Atomlar ve Atom Kuram

advertisement
ATOMLA İLGİLİ
DÜŞÜNCELER
 Maddenin
en küçük yapısı olan atomla ilgili
düşünceler, eski Yunan filozoflarına kadar
uzanmaktadır.
 Eski Yunan filozoflarından Demokritos (MÖ. 470-361)
maddenin tanecikli yapıda olduğunu ileri sürmüş ve
maddenin bölünemeyen en küçük parçasına da
“atom” (Yunanca “atomos”, “bölünemez”) adını
vermiştir.
 Demokritos evrenin, atomların sahip oldukları
hareketlerle kurulduğunu öne sürmüştür.
 Atomla
ilgili somut düşünceler ve ilk teoriler ancak
günümüzden 200 yıl kadar önce geliştirilebilmiştir.
 Atomun yapısı ile ilgili geliştirilen modellerin çoğu,
geçmişte yapılan deneylerle mümkün olmuştur.
 Bu deneylerden biri olan yanma olayının
açıklanması oldukça önemlidir.
 Bu deneyle havadaki oksijenin yanma olayında
gerekli olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
 Havanın başlıca bileşenleri olan oksijen ve azot
gazları 18. yüzyılda atmosferden elde edilmiştir.
 Gazlarla ilgili yasalar bu dönemde ortaya konmuştur.
 Antoine
Lavoisier , gerçekleştirdiği deneylerinde,
kimyasal tepkimelerde toplam kütlenin
korunduğunu belirlemiştir.
 Lavoisier, bir miktar hava içeren bir cam balona
kalay koyarak ağzını kapatmış ve tartmıştır.
 Sonra bu kapalı balonu ısıtmış, kalayın tebeşir
tozuna benzer bir toz verdiğini görmüştür.
 Kabı yeniden tartmış ve kütlenin değişmediğini
bulmuştur.
 Havadaki oksijenin yanma için gerekli olduğunu
gösteren bu ve benzeri deneyler sonucunda
Lavoisier, temel bir yasa olan Kütlenin Korunumu
Yasası’nı ortaya koymuştur.
 Joseph
Proust, 1799’da yaptığı çalışmalarda, bir
bileşiğin bütün örnekleri aynı bileşime sahiptir fikrini
ile sürmüş, “Bileşenler kütlece sabit bir oranda
birleşir.” şeklinde ifade edilen Sabit Oranlar
Yasası’nı ortaya koymuştur.
 Yanma
olayının açıklanması çalışmalarında ortaya
konan Kütlenin Korunumu Yasası ve Sabit Oranlar
Yasası’ndan yararlanan John Dalton, kendi adı ile
anılan Dalton Atom Modeli’ni geliştirmiştir.
Dalton Atom Modeli temel olarak üç varsayıma
dayanır:
 Her bir element, atom adı verilen çok küçük ve
bölünemeyen taneciklerden oluşmuştur.
 Bir elementin tüm atomlarının kütlesi ve diğer
özellikleri aynıdır. Fakat bir elementin atomları diğer
bütün elementlerin atomlarından farklıdır.
 Kimyasal bir bileşik iki ya da daha çok sayıda
elementin belirli bir oranda birleşmesiyle oluşur.
 Dalton’ın
atom modeli aynı zamanda Katlı Oranlar
Yasası ile de uyum hâlindedir.
 Katlı Oranlar Yasası’na göre, eğer iki element birden
fazla bileşik oluşturursa bu elementlerin herhangi
birinin sabit miktarıyla birleşen diğer elementin
kütleleri arasında tam sayılarla ifade edilebilen bir
oran vardır.
 Atomun yapısı ile ilgili çalışmalar, atom altı
taneciklerin varlığının anlaşılmasından sonra büyük
bir hız kazanmıştır.
 Atom altı taneciklerden hem Demokritos’un Atom
ve Bölünemeyen Öz Teorisi’nde hem de John
Dalton’ın Atom Modeli’nde bahsedilmemiştir.
 Atom altı parçacıkların var olduğu belirlendikten
sonra atomun yapısını açıklamak, bilim insanlarının
başlıca uğraş konusu olmuştur.
