ZORLU PSM MAG. 07

advertisement
ZORLU PSM MAG. 07
ZORLU PSM MAG. 1 O c a k - Ş u b a t
06
dans, tiyatro, müzikal
2016’DA SAHNENİN PARLAYAN YILDIZLARI
10
06
10
dünya basınına göre
2016’NIN EN İYİ MÜZİKLERİ
14
dipsiz ilham kuyusu
MODERN SAHNEDE SHAKESPEARE
18
mihenk taşları
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER
22
14
22
sıra dışı bir müzik deneyimi
SÓNAR ISTANBUL
Oz Diyarı'na yepyeni bir bakış
getiren, ödüllü Broadway
müzikali Wicked,
11 Ekim-5 Kasım 2017’de
Zorlu PSM’de!
28
bilmedikleriniz
CRIPPLED BLACK PHOENIX
30
Crippled Black Phoenix yolculuğundan
JUSTIN GREAVES’İN EŞLİKÇİLERİ
28
34
34
bilmedikleriniz
AMADEUS LIVE
36
müzik beyazperdede
BEŞ EFSANE MÜZİK FİLMİ
40
intergalaktik assolist
GAYE SU AKYOL
36
40
44
günümüz piyano müziğinin heyecan
verici temsilcileri
PİYANO VE MİNİMAL DOKUNUŞLAR
48
kalpten geçerek üretilen müzik
KALBEN
54
Türkiye sahne sanatlarının iki özel ismi
AYFER ZEREN & YEKTA KARA
44
48
58
bilmedikleriniz
IVO POGORELICH
60
sahne arkası
FİNANS
Facebook.com/ZorluPerformansSanatlariMerkezi
Twitter.com/ZorluPSM
Youtube.com/ZorluCenterPSM
Instagram.com/Zorlu_PSM
Pinterest.com/ZorluCenterPSM
62
#psmblog
LOKALİZE SERİSİNİN OCAK 2017 KONUKLARI
58
62
ZORLU PSM MAG. 3 O c a k - Ş u b a t
Oz Büyücüsü evreninin daha
önce anlatılmamış hikâyesini
ustalıkla ele alan, yüzden
fazla uluslararası ödüle
sahip, Broadway’in gişe
rekortmeni Wicked müzikali,
11 Ekim-5 Kasım 2017’de,
31 gösteriyle Zorlu PSM’de!
Detaylar zorlupsm.com’da.
ZORLU PSM MAG. 5 O c a k - Ş u b a t
Carmen Cusack
Müzikal ve tiyatro oyuncusu Carmen Cusack,
uzun yıllardır sahnede sessizce boy gösteren
isimlerden. Daha önce Phantom of the Opera,
Wicked, Carrie: The Musical gibi turlayan
prodüksiyonlarda yer alan ve West End çıkışını
Les Miserables ile yapan Cusack’ın büyük yükselişi
2016’da Broadway’de açılan, müzikleri Steve
Martin ve Edie Brickell tarafından bestelenen
Bright Star müzikaliyle oldu. Oyunun ana
karakteri Alice Murphy ile Broadway sahnesine
çıkışını yapan oyuncu, bu performansıyla hem
Tony Ödülü’ne aday oldu hem de Theatre World,
Drama League ve Drama Desk ödüllerine layık
görüldü.
Kimin Kim
dans, tiyatro, müzikal
2016’DA
SAHNENİN
PARL AYAN
YILDIZL ARI
Yazı Leyla Aksu
Danstan tiyatro ve müzikallere,
sahnenin çeşitli alanlarında 2016
yılı boyunca adından bahsettirmiş
yeni yıldızları ve kariyerlerinin en
parlak yılını yaşayan isimleri
sizin için derledik.
On yaşındayken, besteci olan annesinin
önerisi üzerine baleye atılan Güney Koreli
balet Kimin Kim, dans dünyasının en hızlı
yükselen isimlerinden bir tanesi. 2011’de St.
Petersburg’un ünlü Mariinsky Ballet’sine katılan
Kim, 2015 yılında, daha 22 yaşındayken baş
balet olarak yerini aldı. Mariinsky’de bu seviyeye
yükselen ilk yabancı balet olan Kim, aynı yılın
sonunda American Ballet Theatre’da konuk
dansçı olarak La Bayadère’de sahne aldı. Kimin
Kim, bu performansı aracılığıyla prestijli dans
ödüllerinden Benois de la Danse’ta yılın En İyi
Erkek Dansçı’sı ödülünü kazandı.
Lin-Manuel Miranda
In the Heights adlı müzikaliyle, 2008 yılında
Broadway kariyerine atılan Lin-Manuel
Miranda, ikinci orijinal müzikali olan tarih
odaklı ve hip hop ilhamlı Hamilton ile
Tony’leri silip süpüren, okyanusun karşı
kıyısında dinmek bilmeyen tarihî bir furyanın
mimarı oldu. Sahnenin yanı sıra televizyon ve
beyaz perdede de boy gösteren New Yorklu
oyuncu, yazar, besteci ve rapçi Miranda,
çalışmalarına 2008’de başladığı, Alexander
Hamilton’ın hikâyesini anlatan, biletleri aylar
önce tükenmiş müzikalini 2015 yazında
Broadway’e taşımasının ardından, 2016’da
üç tane Tony Ödülü’nün yanı sıra, Laurence
Olivier ödülü, bir Grammy ödülü ve Drama
dalında Pulitzer Prize dahil olmak üzere
onlarca ödül kazandı.
Ivo van Hove
Hedda Gabler
Üretken Belçikalı sahne yönetmeni ve Tonelgroep
Amsterdam’ın on beş yıllık genel yönetmeni Ivo
van Hove, uzun yıllardır minimalist, avangart
adaptasyonları ve yapımlarıyla dikkatleri çekse
de kendisini Broadway sahnesine taşıyan ve
uluslararası başarısının zirveye ulaştığı yıl
2016 yılı oldu. Karakter odaklı yapımlarında
bir yandan tiyatronun illüzyon oluşturmadaki
fıtri başarısızlığını kullanarak seyircisini çeken
yönetmen, David Bowie’nin Michael C. Hall’lu
Lazarus müzikali, kendisine En İyi Yönetmen ve
En İyi Adaptasyon Tony’si kazandıran A View
From the Bridge ve Tony adaylığı kazanan, Arthur
Miller’ın klasik ahlaki oyunu The Crucible’ına
yaptığı adaptasyonla dopdolu bir sezon geçirdi.
ZORLU PSM MAG. 7 O c a k - Ş u b a t
2017’de Dünya Sahnesi:
Amélie, A New Musical
Jean-Pierre Jeunet’nin 2001 tarihli filmi Amélie’nin
hikâyesi, müzikal uyarlamasıyla Broadway’in
yolunu tutuyor. İlk denemelerini California
sahnelerinde yapan ve Nisan’da kapılarını Broadway
seyircisine açacak olan prodüksiyonun kadrosunu
Hamilton’daki rolüyle büyük beğeni toplayan
ve Tony’e aday gösterilen Phillipa Soo çekecek.
Yanında Adam Chanler-Berat, Manoel Felciano
ve Tony Sheldon gibi isimlerin boy gösterdiği, tatlı
Fransız bir garsonun çevresindekilerin hayatını
nasıl etkilediğine odaklanan bu oyunun hikâyesi
Craig Lucas, müzikleri ise Daniel Messé ve Nathan
Tysen tarafından hazırlandı.
Kış sezonuyla yeni yıla girerken,
sizler için 2017 boyunca dünya
sahnelerinde yer alacak en heyecan
verici projeleri taradık.
Sunset Boulevard
Efsanevi besteci Andrew Lloyd
Webber’ın Broadway’de dört
oyununu birden sahneleme rüyasını
gerçekleştirecek olan klasik Hollywood
hikâyesi Sunset Boulevard, geri dönüşünü
West End’de yaptıktan sonra Broadway
sahnesine geliyor. Şubat ayında açılışını
yapacak olan oyun, 21 yıl önceki orijinal
kadrosunda yer alan Glenn Close’u
yeniden Norma Desmond olarak başrole
taşıyacak. Unutulmuş, şatosuna kapanmış
eski bir Hollywood yıldızının hikâyesini
anlatan Sunset Boulevard, 1995’te En İyi
Kadın Oyuncu dahil olmak üzere yedi
tane Tony Ödülü kazanmıştı.
Angels in America
Tony Kushner’ın Pulitzer, Tony ve Drama Desk
ödüllü oyunu Angels in America, yeni bir yapımla
yeniden West End sahnesinin yolunu tutuyor.
Başını Olivier ve Tony ödüllü Nathan Lane,
Andrew Garfield, Denise Gough ve Russell Tovey
gibi isimlerin çekeceği kadrosuyla, daha önce The
Curious Incident of the Dog in the Night-Time ve War
Horse gibi başarılı yapımlara imza atmış Marianne
Elliott tarafından yönetilecek prodüksiyon,
2017’nin mayıs ayında başlayacak. Daha önce
mini dizi olarak Mike Nichols’ın yönetmenliğinde
televizyona da uyarlanan hikâye, Millenium
Sunset Boulevard
Approaches ve Perestroika adlı iki bölüm olarak
sahneleniyor ve konu olarak farklı karakterleriyle
1980’lerde yaşanan AIDS krizini inceliyor.
Indecent
1998 yılında How I Learned to Drive adlı
oyunuyla Pulitzer kazanan ünlü yazar
Paula Vogel’ın Broadway sahnesine
çıkan ilk çalışması, Nisan ayında
açılacak olan Indecent olacak. Müzik
eşliğinde sahnelenecek yapım, 1923
yılında açılışını yapan ve 1920’lerde,
iki kadının arasındaki aşk hikâyesini
anlatan God of Vengeance adlı oyunun
nasıl sahnelendiğinin ve çektiği tepkiler
sonucu polis tarafından müstehcenlik
suçlamasıyla nasıl kapatıldığının gerçek
hikâyesini anlatıyor.
Paula Vogel ve yönetmen Rebecca
Taichman’ın beraber hazırladığı Indecent,
aynı zamanda bu Broadway sezonunda
bir kadın tarafından yazılmış ilk yeni
tiyatro olma özelliğini taşıyor.
Hedda Gabler
Angels in America
Carmen Cusack
Yılın son ayında açılışını yapan ve önümüzdeki
Mart ayına kadar sahnede kalacak olan, Belçikalı
avangart yönetmen Ivan van Hove’nin modern
İbsen uyarlaması Hedda Gabler, yılın en heyecan
verici prodüksiyonlarından biri. Hayatından
sıkılmış Hedda’ya farklı, kontrollü ve nihilist
bir yaklaşım getiren, Patrick Marber tarafından
güncelleştirilen bu yapımın başrolünde Ruth
Wilson (Luther, the Affair) ve Brack rolünde
ise yanında Rafe Spall (Black Mirror, The Big
Shor) sahne alıyor. Mart ayında dünya çapında
sinema ekranlarında gösterilecek olan adaptasyon
aynı zamanda yönetmenin National Theatre’da
sahnelenen ilk prodüksiyonu.
ZORLU PSM MAG. 9 O c a k - Ş u b a t
Müzik otoritelerince 2016’nın öne çıkan 10 albümü:
Beyoncé – Lemonade (Columbia Records)
Müzik eşliğinde ilerleyen bir saatlik bir görsel
yolculuk, farklı janrları iç içe eriten bir politik
söylem... Lemonade, Rolling Stone tarafından yılın
albümü ilan edildi.
David Bowie – Blackstar
(Columbia/Sony Records)
Beyoncé
Bowie’nin veda hediyesi Blackstar, Amerikan
listelerinin tepesine ulaşan ilk albümü oldu ve
Chicago Tribune, NME, Pitchfork, Rolling Stone,
ve Uncut’ın en iyi albüm listelerinin ilk 10’unda
yer aldı.
dünya basınına göre
2016’NIN EN İYİ MÜZİKLERİ
Yazı Leyla Aksu
Geride bıraktığımız yılın favori albümleri, şarkıları ve değişen
dinleme alışkanlıklarımızla 2016’ya ve müzik dünyasında bizi
nelerin beklediğini öğrenmek için 2017'ye bakıyoruz...
Anohni – Hopelessness
(Rough Trade / Secretly Canadian)
Antony Hegarty’nin politika odaklı sentetik,
elektronik seslere doğru yaptığı hamle,
Consequence of Sound, Mojo, NME, Pitchfork, ve
The Guardian’ın listelerinde yer aldı.
Leonard Cohen – You Want It Darker
(Columbia Records)
2016’da kaybettiğimiz efsanenin hayat ve
ölümle yüzleşen son albümü, The Independent,
Mojo, Pitchfork ve Rolling Stone’un Top 10
listelerinde yer buldu.
A Tribe Called Quest – We Got It from Here...
Thank You 4 Your Service (Epic Records)
18 yıl aradan sonra André 3000, Kendrick Lamar,
Elton John ve Busta Rhymes ile yılın en büyük
sürprizini yapan grup, SPIN, The Atlantic ve The
Guardian’ın favorileri arasındaydı.
The 1975 – I Like It When You Sleep For You
Are So Beautiful Yet So Unaware Of It
Radiohead – A Moon Shaped Pool (XL Recordings)
Bir kez daha Nigel Godrich’in
prodüktörülüğünde istikrarlı bir gizemle gelen
albüm, The Guardian tarafından yılın en iyi
albümü ilan edildi.
Chance the Rapper – Coloring Book
Solange – A Seat at the Table (Columbia Records)
Pitchfork tarafından yılın en iyi kaydı seçilen,
Solange’ın bir numaraya ulaşan albümü, 2008’den
beri şekilleniyor ve deneyimlerini funk, soul ve
R&B aracılığıyla aktarıyor.
Angel Olsen – My Woman ( Jagjaguwar Records)
Folk sanatçısının daha geniş bir sound’a
doğru yol aldığı albüm, Red Bull, Billboard, The
Guardian, NME, Pitchfork, Paste, NPR gibi
yayınların favorileri arasındaydı.
(Polydor Records)
D'Angelo, Christina Aguilera, Robera Flack
ve Boards of Canada'dan ilham alan albüm
NME'nin birincisi oldu..
(Apple Music)
Bir streaming servisi tarafından yayınlanıp
Grammy'e aday olan ve Billboard listelerini
tırmanan ilk albüm!
n
lse
O n
el ma
ng o
A yW
M
pe
ap
R
he k
e t oo
nc g B
ha in
C olor
C
r
or
pF
ee So
Sl Yet
u
Yo iful
5 hen ut
97 W Bea
e 1 It So f It
e
Th Lik re e O
A ar
I
u
Yo naw
U
e
bl
Ta
ol
Po
en ker
oh ar
C
d tD
ar t I
on an
Le u W
Yo
i ess
hn ssn
no le
A ope
H
e he
ng t t
la t a
So Sea
A
d
ad pe
he ha
io S
ad on
R Mo
A
st
ue .
Q e..
d er
le
al m H
e C fro
ib It
Tr ot
A eG
W
e
wi
Bo
id r
av sta
D lack
B
é
nc de
yo na
Be emo
L
ZORLU PSM MAG. 11 O c a k - Ş u b a t
Prince
SPIN seçti:
Yılın en iyi şarkıları
Yeni Prince şarkıları geliyor
Warner Brothers, geçtiğimiz aylarda yayınladıkları
Prince4Ever’ın ardından önümüzdeki yıl sanatçıdan daha
da fazla yeni müzik geleceğini duyurdu. Prince’in onayından
geçmiş ve daha önce duyulmamış bu parçalar, remaster
edilmiş yeni Purple Rain kaydıyla beraber yayınlanacak.
Bunun yanı sıra, Nisan ayında, ölümünün yıl dönümünde
müzeye dönüştürülen Paisley Park’ta düzenlenecek olan
dört günlük “Celebration 2017” adlı Prince etkinliği de
The Revolution, Morris Day & The Time ve New Power
Gerneration gibi grupları ağırlayarak sanatçının yaşamını ve
müzikal mirasını kutlayacak.
Yılın en iyi 101 şarkısını bir
araya getiren köklü dergi SPIN,
hem ana akım pop sahnesinden
isimleri hem de alternatif grupları
barındıran bir seçki sundu.
Beyoncé’un büyük tartışma
yaratan “Formation”ından Angel
Olsen’ın 1960’ların gruplarına
gönderme yapan “Shut Up Kiss
Me”si ve Rihanna’nın dancehall’a
kapıları yeniden açan “Work”üne;
Devonte Hynes’in solo projesi
Blood Orange’dan sürpriz gibi
gelen “Best of You”, Mitski’nin
rock haykırışı “Your Best American
Girl” ve Frank Ocean’ın son dakika
yetişen “Nikes” parçaları listenin
üst noktalarında yer aldı.
Firefly ile müzik festivallerinde
“crowd-source” dönemi
2012’den beri her yıl Amerika’nın Delaware
eyaletinde düzenlenen Firefly Müzik Festivali’nin
küratörlüğünü önümüzdeki yıl seyirciler
üstlenecek. Uzun zamandır katılımcıların
önerilerine ağırlık veren festival, daha önce Foo
Fighters ve Florence and the Machine gibi büyük
isimleri dağıttıkları anketler sonucu davet etmişti.
