P3. Mitokondriyal DNA Mutasyonları ve Kanser

advertisement
Mitokondriyal DNA Mutasyonları ve Kanser
Irmak Erdemir, Ece Ermin, Esra Öner, Necati Yağız Yeşilova
Danışman: Doç. Dr. Erkan Yurtcu
ÖZET
Oksidatif fosforilasyondan sorumlu olan mitokondri hücresel enerjinin
üretim merkezidir. İhtiyacı olan proteinlerin çoğunluğu çekirdek DNA’sı
tarafından kodlanan mitokondri halkasal, ikili sarmal yapıda ve 37 gen
içeren bir genoma sahiptir. Toplam uzunluğu yaklaşık 16 600 nükleotid
uzunlukta olan bu genomdan her organelde onlarca kopya bulunur.
1930’lu yıllarda Warburg’un, kanserin oksidatif fosforilasyondaki veya
mitokondrideki bozulmalardan kaynaklandığını öne sürmesiyle mitokondri
ve kanser arasındaki ilişkiyi belirlemeye yönelik çok sayıda çalışma
yapılmıştır. Elde edilen verilere göre kanser hücrelerinde mtDNA’da
mutasyon birikimi çekirdek DNA’sına göre 10 kat daha fazladır. Bu
mutasyonların birikim bölgeleri, promotor özelliğe sahip olan D-loop
bölgesi (mide, kolon, karaciğer kanserleri) ve yapısal gen bölgesi (meme
kanseri) olarak belirlenmiştir. Ayrıca mtDNA tarafından kodlanan genlerin
kopya sayısındaki değişimler (meme, böbrek, yumurtalık kanserleri) de
belirlenmiştir. Bu mutasyonlar çoğu kez homoplazmiktir ve erken evre
kanser hücrelerinde belirlenebilir. Bu bulgular mtDNA mutasyonlarının
kanserin işaretçisi olarak kullanılabileceği fikrini doğurmuştur. Aynı
zamanda bu işaretlerin erken evre kanserlerde belirlenebilmesi kanser
tedavisine erken başlama olanağını sunması açısından da önemlidir. Son
dönemde mtDNA mutasyonlarının apoptozis ve kanser hücrelerinin
yayılmasında etkili olduğunun belirlenmesi de kanser tedavisi için yeni
umut ışıkları doğurmaktadır. Sonuç olarak, mitokondri ve kanser ilişkisi
üzerine yapılan, sayısı giderek artan araştırmaların sonuçlarından
faydalanılarak mitokondri mutasyonlarının, kanser tanısı ve takibinde
kullanılabilmesi için yeni moleküler yöntemler geliştirilmektedir. Bu
araştırmalar, gün geçtikçe önemli hale gelen mitokondri ve kanser
ilişkisine ışık tutacaktır.
Anahtar kelimeler: kanser, mitokondri, mutasyon
GİRİŞ
Uzun süredir mitokondrial işlev kusurlarının kanser gelişimine ve
ilerlemesine katkı sunduğundan şüphe edilmektedir. Yaklaşık yarım yüzyıl
önce Warburg kanserde mitokondrial değişimler ile ilgili çalışmaları
başlatmış ve normal hücre ile kanser hücresi arasında enerji
metabolizmasındaki değişiklikleri açıklamak için bir mekanizma öne
sürmüştür. (1)
Tipik bir memeli hücresi 103-104 mtDNA kopyası içerir ve bu DNA nükleer
DNA'dan bağımsız olarak replike olabilir. İnsan mtDNAsı 16.6 kb
uzunlukta, halkasal, çift sarmal bir DNA molekülüdür. Bu genomda ETS'nin
13 polipeptidi, 22 tRNA ve 2 rRNA geni bulunur. Geriye kalan ETS
kompleksleri ile ilgili protein alt üniteleri, mtDNA bakımı için gerekli
olanlarla birlikte çekirdekten kodlanır. Histon içermemesine rağmen
mitokondrial transkripsiyon faktörü A (TFAM) ve tek sarmallı DNA binding
proteinleri mtDNA'nın korunumunda birlikte sorumludur. Ayrıca mtDNA’da
rekombinasyon görülmez. Memelilerde mitokondrial genler maternal
kalıtılır. Bundan dolayı mtDNA klonaldir.(1)
Mitokondrial ETS, ROS'un en önemli kaynağıdır. Yüksek düzeyde ROS
kanseri de içeren çeşitli hastalıklarla ilişkilidir ve genellikle DNA hasarına
neden olan redoks sinyalizasyon basamaklarıyla ilişkilendirilmiştir.