 Benjamin
Franklin’in sürtünme ile elektriklenme
deneyi ile Michael Faraday’ın elektroliz deneyi,
maddenin elektrik yüklü taneciklerden oluştuğunu
gösteren ilk bulguları içermesi bakımından önemlidir.
 Bu bilimsel çalışmalar 20. yüzyılın başında
Rutherford’un atomun yapısını belirleme
deneylerinde daha da değer kazanmıştır.
 Elektriklenme sonucu maddelerin elektrik ile
yüklenmesi ve ardından elektroliz deneyleri ile elde
edilen verilerden sonra Dalton Atom Modeli’nin
öngördüğü içi dolu küre şeklindeki bölünemez
tanecik olan atom tanımı çürütülmüştür.
 Atom
altı taneciklerin tahmin edilmesi, bunların
keşfinin gerçekleşmesi sürecine dönüşmüştür. İngiliz
bilim insanı William Crooks, kendi adını taşıyan
katot ışını tüpünü (Crooks tüpü) geliştirmiş ve
geliştirdiği bu vakumlu tüp içerisinde gazların
elektrikle etkileşimi sonucunda ortaya çıkan
davranışlarını incelemiştir.
Katot ışınlarını elde etmek için
havası büyük oranda boşaltılmış bir
cam tüpün uçlarına iki elektrot
yerleştirilir.
 Bu elektrotlara gerilim
uygulandığında katot ışınlar oluşur.
 Bu ışınlara katot ışınları adı verilir.
 Bu ışınlar negatif yüklüdür, doğrusal
yol izler ve tüpün cam çeperinde
sarı-yeşil floresan ışık yansıması
oluşturur.
 Bunlara katot ışınları denmesinin
nedeni bu ışınların (–) yüklü
katottan çıkıp (+) yüklü anota
gitmesidir.
 Tüpün içindeki negatif elektrot
hangi malzemeden yapılırsa
yapılsın, gaz türü ne olursa olsun
katot ışınları daima aynı özellikte,
negatif yüklü olarak elde edilir.

 1859’da
Julius Plucker, katottan anoda doğru
yayılan bu ışınları manyetik alanda saptırmış ve bu
ışınlara yaklaştırılan elektroskobun negatif elektrikle
yüklendiğini tespit etmiştir.
 Faraday’ın
elektroliz ve Crooks’un katot ışınları
deneylerini yorumlayan George Johnstone Stoney,
aslında doğrusal bir yol boyunca hareket eden
katot ışınlarının ışın olmayıp (–) yüklü tanecikler
olduğunu belirterek bunlara elektron adının
verilmesini önermiş ve bu öneri bilim insanları
tarafından kabul görmüştür.
 1897 yılında, Joseph John Thomson havası daha iyi
boşaltılmış katot tüpüne manyetik ve elektriksel alanı
uygulayarak Plucker’in çalışmalarını tekrarlamıştır.
 Yaptığı deneyler sonucunda katot ışınlarının yani
elektronların
oranını bulmuştur.
 Katot
ışınları demetine hiçbir kuvvet etki etmezse
elektron demetinin yüzeye çarpma noktası B’dir.
 (+) ve (–) yüklü bir elektriksel alan uygulanırsa zıt
elektrikle yüklenmiş levhaların (saptırıcı levhalar)
elektronları, (+) yüklü levhaya doğru saptırdığı ve
elektronların yüzeye A noktasında çarptığı görülür.
 Sapma miktarı parçacığın elektron yükü ile doğru
orantılı, kütlesi ile ters orantılıdır.
 Elektriksel alana dik olacak şekilde bir manyetik alan
uygulanırsa elektronlar bu defa yüzeye C
noktasında çarpar.
 Thomson,
yaptığı deneyde manyetik alan
uygulaması sayesinde elektron demetinin
sapmasını ölçmüştür.
 Daha sonra elektriksel alan uygulayarak sapma
noktasını B noktasına geri getirip manyetik alan
kuvveti ile elektriksel alan kuvvetinin birbirine eşit
olduğunu gözlemlemiştir.
