ATCOSS Toplantısından Kobani`ye Türkiye Gündemi

advertisement
sunuş
Prof. Dr. Birol AKGÜN
SDE Başkanı
ATCOSS Toplantısından Kobani’ye Türkiye Gündemi
SDE tarafından 2010 yılından bu yana düzenli olarak gerçekleştirilen Arap Türk Sosyal Bilimler Kongresinin (ATCOSS) dördüncüsü bu yıl 26-27 Ekim 2014
tarihlerinde Ürdün’ün başkenti Amman’da yapıldı.
Akademisyenler, Eğitim, Ekonomi ve Kalkınma ana
teması etrafında sundukları yüz civarındaki bildiriyle
bölge ülkelerinin ortak sosyo-ekonomik sorunlarını
tartışma imkânı buldular. Bizler de bu vesileyle bölgenin siyasi açıdan büyük bir hercümerç yaşadığı
kritik bir dönemde entelektüellerin ve Arap sokağının nabzını tutma imkânı bulduk. Türkiye hala Arap
halkları için ilham kaynağı olmaya devam ediyor.
***
Türkiye’nin iç ve dış siyasi gündemi ise oldukça yoğun. Hükümet, iç içe geçmiş birkaç krizi aynı anda
yönetmeye çalışıyor. IŞİD’in, Suriye’nin Türkiye sınırına yakın bölgeleri kontrol etmek için giriştiği ve Kobani (Ayn-el Arab)’de yoğunlaşan saldırıları uluslararası toplumu harekete geçirdi. Kuzey Irak’ı IŞİD’den
korumak adına başlatılan ABD öncülüğündeki hava
operasyonları son haftalarda Kobani’ye yöneldi.
Türkiye’nin izlediği, koalisyona ilkesel olarak destek
vermek ama kara operasyonlarından uzak durmak
politikası, 2011’den beri Türkiye’nin Suriye’ye girerek kan kaybetmesini isteyen bazı çevreleri rahatsız
etti.
Türkiye’nin IŞİD’i desteklediği şeklindeki temelsiz
iddiaların ve dezenformasyonun asıl hedefi de hükümeti savunma pozisyonuna sokarak IŞİD’e karşı
savaşmaya ikna etmektir. Türkiye’nin stratejik aklı ve
siyasi basireti böyle bir çatışmaya tek taraflı olarak
girmesini engellemektedir. Uluslararası bir operasyon yapılacaksa, bunun hedefi öncelikle 200 bin
kişinin katili olan Esed rejimini ülkedeki muhalefet
ile uzlaşmaya ikna etmeye yönelik olmalıdır. Bu
yapılamıyorsa en azından komşu ülkelere mülteci
akımlarını önlemek için Suriye içinde güvenlikli bölge ihdas edilmelidir.
***
Kobani olayları vesilesiyle, HDP’nin yaptığı sokağa
çıkın çağrılarına istinaden PKK yandaşlarınca 6-7
Ekim’de gerçekleştirilen sokak eylemleri barış sürecine ciddi şekilde zarar vermiştir. Asker ve sivil masum
insanların hunharca öldürülmesi ve kamu ve özel
mülkiyetin yağmalanması insani ve ahlaki bir davranış değildir. Siyasi mücadelenin ve savaşın da bir
ahlakı olmalıdır. Hükümetin soğukkanlılıkla asayiş ve
güvenliği sağlayıcı tedbirler alması ve kamu düzenini restore etmesi son derece önemlidir.
***
Uzun zamandır üzerinde fırtınalar kopartılan HSYK
seçimleri nihayet sonuçlandı. Belli bir grubun ideolojik hâkimiyetine karşı farklı kesimlerin dayanışma
içine girmesi, yaklaşmakta olan yeni bir siyasi krizi
de bertaraf etmiştir. Bu sonuç, halkımızın 30 Mart
ve 10 Ağustos seçimlerinde ortaya koyduğu siyasi
iradeyle son derece tutarlıdır.
Son olarak, henüz Soma trajedisinin yarattığı acılar
unutulmadan Karaman Ermenek’te meydana gelen
maden kazası milletimizi derinden yaraladı. Milletimize ve acılı ailelerine sabırlar dilerken, çıkarılan iş
güvenliği yasasına rağmen bu tür kazaların neden
önlenemediğinin de mutlaka araştırılması gerekir.
Gelecek sayıda buluşmak üzere.
icindekiler
STRATEJIK DUSUNCE • Sayı: 60 • Kasım 2014
Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı
İktisadi İşletmesi Adına Sahibi
Dr. Nurol Canbolat
Genel Yayın Yönetmeni
Prof. Dr. Birol Akgün
Yayın Kurulu
Prof. Dr. Yasin Aktay
Doç. Dr. Mehmet Şahin
Dr. Murat Yılmaz
Dr. Cemil Ertem
Doç. Dr. Ahmet Erkan Koca
Orhan Miroğlu
Aydın Bolat
Alper Tan
Prof. Dr. Muhsin Kar
Prof. Dr. Murat Çemrek
Doç. Dr. Yusuf Tekin
Doç. Dr. Bekir Berat Özipek
Bülent Orakoğlu
Dr. M. Levent Yılmaz
Danışma Kurulu
Prof. Dr. Sacit Adalı
Prof. Dr. Mustafa Aydın
Prof. Dr. Şaban H. Çalış
Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu
Prof. Dr. Haluk Alkan
Prof. Dr. Talip Özdeş
Prof. Dr. Ali Şafak
Prof. Dr. Mehmet Şişman
Prof. Dr. Osman Can
Doç. Dr. Yaşar Akgün
Doç. Dr. Caner Arabacı
Dr. Zafer Aydın Ecemiş
Mehmet Akif Ak
Bayram Girayhan
Veli Şirin
Sinan Tavukcu
Yazı İşleri Müdürü
Mehmed Cahid Karakaya
Yayın Asistanları
Adem Karaağaç
İbrahim Kaya
Hasan Gökmeşe
Reklam Sorumlusu
Gamze Kılıç
Yönetim Yeri
Stratejik Düşünce Enstitüsü
Çetin Emeç Bulvarı A. Öveçler Mah.
4. Cad. 1330 Sokak No: 12
Çankaya / Ankara
Tel: 0 312 473 80 45
Faks: 0 312 473 80 46
Tasarım-Baskı
Başak Matbaacılık ve Tan. Hiz. Ltd. Şti.
Anadolu Bulvarı Meka Plaza No: 5/15
Gimat Yenimahalle - Ankara
Tel: 0 312 397 16 17
Faks: 0 312 397 03 07
www.basakmatbaa.com
Fotoğraflar
AA, İHA, ShutterStock
Bu dergi içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce
Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat
Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek
kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden
izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve
yeniden yayımlanamaz. Bu dergide yer alan
SDE’nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik
Personeli’nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve
değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini
yansıtmaktadır; SDE’nin kurumsal görüşünü
temsil etmemektedir.
6
IV. ATCOSS Toplantısı ve
Orta Doğu’nun Geleceği
Prof. Dr. Birol Akgün
10
ATCOSS IV
Kapanış Oturumu Konuşması
Prof. Dr. Emrullah İşler
12
ATCOSS’un Önemi
Prof. Dr. Talip Özdeş
17
Ekonomi, Eğitim ve Kalkınma
20
Arap-Türk Buluşmasının Önemi
24
28
7-8 Ekim Kıyımı ve Siyasi Amaçları
32
Kobanê Bahane
Çözüm Sürecine Ateş Etmek Şahane!
70
Kobani’de Düşen Maskeler
74
Orta Doğu’da Kesişen Politikalar ve
Girift İlişkiler
Orhan Miroğlu
38
Çözüm Sürecinin İdeolojik Mızıkçıları
43
Rehine Kurtarma ve Algı Operasyonları
Kobani Provokasyonu İlişkisi
Doç. Dr. Ahmet Erkan Koca
48
Dr. Abdulellah Saud Al-Sadoun Röportajı
Siyasal Parti Kurumsallaşması ve
AK Parti
80
Hong Kong’da Demokratik Hareket-1
86
Bit(irele)meyen Soğuk Savaş
Rusya–Batı Çekişmesi
Eğitim Alanından Devşirilen Vesayet
57
İş Güvenliği Eylem Planı
62
Osman Can İle HSYK Seçimlerini
Konuştuk
Ahmet Kızılkaya
Tarkan Zengin
Prof. Dr. Osman Can Röportajı
Doç. Dr. Erkin Ekrem
Ferit Temur
92
Prof. Dr. Haluk Alkan
54
Prof. Dr. Yasin Aktay
Aydın Bolat
Bülent Orakoğlu
Dr. M. Levent Yılmaz
IV. Arap-Türk Sosyal Bilimler
Kongresi Sonuç Bildirgesi
Dr. Murat Yılmaz
İskoçya’daki Bağımsızlık
Referandumunun Ardından
Zeynep Songülen İnanç
96
Osmanlı’dan Bugüne Kaybedilen
Toprakları Geri Alma Stratejisi-1 “İstirdat”
Sinan Tavukcu
102
Özelleştirmeye
Alternatif Bir Bakış
Dr. Cemil Ertem
106
Enflasyon
Yine Öncelikli Konu
Göktuğ Şahin
IV. ATCOSS Toplantısı ve
Orta Doğu’nun Geleceği
Prof. Dr. Birol Akgün
ATCOSS IV
Kapanış Oturumu Konuşması
Prof. Dr. Emrullah İşler
ATCOSS’un Önemi
Prof. Dr. Talip Özdeş
Ekonomi, Eğitim ve Kalkınma
Dr. M. Levent Yılmaz
Arap-Türk Buluşmasının Önemi
Dr. Abdulellah Saud Al-Sadoun Röportajı
IV. Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi
Sonuç Bildirgesi
ATCOSS IV DOSYASI
İslam le demokrasnn bağdaşableceğne, Müslüman toplumların petrole ve doğalgaza bağlı
olmadan beşer sermayesn gelştrerek ve sanayleşerek (üreterek) zengnleşebleceğne
ve dahası kend toplumsal ve syas sorunlarını barışçıl yollardan çözebleceğne lşkn
olarak Türkye öneml br örnek ve lham kaynağı olarak görülüyor.
Soldan sağa: Jawad Al-Anani, Prof. Dr. Emrullah İşler, Taher Al-Masri,
Prince El Hassan Bin Talal, Prof. Dr. Birol Akgün, İbrahim Badran
iletişim, tanışma ve tartışma imkânı da doğdu. Toplantının Türkiye’den katılan pek çok akademisyen
ve medya mensubu açısından önemli bir sonucu
ise, bölgenin siyasi açıdan büyük bir hercümerç yaşadığı kritik bir dönemde entelektüellerin ve Arap
sokağının nabzını tutma imkânı sağlamasıydı.
Neden Eğitim ve Kalkınma?
IV. ATCOSS TOPLANTISI
ve
ORTA DOĞU’NUN GELECEĞİ
Prof. Dr. Birol AKGÜN
SDE Başkanı
S
tratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) tarafından
2010 yılından bu yana düzenli olarak gerçekleştirilen Arap Türk Sosyal Bilimler Kongresinin (ATCOSS) dördüncüsü bu yıl 26-27 Ekim 2014
tarihlerinde Ürdün’ün başkenti Amman’da yapıldı.
Akademisyenler, Eğitim, Ekonomi ve Kalkınma
6
KASIM 2014
ana teması etrafında sundukları yüz civarındaki bildiriyle bölge ülkelerinin ortak sosyo-ekonomik sorunlarını tartışma imkânı buldular. Ayrıca hem Türkiye tarafından hem de Ürdün tarafından sağlanan
üst düzey siyasi ve bürokratik katılımlar sayesinde
akademia ile karar vericiler arasında doğrudan bir
Arap dünyası ve aslında tüm Orta Doğu yüz yıl aradan sonra yeniden büyük bir siyasi sarsıntı geçiriyor. 2010’da başlayan Arap Baharı süreci yalnızca
Arap halklarının kendi otoriter yöneticilerine karşı
bir isyanı değildi. “Halk düzenin değişmesini istiyor”
sloganları, aynı zamanda bölgenin batı emperyalizmiyle başlayan ve Sykes-Picot anlaşmasıyla resmileşen, Arap ve diğer Müslüman halkları uluslararası
sistemde özne olmaktan çıkartıp nesneleştiren ve
kimliksizleştiren yüzyıllık küresel düzene de başkaldırıydı. Kendi tarihsel dinamiklerini dışarıdan darbelerle kaybeden bölge halkları bugünlerde yeniden
ortak geleceğini tartışıyor. Bu bağlamda Müslüman
entellektüellerin üzerinde en çok durduğu ve yoğunlaştığı konuların başında ise eğitim, ekonomi ve
kalkınma gibi sosyo-ekonomik sorunlar geliyor.
Aslında günümüz Arap toplumları bölgedeki jeopolitik, stratejik ve siyasi tartışmalardan bıkmış durumda. Petrol’ün ekonomi politiği, İsrail’in güvenliği,
Şii-Sünni kutuplaşması, radikal grupların yayılması
ve otoriter baskılar gibi sıcak gündem tartışmaları
halkları ve aydınları her anlamda yormuş durumda.
Aslında yorulan yalnızca bölge halkları değil; aynı
zamanda ABD gibi hegemonik güçler de Irak ve Afganistan savaşları nedeniyle siyasi, askeri ve zihni
anlamda yorulmuş durumda. Son zamanlarda hem
ABD hem de bölgedeki bu yorgunluk durumunu en
iyi ifade eden kavram “stratejik yorgunluk” (strategic
fatigue) hissidir.
Stratejik Yorgunluk
G. Bush döneminde 11 Eylül sonrasında büyük bir
siyasi heyecan ve kızgınlıkla başlayan, Orta Doğu
ülkelerindeki siyasi rejimlerin askeri güç kullanılarak
değiştirilmesi ve böylece Pax Americana’ya direnen İslamcı ideolojinin de ortadan kaldırılmasıyla
Amerikan hegemonyasının 21. yüzyıla uzatılması
projesi hayal kırıklığı ile bitti. ABD ve Avrupa ülkeleri
2008’de başlayan büyük ekonomik krizi ve bunun
yarattığı sosyal buhranları henüz atlatabilmiş değiller. Başkan Obama’nın İslam dünyası ile ilişkileri
normalleştirme politikası İran’la yürütülen stratejik
yakınlaşma dışında, ideolojik ve siyasi olarak Müslüman halklar ile Batı, daha özelde ise ABD arasındaki karşıtlığı ve çatışmayı bitirebilmiş değil. Bölgedeki
IŞİD gibi gruplar hem halklar nezdinde var olan bu
güçlü anti-batı tutumları kullanıyorlar hem de bölgedeki yerel, kalıcı ve sahici düzen arayışlarını karşılama projesiyle toplumsal destek buluyorlar.
Fakat bölge halklarının asıl güçlü talebi yalnızca güvenlik ve sahici düzen arayışları ile sınırlı değildir. Asıl
talep; modernleşme yoluyla özgürleşme, demokratikleşme, gelişme, kalkınma ve müreffeh bir hayat
sürme arayışlarıdır. Arap sokağı artık bitmek bilmez
ve sonu gelmez dost-düşman tartışmalarından, İsrail düşmanlığı üzerinden meşrulaştırılan otoriter rejimlerin baskıcı politikalarından ve son zamanlarda
ortaya atılmaya çalışılan Şii-Sünni kutuplaşmasından bıkmış ve bunalmış durumda. Elbette Arapların
en laik olanı ve hatta yerli Hıristiyanlar da siyonizme
karşıdırlar. Ancak eğitim imkânlarının artırılması, fakirlik ve yaygın işsizlikle mücadele edilmesi, dikey
toplumsal hareketlilik (sosyo-ekonomik statü değişimi ya da sınıf atlama talebi) beklentileri geniş kitleler için çok daha önemli ve öncelikli konulardır.
Gözlemlere dayanarak şunu söylemek mümkündür: Geniş halk kitleleri yüksek düzeyli çatışmacı
dilden, jeopolitik oyunlardan ve bini bir para etmez
komplo teorilerinden sıkılmış ve yorulmuş durumdadır. En az Amerikan kamuoyu kadar, Arap dünyasındaki geniş halk kitleleri de derin bir stratejik
yorgunluk yaşıyor. Halklar kendi yöneticilerinin ve
medyanın toplumların gerçek ve somut gündemine
KASIM 2014
7
Soldan sağa: Marwan El-Muwalla, H. E. Sedat Önal,
Adnan Badran, Prof. Dr. Beşir Atalay, Prof. Dr. Birol
Akgün, Elsadig Elfagih
geri dönmesini istiyor. Eğitim, ekonomi ve kalkınma
gibi konuların bugün Arap dünyasındaki entellektüeller, medya ve akademisyenler için çekici gelmesinin nedeni de burada yatmaktadır.
Arap Aydınları İçin Türkiye İlham Kaynağı
Bu bağlamda Arap sokaklarındaki kitleler ve entellektüeller için Türkiye hala önemlidir ve çekici bir
örnek olmasının temel nedeni ise Batılı değerleri de
İslami değerleri de dışlamayan ve bu anlamda Müslüman halklar için taklit edilebilir (imitable) ve sahici
bir örneklik oluşturmasıdır. ATCOSS toplantısının kapanışına katılan ve son derece sıcak ve samimi bir
konuşma yapan Prens Hasan B. Talal’in altını çizdiği
şey tam da buydu. İslam ile demokrasinin bağdaşabileceğine, Müslüman toplumların petrole ve doğal
gaza bağlı olmadan beşeri sermayesini geliştirerek
ve sanayileşerek (üreterek) zenginleşebileceğine ve
dahası kendi toplumsal ve siyasi sorunlarını barışçıl
yollardan çözebileceğine ilişkin olarak Türkiye önemli
bir örnek ve ilham kaynağı olarak görülüyor.
Bu çerçevede, Türkiye’nin bölgedeki önemi, sahip
olduğu askeri gücünden ziyade, sosyal ve siyasi modellik yönüdür; başka deyişle soft power’ıdır. Tam da
bu nedenle Türkiye’nin IŞİD’e karşı mücadeleyi destekleyen, ama bazı zorlamalara ve provokasyonlara
8
KASIM 2014
rağmen bir Arap toprağı olan Suriye’ye askeri olarak
müdahaleden uzak duran hassas yaklaşımı aslında
Arap dünyasında ciddi olarak takdir görüyor. Ancak
Arap halklarını değilse de, özellikle Ürdün ve S. Arabistan gibi Monarşik yönetimleri rahatsız eden en
önemli şey Türkiye’nin tek başına Mısır’daki darbeye
karşı çıkması ve ilkesel olarak Arap sokaklarındaki
özgürlük ve demokrasi taleplerine destek vermesidir.
Asında İran’ı ve bazı otoriter Arap başkentlerini Türkiye karşıtlığında birleştiren şey tam da Türkiye’nin
bu demokrasi desteğini sürdürmesi ve reel-politik
söylemlere teslim olmayan dış politikasıdır.
riyetlerin işi monarşilerden çok daha zor. Zira bu ülkelerdeki rejimlerin halktan gelen baskılar karşısında
geleneksel, tarihi veya dini meşruluk kaynakları yok.
Bu nedenle o ülkelerde rejimler hızla krize girdiler
veya iç savaşa sürüklendiler.
Otoriter zihniyetli Arap siyasi elitlerinin de onların
Batılı müttefiklerinin de unuttukları sosyolojik gerçek şudur: Bölgede ve ülkelerin içinde gerginlikler
çıkartarak veya IŞİD gibi hayaletler üzerinden korkular yaratarak stratejik yorgunluk yaşayan geniş
halk kitlelerinin meşru toplumsal ve siyasi taleplerini
unutturmak mümkün değildir. Güç kullanılarak veya
darbeler yaptırılarak bastırılan veya halının altına süpürülen sosyal ve ekonomik talepler emin olun ki
yarın çok daha güçlü biçimde karşınıza çıkacaktır.
Mursi gibi demokrasi ile gelen ve demokrasi ile gitmeye hazır olan siyasi liderlere karşı gösterilen anlamsız hazımsızlık, maalesef bugün IŞİD gibi yapılarla çok daha sert siyasi hareketler üreten bir siyasi
ve psikolojik atmosfer yaratmaktadır. Çözüm ister
hızlı, ister tedrici olsun bölgedeki siyasi rejimlere
düşen görev; halkların özgürlük, demokrasi ve kalkınma taleplerini karşılamaya yönelik, sahici çareler
üretecek reform adımları atmaktır.
ATCOSS’un Kritik Rolü
Türklerin ve Arapların ortak devleti olan Osmanlı,
20. yüzyılın başında yıkıldı. Uzun yıllar birlikte yaşa-
yan halklar da kendi ulus devletlerini kurma arayışına girdi. Her ulus geçmişi kendi ihtiyaçları doğrultusunda tekrar yorumladı, ortaya farklı milliyetçi
kurgusal tarih anlatıları çıktı. Bizler ortak hafızamızı
ne yazık ki kaybettik. Zira Osmanlı sonrasında ortak
geçmişi yaşatacak halklar arası veya aydınlar arası kurumsal yapılar oluşamadı. Türkler ve Araplar
arasındaki doğrudan temaslar ve iletişim kanalları
kaybolup gitti.
Şimdi yeniden dünya sistemi yeni bir yapılanmaya
doğru gidiyor. Batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki hâkimiyet (dominasyon) ilişkisi zayıflıyor. Farklı
kültür ve medeniyet havzaları kendi kadim değerler
sistemiyle dünya gündemine geri dönüyor. İslam
dünyası da kendi içindeki farklı renkleriyle yeniden
dinamizm kazanıyor. Bu değişim süreci yalnızca
batının inisiyatifine ve merhametine bırakılamaz.
Orta Doğu halkları kendi ortak geleceklerini konuşmak ve tartışmak zorundadırlar. Bu çerçevede
bölgedeki Osmanlı bakiyesi olan halkların temsilcileri olan biz akademisyenler de daha soğukkanlı bir
şekilde ortak tarihimizi yeniden okumak ve anlamak
durumundayız. Bu zamana kadar bu tür tartışmaların yapılacağı Türkleri ve Arapları bir araya getirecek ortak platformlar ne yazık ki yoktu. ATCOSS
tam da bu amaca hizmet etmek için oluşturulan bir
platformdur ve bu nedenle kıymetlidir.
Köklü Reform İhtiyacı Sürüyor
Yanlış olan şey şu ki, Arap dünyasındaki pek çok
otoriter yöneticiler ve hatta bölgede çıkarı olan Batılı
ülkeler halklar nezdindeki stratejik yorgunluğu kendi
lehlerine kullanmak eğilimindeler. IŞİD gibi radikal
örgütler desteklenerek veya mezhep savaşları gibi
güvenlik tehditleri tırmandırılarak Arap halkları, bölgedeki yüz yıllık siyasi statükonun devamına ve Batıyla bölge başkentleri arasında kurulan çıkar ilişkilerinin (unholy alliance) sürdürülmesine razı edilmeye
çalışılıyor. S. Arabistan, Fas, Ürdün gibi monarşiler
bazı palyatif tedbirler ve göstermelik reformlarla
değişim talepleri karşılanıyor görüntüsü veriyorlar.
Mısır, Tunus, Yemen ve Suriye gibi otoriter cumhu-
KASIM 2014
9
ATCOSS IV DOSYASI
leceğini göstermek bizlerin elindedir. Esasen, Orta
Doğu’nun kendine has çok dinli, çok mezhepli ve
çok kültürlü yapısı, farklı din ve mezheplere mensup
halkların karşılıklı sevgi, saygı ve dayanışma içerisinde bir arada yaşayabileceğinin en canlı örneğidir.
Değerli Konuklar;
Prof. Dr. Emrullah İŞLER’in
ATCOSS IV KAPANIŞ
OTURUMU KONUŞMASI
O
rta Doğu ve Kuzey Afrika köklü bir değişim
ve dönüşüm sürecinden geçmektedir. Bu
değişimin görünen yüzü bugün artık yaygın
bir terim haline gelmiş olan Arap Baharı denilen süreçtir. Sürecin başladığı güne dek otoriter rejimlerin
dünyadaki tüm değişim dalgalarına karşı koyarak
ayakta kalmanın yolunu hep bulduğu bölgede kentli
orta sınıfların başını çektiği bir özgürlük ve egemenlik hareketi sarsılmaz denilen pek çok yerleşik yapıyı
sarstı ve bir anda hem bölgenin hem de dünya siyasetinin niteliğini değiştiren bir boyut aldı. Sürece
yönelik yapılan tüm saldırılara rağmen halkların ortaya koyduğu iradeli tavır bölgemizde daha iyi bir
gelecek için umutları artırmıştır.
Bölge halklarının özgürlük, itibar ve refah yönündeki
talepleri bu yeni dönemin temelini teşkil etmektedir.
Fırsatları ve sınamaları birlikte barındıran bu dönüşüm sürecinde bölge, uzun ve zorlu bir yolculuğa
başlamıştır. Bu süreçte iniş ve çıkışların yaşanması
doğaldır.
10
KASIM 2014
Saygıdeğer Konuklar;
Gelinen aşamada artık bölgede hiçbir şeyin eskisi
gibi olmayacağı aşikârdır. Orta Doğu’da uyuşukluğa meydan okuyan yeni bir uyanış bulunmaktadır.
Bölge halkları artık kendi kaderlerini kendileri belirleme noktasında geri döndürülemez bir yere ulaşmıştır. Bölgede yaşanan hadiseler gerek bölgesel
gerekse küresel ölçekte pek çok ülke için bir test
mahiyetini taşımaktadır.
Bu süreçte üzerinde önemle durulması gereken
husus, Arap coğrafyasındaki devinimin dini, mezhepsel veya etnik temelli yeni kutuplaşmalara yol
açmaması, ülkelerin toprak bütünlüğü ile sosyal
huzurunun muhafaza edilmesidir. Bugün yaşanan
gelişmeler bölgemizin bu alanda ciddi sınamalarla
karşı karşıya bulunduğunu göstermektedir. Orta
Doğu’daki gelişmeleri mezhepsel çatışma ve din
mücadelesi zaviyesinden anlamaya ve anlatmaya çalışanlara karşı ortak bir mücadele verilmesi
gerekmektedir. Dini inançların bölücü ve ayrıştırıcı
değil, birleştirici ve bütünleştirici bir nitelik taşıyabi-
Yaşadığımız çağda İslam dünyasını ve bütün dünyayı
tehdit eden önemli problemler mevcuttur. Hem İslam ülkelerini hem de diğer ülkeleri tehdit eden ortak
tehlike ırkçılık, mezhepçilik ve bizim görüşümüzden
olmayanları dışlamaktır. Özellikle İslam coğrafyasında yaşanan trajediler, ölümler, kaoslar ve sıkıntılarla
Müslümanlar karşı karşıyadır. “Haksız yere bir insanı
öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir” ayeti önümüzde bulunurken, şu içerisinde bulunduğumuz süreçte
değişik isimlerdeki hareketler ve gruplar tarafından
sebepsiz yere katledilen insanlar, masum kadınlar ve
günahsız çocukların öldürülmesine tanıklık etmekteyiz. İsmi dahi güvenlik, esenlik ve barış olan bir dinin
mensuplarının bu hale düşmesi kabul edilebilecek bir
durum değildir. Yüzyıllar boyu aynı coğrafyayı huzur
içinde paylaşan Müslümanların şu an düştüğü durum çok acıdır. Hâlbuki Müslümanların, birbirleriyle
karşı karşıya gelebilecek her türlü oyuna ve tuzağa
karşı her zamankinden daha fazla uyanık olması gerekmektedir. Ancak ne yazık ki; İslam dünyasındaki
kimi dini akımlar İslamofobiye hizmet etmeye devam
etmektedir.
Bütün ülkeleri tehdit eden ortak tehlike için tüm dünya ortak bir tavır geliştirmek zorundadır. Birleşmiş
Milletler ve diğer uluslararası tüm kuruluşlar bu tehlikenin tüm dünyayı sarmasından önce tedbir almalıdır.
Özellikle İslam ülkeleri, ayrımcılığa fırsat vermeden,
Müslümanların karşı karşıya getirilmesine, her türlü
etnik, mezhebi ve meşrebi düşünceye karşı birlikte
politikalar geliştirmeli, ayrımcılığa fırsat verilmemelidir.
Bir ve beraber hareket etme noktasında düne göre
daha fazla emek ve çaba sarf edilmelidir. Çünkü
dünyanın en ücra köşesine kadar uzanan geniş bir
coğrafyada yer alan kardeş Müslüman ülkeler olarak,
kökenleri tarihin derinliklerine kadar uzanan sağlam
ve kopmaz bağlara sahibiz. Bu çerçevede tüm İslam
ülkeleri kendi aralarındaki siyasi, sosyal ve ekonomik
dayanışmalarını ve işbirliklerini kuvvetlendirerek daha
ileri seviyelere götürmelidirler.
korunmasına, reform süreçlerinin ilgili ülke halkları
tarafından sahiplenilmesine ve yönetilmesine büyük
önem vermektedir. Türkiye, geçiş sürecinde bulunan bölge ülkeleri ile bilgi ve tecrübesini paylaşmak
ve gerekli desteği sağlamak yönünde aktif çaba
içinde olmuştur. Bununla birlikte, Türkiye’nin model
ülke olarak görülme iddiası bulunmamaktadır. Esasen, bölgede her ülkenin kendine özgü koşullarının
bulunduğu hatırda tutulmalıdır.
Bu hassas süreçte, toplum içindeki dini, mezhepsel
ve etnik her türlü ayrımcılığı reddeden bir yaklaşım
benimseyerek, anayasal garantiler altında vatandaşlık esasına dayalı düzen vurgusu yaptık. Bölge
ülkelerine kendi demokratikleşme deneyimimizden
edindiğimiz birikimle elimizden gelen her türlü yardımı sağlamaya gayret ettik.
Özellikle ülkemizi iltica etmiş olan Suriyeli, Iraklı tüm
kardeşlerimize ensar şuuruyla kucaklarımızı açtık.
İnsani yardım konusunda hiçbir sorumluluk ve yükümlülükten kaçınmadık ve kaçınmayacağız. Bu
çerçevede Ürdün hükümetinin de göstermiş olduğu
duyarlılık ve yüklendiği sorumluluğu da özellikle vurgulamak isterim. Başta mülteci sorunu olmak üzere
bölgedeki sorunları yakından takip etme gayretinde
bulunan bir birey olarak Ürdünlü yetkililere teşekkür
ediyorum.
Saygıdeğer Bilim İnsanları,
İçinde bulunduğumuz buhrandan kurtulmanın
yegâne bir yolu vardır. Bu yol, İslam’ı ve ona ait değerleri hakkıyla öğrenmemizi sağlayan bir eğitim ve
değerler sisteminin oluşturulmasıdır. Herkesin hatırında tutması gerekir ki, giderek medeniyetler çatışmasını körükleyen gizli dinamiklere karşı koymanın
yolu ancak mukabil ölçüde güçlü bir eğitim sistemi
oluşturmaktır. İki gün boyunca burada gerçekleştirilmiş olan bu kongrenin başlıklarından birinin eğitim
olmasını bu bağlamda önemsiyorum.
Değerli Katılımcılar;
Tüm katılımcılar iki gün boyunca İslam dünyasını
yakından ilgilendiren ekonomi, eğitim ve kalkınma hususlarında sunulan tebliğlerle tarihi kayıtlara
müşahede ettiler. Sunulan tebliğlerin başta İslam
dünyası olmak üzere tüm dünyanın sorunların çözümünde önemli katkılar sunması ümidiyle hepinizi
saygıyla selamlıyorum.
Türkiye, Arap Baharından etkilenen ülkelerin bağımsızlığına, siyasi birliği ve toprak bütünlüğünün
Prof. Dr. Emrullah İşler, Ankara Milletvekili ve Milli Eğitim,
Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanı’dır.
KASIM 2014
11
ATCOSS IV DOSYASI
Uzun süredr kopuk olan Türkye ve Orta Doğu ülkeler arasındak lşklern tanzmne,
blm nsanlarını, araştırıcıları, uzmanları ve syas karar vercler brbryle kaynaştırarak
tecrübe paylaşımının yollarını açarak zengn br fkr platformu oluşturan, geleceğe yönelk
önerler ortaya koyan ATCOSS ve benzer toplantılar, ülkemz, Arap ve İslam dünyasının
geleceğ çn ümt verc gözükmektedr.
Mısır’a, Libya’ya Orta Doğu ve Körfez ülkelerine kadar diktatörlükleri ve totaliter rejimleri temellerinden
sarsan demokrasi ve değişim rüzgarlarının esmeye
başlaması arasında fazla bir zaman geçmemiştir.
Arap Baharı’nın, global aktörlerin bölgede izledikleri
siyaset ve stratejilerin yön ve seyri üzerine bir kısım
sonuçları günümüze yansıyan önemli etkiler icra ettiği herkesin malumu.
ATCOSS’UN ÖNEMİ
Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ
SDE Uzmanı
T
ürk ve Arap Akademisyenler arasında doğrudan diyalogun ilk adımı olarak ilki SDE (Stratejik Düşünce Enstitüsü), Kahire Üniversitesi
Medeniyet Araştırmaları Merkezi ve Osmangazi
Üniversitesi’nin organizatörlüğü altında 2010 yılında
Ankara’da, daha sonra Kahire ve İstanbul’da yapılan Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi’nin dördüncüsü, bu yıl Stratejik Düşünce Enstitüsü, Arap Düşünce Forumu (ATF) ve Petra Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenlemesiyle 26-27 Ekim 2014 tarihleri arasında Amman’da icra edilmiştir. Kongreye ülkemizden ve Arap dünyasından çok sayıda bilim adamı,
araştırmacı, akademisyen ve öğrencilerin yanında
devlet adamları ve medya mensupları da katılmıştır.
Bu faaliyetin hedefi, Türkiye’nin Orta Doğu ve İslam
12
KASIM 2014
dünyası ile olan tarihi bağlarının güçlendirilmesine,
insani ve sosyal bilimler alanında Türkiye ve Arap
dünyası arasında karşılıklı tecrübelerin paylaşılarak
ortak sorunların tartışılmasına, bilim, kültür, eğitim
ve diğer alanlarda İslam dünyasının etkinliğinin artırılmasına matuftur. Orta Doğu ve İslam dünyasının
sosyal, ekonomik ve siyasi dönüşümünün de tartışıldığı kongrede, aynı coğrafyada yaşayan, ortak
tarih ve kültüre sahip Türk ve Arap dünyasının birlikteliğinin geliştirilmesine vurgu yapılmıştır. Kongre,
Arap ve Türk akademisyenler arasında güçlü bir
ağ oluşturulması konusunda işlevsel olmaktadır.
Nitekim 2010 yılında gerçekleştirilen Ankara’daki
toplantının ardından hükümet dışı aktörlerin öncülüğünde adına “Arap Baharı” denilen, Tunus’tan
Yirmi birinci yüzyılı idrak ederken, Kuzey Afrika ve
Türkiye dahil Orta Doğu’da yer alan ülkelerin kendi
tarihi ve kültürel kaynaklarından kopmadan, İslam’ın
öne çıkardığı ahlaki ve hukuki değerlerlerle insanlığın
geliştirdiği evrensel tecrübeleri uzlaştırarak Batı medeniyeti ile yüzleşme cesaretini göstermeleri, İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonraki bağımsızlık döneminde
kolonyalizmin inisiyatifi altında oluşturulan Nasırcı,
Baasçı, ulusalcı ve Esedci diktatörlüklere ve totaliter rejimlere karşı itirazlarını yükseltip daha onurlu ve bağımsız hareket etme iradesi göstermeleri,
20. yüzyılın başından beri bu coğrafyada açık bir
üstünlük ve hakimiyet kuran, oluşumunda etkin rol
aldıkları rejimler aracılığı ile ülkeleri ve bölgeyi dizayn
eden oryantalist kolonicileri korku ve endişeye sevk
etmiştir. Askeri darbelerin, diktatörlüklerin ve totaliter rejimlerin desteklenmesiyle Arap Baharı’nı Arap
Kışı’na dönüştürme plan ve stratejileri bu korku ve
endişenin bir sonucudur. Samuel Huntington’un
“Medeniyetler Çatışması” tezini gündeme getirmesini takiben her şeyi ile tertip olduğu anlaşılan 11
Eylül hadisesinden sonra “bölgeye demokrasi getirme” iddialarıyla önce Afganistan’ı, daha sonra da
Irak’ı işgal edip milyonlarca insanın katledilmesine,
yaralanıp sakatlanmasına neden olan aktörlerin,
bugün Arap Baharı’nın önünü kesmek, onu kışa
döndürmek için ellerinden geleni arkalarına koymamaları düşündürücüdür. Amaç İslam coğrafyasında yaşayan halkların kendi kültür ve değerlerinden
hareketle bağımsızlaşma, kendi gelecekleriyle ilgili
özgür karar verme, demokratikleşme, kendi doğal
kaynaklarına sahip çıkma, ortak tarihe ve kültüre
sahip halklar arasında birlik ve dayanışmayı gerçekleştirme yönündeki taleplerinin bir şekilde önünün
kesilmesi! Mısır’da askeri darbeye ve Sisi yönetimine, körfezde totaliter rejimlere, Suriye’de Esed rejimine destek verilmesi, Irak’ta mezhepçi Maliki’ye
destek verilip Suriye’de Esed karşıtı muhalefetin
zayıflatılarak IŞİD’in önünün açılıp maniple edilmesi,
Türkiye’nin etnik çatışma ve teröre mahkûm edilmek istenmesi hep bu menfur amaca hizmet için!
Son iki yüzyıldır koloniciliğin İslam dünyasındaki varlığı hep devam etmiş, İslam dünyasına ait literatür de
oryantalizmin inisiyatifi altında üretilmiştir. Batı’nın
merkeze alındığı bilgi üretiminde, her konu Batı’nın
dünya görüşü, bilgi anlayışı, çıkarları, kolonyalist
KASIM 2014
13
politika ve çıkarları doğrultusunda ele alınarak Batı
dışı toplumlar tek yönlü bir tanımlanmaya tabi tutulmuştur. Batılılaşma ve modernleşmenin içselleştirilmesi, gerek Batı’da gerek Doğu’da ortaya çıkan
sorunların Batılı bir perspektifle değerlendirilmesini,
dünyanın sorunlarının Batılı görüş açısına entegre
edilmesini beraberinde getirmiştir. Modernitenin
Batılı olmayanlar tarafından benimsenmesi, Batı’nın
kendisine göre bir dünya inşa etmesini oldukça kolaylaştırmıştır. Oryantalist dünya görüşü, diyalektik
bir bakış açısıyla dünyadaki bütün olay ve gelişmelerin merkezine Batı’nın çıkarlarını, politika ve stratejilerini yerleştirirken; Batı’yı ileri ve gelişmiş, İslam
dünyasının da içerisinde yer aldığı diğerlerini geri ve
az gelişmiş kategorisine yerleştirmiştir. Bu kategorik
ayırıma göre Batı, demokrasi, çoğulculuk, barış ve
özgürlüklerin temsilcisi olarak lanse edilirken; ötekileştirilen diğerleri ise tam tersine bilim, barış, demokrasi, çoğulculuk ve özgürlük karşıtı bir konuma
oturtulmaya çalışılmıştır. Oryantalizmin İslam dünyasına bakışı ve bilgi üretimi bilgi-iktidar denklemi
içerisinde bu minvalde gelişmiştir. Ne yazık ki, bu
14
KASIM 2014
dönemde Batı karşısındaki mağlubiyet psikolojisinin
etkisi altında özgün medeniyet tasavvurları dumura uğrayan, kimlik kaybı ve kendine yabancılaşma
yaşayan İslam dünyasına mensup aydınlar ve yöneticiler kendi bilgi paradigmalarını ortaya koyup
geliştirme noktasında yetersiz kalmışlardır.
Soğuk Savaş döneminde tamamen Batı’ya endeksli
politikalar izleyen Türkiye, Arap ve İslam dünyasına
açılım yapamamıştır. Ancak Sovyetler Birliği’nin dağılması, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, İran devrimi
ve küreselleşmenin ortaya çıkardığı durumlar dünyadaki kuvvet dengelerini etkilemiş, İslami kimliğin
yeniden keşfedilmesine yönelik eğilimleri hızlandırmıştır. AK Parti’nin iktidara gelmesiyle beraber devreye sokulan iktisadi projeler ve yatırımlar, enerji ve
pazar ihtiyacı Türkiye’nin Arap dünyasıyla ilişkilerini
geliştirmesini gerekli kılarak bölgeye açılım sürecini
hızlandırmıştır. Türkiye’nin İslam âleminin meseleleriyle ilgilenmesinin yanında komşularıyla, Türk ve İslam dünyası ile ilişkilerini geliştirmesinin; uzlaşmayı,
barışı, istikrar ve emniyeti merkeze alan bir siyaset
anlayışından hareketle demokrasi, insan hakları ve
hukukun ikamesi noktasında attığı ileri adımların
bunu istemeyen bazı merkezleri harekete geçirmiş
olması normaldir. 11 Eylül hadisesinden beri İslam
ve Müslümanları bir şekilde mahkûm etmeye, politika ve stratejilerini buna göre dizayn etmeye çalışanlar, bugün Orta Doğu’da yakılan fitne ateşinin baş
sorumlusudurlar. Ancak şu var ki, zihniyet ve bakış
açılarının, düşünceye temel olan kavramların Oryantalizm tarafından şekillendirildiği bir İslam dünyası onların plan ve projelerini hayata geçirebilmeleri
için uygun zeminler oluşturmaktadır. Yani, zihin ve
ruh dünyaları modernitenin etkisi altında şekillenerek referanslarını İslam dışı kaynaklardan alan her
türlü ideolojik ve siyasal hareketler; kabilecilik, etnik
milliyetçilik, mezhepçilik, dincilik üzerinden siyaset
yaparak kendi dışındakileri ötekileştirip düşmanlaştıran yapılar sadece global aktörlerin ve kolonicilerin
emellerine hizmet etmiş olmaktadırlar.
Osmanlı’nın mirasına ve devlet tecrübesine sahip
Türkiye’nin merkezi konumda olduğu coğrafyada
istikrar, huzur, kardeşlik ve dayanışmanın tesisi,
medeniyetimizin asli kaynakları referans alınıp in-
sani tecrübelerle bütünleştirilerek insanımızın yeniden temel değerler üzerinden inşası ile mümkün
olabilir. Bu inşa işinde ilahiyat ve sosyal bilimler
alanında çalışan bilim adamlarının yanında aydınlar ve yöneticiler sorumluluk ve misyon yüklenmek
durumundadır. ATCOSS, bu sorumluluk ve misyonun önderliğine soyunmuştur. “Ekonomi, Eğitim ve
Gelişme” başlığı altında Amman’da gerçekleştirilen
bu yılki kongrenin ağırlıklı konusu eğitim olmuştur.
Sunulan tebliğlerde eğitim, ekonomi ve gelişme
arasındaki bağlantılar, dini eğitim, dini eğitimin iş
ahlakı üzerindeki etkisi, din eğitimi ve modernite
(İmam-Hatip tecrübesi), eğitimin demokratikleştirilmesinde öğretmenlerin ve ailelerin rolü, Ürdün ve
Türkiye arasındaki akademik ilişkilerde lisan eğitimi
problemi, eğitim hürriyeti gibi konular ele alınmıştır.
Yine eğitim konularının yanında Arap dünyasında
demokratikleşme süreci, gençliğin sivil ve demokratik gelişmeye olan katkısı, Türk ve Arap kadınların
ekonomik gelişmeye katkıları, barış paradigması
ve İslami barış eğitimi, ekonomik gelişmede insan
kaynakları, işsizlik ve fakirlik probleminin çözü-
KASIM 2014
15
ATCOSS IV DOSYASI
münde İslami bakış açısı, Arap devrimlerinde Yeni
Türkiye’nin icra ettiği fonksiyon, Türk-Arap kültürel
ilişkilerinin geleceği, Türk-Arap Müslümanlar arası
ilişkilerin geliştirilmesinde izlenecek metodoloji vb.
konular da müzakere edilmiştir.
Kongrenin açılışında eğitim ve kalkınma arasındaki
ilişkiyi konu eden bir konuşma yapan Eski Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, bu ilişkinin fonksiyonel
olabilmesi için demokrasi, hukuk devleti ve özgür
bir ortamın olmasının vazgeçilmez olduğuna vurgu
yapmış; Kudüs, Şam, Bağdat, Halep gibi merkezlerin büyük tahriplere maruz kaldığı zor bir coğrafyanın problemleriyle karşı karşıya kalan sosyal bilimcilerin misyonunun büyük olduğuna işaret etmiştir.
Kongrenin yapılmasında riayet ve yardımlarını esirgemeyen Ürdün Prensi El-Hassan b. Talal’ın, eski
Başbakan Yardımcısı, Milli Eğitim, Kültür, Gençlik
ve Spor Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Emrullah
İşler’in, Petra Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mervan
el-Muvella’nın, Stratejik Düşünce Enstitüsü Onursal
Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay’ın, Stratejik Düşünce
Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Birol Akgün’ün, Arap
Düşünce Formu Genel Sekreteri Dr. Es-Sadık elFakih’in, Türkiye Cumhuriyeti Ürdün Büyükelçisi
Sedat Önal’ın ve ATCOSS Koordinatörü Dr. Ahmet
16
KASIM 2014
Uysal’ın yaptıkları konuşmalar dikkat çekmiştir. Yapılan konuşmalarda Türkiye ve Arap ülkeleri arasında birlik, beraberlik ve dayanışmanın, huzur, emniyet ve istikrarın tesisine, eğitimin ekonomi ve kalkınmadan bağımsız olamayacağına, özgür düşünce
ve bilim anlayışının geliştirilmesine, demokratikleşmeye, kabiliyet ve maharetleri geliştiren, üretim ve
istihdama yönelik bir eğitim yapılanmasının gerekliliğine işaret edilmiştir. Ayrıca, İslam dünyasının bugün yaşamakta olduğu sorunlar karşısında insanımızın yeniden inşa edilip kendi paradigmalarımızın
oluşturulmasında cehaletin, fanatizmin, aşırılık ve
yanlış anlamaların elemine edilmesine, yüce dinimizin, kültür ve medeniyet tasavvurumuzun kardeşliği, barışı, farklılıklara toleransı, hoşgörüyü, sevgi ve
saygıyı öne çıkaran temel değerlerinin ikame edilmesine olan ihtiyaç da dile getirilmiştir. Uzun süredir
kopuk olan Türkiye ve Orta Doğu ülkeleri arasındaki
ilişkilerin tanzimine, bilim insanlarını, araştırmacıları,
uzmanları ve siyasi karar vericileri birbiriyle kaynaştırarak tecrübe paylaşımının yollarını açarak zengin
bir fikir platformu oluşturan, geleceğe yönelik öneriler ortaya koyan ATCOSS ve benzeri toplantılar, ülkemiz, Arap ve İslam dünyasının geleceği için ümit
verici gözükmektedir.
EKONOMİ, EĞİTİM VE KALKINMA
Dr. M. Levent YILMAZ
SDE Uzmanı
S
tratejik Düşünce Enstitüsü olarak Arap-Türk
Sosyal Bilimler Kongresi’nin (ATCOSS) dördüncüsünü 26-27 Ekim 2014 tarihlerinde
Ürdün’ün başkenti Amman’da gerçekleştirdik.
Dünya’nın dört bir yanından akademisyenlerin katıldığı oturumlardaki ana temayı “Eğitim, Ekonomi ve
Kalkınma” konuları oluşturdu. Bu bakımdan kongrenin içeriği ve sonucunda elde edilen tecrübelerin
Türk-Arap Dünyasındaki mevcut durumun analizinden çok geleceğe ilişkin beklentiler açısından
büyük önem taşıdığı düşünülebilir. Zira kongrenin
konu başlıkları itibariyle birbirleri ile ilişkili son derece önemli üç başlık çerçevesinde atılacak adımlar,
sadece söz konusu ülkeler için değil dünyanın geri
kalanının yaşantısı için de önemli olacaktır.
Türkiye ve Arap dünyası söz konusu olduğunda
geçmişten gelen tarihi bağlara vurgu yapmadan bir
analiz yapmak görüşlerin bir ayağının havada kalmasına neden olur. Çünkü Türkiye ile etrafındaki
coğrafyanın önemli bir kısmını oluşturan Arap Dünyasının genetik, kültürel, dini ve ekonomik tarihini
birbirinden ayırt etmek oldukça zordur. Bu durum-
KASIM 2014
17
Tarh yönden sıkı bağları olan bölge ülkelernn önlernde rol model olarak alablecekler
ve halklarının öneml br kısmının hayranlık duyduğu Türkye, sadece bu yönlerden değl
ayrıca tcaret yoları açısından da bölgenn en öneml fırsatlarından brsdr. 1990’lı yıllarda
bölgede başlayan eğtm hareketlerne lave olarak, ekonomk alanda atılacak yen şbrlğ
adımlarının demokras le beraber oldukça öneml poztf sonuçları olacağı şüpheszdr.
da bölgedeki ilişkilerin yeniden hayata geçirilmesinin herhangi bir batı ülkesine oranla çok daha kolay
ve verimli olacağı da düşünülebilir.
