Buraya - Genç Türkler Dergisi

advertisement
2
Tarihler 7 Ağustos 1980 yılını gösterirken Gümüşhane’nin Şiran nüfusuna kayıtlı bir yiğit dünyaya geldi.
make it creative / novermber 2015
Çağlar Canbaz, 1986-1994 yılları
arasında İstanbul- Küçükçekmece’de
bulunan Remzi Yurtsever okulundaki öğrenimi sonrasında girdiği askeri
lise sınavı sonucunda Kuleli Askeri
Lisesi’ni kazandı.
KAHRAMANLAR
KÖŞESI
Girayhan Ebiloğlu
Lise öğrenimi sonrası 2002 yılında
Harp Okulundan Jandarma teğmen
olarak mezun oldu. Sınıf okulu süreci sonrası Kırklareli’nin Vize ilçesine
teğmen olarak atandı, orada iken
geçici görevle iki defa Ağrı-Doğubayazıt’da bulundu.
2006 yılında ise Hakkari-Yüksekova ilçesine, bölük komutanı olarak
üsteğmen rütbesiyle tayin edildi. Kurmaylık sınavına hazırlanır
iken ayrıca zorlu görev şartlarında
çalışıyordu...
Doğum gününde 7 Ağustos 2007
tarihinde devriye sırasında mayın
patlaması sonucu Hakkari-Yüksekova’da şehadet şerbetini içti.
Jandarma Üsteğmen Çağlar Canbaz
26 yaşında ve İngilizce,Rusça bilmekteydi.
Ruhu şad, mekanı cennet olsun.
3
make it creative / novermber 2015
DELI HALIT
PAŞA
Girayhan Ebiloğlu
Yazıma başlamadan önce şunu belirtmek isterim ki elimde bulunan kaynak sıkıntısı neticesinde, 3 farklı
kaynaktan yararlanmak durumunda kaldım.(Daha fazla olmak ile birlikte kimisi diğer kaynağın alıntısıydı) Bu
sebeple Türk evladının, bilmesi ve öğrenmesi gereken, bu şahsın hayat hikayesini sizler için çok kısaca değindik, hakkında detaylı bilgiye sahip olmamak ile birlikte Gürsoy Solmaz’ın Deli Halid Paşa adlı eseri benim
kullandığım baş kaynaktı.
HALİT KARSIALAN NAM-I DIĞER DELI HALIT PAŞA
Türk asker ve siyasetçi olan Halit Paşa, 1883 yılında İstanbul’da doğmuş ve 1925 yılında Henüz 42 yaşında
iken öldürülmüştür. Ancak kısa süren hayatında, birçok askeri başarı sığdırmış ve bir ulusun yeniden doğuşuna kumandanlık etmiştir.
1901 yılında Harp Okuluna girip, 1903 yılında Piyade Teğmen rütbesi ile mezun olan Halit Paşa, 3.Ordu emrinde ki 1.Alayda bölük komutanlığı yapmaya başladı. 1908 yılında Üsteğmen olan Halit Paşa II. Meşrutiyetin
ilanı üzerine 1.Ordu 1.Alay 4. Taburla birlikte Yemene gönderildi. 1911 yılında Yüzbaşılığa terfi ettirilen Halit
Paşa, Trablusgarp Savaşı’nda 7.Kolordu, 59’uncu Alay, 3’üncü taburda bölük komutanlığı yaptı. Dönüşünde
Şark Ordusu’na atandı, 1914-1915 yılları arasında Harbiye dairesi’nde görev yaptı. Kafkasya Cephesi’nde iken
Kars-Ardahan- Sarıkamış’ı geri alma emri verildi.
Dokuz günlük muharebe ardından Ardahan’a girdi, bundan dolayı binbaşılığa terfi ettirildi. Artvin Tabur
komutanlığı ve müfreze komutanlığı sonrasında Çoruh Müfreze komutanlığı yaptı ve 1916 yılında yarbaylığa
terfi ettirildi. Yarbaylığı esnasında 15.Kolordu’ya bağlı 3’üncü Tümen’de komutanlık yaptı, burada iken
Sarıkamış Harekâtı sonrası civarda kalan dağınık Türk birliklerini, savunma gücü haline getirip örgütledi.
Garbi Dersim Komutanlığı sırasında, Dersimli Süvari birlikleri ile Erzincan-Mamahatun - Erzurum’u geri aldı.
Kafkas İslam Ordusu’nun 3.Fırka Komutanlığına atandı ve burada Ahıska’yı kuşattı. 27 Kasım 1919 yılında
9.Kafkas Tümen komutanı oldu; Sarıkamış ve Kars’ın alınmasında başrol olduğu için albaylığa terfi ettirildi.
1921 yılında Tümen Komutanı yetkisiyle Kocaeli Grup Kumandanlığı’na getirildi ve çevrede ki ayaklanmaları
bastırdı. Aynı yıl 12.Grup Komutanı yetkisi ile Kocaeli Grup Komutanı olarak Sakarya Meydan Muharebesinde
görev aldı . Bu sırada gösterdiği cesaret ile “Deli” lakabını aldı. Büyük Taarruz’da Kocaeli Grup Komutanlığı
yapar iken ünlü 11’inci Yunan Tümenini mağlup etti ve Tümen komutanını esir aldı.
Bu başarısının ardından Tuğgeneralliğe yükseltildi ve İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi. Kocaeli Grup Komutanlığı’nın dağılması üzerine, Batı Cephesi Komutanlığı emrine verildi. TBMM’nin ikinci döneminde, Ardahan
Milletvekili seçildi. 9 Şubat 1925 yılında Meclis’te konuşmasında Elazığ Mebusu Emekli Jandarma Yarbay Hüseyin Bey, Halit Paşa’nın düşüncesinin tersine konuşunca, aralarında tartışma yaşanmış. Deli Halit Paşa ciddi
anlamda ‘Deli’dir, gözünü kırpmadan adam vurur, bunu bilen Hüseyin Bey, Afyon mebusu Ali Çetinkaya’ya
sığınmış. Ali Çetinkaya, Halit Paşa’ya durumu bildirince, bu sefer kendi aralarında tartışma yaşanmış ve o
hengamede silahtan çıkan kurşun Halit Paşa’yı ağır yaralamış ve bunun sonucunda 14 Şubat’ta vefat etmiştir.
“Vatanı için savaşan yiğit askerlere karşı baba gibi şefkatli, vatan hainlerine karşı ise son derece acımasız bir
insandı Halit Paşa... Düşmanlarını sağ tarafında taşıdığı Namuslu; diye adlandırdığı tabancasıyla, cepheden
kaçan askerleri ise sol tarafında taşıdığı Namussuz diye adlandırdığı tabancasıyla vurabilecek kadar kararlı
bir askerdi Halit Paşa...Cephede düşmanla savaşırken askerlerine "Oğlum vatan bizimdir, kaçan haindir.
diye haykıran cesur bir yürekti Halit Paşa...”
4
make it creative / novermber 2015
TARIH NEDEN
TEKERRÜRDEN IBARETTIR?
Tarih neden tekerrürden ibarettir? Kader mi bir kısır döngü içersinde yoksa
insan toplulukları tarihten ders almayı mı bilmiyor? Yazıma başlamadan
önce suikast gibi helikopter ‘kazasında’ vefaat eden 13 şehidimize allahtan
rahmet, sevenlerine başsağlığı diliyorum.
Tunahan Bayraktar
Takvimler 17 Şubat 1993’ü gösterirken yine
bir helikopter ‘kazasında’ Eşref Bitlis Paşamızı
şehadete uğurladık. Peki ama kimdi Eşref
Bitlis? Şehadetinden önce ve sonra hangi
olaylar gerçekleşti? Dahası, 24 sene sonraki
bir kazayla ne gibi bir bağlantısı olabilirdi?
32. Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis
son makamına 1990 senesinde atandı.
Sözde ‘Huzuru Temin(!)’ Harekatı kapsamında Türkiyede konuşlu bulunan NATO
‘müttefiklerimizin’ topraklarımızdan çıkması
gerektiğini, dahası Huzuru Temin Harekatı
(nam-ı diğer Çekiç Güç) kapsamında K.
Irak’ta kurulmaya çalışılan fiili Kürt özerk
bölgesinin, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin
varlığına tehdit olacağını savunuyordu.
Bu dönemde ABD Büyükelçiliği tarafından
hükümete şikayet edildiğine dair iddialar
olsa da ortaya koyabileceğimiz kesin kanıt
yok. Fakat Eşref Bitlis Paşa’nın fikirlerinden
ve yapmaya çalıştıklarından birilerinin rahatsız olduğunu anlamak zor değildi.
Cumhurbaşkanı Turguz Özal tarafından
genelkurmay başkanlığı makamında
görülmek istenmesinin en önemli sebebi ise
kuşkusuz bölgede ki -başta yargısız infaz olmak üzere- kanunsuz uygulamaların önüne
geçmeye çalışmasıydı.
7 Şubat 1993’de, İncirlikten kalkan ABD
uçaklarının, kuşatılmış vaziyetteki pkk militanlarına havadan ikmal yaptığı iddiasından
çok değil 10 gün sonra gizemi hala çözülememiş bir ‘kaza’ ile birlikte rütbelerden, apoletlerden, nişan ve madalyalardan çok daha
yüksek bir rütbeye, şehitliğe kavuştu.
Bağımsız düşünebileceğimiz bir kaza olsaydı
belki de ‘takdir-i ilahi’ diyip geçebilirdik. Ama
ölümünden kısa bir süre sonra kendisine
çok yakın olan 9. Cumhurbaşkanı Turgut
Özal’ın şüpheli kalp krizi ile, Eşref Paşa’nın
‘a takımından’ Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın
koskoca Lice Asayiş Bölük Komutanlığı
önünde vurulması, yine ‘a takımından’ Albay
Rıdvan Özden’in şehadeti kötü tesadüf olamayacak kadar düşük olasılıklardı.
Hatırlayacağınız üzere Şehit Albay Rıdvan Özden’in dosyası eşi Tomris Özden’in
mücadeleleri üzerine 2009 yılında tekrar
açılmış fakat ne hikmetse kayda değer bir
şey bulunamamıştı…
24 sene sonra ise, bir helikopter ‘kazasına’
daha tanık olduk. 15 Temmuz günü tek
bir asker kışladan çıkmayacak diyen, 19
Nisan’dan vefaatına kadar geçen sürede
Kato harekatını yönetmiş ve bölücü terör
örgütüne hatırı sayılır darbeler indirmiş olan
Tümgeneral Aydoğan Aydın Paşa, paşa’nın ‘a
takımından’ Albay Oğuzhan Küçükdemir ve
Albay Gökhan Peker, Türkiye’nin ilk kadın ilçe
jandarma komutanı Yarbay Songül Yakut,
Binbaşı Koray Onay, Yüzbaşı İlker Acar, Yüzbaşı Nuri Şener, Pilot Yüzbaşı Serhat Sığınak,
Pilot Üsteğmen Abdülmüttalip Kesikbaş,
Başçavuş Mehmet Erdoğan, Uzman Çavuş
Zeki Koç, Başçavuş Fevzi Kıral ve Pilot Uzman
Çavuş Hakan İncekal şehitlik makamına
ulaştılar…
Tesadüf olamayacak kadar ufak ihtimaller…
Şehitlerimizin tini şad, durakları uçmağ
olsun!
Kürşad Görgen
5
make it creative / novermber 2015
BIZANS- VI. LEON DÖNEMI
Dişisi yahut erkeğini kaybeden çoğu hayvan yalnız yaşar. İnsanlar ise aksine, zayıflıklarının utanç verici doğasının bilincine varmaksızın, tek
bir evlilikle yetinmez ve utanmadan ikinci ve hatta üçüncü defa evlenirler.
-İmparator Bilge Leon
Basileios ve şimdi VI. Leon adıyla tahta geçen Leon arasındaki ilişki göz önüne alınırsa, ölen eski imparatora çok da görkemli bir cenaze
yapılmamasına şaşmamak gerekir. Cenaze Konstantinopolis’e getirilmiş ve sonra geleneğe uygun bir şekilde On Dokuz Divan Salonu’nda
teşhir edilmiştir. Burada ilahiler söylenmiş ve artık gelenekselleşmiş olan “Haydi gel Basileios! Kralların kralı ve Tanrıların Tanrısı seni çağırıyor.
Tacını başından çıkar!” sözleri üç defa tekrarlanmış, ardından praepositos tacı başından çıkarmış ve yerine erguvan renkli kep takmıştır. Lahit
büyük ihtimalle Kutsal Havariler Kilisesi’ne götürülmüştür. Leon’un ilk işi III. Mikhael’in cesedini Khrypolis’te gömüldüğü yerden getirtip aynı
kilisede I. yahut II. Justinianos’un lahdinin yanına koymak olmuştur. Katledilen imparatora bu derece saygı gösterilirken babasının verdiği
buyrukları yerine getirmemesi Basileios’un hatırasına hakarettir. Diğer yandan, Leon Basileios’un değil Mikhael’in oğlu olduğunu biliyorduysa, buna şaşmamak gerekir.
Leon, kibar, cömert, çok zeki ve çekici biridir. Ayrıca, Basileios’un aksine yüksek eğitim görmüştür. Leon’un entelektüel yapısı konusunda ise
tüm tarihçiler hemfikirdir. Felsefe ve teolojiye büyük ilgi duymuştur. Öte yandan, önceki tüm imparatorlarla karşılaştırıldığında kendisinin
tüm seleflerinden daha kültürlü olduğuna hiç şüphe yoktur. Her konuda çok okuyor, boş zamanlarında şiirler, vaazlar ve hitabeler yazıyordu.
“ Evliliğin saf sularında yıkanmak yerine, zina batağında boğulanlara” karşı yaptığı acımasız eleştirilerin, on beş yaşından beri kendine metres
tutan Leon’un ağzından çıkması ise ironiktir. Bölüm başında alıntıladığım sözlerinden, hayatının sonlarında büyük utanç duymuştur yüksek
ihtimalle. Ancak yazılarının geneli ve daha yirmi yaşındayken en bilge anlamına gelen “sophotatos” lakabını edinmiş olması engin bilgisine
hiç şüphe bırakmamaktadır, ve zaten bugün halen Bilge Leon olarak anılır. Bu şekilde tahta çıkan Leon’un köklü değişiklikler yapması gerekmektedir. Tabi bu değişikliklerin baş mimarının Stylianos Zautses olduğunu öğrenmek de kimseye pek şaşırtıcı gelmez. Şimdi “magistros
ton offikon” ve “logothetes tou dromou”, yani bir nevi başbakan ve aynı zamanda iç ve dış işleri bakanı olarak göre getirilmiştir. Yine tahmin
edileceği gibi, baş kazazede de Photios olmuştur.
