eylül/ekim 2014/05 fiyatı 2 tl ıssn 1302

advertisement
İKİ AYLIK
SİYASİ / TEORİK
GAZETE
Karkerên jin û mêr!
Ji xeynî zencîrên we tiştekî
we yê wendakirinê tune!
Hûn dikanin cîhanekê
nu wergirin!
Kadın ve erkek işçiler!
Zincirlerinizden başka
kaybedecek birşeyiniz yok!
Kazanacağınız
yeni bir dünya var!
EYLÜL/EKİM 2014/05 ❍ FİYATI 2 TL ❍ ISSN 1302-692X171
•
EDİTÖRDEN
editörden - içindekiler
Değerli okuyucu,
bu sayımızın ilk sayfalarını tahmin edeceğiniz
üzere Cumhurbaşkanlığı seçimine ve bu konudaki
yaklaşımlarımızı ortaya koyan yazılara ayırdık.
Geçtiğimiz günlerde HDP ve Halk Cephesi
arasında yaşanan şiddet olayına ilişkin
takındığımız tavrı ve sol içi şiddetin ortadan
kaldırılması için nasıl bir yöntemin izlenmesi
gerektiğine dair bir öneriyi sayfalarımızın
devamında bulabilirsiniz.
Gündem sayfalarımızda irdelediğimiz yazılar
ise 1 Eylül, 12 Eylül ve ‘İnsani Gelişme Raporu ve
Türkiye’ konulu makaleler. İlgiyle okuyacağınızı
umuyoruz.
Kadın sayfalarımızda Türkiye’nin de imzacısı
olduğu ve çeşitli Avrupa ülkelerinin imza attığı
kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin
‘İstanbul Sözleşmesini’ ele aldık.
Fuhuşa karşı mücadelenin nasıl yürütülmesi
gerektiğini ele alan iki yazı yine aynı
sayfalarımızda okuyabilirsiniz.
Bu sayıdaki Panorama sayfalarımızın ağırlığını,
IŞİD, Irak Güney Kürdistan’da yaşanan gelişmeler
ve Rojava’daki durum oluşturuyor.
‘Dünya Futbol Şampiyonluğu ve Protestolar’
başlıklı yazı, Panorama sayfalarımızdaki bir
diğer yazı.
Sayfalarımızın devamında Siyonist İsrail
devletinin Gazze’ye yönelik işgal ve katliamlarını
teşhir eden bir yazıya yer verdik.
Okur köşemizde Erdoğan’ın Viyana ziyareti ve
Hindistan’daki gelişmeleri ele alan yazılar var.
ICOR’un 2. Dünya Konferansında aldığı kararları
yayınlamaya devam ediyoruz. Bu sayıda ICOR’un
çeşitli konularda aldığı kararları bulabilirsiniz.
Gelecek sayıda görüşmek dileğiyle...
YDİ Çağrı
Eylül 2014 ✓
İÇİNDEKİLER
GÜNDEM
CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ YAPILDI
ERDOĞAN 12. CUMHURBAŞKANI. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 3
CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ VE BİZ. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 7
GÜNCEL
KANAYAN BİR YARA: SOL İÇİ ŞİDDET!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 10
BİR ÖNERİ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 11
EMPERYALİST SAVAŞLARA HAYIR!
YA BARBARLIK, YA SOSYALİZM!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 13
12 EYLÜL FAŞİST ASKERİ DARBE DAVASI ÜZERİNE. . . . . . . . . . . . . . 21
İnsani Gelişme Raporu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 24
ve Türkiye. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 24
YENİ KADIN DÜNYASI
KADINA ŞİDDETE KARŞI “İSTANBUL SÖZLEŞMESİ”. . . . . . . . . . . . . . 27
FUHUŞA KARŞI MÜCADELE SİSTEME KARŞI MÜCADELEDİR!. . . . . . 29
FUHUŞUN KAYNAĞI ERKEK EGEMEN DÜZENDİR! . . . . . . . . . . . . . . . 31
PANORAMA
IŞİD’in saldırıları ve gelişmeler!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 34
2
5 Temmuz sonrası gelişmeler.... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 42
Kurdistana Rojava’da gelişmeler!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 45
“Dünya Futbol Şampiyonluğu” ve protestolar.... . . . . . . . . . . . . . . 48
HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN
FIRTINA EKEN KASIRGA BİÇECEKTİR!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 53
OKUR MEKTUBU
ERDOĞAN VİYANA’DAYDI . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 56
NE “SULTAN” ERDOĞAN – NE IRKÇI DEVLET! . . . . . . . . . . . . . . . . . . 58
2014 PARLAMENTO SEÇİMLERİNİN SONUÇLARI ÜZERİNE. . . . . . . . 60
ICOR
PROLETER MALİ SİYASETİN BİR OFANSİFİNİ GELİŞTİRELİM. . . . . . . 64
ÇEŞİTLİ ÜRÜNLERLE TİCARET YAPMA ÜZERİNE. . . . . . . . . . . . . . . . . 65
LİMAN İŞÇİLERİ – DENEYİM ALIŞVERİŞİ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 66
İRAN ÜZERİNE . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 66
MARİKANA’DAKİ PLATİN MADEN OCAĞININ İŞÇİLERİ
İLE DAYANIŞMA . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 66
FİLİSTİN – ANLAŞMAZLIĞININ ADİL VE DEMOKRATİK
BİR ÇÖZÜMÜ İÇİN! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 67
Yeni Dünya İçin ÇAĞRI Gazetesi adına Sahibi: Metin Yoksu • Sorumlu Yazıişleri Müdürü: Metin Yoksu •
Yönetim Yeri ve Adresi: Fatih Mah. Bahçeyolu Cad. Ülbeği İş Merkezi No: 9 Kat: 4 Esenyurt/İstanbul • Tel/Fax: (0212) 620 67 57 • Sayı: 171 · Eylül/Ekim 2014 • ISSN 1301692X171 • Fiyatı: Türkiye: 2 TL · Türkiye Dışı: 3,00 Euro • Baskı: Berdan Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven San. Sit. C Blok No: 215-216-239 Topkapı/İstanbul Tel: (0212) 613 11
12 • Yayın Türü: Yerel Süreli • www.ydicagri.net · [email protected]
T.C.
tarihinde ilk defa 10 Ağustos’ta Cumhurbaşkanını seçmek için milyonlar sandık
gündem
CUMHURBAŞKANLIĞI
SEÇİMİ YAPILDI
ERDOĞAN 12.
CUMHURBAŞKANI
başına gitti. RTE 12. Cumhurbaşkanı seçildi. YSK’nın
açıkladığı kesin seçim sonuçları şöyle:
D) YURT İÇİ, YURTDIŞI VE GÜMRÜK SANDIKLARI DAHİL
CUMHURBAŞKANI SEÇİM SONUCU
KAYITLI SEÇMEN SAYISI
55.692.841
OY KULLANAN SEÇMEN SAYISI
41.283.773
GEÇERLİ OY SAYISI
40.545.902
GEÇERSİZ OY SAYISI
737.871
KATILMA ORANI
74.13%
ADAYIN ADI
SOYADI
YURT İÇİ
YURT DIŞI
GÜMRÜK KASEÇİM SONUCU SANDIK SEÇİM PILARI SANDIK
SONUCU
SEÇİM SONUCU
TÜRKİYE GENELİ TOPLAM
ORAN (%)
RECEP TAYYİP
ERDOĞAN
20.670.920
143.922
185.418
21.000.260
% 51.79
SELAHATTİN
DEMİRTAŞ
3.914.832
22.580
21.098
3.958.510
% 9.76
EKMELEDDİN
İHSANOĞLU
15.433.609
64.495
89.028
15.587.132
% 38.44
GENEL
TOPLAM
40.019.352
230.997
295.544
40.545.902
100%
3
RTE’nin başarısı…
gündem
4
*Bu sonuçlar içinde ilk dikkati çeken nokta, seçime
katılım oranının düşük olmasıdır. 30 Mart yerel seçimlerine katılım oranı % 88.64 olarak gerçekleşmişti. Kuşkusuz bunda yerel seçimlerin AKP’ye hayır referandumuna dönüştürülmesinin önemli payı vardı.
*Cumhurbaşkanlığı seçiminde katılımın düşük
olması RTE’ye yaradı. Katılım oranı ne kadar düşük
olursa ilk turda RTE’nın seçilme ihtimali yüksek ihtimaldi. Nitekim öyle oldu. RTE, yerel seçimlere göre
150 bin civarında oyunu artırmış olmasına rağmen,
katılımın düşük olmasının etkisiyle, oy oranını yüzde 51.71’e çıkarttı.
* Seçimin galibi
RTE ve AKP’dir.
Özelde
RTE’nin
seçim
kampanyasındaki performansı, evet devlet
imkânlarını
da
kullanarak yaptığı propagandanın
önemli etkisi yanında, AKP örgütünün disiplinli ve
örgütlü çalışmasının da önemli
rolü vardır. Aynı
zamanda 9 milyon üyeli yapının
bunda önemli rolü
vardır.
* Erdoğan’ın seçilmesi ile birlikte
görünürdeki parlamenter sistemden,
başkanlık sistemine geçiş yönünde önemli bir adım
atılmıştır. RTE nasıl bir Cumhurbaşkanı olacağının
mesajlarını seçim sürecinde vermiştir. AKP genel
başkanı gibi de çalışacak olan bir Cumhurbaşkanı!
RTE’nın seçilmesi ile birlikte bugüne kadar Cumhurbaşkanlığını partiler üstü gösteren sistem esas olarak
tarihe karışmıştır.
Erdoğan’ın istediği doğrudan başkanlık sistemidir.
12 Eylül referandumundan bu yana, Anayasada yapılan değişiklikler sonucu, var olan sistem parlamenter
sistem olmaktan çıkmış, yarı başkanlık sistemine dönüşmüştür. 12 Eylül Anayasasından bu yana. Henüz
başkanlık sisteminin yasal alt yapısı yoktur. 2015 ge-
nel seçimlerine kadar başkanlık sisteminin yasal alt
yapısı oluşturulmaya çalışılacaktır. AKP’nin bir kaza
olmazsa hesabı budur. Bu hesabın ne kadar tutacağını
ileride göreceğiz.
RTE’nin cumhurbaşkanı seçilmesi sonrasında bu
kez de yeni başbakanın kim olacağı merak edilmeye başlandı. Muhalefette AKP’nin içinde bu noktada
bir çatlak oluşacağı beklentileri arttı. Ancak kısa süre
sonra bu beklenti de boşa çıktı. RTE halefini belirledi: Dışişleri Bakanlığı görevini yürüten Ahmet Davutoğlu RTE’den sonraki başbakan ve AKP Genel
Başkanı olacaktı.
Seçimlerin esas kaybedenleri ve artçı
depremler…
*Anti AKP’cilerin çatı adayı İhsanoğlu beklentileri
karşılamadı. Yerel seçimlerde CHP ve MHP’nin aldığı toplam oyun altında oy aldı. 30 Mart yerel seçimlerinde CHP, MHP’nin toplam oy oranı % 44,1 idi.
CHP ve MHP yerel seçim sonuçlarına göre 4 milyon civarında seçmenini kaybetti. İhsanoğlu, 30 Mart
yerel seçimlerinde iki partinin aldığı toplam 19 milyon 427 bin oydan 4 milyon civarında düşük oranda
15 milyon 433 bin –yurt içi–¬ oy aldı.
*İhsanoğlu’nu aday göstererek AKP tabanından oy
gitmesinin engellenmesi için ortaya çıkarılan ortak
adayı ortada bırakan MHP’nin, tabanının AKP’ye
kayması noktasında RTE’nin milliyetçi söyleminin
önemli etkisi vardı. RTE, ‘tek’çi politikalara yaptığı
vurguyla, (tek millet, tek devlet, tek bayrak) Filistin
sorunundaki söylemiyle, kampanya sırasında ‘çözüm
sürecinden bahsetmemesiyle’ vs. vb. MHP’li seçmenin bir bölümünü kendisine oy vermeye ikna edebildi.
gündem
alma hesapları yapanlar fena halde yanıldılar. İslam
soslu iki adayın olduğu yerde, hele hele bunlardan birinin RTE olduğu yerde, İhsanoğlu’nun hiç şansı yoktu. İhsanoğlu faktörü RTE’a yaradı. İlk turda seçilme
ihtimalini güçlendirdi.
*İhsanoğlu’nun aday gösterilmesinden rahatsız
olan CHP seçmeninin bir bölümü, -ulusalcı kesimsandık başına gitmedi. Sandığa gidenlerin bir bölümü Demirtaş’a oy verdi. CHP ve MHP dışında irili
ufaklı 12 Partinin desteği de işe yaramadı!
*CHP’nin içindeki muhalefet seçimden yenilgiyle
çıkılmasının esas nedeni olarak aday belirlemede ciddi yanlış yapılmasını gösterirken, merkez yönetimi
yeterince çalışılmamasını ve sandığa gidilmemesini
gösterdi.
Yenilgiyi bir türlü sindiremeyen muhalefet, bu kez
de yenilginin sebebini anketlerde aradı. Anketlerdeki RTE nin % 56 civarında gösterilmesinden hareket
ederek hatta RTE’nin başarısız olduğunu dahi iddia
ettiler.
Bu sonuçtan sonra CHP’nin içi bir kez daha karıştı,
İhsanoğlu’nun aday gösterilmesinden rahatsız olan
ulusalcı kanat kazan kaldırdı. CHP içinde kurultay
sesleri yükseldi. Bu seslerin yükselmesi üzerine CHP
MYK olağanüstü kurultay kararı aldı. 5-6 Eylül tarihlerinde toplanacak olan olağanüstü kurultayda M.
İnce CHP Genel Başkanlığına aday olduğunu açıkladı. Kurultay CHP’nin bölünmesi de dâhil her türlü
olasılığa gebe görünüyor.
* CHP gibi seçimin kaybedenlerinden birisi de
MHP oldu. MHP’nin özellikle İç Anadolu’da büyük
oy kaybı yaşadığı, yapılan çeşitli değerlendirmelere
göre 1,5 milyon civarında oyun RTE’ye verildiği görüldü.
MHP ve CHP’nin ortak adayı olan Ekmeleddin
İhsanoğlu’nun beklenilenden daha düşük bir oy almış olması MHP’de de krize yol açtı. İhsanoğlu’nu
desteklemekle birlikte MHP’nin, aktif bir kampanya
yürütmediği, bunun sorumlusunun MHP yönetimi, esasta da Devlet Bahçeli ve Yerel Yönetimlerden
sorumlu Başkan Yardımcısı Sadir Durmaz olduğu
dillendiriliyor. CHP’deki gibi gürültülü olmasa da
MHP’de de Devlet Bahçeli’ye yönelik cılız da olsa ‘istifa’ sesleri yükseliyor.
Tüm çalkantılara rağmen MHP’deki krizin ciddi
bir iç değişikliğe yol açmayacağını ve Bahçeli’ye alternatif bir başkan adayının çıkmayacağını söyleyebiliriz.
Buna rağmen esasta MHP oylarının AKP/RTE’ye
Seçimin bir başka kazananı: Demirtaş
*Selahattin Demirtaş’ın adayı olduğu HDP, 30 Mart
yerel seçimlerine göre oyunu en fazla artıran parti
oldu. 30 Mart yerel seçimlerinde yaklaşık 2,5 milyon olan oyunu, Cumhurbaşkanı seçiminde Kuzey
Kürdistan dışında Türkiye’den de oy alarak 4 milyona çıkardı. Demirtaş, Karadeniz ve İç Anadolu’da
HDP’nin bindelik dilimde yer alan oy oranını ilk kez
yüzdelik dilime taşıdı. Seçime katılım oranının düşmesiyle birlikte yaklaşık % 7 olan HDP’nin oy oranı
yüzde 10 barajına dayandı. HDP Kuzey Kürdistan’da
oylarını artırmasının yanı sıra, Türkiye’de de oylarını artırdı. Demirtaş İstanbul’da 30 Mart’ta yüzde 4,8
oranında oy alan HDP oyunu yaklaşık yüzde 9,5’e çıkarırken, Ankara’da yüzde 0,9 olan oy oranını yaklaşık yüzde 3’e yükseltti. İzmir’de de yüzde 3,4 olan oy
oranı Demirtaş’ın adaylığıyla birlikte yüzde 8’e çıktı.
HDP’nin 30 Mart’ta bindelik dilimlerde oy aldığı Zonguldak, Bartın, Kastamonu, Sinop, Samsun,
Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin’deki oy oranları yüzde 1,2 ile yüzde 2,5 arasına çıktı.
*HDP’nin Demirtaş şahsında oylarını artırmasının
temelinde; HDP’nin Türkiye partisi olmak istemesi,
Kürt ulusal sorunu dışında, demokratik talepler temelinde siyaset geliştirmesi, savunması; İhsanoğlu’nun
aday gösterilmesine tepkili CHP seçmeni özellikle
Alevi oylarının bir bölümünün Demirtaş’a kayması
vb. vardır.
Biz seçim kampanyasında Demirtaş’ın desteklenmesi gerektiğini söyledik. Bunu HDP’nin ve
Demirtaş’ın burjuva demokrasisine diğer aday ve
partilerden daha yakın olması ile gerekçelendirdik.
Yürüyen seçim kampanyasında Demirtaş’ın ortaya
koyduğu performans bu görüşümüzde ne kadar haklı
olduğumuzu göstermesi yanında, burjuva siyasi sistemde uygun yol ve yöntemlerle kitlelere gidildiğinde burjuva demokrat muhalefetin gelişebileceğini de
gösterdi. Alınan oyların bir bölümünün CHP’ye tepki
oyları olduğunu akıldan çıkarmadan ve bu başarıyı
5
gündem
abartmadan Demirtaş’ın seçim başarısının, sisteme
muhalif olan toplumsal hareketin geliştirilmesi bakımından önemli olduğunu söylemek mümkündür...
Türkiye’nin hemen her bölgesinden Demirtaş’a oy
çıkmış olması demokratik muhalefeti birleştirmek
açısından da önemli bir olanak yaratmıştır. Bu noktada HDP’nin kendi içinde de demokrasiyi daha fazla
işletmesi var olan cepheyi daha da genişletecektir.
Bu başarının sürdürülmesi ve toplumsal muhalefet
cephesinin genişletilmesi HDP’nin önümüzdeki dönemde izleyeceği politikalara bağlıdır. Ancak anda
söylenmesi gereken önemli noktalardan birisi, son
cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki başarıdan hareketle 2015
seçimlerine parti olarak girme yanlışına düşülmemelidir.
Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı
seçimlerindeki başarısından en
büyük payın seçilen çatı adayına
duyulan tepki olduğu ve buna
bağlı olarak Alevilerin tepki oylarının Demirtaş’a yönelmesi olduğu unutulmamalıdır.
ni söyleyenler, ‘çoğunluk adına’, ‘halk adına’ iktidara
geldiler ve sistemin sürdürücüsü oldular.
Ancak emekçi kitleler açısından özde bir şey değişmedi, değişmeyecek de! Çünkü hâkim sınıf siyasetçileri hangi hikâyeyi anlatırlarsa anlatsınlar, her seçim
kazananından/kaybedeninden bağımsız olarak burjuva siyasi sistemi güçlendirmeye hizmet eder. Tıpkı son cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi:
T.C. devletinin 12. Cumhurbaşkanı seçildi. İşçiler,
emekçiler açısından değişen bir şey olmayacak. Burjuvazinin egemen olduğu şartlarda seçimler işçilerin,
emekçilerin temel sorunlarını çözemez. İşçilerin,
Bir hikâye anlatmak…
6
Cumhurbaşkanlığı
seçimi
sonuçlarının açıklandığı ve
RTE’nin seçimin galibi olduğu, çatı adayla seçimlere katılan
MHP ve CHP’nin seçimin esas
kaybedenleri olduğu ortaya çıktığı saatlerde televizyonlarda
yorum yapanların bir bölümü,
AKP’den kurtulmanın formülünü ortaya koyuyor ve kaybeden
partilerin ‘yeni bir hikâye’ anlatmaları gerektiğinin altını çiziyorlardı. Evet, ‘yeni
bir hikâyeye’ ihtiyaç vardı onlara göre… AKP’nin anlattığı gibi bir hikâye, ekonomik, siyasi, sosyal manzumeler silsilesi olmalıydı. Kitleleri ikna edecek bir
hikâye ile ancak AKP’nin siyasetteki hâkimiyetine
son verilebilirdi!!!
Burjuva siyasetinde ‘hikâye anlatmak’ yeni bir şey
değildir. Bugüne kadar hep hikâye anlatıldı ve kitleler burjuva siyasetin kuyruğuna hikâyeler üzerinden
bağlandı. Var olan sistemin devamı hikâyeler üzerinden sağlandı. Hikâyesi diğerlerinden daha albenili
olanlar, kitlelere hikâyelerini inandıranlar ve hâkim
sınıfların çıkarları doğrultusunda hareket edecekleri-
emekçilerin temel sorunlarını çözecek olan, devrimdir, halk iktidarıdır.
Gerçek kurtuluşun ancak ve ancak devrimle gerçekleşeceği düşüncesi bugüne dek anlatılan/bundan
sonra anlatılacak olan hikâyelerin tek alternatifidir.
23.08.2014 ✓
gündem
CUMHURBAŞKANLIĞI
SEÇİMİ VE BİZ
Anayasa’da yapılan değişiklik sonucu, Cumhurbaşkanlığı seçiminde TBMM’nin
belirleyici olma özelliği korunmaktadır. Bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı
olabilmesi için en az yirmi milletvekilinin imzası gerekmektedir. Yirmi milletvekili
imzasının yanı sıra, Cumhurbaşkanı adaylığı için üniversite/yüksek okul
mezuniyeti şartı getirilmiştir. Bunlar gerçek anlamda devrimci, bağımsız bir kişinin
Cumhurbaşkanlığına aday olmasını en baştan engelleyen şartlardır.
10
Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci turu yapılacaktır. T.C tarihinde
ilk defa Cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından
seçilecektir. Cumhurbaşkanı, 2007’de Anayasa da yapılan değişikliğe kadar meclis tarafından yedi yıllığına seçiliyordu. 2007’de Anayasa da yapılan değişiklik
sonucu Cumhurbaşkanı, halk tarafından en
fazla iki defa beş yıllığına seçilecektir. TC.
tarihinde bugüne kadar
yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri anti
demokratikti. Bu defada ki de onlardan farklı
olmayacaktır. Anayasa
da yapılan değişiklik
sonucu anti demokratik öz korunmaktadır.
Neden? Daha önceleri TBMM’de bulunan
milletvekilleri “halk adına” Cumhurbaşkanını seçiyordu. Anayasa değişikliği ile halk sadece oy kullanacaktır. Halkın Cumhurbaşkanlığı için aday belirleme
imkanı yoktur. Halktan insanların Cumhurbaşkanlığı adayı olması mümkün değildir. Anayasa’da yapılan değişiklik sonucu, Cumhurbaşkanlığı seçiminde
TBMM’nin belirleyici olma özelliği korunmaktadır.
Bir kişinin Cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için en
az yirmi milletvekilinin imzası gerekmektedir. Yirmi milletvekili imzasının yanı sıra, Cumhurbaşkanı
adaylığı için üniversite/yüksek okul mezuniyeti şartı
getirilmiştir. Bunlar gerçek anlamda devrimci, bağımsız bir kişinin Cumhurbaşkanlığına aday olmasını en baştan engelleyen şartlardır. Mecliste
bulunan milletvekilleri
tarafından belirlenen
C u m hu r b a ş k a n l ı ğ ı
adaylarına, halkın oy
vermesi istenmektedir.
Halkın
belirlemediği ve üstten dayatılan
adaylardan birinin tercih edilmesinin istenmesinin demokrasi ile
bir ilgisi yoktur.
Cumhurbaşkanlığı
için üç adayın adaylığı YSK tarafından kabul edilmiştir. AKP’nin adayı
RTE’dir. Cumhurbaşkanlığı seçiminde RTE’nin seçileceğine ise kesin gözü ile bakılmaktadır. RTE,
partili Cumhurbaşkanı olacağını ve taraflı olacağını
açıklamıştır! RTE, halk tarafından seçilmiş cumhurbaşkanı olarak yetkilerini sonuna kadar kullanacağını deklere etmiştir. Çankaya bu seçimlerle, uyumun
7
gündem
olmadığı hallerde devletin parlamentoya karşı kontrol ve ayar verme yeri, uyum olduğu hallerde ise noterlik olma konumundan çıkacak, T.C’nin siyasetinde
yarı başkanlık sistemi gerçek hale gelecektir. Bu da
Tayip’in istediği başkanlık sistemine geçiştir. Bunun
için fakat anayasanın kökten değişmesi gereklidir.
AKP parlamento seçimlerinde halktan bunun için
oy ve onay isteyecektir. Bugüne kadar ki Cumhurbaşkanlığını görünür ve partiler üstü bırakan sistem
esasında bitmiştir. Çünkü Anayasa da henüz başkanlık sistemi yok. Fakat Anayasada var olan sistem
parlamenter sistem de değildir. 12 Eylül 2010
referandumundan bu yana, Anayasa
da yapılan değişikliklerle sistem,
parlamenter sistem olmaktan
çıkmıştır. Yarı başkanlık sistemine zaten dönülmüştür.
Ama RTE’nin istediği yarı
başkanlık sistemi de değildir. Başkanlık sisteminin
henüz yasal alt yapısı yok.
RTE Cumhurbaşkanı olduktan sonra, başkanlık
sisteminin yasal alt yapısını
oluşturmak için gerekeni yapacaktır. RTE’nin hesabı, 2015
genel seçimlerine kadar başkanlık
sisteminin alt yapısını oluşturmaktır.
2015 seçimlerinde Anayasayı değiştirecek
çoğunluğu sağlamazlarsa, böyle idare edecekler. Yani
yarı başkanlık sistemini, başkanlık sistemi olarak
kullanacaklardır. Defakto olacak olan şey budur.
CHP ve MHP’nin “çatı adayı”
Ekmeleddin
İhsanoğlu’dur. Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin
İhsanoğlu’nu, CHP ve MHP’nin ardından 3 parti daha destekleme kararı almıştır. Ekmeleddin
İhsanoğlu’nun adaylığı için hazırlanan ortak mutabakat metni, CHP, MHP, DSP, BTP ve DP genel başkanları tarafından imzalandı. Gülen Cemaati, eski DYP
ve ANAP’lıların da Ekmeleddin’i desteklediği biliniyor. LDP, BBP Eklemeddin i destekleme kararı aldı.
CHP ve MHP’nin birlikte Ekmelettin İhsanoğlu’nu
Cumhurbaşkanı adayı olarak göstermelerinin anlamı
şudur: CHP ve MHP kendi başlarına bir aday gösterdiklerinde, bunun seçilme şansı olmadığını çok net
olarak gördüler. MHP/CHP nin “çatı adayı” çıkarmış
olması bir yandan bunların umutsuzluklarının, diğer
yandan ileriye yönelik olarak ittifak arayışlarının ifadesidir. Sonuç olarak “siyaset dışı” “siyaset üstü” gö-
rünümlü bir çatı adayının çıkarılmış olması, bunun
da din soslu bir aday olması, son dönemde yaratılan
“tek kişinin diktatörlüğü” ne karşı çıkan “demokrasi” den yana bir proje gibi görünse de, hesap gerçekte
AKP nin tabanından da oy olmaktır. AKP/Erdoğan’a
karşı Cemaat/CHP/MHP ittifakının bir ifadesidir
bu çatı adayı. Fakat bu AKP nin de tabanına oynayan siyaset mühendisliğinin başarı şansı son derece
zayıftır. AKP nin tabanı Erdoğan ismi etrafında kilitlenmiş görünmektedir. CHP/MHP/Gülen cemaati ortak adayı, sonuçta birinci turda CHP ve MHP
nin kendi adayları ile seçime katılmalarında
alabilecekleri oy oranından daha az
bir oranda oy almayı beraberinde
getirebilir, her iki partinin tabanında bu aday seçiminden
memnun olmayanlar vardır.
CHP de daha fazla, MHP de
daha az. Bunların bir bölümünün sandığa gitmemesi,
CHP içinde “sol” olanların ve Alevilerin bugüne
kadar CHP’ye oy verenlerin Demirtaş’a yönelmesi
muhtemeldir.
Ekmeleddin
İhsanoğlu’nun adaylığı bu anlamda Erdoğan’ın birinci turda
seçilme ihtimalini güçlendiren bir
tercih olmuştur.
CHP ve MHP ayrı ayrı aday gösterselerdi, AKP’nin
adayı ile CHP’nin adayının ikinci turda yarışma şansı daha da yüksek olabilir di! Fakat CHP adayının
ikinci turda seçilme şansı zaten yoktu. CHP ve MHP,
AKP’nin tabanından da oy alabileceğini düşündükleri islamcı bir adayı, islami kimlikli bir adayı, aday
gösterdiler. CHP ve MHP’nin birlikte “çatı adayı”
göstermeleri, birinci turda RTE’nin seçilme şansını
yükseltmiştir. Çünkü MHP ve CHP kendi başlarına kendi adayları ile çıksalardı, birinci turda seçime
%80-90 oranın da katılım olurdu. Ve %80-90 oranın
da katılımın sağlandığı ve her partinin kendi adayına yüklendiği şartlarda, AKP adayının %50’i bulma
şansı zordu. Fakat eğer kendi adayları ile katılsalardı, bütün partiler kendi adayına yükleneceği için her
parti tam oyunu alacaktı. Tam oyunun alınması şartlarında, CHP, MHP ve HDP %50’yi zorlayabilirlerdi.
İhtimal daha büyüktü. Şimdi CHP’nin ulusalcı takımı büyük ihtimalle seçime katılmayacak veya diğer
adaylara oy verecektir. Ekmelettin’e oy vermeyecek-
Cumhurbaşkanı
adayları içinde
Ekmeleddin ile Tayyip
arasında bir tercih veba ile
kolera arasında bir tercihtir. Her
ikisi de halk düşmanıdır. Her
ikisi de burjuvazinin değişik
kanatlarının çıkarlarını
savunan kişiliklerdir.
8
nin pazarlık gücü artar.
Biz tabii ki kendi bağımsız siyasetimizi yapıyoruz.
HDP bizim partimiz değildir. HDP, gerçek anlamda
burjuva demokrat bir parti de değildir. Çünkü HDP
içerisinde gerçek anlamda burjuva demokrasisi bile
uygulanmamaktadır. HDP reformist ve sistem içinde
yer alan bir partidir. HDP’nin sistemin temellerine
yönelme diye bir derdi yoktur. HDP’nin bizim partimiz değildir ama birinci turda Demirtaş’a oy verin çağrısı yapıyoruz. Neden? Çünkü bu var olanlar
içinde evet burjuva demokrasisine en yakın görüşleri
savunan HDP’dir. Bizim kendi adayımızı çıkaracak
durumumuz yok. Bütün solun oy oranı nedir? Görmek istiyoruz. Çünkü bu konuda bir sürü palavralar
atılıyor. Aday koyduk mu bilmem ne kadar oy alacağız deniliyor. Hatta bizzat Demirtaş bile ikinci tura
geçecek kadar oy alacağız diyor. Görelim gücümüzü.
Ama HDP’nin alacağı oy %7’ civarındadır. HDP’nin
oy oranını yükseltmesi iyidir. %6’dan %7’e çıkalıcak
oy oranı, HDP’nin pazarlık gücünün artmasına yarar.
HDP’nin güçlenmesi esasında PKK’nin pazarlık gücünün de artması demektir. Burjuva demokrasisine
yakın görüşler savunan bir partinin pazarlık gücünün artması demektir. Devrimcilerin şu anda kendi
adayını çıkarma imkanı zaten yok. Bunun olmadığı
yerde, evet birinci turda, demokrasiye en yakın olanını destekleyip güçlendirmek yanlış bir şey değildir.
Türkiye’de burjuva demokrasisi bağlamında, en ileriyi şu anda temsil edenin gerçek durumu nedir? Hepsi
bir araya geldiğinde alacakları oy oranı nedir? Görmek istiyoruz. HDP’yi birinci turda desteklememizin
nedeni budur.
HDP, bu bağlamda hayaller yaratıyor, palavra atıyor. Demirtaş’ın oylarının onu ikinci tura bırakacağı
söylemleri bütünüyle yanlıştır, kendi kendini kandırmaktır, KK/T gerçeğinden bihaber olmaktır, isteğin
gerçek yerine konmasıdır.
Sonuç olarak; Cumhurbaşkanlığı seçiminin birinci
turunda HDP adayına oy verin çağrısını yapmamız,
faşizm karşısında burjuva demokrasisini tercih ettiğimiz için değildir. Neden HDP adayına oy verilmesi gerektiğini yukarda açıkladık. HDP adayının zaten Cumhurbaşkanı seçilme ihtimali yüzde sıfırdır.
Demirtaş’a oy verin çağrısı, burjuva demokrasisine
yakın görüşler savunması, TC devleti ile pazarlık gücünün artabileceği ihtimali ve tüm solun gerçek gücünün ne olduğunun görülmesi açısından yapılan bir
çağrıdır.
16.07.2014 ✓
gündem
tir. Yerel seçimlerde AKP’nin oyunun %45 olduğunu
gördük. Fakat yerel seçimlerde %90’na yakın katılımın %45’i oy aldı AKP. Seçime katılım %75’e düştüğünde, AKP %45-50’nin üzerine çıkabilir. Çatı adayı
ilk bakışta anlaşılır görünse de, Erdoğan’ın birinci
turda seçilme şansını yükselten bir adımdır. Tabii ki
CHP ve MHP’nin istediği bu değil ama sonucun böyle olma ihtimali büyüktür. Eğer ikinci tura kalırsa,
Erdoğan’ın seçileceği kesindir. Ekmellettin’in hiçbir
şansı yoktur.
Cumhurbaşkanı adayları içinde Ekmeleddin ile
Tayyip arasında bir tercih veba ile kolera arasında bir
tercihtir. Her ikisi de halk düşmanıdır. Her ikisi de
burjuvazinin değişik kanatlarının çıkarlarını savunan kişiliklerdir. Her ikisi de, İşçilerin, emekçilerin
emeğinin sömürüsü, doğanın talanı üzerine kurulan
düzenin bekçileridir. Yoktur birbirlerinden farkları.
Bunlar arasında tercih yapılamaz, yapılmamalıdır.
Eğer seçim ikinci tura kalırsa, bundan bizim açımızdan ikinci tur bağlamında çıkarılacak tek sonuç
BOYKOT’tur. Çünkü seçim ikinci tura kalırsa, önümüzdeki tercihlerin Erdoğan ve Ekmeleddin olacağı
kesindir. Ekmeleddin ve Tayyip seçilemez halk düşmanlarıdır.
HDP/DBP’nin adayı Selahattin Demirtaş’tır. Bütün
sol, Demirtaş’ın adaylığını desteklemelidir. Demirtaş,
var olan diğer iki adaydan değişik olarak burjuva demokrasisine yakın görüşlerin temsilciliğini yapmaktadır. Objektif olarak TC’de burjuva demokrasisine
doğru gelişmede şu an en olumlu rolü oynayan partinin/akımın adayı olarak seçimlere katılmaktadır.
Komünistlerin kendi adaylarını çıkarma şanslarının
olmadığı bir seçimde burjuva demokrat bir adayın
tercih edilmesi yanlış değildir. Demirtaş’ın alacağı
oylar Kuzey Kürdistan Türkiye’de şu anda – hangi
saiklerle verilirse verilsin- sonuçta burjuva demokrasisine verilmiş oylar olacak, burjuva demokrasisinin anda geçerli oylar bazında gerçek gücünün ne
olduğunu gösterecektir. Bu devrimci ve komünist
güçlerin gerçek durumu daha iyi görmesi açısından da iyi olacaktır. Demirtaş’ın alacağı oylar, Kürt
ulusal hareketinin pazarlık gücünü o kadar arttıracaktır. Türkiye’de halk hareketleri içinde en örgütlü
kesim ve harekete geçirici bir güce sahip olan kesim
Kürt ulusal hareketidir. Şu anda burjuva demokrasisi yönünde en fazla çalışan, var olan partiler içinde
HDP’dir. HDP’nin pazarlık gücünün artması, burjuva demokrasisinin pazarlık gücünün artması demektir. Halk demokrasisi değil ama burjuva demokrasisi-
9
güncel
KANAYAN BİR YARA:
SOL İÇİ ŞİDDET!
Saldırı anında, saldırılan kurumun kendini koruması meşrudur. Doğrudur.
Saldırının bütün sorumluluğu saldırana aittir. Fakat saldırıdan sonra saldırılan
kurumun misillemede bulunması, saldıranın kurumlarına saldırması yanlıştır.
Reddedilmelidir.
S
10
on günlerde sol içi şiddet konusu tekrar gündeme oturdu.
Halk Cephesi kendisinin “güçlü” olduğu mahallelerde “bedeller ödedik”, “şehitler verdik”, “burayı biz
kurduk” vb. diyerek, kendi dışındaki siyasi kurumların çalışmalarını engelleme tavrı herkesin malumu
idi. Bu tavır sonucu çeşitli dönemlerde Halk Cephesi
ile diğer kurumlar arasında gerginlikler, sorunlar yaşandı. Halk Cephesi ile Kürt ulusal hareketi arasında
geçmişte çeşitli dönemlerde sorunlar, gerginlikler, çatışmalar yaşandı.
Halk Cephesi, resmi twitter hesabından “Çayan
Mahallesi’nde hiçbir siyasi partiye seçim propagandası yaptırmayacağız” kararını kamuoyuna duyurdu.
Basında yer alan bilgilere göre Halk Cephesi üyeleri,
29 Temmuz günü Cumhurbaşkanı Adayı Selahattin Demirtaş için çalışma yürüten HDP üyelerinin
Nurtepe’de Özgür Demokratik Alevi Derneği binası önünde kurduğu seçim standına saldırdı. Standı
parçalayıp, Demirtaş broşürlerini yaktı. Bunun üzerine HDP üyeleri ile Halk Cephesi üyeleri arasında
çatışma yaşandı. Bu çatışma daha sonra Okmeydanı,
Gazi mahallesi, Sarıgazi’ye sıçradı.
Halk Cephesi Nurtepe’de yaşanan çatışmayı aynı
gün şu şekilde duyurdu:
“Çayan Mahallesinde, oranın Cephelilerce kurulan
örgütlü bir mahalle olmasına, bunun da birçok vesileyle kendileri tarafından bilinmesine rağmen HDP’liler
masa açmak istediler. Kendileriyle bunu konuşmaya
gelen ve masayı Cephenin örgütlü mahallelerine kuramayacaklarını söyleyen, masanın kaldırılmasını is-
teyen Cephelilere HDP’liler taşlar ve sopalarla saldırmışlardır.” (halkınsesitv.com)
Halk Cephesi HDP’lilere kendilerinin saldırmadığını, HDP’lilerin kendilerine saldırdığını söylüyor.
Önce kim saldırsa saldırsın sonuçta olan, yapılan
yanlıştır. Halk Cephesinin, “Çayan mahallesinin
kendileri tarafından kurulan örgütlü bir mahalle
olduğu, bu mahallede seçim çalışması yaptırmama”
tavrı kökten yanlıştır. “Siyaset yasağı”nın temelinde
de aynı yaklaşım vardır.
Nurtepe’de gerçekleştirilen saldırı ile Rize’de Demirtaş seçim standına yapılan saldırı arasında özde
hiçbir fark yoktur. Rize’de saldıran faşistlerdir.
Nurtepe’de küçük burjuva devrimcileridir. Takınılan
tavır ortaktır: “Burada seçim çalışması yapamazsınız!” Bu tavır devrimci değil, karşı devrime hizmet
eden, karşı devrimci bir tavırdır.
YDGH-H’nin, Kürt ulusal Hareketinin Nurtepe’de
yaşanılan çatışmadan sonra, Okmeydanı’nda,
Gazi’de, Sarıgazi’de Halk Cephesi’nin kurumlarına
saldırması da yanlıştır. Bu saldırılar çatışmayı daha
da körüklemiştir.
Saldırı anında, saldırılan kurumun kendini koruması meşrudur. Doğrudur. Saldırının bütün sorumluluğu saldırana aittir. Fakat saldırıdan sonra saldırılan kurumun misillemede bulunması, saldıranın
kurumlarına saldırması yanlıştır. Reddedilmelidir.
Nurtepe yaşanılan çatışmadan sonra, çatışma Gazi,
Okmeydanı, Sarıgaziye sıçradı. Bu mahallelerde Halk
Cephesi ile Kürt ulusal hareketi arasında çatışmalar
yaşandı. Bu çatışmalarda 14 yaşında İbrahim Öksüz
Ne yapmalı?
Devrimci, yurtsever, sol gruplar arasında kullanılan
şiddet devrime değil karşı devrime hizmet eder. Bu
çatışmalar geniş emekçi yığınlarının desteğini değil,
bir anlamı ile nefretini kazanan eylemler olarak, yığınları devrimcilerden ve devrim mücadelesinden
uzaklaştıran eylemlerdir.
Her grup, örgüt ve parti özgürce, her yerde kendi
çalışmasını yapmalı, bu çalışma kimse tarafından engellenmemelidir. Evet, biz devrimciler olarak, kendi
içimizde en geniş demokrasinin nasıl uygulanması
gerektiğini geniş halk yığınlarına pratik tavrımız ve
dayanışmamızla göstermeliyiz.
