1. De Sarro A, La Camera E, Fera MT. New and

advertisement
1
Değerli meslektaşlarım;
Günümüzde tıp alanında meydana gelen ilerlemeler ve gelişen teknolojiler sayesinde
pek çok hastalığa çare bulunmakta ve insan ömrü her geçen gün uzamaktadır. Ancak her
gelişme beraberinde bir takım olumsuzlukları da getirmektedir. Gelişen kanser tedavileri, organ
nakli, bağ dokusu hastalıklarının tedavisi sonucu sayıları giderek artan bir bağışıklığı
baskılanmış insan grubu da ortaya çıkmıştır. Bu grupta meydana gelen fırsatçı infeksiyonlar da
doğal olarak klasik infeksiyonlardan farklı ve üstesinden gelinmesi de oldukça güç problemler
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bağışıklığı baskılanmış grupta sıklığı artan ve her geçen gün
önemi daha da anlaşılan infeksiyonların başında invazif mikozlar gelmektedir. Batı Anadolu
Mantar Çalışma Grubu (BAMCAG), bu fırsatçı infeksiyonlara yaklaşım konusunda
deneyimlerini paylaşmak isteyen bir grup genç İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji
uzmanı tarafından 2006 yılında kurulmuştur. Başlangıçta Adnan Menderes, Dokuz Eylül,
Pamukkale ve Süleyman Demirel Üniversiteleri ile İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma
Hastanesi olmak üzere beş merkezden uzmanların katılımıyla oluşan grup daha sonra sırasıyla
Celal Bayar, Ege ve Akdeniz Üniversitelerinin katılımıyla genişlemiştir. Tamamen bağımsız ve
gönüllülük esasına göre çalışmalarını yürüten bu grupta sayılan merkezlerden İnfeksiyon
Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanlarının yanı sıra, Mikrobiyoloji ve Klinik
Mikrobiyoloji, İç Hastalıkları ve Göğüs Hastalıkları uzmanları da bulunmaktadır.
Kuruluşundan bugüne çeşitli bilimsel araştırma ve eserlere imza atan BAMÇAG 2009 yılında,
bu tarihe kadar kendi içinde yürüttüğü toplantılarda tartışılan konuları siz değerli
meslektaşlarımızla paylaşmak ve birlikte tartışmak amacıyla bu bilimsel toplantıyı planlamıştır.
Bu bilimsel toplantının sizlerin katkılarıyla daha bir anlam ve değer kazanacağını düşünüyor,
sizlerle 12-13 Aralık 2009 tarihlerinde Çeşme’de buluşmayı dört gözle bekliyoruz.
Sevgi ve saygılarımla
Dr. Nur Yapar
Batı Anadolu Mantar Çalışma Grubu Başkanı
2
Simpozyum Başkanı
Dr. Nur YAPAR
Simpozyum Sekreterleri
Dr.M. Bülent ERTUĞRUL
Dr.Hüsnü PULLUKÇU
Düzenleme Kurulu
Dr.Meltem AVCI
Dr.Selda Sayın KUTLU
Dr.Sema ALP ÇAVUŞ
Dr.Gülşen MERMUT
Dr.Çiğdem Banu ÇETİN
Dr.Vildan AVKAN OĞUZ
Dr.Onur KAYA
Dr.Suzan SAÇAR
Bilimsel Kurul
Dr.Meltem AVCI
Dr.Onur KAYA
Dr. Emel CEYLAN
Dr.Selda Sayın KUTLU
Dr.Çiğdem Banu ÇETİN
Dr.Gülşen MERMUT
Dr.Sema ALP ÇAVUŞ
Dr. Dilek METİN
Dr. Nil ÇULHACI
Dr.Vildan AVKAN OĞUZ
Dr.Yelda Özsunar DAYANIR
Dr.Hüsnü PULLUKÇU
Dr.Çağrı ERGİN
Dr.Güray SAYDAM
Dr.M. Bülent ERTUĞRUL
Dr.Özge TURHAN
Dr.Münire GÖKIRMAK
Dr.Emel TÜMBAY
Dr.Can Zafer KARAMAN
Dr.Nur YAPAR
3
İÇİNDEKİLER
I-Toplantı Programı
4-5
II-Konuşma Metinleri
6-53
Birinci Oturum: Invaziv Fungal İnfeksiyonların Epidemiyolojisi
-Maya Epidemiyolojisi: Nur YAPAR
26-8
-Küf Epidemiyolojisi: Özge TURHAN
9-12
-Ege Bölgesinde Fungal Etkenlerin Doğal Dağılımı: Çağrı ERGİN
13
İkinci Oturum: İnvaziv Fungal İnfeksiyonlara Klinik Yaklaşım
-Nötropenik Hastada IFI’a Klinik Yaklaşım: Güray SAYDAM
14-20
-Nötropenik Olmayan Hastada Akciğerde Klinik Yaklaşım: Emel CEYLAN
21-26
-Nötropenik Olmayan Hastada Akciğer Dışında Klinik Yaklaşım: Banu ÇETİN
Üçüncü Oturum Fungal İnfeksiyonlarda Tanısal Yaklaşım
-Mikrobiyolojik Tanı: Dilek METİN
27-29
-Santral Sinir Sistemi İnfeksiyonlarında Radyolojik Bulgular: Yelda Ö.DAYANIR
30
-Akciğer İnfeksiyonlarında Radyolojik Bulgular: Can Zafer KARAMAN
31-33
-İnvaziv Fungal İnfeksiyonlarda Patolojik Bulgular: Nil ÇULHACI
34
Dördüncü Oturum: Antifungal Ajanlar
-Polien Grubu Antifungaller: Gülşen MERMUT
35-36
-Azol Grubu Antifungaller: Selda SAYIN-KUTLU
37-38
-Ekinokandin Grubu Antifungaller: Onur KAYA
39-42
Beşinci Oturum: Sık Rastlanan Fungal İnfeksiyonlarda Uluslar arası Tedavi Kılavuzları
-Kandidiyaz: Hüsnü PULLUKÇU
43-48
-Kriptokokoz: Meltem AVCI
49-53
4
Batı Anadolu Mantar Çalışma Grubu (BAMÇAG) 2009
12-13 Aralık 2009
Altın Yunus /Çeşme
Cumartesi
12.00-13.00 ÖĞLE YEMEĞİ
13.00-13.15 Açılış Konuşması: Nur YAPAR
13.15-14.00: Açılış Konferansı:
Türkiye’de Mikolojinin Tarihi: Emel TÜMBAY
14.00-15.00 Birinci Oturum: Invaziv Fungal İnfeksiyonların Epidemiyolojisi
Maya Epidemiyolojisi: Nur YAPAR
Küf Epidemiyolojisi: Özge TURHAN
Ege Bölgesinde Fungal Etkenlerin Doğal Dağılımı: Çağrı ERGİN
15.00-15.30 KAHVE ARASI
15.30-16.30 İkinci Oturum: İnvaziv Fungal İnfeksiyonlara Klinik Yaklaşım
Nötropenik Hastada IFI’a Klinik Yaklaşım: Güray SAYDAM
Nötropenik Olmayan Hastada Akciğerde Klinik Yaklaşım: Emel CEYLAN
Nötropenik Olmayan Hastada Akciğer Dışında Klinik Yaklaşım: Banu ÇETİN
16.30-17.00 KAHVE ARASI
17.00- 18.30 Üçüncü Oturum Fungal İnfeksiyonlarda Tanısal Yaklaşım
Mikrobiyolojik Tanı: Dilek METİN
Santral Sinir Sistemi İnfeksiyonlarında Radyolojik Bulgular: Yelda Ö.DAYANIR
Akciğer İnfeksiyonlarında Radyolojik Bulgular: Can Zafer KARAMAN
5
İnvaziv Fungal İnfeksiyonlarda Patolojik Bulgular: Nil ÇULHACI
18.30-19.15 UYDU SİMPOZYUM
20.00: AKŞAM YEMEĞİ
Pazar
09.00-10.15: Dördüncü Oturum: Antifungal Ajanlar
Polien Grubu Antifungaller: Gülşen MERMUT
Azol Grubu Antifungaller: Selda SAYIN-KUTLU
Ekinokandin Grubu Antifungaller: Onur KAYA
10.15-11.30: Beşinci Oturum: Sık Rastlanan Fungal İnfeksiyonlarda Uluslar arası Tedavi
Kılavuzları
Kandidiyaz: Hüsnü PULLUKÇU
Kriptokokoz: Meltem AVCI
11.30-12.00: KAHVE ARASI
12.00-13.15: Altıncı Oturum: Olgularla Tartışalım
Kandidüri: Vildan AVKAN-OĞUZ
İnvaziv Pulmoner Aspergilloz: Münire GÖKIRMAK
Mukormikoz: Sema ALP-ÇAVUŞ
13.15: KAPANIŞ OTURUMU
6
Kandida Epidemiyolojisi
Doç. Dr. Nur Yapar
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi
İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD, İzmir
[email protected]
Kandidemiden endoftalmite kadar pek çok ciddi klinik tabloyu içeren invazif
kandidiyaz özellikle altta yatan ciddi hastalığı olan bireylerde giderek artan sıklıkta ortaya
çıkmaktadır. Tüm invazif fungal infeksiyonlar gibi kandida infeksiyonları da önemli mortalite
ve morbidite nedenidir.
Kandidaya bağlı kan dolaşımı infeksiyonları ABD’de tüm kan
dolaşımı infeksiyonları arasında 4. sırada bildirilmekte olup, bu klinik tabloda atfedilen
mortalite % 47, her bir epizodun ek maliyeti 40.000 dolar olarak bildirilmektedir.
Candida cinsi funguslar; 4-6 m boyunda, ince duvarlı, tomurcuklanarak üreyen küçük
mayalardır. Kandidalar, insanda deri, gastrointestinal kanal ve genitoüriner sistem gibi
bölgelerde flora üyesi olarak bulunurlar. Ayrıca dış ortamda da cansız yüzeylerde
saptanabilirler. İnsandaki infeksiyonlar ise genellikle endojen kaynaklıdır. Boyanmamış
preparatlarında tomurcuklanan maya hücreleri hifler veya yalancı hifler görülebilir. Rutinde
kullanılan besiyerlerinde krem renkli düzgün koloniler şeklinde ürerler. Candida’ların yaklaşık
150’den fazla türü olmasına rağmen 15 tanesi insanda patojendir: Candida albicans, Candida
glabrata, Candida tropicalis, Candida parapsilosis, Candida krusei, Candida guilliermondii,
Candida lusitaniae, Candida dubliniensis, Candida pelliculosa, Candida kefyr, Candida
lipolytica, Candida famata, Candida inconspicua, Candida rugosa, Candida norvegenis.
İnsanda en sık etken C. albicans’tır.
Gerek Avrupa gerekse Amerika’da yapılan çalışmalarda, invazif kandidiyaz
insidansının 1970’lerin başından 1990’lara kadar giderek arttığı bildirilmiştir. European
Confederation of Medical Mycology (ECMM) tarafından 1997-1999 yılları arasında
tamamlanan çok merkezli bir çalışmada insidans 0.20-0.38/1000 hastaneye başvuru ve 0.31044/10.000 hasta günü olarak bildirilmiştir. Bu hızlar yaklaşık olarak aynı tarihlerde ABD’de
yapılan çalışmalarda daha yüksek (1.9-2.0/1000 hastaneye başvuru) bildirilmiştir. 1990’ların
başına kadar bağışıklığı baskılanmış bireylerde en sık invazif fungal infeksiyon etkeni
7
kandidalar olarak bildirilmiştir. Bu tarihten sonra aspergilloz sıklığında artışla birlikte etken
spektrumunda aspergillus lehine bir değişiklik olmuştur.
Ülkemizde kandida infeksiyonlarının insidansının bildirildiği ulusal bazda herhangi bir
çalışma bulunmamaktadır. Ancak 2000-2003 yılları arasında kendi hastanemizde yaptığımız bir
çalışmada kandidaların etken olduğu kan dolaşımı infeksiyonu insidansı 0.56/1000 hastaneye
başvuru olarak bulunmuştur. Yıllar içinde insidansın istatistiksel olarak anlamlı artış gösterdiği
de aynı çalışmada saptanmıştır.
Tür dağılımına bakıldığında infeksiyonların yarıdan fazlasını yine C. albicans
oluşturmakla beraber hasta grubuna göre değişen sıklıklarda albicans dışı etkenler artma
eğilimindedir. Albicans dışı grup özellikle hematolojik maligniteli grupta artış göstermektedir.
EORTC tarafından planlanan çok merkezli bir çalışmada solid tümörlü hastalarda C. albicans
olguların %70’inden sorumluyken, hematolojik maligniteli hastalarda bu oran % 36 olarak
bulunmuştur. Etken spektrumunda altta yatan hastalık yanı sıra yaş da etkili bir faktör olarak
bildirilmekte olup C. parapsilosis sıklığı yaşla birlikte azalmakta ve C. glabrata sıklığı
artmaktadır.
Hastanemizde 2000-2003 yılları arasındaki çalışmada etken dağılımına bakarsak,
olguların % 57.7’sinde C. albicans kalanında ise sırasıyla; C. tropicalis (% 20.2), C.
parapsilosis (% 12.5), C. guilliermondii (% 3.8), C. glabrata (% 3.8) etken olarak saptanmıştır.
Çalışma grubumuzun 2008-2009 yıllarında yaptığı çalışmada da etkenler sırasıyla; C.
albicans (% 45.8), C. tropicalis (% 24.1), C. parapsilosis (%14.5). C. glabrata (%4.8) olarak
bulunmuştur.
Kaynaklar
1. Bouza E, Munoz P. Epidemiology of candidemia in intensive care units. Int J
Antimicrob Agents 2008; 32(Suppl 2): S87-S91.
2. Cömert F, Külah C, Akraş E, Eroğlu O, Özlü N. Identification of Candida species
isolated from patients in intensive care unit and in vitro susceptibility to fluconazole for
a 3-year period. Mycoses 2006; 50: 52-7.
3. Guery PB, Arendrup MC, Auzinger G, et al. Management of invazive candidiasis and
candidemia in adult non-neutropenic intensive care patients: Part I. Epidemiology and
diagnosis. Intensive Care Med 2009; 35; 55-62.
4. Lass Flörl C. The changing face of epidemiology of invasive fungal disease in Europe.
Mycoses 2008; 52: 197-205.
8
5. Ostorsky-Zeichner L, Pappas PG. Invasive candidiasis in the intensive care unit. Crit
Care Med 2006; 34(3): 857-63.
6. Pappas PG. Invasive Candidiasis. Infect Dis Clin N Am 2006; 20: 485-506.
7. Pfaller MA, Diekema DJ. Epidemiology of invasive candidiasis: a persistent public
health problem. Clin Microbiol Rev 2007; 20(1): 133-63.
8. Yapar N, Uysal U, Yucesoy M, Cakir N, Yuce A. Nosocomial bloodstream infections
associated with Candida species in a Turkish University hospital. Mycoses 2006; 49:
134-8.
9. Yapar N, Pullukcu H, Avkan-Oğuz V, Sayın-Kutlu S, Ertugrul B, Sacar S, Cetin B,
Kaya O. Evaluation of species disrtibution and risk factors of candidemia: a multicenter
case-control study. Mycoses 2009; 52(Suppl 1): 61-2.
9
Küf Türlerinin Epidemiyolojisi
Yrd. Doç. Dr. Özge Turhan
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi
İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD
Tüm dünyada, özellikle immünsüpresif hastalarda invaziv fungal infeksiyonların
epidemiyolojisinde önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişiklikler hem insidansta
artma hem de spektrumda değişiklik şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Özellikle invaziv küf
mantarı infeksiyonlarının insidansında artış olduğu birçok çalışmada bildirilmiştir. ABD’ de
1980 yılında invaziv fungal infeksiyonlar, 828 ölüm ile fatal infeksiyonlar arasında 10. sırada
yer alırken; 1997 yılında bu infeksiyonlar 2370 ölüm ile 7. sıraya yükselmiştir.
ASPERGİLLUS TÜRLERİNİN EPİDEMİYOLOJİSİ
Aspergillus türleri tüm dünyada, toprakta, suda, havada, yiyeceklerde ve özellikle
çürümüş bitkilerde yaygın olarak bulunmaktadır. Dünya genelinde havadaki sporların %0.1-22’
sini oluştururlar. Genellikle solunum yoluyla alveollere ulaşacak kadar küçük (2.5-3 µm) olan
konidyumlar alınır. Deri ve kornea diğer giriş kapılarını oluşturabilir.
Doğada yaygın olarak bulunan, konidyumlarına hava yoluyla ya da biber vd. yiyecekler
yoluyla günlük olarak sıkça maruz kalınan Aspergillus türleri, bağışıklık sistemi sağlam
kişilerde çok nadiren infeksiyon etkeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa immunsüprese
kişilerde etkene karşı duyarlılıkta artış ve infeksiyonlar görülmektedir. Uzayan ve derin
nötropenik (<100 nötrofil/µl) hastalar invaziv aspergillozis açısından
yüksek risk
taşımaktadırlar. Organ ve kemik iliği nakli yapılan hastalar, kortikosteroid ve TNF-α
antagonistleri dâhil immunsüpresif tedavi alan hastalar, invaziv aspergillozis açısından diğer
risk gruplarını oluşturmaktadır. Avrupa ülkelerinde hematolojik malignitesi olan, hematopoetik
kök hücre/kemik iliği nakli yapılan ya da yoğun bakımda kalan hastalarda aspergillozis
insidansı %0.4-23 arasında bildirilmiştir. Aspergillus fumigatus aspergillozisde en sık etken
olarak karşımıza çıkmaktayken son yıllarda Aspergillus flavus ve Aspergillus terreus gibi
fumigatus dışı türlerde artış olduğu görülmektedir.
Özellikle hematopoetik kök hücre ya da kemik iliği nakli yapılan hastalarda
infeksiyonların epidemiyolojisinde değişiklik ve invaziv aspergillozis insidansında artış tespit
edilmiştir.
