WORKING DRAFT, for discussants` use only

advertisement
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
Şeriat’ın Geleceği
1. Bölüm
Giriş
Bu kitabın temel amacı, Müslümanlığın normatif sistemi olan Şeriat’ın geleceğini, inananlar ve
onların yaşadıkları toplumlar içinde, prensipleri devletin zorlayıcı güçleri tarafından dikte
edilmeden teşvik etmektir. Doğası ve amacı gereği Şeriat, sadece inananlar tarafından özgürce
izlenebilir ve Şeriat’ın ilkeleri kendi dini otoritesini ve değerini devlet tarafından zorlandığında
yitirir. Bu kökten dini bakış açısında, devletin İslam adına söz sahipliğini üstlenmesi kabul
edilmemelidir. Aşağıda açıklanacağı gibi devletin, dini ve seküler1 kurumlar arasında ortaya
çıkacak birbiriyle çatışan iddialar arasında hakemlik yapmak gibi münasip görevleri olduğu
doğrudur. Ancak bu, devletin siyasi bir kurum olarak seküler görevlerini yerine getirirken dini
otorite olarak davranmayacağı şeklinde anlaşılmalıdır. Ayrıca, devletin bir memuru olsun veya
özel vatandaşlar olsun Müslümanların dini inançlarının davranışlarını ve siyasi hareketlerini
sürekli etkilediği de doğrudur. Fakat bunlar Müslümanlık ile devlet ve devlet ile siyaset arasında
belirgin bir ayrılığı korumak için olumlu nedenlerdir. Daha sonra da açıklanacağı gibi, İslam ona
inanan insanların dini iken, devlet ise yargı ve idari mekanizmalar gibi kurumların devamlılığını
belirler. Bu mekanizmalar hükümetten veya güncel politikanın sonucu olan o günün rejiminden
ayrılmışlardır.
Dolayısıyla benim amacım, Şeriat’ın Müslüman toplumlarda ve Müslümanların
hayatlarındaki olumlu ve aydınlatıcı rolünü korumak için gerekli olan İslam ile devletin kurumsal
olarak birbirinden ayrılmasını desteklemek ve onaylamaktır. Bu bakış açısı aynı zamanda
“devletin dini olarak tarafsız olması” olarak da adlandırılabilir. Burada devlet kurumları her
hangi bir dini ilkeyi veya doktrini ne üstün tutar ne de küçültür. Aksine bu tür tarafsızlığın amacı,
bireylerin yaşadıkları topluluklarda her hangi bir dini ilkeyi veya doktrini üstün görme, karşı
çıkma veya değiştirme özgürlüğüdür. Bu İslam ve siyasetin ayrılması demek değildir, çünkü bu
ne gereklidir, ne de istenilir bir durumdur. İkisi arasındaki bağı koruyarak, İslam ile devletin
ayrılması, İslami ilkelerin resmi politikalar ve içtihatlarla uygulanması ama bütün bunların
aşağıda da açıklanacak olan koruma mekanizmalarına tabi tutulması anlamına gelir. Aralarındaki
sürekli ve açık bağa karşın, bu görüş devlet ile siyasetin zor da olsa ayrılması ilkesine dayanır. Bu
yüzden İslam’dan ve devletten (hükümetten ayrı olarak) kaynaklanabilecek tansiyonun
arabuluculukla ve ihtiyatla düşünülerek çözülmesi yararlı olabilir. Bu aynı zamanda İslam ve
Türkçe resmi ve gayri-resmi söyleminde, “seküler” kelimesine en yakın kavram laiklik
ifadesidir. Laiklik kelime olarak Fransızcadan alınmış ve Türkçenin bir parçası haline gelmiştir.
Ancak, bu çalışmanın yazarı ve çevirmeni, Türkçede yerleşmiş bir kelime olmamasına karşın
laiklik, yerine Latinceden türetilmiş “sekülerlik” ve laik yerine de “seküler” kelimelerini
kullanmayı tercih etmişlerdir. Bunun nedeni Fransızcada ve Türkçede kullanılan laiklik
kavramının, sekülerlik kavramı ile aynı anlamı veremeyeceği ve böylelikle de yanlış yönlendirici
olma ihtimalidir. Laiklik ifadesi sadece Fransa ve Türkiye bağlamlarında kitabın ileri
kısımlarında kullanılabilir (ç.n.).
1
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
2
siyaset arasındaki bağın da herhangi bir şekilde kategorisel bir çözülüm dayatmadan
düzenlenmesi anlamına gelir.
Devlet, her toplumda siyasi süreç tarafından hazırlanan politikaları uygulayan kurumların,
organların ve süreçlerin karışık bir ağıdır. Bu açıdan, devlet yönetimin daha yerleşmiş ve
hesaplanmış işlevsel olan tarafı olmalıdır. Siyaset ise birbiriyle rekabet halinde olan politika
seçenekleri arasında tercih yapmaya dayanan dinamik bir süreçtir. Bu ve diğer görevlerini
tamamlayabilmek için devletin, güç araçları üzerinde tekeli olmalıdır. Bu devletin kendi
hâkimiyeti altında yaşayanların ona karşı güç kullanmasını riskini almadan kendi isteğini nüfus
üzerinde genel olarak uygulama yetkisi anlamına gelir. Günümüzde, insanlık tarihinde daha önce
hiç olmadığı kadar genişlemiş ve etkili hale gelmiş olan devletin bu zorlayıcı gücü, keyfi bir
şekilde uygulandığında veya meşru olmayan ve yozlaşmış amaçlara hizmet ettiğinde amaçlananın
tam tersi bir etki yaratacaktır. Bu yüzden devleti olabilecek en tarafsız sekliyle korumak hayati
önem arz eder ve devletin tarafsızlaştırılmış olması çeşitli siyasi, hukuki, eğitimsel ve diğer
kanallar ve mekanizmalar yoluyla hareket eden vatandaşların sürekli olarak ihtiyatlı olmasını
gerektirir.
Devlet ve siyaset arasındaki farklılaşma, devletin organları ve kurumları ile organize
olmuş siyasi ve sosyal taraflar ve onların birbiriyle rekabet halinde olan kamu yararı ile ilgili
vizyonları arasındaki sürekli bir iletişimi öngörür. Bu ayrılma devletin güç üzerindeki tekelinin
yozlaşması veya kötüye kullanılması gibi risklerin farkına varılması üzerine inşa edilmiştir.
Anlaşılması gereken önemli bir nokta devlet sadece günlük politikanın yansıması değildir. Çünkü
devlet, birbiriyle çekişen vizyonlar ve siyasi öneriler arasında arabuluculuk ve hakemlik
yapabilmelidir. Bu da toplumda değişen siyasi güçlerden göreceli olarak bağımsız olmasını
gerektirir. Devlet kendisini, devlet araçlarını kontrol eden siyasi aktörlerden tam olarak
koparamayacağından tam bağımsızlık mümkün değildir. Bu açıdan devletin siyasi yönünü
hatırlamak bazen önemli olabilir. Paradoksal bir biçimde devlet ile siyaset arasındaki bu bağın
olması gerçeği, devlet ile siyaseti ayırmak için bir nedendir. Böylece günün siyasi süreçleri
tarafından dışlananlar, devlet memurlarının aşırı güç kullanımına veya gücü kötüye
kullanmalarına karşı devlet organlarına ve kurumlarına başvurabilirler.
Bu ihtiyaç Nazi Almanyasından Sovyetler Birliğine, Afrika’daki birçok ülkeden yirminci
yüzyılın son dönemlerindeki Arap dünyasına kadar uzanan örneklerle ve devlet üzerinde tek bir
partinin iktidarına dayanarak kurulan sistemlerle açıklanabilir. İster Mısır’daki Nasır
dönemindeki Arap milliyetçiliği olsun, ister Irak’ta Saddam zamanındaki, Suriye’de de Hazıf
Esad dönemindeki Baas partisi olsun, devlet, devletin kolu olarak hizmet eden tarafın sürekli
kullandığı bir aracı oldu. Böyle şartlar altında da vatandaşlar, devletten gelebilecek herhangi bir
idari veya adli destek olmadan ya da partinin kontrolü dışında kurulabilecek kanuni bir muhalefet
oluşturamadan devletle parti arasında kaldılar. Devletle siyaset arasındaki farklılığı görememek
barışı, istikrarın gelişmesini tehlikeye atar. Bu tip durumlarda ortaya çıkabilecek bölünme de,
devletin korumasına ve hizmetlerine ulaşamayan ve siyasete etkili bir bicimde katılamayanlar
3
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
desteklerini çektiklerinde veya
başvurduklarında ortaya çıkar.
daha
barışçıl
çözümlerin
olmaması
halinde
şiddete
Bu durumda sorulması gereken soru, meselenin kendi kendine çözüleceğini umarak
tansiyonu görmezlikten gelmek yerine, devletle siyasetin ayrılmasının nasıl sağlanacağıdır. Bu
zorunlu ama zor ayrılık tüm vatandaşların eşit olarak sahip olduğu insan haklarının korunması ve
anayasalcılığın ilkeleri ve mekanizmaları yoluyla çözüme kavuşturulur. Ama 3. Bolümde de
tartışacağım gibi tüm vatandaşların aktif ve kararlı katilimi olmadan bu ilkeler ve kurumlar
başarıya ulaşamaz. Bu da, eğer insanlar bu ilkelerin ve kurumların kendi siyasi hareketlerini
belirleyen dini inançları ve kültürel kuralları ile uyuşmadığına inanırlarsa mümkün olamaz.
Toplumsal egemenliğin ve demokratik yönetimin ilkeleri, vatandaşların kendi-kendine
yönetiminde, kendi hükümetlerini kendi isteklerine yönelik sorumlu ve yanıtkar tutmak için
organize siyasi hareketlerde bulunmak dahil, her parçasına katılmak için yeterince motive ve
kararlı olduklarını öngörür.
Bu kararlılık ve motivasyon, devletin yurttaşlarının dini
inançlarından ve kültürel şartlandırılmalarından kısmen etkilenir ve vatandaşların anayasalcılığın
ve insan haklarının değerlerine sadık kalmasına ve bunları kabul etmesine dayanır. Sosyal
değişime dair bu yaklaşımı bu bolümde daha sonra açıklayacağım.
Bu kitap, günümüz Müslüman toplumlarında İslam ve siyaset arasındaki kaçınılmaz bağa
karşın, İslam ve devletin kurumsal olarak ayrılması paradoksunun güç de olsa çözümlenmesini
destekleyen ve açıklayan bir atılımdır. Bir Müslüman olarak ben, tartışacağım bu konuların
sadece Müslümanlar ve İslam için geçerli olduğunu ima etmeden, Müslüman toplumlarda bu
sürece katkıda bulunmayı amaçlıyorum. Buna göre, devletin zorlayıcı gücünü kullanarak
Şeriat’ın ilkelerini uygulattığını iddia eden ve tehlikeli bir yanılsamadan başka bir şey olmayan
İslami devlete karşı çıkıyorum. Karşı çıktığım bir diğer tehlikeli yanılsama da, İslam’ın
inananların kamu hayatlarından çıkartılabileceğini veya çıkartılması gerektiğini iddia eden
fikirdir. Daha sonra detaylandırmak üzere şimdi kısaca açıklarsam, Müslüman bilgeler ve
düşünce okulları (madhahib) arasındaki fikir ayrılıkları pratikte şu anlama gelir: Devlet
kurumları, değişik İslami bakış açılarına göre meşru olan ve birbiriyle rekabet halinde bulunan
düşünceler arasından seçim yapmak zorundadır. Buna ilaveten, Sünni ve Şii okulları ayrımı da
dahil olmak üzere, değişik düşünce okullarının farklı fikirleri arasında hakemlik yapabilecek
standartlar ve mekanizmalar mevcut değildir. İkinci olarak, resmi politikayı ve resmi yasamayı
belirlemek için devletin organları tarafından ne tür mekanizmalar ya da standartlar dayatılırsa
dayatılsın, bunlar zorunlu olarak onları kontrol edenlerin insani yargılamasına dayanacaktır.
Başka bir deyişle, devletin Şeriat adına dayattığı her şey, Müslümanlar arasında
anlaşılabilir olsa bile, seküler ve zorlayıcı bir siyasi gücün ürünü olacaktır, üstün İslami
otoritenin değil. Şeriat ilkelerini zorla uygulayan İslami devlet yanılsamasının kategorik olarak
reddi, Müslümanların ve diğer vatandaşların pratikte kendi inançlarına uygun olarak yaşamaları
için gereklidir. Gerçekte, İslami devlet Avrupa modeline dayanarak kolonileşme-sonrası ortaya
çıkan bir fikirdir ve yönetici elitin totaliter bir hukuk ve kamu siyaseti geliştirmek için sosyal
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
4
mühendislik amacıyla kullandığı bir araçtır. 2. Bölümde de tartışılacağı gibi, tarihi olarak
Müslümanları yöneten devletler çeşitli biçimlerde İslami meşruluk kazanmaya amaçlasalar bile,
İslami devlet olduklarını iddia etmediler. Modern bağlamda sözde İslami devletin taraftarları,
yönetici elit tarafından seçilen özel yollarla, kişisel davranışları ve sosyal ilişkileri düzenlemek
için, devletin kurumlarını ve kendi güçlerini kullanmaya çabaladılar. İslam adına bu tip otoriter
politikalar izlemek özellikle tehlikelidir. Çünkü buna direnmek, bu tip politikaları uygularken
kendi totaliterliği için dini meşruluk arayan ve açıkça seküler olduğunu iddia eden devletlere
direnmekten çok daha zordur. Aynı zamanda şu da açıktır ki devlet ile her hangi bir dinin
kurumsal olarak ayrılması kolay değildir. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi farklı sosyal ve
siyasi aktörler arasında arabulucu ve hakem rolünü üstlenecek devlet, kendi dini tarafsızlığını
korumak için dinin rolünü illa ki düzenleyecektir.
Devletin dini olarak tarafsız olmasında ısrar etmenin bir diğer nedeni de, bunun tek tek
Müslümanlar için dini yükümlülük olan İslami emirlere uymak ve onların uygulanması için
gerekli bir koşul olmasıdır. Bu tür bir uyum tümüyle her Müslümanın içinden gelmeli yani
gönüllü olmalıdır. Çünkü bu dini bütün bir niyet gerektirir (niyah) ve bu da devletin zorlayıcı
gücü ile anlamını yitirir. Buna ek olarak, Müslümanlar her vatandaşın hakkı olan bir politika
veya bir uygulama önerme hakkını kullanmak istediklerinde, bu önerileri benim “kamu
muhakemesi” (public reason) olarak adlandırdığım durumla desteklemelidirler. Buradaki “kamu”
ifadesi ile hem söz konusu politikaya ve uygulamaya neden ihtiyaç duyulduğunun kamuoyuna
açıklanması, hem de karar mekanizması ilgili tüm süreçlerin tüm vatandaşlara açık ve onlar
tarafından ulaşabilir olması kastedilmektedir. Sonuç olarak, kamu muhakemesi ile kamu
politikalarının ve uygulamalarının arkasındaki sebeplerin vatandaşların geneli tarafından kabul
veya red edilebilecek bir değerlendirmeye tabi tutulmasını kastediyorum. Ayrıca, vatandaşların
kendi dini görüşleri ile ilgili olarak yargılanmadan kamu tartışmaları aracılığıyla bu tip politika
ve uygulamalar ile ilgili kendi karşı-önerilerini yapabilmelerini savunuyorum. Kişisel
inançlardan ve motivasyonlardan ziyade, kamu muhakemesi ve kamunun muhakeme yürütmesi
Müslümanlar nüfusun çoğunluğunu ya da azınlığını oluştursalar da gereklidir. Bunun gerekçesi,
Müslümanlar çoğunlukta olsalar bile, kendi İslami inançlarını hangi politikanın veya
uygulamanın takip edeceği konusunda hem fikir olamayacakları ihtimalidir.
İnsanların kamu muhakemesinin sonuçlarına her zaman uyacaklarını beklemek hem
gerçekçi, hem de akılcı değildir. Çünkü bu tip tercihler insanların içsel motivasyonları ve arzuları
çerçevesinde yapılır. İnsanların neden belli bir yönde oy verdiklerini anlamak veya kendi siyasi
gündemlerini kendilerine veya yakınlarına haklı çıkartabilmeleri zordur. Ama amaç kişisel dini
inançların zamanla ortaya çıkacak müstesna etkilerini azaltırken, farklı kamu muhakemelerini ve
muhakeme yürütmelerini desteklemek ve cesaretlendirmek olmalıdır. Kamu muhakemesi ve akıl
yürütmesinin gereği devleti kontrol eden insanların tarafsız olamayacağı savına dayanır. Bu gerek
sadece elzem değildir, aynı zamanda devletin operasyonel olmasının amacıdır. Bunun nedeni,
insanların kişisel inançlarına ve gerekçelerine dayanarak hareket etmeye yatkın olmalarıdır.
Nüfusun genelinin özgürce kabul veya red edeceği sebeplere dayanan gerekçeleri kamuya açık
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
5
bir şekilde sunma gereği, çeşitli insanların ve grupların dar dini ve diğer inançlarının ötesine
geçerek, zamanla nüfusun büyük kısmında daha geniş bir uzlaşmayı cesaretlendirecek ve
geliştirecektir. Kamusal nedenleri açıklamak ve bunları kamuoyunda tartışmak birçok toplumda
süregelen bir uygulamadır. Buna dayanarak ben de bu uygulamanın zamanla bilinçsel ve büyüyen
gelişimini daha da arttıracak şekilde devam etmesini öneriyorum. Bunu yaparken bu tür
uygulamaların toplumlarda bulunmadığını veya hemen uygulanmasının beklendiğini iddia
etmiyorum. Sanıyorum ki pratikte kamu muhakemesinin uygulanmasını teşvik edecek bu çaba
kitabın sonraki bölümlerinde yeni açıklamalar yapıldıkça daha net anlaşılacaktır.
Bu bölüm, kitabımda kullandığım temel önermeler ile kavram ve kelime olarak
“sekülarizm” arasındaki ilişkiyi tanımsal olarak açıklamak amacını taşır. İslam ve devletin
ayrılması, Müslümanlar tarafından genel olarak kabul veya red edildiği biçimiyle sekülerliği
çağrıştırır. İslam ve siyaset arasındaki bağlantı ise Müslümanların sekülerlik ile ilgili kaygılarına
işaret etmek için bir atılımdır. Müslüman dünyasının büyük çoğunluğundaki yaygın olumsuz
sekülerlik anlayışı, İslam ve devletin bir yandan ayrılarak, öteki yandan da İslam’ın siyasete
eklemlenmesi arasındaki farkı göz önüne almaz. Bu farkı görmemek, İslam’ın sadece özel alana
itileceği ve kamu politikası alanından tamamen çıkarılacağı anlamını verir. Benim önerdiğim bu
olmadığı için, Müslümanlar arasında genellikle olumsuz algılar uyandıran sekülerlik ifadesi
yerine çoğulculuğu kullanmak daha akıllıca olabilir. Ama ben sekülerlik kelimesini kullanmayı
uygun buluyorum. Burada da tanımlandığı üzere sekülerlik, çoğulculuğun pratikte ve
sürdürülebilir biçimde gerçekleşmesi için gereklidir. Çoğulculuk da, dini, kültürel ve diğer
farklılıkları olumlu sosyal ve siyasi değerler olarak görmenin kurumsal ve tartışılmaz kabulüdür.
Hakikaten de bu iki kavram da devletin dini olarak tarafsız/yansız olmasını öngörür. Yine de ben
sekülerlik ifadesini, çoğulculuk ifadesine ek olarak kullanmayı bu kavramı ehlileştirmek ve
Müslümanlar arasındaki olumsuz yansımalarını cesaretlendirmemek için de tercih edeceğim.