Mitokondri sürekli bir şekilde ROS ürettiği için organel içindeki DNA
molekülü kimyasal hasara yatkındır. MtDNA çekirdek DNA’sına göre 10 kat
daha fazla mutasyon biriktirir. Kanser hücrelerinde mtDNA mutasyonları
görülürken aynı zamanda mtDNA kopya sayılarının değiştiği de
bilinmektedir. Bu durum, gen ifadelenmesi ve ETS aktivitesini doğrudan
etkiler. Mitokondride ROS’ları etkisizleştirmek için birkaç antioksidan
savunma mekanizması bulunmaktadır. Hücreler normalde ROS tutucular
ve SOD, katalaz ve glutatyon peroksidaz gibi antioksidanlar ile kendilerini
ROS’lardan koruyabilirler. Bu antioksidanlar genellikle tümör hücrelerinde
eksiktir. Sonuç olarak, hücrelerdeki kalıcı (sürekli) oksidatif stres kanser
büyümesine ve metastaza yol açar. mtDNA hasarına duyarlılıktan dolayı
mitokondri kendi DNA’sını onarıcı sistemler içerir. Önemli bir mtDNA
onarım mekanizması Baz çıkarım mekanizmasıdır (BER=Base Excision
repair). Mitokondrinin değişik yerlerindeki çeşitli BER enzimlerinin varlığı
normal hücre fonksiyonları için mtDNA bütünlüğünün korunmasında
önemlidir. (1)
Heteroplazmi ve Homoplazmi
Hücreler nükleer genlerden 2 kopya taşımasına karşın haploid mitokondrial
genlerden birçok kopya taşır. Homoplazmi hücrenin tüm mitokondrilerinin
aynı genomu taşıma durumudur. Bu genom çoklu mtDNA kopyaları
içerdiğinden, yaban tip ve mutant tipler bir arada bulunabilir. Bu durum da
heteroplazmi olarak adlandırılır. Bundan dolayı, mutasyonun oluşturduğu
biyolojik etki hücrenin mutant mtDNA oranına bağlı olarak değişiklik
gösterebilir. MtDNA mutant mtDNA kopyasındaki artış ya da azalışın eşlik
ettiği ve homoplazmiye yol açan mutasyonlar geçirir.
MtDNA nokta mutasyonlarının basit klonal büyüme ile oluşup oluşmadığı
tartışmalıdır. Çok sayıda somatik mtDNA delesyonlarının tek hücrede bir
klonal büyüme sağladığı gösterilmiş olmasına rağmen, bu mutasyonların
klonal büyümeye ya da homoplazmiye yol açtığı gösterilememiştir. (1)
Eğer gerçekleşen mutasyon hücre büyümesi/sağkalım avantajı sağlıyorsa
veya mtDNA replikasyonunu kolaylaştırıyorsa, böyle bir mutasyonun
seçilim yolu ile kalıcı hale gelmesi muhtemeldir. Sonuçta bu mutasyon
dominant hale gelebilir ve klonal büyüme ile homoplazmik hale gelecek
şekilde evrimleşebilir. Mutant mitokondrial genomlu tek hücrenin, tümor
gelişiminde seçici büyüme avantajına sahip olduğu kanıtlanmıştır. Böyle
bir hücre tümör hücre popülasyonunda baskın hale gelebilir. Aynı
zamanda, bazı mtDNA mutasyonları aslında bireyin prenatal gelişim
esnasında oluşan ve homoplazmiye sürüklenmiş somatik mutasyonlardır.
Homoplazmik mtDNA mutasyonlarının matematiksel bir yöntemle
açıklandığı modele göre tümörlerde mtDNA mutasyon varlığı, tümör
gelişimde oluşan çeşitli hücre soylarındaki mutant genomların rastgele
ayrımından kaynaklanabilir. Daha ileriki bir modele göre ise, homoplazmik
mitokondrial varyasyonlar kök hücrelerden köken almaktadır. Bu da
mitokondrial genomdaki mutasyonun dominant hale gelebilmesi için seçici
avantaja ihtiyacı olmadığı anlamına gelmektedir. Bu özel modelin geçerli
olup olmadığı hala tartışmalıdır. Eğer seçici olmayan, avantaj sağlayan,
rastgele mutasyonun bir temeli varsa, aynı zamanda orada başka
mutasyonların varlığını da düşündürür. Bu mutasyonlar mitokondrial
fonksiyonda ve hücre fizyolojisinde değişim yaratırlar. Bu bir anlamda
tümör gelişiminde belirgin bir etkidir (1).
Alterations as Markers of Cancer= Kanserin İşaretçisi Değişimler
Mitokondri mutasyonlarının, kanser tanısı ve takibinde kullanılabilmesi için
yeni moleküler yöntemler geliştirilmektedir. Hücre dizileri üzerinde yapılan
çalışmalar hasarlı mtDNAların hızlı bir şekilde evrimleşmesi homoplazmik
mutasyonlara yol açtığı göstermiştir.
MtDNA içeriği ya da mutant kopya sayısı tespiti için yeni nesil dizileme
tekniğini içeren yeni gelişmeler çeşitli doku ve vücut sıvılarının klinik
çalışmalar için kullanılmasında teşvik edici olmuştur. İnsan idrarında
yapılan incelemeler, baş/boyun, meme ve primer akciğer tümörlerinde
mtDNA mutasyonlarının sık olduğunu göstermiştir. Başka bir çalışmada ise
sigara içenlerde mtDNA kopya sayısı artışı ve akciğer kanseri riski arasında
bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Kanserin her bir tipinde mutant mtDNA
kanserle eşleştirilmiş vücut sıvılarında kolayca tespit edilir (İdrar, tükürük,
balgam vs). Histolojik olarak normal solunum mukozasında, bazı sigara
kullanan akciğer kanserlerinin cerrahi sınırında ve nükseden baş-boyun
kanser hastalarında klonal mtDNA mutasyonlarının p53 mutasyonlarından
19-220 kat daha çok olduğu gösterilmiştir.(1) Eğer bunun gibi değişimlerin
işaretçi olarak kullanılması planlanıyorsa, hastalığın seyrinde erken evren
klinik örneklerde tespit edilebilir. Bu tespit de erken kanser safhalarının
tedavisinde yararlı olabilir. Üst solunum yolunda 93 premalignant lezyonda
mtDNA D-loop mutasyonu tanımlanmıştır. Hiperplazilerin yüzde 22’si, hafif
displazinin %33’ü, orta displazinin %36’sı, ağır displazinin %50’si ve CIS
lezyonlarının (Karsinoma in situ = tek bir yerde oluşan kanser) %62’si
mtDNA'nın D-loop bölgesinde mutasyon taşıdığı gösterilmiştir.