17 Aralık 2010’da Tunus’ta bir seyyar satıcı olan
Muhammet Bouazizi’nin zabıta görevlilerinden yediği dayağın ardından protesto amacıyla kendini
yakması, bölgede batı ile iyi ilişki peşinde olan monarşiler tarafından ezilen halkların da başkaldırısının
fitilini ateşlemişti. Önce Tunus devlet başkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkesini terk etmesi ile başlayan süreçte Mısır, Libya gibi ülkeler başta olmak
üzere hemen hemen bütün Arap ülkelerinde halk,
diktatör rejimlerin devrilmesi niyetiyle sokaklara
döküldü. Yönetime karşı başlayan bu protestolar
her ne kadar sadece diktatörlerin gitmesi temelli
gibi görünse de arka planda, ekonomik şartlardaki
olumsuz tablo ve gelir dağılımı adaletsizliği gibi pek
çok ekonomik sorun da halkı sokaklara döken unsurların başında geliyordu. Görece olarak modern
eğitimde geri kalmış toplumların ekonomik gelişmesinde de önemli sorunlar olduğu bilinmektedir. Bu
bakımdan kalkınmanın temelini ekonomik gelişme
ile beraber eğitime bağlamak yanlış olmayacaktır.
18
KASIM 2014
Arap Dünyası’nı içine alan Orta Doğu ve Kuzey
Afrika ülkeleri (MENA) ile Türkiye’nin sahip olduğu toplam ekonomik potansiyeli göz önüne getirdiğimizde söz konusu coğrafyanın önemi daha iyi
anlaşılabilecektir. Zengin yeraltı kaynaklarının yanı
sıra, dünya ticaretinin de en önemli kavşak noktaları (Aden Körfezi, Basra Körfezi, Süveyş Kanalı,
Anadolu Yarımadası’nın tamamı) bölgenin sınırları
içerisinde yer almaktadır. Dünya’daki toplam petrol
rezervinin yaklaşık yüzde 57’si bu bölgede bulunmaktadır. Bununla birlikte, yine aynı bölge küresel
doğalgaz rezervinin de yüzde 51’ini oluşturmaktadır. Bu durumda bilinen rezervler ele alındığında bugünkü fiyatlardan bölgede toplam 78 trilyon dolarlık
petrol rezervi ile 11,4 trilyon dolarlık bir doğalgaz
rezervi olduğu hesaplanabilir. ABD borsalarında işlem gören bütün şirketlerin toplam büyüklüğünün
19 trilyon Dolar civarında olduğu düşünüldüğünde
bölgenin ekonomik önemi daha da iyi anlaşılacaktır.
Ancak bununla birlikte tüm bu zenginliğe rağmen
bölgedeki sorunların yol açtığı geri kalmışlık da detaylı bir şekilde analiz edilmesi gereken bir unsur
olarak ortaya çıkıyor.
Bölgede başlayan ve “bahar” metaforu ile ifade
edilmeye çalışılan ve özünde “demokrasi” isteyen
halk hareketlerinin temelinde; 1990’lı yıllarda başlayan eğitim reformlarının etkisinin olduğu açıkça görülmektedir. Otoriter rejimlerde sisteme yöneltilen
eleştirilerin sert bir şekilde bastırılması son döneme kadar bölge için oldukça alışılmış bir durumdu.
Hatta çok ciddi bir ekonomik potansiyele sahip ülkelerdeki belirgin yoksulluk ve bununla birlikte muhalefetin yoksunluğu, var olan zenginliğin lider ve
çevresindekiler tarafından paylaşılmasına zemin hazırlaşmıştır. Gelir dağılımındaki ciddi adaletsizlik konusu zaten kendisini dışlanmış hisseden halkı giderek daha fazla rahatsız etmeye başlamıştır. İletişim
teknolojilerindeki hızlı değişimle beraber, dünyanın
kalanı hakkında fikir sahibi olmaya başlayan gençler
sistemi daha fazla sorgular hale gelmiştir. Giderek
nitelik kazanan genç nüfusun karşı karşıya kaldığı
işsizlik sorunu aynı zamanda ekonomik sistemin
de geri kalmışlığının en önemli göstergesidir. Buraya kadar anlatılmaya
çalışılan gelişmeler de göstermektedir
ki; eğitim, ekonomi ve kalkınmayı birbirinden ayırt etmek mümkün değildir.
zamanlı olarak kalkınmanın da hızlandığı görülmektedir. O halde bölgede başlayan demokratikleşme
hareketlerinin bu noktadan sonra ekonomi açısından da desteklenmesi gerekmektedir. Oldukça
ciddi rezervlere sahip olan bölgenin aynı zamanda
ticaretin de önemli bir kavşak noktası olması sebebiyle sahip olduğu potansiyelin tekrar harekete geçirilmesi hususu giderek önem kazanmaktadır.
Tarihi yönden sıkı bağları olan bölge ülkelerinin önlerinde rol model olarak alabilecekleri ve halklarının
önemli bir kısmının hayranlık duyduğu Türkiye, sadece bu yönlerden değil ayrıca ticaret yolları açısından da bölgenin en önemli fırsatlarından birisidir.
1990’lı yıllarda bölgede başlayan eğitim hareketlerine ilave olarak, ekonomik alanda atılacak yeni
işbirliği adımlarının demokrasi ile beraber oldukça
önemli pozitif sonuçlarının olacağı şüphesizdir.
Bölgenin geçmişte yaşadıkları bugününe yön vermiş ve toplumsal hareketler daha özgür ve daha iyi ekonomik şartların gerekli olduğunu ortaya
koymuştur. Bu bakımdan bölgenin
geleceği, geçmişte yaşadıklarından
çok daha önemli olacaktır.
İşte ATCOSS böyle bir ortamda çok
önemli olan “eğitim, ekonomi ve kalkınma” konularını ele alarak proaktif
bir çalışmaya imza atmayı başarmıştır.
Akademik düzeyde yapılan pek çok
çalışmayı pratikle de desteklediğimizde, demokrasinin geliştiği ülkelerde eş
KASIM 2014
19
röportaj
Ankara’da yaşadığınız dönemler boyunca nasıl br Türkye
vardı? Türkye’y nasıl tarf edersnz?
Arap-Türk
Buluşmasının
Önemi
Röportaj: Hayati ÜNLÜ
SDE Asistanı
Dr. Abdulellah Saud Al-Sadoun
kmdr?
Dr. Abdulellah Saud Al-Sadoun, Suud
Arabstan vatandaşı olarak, 1976-77 yıllarında
Ankara’da Syasal Blgler Fakültes’nde Doktora
eğtm almıştır. Özellkle Türk - Arap lşkler
hususundak svl toplum çalışmalarında ve
kongrelerde yer alan Dr. Abdulellah Saud AlSadoun, halen Türk - Arap Dyalog Formu
üyesdr.
İslam coğrafyasının brçok yernde bulunan Dr.
Al-Sadoun, özellkle İslam brlğ konusundak
açıklama ve faalyetler le tanınmaktadır.
20
KASIM 2014
Benim yaşadığım yıllarda Türkiye bugünkü kadar
olmasa da yine de birçok Orta Doğu ülkesine göre
gerek sosyal gerekse de iktisadi açıdan çok daha
iyiydi. O zamanlar Türkiye’de bugüne göre daha
fazla ucuzluk vardı. Ancak şimdiki Türkiye’ye baktığımız zaman ise gerek sosyal gerek iktisadi gerekse
de kültürel açıdan büyük bir gelişme olduğunu fark
ediyoruz. Sanıyorum Türkiye’ye bizler kadar yakın
olmayan Orta Doğu halkları da aynı şeyleri hissediyorlar.
Değerl hocam, bugün ATCOSS çn buradayız. ATCOSS
kongres hakkında ne düşünüyorsunuz?
Her şeyden önce altını çizmem gerekiyor ki ATCOSS kongresi böyle bir zamanda çok iyi bir teşebbüs. Arap âlemi ve Türkiye’nin daha iyi ilişkiler
kurması yolunda, özellikle de iktisadi ve sosyal
ilişkileri geliştirme yolunda önemli bir hizmet olarak görüyorum. Hiçbir şey olmasa bile, en azından
tarafların birbirlerini daha yakından tanıması adına
oldukça önem arz ediyor. Bu açıdan başta Stratejik
Düşünce Enstitüsü olmak üzere kongrede emeği
geçen herkese şükran borluyuz. İnşallah ATCOSS
gibi girişimlere devam edilir. Bizler Osmanlı İmparatorluğu zamanından bu yana 600 senelik kardeşleriz ve inşallah bu gibi girişimler sayesinde barış
içerisinde yaşamaya devam edeceğiz.
Blyorsunuz ATCOSS, 4. kez Arap ve Türk halklarını
brleştryor. Daha önce de 3 farklı ATCOSS kongres organze
edlmşt. Türkler ve Arapların her yıl farklı mekânlarda
br araya gelp farklı konular üzernde tartışmalarını nasıl
değerlendryorsunuz?
İlk 3 ATCOSS sonrası 4. ATCOSS’un organize edilişi bile ilk üçünün ne kadar yararlı ve verimli geçti-
Efendm, öncelkle hoş geldnz. Bz öğrendk k
hayatınızın öncek dönemlernde br Türkye maceranız
olmuş. Kısaca Türkye serüvennz bzlerle paylaşır mısınız?
Tabiî ki. Öncelikle bizler açısından, Türkiye ve
Suudi Arabistan açısından hiçbir farkın olmadığını belirtmek isterim. Ben de bu hissiyatla
seve seve Türkiye’ye gittim ve unutamayacağım komşuluk ilişkileriyle Ankara’da birkaç
sene yaşadım. Ankara’da kaldığım sürece hiçbir yabancılık hissetmedim. Hala da görüştüğüm arkadaşlarımın ve dostlarımın olduğunu
söyleyebilirim. Ankara’da kaldığım 1975-77
yıllarında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler
Fakültesi’nde de okudum. Orada doktora yeterliliği alıncaya kadar okumaya devam ettim
ama maalesef yeterlilik sonrası Kahire’ye dönmek zorunda kaldım. Hala Ankara denilince
duygulanıyor ve hüzünleniyorum.
KASIM 2014
21
sa odaklansın orada olacağımı açıklamak istiyorum. Ben aynı zamanda Türk-Arap Diyalog Forumu
üyesi olarak burada yer alıyorum. Bizim bu noktada düşüncemiz aynen bu yıl yapıldığı gibi mümkün
oldukça siyasete uzak konular tercih edilmeli diye
düşünüyorum. Türk-Arap Diyalog Forumu olarak
da biz siyasete hiç karışmamaya çalışıyoruz. İktisadi
ve sosyal konuların tartışılması bence daha sağlıklı
görünüyor. Tabi Türk ve Arap halklarının tanıtımına
daha fazla öncelik verilebilir.
Pek blyorsunuz k ATCOSS kongresne düzenleyenlerden
br de Stratejk Düşünce Ensttüsü’dür. Stratejk Düşünce
Ensttüsü hakkında ne düşündüğünüzü bzlerle paylaşablr
msnz?
ğinin en büyük ispatıdır. Bu kapsamda ATCOSS’un
önümüzdeki yıllarda da devamı gelmelidir. İnşallah
bir sonraki ATCOSS için de farklı bir mekânda farklı konular üzerine kafa yormaya devam edeceğiz.
Ama benim mekân ile ilgili tavsiyem Riyad ya da
Kahire olacak. İnşallah bir sonraki sene Riyad ya da
Kahire’de tekrar bir araya geliriz.
Pek, ATCOSS 4’ü nasıl bulduğunuzu öğreneblr myz?
Daha önceki ATCOSS organizasyonlarına katılan
biri olarak benim gördüğüm bu sene bir başka özverili ve başarılı bir çalışma var. Onur konuklarından
katılımcılara, misafirlerden ev sahiplerine kadar herkes ATCOSS’un öneminin farkında bir şekilde buradalar. Bu yıl ayrıca daha önceki ATCOSS’lardan
farklı olarak kongre konuşmalarının ötesinde röportaj vesilesiyle herkesin görüşlerine başvurulduğunu
görüyorum. Bunu çok olumlu buluyorum. Sonuç
olarak çok faydalı sonuçlara ulaşacağımız kanaatindeyim.
22
KASIM 2014
Szn de bldğnz gb bu yıl k ATCOSS “ekonom, eğtm
ve kalkınma” temalarına odaklanıyor. Szce bu konuda doğru br
tespt yapılmış mı?
Kesinlikle çok doğru bir tespit yapılmış olduğunu
düşünüyorum. Böylesine trajik olayların yaşandığı
bir dönemde gerçek gündemimizin ne olması gerektiği konusunda çok büyük bir malumat aldığımızı
düşünüyorum. Kongrede gördüğümüz kadarıyla
ekonomi, eğitim ve kalkınma konularında büyük
tartışmalar yaşandı. Ancak bana göre sonuçta
daha büyük yatırımların yapılması gerektiğini kavramış olmamız gerekiyor. Kendi aramızda yapacağımız karşılıklı yatırımlar bizler için en hayırlı olacak
olan çıktılardır. Tabi burada tartışılan hiçbir konunun
teoride kalmaması pratiğe de yansıması gerekiyor.
Bu yıl k ATCOSS’u da göz önünde bulundurursak szce br
sonrak ATCOSS’un teması hang konulara odaklanmalı?
Öncelikle seneye gerçekleştirilmesi planlanan
ATCOSS’un temalarının hangi konulara odaklanır-
Stratejik Düşünce Enstitüsü, ATCOSS organizasyonunun en başından beri dikkatimi çekiyor. Bence
bu durum tüm Arap ülkeleri nezdinde de aynı. ATCOSS dışında takip edebildiğim kadarıyla çalışmalarını çok olumlu buluyorum. Bence hem Türk hem
de Arap halklarının Stratejik Düşünce Enstitüsü gibi
kurumlara daha fazla ihtiyacımız var. Biliyorsunuz
bu gibi kurumlar daha çok ABD’nin yardımlarıyla
bu topraklarda faaliyet gösteriyor. Bu açıdan kendi
topraklarımızdan çıkan Stratejik Düşünce Enstitüsü
gibi kurumların faaliyet ve yayınlarının takip edilmesini herkese tavsiye ediyorum.
Son zamanlarda İslam Dünyasında çeştl trajk olaylarla
karşı karşıyayız. Szce gelşen bu trajk olayların sebeb ne
olablr?
Ben hayatım boyunca öncelik olarak özellikle de
İslam Dünyası için “kardeşlik” kelimesinin önemine
inandım. Evet, bugünlerde İslam dünyasının Irak,
Suriye ve Yemen gibi birçok noktasında büyük acılar yaşanıyor. Ancak ben bu ülkelerde yaşanan acı
olayların kısa bir süre içinde biteceğine inanıyorum.
İnşallah bu acılar en kısa zamanda sona erecek
ve tüm halklar hak ettikleri refah ortamına kavuşacaklar. Olayların sebebi ise birden fazladır. Mevcut
huzursuzluğun en büyük sebebi terör meseleleri
ve tabiî ki de yabancı güçlerin bölgeden bir türlü
çekmedikleri elleridir. Bizim bu olayların üstesinden
gelmemizin tek yolu ise el ele vermemizdir.
Pek bu noktada başta Gazze olmak üzere İslam
coğrafyasındak mevcut kanayan yaralara karşılık İslam Dünyası
szce yeterl tepky vereblyor mu?
Gerekli tepkiyi verdiklerini söylemek tabiî ki çok zor.
Çünkü İslam dünyasının birlik ve beraberlik halinde
olmadığını düşünüyorum. Bu noktada en büyük ihtiyaç İslam dünyasının birlik ve beraberliğidir. İslam
dünyasında birleşme şarttır. Bu birleşme ilk etapta
en azami şekilde gerçekleşebilir. Bu bir Kongre çatısı altında olabilir, siyasi bir karar ile birlikte olabilir.
Biliyorsunuz İslam âlemi çok büyük bir coğrafyaya
ve imkânlara sahiptir, eğer bu potansiyelin farkında olabilirsek, kitle olarak birleşebilirsek dünyada 1
numara olabiliriz. Bugüne kadar gerekli tepki verilmemiş olabilir, ancak bu tepki bugün verilmediyse
yarın verilecektir.
Tüm bu gelşmeler ışığında Türkye’nn tutumunu nasıl
buluyorsunuz?
Türkiye tabiî ki bizim için kardeş ve büyük bir devlettir.
Türkiye bugüne kadar büyük görevler üstlendi ve
bundan sonra da ağır vazifeleri olacak gibi görünüyor.
Bizim açımızdan Türkiye inşallah bölgede önemli bir
rol üstlenecektir. Çünkü başında büyük bir adam olan
Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bulunuyor. Bu vesileyle onu da yeni görevi nedeniyle tebrik
etmek istiyorum. Erdoğan’ın politik duruşu ve fikirleri
Orta Doğu bölgesini barışa götürebilir. Yani genel
anlamda Türkiye’nin tutumunu olumlu buluyorum ve
bölgenin Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.
Son soruyla paralel olarak br soru daha sormak styorum;
tüm Orta Doğu’dak Türkye algısı szce nasıldır?
Daha önce de söylediğim gibi Türkiye bu bölgenin
önemli bir parçası olarak büyük bir devlet ve Orta
Doğu konusunda samimi davranan az sayıda ülkeden biri. Ben tüm bölge insanının da aynı kanaatte olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin bölgede
vazifesi çok büyük ve bu vazifeyi yerine getirebilecek kapasiteye de sahip bir ülke. Onun için ben
Türkiye’nin yeniden bölgede daha fazla söz sahibi
olacağına inananlardanım.
Efendm kıymetl vaktnz bzlere ayırdığınız çn çok
teşekkür edyoruz.
KASIM 2014
23
SONUÇ BİLDİRGESİ
26-27 Ekim 2014
Amman, Ürdün
Dördüncü Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi, 2627 Ekim 2014 tarihlerinde Stratejik Düşünce Enstitüsü, Arap Düşünce Forumu ve Petra Üniversitesi
ortaklığında ve Saygıdeğer Prens Hasan Bin Talal’ın
himayelerinde Ürdün’ün Başkenti Amman’da gerçekleştirilmiştir.
Kongre’de genel temamız olan Eğitim, Ekonomi ve
Kalkınma etrafında konular tartışılmıştır. Özel tema
olarak da Türk-Arap ilişkilerinin dünü ve bugünü
tartışılmıştır. Toplantıda Arap ve Türk Dünyası’ndan
100’e yakın bilimsel tebliğ sunulmuştur. Kongreye
çok sayıda bilim adamı, uzman ve basın mensubu
katılmış ve iki gün boyunca yakından takip edilmiştir.
Sonuçlar:
İki gün boyunca sunulan bildiriler ve yapılan değerlendirmeler ışığında aşağıdaki sonuçlara vurgu yapılmıştır:
1- Dördüncüsü yapılan Türk-Arap Sosyal Bilimler
Kongresi (ATCOSS) çok uzun süredir kopuk olan Türkiye ve Orta Doğu ilişkilerinin yeniden canlandırılması
sürecinde akademisyenler, entellektüeller ve siyasi
karar vericiler için bir iletişim, diyalog ve bilimsel tartışma platformu olarak önemli katkılar sağlamaktadır.
2- Dördüncü ATCOSS Konferansında, ana tema
olan eğitim, ekonomi ve kalkınma çerçevesinde
tartışmak üzere bir araya gelen akademisyenler,
uzmanlar ve siyasetçiler kendi ülke tecrübelerinden
hareketle zengin bir fikir platformu oluşturmuşlardır.
3- Kalkınma sadece ekonomik bir olgu değildir; bölge insanının kültürel, sosyal ve beşeri sermayesinin
güçlendirilmesi de bu anlamda son derece önemlidir.
4- Bu toplantının en önemli sonuçlarından biri de Orta
Doğu’nun beşeri sermaye kaynaklarının entegrasyonu
ve toplumlar arası ilişkilerin farklı zeminlerde geliştirilmesine katkı sağlanması gereğinin vurgulanmasıdır.
5- Bu kongre göstermiştir ki, ulusal kimliğin korunmasına yönelik önlemler alınması yoluyla küreselleşmenin eğitim sistemi üzerindeki etkileri sınırlanabilir.
6- Bu Kongre’de, Türkiye ve Arap dünyasındaki eğitim kurumlarında internet temelli eğitimin yaygınlaşmasının gerekliliği ve online eğitimin geniş kitlelere
ulaştırılmasını önemi özellikle vurgulanmıştır.
7- Kongre, Türk-Arap ilişkilerinin geliştirilmesinde insana yapılacak yatırımın temel ilgi alanı olması gerektiğini ortaya koymuştur.
Öneriler:
1- Orta Doğu toplumlarının içinde bulunduğu çatışma konuları göz önünde bulundurularak, kalkınma
kavramına Washington konsensüsü ekseninde değil, tekil bakış açısını aşan ve farklı kalkınma modellerini de dikkate alan yeni bir yaklaşım geliştirilmesi
gerekmektedir. Bölgenin kendi kültürel kodlarını ve
sosyal sermaye bileşenlerini dikkate alan bir kalkınma stratejisi benimsemelidir.
2- Kalkınmayı gerçekleştirmek için Türkiye ile Arap
ülkeleri arasında eğitim bağlarının güçlendirilmesine
ciddi ihtiyaç vardır.
3- Bu kongre göstermiştir ki, Orta Doğu’da sosyal
kalkınmayı gerçekleştirmek için sivil toplumun, alternatif sivil inisiyatiflerin ve ATCOSS benzeri tartışma
platformlarının desteklenmesi gereklidir.
4- Öğrenci ve öğretim görevlisi değişim programlarının başlatılması, kurulan ilişkilerin güçlendirilmesi ve
karşılıklı dil öğrenimi fırsatlarının geliştirilmesine yönelik çalışmalar artırılmalıdır.
5- Ticari ilişkilerin geliştirilmesine yönelik kurumların
desteklenmesi ve belli alanlarda önde olan ülkelerden
bilgi transferinin güçlendirilmesi teşvik edilmelidir.
6- Bölge ülkelerini spesifik olarak araştıracak araştırma merkezlerinin kurulması ve bölge ülkeleri arasında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayacak kurumların geliştirilmesi desteklenmelidir.
7- Bölge hakkında birincil bilgi kaynaklarına dair malumat eksikliğinin giderilmesine yönelik çalışmalar
yapılmalıdır.
8- Bölge üzerine temel çalışma ve araştırma konularına yönelik kurumlar geliştirilip desteklenmelidir.
9- Arap dünyası ve Türkiye arasında özellikle mesleki
eğitim alanında ve farklı ülkelerdeki KOBİ’ler arası işbirliği imkânlarının desteklenmesi gereklidir.
10- ATCOSS’un beşinci toplantısının Fas’ın Marakeş
şehrinde yapılması tavsiye edilmiştir.
7-8 Ekim Kıyımı ve Siyasi Amaçları
Dr. Murat Yılmaz
Kobanê Bahane
Çözüm Sürecine Ateş Etmek Şahane!
Orhan Miroğlu
Çözüm Sürecinin İdeolojik Mızıkçıları
Doç. Dr. Ahmet Erkan Koca
Rehine Kurtarma ve Algı Operasyonları
Kobani Provokasyonu İlişkisi
Bülent Orakoğlu
Siyasal Parti Kurumsallaşması ve AK Parti
Prof. Dr. Haluk Alkan
Eğitim Alanından Devşirilen Vesayet
Ahmet Kızılkaya
İş Güvenliği Eylem Planı
Tarkan Zengin
Osman Can İle HSYK Seçimlerini Konuştuk
Prof. Dr. Osman Can Röportajı
İÇ POLİTİKA
rin ortak paydasını teşkil eden amaçların altını çizelim. Kürt siyasi hareketi Öcalan’ın yakalanmasından
sonra, ikinci büyük yenilgi ve travmasını, KobaniRojava’da yaşamaktadır. Daha birinci yenilgiyle baş
edemeyen hareketin peşinden yaşadığı ikinci yenilgi, büyük bir travma yaratmıştır. Öcalan ve HDP
Kobani eylemleriyle Hükümeti sıkıştırıp pazarlık gücünü arttırmak ve daha fazla ve daha hızlı bir netice
almak amacındadır. Bu travmayı çok daha ağır bir
şekilde yaşayan PKK ise, bu olaylar marifetiyle birinci yenilginin bir neticesi olarak gördüğü ve hazmedemediği müzakere sürecini bozacak ve böylece Kobani’deki yenilgisinin de üzerini örtecek bir
çatışma atmosferine dönmek istemektedir. Üstelik
IŞİD’in varlığı ve Suriye’deki durum konuyu, uluslararası bir zeminde değerlendirmeyi kaçınılmaz hale
getiriyor. Bu yazıda değerlendirme dışı bırakılacak
uluslararası zemin, PKK’nın dönüşmesini engelleyen bir bilinmezlik ve imkan haznesi yaratmaktadır.
bir eylem olan 7-8 Ekim olayları bir öfke krizi, fırtına,
gençlik vs. değil, siyasi amaçları olan bir tür silahlı
propaganda eylemidir, aracıdır. Bu itibarla eylemlerin ardındaki siyasi amaçlara yoğunlaşmak olayların
anlaşılması bakımından hayati ehemmiyettedir.
PKK, her siyasi hareket gibi, karşılaştığı büyük krizle
başedemeyince kuruluş döneminin ayarlarına dönmektedir. Mamafih 7-8 Ekim olayları PKK’nın kuruluş dönemine, hatta 90’lara dönmesinden öte bir
cüretkarlığı barındırmaktadır. PKK yenilgilerinin sorumlusu olarak uluslararası komplo ve Türkiye’nin
yanında, Kürt toplumun bir kısmını da görmektedir.
7-8 Ekim kıyımında sıradan dindarlardan siyasi İslamcılara kadar dindarlara saldırılması yeni bir eşiği
ifade ediyor. 7-8 Ekim olayları PKK’nın, en zor dönemlerinde bile kaçındığı, şehirlerde kitlesel kıyıma
yönelebileceğini göstermektedir. “Köy Basma ve
Yakma Talimatnamesi” olan bir PKK’nın bu pratiği şehirlere taşıma cüretkarlığı, yenilgi travmasının
büyüklüğünü ve PKK’nın bu travmayla baş etmekte ne kadar zorlandığını gösteriyor. 90’larda çatışmanın en yoğun zamanında bile yapılmayan şeyler
yapılarak, düşman görülen Hizbullah başta olmak
üzere İslamcı gelenekten gelen herkesin parti,
dernek, evler ile sakallı-türbanlı kişilere saldırılması
PKK’nın geldiği eşiği göstermektedir. Bu eşik 70’lerin Maraş ve Çorum olaylarının benzeri toplumsal
kıyımın göze alınmış olmasıdır.
Bir silahlı propaganda eylemi olarak 7-8 Ekim olaylarının siyasi amacı, bu eyleme yol açan Öcalan,
HDP ve KCK/PKK için farklılaşmaktadır. Bu farklılıklara geçmeden eylemin arkasındaki bütün aktörle-
PKK’nın geldiği bu eşik, yönettiği Kobani Kantonundaki iki yüz bin insanı IŞİD karşısında koruyamayarak bu insanların Türkiye’ye sığınmak zorunda
kalması ve Rojava’da meydan okudukları herkesle
7-8 EKİM KIYIMI VE
SİYASİ AMAÇLARI
Dr. Murat YILMAZ
SDE İç Politika ve Demokratikleşme
Programı Koordinatörü
T
ürkiye Kurban Bayramı’nın üçüncü günü akşamı İmralı’da abisi Abdullah Öcalan’ı ziyaretten dönen Mehmet Öcalan’ın müzakere
sürecine yönelik ve Kobani vurgulu mesajının ardından, HDP genel merkezinin ve KCK’nın Kobani için
taraftarlarını sokağa çağırmasıyla 7-8 Ekim olaylarını yaşadı. 7-8 Ekim olaylarının bu haliyle planlı ve
örgütlü bir eylem olduğu ve bir kızgınlık eseri kendiliğinden olmadığının altı çizilmeli. Planlı ve örgütlü
28
KASIM 2014
PKK bu eylemlerle, AK Part
Hükümetne büyük hatalar
yaptıracak, yan güvenlk
kuvvetlernn sert br şddete
yönelmes sağlayacak,
böylelkle de Öcalan ve
HDP’y müzakere sürecnden
vazgeçmeye cbar edecek br
şddet uyguladı. Böylece syas
seçenek bertaraf edlecek ve
Kürt syas hareketnde ağırlık
yenden PKK’ya, yan Kandl’e
geçeblecekt.
işbirliği yapmak zorunda kalmalarının sonucudur.
Öcalan’ın yenilmesini uluslararası komplo olarak
niteleyen ve Barzani hareketini ABD ile işbirliği dolayısıyla emperyalistlerle işbirliği yapmakla suçlayan
PKK, şimdi Kobani’de ancak ABD’nin hava desteğiyle tutunabilmiştir. Bu travmanın PKK tarihinde
derin bir iz bırakacağı açık.
PKK Kobani eylemleriyle Kobani yenilgisinin yanında, memnuniyetsizce takip ettiği ve silah bırakmasını amaçlayan müzakere sürecinden de kurtulmayı
amaçlamıştı. PKK, 2013 nevruzunda Öcalan’ın
mesajında ortaya konulan silah bırakma, şiddetten
vazgeçme ve siyasileşme hedeflerini başlangıçtan
beri hazmetmekte zorlanıyordu. Müzakere sürecinin ilerlemesi, müzakere sürecine ilişkin çıkan kanun ve bu kanuna dayanarak çıkarılan Bakanlar
Kurulu kararıyla müzakere sürecinin derinleşmesi
ihtimali PKK’nın korkularını depreştirdi. Müzakere sürecindeki derinleşmenin yanında, Kürt siyasi
hareketinin “demokratik hareket” boyutunun; yani,
HDP’nin 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geliştirdiği siyasi söylemi ve seçimde
yakaladığı % 9.5’lik başarı da PKK‘da ciddi rahatsızlık yaratmıştı. Giderek güçlenen siyasi seçenek,
PKK’nın siyasileşmesinin pekala mümkün olduğunu gösteriyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde
HDP adayı Demirtaş’ın başarılı bir performansla
KASIM 2014
29
mansla kendi performansıyla bağdaşmayan bir tutarsızlık sergileyerek büyük bir itibar kaybına uğradı.
Buna karşılık, Öcalan-HDP ile PKK arasındaki farklılaşmayı örtmek ve müzakere seçeneği güçlendirmek bakımından Hatip Dicle ön plana çıktı.
7-8 Ekim olaylarını takiben gerçekleşen HSYK seçimlerinde çözüm sürecine karşı olan ve siyasi alanı
asimetrik müdahalelerle vesayeti altına almak isteyen yapının seçimleri kaybetmesi de, demokrasinin,
siyasi alanın ve dolayısıyla çözüm sürecinin tahkimi
bakımından kaydedilmelidir. HSYK seçimlerini paralel yapı olarak takdim edilen grubun kaybetmesi,
yakın dönemde hem hükümete hem çözüm sürecine yönelik yargı kökenli bir problemin çıkması ihtimalini zayıflatmış ve siyasi alanı korumuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti Hükümetinin siyasi
gücünün tartışılmayacağı bir siyasi ortam, müzakere sürecinin derinleşmesi bakımından elverişlidir.
ortaya koyduğu Türkiyelileşme, demokratikleşme,
siyasileşme söylemi çözüm sürecinin ve yeni anayasanın önünü açan bir siyasi iklim yaratmıştı. AK
Parti ile HDP arasındaki siyasi yakınlaşma müzakere sürecinden rahatsız olan PKK için Kobani üzerinden yapılacak eylemler altın bir fırsat sunuyordu.
PKK bu eylemlerle, AK Parti Hükümetine büyük hatalar yaptıracak, yani güvenlik kuvvetlerinin sert bir
şiddete yönelmesi sağlayacak, böylelikle de Öcalan
ve HDP’yi müzakere sürecinden vazgeçmeye icbar
edecek bir şiddet uyguladı. Böylece siyasi seçenek
bertaraf edilecek ve Kürt siyasi hareketinde ağırlık
yeniden PKK’ya, yani Kandil’e geçebilecekti.
PKK’nın bu senaryosu, çeşitli sebeplerle başarılı
olamadı. İlk olarak Türkiye’nin son 12 yılda yaşadığı
demokratikleşme ve çözüm sürecinin birikimi, AK
Parti hükümetini, güvenlik kuvvetlerini ve medyayı
PKK’nın beklediği büyük hataları yapmaktan, şimdilik alı koydu. AK Parti Hükümeti ve güvenlik kuvvetleri şehirlerde organize olmuş grupların güvenlik
kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesine izin vermedi.
Yakılan yüzlerce kamu binası, aracı ve saldırıya
uğrayan güvenlik güçlerine rağmen bunun başarıl-
30
KASIM 2014
ması kayda değerdir. Güvenlik güçlerini karşısında
bulamayan PKK’nın sokaktaki unsurlarının topluma
karşı saldırılarının üzerini örtecek bir sis ve meşrulaştırıcı kalkan ortadan kalkmış oldu. 7-8 Ekim kıyımının geldiği korkunç boyuta rağmen, AK Parti
Hükümetinin müzakereleri devam ettirme kararlılığı, Öcalan ve HDP’ye PKK’nın dışında bir seçenek
arama imkanı verdi.
7-8 Ekim kıyımının kazandığı boyut karşısında Abdullah Öcalan’ın HDP’ye gönderdiği mesajla sokak
eylemlerine son vermeye, şiddete son vermeye
çağıran ve AK Parti hükümetiyle müzakerelerin devam ettiğini ilan eden HDP Eşbaşkanı Selahattin
Demirtaş’ın açıklamasından sonra, PKK ile ÖcalanHDP hattında bir ayrışma belirdi. Böylece PKK’nın
7-8 Ekim kıyımındaki siyasi amacı gerçekleşmedi.
Müzakere süreci, PKK’nın bu kıyımına rağmen devam ediyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sergilediği performansla öne çıkan ve siyasi seçeneğin temsilcisi
olarak temayüz edeceği düşünülen HDP Eşbaşkanı
Demirtaş, 7-8 Ekim olaylarında sergilediği perfor-
7-8 Ekim kıyımının ahlaki ve siyasi sorumluluğu üzerinde olan Öcalan ve HDP bundan sonra PKK’nın
şiddet ve sokak gücü üzerinden pazarlık yollarını denemek yerine, Kürt siyasi hareketinde yakın,
orta ve uzun dönemde temel konuları belirleyerek
kendi içindeki bir dönüşümle müzakere sürecini devam ettirebilir. Bu durumda Öcalan, HDP ve PKK’yı
bekleyen ciddi tartışma konuları vardır. PKK silah
bırakarak şiddetten vazgeçerek tamamen siyasi bir
harekete dönüşmeyi kabul edebilecek midir? PKK
Kürt toplumu içinde kutsal teşkilat olma iddiası yerine rekabet eden siyasi partilerden biri olmayı hazmedebilecek midir? Çözüm sürecinde çözümden
kastedilen siyasi bir çözüm mü, coğrafi bir çözüm
müdür? Başka bir deyişle PKK demokratik hak ve
hürriyetleri mi, kendisinin statüsünü belirleyece-
HSYK seçmlern paralel
yapı olarak takdm edlen
grubun kaybetmes, yakın
dönemde hem hükümete
hem çözüm sürecne yönelk
yargı kökenl br problemn
çıkması htmaln zayıflatmış
ve syas alanı korumuştur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve
AK Part Hükümetnn syas
gücünün tartışılmayacağı
br syas ortam, müzakere
sürecnn dernleşmes
bakımından elverşldr.
ği ve yöneteceği bir bölgeyi mi talep etmektedir?
Eğer amaç Türkiyelilik ise Kürt siyasi hareketi Pankürdizmden vazgeçerek Türkiye dışındaki Kürtlerle
ilgisini insan hak ve hürriyetleri çerçevesine oturtabilecek midir?
Türkiye, bütün bu soruların tartışılarak PKK’nın siyasileştiği bir dönüşümün yapılabilmesi için, belirsizliklerin arttığı Orta Doğu coğrafyasından kaynaklanabilecek yeni problemleri denkleme ithal etmeyen bir çözüm sürecinin bir takvim dahilinde hızla
ilerleyeceği bir politika belirlemeli ve bunu güçlü bir
siyasi iradeyle hayata geçirmelidir. AK Parti Hükümeti Gezi, 17-25 Aralık ve 7-8 Ekim olaylarını kendisine karşı asimetrik mücadelenin tezahürleri olarak
görüyorsa, bu mücadelede asıl gücünün hukuktan
ziyade siyasetten geldiğini dikkate alarak bu kayıtdışı siyaset hamlelerine asıl olarak siyasi alanı koruyacak ve siyasi alanı genişletecek siyasi hamlelerle
cevap vermelidir. AK Parti Hükümeti Kürt meselesi başta olmak üzere siyasi alana yansıyan siyasi
problemlerin ardındaki sosyal meseleye yönelecek
yeni bir politika geliştirmek durumundadır. Aksi
halde siyasi meseleler üzerinden bir alan devşiren
örgüt, cemaat, elit vs’nin 7-8 Ekim kıyımında olduğu gibi kendi tabanını ikna etmek ve onlara hesap
vermek zorunda kalmadan yaptığı büyük hataların
maliyeti AK Partiye çıkacaktır.
KASIM 2014
31
İÇ POLİTİKA
KOBANÊ BAHANE
ÇÖZÜM SÜRECİNE ATEŞ ETMEK ŞAHANE!
Sınıra vardıklarında geçşler çn alınacak kararı beklerken gün uzamış yüzyıl olmuştu sank.
Anlatıldığına göre, o bekleyş sırasında, PYD güçleryle IŞİD arasında yaşanan çatışmalar hız kesmemş
ve sınıra gelen nsanlar br slah ses duyduklarında önlern kesen teller parçalamaya başlamışlardı.
İçlernde mayına basanlar, hayatını kaybedenler ve patlayan mayınlardan yaralanalar olmuştu.
halinde bir meydanın içinde insan adacıkları gibi
duruyorlardı. Bir bidon peynir, tuza yeni basıldığı
besbelli bir bidon kışlık turşu, getirebildikleri yegane
şeyler bunlar olmuştu ve on gün, bazen daha fazla
süren yolculuklarda tek gıda evlerinden getirdikleri
peynir ve ekmekten ibaretti...
Yüzlerine yolculuğun yorgunluğu ve çöllerden kopup gelen tozların ağırlığı çökmüştü. Ve gözlerinin
içine bakıp bir çift söz söylemek çok zordu. Derin
bir onur kırılması içinde oldukları besbelliydi. Bir
merhabaya bile katlanamayacak kadar hassaslaşmış ve onurları kırılmıştı. Onları bu hale getirenlere
de, bu hal karşısında suskun kalanlara da kızgınlık
içindeydiler.
Karşılaştığı ve düşman bellediği her insanı yok eden
bir örgütten kaçıp günlerce yol yürümüş ve IŞİD’in
dillerde dolanan dehşetini, acımasızlığını ve zulmünü bu uzun yolculukta hep yanı başlarında hissetmişlerdi.
Orhan MİROĞLU
SDE Tarih ve Toplumsal Hafıza
Araştırmaları Programı Koordinatörü
S
uriye’nin küçük bir şehri olarak, Kobanê’nin
bütün ağırlığıyla gelip Türkiye’nin siyasi, insani, sosyal ve kültürel gündemine oturması
sizi bilmem ama bana Kudüs’ü düşündürdü. Hayır, Kobanê Kudüs gibi bir şehir değil elbette. Ama
Kobanê veya Ayn el-Arap siyasi gündemi öyle bir
kilitledi ki, bunun sebepleri üzerinde düşünmek gerekir. Şimdiye kadar kimsenin pek farkına varmadığı
bir şehir iken, 77 milyonluk bir ülkeyi ilgilendiren çözüm sürecine vurulmak istenen kilidi açacak şehir
haline geleceği söylenseydi, buna herhalde Kobanelilerin kendileri bile inanmada zorluk çekerlerdi.
Dehşet içinde kalmış insanların arasında yaşlılar,
kadınlar ve çocuklar çoğunluktaydı.
Kobanê, her ne kadar Amerikalıların stratejik önceliği olmasa da, öyle görünüyor ki, Kürt-Türk siyasi
ilişkilerini etkileme potansiyeli yüksek bir direniş mekanı. IŞİD ve PKK arasında yaşanan savaşın sembol adı.
Gözlerini ufka dikmiş gencecik kadınlar vardı. Yaşlıları, kadınları ve çocukları Türkiye’ye sağ salim geçirdikten sonra, geriye dönüp IŞİD’le Kobanê önlerinde savaşmak için sabırsızlanan yirmili yaşlarda,
hatta daha da genç delikanlılar gördüm.
Eylül ayının son haftasında Kobanê’yi görebilen, çatışmalardan ve IŞİD’ten kaçan halkın geldiği sınırın
sıfır noktasında Yumurtalık denen bölgede bir gün
Yüzü gözü toza bulanmış, dünya güzeli çocuklar
etraflarına hüzünlü bakışlar yöneltiyorlardı. Sırtlarda
taşınan yaşlılarda hal mecal kalmamıştı. Kümeler
32
KASIM 2014
geçirdim. Orada yaşananları özetlemek istiyorum.
Sonrasında Kobanê’nin Türkiye’deki Kürt siyaseti
için neden bu kadar önemli hale geldiğini anlatmaya çalışacağım.
Sınırdaki manzara özetle şöyleydi:
Suni sınırlarla bölünmüş bir ülkenin öbür tarafında
yaşayanlar, kitleler halinde bu tarafa yani Türkiye’ye
geçmeye çalışıyorlardı.
Sınıra vardıklarında geçişler için alınacak kararı beklerken gün uzamış yüzyıl olmuştu sanki. Anlatıldığına göre, o bekleyiş sırasında, PYD güçleriyle IŞİD
arasında yaşanan çatışmalar hız kesmemiş ve sınıra
gelen insanlar bir silah sesi duyduklarında önlerini
kesen telleri parçalamaya başlamışlardı. İçlerinde
mayına basanlar, hayatını kaybedenler ve patlayan
mayınlardan yaralananlar olmuştu.
Sınırın öbür yanında yaşanan ve IŞİD’in sebep olduğu vahşete karşı mücadele eden eşlerini, evlatlarını bilinmezliklerle dolu bir kadere terk edip, yine
nasıl gelişeceği çok da bilinmeyen farklı bir kaderi
yaşamak için sınıra gelip dayanmışlardı.
zaba geldiğinde, sınırın öte yakasına geçiyorlardı.
Suriye bir zamanlar, Türkiye’deki Kemalist rejimden
kaçıp giden Kürt beylerinin ve aydınlarının sığındığı
bir ülkeydi. Kürt milliyetçiliğinin edebiyatı ve siyaseti şimdi içinden uyanmaya çalıştıkları bir kabus gibi
yaşanan bu tarihin içinde ve bu topraklarda vücut
bulmuştu.
Sınırda ilk günlere nazaran daha sakin bir ortam
vardı. Konuştuğumuz görevliler, ‘Gelenlerin sayısında artış yok, ama bu sayı, savaşın şiddetlenmesiyle
alakalı olarak beklenmedik bir şekilde artabilir’ diyorlardı.
Geçişlerle ilgili prosedür olabildiğince hızlı işliyordu.
AFAD ve sivil toplum örgütlerinin gönüllüleri takdire
şayan bir görev aşkıyla çalışıyordu. Biz sınırda, yasak bölge olan tel örgülerin dibindeyken bir otobüs
dolusu kişi geldi. Otobüstekiler asker ve görevlilerin
yardımıyla otobüsten indirildi. Çoğu yaşlı insanlardı.
Askere bir soru sorduk, IŞİD bu sivillere ateş açıp
öldürmek istese ne yaparsınız diye. Askerin cevabı
netti: ‘Karşı koyarız elbette, bu insanlara ateş edilmesine izin vermeyiz.’
Sınırda bu ihtimale karşı çok sıkı bir güvenlik önlemi
alındığının herkes farkındaydı..
Sınırın öte yanında tam bir savaş manzarası vardı.
Dünyada belki bir ilk: İnsanlar bir müsabakayı izler
gibi savaşın yaşandığı alanı görebilen tepelere çıkıp,
bu tepeleri bir tribün gibi kullanıyorlardı. Büyük bir
merak ve heyecan içinde, oradan dürbünlerle savaşı seyrediyorlardı.
Elleriyle dokundukları, gözlerini bir dakika bile ayırmadan baktıkları birkaç metre uzunluğundaki tel örgüler, onların gözünde, kendi ülkelerini ikiye bölen
suni bir engelden başka bir şey değildi sanki...
Kim ne derse desin Kobanê’deki savaş bir ilkler savaşıdır. Ama bir şey daha var ki, Kobanê’deki savaşın faturası sanki Türkiye’ye çıkarılmak isteniyor. Bu
bağlamda, savaşın hedefinde Türk-Kürt siyasi ilişkilerinin ve çözüm sürecinin geleceği var. ‘Kobanê
düşerse’ söylemi almış başını gidiyor.
O tel örgülere rağmen, yıllardır birbirleriyle kız alıp
kız vermişler, sınır ticaretiyle kazandıkları her şeyi,
birbirleriyle paylaşmışlardı. Türkiye’deki rejim ga-
Bütün bunların ötesinde, dostun düşman gibi gösterilmek istendiği, düşmanın da dost sayıldığı bir
savaş bu.
KASIM 2014
33
Geçşlerle lgl prosedür olabldğnce hızlı şlyordu. AFAD ve svl toplum örgütlernn gönüllüler
takdre şayan br görev aşkıyla çalışıyordu. Bz sınırda, yasak bölge olan tel örgülern dbndeyken
br otobüs dolusu kş geld. Otobüstekler asker ve görevllern yardımıyla otobüsten ndrld. Çoğu
yaşlı nsanlardı. Askere br soru sorduk, IŞİD bu svllere ateş açıp öldürmek stese ne yaparsınız
dye. Askern cevabı nett: ‘Karşı koyarız elbette, bu nsanlara ateş edlmesne zn vermeyz.’
Türkiye bütün imkanlarıyla seferber olmuşken, bir
kısım Kürtler, ‘Türkiye’nin Kürtler’e ihaneti’ konulu
bir gündem oluşturmakla meşguller. Kürtler bu savaşı istemediler, bu savaşa adeta itildiler. Ama eğer
eğer Kürtler bu savaşı IŞİD’e karşı kazanmak istiyorlarsa, Kürt halkının dostlarını düşman gibi göstermekten vazgeçmeliler.
Türkiye, Kürtler’e dost bir ülke... Kürtlerin siyaset
stratejisine hiçbir dahli olmamış bir ülke. Ne Erbil’de
federalizm ne Kobanê de Kanton Türkiye’yle danışılarak ilan edildi.
Türkiye ne Kobanê’de ne de Zaho’da komşusunun
Kürtler değil, IŞİD olmasını istemez. Bunu istemesi
için hiçbir sebep yok. Bunu isteyen bir Türkiye kendi ayağına kurşun sıkan bir Türkiye olur.
Ama maalesef Türkiye’ye karşı haksız ve kışkırtıcı bir
algı üretimi adım adım hayata geçirildi. Kobane’den
kaçanların güvenli bir biçimde sınırı geçebilmeleri
için görev yapan askerlere bir milletvekili taş attı.
Bir belediye başkanı görevli askerlerden biriyle, yine
toprak ve devlet üstüne anlamsız bir tartışma yürüttü. Bu tartışmalardan doğan mesaj, zaten ateş
üstünde bekleyen sokak göstericilerine ulaşmada
gecikmedi ve olanlar oldu.
Okullar, kütüphaneler, sağlık merkezleri, yılların
emeğiyle oluşmuş Ziya Gökalp Müzesi gibi müzeler
bir gecede kül oldu. İnsanların evlerine girildi. İnfazlar gerçekleşti.
Bir hafta öncesine kadar çözüm sürecinin başarısı için kafa yoran bir ülke, çözüm sürecinin yol
haritasını resmi gazetede yayınlayan bir hükümet,
kendisini birden bire bir ayaklanma provasının içinde buldu.
Kobanê’de yaşanan trajediye üzülse de, doğruyu
söylemek gerekirse, şu anda Diyarbakır’da olsun,
Batı’da Türk halkıyla aynı mahallede, aynı sokakta
yaşayanı olsun, yegane amacı barış içinde yaşa-
34
KASIM 2014
mak olan her Kürd’ün aklından geçen tek şey, bu
korku ve tahakküm ortamından kaçıp kurtulmaktır.
Ama nereye ve nasıl kaçılacak?
İşte bu soruya kimsenin verecek net bir cevabı yok.
Nedenine gelince: Doğu’da yaşayan Kürtler, artık
1990’lı yıllarda olduğu gibi, Türk halkının Batı’da onları bağrına basacağına pek inanmıyor ve Batı’da
yaşayan Kürtler’in arasında, tersine göçün eli kulağında diye düşünenlerin sayısı her gün biraz daha
artıyor. Doğu’dan, Batı’ya kaçıp gitmek yeteri kadar
güvenceli değil ve Kürt liderlerin zaman zaman yapmakta olduğu çağrıya uyup tersine göçün yollarına
koyulmak da çare değil artık. İran, Irak ve Suriye’ye
gitmek? Bu, hiçbir Allah’ın kulunun aklının köşesinden bile geçmiyor. Zor bilmecelerin şairi Ece
Ayhan’ın bile, yaşasaydı cevap veremeyeceği tarihin en zor bilmecelerinden biri bu.