Kullandığım bir diğer kavram da “ulus-devlet” yerine tercih ettiğim “karasal devlet”
kavramıdır. Günümüzde tüm İslami toplumlar tarafından uygulanan Avrupa modeli devletin
önemli bir özelliği, tarihi etnik, dilsel ve kültürel birlik anlamında bir ulus oluştursunlar veya
oluşturmasınlar, devletin bir kara üzerinde ve onun üstünde yaşayan insanlar üzerinde kendisine
has bir yeki alanının olmasıdır. Ayrıca, “ulus” kavramına yapılan vurgunun kişisel ve topluluksal
kendi-kaderini-belirleme hakkını ihlal eden ve devletin varlığının temel gerekçesi olan otoriter
politikalarla sonuçlandığını düşünüyorum. Benim umudum dolayısıyla, İslam, devlet ve toplum
arasındaki ilişkilerin sürekli bir arabuluculuk ve görüşme içerisinde, devletin doğal olarak
seküler yapısı ve insan hakları ile vatandaşlığın ilkelerinin önemli rolü ile ilgili Müslümanların
tavırlarını değiştirmeye yardımcı olmaktır. Günümüz Müslüman toplumlarında bu ilişkilerin
sürekli görüşüldüğü bağlam, Müslümanların yaşadığı ve diğer topluluklarla karşılaştırdığı siyasi,
sosyal ve ekonomik yapıların ve kurumların önemli ölçüde değişimi ile biçimlenir. Bu
karşılaştırma yetisi tarihi olarak Avrupa kolonileşme sürecinin, günümüzde ise küresel
kapitalizmin sonucudur. Bu bağlam, her toplumun dahili siyasi ve sosyolojik şartları ile de
şekillendirilir. Buna ayrıca, Müslümanların bağımsız olduktan sonra izlemeye devam ettikleri
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
6
Batı modeli devlet yapısını; eğitim ve sosyal organizasyonu ve idari, ekonomik ve hukuki
düzenlemeleri yani dışarıdan alınan değişikliklerin içselleştirilmesi de eklenebilir. Günümüzde
bütün Müslüman toplumlar, sadece kültürler-arası etkilerin, ekonomik, siyasi ve güvenlik
sistemlerinin karşılıklı olarak birbirine bağımlı olduğu küresel sistemde karasal devletler şeklinde
yaşamıyorlar, aynı zamanda bu süreçlere gönüllü olarak katılmayı kabul ediyorlar.
Şimdi tarihi bir bakış açısından İslam, Şeriat ve devlet arasındaki ilişkileri açıklayacak
bazı noktaları sunacağım. Ama belirtmemde fayda var ki, bu bölümde kendi önerilerimi
desteklemek için akademik kaynaklara gönderme yapmayacağım. Çünkü hepsi, sonraki
bölümlerde, ilgili kaynaklara gönderme yapılarak, daha detaylı şekilde açıklanacaktır.
Kaynakların detaylı olarak gösterilmesi, amacı, bu kitapta tartışacağım temel fikirlere ve
konulara genel bir bakış sunmak olan çalışmanın bu bölümünde okuyucunun dikkatini
dağıtabilir.
I. İslam, Şeriat ve Devlet
Bu kitabın ana konusu İslam, devlet ve toplum arasındaki ilişkiler olduğu için bu terimleri
kısaca tanımlamak önemlidir. Bundan sonraki kısım bazı okuyucular için malum bilgiler
içerebilir. Ancak, konuyla veya onun yansımaları ile ilgili paylaşılan anlayışların yanlış ya da
istenmeyen varsayımlarından kaynaklanabilecek karışıklıklardan ve yanlış bilgilendirmelerden
kaçınmak için bu terimleri tanımlamak en doğrusu olacaktır. Bu, özellikle benim amaçlarım göz
önüne alındığında önemlidir ki ben kendimi tamamen soyutlamış veya kişiliksizleştirmiş bir
tavırda sunmaktan ziyade, diğer Müslümanların davranış biçimlerini bizzat kendim bir
Müslüman olarak etkilemeye çalışıyorum.
İslam’ın öncelikle genel bir tanımı vardır ki bu da Muhammet Peygamberin İsa’dan sonra
610 ve 632 yılları arasında, Kur’an’ı ilettiği ve Sünnet olarak bilinen yollarla Kur’an’ın anlamını
ve uygulamasını açıkladığı tek Tanrılı din olmasıdır. Dolayısıyla bu iki kaynak özellikle
Müslümanlar arasında, İslam dini ve onun doğal uzantıları olan kavramlar ve sıfatlar söz konusu
olduğunda açıklayıcıdır. Bunlar birey olarak her Müslümanın desteklediği doktrin ve inanç
hususlarının, izlenmesi gereken düzenli ibadetsel pratiklerin ve aynı zamanda saygı duymaları
gereken ahlaki ve etiksel hükümlerin kaynaklarıdır. Kur’an ve Sünnet aynı zamanda
Müslümanların kendi sosyal ve siyasi ilişkilerini, hukuk normlarını ve kurumlarını geliştirirken
rehber olarak kullandıkları kaynaklardır. İslam temel anlamıyla imanın canlı ve aktif ikrarının
özgürleştirici gücünün, tek, her şeye gücü yeten ve her yerde olan Allah (tevhit) yoluyla
gerçekleştirmesi ile ilgilidir. Bu Müslümanların çoğunluğunun uyguladığı ve günlük hayatlarında
kullandığı İslam anlayışıdır. Böylece, Allah’ın bu dünyada insanlığa emrettiği yere ulaşmak için
Müslümanların ruhsal ve ahlaki gelişimlerine rehberlik ederler. Daha sonra da açıklanacağı gibi
devlet ve toplum ile ilgili konuları şekillendireceğim perspektif temel olarak bu olacaktır.
Şeriat kelimesi var olan İslami söylemde, yukarıda da açıklanan tanımıyla ve en genel
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
7
şekliyle İslam ile eş anlamlı imiş gibi kullanılır. Bu da Müslümanların hem özel kişisel dini
alanlarında, hem de sosyal, siyasi ve kurumlar ve hukuki normlar göz önüne alındığında
Müslümanlığa ait yükümlülüklerinin tamamıdır. Fakat Şeriat’ın ilkeleri her zaman Kur’an’ın ve
Sünnet’in insanlarca açıklanmasından elde edilir. Bunlar kendi özel tarihi durumları içinde
insanların idrak edebileceği ve uymak için yollar geliştirebileceği ilkelerdir. Tevhidin bir gereği
olarak günlük hayatlarında Müslümanların Şeriat’ı bilmesi ve ona uyması İslam’ı
gerçekleştirmenin bir yolu olsa da, İslam, Şeriat’ın kendisinden daha fazladır. Bu da şu demektir:
Şeriat, Müslüman olmaya açılan kapı ve geçittir. Ama insanın İslam hakkındaki bilgisinin ve onu
gerçekleştirmek için tecrübelerinin mümkünlüğünü red etmez. Kâh İslam, kâh Şeriat ile ilgili
olsun, İslam’ın referans çerçevesi benim inananların “insani vasıtası” (human agency)2 adını
verdiğim durumun sonucudur. Başka bir ifadeyle, bu bir anlamlar sistemidir ve kurulu bir
metodik tekniğin daha sistemli gelişmesiyle olduğu kadar, insanların tecrübeleri ve kendi içlerine
bakmaları sonucu da kurulmuştur.
İslami söylemin dayandığı nokta, her bir Müslümanın ne yapması gerektiğini bilmesinden
ve ondan dini yükümlülük olarak nelerin beklendiğinden kişisel olarak sorumlu olmasıdır. Asla
vaz geçilemeyecek veya başkasına verilemeyecek kişisel sorumluluğa dayanan bu temel ilke,
Kur’an’ın sürekli tekrar edilen temalarından birisidir. Fakat Müslümanlar özel durumlar söz
konusu olduğunda Şeriat’a göre ne yapmaları gerektiğini öğrenmek için genellikle Kur’an’a ya
da Sünnete bakmak yerine güvendikleri bir din bilginine (alim, çoğulu ulema) veya bir Sufi lidere
danışmak eğilimindedirler. Kişisel olarak veya genellikle olduğu gibi bir din bilgini ya da Sufi
lideri aracılığıyla yapılan Kur’an’a ve Sünnete referanslar illa ki her bireyin kabul etmek üzere
yetiştirildiği metot ve yapı etrafında gerçekleşir. Bu genellikle belli bir okulun (madhhab) ve
onun kökleşmiş doktrini ve tekniği çerçevesinde yapılır. Fakat bu asla tamamen yeni ve orijinal
bir şekilde yapılmaz. Başka bir deyişle her anlayış veya fikir Kur’an’ın ve Sünnetin ilgili
metinlerini nasıl tespit edileceği ve açıklanacağı ile ilgili önceden tasarlanmış nosyonlarla zaten
iç içe geçmiştir.
Başka şekilde ifade edersek, Müslümanlar bu birincil kaynakları ne zaman göz önüne
alsalar, süzgeçlerden kaçınamazlar. Bu süzgeçler sadece önceki nesillerin tecrübe ve
açıklamalarını değil, aynı zamanda hangi metinin hangi konuyla ilgili olduğunu ve nasıl
anlaşılması gerektiğini belirlerler. İnsani vasıta dolayısıyla değişik seviyelerde Kur’an ve Sünnet
ile ilgili her yaklaşımın içsel bir parçasıdır. İnsani vasıta bu yüzden Kur’an ve Sünnetle ilgili her
yaklaşımın içsel bir parçasıdır. Bu yaklaşımlar, yüzyıllar boyunca biriktirilmiş tecrübe ve
açıklamalardan, bir İslami referans çerçevesinin başvurulduğu şu anki duruma kadar değişen
Bu çalışmanın İngilizce orijinalindeki human agency ifadesi, Türkçeye “insani vasıta” şeklinde
çevrilmiştir. Vasıta kelimesi ile aracı veya aracılık anlamı kastedilmektedir. Yazara göre bu
kavramın anlamı “insanların kendi hayatlarını kendilerinin kontrol edebilmesi, kendi özgür
iradeleri ve inisiyatifleri ile farklılık yaratabilmesidir. Böylelikle insan, pasif bir objeden ziyade,
aktif bir belirleyicidir.” (ç.n.)
2
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
8
alanları kapsar. Bu çalışmanın başlangıç aşamasında sorulabilecek soru İslami referans
çerçevesine, devlet politikasının ve yasamasının kurumsal perspektifinden nasıl
başvuracağımızdır.
Siyasi bir kurum olarak devlet, hissedebilen, inanabilen veya hareket edebilen bir varlık
değildir. Devlet adına davrananlar, onun gücünü kullananlar ve onun organları aracılığıyla
çalışanlar her zaman için insanlardır. Dolayısıyla, bir kişi ne zaman İslami ilkelerle çerçevesinde
bir siyasi mesele hakkında karar verse veya bir kanun önerse, bu onun konu hakkındaki kişisel
bakış açısını yansıtır. Apayrı bir varlık olarak devletin değil. Üstüne üstlük bu politikalar veya
yasalar bir siyasi parti ya da kurum adına yapılırsa, bu durum da o kurum adına hareket eden veya
konuşan insanlar tarafından gerçekleştirilir. Politika ve yasama konusundaki bazı meselelere
karşı tavrın önemli aktörler arasında müzakere edilebileceği doğruysa da, sonuç her zaman için
insani hükmün ve bu aktörler arasında uzlaşmaya varılmış insani tercihin ürünüdür.
Örneğin, Şeriat tarafından tanımlanan alkollü içeceklerin tüketiminin bir hadd suçu
olarak cezalandırılması her türlü pratik sonuçları düşünüldükten sonra siyasi aktörler tarafından
alınan bir karardır. Bu yasayı hazırlarken kullanılan dil ve onu korumak için dayatılan önlemler
de benzer şekilde insan hükmünün ve tercihinin ürünüdür. Bizim amaçlarımız için önemli nokta
şudur: Kamu politikasını formüle etmek ve yürütmek için süregelen her süreç sürekli olarak
insan hatalarına ve zayıflıklarına tabidir. Bu da demektir ki Allah’ın kutsal arzusunu ihlal
etmeden sorgulanabilir veya karşı çıkılabilirler. Kamu politikalarının ve yasalarının, kendi dini
yükümlülüklerini ihlal etmeden farklı fikirlere sahip olabilecek Müslümanlar arasında bile neden
kamu muhakemesi tarafından desteklenmesi gerektiğinin açıklaması budur.
Müslümanların, Kur’an ve sünnetlerde nakledilen İslami emirleri anlayabilecekleri ve
uygulayabilecekleri Usul al-fiqh olarak bilinen yapı ve mekanizmalar, eski Müslüman bilgeler
tarafından geliştirildi. Orijinal biçiminde insani bilginin bu alanı, ilk kuşak Müslümanların tarihi
tecrübeleri ışığında bu temel kaynakların yorumlarını düzenlemeyi amaçladı. Ayrıca bu teknikler
ijma (uzlaşma), kıyas (benzetme) ve içtihad (adli muhakeme) gibi yargı usullerini de tanımlar ve
düzenlerler. Bu usuller genel olarak anlaşıldığı biçimleriyle, müstakil kaynaklar değil, Şeriat
ilkelerini belirten metotlardır. Ancak ijma ve içtihad kendi sınırlı tekniklerinin ötesinde daha
esasa dair roller üstlendiler. İşte bu genişletilmiş alan günümüzde ve gelecekte daha dinamik ve
yaratıcı bir Şeriat’ın gelişmesi için temel oluşturabilir.
İslam ve Şeriat
İslam’ın başlangıcından beri Kur’an`ın, al-Mushaf olarak da bilinen yazılı metninin
doğru/aynı şekilde ihtiva edildiği ile ilgili Müslüman nesiller boyunca varılan fikir birliği (ijma`)
bu metnin her yerdeki ve her dönemdeki Müslümanlar tarafından kabul edilmesinin en önemli
nedenidir. Aynı şey Sünnet için de söylenebilir. Fikir birliğine varma süreci daha uzun sürdüyse
de, hatta hala daha birçok Müslüman için tartışma konusu ise de, Peygamber’in ne yaptığı ve ne
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
9
dediği ile ilgili orijinal kayıtlar Müslümanların çoğunluğu tarafından kabul edilir. Başka bir
deyişle, bizim Kur’an ve sünnet ile ilgili bilgimiz yedinci yüzyıldan beri süregelen nesiller-arası
uzlaşmanın sonucudur. Bu, Müslümanlar uzlaşma yoluyla bu kaynakları imal ettiler demek ya da
bunu ima etmek değildir. Fakat basitçe şunu söylemektir: biz bu metinlerin geçerli olduğunu
biliyor ve bunu kabul ediyoruz, çünkü Müslümanlar nesiller boyunca buna inandılar. Üstüne
üstlük, uzlaşma usul al-fıkh`ın devamlılığının ve otoritesinin ve onun tüm ilkelerinin ve
tekniklerinin temelidir. Çünkü bu açıklayıcı yapı nesiller boyunca Müslümanların genelinde her
zaman onun bu şekilde kabulüne dayanır. Bu açıdan ijma, Kur’an ve sünnetin açıklamalarının
metodolojik bütünlüğünün ve detaylarının olduğu kadar, onların bu şekilde kabulünün de
temelidir.
Müslümanlar için Kur’an ve sünnetin, Usul al-fıkh tekniklerinden farklılığı, bu iki temel
metne yeni eklemeler yapmanın imkânsız olmasıdır. Çünkü Muhammet Peygamber son
peygamberdi ve Kur’an kutsal ve nihai ifşaydı. Bunun aksine, Kur’an ve sünnetin yorumlama
tekniklerinin ve yaratıcı açıklamalarının etrafında yeni bir uzlaşmayı önleyecek veya onu geçersiz
kılacak hiç bir şey yoktur. Böylece ilk başta var olan teknikler ve ilkeler nasıl oldularsa, bu
açıklamalar ve yorumlar da Şeriat’ın bir parçası olurlar. İslam`ı devletten ayıracak ve İslam`ın
siyasi rolünü anayasalcılık ve insan haklarının korunması ile düzenleyecek ihtiyati tedbirler, tüm
Müslümanların özgürlüğünü ve güvenliğini güvence altına almak için gereklidir. Böylece
Müslümanlar, bu temel kaynakların taze yorumlamaları ile ilgili tartışmalara katılabilirler ve
onlarla ilgili yeni önerileriler getirebilirler.
Şeriat’ın her yorumu her zaman için içtihad’ın sonucudur. İnsanlar tarafından varılan bu
genel anlayış ve yansıma, Kur’an’ın ve Peygamber’in Sünnetinin anlamlarını algılamak için
yolladır. Fakat İslam’ın ikinci ve üçüncü yüzyıllarında Şeriat’ın gelişimi sürecinde, bu terim
Müslüman bilgeler tarafından iki şekilde tanımlandı ve sınırlandırıldı. Birincisi, bilgelerin
kararına göre içtihad, Kur’an ve Sünnetin kategorik metinleri (nass qat`i) tarafından
düzenlenmeyen konularda kullanılabilir. Bu mantıklı bir önermedir, ama sadece Müslümanların
belli bir meselede hangi metinlerin uygulanacağı konusunda ve bu metinlerin nasıl
yorumlanacağı ile ilgili hemfikir olduğunu varsaymaz, geçmişte ne tür bir uzlaşmaya varıldıysa
bunun ilelebet kalacağını farz eder. İkinci olarak, ilk Müslümanlar bir kişinin mujtahid (içtihad’ı
ifa eden kişi) olabilmesi için neler gerektiği ve içtihad’ın ifa edilme yolları ile ilgili detaylı
nitelikleri belirlediler. Fakat kelimenin bizzat tanımı bile veya bu rolü icra edecek bilge için
gereken nitelikler de insan muhakemesinin ve hükmünün sonucu ortaya çıktı.
Kur’an’ın veya Sünnetin bir metninin (nass) bir konuya uygulanıp uygulanmayacağına,
onun kategorik olup olmadığına (qat`i`) ve içtihad’ı kimin ve nasıl icra edebileceğine sadece
insan muhakemesi ve hüküm yürütmesi ile karar verilebildiği için, bu çabalara sansür uygulamak
Şeriat prensiplerinin Kur’an ve Sünnetten geldiği ilkesini ihlal eder. İçtihad’ın her hangi bir konu
veya sorun ile ilgili olarak uygulanamayacağını çünkü onu uygulama kararı vermenin bile insan
muhakemesinin sonucu olduğunu söylemek mantıksızlık olur. Ayrıca içtihad’ı icra etme yetisini
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
10
belli bazı özel nitelikleri olduğu gerekçesi ile sadece bir grup Müslüman’a tanımak da
tehlikelidir. Çünkü pratikte bu kriterleri belirleyen ve nitelikli mujtahid’i seçen insanlara başlı
olacaktır. Bu tür bir otoriteyi resmi ya da özel bir organa veya kuruma vermek tehlikelidir çünkü
bu güç büyük olasılıkla siyasi veya başka nedenlerle manipüle edilecektir. Şeriat’ı bilmenin ve
ona uymanın her Müslümanın daimi ve kaçınılmaz sorumluluğu olduğunu bilmek gerçeği, bu
sürecin hiçbir insan veya kurum tarafından kontrol edilmemesi gerektiği anlamına gelir. Başka
bir ifadeyle, içtihad’ı kimin icra edeceğine ve nasıl icra edileceğine karar verme gücü her
Müslüman için dini bir inanç ve yükümlülük meselesi olduğundan, bu süreç üzerinde önceden bir
sansür ya da kontrol uygulanamaz. Yani, hangi görüşün sakıncalı olduğu veya hangisine izin
verileceği ile ilgili karar verme yetkisini kurumlara ya da bireylere bağışlayarak, özgür tartışma
üzerinde yapılan her hangi bir sınırlama Şeriat’ın kendi dini doğasına aykırıdır. Bu düşünce,
benim savunduğum çoğulculuğu, insan haklarını ve vatandaşlığı koruyacak ana İslami
temellerden birisidir.