Diğer 2 çalışmada, tüm mitokondrial genom ve D-loop bölgeleri gastrik
intraepitelyal neoplazide sekanslanmıştır ve sekans değişkenleri vakaların
%62-100’ünde tespit edilmiştir. D310 mutasyonunun klonal işaretleyici
olarak kullanılmasıyla, araştırmacılar meme kanserinde ince iğne
aspirasyonunda ve mesane ve prostat kanserli hastalardaki idrar
örneklerinde bu bölgede değişiklikler olduğunu belirlenmiştir. 42 sağlıklı
sigara kullanan ve 30 sigara kullanmayan insandan alınan ağız hücreleriyle
yapılan çalışmada; kullananların mtDNA2’larında mutasyonların daha
yüksek frekanslı olduğu belirtilmiştir. Kesin bir ilişki kurulamamasına
rağmen mtDNA mutasyonlarının kanser gelişimini etkileme olasılığının
daha fazla olduğu tespit edilmiştir (1).
Çoğu kanser hücresinin homoplazmik mitokondriyal mutasyonları, klonal
doğalarının hassaslığı ve yüksek kopya sayıları sebebiyle, erken kanser
tanısı için güçlü bir moleküler işaretçi olabilir. İlgi çekici bir araştırmada,
özel bir mtDNA mutasyonu (15296A>G; sitokromb) bir lösemi hastasından
değişik zamanlarda alınan kemik iliği örneklerinde klonal olarak tespit
edilmiştir ki bu da bu işaretleyicinin hastalığın gidişatının izlenmesinde bir
rolü olduğunu göstermektedir. Bunların ışığında, uygun tespit
platformlarını kullanarak farklı kanserlerin tüm evrelerinde hastalık-bağımlı
klonal mtDNA mutasyonlarını tespit edebilmek önemlidir. Mitochip gibi
yüksek işlem hacimli yaklaşımların gelmesiyle, bu mutasyonların erken
tanı çalışmalarında önemli bir yere sahip olabilir. Çoğu kanser hücresi
homoplazmik mitokondriyal mutasyonlar içerdiği için, vücut sıvıları ve
minute hücre örneklerinde (biyopsiler gibi) tespit edilebilme kolaylıkları
klinik kullanımda farklı olanaklar içermektedir. Daha önce belirtildiği gibi,
mtDNA testleri üzerinden klonal genişlemenin kesin tanısı malignant gibi
zor biyopsilerin tayin edilmesinde yardımcı olabilir. Erken kanser tespitinde
kan, idrar, dışkı veya tükürük DNA’sı mtDNA testlerinde kullanılabilir.
Klonal mtDNA mutasyonları ayrıca tekrarlama göstergesi olarak veya
terapiye yanıtın gözlemlenmesinde kullanılabilir, hatta tedavi edici hedefler
bile
olabilirler.
Son
olarak,
mtDNA
mutasyonlarının
iptali
kemoengellemeye (kemoprevensiyon) maruz kalan hastalarda erken iyi
huylu tümörlerin tersine dönüşünü gözlemlemede kullanılabilir. Tümörbağımlı mtDNA mutasyonlarının geçerliliği eşleşmiş normal ve tümör
örneklerinin klinik olarak elde edilebilir örneklerde (eşleşmiş vücut sıvıları
da dâhil) karşılaştırma yapılarak engelleme, erken tanı ve gözlem
stratejilerinde tespit edilebilir (1).
Somatik DNA Mutasyonları
Tüm-genom dizileme çalışması ile somatik DNA mutasyonu 10 farklı kolon
kanseri hücresi hattında dizilenmiştir. mtDNA analizini takiben pek çok
somatik mtDNA dizi varyantı mesane, meme, yemek borusu, baş-boyun,
lösemi, akciğer ve tiroid kanseri gibi pek çok kanser türünde tespit
edilmiştir. İnsanda görülen bu tür kanserlerin çoğu bazı homoplazmik
somatik mtDNA mutasyonları içerirken bazılarında homoplazmi ile
heteroplazmi birlikte gözlenmiştir.
ND2 geninde 4,977 baz çiftlik büyük bir delesyon meme ve karaciğer
kanserini de içeren bazı kanser gruplarında araştırılmış ve delesyonun
tümör olmayan dokularda neoplastik hücrelere göre daha çok olduğu
belirlenmiştir. Bu, karsinogenezde delesyonu olmayan mitokondrilerin
lehine güçlü bir seleksiyon baskısı olduğuna dair bir kanıttır (1).