 Bu çalışmalar sonucunda elektronlar için
olarak bulmuştur.
 1908’de
Robert Andrews Millikan, gerçekleştirdiği
yağ damlası deneyi ile elektronun yükünü,
Thomson’ın e/m değerinden yararlanarak da
elektronun kütlesini bulmayı başarmıştır.
 Millikan, basıncı düşürülmüş deney düzeneğini
oluşturmuştur.
 Düzenekte iki kondansatör levhası arasında istenilen
elektrik alanı oluşturulmuştur.
 Üst levhada bulunan bir delikten yağ püskürtülerek
iki levha arasında yağ sisi oluşturulmuştur.
 Yağ
zerreleri aşağıya
doğru hareket ederken
yan pencereden X ışınları
gönderilerek havayı
oluşturan N2 ve O2
gazlarından elektron
koparılmıştır.
 Bu elektronlar yağ
damlasına yapışmış ve yağ
damlacıklarının negatif
elektrik yüküyle yüklenmesi
sağlanmıştır.
 Üst
tabaka pozitif (+), alt tabaka negatif (–) yüklü
olduğundan negatif yüklü yağ damlacıklarının
düşmesi durdurulabilmiş hatta yukarıya doğru
hareket etmesi de sağlanabilmiştir.
 Yağ damlasına etki eden alan kuvveti, damla hızını
azaltan yer çekimi ve sürtünme kuvvetlerine eşit
olduğu anda damla, belirli bir potansiyel enerji ile
yüklenmiş olur.
 Bu potansiyel enerji damlanın (Bu hareket sırasında
yağ damlası üzerindeki yük, elektron yüküdür.)
düzgün bir hızla yukarıya doğru (+ plakaya doğru)
hareket etmesini sağlamıştır.
 Millikan,
deneyi tekrarladığında, yağ damlacıkları
üzerindeki yükün daima –1,6022.10–19 coulombun
katları kadar olduğunu görmüştür. Daha önce
Thomson tarafından bulunan e/m değeri ve
Millikan’ın tespit ettiği elektron yükü yardımıyla
elektronun kütlesi bulunabilmiştir:
Thomson, yaptığı deneylerden elde ettiği verilere göre
nötr atomlarda, negatif yüklü elektronları dengeleyecek
sayıda pozitif yüklü taneciğin de bulunması gerektiğini
düşündü.
 1886’da Alman fizikçi Euquen Goldstein, Crooks tüpleri ile
yaptığı çalışmalarda katottan anoda doğru hareket
eden katot ışınlarının tersine anottan katoda doğru
hareket eden pozitif yüklü ışınların varlığını tespit etti.
 Bu ışınlara pozitif ışınlar ya da kanal ışınları adını vermiş
ve tüpün cam çeperinde floresan ışığın yansımasını
gözlemlemiştir.
 Havası boşaltılmış tüpün ortasında delikli metal katot
vardır.
 Elektronlara yüksek gerilim uygulandığında yayılan
hidrojen iyonunda e/m oranının diğer atomlara göre en
büyük olduğu bulunmuştur. Bu hidrojen iyonuna proton
adı verilmiştir.

 Proton
için yük/kütle oranı e/m= 9,5791.107 C.kg–1
olarak hesaplanmıştır.
 Protonun yükü, elektronun yüküne eşit ancak zıt
işaretlidir. O hâlde protonun yükü +1,6022.10–19
coulombdur.
 Elektron kütlesinin hesaplandığı formülle proton
kütlesi de hesaplanabilir:
 Henry
Moseley 1913-1914 yıllarında, atomdaki proton
sayısını, X ışınları spektrumlarını inceleyerek deneysel
olarak belirlemiştir.
 Yüksek enerjili katot ışınlarını bir hedefe odaklayarak
X ışınlarını oluşturmuştur.
 Bu X ışınlarını, çeşitli dalga boylarında bileşenlerine
ayırmış ve bu şekilde elde ettiği çizgi spektrumlarını
da fotoğrafik olarak kaydetmiştir.