Türk halkı devletin zulmünden, faili meçhullerden,
köy boşaltmalardan kaçarak metropol şehirlere gelen Kürt halkına kardeşçe davrandı. Bu mağduriyeti
anlamaya çalıştı. Ama sürüp giden savaşa hiçbir
anlam veremedi ve bu savaşta kaybettiği oğullarının, vatan için can verdiklerine inandı ama Kürt
halkını kardeş bir halk olarak bilmeye devam etti.
Üç bin köyün haritadan silindiği, binlerce asker ve
polisin şehit olduğu, PKK’nin zaman zaman şehirlerdeki eylemlerinde sivillerin hayatını kaybettiği bir
iç çatışmayı Türk ve Kürt halkı, güçlü bir sağduyu
ve kardeşlik duygusuyla barış içinde ortak yaşama
iradesine dönüştürdü. Ama şimdi yeniden komşunun komşuya kuşkuyla bakmaya başladığı günlere
döndük.
Kimin ulusal hain, kimin IŞİD’çi ilan edileceğinin bilinemediği, Kürtçe bilmeyen sakallıların anında infaz
edildiği günlerden geçiliyor. Bir takım medya erbabının gayretli çabalarına rağmen, bütün kötülüklerin
Erdoğan’dan geldiğine bir türlü inanmayan Kürtler
tam bir tayakkuz halindeler ve medyanın Arabistanlı
Lawrens’in raporlarından bile ‘sağlam’ görünen raporlarına göre değil de, görüp yaşadıkları tecrübeler
ışığında hayatta kalmak için önlem almaya çalışıyorlar. Medyanın gösterdiği gibi, son kalkışmada evlerini, derneklerini basan, canlarına kasteden herkesin
birer devlet ajanı olduğuna inanmıyorlar. Görüştüğüm
dostlarımın anlattıklarına göre, akıllıca bir taktik geliştirdiler. Gece evleri basılmasın diye nöbet tutan
gençler, gündüz olup eylemciler sokaklara döküldüğünde, balkona çıkıp eylemcilere el sallıyor bazen
de aralarına katılıp slogan atıyorlar. ’Bizden olmayan
birilerinin oturduğu ev ve sokak’ damgası yemek bugünlerde çok tehlikeli çünkü...
Bilindiği kadarıyla tarih, mesela Kudüs gibi, yüzyıllar
boyunca etnik-dini hınç ve öfkenin yol açtığı çatışmalara sahne olmuş Kobanê adıyla bilinen bir şehirden söz etmiyor. O halde bu şehrin IŞİD’in eline
geçmesi halinde başta Ankara olmak üzere bütün
şehirlerin düşeceği, otuz yıldır devam eden bir iç
çatışmayı sona erdirmek için bunca emek ve fedakarlıkla yürütülen çözüm sürecinin sona ereceği yolunda giderek yaygınlaşan kanaatin sebebini anlamak ve doğru bir siyasi teşhiste bulunmak gerekir.
PKK/PYD açıklamalarına bakılırsa, Kobanê’nin
düşmesi istenmiyor, ama IŞİD’e karşı mücadelenin dünya çapında bir mücadeleye dönüştüğü şu
günlerde IŞİD’le PYD saflarında mücadele edecek
‘yabancı’ bir güç de istenmiyor. Tampon bölge ve
uluslararası bir müdahaleye Kürdistan’ın işgali gözüyle bakılıyor. Buna peşmerge gücü de dahildir.
Rojava’nın savunulması için Barzani’nin eğittiği 3
bin civarındaki peşmerge gücünün Rojava’ya ve
dolayısıyla Kobanê’ye girmesi hala yasak. Diyelim
ki Türkiye koridoru açtı. Peki PYD bu 3 bin peşmergenin koridordan geçip Kobanê’ye gitmesine rıza
gösterecek mi, bu da belli değil.
İlginç olan şu ki, PKK/PYD ve peşmergeler Irak’ta
IŞİD’e karşı aynı cephede tam bir ulusal birlik ve dayanışma duygusu içinde omuz omuza savaşıyor.
Ama bu ulusal dayanışma PYD’nin elinde tuttuğu
bölgelerde yerini tek bir güce bırakıyor. Bu ulusal
güç ölüm kalım savaşına giriştiği Kobanê’de yanında savaşacak başka kimseyi istemiyor. IŞİD’le
Kürdistan Bölgesel Yönetimi sınırları içinde ve hatta Kerkük’te, Musul’da savaşmak ulusal bir savaş.
Ama aynı IŞİD’le Kobanê’de savaşmak tek bir örgüte havale!.
Kobane gariplikleri bununla da bitmiyor.
Suriye’de savaşacağım diye İran’la savaşı durduran
PKK, Kobanê’yi ve Rojava’yı IŞİD’e karşı daha iyi
savunmak için Türkiye’deki savaşı bitirmeye yanaşmıyor, tersine geçen yıl geri çektiği grupları yeniden
KASIM 2014
35
Öcalan’ın mahkeme savunmaları
duyulduğu andan itibaren, PKK’nin
ilk kurucularına sigaralarını tersten
yaktırıyordu. (Bakınız Aliza Markus,
Kan ve İnanç, İletişim yay.)
Türkiye’ye gönderdiğini bilhassa Avrupa-Almanya
medyasına ve birinci ağızdan deklare ediyor.
Kobanê düşmesin ve Kobanêliler yeniden ve güven
içinde yerlerine dönsün. Bu hepimizin arzusu. Ama
Kobanê direnişi PKK için bundan daha fazla bir anlama sahip. PKK tarihi iki paradigmaya işaret ediyor. İlki Türkiye’yle ilgiliydi ve Kürtleri sol-jakoben bir
anlayışla teritoryal bir bölgede ve tek başına yönetmek, yani Türk jakobenizmine benzer bir şekilde,
‘modern bir ulus inşa etmek’ anlayışına dayanıyordu. Türkiye herkesin ortak demokrasisi ve hukuku
yolunda sağlam adımlar atınca ve AK Parti Kürtler’in
ikinci partisi olmayı başarınca, bu paradigmayı ve
onu teminat altına alan silahlı mücadeleyi savunmak
zorlaştı. Ama zaten bundan çok daha önceleri, ve
AK parti’nin henüz siyaset sahnesinde olmadığı bir
zamanda, Öcalan İmralı’da ve yargılanırken bu ilk
paradigmanın ipini kendi elleriyle çekmiş, PKK’nin
önüne hak temelli bir mücadele anlayışını koymuştu. PKK bunu hiçbir zaman içine sindiremedi ve
içselleştiremedi. O tarihten bu yana PKK içindeki
siyasi kararsızlıklar, şüphe ve endişeler hiç bitmedi.
Sonra aynı paradigma Suriye’de yaşanan kargaşa
ortamında kantonlar adıyla yeniden gündeme geldi.
İddia aynıydı: Tek başına Kürtler’i yönetmek. Arap
Şammar aşiret liderinin eş başkan olduğu ve Esat’ın
maaşlarını ödediği Kantonlar Suriye’de çökerse, bu
tam bir trajedi olacak ve PKK/PYD’yi siyasi manada olumlayan geniş kitlelerin yeni bir travma yaşamalarına yol açacak. İlk travma, Öcalan’ın İmralı
savunmasıyla yaşanmıştı, çünkü o savunmalar ilk
paradigmanın iflas ettiğini gözler önüne seriyor,
36
KASIM 2014
PKK’nin ikinci paradigmasının bugün çökme tehlikesiyle karşı karşıya olması doğrusu ne dünyanın,
ne bölge ülkelerinin ve aslına bakarsanız ne de başka Kürt partilerinin umurunda. Ama bana kalırsa
bu çöküş Türkiye’nin ve Kürdistan
hükümetinin umurunda olmalı. Şu
an hiçbir karşılığı olmayan, PKK’ye
hayali silah bırakma tasarıları yerine, Ankara-Erbil asıl bu çöküşün engellenmesi için
Kobanê’ye dikkatle eğilmelidir. Çünkü bu çöküşten
en çok etkilenecek olan iki ülke Türkiye ve Bölgesel Kürt yönetimidir. Bu yazı kaleme alındığında,
Kürt ulusal birliğinin inşası için Mesut Barzani’nin
başkanlığında Duhok’ta bir toplantı gerçekleşmiş
ve taraflar kamuoyuna birlik mesajları verilmişti.
Kuşkusuz bu önemli bir gelişme ama bir anlaşma
zemini yaratıp yaratamayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Çözüm sürecinin muhatabı eğer
PKK/HDP ise, bu iki partiyi siyasi manada olumlayan milyonlarca insanın şu veya bu sebeple yeni
bir travma yaşamalarına Türkiye’nin de seyirci kalmaması gerekir. Şu çok iyi bilinmeli ki, ortada, doğabilecek travmanın faturasını Türkiye’ye çıkarmak
isteyen uluslararası bir koalisyon var ve Kürt siyaseti
bu koalisyonun her türlü desteğini alarak, yeni bir
atılım yapabileceğine inanıyor. HDP ve PYD liderleri
Kobanê’de çatışmalar sürerken Washington ve Avrupa merkezlerinde destek arayışına çıktılar. Ama
medyaya yansıyan haberlere ve bizzat bu liderlerin
yaptığı açıklamalara bakılırsa, elleri boş döndüler.
Döner dönmez de Ankara’da hükümetle yeni bir diyalog arayışına gidiler ve hiçbir engelle karşılaşmadılar. Bundan anlamamız gereken önemli bir husus
var ki o da şudur: Türkiye ayaklanma operasyonuna
rağmen, 34 kişinin hayatını kaybettiği bir kalkışmaya rağmen, demokratik zeminde kalmaya çok kararlıdır. Bu kararlılık her fırsatta vurgulanmaktadır.
Uluslararası koalisyonun ise, Kürt siyasi ve silahlı
hareketinden istediği somut bir şey var: Türkiye’ye
karşı savaşın yeniden başlaması...
Kobanê bahane edlerek grşlen eylemler daha farklı yorumlaması beklenrken, kardeş Mehmet
Öcalan aracılığıyla verdğ mesaj, zaten çok gerlml hale gelen ortamı tetkled. Öcalan her
yerde IŞİD’le mücadele edlmes gerekr dye mesaj yollarken, PKK medyası IŞİD’le mücadelenn
hükümetle mücadeleden geçtğn vaz eden manşetler ve yazılar kullandı. Bütün bunlar halkın
yanlış br algı etrafında toplanmasını sağladı ve HDP Lder Selahattn Demrtaş’ın açıklamasıyla
beraber nsanlar sokaklara dökülüp, ancak vandalzmle tanımlanablecek eylemlere grştler.
34 kişinin hayatını kaybettiği bir kalkışma provası,
aslında tamamen siyasi bir tercih. İnsanların sokaklara dökülmesini sağlayan şu ya da bu çağrılardan
ziyade -işin o kısmı oldukça teknik bir konu- ortada
olan hakikat, bir siyasi hareketin yaptığı yeni bir siyasi tercihi hem çözüm muhatabı hem kendi tabanı
nezdinde denemek istemiş olmasıdır. Türkiye’yi ve
kamuoyunu, ‘çözüm sürecinin geleceği Kobanê’ye
bağlı’ fikrine inandırmak istiyorlar. Ama bu o kadar
da kolay değil, hatta imkansız. Suriye’de savaşın ne
zaman sona ereceği belli değil, ama Türkiye AB’yle
müzakere eden bir ülke. AB’yle müzakere eden bir
ülkede ‘milli’ bir sorun, bir başka ülkenin iç savaşının
kaderine ya da kadersizliğine nasıl terk edilebilir?
Kürt siyaseti tersine bir arguman geliştirebilse ve
çözüm sürecinin başarılı olması Kobanê’ye de güç
katar inancıyla hareket edebilse ve mesela silahlı
güçlerini Türkiye’ye sevk etmek yerine, geri çektiğini ilan etmesi durumunda, Kobanê ve çözüm süreci
için, ortaya konulacak daha fazla taleplere hükümetin kapısını kapatması imkansız olurdu.
Kürtler’in tamamına yakını Kobanê’nin IŞİD’in eline geçmesini istemez. Ama çözüm sürecinin
Kobanê’ye bağlanmasına sadece hükümetin değil,
Türküyle, Kürdüyle en geniş manada Türkiye kamuoyunun da bir anlam vermesi zor; aynı kamuoyu ve
hükümet, çözüm sürecinin Kobanê’ye feda edilmesini de istemez. Bu ayrımı Kürt siyasetinin de görmesi gerekir. Kobanê düşerse Ankara düşer demek
doğru bir siyaset tarzı değil. Bir yandan Türkiye’den
koridor talep ediliyor, bir yandan tezkereye karşı
çıkılıyor, bir yandan da Türkiye’ye gerilla sevkiyatı
yapıldığı söyleniyor. Yani Türkiye’nin eli kolu önce
bağlanıyor; sonra bir siyasi hareketin, kendi yanlışları ve konjoktürü okuyamaması nedeniyle yaptığı
hataların sonucu olarak, o hareketin geniş tabanında, kimsenin istemediği yeni bir siyasi travma ya-
şama ihtimalinin ağır faturası, peşinen Türkiye’ye
kesiliyor: IŞİD’e yardım eden Türkiye algısı, insanları
daha Kobanê direniyorken bile, sokaklara döküyor
ve 34 insanın hayatına mal olan bir kalkışma provası meydana geliyor. Vicdanen söylemek gerekirse,
Türkiye bu algıyı ve bu kalkışmayı hiç hak etmiyor.
Bu gerçeği dünün ve bugünün devletini herkesten
iyi bilen ve tanıyan Öcalan’ın dahi görmediğine işaret eden bazı açıklamalar doğrusu umutsuzluğa yol
açıyor.
Sanki bugünlere gelineceğini biliyordu Abdullah
Öcalan. Bekaa’deyken ve Türkiye’ye getirildikten
sonra, uluslararası güçlerin Türkiye üzerine oynadıkları büyük oyunu boşa çıkarmaya hazır olduğu
ifade ediyordu. Çözüm süreciyle attığı adım, elbette
son derece önemlidir. Diyarbakır newroz alanında
geçen yıl okunan mektubu Kürt-Türk siyasi ittifakının ne kadar önemli olduğuna vurgu yapıyor, Misaki
Milli sınırlarının hep beraber korunması gerektiğini
savunuyordu.
Kobanê bahane edilerek girişilen eylemleri daha
farklı yorumlaması beklenirken, kardeşi Mehmet
Öcalan aracılığıyla verdiği mesaj, zaten çok gerilimli
hale gelen ortamı tetikledi. Öcalan her yerde IŞİD’le
mücadele edilmesi gerekir diye mesaj yollarken,
PKK medyası IŞİD’le mücadelenin hükümetle mücadeleden geçtiğini vaaz eden manşetler ve yazılar
kullandı. Bütün bunlar halkın yanlış bir algı etrafında toplanmasını sağladı ve HDP Lideri Selahattin
Demirtaş’ın açıklamasıyla beraber insanlar sokaklara dökülüp, ancak vandalizmle tanımlanabilecek
eylemlere giriştiler.
Çözüm süreci, Kürt-Türk siyasi ve sosyal ilişkileri
zarar gördü.
Peki Kobane kazandı mı? Türkiye kamuoyu
Kobanê’ye yardım konusunda şimdi daha istekli mi
acaba? Soruya cevabı okurlara bırakıyorum..
KASIM 2014
37
İÇ POLİTİKA
ÇÖZÜM SÜRECİNİN İDEOLOJİK MIZIKÇILARI
Doç. Dr. Ahmet Erkan KOCA
SDE Savunma ve Güvenlik
Programı Koordinatörü
uzun yılların oluşturduğu, halkın neredeyse her kesimini bir biçimde ilgilendiren büyük sorunlara her
ne şekilde olursa olsun ideolojik etkiden yeterince
arınmadan yaklaşıldığında, varolan sorun çözülmediği gibi mecra değiştirerek ana meselesinden sapma tehlikesi içerir. Bu tehlikeden uzak durmak için
ısrarla çözüm sürecini ideolojikleştirerek -isteyerek
ya da istemeyerek- çıkmaza sokan kesimleri tanımak ve ne yapmaya çalıştıklarını anlamak gerekir.
Kimdir bu kesimler?
Burada ilk olarak BDP’yi ele almak gerekir şüphesiz. BDP, seküler bir politik görüşe ve sol geleneğin
farklı çizgilerinden beslenen bir ideolojik öngörüye
sahip, radikal unsurlar içeren, modern demokrasilerin ‘uç’ diye nitelediği bir konumda yer alan, bölgesel bir parti hüviyeti taşıyor. Aşağıdan yukarıya bir
siyasal süreci kendi içerisinde işletiyormuş gibi görünse bile aslolarak bu görüntünün yarattığı korunaklı alanı kendi ideolojik bakış açısının tabanda kabul görüp derinleşmesi için bir fırsat olarak kullanan,
aslında yukarıdan aşağı ve elitist işleyişini tersten bir
kılıfla toplumsal bir mücadeleye dönüştürebilen bir
ince siyasete sahip. Dinle ve inançla bir sorunu yok
esasında ama bir biçimde buna açık bir duruş sergilediğinde bu durumun, kavgasını verdiği siyasal
mücadelenin içini dolduran ideolojik argümanları
zayıflattığını ve asıl gücünü aldığı bölgesel zemini
kendi elleriyle yok ettiğini biliyor. Bunu bildiği için
dine karşı ‘saygılı bir mesafe’den ancak solun sınıfsal kurgusunun yarattığı mücadele gücüne daha
çok yaslanarak ‘şiddet’e her an sapabilecek bir radikalliği meşru bir siyasal söyleme dönüştürmenin
mücadelesi içerisinde.
Ç
özüm süreci aslolarak Türkiye’nin her yerinde, ideolojilerin bir süreliğine askıya alınarak,
ölümlerden yorulmuş, silah seslerinden söylediği duyulmaz olmuş insanların hüsn-ü kabulüne
dayanan, daha çok demokrasi, daha çok özgürlük
ve refah isteyen bir toplumun prangalarından kurtulmak için ortak paydada buluştuğu, gücünü toplayarak ileri doğru yaptığı bir hamleydi. Bu, paslı bir
vidaya ilk hareketi vermek kadar zordur ama vida
bir kez oynatıldığında artık geriye dönüş yoktur. İhtiyatlı yaklaşanlar, sürecin başarısızlıkla sonuçlanacağına kâni olanlar ya da bölüneceğiz endişesinin
yarattığı tedirginlikle saldırganlaşanlar dahi başarıya
38
KASIM 2014
ulaşma ihtimalinin olduğunu hesaba katarak, kendi kendilerine itiraf edemeseler de içten içe bunun
olumlu sonuçlarının yarattığı hoşnutluk halini duyarak hareket ettiler. Bu anlamda genel bir olumlu havadan, memlekette uygun bir iklimden söz etmek
mümkün.
Buna karşın bir kesim var ki bu sürecin asıl ortaya
çıkma nedeni olan sorunlardan kurtulmaktan çok
kendi ideolojisinin yaşadığı güç kaybının endişesini
taşımakta, Kürt halkının acılarından kurtulmasından
önce iktidara duyduğu öfkeyi bu süreci fırsat bilip
bu vesileyle ortaya koymaya çalışmakta. Bu gibi
Ayrılıkçı mı? Aslında hayır, ama bu ihtimalin düşünülmesinin yarattığı tekinsizlikten güç devşirebilme
potansiyeline sahip... Kürt halkı arzuladığı gibi bir
hayata kavuştuğunda bu durum Partinin geleceğini daha güçlü kılar mı şüpheli. BDP aslında bu
gibi çelişkilerin partisi. İbrahim Güçlü’nün ifadesiyle ‘BDP, ne Kürt ne de Türkiye partisi’. Sekülerliği
ve dine olan mesafeli tutumu, politik alanını aslında
‘içerideki’ Kürtlerle sınırlı tutmasına yol açıyor ve bu
da onu büyük bir Kürt davasından çok büyük bir
sol-seküler mücadelenin içine sürüklüyor ve tabi
böylelikle çelişkilerine bir yenisini daha eklemiş oluyor. Seçim barajının kalkması, kadının siyasette eşit
temsil edilmesi, ekolojik sorunlar gibi alanlarda kay-
Artık şunu biliyoruz ki her
kim Kürt halkının bitmeyen
acılarından ve çilesinden
kendi ideolojisine güç
devşirmeye çalışırsa sürecin
dışında kalıp etkisizleşiyor.
Bu durum, hem Kürt hem de
Kürt olmayanlar için ayrım
yapmaksızın aynı şekilde
işliyor. Kürtler üzerinden
solculuk yapmanın süreci
nasıl da başka bir mecraya
çektiğini görmemizi sağlıyor.
gılar taşıyor ama bütün bunlar aynı zamanda onun
ideolojik olarak kendini meşrulaştırarak dünyevi bir
ahlak oluşturmasına ve bu sayede arkasındaki kitlenin politik olarak kendini yeniden üretebilmesine de
imkan sunmuş oluyor. Başka bir deyişle, parti asıl
gücünü aldığı enerjiyi kayıp yaşanmaksızın ideolojik
bir mecraya sokabilmek için bütün bunlara ihtiyaç
duyuyor. Çözüm süreci ise sürekli olarak bunu yapabilmesini engelleyici bir etkiyle aslolan üzerinden
dönüyor, dönmesi gerekiyor. Bu nedenle BDP çözüm sürecinde içten içe bir sarsıntı yaşıyor aslında;
çünkü sol üzerinden inşa ettiği hareket içinin boşalması tehlikesini beraberinde getiriyor. Sürekli olarak
‘mızıkçı’ gibi davranıyor.
Bu boşluğun oluşma ihtimalinden kendisine hareket alanı bulan çok farklı ideolojik kesimler ve güç
merkezleri kendini gösteriyor. Bu bazen Kandil oluyor, bazen hükümetle başkaca hesapları olan Kürt
meselesini de bunda kullanan kesimler, bazen de
muhalefetteki diğer partiler. Bu açıdan ilginç bir
başka grup olarak, kendini ateşe atmaktan çekinmeyen, biraz da ‘anticiliği’ne hareket alanı bulamayarak Kürt meselesini bunun için uygun bir zemin
yapan bir sol/sosyalist entelektüel kesimden söz
etmek gerekir. İçinde anlı şanlı (duayen mi deseydim!) gazetecilerin, akademisyen ve Marksist gelenekten gelen siyasi figürlerin yer aldığı bu gruptan
kişiler Kürt olmamalarına karşın Kürt meselesinin
alemdarlığını yaparak, Kandil’e kadar giderek me-
KASIM 2014
39
sela, kendilerini ne denli ortaya koyduklarını gösterip etki güçlerini arttırmaktalar ama bunu gerçekten ‘öteki’nin, sesi kısılmış, ezilmiş ve baskı altında
kalmış olanların acısını kendi üzerinde hissettikleri
için mi yoksa bu durum iktidara duydukları öfkeye
ve romantik sol arzulara iyi geldiği, uygun bir kanal
açtığı için mi yaptıkları şüpheli. Bu küçük fark, sanıldığından büyük bir öneme sahip alında...
Şüpheli, çünkü iyi biliyoruz ki bugüne gelinceye kadar ülkenin hemen her döneminde devletin baskı
ve zulmüne maruz kalan, makbul bulunmayan kesimler oldu, olmuştu. Dindarlar, ülkücüler, solcular,
komünistler vs. listede ilk akla gelenler. Bu aydınların dindarlar ya da ülkücüler için benzer bir tavır
gösteremediklerini de yakın tarihten biliyoruz. Gösteremediler, çünkü onlar ya ‘faşist’ti ya da kendi iradeleriyle kapanmayan, erkek egemenliğinin uzantısı
‘başörtülüler’. İnsanların kendilerini nasıl adlandırdıkları, neleri talep ettikleri kadar bu durumların
özgürlükler, ilkeler, evrensel değerler gibi açılardan
değerlendirilmesi de gerekmişti. Bir kez daha ideolojileri her şeyin önüne geçmişti aslında -mızıkçı
bir çocuk gibi istemezlik içinde ve şımarıktılar- tıpkı
bugün olduğu gibi. Belli ki bu kesimin kendini ortaya koyup gerekli entelektüel katkıyı verebilmesi için
mağdur ya da mazlum olmak yetmez, sol düşünceye uyumlu bir ezilen psikolojisi içerisinde olması da gerekir. Bu yoksa ezilenin yanında olmaktan
40
KASIM 2014
kolaylıkla muktedire karşı çıkma
safhasına geçilir ve tabii yeniden
devrim sabahı beklenir.
bu düşünceye göre kurulacak bir düzende Kürtlerin
bu ideolojiye katkı vermesi umuduyla yaşamak güzel belki ama süreç açısından pek hayırlı değil.
Entelektüel zihin, birbiriyle ilgisiz
gibi görünen meseleler arasında
bağlantı kurma gücüne sahiptir
ve yüceltilmesi biraz da buradan
gelir ama aynı yeti aynı zamanda
konuları birbiriyle bağlantısız kılabilme becerisi de içerir. Esas niyeti, düşünsel bir söylem içinden
geçirerek ideolojik yanlarını incelikle örtük hale getirip herkesin
kolay kabul edebileceği bir hale
de getirebilir. Gerçek anlamda
düşünce, muhaliftir. Neye karşı?
Gerçek manasıyla hür düşüncenin ortaya çıkmasını engelleyen
her şeye ve herkese karşı... Bunun da başında iktidar gelir çünkü o, elindeki güç aygıtları ve iktidar
araçlarıyla ilk şüphelidir. Ancak bu düşünsel muhalif
tavırla ideolojik karşıtlığı ayırmak gerekir. Birincisi tamamen düşünseldir ve amacı düşünsel alanı özerk
ve özgür kılabilmektir ama ikincisi, bilinçli ya da bilinçdışı bir biçimde karşı bir iktidar ve baskı altına
alma mücadelesidir. Bunun ilk şüphelisi ise entelektüellerdir.
Çözüm süreci, pek çok ezberi bozduğu gibi perde
gerisindeki farklı yüzleri görmemizi de sağladı. Buradan hareketle artık şunu biliyoruz ki her kim Kürt
halkının bitmeyen acılarından ve çilesinden kendi
ideolojisine güç devşirmeye çalışırsa sürecin dışında kalıp etkisizleşiyor. Bu durum, hem Kürt hem de
Kürt olmayanlar için ayrım yapmaksızın aynı şekilde
işliyor. Kürtler üzerinden solculuk yapmanın süreci nasıl da başka bir mecraya çektiğini görmemizi
sağlıyor. Özgürlükler ve demokratik yaşam yaygınlaşıp derinleştikçe ideolojiler ve yıllar yılı hayata
belli ideolojik pencerelerden bakmış kişilerde hep
bir ‘istediğini alamamışlık’ psikolojisinin oluştuğunu gösteriyor. Aynı şeyi yelpazenin karşı ucundaki
Türk milliyetçiliği için de söylemek mümkün. Antici bir söylemle kendi ideolojik dayanaklarını tahkim
etme arzusu işe yarar gibi gözükse bile bu geçici
bir durum. Sonucu konforlu bir yerden bekleme
arzusunun dışavurumu sadece. Sonuç olumlu ya
da olumsuz olsun hiç fark etmez, her iki durumda
da sanılanın aksine bu dönemde kendi ideolojisine çalışanların kaybedeceği muhakkak çünkü yeni
dönemde eski yapıya göre tanımlanmış ideolojiler
kaçınılmaz bir ayak bağı ve demokratikleşmeyi kesintiye uğratan birer engel gibi görünecek.
Kürt meselesinin, bütün zihinsel varoluşunu karşıtlık
üzerine kurmuş ve seçkinci çevrelerde kendisini aydın olarak kabul ettirmiş bir zümrenin küllenen seküler solcu arzularına iyi geldiğine şüphe yok ama
bu işte en büyük zarar verme gücü olanlar da onlar.
BDP’nin ideolojik çıkmazlarına ‘çıkar yol’ gösterme
görevini kendi kendilerine iş edinen bu kesim, iyi
bildiklerini sandıkları, muhafazakârlarla mücadele geçmişlerinden edindikleri tecrübeleri ve öfkeyi
yeniden üreterek Kürt hareketi üzerinden hayata
geçirme peşinde. Ama bunu, çözüm sürecinin zorunlu olarak dayattığı ideolojilere mesafeli bir yerden
yapıyor gibi görünmek gerektiğinden incelikle ve iktidar karşıtlığı üzerinden yapmak zorundalar. Lisan-ı
halleriyle her fırsatta, ‘Kürtleri en çok biz anlıyoruz,
onlara en yakın biziz’ demek istiyorlar ve bu, Kürtlere de iyi geliyor belki ama bununla yakınlaşmak
isteyen geniş kesimlerin önünü keserek fayda kadar
zarar da veriyorlar. Zira Kürtleri en iyi sol düşünce
savunucularının anladığına inanarak çözüm sonrası
Sağdan ya da soldan örtülü ve incelikli bir şekilde ideolojik olanı memleket yararına olan yegâne
yolmuş gibi göstermeye çalışarak çözüm sürecini
çıkmaza sokanlar aslolarak çözüm süreciyle görünür olan kendi ideolojik çıkmazlarına çözüm arıyor
gibiler. Çözemedikleri ölçüde de şiddet ve sert mücadele şirin gözüküyor gözlerine belli ki. Soldakiler,
iktidarın siyasal alanı baskı araçlarıyla tuttuğunu ve
buna karşılık sokakta siyasetin onurlu bir hak savaşı olduğunu düşünen bir romantizmle, sağdakilerse memleketin geçmişte olduğu gibi bir karışıklığa
düşmemesi için kan tükürüp kızılcık şerbeti içiyor
gibi görünüp büyük bir fedakârlıkta bulunduklarını
düşünen avuntusunun ötesinde çözüm süreci, iktidar partisini ya da Kürt halkını aşan bir bakışı ve
ideolojinin dar alanına hapsolmayan bir zihnî dönüşümü dayatıyor. Bu yüzdendir ki bu sürece yön
verenlerin her ne şekilde ve nedenle olursa olsun
geçmişte ‘militanca’ bir tecrübe yaşayanlar arasın-
Kürt meselesinin, bütün
zihinsel varoluşunu karşıtlık
üzerine kurmuş ve seçkinci
çevrelerde kendisini aydın
olarak kabul ettirmiş
bir zümrenin küllenen
seküler solcu arzularına iyi
geldiğine şüphe yok ama bu
işte en büyük zarar verme
gücü olanlar da onlar.
dan olmamasında büyük fayda var. Aksi takdirde
siyaseten tıkanılan her fırsatta şiddeti ‘meşru’ bir
siyasal araç gibi görme tavırlarını değiştirmeleri oldukça zor. Geçmişte ne yaşadılarsa yaşadılar, elbette çekilen acılara saygı duymak gerekse de, yeni
bir dönem için bu insanların icracı birimlerden kendi
istekleriyle geriye çekilmeleri şart.
Güneydoğu sokaklarında tırmanan şiddet sanılanın
aksine çözüm sürecindeki aksaklıklardan ve iktidarın baskı araçlarından değil, Kürt halkının baskıdan
kurtulup haklarına kavuştukça kendi siyasal gücünün farkına varmasından ve bunun verdiği sokağa
taşan coşkunluktan biraz da. Tıpkı Bask bölgesinin
bağımsızlığı için 1968’den itibaren silahlı mücadele
veren ETA’nın da etkisiyle 1979 yılında hükümet tarafından bu bölgede yaşayan yaklaşık iki milyon kişiye önemli ölçüde özerklik tanınmasına rağmen silahlı mücadeleyi daha da arttırıp tam bağımsızlık için
mücadele etmeye devam edilmesinde olduğu gibi.
Bazen özgürlüklerin artması tam bağımsızlığa daha
fazla özlem duyulmasına neden olur ama Güneydoğu’daki durum bereket versin ki Bask’takinden
farklı. Birincisi Bask, kişi başına düşen 30,880 dolarlık gelirle İspanya’nın en zengin bölgesi olmasına
rağmen Franco gibi bir diktatörün baskısı ve zulmü
altında 30 yıl inlemiş, zenginliğini ve özgürlüğünü
yitirmiş bir yer. İkinci ve belki daha önemlisi ise tarihsel olarak zaten özerk bir geçmişten gelmekte
olması ve Bask’a özerkliğin müzakere yapılmadan
Bask için mücadele veren güçleri dışarıda bırakmak
için verilmiş olmasıdır. Türkiye’de daha farklı bir süreç işliyor. Politik düzeyde işlemez gibi gözüktüğü
zamanlarda bile içten içe, zihinlerde ve gündelik
KASIM 2014
41
İÇ POLİTİKA
hayatın sokak aralarında bir şekilde işliyor. Solun
kültürel alandaki hegemonik baskısını siyasal alana taşıyamamasından kaynaklanan öfkeli muhalif
enerjinin Kürt hareketi ve bağlantılı sokak eylemleri
üzerinden kendini dışa vurması aynı anda gerçek
anlamda solun gerilemesine ve sanılanın aksine
-kapsayıcılıktan çok- radikalleşmesine ve yıllarca
sesi kısılmış olan Kürt halkının bu kez de başkalarının ağzıyla konuşmasına ve esas meselesinin farklı
bir mecraya sapmasına neden olmaktadır.
ya ulaşabilmesi için kendi içinden yeni fikir, kanaat
ve siyaset önderlerini çıkarması, tıpkı Mitchell’in
getirdiği ilk ‘müzakereleri şiddet olayları yüzünden
sonlandırmama’ ilkesinde olduğu gibi her türlü şiddete rağmen ‘inadına’ bir ısrarla süreci sürdürme
cesareti gösterecek bir siyasal liderlik son derece
önemlidir. Bu liderlik sadece iktidar partisine değil
her siyasal organizasyona düşen bir sorumluluktur
aslında ve birilerinin ideolojik rezervlerinin bu liderliğe gölge düşürmesine izin vermemek gerekir.
Kuzey İrlanda’daki 25 yıllık çatışma sürecinin barış
anlaşmasıyla bitmesi sürecindeki kilit isim olarak
bilinen Amerikalı senatör George Mitchell, ‘Her çatışma kendine özgüdür, hepsinin koşulları farklıdır.
Hepsine uyan tek bir formül yoktur. Hepsi kendi
tarihi bağlamında kendi özgünlükleri üzerinden değerlendirilmelidir.’ İdeolojik yaklaşımlar, en çok bu
tarihi bağlamın ve özgünlüğün yitirilmesine, varolan
durumun illa ki kafalardaki politik şablona uydurulmaya çalışılmasına neden oluyor. Kürt meselesi,
ne Kuzey İrlanda, ne de Bask’a benzer. Kendi tarihsel koşulları içerisinde, kendi özgünlükleri olan,
üzerinde bağsız ve bağımsız bir dikkat gösterilmesine ihtiyaç duyulan bir konu... Bu durumun, ‘eski
tüfekler’in eskimiş görüşlerine egemenlik alanı kılmak büyük bir hatadır ve çözüm sürecinin başarı-
İyimser olmamız için Kuzey İrlanda güzel bir örnek
aslında. Son sözü yine Mitchell’e verelim bu yüzden:
42
KASIM 2014
Barışı ve barışın getireceği faydaları görene kadar, insanları müzakere konusunda ikna etmenin
gerçekten zor olduğunu düşünüyorum. Kuzey
İrlanda’da da müzakerelerin başarıya ulaşamayacağına dair bir inanç vardı. Barış anlaşmasına ulaşmamızdan bir hafta öncesinde, Kuzey İrlanda’da
yapılan kamuoyu yoklamaları halkın önemli bir bölümünün müzakerelerin başarılı olacağına inanmadığını ortaya koymuştu. Bu çok zor bir durum…
Bu yüzden politik liderliğin güçlü, cesur olması ve
şüphelere rağmen müzakerelere devam etmeleri
gerekir (16 Ocak 2013 tarihli Mahmut Hamsici röportajından. www.bbc.co.uk).
REHİNE KURTARMA VE
ALGI OPERASYONLARI
KOBANİ PROVOKASYONU İLİŞKİSİ
Bülent ORAKOĞLU
SDE Başkan Danışmanı
I
ŞİD’in elinde rehin tutulan Musul konsolosluk
görevlilerinin sağ salim başarılı bir MİT operasyonu ile kurtarılması, Türkiye’nin güçlü ve büyük
bir devlet olduğunun en önemli göstergesidir. Eski
Türkiye’nin, dış politika ve istihbarat alanlarında
Batı’ya olan bağımlılığı yerini, Yeni Türkiye’de, ülke
menfaatleri ve ulusal güvenliğimiz açısından, Orta
Doğu’da ve dünyada inisiyatif alabilen, üzerinde
oyun kurulan bir ülke statüsünden oyun kuran ülke
statüsüne geçen, Orta Doğu’da IŞİD terörü ve vahşetinin elinden 49 vatandaşını burnu kanamadan
kurtarabilen, stratejik akla ve güce sahip dünyada
sözü geçen büyük bir devlete bırakmış görünüyor.
Hatırlanacağı üzere, ABD Başkanı Obama’nın Irak
ve Suriye’de, IŞİD ile mücadele stratejisinin temel
noktasını teşkil eden “çekirdek koalisyon’dan”
Türkiye’de “uzak durma ve operasyonlara sınırlı
destek verme” yönünde bir karar alınmıştı. Örgütün
elinde rehin bulunan diplomat ve sivillerin hayatlarının riske girebileceği endişesi, ulusal güvenliğimize yönelik tehdit oluşturabilecek diğer çekinceler,
ülke ve bölgesel çıkarlar birlikte değerlendirilerek bu
yönde bir dış politika stratejisi belirlenmişti.
Türkiye, Musul Konsolosluğu’nun, IŞİD tarafından
ele geçirilerek aralarında üç çocuğun da bulunduğu 49 diplomat ve sivilin rehin alınması sonrasında vatandaşlarımızın burnu dahi kanamadan sağ
salim kurtarılmaları amacıyla uluslararası camia ile
birlikte, arka kapı diplomasisi de devreye sokularak, devletin üst katlarının birlik ve beraberlik içinde
yaptığı taktiksel çalışmalar sayesinde dünya ülkeleri
ve istihbarat servislerinin de takdir ve övgüyle söz
ettiği başarılı bir operasyonla rehineler kurtarılarak
Türkiye’ye getirilmişti.
KASIM 2014
43
mel işbirliği ve koordinasyon, IŞİD ile ilgili haberlere konan yayın yasağına
sağduyulu medya organlarının riayet etmesi, kaçırılan Konsolosluk görevlileri ve sivillerin ailelerinin
yetkililerin verdiği direktiflere harfiyen uymaları,
büyük bir gizlilik ve hassasiyet içerisinde yürütülen operasyonun başarı
ile sonlandırılmasının en
önemli parametreleriydi.
Rehinelerin tümünün sağ salim kurtarılması konusunda, yetkililerin haklı olarak gösterdiği hassasiyet
ve arka kapı diplomasisinin olumlu sonuçları, Sinyal
istihbaratı ve elektronik izlemenin yanı sıra ajanların
verdikleri bilgiler, rehineleri elinde tutan IŞİD militanlarının bütün hareketlerinin sağlıklı olarak izlenebilmesini sağladı.
Bu sayede rehinelerin tutulduğu mekanın, zaman
zaman yer değiştirmeler dahil bilinmesine rağmen,
özel timler kullanılarak yapılacak nokta bir operasyonla rehinelerin kurtarılması ihtimali en son seçenek olarak düşünüldü. Zira Türkiye bu tür nokta
operasyonlarda rehinelerin can güvenliğinin tehlikeye girebileceği endişesi ile askeri bir operasyona
sıcak bakmadı. Bu nedenle yumuşak güç stratejisi
ve taktikleri çerçevesinde sivil ve insani diplomasi
devreye sokularak, Kuzey Irak’ta Sünni Arap aşiretleri ile irtibat kuruldu. Bölge’de köklü, etkin, iyi bir
temas ağı nedeniyle bütün ilişkileri çok iyi bilen MİT,
bu ilişkileri ustalıkla yönlendirerek neticeye ulaştı.
Rehinelerin sağ salim kurtarılması amacı ile Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, MİT, Genelkurmay
Başkanlığı ve Emniyet arasındaki özlenen mükem-
44
KASIM 2014
IŞİD’in konsolosluk baskınından bir gün önce 10
Haziran’da rehin aldığı 32
Türk kamyon şoförünü 3
Temmuz’da yine benzer
bir istihbarat operasyonu sonucu bırakması 49
konsolosluk rehinesinin
de bırakılabileceğine yönelik yorum ve beklentilere neden olmuştu. IŞİD’in zaman zaman konsolosluk rehinelerini de serbest bırakacağı yönünde,
Türkiye’yi oyalamaya yönelik psikolojik harekât olduğu anlaşılan, asparagas haberlerin medyada yer
alması da ilginçti.
Zira karşımızda sosyal medya platformlarını ve ‘cihadist’ propaganda yöntemlerini çok iyi kullanan ve
bu sayede 40 ülkeden örgüte katılımları sağlayan,
Orta Doğu’daki dengeleri altüst eden, rehin aldığı
insanları toplu olarak katleden veya kafa kesme eylemleri ile Batı’da ve dünyada İslamofobi’yi körükleyen cinayet mekanizması esrarengiz bir örgüt var.
Türkiye, son yıllarda, Afganistan’da, Suriye’de ve
Irak’ta bir dizi rehine kurtarma operasyonları yapmış,
tecrübeli bir ülke statüsünde bulunuyor. Tamamen
yerli ve milli, yumuşak güç stratejisi ve taktikleri çerçevesinde başarı ile gerçekleştirilen, rehine kurtarmaya yönelik istihbarat operasyonları, Yeni Türkiye’nin
ve MİT’in yüzünü ağartacak, imajını parlatacak seviyede, dünya ülkeleri ve gizli servislerinin takdir ve
övgülerini kazanmış görünüyor. Yeni Yasa’nın, 4-d
maddesi ile MİT’e dış operasyon yetkisinin verilmesi
şüphesiz bu başarılı istihbarat operasyonunun en
önemli halkalarından birine işaret ediyor.
Musul’da başkonsolosluk binasında rehin alınan
diplomatlar ve aileleri 101 gün “esir” hayatı yaşadılar. Onlara bu muameleyi reva görenlerin amacı da
muhtemelen siyasi bir sonuç elde amacına yönelikti.
Rehinelerin IŞİD’in elinde olduğu sürece, Türkiye’nin
Orta Doğu’da inisiyatif almasının engellenebileceği
düşünülmüş olabilir. Ancak Türkiye’nin IŞİD üzerinde
çok etkili olan Kuzey Irak’taki Sünni aşiretleri devreye
sokmasının ve IŞİD’in Türkiye ile çatışmayı göze alamamasının rehinelerin serbest bırakılmasında önemli
bir rol oynamış olduğu anlaşılıyor.
Rehine olayı, AK Parti iktidarını antidemokratik bir
şekilde yıkmak için halkı kışkırtarak sokak terörü yaratan geziciler ile 17-25 Aralık darbe girişiminde bulunan paralel yapı unsurlarını ve dış destekçisi medyayı da heyecanlandırmıştı. IŞİD’in elindeki rehinelerin tamamının veya bir kısmının IŞİD tarafından infaz
edilmesi ihtimalini güçlendirecek şekilde dezenformatik ve asparagas haberlerle uluslararası ve yerel
kamuoyunda Türk-Kürt ittifakı ve çözüm sürecini de
hedef alan yeni algı operasyonları ve propaganda
yöntemleri devreye sokulmuştu. Türkiye aleyhindeki
uluslararası ve yerel asparagas propagandalar bu
kez Orta Doğu üzerinden Kürtleri sokağa dökmeyi
amaçlıyordu.
Bu amaçla faaliyete geçen iç ve dış şer odakları,
IŞİD’in elindeki rehinelerin uzak-yakın akrabaları ile
irtibat kurarak IŞİD aleyhinde tepki vermeleri konusunda zorlamalara başvurdu. Oysa iktidar, rehinelerin hayatını tehlikeye atacak söylemlerle IŞİD’çilerin hedef alınmasını önlemek amacıyla yayın yasağı
getirmiş, rehine yakınlarını da bu konuda uyarmıştı.
Yetkililerce, Musul’da rehin alınan konsolosluk görevlilerini kurtarma operasyonunun, MİT Dış Operasyonlar Daire Başkanlığı’nca tamamen yerli bir
operasyon olarak yürütüldüğü ve rehineler için herhangi bir fidye ödenmeyerek, bırakılmaları karşısında herhangi bir şart kabul edilmediği açıklanırken,
IŞİD’e yakın haber kaynaklarında ise Türkiye’nin
İslam Devletini dolaylı yollardan tanıdığı iddialarına
yer verildi.
Belli ki en üst düzey gizlilik kuralları içerisinde yürütülen, yumuşak güç stratejisi ve taktiklerinin uygulandığı dünya’nın parmak ısırdığı bu başarılı operasyonun detayları ve sırlarını uzun süre öğrenemeyeceğiz. Bu durum, AK Parti’yi antidemokratik
yollardan iktidardan uzaklaştırmak isteyen iç ve dış
32 vatandaşın katledlmelerne sebep olan,
açıklamalarıyla sokağı tahrk ederek terörze
eden syaset mekanzmalarının temslcler,
kamu düzennn bozulmasını teşvk, yağma ve
yıkımlardan vcdan olarak sorumlu oldukları
kadar hukuk olarak da sorumlu olduklarından
haklarında gerekl yasal şlemler aclen
yapılmalıdır. Ayrıca Koban’dek yen gelşmeler
karşısında, Türkye’nn ç ve dış düşmanlarının
muhtemel yen provokasyonlarına karşı ön
alıcı tedbrlern hayata geçrlmes de mll
güvenlğmz açısından elzem görünüyor.
şer koalisyona ve kontrollerindeki yazılı ve görsel
medyaya, Türkiye aleyhine kara propaganda, asparagas haber ve uydurma iddialarla yeni algı operasyonları yapma fırsatı sunmuş gibi gözükmektedir.
Batı’lı ülkelerde özel yetiştirilmiş rehine kurtarma
timlerinin yaptığı operasyonlarda rehinelerin hayatlarını kaybettiği olaylarda bile yetkililerin verdiği bilgilerle yetinilmesi karşısında, Türkiye’de 49 rehinenin
IŞİD gibi kafa kesecek derece vahşet sergileyen bir
terör örgütünün elinden sağ salim kurtarılmasında bile hükümeti zor durumda bırakmak amacıyla
rehinelerin hangi pazarlık veya tavizler karşılığında
bırakıldığına yönelik milli güvenliğimizi ve iç barışı
dahi tehlikeye düşürebilecek asparagas haberler,
dezenformatik köşe yazıları ve hayali iddialar iç ve
dış kamuoyunun gündemine taşınmıştı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu için
ABD’ye hareketinden önce yaptığı açıklamada,
IŞİD’le, takas yapılıp yapılmadığı hakkındaki soruya,
“Takas var ya da yok! Önemli olan 49 vatandaşımızın kurtarılmasıdır. Velev ki takas olsa bile 49 vatandaşımızın karşılığı hiçbir şeyle değişilmez.” cevabını
vermesi, IŞİD militanları ile takas yapıldığı yorumlarına neden olmuştu. Bu kez kimlerin takas edildiğine
yönelik tezvirat başlatılmıştı.
Niğde’nin Ulukışla ilçesinde bir polis ile bir astsubayın şehit olması, bir vatandaşımızın da ölümü ile
sonuçlanan terör saldırısını gerçekleştiren El Kaide
bağlantılı IŞİD üyesi oldukları iddia edilen üç teröris-
KASIM 2014
45
nünde Türkiye genelinde yayılan AK Parti/IŞİD yakınlığını vurgulamak amacı ile ortaya atılan psikolojik
harekâtın yalan ve hayal mahsulü olduğu kurtarılan
konsolosluk görevlilerinin medyaya yaptığı açıklamalardan anlaşıldı. Üstelik IŞİD militanlarının Musul
Başkonsolosu Öztürk Yılmaz’a, katlettikleri ABD’li
gazetecilere giydirdikleri turuncu giysiyi giydirip
başına silah dayayarak Türkiye aleyhine konuşması için birkaç kez tehdit ettikleri, ancak kahraman
Başkonsolosun ölüm tehditlerine rağmen, ‘ülkem
aleyhine konuşmam’ diyerek direnmesi TürkiyeIŞİD işbirliği iftirası ve yalanını bir kez daha gözler
önüne serdi.
tin 49 rehineye karşı takas edildiği haberleri teröristlerin cezaevinde olduklarının anlaşılmasıyla fos çıktı.
Bu kez İngiliz Times, Türkiye 49 rehineyi, 180
IŞİD’liyle takas etti haberini kamuoyu gündemine
taşıdı. Haberi İngiliz yetkililerine soran BBC “itibar
edilebilir” yorumunda bulundu. Takas edilenler arasında İngiliz, Fransız ve Belçika vatandaşlarının da
bulunduğu haberde öne sürüldü.