6
make it creative / novermber 2015
Leon’un onu kovmak için zaten yeterince sebebi vardı. Photios 887 yılında Theodoros Santaberos ile birlikte mahkemeye çıkarılır. Santaberos devlete
karşı komplo ile suçlanır, kör edilerek sürgüne gönderilir. Photios’a ise, Armeniakon( Ermenistan, Bugünkü Türkiye-Doğu Anadolu) thema’sında bir
manastıra çekilme izni verilmiştir. Birkaç yıl sonra Photios burada ölür.
Yeni Patrik olan kişi, Leon’un nasıl politikalar izlediğini bize rahatça göstermektedir. 886 Noel’inde, Aziz Andreas’ın tahtı(Ortodoks Kilise, Ekümenik
Patrik’in tahtına böyle der, çünkü Konstantinopolis Kilisesinin kurucusu Aziz Andreas’tır.) daha on altı yaşını doldurmamış olan Leon’un en küçük kardeşi
Stephanos’a verilir. Ortodoks Kilisesi tarihinde, o zamana kadar bu makama hiç bu kadar genç biri getirilmemişti. Ayrıca fazla bir itiraz görmemesi de
şaşırtıcıdır. Bunu, kilisenin son kırk yılda yeterince kavga görmesinden dolayı, yeni dönemin devlet ve kilise arasındaki uzlaşmayı göstermesine
bağlayabiliriz. Zaten bu makama o dönemde daha uygun biri de yoktur, ve Stephanos(hastalıklı zayıf bir gençtir ve uzun süre yaşamayacaktır) onlara
birkaç yıl soluklanma süresi de kazandırmıştır. Yeni patrik aradan altı buçuk yıl geçtikten sonra ölmüş, ve göreceğimiz gibi, halefleri onun kadar uysal
olmamışlardır. 900 yılında Avrupa
Politik danışmanı Zautses ve kilisede aracısı Stephanos ile birlikte, Leon artık imparatorluğu yönetmeye hazırdı. İmparatorluk içinde yüzyılın sonuna
kadar önemli bir kargaşa olmayacak ve 899 yılında toplanan bir meclis Ortodoks ve Katolik kiliselerinin arasını düzeltmek için çalışacaktır.(ancak ileride
göreceğimiz gibi, Leon’un yaptığı bazı hareketlerden sonra anlaşmazlık alevlenecektir) Leon babasının başlattığı işi sürdürecek kapasitede idi. Roma
kanunlarının gözden geçirilmesi, yenilenmesi ve yeniden toplanması.
Sadece kilise konusunda, imparatorun gücü sınırlıydı. Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olabilirdi lakin sonuçta bir din adamı değildi ve kilisenin kendi
Ekümenik Patrik’i vardı. Gerçi patriği kendi atıyordu ama bu atama için, diğer tüm üst düzey kilise görevlerinde olduğu gibi, rahiplerin onayını almak
zorundaydı. Kilisenin aldığı kararlara da harfi harfine uymak zorundaydı. Dini meselelerdeki görevi de, Ortodoksları kollamak ve korumaktan ibaretti.
Ancak diğer bütün alanlarda kayıtsız şartsız hakimdi. İmparatorluk ordularının başkumandanı, hükümetin başı, yegane kanun yapıcı ve en yüksek
yargıç olarak aldığı kararlara karşı konulamaz ve ondan başka kimse bu kararları değiştiremezdi.
IX. Yüzyılın son on yılında yayımlanan kanunlar sayesinde, ülke içinde huzurlu bir dönem yaşanıyordu. Ancak Leon’un bahtına, aynı huzurun ülke
dışında yaşandığı söylenemezdi. Doğu Akdeniz ve Ege arap baskısı altındaydı. Bazı zamanlar diğerlerine göre çok kötüydü. Bir imparatorluk gemisine
saldırılmadığı yahut bir şehrin yağmalanmadığı yıl yok denecek kadardır. Daha ani ve umulmadık tehdit ise, 894 yılında Bulgarlardan geldi. Kral Boris’in
Ortodoks İnanç’a dönmesinin ardından yirmi dokuz yıl geçtikten sonra, Bizanslılar bu iki devletin barış içinde yaşayacağına inanmış durumdadırlar.
Lakin tarihin gelişimi, onları hüsrana uğratacaktır.
Boris 889 yılında tahtını terk etmiş, yönetimi oğlu Vladimir’e bırakmış lakin Vladimir’in pagan inancını yaymaya çalışmasına göz yumamamıştır. Öfkeden
çılgına dönen Boris, çekildiği Aziz Panteleimonos Manastırı’ndan çıkmış ve oğlunun gözlerin kör ettikten sonra, küçük oğlu Symeon’u kral seçtirmiş,
sonrasında bir daha çıkmamak üzere manastıra geri dönmüştü.
Symeon’un tahta çıkması Bizans’ı ferahlatmıştı ve bir yıl süreyle her şey yolunda gitti. 894 yılında Zautses Bulgaristan ticaretinin tekelini kayırdığı iki
kişiye verdi. Bu kişiler, Bulgar tüccarlarının vergilerini fahiş şekilde arttırırlar ve depoyu Selanik’e taşırlar. Karadeniz ve Boğaz üzerinden Haliç’e uzanan
ticaret yerle bir edilmiştir. Symeon derhal Konstantinopolis’e elçiler gönderir ancak Leon Zautses’e destek verir.
Symeon’u hafife alan Leon bunun bir hata olduğunu geç anlayacaktır. Kısa süre içinde Bulgar güçleri Trakyayı istila ettiler. İmparatorluk güçleri Doğuda
yeterince meşguldü, derhal imparatorluğun yetenekli generali Nikephoros Phokas çağrıldı. Phokas Tuna Nehri ağzını tutan Drungarios(Bizans’ın
Donanma Kuvvetleri Komutanı) Eustathios ile birlikte hakim olmayı başardı. İmparator da, Macarlardan yardım istedi. Macarlar Bulgarların kuzey
komşularıydı. Bulgaristana girdiler, lakin Bulgarlar ile ittifak oluşturan Peçeneklerin, Macarları kıstırmasıyla bugünkü yurtları olan ve şuan Macaristan
adını taşıyan büyük Pannonia Ovası’na ulaştılar.
Macar yükünden kurtulan Symeon, tüm dikkatini 896 yılında Bulgarophygon yakınlarında bozguna uğrattığı Bizans’a çevirdi. Zautses’in Phokas’ı
başkente çağırması büyük bir talihsizliktir. Yerine geçen Katakalon, Phokas’ın stratejik zekasından yoksundur, nitekim bozguna uğramıştır. Lakin hayatını
kurtarmayı başarmıştır. Leon’un barış önermekten başka elinden gelen bir şey yoktur. Ancak beş yıl süren diplomasi ve yıllık haraç ödemeyi kabul
etmesi sonucu barış sağlanmış, Thessaloniki’deki depolar kapatılmış ve Konstantinopolis tekrar Bulgar ticaretinin merkezi haline gelmiştir. Görünürde
küçük bir ticari anlaşmazlığın sürüklediği savaş bir felaketle sonuçlanmıştı. Bu andan itibaren Orta Avrupa haritası değişecek, Bulgarlar ve Symeon’un
hafife alınamayacağı idrak edilecektir. Bu arada Arapları durdurmak adına Bizans ordusu bir hayli zayıflamıştı. Phokas olmadan Güney İtalyadaki saracen
ilerleyişini durdurmak imkansızdı. 1 Ağustos 902 tarihinde, Taormina düştü. Doğuda ise Armenia savunmasız bırakılınca Araplar Kilikia içlerine doğru
ilerlemeye başladılar. Aynı yıl Selanik’in Demetrias Limanı tahrip edildi. Ancak en kötü felaket iki sene sonra vatan haini Tripolili Leon, arap ordusunun
başında Marmara’ya girdiğinde yaşandı. Eustathios ona karşı yelken açtı ama ne yazık ki çarpışmadan geri çekildi. Kumanda Himerios adında birine
bırakıldı ve bu Müslümanları geri çekilmeye zorladı. Ne var ki, onlar Thessaloniki’ye gittiler, şehir üç gün direndi, 29 Temmuz 904 tarihinde savunma
çöktü ve Müslümanlar şehre girdi. Şehir halkı katledildi, bir hafta boyunca kıyım sürdü ve yağmacılar paha biçilmez ganimetler, otuz bin tutsak aldıktan
sonra şehri yıkıntı halinde bırakarak gittiler.
Trakya ve Yunanistan
Bu felaketten öte, bir rezaletti. Leon doğal olarak intikam almak istedi. Thessaloniki’nin surları onarıldı ve sağlamlaştırıldı. Yoğun bir programla
donanma büyütüldü ve 905 yılı sonbaharı için plan yapıldı. Bu plana göre, himerios Attaleia(Antalya)ya doğru yola çıkacak ve buradaki komutan
Andronikos Dukas komutasındaki bir orduyu aldıktan sonra, Tarsus’a doğru devam edecekti. Tarsus büyüklük ve zenginlik açısından Thessaloniki ile aynı
ayarda idi ve şimdi de aynı kaderi paylaşması planlanıyordu. Himerios zamanında Attaleia’ya vardı ancak Duka’ın niyeti yoktu ve açıkça imparatora karşı
geliyordu. Bu noktada başka biri olsaydı, harekatı iptal ederdi. Ne var ki himerios hiç aldırmadan yoluna devam etti ve birkaç gün sonra kendisini
durdurmaya gelen Müslüman filosunu yok ederek Tarsus’u yakıp yıktı. Bizans onuru kurtarılmıştı.
Bu arada Dukas askerleriyle Ikonion(Konya) yakınlarındaki bir kaleye çekildi. 906 yılı Mart’ında bir imparatorluk ordusunun geldiği haberini alınca
Bağdat’a sığındı. Dukas’ın hikayesi pek de önemli değildir, lakin imparatorluğu tehdit etmeye başlayan yeni bir tehlikeyi gözler önğne sermektedir. IX.
Yüzyıl süresince gelişen ve X. İle XI. Yüzyıllarda ciddi problemler yaratacak bir sınıf türemiştir. Çok zengin birkaç aileden meydana gelen bu sınıfın,
Anatolia’nın her yerinde geniş arazileri vardır, kendi içlerinde evlenirler ve saraya sadakat göstermezler. Çünkü çoğu imparatorluğu kendi istemektedir.
Leon’un Müslümanlara verdiği mücadele burada bitmez, hatta hayatının sonuna dek sürecektir lakin bizim başkente dönmemiz ve orada hakimiyetinin
ikinci yarısında yaşamındaki çalkantıları izlememiz gerekmektedir.
7
Sorunlar karısı Theophano ile başlamıştır. Leon’un tahta çıkmasından sonra ilişkileri hızla bozulmuştur. Zaten önceki bölümde yazdığım üzre, Leon Theophano’yu hiç sevmemiştir. Theophano geceleri kocasının yatağında yatmamakta, bir köşede kaba bir şilte üzerinde uyumayı tercih ederek saat başı kalkmaktadır.
Genç prens için bundan daha yetersiz bir eş bulunamazdı herhalde. Ayrıca Leon kesinlikle bir erkek çocuk istiyordu. 892 yılında tek çocukları olan Eudokia ölür.
Theophano giderek inzivaya çekilir ve aradan bir yıl geçtikten sonra manastıra kapanır, 10 kasım 897 tarihinde de, henüz otuz yaşına bile varmadan ölmüştür.
Leon sevgilisi Zoe’yi derhal başkente çağırmıştır. Bu sefer de Zoe’nin kocası problem olmuş, lakin bir anda ölmüştür. Bunun üzerine Zoe saraya gelir ve iki
sevgili nihayet 898 yılı başı evlenirler. Kısa süre her şey yolunda gider, Zoe hamile kalır, bir kızları olur ve bebeğin adı Anna koyulur. Yüzyılın sonuna doğru,
bu(Leon erkek çocuk istediği için) imparatorluğun başına gelen en ufak talihsizliklerden biri olacaktır. Sonra, Zautses 899 yılı baharında Zautses ölür. Ama en
kötüsü, aynı yılın sonunda Zoe’nin bir hastalığa yenik düşerek ölmesidir. Onca yıl hasretini çektikleri yaşam sadece iki yıl sürmüştür. Leon’un acısının gerçek ve
derin olduğunda hemfikiriz , lakin aklından üçüncü bir eş almayı geçirdiğine şüphe yoktur.
make it creative / novermber 2015
Sağlığı bozulmaya başlamıştı. Tahta geçecek bir oğlu olmadığı için telaşlanıyordu. Diğer yandan, ancak bir varisin olmasıyla uzun politikalar garanti altına
alınabilirdi. Varılan sonuç aşikardı. İmparator evlenmeli ve bir erkek çocuğu olmalıydı. Ancak böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Ortodoks düşüncesi,
üçüncü bir evliliğe kesinlikle karşı idi. Bunu ılımlı zina olarak adlandırıyordu ve bu kişilere dört yıl ayin yapamama cezası veriyordu. Dördüncü defa evlenenler
ise zinadan beter bir suçla karşı karşıya kalıyorlardı. Onların suçu, haklı olarak, çok eşlilikti ve bu hayvani davranışın cezası sekiz yıl kiliseden men edilmekti.
Lakin Antonios Kaules özel izin vermişti ve 900 yılı yazında Leon, Eudoki Baiana’yı kendine eş seçti. 901 yılı Paskalyasında kendine bir oğul verdi lakin, kendisi
doğum sırasında vefat etti. Bebek de ancak birkaç gün yaşayabildi. Leon pes etmedi. Daha otuz beş yaşındaydı ve hiç bu kadar azimli olmamıştı. Diğer yandan
dördüncü bir evliliğin ne demek olduğunu biliyordu. İpini sağlam kazığa bağlamak zorundaydı. Himerios’un yeğeni Zoe Karbonopsina’yı kendine metres aldı.
Leon bu süreçte bu birlikteliği gizlememişti. Ve sonunda, 905 yılı Eylülü’nde bir erkek çocuk dünyaya geldi. Diğer yandan, patrik bir ikileme düştü. İmparatorun tekrar evlenmesi düşünülemezdi lakin Leon’un sonsuza dek bu durumda yaşamasına da izin verilemezdi. Sonunda anlaşma sağlandı, Zoe saraydan
uzaklaşacak ve bebek de vaftiz edilecekti. 6 Ocak 906 günü vaftiz töreni yapıldı ve bebeğe Konstantinos adı verildi. Bu adım başarıyla sonuçlanmıştı lakin Leon
üç gün sonra Zoe’yi saraya geri getirtti. Oğlu kiliseye kabul edilmişti ama halen gayrimeşru bir çocuktu ve bu şekilde tahtta hakkı olamazdı. Bir şekilde konumu yasallaştırılmalıydı ve bunun yolunu buldu: Patriğe emrivaki yapmak. Sessizce sarayın özel şapelinde ve basit bir papaz önünde, Leon ve Zoe evlendiler.
