I, 137; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 158; İbn
504
81
Zekat ile ilgili bu açıklamalardan sonra konumuz olan infâk ile zekat arasındaki
ilişkiye geçebiliriz. Bu iki kavram Kur’an-ı Kerim’de hiç bir ayette birlikte
kullanılmamıştır. Zekat kavramının infâk ile olan ilişkisi ise zekatın zorunlu infâk
kısmına girmesidir. Zekat ile infâk kavramlarının lügat anlamlarına baktığımızda
aralarında her hangi bir ilişki görülmemektedir. Ancak bu kavramların ıstılah
anlamlarını düşündüğümüzde aralarında sıkı bir ilişki olduğu açıkça görülmektedir.
Şöyle ki: İnfâk: Zekatı, sadakayı, ve hayır yolda verilen her türlü yardımı
kapsamaktadır. Zekat ise infâkın ihtiva ettiği umumilikten bir cüzdür.516 İnfâk: Farz olan
zekatla beraber nafile veya müstahap olan harcamalara denilir.’517 Bu tanımlamalardan
da anlaşılacağı üzere infâk ile zekat aynı anlamları ifade etmekle beraber zekat, infakın
bir cüzüdür.
Kur’an-ı Kerim’deki kullanımlarına baktığımız dada bu kavramların birbiri
anlamarı yerine kullanıldığını görmekteyiz. “Onlar, gayba inanırlar, namazı
dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler
(yünfikûne).”518 Bu ayette infâk kavramı, dinin fakirlere verilmesini emrettiği belirli
hisse manasında ki farz olan zekat anlamında kullanılmıştır.519 Yine şu ayette de
“Onlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden
infâk ederler (yünfikûne).”520 İnfâk kelimesi vacip ve nafile olan zekat ve sadaka
anlamında kullanılmıştır.521
Netice itibariyle infâk kavramının, ‘infâk: Farz olsun nafile olsun, tüm hayır
yollarına yapılan harcamadır.’522, ‘infak: Zekatı, sadakayı, ve hayır yolda verilen her
türlü yardımı kapsamaktadır. Zekat, infâkın ihtiva ettiği umumilikten bir cüzdür.’523,
‘İnfâk: Kalbin, nefsin tezkiyecisidir.524’ şeklindeki tanımlarını düşündüğümüzde zekat
ile infâk kavramlarının aynı anlamlara geldiğini söyleyebiliriz. Zira infakta olduğu gibi
zekatta da nefsin tezkiyesi vardır. Yine, Allah’a yaklaştıran her türlü harcama infâk
Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 2; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 176.
Kutup, Fîzılâl-il Kur’an, I, 81.
517
Vehbe Zuhaylî, Tefsiru’l-Münir, II, 15.
518
Bakara, 2/3.
519
Taberi, Camiu’l-Beyan fi Tefsiri’l-Kur’an, I, 137; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 158; İbn
Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 2; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 176.
520
Enfal, 8/3.
521
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III, 270; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s.
177.
522
İsmail Hakkı Bursevi, Muhtasârı Rûhu’l Beyân, I, 66.
523
Kutup, Fîzılâl-il Kur’an, I, 81.
524
Kutup, Fîzılâl-il Kur’an, I, 457.
516
82
kapsamına girmektedir525 şeklindeki tanımından da zekat ile infâkın aynı anlamlara
geldiğini görmekteyiz. Çünkü zekat da insanın nefsini tezkiye ederek, onu Allah’a
yaklaştırmaktadır. Buradan hareketle gerek sadaka gerekse zekat kavramlarının infâkın
zorunlu ve gönüllü kısımlarını oluşturan infâklar olduğunu söyleyebiliriz.
Sonuç olarak yukarıda kısaca infâkla anlam ilişkilerini açıklamaya çalıştığımız
kavramları genel özellikleriyle düşündüğümüzde bu kavramlardan, ihsân, rızık, ikrâm,
îtâ, it’âm, sadaka, zekat, îsâr gibi kavramların doğrudan infâkla anlam ilişkisi olduğunu;
salih amel, takvâ, ma’rûf, hayr, fî sebîlillâh, birr gibi kavramların ise infâkın sıfatı,
biçimi ve davranış olarak infâkla anlam ilişkisi içerinde olduklarını söyleyebiliriz.
Biz, bu bölümde yukarıda açıklamaya çalıştığımız kavramların ‘infâkla olan
ilişkilerini açıklamaya çalıştık. Takdir edilir ki bu kavramların hepsi başlı başına birer
konu başlığıdır. Ancak biz, lügat ve ıstılah anlamlarını vererek infâk kavramıyla olan
irtibatlarını anlatmaya çalıştık. Bundan sonraki bölümde ise ‘infâk’ kavramının zıt
anlam alanını oluşturan ya da zıt yönden infâkla irtibatı olan kavramları incelemeye
çalışacağız.
B. İNFÂKLA ANLAM ZITLIĞI OLANLAR
Lügat ve ıstılahî açıdan îsâr, îtâ, it’âm, ikrâm, ihsân gibi kelimelerin infâk ile yakın
anlamlar taşıdığını gördük. Burada da infâkın zıt anlam alnına giren, şuhh, buhl, katr,
isrâf, münker, zulüm vb. kavramların lügat ve ıstılah anlamlarını ve infâk ile olan
ilişkilerini incelemeye çalışacağız. İnfakın zıddını ise ‘buhl, katr, şuhh’ gibi kelimelerin
oluşturduğunu söylemiştik. Buhl ve katr kelimeleri cimrilik ile aynı anlamdadır. 526 Şuhh
ise cimriliğin son aşaması anlamındadır.527 Buradan hareketle cömertlik ve erdeminin
karşıtı olan cimriliği528 biz de infâkın zıddı olarak kabul ediyoruz.
1. BUHL
Buhl, ele geçirilen şeyi (mal) hapsetmenin, tutmanın uygun olmadığı yerde malı
tutmaktır. Bunun zıddı ise cömertlik (cûd)tir.529 Ayrıca ‘kerem’de buhl kelimesinin
zıddıdır.530 Buhl (cimrilik)531 iki kısımdır: Birincisi: kendi malında buhl, ikincisi;
525
İsmail Hakkı Bursevî, Muhtasarı Rûhu’l Beyân, I, s. 335.
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 143,147.
527
Izutsu,Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 148.
528
Izutsu,Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 143.
529
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 109.
530
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XI, s. 47.
526
83
başkasının malında buhl. Bunların her ikisi de zemmedilmiştir.532 Şu ayette geçtiği gibi:
“Onlar, cimrilikte bulunurlar (yebhalûne), insanlara da cimriliği emrederler (ve
ye’murûna’n-nâse bilbuhli) ve Allah'ın fazlından kendilerine verdiğini gizli
tutarlar. Biz o kâfirlere aşağılatıcı bir azab hazırlamışızdır.”533 Ayette de görüldüğü
üzere buhl hem kişinin kendisinde hem de başkasına tavsiye şeklinde iki durumda da
yapılmaktadır.
Cürcâni ise buhl’un kişinin kendi malında yaptığına, başkalarının malında yapılana
ise ‘şuhh’ denildiğini söylemiştir. Yine buhlun ihtiyaç anında îsârı terk etmek anlamına
geldiği de belirtilmiştir. Hakîm ise buhl’u şöyle tarif etmiştir: ‘Buhl, insanlık sıfatının
yok olup; hayvanlık adetlerinin ortaya konmasıdır.’534
Elmalılı ise şu ayetin yorumunda buhl’un iki şekilde olacağını söylemiştir:
“Bunlar cimrilik ederler (yebhalûne) ve insanlara da cimriliği emrederler (ve
ye’murûna’n-nâse bilbuhli). Allah'ın buyruğundan kim yüz çevirirse bilsin ki,
Allah şüphesiz müstağni ve övülmeğe layık olandır.”535
Sadaka ve yardım
vermekten, Allah yolunda harcama yapmaktan mallarını kıskanır, esirger ve hasislik
yaparlar, insanlara cimrilik emrederler. Buradaki emretme iki şekilde olur:
1. Ya nasihat ediyormuş gibi doğrudan doğruya ağızlarıyla söylerler. Tutumlu
olmaktan, idareden bahsederek sıkılığı, hasisliği teşvik ederler.
2.
Yahut halleriyle herkese cimrilik örneği olurlar.536
Kur’an’da yedi ayette ‘buhl’ ve değişik fiil şekilleri on kere geçmektedir.537 Buhl,
Kur’an’ı Kerim’de genelde zekatı vermemek538, başka verenlere engel olmak539, Allah
yolunda infak etmemek540, gibi anlamlarda kullanılmıştır. Ancak burada geçen Allah
yolunda infâk etmemek, harcamamak ya da bunların tel’in edilmesi, genel olarak
cimrilik değil, belirli dini faaliyet sahasındaki cimriliktir. Yani ebedi cehennem azabına
531
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 143.
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 109.
533
Nisa, 4/37.
534
el-Cürcânî, et-Târifât s. 52.
535
Hadid, 57/24.
536
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 158.
537
Al-i İmran, 3/180; Nisa, 4/37; Tevbe, 9/76; Muhammed, 47/37, 38; Hadid, 57/24; Leyl, 92/8.
538
Tevbe, 9/75,76.
539
Nisa, 4/37.
540
Muhammed, 47/38; Tevbe, 9/34.
532
84
çarptırılanlar, Allah yolunda cimri olanlardır. 541 Kur’an’ı Kerim’de buhl kelimesinden
başka ‘şuhh, katr’ gibi kelimeler de cimrilik anlamında kullanılmaktadır.
Kısaca izah etmeye çalıştığımız buhl kelimesinin infâk ile ilişkisine gelince, bu iki
kelime Kur’an-ı Kerim’de sadece bir ayette üç defa fiil şeklinde birlikte kullanılmıştır.
Şöyleki: “İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infâk etmeğe çağrılıyorsunuz; buna
rağmen sizden kimi cimrilik etmektedir (men yebhalü). Kim cimrilik ederse, artık
o, ancak kendi nefsine cimrilik etmektedir (ve men yebhal fe innemâ yebhalü an
nefsihî). Allah ise, Ganiy (hiç bir şeye ihtiyacı olmayan) dır; fakir olanlar ise,
sizlersiniz. Eğer siz yüz çevirecek olursanız, sizden başka bir kavmi getiripdeğiştirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz de olmazlar.”542
İnfâk ile buhl kelimelerinin lügat anlamlarına ve ıstılah anlamlarına baktığımızda
iki kelime arasında sıkı bir ilişki olduğunu görmekteyiz. Lügat olarak buhl, tutmak,
vermemek gibi anlamlara gelirken; infâk da, harcamak, sarf etmek, vermek anlamlarına
gelmektedir. Dolayısıyla da lügat olarak bu iki kelime karşıt anlam ifade etmektedir.
Buhl kelimesi ıstılahı olarak cömertliğin karşıtı olan cimrilik anlamına gelmektedir.
Cömertliğinde infâk ile eş anlamlı olduğunu söylemiştik. Bu durum da buhl kelimesi
lügat anlamında olduğu gibi aynı şekilde ıstılahî anlamda da infâkın zıt anlamına
gelmektedir. Bu izahlardan hareketle yukarıdaki ayeti incelediğimizde de Buhl
kelimesinin hem lügat hem de ıstılahî anlamını ifade edecek şekilde infâk kelimesinin
karşıt anlamında kullanıldığını görmekteyiz. Yukarıda ki açıklamalardan da anlaşıldığı
gibi buhl kelimesi infâk kelimesinin zıt anlam alanına giren kelimelerden birisidir.
2. KATR
Katr, katera fiilinden türeyen mastardır. 543 Cimri davranmak, az vermek gibi
anlamlara gelip, ‘katera alâ ıyâlıhı’ denildiğinde ‘yani onların nafakalarını daralttı,
azalttı’544, yani onlara karşı cimri davrandı anlamlarına gelir. Katr, geçimin
daralması,545 nafakanın azaltılması546 yani cimrilik yapmak anlamlarına gelir. Şu ayette
olduğu gibi: “Onlar, infâk ettikleri zaman ne israf ederler ne de cimrilik (ve lem
541
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 145, 146.
Muhammed, 47/38.
543
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, V, 71.
544
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab,V, 72.
545
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, V, 71.
546
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 655.
542
85
yakturû), ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”547 Bu ayette katr kelimesi kişinin sahip
olduğu
şeyleri dikkatsizce çarçur etmesi demek
kullanılmıştır.
548
olan isrâfın zıddı olarak
Burada katr aşırı harcamadan başlayarak harcamanın giderek azaldığı
çizelgede öteki ucu, yani cimriliğin son derecesini temsil etmektedir.549
Katera kökünden gelen kelimeler Kur’an-ı Kerim’de beş ayette geçmektedir.550 Bu
ayetlerden isim olarak gelen Yunus ve Abese surelerindeki kullanımları hariç diğer
yerlerde cimrilik yapma anlamında kullanılmıştır.
İnfak ile katr arasında ki ilişkiye gelince bu iki kavram Kur’an-ı Kerim’de iki
ayette551 birlikte geçmektedir. “De ki: «Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip
olsaydınız, infâk edersek onu bitirriz korkusuyla eli sıkı (leemsektüm haşyete’linfâk) olurdunuz (yani infâk etmekten kaçınır cimrice davranırdınız). (şüphesiz)
insan pek cimridir.(ve kâne’l-insânu gatûrâ).»”552 Burada ‘katûr’ kelimesi ‘bahîl’ ile
aynı anlamdadır. Yani buhl eden, hasis, eli sıkı cimri kişi demektir.553
“Onlar, infâk ettikleri zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik (ve lem yakturû).
İkisi arasında orta bir yol tutarlar.”554 Fiil şeklinde gelen katr kelimesi burada da
isrâfın zıddı olan cimrilik anlamında kullanılmıştır.
Ayetlerin anlamlarına baktığımızda katr kelimesi buhl anlamında yani cimrilik
yapmak anlamında kullanılmıştır. yukarıda da izah ettiğimiz gibi cimrilik yapmak da
infâk etmenin karşıt anlam alnına giren bir kelimedir. Bu kelimelerin lügat ve ıstılahî
anlamalarına baktığımızda da karşıt anlamlar ifade ettiklerini görmekteyiz. Yine
ayetlerde infâk ile katr arasında dikkat çeken diğer bir nokta da infakın ölçülerinden
bahsedilmektedir infâk ederken ne israf derecesinde aşırıya kaçmak nede sıkıntıya
sokacak derece de kısmak, vermemek gibi her iki davranışında yanlış olduğudur. Zira
bu ölçü başka bir ayette de şu şekilde ifade edilmektedir: “Elini boynuna bağlayıp
cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta
547
Furkan, 25/67.
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 147.
549
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 147.
550
Bakara, 2/36; Yunus, 10/26; İsra, 17/100; Furkan, 25/67; Abese, 80/41.
551
İsra, 17/100; Furkan, 25/67.
552
İsra, 17/100.
553
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 147.
554
Furkan, 25/67.
548
86
kalırsın.”555 Bu ayette de ifade edildiği üzere ne ifrat derecesine çıkma ne tefrit
derecesine inme her ikisinden de kaçınma ve orta bir yol tutmadır esas alınacak ölçü.
Netice olarak infâk ile katr kavramları arasında zıt anlam ifade etmeleri hasebiyle
sıkı bir ilişki olduğunu görmekteyiz. Ayrıca, infîk ederken cimrilikten kaçınmanın da
infâk konusunda önemli bir davranış olduğunu görmekteyiz.
3. ŞUHH
Şuhh, buhl demektir.556 Şuhh, adet haline gelmiş hırs ile yapılan cimriliktir.557 Şuhh,
buhlden daha şiddetlidir. Şöyle de denilmiştir: ‘Buhl, işlerin birinde yapılır, şuhh ise
geneldir, hepsini kapsar.’558 Yine buhl, mal ile, şuhh ise mal ve ma’rûf ile yapılır
denildi.559 Buhl kişinin kendi malında, şuhh ise başkalarının malında yapılır. 560
Elmalılı ise şuhhu şu şekilde tarif etmektedir: Şuhh, nefsin cimrilik, nekeslik,
hasislik dediğimiz hırs ve kıskançlık huyudur ki, cimrilik bunun dışa akseden
görüntüsüdür. Yani nefiste bir huy olması haysiyetiyle şuhh, fiilen vermemeye de
cimrilik denir. İbn Münzir’in Hasan Basrî’den rivayetine göre cimrilik, insanın
elindekini kıskanması, şuhh da herkesin elindekini kıskanması diye tarif edilmiştir.561
İbn Mesud ise şuhh’u ‘zulüm’ olarak tarif etmiştir şöyle ki: ‘İbn Mesud’a bir adam
gelmiş “Korkarım ben helak oldum” demiş. “Niye” deyince “çünkü” “Kim nefsinin
şuhhundan korunursa felaha erer”562 buyuruluyor. Ben ise şehîh bir adamım hemen
hemen benden bir şey çıkmaz.’ İbn Mesud: “O şuhh değil buhl’dür. Cimrilikte hayır
yoktur. Allah’ın zikrettiği şuh ise kardeşinin malını zulmen yemendir” diye cevap
vermiştir.563 İbn Ömer de şöyle demiştir: ‘Şuhh, bir adamın malını menetmesi değil
kendinin olmayana göz dikmesidir.’564
Âlûsî yukarıdaki rivayetler ve daha başkalarını naklettikten sonra der ki; dil
bilimcilerin hiç birinde şuhhun, bu tanımlardan bir şey görmedim. Maksat cimriliğin
son derecesi olmalıdır ki bununla vasıflanan kimse başkasının malına bile cimrilik eder.
555
İsra, 17/29.
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, II, 495.
557
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 446.
558
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, II, 495.
559
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, II, 495.
560
el-Cürcânî, et-Târifât, s. 52.
561
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 223.
562
Tegabün, 64/16; Haşir, 59/9.
563
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, VI, 173,174.
564
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 223.
556
87
Başkasının cömertlik yapmasını istemez. Ondan canı sıkılır da yapmasın diye çalışır.
Yahut o derece hırslı olur ki mü’min kardeşinin malını zulmen yer veyahut kendisinin
olmayan şeylere göz diker, başkasından olmasını da gönlü hoş görmez, kıskanır.565
Izutsu da şuhh ile buhl arasındaki ilişkiyi şöyle ifade eder: ‘Buhl cimrilik hareketlerinin
kendisine gösterdiği kısım, şuhh ise ruhun cimrice eylemleri gerekli kılan özel durumu’
ifade etmektedir.566
Yapılan bu tanımlamalardan hareketle şuh’un da genel olarak ‘Katr ve buhl’ gibi
cimrilik anlamına geldiğini bununla beraber ‘katr ve buhl’ dan daha genel anlam ifade
edip, Izutsu567 ve Âlûsî’nin568 de dediği gibi cimriliğin son derecesi, son aşaması
anlamında kullanılmaktadır.
İnfâk ile şuhh arasındaki ilişkiye gelince Kur’an-ı Kerim’de iki yerde ism-i tafdil569
üç yerde de mastar570 olarak toplam beş defa geçen şuhh kelimesi infâk ile sadece bir
ayette birlikte kullanılmıştır. “Öyleyse, gücünüz yettiğince Allah'tan korkun.
Dinleyin, itaat edin ve kendinizin hayrına olarak infâk edin. Kim de nefsinin
cimriliğinden korunursa (ve men yûga şuhha nefsihî); işte onlar, felaha erenlerin
kendileridir.”571
Bu ayette geçen şuhh kelimesini İbn Abbas, ‘Nefsin cimriliğini def etme’572
olduğunu söylemiştir. Elmalılı ise, ‘gücünüz yettiğince haris ve cimri olmamaya çalışın.
Nefislerinizin hırsına kapılıp da stok ve hasislik ile kendinizi, çoluk çocuğunuzu,
toplumunuzu felaketlere sürüklemeyin. Cömert ve yardımsever olmaya çalışarak Allah
için hayır işlerde yarışın’ diye yorumlamaktadır.573 Bu kelime diğer ayetlerde olduğu
gibi infak ile kullanıldığı bu ayetlerde de cimrilik anlamında kullanılmıştır.
İnfâk nasıl kişiyi daha sonra ailesini daha sonrada toplumu huzura, kurtuluşa
götürüyorsa şuhh (cimrilik) da aynı şekilde kişiden başlayarak aileyi ve daha sonra da
toplumu felakete, hüsrana götürmektedir. Ayetten anlaşıldığı gibi kişinin infâk
edebilmesi için öncelikle nefsini cimrilikten koruması gerekmektedir. Çünkü kişi
565
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 223.
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 148.
567
Izutsu,Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 148.
568
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 223.
569
Ahzab, 33/19.
570
Nisa, 4/128; Haşr, 59;9; Tegabün, 64/16.
571
Tegabün, 64/16.
572
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 557.
573
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 366.
566
88
cimrilik duygusundan kurtulamadıkça infâk etme eylemine geçemeyecektir. Yani kim
bu duygusunu yenip de infâk etme davranışını gösterirse o kurtuluşa erer, ama kim de
nefsinin bu duygusuna yenilir ve infâk davranışını gösteremezse o da hüsrana uğrar.
İnfâk
ve
şuhh
kelimelerinin
gerek
lügat
gerekse
ıstılahı
anlamlarını
düşündüğümüzde bu iki kelimenin karşıt anlamlara geldiğini ve bu yönüyle de
aralarında zıt bir ilişki olduğunu görmekteyiz. Yani şuhh kelimesi de infâk kelimesinin
zıt anlam alanına giren kelimelerden birisidir. Bu nedenle aralarında sıkı bir ilişki vardır
diyebiliriz.
Sırasıyla infâk ile aralarındaki ilişkileri açıklamaya çalıştığımız, ‘katr, buhl, şuhh’
kelimelerinin her üçünün de aralarında ince ayrılıklar bulunmak la beraber ‘cimrilik’
anlamına geldiğini ifade etmiştik. Cimrilik kelimesini de infâkın Türkçe karşılığı olarak
ifade ettiğimiz ‘cömertlik’ kelimesinin karşıt anlamını ifade ettiğini söylemiştik.
Buradan hareketle biz infâk kelimesinin zıt anlam noktasında tam Türkçe karşılığının
genel olarak ‘Cimrilik’ (Katr, buhl,şuhh) olduğunu söyleyebiliriz.
4. İSRÂF
İsrâf, sarafe fiilinin if’âl babından mastardır. İsrâf, haddi aşmak, maksadı aşmak,
Allah’ın helal kıldığı şeyleri yemede haddi aşmak574, adamın kendisine helal olmayan
bir şeyi yemesi ya da kendisine helal olan bir şeyi ihtiyacından fazla miktarda ve
normalin üstünde yemesi575, insanın yapmış olduğu her fiilde hadde tecavüz etmesi gibi
anlamlara gelmektedir. Bu durum (haddi aşma) infâk etmede olursa bu daha
meşhurdur.576 Yani infâk yaparken yapılan aşırılık ve haddi aşmada isrâf olarak kabul
edilir. İsrâfta bazen miktara, bazen de keyfiyete itibar edilir.577 Bu husus ta Süfyan esSevrî şöyle söylemiştir: ‘Allah’a itaat dışında infâk edilen her şey az da olsa israftır.’578
Gerek miktar, gerekse keyfiyet olarak ölçüyü kaçırmak, gereğinden fazla yemek,
içmek ve harcamak, aynen ‘tebzîr’ de olduğu gibi, gereksiz yere az da olsa harcamada
ve hatta infakta bulunmak, işte bütün bunlar, isrâf kavramının içindedir. Kur’an’da
mü’minlerden söz edilirken, “..infâk ettiklerinde isrâf etmezler ve cimrilik de..”579
buyurulmaktadır. Gerekli olmayan bir yere yapılan harcama, Allah’a ibadetin
574
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 148.
el-Cürcânî, et-Târifât, s. 32.
576
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 407.
577
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 407.
578
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 407; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 148.
579
Furkan, 25/67.