Yenişafak yazarı ve Ankara temsilcisi Abdülkadir Selvi
köşe yazısında, işin perde arkasını araştırdığını, IŞİD
için çok ama çok önemli olan birkaç ismin takasta
kullanıldığını tespit ettiğini, bu durumun MİT’in çok
önemli bir operasyonel başarısı olduğunu, her türlü
imkân devreye sokulmadan, böylesine muazzam bir
başarının elde edilemeyeceğini yazmıştı.
ülkelerine geri getirilmesi, büyük ve güçlü bir devlet
olmanın olmazsa olmaz şartıdır. Rehine kurtarma
operasyonunun büyük bir gizlilik içinde yürütülmesi,
Başbakan Davutoğlu’nun operasyonla ilgili bilgilerin
gizli kalacağını, ayrıntıları sadece üst düzey yetkililerin bileceğini özellikle açıklaması, gayet samimi ve
devlet sırları ile alakalı bir durumdur. MİT’in rehine
kurtarma stratejisi ve taktiklerini dost-düşman herkese açık etmesi, istihbaratın doğasına ve kurallarına aykırı bir duruma işaret eder.
2009 yılında Afganistan’da gerçekleştirilen operasyonda Taliban’ın eline esir düşmüş olan çavuş Bergdahl karşılığında, ABD 10 yıldır Guantanamo’da
tuttuğu 5 Taliban liderini serbest bırakmıştı. ABD
kamuoyu sadece birkaç kez, serbest bırakılan Taliban liderlerinin kendilerine karşı eylem yapıp yapmayacağı konusunu sorgulamışlardı.
IŞİD’in 49 rehineyi neden bıraktığına yönelik en gerçekçi yorum Cambridge Üniversitesi ve Dış Politika
Merkezinde araştırmacı olan Ziya Meral’den gelmiştir. Daha önce başka rehineleri ekran karşısında öldürebilen bir örgütten 49 kişiyi sağ salim, askeri bir
operasyona girmeden kurtarmanın başarı olduğunu
dile getiren Meral, hiçbir ülkenin rehine ve istihbarat
operasyonlarının detaylarının açıklanmadığına dikkat çekerek, bunun nedenleri arasında başka fidye
olaylarına neden olmamak, güvenlik birimlerinin çalışma şekil ve yöntemlerinin ortaya çıkmaması gibi
hususların sayılabileceğini ifade etmiştir. Meral’e
göre, bölgedeki en büyük Müslüman ülkelerden biri
olan Türkiye’nin diplomatlarının rehin tutulması ile
Batı’lı rehinelerin tutulması farklı dinamiklerdir. Çünkü Türk diplomatlar öldürülseydi, IŞİD Müslüman
dünyası içerisinde büyük bir tepkiyle karşılaşacaktı
ve büyük zarar görecekti.
Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi önemli olan,
IŞİD’in elinde rehin tuttuğu 49 konsolosluk görevlisinin birinin dahi burnu kanamadan kurtarılarak
IŞİD’in 49 konsolosluk görevlisini kaçırma olayının
mizansen olduğu, kaçırılan görevlilerin IŞİD tarafından misafir olarak tutulduğu, çok iyi bakıldıkları yö-
Aslında rehine kurtarma operasyonlarında, Takas
olayı küresel ve Batı’lı ülkelerde işin doğası olarak
kabul görüyor. İsrail Hamas’ın elinde esir olan er Gilat Şalit’i geri almak için tam 1027 Filistinli tutukluyu
serbest bırakmayı kabul etmişti.
46
KASIM 2014
Türkiye aleyhinde başlatılan kara propaganda
amaçlı “Hükümet IŞİD ile ortak hareket ediyor” iftirası ve yalanı ve diğer asparagas haberler algı operasyonlarının argümanı olarak iç ve dış kamuoyunu
etkileyecek şekilde ardı ardına takip etti. Rehinelerin serbest bırakılması karşısında Kobani’nin feda
edildiği, IŞİD’in savaşan gücünün, Türk Özel timcilerinden oluştuğu, Musul’un işgalinden Mahmur’a,
Mahmur’dan Şengal’a, Kobani’ye varana kadar
bütün kuşatmaların akıl hocalarının ve komutanlarının -sayılarının 2 bin civarında olduğu söylenen- bu
özel timler olduğu, 49 rehineye karşı IŞİD’e 49 tank
verildiğine yönelik hayal mahsulü efsanelerle, Kürt
vatandaşlarımız tahrik edilerek, Türk-Kürt savaşı
çıkarılmasına yönelik eylemlere hız verildiği açıkça
anlaşılıyor.
İŞİD’in Kobani’ye saldırarak önemli mevziler elde
etmesine mukabil, Türkiye’nin IŞİD’e karşı neden
askeri operasyon yapmadığına yönelik olarak,
Kürt’leri Türkiye aleyhine kışkırtacak ve tahrik edecek bir üslupla yapılan kara propaganda ve algı
operasyonlarına ilaveten, Selahattin Demirtaş ve
KCK Eş Başkanı Besa Hozat’ın, PKK’ya şiddeti
Türkiye geneline yayma (Serhildan) talimatı vermeleri, Türkiye’yi yeni bir kaos ve terör dalgası ve iç
savaş tehdidi ile karşı karşıya bırakmış görünüyor.
KCK Eş Başkanı Besa Hozat’ın, Kobani ateşi
Türkiye’yi saracaktır tehdidi ve PKK’nın IŞİD ile yaptığı mücadele nedeniyle “Eli kanlı terör örgütü” söyleminin yerle bir olduğunu ifade etmesi, Batı tarafından
IŞİD ile mücadele çerçevesinde PKK’nın uluslararası
arenada imajının düzeleceği ve terör örgütleri listesinden çıkarılacağı yönündeki psikolojik harekatların
örgüt üst yönetimindeki etkilerini açıkça ortaya koyması bakımından önemli görünüyor.
HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Kürt’lere
ayaklanma çağrısı yapmasına, HDP’li Ertuğrul
Kürkçü’nün, cihatçılara karşı harekete geçtik açıklamasıyla sokakları terörize etmesine ve CHP Genel
Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun, Gezi vicdanını Kobani vicdanıyla birleştirelim açıklamasına
karşın, MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli’nin bir
devlet adamı olarak ülkenin birlik beraberliğini koruma tavrı içinde ülkü ocaklarına olaylara bulaşmama talimatı vermesi, Türkiye’nin istikbali ve geleceği
açısından tezkereyi desteklemesi kamuoyunda takdir ve sevgiyle karşılanıyor.
Öcalan’ın Kandil ve Kürt kamuoyu üzerindeki otoritesini de hedef alan Türk-Kürt çatışması amaçlayan
Serhildan talimatı, Öcalan’ın devreye girerek, “Şiddeti durdurun, çözüm sürecinin önünü açın, diyalog
ve müzakereyi hızlandırın” talimatı HDP, DTK, DBP
tarafından yapılan ortak bir açıklamada yer buldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çözüm sürecini bozmak isteyen emperyal güçlere ve Türkiye’deki
maşalarını hedef alan, “Gezi’de, 17-25 Aralık’ta
başaramadınız, yine başaramayacaksınız. Hayatım pahasına 77 milyonun kardeşliği için mücadeleye devam edeceğim” açıklaması şüphesiz Yeni
Türkiye’nin Orta Doğu politikalarının tehdit ve vandalizm taktikleri ile değişmeyeceğinin açık bir işareti
gibi görünüyor.
Bingöl’de iki üst düzey polisin PKK tarafından gerçekleştirilen suikast sonucu şehit olmaları İl Emniyet
Müdürü’nün saldırıdan ağır yaralı olarak kurtarılması
eyleminde paralel yapının gerek eylemde bizzat rol
alıp almadığı gerekse eylemcilere istihbarat sağlayıp
sağlamadığı konusu çok ciddi olarak araştırılmalı.
Varsa sorumlular tespit edilip haklarında acilen gerekli işlemler yapılmalıdır.
32 vatandaşın katledilmelerine sebep olan, açıklamalarıyla sokağı tahrik ederek terörize eden siyaset mekanizmalarının temsilcileri, kamu düzeninin
bozulmasını teşvik, yağma ve yıkımlardan vicdani
olarak sorumlu oldukları kadar hukuki olarak da
sorumlu olduklarından haklarında gerekli yasal işlemler acilen yapılmalıdır. Ayrıca Kobani’deki yeni
gelişmeler karşısında, Türkiye’nin iç ve dış düşmanlarının muhtemel yeni provokasyonlarına karşı ön
alıcı tedbirlerin hayata geçirilmesi de milli güvenliğimiz açısından elzem görünüyor.
KASIM 2014
47
İÇ POLİTİKA
sosyal ilişkileri ve çıkar çatışmalarını açık, görünür
ve anlaşılır hale getirmeleridir. Siyasal partiler yine
konumlarının bir sonucu olarak yalnızca karmaşık
toplumsal etkileşimleri anlaşılır kılmazlar, aynı zamanda var olan sorunları anlamlı talep bileşimlerine
dönüştürerek bunların siyasal otoritelere karşı ileri
sürülmesinde hayati rol oynarlar. Siyasal partiler dile
getirdikleri taleplere yönelik politika seçenekleri geliştirerek bunları program haline dönüştürürler. Siyasal partilerin taleplerin toplaması, ifade etmesi ve
bunları somut politika seçeneklerine dönüştürmesi
işlevleri, onların önemli bir siyasal toplumsallaşma
işlevi edinmelerine de neden olmuştur.
Birey ve grupların taleplerinin kamu politikalarına
dönüşmesinde elde ettikleri bu stratejik konum siyasal partilerin yaygın toplumsal destek bulmalarının ve siyaset sürecinin ağırlıklı olarak parti politikaları üzerinden şekillenmesinin başlıca nedenidir.
Onların bu niteliği zaman içinde siyasal partilerin
çevrelerinden belli bir özerklik kazanmalarına yardımcı olmuş, bu da partilerin talep-politika sürecini
bloke eden kurumlara dönüştükleri yönündeki eleştirileri öne çıkarmıştır.
SİYASAL PARTİ
KURUMSALLAŞMASI VE
AK PARTi
Prof. Dr. Haluk ALKAN
SDE Uzmanı
S
iyasal partiler, Neuman’ın tanımı ile, toplumun
çeşitli kesimlerinin siyasal eylemliliği üzerinde
oluşmuş, yaygın halk desteğini sağlayarak
iktidar olmayı hedefleyen ve yine bu amaçla rakip
toplumsal grup ve görüşlerle mücadele eden örgütlerdir.1 Siyasal partiler toplumdaki belli başlı talepler
ile devlet kurumları arasında aracı rol oynarlar ve
bu gruplar adına kararlar almak ya da karar alıcıları etkilemeye dönük etkinlikler yürütürler. Siyasal
48
KASIM 2014
partiler karmaşık toplumsal hayatın ortaya çıkardığı
farklılıkları, üretilen politikaların sonuçlarını birey ve
gruplar açısından daha açık ve anlaşılır hale getirerek onları kamu politikaları konusunda uyarırlar.
Tek başına insanların göremeyeceği ilişkilere onların ilgisini çekerler ve bu şekilde bireyleri ve grupları
siyaset sürecine çekerler. Siyasal partilerin demokrasinin gelişimi sürecinde ‘de facto’ olarak bu kadar
güçlenmelerinin en başta gelen nedeni karmaşık
Tüm bu özellikler demokrasi içinde, teorik olarak
öngörülmemiş olmalarına rağmen, siyasal partilerin
güçlenmelerine ve siyaset sürecinin şekillenmesinde belirleyici olmalarına neden olmuştur. Dolayısıyla
siyasal partilerin siyasal sistemle olan ilişkileri bir ülkede demokrasinin işleyişi açısından anahtar öneme sahip bulunmaktadır.
Kurumsal siyasal partilerin demokrasinin yerleşmesindeki önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Sovyet sonrası ülkelerde demokratik sisteme geçiş sürecinde yaşanan zorlukların başında siyasal
partilerin zayıf olmasının bu ülkelerde lider eksenli
otoriter yönetim sistemlerinin yerleşmesinde belirleyici rol oynadığına ilişkin birçok analiz yapılmıştır.
Yine kurumsal siyasal partilerin ve siyasal eğilimlerin gelişmediği çok partili sistemlerde istikrasız demokrasilerin ortaya çıktığına ve bazı örneklerde bu
yapının demokrasiye dışarıdan müdahalelere zemin
hazırladığına ilişkin birçok çalışma bulunmaktadır.
Kurumsal siyasal partilerle demokratik işleyiş arasındaki ilişkinin açıklanabilmesi için öncelikle kurumsal siyasal partinin ne olduğu sorusu üzerinde
yoğunlaşmak gerekmektedir.
Syasal part kurumsallaşması açısından AK
Part’nn önündek en öneml konulardan
brnn Part’nn düşünsel ve etkleşm
düzeynde seçmenler, üyeler ve part grubu
arasında br tutarlılık sağlayablmes olduğunu
göstermektedr. Belrtldğ gb tutarlık kurumsal
br değer olmanın koşullarından brdr. Lyakate
dayalı br kadro poltkasının yürütüleblmes de
bu yönde atılacak adımlara bağlı bulunmaktadır.
AK Part’nn svl toplum alanı le gelştrdğ
lşklern de ancak bu temelde sınırları bell ve
syasetn öncülüğünde şeklleneblmes mümkün
olablr. Bu tutarlılık br yandan zaman çnde
AK Part’nn başlı başına br değer olarak kalıcı
olmasını sağlarken, dğer yandan dışarıdan
vesayet kurma grşmlerne karşı daha drençl
hale gelmesne yardımcı olacaktır.
Kurumsal Siyasal Parti Nedir?
S. Huntington kurumsallaşmayı; örgütlenme ve
yerleşik prosedürler vasıtasıyla bir değer ve istikrara
ulaşma süreci olarak tanımlanmaktadır.2 Bu tanımı
esas alacak olursak kurumsallaşma olgusunun beş
unsura dayandığı söylenebilir: örgütlenme düzeyi;
yerleşik prosedürler; değer; istikrar ve süreç. Kurumsallaşma her şeyden önce bir deneyim edinme
sürecidir. Bu şekilde örgüt, sorunlarla baş edebilmekte, yerleşik kural ve gelenekler geliştirebilmekte, tabanını konsolide edebilmekte, kurum dışı çevre ile ilişkilerde istikrarlı ve tutarlı bir hareket zemini
oluşturmakta ve en önemlisi düşünsel ve kültürel
anlamda ayırt edilebilir bir konum edinebilmektedir.
Süreç kurumsal yaş ile yakından ilgilidir. Yukarıda
belirtilen unsurların yerleşiklilik kazanması her şeyden önce belli bir sürenin geçmesine bağlıdır. Örgütlenme düzeyi ve yerleşik prosedürler kurumsallaşmada diğer bir önemli göstergedir. Örgütlenme
açısından dikey ve yatay büyüme, hiyerarşik yapının
oluşması, danışman ve yardımcı birimlerin gelişmesi, örgüt içinde kural ve prosedürlerin yaygın kabul
KASIM 2014
49
görmesi ve uygulanması, kurum kültürünü yeni katılanlara aktaran mekanizmaların geliştirilmesi örgütsel açıdan kurumsallaşmanın birer göstergesidir.
Değer, kurumun total olarak gerek kendi bileşenleri,
gerekse dış aktörlerce tanınır ve saygı duyulur bir
konum edinmesidir. Değer aynı zamanda, kurumdan soyutlanamaz bir düşünce ve sosyal etkileşimin geliştirilebilmiş olmasını ifade etmektedir. Son
olarak tüm diğer unsurlarla birlikte kurumun istikrarlı
bir görünüm kazanması, bir bütün olarak karşılaştığı sorunların üstesinden gelebilmesi, stratejik kararların örgüt bütünlüğü kaybolmadan alınabilmesi
anlamına gelmektedir. Kurumsallaşma bütün bu
unsurların total bir sonucudur.
Yukarıdaki kurumsallaşma unsurlarını gerçekleştirebilmiş siyasal partilerin siyasal hayatta belirleyici olduğu bir sistemde demokratik kurumların işleyişi de
yerleşik, istikrarlı, düşünsel ve geleneksel anlamda
ayırt edilir şekilde ve işbirliğine dayalı olarak işleyebilir. Kurumsal aktörler sistemin kurumsallaşmasına
olumlu katkı yaparak, işleyişi şekillendireceklerdir.
Bu noktada siyasal parti kurumsallaşmasının ölçülebilmesinde yukarıdaki unsurları içeren bir analiz
için Basedau ve Stroh’un3 geliştirdikleri model hareket noktası olarak alınabilir.
Basedau ve Stroh’un analizine göre siyasal partilerin kurumsallaşmasında dış ve iç etkenlere bağlı
olarak dört farklı boyut ortaya çıkmaktadır (Tablo
1). Bu boyutlar kurumsal istikrar ve kurumsal değer temelinde şekillenmektedirler. Dış etkenler parti
dışı sosyal, grupsal, ekonomik aktörleri ifade ederken, iç etkenler parti içi bileşenleri tanımlamaktadır.
Buna göre bir siyasal partinin seçmen desteğini koruması ve geliştirmesi anlamında toplumsal tabanı
ve örgütlenme düzeyi onun istikrara bağlı sırasıyla iç
ve dış boyutlarını oluşturmaktadır. Değer, bir siyasal
partinin üyeleri ve seçmenleri arasında oluşturduğu
ortak paylaşımı ifade etmektedir. Bu paylaşım öyle
bir hale gelmiştir ki, partinin değerini oluşturan bileşenlerden biri olmadığında o partinin varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir. Değer de sırasıyla dış
ve iç etkenlere bağlı olarak özerklik ve tutarlılık olmak üzere iki boyutta ortaya çıkmaktadır. Özerklik,
partinin karar almasını zorlaştıran ve ona nüfuz edebilen birey ya da baskı gruplarının var olup olmadığını ifade etmektedir. Buna karşılık tutarlılık, parti
yönetimi, parti grubu ve örgütü arasında politika ve
50
KASIM 2014
temel düşünceler konusunda bir uyumun var olup,
olmamasıyla tanımlanmaktadır.
Tablo-1: Parti Kurumsallaşmasının Boyutları
İstikrar
Değer
Dış Etkenler
Toplumsal Köken
Özerklik
İç Etkenler
Örgütlenme Düzeyi
Tutarlılık
Tablo-2: Siyasal Parti Kurumsallaşmasının Göstergeleri
Boyutlar
Göstergeler
Ülkenin bağımsızlık tarihine göre siyasal partinin yaşı
Toplumsal
Köken
Ülkede çok partili sisteme geçilen tarihe göre siyasal
partinin yaşı
Son iki seçimde seçmen desteğindeki değişim
Sivil toplum örgütleri ile ilişki düzeyi
Parti liderliğindeki değişim sayısı
Özerklik
Parti liderliğindeki değişimlerin seçmen desteğindeki
değişimle ilişkisi
Birey ve gruplar karşısında karar alma özerkliği
Popüler beğeni düzeyi (kararlara ilişkin)
Üyelik gücü
Düzenli parti kongrelerinin yapılması
Örgütlenme Maddi ve personel yapısı açısından kaynak düzeyi
Düzeyi
Yaygın örgütlenme düzeyi, seçim kampanyaları
yönetimi
Parti yönetimi ile parti grubu arasındaki tutarlılık
Tutarlılık
Parti içi gruplar arasındaki ilişkilerin ılımlı olup,
olmaması
Parti içinde farklı görüşlere tolerans derecesi
(Basedau ve Stroh, 2008)
Her bir boyutun göstergeleri bulunmaktadır (Tablo
2). Partinin istikrarlı bir toplumsal tabana sahip olup
olmadığı, ülkenin bağımsızlığa ve çok partili hayata
geçiş tarihlerine göre partinin yaşı arasındaki ilişki;
son iki seçimde seçmen eğilimindeki değişim ve sivil toplum örgütleri ile partinin geliştirdiği ilişki düzeyi gibi göstergelerle belirlenmektedir. Buna karşılık
özerklik boyutu, parti liderliğindeki değişim sayısı; lider değişimlerinin seçmen desteği üzerindeki etkisi;
parti kararlarının birey ve baskı gruplarının nüfuzundan ne ölçüde özerk alınabildiği ve alınan kararların
popüler destek üzerindeki etkisi gibi değişkenlerle
ölçülmektedir. Üyelik gücü; kongrelerinin düzenli
yapılabilmesi; maddi donanım ve personel gücü;
yaygın örgütlenme ve kampanya organizasyon becerisi örgütlenme düzeyi ile ilgili göstergelerdir. Son
boyut olan tutarlılık ise parti yönetimi ile parti grubu
arasındaki uyum; parti içi gruplar arasında ılımlı ilişkilerin yerleşmiş olması ve parti içindeki farklı görüşlere tolerans derecesi gibi göstergelerle tanımlanmaktadır.
Bu analiz çerçevesini izlersek, bir siyasal partinin
kurumsallaşabilmesi;
• Partinin ülkedeki siyasal hayata ve çok partili sürece mümkün olduğunca uzun süreli dahil olması,
• Bu çerçevede istikrarlı bir seçmen tabanı oluşturup genişletebilmesi,
• Sivil toplum örgütleri ile etkili iletişim kurabilmesi,
• Barışçıl lider değişimini seçmen tabanını koruyarak veya genişleterek gerçekleştirebilmiş olması,
• Birey ve baskı gruplarının nüfuzuna karşı karar
alma inisiyatifini koruyabilmesi,
• Bu şekilde aldığı kararlara yaygın halk desteği
sağlayabilmesi,
• Geniş bir üye tabanına sahip olması, düzenli parti kongrelerinin yapılmış olması, güçlü bir maddi ve
personel alt yapısına sahip bulunması,
• Yaygın örgütlenmesi ve etkili seçim kampanyaları
düzenlemesi,
• Parti yönetimi, parti örgütü ve parti grubu arasında görüş birliği oluşturup sürdürebilmesi,
• Parti içi grupların, bölünmeye yol açmayacak şekilde ılımlı bir rekabet kültürüne sahip olması,
• Parti içinde farklı düşüncelere belli bir toleransın
gösterilebilmesine bağlı olarak ortaya çıkan bir durumdur.
AK Parti ve Kurumsallaşma
Basedau ve Stroh’un geliştirdikleri model ışığında
AK Parti’nin kurumsal bir parti olarak nerede konumlandığının üzerinde durmaya çalışacağız.
Toplumsal Köken
Yukarıda belirtildiği gibi toplumsal köken boyutu
dört değişkene bağlı olarak değerlendirilebilir bir
boyuttur. Ülkenin bağımsızlık tarihi ve çok partili
hayata geçiş tarihi ile partinin yaşı oranlandığında
AK Parti’nin genç bir parti olduğu görülmektedir.
Bu değerler, sırasıyla % 17 ve % 21 olarak çıkmaktadır. Yukarıda ifade edildiği üzere, kurumsallaşma
KASIM 2014
51
S. Huntngton kurumsallaşmayı; örgütlenme ve
yerleşk prosedürler vasıtasıyla br değer ve
stkrara ulaşma sürec olarak tanımlanmaktadır.
Bu tanımı esas alacak olursak kurumsallaşma
olgusunun beş unsura dayandığı söyleneblr:
örgütlenme düzey; yerleşk prosedürler; değer;
stkrar ve süreç. Kurumsallaşma her şeyden önce
br deneym ednme sürecdr.
rıdaki duruma benzer yansımalar yaptığı söylenebilir.
AK Parti on iki yıllık iktidarını Recep Tayyip Erdoğan
liderliğinde sürdürmüş ve liderinin cumhurbaşkanı
seçilmesinin bir sonucu olarak başkanını değiştirmiş
bir siyasal partidir. Bu nedenle AK Parti için lider ve
program değişimi türünden bir gelişmenin yaşandığı söylenemez. Lider değişiminin seçmen desteğine nasıl yansıyacağı ise 2015 Meclis seçimlerinden
sonra değerlendirilebilecek bir durumdur.
için belli deneyimlerin kazanılması her şeyden önce
parti yaşı ile ilgili bir süreçtir.
Buna karşılık AK Parti, genç bir siyasal parti olmasına rağmen, kuruluşundan kısa bir süre sonra yaygın halk desteği ile iktidara gelmiş ve girdiği bütün
seçimlerden başarı ile çıkmış bir partidir. Seçmen
tabanını genişleten ve koruyabilen genç bir siyasal
parti olması onun özgün yönünü oluşturmaktadır.
Benzer şekilde AK Parti, Türkiye’deki diğer siyasal
partilerin aksine, sivil toplum örgütleri ile ağ biçimli
bir ilişki kurabilmiş ve proje tabanlı etkileşim modeli geliştirebilmiştir. Özellikle dış politikada yumuşak
güç unsuru olarak farklı sivil toplum örgütleri ile
ortak hareket edebilme yeteneği geliştirebilmiş bir
siyasal partidir. Bu etkileşim modeli Türk siyasal hayatı için oldukça yeni bir durumdur ve AK Parti’nin
başarısının arka planında belirleyici olan dinamiklerden biri de farklı alanlarda birçok sivil toplum örgütü
ile güçlü bağlar kurabilmiş olmasıdır.
Ancak, AK Parti ile sivil toplum örgütleri arasındaki
ilişkilerin henüz demokratik anlamda devlet sivil toplum ayrımı temelinde şekillendiğini söyleyebilmemiz
mümkün değildir. Emniyet-yargı işbirliği ile şekillendirilen ve doğrudan hükümet ve parti yönetiminde
52
KASIM 2014
değişimi hedefleyen 17-25 Aralık operasyonlarının
bizzat en üst düzeyden Gülen Cemaati ile ilişkilendirilmesi ve bu yapının birçok yan kuruluşunun operasyon öncesinde AK Parti’nin yakın etkileşimde
bulunduğu kuruluşları içermesi yukarıdaki durumun
en somut göstergesi olmuştur. Çağdaş bir demokraside siyasal otoritelerin ve partilerin sivil toplum
örgütleri ile farklı politikaların hayata geçirilmesinde işbirliği yapmaları son derece normal ve olması
gereken bir durumdur. Buna karşılık sivil toplum ile
devletin arasındaki sınırın korunması da bir o kadar
önemlidir. Bir örgütün otoritelerle kurduğu ilişkiler
üzerinden bizzat devlet olmaya çalışması bir tür
darbe girişimidir. 17-25 Aralık süreci bu hassas sınırın iyi çizilemediğini açık bir biçimde göstermiştir.
Dolayısıyla, AK Parti’nin kurumsallaşma sürecinde
sivil toplum-devlet ilişkileri konusunda geliştireceği
politikalar önümüzdeki süreçte belirleyici olacaktır.
Başka bir ifade ile AK Parti’nin kurumsallaşması
açısından bu yönde politikalar geliştirilmesine gereksinim bulunmaktadır.
Özerklik
Özerklik boyutu açısından da AK Parti’nin reformist,
hızlı gelişme gösteren bir genç parti olmasının yuka-
Buna karşılık, AK Parti iktidarı süresince birçok nüfuz girişimi ile karşı karşıya kalmış ve bu girişimleri
stratejik kararlar alarak bertaraf edebilmiş bir partidir. Askeri vesayet, yargı vesayeti, yerleşik güç
odaklarının vesayet kurma girişimleri ve en son
17-25 Aralık süreci bu girişimlerin başlıcalarıdır. AK
Parti tüm bu vesayet girişimlerine karşı almış olduğu
kararlara ve geliştirdiği politikalara yaygın seçmen
desteği sağlayabilmiş bir partidir. Örneğin CemaatAK Parti çatışmasından partinin oy kaybederek çıkacağı beklentisi, gerek 30 Mart yerel seçimlerinde, gerekse Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde boş
çıkmıştır. AK Parti genç bir siyasal parti olmasına
rağmen karar alma özerkliğini önemli ölçüde hayata
geçirebilmiş bir partidir.
Örgütlenme Düzeyi
Örgütlenme düzeyi boyutunda tüm göstergeler açısından AK Parti’nin yüksek düzeyde örgütlenmiş bir
siyasal parti olduğu görülmektedir. AK Parti sekiz
milyonu aşan üyesiyle Türkiye’de en fazla üyeye sahip partidir. Üye ve seçmenlerini seçim kampanyalarında aktif biçimde mobilize edebilmekte ve aynı
zamanda profesyonel kampanya yönetimi ile öne
çıkmaktadır. Türkiye’nin her bölgesinden hatırı sayılır oranda oy alabilmekte, olağan parti kongrelerini
düzenli olarak yapabilmektedir. AK Parti kuruluşundan bu yana yalnızca bir olağanüstü kongre, o da
cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonucuna bağlı olarak, gerçekleştirmiştir. Kısaca örgütlenme düzeyi
açısından AK Parti kurumsal bir partinin gösterdiği
bütün özelliklere sahip bulunmaktadır.
Tutarlılık
Parti yönetimi, parti örgütü ve parti grubu arasındaki uyuma odaklanan tutarlılık boyutu açısından AK
Parti’nin hemen her nüfuz girişimi denemesinde etkili
isimlerinden bazılarını kaybettiği görülmektedir. 2007
Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesindeki tartışmalar
ve seçim sürecinde bazı etkili isimler Parti’den kopmuştur. Erkan Mumcu, Abdüllatif Şener, Turan Çömez bu isimler arasında sayılabilir. Yakın dönemde
Parti kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat parti
yönetimini eleştirerek AK Parti’den istifa etmiştir. 1725 Aralık sürecinde aralarında bakanlık görevi yapmış
üç ismin bulunduğu dokuz milletvekili Parti’den istifa
etmiştir. Bu isimlerin çoğunun Cemaat ile bağlantılı
isimler olması bu tür gruplar ile Parti etkileşiminin
henüz kurumsal bir temelde gelişmediğinin diğer bir
göstergesini oluşturmuştur.
Bu analiz siyasal parti kurumsallaşması açısından
AK Parti’nin önündeki en önemli konulardan birinin
Parti’nin düşünsel ve etkileşim düzeyinde seçmenler, üyeler ve parti grubu arasında bir tutarlılık sağlayabilmesi olduğunu göstermektedir. Belirtildiği gibi
tutarlılık kurumsal bir değer olmanın koşullarından
biridir. Liyakate dayalı bir kadro politikasının yürütülebilmesi de bu yönde atılacak adımlara bağlı
bulunmaktadır. AK Parti’nin sivil toplum alanı ile geliştirdiği ilişkilerin de ancak bu temelde sınırları belli
ve siyasetin öncülüğünde şekillenebilmesi mümkün
olabilir. Bu tutarlılık bir yandan zaman içinde AK
Parti’nin başlı başına bir değer olarak kalıcı olmasını
sağlarken, diğer yandan dışarıdan vesayet kurma
girişimlerine karşı daha dirençli hale gelmesine yardımcı olacaktır.
Dipnotlar
1
Moshe Maor, 2005. Political Parties and Party Systems:
Comparative Approaches and the British Experience,
Routledge, London, 5.
2
Samuel P. Huntington, 1968. Political Order in Changing
Societies, Yale University Press, New Haven, 12.
3
Matthias Basedau ve Alexander Stroh, 2008. Measuring
Party Institutionalization in Developing Countries, GİGA
Working Papers, Hamburg.
KASIM 2014
53
İÇ POLİTİKA
EĞİTİM ALANINDAN DEVŞİRİLEN
VESAYET
Ahmet KIZILKAYA
Araştırmacı - Yazar
Ç
Bugün yaşadığımız süreç,
paralelc vesayetn, eğtm
alanında başlattığı bu
darbec projenn, ülkedek
tüm alanları kuşatacak
denl genşlemesnden
ve ülkenn bekasını
lglendrecek denl
öneml br sorun ve tehdt
kaynağına dönüşmüş
olmasından barettr.
54
KASIM 2014
ok partili hayata geçtiğimiz 1946 yılından günümüze dek geçen süre, yalnızca Türkiye’nin siyasal tarihi bakımından değil, aynı zamanda dünya
siyasal tarihi açısından da özgün sayılabilecek birçok
örneği muhtevidir. Ancak siyasal tarihimize verili bu örneklik durumu, bizim ulusal gururumuzu okşayacak bir
tarihsel mirasa ya da başkaları için emsal teşkil edecek
bir gelişme/kalkınma/demokratikleşme modeline atıfta
bulunan olumlu bir içeriğe değil, vesayetçi paradigmaların iğdiş ettiği anti-demokratik bir geçmişe işaret
etmektedir. Zira bu geçmiş, sık aralıklarla yapılan konvansiyonel nitelikli askeri darbeler ve/veya darbe teşebbüsleri, halkın özgür iradesiyle işbaşına gelmiş sivil
siyasal iktidarları alaşağı etmeye dönük post-modern
nitelikli müdahale girişimleri, e-muhtıralar, siyasal partilere yönelik kapatma davaları, kişi hak ve özgürlüklerini
kısıtlayıcı/yasaklayıcı yasalar ve benzeri uygulamaların
şekillendirdiği militarist bir iklim üretmiştir.
Ancak belirtilmesi gerekir ki, ülkemizin demokratik evrenini adeta iğdiş eden bu iklimi üreten aktörler ve mekanizmalar, geniş toplumsal kesimlerin sessiz ve fakat
istikrarlı direnci karşısında hep başarısızlığa uğramışlar,
halkın iradesine rağmen ve ona karşı kurdukları vesayetçi yapıların sürdürülebilir olmasını sağlayamamışlardır.
Bu yönüyle baktığımızda, Türkiye’nin demokrasi tarihini
sessiz çoğunluk ile vesayetçi azınlık arasındaki diyalektik
mücadelenin tarihi olarak okumak mümkündür.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısının neredeyse tamamını
kuşatan ve genellikle sessiz çoğunluğun aleyhine ola-
Eğtm alanında kırk yılı aşkın süredr devam eden ve zamanla devletn otortesn şlevsz
kılacak denl büyük ve hegemonk br güce dönüşmeye başlayan bu paralelc örgütlenme, br
yandan ülkedek ntelkl nsan kaynağını kend vesayetç amaçları doğrultusunda devşrrken,
dğer taraftan da eğtm gb saygın br alan üzernden kendler çn hayırhah br toplumsal ve
kurumsal maj oluşturmuş, ayrıca büyük br ekonomk rant ve nüfuz alanı elde etmştr.
cak şekilde devam eden bu mücadele, yirmi birinci
yüzyılın ilk yıllarından itibaren farklı bir şekilde seyretmeye başlamış; kendisini ülkenin gerçek sahibi
olarak gören seçkinci zümrelerin oluşturduğu statüko/yerleşik düzen zayıflamaya ve halkın demokratik iradesini yansıtan aktör ve mekanizmalar öne
çıkmaya başlamıştır. Bu süreçte, geçmişte yapılan
askeri darbeler ve darbe teşebbüsleri sorgulanmaya, dahası yargılanmaya başlamış, siyasal ve hukuki
düzenlemeler yoluyla özgürlük alanları genişletilmiş,
başta yazılı ve görsel medya olmak üzere, tüm yaşam alanları ülkenin sahip olduğu çoğulculuğu yansıtacak şekilde çeşitlendirilmiştir.
Fakat bütün bu olumlu değişimlere ve ülkenin gerek içeride gerekse dışarıda yakaladığı güçlü gelişme ivmesine rağmen, geçmiş yüzyıldan tevarüs
ettiğimiz olumsuz mirasın izleri varlığını halen devam
ettirmektedir. Zira on yıllar boyunca devam eden ve
zaman içinde kurumsallaşan vesayetçi paradigma,
kendisini her koşul ve şart altında yenileyebileceği
zengin bir ‘demokrasiye müdahale literatürü’ üretmiştir. Türkiye’nin kısa süreli demokrasi tarihi, bu
literatür uyarınca gerçekleşen veya akim kalan çok
sayıda siyasal, askeri, bürokratik ve hukuki darbelerle ya da darbe teşebbüsleriyle doludur. Ancak
yukarıda da belirtildiği üzere, bu darbe girişimleri,
halkın orta-uzun vadede ve sağduyulu bir şekilde
gösterdiği demokratik refleksler sayesinde atlatılmış
ve ülkenin yörüngesi geri döndürülemez bir şekilde
demokrasi rotasına oturtulmuştur.
Bugün geldiğimiz noktada, Türkiye, yeni ve ilginç
sayılabilecek bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya
bulunmaktadır. Türkiye’deki yerleşik vesayetçi geleneğin ürettiği demokrasiye müdahale araçlarından
farklı olarak, bu darbe girişimi, toplumsal alanda
örgütlendiği, sosyal, kültürel ve eğitimsel nitelikli işlerle iştigal ettiği ve dahası insanlığın baki kurtuluşu
için çalıştığı varsayılan bir “sivil toplum örgütünden”
gelmektedir. Kendisini her ne kadar salt manevi yönelimli bir iyilik hareketi olarak sunsa da, bu “sivil
toplum örgütü”nün gerçek amacı hep bir sır olarak
kalmış, bu yapının niyetlerinden şüphe ya da sual
edenler korku, tehdit ve şantajla bastırılmıştır. Ancak geride bıraktığımız yıl itibarıyla yaşanan dershane tartışması ve ardından devam eden süreç,
bu yapının toplumsal alanda örgütlenmiş hayırhah
bir sivil toplum örgütü olmadığını, tam aksine devletin bürokratik aygıtını ele geçirerek onu içten içe
dönüştürmeyi hedefleyen bir suç örgütü olduğunu
açığa çıkarmıştır.
Peki ama, bu yapı bugünlere nasıl gelmiştir? Kırk
yılı aşkın süredir devam eden örgütlenme süreçleri
boyunca kendilerini nasıl kamufle etmiş, gerçek hedeflerini nasıl saklayabilmişlerdir? Devletin neredeyse tüm kurumlarına nüfuz edecek ve meşru sivil iktidarı alaşağı etmeye cesaret edecek denli büyük bir
güce nasıl ulaşmışlardır? Şüphesiz ki, bu ve benzeri
nitelikteki soruların yanıtını vermek ya da analizini
yapmak ancak kitap büyüklüğünde bir çalışmayla
mümkün olabilir. Fakat kamuoyunda “paralel yapı”
olarak da anılan bu suç örgütünün yalnızca eğitim
alanıyla kurduğu ilişkinin kısa bir özeti bile ne türden
bir sahtecilikle karşı karşıya olduğumuzu anlatmaya
yetecektir.
Kaldı ki, paralel yapının en derin şekilde kök saldığı
ve varlık nedeni olarak gösterdiği alanların başında
eğitim gelmektedir. Zira bu yapı, eğitim alanını, kendi varlığını meşrulaştırmak ve gizil amaçlarına ulaşmak için ihtiyaç duyduğu her türlü imkânı kendisine sunan mümbit, fonksiyonel ve kullanışlı bir araç
olarak tanımlamaktadır. Bu yapılanmanın kırk yıllık
geçmişi, örgütlenme biçimi, liderlik algısı ve söylemi
ile temel metodolojisi incelendiğinde, eğitim alanının
niçin ve hangi gerekçelerle araçsallaştırıldığı daha
iyi anlaşılacaktır. Çünkü bu yapı, eğitim alanını, Sayın Cumhurbaşkanımızın deyimiyle, bir taşla iki kuş
KASIM 2014
55
İÇ POLİTİKA
vurmanın değil, adeta kuş katliamı yapmanın “meşru zemini” olarak kullanagelmiştir.
Eğitim alanında kırk yılı aşkın süredir devam eden ve zamanla devletin otoritesini
işlevsiz kılacak denli büyük ve hegemonik
bir güce dönüşmeye başlayan bu paralelci örgütlenme, bir yandan ülkedeki nitelikli
insan kaynağını kendi vesayetçi amaçları
doğrultusunda devşirirken, diğer taraftan
da eğitim gibi saygın bir alan üzerinden
kendileri için hayırhah bir toplumsal ve kurumsal imaj oluşturmuş, ayrıca büyük bir
ekonomik rant ve nüfuz alanı elde etmiştir.
Paralel yapı, eğitim alanı üzerinde oluşturduğu bu çok yönlü fayda ve rant mekanizması sayesinde, devletin tüm organlarını
ele geçirmeye dönük uzun vadeli bir toplumsal mühendislik çalışmasının temelini
atmıştır. Bugün yaşadığımız süreç, paralelci vesayetin, eğitim alanında başlattığı
bu darbeci projenin, ülkedeki tüm alanları
kuşatacak denli genişlemesinden ve ülkenin bekasını ilgilendirecek denli önemli
bir sorun ve tehdit kaynağına dönüşmüş
olmasından ibarettir. Ancak yakın zamanlara kadar büyük bir özen ve maharetle
sürdürülen bu “gizil darbe oyunu” artık
tümüyle deşifre olmuş, gerek meşru sivil
siyasal irade gerekse geniş toplumsal kesimler, kendilerini hizmet erbabı olarak sunan bu hareketin, her türlü ahlaki kriterden
yoksun bir vesayet aracı olduğunu kesin
bir şekilde fark etmişlerdir.
Tabi burada tarihe karşı duyduğumuz
sorumluluğun bir gereği olarak, özellikle
bir hususun altını çizmekte fayda var. Az
önce de ifade edildiği gibi, kendi gizil ve
gayrimeşru amaçlarına ulaşmak için eğitim
alanını araçsallaştıran paralelci yapı, tarihin
bir ironisi ve ülkemiz ve milletimiz adına da
güzel bir jesti olarak, yine eğitim alanında
ilk defa deşifre olmuştur. Yani takiyeci vesayetin takkesi, ilk kez büyük bir gizlilik ve
maharetle arz-ı endam ettikleri eğitim alanında düşmüş, ayıplı bir geçmişle maruf
yapı tüm gerçekliğiyle ayan olmuştur.
56
KASIM 2014
İŞ GÜVENLİĞİ
EYLEM PLANI
Tarkan ZENGİN
Sendika Uzmanı
Ü
lkemizde ölümlü iş kazalarında artış yaşanmaya devam ediyor. 13 Mayıs’ta Soma’da
meydana gelen iş kazasında 301 madencinin ölümü ülkemizi yasa boğmuştu. O dönemde
toplumun tüm kesimlerinde iş kazalarına ilişkin
bir duyarlılık oluşmuştu. İş kazalarının önlenmesinde duyarlılığın üst noktalarda olması önemli bir unsurdur. Ancak bir süre sonra ülkemizin
gündemi değişti ve iş kazaları gündemden düştü. Bir inşaat kazasında 10 işçimizi kaybetmemiz
dikkatlerin yeniden iş kazalarına odaklanmasına
neden oldu. 6 Eylül’de Mecidiyeköy’de Torunlar
Holding’e ait yapılan rezidans inşaatında işçileri
taşıyan asansörün zemine çakılması sonucu 10
işçi hayatını kaybetti. Bu olayın ardından Başbakan Davutoğlu önemli açıklamalar yaptı ve Çalışma Bakanlığı’nda sosyal tarafların da katıldığı bir
toplantının ardından “İş güvenliği eylem planını”
açıkladı. Bu eylem planına ilişkin çalışmalar sürerken Karaman-Ermenek’ten üzücü haber geldi.
28 Ekim günü Has Şekerler Maden ocağında su
baskını sonucu 18 işçinin mahsur kaldığını öğrendik. Özellikle torba kanunla maden çalışanlarının
8 saat günlük çalışma süresi 6 saate indirildi ve
maden ocaklarında çalışanlara en az iki asgari
ücret verilmesine ilişkin düzenleme yapıldı. İşçilerin mahsur kaldığı maden ocağında yemeklerin
ve servislerin kaldırılması ile ücretlerin yaklaşık üç
aydır ödenmiyor olması, yapılan bu düzenlemelere karşı işverenlerin acımasız karşı önlemleridir.
Çalışanların emeklerini sömürme üzerine kurulu
bir çalışma hayatı bu kazaların en önemli nedenleridir. Yasal tüm tedbirler alınmasına rağmen
hala bu faciaların yaşanıyor olması bizleri yeni eylem planları yapmaya zorlamaktadır. Bu çerçevede Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun 12 Eylül’de
açıkladığı iş güvenliği eylem planını ülkemizde
yaşanan iş kazaları çerçevesinde değerlendirmeye çalışacağız.
Ülkemizde son yıllarda iş kazalarında artış olduğu dikkat çekmektedir. Özellikle büyüyen inşaat
KASIM 2014
57
olması dikkat çekici bir sonuçtur. Ölümlü iş
kazalarının 2011’de 1700 kişiden, 6331 sayılı yasanın çıktığı 2012’de yüzde 56 azalarak
744 kişiye düşmesi yeni yasanın etkisi olarak
değerlendirilebilir. Ayrıca yasa taslağının yasalaşması sırasında iş sağlığı ve güvenliğinin
sosyal tarafların ve kamuoyunun gündeminde
olmasının etkisi de ölümlü iş kazalarının azalmasında önemli bir faktördür. Son iki yılın resmi olmayan ölümlü iş kazaları istatiktikleri de
durumun giderek kötüleştiğini göstermektedir. Zira 2013’te 1235 kişi iş kazaları nedeniyle hayatını kaybetmiştir. 2014 yılının ilk dokuz
ayında iş kazaları nedeniyle ölenlerin sayısı
1413 kişidir. Soma maden kazasının yaşandığı Mayıs ayında iş kazalarında 417 kişiyi kaybettik. Mayıs ayından itibaren geçen 4 aylık
sürede 584 işçi hayatını kaybetti. Bir başka
anlatımla son dört ayda Soma acısının iki katı
kadar işçi kardeşimizi kaybettik. Bu bakımdan
durumun ciddiyetinin farkında olarak yeni yol
haritaları çıkarmak zorundayız.
sektörü ölümlü iş kazalarında ilk sırada yer almaktadır. İş kazalarıyla ilgili son resmi veri 2012 yılında yayınlanmıştır. Resmi verilerin son beş yılı esas
alındığında, en az iş kazasının 62 bin 903 sayısıyla
2010’da, en çok iş kazasının ise 74 bin 871 sayısıyla 2012’de gerçekleştiği görülmektedir. Ancak
ülkemizde resmi verilere yansımayan çok sayıda iş
kazasının olduğu da bilinmektedir. Yaşanan ölümlü
iş kazalarına bakıldığında; en fazla ölüm 1700 kişiyle 2011’de, en az ölüm ise 744 kişi ile 2012’de
gerçekleşmiştir. Resmi verilere göre 2008’de 865,
2009’da 1171 ve 2010’da 1444 kişi iş kazalarında hayatını kaybetmiştir. Son beş yıl içinde en fazla
iş kazasının 2012’de gerçekleşmesine rağmen en
az ölümlü iş kazasının yine 2012’de gerçekleşmiş
58
KASIM 2014
İş sağlığı ve güvenliği konusunda yasal düzenlemelerin tek başına yeterli olmayacağı bilinen
bir gerçektir. En iyi yasalar yapılsa da uygulanmadıkça bir ilerleme sağlanamaz. İş kazalarını
azaltmada iş sağlığı ve güvenliği bilincinin geliştirilmesi ve bir kültür oluşturulması gerekir. Bu
çerçevede Başbakan Davutoğlu’nun açıkladığı
“iş güvenliği eylem planı” yeni bir yaklaşıma
işaret etmesi bakımından önemlidir. Ayrıca Çalışma Bakanı Faruk Çelik iş sağlığı ve güvenliği
yasasının çıkması sırasında işçiler lehine tavır
almış, 6331 sayılı yasanın çıkmasına önemli katkı
sağlamıştı. Son yaşadığımız Ermenek faciasında
Bakan Çelik “Bu acı çekilecek gibi değil. Ocağı kapatacağımız zaman işveren 50 kişiyi devreye sokuyor. Sorumluluk hepimizde can önemliyse kapatırız.
İşverenler ‘İşçiye 3 kuruş ödeyeceğiz’ diye işçiden 5
kuruşu kesiyor. Biz o parayı kesilsin diye vermedik.
Keşke kayıpsız aklımız başımıza gelse” diyerek öz
eleştiri yapmıştır. Hükümet yetkililerindeki bu tavır iş
kazalarında duyarlılığı artıran bir etkiye sahiptir.
Başbakan Davutoğlu 6 Eylül’de meydana gelen 10
işçiyi kaybettiğimiz inşaat kazasının hemen sonrasında yaptığı açıklamada “Her türlü soruşturma en
detaylı şekilde yapılacak, bu olayın oluş şekli, varsa
ihmal veya başka sebepler derinlemesine araştırıla-
cak. Kamuoyumuzun şunu bilmesini isterim ki; bu
tür olaylarda bir an bile tereddüt etmeden gerekli
her türlü araştırmayı, soruşturmayı yapar, bir daha
böyle bir olay yaşanmaması için de her tür tedbiri alırız. Bu konuda bütün sorumlularla ilgili olarak
da en derin araştırma, soruşturma yapılacak” dedi.
Son derece önemli ve zamanında yapılan bu açıklama olayın tüm taraflarının dikkatine neden olmuştur.
Bu açıklama gerek hukuki gerekse idari soruşturmaların daha dikkatli ve titiz biçimde ele alınmasını
sağlamıştır.
Siyasetin, ekonominin, iş hayatının, toplumsal hayatın bütün öznesinin ve hedefinin insan olduğunu
anlatan Davutoğlu, “İnsana hizmet etmeyen ve insanı esas almayan hiçbir faaliyet ne kutsal addedilebilir ne de topluma hizmet olarak görülebilir”
demişti. Başbakanın bu sözleri insana bir kıymet
olarak baktığını göstermektedir. Bu açıklamalar aynı
zamanda son yıllarda iş gücü piyasalarında insana
bir üretim aracı olarak bakan çarpık anlayışın yanlışlığına da işaret etmektedir. Başbakan Davutoğlu
bu acı iş kazasından sonra ilk Bakanlar Kurulu’nun
en önemli gündem maddesinin iş kazaları olacağını
söylemesi de meselenin üzerinde hassasiyetle durulacağını göstermektedir.