Transplantasyon
sonrası
100
gün
invaziv
aspergillozis
açısından
risk
oluşturmaktayken, nakil sonrası erken dönemde (<20 gün) insidansta belirgin bir artış
10
görülmektedir. Bir kanser merkezinde hematopoetik kök hücre nakli alıcılarında yapılan
çalışmada, 1992 yılında %7.3 olan invaziv aspergillozis insidansının giderek artarak 1998
yılında %16.9’ a ulaştığı bildirilmiştir. İnvaziv aspergillozis riskinin düşük olduğu bilinen
otolog transplant alıcılarında da %1.1’ den %5.3’ e varan bir artış olduğu tespit edilmiştir.
İnvaziv küf mantarı infeksiyonlarındaki artışın nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Ancak
erken posttransplant dönemdeki sağkalımda artışın, hazırlayıcı kemoterapi şemalarının,
sitomegalovirus infeksiyonunun önlenmesine yönelik stratejilerin ve kök hücre için farklı
kaynakların kullanılmasının bu artışta rol oynamış olabileceği düşünülmektedir. Değişen
epidemiyolojiye bu hasta grubuna uygulanan non-miyeloablatif prosedürler, -akut ya da kronik
graft-versus-host tedavisinde yüksek doz kortikosteroid kullanımı sonucu gelişen nötropeni
nedeniyle- katkıda bulunmuştur.
Solid organ transplantasyonu yapılan hastalarda da benzer eğilimler gözlenmektedir.
Daha önceleri invaziv küf mantarı infeksiyonlarının hemen hepsi Aspergillus türleriyle
oluşurken son zamanlarda organ transplant alıcılarında Aspergillus türleri dışındaki mantarların,
küf mantarı infeksiyonlarının %37’ sinden sorumlu olduğu ve mortalitenin daha yüksek olduğu
tespit edilmiştir. Ayrıca günümüzde küf mantarı infeksiyonlarının nakil sonrası daha geç
dönemlerde görülme sıklığı artmıştır. Solid organ transplantasyonu yapılan hastalarda invaziv
pulmoner aspergillozis insidansı nakil yapılan organa göre değişmektedir. Bir çalışmada
böbrek nakli sonrası invaziv pulmoner aspergillozis insidansı %0.7 iken, akciğer nakli sonrası
bu oran %8.4 olarak bildirilmiştir.
Aspergillus türleri hastane infeksiyonları etkeni olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Dünyada ve ülkemizde hastane kaynaklı küf mantarı infeksiyonlarında Aspergillus türleri en
çok izole edilen etkenlerdir.
ZYGOMYCETES TÜRLERİNİN EPİDEMİYOLOJİSİ
Yüksek mortalite oranlarına sahip Zygomycetes türleri, invaziv fungal infeksiyon
etkenleri arasında artan oranlarda yerini almaktadır. Zygomycetes türleri, Mucorales,
Mortierellales ve Entomophthorales takımlarından oluşur. Mucorales takımının elemanları olan
Rhizopus, Absidia, Mucor ve Rhizomucor geniş bir coğrafi dağılıma sahiptir. En fazla toprakta,
çürümüş meyve ve sebzelerde ve küflenmiş ekmekte bulunurlar.
Doğada yaygın olarak bulunmalarına rağmen, düşük virulansa sahip olmaları ve
üremeleri için uygun ortama ihtiyaç duymaları nedeniyle hazırlayıcı faktörler varlığında
infeksiyonlara neden olurlar. Hematolojik maligniteli hastalarda, HIV pozitif hastalarda, kemik
iliği nakli yapılan ya da kortikosteroid tedavisi alan nötropenik ve immunsüpresif hastalarda
11
zigomikozis riski artmıştır. Diyabetik ketoasidoz, kontrolsüz diyabet, kronik metabolik asidoz
gibi metabolik durumlar; deferoksamin tedavisi; yanık, cerrahi, travma gibi deri-yumuşak doku
bütünlüğünü bozan durumlar; vorikonazol profilaksisi diğer risk faktörleri arasında yer
almaktadır. Hazırlayıcı faktörlerin düzeltilmediği, risk faktörü bulunan hastalarda mortalite
oldukça yüksektir. Hematolojik maligniteli hastaların dâhil olduğu bir çalışmada zigomikozis
ilişkili mortalite %64 oranında bildirilmiştir. Değişik çalışmalarda hematolojik maligniteli
hastalarda ve kemik iliği nakli yapılan hastalarda mukormikoz insidansı %1-4 arasında
değişmektedir.
Zigomikozis epidemiyolojisi gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında farklılık
göstermektedir. Gelişmiş ülkelerde hala nadir görülmekteyken ve daha çok hematolojik
malignite, transplantasyon, kemoterapi vb. risk gruplarında ön plandayken; gelişmekte olan
ülkelerde -özellikle Hindistan’ da- insidans giderek artmakta ve kontrolsüz diyabetli hastalar en
önemli risk gruplarını oluşturmaktadırlar.
DİĞER KÜF MANTARLARININ EPİDEMİYOLOJİSİ
Fusarium türleri, tüm dünyada toprak, bitki artıkları ve benzer organik maddelerin
üzerinde bulunan küf mantarlarıdır. Nötropenik hastalarda giderek artan oranda görülen
fusariyozis daha çok deri lezyonları, sinobronşial infeksiyon, beyin apsesi, peritonit ve
dissemine form olarak karşımıza çıkmaktadır. Çoğunluğunu AML hastalarının oluşturduğu bir
çalışmada Fusarium türlerinin, infeksiyonların %0.1’ den sorumlu olduğu tespit edilmiştir.
Ondört hematoloji merkezinin katıldığı başka bir çalışmada ise mikrobiyolojik olarak % 1.7
oranında
Fusarium
infeksiyonu
dökümente
edilmiştir.
Fusarium
infeksiyonlarında
hematopoetik kök hücre ya da solid organ nakli, hematolojik kanserler, yanık, kortikosteroid
kullanımı, nötropeni, ciddi immunsupresyon ve graft-versus-host hastalığı risk faktörleri olarak
yer almaktadır. Fusarium infeksiyonlarında immunkompromize hastalarda %50-90 mortalite
oranları bildirilmektedir.
Scedosporium türleri ise hem immunkompetan hem de immunkompromize hastalarda
lokal ve dissemine infeksiyonlara neden olabilen, toprak, gübre, çürümüş sebze ve diğer doğal
ortamlarda bulunan küf mantarlarıdır. Scedosporium apiospermum ve Scedosporium
prolificans tıbbi öneme sahiptir. Özellikle hematolojik kanserli hastalarda ve transplant
alıcılarında dissemine infeksiyonlar bildirilmektedir.
Sonuç
olarak
dünyanın
pek
çok
ülkesinde
invaziv
fungal
infeksiyonların
epidemiyolojisinde bir kayma söz konusudur. İnvaziv küf mantarı infeksiyonlarının önemi ve
12
görülme sıklığı giderek artmakta; ayrıca sık görülen mantarların dışında küf mantarları etken
olarak karşımıza çıkmaktadır.
KAYNAKLAR
1. Erjavec Z, Nelemans HK, Verweij PE. Trends in invasive fungal infections, with
emphasis on invasive aspergillosis. Clin Microbiol Infect. 2009;15(7): 625-33.
2. Jantunen E, Nihtinen A, Anttila VJ. Changing landscape of invasive aspergillosis in
allogeneic stem cell transplant recipients. Transpl Infect Dis. 2008;10(3):156-61.
3. Kuştimur S. Aspergillus, Fusarium türleri ve diğer küf mantarları. Topçu Willke A,
Söyletir G, Doğanay M (editörler). Enfeksiyon Hastalıkları ve Mikrobiyolojisi. 3. Baskı.
İstanbul: Nobel Tıp Kitapevi, 2008:2458-68.
4. Lass-Flörl C. The changing face of epidemiology of invasive fungal disease in Europe.
Mycoses. 2009;52(3):197-205.
5. Maschmeyer G. The changing epidemiology of invasive fungal infections: new threats.
Int J Antimicrob Agents. 2006;27 Suppl 1:3-6.
6. Meis JF, Chakrabarti A. Changing epidemiology of an emerging infection:
zygomycosis. Clin Microbiol Infect. 2009; 15 Suppl 5:10-4.
7. Uzun Ö. İnvaziv fungal infeksiyonların değişen epidemiyolojisi. In: Önemli ve Sorunlu
Fungal İnfeksiyonlar. Ulusoy S, Arman D, Uzun Ö (editörler). Ankara: Bilimsel Tıp
Yayınevi, 2006: 21-6.
8. Zilberberg MD, Shorr AF. Fungal Infections in the ICU. Infect Dis Clin N Am. 2009;
23: 625–42.
13
Ege Bölgesinde Fungal Etkenlerin Doğal Dağılımı
Dr. Çağrı ERGİN
Pamukkale ÜTF Mikrobiyoloji AD, Denizli
[email protected]
İnsanın konak olduğu mantar hastalıkları çoğunlukla çevresel kaynaklıdır. İnvaziv
mantar infeksiyonlarının sayısındaki hızlı artış, etkenin ekolojisi ve bulaş zinciri hakkında daha
fazla bilgi ihtiyacını ön plana çıkarmıştır. Patojen mantarların ekolojisi, etkenin yaşam döngüsü
ve insana bulaşma özellikleri hakkındaki veriler özellikle koruyucu hekimlik açısından
önemlidir. Teknolojik imkanların ilerlemesi ve nüfusun artması, insanların daha önceden
bulunmadıkları veya az bulundukları ortamlarda daha sık yaşamalarına ve patojenlerle daha sık
karşılaşmalarına yol açmaktadır. Ülkemizde bu konudaki örnekler özellikle turistik aktivitelerin
artmasıyla gündeme gelmektedir. Ziyarete yeni açılan mağaralar, daha büyük turistik tesis
imkanlarına kavuşan kaplıcalar, arkeolojik kazı alanlarına medya ve sponsor desteğinin
arttırılması ile düzenlenen turlar ve yüksek rakımlardaki yayla turizmi ülkemiz için çok farklı
ortamlarda, çevresel patojen mantarların varlığının aranmasını gerekli hale getirmektedir. Ege
Bölgesi; insan hareketliliğinin yoğun olduğu, farklı coğrafik yapılanmalara sahip, çeşitli
çevresel faktörün fungal patojenlerin kolonizasyonuna uygun ortam sağladığı, heterojen bir
yapıya sahiptir. Ülkemizde ve Ege Bölgesi’nde yaklaşık 70 yıldır doğadan insan patojeni
fungal etkenler ile ilgili taramalar yürütülmektedir. Bu konuda yapılan çalışmalar çoğunlukla
Cryptococcus neoformans, Coccidioides immitis, Histoplasma capsulatum ve Exophiala
dermatitidis’in kolonize olduğu ortamların saptanması, risk bölgelerinde keratinofilik ve alerjik
küflerin dağılımlarının belirlenmesi, ortamı etkileyen jeolojik ve klimatolojik özellikler üzerine
yoğunlaşmıştır.
Simpozyum sunumunda; Ege bölgesinde sahadan yapılan insan-patojeni mantar
taramaları, ekolojik yatkınlığı oluşturan güncel hipotezler ışığında tartışılacaktır.
14
İnvazif Fungal İnfeksiyonlara Klinik Yaklaşım
Nötropenik Hastada Klinik Yaklaşım
Doç.Dr. Güray Saydam
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Hematoloji Bilim Dalı
[email protected]
I.GİRİŞ
Kanser hastalarında ve özellikle allojeneik kök hücre nakillerinin uygulandığı akut lösemi başta
olmak üzere hematolojik maliniteli hastaların tedavisini takiben invazif fungal enfeksiyonların
(IFE) sıklığında ciddi bir artış söz konusudur. Bu artışta, daha yoğun kemoterapi rejimlerinin
kullanımı, akraba dışı donör nakillerinin daha yoğun kullanılması, HLA tam uyumlu olmayan
(haplo-identik) nakillerin yaygınlaşması, T hücre azaltılmış nakil uygulamaları gibi pek çok
faktörün rolünün olduğunu söylemek mümkündür.
IFE varlığı, tek başına ciddi bir mortalite sebebi olabildiği gibi, hastanın yaşamı için gerekli
olan kemoterapinin ertelenmesi ya da tamamen iptaline yol açarak da mortaliteye katkıda
bulunabilmektedir. Güncel klinik pratikte pek çok yeni antifungal ajanın var olmasına rağmen,
klinik açıdan bu hastaların takibi güçtür ve tanı zaman almakta ve her zaman da başarılı
olamamaktadır. Hastayı takip eden klinisyenler her zaman kültür sonuçlarını bekleyecek kadar
sabırlı olamamakta, ya da hastanın genel durumu buna izin verememektedir. Bu da, hedefe
yönelik spesifik tedaviden öncelikli olarak ampirik yada proflaktik uygulamaların tercih
edilmesine ve son zamanlarda gündemde olan, radyolojik ve serolojik dökümantasyona dayalı
preemptif yaklaşımın uygulanmasına yol açmaktadır.
Hematolojik maliniteli hastalarda Candida ve Aspergillus türleri, en önemli IFE sebebi olarak
sayılabilir. Ancak, antifungal proflaksinin yaygın uygulanmaya başlamasıyla, AML ya da ALL
tanısıyla kök hücre nakli uygulanan hastalarda invazif kandidiyazis oranları %5’in altına
düşerken, Fusarium ya da Zygomycetes gibi nadir görülen ajanlarla oluşan enfeksiyonlarda bir
artış saptanmıştır.
Candida albicans, invazif kandidiyaz (IC)ın en önemli sebebidir. Ancak kandida türlerinden
özellikle
antifungal direnci olan tiplerle de karşılaşılabilir. Hatta bazı çalışmalarda C.
glabrata %31, C. kruzei %24 oranında saptanmıştır. Amerika kökenli bazı yayınlarda, özellikle
transplant merkezlerinde C. glabrata, C. albicans’dan daha fazla rapor edilmektedir. Bunun
nedeni de azol türevlerinin proflakside kullanımı ve febril nötropenide artan antifungal
kullanımıdır. Hatta ekinokandin dirençli C. albicans bildiren yayınlar da vardır.
15
İnvaziv aspergilloz (IA), allojeneik kök hücre alıcılarında %10-20, AML hastalarında %10,
ALL hastalarında %5 ve otolog kök hücre nakli uygulanan hastalarda %2 oranında
bildirilmektedir. Vorikonazolün klinik kullanıma girmesini takiben, Aspergilloz vakalarında
belirgin bir azalma olmakla birlikte, zigomikozlar artmıştır.
Hematopoietik kök hücre nakli (HKHN) yapılan hastalarda IA enfeksiyonu bimodal bir seyir
göstermektedir. Erken dönemde (pre-engrafman, transplanttan ortalama 16 gün sonra) ve geç
(post-engrafman, transplanttan ortalama 96 gün sonra) IA saptamak mümkündür. Geç dönemde,
hastalar genelde taburcu olmuş olur ve hastanenin korunaklı ortamından uzaktır ve oral
antifungal profaksiye uyumun düşüklüğü bunda önemli rol oynar. IA varlığında lösemi ve
lenfoma hastalarında mortalite %50, transplant hastalarında %87’lere ulaşmaktadır. Ancak
daha etkin antifungallerin kullanıma girmesiyle bu oranlarda belirgin bir düşüş sağlansa da,
non-fumigatus Aspergillozlarda bir artış da izlenmektedir. Ayrıca, Fusarium ve Scedosporium
türleri de daha sık ve daha yüksek mortalite oranlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Hatta,
Scedosporium ile mortalite %100 olarak bildirilmektedir.
II. RİSK FAKTÖRLERİ
Genel anlamda, IFE için önemli risk faktörleri hastanın immun sisteminin durumu, organ
hasarının varlığı ve derecesi (mukozit ve GVHD gibi), mikrobiyal maruziyet (kolonizasyon,
çevresel faktörler, önceden enfekte olma) olarak özetlenebilir.
II.1. Nötropeni: Özellikle remisyon indüksiyon veya HKHN hastalarında erken pre-engrafman
döneminde en önemli risk faktörü nötropenidir. Nötropeninin süresi ve şiddeti IFE için önemli
bir belirleyicidir. Üç haftadan daha kısa süren nötrofil sayısının 100–500/mm3 olduğu
durumlarda orta derecede bir riskten bahsedilebilir. Absolü nötrofil sayısının 500’ün altında
geçtiği süre 5 hafta ve üzerindeyse bu durum yüksek risk olarak kabul edilebilir. Nötropeniye
ilave olarak, kullanılan kemoterapi rejimi (yüksek doz Ara-C gibi) ve altta yatan hastalığın tipi
de (AML ve özellikle AML M0), ek risk faktörleri olarak sayılabilir.
II.2. Hematopoietik kök hücre nakli: Allojeneik kök hücre nakli yapılan hastalarda, otolog
kök hücre nakline oranla IFE riski daha yüksektir. Bunun nedeni de, allojeneik kök hücre nakli
yapılan hastalarda immunsupresyonun daha ağır ve uzun süreli olmasıdır. Allo-HKHN yapılan
hastalarda zamana bağımlı olarak değişen immün bozuklukla alakalı olarak görülen patojenler
de değişkendir. Erken dönemde, en önemli sorun hazırlama rejimine bağlı olarak ortaya çıkan
ciddi ve derin nötropenidir. Allo-HKHN hastalarının çoğunda, aspergillus enfeksiyonları
özellikle nötrofil sayısının düzeldiği ve graft-versus-host disease’in (GVHD) önlenmesi
amacıyla immünsüpresan tedavinin uygulanmaya başladığı döneme rastlar. Bu dönemde
yatkınlığın artmasının en önemli sebepleri; (1) transplant için yüksek miktarda öncül hücre
16
kullanılması ve koloni uyarıcı faktörlerin bunlara eklenmesi, (2)akraba dışı ve HLA-mismatch
donör uygulamalarının artması, (3)erken dönemi sağ olarak atlatan hasta sayılarında belirgin
artış olması olarak sayılabilir. Engrafman sonrası dönemde IA için risk belirgin olarak artmıştır.