Leon karısını imparatoriçe ilan etti. Fırtına patlak vermişti. Patrik alenen, yasak ilişkisini sonlandırmasına karşı oğlunu vaftiz ettiğini hatırlattı. Dördüncü evliliğin
tartışılması bile söz konusu edilemezdi. Leon medeni kanunamenin aşağıdaki maddesini bizzat imzalamıştı: “Şunu herkes açıkça bilsin ki, her kim dördüncü
defa evlenirse bu evlilik değildir, sadece bu sözüm ona evlilik ve onun meyveleri kanun dışı olmakla kalmaz, bu kişiler zinadan hüküm giyer ve birbirinden
ayrılır”
Aslında medeni kanun ile ilgili konularda Leon dokunulmazdı. Lakin bunun kilisede hükmü yoktu. Bu yüzden bir muafiyet elde edilmeliydi, ama nasıl olacaktı?
901 yılında patrik koltuğuna Photios’un yeğeni olan Nikolaos adında biri oturmuştu. Karar sadece ona kalsa, özel izni verebilirdi ama bu da zamanın en önde
gelen alimi Caesarea Piskoposu Arethas’la kozlarını paylaşması demekti. Leon’un 899 yılı Sinod’u ile barış getirmesine ve kahramanlarının ölmesine rağmen
Photios ve ıgnatios hizipçiliği tüm hızla devam ediyordu ve Ortodoks Kilise’yi ciddi anlamda tehdit ediyordu. Arethas kendini Photios hizbine adamıştı. Entelektüel açıdan da imparatorlukta üstadının bayrağını devralacak tek kişiydi şüphesiz. Pek çok klasik yazarın eserini bilimsel düzeyde yayımlamış ve kendisi
de Kıyamet Günü’nün ilk yunanca yorumlarından birini kaleme almıştı. Ne var ki yazıları Ignatiosçular tarafından hoş karşılanmamış, 900 Yılı Paskalyasında
heretiklik suçlaması ile mahkemeye çıkarılmıştır. Ne var ki dava onun lehine sonuçlanmış, bu sert adam bunu asla unutmamıştır. Photios’a baskı yapmıştır lakin
patrik onu geri çevirmiştir. Öfkelenen Arethas intikam için ant içer İmparatorun dördüncü defa evlenmesi de hiziplerin başka bir çatışma alanıdır. Photiosçular
esneklik gösterirken, Ignatios taraftarları katıdır.
Arethas karşı tarafa itilir. Birden, onları savunacak bir kişi ortaya çıkmıştır. Dini bilgiye tamamen sahip, tartışma ve diyalektik konuşma sanatına hakim biri,
biçilmiş kaftan olacaktır. artışma tüm yıl boyunca devam etti ve Ignatios hizbi giderek güçlenirken, Nikolaos’un tahtı sallanmaya başladı. Sonbaharda sabrı
taşmaya başlayan imparatorun aklında yeni bir fikir belirmişti. Öyle görünüyordu ki Photiosçular asla güçlenemeyecekti. Ama aradığını belki Ignatiosçularda
bulabilirdi. Gerçi bu fikre karşı koymuşlardı ama ya patriklik onlara verilseydi? Soruşturmalar yapıldı. Arethas olmazdı, onunla anlaşmak imkansızdı. Ama bir de,
başpiskoposun katılımından önce lider olan Psamathia Manastırı başrahibi Euthymios vardı. Euthymios bu teklifi kabul etti ve saygın bir bahaneye karşılık, özel
izni çıkarmaya hazır olduğunu belirtti. İmparator buna hazırlıklıydı, ıgnatiosçuların her zaman Roma Piskoposu’nun üstünlüğünü tanıyan taraftarlar olduklarını
ve önceden Romadan destek gördüklerini bilen Leon, tetragamia(dört evlilik) meselesini Papa III. Sergius’a açmıştır. Eğer Papa onay verirse, Euthymios ne
diyebilirdi? Bu arada Leon uygun zamanı bekliyordu. Ne görüşmeyi ne de başvuruyu resmen açıklamıştı. Mesele çözülünceye kadar Zoe’ye imparatoriçe olarak
davranılması konusunda ısrar etmişti. Bu arada, 906 yılı Noel’i ve Epifani Yortusu’nda patrik Leon’un ayasofyaya girmesine izin vermediğinde saraya sakince
geri dönmüştü. 907 Şubat’ında, papa elçilerinin başkente ulaşmalarından önce harekete geçti. Nikolaos tutuklanmış, ve patriklik görevinden feragat etmiştir.
Ertesi gün gelen elçilerin mektubu, imparatorun umutlarını haklı çıkardı. Papa hazretleri evlenmesini mazur görüyordu. Ayın sonuna doğru patrik koltuğuna
oturan Euthymios, beklenen özel izni de çıkardı. Bu arada evliliği kabul olsa bile, Zoe ile ilişkide olduğu müddetçe ancak kiliseye bir tövbekar olarak katılabileceği, atların bulunduğu bölüme girmekten men edildiği ve ayin sırasında oturma izninin olmadığı vurgulanmalıdır. Sonunda, Zoe ve imparator karı-koca
olmuşlar ve on sekiz aylık bir bebek olan Konstantinos, bugün bile ünvanı olan porphyrogennetos(erguvan doğan) lakabını edinmiştir. Nihayet, taht garanti
altına alınmıştır. 905 yılı sonbaharı, İmparator Leon için özel bir mevsimdi. Eylül ayında oğlu olmuş, Ekim ayında bir Müslüman filosu bozguna uğratılmış ve
Tarsus yerle bir edilmişti. Nihayet şansı yaver gitmeye başlamış gibi görünüyordu. 15 Mayıs 908 günü bebek Konstantinos tahta ortak olur. İki yıl sonra da
Himerios, Suriye Limeni Laodikea’ya yelken açarak şehri fetheder ve tek bir gemi dahi kayıp vermeden başkente döner.
911 yılı sonbaharında, fetih için son bir teşebbüste bulunmak üzere amiralini Girit’e gönderdi. Bu sefer, yenilgiyle sonuçlandı. Altı ay boyunca Himerios
kuşatmayı sürdürdü, fakat Bizanslılar kayda değer bir başarı gösteremediler. 912 yılı Baharında başkentten acil bir haber ulaştı. İmparatorun sene başından
beri bozulan sağlığı aniden kötüleşmişti. Hastalık ciddi idi ve umut da kesilmişti. Amiral kuşatmayı kaldırdı ve başkente yelken açtı. Tam Khios(Sakız Adası)’u
geçiyorlardı ki, Tripolili Leon komutası altındaki büyük bir Arap kuşatması altında kaldılar. Neredeyse bütün gemiler batmış ve Himerios Midilliye kaçtıktan
sonra, büyük bir üzüntüyle Konstantinopolis’e dönmüştür.
Felaket haberleri duyulduğunda Leon’un gücü tükenmiştir. İyice mahvolur ve 11 Mayıs günü de vefat eder. Yaklaşık yirmi beş yıllık hükümdarlık döneminde
sıra dışı biri olduğunu kanıtlamıştır. Kiliseyi hiç olmadığı kadar bölmüştür, ancak bunu tahta bir varis bırakmak uğruna yapmıştır. Kararlılığı sayesinde, hem
varisini garanti altına almış hem de dünyanın gördüğü en büyük hanedanlardan olan Makedonya Hanedanlığı’nın yüz elli yıl daha sürmesini sağlamıştır.
Bunun dışında, hırsı ve enerjisi ile tebaasını akıllı ve bilinçli bir şekilde yönetmiştir. Ve her ne kadar dışta o kadar iyi olmasa da, iç işleri, tahtı ele aldığındaki
durumdan çok daha iyi durumdadır. Tahsilli ve entelektüel olmasının yanı sıra lüks düşkünü değildir. Kanunları elden geçirmiş, ve Basilika ile Novels adı verilen
iki kanunları yayımlamıştır. Bunlardan fazlaca söz edilmemiş olması, onları değersiz kılmaz. Yaşadığı sürece Leon, halkı tarafından çok sevilmiş, saygı görmüştür
ve ölümünden sonra gelecek kuşakların, ve nihayet bizlerin ona müteşekkir olması için yeterince sebep vardır
8
make it creative / novermber 2015
2.KÖRFEZ
SAVAŞI
METE
Geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan ve uydularının Katar
ile diplomatik ve ekonomik ilişkilerini kesme kararı gündeme bomba gibi düştü. Dünya siyasetinde savaş harici
durumlarda bu kadar organize ve kalabalık bir şekilde,
hızlıca verilen bir başka ambargo kararı daha yoktur
sanırım. Tüm bunların bir iddia üzerine gelişmesi de bir
hayli ilginç. Ortadaki iddia; Katar’ın terörü desteklemesi
ve finanse etmesi. İddianın sahibi ise son yıllarda Ortadoğu’da Sünni terör örgütlerinin gayri resmi sponsoru
olan Arabistan. Suçladığı ülke ise 2010 sonrası Arap baharı operasyonundaki çalışma arkadaşlarından birisi olan
Katar. Bu arada bilgi olarak şunu da belirtelim 19 Mayıs’ta
Irak-Işid çatışması sonucunda Musul’un batı yakasında
Işid’den kurtarılan bir semtte ele geçirilen cephanelikte
Irak güçlerinin gerçekleştirdiği arama tarama faaliyetleri
neticesinde Suudi Arabistan menşeli çok sayıda silah
bulundu.
Tüm bu yaşanan gelişmeleri yorumlarken üslubum özellikle son zamanlarda moda olan Ortadoğu uzmanı ağzı ile
keskin ve iddialı olmayacak. Tarihsel olaylardan çıkarımlar
yaparak yorumlamaya çalışacağım. Yer yer bölgesel güç
iddiasında bulunan devletlere göndermeler yapacağım.
Olaylara sadece Türkiye-Katar ilişkisi olarak değil, geniş
bir perspektifte bakıp bölgedeki etkin güçler olan Rusya
ve İran cephesinden de bakmaya çalışacağım. Bunun
için Arap-İsrail savaşından 2003 Irak işgaline kadar olan
sürece de bakmakta fayda görüyorum.
Gelelim bu olayların tarihsel geçmişine ve bugününe.
Ortadoğu’da çıkan her olayın ardından sebep olarak petrol, dolayısıyla da para gösterilir. Doğrudur fakat atlanan
nokta şu ki dünyanın her yerinden bu böyledir. Şu an
önümüzdeki ateşten dolayı uzağı göremiyoruz ama Latin
Amerika’da durum farklı değil. Her ne kadar teknoloji
gelişse ve elektronik cihazlar yaygınlaşsa da mevcut üretim araçların yakıtının büyük çoğunluğu petrol kaynaklı
oldukça bu karışıklıklar devam edecek. Katar krizinde bu
denklemi uygularsak; sıvılaştırılmış doğalgazı denklemdeki petrolün yanına koyabiliriz.
Bölgesel güçler tarafından yorumlamaya Rusya ile
başlayalım. Katar Rusya ile birlikte Avrupa pazarından
sıvılaştırılmış doğalgazda hem iş ortağı hem de rakip.
Katar hem Arabistan safında bulunup Suriye’de rejim
karşıtlığı yapıyor, hem de iş ortağı Rusya ile ticaretine
devam ediyor. Bahsettiğim rejim karşıtlığı az buz bir etkiye sahip değil. Öyle ki Katar’ın dönem başbakanı Casim,
2012’de BM binasında Suriye ile ilgili yaptırımlar konusunda
Rusya ve Çin’in olumsuz oy ile veto ettiği kararlar sonrası Rus
büyükelçi Çurkin ile baş başa bir “pazarlık” yapmış, istediğini alamayınca pazarlık karşılıklı tehditlerle son bulmuştu.
Pazarlığın konusu Rusya’nın Suriye konusunda veto kararını
değiştirmesi halinde Arap devletlerinin silah tedarikçisi olarak
Rusya’yı seçeceği idi. Trump’ın Arabistan ziyareti ve yapılan yüzlerce milyar dolarlık silah satışı bunu doğrular nitelikte. Rusya
ise büyük devlet olma gereği olarak, hâlihazırda iş ortağı olan
bu devletle anlaşmak, para kazanmak yerine coğrafyada güç
dengesini savunmak uğruna iş ortağı ile restleşti. Nasır Kandil’in
iddiasına göre Katar başbakanı Casim masadan kalkarken “Araplara karşı bu tutumunuzun bedelini ödeyeceksiniz!” diyerek
kalktı. Arap kardeşleri adına rest çeken Katar’a şu an din ve
mezhep kardeşleri Ramazan ayında en temel gıda maddelerinden olan şeker ihracatını bile yasaklamış durumda. Bu durumu
örnek alması gereken bazı bölgesel güçler olduğuna eminim.
Para her zaman çok şeydir ama hiçbir zaman her şey değildir.
Parayı politikada yanlış ülkelere karşı silah olarak kullanmaya
çalışan Katar, ambargo sonrası adeta Gazze’den farksız durumda. Temel gıda maddelerinin giriş çıkışı kara yolu ile imkânsız.
Komşuları hava sahasını kapattı. Resmen ablukada.
Bu toplantıda geçen diğer bir husus ise iddia edildiğine göre
Rus büyükelçi Suriye olaylarını bir komedi olarak nitelendiriyor
ve Libya’da yapılan kumpasın Suriye’de tekrar etmesine engel
olacaklarını söylüyor. Rus büyükelçi 100 milyar dolarlık silah
antlaşması teklifine karşı düşünmeden Suriye’nin jeopolitik
değerini vurguluyor. Düşünebiliyor musunuz büyük devlet vizyonu nelere
kadir? Yüzlerce milyar doları silah satışı ile kolayca para kazanmak varken
bunu elinin tersiyle itiyor Rus devlet politikası. Bölgesel güç olmak bunu
gerektirir. Müteahhitleri para kazansın diye, milyar dolarları betona gömüp
katma değeri düşük yapılar yapsın diye komşusunun bombalanmasına göz
yummak değildir bölgesel güç olmak. Kaldı ki aynı bombalar aynı kişiler
tarafından kendi meclisine de atıldığı halde neden bu inat sürmektedir? Taraflar gayet açıktır. Plan alenen ortadadır? 5 sene önce bedel ödetme yemini
eden taraflar bir oluyor da 5 sene önce kol kola tatil yapanlar neden halen
uzlaşmazlar?
948 1. Arap-İsrail savaşında, dönemin şartları gereği diplomatik olarak ABD
ile yan yana bulunan SSCB, Ortadoğu’daki dengeleri dış müdahale ile sarsmanın bedelini halen ödemektedir. 1948’de ABD ve SSCB desteği ile savaştan
galip çıkan İsrail’in bölgedeki dengeleri alt üst etmesi, göçmen ve mülteci
sıkıntısını başlatması ile o dönem o bölgede en güçlü ve savaşta en etkin
devlet olan Ürdün’ü mahvetmişti. O kadar ki göçmen sorunların aldığı durum
sonrası 1952’de Ürdün nüfusunun 3’te 2’si kaçak Filistinlilerdi. Bu kaçak
yığılmasını Ürdün ekonomi kaldıramadı ve İsrail için bölge liderliğinde tüm
kapılar ardına kadar açılmış oldu.