Bu yaklaşımları kitabın çeşitli yerlerinde tekrar hatırlatacağım ama burada da kısaca
açıklamak yararlı olabilir. Şeriat’ın sistemli olarak gelişmesi erken Abbasi döneminde (750
yılından sonra) başladı. İslam tarihinde Şeriat’ın tutarlı ve kendine-dönük bir sistem olarak
göreceli olarak geç gelişmesi, ilk okulların (madhahib) ortaya çıktığı, Sünnetin Şeriat’ın ikincil
ve en detaylı kaynağı olarak sistemli bir şekilde toplandığı ve hukuki tekniğin (usul al-fiqh)
geliştiği zaman dilimlerine bakılarak anlaşılabilir. Bütün bu gelişmeler İslam’ın ikinci ve üçüncü
yüzyıllarında gerçekleşti. Erken Abbasi dönemi, bugün de bilinen İslam hukuku ile ilgili ana
okulların ortaya çıkmasına şahit oldu. Bunların içinde bazıları temel Şii hukukunun kurucusu
olan Ja`far al-Sadiq (ölümü 765), Abu Hanifa (ölümü 767), Malik (ölümü 795), al-Shafi`i (ölümü
820) ve Ibn Hanbal’dır (ölümü 855).
Başka bir deyişle, günümüzdeki Müslümanların çoğunluğunun kabul ettiği anlamıyla
Şeriat, Müslümanlığın ilk nesillerinde bilinmiyor ve uygulanmıyordu. Ayrıca bu okulların daha
sonraki yıllarda gelişmesi ve yayılması bir dizi siyasi, sosyal ve demografik etkenden
etkilenmiştir. Bu etkenler bazen, günümüzdeki Şii okullarında olduğu gibi, bir okulun etkisini
bazı bölgelerle sınırlayarak bir bölgeden diğerine aktarmak şeklinde sonuçlandı. Bazense, Sünni
geleneğinden al-Thawri ve al-Tabari okullarında olduğu gibi bu okulların tümden ortadan
kalkması ile sonuçlandı
Bir diğer faktör de İslami yöneticilerin yüzyıllar boyunca bir okulu, ötekiler aleyhine
desteklemesidir. Örneğin, Hanefi Okulu, Abbasi hanedanlığının merkezi olan Irak’tan çıkmıştır
ve dolayısıyla devletin resmi desteğini alarak önemli bir güce sahip olmuştur. Bu okul daha sonra
Afganistan’a, oradan da Hindistan’a geçmiş, Hint göçmenler vasıtasıyla Doğu Afrika’ya
taşınmıştır. Hanefi Okulu, Orta Asya’da ve ilkelerinin devlet ve hukuk pratiğinin temelini
oluşturduğu Osmanlı Devleti’nde de popüler olmuştur. Devletin belli okulların sponsorluğunu
üstlenmesi, geleneksel olarak seçilen bu okullarda eğitim alan hakimlerin tayin edilerek ve
coğrafi bölgelerinin ve uzmanlık alanlarının belirlenmesi ile gerçekleşir. Yoksa modern
anlamıyla yasama veya kanunlaşma yoluyla değil.
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
11
Uzlaşmanın ilkeleri (ijma), Sünni okulların önemli müfredatlarını bir araya getirmeyi
amaçlayarak, içtihad yoluyla yeni yaratıcı düşüncenin etkisini azalan birleştirici bir güç halini
aldı. O dönemde Şeriat, zaten tamamen ve etraflıca şekillendirildiği için zamanla, yaratıcı hukuki
muhakemenin (İçtihad’ın kapısının kapanması olarak adlandırılan) rolünün azaldığını iddia eden
yaygın bir görüş vardır. Bunun doğru olup olmadığı tarihçilerin konusudur ama şu da açıktır ki
sınırlı çerçevede ve coğrafyada pratik adaptasyonlar devam etmiş olmasına rağmen, onuncu
yüzyıldan sonra Şeriat’ın temel yapısında ve metodunda hiçbir değişim olmadı. Bu sertlik belki
de zayıflama ve bazen de çökme dönemlerinde sistemin ve toplumun siyasi ve sosyal
kurumlarının istikrarını korumak için gerekliydi. Ancak, Müslümanlar arasında bu konuda fikir
birliği olabilecekse de, İslami bakış açısından içtihad’a izin verilmediğini hiçbir insani otorite
ifade edemez ve buna yetkili değildir. Dolayısıyla içtihad’ın, İslam toplumlarının yeni
ihtiyaçlarını ve amaçlarını karşılayabilmek için özgürce icra edilmesi için varılabilecek yeni bir
uzlaşmanın önünde hiçbir engel yoktur.
İslam ve Devlet
Şeriat’ın temel olarak dini olan doğası ve Allah ve inananlar arasındaki ilişkiyi
düzenleyen odak noktası, bu sorumluluktan ne vaz geçilebileceğini ne de onun aktarılabileceğini
gösterir. Bu açıdan, Şeriat’ın ilkelerini zorladığını veya uyguladığını iddia etse bile hiçbir insani
idari ve hakemlik kurumu dini olabilir. Başka bir deyişle, aksi yöndeki iddialara karşın, devlet ve
onun kurumları tanımları gereği sekülerdir. Şeriat’ın dini yönü ile bağlantılı olarak İslami
toplumların hukuk tarihinin bir diğer unsuru da, özel hukuk danışmanlığının gelişmesidir (ifta).
Devletten bağımsız bilgeler devlet yargıçlarının ve yerel yöneticilerin isteği sonucu hukuki
fikirler (fetva) yayınlayabilirler. Ayrıca İslam’ın başlangıcından beri yaptıkları gibi özel kişiler
için tavsiyelerde bulunabilirler. Bu uygulamanın korunması ve kullanılması için, her bir
Müslümanın kişisel sorumluluğu fetva kurumu aracılığıyla ne vaz geçilebilir, ne de başka yere
aktarılabilir. . Dini bakış açısından, fetva doğrultusunda bir davranışı sergileyen ya da
sergilemeyen ve bir görüş arayan her kişi sorumludur, aynı şekilde o fikri öne suren kişi (müftü)
de bu fikir için sorumludur. Benim ileri sürmeyi amaçladığım açıklama bir mahkemenin Şeriat
mahkemesi olabilmesini sorgular (her mahkeme çünkü hep sekülerdir) ve fetva`nın ve ifna`nın
dini gerekçesine meydan okuyabilir (çünkü bunlar onu yapan insanların basitçe fikirleridir). Bilge
kişilerin bilgilerinden ve fikirlerinden faydalanma ihtiyacı kadar idari ve hakemlik konularına
duyulan pratik ihtiyaç da tabii ki hep devam edecektir. Benim belirtmeye çalıştığım nokta basitçe
şudur ki bu tip çabalar sekülerdir çünkü her bir Müslümanın dini sorumluluğunun yerini
alamazlar. Bu Avrupa kolonileşmesinden ve şu anki kolonileşme-sonrası dönemden önce
Müslümanlar tarafından yönetilen son büyük devlet olan Osmanlı İmparatorluğu`na bir gönderme
yaparak gösterilebilir
Osmanlı sultanlarının, aksini iddia edilse de seküler doğaları, Şeriat’ın birbiriyle çelişen
iddiaları arasında kaçınılmaz olarak seçim yapmalarında ortaya çıkar. Osmanlılar Hanefi okulunu
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
12
benimsediler ve 19. yüzyılın ortalarına kadar bu okulun kurallarını kanunlaştırdılar. Şeriat
ilkelerinin kanunlaştırılması ve ülkenin resmi ve bir örnek hukuku olması, İslam dünyasında ilk
defa gerçekleşmiştir. Osmanlıların Hanefi okulunu tercih etmelerinin nedeni o bölgedeki bu
devletin bir tercih yapmasıdır ve her hangi başka bir devlet de tüm okulların görüşlerini
kanunlaştıramayacağından, mecburen belli bir okulu veya görüsü benimsemek zorundadır. Bu
yenilik, kolonileşme-sonrası Müslüman toplumlarında bir ilke oldu ve Şeriat’ın birbirine rakip
fikirleri arasında seçim yapmayı meşru ve kurumsal hale getirdi. Ancak bu uygulama, Avrupa
hukuku diğer alanlarda Şeriat’ın yerini aldığından, sadece aile hukuku ile ilgili konularla sınırlı
kaldı. Asya’nın ve Afrika’nın da Müslüman bölgelerinde benzer şekilde Şeriat ve yerel
geleneksel sistemler koloni kanunlarıyla değiştirilirken, aile hukuku konularında belli bir okula
ya da görüşe göre Şeriat ilkeleri kanun olarak yürürlüğe kondu. Ancak, yöneticiler Şeriat’ı
yaratmadan veya kontrol etmeden, korumak ve güçlendirmekle yükümlü olduklarından, Şeriat’ın
geleneksel bağımsızlığı korumakla, belli bir okulun devlet tarafından sponsor edilmesi arasında
bir gerilim olmuştur. Bu gerilim günümüz modern dünyasında da devam eder: Şeriat, devletin
otoritesinden bağımsız olarak inananların topluluklarında dini kanun olarak kalırken, devlet
kendi siyasi otoritesini desteklemek için Şeriat’ın meşru gücünü kullanır.
Üstüne üstlük, Osmanlı tarafından Avrupalılara verilen ödünler, adaletin yürütülmesi için
Bati kanunlarının ve sistemlerinin model olarak konulmasına neden oldu. Buna ek olarak,
Osmanlı`nın emperyal fermanları değişimleri, sadece İslami koruma ve devleti güçlendirme
nedeniyle değil, Osmanlı tabası arasında eşitliği sağlama ihtiyacı için de haklı çıkardı. Böylelikle
Avrupa ulus-devleti ve onun eşit haklara sahip vatandaşları modelinin kabulü için gerekli temeli
hazırladı. Sonraki bolümdeki kısa açıklama önemlidir, çünkü Osmanlının son dönem yasadığı
tecrübeler, 20. yüzyılda tüm Müslüman dünyası için model oluşturmuştur.
Yukarıda anılan reformlar 1850 yılında Osmanlı Ticaret Hukuku Kanunu, 1858 yılı Ceza
Kanunu, 1879 Ticari Prosedürler Kanunu, 1880 Sivil Prosedürler Kanunu ve Deniz Ticareti
Kanunu yoluyla, tüm ilgili yasaların kanunlaştırılmasına gayret eden kapsamlı bir Avrupa sivil
hukuku modeli izlenerek gerçekleştirildi. Şeriat yasaları bu alanlarda neredeyse tümüyle ortadan
kaldırıldıysa da, onun bazı unsurlarını korumak için yine de bazı çabalarda bulunuldu. Majallah
olarak bilinen 1876 yılı Medeni Kanunu on yılı aşan bir sure boyunca (1867–77 arası) yürürlüğe
kondu. Şeriat’ın içeriğini Avrupa formatıyla birleştiren bu kanun, sözleşme ve haksız filler
hukukunun kurallarını Hanefi okulunun fikirlerine göre kanunlaştırdı. Şeriat ilkelerinin bu
şekilde yasalaştırılması ilgili ilkelerin önemli bir bölümünü basitleştirmiş ve davacıların,
avukatların ve hukukçuların bunlara daha kolay ulaşabilmesini sağlamıştır.
Majallah yürürlüğe konmasından hemen sonra en yüksek otorite olarak algılandı. Bunun
bir nedeni bunun, Şeriat’ın büyük oranda ilkelerinin devletin otoritesi tarafından resmi olarak
yayınlanmasının en erken ve siyasi olarak en güçlü örneğini oluşturmasıdır. Böylelikle Şeriat’ın
bu ilkeleri kelimenin modern anlamıyla pozitif hukuka dönüştürülmüştür. Buna ilaveten, bu
kanun Osmanlı aracılığıyla büyük bir alana yayılan Müslüman toplumlarda doğrudan uygulandı
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
13
ve 20. yüzyılın ikinci yarısında bile bazı bölgelerde uygulanmaya devam etti. Majallah`in
başarısı bir açıdan da Hanefi Okulu dışında da kaynaklardan yararlanmış olmasıdır. Böylece
büyük bir İslami gelenek içinde tercih yapmak imkânını genişletmiştir. Daha önce de belirtildiği
gibi Şeriat’ın eşit derecede meşru ilkeleri arasında tercih yapma ilkesi (takhayur) önceden de
teoride kabul edilmişti ama pratikte böylesine geniş ve resmi bir biçimde uygulanmamıştı.
Devletin kurumları aracılığıyla uygulayarak, Majallah sınırlı amacına karşın daha sonraki
reformlara da kapı açtı. Fakat aynı zamanda, asıl olarak belli bir okulun görüşlerinin, sınırlı bir
ölçüde olan bir seçicilikle ve başka bazı görüşleri de dahil ederek kanunlaştırılması diğer okullara
ve görüşlere ulaşmayı zorlaştırdı. Burada vurgulanmak istenen nokta sudur: bütün bu süreç
devletin seküler otoritesinin urunudur, Şeriat’ın dini otoritesinin değil.
Kaynakları seçme sürecindeki bu artan derlemecilik (eklektiklik) ve İslami ve Batılı
hukuk kurumlarının ve kanunlarının sentezini yapma eğilimi sadece geriye döndürülemez hale
gelmedi, aynı zamanda özellikle Fransız eğitimi alan Mısırlı hukukçu Abd al-Razziq alSanhuri`nin (ölümü 1971) çalışmaları tarafından daha da ileriye tasındı. Al-Sanhuri`nin
pragmatik yaklaşımının dayandığı temele göre Şeriat kendi bütünlüğünde yeniden yürürlüğe
konulamaz ve modern Müslüman toplumların ihtiyaçlarına adapte edilmeden uygulanamaz. AlSanhuri bu yaklaşımı 1948 Mısır Medeni Kanununu, 1951 Irak Kanununu, 1953 Libya
Kanununu ve 1960/1 Kuveyt Kanunu ve Ticaret Hukukunu hazırlarken kullandı. Bütün bu anılan
durumlarda, al-Sanhuri baskıcı bir lider tarafından, kamuda bir tartışma olmadan
kanunlaştırılacak kapsamlı bir kanun hazırlaması için görevlendirilmiştir. Dolayısıyla bu ülkeler
o dönemde demokratik olsalardı bu tip bir model işler miydi söylemek güç. Yine de, bu
kanunlara Şeriat ilkelerinin dahil edilmesi ne derecede olursa olsun, bu sürecin kendisi açıkça
sekülerdi ve bu ilkeler İslam hukukunun kutsal olarak emredilmiş kuralları oldukları gerekçesiyle
doğrudan yasalaştırılmadı.
Paradoksal bir biçimde, modern yasalara geçirilecek unsurları seçme ve adapte etme
sürecinde, bu reformlar bütün Şeriat hukukunun ilkelerinin hakimler ve siyasetçiler için
ulaşılabilir ve hazır hale gelmesini sağladı. İslami ve Avrupa hukuk geleneklerinin sentezi,
modern bağlamda geleneksel Şeriat ilkelerinin doğrudan ve sistemli uygulamasının
imkânsızlığını sergiledi. Bunun ana nedeni, yüzyıllar boyunca geliştiği için, Şeriat’ın kendisinin
komplike ve çeşitli olmasıdır. Bazı durumlarda aynı ülkede yaşamak zorunda olan Sünni ve Şii
toplulukları arasındaki güçlü fikir ayrılıklarına ek olarak (Irak, Lübnan, Suudi Arabistan, Suriye
ve Pakistan gibi), mahkemelerde resmi olarak kullanamasalar bile, Müslüman topluluklar farklı
okulları ve uzman görüşleri takip edebilirler. Buna ek olarak, yargı uygulamaları ülkedeki
Müslümanların çoğunluğunun izlediği okulla (madhhab) aynı doğrultuda olmayabilir. Örneğin,
Afrika’nın o bölgesindeki popüler uygulama Maliki okuluna göre olmasına karşın, Kuzey Afrika
ülkeleri Osmanlının resmi seçimi olan Hanefi okulunu tercih ettiler. Modern devletler genel
uygulamanın hukukunun kurulmuş resmi ilkeleri etrafında faaliyet gösterebildikleri için, Şeriat
ilkeleri, geleneksel Şeriat doktrini tarafından meşru olarak addedilen farklı yorumlar arasında
seçim yapmadan ülkenin pozitif hukuku olarak yasalaştırılamaz veya dayatılamaz. Bu, Şeriat’ın
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
14
tümünü dayatmak amacıyla sözde İslami devlet kurmayı amaçlayan radikal İslamcılar için
kaçınılmazdır. Aynı şekilde bu aile hukuku alanında Şeriat ilkelerini zorladığını iddia eden
seküler rejimler için de geçerlidir.
Bu gelişmelerin hukuki ve siyasi sonuçları yakın zamanlarda, Avrupa kolonileşmesinin
ve genel eğitim ve devlet görevlilerinin eğitimi üzerindeki küresel Batı etkisinin sonucu olarak
daha da yoğunlaştı. Eğitim kurumlarındaki müfredat değişiklikleri İslami bilginin ileri eğitiminde
Şeriat’ın artık genel odak noktası olmadığı anlamına gelir. Ve Şeriat, çoğunlukla Batı
modellerinden türetilen seküler konular yelpazesiyle yer değiştirdi. Özellikle hukuk eğitimi söz
konusu olduğunda, ilk nesil avukatlar ve hukukçular Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde ileri
eğitim aldılar ve sonraki nesilleri yetiştirmek veya resmi kurumlarda görev almak üzere
ülkelerine döndüler. Üstüne üstlük, geçmişte geleneksel İslam toplumlarındaki, Şeriat
bilginlerinin (ulema) kendi cemaatlerinin entelektüel liderliğini tekeline aldığı, çok sınırlı
derecedeki okur-yazarlık oranının aksine olarak, Müslüman dünyasının her yanında kitlesel okuryazarlık artmakta ve böylece bilgiye çok daha demokratik ulaşım için kapılar açılmaktadır.
Dolayısıyla, ulema sadece Şeriat’ın kutsal kaynakları hakkındaki bilgi sahibi olma
tekelini kaybetmedi, bu kaynakların geleneksel yorumları zamanla sıradan Müslümanlar
tarafından sorgulanmaya da başlandı. Geleneksel yorumlara meydan okurken daha etkili
olabilmek için, Şeriat’ın metodunu, İslami kaynakları ve İslam tarihini daha çok öğrenmek
amacıyla sekülerliğin, çoğulculuğun ve insan haklarının savunucularının daha çok motive olması
gerekir. Ama bu bir Müslümanın içtihat’ı uygulamak için ehliyet kazanacağı, resmi bir
“sertifikalılaşma” süreci veya kurumu olması gerekir demek değildir. Aksine, her Müslüman
kadın ve erkek kendileri adına karar verebilmek için ve kamuoyunun ilgisini oluşturan konularda
fikir beyan edebilmek için yeterince öğrenme dini yükümlülüğü altındadır. Bu sadece şu anlama
gelir: İslami kaynakların ve metodun daha fazla bilgisine sahip olanlar, bu bilgiden mahrum
olanlardan daha çok otoriteye ve ikna gücüne sahip olacaklardır.