Burada da; özellikle T hücre ayıklanmış ürün kullanımı, CD34 seleksiyonu yapılması, steroid
kullanımı, nötropeni, lenfopeni, GVHD, CMV enfeksiyonu varlığı gibi faktörler önemli rol
oynar. Steroidler nötrofil fonksiyonunu doğrudan etkilediği gibi, in vitro olarak A.fumigatus
üremesini de uyarmaktadırlar. Yapılan çalışmalarda, steroid kullanımının IFE riskini iki kat
arttırdığı gösterilmiştir. IA için diğer önemli bir risk faktörü de kullanılan steroid dozudur. Bu
doz 2 mg/kgdan 3 mg/kga çıktığı zaman risk de 2 kat artmaktadır. IC enfeksiyonu içinse en
önemli risk faktörü, kemoterapi, radyoterapi, GIS GVHD, katater varlığı ya da önceden
uygulanan cerrahi gibi nedenlerle mukozal bütünlüğün bozulmasıdır.
II.3. Diğer risk grupları: Primer hematolojik nedenlerle nötropeni sorunu yaşayan hastalar
dışında da belirli gruplarda IFE ciddi bir problemdir. Bunların başında solid organ nakli yapılan
hastalar gelmektedir. Özellikle akciğer nakli yapılan hastalarda IA riski belirgin artmıştır.
Allograft rejeksiyonunu engellemek için steroid kullanımı, bu hastalarda IFE yatkınlığını
arttırmaktadır.
Organ nakli dışında, özellikle romatolojik hastalıklarda olduğu gibi, uzun süreli ve yüksek doz
steroid kullanımı da bu grup hastalarda IFE yatkınlığını arttırmaktadır. Yine benzer şekilde,
diğer immünsüpresiflerin kullanımı, kalsinörin inhibitörleri ve antilenfosit globulin kullanımı
durumunda da yatkınlık artmaktadır. ,
Özellikle CD4+ lenfosit oranı 100 /microL altında olduğu AIDS hastalarında da IA riski
artmaktadır. Ancak etkin antiretroviral tedavi kullanımı ile IA oranlarında azalma olduğunu
bildiren yayınlar vardır.
Kronik granülomatöz hastalık ve bazı immün yetmezlik sendromlarında da IFE riski artmıştır.
III. NÖTROPENİK HASTALARDA İNVAZİV FUNGAL ENFEKSİYONLARDA
TANISAL YAKLAŞIM
III.1.İnvaziv aspergilloz: Teorik olarak, nötropenik bir hastada aspergilloz tüm organları
tutabilmekle birlikte, sinopulmoner hastalık en sık görülenidir. Nötropenik hastalarda, invaziv
aspergilloz seyrinde, hiflerin angioinvazyonu neticesinde vasküler tromboz ve doku infarktı ve
akabinde koagulative nekroz karakteristik bulgu olmakla birlikte, bazen nonnötropenik GVHD
hastalığının seyrinde gelişen IA olgularında da aynı tablo görülebilir. İmmunsupresyonun derin
ve uzun olduğu hastalarda IA’ un erken tanısı zorlu bir süreçtir. Bronkoalveolar lavaj (BAL)
sıvı kültürlerinde aspergilloz saptanma sensitivitesi fokal pulmoner lezyonlarda %50’den fazla
değildir.
Çoğunlukla kesin tanı için torakokopik biyopsi gibi invaziv işlemler
17
gerekebilmektedir. Balgam ya da BAL örneklerinde Aspergillus türlerinin izolasyonu tanı için
oldukça değerlidir. Nötropenik hastada IA tanısı için kullanılabilecek tanısal algoritma şekil
1’de özetlenmiştir.
Şekil 1: Nötropenik hastalarda invaziv aspergilloz tanısı için kullanılabilecek algoritma
Nötropenik ve/veya HKHN yapılan hastalarda, klasik akciğer röntgeninde bir özellik
olmamasına rağmen, akciğer BT’de bir ya da daha fazla nodül varlığının saptanması, invaziv
pulmoner aspergilloz (IPA)un en sık görülen bulgusudur. Özellikle nodül ya da infiltratın
etrafında tipik “halo” işaretinin görülmesi, uzamış nötropenisi olan hastalarda angioinvaziv
aspergilloz tanısını destekleyen en önemli bulgudur. Şekil 2’de IPA tanısı alan bir hastada tipik
akciğer BT bulguları izlenmektedir. Yapılan çalışmalarda, nötropenik dönemde ısrarcı ateş
yüksekliği olan hastalarda akciğer BT ile yapılan erken tanısal sürecin antifungal tedavinin
erken başlamasını ve sonuçların daha iyi olmasını sağladığı gösterilmiştir.
Nötropenik hastalarda ardışık BT çekimleri yapıldığı zaman, tipik halo işaretinin tanının erken
dönemlerinde saptandığı ve zamanla hava kresent bulgusunun daha belirgin olduğu
görülmüştür. Doğru ve zamanında antifungal tedavi başlansa bile, ilk hafta akciğer lezyonu
büyümeye devam edebilir ve ikinci hafta sabit kalabilir. Bu durum, tedavinin başarısız
18
olduğunun ve sonuçların kötü olacağının bir göstergesi değildir. Dolayısıyla tedavi değişikliği
içine en az 7 gün kadar beklemek faydalı olabilir.
Nadir olmakla birlikte aspergilloza bağlı sinüzit tablosu da görülebilir ve özellikle etmoid
sinüsleri sevdiği için kavernöz sinüslere yayılımı kolay olacağından dikkatli olunmalıdır.
Tomografik olarak görüntüleme dışında, laboratuar olarak da; tanısal amaçlı, klinik olarak
aşikar hastalık olmadan erken tanı için sürveyans amaçlı ve tedaviye yanıtı izlemek amaçlı
olarak bazı yöntemler kullanılabilir. Bunlar içinde en çok bilineni, fungal hücre duvarında
bulunan galaktomannanın ELISA yöntemi ile saptanmasıdır ve bu metod FDA tarafından da
kabul görmektedir. Klinik olarak hastanın risk faktörlerinin olması (nötropeni gibi), radyolojik
bulguların varlığı (nodül gibi) ve ardışık iki pozitif galactomannan testi elde olunduğu
durumlar “propable invaziv aspergilloz” kabul edilmeli ve ona göre davrnaılmalıdır. Yani
yüksek ihtimalle IPA varlığına delalet eder. Ancak eş zamanlı antifungal kullanımı durumunda
testin duyarlılığı ve hassasiyeti azalmakta ve Pip/Tazo kullanımı durumunda yanlış pozitif
sonuçlar alınabilmektedir.
Galaktomannan testinin surveyans değeri ise tartışmalıdır. En iyi ihtimalle, özellikle allojeneik
HKHN yapılan hastalarda seri galactomannan takibinin, IFE için pozitif ve negatif prediktif
değeri %94 ve %98’dir. Bu oaranların %10-60 arasında olduğu pek çok çalışma da mevcuttur.
Burada sorunun, laboratuarların cut-off değerlerinin farklı olması, çalışmalarda değerlendirilen
hasta gruplarının farklılığı ve kuvvetle muhtemel antifungal proflaksi yapılması olduğu
söylenmektedir.
Mantar duvarında varolan ve FDA tarafından da onaylanan diğer bir test B-glukan tayinidir.
Özellikle AML ve MDS hastalarında yapılan çalışmalarda, kandidiazis, fusoriazis,
trichosporonosis ve aspergillus varlığının erken saptanmasında oldukça etkin bulunmuştur.
Ancak nonnötropenik hastalarda kullanımı ile ilgili daha fazla çalışma gereklidir.
Aspergillozun, kan örneklerinde PCR metodu ile saptanması ise son zamanlarda güncel olmaya
başlayan bir metoddur. Ancak PCR’ın bu amaçla kullanılmasının standardizasyonu ve
validasyonu gereklidir.
III.2. İnvazif kandidiyazis
Yüzeyel kandida enfeksiyonlarının varlığına hematoljen yayılımı düşünmekle birlikte, en doğru
tanı kültürde candida üremesidir.
Ayrıca candida türlerinin ayrıştırılması da bu yolla
yapılabilecektir.
IV. TEDAVİ YAKLAŞIMLARI
Genel yaklaşım stratejileri 4 ana başlıkta toplanabilir.
1. Patojenin doğrudan tanımlanmasını gerektiren “directed therapy”
19
2. Yüksek riskli hastalarda hastanın semptom, bulgu ve laboratuar testlerine dayanarak
“preemptive therapy”
3. Yüksek riskli hasta gruplarında (örn derin nötropenik)geniş spektrumlu anibakteriyal
tedaviye rağmen düşmeyen ateş varlığında “empiric therapy”
4. Yüksek risk grubunda fungal enfeksiyonların önlenmesine yönelik “prophylaxis”
Klinisyenler için, hastaya ait test sonuçlarının beklenmesi pek mümkün olmadığı için genelde
directed therapy, diğer tedaviler başlandıktan sonra gündeme gelmektedir. Proflaksi özellikle
uzamış nötropeni beklenen ya da HKHN yapılan hastalarda uygulanmaktadır. Empiric tedavide
ise, gerçekte IFE olmayan hastaların antifungal tedavi alma riski mevcuttur. Bu nedenle
günümüzde en güncel yaklaşım preemptive tedavi yaklaşımı gibi durmaktadır. Bu tedavi
yaklaşımlarının hepsinden ayrıntılı olarak bahsedilmeyecek, bundan sonraki bölümde
kullanılabilecek ilaçlar özetlenecektir.
Amphotericin B, 1950’li yıllarda kullanıma girmiş ve uzun süre antifungal tedavide en etkili ve
en kuvvetli ilaç olarak kullanılagelmiştir. Bugün için de IA dahil, pek çok fungal enfeksiyonda
esas tedavi ilacı olarak kullanılagelmektedir. Amphotericin B ile ilgili ayrıntılı bilgilere
literatürde ulaşmak mümkündür. Bilindiği üzere, nefrotoksisitesi ciddi bir sorundur ve bu
amaçla lipid formulasyonları geliştirilmiştir. Yapılan çalışmalarda Lipozomal fromulasyonla,
lipid compleks formulasyon arasında nefrotoksisite açısından ciddi bir fark olmadığı ortaya
konmuştur.
Azoller de benzer şekilde 1950’li yıllarda kullanıma girmiştir. Flukonazolün, antikandidiyal
etkinliği bilinmekte ve hem proflaksi hem de tedavide etkin kullanılagelmektedir. Itrakonazol,
daha sonra geliştirilmiş olup, 1990’lı yıllarda kullanıma girmiştir. IA için de kullanılabilse de,
çok fazla ilaç etkileşimi olması kullanımını zorlaştırmaktadır.
IA tedavisinde kullanılabilecek ilaçlarla ilgili pek çok yeni gelişme olmuştur. Günümüz
pratiğinde bu anlamda kullanılabilecek ilaçlar arasında en etkili olanı vorikonazole isimli ilaçtır.
Vorikonazolün, amphoterisin B ile karşılaştırıldığı bir çalışmada, yaşam süreleri arasında %20
gibi vorikonazol lehine ciddi bir fark bulunmuştur. Hatta HKHN uygulanan ve santral sinir
sistemi aspergillozu olan vakalarda bile %34 gibi bir başarı bildirilmiştir ki, normal şartlarda bu
hastalar için mortalite %100 kabul edilmektedir. Değişik çalışmalarda vorikonazolün
çocuklarda kullanımı da güvenli ve etkili bulunmuştur. Ayrıca, amphoterisin B’ye dirençli olan
Aspergillus terreus gibi bazı türlere karşı da etkinliği vardır. Ancak, zygomikozda etkinliği
yoktur ve kullanımı esnasında ölümcül breakthrouh olabileceği unutulmamalıdır.
20
Ekinokandin grubunun en çok bilinen üyesi kaspofungindir ve 2001 yılında FDA tarafından
kabul edilmiştir. Mantar duvarında bulunan B-1,3-D-glukan sentaz enzim kompleksini bloke
eder. Kandida türlerinin pek çoğu için fungusidal, Aspergillus grubu küflerin çoğu için de
fungustatikdir. Dolayısıyla IA için kombinasyon halinde kullanımı önerilmektedir. IC için ise,
özellikle kanser hastaları ve HKHN yapılan hastalarda etkinliği randomize kontrollü
çalışmalarda gösterilmiştir. Toksisite profilleri kabul edilebilir düzeydedir.
Posakonazol, oral olarak kullanılabilen bir azol türevidir ve 2006 yılında FDA tarafından kabul
edilmiştir. Itrakonazol oranla ilaç etkileşimi çok daha azdır.
Antifungal tedavi başlamada, her ne kadar kanıta dayalı yaklaşım çok önemli olsa da, hastanın
genel durumunun saatler içinde bozulabileceği ve exitus olabileceği unutulmamalı, klinisyen ve
laboratuar arasında yüksek düzeyde bir iş birliği sağlanmalı, hızlı olunmalı ve hasta yakın takip
edilmelidir.
Kaynaklar
1. Maschmayer G. The changing epidemiology of invasive fungal infections: new threats.
Int J Antimicrobila Agents 2006;27S:S3-6
2. Hachem R, et al. Clinical and radiologic predictors of invasive pulmonary aspergillosis
in cancer patients. Cancer 2006;106:1581-6
3. Sanguinetti M, et al. Comparison of real-time PCR, conventional PCR, and
galactomannan antigen detection by Enzyme-Linked Immunosorbent Assay using
Bronchoalveolar lavage fluid samples from hematology patients for diagnosis of
invasive pulmonary aspergillosis. J Clin Microbiol 2003;41(8):3922-25
4. Böhme A, et al. Treatment of invasive fungal infections in cancer patientsrecommendations of the infectious diseases working party (AGIHO) of the German
Society of Hematology and Oncology (DGHO). Ann Hematol 2009;88:97-110
5. Michallet M and Ito JI. Approaches to the management of invasive fungal infections in
hematologic
malignancy
and
hematopoietic
cell
transplantation.
JCO
2009;27(20):3398-3409
6. Segal BH and Walsh TJ. Current approaches to diagnosis and treatment of invasive
aspergillosis. Am J Resp Crit Care Med 2006;173: 707-717
7. Pullukçu H. İnvaziv mantar enfeksiyonları (seminer).2009
21
Nötropenik Olmayan Hastada Akciğerde Klinik Yaklaşım
Yard. Doç. Dr. Emel Ceylan
Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları AD, Aydın
Doğada yaygın olarak bulunan fungusların insanlarda patojen olması son yıllarda önemi
gittikçe artan bir konudur. Fungal infeksiyon gelişimine yol açan funguslara ait nedenler;
fungus sporları ile bulaşmış hava, su ve besinlere yoğun maruz kalınması ve fungusun
virülansıdır. Konakçıya ait nedenler ise konakçının immun durumu, altta yatan hastalıklar ve
konakçının almış olduğu immünosupresif tedavilerdir. İmmünkompromize hastalarda başlıca
etkenler, Aspergillus ve Candida türleri ile Cryptococcus ve Pneumocystis jiroveciye bağlı
oluşan infeksiyonlardır. Bu etkenlerin büyük çoğunluğu insanda fırsatçı infeksiyonlar şeklinde
görülür.
Son 20 yılda invazif fungal infeksiyonların(İFİ) insidansının artması, başlıca hematoloji ve
onkolojide daha agresif tedavi rejimlerinin kullanılması, hematolojik malignitesi olan ya da
kemik iliği transplantasyonu yapılan ya da organ transplantasyonu yapılan hasta sayısının
artışına bağlanmıştır. Günümüzde kanser, steroid kullanımı, kemoterapi uygulamaları veya
AIDS hastalığı gibi nedenlerle bağışıklığı baskılanmış konak sayısı artarken, patojen fungus
tiplerinin ve bunlarla gelişen infeksiyonların sıklığında da artış gözlenmektedir. Kronik
Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) ve ağır karaciğer sirozu gibi hastalıklar, otoimmün
hastalıklar ve bunların tedavisi sonucu gelişen immünosupresyon da İFİ’lar için predispozan
faktörler olarak son yıllarda dikkati çekmektedir.
Yukarıda saydığımız nedenlerle immünitesi bozulmuş konakçıda, olasılıkla solunum yolunun
bu patojenler için en önemli giriş yolu olması nedeniyle pnömoni en sık görülen infeksiyon
hastalığıdır. Solunum yolu infeksiyonları aynı zamanda bu hastalarda görülen mortalitenin de
en önemli nedenidir. Bu olgularda pnömoni tanısı ve etken patojenin saptanması, sıklıkla
güçtür çünkü gerek klinik gerekse radyolojik bulgular, immünitesi yeterli olgularınkinden
oldukça farklıdır.
Aspergilluslar toprak, su ve çürüyen bitkiler yanında hastane ortamında, yer döşemeleri,
havalandırma sistemlerinden, yemeklerden ve süs bitkilerinden alınan örneklerde de yaygın
bulunurlar. Pulmoner aspergillozun klinik spektrumunda kaviter akciğer hastalıkları içerisinde
saprofit olarak yerleşmiş asemptomatik fungus topu gelişimi yanında aspergillus antijenlerine
yoğun maruziyetle gelişen hipersensitivite pnömonitisi gibi kendi kendini sınırlayabilen
durumlar yer alır. Ancak immünsuprese hastalarda invaziv aspergilloz ya da altta yatan kronik
22
akciğer hastalığı ya da hafif immünsupresyonu olan hastalarda kronik nekrotizan aspergilloz
olarak tanımlanan akciğer hastalıkları gelişebilir.
Nötropeni ve steroid kullanımı, Invazif Aspergilloz için başlıca risk yaratan iki durumdur. Altta
yatan KOAH, astım ve interstisyel akciğer hastalığı olan ve glukokortikoidlerin yüksek
dozlarda kullanımı dışında başka bir risk taşımayan hafif immünokompromize ya da
immunitesi sağlam olan olgularda Aspergillus fırsatçı bir infeksiyon etkeni olarak
bildirilmektedir. Ancak hastalık tanısının ortalama 20 gün kadar gecikilerek konulması ve
tedaviye geç başlanması nedeniyle, bildirilen olgularda infeksiyonların seyri kötü ve mortalite
yüksek olmuştur. Akciğerlerin doğal immünitesinde alveoler makrofajlar ve granülositler,
fırsatçı patojenler ve bakterilere karşı son derece önemli etkiler sergiler. Kortikosteroidler,
nötrofil ve makrofaj fonksiyonlarını bozarak kompleks immün fonksiyon bozukluğuna ve
ayrıca da A.fumigatus’un büyüme hızında artışa neden olurlar. KOAH’lı hastaların
alevlenmelerinde steroidlerin uzun süreli ve yoğun kullanımı mantar hastalıkları ile ilgili
sorunun boyutunu arttırabilir. Aynı şekilde septik şok için kullanılan adrenal yetmezliğinde
hidrokortizonun artan oranlarda kullanımı, benzer riskler taşıyabilir. Kanser, solid organ
transplant alıcıları, hematolojik hastalıklar ve çeşitli vaskülitlerde de glukokortikoidlerin bu
yoğun kullanımı ile invazif fungal infeksiyonlar için riskler söz konusudur.