575
89
gerekliliklerini yerine getirmeyi sağlayacak bedeni gıdayı almanın ötesinde yiyip içme,
yerine göre hoş yemek gibi güzel harcamaların dışında yapılan masraflar, ne hacet ne de
güzel olmayan yararsız, boş yere ve gayr-ı meşru harcamalar ve ihtiyacın ötesinde ve
hakkı olmayan alanlara akıtılan nimetler isrâfa girer.580
İsrâf, yukarıda belirtildiği gibi, yalnızca mali harcamalardaki aşırılığı değil, bütün
davranışlarda vasat sınırı aşmayı da ifade etmektedir. Örneğin Kur’an’da Lut kavmi
müsrif bir kavim olarak anılır. Bunun sebebi de Allah, erkeler için fıtri bir ihtiyaç olarak
şehvetlerini giderme yolunda kadınları yarattığı ve onları nikahla ‘tohum atılan bir tarla’
kıldığı halde, Lut kavminin bu sınırı aşarak, meşru ve fıtri olmayan yollara yönelmiş
olmasıdır.581 “Lût'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: «Sizden önceki
milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz? Gerçekten siz
kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan bir
kavimsiniz (bel entüm kavmün müsrifûne).»”582 Görüldüğü üzere burada ism-i fail
şeklinde gelen ‘İsrâf’ aslî manasında yani ‘haddi aşmak’ anlamında kullanılmıştır.
İsrâf, doğru ölçüyü aşmak ya da ihlal etmek anlamında olup isrâfın birincil anlamı,
başkasının hakkı söz konusu olmaksızın meşru sınırların ötesine geçmek, aşırı sarfiyatta
bulunmak ve o nedenle de itidal sahibi olmamak, aşırılık yapmaktır. 583 Şu ayetlerde bu
anlamlarda kullanılmıştır:
“Onlar, infâk ettikleri zaman ne israf ederler (lem yüsrifû) ne de cimrilik, ikisi
arasında orta bir yol tutarlar.”584
“Ey Ademoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için
fakat isrâf etmeyin (ve lâ tusrifû), çünkü Allah müsrifleri sevmez.”585 Her iki ayette
de isrâf ölçüsüz olmak, ölçüyü aşmak anlamında kullanılmıştır.
Kur’an’-ı Kerim’de isrâf kelimesi, bir çok yönleriyle, Allah inancına karlı gelerek
normal sınırın dışına çıkmak anlamına gelmektedir. Müsrif bu çok yaygın olan
anlamıyla, imana karşı koyarken şiddet gösteren ve Allah’ı inkarda ileri giden kimse
olmaktadır.586 Şu ayette olduğu gibi: “Firavun ve erkanının kendilerine fenalık
580
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 305.
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 305.
582
A’raf, 7/80,81.
583
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 233,234.
584
Furkan, 25/67.
585
A’raf, 7/31.
586
El-Behiy, a.g.e, s. 265.
581
90
yapmasından korktuklarından, kavminin bir kısım gençleri dışında kimse
Musa'ya iman etmedi. Çünkü Firavun, o yerde hakimdi. O, gerçekten aşırı
gidenlerdendi (lemine’l-müsrifîn).”587 Firavun’un taşkınlığı onu müsriflerden, yani
Allah ve risaletine karşı gelmekte ileri gidenlerden olmaya dönüştürmüştür. Burada
müsrif, Allah’ı inkarda ileri giden, haddi aşan anlamında kullanılmıştır.
İsrâf, Kur’an-ı Kerim’de; ayrıca ‘şirk588, kâfir ve zâlim’589 gibi anlamlarda da
kullanılmıştır.590 Elmalılı ise isrâfı şu şekilde izah etmektedir: “Zaruretin, ihtiyacın ve
güzelliğin dışında, faydasız, zararlı, gayri meşru işlere yapılan harcamalar, yemede,
içmede, süslenmede ileri gitmek, haddi aşmak israftır. Hayır ve yarar getiren şeylere
harcamak ise tüketim değil, üretim demek olacağından isrâf olmaz.”591 İsrâf, genel
olarak mal sarfetme hususunda kullanılıyorsa da insanın yaptığı herhangi bir fiilde
haddini aşmaktır.592
Sonuç olarak Kur’an, isrâf ve ondan türeyen kavramları şöyle kullanır: İsrâf çok
yerde Allah’ı inkar ve O’na inanmama hususunda karşı koyup meydan okuma
anlamındadır. Pek az yerde de, saçıp savurmaya eşit olan harcamada ölçüsüzlük
manasındadır.593
Bütün bu tanımlamalardan anlaşılıyor ki, haramı helal, helalı haram yapmak, az da
olsa malı yasaklanmış şeylere harcamak, malı tamamen ziyan etmek, isrâf sayıldığı gibi
malı meşru bir sahada ve fakat aşırı derecede harcamak da isrâf sayılmaktadır.594
İsrâf ile ilgili bu açıklamalardan sonra infâk ile ilişkisine geçebiliriz. Kur’an-ı
Kerim’de türevleriyle birlikte yirmi üç defa geçen isrâf kelimesi595 infâk ile sadece bir
ayette birlikte geçmiştir. “Onlar, infâk ettikleri zaman ne israf ederler (lem yüsrifû)
ne de cimrilik, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”596 Bu ayette isrâf kelimesi, saçıp
savurmaya eşit olan harcamada ölçüsüzlük manasında kullanılmıştır. Bu kelimelerin
lügat anlamlarını düşündüğümüzde aralarında anlam ilişkisi olduğunu görmekteyiz.
İnfâk, lügat olarak harcamak, sarfetmek gibi anlamlara gelirken; isrâf da yapılan maddi
587
Yunus, 10/83.
Mü’min, 40/42,43.
589
Mü’min, 40/28.
590
Detaylı bilgi için bkz: (Izutsu,Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 234,235,236,237).
591
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, V, 448.
592
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili,VI, 268.
593
El-Behiy, a.g.e, s. 268.
594
Temel, a.g.e,s. 118.
595
Abdülbaki, Mucemü’l-müfehres, “SaRaFe” mad.
596
Furkan, 25/67.
588
91
ve manevi tüm harcamalarda haddi aşma, aşırı yapma anlamındadır. Bu yönüyle yapılan
meşru işlerde ki aşırılık ve ölçüsüzlükler
isrâf olarak kabul edilir bu aşırılık ve
ölçüsüzlükler infâkta olsa bile. Yani infâk yaparken yapılan aşırı ve fazla harcamalar da
isrâf olarak kabul edilir.597 Ayrıca meşru işlerde yapılan aşırı infâk, isrâf kabul edildiği
gibi, Allah’a itaat dışında gayrı meşru işlerde yapılan her türlü infakta az bile olsa isrâf
olarak kabul edilir.598 Aynı şekilde bu kelimelerin ıstılahî anlamlarını düşündüğümüz de
de aralarında sıkı bir ilişki olduğunu görmekteyiz. Genel olarak Allah rızası için yapılan
maddi ve manevi tüm harcamalar infâk olarak kabul edilirken; maddi ve manevi yapılan
tüm meşru işlerde haddi aşma,599 ölçüsüz olmada isrâf olarak kabul edilmektedir.
Buradan hareketle İslam, şu ayette olduğu gibi: “Elini boynuna bağlayıp cimri
kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.”600
Yapılan tüm işlerde ölçülü olmayı istemektedir. İşte isrâf ile infâk bu yönüyle önem arz
etmektedir. İslam meşru da olsa (infâk gibi) tüm işlerde haddi aşmayı (isrâf) yasaklar
ölçülü olmayı ister.
Netice itibariyle isrâf, infâk için bir ölçü görevi yapmaktadır. Yani infâk ederken
nasıl cimrilik derecesine inecek kadar kısmamak gerekiyorsa, aynı şekilde isrâf
dercesine varacak kadar da aşırı derecede de saçıp savurmamak gerekmektedir. Bu
yönüyle isrâf, infâkın ifrat derecesinin sınırını belirlemektedir.
5. TEBZÎR
Tebzîr kelimesi, bezera fiilinden gelir. Bu fiiflin manası, tohum ekmek, dağıtmak,
ölçüsüz dağıtmaktır. Bezr, tohum, nesil demektir. Bu fiilin tefîl babındaki mastarı olan
‘tebzîr’ ise tohumu gereken yere atmamak ve böylece onu kaybetmek, karşılığında bir
şey almamak anlamındadır. 601 Tebzîr, malı günah olan şeylere harcamak (infâk etmek)
demektir. Tebzîr, malı ifsat etmek ve israfta harcamaktır.602
Bu kelime manasından, ‘malı saçıp savurmak, sefihçe harcamak, gerektiği yere
sarfetmemek, az da olsa yararlı yerde değil de, yok olup gideceği yerde harcamak’
manaları çıkmıştır. Bu bakımdan, sözgelimi hak etmeyen kimseye az da olsa mal
vermek, infâkta bulunulmaması gereken yerlere infâkta bulunmak, kısaca malı gerektiği
597
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât s. 407.
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 407; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 148.
599
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VI, 268.
600
İsra, 17/29.
601
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV, 50; Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 113, 114.
602
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IV, 50.
598
92
yerde ve şekilde harcamamak, ’tebzîr’ kavramının içine girer. 603 “Yakınlara hakkını
ver. Miskine, yolcuya da. Ama saçıp savurma (velâ tübezzir tebzîrâ); Çünkü saçıpsavuranlar,
şeytanın
kardeşleri
olmuşlardır;
şeytan
ise
Rabbine
karşı
nankördür.”604 ‘Saçıp savurma’ ifadesiyle yasaklanan saçıp savurmaya gelince,
bundan anlaşılan, belirlenen yerler dışında yapılan ve genel yararı zarara uğratan
uygunsuz harcamadır. Bu sebeple ikinci ayet, yasaklamadan sonra saçıp dağıtanları
şeytanlara bağlamış ve Allah’a nankörlük edenler olarak tanıtmıştır. O halde saçıp
savuranlar,
az
harcayanlardır.
veya
çok
da dağıtsalar,
mallarını kötülük
ve
haksızlıklara
605
İbn Abbas ve İbn Mesud ayette geçen tebzîr kelimesini, Allah’ın hakkı dışında
yapılan infâktır ki bu yapılan infak dirhemin altıda biri de olsa606diye tefsir etmiştir.
Mücahid ise söyle yorumlamıştır: Bir kimse malının hepsini yerine uygun şekilde infâk
etse isrâf etmiş sayılmaz ama; yerine uygun olmayan şekilde bir gram dahi infâk etse
isrâf etmiş sayılır.607 Katade ise tebzîri, ma’siyete yapılan infâk olarak izah etmiştir.608
Bütün bu izahlardan da anlaşılacağı üzere tebzîr ile isrâf hemen hemen aynı anlamlara
gelmektedir. Bununla beraber araların ince anlam farklılıkları da vardır. İsrâf geneli
ifade eder, tebzîr ise özeli ifade eder. İsrâf, yalnızca mali harcamalarda ki aşırılığı değil,
bütün davranışlarda vasat sınırı aşmayı da ifade eder. Tebzîr ise özellikle mal yönünden
yapılan harcamalarda ki aşırılıkları ifade eder.609 İsrâfın uygun olan bir şeye fazladan
yapılan harcamaya dendiği, Tebzîrin ise uygun olmayan bir şeye yapılan harcamaya
dendiği de söylenmiştir.610
Bu açıklamalardan sonra infâk ile tebzîr arasında ki ilişkiye gelince bu iki kelime
Kur’an’da hiçbir ayette birlikte kullanılmamıştır. Ancak isrâf ile hemen hemen aynı
anlamlara gelmesi bu kelimenin infâk ile de aralarında bir bağ olduğunu göstermektedir.
Hak etmeyen kimseye az da olsa mal vermek yani infâkta bulunmak, infâk edilmemesi
gereken yerlere infâkta bulunmak tebzîr kavramı içine girdiği için infâk ile aralarında
bir bağ olduğu açıkça görülmektedir. “Yakınlara hakkını ver. Miskine, yolcuya da.
603
Ünal, Kur’an’da Temel Kavranmlar, s. 304.
İsra, 17/26, 27.
605
El-Behiy, a.g.e, s. 264.
606
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 284; İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, IV,
138.
607
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, IV, 138.
608
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, IV, 138.
609
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 304,305.
610
el-Cürcânî, et-Târifât, s. 33.
604
93
Ama saçıp savurma (velâ tübezzir tebzîrâ); Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın
kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.”611 Bu ayette infâk
kelimesi kullanılmamakla beraber, yakınlara, miskine, yolcuya vermek infâk kavramı
içine girmektedir. Bu infâkları yaparken de tebzîr (saçıp savurma) yapılmaması
istenmektedir. Tebzîr kavramı da israf kavramı gibi infâk için bir ölçü görevi
üstlenmektedir.. Yani infâk ederken nasıl cimrilik derecesine inecek kadar kısmamak
gerekiyorsa, “Onlar, infâk ettikleri zaman ne israf ederler ne de cimrilik, ikisi
arasında orta bir yol tutarlar.”612” ayetinde ifade edildiği gibi aynı şekilde isrâf
dercesine varacak kadar da aşırı derecede de saçıp savurmamak (tebzîr) gerekmektedir.
Bu yönüyle tebzîr de isrâf gibi, infâkın ifrat derecesinin sınırını belirlemektedir.
6. ZULÜM
Zulüm, zalame fiilinin mastarı olup, ‘bir şeyi kendine ait olan yerin dışında başka
bir yere koymak’ anlamındadır.613 Zulüm bir şeyi olması gereken yerinden başka bir
yere koymak, noksanlaştırmak, fazlalaştırmak veya mekanını ve zamanını değiştirmek
suretiyle olur. Örneğin, ‘zalemte’s-sikâe’ sulamayı vaktinde yapmadın; ‘zalamte’l-arz’
arza zulmettin yani, ‘kazılmaması gereken yeri kazdın’ demektir. Bu şekilde
kazılmaması gerektiği halde kazılan yere ‘mazlume’ buradan çıkan toprağa da ‘zalim’
denilmektedir.614 Zulüm, hakkı merkezinden başka mecraya çekmek, tecavüz etmek
anlamında da kullanılmıştır. Bu nedenle de küçük ve büyük günahlar için, zulüm
kelimesi kullanılmaktadır.615 Bu kökten gelen ‘zulmet’ ise aydınlığın zıddı olan karanlık
anlamındadır.616 Bazı alimler zulmün üç türlü olduğunu söylemişlerdir.617
1. Allah ile insan arasındaki zulüm ki bunun en büyüğü de küfür, şirk ve nifaktır.
Bu nedenle Allah şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki şirk büyük bir
zulümdür (le zulmün azîmün).”618 Ayrıca diğer ayetler dede zulmün küfür ve
nifakla izahı şu şekilde yapılmıştır: “Dikkat edin Allah’ın laneti
zalimleredir (ale’z-zâlimîne).”619, “Muhakkak ki zalimler için acı bir azab
611
İsra, 17/26,27.
Furkan, 25/67.
613
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII, 373; el-Cürcânî, et-Târifât, s. 164; Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s.
537; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili,II, 189.
614
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 537.
615
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 537.
616
el-Cürcânî, et-Târifât, s. 164.
617
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 537.
618
Lokman, 31/13.
619
Hud, 11/18.
612
94
vardır!”620, “Allah'a karşı yalan söyleyenden daha zalim (daha haksız)
kim olabilir (fe men ezlamü mimmen kezebe ale’l-lâhi)”621, “Allah'a karşı
yalan uydurandan daha zalim kim olabilir (ve men ezlamü mimmen ifterâ
ale’l-lâhi)?”622 Bu ayetlerden zulmün ne kadar kötü olduğu ve neticesinde
Allah’ın gazabına sebep olacağı bildirilmiş olup zulüm, şirk, küfür, nifâk gibi
anlamlarda kullanılmıştır.
2. İnsan ile diğer insanlar arasındaki zulüm olup haksızlık, hak yeme ve haksız
yere öldürülme gibi şeylerdir. Şu ayetlerde olduğu gibi: “Bir kimse zulmen
(haksız yere) öldürülürse (ve men gutile mazlûmen)”623, “Bir kötülüğün
karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun
ecri Allah'a aittir. Doğrusu O, zulmedenleri sevmez (lâ yuhıbbü’zzâlimîne).”624 Bu ayetlerde zulüm insanlar arasındaki haksızlık, hak yeme
anlamların da kullanılmıştır.
3. İnsanın kendisiyle nefsi arasındaki zulüm olup bu kısımla ilgili ayetlerde,
kişinin kendi nefsine haksızlık (zulüm) yaptığı bildirilmiştir. Şu ayetler de
olduğu gibi: “Bunu kim yaparsa nefsine zulmetmiş olur (fe gat zaleme
nefsehû).”625,
“yoksa
ikiniz
de
zâlimlerden
(mine’z-zâlimîne)
olursunuz.»”626, “Onlardan kimi nefsine zulmedicidir (fe minhüm zâlimün
linefsihî).”627, “Onlar kendilerine yazık ettikleri zaman (iz’zalemû
enfüsehüm)”628 görüldüğü üzere bu ayetlerde de zulüm kişinin kendi nefsine
yaptığı haksızlık anlamında kullanılmıştır.
Burada sıralanan zulüm çeşitlerinin hepsi de insanın kendi nefsine yaptığı
zulümde toplanmaktadır.629 Bu nedenle de Allah, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde
buyurmaktadır. “Allah onlara zulmetmedi (vemâ zalemehümül’lâhü), fakat onlar
kendi nefislerine zulmediyorlar (velâkin kênû enfüsehüm yazlimûne).”630
620
İbrahim, 14/22; Furkan, 25/37; İnsan, 76/31.
Zümer, 39/32.
622
En’am, 6/93.
623
İsra, 17/33.
624
Şura, 42/40.
625
Bakara, 2/231.
626
Bakara, 2/35.
627
Fatır, 35/32.
628
Nisa, 4/64.
629
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 538.
630
Nahl, 16/33.
621
95
Sonuç olarak, en büyüğünden en küçüğüne kadar insanın gerek Allah’a, gerek
başkalarına, gerekse kendine karşı her türlü yanlış, yersiz, zamansız, eksik ve fazla
hareketi zulüm kavramının içine girmektedir.631
Zulüm kavramı ile ilgili bu açıklamalardan sonra, konumuz olan infâk ile zulüm
arasında ki ilişkiye geçebiliriz. İnfâk ile zulüm kavramı fiil ve ism-i fail kalıplarında
yedi ayette birlikte kullanılmaktadır. 632 Bu ayetlerden Al-i İmran suresindeki zulüm
kelimesi yukarıda üçe ayırdığımız zulüm çeşitlerinden insanın kendisiyle nefsi arasında
ki zulüm kısmına girmektedir. Bakara633 ve Enfal surelerindeki ayetlerdeki zulüm ise
insan ile diğer insanlar arasındaki zulüm kısmına girip haksızlık, hak yeme
anlamlarında kullanılmıştır. Zira bu ayetlerde yapılan infakların haksızlık (zulüm)
yapılmadan karşılığının verileceği bildirilmektedir. Bakara suresinde 254. ayette ise
zulüm, Allah ile insan arasındaki zulüm kısmına girip inanıp da infâk edenlerin
karşısındaki kafirler anlamında kullanılmıştır.
İnfâk ile zulüm kelimesinin birlikte geçtiği şu ayeti Elmalılı yorumlarken şöyle bir
ilişki kurmaktadır. “Nafakadan her ne infâk eder veya adaktan her ne adarsanız,
muhakkak Allah onu bilir. Zulmedenlerin yardımcıları yoktur (vemâ li’z-zâlimîne
min ensâr).”634 Zulüm her hangi bir şeyi hakkı ve layıkı olan yerin dışında bir yere
koymak demek olduğundan, hayır tohumu ekmek için yapılması gereken infâkları
isyan, günah ve şerlere sarf ederek; şer tohumu ekmek veya itaatlere yönelik olması
gereken adakları günahlara dönüştürmek, mallarını gizleyip, borç olan sadakaları
vermemek, engellemek veya adaklarını yerine getirmemek veya kötü ve bozuk şeyler
infâk etmek, veya gösteriş, iyiliği başa kakma ve eziyet ile infâk etmek veya daha başka
bir şekilde Allah’ın hukukunu veya kulların hukukunu gizleyip değiştirmek suretiyle
zulmedenler, nihayet kendilerine yazık etmiş olurlar.635 Yani Allah’ın istediği şekilde ve
istediği yerlere yapılmayan infâklarda bir şeyi kendine ait olan yerin dışında başka bir
yere koymak, noksanlaştırmak, fazlalaştırmak veya mekanını ve zamanını değiştirmek
anlamına geldiği için zulüm olarak kabul edilmektedir.
Netice olarak infâk ederken haksızlık yapmamak, hak yememek, haddi aşmamak,
hak ettiği yer dışında yanlış yerlere infâk etmemek gerekir. Zira bu şekilde yapılan bir
631
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 310.
Bakara, 2/254, 270, 2l72; Al-i İmran, 3/117; Enfal, 8/60.
633
Bakara, 2/272.
634
Bakara, 2/270.
635
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili,II, 189, 190.
632
96
infâk, hak olan bir ibadetten çıkıp bunun tam aksi olan zulüm konumuna geçer. Bu
yönüyle de zulüm kelimesi infâkın zıt anlam alanına girmektedir. Ancak bu zıtlık, şuhh,
buhl, katr gibi, infâk kavramının doğrudan zıt anlam alanını ifade etmez. Çünkü zulüm,
infâk eyleminin değerine ilişkin bir kavramdır. Yani infâk ya zulüm şeklinde yapılır, ya
da infâk yapılmaz zulüm olur.
7. MÜNKER
Münker, ma’rûfun karşıtıdır.636 Münker, nekira kökünden ism-i mef’ul olup bu
fiil, ‘tanımamak, bilmemek’ anlamlarına gelmektedir. Mastarı ise nekr, nukr, nekaret
şeklinde gelmektedir.637 Kur’an’da şu ayetlerde bu anlamlarda kullanılmıştır: “Ellerini
ona uzatmadıklarını görünce, durumlarını yadırgadı (nekirehüm) ve içine korku
düştü.”638, “Yusuf'un kardeşleri gelip yanına girdiler. Kendisini tanımadıkları
halde (vehüm lehû münkirûn) o onları tanıdı.”639 Bu ayetlerin her ikisinde de bu fiil,
‘bilmemek, tanımamak’ anlamında kullanılmıştır. İnkâr kelimesi de aynı kökten
gelmekte olup, bir şeyi reddetmek, kabul etmemek, bilmemek demektir. 640
Münker, her sahih aklın çirkinliğine hükmettiği şey641, şeriatın kerih gördüğü642,
haram kıldığı, çirkin gördüğü her şeydir. 643 Al-i İmran suresi 114. ayeteki “kötülükten
menederler” cümlesinde belirtildiği gibi içinde Allah’ın rızasının bulunmadığı her
türlü fiil ve söz644, kitap ve sünnetin çirkin gördüğü şey645 demektir. Elmalılı münkeri şu
şekilde tarif etmiştir: “Münker, ne şeraitte ne de göreneklerde tanınmayan, yeri olmayan
demektir. Zira şeraitte ve göreneklerde uygun görülmeyen davranışlar hoş karşılanmaz,
öfke uyandırır, red ve inkar edilir.”646 Zıt anlamlar ifade eden ma’rûf ile münker
kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayette birlikte kullanılmakta olup aralarında şu
şekilde bir ilişki bulunmaktadır. Münker, lügat olarak ‘tanınmayan, yabancı bu nedenle
de makul olmayan ya da kötü anlamlarına gelmektedir.’ Kur’an, peygamber ve mü’min
topluluğa tekrar tekrar , vurgulu bir dille, ‘ma’rûfu emri ve münkeri nehyi’ tenbih
636
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, V, 233; el-Cürcânî, et-Târifât, s. 264.
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, V, 232-233.
638
Hud, 11/70.
639
Yusuf, 12/58.
640
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, V, 233.
641
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 823.
642
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 823.
643
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, V, 233.
644
el-Cürcânî,, et-Târifât, s. 264.
645
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, V, 90.
646
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, V, 89.