 Alüminyum ile altın arasında olan elementlerin X
ışınları spektrumlarını incelemiştir.
 Her
element için o elemente karşılık gelen
karakteristik spektrum çizgisini kullanan Moseley,
elementin atom numarası (Z ile gösterilir) ile çizgi
frekansının karekökü arasında doğrusal bir ilişki
olduğunu bulmuştur.
 Elementlerin
atom numaralarını X ışınları
spektrumlarına dayanarak tayin eden Moseley,
spektrum çizgilerini incelediğinde Ca (Kalsiyum) ve
Ti (Titanyum) elementlerinin spektrum çizgilerinin
diğerleri gibi sistematik olmadığını gözlemlemiştir
 Bu iki element arasında başka bir elementin
bulunması gerektiğini belirtmiştir .
 Gerçekten de Sc (skandiyum) elementi bu boşluğu
doldurmuştur.
 Moseley,
atom numarasının, atom çekirdeğinde
bulunan taneciklerin sayısı olduğunu belirtmiş,
elementlerin fiziksel ve kimyasal özelliklerinin artan
atom numaraları ile ilgili olabileceğini ifade ederek
periyodik sistemde eksik olan elementlerin atom
numaralarını doğru şekilde belirlemiştir.
 Örneğin periyodik sistemde Ce’dan (Seryum) Lu’a
(Lutesyum) kadar sadece 14 element bulunması ve
bu elementlerin La’dan (Lantan) sonra gelmesi
gerektiğini söylemiştir.
 Atomun
elektriksel açıdan yüksüz olabilmesi için bir
atomda eşit sayıda (+) ve (–) yükler bulunmalıydı.
 J. J. Thomson, atomu içinde gömülmüş hâlde
elektronlar bulunan artı yüklü bir küre olarak
belirtmişti.
 Thomson’ın “kuru üzümlü kek” benzeri atom modeli
5 yıl atom kuramı olarak kabul gördü.
 Ancak bu atom modelinin, sonraki yıllarda yapılan
Rutherford deneyinin sonuçlarına göre yetersiz
kaldığı görüldü.
 1910’da
İngiliz Ernest Rutherford, radyoaktif bir
kaynaktan pozitif yüklü alfa ışınlarını çok ince altın
levha üzerine göndermiştir.
 Işınların büyük bir kısmının levhadan geçtiğini
görmüştür.
 Bu arada bazı ışınların çeşitli açılarla saptığını hatta
bazı ışınların da aynı doğrultuda geri döndüklerini
gözlemlemiştir
 Rutherford,
atomdaki artı yüklerin tümünün,
atomun içinde merkezî bir çekirdekte, yoğun olarak
toplandığını ifade etmiştir.
 Çekirdekteki artı yüklü taneciklere daha önce
belirtildiği gibi proton adı verilir.
 Yapılan başka deneyler ile bir protonun yükünün
büyüklük olarak bir elektronun yüküne eşit olduğu
ve protonun kütlesinin 1,673.10–27 kg yani bir
elektronun kütlesinin 1836 katı olduğu bulundu.
 Rutherford’un
atom yapısı ile ilgili modeli bir sorunu
çözümsüz bırakıyordu.
 Bu dönemde hidrojen atomunun bir tane proton,
helyum atomunun ise iki tane proton içerdiği
biliniyordu.
 Bu nedenle helyum atomunun kütlesinin hidrojen
atomunun kütlesine oranı 2 : 1 olmalıydı.
 Oysa gerçekte bu oran 4 : 1 idi.
 Buna göre Rudherford ve diğer bilim insanları atom
çekirdeğinde, diğer bir atom altı tanecik bulunması
gerektiğini düşündüler.
 1932
yılında İngiliz James Chadwick, yaptığı
deneylerde protonun kütlesinden biraz daha büyük
kütleye sahip, elektrik yükü taşımayan nötr bir
taneciği yani nötronu keşfetti.
 Böylece kütle oranlarındaki sorun artık
açıklanabiliyordu.
 Helyum çekirdeğinde iki tane proton ve iki tane
nötron vardır. Fakat hidrojenin çekirdeğinde
sadece bir proton vardır ve hiç nötron yoktur.