Devrimci gruplar, yurtsever hareket; devrimci,
yurtsever, sol gruplar arasında şiddet kullanımını
ilkesel olarak reddettiklerini, şiddet kullananların
devrimci saflarda teşhir ve tecrit edileceğini, yaşanılan sorunların çözümünün şiddet olmadığını, sorunların çözüm yönteminin ideolojik mücadele, diyalog
olduğunu kamuoyuna açıklamalıdır.
Bu temelde biz HDP ile Halk Cephesi arasındaki
çatışmanın bir an önce son bulmasını istiyoruz.
SOL İÇİ ŞİDDETE HAYIR!
YAŞASIN DEVRİMCİ DAYANIŞMA!
05.08.2014 ✓
BİR ÖNERİ...
güncel
hayatını kaybetti. Tekstil işçisi İbrahim Öksüz’ün
uyuşturucu çetesi tarafından katledildiği açıklandı.
ESP’nin yaptığı açıklamaya göre Gazi’de Mustafa
Ceylan Halk Cephesi tarafından alnından vuruldu.
Mustafa Ceylan hastanede yaşam savaşı veriyor. Başka bir ESP’li ayağından yaralandı.
Halk Cephesi ile Kürt ulusal hareketi arasında
yaşanılan çatışmalı ortam provokasyonlara zemin
sunan bir ortamdır.Devlet güçleri bu ortamdan yararlanarak devrimcilerin etkin olduğu mahallelere
saldırmıştır. Uyuşturucu çeteleri devreye girmiştir.
Kürt ulusal hareketinin, Halk Cephesi’nin geçmişi
şiddet kullanımı konusunda temiz değildir. Kürt ulusal hareketi geçmişte Kuzey Kürdistan’da “siyaset yasakcı” tavrı kendisi savunmuş ve pratikte uygulamıştır. Kendisinden ayrılan kişilere, kendisi dışındaki
siyasi gruplara şiddet uygulamıştır. Yurtsever hareket
bu yanlışları ile yüzleşmemiş, hiçbir zaman özeleştiri
vermemiştir.
Halk Cephesi geçmişte Devrimci Çözüm dergisi
okurlarına karşı şiddet kullanmış ve hala günümüzde
bu şiddeti uygulamaya devam etmektedir.
8- Herhangi bir örgüt, bir diğer
örgüt hakkında yaptığı “karşı
devrimci” değerlendirmesi
konusunda tüm gruplara
karşı sorumludur. Böyle bir
değerlendirme, suçlama karşısında
bütün gruplar, değerlendirme
yapan örgütü, iddiasını ispatlama
yönünde zorlamalı, gerekçe, delil
talep etmelidir.
K
uzey Kürdistan Türkiye’de, hemen hemen bütün devrimci gruplar, teorik olarak devrimci
gruplar ve kişiler arasındaki çelişmelerin şiddet kullanmadan, barışçı yöntemlerle çözülmesinden yana
olduklarını savunmakta, devrimciler arasındaki
şiddet kullanımının karşı devrime yaradığını kabul
etmektedirler.
Ancak iş uygulamaya, pratiğe geldiğinde işin rengi değişmekte, teoride savunulanlar geçerliliğini
yitirmektedir. Devrimci hareketin tarihi bu konuda
bir dizi olumsuz örneklerle doludur. Devrimci gruplar arasında şiddet kullanımı devrimci hareketin
kanayan yarasıdır. Devrimci, sol, yurtsever gruplar
arasındaki çelişmelerin çözümünde, şiddet hala
kullanılan temel çözüm biçimidir.
Bunun en son örneğini Halk Cephesi ile yurtsever hareket arasında yaşanılan çatışmada gördük,
yaşadık.
Devrimci
gruplar
arasında
çelişmelerin,
olumsuzlukların ele alınması, şiddet kullanımının
engellenmesi için şunları öneriyoruz:
1-Bütün devrimci gruplar, devrimci gruplar
arasındaki çelişmelerin barışçı yöntemlerle, şiddet
kullanmadan çözülmesini ilkesel bir sorun olarak
gördüklerini açıklamalıdır.
2-Bütün devrimci gruplar, kimden gelirse gelsin,
11
güncel
kim başlatırsa başlatsın, devrimci gruplar arasındaki
çatışmaların karşı devrime hizmet ettiğini ilkesel
olarak kabul ettiğini açıklamalıdır.
3-Bütün devrimci gruplar, devrimci gruplar
arasındaki şiddet kullanımını ilkesel bir sorun olarak
görmeyen gruplara karşı ortak tavır almalı, onları en
geniş çevrede teşhir ve tecrit etmelidir.
4-Bütün devrimci gruplar, kendi dışlarındaki
devrimci gruplar arasındaki çatışmalarda tavır
takınmalı, çatışan grupları çatışmaya son verme
yönünde zorlamalıdır.
5-Herhangi bir grubun, başka bir gruba ya da
herhangi bir gruptan kişilerin, başka bir gruptaki kişilere yaptığı fiili saldırılar karşısında; bizzat
saldırı sırasında saldırıya uğrayanların kendilerini
koruması, savunması en tabii hakkıdır. Saldıranlar
saldırı içinde karşı devrimci konumdadırlar.
Saldırı sırasında olan olayların sorumlusu, saldırıyı düzenleyenlerdir. Ancak saldırıya
intikamcı bir şekilde
karşı saldırı ile cevap
verilmesi reddedilmelidir.
6-Bütün devrimci gruplar, kendi
dışlarındaki
devrimci
gruplara ve kişilere fiili saldırılarını haklı
çıkarmak için, saldıranlar
hakkında “ajan”, “ajan provokatör”, “MİT’le işbirliği”, “ajan
provokatör örgüt”, “karşı devrimci” vs. gibi değerlendirmeler yapmakltadırlar. Bu
değerlendirmeler genellikle gerekçelendirilmemekte, en iyi halde sözü geçen örgütün veya kişinin, bu
değerlendirmeyi yapanlara yaptığı saldırı gerekçe
olarak gösterilmektedir. Bu tavır reddedilmelidir.
İlke olarak ispatlanmayan iddialar reddedilmeli, ispatlanmayan iddiaları yargı olarak ileri sürüp, bunun üzerine siyaset inşa edenler, iftiracı ve gayri ciddi olarak değerlendiirlmeli, bu tavır içinde olanlara
karşı ortak tavır takınılmalı, bunlar teşhir, tecrit ve
mahkum edilmelidir.
7- Herhangi bir grup veya kişinin “karşı devrimci”, “ajan provokatör” vs. olarak değerlendirilmesi
için, o grup veya kişinin belli karşı devrimci eylemler yapması yeterli değildir. Yer yer devrimciler de
karşı devrimci nitelikte eylemler yapabilirler. Sorun
onların bunları düzeltip düzeltmeyeceği sorunudur.
Herhangi bir örgüt veya kişinin “karşı devrimci”
olduğunu söylemek için, o örgüt ve kişinin, hakim
sınıflarla birleştiğini, düzeni savunduğunu ya da
herhangi bir emperyalist gücün ajanı olarak hareket
ettiğini ispatlamak gerekir.
8-Herhangi bir örgüt, bir diğer örgüt hakkında
yaptığı “karşı devrimci” değerlendirmesi konusunda tüm gruplara karşı sorumludur. Böyle bir
değerlendirme, suçlama karşısında bütün gruplar,
değerlendirme yapan örgütü, iddiasını ispatlama
yönünde zorlamalı, gerekçe, delil talep etmelidir. Bu
yapılmazsa suçlamayı getiren örgüt hakkında ortak
tavır takınılmalı, teşhir ve tecrite yönelinmelidir.
9-Saldırıya uğrayan örgüt ya da kişi açısından
tutulması gereken yol, saldırana aynı
şekilde cevap vermek olmamalıdır.
Tutulması geren yol en geniş
devrimci, demokrat kamuoyu içinde teşhir ve
tecrit yolu olmalıdır.
10-Bu
konuda
eğitime önem verilmeli, devrimciler
arasında kamuoyu
önünde –en ağır
ve fakat gerçekten
temelli polemiği de
içeren- açık ideolojik
mücadelenin ve eylem
birliğinin önündeki engeller
yıkılmaya çalışılmalıdır.
10 maddeden oluşan bu önerimizin
devrimci gruplar tarafından kabul edilerek, ortak
açıklama ile kamuoyuna yayınlanmasını öneriyoruz.
Devrimci gruplar arasında şiddet kullanımı ile ilgili getirdiğimiz önerilerin, devrimci, sol, yurtsever
gruplar arasındaki çelişmelerin çözümünde de aynen
uygulanması gerektiğini öneriyoruz.
Herhangi bir örgüt veya
kişinin “karşı devrimci” olduğunu
söylemek için, o örgüt ve kişinin, hakim
sınıflarla birleştiğini, düzeni savunduğunu
ya da herhangi bir emperyalist gücün
ajanı olarak hareket ettiğini
ispatlamak gerekir.
12
Yeni Dünya İçin ÇAĞRI
09.08.2014 ✓
1
Eylül 1939’da 20. yüzyılın en kanlı ve barbar
savaşını başlatan Nazi orduları, Polonya’ya saldırarak ikinci dünya savaşının başlamasına ve milyonlarca insanın ölümüne neden oldular. 1 Eylül
1939, ikinci dünya savaşının resmen başladığı tarihtir. 1 Eylül 2014, ikinci dünya savaşının başlamasının
75.
yıldönümüdür.
22 Haziran 1941’de
Nazi sürüleri Sovyetler Birliği’ne saldırdı.
Savaş,
emperyalist
siyasetin devamı idi.
Naziler tüm savaş
güçleri ile Sovyetler
Birliği’ne yüklenmişlerdi. 1942’de 240 Alman tümeninin 179’u
SSCB’ye karşı Doğu
Cephesinde savaşıyordu. SSCB, İngiltere ve
ABD ile anti-Hitler
koalisyonu oluşturmak için uğraşıyordu. Görünürde antiHitler koalisyonu oluşturulmuştu, ama müttefikler
Nazilere karşı ikinci bir cephenin açılmasına andaki
durumda yanaşmıyorlardı. SSCB bir ölüm kalım mücadelesi veriyordu.
İngiltere ve ABD, Naziler ile SB arasında ki savaşta,
savaşın kimin lehine gelişeceğini beklediler. Savaşın
dönüm noktası Stalingrad’tı. Stalingrad’da Nazi or-
duları yenilince, savaşın seyri SSCB lehine gelişmeye başladı. İngiltere ve ABD, Nazilerin yenilmesi ve
SSCB’nin Avrupa halklarını özgürleştirmesini istemiyorlardı. Nazi barbarlığına karşı en büyük bedeli ödeyenlerin Kızıl Ordu ve SSCB halkları olduğu
unutulmamalıdır. Batılı müttefikler Fransa’da ikinci
cephe açılması sözlerine sadık kalarak
1942’de
gerçekleştirmiş olsalardı, 20
milyonu aşan Sovyet
kaybı daha az olabilirdi. Stalin önderliğindeki Kızıl Ordu
ve Sovyet halkları
ölümüne tarihsel bir
zafer kazandı. Anavatan savaşında 20
milyonu aşkın Sovyet
vatandaşı yaşamını
yitirdi. Anavatanın
savunulması savaşında, ön saflarda çarpışan 600 bin parti
üyesi öldü. Moskova önlerine kadar dayanan, Nazi
sürülerine karşı verilen savaşta, gösterilen kahramanlıklar, ölümüne yürütülen bir savaş, romanlara,
filmlere konu oldu. Bu kahramanlık, sosyalist bilincin, sosyalist anayurdu koruma, tarihte bir ilk olan
proleter devlete karşı ölümüne bir bağlılık idi. İkinci
dünya savaşında 60 milyon insan yaşamını yitirdi.
güncel
EMPERYALİST
SAVAŞLARA HAYIR!
YA BARBARLIK, YA
SOSYALİZM!
13
güncel
1 Eylül, 1950’de Dünya Barış Konseyi tarafından
barış günü olarak ilan edildi.1950’de Stockholm’de,
ünlü Fransız düşünürü Jan Paul Sartre’in da katıldığı
bir toplantıda bir araya gelen dünya aydınları savaş
karşıtı bir bildirge yayımlayarak, dünya ülkelerine ve
liderlerine “Bir daha savaş olmasın” çağrısı yaptılar.
Bu çağrıyı pekiştirmek için de İkinci Dünya Savaşının resmen başladığı tarih olan 1 Eylül’ü, Dünya Barış Günü ilan ettiler.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1981’deki 57.
birleşiminde, “Genel Kurul’un açılış günü olan her
Eylül’ün üçüncü salı gününü”nü “Uluslararası Barış
Günü” ilan etti. Yıllar sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurul’u, 7 Eylül 2001’de 21 Eylül’ü “Dünya Barış
Günü” olarak kabul etti.
İkinci Dünya Savaşından sonra, savaşlar durmadı,
dünyanın değişik coğrafyalarında sürekli savaşlar
oldu. Ve bu savaşlarda, milyonlarca insan hayatını
kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor. Milyonlarca
insan yaşadığı toprakları terketmek zorunda bırakıldı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından 100 yıl ve
İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden 69 yıl sonra hiç
kimse bir Üçünçü Dünya Savaşı çıkmayacak diyemiyor. İkinci Dünya savaşından bu yana, hemen her yıl
dünyanın bir köşesinde savaş oluyor. Heidelberg Uluslararası Çatışma Araştırmaları Enstitüsü’nün yaptığı
araştırmaya göre, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana dünyadaki savaş sayısı 2013’te en yüksek zirveye ulaşmıştır. Araştırmanın sonucuna göre,
14
2013’de yirmi çatışmayı savaş adı altında sınıflandıran araştırmacılar, Suriye ve Afganistan’ın yanısıra
Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde yaşananları da
savaş olarak tanımlamaktadır. 2012’de savaş sayısı on
sekiz olarak hesaplanmıştı.
Devrimciler ve komünistler açısından 1 Eylül, emperyalist savaşa ve her türlü gericiliğe karşı mücadele
günüdür. Birinci ve ikinci dünya savaşının çıkmasında başrolü oynayanlar, günümüz dünyasında yaşanan bölgesel savaşların başkahramanlarıdır. Savaş,
politikanın şiddet araçları ile devamıdır. Emperyalist
dünyada güç dengeleri bozulmuş, deyim yerinde ise
emperyalist dünyanın çivisi çıkmıştır. Değişen güç
dengelerine uygun yeni bir sistem oluşturulmaya
çalışılmaktadır. Bu sistem içinde başta emperyalist
büyük güçler olmak üzere, bütün ülkelerde hâkim sınıflar elde edebilecekleri en büyük payı kapmaya çalışıyor. Siyaset yeniden düzenleniyor. Sınırlar yeniden
çiziliyor. Sömürü pastasından en büyük payı kapma
kavgası yürütülüyor. Bu siyaseti gerçekleştirmek için
savaşın gerekli olduğu yerde savaşa başvuruluyor. Bir
alt oluş süreci yaşanıyor. Çıplak emperyalist çıkarlar
için yürütülen haksız, gerici, karşı-devrimci savaşlara, emekçi yığınları bu savaşlara katabilmek için birçok halde “demokrasi”, “insan hakları” gibi “yüksek
amaçlar” maskesi geçirilmektedir. Birçok halde de
hâkim sınıfların sömürü çıkarlarının üzeri “ulusun”
ve “dinin” çıkarları ile örtülmektedir.
1 Eylül 2014’te “Barış Günü” üzerine yazılıp çizilecektir. Burjuva temsilcileri de kendilerini “barış”
yanlısı olarak göstereceklerdir. Emperyalist burjuvazi
“barış”tan bahsederken esasında savaşı kışkırtmakta, planlamakta ve sürdürmektedir. Emperyalizm
ve barış kelimelerinin birlikte kullanılması eşyanın
tabiatına aykırıdır. Emperyalizmin olduğu yerde gerçek anlamda barış yoktur. Kalıcı barışın sağlandığı
yerde emperyalizm yoktur. Emperyalizm saldırdığı
ülkelere, saldırı gerekçesini “demokrasi” olarak açıklamaktadır. Nerede bir savaş varsa emperyalizm ya
o savaşın içindedir ya da yönlendiren konumdadır.
Adı savaşlarla, katliamlarla, soygunlarla, infazlarla
akla gelir. İşte bu gerçeği çarpıtmak için “barış”, “demokrasi”, “insan hakları” gibi kavramların içeriğini,
emperyalizm kendi emelleri için kullanmaktadır. Yugoslavya, Somali, Afganistan, Irak ve Libya’ya götürülen “demokrasi”nin ne menem bir demokrasi olduğunu dünya halkları gördü. Elbette emperyalizm her
şeye hâkim değildir. Kontrol altında olmayan gruplar
ve ülkeler var. Emperyalizm, kontrol altında olmayan
ülke ve grupları, kontrol altına almak için her türlü
yola başvuruyor.
Sınıflı toplumlarda egemenler ile ezilenler arasındaki mücadele hiçbir zaman sona ermez. Bugünün
dünyasında emperyalizm, muazzam kârlarından ve
mevcut sömürü ve soygun düzeninden vazgeçmeyeceği için bu mücadele de devam edecektir. Bu mücadelenin savaşa dönüşmesi ise zorunludur. Savaş,
politikanın başka araçlarla devamından başka bir
şey değildir. Ezilen sınıflar için bu politika, egemen
sınıfların baskı, sömürü ve katliam politikasıdır. Ezilen sınıfların baskı ve sömürüye maruz kalmaları
sonucu, egemen sınıflara karşı bir çatışmayı zorunlu
kılmaktadır. Ezilen sınıfların tepkisi, süregelen haksız savaşlara ve bu savaşların yarattığı yıkımlara olan
tepkidir. Bu tepkinin kendisi için yarattığı tehlikenin
farkında olan emperyalizm, mevcut tepkiyi “teröre”
karşı mücadele ve kendini “barış havarisi” gibi göstermeye çalışmaktadır. Emperyalistler ve bağımlı
ülkelerdeki işbirlikçileri, savaş ve barış kavramlarını
güncel
soyut, anlaşılmaz hale getirmeye uğraşmaktadır. Her de uzantılı gruplar, Suriye’de şeriat devleti kurmak
türlü savaşın kaynağının bizzat kendileri olduğu ger- için harekete geçti! Şeriat devleti kurmak için değiçeğini gözlerden gizlenmektedir. Barış ancak, soygun şik ülkelerden binlerce kişi Suriye’ye akın etti. Mart
ve sömürünün olmadığı sınıfsız toplumda mümkün- 2011’den bu yana Suriye’deki iç savaş devam etmekdür.
tedir.
Tarih, savaşların haklı ve haksız savaşlar olmak
Suriye’de bölünme kalıcı hale gelmiştir. Esad’ın arüzere ikiye ayrıldıklarını gösteriyor. İlerici olan bü- kasından Çin ve Rusya çekilmediği sürece, Esad kentün savaşlar haklıdır, ilerlemeye engel olan bütün sa- di iktidar alanında iktidarını koruyacaktır. İktidar
vaşlar ise haksızdır. Biz komünistler, ilerlemeye engel alanları birbiriyle çatışıyor. Defakto Suriye bölünmüş
olan bütün haksız savaşlara karşıyız, ama ilerici, haklı durumdadır. Suriye’de birden fazla iktidar alanlasavaşlara karşı değiliz. Sömürücü sınıflar var olduğu rı var. Her iktidarın içinde de başka iktidarlar var.
sürece, haksız ve gerici savaşlar hep olacaktır. Kalıcı Rusya, Çin çekilmediği sürece, emperyalistler kendi
barış isteyen kapitalist sisteme karşı mücadeleyi yük- aralarında anlaşmadığı sürece defakto olan durum
seltmek zorundadır. Haksız ve yağmacı savaşlar, em- sürecektir. Rusya, Esad’a silah veriyor. Silah tekelleri
peryalist sistemin ürünüdür. Emperyalist sistem
için Suriye muazzam bir pazardır.
var olduğu sürece savaşlar kaçınılmazdır.
Türkiye, Esad’ın gidici olduğunu düşüBaskı, sömürü ve savaşların olmadığı
nerek, ÖSO ve Türkmenleri desteksınıfsız bir toplum için mücadeleyi
ledi. Silah yardımı yaptı. AKP hüİngiltere
ve
ABD,
Naziler
ile
yükseltme zamanıdır.
kümeti, Batı ve ABD’nin gazıyla
Bugün emperyalist ve geriSB arasında ki savaşta, savaşın Esad gidici, bunu önde biz göci güçler arasındaki çelişme,
dediler. Bunun için
kimin lehine gelişeceğini beklediler. türelim
çekişme ve çatışmaların en
yola çıktılar. Daha önce Esad
yoğun olarak yaşandığı alan Savaşın dönüm noktası Stalingrad’tı.
için süre veriyorlardı. Şimdi
Ortadoğu’dur. Ortadoğu’da Stalingrad’da Nazi orduları yenilince, süre vermekten vazgeçtiFilistin, Kürdistan, Irak,
ler, ama Esat’ın gitmesinde
savaşın seyri SSCB lehine gelişmeye ısrarlıyız diyorlar. Üç yılı
İran ve İsrail zaten gündemde idi. 2010’da Magrep’te
başladı. İngiltere ve ABD, Nazilerin aşkın bir süredir Suriye’de
patlayan “Arap Baharı” olayaşanan iç savaşta, Esad’ın
yenilmesi ve SSCB’nin Avrupa
rak da anılan, kendiliğinden
götürülmesinin kolay olmahalklarını özgürleştirmesini
kitle hareketleri Ortadoğu’da
dığı görüldü. Emperyalistler
da etkisini gösterdi. “Arap
önce asarız, keseriz, kırmızıistemiyorlardı.
Baharı”nın dalgalarının alana
çizgimiz var diyorlardı. Şimdi emulaşması ile Ortadoğu dünyanın heperyalistler Esad’la birlikte yaşamayı
men bütün emperyalist büyük güçleri ve
düşünmeye başladılar.
bölgenin gerici güçlerinin kozlarını çok daha
Rojava diğer adıyla Batı Kürdistan bölünen
açık paylaştıkları bir savaş alanı haline geldi. Arap Kürdistan’ın Suriye’nin kuzeyinde kalan bölümü. RoBaharı olarak adlandırılan kitle hareketleri sonucu, java Kürtleri, iktidar boşluğundan yararlanarak kenTunus’ta, Mısır’da ve Libya’da yerleri sağlam görünen di öz yönetimlerini kurdular. Rojavalı Kürtler üç ayrı
diktatörler yıkıldı. Arap Baharının etkileri Suriye’ye kantonda özerklik ilan etti. Bu üç kantonun birbiri
de yansıdı. Suriye’de demokrasi, özgürlük talepleri ile ile bağlantısı yok. Çünkü ara bölgeler diğer grupların
başlayan kitle eylemleri Esad rejimi tarafından yoğun denetimi altında. Özerklik ilanından sonra özellikfaşist baskılarla, silahsız ve örgütsüz halk yığınları- le Kobanê Kantonuna saldırılar artmaya başladı. Al
nın üzerine ateş açılarak kanla bastırılmaya çalışıldı. Nusra ve Irak Şam İslam Devleti (İŞİD) adlı faşist
İsyan giderek silahlı çatışmalara, tam bir iç savaşa dinci grupların Kobanê’ye saldırıları ile çatışmalar
dönüştü. Bu iç savaş, dünyada ve özellikle bölge ül- şiddetlendi. Dinci faşist gruplar, Kürtlerin ilan ettiği
kelerinde büyük değişim ve dönüşümleri, toplumsal üç kantonlu özerk bölgenin kritik halkası Kobanê’yi
altüst oluşları beraberinde getirmeye başladı. Hemen çökertmek için saldırı üstüne saldırı düzenliyor. Çehemen emperyalist ve bölgesel güçler “temsilcile- teci grupların tüm Rojava’yı işgal etme gibi bir amacı
ri” üzerinden Suriye’de karşı karşıya geldi. Al Kai- var. Kobanê ve Rojava halkı, Rojava’yı savunmak için
15
güncel
16
direniyor. Kobanê hükümeti topyekûn seferberlik
ilan etti. Kobanê halkının faşist IŞİD çetelerine karşı
yürüttüğü mücadele haklıdır ve bu mücadeleyi destekliyoruz.
Ukrayna’da Batılı emperyalistlerle Rus emperyalistleri karşı karşıya geldi. Batılı emperyalistlerin hedefi
Ukrayna’yı AB’ye ve NATO’ya almaktı. Ukrayna’nın
AB ve NATO’ya alınması demek, NATO’nun
Rusya’nın sınırına dayanması demektir. Rusya buna
izin vermeyeceğini pratikte ki girişimleri ile gösterdi. Uluslararası güç dengeleri bağlamında, Rusya’nın
artık oyunculardan biri olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır. Rusya, Ukrayna’daki iç çelişmeleri kullanarak
Kırım’ı aldı. Batılı emperyalistler anda ki durumda
Ukrayna’da, Rusya ile bir savaşa hazır değillerdi. Batılı emperyalistler,
Ukrayna’da halkın
haklı bir temelde
gelişen mücadelesini darbe için kullandılar. Seçilmiş
hükümet, seçilmiş
başkan sokak hareketleri ile devrildi. Batı yanlısı
başbakan atandı.
Ukrayna’nın doğusunda, Rus yanlısı
gruplar ile Ukrayna ordusunun çatışmaları sürüyor.
17
Temmuz’da
Hollanda’nın Amsterdam kentinden
Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’a gitmek üzere
havalanan uçak Ukrayna’nın doğusunda düşürüldü.
Uçaktaki 298 kişi hayatını kaybetti. Uçağın füze ile
düşürüldüğü söyleniyor.
Irak’ta, Amerika’nın saldırısından bu yana sınırlar
yeniden çiziliyor. Bugün de olan bunun devamıdır.
Sadece Ortadoğu’da değil, genel olarak yirmi yüzyılın başlarında ve birinci dünya savaşı ertesinde bir sistem kuruldu. Bu sistem emperyalizm ve sömürgeler
sistemi idi. Emperyalizm ve sömürgeler dışında bağımlı ülkeler vardı. Yani siyasi olarak bağımsız ama
ekonomik, mali her bakımdan bağımlı ülkeler vardı.
Emperyalizm tarafından ulusal devletler kuruldu.
Sınırlar emperyalizm tarafından belirlendi. Mesela
birinci dünya savaşı içinde ve sonrasında, eski Os-
manlının bakiyesi üzerinde, Ortadoğu’da daha önce
olmayan Osmanlı devletine ait olan topraklar üzerinde, Irak, Suriye üzerinde İngiliz, Fransız manda
bölgesi çıktı. Bunlar daha sonra, Irak, Suriye, Lübnan
şeklinde devlet oldular. İkinci dünya savaşı sonrasında İsrail devleti kuruldu. Bunlar esasında çok uluslu
devletler ve fakat tek ulus devlet olarak kuruldular.
Bir ulusun egemen olduğu çok uluslu, diğer ulusların
ancak egemen ulusun egemenliğini kabul ettiği şartlarda kurulmuş olan, sınırları genelde masa başında
cetvelle çizilen devletler. Tabii ki halkların dahli var.
Mesela Türkiye’de olduğu gibi. Emperyalistlerin istediği bugünkü Türkiye değildi. Türkiye’yi Ankara
ve Orta Anadolu da bir devlet olarak düşünüyorlardı.
Kurtuluş savaşı sonrasında bugünkü Türkiye ortaya
çıktı. Diğer yerlerde de, Arapların
Osmanlılara karşı ayaklanmaları
kullanıldı. Tabii ki
halkların bu anlamda dahli var.
Ama sonuç olarak
belirleyen emperyalistlerin kendi
aralarında ki anlaşmalar oldu. Şimdi daha önce yapılan bu anlaşmalar
değişiyor. Ve işler
normaline
doğru gelişiyor. Fakat
bu normaline dönüşmesi, korkunç
kanlı çatışmaları beraberinde getiriyor. Nedir Irak’ın
normali? Irak’ın normali, Kürtlerin, Şii Arapların ve
Sünni Arapların bölgesi var. Normali budur. Suriye’de
nedir normal olan? Suriye’de normal olan, Kürtlerin,
Nusayrilerin ve Sünni Arapların bölgesi var. İşler buraya doğru gidiyor. Bu ama bugünkü çatışmaları beraberinde götürüyor. Müslüman teröristler ayaklandı
deniliyor! Ne anlamda terörist? Kendisi için kurtuluş
savaşı yürütüyor. IŞİD cihat yürüttüğünü söylüyor!
Irak’ta bugün olan, Sünni Müslümanların kendi devletini kurmak için ayaklanmasıdır. Kürtler bu arada,
bu çatışmada kendi bölgelerini kurtarmak için yararlanıyor. Türkmenler başaşağı gidiyor. Çünkü en zayıf
grup onlar. Sonuç olarak ne çıkar? Ya üç ayrı devlet
çıkar. Ya esasında devlet olan, (bugünkü durum zaten
Anbar’ı kontrol altında tutan ve diğer Sünni böl­
gelere doğru genişlemeye çalışan IŞİD, 5 Haziran’da
Bağdat’a 130 km uzaklıktaki Selahaddin vilayetinin
Samarra kentine büyük bir saldırı başlattı. IŞİD kentin bazı kesimlerinde hakimiyeti sağlasa da bir süre
son­ra Irak ordusu tarafından püskürtüldü. Samara
kentine saldırı aslında Musul saldırılarının habercisi niteliğindeydi. Zira Musul’daki Sünni Arapların
Maliki’nin politi­kalarından rahatsız olduğu biliniyordu. 6 Haziran’da başlayan IŞİD ve Irak ordusu
arasında­k i çatışmaların ilk günlerinde Irak ordusu
büyük ka­y ıplar verdi. Maliki yönetimine karşı olan
Nakşibendi Ordusu, Ceyş el-Mücahidin, Ensar elİslam gibi diğer silahlı Sünni gruplar da Irak ordusuna karşı savaşmaya başladı ve Irak ordusu şehri
terk ederek 10 Haziran’da Musul’u silahlı grupların
hâkimiyetine bıraktı. Alan hâkimiyetini Musul ile
sınırlı tutmayan IŞİD, kentin güneydoğusundaki Selahaddin vilayetine doğru iler­ledi ve Irak ordusu tarafından fazla direnişle karşılaş­madan Tikrit şehrini
de 11 Haziran’da kontrolü altına alarak Bağdat’a yaklaşmaya başladı.
IŞİD, kontrol altında tuttuğu alanlarda katliam yapıyor ve hâkimiyet alanlarını genişletmeye çalışıyor!
IŞİD, Kobani’nin ardından Ezidilerin yaşadığı Şengal’e
ve Mahmur kampına saldırı düzenledi. Ezidiler katledildi. Katliamdan kaçan binlerce Ezidi göç yollarına
düştü. Binlerce insan Şengal dağına sığındı. Kimileri
susuzluktan öldü. IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) örgütü ırak’ta ve Suriye’de hâkim olduğu yerlerde katliam üzerine katliam yapıyor. IŞİD’in kontrol alanlarını genişletmesi ve ilerleyişini sürdürmesi üzerine
ABD uçakları IŞİD’in mevzilerini hedef aldı.
Ortadoğu’nun yeni şekillenmesinde, İran, İsrail, Amerika, Türkiye, Güney Kürdistan ve Rojava
Kürdistan’ı aynı saftadır. Defakto baş düşman şu anda
IŞİD. Neden? Çünkü IŞİD, IŞİD gibi örgütler bütünüyle kontrol dışında olan örgütlerdir. Ve bunlar gerçekten de oldukları alanlarda şeriat istiyorlar. Hakları
yok mu? Var. Bu ama emperyalizm için istenmeyen
bir şeydir. Bütünüyle kontrol dışındalar. Türkiye açısından da bu böyledir. İran başka nedenle, İsrail başka nedenle, Türkiye kendi içinde bir tehlike haline
gelmemesi için karşı çıkıyor. Yeni bir ittifak durumu
ortaya çıktı. AKP, Kürtlerle birlikte Ortadoğu’nun
yeni yapılanmasında, biraz da Türkmenleri yanlarına alarak birlikte hareket etmek istiyor. Bu aynı zamanda Kürdistan’ın tanınması demektir. Ama elleri
mahkûm. Gidiş bu yöndedir. Biz bu bağlamda, tabii
güncel
budur) devlet olan ama bir üst çatı altında güya hâlâ
birleşik devlet olarak varlığını sürdüren bir yapı olur.
Merkezin ama söyleyeceği bir şey yoktur esasında.
Gelişme budur, olan budur.
Irak’ta Musul’u ele geçirmesiyle bir anda gündeme
oturan Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) veya yeni adıyla
“İslam Devleti” (İD) şeriatçı, dinci faşist bir örgüttür.
Maliki’nin Sünniler üzerinde artan baskısından dolayı kendilerini dışlanmış hisseden Sünnilerin protestolarında 2012 yılının sonlarından iti­baren artış
görüldü. Maliki’nin giderek mezhepçi politikalar
izlemesinden kaygı duyan bazı Sünni aşiret liderleri
IŞİD’e destek vermeye başladı. Sünniler arasında Irak
devletine karşı oluşan tedirginlik, IŞİD’in Sünni kesim
içinde taraftar kazanmasına sebep oldu. Suriye’de iç
savaşın başlaması sonucu, Suriye IŞİD militanları için
çok iyi bir eğitim sahası haline geldi. Suriye-Irak sınırının güvenlik boşluğu nedeniyle geçişken hale gelmesi
IŞİD militanlarının Irak’a geçmesini kolaylaştırdı. Bunun sonucunda da örgüt Irak’ta da faaliyetlerini arttırdı ve 2013 yılında yaşanan çatışmalarda Irak, son
beş yılın en kanlı yılını yaşadı.
Maliki yönetiminin Sünni kesimi rahatsız eden po­
litikaları Irak’ta artan gerginliğin patlama noktasına
gelmesine yol açtı. 28 Aralık 2013’te Anbar’a bağlı Ramadi şehrinde Sünni milletvekili Ahmet el-Al­vani teröre destek verdiği suçlamasıyla hükümete bağlı güçler
tarafından tutuklandı. Gözaltı sırasında çıkan çatışmada Alvani’nin kardeşi ve beş koruma­sının ölmesi
üzerine Anbar’da bir yıldır devam eden protestolar
şiddetlendi. Bölgedeki aşiretler ile Irak ordusu arasında çatışmalar başladı ve ciddi bir güven­lik boşluğu oluştu. IŞİD ise bu boşluktan çok iyi ya­rarlanarak
bölgedeki gücünü arttırarak ve bazı aşiretlerle de işbirliği yaparak Felluce ve Ramadi şe­hirlerini kontrol
altına aldı. Felluce’de hâkimiyet çoğunlukla IŞİD’de,
Ramadi’de ise aşiretlerdeydi. Irak ordusu 2014 Ocak
ayından itibaren bu bölgelere ope­rasyonlar düzenledi
ama kontrolü sağlayamadı.. Anbar’ın Suriye sınırına
yakın kırsal kesiminde uzun süredir aktif olan IŞİD’in
Bağdat’a çok yakın olan Fel­luce’de de hâkimiyet sağlaması diğer Sünni vilayetler Selahaddin, Ninova ve
Diyala’ya doğru saldırılarını şiddetlendirmesini de
beraberinde getirdi. Irak ordusu Anbar’da kendisine
karşı savaşan aşiretleri, Nakşiben­di Ordusu’nu, Ensar
el-İslam Örgütünü ve IŞİD’i kontrol altına almakta
etkisiz kaldı. 30 Nisan’da yapılan genel seçimlerde
bölgede pek çok noktada oy verme işlemi gerçekleştirilemedi.
17
güncel
18
ki savaşın genişlemesine, genişletilmesine karşı çıkıyoruz. Her türlü dış müdahaleye karşıyız. Dış müdahaleye karşı çıkmamıza rağmen, gruplar arasında ki
savaşların süreceğinin bilincindeyiz. Bunun alternatifi ne? Emperyalistler dıştan müdahale etmek istiyor! Ama biz, dıştan her müdahalenin (esasta Irak’ta
gördük, Kosova’da gördük) işleri daha da kötüleştirdiğini, emperyalistlerin demokrasi için müdahale
etmediğini biliyoruz. Dış müdahale, demokrasi götürme, özgürlük götürme adına yapılsa da esasında
dış müdahale emperyalistlerin çıkarları içindir. Biz
buna karşı çıkıyoruz. Her türlü dış müdahaleye karşı
çıkılması gerekir. Halklar açısından dememiz gerekir ki, Irak ve Suriye’de Kürtlerin mücadelesi haklı
mücadeledir. Türkmenlerin özerk bölge için mücadeleleri haklı mücadeledir. Bunlara destek veriyor ve
destekliyoruz. Yapabileceğimiz şey bu. Ama dıştan
müdahale her halükârda en başta reddetmemiz gerekir. Çünkü bu yönde görüşler savunuluyor. Birbirlerini yemesinler deniliyor! Bütün batı dıştan müdahalenin ideolojik hazırlığını yapıyor.
İsrail neden Gazze’de katliam yapıyor? Batı Şeria’da
12 Haziran 2014’te üç Yahudi yerleşimci genç kaçırıldı. İkisi 16, biri 19 yaşında olan gençlerin kimler
tarafından kaçırıldığı bilinmiyor. Yaklaşık bir hafta
sonra üç gencin cesedi bulundu. Gençlerin kaçırılma
haberi duyulur duyulmaz, Netanyahu ve İsrail hükümeti doğrudan Hamas’ı suçlamaya başladı. Cesetler
bulunduğu andan itibaren ise Hamas’a suçlama yeni
bir boyut kazandı ve “Hamas’ın bunu çok ağır bir
şekilde ödeyeceği” ilan edildi. Netanyahu bu süreçte
son derece ağır bir nefret söylemi kullanarak İsrail’in
geneline yayılan Filistinlilere yönelik intikam saldırılarını körükledi. Cesetlerin bulunmasının hemen
sonrasında bütün bu nefret söylemlerinin artmasıyla birlikte özellikle İsrail’de aşırı sağcı kesimler intikam saldırılarına girişti. Kudüs’te Muhammed El
Hudayr isimli bir genç kaçırıldı ve çok kısa bir süre
sonra ceset yakılmış bir şekilde bulundu. Yapılan polis soruşturmasında, altı İsrailli aşırı sağcı genç suçlu
olduklarını, Muhammed El Hudayr’ı canlı canlı yaktıklarını itiraf ettiler. Bu süreçte Filistinlilere yönelik
birçok linç girişimi yaşandı. İsrailli gençlerin kaçırılıp öldürülmesi, ardından Filistinli gencin yakılarak
öldürülmesi sonucu, İsrail daha önce kaçırılan İsrailli er Gilad Şalit’in serbest bırakılması için Hamas’la
yapılan takas antlaşmasını bozdu. Serbest bırakılan
Hamaslılar tekrar tutuklanmaya başlandı. Bunun
üzerine Gazze’den İsrail’in güneyindeki kentlere ro-
ket saldırıları başladı. Gazze’de Hamas’ın askeri gücünün tamamıyla yok edilmesi gerektiği İsrail tarafından açıklandı.
İsrail’i çok rahatsız eden bir gelişme de Haziran
2014’te yaşandı. Hamas ile El Fetih arasında uzlaşı
hükümeti kuruldu. Uzlaşı hükümetinin kurulması
İsrail’i fazlasıyla öfkelendirdi. Netanyahu, İsrail’in
terörist olarak kabul ettiği Hamas’la kurulan bu ittifakı sert bir şekilde eleştirip, uluslararası alanda bu
milli uzlaşı hükümetinin gayrimeşru olduğu ve terör
bağlantılı olduğu” tezini işlemeye başladı. Uzlaşı hükümetinin kurulmasının ardından Mahmud Abbas
yönetimini suçlayan İsrail, Abbas’ı “teröristler”in
yanında yer almakla suçlamıştı. Hükümetin kurulmasının ardından İsrail Batı Şeria’da 1000’den fazla
kişiyi tutukladı. Tutuklananların çoğu Hamas’ın üst
düzey yöneticileriydi. İçlerinde eski milletvekilleri ve
belediye başkanları da vardı.
Gazze’ye 7 Temmuz’da hava bombardımanı başlatıldı. On gün süren bombardımanın ardından kara
harekâtı başlatıldı. Bilanço yüzlerce ölü ve binlerce
yaralı.. İsrail 2008 ve 2012 yıllarında yaptığı gibi yıllardır ambargo altındaki Gazze’yi tekrar bombalamaktadır. 2012 Ateşkesine göre, ablukanın hafifletilmesi ve Akdeniz’de Gazzeli balıkçılar için av alanının
3 mil’in ötesine genişletilmesi gerekiyordu. İsrail bu
taahhüdünü yerine getirmedi. Söz konusu antlaşmaya göre, Gazze’nin Mısır ile ikinci sınır kapısı olan
Kerem Ebu Salim’den ticaret mallarının girmesi de
gerekiyordu. Bu da gerçekleştirilmedi. İsrail’in 2012
Ateşkes Antlaşması’nın maddelerini hayata geçirmeme konusundaki dayanağı, Mursi’nin devrilmesi
oldu. Netanyahu yönetimi Mursi’nin devrilmesini bir
fırsat olarak değerlendirdi.
