OCAK BÜLTEN siyah.cdr

advertisement
Sınıfsız bir dünya için.
..
Çiğli İşçi Bülteni
Aylık Çıkmaktadır
Ocak Sayısı
2
Merhaba
Çiğli işçi bülteninden yeni yıla girerken
sömürüsüz, baskısız, savaşsız bir dünya
umuduyla merhaba. 10 yılı aşkındır Çiğli İşci
Bülteniyle Çiğli'de çalışan işçi kardeşlerimize
sesleniyoruz. Ancak, yaklaşık 6 aylık uzun bir
aradan sonra sizlere tekrar merhaba diyoruz.
Bu kadar uzun bir arayı gerçek anlamda
fabrikalara dayanan, organizenin ve Çiğli'de
çalışan işçi ve emekçilerin soluğunu taşıyan bir
bültene kavuşması için verdik.
Ve önümüzdeki dönem bu misyona yaraşır bir
bülten çıkarmak için sizlerin de yazılarıyla
görüşleriyle dahil olduğu bir yayını bu bülteni
çıkaran öncü işçiler olarak önemsiyoruz. Eğer
genel olarak Çiğli'de çalışan işçiler ve
emekçilerin ortak sorunlarını işleyen, sorunlara
bu satırlardan çözümler üreten ve
fabrikalardaki arkadaşlarına seslenen,
yazılarınızla beslenirse kendi işlevine uygun bir
araca dönüşmeye başlamış demektir. Çünkü
tümüyle işçi sınıfının birleşik, devrimci
mücadelesini büyütmeye hizmet etmeye
başladığının göstergesidir
Özel olarak bugün için bizlerin en önemli sorunu
olan örgütlenmeyi temel aldığımız , beraberinde
işçi ve emekçilerin genel sorunlarının( asgari
ücret, ücret, taşeronlaşma işkazalarıv.b)
işlendiği, ayrıca Çiğli İşçi Kültür Evi'nin aylık
programının yer aldığı bir sayıyla karşınızdayız.
Ayrıca, fabrikalardan arkadaşlarımızın
yazılarına yer vereceğiz.
İletişim adresi, mail ve telefondan bizlere
ulaşabilir yazılarınızı ve görüşlerinizi
gönderebilirisiniz.
Yeni yılda bu çürümüş sömürü düzenine karşı
işçi ve emekçilerin mücadelesini birlikte
büyütmek dileğiyle...
ÇiB
ADRES
: 8072 sokak. No.48 Köyiçi/ Çiğli
TEL
: 0537 496 18 45
Mail
: [email protected]
Kim mi kurtaracak seni köle?
Görecekler seni, kardeş,
Yuvarlananlar uçuruma,
Duyacaklar çığlıklarını!
Seni köleler kurtaracak,
kurtaracaksa!
Ya hep beraber, ya da hiç birimiz!
Kurtulmak yok tek başına
Yumruktan ve zincirden
Ya hep beraber, ya da hiç birimiz!
Kim mi kurtaracak seni aç insan?
Bize gel, ekmek istiyorsan,
Bize gel, kıvrananlar açlıktan
Ya hep beraber, ya da hiç birimiz!
Gel yaralıların yanına
Gerçi biz zayıfız, kardeş
Zayıfız, yaralıyız ama,
Alırsak biz alırız öcünü senin
Ya hep beraber, ya da hiç birimiz!
Kurtulmak yok tek başına
Yumruktan ve zincirden
Ya hep beraber, ya da hiç birimiz!
Bertolt Brehct
3
İşyeri komitelerinde birleşelim!
ÜRETEN BİZİZ! SÖZ, YETKİ, KARAR BİZİM!
Ne çabuk kaybettik eski alışkanlıklarımızı,
sıcak aile ilişkilerimizi, komşularımızla
kapı önü sohbetlerimizi. Akşamdan fazla
olan aşımızı, ihtiyacı olanlarla
paylaşmayı. Çıkarsız gülmeyi ve
birbirimize güvenmeyi ne çabuk kaybettik.
Tıkandık apartman adı verilen hücrelere
uzaklaştık yarım metre uzaklıktaki kapı
komşumuza bile. Değişen, gelişen ve
büyüyen hayat şartlarına ayak
uydurabilmek için, bütün değerlerimizi
yitirdik. İnsani yönlerimiz yok oldukça biz
insanlıktan çıkıp birer robot olduk, hayat
bizler için 10 km'lik bir alan oldu iş ve ev.
Bir şeyleri değiştirmekten yana olmadık
çekindik hep, ama çekindikçe hiç iyiye
değil daha kötü hayat şartlarına doğru yol
aldık. Ne zaman biraz silkindiysek, biraz
ses çıkardıysak ve ne zaman bir araya
geldiysek yol aldık. Bu gün yol
alamıyorsak eğer büyük ölçüde sorumlusu
biziz. Çünkü yaşadıklarımızı
sorgulamıyoruz. Neden günde 10-12 saat
çalışırken 883 TL'ye tamam diyoruz?
Neden saraylara trilyonlar ayrılırken
bizlere %3'lük zam reva görülür?
Neden? Neden? Neden? Bu nedenler
uzatılabilir. Cevabı aslında çok kolay.
Cevabı üreten, bu saraylar için ayrılan
trilyonları yaratan bizlerin örgütsüzlüğü.