 Bu nedenle kütle oranı 4 : 1’dir.
 Atom
çekirdeğindeki proton ve
nötronların tümüne nükleon adı
verilir.
 Atom çekirdeğindeki proton ve
nötronların toplamına aynı
zamanda atomun kütle numarası
da denir ve “A” ile gösterilir.
Elektromanyetik Işınların Dalga ve Tanecik Karakteri
 Atomun yapısını anlamak için yapılan deneylerde,
elektromanyetik dalgaların kullanılması önemli sonuçlar
vermiştir.
 Bu nedenle ışının ve elektromanyetik dalgaların yapısının
bilinmesi gerekir.
 Işın bir elektromanyetik dalgadır.
 Elektrik yüklü bir cisim çevresinde bir elektrik alanı
oluşturur.
 Bu cisim titreşim hareketi yaparsa elektrik alanı bir dalga
hâline dönüşür ve bir manyetik alan dalgası oluşturur.
 Elektromanyetik
ışınların dalga modeli; yansıma,
girişim ve kırınım olaylarını açıklar.
Bir dalgayı tanımlayan özellikler ise dalga boyu, genlik
ve frekans gibi terimlerdir.
 Dalga boyu (λ, lambda): Art arda gelen iki dalga
üzerindeki ardışık noktalar arasındaki uzaklık dalga
boyu olarak tanımlanır.
 Genlik: Bir dalganın maksimum yüksekliği veya
derinliği genlik olarak tanımlanır. Herhangi bir
dalganın şiddeti, genliğinin karesi ile doğru
orantılıdır.
Frekans (ν, nü): Belirli bir
noktadan bir saniyede geçen
dalga sayısı frekans olarak
tanımlanır. Birimi saniye–1 yani
Hertz (Hz)’dir.
 Hız (c): Bir dalga hareketinin
birim zamanda aldığı yol
dalganın hızı olarak tanımlanır.
Elektromanyetik dalgalar
boşlukta ışık hızında hareket
eder. Ancak hava veya başka
bir ortamda daha düşük hıza
sahiptir. “c” sembolü ile
gösterilen ve 3.108 m s–1
değerinde olan bu hıza ışık hızı
denir.
Dalganın hızı (c) = λ . ν

Yüksek enerjili dalgaların dalga boyu düşük, frekansı
büyüktür.
 Bütün
frekansları içeren elektromanyetik ışın dizisine
elektromanyetik dalga spektrumu denir.
 Elektromanyetik dalga spektrumunun çeşitli
bölgeleri, maddenin tanınmasına yardımcı olur.
 Elektromanyetik spektrumda çıplak gözle
gördüğümüz tüm renkleri içeren ışınların oluşturduğu
bölge, görünür bölge (görünür ışık) olarak
adlandırılır.
 Aralığın sınırları tam olarak belirlenmemiş olmakla
birlikte, ortalama bir insan gözü 380 ile 760 nm
arasındaki dalga boylarını saptayabilir.
 Bu dalga boyu aralığı görünür bölgedir.
 İngiliz
Thomas Young çift yarıklı girişim deneyi ile
ışığın girişim olayını açıklayarak ışının dalgalar
hâlinde yayıldığını ispatlamıştır.
 Bunun için bir ışık kaynağından gelen ışın demeti,
önünde bulunan çift yarık engelinden geçirilerek
ekranda girişim desenleri oluşturulur.
 Bu desenler birbirini takip eden aydınlık ve karanlık
çizgiler biçiminde gözlemlenir.
 Bu tür bir görüntünün olması yani aynı kaynaktan
gelen iki özdeş farklı ışık kaynağının girişim deseni
oluşturması; ışın dalgalarından birinin tepesi,
diğerinin çukuru ile örtüştüğünde dalga sönümü
gerçekleşmesine ve karanlık bölge oluşmasına
neden olur.
 Eğer
dalgalardan birinin tepesi ile diğer dalganın
tepesi ya da dalgalardan birinin çukuru ile diğer
dalganın çukuru örtüşürse aydınlık bölge oluşur.