8 Eylül’de toplanan Bakanlar Kurulu’nda önceden
planlandığı gibi iş kazaları görüşüldü ve Çalışma
Bakanlığı’nda sosyal tarafların da katılacağı bir toplantı yapılması kararlaştırıldı. 12 Eylül’de Çalışma
Bakanlığı’nda yapılan toplantı sonucunda dört başlıktan oluşan bir eylem planı ortaya çıktı. Başbakan
Ahmet Davutoğlu, İş Güvenliği Eylem Planı’nı “süreç yönetimi”, “insan faktörü ve eğitim”, “toplumsal
duyarlılık-bilinçlendirme ve iş güvenliği kültürü” ve
“yasal düzenleme” olarak dört başlıkta açıkladı. Hazırlanan eylem planının temel amacının iş kazalarının
minimize edilmesi olduğu söylenmektedir. Eylem
planında bu amacın gerçekleştirilmesi için alınması
gereken tedbirler planlanmaktadır.
Süreç Yönetimi
Başbakan iş güvenliği ile ilgili süreç yönetimine dikkat çekmektedir. Somut inşaat kazasında olduğu
gibi, asansörlerin denetimi bir bakanlıkta, iş güvenliğinin denetimi başka bir bakanlıktadır. Maden
ocakları da farklı yönlerden birden fazla bakanlığın
denetimine tabidir. Bu durum işyerlerinde iş güvenliğine ilişkin önlemlerin alınmasında sorunlara
2014 yılının lk dokuz ayında
ş kazaları nedenyle ölenlern
sayısı 1413 kşdr. Soma maden
kazasının yaşandığı Mayıs
ayında ş kazalarında 417 kşy
kaybettk. Mayıs ayından
tbaren geçen 4 aylık sürede
584 şç hayatını kaybett. Br
başka anlatımla son dört ayda
Soma acısının k katı kadar
şç kardeşmz kaybettk.
Bu bakımdan durumun
cddyetnn farkında olarak
yen yol hartaları çıkarmak
zorundayız.
neden olmaktadır. Başbakan Davutoğlu önemli bir
ihtiyaca işaret ederek, kurumlar arasında koordinasyon sağlanacağını ve bir süreç yönetimi olacağını söylemektedir. Ayrıca bu süreç yönetimine işçi
ve işverenlerin birlikte hareket ederek katkı vermesi
sağlanmalıdır.
İnsan Faktörü ve Eğitim
Başbakan Davutoğlu, “Eğitilmiş insan olacak. En
fazla üzerinde durduğum konu mesleki yeterliliğin
güçlendirilerek devreye sokulması. Meslek okulları ve üniversitelerde iş güvenliği dersleri konacak.
Bundan sonra emekçi tanımı saygı duyulan bir tanım olacak. Çalışanlar hangi mesleği yapacaksa
onun belgesini alacak. Her iş yerinde çalışan işçinin
sertifikası olacak” ifadelerini kullandı. Başbakanın
ifade ettiği konu önemlidir. Mesleki yeterlilik kurumu
ülkemizde mesleklerle ilgili standartları belirleyen bir
kurumdur. Kurum belirlediği mesleki yeterliliklere
ilişkin düzenlemelerin resmi gazetede yayınlanmasını sağlar. Çok tehlikeli ve riskli birçok mesleğin
standartları henüz belirlenmemiştir. İş güvenliği
eğitimi gündeme geldiğinde birçok kişinin aklına
işçilerin eğitimleri gelmektedir. Ancak iş güvenliği
alanında sorumlulukları ve yükümlülüklerini bilmeleri
için işverenlerin de önemli ölçüde eğitime ihtiyaçları
vardır. Zira işverenlerin büyük bölümü “iş güvenliği
KASIM 2014
59
da değerlendirmek ve teşvik vermek yerinde bir
uygulama olmaz. İş güvenliği kültürü oluşturacak
eğitimlerin çalışanın, işverenin ve Hükümetin ortak
projeleriyle işyerlerinde hayata geçirilmesi sağlanmalıdır. Ayrıca kısa metrajlı bilgilendirici filmler ve
görüntüler hazırlanmalıdır.
Yasal Alan
Davutoğlu, dördüncü alanın ise yasal alan olduğunu belirterek, “Bazen en önemli alan yasal alan
zannediliyor. Çıkardık ama ondan sonra kaç tane iş
kazası yaşandı? Bu iş kazalarını durduracak net tutum almamız gerekir. Uygulamalardaki aksaklıkları
görmek gerekir” dedi. Başbakan yasal tedbirlerle iş
kazalarının azaltılamayacağını ortaya koymaktadır.
Bunun yanı sıra işverenler bazen yasal zorunluluk
olmasına rağmen, ilgili ILO sözleşmeleri onaylanmadı diyerek (maden ocaklarında yaşam odalarının
yasal zorunluluk olmadığını söylemeleri gibi) yükümlülükten kaçıyor. Bu mazeretlerin ortadan kalkması
için Başbakan Davutoğlu, ILO sözleşmelerinin bütün unsurlarının uygulanacağını söyledi. Bu çerçevede Hükümet 23 Eylül’de, ILO’nun 167 sayılı İnşaat İşlerinde Sağlık ve Güvenlik Sözleşmesi ile 176
uzmanı istihdam ediyorum” ya da “gerekli ödemeleri yaparak iş güvenliği hizmeti alıyorum” demek
suretiyle sorumluluklarını yerine getirdiklerini zannediyorlar. Bu nedenle, işçilerin eğitiminin yanı sıra, işverenlerin eğitimine de önem verilmelidir. Her büyük
iş kazasından sonra işverenlerin yaptığı açıklamalar
6331 sayılı yasanın kendilerine nasıl bir yükümlülük getirdiğini bilmediklerini göstermektedir. Hele
Ermenek’te yaşanan olaydan sonra Has Şekerler
Maden adına açıklama yapan işverenin çalışanlara
sadece kaçmayı önermesi ise akılla izah edilecek
bir şey değildir.
Toplumsal Duyarlılık-Bilinçlendirme ve
İş Güvenliği Kültürü
Başbakan Davutoğlu iş güvenliği eylem planının
üçüncü adımını açıklarken, “Sosyal duyarlılık kaza
olduğunda ortaya çıkıyor. Toplum kesimlerine çağ-
60
KASIM 2014
sayılı Madenlerde Sağlık ve Güvenlik Sözleşmesi’ni
onaylanmak üzere TBMM’ye gönderdi. Kanımızca
ILO’nun 184 sayılı Tarımda Sağlık ve Güvenlik Sözleşmesi de onaylanmak üzere TBMM’ye gönderilmeliydi.
ILO’nun 2002 yılında hazırladığı “Güvenlik Kültürü
Raporu”na göre, meslek hastalıklarının tamamı, iş
kazalarının ise yüzde 98’i önlenebilir. Birçok ülkede
işyerlerinin daha güvenli hale getirilmesi sonucu iş
kazalarında önemli oranlarda azalma meydana gelmiştir. Mesela işyerlerinin daha güvenli hale getirilmesi sonucu Japonya ve İsveç’te son yirmi yılda iş
kazalarında yüzde 20, Finlandiya’da ise yüzde 62
oranında bir düşüş olmuştur. Bunu başka ülkelerin
yaptığı metotları uygulayarak biz de başarabiliriz.
Nitekim Başbakan “İş güvenliği için ne yapılması
gerekiyorsa bunlar yapılacak” demişti.
İş kazalarını sadece yasal düzenlemelerden ibaret
saymadan, bir süreç içinde eğitim, bilinç ve duyarlılık oluşturmak, AB ve ILO normlarının gereklerini
yasal olarak yerine getirmek ve her şeyden önemlisi
iş güvenliği kültürünün tüm sosyal taraflarca benimsenmesini sağlamak gereklidir.
rıda bulunmak istiyorum, İşverenlerimizin iş güvenliğini teminat altına alacak maliyet, iş güvenliği ortadan kalktıktan sonra bir işçi bile ölse ortaya çıkacak
sosyal itibardan daha öncelikli olmalıdır. İşverenin
itibarı esas ise bu itibara zarar veren iş kazalarını
engellemek için harcama yapmaktan çekinmemeliyiz. Bundan sonra yaptırımları, yasal düzenlemeleri artıracağız ama ödülleri de artıracağız” dedi.
Bu adımda yapılması gereken en önemli husus iş
güvenliği kültürü oluşturacak çalışmaların/eğitimlerin artırılmasıdır. Ancak iş kazası olmayan yerlerin
ödüllendirilmesi için işsizlik sigortası işveren payının devlet tarafından ödenecek olması kanımızca
uygun değildir. Çünkü bazı işverenler bu ödülden
yararlanmak için işyerlerinde meydana gelen iş kazalarını gizleme yolunu tercih edebilirler. Ayrıca son
verilere göre 1 milyon 538 bin işyerini aynı kapsam-
KASIM 2014
61
röportaj
Osman Can ile
HSYK Seçimlerini
Konuştuk
Röportaj: İbrahim KAYA
SDE Asistanı
Prof. Dr. Osman Can kmdr?
1992’de Ankara Ünverstes Hukuk Fakültesnden mezun oldu. 1997 yılında yüksek lsansını, 2000 yılında se
doktorasını tamamladı. Temmuz 2002 tarhnde Anayasa Mahkemesne Raportör-Hâkm olarak atandı. 2006
yılında doçent oldu.
2007 yılında ortaya çıkan Cumhurbaşkanlığı krzn
çözmey amaçlayan Anayasa Değşklğnn ptal çn
Anayasa Mahkemesnde açılan davanın raportörlüğü le
görevlendrld. Görüşler doğrultusunda Mahkeme ret
kararı vernce Cumhurbaşkanı’nın Türkye tarhnde lk
defa halk tarafından seçlmes mümkün hale geld.
2008 yılında AK Part’nn kapatılması talebyle açılan
davanın raportörlüğünü üstlend ve kapatma stemnn
redd yönünde görüş sundu. Part kapatılmadı. Raporunda savunduğu usule lşkn görüşler, mahkemece oybrlğyle lke kararlarına dönüştü.
2011 Temmuzunda Marmara Ünverstes Hukuk Fakültes, Anayasa Hukuku Anablm Dalında öğretm üyelğne başladı. AK Part 4. Olağan Kongresnde AK Part Merkez Karar ve Yönetm Kurulu Üyelğne seçld.
30.04.2013 tbaryle Anayasa Hukuku Profesörü oldu.
Halen SDE Yüksek İstşare Kurulu üyelğn de sürdüren
Can, Almanca ve İnglzce blmektedr.
62
KASIM 2014
Devletn zrves HSYK seçmlern neden bu kadar
önemsed?
HSYK yargının kilit noktası. Yargı da egemenliğin sacayaklarından bir tanesi. Egemenlik de
üç fonksiyon vardır, üç sacayağı vardır. Bunlardan bir tanesi yasamadır, bir tanesi birisi de
yargıdır. Yürütme, politik bir alandır, tam anlamıyla politik, parti alanıdır. Yasama, gene politik bir alandır ama daha fazla partilerin temsil
edildiği bir müzakere ve müşavere mekânıdır.
Yargı ise adalet mekânıdır. Bu açıdan bakıldığında en hassas, en fazla toplumun, üzerinde ittifak kurabileceği bir alandır ve HSYK’nın
karanlık, batıni, mesiyanik, totaliter bir siyaset
felsefesine sahip bir yapı tarafından ele geçirilmesi demek, o ülkenin işgale uğraması demektir. O ülkenin egemenliğinin çökmesi demektir. Burası çöktüğü zaman geri kalanını tutturamazsınız. Bu yüzden hayati idi, bu yüzden
cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çok daha önemli
bir ilgi uyandırması kaçınılmazdı.
HSYK’nın öncek yapısı bağımsız yargı fkrn zedeleyecek
br durumda mıydı?
Tabi 2010 öncesi itibariyle HSYK’nın bağımsız yargı
güvencesi olmadığını biliyorduk. Tam tersine politik
olarak iktidara gelmesi çok fazla mümkün olmayan
bir siyaset, bir siyasi düşüncenin buna geleneksel
devlet partisi diyelim Cumhuriyet Halk Partisi ve en
azından o dünya görüşüne mensup olanların kendi hegemonyalarını devam ettirebilmelerinin imkanıydı, daha önceki HSYK. Ama devleti ele geçirme
mekânı değildi onlar için. Yani vesayet makamı
olarak kendi konumlarını koruyorlardı, sağlama almışlardı. HSYK, onların parlamento ve siyaset karşısında dokunulmazlıklarını sağlıyordu, bir güvence
sağlıyordu. Ama HSYK’dan hareketle parlamentoyu ortadan kaldırma gibi bir şey yoktu. Sadece risk
durumunda Anayasa Mahkemesi devreye girerdi,
partileri falan kapatırdı. En azından bir denge anlayışı vardı. Fakat 2010’dan sonra demokratikleştirme
çabası içerisinde Anayasa değişikliklerinin ardından
ortaya çıkan HSYK’da amaçlanılanın tam tersi bir
durum ortaya çıktı. Nasıl? Birinci olarak Anayasa
Mahkemesi, Anayasa’yı ihlal etmek suretiyle o alana müdahale etti, anormal bir durum ortaya çıktı.
İkinci olarak da o dediğimiz batıni, mesiyanik, totaliter bir örgütlenme anlayışına sahip olan bu yapı,
siyasete de tuzak kurmak suretiyle bakanlık bürokrasisini özellikle bu konuda seferber etmek suretiyle ve şöyle söyleyelim; Bakanlık bürokrasisinde
örgütlenmenin verdiği güç ile siyaseti ikna etme suretiyle –bu daha doğru bir ifade- bu yolla HSYK’yı
kontrol eder hale geldi. Siyaset, bunun çok fazla
farkına varmadı. Ardından Yüksek Yargı’ya, yapılan
atamalarla Yüksek Yargı’da dengeleri değiştirdiler.
Bunun ardından artık orada da durmadılar. Eskiden
Kemalistlerin kendilerine bir sınır çizme gelenekleri
vardı. Parlamento çalışmalı, hükümet falan çalışmalı ama bunların alanlarına çok fazla dokunmasın.
Ama bunlarda bir denge, bir fren mekanizması yoktu. Bütün alanları kontrol etme ihtiyacı vardı. Bütün
devleti, devletin bütün sistemini tamamiyle kontrol
etme, ele geçirme ve meşru hükümeti devirme,
meşru hükümeti tamamen ortadan kaldırma, kukla hükümetler getirme tarzında yapıları vardı. Onları
kontrol etmeye başladılar. Bunların yargı bağımsızlığı ile bağdaşıp, bağdaşmaması ayrı kenara bunların ortaya çıkardığı tehlike, yargıyı ortadan kaldırma
tehlikesiydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini
çökertme tehlikesiydi. Bu yüzden yargı bağımsızlığı,
yargı için güvence tartışması bile abes, daha doğrusu hafif bir tartışma kalıyor. Bunların meydana getirdiği tehlike, çok ciddi bir tehlikeydi ve bu tehlike,
şimdi bertaraf edildi.
Tam olarak bertaraf edld m szce?
HSYK üzerinden bertaraf edildi tabi ki. Şu an ortaya
çıkan HSYK tablosuna baktığımız zaman bundan
ciddi ölçüde mutluluk duymamız gerekiyor.
HSYK seçmlern ve sonuçlarını nasıl değerlendryorsunuz?
O soruyla bağlantılı olarak şöyle söyleyelim: Bir,
HSYK’ya hiçbir siyasi görüş tek başına hakim olamadı. İki, yargıyla ilişkisi olmayan, derdi yargılama
olmayan, derdi yargıyı tehlikeli bir iktidar aracı olarak
kullanma arzusunda olan yapı, -paralel yapı- totaliter örgütlenme biçimine sahip, mesiyanik siyaset
felesefesi’ne de sahip olan o yapı ciddi bir yenilgiye,
başarısızlığa uğradı ve yargıyı kontrol edemez hale
geldi. Bu çok önemli bir şey. Yani yargı, yeniden yargı
haline gelme imkanını elde etti. Bunun bu şekilde
elde edilmesinin şöyle bir yansımasını, bir okumasını yapmak gerekiyor; Peki bu nasıl gerçekleşti? Bu
Yargıda Birlik Platformu dediğimiz bir platformun or-
KASIM 2014
63
Seçm sonuçlarına göre br paralel yapı gtt başka br paralel yapı
geld dyenler szce haklı mı?
taya çıkmasıyla gerçekleşti. Nedir bu platform diye
sorduğumuz zaman, bu platform; negatif ortak paydası, yargının o yapılar tarafından kontrol edilmesinin engellenmesi, pozitif ortak paydası ise toplumun
renklerinin yansıdığı bir yargı ortaya çıksın. Kısacası
çoğulculuk aslında. Çoğulculuğu tehdit eden yapıya
karşı yek vücut hareket etme, onun dışında tamamen
çoğulcu bir yapı tesis etme. Bu iki temel ilke üzerinde
bir araya gelmiş bir yapı vardı. Bu yapı kürsü yargıçlarının büyük bir kısmından destek aldı ve bu desteğin ardından HSYK’nın bugünkü yapısı ortaya çıktı.
Mesaj çok net; çoğulculuk, yani yargının bir iktidar
alanı ya da bir muhalefet alanı olmadığı, yargının bir
yargılama alanı olduğu ve yargılama alanı olduğu için
ve toplumun tamamına da ait olduğu için, toplumun
bütün farklılıklarının el verdiği ölçüde orada temsil
edilmesi. Bu bir denge meydana getiriyor ve dengenin olduğu yerde adaletten söz edebiliriz. Dengenin
olmadığı yerde adalet de çok fazla olmaz. Seçimler
bu bağlamda çok önemli. Diğer bir sonuç, ilginç bir
sonuç; Adalet Bakanlığı bürokrasi’sinden hiçkimse
listeye girmedi. Ya da ilk listeye girmedi. Asıl üye
listesine giremedi. Her ne kadar Adalet Bakanlığı’nın
bürokratı olarak HSYK adayı olanlar, işte son bir-
64
KASIM 2014
kaç ayda, paralel yapıyla mücadele nedeniyle Adalet Bakanlığı’na çağırılan hakimlerdi. Ama yine de
sembolik açıdan bunun da önemli bir şey olduğunu
düşünüyorum. Bize bir şey daha gösterdi. Paralel
yapının yargıdaki tablosunu net olarak gösterdi. Trajik
bir şey, on yıl içerisinde idari yargıyı yargı olmaktan
çıkarmışlar. Bir çete mekanı haline getirmişler, bunu
gördük. İkinci olarak da adli yargıda aşağı yukarı %40
lık oy potansiyellerinin olduğu ortaya çıktı. Oy potansiyeli, onların da bu seçimi kazanabilme ihtimali
nedeniyle hakimlerin kendilerini koruma kaygısından
da kaynaklandığını söyleyebiliriz. Şimdi artık bu kaygı
yok dolayısıyla şimdi aslında bir seçim yapılırsa muhtemelen %20-25 civarı bir oy alacaklardır. Dolayısıyla
bunların aslında yargı içerisindeki çekirdek kadrolarının %15-20 arası bir çoğunluğa sahip olduğunu
da belki söyleme imkanına sahip olabiliriz ama idari
yargıda biraz daha fazla. Bunlar en azından göründü. Kendilerini görünür hale getirdiler. Bu açıdan bu
durum Türkiye’nin kazanımı. Daha önce görünmez,
muhatap bulamayacağımız bir yapıydı, bir tehditle
karşı karşıyaydık. Şimdi görünür haldeler, görünür
oldukları zaman toplum, bunlara karşı gerekli tedbirleri alacaktır.
Şöyle söyleyelim; Mevcut sistemden mutlu olmayan
tabiki böyle diyeceklerdir. Hangi paralel yapı mesela
geldi? Paralel yapı deyince paralel yapının anlattığı
bir şey vardır, bir realite vardır. Nedir bu realite? Kapalı, topluma hesap vermeyen, toplumun meşrulaştırmadığı başka yerlerden emir ve talimat almak
suretiyle hareket eden, koordineli, senkron bir şekilde hareket eden bir iradeleri olmayan ve sinyallerle,
talimatlarla hareket eden bir yapı. Bu yapının hedefi
sadece kendinden menkul ve sadece kendileri bilirler, kendileri de aslında bilmezler, onlara talimat
verenler bilir. Paralel yapı denen şey budur. Paralel yapı kötü bir kavram, kötü bir imaj oluşturdu ya,
bunun üzerine kalkar dersiniz ki çoğulcu bir yapı
ortaya çıktı, ona da paralel deyin. Demokratik yöntemlerle bir parlamento ortaya çıktı, buna da paralel
deyin, her şeye paralel deyin. Yani ciddiye alınabilecek bir şey değil. Ama şunu söylememiz gerek;
Hiçbir grup HSYK’da tam kontrolü sağlayabilecek
bir durumda değil, çoğulculuğun önemli olduğu,
yargıcın yargıçlık yapması gerektiği şeklindeki temel
referanslara göre bir araya gelmiş, paralel yargının
oraya hakim olmaması gerektiğini düşünenlerden
oluşan bir koalisyon, işin esası bu zaten. İşin esası
buysa bir paralel gitti yerine başka bir paralel geldi
demek ciddiye alınabilir bir iddia değil.
YARSAV’ın br üye ble seçtrememesn nasıl yorumluyorsunuz?
YARSAV’ın cemaatin kontrolünde olduğu ya da
cemaatle ittifak halinde bu seçime girdiğine yönelik çok ciddi iddialar vardı. Özellikle yargının içinden ve yargıyı çok iyi bilen isimler bunun kesinlikle
böyle olduğunu söylediler. Muhtemelen burada bir
gerçeklik payı vardı ki, cemaatte zaten bir yandan
bunlarla ittifak kurarken, bir yandan kendi listesini
çıkardı. Kendi listesini çıkarınca tabiki YARSAV aslında kendisine gelebilecek olan üyeleri de kaçırdı.
İkinci olarak da YARSAV’ın aslında potansiyeli cemaat idi. Cemaat kendi köşesine çekilince yargıda
herhangi bir varlık göstermeleri çok fazla mümkün
olmadı. Bu da tabiki başka bir tablo.
HSYK neden bu kadar önemldr?
HSYK, Yargıtay üyelerini seçiyor, Danıştay üyelerinin 3/4’ünü HSYK seçiyor ve HSYK hakim ve
savcıların özlük hakları, disiplin meseleleriyle ilgili,
meslekte yükselme meseleleriyle ilgili birinci sınıf
ayrımlarla ilgili meselelere bakan, cevap veren, teftiş kurumunu harekete geçirebilen bir yapı. HSYK
meslekten atılmaya karar veren bir yapı. HSYK,
yetkilendirmeler ve görevlendirmeler, terfiler ve tayinler, yer değiştirmeler bütün bunlara karar veren
bir yapı. Dolayısıyla HSYK yargının en tepe noktası,
esas yargılama yapan en tepe noktası. Orayı kim
KASIM 2014
65
kontrol ediyorsa aşağı da ona göre dizayn eder.
Bu, geçtiğimiz yıllarda çok net olarak gerçekleşti.
Yani mesela idari yargıda en fazla siyasete meydan okunduğunu, savaş ilan edildiğini görüyoruz.
İdari yargıdaki oy potansiyeli de zaten bunun niye
böyle olduğunu bize anlattı. HSYK’nın yapısının
yine son zamanlara kadar onlar tarafından kontrol
edilmesinin de bunda çok ciddi bir etkisi vardı. İşte
bu yüzden HSYK çok önemli ve HSYK’nın şimdi
o yapılardan temizlenmiş olması, artık yargıda bir
konsolidasyona, bir restorasyona işaret ediyor. Bir
normalleşmeye işaret ediyor. Bundan sonra HSYK
kimsenin kontrolünde olmadan yargıya güven sağlayacak ve yargının hakikaten yargılama yapmasını
sağlayacak, adil yargılama yapmasını sağlayacak
bir mekanizma olarak çalışacaktır, güvence unsuru
olarak orada duracaktır. Yargı, kendi görev alanıyla
sınırlı olarak çalıştığı zaman yani hukuki denetimle sınırlı olarak çalıştığı zaman kendi alanıyla sınırlı
olarak çalıştığı zaman siyasetin o alana müdahale
etmesi mümkün değildir. Ama yargı kendi alanından taşıp, siyasal alana geçtiği zaman siyasal alan
da yargı alanına geçebiliyor çünkü hatlar karışıyor
o zaman. Bu yüzden yargının kendi alanında kalması erkler ayrılığı bakımından en önemli nokta ve
HSYK’nın bunu sağlayacağını öngörmek pekala
mümkün. Çünkü her şeyden önce az önce dediğim
gibi çoğulcu yapının aynı zamanda kendi yargısal
alanlarıyla sınırlı kalmasının da temel güvencesi.
HSYK’nın seçm sstem sürec değşmel m? 2010
referadumundak değşklkler yeterl değl myd?
2010’daki Anayasa değişikliklerinin 2010 şartlarına
göre hazırlandığını, o dönemin etkilerinin, o dönemin güç dengelerinin göz önünde bulundurularak
hazırlandığını da unutmayalım. Yani o dönemde bir
tarafta vesayet organı olarak Anayasa Mahkemesi
vardı ve Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’yı ihlal
etmek suretiyle, yapılan değişikliklerin tamamını
iptal edebilme riski vardı. Bu yüzden HSYK yeteri kadar demokratikleştirilemedi. Örneğin Anayasa
Mahkemesi’nin iptal etme korkusuyla TBMM’nin
HSYK’ya üye seçmesi mümkün olmadı. Avrupa standartları diyorsanız, Parlamento’nun üye
seçmediği bir HSYK’da sınır yok ve yargıçların
2/3’ünden fazlasını hatta 3/4’ünü oluşturduğu bir
HSYK’da yok. Böyle bir idari yargı organı yok bu
da aslında Avrupa standartlarına aykırı. Bu açıdan
bakıldığında HSYK için biz eskiye nazaran yetmez
ama evet dedik ama çok ciddi demokrasi açıkları
olduğunun Avrupa standartlarına uyumlu olmadığını da dile getirdik. Bu konularda bazı değişikliklerin
yapılması da gerekiyor. Mesela Teftiş Kurulu’nun
HSYK’da olmaması gerekiyor. Çünkü bir kişiyi hem
suçlayıp hem de suçladığınız kişi hakkında
karar verdiğiniz zaman bu felaket bir şeydir.
HSYK’nın elinde şu anda böyle bir felaket
yetki var. Yani çoğulculuk dediğimizde bunun
daha dikkatli kullanılacağını varsayabiliriz ama
sonuçta bu hukuk devletine aykırı bir durum.
Ama bu böyle olmamış olsaydı 2010 yılında
belki de Anayasa Mahkemesi iptal ederdi. Nitekim HSYK Kanunu’nda geçtiğimiz aylarda
Anayasa Mahkemesi neden Teftiş Kurulu’nu
Adalet Bakanlığı’na bağladınız hukuk devletinde böyle bir şey olur mu diye iptal etti. Oysa
hukuk devletinde tam tersi yanlıştı.
Paralel yapıyı ortadan kaldırmak çn yapılacak asıl
operasyonların HSYK seçmler sonrasına bırakıldığı söylenyor
bu konuda sz ne düşünüyorsunuz?
Yargı çok önemli bir mekan dedik, tarafsızlık ve güven mekanı dedik, dolayısıyla zırhları
vardır, anayasal zırhlar vardır. Bir bağımsızlık
zırhı vardır, erkler ayrılığı zırhı en fazla yargı alanında geçerlidir mesela. O zırhların arkasına
saklandığınız zaman siz her şeyi yapabilirsiniz,
kimse sizden hesap soramaz. Paralel yapı
orayı bir defa ele geçirdiği zaman geri kalan
kısmı çok da önemli değil. Polis Teşkilatı’nda
ya da bürokrasinin diğer alanlarında yani bir
çete mensubu olduğu çok net olan, yasa dışı
işlere karıştığı çok net olan, nerdeyse anayasal düzene karşı suç mahiyetinde işlemler
yapmış olanları çok olmasına rağmen bunlara karşı yapılan, açılan soruşturmalar, idari
tasarruflar idare mahkemeleri tarafından iptal edildi ve geri çevrildi mesela. Niye böyle
oldu? Çünkü yargı onların kontrolündeydi.
Şimdi HSYK artık onların kontrolünde değil.
Dolayısıyla hukuk düzeni hukuka tecavüz etmeye kalkışan, milletin egemenliğine, milletin
kendi kaderini tayin etme hakkına tecavüz etmeye kalkışanlara karşı vereceği cevap vardı.
Bu cevap şimdi yargı zırhı nedeniyle geciktirilmiyor, tam tersi yargı zırhı şu an onlara karşı
mücadele edilmesinin ama adalet ve hukuka
uygun bir biçimde onlara karşı mücadele edilmesinin imkanını sağladı. Şimdi bu imkan çerçevesinde Türkiye yürüyecektir.
Osman Bey, sorularımızı yanıtladığınız çn çok teşekkür
edyoruz.
66
KASIM 2014
KASIM 2014
67
DIŞ POLİTİKA
sını Ulusal Konferans Partisi’nin kongresi dolayısıyla
Sudan’da görüştüğüm Lübnan’lı mütefekkir Münir
Şefik ‘kırk yıldır siyaseti izlerim, son bir yıl içinde yaşadıklarım bana Orta Doğu ve dünya siyasetine dair
bildiğim bütün ezberleri bozdurdu, bütün teorilerimi
yıktı bıraktı’ diye ifade ediyor.
KOBANİ’DE
DÜŞEN MASKELER
Prof. Dr. Yasin AKTAY
SDE Onursal Başkanı
‘K
obani’yi kurtarma’ meselesinin bir anda
dünyanın birinci önceliği haline gelmiş olduğu ilginç bir olay yaşıyoruz. Tabii 40 ülkenin karşısında koalisyon kurduğu IŞİD’in bizzat
bu koalisyon yoluyla nasıl bir reklam konusu olduğunu da ayrıca kaydetmeliyiz bu süreç içinde. Bu
reklamın aslan payı yine Türkiye’ye düşse yeridir
tabi. Ne de olsa aralarında dünyanın en güçlü ülkelerinin de yer aldığı 40 ülkenin bir araya gelerek baş
edemediği dünyanın en büyük ve tehlikeli örgütüyle
baş edilmesi Türkiye’nin kararına, bu mücadeleye
katılmasına bağlanmış durumda. Dünyayı esir almış
bir örgütten dünyayı ancak Türkiye kurtarabilirmiş.
Türkiye destek vermezse dünya yerin dibine batacakmış.
Kobani ve IŞİD ile ilgili son zamanlarda okuduğumuz
bütün analizler gizli veya açık şekillerde bu mesajları
veriyor. Türkiye’nin bir hayli önemli ve güçlü olduğunu biliyoruz da, bu söylemlerin takdir edip beslediği
70
KASIM 2014
‘Türkiye gücü ve önemi’ bahsinde bir hinlik olduğu
çok açık. Türkiye dünyayı kurtaran ülke, ama bu
gücünü, bütün dünya kendinden bu rolü beklerken
bu yardımını esirgeyen ülke olarak resmediliyor aynı
zamanda. Ya dünyaya gerçekten bir haller oluyor
veya bu garip dünyanın yeni seyrinde Türkiye’ye
karşı oynanan oyun sanılandan büyük. Saddam’ı
ince bir teşvik yoluyla Kuveyt’e sokup sonra girdi
diye cezalandıran ve dünyayı ona dar eden bir oyunu daha önce seyretmiştik. Bu oyunun ilk hamleleri
Türkiye’nin mızıkçılığı yüzünden belki uygulanamadı, belki geçerliliğini bile yitirdi. Ama istenen hedefe
ulaşmak için oyunun kuralları, hatta oyunun kendisi
bile değiştirilmiş olabilir. Zira ne Türkiye’ye ne IŞİD’e
biçilen bu roller, hatta ne Amerika’nın kendisine biçtiği bu rol doğal gibi duruyor.
Aslına bakarsanız, bölgede İran ve İsrail de dâhil
olmak üzere bütün aktörlerin ciddi bir rol karmaşası içinde yaşadıkları görülüyor. Bu rol karmaşa-
Bu siyaset sahnesi içinde Amerika, Amerika gibi
davranmıyor, koca süper güç bütün dünyayı arkasına alarak türeyen bir örgütün peşine takılmış, gidiyor. İran, İsrail’in güvenliği tasasına düşmüş, Esad
düşerse İsrail’in güvenliğinin tehlikeye düşeceği
yönünde Amerika’yı uyarıyor. Irak’ta IŞİD diye bir
yapı bütün Irak’ı ve Suriye’yi işgal ediyor ve bu işgal
bütün dünya ülkelerine rağmen yürüyor, Yemen’de
Husiler diye toplumsal karşılığı olmayan başka bir
örgüt nerdeyse Yemen’in tamamını ele geçirecek.
Kendi ülkesinde darbenin güvenliğini sağlayamamış
ve kendine hayrı olmayan Mısır, Libya’ya darbe ihraç etmeye kalkışıyor.
Tabi bütün bu olanlar tuhaf olaylar. Benzeri daha
önce yaşanmayan olaylar. Bir de hiç değişmeyen
aktörlerin hiç değişmeyen tavırları oluyor. O da şöyle: Kobani olayları başlarken ‘Devlet bize izin versin
gidip savaşalım’ diye ortalığı velveleye veren PKK
ve HDP çevreleri bir fiili durum yaratıp gittikten sonra pabucun orda göründüğünden daha pahalı olduğunu görür görmez Türkiye’ye doğru geri geldiler.
Çünkü IŞİD’e karşı savaşmak şimdiye karşı alışık
oldukları pusu kurma ve insanları en savunmasız
hallerinde saldırarak katletmekten daha farklı bir
meydan savaşı gerektiriyordu.
Bu sefer ‘devlet koridor açsın oraya silah yollayalım’ mesajları duymaya başladık. Amerikan silahları
Türkiye’nin göndereceği silahlara ihtiyaç bırakmadığı halde PYD savaşta bir ilerleme kaydedemeyince
bu sefer tam da klasik tavırlarını ve davranışlarını
ortaya koydular: ‘Türkiye askeri gitsin savaşsın,
Kobani’deki trajediye seyirci kalmasın, Kobani’yi
kurtarsın.’ Kobani’yi Türk askeri kurtarsın demenin daha doğru tercümesi aslında şu: ‘devlet gitsin orda bizim için savaşsın, eli değmişken de bize
devlet kursun.’
Bu talep aslında şimdiye kadarki HDP ve PKK siyaset çizgisinin de tam tercümesidir. HDP her ne
istiyorsa bunu Kürt halkını özgür iradesiyle muhatap olarak, onu ikna ederek, dolayısıyla onun özgür
desteğini arkasına alarak istemiyor. HDP Kürt halkının taleplerini ifade edip bu talepleri devlet nezdin-
Aslına bakarsanız, bölgede İran ve İsral de dâhl
olmak üzere bütün aktörlern cdd br rol karmaşası
çnde yaşadıkları görülüyor. Bu rol karmaşasını
Ulusal Konferans Parts’nn kongres dolayısıyla
Sudan’da görüştüğüm Lübnan’lı mütefekkr Münr
Şefk ‘kırk yıldır syaset zlerm, son br yıl çnde
yaşadıklarım bana Orta Doğu ve dünya syasetne
dar bldğm bütün ezberler bozdurdu, bütün
teorlerm yıktı bıraktı’ dye fade edyor.
de dillendiren bir yolu asla düşünmedi. Aksine Kürt
halkına kendi örgütünün taleplerini dayattı. Kürt
halkından kendisini makul bulmayanlara zorla kendi çizgisini dayattı. Devletten ise Kürt halkına karşı
yaptığı bu uygulamalar için izin istedi.
Yani kısaca HDP’nin devletten talep ettiği Kürt halkının özgürlüğü değil, vesayetidir. PKK Kürt halkının
vesayetini bizzat Kürt halkından istemiyor, devletten
istiyor. Buna ilk ve en güçlü itirazın bizzat Kürt halkından geleceğini bildiği için de Kürt halkını bildiği
yöntemlerle, yani tehditle, baskıyla, şiddetle ikna
etmeye çalışıyor. Demokratik Özerklik gibi süslü
söylemlerle halkın üzerinde kurduğu bu vesayet
ilişkisinin devlet tarafından tanınmasını, hatta daha
ötede bunun şartlarının sağlanmasını talep ediyor,
hepsi bu. Kobani’de ise bu talep garip bir biçimde
biraz daha açık tebarüz ediyor. En iyi bildiği şiddet
yolunun da kâr etmediğini görünce bunu da devletin üstlenmesini istedi ve demeye çalıştı ki: ‘Devlet
kurmak hakkımız, ama buna bizim gücümüz yetmiyor, bari devlet bize devlet kursun.’
‘Kontrolden Çıkan Kalabalıklar’ Sorunu
Kobani’yi bahane ederek estirilen ve 40’a yakın
kişinin ölümüne, yüzlerce kamu ve özel binanın
tahribine yol açan şehir teröründe HDP’nin rolü ve
sorumluluğu ne? Herkesin gözü önünde cereyan
eden olayların akışında HDP’nin olaylar başlamadan hemen önce halkı Kobani için ayağa kalkmaya
çağırdığını, çağırmak ne kelime, sert söylemlerle
kışkırttığını hepimiz duyduk, gördük. Olayların bütün aşamalarında, yakmalarda, yıkmalarda, HDP
kadrolarının başrolü oynadığını da gördük. Şehirlerde HDP’li yetkililerin ‘Kobani uyuyamayacaksa, burada bu gece hiç kimse uyuyamayacak’ demesiyle
birlikte bütün şehirlerde tam bir savaş ortamı yara-
KASIM 2014
71
tılmaya çalışıldı. Kütüphaneler, müzeler, yetiştirme
yurtları, öğrenci yurtları, okullar, masum sivil insanların işyerleri, evleri içinde insanlar varken yakıldı,
yağmalandı. Çok sayıda hırsızlık vakası bu esnada
yaşandı.
Bütün bu Vandal eylemler aslında bir hareketin
ne kadar güçlü olduğunu değil, sadece ne kadar
vandallaşabildiğini ve zincirinden boşaldığında ne
kadar kontrol dışına çıkabildiğini gösterdi. Kontrol
dışına çıkan hiç bir hareket güçlü değildir. Tahribata
yol açabilir ama ne kendisi için ne de temsil ettiği
hiç bir hareket için olumlu bir değişime ve kazanıma
neden olamaz.
Kobani’ye destek adına harekete geçtikten sonra,
ortaya çıkan görüntünün savunulabilir hiç bir tarafı
olmadığı görüldüğünde HDP’nin bu işin sorumluluğunu üzerinden pişkince atmaya çalıştığını gördük.
Selahattin Demirtaş’ın olayı ‘yaptık, ama bir sorun
niye yaptık?’ noktasına düşüren açıklamaları, ona
çırpındığı yerde daha da batıran bir pişkinlik imgesini
yapıştırıp bıraktı. Ama kuşkusuz olaylar bu raddeye
geldikten sonra yapılan ‘eylemcileri kontrol edemiyoruz’ açıklaması başlı başına irdelenmesi gereken
bir beyan. Bu arada kontrol edilemediği söylenen
bu kalabalıkların bir şikâyet konusu değil, bir tehdit
veya ‘uyarı’ konusu olarak zikredilmesi dikkatlerden
kaçmıyor.
Sokağa davet edilen toplulukların baştan itibaren
kontrol edilemeyeceği bilinmiyor muydu? Yoksa
bu kalabalıkların yaptıkları eylemler beklenmeyen
eylemler miydi? İşte buna hiç kimseyi inandıramazsınız. Hiç tanımadığınız bir topluluk değil ki bu. Altan
Tan’ın isabetle kaydettiği gibi, bu topluluğun artık
eylem tarzı, konuşma tarzı, iletişim tarzı biliniyor.
Konuşarak iletişim kuran bir yapı olmaktan çıkmış,
çıkarılmış bir topluluk. ‘Bu topluluğu anlamaya ça-
72
KASIM 2014
lışalım, yaşadıklarına bakalım’
diyerek hiç kimseyi zoraki empatiye davet etmeye de kalkmayın.
Bal gibi bu topluluğa insan gibi
konuşmanın dışında, Vandal bir
dili öğreten, aşılayan, buna kışkırtan, kontrolünüzdeki bir talim
ve terbiye var. Bu talim ve terbiye, ‘kontrolden çıkan kalabalıklar’ manzarasında bir şantaj ve
koz potansiyeli görüyor. Küçücük yaştaki çocukların eline taşı,
molotof kokteylini verip onları oyun zevkinin doruklarında gezdirerek zehirlemeye dayanan bir talim ve
terbiye.
Doğrudur, o çocukların eline o silahı, o molotof kokteylini, hatta o taşı verdiğiniz andan itibaren o çocuklar sizin kontrolünüzden de çıkarlar. Bu sosyal
psikolojinin anlamayacağı ve açıklayamayacağı karmaşıklıkta bir konu değil. O çocuk o zirvelerde bir
süre gezindikten sonra istendiğinde annesini-babasını bile öldürür. Nitekim Kamboçya’nın yetmişli
yıllardaki komünist lideri Pol Pot da bir ilkokul öğretmeni olarak ilk ordusunu hepsi de 15 yaşın altındaki
kendi öğrencilerinden birlikler kurarak oluşturmuş
ve ilk aşamada onlara, devrime mutlak sadakati kanıtlamak üzere anne-babalarını öldürtmüştü. Uzun
süre BDP çevreleri ‘taş atan çocuklar’ tiplemesi
üzerinden bu zehirleyici eğitim süreçleri için ciddi
kazanımlar sağladılar. Bugün geldiğimiz noktada
bu ‘kontrol edilemeyen kalabalıklar’ın en önemli
kaynağının çirkin bir çocuk istismarından başka bir
şey olmadığı anlaşılıyor. O yaştaki çocukların eline
verdiğiniz silahın, sizi de esir almasının önüne hakikaten geçemezsiniz.
‘Biz konuşabileceğiniz son kuşağız, arkadan gelen
nesille konuşamayacaksınız’ sözündeki tehdit, arka
planında böylesi bir çocuk ordusunu hazırlayıp motive ediyordu. Ama bu motivasyon aynı zamanda
kendisini de esir alacak, kendi kontrolünü tamamen
yok edecek bir radikalizmi de hazırlıyordu. Bugün
HDP gerçekten de kendi kalabalıklarını kontrol etmekten aciz duruma düşmüş olabilir, ama bu onu
bu kalabalıkların ortaya koyduğu terör, vandalizm,
yağmacılık ve vahşetin sorumluluğundan kurtarmaz. Bu vahşet taammüden 40 can aldı. Bunların
arasında kurban eti dağıtırken o azdırılmış kalabalıkların linçine maruz kalarak, damdan atılarak, bıçaklanarak ve kafası ezilerek vahşice katledilen 16 ya-
şındaki Yasin Börü de vardı. O masum bebeklerden
Yasin’e uygulanan vahşetin canavarlarını üreten bir
siyasetin üretebileceği hiç bir olumlu değer olamaz.
cezalandırma arzusu bir bedene o kadar şiddetli bir
biçimde odaklanıyor ki, adeta bir ölümü yeterli görmeyip bedene biteviye işkenceye dönüşüyor.
Terörist Laik Olunca, Muhabbet Kavî Olur!
Yıllar önce PKK’lı cesetlerine kötü muamele üzerine
burada da yazdığımı hatırlıyorum. Bedene bu işkence neresinden bakılırsa derin bir sapkınlık. Bunu
kim yaparsa yapsın…
Yasin Börü Kobani’yi kurtarmaya çalışan, Kobani’de
bir insani trajedi olduğu için oraya dünyanın dikkatini çekmek üzere hareket eden kalabalıklarca öldürüldü. Bu olay 7 Ekim’de meydana geldi, yani yeni
değil. Günlerdir bu olayın bütün detaylarını ezberlemiş olmalısınız. Kobani’de bir insanlık trajedisi olduğunu, IŞİD terör örgütüne karşı dünyanın ve tabii ki
öncelikle Türkiye’nin hareket etmesi gerektiğini söyleyerek bu vahşi cinayeti işleyenler Kobani’ye nasıl
bir yardım etmiş olabilirler?
Cinayeti işleyen insanlar zaten insanlıktan çıkmış,
fersah fersah uzaklaşmış. Onların irtikâp ettikleri terörden daha tehlikeli ve daha kötü bir terör olabilir
mi? IŞİD’in öncelikle İslam’ın temel değerlerini katleden, onları tahrip ve tahrif eden bir terör teşekkülü
olduğunda hiç kuşku duymadık da, Kobani dolayısıyla bu cinayet şebekesinin bir anda bir özgürlük
savaşçısı muamelesi görmeye başlaması da başlı
başına bir cinayet değil mi? Bu uyanıklığıyla örgüt
aslında ‘özgürlük savaşçısı’ değerini de gasp etmiş,
kaçırmış oluyor.
‘Kıstırıldığı daireden çıkarılan Yasin Börü birçok
kişi tarafından bir defa değil, defalarca öldürülüyor.
Önce silahla vuruluyor, sonra bıçaklanıyor, yetmiyor üçüncü kattan merdiven boşluğuna atılıyor. Bu
esnada yere düşünceye kadar kenarlara çarparak
zaten muhtemelen ölmüş olduğu sanılan Yasin
düştüğü yerden sürüklenerek dışarıya çıkarılıp önce
boğazı kesilmeye çalışılıyor sonra üzerinden arabayla geçiliyor, kafası taşla eziliyor, o da yetmiyor
son olarak üzerine molotof kokteyli atılarak yakılıyor. Onun cesedi de, kendisiyle beraber öldürülen
diğer iki arkadaşının da cesetleri bulunduğunda tanınmaz halde. En yakınları bile çok ince ipuçlarıyla
cesetleri teşhis edebiliyorlar.’
Bu öldürme biçimi gerçekten tuhaf, bir bedenden, üstelik hiç tanımadığı birinin bedeninden hınç
alma yoluna sapmış olan bu insanlar bir insana tek
bir ölümü yeterli görmüyor, defalarca öldürüyorlar. Manzara ünlü Fransız tarih felsefecisi Michel
Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu’nda anlattığı
korkunç infaz sahnesindeki vahşetin boyutlarını andırıyor ama onu da fersah fersah aşıyor. Orada da
PKK’lıların şikâyet ettikleri her şeyin çok daha fazlasını kendi kavgalarıyla ilgisiz insanlara yapıyor
olmaları bir tek şeyi gösteriyor: Verdikleri kavgada
hiç bir etik kırıntının olmadığını... Maruz kaldıklarını
iddia ettikleri ırkçılığa karşı kendi ırkçılıklarını seviyorlar sadece. Zulme karşı çıkmaları zulmün kendilerine yapılıyor olmasından, yoksa zulmün kendisine
karşı değiller, kendileri başkasına yaptıkları sürece
sorun yok. Yıllarca JİTEM’lerin türlü muamelelerine
maruz kalmış Kürt halkına bugün öz-savunma birlikleri ayaklarıyla JİTEM’e rahmet okutan muameleleri reva görüyorlar. Dün JİTEM’in falii meçhullerine,
adam kaçırmalarına, haraçlarına, baskılarına maruz
kalan Kürtler bugün aynı muamelelerin çok daha
ağırını, çok daha fazlasını KCK yapılanmasından
görüyor. JİTEM’in doksanlarda uyguladığı da bir tür
özerklikti, yani başına buyrukluktu, kanunsuzluktu.
Onlar hiç olmazsa buna ‘demokratik’ demiyorlardı.
Kobani olayları esnasında hepsi de özel olarak
seçilmiş hedef evlere, işyerlerine saldırılarak evler
kundaklandı, yakıldı. Belirlenmiş hedeflerin hepsi
siyasi tutum olarak HDP’ye oy vermemiş olan veya
HDP’ye muhalif insanların evleri ve işyerleriydi. Olayların toplamında kırkın üstünde insan öldürüldü.
Diğer taraftan Yüksekova’da silahsız ve sivil giyimli 3 askerimiz, kalleşçe, şehrin ortasında kafalarına
ateş edilerek öldürüldü. Bu kafanın Kobani’de kimi
kimden kurtaracağını düşünebiliriz? Bütün bunların
üstünde Batı basınında son günlerde PKK saflarında
savaşan kadın görüntülerinin bolca kullanılması neyin
mesajı sizce? Onca IŞİD haberinden sonra elinde
silah, savaşan açık kadın görüntüsünün verdiği laiklik
mesajları PKK’nın vahşetinin ve terörizminin aklanmasına yetiyor mu? Terörizm, laiklik görüntüsünde
geldiğinde kabul görebiliyorsa, karşı çıkılan terör değil, sadece ve basitçe terörü kimin yaptığıdır. Laik
olduğunu kanıtlayınca vahşeti ve terörü görmezden
gelinebiliyorsa, ki öyle olduğu anlaşılıyor, terörle mücadele eden yüzün üzerindeki bir maske daha düşüyor demektir. Maskenin ardında ne mi var? Maske
zaten bu bin bir suratı örtmeye yetmiyor ki?