Bu yıl tüm festival deneyimini seyirciyle beraber
şekillendirmek için çalıştıklarını açıklayan festival
ekibi, 2017’de festivale katılacak gruplardan
sunulacak yiyeceklere, festival düzenine ve ürün
seçeneklerine kadar her kararda önerilere kapıları
açarak tarihin tamamen izleyiciyle düzenlenen ilk
müzik festivali olacak.
2017’de bizi neler bekliyor?
Firefly Music Festival
Streaming alışkanlığının,
dinleyenlere sunulan, gittikçe
genişleyen platform seçeneklerinin
müzik endüstrisi üzerindeki
etkisine kapsamlı bir göz atan
Pitchfork, 2016’da ilk defa bu
aboneliklerden elde edilen
kazancın download satışlarının
önüne geçtiğini bildirdi. Bu
yıl Grammy’lerin kriterlerini
değiştirmesi, streaming
rakamlarının platin ve altın
plak sayımlarına dahil edilmesi
ve Radiohead’in bile Spotify’a
kapılarını açmasıyla müziğin
geleceğinin streaming’den
geçtiğine kesin gözüyle bakılıyor.
Ancak ekonomik açıdan daha
kârlı ve güvenilir bir hale gelip
gelmeyeceği henüz meçhul. Birden
fazla servise üye olması gereken
dinleyiciler, anlaşamayan plak
şirketleri ve haklarını alamayan
sanatçılar için bu geleceğin nasıl
şekil alacağı henüz belli olmasa
da streaming artık kesin olarak
hayatımızın merkezinde.
Altı yıl aradan sonra Gorillaz (gerçekten)
geri dönüyor
Yaptıkları açıklamalarla 2016 yılı boyunca
heyecan yaratan Gorillaz, geri dönüşünü
2017’ye saklamıştı. Altı yıllık bir aradan sonra
yeni bir albümün yanı sıra yeniden turneye de
çıkacak olan grup, geçtiğimiz yılın başlarında
“elemanları”nın yeniden ortaya çıkıp demeç
vermeleriyle planlarını da duyurmaya başlamıştı.
En son haberlere göre Snoop Dogg ve De La
Soul’un da yeniden boy göstereceği albümün son
dokunuşları Damon Albarn ve Jamie Hewlett
tarafından geçtiğimiz aylarda tamamlanmaktaydı.
Gorillaz
2016 ve “streaming”
Bunlar da var:
Deneysel ambient müziğin eski glam kahramanı
Brian Eno’nun sonsuzluğa uzanacak yeni
albümü Reflection; minimal indie grubu the xx’in
üçüncü uzun çaları I See You ve Flaming Lips’in
masalsı Oczy Mlody'si yılın ilk aylarında bizlerle
olacak. Folk müziğin kibar sesli sanatçısı Laura
Marling ise ilkbahar aylarında Semper Femina’yla
aramızda. 2017’den beklediğimiz fakat henüz
tarihleri açıklanmayan geri dönüşler arasında
elbette Arcade Fire, uzun zamandır sessiz
kalan the Killers ve bu sefer Simian Mobile
Disco ile beraber çalışan Depeche Mode yer
almakta. Ayrıca Velvet Underground & Nico’nun
50. yıldönümünü kutladığımız bu sene, efsanevi
müzisyen John Cale’in kutlamalarla sahnedeki
yerini alacağını da ekleyelim.
Angel Olsen
Müzik Dünyasından Havadisler
ZORLU PSM MAG. 13 O c a k - Ş u b a t
1997 yılında Minneapolis Ophreum
Theatre’da prömiyer yaptıktan sonra aynı
sene içerisinde Broadway’e taşınan, daha
sonrasında ise çeşitli dünya sahnelerinde
boy gösteren The Lion King müzikali
efsanevi The Phantom of the Opera’yı dahi
geride bırakarak tarihin en yüksek gişe
yapan müzikali olmayı başardı.
SLEEP NO MORE /
MACBETH
*West Side Story, 1-18 Mart 2017’de Zorlu PSM Ana Tiyatro’da.
İngiliz tiyatro grubu Punchdrunk’ın
ilk olarak 2003’de İngiltere’de, daha
sonrasında 2009 ve 2011 senelerinde
New York’ta gerçekleştirdiği Sleep No
More oyunu, Punchdrunk’ın alamet-i
farikası olarak da bilinen, izleyicinin
özgür bir biçimde hareket edebildiği ve
oyunu kendi seçimleriyle paralel olarak
izlediği, gerçekleştirildiği mekâna göre
değişen ve şekillenen, yarı-interaktif bir
deneyim sunuyor. 2011 prodüksiyonuyla
orijinal tiyatro deneyimi dalında
Drama Desk ödülü kazanan Sleep No
More, Shakespeare’in Macbeth eserinin
konusunu ve karakterlerini çeşitli dekor
malzemeleriyle beraber gerçekleştiği beş
katlı binaya diyalog içermeyen bir kurgu
dahilinde dağıtan ve seyirciyi bu binada
istediği gibi gezinmeye davet eden, farklı
ve özel bir uyarlama formatını başarıyla
kotarıyor.
dipsiz ilham kuyusu
MODERN SAHNEDE SHAKESPEARE
Yazı Yetkin Nural
Eserleri dünyanın tüm büyük dillerine çevrilen, ölümünden beş
yüzyıl sonra hala sahnelenen ve West Side Story gibi çok önemli
yapımlara ilham kaynağı olmaya devam eden William
Shakespeare’in 20. ve 21. yüzyılda ses getiren modern sahne
uyarlamalarına göz atıyoruz.
The Lion King
RETURN TO THE
THE LION KING / HAMLET FORBIDDEN PLANET /
Walt Disney’in 32. animasyon filmi The Lion King, THE TEMPEST
1994’de vizyona girdiğinde büyük bir başarı elde
ederek yediden yetmişe her yaş grubundan ve
dünyanın dört bir yanından ilgi gördü. Shakespeare’in
ünlü trajedisi Hamlet’ten esinlenerek yazılan hikâye,
hanedan entrikalarını, ölüm, reşit olma, kişisel yaşam
deneyimleriyle oluşan fikirler ve idealler gibi konuları
Afrika’nın aslan krallığına taşıyarak masalsı, orijinal
bir esinlenme örneği yarattı. Walt Disney’in sahne
prodüksiyonlarını üreten şirketi Disney Theatrical
Productions tarafından sahneye uyarlanan ve
Shakespeare’in unutulmuş rock’n’roll
şaheseri olarak tanımlanan, döneminin en
başarılı bilimkurgu sineması örneklerinden
biri sayılan 1959 yapımı kült Forbidden
Planet filminin müzikal uyarlaması Return
to the Forbidden Planet, orijinal filmin
kendisi gibi Shakespeare’in The Tempest
oyununun uzaya uyarlanan bir bilimkurgu
versiyonunu konu ediniyor. Popüler
parçaların ön plana çıktığı bir “jukebox
ZORLU PSM MAG. 15 O c a k - Ş u b a t
WEST SIDE
STORY /
ROMEO AND
JULIET
musical” olarak tanımlanan
Return to the Forbidden Planet,
döneminin “It’s a Man’s Man’s
Man’s World”, “Great Balls
of Fire”, “Don’t Let Me Be
Misunderstood”, “Johnny B.
Goode” gibi pek çok sevilen
parçasını bir araya getiren harika
bir soundtrack’e sahip. İlk defa
1980’lerin ortasında bir açık
hava tiyatrosu olarak sahnelenen
müzikal son olarak 2015’de hem
İngiltere’de hem de Amerika’da
bir yıllık bir programla sahnelere
dönmüştü.
The Boys From Syracuse
Shakespeare oyunlarının ilk
müzikal uyarlaması olma
özelliğini taşıyan The Boys
From Syracuse, ünlü yazarın
doğumda yanlışlıkla ayrılan
iki tek yumurta ikizinin yıllar
sonra karşılaşmaları sonrasında
gelişen komik olayları ele
aldığı The Comedy of Errors
oyununu 1930’lara taşıyor. 40’ın
üzerinde müzikal için 900’ün
üzerinde parça besteleyen,
Emmy, Oscar, Grammy
ve Tony ödüllü Broadway
bestecisi Richard Rogers’ın
dönemin swing tarzı popüler
müziklerinden esinlenerek
yarattığı parçalarla ölümsüzleşen
bu müzikalin metin uyarlaması
ise 80 seneye yayılan etkileyici
kariyeriyle bir diğer Broadway
efsanesi, yazar, yönetmen ve
prodüktör George Abbott’a ait.
1930’lardan bu yana pek çok
farklı prodüksiyonla sahneye
dönen yapım, en son 2002’de
Broadway’de perde açtı.
Sleep No More
THE BOYS FROM
SYRACUSE /
THE COMEDY OF
ERRORS
ALL SHOOK UP / TWELFTH
NIGHT
West Side Story
Daha güncel bir Shakespeare komedisi uyarlaması
olan 2004 yapımı All Shook Up, listemizde bir
diğer “jukebox” müzikali olarak yerini alıyor.
Tony ve Drama Desk ödüllü Amerikalı yazar
Joe DiPietro’nun Shakespeare’in Twelth Night
oyunundan esinlenerek kaleme aldığı All Shook
Up, baştan sona Elvis Presley parçalarından
oluşan bir müzikal olarak sahneleniyor. Tıpkı West
Side Story gibi Shakespeare hikâyesini periyodik
bir bağlamda sunan müzikal, Twelfth Night
oyununun romantizm, arzu ve aşktan örülü komik
ilişkiler yumağını Amerika Birleşik Devletleri’nin
Orta Batı bölgesinde, 1950’lerin rock’n’roll,
motosikletli gençler, araba tamir garajları
ekseninde işliyor.
Tüm zamanların en
başarılı Shakespeare
uyarlamalarından biri
sayılan, mart ayında Zorlu
PSM sahnesinde izleme
fırsatını yakalayacağımız
West Side Story, yazarın
ünlü aşk trajedisi Romeo
and Juliet’i 1950’lerin
ortalarında, New
York’un Upper East Side
bölgesinde, bugünün
tersine işçi sınıfının
çoğunlukta olduğu bir
dönemde iki çetenin
arasında kalan iki âşık
ekseninde uyarlıyor.
Orijinal oyundaki
düşman Capulet ve
Montague ailelerinin
yerini New York’un o
dönemdeki gündemini
de epey meşgul eden
sokak çetelerinin aldığı;
dans, müzik ve tiyatroyu
en üst standartlarıyla
harmanlayarak sunan
müzikal, özellikle
mükemmeliyetçi
Jerome Robbins’in
koreografileriyle
efsaneleşen modern bir
klasik haline geldi. Orijinal
1957 prodüksiyonundan
bu yana dünyanın dört
bir yanında sayısız kez
perde açan West Side
Story sahne uyarlamasıyla
olduğu kadar 1961 yapımı,
on Oscar ödülü kazanan
beyazperde uyarlamasıyla
da biliniyor.
ZORLU PSM MAG. 17 O c a k - Ş u b a t
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER
KAYIP İLK OPERA: DAFNE
Modern operanın ilk eseri olarak kabul edilen Dafne, 16. yüzyılın sonlarına doğru
İtalya’da bulunan Palazzo Corsi’de prömiyer yaptı. Yunan mitolojisinde denizlerin
tanrısı Apollo’nun tatlı su ile ilişkilendirilen, peri benzeri bir varlık olan Daphne’ye
âşık olması mitinden yola çıkarak hazırlanan bu eserin İtalyan şair Ottavio
Rinuccini’ye ait librettosu günümüze kadar ulaşsa da büyük çoğunluğu Jacopo
Peri’ye ait olan müzikler ne yazık ki zaman içinde kayboldu. Dafne’nin müziğinden
günümüze ulaşan altı parçadan iki tanesi ise bir diğer İtalyan besteci Jacopo Corsi’ye
ait. Dafne’nin sahne aldığı dönemdeki başarısı sayesinde Peri’nin bir sonraki operası,
günümüze müzik ve söz olarak tamamıyla ulaşan ilk opera olma özelliğini taşıyan
Euridice eserinin ünlü Medici Ailesi’nin patronluğunda üretilmesine sebep oldu.
01
mihenk taşları
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN
İLKLER
Yazı Yetkin Nural -- İllüstrasyon Sadi Güran
Mart ayında Zorlu PSM sahnesinde izleme fırsatını yakalayacağımız,
müzikal tiyatro tarihinde bir mihenk taşı kabul edilen West Side
Story’den esinle, performans sanatlarının Antik Yunan amfi
tiyatrolarından bugüne ulaşan zengin tarihinden sahneyi dönüştüren
birkaç örnek derledik.
YEŞİLİN LANETİ: SAHNEDE İLK ÖLÜM
Bir performans sırasında sahnede yaşamını yitirenlerin listesi aslında oldukça uzun. Ancak
batı edebiyatında komedinin en önemli ustalarından kabul edilen Jean-Baptiste Poquelin,
sahne ismiyle Molière, bu trajik ölümlerin ilkini işaretliyor. Kendi yazdığı oyunlarda sık
sık rol de alan Molière’in son oyunu; üç perdelik, dans ve müzik de içeren bir comédieballet olan ve 1673’de prömiyer yapan Le malade imaginaire’in dördüncü sahnelenmesinde
sahnede vefat ederek bir efsane haline geldi.
02
Gençliğinde borçları nedeniyle hapse atılan ve burada tüberküloz hastalığına yakalanan
Molière, hayatı boyunca bu hastalığın pençesinden kurtulamadı. Sık sık öksürük nöbetleri
geçiren Molière, son oyununda da hastalık hastası bir karakter olan Argan’ı canlandırırken
gelen bir nöbet ile sahneye yığılarak hayatını kaybetti. Yeşil rengin aktörlere kötü şans
getirdiği mitiyse Molière’in bu trajik ölümü sırasında üzerinde olan yeşil kostümden geliyor.
ZORLU PSM MAG. 19 O c a k - Ş u b a t
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER
MÜZİKAL TİYATRONUN
BAŞLANGICI: OPERETLER
YENİ BİR KARİYER: SAHNE
IŞIKLANDIRMASI
Antik Yunan tiyatrosunda müzik
içeren oyunlar vardı. Roma
İmparatorluğu’nda sahnelenen
komediler ise müzik ve dansa
yer veriyordu. Ancak bugün
anladığımız şekliyle müzikal
tiyatronun ilk örnekleri 1800’lerde
ortaya çıkan Fransız ve Viyana
operetleri olarak düşünülüyor.
Özellikle Almanya doğumlu
Fransız besteci ve viyolonist
Jacques Offenbach’ın hiciv yüklü
eserleri ve Avusturyalı besteci John
Strauss II’nun romantik komedi
tarzındaki operetleri Avrupa kıtasında
büyük bir popülarite yakaladı. Bugün tüm
dünyayı etkileyen işler üreten Broadway
müzikalleri form olarak bu 19. yüzyıl
operetlerine dayanıyor.
20. yüzyılın başlarına kadar sahne prodüksiyon
sürecinin resmî bir parçası olmayan ışık, daha
çok sahne tasarımcısının ve bir elektrikçinin
ilgilendiği, prodüksiyonun üzerinde sanatsal
üretim anlamında çok düşünülmeyen
bir parçasıydı. Günümüzde ise sahne
sanatlarının hayati parçalarından biri
olan ışıklandırmanın bugünkü merkezî
rolünü kazanmasını sağlayan, ışık tasarımı
anlamında öncü kabul edilen bir isim var:
New York doğumlu ışık ve sahne tasarımcısı
Jean Rosenthal. Işığın kendisi için neredeyse
dokunulabilir bir cisme, şekle ve boyuta sahip
olduğunu söyleyen Rosenthal’in ışıkta form, renk ve
hareketler kullanarak performansın akşını desteklemek
için yarattığı tasarımlar, günümüzde izlediğimiz görkemli ışık
prodüksiyonlarının lokomotifi olma özelliğini taşıyor. Rosenthal’in ışık tasarımcısı
olarak çalıştığı sayısız Broadway yapımının arasında mart ayında Zorlu PSM
sahnesinde izleyeceğimiz West Side Story de bulunuyor.
03
ERKEK EGEMENLİĞİNE SON:
KADINLAR SAHNEDE
Kadınların modern tiyatro sahnesinde boy
göstermesinin tarihî kökenleri konusunda
farklı tezler söz konusu. Örneğin bir
oyuncu olarak olmasa da bir oyun
yazarı olarak tiyatroda kadın
varlığı Orta Çağ’da, 10. yüzyılda
yaşamış Alman bir rahibe
olan Hrothsvitha’nın Latince
kaleme aldığı komedilere kadar
dayanıyor. Ancak genel kanı,
kadınların sahneye attıkları ilk
adımların 17. yüzyılda, Kral
Charles II yönetiminde Hristiyan
püritanizminin baskısından
kurtulan ve bir restorasyon
dönemine giren İngiliz tiyatrosunda
gerçekleştiği yönünde. Bir diğer
taraftan 1629’da İngiltere sahnesinde
kadın-erkek karışık bir kadroyla performans
sergileyen ilk gruplardan biri aslında İngiliz
değil, Fransız bir tiyatro kumpanyasıydı.