Önemli olarak, kanserde tanımlanan mtDNA mutasyonlarının çoğu
toplumda normalde olan polimorfik mtDNA’lara benzemektedir ve çoğunun
gözle görülebilir bir fenotipi yoktur. Bu, görünüşte nötral ancak
homoplazmik somatik değişimler etkilenmiş kanser hücresinin basit klonal
evrimine işaret etmektedir. Başka bir nükleer mutasyondan veya
onkogenik yolun değişiminden etkilendiği farz edilmektedir. Bu tarz
değişimler önemli klonal işaretleyicilerdir fakat etkilenmiş hücrelere gerçek
bir büyüme avantajı sağlaması pek de olası değildir. Bu basit varyantların
nasıl ortaya çıkıp daha sonra bağımsız hücrelerde homoplazmik hale
geldikleri şu anda bilinmeyen bir durumdur (1).
Yazılı eserler ve değişik filogenetik ağaçların analizi yapıldıktan sonra, pek
çok hatanın yetersiz veri bazında araştırması ve örnek karışmalarından
ortaya çıktığı görülmüştür. Bu araştırmacılar çok sayıda tanımlanmış
“mtDNA mutasyonlarının” aslında farklı haplogruplara ait nötral tek
nükleotit polimorfizmleri olduğunu tanımlamıştır. Bu, populasyondaki
nötral SNP’ler ve hastalık-bağımlı mutasyonlar arasındaki ayrımı anlamaya
yardımcı olacaktır (1).
Mutasyon tespitinin öneminin kullanılan metodun hassaslığına ve başlangıç
DNA’sının kalitesine bağlı olduğu bilinmelidir. Örneğin, mtDNA
mutasyonlarının çoğu tek hücre analizi kullanılarak tespit edilebilirken,
çoğu mutasyon pooled hücrelerden elde edilen DNA kullanılınca tespit
edilemez. Göz önüne alınması gereken başka bir şey de tanımlanmış
mutasyonların çoğunun eşanlamlı olduğudur. Yakın zamanda uterocervical
ve mesane kanserlerindeki tümör-bağımlı mtDNA mutasyonları üzerinde
yapılan fonksiyonel araştırmalar kanser ilerlemesindeki rollerini ve
mitokondri biyolojisi üzerindeki etkilerini anlamamıza yardımcı olabilir.
Bunun gibi araştırmalar mitokondriyal genetik mutasyonların ve
yüzyıllardır bilinen kötü fenotiplerin ortaya çıkması arasında bir ilişki
oluşturabilir. Bu çalışmalar mitokondriyal mutasyonların kötü fenotiplerin
oluşumu ve gelişimine neden olan metabolik yolları aktive ettiğini
gösterebilir. Dahası, yükselmiş hücresel ROS üretimi mitokondriyal
genomda mutasyonlara yol açan sürekli bir genetik durum oluşturur, ki bu
da oksidatif fosforilasyon zincirini etkileyebilir (1).
Üreme hücrelerindeki dizi varyasyonları farklı tümörlerde gözlenmiştir ve
yüksek etkilenebilirlikte bir genetik arka planın göstergesi olabilir ki bu da
mtDNA ve nDNA da somatik mutasyonlara eşlik edebilir. Yakın zamanda
yapılan bir çalışmada mtDNA A10398G polimorfizmi ve alkol tüketiminin
meme kanseri riskiyle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ancak, araştırmacılar
inceledikleri örnekleri haplogruplara ayırmakta başarısız olmuşlardır. Bu
çalışma sonuçlarının tartışılması ışığında, mtDNA polimorfizmi ve meme
kanseri arasındaki ilişki daha da araştırılmalıdır. Ayrıca, mtDNA-SNP
araştırmalarında populasyonun SNP dağılımının düzgün planlanmasından
sonra haplogruplara ayrılması önemlidir (1).
mtDNA Kopya Sayısı
mtDNA mutasyonları ve delesyonların yanı sıra mtDNA kopya sayısındaki
değişimler de değişik tümör tiplerinde çalışılmaktadır. Baş-boyun
squamous cell carcinomada, papillary thyroidde, akciğer kanserinde
mtDNA kopya sayısında bir artış gözlenmiştir. mtDNA kopya sayısındaki
artış aynı zamanda chronic lymphocytic leukemia (CLL), Burkitt
lymphoma, Epstein-Barr virus–transformed lymphoblastoid cell lines, nonHodgkin’s lymphoma ve small lymphocytic lymphoma ile de
ilişkilendirilmektedir. Bunun tersine, mtDNA kopya sayısında azalma
meme, böbrek, karaciğer, yumurtalık ve mide kanseri gibi bazı tümör
tiplerinde gözlenmiştir ve bu azalmanın hastalığın metastazı ve ilerleme
riskiyle ilişkili olduğu öne sürülmektedir. Kanserlerde mtDNA kopya sayısı
birkaç faktöre bağlı olabilir (Mutasyonun olduğu mitokondriyal genom
bölgesi gibi). Örneğin, mitokondrinin D-loop bölgesindeki mutasyonlar,
mtDNA’nın replikasyonunu kontrol ettiği için, kopya sayısında azalmayla
sonuçlanabilir. mtDNA kopya sayısında artış da mitokondriyal işlev
bozukluğuna adapte olmuş bir yanıt olarak ya da çekirdekte dolaylı olarak
mtDNA kopya sayısını kontrol eden genlerde ortaya çıkan mutasyonlar
sonucu oluşabilir. Özellikle de bu yoldaki tüm aşamalar kesin bir şekilde
tanımlanamadığı sürece mtDNA kopya sayısını kontrol eden daha aktif bir
mekanizmanın olma ihtimali göz ardı edilemez (1).