Bizim amacımıza uygun olarak, Müslüman toplumların geçirdiği bir diğer önemli
dönüşüm de kendi yerel ve küresel bağlamında devletin kendi doğası ile ilgilidir. Her ne kadar
kolonileşme himayesinde inşa edilmiş biçimine ciddi karşı çıkışlar varsa da, küresel sistemin bir
parçası olarak Müslüman toplumlarda Avrupa modeli devletin kurulması çeşitli bölgeler
arasındaki siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkileri kökten dönüştürdü. Siyasi bağımsızlıktan sonra da
bu tür devlet modelini koruyarak İslami toplumlar, karasal devletlerin oluşturduğu dünya
toplumuna üye olabilmek için gereken bir dizi minimum ulusal ve uluslararası yükümlülük
tarafından bağlanmayı özgür olarak tercih ettiler. Sosyal gelişimleri ve siyasi istikrarlar seviyeleri
arasında belirgin farklılıklar olsa da, bugünün Müslüman toplumları tüm vatandaşlar için eşitlik
ve ayrımcılığın yasaklanması gibi belli minimum haklara saygı duymayı gerektiren, ulusal
anayasal rejimlerde ve hukuk sistemlerinde yaşamaktadır. Milli anayasalar ve hukuk sistemleri
bu yükümlülükleri açıkça tanımasalar veya korumasalar bile, günümüz uluslararası ilişkilerinin
gerçeklikleri minimum seviyede bir pratik itaati sağlar. İnsan hakları ve demokratik yönetimin
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
15
gereklilikleri ile daha sistemli ve güçlü uyum, bu ülkelerin çoğunda ve dünyanın her tarafındaki
diğer birçok toplumda sorunlu ve belirsiz olsa da, bu tip değişiklikler basitçe geriye
döndürülemez.
İslam`a, Şeriat’a ve devlete bu genel bakışı tamamlarken, Müslümanların dini taahhütleri
ile toplumlarının bugünkü pratikteki gerekliliklerini uzlaştırmak için, İslami reform sürecine
devam etmek acil bir ihtiyaçtır. Bana göre kendi ayakları üzerinde durabilen bir reform sürecinin
temel öncülü şöyle belirtilebilir: Kur’an ve sünnetler Müslüman inancına göre İslam`ın kutsal
kaynakları iken, bu kaynakların günlük hayat için anlamı ve uygulaması her zaman için belli bir
tarihi durumda insani yorumlamanın ve faaliyetin ürünüdür. Şeriat`ı bu hayatta insanların
aracılığı olmadan bilmek ve uygulamak basitçe mümkün değildir. Müslümanlarca bugün bilinen
Şeriat ile ilgili her düşünce, oy birliği ile uzlaşılsa bile, birçok Müslümanın nesiller boyunca ve
onların cemaatlerinin uygulamaları yoluyla kabul ettiği gibi insanların Kur’an ve Şeriat`ın anlamı
ile ilgili fikirlerinden ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle, Müslüman bilgelerin fikirleri, bir
yönetici tarafından aniden ortaya atılan bir kanunla veya tek bir grup bilgenin isteği sonucu değil,
inananların yüzyıllar boyunca ulaştığı fikir birliği sonucunda Şeriat’ın bir parçası olmuştur.
II. Sosyal Dönüşümün Çerçevesi ve Süreci
Müslümanların tavırlarının, İslam, devlet ve Şeriat arasındaki ilişkiler ile ilgili dönüşümü,
hükümet politikaları aracılığıyla devlet faaliyetleri alanını kapsadığı gibi, İslam ve devletin
ayrıldığını garanti altına alacak anayasal ve hukuki reformları da içerir. İslam tarafından gerekli
görülmese bile en azından onunla uyuşacak, devletin dini olarak tarafsızlığının, anayasalcılığın
ve insan haklarının değerlerini içine alacak, kişisel ve topluluksal seviyede toplum alanı da
vardır. Resmi kurumsal, sivil ve toplumsal değişimler yoluyla gerçekleşecek dönüşümün bu iki
boyutu aslında birbirlerine bağımlıdırlar ve karşılıklı olarak birbirlerini desteklerler. Her amaç,
bir sosyal ve kültürel durumdan ötekine değişecek farklı hareketler ve stratejiler gerektirebilir.
Fakat bu iki dönüşüm çeşidi birbirlerine o kadar bağlıdırlar ki biri diğerinin nedeni ve sonucudur.
Müslüman toplumlarda bu dinamik değişimin gerçekleşmesi için, daha önce de önerildiği gibi
İslam ve siyaset arasındaki sürekli ve istenilen ilişkiyi dönüştürmeli ve açıklamalıyız.
Dolayısıyla önerilen dönüşümler, yer kürenin her yerinde Müslüman topluluklar için
İslam’ın bir din olarak ve daha da geniş biçimiyle bir kültür ve sosyal pratiğin temeli olarak
çoklu anlamını tanır. Bu benim önerime üçüncü bir boyut katar ki bu da sosyal değişimi bir
kültürde nasıl köklendirileceği veya ona kültürel meşruluğun nasıl vakfedileceğidir. Bu kitap
boyunca süreli tekrar vurgulayacağım gibi, İslam ile devletin ayrılması, kamu muhakemesi ile
desteklenen ve anayasal ve insan hakları güvencelere tabi tutulan İslam’ın kamu politikalarından,
yasamadan ya da genel olarak kamu hayatından çıkarılacağı anlamına gelmez. Böylelikle Şeriat,
Müslüman toplumlarda ve topluluklarda çocukların sosyalleşmesine ve sosyal ilişkilerin ve
kurumların taktisine katkıda bulunan temel rolü açısından en önemli geleceğe sahiptir. Şeriat
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
16
ayrıca demokratik siyasi süreç yoluyla genel yasamaya ve kamu politikalarına çevrilebilecek bu
temel değerleri biçimlendirecek ve geliştirecek önemli bir role de sahiptir. Ancak Şeriat, devlet
tarafından kamu hukuku ve kamu politikaları olarak yasalaşan ve bunları dayatan bir normatif
sistem olarak bir geleceğe sahip değildir. Belli bir politikanın veya politikanın Şeriat olduğu
yönünde bir iddiada bulunulabilir. Fakat bu iddia her zaman yanlış olacaktır çünkü bu yönetici
elitin kendi siyasi arzuları için İslam’ ın kutsallığına başvurma çabasından başka bir şey değildir.
Kültürel dönüşüm veya sosyal değişim, tarihe, kültüre ya da sosyal pratiklere tamamen
yabancı olan tamamen “dışarıdan” bir inisiyatif ile gerçekleştirilemez. Bunun yerine, sosyal
değişim ve kültürel dönüşüm meşru, tutarlı ve sürdürülebilir olmak için, toplulukların
kültürlerinin kendi içinde kök salmalı ve oraya yerleşmelidir. Bu sonunda değişimlerin
katılımcıları, süjeleri ve aktörleri olarak topluluklar ve onların üyeleri tarafından oynanan role
işaret eder. Veya diğer bir ifadeyle bu süreçte insani vasıtanın rolüne… Şimdi bu sosyal dönüşüm
çerçevesinin çeşitli boyutlarını, kültür ve kimlik dinamikleri, kültürel meşruluk zorunluluğu ve
insani vasıtanın rolü etrafında tartışacağım.
Kültür ve Kimlik
Sosyal değişim amacıyla net bir teori geliştirmek için öncelikle kültür ve kimlik
kavramları yeteri kadar anlaşılmalıdır. Bu kavramlar kişilerin ve toplulukların kendilerini
tanımladıkları çerçevelerdir ve sosyal pratiğin, etkileşimin ve alış verişin temeli olarak işlerler.
Ben kültür terimini en geniş anlamıyla yani maddi değerleri ve sosyal ve siyasi ilişkileri de
kapsayarak bir toplumda aktarılan değerlerin, kurumların ve davranış biçimlerinin tamamı
anlamında kullanıyorum. Bu kültürün her şey olduğunu iddia etmek anlamına gelmez. Ama
kültürel kurumlara ve kuralara bağlanmış insan hayatının ve faaliyetlerinin her yönünde kültürel
bir boyut olduğunu belirtir.
Çeşitli insan kültürleri geniş şekilde tespit edilebilir ve birbirlerinden ayrılabilir olmasına
karşın, her biri ayrıca kendi iç çeşitlilikleri, değişime olan eğilimleri ve diğer kültürlerle
ilişkilerinde karşılıklı etkileşimleri ile de tanımlanabilirler. Bu yüzden belirli geçmişlerin ve
bağlamsal özelliklerin anlamlı olmadığını iddia etmek doğru değildir, çünkü bu paylaşılan ortak
değerleri ve ortak nitelikleri ve kurumları olduğu ihtimalini red etmek olur. Kültürler arası
farklılıkların gerçeklikleri belli bir yerel, milli ve dini kültürden bahsetmemize ya da dil, etnisite,
din ve benzeri niteliklerle tanımlanan kültür topluluklarından söz etmemize imkân tanır. Bir grup
içindeki ortak değerler, gelenekler ve geçmişler, başka bir grupla çakışma olsa bile ortak kültür
fikrine tutarlılık kazandırır. Ama bu her kültürün içindeki farklılıkları ve çekişmeleri tanıma
aleyhine yapılamalıdır. Aynı zamanda, kültürler arasındaki farklılıkların tanınması, kültürler arası
ve karşılaştırmalı analiz yapmamıza engel olacak şekilde bazı kültürlerin farklı ve benzersiz
olduğu fikrine yöneltmemelidir. 3. Bölümde de tartışılacağı gibi, bu fikrin kaynağı ve mantığı ile
ilgili sürekli bir farklılık varsa da, kültürler arası diyalog ve karşılıklı anlayış kadar iç
çeşitliliklerin ve çekişmelerin varlığı da anayasalcılık ve insan hakları gibi belli bazı değerler ve
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
17
uygulamalar üzerinde birleşen bir fikir birliği geliştirmek için kasti olarak desteklenebilir.
Müslüman toplumlar diğer toplumların da sahip olduğu sosyal ve siyasi hayat ile ilgili
aynı ilkelere tabidirler. Çünkü Müslümanlar da diğer insanlar gibi yiyecek ve barınak, güvenlik,
siyasi istikrar ve benzeri gibi temel ihtiyaçları güvence altına almayı amaçlarlar. Diğer insan
toplumlarında ve topluluklarında olduğu gibi Müslümanlar da, değişime ve kendi bireysel ve
toplu hayatlarını etkileyen gelişimlere adapte olmaya duyulan ihtiyaç da dahil olmak üzere bu
ihtiyaçları elde etmeye çalışırlar. Müslüman toplumlardaki sosyal değişimin, diğer toplumlardaki
diğer inananlar gibi İslam ve İslam’ın inananların özel ve resmi hayatlarındaki rolü ile ilgili
egemen anlayıştan etkilenir. Hindular ve Hıristiyanlar arasındaki sosyal değişim de benzer
şekilde müritlerinin bu dinlerin rolü ile ilgili anlayışlarından etkilenmiştir. İslam’ın din olarak
karakteristik özellikleri farklı düzlemlerde Müslümanların onu anlama ve uygulama yollarını
etkilerken, bu anlayış genel olarak insan toplumlarının sosyal ve siyasi hayatları ile ilgili ilkeleri
red edecek kadar istisnai değildir. Karşılaştırmalı analiz gösterebilir ki örneğin Hindistan’daki
Müslüman cemaatlerin aynı yörede yaşayan Hindu ve Sihlerle onlarla paylaştıkları ortak tarih,
kolonileşme tecrübesi ve günümüz şartları bağlamında, Sub-Sahara Afrika’sındaki
Müslümanlardan çok daha fazla ortak özellikleri vardır. Aynı şekilde Sub-Sahara Müslümanları
da kültür ve pratikler anlamında komşu gayri-Müslim topluluklara daha çok benzeşecektir.
Kimlik kavramı genellikle açıkça tanımlanan, sabit ve değişmez bir şeyi göstermek için
kullanılır. Bununla birlikte şu da açıktır ki insanlar alternatif davranış seçeneklerinden de
faydalanabilmek için kendi hayatlarını yeteri kadar açık ve esnek olarak organize ederler. Bunu
kendi kültürel ve dini değerler sistemlerinin içinde haklı çıkarabilirler. Hepimiz günlük
hayatlarımızda, kendi kısa ve uzun vadeli çıkarlarımızı korumak ve arttırmak amacıyla, stratejik
kaygılar kadar taktiksel sebeplerle de kimliğimizin vurgulamak veya vurgulamamak istediğimiz
tarafları ile ilgili tercihler yaparız. Bir Müslüman olarak ben, bana özel ve dışlayıcı bir İslami
kimlik takınacağım gibi, bir dini azınlık veya çoğunluk grubuna ait olmama ve ülkemdeki dini
cemaatler arasındaki egemen siyasi ilişkilere bağlı olarak İslami hoşgörüyü ve dini farklılıkları
kabullenme gibi nitelikleri ön plana çıkaran başka bir dini kimlik de kullanabilirim.
Başka bir deyişle, kimlik oluşumu kasti tercihlerin de müdahil olduğu dinamik bir
süreçtir ve kaçınılmaz ve değişmez bir durum değildir. Bireyler belli gruplar tarafından
paylaşılan kültürel kodlar yardımıyla anlamları ve değerleri kurgular. Ama bir insan için kendisi
sosyal ve kültürel kimlik arasında gidip geldikçe bir koddan diğerine geçmek çok da nadir
gerçekleşen bir durum değildir. Bu kodların içinde küçük yaşta öğrenilen veya biçimlendirilen dil
ve din gibi primordial bağlılıklar olduğu kadar, hayatın daha sonraki safhalarında edinilen yeni
kodlar da vardır. Orijinal kodların kamuya sunulan ve varsayılan amaçları ile alla ki
bağdaşmayacak şekilde bazen kodlar arasında “araçsal” veya hesaplanmış şekilde geçişler
yaptığımız da olur. Üstüne üstlük her süreç ve etkileşim aşaması, yeni-yaratılmış ya da durumaözel kimliklerle birlikte var olan ve/veya edinilen kimliklerin unsurlarını birleştirir. Örneğin,
belli bir durumda Müslüman olmak benim için, başkalarıyla daha önceki etkileşimlerimi illa ki
kapsayan geçmişte Müslüman olmanın anlamını ve şu andaki durumda İslami kimliğin amacını
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
18
içerir. Başka bir ifadeyle, her hangi bir noktada veya durumda kimliğin belirlenmesi, insanların
etkileşimde oldukları insanın veya topluluğun kimliği ile bağlantılı olarak kendi kimliklerine ne
kadar geniş bir anlam ya da içerik yükledikleri ile ilgili olduğu kadar aktörlerin, bağlamların ve
amaçların da ürünüdür.
Kimlik kurma ve dönüşüm sürecinin bir unsuru da üstlenilen veya iddia edilen kimliğin
kabul edilmesi ve tanınmasıdır. İç tanımlama önemlidir, ama kişisel ve özel alanda bile asıl
başarı bağımsız kimliği iddia ederken karşı-referans olarak alınan dışarıdaki “öteki”nin yanıtına
bağlıdır.
Başkalarının bizi nasıl algıladıklarına karşı fazla bir kontrolümüz olmadığından,
onlarla bizim kimliğimizi nasıl algıladıkları ve bu kimliği kendi perspektifleri ile nasıl
ilişkilendirdiklerini görüşebiliriz. Dolayısıyla izole edilmiş ve kendi-içine dönük kimliklerden
bahsetmek, bu kimlikleri tanımlama sürecinin sonucu ve doğası belirsiz ve umulmadık olduğu
için anlamsızdır. Mesela, ben öyle bir durumla karşı karşıya kalabilirim ki karşımdakilerin benim
Müslüman kimliğimi düşmanlıkla karşılayacaklarını düşünerek kendim hakkındaki gerçeği
saklayabilir veya üstüne vurgu yapmayabilirim. Bununla birlikte benim Müslüman kimliğimin
diğerleri için önemsiz olduğunu ya da benim avantajıma olduğunu fark edersem, bu kimliği açığa
çıkartabilirim, ama o zaman da ne çeşit bir Müslüman olmayı umduğum veya kabul ettiğim,
liberal mi muhafazakâr mı, dindar ya da dindar olmayan biri mi olduğum sorusu karşıma çıkar.
Buna ek olarak, kültürel veya dini kimliklerin bu şekilde taktiksel ifadesi o kadar yaygın ve
kendiliğindendir ki biz çoğunlukla bunun olduğunun farkında değilizdir ya da bunu açıkça kabul
etmeyiz.
Özetlemek gerekirse, aktörlere, durumlara ve amaçlara bağlı olarak kimlik kavramını
geniş veya dar şekilde tanımlamak mümkündür. Kimlik genellikle ahlaki ve siyasi söylem için
bir kod ya da geniş bir yelpazede açıklanan veya açıklanmayan amaçlar için bir araçtır. Bizim
kendimizi nasıl tanımladığımızı – nerede, ne zaman ve ne amaç için -, başkalarının bizi nasıl
tanımladığını ve son olarak da bizim kimliğimizin bir veya öteki unsuruna nasıl karşılık
vereceklerini içerir. İster kişisel, ister toplu olsun kimlik geniş bir dizinde hareketleri,
motivasyonları, önemli vaatleri ve bağlılıkları kapsar. Örneğin Hindistan Müslümanı olmak
Hindulara karşı düşmanlık beslemeyi öngörür veya gerektirir mi? Yoksa onları Hindistan’ın eşit
haklara sahip vatandaşları olarak mı görmek gerekir? Peki ya Sünni bir Pakistanlı, Karaçi’deki
Şii veya Ahmedi Müslümanına; İran’daki Şii Müslüman, Tahran’daki Bahi’ye ve ya Türk bir
Sünni, İstanbul’daki bir Alevi’ye karşı ne hissedecektir? Bu ilişkilerin hiç birisi tek tip veya
kaçınılmaz olarak bir şekilde belirlenmiş değildir. Çünkü her cemaatin üyelerinin kendilerini ve
birbirlerini algılama veya ilişkilendirme biçimi farklıdır.
İşte bu yüzden, hatıraların değerlerinin ve kurgulanan anlamlarının olduğu kadar, ben ve
öteki ile ilgili kavrayışların da çekişmeye ve yeniden formüle edilmeye açık olması nedeniyle, bu
sürecin olabilecek en iyi koşullar altında gerçekleşmesini sağlayacak alanı korumanın hayati
önemini vurguluyorum. Dini veya kültürel kimliğin öne sürülen veya algılanan egemen
yorumlamalarının taraftarlarının, normal olarak bunları söz konusu meseledeki tek “orijinal” ve
“meşru” pozisyon olarak temsil etmeleri, farklı fikirlerin mümkün olabilmesinin ve bunları öne
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
19
sürme ve uygulama hürriyetinin önemini gösterir. Birbiriyle çakışan kültürlerin ve insanlar ile
gruplar arasında ortak paylaşılan kimliklerin varlığı, benzerlik gerçeği, homojen ve tekcil
kültürler ve kimlikler olduğu veya bu yöndeki fikirlerin gruplar ve toplumlar üzerine
dayatılabileceği anlamına gelmez. Aynı şekilde bizzat kültürlerin içinde farklılaşmalar olduğu
gerçeği, hem kültürün içinde, hem de kültürler arasında farklıkların kabulünü ve hoş görüye
duyulan ihtiyacı gösterir. Kültürel ve kimliksel biçimlenme ve dönüşüm süreçleri ile ilgili bu
bakış açısı, kişiye gerekli gördüğünde kimliğinin anlamını ve sonuçlarının doğruluğunu
tartışması için izin vererek, kişinin kimliğini doğrulaması için sorgulama ve reform süreçlerini
ve alanlarını korumayı vurgular. Bu alan hem bireyler, hem de toplu olarak kendi kendini ifade
için olduğu kadar kamusal iç tartışmalar ve kültürler arası diyaloglar için de gereklidir.
Sekülerliği, çoğulculuğu, anayasalcılığı ve İslami bir bakış açısından insan haklarını
savunuyorum, çünkü bu yaklaşımın herkesin kendi kültürel ve dini kimliğini doğrulama, meydan
okuma veya dönüştürme özgürlüğünü korumak için kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. Benim
kendim olma hakkım, kendi şartlarında diğerlerinin de kendileri olma hakkını kabul etmeyi ve
buna saygı duymayı varsayar ve gerektirir. 3. Bölümde de önereceğim gibi bu karşılıklılık ilkesi
yani Altın Kural, insan haklarının evrenselliğinin kültürler arası en önemli temelidir. Fakat şimdi
tekrar, bu ilkeleri İslami bir bakış açısından onaylamanın neden bu kadar önemli olduğu sorusuna
geri döneceğim. Bu şekildeki bir kültürel görecelilik anlayışı, farklı dini cemaatleri bu ilkeler ve
kurumlar etrafında birleştirmekten ziyade, böler mi? Yoksa bir yandan fikir farklılıkları riskini alt
etmek için mücadele ederken, öte yandan bu ilkeler için kültürler içinde meşruluk mu
aramalıyız?