04
05
KURALLARI BOZAN MÜZİKAL:
WEST SIDE STORY
Müzikal tiyatronun tarihsel evriminde önemli ve
dönüştürücü etkileri olan West Side Story, farklı
açılardan bir mihenk taşı kabul ediliyor. Bu efsanevi
müzikalin getirdiği yeniliklerden bir tanesi dansı
daha önceki müzikallerde görülmemiş bir şekilde,
hikâye anlatım sürecinin odak noktalarından
biri haline getirmiş olması. New York Times’ın o
dönemdeki dans editörü John Martin’in de dile
getirdiği gibi, orijinal prodüksiyonun ardından
West Side Story’nin dramatik etkisi, diyalogdan
çok koreografinin etrafında şekilleniyor. West
Side Story’nin bir diğer dönüştürücü etkisi,
yönetmen ve koreograf Jerome Robbins’in aktör
ve aktrislerden talep ettiği insanüstü performans
sayesinde, teknik açıdan zorlayıcı koreografileri
gerçekleştirebilen, mükemmel seviyede şarkı söyleyebilen
ve bunların yanı sıra oyunculuk anlamında da sağlam bir iş
çıkartabilen bir kadro yaratması oldu. Bugün bir Broadway aktörü
olmanın altın kuralları haline gelen bu üç faktörün mükemmelleşmiş birleşimi ilk defa
Robbins’in sert disipliniyle kavrulan West Side Story kadrosunda vücut buldu.
06
ZORLU PSM MAG. 21 O c a k - Ş u b a t
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER
SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER SAHNEYİ DÖNÜŞTÜREN İLKLER
Sónar nedir?
Yazı Cem Kayıran
Sónar Festivali, 24-25 Mart 2017 tarihlerinde The Immediate Future
(Yakın Gelecek) temasıyla Zorlu PSM’nin dört sahnesini eşsiz bir
müzik şölenine dönüştürmeye hazırlanıyor.
Istanbul
Müzik, Sanat
& Teknoloji
www.sonaristanbul.com
İstanbul
24. 25 Mart
moderat, róisín murphy, nina kraviz,
floating points, clark, hvob, kode9, honne,
prins thomas, nosaj thing, matias aguayo,
cola & jimmu ve çok daha fazlası...
Organizasyon
Partner
Medya Partneri
Biletler
zorlupsm.com biletix.com
Müzik, teknoloji ve birçok yaratıcı projeyi
bir araya getiren Sónar, her yıl Barcelona’da
üç güne yayılan festivaliyle elektronik
müzik alanında gerçekleşen en geniş
kapsamlı etkinliğe imza atıyor. Advanced
Music and Congress of Technology’nin
uluslararası festivali olan Sónar, 1994 yılında
Barcelona’da doğuşundan bugüne Seul,
Frankfurt, Buenos Aires, Stockholm ve New
York gibi nice şehirde izleyicilerin karşısına
çıktı. 24-25 Mart 2017’deyse The Immediate
Future (Yakın Gelecek) teması ve Zorlu
PSM ev sahipliğinde ilk kez İstanbul’da
düzenleniyor.
Müzik yazarları Ricard Robles, Enric Palau
ve Sergi Caballero tarafından başlatılan
Sónar Festivali, faaliyetlerini yalnızca
festival organize etmekle sınırlayan bir
oluşum olmadı. Festival kültürüne yeni bir
bakış kazandıran Sónar, yaratım aşamalarına
yeni boyutlar katmak ve birçok farklı fikri
profesyonel seviyelere taşımak için Sónar+D
isimli bir aktivite serisini de hayata geçirdi.
Dünyanın farklı ülkelerinde buluşmalar,
paneller ve etkinlikler düzenleyerek festival
kültürünü global anlamda geliştirmek
için çabalarını sürdüren Sónar ekibi,
etkinliklerini gerçekleştirdiği şehirlerin
kültürel birikim ve kimliklerini de festival
kurgusunda önemli bir unsur olarak görüyor.
Nina Kraviz
SÓNAR ISTANBUL
Róisín Murphy
sıra dışı bir müzik deneyimi
Sónar’ın Holger Czukay, Laurent Garnier
ve Mixmaster Morris gibi isimlerin yer
aldığı programıyla gerçekleştirdiği 1994
tarihli ilk festivalinden bu yana etkinliğin
kapsama alanı her geçen yıl genişledi.
Günümüzün en önemli elektronik müzik
buluşmalarından biri haline gelen Sónar’ın
geçtiğimiz yıl Barcelona’da düzenlenen
ayağı, 100’ü aşkın ülkeden 120 bin civarında
katılımcıyı ağırladı. Festivalin 2016
programında yer alan isimlerden bazıları
King Midas Sound + Fennesz, Acid Arab,
Sevdaliza, Oneohtrix Point Never, Alva
Noto, iNSANLAR, Keytranada, Skepta ve
ANOHNI oldu.
ZORLU PSM MAG. 23 O c a k - Ş u b a t
Róisín Murphy
Nasıl biliriz: Avangart, deneysel ve dans
müziği yaklaşımlarını tek potada eriterek
kendine has bir pop üreten İrlandalı müzisyen.
Kısaca tanıyalım: 1990’lı yıllarda birçok
hit şarkı yayınlayan Moloko’yla tanıdığımız
Murphy, 2000’lerde solo kariyerine odaklandı
ve etkileyici albümleriyle karşımıza çıktı.
Bu yıl Play It Again Sam etiketiyle
dördüncü stüdyo albümü Take Her Up
To Monto’yu servis eden Róisín Murphy,
uzun zamandır birlikte çalıştığı Eddie
Stevens’ın prodüktörlüğünde yine heyecan
verici şarkılarla dolu bir albüme imza attı.
Enerjik canlı performanslarıyla daha önce de
İstanbul’da sahne alan Murphy, geride kalan
yılarda Royal T ve Hot Crooked gibi isimlerle
düet yaptı.
Nosaj Thing
Clark
Nina Kraviz
Nasıl biliriz: Günümüzde tekno denince
ilk akla gelen DJ ve prodüktörlerden biri.
Kısaca tanıyalım: 2006 yılının Red
Bull Music Academy katılımcılarından
biri olan Rus DJ ve prodüktör Nina
Kraviz, bir radyo istasyonu ve bir müzik
fanzininde çalıştıktan sonra müzik
üretimlerine başladı. İngiltere merkezli
tekno ve house etiketi Rekids’ten ilk
EP’sini 2009 yılında yayınlayan Kraviz,
kısa sürede elektronik müzik sahnesinin
en popüler isimlerinden biri haline geldi.
Dünyanın dört bir yanında turneler
yapan Kraviz, 2014 yılında Trip Records
isimli bir plak şirketi kurdu. Söz konusu
etiketin 2015 yılında yayınladığı ve
tamamı Robert De Niro’dan ilham alan
parçalardan oluşan derleme albüm De
Niro Is Concerned, şiddetle tavsiye edilir.
Floating Points
Nasıl biliriz: Son yılların en heyecan
verici prodüksiyonlarına imza atan Sam
Shepherd’ın solo projesi.
Kısaca tanıyalım: Manchester doğumlu
müzisyen Sam Shepherd, klasik
piyano eğitimini tamamladıktan sonra
kısa süre içerisinde elektronik müzik
alanındaki üretimlerine yoğunlaştı. 2009
yılında yayınladığı ilk EP’si Vacuum’la
dikkatleri üzerine çekmeye başlayan
Floating Points, Luaka Bop ve Pluto
ortaklığıyla 2015 yılında ilk uzunçaları
Elaenia’yı servis etti. Birçok farklı ilham
kaynağının izlerini takip edebileceğiniz
albüm, aynı yıl birçok müzik yayını
tarafından yılın en iyi albümleri arasında
gösterildi.
Clark
Nasıl biliriz: Prestijli plak
şirketi Warp Records
kataloğunun gediklisi, IDM ve
electronica prodüktörü.
Kısaca tanıyalım: İngiliz
prodüktör Chris Clark,
öğrencilik yıllarında bir
öğretmeninin tavsiyesiyle
kendine bir drum machine
alarak elektronik müzikle
ilgilenmeye başlamış. Genç
yaşta yaptığı prodüksiyonlarıyla
Warp Records’ın dikkatini
çeken Clark, ilk uzunçaları
Clarence Park’ı yayınladığında
henüz 22 yaşındaydı.
Sonrasındaki on beş yılda Warp
Records kataloğunun en özel
yayınları arasında yalan yedi
albüm daha yayınlayan Clark,
müziğinde her zaman farklı
doğrultularda ilerlemeyi öncelik
haline getirmiş bir prodüktör.
HVOB
HVOB
Moderat
Nasıl biliriz: Modeselektor ve Apparat’ın
nefes kesen güç birliği.
Kısaca tanıyalım: Elektronik müzik
sahnesinin kendi alanlarında önemli
çalışmalara imza atmış isimleri Modeselektor
ve Apparat’ın ortak üretimlerini yayınladığı
mahlası olan Moderat, günümüz müzik
sahnesinin en önemli canlı performans
ekiplerinden biri olarak kabul ediliyor.
Üçlünün geçtiğimiz yıl yayınladığı ve baştan
sona inanılmaz bir kurguyla ilerleyen;
albüm üçlemesinin son halkası olan III,
ekibin onlarca detay ve keşifle dolu müzikal
birikiminin ne denli zengin olduğunu bir
kez daha kanıtlıyor. Geçtiğimiz kasım
ayında Zorlu PSM’de uzun süreler boyunca
hafızalarda yer edecek bir performansa imza
atan ekip, Sónar İstanbul’la arayı açmadan
yeniden aramızda.
Moderat
24-25 Mart tarihlerinde Zorlu PSM’nin dört sahnesini eşsiz bir müzik şölenine
dönüştürecek olan Sónar İstanbul’un programından açıklanan ilk isimler, elektronik
müzik alanında günümüzün en ilham verici işlerine imza atan prodüktör, DJ ve
müzisyenler. İstanbul’da ilk kez düzenlenecek olan Sónar’ın programında yer alacak
isimlere dair bilinmesi gerekenleri sizin için derledik.
Floating Points
Sónar İstanbul
Nasıl biliriz: Avusturyalı
elektronik pop ikilisi.
Kısaca tanıyalım: 2012 yılında
ilk kayıtlarını Soundcloud
aracılığıyla servis eden Viyanalı
ikili HVOB (Her Voice Over
Boys), ilk olarak Stil Von
Talent plak şirketinin sahibi
Oliver Koletzki’nin radarına
girdi. Buradan ilk resmi
yayınlarını yapan HVOB,
sonraki dönemde Avrupa’nın
prestijli festivallerinde sahne
almaya başladı. Kendilerine
has minimal elektronik
yaklaşımını eşine az rastlanır bir
melankoli dozuyla harmanlayan
HVOB’un 2013 ve 2015
yıllarında yayınlanan iki
uzunçaları da belli konseptler
dahilinde çeşitli işbirlikleriyle
kurgulanmış albümler.
ZORLU PSM MAG. 25 O c a k - Ş u b a t
Prins Thomas
Nasıl biliriz: Space Disco akımının en dikkat
çekici temsilcilerinden biri.
Kısaca tanıyalım: Norveçli prodüktör Thomas
Moen Hermansen’in dinleyicilerini anında dans
pistindeymiş gibi hissettiren parçalara imza
attığı projesi Prins Thomas; electro, progresif
rock, krautrock gibi türlerden izler taşıyan
Space Disco akımının en üretken isimlerinden
biri. Lana Del Rey, Bryan Ferry ve Junior
Boys gibi isimler için şahane remikslere imza
atan Prins Thomas, aynı zamanda Norveç’in
bir diğer ünlü prodüktörü Lindstrøm’la güç
birliklerini de sürdürüyor.
Honne
Kode9
Honne
Nasıl biliriz: Nefis synthesizer dokunuşlarıyla
karakteristik bir elektronik soul.
Kısaca tanıyalım: Andy Clutterbuck ve
James Hatcher’ın Honne ismiyle yolculuğu,
henüz iki yıl önce Super Recordings etiketiyle
yayınladıkları EP ile başladı. 2015 yılında
kendi plak şirketleri Tatemae’yi hayata geçiren
Honne, geçtiğimiz yıl Warm On A Cold Night
isimli ilk uzunçalarını da bu etiketle servis etti.
Stüdyoda iki kişi olarak yarattıkları derinlikli
ve sürükleyici atmosferi kalabalık bir orkestra
eşliğinde sahneye taşıyan Honne, geride kalan
iki yıl içerisinde Avrupa’da birçok festivalde
sahne aldı.
Nasıl biliriz: Hip hop ve elektronik
müzik harmanına özgün bir yaklaşım
getiren prodüktör.
Kısaca tanıyalım: Los Angeles’ta
yaşayan prodüktör Jason Chung, şimdiye
dek Nosaj Thing adıyla yayınladığı
üç albümü ve yaptığı muhteşem
remiksleriyle son yıllarda hip hop
etkileşimli elektronik müzik sahnesinin
en şahsına münhasır isimlerinden biri
oldu. Müziğinde dokusal bir yaklaşımı
ve akıcı şarkı yapılarına yer veren Nosaj
Thing, bugüne dek birçok farklı ülkedeki
Sónar Festivallerinde de sahne aldı.
Nosaj Thing’in bugüne dek Chance The
Rapper, Kid Cudi ve Kendrick Lamar
gibi isimlerin albümlerine prodüktör
olarak konuk oldu ve HEALTH,
Blonde Redhead, Charlotte Gainsbourg
ve Philip Glass gibi farklı disiplinlerden
müzisyen ve gruplar için remikslere
imza attı.
Matias Aguayo
Nasıl biliriz: Günümüz elektronik
müzik sahnesinin dinleyicilerini
şaşırtmayı alışkanlık haline getirmiş
prodüktör ve DJ’lerinden biri.
Kısaca tanıyalım: Şilili müzisyen
Matias Aguayo’nun müzikal
yolculuğunu takip etmek, elektronik
müziğin birçok farklı alt dalıyla
tanışmanıza vesile olabilir. Almanya’ya
taşındıktan sonra buradaki tekno
ve house müzik sahnelerinde aktif
olan Aguayo, bugüne dek Kompakt,
Soul Jazz ve Cómeme gibi farklı
disiplinlerden plak şirketleriyle
birçok albüm, single ve EP yayınladı.
Prodüksiyonunda ağırlıklı olarak kendi
sesini kullandığı Ay Ay Ay ve dünyanın
dört bir yanında gerçekleştirdiği
Bumbumbox isimli sokak partilerinin
bir yansıması olan The Visitor albümleri,
Matias Aguayo’nun müzikal dünyasının
ne denli sınırsız olduğunu gözler önüne
serecektir.
Matias Aguayo
Nasıl biliriz: İlham verici müzik etiketi
Hyperdub’ın kurucusu ve dubstep sahnesinin
öncülerinden biri.
Kısaca tanıyalım: Özellikle The Spaceape
eşliğinde yayınladığı kayıtlarıyla dubstep
türünün en zihin açıcı prodüksiyonlarına imza
atan Kode9, elektronik müzik sahnesinin
yaşayan efsaneleri arasında bulunuyor. Glasgow
doğumlu müzisyen Steve Goodman’ın solo
projesi olan Kode9, son albümünü 2015 yılında
kurucusu olduğu Hyperdub etiketiyle yayınladı.
Hyperdub kataloğunda The Bug, Laurel Halo,
Mark Pritchard ve Dean Blunt gibi günümüzün
en etkileyici elektronik müzik icracıları ve
prodüktörlerinin yer aldığını da hatırlatalım.
Nosaj Thing
Prins Thomas
Kode9
Yerli konuklar
Sónar İstanbul’un etkileyici
programı birbirinden yetenekli
yerli isimlere de yer veriyor.
Minimal techno ve house’un
gözde DJ’i Vildan Gündüz,
dinleyiciye kesintisiz iyi müzik
deneyimi yaşatacağı garanti
olan Style-ist, indie ve nu-disco
setleriyle tanınan Büber, techno
ve electronica’ya ağırlık veren
Villette, experimental, abstract ve
IDM setleriyle tanınan Fasitdaire,
RBMA mezunu prodüktörler
İpek Görgün ve Biblo’nun
işbirliği, Türkiye’nin en deneyimli
ve donanımlı DJ’lerinden Mabbas,
minimal-synth ve lo-fi estetiğiyle
işlenmiş parçalara görsel bir şovla
hayat veren Seretan, İstanbul’un
öncü DJ’leri Fuchs ve Cervus’un
uzun süredir devam eden ortaklığı
ve aksak ve kendinden emin bir
sete imza atacak Doğu Orcan,
Sónar İstanbul sahnesinde
izleyiciyle buluşacak.