Kemoterapi ve mtDNA Mutasyonları:
Kanser gelişimi ve yayılımı mtDNA kusurlarından kaynaklanabilir.
Kemoterapik ajanlar DNA’ya zarar verirken mtDNA ya da zarar verir. Bu
da mitokondrisel ROS üretimini etkiler. Çin hamster yumurta hücresi 24
saat boyunca kemoterapik bir ilaca maruz kaldığında (cis- diamindikloroplatinum II) mtDNA ve DNA hasarı oluştuğu gözlenmiştir. Bu hasar akla
kemoterapi alan hastalarda ROS miktarının oldukça fazla olabileceği
düşüncesini getirmiştir ve bunun üzerine kemoterapi alan ve
farmakoterapi alan hastalar karşılaştırılmıştır. Kemoterapik ilaçların aslında
DNA’dan çok mtDNA ya zarar verdiği gösterilmiştir. Fakat kemoterapinin
DNA üzerindeki doğrudan sonuçlarını görmenin mi yoksa mtDNA’yı
etkileyip ROS’lar aracılığıyla solunum zincirini kırmanın mı daha fazla
faydalı olduğunu hesaplamak zor olduğundan çalışma bu aşamada
kalmıştır.
Mitokondrinin ROS arttırıcı özelliği kanser hücrelerinin de kemoterapiye
olan hassasiyetini etkileyebilir. Klinik ilaçlara direniş göstermek
multifaktöriyel bir durumdur ve mtDNA mutasyonu ise bu durumlardan
sadece biridir. ROS artışı ile kanser hücrelerinde oksidatif stres oluşturmak
stratejik bir yöntemdir. Çünkü bu durum glikolitik süreçte hücrenin
potansiyelini etkiler (Warburg etkisi). Böylece izositrat dehidrojenaz 1’i
(IDH1) biyolojik marker gibi kullanılarak ilaç geliştirmeye çalışılmıştır (1).
Bir diğer terapötik bir yol ise; tümör oluşumunda etkili olan allotropik gen
ifadelenmesidir ki bu yolun kullanımını zor kılan şey oluşan protein
dizisinin yüksek hidrofobitesi yüzünden mitokondriden sitoplazmaya
geçişin zorlaşmasıdır. Self- splicing kullanarak yeniden düzenlenen bu
proteinlere ‘mitocans’ adı verilmiştir. Mitokanlar hücrede destabilizasyon
sağlayıp apoptozis uyarısı oluşturabilir, bu da kemoterapik bir ilaç gibi etki
gösterir. Ayrıca bu yöntem yüksek seçicilik sağladığı için çok etkili olduğu
düşünülmektedir (1).
ROS’un Mitokondriyal Ürünleri
Mitokondri enerji metabolizması, ROS aktivitesi, apoptoz gibi önemli
olayları gerçekleştirmektedir. En karakteristik özelliği ise oksidatif
reaksiyonlarla NADH yükseltgeyip ATP üretmektir. Bu çok adımlı redoks
reaksiyonu mitokondrinin iç zarında gerçekleşir. ETZ de elektronlar
kompleks 1 den oksijene indirgenirken ROS denilen serbest radikaller
oluşur. İntron eksilmeleri kodlama bölgelerinde çok fazla hata oluşmasına
neden olur. Zaten bu biyolojik bir sonuçtur. Komplekslerin herhangi birinin
ifadelenmesinin azalması çok çeşitli kanserleri tetikler. Bu karmaşık
kompleksteki hatalar;
1. mtDNA ve nükleer gen
2. Enzimatik oksidatif hasar
3. ROS üretimine neden olur
KOMPLEKS 1: (NADH Dehidrogenaz)
Mitokondri iç membranındaki c1 elektronları NADH dan alıp koenzim Q ya
verir. 46 altbirimden 7 tanesi mitokondride kodlanır. Buradan 249
nükleotit silinmesi “renal adenocarcinoma” ya neden olur. Antioksidan
savunmayı devreye ROSların değil de kompleks 1 mutasyonlarının
sokması ilginçtir. Kompleks 1 kaynaklı tümörlerin fare hücrelerindeki
metastaz potansiyelini nasıl etkilediği üzerine çalışılmış ve net bir sonuç
alınamamıştır.
mtDNA daki mutasyon birikimi kompleks 1 ve 3 te
kayıplara neden olmuştur (1) .
Kompleks 1 deki aktivasyon düşüklüğü genellikle diğerleriyle beraber
gözlenmiş ve hücre pozitif seçime gitmiştir. Böylece aktiviteyi bir diğer
kompleks 1 aktivitesi ile değiştirir veya destekler (1).
KOMPLEKS 3:
21 baz eksilmesi üzerine ifadelenme mitokondrisel mutasyonunda
kodlanmış olarak sitokrom b (kompleks 3) ilişkili ve uroepitalcarcinoma
hücrelerinde ROS artışı, laktat ürünü artışı olur. Sabit mutant
kolonisi(insan ve sıçan bağırsağında) saldırgan bir fenotip oluşturur.
Normal sağlıklı dalak hücrelerini de bozarak savunma sisteminden
kaçabilmektedirler (1).
KOMPLEKS 4:
OXHPOS un bozulması ile ROS level artışı mtDNA hasarı oluşturur.
Kompleks 2 nin düşük ifadelenmesi beraberinde kompleks 1 ve 3 le ilişkisi
sonucu çeşitli kanser oluşumu gözlenir (1).