Peki, bu örnekte bizim ısrarla Suriye politikasında diretmemiz ve yakın
zamanda bağımsızlık referandumuna gidecek olan Irak Bölgesel Kürt Yönetiminin yeri nedir? Ardı arkası kesilmeyen Suriyeli mültecilerin yeri nedir?
Tarihin tekerrürün farklı bir tezahürü değil midir? İşte Katar’ı şartsız sebepsiz
savunmamızdaki anahtar kelimelerden birisi de burada gizli; ekonomi ve
sıcak para. Bu bağlamda Suudi sermayesi ve Katar sermayesine ilerleyen
satırlarda değineceğim. Özal dönemine kadar gidiyor bu ilişki.
1998 Asya Krizi ve 1999 Putin iktidarı sonrası tekrar toparlanmaya çalışan
Rusya bu süreçte 2003 Irak işgaline göz yummak zorunda kaldıysa da 2010
sonrası AB ve ABD ambargolarına, ekonomik tehditlerine rağmen ne Kırım,
Buraya kadar detaylı olarak bahsetmek istediğim konu; Rusya’nın Ortadoğu
politikasındaki hataları ve telafisi konusunda her şeyi yapmaya hazır
olmasıdır. Açık açık tehdit ettiği ülke ile uzlaşmaya gitmesi dahil. İran aynı
şekilde işin vahameti ve geleceğinin farkında olarak düne kadar bir birini
neredeyse kâfir ilan ettiği devleti yanına çekmeye çalışıyor, yardım ediyor.
Saflar netleşiyor.
make it creative / novermber 2015
9
ne Arap Baharı, ne de Suriye konusunda geri adım atmaya meyilli değil.
1956’da Suriye’de iktidara gelen BAAS rejimi, Rusya’nın Akdeniz’e açılan tek
üssünün teminatı niteliğinde.
Ayrıca dikkat etmekte fayda olan diğer bir husus şudur; Suriye’ye “demokrasi”
gelmesi Rusya ve İran bünyesindeki susturulmuş halkaların fitilini ateşleyebilir. Güney Azerbaycan bu konuda kritik rol oynayacaktır. Bu sebepledir ki
Arap Baharı diğer uygulama sahalarına göre Suriye’de zorlanmaktadır. Suriye,
Rusya ve İran için son domino taşı olabilir. Bizim burada Güney Azerbaycan
için İran karşıtı, Rus karşıtı olmamız gerektiği kanısına varılabilir. Ama sizlere
şunu sormak istiyorum: Türkmenlere zulüm eden Saddam’ı indirip demokrasi
getiren bu küresel güç Türkmenlere huzur mu verdi? Yoksa aksine planlı
nüfus politikaları ve yerleşim yerlerine müdahale ederek Kürt çoğunluğu mu
sağladı? Saddam varken ismi Arapça yapılan Türk beldelerinin adı, demokrasi
geldikten sonra Kürtçe oldu. Aynı çizgide baktığımızda Suriye sonrası olası
İran ayaklanmasında zulmü görecek olan mücadele verecek olan Güney
Azerbaycan Türkleri olacaktır. Sonucunu ve meyvesini ise küresel güçlerin
peyda ettiği gayri meşru devlet alacaktır.
Şimdi gelelim bize. Bu kadar keskinleşen saflar arasında biz neden hem
Suriye’deki rejime karşı hem de Katar ambargosuna karşıyız. İki durum paralel
gözükse de taraflarına bakınca konumumuz çok tartışmalı. Taraf olmayan
bertaraf olmaz mıydı? Bizim Ortadoğu politikasında bu kadar arafta olma
sebebimiz Özal döneminde Arap şeyhlere sunulan Sevda Tepesi ve aynı
tepenin imarı için alınan Arap yatırımlarıdır. 2004’de tekrar gündeme gelen
Sevda Tepesi olayı ardından 2006-2008 yılları arasında ülkemize uçak konvoyları ile gelen Arap emirlerinin getirdiği iddia edilen uçak dolusu dolarlar
bizi birçok konuda onlara karşı gebe yaptı. Gelen meblağlar hakkında öyle
iddialar var ki bütçe açıklamasında “hata ve noksan payı” kalemindeki gözle
görülür artış ve hükümet yetkililerince açıklama yapılmaması bunu doğrular
niteliktedir. Kriz bizi bu sebeple “teğet” geçti.
Peki, nedir bu sevda tepesi? Üstün ekonomik stratejimizle, o dönemlerde tatil
için İspanya’ya yüklü miktarda para bırakan Arap prenslerine, Özal döneminde İstanbul’un en güzel tepesinin 27 milyon dolar karşılığı satılmasıdır.
Yazımın başından beri yazdığım stratejik plan ve ekonomik çıkarların bizim
ülkemizdeki tecellisi budur. Vizyon bizde maalesef budur. Aynı vizyonun,
tercümesi bile yanlış yapılan, baştan aşağıya sınırımıza dinamit koymak
olan “çekiç güç” harekâtı ve uğruna dualar edilen Irak işgali önümüzdeki
aylarda meyvesini özgür bir Kürt devleti olarak verecek gibi gözüküyor.
Sözün özü yanı başımızda o kadar çıkar elde edebileceğimiz komşuların bu
vizyon sebebi ile talan edilmesine alkış tuttuk, tutuyoruz. Üzerine bu talan
sonrası ortaya çıkan sorunlarla uğraşıyoruz. Ve bunların birçoğunu ekonomik
sebeplerden dolayı yapmak zorunda kalıyoruz. Katar mevzusu bunun açık
bir örneği. Bölgede belli bir gücün yok olmasını desteklemek rakibi olan
gücü doğrudan güçlendirmek demek. Daha düne kadar müttefik olan Katar
ve Suudi Arabistan arasındaki sorun da bu güç devridir. Suudi yönetimi ABD
yanlısı daha güçlü bir rakip müttefik istemiyor. ABD’nin gözde iş ortağı olmayı ve Rus karşıtı cephenin Ortadoğu liderliğini paylaşmak istemiyor. Suudi
Arabistan her zaman kendisine biat eden 50 parçaya bölünmüş “direnişçi”
örgütleri, derli toplu bir müttefike tercih eder. Bu sebeple el birliği yaptığımız,
ortak düşman bellediğimiz, ekonomik çıkarlar uğruna stratejik dengeleri
feda ettiğimiz müttefiklerimizi iyi tanımamız lazım. Kesinlikle yüce Türkiye
Cumhuriyeti’nin bölgedeki etkisi Katar ve Arabistan ile kıyas edilemez. Aynı
tehditler söz konusu olamaz. Fakat Körfez savaşından Irak savaşına kadar
bölgedeki her gelişmeye gösterdiğimiz tepki ilerleyen zamanlarda bize
zarar olarak geri döndü. Türk devleti tarihte olduğu gibi her zaman başının
çaresine bakmıştır yine bakacaktır. Bizim tek derdimiz nasıl daha çok refaha
ereriz, yurttaşlarımızı ve sınır dışındaki Türkleri güvence altına alabiliriz. Bir
günün diğerine ne getireceği bilinmeyen bu coğrafyada, kendimce tarihsel
olaylardan yorumladığım durumlar ve gözlemlerim bunlardır. Esenlikle kalın.
make it creative / novermber 2015
10
INTERVIEW_
ENVER PAŞA’NIN
OSMANLI VE TÜRK
TARIHINDEKI ROLÜ
Kürşad Yavan
Enver Paşa, gerçek ismi ile İsmail Enver, 1881 yılında İstanbul Divanyolu’nda dünyaya gelmiştir. Yaşı küçük olmasına
rağmen askeri okula kabul edilen Enver, geri kalan hayatını bir asker olarak geçirmiş ve bir Basmacı olarak dünyaya
gözlerini yummuştur. Kısaca Enver Paşa’nın hayatının dönüm noktalarından bahsetmek faydalı olacaktır. Şöyle ki, Enver’in
yaptığı ve öncülük ettiği olaylar, 600 küsur yıllık Osmanlı Tarihi’nin en mühim olaylarının başında gelir.
İsmail Enver, 1902 yılında erkan-ı harb yüzbaşısı olduğu vakit daha 21 yaşındaydı. Sınıfını ikinci olarak bitirmişti. Birinci olan kişi ise, daha sonra kader arkadaşı olacak olan Sarıkamış kumandanı Hafız Hakkı Paşa’ydı. Mezuniyetinin
hemen ardından Selanik’e, oradan da Manastır’a seyyar topçu alayının başına tayin edildi. Burada Dahili Makedonya Komitesi ile mücadele etti ve bu mücadelelerde çoğu Bulgar çetesi imha edildi. Fakat o dönem, Sultan Abdülhamid dönemi,
Osmanlı topraklarının hükmen değil de fiilen elde tutulduğu bir dönemdi. Bu yüzden, her gün yeni bir çete ortaya çıkıyor
ve bu mücadeleler uzamaya devam ediyordu.
İşte bu mücadeleler döneminde Enver Paşa bir Osmanlı subayıydı. Böyle bir ortamda yetişmişti ve kendi tabiri
ile zalim irade olan Abdülhamid yönetimine karşı bir şeyler yapma fikri günden güne içinde büyümeye başlamıştı.
Bu karşıt fikirlerin içinde filizlenmesinde rol oynayan en büyük etkenlerden birisi de amcası Halil Paşa ile
birlikte Yıldız Sarayı’nda bir gece sorguya alınmasıydı. Bu sorgunun hemen ardından istibdatçı yönetim diye nitelendirdiği Saray ahalisine karşı daha sert bir tutum takınmaya başladı. Hatta bu tutumu sadece Abdülhamid karşıtlığı ile sınırlı
kalmadı ve 1878 yılında Çırağan Sarayı’nı basıp Beşinci Murad’ı padişah yapmak isterken öldürülen Ali Süavi’yi kendi
kahramanı ilan etti. Fikir dünyasını bu doğrultuda yönlendirdi ve hatta sürgün yıllarında yazdığı mektupta Ali ve Süavi
isimlerini de kullandı.
Bu ve bunun gibi olaylar, Enver Paşa’nın hayatında bir dönüm noktası olmuştu. Erken yaşta kabul edildiği
askeri okuldan, Osmanlı’nın kaderine yön verebilecek biri olarak mezun olacağını kim tahmin edebilirdi ki zaten?
O devirde Osmanlı askeri kaynakları, sanılanın aksine hiç de yeterli değildi. Öyle ki Enver Paşa, ilk top ve tüfek
ateşini Manastır’da girdiği bir çatışmada duymuştu.
Enver Paşa’nın, hem kendi kaderine, hem Osmanlı kaderine yön verecek olan olay ise, Paşa’nın İttihad ve Terakki cemiyeti
ile tanışması olmuştur. 1904 senesinde, amcası Halil Paşa ve sınıf arkadaşı Hafız Hakkı Paşa ile birlikte, Selanik’te bir
örgütün varlığından haber aldı. Bu suretle, amcasının da teşviki ile bu örgüte girme kararını verdi. Bu örgüt, o zamanlar Osmanlı Hürriyet Cemiyeti adıyla biliniyordu ve ancak 1907 yılında İttihad ve Terakki adını alacaktı. Enver Paşa, bir
gözcünün eşliğinde cemiyetin merkezine geldi ve yemin ederek cemiyete bağlandı. Enver Paşa’nın gözcülüğünü yapan
kişi ise, ileride kader arkadaşı olacak olan, Osmanlı’nın meşhur Talat Paşa’sı idi.
Enver Paşa’nın cemiyete girmesi, hayatının ve Türk tarihinin dönüm noktalarından biriydi. Çünkü cemiyet 1913
senesinde Osmanlı yönetimini ele geçirecek ve Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın ölümüyle birlikte, Osmanlı Devleti’ni
yöneten tek güç olacaktı. Enver Paşa ise, bu süreçte Harbiye Nazırı olacak, 22 Ekim 1914 tarihinde ise Amiral Şuşon’a
yazdığı emir ile Osmanlı Devleti’ni cihan harbine sokacaktı.
Bütün bunlar meydana gelirken, 1908 yılında Makedonya’nın Ohri kentinde, 2. Meşrutiyet’i tekrar ilan etmek
amacı ile bir ayaklanma başladı. Resneli Niyazi’nin başını çektiği ayaklanmaya daha sonra, hükümetin bütün kuvvetine
karşı alenen, müsellahan ilan-ı isyan eden Enver Paşa da katıldı.
Bu isyan, Enver Paşa’nın hayatının diğer bir dönüm noktasıydı. Bu isyan sonunda 2. Meşrutiyet ilan edildi ve Enver Paşa, Makedonya’dan Selanik’e, Hürriyet Kahramanı olarak döndü. Artık dillerden ismi düşmüyor, fotoğrafları kartpostallara konuluyor ve İstanbul’daki kadınların hayallerini süslüyordu. Osmanlı tarihi açısından da bakacak olursak bu isyan,
hemen ardından 31 Mart Vakasını doğurmuştu. 31 Mart isyanını bastırmak için Selanik’ten hareket eden Hareket Ordusu,
11
make it creative / novermber 2015
bu isyanı bastırmış ve Sultan Abdülhamid tahtından indirilmişti. Hareket ordusu içerisindeki isimler ise dikkat çekicidir; Babıali Darbesi ile Sadrazam olacak olan Mahmut Şevket Paşa, Hürriyet Kahramanı Enver Paşa, Sarıkamış kumandanı Hafız Hakkı Paşa, ileride kurtuluş mücadelesinin komutanı olacak
olan Mustafa Kemal, Hüseyin Hüsnü Paşalar, Kazım Karabekir ve İsmet Paşa (İnönü) Hareket Ordusu içerisindeki kurmaylardan sadece birkaçıydı.
31 Mart olayı ise, kesinlikle şeriatçıların çıkarttığı bir ayaklanmaydı. Ama ayaklanmanın parolası her ne kadar şeriat isteriz olsa bile tamamen
dine yıkılacak bir durum olmadığı da kesindir. Olayın temelinde İttihad düşmanlığı yatmaktadır ve ayaklanmanın baş sorumlularından biri de Derviş
Vahdeti’dir.
31 Mart ayaklanmasının hemen ardından Enver Paşa, Berlin’e gitti. Burada Alman askeri teknolojisini ve Alman disiplinini yakından inceleme
fırsatı buldu. Görev yaptığı süre içerisinde Almanların düzenlediği birçok balo ve davete katıldı.
Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte artık Türk tarihine yeni bir isim yazılmıştı, Enver Paşa. Elinde Kanun-i Esasi, ince burma bıyıklı bu kahraman, artık
daha büyük işler yapmak için fırsat kolluyordu. Tam o sıralarda yine bir olay vuku buldu ve Abdülmecid’in torunlarından Naciye Sultan ile 1909 yılında
nişanlandı. Artık Naciye’sinin Enver’i olmuştu. 5 yıl nişanlı kaldıktan sonra 1914 yılında evlendiler ve Enver Paşa artık bir saray damadı oldu. Daha sonra
girişeceği çoğu işte bu saray damadı ünvanını çokça kullanacaktı.