ZORLU PSM MAG. 27 O c a k - Ş u b a t
Müzik kariyerine farklı gruplarda
yer alarak başlayan Justin Greaves,
Crippled Black Phoenix’i yakın
arkadaşı ve Mogwai grubunun
basçısı Dominic Aitchison’ın
teşvikiyle kurdu.
Multi-enstrümentalist Justin
Greaves kendi grubunu kurmadan
önce Electric Wizard, Iron
Monkey ve Teeth of Lions Rule
the Divine gibi doom ve sludge
metal gruplarında baterist olarak
yer aldı.
Aynı kurucusu gibi üyeleri de pek
çok farklı grupta yer almış olan
Crippled Black Phoenix seneler
içinde kadrosunda pek çok farklı
isme yer verdi.
Özellikle kuruluş aşamasında hemen
hemen tüm üyelerin başka gruplarda
aktif olarak yer aldığı Crippled
Black Phoenix, zorlu geçen ilk
zamanlara rağmen beraber kalmayı
ve farklı müzik geçmişlerini bir
araya getirerek kendilerine has bir
tarz yaratmayı başardı.
Justin Greaves’in Crippled Black
Phoenix’i kurarken hayal ettiği
müzik ve sık sık değişip gelişen bir
kadronun getirdiği çok yönlülük
grubun müzik türüne dair pek çok
yakıştırmaya neden oldu.
Stoner-prog, freak-folk ve psydhelicdoom gibi geniş bir yelpazeye yayılan
bu yakıştırmaların ortak noktası
ise grubun farklı türlere yayılan
albümlerinin hepsinde hissedilen
karanlık ve karamsar, melankolik ton.
Özellikle canlı performanslarının
dinamikliği ile bilinen ve sahnede
olmaya ayrı bir önem veren grup, en
az altı kişilik kalabalık kadrosuyla
Alba Iulia Kalesi gibi görkemli
mekânlarda konser verdi.
Crippled Black Phoenix bazı
konserlerinde modern enstrümanlarla
Victorya Dönemi’nden
enstrümanları bir araya getirerek
oluşturduğu atmosferik, deneysel
performanslara da imza atıyor.
03
*Crippled Black Phoenix, 27 Ocak’ta Zorlu PSM Studio’da.
bilmedikleriniz
CRIPPLED BL ACK PHOENIX
01
2014’de grubun kurucusu Justin
Greaves ve eski gitaristi Karl Demata
arasında çıkan, grubun isim hakkına
dair iddia çatışması 2015’in ikinci
yarısında Greaves’in lehine sonuçlandı.
Davanın sonuçlanmasını takiben
Greaves’in yeni bir kadroyla topladığı
Crippled Black Phoenix stüdyoya
kapandı ve geçtiğimiz Kasım ayında
Fransız metal plak şirketi Season of Mist
etiketiyle son albümü Bronze’u yayınladı.
05
02
04
Justin Greaves, Crippled Black
Phoenix’in doğuşundan bu yana aslında
evrilen, ilham alan ve kendini geliştiren
bir proje olduğunu dile getiriyor.
Greaves sürekli değişen kadrosu ve
eklektik yapısıyla, Crippled Black
Phoenix’in canlı performansın zorlukları
düşünülmeden bestelenmiş müziğinin
sahnede çalınmasının getirdiği sürekli
yeniden öğrenme deneyimini grubun
merkezine koyuyor.
06
Gecenin açılışını, ilk albümü Kimsenin Ruhu Duymaz’ı 2014’te yayınlayan,
devamında Türkçe Sözlü Ağır Müzik EP’si ve Durdurma Kendini single’ı ile
başarısını devam ettiren Eskiz yapıyor.
Türkiye alternatif rock sahnesinin konuşulan gruplarından Eskiz, Mimar Sinan
Güzel Sanatlar fakültesinden sınıf arkadaşları Deniz Ağan ve Sedat Girgin ile
ikiliye daha sonra katılan Can Tunaboylu’dan oluşuyor.
07
ZORLU PSM MAG. 29 O c a k - Ş u b a t
Geoff Barrow
Crippled Black Phoenix yolculuğundan
JUSTIN GREAVES’İN
EŞLİKÇİLERİ
Yazı Cem Kayıran
27 Ocak gecesi Zorlu PSM’nin Studio sahnesinde Eskiz’le birlikte
sahne alacak olan Crippled Black Phoenix’in geçmişine kısa doğru kısa
bir yolculuğa çıkıyor ve daha önce ekibin kadrosunda yer almış beş
etkileyici müzisyeni hatırlıyoruz.
Daha önce Electric Wizard, Gonga
ve Iron Monkey gibi gruplarla
üretimler yapan İngiliz müzisyen
Justin Greaves’in temelleri
2000’lerin başlarında atılan projesi
Crippled Black Phoenix, progresif
rock ve post rock gibi etkileşimleri
özgün bir şekilde kesiştiriyor. İlk
olarak 2006 yılında Invada Records
etiketiyle bir single yayınlayan
Crippled Black Phoenix, geride
kalan on yıla onlarca albüm, EP ve
single sığdırmayı başardı.
Justin Greaves’in tek başına çıktığı bu yolculukta,
Crippled Black Phoenix’in hemen hemen
her albümünde farklı bir kadroyla karşılaştık.
Şu ana dek herhangi bir Crippled Black
Phoenix albümünde yer almış müzisyen sayısı
otuzu geçiyor. Belki de bu detay, grubun her
döneminde farklı yönlere doğru eğilme tavrını
da beraberinde getiriyor. 27 Ocak gecesi Zorlu
PSM Studio'da Eskiz’le birlikte sahne alacak
olan Crippled Black Phoenix’in geçmişine doğru
kısa bir yolculuğa çıkıyor ve daha önce ekibin
kadrosunda yer almış beş etkileyici müzisyeni
hatırlıyoruz.
Portishead ve Beak> gibi gruplarının yanı
sıra son dönemde Ben Salisbury eşliğinde
film ve diziler için yaptığı müziklerle de
gündemde olan Geoff Barrow’un Crippled
Black Phoenix’le yolunun kesişmesinde
kurucusu olduğu plak şirketi Invada’nın
rolü büyük. Grubun birçok albüm ve
single’ını Invada etiketiyle yayınlayan
Barrow, ayrıca bu dönemde grubun
birçok prova ve kaydına da State of Art
ismini verdiği stüdyosunda ev sahipliği
yapıyordu. Albümlerde ismi müzisyenler
arasında anılmasa da Barrow, Crippled
Black Phoenix çalışmalarında birçok farklı
görevde yer aldı.
Geoff Barrow Dominic Aitchison
Dominic Aitchison
Mogwai basçısı Dominic Aitchison, 2004
yılında Justin Greaves’le birlikte Crippled
Black Phoenix’in kurulmasında rol sahibi
olan müzisyenlerden biri. Greaves’in yaptığı
solo kayıtları dinledikten sonra bunları
yeni bir projede değerlendirmesi yönünde
İngiliz müzisyeni ikna eden Aitchison,
grubun 2011’e dek yayınladığı tüm
albümlerde de yer aldı. Justin Greaves, 2009
yılında verdiği bir röportajında grubun
post rock kökeninin Dominic Aitchison’ın
varlığına bağlanabileceğini dile getirmişti.
Niall Hone
2015 yılında grubun Avrupa’da
gerçekleştirdiği turne için özel olarak
Fransa merkezli plak şirketi Season of
Mist aracılğııyla yayınlanan New Dark
Age isimli EP, iki yeni Crippled Black
Phoenix şarkısıyla birlikte Pink Floyd
parçaları “Echoes” ve “Childhoods
End”in grup tarafından yapılmış bir
hayli uzun cover’larını da barındırıyordu.
Söz konusu EP’yi özel kılan bir başka
detay da Mandragora ve Tribe of Cro
gibi 1990’larda sona ermiş projeleriyle
ve 2008’den beri üyesi olduğu kült grup
Hawkwind’le tanınan Niall Hone’un ekibe
eşlik etmiş olmasıydı.
ZORLU PSM MAG. 31 O c a k - Ş u b a t
Brokeback
National Geographic ve
BBC’nin çeşitli yapımları
için yaptığı bestelerle
tanınan, Bristol’da
yaşayan Joe Volk da bir
dönem Crippled Black
Phoenix üyesi olmuş
müzisyenlerden. Solo
kayıtlarını yine Invada
Records’tan servis eden
Volk, bu kayıtlarında bir
diğer Portishead üyesi
Adrian Utley ve Ben
Salisbury’yle birlikte
çalıştı. Crippled Black
Phoenix’te bir dönem
vokalist olarak yer
alan Joe Volk, Justin
Greaves’in bir diğer
grubu olan Gonga’nın da
kurucularından biri.
Tortoise üyesi Doug McCombs’un 1990’ların
ortalarında altı telli bas gitarıyla solo
performanslar sergileyerek başladığı projesi
Brokeback, geride kalan yirmi yılı aşkın sürede
belli aralıklarla kabuk değiştirmeyi sürdürdü.
Solo kayıtlarının ardından aralarında bir başka
Tortoise üyesi John McEntire, Stereolab’den
Mary Hansen ve Chicago Underground Duo’dan
Rob Mazurek’in de bulunduğu birçok müzisyenle
birlikte farklı formatlarda Brokeback albümleri
servis eden McCombs, 2010 yılında bu projesi
için yeni bir düzene geçmeye karar verdi. Sekiz
yılın ardından stüdyoya geri dönen Brokeback
ekibinde bu kez McCombs’la birlikte Head of
Skulls! üyeleri Chris Hansen ve Pete Croke’la
beraber Tweedy ve Steve Gunn’la çalan James
Elkington yer almıştı. Ekip önümüzdeki yıl,
yazıda bahsi geçen birçok grubun da plak
şirketi olan Thrill Jockey etiketiyle yeni bir
albüm yayınlayacak. Illinois River Valley Blues
ismini taşıyan yeni Brokeback albümünde de
karşımıza yeni isimler çıkacak. The Eternals
üyesi Areif Sless-Kitain, Brokeback’in yeni
davulcusu olurken, çeşitli parçalarda da The
Pauline Hallers’dan Amalea Tshilds’in vokallerini
duyacağız.
Team Brick ismiyle
yayınladığı solo
albümlerinin yanı sıra
bu yıla kadar Beak>’te
synth ve gitarlardan
sorumlu olan Matt
Williams, üç yıl boyunca
Crippled Black Phoenix
ekibinde de yer aldı.
İlk olarak 2009 yılında,
grubun ikinci albümü
200 Tons of Bad Luck’ta
karşılaştığımız Matt
Williams, 2011 yılının
ardından gruptan ayrıldı.
Geçtiğimiz yıl Gnar
Hest isimli projesiyle bir
albümle çıkagelen Matt
Williams, solo projelerine
yoğunlaşmak üzere
Beak>’ten de ayrıldı.
Josh Homme
Matt Williams
Joe Volk
Joe Volk
Brokeback
BUNU SEVEN,
ŞUNU DA SEVDİ
Tıpkı Crippled Black
Phoenix’in Bristol ve Invada
Records ekseninde birçok farklı
müzisyenin yollarının kesiştiği
bir proje olması gibi, günümüzde
farklı müzik sahnelerinde çok
sayıda benzer oluşuma rastlamak
elbette mümkün. Justin Greaves’e
benzer metotla ama farklı müzikal
yaklaşımlarıyla hayata geçmiş iki
proje önerimize buyurun.
The Desert Sessions
Queens Of The Stone Age’in lideri Josh
Homme’un sayısız yan projesinden biri olan The
Desert Sessions, Palm Desert müzik sahnesinin
çeşitli önemli figürlerinin yanı sıra Amerikalı
müzisyenin stüdyosuna davet edip kayıtlar yaptığı
birçok farklı konuğu da barındırıyor. 1997-2003
aralığında on farklı konsept albüm yayınlayan
The Desert Sessions, çiğ prodüksiyonlar ve
genellikle içinde çeşitli oyunlar barındıran şarkı
yapılarıyla öne çıkıyor. Joshua Tree’deki ünlü
Rancho De La Luna stüdyosunun kayıtlarına
ev sahipliği yaptığı The Desert Sessions’ın
albümlerinde karşımıza çıkan müzisyenlerin
listesi bir hayli kabarık: PJ Harvey, Brant Björk,
Mark Lanegan, Josh Freese, Dean Ween,
Alain Johannes, Jeordie White, Jesse Hughes,
Samantha Maloney, Chris Goss ve dahası!
ZORLU PSM MAG. 33 O c a k - Ş u b a t
*Movies In Concert: Amadeus Live, 24 Şubat ve 25 Şubat tarihlerinde Zorlu PSM Ana Tiyatro’da.
AMADEUS LIVE
bilmedikleriniz
Amadeus filminin
en iyi klasik albüm
dalında Grammy
kazanan müziklerinin
koordinatörlüğünü
ve albümün yapımını
üstlenen John
Strauss’un filmde bir
orkestra şefi olarak ufak
bir rolü de var.
Milos Forman’ın
Ragtime, Valmont ve
Hair filmlerinin müzik
koordinatörlüğünü de
üstelen John Strauss
ayrıca The Blues Brothers
gibi klasikler ve Woody
Allen’ın Bananas,
Everything You Always
Wanted To Know About
Sex*But Were Afraid To
Ask gibi erken dönem
filmlerine yaptığı
müziklerle de tanınıyor.
Amadeus filminin tüm sahneleri doğal ışık
ile çekildi.
Kesinlikle yapay ışık kullanılmayan setlerde bazı
sahnelerde gereken ışık ayarlarını yapabilmek
için çekimlerin yapıldığı mekânların pencereleri
dışarıdan aydınger kâğıdıyla kaplandı.
Amadeus hem en iyi
oyun dalında Tony, hem
de en iyi film dalında
Oscar kazanarak tarihe
geçen dört yapımdan bir
tanesi.
Bu iki prestijli ödüle
birden sahip olan diğer
üç ölümsüz eser ise My
Fair Lady (1964), The
Sound of Music (1965)
ve A Man for All Seasons
(1966).
Mozart rolü için ilk başta İrlandalı
aktör Kenneth Branagh düşünülse de
yönetmen Miloš Forman daha sonra
başroller için Amerikalı aktörlerle
çalışmaya karar verdi.
Mozart rolü için kast denemelerine
katılanlar arasında Mel Gibson, Mick
Jagger, Sam Waterson ve Tim Curry gibi
ünlüler var. Ayrıca müzikal dünyasının
efsane ismi Andrew Lloyd Webber’in
2006’da verdiği bir röportajda Mozart
rolünün kendisine de teklif edildiği ancak
reddettiği yönünde bir beyanı da bulunuyor.
01
04
Orijinali bir oyun olan
Amadeus ilk defa 1979’da
West End’de, 17 Aralık
1980’de ise Broadway’de
perde açtı.
Tam bin 181 defa
sahnelenen Broadway
yapımının başrollerini
ise günümüzde en çok
Yüzüklerin Efendisi
serisinin Gandalf ’ı olarak
hatırlanan Ian McKellen
ve Rocky Horror Picture
Show’un unutulmaz Dr.
Frank-N-Furter’ı Tim
Curry paylaşıyordu.
Film için ilki
1984’de, diğer ikisi
1991’de olmak üzere
üç farklı soundtrack
yayınlandı.
Sir Neville Marriner
şefliğinde Academy
of St Martin in the
Fields Orkestra’sının
kaydettiği soundtrack,
Avustralya, Fransa,
İtalya, İsveç, İngiltere
ve Kuzey Amerika’da
pop listelerine giren
ilk klasik albüm olma
özelliğini de taşıyor.
03
02
05
06
Başrolde izlediğimiz Tom Hulce, filmden önce gitar çalmayı bilse de
piyanoya tamamen yabancıymış.
Yönetmen Miloš Forman’ın piyano çalmayı öğrenmesini tavsiye etmesi
üzerine Hulce, altı ay boyunca her gün altı saat piyano çalışarak filmde
kullanılan tüm Mozart senfonilerini (mükemmel şekilde olmasa da) öğrenmiş.
07
ZORLU PSM MAG. 35 O c a k - Ş u b a t
2017'de açılışı 24-25 Şubat tarihlerinde Amadeus Live ile yapan Movies In Concert serisi, 22-23 Nisan’da
Aliens Live ve 20-21 Mayıs’ta The Lord Of The Rings in Concert - The Two Towers ile görkemli coşkuyu sürdürüyor.
Farinelli
müzik beyazperdede
BEŞ EFSANE MÜZİK FİLMİ
Yazı Yetkin Nural
Movies in Concert serisinin 2017 açılışını yapacak olan ve tüm
zamanların en iyi müzik filmlerinden biri kabul edilen Amadeus
Live öncesi sinema tarihinden beş diğer kült müzik filmine kısaca
göz atıyoruz.
The Blues Brothers
Özellikle Michael Jackson ile
yaptığı işbirlikleriyle bilinen,
Jackson’ın ünlü “Thriller”
parçasının videosunun altında
da imzası olan yönetmen John
Landis’in 1980 yapımı kült
filmi The Blues Brothers, tüm
dünyada blues ve soul müziklerin
tanınması ve sevilmesinde
önemli bir yeri olan, zamanın
ötesinde klasiklerden bir tanesi.