Sosyal Değişim İçin Kültürel Meşruluk
Kültürler içindeki ve arasındaki kültürel farklılıklar geçeği ve onlar içindeki ve
aralarındaki fikir uzlaşması kadar çekişme ihtimallerini de güvence altına almak sosyal değişim
için kültürel meşruluğun önemine işaret eder. Sosyal davranış ve dolayısıyla da sosyal değişim
her kültürün normatif sisteminin içinde cereyan ettiği için, bu sistemdeki her değişim var olan
çerçevede anlaşılır ve tutarlı olmalıdır. Bir normatif sistemin kültürel olarak tarafsız olduğunu
varsaymak yanlış olur, çünkü bu sistemler tanımları itibariyle doğalarında ve ebedi olarak
kültürel köklere sahiptirler. Günlük olağan faaliyetlerden ve etkileşimlerden, derin olarak dini
veya sembolik olanlara kadar insanların her yaptıklarının kültürel kökleri vardır. Bunu fark
etmekte zorlanırız çünkü yaptığımız her şeyi kültürümüz ya bir norm olarak derin bir şekilde
içselleştirmiştir ya da bunu yapmak “doğal olandır.” Yaptıklarımızın ve var olma yollarımızın
tüm insanlar için veya bizim cemaatimizin içindeki biri için bile geçerli evrensel bir ilke
olmadığını fark ettiğimizde, sürekli ve doğal olan kültürel çeşitlilik gerçeği ile yüzleşmeden,
evrensel değerlerden ve ilkelerden bahsetmenin ne kadar güç olduğunu anlayabiliriz.
Ancak, kültürel tarafsızlık gibi bir şeyin söz konusu olmadığını fark etmek, 3. Bölümde
de açıklanacağı üzere anayasalcılık ve insan hakları gibi kavramlar için evrensel olarak
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
20
uygulanabilir ve geçerli ilkeler ve çerçeveler üzerine fikir birliğine varmanın imkânsız olduğu
anlamına gelmez. Aksine, ister yerel, isterse ulusal veya uluslararası kültürler arası seviyede
olsun, bu, söz konusu kavramlar etrafında gerçek bir evrenselliğe ulaşma sürecinde ilk adımıdır.
İnsan hakları ile ilgili olarak örneğin, evrensel haklar ile hakların kültürel veya bağlama özel
anlayışları ya da ifadeleri, değişik aktörlerin sürecin ilgili unsurlarını nasıl algıladığına ve diğer
aktörler, durumlar ve faktörlerle nasıl etkileşime girdiğine bağlı olarak karşılıklı olarak
destekleyici olmayabilir. Hem olumlu, hem de olumsuz sonuçların ortaya çıkabileceğini göz
önüne alırken, aynı zamanda ben, insan haklarının evrenselliğini İslami bir bakış açısından
destekleyerek bu sürekli gerilim için arabuluculuk yapmak ile ilgileniyorum.
Arabuluculuk yapılması gereken sürekli bir gerilim var demek, evrensel ve kültürel
değerler evrenselliğin ve göreceliliğin birbirini dışlayan ikili taraflarıdır demek değildir. İkili
anlayış yanlış yönlendiricidir, çünkü ya insan haklarının kültürel ve bağlamsal olarak tamamen
tarafsız olduğunu varsayar ya da bir kültürün veya durumun içinden çıkan bir insan hakkının
başka bir kültür veya durumda uygulanması için kabul edilemeyeceğini öngörür. İnsan hakları
gibi insanların davranışlarını ve onların hayatlarını düzenleyen sosyal ve siyasi kurumları
etkilemeyi amaçlayan bir normatif sistem sadece kültürün ürünüdür ve özel durumlarda pratik
uygulaması için yorumlanır. Bu ilkeler, onları uygulayacak insanların somut günlük tecrübelerine
gönderme yapılamadan hayal edilemez veya soyut olarak anlaşılamaz. Fakat insan tecrübelerinin
ve durumların benzerliği aynı zamanda şu anlama gelir ki benzer değerleri diğer kültürlerde
geliştirmek için stratejiler planlanabilir ve yürürlüğe konulabilir. Ancak, bu stratejilerin bu
kültürlerin içsel referans çerçevelerini de göz önüne alması gerekir. Bu, tanım olarak tüm
insanlık tarafından paylaşılan evrensel insan hakları standartlarının gelişebilmesi için imkânın
nerede yattığıdır. 3. Bölümde de açıklayacağım gibi, insan haklarını Batılı diye adlandırmak
tutarsızdır, çünkü eğer sadece Batılı iseler insan hakları olmazlar. Aynı zamanda, bu haklar Batılı
olsun olmasın her kültürün söyleminde meşru olmalıdırlar.
Kültürel meşruluk söz konusu kültürün kabul edilen ilkeleri ve standartları ile uyumun
niteliği olarak tanımlanabilir. Böylece o kültürün otoritesine ve içsel geçerliliğinin gerekliliğine
dayanır. Kültürel olarak meşru bir norm veya değer o kültürün üyeleri tarafından izlenir ve saygı
duyulur, çünkü bu insanların ve toplulukların hayatlarındaki belli ihtiyaçlara ve amaçlara cevap
verir. Yeni tanıtılan veya değiştirilen bir ilkenin ya da kurumun başarılı olması bu durumun
tanınmasına bağlıdır. Bu göründüğü kadar zor ve imkânsız değildir çünkü benzer süreçler her
kültürün içinde içsel çatışmalar ve dönüşümler sayesinde her zaman yaşanmaktadır. Bireysel
veya toplu ihtiyaçlar ve amaçların unsurları ile ilgili çatışmalar ve gerilimler olabilir. Her
kültürde ilkeler ve değerler düzenli olarak değiştirilir ve düzenlenir ve bunlara saygı duyulur ve
izlenir. Değişimin taraftarlarının güvenilirlikleri için sadece içeriden olmalarından kaynaklanan
iddialar değil, aynı zamanda yerel nüfusu ikna etmek için içsel olarak geçerli argümanlar ileri
sürmeleri gerekir. Bu şekilde, alternatif perspektiflerin sunumu ve kabulü kültürün içinden gelen
tutarlı bir içsel söylem ile mümkün olur. Değişim için kültürel meşruluğu güvence altına alacak
her inisiyatifin geçerliliğinin içsel kriteri, aynı kültürde konudan konuya değişebilir. Bu aynı
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
21
şekilde toplumlar arasında da değişecektir fakat bu da sorgulanabilir ve yeniden formüle
edilebilir.
Bu yaklaşım, yerel kültürün insan haklarının varlığını red etmesi veya ihlal etmesi ile
sorgulanması imkânını tanırken, zamanla ve pratiklerle sürekli olarak geliştirilebilecek kültürel
meşruluğun temel metoduna başka bir alternatif göremiyorum. Örneğin, kültür, kadına yönelik
ayrımcılığı veya çocuklar üzerinde şiddet içeren disiplin cezasını “kendi çıkarına” olduğu iddiası
ile meşrulaştırabilir. Bu tip fikirleri desteklemek için öne sürülen kültürel argümanları red etmek
pratikte çok da işe yaramayabilir. Hakikaten de kadınların kendileri, kendilerine yönelik
ayrımcılığı, bunun “Allah’ın arzusu” veya kendi cemaatlerinin değişmez geleneği olduğuna
inanıyorlarsa desteklemeye eğilim gösterirler. Buna karşılık, Allah’ın arzusuna veya yerel
geleneğe saygı duymanın altı çizilen değerini tanıyan ve sonradan da var olan şartlar altında
bunun ne demek olduğunu sorgulayan bir yaklaşımın ikna edici olma ihtimali daha yüksektir. Bir
Müslüman olarak ben insan hakları ve dinim arasında tercih yapma zorunluluğunda kalırsa, her
zaman dinimi tercih ederim. Ama bana sunulan yaklaşım benim dini inanışlarım ile insan hakları
arasında bir uyum olduğunu gösterirse; insan haklarını benim dini değerlerime bir alternatif
olarak değil, onların bir ifadesi olarak sevinerek kabul ederim. İnsan haklarının Müslüman bir
savunucusu olarak, bu hakların, Şeriat’ın bazı insani yorumları ile uyumlu olmayabileceklerine
karşın, İslam ile uyumlu olduğunu, hatta İslam tarafından istenildiğini gösteren açıklama ve
destekleme yolları bulmalıyım.
Değişim için içsel geçerlilikten doğan otorite, sosyal ilişkilerin ve etkileşimlerin
dinamiklerinin parçası olan çeşitli nedenlerle önemlidir. Öncelikle, toplum değişimin olumlu ve
yararlı olduğunu bir süre sonra görebilir, ama ilk aşamada bu değişimler önceki düzenin
gardiyanları tarafından olumsuz ve zararlı oldukları gerekçesi ile direnişle karşılaşırlar. Bu
noktayı anlamak tartışmanın her tarafının ötekinin görüşünü anlamasına ve ona göre hareket
etmesine olanak tanır. Ne değişim yanlıları, ne de değişim karşıtları illa ki kötü veya doğal olarak
baskıcı insanlardır. Gerçekten de, değişim yanlıları değişen toplumun meşru ihtiyaçlarına cevap
verebilecekken, değişim karşıtları da aynı toplumun ihtiyaçlarına değişime karşı durarak hizmet
ederler. Sonuçta insan hakları, bize karşı olanların ve bizim sevmediklerimizin de haklarını
kapsar. Hatta bize karşı olanların insan haklarını korumak için, kendi taraftarlarımıza
gösterdiğimizden daha çok dikkat göstermeliyiz, çünkü düşmanımızın hakkını ihlal etmeye,
dostumuzunkini ihlal etmekten daha yatkınızdır. Bu tür tutarlı davranışlar insan hakları
prensibinin güvenilirliği için hayati öneme sahiptir.
İkinci olarak, birey, üyeleri üzerinde uyumu sağlamak için güçlü bir etkisi olan topluma
bağımlıdır. Bu yüzden kamu politikaları ve faaliyetleri, ideal kültürel normlara ve davranış
kalıplarına uymak için, bireysel hareketlerden daha çok uyum göstermek zorundadırlar. Kamu
davranışlarının değişimi genelde daha uzun sürer, çünkü bireyler uyum için yeni ilkenin kabul
edilmesini beklerler. Başka bir deyişle, açık ve sistematik uyumsuzluk toplumun üzerinde
otoriteye sahip olanları yani var olan durumun devamından çıkarı olan elitleri tehdit eder.
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
22
Uyumsuzluğu bastırarak elitler, korumaya çalıştıklarının kendi çıkarları olduğunu gerçeğini
kabul etmekten ziyade, istikrarı ve toplumun temel çıkarlarını korumaya çalıştıklarını iddia
edebilirler. Dolayısıyla soru: Kamu yararını neyin çevrelediğini belirleyecek güce kim sahiptir?
Tartışılan konunun özü, bu sürekli çatışmanın temsilcisi olur. Bu faktörler de vurgular ki kamu
politikasının ve faaliyetinin her önergesi için kültürel idealin desteğini aramak istenilirdir. Çünkü
böylelikle istikrarın ve toplumun iyiliğinin kendi-kendilerini atamış gardiyanları tarafından
başarılı bir şekilde direnilmesi ihtimali azalır.
Benim sosyal değişimin kültürel meşruluğu için içsel aktörlerin ve söylemlerin rolü
üzerine vurgum, bu rolün dışarıdakiler tarafından da, kültür üzerinde değişim kabulünü
desteklemek için oynanabileceğini red etmez. Ama dışsal aktörler, içsel bir durumu en iyi
şekilde, aynı değerler için kendi toplumlarında içsel söylemlere girerek etkileyebilirler. Böylece,
bir kültürdeki katılımcılar, başka bir kültürde gerçekleşen benzer süreçlere işaret edebilirler. Dış
aktörler içerdeki katılımcıların egemen algılara meydan okuma haklarını destekleyerek de
yardımcı olabilirler. Ama bunu yaparlarken açık bir müdahaleden kaçınmalıdırlar çünkü bu iç
aktörlerin güvenilirliğini zedeleyebilir. Değişimin avukatları aynı zamanda içsel söylemlerle ilgili
fikir ve strateji değişimi yapmak ve ortak amaçlarının küresel düzlemde kabulünü sağlamak için
kültürler arası diyaloglara girmelidirler. Aynı zamanda kültürler arası diyalog, insan kültürlerinin
ve tecrübelerinin ahlaki ve felsefi ortak yönlerinin altını çizerek, bir teorik ve kavramsal seviyede
ortak değerlerin evrenselliğini desteklemeyi amaçlayabilir.
İnsani Vasıtanın (Human Agency) Rolü
Daha önce de vurgulandığı gibi sosyal değişimin her inisiyatifinin kökleşmesi ve sosyal
bir pratik olarak inşa edilmesi için insanların günlük hayatlarının ve sosyal pratiklerinin
dokusunda yoğrulması gerekir. Bu sürecin geniş ve uzun mesafeli doğası açıkça gösterir ki sosyal
seviyede olduğu kadar devlet seviyesinde de bir aksiyona ihtiyaç vardır. Ve değişimin bu iki
boyutu birbirini tamamlamalı ve karşılıklı olarak olumlamalıdır. Sosyal değişim için kültürel
meşruluğu güvence altına almanın metodu hukuk ve siyaset alanında bu ikili değişim stratejisini
vurgular. Aynı zamanda da bu politika değişimlerini toplulukların sosyal ve kültürel hayatlarında
anlamlı kılar. Bununla birlikte bu yaklaşım devlet ile vatandaşlar arasında belli bir ilişki biçimini
varsayar.
Devlete istenilen kurumsal değişimin vasıtası olarak bakmak, devletin nüfusu içindeki
sosyal ve siyasi güçlerden bağımsız hareket edebilen ya da kendi kaynakları ve benzer başka
faktörler tarafından sınırlandırılamayan otonom bir yapı olduğu anlamını vermez. Hatta devletin
doğası ve yapısı ve onun hareket etme güdüsü ve kapasitesi hem dışarıdan gelen ve uluslararası
etkenler, hem de özellikle içerideki sosyolojik, ekonomik ve siyasi süreçlerin ürünüdür. Onu
kontrol eden insanlardan ve onların kumandasını kabul edenlerden ayrı bağımsız bir varlığı
olmayan siyasi bir yapı olarak devletin yetkililerinin hareket etme kabiliyetleri öncelikle ve en
önemlisi siyasidir. Ne tür maddi kaynakları ve zorlayıcı güçleri olursa olsun, devleti kontrol eden
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
23
elitler genel nüfusun buna rızasına veya en azından devletin hareketlerine boyun eğmesine
bağımlıdırlar. Bu basitçe devleti kontrol edenlerin devletin otoritesini onaylayanların içinden
gelen çok küçük bir fraksiyon olmasından ve elindeki gücü doğrudan amaçlarını dayatmak için
kullanma yetisinin sürekli ve geniş bir direniş olduğu takdirde savunulamaz olmasındandır.
Dolayısıyla devleti kontrol edenler çoğunluğun arzusunu temsil ettiklerini veya onların en iyi
çıkarları için çalıştıklarını iddia ederek, çoğunluğu kendi güçlerine ve otoritelerine tabi olmaya
ikna etmeye ya da kandırmaya çalışırlar. Bu hegemonyanın ve dominantlığın baskıcı olmayı
bıraktığı anlamına gelmez. Ama sadece değişim için bazı imkânlar açan iknaya duyulan zorunlu
ihtiyacı belirtir.
İnsanların politikaları kabul etmesinin nedeninin kendileri için en iyisinin ne olduğunu
bilmemeleri olduğunu iddia etmek hem arogantlık, hem de sözde alçak gönüllülük olur. Ancak
bu insan hakları ve her hangi başka bir normatif sistemi insanlar üzerinde dayatmaya çalışan her
bir çabanın varsayımı olmalıdır. Geleneğin ve ya yönetici elitin ahlaki veya dini duruşunun
gücüne dayansın ya da dayanmasın insanlar insani var oluşlarındaki kendi çıkarlarını göz önüne
almayan ve ya onu tehtid eden bir otoriteye boyun eğmeyeceklerdir. İnsani var oluş derken
sadece fiziksel ayakta kalıştan daha fazla bir alanı kapsayan bir çeşit sosyal adalet anlayışını ve
insan onurunu kastediyorum. Değişim savunucuları için dolayısıyla ortaya çıkan meydan okuma,
karşı otoritenin hem gaddarca baskı kullanma riskini, hem de psikolojik ve maddi gücünü aşmak
amacıyla insanların adalete ve onura duydukları ihtiyacı hareketlendirmektir. İnsanların
geleneksel ve dini liderlerin otoritelerine boyun eğmek için koşullandırıldıkları doğru olabilir.
Ama bu eğilim önerilen sosyal değişimin bu koşullandırmayı aşacak kadar zorlayıcı olduğu
yönündeki algının açıklığı oranında azalacaktır. Başka bir ifadeyle, insanların insan hakları
ihlallerine direnmek için gösterdikleri kararlılığın zayıflığı, bu hakların kendi varlıkları için
zorunlu olduğuna onları ikna etmede bir zayıflık olduğunu yansıtır. Çözüm bu yüzden insanları
insan haklarının değerli olduğuna ve kendilerinin ve toplumlarının sağlıklı hayatlarının bir
parçası olduğuna ikna etmeyi içermelidir.
Bütün bunların anahtarı esas olarak insan hakları kavramlarıyla olsun olmasın, sosyal
değişimin taraftarlarının insani vasıtasının, nüfusun genelinin insani vasıtasını önerilen değişim
yönünde motive etmek kabiliyetidir. Dolayısıyla kültürel meşruluğun metodu insanları ve
toplulukları değişimin pasif süjeleri olarak görmek yerine, insanların ve toplulukların sosyal ve
kültürel hayatları içinde değişim için dürtüyü yerleştirerek insani vasıtanın merkezi rolünü
vurgular. Aynı zamanda, insani vasıta, işbirliği ve birlikte çalışmak için ihtiyacı vurgulayan
sosyal aksiyonlar ve iletişimler bağlamında hareket eder. Çok açıktır ki insan ilişkilerinde kişiler
veya gruplar vasıtasıyla belli bir şekilde davranış oldukça ya da olmadıkça, iyi-kötü hiçbir şey
olmaz. Ama şu da açıktır ki insani vasıtanın rolüyle ilgili kavramsallık, özellikle günümüz
dünyasında herkesi kapsamalıdır ve sadece Müslümanlarla sınırlı tutulmamalıdır. Sonuç olarak
her toplumdaki insani vasıtanın sonucu sadece kendi toplumlarımız veya cemaatlerimizde değil,
etrafımızdaki dünyada neler olduğu ile yakından bağlantılıdır.