 Young’a göre ışın sadece tanecik yapısında olsaydı
girişim deseni oluşmazdı. Bu da ışının dalgalar
hâlinde yayıldığını gösterir ki Young deneyi ışının
dalga teorisini desteklemektedir.
 19.
yüzyıla kadar atom spektrumlarını açıklamada
yetersiz kalan klasik yaklaşım, devrim niteliğinde bir
düşünce ileri sürdü: “Enerji de madde gibi sürekli
değildir’’.
 Bu düşünce Max Planck tarafından geliştirilmiştir.
 Planck, atom ve moleküllerin enerjiyi, küçük
paketler hâlinde yayınlayabileceğini ya da
soğurabileceğini savunmuştur.
 Buna siyah cisim ışıması örnek olarak verilebilir.
 Siyah
cisim; üzerine düşen bütün ışınları soğuran,
hiçbir ışını yansıtmayan cisimdir.
 Bu tanıma tamamen uyan gerçek bir cisim yoktur.
 Siyah cisim, içi tamamen karbon tozu ile kaplanmış
ve üzerinde çok küçük bir delik açılmış küre
şeklindedir.
 Küredeki bu delikten içeri giren ışığın büyük bir kısmı
küre tarafından soğrulur, ışık cismin içinde hapsolur
ve cisim siyah görünür.
 Planck,
enerjinin elektromanyetik ışıma şeklinde
yayılabilen (veya soğurulabilen) en küçük miktarına
kuantum adını vermiştir.
 Tek bir kuantumun enerjisi E ise (E) = h . ν eşitliği ile
ifade edilmiştir.
 Eşitlikte h, planck sabitidir ve değeri ise yaklaşık
6,626.10–34 J.s’dir.
 Kuantum hipotezi, 1905’te Albert Einstein’ın
fotoelektrik olayını açıklamasında da başarı ile
kullanılmıştır.
 Bir metal yüzeyine enerjisi yeterli olan ışın
düşürüldüğü zaman, metal yüzeyindeki atomlardan
elektronların kopması olayına fotoelektrik olay adı
verilir.
 Fotoelektrik
olay, ışının dalga modelini destekleyici
en kuvvetli delili ortaya koymaya çalışırken,
farkında olmadan tanecik modelini açıklayan en
önemli olay olmuştur.
 Einstein, ışık demetinin gerçekte bir parçacık
şeklinde olduğunu öne sürerek sıra dışı bir yaklaşım
ortaya koymuştur.
 Bu parçacıklar günümüzde foton olarak
bilinmektedir.
 Einstein,
Planck’in kuantum kuramında frekansı ν
olan her fotonun E = h . ν kadar enerjiye sahip
olacağını öne sürmüştür.
 Elektronları metalden ayırarak serbest hâle
geçirebilmek için metal üzerine yüksek frekansa
sahip bir ışın göndermek gerekir.
 Foton hâlinde gönderilen ışının h . ν değeri,
elektronları metale bağlayan enerjiye tam olarak
eşit veya bu enerjiden büyükse elektron metalden
kopacaktır.
 Einstein’ın ışın kuramı, fotoelektrik olayını başarılı bir
şekilde açıklayabilmesine karşın, tanecik kuramı
ışının bilinen dalga davranışına uymamaktadır.
 Bu durum ışığın hem tanecik hem de dalga özelliği
gösterdiğini doğrulamıştır.
 Kuantum
kuramında, Young deneyinde ve
Einstein’ın ışının ikili doğası (tanecik-dalga özelliği)
ile ilgili çalışmalarında atom spektrumlarından
yararlanılmıştır. Atom spektrumları, kesin olarak
bilinen belirli sayıda dalga boyu çizgilerinden
oluştuğu için, atomların yapıları hakkında bilgi
edinilmesinde önemli rol oynamıştır.
Her elementin kendine özgü bir çizgi spektrumu vardır.
 Örneğin bir ışık kaynağından bir elektrik boşalımı
geçirildiğinde helyum atomları enerjiyi soğurur (absorbe
eder) ve bu enerjiyi ışın şeklinde yayar (emisyon).