KOMPLEKS 5:
Bu kompleksin prostat kanseri ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Petros ve
ark. cybrid fare hücreleri üzerinde çalışırken wild-tipe hücrelere göre
tümör nodülünün 7 kat daha fazla yayıldığını ve kemik metastazı yaptığını
görmüştür (1).
Mitokondri Savunma Sistemi
Mitokondride süperoksit radikalleri ve hidrojen peroksit gibi ROS’ların
yükselmesi, mitokondrideki suda O2 miktarının azalmasına (total %1 ve
%2’lik O2 tüketimine) bağlıdır. Antikanser ajanlarda, invazyon ve
metastazda görülen oksidatif stres, çoğalma ve genomik dengesizlik;
hücresel duyarlılık değişimi gibi birkaç hücresel fonksiyonu etkileyebilir.
Savunmanın ilk hattında hücreler, SOD’lar aracılığıyla süperoksiti,
hidrojenperoksite ve O2’e dönüştürebilir.
MnSOD’un yüksek ekspresyonu, oksijen direncine ve tümörlerde görülen
büyümenin geç gelişmesine liderlik eder. Ayrıca; sinyal transdüksiyon
kademelerinin modülasyonu, bağ dokularda bozulma ve bunların
sonucunda kanser oluşumu, MnSOD’un dengesiz ekspresyonuna bağlanır.
MnSOD ekspresyonundaki artış da azalış da, kanser hücreleri ile
ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle kesin sonuca varılamamaktadır. Kesin
sonuca varılamama nedenleri üç başlık altında toplanmıştır.
Bunlar:
a)Deneylerin farklı popülasyon gruplarında yapılması,
b)Farklı çalışmalar arasında enzim seviyelerini ortaya çıkaran tekniğin
kullanılması,
c)Çalışmaların farklı kanser tiplerinin, farklı derecelerinde yapılmasıdır.
Enzim fonksiyonunu etkileyen polimorfizm ve exon 3’teki mutasyon, enzim
aktivitesindeki azalış ve dengesiz ekspresyon, farklı kanser türlerindeki
MnSOD ‘un değişken ekspresyonuyla ilişkilidir.
MnSOD; var olan korumanın (savunmanın) kaybolmasından ve hasarın
yüksek dozda olmasından daha öte bir noktaya sahip çıkmaktadır. Bu
durum hiç beklenmedik bir şekilde, yüksek düzeydeki MnSOD aktivitesi ile
ayrıca desteklenmektedir. Oysa ki hücre büyümesini baskılama kanser
hücrelerinin istila potansiyelini arttırır. Bu durum muhtemelen O2- ‘nin
üretimi ve H2O2 bozulması arasındaki dengesizlikten kaynaklanmaktadır.
H2O2 radikal değildir. Ancak oksidatif hasara aracılık etme konusunda
oldukça yetenekli bir moleküldür. Ortamda serbest geçiş metali varlığında,
reaksiyona girip OH- oluşturabilir.
H2O2’yi ortadan kaldırma ikinci kritik basamaktır. Bu basamağa
Glutatyonperoksidaz vasıta olur. Gpx selenyum içeren tetramerik bir
glikoproteindir. 4 selenosistein aminoasit kırıntısı içeren bir moleküldür ve
glutatyon ile reaksiyona girerek, su oluşumu için H2O2 miktarını azaltır.
Yüksek seviyede Gpx; bağırsak, gastrointestinal ve kolorektal kanserlerde
rapor edilmiştir.
Oksidatif stresin tümörün oluşumunda rol oynadığı öngörülmektedir.
Ancak bu bulgulara karşıt sonuç veren Gpx konsantrasyonundaki düşüş
CLL, prostat kanseri ve mesane kanserlerinde rapor edilmiştir. Hücre
yüzeyinde bulunan antioksidanların artması, oksidatif stres (Gpx gibi)
tarafından uyarılmıştır. Oksidatif stresin, meslektaş hücreler üzerindeki
tümör hücrelerinin seçimli büyümeye danıştığı söylenebilir.
Hücreleri ROS kaynaklı hasara savunmasız kılan zayıf enzimatik
antioksidan savunma sistemi; düşük ya da azalmış Gpx içeren tümör
dokusuna işaret olabilir.
Diğer savunma sistemi; H2O2’yi çeviren katalazdır. Katalaz peroksizomda
ve sıçan kalbi ile mitokondrisinde bulunur. Katalaz en büyük enzim
döndürücüsüdür. Katalazın hem pozitif yönde hem de negatif yönde
düzenlenmesinin katalaz aktivitesinde düşüşe neden olduğu bağırsak
kanserinde
rapor
edilmiştir.
Enzim
regülasyonunun
tutarsızlığı
çalışmalarda kullanılabilecek örnek metot olabilir. Katalaz promotorundaki
beklenmeyen
metilasyon,
katalaz
transkribinin
negatif
yönde
düzenlenmesine neden olabilir. Bu durum ROS seviyelerini de etkiler. Bu
negatif yönde düzenleme karsinomalarda gözlenmiştir ancak bu düşüşün
nedeni kesin olarak bulunamamıştır, sonuçları tahmin edilememektedir.
Katalaz
ekspresyonunun
azalmasının
sonuçlarından
biri
tümör
devamlılığınca transkripsiyon faktörünün kaldırılmış olması olabilir.