637
97
etmektedir. Bu çerçeve de her iki terim son derece genel ve şumullü (dînen) iyi ve
(dînen) kötü fikirleri temsil etmekte olup, ma’rûf, gerçek inanıştan doğup onunla ahenk
arz eden eylemleri, münker de Allah’ın emirleri ile çatışacak mahiyetteki fiilleri
anlatmaktadır.647 Şu ayette olduğu gibi: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar
birbirlerinin velileridir; iyiyi (bi’l-ma’rûf) emreder kötülükten (ani’l-münker)
alıkorlar.”648
Beydavi ise ma’rûf un inanç, iman, itaat ve baş eğme, münkerin ise küfür ve
başkaldırma (meâsi)ya muâdil olduğunu söylemektedir.649 Şu ayetlerde olduğu gibi:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden (ye’murûne bi’lma’rûf ve yenhevne ani’l-münker) bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler
onlardır.”650, “Siz insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği
emreder, kötülükten sakındırır (te’murûne bi’l-ma’rûf ve tenhevne ani’l-münker)
ve Allah'a inanırsınız.”651
İnfâk ile münker arasındaki ilişkiye gelince şunları söyleyebiliriz: İnfâk ile
münker kelimeleri hiçbir ayette birlikte kullanılmamıştır. Ancak infâkın yakın anlam
alnına giren ma’rûf ile zıt anlam ifade etmesi hasebiyle infâk ile aralarında bir ilişki
olduğu anlaşılmaktadır. Ma’rûf, şeraitte güzel olan herşey, cömertlik, selim kalbin ve
şeriatı’ın güzelliğine hükmettiği, kitap ve sünnet’e uygun düşen kısaca hayırlı olan tüm
işlere652 denilmekteydi. Münker ise her sahih aklın çirkinliğine hükmettiği şey653,
şeriatın kerih gördüğü654, haram kıldığı, çirkin gördüğü her şey655, içinde Allah’ın
rızasının bulunmadığı her türlü fiil ve söz656, kitap ve sünnetin çirkin gördüğü şey657
demekdi. Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere bu iki kavram birbirlerinin karşıt
anlamlarını ifade etmekteler. Kısaca iyi ve güzel olan her türlü davranış ma’rûf , kötü ve
çirkin olan her türlü davranışta münker kavramı içerisine girmektedir.
647
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 284.
Tevbe, 9/71.
649
Izutsu, Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 284.
650
Al-i İmran, 3/104.
651
Al-i İmran, 3/110.
652
el-Cürcânî, et-Târifât, s. 250; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, IX, 239; Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar,
s. 281. Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, III, 17.
653
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 823.
654
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 823.
655
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, V, 233.
656
el-Cürcânî, et-Târifât, s. 264.
657
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, V, 90.
648
98
Kur’an’da ma’rûf kelimesi geçtiği yerlerde genel olarak kötünün karşıtı658 olan iyi
ve güzel yapılan tüm davranışları içermektedir. Bu da infâkın ‘mal gibi maddi şeylerle
olabileceği gibi, mal dışında bir takım manevi şeylerle’659 yapılan tüm harcamaları ve
hatta ‘saygı-sevgi ve selamdan yapılan her hangi bir hayrı’660 da kapsayan tanımıyla
örtüşmektedir.
Buradan
hareketle
anne-babaya,
yetime,
yoksula,
akrabaya,
komşuya,yolda kalmışa yapılan tüm maddi manevi infâklar aynı zamanda ma’rûf olarak
da ifade edilebilir. Zira infâk etmek de Allah tarafından istenilen güzel ve iyi olan bir
davranıştır. Aynı şekilde ma’rûf olarak sayılan bu davranışların aksinin yapılması da
münker kavramı içerisine girmektedir. Nasıl ma’rûf olarak sayılan bu davranışlar bir
yönüyle infak ile örtüşüyorsa yani infâkı yakın anlam alanını oluşturuyorsa aynı şekilde
ma’rûfun aksi olan münker de infâkın karşıt anlam alanını oluşturmaktadır. Bu yönüyle
de infâk ile münker arasında karşıt anlamlar oluşturmaları hasebiyle bir ilişki olduğu
görülmektedir.
İnfâk genel anlamda iyi ve güzel olan her şeyi kapsadığı için, kötü ve çirkin olan
her şeyi kapsayan münker ile zıt anlam oluşturmaktadır. Ayrıca infâkta başkasına
yapılan iyilik, güzellik anlamı, münker de ise başkasına yapılan kötülük, çirkinlik
anlamı vardır. Bu yönüyle de münker de infâkın zıt anlam alanına giren kelimelerden
birisidir. Ancak bu kelimede zulüm kelimesi gibi doğrudan infâkın zıt anlam alanına
girmez. Çünkü bu kavramda zulüm gibi infâk eyleminin değerine ilişkin bir kavramdır.
Yani infâk ya kerih bir şekilde yapılır, ya da infâk yapılmaz yapılan bu davranış münker
olmuş olur.
8. ŞERR
Şerr, hiçkimsenin rağbet etmediği, hekesin kaçtığı şeydir.661 Şerr, istenmeyen,
kötülük, kötü şey manalarında kullanılmıştır.662 Şerr kelimesinin zıddı ise herkesin
rağbet ettiği şey olan ‘hayır’dır.663
Kur’an’da insanın dünya ve ahiret hayatı ile ilgili olarak sık sık kullanıldığı iki
kavram hayır ve şerdir. Hayır ve şerr ya mutlaktır ya da izafidir. Mesela adalet, akıl ve
fazilet gibi şeyler mutlak hayır; zulüm ve her türlü kötülük ise mutlak şerdir. Allah için
658
El-Behiy, a.g.e, s. 237.
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 819.
660
Elmalı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 176; II, 198.
661
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 448.
662
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 243.
663
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 300, 448.
659
99
yapılan her amel hayır, bunun dışındaki ameller ise şerdir. Bu türden neyin hayır neyin
şer olduğunu insan bilebilir yani bunlar mutlak hayır ve şerlerdir, neyin yapılıp neyin
yapılmaması gerektiği insana rasuller tarafından bildirilmiştir. Bunun dışında ise,
insanın başına bazı belalar gelir, evi yanar, çocuğu ölür, parası gider bunları şerr
sanabilir. Oysa bunlar, belki hakkında hayırlıdır. İşte bu tür şerlerde insanın daha
önceden kestiremeyeceği izafi şerlerdir. 664 Tek cümle ile ifade edecek olursak: hayır,
hoşlanılacak; şerr ise, hoşlanılmayacak şeyleri içermektedir.665
Kur’an’-ı Kerim’de ‘şerr’ kavramı yirmi yedi ayette geçmektedir. Bu ayetlerde şu
konular işlenmiştir: Yeryüzündeki canlılar içerisinde en şerlisi (kötü) nin akletmeyen
sağırlar, dilsizler666 ve kafirler667 olduğu, insanların hayırla imtihan oldukları gibi şerr
ile de imtihan oldukları668, insanların hayır olarak gördükleri şeylerin şer olduğu, şerr
olarak gördükleri şeylerin ise hayır olduğu669, Allah’ın yarattığı şeylerin, karanlık
çöktüğü zaman gecenin, düğümlere üfleyen büyücülerin, haset ettiği zaman
hasetçinin670 ve sinsi vesvesecinin671 şerlerinden Allah’a sığınılması gerektiği gibi
konular işlenmiştir.
Şerr ile ilgili bu tanımlamalardan sonra konumuz olan infâk ile şerr arasındaki
ilişkiye geçebiliriz.
İnfâk ile şerr kelimeleri Kur’an’da hiçbir ayette birlikte kullanılmamıştır. Ancak bu
kelimenin infâk ile yakın anlam ilişkisi olan ‘hayır’ kelimesi ile zıt anlam oluşturması,
infâk ile de aralarında bir ilişki olduğunu göstermektedir. İnb Kesir’in de söylediği gibi
‘hayr, Allah’ın rızık olarak verdiği şeylerden yapılan infâktır.’672 İnfâk ile hayr’ın
hemen hemen aynı anlamlar ifade ettiğini, hayr kelimesinin infâkın yakın anlam alanına
giren kelimelerden biri olduğunu daha önce izah etmiştik. Bu durumda hayır olarak
yapılan tüm davranışların aksinin yapılması da şerr olarak kabul edilmektedir. İnfâk ile
yakın anlam ilgisi olan hayır kelimesinin zıddını oluşturan şerr kelimsinin de aynı
664
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 244, 245.
Izutsu,Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, s. 291.
666
Enfal, 8/22.
667
Enfal, 8/55.
668
Enbiya, 21/35.
669
Bakara, 2/216.
670
Felak, 113/1-5.
671
Nas, 114/4.
672
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, VI, 234.
665
100
şekilde infâk ile zıt anlam oluşturduğunu, dolayısıyla infâkın zıt anlam alanına giren
kelimelerden birisi olduğunu söyleyebiliriz.
Netice itibariyle; genel olarak şerr, kötülük manasında kullanılmıştır. Hayrın zıddı
olan şerr, infâk ile beraber hiçbir ayette kullanılmamasına rağmen; anlam itibariyle
düşündüğümüz de ‘kötülük’ manasına gelen şerr, ‘iyilik’ anlamına gelen infâkın zıt
anlam alanına girmektedir. Ancak bu kelimede zulüm ve münker kelimesi gibi doğrudan
infâkın zıt anlam alanına girmez. Çünkü bu kavramda zulüm ve münker gibi infâk
eyleminin değerine ilişkin bir kavramdır. Yani infâk ya kötü bir şekilde yapılır, ya da
infâk yapılmaz yapılan bu davranış şerr olmuş olur.
Genel bir değerlendirme yapacak olursak diyebiliriz ki, infâk kavramının zıt anlam
alanını oluşturan kavramlar genelde ‘cimrilik yapmak, eli sıkı olmak, saçıp savurma,
maddi ve manevi her türlü hayır yapmaktan kaçmak, başkalarına yardım etmemek,
kötülük yapmak, iyiliği engellemek’ gibi anlamlar üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu
kavramlara baktığımız da ‘buhl, katr, şuhh’ (cimrilik), ‘isrâf, tebzîr’ haddi aşmak,
ölçüsüz davranma, saçıp savurma, ‘münker’ kötülük yapma, ‘şerr’ kötülük, ‘zulüm’ de
haksızlık yapma noktasında ‘infâk’ kavramının zıddı olarak kullanılmıştır. Genel
anlamda bu kavramları düşündüğümüz de bunları kesin çizgilerle birbirlerinden
ayırmak mümkün değildir. Çünkü bunların hepsinin birbirleri ile sıkı bir bağı vardır.
Sonuç itibariyle infâkı genel olarak, Alah’a itâat ve ibadet, iyilik niyeti ile yapılan,
kişinin kendisine, ailesine, akrabalarına, eşine dostuna ve ihtiyaç sahiplerine kısacası
İslama ve Müslümanlara, hatta bütün insanlığa faydası olan, mal, mülk, para, makam,
ilim, nasihat, yol gösterme, nefse hizmet, izzet, ikram ve ağırlama, kalp iradesi, hatta
saygı-sevgi ve selam gibi maddi-manevi her türlü hayrı, yardımı, harcamayı ve
davranışı içine alan; gerek zorunlu infâk (ailenin geçimi, zekat, fıtır sadakası, kefaretler,
kurban ve nezir), gerekse gönüllü infâk (sadaka, yoksulu doyurma, yedirme, vakıf)673
gibi ibadet ve davranışları içine alan
dinî ve ahlakî bir davranış biçimi olarak
düşündüğümüzde bu kavramın tam olarak Türkçe karşılığının İbn Teymiyye’nin de
söylediği gibi cömertlik ya da herhangi bir karşılık beklemeden birisine bir şey sunma
olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü gerek meddi gerekse manevi olsun yapılan tüm faydalı
davranışların temelinde cömertlik yatmaktadır. Cömertlik duygusu olmayan bir insan
673
Zorunlu ve gönüllü infâk ile ilgili detaylı bilgi için bkz: Kasım Yürekli, İnfak Mü’min’in Temel
Özelliği, s. 88, 118.
101
başkalarına faydalı olan hiçbir davranışta bulunmaz. Buradan hareketle, ‘katr, buhl,
şuhh’ gibi kelimelerin aralarında ince anlam ayrılıkları bulunmakla beraber ‘cimrilik’
anlamına geldiğini, cimrilik kelimesinin de infâkın Türkçe karşılığı olarak ifade
ettiğimiz ‘cömertlik’ kelimesinin karşıt anlamını ifade ettiğini düşündüğümüzde, infâk
kelimesinin zıt anlam noktasında tam Türkçe karşılığının ‘cimrilik’ olduğunu
söyleyebiliriz.
102
İKİNCİ BÖLÜM
İŞLEVSEL VE AHLÂKÎ AÇIDAN İNFÂK
Bu bölümde, Kur’an’da önemli bir yere sahip olan ve maddi ve manevi olarak
yapılan birçok ibadet ve davranışı içine alan infâkın pratiğini ayetler ışığında
inceleyeceğiz. Öncelikle bütün ibadetlerle yakından ilgili olan îmân kavramını ele
alarak bu kavramın infâk ile olan ilişkisine değineceğiz. Daha sonra insanlardan
yapılması istenilen infâkın öncelikli olarak kimlere karşı yapılması gerektiğini, bu
davranışın yapılması sonucunda hem bu dünyada hem de ahirette insana neler
kazandırıp neler kaybettireceğini, yani infâkın, işlevsel olarak toplumun temelini
oluşturan bireye bakan yönüyle ne gibi fayda ve zararının olacağını görmeye
çalışacağız. Ayrıca infâkın, yapılırken ne gibi ahlâkî esaslara göre yapılacağı, bu ahlâkî
esaslara dikkat edilmeden yapılan infâkların işlevsel olarak ne derece geçerliliğinin
olacağını ayetlerle beraber açıklamaya çalışacağız.
I. DÎNÎ BİR EYLEM OLARAK İNFÂKIN SARF YERLERİ
A. ÎMÂN-İNFÂK İLİŞKİSİ
Îmân, nefsin mutmain olması ve korkunun giderilmesi anlamına gelip674 ‘emn’
mastarından türetilmii if’âl vezninde bir mastardır. Lügatte, “tasdik etmek, güvenmek,
boyun eğmek, şeriatı kabul etmek” anlamlarına gelmektedir.675 Daha çok ‘tastik etmek’
anlamında kullanılmaktadır.
Îmân, tasdik demektir. “Sen bizi tasdik edici değilsin”676 ayetinde ‘mü’min’
kelimesi, “tasdik eden” anlamında kullanılmıştır. Îmânda asıl olan Allah’ın emanetine
bağlılıktır. Bir kimse hem dili hemde kalbiyle tasdik ederse, o kimse mü’mindir.677
Terim anlamında îmân; kalp ile tasdik dil ile ikrardır.678
Kur’an’da îmân kelimesi genel olarak tasdik etmek anlamında kullanılmıştır.
Tasdik etmek demek bir şeyi tamamen kabul etmek, onaylamak, yalanlamamak
674
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 90.
Fîrûzâbâdî, Kamusu'l-Muhit, Müessesetü er-Risaleti, 3. Baskı, Beyrut-1993, s. 1518.
676
Yusuf, 12/17.
677
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XIII, 23.
678
Muhammed Hanefi Manisevi, Şerhu fıkh-ı ekber, Daru’n-Nil, 2007, s. 52.
675
103
demektir. “Onlar, gabya îmân (tasdik) ederler (ellezîne yü’minûne bil’-gayb)”679,
“Ey Muhammed, onlar sana indirilen kitaba da senden önce indirilenlere de
inanırlar (tasdik edip kabul ederler.)”680, “Müminler ancak Allah'a ve Resûlüne
îmân eden (êmenû bil’-lâhi ve rasûlihî), ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah
yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.”681
ayetlerinde îmân; ‘tasdik etmek, kabul etmek’, mü’min de ‘tasdik eden’ anlamında
kullanılmıştır.
Îmân ile infâk arasındaki ilişki bağlamında bu iki kavram on iki ayette birlikte
geçmektedir. Bu ayetlerden birkaç örnek vererek îmân ile infâk arasındaki ilişkiyi
inceleyelim.
“Onlar ki gayba inanırlar. Namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak
verdiğimiz şeylerden de infâk ederler.”682
“Onlar (o mü'minlerdir ki) namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık
olarak verdiğimiz şeylerden infâkta bulunurlar.”683
“Îmân eden kullarıma söyle: Namazı kılsınlar, alışveriş ve dostluğun
olmayacağı gün gelmezden önce; kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli, açık infâk
etsinler.”684
“Onların (inanaların) yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından
uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden infâk ederler.”685
Bu ayetlere bakıldığında “münfik” in en temel özelliği “inanan (mü’min)” insan
olmasıdır. Buna göre infâk imanın sonucu, meyvesi diyebiliriz. Bu ayetler
göstermektedir ki; Allah’a îmân etmeksizin, namaz kılmaksızın infâk sahibi olmak
mümkün değildir. Bu nitelikler insanda bulunduğu zaman infâk da söz konusu olabilir.
Elmalılı, Bakara suresi üçüncü ayetin tefsirinde îmân ile infâk arasındaki ilişkiyi şu
şekilde açıklar: “Görülüyor ki bu ayette İslam binasında imandan sonra iki amel
679
Bakara, 2/3.
Bakara, 2/4.
681
Hucurat, 49/15.
682
Bakara, 2/3.
683
Enfal, 8/3.
684
İbrahim, 14/31.
685
Secde, 32/16.
680
104
zikrolunmuştur. Şeraitte bunlar, diğerlerinden evvel farz kılınmıştır. Namaz ve zekat686
çünkü bunlar, bütün ibadetlerin asıllarıdır ve burada bilhassa zikredilmeleri,
özelliklerinden dolayı değil, diğerlerinin türlerine işareti de içerdiklerindendir. Zira
bütün ibadetler iki türe ayrılmaktadır. Biri bedeni ibadetler diğeri de mali ibadetlerdir.
Dolayısıyla namaz bütün bedeni ibadetlerin asli temsilcisi, zekat da bütün mali
ibadetlerin asli temsilcisidir. Bunlar, îmânın ilk müeyyidesi ve amel olarak ilk
açılımlarıdır. Dolayısıyla bu ayette bütün îmân prensipleri gaybda, bütün amellerin
asılları da namaz ve infâkta özetlenerek İslam dininin ilmi, ameli, asıl unsurları ve alt
unsurları özetlenmiştir.”687 Elmalılı’nın bu yorumundan anlaşıldığı gibi infâk imandan
sonra bir insan da olması gereken temel vasıflardan birisidir. Îmânın saç ayaklarından
biri olan mali ibadetleri içermektedir. İslam alimleri, bu ayette geçen (‫)وﻡ رزه ن‬
ifadesinin farz ve nafile olan bütün infâkları kapsadığı gibi sadece infâkın bir nevi olan
zekatı kapsadığını da söylemişlerdir.688
Îmânla beraber infâkın geçtiği diğer ayetleri de incelediğimizde imanla beraber
insanda olması gereken vasıfların sıralandığını ve bu vasıflar arasında infâkın da
olduğunu görmekteyiz.
Bütün bu ayetlerden anlaşılıyor ki infâkın temel şartı imandır. Îmân olmadan
infâktan söz etmek mümkün değildir. Çünkü yapılan ameller ancak îmân ile sahih
olur.689
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Îmân, her şeyin temel şartıdır. İnfâkın temel
şartı imandır. Îmân olmadan infâkın olması mümkün değildir. İnfâk imanın bir sonucu,
meyvesidir. İnfâk da diğer ibadetler gibi imanın kemale ermesini sağlayan imanı hakiki
anlamda kemale erdiren bir ibadettir ve mü’min olan her insanda olması gereken bir
vasıftır.
B. ALLAH YOLUNDA (FÎ SEBÎLİLLÂH) İNFÂK
Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın kullarından yapmalarını istediği bir çok ibadet vardır.
Bu ibadetler namaz gibi bedeni olduğu gibi infâk gibi mali de olabilir. Kur’an’da infâk
686
Elmalılı, burada geçen infakla ilgili kelimeyi farz olan zekat olarak kabul eder. Zira infakın
tanımlarından da hatırlayacağımız gibi zekatta infakın bir nevidir. Bkz, Elmalılı, Hak Dînî Kur’an
Dili, I, 178.
687
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 178.
688
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 158; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 2.
689
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III, 397.
105
edilecek yerlerin “fakirler690 ana baba, yakınlar, yetimler, düşkünler ve yolcular”691
olduğu bildirilmektedir. Allah’ın Kullarından yukarıda infâk etmelerini saydığı yerlerle
beraber ayrıca kullarından Allah yolunda (fî sebîlillâh) da infâk etmelerini
istemektedir.692 İşte insan hayatında önemli bir yere sahip olan bu ibadetlerden infâkın
da kendi içerisinde sarf edildiği yerler arasında ‘fî sebîlillâh’ ayrı bir öneme sahiptir.
Fî sebîlillâh, genel olarak; Allah yolunda, din uğrunda gönülden arzulayarak ve
tam bir rıza ile sarfedilenlerin yani gerek farz ve vacip gerek nafile ve tatavvu
(müstehap ve mendup gibi ibadetler) olsun hayır ve hasenata mal harcama anlamına
gelmektedir.693, Fî sebîlillâh bu anlamlara gelmekle beraber daha çok ‘cihad’ anlamında
kullanılmaktadır.694 Yani fî sebîlillâh kavramı İslami örfte cihada has isim olmuştur.695
Allah yolunda infaâkın insanın gerek bu dünyası gerekse ahireti için ne derece
önemli olduğunu ayetler ışığında incelediğimizde daha iyi göreceğiz.
“Allah yolunda infâk edin, kendinizi kendi elinizle tehlikeye atmayın”696
Örneğin bu ayette, eğer bencil davranır ve Allah yolunda harcama da bulunmazsanız, bu
dünyada aşağılık bir hayat sürer ve ahirette de en büyük azaba uğrarsınız. Bunun
sonucunda Allah bu dünyada kafirleri size hakim kılar ve Ahirette de O’nun verdiği
serveti O’nun yolunda harcamadığınız için sizi cezalandırır. 697
Yine eğer Allah yolunda infâk edilirse bu dünyaya bakan yönüyle yapılan
harcamalar eksiksiz kat be kat daha fazlasıyla verilir. 698 Ama asıl karşılığı cennette
biçilecektir, yani öncelikle bu davranışınız sizi cennete girdirecek699, cennete girmekle
yine bu davranışınızdan dolayı yani Allah yolunda yaptığınız infaktan dolayı azap ve
korkudan emin olacak, üzülmeyeceksiniz.700 işte o zaman bire yedi yüzden aşağısı
yoktur. Allah işte böyle veya daha çok katlar da katlar. Yedi yüz sadece iki kat değil,
daha fazla katla artırır. Katlanan asılları sonsuza dek gider.701 Ama eğer bu dünyada
690
Bakara, 2/273.
Bakara, 2/215.
692
Bu ayetler için bkz: Bakara, 2/195, 261, 262, 254, 273; Enfal, 8/36, 60/; Muhammed, 47/38; Hadid,
57/10.
693
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 164.
694
İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XI, 320; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 166.
695
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 264.
696
Bakara, 2/195.
697
Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an; I, 135.
698
Bakara, 2/261; Enfal, 8/60.
699
Hadid, 57/10.
700
Bakara, 2/262.
701
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 165.
691
106
sizin için çok önemli bir ibadet olan Allah yolunda infak etmekten kaçarak cimrilikte
bulunursanız size bu vaat edilenleri gerek bu dünyada gerekse ahirette bulamamakla
beraber Allah sizin “yerinize sizden başka bir kavmi getirir. Sonra onlar sizin
benzerleriniz olmazlar.”702
Yukarıda örnek olarak verdiğimiz ayetlerden de anlaşılacağı üzere Allah yolunda
infak etmek insanın hem bu dünyasını hem da ahiretini etkileyen ve şekillendiren çok
önemli bir ibadettir. Bir çok davranışı içine alarak gerek bu dünya da ve gerekse ahirette
yansımaları bulunan çok şumüllü bir ibâdet olması hasebiyle ‘Allah yolunda infâkın,
insan hayatında, Allah’ın kullarından yapmalarını istediği diğer infak çeşitlerinden çok
daha önemli bir yare sahip olduğunu görmekteyiz. Bu yönüyle Allah’ın rızasını
kazanarak saadeti dareyni yaşamak isteyen her insanın kendi hayatında bu ibadete
(Allah yolunda infâk) önemli bir yer vererek hayatı boyunca yapması gerekmektedir.
C. ANA- BABAYA İNFÂK
Kur’an-ı kerim’de Allah’a itaatten sonra ikinci sırada yapılması istenilen ibadet,
anne ve babaya iyilikte bulunmaktır.703 Bu konu Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçmektedir:
“Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikledavranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa,
onlara: «Öf» bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.704 Anne ve
babaya iyi muamelenin Allah’a kullukla beraber zikredilmesi bu ibadetin insan
hayatında ne derece önemli olduğunu göstermektedir.