Bu ışık dar bir yarıktan geçirildikten sonra bir prizmada
dağılır.
 Prizmadan çıkan ışığın renkli bileşenleri, bir fotoğraf filmi
üzerinde kaydedilir.
 Her bir dalga boyu bileşeni, yarığın bir görüntüsü gibi
ince bir çizgi şeklinde ortaya çıkar.
 Helyum spektrumunda çıplak gözle görülebilen altı çizgi
vardır.

 Atom
spektrumları arasında en genel şekilde
incelenen hidrojen olmuştur. Bir hidrojen
lambasından gelen ışık kırmızı-mor renkte görülür.
 Hidrojen atomunun görünür bölge spektrumuna
Balmer spektumu denmiştir.
 1885’te
John Balmer bu spektrum çizgileri için bir
formül geliştirmiştir.
 Daha sonra Johannes Rydberg tarafından
düzenlenen formül şöyledir:
n
> 2 ve λ spektrum çizgisinin dalga boyudur. R ise
Rydberg sabiti olup değeri 2,18.10–18 J’dür.
 Z atom numarasıdır.
 Rutherford’un, atom modelinde çekirdek ile
elektronlar arasındaki büyük boşlukları deneyle
ortaya koyması atomdaki temel düzeni belirleyen
önemli bir aşama olmuştur.
 Fakat Rutherford’un atom modeli, elektronun
atomdaki davranışını, bilinen fizik ilkeleri ile
açıklayamaması nedeniyle yetersiz kalmıştır.
 Bu dönemde hidrojen atomu spektrumundan
yararlanan Niels Bohr, hidrojen atom modelini
ortaya koymuştur.
Bohr, atomları çekirdek etrafındaki dairesel
yörüngelerde hızla dönen elektronlarla çevrili cisimler
olarak tasarlamıştır.
 Güneş’in etrafında gezegenlerin hareketini andıran bu
model, kolayca kabul görmüştür.
 Bohr, hidrojen atomu için aşağıdaki varsayımları ortaya
atmıştır:
 Elektron, çekirdeğin çevresindeki dairesel yörüngede
hareket eder.
 Hidrojen atomundaki elektron, çekirdeğe en yakın
yörüngede (n = 1) bulunur.
 Bu, en düşük enerji düzeyi yani temel hâlidir. Elektron bir
enerji kazandığında daha yüksek enerji düzeyine geçer
(n = 2, 3, .....) ve hidrojen atomu uyarılmış hâle gelir.
 Elektron, çekirdeğe yakın bir yörüngeye indiği zaman iki
enerji düzeyi arasındaki fark kadar enerji yayar.

 Bohr,
hidrojen atomuna ait elektronun enerjisini
eşitliği ile ele almıştır. İki enerji düzeyi arasındaki enerji
farkını hesaplayabileceğimiz bir bağıntı elde etmek
için aşağıdaki eşitliği kullanabiliriz:
ÖRNEK:
Hidrojen atomunda bir elektronun n=2 enerji
seviyesinden n=1 enerji seviyesine geçişi sırasında
oluşan spektral çizginin frekansı kaç hertzdir?
(RH : 2,18.10–18 J, h: 6,626.10–34 J · s)
ÇÖZÜM:
Elektronun 2. enerji seviyesinden 1. enerji seviyesine
geçişi sırasındaki enerji değişimini bulalım.
 Yayılma
spektrumundaki her bir çizgi, hidrojen
atomunun belirli bir geçişine karşılık gelir.
 Çok sayıda hidrojen atomu incelendiğinde tüm
olası geçişler ve bu geçişlere karşılık gelen spektrum
çizgileri gözlemlenir.
Elektron, yüksek enerjili bir katmandan n = 1 katmanına
inerse mor ötesi ışık (ultraviyole) şeklinde enerji yayar.
 Lyman serisi adı verilen spektrum çizgileri meydana gelir.
 Yüksek enerjili bir katmandan n = 2 katmanına olan
elektron geçişleri görünür bölgede gerçekleşir ve Balmer
serisi adını alır.