Gazze, siyonist İsrail devletinin Gazze’ye başlattığı
savaş sonucu bir kan deryası görünümüne büründü.
Siyonist İsrail devlet sözcüleri üç yerleşimcinin kaçırılmasını fırsat olarak değerlendirdiler. Dünya kamuoyunda kendilerini saldırıya uğramış ve “öz savunma
hakkı”nı kullananlar olarak göstererek, Gazze’ye bütün güçleriyle yüklendiler. Amaçları en baştan itibaren HAMAS’ı bir kez daha cezalandırmak, Siyonist
İsrail devletine karşı silahlı direnişin de haklı olduğu
düşüncesinden vaz geçtiğini açıklamayan HAMAS’ın
lider kadrosunu tasfiye etmek, HAMAS’ı örgüt olarak
iyice zayıflatmak ve HAMAS’ ın Filistin’de El Fetih’le
birlikte kurduğu hükümetin olamayacağını göstermektir. Hem Mısır’a hem de İsrail’e insani ve askeri
giriş-çıkışları sağlayan yer altı tünelleri ile güya yer-
tarken, diğer yandan İsrail ile olan ekonomik ilişkiler
devam ediyor. TC Dişişleri Bakanlığı internet sitesinde, Türkiye- İsrail ekonomik ilişkileri hakkında şöyle
tin Hükümeti Sağlık Bakanlığı verilerine göre; İsrail’in deniliyor: „2011 yılında 4,4 milyar ABD doları, 2012
hava, kara ve denizden düzenlendiği saldırılarda 7 yılında ise 4 milyar ABD doları seviyesinde gerçekleTemmuz’dan 8 Ağustos’a kadar 434’ü çocuk, 246’sı ka- şen Türkiye-İsrail ticaret hacmi, 2013 yılında 5 milyar
dın, 79’u yaşlı bin 898 kişi hayatını kaybetmiştir. 2 bin ABD doları olarak kaydedilmiştir. Türkiye’yi ziyaret
877’si çocuk, bin 927’si kadın, 374’ü yaşlı 9 bin 852 kişi eden İsrailli turist sayısı 2012 yılında bulunduğu 83
yaralanmıştır. Bütün dünyanın gözü önünde Gaz- bin seviyesinden, 2013 yılında 165 bin düzeyine yükselze şeridindeki elektrik santralleri, köprüler, önemli miştir.“ (bkz. http://www.mfa.gov.tr/israil-ekonomisi.
yollar bombalanarak tahrip edildi. Hamas’ı vurma tr.mfa) Görüldüğü gibi Mayıs 2010’da Mavi Marmara
adına yerleşim birimleri, hareket halindeki araçlar, olayından sonra, Türkiye ile İsrail arasında ki ticaret
Pazar yerleri vb. bombalandı. Gazze’de yaşayan yüz- hacmi artarak devam etmiştir. Türk burjuvazisi için
binlerce Filistinli açlıkla, susuzlukla, elektriksizlikle belirleyici olan dostluk değil, çıkardır. RTE’de Türk
karşı karşıya bırakıldı.
burjuvasinin çıkarlarına uygun bir siyaset izEmperyalist dünya, siyonist İsrail
lemektedir. RTE ve AKP hükümetinin
devletinin Gazze’ye saldırısına
Gazze bağlamında izlediği siyaset
verdiği tepki, Gazze’ye saldıEmperyalist dünya, siyonist çifte standartçı bir politikadır.
rıyı “İsrail’in kendini saErbil’deki Barzani bölge
İsrail devletinin Gazze’ye
vunma eylemi” olarak dehükümeti ile yapılan ansaldırısına verdiği tepki, Gazze’ye
ğerlendirip haklı görmek
laşma sonucu boru hattıybiçiminde oldu. İsrail’e
la Türkiye’ye (Ceyhan’a )
saldırıyı
“İsrail’in
kendini
savunma
yöneltilen tek eleştiri
gelen petrollerin oradan
“orantısız güç kullanma” eylemi” olarak değerlendirip haklı görmek RTE’nin oğlunun gemilenoktasında oldu. Olan
biçiminde oldu. İsrail’e yöneltilen tek ri ile İsrail’e sevk edildiği,
nihayet üç yerleşimcinin
oğlunun böylece cukkaeleştiri
“orantısız
güç
kullanma”
kaçırılması idi. Bunu yayı doldurduğu; bu petrolü
panlar da belli idi. Şimdi sivil
kullanan
İsrail uçaklarının
noktasında oldu.
halkın da böylesine cezalandıGazze’yi bombaladığı iddiaları
rılması biraz orantısız oluyordu..vs..
ne derecede doğrudur?
İşte “uygar” emperyalist dünyanın yaklaşıOrtadoğu tam bir kan deryasıdır. Yine
mı budur.
her gün onlarca insan hayatını kaybediyor, yüzlercesi
Türkiye de İsrail’i kınayan açıklamalar yapı- yaralanıyor. Olanlar medya aracılığıyla, yer yer “canlı
yor. RTE, sürekli bağırıp çağırıyor. Uluslararası yayın” larla herkesin evinin içine taşınıyor. Irak, Suritoplumu sessiz kalmakla suçluyor! İslam dünyasını ye Rojava ve Gazze’de insanlar öldürülüyor. Yani hersessiz kalmakla eleştiriyor. BM’ye atıp tutuyor. Sal- kesin bilgisi dâhilinde, bütün dünyanın gözü önünde
dırıya uğrayan Gazze halkının yanında olduğunu ve Siyonist İsrail Gazze’de katliamlar gerçekleştiriyor.
mazlumların sesi olduğu mesajlarını veriyor. Madem Bu hunhar savaşın işçi emekçi insanlara, halka ne feGazze halkının yanındasın, madem mazlumların sa- laketler getirdiğini görüyoruz. Yüreğinde birazcık invunuculuğuna soyunmuşsun, neden Malatya Küre- san sevgisi olan herkes bu savaşın, savaşların hemen
cik radar istasyonunun faaliyetlerini durdurmuyor- durmasını istiyor, istiyoruz. İsrail Gazze’ye karşı salsun? T.C. NATO üyesi bir ülkedir. NATO, askeri bir dırılarını durdurmalı, askerlerini derhal geri çekmeli
savaş makinasıdır. İsrail de NATO’nun müttefikidir. taleplerini yükseltmek günün acil görevidir.
İsrail, ABD’nin Ortadoğu’da dayandığı bir müttefik“Barış, Hemen Şimdi” de kuşkusuz iyi niyetli bir
tir. Kürecik radar istasyonundan elde edilen istihbari taleptir. Ancak gerçekten barış isteyen herkes kenbilgilerin İsrail ile paylaşıldığı iddia ediliyor. Bu iddia dine savaşların nedenini sormalıdır. Neden halklara
doğruysa, RTE’nin bağırıp çağırmasının bir anlamı felaket getirdiği açık olduğu halde savaşlar yürüdü,
yoktur. RTE ve AKP hükümeti ikiyüzlü bir politika yürüyor? Modern çağda, sermayenin egemenliği alizliyor. Bir yandan kamuoyu önünde İsrail’e atıp tu- tında savaşlar evet, halklar için felaket, fakat serma-
güncel
leşim bölgelerinde bulunan mühimmat depoları ve
füze-atar ramparaları tahrip etmektir. Bunun için
Gazze yeniden ve yeniden alçakça bombalandı. Filis-
19
güncel
20
ye sahipleri için, egemenler için hiç de felaket değil.
Tersine onların egemenliğini perçinleyen bir araç,
kârlarına kâr katmalarını sağlayan en kârlı rant kapılarından biri.
Şimdi Gazze’de İsrail saldırısı biçiminde gelişen somut savaşta, örneğin İsrail burjuvazisi kendi halkını
şoven milliyetçilik temelinde kendi bayrağı altında
savaşa sürüyor. Daha düne kadar Filistinlilerle barış
yanlısı görünen birçok insan bile, “bizi yok etmek istiyorlar, kendimizi savunmak zorundayız” demagojisi
temelinde kendi burjuvazisinin kuyruğunda hareket
ediyor. Diğer taraftan İsrail’in bu Siyonist savaşına
ülke içinde karşı çıkan, Filistin devleti ve Filistinlilerle barış içinde buarada yaşamak isteyen önemli bir
muhalefetin varlığı da gözardı edilmemelidir.
Burjuvazi kendi işçi ve emekçisini kendi safında
birleştirebiliyor. Saldırıya uğrayan Gazze’de ise Arap
burjuvazisi dış düşmanı gösterip, Arap işçi ve emekçileri kendi bayrağı altında topluyor. Bu bayrakta
Müslüman din motifleri ve Yahudi düşmanlığı (anti-semitizm) da küçümsenmeyecek bir yer tutuyor.
Burjuvaziye karşı sınıf mücadelesi yerine “Yahudi
işgalcilere” karşı “cihad” ön plana geçiyor. Yani her
iki yanın burjuvazisi açısından da savaş burjuvazinin
konumunu güçlendirici bir araç, milliyetçilik, ırkçılık, şovenizm temelinde emekçileri birbirine kırdırtmak için bir araç. Bu kadar değil. Savaşta atılan her
mermi, her füze, kullanılan tanklar, toplar tüfekler,
insanlara felaket getirse de, savaş araçlarını üretenler
ve satanların kârına kâr katan birer araç. Savaş bunlar için onlara hayat veren bir unsur. Savaşta yıkılan
her ev, her köprü, bombalanan her yol, hava alanı
vb. oralarda vurulup ölen insanlar için felaket, fakat
bunların yeniden yapılması gerek. Her harabe inşaat
sektörü için yeni iş alanı demektir. Savaş, karaborsacılar için felaket değil, en kârlı iş dönemidir.
Bunun dışında tabii, savaşın açıklanan amaçları
ile gerçek hedefleri hiçbir zaman birbirine uymaz.
Emperyalizm çağında gerici-emperyalist savaşlar
her zaman emperyalistler arası dünya hegemonya
mücadelesinin bir parçası olarak yürür. Hegemonya
dalaşı, emperyalist dünyanın değişmez yasası, emperyalist-gerici savaşlar, kapitalizm/emperyalizmin
vaz geçilmez yol arkadaşıdır. Ortadoğu’ya egemenlik,
emperyalist dünyanın kanı olan petrole egemenlikle eşdeğerdedir. Petrol ise emperyalistler açısından
emekçilerin kanından çok daha değerlidir.
Gerçekten barış isteyen herkes bu yüzden, her somut savaşta, savaşın derhal durması için mücadele
ederken, aynı zamanda kapitalizm /emperyalizm
egemen oldukça, savaşların da kaçınılmaz olduğunu,
emperyalizm işçi ve emekçiler tarafından devrimlerle mezara gömülmedikçe (ki bunun da yolu savaştan,
devrimci savaştan geçer) savaşların olacağının bilincinde, mücadelesini emperyalizme karşı proleter
dünya devrimi mücadelesinin bir parçası olarak yürütmeli, kalıcı ve gerçek bir barışın gerçek düşmanının bir bütün olarak emperyalist sistem olduğu gerçeğini yaygınlaştırmalıdır.
Şimdi saldırı altında bulunan Gazze’de, HAMAS’ın
işgalci Siyonist İsrail devletine karşı mücadelesi haklıdır. Biz işgale karşı bu mücadelenin haklı olduğunu
söylerken, aynı zamanda bu örgütün gerçekte antiemperyalist ve devrimci bir örgüt değil, İslamcı faşist
örgüt olduğunu da açıkça söylüyoruz.
Siyonist İsrail devleti Ortadoğu’da emperyalizmin
–en başta da ABD emperyalizminin - güdümünde
bir saldırı üssü konumundadır. Bu devletin halklara karşı saldırılarını teşhir ediyor, karşı çıkıyor ve bu
devletin de devrimle yıkılması için mücadele eden
güçleri desteklerken, aynı zamanda Siyonizme karşı
mücadele adı altında Yahudi düşmanlığı yapanlardan kendimizi kesin hatlarla ayırıyoruz.
Bu barbarlıkta kuşkusuz uzun vadede Siyonist İsrail ve onun baş destekçisi ABD emperyalizmi hedeflerine varamayacaklardır. Onlar kısa süreli başarılar elde edip, HAMAS gibi örgütleri geçici ve askeri
olarak zayıflatsalar da, gerçek amaçları olan dikensiz
gül bahçesi yaratma hedefine kavuşamayacaklardır. Ekilen fırtınalar kasırga olarak geri dönecektir.
Ortadoğu’da, kanlı, barbar savaşlar yaşanıyor. Sermaye egemen olduğu sürece, sermaye güçleri işçileri
emekçileri milliyetçilik, ırkçılık, şovenizm temelinde
birbirine düşman etmeyi ve kırdırtmayı becerebildiği sürece bu kanlı savaşlar kaçınılmazdır.
Bu barbarlığın ve kanlı savaşların alternatifi Bolşevik devrimlerdir. Barbarlığın alternatifi, uluslara
ayrılma hakkı, tüm milliyetlere tam hak eşitliği temelinde her türlü milliyetçiliğin çanına ot tıkayan
proleter enternasyonalizmidir! Barbarlığın alternatifi, sermayenin egemenliğine son verilmesi, emeğin,
işçilerin-emekçilerin egemenliği için Sosyalizmin
kurulmasıdır. Ortadoğu’daki son savaşın da gösterdiği gerçek budur: Ya Barbarlık içinde Çöküş-Ya Sosyalizm!
15. 08. 2014 ✓
güncel
12 EYLÜL FAŞİST
ASKERİ DARBE
DAVASI ÜZERİNE
12 Eylül 2010’da gerçekleştirilen referandumla Anayasanın geçici 15. maddesi
kaldırıldı. Geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla birlikte, 12 Eylül faşişt darbesi
mağdurları değişik illerde Cumhuriyet Savcılıklarına suç duyurularında bulundular.
Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 03.01.2012’de, Ali Tahsin Şahinkaya ve
Ahmet Kenan Evren hakkında iddianame hazırladı. İddianame kabul edildi.
B
u yıl 12 Eylül faşist askeri darbesinin 34. yıldönümüdür.12 Eylül darbesinden 402 ay sonra,
faşist darbe yöneticilerinden Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’ya, Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi
tarafından müebbet hapis cezası verildi. Darbeciler
hakkında davanın açılması ve dava sonucunu anlatmadan önce, 12 Eylül’ün sonuçlarını kısaca hatırlatmakta fayda var.
12 Eylül 1980 askeri faşist darbesinden itibaren uzun
yıllar boyunca bütün ülke bir işkencehaneye çevrildi.
Okullar, askeri birlikler, fabrika binaları, depolar ve
polis merkezleri işkencehane olarak kullanıldı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230
bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi.
517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı. İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi. 71 bin kişi TCK’nin
141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404
kişi örgüt üyesi olma iddiasıyla yargılandı. 388 bin
kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. 300
kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin işkenceden
öldüğü belgelendi. 937 film sakıncalı bulunduğu için
yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim
üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci
için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazeteci-
lere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci
hapishanelere konuldu. 300 gazeteci saldırıya uğradı.
3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın
yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton
gazete ve dergi imha edildi. Hapishaneler de 299 kişi
yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14
kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi kaçarken vuruldu. 95
kişi çatışmada öldü. 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği açıklandı!
7 Kasım 1982’de faşist T.C. Anayasası için halk oylaması yapıldı. % 92’lik „evet“ oyu ile faşist Anayasa
kabul edildi. Anayasa oylamasında, mavi renk hayır,
beyaz renk evet demekti! Zarflar ince olduğu için
mavi oy kullananlar belli oluyordu. Halkı baskı altında tutmak için rengi dışardan görünen oy pusulaları
kullanılmıştı. Halk oylaması ile birlikte Kenan Evren
otomotik olarak Cumhurbaşkanı seçildi. Anayasaya
geçici 15. madde eklendi. Böylece darbecilere dokunulmazlık zırhı sağlandı.
12 Eylül 2010’da gerçekleştirilen referandumla Anayasanın geçici 15. maddesi kaldırıldı. Geçici 15. maddenin kaldırılmasıyla birlikte, 12 Eylül faşişt darbesi
mağdurları değişik illerde Cumhuriyet Savcılıklarına
suç duyurularında bulundular. Özel yetkili Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı 03.01.2012’de, Ali Tahsin
Şahinkaya ve Ahmet Kenan Evren hakkında iddianame hazırladı. İddianame kabul edildi. 12.09.1980
– 06.12.1983 tarihleri arasında T.C. Anayasasının ta-
21
güncel
22
mamını veya bir kısmını değiştirmeye veya ortadan
kaldırmaya ve anayasa ile teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ortadan kaldırmaya veya
görevini yapmasına engel olmaya cebren teşebbüs
etmek suçu ile dava açıldı. Hazırlanan iddianamede,
mağdurların işkence ve kötü muamele şikâyetlerine
ayrıntılı olarak yer verilmişti. Darbecilerin insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisi içerisinde ele alınıp
yargılanmaları gerekiyordu.
6 Nisan 2012’de ilk duruşma yapıldı. Bu duruşmada, suçtan zarar görme durumlarına göre müdahillik
talepleri değerlendirildi. Mahkemenin ara kararında, insanlığa karşı işlenen suçlar kategorisine giren
işkence ve kötü muamele iddiaları ile ilgili belge ve
bilgilerin gereğinin yapılması için CMK 250. madde
ile görevli ve yetkili Cumhuriyet Savcılıklarına gönderilmesine karar verild. Sanıklar Ahmet Kenan Evren ile Ali Tahsin Şahinkaya haklarında sistematik
işkenceye ve kötü muameleye neden olma yönünde
suçlamalarda bulunulduğundan gerekli soruşturmanın yürütülebilmesi için Cumhuriyet Savcılığına suç
duyurusunda bulunulmasına karar verildi. Ancak bu
soruşturulmaların akıbeti henüz bilinmiyor.
Müdahillik talepleri kabul edilen tüzel kişiler arasında TBMM, CHP, MHP, DİSK gibi kurum, siyasi
parti ve sendikalar yer alıyordu. Müdahillik talepleri
kabul edilen gerçek kişiler ise işkence ve kötü müdahaleye bizzat maruz kaldıklarına dair belge sunulan
kişiler, onların yakınları ve TBMM’nin kararı olmaksızın idam cezası uygulanmış olan kişilerin yakınlarından oluşuyordu. Müdahil ve sanık vekillerinin
soruşturmanın genişletilmesi yönündeki talepleri sanıkların ifadelerinin alınmasının tamamlanmasının
ardından değerlendirilmek üzere ertelendi.
Davanın ilk üç duruşmasına darbeci generaller
katılmadı. Darbecilerin ilk ifadeleri, 20 Kasım 2012
tarihli duruşmada telekonferans yoluyla hastanedeki
yataklarında yarı oturur vaziyette alındı.
Darbeciler, mahkeme heyetinin ve müdahil avukatların sorularını dinlemekle yetindiler. Darbeciler,
suçlu olduklarını düşünmediklerini ve pişmanlık
hissetmediklerini söylediler. Aylık gelirleri, adresleri
vb. sorular dışında kendilerine sorulan soruların hiç
birine cevap vermediler.
Avukatlar ve 12 Eylül mağdurları, dönemin sıkıyönetim komutanları, valiler, emniyet müdürleri ve
bir kısım üst düzey bürokratların da yargılanması
gerektiği yönünde dilekçeler vermişti. Cumhuriyet
Savcılığı, mahkemeye gönderdiği yazıda, dönemin
sıkıyönetim komutanları, valiler, emniyet müdürleri
ile bir kısım üst düzey bürokratlarla ilgili „Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasını tamamını veya bir kısmını
değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya veya anayasa
ile teşekkül etmiş Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasına engel olmaya teşebbüs etmek ve bu eylemleri gerçekleştirmek
suçlarından” soruşturma yürütüldüğünü bildirdi.
Ancak bu soruşturulmaların sonucu da henüz bilinmiyor.
17 Ocak 2013 tarihli duruşmaya sanıklar katılmadı.
Müdahil avukatlar mahkemeye bir dilekçe sunarak,
Tahsin Şahinkaya’nın hastanede yatmadığı, Gata’da
ayakta tedavi gördüğü ve darbecinin tutuklanmasını talep ettiler. Ancak mahkeme avukatların talebini
reddetti. Şubat 2013’de darbeci iki general Anayasa
Mahkemesi’ne haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle
şikayette bulundu ve 12 Eylül davası iddianamesinin
hukuken yok hükmünde olduğunun tespiti için talepte bulundular.
18 Nisan 2013‘teki duruşmaya Genelkurmay’da
belgelerin imha edildiğine ilişkin bir ihbar mektubu
mahkemeye ulaştı. İhbar mektubunu yazan Hasan
Duman, görevli olduğu ilgili Genel Kurmay Harekât
Başkanlığı biriminde, Mahkemenin 12 Eylül Darbesi
ile ilgili belgeleri istemesi üzerine araştırma yapıldığını ve araştırma sonucunda diğer belgelerle birlikte
1979 tarihli ve Kenan Evren imzalı Yurt-Kor isimli
bir belgeye ulaşıldığını anlatır. Söz konusu belgede darbeye zemin oluşturmak için gerçekleştirilen
hazırlık hareketlerinin planlandığı ve iddianamede
yer alan darbe öncesi toplumsal olayların bu planlarla örtüştüğü belirtiliyor. Bu belgeyi inceleyen birim
Başkanı Abdullah Recep’in belgenin önemini ve durumun vahametini fark ettiğinde Mahkemeye ilgili
belgelere rastlanamadığına dair bir bilgi yazısı gönderdiği ve diğer belgelerin imha edilmiş olabileceğini belirtir. Mahkeme Genel Kurmay Başkanlığından
Yurt-Kor isimli belgenin niteliğinin tespit edilmesini,
belge imhası iddiasının, adı geçen şahısların kimliklerinin araştırılmasını ve ilgili belgelerin gönderilmesini talep etti.
21 Haziran 2013‘teki duruşmada, Genelkurmay
Başkanlığı, mahkemeye böyle bir belgenin var olduğu ancak devlet sırrı gerekçesiyle gönderilmeyeceğini
bildiren yazısı okunur. Genel Kurmay Başkanlığına
Mahkemenin tekrar yazı yazması üzerine, belge ile
ilgisi olmayan üç klasörlük belge gönderildiği tutanaklara geçirildi. Müdahil avukatlar mahkemeden
gözaltı süreleri ile yaşamını yitirenler, sağlıklarını
kaybedenler, ülkeden kaçmak zorunda kalanlar, vatandaşlıktan çıkarılanlar, işinden atılanlar, demokratik hakları tamamen ellerinden alınan tüm toplum
34 seneden beri darbeden kaynaklı çok fazla zarara
uğradı. Faşist darbe tüm toplumu silindir gibi ezip
geçti. Toplumun ve bireylerin sahip oldukları tüm
hakları gasp edildi ve ülke silah tehdidiyle bir korku
imparatorluğu haline getirildi. Haklarını ve demokratik kanalları kullanmak konusunda uzun yıllar
pratiksiz kalan bir toplumun, darbenin gerçekten bir
suç olduğunu ve kendilerine bunu yapmaya ülkenin
ordusunun hakkı olmadığını, bunun insanlık dışı ve
insanlığa karşı bir suç olduğunu anlayabilmesi için
tüm darbecilerin yargılanması gerekiyordu.
12 Eylül hukuku ve 12 Eylül yasaları yerinde duruyor. Faşist Anayasa da yapılan değişikliklere rağmen
faşist özünü koruyor. Ancak gerçeğin ortaya çıkarılması ve toplumsal hafızanın yenilenmesi açısından bu dava sembolik bir davadır. Darbe öncesinde,
darbe sırasında ve darbe sonrasında gerçekleştirilen
sistematik insan hakları ihlalleri ve insanlığa karşı
suçların araştırılması için yapılan başvuruların ilerlemeyen soruşturmaları bunun en güzel kanıtıdır.
Darbelerin gerçekleştirilmesinde yer alan asker ve
sivil tüm unsurların, cezai, hukuki ve mali açıdan
yargılanmaları, medya, iş dünyası ve diğer sivil itici
güçlerin askeri darbeler üzerindeki etkileri de her yönüyle araştırılması gerekiyor. Evren ve Şahinkaya’nın
müebbet hapse mahkûm edilmesi önemli bir karardır. Biz bu kararı küçümsemiyoruz. Türkiye tarihinde ilk kez ‘başarılı’ darbe yapanlar mahkûm edildi.
Bu tarihi bir karardır. Bu tabii ki 12 Eylül’ün gerçek
anlamda yargılanması değildir. Sembolik bir karardır. 12 Eylül yargılaması bitmemiştir. Bu sembolik
kararı yanlış bulanlar, küçümseyenler yanlış bir konumda bulunmaktadır. Darbeci iki generale müebbet
hapis cezası verilmiştir ama büyük ihtimalle hapishaneye konulmayacaklardır.
Kenan Evren, kendisi hakkında dava açılması sonrasında Sözcü gazetesinde Ertuğrul Akbay’a yaptığı
açıklamada, “Halk benim hakikaten mahkemeye verilmemi, cezalanmamı istiyorsa, böyle bir karar çıkarsa. Ona gerek kalmaz, tabancamla şakağıma tek
kurşun sıkarak intihar ederim” demişti. Biz, Kenan
Evren’den verdiği sözü yerine getirmesini bekliyoruz.
“Türk askeri”ne bu yakışır. Verilen sözler yerine getirilmelidir.
23.08.2014 ✓
güncel
gizlenen belgelerle tarihi bir davanın sonuçlandırılmasının mümkün olmadığını ve büyük bir fırsatın
kaçırıldığını dile getirdiler.
27 Eylül 2013’te yapıaln duruşmada MİT’e yazılan
yazıda kimi belgeler istenmesine karar verildi. Ayrıca
bu duruşmada, Genel Kurmay Başkanlığına yazı yazılarak, “Sivil İşler Koordinasyon Grubu”nda yer alan
şahısların kimliklerinin tespiti ile haklarında soruşturma başlatılması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurunda bulunulması kararlaştırıldı.
25 Ekim’de yapılan duruşmada, MİT’ten gelen yazı
okundu. MİT, istenen bilgi ve belgelere arşivlerinde
rastlanılmadığını mahkemeye bildirdi. Hem MİT’in
hem de Genelkurmay Başkanlığı’nın mahkemeden
belgeleri gizlediği ortaya çıktı.
25 Ekim 2013 tarihli duruşmada, Savcı davanın esasına ilişkin mütalaasını açıkladı. Mütalaada, iddianamede belirtilenler dışında pek derin bir açıklama yer
almıyordu. Toplumun tamamını derinden etkileyen
darbecilerin yargılandığı bir davada devletin ilgili
belgelerine ulaşılamadı. Darbenin hazırlık aşamasındaki eylemler ve bu eylemleri darbecilerle planlayanlar, katılanlar, destekleyen, teşvik ve yardım eden sivil
unsurlar ve sorumlu diğer askerler tespit edilemedi.
Sadece iki yaşlı generalin mütalaada istenen cezalara
çarptırılması olumludur ama yeterli değildir.
18 Haziran 2014’te 22. duruşmada, 12 Eylül darbe
davası sonuçlandırıldı. İki darbeci general müebbet
hapis cezasına çaptırıldı. Darbeciler, tüm duruşmalarda, müdahil avukatların tüm itirazlarına rağmen
tutuksuz olarak yargılandılar. Darbeciler, duruşma
salonuna getirilmeyerek SEGBİS sistemiyle ve telekonferans yöntemiyle Mahkemeye bağlandılar. Mahkeme sanıkların sağlık durumlarına dair tespitleri
yapacak hekim kuruluna Türk Tabipler Birliği temsilcilerinin katılmasına izin vermedi.
Darbeci iki general, yaptıklarından hiçbir şekilde
pişmanlık duymadıklarını anlattılar. Tüm duruşmalara hastane odalarında ellerindeki kahveleriyle
katıldılar, hiçbir soruya cevap vermediler. Darbeciler, mahkeme ve avukatların Türkiye toplumunun
tamamını ilgilendiren pek çok konuyu aydınlatabilecek ayrıntılı sorularını yanıtsız bırakarak adeta suç
ortaklıklarını devam ettirdiler. Yargılama aşaması
boyunca belgelere ulaşılamadı. Burjuva hukuku çerçevesinde hukuki analizler yapılamadı. Yeterince
bilgilendirilmeyen kamuoyunun bu davaya dair beklentileri sembolik olmaktan öteye geçemedi. Kaldı
ki Darbe sonrasında işkenceli sorgularda olağanüstü
23
güncel
24
İNSANİ GELİŞME RAPORU
VE TÜRKİYE
B
irleşmiş Milletler, 24 Ekim 1945’te kuruldu. BM
kuruluş belgesinde amacını “dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslararası alanda ekonomik,
toplumsal ve kültürel işbirliği oluşturmak” olarak
ilan etmişti. Birleşmiş Milletler kendisini “adalet ve
güvenliği, ekonomik kalkınma ve sosyal eşitliği uluslararasında tüm ülkelere sağlamayı amaç edinmiş
küresel bir kuruluş” olarak tanımlamaktadır. Örgütün, kurulduğu yıllarda 51 olan üye sayısı şu an itibariyle 193’e ulaşmıştır. Örgütün yönetimi New York’ta
bulunan genel merkezinden yürütülmekte ve üye ülkelerle her yıl düzenli olarak yapılan toplantılar yine
bu genel merkezde gerçekleştirilmektedir.
BM bünyesinde yer alan örgütlenmeler temel olarak
ikiye ayrılır. Birincisi; BM’ye bağlı özerk kuruluşlar
ve BM’ye bağlı hükümetler arası uzmanlık kuruluşları. Yarı özerk kuruluşlar BM Genel Kurul toplantılarında belirlenir ve çalışmaları BM katılımcılarınca
denetlenir. Bu kuruluşlar genelde mültecilere yardım
etme, savaşın yıkımlarını azaltma gibi görevler üstlenmişlerdir. Bütçeleri kuruluşa katılan ülkelerin yardımıyla oluşturulur.
Yarı özerk kuruluşlardan bazıları şunlardır: BM
Kalkınma Programı (UNDP), BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD), BM Afetzedelere Yardım
Kuruluşu (UNDRO), BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), BM Çocuk Fonu (UNICEF), BM
Sermaye Geliştirme Fonu (UNCDF), BM Yakındoğu
Filistin Mültecilerine Yardım İdaresi (UNRWA), BM
Çevre Programı (UNEP), BM Nüfus Faaliyetleri Fonu
(UNFPA), BM Sosyal Kalkınma Araştırma Enstitüsü
(UNRISD), BM Eğitim Araştırma Enstitüsü (UNITAR), BM Üniversitesi (UNU).
Uzmanlık kuruluşları hukuken BM gözetimi altında olmakla birlikte asıl olarak hükümetler düzeyinde kurulan kuruluşlardır. BM’nin bu kuruluşlar
üzerinde yaptırım gücü yoktur ve faaliyetlerini denetleyemez. Uzmanlık kuruluşlarının oluşturulmasını sağlayan emperyalizmin ta kendisidir. Uzmanlık
kuruluşlarının en bilineni Uluslararası Para Fonu,
IMF’dir. IMF, pratikte öncelikle batılı emperyalist
güçlerin istediği para politikasını hayata geçirmek
işlevine sahiptir. Diğer uzmanlık kuruluşları şunlardır: Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Bankası
(IBRD), Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO),
Uluslararası Kalkınma Örgütü (IDA), Uluslararası
Finans Kurumu (IFC), Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO),
Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO), Uluslararası
Telekomünikasyon Birliği (ITU), BM Eğitim Bilim
Kültür Örgütü (UNESCO), BM Sınai Kalkınma Örgütü (UNIDO), Evrensel Posta Birliği (UPU), Dünya
Sağlık Örgütü (WHO), Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü
(WIPO), Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO).
Emperyalizm dünyayı barbarlığa sürüklemekte,
savaşlar çıkarmakta ve pazar kavgası yürütmektedir.
Emperyalizm aynı zamanda kurumları aracılığıyla aktüel gelişmeleri değerlendirmekte ve raporlar
yayınlamaktadır. Kuşkusuz yayınlanan raporların
gerçeği objektif olarak değil emperyalizmin çıkarları
doğrultusunda yansıttığı olgudur. Yine de bu raporlar emperyalist dünyanın halinin ne olduğunun kabaca görülmesi açısından bilgi vericidir.
BM Kalkınma Programı (UNDP), 24 Temmuz
2014’de yeni “İnsani Gelişme Raporu”nu açıkladı.
Rapora göre dünyada 1,2 milyar insan, günde sadece
1.25 dolar ya da daha az bir parayla hayatta kalmaya
çalışıyor. Gelişmekte olan 91 ülkede yaşayan 1,5 milyar insan da sağlık, eğitim ve hayat standartları açısından kötü durumda. 800 milyon kişi yoksulluğun
pençesinde kıvranıyor. Dünya nüfusu yedi milyar.
Dünya nüfusunun büyük bölümü, emekli maaşları ve
işsizlik sigortası gibi kapsamlı sosyal güvenlik haklarından mahrum durumdadır. Rapora göre, mali
krizler, doğal afetler, gıda fiyatlarındaki artışlar ve
şiddetli çatışmalar, insanlığı tehdit ediyor. Kurumsal
başarısızlıklar ve ayrımcılıktan kaynaklanan yapısal
kırılganlıklar da, kadınlar, engelliler, yaşlılar, göçmenler ve yoksulların daha fazla zarar görmesine yol
açıyor.
yapılan yatırımların önemine dikkat çekiyor. İnsani
Gelişme Raporu’na göre küresel düzeyde çalışanların
büyük bölümü, emekli maaşı alamıyor ya da işsizlik
sigortasından yararlanamıyor.
Rapor, 187 ülkede İnsani Gelişme Endeksi’ni (İGE)
değerlendiriyor. Türkiye, bu endekste “yüksek insani
gelişme” kategorisinde yer alırken, 187 ülke arasında
69. sırada bulunuyor.
güncel
Raporda, insan hayatının belirli “hassas” dönemleri
için “yaşam döngüsü kırılganlıkları” kavramı kullanılıyor. Buna göre insanlar, okuldan iş yaşamına veya
çalışma hayatından emekliliğe geçtikleri dönemlerde
sosyo-ekonomi ve risklerden daha çok etkileniyor.
Ayrıca, bir çocuğun dünyaya geldiği ilk 1000 gün de,
yaşam döngüsü kırılganlıkları içinde değerlendiriliyor. UNDP, bu yüzden erken çocukluk döneminde
Türkiye ile ilgili istatistikler
Doğumda ortalama yaşam beklentisi
75,3
Ortalama eğitim görme süresi
7,6
Eğitim görme süresi beklentisi
14,4
Kişi başına düşen Gayrisafi milli gelir (2011 SGP$)
18391
Kadınların iş gücüne katılım oranı (% 15 yaş ve üstü)
29,4
Sağlığa yapılan kamu harcamaları (Gayri safi yurtiçi hasılanın yüzdesi, 2011)
6.7
Eğitime yapılan kamu harcamaları (Gayri safi yurtiçi hasılanın yüzdesi, 2005-2012)
2,9
Yetişkinler arasında okuma yazma oranı (%, 15 yaş ve üstü)
94,1
Nüfusun en az ortaöğretimi tamamlamış yüzdesi (%, 25 yaş ve üstü, 2005-2012)
49,4
Nüfusun istihdama oranı (%, 25 yaş ve üstü, 2012)
48,5
Genç işsizliği (%, 15-24 yaş arası, 2008-2012)
17,5
Enerji tedariki: Fosil yakıtlar (2012, toplamın yüzdesi)
89,5
Enerji tedariki: Yenilenebilir enerjiler (2012, toplamın yüzdesi)
10,3
Kişi başına düşen karbondioksit salımı (2010, ton)
4,1
Doğal kaynakların tükenmesi (Gayrisafi milli hasılanın yüzdesi, 2010-2012) 0,5
Ormanlık alan (2011, toplam alanın yüzdesi)
14,9
2030 yılındaki tahmini nüfus (milyon)
86.8
Yıllık nüfus artışı (%) (2010-2015)
1,2
Toplam doğurganlık oranı (bir kadın başına düşen doğum sayısı, 2010-2015)
2,1
25
güncel
26
Verilere göre, Türkiye’nin 1980-2013 yılları arasında İGE göstergeleri itibariyle kaydettiği gelişme anlatılıyor. Buna göre; söz konusu süreçte Türkiye’de
doğumda beklenen tahmini yaşam süresi 16,6 yıl,
ortalama öğrenim görme süresi 4,7 yıl ve öğrenim
görme süresi beklentisi 6,9 yıl artmış. Ayrıca, kişi başına düşen GSMH’de de yüzde 112,5 civarında artış
göstermiştir.
Raporda, Türkiye‘nin son yıllarda istikrarlı bir ekonomik büyüme ve insani gelişmede güçlü bir ilerleme
sağladığı tespiti yapılıyor. Türkiye’nin modern sanayi
ve ticaret ile geleneksel tarım sektörünün birlikteliğinden oluşan ekonomisinin, büyüklük itibariyle
dünyada 17. sırada olduğu belirtiliyor. Türkiye aynı
zamanda en hızlı büyüme oranına sahip ülkelerden
biri.
2014 İnsani Gelişme Raporu’nda kullanılan bir diğer endeks de toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikleri
yansıtan Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksidir.
Türkiye, 2013 Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksinde, 149 ülke arasında 69. sırada bulunmaktadır.
Türkiye parlamentosunda kadın milletvekilleri oranı yüzde 14,2’dir. Yetişkin kadınlar arasında en az
orta öğrenim görmüş olanların oranı yüzde 39’dur.
Bu oran erkeklerde yüzde 60 olarak göze çarpıyor.
Her 100 bin canlı doğumda 20 kadın hayatını kaybediyor ve ergenler arasındaki doğurganlık oranıysa
1000 canlı doğum başına yüzde 30,9 olarak dikkati
çekiyor. Kadınların iş gücü piyasasına katılımı yüzde
29,4’dur. Erkeklerin katılım oranı yüzde 70,8 oranında seyrediyor.
UNDP raporunda, Kişi başına düşen gayrisafi
milli gelir 18 bin 391 dolar olarak gösterilmektedir.
AKP hükümetinin ekonomiden sorumlu bakanları,
2014 yılı sonunda kişi başına düşen milli gelirin 11
bin 500 dolara varacağını hesaplamaktadır. Aradaki
fark UNDP hesabının satın alma paritesine dayanan bir hesap olmasından kaynaklanmaktadır. Yani
UNDP’nin en son raporuna göre Türkiye’de „insani
durum“ açısından gelişme olumlu görünüyor. Biz bu
olumluluğun işçiler ve emekçiler açısından gerçek
görünümünün ne olduğunu, milyonlarca insanın
yoksulluk sınırında yaşadığını, toplumun en yoksullarının sadakaya muhtaç yaşar halde olması anlamına geldiğini biliyoruz. Gerçek insani gelişme işçiler,
emekçiler, yoksullar açısından sömürü sisteminin yıkılmasını ön şart koşuyor.
İçinde yaşadığımız sömürü sistemi, tüm hatlarıyla
insanlık düşmanı bir sistemdir. Milyarlarca insan,
insanca yaşayamadığını kendi yaşamı somutunda
bilmektedir. Burada da sorun, “büyük insanlığın”
kendi kurtuluşunu gerçekleştirme bilincine, güvenine sahip olmaması, mücadeleye girişmeye cüret
etmemesidir. Dünyanın kapitalist-emperyalist egemenleri “büyük insanlıktan” korkmaktadır. Bu yüzden de BM nezdinde olduğu gibi kimi kurumlarıyla
sömürü sisteminin sivri uçlarını törpülemeye, milyarlarca insanın çekilemez durumda olan yaşamını
“çekilebilir” hale getirmeye çalışmaktadırlar. Bu çabaları milyarlarca insanın yaşamında özde bir şey
değiştirmese de, onları düzen çerçevesinde tutmaya,
bilinçlerini karartmaya, emperyalist kurum ve kuruluşlara bağlamaya hizmet etmektedir. Açlıktan ölme
tehlikesiyle karşı karşıya olan birilerinin ilk sorunu
açlıktan ölmemek, açlıktan kurtulmaktır. Görevimiz
bu insanlara açlığın gerçek nedeninin bizzat kapitalist sistemin kendisi olduğunu bıkmadan usanmadan
anlatmak, kavratmaya çalışmaktır. Ancak bu kitlelerin bu bilince kavuşması ile açlık bir daha gelmemecesine tarihin çöplüğüne gömülebilecektir.
Sömürü sisteminin azami kâr hırsı, bir avuç sömürücünün, tekelin dünyanın toplumsal zenginliklerine el koyması ve kendi aralarındaki dalaşın, kapitalizmin yol arkadaşı savaşların varlığını sürdürmesi,
yeni savaşlara, çatışmalara yol açması; milyonlarca
insanın yerinden yurdundan edilmesi gibi, daha fazla insanın yoksulluğa, açlığa sürülmesi de bu sömürü
sisteminin “normal” bir görüntüsüdür. BM gibi kurumların “yardım” ilanları da kapitalizmin yol arkadaşlarının varlığına son veremez.