Yine aynı şekilde hadislerde de anne ve babaya iyilik yapılması istenilmekte ve
onlara kötü davrananlar azarlanmaktadır. Örneğin bir hadiste bu konu şöyle
geçmektedir: “Bir kimse anne ve babasından her ikisinin ya da sadece birisinin
yaşlılığına ulaşırda cennete giremezse işte o kişinin burnu yerde sürtülsün, burnu
yerde sürtülsün, burnu yerde sürtülsün”705 Hadisi şeriften de anlaşılacağı üzere anne
ve babaya güzel muamele, onarlın yaşlılığında onlarla ilgilenerek onların hoşnutluğunu
alma insanın cennete girmesine, kurtuluşuna vesile olmaktadır.
702
Muhammed, 47/38.
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, IV, 134; Ayrıca bu konuyla ilgili ayetler için bkz: Bakara, 2/83;
Nisa, 4/36; İsra, 17/23.
704
İsra, 17/23.
705
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, IV, 135.
703
107
Bu konuda bir İslam alimi de anne ve babaya iyi muamele yapmanın gerekliliğini
ve her iki dünyada da insana neler kazandıracağını, yapılmaması durumunda da neler
kaybettireceğini şu şekilde açıklamaktadır: “Dünyada en yüksek hakikat, peder ve
validelerin evlatlarına karşı şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine
mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını kemal-i lezzetle evlatlarının hayatı
için feda edip sarfediyorlar. Öyle ise, insaniyetten çıkmamış ve canavara dönüşmemiş
her bir çocuğa düşen, o muhterem, sadık, fedakar dostlara halisane hürmet ve samimane
hizmet ve rızalarını tahsil ve kalplerini hoşnut etmektir. İşte ey insan! Aklını başına al.
Eğer ölmezsen, bir gün sen de ihtiyar olacaksın. Ceza, yapılan işin türünden olur
sırrıyla, sen anne ve babana hürmet etmezsen, senin evladın dahi sana hizmet
etmeyecektir. Eğer ahiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et,
rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen yine onları memnun etki, onların yüzünden
hayatın rahat ve rızkın bereketli geçsin. Aksine, onların varlığına tahammül göstermez,
ölümlerini temenni eder ve onların nazik ve çabuk kırılan kalplerini kırarsan, bu defa
“dünyasını da, ahiretini de kaybetti” tahdidine maruz olursun. Eğer Rahman’ın
rahmetini istersen, o Rahman’ın hediyelerine ve senin hanendeki emanetlerine
merhamet et.”706
Bu açıklamalar neticesinde anne ve babaya karşı güzel muamelenin, Allah’ın
kullarından yapmalarını istediği
ikinci derecede en önemli ve öncelikli bir ibadet
olduğunu görmekteyiz. Aynı şekilde Allah’ın kullarından istediği diğer önemli bir
ibadet olan infâkta da anne ve babanın öncelikli olarak zikredildiğini görmekteyiz. Bu
durum Kur’an-ı Kerimde şu şekilde geçmektedir: “Sana Allah yolunda ne infâk
edeceklerini sorarlar. De ki: İnfak edeceğiniz mal anne baba, akrabalar, yetimler,
yoksullar ve yolda kalmış gariplere gidecektir. Hayır olarak daha ne yaparsanız
Allah muhakkak onu bilir.”707 Uhud savaşında şehit olan pek ihtiyar ve çok mal
sahibi bir kişi olan Amr b. Camuh, Rasulullah’a mallarımızı nelere sarfedeceğiz ve
nereye koyacağız diye sormuştu. Bun un üzerine bu ayet indi ve cevap olarak da az
veya çok hayır cinsinden, yani mal çeşitlerinden vacip veya tatavvu olarak Allah rızası
için sarfettiğiniz veya sarfedeceğiniz infakların öncelikle anne ve babaya daha sonra da
sırasıyla yukarıda zikredilen kişilere yapılması gerektiği bildirildi.708 Aynı şekilde
706
Said Nursî, (Bediüzzaman), Mektûbat, İstanbul-2004, 21.Mektub, s. 247-248-249.
Bakara, 2/215.
708
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 59.
707
108
hadisi şerifte de infak ederken öncelikle anne ve babaya infak edilmesi709 daha sonra
sırasıyla diğer akraba ve kişilere infâk edilmesi istenmektedir.
Tüm bu açıklamalardan sonra anne ve babaya infakın insana kazandırdıklarını ve
yapılmaması durumunda kaybettirdiklerini düşündüğümüzde insan için bu ibadetin ne
derece önemli olduğunu görmekteyiz. Ayrıca bu ibadete Allah’ın ve Rasulunün ne
derece önem verdiğini ve bu davranışı gösterenlerin cennetle müjdelendiğini aksi
durumda da azara dûçar olduklarını düşündüğümüzde de insan hayatında Anne ve
babaya infakla onların hoşnutluğunu kazanmanın dolayısıyla da Allah ve Rasulunün
hoşnutluğunu kazanmanın çok önemli bir yeri olduğunu görmekteyiz. Buradan
hareketle anne ve babaya infak’ın insan hayatında ne kadar önemli bir yere sahip
olduğunu söyleyebiliriz.
Netice olarak Kur’an’ın genel esprisi içerisinde Allah’a kulluktan sonra anne ve
babaya iyilik (ihsân) ikinci derecede yer alarak onların önemi vurgulanmıştır. Hatta
Allah, onlara öf dememek, azarlamamak, tatlı söz söylemek, tevazu göstermek ve dua
etmek suretiyle bu iyiliğin nasıl yapılması gerektiğini de açık bir şekilde otaya
koymuştur.710 İhsânı genel anlamıyla “iyilik yapmak” olarak düşündüğümüzde infâk
yapma da bir nevi iyilik etmek olduğundan ihsan, infâkı da içine alan daha geniş bir
kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak Kur’an da ihsânın, “iyilik” anlamında
kullanıldığı yerler aynı zamanda infak etmek anlamında da kullanılmıştır. Allah yolunda
iyilik, ana babaya iyilik, yetime, yoksula vb. iyilik hep “infâk etmek” anlamlarına
gelmektedir.711 Bu ayette712 geçen ihsanın da aynı zamanda infâk anlamına geldiğini
düşündüğümüz de anne ve babaya infâkın insan hayatında ne derece önemli bir yere
sahip olduğunu bir kez daha görmüş oluyoruz.
D. DİĞER İNSANLARA İNFÂK
1. AKRABAYA İNFÂK
Kur’an-ı Kerim’de infâk edilecek yerler sıralanırken anne ve babaya infaktan sonra
ikinci sırada
akrabaya infâk edilmesi istenmektedir.713 Hadislerde de aynı şekilde
öncelikle anne babaya ondan sonra ikinci olarak akrabaya infâk edilmesi
709
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 508.
Bu konyla ilgili ayetler için bkz: İsra, 17/23-24.
711
İnfâk ile ihsan’ın aynı anlamları ifade etmesi ile ilgili geniş bilgi için bkz: Aynı tez ‘ihsan’ maddesi, s.
28-29-30.
712
İsra, 17/23.
713
Bu kişilerle ilgili sıralama için bkz: Bakara,2/215.
710
109
istenmektedir.714 Çünkü Allah akrabalık ilişkilerine (sıla-i rahim)715 çok önem vermiş
ve hatta bunu farz olarak ayeti kerimesinde şu şekilde ifade etmiştir: “Muhakkak ki
Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve
azgınlığı da yasaklar”716 Alimler, bu ayette geçen ($‫ )ذِى ا‬ifadesi ile Allah’ın sıla-i
rahim’i emrettiğini717 söylerler. Yine Allah nisa suresinde de “Allah’a saygısızlık
etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakınınız.”718 Şeklinde ifade
buyurarak, akrabalık bağını (sıla-i rahim)719 kesmeyerek bu ibadete devam etmelerini
istemektedir.
Sıla-i rahimle ilgili bir çok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan birkaç
tanesini zikredelim:
“Rahim arşa asılmış, der ki: Beni gözeteni Allah gözetsin, beni terk edeni
Allah terk etsin.”720
“Allah Teala diyor ki “Ben Rahmanım:o rahimdir. Ben ona ismimden bir
isim müştak kıldım dolayısıyla ona alakadar olan, sıla ve ihsan edene ihsan ederim,
onu kesip atanı, alakayı keseni de mahrum ederim.”721
Bütün bu ayet ve hadisleri incelediğimizde Allah’ın akrabalık ilişkilerine çok
önem verdiğini öyle ki bu bağı koparanların kendisiyle olan bağı da kopardıklarını ifade
etmektedir. İşte bu noktada akrabaya infak etmenin ne kadar önem arz ettiği ortaya
çıkmaktadır. Çünkü akrabaya yapılan infak ile akrabalar arasındaki yakın ilişki devam
edecek ve bu bağın kopması oldukça zorlaşacaktır. Dolayısıyla da Allah ile kul arasında
ki bağ da kopmamış olacaktır. Bu da akrabaya infak’ın insan hayatında ne derece
önemli bir ibadet olduğunu açıkça göstermektedir.
2. YETİMLERE İNFÂK
714
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, I, 508.
Sıla-i Rahim: Akrabaya iyilik, yakınlık, akrabalık alakasını kesmemek demektir. Elmalılı, Hak Dînî
Kur’an Dili, II, 461.
716
Nahl, 16/90.
717
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, IV, 64; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s.
277.
718
Nisa, 4/1; Ayrıca Sıla-i rahim emri ile ilgili diğer bir ayet için bkz: İsra, 17/26.
719
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, II, 175; İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s.
77.
720
Müslim, Ebu’l-Hüseyin, b. Haccâc, Sahihu Müslim bi Şerhin-Nevevi, Daru ihyai’t-Türasi’l-Arabi, II,
bas, Beyrut-1972, XV-XVI, Birr, 15.
721
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Edep, 13.
715
110
“Yetâmâ”, ‘nedim, nedama’ gibi, yetimin çoğuludur.722 Buluğ çağına ulaşmadan
babasını kaybetmiş çocuklara denilir.723 Yetim, infirâd (teklik) manasında ‘yetem’ den
alınmadır. Nitekim emsalsiz inciye de “dürr-i yetim” denilir.724 Bu infirâd manası
düşüncesiyle, babası vefat etmiş olana yetim denilmiştir ki, böyle yetim kalmaya da
‘yütm’ denilir. Fakat örf bakımından, henüz kendini kurtaracak çağa ve özelliklere
ulaşmamış bulunanlara mahsustur. Bu nedenle buluğdan sonra bile rüşdünü
bulamayanlar üzerinde yetim ismi sözlük olarak ve örfen baki olabileceği gibi,
kocasından ayrılan kadınlara da ‘yetim’ denilir.725
Rivayetlere göre, cahiliyye döneminde birçok insan yetimlerin mallarından
faydalanmayı adet haline getirmişlerdi. Bir çoğu da yetim kızları malı ve güzelliğinden
dolayı kendisine nikahlar ve mehir konusunda da adaletli davranmayarak başkalarının
vereceği mehir kadar mehir vermezlerdi.726 Bazıları da kendisinden başka koruyucusu
bulunmadığından, malına ortak olmak için başkalarına gitmemeleri için yetim kızları
elleri altında tutar ve hatta kendileri evlenmediği gibi başkaları ile de evlenmelerine
mani olurlardı. Ayrıca onlara zarar verir ve onlarla iyi geçinmezlerdi. 727
Bu gibi olaylarda da görüldüğü gibi yetimlerin henüz kendilerini kurtaracak çağa
ve özelliklere ulaşmamış olmaları sebebiyle Allah yetimin malının korunmasını, ve
onlara infâk edilmesini çeşitli ayetlerde emretmiştir. Şöyle ki; “Yetimlere mallarını
verin, temizi verip murdarı almayın, onların mallarını kendi mallarınıza katarak
yemeyin. Çünkü böyle yapmanız gerçekten büyük bir günahtır”728 Bu ayette Allah
yetim malı yemenin büyük günah olduğunu bu nedenle de bu davranıştan kaçınılması
gerektiğini bildirmektedir. Bu uyarıdan sonra ise daha şiddetli bir uyarı ile yetim malı
yiyenlerin akıbetini çarpıcı bir şekilde şöyle bildirmektedir: “Yetimlerin mallarını
haksız yere yiyenler, kesinlikle karınlarına sadece bir ateş yerler ve yarın çılgın bir
ateşe yaslanırlar.”729
Bu uyarı aynı şiddette hadislerde de şu şekilde ifade edilmektedir: “Yedi büyük
günahtan kaçınız: Allah’a şirk, sihir, hak etmediği halde Allah’ın haram kıldığı bir
722
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 463.
Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s. 889.
724
Râğıb el-İsfehâni, el-Müfredât, s. 889.
725
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 463.
726
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, II, 187.
727
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 465.
728
Nisa, 4/2.
729
Nisa, 4/10.
723
111
cana kıyma, faiz yeme, yetim malı yeme, savaş meydanından kaçma, temiz inanan
kadınlara iftira atma”730
Bütün bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Allah yetimlerin savunmasız ve
korumasız olmaları hasebiyle onların haklarına riayet edilmesine
önem vermiştir.
Yetimlerin küçük olmaları, omlara infâk edecek kimsenin olmaması gibi sebeplerden
dolayı da Allah infâk edilecek yerleri sıralarken
anne ve babaya infâk ile yakın
akrabaya infâktan sonra yetimlere infâk edilmesini emretmiştir.731 Bundan dolayı
Allah’ın ve Rasulunün tabiri caizse üzerlerine titrediği yetimlere infâkın da insan
hayatında ne kadar önemli bir ibadet olduğunu ve olması gerektiğini söyleyebiliriz.
Burada önemli diğer bir husus da diğer kişilerde olduğu gibi, yetimlere
yapılabilecek infâkın sadece maddi değil, manevi de olabileceğidir. Zira infâk ile ilgili
yapılan şu tanımı hatırladığımız da şöyle ki: “İnfâk: “İhtiyaç sahiplerine makamdan,
ilimden, nasihatten, yol göstermeden, nefse hizmetten, izzet, ikram ve ağırlamadan, kalp
iradesinden, hatta saygı-sevgi ve selamdan yapılan her hangi bir hayrı da
kapsamaktadır.”732 Yetime karşı yapılan maddi ve manevi har güzel davranışı ona karşı
yapılmış bir infâk olarak görebiliriz. Bu bazen bir yetimin başının okşanması, bazen bir
tebessüm gösterilmesi, bazen de ona karşı saygı ve sevgi gösterilmesi, bazen de nasihat
edilmesi, yol gösterilmesi bazen de ikramda bulunulması, bazen de güler yüzle ona bir
selam verilmesi olarak tezahür edebilir.
Sonuç olarak yetimlere karşı yaptığımız maddi ve manevi her güzel davranışı
Allah’ın “İnfâk edeceğiniz mal anne baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda
kalmış gariplere gidecektir.”733 ayetindeki yetimlere de infâk ediniz emrine şamil
olduğunu söyleyebiliriz.
3. YOKSULLARA İNFÂK
“Miskin”, Hiçbir şeye sahip olmayan, çaresiz yoksula denir. Yoksulluktan durgun
bir hale gelmiş demektir. Bu nedenle zelil ve zayıf olana da miskin denir. 734
Fakir ile miskin arasında ise şu şekilde bir fark vardır: Fakir, boğazını doyuracak
yiyecek ve gıda bulan kimsedir. Miskin ise asla bir nesnesi olmayandır. Bazılarınca da
730
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, II, 199.
Bakara, 2/215.
732
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, I, 176; II, 198.
733
Bakara, 2/215.
734
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 215.
731
112
fakir muhtaç, miskin de zelil ve hakir olana denir. Bir görüşe göre de ikisi de aynıdır.
Hanefilere göre meşhur olan görüş: Fakir, nisap miktarı malı olmayan, miskin ise,
hiçbir şeyi olmayıp fakirden daha düşkün olana denir.735
Bu tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere fakir de miskin de yoksullar sınıfına
girmektedir.
Kur’an-ı
Kerim’de
fakirlere
de
miskinlere
de
infak
edilmesi
emredilmektedir:
“Zekâtlar sadece fakirlere, düşkünlere (miskinler), zekât toplayan görevlilere,
kalpleri İslâma ısındırılacak olanlara, esirlik ve kölelikten kurtulmak isteyenlere,
borçlulara, Allah yoluna ve bir de muhtaç kalmış yolcu ve gariplere mahsustur.”736
Bu ayette vacip infâk kısmına giren zekatın hem fakirlere hem de miskinlere verilmesi
emredilmektedir. Bu da fakir ve miskinin Allah katında da farklı imkanlara sahip
yoksullar olduğunu göstermektedir.
Kur’an-ı Kerim’de miskin ile ilgili ayetleri incelediğimiz de miskin’in hep
başkasının malında hak sahibi olan kişi olarak anlatıldığını görmekteyiz. Şu ayetleri
örnek olarak verebiliriz: Zekat harcamalarında737, infâk edilecek kişilerde738, genel
olarak yapılan yardımlarda739, yapılan yanlışların kefaretlerinde740 miskinlere haklarının
verilmesi istenmektedir. Zira bu sayılan yerlerde yapılan tüm harcamalar, gerek farz
olan zekat ve kefaretler olsun gerekse nafile olarak yapılan sadaka ve diğer harcamalar
olsun, infâk kavramının içerisine girmektedir.
Netice itibariyle yoksulların özellikle de bunların içerisinde miskinlerin daha zor
durumda bulunmaları hasebiyle Allah, infâk edilecek kişiler arasında bunlara da yer
vermiştir. Şu ayetlerde ifade edildiği gibi:“De ki: İnfâk edeceğiniz mal anne baba,
akrabalar, yetimler, yoksullar (miskinler) ve yolda kalmış gariplere gidecektir.”741
“Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıpsavurma.”742
4. YOLDA KALMIŞLARA İNFÂK
735
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 215.
Tevbe, 9/60.
737
Tevbe, 9/60.
738
Bakara, 2/215.
739
İsra, 17/26; Nur, 24, 22.
740
Maide, 5/95.
741
Bakara, 2/215.
742
İsra, 17/26.
736
113
“İbn’i-Sebîl”, ‘yolda kalmışlar’ diye çevrilen bu kelime sebîl ve ibn kelimelerinde
meydana gelen bir tamlamadır. ‘Sebîl’, ‘üzerinde kolayca yürünen yol’743, işlek yol744
“Sonra ona yolu kolaylaştırdı.”745 anlamında olup cemisi ‘sübül’ dür.746 Sebîl, genel
olarak insanın yeryüzünde yürüdüğü yolun adıdır.747 İbn’i-Sebîl ise, ‘kendi evinden
uzakta bulunan yolcu748, yolda kalmış yolcu’ demektir ki memleketinde mal ve mülkü
olsa bile yolda herhangi bir sebepten dolayı ihtiyaca düşmüş olup yanında memleketine
gitmesini sağlayacak her hangi bir şey bulunmayan kimsedir. 749
Kur’an-ı Kerimde,‘Yolda kalmışlar’ ile ilgili ayetleri incelediğimiz de bu ayetlerin
hepsinde bu kişilerin yardım edilecekler arasında son sırada geldiğini görmekteyiz.
Örnek olarak şu ayetlere bakabiliriz:
“Sana ne infâk edeceklerini sorarlar. De ki: İnfâk edeceğiniz mal anne baba,
akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere gidecektir. Hayır olarak
daha ne yaparsanız Allah muhakkak onu bilir.”750 ‘Yolda kalmışlar’ sonuncu sırada
zikredilmektedir.
Aynı şekilde İnfâk kavramı içerisinde mütalaa ettiğimiz farz olan zekat’ın sarf
yerlerinde de ‘yolda kalmışlar’ son sırada zikredilmektedir. Şöyle ki; “Sadakalar,
Allah'tan bir farz olarak -yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli
olanlar, kalbleri ısındırılacaklar, köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve
yolda kalmış(lar) içindir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.751
Yine infâk kavaramı içerisinde mütalaa ettiğimiz, nafile olarak yapılan sadaka ve
diğer harcamalarda da ‘yolda kalmışlar’ son sırada zikredilmiştir. Şöyle ki; “Akrabaya
hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma.”752
Bütün bu ayetlerden anlaşılacağı üzere Allah infâk edilecek kimseleri sıralarken,
bunların önemini ve yardıma daha layık ve daha muhtaç olmalarını dikkate almıştır.
Zira bu kişilere gerek Kur’an gerekse hadislerde verilen önemi hatırladığımızda da ki
743
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât,395; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XI, 319.
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 116.
745
Abese, 80/20.
746
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 395.
747
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 115.
748
Ragıb el-İsfahanî, el-Müfredât, s. 395.
749
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim, III, 403; Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 215.
750
Bakara, 2/215.
751
Tevbe, 9/60.
752
İsrâ, 17/26.
744
114
bu kişileri sırasıyla yukarıda işlemiştik, bu sıralamanın ne derece doğru olduğunu daha
iyi görmekteyiz. Burada önemli bir diğer nokta da, Allah’ın infâk edilmesini istediği
anne ve baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışların hepsinin de maddi ve
manevi ihtiyaç sahibi insanlar olmasıdır.
Genel bir değerlendirme yapacak olursak, Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın kullarından
yapmalarını istediği bir çok ibadet vardır. Bu ibadetler namaz gibi bedeni olduğu gibi
infâk gibi mali de olabilir. Kur’an’da infak edilecek yerlerin “ fakirler753 ana baba,
yakınlar, yetimler, düşkünler ve yolcular”754 olduğu bildirilmektedir. İşte biz de bu
bölüm de mali ibadetler arasında yer alan ve insan hayatında, insanın dünyasını ve
ahiretini ilgilendirmesi hasebiyle, önemli bir yere sahip olan infâkın sarf yerlerini
ayetler ve hadisler ışığında genel hatlarıyla incelemeye çalıştık.
II. İNFÂK’IN KAZANDIRDIKLARI
Allah, Kur’an ve göndermiş olduğu elçileri vasıtasıyla yaratmış olduğu kullarından
bildirdiği şekillerde ibadet etmelerini istemiştir. Bu ibadetlerin hem bu dünyada hem de
ahrette insana sağladığı birçok fayda vardır. Bu bölümde Allah’ın kullarından istediği
ibadetlerden birisi olan infâkın hem bu dünyada hem de ahirette insana kazandırdığı bir
çok faydadan bir kaçını ayetler ve hadisler ışığında açıklamaya çalışacağız.
A. DÜNYEVİ KAZANIMLAR
1- İNSANI CİMRİLİKTEN KURTARMASI
Kur’an-ı Kerim’de de bildirildiği gibi, “Zaten insan pek cimridir.”755, “Nefislerde
cimrilik hazırlanmıştır.”756 Cimrilik, insanoğlunun yaratılışından itibaren onun
fıtratına yerleştirilmiş ve nefis tezkiyesini olumsuz yönde etkileyen bir hastalıktır.
Ancak , bu tedavisi mümkün olmayan bir hastalık değildir.757 Hadislerde de cimriliğin
güzel bir davranış olmadığı, inananlarda bu davranışın olmaması gerektiği
vurgulanmıştır. Şimdi de cimrilikle ilgili birkaç hadise göz atalım.
“İki özellik müslüman’ın içinde toplanmaz: Cimrilik ve kötü ahlak.”758 “Bir
kulun kalbinde iman ve cimrilik ebediyen birleşmez.”759 “İslam’ı cimriliğin
753
Bakara, 2/273.
Bakara, 2/215.
755
İsra, 17/100.
756
Nisa, 4/128.
757
Yürekli, İnfak Mü’min’in Temel Özelliği, s. 61.
758
Tirmizi, Birr, 41, (nr: 1922).
754
115
mahvetmesi gibi hiçbir şey mahvetmez.”760 “Dolandırıcı, yaptığını başa kakan, ve
cimri olan cennete giremez.”761 Bunlarla beraber Hz. Peygamber’de dua ederken
“Allah’ım korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım”762 diye dua etmiştir. İşte insan
fıtratına doğuştan yerleştirilen ve İslam dinince Müslümanlarda olmaması istenilen bu
cimrilik hastalığının tedavisinde en önemli ilacın infâk olduğunu söyleyebiliriz. Bu
konuyla ilgili ayet ve hadislere baktığımızda bunu daha açık göreceğiz. Şöyle ki;
“Öyleyse, gücünüz yettiğince Allah'tan korkun. Dinleyin, itaat edin ve kendinizin
hayrına olarak infâk edin. Kim de nefsinin cimriliğinden korunursa; işte onlar,
felaha erenlerin kendileridir.”763 Bu ayette geçen şuhh (cimrilik) kelimesini İbn
Abbas ‘Nefsin cimriliğini def etme’764 olduğunu söylemiştir. Elmalılı ise, ‘gücünüz
yettiğince haris ve cimri olmamaya çalışın. Nefislerinizin hırsına kapılıp da stok ve
hasislik ile kendinizi, çoluk çocuğunuzu, toplumunuzu felaketlere sürüklemeyin.