1909 ve 1914 yılları arasında ise yeni maceralara atıldı. 1911 yılında İtalyanlara karşı Trablusgarp’ı savunmak amacı ile Libya çöllerine gitti. Burada yerli
halkı örgütleyerek İtalyanların kıyı kesiminden içeriye sokulmasını engelledi. Ayrıca Osmanlı Tarihi’nde ilk defa kağıt parayı burada bastırdı. Fakat 1912
senesine gelindiği vakit Balkan Savaşlarının çıkması üzerine İstanbul’a geri döndü. Ama geç kalmıştı. Çünkü anayurtlar kaybedilmiş, hatta devletin eski
başkenti Edirne elden çıkmıştı. Dahası devletin yönetim merkezi Babıali, yapacakları bir anlaşma ile Edirne’yi Bulgarlara teslim etmek üzereydi. Bütün bu
olanlar Enver ve İttihadçıları harekete geçirdi. Bir toplantı yapılması kararlaştırıldı.
Toplantı Vefa’da Emin Beşe Bey’in evinde yapıldı. Fakat Enver Paşa’nın katılmaması sonucu bir karar alınamadı. İkici toplantı ise tam katılım sayesinde
gerçekleşti. Enver Paşa’nın hükümet aleyhine yaptığı konuşma neticesinde yine kendisinin de teşviki ile darbe yapmanın kaçınılmaz olduğu anlaşıldı ve
hükümetin bir baskın ile indirilmesi kararlaştırıldı. Baskın tarihi olarak da 23 Ocak saat 15.00 belirlendi. Yürüyüş Nuruosmaniye’de başlayacak ve Babıali’ye teşkilatın 60 fedaisi ile girilerek yönetim ele geçirilecekti.
23 Ocak Perşembe günü saat 13.00’de haber uçurulan 60 fedainin hiçbiri ortalıkta yoktu. Hüsamettin Ertürk ise baskının sızmasını engellemek için
birkaç adamı ile posta teşkilatı ve polis müdürlüğüne sızmıştı. Babıali çevresindeki devriyeler de Teşkilat’ın adamları tarafından ortadan kaldırılmıştı.
Sapancalı Hakkı’nın işareti ile Enver Paşa kır atına binerek Babıali’ye yürümeye başladı.
Babıali’ye yaklaşınca Enver Paşa hayal kırıklığına uğradı. Çünkü 60 fedainin hiçbiri ortalıkta yoktu. Yanında sadece Yakub Cemil ve Mustafa
Necip vardı. Buna rağmen Enver Paşa durmadı ve ilerlemeye devam etti. Buna rağmen Babıali’nin etrafı her yaştan kalabalık ile dolmaya başlamıştı bile.
Babıali’yi koruması gereken Uşak Taburu da İttihatçılar tarafından elde edilmişti. Ömer Seyfettin ve Ömer Naci’nin binanın önüne gelerek hem Uşak
Taburu’na hem de halka hitap etmesi, baskını İttihat ve Enver lehine çeviriyordu. Gitgide hükümet binasının önü kalabalıklaşıyordu. Enver Paşa içeriye
girmiş ve kalabalığın binaya hücum etmesini önlemek amacı ile kapıların kapatılması emrini vermişti.
Enver Paşa, yanında Yakub Cemil, peşlerinde İzmitli Mümtaz, Mustafa Necip, Sapancalı Hakkı ve Talat Paşa olduğu halde yürümeye devam
ediyordu. En arkada Şükrü Bleda vardı. Holün güvenliğinin sağlanması gerekiyordu. Bu işi Sapancalı hakkı üstlendi ve nöbetçileri, görür görmez: Yolu aç!
Selam dur! Komutu verdi. Nöbetçiler emri yerine getirdiler.
Olaylar çok hızlı bir şekilde cereyan ediyordu. Öyle ki baskından ilk haberi olan Sadaret Yaveri Nafiz Bey idi. Masasının gözünden aldığı tabanca ile
odasından çıktı ve rastgele ateş açmaya başladı. Ama vücuduna isabet eden kurşunlar ile yere yığıldı. Nazım Paşa’nın da yaveri Kıbrıslı Tevfik Bey de
Yakub Cemil’in ve İzmitli Mümtaz’ın kurşunları ile yere yığıldı. Bu darbenin ikinci kaybıydı. İttihatçı Mustafa Necip de Nafiz Bey tarafından vurulmuştu.
Olay gittikçe kanlı olmaya başlamıştı. Tam bu sırada Harbiye Nazırı Nazım Paşa odasından çıkmıştı. Karşısında gördüğü Enver Paşa’yı azarlamaya ve
yanındakilere hakaret etmeye başlamıştı. Bu sırada Yakub Cemil, şakağına dayadığı bir silah ile Nazım Paşa’nın hayatına son verdi.
Bu ölümden sonra baskıncılar, hükümet sadrazamı Kamil Paşa’yı buldular ve istifa etmesini istediler. Bunun üzerine istifa belgesini yazan Kamil Paşa
darbe yolu ile hükümetten devrilmiş oldu. Böylece baskın başarı ile sonuçlandı.
Babıali Darbesi, hiç şüphesiz ki Enver Paşa’nın hayatının ve Osmanlı tarihinin en mühim olaylarından birisiydi. Çünkü henüz Binbaşı olan bir
subayın ve bağlı olduğu cemiyetin, yönetim merkezine bir baskın yaparak sadrazamı istifaya zorlaması, pek bilinen bir şey değildi. Bu olaydan sonra
Enver Paşa, hızla rütbe atlayacak, 3 Ocak 1914 yılında mirliva, yani tuğgeneral, 8 Ocak’ta Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisi yani Genelkurmay Başkanı, üç
gün sonra da Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili olacaktı. 1915 senesinde ise ferik, yani korgeneral, 1917 yılında ise birinci ferik yani Orgeneral oldu.
Harbiye Nazırı olduğunda yaşı 33, orgeneral olduğunda ise 36 yaşındaydı. Bu Osmanlı tarihinde eşine az rastlanır bir vakaydı.
12
make it creative / novermber 2015
Babıali Darbesi’nin hemen ardından Enver Paşa, Edirne’yi Bulgarlardan geri
aldı ve böylece Edirne Fatihi oldu.
Artık Enver Paşa, Osmanlı Devleti’ni elinde tutan genç bir askerdi. İttihad ve
Terakki yönetimi ile Osmanlı Devleti’nde hiç görülmemiş yeniliklere imza
attı. Kadınlarla ilgili reformlar yapıldı ve İttihad egemenliğindeki Osmanlı’da
kadınlar peçesiz dolaşmaya başladılar. Yine Enver Paşa zamanında İstanbul’da
faaliyet gösteren birçok Mason Locası kapatıldı. Resmi olarak Teşkilat-ı Mahsusa kuruldu ve Umur-ı Şarkiyye dairesi adını aldı. Sadece bunlarla da sınırlı
değildi yenilik hareketleri. Orduda da yenilenmeye gidildi ve asker sayısı
çoğaldı. Ordu gençleştirildi ve modernize edildi. Enver Paşa’nın en büyük
yeteneği ise, binlerce yıllık Türk tarihindeki en kalabalık orduyu kurmasıdır.
Bu ordunun sayısı 828 bin ile bir buçuk milyon arasındadır. Bu rakam Türk ve
Osmanlı tarihinde görülmemiş bir rakamdır ve bunu başaran kişi de Harbiye
Nazırı Enver Paşa’dır.
Tarihler 1914 yılını gösterdiği vakit dünyada savaş rüzgarları esmeye
başlamıştı. 28 Temmuz’da Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilan
etmesi ile cihan harbi başladı. Hemen ardından diğer devletler de savaşa
dahil oldular. Osmanlı Devleti ise, Rus limanlarını topa tutarak bu savaşa dahil
oldu. Bu savaşa girmemizde Enver Paşa’nın kesin emri olduğu bilinmektedir.
Şöyle ki, 2 Alman gemisinin satın alınıp, mürettebatına Osmanlı askerlerinin kıyafetinin giydirilmesi, 22 Ekim tarihinde bizzat Enver Paşa tarafından
yazılan bu emir ile Amiral Şuşon’un Karadeniz’e açılması ve Rus limanlarını
bombalaması bilinen gerçeklerdir. Bu bombalama olayından sonra 1 Kasım
1914 tarihinde Rusya Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti ve böylece cihan
harbi kapıya dayandı.
1 Kasım tarihi, cihan harbine girmemizin dışında, yine o dönemlerle alakalı
olarak birçok kez karşımıza çıkacaktır. 1 Kasım
1918 yılında İttihad ve Terakki Fırkası kendini
kapatacak, yine aynı tarihte Enver Paşa’da dahil
olmak üzere İttihadçı liderlerin bir kısmı ülkeyi
terk edecekler, 1 Kasım 1922 yılında Saltanat
kaldırılacak ve yeni bir devlet kurma yolunda Türk
Milleti ilerleyecektir.
Cihan harbi, Osmanlı Devleti için tam bir felaket
oldu. Said Halim Paşa hükümeti istifa etti ve 1
Kasım gecesi, Enver Paşa’da dahil olmak üzere 8
İttihadçı lider ülkeyi terk ettiler. Enver Paşa, bu
saatten sonra kendine çok farklı bir yol çizdi. Talat
Paşa başta olmak üzere birçok İttihadçı Berlin’e
giderken, Enver bunu yapmadı ve Kırım’da kaldı.
Daha sonra Bakü, Moskova, Petersburg, Roma gibi
şehirlerde de faaliyetlerini sürdürdü.
Kaçak yıllarında, Enver Paşa’nın yaptığı en önemli
olay, Şark Milletleri Kurultayı’na katılmak için
Bakü’ye gitmesiydi. 1 Eylül’de başlayıp 7 Eylül’de
biten kurultayı düzenleyenler Komünist Enternasyonelistlerdi. Enver Paşa’nın bu kurultaya
katılmasındaki en büyük amacı, memleketindeki
kurtuluş mücadelesini daha yakından takip etmek
istemesiydi. Ayrıca Doğu Cephesi komutanı Kazım
Karabekir ile de irtibat kurma imkanı doğmuştu
kendisi için de.
Kurultaya dünyanın her yerinden komünistler,
sosyalistler, Bolşevikler katılmışlardı. Türkleri
temsilen ise Ankara Hükümeti, Türk komünistleri
ve İttihadçılar vardı.
Ankara Hükümeti’ni İbrahim Tali Bey, Türk
komünistleri ise Mustafa Suphi temsil etmekteydi.
Enver Paşa ise kurultaya Türk delegesi olarak değil,
Cezayir ve Tunus delegesi olarak katılmıştı. Bu
kurultayda Enver Paşa, devleti Almanların yanında
savaşa soktuğu için bolca suçlandı. Hatta Dağıstan
komünistlerinden Celal Korkmazov, Enver Paşa’yı
Jön Türk ideallerini unutmakla suçladı.
Enver Paşa, bu kurultaydan istediğini
alamadı. Bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin en
güçlü adamı olan Enver, eli boş olarak Moskova’ya
geri döndü. Fakat bu kurultayda Anadolu’yu
yakından takip etme fırsatı buldu. Milli Mücadele
için neler yapabileceğini tarttı ve bu doğrultuda
hareket etmeye çalıştı.
1920 yılından sonra, Berlin’e giderek
Naciye Sultan ile görüşen Enver Paşa, Moskova’nın
da kendisini yarı yolda bırakmasından ötürü,
Kuşçubaşı Sami’nin de desteği ile Tacikistan’a
giderek Basmacılara katıldı. Hayatında aldığı
son karar da bu oldu. Çünkü kendisi hakkında
Anadolu’ya geleceği ve Milli Mücadele’nin başına
geçeceği dedikoduları çoğalmıştı. Kimileri bunu
destekliyor, kimileri ise tam bir felakete yol açacağını söylüyordu. Enver Paşa’nın, Rusya’da toplayacağı bir Bolşevik ordusu ile Anadolu’ya gireceği
gerçeği pek yansıtmayan bir düşüncedir. Öyle ki,
1920 yılında amcası Halil Paşa’yı Trabzon’a göndererek bu dedikoduları engellemeye çalışmıştır.
Nihayet Enver Paşa, Tacikistan’a giderek Basmacılara katıldı. Kısa süre içerisinde durumu
toparladı ve Ruslara karşı mücadeleye devam
etti. Fakat 4 Ağustos 1922 senesinde, bayramın
ilk günü, bir Rus baskınında şehit düştü. Son kez
yanındakilere basın emrini verdikten sonra atını
KAYNAKÇA
AKŞİN, Sina, “Jön Türkler ve İttihat ve Terakki”,
İmge Yayınları, 1998
BARDAKÇI, Murat, “Enver”, İş Bankası Yayınları,
2015
BARDAKÇI, Murat, “Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış
Günlüğü”, İş Bankası Yayınları, 2014
CENGİZ, Halil Erdoğan, “Enver Paşa’nın Anıları”,
İletişim Yayınları, 1991
KARA, İlyas, “Osmanlı’nın Derin Adamı Yakup
Cemil”, Kripto Yayınları, 2014
dörtnala düşmanın üzerine sürdü. 2 tanesini
öldürdükten sonra mitralyözlere doğru yönelirken
bir düşman tüfeğinden çıkan kurşunun kalbine
isabet etmesiyle atından düştü ve 41 yaşında şehit
oldu. Naaşı 1996 yılında Türkiye’ye getirildi ve
Abide-i Hürriyet’e defnedildi.
41 yıllık ömrüne hep mücadele sığdırmış bir
adamdır Enver Paşa. İlk görev yeri olan Rumeli’ye
giderken aklının ucundan bile geçirmezdi belki
de yaşayacaklarını. Manastır dağlarında Bulgar
komitecilerle mücadele ederken, 1908 yılında
Hürriyet Kahramanı olmuş ve Türk tarihine ansızın
bir giriş yapmıştı. Daha sonra Trablusgarp’ta mücadele etmiş, belki de hayatının en önemli dönüm
noktası olan Babıali Darbesi’ni gerçekleştirmişti.
Hemen ardından Edirne Fatihi olmuş, kısa sürede
yükselerek Harbiye Nazırlığını elde etmişti. Cihan
13
make it creative / novermber 2015
harbinden sonra mücadelesini bırakmamış ve
Basmacı olarak şehit olmuştur.
Enver Paşa’nın Türk ve İslam ülkeleri
ile olan ilişkisi yadsınamaz. Ya da devletinin
çıkarları için hem daha çıkışı, hem Libya’ya gidişi,
hem de darbeye girişmesi. Hiç şüphesiz bunlar
küçümsenecek veya görmezden gelinecek olaylar
değildir. Bir döneme damgasını vuran İttihad ve
Terakki’nin belki de bir numaralı adamının 41 yıllık
ömrü, Türk tarihindeki mühim kararların alındığı
ve uygulandığı bir devir olmuştur. 600 yıllık bir
imparatorluğun kaderini belirlemek ve yönetmek,
yanlışıyla ve doğrusuyla zor bir iştir. Enver Paşa
bunu başarmıştır. İttihad ve Terakki’nin ektiği
filizler, kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini
oluşturmuştur.