BM, emperyalist güçlerin bir kurumudur. Emperyalistlerin, kurum ve kuruluşlarının halklara barış,
demokrasi, özgürlük değil; savaş, katliam, soykırım
ve kölelik getirmektedir. Emperyalistlerin “barış”,
“demokrasi” diye satmaya çalıştıkları, gerçekte onların soygunu, talanı, barbarlığıdır. Görev bu emperyalist barbarlığa karşı mücadeleyi yükseltmek, emekçi
kitleleri, ezilen halkları bu barbarlığa karşı aydınlatmaktır. Emperyalist barbarlığa tümden son vermek,
sömürü sistemini ve sömürücüleri tarihin çöplüğüne
atmak, ancak ve ancak proletaryanın öncülüğünde
gerçekleştirilecek devrimlerle mümkündür. Temel
görev, işçi sınıfını sosyalizm bilinciyle donatmak ve
komünist parti önderliğindeki mücadelede örgütlemektir.
15. 08. 2014 ✓
“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ”
yeni kadın dünyası
KADINA ŞİDDETE KARŞI
Avrupa Birliği Temel Haklar Kurumunca yapılan bir araştırmaya göre Avrupa Birliğindeki
kadınların üçte biri şiddet mağduru. Araştırma sonuçlarına göre Avrupa’da yaşayan
kadınların üçte biri 15 yaşından sonra fiziksel ya da cinsel şiddetin hedefi oluyor.
T
ürkiye kadına yönelik şiddete karşı bir uluslararası sözleşmeye daha imza attı. Basına yansıyan
bilgilere göre hazırlıklarına Mayıs 2011 yılında başlanan ve Türkiye’nin ilk imzacısı olmakla övündüğü
sözleşme 1 Ağustos 2014’de yürürlüğe girdi.
Avrupa Birliği Konseyi üyelerince İstanbul’da imzaya açıldığı için “����������������������������������
İstanbul Sö�����������������������
zleşmesi” olarak adlandırılan sözleşme en az 10 ülkenin taraf olması koşullarında yürürlüğe girebiliyordu.
Şu anda sözleşmeye imza koyan ülkeler şöyle: :
Türkiye, Arnavutluk, Avusturya, Bosna-Hersek,
Danimarka, İtalya, Karadağ, Portekiz, Sırbistan ve
Andora. Fransa ve İsveç’te ise sözleşme 1 Kasım’da
yürürlüğe girecek. Sözleşme Avrupa Konseyi üyesi
olmayan ülkelerin de imzasına açık.
Sözleşmede Neler Var?
Türkiye’de kadın örgütlerinin de önemle üzerinde
durduğu ve kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda şimdiye kadar en kapsamlı sözleşme niteliğini
taşıdığı belirtilen İstanbul Sözleşmesine biraz daha
yakından bakalım.
Kadına yönelik şiddetin nedenlerine ve yol açtığı
sorunlara değinilen giriş bölümünde taraf devletlerin;
“Kadına yönelik şiddetin, erkekler ve kadınlar arasındaki eşitlikçi olmayan güç ilişkilerinden kaynaklanan tarihsel bir olgu olduğu ve bu güç ilişkisinin erkekler tarafından kadınlar üzerinde baskı kurulmasına ve
kadınlara yönelik ayrımcılık yapılmasına yol açtığı ve
kadınların ilerlemelerini engellediği,
Kadınlara yönelik aile içi şiddet, cinsel istismar, tecavüz, zorla evlendirme, sözde “namus” cinayetleri ve
bir insan hakları ihlali olan şiddetin kadın erkek eşitliğini sağlamanın önündeki en büyük engel olduğu,
Çocukların aile içindeki şiddete tanık olmak da
dâhil aile içi şiddet mağduru oldukları konularında
anlaştıkları” belirtilerek sözleşmenin “kadına yönelik
şiddete ve aile içi şiddete son verilmiş bir Avrupa yaratmak amacıyla” düzenlendiğine vurgu yapılıyor.
Sözleşmenin öne çıkan bazı somut maddeleri ise
şöyle:
Şiddet gören kadınlara ikametini değiştirmesi için
destek verilecek. K����������������������������������
orunacak ve psikolojik destek alacak, devlet tarafından geçici maddi destek verilecek.
Sözleşmeye taraf devletler, şiddet gören kadınlara
mülteci olma hakkı verebilecek.
Kadına yönelik şiddetin ihbar edilmesinin teşviki
için mekanizmalar geliştirilecek.
Yargı, polis ve sağlık birimlerinin eğitimine bütçe
ve zaman ayrılacak.
- Kadına yönelik şiddete yataklık edenler cezalandırılacak.
- Devlet radyo ve televizyonlarında her ay en az 90
dakika toplumsal cinsiyet eşitliğine dair yayın yapılacak.
- İlk ve ortaöğretim müfredatına, kadının insan
hakları ve kadın erkek eşitliği konusunda dersler konulacak.
- Zorla evlendirmelerin suç sayılması için gereken
hukuki, idari ve cezai önlemler alınacak.
- Mağdurların faillerden tazminat talep etmesi konusunda gerekli yasal düzenlemeler yapılacak.
Sözleşmede ayrıca kadına karşı şiddet, ev içi şiddet
ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete ilişkin kapsamlı
tanımlamalar yapılıyor. Ev içi şiddetin, ev içinde veya
hanede, aynı evde yaşıyor olma, eski veya şimdiki eşler, partnerler arasında olup olmamasına bakılmaksızın her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik
şiddet olarak tanımlanırken toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin, kadınlara kadın oldukları için uygulanan ve kadınları orantısız biçimde etkileyen şiddet
biçimi olarak ifade ediliyor.
Sözleşmede kadına yönelik şiddet, yalnızca fiziksel
27
yeni kadın dünyası
28
değil, cinsel, ekonomik, psikolojik ve ekonomik boyutlarını da içerecek şekilde tanımlanıyor; ‹kadın›
sözcüğünün 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da
kapsadığı belirtiliyor.
Sözleşmede taraf ülkelerin sözleşmeyi etkili bir biçimde hayata geçirip geçirmediklerini denetleyecek
bir “denetim mekanizması” birimi oluşturulması öngörülüyor.
“Kadına Yönelik ve Aile İçi Şiddete Karşı Mücadelede Uzmanlar Grubu” (GREVIO) adı verilen bu
birim 6 ay içinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi
tarafından belirlenecek.
Avrupa devletlerinden insan hakları, kadın hakları
ve kadına yönelik şiddetle mücadele uzmanı 10 ila 15
uzmandan oluşacak bu grup, sözleşmenin yürürlüğe
girmesinin ardından taraf devletler hakkında düzenli denetim raporları hazırlayacak, raporlarda üye devletlere kadına yönelik ve aile içi şiddetle mücadelede
önerilerde bulunacak, bu önerilerin ne derece yerine
getirildiğini takip edecek.
Sözleşme metni ile birlikte kabul edilen bir de ‹açıklayıcı kitapçık› (Explanatory Report) var. Sözleşmeyi
yazan Komite tarafından hazırlanan ve Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulunca da kabul edilen bu kitapçık, sözleşmenin içeriğini madde madde ve ayrıntılı
olarak açıklamakta ve her maddenin nasıl uygulanması gerektiği hakkında bilgi vermektedir. Kitapçıkta, Sözleşme hükümlerinin nasıl yorumlanması ve
uygulamada nelerin yapılması gerektiği konusunda
örnekler veriliyor. Bu belge, devletler açısından s���
özleşme gibi hukuken bağlayıcılığı olmayacak. Sadece
uygulayıcılar için yol gösterici bir nitelikte olacak.
İstanbul Sözleşmesi, yukarıda da belirttiğimiz gibi
şimdiye kadar uluslararası çapta, kadınlar arasında
herhangi bir ayrım yapmaksızın, kadına yönelik
şiddetin önlenmesi amacıyla imzalanan en kapsamlı
sözleşmelerden birisi.
Kadına yönelik şiddetin, katliamların toplumun
ayrılmaz bir parçası olduğu Türkiye’de, devletin bu
sözleşmenin hayata geçirilmesi için önümüzdeki dönemde ne tür çalışmalar yapacağını göreceğiz. Kuşkusuz bu kapsamda olmasa da����������������������
Türkiye’de�����������
kadına yönelik şiddete karşı yasal düzenlemeler var. Fakat bu
düzenlemelerin bir çoğu kağıt üzerinde kaldığı için
kadına yönelik şiddet hız kesmeden devam ediyor.
Kadına yönelik şiddet sadece bizim toplumumuza
ait bir sorun değildir. Kadın-erkek eşitliğine örnek
verilen Avrupa ülkelerinde de kadınlara yönelik şiddet devam ediyor.
Avrupa Birliği Temel Haklar Kurumunca yapılan
bir araştırmaya göre Avrupa Birliğindeki kadınların
üçte biri şiddet mağduru. Araştırma sonuçlarına göre
Avrupa’da yaşayan kadınların üçte biri 15 yaşından
sonra fiziksel ya da cinsel şiddetin hedefi oluyor.
42 bin kadınla yapılan görüşmelere dayanarak hazırlanan bu raporun, konuyla ilgili olarak hazırlanmış en büyük çalışma olduğu belirtiliyor.
Avrupa Birliği Temel Haklar Kurumu›nun araştırmasında, kadınlara, evlerinde ve işyerlerinde yaşadıkları fiziksel, cinsel ve psikolojik şiddet olayları,
takipçilik ve cinsel taciz mağduru olup olmadıkları,
çocukluk yıllarında şiddete uğrayıp uğramadıkları
soruluyor.
Yapılan araştırma, her 10 kadından birinin 15 yaşından bu yana bir tür cinsel taciz kurbanı olduğunu;
her 20 kadından birinin tecavüze uğradığını ortaya
koyuyor.
Kadınların % 22›sinin, birlikte yaşadıkları kişinin
fiziksel ve cinsel şiddetine hedef olduğu, ancak bu kadınların % 67›sinin en ağır ev içi şiddet olaylarını bile
polise bildirmediği belirtiliyor.
Araştırma kapsamına alınan kadınların % 18 kadarı 15 yaşından beri takip edilmekten mağdur olduklarını, % 55›i de, çoğunlukla çalıştıkları yerlerde cinsel
tacize uğradıklarını anlatıyorlar.
AB içinde, kadınlara yönelik ve polise bildirilen
fiziksel ve cinsel tacizin en yüksek olduğu ülkelerin
başını, Danimarka (% 52), Finlandiya (% 47) ve İsveç
(% 46) gibi, cinsiyet eşitliği uygulamalarıyla övülen
ülkeler çekiyor.
İngiltere ve Fransa % 44 ile 5. sırada yer alırken,
Polonya % 19 ile en düşük oranda şiddet olayının
yaşandığı ülke olarak sonuncu sırada anılıyor.
Bu araştırmadan da görüleceği gibi “en ileri” ülkelerde bile kadına yönelik şiddet var, kadın- erkek
eşitliği yok. Olması da zaten mümkün değil. Çünkü
kapitalist sistem eşitsizlikler üzerine kurulu bir sistem. İstanbul Sözleşmesi ileriye atılmış olumlu bir
adım olsa da ve biz kadınlar bu sözleşmenin hayata
geçirilmesi için mücadele etsek te biliyoruz ki, kapitalist sistem ortadan kaldırılmadıkça yapılacak her yasal düzenleme gerçek anlamda kadın-erkek eşitliğini
sağlayamayacaktır.
Biz kadınlar kırıntı değil, dünyayı istiyoruz! Bunu
başarabilmek için de devrim mücadelesinde yerimizi
almamız gerekiyor.
22.08.2014 ✓
yeni kadın dünyası
FUHUŞA KARŞI
MÜCADELE
SİSTEME KARŞI
MÜCADELEDİR!
Fuhuş sektörü, çocuk pornosu sektörü, uyuşturucu sektörü, diğer sektörler
gibi kapitalizmin doğal sonucu ve ayrılmaz bir parçasıdır. Kapitalist
burjuvazinin en önemli gelir kaynaklarını bu sektörler oluşturuyor.
Türkiye’de olduğu gibi birçok başka ülkede genelevler yasaldır. Buralardan
devlet vergi almaktadır.
H
alk Cephesi, 21 Temmuz’da Twitter hesabı üzerinden şu mesajı yayınladı. “Sarıgazi demokrasi
Cad. Fuhuş pazarlığı yapanlar CEPHELİLER tarafından halka teşhir edilip dövülerek cezalandırıldı”. Mesajın altında yayınlanan fotoğrafta ise fuhuş pazarlığı
yaptığı belirtilen bir kadın sokak ortasında dizleri
üzerine çöktürülerek teşhir ediliyordu.
Halk Cephesi’nin İstanbul Sarıgazi’de 17 Temmuz
günü bir kadını döverek çevredekilere teşhir etmesi,
onların deyimiyle “fuhuş yapanları cezalandırma eylemi” birçok devrimci, sol ve demokrat çevre, LGBTİ
kurumlar ve özellikle de kadın kurumları tarafından
haklı olarak tepkiyle karşılandı, protesto edildi.
Halk Cephesi’nin bu tür “mücadele biçimleri” yeni
değildir. Onlar, daha önce de Gazi mahallesinde yine
fuhuş yaptığı gerekçesiyle bir kadını evinden alıp
dövmüş ve yakındaki kahveye götürerek oradaki ‘iffetli erkeklere’ teşhir etmiştir.
Fuhuşa karşı mücadele fuhuş yapan, yapmak zorunda bırakılan kadınların dövülerek teşhir edilmesi
değildir. Bu devrimcilik adına en kaba erkek şovenizmidir! Kadınları döverek fuhuşa karşı mücadele etti-
ğini iddia eden Halk Cephesi fuhuş sektörünü elinde bulunduranların esas olarak erkekler olduğunu
bilmiyor olamaz. Halk Cephesine soralım, şimdiye
kadar kaç erkeği fuhuşa karşı mücadele adına “cezalandırdınız”? Türkiye’de her gün kadınlar şiddete,
tacize, tecavüze maruz kalıyor, katlediliyorlar. Halk
Cephesi’nin buna dair bir eylemliliği söz konusu mudur? Yıllarca kadın platformlarını feminist olarak
damgalayıp, bu platformlarda yer almayı reddeden
Halk Cephesi hangi erkek egemen anlayışlara karşı
mücadele etmiştir? En iyi kadın “erkek gibi kadın”
yaklaşımı Halk Cephesi’nin de esas yaklaşımıdır.
Fuhuş yapan kadınların büyük çoğunluğu bu işi
isteyerek değil mecbur bırakıldıkları için, erkek egemen kapitalist dünyada kendilerine başka bir şans
verilmediği için yapıyorlar. Başka zaman yüzüne bile
bakmayacakları erkeklere bedenlerinin pazarlığını
yapmak zorunda kalıyorlar!
Fuhuş sektörü, çocuk pornosu sektörü, uyuşturucu
sektörü, diğer sektörler gibi kapitalizmin doğal sonucu ve ayrılmaz bir parçasıdır. Kapitalist burjuvazinin
en önemli gelir kaynaklarını bu sektörler oluşturu-
29
yeni kadın dünyası
30
yor. Türkiye’de olduğu gibi birçok başka ülkede genelevler yasaldır. Buralardan devlet vergi almaktadır.
Kapitalizm, içerisinde bir dizi pisliği barındıran
yozlaşmış bir sistemdir. Ve bu yozluğun bir parçası haline gelmiş olan yoksul insanlar da bu sistemin
kurbanlarıdır. Bu nedenle tek tek kurbanları döverek, teşhir ederek bu sorun ile mücadele edilemez.
Bunun sona ermesi için kapitalist sömürü sisteminin
ortadan kalkması gerekir. Bunu söylerken kapitalizmin yarattığı yoz kültüre, yozluğa karşı mücadele
etmeyeceğimiz anlamına gelmemelidir. Biz de kapitalizmin yoz kültürüne, yozlaşmaya, yarattığı bireyci
ve bencil yaklaşımlara karşıyız ve buna karşı mücadele yürütüyoruz. Fakat bu yöntemle değil! Devrimcilerin, sosyalistlerin, bu konuda yürüteceği en doğru
mücadele yöntemi
burjuvazinin
bu
konudaki ikiyüzlülüğünü ve sahtekarlığını teşhir ederken
sosyalist kültürü,
proleter kültürü en
geniş emekçi kesimlere ulaştırmak ve
bu temelde kitleleri
eğitmektir. Doğru
yöntem budur!
Halk Cephesi sadece fuhuşa karşı
değil aynı zamanda
uyuşturucu ve hırsızlığa karşı da mücadele ettiğini iddia
ediyor.
Yürüyüş
dergisinin Aralık sayısından yaptığımız aşağıdaki
alıntı bu konudaki yaklaşımlarını ortaya koyuyor.
“Altınşehir ve Filistin Mahallesi’nde ise 9 Aralık’ta
Halk Cepheliler tarafından dergi dağıtımı yapıldı.
Halk Cephelileri gören Filistin Mahallesi halkı, Halk
Cephelileri evlerine davet ederek sorunlarını anlattılar. Mahallede artan fuhuş, uyuşturucu ve hırsızlık
olaylarını anlatan halkımız “Yoksulun ekmeğini çalarak evlatlarımızı okullarda uyuşturucu, fuhuş bataklığına çekmeye çalışıyorlar” dedi. Yozlaşmaya karşı
yürütülen mücadelede şehit düşen Hasan Ferit Gedik’i
anlatan Halk Cepheliler, mahallelerde her türlü yozlaşmaya karşı her yerde mücadele edeceklerine söz
verdiler. “
Halk Cephesi, uyuşturucu ve hırsızlığa karşı müca-
deleyi de yine aynı yöntemle yürütüyor. 17 Temmuz
günü Sarıgazi’de dövülen kadının yanı sıra bir uyuşturucu satıcısı ve bir hırsızın da dövülerek teşhir edildiği bilgisi veriliyor. Dövmek ve teşhir etmek! Halk
Cephesinin “yozlaşmaya karşı mücadele”de kullandığı yöntem budur! Bu yöntem kendisine devrimci
diyenlerin kullanmaması gereken sonuçta egemenlerin ekmeğine yağ süren, halkımızın kültürü denilen
feodal-gerici kültürle uzlaşan, kadına yönelik şiddeti
meşrulaştıran, sonuç itibariyle küçük burjuva ahlak
anlayışının savunusunun pratiğe geçirildiği bir yöntemdir.
Sarıgazi’de yaşanan bu olay karşısında yükselen
tepkilere cevap olarak Sarıgazi Halk Cephesi adına
25 Temmuz’da “Son zamanlarda sosyal medyada çıkan haberlere ilişkin
zorunlu bir açıklama” başlıklı bir
yazı yayınlandı. Bu
yazı da neresinden
tutarsanız
tutun
elinizde kalacak niteliktedir. 45 yıldır
faşizme karşı mücadele yürüttüklerini,
yaptıkları eylemin
arkasında olduklarını, yapılan saldırılara (olay karşısında
gösterilen tepkiler
kastediliyor) sessiz
kalmanın şehitlere
ihanet olduğunu,
kimsenin kendilerine devrimciliği öğretemeyeceğini, bugün bu pisliği
savunanların yarın o pisliğin içine girecekleri, herkesin haddini bilmesi gerektiği vs. vs. şeklinde bir sürü
demagojik laf arka arkaya sıralanıyor.
İçerikteki bir sürü yanlış yaklaşımların, çarpıtmaların yanı sıra yazıdaki yaklaşım tarzı Halk
Cephesi’nin devrimci tartışma kültüründen, devrimci yöntemden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Bu
dil “halkımızın kültürü” diye savundukları “kabadayı kültürü”nden farklı değildir. Üzücü olan ise bunların devrimcilik adına yapılıyor olmasıdır. Kitlelerin
bunun devrimcilik olduğuna inandırılmaya çalışılmasıdır.
Temmuz 2014 ✓
yeni kadın dünyası
FUHUŞUN KAYNAĞI
ERKEK EGEMEN
DÜZENDİR!
İ
stanbul Sarıgazi’de, Halk Cephesi tarafından fuhuş
yaptığı gerekçesiyle bir kadının dövülerek teşhir
edilmesi, fuhuş ve fuhuşa karşı mücadelenin nasıl olması gerektiği tartışmasını yeniden gündeme getirdi.
YDİ Çağrı sayı 55, Nisan 2002’de yayınlanan “Fuhuşun kaynağı erkek egemen düzendir!” başlıklı yazıyı, fuhuş ve fuhuşa karşı mücadele, Sovyetler Birliği
deneyiminin bu konuda ne olduğu konusunda bilgi
verdiği, güncel olduğu için belli bölümlerini yeniden
yayınlıyoruz.
Kapitalist devletlerin fuhuşa karşı mücadelesi daima
esasta fuhuş yapan kadınlara karşı mücadele olagelmiştir. Bu kadınlar horlanmış, sürülmüş, hapislere
atılmış, toplum dışına itilmiştir. Bunların sırtından
para kazananlar ise pezevenkler ve kapitalist devlet olmuştur. (Almanya’da feminist kadın hareketi
1970-80’li yıllarda “En büyük pezevenk devlettir!”
sloganıyla bu olguyu teşhir ediyordu. ) Kaldı ki, kapitalist devletlerin fuhuşla mücadelesi en başından bir
sahtekârlıktır; çünkü fuhuş olgusunu üreten, her gün
yeni kadın kitlelerini fahişeliğe sürükleyen kapitalist
***
sömürü sisteminin yarattığı ekonomik ve sosyal koFuhuş yeni bir şey değil. Bütün erkek egemen sö- şullardır. mürücü toplumlarda fuhuş ve fahişelik vazgeçilmez
***
bir “hizmet kurumu” derecesinde olagelmiştir. Gü70’li yıllardan itibaren Amerika ve Avrupa’da yüknümüzde ise giderek daha da kitleselleşmekte ve ner- selen burjuva/küçük burjuva kadın hareketi bir yandeyse bütün bir erkek cinsi bundan faydalanmakta- dan kapitalist devletlerin fuhuş karşısındaki iki yüzlü
dır. tavrını haklı olarak teşhir ederken, bu hareketin içinFuhuş, egemenler tarafından binbir yolla teş- de yer alan bir kesim de (örneğin Almanya’da Yeşiller
vik edilirken, diğer taraftan büyük bir ikiyüz- çevresi) fahişeliğin herhangi diğer mesleklerden biri
lülükle, yaşanılan toplumsal koşullar nedeniyle gibi meslek kabul edilmesi talebini ileri sürüyorlardı.
fuhuşa sürüklenen kadınlar aşağılanmakta ve top- Bu talep, gerçekte kapitalist toplumların vazgeçilmez
lumun “namuslu” kesimini “ahlaki çöküntüden” tamamlayıcısı olarak fuhuşun legalleştirilmesini içekorumak için sözüm ona “fuhuşla mücadele” ted- ren bir talepti. Bu talebin bir yanını fahişe kadınlabirleri alınmakta, yasalar çıkarılmaktadır. Ancak rın sosyal haklardan ve sigortalardan faydalanması,
bu “tedbirlerin” hiçbiri işe yaramamakta, tam ter- sözüm ona pezevenklere ve müşteri erkeklere karşı
sine bu baskılar son tahlilde kadınları fuhuşa zin- korunması vb. vb. de oluşturuyordu. Ancak, fuhucirlemekten başka bir şeye hizmet etmemektedir. şun bir meslek olarak kabul edilmesi talebi bunun
Yeni olan günümüz dünyasında fuhuşun yaygınlaş- ötesinde bir anlam da taşıyordu: Fahişeliğin hizmet
ma oranı ve buna bağlı olarak kapitalizmin ve kapita- alanındaki öğretmen, hemşire, sekreter vb. gibi meslist devletlerin fuhuş karşısında belirli ölçüde değişen leklerle bir tutulması fuhuş ve fahişelik kurumunun
tavırlarıdır. Kapitalist devletler eskiden beri bir yan- ilelebet varlığını sürdüreceği onun ortadan kaldırıldan sözüm ona fuhuşu yasaklayarak onu mücadele ması hedefinden vazgeçilmesi anlamına gelmekteydi.
edilmesi gereken bir toplumsal kötülük saymış, diğer Avrupa’da feminist kadın hareketi başta olmak üzere
taraftan ama genelevlerden vergi toplayarak fahişeler çeşitli kesimlerce yoğun bir şekilde tartışılan ve uzun
sırtından para kazanmaktan da vazgeçmemişlerdir. yıllar boyunca çeşitli defalar gündeme gelen bu ta-
31
yeni kadın dünyası
32
lep koalisyon partisi olarak Yeşillerin iktidar olduğu
Almanya’da esas itibariyle kabul edilmiş durumdadır. Diğer Avrupa ülkelerinde de aynı yönde bir yaklaşım ortaklığının sağlanması sadece süreç meselesidir. Bu aslında hiç şaşırtıcı da değildir. Hizmet sektöründe en hızlı gelişen alanlardan biri olarak kabul edilen
“seks sektörü” dünya çapında oldukça kârlı bir alan
olagelmiştir. Kapitalist devletler artık bir sanayi haline gelen bu sektörü legalleştirme ve bundan vergi
yoluyla pay alma hesabı içindedirler. Böylelikle bir
yanıyla bir temizlik yapılmış, eski ikiyüzlülükten
vazgeçilmiştir. Bu yasaların kabul gördüğü yerde artık kapitalist devletler, sözüm ona “fuhuşa karşı mücadele” ediyormuş gibi
yapmayacak, açıktan
bu işin rantını yiyeceklerdir. Fuhuşun legal bir
hizmet sektörü olarak
kabulü, fahişeliğin bir
meslek olarak kabul
edilmesi, her ne kadar
fahişelik yapan kadınları koruma adına
yapılmış olsa da, son
tahlilde
fahişelerin
sırtından para kazanan pezevenklere ve
vergi yiyen devlete yarayacaktır. Fahişeliğin
meslek olarak kabul
edilmesi, pratik sonucu açısından aslında
pezevenkliğin meslek olarak kabul edilmesi anlamına gelecektir. Öyle ya, bu durumda pezevenkler
“fahişe mesleğinden” kadınların çalıştığı bir işletmenin “menajeri” statüsüne yükseleceklerdir. Kapitalist
toplum içinde ve bu toplumsal koşullar sürdüğünce
fahişelik yapan kadınların örgütlenme haklarından,
sağlık, sosyal sigorta, can güvenliği vb. gibi haklarının savunulması bir başka şey, fahişeliğin bir meslek
olarak kabul edilmesini savunmak bir başka şeydir.
Fahişeliğin meslek olarak kabul edilmesi sonuç itibariyle pratikte kadınları güçlendirmekten çok, uluslararası seks tüccarlarının güçlenmesine yarayacaktır. Ancak şurası açıktır: “Seks işçisi” kadınların örgütlenme, sendika kurma talepleri haklı demokratik taleplerdir. Aynı şekilde sağlık ve sosyal sigorta istemleri de desteklenecek taleplerdir. Kapitalizm var olduğu
sürece fuhuş da var olacaksa, o zaman bu koşullarda “seks işçisi” olarak çalışan kadınların çalışma ve
yaşam koşullarının daha güvenli ve katlanılabilir
kılınması mücadelesi haklıdır. Bu anlamda örneğin
Almanya’da fuhuştan geçimini sağlayan kadınların
zorunlu sosyal sigorta kapsamına alınması ileri bir
adımdır. Biz bunlara karşı çıkmıyor, bilakis seks işçisi kadınların örgütlenme ve talepleri uğruna mücadele haklarını tanıyor ve destekliyoruz. Ancak bunun
yanı sıra bizim genel olarak fuhuşun ortadan kalkmasına yönelik bir mücadele hedefimiz de vardır. Fuhuşa karşı tavırda, kapitalizmin koşullarından
ötesini göremeyen, düşünemeyen ve hep bu sistem
içi çözüm üreten feminist hareketin ülkemizdeki uzantıları
batıdakilerden
çok
farklı düşünmemektedirler. Buna iyi bir
örnek olarak Pazartesi Dergisi’nden Nevin
Cerav’ın söylediklerini
aktarmak
istiyoruz.
İçişleri Bakanlığı’nın
hazırlattığı “Fuhuşun
Kontrolü ve Fuhuşla
Bulaşan Hastalıkların
Önlenmesine İlişkin
Tüzük
Tasarısı”nın
Avrupa standartlarında olduğunun övülerek açıklandığı bir
gazete
makalesinde
şunları söylüyor:
“Tabii ki meslek! 1989’da fuhuşun bir meslek olduğunu söyledik, yürüyüş yaptık. Fuhuşu kayıtlıkayıtsız devlet tanıyor zaten. Bu kadınlardan vergi
alıyor. Geneleve gidenler de devlet güvencesinde.
Denetimini devletin görevlileri yapıyor. Ama seks
işçisi olanlar toplumdan dışlanıyor, giden erkekler
suçlanmıyor. Orada çalışanların sağlık güvenceleri
sağlanmıyor, ama bütün hastalıkların kaynağı olarak orası gösteriliyor. Bu meslek bir suç olarak gösteriliyorsa devlet de suçlu. Çünkü vergi alıyor. Bu
işin meslek olmasından doğal bir şey yok. Bütün
meslekler para karşılığı yapılmıyor mu? Doktorluk,
sekreterlik gibi. Onlar da seksi meslek olarak icra
ediyorlar. Bunun olmasını istemiyorlarsa başka iş
sağlanması gerek. Fuhuşun ortadan kaldırılması için
ve onu teşvik eden sömürücülere karşı yöneltir. Fahişeye giden erkeğin değil de, cinselliğini erkeğe satan
kadının aşağılanması erkek egemen ideolojinin en
bariz göstergesidir. Komünistler, cinselliği satın alan
erkeği değil, satan kadını “suçlu” gören erkek egemen
zihniyete karşı da tutarlı bir mücadele yürütürler.
Komünistler bu yaklaşımlarını ilk defa
1917 Ekim Devrimi’nin ardından sosyalizmin inşası sürecinde yaşama geçirme şansına sahip olmuşlardır. Bu bağlamda sosyalist
Sovyetler Birliği’nde yaşanan pratik tüm dünya komünistlerine çok değerli bir deneyim sunmaktadır. Ekim Devrimi’nden sonra yeni oluşan Sovyet iktidarı fuhuşa karşı mücadelede esas kavranacak halkanın “temel sosyal nedenin”,
“kadının işsizliği ve himayeden
yoksunluğunun” ortadan kaldırılması olduğunu tespit
etmiş ve bütün gücüyle bu
doğrultuda bir mücadele
vermiştir. Yine Sovyet
hükümeti fuhuşa karşı
mücadelenin kesinlikle kadınlara yönelik bir
mücadeleye dönüşmemesi gerektiğini vurgulamış, bunun tedbirlerini
almıştır. Sovyet devleti fuhuşa karşı mücadelenin aynı
zamanda halkın refahının ve kültür seviyesinin yükseltilmesi mücadelesi olduğunu belirlemiştir. Ancak, bu mücadele ne pürüzsüz ne de kolay bir mücadele olmuştur.
Daha önce yaşanmış bir deneyimin de olmadığı koşullarda, pratikte sınayarak ve evet kimi yanlışlar da
yaparak yollarını bulmaya çalışmışlardır. Komünistlerin ve Sovyet iktidarının hedefi cinselliklerini asla
ve hiçbir koşulda satmayacak ve cinsel ilişkiyi asla ve
hiçbir koşulda satın almayacak yeni insan nesillerinin yetiştirilmesi olmuştur. Yarım kalan bu hedefe
ulaşmak için mücadelemizde onların elde ettikleri
başarılardan öğrenmek bizim isteğimiz ve görevimizdir. (Sosyalizmde “Fuhuşa karşı mücadele” için
bkz. Rusya’da 1917 Ekim Devrimi ve Kadınların
Kurtuluşu, Gül Özgür, cilt 1, sf. 392 ve devamı, Dönüşüm yayınları)
yeni kadın dünyası
rahat ve güvenceli yaşanacak bir hayat gerek. Bu olamayacağına göre?” (Hürriyet, 6 Ağustos 2000) (abç)
Meselenin özü bu son satırda yatıyor. Erkek egemen
sisteme karşı mücadele hedefiyle yola çıkanlar, görülen o ki bu hedefe varılabileceğine kendileri inanmıyorlar!!! “Bu olamayacağına göre?” o zaman en
iyisi var olan durumu kabul edip, bu durum içinde
şartları biraz daha çekilir kılmaya çalışmak... Tüm
reformistler gibi bunların da bize anlattığı işte bu! Kapitalist devletin ikiyüzlülüğünün teşhiri, fahişelik
yapan kadınların çalışma ve sosyal güvenlik koşullarının iyileştirilmesi için hak mücadelesi vb. konusunda farklı düşünmüyoruz. Ancak, komünistlerin
fuhuş konusundaki genel tavırları temelde
bunların savunusundan ayrılıyor.
***
Komünistlere göre kadının
cinselliğinin meta olarak
pazara taşınması anlamına gelen fuhuş, bir bütün
olarak kadın cinsinin
aşağılanması anlamına
gelmektedir.
Kadının
cinselliğinin alınır-satılırlığı insanın insan üzerindeki sömürüsünün ve
özelde de erkek egemenliğinin bir görüntüsüdür. Aslında seksin satılır-satın alınır
bir meta olması yalnızca kadın
cinsinin bir bütün olarak aşağılanması (“Her kadın potansiyel fahişedir!”) değil, erkek cinsinin de yozluğunu beraberinde getirir.
(“Her erkek potansiyel pezevenk ve seks müşterisidir!”) Fuhuş gerçek anlamda bir bütün olarak insanı
aşağılayan bir ilişkinin adıdır. Komünistler insanın
insan üzerindeki sömürüsünün ortadan kalkacağı,
hiçbir kadının ve hiçbir erkeğin cinselliği satmak
ya da satın almak zorunda kalmayacağı bir toplumu
hedeflemektedirler. Komünistler fuhuşun tamamen
ortadan kalkmasını hedeflerler, ancak onlar fuhuşa
karşı gerçek mücadelenin onun kaynağı olan kapitalist toplum düzeninin yerle bir edilmesinden geçtiğini savunurlar. Bu anlamda komünistlerin “fahişeliğin meslek olarak kabul edilmesi” gibi bir talepleri
yoktur. Komünistlerin dışında bunun kabul edilmiş
olması durumunda da bu çok fazla bir şey ifade etmez. Komünistler mücadelelerini fuhuşa başvuran
kadınlara karşı değil, fuhuşu ortaya çıkaran koşullara
Fuhuş gerçek anlamda
bir bütün olarak insanı
aşağılayan bir ilişkinin adıdır.
Komünistler insanın insan üzerindeki
sömürüsünün ortadan kalkacağı, hiçbir
kadının ve hiçbir erkeğin cinselliği
satmak ya da satın almak zorunda
kalmayacağı bir toplumu
hedeflemektedirler.
16 Mart 2002
YDİ Çağrı sayı 55 Nisan 2002 ✓
33
panorama
PA NOR A M A
- IRAK- GÜNEY KÜRDİSTAN -
Irak’taki güncel gelişmeleri ve
IŞİD’in güçlenmesinin perde
arkasını daha iyi görebilmek
ve doğru bir değerlendirme
yapabilmek için de, faşist Saddam
rejiminin yıkıldığı, Irak’a saldırı
ve işgal sonrası döneme, kısaca da
olsa bakmak gerekiyor.
aziran ayı başından itibaren IŞİD güçlerinin
Irak’ta yoğunlaştırdığı saldırılar ve 9 Haziran’da
Musul’u kontrolü altına almasından sonraki süreçte
yaşananlar, dünya kamuoyunun dikkatini yeniden
Irak’a çevirdi. Konu gündemin ön sıralarına yerleşti. Bu gelişmeler karşısında takınılan tavırlarda, hem
IŞİD’in “radikal” islamcılığı ve şeriat düzeni yerleştirme amacı, hem de Irak’ın “bütünlüğü”nün korunup
korunamayacağı üzerine yoğun biçimde tavırlar takınıldı, tahminlerde bulunuldu... bulunuluyor!
Medyaya yansıyan kimi haber ve yorumlara göre
IŞİD “birdenbire” saldırıya geçmişti!!? ve “sürpriz”
biçimde Musul’u ele geçirmişti!!? Bu yönlü değerlendirmelerin yanlış olduğu, IŞİD’in birdenbire ortaya
çıkmadığı, ya da Musul’u birkaç günlük “çatışma” ile
ele geçirmediği vb. vb. olgular, Irak’taki gelişmeleri
biraz da olsa yakından takip edenler için açıktır. Bugün yaşananlar, esasında 2003 yılındaki Irak’a saldırı
ve işgalin ürünüdür, sonucudur!
Batılı medya, IŞİD güçlerinin Suriye’den Irak’a
uzanan ve kontrolü altında bulundurduğu yerlerde
şeriat düzenini uygulamasını, genelde islama karşı
olan, ırkçılığı körükleyen bir propaganda temelinde
aktarırken, Türkiye’deki medya temsil ettiği kesimlerin tavırlarına uygun biçimde değişik değerlendirmelerde bulundu, bulunuyor.
Devletin IŞİD güçlerinin rehin aldığı şoförler ve
Musul Konsolosluğu çalışanları hakkında haber yasağı ise, TC’nin IŞİD ile ilişkilerinin üzerini örtmeye de hizmet ediyor. Musul’un IŞİD tarafından ele
geçirilmesinden önce MİT mensuplarının IŞİD ile
ilişkide olduğu, medyaya yansıyan haberlerce onaylanmıştır. Konsolosluk çalışanlarının tümüyle tahliye edilmemiş olması da (aile mensuplarının büyük
bölümü önceden tahliye edilmiştir), esasında IŞİD’in
konsolosluğa saldırıda bulunmayacağı yönlü bilgileri
olmuştur. IŞİD ise “sürpriz” yaparak konsolosluk çalışanlarını rehin almıştır.
Türkiye Cumhuriyeti devleti için bu gelişmeler ve
rehinelerin kurtarılması (serbest bırakılması) öne
çıkarken, Irak’taki gelişmeler, verilen bilgilere göre
2007’den bu yana çatışmaların en yoğun olduğu ve
Irak devletinin, gerçekte formel olan bütünlüğünü
sürdürüp sürdürmeyeceği sorusunu dayattığı bir
durumla karşıya karşıya kalındığını göstermektedir.
Formel bütünlük diyoruz, çünkü 2003 yılından beri
Irak fiili olarak “Şii”, Sünni” ve “Kürt” bölgesi olarak
üçe bölünmüş durumdadır.
Irak’taki güncel gelişmeleri ve IŞİD’in güçlenmesinin perde arkasını daha iyi görebilmek ve doğru bir
değerlendirme yapabilmek için de, faşist Saddam rejiminin yıkıldığı, Irak’a saldırı ve işgal sonrası döne-
IŞİD’in
saldırıları ve
gelişmeler!
H
34
me, kısaca da olsa bakmak gerekiyor.
Saddam rejiminin tahmin edilenden önce/ beklenenden daha kısa bir sürede yıkılması, saldırgan, işgalci
güçleri sevindirmişti! Fakat, işgalle birlikte savaşın
başka biçime –işgale ve işgalcilere karşı direniş ve saldırılar biçimine- dönüşmesi ve giderek güçlenmesi,
işgalcilerin sevincini kursaklarında bırakmıştı. Irak
– Güney Kürdistan işgal edilmişti, petrol kaynakları, yeraltı zenginlikleri kontrol altına alınmıştı, ama
yıktıkları Saddam rejiminin yerine kurmak istedikleri rejimi oluşturmak, onların deyimiyle “Irak’ın
yeniden yapılandırılması”nın hiç de kolay olmadığı,
işgalden kısa süre sonra ortaya çıkmıştı. “Geçiş takvimi” ya da “yol haritası”
belirlense de sonuçta baştaki hesapları tutmadı...
Faşist Saddam rejimi
döneminde Irak’ın bütünlüğü, devletin faşist
baskısı temelinde korunan zoraki bir birlikti.
Gerçekte toplum, egemen
mezhep olan Sünni Arap
kesimi ile Kürt ulusu ve
milli azınlıkların maruz
kaldığı ulusal baskı ve Şii
Arap kesiminin maruz
kaldığı mezhepsel baskı
temelinde bölünmüştü.
Bu bölünmüşlük, Saddam
rejimi yıkıldıktan sonra,
ancak ve ancak, her kesimin eşit haklara sahip
olduğu ve hiçbir kesimin diğerleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmadığı, demokratik bir yapılanma
temelinde aşılabilir ve gönüllü bir birlikteliğe dönüştürülebilirdi. Böylesi bir durum ama işgal ile, işgalci
güçlerin hesapları ve yerel güçlerin iktidar dalaşı ile
çelişen, onlarla uyuşmayan bir durumdu.
İşgalci güçler, işgalden önceki bölünmüşlük
durumunu, kendi çıkarları ve hesapları için
kullanmaya çalıştılar. Ulusal/ etnik ve mezhepsel
bölünmeye son verme yerine, derinleştirdiler. Irak –
Güney Kürdistan’da işgale karşı yürüyen direniş ve
mücadele, dünya kamuoyuna Şii ve Sünni’ler, ya da
bunlarla Kürtler arası çatışmalar olarak empoze edildi.