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
24
Bunu bu kitabın İslami perspektiften temel odağına yerleştirdiğimizde, İslami düşüncenin
tarihi de Şeriat’ın gelişmesinde insani vasıtanın ne kadar önemli olduğunu gösterir. Daha önce de
vurgulandığı gibi ve diğer bölümlerde tartışılacağı gibi Kur’an’ın ve sünnetlerin insani yorumu
Şeriat’ın kendi doğasında vardır. Bu süreç devletten tamamen bağımsız olarak kaynakları veya
metotları (usul-al-fıkh) geliştiren ve uygulayan hukukçular ve bilge kimseler tarafından, kendi
topluluklarının ve siyasi kurumlarının şartları ve kaygıları göz önüne alınarak işletildi. Bu
bilgeler bir yanda kendi aralarında ve topluluklarında fikir birliğini geliştirmeyi amaçlarlarken,
bir yanda da fikirlerin farklılığını kendi çalışmalarının sağlıklı ve yaratıcı bir özelliği olarak
gördüler. Dolayısıyla, Şeriat’ın her bir ilkesi hiçbir zaman resmi veya gayri-resmi bir otorite
tarafından değil, fikir birliği yoluyla (ijma) ve Müslümanların geniş oranda gönüllü uyumu ile
inşa edildi Başka bir ifadeyle Şeriat’ın her hangi bir ilkesinin geçerliliği ve bağlayıcılığı nesiller
boyu işleyen Müslüman topluluklarının ve bilgelerinin insani vasıtasının ürünüdür.
İnsani vasıtanın Şeriat’ın yorumlanmasında olsun, genel olarak sosyal değişim ile ilgili
olsun merkezi rolünü kabul etmek reform ve dönüşüm için gerekli yaratıcı ihtimallere yol açar.
Bu özellikle Müslüman toplumların günümüzde karşı karşıya olduğu ciddi kriz zamanlarında
geçerlidir. Çünkü bu tip krizler Müslümanları özgürleşme ve gelişme vaadini yerine getiremeyen
var olan kurumlara meydan okumaya ve yaygın tezleri sorgulamaya yönlendirir. Bu krizler
aracılığıyla yaratıcı insani vasıta için yeni fırsatlar açılmış olur. Bu fırsatlar da insanlara kendi
hayatlarının kontrolünü ellerine almaları ve kendi amaçlarını gerçekleştirmeleri yetisini verir ki
bu da benim önerdiğim dönüşümün kaynağı ve sebebi olur. Fakat basitçe toplumlar derin krizler
yaşıyorlar diye arkamıza yaslanıp istediğimiz sonuçların kendi kendilerine ortaya çıkmasını
bekleyemeyiz. Biz de istediğimiz sosyal değişim için kendi inisiyatiflerimizi ilerletmek amacıyla
kendi insani vasıtamızı hem teorik yansımalar, hem de pratikteki uygulamalar yoluyla
kullanmalıyız. İyi bir teori aksiyona rehberlik etmelidir ama aynı zamanda iyi teori olabilmek için
pratik de olmalıdır. Bu bakış açısıyla şimdi iyi bir teorinin nasıl her yerdeki Müslümanları
olumlu bir sosyal dönüşüm için hareketlendirebileceğini ve onları nasıl motive edebileceğini
açıklayacağım.
III.
İslam, Devlet ve Toplumsal İlişkiler Teorisinin Unsurları
Bu bölümün başlangıcında söylediklerimi hatırlarsak, İslam, devlet ve toplum arasındaki
ilişkiler üzerine önerilen teorinin amacı aralarındaki organik ve kaçınılmaz bağa karsın İslam ve
devletin kurumsal olarak ayrılmasının sağlanmasıdır. Bu ifadenin ilk yarısı sekülerliğin karşıtını,
ikinci yarısı ise bugün yaygın olarak anlaşıldığı biçimiyle sekülerliği çağrıştırır. Din (burada
Müslümanlık), devlet ve toplum arasındaki ilişki, devletle dinin tamamen ayrılması veya
tamamen iç içe geçmesi ile ilgili sabit bir formülün konusu olmaktan ziyade sürekli ve derin bir
bağlamsal müzakerenin urunudur.
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
25
Ne önerdiğim ile ilgili olarak karışıklıklardan kaçınmak için bariz olanı belirtmek
pahasına söylemem gerekir ki kişisel ve topluluksal pratikler alanında Şeriat’ın çeşitli anlayışları
din ve inanç özgürlüğünün gereği olarak ama aynı zamanda sağlam anayasal korumalara tabi
olarak dokunulmadan kalacaktır. Sorunlu olan husus Şeriat ilkelerinin sadece devlet politikası ve
hukuku temelinde uygulanmasıdır. Çünkü bir kere bir ilke veya prensip “Allah tarafından
gönderildi” şeklinde resmi olarak nitelendirilirse onun pratikteki uygulamasına direnmek ya da
bu uygulamayı değiştirmek son derece güçtür. Bu yüzden ayni şekilde, devlet çalışanları ve
kurumları kişisel özgürlükler ve sosyal adalet ilkesini nakletmekte başarısız olduklarında, İslam
dininin din olarak bütünlüğü inananların ve inanmayanların gözünde zarara görebilir. İslami etik
prensipler ve sosyal değerler Müslüman toplumların genel olarak düzgün bir şekilde islemesi için
gerekli olduğundan, bu prensiplerin ve değerlerin uygulanması her Müslüman`in kendi-kaderinitayin hakkının sonucudur ve bu hakla bağdaşır olmalıdır. Ancak, bu hak içeride anayasalcı ve
demokratik yönetimle, dışarıda da uluslararası hukukla gerçekleştirilebilir. Çünkü bunlar
öncelikle bu hakkın siyasi ve hukuki temelidir. Bu da demektir ki kendi-kaderini-tayin hakkı
nüfusun tamamının beraberce isteğinden kaynaklanmış bir anayasal taban öngörür ve uluslararası
hukukun temel bir ilkesi olarak kabul edildiği için diğer ülkelere karşı da öne sürülebilir.
Bir yanda din ve devletin ayrılması, öteki yanda da din ve siyaset arasındaki bağlantı
paradoksu teorik analizler ve ya tanımlamalar yoluyla tamamen çözülmekten ziyade, zamanla
pratikler aracılığıyla arabuluculuk edilebilir. Dolayısıyla sorun, bu durumun bir anda ve tamamen
çözmeyi ummak yerine, bu arabuluculuğa yapıcı bir bicimde devam edilebilecek şartların nasıl
yaratılacağıdır. Bu gerekli arabuluculuğun iki kutbu söyle açıklanabilir: İlk olarak, modern devlet
ne Şeriat’ı pozitif hukuk veya kamu politikası olarak zorlamalı, ne de onun genel ilkelerini ve
doktrinini Müslüman vatandaşlar için yorumladığını iddia etmelidir. İkinci olarak, Şeriat ilkeleri
kadın-erkek, Müslüman-gayri Müslim tüm vatandaşların ayrımcılık yapmadan anayasal ve insan
haklarına tabi olarak, kamu politikalarının ve yasamanın kaynağı olabilir ve olmalıdır. Bu
Şeriat’ın bazı unsurlarının reform edilmesini gerektirecektir. Başka bir ifadeyle, Şeriat ilkeleri ne
ayrıcalık kazanmalı veya zorlanmalı, ne de devlet hukukunun ve siyasetinin kaynağı olarak
varlıkları red edilmelidir. Vatandaşların çok büyük çoğunluğu bu ilkelerin İslam dininin
zorunluluğu olduğuna ve bu yüzden de bağlayıcı olduklarına dolayısıyla kişisel ve topluluksal
dini inanısın temeli olarak kalmaları gerektiğine inansalar bile, bu, söz konusu ilkelerin devlet
tarafından empoze edilmesini için yeterli bir sebep olarak kabul edilemez. Ben bu fikri bir
prensip gereği olarak taşıyorum. Ama aynı zamanda da Müslümanları, sekülerliğin İslam`in
kamu hayatından tamamen dışlanması anlamına gelmediğine ikna etmek için yararlı buluyorum.
Şimdi önerilen teorinin bu iki temel unsurunun İslam toplumlarında kişisel özgürlükleri ve sosyal
adaleti güçlendirmek için beraberce nasıl işlediklerini açıklayacağım.
Etkili bir yönetim belli politikaların yürürlüğe konulmasını ve belirli kanunların kabul
edilmesini gerektirdiği için, daha önce de belirtildiği gibi devletin idari ve yasama organları
Şeriat ilkelerinin devasa ve komplike külliyatından birbiriyle çatışan görüşler arasında secim
yapmalıdır. Bu seçim illa ki yönetici elit tarafından yapılacaktır. Bir politika veya kanun
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
26
“Allah`ın kutsal isteği” tarafından emredilir şeklinde sunulursa genel olarak nüfusun buna karşı
çıkması veya direnmesi zorlaşır. Örneğin, Şeriat’ın kul adıyla bilinen yerleşmiş bir ilkesi gereği
evliliğin bittiğini kabul ettirebilinmek için bir kadın kocasına anlaşmaya varılan bir miktarı
ödemeyi (veya kendi mali haklarından vazgeçmeyi) önerebilir. Ancak Şeriat’ın bu ilkesi Mısır`da
2000 yılında hükümet konuyu kanunlaştırasıya kadar uygulanmıyordu. Bu ilkenin Şeriat’ın bir
parçası olduğu gerekçesi Mısır devleti onu dayatmaya karar veresiye kadar uygulanamıyordu.
Üstüne üstlük, bu yasa Mısırlı kadınlara kötü giden bir evlilikten çıkabilme imkânı tanımış
olmasına rağmen, kadınlar ancak ve sadece önemli bir maddi maliyet ödeyerek kazanılabilen bu
şarta karsı çıkamadılar. Bu sınırlama ortaya çıktı, çünkü ilgili yasa basitçe iyi bir sosyal
politikanın unsuru olarak değil, Şeriat’ı “kanunlaştırarak” yapıldı. Üstüne üstlük, yasa bağlayıcı
İslami ilkeler çerçevesinde yapıldığı için, evliliği hukuki olarak sona erdirmenin olasılığı ve
gerekliliği İslam din bilginleri tarafından bin yıl önce formüle edilen Şeriat’ın genel prensipleri
ile sınırlı kaldı. Burada benim amaçlarım için daha geniş bir perspektif de Şeriat ilkelerinin
kendine özgü sübjektifliğinin ve çeşitliliğinin devlet tarafından kanunlaştırıldığında ve
uygulandığında, İslam’ın normatif sisteminin değil, yönetici elitin arzusu anlamına geldiğidir.
Allah`ın isteği olarak sunulan bu tür politikalara ve yasalara karşı çıkılması ve hatta tartışılmaları
bile güçleşir.
Bu tür zorluklardan kaçınmak için, bütün kamu politikaları ve yasaları için gerekçenin
daha önce de açıklandığı gibi her zaman “kamu aklına” dayanmasını öneriyorum. Müslümanlar
ve diğer inananlar kendi inançlarından kaynaklanacak politikaları ve yasama inisiyatiflerini
önerebilmeliler, bunları kamu alanında dini ne olursa olsun tüm vatandaşların ulaşabileceği ve
ikna olabileceği araçlarla özgürce ve açık tartışmalar yoluyla destekleyebilmeliler. Ama genel
olarak bu kararlar pratikte demokratik ilkelerin gereği olarak çoğunluğun oyu tarafından alındığı
için, çoğunluğun zorbalığını engellemek amacıyla devletin tüm faaliyetleri aynı zamanda temel
anayasal ve insan haklarını koruyacak mekanizmalara da uygun olmalıdır. Dolayısıyla örneğin
çoğunluk, eşitliği koruyan ve ayrımcılığı yasaklayan ilkelerin temel gerekliliklerini ihlal eden
uygulama ya da politikalara karşı çıkan iddiaları red edemez.
Tabii ki uygulamanın derecesi ve niteliğine bağlı olarak, yukarıdaki önermeler günümüz
İslam toplumlarının büyük bir çoğunluğunda meşru bir hükümetin temeli olarak kabul
edilmişlerdir. Pratik uygulamalar her yerde tatmin edicilikten uzak olmasına karsın, anayasal
demokratik hükümete duyulan ihtiyacın teorik olarak benimsenmesi uygulamanın
geliştirilmesine imkân tanır. Çünkü bu ilkeler eğer ihlal edilmeleri söz konusu olursa buna karşı
ortaya sunulabilirler. Aynı zamanda bu ilkelerin meşruluğu ve yaygın olarak kabul edilmesi
onların İslam doktrini ile nasıl bağdaştığının gösterilmesi ile güçlendirilebilir. Bu İslami
meşruluk İslam dünyasının farklı bölgelerinde hemen veya kolayca inşa edilemeyebilir. Ancak,
bu kitapta kullanılan İslami yaklaşım bu sürece katkıda bulunmayı amaçlar.
Sekülerliğe Arabuluculuk Olarak Bağlamsal Yaklaşım
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
27
Daha önce de kısaca açıklandığı gibi sekülerlik kelimesinden kaçınmak için iyi sebepler
mevcuttur. Ama özellikle kavramı ıslah edebilmek ve karsılaştırmalı bir analiz yapabilmek
amacıyla bu kelimeyi kullanmak için de güzel nedenler vardır. Ayrıca, Senegal`den Türkiye`ye
ve Orta Asya Cumhuriyetlerine kadar birçok Müslüman toplum “sekülerlik” kavramını kendi
anayasal ve siyasi söylemleri içine almışlardır. Bu kavramının anlamının ve uygulamalarının her
durumun kendi düzleminde anlaşılması ve değerlendirilmesi gerekir, ancak kavramın genel
geçerliliği de göz ardı edilmemelidir. Bu faktörleri de göz önüne alarak, olası olumsuz
sonuçlarından kaçınmak için önerilen teorinin belirteceğim unsurlarını belirleyerek, sekülerlik
kelimesini kullanacağım.
İngilizce kullanımda sekülerlik kelimesi olan secular Latince saeculum kelimesinden
türetilmiştir. Bu kelimenin anlamı “uzun bir zaman dilimi” ya da “zamanın ruhu”dur. Daha
sonraki dönemlerde kelimenin anlamı birden fazla dünya olduğu iması verecek şekilde “bu
dünya” halini almıştır. Zamanla biri geçici ve diğeri de ruhi olan iki ayrı boyutu tanımlamak için
seküler ve dini arasında ayrıma gidilmiştir. Avrupa bağlamında kavram, kilise topraklarının
özelleştirilmesi anlamına gelen “sekülerleşmesinden,” siyasetin sekülerleşmesine ve daha sonra
da sanat ve ekonominin sekülerleşmesine evrimleşmiştir. Bu gelişim İngilizce Webster
sözlüğünde de sekülerlik tanımına bakıldığında anlaşılır: “dinin veya dini hususların reddi ya da
onlara kayıtsızlık.” Küçük Oxford Sözlüğü ise sekülerliği “moralitenin, insanlığın bu hayattaki
iyiliğine bağlı olduğunu, Tanrı inancından veya gelecekteki bir devlet fikrinden doğacak tüm
hususların dışlanması gerektiğini iddia eden doktrin” seklinde tanımlar. Dolayısıyla kavram
genel olarak dinin önemsizleşmesi, bu dünyaya uyum, toplumun dinden ayrılması veya
farklılaşması (devlet ile kilisenin ayrılması), dini inançların ve kurumların yer değiştirmesi (ilahi
gücün kaynağından insani yeterlilik ve yaratıcılığa geçiş) ve dünyanın kutsallaştırılmaması ve
akılcılığın kutsallaştırılması gibi unsurları ifade eder.
Bu kitapta önerdiğim derin bağlamsal bakış acısından, sekülerliğin bu ifadelerinin her
biri, çeşitli Avrupa ve Kuzey Amerika düzlemlerinde değişik biçimlerde sekülerlik kavramının
nasıl geliştiğinin yansımalarıdır. 4. Bölümde de göstereceğim gibi, sekülerlik kavramı
toplumların içinde ve aralarında o kadar tartışmalıdır ki basitçe bu ilkenin belirli bir tanıma
sokulabilecek tek bir sistematik anlayışı ve uygulaması yoktur. Sekülerlik gerçekten de belli bir
ülkenin tarihi, siyasi, sosyal ve ekonomik peyzajının unsurlarını yansıtan, çok boyutlu bir
kavramdır. Benzer şekilde çeşitli Müslüman ülkeler için sekülerlik, dinin özel alana kategorik
gönderilmesi edilmesi ile ilgili yerleşmiş fikirlerin empoze edilmesinden ziyade, yerel
cemaatlerin hayatlarının dini boyutunu da hesaba katmalıdır. Devlet ve devletin organları ve
kurumları her yerde bireyler tarafından yönetilir ve bu bireylerin dini veya felsefi görüşleri
düşünce ve davranış sistemlerine kaçınılmaz olarak yansır. Ancak yönetici elit kendi dini
fikirlerini diğerleri üzerinde dayatamazlar. Dayatmaya kalkmaları ciddi sorunlara yol açar. Dinin
devletten tamamen ayrılabileceği ya da bu ikisinin tamamen birleşebilecekleri yanılsaması
üzerine ısrar etmektense, bu ilişkilerin arasında arabuluculuk ederek, onları kabul etmeli ve
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
28
düzenlemeliyiz.
Sekülerliği arabuluculuk olarak anlamanın bir diğer nedeni de onun yararlı olabilmek için
minimum ve esinlendirici olmamasıdır. Bunun sebebi, dini ve felsefi farklılıklara rağmen siyasi
olarak birleşmenin yolu, cemaat ve onun üyeleri üzerinde minimum ahlaki iddialarda
bulunmaktır. Sekülerliğin ahlaki olarak tarafsız olmadığı doğrudur. Çünkü sekülerlik, amacı olan
devlet ve dinin ayrılmasını sağlayabilmek için belli bir sivil ethos sistemini teşvik eder.
Minimum tarafsızlık, çoğulculuğun değerleri ve farklılıkların kabulü üzerine güçlü bir fikir
birliğine varılarak da elde edilebilir. Fakat sekülerliğin birleştirici niteliği ahlaki olarak bazı güç
konularda belli kararların alınmasını gerektirdiğinde azalır. Konu ahlaki olarak ne kadar çok
hükümlendirilirse, sekülerliğin güvenilirliği de o kadar etkilenecektir. Örneğin sekülerlik, kürtaj
ve ötenazi gibi konularda bu konular sadece bazı insanların dini görüşleri ile ilgili diye dini
öğretinin doğrudan dayatılmasını önleyici şekilde kullanılmalıdır. Ancak daha önce de
açıklandığı gibi kürtaj ve ötenazi, kamu muhakemesi yoluyla belirlenen kamu politikalarına ve
uygulamalarına dayansa bile, inananların bu konularda dini bazlı fikirlerini ifade etme haklarını
red etmek, sekülerliğin ilkelerini zedeleyecektir.
Dolayısıyla, dinin kamu hayatındaki önemini hesaba katmayan keskin bir ayrım hem
gerçekçi değildir, hem de yanlış yönlendiricidir. Gerçekçi değildir çünkü din ile devlet arasındaki
ilişkinin bir alternatif sağlamadan dini etiğin dışlanmasını vurgulayan olumsuz bir yansımasıdır.
Böylece de kamu siyasetinin ahlaki ve etik kaynaklarını hesaba katmakta başarısız olur. Yanlış
yönlendiricidir çünkü her toplumun kültüründe bunun ne olduğunu özel olarak belirtmeden,
kısmi bir dini ahlak öngörür. Kürtaj yasal olmalı mı, olmamalı mı veya boşanmadan sonra
çocukların velayeti meselesini nasıl halletmek gerekir gibi kamu siyasetinin soruları her
toplumdaki din tarafından önemli ölçüde belirlenmiyorsa bile bundan etkilenen, ahlaki ve etik
destekler etrafında biçimlenir. Sadece din ve devletin ayrılması şeklinde tanımlanan sekülerlik
dolayısıyla kamu siyasetinin toplu gerekliliklerini karşılamaktan uzaktır. Üstüne üstlük, bu
ayrımın kendisi tek tek bireylere kendi özel hayatlarında ve kamudaki siyası katılımlarında
yapacakları önemli kişisel tercihlerinde yeterli olacak rehberliği sağlayamaz.