14
make it creative / novermber 2015
YAHYA KAPTAN
ERSEL ÖZTÜRK
1891’de Makedonya`nın Köprülü kasabasında doğdu. 21 yaşındayken
amcasına saldıran bir Bulgar çetecisini öldürüp dağa çıktı.Müslüman Türk
köylerine saldırı düzenleyen Sırp ve Bulgar çetelerine karşı savaşan büyük
kahraman. Her reis gibi kaptan lakabını almış oldu.
Balkan Savaşı çarpışmalarına katıldı.1.Dünya savaşında Haber almak için
kurulmuş olan Teşkilat-ı Mahsusa`dan, kendilerine katılmak için teklif
alır almaz kabul etti. Teşkiltat-ı Mahsusa`da bulunduğu sürede iki görev
üstlenmiştir.
1-Sırplara karşı sabotaj eylemleri gerçekleştirdi.
2-Halil Paşa`nın Irak cephesindeki mücadelesinde, Arap aşiretlerinin çöl
hırsızlığı ve çeteciliğine karşı eylemler gerçekleştirdi.
İttihat ve Terakki Cemiyetinin Büyük silahşörü olan Yakub Cemil ile Irak
Cephesinden dönüşte tanıştı. Yakub Cemil yargılandı kurşunlandı vücuduna 14 mermi isabet ettiği halde ölmediği anlatılır büyük kahramanın.
Yahya Kaptan ise Irak`a sürgün edildi.
I.Dünya Savaşı bittiğinde, Osmanlı orduları merkeze çekilirken, Yahya
Kaptan da İstanbul’a geldi. Ama Teşkilat-ı Mahsusa dağıtıldığından İstanbul’da kalamadı. Eski İttihatçıların kurduğu gizli örgütlerden en önemlisi
olan Karakol Cemiyeti’nin Menzil gurubuna katıldı. Yenibahçeli Şükrü Bey
liderliğindeki Menzil Gurubu, Anadolu’da başlaması olası mücadeleye
malzeme ve insan aktarımını sağlamak için Kocaeli Yarımadası’nı kontrol
altında tutmayı amaçlamıştı.
Dağınık birlikler toplanarak başına Yahya Kaptan getirildi, Kurtuluş Savaşı
başlarında Mustafa Kemal ile ilişki kurdu ve onun direktifleri, İstanbul’daki
Karakol Cemiyeti’nin de yardımlarıyla İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek
isteyenlere yardım etti.
Gebze’de Kuvay-ı Milliye’yi örgütleyerek İstanbul-Kocaeli yöresinde çeşitli
eylemlere girişti. İstanbul’da Bekirağa Bölüğü’nü basarak Halil Paşa,
Şadi Bey ve Talat Bey’in kaçırılmasını sağladı. Aralık 1918’de Tavşancıl’da
konuşlanmış, Ahırkapı (İstanbul) Cephaneliği Baskını, Darıca Un Deposu
Baskını, Rum çetelerinin imhası gibi önemli hizmetler yapmıştı.
İstanbul Hükümeti kuvvetleriyle Tavşancıl’da girdiği çarpışmada yakalandı ve 9 Ocak 1920’de maalesef bu büyük kahraman başı kesilerek
öldürüldü. Adı İzmit’te pek çok yere verilmiş ve öldürüldüğü yere Gazi
Mustafa Kemal’in emriyle anıtı dikilmiştir.
Kuşçalı, Üsküdar ile Gebze arasında bir köydür. Gerçekten de Yahya
Kaptan, bana İzmit’te teşkilâtımız tarafından tavsiye edilmişti.4 Ekim 1919
tarihinde Kuşçalı merkezinden şu telgrafı aldım :
Sivas’ta Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne
Önemli ve çok ivedi Bendeniz, size iki gün önce İzmit’ten tavsiye edilen
Yahya’yım. Emriniz üzere, telgraf başında emirlerinizi almaya geldim. En
geç yarın akşama kadar Kuşçalı telgrafhanesindeyim. Anlaşıldığına göre,
Yahya Kaptan, İstanbul’dan telgrafının çekilmediğini anlayınca, kendisi
daha Kuşçalı’ya gelmeden, bu telgrafı Kuşçalı merkezine göndererek
çektirmiş (Belge: 199).
Ben de şu emri verdim (Belge: 200).
4.10.1919
İzmit Merkezi Vasıtasıyla Kuşçalı Telgrafhanesi’nde Yahya Efendi’ye Bulunduğunuz bölgede güçlü bir teşkilât kurunuz. Adapazarı Kaymakamı Tahir
Bey vasıtasıyla, bizimle bağlantı sağlayınız. Şimdilik hazır bulununuz.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Mustafa Kemal
Efendiler, Yahya Kaptan, aldığı bu emir üzerine, teşkilât kurdu ve aylarca
İstanbul ile ilişkisi bulunan çevrelerde hain çetelerin faaliyetlerine engel
oldu.
Sonunda, İstanbul Hükûmeti tarafından öldürtüldü. Gerçi, Yahya Kaptan’ın
faaliyeti ve feci bir şekilde şehit edilmesi, bundan sonraki ayları ilgilendirir
bir olay ise de, burada, olaydan söz edilmişken, konuya bir daha dönmemek için şimdi açıklanması yerinde olur sanırım.
24 Kasım 1919 tarihinde Kartal Merkezi’nden şu telgrafı aldım:
Köy içinde suçsuz adam öldürme, nahiye müdürünü herkesin önünde
dövme ve köylerdeki yağma olaylarından dolayı Yahya Kaptan’ı hükûmete
teslim mecburiyeti doğmuştur. Dahiliye Nezareti bu konuyu titizlikle takip
ediyor. Hükûmetin güç durumda kalmaması, Yahya Kaptan’ın teslimini
gerektiriyor. Zâtıdevletlerinin emirlerini makine başında bekliyorum,
26 Kasım 1919 tarihinde Hereke merkezinde de şu telgrafı aldım:
Millet adına istirham ediyorum; bugünlerde Binbaşı Necati Bey’in yolsuzlukları, Kuva-yı Milliye’yi lekelemektedir. Hemen soruşturma açılmasına
emir buyurulmasını rica ederim.
Gebze İlçesi Milis Komutanı Yahya
İzmit’teki Tümen Komutanı’ndan aldığım cevap aynen şudur:
İzmit, 29.11.1919
Sivas’ta 3′üncü Kolordu Komutanlığı’na
İlgi: 25.11.1919
1
Hey’et-i Temsiliye Başkanlığı’na: Şimdiye kadar yaptığım soruşturmaya
göre Yahya Kaptan’ın adam öldürme, bucak müdürünü dövme gibi suçlar
işlemediği, yalnız Binbaşı Necati denilen zatın kendi şahsî çıkarlarını
yürütebilmek için Yahya Kaptan’ın vücudunu ortadan kaldırma gayesini
güttüğü ve bu konuda zâtıâlînize telgrafla müracaatta bulundukları
zaman Yahya’yı da aldatarak yanlarına getirip öldürme plânı kurdukları
ve Yahya’nın durumu sezerek kendisini kurtarmış olduğu anlaşılmıştır.
Soruşturmayı gerektiği şekilde derinleştiriyorum. Sonucu arz ederim.
1′inci Tümen Komutanı Rüştü
Tümen Komutanı Rüştü Bey’in birkaç gün sonra verdiği tamamlayıcı bilgi
şuydu :
İzmit, 5.12.1919
Sivas’ta 3′üncü Kolordu Komutanlığı’na
Hey’et-i Temsiliye’ye:
Binbaşı Necati Bey’in, Maltepe Atış Okulu’nda görevli memur olmasına
rağmen, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatını takınarak, Kuva-yı
Milliye adına başına topladığı Arnavut Küçük Aslan çetesiyle ortalığı
soydurmakta olduğu ve Gebze Jandarma Yüzbaşısı Nail Efendi’nin de
bununla işbirliği yaptığı hususunda, bende şüphe kalmamıştır.
Son zamanlarda, hükûmetin başına dert açan Darıca Rum bekçilerinin
öldürülmesi ve Stelianos adında bir zenginin dağa kaldırılarak para istenmesi gibi eylemlerin adı geçen çete vasıtasıyla yaptırılması ve bütün bu
yapılanların, böyle bayağılıklara yanaşmayan Yahya Kaptan’a yükletilerek,
kendisi hakkında gerek oraya gerek hükûmete asılsız ihbarlarda bulunulması, her halde bunların millî teşkilât perdesi altında halkın ve hükûmetin başına dert açarak kendi keselerini doldurmaktan başka bir maksat
beslemedikleri ve belki de daha başka siyasi bir maksatlarının bulunduğu
yargısını doğuruyor.
Şimdiye kadar pek namuslu hareket etmiş ve etmekte olan Yahya Kap-
1′inci Tümen Komutanı Rüştü
Rüştü Bey’in verdiği bilgilerden uzun uzadıya bahsederek, durumu 8
Aralık 1919 tarihinde, Harbiye Nâzırı Cemal Paşa’ya yazdım (Belge: 202).
Aynı tarihte, durum ve Cemal Paşa’ya yapılan müracaat açıklanarak, işin
takibi, İstanbul’daki teşkilâtımızın başkanlarına da bildirildi (Belge: 203).
On dokuz gün sonra, yani 27 Aralık 1919 tarihli ve şifreli, şifrenin altında
Vasıf, dışında Albay Şevket Bey’in imzalarını taşıyan uzun bir telgrafla, şu
bilgi veriliyordu:
«… Güvensizlik ve huzur yokluğunun başlıca sorumluları Yahya Kaptan ile
arkadaşı Kara Aslan ve Alemdağı’nda dolaşan Sadık çeteleridir.»
Yahya Kaptan’ın birtakım şımarıklıklarından bahsettikten sonra, «… Bizi,
artık bu haydutu zarar veremeyecek bir duruma getirmeye teşebbüs
ettirmişti.»
«Öteden beri araları iyi olmayan Küçük Aslan çetesinin itibarda olması (?!)
kendisini çeşitli yollarla suçlarını örtbas etmeye yöneltmiştir.»
«Yüzbaşı Nail, Yahya’nın aleyhindedir. Necati Bey’e gelince, düşmüş olan
eski hükûmet zamanında (!) Kartal ilçesince başkan seçilerek, Kuva-yı
Milliye adına merkezle ilgisini kesmiş , Millî teşkilâtı kuvvetlendirmiş…
Yeniköy Rumlarının etraftaki sarkıntılıkları üzerine, Küçük Aslan çetesini
dolaştırmaya başlamış… Tarafınızdan para da verilmiştir .»
«Yahya Kaptan her şeyi sonuçsuz bırakmak manevrasına başvurmaktadır
(?!)».
«Binbaşı Necati, biraz idaresiz ise de cezayı hak etmiş değildir.»
«Gebze kaymakamının… bir an önce başka bir yere alınarak Rum ve
Ermeni entrikalarına son verdirilmesi…» (Belge: 204).
Efendiler, bu bilgiler arasında, benim bilmediğim noktalar da vardı.
Söz gelişi, ben Küçük Aslan çetesinden ve onun itibarlı olduğundan
habersizdim. Bu çeteye Necati Bey vasıtasıyla para verdiğimi kesinlikle
hatırlayamıyordum.
Yahya Kaptan’ın, verdiğimiz direktif gereğince, düşman çetelerini yok
etmeye ve hiç olmazsa, onların, Hristiyan halka saldırarak düşmanın
maksadını gerçekleştirmeye yönelmiş olan bütün teşebbüslerini başarısız
kılmaya çalıştığını pekâlâ biliyorduk.
Gebze kaymakamının içyüzü, şimdi ekleyeceğim belgelerle anlaşılabilecektir, sanırım.
4 Ocak 1920 tarihinde, Tümen Komutanı Rüştü Bey’e, Vasıf Bey’in verdiği
bilgiyi olduğu gibi özetleyerek, bu bilgilerin kendisince verilen bilgilerle
çeliştiğini bildirdim.
Bu bakımdan durumun güvenilir ve inanılır kimseler vasıtasıyla bir kere
daha soruşturulup incelettirilmesini ve kendi düşüncesiyle birlikte açık
olarak bildirilmesini rica ettim (Belge: 205),
15
Askerlerin ve devlet memurlarının, açıktan açığa bizim millî teşkilât
şubelerimizin başkanlıklarını almaları usulden değildi. Bir de bizim teşkilât
tüzüğümüzü bilmesi gereken şube başkanlarının, Hey’et-i Temsiliye’nin yalnız bir tek hey’et olduğunu, her yerde birer Hey’et-i Temsiliye
bulunamayacağını bilmesi gerekirdi. Bu telgraf üzerine, İzmit’teki Tümen
Komutanı’na şu telgrafı yazdım.
Şifre Sivas, 25.11.1919
İvedi
İzmit’te 1′ inci Tümen Komutanı Rüştü Beyefendi’ye
Kartal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı ünvanı ile Ahmet Necati Bey
tarafından gönderilen bir telgrafta: Öldürme, bucak müdürünü dövme
ve köylerdeki yağma olayından dolayı Yahya Kaptan’ın hükûmete teslimi
mecburiyetinin doğduğu ve Dahiliye Nâzırı’nın da bu konuyu titizlikle
takip ettiği bildirilmektedir.
Başından beri Millî Mücadele’de büyük yararlıklar göstermiş olan bu zatın,
memleketimizin bu bunalımlı günlerinde hükûmete teslimi asla uygun
görülmemekte olduğundan, işin, hükûmetin otoritesini de dikkate almak
suretiyle, Yahya Kaptan’ın şu aralık kanunî kovuşturmadan kurtarılması
şeklinde çözüme bağlanması, Kartal’da Necati Bey’e gereken direktifin
verilmesi ve sonucun bildirilmesi önemle rica olunur.
Hey’et-i Temsiliye adına Mustafa Kemal
tan’ın bu gibi eylemlere katılmaması ve yukarıda adı geçen çetenin kendi
koruma bölgesinde hiçbir rezaletine meydan vermemesi dolayısıyla, onun
vücudunu resmî veya gayri resmî olarak ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.
Dün Yahya Kaptan yanıma gelerek hayatının tehlikede olduğunu, bu
yüzden adamlarının silâh ve cephanelerini getirip teslim ederek kendisinin de buradan uzaklaşacağını bana resmen söyledi.