Saddam rejiminin iktidardan edilen Baas güçlerinin
panorama
SADDAM REJİMİNDEN SONRAKİ IRAK...
esasının Sünni mezhebinden olması, bunların
işgale karşı mücadelesi ile Şii kesimle çatışmalar da;
Kürtlerin ulusal hakları için ileri sürdüğü talepler
de, işgalcilerin dikkatleri mezhep ve ulusal temeldeki
bölünmeye çekmek için kullanılıyordu.
Bu bölünmüşlük kendisini “geçiş takvimi” sürecinde de, sonrasında da hep gösterdi ve kurulacak hükümetlerin kurulmasının geciktirilmesinde, ya da
yazılacak geçici ve geçerli Anayasalar üzerine tartışmaların uzamasında esas etken oldu.
“Irak’ın yeniden yapılandırılmasında” kendilerinin daha çok gözönüne alınmasını ve Irak’taki yönetimde ağırlığı oluşturma çabası içinde olan Şii ve
Sünni mezheplerinden güçlerin mücadeleleri, yer yer
işgale karşı mücadele ile içiçe geçiyordu. Öyle ya da
böyle, hem işgalci güçlerin –başta da ABD emperyalizminin- hesapları
tutmuyordu, hem de bölünmüşlük derinleşerek
ilerliyordu! Bu arada demokratik haklar ve talepler de güme gidiyordu...
Bu durum, işgalcilerin,
Saddam – Baas rejiminin
kimi temsilcilerini, işgale
karşı direnişin bastırılması için kendi gemilerine almaya çalışmasına
ve kurulacak hükümetin
dini temelde olmasına da
gözyumma vb. taktik değiştirmesiyle düzelmedi.
“Demokrasiye geçiş”
adı altında oynanan seçim oyunu, nüfusu daha çok olan Şii kesimin parlamentoda ağırlıklı hale gelmesini de beraberinde
getirdi. Bu, seçimlerin doğal bir sonucuydu. Ama
aralarında varolan bölünmüşlük ve iktidar dalaşı –ki
asıl iktidar sahibi işgalcilerdi- bunların kendi aralarında uzlaşmasını engelliyordu. Sonuçta Anayasa
oluşturulup, yönetimde Şii, Sünni ve Kürtler başta
olmak üzere diğer kesimlerin temsil edilmesi formel
olarak sağlansa da, Irak devleti, resmi sınırları içinde üç esas bölgeye ayrılmıştı: Şii’lerin yoğun olduğu
bölge (Güney Irak), Sünni’lerin yoğun olduğu bölge
(Orta/ Kuzey Irak) ve Kürtlerin yoğun olduğu bölge
(Güney Kürdistan/ Kuzey Irak).
Bu bölünmeye bir de Saddam rejiminin, Baas’çıla-
35
panorama
36
rın esas kesiminin devlet kurumlarından, ordudan,
polis kurumundan vb. dışlanması ile Şii kesimin yönetiminin –somutta Maliki yönetiminin- Sünni’lere
karşı olan siyaseti eklenince, ortaya, eski rejimin ezen
kesiminin/ mezhebinin, ezilen kesim/ mezhep, ezilen
mezhebin de ezen haline geldiği bir durum çıkmıştı.
Hem işgalcilerle olan çelişkiler, hem de “yerli” güçlerin kendi aralarındaki çelişkiler Irak’ın resmi devlet
“bütünlüğünü” soru işareti haline getirmişti.
Sonuçta hiç kimsenin istediğini tam olarak elde
etmediği, ama geçici olarak andaki durumu kabullendiği; uzun vadede ama yeni çatışmalara yol açacak
olan çelişkilerin varlığını koruduğu bir Irak sözkonusuydu.
Oluşturulan yönetimde Şii kesimin
belirleyici güç olması aynı zamanda işgalcilere karşı
mücadele eden Şii
kesimin de gemilerine alınmasını beraberinde
getirdi.
Güney Kürdistan’da
ise, Kürtlerin zaten
başından
itibaren
ABD emperyalistleriyle işbirliği içinde
olması ve işgale karşı
herhangi bir mücadele vermemesi durumu sözkonusuydu.
Talepleri tamamen
karşılanmasa da –örneğin Kerkük’ün Kürdistan
Bölgesi’ne katılması sorunu vb.- geçmişe göre daha
fazla haklara sahip olmuşlardı. Karşılanmayan talepleri ise Anayasa’ya göre “görüşmelerle”, Kerkük sorunu ise referandum ile çözülecekti...!
Sünni kesimin durumu ise ne kendi bölgelerinde
özerkliğe sahip olma durumu vardı, ne de yönetimde
Sünni kesimin haklarını koruyabilecek, savunabilecek bir güce sahipti. Maliki yönetiminin Şii kesimini nemalandırması ve Sünni kesimi dışlaması da bir
başka sorunu gündeme getirdi.
18 Aralık 2011 tarihinde ABD işgal güçlerini resmen geri çektiğinde, hem Baas rejimi dönemindeki
devleti ellerinde tutan kesimin -kaybettiği iktidarı ele
geçirme amacı ve mücadelesinde-, hem de mezhep
temelindeki baskı ve dışlanmaya karşı çıkan Sünni
kesimin karşısında mücadele ettiği güç, Maliki yönetimiydi. Mücadele eden kesimler esasta ikiye ayrılıyordu. Birinci kesim Maliki yönetiminin kendilerine
karşı uyguladığı baskı ve haksızlıklara karşı barışçıl
protestolar gerçekleştiren ve demokratik haklarını
talep edenler. İkinci kesim ise 2003 yılından itibaren
işgalcilere karşı mücadele eden, “bireysel terör” eylemlerine son vermeseler de, uzun vadeli planlarının
başarısı için kitlelerin kazanılmasına yönelenler. İşgalciler resmen çekilmiş olsalar da, bu güçler varlığını sürdürüyordu.
Bu iki kesimin, ya da iki mücadele biçiminin aynı
güçler tarafından kullanıldığı durumlar da az değildir. Fakat “barışçıl” davranan kesimin “silahlı” ya
da “savaşçı” kesime
daha çok destek vermesi, Maliki yönetiminin demokratik
haklarını (örneğin,
siyasette, iş ve öğretim alanında eşit
haklar) talep edenlere karşı –örneğin 2012 yılı Aralık
ayında Ramadi ve
Felluce’de-, kurulan
protesto kamplarını
dağıtması ve ölümlerin de yaşandığı şiddete başvurması ile
güçlenmiştir. Bu da
ortak düşman olarak
görülen Maliki yönetimine karşı Baas’çı kesimle IŞİD’in ortak hareket
etmesini teşvik etmiş, güçlendirmiştir. Başta barışçıl
protestolarla haklarını dile getirenler IŞİD’i desteklemeye başlamıştır.
KISACA IŞİD’İN TARİHİ...
Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adını, 2013 yılı Nisan
ayında Suriye’deki savaşta duyurdu. Bizler de esas
olarak Rojava’daki gelişmelere değinirken, YPG/ YPJ
güçleriyle çatışmalar bağlamında IŞİD’den bahsetme
durumunda kaldık. Güncel olarak Irak’taki gelişmeler, IŞİD’in tarihine daha yakından bakmamızı gerekli kıldı.
İsim olarak ele alındığında IŞİD, 2013 yılı Nisan
ayından bu yana var. Fakat ismi birkaç kez değişen
bir örgüttür IŞİD. Medyaya yansıyan bilgilere göre,
yer açmaya, hakimiyet alanları elde etmeye çalışırken,
bir yandan da Irak’ta saldırılarını yoğunlaştırmaya
paralel olarak Sünni kesimin Maliki yönetiminden
hoşnutsuzluğunu kullanarak tabanını genişletti.
Buna bağlı olarak örgütün adı Nisan 2013’te Irak
Şam İslam Devleti (IŞİD) olarak değiştirildi. Burada
dile getirilen “Şam”, Suriye’nin başkenti olan Şam ile
bir ve aynı değildir. Sözkonusu olan Osmanlı döneminde “Şam Eyaleti” olarak adlandırılan bölgedir.
IŞİD’in “Şam” sınırına Suriye, Lübnan, Ürdün ve Filistin dahildir. 2013 yılı Kasım ayına gelindiğinde El
Kaide’nin başı Zevahiri, IŞİD’i El Kaide’den dıştaladı,
en son olarak da 2014 yılı Şubat ayı başında IŞİD ile
ilişkilerinin olmadığını ilan etti.
Gelinen yerde IŞİD Suriye’de ve Irak’ta önemli bir
büyüklükteki alanda hakim güç durumundadır ve 29
Haziran’da hakim olduğu bölgede “Hilafet” ilan etti.
Lideri Ebubekir Bağdadi ise “Halife İbrahim” oldu.
Buna bağlı olarak IŞİD, ismini “İslami Devlet” (İD)
olarak değiştirdi.
IŞİD’in (İS) ne kadar silahlı gücü olduğu kesin olarak bilinmiyor, genelde tahmini rakamlar veriliyor.
Buna göre rakamlar 5 ile 15 bin arasında oynuyor!
İşgal sonrası Irak’ın durumunu ve IŞİD’in kısa
tarihini özetledikten sonra güncel gelişmelere
bakalım.
panorama
kronolojik olarak tarihine bakıldığında, IŞİD,
2003 yılı sonlarından itibaren, Irak’ta işgalcilere
karşı direnişte yer alan ve El Kaide’nin bir kolu
olarak Ebu Musa Zerkavi tarafından kurulan bir
örgüttür. Zerkavi Grubu olarak da adlandırılan
örgüt, 2004 yılı Nisan ayında “Tevhid ve Cihad
Cemaati” adıyla meydana çıkar ve 2004 Ekim
ayında “Mezopotamya’daki Cihad Kaidesi” adını
alır. El Kaide ve Osama bin Ladin’e sadakat yemini
ettiğinden “Irak’taki el Kaide” olarak da tanınır. Bu
dönemden sonra yapılan açıklamalarda “cihad”ın
ABD askerlerinin çekilmesiyle sona ermeyeceği ilan
ediliyordu.
2006 yılında Zerkavi birkaç islamcı Sünni örgütü
“Mücahitler Şurası Konseyi” adı altında birleştirir.
Aynı yıl (2006) Zerkavi öldürülünce halefleri Ebu
Hamza el Muhacir ve Ebu Ömer el Bağdadi, konseyi, Iraklı Sünni aşiretlerle genişletip “Irak İslam
Devleti”ni kurdular. Devletin kabinesi de 10 bakandan oluşturuldu. Bu dönemde amaçları, Anbar, Diyala, Ninova ve Selahaddin illerinden oluşan ve “Sünni
üçgeni” olarak da adlandırılan bölgede şeriat devleti
kurmaktı. “Irak İslam Devleti”ni kurmaya öncülük
eden Ebu Hamza ve Ebu Ömer 2010 yılında öldürülünce, örgütün önderliğine Ebubekir el Bağdadi gelir.
“El Bağdadi, Bağdatlı anlamında bir ektir, gerçek ismi
değildir.
Bu süreçte “Irak İslam Devleti”nin kurulması ilanıyla El Kaide merkeziyle sorunlar, çelişkiler ortaya
çıkar. Merkeze göre “Irak’takiler başına buyruktu”!
Irak’ta bu örgüt somutunda El Kaide’ye karşı verilen mücadelede işgalci güçlerin başı ABD, kendisiyle
işbirliği yaptığı Sünni aşiret liderlerine paralı askeri
güç olarak “Sehva” (Irak’ın Evlatları ve Milli Selamet Konseyi) adıyla kurdurttuğu milis güçleriyle, El
Kaide’yi yani “Irak İslam Devleti”ni iyice zayıflattı.
Fakat işgal güçlerinin 2011 yılı sonlarında Irak’tan
çekilmesi ve Suriye’deki savaşın gelişmesi bunların
yeniden güçlenmesine ortam yarattı. ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesinden sonra sözkonusu “Sehva” güçlerine ödenen para durdurulmuş, Irak ordusu
güçlerine entegre edileceği sözü yerine getirilmemiştir. Böylece Baas rejiminin arta kalan onbinlerce askeri ve polis eğitimli güçlere, yeni binlerce silahlı güç
eklenmişti. Bunların önemli bölümü IŞİD ile ortak
hareket etme durumundadır. Bu da IŞİD’in güçlenmesinin bir etmeni olmuştur.
Güçlenince hedef de büyütülmüştü! IŞİD bir yandan Suriye’deki savaş ortamını kullanarak kendisine
GELİŞMELER...
Her şeyden önce bilince çıkarılması gereken nokta,
yazımızın başında da dikkat çektiğimiz, IŞİD’in birdenbire güçlenmediği, Musul’u aniden ele geçirmediği noktasıdır. Bunun için fazla geriye gitmeye gerek
yoktur. 2014 yılı başlarından itibaren ele alındığında
karşımıza, IŞİD’in sadece Suriye’de değil, Irak’ta da
giderek güçlendiği, saldırılarını yoğunlaştırdığı bir
durum çıkmaktadır. Ocak ayı başında Felluce’de
yaşanan çatışmalar sonucunda IŞİD Felluce’yi ele
geçirmişti. Ocak ayı başından Mayıs ayı ortalarına
kadar yaşanan çatışmalarda, saldırılarda ölenlerin
sayısı 3500 kadar verilmektedir. IŞİD bir yandan
ele geçirdiği yerlerde “Tanrı devleti” ilan edip Şeriat
uygularken –kelimenin gerçek anlamıyla islamcı faşizmi uygularken-, kitleleri kazanabilmek için sosyal
hizmetleri de gerçekleştirme siyasetini uygulamaya
başladı. Kitlelerin elektrik, su, yakıt, otobüs vb. taşıma/ trafik sorunu ve gıda ihtiyaçlarını karşılamaya
çalışıyor.
Musul somutunda ise IŞİD, çoktandır tabanını oluşturmuştu. Bu durum, aynı zamanda “yerel” aşiretler
37
panorama
38
olarak adlandırılan ve Sünni kesimden oluşanlarla, için gerekli olan 165 milletvekili sayısının sağlanması
Baas rejimi yanlılarının IŞİD’i desteklemesinin de için birden fazla parti veya grupla koalisyon gerekisonucunda oluşan bir durumdur. Irak’ın Bağdat’tan yor. İkinci güç olan Muktada el Sadr’ın partisinin 34
sonra ikinci büyük şehri olan Musul’u “dışarıdan” milletvekiliye sahip olması, Sünni ve Kürt kesimin
gelen 2-3 bin kişilik IŞİD gücü ele geçirmedi. Med- temsilcilerinin, parti ve grupların 20 civarında milyaya yansıyan farklı kesimlerin değerlendirmeleri, letvekiliye sahip olması da Irak’taki parçalanmışlığın
ortak bir noktada buluşuyor: Ele geçirme işini “yerli” bir yansımasıdır. Bu durumda yeni hükümet kurmak
aşiretler, Musul’da yaşayanlar hazırladı, IŞİD ise ele çok zor. Hele bir de Maliki’nin üçüncü kez başbakan
geçirme planını uyguladı!
olmasını istemeyenlerin tavırları eklenince, kısa süIŞİD’in Musul’u ele geçirmek için saldırıya geçe- rede herhangi bir hükümetin kurulup kurulmayacağı
ceği yönlü bilgiler, en azından gizli haber alma ör- bile soru işaretidir.
gütlerinin sahip olduğu bilgilerdir. Bu, Musul’un ele
IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinden sonraki dönemgeçirilmesinden sonra medyaya yansıyan haberler- de öne çıkan kimi gelişmeler ise şöyledir.
den okunabilir. Hürriyet gazetesine yansıyan habere
Her şeyden önce Musul’u ele geçirmekle IŞİD hem
göre Musul Türk Konsolosluğu, daha doğrusu MİT Irak ordusuna ait silahları ele geçirmekle, hem 480
ajanları en az iki hafta önceden Musul’un IŞİD’in fiili Milyon ABD Doları kadar olduğu söylenen paraetkisine girdiğinin ve sonuçta IŞİD’in saldırıya geçe- ya el koymakla, hem de hapishanalerde bulunan ve
ceğinin bilgisine sahiptir. Irak rejiminin
çoğu El Kaide’den olan 1400 kadar tutukyakaladığı IŞİD kuryesinin “neye
luyu serbest bırakarak –bunların
Her şeyden önce
bulaştığınızı bilmiyorsunuz,
çoğunun IŞİD saflarında sabu hafta Musul cehenneme
vaştığı söyleniyor-, gücüne
Musul’u ele geçirmekle IŞİD
dönecek” dediği de medgüç katmıştır, çok daha
hem
Irak
ordusuna
ait
silahları
ele
yaya yansıyan haberler
güçlenmiştir. Bu güçle
arasındadır. Bu kogeçirmekle, hem 480 Milyon ABD Doları de Bağdat’a doğru ilernuda en ilginç haber
lemede başke yerlekadar olduğu söylenen paraya el koymakla, şim alanlarını da ele
ise İngiliz “The Telegraph” gazetesinin
geçirdi. Buna bağlı
hem de hapishanalerde bulunan ve çoğu
haberidir. Buna göre
olarak da maddi kayEl
Kaide’den
olan
1400
kadar
tutukluyu
yaklaşık beş ay öncenaklar bakımından
den Güney Kürdistan
da
yeni imkanlara saserbest bırakarak –bunların çoğunun
gizli haber alma güçlehip oldu.
IŞİD saflarında savaştığı söyleniyor-,
ri ABD ve İngiltere gizBu arada kamuoyuli haber alma örgütlerini,
na yansıyan bilgilere göre,
gücüne güç katmıştır, çok daha
IŞİD’in Musul’a saldıracağı
Saddam’ın idamından sonra,
güçlenmiştir.
konusunda uyarmıştır!
Saddam’ın “sağ kolu” olarak taSonuçta IŞİD ortamın uygun oldunımlanan İzzet İbrahim el Duri liderğuna karar vermiş ve 5 Haziran’dan itibaren salliğinde 2007 yılında kurulan “Nakşibendi” ordudırılarını yoğunlaştırmış ve 9 Haziran’da Musul’u ele su IŞİD ile birlikte savaşmaktadır. Kimi açıklamalara
geçirerek Bağdat’a doğru ilerlemeye başlamıştır!
göre de bu saldırıları planlayan esas kişi El Duri’dir.
Haziran ayına gelmeden önce Irak’taki gelişmeler Saddam’ın Ürdün’de yaşayan kızı Ragdad’ın açıklabağlamında öne çıkan konulardan biri, 30 Nisan’da ması da, Musul’dan kaçan kimi “görgü tanıkları”nın
yapılan parlamento seçimleriydi. Seçimlere katılımın açıklamaları da, El Duri önderliğindeki Baas güçleri%62 olduğu, 328 koltuk için 280 kadar parti ve grubun nin iktidarı yeniden ele geçirmeye çalıştığını ortaya
9032 adayının yarıştığı; 300 kadar seçim lokalinin so- koymaktadır. Buna göre IŞİD “vurucu güç”, Baas’çınuçlarının sayımda sahtekarlık yapıldığı gerekçesiyle lar “kurucu güç” ve Baas yanlıları ile Sünni aşiretler
iptal edildiği, 1000 kadar seçim görevlisinin görevden kitlesel “taban güç” olarak da adlandırılabilir. Baalındığı; kısacası tam bir seçim komedisinin yaşan- as’çıların yönetim deneyimi olmadan, IŞİD’in “devdığı seçimlerden, Maliki’nin partisi 92 milletveki- let” yönetmesi, içinde bulunulan koşullarda zordur!
li ile birinci güç olarak çıktı! Hükümet kurabilmek
Sayı olarak IŞİD güçlerinden çok fazla olması-
gesi Yönetimi”nin sınırlarına dahledildiği, bu durumun sonuna kadar korunmaya çalışılacağına emin
olabiliriz. Burada verilecek taviz referanduma gitmek
olabilir. Bu durumda ama referandumun sonucunun taraflarca kabul edileceği bir durum sözkonusudur. Verilen rakamlara göre Kerkük’ün nüfusunun
%56’sını Kürt nüfus oluşturmaktadır. Buna rağmen
referandumda tersi sonuç da çıkabilir. Kesin olan şey,
bu konunun gündemdeki yerini koruyacağıdır. Herhalükarda Güney Kürdistan’daki Kürtlerin Irak merkezi devletine karşı konumu güçlenmiştir.
Bu arada Maliki yönetiminin, Kürt yönetiminin,
merkezi devlet yönetiminin izni olmadan petrol satamayacağı yönünde açtığı dava, Irak Federal Temyiz Mahkemesi’nce reddedildi. Bu karara göre Kürt
yönetimi, örneğin
Ceyhan
Petrol
Boru Hattı üzerinden petrol satabilecektir. Merkezi
devletten alacakları %17’lik geliri
alamadıkları
durumda da, bu
maddi açığı petrol
satarak kapatabilme olanağını elde
etmişlerdir.
IŞİD’in saldırıları ile gündeme
gelen çatışmaların
son bulması için
Neçirvan Barzani,
içinde bulunulan
durumda “en iyi
çözümün Güney
Kürdistan’daki gibi bir Sünni özerk bölgenin” oluşturulmasıdır yönlü düşünceyi savundu. IŞİD’e karşı mücadele için kriz yönetiminin başı/ sorumlusu
General Ali el Saidi de Irak’ın üç (Şii, Sünni ve Kürt)
özerk bölgeye ayrılmasının sorunu çözeceği görüşünü dile getirdi. Gidişat da bu durumun resmileştirilmesine doğrudur...
Verilen bilgilere göre onbinlerce insan IŞİD’den
kaçmaktadır –kimi haberler yarım milyondan kimileri de bir milyondan fazla insanın kaçış halinde
olduğunu, çoğunun Güney Kürdistan’a kaçtığını yazmaktadır.
Maliki parlamentoda olağanüstü hal ilan etmek is-
panorama
na ve daha güçlü silahlara sahip olmasına rağmen,
Irak ordusunun neredeyse hiç çatışmadan Musul ve
Kerkük’te geri çekilmesinin ikna edici bir açıklaması
ise bugüne kadar yok. Maliki kimi generalleri görevden alarak tepkisini gösterse de, “ölmekten korktular,
kaçtılar” vb. suçlamalar bu geri çekilmenin açıklaması değildir, olamaz da.
IŞİD’in saldırıya geçmesi ve Irak ordusunun
Kerkük’ten de geri çekilmesi ile Kürt Peşmerge güçleri devreye girerek Kerkük’ü ve kimi yerleşim alanlarını kontrollerine geçirdiler. Böylece Güney Kürdistan toprakları olarak görülen coğrafyanın %95’inin
Kürtlerin eline geçtiği de vurgulanan bir başka noktadır.
ABD Dışişleri Bakanı Kerry ve İngiltere Dışişleri Bakanı Hague
ile görüşmelerde
Mesut
Barzani
Anayasa’nın 140.
Maddesi’ni
uyguladıklarını ve
Kerkük sorununun çözümü için
yıllardır
beklediklerini, gelinen
yerde bu sorunun
hallolduğunu, artık bunun üzerine
k onu ş m ay a c a klarını vb. anlattı.
Referandum gerekirse referanduma
gideceklerini de
açıklayan Barzani, aynı zamanda:
“Irak Ordusu kuzeyde IŞİD militanlarına karşı koyamayıp şehirleri boşaltınca Peşmerge, Kerkük ve bölgedeki diğer kentlere
girdi. Artık Irak’ın kuzeyinde önemli bir kesim Kürtlerin kontrolü ve güvenliği altındadır. Bağımsızlık en
doğal hakkımızdır ki, bunun için önümüzdeki birkaç
ay içinde referandum yapacağımızı yinelemek isterim.” (Hürriyet, 4 Temmuz 2014) biçiminde açıklama
yaparak bağımsızlık istediğini ilan etti!
Bu ilanın ABD’nin Maliki’li ya da Maliki’siz –esas
istekleridir budur – her kesimin içinde yer aldığı bir
“Ulusal Birlik Hükümeti” kurulması tavrına karşı
pazarlık için mi, yoksa gerçek düşüncesini mi oluşturduğu net değil. Ama Kerkük’ün “Kürdistan Böl-
39
panorama
tedi ama parlamento Maliki’nin düdüğünü öttürmedi!
Gelişmeler Şii kesimin önde gelen ve tanınan kimi
kesimlerinin, örneğin El Sistani ve Muktada el Sadr
gibilerinin de Maliki’nin üçüncü kez başbakan olmasına karşı olduğunu gösterdi. Buna rağmen ama
IŞİD’e karşı mücadele çağrıları yapıldı. Sistani’nin
çağrısına binlerce insanın uyduğu ve IŞİD’e karşı savaşmak için kaydolduğu yönlü haberler medyaya yansıyanlar arasındaydı. Sadr milisleri ise yeniden kendilerinin varlığını gösterdiler. 20.000 kadarı Bağdat’ta
silahlı yürüyüş yaparak IŞİD’e karşı savaşmaya hazır
olduklarını ilan ettiler.
Irak içindeki gelişmelerde burada aktardıklarımızdan başka IŞİD’in “Hilafet” ilanı, Maliki’nin Sünni
aşiretlere af teklifi ve Kürtlere uyarısı ile “Ulusal Birlik Hükümeti”ni reddetmesi ve IŞİD güçlerine karşı
saldırıya geçip Tikrit’i yeniden ele geçirmeleri gibi gelişmeler öne çıktı. 1
Temmuz’da seçimler sonrasında Parlamento’nun yeniden
kuruluşu, görevlerin, koltukların dağıtılması ve
yeni hükümetin kurulması için görevlendirme vb. konuları halletmek için parlamento
toplandı, ama verilen
aradan sonra sadece 75
milletvekilinin parlamentoda bulunması nedeniyle
geçerli bir oylama yapabilecek
sayı olmadığından hiçbir karar verilemedi.
Uluslararası ilişkiler ve müdahale konusundaki gelişmelerde ise öne çıkanlar şunlardır.
ABD emperyalizminin görünürdeki tavrı sorunu
yavaştan ele alma ve karadan askeri bir müdahaleyi
reddetme, ama havadan saldırı ve müdahaleye kapıyı
açma biçimindedir. Hava saldırısı için de anda durumun kaos olduğunu, hedeflerin tutturulamayacağını, sivillerin ölümü durumunda IŞİD’in daha çok
güçlenebileceğini; bunu engellemek için de önce bilgi
toplamak gerektiğini savunmuş ve buna uygun olarak ilk başta 300 kadar “danışman”ı –askeri uzmanlar- Bağdat’a yollama kararı vermiştir. Süreç içinde
bu “danışman” sayısı yükseltildi ve İran Körfezi’ne
altı savaş gemisi yollandı. İnsansız Hava Aracı (İHA)
olarak da adlandırılan uçaklar “bilgi toplama” görev-
lerine başladı!
ABD’nin Dışişleri Bakanı Kerry ve diğer sözcüleri, Irak’a yardımda bulunacaklarını, ama Iraklıların
kendi aralarında uzlaşmadığı, her kesimin temsil
edildiği bir “Ulusal Birlik Hükümeti”nin kurulmadığı durumda bu yardımın sorunu çözmeyeceği,
bunun içinde “birleştirici” olmadığı açıkça görünen
Maliki yerine “birleştirici” rol oynayabilecek birinin
başbakan olması gerektiğini açıkladılar... Maliki’ye
duyurdular!! Hem de kamuoyuna “sürpriz ziyaret”
diye yutturulmaya çalışılan Kerry’nin 23 Haziran’da
Bağdat’a gidip Maliki ile yaptığı görüşmede, bu yaklaşım Maliki’ye doğrudan söylendi...
Maliki bu tavrın, yani “Ulusal Birlik Hükümeti”
kurma talebinin, “Irak anayasasına ve siyasi sürece
darbe” olduğunu savunarak, bu talebi reddettiğini kamuoyuna açıkladı. Kerry ne Maliki’den ne de
Barzani’den beklediği yanıtı aldı. Görünürde Irak’ın bütünlüğünü korumak, bölünmesine engel olmak
istemektedirler. Gerçekte
bunu istemiş olsalar da
bile, yaşam, en azından
üçe bölünmüş bir federe yapıyı dayatmaktadır. Bu bölünmenin
teşvik
edilmesinin,
ABD’nin andaki isteği
olmadığının garantisi de
yoktur!
Bu arada ABD’nin havadan IŞİD güçlerine müdahale
talebine hemen yanıt vermemesine karşı Maliki Rusya’dan on adet ikinci el
Sukohi SU25 tipi savaş uçağı satın aldı. Bu uçakları
kullanacak pilotların olmaması nedeniyle de Rusya’lı
pilotlar “kiralandı”!
Bu süreçte gündeme gelen ilginç gelişmelerden
biri, İran ile ABD’nin kimi temsilcilerinin birbiriyle
görüşmeye hazır olduklarına yönelik takındığı tavırlar ve aynı cephede yer almaya kapıların tümden kapanmadığı yönlü gelişmelerdi. İran Irak yönetimine
destek vermeye hazır olduğunu, Şii’lerin “kutsal mekanlarını” savunacağını ve Irak’a dış bir müdahaleye
karşı olduğunu açıkladı. Kimi haberlere göre İran üç
tugay “Kudüs Gücü”nü Irak’a yollamıştır. Bu haber
ama resmen onaylanmış bir haber değildir. İran’ın da
ABD gibi İHA uçaklarını Bağdat yönetiminin hizmetine sunduğu ve ABD’nin esasında İran’ın etkisini
Günümüzde yaşanan etnik
ve dini/ mezhepsel çatışmalar,
yaklaşık yüzyıllık zoraki sınırları da soru
işareti haline getirmiştir. Gidişat, uzun
vadeli olarak yeni ulusal devletlerin veya
federativ bir devlette özerk bölgelerin
oluşması, kurulması yönündedir.
40
GİDİŞ NEREYE?
Yukarıda özetle ortaya koyduğumuz durum ve gelişmelere genel olarak bakıldığında, öncelikle tespit
edilmesi gereken şey, Ortadoğu’da ve somutta da
Irak’ta (Afrika’da da) “sınırların yeniden çizileceği”,
“haritanın değişeceği” yönlü gelişmedir.
Bu noktada bilince çıkarılması gereken mesele, andaki sınırların esasında Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında emperyalistler tarafından belirlenen,
çizilen sınırlar olduğudur. Başta Fransız ve İngiliz
emperyalistlerinin “Sykes – Picot Anlaşması”yla 16
Mayıs 1916’da (taslağının 3 Ocak 2016’da hazırlandığı) kendi aralarında yaptıkları gizli anlaşmayla, savaş
bittiğinde de “galip güçler” olarak açıkça bölgeyi paylaşan ve sınırları, sözkonusu coğrafyada yaşayan milletler ya da milliyetlerin istekleri, hakları gözönüne
alınarak değil, kendi emperyalist çıkarlarına ve güçlerine göre paylaştıkları yerlerde çizdiler. Sözkonusu
anlaşmaya Çarlık Rusyası da dahil edilmiş, ama Büyük Sosyalist Ekim Devrimi gerçekleştikten hemen
sonra Bolşevikler hem anlaşmayı reddetmiş, hem de
içeriğini yayınlayarak kamuoyuna sunmuştur.
Günümüzde yaşanan etnik ve dini/ mezhepsel çatışmalar, yaklaşık yüzyıllık zoraki sınırları da soru
işareti haline getirmiştir. Gidişat, uzun vadeli olarak yeni ulusal devletlerin veya federativ bir devlette
özerk bölgelerin oluşması, kurulması yönündedir.
Özellikle Ortadoğu’da, özelde de Suriye ve
Irak’taki gelişmeler bu devletlerin “bir bütün”
olmadığını, Irak’ın 2003 yılından beri fiilen üç
bölgeye bölündüğünü, Suriye’nin de anda en az
dörde bölündüğünü gösterdiği; ve gidişatın sınırların
yeniden çizileceğini ortaya koyduğu bir ortamda,
Rojava yöneticilerinden ve PYD Eşbaşkanı Salih
Muslim’in, Barzani’nin “bağımsızlık için referandum
yapacağız” yönlü açıklamasına karşı: “İçinde bulunduğumuz şu durumda bağımsızlığın Kürtlerin yararına olacağını sanmıyorum. Ülkeleri bölmenin ve
milletleri birbirinden ayırmanın doğru olduğunu
düşünmüyorum. Ulus-devletler ulusları birbirine
düşürüyor. Bu Avrupa’da denendi ve başarılı olmadı. Ulus devletlerin modası geçti, bu modeli 21’inci
yüzyılda artık kimse kabul etmez.” (Hürriyet, 4
Temmuz 2014) biçiminde tavır takınmasının gerçeklerden ne kadar uzak olunduğunu ortaya koymaktadır. Bu tavır gerçeklerden uzak olduğu gibi, ulusların
birbirine düşürülmesinin, ya da milliyetçi temeldeki
çatışmaların nedenini de, çatışmaların kaynağını da
gizlemekte ve sorunu tersyüz etmektedir.
Ulus devletlerin varlığı moda değildir, moda olarak ifade edildiğinde de, modası geçmemiştir. Bu
Avrupa’da da, dünyanın her yerinde de hala geçerli
olan, önümüzdeki yüzyıl için de geçerli olacak “modadır”! Üstüne üstlük ufukta bu modaya daha çok
renklerin katılacağı görünüyor.
IŞİD ya da yeni adıyla İD’nin anda Bağdat’ı ele geçirme imkanı yok gibidir. Irak merkezi devlet güçlerinin Tikrit’te olduğu gibi saldırıya geçip IŞİD’i geriletme mücadelesi, düşük seviyedeki bir çatışmanın göze
alındığını gösteriyor. Taraflar esasında tüm hatlarıyla
birbirine saldırma durumunda değil. İD ele geçirdiği
ve “Hilafet” ilan ettiği bölgelerde gücünü koruma ve
sağlamlaştırma yolunu seçme ve daha sonraki süreçte
yeni saldırılara kalkışma taktiğini uygulayabilir. Tabii ki Suriye’de de alanını genişletmeye çalışır.
Kürtler en azından özerkliklerini koruma ve Kerkük ile alanlarını genişletme durumundadırlar. Türkiye Cumhuriyeti ile iyi ilişkileri var ve anlaşma temelinde merkezi Irak devletinden ayrılıklarını ilan
edebilirler. Bunun ortamı herhalükarda mevcuttur.
İsrail’in böylesi bir adımı tanıyacağı yönlü yaklaşımı
da, Güney Kürdistan’ın ayrılması durumunda destek
bulacağının işaretidir. Bu adımın ileride T.C. ile konfederasyon vb. biçiminde birleşmeye götürme olasılığı da küçük bir olasılık değildir.
Böylesi bir ortamda kısa vadede Irak, resmen üç
bölgeye bölünmekle karşı karşıyadır. Esas mesele
“Sünni Bölgesi”nde İD gibi şeriatçı dinci faşist bir
gücün var olmasıdır. Bunun ne kadar kabul göreceği, İD’nin geriletilip Baas’çı Sünni kesimin üç bölgeli
özerk yapıya kazanılıp kazanılamayacağını ise gelişmeler gösterecektir.
Sonuçta gidişatın karmaşık, ve çok denklemli olduğunu tespit etmek gerçekçidir. Gelişmelerin hangi
yönde olacağını, takip edip göreceğiz.
panorama
azaltmak için kendi İHA’larını devreye soktuğu yönlü yorumlar da medyaya yansıyanlar arasındadır.
Suudi Arabistan ise Haziran ayı sonlarında Irak sınırına, Irak ordusu savunamayacak diye, 30.000 kadar askerini yığmıştır.
İsrail’in kimi yetkililerinin olası bir bağımsız Kürt
devletini tanıyacaklarının işaretini vermeleri de
dikkate alınması gereken bir başka tavırdı.
5.07.2014 ✓
41
panorama
5 Temmuz
sonrası
gelişmeler...
- IRAK- GÜNEY KÜRDİSTAN -
Dergimizin 170. sayısı yayına hazırlanırken Irak
– Güney Kürdistan’daki gelişmeler gündemin önsıralarındaki yerini almıştı. Gelişmeleri değerlendiren
yukarıdaki tavrımızı dergimizde yayınlayamadık.
Internet üzerinde okurlarımıza sunduğumuz tavrımızı, gelişmelerin bütünlük içinde görülebilmesi için bu
sayımızda yayınlıyoruz. Buna bağlı olarak da bu makalemizde, 5 Temmuz’dan sonraki gelişmelere özetle
değineceğiz.
YDİ Çağrı
5
42
Temmuz tarihli yukarıdaki tavrı takındıktan
sonraki gelişmeler gidişatın karmaşık ve çok
denklemli olduğunu yeniden ortaya koydu. İD (eski
adı ile IŞİD) Irak’ta nüfuz alanını genişlettikten sonra kısa bir süre ele geçirdiği bölgelerde konumunu
güçlendirmeye, şeriat rejimini uygulamaya başladı,
saldırılarını Rojava/ Kobanè’ye ve Suriye’de kimi bölgelere yöneltti.
IŞİD’in Musul’u ve Kürtlerin de Kerkük’ü ele geçirmelerinin perde arkası ile ilgili de IŞİD ile KDP’nin
ABD, İsrail, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bilgisi ve
onayı dahilinde hareket ettikleri gibi kimi komplo
teorileri medyaya yansıdı. Buna göre IŞİD (İD) ile
KDP’nin karşılıklı saldırmazlık anlaşması yaptıkları
da yazıldı, anlatıldı... KDP ise yaptığı açıklama ile bu
yönlü haberlerin yalan olduğunu bildirdi.
Geçici olarak da olsa böylesi durumların mümkün
olduğunu dıştalamıyoruz, ama belgelenemeyen, ya
da taraflarca açıkça ortaya konmayan konular üzerine siyaset yapmanın yanlış olduğunu, ellerinde belge
olduğunu söyleyenlerin sözkonusu belgeleri kamu-
Barbarlık sadece “kendilerinden”
olmayan insanlara karşı
uygulanmıyor. Kiliselere, Şiilerin
camilerine, başka inançlardan
kesimler için “kutsal” olan
“türbe”lere, heykellere vb.
saldırılıp, yıkıldı, tahrip edildi.
Kütüphanelerdeki tarihi eserler yok
edildi.
oyuna sunmalarının gerektiğini ve doğru olacağını
düşünüyoruz. KDP’nin emperyalist ve gerici güçlerle
işbirliği içinde olduğu biliniyor. KDP’ye karşı mücadele adına komplo teorilerine dayanmak da, bu temelde siyaset yapmak da yanlıştır.
İD’nin Temmuz ayı sonlarında ve özellikle de 3
Ağustos’ta Şengal’i ele geçirmesiyle gündeme gelen
çatışmalar, ya IŞİD’in KDP somutunda Kürtleri
aldattığını, ya da KDP’nin önceden IŞİD ile özel bir
anlaşma yapmadığına işaret etmektedir.
Irak’ın resmen üçe bölünmesini engellemek, ya da
geciktirmek için püf noktası ise, Nisan ayı sonunda
yapılan seçimler sonrası yeni yönetimin oluşturulması, hükümetin kurulması meselesiydi. Bu konuda
Maliki’nin partisinin birinci güç olması ve Maliki’nin
üçüncü kez başbakan olmak isteğiyle; başta ABD olmak üzere birçok gücün ve de Kürtlerle Sünni Arap
kesiminin Maliki’siz bir hükümet istemeleri arasındaki çelişki, Ağustos ayı ortalarına kadar varlığını
korudu.
15 Temmuz’da toplanan parlamentoda yapılan oylama ile Sünnilerin temsilcisi Selim Abdullah Cuburi Meclis Başkanlığı’na seçildi. Kürdistan Bölgesel
Yönetimi (KBY) ile ilişkileri kopma noktasına gelen
Maliki yönetimi, Cumhurbaşkanlığı koltuğunun
Kürtlerin hakkı olduğunu kabul etti. Kürtler de kendi aralarındaki görüşmeler ve oylama ile adaylarını
belirledi. Kürtlerin Cumhurbaşkanlığına aday göstermesi ve yeni merkezi yönetimde yer almayı kabulü, aynı zamanda Barzani’nin birçok kez dile getirdiği “bağımsızlık” için referandumdan –bu arada
referandum yasası çıkarılmış olsa da- geri adım atma
“İSLAM DEVLETİ” (İD) VE BARBARLIĞI!
IŞİD ele geçirdiği bölgede “Halifelik” ilan edip adını
“İslam Devleti” olarak değiştirdi. Sözkonusu yerleşim
alanlarında, başta da Musul’da kontrolünü yerleştirdikten sonra “kendilerinden” olmayan her kesime,
başta da Şii ve Hıristiyanlara –hangi milletten olursa
olsun- karşı gerçek şeriatçı-faşist yüzünü göstermeye başladı. İD’nin ele geçirdiği yerleşim alanlarında,
medyaya yansıyan haberlere göre yüzbinlerce insan
göç yollarına düşmüştü. Türkmenler de bu saldırılara, zorunlu göçe maruz kalanlardandı.
İD Musul’da 19 Temmuz’da Hıristiyanlara
yönelik saldırılarını açıkladığı bir ültimatomla yeni
bir aşamaya getirdi. Buna göre ya Müslüman olup
kendilerine katılınacak, ya “kelle vergisi” ödenecek, ya
da bunlara hazır olmayanları “kılıçtan başka bir şey”
beklemiyordu... Dinci faşistlerin barbarlığı, hayatın
her alanında kendisini gösteriyordu. İD yanlısı
olmayan, ya da desteklemeyen herkes düşmandı...