Bunlara ek olarak, basitçe devletle dinin ayrılması olarak tanımlanan sekülerlik,
inananların bazı anayasal normlar ve insan hakları ilkeleri hakkında sahip olabilecekleri itirazlar
ve ya çekinceler koymaları konusunda da yeterli değildir. Örneğin kadınlara yönelik ayrımcılık
İslami toplumlarda genellikle dini temeller üzerinde doğrulandığı için, insan haklarının sistemli
ve önemli ihlallerinin kaynağı, yaygın olarak algılanan dini rasyonele gönderme yapılmadan
ortadan kaldırılamaz. Bu yapılırken temel bir insan hakkı olan din ve inanç özgürlüğü
Müslümanlar aleyhine ihlal edilmemelidir. Ayrılma anlamında sekülerlik söylemi İslami
toplumların uygulamalarının aksine, bugün Batı Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da görüldüğü
üzere dine genel olarak saygılı olabilir. Ancak karşı bir dini görüş öne sürmeden, ayrımcılığın
dini kaynağını çürütmeye çalışmak büyük ihtimalle başarılı olmayacaktır. Buna karşılık benim
burada savunduğum sekülerlik ilkesi dine bir kamu rolü biçer ve dini bazlı itirazların üstesinden
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
29
gelebilecek olan dini gelenekler arasındaki iç tartışmayı ve muhalefeti kolaylaştırır. Bir toplum
devletin dini anlamda tarafsız olmasını tesis ederse, devletin zorlayıcı güçleri tartışmaları ve
farklı fikirleri susturmak için kullanılamaz. Ancak bu güvenli alan vatandaşlar tarafından
kadınların eşitliği gibi insan haklarını destekleyen dini fikirleri desteklemek için aktif olarak
kullanılmalıdır. Gerçekte bu tür fikirler anayasalcılığın ve insan haklarının diğer genel ilkelerini
olduğu kadar, din ile devletin ayrılması doktrininin dini meşruluğunu da desteklemek için
gereklidir.
Şeriat ilkelerinin kanun ve politikalar aracılığıyla uygulanmasına izin vermeden, kamu
hayatında olumlu bir rol oynamasına onay vermek her toplumun kendisi için zaman içinde
korumak amacıyla çabaladığı ince bir dengeye işaret eder. Örneğin normal olarak, kılık kıyafet
stili ve dini eğitim ile ilgili konular genellikle özgür tercihin alanındadır. Ama bunlar aynı
zamanda kamu tartışmalarının ve hatta birbiriyle rekabet eden iddiaları dengelemek için anayasal
dava konusu bile olabilirler. Bu iş yerindeki güvenlik için gereken kılık kıyafet zorunlulukları
veya dini hoşgörü ve sekülerliği güçlendirmek için devlet okullarında karşılaştırmalı ve eleştirel
din eğitiminin verilmesi ihtiyacı gibi konularda ortaya çıkabilir. Kılık kıyafet ile ve dini eğitim
ile ilgili konuların özgür seçiminin durumlarının ve şartlarının tartışmalı olmayacağını iddia
etmiyorum. Gerçekte, bu konular hem kişisel alanda, hem de sosyal alanda büyük ihtimalle
komplike olacaklardır. Benim kaygım bu durumda bu konulardaki kamu politikalarını tartışmak
için adil, olabildiğince insani, açık ve kapsayıcı sosyal, siyasi ve hukuki şartların sağlanmasıdır.
Bu şartlar örneğin, bir yanda kişilerin ve cemaatlerin eğitim ve ifade ve inanç özgürlüğü gibi
temel haklarını güvence altına alacak siperlerle, öte yandan da meşru kamusal kaygılar ve
çıkarlar ile ilgili etkenlerle sağlanır. Her toplumda bu konuların arabuluculuğu için genel ilkeler
ve geniş çerçeveler ortaya çıkacak ve ortaya çıkmaya devam edecekse de, Her durumda otomatik
olarak uygulanacak basit ve kategorik bir formül yoktur.
Birkaç defadır vurguladığım noktayı yeniden tekrar edecek olursam, benim İslam’ın
siyasi rolünü tanıma ve düzenleme çağrım önemli bir dini reform yapmadan elde edilemez.
Bugünün İslami toplumları için iç hukuklarında ve dış ilişkilerinde hukuk devletine ve insan
haklarının korunmasına yatırım yapmak kritik bir şekilde önemlidir. Bunun gerçekleşmesi kadın
üzerinde erkek koruması (qawama), Müslümanların gayri-Müslimler üzerindeki egemenliği
(dhimma) ve şiddet içeren saldırgan cihad gibi geleneksel Şeriat yorumları korunarak
sağlanamaz. Bu düşüncelerin önemli bir reformu gereklidir, çünkü Şeriat ilkeleri devlet
tarafından doğrudan empoze edilmese bile, Müslümanların sosyal ilişkilerinde ve siyasi
hareketlerinde önemli etkileri vardır. Benim tüm yaklaşımım bir ayağına göre Müslümanların bu
tip görüşleri kendi Şeriat anlayışlarının parçası olarak korudukları müddetçe, insan haklarının
ilkelerini aktif olarak desteklemeleri ve anayasal demokratik yönetim sürecine etkili olarak
müdahil olmaları çok olası değildir. Bir uzlaşma için zorunlu ihtiyacı bir sonraki bölümdeki
modern karasal devletin ve onun vatandaşlarının doğası üzerine yansımalar da gösterecektir.
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
30
Devlet İslami değil; Karasaldır
Daha önce de vurgulandığı gibi İslami metinlerin insani yorumlaması kaçınılmaz ise
bunun doğal sonucu da İslam’ın alternatif açıklamaları ve Şeriat ilkelerinin farklı formülasyonları
her zaman mümkün olabileceği ve Müslümanlar tarafından kabul edilirlerse de bunların eşit
derecede geçerli olacağıdır. Müslümanların belli bir fikri kabul ya da red edip etmeyecekleri bu
fikir açıkça ve özgürce ifade edilmeden ve tartışılmadan bilinemeyeceği için, bu fikirlerin ortaya
çıkması ve yayılması için tam ve koşulsuz olarak fikir, inanç ve ifade özgürlüğünün korunması
gereklidir. Dolayısıyla, her hangi bir İslami doktrinin veya ilkenin gelişmesinin önünde sansür
hem yıkıcıdır, hem de yan etkilere sahiptir. Bu yüzden, inananların ihtiyaçlarına cevap veren bir
geleneği kurmak için farklı fikirlerin olabileceği ihtimalini desteklemek tek yoldur. Daha önceki
bölümlerde de açıklandığı ve tartışıldığı gibi, farklı fikirler ve tartışma için gereken alan anayasal
demokratik yönetim ve insan haklarının korunması ile sağlanır. Başka bir ifadeyle, bu modern
kavramlar ve kurumlar sadece günümüz karasal devletinde yasayan Müslümanların ve gayriMüslimlerin dini özgürlükleri için gerekli değil, İslam’ın kendisinin gelişmesi ve ayakta kalması
için de zaruridir. Gerçekten de aynı fikirde olmama ve tartışma hürriyeti Şeriat’ın gelişmesi için
gereklidir, çünkü bu durum ortak kararların özgürce ortaya çıkmasına ve geniş bir düzlemde
Müslüman nesiller boyunca onaylama ve pratik yoluyla olgunlaşan kökleşmiş ilkelerin etrafında
gerçekleşmesine imkân tanır.
Bu nedenden dolayı daha önce de açıklanan ve ileriki bölümlerde açıklanacak olan
nedenler yüzünden ben Şeriat’ı pozitif hukuk ve devlet politikası olarak dayatan İslami devlet
fikrine karşıyım. Kendi iddialarına sadık kalırsa, bu tür bir devlet Dimma gibi sistemler
aracılığıyla gayri-Müslimlerin de bu devletin vatandaşları olabileceğini kabul etmeyen klasik
Şeriat ilkelerini uygulamaya çalışacaktır. Bu sistem yoluyla işgal ve cihad yoluyla egemenliğe
geçirilen topraklardaki diğer kitaplara inananlar (asıl olarak Hıristiyan ve Yahudiler) Müslüman
egemenliğine tabi olarak ve korunmuş cemaatler seklinde yasayabilecekler, diğer Müslümanlarla
asla aynı haklara sahip olamayacaklardır. Şeriat standartları tarafından inançsız olarak kabul
edilenler ise bu ülkenin topraklarında ya hiç yaşayamayacaklar, ya da sadece aman adı verilen
geçici düzenlemeler yoluyla kalmalarına izin verilecektir. Bu tur kavrayışlar açıkça günümüzde
ahlaki ve siyasi olarak savunulamaz. İslami devletin en ateşli savunucuları bile uluslararası
ekonomik, siyasi ve hukuki sisteme entegre olmuş günümüzün çoğulcu karasal devletlerinin
gerçekliklerinde bu tür hükümleri artık tartışmamaktadırlar.
Önerilen her değişiklik ve gelişme şu gerçekliği ele alarak başlamalıdır: Avrupa
kolonileşmesi ve sonrası günümüzde Müslümanların yaşadığı karasal devletlerdeki politik ve
sosyal organizasyonların temelini ve doğasını büyük ölçüde dönüştürmüştür. Bu dönüşüm o
kadar derindir ki koloni-öncesi fikirlere ve sistemlere geri dönüş bir ihtimal bile değildir. Şu anki
sistem ile ilgili her değişim ve uyarlama günümüzün yerel ve küresel kolonileşme-sonrası
gerçekliği, kurumları ve kavramları ile gerçekleştirilebilir. Ne var ki, birçok Müslüman, hatta
birçok ülkedeki Müslümanların çoğu bu dönüşümün ve onun sonuçlarının bazı unsurlarını kabul
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
31
etmemektedir. Bu çelişki birçok Müslüman tarafından açıkça desteklenen Şeriat ilkelerini pozitif
hukuk kuralları gibi empoze eden İslami bir devlet olasılığının temelinde yatmaktadır. Bu ayrıca
cihad adi altındaki siyasi olarak motive edilmiş şiddet hakkındaki yaygın belirsizliğin de
temelinde yatmaktadır. Şeriat’ın bu tip sorunlu unsurlarını yeniden formüle edecek önemli bir
İslami reform gereklidir. Ama bu, bu alanlarda egemen Batı teorilerinin tümden ve eleştirmeden
alarak adapte etmek anlamına gelmez ve gelmemelidir. Önerdiğim İslami dönüşümü göstermek
için 3. Bölümde daha detaylı tartışılacağı üzere dimma`nın geleneksel Şeriat nosyonunun
vatandaşlığın insani ve tutarlı ilkeleri etrafında nasıl geliştirilebileceğini burada kısaca örnek
olarak açıklayacağım. Bu gelişim aşağıda belirtilen meseleleri göz önüne almalıdır.
Öncelikle, insanlar farklı gruplara, etnik, dini veya kültürel kimlik; siyasi, sosyal veya
profesyonel bağlılık ve ekonomik çıkarlar gibi sadece bunlarla sınırlı olmayan ama bunları
kapsayan farklı ve birbiriyle çakışan aidiyet formları ve tarzları ile bağlanmaya eğilimlidirler.
İkinci olarak, her tarz ve tip aidiyetin anlamı ve sonucu, diğer gruplara üyelik olasılığı
dışlanmadan, söz konusu her grup için aidiyetin anlamı ve amacı tarafından belirlenir. Bu da
farklı ve birbiriyle çakışan aidiyetler, kişiler ve cemaatler için farklı amaçlara hizmet ettiğinden
birbirlerini dışlamamalıdır anlamına gelir. Üçüncü olarak, burada “vatandaşlık” kavramı küresel
bağlamda karasal bir devletin siyasi yapılanması içindeki belli bir tarz aidiyeti kasteder.
Dolayısıyla, bu da başka amaçlar için başka gruplara aidiyet ihtimalini dışlamadan, belirtilen
belli nedenle ve amaçla ilgilidir. Belirtilen bu üçlü önerge insanların her zaman için farklı
aidiyetlerinin farkında olduğunu iddia etmez. Aynı şekilde, bu aidiyetlerin karşılıklı olarak
birbirlerini kapsadığını ve her birinin farklı amaç ve nedenler için gerekli olduğunu anladıklarını
öne sürmez. Aksine, etnik veya dini kimliğin siyasi ve sosyal bağlılıkla bağdaştırıldığında, diğer
tür aidiyetleri çökertmek gibi bir eğilimi vardır. Bunun Batı siyasi felsefesinde vatandaşlık ve
milliyetin içice geçmesi ve bunun da Avrupa kolonileşmesi sırasında ve sonrasında
Müslümanlara geçmesi ile ilgisi vardır.
Sonuç olarak, karasal bir devletin siyasi topluluğuna üyelik şeklinde tanımlanan
vatandaşlığın temeli ile ilgili ideolojik söylem, sübjektif olarak aidiyet duygusuyla veya var olan
durumların bağımsız olarak değerlendirilmesiyle beraber gitmez. Bu tür gerilimler geçmişte
birçok medeniyette ve günümüzde de değişik toplumlarda tecrübe edildi ve ediliyor. Buradaki
amaçlarımız için belirtmekte fayda vardır ki 1648 Westphalia Anlaşması`ndan beri Avrupa
modeli karasal devletlerde gelişen vatandaşlık kavramı, vatandaşlığı milliyet ile eş anlamlı
görmeye eğilim gösterdi. Bu model, vatandaşlığı belli bir toprakta yaşamanın sonucu olarak
gereken ve edinilen ortak etnik ve dini kimlik etrafındaki “millet” kavramına uydurulan ve
genellikle zoraki yapılan üyelik kavramları etrafında tanımladı. Başka bir ifadeyle, vatandaşlık ve
milliyet kavramlarının içice geçmesi sadece Avrupalı ve göreceli olarak yeni bir sürecin ürünü
değildir. Fakat bu durum o bölgenin kendisinde etnik ve dini benzeri diğer tür aidiyetlerin
aleyhine olarak genellikle abartıldı. Daha önce de belirtildiği gibi, ben karasal devlet tanımını,
vatandaşlığı kara ile teşhis etmek amacıyla kullanmayı tercih ediyorum. Azınlıklar için yanlış
yönlendirici ve hatta baskıcı olabilecek ulus-devlet kavramı ile değil.
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
32
Burada kullanılan anlamıyla vatandaşlık, kapsayıcı ve çoğulcu bir siyasi topluluğa olumlu
ve aktif bir aidiyet göstermek amacıyla kullanılır. Bu topluluk, din, cinsiyet, etnik aidiyet ve
siyasi tercih farkı gözetmeden herkes için eşit hakları koruyan, insanlar ve cemaatler arasındaki
değişik biçimlerdeki “farklılıkları” kabul eden ve düzenleyen bir topluluk olmalıdır. Bu kelime
(farklılık) herkes için etkili bir siyasi katilimi ve eşit insan onuru için ortak kültürel anlayışı
göstermesi amacıyla belirtilmiştir. Başka bir deyişle, burada vatandaşlık 1948 Evrensel İnsan
Hakları Beyannamesinin Giriş kısmında belirtilen “tüm insanlar ve uluslar için ulaşılan ortak bir
standart” olan insan haklarının evrenselliği prensibinden yola çıkılarak tanımlanmıştır.
Bu vatandaşlık anlayışının istenilirliği İslami bir ilke olan ve aynı zamanda Altın Kural
olarak da bilinen karşılıklılık (muawada) ilkesi tarafından desteklenir ve kendi-kaderini-tayin
hakkının hukuki ve siyasi gerçeklikleri tarafından da vurgulanır. Her yerdeki insanlar ve
topluluklar bu kavramı hem uluslararası hukukta, hem de iç anayasa hukukunda ve ulusal siyasi
sistemde kendileri adına iddia edebilmek için onaylamalıdırlar. Başka bir ifadeyle, benim
vatandaşlık hakkım benim diğerlerinin eşit vatandaşlık haklarını tanımamla mümkündür. Bu da
vatandaşlığın bu anlayışının kabulünün onun moral, siyasi ve hukuki sonuçlarından faydalanmak
için ön koşul olması anlamına gelir. Müslümanlar, diğer insanların yaptıklarına veya
yapamadıklarına bakmadan İslami bir bakış açısıyla bu pragmatik ideale yönelmelidirler.
Üstüne üstlük, vatandaşlığın uluslararası ve ulusal anlamları arasında diyalektik bir ilişki
vardır. Bu ilişkide, her seviyede süjeler dünyada her yerde, evde ve dışarıda insanlık onurunu ve
sosyal adaleti korumayı amaçlarlar. Aynı insan hakları ilkeleri, gerek temel anayasal haklar,
gerekse evrensel insan hakları seklinde ifade edilsin hem yerel politikada, hem de uluslararası
ilişkilerde vatandaşlığın önerilen tanımının altını çizer. Kendi evinde siyasi olarak hareket eden
vatandaşlar evrensel insan haklarının temel anlayışına iştirak ederler. Bu da sonunda
vatandaşların yerel seviyede haklarının tanımlanmasına ve korunmasına katkıda bulunur.
Dolayısıyla, insan hakları ve vatandaşlık arasındaki ilişki iki paradigmanın da doğal parçasıdır ve
birbirlerini karşılıklı olarak desteklerler.
Bu yansımalar basitçe İslami devlet kavramı ile bağdaşmayan, dini meşruluğun ve ilkeli
siyasi ve sosyal pratiklerin birbiriyle çatışan iddialarını dengeleyen yaratıcı bir İslam reformunun
önemini vurgularlar. Fakat bu fikir günümüz yerel ve küresel koşullarında Müslümanlar için o
kadar cezbedicidir ki diğer olası gerekçelerin de üstüne gidilmelidir. Örneğin, pratiğinin nasıl
kontrol edileceğini veya yönetileceğini bulmaya çalışırken, ideal olarak İslami devlet fikrine
bağlı kalmak zaman önerilen bir sorundur. Bu öneri tehlikelidir, çünkü bu fikir ideal olarak
kaldığı sürece, bazı Müslümanlar kendi toplumları içinde ve ötesinde korkunç sonuçlara neden
olabilecek şekilde kendi anlayışlarına göre ideal İslam devletini uygulamaya kalkışabilirler. Bu
idealin pratikte uygulanmasını kontrol etmek ve yönetmek, İslam’ın insani yorumu ile ilgili
olarak din kutsallığının anahtar iddialarına karşı çıkmadan mümkün değildir. Bir kere İslami
devlet ihtimali bahşedildiğinde, onun sonraki mantıki aşaması olan pratikte uygulanması
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
33
aşamasına direnmek aşırı derecede zordur. Çünkü bu dinden-çıkma veya “İslamcı-olamayan” bir
pozisyon olarak yorumlanabilir.
Bu ideali korumak aynı zamanda yan etkilere de gebedir. Çünkü bu daha uygun ve
uygulanabilir siyasi teoriler, hukuk sistemleri ve gelişme politikaları ile ilgili tartışmaların önüne
geçecektir. Birisinin Allah`ın kutsal arzusu olarak lanse edilen duruma karsı çıkmanın psikolojik
zorluklarını aşabilmesi, dinsizlik veya dinden çıkma gibi suçlamalar, devlet tarafından
yargılanma veya aşırı uçlardaki gruplar tarafından doğrudan olarak saldırıya uğramak gibi
tehlikeleri getirmese bile, ciddi bir sosyal damgalama uygulamasını getirir. İslami devlet ideali
korunduğu müddetçe, toplumlar anayasal demokratik yönetimi garanti altına almak ve ekonomik
gelişmeyi tetiklemek yerine, anayasalcılık ve demokrasi “İslami” mi, faiz bankacılığı
uygulanmalı mı gibi bayat tartışmalara kilitleneceklerdir. Bu kısır tartışmalar İslami toplumların
çoğunluğunu bağımsızlıklarından bu yana sürekli devam eden bir siyasi istikrarsızlık ve
ekonomik ve sosyal gelişmemişlik sürecine kilitledi. Bunun yerine Müslümanlar kabul etmelidir
ki anayasalcılık ve demokrasi devletin temel direğidir ve bu direği pratikte koruyacak süreçlere
girilmelidir. Bunu otoriter bir şekilde inşa etmek için de devlet, tüm vatandaşların eşit özgürlüğü
olan kendi kişisel dini inançları sonucunda seçtikleri veya seçmedikleri faiz bankacılığı ile ilgili
hiç bir görüsü, faiz almayı veya faiz vermeyi kabul etmeyi dini bir görüş olarak empoze edemez
ve etmeyecektir. Buna ilaveten, bu tür uygulamalardan kaçınmak isteyen vatandaşlar her işletme
gibi devlet tarafından belirlenen kurallara ve kamu denetimine uygun olarak kendi bankacılık
kurumlarını kurabilirler. Bunlar İslam toplumlarının buğun yüz yüze geldiği gerçek meselelerdir.