Karaciğer
tümörlerindeki
katalaz
redüksiyon
aktivitesinin
erken
gerçekleşen biyokimyasal değişiklikleri bu kanser türünde gözlemlenebilir.
Tümörden arındırılan
düzeydedir.
bir
metabolizmada
katalaz
aktivitesi
normal
Buluşlar özellikle ROS’un, H2O2’nin kanserden bağımsız tutulamayacağını
gösterir. Ayrıca düşen kataliz aktivitesinin SOD’u yükselteceği; eğer SOD
derişimi düşerse Gpx aktivitesi düşmesinin intrasellüler H2O2 oluşumuna
liderlik yapacağı ya da oksijenin radikal ürünlerinin DNA hasarına ve
kanser yayılımına neden olacağı kanıtlanmıştır.
mtDNA Tamir Mekanizması
DNA tamiri, genetik kararlılığı sağlamak için önemli bir fonksiyondur. Bu
nedenle, her biri belirli bir sınıf hasar ile ilişkili birden çok DNA onarım yolu
mevcuttur. Endojen DNA hasarının ana kaynağı oksidatif fosforilasyonla
üretilen ROS’tur. DNA hasarının eksojen kaynakları; UV ışığı, iyonlaştırıcı
radyasyon, kimyasallar, toksinler ve kirleticiler gibi çevresel ajanlardır.
Daha önce de belirtildiği gibi, devam eden üretimdeki ROS nedeniyle
oluşan DNA modifikasyonlarına, mitokondriyal DNA’da nükleer DNA’ya
göre daha yüksek frekansta rastlanır ve bu durum mtDNA’yı kanserin
işareti olan mutasyona daha duyarlı hale getirir. Bu nedenle mitokondride
oksidatif hasarlı bazları kaldırmak için endojen DNA onarım mekanizmaları
olması şaşırtıcı değildir. Çok yönlü eksizyon tamir yolları, endojen BER
lezyonunun onarımından sorumludur. Bu, bugüne kadar mitokondride
rapor edilmiş tamamen sağlam tek tamir sistemidir. Çekirdekte BER’in
sondan önceki 2 adımı, 5’deoksiriboz-5-fosfat liyaz’dan oluşan DNA
polimeraz-ß ve DNA polimeraz aktivitesi üzerinden gerçekleştirilir. Bunu,
tamir edilmiş DNA ipliğinin, DNA ligaz ile katılması takip eder.
Mitokondride fonksiyonel olduğu bilinen tek DNA polimeraz, polimeraz-γ
(pol-γ)’dir ve bunun mitokondriyal BER’de fonksiyonu olduğu varsayılır.
İnsanda, pol-γ 140 kDa katalitik alt birimden ve 55 kDa aksesuar
altbirimden oluşmaktadır. Pol-γ’nin katalitik alt birimi, 5'-deoksiriboz
fosfatazliyaz aktivitesi sergiler ve nükleotiddeki BER yolu ile oluşan
boşlukları doldurabilir. Pol-γ’nin polimeraz veya eksonükleaz alanlarının
her ikisindeki mutasyonlar da mtDNA mutasyonlarının sıklığının artmasına
sebep olmuştur. MtDNA hasarını takiben hangi pol-γ’nın mitokondriyal
genomun istikrarını sağlayan moleküler mekanizmayı oluşturduğu
bilinmemektedir. MtDNA tamirinin zayıf yönünün pol-γ’nın mitokondri
içinde H2O2 ile oksidasyona uğraması olduğu sanılmaktadır. Fare
çalışmaları, pol-γ’nın, embriyonik gelişim ve mtDNA bakımı için mutlak
önemini ortaya koymuştur. Somatik mtDNA mutasyonlarındaki bu artış,
yaşlanma dahil birçok değişim ile birleşir, ama kanser için daha yüksek bir
görülme sıklığı bildirilmemiştir. Yalnızca nokta mutasyonu mtDNA değil
lineer mtDNA’da da gözlenmiştir. Bu, replikasyonun durmasına ve
kromozomlarda
kırılmaya,
mtDNA’nın
ve
yaşlılık
özelliklerinin
metabolizmasının karışmasına sebep olur. Bu çalışmaların ışığında
Vermulst ve meslektaşları heterozigotpol-γ mutasyonuna uğramış farenin,
yaşlılık fenotipinde hiçbir korelasyon olmadan normal bir fare ile
karşılaştırıldığında 500 kat yüksek mutasyon sergilediğini bildirdi. Aynı
yazarlar ilerleyen yıllardaki çalışmalarında homozigot, pol-γ mutasyonuna
uğramış farenin mtDNA mutasyonunun 7-11 kat arttığı gözlenmiş ve
yaşlılığının hızlanması yabanıl tip heterozigot mutant bir fare ile
karşılaştırılmıştır. Bu çalışmalar pol-γ’nın, çok sayıda saptanmamış
mitokondriyal mutasyonları olan ve yine de normal yaşlanma hızına ulaşan
heterozigot taşıyıcılarının yaygın olabileceğini düşündürmektedir. DNA
glikozilazlar BER tarafından mtDNA’nın tamirine katılırlar. Bulunan ilk DNA
glikozilaz, DNA’dan urasili kesen urasil DNA glikozilazdır. Urasil miktarı
ayrıca spontan bir sitozin deaminasyonu ile veya DNA replikasyonu
sırasında adeninin karşısına dUMP’nin yanlış birleşmesi G:C’nin A:T ye
dönüşümünde mutasyona uğraması ile artabilir. UDG’nin farklı
promotorlardan ve alternatif ekleme ile trasnkripsiyonu sonucunda nükleer
ve mitokondriyal olmak üzere iki izoformu oluşmuştur. Mitokondriye özgü
UDGnin mtDNA için mutajenik olduğu gözlenmiştir. UDG mitokondri
içindeki enzimlere karşı sorumludur.