Kadınlara karşı barbarlık ise “kendilerinden” olup
olmamaya bağlı değildir.
Barbarlık sadece “kendilerinden” olmayan insanlara karşı uygulanmıyor. Kiliselere, Şiilerin camilerine, başka inançlardan kesimler için “kutsal” olan
“türbe”lere, heykellere vb. saldırılıp, yıkıldı, tahrip
edildi. Kütüphanelerdeki tarihi eserler yok edildi.
İD Yönetimi Musul’da kamu hizmetleri veren
kurumlara, Hıristiyanlara, Kürtlere ve Şiilere gıda ve
gaz vermemesi emrini vermiştir. Bu kesimlerin malmülklerine, evlerine el konduğu da verilen haberler
arasında yer aldı.
Tüm bunların yaşandığı ve sözkonusu haberlerin
kamuoyuna yansıdığı bir ortamda, 3 Ağustos’ta İD
birçok yerleşim alanını ele geçirmek için başlattığı
saldırılar ve Peşmerge güçlerinin çatışmadan Şengal’i
terketmesi sonucu, Şengal’i de ele geçirdi. Buna bağlı
olarak İD’nin saldırıları da İD ile çatışmalar da yeniden Irak – Güney Kürdistan’da yoğunlaştı. İD’nin
Ezidi’lere yönelik katliamı ve zorunlu göçle yeni bir
insanlık felaketi gündeme geldi.
Peşmerge güçlerinin Şengal’i terketmesi sonucunda kimi yerlerde halkın kendi sınırlı imkanlarıyla İD
saldırılarına karşı direnmesi dışında, halkın büyük
bölümü savunmasız kalmış ve kurtulabilmek için
evini – barkını terketmek zorunda kalmış, arabası
olan arabayla, arabası olmayan -çocuk, yaşlı, hasta,
kadını erkeğiyle onbinlerce insan- yayan olarak yollara düşmüştü... Büyük bölümü de dağlara sığınmıştı!
Medyaya yansıdığı kadarıyla gelişmeler içinde “Şen-
panorama
anlamına da geliyordu. Sözkonusu aday YNK politbüro üyesi Dr. Fuad Masum idi. 24 Temmuz’da Parlamentoda yapılan birinci tur oylamada salt çoğunluğu
alamadı. Ama ikinci tur oylama öncesinde rakipleri
adaylıktan çekilince Masum Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı oldu.
Masum’un ilk ve en önemli görevi 15 gün içinde
hükümeti kurmak için birilerini görevlendirmesiydi. Bu noktada gündeme esas çelişkili olan sorun geliyordu. Maliki’ye görev verilecek miydi? Şii Ulusal
İttifakı da Maliki’den vazgeçmiş, başka bir aday belirlediğini ilan etmişti. İD’nin Şengal’i ele geçirmesi,
katliamları ve çatışmaların yoğunlaştığı bir ortamda, BM, ABD, Fransa başta olmak üzere emperyalist
kurum ve güçler “büyüyen İD tehlikesine karşı daha
kapsayıcı bir hükümet kurma” uyarılarında bulunarak Maliki’yi devredışı bırakmanın yeni işaretlerini verdiler. Cumhurbaşkanı Masum da buna uygun
davranarak 11 Ağustos’ta hükümeti kurma görevini
Şii Ulusal İttifakı’nın adayı Haydar El Abadi’ye verdi.
Maliki bu karara “darbe girişimi” diye itiraz etti
ve Başbakan olarak kendisine bağlı özel birlikleri
Bağdat’ın stratejik noktalarına yerleştirdi. ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Maliki’nin gerilimi tırmandırmaması ve hükümet kurma sürecini aksatmaması
konusunda uyardı! “Maliki’nin suları dalgalandırmayacağını umuyoruz” diyerek böylesi bir durumda
uluslararası destekten mahrum kalacakları tehditini
savurdu. Masum’un görevlendirmesini de desteklediğini açıkladı. Maliki’nin itiraz ve tehditleri sonuçsuz kaldı. İran’ın da Abadi’nin hükümeti kurmakla
görevlendirilmesini desteklediği yönlü açıklamasıyla
Maliki’nin esas dayanakları ortadan kalkmıştı. 14
Ağustos’a gelindiğinde Maliki teslim bayrağını çekmiş ve “kardeşimiz Abadi lehine adaylıktan çekiliyorum” açıklamasını yapma durumunda kalmıştı.
Bu adımı ise yine emperyalist kurum ve güçlerce
memnuniyetle karşılanırken, Kerry bu zorunlu adımı “önemli ve onurlu” bir karar olarak değerlendirdi.
Abadi’nin “kapsayıcı bir hükümet kurma” çalışmaları sürüyor. Bu noktada esas hedef Sünni Arap
kesimin kurulacak hükümette yer almasıdır. Böylece Maliki yönetiminde Sünnilere yönelik uygulanan
dıştalama, baskı ve haksızlıklara son vermek ve Sünni Arap kesimin İD’ye desteğini sonlandırmak hedeflenmektedir. Bu hesapların tutup tutmayacağı, tutarsa ne kadar tutacağı ise soru işaretidir. Buna rağmen
verilen çabalar, Irak’ın devlet bütünlüğünün korunmaya çalışıldığını göstermektedir.
43
panorama
44
gal felaketi” öne çıksa da İD ile çatışmalar birçok böl- Peşmerge güçlerinin, ABD’nin hava saldırıları eşlige ve yerde yaşanıyordu.
ğinde ortak verdiği bir savaş oldu. Bunun sonucunda
İD’nin barbarlığından kaçmak zorunda kalanların Musul Barajı İD’nin elinden geri alındı.
büyük bölümü bu sefer Ezidi’lerdi! Ezidi’lerin büyük
BM her zaman olduğu gibi bu insanlık felaketi karbir katliamdan kurtulması YPG/ YPJ ile HPG güç- şısında “kaygılı” olduğunu açıkladı, rakamlar verdi
lerinin Şengal’e gidip özellikle dağlara sığınanları ve yardım edilmesini diledi! ABD başta olmak üzeİD güçlerine karşı savunması ve koruması sayesinde re İngiltere, Fransa vd. kimi emperyalist ülkeler Güolmuştur. İlk başta kimi yerlerde kaçmayıp bölgede ney Kürdistanlı Kürtlere, Peşmergelere silah yardımı
kalan Peşmergeler de YPG ve HPG güçleriyle birlikte yapmayı gündeme getirdi. Kimileri de Almanya gibi
hareket etmiştir. Dağlara sığınmak zorunda kalan- önce sadece “insani, tıbbi” yardım yapacağını açıklar güvenlik kordonu sağlanarak Rojava’ya, Güney layıp, sonradan “istisna durum” olarak Peşmergelere
Kürdistan’ın kimi güvenlikli yerlerine götürülerek silah yardımı yapmaya karar verdi. Barzani yönetimi
kurtarılmış, kimileri de Kuzey Kürdistan’a gelmiştir. de Şengal’in İD’nin eline geçmesinden sonra diploBu yazı yazılırken dağlarda ne kadar insan olduğu, matik ilişkilerde herkesten silah talep etti!
ya da hepsinin kurtarılıp kurtarılmadığı belli değilEmperyalist güçler İD’ye karşı Kürdistan Bölgesel
di. Bu arada “Şengal Direniş Birlikleri” adıyla yeni Yönetimi’ni destekleme adına bölgeyi daha da fazbir silahlı oluşum örgütlendi –Ezidi gençler de bu la silahlandırmaya çalışmaktadırlar. Bu durumda
oluşumda yer aldı- ve bunlar da YPG/ YPJ ve
Kürt kartına oynamaktadırlar. Herkesin kendi
HPG ile koordineli ortak mücadele
çıkarı, kendi hesabı var! Emperyavermektedirler.
listlerin bölgeyi kendi manevra
Konunun kamuoyuna
alanı olarak daha uzun bir
15 Temmuz’da toplanan
yansımasından
sondönem ellerinde tutmara Peşmerge güçleri
ya çalıştıkları, her tür
parlamentoda yapılan oylama ile
YPG/ YPJ ve HPG
tavırlarından ortaya
Sünnilerin
temsilcisi
Selim
Abdullah
Cuburi
güçleriyle birlikçıkmaktadır.
te İD ile çatışmaKürtlerin de kenMeclis Başkanlığı’na seçildi. Kürdistan Bölgesel
ya başladı. KCK
çıkar ve hesapları
Yönetimi (KBY) ile ilişkileri kopma noktasına di
ve PYD KDP ve
var! 3 Ağustos’tan
gelen Maliki yönetimi, Cumhurbaşkanlığı
YNK’ye ortak bir
sonraki dönemde,
Askeri
Konsey’in
özellikle YPG/ YPJ
koltuğunun Kürtlerin hakkı olduğunu
oluşturulması çağrıve HPG güçlerinin
kabul etti.
sında bulundular.
onbinlerce insanı katliBu gelişmelerin yaşanamdan kurtarması, objektif
masıyla Bağdat yönetimi İD’ye
olarak PKK’nin konumunu güçkarşı Peşmergeleri desteklemek için
lendirmiştir. Buna bağlı olarak PKK’nin
hava saldırısı kararı verdi. 7 Ağustos’ta ABD Başkanı ABD veya Avrupa devletlerinin “terörist örgütler
Obama da İD’ye karşı “sınırlı bir hava saldırısı” emri listesi”nden çıkarılması talepleri ve tartışmaları da
verdiğini açıkladı. Bununla birlikte “insani yardım” gündemde yerini almış ve İD’ye karşı mücadelede
yapılacağı da ilan edildi. Dağlara sığınmak zorunda “ortak iş yapılabilecek” güçler arasında yer alabilme
olan, ekmeği suyu olmayan, aşırı sıcaklara, kum fır- olasılığı yükselmiştir.
tınalarına maruz kalanlara, havadan ekmek, yemek
Kürt örgütlerinin kendi aralarında sağlayabilepaketleri ve su atıldı... atılmasına ama, sınırlı olan bu cekleri bir birliktelik –“Ulusal Kongre” gibi bir biryardım kime yetecekti ki?
liktelik- ulusal demokratik haklarını geliştirmede,
Bu dönemde Maliki hala Başbakandı ve gitmeye diplomatik pazarlıklarda konumlarını daha da güçniyetli olmadığından ABD müdahalede istekli gö- lendirebilir.
rünmüyordu. Ne zamanki İD saldırıları Kerkük’e
Çok yönlü hesap ve karmaşık gelişmelerin bize ne
yakınlaştı, “ABD vatandaşlarını koruma” bahanesi göstereceğini birlikte göreceğiz.
bulundu... Musul Barajı’nın İD’nin elinden alınması
için yürütülen savaş ise, Bağdat merkezi yönetimi ile
26.08.2014 ✓
panorama
Kurdistana
Rojava’da
gelişmeler!
- ROJAVA -
Rojava’da üç kantonda özerklik ilan edildiğinden beri varolan sorunların hemen
hepsi –ambargo, sınırların kapatılması, gıda, ilaç vb. sağlık ihtiyaçları, elektrik, su
sıkıntısı vb. vb.- varlığını sürdürüyor. Kantonlar arasındaki önemsiz farklılıklara
rağmen, yaşam esasında –özellikle son dönemlerde Kobanè’de- ambargo ve savaş
koşullarına uyarlanma durumundadır.
H
aziran ayı sonlarından itibaren Rojava’daki gelişmelere damgasını vuran esas mesele, 2 Temmuz 2014 tarihinden itibaren “İslam Devleti” (İD,
eski adı ile IŞİD) güçlerinin Kobanè’ye yönelik gerçekleştirdiği saldırılar ve
buna karşı Rojava güçlerinin (YPG/ YPJ) mücadelesiydi. Bu saldırılar
ve çatışmalar Ağustos
ayı başlarından itibaren,
özellikle de Şengal’in İD
tarafından ele geçirilmesi ve çatışmaların Güney
Kürdistan’da yoğunlaşmasına bağlı olarak geri
plana düştü, ama saldırılar ve savunma mücadelesi, çatışmalar sürüyor.
Rojava’da üç kantonda
özerklik ilan edildiğinden beri varolan sorunların hemen hepsi –ambargo, sınırların kapatılması,
gıda, ilaç vb. sağlık ihtiyaçları, elektrik, su sıkıntısı vb.
vb.- varlığını sürdürüyor. Kantonlar arasındaki önemsiz farklılıklara rağmen, yaşam esasında –özellikle
son dönemlerde Kobanè’de- ambargo ve savaş koşullarına uyarlanma durumundadır. İD’nin Şengal’e saldırısı ve onbinlerce Ezidi’nin ve Türkmen’in Rojava’ya
sığınması da bu temel ihtiyaçlar meselesini daha da
akut hale getirdi. Tüm
zorluklara rağmen, gerçekleştirilen yardımlarla
da mücadelenin sürdürülmesi ise demokratik
hakları elde edebilmek,
varolan kazanımları savunabilmek için olumlu
ve de önemlidir.
Kürtler arasındaki birliği sağlayabilmek için
yapılması
planlanan,
ama özellikle KDP/ Barzani kesiminin tavırları
sonucu gerçekleştirilemeyen “Ulusal Kongre”
sorunu da gündemdeki
varlığını korudu, koruyor. IŞİD’in Musul’u ele geçirmesinden sonraki dönemde PKK’nin KDP’ye ortak
davranma çağrılarına, gerekirse Musul ve çevresindeki Kürtleri de Kerkük’ü de savunmaya hazır olduk-
45
panorama
46
larını ilan etmelerine, Rojava’ya ambargonun sonlandırılması taleplerine, KDP olumlu bir yanıt vermedi...
İD’nin Şengal’e saldırısı sonrasındaki gelişmeler,
Güney Kürdistan’a ve doğrudan Kürtlere de yönelen
saldırılara karşı, YPG/ YPJ ve HPG güçlerinin Güney Kürdistan’da da İD’ye karşı savaşması vb. gelişmeler, Kürdistan’ın üç parçasındaki silahlı güçlerin –Peşmerge, HPG ve YPG/ YPJ- aynı mevzilerde
birleşmesine yolaçtı. Rojava’ya sınırda hendekler de
kazdırarak ambargo uygulayan KDP/ Barzani takımı bile bu birlikteliği selamlamak zorunda kaldı.
Hatta Barzani Rojava sınırındaki Peşmerge güçlerini
ziyaretinde, Peşmergelerden Rojava’yı da korumalarını istedi! İD’nin Rojava’ya ve Şengal’e ve genelde
Güney Kürdistan – Irak’ta Kürtlere yönelik saldırıları Kürdistan’ın değişik
parçalarındaki güçlerin
ortak hareket etmesini
dayatmış ve pratikte bu
parçalar arasındaki sınırları delmiştir! Kuzey
Kürdistan’ın Rojava ile
sınırı bile, tüm engellere
rağmen Rojava ile dayanışmaya gidenlere kapatılamamıştır.
Bu ortamda “Ulusal
Kongre” istekleri ve talepleri de gündemdeki
yerini korumuştur. “Ulusal Kongre”nin yapılmasının maddi temeli, her
zamankinden daha çoktur. Buna rağmen KDP/
Barzani takımının genel laflarla sorunu geçiştirdiği
de olgudur. Kongreyi engelleyen esas güç KDP/ Barzani olsa da Güney Kürdistanlı diğer güçlerin, örneğin YNK ve Goran gibi örgütlerin de genelde kongre
yanlısı görünseler de, pratikte pek zorlayıcı tavırları
yoktur. “Ulusal Kongre”nin yapılması talebi esasında PKK ve PYD ve bunların siyasetini destekleyen
kesimler tarafından dile getirilmektedir. Kürt milletinin demokratik haklarını savunmak ve elde edebilmek için “ulusal birliği” sağlamaya hizmete edebilecek böylesi bir adımın atılması gerekli bir adımdır.
Kobanè’ye yönelik saldırıların yoğunlaşması ve seferberlik ilan edilmesi vb. gelişmelere paralel olarak
içlerinde “Türkmen Ulusal Kurtuluş Partisi” de olan
değişik Kürdistanlı 17 örgüt de Rojava ile dayanışma
ve “Ulusal Kongre”nin yapılmasını talep ettiği ortak
bir açıklama yaptı.
Bu genel tablo çerçevesinde yaşanan kimi gelişmler
ise kısaca şöyledir. 2 Temmuz’da İD’nin Musul’u ele
geçirmeye bağlı olarak Irak ordusundan elde ettiği
ağır silahlarla da –tank, top vb.- Kobanè kantonuna
saldırıları yeniden yoğunlaştırmasına bağlı olarak
Kobanè Hükümeti seferberlik ilan etti. Bu arada öncelikle de Kürdistanlı güçlere Kobanè’deki direnişe
destek vermeleri çağrısında bulundu.
Bu çağrıdan sonra KCK, KNK başta olmak üzere
PKK’nin diğer tüm kurum ve kuruluşları da Kobanè
ile dayanışma seferberliği çağrıları yaptı. Benzeri
bir çağrı da Öcalan tarafından yapıldı. Bu çağrılara
özellikle Kuzey Kürdistanlılar tarafından değişik biçimlerde dayanışma ile
yanıt verilirken, sayısı
tam belli olmayan ama
onlarca ifade edilebilecek –kimi haberlere bakıldığında toplam birkaç
yüz kişi- insanYPG/ YPJ
saflarında İD güçlerine karşı savaşmak için
Kobanè’ye gitti. Daha
önce Kobanè’den göçetmiş yüzlerce Kobanè’li
de direnişe katılmak için
Kobanè’ye geri döndü.
Tüm Temmuz ayı boyunca yaşanan çatışmalarda YPG/ YPJ’nin
açıklamalarına
göre
İD’ye önemli darbeler
vuruldu, sayısı tam belli değil ama toplamda birkaç
yüz İD’cinin öldürüldüğü ve önemli oranda silah ele
geçirildiği ve arasında tankların da olduğu birçok
askeri araç ve malzemenin de imha edildiği bir durum sözkonusudur. Bu çatışmalarda onlarca YPG/
YPJ ve Asayiş gücü mensubu da yaşamını yitirmiştir.
Sonuçta İD şimdilik Kobanè’de hedefine ulaşamamıştır. Kuzey Kürdistan sınırı dışındaki üç yönden
de gerçekleştirilen saldırılara karşı başarılı direniş
gösterilmiştir. Tüm zorluklara, eşit olmayan koşullara –örneğin İD ağır silahlara sahipken YPG/ YPJ’nin
elindeki silahlar esasta hafif denen silahlardır, İD’ye
karşı savaşta elde ettikleri kimi ağır silahlarla cephanelerini güçlendirseler de aradaki dengesiz durum
ortadan kalkmamaktadır- rağmen, çatışmalarda İD
panorama
güçlerine verilen zarara göre daha az zararla çıkma- Ziyaret’e (Zarèta Serxetè) gidip “sıfır noktası” denen
ları da YPG/ YPJ’nin başarı hanesine yazılacak, yazıl- sınırda, öncülüğünü HDP ve DBP’nin yaptığı eyleması gereken bir olgudur.
min, Kobanè’ye yönelik saldırların boşa çıkarılmaRojava’daki gelişmeler içinde önemli olan ve Roja- sına kadar sürdürüleceği açıklanıyordu. Temmuz ayı
va güçlerini daha da güçlendirecek olan bir gelişme başlarında (8-9 Temmuz) gerçekleştirilen bu eylem
ise, Temmuz ayı sonlarında İD ile Esad rejimi güçle- birçok yerde örnek alındı ve nöbet çadırları kuruldu.
ri arasındaki çatışmalar sonucunda rejim güçlerinin Eylemler, özellike bu sınırdaki eylem yoğun bir desHesekè’den çekilmesi ve bu çekilmenin ardından, İD teğe de sahip oldu. Urfa, Mardin ve Şırnak’ın Rojava
güçlerine karşı Kürt-Arap-Süryani-Ermeni halkları- sınırında binlerce kişi nöbet tuttu.
nın YPG/ YPJ güçleriyle koordineli, ortak mücadelesi
Eylemin amacı açıktı. TC devletine ya da yönetiile Hesekè kentinin tümüyle YPG/ YPJ güçlerinin de- mine de herhangi bir karşı olma yanı somut olarak
netimine geçmesi idi.
yoktu. Rojava ve Rojava’ya saldırılar sözkonusu olduHesekè, gerek Kuzey ve Güney Kürdistan’a sınır ol- ğunda öncelikle Kürt medyasının öne çıkardığı şey,
masıyla, gerekse de yeraltı zenginlikleri ve tarım alanı TC’nin IŞİD’i (İD) desteklediği yönlü tavırdı.
olması nedeniyle önemli bir konuma sahip. Rojava’nın
Buna rağmen TC’nin nöbet çadırlarına ve eylemüç kantonunda uygulamaya konan “demokratik
lere yönelik “sabrı” on günü geçmedi! Urfa’nın
özerklik” projesi Hesekè’de de gerçekBirecik ilçesine bağlı Ziyaret köyü ve
leştirilmeye çalışılıyor. Hesekè’nin
Alzeran ve Aşme köylerindeki
İD güçlerine karşı savunulçadırlara saldırılar gündeme
Rojava’daki gelişmeler içinde önemli
masına paralel olarak bu
geldi. Çadırları ve nöbet eyproje gerçekleştirilebilirse
lemi için bulunan araçları
olan ve Rojava güçlerini daha da
–bu arada Esad rejimigüçlendirecek olan bir gelişme ise, Temmuz ayı yakan kolluk güçleri birnin güçlerinin yeniden
çok insanı yaraladı ve
sonlarında İD ile Esad rejimi güçleri arasındaki
Hesekè’yi ele geçirmek
kimilerini de gözaltına
çatışmalar
sonucunda
rejim
güçlerinin
Hesekè’den
için saldırıya geçebilaldı. Saldırılara karşı
çekilmesi ve bu çekilmenin ardından, İD güçlerine protestolarla, saldırılara
me ihtimalini de gözönüne almak gerekiyor-, karşı Kürt-Arap-Süryani-Ermeni halklarının YPG/ rağmen, nöbet eylemini
bir bütün olarak Rojava
kimi milletvekillerinin
YPJ güçleriyle koordineli, ortak mücadelesi ile
yönetiminin eli daha da
yeniden
başlatmasına
Hesekè kentinin tümüyle YPG/ YPJ güçlerinin karşı da Ziyaret köyündeki
güçlenmiş olacaktır. Dedenetimine geçmesi idi.
ğişik halklardan insanların
nöbet eylemine desteği keskenti İD güçlerine karşı ortak
mek için eylem alanına girişsavunması bu projenin hayata geçiçıkışların yasaklanması gündeme
rilebilmesi için umut verici, olumlu bir
geldi. Sonuçta halkın protestolarının gidurumdur.
derek yükselme gösterdiği bir durumda geri adım
atıldı ve resmen nöbet çadırı kurmaya müsaade veKUZEY’DEN DAYANIŞMA NÖBETİ VE
rildi..
TC’NİN SALDIRILARI...
TC IŞİD’e (İD) doğrudan ve açıkça destek vermese
Rojava ile maddi ve manevi dayanışmada bulun- de, Rojava’da Kürtlerin özerkliğine, elde edilen kamak için hem Kuzey Kürdistan – Türkiye’de hem de zanımlarına karşı olduğunu bu saldırılarıyla da bir
Avrupa’nın değişik yerlerinde eylemler, etkinlikler kez daha göstermiştir. Türkiye - Kuzey Kürdistan’ın
gerçekleştirildi. Rojava’ya değişik biçim ve düzeyler- ilerici, demokrat, devrimci, komünist güçlerinin
de dayanışmada bulunuldu. İD’nin Kobanè’ye saldı- Rojava’ya en önemli destekleri -bugün Rojava’ya yarılarını protesto etmek ve İD mensuplarının TC ile pılabilecek tüm destekleri vermeyi unutmadan-, TC
olan sınırdan geçişlerini azaltabilme amacıyla, Ku- ve yönetimine karşı mücadeleyi yükseltmeleri, halkzey Kürdistan ile Rojava sınırında çadır kurup nöbet ların kardeşliğini sağlayabilecek adımları pratikte uytutmak da gerçekleştirilen dayanışma eylemlerinden gulamaları ve devrim için örgütlenmeleri olacaktır!
biri oldu.
İD’nin saldırılarına maruz kalan “sınır köyü”
26.08.2014 ✓
47
panorama
“Dünya Futbol
Şampiyonluğu”
ve protestolar...
- BREZİLYA -
B
48
ir “Dünya Futbol Şampiyonluğu” daha geride
kaldı. Futbolseverlerin şampiyonluk yarışı sürecindeki “heyecan” ve hezeyanları dindi, günlük
yaşamdaki sorunlar yeniden kendisini hissettirmeye
başladı... Bu durumda konu hakkında yazı yazmanın,
tavır takınmanın gereksiz olduğu söylenebilir. Fakat
sorun sadece bir futbol turnuvası sorunu olmadığından, böylesi bir değerlendirme yanlış olacaktır.
Spor adına milyonlarca kitlenin bilincinin karartıldığı ve
milliyetçiliğin körüklendiği; futbol turnuvası
adına milyarlarca ABD
Doları’nın tekellerin kasalarına doldurulduğu
bir pazarla; milyarlarca
dolar kàr için işçilerin
emekçilerin sırtına daha
fazla yük bindirildiği,
sömürüldüğü, onbinlerce evsiz-barksızın tahta-teneke-plastik barakalarından, yerlerinden
sürüldüğü; daha iyi bir
eğitim, sağlık ve ulaşım
sistemi için, yaşanabilir
konut imkanları için ve
etnik/ milli haklarının tanınması için mücadele eden
İndigen’lere karşı sıkıyönetimi aratmayacak bir baskı
ve terörün uygulandığı, onbinlerce yoksulun işinden
edildiği bir durumla karşı karşıyayız.
Bunun yanısıra, Gezi eylemleri/ protestoları döne-
Brezilya’da “Dünya Kupası”na
karşı protestolardan
bahsedilirken öne çıkarılan temel
düşüncelerden biri de futbolun
spor olduğu, bunun siyasetle
karıştırılmaması gerektiği
biçimindeki düşünceydi.
minde Brezilya’da yaşanan ve en az iki milyon insanın katıldığı protestolar hakkında tavır takındığımız
24 Ağustos 2013 tarihli (sayı 165) yazımızda, okurlarımıza verdiğimiz sözü yerine getirmek için de bu
yazının yazılması gerekiyor. Sözkonusu yazımızda
protestoların aynı zamanda, halkın ihtiyaçları yerine
“Dünya Kupası” ve “Olimpiyat Oyunları” için milyarlarca doların harcanmasına karşı da yöneldiğine değinmiştik. Tüm medya
mensuplarının beklentileri, benzeri protestoların “Dünya Kupası”
döneminde de gerçekleşebileceği yönündeydi. Hatta turnuvanın
“sorunsuz” gerçekleşip
g e rç e k l e ş e m e y e c e ğ i
bile soru işareti olarak
lanse edildi. Bu yönlü haber ve yorumlara
Brezilya yönetiminin
yanıtı kesindi! Olası
protestocuların stadların ve futbol ekiplerinin
yanlarına bile yaklaştırılmayacağı, herkesin
“güvenliği”nin “garantili” olduğu yönlü resmi
açıklama yapıldı. Buna uygun da önlemler alındı! 12
Futbol Stadı’nın olduğu bölgelerin “güvenliği” için
157.000 polis ve asker (askerin iç işlerde “güvenlik”
için görevlendirilmesi amacıyla Başkan Rousseff kararname çıkardı) ve 20.000 özel güvenlik gücü görev-
“FUTBOL SPORDUR, SİYASETE
KARIŞTIRMAYIN” MI ACABA?
Brezilya’da “Dünya Kupası”na karşı protestolardan
bahsedilirken öne çıkarılan temel düşüncelerden biri
de futbolun spor olduğu, bunun siyasetle karıştırılmaması gerektiği biçimindeki düşünceydi. Bu yaklaşım, egemenlerin kitlelerin bilincini karartmak için
kullandığı yalanlardan/ sahtekarlıklardan biriydi,
biridir. Kendileri kitlelere sporla siyaseti karıştırmayın derken bile siyaset yapmaktadırlar! Bu siyasetin
perde arkasında ise, yine egemenlerin çıkarları var!
Futbol ya da genelde sporla ilgili tavır
takınılırken, en başta ve hep yeniden bu sahtekarlığın bilinçlere çıkarılması gerekiyor.
Herşeyden önce vurgulanması
gereken
olgu, futbolun kitleler üzerindeki etkisinin diğer spor
dallarına göre daha
fazla olmasıdır. Bu
da egemenlerin özellikle “Dünya Futbol
Şampiyonası”nı, milliyetçiliği körüklemek için,
daha fazla insanın beynini
milliyetçilik ağusuyla zehirlemek
için, erkek egemenliğinin gösterilerini
yoğunlaştırmak için kullanmasına olanak sunmaktadır. “Milli takımı destekleme” adına burjuvazinin
bayrağı olan bayraklar, renkler, bir milletin diğerlerinden daha üstün olduğu milliyetçi, şoven ideolojinin yaygınlaştırılması, futbolun, sporun ötesinde
siyaset aracı olarak kullanıldığının en açık belgesidir.
FIFA’nın “Dünya Kupası” maçlarının çekilişinin
moderatörlüğünü yapacak olan moderatör çifti, siyah
renkli olmaları nedeniyle –siyah tenli olmanın Avrupalılar için iyi bir reklam etkisi olmayacağı gerekçesiyle vb.- reddetmesinin ve Brezilya yönetiminin de
bu isteğe destek vermesinin açıkça ırkçı bir tavır ve
ırkçı bir siyaset olduğu da açıktır. Yani kitlelere sporla
siyaseti karıştırmayın diyenler, sadece siyaset yapmıyor, ırkçı siyaset de yapıyorlar.
Benzeri bir nokta da, Brezilya yönetiminin/ sisteminin İndigen halklara karşı ırkçı tavrıdır. İndigen
halklar futbol turnuvasına karşı değil ama, turnuva
döneminde de kendi hakları için protestolar gerçekleştirdiler. Bunun bir örneği ise açılış töreninde
yaşandı. Brezilya’nın “ahenkli, eşit, çok kültürlü bir
birliktelik sağlayan” bir ülke olduğu görüntüsünü
dünya kamuoyuna göstermek için üç genç insan güvercinleri uçurmak için seçildi. Biri siyah tenli genç
bayan (kız çocuğu), biri beyaz tenli ve biri de İndigen
kökenli genç (erkek çocuk). İndigen kökenli genç güvercini uçurduktan sonra, yanına aldığı şerit gibi bezi
açtı! Üzerinde “Demarcaçao” (Dışlanmışlık) yazıyordu. Bununla Guarani halkının durumuna dikkat
çekmek istemişti. Ama Televizyon görüntülerinde bu
hareketi görmek mümkün değildi! Sansüre kurban
olmuştu!
Futbolun/ sporun siyasete bulaştırıldığı noktalardan biri
de, egemenlerin kitleleri
sporla uğraştırıp (bu
esasında seyretme, taraf olma anlamında
bir uğraştır) siyasetten uzak kalmasına
çalışmasıdır. Üstü
örtülü propagandanın insan diline çevirisi, “siz gidin sporla uğraşın, siyaset size
ne”dir! Burjuvazi için istenen durum, emekçi kitlelerin
açlık ve yoksullukla, sömürüyle,
savaşlarla, doğanın katledilmesiyle vb.
vb. tüm toplumsal sorunlarla uğraşmamasıdır. İşçilerin emekçilerin ezilen, sömürülenler olarak kendi
sınıf bilincine, “kendisi için sınıf” olması bilincine
varmaması gerekiyor!
Böylesi spor turnuvalarında burjuvazinin bu tür
sahtekarlıklarına karşı ve milliyetçiliğin körüklenmesine karşı mücadele, proletaryanın ve tüm emekçilerin sömürü sistemine karşı sınıf mücadelesinin
kopmaz parçalarından biridir.
panorama
lendirildi. Sonuçta turnuva, yapılmasını engelleyecek
düzeyde bir protestoyla karşılaşmadan gerçekleştirildi. Buna rağmen, katılımı düşük olsa da turnuva
sırasında sayısız protesto eylemleri yaşandı. Kolluk
güçleri en ufak eylemi bile şiddetle engellemeye çalıştı, engelledi. Sayısı kesin olarak verilmeyen yüzlerce
insan gözaltına alındı, yaralandı...
Böylesi spor turnuvalarında
burjuvazinin bu tür sahtekarlıklarına
karşı ve milliyetçiliğin körüklenmesine
karşı mücadele, proletaryanın ve tüm
emekçilerin sömürü sistemine karşı sınıf
mücadelesinin kopmaz parçalarından
biridir.
KAZANANLAR!
Kapitalizmde spor, genelde pazar ekonomisinin
49
panorama
50
doğrudan bir parçasıdır/ alanıdır, her şey alınıp satılmaktadır. Azami kàr, bu alanın da temel dürtüsüdür. Pazarda söz sahibi olanlar, karar verenler, büyük
tekeller, holdingler ve kelimenin gerçek anlamında
dünya çapında bir tekel olan ve kitlelerin gözünde
mafya olarak da kabul edilen FIFA’dır. “Dünya Futbol Şampiyonası”nın ev sahibi Brezilya olsa da gerçek
patron FIFA’dır.
Herşeyden önce ev sahipliği yapabilmek için dalaş
olur! Katar’a ev sahipliğinin verilmesi konusundaki
rüşvet, yiyicilik “skandal” olarak kamuoyuna yansıdı. Gerçekte bunlar için “skandal” olguların ortaya
çıkmasıdır. Varsayalım ki normal koydukları kurallar çerçevesinde –açıkça rüşvet, yiyicilik olarak değerlendirilecek olan şeyleri yok- ev sahipliği hakkı
elde edildi! Bu durumda FIFA ile yapılan anlaşmada
FIFA, kendi normlarını belirlemektedir. Bunlar başka
bir deyimle “önkoşullardır”, yapılmak
zorunda olunan görevlerdir.
Böylesi bir durumda ev sahibinin
en azından bu “önkoşulları”
yerine
getirmesi gerekiyor.
Ama ev sahibi de
kendisinin temsil
ettiği burjuva kesimin kàr ve kazancının hesabını yapmaktadır.
Bunun
için de örneğin, 8,
10 ya da 12 Stad
yapma seçeneği konusunda tavrını, 12 Stadtan yana
takınmıştır. Lula ve andaki yönetim “Şampiyonaların Şampiyonluğu”nu gerçekleştireceklerinin propagandasını yapmışlardır. Bunun bir sonucu da “Dünya Kupası”ndan sonra kullanılmayacak dört futbol
stadyumu da yapılmıştır. “Güvenlik” adına en az 1
(bir) Milyar Avro harcanmıştır. Sonuçta FIFA’nın
“önkoşulları”na ev sahibinin hesapları da karışınca,
rakamlar yükseliyor! Somut olarak Brezilya’da şimdiye kadarki en masraflı “Dünya Futbol Şampiyonası”
gerçekleştirildi.
Resmi açıklamaya göre 8,7 Milyar Avro Brezilya tarafından harcanmıştır. Kimi verilere göre (Dolar ya
da Avro olarak da değişiyor) 13 Milyar ABD Doları
(11 Milyar Avro) harcanmıştır. Bu proje çerçevesinde
Brezilya yönetiminin planladığı “altyapı” projelerinin
yarısının bile tamamlanmadığı da belirtilmektedir.
Bu hesap dışında bir de turnuvanın gerçekleştirilmesi için harcanan miktar var. Bunun da 2 Milyar ABD
Doları kadar olduğu FIFA tarafından açıklanmıştır
ve bu giderin de FIFA tarafından karşılandığı da belirtilmiştir. Yani başka hiçbir şeyi hesaplamasak bile
bu “Dünya Kupası” 15 Milyar Dolara malolmuştur.
Gerçekte ise “ortada dolanan” miktar çok daha yüksektir.
Soru, bu kadar paranın nereden gelip nereye, ne
için gittiği, kimin esas kazanç sahibi olduğu sorusudur. Brezilya’nın ekonomisi kalkınır, halk kazanır
vb. düşünceleri yaygınlaştıranlar, kitleleri aldatmaktadır. Kazançlı olanlar en başta “Dünya
Kupası”nın patronu
FIFA’dır. FIFA’nın
anlaştığı sponsorlardır. Brezilya’nın
hazırlıklar için, 7
yeni Stad inşası ve
5 Stad’ın yenilenmesi/ tamiratı; bu
Stad’ların
çevresinin ve buralara
gidecek
yolların,
trafiğin, havaalanlarının gelecek turistlerin
sayısını
yanıtlayabilecek kapasiteye çıkarılması
ve en önemli gördükleri bir şey olan
“görüntü”nün uygun hale getirilmesi vb. vb. işleri
yapan firmalar, tekeller vd. kazançlıdır.
Üstelik FIFA’nın gelirleri sadece turnuva dönemiyle
sınırlı değil. Örneğin 5 yıllığına Brezilya’nın
spor pazarına mal arz edip vergisiz kazanç elde
edebilmektedir, ya da değişik alanlarda –esasta tüm
spor malzemelerinde ve özellikle de 1600 kadar
amblem’in kullanımında vb.- gelir elde etmektedir.
FIFA’nın “Dünya Kupası” için sözkonusu amblemleri kullananlar FIFA’ya para ödemek zorundadırlar. Hatta “taraftar eğlencesi” yapmak isteyen kimi
Brezilyalılardan istenen para (bir eğlence için) 9.000
Avro kadardır. Protestolar sonucu FIFA geri adım
KAYBEDENLER KİM?
Tek cümleyle ifade edilirse, “Dünya Kupası”nda kaybedenler işçiler, emekçiler, yoksullardır! Sadece onların sömürülmesi, baskı altına alınması ya da vergilerinin tekellerin hizmetine sunulması temelinde değil,
somut olarak doğrudan “Dünya Kupası”nın hazırlanması ve gerçekleştirilmesi için yapılanlar sonucunda
da kaybedenler yine işçiler, emekçiler, evsiz-barksızlardır.
Verilen bilgilere göre 14 işçi stad vb. inşaatlarda
çalışırken “iş kazası” sonucu yaşamını yitirmiştir.
Stadların, havaalanlarının çevresini “temizleme”ye
kurban gidenler, diğer bir deyimle devletin şiddeti
ve zoruyla yerleşim alanlarından sürgün edilenlerin
sayısı 170.000 ile 250.000 arasındadır. Bu “temizleme” işi sadece inşaatlar için öngörülen alanlarla sınırlı kalmamış, “Brezilya’nın imajı” için görüntü değişikliği ihtiyacı görülen yerlerde de yapılmıştır. Bu
zorla sürgün etmeler sırasında yaşanan çatışmalarda
yüzlerce yoksul insan devletin kolluk güçlerince katledilmiştir. Ayrıca “gecekondu” (Favela) olarak da
adlandırabileceğimiz yerleşim alanlarında, “Dünya
Kupası” için alınan önlemlerde katledilenlerin sayısı
belli değildir.
Stadların çevresinde seyyar satıcılara konan “yasaklı bölgeler”de sadece “Dünya Kupası” sponsorlarının satış yapabilmesi sonucu, binlerce seyyar satıcı
ekmek parasını çıkarmaya çalıştığı satış imkanından
yoksun bırakılmıştır. Bu “yasaklı bölgeler”e komşu
bölgelerde ikamet edenlerin “hareket serbestliği” de
sınırlandırılmış, kimlik kontrolleri uygulanmıştır.
“Dünya Kupası”nın oynandığı 12 Stad ve çevresinde
protestoculara karşı tam bir sıkıyönetim uygulanmıştır. Protestolarda, sürgünlerde yaşanan çatışma
ve direnişlerde yaralananların, gözaltına alınanların
sayısı ise belli değil.
Tüm bu ve benzeri yaptırımlar, baskılar, zaten zenginlerle fakirler arasındaki gelirin en yüksek olduğu
ülkelerden biri olan Brezilya’da yoksulların yaşamını
daha da zorlaştırmıştır. “Dünya Kupası” sayesinde
vaat edilen işin büyük bölümü de “Dünya Kupası”
ile birlikte son bulmuş, bu alanda çalışanların büyük
bölümü yine işsiz kalmıştır.
PROTESTOLARDAN GÖRÜNTÜLER...
“Dünya Kupası”na karşı gerçekleştirilen protestoların “Dünya Kupası”nı engelleyebilecek güçte olmadığını yukarıda da vurguladık. Buna rağmen ama
irili ufaklı, çok çeşitli protestoların sayısı yüksekti,
katılımı düşüktü. Bunun bir nedeni de, protestocuların gerçekte futbol turnuvasına karşı olmamasıydı. Örneğin “Evsiz İşçiler Hareketi” (MTST) resmen
“Dünya Kupası”nı engelleyebilecek güçte protestolar
örgütlememek için tavır takındı. Örgütledikleri protestolar esasta sahip oldukları sorunlara dikkat çekmek içindi, “Dünya Kupası” dönemini de bunun için
kullandılar.
Yapılan protestolara katılımın azlığında rol oynayan etmenlerin başında, devletin kolluk güçlerinin
protestoculara karşı yoğun şiddeti ve baskıları vardı.