Zor olan ise alışkanlıkları yıkmak ve
kafamızı kaldırıp bir bakmak ve
geleceğimiz için harekete geçmek. Bizler
iş yerlerinde birlikte üreten ve birlikte
sömürülen işçiler olarak yan yana gelip
sorunlarımızı konuşabileceğimiz ve çözüm
üretebileceğimiz örgütlenmeler
yaratamazsak ömrümüz sadece soru
sormakla geçecek. Evet, dostlar taban
örgütlenmeleri ve işyeri komitelerinde
birleşelim diyoruz bunun önemini
anlamalı, bunlar üzerinden hareket
etmeliyiz. Sınıfın mücadele tarihinde
taban örgütlükleri olarak nitelendirdiğimiz
işyeri/fabrika komitelerinin oldukça
önemli bir yeri vardır. Fabrika
komitelerinde, öncelikle fabrikanın somut
sorunları üzerinden bir araya geldiğimiz
mekanizmalardır.
Bu öz örgütlüklerimizle mücadele vermesi
gereken bizler açısından fabrika
komiteleri, aynı zamanda sınıf bilinci de
kazandığımız bir işçi okulu olarak da
görülebilir. Bir diğer önemi ise fabrika
komitelerinin, alınan kararlarda tamamen
işçilerin kendi inisiyatifine yaslanması,
söz, yetki, karar mekanizmasının işlediği
öz örgütlülük olmasıdır. Buda üretimden
gelen gücümüzü sermayenin oyunlarına
karşı sağlam bir mücadele programıyla
kullanmamıza yarar. Kuracağımız fabrika
komitelerinin kazanımları sırf bunlarla da
kalmıyor aynı zamanda günümüzün en
önemli sorunu olan sendika bürokrasisinin
o çürümüş işleyişine de cepheden bir
barikat kurmuş oluyoruz. Özellikle MESS
gibi TİS gibi sözleşmeler bir gece ansızın
satış sözleşmelerine dönüşmemesi için
önden hazırlıklı olmamıza yarıyor. Öyle ki
sözleşmeyi sadece temsilcilerle, sendika
yöneticileriyle işveren arasında sınırlı olan
görüşmelere değil işyerindeki her bir
işçiniz söz hakkının olduğu birlikte karar
alındığı ve uygulandığı bir mücadele
kürsüsü olarak hazırlamak bizim
komiteleşmemizden geçiyor. Örgütsüz
olan yerlerde de bu tip örgütlenmeler,
patronun keyfi uygulamalarına karşı
örgütlü hareket etmenin yapılacak her
keyfi uygulamaya hazırlıklı olmak
anlamına geliyor. Bugün Çiğli organizede
örgütsüz olan fabrikalarda komite ihtiyacı
daha belirgin ve öncelikli sorundur.
Örgütsüz olan fabrikalarda keyfi
uygulamalara karşı hareket etmekte
yaşadığımız güçlük dağınık olmamızdan
kaynaklıdır. Yaptığımız üretimle karına
kar kattığımız işverene karşı tok bir tutum
almak bugünden inşa etmemiz gereken
komitelerle aşılır. Bu komiteler bilinçli,
planlı mücadele hareketliliği yaratır bizde.
Üretimin her aşamasında var olan bizler,
fabrikayı ayakta tutan bizler bugünde bir
araya gelmeli, güvendiğimiz
arkadaşlarımızla fabrikadaki sorunlarımızı
konuşmalı ve tabandan bir inisiyatif
taşlarını örmeliyiz.
Bunları örerken biz hem kendimize olan
güvenimizi kazanmış olacağız hem de
fabrikada alınan her kararda söz sahibi
olacağız. Birlikte yaptığımız her hareket
bizleri omuz omuza vermeye, birbirimize
sahip çıkmaya, keyfi uygulamalara karşı
kararlı ve sağlam bir mücadele hattına
götürür. Bugün fabrika içinde
yaşadıklarımızı ve sorunlarımızı bizden
iyi kimse bilemez ve bu sorunların
çözümünün ne olacağını da bizden iyi
bilemezler. Çekiniyoruz bu tip
hareketlerden çünkü güven sorunumuz
var. Maddi yükümlülüklerimiz var.
Hepimiz başımızı devekuşu gibi gömdük,
ne olacaksa olsun diye yarınımızı
patronların eline altın tepside sunuyoruz.
Sunuyoruz da fabrika içinde güvenilir bir
örgütlenme yaratmak için elimizi taşın
altına koymaya çekiniyoruz.
Anlamalıyız ki esas güvenceniz
yarınımızın garantisi kendi özgücümüz
olan taban inisiyatifimizdir, fabrikanın
her köşesinde emek üreten bizler
birbirimizden ayrı ve uzak hareket
edemeyiz. Bu kadar ortak sorunumuz
varken, bundan bir şey olmaz, yok buna
güvenmem, ya bu adam değil diyerek yol
alamayız. Şimdi söylenmenin değil,
işyerinde hareket etmenin günüdür,
emeğimizin hakkını sahiplenme
günüdür, zaman durma günü değil işyeri
komitelerinde birleşme günüdür...
Çiğli AOSB'den Bir Metal İşçisi
4
YA HEP BERABER YA DA HİÇ BİRİMİZ
Yaklaşık 37 bin işçinin çalıştığı Çiğli Organize Sanayi
Bölgesi patronlar için cennet işçiler için ise tam bir sömürü
cehennemi durumunda. Öyle ki bu gün organize sanayi
bölgesinin işverenlerinin kendi verilerine bakıldığında 7.8
milyar dolar yıllık cirosu, 2.5 milyar dolar ihracat ve 1 milyar
dolarlık ithalat yapan bir sanayi bölgesinden bahsediyoruz.
Ancak işçilerin payına ise, düşük ücretler,
sendikasızlaştırma, fazla mesai ve mesailerin gaspı,
sözleşmeli ve iş güvencesinden yoksun, iş kazaları ile dolu bir
yaşam düşüyor.