Aslen ünlü Amerikan televizyon
komedi şovu Saturday Night
Live’da, John Belushi ve Dan
Aykroyd’in yazdığı ve oynadığı
1978 yapımı bir komedi
skecinde ortaya çıkan blues
müzisyeni kardeşler, skecin
ülkede topladığı büyük beğeni
nedeniyle kısa zamanda gerçek
bir gruba dönüştü ve önce
Briefcase Full of Blues isimli
bir albüm, iki sene sonrasında
ise The Blues Brothers film
uyarlaması ortaya çıktı.
Saturday Night Live skeçlerinden
uyarlanan filmler arasında
dünya gişesinde en büyük
başarıya sahip ikinci film olan
(bu anlamda en büyük hasılat
rekoru 1992’de çekilen bir diğer
kült film Wayne’s World ’e ait)
The Blues Brothers sayesinde
tüm dünyada tanınan siyah
takım, gözlük, ayakkabı siluetli
kardeşler “Joliet” Jake ve Elwood
Blues’un Chicago’yu merkezine
alan maceraları ve bu maceralara
eşlik eden; Aretha Franklin,
James Brown, Ray Charles,
John Lee Hooker gibi sayısız
efsanenin icra ettiği blues,
soul and R&B tarzlarındaki
unutulmaz müzikler filmin kült
statüsüne ulaşmasında şüphesiz
en büyük etken oldu.
Pink Floyd - The Wall
Pek çoğu tarafından dünyanın en büyük rock grubu
olarak atfedilen Pink Floyd’un 1979 çıkışlı The Wall
albümünün üzerine inşa edilen, animasyonlu müzikal
film Pink Floyd - The Wall, özellikle 1990’lar kuşağının
unutamadığı klasiklerden bir tanesi.
The Wall albümünün çıkışından önce dahi albümün
bir filme dönüşmesini planlayan Roger Waters,
filmin kökeninde yatan motivasyonun grubun ün
kazanmasıyla beraber grupla hayranları ve müzik
endüstrisi arasında oluşan yabancılaşmayı işaret ediyor.
Floyd “Pink” Pinkerton isimli, deliliğin etrafında
dolaşan bir rock yıldızının hayatındaki buhranlar
nedeniyle etrafına metaforik ve zaman zaman fiziksel
bir duvar örmesini konu alan filmin senaryosunu
grubun basçı ve vokalisti Roger Waters üstlenirken,
yönetmen koltuğunda ise Birdy, Evita, Missisipi
Burning, Fame gibi pek çok ünlü filme imza atmış
ödüllü yönetmen Alan Parker oturuyor. Filmin ön plana
çıkan ünlü animasyonları ise politik karikatürleri ve The
New York Times gibi prestijli mecralarda yayınlanan
illüstrasyonlarıyla bilinen George Scarfe tarafından
yaratılmış.
Buena Vista Social Club
1940 ve 1950’lerde Küba’nın başkenti Havana’da yer
alan, sadece üyelerin girebildiği özel bir kulüp olan
Buena Vista Social Club, mekânda düzenlenen dans
ve müzik etkinlikleri nedeniyle dönemin müzisyenleri
için popüler bir buluşma adresi ve bu adreste üretilen
müzikler nedeniyle Küba müziğinin gayri-resmi bir
temsilcisi haline geldi.
1990’da müzisyen gitarist Ry Cooder’ın önderliğinde
bir araya gelen, büyük çoğunluğu zamanında Buena
Vista Social Club’ın bir üyesi olan Kübalı müzisyenlerin
ürettiği müzikler 1997’de bir albüm olarak yayınlandı
ve 1999’da ise bu albümün yaratılış sürecine dair tüm
dünyadan alkış toplayan bir belgesel-film vizyona girdi.
Albümün yapımcılığını da üstenen Ry Cooder’ın yakın
arkadaşı, ünlü Alman yönetmen Wim Wenders’ın
yönetmenliğini yaptığı film, pek çoğu 90 yaşın üzerinde
olan, unutulmuş Ibrahim Ferrer, Compay Segundo,
Rubén González ve Elíades Ochoa gibi değerli
müzisyenlerin kariyerlerinin canlanmasına ve Küba
müziğinin popülerleşmesine büyük katkı sağladı.
ZORLU PSM MAG. 37 O c a k - Ş u b a t
Shine
Avustralyalı piyanist
David Helfgott’un
müzik kariyerinin erken
yıllarını beyazperdeye
taşıyan bu biyografik
film, aktör Geoffrey
Rush’ın Oscar ödüllü
performansıyla
hafızalarda
unutulmayacak bir yere
sahip.
Helfgott’un Londra’nın
prestijli müzik
okulu Royal College
of Music’de burs
kazanması ve sonrasında
Londra’da katılacağı bir
konçerto yarışması için
seçtiği Rachmaninov’un
zorlayıcı 3.
konçertosunu çalmaya
hazırlandığı süreçte
giderek kötüleşen
akıl sağlığını merkeze
alan film, piyanistin
akrabaları tarafından,
özellikle Helfgrott’un
babasıyla ilgili gerçekleri
çarpıttığı yönünde
eleştirilse de hem
izleyici hem de kritikler
tarafından övgüyle
karşılanmıştı.
Yönetmen Scott Hicks
imzalı Shine, David
Helfgott’un hayatını
ne derece doğrulukla
anlatıldığı tartışılan bir
film olsa da özellikle
klasik müziğin zorlayıcı
disiplinini geniş kitlelere
tanıtan bir eser olarak
müzik filmleri tarihine
ismini yazdırmayı
başardı.
Farinelli
Listemizin bir diğer klasik
müzik filmi olan Farinelli,
18. yüzyılın en büyük opera
sanatçılarından biri kabul edilen
İtalyan Carlo Broschi’nin
müzik kariyerine, kardeşi
besteci Riccardo Broschi ile
olan ilişkisine ve hayatına
odaklanıyor.
Farinelli sahne ismiyle bilinen
Carlo Broschi yaşadığı
dönemde uygulanan ergenlik
öncesinde hadım etme yöntemi
sayesinde aslında bir kadın
ses aralığı olan soprano sesleri
çıkartabilmesiyle ünleniyor.
Bu nedenle filmde Farinelli’yi
canlandıran Stefano Dionisi
diyalog sahnelerini kendi sesiyle
çekse de opera sahnelerinde
ses soprano Ewa MalasGodlewska ve kontrtenor
Derek Lee Ragin’in ayrı ayrı
kayıtlarının dijital ortamda
birleştirilmesiyle üretilmiş.
Belçikalı yönetmen Gérard
Corbiau’nun imzasını taşıyan
film her ne kadar Farinelli’nin
hayatını konu alsa da hikâyenin
büyük çoğunluğu daha ilgi
çekici olması adına tamamen
baştan yazılmış. Farinelli’nin
hayatında aslında çok da büyük
bir rolü olmayan kardeşinin
başrolde olması, ikilinin seksüel
maceraları ve besteci Handel
ile olan atışmaları aslında
gerçeklik payı olmayan, sanatsal
lisans ile değiştirilmiş pek çok
ayrıntıdan birkaçı. Özellikle
muhteşem sahne dekorları,
görkemli sinematografisi ve
filmin tümüne yayılan müzikal
ziyafet ile alkış toplayan film,
İtalyan Operası’nı günümüzde
popülerleştirmesiyle de takdir
toplamıştı.
ZORLU PSM MAG. 39 O c a k - Ş u b a t
İşte böyle dönemlerde sanat, diğer
dönemlerdekinden biraz daha değerli sanırım.
Hayal kurabilmek, umut edebilmek, hatta hayatta
kalmak için geçerli bir sebep bulabilmek adına...
Benim hayata tutunma yöntemlerimden biri de bu;
kendi kâinatımda hayal kurmak, üretmek, başka
olasılıklara inanmak, yazıp çizmek, iyi bir ihtimalle
kendimi ve insanları biraz “genişletmek”. Sevdiğim
müzisyenlere, ressamlara, yönetmenlere, yazarlara,
şairlere sarılmak, onların ürettikleriyle güç bulmak,
mutlu olmak.
intergalaktik assolist
GAYE SU AKYOL
Röportaj Yetkin Nural
Foto: Çağlar Kanzık
Geçtiğimiz kasım ayında ikinci albümü Hologram İmparatorluğu’nu
yayınlayan Gaye Su Akyol, ilki 17 Şubat'ta Zorlu PSM sahnesinde
gerçekleşecek Hayal Gazinosu isimli özel bir konser serisine hazırlanıyor.
Gaye ile yeni albümü, bu özel konseri ve 2017’yi konuştuk.
2014’de yayınlanan Develerle Yaşıyorum albümünü takiben yoğun bir konser programıyla geçen
bir yıl ve hemen arkasından geçtiğimiz kasım ayında piyasaya çıkan Hologram İmparatorluğu
ile sektirmeden üretmeye ve çalmaya devam ediyorsun. 2014-2016 ülkenin en zorlu ve karanlık
dönemlerini de işaretliyor. Böyle bir süreçte üretmek ve paylaşmak senin için ne ifade ediyor?
Garip dönemlerden geçiyoruz. Savaş, terör, katliam gibi olaylar; medya ve devletler tarafından
sıradan hale getirilmeye çalışılıyor. İnternetten, gazetelerden, televizyon kanallarından kasti
olarak depresif, çaresiz fikirler pompalanıyor, her gün muazzam bir vahşet ve mutsuzluk
bombardımanına tutuluyoruz. Şiddeti paylaşmak konusunda ne kadar cömertsek, sevgiyi
paylaşırken de o kadar korkak ve çekingen insanlara dönüştük.
sevdim. Bu sebeple, on küsur
sene önce yaptığım müziklere
bakacak olsak, aynı ruh birliğini
görmemiz mümkün. Ruhi Su’nun
nefis bir şiarı vardır; “Yerelden
ulusala, ulusaldan evrensele”
diye... Müziğimde bu fikir her
dem mevcut. Dolayısıyla her iki
albümde de o izleri yakalamak
mümkün.
Develerle Yaşıyorum bize sözlerini ilk dinleyişte
ezberleten, ilk konserden itibaren bir
ağızdan söylediğimiz bir albümdü. Hologram
İmparatorluğu da aynı birliktelik hissini
dinleyicilere anında aşıladı, sözler ve melodiler
hemen içselleştirildi, lansman konserindeki
izleyici korosu bunun kanıtıydı. Senin
parçalarının sevenlerine bu derece hızla nüfuz
etmesinin ve yakalamasının altında ne gibi
etkenler yatıyor, hiç bu konuda düşündün mü?
Sevgi... Sanırım cevap bu. Kendimden de çok
iyi hatırladığım bir alışkanlık bu; çok sevdiğim
müzisyenlerin albümü çıkar çıkmaz hemen koşar
alır, bir iki güne de bütün şarkılarını ezberlemiş
olurdum. İlk konserlerinde o şarkıları grupla
birlikte söylemek o kadar eşsiz bir duygu ki, sevgi
dışında başka hiçbir şey yaptıramaz bunu. “Birileri
benim için duygularımı alıp muhteşem müziklere
dönüştürmüş” hissi... Ne mutlu ki bunu şimdi
dinleyenlerle birlikte yaşıyoruz!
Teknik kısma gelecek olursak;
ilk albüm Develerle Yaşıyorum
müzikal olarak daha sade
bir formdaydı, daha kısa bir
zamanda ve çoğunlukla ev
stüdyosunda kaydedildi. Hologram
İmparatorluğu’nda daha zengin
enstrümasyon ve düzenlemeler var.
Daha kalabalık bir ekiple çalıştık,
gitar, bas, davul üçlüsünün yanına
daha yoğun biçimde ud, keman,
yaylı takımı, üflemeliler ekledik.
11 şarkının sözü ve müziği bana
ait, “Hologram” parçası Ali
Güçlü Şimşek bestesi, “Mona
Lisa” parçasında babam Muzaffer
Akyol’un sözleri var. Klasik Türk
Müziği gamları ve makamları,
Türk Halk Müziği’nin izleri ve
yanısıra etkilendiğim batı müziği
dokuları var.
Hologram İmparatorluğu burada ve yurtdışında
muazzam bir başarıyla ilerlemekte. Albümdeki
şarkılar, prodüksiyonu, kapağı, klip çalışmaları
derken iki albümünün arasında sen nasıl
benzerlikler ve farklılıklar görüyorsun,
albümler arasındaki süre müziğine ve sana nasıl
değişiklikler getirdi?
En büyük ortaklık şu; Hem Develerle Yaşıyorum’da,
hem Hologram İmparatorluğu’nda, hem de bu
albümlerden önce yaptığım müziklerde, içinde
yaşadığım kültürün, yıllardan beri dinlediğim
müziklerin, etkilendiğim insanların, fikirlerin bende
bıraktığı izler var. İlk gençlik yıllarımdan beri, hep
kendi müziğimin peşinde oldum. Bilinçaltımı,
içinde yaşadığım kültürü, etkilendiğim şeyleri takip
etmeyi, o yönde araştırmalar yapmayı
İlk albümden farklı olarak,
Hologram İmparatorluğu
Glitterbeat Records tarafından
basıldı ve tüm dünyaya dağıtıldı.
Albümün prodüksiyonunu,
prodüktörlüğünü ve
düzenlemelerini Ali Güçlü
Şimşek’le birlikte yaptık.
Türkiye’de kendi plak şirketimizi
kurduk ve dağıtımını üstlendik.
Biraz fazlaca sorumluluk aldık
belki ama en azından büyük
ve kapitalist şirketlerle bir alıp
vereceğimiz yok. Bu da hiçbir şeye
değişilmeyecek bir kafa konforu ve
özgürlük!
ZORLU PSM MAG. 41 O c a k - Ş u b a t
Develerle Yaşıyorum, Olmadı
Kaçarız etiketiyle çıkmıştı. Hologram
İmparatorluğu ise Türkiye’de kendi
kurduğunuz Dunganga Records etiketiyle,
dünyada ise Glitterbeat Records etiketiyle
piyasaya çıktı. Yurt içinde Dunganga
Records’un 2017 planlarını, yurtdışında ise
Hologram İmparatorluğu’nun maceralarını
merak ediyoruz, görünürde neler var?
Dunganga Records’u kurduk. Öncelikli
plan, kendi ürettiğimiz müzikleri
basmak. İlk bastığımız albüm Hologram
İmparatorluğu oldu, diğeri 2017 başında
yayımlanacak olan ikinci Bubituzak albümü
Boyutlar. Yine 2017 içinde sürpriz iki yeni
albüm hayalimiz var, içeriğini önümüzdeki
aylarda paylaşacağız.
Hologram İmparatorluğu’nun yurtdışı
macerası ise albüm çıkalı bir ay olmasına
rağmen şimdiden çok heyecan verici.
Plaklar ve CD’ler tüm dünyaya dağıtılmış
durumda. Japonya, İngiltere, Filipinler gibi
farklı coğrafyalardan heyecan dolu mesajlar
alıyoruz. Netleşen Avrupa konserleri ve
adını önümüzdeki aylarda açıklayacağımız
büyük bir festival de yeni havadisler
arasında.
2017 açılış
konserlerinden
bir tanesi de Zorlu
PSM’de gerçekleşecek,
“Hayal Gazinosu”
isimli özel bir
performans olacak.
Hayal Gazinosu’ndan
biraz bahsedebilir
misin, dinleyiciyi neler
bekliyor?
Açıkçası, son
dönemlerde beni en
çok heyecanlandıran
şeylerden biri, ilkini
Zorlu PSM’de
sahneleyeceğimiz
“Hayal Gazinosu”...
“Hayal Gazinosu”;
her şeyin mümkün
olduğu, gerçeküstü,
retro fütüristik, hayalî
bir gazino. Yakın bir
gelecekteyiz, fezadayız,
musiki dinlemeye
gitmişiz. Muhtemelen
Luis Bunuel de orada,
Müzeyyen Senar da
Jodorowsky de, Zeki
Müren de... “Develerle
Yaşıyorum Tophane
Rıhtım Stüdyosu”
video serisinde de
harika işler çıkaran
Antilop ekibiyle
yine birlikteyiz; özel
bir orkestra, ışık ve
dekor eşliğinde, hem
Develerle Yaşıyorum ve
Hologram İmparatorluğu
şarkılarının, hem de
çalmaktan büyük haz
duyduğumuz kimi
Klasik Türk Müziği,
Türk Halk Müziği
ve Anadolu Pop
eserlerinin olduğu,
gerisi sürpriz bir rüya
diyelim şimdilik...
Geçtiğimiz seneden aklında kalan
güzellikleri sorsak... Yeni keşfettiğin
müzikler, bayıldığın konserler, aklından
çıkmayan kitaplar oldu mu geçen sene?
Sene boyu 1960 ve 1970’ler İran’ından
folk, funk, psikedelik esintiler taşıyan
toplama albüm Pomegranades’i çok
dinledim. Avustralya menşeili King
Gizzard & The Lizard Wizard grubunu
takip ediyorum, muhteşemler. The
Wytches de 2016’nın keşiflerinden
biri benim için, hem çok karanlık, hem
kirli; bu dönem tam ihtiyacım olan
müzik. Türkiye’den Selim Saraçoğlu’nun
albümünü sevdim. Barlas Tan Özemek
konserlerine gittim, Palmiyeler’i dinledim.