KOAH’lı hastalarda, sigara içenlerde ve hatta sağlıklı kişilerde dokuda invazyon
bulunmaksızın Aspergillus havayolu kolonizasyonu şeklinde görülebilir. Konakçının immün
durumunda değişiklikler oldukça kolonizasyon invazif hastalık gelişimine neden olabilir.
Trakeobronş ağacında Aspergillus spp. bronkoskopi ile görülebilen yüzeyel invazyon, ülseratif
lezyonlar ve psödomembranların oluşumu ile karakterize trakeobronşite neden olabilir. Klinik
olarak bronş spazmı görülebilir ve havayollarındaki tıkaçlar nedeniyle yavaş yavaş akut
solunum yetmezliğine ilerleyebilir. Bu tablo ağır immünyetmezliği olan hastalarda, AIDS
hastalığı sırasında ve influenza infeksiyonlarından sonra tanımlanmıştır.
Solid organ transplant alıcılarında Candida spp ve Aspergillus spp en sık saptanan fungal
patojenlerdir. Akciğer transplantasyonu yapılan olgularda özellikle anastomoz bölgesinde
gelişen trakeobronşit etiyolojisinde Candida ve Aspergillus, invazyon göstermeksizin yüzeyel
ülserlerle karakterize infeksiyonlara ve solunum yetmezliğine ilerleyebilen kritik tabloya neden
olabilir.
Son yıllarda yoğun bakım biriminde yatan kritik hastalarda Aspergillus türleri için % 0.3- 5.8
fungal infeksiyon riski ve %80’e ulaşan mortalite ile kötü prognoz bildirilmektedir. Klinik
bulgular diğer hasta gruplarından çok farklı olabilir. Ağır solunum yetmezliği olan ve klinik
durumu kritik olan bu hasta grubunda invazif tanısal girişimlerin gerçekleştirilmesi güçtür. Bu
23
nedenle solunum sekresyonlarından elde edilen pozitif bir fungal üreme sonucu göz ardı
edilmemelidir.
Hastanelerde yoğun bakım, cerrahi, hematoloji, onkoloji gibi infeksiyon gelişimi için yüksek
riskli hastaların bulunduğu birimlerde mikozların %10-25’inden sorumlu olduğu bildirilen
Candida’lar hastanede gelişen infeksiyonlarda saptanan başlıca fungal patojendir. %38-75’lere
varan mortalite oranları ile hastanede gelişen infeksiyon etkenleri arasında önemlidir. Özellikle
yoğun bakım hastalarında gelişen sistemik fungemilerin en sık nedeni kandida infeksiyonlarıdır.
Kandida infeksiyonlarına bağlı gelişen sağlık problemleri, tıptaki ilerlemelere paralel olarak
ortaya çıkmıştır. Nötropeni ve antibiyotiklerin yaygın şekilde ve kontrolsüz kullanımı, insanda
kandida kolonizasyonu için önemli nedenlerdir. Gastrointestinal kanalda bakterilerle olan
rekabetin, geniş spektrumlu antibiyotiklerin kullanımı ile kandida lehine azalmasının
kandidaların o bölgeyi istila etmesi için en önemli risk faktörü olduğu defalarca gösterilmiştir.
Sitotoksik ve immünosupresif tedavi, kortikosteroidler, açık cerrahi yaralar, major travma ve
diğer immünsupresif durumlar, infeksiyonun invazyonunu kolaylaştırıcı nedenlerdir. YBÜ’de
tıp öğrencileri ve özellikle doktorlar
kandida infeksiyonu için önemli rezervuarlardır.
Dissemine Candida infeksiyonları, tanıda gecikmelere ve altta yatan immünosupresyona bağlı
olarak prognozu kötüdür. Kan, doku ya da idrar örneklerinin kültürlerinde üreme
saptanmayabilir ve bu nedenle infeksiyon yaygın olmasına rağmen tanıda güçlükler ortaya
çıkabilir.
Pulmoner kriptokok infeksiyonları, esas olarak HIV infeksiyonunun gerektiği ölçüde kontrol
edilmediği hastalardaki infeksiyonlardan sorumludur. Kriptokok aerosol yolu ile akciğere
girdikten sonra, ilk olarak lenf nodu kompleksini infekste eder ve sonra sistemik dolaşıma
yayılarak dissemine olur. Bu yayılım sırasında beyin en duyarlı organdır ancak diğer tüm
organlar da tutulabilir. HIV hastasında CD4 < 100
cells/ml olması durumunda derin
immünosupresyon söz konusudur ve kriptokoklar bu olgularda daha yaygın ve dissemine
hastalık tablolarına yol açar. CD4>100 olanlarda ise daha lokalize hastalık tablolarına neden
olur. Akciğer klinik olarak en sık etkilenen ikinci organdır. Çoğu asemptomatik olmakla
birlikte öksürük, ateş, ve dispne gibi subakut semptomlar da görülebilir. Solunum semptomları
genellikle nonspesifik olmasına rağmen ciddi solunum yetmezliğine yol açan tablolar da rapor
edilmiştir. AIDS hastasında görülen kriptokok infeksiyonu, tüberküloz, pnömosistis jirovecii
ve diğer solunumsal patojenlerle daha sık birliktelik gösterir. İmmünsupresyonu olmayan
kişilerde kriptokok infeksiyonu kendi kendine gerileyen akciğer nodüllerine yol açabilir.
Nadiren ciddi infeksiyonlar oluşturduğu da rapor edilmiştir.
24
Steroid tedavisinin nötrofillerin fagositoz kapasitesini ve bakterisidal aktivitesini bozması gibi
diabet, üremi ve malign tümörü olanlarda da aynı mekanizma ile nötrofil sayısı normal olsa da
nötrofil disfonksiyonu bulunabilir. Antikanser tedavide nötropeniye ek olarak hücresel
immünsüpresyon (ağır lenfopeni)da sık görülür. Bu nedenle bu olgu grubunda antibakteriyel
tedaviye yanıtsız olgularda P. jirovecii infeksiyonu ya da CMV’ler de ayırıcı tanıda yer
almalıdır. P. jirovecii infeksiyonu riski transplantasyon yapılması sonrası ilk 6 aylık dönemde
ve immünsupresyonun yoğunlaştığı dönemde en yüksektir. İnfeksiyonun aerosol yolu ile
akciğerlere ulaştığı kabul edilmektedir.
HIV infeksiyonu olan hastalarda, renal transplant alıcılarında ve hematolojik malignitesi olan
hastalarda P. jirovecii infeksiyonu ile ilişkili birçok olgu serileri raporlanmıştır. Profilaksi
yapılmayan hastalarda P. jirovecii infeksiyonunun görülmesi, CMV infeksiyonu ile oldukça
ilişkilidir. Çünkü CMV’lerin alveoler makrofajlar ve T-lenfosit fonksiyonları üzerine inhibitör
etkileri vardır. Kronik kortikosteroid kullanımının neden olduğu immünosupresyon da P.
jirovecii infeksiyonu gelişmesi riskini arttırır. Ek olarak bolus kortikosteroid ve siklosporin
uygulamaları bu riski ve bu infeksiyonlara bağlı mortaliteyi daha da arttırır.
HIV ile infekte hastalarda akciğer en sık tutulan organdır. Klinik bulgular ile birlikte ya da
olmadan akciğer grafisinde infiltrasyon şeklinde görülebilen tutulumun en sık nedeni
pnömokok pnömonisidir. P. jirovecii pnömonisi en sık görülen ikinci nedendir. HIV pozitif
hastalarda görülen akciğer sorunlarında infeksiyonlar en sık görülen nedendir; ancak
noninfeksiyöz hastalıklar da pulmoner infiltrasyonların ayırıcı tanısında yer almalıdır.
P. jirovecii’ye bağlı gelişen akciğer infeksiyonlarında, fizik muayene ve radyolojik bulguların
eşlik etmediği belirgin hipoksemi, dispne ve öksürük gibi semptomlar vardır. Transplant
alıcılarında P. jirovecii’ye bağlı pnömoni, genel olarak akut-subakut infeksiyon tablosu
şeklindedir. Akciğer transplantasyonu yapılan hastalarda P. jirovecii, asemptomatik olarak
olguların 2/3’ünde saptanabilir. Bunların yarıya yakınında tedavi edilmezlerse semptomatik
hastalık gelişmesi beklenir. HIV infeksiyonu olmayan diğer immünsuprese hastaların profilaksi
almayanlarında %5-12’sinde P. jirovecii infeksiyonu gelişeceği öngörülmüştür. Son yıllarda
AIDS hastalarında etkin antiretroviral tedavi kullanılması ile P. jirovecii infeksiyonu sıklığı
oldukça azalmıştır. Steroid tedavinin 15-20 mg/gün prednizona eşdeğer dozda ve 3 haftadan
daha uzun süre kullanımının özellikle P. jirovecii infeksiyonu için risk oluşturduğu öteden beri
kabul bilinmektedir. Eşzamanlı olarak steroid kurtarıcı tedaviler, sirolimus, antikor
tedavilerinin kullanımı infeksiyöz komplikasyonlara yol açar. Anti-TNF antikorların kullanımı
latent tüberküloz infeksiyonunda aktivasyona yol açtığı gibi Cryptococcus ve Aspergillus
infeksiyonlarında da aktivasyona yol açmaktadır.
25
Mukormikoz en sık diabeti olan ve desferrioksamin tedavisi alan hastalarda enfeksiyon etkeni
olarak tespit edilmiştir. Hematolojik malignitesi olan hastalarda Azol grubu ilaçların yaygın
kullanımının da bu patojenle infeksiyon oranlarını arttırdığına inanılmaktadır.
Akciğerin invazif fungal hastalıklarının klinik tanısı, nonspesifik olup diğer infeksiyöz ve
noninfeksiyöz durumlarla örtüşmektedir. Bir çalışmada hastaların %41’i solunumsal semptom
tanımlamamıştır. Dispne, ateş, mükopürülan balgamla birlikte öksürük, göğüs ağrısı, ve
hemoptizi görülebilir. Ancak hastalar afebril olabilirler ya da uygun immün yanıt yetersizliği
nedeniyle subfebril bir ateş söz konusu olabilir. Klinik ve radyolojik bulguların silik oluşu
nedeniyle spesifik tanı sıklıkla gecikmektedir.
Ayrıca, immünosupresyon ağır olduğunda radyolojik değişiklikler belirgin olmayabilir.
Kemoterapiyi takiben nötropeni gelişen bir hastada ortaya çıkan pnömonide, başlangıçta
radyolojik bulgu vermeyen bir infeksiyon alanı, nötrofiller düzeldiğinde belirgin hale gelip
ciddi pnömoni görünümüne yol açabilir. İmmünosuprese hastalarda pnömoni kuşkusunda
bilgisayarlı tomografinin (BT) erken dönemde yapılması, olası etkenler için tipik görünümlerin
saptanması ve örnekleme için uygun alanın belirlenmesine yardımcı olabilir. Toraks BT’de
halo bulgusu, fungal infeksiyonların erken döneminde görülürken; geç dönemde hilal
görünümü görülebilir.
Olguların çoğu balgam çıkartmadığı ya da çok az çıkarttığı için balgam direkt bakısı tanıda
yardımcı olmayabilir. Nötropenik hastalarda az sayıdaki nötrofillerin balgamda saptanması da
güç olur ve örneğin değerini azaltır. İmmünokompromize hastada empirik ya da profilaktik
antifungallerin kullanımı etkenin kültürde üretilememesine ya da dirençli bir patojenle
infeksiyon gelişimine neden olabilir. Bu hasta grubunda, primer hastalıkla ilişkili noninfeksiyöz pnömonitis ya da tedavilerle ilişkili akciğer görünümleri ayırıcı tanıda mutlaka yer
almalıdır.
Kaynaklar:
1. Yao Z, Liao W. Fungal respiratory disease. Curr Opin Pulm Med (2006) 12(3):222-7.
2. Trof RJ, Beishuizen A, Debets-Ossenkopp YJ, Girbes ARJ, Groeneveld ABJ. Management
of invasive pulmonary aspergillosis in non-neutropenic critically ill patients. Intensive Care
Med (2007) 33:1694–1703.
3. Meersseman W, Vandecasteele SJ, Wilmer A, Verbeken E, Peetermans WE, Van WE
Invasive aspergillosis in critically ill patients without malignancy. Am J Respir Crit Care Med
(2004) 170:621–625.
4. Corti M, Palmero D, Eiguchi K. Respiratory infections in immunocompromised patients.
Curr Opin Pulm Med (2009) 15:209-217.
26
5. Fishman JA. Common pulmonary infections in immunocompromised patients.
UpToDate.www.uptodate.com.
6. Shahid H. Unique characteristics of fungal infections in lung transplant recipients. Clin
Chest Med (2009) 30: 307-313.
7. Segal BH, Walsh TJ. Current approaches to diagnosis and treatment of invasive aspergillosis
Am J Respir Crit Care Med (2006) 173: 707-717.
8. Ceylan E, Ertuğrul MB. Hematolojik malignitesi olmayan hasta grubunda akciğerin mantar
infeksiyonlarına klinik yaklaşım. Klimik Dergisi (2008) 21(Suppl 2): 11-22.
9. Benito N, Moreno-Camacho A, Torres A. Pulmonary infiltrate in HIV patients in the Highly
Active Antiretroviral Therapy era. Clin Pulm Med (2008) 15:313-324.
10. Dimopoulos G, Karampela I. Pulmonary Aspergillosis: Different disease for the same
pathogen. Review. Clin Pulm Med (2009) 16: 68-73.
11. D’Avignon LC, Schofield CM, Hospenthal DR. Pneumocystis Pneumonia. Semin Respir
Crit Care Med (2008) 29:132-140.
12. Agusti C, Rano A, Aldabo I, Torres A. Fungal pneumonia, chronic respiratory diseases and
glucocorticoids. Medical Mycology (2006) 44: S207-S211.
13. Jarvis JN, Harrison TS. Pulmonary Cryptococcosis. Semin Respir Crit Care Med (2008)
29:141-150.
27
Mikrobiyolojik Tanı
Doç.Dr. Dilek Yeşim Metin
Ege ÜTF Tıbbi Mikrobiyoloji AD, İzmir
Son yıllarda bağışıklık sistemi baskılanmış hastaların sayısındaki artışa paralel olarak sistemik
mantar enfeksiyonlarının görülme sıklığında da artış meydana gelmiştir. İnvazif mantar
enfeksiyonları, hemato-onkoloji hastalarında yüksek morbidite ve mortalitesi nedeniyle en
önemli enfeksiyöz tablo olarak tanımlanmaktadır. Bu enfeksiyonlarda en sık etken olan
mantarlar Candida ve Aspergillus türleri ise de son yıllarda non-albicans Candida türleri,
Fusarium, Trichospsoron ve Scedosporium gibi daha nadir görülen mantar cinsleri ve türleri de
giderek artan sıklıkta etken olmaktadır. Bağışıklığı baskılanmış konakta, doğada bulunan
hemen her mantar enfeksiyon oluşturabilmektedir.
Erken tanı hayat kurtarıcı olmasına rağmen fırsatçı mantar enfeksiyonlarının tanısı hala zor ve
sorunludur. Bu enfeksiyonlardaki klinik bulgular etkene özgül değildir ve kolonizasyonun
invazif hastalıktan ayırt edilmesi kolay olmamaktadır. Altta yatan hastalıklar nedeni ile biyopsi
gibi derin örneklerin alınması her zaman olanaklı değildir. Histopatolojik ve radyolojik
bulgular tanıya yönelik önemli bilgiler verse de, kesin tanı mikrobiyolojik yöntemlerle
konmaktadır. Konvansiyonel mikrobiyolojik yöntemler direkt mikroskobik inceleme ve kültürü
kapsamaktadır.
Direkt mikroskobik inceleme ile örnekte mantar elemanlarının görülmesi ile hızlı ön tanı şansı
elde edilir. Kültür sonucunun değerlendirilmesine yardımcı olup, tanıyı destekler. Ayrıca,
antifungal tedavi altındaki bir hastanın örneğinde, büyük olasılıkla ölü ya da baskılanmış
mantarın kültürde üremesi zor olacağı için, mikroskobik olarak mantar elemanlarının görülmesi
tanı için avantaj sağlamaktadır. Ancak örneğin yetersiz olduğu durumlarda, direkt mikroskobik
incelemenin duyarlılığı düşüktür ve kültüre öncelik verilmelidir. Kültür, kesin tanı için hala
altın standarttır. Cins ve tür düzeyinde tanımlamaya olanak vermesi, üreyen kökene göre direnç
tahminini sağlaması ve etken olan köken için antifungal duyarlılık testlerinin yapılmasına
olanak sağlaması en önemli avantajlarıdır. Hem direkt mikroskobik inceleme, hem de kültür
için uygun klinik örneğin seçilmesi, örneğin enfeksiyonu temsil edecek bölgeden alınarak
uygun koşullarda laboratuvara gönderilmesi tanıdaki başarıyı etkileyen önemli faktörlerdir.
Örnekler genel mikrobiyoloji prensiplerine uygun olarak antifungal tedavi öncesi alınmalı ve
laboratuvara göndermede mantarlar için taşıma besiyerleri kullanılmalıdır. Steril bölgelerden
alınan örnekler, invazif mantar hastalıklarının tanısı için önemlidir. Ancak bağışık baskılı
28
hastalardan uygun ve steril örneklerin alınması, her zaman mümkün olamamakta, örnekteki
mantar miktarının azlığı ve steril olmayan bölgelerden alınan örneklerde kolonizasyon ve
kontaminasyonu değerlendirmedeki zorluklar, konvansiyonel yöntemlerin tanıdaki duyarlılığını
düşürebilmektedir.