Bunun en temel nedeni ise organize sanayide işçilerin
bira araya gelmemesi, sorunlarını tartışmaması yani temelde
örgütsüz olmasıdır. Bu gün 37 bin işçinin çalıştığı 580'e
yakın fabrikanın olduğu bir sanayi bölgesinden bahsediyoruz.
Kaç sendikalı iş yeri var derseniz bir elin beş parmağını
geçmez. Son 1 yıldır da sendikalaşama üzerinden adım atan
işçiler ise gerek kendi örgütsüzlükleri gerek sendikaların fiili
meşru mücadeleden yoksun anlayışından ve örgütlenme
tarzlarından kaynaklı başarısızlıkla sonuçlandı. Hepinizin
yoldan geçerken gördüğü Luna ve Roteks bunun en iyi
örnekleri arasında yer alıyor maalesef.
Bu gün organize sanayi üzerinden bize yansıyan bir
takım sendikal girişimler olduğunu ancak bu girişimlerinde
çoğunun başarısızlıkla sonuçlandığı bilgisini alıyoruz.
Zamanla bu durumda sanayideki işçide bir
güvensizliğe,umutsuzluğa yol açıyor. Bunun en temel
nedenleri arasında birebir fabrikalarda çalışan, fabrikanın iç
sorunlarını bilen mücadele eğilimlerini bilen öncü işçilerin
kabuklarına çekilmesi yer yer kendiliğinden bir sürece
bırakması, işçilerin hak alma bilincinden yoksun olmasını
sıralayabiliriz.
Ancak çok açık görülüyor ki organizede koşullar
sektörden sektöre farklı biçimlerde kendini gösterse de gittikçe
ağırlaşmaya başlıyor. Gelecekte ise torba yasanın sonuçları
üzerimize daha ağır bir biçimde çökecek. Çünkü bir önceki
yasalar gibi (ssgss, kıdem tazminatı, sendikalar yasası) gibi
bizim geleceğimizi tümüyle ilgilendiren yasalar çıkarken söz
hakkımız olmadığı ve bir mücadele hattı geliştirmediğimiz
gibi bu yasaya karşı da geliştirmedik. Ve sonuçlarını bu gün
için hep beraber irili ufaklı yaşamaya başladık.
Eğer işçi sınıfı genel olarak bir mücadele hattı
geliştirmezse şu an kırıntı düzeyinde kalan haklarda bir bir
alınmaya devam edecek. Çünkü patronlar işçinin sırtından
beslendikleri için her kriz ve ekonomik daralmada faturayı
kendi karlarından değil işçinin sırtından keserler. Bu onların
varlık misyonu. Peki genelde işçi sınıfının özelde Çiğli
Organize işçilerinin misyonu nedir. Çiğli Organize işçileri
dönüp sendikalı yerlere bir baksa kısmen çalışma koşullarının
ve yaşam koşullarının kendilerinden daha iyi olduğunu
görürler. Zaten son dönem yansıyan örgütlenme eğilimleri de
organizedeki işçilerin koşullara karşı artık sabrının taştığını
gösteriyor.
Bu gün bir çok fabrikada mesai sorunundan ücret sorununa,
yemekten çaya, uzun çalışma saatlerinden insanca çalışma
koşullarına kadar bir çok sorun var evet. Ancak bu sorunlar ne
Çiğli Organize'de ne de Türkiye'nin başka bir sanayi bölgesinde
farklı değil. Bu gün sermayedarların yasaları işliyor.
Sermayedarların milletvekilleri mecliste cirit atıyor. Ve bunları
yaparken muazzam bir biçimde örgütlü hareket ediyorlar. Hukuk
sisteminden meclisine, medyasından siyasal partilerine kadar
herkes bir elden hareket ediyor. En iyi örneği de meclis yasayı
çıkartıyor, vekiller onaylıyor. Soma katilleri göstermelik ceza
alıyor, karşı çıkanlar onlarca yılla yargılanıyor. Medya
Ermenek'te kurtarılması imkansız 18 işçiyi medya aracılığıyla
çok büyük bir şey yapıyorlarmış tiyatrosu eşliğinde infaal
yaratmamak için günlerce kamuoyunu oyaladı. Örgütlü olan bir
sınıftan bahsediyoruz. Bu gün 500 küsur fabrika patronunun
ortak davrandığı bir sanayi bölgesinden bahsediyoruz. Bunun
karşısındaki işçiler ise tümüyle silahsız ve savunmasız bir
biçimde çalışmaya devam ediyor. İşçiler olarak en etkili silah bir
arada olma birbirine güvenme ve örgütlü bir biçimde her sorun
karşısında tek vücut hareket etmek.
Çünkü hiç bir zaman unutmamak gerekir ki o
patronlar olmazsa yaşam devam eder, üretim
devam eder. Ancak tezgah başlarında işçiler
olmazsa, dünya durur.
5
KEN
R
Ü
Y
Ü
B
I
YLAR
A
R
A
S
K
A
R!
O
Y
Ü
L
Ü
ONLARIN
Ç
KÜ
Z
İ
M
İ
Ğ
E
M
BİZİM EK
Bizler yaşamlarımızı sürdürebilmek için kiraları düşük,
şehir merkezlerinden uzak, çoğunlukla şehir çöplüğünün
etrafında kümelenen evlerde kalmak zorunda bırakılırken,
yiyecek giderlerimizi bütçeyi sarsmayacak şekilde kısarak
karşılarken, hafta sonu ailelerimizle vakit geçirmek veya
sinemaya gitmek gibi “lüks” ihtiyaçları için fabrikada fazla
mesaiye kalırken, çocuklarımızın servis parasını
yetiremediğimiz için tercih etmediğimiz okullara
gönderirken gündemimize bir “ihtişam” öyküsü geldi.