Kitap, Bob Dylan’ın Highway 61 Revisited.
Die Antwoord konseri baya iyiydi.
Fotoğraflar: Ali Güçlü Şimşek
Hologram İmparatorluğu’nun ardında
yoğun bir ekibin çalıştığını ve kalabalık
hallerde, sevdiklerinle, dostlarınla
üretmeyi sevdiğini biliyoruz. Peki
albümdeki şarkıların yazım aşamasıyla
ilgili neler söyleyebilirsin? Yüklü lirikler
genelde nasıl anlar ve ortamlarda ortaya
çıktı? Ya da belki en akılda kalan birinin
paylaşmak istediğin bir hikâyesi var mıydı?
Belli bir formülü, kuralı yok. Uzaktan çok
kalabalık takılıyoruz gibi görünse de gün
içinde yalnız kalacak çok vaktim oluyor,
başka türlü hayatta kalmam mümkün değil.
Her an her yerde aklıma gelenleri not
ederim. Yanımda mümkün olduğunca defter,
kalem taşımaya çalışıyorum. Kafam genelde
fikirlerle, kelimelerle, duygularla meşguldür.
Gün içinde, pek beklenmedik anlarda
aklıma gelen cümleleri, aforizmaları yazarım
ve olaylar gelişir.
“Yakın bir gelecekteyiz,
fezadayız, musiki dinlemeye
gitmişiz. Muhtemelen Luis
Bunuel de orada, Müzeyyen
Senar da Jodorowsky de,
Zeki Müren de...”
2016 ikinci albümün çıkışını gördü,
2017 neler görecek? Planlar, süprizler,
ufak ipuçları... Paylaşabileceğin,
çıtlatabileceğin haberler, yeni yıla dair
hayallerin var mı?
Ocak ayı içinde, Hologram İmparatorluğu
albüm sürecini belgeleyen Irmak Altıner
imzalı belgesel yayımlanacak. Hemen
ardından, albümden ve sevdiğim
şarkılardan oluşan birkaç performans
videosu geliyor. Akabinde albümün
ikinci videosunu çekeceğiz. Şubat’ta
“Hayal Gazinosu” var. Sene boyunca
albümden bazı şarkıların, sevdiğimiz
DJ’ler tarafından yapılan remikslerini
dinleyeceğiz. Yurtdışı konserleri var.
Gerisiyle ilgili çok güzel hayaller var,
şimdilik sürpriz...
ZORLU PSM MAG. 43 O c a k - Ş u b a t
*Murcof x Vanessa Wagner, 29 Mart’ta Zorlu PSM Studio’da.
Hauschka
günümüz piyano müziğinin heyecan verici temsilcileri
PİYANO VE MİNİMAL DOKUNUŞL AR
Yazı Cem Kayıran
Zorlu PSM Studio, 29 Mart Dünya Piyano Günü’nde günümüzün heyecan verici
piyanistlerinden ikisini peşi sıra ağırlayacak. Bestelerinin odağına sesin kendisini
alan ve uçsuz bucaksız bir hayal gücünün izlerini piyanoya yansıtan Hauschka ve
Meksikalı müzisyen Murcof ’la deneysel bir performans sergileyecek olan Fransız
piyanist Vanessa Wagner’i dinleyeceğimiz geceden önce, bugünün müzik sahnesinde
kendine has yaklaşımlarıyla minimal piyano alanında üretimlerini sürdüren
isimleri mercek altına alıyoruz.
Günümüzün en yenilikçi
bestecilerinden Volker
Bertelmann’ın projesi olan
Hauschka, 13 albümlük
müzikal yolculuğunda hem
müziğin kendisine hem
de piyano enstrümanına
yapıbozumcu bir tavırla
yaklaştı. Son olarak A
NDO C Y isimli albümünü
yayınlayan Hauschka,
hazırlanmış piyanosuyla farklı
türleri bir araya getiriyor.
Bugüne dek albümlerinde
birçok konuk müzisyeni de
ağırlayan Hauschka, 2012
yılında Goethe Institute’un
konuğu olarak Kenya’ya
gitmiş ve buradaki genç
müzisyenlerle birlikte hem
şarkı yazım sürecini birlikte
geçirmiş hem de özel bir
performans sergilemişti.
Müziği sınırlamaktan her daim
kaçınan Hauschka, 29 Mart’ta
Zorlu PSM Studio'da nefes
kesen performansıyla bir kez
daha İstanbullu dinleyicileriyle
buluşacak.
Greg Haines
Kariyeri boyunca dinleyicilerini
şaşırtan ve farklı eğilimleri
bir araya getiren üretimler
yapan İngiliz müzisyen
ve besteci Greg Haines,
2010’lu yıllarda minimal
piyano müziği adına zihin
açıcı çalışmalara imza attı.
Denovali ve Erased Tapes gibi
söz konusu sahnenin prestijli
plak şirketlerinden albümler
ve derlemeler yayınlayan
Greg Haines, elektro akustik
müzik sahnesinin en üretken
isimlerinden biri.
Sophie Hutchings
Avustralyalı müzisyen ve besteci Sophie
Hutchings, müzisyen bir ailenin çocuğu
olarak piyano ve müzikle çok küçük yaşlarda
tanışmış. Henüz lise yıllarında ilk bestelerini
yapmaya başlayan Hutchings, zaman içinde
kendine has bir anlatım biçimi geliştirmeyi
de başarmış bir müzisyen. Ülkenin
önemli deneysel müzik oluşumlarından
Preservation’ın yayınladığı dört albümü ve bir
de EP’si bulunan Hutchings’in parçalarında
durağanlığın tadını çıkarabileceğiniz gibi
kendinizi bir anda büyük bir koşturmanın
içinde de bulabilirsiniz.
Nils Frahm
Günümüzün en ilham verici
müzisyenlerinden biri olan Nils Frahm,
modern klasik ve ambient üretimleriyle,
müzik dünyasında geride kalan on yılın en
etkileyici yolculuklarından birine imza attı.
2005 yılında yayınladığı ilk albümünün
ardından yeni keşifler yapmayı hiçbir zaman
bırakmayan Frahm, son yedi yılda Erased
Tapes Records etiketiyle harika albümler
servis etmeyi sürdürdü. Ólafur Arnalds,
Chris Clark, Machinefabriek gibi farklı
yaklaşımlardan müzisyenlerle de yolunu
sıklıkla kesiştiren Nils Frahm, 2013 yılında
Eins isimli bir müzik kitabı da yayınlamıştı.
Anna Rose Carter
Galler doğumlu genç müzisyen Anna
Rose Carter, henüz yedi yaşında çalmaya
başladığı piyanoyla ağırbaşlı ve bir hayli sade
kompozisyonlara imza atıyor. Londra’daki
Kingston University’de Müzik Teknolojileri
bölümünde eğitim gören Carter, henüz 20
yaşındayken Polonyalı müzisyen Pleq’le
yayınladığı beş şarkılık EP’si ve iki yıl sonra
yayınladığı ilk solo kaydı Silver Lines’la
dikkatleri üzerine çekmişti. Solo EP’sinin
ardından Dead Light ve Moon Ate The Dark
gibi ayakları yere basan ve ilgi çekici projelerle
dinleyicilerinin karşısına çıkan Anna Rose
Carter’ın ismini önümüzdeki yıllarda daha
çok duyacağımıza şüphe yok.
ZORLU PSM MAG. 45 O c a k - Ş u b a t
Vanessa Wagner
İlk kayıtlarını 2008 yılında
henüz üniversite öğrencisiyken
dijital etiket Wise Owl
Records aracılığıyla yayınlayan
İngiliz müzisyen Ben
Woods, piyano ve çeşitli
işlemlerden geçmiş olan MIDI
enstrümanlarla dokunaklı
parçalar yazıyor. Son olarak
2014 yılında üç şarkıdan
oluşan Halcyon isimli EP’sini
yayınlayan Ben Woods,
uzun süren sessizliğini ne
zaman bozacağına dair henüz
herhangi bir sinyal vermiş
değil. Özellikle dingin ve
atmosferik yaklaşımlardan
hoşlanan dinleyicilere Ben
Woods’un 2013 çıkışlı
uzunçaları An Attempt To Fly
şiddetle tavsiye edilir.
Lubomyr Melnyk
Meksikalı ambient sanatçısı
Murcof ’la birlikte 29 Mart
günü Zorlu PSM Studio’da
karşımıza çıkacak olan Fransız
piyanist Vanessa Wagner,
Premier Prix kazanarak Paris
Konservatuvarı’nda eğitim
almaya başladığında henüz
17 yaşındaydı. Şimdiye dek
dokuz stüdyo albüm yayınlayan
ve 1999 yılında Fransa’nın
Grammy’si olarak gösterilen
Victoire de la Musique ödülünü
kazanan Wagner, Talvin
Singh’den Erik Truffaz’ya birçok
heyecan verici isimle birlikte
projelere imza attı. Studio’da
Murcof eşliğinde klasik müziğe
farklı bir açıdan yaklaşacak
olan Wagner, kendine has çalış
tekniğiyle de ilginç bir deneyim
vadediyor.
Ben Woods
Keith Kenniff
Greg Haines
Piyanoyu, “kendi iç dünyasını
en iyi şekilde yansıtabildiği
enstrüman” olarak tanımlayan
İtalyan müzisyen Fabrizio
Paterlini, 1990’lı yıllardan
bu yana birçok farklı türde
üretimlerini sürdürüyor.
Progresif rock besteleriyle
başladığı kariyerinde 2006 yılıyla
birlikte solo piyano üretimlerine
odaklanan Paterlini, günümüzün
en üretken piyanistlerinden
biri. Fabrizio Paterlini Records
ismini verdiği dijital etiketiyle
sıklıkla albümler yayınlayan ve
bunları dinleyicilerinin istediği
fiyata edinebilmesini sağlayan
İtalyan piyanist, 2011 yılının
sonbaharında, her hafta bir
şarkıyı söz konusu platformdan
yayınlamıştı.
Hauschka
Fabrizio Paterlini
*Hauschka, 29 Mart’ta Zorlu PSM Studio’da.
Fabrizio Paterlini
Lubomyr Melnyk
Geçtiğimiz aylarda Zorlu PSM’de sahne alan Lubomyr
Melnyk, listemizin yaşça en büyük ismi. 1979 yılında ilk
kayıtlarını yayınlayan Ukrayna asıllı Kanadalı müzisyen, kendi
geliştirdiği “devamlı müzik” anlayışıyla piyanosunda özgün
bir dünya yaratıyor. Günümüze kadar yirmiden fazla albüm
yayınlayan Melnyk’in 2010’larla birlikte kariyerinin en üretken
dönemini geçirdiğinin altını çizmekte de fayda var. Kanadalı
piyanistin son albümü Illirion, geçtiğimiz haftalarda Sony
Classical Records etiketiyle yayınlandı.
Farklı mahlaslarla yaptığı
üretimleriyle tanınan
Amerikalı piyanist, besteci
ve prodüktör Keith Kenniff,
Berklee College of Music
mezunu bir müzisyen.
Birbirinden farklı disiplinleri
benimseyen projelerinin yanı
sıra televizyon, sinema ve
reklam filmleri için de pek
çok besteye imza atan Keith
Kenniff, en çok ambient
projesi Helios’la tanınıyor.
Yine de Kenniff ’i bu dosyaya
dahil eden projenin Goldmund
olduğunu söylemek mümkün.
Post-klasik minimalist
piyano müziği olarak
tanımlanabilecek Goldmund
parçaları, dinleyicilerini farklı
detaylarla bezeli yolculuklara
davet ediyor.
ZORLU PSM MAG. 47 O c a k - Ş u b a t
Albümün çıkışının neredeyse birinci senesi dolacak.
2016’yı geride bırakmışken soralım, 2016 senin için nasıl
geçti?
Bu senenin içinde, hayatımda senelerdir olmayan her
şey bir anda olmuş gibi bir güzellik, akış ve umut vardı.
Olanlara karşı söylenmek, hüzünlenmek yerine harekete
geçtiğimiz; içimizdekileri yaymak için yollar aradığımız ve
bulduğumuz; o yolları dünya güzeli kalplere sahip insanlarla
çiçeklendirdiğimiz bir seneden geçiyorum. Her şeye
gözlerimi açtım, kalbimi açtım. Karamsarlığa sürüklenmeden
yürümek için içimdeki ve sevdiğim doğadaki ışıktan ilham
almaya karar verdim. Öyle bir karanlıkta yürüyoruz ki el ele
bu sene; dünyanın her bir köşesinden üstümüze saldıran bu
karanlıkla savaşırken yanımızda kelimeler, sesler, renkler ve
insanlarımızın olması beni hayata bağladı bu sene.
kalpten geçerek üretilen müzik
KALBEN
Röportaj Yetkin Nural
*Kalben – Mabel Matiz – Göksel, 21 Ocak’ta Zorlu PSM Ana Tiyatro’da.
21 Ocak'ta Zorlu PSM sahnesini Göksel ve Mabel Matiz ile paylaşacağı
özel konser öncesinde Kalben’le ilk albümüne, turne hayatına
ve 2016’ya dair sohbet ettik.
Kariyer pusulası müziğe sabitlendiğinden beri ciddi
anlamda yoğun bir konser programın var. Özellikle
albümle de beraber İstanbul içinde ve dışında sık
sık sahnedesin. Bu röportajı yaptığımız günlerde
Zonguldak’ta başlayıp Kıbrıs’ta biten, 12 ayaklı bir turne
programın başlamış durumda örneğin. Ne derece yorucu
ne derece heyecanlı ne derece maceralı turnede hayat?
Biraz anlatır mısın?
Başlarda ne yapacağımızı pek bilmiyorduk. Yaklaşık bir
senedir termos almayı, içine kahve ve ıhlamur koymayı,
doğru çanta hazırlamanın püf noktalarını, sürekli
hastalanmamak için alınması gereken önlemleri, otel
odalarındaki eksikleri öngörmenin önemini anladık
ekipçe. Hem pratik hem çok kişisel ve özel deneyimler
edindik, ediniyoruz. Bu bir yol ve sürekli yolda olma
hâlinin içinde dostluk, kavuşma, umut var. Yolda olmak bizi
umutlandırıyor. Annemin, babamın memuriyet hayatları
boyunca atama yoluyla dolaştıkları ülkemi, müziğimizle,
aşkla dolaşmak düşüncelerimde dahi beni mutlu etmişti
çocukluğumdan beri. Şimdi, en zor ve imkânsız olduğuna
inanılan çağların gölgesinde inandığımız hayatın yolunda,
harika gençlerle, çocuklarla, yetişkinlerle tanışıyoruz. Bize
seramik atölyelerinde kupa yapan güzel kadınlar, evlenme
tekliflerinde bulunan âşıklar, anneleriyle koşarak bize
sarılmaya gelen çocuklar, daha önce kimseye böyle sevgi
duymadığını anlatan insanlar, utana sıkıla yazdığı mesajın
sonunda “seni seviyorum, hep böyle kal” diyen onlarca
güzel yüz, ses... Her bir ilde verdiğimiz konser, bambaşka
oluyor. Mekân, bizi kucaklamaya gelen can kitlemiz, o
gün haberlerde izlediklerimiz, canımıza işlediklerimiz...
Konserlerin, turnelerin, müziğin içinde sürekli dönüşüm,
devrim, kötülüğe ve adaletsizliğe başkaldırı, inanç
ve umut var.
Senin samimi, filtresiz, saf
vokallerin ve zorlamadan
akan, kalbe dokunan ve
bir ağızdan eşlik edilen
sözlerinde özlediğimiz,
bayadır aradığımız bir
şarkıcı-söz yazarı ekolünü
bulduk desem, sanırım
sevenlerinin genel
düşüncelerini ifade etmiş
olurum. Bu sözlerin ve
melodilerin seni nasıl
bulduğunu, üretim sürecinin
nasıl işlediğini bir kez de ben
sorsam?
Gerçek ve kalpten ozanlar,
şairler büyütmüş bir yerde
doğduğumu hissediyorum.
Dünyanın bucaklarında
dünyayı güzelleştirmek için
kendini döken şairlerin,
ozanların varlığını biliyorum.
Bu bağların, okyanusların
içinde damla olabilmek bile
ne mutlu bana. Henüz damla
olmuşluğum dahi yok. Yola
çıktık ve yürüyoruz. İçten
sözleriniz için teşekkür
ediyorum ve de.
“Şimdi, en zor ve
imkânsız olduğuna
inanılan çağların
gölgesinde
inandığımız
hayatın yolunda,
harika gençlerle,
çocuklarla,
yetişkinlerle
tanışıyoruz.”
ZORLU PSM MAG. 49 O c a k - Ş u b a t
Sözler, melodiler beni bir
anda yakalıyorlar, şarkı
ortaya çıkıyor ve onu
içimden geldiğince çalıp
söylüyorum içimde bir
yer rahat edene değin.