Kendisine gereken öğütleri vererek ve daha hizmet edecek önemli
zamanlar bulunduğunu anlatarak, tekrar yerine gönderdim. Her şeyi iyi
bilmesi gereken Gebze ilçesi kaymakamından durumu resmen sorunca,
aldığım cevap da tamamen yukarıda arz ettiğim şekilde, yani Necati ve
Nail Efendi’lerin aleyhinde, Yahya Kaptan’ın lehindedir. Necati Efendi’nin
İstanbul’da nere ile haberleştiğini bilemiyor isem de, bir yerden arasıra
para aldığı söyleniyor.
Bunların varlığı ve cana kastetmiş olmaları dolayısıyla, Yahya Kaptan bu
bölgede durmak istemiyor. Bu bakımdan zaten muvazzaf bir subay olan
Necati Efendi’nin başka bir yere, Nail Efendi’nin de daha başka bir yere
gönderilmesinin zarurî olduğuna hükmediyorum. Oraları İstanbul ile
haberleşmekte olduklarından, tabiî bendenizce bir şey yapılamamaktadır.
Gereğinin oraca yerine getirilmesi arz olunur.
make it creative / novermber 2015
efendim. (Belge 201).
İmza:Kartal Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Hey’et-i Temsiliye
Başkanı Binbaşı Ahmet Necati
make it creative / novermber 2015
16
Efendiler, bu konuda, gerçeğin ortaya çıkmasına yarayan belgeler üzerinde bilgi sahibi olmanızı istediğim için, Rüştü Bey’in cevabını olduğu gibi bilginize
sunmama müsaade buyurunuz:
Düzce, 7/8.1.1920
20′nci Kolordu Komutanlığı’na
İlgi: 4.1.1920 tarihli şifre:
Hey’et-i Temsiliye Başkanlığına,
Yahya Kaptan’la ilgili türlü suçlamalar üzerine, birkaç defa, Yüzbaşı Ali Aguş Efendi vasıtasıyla yaptırdığım soruşturma, onun lehinde çıktı. Bununla birlikte
kendisi cahil olduğundan, hizmet ediyorum zannı ile bazı şeyler yapmış olabilir. Büyük ve Küçük Aslan’lar zaten eşkıyadır.
Ancak, millî teşkilâtın aleyhinde bir görüşe sahip olduğu şüphesiz olan ve Yahya hakkında herkesten çok şikâyetçi olması gereken Gebze kaymakamına bu
konuda yazdığım yazılara almış olduğum 1.12.1919 tarih ve 17 sayılı cevabın sureti aşağıda olduğu gibi verilmiştir.
Bendeniz, bu telgraftaki bilgilere kısmen olsun inanmak zorunda kaldım ve aynı inançla bu yazıları İstanbul’a, bizzat Şevket Bey’e de gösterdim. Bendenizin
bilemediği bazı sebeplerle, İstanbul’ca hakkında bir muamele yapılmasına gerek duyulduğu takdirde, elbette bir şey denemeyeceği arz olunur.
Suret
İlgi: 30.11.1919 tarih ve 53 sayılı yüksek emirleri.
Kartal Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Binbaşı Necati Bey’in, adam öldürme ve bucak müdürünü dövme ile ilgili ihbarları, şahıs ve zaman belirtilmediği için
gerçek olarak kabul edilemez.
Çünkü, dövüldüğü bildirilen bucak müdürü Burhaneddin Bey, Yahya Kaptan tarafından dövülmediğini ve tecavüze uğramadığını yazılı olarak bildirdiği gibi, bu
konuda bendenizin makamına herhangi bir şikâyette de bulunmamıştır.
Adam öldürme konusuna gelince, Yahya Kaptan hakkında hükûmete ve adliyeye hiçbir yerden böyle bir cinayetle ilgili müracaat ve şikâyet olmadığı gibi,
aleyhinde, yakalanması için bir tebligat bile yoktur.
Eğer bununla, Darıca Rumlarından iki Rum’un öldürülmesi ve Kartal’ın Paşa köyünden Stelianos Çorbacı’nın dağa kaldırılarak fidye istenmesi kastediliyorsa, bu
cinayetlerin Küçük Aslan çetesi tarafından işlendiği kanaati yaygın ve doğrudur.
Bu çete Yahya Kaptan’a öteden beri düşman olduğundan ve esasen Yüzbaşı Nail Efendi tarafından kanat gerilip korunurken, sayısı on sekiz kişiye ulaşan bu
çetenin, şimdi Binbaşı Necati Bey’in emrine verildiği ve hattâ kendilerine ellişer lira maaş bağlanmakta olduğu haber alınmıştır. Bu çetenin köyleri soymaktan
geri durmadığı bilinmektedir.
Binbaşı Necati Bey’in, Yüzbaşı Nail Bey’in eski okul arkadaşı olduğu, kendisiyle bir buçuk ay önce Aydınlı köyünde, Küçük Aslan çetesi üyelerinden Ali Kaptan’ın
dağa kaldırdığı Çorbacı’dan alınan parayla yaptığı meşhur düğününde görüştüğü bilinmektedir.
Daha sonra Binbaşı Necati Bey, birçok defa Yüzbaşı Nail Bey’in evine gelerek misafir olmuştur. Her ikisi de aynı düşüncede oldukları için, Yüzbaşı Nail Bey
öteden beri Yahya Kaptan’ın aleyhindedir.
Yahya Kaptan teşkilâtı kurduğu sırada, Yüzbaşı Nail Bey, ona bulunduğum kazanın sınırları dışına çıkarmaya ve uzaklaştırmaya çalıştığı gibi, Küçük Aslan çetesi
tarafından işlendiği söylenen ve doğruluğuna şüphe olmayan yukarıdaki iki cinayet olayının, Kuva-yı Milliye’yi kirletmek ve Yahya Bey’i lekelemek düşünce ve
maksadını taşıdığı hissedilmiştir.
Oysa, bu cinayetler, Aslan çetesinin faaliyet ve hareket alanı içinde işlenmiştir. Hattâ, Yüzbaşı Nail Bey’in, kovuşturma yapmak üzere gönderilecek olan İstanbul
Muhafız Alayı’na mensup Suvari Müfrezesi Komutanı Hakkı Bey’i, artık gelmesine lüzum kalmadığı gerekçesi ile, haberleşme sırasında İstanbul’a naklettirip işi
takipsiz bıraktırmış olduğu da bir gerçektir. Eğer sözü edilen adam öldürme olayı bundan başka bir olay ise, durumun açıklığa kavuşması için, şahıs ve zaman
belirtilerek bildirilmesi gerekir.Darıca Rum bekçilerinin öldürüldüğü gün, cinayetin, çarşıda serbest gezen Küçük Aslan çetesi tarafından, işlendiği haberinin
yayılması üzerine, Yüzbaşı Nail Bey, korkusundan başka bir yere naklini istemiş ve kesinlikle burada oturmayacağını söylemiştir.
Ancak, alay ve tabur komutanları ile Binbaşı Necati Bey buraya gelerek ve Yahya Kaptan hakkında bir işlem yapılması için temsilci Sırrı Bey’e yazı yazdıracaklarına söz ve güvence vererek, Nail Bey’in burada kalmasını istemişlerdir.
Bunun üzerine yüzbaşı, 25 Kasım 1919 salı günü, gidip gelen Necati Bey’i aldatarak ona gerçeğe aykırı suçlamalar yaptırdığı gibi, bir yandan telefonla Yahya
Kaptan’ı merkeze davet ettirirken bir yandan da Küçük Aslan çetesini kendi evinde hazır bulundurarak yakalamayı tasarlamıştır.
Ancak, her nedense, bu işi gerçekleştirmeye cesaret edemeyerek teşebbüsünden vazgeçtiği için, Necati Bey de Kartal’a dönmek zorunda kalmıştır. İşte bundan
dolayıdır ki, Yüzbaşı Nail Bey, gerek Necati Bey ve gerek kendine âlet ettiği Küçük Aslan çetesi vasıtasıyla, Yahya Kaptan aleyhinde suçlama ve tertiplere başvurmaktan bir an geri kalmamaktadır.
Yahya Kaptan, kendisine karşı çıkan ve düşman olan Küçük Aslan çetesi gibi köyleri yağmalamaya ve Hristiyanları öldürüp yok etmeye izin vermemiştir.
Kendi emrinde bulunan Büyük Aslan Bey çetesi tarafından bazı uygunsuzluklar yapıldığında, derhal bunları önleme ve cezalandırma yoluna giderek, millî bir
gaye olan vatanın istiklâli ve kurtuluşu için disiplin ve güvenliğin korunmasına hizmet etmektedir.
Daha önce de Büyük Aslan Bey çetesinin aman dilemesine ve sığınmasına yardımda bulunarak, hükûmetçe affedilmesini sağlamak suretiyle yaptığı hizmetler
takdire değer.
Aleyhindeki suçlamaların, yüzbaşının şahsî emellerine boyun eğmemiş olmasından, Küçük Aslan çetesi tarafından işlenip Yahya Kaptan’ın üstüne yıkılmak
istenen cinayet olaylarının eksik olmamasından ve bunlara cür’et edenlerin korunması dolayısıyla teessüf ederek yüzbaşıya şiddetli uyanlarda bulunmasından
ileri geldiği arz olunur.
(Gebze Kaymakamı Nurettin)
1′inci Tümen ve Bolu Bölgesi Komutanı Rüştü
Efendiler, bu bilgilerin alınmasından önce şöyle bir haber verdiler: «Tavşancıl’da Yahya Kaptan’ın etrafı sarıldı. Bunu yapan İstanbul’dan gelen bir askerî birliktir.»
Bu haber üzerine, İzmit’teki Tümen Komutanlığı’ndan, 7 Aralık 1920 tarihli şifre ile, makine başında durumu sorduk. Eğer bu haber doğru ise, «İstanbul’dan
geldiği bildirilen birlik komutanına, Yahya Kaptan’ın bizim adamımız olduğunu, eğer bir kusur ve kabahati varsa, tarafımızdan gereğinin yapılmasının tabiî
bulunduğunu, Yahya Kaptan’ın sarılmasına ve tutuklanmasına hiçbir şekilde razı olmadığımızı bildiriniz» dedik (Belge: 206).
Efendiler, 7 Ocak 1920′de yazılıp, 8 Ocak’ta aldığımız iki telgraf vardır. Bunlardan biri İzmit’ten, «1′inci Tümen Komutanı Vekili» imzasıyla Fevzi Bey’dendir. Şunlar yazılıdır: «Bu gece iki bin kişilik bir kuvvet Tavşancıl’a çıkarak Kuva-yı Milliye Komutanı Yahya Bey’i çevirmişlerdir. Yapılacak işlemin bildirilmesi arz olunur.»
Diğer telgraf, Düzce’de bulunan asıl Tümen Komutanı’ndan geliyordu. Rüştü Bey, merkezde bulunan vekilinden aldığı aynı bilgileri veriyordu (Belge: 207).
Tümen Komutan Vekili Fevzi Bey’in, 7 Ocak 1920 tarihli açıklama bekleyen telgrafımıza verdiği 7/8 Ocak 1920 tarihli cevabında, Yahya Kaptan’ın daha ele
geçmediği, Kuva-yı Milliye ile gelen müfreze arasında bir çatışma ihtimalinin bulunduğu ve gelen müfreze komutanına emrimizi bildireceği haber veriliyordu
(Belge: 208).
Efendiler, o tarihte milletvekili olarak İstanbul’da bulunan yaverim Cevat Bey’den, 10 Ocak 1920 tarihinde şöyle bir telgraf geldi:
Harbiye, 10.1.1920
20′nci Kolordu Komutanlığı’na Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne:
6.1.1920 gecesi sabaha karşı Genel Jandarma Komutan Yardımcısı Hilmi Bey ve Üsküdar Jandarma Komutanı Nazmi Bey komutasında dört subay, elli jandarma
ve Yüzbaşı Nahit Efendi komutasında, İstanbul Muhafız Alayı’ndan doksan er, Bandırma vapurunun ışıkları söndürülerek Hereke’ye götürülmüş ve sabahleyin
erkenden Hereke’ye çıkan müfreze derhal Tavşancıl’ı kuşatmış ve birçok ev basılmıştır.
make it creative / novermber 2015
17
Gelen Hey’et, köy ihtiyar hey’etini toplayarak, vatan haini olan Yahya’yı teslim etmez veya nerede olduğunu söylemezlerse, Tavşancıl’ı insanlarıyla birlikte yakacaklarını bildirirler. İhtiyar hey’eti, Yahya Kaptan’ın iki günden beri köylerinde olmadığını ve nerede bulunduğunu bilmediklerini ısrarla söyledi.
Yahya, sağ olarak ele geçemeyecektir. Fakat Yahya’nın yok edilmesinden sonra Marmara Bölgesine sahip ve hâkim olan ve her gün İngilizler ve Fransızlar
tarafından silâhlandırılan Rumların ve İstanbul’daki rezillerin pek büyük bir başarıya ulaşacakları bellidir.
Kuva-yı Milliye adını taşımakta olan Yahya’nın ortadan kaldırılması, İzmit, Adapazarı ve İstanbul dolaylarında, düşmanlarımız hesabına birçok fesat çetelerinin
de doğmasına yol açacaktır. Bundan dolayı, Cemal Paşa Hazretleri’nin işe el koymasıyla, Yahya’nın da ad değiştirerek daha önce arz ettiğim şekilde serbest
bırakılmasının sağlanması için gerekenlere emir buyurulması istirham olunur (Cevat).
Harbiye Nâzırı Cemal
Bu telgrafın, Harbiye şifresiyle ve Cemal Paşa imzasıyla kapatılmış olmasına rağmen, içinde «Cemal Paşa’nın işe el koymasıyla Yahya’nın kurtarılması» çaresinin
bulunması cümlesi dikkat çekicidir.
Demek ki, Cemal Paşa, Cevat Bey’in telgrafını, okumaya gerek duymadan, kendi şifresi ve imzası ile çekilmesine müsaade etmiştir. Çünkü, bir defa Yahya’yı
takip ettiren Cemal Paşa’dır. Bundan başka serbest bırakılması için kendi yardımlarının kendisi tarafından emrolunmasını, kendi bilgisi dahilinde elbette yazdırmazlardı.
İzmit’ten Tümen Komutanı Vekili’nden gelen 9 ve 10 Aralık 1920 tarihli iki telgrafla, «duyulduğuna göre iki çarpışmadan sonra, Yahya Kaptan’ın ölü olarak ele
geçirildiği» bildirildi (Belge: 209).
11 Ocak 1920′de, Tümen Komutan Vekili’nden, İstanbul’dan gelen müfreze komutanına, benim adıma tebligatta bulunup bulunmadığını sordum (Belge: 210).
Üç gün sonra 14 Ocak 1920 tarihli raporunda Tümen komutanı Vekili şu bilgiyi verdi: «Bizzat yaptığım soruşturmadan… çarpışma olmadığı ve yalnız, Yahya
Kaptan’ın teslim olduktan sonra, köy dışında kesici bir âletle öldürüldüğü anlaşılmıştır. Kafatasının olmaması bunu doğrulamaktadır» (Belge: 211).