1 katrilyonun üzerinde masrafla yapılan
cumhurbaşkanlığı köşkü işçilerin, emekçilerin açlık sınırı
altında bir ücretle çalıştığı Türkiye'yi “ihtişama” boğuyor.
Ne tesadüftür ki aynı günlerde asgari ücrete yapılacak
zamlar konuşuluyor. Aksaray'ın yanında işçiye günlük 1
lira zam verileceği tartışılıyor.
Bizlerin sırtından zenginleşen sermayedarlar bizlere
sadece yarın tekrar işe gelebilecek, çalışmaya hazırlayacak
kadar bir ücreti belirlerken devlet yetkilileriyle masaya
otururlar. Patron daha fazla kar elde edebilmek için uygun
sömürü koşullarını devlet tarafından sağlar. Yani sefalet
içinde yaşamamız devletin ve patronların anlaşmasıyla
belirlenir. Fabrikalarımızda, iş yerlerimizde
ürettiklerimizin üzerinden patronumuz son model bir araba
ve yeni bir ev alırken, yerli yabancı bütün sermayedarları
mutlu eden 'cumhurbaşkanımız' da Aksaray yaptırır.
Yılın belli dönemlerinde biz işçiler zam almaya “hak”
kazanırız. Ama her işçi kazanamaz! Çalıştığı 8,10 veya
12 saat içinde her gün daha fazla üreterek patronuna kar
elde ettiren işçi zam alacaktır. Ne ürettiğini, ürettiği malın
nerde kullanıldığını bile bilmeden iş arkadaşlarımızla
rekabete zorlanırız. Zam alsak dahi bir yılda kazandığımız
parayla Aksaray'daki bir koltuğu bile alamayız.
Ev alarak kendimizce geleceğe yatırım yapmak isterken
kredi alarak sermaye zincirinin bir halkası, bir aracı olarak
bankaların da kölesi oluruz İçinde yaşadığımız bu kurulu
düzen insanlara “ev al, araba al” mesajlarıyla doludur.
Bizler için mülkiyet kendi yaşadığımız sıkıntıları biraz
olsun hafifletmek için çocuklarımıza bırakacağımız bir
yatırımdır. Bu mesaj Patron ve devlet yetkilileri için son
derece kullanışlıdır. Nitekim yapılan yatırımla
çocuğumuzu da daha rahat sömürebileceklerdir. Bizim
sınıfımızın aksine sermaye sınıfı ev, araba ve saray gibi
mülkleri çoğunlukla bir ihtiyaçtan çok ihtişam olarak
edinmek isterler.
. Nitekim binlerce odalı bir sarayın kış aylarında nasıl
ısıtılacağını düşünmek derdi yine bizlerin sayesinde;
kendi evimizi ısıtırken aynı zamanda bu sarayın bir
saatlik yakacağını biz üretiyoruz.
Biz işçiler bu sömürü düzeninde açlığa, sefalete terk
edilirken bizlerin emeği, alınteri üzerinden güç gösterileri
yapanlar işçi sınıfının dayanışmasız, örgütsüz
durumundan yararlanıyor. Her fabrikada günlük
sohbetlerin dışına çıkanları bile takip edecek kadar korkan
patronlar, örgütlü olmanın ne olduğunu çok iyi biliyorlar.
Sokağa çıkıp hakkını arayanları devlet eliyle, polisiyle
hukuk sistemiyle, yarattığı ahlak anlayışıyla toplumsal
olarak örgütsüzlüğe itiliyoruz. Sırtımızdaki bu kan
emicileri biz işçilerden başkası atamaz! Cumhurbaşkanlığı
sarayı bizlerin acılarıyla yükselen, bizleri hiçbir şekilde
temsil etmeyen, bizi sömürenler ve onu koruyup kollayan
devletin kendi içlerinde ne kadar örgütlü olduğunun
göstergesidir. Fabrikalarımızda birbirimize güvenerek, iş
yeri komiteleri kurarak kendi taleplerimizi onların yaptığı
gibi göstermelik değil, bütün işçilerin katılımıyla en
demokratik şekilde kararlar alarak hakkımız olanı alalım
ve bu kokuşmuş sistemi yok edelim!
Çiğli AOSB'den Plastik İşçisi
6
AN
UR
V
I
IN
S
2014'e
GA
DAM
DİRENİŞLER
İşten atmalara, taşeronlaşmaya, düşük ücretlere, özelleştirmelere karşı
İŞGAL GREV DİRENİŞ
Greif İşçileri Fabrikayı İşgal Ettiler
Greif işçilerinin üyesi olduğu DİSK Tekstil İşçileri
Sendikası ile işveren arasında 10 Şubatta, toplu
sözleşme görüşmeleri kapsamında bir toplantı
gerçekleştirildi. Fakat 66 maddelik toplu iş
sözleşmesinin 10 maddesinde anlaşma sağlanamadı.
Taşeronluk sisteminin kaldırılması, yılda 4 ikramiye
verilmesi ve maaşlarda %30 zam taleplerinin kabul
edilmemesi, işçilere kölelik koşullarının dayatılması
nedeniyle yaklaşık 500 işçi, 10 Şubatta fabrikayı işgal
ettiler.
YATAĞAN'da barikatlar kuruldu.