Berkant Ali İncesaraç ile
tanıştığımdan beri, onun
çaldıkları üzerine şarkı
söyleyerek doğaçlama
çıkardığımız parçalarımız
da var. Sana Ne Oldu?,
Tamam, Mavi Günler,
Tanju Baba örneğin...
Üretim, bir araba üretmek
gibi keskin kuralları
olmayan; insanı kendine
ve ürettiğine hep yakın,
sıcak tutan bir biçimde
gelişiyor. Son zamanlarda
konser önceleri sahne
kurulurken ya da provalarda
özgün davul ve klavye
doğaçlamalarına sahip
şarkılar yapmaya başladık.
Ben ilk kez şarkı yazma
sürecimde hikâyeden şarkı
çıkarma yolunu denedim
ve bir şarkı yaptım. Her
şey, her an gelişebiliyor;
değişebiliyor bu süreçler
içinde. Uçakta, büyük
bir gardrobun içinde,
kötü giden bir tatilde,
denizi özleten denizli bir
şehirde, şarkılar ve seslerle
buluşmak mümkün. Bu
süreç, bana özgü değil
üstelik. Öyle güzel ki bunu
bilmek. Her an milyonlarca
insanla bu seslerin içinden
geçiyor ve onları yakalama
şansına kimi zaman erişiyor,
kimi zaman erişemiyoruz.
O güzel kelimeler, cümleler,
sesler bizi hep havada öpüşe
öpüşe bekliyorlar. Böyle
hayal ediyorum şarkılarla
buluşma sürecimizi.
Pek çoğumuz seni Sofar
Sound performansın ve
bu konserde kaydedilen
“Sadece” videosu ile
tanıdık. Bu solo, saf ve
samimi performansların
yerini albüm süreciyle
de beraber tam
kadro grubunla
gerçekleştirdiğin
performanslar aldı,
parçalar da buna göre
yeniden şekillendi.
Solo, akustik
performanslarınla grup
konserlerin arasında
senin için nasıl farklar
var?
Berkant Ali ile
ikimizin çaldığı akustik
konserlerimize Türkiye’nin
birbirinden güzel kültür
merkezlerinde devam
ediyoruz. Diliyoruz ki
kültür merkezlerinde,
belediyelerle ortak olarak,
birçok müzisyen konser
verebilsin. İnsanlar,
sevmeseler dahi, bir
müzikle buluşma şansına/
özgürlüğüne sahip
olsunlar. Sahnede dört
kişi olduğumuzda çok
farklı ve rock’n’roll bir
dünyamız var demekten
çekinmiyorum. Daha
eğlenceli, daha fazla
dans ettiren, daha fazla
şakalaşan, daha fazla
büyüyen sesler... Tek
başıma söylerken çok
yalnızdım. Şimdi tek
başıma söylerken de öyle
yalnız hissetmiyorum.
Benimle söyleyen, beni
bastıran, benden çok başka
hikâyeler içinde benimle
bu hisleri paylaşan harika
insanlarla tanıştım.
ZORLU PSM MAG. 51 O c a k - Ş u b a t
yepyeni kitaplar, öyküler de. Çok daha
fiziksel hareketlerimiz de var çocuklar için.
Bir çocuğun sorusunu yanıtlamaktan ona
kitap ve eğitim desteği sağlamaya kadar
gelişen yelpazelerde hem küçük hem
etkili adımlar atmak istiyoruz. Aklımızda,
kalbimizde çocuklar var. Bizim şefkatimize,
korumamıza, güvenimize ve olgunluğumuza,
adalet anlayışımıza ihtiyaç duyan çocukları
düşünmek en güzel iş, meslek bence.
Sen neler okuyorsun? Hiç başucu kitabın/
kitapların var mı mesela?
Reşat Nuri Güntekin’in Eski Hastalık eseri
ve Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan’ı.
John Berger’in Görme Biçimleri. Son
günlerde Andre Bréton, Lale Müldür, Murat
Uyurkulak ve Gül Ersoy okuyorum yollarda.
Albüm senesi elbette tüm müzisyenler
için yoğun bir sene, özellikle ilk albüm.
Ama fırsat buldukça başka isimlerin
performanslarını izlediğini düşünüyorum.
Bu sene etkilendiğin konserler, içine işleyen
performanslara denk geldin mi?
Balayında Blonde Redhead dinledik
Roma’da. 1000 kişilik açık hava tiyatrosunda
200 kişiydik. Hiç az hissetmedik. Grubun
kalabalıklarla işi yoktu. İnanılmaz çaldılar.
Her şey kusursuzdu ve aynı anda dökülüyordu.
Panikleri, heyecanları öylesine yaşlanmış ve
ezberlenmişti ki; doğal kalmak yerine efsane
olmuşlardı. Bunu gözlemleme şansı çok
güzeldi. Nil Karaibrahimgil, Mabel Matiz,
Göksel, Teoman gibi efsane isimleri sahnede
izleme şansına da ilk kez bu sene eriştim.
Konserler öyle özel mekânlar ve zamanlar
yaratıyor ki; her bir konserinde başka bir
sanatçı izliyor insan aslında. Para biriktirip
ayırıp desteklediğimiz ya da merak ettiğimiz
ya da hiç beğenmediğimiz müzisyenleri de
izlemek gerektiğine inanıyorum. Zaman var
edip izlemeye gidiyoruz ailece ve ekipçe.
Müziğin yanı sıra yazarlık
yapıyorsun. Lulu’nun Maceraları isimli bir
çocuk kitabı serin var. Albümün yoğun
takvimi içinde yazmaya hiç zaman ayırabildin
mi, Lulu yakında yeni maceralara çıkacak mı?
Lulu, benim çocukluğuma bir şefkat
gösterisiydi sanıyorum. Çocuklarımız için
burayı daha mutlu, keyifli, korkusuz, saldırısız
ve güzel bir yer yapmaya yarayacak her
harekete varım, varız. Bunların arasında
başladığım bir seriye devam etmek de olabilir,
“Konserler öyle özel mekânlar
ve zamanlar yaratıyor ki;
her bir konserinde başka
bir sanatçı izliyor insan
aslında. Para biriktirip
ayırıp desteklediğimiz ya da
merak ettiğimiz ya da hiç
beğenmediğimiz müzisyenleri
de izlemek gerektiğine
inanıyorum.”
Bu sene en çok kimleri dinledin, kafanda
en çok hangi parçalar çaldı?
Papooz – Ann Wants to Dance
Leisure – Got It Bad
Tame Impala – Let It Happen
Göksel – Uzaktan
Nil – Uzaylı
Mustafa Sandal – Beni Ağlatma
Mabel Matiz – Sarışın
Mirkelam – Asuman Pansuman
Kanye West – Addiction
Angie Stone – Life Story
Amy Winehouse – Like Smoke
Bob Dylan – Highway 61 Revisited Albümü
Nilüfer – Ara Sıra Bazı Bazı
Bu parçaları çok fazla dinledik.
2017’de senden yeni parçalar dinleyecek
miyiz? İkinci albümün ilk tohumlarına dair
emareler var mı?
Yeni, sahipsiz şarkılarımızı konserlerde
çalıyoruz, dayanamıyoruz zaten! İlk
kez birlikte söylediğimiz şarkılar var
konserlerde. Albüm de 2017’nin sonunda
kapısını aralayıp “Günaydın” diyecek bence,
gönlümüzden öyle geçiyor.
Türkiye sahne sanatlarının iki özel ismi
AYFER ZEREN & YEKTA KARA
Röportaj Yetkin Nural
Royal Opera House gösterimlerinin sunumlarını
gerçekleştiren, Türk operasının duayen ismi Prof. Dr. Yekta Kara
ve eski İstanbul Devlet Opera ve Balesi Bale baş koreografı
Ayfer Zeren ile bu özel yapımlara dair sohbet ettik.
*Royal Opera House Gösterimi: The Nutcracker 19 Ocak’ta, Royal Opera House Gösterimi: Il Trovatore 22 Şubat’ta Zorlu PSM Studio’da.
Ayfer Zeren
Zorlu PSM Studio’da
gerçekleşen Royal Opera
House bale gösterimlerinin
sunum ve sohbetlerini
gerçekleştiriyorsunuz. Bize
biraz bu formattan ve yarattığı
deneyimden bahsedebilir misiniz?
Aslında buradaki amaç ilan edilen
bale gösterimlerini izlemeye gelen
ve bale sanatını tanıyan, takip eden
izleyicilere eser ile ilgili bilgiler
aktarmak. Bu sanatın içerisinden
gelen biri olarak ben, “İzleyici olsam
ne öğrenmek isterdim?” sorusunu
yönelttim kendime öncelikle. Biraz
detaycı bir insan olduğum için de
en gerekli ve önemli gördüğüm
noktalara değinmek konusunda
kendime hatırlatmalar yapmak
zorunda kaldım.
Amaçlardan bir tanesi de ilk defa
bale seyretmeye gelecek olan
izleyicilerin bu sanat dalından
zevk almalarını ve devamlı izleyici
olmalarına katkıda bulunarak
balenin her nesilden yeni izleyici
kitleleri tarafından seyredilmesini
ve yayılmasını sağlamak. Biraz önce
değindiğim gibi iki taraflı bir süreç
var burada bilgilendirdiğimiz kadar
bilgilenmek, hatırlamak, takip
etmek. Her zaman geriye dönüp
bilgilerinizi tazelemekte fayda var.
Gelecek izleyiciler arasında mutlaka
o günkü performansın koreografına
dair eserleri daha önceden
izlemiş olan, konusunu bilen,
müziğine ve icra eden topluluğa
ve sanatçılarına dair bilgi sahibi
olan tecrübeli izleyiciler olacaktır.
Ben de kendi araştırmalarım, bilgi
ve tecrübelerimden yola çıkarak
ve görseller ile destekleyerek
bir sunum gerçekleştirmeye
çalışacağım.
Sezonun bale programını nasıl buluyorsunuz,
aralarında sizin için özel olan yapım/yapımlar var mı?
Programda farklı koreografların klasik, neo-klasik
ve modern tarzdaki eser ve yorumlarına yer verilmiş
olması çeşitlilik sunması açısından çok güzel ve önemli.
Çok önemli bir topluluk olan İngiliz Kraliyet Balesi
tarafından dans ediliyor olması da başka bir ayrıcalık.
Bale dünyasına ait pek çok büyük ve küçük topluluk,
geçmişten günümüze kadar gelen çok önemli eserlere
imza atmış ve hâlen atmakta olan önemli koreograflar,
yıldızlaşmış dansçılar ve kaliteli prodüksiyonlar var.
Dolayısı ile hepsini yerlerinde takip etmek neredeyse
imkânsız ancak bugünün teknolojik koşulları bizlere
büyük avantajlar sağlıyor. Her ne kadar canlı performans
izlemenin tadı bir başkaysa da bale sanatının içerisinde
olan ya da izleyici olarak takip edenler için büyük
avantaj.
Bu seneki performanslar gerçekten çok güzel ve devam
ettiği takdirde daha da fazla çeşitleneceğini düşünüyor
ve umuyorum. Programda yer alan koreografisi
Balanchine’e ait Jewels, Peter Right’a ait The Nutcracker,
Mac Millen’a ait Anastasia, McGregor’a ait Woolf Works
ilk ilgimi çekenler.
Sizin bu gösterimler için nasıl bir hazırlık süreciniz
oluyor?
Eserler için belirli bir araştırma ve tazelenme süreci
gerekiyor. Esere dair koreograf, besteci, konu, sahne
üstü tasarımcıları, icra eden topluluk, dans eden
sanatçılar vb. bilgileri ve ilgi çekebilecek başka notları
derlemek gerekiyor ilk önce. Örneğin aynı eser kaç farklı
koreograf tarafından yaratılmış, ilk hangi topluluk ve kim
tarafından dans edilmiş, farklı bir sanat dalında aynı
esere dair örnekler var mı soru ve cevapları ile anlatımı
zenginleştirip ilgi çekici yönleri öne çıkartmaya ve
görsellerle renklendirmeye çalışacağım.
Gösterimlere katılmayı düşünen, ancak bale hakkında
henüz başlangıç seviyesinde bilgi ve merakı olan biri
için, bize biraz balede İngiliz ekolünden ve ROH
yapımlarından bahsedebilir misiniz?
İngiliz ekolu bale alanında da önde gelen ekollerden
bir tanesi hâlen. Sade, temiz, kaliteli ve en zorun çok
kolaymış gibi yansıtıldığı bir bale tekniğini temsil ediyor
İngiliz ekolü. Royal Opera House logo ve imzasını
gördüğünüzde tescillenmiş, yıllardır aynı üst seviye
ve kalitede performanslar sunan bir opera ve bale
topluluğunu aklımıza getirmemiz gerekir.
ZORLU PSM MAG. 55 O c a k - Ş u b a t
İngiliz ekolü, eserler ve dansçılar vasıtası ile
seyirciye sunulduğunda biz izleyicilere ulaşan
sadelik, aşırıya kaçmadan icra edilen muhteşem
kontrolü izlemek her zaman bir ayrıcalık
olmuştur. Sadelik, zarafet ve müthiş bir kontrol
ile çok kolaymışçasına dans etmek... Bence Royal
Ballet’yi tanımlayan en önemli unsurlar bunlar.
Ben bir bale sanatçısı olarak İngiliz ekolünü
sonuna kadar görebileceğimi, eserin ya gelenekçi
ya da ilginç bir bakış açısıyla işlenmiş olacağını,
en iyi dans ve dansçı kalitesiyle, en iyi dekor ve
kostümle ışık kreasyonuyla ve en iyi orkestra
eşliği ile harmanlanarak sunulacağını bilerek
giderim Royal Opera House’a. Bu nedenle Royal
Ballet’nin temsillerini izleyerek başlangıç yapacak
izleyicilerimizin memnun kalacağını ve doğru bir
başlangıç yapmış olacaklarını düşünüyorum.
2003 yılından bu yana yoğunlaşarak devam
eden bir eğitmenlik kariyeriniz var. Beraber
çalıştığınız öğrencilerinize ve solistlerinize, aynı
zamanda Türkiye’de gerçekleşen yapımlara da
baktığınızda, ulusal bale ve performans sanatları
üretimlerimizde nasıl bir rota görüyorsunuz? Özellikle son dönemlere baktığımızda dans
sanatının zor bir dönem geçirdiğini ve varlığının
sorgulandığını düşünüyorum. Diğer tüm sanat
dalları gibi bale sanatı da uygarlığın, toplumsal
ve kültürel gelişimin bir parçası ve korunarak
geliştirilmesi ve ileriye taşınması gerektiği bir
gerçek.
Yıllarca süren zorlu eğitim sürecinden geçerek
bu sanatı yaşam biçimi ve meslek olarak seçen
ve baleye, dansa değişik alanlarda (koreografi,
tasarım, dansçı, müzisyen vb.) hizmet eden
ve etmeye hazır pek çok sanatçı ve sanatçı
adayı var Türkiye’de. Ancak, hem eğitim hem
profesyonel anlamda bu sanatları gerektiği şekilde
sunacak sahne, çalışma alanları ve şartlarına
sahip değiliz. Bu kelebek ömrüne sahip sanat
dalının gerektiği şekilde icra edilmesi için
koşulların iyileştirilmesine ihtiyaç duyulduğu
kanısındayım. Her alanda gerek bale, gerek
modern dans, gerekse performans sanatları ile
ilgili şartlar doğrultusunda hatta bazen eldeki
koşullar zorlanarak en iyi şekilde performanslar
sergilenmeye çalışılıyor ancak 2017 yılına girerken
koşar adım hızlanılması gerektiğini düşünüyorum.
Yekta Kara
Zorlu PSM Studio’da gerçekleşen
Royal Opera House opera
gösterimlerinin sunum ve sohbetlerini
gerçekleştiriyorsunuz. Bize biraz bu
formattan ve yarattığı deneyimden
bahsedebilir misiniz?
Londra’daki “Kraliyet Operası”
(Royal Opera House) kurumu, gerek
etkinliklerinin dünya ölçeğinde tanınıp
bilinmesi, gerekse opera sanatının
yaygınlaşması için çok hoş bir yol izliyor,
bu sezon boyunca sahnelenecek toplam altı
yeni prodüksiyonun ilk gösterimlerini 25
ülkede yayınlıyor. İşte bu filmler Türkiye’de
de Zorlu PSM Studio’da gösterilecek.
Yalnız şu farkla: İngilizce altyazının
yanı sıra biz Türkçe altyazı da veriyoruz,
ayrıca gösterim öncesi ben esere, besteci
ve metin yazarına, hikâyenin geçtiği ve
yaratıldığı tarihsel süreçlere, söz konusu
yeni yapımın bakış açısına, yorumuna,
yaratıcı sanatçılarına ilişkin bir sunum
yapıyorum, bir anlamda seyirciyi gösterime
hazırlıyorum, eserin tüm ayrıntılarıyla
algılanmasına yardımcı olmaya
çalışıyorum.
Sezonun opera programını nasıl
buluyorsunuz, aralarında sizin için özel
olan yapım/yapımlar var mı?