Efendiler, bu uğursuz haber üzerine, İstanbul’daki teşkilâtımıza, 20 Ocak 1920 tarihinde, Albay Şevket Bey vasıtasıyla şu telgrafı yazdık:
Yahya Kaptan’ın öldürülmesinin sebepleri ile, teslim olduktan sonra kasten şehit edildiği anlaşıldığından, öldürülmesinde kimlerin elinin ve etkisinin bulunduğunun, İstanbul’dan müracaat eden pek çok fedakâr arkadaşa açıklama yapılmak üzere acele bildirilmesi rica olunur, efendim.
Hey’et-i Temsiliye adına
Mustafa Kemal
Eski bir yazımıza karşılık olmak üzere, İstanbul’dan, 20 Ocak 1920′de yazılıp bir gün sonra elimize geçen telgraf da şuydu:
Beşiktaş, 20.1.1920
Ankara’da 20′nci Kolordu Komutanlığı’na Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine Özel:
İlgi: 17.1.1920.
1 — Olay yerinde bulunan güvenilir bir zatın ifadesine göre, Yahya Kaptan yakalanıp köy dışında bulunan karakola götürülürken, çevreden on kadar eşkıyanın
karakol üzerine ateş etmesi üzerine, kaçmaya çalışmış ve bu sırada öldürülmüştür. Bununla birlikte, iyi bir soruşturma yapılması için hükûmete başvuruldu.
2 — Yahya Kaptan’ın Kuva-yı Milliye adına pek çok kötülükler yaptığı söylentisi ağızdan ağıza yayıldığı gibi, özel ve resmî yoldan yapılan soruşturma da bunu
doğruladığı için, hükûmet kovuşturmaya karar vermişti.
Ancak, Hey’etimizce kendisinin geçici bir süre için gizlenerek Kuva-yı Milliye işlerine karışmaması ve kötülüğe cür’et etmemesi, yanında bulunan kaçak er ve
jandarmaları geri göndermesi şartıyla kovuşturma yapılmaması istenmiş ve ilgililer katında teşebbüslerde bulunulduğu gibi, Gebze’ye özel olarak bir memur
da gönderilmişti. Bu sırada hükûmet, birdenbire gizlice asker göndermiş; yalnız Yahya Kaptan’ı ele geçirmek istediğini ilân etmiş ve arz edilen durum meydana
gelmiştir, efendim (Vasıf ).
Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Şevket
Efendiler, «Köy dışındaki karakola götürülürken çevreden ateş edilmiş (?). Kaçmaya çalışmış, bu sırada öldürülmüş (?!).» Bu sözlerin, bu gibi suikastlerde bir
formül gibi kullanıldığını anlamamak için, çok safdil olmak lâzımdır.
Yahya Kaptan’ı ortadan kaldırmak için, birlikte çalıştıkları ve karar verdikleri hükûmetin, gizlice, birdenbire bir oldubittiye getirivermiş olduğu yolundaki sözler
de dikkate değer. İstanbul’da, jandarmadan, İstanbul Muhafız Alayı’ndan subay ve asker görevlendiriliyor… İstanbul’da duruma hâkim olduklarını iddia eden
teşkilât başkanlarımız bunu öğrenemiyorlar.
Kara Vasıf Bey’in bu telgrafına verdiğimiz cevapta şu hususu sorduk:
Şifre Ankara, 22.1.1920
İstanbul’da Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Şevket Beye,
Yahya Kaptan’ın öldürülmesi olayını ciddî olarak takip eden ve özellikle İstanbul’da hesabını isteyen pek çok kimse vardır. Gerçeğin anlaşılabilmesi için, yaygın
söylenti derecesine vardığı bildirilen kötülüklerin nelerden ibaret olduğunun bildirilmesi rica olunur.
Heyeti Temsiliye adına Mustafa Kemal
Efendiler, bu açıklama isteğimize gelen cevabı da, sabrınıza sığınarak olduğu gibi, bilginize sunacağım:
Beşiktaş, 24.1.1920
Ankara’da 20′nci Kolordu Komutanlığı’na Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne Özel:
İlgi: 20.1.1920
1 — Yahya Kaptan’ın teslim olduktan sonra öldürüldüğünü işittik. Soruşturma yapıyoruz. Sonucu arz edeceğiz.
2 — Öldürülmesinin sebebi hiç kimseyi dinlememesi, Kuva-yı Milliye adına açıktan açığa zulüm ve eşkıyalık yapması, eşkiyayı öteden beri gizlemesi veya
gösterilen yere gitmesi için verilen emirleri dinlememesi üzerine hükûmetin, kendisine köylerden ve çevreden müracaat edenlerin ısrarına dayanamayarak,
kendiliğinden ve hattâ hey’etimizin haberi olmadan teşebbüse geçmesidir, efendim (Vasıf ).
Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Şevket
Saygıdeğer Efendiler, telgrafın ikinci maddesindeki, Yahya Kaptan’ın hiç kimseyi dinlememesinin, öldürülmesine sebep olarak gösterilmesi asla doğru olamaz.
Merhum şehit, beni dinliyordu, benden emir alıyordu.
Verdiğim emre göre hareket ediyordu. Başka bir makama veya şahıslara bağlı olduğunu, onlardan emir alması gerektiğini kendisine emretmemiştim. Bu
sebeple, İstanbul’dan her önüne gelenden, Dahiliye Nâzırı’ndan, Jandarma Komutanı hâin Kemal Paşa’dan verilen emirleri dinlememesi zaten bizim istediğimiz
şeydi.
Kuva-yı Milliye adına eşkıyalık ve zulüm yapanın da kendisi olmayıp, Küçük Aslan çetesi gibi, haince bir maksatla kuruldukları belgelere dayanılarak anlaşılmış
bulunan çeteler idi. Yahya’nın bunların eşkıyalıklarını önlemeye çalıştığı da, sözlerine güvenilmesi gereken kimselerin soruşturmalarıyla kesinleşmiş bir durumdur.
Gebze Müdafaa-i Hukuk Hey’eti Başkanı ile Gebze kaymakamı Fevzi Bey’in ortak imzalarıyla, bu üzücü olayın meydana gelişinden önce, makine başında
yapılmış bir müracaatı da belirtmeden geçemeyeceğim:
Gebze Kuva-yı Milliye Komutanı Yahya Bey hakkında bazı kimselerin yaptıkları iftiralar üzerine, en sonunda salı gecesi İstanbul’dan komutanlar ve yüksek rütbeli subaylar komutasında gelen iki bin kişilik kadar bir kuvvetle, kendisinin Tavşancıl’da kuşatıldığı ve kuşatmanın hâlâ devam etmekte olduğu şimdi halktan
aldığım bilgilerden anlaşılmıştır.
make it creative / novermber 2015
18
Böyle vatanı için çalışan bir kimseye karşı yapılan bu işlemin pek haksız olduğu yüksek komutanlığınızca bilinmektedir. Yahya Bey’in kurtarılması için ne gibi bir
muamele yapılacağının emir buyurulmasını makine başında bekliyoruz.
Kaymakam Müdafaa-i Hukuk Hey’eti Başkanı Fevzi Hacı Ali
Efendiler, o tarihlerde, İzmit bölgesinde Kuva-yı Milliye teşkilâtı ile uğraşan Milletvekili Sırrı Bey’in de bu konuda verdiği bilgileri olduğu gibi sunmama
müsaadenizi rica ederim:
İzmit, 11.1.1920
20′ nci Kolordu Komutanlığı’na
1 — Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne özel: Haberleşmesi dört gün önce yapılmış olan Yahya Kaptan konusu, nihayet, haber almış olacağınız üzere, kendisinin
şehit edilmesiyle sonuçlandı.
2 — Yahya Kaptan’ın, İstanbul girişinde teşkilâtlanmış bir durumda bulunması, herhalde Kuva-yı Milliye’ye karşı cephe almış bulunan kimseleri yıldırdığından,
kendisinin ortadan kaldırılmasının planlandığına şüphe yoktur.
3 — Yahya Kaptan’ın bu maksatla öldürülmüş olması, olayı sınırlı kalma niteliğinden çıkarmakta ve Hey’et-i Temsiliye’ce üzerinde düşünülmesini gerekli kılmaktadır.
4 — İzmit sancağı, eşkıya yüzünden tedirgin iken, yerinden kımıldamayan ve
komutası altındaki hiçbir birliğe emir vermeyen, yanındaki hapishaneden on beş
yirmi kişinin birden kaçmasını basit günlük olaylardan sayan Alay Komutanı Hikmet Bey, Yahya’nın öldürülmesini önemli bir mesele saymıştır.
Yanına aldığı jandarma kuvvetleri ile bizzat yola çıkmış ve sonunda Kuva-yı Milliye’ye ağır bir darbe vurmak suretiyle maksadına erişmiş bulunuyor. Devamı var
(Milletvekili Sırrı).
1′ inci Tümen Komutanı Vekili Fevzi 20′nci Kolordu Komutanlığı’na
5 — Gebze’de kurulmuş bulunan Kuva-yı Milliye’nin başsız kalması, bundan sonra oraları korku içinde bırakacaktır.
6 — Buralarca bütün Kuva-yı Milliye’nin dayanağı olarak bilinen Yahya’nın bu şekilde ortadan kaldırılmış olması, kamuoyunu haklı olarak karıştırmıştır.
7 — Yahya’nın öldürülmesi, hükûmetin Kuva-yı Milliye’ye karşı bundan sonra takınacağı saldırgan tavra delil sayılmaktadır.
8 — Bu hareket üzerine, hiç şüphe yok ki, yabancılar tarafından da, Kuva-yı Milliye’nin hükûmetin gözünde değersiz ve yok edilebilir nitelikte görüldüğü
yargısına varılacaktır. Bu bakımdan gerekli tedbirler alınmalıdır. Devamı var (Milletvekili Sırrı).
1′İnci Tümen Komutanı Vekili Fevzi 20′nci Kolordu Komutanlığı’na
68 sayılı şifreye ektir. Öncekilerin devamıdır:
1 — Durum karışıklıktan kurtarılmadığı ve Gebze kuvvetlerinin hemen güvenilir bir kimseye verilmesi tedbiri alınmadığı takdirde, Üsküdar sancağı da dahil
olmak üzere, bütün İzmit sancağında, bir tek kişinin bile Kuva-yı Milliye’yi tutmasına imkân bulunamayacağı kesinlikle bilinmelidir.
2 — Jandarma Alay Komutanı Hikmet Bey’in vakit kaybetmeden yerinden alınması şarttır.
3 — İzmit sancağında Kuva-yı Milliye’nin varlık gösterebilmesi, ordu hizmetinde bulunan Kaymakam Fevzi Bey’in, jandarma komutanı olmasına bağlıdır. Başka
çare yoktur. Bunu önemle bilginize sunuyorum (Milletvekili Sırrı).
1′ inci Tümen Komutanı Vekili Fevzi 20′nci Kolordu Komutanlığı’na
79 sayılı şifreye ektir:
1 — Kuva-yı Milliye’ye Anadolu taraflarında değer verilmediği ve horlandığı yolundaki söylentiler, üzücü olay üzerine muhaliflere daha çok kuvvet kazandırmış
olduğundan, kuvvet ve kudretin kayba uğramadığını gösterecek fiilî bir tedbir alınması şarttır.
2 — Ali Fuat Paşa Hazretleri’nin buraya kadar teşriflerini gerekli görmekteyim.
3 — İzmit sancağına önem verilmesini ve önem verildiğini gösterecek fiilî tedbirlerin alınması gereğini tekrara mecbur oluyorum (Milletvekili Sırrı).
1′ inci Tümen Komutanı Vekili Fevzi
O tarihte İstanbul’da bulunan Rauf Bey de şu mektubu gönderdi :
İstanbul, 19.2.1920
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne
Yahya Kaptan’ın teslim olduktan sonra öldürüldüğü buraca da anlaşılmıştır. Muhafızlığa müracaat edilmiş, otopsi de yapılmıştır. Hükûmet kanunî kovuşturmaya başlamıştır, efendim. Saygılarımızı arz ederiz.
Hüseyin Rauf
19
make it creative / novermber 2015
IŞI EHLINE VERMEK
Halil Baki Çelenzzz
Bir ülkenin iyi yönetildiğinin en çarpıcı göstergesi, önemli mevkilere gelen insanların particilik, hemşehrilik, ortaklık, yandaşlık, tarikat, ideoloji vs. ilkelerine göre değil, “liyakat” esasına göre seçilmiş olmaları. Liyakat, layık olmak; işte temel kavram
bu.
Çünkü önemli mevkileri işgal edenler halkın içine sinmediği zaman “Benim neyim eksik!” sorusu ortaya çıkıyor ve herkes bir
torpil arayışı içine giriyor. İşte bu durum sistemi zehirliyor. Böylece halkın yöneticisine olan saygısı çıkardan öteye geçmiyor.
Ve toplumun gözünde “Devletin malı deniz, yemeyen domuz.” anlayışına göre devlet sömürülmesi gereken bir kurummuş
gibi şekillenmeye başlıyor.
Tarihe bakın, bir ülke yükseldiği zaman birçok kişilikle birlikte yükseliyor. Mesela Kanuni Sultan Süleyman dönemi. Batılıların
“muhteşem” dediği bu imparator zamanında sadrazam, Sokullu Mehmet Paşa. Belki de Osmanlı’nın gelmiş geçmiş en büyük
devlet yöneticisi. Mimarbaşı; büyük Sinan! Doğu medeniyetinin yetiştirdiği en büyük mimar! Kaptan-ı Derya Barbaros
Hayreddin Paşa; tarihin en büyük denizcilerinden biri. Kanuni’nin el üstünde tuttuğu hukukçu ve şair Baki; Divan edebiyatının ve Osmanlı Hukukunun en önemli isimlerinden.
Bütün bu insanların aynı kadroda yer aldığı bir yönetim tesadüf olabilir mi sizce? Elbette olamaz! Bunca yeteneği ve büyük
ismi değerlendiren, onları kurda kuşa yem etmeyen, tam aksine devletin tepesine getiren bir pozitif seçilim yöntemi söz
konusu. Bu ismini saydığımız kişilerin bazıları Türk ve Müslüman olarak doğmamış. Kimisi Sırp Ortodoks, kimi Ermeni, kimisinin anası Rum. Ama devlet yönetimi için bunlar bir kıstas olmamış ve “liyakat” ilkesine göre bulundukları mevkiye gelmişler.
Türkiye, işi ehline vermemekten dolayı çok canı yanmış ve iltimas yüzünden değerli yıllarını yitirmiş bir ülke. İşi ehline vermeyip, torpille makama gelmek şiar olmuş. Bu tutum ülkeyi tasfiye etmektir, hak yemektir. Ve unutulmamalı ki; Yönetiminde
aptalların ve çıkarcıların kadrolaştığı, eğitimli insanların çiğnendiği, halkın da bunu desteklediği bir ülkenin sonu çok ama
çok yakındır. Bedeli ağır ödenir.
Download