“1985 yılından itibaren 270 kuruluştaki kamu hisseleri, 22 yarım kalmış tesis, 1614 taşınmaz, 8 otoyol, 2 boğaz köprüsü,
126 Tesis, 6 Liman, şans oyunları lisans hakkı ile Araç Muayene İstasyonları özelleştirme kapsamına alınmıştır.
Özelleştirmeler sermayeye kar, işçi sınıfına sefalet getirdi
Muğla Yatağan'da özelleştirme saldırısına karşı direnen enerji ve maden işçileri alıcı şirketi santrale sokmamak için barikatları
kurdu.
Yatağan Termik Santrali'nin sermayeye peşkeş çekilmesine karşı aylardır kararlı bir mücadele yürüten enerji ve maden işçileri,
santral ve kömür işletmelerini özelleştirme yoluyla alan şirketin dün (30 Kasım) devir sözleşmesini imzaladığı haberi üzerine
ayağa kalktı. 1.5 yıla yakın bir süre direnen Yatağan işçileri seslerini hem militan direnişleriyle hem de çeşitli eylemlerle
duyurdular.
Zentiva'da İşçi İşgali
Petrol-İş Sendikası'nda örgütlü 418 işçinin çalıştığı fabrikada, iş daralmasını bahane eden patron 50 işçiyi işten çıkaracağını
açıkladı. İşçiler, kendi istekleriyle işten ayrılmak isteyenlerin işten çıkartılmasını, bunun dışında kalanların işten çıkarılmasını kabul
etmeyeceklerini açıkladılar. 23 işçi kendi isteğiyle işten ayrılmayı kabul etti. Ancak patron 50 işçiyi işten atmakta ısrarlıydı.
Lüleburgaz'da bulunan Zentiva fabrikasının işçileri, patronun işten çıkarma saldırısına işyerini işgal ederek yanıt verdiler.
Seyitömer'de işten çıkarmalara karşı militan öfke!
Kütahya Seyitömer'de işten çıkarmalara tepki gösteren işçiler nizamiye binası ile yemekhaneyi ateşe verdi. Polis ve jandarmayla
çatıştı.Kütahya'da bir süre önce özelleştirilen Çelikler Seyitömer Elektrik Üretim A.Ş.'de 100'ün üzerinde işçinin işten
çıkarılması işçilerin sert tepkisine neden oldu.
Bu arada tesislerin yakınındaki Seyitömer Köyü'nde oturan ve işçilerin yakınları olan bir grup kadın da eyleme destek vermek
için tesislerin önüne geldi. Kadınların içeriye girmesi engellendi. İşçiler de nizamiye binası ile yanındaki yemekhaneyi ateşe
verdi. Park halinde duran bir kamyonet ve bir cip de işçiler tarafından ters çevrildi.
Anteks fabrikasında haklar için işgal!
Hakları gasp edilen Anteks işçileri fabrikayı işgal ederek ödemelerinin yapılmasını istedi.
Geçtiğimiz yıl kapanan Anteks fabrikasında işten atılan işçiler, ödenmeyen maaş ve tazminatları için fabrikayı işgal etti.
Geçtiğimiz yıl kapanan Anteks dokuma ve terbiye fabrikasında 1200 işçi çalışıyordu. Fabrikanın kapatılma sürecinde patron
işçilerin maaşlarını ve tazminatları ödemezken karşılığında verdiği senetleri de zamanında yatırmadı. Bugüne kadar birçok eylem
7
İş cinayetlerini unutma, unutturma!
EKMEK ÖLÜMÜN UCUNDA
Ocak ayında 101 işçi,
Mart ayında 122 işçi,
SO
NEYİ BİLDİRİR SAYILAR
R
TO
Şubat ayında 84 işçi,
MA
UN
LA
Nisan ayında 124 işçi,
Haziran ayında 150 işçi,
Temmuz ayında 130 işçi,
R
Mayıs ayında 425 işçi,
DAVUTPASA
Ağustos ayında 158 işçi,
Eylül ayında 146 işçi,
Ekim ayında ise 160 işçi yaşamını yitirdi...
M
I
T
OS
ER
sayilar bebelerin kundaklari
sayilar tabutlari sehirlerin
öldürülmüs
öldürülebilecek olan
sayilar yaklasan bir seyleri
bildirir
sayilar bildirir uzaklasan bir
seyleri
neyi bildirir sayilar
neyi bildirmeli
yaklasan nedir size
uzaklasan nedir bizden.
ME
NAZIM HIKMET
NE
K
8
4
DİKKAT! ÖRGÜTSÜZLÜK KAZAYI ÇAĞIRIR!
Hemen her gün iş yerlerimizde karşılaştığımız iş “kaza”ları olağanlaşıyor. En küçük yaralanmalardan
sakat kalmaya kadar son derece normal karşıladığımız bu durum ölümle sonuçlandığında da “kader” diyerek
üstü kapatılmaya çalışılıyor. İzlediğimiz TV kanalları, sosyal medya, gazeteler iş “kaza”larında yaşanan
ihmallere kısaca dokunup ölen kişinin yaşamını dramatize etmeyi tercih ediyor. Bu bilinçli yönelim, insanların
dikkatini özellikle ihmallere ve alınması gereken önlemlere değil de ailenizi çocuklarınızı düşünün dikkat edin
telkini vermeyi amaçlıyor. Peki, iş kazalarının sorumlusu işçiler mi?
Bir işçisiniz ve iş başındayken uyumamanız gerekiyor. “İş güvenliği için dikkatli çalışınız” levhası size
yapmanız gerekeni söylemiş ama siz hali hazırda 10 saat çalıştıktan sonra eve gidip yemeğinizi yemiş,
çocuğunuza okulu için yardım etmiş ve uyumamışsanız bunun yerine sadece 1 saat kendinize vakit
ayırmışsanız ertesi gün duvardaki diğer “Kaza geliyorum demez” levhasını da dikkate almamış olacaksınız ki
iş “kaza”sı geçirebilirsiniz.