Çalışmada mtDNA tamirinin ve hücresel yaşamın rekombinant hedeflerle
geliştirildiği gösterilmiştir. Çalışmalar HOGG1 mitokondride ifadelendiğinde
mtDNA onarımını ve mt savunma mekanizmasını geliştirdiğini göstermiştir.
Tüm bu bilgilerin ışığında mtHOGG1 DNA hasarı yaratan ajanlara karşı bir
savunmadır.
Bu çalışmaların hepsi BER enziminin ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Ama BER’in fazla ifadelenmesinden kaynaklanan hasarlar mt tarafından
onarılamaz.
Sonuç
Oksidatif fosforilasyondan sorumlu olan mitokondri hücresel enerjinin
üretim merkezidir. İhtiyacı olan proteinlerin çoğunluğu çekirdek DNA’sı
tarafından kodlanan mitokondri halkasal, ikili sarmal yapıda ve 37 gen
içeren bir genoma sahiptir. Toplam uzunluğu yaklaşık 16 600 nükleotid
uzunlukta olan bu genomdan her organelde onlarca kopya bulunur.
Mitokondrial ETS, ROS'un en önemli kaynağıdır. Yüksek düzeyde ROS
kanseri de içeren çeşitli hastalıklarla ilişkilidir ve genellikle DNA hasarına
neden olan redoks sinyalizasyon basamaklarıyla ilişkilendirilmiştir.
Mitokondri sürekli bir şekilde ROS ürettiği için organel içindeki DNA
molekülü kimyasal hasara yatkındır. MtDNA çekirdek DNA’sına göre 10 kat
daha fazla mutasyon biriktirir. Kanser hücrelerinde mtDNA mutasyonları
görülürken aynı zamanda mtDNA kopya sayılarının değiştiği de
bilinmektedir. Bu durum, gen ifadelenmesi ve ETS aktivitesini doğrudan
etkiler. Mitokondride ROS’ları etkisizleştirmek için birkaç antioksidan
savunma mekanizması bulunmaktadır. . Bu antioksidanlar genellikle tümör
hücrelerinde eksiktir. Sonuç olarak, hücrelerdeki kalıcı (sürekli) oksidatif
stres kanser büyümesine ve metastaza yol açar. Önemli bir mtDNA onarım
mekanizması Baz Çıkarım Mekanizmasıdır.
Önemli olarak, kanserde tanımlanan mtDNA mutasyonlarının çoğu
toplumda normalde olan polimorfik mtDNA’lara benzemektedir ve çoğunun
gözle görülebilir bir fenotipi yoktur. Bu, görünüşte nötral ancak
homoplazmik somatik değişimler etkilenmiş kanser hücresinin basit klonal
evrimine işaret etmektedir. Başka bir nükleer mutasyondan veya
onkogenik yolun değişiminden etkilendiği farz edilmektedir. Bu tarz
değişimler önemli klonal işaretleyicilerdir fakat etkilenmiş hücrelere gerçek
bir büyüme avantajı sağlaması pek de olası değildir. Bu basit varyantların
nasıl ortaya çıkıp daha sonra bağımsız hücrelerde homoplazmik hale
geldikleri şu anda bilinmeyen bir durumdur.
Kanser gelişimi ve yayılımı mtDNA kusurlarından kaynaklanabilir.
Kemoterapik ajanlar DNA’ya zarar verirken mtDNA ya da zarar verir. Bu
da mitokondrisel ROS üretimini etkiler. Mitokondrinin ROS arttırıcı özelliği
kanser hücrelerinin de kemoterapiye olan hassasiyetini etkileyebilir. Klinik
ilaçlara direniş göstermek multifaktöriyel bir durumdur ve mtDNA
mutasyonu ise bu durumlardan sadece biridir. ROS artışı ile kanser
hücrelerinde oksidatif stres oluşturmak stratejik bir yöntemdir. Çünkü bu
durum glikolitik süreçte hücrenin potansiyelini etkiler.
Sonuç olarak, mitokondride meydana gelen mutasyonlar değişik şekillerde
genomu etkileyerek çeşitli kanserlere sebep olabilir.Son yıllardaki
çalışmalar,özellikle bu kanser türleri ve mitokondri mutasyonlarının
ilişkisini incelemenin yanı sıra tedavi yöntemlerin ve takip yöntemlerine
alternatifler üreterek bu karmaşık konuya ışık tutmaktadır.
KAYNAKLAR
1. Chandra D, Singh KK. Biochim Biophys Acta. 2011 Jun;1807(6):620-5.
2. Chatterjee A, Dasgupta S, Sidransky D. Cancer Prev Res (Phila). 2011
May;4(5):638-54
3. Shen L, Fang H, Chen T, He J, Zhang M, Wei X, Xin Y, Jiang Y, Ding Z, Ji
J, Lu J, Bai Y. Ann N Y Acad Sci. 2010 Jul;1201:26-33.
Download