KASIM 2014
73
DIŞ POLİTİKA
ORTA DOĞU’DA
KESŞEN POLTKALAR VE
GRFT LŞKLER
Türkye’dek demokratk değşm sürecnn etksyle harekete geçen Arap Baharı özgürlük,
demokras ve hak arayışlarını bölgesel ve küresel çıkarlarına cdd br tehdt olarak algılayan
egemen güçlern savaşıdır bu. Daha özet olarak Batı-İsral hegemonyasına karşı gderek
güçlenen İslam toplumlarının drencn ve hazırlığını erken boğma ve bastırma operasyonudur.
Aydın BOLAT
SDE Stratejik Planlama Kurulu Başkanı
S
on dönemde Irak-Suriye ekseninde yaşananlar, bunların bölgesel ve küresel yansımaları ile Türkiye üzerinde etkileri uluslararası
gündemin en önemli konusu olmuştur. Bu durum
olan-biten ve devam eden süreçlere daha geniş bir
perspektiften bakmayı gerektiriyor. Küresel çapta büyük fotoğrafa dikkat edilirse; uluslararası güç
dengelerinde önemli değişimler yaşandığını, buna
bağlı olarak da bölgemizdeki vesayet statükosunun
sarsıldığını yaşayarak görüyoruz. Orta Doğu düzeni
yeniden kurgulanıyor, sınırlar değişecek!
IŞİD Ne Kadar Büyük Bir Tehdit?
Haziran ayından itibaren Irak ve Suriye’deki operasyonlarıyla adını etkili bir şekilde duyurmaya başlayan
“yeni oyuncu” IŞİD’e karşı sürpriz bir küresel savaş
seferberliği başlatıldı. Galler’deki NATO zirvesinin
sonrasında, 11 Eylül miladının 13. yıldönümü olan
11 Eylül 2014 tarihinde hem de Demokrat Başkan
Barack Hüseyin OBAMA tarafından Orta Doğu’daki bir “terör örgütü”ne karşı orantısız ve asimetrik
küresel bir tepkiyle savaş çağrısı yapıldı. ABD liderliğindeki Batı ittifakının oluşturduğu koalisyona
bölgeden Arap ülkelerinin de katılımıyla IŞİD’a karşı
savaş cephesi kısa bir sürede 40 ülkeyi aşan bir sayıyla genişledi. Altı üstü bir terör örgütüne karşı bir
dünya gönüllüler cephesi kuruldu! ABD, İngiltere,
Fransa savaş uçaklarının yanında Belçika, Danimarka, Avustralya, Suudi Arabistan, Katar jetleri Irak ve
Suriye’deki IŞİD hedeflerine günlerdir bomba yağdırıyorlar. IŞİD gibi muhayyel bir terör örgütüne karşı
ABD liderliğindeki Dünya..! Bu abartılı, orantısız ve
asimetrik küresel tepki neden? Bu size de garip gelmiyor mu? Yoksa mesele IŞİD değil mi? IŞİD üzerinden kimler neye karşı güç mücadelesi veriyorlar?
IŞİD terörü neyin gerekçesi, nelerin bahanesi? Bu
nasıl bir oyun, hedefi ne? Bu uluslararası algı operasyonunun bölgesel ve küresel mesajı nedir?
Bu soruların küresel jeopolitik konjonktürde sanırım
iki cevabı var. Birincisi; Orta Doğu İslam Coğrafya-
74
KASIM 2014
sı halklarının Türkiye’nin desteğinde bölge vesayet
statükosuna ve uluslararası sisteme karşı isyanına
erken mani olmak çabası. Doğu’nun uyanışı ve
ayaklanmasını stratejik takaddümle önleme mücadelesi. Türkiye’deki demokratik değişim sürecinin etkisiyle harekete geçen Arap Baharı özgürlük,
demokrasi ve hak arayışlarını bölgesel ve küresel
çıkarlarına ciddi bir tehdit olarak algılayan egemen
güçlerin savaşıdır bu. Daha özet olarak Batı-İsrail
hegemonyasına karşı giderek güçlenen İslam toplumlarının direncini ve hazırlığını erken boğma ve
bastırma operasyonudur.
İkincisi; Ukrayna krizinde Rusya’nın işgalci ve saldırgan tutumuna karşı onunla savaşı göze alamayan ABD ve Avrupa’nın Orta Doğu’da muhayyel
bir düşman IŞİD üzerinden cevap vererek küresel
hegemonyasını güncelleme girişimidir. “Mahallenin
kabadayısı benim, raconu ben keserim” algısını yaratma çabası. Esas hedef IŞİD değil, tek egemen
güç olduğunu kanıtlamak...
Aktörlerin Kesişen Politikaları
Bu büyük fotoğrafın detaylarında daha spesifik
çıkarlar ve politikalar var. Batı; diktatör ve despot
yönetimler üzerinden bölgeyi elinde tutmak istiyor,
yönetimlere oynuyor. Orta Doğu ülkelerini mezhep
ve etnisite üzerinden parçalara ayırarak, birbirleriyle savaştırarak Batı’ya zararsız ve kendi enerjisinde
boğulan kaos içinde bir Orta Doğu yaratmak istiyor.
Kürt kartı ve IŞİD üzerinden Türkiye ve bölge jeopolitiğini destabilize ediyorlar. Büyük Kürdistan hayallerini kullanarak Bağımsız Kürt Devleti yani bölgede ikinci İsrail’i yaratmak amaçlanıyor. Türkiye’nin
çözüm sürecine karşılık Batı-İsrail güdümünde Bağımsız bir Kürdistan… Türkiye’nin, Barzani’nin ve
Öcalan’ın dışlandığı bir Kürt vizyonu sahnelemek
isteniliyor. Batı; Türkiye’yi Suriye ve Irak’ta savaşa
sokarak oyalamaya ve İran’la rekabete çekmeye
zorluyor. Suriye’de Irak’ta, bölgede ve ülke içinde
Türkiye’nin çözüm, barış ve ittifak politikaları berha-
KASIM 2014
75
Çözüm karşıtı br avuç zavallı HDP-PKK-KCK’lının Koban provokasyonuyla bıraktığı, hayal
kırıklığı, kandırılmak, arkadan hançerlenmek ve barışa hanettr. Ancak büyük Kürt
kamuoyuna ve 76 mlyon Türkye’nn radesne rağmen vandallık, şddet ve hanet kazanamaz.
gün açıkça görülüyor. ABD ve Batı istiyor diye Türkiye, IŞİD’a düşman olup, cephe açıp savaşamaz.
Türkiye Ne İstiyor ve Ne Öneriyor?
va edilerek, oyun kurucu aktör rolü kırılmak isteniliyor. Batı-İsrail ittifak blokunun içinde alt aktörlerin
de kendilerine özgü politika ve hesapları var. ABD
tek hegemon ve egemen güç olmak isterken, İngiltere Sykes-Picot düzenini sürdürmek istiyor.
Almanya; Orta Doğu’da enerjiden pay almak isterken, Rusya asırlık kazanımlarını korumak çabasında... İsrail güvenliğini ve Büyük İsrail’in hesaplarını yaparken, İran bölgesel etkinliğini artırmak ve
Batı-İsrail ekseniyle uzlaşarak yeni konumlar elde
etmek istiyor. Etki alanındaki daha küçük aktörler
de yangından mal kaçırmak yarışındalar. KDP’nin
Rojova’da PKK ve PYD ile aktörlük mücadelesi var.
PKK, Türkiye ile müzakereden maksimum kârla çıkıp bölgeyi kalıcı bir misyonla tek başına yönetmek
istiyor.
Bütün bu hesapların ortasında Türkiye ne yapıyor
ve ne yapmak istiyor? Bölgede ve içeride halklara dayanan ve halk iradesini önceleyen bir siyaseti
önceliyor. Yani halklara oynuyor. Yerli dinamiklerin
etkin olduğu Yeni Orta Doğu için çalışıyor. Kürtlere ve Araplara bölgenin geleceğini birlikte kuralım
76
KASIM 2014
diyor. Ülke içinde ve bölgede Kürtlerle savaşarak
değil onları da yanına alarak geleceği hazırlamak
istiyor. Bunun için çözüm sürecini bütün provakatif
saldırılara rağmen sürdürmek istiyor.
Türkiye, müttefikleri ABD ve Avrupa’nın Arap Baharı
ve özelde Suriye-Irak konusunda yanlışlarını ve telafisi mümkün olmayan hatalarını gösteriyor, IŞİD karşısında çaresiz ve öngörüsüz tutumlarını eleştiriyor.
Terör belasından çok acı çekmiş bir ülke olarak elbette Terörle Mücadeleyi uluslararası bir mücadele
olarak önemsiyor ve destekliyor. Türkiye Suriye ve
Irak krizinden en çok etkilenen ülke; milyonu aşan
mülteciye kucak açmış, savaşın ateşi, yangının alevi yüzüne vuruyor. Bölge jeopolitiğine duyarlı fay
hatları var. Sınırları boyunca süren savaş karşısında müttefiklerinin rahatı ve konforu Türkiye’de yok.
Bunun için Türkiye’nin uyarıları, çağrıları çok önemli.
Esed’e müsamaha, Maliki’ye himaye radikalizmi ve
terör gruplarını besler derken, bölgede demokrasi
desteklenmezse umutsuzluk ve şiddet güçlenir diye
feryat ederken Türkiye haklıydı. Eskimiş strateji ve
yöntemlerle Orta Doğu’nun anlaşılamayacağı bu-
Suriye sınır hattı boyunca uçuşlara yasak “güvenlikli bölge”... Suriye’deki ılımlı muhalif unsurlar için
eğit-donat önerisi... Buradan çıkan sonuç Esed
rejiminin devrilmesi, Suriye ve Irak’ta yaşayan halkların geleceğinin garantiye alınması. Müttefiklerine
Türkiye’nin önerileri ve şartları bunlar. Eğit-donat
önerisine sıcak bakılırken diğerleri üzerinde müzakere ve pazarlıklar sürüyor. Bu konularda BM’den
bir karar çıkartmak mümkün gözükmüyor ancak
ABD isterse uluslararası koalisyonun teminatı altında pekâlâ operasyon yapılabilir. Rusya ve İran’ın
muhalefetinin bir problem yaratması bir türlü önlenebilir. “Güvenlikli bölge” Türkiye ile birlikte NATO
ülkeleri ya da Müslüman ülkelerin çoğunlukta olduğu bir barış gücüyle oluşturulabilir. Muhalif unsurların eğitimi ve donatımı da bu alanlarda yapılırken
olası mülteci akınları da o bölgelerde karşılanabilir.
“Güvenlikli Bölge” Türkiye’nin Olmazsa
Olmazı…
Bölgemizdeki ve özellikle Suriye’deki krizin çözümü için Türkiye’nin önerdiği “uçuşa yasak güvenlikli bölge” uluslararası toplum ve müttefiklerimiz
tarafından kabul görmezse Başbakan Yardımcısı
Numan Kurtulmuş’un dediği gibi “Suriye halkı ve
Türkiye’nin güvenliği uluslararası toplumun insafına
bırakılamaz.” Türkiye’nin öncülük yapacağı bölgedeki müttefiklerin (Peşmerge güçleri gibi) desteği ile
Suriye içerisinde alanı, sınırları, haritası ile insani ve
güvenlik amaçları Başbakan Davutoğlu tarafından
açıklanan bu operasyon en kısa zamanda gerçekleştirilebilir. Ayn el-Arap (Kobani), Süleyman Şah
Türbesi hassasiyeti ile sınır hattındaki diğer risk ve
tehditler dikkate alınarak TSK, tankları, topları, zırhlı
araçları ile bütün askeri hazırlıkları tamamlamış durumdadır. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hulusi Akar “etrafımız ateş çemberinde her türlü savaşa hazır olmalıyız.” diyerek, Türkiye’nin karşı karşıya
olduğu ciddi vaziyeti, mecbur kalması halinde her
türlü reaksiyonu verebileceğini en açık bir şekilde
dosta ve düşmana duyurmuştur. Bu hal Türkiye’nin
içeride ve dışarıda karşı karşıya kaldığı tehdit ve
risklerin karşılanması için meşru müdafaa hakkından doğan tabii bir meşruiyet durumudur.
İşte bütün bunları ve Suriye ve Irak’taki terörist
örgütlerden Türkiye’ye yönelebilecek saldırıların
bertaraf edilmesini öngören Başbakanlık tezkeresi
Ekim ayı başında TBMM’de kabul edildi. Tezkere, “TSK’nın gerektiği takdirde sınır ötesi harekât
KASIM 2014
77
Bütün bu hesapların ortasında Türkye ne yapıyor ve ne yapmak styor? Bölgede ve çerde halklara
dayanan ve halk radesn önceleyen br syaset öncelyor. Yan halklara oynuyor. Yerl dnamklern
etkn olduğu Yen Orta Doğu çn çalışıyor. Kürtlere ve Araplara bölgenn geleceğn brlkte kuralım
dyor. Ülke çnde ve bölgede Kürtlerle savaşarak değl onları da yanına alarak geleceğ hazırlamak
styor. Bunun çn çözüm sürecn bütün provakatf saldırılara rağmen sürdürmek styor.
ve müdahalede bulunmak üzere yabancı ülkelere
gönderilmesi ve aynı amaçlara yönelik olmak üzere
yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması, bu
kuvvetlerin, hükümetin belirleyeceği esaslara göre
kullanılması ile risk ve tehditlerin giderilmesi için her
türlü tedbirin alınması ve bunlara imkân sağlayacak
düzenlemelerin hükümet tarafından belirlenecek
esaslara göre yapılması için 4 Ekim 2014 tarihinden
itibaren 1 yıl süreyle izin verilmesine Anayasa’nın
92. Maddesi uyarınca arz ederim. Ahmet Davutoğlu, Başbakan.” ifadesi ile talep edilerek onaylandı.
“Suriye rejimi kaynaklı tehditlerin kapsamı, terör tehlikesi ile birlikte genişlemiş; bölgesel ve uluslararası
barış, güvenlik ve istikrara yönelik ciddi bir tehdit
haline gelmiştir.” ifadesi kullanılan tezkerede “IŞİD
ve benzeri terör örgütleri…” ifadesine yer verilerek
Türkiye’nin IŞİD’a karşı pozisyonuna da dikkat çekilirken “Irak’ın Kuzey bölgesinde, silahlı PKK terör
unsurları varlığını sürdürmektedir” denilerek PKK’ya
özellikle dikkat çekilmiştir. Bölgedeki özellikle tüm
terör örgütlerinin faaliyetlerine karşı BM üyesi tüm
ülkelere, 1373 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı ve
uluslararası hukuk çerçevesindeki sorumluluklarına
uygun şekilde gerekli tedbirleri alma çağrısında bulunulmuştur.
Çok Aktörlü Kaotik Bir Süreç
Görüldüğü üzere Kürt meselesi gibi IŞİD üzerinden
Irak-Suriye eksenli Orta Doğu sorunu da çok aktörlü bir uluslararası ve küresel bir problemdir. Küresel
güçlerin, bölgesel aktörlerin ve yerel oyuncuların
strateji ve politikalarının menfaat ve pratik hesaplarının kesiştiği, girift ilişkilerin yaşandığı bir karmaşa ortamı var. Açık-gizli operasyonlar, legal-illegal
psikolojik algı yönetimlerinin uygulandığı, diplomatik
pazarlıkların baş döndürdüğü ve istihbarat örgütlerinin cirit attığı bir kaotik süreç yaşanıyor.
IŞİD’ın Irak-Suriye operasyonları, Musul işgali, Telafer, Tuzhurmatu, Tikrit, Mahmur, Kerkük, Erbil
78
KASIM 2014
saldırıları, Sincar (Şenkal) Ezidi bölgesi girişi, Ayn
el-Arap (Kobani) harekâtı ve bunun 6-7 Ekim’de
Türkiye’deki sokak şiddetiyle yansımaları bölgemizde yukarıda izah etmeye çalıştığımız aktörlerin güç,
alan ve statü mücadelelerinin farklı yansımalarıdır.
Türkiye bu mücadelelerin odağında bulunuyor. Kürt
meselesiyle ilgili Çözüm Süreci üzerinden içeride ve
bölgede dominant durumdadır. 1200 km’lik sınır
hattıyla Suriye ve Irak krizine temas halindedir. Medeniyet, tarih, coğrafya ve kültür derinliğiyle bölgenin sıkıntı ve sorunlarının ortağıdır.
Çözüm Sürecini Teröre Kurban Vermeyiz
The Guardian Türkiye için haberden çok beklentilerini şöyle yazıyor: “Suriye’deki kriz Türkiye’yi yeni
bir krize düşürdü, ekonomik yavaşlama ve sosyal
bölünmelerle yüzleşti. IŞİD tehdidi büyürken kendi
içinde kuşatılan ülke, komşularını ve müttefiklerini
de kaybediyor. Kobani gerekçeli eylemlerde 35 kişi
öldü, büyüme 4’ten 3,3’e düşürüldü. AB ilerleme
raporu olumsuz. “Gezi: Gerçekten Yeni Türkiye” diyenler az değil. Kürtler ve dindar milliyetçiler yine
çatışıyor…”
IŞİD’e karşı Kobani’de Türkiye’den yardım bekleyen PYD lideri Salih Müslim “Türkiye için Şam ile
savaşamayız” diyor. Çözüm sürecinin bir tarafı olan
PKK-HDP Kobani için Kürt halkını sokağa, şiddete, vandallığa çağırıyor. Kobani’den gelen 200 bine
yakın Kürde kucak açan Türkiye’ye savaş açıyorlar.
Kobani’de Kürtlere IŞİD, Türkiye’de Kürtlere PKK
saldırıyor. IŞİD; Rakka, Musul, Tuzhurmata, Telafer,
Tikrit’i, işgal edince, Türkmen, Şii, Arap öldürüldüğünde kılını kıpırdatmayanlar, iş Kobani’ye gelince
kıyameti koparıyorlar. “Barışa Öcalan, savaşa biz
karar veririz.” (C. Bayık) diyerek, “işgalcilere karşı
silah kullanmak meşrudur” (YPG-H) diyerek sokak
olaylarıyla Türkiye’yi baskı altına almaya çalışıyorlar.
Sincar ve Kobani’deki karton kanton devrimleri baş-
larına devrilenler bu bitişin, tükenişin, sükut-u hayalin, acziyetin, yalnızlığın acısını Türkiye’den çıkarmaya çalışıyorlar. Türkiye’ye rağmen ABD-İsrail’le
iş tutmaya çalışarak Rojova üzerinden güdümlü
Büyük Kürdistan hayali kuranların ütopyaları yıkıldı.
Takke düştü kel göründü. Öcalan’ı, Barzani’yi ve
Türkiye’yi dışlayan ve ‘çözüm süreci’ni çökertmek
isteyenlerin (bir kısım PKK, HDP, Kandil baronları)
plan ve stratejileri berhava oldu. IŞİD’a karşı duramayanlar, Türkiye’yi destabilize edeceklerdi akıllarınca, başaramadılar, başaramazlar.
Öcalan, “Kobani ile ilgili protestoların kontrolü sağlanmalıdır. Taraflar diyaloğu güçlendirmeli…” çağrısı yaparken, Barzani: “Türkiye bize silah gönderdi.
Ama konjonktür gerekçesiyle açıklanmasını istemedi. Türkiye’nin IŞİD’i desteklediğine dair elimizde
bir veri yok. Ben Türkiye’yi dost olarak görüyorum
ve Kürdistan bölgesinin gelişimine karşı duracağını
sanmıyorum. Türkiye ile büyük ilişkiler devam ediyor ve kuvvetini koruyor.” (SKY News) derken, Başbakan Ahmet Davutoğlu; “Çözüm Sürecini teröre
kurban vermeyiz” iradesini gösterirken Kürtlerin de
Türklerin de çözüm ve barıştan başka bir yolu ve
çıkışı yoktur.
Çözüm karşıtı bir avuç zavallı HDP-PKK-KCK’lının
Kobani provokasyonuyla bıraktığı, hayal kırıklığı,
kandırılmak, arkadan hançerlenmek ve barışa iha-
nettir. Ancak büyük Kürt kamuoyuna ve 76 milyon
Türkiye’nin iradesine rağmen vandallık, şiddet ve
ihanet kazanamaz.
Sonuç: Türkiye İç ve Dış Tehditleri
Karşılayacak Güçtedir
Sonuç olarak, Türkiye hem içerideki çözüm ve barış
sürecine yönelik dışarıdan destekli PKK tehdidini,
hem de IŞİD üzerinden beslenen risk ve tehditleri
karşılayacak güçtedir. Türkiye, ABD liderliğindeki
koalisyonun IŞİD tehlikesine karşı 400 milyar dolarlık savaşını yetersiz, tehlikeli ve öngörüsüz buluyor. Bütüncül bir strateji ile bütün Suriye ve Irak’ı
kapsamayan, tek boyutlu, geçici, tek bölge ya da
tek şehre endeksli olmakla eleştiriyor. Bunun yerine Türkiye müttefiklerine ve dostlarına, kapsamlı bir
strateji ile tüm Suriye ve Irak’ı içerisine alan, ilkeleri
açık, hedefleri net, sonuçları belirli, kültürel, siyasi,
ekonomik boyutları olan bütüncül bir projeye ihtiyaç
olduğunu ısrarla seslendiriyor. Kalıcı bir çözüm için
oryantalist önyargılar ve İslamofobik kaygılardan
uzak insani bir yaklaşım şarttır.
Müslümanlara düşen görev ise Kur’an’ın emrettiği
gibi, birlik ve dirlik içinde dayanışmak, her alanda
güçlü olmak, böylece kimsenin onlara saldırmaya
cesaret edememesini ve güçlerinin “herkese adalet” için kullanılmasını sağlamak olmalıdır.
KASIM 2014
79
DIŞ POLİTİKA
Men Meydanı olayı üzerindeki sert tutumu Hong
Kongluları korkutmuş ve İngiltere yönetimindeki
Hong Kong’un demokrasi sistemine kavuşması için
çalışmalar başlatılmıştı.
HONG KONG’DA
DEMOKRATİK HAREKET-1
Doç. Dr. Erkin EKREM
SDE Uzmanı
Ç
oğunluğu Çinli yaklaşık 7 milyon nüfusu ve
6,544/km² nüfus yoğunluğu olan Hong Kong
bölgesi, 1840 yılında, Britanya ile Mançu İmparatorluğu arasında yaşanan Afyon Savaşı sonrası savaş tazminatı olarak İngiltere’ye 100 yıllığına
kiraya verilmişti. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna
doğru Çin Cumhuriyeti (1911-1949) Devlet Başkanı Çan Kay-şek, Hong Kong’u geri almaya çalışmıştı. Winston Churchill bu talebi reddetmişti. Çin
Halk Cumhuriyeti, 1984 yılında, Hong Kong’un geri
alınması konusunu tekrar gündeme getirmişti. Döneminin Çin liderlerinden Deng Xiaping ile İngiltere
Başbakanı Margaret Thatcher arasında yapılan görüşmelerden sonra, 19 Aralık 1984’te imzalanan bir
bildirgeye binaen Hong Kong yönetiminin 1 Temmuz 1997’de Çin’e devredileceği deklare edilmiş-
80
KASIM 2014
ti. Deng Xaoping, Hong Kong’un egemenliği Çin’e
geçtikten sonra, sosyal ve ekonomik sistemin,
mevcut yasaların ve yönetim tarzının değişmeyeceğini ifade etmişti. En önemlisi Hong Kong’un özel
konumu ve uluslararası ticaret ve finans merkezi
olma özelliği değişmeyecekti. Hong Kong’un diğer
ülke ve bölgelerle olan ekonomik ilişkileri de devam
edecekti. Pekin Hükümeti, ordu göndermenin dışında, Hong Kong Hükümetine memur göndermeyecekti. Çin ordusu sadece Hong Kong’un güvenliğini sağlayacaktı, Hong Kong’un içişlerine karışmayacaktı. Bu politika 50 yıl değişmeyecekti. Çin’in
Hong Kong politikası “bir devlette iki sistem” olarak
adlandırılmış, Çin’in sosyalizmle, Hong Kong’un ise
kapitalizmle yönetilmesi gündeme gelmişti. Ancak
Pekin Hükümeti’nin 4 Haziran 1989’daki Tian-an
Hong Kong yönetiminin 1 Temmuz 1997’de
Britanya’dan Çin’e devredilmesi ile birlikte, Çin Halk
Kongresinde Çin Halk Cumhuriyeti Hong Kong
Özerk Yönetimi Bölgesi Temel Yasası hazırlanıp
karardan geçmişti. Söz konusu yasanın 45. maddesinde: “özerk bölge başkanı seçim ve istişare
yoluyla ortaya çıkacak ve merkezî hükümet tarafından görevlendirecektir” diye belirtmekteydi. Başkan
adayı ise, geniş temsilli Aday Gösterme Komitesi
tarafından demokratik prosedürler ile aday gösterilerek halkın seçimine sunulacaktır. Hong Kong toplumunda ise, Aday Gösterme Komitesi’nin gerçekten “geniş temsilli” olabileceğine dair endişeler vardı. Uluslararası önemli finans, hizmetler ve denizcilik
merkezi olarak bilinen Hong Kong; yönetimdeki temizlik, toplumsal istikrar, ekonomik özgürlük, vergi
sisteminin kolaylığı ve hukuk sisteminin mükemmel
olması ile övünmekteydi. Küresel Finans Merkezleri
Endeksi verilerine göre, Hong Kong çoğu zaman
dünyanın üçüncü büyük finans merkezi olarak tespit edilmektedir. Hong Kong, aynı zamanda dünyanın en güvenli, yaşam standardı ve refah seviyesi
yüksek ve ortalama yaşam süresi uzun olan bölgelerden biridir.
Hong Kong’daki demokrat taraftarlar, Hong Kong
Özerk Bölgesi Başkanının ve Özerk Bölge Meclis
(Yasama Konseyi) üyelerinin halk tarafından seçilmesini istemektedir. Hong Kong’daki demokratikleşme süreci İngiliz yönetimi döneminde başlamıştı.
Pan-demokrasi Kampı adıyla bilinen demokratlar,
1980 yılında Hong Kong Hükümetinin ve meclisin
doğrudan seçim yoluyla oluşturmasını istemiş ve
bu uygulamanın 1988 yılında yapılacak seçimde
hayata geçirilmesini talep etmişti. Ancak doğrudan
seçim 1991 yılında gerçekleşebilmişti. 1995 yılında
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu Hong
Kong’un Meclis seçiminin Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 2. (1), 25. ve
26. maddelerine uyumlu olmadığını beyan edince,
Hong Kong demokratları derhal kapsamlı genel seçime gidilmesini talep etmişlerdi. Hong Kong Özerk
Bölge Meclisi ise, bu eleştiriye cevap vermeye çalışmıştı.
10 Hazran 2014’te, Çn Hükümet
“Br Devlette İk Sstemn
Hong Kong Özerk Bölgesnde
Uygulanması” başlıklı br ktap
yayınlamıştır. Bu raporda, merkezî
hükümetn Hong Kong üzernde
kapsamlı yönetm hakkının
olduğu, özerklk yetksnn
ancak merkezî hükümetn
onayı le meşru olacağı ve “tek
devlet” “k sstemn” ön şartının
yukarıda fade edlenler olduğu
belrtlmektedr. Raporun
yayınlanması demokratların
şddetl tepksne neden olmuştur.
Bu gelişmelerle birlikte, Hong Kong’un sivil toplumunun gelişmesi de hızlanmıştı, ancak “tek devlet”
ile “iki sistem” arasında ideal bir denge bulması kolay olmamıştır. 1990 yıllarının başında kurulan Hong
Kong Demokrat Partisi, Hong Kong Liberal Partisi
ve Hong Kong İhya ve İlerleme Demokratik İttifakı
gibi partiler, 2007 yılındaki Özerk Bölge Başkanlık
seçiminin ve 2008 yılındaki Meclis Seçiminin halk
tarafından yapılmasına destek vermişti. 1 Temmuz
2003’te, 500 bin Hong Konglu sokağa dökülerek
2007 ve 2008 yıllarında yapılacak seçimlerin halkın
oyuyla yapılmasını talep etmişti. Bu talepler ABD
ve İngiltere tarafından desteklenmişti. Bu talepler
üzerine 26 Nisan 2004’te Çin Halk Kongresi, 2007
yılındaki Özerk Bölge Başkanlık seçiminin genel seçim olmayacağına ve 2008 yılındaki Özerk Bölge
Meclis üyelerinin sadece yarısının genel seçim ile
oluşturulacağına dair karar almıştı. Bu karara karşı Hong Konglu demokratlar 3 Aralık 2005’te, 250
bin kişilik bir protesto faaliyeti düzenlemişlerdi. 22
Aralık’ta Pekin Hükümeti mevcut kararının arkasında olduğunu tekrar etmişti. 7 Ekim 2007’de Hong
Konglu demokratların çağrısıyla 7 bin şemsiyeli
Hong Konglu, 2012 yılında genel seçime gidilmesini talep etmiş, Guinness Rekorlar Kitabına giren bir
protesto gerçekleştirmişti. 29 Aralık 2007’de, Çin
KASIM 2014
81
Street’te “Wall Street’i İşgal Et” (Occupy Wall Street) eylemi başlatılmıştı. Bu yeni tipteki halk eylemleri ve toplumsal hareket Hong Kong’da da yankı
bulmuştu. Ekim 2011’de, Hong Kong’un yönetim
ve finansal merkezi olan Chung-huan’de benzer bir
şekilde “Merkezi İşgal Et” (Occupy Central) eylemi
yapılmıştı. Bu eylemin, işgal edilen bölgede birçok
bankanın, çokuluslu finans kuruluşlarının ve çok
sayıda konsolosluğun bulunması sebebiyle, Hong
Kong’un siyasî, ekonomik ve toplumsal yaşamını
etkilemesi söz konusudur. 13 Ağustos 2012’de
Hong Kong Yüksek Mahkemesi bu eyleme karşı
ihtiyati tedbir kararı alınca 11 Eylül’de işgal hareketi
sona ermişti.
Halk Kongresi aldığı kararla eski tutumunun devam
edeceğini duyurmuş ve Özerk Bölge Başkanının
seçimi için ancak 2017 yılında genel seçim yapılabileceğini beyan etmişti. Aynı günde 7 bine yakın
Hong Konglu bu kararı protesto etmişti. 13 Ocak
2008’de çoğunluğu demokratlardan ve Hıristiyan
cemaati mensuplarından oluşan 20 binden fazla
Hong Konglu, 2012 yılında genel seçim istedikleri,
2017 yılındaki sahte demokrasiyi istemedikleri sloganı ile bir gösteri düzenlemişti. Hong Kongluların
bu demokrasi faaliyetleri kararlı Pekin Hükümeti ve
Hong Kong Hükümeti karşısında beklendiği sonuçları almış sayılmaz.
Hong Kong Demokratlar Partisi’nin 5 milletvekili,
Ocak 2010’da istifa ederek ara seçim yolunu açmakla toplumun demokrasi duyarlığını arttırmayı
ve Hong Kong’un siyasî geleceğini güçlendirmeyi
amaçlamıştı. Ancak bu girişim de beklendiği gibi
sonucu alamamış ve 15 Mayıs’taki ara seçime sadece % 17,1 seçmen katılmıştı. Aynı yılın Haziran
ayında Hong Kong Meclisi’nde gerçekleşen 2012
Hong Kong Siyasi Sistem Reform Programı oylamasında demokratlar arasında fikir ayrılıkları yaşanmış ve aralarındaki ittifak zarar görmüştü. Bunun
sonucunda toplumun bir kısmı 2017 yılında gerçekten bir genel seçim yapılıp yapılmayacağı hususunda endişe duymaya başlamıştır.
82
KASIM 2014
2012 yılı Hong Kong Özerk Bölgesi Başkanlık seçiminde, Seçim Komisyonu tespit çalışmasının
sonucunda demokratlar ancak bir aday çıkarabilmiş ve Pekin yanlıları ise iki aday çıkarabilmişti. 25
Mart 2012’deki seçim sonucunda, Pekin’e yakın
olan Leung Chun Ying seçilmişti. 1997 yılından bu
yana dört seçim yapılmış, hepsinde de Pekin’e yakın olan adaylar kazanmıştı. 29 Temmuz 2012’de
10 bine yakın Hong Konglu, Çin’in ülke ve ulus
sevme eğitim uygulamasına karşı protesto faaliyeti düzenlemişti. Hong Konglular, Eylül 2012 ayından itibaren yeni eğitim-öğretim yılında okutulması
planlanan “Çin Vatandaşlık Bilgisi” dersinin bir çeşit
“beyin yıkama” olduğu görüşündedir. Çin’in bu uygulamasına karşı üniversite öğrencileri ile birlikte lise
öğrencileri de protestoya iştirak etmiş ve sonuçta
Öğrenciler Düşünce Akımı (Scholarism) Örgütü’nü
vücuda getirmişlerdir. Başında 1997 doğumlu Joshua Wong (Hristiyan) bulunmaktadır. Bu gelişmelerden anlaşıldığı gibi Pekin’in Hong Kong üzerindeki
etkisi giderek güçlenmektedir.
Hong Kong’da “Merkezi İşgal Et” Hareketi
17 Eylül 2011’de, sosyal eşitsizliği ve şirketlerin
ABD yönetimi üzerindeki nüfuzunu protesto etmek
için ABD’de çoğunluğu eğitimli gençlerden oluşan ve ABD’nin finansal kalbi olan New York Wall
Soldan Zhu Yao Ming, Benny Tai Yiu-ting ve Chan Kin Man
27 Mart 2013’te, Hong Kong Üniversitesi Hukuk
Fakültesi öğretim üyeleri Doç. Dr. Benny Tai Yiuting (Hıristiyan) ve Zhu Yao Ming, Hong Kong Çin
Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Doç.
Dr. Chan Kin Man ve Hong Kong Baptist Churches
Papazı Zhu Yao Ming gibi akademisyenler birlikte
Sevgi ve Barış ile Merkezi İşgal Et (Occupy Central
with Love and Peace) inanç belgesini yayımlamıştı.
Bundan önce Benny Tai Yiu-ting, 16 Ocak 2013’te
bir yazısında sivil itaatsizliğin en büyük kitle imha
silahı olduğunu ileri sürerek işgal faaliyetinin planlarını ortaya koymuştu. Bu işgal hareketinin amacı,
2017 yılı Hong Kong Özerk Bölgesi Başkanının halk
tarafından seçilmesini sağlamak ve mevcut Seçim
Komisyonun aday belirlemesine engel olmaktır. 10
Haziran’da söz konusu üç kişinin başlattığı “Merkezi İşgal Et” hareketi, karar verme mekanizmalarını
oluşturduklarını ve ilgili teknik sorunların çözümlendiğini beyan etmişti. Bu hareketin daha geniş kitleleri bildirilmek için görsel ve yazılı medyada teşvik edilmesine çalışılmıştı. Bu esnada Hong Kong
yönetimi 4 Aralık 2013’te, 2017 yılı Özerk Bölgesi
Başkanı ve 2016 yılı Özerk Bölgesi Meclis Üyeleri
Polslern sert davranışının ve
daha önce hç kullanılmayan gaz
bombasının etksyle toplumda
daha fazla tepk toplamış, bu
durum daha fazla protestocunun
katılmasına sebep olmuştu. Önce
30 bne, sonra 100 bne ulaşan
eylemcler, Hong Kong’un syasî ve
tcarî faalyet merkez olan Mong
Kok’u, Wan Cha ve Causeway Bay
bölgelern de şgal etmşlerd.
seçimleri ile ilgili siyasî reform danışmanlık görüşmelerini başlatmıştır. Ocak 2014’ten Ekim 2014’e
kadar bir kaç kez yapılan kamuoyu yoklamalarında, 60 bini aşan Hong Konglunun % 90’ının 2017
yılında yapılacak olan genel seçimlerde Başkan’ın
seçilmesini istediği tespit edilmiştir. Ayrıca Hong
Kongluların % 88’inin de Seçim Komisyonu’nun
temsilciliğinin arttırılmasını istedikleri belirlenmiştir.
Kamuoyu yoklamasına katılan Hong Kongluların
başkan ve milletvekili seçiminde daha demokratik
olma istekleri Hong Konglu demokratların özgüvenini de artırmıştır. Ancak Çin’e yakın olan kesimler
bu kamuoyu yoklamasını küçümsemekte ve başarısız olacağına dair görüş beyan etmektedirler.
10 Haziran 2014’te, Çin Hükümeti “Bir Devlette
İki Sistemin Hong Kong Özerk Bölgesinde Uygulanması” başlıklı bir kitap yayınlamıştır. Bu raporda,
merkezî hükümetin Hong Kong üzerinde kapsamlı
yönetim hakkının olduğu, özerklik yetkisinin ancak
merkezî hükümetin onayı ile meşru olacağı ve “tek
devlet” “iki sistemin” ön şartının yukarıda ifade edilenler olduğu belirtilmektedir. Raporun yayınlanması demokratların şiddetli tepkisine neden olmuştur.
Demokratlara göre, merkezî hükümet Hong Kong
Özerk Bölgesi için yapılan taahhüdü ihlal etmiş ve
“bir devlette iki sistemi” yeniden tanımlamaya çalışmıştır. Hong Kong demokratları ve hukuk çevresi
raporu protesto etmek için mitingler düzenlemiştir.
20 Haziran’da, Hong Konglu demokratlar “Merkezi
İşgal Et” eylemini internet ortamında bir referandum
düzeyinde düzenlenmiştir. Referandum ilk günün-
KASIM 2014
83
leri ve başkan seçiminin söz konusu Seçim Komisyonu tarafından tespit edilip halk tarafından seçilmesine ilişkin karar geri alınsın; diğeri ise yeniden
siyasî reformun başlaması ve mevcut Hong Kong
Özerk Bölgesi Başkanı Leung Chun Ying’in Hong
Kong halkının gerçek isteklerini yansıtan siyasi reform raporunu hazırlamasıdır. Eylemciler bunlar yapılmadığı takdirde eylemi arttıracaklarını ve Başkan
Leung Chun Ying’in istifasını isteyeceklerini de beyan etmişlerdi..
den itibaren zaman zaman hackerlerin saldırısına
uğradığı için oylamalar zorlukla yapılmış, buna rağmen 10 gün kadar devam etmiştir. Ancak 80 bine
yakın Hong Konglunun katıldığı halk oylaması demokratların beklediği gibi sonuçlanmamış ve halkın
çoğu “Merkezi İşgal Et” eylemini desteklememiştir.
Hong Kong Öğrenci Birliği lideri Alex Chow Yong-kang ile Öğrenci
Düşünce Akımı Örgütü lideri Joshua Wong
27 ve 31 Ağustos’ta Çin Halk Kongresi tarafından alınan kararlarla, Hong Kong Özerk Bölgesi
Meclis Üyeleri ve Başkanının Seçim Komisyonu tarafından tespit edilerek adaylığa sunulacağı beyan
84
KASIM 2014
edilmişti. Bu durum bazı Hong Kongluların şiddetli
tepkisine neden olmuş ve bu kararın Çin’in kontrolündeki sahte seçim olduğu dile getirilmişti. Bunun
üzerine 27 Eylül akşamı, “Merkezi İşgal Et” Eylem
Komisyonu çağrısı ile sekiz kolej ve üniversite tarafından oluşan Hong Kong Öğrenci Birliği ve Öğrenci Düşünce Akımı Örgütü 50 bin kişi toplamıştı.
Bir yıldan beri “Merkezi İşgal Et” eylemin hazırlığını
yapan Benny Tai Yiu-ting bunu fırsatı bilerek 28
Eylül’de Hong Kong hükümeti merkezinin bulunduğu caddede protesto eylemine geçmişlerdi. Bu eylemle, hükümet binasını işgal etmek ve taleplerinin
kabul edilmesini sağlamak amaçlanıyordu. Buna
benzer bir olay daha önce Tayvan’da yaşanmıştı. Mart-Nisan 2014 aylarında Tayvan öğrencileri,
hükümetin Çin ile yaptığı bir ticaret anlaşmasının
Tayvan’ın ekonomisine zarar vereceği gerekçesi ile
Tayvan Meclisini işgal etmişti. 23 günlük işgal eylemi Tayvan-Çin arasındaki anlaşmanın hayata geçirmesini engelleyememiş ve polisin müdahalesiyle
öğrenciler Meclis’ten çıkarılmıştı. Ancak bu eylem,
Ayçiçeği Öğrenciler Hareketi gibi güçlü bir muhalif
örgüt yaratmıştır.
Hong Kong eylemcilerinin iki talebi vardı; Çin Halk
Kongresi’nin Hong Kong Özerk Bölgesi meclis üye-
28 Eylül’de 10 binlerce protestocu hükümetin bulunduğu Admiralty caddesine akın etmiş ve oturma
eylemi yapmışlardı. Hong Kong Hükümeti bu eylemi yasadışı bir faaliyet olarak tanımlamış ve her
zamankinden daha fazla polise müdahale emri
vermişti. Hong Kong çevik kuvvet polisi 87 adet
göz yaşartıcı gaz bombası kullanmıştı. Polislerin
sert davranışının ve daha önce hiç kullanılmayan
gaz bombasının etkisiyle toplumda daha fazla tepki toplamış, bu durum daha fazla protestocunun
katılmasına sebep olmuştu. Önce 30 bine, sonra
100 bine ulaşan eylemciler, Hong Kong’un siyasî ve
ticarî faaliyet merkezi olan Mong Kok’u, Wan Chai
ve Causeway Bay bölgelerini de işgal etmişlerdi.
Eylem boyunca memurların işe gitmeleri zorlaşmış,
halkın yaşamı olumsuz etkilenmiş ve eyleme karşı
Hong Kongluların da protestosu olmuştu. Hem eylemciler ile anti eylemciler arasında hem de eylemciler ile polisler arasında itiş-kakışlar ve arbedeler
yaşanmıştı. Bazı eylemciler de gözaltına alınmıştı.
Zaman içerisinde eylemcilerin sayısı da azalmıştı.
Çin yönetimi ve Hong Kong yönetimi bu eylemin arkasında yabancıların, özellikle Batılıların parmağı olduğunu ifade etmiş ve eylemin mahiyetini hükümet
karşıtı bir girişim olarak tanımlamıştı. Eylemcilerin direnişi ile Hong Kong yönetimin meydanı temizleme
çağrısı gerilim yaratmaya devam ederken, eylem
siyasal çıkmaza girmiştir. Eyleme karşı eylemler de
meydana gelmiş, örneğin 12 Ekim’de 22 bin karşı
eylemci “polisin meydan temizlemesine destek, hukukun uygulanmasına destek” sloganı ile Pekin ve
Hong Kong Hükümetlerine destek çıkmıştı.
Hong Kong Özel Yönetim Başkanı Leung Chun
Ying, 12 Ekim’de Hong Kong’un yerel TVB (Television Broadcasts) kanalına verdiği demeçte sokakları göstericilerden temizlemek için güç kullanmak
istemediklerini, ancak polisinin buna mecbur kalması halinde ise bunun minimum düzeyde olacağını
Hong Kong eylemclernn k
taleb vardı; Çn Halk Kongres’nn
Hong Kong Özerk Bölges mecls
üyeler ve başkan seçmnn
söz konusu Seçm Komsyonu
tarafından tespt edlp halk
tarafından seçlmesne lşkn
karar ger alınsın; dğer se
yenden syasî reformun
başlaması ve mevcut Hong Kong
Özerk Bölges Başkanı Leung
Chun Yng’n Hong Kong halkının
gerçek steklern yansıtan syas
reform raporunu hazırlamasıdır.
Eylemcler bunlar yapılmadığı
takdrde eylem arttıracaklarını
ve Başkan Leung Chun Yng’n
stfasını steyeceklern de beyan
etmşlerd.
ifade etmişti. Başkan Leung, göstericilerin Pekin’in
tutumunu değiştirebilecek “neredeyse sıfır şansı”
olduğunu da iddia etmişti.
Hong Kong yönetimi, 10 Ekim Cuma günü göstericilerle yapılması planlanan görüşmeleri, öğrencilerin tutumundaki değişiklik dolayısıyla iptal etmişti.
Bunun üzerine üçüncü haftasına giren gösterilerde
bir önceki haftalara göre sayıları azalmakta olan
göstericilerin sayısı yeniden artmaya başlamıştı.
Eylemciler ile hükümet arasında birkaç kez diyalog
teşebbüsünde bulunulmuş, buna rağmen taraflar
görüşlerinden vazgeçmemiştir. 20 Ekim’de taraflar
arasında tekrar bir görüşme gerçekleşeceğine dair
anlaşmaya varılmışsa da, taraflar birbirlerini eleştirmeye devam etmektedir. 21 Ekim akşam saatlerinde Hong Kong Hükümeti ile eylemci liderler arasında yapılacak görüşmeler öncesi Başkan Leung,
bir seferlik görüşme ile sorunların hepsine çözüm
getirilemeyeceğini ifade etmişti.
Bir sonraki sayımızda, ‘Hong Kong Demokrasi Hareketinin Akıbeti’ ele alınacaktır…
KASIM 2014
85
DIŞ POLİTİKA
yeni dış politika konseptini “blijniye zarubejye”
(yakın çevre) olarak belirlemişlerdir. Burada belirtmek gerekir ki “Antizapadnik” Ruslar dış politikada
Kremlin için keskin bir eksen değişikliğine giderek
eski Sovyet hinterlandında yeniden merkezi güç
olma stratejisini uygulamaya koysalar da, mezkur
hedeflerine ulaşma çabalarında 2000’li yıllara kadar
kayda değer bir sonuç elde edememişlerdir.
BİT(İRELE)MEYEN SOĞUK SAVAŞ
RUSYA–BATI ÇEKİŞMESİ
Ferit TEMUR
Rusya Uzmanı
1991
yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) ve Varşova
Paktı’nın (Организация Варшавского договора:
ОВД) dağılması, tarihe Soğuk Savaş olarak geçen
iki kutuplu dünya sisteminin de son bulmasına yol
açmıştır. Bu dönemde Ruslar, kuruluş amacı komünizmle ve Sovyet yayılmacılığıyla mücadele olan
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün (North Atlantic Treaty Organization: NATO) varlık nedeninin
ortadan kalkmasıyla kendini lağvedeceğini ve pazar
ekonomisine geçen yeni Rusya’yı da kapsayacak
“Ortak Avrupa Evi’nin” (общий европейский дом)
kurulacağını varsaymışlardır. Dahası, yine Rusların
iddiasına göre, SSCB’nin dağılma sürecinde Batılı
ülkelerle kapalı kapılar ardında yürütülen müzakerelerde Kremlin yönetimine Rusya ekonomisinin toparlanması için ihtiyaç duyulan maddi ve teknik yardımların yapılacağı da vaat edilmiştir. Nitekim “Sov-
86
KASIM 2014
yet deneyinin” ardından yaşanılan sosyo-ekonomik
çöküntü koşullarında Batıyla daha fazla rekabet etmek yerine işbirliğine yönelen Moskova, bahsi geçen süreçte Boris Yeltsin liderliğinde 1991-93 yılları
arasında “Atlantikçi” bir dış politika izlemiş; Amerika
Birleşik Devletleri (ABD) de Post–Sovyet sahasında
yeni oluşan dengelerde “first Russia” (önce Rusya)
stratejisini uygulamıştır.
Bununla birlikte Soğuk Savaş döneminde kıyasıya
mücadele içerisinde olan iki kutup arasındaki bu yakınlaşma süreci Moskova’nın başta ekonomik destek olmak üzere Batı’dan beklentilerinin gerçekleşmemesi sebebiyle sekteye uğramıştır. Öyle ki 1993
yılından itibaren, Rusya tarihinde sıkça rastlanan
“Zapadniki” (Batı yanlıları) ve “Antizapadniki” (Batı
karşıtları) mücadelesi tekrar boy göstermiş ve bu iç
çekişmeyi Antizapadnikler kazanarak Moskova’nın
gelişmelerle birlikte ele alınarak üzerinde ciddi anlamda araştırma yapılması gereken bir konu olan;
bu ülkenin adeta küllerinden doğmasına öncülük
edecek; Rus zihniyetine, kültürüne ve tarihine uygun
lider prototipini temsil eden Vladimir Putin siyaset
sahnesine çıkmıştır.