Cömert ve yardımsever olmaya çalışarak Allah için hayır işlerde yarışın’ diye
yorumlamaktadır.765 İnfâk nasıl kişiyi daha sonra ailesini daha sonrada toplumu huzura,
kurtuluşa götürüyorsa cimrilik de aynı şekilde kişiden başlayarak aileyi ve daha sonrada
toplumu felakete, hüsrana götürmektedir. Yapılan bu yorumlardan da anlaşıldığı üzere
cömertçe yapılan infâklar, kişinin cimrilikten kurtularak
felaha kavuşmasını
sağlamaktadır.
Hadislerde de cimrilikten kurtulmanın yolunun infâk etmek olduğu bildirilmektedir:
Şu hadislerde ifade edildiği gibi: “Zekatını veren, misafire ikram eden, bir felakete
yardım eden cimrilikten kurtulmuştur.”766 Bir başka hadis de şöyledir: “Malının zekatını
veren nefsinin şuhhundan (cimrilik) korunmuş olur.”767
Hadislerde ifade edilen gerek zekat gerekse diğer yapılan yardımlar infâk
kavramının içerisinde yer alan ibadetlerdir. Bunlar da göstermektedir ki insan fıtratında
759
Nesâî, Ebu Abdurrahman Ahmed b. Ali b.Şuayb; (Birlikte: Zehrü’r-Ruba ale’l-Müctebâ/ Suyûtî),
Sünenü’n-Nesâî el-Müctebâ, Matbaatu Mustafa el-Babi’l-Hal, I. bas, Mısır-1964, Cihad, 25-26-27, 2930.
760
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili,VII, 223..
Tirmizi, Birr, 41, (nr: 1923).
762
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Cihad, 74.
763
Tegâbün, 64/16.
764
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 557.
765
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 366.
766
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 224.
767
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 224.
761
116
doğuştan var olan bu cimrilik hastalığından kurtulmayı sağlayan en önemli ibadet
infâktır.
Sonuç itibariyle infâk sayesinde bir çok insan Allah’ın ve Rasulunün hoş görmediği
ve mü’min bir kişiye yakışmayan bu cimrilik hastalığından kurtularak, Allah ve
Rasulunün hoşuna giden ve mü’min bir kişiye yakışan cömertlik, ikram etme, yardımda
bulunma, farz ve nafile olarak sadaka verme ve îsâr gibi bir çok güzel davranışları
kazanabilir. Bununla beraber infâkın insanları bu hastalıktan kurtararak onlara diğer
güzel davranışları kazandırması, insana hem bu dünyada hem de ahirette bir çok fayda
sağlamaktadır.
2. MALIN ARTMASINI SAĞLAMASI
Birçok insan elindeki malının azalacağı düşüncesi ile zekat, sadaka ve diğer
yardımlardan kaçınarak, malının artacağı düşüncesi ile faize başvurur. Ancak Kur’an
bunun tam aksini ifade ederek şöyle buyurur: “İnsanların mallarında artış olsun diye
verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz. Allah'ın rızasını isteyerek
verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve
mallarını) kat kat arttıranlardır.”768 “Allah, faizi mahveder ve sadakaları
artırır.”769 “Yani, Allah malı artırır zannedilen faizi, kademe kademe, eksilte eksilte
nihayet mahveder. Faiz, içinde, ayın on dördü gibi parlak görülen servetleri, hilal gibi
küçülte küçülte nihayetinde gözlerden gizler. Bunun tersine malı eksiltir zannedilen
sadakaları da artırır, nemalandırır. Faiz, malları üretecek hayatları kurt gibi yiye yiye
bitirir. Nihayet sermayelerin de batmasına sebep olur. Halbuki sadakalar; ücret, hayat ve
bereket olur.”770 Görüldüğü gibi gerek zorunlu infâk dediğimiz zekat olsun gerekse
gönüllü infâk dediğimiz sadaka olsun, malları artırmaktadır. Burada dikkat çeken bir
nokta da, malı artıracağı düşünülen faizin bırakın malı artırmayı eldeki sermayeyi de
yiyip bitirmesidir. Tam aksine malı azaltacağı düşünülen infâkın da malın artmasını
sağlamasıdır. Yine yüce Allah yapılan infâkların mükafatlarının kat be kat verileceğini
dolayısıyla da malların artmasını sağlayacağını ayetlerinde şu şekilde ifade etmiştir:
“Mallarını Allah yolunda infâk edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir
başakta yüz 'tane' bulunan bir tek 'tane'nin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat
768
Rum, 30/39.
Bakara, 2/276.
770
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 219.
769
117
kat arttırır. Allah (ihsanı) bol olandır, bilendir.”771 De ki: «Rabbim dilediği
kimsenin rızkını, nasibini bollaştırır, dilediğinin nasibini de kısar. Siz hayır
yolunda her ne infâk ederseniz, Allah onun yerini doldurur. O rızık verenlerin en
hayırlısıdır.»772
Ayetlerde de görüldüğü üzere Allah yapılan infâkların karşılığını fazlasıyla
vereceğini bildirmektedir. Bu da göstermektedir ki; infâk nasıl kişiyi daha sonra ailesini
daha sonrada toplumu huzura, kurtuluşa götürüyorsa aynı şekilde faiz de kişiden
başlayarak aileyi ve daha sonrada toplumu felakete, hüsrana götürmektedir.
Sonuç olarak konunun başında da söylediğimiz gibi bir çok insan malının artmasını
istemektedir ve hatta bu arzuları nedeniyle Allah’ın yasak kıldığı faize girmektedirler.
İşte infâk insanların, Allah’ın yasak kıldığı faize girmeden, bu arzularını karşılayan bir
ibadet olması hasebiyle ayrı bir önem kazanmaktadır. Bu nedenle infâkın bu dünyada
insanlara sağladığı önemli faydalardan birisi de onların mallarını artırmasıdır
diyebiliriz.
3. İNSANIN ŞÜKRETMESİNİ SAĞLAMASI
Allah, insanlar için çeşit çeşit nimetler yaratmış, onlara yol gösterici olarak
peygamberler gönderip kitaplar indirmiş, kendileri için kulaklar, gözler ve kalp var
etmiş, ayrıca doğru yolda olsunlar ve dünya ve ahiret saadetini kazansınlar diye emir ve
yasaklarda bulunmuştur.773
Kısacası insan maddi ve manevi her şeyini; varlığını, bilgisini, becerisini, elinde ki
malını dahi sonsuz merhamet sahibi olan Allah’a borçludur. Çünkü yaratan da, veren
de Allah’tır. O vermediği takdirde, biz hiçbir şeye sahip olamayız. İşte Allah’ın vermiş
olduğu bu saydığımız ve daha sayamadığımız bir çok nimete karşı insana düşen ise
şükretmektir. Çünkü Allah, “Rabbiniz şöyle ilan buyurdu: «Eğer şükrederseniz, Ben
nimetlerimi daha da artırırım, ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım
pek şiddetlidir!»”774 şeklinde ifade ettiği gibi vermiş olduğu tüm bu nimetlerin devamı
için kendisine karşı şükürde bulunulmasını istemekte aksi takdirde azabının şiddetli
olacağını bildirmektedir.
771
Bakara, 2/261.
Sebe, 34/39.
773
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 437.
774
İbrahim, 14/7.
772
118
Tüm bu nimetlere karşı yapılması istenilen şükür ise bazen dil ile; “Bu, nimet
vereni anmak, O,nu övmek ve nimeti izhar konusunda dilin üzerine düşeni yapmasıyla
olur”, bazen de kalp ile; “Kalben nimeti vereni tanımak, nimeti vereni tasdik etmek ve
nimeti O’ndan bilmek” şeklinde olur ve bazen de vücüdun diğer organları ile: “Nimet
verenin emir ve yasakları hangi organı ilgilendiriyorsa, o organa emirleri yaptırıp,
yasakları işlemesine engel olmak” şeklinde olur.775
İşte infâkın önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Verilen bir nimet, karşılığında
kendi ölçüsünde şükür gerektirir776 düsturunca yapılan bedeni ibadetlerle beden
nimetinin şükrü, yapılan maddi ibadetlerle de mal nimetinin şükrü yapılmış olur ki,
infâk eden insanda yaptığı infaklarla Allah’ın kendisine vermiş olduğu malın şükrünü
yerine getirmiş olur. Zira zenginlerin infâkı, mallarından olup, bunu ihtiyaç
sahiplerinden
esirgememeleridir;
tutmamalarıdır; âriflerin infâkı,
âbidlerin
infakı,
hayatlarını
hizmetten
geri
kalplerini ilahi murakabeye kapalı tutmamalarıdır;
kısaca zenginin infakı, kasayı açması; fakirin infakı da kalpten Allah sevgisi dışında
kalan diğer tüm sevgileri çıkarmasıdır.777Bundan dolayı insan da, infâk sayesinde
üzerine borç olan şükür görevini yerine getirerek malını helak olmaktan kurtarmış olur.
Yine insan aynı zaman da infâk sayesinde yapmış olduğu şükür ile birlikte Allah’ın
kendisine vermiş olduğu malının artmasını da sağlamış olur. Bu da infâkın insana bu
dünyada sağlamış olduğu diğer bir faydadır.
4. MÜKAFATININ FAZLASIYLA VERİLMESİ
Allah’ın kullarından yapmalarını istediği ibadetlerden birisi olan infâkın bu dünyada
insana kazandırdığı bir çok fayda vardır ki bunlardan bir kaçını sırasıyla yukarıda da
zikretmiştik. İşte infâkın bu dünyada insana kazandırdığı faydalardan bir tanesi de
mükafatının fazlasıyla verilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de yapılan infâklarının mükafatının
fazlasıyla kat be kat verildiğine dair bir çok ayet yer almaktadır. 778 Şimdi bu ayetlerden
birkaç
örnek verelim: “De ki: «Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı
dilediğine genişletir-yayar ve ona kısar da. Her neyi infâk ederseniz, O (Allah),
775
Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, s. 436-437.
Ünal; Allah Kelamı Kur’an-ı Kerim ve Açılamalı Meali, İzmir- 2007, s. 614.
777
İsmail Hakkı Bursevî; Rûhu’l-Beyân, I, 66.
778
Bkz.Bakara, 2/261-262, 264-265, 272,274; Enfal, 8/60; Tevbe, 9/121; Kasas, 28/54; Sebe, 34/39; Fatır,
776
35/29-30; Hadid, 57/7.
119
onun yerine bir başkasını verir; O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.»”779, “Onlar,
küçük veya büyük nafaka olarak ne infâk ederlerse, ne kadar yol giderler ve bir
vadi geçerlerse; mutlaka onların lehine yazılır ki Allah yaptıklarının en güzeli ile
mükafatlandırsın.”780,
“İşte onlar ki, sabrettikleri sebebiyle mükâfaatları kendilerine iki defa
verilecektir. Ve onlar fenalığı güzellikle bertaraf ederler ve kendilerini merzûk
ettiğimiz şeyden infâkta bulunurlar. “781
“Mallarını Allah yolunda infâk edenlerin örneği yedi başak bitiren, her bir
başakta yüz 'tane' bulunan bir tek 'tane'nin örneği gibidir. Allah, dilediğine kat
kat arttırır. Allah (ihsânı) bol olandır, bilendir.”782
Ayetlerde de ifade edildiği gibi Allah yapılan hiç bir ameli karşılıksız bırakmadığı
gibi; yapılan infâkları da karşılıksız bırakmayacağını ve hatta kat kat fazlasıyla
mükafatlandıracağını bildirmektedir. İşte buda infâkın insana bu dünyada kazandırdığı
faydalardan biridir.
5. DİĞER KAZANIMLAR
İnfâkın, yukarıda kısaca ifade ettiğimiz faydalarından başka birey ve toplum
üzerinde manevi ve psikolojik olarak da bir çok faydası vardır. Ancak bunların hepsini
detaylı olarak burada ifade etmemiz mümkün değildir. Bu nedenle bunlardan bir kaçına
kısaca değinerek geçmek istiyoruz.
Öncelikli olarak insanda verme ve paylaşma duygusunu geliştirir. Kendi ihtiyacı
olduğu halde kardeşini tercih etme davranışı dediğimiz îsâr anlayışının gelişmesini
sağlar. İnsanlar arasında kardeşlik duygularının pekişmesini sağlar. Varlıklıların
malında gözü olanları bu duygularından arındırır. Diğer insani erdemlerin gelişmesini
ve yaygınlaşmasını tetikler. Özellikle günümüz toplumularında önemli bir proplem olan
fakirliğin ortadan kalkmasını sağlar. Kısacası Seyyid Kutub’un da ifade ettiği gibi
“infâkla Allah’ın fakir ve zayıf kullarına karşı iyilik, ikram kapıları açılır. Bu kapıların
açılması kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşeri
779
Sebe, 34/39.
Tevbe, 9/21.
781
Kasas, 28/54.
782
Bakara, 2/261.
780
120
tesânüdünü meydana getirir. Zayıf ve çaresizlere tam bir emniyet sağlayarak onlara,
vahşet ve hırs pençeleri arasında değil, kalplerde gönüllerde yaşadıklarını hissettirir.”783
Sonuç itibariyle infâk sayesinde öncelikli olarak birey psikolojik açıdan huzura
kavuşur neticesinde de huzurlu bireylerin oluşturduğu bir toplum meydana gelir. Bu da
infâkın birey ve toplum üzerindeki psikolojik ve manevi etkisinin ne deredce önemli
olduğunu açıkça göstermektedir.
B. UHREVİ KAZANIMLAR
1. ALLAH’IN RIZASINI VE RAHMETİNİ KAZANDIRMASI
İnfâkın insanlara dünyada kazandırdığı birçok faydadan bir kaçını yukarıda
sıralamaya çalıştık. Şimdi de infâkın insanlara ahirette kazandırdığı faydalardan birisi ve
en önemlisi olan Allah’ın rızası ve rahmetini kazandırmasını kısaca ayetlerle beraber
izah etmeye çalışacağız.
Tüm inanan insanların bu dünyada yaptıkları amelleri neticesinde ahirette elde
etmek istedikleri en önemli şey, şüphesiz Allah’ın rızasını kazanarak O’nun rahmet
deryasına girebilmektir. Çünkü ahirette insanların Allah’ın kendilerine vaad ettiği
şeylere ulaşabilmesi için öncelikle Allah’ın rızasını kazanmaları gerekmektedir. Aksi
takdirde dünya da yapılan ibadetlerin ahirette insana hiçbir faydası olmayacaktır. İşte bu
noktada dünyada yapılan ibadetlerden birisi olan infâkın önemi ortaya çıkmaktadır.
Çünkü infâk sayesinde insan, ahiretteki kendisine vaad edilenlerin tabiri caizse giriş
vizesi olan Allah’ın rızasını kazanabilmektedir. Bundan dolayı infâkın ahirette insana
sağlayacağı en büyük faydanın Allah’ın rızasını kazanarak O’nun rahmet deryasına
girmek olduğunu söyleyebiliriz.
Bu konuyla ilgili ayetlere baktığımızda infâk edenlerin ahirette mükafatlandırılacağı
ve bu mükafatların en büyüğünün de Allah’ın rızanı kazanarak O’nun rahmet deryasına
girmek olduğunu görmekteyiz ki bu durum ayetlerde şu şekilde görülmektedir:
“Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah'a ve ahiret gününe iman eder
ve infâk ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve peygamberin dua ve bağışlama
dileklerine (bir yol) sayar. Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir
783
Kutup, Fîzılâl-il Kur’an, I, 80-81.
121
yakınlaşmadır. Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır. Şüphesiz Allah,
bağışlayandır, esirgeyendir.”784
“Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden
(Allah yolunda) infâk eden kimselerdir. İşte gerçekten inanmış olanlar bunlardır.
Onlara Rablerinin katında mertebeler, mağfiret ve cömertçe verilmiş rızıklar
vardır.”785
Ayetlerde de görüldüğü gibi infâk edenler yaptıklar bu ibadet karşılığında birçok
kazanç elde etmekle beraber bu kazançlar içerisinde en önemlisi olan Allah’ın rahmet
ve mağfiretini dolayısıyla da onun rızasını kazanmaktadırlar.
2. KORKU VE AZAPTAN EMİN KILMASI
İnsanların bu dünyaya gönderiliş amacı ayette de ifade edildiği gibi: “Biz insanları
ve cinleri ancak bize kulluk etsinler diye yarattık”786 Allah’a kulluk (ibadet)
etmektir. Yine Allah başka bir ayetinde de “Hanginizin daha iyi amel işlediğini
denemek için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. Ve O; Aziz'dir, Gafur'dur”787
buyuruyor. Allah insanların nasıl amel işlediklerini görerek ve bu yaptıkları ameller
neticesinde de gerek bu dünyada gerekse ahirette ne gibi ceza veya mükafat elde
edeceklerini belirlemek için hayatı ve ölümü yarattığını bildirmektedir. Bu nedenle tüm
ibadetlerin hem bu dünyaya hem de ahirete bakan yönleri vardır. İnsan yaptıkları
karşılığında ya ceza görürü ya da mükafat elde der. Bütün insanlar hem bu dünyada hem
de ahirette korku ve azaptan emin olmak ister. İşte infâkın insanları korku ve elemden
emin kılacağı da ayetlerde şu şekilde bildirilmektedir:
“Mallarını Allah yolunda infâk edip sonra sarfettikleri şeyin ardından başa
kakmayan ve eza etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku
yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”788
“Gece gündüz, açık gizli, mallarını infâk edenlerin mükafatlarını Rab'leri
verecektir. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”789
784
Tevbe, 9/99.
Enfal, 8/3-4.
786
Zariyat, 51/56.
787
Mülk, 67/02.
788
Bakara, 2/262.
789
Bakara, 2/274.
785
122
Ayetlerde de açıkça ifade edildiği gibi infâkın ahirette insanlara sağladığı en
önemli faydalardan birisi bütün inananların emin olmak istediği korku ve elemden
insanları kurtarmasıdır. Çünkü ahirette, yapılan ameller dışında hiçbir şey insanı bu
korkulardan emin kılamaz ki bu durum ayette de şu şekilde ifade edilmiştir: “Ey iman
edenler, hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin olmadığı gün
gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infâk edin. Kâfirler, onlar
zulmedenlerdir.”790 Görüldüğü üzere ahirette korku ve elemden emin olunmanın
yollarından bir tanesi de hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin fayda
vermeyeceği o gün gelmeden önce Allah için, O’nun yolun da gece gündüz, az veya çok
gizli ve açık olarak, başa kalkmadan, gönül incitmeden ve gösterişten uzak durarak
infâk etmektir.
3. CENNETİ KAZANDIRMASI
Yukarıda belirttiğimiz gibi yapılan tüm ibadetlerin hem bu dünyaya hem de ahirete
bakan yönleri vardır. Bütün inananların bu dünyada yaptıkları ameller neticesinde
ahiretteki en büyük beklentileri Allah’ın rızasını kazanarak ebedi saadet yurdu olan
cennete girmektir. İşte infâkın ahirette insana kazandırdığı Allah’ın rızasından sonraki
en büyük fayda cennettir. Zira infâk edenlerin yaptıkları bu ibadet karşılığında ahirette
elde edecekleri mükafatlardan birinin de cennet olduğu ayetlerde şu şekilde ifade
edilmektedir. Şimdi de bu ayetlerden birkaç örnek verelim:
“Göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde, Allah yolunda siz niçin infâk
etmiyorsunuz? İçinizden Mekke'nin fethinden önce infâk eden ve savaşan
kimseler, daha sonra infâk edip savaşan kimselerle bir değildirler, öncekiler daha
üstün derecededirler. Allah, hepsine cenneti vadetmiştir. Allah, işlediklerinizden
haberdardır.”791
Yine şu ayette de ahirette cenneti kazanacakların müttakiler olduğu bildirilmekte
ve bu müttakilerin cenneti kazanmalarına vesile olan davranışlarından birisinin de infâk
olduğu bildirilmektedir. Şöyle ki; “Allah'a karşı gelmekten sakınanlara, Rab'lerinin
katında, altlarından ırmaklar akan ve orada temelli kalacakları cennetler
vardır.”792 Çünkü onlar: “Sabredenler, doğru olanlar, gönülden boyun eğenler,
790
Bakara, 2/254.
Hadid, 57/10.
792
Al-i İmran, 3/15.
791
123
infâk edenler ve 'seher vakitlerinde' bağışlanma dileyenlerdir.”793 Yine diğer
ayetlerde de müttakilerin cennete gireceklerini çünkü onların Allah için her zaman
darlıkta da bollukta da infâk ettikleri bildirilmektedir. şöyle ki; “Rabbinizden olan
mağfirete ve eni, göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o,
muttakiler için hazırlanmıştır.”794 O müttakiler ki. “Onlar bollukta ve darlıkta
infâk ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik
yapanları sever.”795 işte bu davranış ve amellerinden dolayı onlar için cennet
hazırlanmıştır.
Netice itibariyle Cennet, infâkın ahirette insanların karşısına çıkarttığı ve her
inanan insanın ulaşmak istediği bir fayda ve kurtuluştur.
4. MÜKAFATININ FAZLASIYLA VERİLMESİ
Allah’ın kullarından yapmalarını istediği ibadetlerden birisi olan infâkın ahirette
insana kazandırdığı bir çok fayda vardır ki bunlardan bir kaçını sırasıyla yukarıda da
izah etmiştik. İşte infâkın ahirette insana kazandırdığı faydalardan bir tanesi de yapılan
infâkların mükafatının fazlasıyla verilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de yapılan infâkların
ahirette mükafatının fazlasıyla verileceğine dair bir çok ayet yer almaktadır.796 Şimdi
bu ayetlerden birkaç örnek verelim:
“Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden
(Allah yolunda) infâk eden kimselerdir.”797 İşte onlara yaptıkları bu ibadetler
karşılığında: “Rablerinin katında mertebeler, mağfiret ve cömertçe verilmiş rızıklar
vardır.”798
Yine şu ayette de infâk edenlerin bir nevi ticaret yaptıklarını ve bu ticaretlerinin
karşılığında zarara uğramayacakları ifade edilmektedir: “Kendilerine rızık olarak
verdiklerimizden gizli ve açık infâk edenler; kesin olarak zarara uğramayacak bir
ticareti umabilirler.”799 Ve yaptıkları bu ticaretin karşılığını da en güzel şekilde
“Onlar, küçük veya büyük nafaka olarak ne infâk ederlerse, ne kadar yol giderler
793
Al-i İmran, 3/17.
Al-i İmran, 3/133.
795
Al-i İmran, 3/134.
796
Bkz. Bakara, 2/262, 272, 274; Enfal, 8/3-4, 60; Tevbe, 9/121; Kasas, 28/54; Sebe, 34/39; Fatır, 35/29794
30; Hadid, 57/7.
797
Enfal, 8/3.
Enfal, 8/4.
799
Fatır, 35/29.
798
124
ve bir vadi geçerlerse; mutlaka onların lehine yazılır ki Allah yaptıklarının en
güzeli ile mükafatlandırır”800 ve eksilmeden tamı tamına üstelik fazlasıyla “Allah
onlara mükâfatlarını tam tamına verecek, üstelik lütfundan onlara fazlasını da
ihsan edecektir”801 ayetlerde de ifade edildiği şekillerde alacaklardır. Ayetlerde de
ifade edildiği gibi Allah yapılan hiç bir ameli karşılıksız bırakmadığı gibi; infâkları da
karşılıksız bırakmayacak hatta fazlasıyla mükafatlandıracaktır. İşte buda infâkın insana
ahirette kazandırdığı diğer bir faydadır.