Bunun yanısıra “futbol turnuvası artık yapılıyor, futbolun tadını çıkaralım” vb. yaklaşımlar ile burjuva
medyanın protestolara katılımı engellemek için yoğun biçimde propaganda ettiği “sporla siyasetin birbirine karıştırılmaması gerektiği” yönlü propaganda
da protestolara katılımın düşük olmasında önemli
bir rol oynamıştır. Şiddet bağlamında burjuvazinin
borazanlarının kitleleri korkutmak için kullandığı
bir konu da “siyah blok” olarak adlandırılan anarşist
protestocuların kolluk güçleriyle çatışmasıydı. Sonuçta, 2013 yılı Haziran ayındaki protestolara bakarak “Dünya Kupası” döneminde beklenen onbinlerce,
yüzbinlerce insanın katıldığı protestolar gerçekleşmedi ama, yapılan protestoların sayısı yüzlerceydi.
“Dünya Kupası” için Milyarlarca Dolar’ın harcanmasına karşı sosyal taleplerin dile getirildiği protesto eylemleri özellikle Ocak ayı sonlarından itibaren
yeniden gündeme geldi. Mayıs ayı ortalarından itibaren de giderek yoğunlaştı. “Dünya Kupası” öncesi
dönemde protestolara katılım 100, 200’den onbinlere
kadardı. Protesto eylemlerini örgütlemek için 15 kadar “sosyal hareket” -siz bunu “sivil toplum örgütleri”
olarak okuyun- biraraya geldi. “FIFA defol”, “FIFA,
terörist çeteler birliği”, “Zenginlere Dünya Kupası,
Fakirlere çöpler”, “Dünya Kupası olmayacaktır” vb.
sloganlarla “Dünya Kupası” protesto edilirken, “FIFA
standartlı okul ve hastahaneler istiyoruz” vb. taleplerle
sağlık, eğitim, altyapı, ucuz ulaşım imkanları, ücretlerin yükseltilmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, konut sorununun çözümüne yönelik talepler ile
İndigen halkların hakları ve sorunları dile getirildi.
Protestolara, başta “sol”, anarşist kesim olmak üzere toplumun değişik kesimleri katıldı. Grevler de protestoların bir parçasıydı. İşçiler (Metro çalışanları ve
panorama
attı! FIFA’nın net kàr’ının ne kadar oldu açıklanmadı,
ama 3-4 Milyar Dolar kadar olduğu –turnuva giderleri çıkarıldıktan sonraki kàr- hesaplanmaktadır.
51
panorama
52
otobüs şoförleri de), Öğretmenler, İndigenler, ve hatta
Kültür Bakanlığı çalışanları bile grev ve protestolarda yerini aldı. “Dünya Kupası”na karşı değil ama,
polis örgütü bile bu ortamı ücretlerin yükseltilmesi
ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi amacıyla kullanarak 26 eyaletin 14’ünde greve gitti... Polisin greve
gittiği gün ya da günlerde onlarca cinayet ve soygun
yaşandı. Yönetimin yanıtı ceza tehditi oldu! Protestolar bu arada yeni bir dünya rekoruna da yol açtı: Sao
Paulo’da yapılan protestolarla ulaşım tıkandığından
344 kilometrelik bir kuyruk meydana geldi...
Öğretmenlerin Rio de Janeiro’da Brezilya milli
takımının otobüsünü durdurması ise dikkat çeken
eylemlerden biriydi. Öğretmenler, “Stadlara değil
eğitime
ihtiyacımız var” ya da
“Kesin inanabilirsiniz ki eğitmenler
Neymar’dan daha
değerlidir” vb. sloganlarla
eğitim
sorununa dikkat
çektiler. İndigenlerin kendi sorunlarına dikkat çektiği
eylemlerde ise yer
yer polisle yaşanan çatışmalarda
İndigenler
ablukayı yarmak için
polise ok’larla yanıt verdi. İndigenler açıkça “Dünya
Kupası”nın kendisine karşı olmadıklarını, ama bunu, devletin kendilerine karşı baskı
ve dışlayıcı politikasına dikkat çekmek ve haklarını
talep etmek için kullandıklarını açıkladılar. İndigenlerin ve Siyahların açıklamaları, Brezilya devletinin
ırkçı siyasetini teşhir etmede, sorunu bilince çıkarmada olumlu rol oynamaktadır.
Metro çalışanlarının grevi ise İş Mahkemesi tarafından yasadışı ilan edildi. Buna rağmen Metro çalışanları greve devam kararı aldı. Sao Paulo’da yaklaşık bir hafta trafik işlemez oldu.
“Dünya Kupası”nın 12 Haziran’daki açılışında ise
Başkan Rousseff ıslıklandı, protesto edildi. Rousseff’e
karşı protestoda cinsel aşağılama, kadın düşmanlığı
da kendisini gösterdi.
“Dünya Kupası” döneminde protestolara katılım
önceki döneme göre daha da azdı. Kolluk güçlerinin
eylemcilere yönelik saldırıları ise daha da yoğundu.
Verilen bilgilere göre 12-18 Haziran tarihleri arasında
105 protesto eylemi gerçekleştirilmiştir. Bu dönemde
eyleme en yüksek katılımın 5000 olduğu bilgisi verildi. Eylemciler yoğun biçimde kriminalize edildi,
gözaltına alındı. Her eylem mümkün olduğunca başından itibaren engellenmeye çalışıldı, çoğu durumda da engellendi! Gözaltına alınanlar ölüm tehditlerine, işkencelere maruz kaldı ve kimileri de birkaç sene
hapis cezasına çarptırıldı. Örneğin “Molotfkokteyli”
yapabilecek kadar sıvı malzeme taşıdığı iddiasıyla –
eylemcinin kendisi sırt çantasında dezinfeksiyon ilacı
bulundurduğunu
söylemiştir- bir eylemci beş sene on
ay hapis cezasına
mahkum edilmiştir. “Dünya Kupası”
karşıtlarının
evlerinin basılması,
bilgisayarlarına elkonulması, gözaltına alınmaları vb.
de devletin baskılarının bir parçasıydı.
Böylesi bir ortamda
şimdiye
kadarki
“Dünya
Kupaları” içinde
en pahalısı gerçekleşti. Gerek yiyicilik, sahtekarlık
ve halkın sorunları yerine milyarlarca doları “Dünya Kupası”na harcamak, gerekse de protestoculara
karşı şiddetli baskı ve tüm bunlarla birlikte milyonlarca yoksula karşı gerçekleşen yaptırımlar, Başkan
Rousseff’e karşı büyük bir hoşnutsuzluğu da beraberinde getirmiştir. Bu hoşnutsuzluğun 5 Ekim’de yapılacak başkanlık seçimine nasıl yansıyacağı şimdilik
net değildir. Fakat Rousseff’in halk içindeki taraftarlarının azaldığı şimdiden tespit edilebilir. Seçimi kimin kazanacağını ise Ekim ayında göreceğiz.
29.07.2014 ✓
12
FIRTINA
EKEN KASIRGA
BİÇECEKTİR!
Haziran 2014’te Batı Şeria’da üç Yahudi
yerleşimci genç kayboldu. Kaybolan üç Yahudi yerleşimcinin cesetleri 18 gün sonra, El-Halil
kenti yakınlarında bulundu. Üç Yadudi yerleşimcinin cesetlerinin bulunmasının ardından Filistinli
bir genç kaçırıldı ve yakılarak öldürüldü. Üç Yahudi
yerleşimcinin kaçırılmasını bahane eden siyonist yönetim, Hamas’ı sorumlu tutup 15’i vekil 900’ü aşkın
insanı tutukladı. Siyonizmin sınır tanımayan işgalci
politikalarına ve İsraillilerin Filistinli bir genci yakarak öldürmesine, Filistinli örgütlerin yanıtı roket
yağmuru oldu. Filistinli örgütlerin roketlerine karşı
İsrail Gazze’yi bombalamaya başladı. Siyanist devletin Gazze’yi bombalaması sonucu, ikiyüzü aşkın
insan yaşamını yitirdi. Ölenler arasında kadın ve çocuklarda var. On gün süren hava borbardımanının
ardından, 17 Temmuz gece yarısı Siyonist devlet kara
harekatına başladı.
Gazze, Filistin’in batısında Akdeniz kıyısında bulunan, 40 kilometre uzunluğunda, 6-8 kilometre derinliğindeki 363 kilometrekarelik şerit şeklinde bir
bölgedir. Siyonist devletin emperyalizm güdümündeki siyaseti, işgal altında ki topraklarda Filistinlilere yaşam hakkı tanımıyor. İsrail, Batı Şeria’da yeni
yerleşimlerle işgali genişletme siyaseti uyguluyor.Yerleşimciler, Filistinlilerin tarlalarını ve zeytin ağaçlarını ateşe verip, evlerini taşlayarak terör estiriyor.
Gazze’yi açık hapishaneye çeviren kuşatma, suikast
politikası ve ambargo ile devam ediyor. Batı Şerialı
gençlerin gösterilerine sert müdahaleler sürerken, İsrail işgal ettiği bölgelerde huzur içinde yaşamak istiyor! Güya huzuru kaçınca da topluca cezalandırma
yoluna gidiyor. İslami Cihad ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) gibi örgütler de İsrail’e roket atıyor. İsrail özellikle Hamas’ı vuruyor. Çünkü Hamas,
İsrail devletinin varlığını tanımıyor. Amaç Hamas’ın
İsrail’in varlığını tanıyan El Fetih çizgisine gelmeye
zorlamaktır. Siyonizmin siyaseti suikast ve toplu cezalandırmadır.
2007’den bu yana Filistin defakto ikiye bölünmüştü. Hamas Gazze’yi ele geçirerek El Fetih’e savaş açmıştı. El Fetih’i Gazze’den çıkaran Hamas’a, İsrail de
ambargo uygulamaya başlamıştı. 2007’den bu yana
Filistin, sadece İsrail ordusu tarafından değil Filistinliler tarafından da bölünmüş haldeydi. Hamas ile
El Fetih 7 yıl aradan sonra anlaşmaya vardı ve milli
uzlaşı hükümeti 2 Haziran 2014’te kuruldu. Ancak
maaşların ödenmesi dahil birçok vaat yerine getirilemedi. Anlaşmaya göre Türkiye, Katar ve Endonezya’daki Filistin elçilikleri Hamas’a verilecekti. Hamas
bu atamalarla himaye gördüğü üç ülkenin desteğini
sürdürmeyi umuyordu. Bu atama da gerçekleşmedi.
Hamas’ın uluslararası desteğini yeniden mobilize
etme ve tecritten kurtulma ihtiyacı kendini dayatırken Gazze’ye ambargolar ortak hükümetin kurulmasının ardından daha da şiddetlendi. Mesela yakıt ve
elektrik yokluğundan arıtma tesisleri çalışamayınca
kanalizasyonun verildiği Gazze sahili aşırı kirlenme
yüzünden kapatıldı.
Gazze, siyonist İsrail devletinin Gazze’ye başlattığı
savaş sonucu bir kan deryası görünümüne büründü.
Siyonist İsrail devlet sözcüleri üç yerleşimcinin kaçırılmasını fırsat olarak değerlendirdiler. Dünya kamuoyunda kendilerini saldırıya uğramış ve “öz savunma
halkların kardeşliği için
SİYONİST BARBARLIK AMACINA ULAŞAMAZ!
✌
53
güncel
54
hakkı”nı kullananlar olarak göstererek, Gazze’ye bütün güçleriyle yükleniyorlar. Amaçları en baştan itibaren HAMAS’ı bir kez daha cezalandırmak, Siyonist
İsrail devletine karşı silahlı direnişin de haklı olduğu
düşüncesinden vaz geçtiğini açıklamayan HAMAS’ın
lider kadrosunu tasfiye etmek, HAMAS’ı örgüt olarak
iyice zayıflatmak ve HAMAS’ ın Filistin’de El Fetih’le
birlikte kurduğu hükümetin olamayacağını göstermektir. Bunun için Gazze yeniden ve yeniden alçakça
bombalanıyor. Bu bombalamalarda onlarca Filistinli öldürüldü. Yüzlercesi yaralandı. Bütün dünyanın
gözü önünde Gazze şeridindeki elektrik santralleri,
köprüler, önemli yollar bombalanarak tahrip edildi.
Hamas’ı vurma adına yerleşim birimleri, hareket
halindeki araçlar, Pazar yerleri vb. bombalandı, bombalanıyor.
Gazze’de yaşayan yüz
binlerce
Filistin’li
açlıkla,
susuzlukla,
elektriksizlikle karşı
karşıya bırakıldı.
Emperyalist dünya,
Siyonist İsrail devletinin Gazze’ye saldırısına verdiği tepki,
Gazze’ye
saldırıyı
“İsrail’in kendini savunma eylemi” olarak
değerlendirip
haklı görmek biçiminde
oldu. İsrail’e yöneltilen
tek eleştiri “orantısız
güç kullanma” noktasında oldu. Olan nihayet üç yerleşimcinin kaçırılması
idi. Bunu yapanlar da belli idi. Şimdi sivil halkın da
böylesine cezalandırılması biraz orantısız oluyordu..
vs.. İşte “uygar” emperyalist dünyanın yaklaşımı budur.
Türkiye’de İsrail’i kınayan açıklamalar yapıyor. RTE, sürekli bağırıp çağırıyor. Uluslararası
toplumu sessiz kalmakla suçluyor! İslam dünyasını
sessiz kalmakla eleştiriyor. BM’ye atıp tutuyor. Saldırıya uğrayan Gazze halkının yanında olduğunu ve
mazlumların sesi olduğu mesajlarını veriyor. Madem
Gazze halkının yanındasın, madem mazlumların savunuculuğuna soyunmuşşsun, neden Malatya Kürecik radar istasyonunun faaliyetlerini durdurmuyorsun? TC, NATO üyesi bir ülkedir. NATO, askeri bir
savaş makinasıdır. İsrail’de NATO’nun müttefikidir.
İsrail, ABD’nin Ortadoğu’da dayandığı bir müttefiktir. Kürecik radar istasyonundan elde edilen istihbari
bilgilerin İsrail ile paylaşıldığı iddia ediliyor. Bu iddia
doğruysa, RTE’nin bağırıp çağırmasının bir anlamı
yoktur. RTE ve AKP hükümeti iki yüzlü bir politika
izliyor. Bir yandan kamuoyu önünde İsrail’e atıp tutarken, diğer yandan İsrail ile olan ekonomik ilişkiler
devam ediyor. TC Dışişleri Bakanlığı internet sitesinde, Türkiye- İsrail ekonomik ilişkileri hakkında
şöyle deniliyor: „2011 yılında 4,4 milyar ABD Doları,
2012 yılında ise 4 milyar ABD Doları seviyesinde gerçekleşen Türkiye-İsrail ticaret hacmi, 2013 yılında 5
milyar ABD Doları olarak kaydedilmiştir. Türkiye’yi
ziyaret eden İsrailli
turist sayısı 2012 yılında bulunduğu 83
bin seviyesinden, 2013
yılında 165 bin düzeyine yükselmiştir.“
(bkz. http://www.mfa.
gov.tr/israil-ekonomisi.
tr.mfa) Görüldüğü gibi
Mayıs 2010’da Mavi
Marmara olayından
sonra, Türkiye ile İsrail arasında ki ticaret
hacmi artarak devam
etmiştir. Türk burjuvazisi için belirleyici
olan dostluk değil, çıkardır. RTE’de Türk
burjuvasinin çıkarlarına uygun bir siyaset
izlemektedir. RTE ve AKP hükümetinin Gazze bağlamında izlediği siyaset çifte standartçı bir politikadır.
Ortadoğu yine tam bir kan deryasıdır. Yine her gün
onlarca insan hayatını kaybediyor, yüzlercesi yaralanıyor. Olanlar medya aracılığıyla, yer yer “canlı yayın” larla herkesin evinin içine taşınıyor. Irak, Suriye
Rojava ve Gazze’de insanlar öldürülüyor.Yani herkesin bilgisi dahilinde, bütün dünyanın gözü önünde
Siyonist İsrail Gazze’de katliamlar gerçekleştiriyor.
Bu hunhar savaşın işçi emekçi insanlara, halka ne felaketler getirdiğini görüyoruz. Yüreğinde birazcık insan sevgisi olan herkes bu savaşın, savaşların hemen
durmasını istiyor, istiyoruz. İsrail Gazze’ye karşı saldırılarını durdurmalı, askerlerini derhal geri çekmeli
taleplerini yükseltmek günün acil görevidir.
Gerçekten Barış isteyen herkes bu yüzden, her somut savaşta, savaşın derhal durması için mücadele
ederken, aynı zamanda kapitalizm /emperyalizm
egemen oldukça, savaşların da kaçınılmaz olduğunu,
emperyalizm işçi ve emekçiler tarafından devrimlerle mezara gömülmedikçe (ki bunun da yolu savaştan,
devrimci savaştan geçer) savaşların olacağının bilincinde, mücadelesini emperyalizme karşı proleter
dünya devrimi mücadelesinin bir parçası olarak yürütmeli, kalıcı ve gerçek bir barışın gerçek düşmanının bir bütün olarak emperyalist sistem olduğu gerçeğini yaygınlaştırmalıdır.
Şimdi saldırı altında bulunan Gazze’de, HAMAS’ın
işgalci siyonist İsrail devletine karşı mücadelesi haklıdır. Biz işgale karşı bu mücadelenin haklı olduğunu
söylerken, aynı zamanda bu örgütün gerçekte antiemperyalist ve devrimci örgüt değil, İslamcı faşist örgüt olduğunu da söylüyoruz
Siyonist İsrail devleti Ortadoğu’da emperyalizmin
–en başta da ABD emperyalizminin-güdümünde bir
saldırı üssü konumundadır. Bu devletin halklara karşı saldırılarını teşhir ediyor, karşı çıkıyor ve bu devletin de devrimle yıkılması için mücadele eden güçleri
desteklerken, aynı zamanda Siyonizme karşı mücadele adı altında Yahudi düşmanlığı yapanlardan kendimizi kesin hatlarla ayırıyoruz.
Bu barbarlıkta kuşkusuz uzun vadede Siyonist İsrail ve onun baş destekçisi ABD emperyalizmi hedeflerine varamayacaklardır. Onlar kısa süreli başarılar
elde edip, HAMAS gibi örgütleri geçici ve askeri
olarak zayıflatsalar da, gerçek amaçları olan dikensiz gül bahçesi yaratma hedefine kavuşamayacaklardır. Ekilen fırtınalar kasırga olarak geri dönecektir.
Ortadoğu’da, kanlı, barbar savaşlar yaşanıyor. Sermaye egemen olduğu sürece, sermaye güçleri işçileri
emekçileri milliyetçilik, ırkçılık, şovenizm temelinde
birbirine düşman etmeyi ve kırdırtmayı becerebildiği
sürece bu kanlı savaşlar kaçınılmazdır.
Bu barbarlığın ve kanlı savaşların alternatifi Bolşevik devrimlerdir. Barbarlığın alternatifi, uluslara
ayrılma hakkı,tüm milliyetlere tam hak eşitliği temelinde her türlü milliyetçiliğin çanına ot tıkayan proleter enternasyonalizmidir! Barbarlığın alternatifi,
sermayenin egemenliğine son verilmesi, egemeğin,
işçilerin-emekçilerin egemenliği için Sosyalizmin
kurulmasıdır. Ortadoğu’daki son savaşın da gösterdiği gerçek budur: Ya Barbarlık içinde Çöküş-Ya Sosyalizm!
18.07.2014 ✓
✌
halkların kardeşliği için
“Barış, Hemen Şimdi” de kuşkusuz iyi niyetli bir taleptir. Ancak gerçekten Barış isteyen herkes kendine
savaşların nedenini sormalıdır. Neden halklara felaket
getirdiği açık olduğu halde savaşlar yürüdü,yürüyor?
Modern çağda, Sermayenin egemenliği altında savaşlar evet halklar için felaket, fakat sermaye sahipleri
için, egemenler için hiç de felaket değil. Tersine onların egemenliğini perçinleyen bir araç, karlarına kâr
katmalarını sağlayan en kârlı rant kapılarından biri.
Şimdi Gazze’de İsrail saldırısı biçiminde gelişen somut savaşta, örneğin İsrail burjuvazisi kendi halkını
şoven milliyetçilik temelinde kendi bayrağı altında
savaşa sürüyor. Daha düne kadar Filistinlilerle barış
yanlısı görünen bir çok insan bile, “bizi yok etmek
istiyorlar, kendimizi savunmak zorundayız” demagojisi temelinde kendi burjuvazisinin kuyruğunda
hareket ediyor.
Burjuvazi kendi işçi ve emekçisini kendi safında
birleştirebiliyor. Saldırıya uğrayan Gazze’de ise Arap
burjuvazisi dış düşmanı gösterip, arap işçi ve emekçileri kendi bayrağı altında topluyor. Bu bayrakta
Müslüman din motifleri ve Yahudi düşmanlığı da
küçümsenmeyecek bir yer tutuyor. Burjuvaziye karşı
sınıf mücadelesi yerine “Yahudi işgalcilere” karşı “cihad” ön plana geçiyor. Yani her iki yanın burjuvazisi
açısından da savaş burjuvazinin konumunu güçlendirici bir araç, milliyetçilik, ırkçılık, şovenizm temelinde emekçileri birbirine kırdırtmak için bir araç. Bu
kadar değil. Savaşta atılan her mermi, her füze, kullanılan tanklar, toplar tüfekler, insanlara felaket getirse
de, savaş araçlarını üretenler ve satanların kârına kâr
katan birer araç. Savaş bunlar için onlara hayat veren
bir unsur. Savaşta yıkılan her ev, her köprü, bombalanan her yol, hava alanı vb. oralarda vurulup ölen
insanlar için felaket, fakat bunların yeniden yapılması gerek. Her harabe inşaat sektörü için yeni iş alanı
demektir. Savaş, karaborsacılar için felaket değil, en
kârlı iş dönemidir.
Bunun dışında tabii, savaşın açıklanan amaçları
ile, gerçek hedefleri hiçbir zaman birbirine uymaz.
Emperyalizm çağında gerici-emperyalist savaşlar
her zaman emperyalistler arası dünya hegemonya
mücadelesinin bir parçası olarak yürür. Hegemonya
dalaşı, emperyalist dünyanın değişmez yasası, emperyalist-gerici savaşlar, kapitalizm/emperyalizmin
vaz geçilmez yol arkadaşıdır. Ortadoğu’ya egemenlik,
emperyalist dünyanın kanı olan petrole egemenlikle eşdeğerdedir. Petrol ise emperyalistler açısından
emekçilerin kanından çok daha değerlidir.
55
✒
ERDOĞAN
VİYANA’DAYDI
okur mektubu
Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Avrupa’da yaşayan TürkiyeKuzey Kürdistanlı insanların oylarına göz dikmişti. Avusturya’da tahmini olarak
300 bin T/KK kökenli göçmen emekçiler yaşamaktadır. Avusturya’da çalışmalarına
rağmen ve burada vergilerini ödemesine rağmen, TKK’lı insanların sadece
Avusturya vatandaşlığına geçenler Avusturya’da oy hakkına sahiptirler. Avusturya
vatandaşlığına geçmeyenler ise T/KK’da yapılan Genel ve Cumhurbaşkanlığı
seçimleri için oy kullanabilir.
A
56
vrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD)’nin
düzenlemiş olduğu toplantı 19 Haziran günü,
Albert Schultz Halle Viyana’da Başbakan R.T. Erdoğan katılımıyla gerçekleştirdi.
Albert Schultz Halle toplantı yeri için ayarlandı. Bu
salonun kapasitesi 7000 kişilik. Salona giremeyecek
katılımcılar için de salon dışına da dev ekranlar kuruldu.
Bir tarafta Erdoğan’ı
dinlemek için gelenler hazırlanırken, bir
diğer tarafta da Başbakan Erdoğan’ı protesto etmek için hazırlıklar vardı.
Avusturya
Alevi
Birlikleri Federasyonu, TKK’lı devrimci
demokrat örgütlerin
ve Avusturyalı kitle
örgütleri ve partilerinin de katıldığı
Heldenplatz’da
bir
protesto
yürüyüşü
düzenlendi.
Ayrı güzergâha sahip bir de Aydınlıkçıların yönetimde bulunduğu Atatürkçü Düşünce Derneği
(ADD)’nin düzenlediği yürüyüş vardı.
Saat 13’ten itibaren kitle toplanmaya başladı.
Heldenplatz’a bir sahne kurulmuştu, bu sahne hem
konuşmacılar için hem de gelen kitle için küçük bir
mini konser düzenlenmişti. Saat 15’e kadar konuşmalar yapıldı ve çeşitli müzik grupları ve ozanlar
marşlar ve türküler söylediler. Konuşmacıların çoğu
Erdoğan’ın
faşist
kimliği,
insanları
ötekileştirme üzerine
vurgu yaptı. Bu yürüyüşe çeşitli renkten
ve milliyetten insanlar katıldı.
Katılımcılar içinde
Ermeni kökenliler de
kendi pankartlarını taşıyarak bu yürüyüşe desteklerini
sundular. Bu zamana
kadarki yürüyüşlerde
görünmeyen manzaralardan biriydi bu.
AMLP (1) taraftarı bir
kişi bu Ermeni katılımcı arkadaşlarla bir süre sohbet
etti. Vermiş olduğu bilgi ise şöyle: Türkiye halen Ermeni soykırımını inkâr etmeye devam ediyor, Ermeni-
(1) AMLP’in Erdoğan’ı protesto yürüyüşünde dağıttığı bildiri ekte.
22.06.2014
YDİ Çağrı okuru ✓
okur mektubu
muşlar. Bu taşları karşı taraf olan insanların üzerine
atıyorlardı. Boş bira şişeleri protestocuların üzerlerine yağıyordu.
Polis müdahale de bulundu, müdahalelerde bulunurken polis biber gazı kullanıyordu ve toplam 14 kişi
gözaltına aldı. Geçtiğimiz Mayıs ayında Avusturyalı
ırkçı faşistlerin düzenlemiş olduğu yürüyüşü protesto edenlere karşı da, polis biber gazı kullanmış ve bu
eylemde de 30’un üzerinde kişiyi gözaltına almış ve
bir hamile kadının çocuğunun yitirmesine sebep olmuştu.
Erdoğan’ı protestoya gelmiş olanların sayısı, düzenleyicilerin ifadesine göre 10000, polise göre 6.000 idi.
Bu yürüyüşe sadece Viyana ve çevresinden değil, aynı
zamanda Avusturya’nın çeşitli bölgelerinden KKT’li
kuruluşların taraftarları katıldı. ADD’in yürüyüşüne
polisin verdiği bilgiye göre 350-400, düzenleyicilerin verdiği bilgiye göre
800-900 kişi katıldı.
Bu arada Erdoğan
taraftarlarına birkaç
Avusturyalı dazlağın
saldırdığı bilgisi medyada yer aldı. Polis
bunlara da müdahale
ederek olayın büyümesi engelledi.
Erdoğan’ın Viyana
ziyareti/yaptığı toplantı onun T.C. başbakanı olarak resmen
Avusturya’yı ziyareti
değil, özel bir ziyaretti. Ama Avusturya
burjuva siyasetçileri ve
medyası bu ziyareti bir
yandan “bizim demokrasimiz böyle şeyleri kaldıracak güçtedir”, derken diğer yandan Erdoğan’ın ne konuşup ne konuşmamasına önceden uyarılarda bulunuyor, sözde entegrasyon,
siz asimilasyon anlayın, politikasına zarar vermemesi
hakkında tavsiyelerde/tehditlerde bulunuyor; bunu
da güya buradaki Türkiye/Kuzey Kürdistan kökenlilerin çıkarına yapıyordu.
✒
ler üzerinde şöven baskılar halen sürmektedir, bunun
en açık örneğini Hrant Dink’in katledilmesinde görüyoruz. Hrant Dink’in hesabını sorma eylemlerinde ne
kadar şövenist yaklaştıkları apaçık ortada. Ermeniler
olarak kendi anadilimizi bile bilmiyoruz, bize dilimiz
unutturuldu.
Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Avrupa’da yaşayan Türkiye- Kuzey Kürdistanlı
insanların oylarına göz dikmişti. Avusturya’da tahmini olarak 300 bin T/KK kökenli göçmen emekçiler
yaşamaktadır. Avusturya’da çalışmalarına rağmen
ve burada vergilerini ödemesine rağmen, TKK’lı insanların sadece Avusturya vatandaşlığına geçenler
Avusturya’da oy hakkına sahiptirler. Avusturya vatandaşlığına geçmeyenler ise T/KK’da yapılan Genel
ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri için oy kullanabilir.
Bunların önemli bir bölümü Avusturya vatandaşlığına geçmişlerdir. Avusturya vatandaşlığına
geçmeyen 112 bin T/
KK’lı oy hakkına sahiptir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu
oyların AKP’ye önemli
oranda destek sağlanması için uğraşılmaktadır.
Saat 15’30’da yürüyüş başladı. Yürüyüş
güzergâhında bir kafeteryanın
önünden
geçerken yürüyüşçülere müşterilerden biri
bir bira şişesi fırlattı.
Burada kısa olarak arbede yaşandı ve kolluk
güçleri biber gazı kullanarak müdahalede bulundu. Burada bir kişi göz
altına alındı. Yürüyüş kolu bu kısa arbededen sonra
yürüyüşe devam etti. Erdoğan’ın konuşma yaptığı
Albert Schultz Halle yakınlarına gelindi, Erdoğan,
Avusturya’nın her tarafından gelen oldukça kalabalık
bir topluluk oluşturmuş ve bunun coşkusunu yaşıyordu. Salon içinde tahmini olarak 7500 insan vardı,
dışarda da 6000’e yakın dinleyicisi mevcuttu. Burada her iki taraftan insanlar karşılıklı olarak birbirine
girdi. Bir görgü tanığın ve olayları yaşayan insanın
ifadesine göre; Erdoğan taraftarlarının içinden bazı
katılımcılar çantalarına daha önceden taşlar doldur-
57
✒
okur mektubu
BÜTÜN ÜLKELERİN PROLETERLERİ BİRLEŞİN! BÜTÜN
ÜLKELERİN PROLETERLERİ VE EZİLEN HALKLAR BİRLEŞİN!
NE “SULTAN” ERDOĞAN –
NE IRKÇI DEVLET!
T
58
ürkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan 19 Haziran 2014’de Viyana’yı ziyaret ediyor. Önceden
Köln’de olduğu gibi “kendi” taraftarlarını Ağustos
ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri için
harekete geçirmeye çalışıyor.
Kuzey Kürdistan/Türkiye’de egemen sınıfların
çeşitli klikleri arasında güncel olarak amansız bir
iktidar mücadelesi alevlenmiş durumda. 2003’den
beri hükümette bulunan (Erdoğan’ın partisi) AKP
tarafından yürütülen ılımlı İslamcılar ile Kemalistler arasındaki iktidar mücadelesine Aralık 2013
ortasından buyana yeni bir mücadele cephesi eklendi: Erdoğan’ın AKP-hükümeti ile şimdiye kadar bu
hükümeti destekleyen “Gülen-Hareketi”nin İslami
tarikatı arasındaki mücadele. Bu hareket kendisini
bizzat “Hizmet edenlerin Hareketi” diye adlandırıyor. Tarikat şefi Gülen yıllardır ABD’de yaşıyor.
Gülen-Grubu aynı AKP gibi esas olarak ılımlı bir
İslam’dan yanadır ve Türkiye’de siyasi bir parti değil, bilakis legal olmayan bir tarikat organizasyonudur. AKP yıllardır resmi olmayan, ama de fakto
mevcut olan Gülen ile bir ittifak içinde hükümet etti.
AKP-hükümeti Gülen-Hareketi üyelerinin devlet organlarında, her şeyden önce polis ve yargı içinde yaygınlaşmasına kapıları açandı. AKP bunun içinde inşa
edilen Gülen-örgütüne dayanarak egemen Kemalist
bürokrasiyi, her şeyden önce askeriyenin gücünü geriletmeyi olası kıldı. Ne var ki sadece AKP-iktidarını
desteklemek ve ona yardım hizmetlerinde bulunmak
Gülen-Hareketine yetmedi. Bu hareket bizzat bu kendine özgü koalisyonda esas ortak olmak ve siyaseti
belirlemek istedi. Devlet aygıtı içindeki güçlü konumlarıyla AKP’ne karşı yoğun baskı uyguladı. AKP
kendisinin tek başına egemenliği için bu “tehlike”yi
fark ettiğinde Gülen-taraftarlarının güç pozisyonlarına saldırıyor ve karşı saldırıya geçiyor. Böylece bu
kardeş kavgası olası tüm kirli, burjuva yöntemlerle
birlikte kelimenin tam anlamında bir iktidar mücadelesi haline geliyor. AKP-hükümeti Aralık ayı başında Türkiye çapındaki bir dershane ağının planlanan
kapatılmasını veya dönüştürülmesini ilan etti. Bu
dershaneler her şeyden önce Gülen-Hareketi tarafından işletilmekte ve bu dershaneler bu hareket için
gelir kaynağı ve kadro devşirme ocakları olarak işlev
görmektedir. Gülen-Hareketi buna AKP-hükümetini
zayıflatmaya yönelik emsalsiz bir kampanyayla yanıt verdi. Gülen-taraftarları tarafından medyaya lanse edilen merkezinde AKP ve hükümetin bulunduğu
yolsuzluk, rüşvet olayları ifşa edildi. “Ak” AKP’nin
sabun köpüğü bir bomba gibi patlıyor. Teşhir edilen
dört bakan istifa etmek zorunda kaldı. Yargı ve polis
içindeki Gülen-taraftarları bakanlara, bakan oğullarına, hükümete yakın patronlara karşı soruşturmalar
açtılar. Bunun üzerine AKP karşı saldırıya geçti.
Erdoğan en karanlık komplo teorilerini kurguluyor.
O kendisini eskiden olduğu gibi hâlâ “ akı pak” olarak gösteriyor ve partisinin her türlü suçunu reddediyor. Onun yorumu, kendisini onlardan bağımsız
hale getirmekte olan AKP’nin başında bulunduğu
yerel güç Türkiye’nin ABD ve AB tarafından hizaya
çekilmek istenmesidir. Batılı güçler bir hükümet ve
iktidar değişikliği istemektedirler. Bunun için onlara her türlü araç mubahtır. Gülen hareketine mensup
sayılan ve her şeyden önce AKP’lilere karşı soruşturmalar yürüten binlerce polisler, hâkimler, savcılar
Aralık’tan buyana AKP-idaresi tarafından bulundukları makamlardan alınarak daha önemsiz yerlere
tayin/sürgün edildiler. Devlet krizi gelişiyor. Yüksek
oranda büyümekte olan ekonomi türbülansa giriyor.
Borsa düşüşte.
On yıllarca Türkiye’de faşist devlet-, ordu ve bürokrasi aygıtını inşa edip, geliştirmiş olan Kemalist-
okur mektubu
olarak aynı zamanda batılı emperyalistler karşısında
belirli bir bağımsızlığı arttırıyor ve kendisinin hegemonya talepleri için boş alanlar yaratıyor.
Kuzey Kürdistan/Türkiye’de 1960’li, 70’li ve 80’li
yıllardaki devrimci gençlik ve kadın-erkek işçilerin
ayaklanmaları askeri darbeler, cinayetler ve işkencelerin kanı içinde boğuldu. Kuzey Kürdistan/Türkiye’deki Kürt kurtuluş hareketi 1980’li yılların sonunda Kürt ulusunun gaddarca ulusal baskısına karşı
mücadele ve savaş ilan etti. Bu hareket özgürlük ve
demokrasi uğruna kavgayı yeniden gündeme getirdi.
2013 Yazındaki Gezi-Direnişi köhnemiş toplumsal
koşulların altüst edilmesinin devrimci bir sürecini
başlattı. Emekçilerin tüm bu hareketleri direniş iradesinin gittikçe yeniden bir alevlenmesidir.
Avusturya hükümetinin ne kadar ikiyüzlü olduğu Erdoğan’ın Viyana ziyareti sırasında da görülüyor: Bir yandan Türk pasaportuna sahip burada yaşayan göçmenler için Ağustos ayında Türkiye’deki
cumhurbaşkanlığı seçimleri için seçim sandıkları
Avusturya’ya getiriliyor; diğer yandan ise Avusturya’daki Türk-Kürt emekçilerin göç tarihleri bu arada
50 yıldan fazla sürmesine karşın onlar Avusturya’da
demokratik haklarından mahrum bırakılıyorlar.
Tüm devlet-ve polis aygıtı ile medyanın ırkçılığı her
yerde hazır ve nazırdır. Komünistler olarak görevimiz, kadın-erkek göçmenlere ve mültecilere karşı
ister şimdi sosyal-demokrat renkli, isterse faşist
FPÖ-Strache Partisi’ninki gibi açıktan faşist avroşovenist kışkırtmaya ve İslamofobiye keskin bir
şekilde karşı çıkmaktır. Avusturya dışişleri bakanı
Kurz taşı gediğine koyuyor: “Eğer O (Erdoğan –ÇN)
olumlu bir konuşma yapar ve doğru şeylere – Almanca
öğrenmek ve Avusturya karşısında sadık davranmak
– değinirse, o zaman yardım eder… Ama eğer Almanya’daki gibi bunun tersini yaparsa, sadece çoğunluk
nüfusumuza zarar vermekle kalkmıyor, aynı zamanda
her şeyden önce de Türk göçmenlere zarar veriyor.” Bu,
ister Avusturya pasaportlu ister bu pasaportsuz işçi
ve emekçilerden beklentinin ne olduğunu açığa vuruyor: Boyun eğmek ve işçi sınıfının ırkçı bölünmesini
kabullenmek!
✒
ler bundan dolayı için için seviniyorlar. Bu durumdan
umutlanıyorlar. MHP (Türk parlamentosunda üçüncü büyük fraksiyon) ile ittifak içinde bu iktidar mücadelesinden Ağustos ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendi lehlerine yarar sağlamaya
çalışıyorlar. Gezi-direnişini kendilerinin gerici-faşist
hedefleri için kullandıkları gibi şimdi de kendilerini
sözde “demokratik seçenek” olarak göstermeye çalışıyorlar. Bu nasıl bir alay etmedir! MHP ve CHP kendilerinin hükümet ettiği dönemlerde 17.000’den fazla
ekstra legal idamlardan, Kurt ulusuna karşı sistematik işkence ve savaştan siyasi olarak sorumludurlar.
Onlar (CHP ve MHP –ÇN) AKP-egemenliği vebasından iğrenen koleradırlar ve öyle kalıyorlar.
AKP, CHP ve MHP, hepsi yükselmekteki emperyal Türkiye’nin temsilcileridir. Ne var ki farklı ekonomik ve siyasi elitlerini temsil ediyorlar. CHP eski
İstanbul büyük burjuvazisinden, AKP ise yükselmekte olan Anadolu’nun İslami büyük burjuvazisinden
yanadır.
AB açısından Türkiye/Kuzey Kürdistan’daki sömürü iyi yürüyor; 2011’de Avusturya 2,3 milyar Avro
ile en güçlü yabancı yatırımcı idi. Türkiye’deki ekonomik büyüme AB-ülkelerinkinden iki misli daha
yüksektir.
AB’li siyasetçiler Türkiye’yi eskiden olduğu gibi
şimdi de bağımlı halde tutmaya ve onu kendilerinin
emperyalist diktesine tabi kılmaya çalışıyorlar. AKPidaresindeki Türkiye onlara (AB’li siyasetçilere –ÇN)
siyasi olarak çok bağımsız, çok talep edici hale geldi.
Elbette AB ve ABD Erdoğan-AKP-egemenliğine seçenekler arıyorlar. Onlar Kuzey Kürdistan/Türkiye’ye
kendilerine göre yeniden ayar vermek istiyorlar.
Türkiye şikâyet etmeksizin sömürü ve yatırım cenneti olarak kendisinin suyunun sıktırılmasına, askeri üs
olarak genişletilmesine izin vermelidir. Kendi başına
buyruk hegemonyacı talepleri ezilmelidir. Bu bakımdan batılı emperyalistler bir hükümet değişikliğiyle ve AKP ve Erdoğan’ın yolunun kesilmesiyle çok
ilgilidirler. AKP-hükümeti, İran ile yakınlaşma, her
türlü araçla Esad-rejimine karşı aktif mücadele edilmesi, Türkiye/Kuzey Kürdistan’daki Kürt sorununun
siyasi çözümünün bir siyasetini ve de Türkiye’nin
büyük burjuvazisi ve burjuvazisinin özbeöz çıkarlarına uygun düşen Irak Kürdistan’ı ile iyi ilişkiler politikasını geliştirdi. AKP-hükümeti kendisinin güç
pokerinde büyük güçler Çin ile Rusya arasındaki çelişkileri bir yandan, batılı emperyalistler arasındakileri diğer yandan hakeza kullanıyor. Bununla doğal
Burada yaşayan herkes için bütünüyle siyasi haklar ve genel seçim hakkı!
İşçi Sınıfının Bölünmesine Karşı Mücadele Yaşasın enternasyonal Dayanışma!