Küf mantarlarına bağlı gelişen enfeksiyonlarda kültürün uzun inkübasyon süresi gerektirmesi
ve erken tanıya yardımcı olamaması konvansiyonel tanı yöntemleri ile ilgili en önemli
dezavantajları oluşturmaktadır. Dezavantajlarına rağmen, konvansiyonel tanı yöntemleri,
invazif fırsatçı mikozların kesin tanısındaki yerini korumaktadır ve günümüzde bazı serolojik
testler ve moleküler tanı testlerinin erken tanıya yardımcı olarak rutinde kullanılması
önerilmektedir.
Serolojik
testlerden
Cryptococcus
neoformans
kapsül
antijen
testi,
galaktomannan testi, (1,3)-β-D-glukan testi en yaygın kulanılanlardandır.
Cryptococcus neoformans kapsül antijen testi, kriptokoksik menenjit tanısında BOS ve
serumda C. neoformans’ın kapsüler polisakkaritini saptayan ve rutinde yaygın olarak kullanılan
bir testtir. Ayrıca kriptokok menenjitinde titirimetrik olarak tedaviye yanıtın izlenmesine de
yardımcıdır.
Galaktomannan testi, dolaşımdaki Aspergillus’a ait galaktomannan antijenini saptamaya
yarayan ve 2003 de FDA tarafından onay alan antijen testidir. Sonuçlar galaktomannan indeksi
ile belirtilir ve 0.5 ve üzeri değerler pozitif kabul edilir.
Birçok mantarın hücre duvarında bulunan (1,3)-β-D-glukan yapısını araştıran (1,3)-β-D-glukan
testi, etkene özgün bir tanı testi olmayıp, hücre duvarında bu yapıyı taşıyan tüm mantarları
saptayabilir.
Moleküler tanı testleri, ümit vericidir ancak standardizasyona gerek duymaları ve
kolonizasyonla enfeksiyonun ayırt edilememesi nedeniyle tek başına tanı testi olarak
kullanılmaları önerilmemektedir.
Kaynaklar:
1. Sutton DA (Çeviren Hilmioğlu S). “Örneklerin alınması, Taşınması ve İşlenmesi:
Mikoloji Murray PR, Baron EJ, Jorgensen JH, Landry ML, Pfaller MA (eds): Manual of
Clinical Microbiology (Klinik Mikrobiyoloji), 9ncu baskı” kitabında s. 1728-1736,
Atlas Kitapçılık, Ankara (2009)
2. Barnes RA. Early diagnosis of fungal infection in immunocompromised patients. J
Antimicrob Chemother 2008; 61 (suppl): i3-i6.
3. Perlroth J, Choi B, Spellberg B. Nosocomial fungal infections: epidemiology, diagnosis,
and treatment. Med Mycol 2007; 45: 321-346.
29
4. Patterson TF. Advances and challenges in management of invasive mycoses. The
Lancet 2005; 366: 1013-1025.
5. Hope WW, Walsh TJ, Denning DW. Laboratory diagnosis of invasive aspergillosis.
The Lancet 2005; 5: 609-622.
6. Xavier MO, Oliveira FM, Severo LC. Chapter 1-Laboratory diagnosis of pulmonary
mycoses. J Bras Pneumol. 2009; 35: 907-919.
7. Arendrup MC, Fisher BT, Zaoutis TE. Invasive fungal infections in the paediatric and
neonatal population: diagnostics and management issues. Clin Microbiol Infect 2009;
15: 613-624.
30
Fungal Santral Sinir Sistemi İnfeksiyonlarında Radyolojik Bulgular
Prof. Dr. Yelda Özsunar
Adnan Menderes Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Radyoloji ABD, Aydın
Santral sinir sisteminin fungal enfeksiyonları, akut veya kronik ilerleyebilen, nadir
görülen enfeksiyöz hastalıklardır. Mantar enfeksiyonlarının konvansiyonel Manyetik Rezonans
Görüntüleme ve Bilgisayarlı Tomografi özellikleri tüberküloza benzer. MRG fungal
enfeksiyonlarda daha sensitif olmasına rağmen sıklıkla fungal enfeksiyonların türlerini
birbirinden ayırt edemez. Birçok ortak özellik farklı mantar türlerinde görülür. Özellikle beyin
abselerini, orbita ve nazal sinüslerdeki lezyonları gösterebilir. Genel olarak, santral sinir
sisteminin diğer enfekisyöz patolojilerine benzer konvansiyonel radyolojik özellikleri olsa da,
özellikle yeni gelişen görüntüleme yöntemlerinin de eklenmesi ile, fungal enfeksiyonların
radyolojik tanısı ve takibi kolaylaşmaktadır. Bu yeni yöntemlerden olan Diffüzyon Ağırlıklı
Görüntüleme
ve
Manyetik
Rezonans
Spektroskopi,
santral
sinir
sisteminin
rutin
görüntülenmesinde hem niceliksel hem de niteliksel verileri ile birlikte şimdiden rutin
görüntülemenin bir parçası olmuştur. Bu konuşmada, fungal enfeksiyonları diğer enfeksiyonlar
ve patolojilerden ayırmada kullanılacak bu yöntemler ve tanıda yararlı bulgular, ana hatları ile
tartışılacaktır.
31
Akciğer İnfeksiyonlarında Radyolojik Bulgular
Dr. Can Zafer Karaman
Adnan Menderes ÜTF Radyoloji AD, Aydın
Mantarlar çeşitli ve değişken klinik durumlarda ve birkaç mekanizma ile akciğerde
hastalığa yol açabilir. Bağışıklık sistemi sorunu olanlarda yada olmayanlarda akciğerde mantar
infeksiyonları gelişebilir. Bağışıklık sistemi tam olanlarda akciğerdeki mantar infeksiyonları
sınırlı infeksiyon tabloları oluştururken, nadiren ağır pnömonilere yada kronik akciğer
infeksiyonlarına neden olurlar. Öteyandan aspergillus yada kandida benzeri fırsatçıl olanları,
bağışıklık sistem bozukluğu veya kronik akciğer hastalığı olan hastalarda görülür. Bunun
dışında yine aspergillozis örneğinde olduğu gibi, infeksiyon oluşturmaksızın yalnızca aşırı
duyarlılık reaksiyonları ile hastalıklar da oluşabilir.
Aspergillus akciğerde değişik infeksiyon tablolarında yol açmaktadır. İnfeksiyon tipini
belirleyen, bireyin bağışıklık sisteminin durumu yada önceden geçirilmiş veya mevcut akciğer
hastalığı olup olmamasıdır.
Bağışıklık sistemi tam olan hastalarda görülen asperjilloz formu saprofitik olanıdır.
Kavite, bronşiektazi vb akciğerdeki patolojik boşluklar içerisinde mantar hifleri, fibrin, mukus
ve hücre debrisinden oluşmuş kitlesel yapı şeklinde oluşur.
“Saprofitik asperjilloz”un radyolojik görünümü oldukça tanısaldır. Kavite içerisinde
hareketli kitle, hava içeren süngerimsi görünüm; bunlar olmaksızın kavite duvarında bölgesel
kalınlaşma şeklinde görülebilir. Kitle varlığında “hilal bulgusu” dikkat çekicidir.
“Alerjik bronkopulmoner asperjilloz”, çoğunlukla astmalı hastalarda görülen nadir bir
formdur. Radyolojik bulgularını, santral ve kistik görünümde segmental bronşiektazi, mukus
tıkaçları, atelektazi, periferik konsolidasyon yada buzlu cam yoğunlukları, mozaik perfüzyon
ve hava hapsi oluşturu. Bulguların üst akciğer alanlarını tercihi dikkat çekicidir.
“Anjioinvazif asperjilloz” hemen daima bağışıklık sistemi baskılanmış, nötropenik
hastalarda görülür. Patolojik olarak orta ve küçük çaplı pulmoner arterlerin fungus hifleriyle
invasyonu ve oklüzyonu ile karakterizedir. Radyolojik bulgularının başında, çapları 1-3 cm
arasında değişen periferik nodüller gelmektedir. Bilgisayarlı tomografide nodül çevresinde
buzlu cam haresi görülebilir. “Hare (halo) bulgusu” başka infeksiyonlarda ve klinik durumda
görülebilse de uygun klinik koşullar altında, anjioinvazif asperjilloz için oldukça tipiktir.
Nodüller birleşerek büyük kitleler yada konsolidasyon alanları oluşturabilir. Nodül yada
kitleler kaviteleşebilir; bu durumda “hava kresenti bulgusu” oluşur. Hava kresenti bulgusu
32
genellikle sağaltımı izleyen 2-3. haftalarda, nötropeninin düzelmesiyle, immün yanıtın yeniden
oluşması sonucunda görülür ve iyi prognozun işareti olarak kabul edilir.
Görüntülemede saptanabilen diğer bulgular, plevrada sıvı ve büyümüş lenf düğümleridir.
Göğüs duvarı yada mediasten invasyonu görülebilir.
Anjioinvazif asperjillozda ek olarak, yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografide daha
çok peribronşial dağılımlı yamalı konsolidasyonlar, buzlu cam infiltrasyonları görülebilir.
Sağaltıma altında, ilk 2-3. haftada, lezyonlarda büyüme, sayıca artış yada yapısal
değişiklikler görülebilir. Bu durum antifungal sağaltıma yanıtın olumlu olduğu yönünde
yorumlanmalıdır. Nodüllerde hava kresenti bulgusunun ve kavite gelişiminin iyi prognoz
göstergesi olduğuna inanılmaktadır.
İnvazif asperjillozun bir diğer formu “hava yolu invazif asperjillozu”dur. Akut
trakeobronşit, bronşiolit yada bronkopnömoni klinik tabloyu oluşturur. Bronşiolit yüksek
çözünürlüklük bilgisayarlı tomografide, bu hastalığa özgü olmasa da dallanan çizgisel/noktasal
infiltrasyonlar, “tomurcuklanan ağaç” şeklinde görülebilir. Yamalı tutulum bir diğer özelliktir.
Aspergillus bronkopnömonisi ise diğer etkenlerle oluşanlardan farksız, peribronşial
konsolidasyonlara yol açar.
“Yarı invazif asperjilloz” için derin bir bağışıklık sistemi bozukluğuna ihtiyaç yoktur.
Diabet ve benzeri kronik hastalık, alkolizm, uzun süreli düşük doz kortikosteroid sağaltımı gibi
sebeplerle gelişen bağışıklık yetersizliklerinde, tüberküloza çok benzeyen görüntüleme
bulgularına yol açar. Bronkopnömoni bulguları, konsolidasyon; kavite ve içerisinde
aspergilloma görülebilir.
Pnömosistis jirovecii pnömonisi (PCP) daha çok bağışıklık sistemi baskılanmış
hastalarda görülmektedir. Hastaların %90’ında göğüs grafisi bulguları bulunur; olguların %1015’inde göğüs grafisinin normal oluşu tanıyı dışlamamaktadır. Göğüs grafilerinde; tipik olarak
bilateral, santral-perihiler bölgede yoğunlaşan retiküler/nodüler infiltrasyonlar görülür; 3-5 gün
içerisinde, güçlükle tanımlanabilen, bulutsu konsolidasyonlar eklenebilir. Bilgisayarlı
tomografide en sık rastlanan bulgu, santral kesimlerde yoğunlaşan, yamalı, jeografik dağılımlı,
buzlu cam infiltrasyonlarıdır. Jeografik dağılım, buzlu cam dansitelerinin yanında normal
akciğer alanlarının oluşturduğu mozaik desen oldukça uyarıcıdır. Zaman içerisinde buzlu cam
dansitelerine retiküler örnek eşlik edebilir. Böylelikle “Arnavut kaldırımı” görünümü oluşabilir.
PCP’li olguların 1/3’ünde kistler görülebilir. Kistler boyut, şekil, duvar kalınlığı
açısından değişkendir. Sıklıkla üst lopları tercih eden kistler, kompleks yapıda, şekilsiz yada
grup oluşturmuş olabilirler.
33
Kandida pnömonisi bağışıklık sistemi baskılanmış olan hastalarda giderek artan sıklıkla
görülmektedir. Solunum yolu florasında bulunuşu ve kontaminasyon olasılığı sebebiyle oluşan
pnömoni tablolarının ne kadarında sorumlu tutulabileceği bilinmemektedir.
Kandida pnömonisinin hastalığa özegü radyolojik bulguları bulunmamaktadır.
Karaciğer ve dalakta abse/mikroabse bulguları varlığında radyolojik bulgular kandida
pnömonisi lehine anlamlı olabilir. Radyolojik bulgular arasında nodüller ve tek/çift taraflı
yamalı konsolidasyonlar, buzlu cam infiltrasyonları bulunur. Lezyonların çevresinde kanamaya
bağlı buzlu cam hareleri görülebilir.
Başlangıçta da belirtildiği gibi akciğerin mantar infeksiyonları, daha çok bağışıklık
sistemi bozuk olan hastalarda görülmektedir. Bu hastaların, başta virüs infeksiyonları olmak
üzere, diğer infeksiyonlara ve bunun da ötesinde, pek çok infeksiyon dışı hastalığa da açık
oldukları gerçektir. Bu durum radyolojik ayırıcı tanıyı daha da güç kılmaktadır. Doğru klinik
çözümleme ve laboratuar bulguları, radyolojik bulgular ile birlikte yorumlandığında, ayırıcı
tanı listelerini daraltmak, olası yada yakın tanılara ulaşmak mümkün olabilir.
34
İnvaziv Fungal İnfeksiyonlarda Patolojik Bulgular
Doç. Dr. Nil Çulhacı
Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji AD, Aydın
Funguslar, kalın kitin içeren hücre duvarları, ergosterol içeren hücre membranları olan
ökaryotik mikroorganizmalardır. Maya veya filamentöz hif formunda büyürler. Bazı funguslar
ise hem maya hem hif formuna sahip olup dimorfik özellik taşırlar. Fungusların neden olduğu
hastalıklar yani mikotik infeksiyonlar tuttukları bölgeye göre; yüzeyel, kutanöz, subkutanöz
veya sistemik mikozlar olarak sınıflandırılırlar. Ancak dokuda oluşturduğu histopatolojik
değişiklikler fungal hastalıklar için tümüyle patognomonik değildir. Görülen bazı değişiklikler
arasında, süpüratif inflamasyon, makrofaj ve dev hücrelerin varlığı, nekroz, granulom yapısı,
fibrozis sayılabilir. Bu nedenle, bu sayılan histopatolojik değişiklikler yanı sıra fungal etkenin
doku kesitlerinde saptanması mikoz tanısı için gereklidir. Funguslar doku kesitlerinde maya ya
da hif formuna izlenebilir. Özellikle hif formu çok sayıda ise rutin hematoksilen eozin boyalı
preparatlarda
gözlenebilirler.
Ancak
fungusların
dokuda
gösterilebilmesi
için
özel
histokimyasal yöntemler tanıda oldukça yararlıdır. Bu yöntemler arasında Periodic acid schiff
(PAS), Grocott methenamine silver (GMS), Mucicarmine, Alcian blue, Masson-Fontana
sayılabilir. Özellikle PAS ve GMS mikoz tanısında en çok kullanılan histokimyasal boyalardır.
PAS boyası ile funguslar kırmızı-mor renkte, GMS ile koyu siyah renkte boyanır. Mucicarmine
boyası ile Kriptokokkus neoformans kapsülü kırmızı renkte, Alcian blue boyası ile mavi renkte
boyanır. Fungusların çeşitli özellikleriyle dokuda saptanması yanı sıra histopatolojik
incelemenin bir avantajı da daha hızlı sonuç vermesi ve çevre doku reaksiyonunu da
göstermesidir.
35
Polyen Grubu Antifungaller
SB İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği, İzmir
Mantar infeksiyonları 1980’li yıllardan beri giderek artan sıklıkta görülmektedir.
Mantar hücre duvarının kitin içermesi ve hücre zarında kolesterol yerine ergosterol bulunması,
mantarı diğer hücrelerden ayıran önemli özelliklerdir. Hücre duvarı yapısında bulunan
karbonhidratlar (mannan, glukan, galaktan, kitin polimerleri ve selüloz) hem patogenezde hem
de hastalık tanısında rol almaktadır. Gerek tıp alanındaki gelişmelerle hastalara uygulanan
invaziv işlemlerin artması, gerekse konak özelliklerindeki değişiklikler fırsatçı mantar
infeksiyonlarının görülme sıklığını arttırmıştır.
Mantar infeksiyonu tedavisinde sıklıkla kullanılan antifungal ilaçlar; polyenler, azoller,
primidinler ve ekinokandinlerdir. Polyen grubu antifungaller; nistatin, amfoterisin B ve
pimarisindir (natamisin). Polyenler fungal hücre membranında bulunan ergosterole bağlanarak
etki eder. Bu bağlanma hücre içeriğinin sızmasına ve hücre ölümüne sebep olur.1955 yılında
Streptomyces nodosus suşundan elde edilen Amfoterisin B, sistemik antifungal tedavide
kullanılan en eski ve en geniş spektrumlu antifungal ilaçtır. Birçok maya, küf ve dimorfik
mantara fungisidal etkilidir. Bazı kandida ve aspergillus suşlarında Amfoterisin B’ye direnç ya
da azalmış duyarlılık saptanmıştır;C.lusitaniae, C.krusei, C.guillermondii, C.glabrata,
C.rugosa, A.terreus, A.untus, A.lentilus .Amfoterisin B’ye duyarlılığı değişken diğer mantarlar;
Fusarium, Pseudallesheria boydii, Sporothrix schenckii ve Malassezia furfur’dur. Amfoterisin
B deoksikolat ve 3 lipid formülasyonu ( lipid kompleks, kolloidal dispersiyon ve lipozomal
amfoterisin B) sistemik fungal infeksiyonlarda intravenöz yolla uygulanmaktadır.