III. İNFÂK YAPMANIN AHLÂKÎ ESASLARI
Buraya kadar aktardıklarımızda infâkın Allah’ın kullarından yapmalarını istediği
bir ibadet olduğunu ve bu ibadetin yapılacağı yerleri zikrettik. Ayrıca infâkın insana
gerek bu dünyada gerekse ahirette sağladığı bir çok faydasının olduğunu söyledik. İşte
Allah kullarına infâk edilecek yerleri bildirdiği gibi aynı şekilde infâk ederken dikkat
edilmesi gereken hususları da bildirmiştir. Bu nedenle Allah infâkın Allah katında kabul
edilerek hem bu dünyada hem de ahirete fayda sağlayabilmesi için, infâk ederken, kalp
kırılmamasını, fakirin küçümsenerek ona eziyet edilmemesini ve yapılan infâkın başa
kakılmasını istemektedir. Bununla beraber gösterişten uzak durarak sadece kendi rızası
için infâk edilmesini emretmektedir. Biz de burada Allah’ın infâk eden kullarından
infâk ederken dikkat etmelerini istediği bu hususları kısaca ayetlerle beraber açıklamaya
çalışacağız.
A. ALLAH’IN RIZASINI GÖZETMEK
İnfâk etmede birinci ve asıl gaye Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır. Çünkü
Allah infak’ı emretmektedir. “Allah yolunda infâk edin”802 “(Ey Muhammed)
Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (kesin bir yükümlülük) değildir. Ancak
Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infâk ederseniz, kendiniz
içidir. Zaten siz, ancak Allah'ın hoşnutluğunu istemekten başka (bir amaçla) infâk
etmezsiniz. Hayırdan her ne infâk ederseniz -haksızlığa (zulme) uğratılmaksızınsize eksiksizce ödenecektir.”803
Bütün malların asıl sahibinin Allah olduğu ve yapılan infaklarında onun mülkünden
yapıldığı unutulmayıp sadece Allah’ın rızası için infâk edilmelidir. Yapılan infakların
800
Tevbe, 9/21.
Fatır, 35/30.
802
Bakara, 2/195.
803
Bakara, 2/272.
801
125
başa kakılması, kendisine infâk edilene eziyet edilmesi hiçbir sevap kazandırmadığı gibi
Allah’ın rızasından da mahrum bırakır. “Mallarını Allah yolunda infâk edenler,
sonra infâk ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin
ecirleri
Rabbleri
katındadır,
onlar
için
korku
yoktur,
onlar
mahzun
olmayacaklardır.”804 “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir
sadakadan daha hayırlıdır.”805 “Ey iman edenler, Allah'a ve ahiret gününe
inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infâk eden gibi minnet ve
eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde
toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; ona sağanak bir yağmur düştü mü,
onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiç bir şeye güç yetiremez
(elde edemez) ler. Allah, kâfirler topluluğuna hidayet vermez.”806
Bu misalde yağmur, cömertlik ve harcamaktır (infâk). Yağmurun düştüğü sert ve
çıplak kaya ise bu harcamada güdülen kötü niyettir. İnce toprak tabaka ise kötü niyeti
saklayan ve harcamayı iyi gösteren sözde fazilettir. Her ne kadar yağmur yağarak
bitkileri büyütüyorsa da, eğer üzerinde ince bir toprak tabası bulunan bir kayaya
düşerse, üstündeki toprağı akıtıp kayayı çırılçıplak bırakarak, gerçekte o kayaya zararlı
olur. Aynı şekilde cömertlik ve eli açıklık (infâk), fazileti geliştiren bir güç olmasına
rağmen iyi niyetle yapılmadığı zaman fazileti geliştirmez. Bu şartlar olmaksızın infâk
edilen servet, aynen üzeri ince bir toprak tabakası ile kaplı çıplak kayaya düşen yağmur
gibi boşa gitmiş olur. İşte Allah tarafından verilen serveti, O’nun yolunda ve O’nun
hoşnutluğunu kazanmak için harcamayan, fakat insanların takdirini kazanmak için
harcayan kimsede böyledir. Aynı şey bir malı Allah yolunda harcayan, fakat aynı
zamanda verdiği kişiye kötülük yapan kimse için de geçerlidir. Böyle bir kimse O’nun
rızasını istemedikçe, Allah da ona kendi rızasına götüren yolu göstermez. 807
Bu ayetlerde Allah insanların infâk etmelerini istemekte ancak infâk ederken fakirin
küçümsenmemesini, eziyet edilmemesini, başa kakılmamasını ve gösterişten uzak
olarak yapılmasını emretmektedir. Aksi takdirde yapılan infâklardan sevap ve fayda
yerine zarar ve ceza elde edileceğini bildirmektedir. Bununla beraber Allah, sadece
kendi
rızası
için
infâk
edenlerin
durumunu
ise
şu
şekilde
anlatmaktadır:
“Allah'ın rızasını kazanmak ve kalplerini sağlamlaştırmak için mallarını infâk
804
Bakara, 2/262.
Bakara, 2/263.
806
Bakara, 2/264.
807
Mevdûdî, Tefîimu’l-Kur’an, I, 184.
805
126
edenlerin durumu, yüksekçe bir tepede bulunan, bol yağmur aldığında yemişlerini
iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile çisentisi düşen bir bahçenin durumu
gibidir. Allah işlediklerinizi görür.”808
Bu ayetin devamında da Allah yaşlı bir
adamın örneğini vererek bu dünyada Allah rızası için infâk etmenin ne derece önemli
olduğunu bildirmiştir. “Sizden herhangi biriniz hiç arzu eder mi ki: Kendisinin
hurmalığı ve üzüm bağı bulunsun: Bahçede dereler akıyor, içinde her türlü
mahsulü bulunuyor. Ama kendisinin üstüne de ihtiyarlık çökmüş ve elleri ermez,
güçleri yetmez, bakıma muhtaç küçük çocukları var. Derken… ateşli bir kasırga
kopsun da bağı kasıp kavursun? İşte Allah âyetlerini size böyle apaçık bildirir.
Olur ki iyi düşünürsünüz.”809 Yani, eğer sizde bu dünya da emrolunduğunuz gibi
infâk etmezseniz (yani fakiri küçümsemeden ona eziyet etmeden, yapılan infâkı başa
kakmadan ve gösterişten uzak durarak sadece ve sadece Allah rızası için infâk
etmezseniz) ve tüm hayatınızı ve enerjinizi bu dünya için harcarsanız, öldüğünüzde,
misaldeki yaşlı adamın çaresiz durumu ile karşılaşırsınız. O, tek bahçesini, bütün hayatı
boyunca kazandığı şeyi kaybetmiştir. Kendisinin yeni bir bahçe yetiştirmeye gücünün
yetmeyeceği, çocuklarının da küçük ve zayıf olduğu için bir şey yapamayacakları bir
anda, tüm dayanağını kaybetmiştir.810
Bütün bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere yapılan infâkların kabul edilmesinin ve
dolayısıyla da bir önceki bölümde de zikrettiğimiz gibi gerek bu dünya da gerekse
ahirette vaat edilen faydalarını kazanmanın ilk öncelikli şartı infâk verilen kimseyi
küçümsemeden, ona
eziyet etmeden ve başına kakmadan gösterişten uzak olarak
sadece ve sadece Allah rızası için yapmaktır. Çünkü infâk edilirken yapılan gösteriş,
karşıdakinin başına kakılarak ona eziyet etmek Allah’ın rızasına aykırı davranışlardır.
Zira yapılan iyiliği başa kakmanın ne derece kötü bir davranış olduğu hadislerde şu
şekilde ifade edilmektedir: “Üç kişi vardır ki, kıyamet günü Allah onlarla
konuşmayacak, yüzlerine bakmayacak, kendilerini temize çıkarmayacaktır ve
onlar için acı bir azap vardır. Bunlar: Elbisesini sürüyerek gururla yürüyen,
verdiğini başa kakan ve yalan yere yemin ederek malını pazarlayan kimsedir.”811
Sonuç olarak yapılan infâkın kabul edilmesi yani işlevsel olarak bir netice
verebilmesi için öncelikli olarak ve sadece Allah’ın rızasını gözetmek gerekmektedir.
808
Bakara, 2/265.
Bakara, 2/266.
810
Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, I, 184.
811
Müslim, Sahihu Müslim, İman, 45-46. (nr: 293).
809
127
B. İNFÂK’I GİZLİ YAPMAK
İnfâk ederken dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan birisi de infâkın gizlice
yapılmasıdır. İnfâkın gizli ve açık olarak yapılacağına dair bir çok ayet812 bulunmakla
beraber gizlice yapılan infâkın daha hayırlı olduğu bildirilmektedir: “Sadakaları açıkta
verirseniz o ne iyi; fakat gizleyip de fakirlere verirseniz bu, sizin için daha
hayırlıdır. O, günahlarınızdan bir kısmını bağışlar.”813
İslam alimleri bu ayetten hareketle farz ve nafile sadakaların gizli ve açık olarak
verilmesi ile ilgili farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre
zekat gibi farz olan sadakaların aleni olarak verilmesi, nafile olan sadakaların ise gizli
verilmesi daha hayırlıdır. Bazı alimler de farz veya nafile olsun bütün sadakalarda
gizliliğin daha hayırlı olduğunu söylemişlerdir. Netice itibariyle bu ayetin sonunda da
bildirildiği üzere “Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır”814 dolayısıyla
Allah’a bildirmek için sadakalarınızı dünyaya ilan etmeğe kalkışmakta da bir sakınca
yoktur, ancak gizlemek daha ihlaslı olur.815
“Sadakaların gizliliğinin faziletine binaen, İslam büyüklerinde sadakalarını
verecekleri fakire bile bildirmemeğe çalışan bir çok zatlar gelip geçmiştir. Kimi, sessiz
sedasız bir âmânın eline bırakır. Kimi, fakirin geçeceği veya oturacağı yere, göreceği
biçimde kor ve fakat kendini göstermez. Kimi, fakir uyurken elbisesine bağlar. Kimisi
de başkasının aracılığı ile fakire ulaştırırdı ki hepsinden maksat riyadan, süm’adan ve
minnetten sakınmaktır.”816
Yine sadakaların gizliliği ile ilgili Hz. Peygamber’in meşhur bir hadisinde de bu
konu şu şekilde geçmektedir: “Kıyamet gününde Allah’ın gölgesinden başka hiç bir
gölgenin bulunmayacağı o günde Allah şu yedi kişiyi kendi gölgesinde
gölgelendirecektir ki bunlardan birisi de: Bir sadaka verip de sağ elinin verdiğini
sol eli bilmeyen adamdır. ”817
Bu açıklamalarla beraber açıkça verildiğinde alan kişi için bir takım zararlar
olabilir:
812
Bu konu ile ilgili ayetler için bkz: Bakara, 2/271, 274; İbrahim, 14/31; Nahl, 16/75; Fatır, 35/29; Ra’d,
13/22.
813
Bakara, 2/271.
814
Bakara, 2/271.
815
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 192-193.
816
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 193.
817
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Zekat, 16; Müslim, Sahihu Müslim, Zekat, 30-31.
128
1. Açıkça vermede, fakirin namus ve haysiyetine dokunmak, fakirliğini ilan etmek
vardır ki fakir buna razı olmayabilir.
2. Açıkça vermede, fakiri iffetli halden çıkarmak ve ahlakını bozmak sakıncası
vardır.
3. Halk, fakirin sadaka almasını, “muhtaç değil iken aldı” zannederek, gayr-i meşru
olarak algılayabilir. Fakir, kınanmaya, halk da gıybete düşebilir.
4. Yüksek elin alçak elden hayırlı olması itibariyle açıkça vermede fakiri hor ve
hakir görme ve ona bir ihanet manası vardır. Halbuki mü’mini hor ve hakir
görmek, caiz değildir.
5. Sadaka hediye kanalına girer. Halbuki bir hadis-i şerifte, “her kime bir hediye
takdim olur da, yanında bir topluluk bulunursa onlar, o hediyede ona ortaktırlar”
buyurulmuştur. Dolayısıyla açıktan sadaka verildiği zaman, fakir yanında hazır
bulunan ortaklarına ondan bir şey vermezse, bu açıkça verme yüzünden,
uygunsuz bir hale düşmüş olur ki, buna sebep olmakta yakışıksız olur. işte bütün
bu akli ve nakli sebepler, sadakanın gizlenmesinin daha faziletli odluğuna işaret
eder.818
Nafile olan sadakanın gizli verilmesi daha hayırlı olmakla beraber eğer bir insan,
sadakasını açıkça verdiği zama, halkında kendisine uyup sadaka vereceklerini ve bu
yüzden fakirlerin faydalanacağını bilirse bu durumda açıktan vermesi gizli vermesinden
daha faziletli olabilir.819
Farz olan zekatın açıkça verilmesinin hikmetine gelince şu şekilde sıralayabiliriz:
1. “Onların mallarından sadaka al”820 diye açık emir vardır.
2. Bunun gizlenmesinde kendine töhmet çekmek ve herkesi kötü zanna düşürmek
tehlikesi vardır ki, açıkça vermek bunu gidereceğinden daha faziletli olur. Nitekim
Rasulullah, farz namazlardan başka namazlarının çoğunu mübarek evlerinde kılardı.
Namazda töhmeti gidermek için farz ile nafilenin hükmü değiştiği gibi, zekatta da
böyledir.
818
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 194.
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 194.
820
Tevbe, 9/103.
819
129
3. Açığa vurmak, Allah’ın emir ve teklifine ilgi göstermeyi ve acele etmeyi içerir.
Gizlemeye kalkışmak ise, vacibin yerine getirilmesini hatıra getirir. Dolayısıyla
farzlarda açığa vurma ve nafilelerde gizleme daha uygundur.821
Bütün bu açıklamalardan sonra infâkın açık ve gizli olarak yapılacağına dair
ayetleri “Onlar ki, mallarını gece, gündüz; gizli ve açık infâk ederler.822
“Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infâk etsinler.»”823 “Onlar,
Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler, namazı kılarlar; kendilerine verdiğimiz
rızıktan, gizlice ve açıkça infâk ederler”824 okuduğumuz da bu ayetlerden açık ve
gizli olarak infâk etmenin her ikisinin de caiz olmasıyla beraber şu ayette de ifade
edildiği gibi “Sadakaları açıkta verirseniz o ne iyi; fakat gizleyip de fakirlere
verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır”825 özellikle gönüllü infâkın içerisinde
mütalaa edilen nafile sadakaların gizli olarak verilmesi daha hayırlı ve daha makbuldür.
C. İSRAFA KAÇMAMAK
İnfâk ederken dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da isrâfa kaçmamaktır. Yani
malının tamamını infak etmeyip aksine “sana neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki:
İhtiyaçtan artakalanı”826 ayetinin anlamına göre, farzlarda nisap (zekat düşecek mal
miktarı) dikkate alınacağı gibi, nafilelerde de, kazancın devamını sağlayan sermaye,
tezgah, işletme masrafları gibi şeylerle, ihtiyat sermayesi gibi şeyler söz konusu infâkın
dışında tutulacak ve bu durum gözden uzak tutulmayacaktır.827
Kur’an-ı Kerim’de ise bu durum şu şekilde ifade edilmektedir: “Akrabaya
hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü
(malını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok
nankördür.”828 Ayette de görüldüğü üzere Allah’ım emrettiği bir ibadet olan infâkta da
olsa israftan kaçınmak gerekmektedir.
Kur’an infâk ederken isrâftan kaçınmayı emretmekle beraber bunun tam zıddı olan
cimrilikten de kaçınılması gerektiğini bildirerek orta yolu şu şekilde tavsiye eder:
821
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 195.
Bakara, 2/274.
823
İbrahim, 14/31.
824
Ra’d, 13/22.
825
Bakara, 2/271.
826
Bakara, 2/219.
827
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 199.
828
İsra, 17/26-27.
822
130
“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma, yoksa
pişman olur, açıkta kalırsın.”829, “Onlar, infâk ettikleri zaman ne isrâf ederler ne
de cimrilik, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”830
Yapılan bu izahlar ve ayetlerden anlaşılacağı üzere infâk ederken ifrat derecesinde
isrâfa girmekten ve tefrit derecesinde cimrilikte bulunmaktan kaçınmak gerekmektedir.
Bununla beraber Elmalılı’nın da söylediği gibi: “Zaman olur ki, çoluk çocuk, din ve
millet uğrunda bütün mallarını sarf ve infâk etmek iktisat kuralının bile kapsamına girer.
Sonra mal olsa olsa canın bir yongasıdır. Halbuki Allah’a tevekkül ederek, hayatı feda
etmekten bile çekinilmemesi gereken öyle insani vazifeler vardır ki bu gibi yerlerde
genel infâk bile hafif kalır. İşte bundan dolayı da ‘hayırda isrâf olmaz’
buyurulmuştur.”831
Sonuç olarak infâk ederken isrâf etmemekle beraber tabiri caizse yağmurdan
kaçarken doluya tutulma misali cimri davranmamak gerekmektedir. Aksine bu ikisinin
ortası bir yolda infak etmek gerekmektedir. Yoksa her iki durumda da yapılan infâklar
kabul edilmeyip insana fayda yerine elem ve keder verecektir ki bu durumda da infak
edenler için vaad edilen hiçbir mükafat elde edilemeyecektir. Bu nedenle de aslolan “az
da olsa devamlı olanıdır”832 hadisi gereğince orta yolu tercih etmektir ki Hz.
Peygamber’de bütün mallarını infâk etmek isteyenlere “mallarının üçte birini infâk
etmelerini”833 tavsiye etmiştir. Ancak bazı istisnai durumlarda, yukarıda merhum
Elmalılı’nın ifade ettiği gibi, malın tamamını infâk etmekte de herhangi bir sakınca
yoktur.
D. İNFÂKTA ACELECİ OLMAK
İnfâk ederken dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan birisi de aceleci
davranarak bir an önce bu hayır işini sonlandırmaktır. Zira bu konu Kur’an-ı Kerim’de
de, “Öyleyse durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın!”834 şeklinde ifade
edilerek hayır işlerinde acele davranılması gerektiği bildirilmektedir.
Kişinin sadaka olarak vermeye niyet ettiği şeyler, artık kendinin malı olmaktan bir
nevi çıkmıştır. Dolayısıyla kendinde emaneten bulunuyor denilebilir. Emanetin sahibine
829
İsra, 17/29.
Furkan, 25/67.
831
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 201.
832
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, İman, 43.
833
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Ferâiz, 6.
834
Maide, 5/48.
830
131
ulaştırılmasında da acele etmek gerekir. Tâki zayi olma veya bir zarara maruz kalma
endişesinden kurtulmuş olsun.835 Bu konuyla ilgili Hz. Peygamber’den güzel bir örnek
rivayet edilmektedir: Ravi diyor ki: “Rasulullah bize ikindi namazını kıldırdı, acele
etti. Ben durumu kendisine sordum. O da: ‘Ben evde sadakadan bir külçe altın
emanet olarak almıştım, üzerinden bir gecenin geçmesini istemedim. Onu takdim
ettim’ diye buyurdu.”836
Yine Kur’an-ı kerim’de başka bir ayette de infâk ederken acele davranılması
gerektiğini şu şekilde bildirmektedir: “Birine ölüm gelip de: «Rabbim! Beni yakın bir
süreye kadar ertelesen de, sadaka versem, iyilerden olsam» diyeceği zaman
gelmezden önce, size verdiğimiz rızıklardan infâk edin”837 Bu ayette göstermektedir
ki infakta acele etmek gerekmektedir. Çünkü ansızın ölüm gelebilir ve artık dönüp de
infâk etme gibi bir fırsatımız olmaz.
Yine Bakara suresi 266. ayetteki yaşlı adam örneği de bu unuyla ilgili güzel bir
örnektir. Yani, eğer sizde bu dünya da emrolunduğunuz gibi infâk etmezseniz (yani
fakiri küçümsemeden ona eziyet etmeden, yapılan infâkı başa kakmadan ve gösterişten
uzak durarak sadece ve sadece Allah rızası için infâk etmezseniz ve yine yapacağınız bu
infaklarda acele etmezseniz) ve tüm hayatınızı ve enerjinizi bu dünya için harcarsanız,
öldüğünüzde, misaldeki yaşlı adamın çaresiz durumu ile karşılaşırsınız. O, tek
bahçesini, bütün hayatı boyunca kazandığı şeyi kaybetmiştir. Kendisinin yeni bir bahçe
yetiştirmeye gücünün yetmeyeceği, çocuklarının da küçük ve zayıf olduğu için bir şey
yapamayacakları bir anda, tüm dayanağını kaybetmiştir.838 Bu örnekte, gösteriş amaçlı
başa kakmalı ve rencide edici infâk, yakıcı, kavurucu rüzgara benzetilmiştir. O da
infâkın ecrini silip süpürür. Ayrıca insanı Allah katında güç durumda bırakır ve telafisi
de mümkün olmaz.839 İşte bu yaşlı adamın durumuna düşmeden yani ansızın ölüm gelip
çatmadan Allah’ın istediği doğrultuda elimizde infâk etme fırsatı varken biran önce
infak etmek gerekmektedir. Başka bir ayette de Allah önce infâk edenlerle daha sonra
835
Temel, Kur’an’da Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak İnfâk, s. 45.
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Zekat, 20.
837
Münâfikun, 63/10.
838
Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, I, 184.
839
M.İzzet Derveze, Tefsiru’l- Hadîs, (Çeviri: Vahdettin Ayaz, Mustafa Altınkaya) I. Baskı, İstanbul
1998, V, 301.
836
132
infâk edenlerin bir olmadığını daha önce infak edenlerin daha üstün derecede
olduklarını bildirmektedir.840
Sonuç itibariyle yapılan bütün bu açılamalardan da anlaşılacağı üzere infâk ederken
elimizden geldiğince acele ederek biran önce ölüm gelmeden boynumuzda ki bu
sorumluluktan kurtularak fakirlerin hakkı olan malı sahiplerine ulaştırmamız
gerekmektedir.
E. İHTİYAÇ FAZLASINDAN İNFÂK ETMEK
İnfâk ederken dikkat edilmesi istenilen hususlardan birisi de ihtiyaç fazlasından
infâk edilmesidir ki bu konu Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir: “Sana neyi infâk
edeceklerini sorarlar. De ki: «İhtiyaçtan artakalanı.»”841
Yani malınızın zaruri
ihtiyaçlarınızdan fazlasını infâk ediniz. İnfâk etmek istediğinizde kendinizin, aileden
sayılan küçük çocuklar, zevce, muhtaç olan ana-baba ve bunlara katılan ataların
ihtiyacını karşıladıktan sonra fazlasını yukarıda belirtilen842 yerlere ve hayır yönünde
infak ediniz. Dolayısıyla hayır yapacağız diye, kendinizi ve ailenizi nafakasız bırakmak
caiz olmaz. Hayır taraflarına infâk, bunların fazlasından yapılır. 843 Buna göre bir
Müslüman ihtiyacından fazla olan malını, muhtaç olanlara infâk etmek durumundadır.
Aynı zamanda şunu bilmeliyiz ki “ihtiyaçtan arta kalan ” miktar, nisap miktarı bir mala
sahip bir Müslüman’ın vermekle yükümlü olduğu zekatın dışındadır.844
Bu konu hadislerde de şu şekilde işlenmiştir: Rasulullah bir adama şöyle dedi:
“Önce kendinden başla ve kendine infâk et. Bir şey artarsa, ailene harca. Yine de
artarsa akrabalarına ver. Akrabalarına verdikten sonra da elinde ihtiyaç fazlası
malın kalırsa, bu şekilde infâk etmeye devam et. Önünde, sağında, solunda
olanlara dağıt.”845
Yine konuyla ilgili, Hz. Peygamber: “Sadakanın en üstünü, kişinin malından
kendi ve aile efradının ihtiyacına yetecek miktarını ayırdıktan sonra verdiği
sadakadır ve tasadduka, bakmakla yükümlü olduğun kimselerden başla”846
buyurmaktadır. “Zira, sağlıklı ve güçlü bir toplumun oluşması, öncelikle aile fertleri ve
840
Bkz. Hadid, 57/40.
Bakara, 2/219.
842
Not: Burada kastedilen Bakara suresi 215. ayette geçen kişiler.
843
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 67-68.
844
Derveze, Tefsiru’l- Hadîs, V, 234.
845
Müslim, Sahihu Müslim, Zekat, 13-14, (nr: 2313).
846
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Zekat, 18.