 Lyman serisinde Balmer serisine göre daha çok enerji
açığa çıkar.
 Yine aynı şekilde yüksek enerjili bir katmandan n = 3
katmanına olan elektron geçişleri ise kızıl ötesi (IR,
infrared) bölgede gerçekleşir ve Paschen serisi adını alır.
 Yüksek enerjili katmanlardan n = 4 katmanına olan
elektron geçişlerine Brackett serisi, n = 5 katmanına olan
elektron geçişlerine ise Pfund serisi adı verilir.

 Bohr
hidrojen atom modeli, hidrojen atomu ve tek
elektronlu iyonlar (He+, Li2+ vb.) için başarılı bir model
olduğu hâlde çok elektronlu atom ve iyonların
yayılma spektrumlarının açıklanmasında yetersiz
kalmıştır.
 Başarıları ve eksiklikleri ile Bohr’un hidrojen üzerinde
yaptığı çalışmalardan sonra dalga-tanecik şeklinde
iki yeni kavram ortaya çıkmıştır.
 Louis de Broglie, 1924 yılında ışık ve maddenin
doğasını dikkate alarak “Küçük tanecikler bazen
dalgaya benzer özellik gösterebilir.” düşüncesini ileri
sürmüştür.
 Louis de Broglie, Einstein eşitliği ve Planck bağıntısını
kullanarak elektron gibi küçük kütleli taneciklerin ikili
(tanecik-dalga) doğasını, aynı denklemde
matematiksel eşitlikle göstermiştir.
ÖRNEK:
2,7.106 m . s–1 hızla hareket eden bir elektronun Louis de Broglie
dalga boyunu Angström (A°) cinsinden hesaplayalım. Bu
dalganın
elektromanyetik
spektrumda
hangi
bölgede
bulunacağını belirtelim.
(Elektronun kütlesi: 9,109.10–31 kg ve h: 6,626.10–34 J.s alınacak.)
ÇÖZÜM:
 Çember
yörüngeler varsayımı, çok elektronlu
atomların spektrumlarını açıklayamaması ve
elektronun ikili karakterini (dalga-tanecik) hesaba
katmayışı, Bohr Hidrojen Atom Modeli’nin
eksiklikleridir.
 Bohr atom modelini inceledikten sonra Werner
Heisenberg, atom altı taneciklerin davranışlarının ne
dereceye kadar belirleneceğini görebilmek için
birçok deneysel çalışma yapmıştır.
 Bunun
için taneciğin konumu ve hızı gibi iki
değişkene bağlı olarak yapılan ölçümlerde daima
bir belirsizlik olduğunu vurgulamıştır.
 Heisenberg Belirsizlik İlkesi olarak adlandırılan bu
düşünce, bir taneciğin aynı andaki konumunun ve
hızının büyük bir duyarlılıkla ölçülemeyeceğini ifade
etmektedir.
 Örneğin bir elektronun yörünge üzerindeki
hareketini izlemek isteyen gözlemci onu görmek
veya varlığını belirten işaretler almak zorundadır.
 Bunun için kullanılacak araç ışıktır.
 Işık çeşitli dalga boylarında olabileceğine göre
gözlemci elektronun büyüklüğüne uygun bir dalga
boyu seçmelidir.
 Elektron
çok küçük bir kürecik olarak düşünülürse bu
kürenin çapından çok daha büyük dalga boyuna
sahip bir ışık kullanıldığında, ışık elektronla hiçbir
etkileşim yapmadan geçecek ve elektronun
konumunun belirlenmesini sağlayacaktır.
 Ancak elektronun hızını tespit etmek mümkün
olmayacaktır.
 Elektronun
hızını tespit etmek için yüksek enerjili
foton kullanıldığında ise atomdaki elektronu
görmemiz güçleşecektir.
 Biz tam elektrona bakacağımız anda elektron,
atomdan ayrılarak iyonlaşacak ve serbest elektron
hâline geçecektir.
 Buna göre elektronun yeri ve hızını aynı anda tespit
etmek güçleşecektir.
 Sonuç olarak ölçümlerde daima bir belirsizlik vardır.
Download