Amfoterisin B Deoksikolat (Fungisone®): 50 mg amfoterisin B, 41 mg Na deoksalat ve 25.2
mg Na fosfat buffer içerir. Günlük doz 0,5-1.5 mg/kg’dır. Akut infüzyona bağlı reaksiyonlar,
nefrotoksisite ve kronik toksik yan etkilere sebep olabilir. Amfoterisin B uygulanan
hastaların % 20’sinde ateş, hipotansiyon, taşikardi ve takipneden oluşan akut infüzyona bağlı
reaksiyon gelişir. Nedeni tam bilinmemekle beraber sitokin salınımına bağlı olduğu
düşünülmektedir. Hastaların % 30-50’sinde nefrotoksik yan etki görülür. Afferent renal
arteriyol üzerine direkt vazokonsrüktif etkiyle glomerüler ve tubuler kan akımında azalmaya
sebep olur. Böbrekler üzerine diğer etkileri potasyum, magnezyum , bikarbonat kaybı ve
eritropoetin üretiminde azalmadır. Renal fonksiyon kaybı doz ile ilişkilidir. Hasta başka
nefrotoksik ilaçlar
36
(aminoglikozidler, vankomisin, sisplastin, siklosporin, takrolimus) kullanıyorsa, amfoterisin
B’nin nefrotoksik yan etkileri artar. Yine hastada renal transplantasyon, renal hastalık,
hipotansiyon ve intravasküler volüm açığı olması, amfoterisin B’nin nefrotoksik yan etkilerini
arttırır. Böbrek yetmezliğinde amfoterisin B dozu tartışmalıdır.
Kreatinin düzeyi 2- 3 mg/ dL’i geçince amfoterisin B kullanımına ara verilmelidir. Kreatinin
düzeyi 3 mg/dL’nin altına inince ilk dozun % 50- 75’ i ile tedaviye devam edilebilir.
Amfoterisin B’nin kronik toksik yan etkileri bulantı, kusma, iştahsızlık, flebit, anemi, lökopeni,
trombositopeni, aritmi, koagülopati, hemorajik enterit, kulak çınlaması, vertigo, ensefalopati ve
konvülzyondur.
Amfoterisin B Lipid Kompleks( Abelcet®): Amfoterisin B’nin dimiristoylfosfatidilkolin ve
dimiristoylfosfatidil gliserol ile şeritler şeklinde kompleks oluşturan formudur. İnvaziv fungal
infeksiyonda 5 mg/ kg dozunda ruhsatlandırılmıştır. Amfoterisin B deoksikolat ile klinik
etkinliğini karşılaştıran çalışmalarda klinik yanıt oranları benzer ancak nefrotoksik ve
infüzyona bağlı yan etkiler amfoterisin B deoksikolattan anlamlı şekilde düşüktür.
Amfoterisin B Kolloidal Dispersiyon( Amphocil®, Amphotec®): Amfoterisin B’nin kolesterol
sülfat ile disk benzeri kompleksidir. Kandidiyaz tedavisinde 3 mg/kg, aspergillozda 4-6 mg/ kg
uygulanır. Nefrotoksisite amtoterisin B deoksikolata göre
daha az görülmekle beraber
infüzyona bağlı ciddi yan etkiler kullanımını kısıtlamıştır.
Lipozomal Amfoterisin B( AmBisome®): Amfoterisin B’nin soy fosfatidilkolin ve distearoyl
fosfatidilkolin ile birleşiminden oluşan uniform ve sferik formudur. Küçük partiküler yapısı
nedeniyle uzun süre dolaşımda kalabilmektedir. Febril nötropeni ampirik tedavisinde 3 mg/kg;
aspergilloz, kandidoz ve kriptokokkozda 3-5 mg/kg; HİV infekte hastalarda görülen kriptokok
menenjiti tedavisinde 6 mg/kg ve visseral layşmanyaz tedavisinde 3-4 mg/kg dozda kullanımı
ruhsatlandırılmıştır. İnfüzyona bağlı yan etkiler, nefrotoksisite ve hipokalemi amfoterisin B
deoksikolattan belirgin olarak düşüktür
Kombinasyon Tedavisi: Kriptokok menenjiti tedavisinde 1970’lerde amfoterisin B ve flusitozin
kombinasyonu kullanılmış ve başarılı bulunmuştur. Günümüzde özellikle hematolojik
maligniteli hastalar ve kemik iliği alıcılarında monoterapi ile bildirilen yanıtsızlık oranlarındaki
yükseklik amfoterisin B’nin diğer antifungallerle kombinasyonunu gündeme getirmiştir.
Polyenler fungisidal etkili olup lipozomal amfoterisin B güvenlik ve tolerabilite
açısından diğer amfoterisin B formülasyonlardan üstündür.
37
Azol Grubu Antifungaller
Dr. Selda Sayın Kutlu
Pamukkale ÜTF İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD, Denizli
Transplantasyon, kanser ve diğer tıbbi durumlarda daha etkin immün baskılayıcı tedavi
uygulamalarının, AIDS vakalarının ve santral venöz kateter, geniş spektrumlu antibiyotiklerin
kullanımı gibi ek risk faktörü bulunan hasta sayısının artması, son yıllarda ciddi mantar
infeksiyonların daha sık görülmesine neden olmaktadır.
Azoller en sık kullanılan antifungal ilaçlardır. Bu ilaçlar, mantar hücre membranındaki
ergosterol sentezini inhibe ederek etki göstermektedirler. Klinik kullanımda imidazol ve triazol
olmak üzere iki grup azol bulunmaktadır. Triazoller, memeli P-450 hücre membranından daha
çok mantar hücresine etki etmesi nedeniyle, imidazollerden daha güvenilir ilaçlardır.
İmidazollerin kullanımı yüzeyel mantar infeksiyonlar ile sınırlı iken, triazoller hem yüzeyel
hem de invaziv mantar infeksiyonların tedavisinde kullanılmaktadır. İlk kullanıma giren birinci
jenerasyon triazol grubunda flukonazol ve itrakanozol bulunmaktadır. Flukonazol, Candida
türlerine ve Cryptococcus neofarmans’a karşı etki göstermektedir. Ancak C. krusei ve bazı C.
glabrata gibi non-albicans Candida türlerinde dirençle karşılaşılmaktadır. İtrakanozol, maya ve
Aspergillus türlerinin de bulunduğu bazı küflere etki etmekte birlikte, biyoyararlanımının
değişkenlik göstermesi ve hoş olmayan tadı dezavantaj oluşturmaktadır. İkinci jenerasyon
azollerden vorikonazol ve posakonazol, mayalar, C. neofarmans ve Aspergillus, Scedosporium
ve Fusarium türlerinin bulunduğu küflere etkinlik göstererek geniş etki spektrumuna sahiptirler.
Vorikanozol, flukonazol dirençli Candida türlerine etki gösterebilmesine rağmen, çapraz direnç
de görülebilmektedir. Posakonazolde ise, flukonazol ile çapraz direnç nadiren gözlenmektedir.
Aynı zamanda bu ilaç, Zygomycetes türlerine de etki göstermektedir.
Triazol grubunda klinik öncesi ve klinik çalışmalarının devam ettiği yeni ilaçlar bulunmaktadır.
Bunlardan isavukanozol ve ravukonazol, geniş etki spektrumları, uzun yarı ömürleri, dokulara
geniş dağılımı ve invaziv aspergilloz ve kandidiyaza etkinliklerinin iyi olması gibi benzer
özelliklere sahiptirler. Diğer bir ilaç albacanozolün de, Candida, Cryptococcus ve Aspergillus
türlerine etkinliğinin iyi olduğu gösterilmiştir.
Çalışmaların devam ettiği ilaçların da bulunduğu İkinci jenarasyon triazollerin, invaziv mantar
infeksiyonlarının tedavi ve proflaksisinde kullanımı giderek artmaktadır.
38
Kaynaklar:
1. De Sarro A, La Camera E, Fera MT. New and investigational triazole agents for the
treatment of invasive fungal infections. J Chemother 2008;20:661-71.
2. Chen SC, Sorrell TC. Antifungal agents. Med J Aust 2007;187:404-9.
3. Pasqualotto AC, Denning DW. New and emerging treatments for fungal infections. J
Antimicrob Chemother 2008;61:i19-30.
4. Nagappan V, Deresinski S. Reviews of anti-infective agents: posaconazole: a broadspectrum triazole antifungal agent. Clin Infect Dis 2007;45:1610-7.
5. Girmenia C. New generation azole antifungals in clinical investigation. Expert Opin
Investig Drugs 2009;18:1279-95.
39
Ekinokandin Grubu Antifungaller
Yrd.Doç.Dr. Onur KAYA
Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, Isparta
Son yıllarda modern tıptaki ilerlemeler sonucunda hastanede tedavi gören, fırsatçı
enfeksiyonlar açısından yüksek riskli gruba giren, immunsupresyonlu hasta grubunda belirgin
bir artış olmuştur. Bu hasta grubunda görülen fırsatçı enfeksiyonlar arasında da fungal
enfeksiyonlar önemli bir yer tutmaktadır. Öyle ki kandida türleri nozokomiyal kan dolaşımı
enfeksiyon etkenleri arasında 4. sırada yer almaktadır (1). Ayrıca görülme sıklığı artan invaziv
fungal enfeksiyonlar önemli morbidite ve mortalite nedeni oluşturmaktadır. Bu tedavisi güç
olan enfeksiyonlar için polyen ve azol grubu ilaçlar yanında ekinokandin grubu ilaçlar da
kullanılmaktadır.
Ekinokandinler semisentetik lipopeptid yapıda moleküllerdir. Bunlardan kaspofungin Glarea
lozoyensis mantarından elde edilen bir fermantasyon ürünü olan ‘pneumocandin B0’ ın,
mikafungin Coleophoma empedra’nın, anidulafungin ise A.nidulans’ın ürününden sentez edilir
(2).
Ekinokandinler FKS1 ve FKS 2 genlerince kodlanan 1.3-ß- glukan sentaz enzimlerini
nonkompetetif olarak inhibe eder ve glukan yapımını engellerler. Glukan tüm fungal hücre
duvarlarının bir esensiyal karbonhidrat komponentidir, Candida ve Saccharomyces türlerinin
hücre duvarlarının %30-60’ını oluşturur. 1.3-ß- glukan Aspergillus türlerinin hücre
duvarlarında bulunmaktayken Zygomycetes türlerinde bulunmamaktadır (2).
Ekinokandinlerin oral biyoyararlanımları düşük olduğundan (<%10) intravenöz yolla
verilmeleri gerekmektedir (3). Kaspofungin 70 mg yükleme dozunu takiben idame tedavisinde
50 mg verilmektedir. Yapılan bir çalışmada daha yüksek dozda (150 mg/gün) kaspofungin
vermekle standart tedavi dozuna göre tedavi yanıtı arasında farklılık saptanmamıştır (4).
Mikafungin ve kaspofungin anidulafungine göre plazmadan proteinlere daha yüksek oranlarda
bağlanmaktadırlar (sırasıyla %99.5, %96.5, %80). Bu üç ilaç vücutta birçok dokuda kolaylıkla
dağılabilmekte ancak kan beyin bariyerini geçememektedir (5). Yarılanma ömürlerine
bakıldığında anidulafunginin kaspofungin ve mikafungine göre daha uzun yarıömürlü olduğu
görülmektedir (sırasıyla 25.6 saat, 10 saat, 13 saat). Kaspofungin ve mikafungin sitokrom P450
bağlı yolla metabolize olmaktayken anidulafungin karaciğerde metabolize olmamaktadır.
Çeşitli düzeylerdeki renal fonksiyon bozukluklarından farmakokinetikleri etkilenmemekte, bu
40
nedenle standart tedavi dozları önerilmektedir. Orta düzeydeki hepatik fonksiyon
bozukluklarında (Child Pugh 7-9) kaspofunginin 35 mg/gün dozunda verildiğinde eğri altı
alana ulaşması (AUC) mümkün olmaktadır (5).
Anidulafungin sitokrom P450’nin substratı değildir, herhangi bir ilaçla etkileşimi
görülmemiştir. Mikafunginin ise sirolimus, nifedipin, itrakonazol ile verildiklerinde AUC ve
Cmax’ın arttığı görülmektedir. Kaspofungin sitokrom P450’nin substratı olduğundan rifampin
ile birlikte kullanıldığında serum seviyesinin azaldığından bahsedilmektedir. Kaspofunginin
siklosporinle birlikte kullanımında AUC yaklaşık olarak %35 oranında artmaktadır (5).
Ekinokandinler iyi tolere edilebilen ilaçlardır. Kaspofunginde daha sık olmak üzere serum
transaminazlarında 5 katını geçmeyen geçici yükselmeler görülebilmektedir. Ayrıca yine
kaspofunginde daha fazla olmak üzere (% 3.5-%18) flebit/tromboflebit
gibi yan etkiler
görülebilmektedir (2,5)
2009
IDSA
rehberinde
ekinokandinler
çoğu
nötropenik
kandidemili
olgularında
(C.parapsilosis ‘in neden olduğu kandidemi olguları hariç) lipozomal amfoterisin B ile birlikte,
nötropenik olmayıp orta-ağır seyirli kandidemili olgularda ilk olarak tercih edilmesi tavsiye
edilen ilaçlardır. Kardiyovaskuler sistem, sss, üriner sistem, vulvovajinal bölge, osteoartikuler
enf, endoftalmit, mukokutanöz kandidiyaz tedavisinde tavsiye edilmektedir. İnvaziv kandidiyaz
tedavisinde kaspofunginin etkinliğinin araştırıldığı ilk prospektif randomize kontrollü
çalışmada kaspofungin konvansiyonel amfoterisin B ile karşılaştırılmış ve benzer etkinlik
bulunmuş, yan etkiler kaspofungin kolunda daha az görülmüştür (6).
İnvaziv kandidiyazlı olguların tedaviye yanıtlarının değerlendirildiği uluslar arası çok merkezli
prospektif, randomize, çift kör bir çalışmada kaspofungin ile mikafungin tedavileri
karşılaştırılmıştır. Kaspofungin 70 mg yükleme dozunu takiben 50 mg idame verilmiş, çalışma
sonunda tedavi başarı oranları benzer bulunmuştur. Kandida türlerine göre tedaviye yanıt
oranları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (7).
İnvaziv kandidiyazlı olgularda anidulafunginin flukonazol tedavisi ile karşılaştırıldığı bir
çalışmada anidulafungin tedavisi ile iyileşme oranının daha yüksek olduğu (%75.6-%60.2), yan
etki oranlarının benzer olduğu (%23-%31) görülmüştür (8). İnvaziv kandidiyazlı olgularda
anidulafungin 200 mg yükleme dozunu takiben 100 mg/gün, mikafungin ise 100 mg/gün
dozlarında verilmektedir (5).
Kaspofungin invaziv aspergilloz tedavisinde de aynı dozda kullanılmaktadır. Diğer antifungal
ilaçlara refrakter veya intoleran invaziv aspergillozisli hastalarda monoterapide %45
düzeylerinde başarıdan sözedilmektedir (9).
41
Febril nötropenik hastalarda ampirik tedavide lipozomal amfoterisin B (3mg/kg/gün) ile
kaspofungin tedavileri karşılaştırılmış, benzer başarı oranları (sırasıyla %33.7, %33.9)
bulunmuştur (10).
Ekinokandinler farklı etki mekanizmaları, düşük yan etki riskleri, ilaç etkileşimlerinin sık
görülmediği, pek çok Candida türüne karşı etkinliği iyi olan bir ilaç grubudur.
Kaspofungin
Mikafungin
Anidulafungin
Cmax (mg/l)
7.64
4.95
2.07-3.5
Yarılanma ömrü (saat)
9-11
11-17
24-26
Proteine bağlanma (%)
96-97
99.8
84
Eliminasyon
%35 feçes, %41 idrar
%40 feçes, <%15 idrar
Çoğu feçesle
Düşük?
<%0.1
-
-
Beyin omurilik sıvısına Düşük?
geçiş
Renal yetmezlikde doz ayarlama
Hepatik yetmelikde doz Child-Pugh 7-9 ise 35 Child-Pugh 7-9 ise AUC ayarlama
mg/gün
azalmakta
AUC (mg*s/L)
87.9-114.8
111.3
44.4-53
Tablo: Ekinokandin grubu ilaçların karşılaştırılması (2 numaralı kaynaktan alınmıştır)
Kaynaklar
1)
Wisplinghoff H, Bischoff T, Tallent SM, Seifert H, Wenzel RP, Edmond MB.
Nosocomial bloodstream infections in US hospitals: analysis of 24,179 cases from a
prospective nationwide surveillance study. Clin Infect Dis. 2004 Aug 1;39(3):30917.
2)
Eschenauer G, Depestel DD, Carver PL. Comparison of echinocandin antifungals.
Ther Clin Risk Manag. 2007 Mar;3(1):71-97. Ther
Mar;3(1):71-97.
42
Clin Risk Manag. 2007
3)
REx JH. Stevens DA. Echinocandin antifungal agents. In: Mandell GL, Bennett JE,
Dolin R, eds. Principles and Practıce of Infectious Diseases 6. Philadelphia: Elsevier, 2005;
510-511.
4)
Betts RF, Nucci M, Talwar D, Gareca M, Queiroz-Telles F, Bedimo RJ, Herbrecht
R, Ruiz-Palacios G, Young JA, Baddley JW, Strohmaier KM, Tucker KA, Taylor
AF, Kartsonis NA; Caspofungin High-Dose Study Group. A Multicenter, doubleblind trial of a high-dose caspofungin treatment regimen versus a standard
caspofungin treatment regimen for adult patients with invasive candidiasis. Clin
Infect Dis. 2009 Jun 15;48(12):1676-84.
5)
Cleary JD. Echinocandins: pharmacokinetic and therapeutic issues. Curr Med Res
Opin. 2009 Jul;25(7):1741-50.
6)
Mora-Duarte J, Betts R, Rotstein C et al. Comparison of caspofungin and
amphotericin B for invasive candidiasis. N Engl J Med. 2002 Dec 19;347(25):20209.