Raflardan ağır bir kasayı tek başınıza indirmeniz risklidir ama işi hızlıca tamamlamanız gerekiyordur.
Başka bir işçiden yardım istemelisiniz fakat herkes patron yasalarına göre yoğun çalışıyordur. Bu durumda
kasayı tek başınıza indireceksiniz. Vücudunuzun önceki günlerde yorgun olması kasanın başınıza düşmesi
riskini arttıracaktır. Diyelim ki göze alamıyorsunuz bu defa birini bekleyeceksiniz patron veya şefiniz neden
boş beklediğinizi soracak (azarlanacaksınız). Ödenmeyi bekleyen kredi borçlarınız artık asgari ücreti
aşıyordur ve zam almanız için sizi izleyen gözler önünde bekleme yapmaktan kaçınmanız gerekiyordur.
Çoğunlukla karar aşamasında kaygılarımız öne çıkar. Sonuç olarak kasayı raftan tek başınıza indirirsiniz.
Belki kasa sizi ağır şekilde yaralamayacaktır fakat bu ilerde kas zedelenmesi, fıtık gibi şikâyetlere
dönüşecektir.
Her gün bıçaklı makinelerle üretilen malzemelerin çapaklarını temizliyorsunuz ve günlük belli bir
sayıda mal çıkarmanızı istiyorlar. Çünkü sermaye sahibiniz yani patronunuz sizi ekmek paranız karşılığında
son gücünüze kadar faydalanmak istiyor. Her çıkardığınız sayı yarının en alt sınırı oluyor. İnce işçilik olduğu
için bu makineleri çoğunlukla kadın işçiler kullanıyor. 10-12 saat boyunca sürekli yakına bakarak, kafanızı
kaldırmadan dün yaptığınız malın biraz fazlasına çıkmaya çalışıyorsunuz nitekim performansınız
yükselmiyorsa yerinize bir başkasını alabilirler. Kadın bir işçi bu yorgunluğun ardından eve giderek ona
yaşadığı toplum tarafından verilen “sorumluluklarını'' yerine getiriyor. Eve girdiğinde kocasının ve
çocuklarının karnını doyuruyor, çamaşırları yıkıyor, kirliyse evi temizliyor, belki bir saat ayaklarını uzattıktan
sonra ev mesaisi bitiyor ve iş yerindeki mesaisine hazırlanmak üzere uyuyor. Günlerdir dışarıya çıkıp biraz
hava almak isterse şayet ev mesaisi birkaç saat uzuyor. Bu da iş yerine yorgun ve uykusuz gitmek demek
oluyor. Böylece ertesi gün dikkat sorunu yaşıyor, bir yandan sayı çıkarması ile ilgili yapılan psikolojik baskı
onu hızlı çalışmaya zorluyor ve makine bıçağı bir parmağını alıp götürüyor.
Aslında yaşadığımız bütün iş “kaza”ları Patronların daha fazla kar elde etme hırsı uğruna ödediğimiz
bedellerdir. Çocuklarımızın sağlıklı büyüyebilmesi için, insanca yaşabilmek için ihtiyaç duyduğumuz parayı
kazanabilmek için her gün daha fazla sömürünün altında eziliyoruz. İşçiler yaralanmaların neden
gerçekleştiğini ve bunun olmaması için ne yapılması gerektiğini bilirler. Teknik olarak da İş yerinde
yaşanabilecek riskleri yok etmenin çözümleri vardır. Fakat gereken çözüm patrona bir işçiden daha maliyetli
oluyorsa o işi bir başka işçi alarak çözer.
Bugün girişinde büyük harflerle “ÖNCE İŞ GÜVENLİĞİ” yazan bir maden ocağında patronun kar hırsı
yüzünden 18 işçi yerin kazılmaması gereken yerden maden çıkarıldığı için su baskını nedeniyle mahsur
kalmış durumda. Daha geçtiğimiz aylarda Soma'da resmi rakamlara göre 301 işçi bir dizi iş güvenliği
ihmalleri yüzünden yaşamını yitirdi. Soma'nın “kader”i yapılması gereken yaşam odalarının parasının patron
ile hükümet arasında paylaşılmasıydı. Soma'da “kader” işçilerin kullandığı gaz maskelerinin, Almanya'da
hurdaya çıkmış malzemeler olmasıydı. AKP hükümeti döneminde gerçekleşen iş cinayetlerinde aldıkları
kaderci tutum ihmallerin, denetimsizliklerin sorumlusunu gizlemeyi amaçlıyordu.
Biz işçilerin hayatı, sağlığı bir avuç sermaye sahibinin ellerinde olamaz! Bizler fabrikalarımızda her türlü
ihmale, uzun çalışma saatlerine karşı, insanca ve onurlu bir yaşam için örgütlenmeli, birlik olmalıyız.
Çiğli AOSB'den Bir İşçi
9
A
ON
M
LAŞ
ER
TAŞ
KURALSIZLIK
KÖLELİK
ÖLÜM
DE
ME
KT
İR.
..
Kuralsızlık, güvencesizlik, sendikasızlık, esnek çalışma biçimleri yeni işçi mezarları açmaya devam ediyor. Özelleştirmenin
ve taşeron çalıştırmanın sonucunda her gün yeni bir iş kazası ve işçi cinayeti haberiyle sarsılıyoruz. Patronlar karlarına daha
fazla kar kata bilmek için işçi ve emekçileri azgın sömürü koşullarında çalıştırmaya devam ediyor. Tersanelerde, demir çeliklerde,
inşaatlarda ve madenlerde iş cinayetleri devam ediyor. Bunun son toplu işçi katliamını Torunlar İnşaat, Soma ve Ermenek'te
maden ocaklarında çalışan işçiler yaşadı. Özelleştirmenin ve taşeronlaştırmanın sonucu olarak yüzlerce maden işçisi göz göre
göre katledildi ve katledilmeye devam ediliyor.