841
133
akrabalar arasındaki güçlü bir dayanışmaya bağlıdır. Aile fertleri, akrabalar ve komşular
arasında güçlü bir dayanışmanın olmadığı bir yerde birbirlerine sevgiyle bağlanıp
kenetlenmiş bir toplumdan bahsetmek mümkün değildir. Bu sebeple kendi aile fertlerini
ve akrabalarını ihmal edip daha uzaktaki insanlara infâkta bulunan kimse haddi zatında
kin, nefret ve düşmanlık duygularını daha da körüklemiş ve dolayısıyla da günah
kazanmış olmaktadır.”847
Bütün bu açıklamaların neticesinde infâk ederken dikkat edilmesi gereken önemli
hususlardan birisinin de ihtiyaç fazlasından infâk edilmesidir. Çünkü öncelikli olarak
infâk edilecek yerler ayet ve hadislerde de ifade edildiği gibi kişinin kendisi ve ailesidir.
Eğer bunlara yapılan infâktan sonra geriye bir şeyler kalırsa işte o arta kalandan infâk
edilmesi istenmektedir. Aksi takdirde öncelikli olarak infâk edilmesi gereken yerler
ihmal edilip de daha sonra infâk edilmesi gereken yerlere öncelik verilirse, bu durumda
yapılan infâk neticesinde sevap değil günah kazanılmış olur.
F. RİYA VE GÖSTERİŞTEN UZAK OLMAK
Her ibadetin temelinde Allah rızasını kazanmak olduğu gibi infâkın temelinde de
Allah rızasını kazanmak vardır. İşte infâkın neticesinde, Allah’ın rızasın kazanabilmek
içinde riya ve gösterişten uzak olarak infâk etmek gerekmektedir. Aksi takdirde bırakın
sevap kazanarak Allah’ın rızasını kazanmayı insan günahkar olur.
Kur’an-ı Kerim’de gösteriş için infâk edenlerin durumu manidar bir benzetme ile
şu şekilde ifade edilmiştir: “Ey İnananlar! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp,
insanlara gösteriş için malını infâk eden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve
eza etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın
durumu gibidir, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır.
Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkar eden kimseleri doğru
yola eriştirmez.”848 Bu misalde yağmur, cömertlik ve harcamaktır (infâk). Yağmurun
düştüğü sert ve çıplak kaya ise bu harcamada güdülen kötü niyettir. İnce toprak tabaka
ise kötü niyeti saklayan ve harcamayı iyi gösteren sözde fazilettir. Her ne kadar yağmur
yağarak bitkileri büyütüyorsa da, eğer üzerinde ince bir toprak tabası bulunan bir
kayaya düşerse, üstündeki toprağı akıtıp kayayı çırılçıplak bırakarak, gerçekte o kayaya
zararlı olur. Aynı şekilde cömertlik ve eli açıklık (infâk), fazileti geliştiren bir güç
847
848
Yürekli; İnfâk Mü’min’in Temel Özelliği, s. 155.
Bakara, 2/264.
134
olmasına rağmen iyi niyetle yapılmadığı zaman fazileti geliştirmez. Bu şartlar
olmaksızın infâk edilen servet, aynen üzeri ince bir toprak tabakası ile kaplı çıplak
kayaya düşen yağmur gibi boşa gitmiş olur. İşte Allah tarafından verilen serveti, O’nun
yolunda ve O’nun hoşnutluğunu kazanmak için harcamayan, fakat insanların takdirini
kazanmak için harcayan kimsede böyledir. Aynı şey bir malı Allah yolunda harcayan,
fakat aynı zamanda verdiği kişiye kötülük yapan kimse için de geçerlidir. Böyle bir
kimse O’nun rızasını istemedikçe, Allah da ona kendi rızasına götüren yolu
göstermez.849 Başka bir ayette de gösteriş için infâk edenlerin şeytanın arkadaşı olacağı
şu şekilde ifade edilmektedir: “Mallarını insanlara gösteriş için infâk edip, Allah'a
ve ahiret gününe inanmayanları da Allah sevmez. Şeytan, kime arkadaş olursa,
artık ne kötü bir arkadaştır o.”850
Bu ayetlerde Allah insanların infâk etmelerini istemekte ancak infâk ederken de
gösteriş ve riyadan uzak durmalarını istemektedir. Aksi takdirde yapılan infâklardan
sevap ve fayda yerine zarar ve ceza elde edileceğini bildirmektedir.
Bütün bu ayetlerden anlaşılacağı üzere yapılan infâkların kabul edilmesinin ve
dolayısıyla bir önceki bölümde de zikrettiğimiz gibi gerek bu dünyada gerekse ahirette
vaad edilen faydalarını kazanmanın şartlarından birisi de gösterişten uzak durarak
Allah’ın rızası için infak etmektir.
G. YAPILAN İNFÂKI BAŞA KAKMAMAK
İnfâkın kabul edilmesi ve neticesinde vaad edilen mükafatları kazanabilmek için
dikkat edilmesi gereken önemli diğer bir hususta yapılan infâkın başa kakılmamasıdır.
Kur’an’da bu durum şu şekilde ifade edilmektedir: “Mallarını Allah yolunda infâk
edenler, sonra infâk ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet
vermeyenlerin ecirleri Rabbleri katındadır, onlar için korku yoktur, onlar mahzun
olmayacaklardır.”851 Yani Allah yolunda sarf ve infâk edenler, sonrada infâklarına ne
minnet, ne eziyet takıştırmayanlar, gururlanmayan, tiksindirmeyenlerdir ki Allah
yanında ancak onların ücretleri vardır.852 Demek oluyor ki yapılan infâkın Allah katında
kabul edilmesi için başa kakmamak ve verilen nimeti yüze vurmamak gerekmektedir.
849
Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, I, 184.
Nisa, 4/38.
851
Bakara, 2/262.
852
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 166.
850
135
Yine başka bir ayette de yapılan infâkı başa kakanların yaptıkları infaklarının
Allah katında kabul edilmeyip boşa gideceği güzel bir benzetme ile anlatılmıştır: “Ey
İnananlar! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara gösteriş için malını
infâk eden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eza etmekle boşa çıkarmayın.
Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın durumu gibidir, üzerine bol
yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır. Kazandıklarından hiçbir şey elde
edemezler. Allah inkar eden kimseleri doğru yola eriştirmez.”853
Burada başa kakma (menn) ile ilgili iki görüş vardır: Bunlardan birincisi: İhtiyaç
sahibine karşı, birisinin şu şekilde demesi gibi: “Ben senin için harcama yaptım ve seni
fakirlikten kurtardım.” Bu, cumhurun görüşüdür. İkincisi: Sadaka vererek minnet etmek
bu görüş İbn Abbas’tan rivayete edilmiştir. Eza kelimesinin manası hakkında da iki
görüş vardır: Birincisi: Fakiri rahatsız eden bir şeyi yüzüne söylemektir. Mesela: Sen
daima fakirsin. Sen başıma bela oldun, Allah beni senden kurtarsın gibi. İkincisi:
Yaptığı iyiliği, fakirin bu konuyu öğrenmesini istemediği kimseye söylemek. Bu iki söz
de rahatsız eder. Ve bunlar, sadaka veren için hoş karşılanmaz.854
Bu türden yapılan infâklar, altında sert bir kaya bulunan az toprağa benzer. Üzerine
ne kadar yağmur yağarsa yağsın ürün vermeye elverişli değildir. Çünkü yağmurdan
sonra, toprak sele karışır gider, sert ve dümdüz bir kaya meydana çıkar. Bunların infâk
ettikleri şeyden bir yarar sağlamaları mümkün değildir.çünkü bu davranış, Allah’a
yaklaşma, O’nun rızasını, katındaki hayırları kazanma duygusuyla sergilenmemiştir. 855
Netice itibariyle bütün bu ayetler ve yapılan yorumlardan da anlaşılacağı üzere
yapılan infâkların kabul edilmesinin şartlarından birisi de fakirin başına kakmadan ve
ona eziyet etmeden gösterişten uzak olarak infak etmektir. Çünkü infak edilirken
yapılan gösterişte, fakirin başına kakılarak ona eziyet etmekte Allah’ın rızasına aykırı
davranışlardır. Zira yapılan iyiliği başa kakmanın ne derece kötü bir davranış olduğu ve
ahirette bu şekilde davrananların azaba çarptırılacakları hadislerde de şu şekilde ifade
edilmektedir: “Üç kişi vardır ki, kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak,
yüzlerine bakmayacak, kendilerini temize çıkarmayacaktır ve onlar için acı bir
853
Bakara, 2/264.
İbnuû’l-Cevzi, Ebü’l-Ferec, Cemalüddin Abdurrahman, b.Ali; Zâdü’l-Mesir fî ilmi’t-tefsir, 4. Baskı,
Şam-1987, I, 317.
855
Derveze, Tefsiru’l- Hadîs, V, 301.
854
136
azap vardır. Bunlar: Elbisesini sürüyerek gururla yürüyen, verdiğini başa kakan
ve yalan yere yemin ederek malını pazarlayan kimsedir.”856
H. MALIN İYİSİNDEN VE SEVİLENİNDEN VERMEK
Kur’an-ı Kerim’de bu konu ile ilgili ayet şu şekilde geçmektedir: “Ey iman
edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin faydanız için bitirdiğimiz ürünlerin
Temiz ve güzel olanlarından Allah yolunda infâk edin. Siz göz yummadan, içinize
yatmaksızın almayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkmayın. İyi bilin ki: Allah
ganidir, hamîddir (kimseye ihtiyacı yoktur, bütün övgülere layıktır).”857 Bu ayette
Müslümanlara yönelik bir direktife yer veriliyor. Yani sahip oldukları malların ve
kazancın en iyi kısmından sadaka vermelerinin gerekliliği vurgulanıyor. Ancak ucuz bir
fiyatla, üstelik istemeye istemeye ve gözünü kapatarak alabilecekleri bayağı şeyleri
infâk etmeye yeltenmemeleri hususunda uyarılıyorlar. Bu arada yüce Allah’ın bu tür
sadakalara ihtiyacının olmadığı, ancak güzel ameliyle övgüyü hak edenleri de övdüğü
belirtiliyor. Sahip oldukları malların Allah tarafından kendilerine rızık olarak
verildiğine yönelik hatırlatma amaçlı bir işaretle meselenin önemine parmak basılıyor.
Dolayısıyla Müslümanlar kolaylarına geldiği kadarıyla kazançlarından, topraktan elde
ettikleri üründen Allah yolunda gönül hoşnutluğuyla infâk etmekle yükümlüdürler.858
Bununla beraber başka bir ayette de Allah malın sevileninden infâk edilmesi
gerektiğini şu şekilde bildirmektedir: “Sevdiğiniz şeylerden infâk edinceye kadar asla
iyiliğe erişemezsiniz. Her ne infâk ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”859 Şu halde
salt iman, hayrın kemaline kavuşmak için yeterli sebep değildir. Îmân ve ilimden sonra
amel ve özellikle, sarf ve infâk da gerektir. Hem bu infâk, ne kadar sevgili şeylerden
olursa, o kadar kıymetli olur. Allah, infak edilen hoş veya hoş olmayan herhangi bir şeyi
bilir ve ona göre ücretini verir. Fakat asıl iyiliğe: En yüksek hayra ulaşmak, sevilen
şeylerden infâka bağlıdır.860 Yani hayrın ve iyiliğin kemali için infâkın, malın en çok
sevileninden yapılması gerekmektedir. Zira bu ayet nazil olduğunda Ebu Talha
Rasulullah’ın yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasulu: Yüce Allah:
‘Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz’ buyuruyor.
Mallarımın içinde en çok Beyruha hurmalığını seviyorum. Onu Allah yolunda
856
Müslim, Sahihu Müslim, İman, 45-46. (nr: 293) .
Bakara, 2/267.
858
Derveze, Tefsiru’l- Hadîs, V, 301.
859
Al-i İmran, 3/92.
860
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, II, 359.
857
137
infâk ediyorum. Allah katında kabul edilmesini ve bana azık olmasını umuyorum.
Onu Allah’ın emrettiği yerlere ver.”
Rasulullah: “Söylediğini duydum. Onu akrabaların arasında taksim etmeni
uygun buluyorum.”
Ebu Talha : Ey Allah’ın Rasulu: “Buyurduğun gibi yaparım, dedi ve en sevdiği
hurma bahçesini akrabalarına sadaka olarak paylaştırdı.”
Malın iyisini ve sevdiği malı vermek ayet ve hadislerle sabittir. İyisinden,
sağlamından ve kendisine en sevimli olanından vermek, kişinin bu husustaki ciddiyetini
ve samimiyetini gösterir ki bu ciddiyet ve samimiyet nispetinde de uhrevi neticesini
görür.861
İ. KARŞILIKSIZ VERMEK
İnfâk ederken dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biriside yapılan infâk
karşısında herhangi bir beklentiye girmeden karşılıksız olarak vermektir. Allah’ın
rızasından başka hiçbir beklenti içine girmeden vermektir.
Zira Kur’an’da: “Ey İnananlar! Allah'a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara
gösteriş için malını infâk eden kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eza
etmekle boşa çıkarmayın. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kayanın
durumu gibidir, üzerine bol yağmur yağdığında onu cascavlak bırakır.
Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah inkar eden kimseleri doğru
yola eriştirmez”862 buyurularak başa kakma ve eziyetle yapılan infâkın kabul
edilmeyeceği bildirilmiştir. “Eğer kişi verdiğine karşı zımmen dahi olsa bir karşılık
beklentisi içinde olsa, verdiği şey Allah için değil, bilakis kendi çıkarı ve menfaati için
olmuş olur ki, bundan da uhrevi bir netice beklenemez. Çünkü karşılığını dünyada
istemiş ve elde etmiş olmaktadır.”863
Bu durumda yapılan infâk karşısında açık veya gizli hiçbir beklenti içine girmeden
ve hiç kimseyi kırmadan sadece ve sadece Allah rızası için vermek gerekmektedir. Aksi
takdirde verilen infâkların hiçbir faydası olmaz.
J. İNFÂK EDERKEN CİMRİ DAVRANMAMAK
861
Temel, Kur’an’da Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak İnfâk, s. 41.
Bakara, 2/264.
863
Temel, Kur’an’da Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak İnfâk, s. 47.
862
138
Kur’an-ı Kerim’de de bildirildiği gibi: “De ki: «Rabbimin rahmet hazinelerine
siz sahip olsaydınız, infâk etmekle tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz.
Zaten insanlar pek cimridir.»”864 “Nefislerde cimrilik hazırlanmıştır.”865 Cimrilik,
insan oğlunun yaratılışından itibaren onun fıtratına yerleştirilmiş ve nefis tezkiyesini
olumsuz yönde etkileyen bir hastalıktır. Ancak bu, tedavisi mümkün olmayan bir
hastalık değildir.866 İşte infâk ederken dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi de
insan fıtratına doğuştan yerleştirilmiş olan bu cimrilik hastalığından kaçınmaktır.
Kur’an-ı Kerim’de cimrilikten kaçınılması şu şekilde istenmektedir: “Öyleyse,
gücünüz yettiğince Allah'tan korkun. Dinleyin, itaat edin ve kendinizin hayrına
olarak infâk edin. Kim de nefsinin cimriliğinden korunursa; işte onlar, felaha
erenlerin kendileridir.”867 Bu ayette geçen şuhh (cimrilik) kelimesini İbn Abbas
‘Nefsin cimriliğini def etme’868 olduğunu söylemiştir. Elmalılı ise, “gücünüz yettiğince
haris ve cimri olmamaya çalışın. Nefislerinizin hırsına kapılıp da stok ve hasislik ile
kendinizi, çoluk çocuğunuzu, toplumunuzu felaketlere sürüklemeyin. Cömert ve
yardımsever
olmaya
çalışarak
Allah
için
hayır
işlerde
yarışın’
diye
yorumlamaktadır.”869
Hadislerde de cimriliğin güzel bir davranış olmadığı, bu nedenle bu davranıştan
kaçınılması gerektiği bildirilmiştir. Şu hadislerde ifade edildiği gibi: “İki özellik
müslüman’ın içinde toplanmaz: Cimrilik ve kötü ahlak.”870 “Bir kulun kalbinde
iman ve cimrilik ebediyen birleşmez.”871 “Dolandırıcı, yaptığını başa kakan, ve
cimri olan cennete giremez.”872 “İslam’ı cimriliğin mahvetmesi gibi hiçbir şey
mahvetmez.”873 Bunlarla beraber Hz. Peygamber’de dua ederken “Allah’ım
korkaklıktan ve cimrilikten sana sığınırım”874 diye dua etmiştir. İzzet Derveze ise
insanın fıtratında ki bu cimriliğin sebebini şu şekilde açıklamaktadır: “Cimrilik etmek
ancak şeytanın telkinlerinin bir sonucu olabilir. Çünkü insanları fakirlikle korkutan
864
İsra, 17/100.
Nisa, 4/128.
866
Yürekli, İnfak Mü’min’in Temel Özelliği, s. 61.
867
Tegâbün, 64/16.
868
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 557.
869
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, VII, 366.
870
Tirmizî, Sünenü’t-Tirmizî, Birr, 41, (nr: 1922).
865
871
872
Nesâî, Sünenü’n-Nesâî el-Müctebâ, Cihad, 25-26-27, 29-30.
Tirmizî, Sünen-i Tirmizi, Birr, 41, (nr: 1923).
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili,VII, 223.
874
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Cihad, 74.
873
139
böylece infâk etmelerine engel olan odur. O kötülükten, hayasızlıktan e günahtan
başkasını telkin etmez. Oysa yüce Allah insanları riyasız ve başa kakmasız infâk etmeye
çağırırken, aslında onları harcadıkları maldan daha hayırlısına çağırmaktadır. Rahmet ve
bağışlama vaat etmektedir. Kendilerine yönelik fazlını artıracağını vurgulamaktadır.”875
Kur’an infâk ederken cimrilikten kaçınılmasını istediği gibi aynı şekilde bunun tam
zıddı olan isrâftan da kaçınılması gerektiğini bildirerek orta yolda olmayı şu şekilde
ifade etmektedir: “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp
tutumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.”876 Yine diğer bir ayette de:
“Onlar, infâk ettikleri zaman ne isrâf ederler ne de cimrilik, ikisi arasında orta bir
yol tutarlar.”877 Yani infâk ederken ne ifrat derecesinde isrâfa girmek ne de tefrit
derecesinde cimrilikte bulunmaktan kaçınmak gerekmektedir. Yoksa her iki durumda da
yapılan infaklar kabul edilmeyip insana fayda yerine elem ve keder verecektir ki bu
durumda da infâk edenler için vaat edilen hiçbir mükafat elde edilemeyecektir. Bu
nedenle de aslolan “az da olsa devamlı olanıdır”878 hadisi gereğince orta yolu tercih
etmektir ki Hz. Peygamber’de bütün mallarını infâk etmek isteyenlere “mallarının üçte
birini infâk etmelerini”879 tavsiye etmiştir.
K. GÖNÜLDEN VERMEK
Kur’an, infâkın kabul edilmesi için gerekli hususları sıralarken bunlardan bir
tanesinin de Allah’a inanarak gönülden verilmesi olduğunu bildirmektedir. Çünkü
yapılan ameller ancak iman ile sahih olur.880 Bu da göstermektedir ki iman, bütün
ibadetlerin kabulünün ön şartıdır. Bu nedenle infâkı yapanların öncelikli olarak Allah’a
inanmaları gerekmektedir ki aksi takdirde yaptıkları infâkların hiçbir ehemmiyeti ve
faydası yoktur. Bu durum ayetlerde de şu şekilde ifade edilmiştir: “De ki: «İsteyerek
yada istemeyerek infâk edin; sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü siz
bir fasıklar topluluğu oldunuz.»”881 Yani siz, kalben Allah’ın emirlerine uymaktan
çıkıp dik başlılık ettiniz882 yani münafıklık883 ettiniz bu nedenle ister gönüllü olarak
875
Derveze, Tefsiru’l- Hadîs, V, 301-302.
İsra, 17/29.
877
Furkan, 25/67.
878
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, İman, 43.
879
Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Ferâiz, 6.
880
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, III, 397.
881
Tevbe, 9/53.
882
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 256.
883
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 195.
876
140
infâk edin isterseniz gönülsüz olarak, yapacağınız infâklar her iki durumda da kabul
edilmeyecektir. Bu durum diğer bir ayette ise daha açık bir şekilde ifade edilmiştir:
“İnfâk ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey, Allah'ı ve Resulünü
tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri ve hoşlarına gitmiyorken infâk
etmeleridir.”884 Yani ‘bir zorunlu vergi saydıklarından bunları kalben inanarak ve
gönül hoşluğu ile seve seve Allah için değil başlı başına bir maksatla, görünürdeki bir
menfaati gözetmek için yaparlar. Ve bunun için harcama yapmayı bir istek ve zorlama
olmaksızın, isteyerek dahi yapmış olsalar bu isteyerek yapma sırf o maksat ve maslahata
ait olurda o harcamaların, Allah yolunda sarfedilmesi canlarını sıkar. Bunu gönülden
isyan ederek hoşlanmayarak, zorla vermiş olurlar’885 ki bundan dolayı da yaptıkları
infâklar Allah katında kabul edilmeyecektir.
Netice itibariyle gerek ayetler ve gerekse ayetler ile ilgili yapılan yorumlardan da
açıkça anlaşıldığı gibi, infâk ederken dikkat edilmesi gereken en önemli husus hiç
şüphesiz Allah’a imandır. Zira yukarıda da söylediğimiz gibi ameller ancak iman ile
beraber sahih olur ve Allah katında kabul edilir.
L. BOLLUKTA VE DARLIKTA VERMEK
Kur’an-ı Kerim’de Allah, infâk eden müttakilerin özelliklerinden şu şekilde
bahsetmektedir: “Onlar (müttakiler) bollukta ve darlıkta infâk ederler.”886 yani
‘onlar, darlıktayken de rahatlık içindeyken de, sevinçli olduklarında da mutsuz
olduklarında da, hasta olduklarında da sağlıklı olduklarında da kısacası bütün haller
de’887 “ mallarını gece, gündüz; gizli ve açık ”888 Allah yolunda kolaylıkta ve zorlukta
889
infâk ederler.
Bu da göstermektedir ki infâk, sadece maddi ve manevi iyi durumda iken değil,
aynı şekilde maddi ve manevi sıkıntılı ve zor günlerde de yapılmalıdır. Çünkü rahatlık
anında herkes infâk edebilir ama darlıkta iken herkes infâk edemez. Zira ayette de bu
durumlarda infâk edenlerin müttakiler olduğu bildirilmiştir. İşte, Allah’ın ayette de ifade
ettiği gibi “Allah, iyilik yapanları (yani bollukta ve darlıkta infâk eden müttakiler)
884
Tevbe, 9/54.
Elmalılı, Hak Dînî Kur’an Dili, IV, 257.
886
Al-i İmran, 3/134.
887
İbn Kesir, Tefsirü’l-Kur’an’i’l-Azim, II, 106.
888
Bakara, 2/274.
889
İbn Abbâs, Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, s. 67.
885
141
sever”890 Allah’ın sevgisini kazanabilmek için bütün hallerde, gizli ve açık olarak gece
ve gündüz,891 darlıkta ve bollukta,892 cimrilik etmeyerek isrâfa da kaçmadan orta
halde,893 malın iyisinden ve sevileninden,894 başa kakmadan ve gönül incitmeden895
gösterişten uzak896 durarak canı gönülden Allah’a ve Rasulune inanarak,897 sadece Allah
rızası için898 infâk etmek gerekmektedir.
890
Al-i İmran, 3/134.
Bakara, 2/274.
892
Al-i İmran, 3/134.
893
Furkna, 25/67.
894
Bakara, 2/267; Al-i İmran, 3/92
895
Bakara, 2/262.
896
Bakara, 2/264.
897
Tevbe, 9/54.
898
Bakara, 2/265, 272.
891
142
SONUÇ
Kelime olarak infâk; para veya malı harcamak, elden çıkarmak, sarf etmek,
bitirmek, tüketmek demektir. Istılahi olarak ise; Alah’a itâat ve ibadet, iyilik niyeti ile
yapılan, kişinin kendisine, ailesine, akrabalarına, eşine dostuna ve ihtiyaç sahiplerine
kısacası İslam’a ve Müslümanlara, hatta bütün insanlığa faydası olan, mal, mülk, para,
makam, ilim, nasihat, yol gösterme, nefse hizmet, izzet, ikram ve ağırlama, kalp iradesi,
hatta saygı-sevgi ve selam gibi maddi-manevi her türlü hayrı, yardımı, harcamayı ve
davranışı içine alan; gerek zorunlu infâk (ailenin geçimi, zekat, fıtır sadakası, kefaretler,
kurban ve nezir), gerekse gönüllü infâk (sadaka, yoksulu doyurma, yedirme, vakıf) gibi
ibadet ve davranışları kapsayan dinî ve ahlakî bir davranış biçimidir.