7)
Pappas PG, Rotstein CM, Betts RF, Nucci M, Talwar D, De Waele JJ, Vazquez JA,
Dupont BF, Horn DL, Ostrosky-Zeichner L, Reboli AC, Suh B, Digumarti R, Wu C,
Kovanda LL, Arnold LJ, Buell DN. Micafungin versus caspofungin for treatment of
candidemia and other forms of invasive candidiasis. Clin Infect Dis. 2007 45: 88393.
8)
Reboli AC, Rotstein C, Pappas PG, Chapman SW, Kett DH, Kumar D, Betts R,
Wible M, Goldstein BP, Schranz J, Krause DS, Walsh TJ; Anidulafungin Study
Group. Anidulafungin versus fluconazole for invasive candidiasis. N Engl J Med.
2007 Jun 14;356(24):2525-6.
9)
Maertens J, Glasmacher A, Herbrecht R, Thiebaut A, Cordonnier C, Segal BH,
Killar J, Taylor A, Kartsonis N, Patterson TF, Aoun M, Caillot D, Sable C;
Caspofungin Combination Therapy Study Group. Multicenter, noncomparative
study of caspofungin in combination with other antifungals as salvage therapy in
adults with invasive aspergillosis. Cancer. 2006 Dec 15;107(12):2888-97.
10)
Walsh TJ, Teppler H, Donowitz GR, Maertens JA, Baden LR, Dmoszynska A,
Cornely OA, Bourque MR, Lupinacci RJ, Sable CA, dePauw BE. Caspofungin
versus liposomal amphotericin B for empirical antifungal therapy in patients with
persistent fever and neutropenia. N Engl J Med. 2004 Sep 30;351(14):1391-402.
43
Kandida Rehberleri
Doç.Dr.Hüsnü Pullukçu
Ege ÜTF Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD, İzmir
[email protected]
Kandida enfeksiyonları pamukçuk gibi basit mukoza tutulumundan hayatı tehdit eden ciddi
invazif kandidiyazise değişen bir dağılımda görülürler. Yeni antifungallerin kullanıma girmesi,
eski antifungallerin farklı üretim şekilleriyle yeniden kullanıma sunulması, yeni tanı
tekniklerinin ortaya çıkması tanı ve tedavi algoritmalarını yeniden gözden geçirmemizi
gerektirmektedir. Bu bölümde son rehberler ışığında, enfeksiyon odağına göre kandidoz
tanısının konulması, tedavisinin planlanması ve profilaksi uygulamaları gözden geçirilecektir.
Infectious Diseases Society of America (IDSA) 2009 kandida rehberi baz alınacak diğer
rehberlerin önerileri ek olarak tartışılacaktır. Kanıt derecelendirmesi yine aynı rehberden
alınmıştır.
1) Nötropenik olmayan hastada kandidemi tedavisi: Flukonazol [800 mg yükleme (12 mg/kg)
dozunu takiben 400 mg (6 mg/kg)/gün], Kaspofungin (70 mg yükleme dozunu takiben 50 mg),
Mikafungin (100 mg/gün), Anidulafungin (200 mg yükleme dozunu takiben 100 mg/gün).
Bu antifungal ilaçlar bir çok hastanın tedavisinde ilk sıralarda önerilmektedir (A-I). Durumu iyi,
enfeksiyonu ağır olmayan ve önceden azol almamış olan hastalarda flukonazol, ancak ortaciddi enfeksiyonlarda kaspofungin kullanımı A-III düzeyinde önerilmektedir. Ekinokandin ile
tedaviye başlandıktan sonra flukonazole duyarlı olduğu bilinen bir köken izole edilirse (örneğin
kandida albikans) flukonazole geçilebilir (A-II). Candida glabrata ile oluşan enfeksiyonlarda
kaspofungin tercih edilmelidir. Flukonazol ya da vorikonazole geçiş duyarlılık sonuçları
belirlenene dek önerilmez (B-III). Ancak bu iki ilacı kullanmakta olan hastalarda klinik stabil
ise ve kültürler negatifleşmiş ise tedavinin devamı kabuledilebilir. Candida parapsilosis ile
oluşan enfeksiyonlarda flukonazol önerilir (B-III).
Klasik amfoterisin B (KAMB) ve lipit formülasyonlar yukarıdaki antifungallere intoleransı
olan hastalarda tedavi alternatifidirler (A-I). İlk tedavide bu ilaçlar başlanmış ve fukonazole
duyarlı bir etken saptanmışsa tedavi değişikliği yapılması mümkündür (A-I). Vorikonazol
kandidemide flukonazole oranla az bir avantaja sahip olmakla birlikte C. krusei ya da
vorikonazole duyarlı C. glabrata’nın oral tedavisine geçişte kullanılabilir (B-III).
44
Tedavi süresi kan kültüründe üreme olan hastalarda kültür negatifliği sağlandıktan sonra iki
hafta olmalıdır (A-III). Kandida enfeksiyonuna bağlı olduğu düşünülen bulguların
kaybolmasına kadar tedavi de öneriler arasındadır (AIII).
Kateter enfeksiyonu olan hastalarda kateterin uzaklaştırılması kuvvetle önerilmektedir (A-II).
2) Nötropenik hastada kandidemi: Bir çok hastada ekinokandin [kaspofungin, mikafungin (AII) ya da anidulafungin(A-III)] ya da LAMB (A-II) ile tedavi önerilmektedir. Durumu iyi,
enfeksiyonu ağır olmayan ve önceden azol almamış olan hastalarda flukonazol alternatif olarak
kabul edilebilir (B-III). Aspergillus gibi küf enfeksiyonlarının kapsanması da düşünülüyorsa
vorikonazol kullanılabilir (B-III). C. glabrata ile gelişen enfeksiyonlarda ekinokandinler tercih
edilmelidir (B-III). C. parapsilosis ile oluşan enfeksiyonlarda flukonazol veya LAMB önerilir
(B-III). C. krusei için ise ekinokandin, LAMB ya da vorikonazol önerilir (B-III). Kateter
enfeksiyonlarında kateter uzaklaştırılmalıdır (B-III). Tedavi süresi kan kültürü negatifliği
sağlandıktan sonra iki hafta ya da kandidemiye bağlı bulgular kayboluncaya ve nötropeni
geçinceye kadar sürmelidir (A-III).
Avrupa rehberinde (kaynak 4) tür tayini yapılana kadar ağır olmayan hastalarda flukonazol (CIII düzeyinde) dahil olmak üzere kaspofungin, anidulafungin, mikafungin, amfoterisin B
preparatları B-II düzeyinde önerilmektedir. Vorikonazol daha önce azol profilaksisi almayan
hastalarda kullanılabilir (A-I). Kandida türü saptandıktan sonra duyarlılığa göre tercih
yapılabilir. Hematolojik maligniteli hastalarda C. albicans, C. glabrata, C. krusei için sırasıyla
LAMB (B-II), KAMB (C-III), vorikonazol (C-III), ekinokandinler (B-II) düzeyinde
önerilmektedir. Kateter enfeksiyonu olanlarda kateterin uzaklaştırılması gereklidir.
3) Nötropenik olmayan hastada şüpheli invazif kandidyaz için empirik tedavi: Empirik
antifungal tedavi invazif kandida enfeksiyonu için risk faktörleri olan, ateş sebebi
belirlenemeyen kritik hastalarda klinik bulgulara, serolojik bulgulara ve/veya steril olmayan
bölgelerden elde edilen kültür sonuçlarına dayanılarak yapılabilir (B-III). Tedavi şekli kanıtlı
invazif kandida enfeksiyonlarında olduğu gibidir (B-III).
4) Nötropenik hastada şüpheli invazif kandidyaz için empirik tedavi: Tanı için ateş ve
hipotermi çok spesifik değildir (kaynak 3). Diğer klinik bulgular dikkatle takip edilmelidir.
Kültür ısrarla takip edilmeli, B-D glukan, kandidal enolaz testleri istenmelidir. Negatif kan
kültürü invazif kandidal enfeksiyonu dışlamaz (kaynak 3). LAMB, kaspofungin (A-I) veya
vorikonazol (B-I) önerilir. Flukonazol ve itrakonazol alternatif ilaçlardır (B-I). KAMB etkili bir
alternatif olmakla birlikte LAMB’ye göre daha toksiktir (A-I). Azol profilaksisi alan hastalarda
azol ile empirik tedavi uygulanmamalıdır (B-II).
45
5) Kronik dissemine kandidiyaziste tedavi: Klinik olarak stabil olan hastalarda flukonazol (6
mg/kg/gün), kliniği ağır veya refrakter hastalığı olanlarda LAMB/KAMB önerilmektedir (AIII). Alternatif olarak anidulafungin (200 mg yükleme dozunu takiben 100 mg/gün),
mikafungin (100 mg/gün) ya da kaspofungin tedavi başlangıcında iki hafta süreyle verildikten
sonra (klinik stabilleştikten sonra) oral flukonazol ile idame tedavisine geçilebilir (B-III).
Toplam tedavi süresi haftalardan aylara kadar değişim gösterebilir. Ancak kalsifikasyon
görülene ya da lezyonlar kaybolana kadar tedaviye devam edilmelidir. Tedavinin erken
sonlandırılması enfeksiyonun tekrarlaması ile sonuçlanabilir (A-III). Kemoterapi alması
gereken hastalar ya da kemik iliği nakli yapılmakta olan hastalar relapsı önlemek amacıyla bu
periyot esnasında antifungal tedavi almaya devam etmelidirler (A-III).
6) Osteoartiküler kandida enfeksiyonlarında tedavi: -Osteomiyelit için 6-12 ay boyunca
flukonazol (6 mg/kg/gün) ya da iki hafta LAMB tedavisini takiben 6-12 ay boyunca flukonazol
ile idame tedavisi, seçilmiş olgularda debritman önerilmektedir (B-III).
-Septik artrit için aynı tedavi en az altı hafta süreyle uygulanmalıdır. Alternatif olarak
ekinokandin ya da KAMB ile iki haftalık tedaviyi takiben yine 6 mg/kg/gün flukonazol ile
kalan tedavi süresi tamamlanabilir (B-III). Cerrahi debritman tüm hastalarda gereklidir. Protez
enfeksiyonu sözkonusu ise bir çok olguda protezin uzaklaştırılması gerekir (A-III). Tedavi şekli
ve süresi septik artritte olduğu gibidir. Protez çıkarılamıyorsa flukonazol ile kronik süpresyon
tedavisi önerilir (B-III).
7) Santralsinir sistemi kandida enfeksiyonlarında tedavi: Bir kaç hafta boyunca LAMB (3-5
mg/kg/gün) kullanılmalıdır (B-III). Tedaviye günde 4 kez 25 mg/kg flusitozin eklenebilir.
Hasta tedaviye yanıt verdikten sonra bütün klinik, radyolojik ve BOS bulguları düzelene kadar
flukonazol 400-800 mg (6-12 mg/kg/gün) önerilmektedir (B-III). Enfekte ventriküler şant vb
kateterler uzaklaştırılmalıdır (A-III).
8) Kandida endoftalmitinde tedavi: Ağır enfeksiyonlarda altı hafta boyunca KAMB (0.7-1
mg/kg/gün) ve flusitozin (günde 4 kez 25 mg/kg) (A-III), daha az ağır enfeksiyonlarda
alternatif olarak flukonazol 400-800 mg (6-12 mg/kg/gün) kullanılabilir (B-III). Bu tedaviye
yanıt vermeyen olgularda ya da ilaca intoleransı olan hastalarda vorikonazol, ekinokandin veya
LAMB kullanılabilir(B-III). Tedavinin takibi, intraoküler antifungal tedavi kararı, cerrahi
endikasyonlar, kaynağı bilinmeyen kandida enfeksiyonlarında örnekleme yapmak için göz
hekimleri ile sürekli işbirliği içerisinde olmak gereklidir. Tüm kandidemili olgularda oftalmik
tutulumu değerlendirmek için en azından bir kez göz hastalıkları konsültasyonu istemek uygun
olacaktır (A-II).
46
9) Kardiyovasküler sistem kandida enfeksiyonlarında tedavi: Bu enfeksiyonlarda tüm tedavi
önerileri B-III düzeyindedir.
-Doğal kapak endokarditinde flusitozin (günde 4 kez 25 mg/kg) ile beraber ya da flusitozinsiz
LAMB (3-5 mg/kg/gün) önerilmektedir. Alternatif olarak ekinokandinler (yüksek doz
gerekebilir; kaspofungin 50-150 mg/gün, mikafungin 100-150 mg/gün, anidulafungin 100-200
mg/gün) kullanılabilir. Flukonazole duyarlı kökenlerle oluşan enfeksiyonlarda basamak
tedavisi olarak, kliniği stabil ve kandidemi sona ermiş ise flukonazol 400-800 mg/gün dozunda
uygulanabilir. Tedavi kapak replasmanından sonra altı hafta devam etmelidir. Perivalvüler abse
ve diğer komplikasyonlarda tedavi süresi daha uzun olmalıdır. Kapak replasmanı yapılamayan
hastalarda tedavi dozundaki flukonazol ile uzun süreli baskılama tedavisi verilmelidir.
-Prostetik kapak enfeksiyonlarında aynı tedavi önerileri geçerlidir. Kapak replasmanı
yapılamayan hastalarda baskılama tedavisi ömür boyu yapılmalıdır.
- Perikarditlerde perikardiyal pencere açılması ve ya perikardiyektomiyle beraber LAMB (3-5
mg/gün), KAMB (0.6-1 mg/gün), ekinokandin (yüksek dozlarda), flukonazol 6-12 mg/kg/gün
aylarca kullanılabilir. Amfotesin B ya da ekinokandinlerle kliniği düzelmiş olan hastalarda
basamak tedavisi olarak flukonazole geçilebilir.
-Miyokarditlerde tedavi endokarditlerde olduğu gibidir.
-Süpüratif tromboflebitlerde kateter varsa uzaklaştırılmalı ve drenaj sağlanmalıdır. Klasik veya
LAMB, ekinokandin, flukonazol yukarıda belirtilen dozlarda kandidemi sanlandıktan iki hafta
sonrasına dek kullanılmalıdır. Trombüsün rezolüsyonu da tedavi sonlandırılmasını destekleyen
bir bulgudur.
-Pace-maker veya implane edilmiş kardiyak defibrilatör gibi cihaz enfeksiyonlarında implante
edilmiş olan cihaz uzaklaştırılmalı ve endokardit tedavisi uygulanmalıdır. Sadece cihazın
yerleştirildiği bölgede enfeksiyon varsa yine cihaz uzaklaştırılır ve 4 hafta antifungal tedavi
önerilir. Cihazın kalp içerisine giden telleri enfekte ise cihaz uzaklaştırıldıktan sonra en az 6
hafta antifungal tedavi önerilir.
-Ventriküler pompa cihazlarının enfeksiyonu olan hastalarda tedavi endokarditlerde olduğu
gibidir. Hastanın kliniği düzeldikten sonra ya da kandidemi sona erdiğinde cihaz uzaklaştırılana
kadar flukonazolle baskılama tedavisi uygulanmalıdır.
10) Solunum örneklerinde kandida üremesi: Solunum örneklerinden izole edilen kandidalar
nadiren invazif enfeksiyon etkenidirler. Bu yüzden antifungal tedavi önerilmez.
11) Mukozal kandida enfeksiyonlarında tedavi (genital sistem hariç): Orofaringeal
kandidiyaziste, hafif mukozitlerde sistemik emilimi olmayan lokal tedaviler (nistatin,
klotrimazol/günde 4 kez/ 7-14 gün) uygulanmalıdır (B-II). Orta ve ağır mukozitlerde
47
flukonazol 100-200 mg (3 mg/kg) 7-14 gün önerilmektedir (A-I). Flukonazole dirençli
olgularda itrakonazol 200 mg/gün ya da posakonazol 400 mg suspansiyon günde iki kez
(sonrasında günde 400 mg, 28 güne kadar) kullanılabilir (A-II). Bahsedilen tedavi uygulamaları
ile başarı sağlanamazsa vorikonazol 200 mg, 2x1 ya da 100 ml’de 100 mg amfoterisin B içeren
solüsyon oral yoldan günde 4 kez 1 ml uygulanabilir (B-II). Yine refrakter hastalığı olanlarda
ekinokandinler veya KAMB (0.3 mg/kg/gün) kullanılabilir (B-II)
- Özefegeal kandidiyaziste sistemik antifungal tedavi her zaman gereklidir (A-II). Oral
flukonazol 200-400 mg 14-21 gün kullanılmalıdır (A-I). İntravenöz flukonazol 400 mg/gün (6
mg/kg), KAMB 0.3-0.7 mg/kg/gün ya da ekinokandinler oral tedavi alamayan hastalarda
uygulanabilir (B-II). Flukonazole dirençli olgularda itrakonazol 200 mg/gün, posakonazol 400
mg suspansiyon günde iki kez ya da günde iki kez vorikonazol 200 mg kullanılabilir (A-III).
Mikafungin (150 mg/gün), kaspofungin (50 mg/gün), anidulafungin (200 mg/gün) ve KAMB
(0.3-0.7 mg/kg/gün) diğer tedavi alternatifleridir (B-II). Rekürren enfeksiyolarda haftada 3 kez
100-200 mg flukonazol ile baskılama tedavisi önerilmektedir (A-I).
12) Kandida türleri ile oluşan üriner sistem enfeksiyonlarında tedavi: Asemptomatik
kandidürili hasta yüksek riskli hasta grubuna (nötropenik, ürolojik girişim yapılan) girmiyorsa
tedavi önerilmez (A-III). Yüksek risk grubundaki hastalara invazif kandidiyaziste olduğu gibi
yaklaşılmalıdır. Ürolojik girişim yapılan hastalarda ise flukonazol (3-6 mg/kg/gün) ya da
KAMB (0.3-0.6 mg/kg/gün ) kullanılabilir (B-III).
- Semptomatik kandidürili hastalarda eğer sistemik invazyondan şüpheleniliyorsa invazif
kandidiyazis olarak tedavi edilir (A-III). Sistit düşünülen hastalarda flukonazol 200 mg (oral 3
mg/kg) iki hafta süresince kullanılabilir (A-III). Flukonazole dirençli kökenler için klasik
amfoterisin B bir hafta süresince 0.3-0.6 mg/kg/gün önerilir (B-III). Mesanenin amfoterisin B
ile
yıkanması
genellikle
önerilmez,
ancak
flukonazole
dirençli
kökenlerle
oluşan
enfeksiyonlarda uygulanabilir (B-III). Piyelonefritli hastalarda flukonazol dozu 200-400
mg/gün, tedavi süresi iki hafta olarak önerilmektedir. Flukonazole dirençli kökenler için iki
hafta boyunca KAMB 0.5-0.7 mg/kg/gün dozunda kullanılabilir (B-III).