I. Putin Döneminde Rusya-Batı İlişkileri
Yeltsin döneminde Rusya Federal Güvenlik
Hiç kuşkusuz bunda, 1990’lı yıllardaki Rus dış poTeşkilatı’nın (FSB) başına getirilen Putin, Yeltsin’in
litikasının Batı karşısında uğraştırıcı bir boyutunun
beklenmedik bir şekilde devlet başkanlığı görevibulunmamasının başlıca nedeni olarak, ülkenin fevni kendisine devretmesiyle 2000 yılında Kremlin’in
kalade ciddi iç sorunlarla karşı karşıya kalmasının
yeni patronu olmuştur. Deyim yerindeyse koca bir
yarattığı zayıflığı görmek gerekir. Zira geçiş dönemi“enkaz” devralan Putin’i son derece zorlu iç ve dış
nin ağır sosyo-ekonomik sıkıntılarını yaşayan Rusya
sınamalar karşılamıştır. Genel anlamda asayişsizlibuna ek olarak bünyesinde barındırdığı farklı etnik
ğin kol gezmesi, Rus Oligarkların ülke yönetimine
grupların ayrılıkçı hareketleriyle yüz yüze kalmış ve
arka planda karışması, federe birimlerin ayrılıkçı
bundan dolayı Çeçenistan’la iç savaşa dahi gireğiliminin sürmesi gibi önündeki temel iç sorunları
miştir. Ülke serbest pazar ekonomisine geçerken
çözmesi gereken genç devlet başkanı ilk zamanlarSSCB döneminde tezahür eden ve adına “Nomenkda Batıyla uzlaşmacı bir dış politika izlemeyi tercih
latura” denilen elit tabaka, geçmişte edindiği ayrıcaetmiştir. Üstelik dış konjonktürde meydana gelen
lıklardan faydalanarak yapılan özelleştirmelerde en
radikal olaylar da yeni “Çarın” ekmeğine yağ sürstratejik sektörlerde söz sahibi olmayı başarmıştır.
müştür. Çünkü 11 Eylül 2001 tarihinde İkiz Kulelere
“Oligarklar” ya da “Yeni Ruslar” (Новые русские)
yapılan terör saldırısı sonucunda ABD tarafından
olarak adlandırılan yeni Rus elit sınıfının önde gelen
gerek yurt içinde gerekse uluslararası arenada oluşzenginleri başta enerji, bankacılık ve medya olmak
turulan “İslami terör” algısının
üzere ülkedeki stratejik sekyarattığı konjonktürü Rustörleri ele geçirerek zamanla
ya iyi değerlendirmiştir. Zira
arka planda Kremlin’i yönPutin’in iktidara
mevcut gelişme karşısında
lendirecek güce erişmişler“terörizmle
mücadelede”
gelişiyle
birlikte
dir. I. Çeçenistan Savaşı’nın
uluslararası
işbirliğinden
yana
kamu düzenine ve
kaybedilmesiyle
yeniden
net bir tavır alan “Silovikler”1,
ülke bütünlüğüne
dağılma tehlikesi yaşayan
ABD’nin Afganistan’a silahlı
Rusya’da federasyona bağlı
yeniden kavuşan,
müdahalede bulunmasına sibirimler merkezi yönetimden
enerji piyasasındaki
yasi ve askeri yönden destek
giderek daha çok “taviz alvermiş; buna karşılık içeride
fiyat artışları sayesinde
maya” ve “başına buyruk”
başat tehdit olarak görülen
ekonomisini belirli
hareket etmeye başlamıştır.
Çeçen sorununun kökten
ölçüde toparlayan
Vergi kaçakçılığı gibi pek çok
çözümü adına II. Çeçenisyasadışı işin yaygınlaştığı ülRusya’nın, esasında
tan Savaşı’nı başlatmışlardır.
kede ekonominin bir türlü to1990’lı yıllarda
Elverişli uluslararası konjonkparlanamaması üzerine ulustürün de etkisiyle II. Çeçenisuygulamak isteyip de
lararası enerji piyasalarındaki
tan Savaşı’nın kazanılması
gücünün yetmediği
dalgalanmaların da etkisiyle
Putin’in Rus toplumunun
politikaları yürürlüğe
1998 yılında ekonomik kriz
gözündeki liderlik karizmasını
patlak vermiştir.
koymaya çalıştığını
arttırmış ve içeride Oligarklasöylemek yanlış
Ülkede işlerin böylesine sarra karşı girişilen mücadelede
pa sardığı bir sırada, Sovyet
halk desteğini arkasına almaolmayacaktır.
yakın tarihindeki iç siyasi
sını sağlamıştır.
KASIM 2014
87
ya karşıtı, Batı yandaşı iktidar değişimlerinin ABD/
AB bloku tarafından teşvik edilmesi, Rusya’nın giderek Batı tarafından kuşatma altına alınmaya başlandığı yönünde algılanmıştır. “Yakın çevresine” yönelik Batı tarafından izlenen “düşmancıl politikaların”
Moskova’da yarattığı derin rahatsızlığı ise Rus lider
Putin 2007 yılında adeta Batıya meydan okuyarak
dile getirmiştir. 43. Münih Güvenlik Konferansı’nda
konuşan Putin’in “artık tek kutuplu dünyanın kabul
edilmez” olduğunu savunarak ABD politikalarının
sert bir dille eleştirmiş, “Çar’ın” bu çıkışı da “yeni
Soğuk Savaş’ın” ilanı olarak yorumlanmıştır.
Medvedev Dönemi Rusya-Batı İlişkileri
Ancak Rusya tarafından ABD’nin Afganistan müdahalesine verilen destekle iki ülke arasında beliren yakınlaşma havası, Washington’un “terörizmle mücadele” sahasını genişleterek 2003 yılında
Irak’a askeri operasyon yapmasıyla yerini yeniden
çıkar uyuşmazlığına bırakmıştır. 1999 yılında Çek
Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’yı üye yapan
NATO’nun Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’yı da 2004 yılında bünyesine katarak sınırlarını Rusya’ya kadar
genişletmesi Moskova tarafından ulusal güvenliğini
hedef alan bir hareket olarak algılanmıştır. Rusların
tezine göre eski Varşova Paktı ülkelerinin NATO’ya
alınması için bu ülkelerin güvenliğine yönelik ortada
bir tehdit yokken NATO’nun bu yönde genişleme
stratejisi izlemesi aslında Rusya’yı askeri açıdan kuşatma niyetinden başka bir şey değildir.
Keza 2003 yılından itibaren Rusya’nın arka bahçesi olarak görülen eski Sovyet ülkeleri Gürcistan
(2003/“gül devrimi”), Ukrayna (2004/“turuncu devrim”) ve Kırgızistan’da (2005/“lale devrimi”) başarıya
ulaşan, fakat Özbekistan (2005/Andican olayları) ve
Belarus’ta (2006/Vasilkova devrim girişimi) gerçekleşemeyen, tarihe “renkli devrimler” diye geçen Rus-
88
KASIM 2014
Putin döneminde yeniden kızışarak asimetrik boyutta cereyan eden Rusya ve Batı arasındaki güç
mücadelesi, 2008 yılında Medvedev’in devlet başkanı olmasıyla alenen sıcak çatışmaya dönüşmüştür. Batı destekli “renkli devrimle” Gürcistan’da iktidara gelen Mihail Sakaşvili’nin merkez Tiflis yönetimiyle sorunları bulunan ve ayrılıkçı tutum sergileyen
Güney Osetya’ya askeri müdahalede bulunması
üzerine Rusya buradaki soydaşlarını “koruma” gerekçesiyle bu ülkeyle savaşa girmiştir. Batı kamuoyunu şaşkınlığa uğratan bu hamlenin akabinde
Moskova’nın Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlığını tanıma kararı alması Batı ve Rusya arasında
yeniden beliren hasmane ortamı güçlendirmiştir.
ABD’de dış politikada daha şahin bir yaklaşım sergileyen Neo-Con iktidarının son bularak yerine Barak
Obama liderliğinde Demokratların işbaşına gelmesi ABD-Rusya ilişkilerinde restorasyon beklentisini
oluşturmuş, bu minvalde Beyaz Saray yönetiminin,
Moskova ile “Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmelerine” (The Strategic Arms Limitation
Talks: SALT) yeniden başlama kararı alarak 2010
Nisan’ında resmen anlaşmaya varması da bunun
bir işareti şeklinde değerlendirilmiştir.
Ne var ki taraflar arasında esmeye başlayan ılımlı hava kısa sürede ortadan kalkarak Soğuk Savaş’taki gibi tekrar karşılıklı güvensizliği zihinlere
kazıyan bir gelişmeye sahne olmuştur. 2010 Haziran’ında Federal Soruşturma Bürosu’nun (FBI)
ABD’de faaliyet gösteren ve 10 yılı aşkın bir süredir
takip edilen 10 kişilik Rus casusluk şebekesini deşifre ederek yakalamıştır. Hemen ardından 17 Aralık 2010 yılında Tunus’ta başlayan ve kısa sürede
Kuzey Afrika’dan Orta Doğu’ya kadar yayılan “Arap
Baharı” süreci de Rusya ve Batı arasındaki çıkar çatışmalarını iyice tırmandırmıştır.
“Arap Baharı” Süreci ve Rusya’nın Tutumu
Moskova’da düzenlenen geniş katılımlı protestoları
Batı kamuoyunun “Rus baharı” olarak adlandırması
ve Obama tarafından Moskova’ya büyükelçi olarak
atanan Rusya uzmanı Profesör Michael McFaul’un
diplomatik teamülleri zorlayarak bahsi geçen protestoların öncülüğünü yapan Putin muhalifleri ile
görüşerek onlara açıkça destek olması, Kremlin
yönetiminin bu konudaki kaygılarını ve Batıya olan
güvensizliğini pekiştirmiştir.
2010 yılında Tunus’ta başlayarak hızla Kuzey
Afrika’dan Orta Doğu’ya sosyal medya aracılığıyla
yayılan, temelde sosyo-ekonomik sorunlar ve uzun
süredir iktidarı elinde bulunduran otoriter siyasal rejimlerden duyulan hoşnutsuzluğun yansıması olan
“Arap Baharı” sürecinin en başından itibaren Rusya
II. Putin Dönemi: Rusya Ne Yapmaya
karşıt bir tutum takınmıştır. Bu bağlamda Libya’daÇalışıyor?
ki ayaklanmada Kaddafi rejiminin yıkılması için Batılı
güçlerin muhaliflere askeri ve siyasi destek verme- Putin’in iktidara gelişiyle birlikte kamu düzenine ve
sini ve bununla yetinmeyip bu ülkeye askeri ope- ülke bütünlüğüne yeniden kavuşan, enerji piyasarasyon düzenlemesini açık bir şekilde eleştirmiştir. sındaki fiyat artışları sayesinde ekonomisini belirli ölMısır’daki süreçte de benzer bir tavır alan Moskova, çüde toparlayan Rusya’nın, esasında 1990’lı yıllarhalk ayaklanmasının Soğuk Savaş döneminde Orta da uygulamak isteyip de gücünün yetmediği politiDoğu’daki başlıca müttefiklerinden olan Suriye’ye kaları yürürlüğe koymaya çalıştığını söylemek yanlış
olmayacaktır. Bir başka ifasıçraması karşısında kayıtsız
deyle Rusya, selefi SSCB’nin
kalmayarak askeri ve siyasi
dağılmasının ardından oluolarak alenen Esed rejiminin
Hiç kuşkusuz bunda,
şan jeopolitik boşluğun yine
yanında yer almıştır. Nitekim
1990’lı
yıllardaki
Rus
kendisi tarafından dolduruRusya’nın Suriye’de mevlarak eski birlik ülkeleri nezdış
politikasının
Batı
cut rejimin ayakta kalması
dinde daha önce edindiği
yönünde İran’la birlikte net
karşısında uğraştırıcı
nüfuzunu sürdürmeyi hedefbir politika izlemesi ve Batıbir boyutunun
lemektedir. Bu doğrultuda
nın “Arap Baharı” sürecinde
bulunmamasının
Kremlin’in
temel stratejisinin
ikileme düşmesi sonucunda
öncelikle eski Sovyet coğrafbaşlıca nedeni olarak,
İslam jeopolitiğindeki siyasal
yasında ekonomik entegrasgeçiş dönemi akamete uğraülkenin fevkalade ciddi
yonun sağlanmasını amaçlayarak kördüğüme dönüşmüşiç sorunlarla karşı
dığı görülmektedir. Bu temel
tür. Kremlin’in “Arap Baharı”
karşıya
kalmasının
stratejinin hedefe ulaşması
sürecine başından itibaren
için Yeltsin döneminde başyarattığı zayıflığı görmek
karşı çıkmasının nedenini ise
latılan, Putin zamanın da
kabaca, bölgeye savaşmaya
gerekir. Zira geçiş
geliştirilen ve birbiriyle ilintili
giden Kuzey Kafkasyalı milidöneminin ağır sosyoolan iki entegrasyon projesi
tanların süreçten güçlenerek
ekonomik
sıkıntılarını
Moskova’nın öncelikli güngeri dönmesi ve Suriye’den
demini teşkil etmektedir. Jeyaşayan Rusya buna
sonra halk ayaklanmalarının
opolitik ve jeo-ekonomik açısırasıyla İran, eski Sovyet ülek olarak bünyesinde
dan iki halka şeklinde tasarlakeleri ve hatta nihai aşamada
barındırdığı farklı etnik
nan söz konusu projelerden
Rusya’ya sıçrama kaygısına
birincisi yakın zamanda Begrupların ayrılıkçı
bağlamak mümkündür.
larus, Rusya ve Kazakistan
hareketleriyle yüz yüze
Nitekim 2012 yılındaki devarasında anlaşmaya varılan
kalmış ve bundan dolayı
let başkanlığı seçimlerini
ve 2015 yılında yürürlüğe giÇeçenistan’la iç savaşa
Putin’in kazanmasının ardınrecek olan Gümrük Birliği’dir
dan “seçimlere hile karıştırıl(GB: Таможенный союз).
dahi girmiştir.
Üç ülke arasında gümrüksüz
dığı” gerekçesiyle başkent
KASIM 2014
89
sarmalında yer alan Ukrayna olduğunu vurgulamakta yarar vardır.
Ukrayna Krizi’nin Arka Planı AEB Mi?
ticareti ve 3. ülkelerle ortak gümrük tarifesini öngören GB’ne Kırgızistan, Tajikistan, Ermenistan, Suriye, Gürcistan topraklarından 2008 yılında de facto
ayrılan Abhazya ve Güney Osetya ile Moldova’nın
ayrılıkçı Trans-Dinyester Otonom Cumhuriyeti’nin
girmek istediği bilinmektedir.
Aynı şekilde GB’nin genişletilmiş halini oluşturan
ve Avrupa Birliği’ne alternatif olması öngörülen
ikinci proje ise “Avrasya Ekonomik Birliği’dir (AEB:
Евразийский экономический союз). 29 Mayıs
2014 yılında Belarus, Rusya, Kazakistan ve Ermenistan arasında imzalanan ve 01 Ocak 2015 yılında
yürürlüğe girmesi kararlaştırılan AEB’e Kırgızistan’ın
da yakında katılması beklenmektedir. AEB, son
Batı-Rusya gerilimi sonrasında, esasında 2001
yıllında Belarus, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve
Tajikistan arasında Moskova’nın inisiyatifiyle kurulan “Avrasya Ekonomik Topluluğu” (Еврази́йское
экономи́ческое соо́бщество: ЕврАзЭС) örgütünün 2014 yılında lağvedilmesiyle oluşturulmuştur.
Bizzat Putin AEB vasıtasıyla neyi hedeflediklerini
şöyle açıklamıştır: “Biz güçlü bir ulus-üstü entegrasyon modelini oluşturmayı, çağdaş dünyanın yeni
bir kutbu ve Avrupa ile dinamik Asya-Pasifik bölgesi
arasında etkin bir “bağlantı” olmayı öngörüyoruz”.
Ancak, “Yeni Rusya’nın” Avrasya bölgesi ve küresel
siyasal sisteme ilişkin bu kurgusunun gerçekleşmesinde en kilit noktayı oluşturan ülkenin, hâlihazırda
nasıl çözümleneceğine dair öngörülmesi zor bir kriz
90
KASIM 2014
Ukrayna krizinin patlak vermesinden hemen önce
Moskova ve Kiev yönetimleri arasında Ukrayna’nın
GB’ne katılması için yoğun müzakereler yürütülüyordu. Rusya’nın Avrasya’da AB’ne alternatif olacak yeni bir ekonomik birlik kurma niyeti ve çabasında oluşunun, Ukrayna’yı da buna dâhil etmek
için ciddi gayret gösterişinin farkında olan AB, 2013
yılında “Ukrayna-AB Ortaklık Anlaşması’nı” gündeme getirerek, uzun bir süredir halkın geniş kesimlerinde var olan “AB umudunu” tekrar Kiev’in önüne
koymuştur. AB’nin son hamlesinden ciddi şekilde
rahatsız olan Rusya, devrik lider Viktor Yanukoviç’i
doğalgazda indirim ve maddi yardım vaadiyle ikna
etmiş, Yanukoviç de Rus tarafının Gümrük Birliği
projesini daha cazip bularak AB ile anlaşma imzalanması sürecini dondurmuştur. Bunun üzerine,
ABD ve AB destekli, Ukrayna’daki Rusya karşıtı kesimler ayaklanarak Yanukoviç’i devirmiştir. Böylelikle 1991 yılındaki bağımsızlığından bu yana yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma ve milli kaynakların yeterince kullanılamaması gibi temel ekonomik sorunları
çözemeyen, tarihsel süreçte de ülkenin Batısında
keskin bir şekilde oluşan “Rusya karşıtlığının” Batılı
aktörlerin devreye girmesiyle harmanlanması sonucunda Ukrayna da iç savaşın eşiğine gelinmiştir.
Etnik bakımdan Rus olan ve Rusça konuşan ülkenin Doğu ve Güney bölgelerindeki Rusya yandaşlarına yönelik sert tedbirler alan yeni Kiev yönetimini
“faşist” olarak nitelendiren Moskova, soydaşlarına
yönelik uygulamaların devam etmesine tahammül
etmeyerek Kırım’ın önce bağımsızlığını, sonrasında
da kendisine katılmasını desteklemiştir.2 Kremlin
yönetiminin bölgesel dengeleri yerinden oynatıcı,
Batı için umulmadık bu son hamlesi karşısında Ukrayna krizi daha da derinleşmiş, Batının Rusya’ya
ekonomik yaptırımlar uygulanmasına yol açmıştır.
Peki, Batıyla Rusya arasında böylesine çetin bir
mücadeleye sahne olan Ukrayna neden önemli? Küresel bağlamda uluslararası enerji ve ticaret
güzergâhları boyutuyla jeo-ekonomik önemi olan
Ukrayna, bünyesinde barındırdığı Slav-Ortodoks,
Slav-Katolik ve Müslüman-Tatar unsurları sebebiyle
de derin bir jeo-kültürel özelliğe sahiptir. Türkiye ile
birlikte Avrasya coğrafyasının tam merkezinde yer
alan Ukrayna bu açıdan pek çok uluslararası projenin hayata geçmesinde ya da önünün tıkanmasında
yadsınamaz bir rolü haizdir. Özellikle Karadeniz’in
Kıbrıs’ı konumundaki Kırım Yarımadası’nda, birçok
liman ve iskele bulunmakta ve bu doğal yapısı deniz ulaşımına stratejik bir anlam kazandırmaktadır.3
Kırım’ın jeopolitik konumu bölgesel ve küresel güvenlik açısından da büyük önem arz etmektedir.
Gelinen aşamada Ukrayna’nın küresel güvenlik
denkleminde Batı ile Rusya arasında “tampon bölge” görevini ifa eden yönü kuvvetlenmiş ve Rusya
ile Batı arasında “bit(irile)meyen Soğuk Savaş’ın”
tam ortasında kalmıştır.
Kiev üzerinden devam edeceğini ve bu çekişmenin
Karadeniz Havzası’ndaki ekonomik işbirliği sürecini
ister istemez sekteye uğratarak tüm bölge ülkelerini
etkileyeceğini söylemek mümkündür. Bu çerçevede Ukrayna krizinin taraflardan birinin üstün gelmemesi hassasiyetiyle geçici çözüme kavuşturulma
olasılığının bulunduğu, buna karşın Kiev’in, Moskova merkezli yeni “Avrasya denkleminin” içinde yer
almama adına Batının var gücüyle bu ülke üzerindeki mücadelesini kısa ve orta vadede de sürdüreceği tahmin edilebilir.
Dipnotlar
Rusça “Cиловики” (Siloviki) olarak adlandırılan grup
Rusya’da çoğunlukla istihbarat, asker veya polis kökenli
kişilerden meydana gelen ve kendilerini “devletin bekası”
Batı ve Rusya arasında süregiden tarihsel nitelikiçin her türlü yetkiye sahip görüp bu doğrultuda hareket
teki çıkar çatışmaları SSCB’nin yıkılmasıyla durakeden organize bir örgüt yapısındadır. Rusya’nın yönetici
elitini oluşturan Siloviklere, genel
lasa da, Putin önderliğinde
olarak KGB, askeri subay veya
tekrar ekonomik ve siyasi
diğer emniyet/savunma teşkilatlaolarak güçlenen Rusya’nın,
rında eğitim görmüş oldukları için
Batı ile Rusya
“yakın çevresine” yönelik
Türkçe “Güvenlikçiler” denilmekarasındaki en çetin
tedir, ancak bu grubun “TeşkilatBatının uyguladığı politigüç
mücadelesinin
çılar” olarak adlandırılması terimin
kalar ve NATO’nun eski
içeriğine daha uygundur.
Kiev üzerinden devam
1
Değerlendirme
Varşova Paktı ülkelerini
içine alarak Doğuya doğru genişleme stratejisi karşısında büyük rahatsızlık
duyarak karşı tavır almayı
yinelemiştir. Kremlin yönetimi her fırsatta dile getirdiği
üzere, ABD’nin hegemonik
güç olarak temsil ettiği tek
kutuplu dünyanın çıkarları
açısından kabul edilemez
olduğunu savunmakta ve
bunun bertaraf edilmesi
amacıyla Moskova’nın yeniden eski Sovyet coğrafyasında AEB gibi bir örgüt
kurarak küresel siyasette
yeni bir kutup olmasını istemektedir. Rusya’nın Avrasya bölgesinde ekonomik
entegrasyon süreci başlatıp
bunda başarılı olması ise
Ukrayna’nın pozisyonuyla
yakından ilintilidir. Dolayısıyla Batı ile Rusya arasındaki
en çetin güç mücadelesinin
edeceğini ve bu çekişmenin
Karadeniz Havzası’ndaki
ekonomik işbirliği sürecini
ister istemez sekteye
uğratarak tüm bölge
ülkelerini etkileyeceğini
söylemek mümkündür.
Bu çerçevede Ukrayna
krizinin taraflardan
birinin üstün gelmemesi
hassasiyetiyle geçici
çözüme kavuşturulma
olasılığının bulunduğu,
buna karşın Kiev’in,
Moskova merkezli yeni
“Avrasya denkleminin”
içinde yer almama adına
Batının var gücüyle bu ülke
üzerindeki mücadelesini
kısa ve orta vadede de
sürdüreceği
tahmin edilebilir.
2
Rusların, SSCB döneminde
Sovyet lider Kruşçev tarafından
Kırım’ın Ukrayna’ya verilmesini
aslında bir türlü kabullenmediği
ve tarihi yarım adada gözü olduğu bilinmekteydi. 2010 yılında
Ukrayna’ya ilişkin olarak yaptığımız
bir analizde, “Kremlin’in bulduğu
ilk fırsatta Kırım’ı tekrar topraklarına katma yönünde bir niyetinin
olduğu da akıllardan çıkarılmamalıdır” diye bahsetmiş (Bkz.
Ferit Temur, “Ukrayna’da Seçim
Sandıklarından ‘Büyük Rusya’
Çıkar mı?” 05 Ocak 2010, http://
www.bilgesam.org/incele/112/ukrayna%C2%92da-secimsandiklarindan-%C2%91buyukrusya%C2%92-cikar-mi-/#.
VDqErtJ_t5g), keza Stratejik Düşünce Dergisi Eylül 2010 sayısındaki “Rus Jeopolitiği Kıskacında
Kırım’ın Geleceği” isimli başka bir
yazımızda da “Kırım’da ohal durumunda yarımadanın Rusya’ya
katılması için şartların hazır olduğunu” belirtmiştik.
Kemal OLÇAR, Karadeniz
Politikaları ve Türkiye Ukrayna
Stratejik ilişkileri, IQ Kültür Sanat
yay. s. 340
3
KASIM 2014
91
DIŞ POLİTİKA
lamıyla özerk bir bölge haline gelmedi. İngiltere’deki
yerleşik kurumlar, özerklik taleplerini duymazdan
geldiler ve bu konuda hareket etmeyi ağırdan aldılar. Bu durum, İskoç milliyetçiliğinin yükselmesine
zemin hazırladı. Buna ek olarak 2008 küresel mali
krizinin etkisiyle sağlık, eğitim ve sosyal hizmetler
gibi alanlara İngiltere tarafından tasarruf önlemleri
konulması ve vergilerin aşırı yükseltilmesi, İskoçları bağımsızlığı düşünmeye yöneltti. Bu anlamda
Londra ile Edinburgh arasında terör eylemi, çatışma, sınır anlaşmazlığı, azınlık sorunları gibi meseleler bulunmuyor.
Zeynep SONGÜLEN İNANÇ
SDE Uzmanı
İSKOÇYA’DAKİ BAĞIMSIZLIK
REFERANDUMUNUN ARDINDAN
İ
ngiltere Başbakanı David Cameron, İskoçya’daki bağımsızlık referandumu kampanyası sırasında
İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılması ve böylelikle Birleşik Krallık’ın sona ermesi durumunda kalbinin kırılacağını söylemişti. İskoçyalılar Cameron’u
üzmemek için mi bilinmez ama 18 Eylül günü düzenlenen bağımsızlık referandumunda “hayır” oyu
kullandılar. % 45 oranındaki bağımsızlık yanlısı İskoçlar karşısında % 55 gibi halkın büyük bir kısmı
Birleşik Krallık’tan ayrılmama yönünde oy verdiler.
1707 yılında çıkarılan ve İngiltere ile İskoçya’yı bir
araya getiren Birleşme Yasası, Büyük Britanya’nın
kuruluşunu kabul eder. Büyük Britanya, İngiltere ve
92
KASIM 2014
İskoçya’ya ek olarak Galler ve Kuzey İrlanda olmak
üzere dört ayrı bölgeden oluşur. İskoçya, 1990’lı yıllarda Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan
yeni uluslararası ortamda daha fazla bölgesel yetki
talep etti. 1997 yılında gerçekleştirilen referandum
sonucunda yerel yönetimler güçlendirildi ve 1999
yılında yerel parlamento ve yerel hükümet göreve
geldi. 1999 yılından beri İskoçya, yerel yönetim,
sağlık, eğitim, tarım, çevre, ulaşım ve turizm gibi konularda bölgesel tasarruflar ışığında yönetiliyor. Dış
politika, savunma, istihdam, sosyal güvenlik, ticaret
ve enerji gibi konularda ise İngiltere’ye bağlı hareket
ediliyor. Ayrıca İskoçya’nın kilisesi de İngiltere’den
ayrı. Bu adımlar atılmasına rağmen İskoçya tam an-
İskoçların bağımsızlık taleplerinin arkasında mevcut
sistemden ve yerleşik kurumlardan memnuniyet
duyulmaması yatıyor. İskoçlar, İngiltere’deki bürokrasinin taleplerini ertelemesinden ve İngiltere’nin
Büyük Britanya’da uygulanacak programları öncelikle İskoçya’da deneyip işe yaraması durumunda
genele yaygınlaştırmasından yorgun düşmüş görünüyorlar. Ayrıca bağımsızlık referandumunun düzenlenmesini gündeme getiren ve bu referandumun
gerçekleşmesini sağlayan motivasyon, hâlihazırdaki
siyasi ve ekonomik farklılıklardan bıkan halkın gidişata meydan okuma isteği olarak ortaya çıktı. Bağımsızlık taraftarı olsun veya olmasın İskoçlar, İskoç
oldukları için gurur duyduklarını dile getirdiler. Ancak
son derece pratik anlamda ‘nasıl yaşayacakları’ sorusunun bağımsızlık referandumu aracılığıyla cevabını aradılar. Bu anlamda bağımsızlık referandumu
dendiğinde kimlik meselesinin ötesinde pragmatik
talepler ön plana çıktı.
Bu pragmatik taleplere bağımsızlık yanlılarının cevap üretebildiklerini söylemek pek mümkün değil.
Bağımsızlık referandumu için yürütülen kampanya
döneminde seçmenlerle iyi bir iletişim içerisinde
olan Ulusal Parti lideri ve bölgesel hükümetin başbakanı Alex Salmond, seçmenlere İskandinav tarzı bir sosyal demokrasi vaat etti. Bununla birlikte
İskoçya’nın bağımsızlığına kavuşması durumunda
hayata geçirilecek yapısal reformlarla ilgili ikna edici
bir söylem geliştiremedi. Sınır güvenliğinden para
birimine, güvenlikten tanınmaya, banka borçlarını
kimin ödeyeceğinden ayrı bir merkez bankasının
kurulup kurulmayacağına, vergilerin kim tarafından
toplanacağından emekli maaşlarının nasıl ödeneceğine kadar pek çok alanda reformların nasıl gerçekleştirileceği açıkça ortaya konmadı. Ayrıca AB ve
NATO gibi örgütlerle ilişkilerin geleceğine dair be-
İskoçya’da bağımsızlığa
“hayır” denmesi Cameron
için önemli bir zafere karşılık
geliyor. Zira İskoçların
bağımsızlığı seçmeleri
durumunda İskoçya’yı
kaptıran başbakan olarak
anılmanın ötesinde Büyük
Britanya’nın sonunu
getiren başbakan olarak
nitelendirilecekti.
lirsizliği azaltacak bir yaklaşım sergilenmedi. Bilinen
iki şey; İskoçya’nın bağımsız olması durumunda
başkentinin neresi ve bayrağının nasıl olacağı oldu.
Buna ek olarak bağımsızlık yanlıları, Kuzey Denizi’ndeki petrol ve gaz yataklarının yanı sıra su, gelgit enerjisi, rüzgâr enerjisi, balıkçılık, tarım ve viski
başta olmak üzere doğal kaynaklarının zenginliğine
güvendiklerini dile getirdiler.
“Birlikte Daha İyi” kampanyasını yürüten ve referandumda “hayır” diyenleri temsil eden grup ise
kampanyanın merkezine “risk” mesajını yerleştirdi.
İskoçya’nın bağımsız olması durumunda belirsizliğe
sürükleneceğini, uluslararası alanda tanınmayacağını, ekonomisinin kötüleşeceğini savundular ve bu
riskin büyüklüğüne işaret ettiler. Bu kampanyanın
önde gelen ismi kendisi de İskoç olan eski İngiltere başbakanı Gordon Brown oldu. Bağımsız olmak
ve bu riskleri almak yerine İskoçya’nın özerkliğinin
artırılması gerektiğini vurguladılar. Bu anlamda yeni
bir siyasal yapılanma sürecine ihtiyaç duyulduğunu
ve fakat çözümün Büyük Britanya’dan ayrılmak olmadığını ifade ettiler. Bu siyasi kamp, İskoç halkının
yarısından fazlasını ikna etmeyi başardı.
Sandıktan çıkan bağımsızlığa “hayır” oyları, İngiltere’deki hükümet açısından kaçınılmaz siyasi sonuçlar doğuruyor. Referandum kampanyası sürecinde
İskoçya’ya vergi, bütçe ve sosyal yardımlar konularında verilen sözlere sadık kalınması gerekiyor.
Referandumdan önce İngiltere’nin üç ana partisi
(iktidardaki Muhafazakâr Parti, koalisyonun küçük
ortağı Liberal Parti ve ana muhalefetteki İşçi Partisi) İskoçya’ya daha fazla yetki verilmesi konusunda
KASIM 2014
93
Bu amaç, referandum sayesinde Westminster tarafından görmezden gelinemeyecek kadar dikkat
çekici hale geldi. Bu anlamda referandum işlevsel
ve pragmatik bir rol oynadı. Sesini duyurmak isteyenlerin, mevcut durumdan memnun olmayanların,
daha fazla siyasi ve ekonomik hak isteyenlerin taleplerini meşru ve güncel bir zemine taşıdı.
uzlaştılar. Bu partiler referandumun hemen ardından İskoçya’nın bölgesel yetkilerinin genişletilmesiyle ilgili programlar hazırlamaya başladılar. Ayrıca
İngiltere başbakanı Cameron İskoçya ve tüm Britanya için ileriye gitme zamanı olduğunu dile getirdi
ve değişim mesajı verdi. Buna göre İskoçların yanı
sıra Birleşik Krallık halklarından Galler ve Kuzey İrlanda halkları için de daha fazla adalete dayanan
dengeli antlaşmalar yapılacağını duyurdu. Ayrıca
Cameron “yetkilendirme devrimi” yapılacağı sözünü verdi. Belirtmek gerekir ki İskoçya’da bağımsızlığa “hayır” denmesi Cameron için önemli bir zafere
karşılık geliyor. Zira İskoçların bağımsızlığı seçmeleri durumunda İskoçya’yı kaptıran başbakan olarak
anılmanın ötesinde Büyük Britanya’nın sonunu getiren başbakan olarak nitelendirilecekti.
İngiltere’nin etkin partilerinin liderleri referandum
kampanyası sürecine aktif olarak katılmadılar.
Muhafazakâr Parti lideri David Cameron, Liberal
Parti lideri Nick Clegg ve İşçi Partisi lideri Ed Miliband, İskoçya için bağımsızlık değil; daha fazla özerklik yanlısı olduklarını vurgulamakla birlikte
doğrudan kampanya sürecine müdahil olmadılar.
Bu tavrın İskoçları etkilediği söylenebilir. Yerleşik
94
KASIM 2014
kurumlara ve bürokrasiye yöneltilen itirazın dile getirildiği bu kampanyaya İngilizlerin doğrudan müdahil olmamalarının, “hayır” oylarının artmasında
rol oynadığı ileri sürülebilir. Cameron her ne kadar
kampanya sürecinde 2015’teki seçimler öncesinde herhangi bir anayasal değişikliğe gidilmeyeceğini açıklamış olsa da referandumun hemen ardından harekete geçilmesi dikkat çekiyor. Birleşik
Krallık’ın federal sisteme doğru yaşadığı bu değişime İngiltere’nin etkin ve kalıcı çözümlerle katkıda
bulunması önem taşıyor. Ayrıca yapılan anketlerde
İngilizlerin çoğunluğunun, İskoçların taleplerini haklı
buldukları ve İskoçların ayrılmamasını memnuniyetle karşıladıkları ortaya konuyor. Söz konusu anketlere göre İngilizler, Britanya’nın en gelişmiş bölgelerinden bir tanesi olarak nitelendirilen İskoçya’nın
bağımsız olması durumunda ekonomik anlamda
zorluk yaşanacağını düşünüyorlar.
İskoçya’daki bağımsızlık referandumu gerekçeleri
ve talepleri itibarıyla Avrupa’daki diğer bağımsızlık hareketlerinden ayrılıyor. İskoçya’da sınır, kimlik, egemenlik taleplerinden ziyade İskoçların ve
İskoçya’da çalışanların hem siyasi hem de ekonomik farklılıklarının giderilmesi amacı öne çıkıyor.
Avrupa’daki diğer bağımsızlık hareketlerine bakıldığında İspanya’daki Katalonya’da, İtalya’daki Veneto bölgesinde, Bosna-Hersek’teki Bosna Sırp
Cumhuriyeti’nde, Fransa’daki Britanya veya Korsika bölgelerinde kimlik temelli taleplerin öne çıktığı görülüyor. Bu örnekler içerisinde bağımsızlık
hareketinin en fazla olgunlaştığı Katalonya’da yerel
meclisin, 9 Kasım’da bağımsızlık referandumu düzenlenmesine ilişkin kararnameyi kabul etmesine
karşın merkezi hükümetin bu kararı tanımak istemediği görülüyor. Madrid hükümeti bu kararnamenin yasadışı olduğunu ileri sürerek kararnameyi
Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Mahkeme ise bu
referandum kararını askıya aldı. İngiltere başbakanı
David Cameron ise İskoçya Hükümeti’nin referandum kararı karşısında bölgenin başbakanı Salmon
ile bir anlaşma imzalayarak yapılacak referandumun
hukuki çerçevesi konusunda anlaşmıştı. İngiltere
referandum konusunu uzlaşı zemininde değerlendirmiş ve referandumdan çıkacak olan sonucu kabul edeceğini duyurmuştu. Buna karşın İspanya’da
Katalonların bağımsızlık referandumu düzenlenmesi yönündeki taleplerini, hükümet ile bürokratik
ve yargısal kadrolar engellemeye çalışıyorlar. Bu
nedenle bağımsızlık ve referandum ile ilgili konular
İspanya’da ve Katalonya’da hararetli tartışmalara
neden oluyor ve büyük kitlesel hareketler düzenleniyor. Bu hareketler bağımsızlık yanlıları tarafından
düzenlendiği gibi bağımsızlık karşıtları tarafından da
düzenlenebiliyor. Referandumun düzenlenmesinin
engellenmesi durumunda 2015 yılında gerçekleştirilecek olan genel seçimlerin Katalonya’nın bağımsızlığının oylandığı bir referanduma dönüşmesi
bekleniyor. Bu seçimin sonuçları, 2016 yılında gerçekleşmesi öngörülen yerel seçimlerin de gündemini belirleyecek gibi görünüyor.
Avrupa’daki ayrılma ve bağımsızlık yanlısı hareketleri tek bir çerçeve üzerinden değerlendirmek
mümkün görünmüyor. Elbette nihai amaç olarak
bağımsızlığın benimsenmesi, bu hareketler arasında benzerlikler kurulmasına ve bu hareketlerin
Avrupa’daki baskıcı rejimler
ve bu rejimlerin etkileri
azaldıkça (İspanya’daki Franco
diktatörlüğü dönemindeki
gibi) Avrupa’da sınırların
değişmeyeceğine yönelik
yaygın kanı da zayıflıyor ve
yerel seviyedeki özgürleşme
hareketleri güçleniyor.
Avrupa’da dukalıklar
dönemine dönüş yaşanır
mı bilinmez ancak bölgesel
eşitsizliklerin giderilmesi
dendiğinde yalnızca ekonomik
bağlamın göz önünde
bulundurulmaması ve siyasi
alanın dikkate alınması
önem taşıyor.
birbirilerini etkilemelerine neden oluyor. Örneğin
birbirinden son derece farklı gerekçelerle bağımsızlık isteyen İskoçların düzenledikleri referandum
Katalonlar veya Flamanlar için heyecan verici bir
deneyime işaret edebiliyor. Bu deneyimlerden herkes kendi payına düşeni alıyor ve fakat her hareket
kendi yolunda gitmeye devam ediyor. Avrupa’daki
bağımsızlık ve ayrılma odaklı hareketler açısından
talepler korkularla, fırsatlar ise risklerle kol kola gidiyor. Örneğin kendi kaderini tayin etme fırsatı, ekonomik çöküş riski taşıyor. Buna ek olarak ayrı bir
devlet kurma talepleri uluslararası alanda izole olma
korkularıyla birlikte var oluyor. Tüm bu konjonktürel
ve idari analizlerin ötesinde bu süreç, Avrupa demokrasisi ve çeşitlilik açısından önemli bir tartışmaya karşılık geliyor. Avrupa’daki baskıcı rejimler ve
bu rejimlerin etkileri azaldıkça (İspanya’daki Franco
diktatörlüğü dönemindeki gibi) Avrupa’da sınırların
değişmeyeceğine yönelik yaygın kanı da zayıflıyor
ve yerel seviyedeki özgürleşme hareketleri güçleniyor. Avrupa’da dukalıklar dönemine dönüş yaşanır
mı bilinmez ancak bölgesel eşitsizliklerin giderilmesi
dendiğinde yalnızca ekonomik bağlamın göz önünde bulundurulmaması ve siyasi alanın dikkate alınması önem taşıyor.
KASIM 2014
95
DIŞ POLİTİKA
OSMANLI’DAN BUGÜNE
KAYBEDİLEN TOPRAKLARI GERİ ALMA STRATEJİSİ-1
“İSTİRDAT”
Sinan TAVUKCU
SDE Yüksek İstişare Kurulu Üyesi
M
üslüman fakihlerin pek çoğuna göre,
Dar’ül İslam olan topraklar bir daha
Dar’ül Harp statüsüne girmez. Dolayısıyla bu topraklar Müslümanların elinden çıkmış
olsa bile tekrar fethedilmez, fakat İSTİRDAT
edilirler.
Devletin güçlü olduğu dönemde Osmanlı
İmparatorluğu’nun fethettiği toprakların daha
sonra savaşlar sebebiyle elinden çıkması,
idarecileri müşkül duruma sokmuş ve Dar’ül
İslam’ı terk etme sorumluluğu onları güç yetiremeyecekleri bir savaşa devama zorlamıştır. Bu
çıkmaz, siyasi olarak İSTİRDAT kavramını ortaya çıkarmış ve zamanla bu kavram bir strateji
olarak geliştirilmiştir.
Edirne’nin istirdadı sırasında mekanizmaları geliştirilen bu politikada, uluslararası konjonktürde
sıkışmış ve taahhüd altına girmiş olan devlet,
Müslüman ahaliyi ve yaşadığı toprakları gayrimüslim işgalinden korumak için gayrinizami
çeteler oluşturmuş, resmen onları tanımamış
ve gerektiğinde devlet otoritesine karşı çıkan
hainler olarak ilan etmiş, bu gayrinizami unsurlar işgal altından kurtardıkları topraklarda muvakkat devletler kurarak ana vatana bağlanma
stratejisi uygulamışlardır.
İstirdat Kavramının Ortaya Çıkışı
1683 yılında II. Viyana kuşatmasında mağlubiyete uğrayan Osmanlı Devleti Viyana’dan geri
96
KASIM 2014
Fethedldkten sonra Dar’ül İslam halne gelen toprakların kaybedlmesne razı olmak halfe padşah
çn kabul edleblr br durum değld. Ancak, 16 yıldır aralıksız devam eden savaşlar orduyu ve
hazney tükenme noktasına getrmşt. Sadrazam Amcazade Hüseyn Paşa, dönemn hükümdarı
Sultan II. Mustafa’ya, savaşa devam edp yen zararlara uğramaktansa önce barış yapılmasını, devlet
toparlanıp, güç kazandıktan sonra terk edlen yerlern ger alınmasını (strdatını) teklf ett.
çekilmişti. Ancak, Osmanlı Devleti bu defa Papa
XI. Innıocentius tarafından 1684 yılında “Mukaddes
İttifak” adı altında bir araya getirilen, Avusturya, Lehistan ve Venedik ile daha sonra bu ittifaka katılan
Rusya’ya karşı 16 yıl devam eden bir savaşa girmek
zorunda kalmıştı. Rusya, tarihinde ilk defa Avrupalı
Hıristiyan devletler ile aynı cephede Türklere karşı
büyük bir harbe katılıyordu. Sürekli yenilgilerle sürüp
giden savaş sırasında, 21 Şubat 1695’de, Kaptan-ı
Derya Amcazâde Hüseyin Paşa’nın Sakız Adası’nı
Venediklilerden geri alması, yılgınlığa düşen halka
ümit vermişti. Sakız Adası’nın geri alınmasından
sonra, 1696 yılında Sultan II. Mustafa’nın girişmiş
olduğu II. Avusturya seferi kazanıldı. Bu zaferin verdiği cesaretle, kaybedilen yerleri geri almak üzere,
Nisan 1697 tarihinde III. Macaristan seferine çıkıldı.
Prens Eugene komutasındaki Avusturya ordusu Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı. Osmanlı tarihinin
seyrine tesir eden bu savaşta ordunun sekizde biri
telef olduğu gibi yüklü miktarda hazine kaybedildi.
Bu mağlubiyetlerin etkisiyle Osmanlı hâkimiyetindeki
Sırbistan, Bulgaristan ve Makedonya gibi yerlerde
isyanlar çıktı ve Anadolu ve İstanbul’a doğru Müslüman halkın göç akını başladı.
Fethedildikten sonra Dar’ül İslam haline gelen
toprakların kaybedilmesine razı olmak halife padişah için kabul edilebilir bir durum değildi. Ancak,
16 yıldır aralıksız devam eden savaşlar orduyu ve
hazineyi tükenme noktasına getirmişti. Sadrazam
Amcazade Hüseyin Paşa, dönemin hükümdarı Sultan II. Mustafa’ya, savaşa devam edip yeni
zararlara uğramaktansa önce barış yapılmasını,
devlet toparlanıp, güç kazandıktan sonra terk edilen yerlerin geri alınmasını (istirdatını) teklif etti. Bu
teklifin uygun bulunması üzerine 26 Ocak 1699’da
“Karlofça Andlaşması” yapıldı. Osmanlı Devleti, bu
andlaşma ile dört devlete önemli toprak parçasını
terk etmek zorunda kaldı. Banat ve Temeşvar hariç bütün Macaristan ve Erdel Beyliği Avusturya’ya,
Ukrayna ve Podolya Lehistan’a, Mora ve Dalmaçya
kıyıları Venedik’e bırakılmıştı. Karlofça Andlaşması
müzakereleri devam ederken, Ruslar da bir heyet
göndererek, Kerç kalesini istemişlerdi.
Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti, Avrupa Devletleri ile savaşmaktan uzak durmaya çalışıp, krizleri
diplomasi yoluyla çözmeye çalıştıysa da, katılmaya
mecbur kaldığı pek çok savaşta toprak kaybetmeye devam etti.
1789 Fransız İhtilali’nin kamçıladığı milliyetçilik cereyanı, Avrupa’lı devletlerin tahrik ve desteği ile
kısa zamanda İmparatorluk dâhilindeki azınlıklar
arasında hızla yayıldı ve Balkanlardaki etnik unsurların isyanına sebebiyet verdi. Eflak, Boğdan
ve Sırbistan’a muhtariyet verildi. Nihayet, 3 Şubat
1830 tarihinde İngiltere, Fransa ve Rusya arasında
imzalanan “Londra Protokolü” ile bağımsız Yunanistan Devleti’nin kurulduğu ilan edildi. Ardından,
Osmanlı Devleti de Yunanistan’ın bağımsızlığını
kabul etti. Bu antlaşma ile Osmanlı devleti, ilk defa
Hristiyan tebaanın isyanı karşısında geri adım atarak, taviz vermişti.
Rusya’nın 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devleti’ne
savaş ilan etmesi, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü
hızlandırdı. Sırbistan, Romanya ve Karadağ prenslikleri de Osmanlı Devleti’ne isyan ederek Rusya’nın
yanında yer aldılar. Rusya, Osmanlı Devleti’ne karşı iki cepheden, Kafkasya ve Tuna cephelerinden
saldırdı. Bu savaşta önce Kafkas cephesi çöktü
ve Ruslar Erzurum’a kadar ilerlediler. Kafkas cephesinde alınan yenilgi, Tuna cephesindeki direnişi
de olumsuz etkiledi. Neticede, Rus kuvvetleri Meriç Nehri’ni geçip, 20 Ocak 1878’de Edirne’yi işgal
ettiler. Silivri’yi de alarak Ayastefanos’a (Yeşilköy)
kadar ilerlediler. İstanbul’un işgal edilmesi tehdidi
karşısında, Osmanlı Devleti sulh istemek mecburiyetinde kaldı. 3 Mart 1878’de Ruslarla ağır şartlar
taşıyan Ayastefanos Antlaşması imzalandı.
KASIM 2014
97
Devletn güçlü olduğu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun fethettğ toprakların daha sonra
savaşlar sebebyle elnden çıkması, darecler müşkül duruma sokmuş ve Dar’ül İslam’ı terk etme
sorumluluğu onları güç yetremeyecekler br savaşa devama zorlamıştır. Bu çıkmaz, syas olarak
İSTİRDAT kavramını ortaya çıkarmış ve zamanla bu kavram br stratej olarak gelştrlmştr.
Bu andlaşma ile Avrupa’da dengenin Rusya lehine bozulduğunu gören Avusturya, İngiltere, Fransa
ve Almanya bu andlaşmaya karşı çıktılar. Balkanları
Rusya’nın tekeline bırakan bu anlaşma hükümlerini
tadil etmek üzere, Osmanlı Devleti, Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya-Macaristan ve
İtalya’nın katılımıyla 13 Haziran 1878’de Berlin’de
bir kongre toplandı. Yapılan Berlin Andlaşması ile
Osmanlı Devleti, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya
ve Karadağ’ın bağımsız prenslikler olmalarını kabul
etti. Bosna-Hersek imtiyazlı vilayet haline getirildi. Niş Sancağı Sırbistan’a, Teselya Yunanistan’a,
Dobruca Sancağı Romanya’ya, Kars, Batum, Artvin ve Ardahan Rusya’ya bırakıldı, Kıbrıs Sancağı
İngiltere’ye kiralandı. Doğu Rumeli vilayeti kurulması kabul edildi. Bu anlaşma ile Osmanlı Devleti,
Karlofça Andlaşması’ndan sonra en büyük toprak
kaybına maruz kalmış, Müslüman halkın yaşadığı
toprakları da bırakmak zorunda kalmıştı.
1878 Berlin Anlaşması’ndan sonra, Rumeli topraklarının büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nin elinden
çıkmış olmasına rağmen, bu topraklar üzerinde yaşayan halklar arasında bir taksimat sağlanamamıştı.
Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar ve Yunanlıların anlaşmaları önündeki en büyük engel “kiliseler meselesi”
idi. İttihat ve Terakki yönetimi, benimsediği “ittihad-ı
anasır” politikası gereği, Makedonya’da Ortadokslar arasında yaşanan kargaşayı sona erdirmek ve
bölgeyi sükuna kavuşturmak üzere, çatışma ve
uzlaşmazlık kaynağı olan “kiliseler meselesi”ni halletmeye karar verdi. 3 Temmuz 1911’de çıkardığı
bir kanun (Rumeli’de Kain Münazaun-fih Kilise ve
Mektepler Hakkında Kanun) ile bu meseleyi çözdü.