Sermaye sınıfı yıllardır işçi ve emekçileri azgınca çalıştırma ve sömürmenin yol ve yöntemlerini aramaktadır. Bu sömürü
yönteminin bir ayağı da taşeron çalıştırma biçimiyle işçileri güvencesiz ve geleceksizliğe mahkûm etmektedir. Peki, bu taşeron
sistemi nedir ve ne zaman bizim hayatımıza girdi. Sermaye sınıfı için hep gündemde olan bir saldırıdır. Taşeron ilişkisinin iş
hukuku alanına girmesi, 1936 yılında ki 3008 sayılı iş yasasıdır. Taşeron ilişkisi bu yasaya göre “üçüncü bir şahsın aracılığı”
olarak tanımlanmıştır. 1950 yılında yürürlüğe giren 5518 sayılı yasa ise “aynı iş veya teferruatında iş alan” şahıslarda “aracı”
olarak tanımlanmaktadır. 1475 sayılı iş yasasıyla “diğer işveren” tanımı kullanılmaya başlanmıştır. Ancak çalışma yaşamında
asıl kendini hissettirmesi ise sınıf hareketinin geri çekildiği dönemlere denk gelmiştir. 24 Ocak kararları ve arkasından 12
Eylül'le taşeronlaştırma saldırısının yolu tümüyle açılmıştır. 1980'le birlikte, “taşeron” “tali işveren”, “alt ısmarlanan”, “alt
işveren”, “alt işletici” gibi kavramlar kullanılmaya başlanmıştır. 2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sayılı iş yasası ile taşeron
çalıştırma yasallaştırılmış oldu.
Taşeronlaştırma saldırısının ilk hedefleri temizlik ve inşaat iş kolu gibi sanayide daha tali yerlerken, ilerleyen zamanda
sanayinin en temel alanlarına da girmiştir. Kamu iş kollarında, eğitimde, sağlıkta, madende, metalde, petrokimyada, gıdada,
tekstilde, belediyelerde, hatta savunma sanayinde gelinen durum, saldırının düzeyini anlamak için fazlasıyla yeterlidir. Bugün
taşeronda çalışan işçi sayısı milyonlarla ifade edilmektedir. İş kazalarının en yoğun yaşandığı yerlerde taşeronlaşmanın yaygın
olması tesadüf olmadığı gibi buralardaki düşük ücretler, ağır çalışma şartları, güvencesiz çalışma ve örgütsüzlüktür
Tam da böyle bir dönemde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, taşeronlaştırma ile ilgili bir hazırlıktan söz
etmektedir. Sermaye devletinin temsilcisi AKP hükümeti, yakın zamana kadar böyle bir gündemimiz yok derken, yapılan
hazırlıkların yeni bir saldırı dalgası olması şaşırtıcı değildir. Faruk Çelik tarafından bir iyileştirme yapılıyormuş havasıyla
anlattığı taslakta, esasında sorunun özüne ilişkin hiç bir değişiklik yoktur. Aksine taşeronluk sistemi daha da kalıcı hale
getirilmektedir. Sözü edilen taslakta taşeron işçilerinin yıllık izinleri, kıdem tazminatı ve ücretlerinin “güvence altına alınması”,
sözleşmenin kısa değil asgari 3 yıllık yapılması, asıl patron ile alt patron “kesin” olarak ayrılması gibi bir takım düzenlemelerden
bahsedilmektedir. Faruk Çeliğin bu anlatımlarından bile aslında taşeron sistemini kalıcı hale getirildiği, yalnızca birkaç süslü
cümlelerle işçi ve emekçileri aldatmaya dönük olduğu açıkça görünmektedir. Patronların hedefinde taşeronlaşmayla beraber
Kıdem tazminatının gaspı hedeflenmektedir. Patronların işçi ve emekçilere yönelik topyekûn saldırısına karşı işçiler de topyekûn
bir duruşla ancak saldırıları geri püskürte bilir. Taşeronlaşmaya karşı en önemli direnişlerden biri İstanbul da buluna Greif
işçilerinin mücadelesidir. Greif işçileri fabrikadaki 44 taşerona karşı fiili meşru mücadele bayrağını açarak fabrikayı 60 gün
boyunca işgal etmişlerdir. Arkasında özelleştirmelere karşı, taşerona ve işten çıkarmalara karşı başka direnişler izlemiştir.
Yatağan termik santral işçileri özelleştirmelere karşı işyerlerini işgal etmiş, Kütahya da bulunan seyit Ömer işçileri işten
çıkarmalara ve güvencesiz çalışmalara karşı fabrikanın yemek hanesini ateşe vermiştir. Bugün Sütaş, Kent işçileri grevlerinin
yasaklanmasına rağmen mücadeleleri sürmektedir. Hakları ve gelecekleri için mücadele eden işçilerin sayılarını daha da artıra
biliriz. Bizlerde hangi iş kolunda olursak olalım başta Greif işçileri olmak üzere direnişteki işçileri örnek alarak mücadele
bayrağını yükseltmeliyiz. Bizler mücadele etmesek bir araya gelmesek, örgütlenmesek bizden sonrakilere ve kendi çocuklarımıza
hiç bir gelecek bırakamayız. Örgütlü patronlar sınıfına karşı örgütlü işçi sınıfını yaratmalı sömürücü asalak patronlar sınıfından
hesap sormalıyız. Tüm işçileri “ gündüzlerinde sömürülmediğimiz, gecelerinde aç yatmadığımız bir dünya için” Fabrikalarda
işyeri komitelerinde bir araya gelerek mücadele saflarında birleşmeliyiz.