Kur’an’da “infâk” kavramı türevleriyle beraber elli yedi ayette yetmiş üç defa
kullanılmaktadır. Ancak infâk kelimesinin kökü olan ‘nafâk’ ve ‘nafâk’tan’ türeyen
kelimelerle beraber infâk kelimesi, Kur’an’da seksen dört ayette yüz on bir defa
geçmektedir. İnfâk, Kur’an-ı Kerim’de samimi mü’minlerin bir özelliği olarak
karşımıza çıkmaktadır. İnfâk kavramının tek ve dar bir kullanım alanı yoktur. O, bir çok
kavram alanıyla ilişki içerisindedir. Örneğin; ihsân, îsâr, îtâ, it’âm, sadaka, zekât,
ikrâm, hayr, ma’ruf vb. kavramlarla olumlu; buhl, şuhh, katr, isrâf, tebzîr vb.
kavramlarla da olumsuz bir ilişki içerisindedir.
Kur’an’ın inanan insanlardan istediği ibadet ve güzel davranış örneklerinden birisi
de şüphesiz infâktır. İslam dininin îmandan sonra mü’minlerden istediği en önemli
ibadetlerinden birisi olan namazdan sonra infâkın zikredilmesi bunu açıkça
göstermektedir. “Onlar, gaybe inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak
verdiğimiz şeylerden infâk ederler.” (Bakara, 2/3) Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayette
Allah, bazen teşvik mahiyetinde bazen de tehdit mahiyetinde kullarından kendilerine
verdiği nimetlerden infâk etmelerini istemektedir. Kur’an’ın bu konu üzerinde bu kadar
143
durmasının en önemli sebebi, şüphesiz insan fıtratında mevcut olan yardımlaşma, iyilik,
îsâr gibi duyguları harekete geçirerek, onların aksi olan cimrilik, aç gözlülük gibi
davranışlarda bulunmalarını engellemektir.
İnsanlık tarihine bakıldığında infâk davranışının değişik kavramlar adı altında
toplumdan topluma, dinden dine farklı amaç ve gayeler doğrultusunnda ortaya çıktığı
görülecektir. Kiminde sırf toplumsal bir görev, yakın çevreyle ilişkiler gibi dünyevi bir
olgu iken kiminde de dinin teşvik ettiği ahlakî bir davranış ya da sırf dinî bir görev
(ibadet) olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun en bariz örneği, İslam öncesi cahiliye
döneminde görülmektedir. O dönemde infâk, sırf yardımlaşma ve dayanışma görünümlü
insânî ve toplumsal bir olgu olarak tezahür etmiştir. İslam ise bunu insânî ve
toplumsallıkla beraber daha üst bir olguya çevirmiş ve ona ahlakî ve dinî bir renk
katmıştır. Yani Kur’an, infâkın insânî bir olgu olması nedeniyle iyi yönde ortaya
çıkmasını teşvik ederek “cimrilik, aç gözlülük, kıskançlık” gibi davranışlardan
sakındırmaya çalışmıştır.
Hem cimriliği hem de isrâfı yasaklayarak orta yolu tavsiye eden Kur’an, sosyal
dayanışma ve yardımlaşmaya büyük önem vermiş bundan dolayı infâk yapmaya teşvik
etmiş ve bu davranışta bulunanların Allah’ın rızasını kazanarak cennette gireceğini
bildirmiştir. Ancak mü’minlerin bu mükafatlara ulaşabilmeleri için sahip oldukları
şeylerin en iyilerinden ve en çok sevdiklerinden Allah yolunda “infâk” etmeleri gerekir.
İnfâk edilen şeyler; mal, mülk, para, makam, ilim, nasihat, yol gösterme, nefse hizmet,
izzet, ikram ve ağırlama, kalp iradesi, hatta saygı-sevgi ve selam gibi maddi-manevi her
türlü hayr, yardım ve harcama olabilir. Hatta zekat, fıtır sadakası, kefaretler, kurban,
nezir, sadaka, yoksulu doyurma, yedirme, vakıf gibi ibadetlerde olabilir. Özetle Alah’a
ibadet ve insanlara iyilik niyeti ile yapılan, kişinin kendisine, ailesine, akrabalarına,
eşine dostuna ve ihtiyaç sahiplerine kısacası İslama ve Müslümanlara, hatta bütün
insanlığa faydası olan her türlü güzel davranış olabilir.
Sosyal adalete, dayanışma ve yardımlaşmaya büyük önem veren Kur’an,
insanların mutlu ve huzurlu bir şekilde kardeşlik duyguları içerisinde toplumsal barışı
sağlamış olarak yaşamalarını ister. İşte bu toplumsal barışın oluşmasında en önemli
etkenlerden birisi de şüphesiz infâktır. Çünkü infâkın birey ve toplum üzerinde
psikolojik ve manevi olarak bir çok faydası vardır. Öncelikli olarak insanda verme ve
paylaşma duygusunu geliştirir. Kendi ihtiyacı olduğu halde kardeşini tercih etme
144
davranışı dediğimiz
îsâr
anlayışının
gelişmesini,
insanlar
arasında kardeşlik
duygularının pekişmesini sağlar. Özellikle günümüz toplumlarında sosyal barışın
sağlanmasında önemli bir proplem olan fakirliğin ortadan kalkmasında rol oynar. İnfâk
fakir ve zayıf insanlara karşı iyilik, ikram kapılarını açar. Bu kapıların açılması kulların
birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşeri tesânüdünü meydana
getirir. Zayıf ve çaresizlere tam bir emniyet sağlayarak onlara, vahşet ve hırs pençeleri
arasında değil, kalplerde gönüllerde yaşadıklarını hissettirir. Zengin ile fakir arasında
oluşacak kin ve nefret duygularını izale ederek, saygı ve sevgi bağlarının oluşmasını
temin eder. Böylece insanların, Hz. Peygamberin ifadesiyle, bir binanın tuğlaları gibi
birbirlerine kenetlenerek, barış ve huzur içerisinde yaşamalarını sağlar. Şayet arzulanan
şekilde yardımlaşma ve infâk olgusu yaygınlaşacak olur ve geçmiş asırlarda olduğu
gibi, bu asırda da infâk mekanizması işletildiğinde bugün dünyanın bir çok yerinde
görülen açlık, sefalet ve fakirlik büyük ölçüde ortadan kalkacak ve bu sınıfta yer alan
insanlar insânî bir hayat sıtandardına ulaşacaklardır. Belli ölçülerde bu mekanizmanın
işletildiği toplumlara bakıldığında bu durum açıkça görülmektedir. Bu nedenle inanan
insanın Allah’ın bir emri olduğu için kendi imkanları nispetinde infâk yapması gerektiği
gibi, inanmayan insanların da en azından insânî bir davranış olarak kendi imkanları
ölçüsünde infâk yapmaları gerekmektedir.
Bu açıklamalarda göstermektedir ki sosyal adalet ve barışın sağlanması için infâk
toplumunun oluşması gerekmektedir. İşte bu infâk toplumunun oluşması için bizlere
önemli görevler düşmektedir. Bu noktada bizler, infâkın insan hayatında dolayısıyla da
toplum hayatında ne derece önemli bir ibadet olduğunu, infâkın sağladığı faydaları
çeşitli çalışmalarla değişik platformlarda insanlara duyurmalı ve infâkın toplum
içerisinde problem olan bir çok konuya sunduğu çözümleri tespit ederek bu çözümlerin
uygulanmasını sağlamalıyız. Bunun için tefsir bilimi dışında kalan diğer disiplenlerde
de infâkın ahlaki ve işlevsel açıdan bireye ve topluma sağladığı faydaları tespit edecek
çalışmalar yapılarak, bunların insan hayatındaki pratik sonuçları ortaya konmalıdır.
Biz bu çalışmamızın kavram ağırlıklı bir çalışma olması nedeniyle infâkın birey
ve topluma sağladığı faydalara ve infâkın var olan birçok probleme sunduğu çözümlere
çok fazla yer veremedik. Konuyu fazla dağıtmamak için sadece ikinci bölümde işlevsel
ve ahlaki açıdan infakın insan hayatındaki önemi üzerinde kısaca durmaya çalıştık.
145
Çalışmamız esnasında dikkat çeken önemli bir hususta infâk kavramının toplum
içerisinde tam olarak hangi anlama geldiği, hangi ibadet ve davranışları içene aldığı ve
İslam’i literatürde bu kavramın tam olarak karşılığının ne olduğunun bilinmemesidir.
Ancak toplum içerisinde ‘zekat, sadaka, nezir, kurban vb.’ kavramlar yaygın olarak
bilinirken, bütün bu kavramların infâk kavramı içerisinde mütaala edildiği, infâk
kavramının bölümleri olduğu tam olarak bilinmemektedir. Sonuç olarak infâk davranışı
yapılmakta ama yapılan bu davranışları infâk kavramı ile değilde infâk kavramının
içerisinde yer alan diğer kavramlarla ifade edilmektedir. Çalışmamız esnasında, çalışma
konumuzun ‘infâk’ olduğunu söylediğimizde zekat, sadaka, kurban gibi kavramların ne
anlama geldiğini çok iyi bilen kişilerin infâk kavramının ne anlama geldiğini
sormalarıda bu durumu açıkça göstermektedir.
146
KAYNAKÇA
ABDULBÂKÎ, Muhammed Fuad, Mucemü’l-Müfehres li Elfâzi’l-Kur’âni’lKerîm, Tahran I. y. y.
el-ÂLÛSÎ, Şihâbuddîn es-Seyyîd Mahmud; Rûhu’l-Me’ânî, Beyrut 1987.
ALİ B. EBÎ TÂLİB, Nech’ül-Belaga; (Tercüme ve Çeviri: Abdülbâki
Gölpınarlı), Ansariyan publication, İran 1981, s.354-355
ATEŞ, Süleyman; Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat,
İstanbul.
ANTERA B. ŞEDDAT; ed-Dîvân,, (Şerh: Dr. Asım Faruk ed-Dabbâa) Darul
Kalem, Beyrut.
AYDÜZ, Davud; Tefsir Tarihi, Çeşitleri ve Konulu Tefsir, Işık Yayınları,
İstanbul 2004.
el-BEHİY, Muhammed; İnanç ve Amelde Kur’ân’i Kavramlar, (çev, Dr. Ali
Turgut), Yöneliş yayınları, 1.bas, İstanbul 1988.
el-BEYZÂVÎ, Nâsırüddîn Ebû Saîd (Ebû Muhammed) Abdullâh b. Ömer b.
Muhammed, Envârü’t-tenzîl ve Esrârü’t-te’vîl, Şirketi Sahafiyei Osmâniye, İstanbul
1886.
BİLMEN, Ömer Nasûhi; Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meali Âlisi ve Tefsiri, 2.
Baskı, İstanbul 1963.
el-BUHÂRÎ, Ebû Abdullâh Muhammed b. İsmâil, el-Câmiu’s-Sahîh,
ihyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, Hicri 1400.
Daru
147
CERRAHOĞLU, İsmail; Tefsir Tarihi, Fecr Yayınevi, Ankara 1996.
CERRAHOĞLU, İsmail; Tefsir Usûlü; Türkiye Diyanet vakfı yayınları, 9. bas,
Ankara 1993.
el-CEVHERÎ, İsmail b. Hammad; es-Sıhah, (tah: Ahmed Abdu’l-Gafur Attar), 4.
bas, Beyrut 1990.
el-CÜRCÂNÎ, Ali b Muhammed es-Seyyid eş-Şerif; et-Târifât, (tah: Dr. Abdül
Mün’im el-Hanefi), Dâru’l Reşâd, Kahire.
CÜNDİOĞLU, Dücâne; Anlamın Buharlaşması ve Kur’ân, İstanbul 1995.
CÜNDİOĞLU, Dücane; Kur’ân’ı Anlama’nın Anlamı, İstanbul 1995.
ÇAĞATAY, Neşet; İslam Dönemine Dek Arap Tarihi, Türk Tarih Kurumu
Basımevi, Ankara-1989.
ÇAĞRICI, Mustafa; “Arap” mad., DİA, İstanbul-1991.
ÇAĞRICI, Mustafa; “Cömertlik” mad, DİA, İstanbul-1993.
ÇAĞRICI, Mustafa; “İnfâk” mad., DİA, İstanbul-2000.
ÇALIŞKAN, İsmail, Kur’an’da Din Kavramı; Ankara Okulu Yayınları, Ankara
2002.
DRAZ, Muhammed b. Abdullah; En Mühim Mesaj: Kur’an, (çev: Suat
Yıldırım), İstanbul 2003.
DAVUDOĞLU, Ahmed; Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Neşriyat,
II. bas, İstanbul 1977.
DEMİRCİ, Muhsin; Tefsir Usûlü, Marmara İlahiyat Vakfı Yayınları, 4.bas,
İstanbul 2006.
DERVEZE, M.İzzet; Tefsîru’l- Hadîs, (Çev: Vahdettin Ayaz, Mustafa
Altınkaya), Ekin Yayınları, I. bas, İstanbul 1998.
DÖNDÜREN, Hamdi; “Nafaka” mad., Şamil İslam Ansiklopedisi, İstanbul
1992.
DÖNDÜREN, Hamdi; “İnfâk”
1991.
mad., Şamil İslam Ansiklopedisi, İstanbul
148
ELMALILI, Muhammed Hamdi Yazır; Hak Dîni Kur’ân Dili, Akçağ
Yayınları, Ankara.
FAZLUR RAHMAN; Ana Konularıyla Kur’ân, (çev: Alparslan Açıkgenç), 3.
bas, Ankara 1996.
el-FERÂHİDÎ, Halil b. Ahmed; Kitâbu’l-Ayn, (tah: Dr.Mehdi el-Mahzumî ve
Dr. İbrahim es-Samiraî), 1.bas, Beyrut 1988.
el-FÎRÛZÂBÂDÎ, Mecduddin M. b. Yakub; Basâiru Zevi’t-Temyiz fî Latâifi
Kitâbi’l-Azîz, (tah:Muhammed Ali en-Neccâr), Mektebetü’l-İlmiyye, Beyrut.
el-FÎRÛZÂBÂDÎ, Mecduddin M. b. Yakub, Kâmusu'l-Muhît, Müessesetü erRisaleti, 3. bas, Beyrut 1993.
el-FÎRÛZÂBÂDÎ; Tenvîru’l-Mikbâs Min Tefsîri İbn Abbâs, Daru’l- Fikr,
Beyrut 2001.
el-GAZÂLÎ, Muhammed; Kur’ân’ı Anlama’da Yöntem, (çev: Emrullah İşler ),
Şule Yayınları, 2. bas, 1998.
GEZGİN, Ali Galip; Tefsirde Semantik Metod ve Kur’ân’da “ Kavm”
Kelimesinin Semantik Analizi, İstanbul 2002.
GÜNALTAY, M.Şemsettin; İslam Öncesi Arap Tarihi, Ankara Okulu yayınları,
Ankara 2006.
HASSAN B. SABİT, el-Ensari; ed-Dîvân, (Şerh: Yusuf ıyd), 1.bas, Beyrut
1992.
el-HİNDÎ, Alâüddin Ali el-Müttakî b. Hüsamüddîn, Kenzü’l-ummâl fî Süneni’l
Ekvâli ve el-Efâli, Müessesetü er-Risaleti, Beyrut 1993.
HUDAY’A; ed-Dîvân,, (Şerh: Dr. Asım Faruk ed-Dabbâa) Darul Kalem,
Beyrut.
İBN ABBÂD, İsmail; el-Muhît fi’l-Luga, (tah: Muhammed Hasan Al-i Yasin),
1.bas, Beyrut 1994.
İBNÜ’L-CEVZÎ, Ebü’l-Ferec, Cemalüddin Abdurrahman, b.Ali; Zâdü’l-Mesir fî
ilmi’t- tefsir, el-Mektebetü’l-İslamiyye, 4.bas, Şam 1987.
149
İBN FÂRİS, Zekeriyya, Ebi’l-Huseyin Ahmed; Mu’cmu Makâyisi’l-Luga, (tah:
Abdüsselam Muhammed Hârûn), 1.bas, Beyrut 1991.
İBN KESÎR, el-Hafız İmadüddin, Ebi’l-Fida İsmail, (tah: Abdurrezzâk el-Hedyi)
Tefsirü’l-Kur’ân’i’l-Azim, Beyrut 2005.
İBN MANZÛR, Ebu’l-Fadıl Cemaleddin M. b. Mukrim; Lisânu’l-Arab, 1.bas;
Beyrut 1990.
el-İSFEHÂNÎ, Er-Ragıb el-Huseyin b. Muhammed; el-Müfredât fî Garîbi’lKur’ân, (tah: Safvan Adnan Davudî), 3.bas, Beyrut-Dımeşk 2002.
İSMAİL HAKKI BURSEVÎ,
Muhtasârı Rûhu’l Beyân, (İhtisar eden:
Muhammed Ali Sabûnî, terc: heyet) 3.bas, İstanbul.
İZUTSU, Toshihiko; Kur’ân’da Allah ve İnsan, (çev: Süleyman Ateş ), Ankara
1975.
İZUTSU, Toshihiko; Kur’ân’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, (çev: Selahattin
Ayaz), 2.bas, İstanbul 1991.
İMRU’L-KAYS; ed-Dîvân, (Şerh: Dr. Asım Faruk ed-Dabbâa) Dâru’l Kalem,
Beyrut.
KAB B. ZÜHEYR; ed-Dîvân,, (Şerh: Dr. Asım Faruk ed-Dabbâa) Dâru’l Kalem,
Beyrut
el-KÂFİYECİ, Ebu Abdillah
Muhammed b. Süleyman; Kitâbu’t-Teysîr fî
Kavâidi İlmi’t-Tefsîr, (çev: İsmail Cerrahoğlu), Ankara 1974.
KARAMAN, Hayrettin, Mukayeseli İslam Hukuku, İstanbul 1974.
KUTUB, Seyyid; Fîzılâl-il Kur’ân, (Terc: Emin Saraç, İ.Hakkı Şengüler, Bekir
Karlığa), Araştırma Yayınları, İstanbul 1992.
LEBÎD, b. Rabîa el-Âmirî; ed-Dîvân, (Şerh: Dr. Asım Faruk ed-Dabbâa)Darul
Kalem, 1.bas., Beyrut 1997.
MEHMET, Vehbi; Hulâsat’ul Beyân, 4.bas, İstanbul 1967.
MERÂĞÎ, Ahmed Mustafa; Tefsîru’l-Merâğî, Daru’l-Fikr, Beyrut.
150
MEVDÛDÎ, Ebu’l A’lâ; Tefhîmu’l Kur’ân, (Terc: Muhammed Han Kayanî,
Yusuf Karaca, Nazife Şişman, İsmail Bosnalı, Ali Ünal, Hamdi Aktaş), İnsan Yayınları,
İstanbul 1986.
MÜSLİM, Ebu’l-Hüseyin, b. Haccâc, Sahîhu Müslim, (Tah ve Tahr: Ahmed
Inâye ve Ahmed Zuhût), I.bas; Beyrut 2004.
MÜSLİM,
Ebu’l-Hüseyin, b. Haccâc, Sahîhu Müslim bi Şerhin-Nevevî (Ebu
Zekeriyya Muhyiddin Yahya b. Şeref b. Muri Nevevi), Dâru ihyai’t-Türasi’lArabi,II.bas, Beyrut 1972.
AMR, ANTERA B.ŞEDDAT, HARİS, İMRU’L-KAYS, LEBİD B. RABÎA
VE TARAFE; Muallakat yedi askı, (çev: Şerafettin Yaltkaya), Meb Yayınları, İstanbul
1989.
MUHAMMED HANEFÎ, Manisevi, Şerhu fıkh-ı Ekber, Dâru’n-Nil-2007, s. 52.
NEDÂ, Abdurrahman Yusuf eş-Şâyî; Mu’cemu Elfâzi’l-Hayati’l-İçtimâiyye fî
Devâvîni’ş-Şuarâi’l-Muallakâti’l-Aşr, Mektebetü Lübnan, 1.bas, 1991.
en-NESÂÎ, Ebu Abdurrahman Ahmed b. Ali b.Şuayb; (Birlikte: Zehrü’r-Ruba
ale’l-Müctebâ/ Suyûtî), Sünenü’n-Nesâî el-Müctebâ, Matbaatu Mustafa el-Babi’l-Hal, I.
bas, Mısır 1964.
NURSÎ, Said (Bediüzzaman); Mektûbat, Sözler Neşriyat, İstanbul-2004.
ÖZDEMİR, Abdurrahman; Eski Arap Şiirinin Zirve İsimlerinden Biri Lebîd b.
Rabîa el-Âmirî ve Divanı, Araştırma Yayınları, Ankara 2007.
ÖZTÜRK, Mustafa; Kur’ân’ı Kendi Tarihinde Okumak – Tefsirde Anakronizme
Ret Yazıları-, Ankara 2004.
ÖZSOY, Ömer; Sünnetullah Bir Kur’ân ifadesinin Kavramlaşması, Fecr
Yayınları, I. bas, İzmir-1994
er-RÂZİ, Fahreddin; et-Tefsîru’l-Kebîr, Beyrut 1993.
es-SUYÛTÎ, Celaleddin Abdurrahman; el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Daru İbn Kesir
ve Daru’l-Ulumi’l-İnsaniyye, 2. bas, Beyrut 1993.
151
et-TABATABÂÎ, Muhammed Hüseyin; el-Mîzân fî Tefsîr’il-Kur’ân, (Terc:
Vahdettin İnce, Tash: Seccad Karakuş, Abbas Akyüz, Musa güneş) 2.bas, İstanbul
2005.
et-TABERÎ, Ebu Câfer Muhammed ibn Cerir, Câmiu’l-Beyân An Te’vîli Âyi’lKur’ân, I, bas, Beyrut 1992.
et-TAHAVÎ, Ebu Cafer Ahmed; Ahkâmu’l-Kur’âni’l-Azîm, (Tahkik: Sadettin
Ünal), İSAM yayınları, I.bas, İstanbul 1995.
TEMEL, Nihat; Kur’ân’da Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak İnfak, M.Ü.İlahiyat
Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul 2001.
et-TİRMİZÎ, Ebû Îsa Muhammed b. İsa b. Sevre es-Sülemî; Sünenü’t-Tirmizî,
(tah: Ahmed Muhammed Şâkir. 5. cilt, tah: Kemal Yusuf Hût), Dâru’l Kütübü’lİlmiyye, I.bas, Beyrut 1987.
ÜNAL, Ali; Allah Kelâmı Kur’ân-ı Kerim ve Açılamalı Meali, Define Yayınları,
İzmir 2007.
ÜNAL, Ali; Kur’ân’da Temel Kavramlar, İstanbul-2003.
YÜREKLİ, Kasım; Mü’min’in Temel Özelliği İnfak, Ensar yayıncılık, Konya
2005.
ez-ZEBÎDÎ, Muhibbu’d-Din Ebi Feyz; Tâcu’l-Arûs fî Cevâhiri’l-Kâmûs, Beyrut
1994.
ez-ZEMAHŞERÎ, Mahmud b. Ömer; Esâsul’l-belâğa, 1.bas, Beyrut 1996.
ZERKEŞÎ, Bedru’d-dîn Muhammed b. Abdillah, el-Burhân fî ulûmi’l-Kur’ân,
(Tah:Yusuf Abdurrahman el-Maraşlî, eş-Şeyh Cemal Hamdi ez-Zehebî, eş-Şeyh
İbrahim Abdullah el-Kürdî) Dâru’l-Marife, 1.bas., Beyrut 1990.
ZÜHEYR; Muallakası, Meb Yayınları, (Muallakat Yedi Askı), İstanbul 1989.
ez-ZUHEYLÎ, Vehbe; Tefsîru’l-Münîr, (Terc: Hamdi Arslan, Dr. Ahmet Efe,
Beşir Eryarsoy, Dr. H.İbrahim Kutlay, Nurettin Yıldız) 2. Baskı, İstanbul 2005.
152
Download