Osmanlı devleti, yıllardır birbiriyle çatışan Bulgarlar,
Sırplar, Karadağlılar ve Yunanlıların aralarındaki en
büyük ihtilafı hallederek, kendisine karşı ittifak edilmesinin yollarını açmış oldu.
Batı Trakya’nın İstirdadı Politikası
Rusların teşvik ve yardımlarıyla, 13 Mart 1912’de
Bulgaristan-Yunanistan, Ağustos 1912’de Karadağ-
98
KASIM 2014
Bulgaristan ve 6 Ekim 1912’de de Karadağ-Sırbistan arasında yapılan ittifak anlaşmaları ile Osmanlı
Devleti’ne karşı “Balkan İttifakı” doğmuştu. Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ hükümetleri 3
Ekim 1912’de Babıali’ye ortak bir nota vererek, Türk
hükümetinden üç gün içinde eski Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk ve Girit’e muhtariyet verilmesini
istediler. Bu notanın ve ek süre tanıyan ikinci notanın cevapsız kalması üzerine, 8 Ekim 1912’de önce
Karadağ Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Bunu,
Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan’ın savaş ilanları takip etti. Seferberliğe geç hazırlanmış, askerinin
önemli bir kısmını terhis etmiş, üstelik subayların İttihatçı ve İtilafçılar olarak siyasi hiziplere bölünmesiyle
hiyerarşisi ortadan kalkmış ordu bu ittifak karşısında
ağır bir yenilgiye uğradı.
30 Mayıs 1913’te yapılan Londra Konferansı’nda
imzalanan antlaşma ile, Osmanlı Devleti ile Balkan
devletleri arasında devam eden savaş sona erdirildi.
Midye-Enez hattı Osmanlı-Bulgar sınırı olarak kabul
edildi. Edirne, Trakya ve Dedeağaç Bulgaristan’a;
Selanik, Güney Makedonya ve Girit Yunanistan’a;
Kuzey ve Orta Makedonya Sırbistan’a; Silistre de
Romanya’ya bırakıldı.
Londra Andlaşması, Edirne’nin kurtarılacağı vaadiyle 23 Ocak 1913 günü darbe yapan İttihad ve
Terakki için büyük bir prestij kaybına sebep olmuştu. İttihad ve Terakki hükümeti, Edirne’yi kendi eliyle
Bulgarlar’a teslim etmek zorunda kalmıştı.
Osmanlı Devleti’nin kaybettiği toprakların paylaşımı
konusunda, Sırbistan, Yunanistan, Karadağ ve Romanya ile Bulgaristan arasında ihtilaflar çıktı. Bulgaristan 23 Haziran 1913’te Sırbistan, Karadağ ve
Yunanistan’a karşı savaşa başladı. 10 Temmuz’da
Romanya da Bulgaristan’a savaş ilan etti. Böylece
Osmanlı mirasını paylaşamamalarından dolayı Balkan Müttefikleri arasında II. Balkan Savaşı başlamış
oldu. Müttefikler arasındaki bu savaş, üzerinde Müslüman çoğunluğun yaşadığı, kaybedilen Balkan topraklarının yeniden kazanılabileceği ümidini doğurdu.
Osmanlı Devleti, 19 Temmuz 1913’te batılı devletlere
bir nota vererek, İstanbul ile boğazların savunulması
için Meriç’e kadar olan bölgenin elde tutulması gerektiğini, ayrıca Doğu Trakya’yı ellerinde bulunduran Bulgarların Türklere eziyet ettiklerini, bu yüzden
Osmanlı ordularının ileri harekâta geçeceğini fakat
Meriç’in batısına geçilmeyeceğini ilân etti.
Enver Bey, 23 Temmuz 1913’te Edirne’yi istirdat
ettikten sonra, hükümetin taahhüdü dolayısıyla,
Meriç’ten öteye geçemedi. Halbuki, Meriç’in ötesinde bulunan Gümülcine, İskeçe havalisi halkının
% 85’inden fazlası İslam ahalisi idi. Umum Çeteler Kumandanlığı adı altında kurulan gayri resmi bir
kuvvetle Batı Trakya’ya girilmesine ve toprakların
kurtarılmasına karar verildi. Artık istirdat edilecek
yerler, gayrimüslimler tarafından işgal edilen Müslüman ahalinin yaşadığı topraklar olacaktı.
Bu işle Eşref Kuşçubaşı görevlendirildi. Eşref Kuşçubaşı emrindeki 116 kişilik gönüllü akıncı müfrezesi 15 Ağustos 1913’te Ortaköy’e girdi. İlerleyen
gönüllü birlik, Koşukavak’ta Bulgar komitacı Domuzciyef çetesiyle çatışmaya girdi ve 1.200 çeteciyi telef etti. Alınan esirler Edirne’ye gönderilirken,
burada bir Milli idare teşkil edilip, bölgenin asayiş ve
emniyeti bu idareye bırakıldı. Akıncı müfrezesi, yeni
teşkil edilen 600 kişilik bir taburla birlikte, Mestanlı
ve Kırcaali’yi ele geçirdi.
Gönüllü birliklerin işgal hareketi, Meriç’i geçmeyeceği taahhüdünde bulunmuş olan Osmanlı
Hükümeti’ni batılı devletler nazarında müşkül durumda bırakmıştı. Osmanlı Hükümeti, bu ilerlemenin
durdurulmasını istiyordu. Ancak, Eşref Bey’in devlete yük getirmeden bütün mesuliyeti üstlendikleri
açıklaması ve Enver Bey’i ikna etmesiyle harekâta
devam edildi. Enver Bey, ihtiyaç duydukları subay,
er, silah, mühimmat gibi konularda ne lazımsa karşılanacağını vaad etti. 31 Ağustos 1913’te Gümülcine, 1 Eylül 1913’de İskeçe, Eğridere ve bilahare
Sofulu, Ferecik ele geçirilerek kısa zamanda Batı
Trakya’da tekrar Türk hâkimiyeti sağlandı. Ele geçirilen her havalide aynı zamanda sivil idare ve askeri
düzenlemeler de yapılıyordu. Gümülcine düşmandan alındıktan sonra, kurulmuş bulunan muhtelif
geçici idareler merkezi bir devlete bağlandı.
Osmanlı hükümeti, asıl amaçları olan Edirne’nin alındığını ve artık Batı Trakya’daki birliklerin geri dönmesini
istedi. Ancak Batı Trakya’daki Türkleri tekrar Bulgar
zulmüne bırakmak istemeyen Eşref Bey, Süleyman
Askeri Bey ve diğer subaylar bu teklifi reddettiler,
ardından da 31 Ağustos 1913’te Osmanlı Devleti
ile tüm bağlarını kopardıklarını açıklayarak, Müderris Salih Efendi başkanlığında, başkenti Gümülcine
olan “Garbi Trakya Muhtar Türk Cumhuriyeti”ni
ilan ettiler. Teşkil edilen “Garbi Trakya Hükümet-i
İcraiyesi”nde Kuşçubaşı Eşref, kardeşi Sami, Süleyman Askeri Bey’de vardı. “Garbi Trakya Hükümeti Müstakilesi” 25 Eylül 1913’te ilan edildi. Rejimi
cumhuriyet olan bu devletin başkanlığına Süleyman
Askeri Bey getirildi. Garbi Trakya Türk Cumhuriyeti’ni
kuranların hedefi; bilâhare Makedonya’nın geneliyle
Bulgaristan, Tesalya, Epir-Yanya, Arnavutluk, Kosova ve Bosna-Hersek’le birleşerek süratle “Balkan
Federatif Birliği”ni oluşturmaktı.
Bu devleti Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Arnavutluk, İtalya ve ilk başlarda Bulgaristan tanıdı. Bu devletin kuruluşuna Rusya en büyük tepkiyi gösterdi
ve fesh edilmemesi halinde Doğu Anadolu’yu işgal
tehdidinde bulundu.
Ancak yaklaşan 1. Dünya savaşı öncesinde Bulgarlarla ittifak yapmak isteyen hükümet 29 Eylül
1913’te Bulgarlarla İstanbul Antlaşması yaptı. Yeni
kurulan devletin feshine ikna için Albay Cemal Bey’i
(Meşhur Cemal Paşa) görevlendirdi. Hükümetin
baskılarına direnemeyen Garbi Trakya Hükümeti
Müstakilesi 25 Ekim 1913’te kendisini fesh etmek
mecburiyetinde kaldı ve Edirne-Kırklareli hattı ötesi
Türk toprakları Bulgarlara bırakıldı.
Bulgar Dışişleri Bakanı Geşof, “Eğer Osmanlı Hükümeti Batı Trakya’da kurulan hükümeti kendi eliyle
yok etmiş olmasaydı, büyük devletler bu tampon
devleti kesin olarak tanıyacaklar ve böylece Türkler de Balkanlardan çıkmamış olacaklardı. Bizde
bu sonuçtan çok endişe ettik. Fakat Osmanlı devlet adamları, özellikle Cemal Paşa, bize bizden çok
hizmet etti” demişti.
Ömrü kısa da olsa, “Garbi Trakya Muhtar Türk
Cumhuriyeti” ve bunun kuruluşu için verilen mücadele daha sonraki istirdat faaliyetleri için model
oluşturmuştur.
****
Evliye-i Selâse’nin, Anadolu’nun, Hatay’ın ve
Kıbrıs’ın İstirdad Politikaları Aralık sayımızda
ele alınacaktır.
KASIM 2014
99
Özelleştirmeye
Alternatif Bir Bakış
Dr. Cemil Ertem
Enflasyon
Yine Öncelikli Konu
Göktuğ Şahin
EKONOMİ
ÖZELLEŞTİRMEYE
ALTERNATİF BİR BAKIŞ
Dr. Cemil ERTEM
SDE Ekonomi Programı Koordinatörü
E
kim ayı başında Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, yeni bir özelleştirme planı açıkladı. Bu
plana göre, elektrik üretim santralleri, otoyol
ve köpüler, stratejik sayılabilecek limanlar ve Halk
Sigorta ile Halk Emeklilik özelleştirme kapsamında.
Ayrıca Şimşek, 25 şeker ve 5 makine fabrikası olmak
üzere Şeker İşletmelerini de özelleştirmeyi düşündüklerini söyledi. Bu özelleştirme kapsamı seçimlere kadar olan özelleştirme planını kapsıyor. Bunun
tar kavram oldu. Türkiye özelleştirme kavramını
hep yanlış tartıştı. Tam şu süreçte, Maliye Bakanı
Şimşek’in açıkladığı özelleştirme planı, bize göre
çok stratejik bir hatadır. Bunun nedenlerini bu yazının sonraki bölümünde açıklaycağız. Ancak önce
söylediklerimizin yanlış anlaşılmaması için özelleştirme kavramına nasıl baktığımızı ve buna bağlı olarak nasıl bir “özelleştirme” önerdiğimizi teorik olarak
açıklayalım.
Anahtar Bir Kavram Olarak Özelleştirme*
dışında Ziraat, Halkbankası ve Vakıfbank’ın da hisse
satışlarının uzun dönemde kapsamda olduğunu biliyoruz. Nitekim bu kapsamda, Vakıfbank’ın Vakıflar
Genel Müdürlüğü’nde olan hisselerinin Hazine’ye
devrini sağlayacak yasa tasarısı ekim ayı sonunda
TBMM’ne sunuldu.
Türkiye, 1986’dan 2014 yılına değin, 70 milyar dolarlık özelleştirme yaptı. Bu önemli rakam dışında
özelleştirme, bütün bu süreçte, çok tartışılan anah-
Bu dönemde, özellkle üç kamu bankamız çn önermz
şudur: Bu üç bankamız, bırakın özelleştrmey, bu bankaların
kılına ble dokunulmamalı, bu bankalar, KOBİ ekonoms
(Halk Bankası) Tarım (Zraat Bankası) ve Grşm Sermayes
yen teknoloj destekler (Vakıflar Bankası) alanlarında
daha fazla dernleşmel ve pyasayı yönlendrmeledr.
Türkiye’de özelleştirme süreci ekonomi-hukuk arasındaki ilişkileri asit görmüş turnusol kâğıdı gibi ortaya çıkaran bir dinamiktir. Bu açıdan, bu çalışmada
özelleştirme süreci bize bütün bu anlattıklarımızın
sonuçlarını verecek kadar anahtar bir kavramdır.
Türkiye’nin son 10 yılında özelleştirme alanında izlenen gelişmeler ve yaşanan sıkışmışlık, ekonomik
dinamiklerle hukukun statükosu çelişkisini bütün
çıplaklığı ile açığa vurmuştur. Bugün gelinen aşamada bile Türkiye bu sıkışmışlığın sonuçlarını yaşamaktadır. Statükocu yargı vesayetinin, belki de
kamuoyu önünde, meşru tek direneceği alan özelleştirme uygulamaları olarak ortadadır. Bu meşruiyeti yargı oligarşisine, Türkiye’deki özelleştirme uygulamalarının yanlışlığı vermektedir.
Türkiye’de özelleştirme devletçi yağma ekonomisinin devamı olarak gündeme gelmiş ve bu çerçevede uygulanmıştır. Oysa dünyada, özelleştirme
uygulamaları tam anlamıyla, devletçi ekonomiden
çıkışın başlangıcı olarak gündeme oturmuştur.
Türkiye’de özelleştirme bir mülkiyet sorunu olarak
görülmüştür. Bu sorunu ulusalcı sol kesim ‘devlet
mülkiyeti iyidir, özel mülkiyet kötüdür’, yerleşik neoliberal zihniyet ise ‘devlet mülkiyeti kötü, özel mülkiyet iyi’ sığlığı çerçevesinde almış ve bu sığlıktan
Türkiye zarar görmüştür ki, bunun en somut örneği
Türk Telekom özelleştirmesidir.
Dünyada Özelleştirme
Özelleştirme, dünyanın gündemine 1970’lerin sonlarında girmeye başlamıştır. İlk özleştirmeler Şili’de
yapılmışsa da, özelleştirmenin dünya çapında bir
eğilim haline gelmesine Thatcher’in Başbakanlığı
döneminde Birleşik Krallık’ın öncülük ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Birleşik Krallık’ta özelleştirme hareketi kamunun elindeki konutların sa-
102
KASIM 2014
tılması ve kamu tarafından finanse edilen mal ve
hizmetlerin çeşitli sözleşmeler yolu ile özel sektöre
yaptırılması ile başladı. Kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesine ilk örnek ise 1984’te British
Telecom’un (BT) hisselerinin yarıdan fazlasının satılması oldu. Bu tarihten sonra özelleştirme hareketine kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi
damgasını vurdu.
Oysa Türkiye’de Türk Telekom’un özelleştirme
hikâyesi bilinir. Burada vesayetçi yargı ve siyaset
güçlerinin işbirliği ile Türk Telekom uygun konjonktürü kaçırmış ve değerinin çok altında satılmıştır.
Türkiye’de özelleştirme sol gelenekten gelen siyasetçiler tarafından bir mülkiyet sorunu olarak görüldü. Devletin elinde yağmalanan işletmeleri halkın
malı zannettiler, sağ taraf da özelleştirmeleri bir
yağma fırsatı olarak gördü. Dolayısıyla özelleştirme,
bu iki sıkışmışlık arasında ekonominin dinamiği ile
hukukun statik halini en çok bir araya getiren alan
olarak ortaya çıktı.
Özelleştirme, yağma ya da kamu servetini “özele”
aktarma mekanizması değildir.
2013 yılının şubat ayında Başbakan Erdoğan’ın iradesiyle, köprü ve otoyolların özelleştirilmesi ihalesi
iptal oldu. Herkes şaşkındı çünkü ihaleyi alan grup
Koç-Ülker ve Malezyalı UEM Grup’tu. Koç bu ihale
konusunda hem kendinden emin hem de iddialıydı
çünkü yanına stratejik bir kararla Ülker ve Malezyalı
bir ortak almıştı. Bu ortakların iktidar nezdinde saygın olduğunu da hesap ederek ihalenin alınmasına
kesin gözüyle bakmıştı ama evdeki hesap çarşıya
uymadı. Zira artık çarşı bildikleri çarşı değildi. Onların denetledikleri piyasa, daha doğrusu, devletçitekelci düzen ortada yoktu. Koç gibilerin devletçiliği
de, Başbakan’ın her fırsatta söylediği bürokratik oligarşinin kendileri tarafından denetlenmesi ve buna
bağlı olarak, piyasa girişlerinin tamamen, yerleşik
tekelci sermayenin denetiminde olduğu bir sistemdi. Otoyol ve köprü geçişleri ihalesinin Erdoğan’ın
inisiyatifinde iptal edilmesi, ekonomi yönetimindeki
vizyon ve bakış açısı ayrışmasını da ortaya çıkaran
bir gelişmeydi.
Bu gelişmenin birçok açıdan ele alınması gereken
bir yol ayrımı olduğunu belirtmeliyiz. İhaleyi, Koç’un
başını çektiği konsorsiyum, 5 milyar 720 milyon
Dolar karşılığı almıştı. Tabii ki önce bu konsorsiyu-
KASIM 2014
103
özelleştirmeler yol gösterici bir etkiye
sahip. Örneğin devlet tekellerini doğrudan blok olarak özel tekellere devrediyorsanız burada çok büyük bir sorun
var demektir. Bir köprü ve otoyol özelleştirmesinin fiyat düzeyi, siyasi irade
tarafından yeterli bulunmadığı için iptal
edilmesi önemli bir eşik olsa da, yeterli
değildir.
mun nasıl bir araya geldiği ve bu ittifakın arkasında
‘bir başka yönelim’ olup olmadığı tartışılarak ortaya bir yığın komplo teorisi atıldı. Ülker ve Malezyalı
UEM’den ötürü ihalenin tartışmasız bu konsorsiyuma verileceği konuşuldu. Ancak ekonomi her zaman bir başka nehirde akar ve meseleye de tam
buradan bakmak gerekir. Bakılması gereken, ihaleyi alan grupların kimliğinden ziyade, siyasi iradenin
bu konudaki tavrıydı.
Artık Türkiye, özelleştirme ‘sorunsalına’ bir yağma
ve servet aktarımı mekanizması olarak bakmıyordu.
Eskiden olsa, bırakın ‘yetersiz fiyat’ dolayısıyla bir
özelleştirme iptalini, daha özelleştirme ihalesi olmadan ihaleyi kimin kazanacağı ve yoluna nasıl devam
edeceği belli olurdu. Tabii buradan siyasi mekanizma ve bürokrasi de payını alırdı.
Çok şükür, bu günlerin geride kaldığı anlaşılıyor. Bu
da sevindirici bir gelişme ancak tartışmamız gereken, özelleştirmelerin piyasa mekanizmasının siyasi
olarak da demokrasiyi destekleyen bir yanının olup
olmayacağı. Şu çok açık ki, bir ekonomide piyasaya
girişler ne kadar açık olur ve piyasacı rekabet ne
kadar öne çıkarsa, orada demokrasi ile sağlanan
siyasi istikrar da o kadar öne çıkar. Bu anlamda
104
KASIM 2014
Devletin işletme tekelini özel alana
devrediyorsunuz. Peki ama burada
iki önemli kurumsal yapının oluşması
gerekir: Birincisi, piyasaya giriş serbestisinin her an olması gerekir ancak
piyasaya giriş serbestisinin fiziki sınırları
varsa, köprü ve otoyollar gibi, burada
da kamu adına piyasa denetim kurumlarının oluşturulması gerekir. Demek
ki, piyasaya girişi ve piyasa denetimini
oluşturacak kurumları sağlam temellere oturtmalı ve kurumsallaştırmalıyız.
Burada çok stratejik bir alan olan enerji piyasası örneğinden devam edelim.
Enerji Piyasaları, Enerji Borsası ve
Özelleştirme
Enerjide hem yerli kaynakların kullanımı, hem de alternatif enerji kaynaklarının devreye girmesi ve burada piyasaya giriş serbestisinin sonsuz olması çok
önemli. Türkiye 2014 başında Enerji Piyasaları İşletim A.Ş’yi (EPİAŞ) kurarak bir enerji borsası oluşturmayı önüne koymuştu… Enerji Piyasaları İşletim
A.Ş.’nin (EPİAŞ) ana sözleşme taslağı ve yol haritası
2014’te belli olmuştu. Aslında merkezi Ankara olacak olan Türkiye Enerji Borsası bölgesel bir enerji
borsası olacak. BIST ve Türkiye Elektrik İletim A.Ş.
yüzde 30 hisse ile enerji borsasının ortağı olacaktı.
Yüzde 30’unun özel sektöre ve yüzde 10’unun da
NASDAQ gibi stratejik bir ortağa verilmesi düşünülüyordu. Aslında burada kamunun payı yüzde 60
gibi görünse de BIST’in özelleştirilmesi sonrası bu
oran değişebilir ama burada kamunun payı ağırlıkta
olmalıdır.
Böylece bölgede özellikle yeni doğalgaz hatlarının
belirginleşmeye başlamasına paralel olarak Türkiye
Enerji Borsası bölgesel bir özellik kazanacak.
Türkiye Enerji Borsası’nın böylece, Güney ve Doğu
Avrupa, Hazar Bölgesi/Avrasya ve Orta Doğu’nun
çok önemli bir kısmını kapsayacağını söyleyebiliriz.
Irak’taki, özellikle Kuzey Irak’taki doğalgaz rezervlerinin değerlendirilmeye başlaması, Enerji Borsası’na
çok önemli bir ivme kazandıracaktır. Bugün Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nde yaklaşık 45 milyar varillik
petrol rezervi olduğu hesaplanıyor. Kuzey Irak’ta
tahmin edilen doğalgaz miktarı ise 3,2 trilyon metreküp, yani Türkiye’nin gaz ihtiyacını 300 yıl karşılayabilecek büyüklükte.
Öte yandan bu enerji hatlarının Bakü-Hazar enerji
hatlarıyla birleşip, TANAP ve TAP projeleriyle, Avrupa içlerine kadar gideceğini düşünürsek bu büyüklükte bir enerji çıkışının piyasası ve bunun fiyatlandırılması çok önemli olacaktır. Fiyat istikrarı-ekonomik
istikrar için önemli bir düzenleyicidir. Ayrıca, Türkiye
Enerji Borsası piyasa şeffaflığını sağlayacak ve yatırım ortamını iyileştirecektir.
Şimdi böyle bir piyasanın ortaya çıktığı süreçte, siz
enerji ile ilgili bir toplu iğneyi bile bu süreç bitmeden
özelleştiremezsiniz. Eğer özelleştirirseniz yanlış fiyattan ve kamunun zararına özeleştirirsiniz. İkincisi,
bu süreç bitse ve doğru fiyatlama yapacak olsanız
bile, bu kadar önem kazanmış ve stratejik varlıkları ancak yönetimi kamuda olmak üzere, doğrudan
halka arzla özelleştirmeniz lazımdır.
Aynı şekilde, verimli tarım işletmeleri ve otoyol, köprüler için de aynı şey geçerlidir.
Hükümet, bugün Halk Sigorta, Halk Emeklilik gibi
çok karlı kamu finans kurumlarını blok olarak özelleştirmemelidir. Bunların gelirlerinin Halkbankası’na
aktarılıp aktarılmaması da önemli değildir. Burada
kamu çıkarı zarar görür.
Türkiye’de daha önce “vasayetçi yargı” özelleştirmeye çok yanlış bakıyordu. Ama bu yanlış, özelleştirmeyi, özel tekele kamu varlığını devretmek olarak
gören anlayıştan farklı değildi. Yargının buradaki bakışı, kamu mülkiyetinin hem ekonomik verimlilik açısından hem de kamu maliyetlerini azaltıp toplumsal
faydayı azamileştirmesi açısından devletçi yapının
en uygun sistem olduğu kanısından kaynaklanmakta ve özelleştirme kararları bu anlamda Türkiye’nin
son 10 yılında yargının devletçi ve giderek korporatist bakışını adeta özetlemektedir. Yani yukarıda
Üç kamu bankasının Katılım Bankacılığı
adımları geckyor; bu konuda Türkye acele
etmeldr. Türkye’nn, tasarruf düşüklüğünden
şkayet eden yetkllern, eğer bu adım daha da
geckrse artık “tasarruf düşüklüğü” sorununu
kendlernden sormalıyız.
vurguladığımız gibi, bu bakış açısı (yani devlet tekelini özel tekele devredelim kurtulalım) yanlış bakış
açısının tam tersi ama aynı derecede yanlış bir açıdır. Önemli olan kamunun (devletin değil) çıkarıdır
ve kamu tekelleri özel tekele devredilemez. Bunlar
ancak halka arz edilip kamu yararına işletilebilir. Aslında bu bakış açısı bize göre, yeni neo-liberal politikaların dışında bir ekonomi yoludur da…
Burada yapılması gereken, doğrudan halka arz
yöntemi ile özellikle karlı, stratejik kamu varlıklarının
yönetiminin kamuda kalmasını sağlamak ve bu yolla hem gelir elde etmek hem de bu gelirin kamu
tarafında sürekliliğini sağlamaktır.
Özellikle, enerji, şeker gibi endüstriyel tarım işletmeleri ve kamu bankaları bu dönemde blok özelleştirilmemelidir. Bu dönemde, özellikle üç kamu bankamız için önerimiz şudur: Bu üç bankamız, bırakın
özelleştirmeyi, bu bankaların kılına bile dokunulmamalı, bu bankalar, KOBİ ekonomisi (Halk Bankası)
Tarım (Ziraat Bankası) ve Girişim Sermayesi-yeni
teknoloji destekleri (Vakıflar Bankası) alanlarında
daha fazla derinleşmeli ve piyasayı yönlendirmeledir. Ayrıca bu üç bankanın Katılım Bankacılığı
adımları gecikiyor; bu konuda Türkiye acele etmelidir. Türkiye’nin, tasarruf düşüklüğünden şikayet
eden yetkililerin, eğer bu adım daha da gecikirse
artık “tasarruf düşüklüğü” sorununu kendilerinden
sormalıyız. Sonuç olarak, Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı özelleştirme programı kamu yararına değildir.
Bu program, bizim yukarıda anlattığımız teorik ve
pratik çerçevede ve kamusal vizyon kapsamında
değiştirilmelidir.
* Bu konuda Bkz: Cemil Ertem; Yatağını Bulan Nehir; Erdoğan Dönemi Ekonomi Politiği; S: 331- Selis Yayınları-2014
İstanbul.
KASIM 2014
105
EKONOMİ
ENFLASYON
YİNE ÖNCELİKLİ KONU
Göktuğ ŞAHİN*
Öğretim Görevlisi
S
on dönemde ülkemiz ekonomisinde enflasyon ile mücadele tekrar gündemdeki yerini
almış durumdadır. Daha önceki hükümetlerin ekonomi yönetimi sırasında üç haneli enflasyon
oranlarını bile yaşamış olan orta yaş ve üstü vatandaşlarımıza pek ciddiye alınmayacak seviyede
olarak gözüken enflasyon rakamları şu an yeni ve
güçlü ekonomimiz için bir süre daha üzerinde çalışılması gereken konuların başında gelmektedir. Bu
hedefe ulaşmanın yolu, istikrarlı bir şekilde politika
hedeflerine sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam etmek,
iyi bir koordinasyon, bilimsel temelli çalışmalar,
güncellik ve en önemlisi de halkımızın beklentilerinin
iyi yönetilmesinden geçmekte…
2014 yılının Eylül ayına kadarki zaman dilimi (Haziran ayı hariç), enflasyonun tahminlerin üzerinde
seyrettiği bir dönem oldu. Eylül ayında ise enflasyon bir nebze hız kesmiş gözükmekte. Orta Vadeli
Program 2015-2017’de de belirtildiği üzere yılın ilk
9 ayında TÜFE önceki yılın aynı dönemine göre artış
göstererek %6,4 olarak gerçekleşti ve enflasyonla
mücadele hükümetin ekonomide öncelikli hedefi
halini aldı. Bu artış, özellikle olumsuz hava koşulları ile birlikte yükseliş gösteren gıda fiyatları, Türk
Lirası’nın değerindeki aşağı yönlü seyir, yukarı yönlü
fiyatlama davranışları ile tütün ve petrol ürünlerindeki fiyat artışlarından kaynaklandı.
106
KASIM 2014
Öncelikle resmin genelini görebilmek açısından
Ekim ayına kadar olan dönemde 2014 yılı için enflasyonun genel görünümü betimleyecek olursak:
I. Çeyrek (Ocak, Şubat, Mart):
Yılın I. çeyreğinde (Ocak, Şubat, Mart) Tüketici Fiyat
Endeksi (TÜFE) yıllık olarak % 8,39 düzeyinde karşımıza çıktı. 2014 enflasyon tahmini % 6,6’dan %
7,6’ya çıkartılırken, 2015 yılı için enflasyon tahmini
% 5,0 olarak belirlendi.
Enflasyon tahminindeki bu artışın ağırlıklı olarak nedenleri şu şekilde sayılabilir:
d) Olumsuz hava koşulları ile uluslararası fiyat artışları nedeniyle gıda fiyatlarında meydana gelen artış,
a) Döviz kuru geçişkenliği etkisi sonucu Türk Lirası’ndaki değer kaybı,
e) Enflasyon konusunda olumsuz beklentilerin artması.
b) Artan otomobil vergisi nedeniyle temel mal fiyatlarında meydana gelen artış,
Gıda, temel mal ve hizmet fiyatları I. çeyrek enflasyonunu yukarı çeken faktörler olurken, EPDK’nın
uyguladığı tavan fiyat uygulaması ve petrol fiyatlarındaki düşüş ile birlikte Enerji fiyatları enflasyonu sınırlandırıcı etkide bulunmuştur. Çekirdek enflasyon
c) Lokanta ve otel fiyatları başta olmak üzere hizmet
fiyatlarında meydana gelen artış,
KASIM 2014
107
gıda sektörü dışında maliyet yönlü olarak hafiflediği
görülmekte.
III. Çeyrek (Temmuz, Ağustos, Eylül):
Temmuz ayı:
rakamları Türk Lirası’ndaki değer kaybı ve hizmet
fiyatlarındaki artış nedeniyle yükselme eğilimini korudu. 2014 yılı gıda fiyatlarındaki artış % 9 olarak ön
görüldü. Ayrıca I. çeyrekte 2014 yılı için ortalama
petrol fiyatları tahmini 106 ABD Dolar’ı olarak belirlendi.
Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) I. çeyrekte
imalat sektörü fiyatlarındaki keskin artış nedeniyle
bir önceki çeyreğe göre % 5,34 yükselme gösterdi.
Bu yükselişte etkili olan faktör Türk Lirası’ndaki değer kaybı oldu. İmalat sektöründeki yüksek fiyat artışları tüketici fiyatlarında yukarı yönlü ciddi bir baskı
oluşturdu.
II. Çeyrek (Nisan, Mayıs, Haziran):
Yılın II. çeyreğine (Nisan, Mayıs, Haziran) baktığımızda ise TÜFE ilgili dönemde bir önceki çeyreğe göre
artış göstererek yıllık % 9,16 düzeyinde gerçekleşti.
2014 enflasyon tahmini daha dar bir aralıkta belirlenmesine rağmen % 7,6 düzeyinde korundu, fakat
2015 yılı enflasyon tahmini yine değiştirilmeyerek
% 5 düzeyinde belirlendi. II. çeyrekteki enflasyon
rakamlarında gıda ve temel mal fiyatlarındaki artışlar etkili oldu. Gıda fiyatlarında I. çeyrekte yurt dışı
fiyatlarla bir paralellik söz konusu iken II. çeyrekte
bu durumun aksine yurt dışı fiyatlar düşerken ku-
108
KASIM 2014
raklık, döviz kuru etkileri gibi nedenlerle yurt içi gıda
fiyatları artmaya devam etti. Bunun yanında fiyatlarında artış gözlenen ürünlerin birçoğunda dış ticaret vergilerinin yüksek olduğu ve bu soruna bir
çözüm bulunması gerektiği Hükümet ve Merkez
Bankası tarafınca vurgulandı. Hizmet sektöründe
ilgili dönemde artış gözlenirken enerji fiyatlarında ise düşüş söz konusu oldu. Ayrıca II. çeyrekte
TL’nin değerindeki kaybın enflasyona olan etkisinin
maksimum düzeyde gerçekleştiği ve çekirdek enflasyon rakamlarında ise özellikle TL’nin değerinde
yaşanan pozitif görünüm nedeniyle artışın sınırlandığına dikkatler çekildi. Enflasyon üzerinde yoğun
baskı oluşturan gıda fiyatlarındaki artış 2014 yılı için
% 9 olarak ön görüldü. Bunun yanında II. çeyrekte
petrol fiyatlarının beklenen değerlerin üstünde gerçekleşmesi nedeniyle 2014 yılı için tahmini petrol
fiyatları ortalama olarak 106 ABD Dolar’ından 108
ABD Dolar’ına yükseltildi.
Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) yıllık olarak
önceki çeyreğe göre azalma göstererek % 9,75’e
geriledi. Bu gerilemede etkili olan başlıca faktör
Türk Lirası’ndaki değer artışı nedeniyle imalat fiyatlarındaki pozitif görüntüydü. Bunun yanında ilgili dönemde tüketici fiyatlarındaki yukarı yönlü baskının
Temmuz ayı enflasyon rakamları incelendiğinde
tüketici fiyatlarının beklentilerin üzerinde olduğunu
görüyoruz. Haziran ayında yaşanan baz etkisi kaynaklı bir düşüşün ardından yıllık olarak TÜFE Temmuz ayında tekrar yükseliş gösterdi. Bu yükselişte
etkili olan faktörler; lokanta ve oteller, gıda ve alkolsüz İçecekler ile ulaştırma fiyatları oldu. Beklentilerin üzerinde gerçekleşen tüketici fiyatlarındaki aylık
değişimde etkili olan faktörler ise eğlence ve kültür,
ulaştırma ile alkollü içecekler ve tütün fiyatları oldu.
Ayrıca arz yönlü faktörler ve Ramazan ayı nedeniyle önceki yıllara göre gıda fiyatlarındaki temmuz ayı
yükselişi belirgin bir şekilde gözlenirken haberleşme
kalemi fiyatlarındaki artış da diğer bir dikkat çekici
faktör olarak karşımıza çıktı. Aylık olarak çekirdek
enflasyon rakamlarında ise görünüm ılımlıydı. Çekirdek enflasyon rakamlarının yıllık seyri ise haziran
ayında yaşanan düşüşten sonra yüksek gidişatına
geri döndü.
Üretici fiyatları açısından ise yıllık olarak Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE)’nde baz etkisiyle sınırlı
bir düşüş gerçekleşirken, aylık olarak önceki ayların
aksine tekrar bir yükseliş gözlendi. Sektörel açıdan
yıllık olarak elektrik, gaz üretimi ve dağıtımı hariç
diğer alt kalemlerde artış gözlenirken aylık olarak
tüm alt kalemlerde artış görülmekte. Türk Lirası’nın
değerindeki volatilitenin geçiş etkisindeki gecikme
ve gıda ürünleri fiyatları Yİ-ÜFE üzerinde etkili olan
faktörler oldu. Ana Sanayi Grupları Sınıflamasına
(MIGs) göre incelediğimizde gerek aylık gerekse yıllık olarak en yüksek artış Dayanıksız Tüketim Malları
grubunda gözlenmekte. Bunun yanında tüketici fiyatlarındaki yukarı yönlü baskının imalat sektöründe
gıda sektörü dışında maliyet yönlü olarak hafiflediği
görülmekte.
Ağustos ayı:
Ağustos ayında tüketici fiyatları aylık olarak beklentinin altında gerçekleşirken yıllık olarak incelendiğinde baz etkisinin azalmasıyla birlikte yükselişini sürdürdü. Yıllık TÜFE’de etkili olan faktörlerden
özellikle gıda fiyatlarındaki yükselişin baskın olduğu
Resme baktığımızda 2014
yılında Ekim ayına kadar
yaşanan enflasyon üzerinde
en büyük baskının, gerek
üretici gerekse tüketici fiyatları
açısından gıda fiyatları yönlü
olduğu görülüyor. Bu sorun
genelde yaşanan olumsuz hava
koşulları ve döviz kurunda
yaşanan olumsuz gelişmeler
sonucu ortaya çıkmakta. Ayrıca
gerçekleştirilen gıda malları
ithalatı ile ilgili düzenlemeler
de fiyatların artışında etkili
olmayı sürdürüyor. Bunu
zaman zaman yurt dışı gıda
fiyatları ile korelasyon içinde
olmayan yurt içi gıda fiyatlarına
bakarak görmek mümkün.
gözlenirken hizmet fiyatlarında da gerçekleşen yükseliş dikkat çekti. Bunun yanında akaryakıt fiyatlarındaki düşüş kaynaklı olarak enerji fiyatlarında
yaşanan olumlu görüntü enflasyonun yükselişini
bir nebze sınırladı. Yıllık olarak en yüksek artış lokanta ve oteller grubunda gerçekleşti. Aylık olarak
TÜFE’de etkili olan faktörler mevsimsel nedenlerle
gıda fiyatları ve bayram nedeniyle lokanta ve otellerdeki fiyat artışları oldu. Bunun yanında mevsimsel
etkilerle birlikte giyim ve ayakkabı ile petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle ulaştırma fiyatları aylık olarak
tüketici fiyatlarında yaşanan artışı sınırlandırdı. Aylık
olarak en yüksek artış lokanta ve oteller grubunda
gerçekleşti. Çekirdek enflasyon rakamları ise yıllık
olarak sınırlı bir gerileme kaydetti.
Üretici fiyatlarını incelediğimizde gıda fiyatlarındaki
artış ve Türk Lirası’nda yaşanan değer kaybı nedeniyle aylık ve yıllık olarak Yİ-ÜFE’de artış gerçekleşti.
En yüksek aylık artış gıda ürünlerinde gerçekleşti.
Ana Sanayi Grupları Sınıflamasına (MIGs) göre fiyatlardaki en belirgin artış gıda ürünleri imalatındaki
olumsuz tablo nedeniyle Dayanıksız Tüketim Malları
grubunda gerçekleşti. Önceki aylarda olduğu gibi
KASIM 2014
109
Ekonomi hayatın kendisiyse
enflasyon da bu hayatı kaliteli
yaşamanızı sağlayan bir lükstür
ve lükse ulaşmak hatta lüksü
korumak istikrarlı bir şekilde
çok çalışmayı gerektirir...
gıda sektörü dışında tüketici fiyatları üzerindeki maliyet yönlü baskılar yine hafif seyretti.
Eylül ayı:
Eylül ayı enflasyon rakamları incelendiğinde tüketici fiyatlarının sürpriz bir şekilde beklentilerin altında gerçekleşmesi ile bir nebze sevindirici bir tablo
karşımıza çıktı. Bu düşüşteki en önemli faktör gıda
fiyatlarında yaşanan ılımlı artış oldu. Yıllık olarak
TÜFE’yi incelediğimizde enflasyon rakamlarında
etkili olan baz etkisi nedeniyle endekste bir düşüş
gözlendi ve mart ayından sonra en düşük yıllık
TÜFE ile karşılaştık. Bu düşüşte en fazla katkısı olan
iki unsur, gıda fiyatları ve yatay seyreden hizmet fiyatları oldu. Yıllık olarak en fazla artış lokanta ve otel
grubu fiyatlarında gerçekleşti. Aylık olarak incelendiğinde TÜFE’de yaşanan olumlu tabloda giyim ve
ayakkabı fiyatlarındaki düşüş, indirimlere bağlı olarak alkollü içecekler ve tütün fiyatlarındaki gerileme
etkili olurken, beklentilerin altında gerçekleşse de
halen yüksek seyreden gıda fiyatları, son dönemde
etkisi hissedilen konut fiyatları, okulların açılmasıyla
birlikte eğitim fiyatları ile bayram döneminin etkisiyle
lokanta ve otel fiyatlarındaki yükseliş aylık enflasyonun gerilemesini sınırlayan faktörler oldu. Aylık olarak en yüksek artış eğitim grubu fiyatlarında gerçekleşti. Enflasyonun seyri açısından verdiği sinyallerin
dikkate alınması önem arz eden çekirdek enflasyon
rakamlarında ise kur geçişkenliğinin zayıflaması ve
temel mal grubu fiyatlarındaki ılımlı tablo nedeniyle
birlikte gerileme sürmekte. Fakat çekirdek enflasyon rakamlarında önümüzdeki aylarda da düşüşün
korunması için hizmet sektörü fiyatları dikkate alınması gereken bir konu.
Üretici fiyatlarını incelediğimizde Yİ-ÜFE’de belirgin
bir gerileme kaydedilmedi. Aylık olarak en yüksek
artış gıda ürünlerinde gerçekleşti. Ana Sanayi Grupları Sınıflamasına (MIGs) göre önceki aylarda olduğu
110
KASIM 2014
gibi fiyatlardaki en belirgin artış yine gıda ürünleri
imalatı fiyatlarındaki artış nedeniyle Dayanıksız Tüketim Malları grubunda gerçekleşti. Tüketici fiyatları
üzerindeki maliyet yönlü baskı gıda imalatı sektörü
nedeniyle devam etmekte ve bu durumun TÜFE’nin
önümüzdeki aylarda düşüşünü sınırlandırmaya devam edeceği görülmekte.
selişler, yapılan elektrik ve doğal gaz zammı, Türk
Lirası’nın değeri, piyasa beklentileri ile fiyatlama
davranışlarındaki bozulmanın sürmesi ve yeni yapılan değişiklik ile birlikte zorunlu karşılıklara ödenmeye başlanacak olan faizin piyasa etkisidir. Bunlarla
birlikte yılsonu manşet enflasyon rakamının % 9’un
üzerinde geleceği muhtemeldir.
Sonuç
Merkez Bankası’nın temel görevi kanunen fiyat istikrarını sağlamak ve 2006 yılından beridir enflasyonla mücadelede enflasyon hedeflemesi yöntemine sıkı sıkıya bağlı olarak uygulamaktır. Peki, Hükümet ve Merkez Bankası enflasyonla mücadelede
başarılı mıdır? Cevap: Yaşanan tüm olumsuzluklara
rağmen enflasyonun tek hanede kalması sağlanmış
gözüküyor. Daha önce bahsettiğim gibi çoğumuz
iki haneli hatta üç haneli enflasyon oranlarıyla büyümüş bir nesiliz. Şu an için bahsedilen rakamlar
ise en azından tek hanenin korunmasına ve ileriki
dönemde hedefe ulaşılmasına yönelik önemli göstergelerdir.
Resme baktığımızda 2014 yılında Ekim ayına kadar
yaşanan enflasyon üzerinde en büyük baskının, gerek üretici gerekse tüketici fiyatları açısından gıda
fiyatları yönlü olduğu görülüyor. Bu sorun genelde
yaşanan olumsuz hava koşulları ve döviz kurunda
yaşanan olumsuz gelişmeler sonucu ortaya çıkmakta. Ayrıca gerçekleştirilen gıda malları ithalatı ile
ilgili düzenlemeler de fiyatların artışında etkili olmayı
sürdürüyor. Bunu zaman zaman yurt dışı gıda fiyatları ile korelasyon içinde olmayan yurt içi gıda fiyatlarına bakarak görmek mümkün. Bu sorunun enflasyon üzerindeki etkisi ile ilgili dillendirilen çözüm
önerilerinden birisi enflasyon sepeti içerisindeki payı
% 24,45 olan gıda ve alkolsüz İçecekler grubunun
payını düşürmek oldu. Fakat hükümet tarafından
yapılan açıklamalar bu konuda bir değişikliğin olmayacağını göstermektedir. Çünkü ortada bilimsel
olarak hazırlanıp kabul edilmiş olan bir yöntem bulunmaktadır. Ayrıca, enflasyon her yüksek çıktığında bu yöntemlerde değişikliğe gidilecek olunursa,
yeni ekonomide istikrar söz konusu olmayacaktır.
Çünkü ülkemizin ve ekonomimizin en başta gelen
hedefi ve sloganı ‘istikrar’dır!
İktisat sosyal bir bilimdir ve işin içinde insan faktörü
varsa matematiksel hesaplar sınırsız değişkenleri
veya sınırsız sayıda olasılığı kontrol etmeye çalışmaktadır. Bu değişkenlerin yanına bir de dünya eklenince gerisini siz düşünün. Bu kadar zorlu bir görev bizim gibi bir ülke için her şeyi bir kenara bırakıp
sadece enflasyonla savaşsaydık belki gerçekleşirdi.
Ama biliyoruz ki büyümeden tutun da cari açığa kadar gerek enflasyonun etkilediği gerekse enflasyonu etkileyen birçok faktör bulunmakta. Bu durumu
bir tahterevalli gibi düşünmeye çalışın: Eğlenceli olması için bir taraf yukarıya çıkarken diğer taraf aşağıya inmek zorundadır. Her iki tarafın da dengede
olması için kilo, boy uzunluğu vs. gibi birçok özelliği
göz önüne almak gerekir, fakat bu durum size pek
eğlenceli gelmeyecektir. Ayrıca kilosu çok fazla birisiyle kilosu çok az olan birinin dengeye gelmesi
sizce ne kadar mantıklı ve gerçekçi? İşte ekonomide de bazen işlerin yolunda gitmesi için aynen tahterevallide olduğu gibi bir taraf yukarı çıkarken bir
taraf aşağı inmek zorundadır. Bu iyi hazırlanmış ve
çalışılmış politikalar ışığında bilinçli olarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Nasıl ki üçüncü bir kişi
gelip sizin dengenizi bozabilir, bunu da dış ülkelerin
müdahalesi olarak görebilirsiniz. Gerek yurt içi gerekse yurt dışı konjonktürün etkisiyle bozulmaya çalışılan dengemiz eninde sonunda istendiği noktaya
gelecektir. Bunun için tekrar ediyorum ki en gerekli
şey ne pahasına olursa olsun istikrarın korunmasıdır
ve hepimiz bunun için canla başla çalışmalıyız.
Son olarak ekonomi hayatın kendisiyse enflasyon
da bu hayatı kaliteli yaşamanızı sağlayan bir lükstür
ve lükse ulaşmak hatta lüksü korumak istikrarlı bir
şekilde çok çalışmayı gerektirir…
Grafik-1: Yİ-ÜFE Yıllık Endeks Değişimleri (2003=100)
Ayrıca Türk Lirası’nın değerindeki volatil durum da
enflasyon üzerinde baskı oluşturan faktörlerin ilk
sıralarında yer alıyor. Fakat bu konuda uluslararası konjonktür nedeniyle ülkemizin elinden piyasayı
beslemek dışında bir şey gelmemektedir. Aksi takdirde eski dönemlerde olduğu gibi dövize yoğun
müdahale sonucunda istenmeyen sonuçlar doğacaktır. Bunun yanında enflasyon açısından maliyet
yönlü baskı oluşturan ve döviz kuru ile de yakından
ilişkili olan enerji fiyatları da var ki bu konuda yapacağımız hamle alternatif çözümler üretmeye devam
etmek olmalıdır.
Önümüzdeki dönemde enflasyonun yukarı yönlü gidişinde diğer önemli faktörler ise indirim döneminin
bitmesiyle birlikte giyim fiyatlarında yaşanacak yük-
Kaynak: TÜİK
KASIM 2014
111
Grafik-2: TÜFE Yıllık Endeks Değişimleri (2003=100)
Kaynak: TÜİK
Tablo-1: 2014 Yılı I. Çeyrek, II. Çeyrek, Eylül Ayı Tüketici Fiyat Endeksi ve Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi Değişimleri Tablosu (%)
Eylül
TÜFE (aylık)
Eylül
TÜFE (yıllık)
I. Çeyrek
TÜFE
II. Çeyrek
TÜFE
0,14
8,86
3,57
2,06
Eylül
ÖKTG-H
(aylık)
Eylül
ÖKTG-H
(yıllık)
Eylül
ÖKTG-I
(aylık)
Eylül
ÖKTG-I
(yıllık)
0,38
9,95
0,28
9,25
Eylül
Eylül
Yİ-ÜFE (aylık) Yİ-ÜFE (yıllık)
0,85
9,84
I. Çeyrek
Yİ-ÜFE
II. Çeyrek
Yİ-ÜFE
5,52
-0,38
Kaynak: TÜİK, TCMB
Tablo-2: TCMB Enflasyon Hedefi ve Tahmini Tablosu (%)
ENFLASYON HEDEFİ
2014 ENFLASYON TAHMİNİ 2015 ENFLASYON TAHMİNİ
2014 Enflasyon Raporu I
5,0
6,6
5,0
2014 Enflasyon Raporu II
5,0
7,6
5,0
2014 Enflasyon Raporu III
5,0
7,6
5,0
Kaynak: TCMB
Tablo-3: Orta Vadeli Program (2015-2017) Yıl Sonu TÜFE ve GSYH Deflatörü Değişimleri Tablosu (%)
2014 (tahmin)
2015
2016
2017
TÜFE
9,4
6,3
5,0
5,0
GSYH Deflatörü
9,1
6,0
5,3
5,0
Kaynak: BUMKO
* ODTÜ İktisat Bölümü mezunu. Gazi Üni. Öğretim Görevlisi. Yıldırım Beyazıt Üniversitesinde Ekonomi Doktorası yapmaktadır.
112
KASIM 2014
Download