Doğrusu, hepsi çok özel yapımlar.
Çağımızı yansıtan, günümüz seyircisinin
beklentileriyle örtüşen, teknik açıdan tüm
sahne olanaklarının kullanıldığı, yetkin
orkestra şeflerinin ve dünyanın önde
gelen solistlerinin olağandışı yorumlarının
yanı sıra orkestra, koronun mükemmel
icralarının sunulduğu yapımlar. Ben kendi
payıma, seyirciyle yüz yüze olmaktan,
bütün bunları onlarla paylaşmaktan büyük
haz alıyorum. Tabii, muhtelif zamanlarda
yurt içinde, ya da yurt dışında sahneye
koymuş olduğum bu operalar ile tekrar
buluşmak da ayrıca heyecan duymama yol
açıyor.
Royal Opera House Gösterimleri yakında Woolf Works, The Sleeping Beauty, Madama Butterfly,
Jewels, The Dream/Symphonic Variations/Marguerite and Armand ve Otello ile devam edecek.
Sizin bu gösterimler için nasıl bir hazırlık
süreciniz oluyor? Prömiyerleri daha yeni yapılmakta olduğu için
önce filmi izliyorum, ardından bu yeni konsepte
ilişkin araştırma yapıyorum, eserin orijinalinden
yola çıkarak rejisörün ne anlatmak istediğine,
eski ile yeni arasında ne tür bağlar kurmak
istediğine dair bir anlamda iz sürüyorum. Elbet
dönem araştırması yapıyor, eski bilgilerimi
tazeliyor, 40 yıllık birikimimden yararlanıyor,
sunumun didaktik olmaması için akılda kalacak
çarpıcı olayları da araya katarak konuşmama
hazırlanıyorum.
Opera ve sahne sanatları hem akademik hem
yönetim hem de performans anlamında emek
verdiğiniz, köklü bir kariyeriniz var. Türkiye
izleyicilerinin opera ile olan ilişkisini nasıl
buluyorsunuz, kariyeriniz süresince nasıl bir
değişim, bir süreç gözlemlediniz? Ülkemizde 1980’li yılların sonlarından
başlayarak özellikle 1990’larda operaya yönelik
yoğun bir ilgi vardı. Tabii bunu daha ziyade
İstanbul’dan yola çıkarak söylüyorum. Seyirci ile
dolup taşan, oturma kapasitesi bin 300 kişinin
üstünde bir salonda opera yapımlarının 75’er
temsil yapabildiği bir İstanbul’dan söz ediyorum.
Şunu asla göz ardı etmememiz gerekiyor: Bu
sanat dalını özellikle gençlere sevdirebilmemiz,
operayı yaygınlaştırabilmemiz için çağdaş ve
nitelikli yapımlara ihtiyaç vardır, ayrıca mekân
çok önemli. Profesyonel anlamda operayı ancak,
bu işe uygun tasarlanıp yapılmış sahne ve
salonlarda sergileyebilirsiniz.
Royal Opera House gösterimlerinin
sunumları haricinde üzerinde çalıştığınız
yeni projeler, 2017’de gerçekleştirmeyi
düşündüğünüz üretimler var mı?
Şu sıralar, önümüzdeki üç aya ilişkin
üzerinde çalıştığım projelerden ilki, 8
Ocak’ta Zorlu PSM’de gerçekleştireceğimiz
Gala Konser. Hepimiz yeni yıla yeni
umutlarla başlamak istiyoruz. Umut
müzikte, umut gençlikte var. Şundan
eminim, dünyanın dört bir yanından gelmiş,
yaşı otuzun altında, ancak şimdiden en
büyük opera kurumlarında başrol oynayan,
önemli başarılara imza atan genç yıldızların
sunacakları müzik şölenine katılmak, harika
bir programa tanıklık etmek, yeni yılın ilk
günlerinde bizlere büyük coşku verecek.
Bir diğer üstünde çalıştığım proje çocuklara
ilişkin. Çocuklarımızın çok sesli müzikle,
opera ile tanışmalarını oyunla ve yaşlarına
uygun deneyimlerle sağlayacak, 5-11 yaş
arasındaki ana okul ve ilkokul çocuklarına
yönelik bir çalışma bu.
2017’nin başlarına denk düşecek üçüncü
çalışmam ise ünlü orkestra şefi Sascha
Goetzel yönetiminde Borusan İstanbul
Filarmoni Orkestrası ve yurt dışından
gelecek seçkin solistlerle 30 Mart 2017
tarihinde gerçekleştireceğimiz, ünlü besteci
Richard Strauss’un Güllü Şövalye operası.
Eserin ülkemizdeki ilk seslendirilişi, ilk
sahnelenişi olacak bu.
ZORLU PSM MAG. 57 O c a k - Ş u b a t
Kariyeri boyunca farklı boyutlarda hayır
işlerine de önem veren Ivo Pogorelich
1988’de UNESCO İyi Niyet Elçisi
unvanını kazandı.
Pogorelich bugüne kadar genç
müzisyenlerin kariyerlerinde ilerleme
sağlaması için ödüllü yarışmalar, genç
yeteneklere burs veren bir dernek, onların
tanınmış isimlerle beraber çaldığı yıllık
bir festival gibi çok sayıda hayır işi
gerçekleştirdi.
01
Piyano çalmanın eğlenceli olup olmadığı
sorusuna “Kesinlikle hayır” yanıtını
veren Pogorelich, “eğlence”nin odakta
olmasının yanlış bir algı yarattığını
düşünüyor.
Müzik üretiminin eğlenceli olduğu
algısının sonradan yaratıldığını düşünen
piyanist, bu sanat formunda sadece
gerçekten adanmışlığın, emek vermenin
ve işine hizmet etmenin iyi sonuçlar
vereceğini hatırlatıyor.
*Ivo Pogorelich, 20 Şubat’ta Zorlu PSM Ana Tiyatro’da.
bilmedikleriniz
IVO POGORELICH
03
Eşi Alize’ye büyük bir aşkla bağlı
olduğunu söyleyen Pogorelich, ondan
aldığı dört önemli ders olduğunu ifade
ediyor.
Pogorelich bu dersleri, teknik
mükemmeliyetin doğallaşması, piyano
sesinin özellikle 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl
müzisyenleri tarafından yaratılan
gelişimine dair sağlam bir iç görü, bir
enstrümanın her yönüyle kullanılması
ihtiyacı ve ayrımların farkına varmanın
önemi olarak sıralıyor.
05
Ivo Pogorelich için herhangi bir
konsere hazırlanma aşamasının
ayrı bir önemi var.
Piyanist, provalarda boş bir salona
çalarken tüm alanın ve zamanın
kendisine ait olduğu, piyanonun
başına oturup ses ürettiği bu
anlarda sık sık beklenmedik,
deneysel bir yöne kaydığını
ve harika, ilham veren keşifler
yaptığını söylüyor.
02
Pogorelich, 1976 yılından itibaren
beraber çalışmaya başladığı piyano
eğitmeni Alize Kezeradze ile 1980
yılında evlendi.
Kezeradze’nin 1996’da karaciğer
kanserinden hayatını kaybetmesi sonrası
müzik kariyerine 2000’lere kadar ara veren
Pogorelich, “anıların hücumu altında
ezilmeden tekrar piyanoya dokunabilmesi”
için zaman gerektiğini, bu dönemde
mücevher tasarımı ile uğraştığını açıkladı.
04
Çocukluğunda kronik romatizma
ateşi ve hepatit hastası olan Ivo
Pogorelich, disiplinli ve sağlıklı
bir yaşam stili benimsiyor.
1920’lerde Rus balet ve
balerinlerin eğitimlerinde
kullanılan biodinamik egzersizleri
düzenli olarak yapan Pogorelich,
her gün uzun yürüyüşlere çıkıyor,
gün batımıyla beraber yatıyor
ve her gün saat sabah 5:30’da
uyanıyor.
06
1982’de dünyanın halen üretime devam eden en köklü klasik müzik plak şirketi
Deutsche Grammophon ile anlaşan Pogorelich on beşin üzerinde
albüm kaydetti.
Sonrasında müzik yayınlamak anlamında 2015’e kadar sessizliğe gömülen
Pogorelich, 2015’de online bir klasik müzik platformu olan Idagio için
Beethoven’ın 22. ve 25. Sonata’larını çaldığı bir kayıt yaptı.
07
ZORLU PSM MAG. 59 O c a k - Ş u b a t
Özgür Fıçıcı
Hugh Jackman, gelişi dört gözle
beklenen bir isimdi. Bir o kadar
harika bir şov izletti. Bunlar dışında
David Helfgott, Jamie Cullum, Patti
Smith bu sahnede izleyip hafızama
kazınan isimler. Steven Wilson’a
ayrı bir parantez açmak istiyorum.
Dinleyicisiyle iletişimi çok başarılı
olan birisi. Konser esnasında seyirci ile
uyumu, etkileşimi şahaneydi.
sahne arkası
FİNANS
Zorlu PSM’in yoğun ve prestijli etkinlik programının pürüzsüz
işlemesinin arkasında elbette f inans departmanı çalışanlarının da
emekleri yatıyor. Finans’tan Özgür Fıçıcı ile Zorlu PSM’de iş hayatının
bir parçası olan etkinlikler ve hobileri üzerine sohbet ettik.
Zorlu PSM’de bir günün nasıl geçiyor?
Sabahları olabildiğince günü planlayarak
başlamaya çalışıyorum. Akabinde zaten
günün temposuna teslim oluyorum. Artarak
ilerleyen ve etkinlik saatinden hemen önce
zirve yapan bir tempo. Zaten bu yüzden
Zorlu PSM’de bir gün göz açıp kapayıncaya
kadar bitmiş oluyor.
Zorlu PSM’de çalışmanın en keyifli
yanlarından biri sık sık etkinliklere
katılabilmek olsa gerek. İzleme şansı
buldukların arasında seni en çok etkileyen
etkinlikler neler oldu?
Etkinliklere Fenerbahçe’nin maçı olmadığı
zamanlarda katılıyorum demek daha doğru
olur. Ofis içinde de bilinen bir durumdur
koyu Fenerbahçeli oluşum. Hatta burada
çalışmaya başladığım sezonda Fenerbahçe
Nisan ayında şampiyon olmuştu. O günden beri
Cfo’umuz Ersin Bey “Şampiyon” diye hitap eder
bana.
Asıl soruya dönecek olursak; Zorlu PSM’de
çalışmıyor olsam da asla kaçırmayacağım
etkinlikler vardı. Hatta burada çalışmaya
başlamadığım zamanlarda izlediğim Jersey
Boys hak ettiği ilgiyi görmese de benim çok
beğendiğim bir müzikaldi. Ama tabii The
Phantom of the Opera’yı dünya gözüyle Zorlu
PSM sahnesinde izlemiş olmak muazzamdı. Bence
Türkiye’ye gelmiş en başarılı prodüksiyondur. Bu
konuda gerçekten şanslı olduğumuzu düşünüyorum
Zorlu PSM ekibi olarak.
Peki yeni sezonda dört gözle
beklediğin etkinlikleri de sorsak?
Yeni sezonda gözümü 2017 Mart
ayına diktim diyebilirim. West Side
Story ile başlayıp Sónar İstanbul’la
devam edecek ve ben her ikisini de
görmek için sabırsızlanıyorum. West
Side Story alışılagelmiş Zorlu PSM’de
müzikal izleme deneyimine yeni bir
soluk katacak süphesiz. Ancak Sónar
İstanbul bu şehre yepyeni bir serüven
sunacak. Bildiğimiz festival tanımını
değiştireceğini düşünüyorum. Farklı
sahnelerde farklı etkinlik deneyimini
MIX’te yaşamıştık ama Sónar’da
yaratıcılık ve teknoloji başlıklarıyla
bambaşka bir festival yapacağımıza
inancım tam.
Programlama yetkisini sana verseydik,
organize etmek istediğin, Türkiye’ye
getirmeyi hayal ettiğin bir şov,
müzisyen veya etkinlik ne olurdu?
Aslında bunun için bir listem bile var
diyebilirim. Daha önce Türkiye’ye
gelmiş veya hiç gelmemiş olan, bu
sahnede görmek istediğim çok isim
var. Listenin başında gelir mi karar
veremiyorum ama Robbie Williams
ve Elton John, Zorlu PSM sahnesinde
muhteşem olacağına inandığım isimler.
Nick Cave, David Gilmour ve Roger
Waters şimdi turne açıklasa en önden
bilet alacağım isimler. Tabii bir de Oasis
ütopyası var. Söylemesem olmayacak iki
grupla bitireyim; Depeche Mode ve The
Last Shadow Puppets.
Bir yandan fotoğrafçılıkla
uğraştığını biliyoruz. Bu
anlamda ilham aldığın isimler
var mı?
Fotoğrafçılık konusunda
oldukça amatörüm aslında.
Öğrencilik yıllarında başlayan;
arada unutulup kenara attığım,
kameramı tekrar elime aldığım
zamanlarda su yüzüne çıkan bir
hobi. Özellikle ilham aldığım
birisi yok aslına bakarsanız
ama sosyal medya veya fotoğraf
paylaşım platformlarında
gerçekten ilham kaynağı olacak
fotoğraflara rastlamak mümkün.
Peki senin fotoğraflamayı
sevdiğin, favori konuların neler?
Gökyüzü. Çektiklerime dönüp
baktığımda bunu fark ediyorum.
Ama dediğim gibi oldukça
amatör olduğum için doğa,
portre veya manzara ayırmaksızın
fotoğraf çekmeye çalışıyorum.
Yine de son zamanlarda
portrenin ön planda olduğunu
söyleyebilirim.
İşe kameranı götürüyor
musun, Zorlu PSM şovlarında
yakaladığın kareler oluyor mu?
Kameramı olabildiğince yanımda
taşıyorum dolayısla işteyken
de yanımda oluyor. Etkinlik
sırasında fotoğraf çekmek
tercih ettiğim bir durum değil.
Zaten ekipmanlarım da bu
konuda beni kısıtlıyor. Ancak
Stacey Kent konserinden önce
sahne arkasında fotoğraflarını
çekebilme imkânım olmuştu.
Hatta konserinde önce masa
tenisi oynarken fotoğraflamıştım.
Bunlar dışında ofislerin daha
sakin olduğu zamanda Zorlu
PSM fotoğrafları çekmeyi
seviyorum.
ZORLU PSM MAG. 61 O c a k - Ş u b a t
Son Feci Bisiklet
#psmblog
LOKALİZE SERİSİNİN
OCAK 2017 KONUKL ARI
Dopdolu programıyla yeni yıla çarpıcı gibi bir başlangıç yapacak
Lokalize serisi, önümüzdeki aylarda sahne alacak kimi şimdiden
açıklanmış, kimi ise çok yakında açıklanacak isimlerin de
eklenmesiyle 2017'ye damgasını vuracak. 2017 boyunca #studio'da
gerçekleştirilecek Lokalize serisi,
Ocak ayını 4 Ocak’ta yeni nesil
alternatif müziğin en önemli
gruplarından Son Feci Bisiklet
konseriyle açıyor. “Bikinisinde
Astronomi”, “Bu Kız”, “Modern
Zamanlar” ve “Ütopya” şarkılarıyla
beğeni toplayan grup, yola Can
Sürmen (davul), Erkin Sağsen (gitar)
ve Ozan Özgül'den (bas) oluşan
kadroyla devam ediyor.
21 Ocak'ta #studio'yu devralacak isim
ise Hey! Douglas. 1970'lerin funk,
soul ve psikedelik parçalarına getirdiği
yaratıcı yorumların yanı sıra görsel
kimliğiyle de beğeni toplayan Hey!
Douglas, Evren Besta'yla kurduğu hip
hop grubu Mode XL'i de eş zamanlı
olarak yürüten veyasin'in projesi.
Murat Kılıkçıer'in bu yıl içinde A Lunar
Manoeuvre adlı ilk albümünü yayınlayan
projesi In Hoodies, öncesinde doğaçlama
çalışmalarıyla ön plana çıkan Pitohui'nin sahne
alacağı 25 Ocak akşamında #studio seyircisinin
karşısına çıkıyor.
Türkiye caz sahnesinin üç usta ismi Sarp
Maden (gitar), Volkan Öktem (davul) ve Alp
Ersönmez'in (bas) bir araya gelmesiyle oluşan
MadenÖktemErsönmez üçlüsü, 2017'nin ilk
haftalarında Kabak & Lin Records etiketiyle
yayınlanacak albümleri MÖE'nin lansman
konseri kapsamında 26 Ocak'ta #studio'da.
Lokalize serisinin Ocak ayı programının son
konuğu ise Kabus Kerim. Karakan ve Cartel
gibi ülkemiz hip-hop ve rap sahnesinin kurucu
gruplarında katkısı bulunan, bu çalışmalarıyla
Avrupa'da da başarı yakalayan Kabus Kerim,
psikedelik Türkçe edit'lerden funk ve hip hop'a
uzanan geniş bir setle 28 Ocak'ta #studio’da.
ZORLU PSM MAG. 63 O c a k - Ş u b a t
Download