Çiğli'den Emekçi Bir Kadın
10
ÜCRET ASGARİ SEFALET AZAMİ
Hatırlanırız, biz az emek ürettiğimizde, başımızda durulur daha hızlı diye. Hatırlanırız biz birilerinin kar hırsı
yüzünden öldüğümüzde hemen üşüşürler üzerimize devletin şefkatli kolları sarar bizi. Nice vaatler havada uçuşur biz
acımızla kavrulurken onlar koltuk sevdasıyla sahiplenirler bizi. Giden canlarımızın ardından prim yapar her bürokrat, işçi
dostu kesilir hepsi, oysa hepsi birbirinden farksızdır arsızlıkta, yalanda, talanda.
Çeliğe verdiğimiz suyu, demire vurduğumuz çekici, emekle akıttığımız teri bir biz biliriz. Anlatılan bizim
hikâyemizse yaşanılan şu an için azgınca sömürülmemizdir.
Evet dostlar!
Yine toplandı asgari ücret tespit komisyonu, her zaman olduğu gibi en pahalı takım elbiseleriyle geçtiler kameralar
önüne, altın iğneli kravatları güleç yüzleriyle bir araya geldiler, biri devlet, biri patron diğeri sendika ağası gerisi mi % 3.
Açlık sınırının 1224 yoksulluk sınırının 3989 TL olduğu geçim şartlarında önerilen rakam bizi yine patronun 6
ayda bir yaptığı zamların mecburiyetine itiyor. Gözümüzü yine adaletsizce dağıtılan ücret zamlarına diktik. Adaletsizce
diyorum çünkü patronlar bu zamları yaparken emeğimize göre değil kendi çalışma düzenine göre yapıyor. İyi zammı almak
istiyorsun mesela, o aylar yaklaşınca daha fazla efor sarf edersin çünkü fabrikada kanun yasa patrondur garantisi yoktur ne
zam alacağının. Ya da patrona yakın olmaya çalışırsın, ya da önüne konan herhangi bir kâğıdı bakmadan okumadan
tereddütsüzce imzalarsın bu ve bunun gibi örnekler çoğaltılabilir ama gerçek olan bu. Zaten aksini yapsan kesin patron
gözünde provokatörlükle suçlanır kafalarına göre bir yasayla işinden ederler seni. Çiğli organizede ve daha birçok yerde
durum aynıdır, adaletsizce keyfi yapılan bu zamlar hem birleşmemize bir engeldir hem de maddi şartlarımız yüzünden ses
çıkaramamamıza sebep olur. Tek başına yapacağımız her öne çıkış aylarca hatta yıllarca düşük zamlarla çalışmamıza
sebep olur fabrikanın kötü çocuğu olur hatta bazı arkadaşlarımız mesafe bile koyar aranıza. Bu düzensizlik bilinçli bir
şekilde işlenir fabrika içinde öyle yüksek zamda beklenemez az zam aldığımızda da sorunu amire ya da memura atarız oysa
esas kasa ve sorun patrondur kasasından biraz fazla eksilsin bak ne yapıyor o zaman. Fabrikadaki amiri memuru patrona
yaranmak için sizleri sorunun kaynağından uzaklaştırır az zam almanızın sebeplerini başka nedenlere bağlar oysa ne
yaparsanız yapın patron yaptığınız işten 3-4 katı kar yapmıyorsa zammı da yapmaz. Yani ne kadar çalışırsan o kadar
yoksullaşırsın. Ve bu kaderi değiştirmenin yolu elimizde olmasına rağmen geleceği bu para babalarını ellerine bırakıyoruz.
Hepimiz aynı kaderi farklı kötü koşullarda yaşıyoruz ve bu koşulları yaratan bizim dağınık ve birbirimize uzak
olmamızdır. Patronların ve uşaklarının aldığı güçte buradan gelmektedir. Ve yeni yasalarla bu şartlar daha
düzensizleşecek esnek çalışma, daha ucuz işçilik kapıda. Önden kuramayacağımız bir komite bu saldırılara karşı bizi
daha güçsüz dayanaksız bırakacaktır. Bu yüzden önden bir hazırlık için bir araya gelmeli taban örgütlülüğü kurmalı
geleceğimizde alınacak kararlarda biz söz sahibi olmalıyız...
Çiğli AOSB'den Bir Metal İşçisi
11
12
Yoksulluk Sınırı: 3,989,80
Açlık Sınırı : 1,224,87
Düşük ücretlere karşı
Çiğli organize işçileri buluşuyor!
4 Ocak Pazar
Saat: 14:00
YER: ÇİĞLİ İŞÇİ KÜLTÜR EVİ
8072 Sokak No: 48
İşçi Bülteni Özel Sayı Özel Sayı: 1194 * Fiyatı: 25 Kr * Aralık 2014 * Sahibi ve S. Yazı İşleri Md.: Tayfun Altıntaş * Yayın Türü: Yerel
süreli, siyasi, ayda bir, Türkçe * EKSEN Basım Yayın Ltd. Şti. * Millet Caddesi Sultan Cami Sk. No:2/9 Fatih/İstanbul *
Tel/Fax: 0 (212) 621 74 52 * Baskı: Özdemir Mat Davutpaşa Cad Güven Sanayi sit C Blok No: 242 Topkapı İstanbul * 577 54 92
Download