13) Vulvovaginal kandidiyaziste tedavi: Bir çok topikal antifungal tedavide etkilidir ve açık
olarak üstünlüğü olan bir ajan yoktur(A-I). Komplike olmayan enfeksiyonlarda 150 mg tek doz
flukonazol önerilmektedir (A-I). Rekürren enfeksiyonlarda 10-14 gün oral ya da topikal
flukonazolü takiben altı ay boyunca haftada bir 150 mg tek doz flukonazol kullanılabilir (A-I).
Ketokonazol alternatif olarak önerilebilir (kaynak 2). Hamile kadınlarda lokal olarak imidazol
preparatları 7 gün boyunca kullanılabilir (kaynak 2).
48
14) Antifungal profilaksi gereken durumlar: Karaciğer (A-I), pankreas (B-II) ve ince bağırsak
Solit organ transplantasyonu yapılacak yüksek riskli hastalara operasyon sonrası 7-14 gün
boyunca flukonazol (3-6 mg/kg) ya da LAMB (1-2 mg/kg) ile profilaksi önerilmektedir .
Yüksek oranda invazif kandidyazis görülen yoğun bakım ünitelerinde yüksek riskli hastalara
günde 3-6 mg/kg flukonazol profilaksisi verilebilir (B-I).
İndüksiyon kemoterapisi verilen hastalarda nötropeni süresince flukonazol 6 mg/kg/gün (A-I),
posakonazol 200 mg 3x1 (A-I), kaspofungin 50 mg/gün (B-II) önerilir. Oral itrakonazol 200
mg/gün alternatif olarak kullanılabilir (A-I).
Kök hücre transplantasyonu yapılan hastalarda riskli nötropeni dönemi boyunca flukonazol 6
mg/kg/gün, posakonazol 200 mg 3x1 ya da mikafungin 50 mg/gün dozunda önerilir (A-I).
İngiliz rehberinde allojenik kemik iliği naklinde itrakonazol ya da posakonazol ile profilaksi
önerilirken otolog kemik iliği nakli yapılanlara profilaksi önerilmemektedir (kaynak 3).
KAYNAKLAR
1) Clinical practice guidelines for the management of candidiazis: 2009 update by the
Infectious Diseases Society of America.
2) Vaginitis. American College of Obstetricians and Gynecologist ACOG), 2006 May. 12
p. (ACOG practice bulletin; no.72)
3) Guidelines on the management of invasive fungal infection during therapy for
haematological malignancy. British Committee for Standards in Haematology.
4) 2007 update of the ECIL-1 guidelines for antifungal therapy in leukemia patients.
5) Segal HB, Herbrecht R, Stevens DA et al. Defining responses to therapy and study
outcomes in clinical trials of invasive fungal diseases: Mycoses Study Group and
European Organization for research and treatment of cancer consensus criteria. CID
2008; 47:674-83.
6) De Pauw B, Walsh TJ, Donnelly JP et al. Revised definitions of invasive fungal disease
from the European Organization for Research and Treatment of Cancer/Invasive Fungal
Infections Cooperative Group and the National Institute of Allergy and Infectious
Diseases Mycoses Study Group (EORTC/MSG) Cosensus Group. CID 2008;46:181321.
49
Kriptokok Enfeksiyonlarında Tedavi
Uzm.Dr.Meltem AVCI
SB İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği, İzmir
[email protected]
Kriptokok enfeksiyonları, geniş kapsülü ile karakterize maya mantarı Cryptococcus türlerinin
etken olduğu enfeksiyonlardır. Etken, başta AIDS olmak üzere, bağışıklığı baskılanmış
hastalarda enfeksiyon etkeni olmakla birlikte, normal sağlıklı insanlarda da hastalık
oluşturmaktadır. Cryptococcus spp.’nin vücuda giriş yeri sıklıkla solunum sistemidir. Ancak
etken, çoğunlukla santral sinir sistemi (SSS) enfeksiyonlarına yol açmaktadır. Menenjit veya
meningoensefalit en sık karşılaşılan ve en sık ölüme neden olan klinik tablolardır (1).
KRİPTOKOK MENİNGOENSEFALİT TEDAVİSİ
Yüksek mortalite ve kötü prognozu olan kriptokok menenjiti ve dissemine kriptokokkozda
seçilecek ajan amfoterisin-B deoksikolattır. Kriptokok menenjiti başlangıç tedavisinde
amfoterisin B ile flusitozin kombine edilir. Bu güçlü fungisidal rejim ile AIDS olmayan
olgularda tedavinin ikinci haftasında BOS kültürlerinde negatiflik sağlanmaktadır (1, 2).
HIV ile enfekte olgularda kriptokok meningoensefalit tedavisi : İndüksiyon/konsolidasyon
tedavisinde iki haftalık amfoterisin B > 0.7 mg/kg/gün iv ve flusitozin 100 mg/kg/gün po
kombinasyonunu takiben en az sekiz hafta
400 mg/gün dozunda flukonazol kullanımı
önerilmektedir. İdame veya supresyon tedavisinde, en az bir yıl 200 mg/gün flukonazol
kullanımı önerilmektedir. Tedaviyi tolere edemeyen veya yanıt vermeyen olgularda
vorikonazol, posakonazol ve itrakonazol gibi diğer azoller ve amfoterisin B kullanılmıştır.
Ancak flukonazol günümüzde idame tedavide rutin olarak kullanılan ve önerilen
primer
azoldür. En az bir yıllık idame tedavi sonrası, HAART tedavisine cevap alındığında supresyon
tedavisine devam edilmeyebilir. HAART tedavisine cevap kriterleri CD4 sayısının 100
hücre/μL’den fazla olması ve en az 3 ay süresince HIV RNA’nın saptanmamasıdır (1, 3).
Transplantasyon
yapılan
olgularda
kriptokok
meningoensefalit
tedavisi:
İndüksiyon/konsolidasyon tedavisinde iki haftalık lipozomal amfoterisin B 4 mg/kg/gün ya da
ABLC 5
mg/kg/gün ve flusitozin 100 mg/kg/gün kombinasyonunu takiben sekiz hafta
süresince 400-800 mg/gün dozunda flukonazol kullanımı önerilmektedir. İndüksiyon
50
tedavisinde flusitozin kullanılamazsa poliyen tedavisi 3-4 hafta verilebilir.
Transplant
alıcılarında idame tedavisi 6-12 ay boyunca flukonazol 200mg/gün’dür (3).
HIV ile enfekte olmayan ve transplant alıcısı olmayan olgularda kriptokok
meningoensefalit tedavisi: İndüksiyon tedavisinde en az dört hafta amfoterisin-B < 0.7
mg/kg/gün + flusitozin 100 mg/kg/gün kullanımı önerilmektedir. İndüksiyon tedavisinden
sonra olgulara en az 6-12 ay süreyle flukonazol 200 mg/gün verilmelidir (3).
Persiste eden enfeksiyonlarda tedavi: Persiste eden enfeksiyon düşünüldüğünde indüksiyon
tedavisi süresi en az 4-10 hafta olacak şekilde yeniden başlanmalıdır. Eğer daha önceki
indüksiyon tedavisinde amfoterisin B < 0.7 mg/kg/gün veya lipid formülasyonlu amfoterisin B
< 4 mg/kg/gün dozları uygulanılmışsa, doz artırımı düşünülmelidir. Eğer olgu amfoterisin
B’yi tolere edemiyorsa,
flukonazol 800 mg/gün + flusitozin 100 mg/kg/gün
verilmesi
düşünülmelidir. Eğer olgu flusitozin’i tolere edemiyorsa ise, amfoterisin-B 0.7 mg/kg/gün İV
+ flukonazol 800 mg/gün kullanılabilir. İntratekal ya da intraventriküler amfoterisin B
uygulanması çeşitli komplikasyonlara yol açtığı için son çözüm olarak düşünülmelidir. Ayrıca
persiste eden enfeksiyonlarda, standart indüksiyon tedaviyle birlikte rekombinant interferon
gama tedavisi 12 hafta süreyle haftada üç kez 100 µg dozunda verilebilir (3).
Relaps Tedavisi: Santral sinir sistemi kriptokokkozunda relaps saptandığında, persiste eden
enfeksiyonda olduğu gibi indüksiyon tedavisinin tekrar başlanılması ve relapslarda izole edilen
suş ile hastalığın
başında elde edilen suşun duyarlılık yönünden karşılaştırılması
önerilmektedir.. İndüksiyon tedavisinden sonra in vitro duyarlılık test sonuçlarına göre
kurtarma tedavisinde 10-12 hafta flukonazol 800 mg/gün veya vorikonazol 200-400 mg 2x1 po
veya posakonazol 200-400 mg 2x1 po kullanılması düşünülebilir (3).
Santral sinir sistemi kriptokokkoma tedavisi: İndüksiyon tedavisinde en az 6 haftalık
amfoterisin B 0.5-0.7 mg/kg/gün IV veya lipozomal amfoterisin B > 3 mg/kg/gün IV veya
ABLC 5 mg/kg/gün + flusitozin 100 mg/kg/gün kombinasyon tedavisini takiben en az 6 -18
ay süresince flukonazol 400 mg/gün kullanımı önerilmektedir. Kitle etkisi, lezyon çevresinde
ödem ve IRIS varlığında kortikosteroidler kullanılabilir. Kriptokokkoma saptanan olgularda
lezyon > 3 cm ise ve lezyonlarda büyüme IRIS ile açıklanamıyorsa ileri tanı amacıyla cerrahiye
başvurulabilir (3).
İmmun rekonstrüksiyon inflamatuvar sendromunda tedavi: Bu hastalarda
HAART
tedavisine başlanıldıktan genellikle 1-2 ay sonra IRIS oluşmaktadır. Beyin omurilik sıvısında
mantar yükünün yüksek olduğu olgularda indüksiyon tedavisi sırasında oluşan artmış
intrakraniyal basınç ve IRIS’e bağlı oluşabilecek komplikasyonları önlemek için antifungal
tedavi başlanılmasından 4-10 hafta sonra HAART tedavisine başlanılması önerilmektedir.
51
Beyin omurilik sıvısı inflamasyonu, intrakraniyal basınç artışı gibi ağır IRIS bulguları
varlığında kortikosteroid kullanılması gerekli olabilir. Prednizon eşdeğeri 0.5-1 mg/kg/gün
verilebilir. Ciddi SSS belirti ve bulguları olan olgularda yüksek dozlarda deksametazon
kullanılması düşünülebilir (1, 3).
Artmış intrakraniyal basınç tedavisi: Antifungal tedavinin yanında artmış intrakranial
basıncın tedavisi de aynı oranda önemlidir. Artmış intrakraniyal basınç tedavisinde önerilen
tedavi metodları; açılış basıncı ve belirti/bulgular düzeldikten iki gün sonrasına dek günlük
olarak tekrarlayan LP yapılmasıdır. Üç ya da daha fazla yapılan LP’na rağmen basınç
yüksekliği devam ederse perkutanöz lomber dren yerleştirilmesi ya da ventrikülostomi
yapılması düşünülmelidir. Akut ya da kronik artmış intrakraniyal basınç tedavisinde
ventriküloperitoneal şant yerleştirilmesi daha kalıcı bir çözümdür.(1,3) Bazı hastalarda başvuru
sırasında ya da tedavinin ilk 1-2 yılı içersinde başağrısı, konfüzyon, çeşitli nörolojik belirtiler
gibi obstruktif hidrosefali bulguları gelişebilir. Bu durumda hastaya uygun antifungal tedavi
altında kalıcı ventriküloperitoneal şant takılmalıdır (1).
PULMONER KRİPTOKOKKOZ TEDAVİSİ
İmmunsüprese konakta pulmoner kriptokokkoz tedavisi: Hafif-orta semptomları olan
olguda, diffüz infiltrat,
yoğun immunsüpresyon ve disseminasyon yoksa, flukonazol 400
mg/gün, 6-12 ay boyunca kullanılmalıdır. Ciddi semptomları olan olguda, tedavi SSS
kriptokokkozu ile aynıdır. Ayrıca pnömoni ile ilişkili SSS, kanıtlanmış dissemine enfeksiyon
ve/veya ARDS varlığında da, tedavi SSS kriptokokkozunda olduğu gibidir. HAART tedavisi
almakta olan olguda CD4 hücre sayısı > 100/μL ve kriptokok antijen < 1:512 ise, idame
flukonazol tedavisi 12 ay sonra kesilebilir. İmmun rekonstrüksiyon inflamatuvar sendromuna
bağlı ARDS’de anti-enflamatuar ajan verilebilir (3).
İmmunsüprese olmayan konakta pulmoner kriptokokkoz tedavisi: Hafif-orta semptomları
olan olguda, flukonazol 400 mg/gün, 6-12 ay boyunca kullanılmalıdır. Ciddi semptomları olan
olguda, tedavi SSS kriptokokkozu ile aynıdır. Flukonazolun kontrendike olduğu durumlarda,
alternatif seçenekler: itrakonazol 200-400 mg/gün po, ya da vorikonazol 200 mg 2x1 po ya da
posakonazol 400 mg 2x1 po’dir. Cerrahiye tanı ve uygun antifungal tedaviye rağmen
radyolojik bozukluklar ve semptomlar ısrarla devam ediyorsa başvurulabilir (3).
52
SSS VE PULMONER DIŞI KRİPTOKOK İNFEKSİYONLARINDA TEDAVİ
Santral sinir sistemi enfeksiyonu, fungemi yoksa ve tek bölge tutulumu mevcutsa, 6-12 ay
boyunca flukonazol 400 mg/gün, kullanımı önerilmektedir. Fungemi ya da disseminasyonu
olan olguda tedavi SSS kriptokokkozu ile aynıdır (3).
ÖZEL DURUMLARDA TEDAVİ
Kısıtlı kaynakları olan ülkelerde tedavi: Santral sinir sistemi kriptokokkozu ve dissemine
enfeksiyonda önerilen tedavi seçenekleri (3):
1) Flusitozinin bulunmadığı bölgelerde; 2 hafta amfoterisin B 1 mg/kg/gün tedavisini takiben 8
hafta flukonazol 800 mg/gün ve idamede flukonazol 200-400 mg/gün,
2) Poliyenlerin bulunmadığı bölgelerde; BOS kültüründe negatiflik oluşana kadar veya 10 hafta
flukonazol 800 mg/gün ve idamede flukonazol 200-400 mg/gün,
3) Flusitozinin bulunduğu ancak poliyenlerin bulunmadığı bölgelerde: 2-10 hafta süresince
flukonazol 400-800 mg/gün + flusitozin 100 mg/kg/gün tedavisini takiben idamede flukonazol
200-400 mg/gündür.
Gebelerde SSS kriptokokkozu ve dissemine enfeksiyon tedavisi: Dissemine ve SSS
enfeksiyonunda, amfoterisin B ve/veya flusitozin kullanılması önerilmektedir. Ancak
flukonazol tedavisine doğumdan sonra başlanılmalıdır. Sınırlı ve stabil pulmoner kriptokok
enfeksiyonu olan olgu yakından takip edilmeli ve flukonazol doğumdan sonra başlanılmalıdır.
Postpartum dönemde olgu IRIS gelişimi açısından takip edilmelidir (3).
Çocuklarda kriptokok enfeksiyonları tedavisi: Dissemine ve SSS enfeksiyonunda,
indüksiyon/konsolidasyon tedavisinde, iki haftalık amfoterisin B 1 mg/kg/gün ve flusitozin
100 mg/kg/gün po kombinasyonu, takiben sekiz hafta flukonazol 10-12 mg/kg/gün, ve idame
tedavide flukonazol (6 mg/kg/gün ) kullanımı önerilmektedir. HAART tedavisi almakta olan
çocuklarda idame tedavinin süresiyle ilgili yeterince çalışma yoktur. İdame tedavi süresi bireye
özgüdür.
Poliyen toleransı olmayan olguda, lipozomal AmB 5 mg/kg/gün verilebilir.
Çocuklarda kriptokokkal pnömonide önerilen tedavi, 6-12 boyunca flukonazol (6 mg/kg/gün)
kullanımıdır (3).
C. gattii enfeksiyonları tedavisi: C. gattii öncelikle immünokompetan konakta saptanmaktadır.
C. gattii meninkslerden çok beyin parankiminde serebral kriptokokkoma veya hidrosefaliyle
sonlanan enfeksiyonlara yol açma eğilimindedir. Birlikte akçiğerde büyük kitlesel lezyonlar
bulunabilir.
- C. gattii’nin etken olduğu dissemine, SSS ve pulmoner enfeksiyon tedavisi, C. neoformans
tedavisi ile aynıdır.
53
-Akciğerlerde; tek ve küçük kriptokokkoma saptanırsa, flukonazol 400 mg/gün verilmelidir. -Akciğerlerde, çok büyük ve multipl lezyonlarda, 4-6 haftalık kombinasyon tedavisini takiben,
cerrahi tedaviye bağlı olarak
flukonazol tedavi süresi 6-18 ay arasında değişebilir. Vital
yapılarda bası, 4 haftalık tedavi sonrasında lezyonlarda küçülme olmazsa, cerrahi düşünülebilir
(3).
Kaynaklar
1. Chayakulkeeree M, Perfect JR. Cryptococcosis. Infect Dis Clin North Am
2006;20(3):507–544.
2. Perfect JR. Cryptococcus . neoformans. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R, eds.
Mandell, Douglas and Bennett's Principles and Practice of Infectious Diseases. 6th ed.
Philadelphia: Churchill Livingstone, 2005:2997- 3012.
3. Perfect JR. Clinical practice guidelines for the management of Cryptococcal disease
2008 update by the Infectious Disease Society of America. Focus 18 on fungal
infections, March 5-7, 2008, San Antonio, Texas, Final agenda, presentations, and
abstracts, p:134-138.
54
Download