Ve kamu politikasının ve hukukunun otomatik temeli olarak Şeriat’ı empoze eden tutarsız ve yan
etkili İslam devleti fikri ile ilgili beyhude tartışmalarla çözülemezler.
İslami devlet fikrinin dayandığı dayanaklardan bir diğeri de Şeriat ve fıkıh (İslami hukuk)
ayrımıdır. Buna göre, Şeriat değişmez ancak fıkıh insani bir yorumdur ve İslami toplumların
günümüzdeki durumlarına göre uyarlanabilir ve değiştirilebilir. Bu ayrım çok yararlı değildir,
çünkü hem Şeriat, hem de fıkıh belli bir tarihi bağlamda Kur’an`ın ve Peygamber`in sünnetlerinin
insani yorumunun ürünüdür. Bir önergenin Şeriata veya fıkıh`a dayanıp dayanmadığını bilmek
benzer şekilde insani hatalar, ideolojik ve siyasi önyargılar veya taraftarlarının ekonomik
çıkarları ve sosyal kaygıları gibi risklere bağlıdır. Üstüne üstlük, bu ayrımı korumak sadece
pratikte zor değildir, bunu gerçekleştirecek her hangi bir insani çaba da insani ifadelere ve
dolayısıyla da aynı risklere tabi olacaktır. Örneğin, bir kişi riba`nın (ödünçler üzerindeki faiz)
yasaklanmasının Şeriat tarafından fetva edildiğini iddia edebilir. Ama bu iddia fıkıh tarafından
belirlenmiş olan bu kavramın açıkça tanımı veya uygulanması ile ilgili hükümler olmadan bir
anlam taşımaz. Şeriat’ın ve sünnetin ilgili metinlerinin insani yorumlaması iki durumda da
kaçınılmaz olduğundan, bu ikisi arasında bir ayrıma gitmek de çok zorlaşır.
Yukarıdaki önermenin biraz değişik versiyonuna göre de fıkıh ilkeleri zamana ve mekâna
bağlı olarak değişebilecekken, Şeriat’ın temel hedefleri veya amaçları (maqasid al-Shari`a) takip
edilmelidir. Bu fikirle ilgili sorun da Şeriat`ın sözde hedefleri o kadar soyut bir düzeyde ifade
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
34
edilmişlerdir ki bu yüzden ne illa ki İslami’dirler, ne de kamu yönetimi ve idarisi için yeteri kadar
açıktırlar. Bu ilkeler daha açık ve somut ifadelerle sunulduğunda da fıkıh`in karsılaştığı benzer
problemler ve sınırlamalarla karsılaşacaklardır. Örneğin, “dinin korunması” Şeriat’ın
amaçlarından birisidir. Ama bu ilke, söz konusu bağlamda “din”in ne olduğunu açıklayan net bir
tanım olmadıkça ve devlet politikası ve yasaması gereği bu korumanın gerekli şartları ve
sınırlamaları belirginleştirilmedikçe pratik bir faydaya sahip değildir. Din ifadesi Tanrısal
olmayan Budizm ve ateizm gibi gelenekleri de içerir mi? Bir Müslüman başka bir dini veya
inanışı benimseyebilir mi? Din özgürlüğü devletin kamu çıkarı veya ötekilerin hakları için ne
zaman sınırlanabilir? Bu soruların cevabı konuyu hemen fıkıh ilkeleri alanına oturur ki bu da
yukarıda da belirlenen ciddi insan hakları ve siyasi itirazlara yol acar.
İslami bir bakış açısından önceki önermelerimin sonucu olarak vurgulamak önemlidir ki
Şeriat’ın bağlayıcı olduğunu ve onun ilkelerinden herhangi birini takip etmeyerek her Müslüman
kadın ve erkeğin sorumlu olduklarını tamamen kabul ediyorum. Ayrıca inanıyorum ki Şeriat
Müslüman toplumların kamu hayatında önemli bir rol oynamaya devam edecektir. Benim temel
noktam devletin ve onun kurumlarının Şeriat’ın ilkelerini pozitif hukuk kuralları olarak
zorlayamamaları ve zorlamalarına müsaade edilmemesidir. Bu ilkelerin devlet kurumları
aracılığıyla oynayacakları her rol yukarıda açıkladığım kamu muhakemesinin ilkelerine uygun
olarak belirlenmelidir. Bununla birlikte, benim kaygılarımdan birisi de daha sonra da tartışılacağı
gibi sekülerliğin, anayasalcılığın, vatandaşlığın ve insan haklarının ilkelerini desteklemek ve
ilerletmek için Şeriat’ın tarihi yorumlarının iç reformudur.
IV. Çalışmanın Genel Kavramı ve Metodu ve Bu Kitabın Organizasyonu
Yukarıda da açıklanan İslam, devlet ve toplum ile ilgili teoriyi incelemek ve geliştirmek
için bu kitapta sunulan çalışmayı benim öneri niteliğindeki fikirlerime Müslüman cemaatlerin ve
araştırmacıların dâhil olduğu tartışmalarda kullanmaları amacıyla öncelik verecek şekilde
hazırladım ve uyguladım. Bu şekilde, basitçe kitap basıldıktan sonra teorinin geliştirilmesine
katkıda bulunmak yerine, kitabin ve teorinin hazırlanma sürecinde ortaya çıkabilecek karşılıklı
tartışmalara ve ikna olma süreçlerine duyulan ihtiyaca dikkati çekmeyi amaçladım. İçerik ve
konu olarak bu çalışma asıl olarak Şeriat’ın kamusal rolü ile ilgilidir. Bu çalışma böylelikle dini
doktrinin ve pratiğin özel kişisel alan kapsamındaki konularıyla ilgili değildir. Ayrıca, bu çalışma
Şeriat’ın tarihi bir konu olarak analizini yapmaktan ziyade hali hazırdaki rolünü kapsamaktadır.
Başka bir ifadeyle, benim temele dayalı ve doğrulayıcı önerilerime göre, Şeriat Müslüman
toplumların kamusal hayatlarında bir rol oynamaya devam edecektir. Ben, bu rolü belli bir teorik
perspektiften aydınlığa kavuşturmayı ve gerçekleştirmeyi amaçlıyorum. Üstüne üstlük, bu projeyi
uygulama süreci sadece bilgi ve tecrübeleri toplamayı ve bunları yansıtmayı amaçlamadı. Proje
aynı zamanda konu hakkında önemli fikirlerle temasa geçmek için ve değişik Müslüman
kaynaklardan yanıtlar alabilmek için her türlü fırsatı kullandı.
Dolayısıyla bu projenin kamu tartışmaları boyutu projenin çıkış amacı olan teorik öncüle
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
35
ve projenin istenen sonuçlarına uygundur ve onların ayrılmaz bir parçasıdır. Bir yanda tezimi ve
onun sonuçlarını konuyla ilgili yazılı olarak bulanamayabilecek en yakın zamanlı ve gelecek
odaklı fikirlerin yansımalarından ve anlayışlarından geliştirmeye çalıştım. Ayrıca, başlangıçtan
itibaren ve olabilecek en erken zamanda teorik analizlerimi kamu politikalarına ve pratikteki
uygulamalara bağlı olarak planladım. Bir yanda fikirlerimi etkili bir şekilde iletişimde kullanmak
amacıyla ihtiyaç duyacağım kapasiteyi geliştirir ve rafine ederken ve kendi fikirlerimin
geçerliliğini ve ortaya çıkarabilecekleri sonuçları test ederken, ayni zamanda varılan düşüncelere
katkıda bulunabileceğim yollar aradım. Başka bir şekilde söylersem, tümüyle akademik olarak
izole edilmiş bir ortamda bir sonuç demeci yazmak yerine, araştırma ve yazma safhalarında kasti
olarak mümkün olabilecek itirazları ve onlara verilebilecek uygun cevapları belirleyerek
önerdiğim teorinin öngördüğü değişim için hali hazırdaki savunmayı vurgulamaya calisiyim.
Bunlara ek olarak bu çalışmanın sonucunun bütünlüğü ve tutarlılığını düşündüğüm kadar ikna
edici olabilme kapasitemi de göz önüne aldım.
Bu şekilde bu çalışmaya önce bir ‘kavram makalesi’ ile başladım. Bu makaleyi Ocak
2004 ve Şubat 2005 tarihleri arasında değişen zaman aralıklarıyla Jos (Nijerya); İstanbul
(Türkiye); Kahire (Mısır); Hartum (Sudan); Taşkent ve Semerkant (Özbekistan); Yeni Delhi,
Aligar, Mumbay ve Koşin (Hindistan) ve Cakarta ve Yogcakarta`ya (Endonezya) yaptığım çeşitli
gezilerde birçok araştırmacı ve fikir liderine dağıttım ve onlarla tartıştım. Yerel araştırmacıların
yardımıyla bu mekânlarda kişisel görüşmeler yapabildim, yuvarlak masa toplantıları, seminerler
ve kamuya acık dersler düzenleyebildim. Ayrıca, temel önerilerim ve sonuçları üzerine
Avrupa’nın ve Amerika Birleşik Devletleri`nin çeşitli şehirlerinde kamuya açık dersler verdim.
Makale önce İngilizce olarak hazırlanmıştı. Daha sonra Mısır`daki ve Endonezya`daki yuvarlak
masa tartışmalarını ve kişisel görüşmeleri kolaylaştırabilmek için Arapçaya ve Endonezyacaya
çevrildi. Bu surecin çeşitli evrelerinde aldığım veya bu faaliyetler sonrasında edindiğim
izlenimlere göre kendim sonuç çıkardığım eleştirel yorumlara ve önerilere yanıt olarak orijinal
makalenin kavramlarını yeniledim ve geliştirdim. Bu müdafaa temelli çalışmanın başka önemli
bir boyutu da kitabin ilk önce Urduca ve Endonezyaca çevirilerinin basılacak olmasıdır.
Böylelikle Güney Doğu ve Güney Asya’daki en geniş Müslüman okuyucu kitlelerine
ulaşılabilecektir.
Fakat minnetle itiraf etmeliyim ki analizimin temel bilgileri ve anahtar unsurları İstanbul,
Yeni Delhi, Koshin, Cakarta ve Yogcakarta`daki yerel araştırmacıların çalışmalarına
dayanmaktadır. Kahire ve Hartum`dan toplanan Arapça materyaller bu kitaba direk olarak
eklenmemişlerdir. Ama bu materyaller Arapça basılacak olan farklı bir baskının temelini
oluşturacaklardır. İlk başta hazırladığım kavram makalemin ışığında ve rehberliğinde bu
araştırmacıların her biri basilmiş ve basılmamış kaynakları topladılar ve özetlediler ve kendi
dillerinde (Türkçe, Bahasa Endonezyacası ve Urduca) ve İngilizcede görüşmeler yaptılar. Ben de
onlarla mekânlarına yaptığım ziyaretler esnasında ve daha sonraki fikir alış verişleri ve karşılıklı
yorumlar sayesinde görüşmeye devam ettim.
Bu araştırma ve müdafaa süreçleri boyunca var olan uluslararası bağlam göz önüne
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
36
alındığında görüşme yapılan ve diyaloga girilen birçok Müslümanın belli duyarlılıklarına önem
vermeye çalıştım. Bir yandan anladım ki benim bu çalışmada geliştirmeye ve teşvik etmeye
çalıştığım teori, Müslüman toplumların Batının hegemonyasından ve ekonomik küreselleşmeden
kaynaklanan siyasi ve güvenlik endişeleri göz önüne alınmadıkça kabul edilmesi zor olacaktır.
Bu faktörler, bir de bazı Batılı hükümetlerde ve nüfuslarının bazı kesimlerinde artan düşmanlık
ve Müslümanlara ve İslam’a duyulan şüphe yüzünden benim teorimi ilerletmeme engel olacak
şekilde daha da güçleşecektir. Öte yandan, sürekli vurgulamaya gayret ederek belirttiğim gibi
Müslümanlar benim sekülerlik, çoğulculuk, anayasalcılık, insan hakları ve vatandaşlık üzerine
kurmaya çalıştığım fikirleri bunları Batıdan dayatılan kavramlar olarak görüp hemen ellerinin
tersi ile itmeden, kendi perspektiflerinden bakarak ciddiye almaya calismalidirlar. Benim
göstermeye çalıştığım şey her yerdeki Müslümanlar için en karlı yatırımın bu değerlere yapılan
yatırım olduğudur. Müslümanlar Batılı hükümetlerin ve toplumların kendi topraklarında
yaptıklarına veya Müslüman toplumlarla ilgili olarak yapamadıklarına bakmadan, bu değerleri
kendi milli politikalarında ve uluslararası ilişkilerinde kendilerine ait öncelikler olarak
kullanmalıdırlar.
Bu kitabin amacı ve içeriği şöyledir: Öncelikle kitap, önerilen teorinin Müslüman
toplumların tarihi tecrübelerinde kökleri olup olmadığına bakarak teorinin doğası ve amaçları ile
ilgili bir tartışma başlatacaktır. Bu boyut 1. Bölümde akademik kaynaklara gönderme yapmadan
genel kavramlarla sunulacaktır. Akademik göndermeler 2. Bölümdeki önerilen teorinin temelini,
amaçlarını ve tarihini kaynaklarını açıklayan daha detaylı bir tartışma ile yapılacaktır. 3. Bölüm
İslami açıdan anayasalcılık, insan hakları ve vatandaşlık konularını ele alacaktır. 4. Bölümdeki
karşılaştırmalı analiz Batı toplumlarındaki sekülerliğin derinleşmiş bağlamsal yapısını
vurgulamayı amaçlayacaktır. Böylelikle bu kavramın pratikte nasıl tartışmalı ve değişebilir
kaldığı gösterilecektir. Bu bölümde göstermeye çalıştığım gibi, sekülerlik ile ilgili önceden
belirlenmiş sonuçları olan sabit bir model yoktur. Bu yüzden, sekülerlik kavramının bir
toplumdan alınarak öteki topluma aynen uygulanması mümkün değildir. Çoğulculuğun bazı
niteliklerinin zamanla ortaya çıkacağı doğru bir önermedir. Ancak bu, önerilmiş bir doktrinin
mantıki veya kendiliğinden gelişen bir ürünü olmaktan ziyade, farklı toplumların pratikteki
tecrübelerinin teorik analizinin daha sonra ortaya çıkacak sonucudur. Türkiye, Hindistan ve
Endonezya üzerine temasal çalışmalar beşinci, 6. ve 7. Bölümlerde açıklanacak, böylelikle var
olan durumlarda İslam, devlet ve toplum arasındaki ilişki üzerine önerilen teorinin değişik
boyutları gösterilecek ve izah edilecektir.
Bu bölümü tamamlarken önemli bir nokta ile ilgili bir öneride bulunmak istiyorum. Din,
devlet ve toplum arasındaki üçlü ilişkinin var olan küresel durumu genel olarak tüm insan
topluluklarında benzer meydan okumalarla karsılaşır. Bir yanda kolonileşme-sonrası Afrika ve
Asya toplumları ve öteki yanda eski kolonici ve yeni-kolonici Batı toplumları arasındaki güç
ilişkilerindeki farklılıklara karşın bu böyledir. Ekonomik ve kültürel küreselleşmenin hızla
güçlenen modelleri; anayasalcılığın ve demokratik yönetimin değerlerini, uluslararası hukukiliği
ve tüm ülkelerin iç ve dış politikalarında insan haklarının evrenselliğinin birbirlerini karşılıklı
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
37
güçlendirmesini gerektirir. Bu gelişmeler aynı zamanda hukuk devletini ve insan haklarının
evrenselliğini koruyacak iç ve dış kurumların tedbirli olarak desteklenmesi gerekliliğini vurgular.
Tüm insan toplulukları nasıl kategorize edilirlerse edilsinler bu sorunlarla yüz yüze gelirler. Ama
benim bir Müslüman olarak temel kaygım her hangi bir ülkede azınlık veya çoğunluk olan
Müslüman toplumlar ve cemaatlerle ilgilidir.
Bu kitabin mesajı asıl olarak İslam, toplum ve devlet arasındaki sağlıklı ve yapıcı bir
ilişkinin gerekliliklerinden kaynaklanabilecek derin bir şaşkınlık ve belirsizlikten acı çeken her
yerdeki Müslümanlara yöneliktir. Ben özellikle Müslüman toplumların iç yönetiminde ve
diğerleri ile uluslararası ve cemaatler arası ilişkilerinde ortaya çıkabilecek şaşkınlığın ve
belirsizliğin ciddi sonuçları ile ilgileniyorum. Sonuç olarak bu çalışmaya güçlü bir ivedilik
duygusu ile yaklaşıyorum. Çünkü inanıyorum ki bu ilişkileri açıklamakta başarısız olmak
günümüz Müslüman toplumlarında siyasi istikrarın sağlanmasında, ekonomik gelişmeyi
başarmada ve sosyal adalete ulaşmada en güçlü engellerdir. Bu toplulukların ve cemaatlerin her
yerde yüz yüze geldiği tek önemli problemin bu olduğunu iddia etmiyorum. Ancak, bunun iç ve
dış politikada çok boyutlu olarak ve her şeyi etkileyerek, değişen derecelerde ve farklı biçimlerde
tüm Müslümanların en önemli konularından biri olduğuna inanıyorum. Ayrıca bu temel
konuların bu terimlerle açıkça tartışılmadığı yerlerde bile teorik bir açıklamanın gerekliliğine
inanıyorum. Bu, sadece var olan fikirleri ortaya koymak veya onaylamak anlamına gelse de teorik
bir yansıtmaya duyulan ihtiyacı göstermektedir.
Müslümanlar arasındaki benim ortaya attığım bazı konuları acık olarak tartışmaya karsı
duyulan ciddi direnişin de ya bir İslami devleti destekleyenler arasındaki endişelere ya da benim
fikirlerimin anti-İslamcı bir sekülerlik anlayışını cesaretlendireceği fikrine bağlı olduğundan
kuşkulanıyorum. Bana göre bu endişeler abartılı ve haksızdır. Yine de inanıyorum ki ciddiye
alınmalıdırlar. Her şeye rağmen, İslam’ın ne devlet tarafından zorlanabileceğine, ne de
Müslüman toplumların kamu hayatlarından dışlanabileceğine inanıyorum. Bu tür çabaların insani
bedeli başarısız olmaya mahkûm olmalarıdır ve bizi sadece bir anda ortadan kaybolmalarını
dilemek veya devleti bunları baskıyla durdurması için atamak yerine, bu çabalara iyi
bilgilendirilmiş ve kararlı karsı-fikirlerle meydan okumaya çağırır. Birlikte hareket etmeden hiç
bir şey olmaz. Devleti yönetenler, özellikle yalnız başlarına veya izole edilmiş küçük gruplarda
hareket eden düşünürleri ve eylemcileri ayırmak ve manipüle etmek hususunda her zaman için
daha yetkindirler. Her şekilde kamuya açık tartışmalardan ve yansımalardan kaçınmak, ne bu
endişeleri göz önüne alacaktır, ne de bu konuların günümüz Müslüman toplumların ve
cemaatlerin hayatındaki kritik önemini azaltacaktır.
©Abdullahi Ahmed An-Na`im
38
Download