AMLP – Avusturya Marksist Leninist Partisi ✓
59
✒
CPI(ML) GENEL SEKRETERİ K. N. RAMACHANDRAN
okur mektubu
2014 PARLAMENTO SEÇİMLERİNİN
SONUÇLARI ÜZERİNE
D
60
okuz aşamanın üzerinde sürüp giden ve 12
Mayıs’ta sona eren Lok Sabha-Seçimlerinin
(Hindistan Parlamentosunun Avam Kamarası – Alm.
Çevirmenin Notu) sonuçları 16 Mayıs’ta ilan edildi.
Bu sonuçlar RSS Parivar’ın en kararlı militanlarını
bile şaşırttı. Bu sonuçlar daha önceki neredeyse bütün
kamuoyu yoklamalarında BJP ve NDA lehine tahmin
edilen en iyimser sonuçları bile, hatta seçim günü
yapılan yoklamaları dahi, aştı. Sadece iki önemli olmayan, hemen hemen hiç tanınmayan televizyon kanalı, News 24 ve Today’s Chanakya, NDA-sonucunun
340’ye ulaşabileceği ilan etmişti. Ama bu kanallar da
Kongre Partisi için 57 ve UPA için 70 milletvekili tahmin etti. Times Now, CNN-IBN-CNDS, NDTV gibi
önde gelen kanallar tarafından tahmin edilen NDAsonucu 279 sandalyeden daha fazla değildi. Bu seçim
günü anketleri BJP tarafından bile çok doğal olarak
görülmemişti. Bu nedenle onun birçok önderleri 15
Mayıs’ta bile seçimlerden sonra bazı yerel partilerle
birleşmelerden söz ettiler. Bu önderler ne sadece NDA
için bir çoğunluğa ulaşmaktan ve zaten hiç te BJP için
bir çoğunluğa ulaşmaktan emin değillerdi.
Oysa sonuçlar açıklandığında gerçekten ne olduğu
herkes için sürpriz oldu. NDA-sonucu 336 sandalyeye
ulaşmakla kalmadı, aynı zamanda BJP, onun oy oranı
% 31 tutmasına karşın, Lok Sabha’da 284 sandalye ile
tek başına açık bir çoğunluk kazandı. Kongre Partisi ise bizzat onun en keskin eleştirmenlerinin bile ön
görmeye cesaret edemeyecekleri bir onlu sayıya, 44
sandalyeye düştü. Ya UPA’ya mensup ya da UPA-hükümetini dışardan destekleyen neredeyse tüm partiler güçlü bir şekilde kaybettiler. TN-içindeki DMK,
BSP, J&K-içindeki NC tek bir koltuk bile kazanamazken, SP, RJD benzeri güçler ağır bir yenilgiye uğramak
zorunda kaldılar. CPI(ML)’in başını çektiği, 2004’den
2009’a kadar UPA’ya mensup resmi sollar, gücü 24’e
düştüğünden, 2009 seçimlerinde 64 sandalye ile ağır
bir yenilgi almak zorunda kalıyorsa, bu kez, RSP ve
Forward Bloe aslında bir liste çıkardıklarından başarısızlığa uğrayarak giderek 12 sandalyeye düştü. CPI,
onu Kerala’da desteklemiş olan iki bağımsız da dâhil
olmak üzere sadece bir milletvekili çıkardı. Narendra
Modi’nin önderliğindeki bu BJD-NDA-tsunamisi nasıl gerçekleşti? Onu destekleyenlerin iddia ettiği gibi
bu bir Modi-dalgasına mı dayanıyor? Yoksa destekleyicilerinin öne sürdüğü gibi her ne kadar bir Modi-dalgası gerçekten ülkenin en büyük parçasını alır
götürse de, bunun nedenleri neydi?
Genel olarak yinelenen bir sebep, BJP’ne yardım
eden, holdingler tarafından kontrol edilen elektronik
ve yazılı medya vasıtasıyla açık destek dâhil oymak
üzere mali güç ve holdinglerin verdikleri açık destektir. Emperyalist küreselleşme politikasını neo-liberal
hükümet ile gerçekleştirmek için Manmohan Singh
1991’de IWF (uluslararası Para Fonu –ÇN) tarafından görevlendirildi ve O holdinglere on yıldan fazla
bir süre iyi hizmetler verdi. Onun Modi ve ülkenin
uluslararası pazarın güçlerine daha güçlü bir şekilde açılmasını talep eden ve holdinglerin egemen konumlarını teşvik eden Gujarat-modeli ile değiştirmeye bu holdinglerin çalıştıkları tür ve tarz, Hindistan
siyasi sahnesi ve burjuva parlamenter sistemin nasıl
çalıştığını ciddi bir şekilde analiz eden hiç kimseyi
şaşırtmaması gerekir. Egemen sınıflar, Big Business
(Büyük İşler –ÇN)’in, büyük toprak sahiplerinin sınıfları 1960’lardan beri emperyalistlerin desteğiyle
İngiltere gibi Hindistan’ı iki parti tarafından hüküm
sürülen bir sisteme dönüştürmeye çalıştılar. Yani
daha sonra UPA’nın on yıllarca süren egemenliği emsalsiz fiyat artışları, işsizlik, yolsuzluk-rüşvet vs. nedeniyle itibardan düştüğünde egemen güçlerin onu
(UPA –ÇN) neo-liberal siyaseti hızlandırması gereken Modi-rejimi ile değiştirmesi sadece mantıklıdır.
Onlar (egemen güçler –ÇN) aynı zamanda kitleleri
yoksullaştırılmış ve harap etmiş olan şuan ki ‘Gelişim
Modeli’ni teşvik eden neo-liberal egemenlik hakkındaki ve Manmohan-Ekonomisi’nden aslında hiçbir
fark olmayan, bilakis onun temelinde daha saldırgan
bir model olan Modi’nin Gujarat-Modeli üzerine her
türlü tartışmayı boğmak istiyor. Burjuva-parlamenter
sistemde böylesi bir yer değişikliği, sistemi ayakta tutmak için güvence supabı olarak hizmet etmektedir.
Ülkeye hükmeden komprador sınıfları, bürokrasinin holdingler ve büyük toprak sahipleri ile bağ-
okur mektubu
neo-liberal siyaset üzerine her türlü tartışmalardan
emin olmak için kaçınarak Modi’yi bu acilen gerekli
değişikliğin müjdecisi olarak sunabildikleri olgusuna
dayanıyor.
Modi-kampanyasının zaferi için bir diğer neden,
laiklikten yana olduklarından dem vuran aynı güçlerin, onu adamakıllı bir Hinduist-kampanyaya boyun etmekten sorumlu tutmalarıdır. Modi bu seçim
kampanyası sırasında 2002 Gujarat’taki soykırım
için kendisinin tüm karşıtları tarafından saldırıya
uğradı. Onlar (onun karşıtları –ÇN), din ile siyaset
arasındaki ayrımı propaganda etmek yerine Müslümanların oylarını kendi yanlarına çekmeye çalıştılar. Bu, Modi’ye, kendisinin yüzlerce toplantılarında açıktan açığa bir ‘Hindu’-kutuplaştırmasına
çağırmaya ve bunu UP, Bihar, Maharashtra ve tüm
diğer devletlerde gerçekleştirmesine yardım etti. Bu
öylesine güçlüydü ki, kastlara dayanan BSP, SP, RJD,
JD(U), JD(S) ve onlara benzer partileri oy potansiyelini bile büyük çapta silip süpürdü. Hindistan’ın her
alanında çok sayıda sandalyeyle birlikte Müslim Ligi,
SDPI, Welfare Party, Müslim Meclis vs. gibi açıktan
açığa bir İslam-kutuplaşmasına çağıran bir dizi İslam
partilerinin ortaya çıkışı, Modi tarafından Hindukampanyasına ilişkin bir kampanya için açıkça kullanıldı. Sekularizm (laiklik), bizzat kendilerini laik
olarak adlandıran egemen sınıfın tüm partilerinin
oy potansiyeline yardım etmek için ‘Sarva Dharma
Samabhavana’ bayrağı altında 1950’li yılların yerel
hoşnutluk hakkına indirgendi. Modi-kampanyası
bunu vahşi bir Hindu-kutuplaştırması için ruhsat
olarak kullandı ve seçim komisyonunu tarafından
cezai muafiyet ile önerilen ‘ahlaki davranış kodeksi’ni
göz ardı etti. Bu tarzla kısa söylenirse, muazzam para
gücü, insanların yaşamını harap eden neo-liberal
siyaset üzerine her türlü ciddi tartışma dikkatinden
saptıran ve bunları kıytırık sorunlar haline getirmesine yardımcı olan holding medyasının kapsamlı
desteği ve Modi’nin bunlar tarafından UPA-rejimine
olağanüstü derecede öfke duyan halkın nezdinde çok
yoğunca kurtarıcı olarak tanıtıldı. Ve başarılı Hindukutuplaşması Mondal Komisyon Raporu zamanından bu yana hâkim olan ve büyük BJP-NDA-zaferini
mümkün kılan kastlara dayalı oy potansiyelini yendi.
CPI(M)’in başını çektiği resmi sollar da dâhil olmak
üzere çeşitli alanlarda paranın gücüne ve medyanın
desteğine sahip Mainstream-partilerinin hiçbiri bu
Modi-kampanyasına etkili bir karşılık veremedi.
İnsanlar arasındaki anti-Kongre hiddetini kulla-
✒
lantısı kendine has programa sahiptir ve onlar, eğer
bunların iplikleri pazara çıkmışsa, hükümeti yürüten
partileri veya koalisyonları değiştirmeyi daha fazla
kararlılıkla takip etmek istiyorlar. Bu nedenle Modi,
Rahul, Kejriwal ve benzer güçlerin ulusal düzeyde
seçiminin tümü ve neo-liberal siyaseti tartışmanın
merkezine getirmemek, bilakis tartışmayı bundan
saptırmak için kendi aralarında yarış ederek çeşitli
yerel genel valilerle federal devletler düzeyinde başkanlık-tartışmasının bir biçimine dönüştürüldü. Bu
bağlamda medya holdingleri, önderlerin hakkında
kişisel ayrıntılar, isnatlar / karşı isnatlar ve birbirlerine çamur atmanın çeşitli biçimleri gibi kıyıda/köşedeki sorunları öne çıkarmak için özsel rol oynadılar.
Tüm kampanya bireylerin / önderlerin tanıtılmasına
ve kendilerinin yürüttğü veya gerçekleştirmeyi önerdikleri kalkınma-paketlerine indirgendi. Bu tarzla
Kongre Partisi’nin, BJP’den yerel partilere, CPI(M)’in
başını çektiği resmi sollara varana dek esas adayları,
neo-liberal rejim hakkında ve ona dayanan, kendilerinin eskiden ve şimdi iktidarda oldukları yerlerde
onlar tarafından uygulanan gelişim modeli üzerine
her türlü derinlemesine tartışmayı başarılı bir şekilde
engellediler. Bu egemen sistemin holding medyası ve
diğer acenteler üzerinden baştan sona planlanıp gerçekleştirilen iyi hesap edilmiş genel bir program idi.
Burada merkezi düşünce, egemen sisteme ve hüküm
süren fikirlere başka hiçbir seçeneğin mümkün olmadığını hâkim kılmaktı. Bu bir kez hâkim kılınınca
Modi’yi kurtarıcı olarak, insanların ve ülkenin önünde bulunan tüm sorunları çözecek en iyi alternatif
olarak göstermek kolaydı.
1991’den sonraki deneyim, özellikle UPA-egemenliğinin son on yılında halka yönelik bir politikanın
merkezinde neo-liberal siyaset tarafından keskinleştirilen yeni-sömürgeci köleliğin alaşağı edilmesi ve bu siyasetin temelden farklı halka yönelik bir
gelişme paradigmasıyla değiştirilmesi durmalıdır.
UPA-egemenliğinin son on yılı emsalsiz fiyat artışları, işsizlik, yolsuzluk-rüşvet ve büyüyen otokrasiye
götürdüğünden bu karşı halkın öfkesi/hiddeti aşırı
aşamalara ulaştı. Bu, yolsuzluk-rüşvete, kadınlara
saldırılara, neo-liberal projeler yararına yerlerinden/
yurtlarından zorla def edilmelere, Mafyanın güçlenen egemenliğine karşı vs. birçok halk ayaklanmalarında açığa vuruldu. İnsanlar çık öfkeliydiler ve bir
‘değişiklik’ istediler. BJP ve NDA’nın beklenmedik
zaferi bunların holding medyası ile birlikte enerjik,
iyi hesaplanmış ve iyi cilalanmış kampanyaları ile
61
✒
okur mektubu
62
nan bu BJP/NDA yanlısı dalga devletlerin çoğunu
silip süpürürken, bunun TN, Odisha, Batı Bengal,
Telengana, Kerala ve Punjab’daki istisnaları ayrıca
araştırılmalı ve bu bölgelerin özgüllükleri dikkate
alınmalıdır. Yerel partiler TN, Odisha, Batı Bengal
ve Telengana’da hatırı sayılır bir zafer kazanmalarına rağmen, Kongre’nin yönettiği UDF Kerala’da
veya BJP kendisinin bütün sandalyelerini Punjab’da
kaybetti; bu devletlerin hepsinde BJP-oylarının payı,
Kongre, yerel partiler ve CPI(M)’in başını çektiği
LF’in kaybettikleri pahasına önemli derecede yükseldi.
Alışıldığı üzere seçimleri boykota çağıran Maoistlerle ilgili olarak onları iflasını kendilerinin sözde en
güçlü üssü Chhattibgarh’daki Danewada’da oyların
% 63 ile; Maharashtra’daki Chindwada’da % 75’in
üzerinde ile ve % 80 ile WB (Batı Bengal –ÇN)’deki
Jangal Mahal ve Maoistlerin bulunduğu Jharkhand,
Bihar ve Odisha’nın diğer bölgelerinde benzer yüksek
oy payları ifşa ediyor. Bu anarşist güçlerin bir diğer
yenilgisi insanların büyümekteki demokratikleşmesinin yansıması olarak 650.000’den fazla insanın
NOTA(None Of The Above – Çevirisi: Yukardakilerden Hiçbiri)’ya oy vermesiydi. Komünist hareketin
hem sağ oportünist hem de anarşist yönleri şuandaki
sağa eğilimde son tahlilde egemen sisteme hizmet ettiler.
1947’deki iktidarı devralıştan bu yana son 67 yılın
siyasi gelişmelerine kısa bir göz atış, 1952 ilk genel
seçimlerinden sonra Hindistan siyasi tarihinde birçok zikzağın olduğunu gösteriyor. 1967’deki dördüncü genel seçimler zamanında Kongre zayıflamıştı ve
birçok devlette iktidarı kaybetti. 1977 Seçimlerinde
Kongre sıkıyönetim rejimine karşı tepki olarak ilk
kez iktidardan seçim yoluyla düşürüldü. Bu parti
1980’de iktidara geri geldiğinde ülkeyi Uluslararası
Para Fonu-Dünya Bankası düosuna açmaya başladı.
1984’de İndra Gandhi’nin katledilmesinden sonra
Kongre 400’ün üzerindeki bir sonuçla iktidarı geri
kazandı; ama bundan sonraki 1989-seçimlerinde
birçok yolsuzluk-rüşvet davalarının sonucu olarak
bir yenilgiye uğradı. 1991-Seçimlerinden sonra, muhalefet bir araya gelmeyi ve buna karşı oy vermeyi
reddettiğinden onun azınlık hükümet yeni-liberal
politikayı geçirebildi. Kongre sonraki 1996-Seçimlerini kazanmasına karşın, iki BJP-UF olmayan-hükümetleri sürebildiler ve kendilerinin emperyalist küreselleştirme siyasetini ilerletmeyi sürdürebildiler. Bu
hükümetlerin idarelerinde insanların yaşamlarının
kötüleşmesi BJP’ne götürdü ve dahası NDA’nın 1998
ve 1999’da yeniden iktidara gelmesine sevk etti. Bu
bağlamda o (BJP –ÇN) kendisinin neo-liberal ‘India
Shining’-rejimini daha saldırgan bir şekilde ilerletti.
Ama kısa bir süre içinde teşhir edildi ve 2004-Seçimlerinde BJP hiçbir sandalye alamadı; Kongre, yeni-liberal hükümranlığı yeni bir sloganla yürütmek için
UPA-hükümetini LF’in desteğiyle kurabildi. Sonraki
seçimlerde Kongre pozisyonunu iyileştirdi ve UPAegemenliğini LF siz devam ettirdi. Bu dönem sırasında neo-liberal rejimin hızlanması ile UPA-egemenliği
ciddi bir şekilde insanlara yabancılaştı ve buda kendisinin kırılmış/kırılgan siyasetiyle sadece oyların %
31’ini aldığı BJP ve onun NDA’sının şuandaki zaferini
götürdü. Şimdi BJP LS (Ülke Senatosu ??? –ÇN)’nda
açık bir çoğunluk ile gücü kullanıyorsa, dikkat edilmesi zorunlu önemli konu, uzun süredir istikrarlı
bir şekilde sağ pozisyonlara yönelen Hindistan politikasının şimdi ultra sağ dönüşüme uğradığıdır; her
alanda RSS-Programının geçirilmesi için koşullar
hazırlanmıştır. CPI (ML) [herhalde doğrusu CPI(M)
olmalı –ÇN]’in başına çektiği resmi sollar da dâhil olmak üzere tüm Mainstream [ana akım -ÇN]-partileri
yeni-liberal siyasetin uygulanmasını desteklediklerinden Modi-rejiminin Hindulaştırmayı her alanda
ilerletmesi için koşullar uygundur. Etnik hoşnut etme
ve Kongre ile yerel partilerin kastlara dayanan tutumu Modi-hükümetinin kendi programını hızlandırmak için uygun koşulları yaratıyor. Bundan dolayı
RSS Parivar’ın ultra sağ bir ofansifin gerçek tehlikesi
vardır.
CPI(ML), seçimlerden önceki durumun bir dizi
analizinde ve kendisinin seçim bildirgesinde yinelerek bu tehlike olasılığına dikkat çekti. Bu tahlil temelinde devrimci solların ve demokratik güçlerin neoliberal egemenliğe karşı bir kutuplaşmasına ve halka
yönelik alternatif bir gelişme modeli ve siyasetin demokratikleşmesi için dikkat çekti. Buna rağmen 52
aday gösterebildi ve ortak bir program temelinde 20
adayı destekleyebildi. Ciddi örgütsel ve mali zorluklara karşın gerçek bir kampanya da yürütebildi. Oysa
seçim sonuçları, Modi-rejiminin ultra sağ özelliklerine karşı koymak için çok daha güçlü bir ofansifin gerekli olduğunu gösterdi. CPI(ML)bu nedenle yeniden
tüm devrimci sol güçleri seçim sonuçlarından dersler
çıkarmaya ve anti-neo-liberal bir platform temelinde
bütün demokratik güçler tüm Hindistan düzeyinde
bir araya gelerek birbirlerine yakınlaşmaya çağırıyor.
21 Mayıs 2014 ✓
ICOR (Devrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası Koordinasyonu) İkinci Dünya Konferansının aldığı kararları yayınlamaya devam ediyoruz.
ICOR
Devrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası Koordinasyonu
SOSYALİST EKİM DEVRİMİNİN 100. YILDÖNÜMÜ
ÜZERİNE
2017 yılında tüm dünyada sadece Rusya’yı değil,
bilakis dünyayı değiştiren devrimin, Sosyalist Ekim
Devriminin 100. yıldönümü anılacak. İnsanlık tarihinde ilk kez işçi sınıfı Lenin’in başkanlık ettiği Bolşevik Parti önderliğinde geri kalmış ve gaddar Çarlığı
yıkarak devlet iktidarını fethetti.
Genç Sovyet iktidarı içteki karşı devrime ve 14 emperyalist gücün müdahalesine karşı üç yıllık iç savaşta kendi iktidarını korudu.
Ekim Devrimi sürecinde 30 Ekim 1922’de sosyalizmi başarılı bir şekilde inşa eden ve bütün insanlığın feneri haline gelen Sovyetler Birliği kuruldu. Bu
bağlamda Sovyet halklarının önünde Çarlığın mirası
olarak yoksul bir halka sahip geri kalmış bir ülkeyi
inşa etme ağır görevi bulunuyordu. Bu halklar sosyalizmin inşasını yola soktular. Tarımın kollektifleştirilmesi, üretimin sosyalizasyonu, sanayileşme ve kültürel ve bilimsel alanda derin devrimci dönüşümler
proletarya diktatörlüğü koşullarında halka ekmek, iş,
konut, eğitim, sağlık, toprak ve sosyal güvence, çalışma zamanının kısaltılması (8-saatlik ve hatta 5-saatlik iş günü) güvence altına aldı. Okuma-yazma bilmeme ve işsizliğe son verilirken, bununla eş zamanlı
olarak kadınların kurtuluşu mücadelesi yürütüldü.
Bugünkü dünya çapındaki kitlesel sefalet ve sürmekte olan dünya çapındaki kapitalist mali ve ekonomik kriz kaynaklı yapısal kitlesel işsizlik karşısında nasıl bir tezat!
Bu, Stalin önderliğinde insanlık tarihinde devrimci
bir köklü değişim ve Hitler-barbarlarına karşı Büyük
Anavatan Savunusundaki zafer ve Avrupa’nın faşizmden kurtulması için de temeldi.
Oysa ne iç savaştaki gericilik, ne 14 emperyalist
gücün (baskını) saldırısı, ne de Hitler Almanya’sının
istilasıyla sosyalist Sovyetler Birliği’ni alt edemediler.
Stalin’in ölümünden sonra sosyalizm 1956 XX. Parti
Kongresi’yle revizyonistlerin iktidarı ele geçirmeleri ve Sovyetler Birliği’nde kapitalizmin restorasyonu
vasıtasıyla içten tahrip edildi. Sovyetler Birliği’nin
26 Aralık 1991’de çözülmesi esas olarak Kruşçof’tan
Gorbaçof’a kadar modern revizyonizmin sorumluluğundadır.
Bunun akabinde 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşü, tüm dünyadaki gericilerin iddia ettiği ve “tarihin
sonu”ndan söz ettikleri gibi sosyalizmin bir yenilgisi
değil, bilakis revizyonist bürokratik devlet aygıtının
çökmesidir.
Buna karşın bu, anti-Stalinizm ve anti-komünizmin
kaynağı olarak kalmaktadır: tarih inkârcısı, iftiracı,
isterik, ilkel. Emperyalizm kendi krizlerini, savaşlarını ve barbarlıklarını insan ve doğanın sömürülmesi
vasıtasıyla seçeneksiz olarak göstermeye ve insanlığa
insana layık bir geleceği tıkamaya çalışmaktadır.
Bugün Ekim Devriminin zaferinin 100. Yıldönümünde şimdiye kadarki deneyimlerin dikkate alınmasıyla sosyalizm için devrimci mücadelenin yeni
bir hamlesini başlatmaya kendimizi yükümlü hissediyoruz. Dünyadaki güncel durum, dünya çapındaki
derin kapitalist kriz, emperyalistlerin kışkırttığı savaşlar ve anlaşmazlıklar, çevrenin tahrip edilmesi vasıtasıyla insanlığın yaşam temellerinin tehlike altında
bulunması insanlığı ulusal ve sosyal kurtuluşa; dünya
çapındaki sosyalizm aracılığıyla kurtuluşun daha da
ilerletilmesine zorlamaktadır.
ICOR Sosyalist Ekim Devrimini onun evrenselliğine ve güncelliğine lâyık bir şekilde değer verecek ve
100. Yıldönümü vesilesiyle dünya çapında süren emperyalizmin kapitalist mali ve ekonomik krizi ile bağlantısını kurarak uluslararası sınıf mücadelesi eylemi
olarak dünya çapında ortak bir kampanya yürütecektir. Sosyalist Ekim Devriminin ruhuna uygun bu ortak kampanya, emperyalist barbarlığa ve insanlığın
aydınlık bir geleceği için mücadele içinde uluslararası
işçi sınıfına ve dünyanın halklarına yönelmektedir.
ICOR bu kampanya ile bağlantı içinde ICOR’un
yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesi için Ekim Devriminin Öğretileri hakkında bir seminer düzenleyecektir.
• Yaşasın Sosyalist Ekim Devrimi!
• Yaşasın Sosyalizm!
• ICOR ile İleri!
01 Nisan 2014 ✓
63
ICOR
Devrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası Koordinasyonu
İCOR 2. Dünya Konferansı Kararı
PROLETER MALİ SİYASETİN BİR
OFANSİFİNİ GELİŞTİRELİM
ICOR
ve tek tek ICOR-üyelerinin mali
bağımsızlığı ICOR’un en başından
başarılı bir şekilde inşasının teminatıdır. Bu mali
bağımsızlığa, kardeş partilerin çalışmasını finanse
ederek ideolojik, siyasi ve örgütsel bağımlılık ilişkileri
yaratan Komintern’in uzun yıllardır alışkanlıklarından bilinçli ayrılma içinde mücadeleyle ulaşıldı. Hatta bazı partilerde parti üyelerin aidat ödeme yükümlülüğü dahi kaldırılmıştı. (1) ICOR bugün, STK’lar,
kiliseler, sosyal
forumların konferansların, toplantıların vs. finanse edilmesi
üzerinden politik
etkide bulunma
yaygın yöntemlerine karşı mali
bağımsızlık ilkesini savunmalıdır.
Mali
Bağımsızlığı
ICOR’un
markası
haline
getirelim
64
İşçi sınıfı ve kitleleri kendilerinden başka hiç kimse
kurtarmayacaktır. Kitleler sömürü ve baskıdan kurtuluşa ancak, eğer bunu da kendi güçlerine dayanarak
finanse ederlerse mücadeleyle elde edebilirler. Bu,
kitlelerin, küçük-burjuva düşünce tarzı aracılığıyla
da kitleler arasında nüfuz kazanan emperyalizmdeki
rüşvet ve yolsuzluk sistemine karşı mücadelesi içinde
kendilerini kurtarmak için eğitilmesinin vazgeçilmez
bir parçasıdır. Buna karşın mali bağımsızlık ve kendi
çıkarlarına bakmama ilkesi kitleler üzerinde özel bir
çekim gücü oluşturmaktadır.
“Güven iyidir, denetim daha iyidir”
Proleter muhasebe hesapları tutma “güven iyidir,
kontrol daha iyidir” Leninist ilkeyi temel alıyor. İşçi
sınıfı, denetim komisyonları tarafından gerçekleştirilen kontrole yabancı değildir. Sorumlu yönetimlerin üyeler ve kitleler tarafından denetlenmesi eskiden
sosyalist partilerin revizyonist yozlaşmasından çıkan
belirleyici bir sonuçtur. Tüm gider ve gelirlerin belgelend i r i l me si
y ü küm lü lüğ ü
tek tek örgütlerin
ve onların çalışmalarının bir
kontrol edilmesi
değil, bilakis sadece ICOR içerisindeki ödeme
işlemlerinin bir
denetlenmesidir.
Hesapların düzenli bir şekilde
gözden geçirilmesi hesapların
alınan kararlar
doğ r u lt usu nda
doğru ve eksiksiz
denetlenebilir olmasıyla ilgilidir.
Proleter mali ahlakı güçlendirelim!
Tüm deneyimler, bağımlı ülkelerdeki bağış vermeye hazır oluşun, kısmen emperyalist ülkelerinkinden
daha büyük olduğunu kanıtlıyor. Bizzat “kendimizin yok ki, ne verelim” düşünce tarzı sınıfa yabancı
küçük burjuva bir anlayıştır. Tam da yoksulların en
yoksulları arasında kısmen en iyi bağış sonuçları elde
edildi. Bağış sonuçları kitle çizgisi ve kitlelerle ilişkinin böylesi bir ölçütüdür. Sistematik olarak bağış
toplamalar ve doğru-düzgün (üye)-aidatlarını ödeme
yoluyla bilinçli mali çalışma proleter mali siyasetin
özellikleridir.
Gelir ve giderlerin diyalektik birliği
Karl Marks, gelir ve giderlerin diyalektik birliğini
proleter mali çalışmanın başlıca ilkesi olarak formüle
etti. ICOR’da her üye ve her seçilmiş organ bu diyalektik birliğinin gerçekleştirilmesiyle yükümlüdür.
Tek tek örgütlerin farklı mali gücüne saygı duyulmasıyla birlikte gelir ve giderler birliği ilkesini dayanışma ilkesiyle birleştiriyoruz. Buna göre herkes kendi
imkânlarına uygun bir şekilde bizzat kendisinin tespit ettiği bir katkıyı istisnasız vermekle yükümlüdür.
Aynı zamanda mali güç farklılıkları bir denkleştirme
sistemi ile farklı kıtalar arasında telâfi edilecektir. Bu,
bağımlı kılma demek değil, bilakis ICOR içerisindeki
güçlüler ve zayıflar arasındaki denkleştirmedir. Bunun temeli, her ne kadar bu şimdilik kısmen öz katılım biçiminde olsa da, ortak hedef kendi kendini
finanse etmedir.
Büyüyen görevlerin kendi kendisini finanse etmesi
için çok çeşitli inisiyatifler geliştirelim:
Kitleler arasında ofansif mali çalışma olmaksızın
hiçbir siyasi etkinlik olmamalı
Ortak kampanyalarla bağlantı içinde bağış toplanmalıdır
Kitleler arasındaki çalışmanın her biçiminde sistematik bir şekilde bağış toplama
ICOR için ittifak çalışması ve sürekli bağış vericiler
kazanma
Maddi destek ile (sanatsal el işi üretimi, konferans
ve toplantıların konaklama ve iaşe işleri vs) ICOR-inşasını teşvik etmek için kitleleri harekete geçirme
Subotnik-Hareketleri örgütleme
ICOR’un sağlam bir şekilde finanse edilmesi için
uzun süreli bir mal ticaretinin inşası.
01 Nisan 2014 ✓
---------------(1)
“Lenin, partinin kendi üyelerinin araçlarıyla varlığını sürdürmek zorunda olduğu herkes tarafından
kabul edildiğinden, maddi destek sözcüklerinin kayıt
altına alınmasında ısrar eder. Siyasi bir partinin yaratılmasında ahlâkî düşünceler çıkış noktası alınamaz.”
(Lenin, Eserler, cilt 41 (tamamlayıcı cilt), s. 66, parti
tüzüğünün açımlanmasındaki açıklamalar, Alm.)
ICOR
Devrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası Koordinasyonu
2. İCOR Dünya Konferansı Kararı
ÇEŞİTLİ ÜRÜNLERLE
TİCARET YAPMA ÜZERİNE
ICOR
’un kuruluş tüzüğü devrimci işçi örgütünün finanse edilmesi için araç
olarak “devrimci yayınların satışını ve benzer diğer
olanakları” öngörüyor. Böylece ICOR’u mali bakımdan sürekli bir şekilde ayakta tutabilecek gelirler
sağlamak için çeşitli ürünlerin pazarlanmasının ele
alınması mali çalışmanın görevlerindendir.
Çeşitli ürünleri pazarlama ve gerekli işlemleri yerine getirme görevinin tam bir şekilde belirlenmesi
CCC ile işbirliği içinde ICC tarafından tespit edilmek zorundadır. Bununla ilgili bir karar taslağının
üyelere mümkün olan en kısa süre içinde sunulması
gerekir.
Bu görevi başarılı bir şekilde yerine getirmek için
ilkelere uyulmak zorundadır.
Her şeyden önce ICOR-üye ülkelerinde dernekler,
limitet şirketler, ticari iş yapma vasıflarına sahip kişiler vs. gibi yasal olarak meşru kurumların yaratılması.
Satışa sunulan ürünlerin sürümü için stratejik
mekânlarda satış noktalarının yaratılması.
Satışa sunulacak ürünlerin ihraç edici ülkelerde
makul giderlerle sürekli olarak üretilmesinin – üretim sürecinde proleter değerler zedelenmeksizin güvence altına alınması.
İhraç edilecek ürünlerin masraflarını aşırı derecede sınırlamaksızın makul fiyatlarla sürekli bir ihracatın güvence altına alınması
İmalat-, transport- ile satış hizmet giderleri ve satış
fiyatları arasında bir fark gözetme.
Söz konusu çeşitli giderler düşüldükten sonra satış
kazancın ihraç eden ile ithal eden örgüt arasında %
50 - % 50 paylaşılması gerekir.
Çeşitli ürünler ICOR üye aidatları yerine sayılmaz;
aidatlar, eğer üyelerin para aidat miktarları ICOR’un
merkezi kasasına doğrudan girmişse, ancak o halde
ödenmiş sayılır.
1 Nisan 2014 ✓
65
lar ve aileleri şimdiye kadar asla rastlanmamış yokICOR
Devrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası sulluk çekmektedirler.
ICOR kendisinin 2. Dünya Konferansı’nda İran’daKoordinasyonu
ki tüm ezilen ve sömürülen kitlelerin mücadelesiyle
İCOR 2. Dünya Konferansı Kararı
LİMAN İŞÇİLERİ –
DENEYİM ALIŞVERİŞİ
ICOR 2. Dünya Konferansı 25 ve 26 Ekim 2014 tarihlerinde Hamburg / Almanya’da yapılacak 5. Liman
İşçilerinin Deneyim alışverişini destekliyor. Şimdiye
kadar Hollanda, Almanya ve İspanyalı liman işçilerinin bir araya gelişi gerçekleştirildi. Liman işçileri,
dünya çapında sıkı bir şekilde iç içe geçmiş emperyalist üretim sisteminde anahtar bir rol almaktadır.
Yerküredeki rıhtım tesislerinde giderek artan biçimde grevler ve mücadeleler ortaya çıkmaktadır. Ama
bu mücadelelerin birbirleriyle bağlantısı ve koordinasyonu henüz sınırlıdır veya bu bağlantı çoğu kez
hâlâ reformist denetim altındadır.
ICOR 2. Dünya Konferansı, üzerinde anlaşmaya
varılan ve geçerli ilkelere bağlanan Liman İşçilerinin
Buluşmasını destekler ve bu Buluşmaya tüm kıtalardan liman işçilerinin katılımı için üye örgütlerin somut olanaklarını kullanır.
1 Nisan 2014 ✓
duygudaşlığını ve dayanışmasını açıklar ve tutuklanan işçilerin ve tüm diğer siyasi tutukluların koşulsuz serbest bırakılmasını talep eder.
01 Nisan 2014 ✓
ICOR
Devrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası Koordinasyonu
2. İCOR Dünya Konferansı Kararı
MARİKANA’DAKİ PLATİN
MADEN OCAĞININ İŞÇİLERİ
İLE DAYANIŞMA
ICOR
Devrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası Koordinasyonu
2. İCOR Dünya Konferansı Kararı
İRAN ÜZERİNE
İ
66
ran İslami Cumhuriyeti rejimi kapitalizmin hizmetindeki bir baskıcı rejim olarak işçilerin, kadınların, öğretmenlerin, yüksekokul öğrencilerinin,
hemşirelerin, etnik grupların ve dini azınlıkların
haklarını gaddarca tarzda ayaklar altına almaktadır.
Kendilerinin zedelenen haklarını geri almak; diğerlerinin yanında bağımsız işçi-sendikaları kurmak mücadelesinde İran’ın cesur işçileri tutuklandılar, işkence gördüler ve zindanlara tıkıldılar.
Bununla en yoğun bedensel hasarlara maruz kaldı-
M
arikana’daki platin maden ocağının işçileri,
kendilerine verilen açlık ücret zammı yerine daha güçlü bir ücret zammı için kendi bağımsız
grevlerini gerçekleştirdiler. Devlet, uluslararası tekel
kapitalistlerinin, ocak patronlarının çıkarlarını savunmak için 37 insanın ölümüne sebep olan müdahalede bulundu.
ICOR maden işçileri ve onların aileleri için dayanışmacı desteğini göstermek zorundadır.
1 Nisan 2014 ✓
ICOR
Siyonist İsrail devletidir. Filistin halkının sırtından
Devrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası kendilerinin bölgesel çıkarlarını gerçekleştirmeye çaKoordinasyonu
lışan Türkiye, Suudi-Arabistan, Katar veya İslami-fa-
İSRAİL’İN FİLİSTİN HALKINA KARŞI EMPERYALİST
SALDIRISINI DURDURUN!
FİLİSTİN – ANLAŞMAZLIĞININ ADİL VE DEMOKRATİK BİR ÇÖZÜMÜ İÇİN!
D
evrimci Parti ve Örgütlerin Uluslararası Koordinasyonu (ICOR) Siyonist-emperyalist İsrail’in
Filistin’e ve her şeyden önce Gazze-Şeridi ve Batı Şeria’daki saldırısını mahkûm ediyor. Gaddarca bombardıman, denizden saldırılar ve karadan askeri birliklerle daha şimdiden 1000’in üzerinde Filistinliler,
özellikle kadınlar ve çocuklar katledildi, 3.000 kişi
yaralandı ve on binlerce insan evsiz-barksız bırakıldı.
İsrail hükümeti, kendisinin sınırlı bir “misilleme darbesi” yürüttüğünü öne sürüyor. Gerçekte ise Filistin
halkına karşı emperyalist savaşı başlatmak ve haklı
göstermek için askeri saldırılar çok önceden ve ABD
ile AB’nin desteği ile hazırlandı ve sürekli bahaneler
arandı. Bu, İsrail hükümetinin kısa bir süre önce oluşturulan Hamas ve Fetih’in Filistin ortak hükümetine
karşı provokatif tepkisidir. İsrail Ortadoğu-krizinden
halkların sırtından stratejik bir avantaj sağlamak istiyor. Uluslararası hukuka aykırı, Gazze-Şeridini sürekli olarak işgal etmeyi hedefliyor; toprağa ve gaza
gereksinim duyuyor ve bunun için sivillere soykırım
uygulayarak utanmazca savaş suçu işliyor.
İsrail’i destekleyen ve savunan ve Siyonist hükümetin devlet terörüne karşı kendi ülkelerindeki her eleştiri ve protestoları anti-semit (Yahudi-düşmanı -ÇN)
olarak dışlayan ve ezen emperyalist ülkeleri mahkûm
ediyoruz.
İsrail’in emperyalist güçler tarafından desteklenmesini, sınır koruma yalan propagandasını, sözüm
ona bir “İsrail’in terörist saldırılara karşı kendisini
savunma hakkı”nı ve “tanrısal hak”kı haklı çıkarma
çizgisini mahkûm ediyoruz. Açık-seçik saldırgan,
Filistin’in büyük kesimlerini işgal altında tutan, Gazze-Şeridine karşı gaddarca ambargoyu uygulayan,
Filistin bölgesinde yeni yerleşimlere izin veren vs.
şist İran gibi gerici yerel güçlerin (bu devletlerin İsrail
ile bütünlüklü bir ilişkisi olmamasına rağmen) nüfuz
edinmelerini de aynı zamanda mahkûm ediyoruz.
Filistin kurtuluş hareketi ve Filistin halkıyla dayanışma hareketi içindeki anti-semit hakaretleri ve
eğilimleri mahkûm ediyoruz. Anti-semitizm, aynı
Siyonizm gibi, dünyadaki ilerici ve devrimci güçleri bölmek ve halk kitlelerini ve özellikle İsrail ve
Filistin’in emekçilerini birbirlerine karşı getirmeye
yönelmiş kapitalist düzenin hizmetindeki ırkçı bir
ideolojidir. Anti-Siyonizm ile anti-semitizmin demagojik bir şekilde eşitlenmesi vasıtasıyla yürütülen
kafa karıştırma manevrasını ret ediyoruz.
Komünistler ve diğer devrimciler II. Dünya Savaşının bitiminden beri Filistin-ihtilafının Filistinliler
ve İsraillilerin haklarını koruyan ve halkların dostluğu ruhuna uygun bir şekilde adil bir çözümünden
yana tavır takınıyorlar. Bu, bugün bağımsız bir İsrail
devleti ve bağımsız bir Filistin devleti ile birlikte demokratik bir “iki devletli çözümü” gerekli kılar. Bu,
İsrail ve Filistin halkının dışlama ve ezme olmaksızın
karşılıklı saygı içinde birlikte yaşadıkları ortak demokratik bir Filistin devleti yolunda ara bir adımdır.
Buna ise sadece ulusal ve sosyal kurtuluş uğruna mücadele ile ulaşılabilir.
Yakın ve Ortadoğu Ukrayna ile birlikte emperyalist
rekabetin güç ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması uğruna bir dalaşma konusu ve keskinleşen genel savaş tehlikesinin tehlikeli bir yangın yeri haline
geldi. İşçileri, kadınları, gençleri, tüm demokratları
ve tüm barış sever insanları protestolarını, yürüyüşlerini ve direnişlerini özellikle Asya anti-savaş günü
olan 6 Ağustos’ta ve Avrupa anti-savaş günü olan 1
Eylül’de
yoğunlaştırmaya ve arttırmaya çağırıyoruz.
Gazze-Şeridindeki İsrail saldırılarını durdurun!
Özgür, demokratik bir Filistin yolunda demokratik ve adil iki-devletli bir çözüm için!
Kahrolsun emperyalizm, Siyonizm, Arap gericiliği ve İslami faşizm!
Filistin’deki ulusal ve sosyal kurtuluş uğruna mücadele ile dayanışma!
Barış, Halkların Dostluğu – Sosyalizm için Mücadele!
Yaşasın Enternasyonal Dayanışma!
29 Temmuz 2014 ✓
67
Download