tc selçuk universitesi sosyal bilimler enstitüsü temel islam bilimleri

advertisement
T.C.
SELÇUK UNİVERSİTESİ
SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
TEMEL İSLAM BİLİMLERİ ANABİLİM DALI
İSLAM HUKUKU BİLİM DALI
İSLAM HUKUKU AÇISINDAN HEKİMLERİN
HUKUKİ SORUMLULUĞU
(Yüksek Lisans Tezi)
Danışman
Prof. Dr. Hüseyin Tekin GÖKMENOĞLU
Hazırlayan
Aıvaz VALİYEV
KONYA-2010
I
II
III
Öğrencinin
T.C.
SELÇUK ÜNİVERSİTESİ
Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü
Adı Soyadı
Aıvaz Valiyev
Ana Bilim/Bilim Dalı
Temel İslâm Bilimleri/İslâm Hukuku
Danışmanı
Prof. Dr. Hüseyin Tekin Gökmenoğlu
Tezin Adı
Numarası: 074244031012
İslâm Hukuku Açısından Hekimlerin Hukuki
Sorumluluğu
ÖZET
Belirli amaçları gerçekleştirmek üzere kurulan ilişkilerden biri de, hekim ile
hasta arasında gerçekleşen tedavi amaçlı ilişkidir ki, bununla hedeflenen amaç hastayı
eski sağlığına kavuşturmaktır. Ancak, bazen tedaviden beklenen sonuçlar alınmayabilir,
hastalık daha da ağırlaşabilir ve hatta hasta yaşamını kaybedebilir. Bütün bunlar teşhis
ve tedavi hatası ile ilişkilendirerek hekimler sorumlu tutulur. Uygulanan bir tedavi
nedeniyle hekimlerin sorumlu tutulabilmesi için öncelikle uygulamanın, yetkili ve
uzman bir hekim tarafından tedavi amacıyla uygulanması gibi unsurları taşıması ve
zarar, kusur ve illiyet bağı gibi sorumluluk şartlarının bulunması durumunda söz
konusu olur. Bununla birlikte hekimlerin sorumlu olmasında, bir bazı hukuk sistemleri
kendi hukuk anlayışına göre hastanın mağduriyetini dikkate alarak yalnız “sebep olma”
ilkesini esas alıp zararın varlığını sorumluluk için yeterli görürken hukuk anlayışının
gelişmesi ve ilerlemesi ile şekillenen modern hukuk sistemleri gibi İslam hukukunda da
“kusur” ilkesi esas alınmıştır.
Hekimin kusurlu sayılması noktasında da, tıbbi uygulamanın toplumsal boyutu,
kamu hizmeti sayılması, tehlikeli ve risk oranı yüksek bir eylem olması gibi nitelikler
dikkate alınarak hekimler genellikle tüm şartlarda sorumlu tutulmamıştır. Sorumluluk
şartları ve esasları sözleşme ve haksız fiil ilkelerine göre belirlenirken, İslâm
hukukunda bedene ilişkin zararları “âkile” tarafından üstlenilecek olması gibi
gerekçeler nedeniyle hekimler, haksız fiil esaslarına göre yargılanmıştır. İşte bu
çalışmada, eski zamanlardan beri tartışılmakta olan hekimin sorumluluğu İslâm hukuku
açısından incelenmiştir.
IV
T.C.
SELÇUK ÜNİVERSİTESİ
Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü
Student’s
Name Surname
Aıvaz Valiyev
ID: 074244031012
Department/Field Temel İslâm Bilimleri/İslâm Hukuku
Advisor
Research Title
Prof. Dr. Hüseyin Tekin Gökmenoğlu
İslâm Hukuku Açısından Hekimlerin Hukuki
Sorumluluğu
ABSTRACT
One of the most significant relationships established among individuals is
the patient doctor relationship. In this relationship the aims of both the doctor
and the patient is to cure the illness. However, it can not always be possible to
attain some aims expected in the treatment, and the illnes can get worse. I some
cases certain type of treatment may result in losing the life of the patient. Two
conditions must come together in order that the doctor can be found guilty.
Firstly, operation must be performed by a doctor who is authoritative and expert
in his/her field. Then, damage, defect or causal connection must be found in the
operation.
However, whereas certain judicial systems consider “causal connection”
enough to find the doctor at fault, modern judicial systems as well as Islamic
Jurisprudence stipulate a defective act so that the doctor is to blame fort he
damage. That study is being debated the responsibility of the doctors who
investigated according to Islamic law since the ancient times. V
İÇİNDEKİLER
BİLİMSEL ETİK ...................................................................................................I
TEZ KABUL FORMU......................................................................................... II
ÖZET....................................................................................................................III
ABSTRACT .........................................................................................................IV
İÇİNDEKİLER..................................................................................................... V
ÖNSÖZ ..............................................................................................................VIII
KISALTMALAR.................................................................................................. X
GİRİŞ
ARAŞTIRMANIN KONUSU, AMACI, ÖNEMİ, METODU,
SINIRLANDIRILMASI VE KAYNAKLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
I.
Araştırmanın Konusu .............................................................................. 2
II.
Araştırmanın Amacı ve Önemi ............................................................... 2
III.
Araştırmada Takip Edilen Metot............................................................. 2
IV.
Konunun Sınırlandırılması ...................................................................... 3
V.
Daha Önce Yapılan Çalışma ve Araştırmalar ......................................... 3
VI.
Kaynakların Değerlendirilmesi ............................................................... 4
BİRİNCİ BÖLÜM
HEKİM İLE HASTA ARASINDAKİ İLİŞKİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ VE
SORUMLULUĞUN KAYNAKLARI
I.
Hekimlik .......................................................................................................... 7
II. Hasta ................................................................................................................ 8
III. Tıbbî Müdahale Kavramı................................................................................. 8
IV. Sorumluluk Kavramı...................................................................................... 10
A.
Tanım .................................................................................................... 10
B.
Sorumluluk Kaynakları ......................................................................... 11
VI
1.
Hukuki İşlem (İltizam, Damanü’l-Akd)................................................ 11
2.
Haksız Fiil (Damanü’l-İtlaf) ................................................................. 12
3.
Hekim Sorumluluğunun Hukuki Niteliği.............................................. 12
4.
Kanun (İlzâmü’ş-Şari’) ......................................................................... 13
İKİNCİ BÖLÜM
HEKİMLERİN SORUMLULUĞUNUN TÜRÜ
I.
Hekimler İçin Genel Olarak Sorumluluğun Kaynağı .................................... 15
II. Hekimin Sözleşme Nedeniyle Sorumluluğu.................................................. 16
A.
Sözleşmenin Varlığı .............................................................................. 16
B.
Sözleşmenin İhlali................................................................................. 16
C.
Kusur ..................................................................................................... 20
1.
Kusurun Tanımı ve Çeşitleri ................................................................. 21
2.
Kusurun Çeşitleri .................................................................................. 21
3.
Kusurun Sınırları................................................................................... 23
D.
Zarar ...................................................................................................... 24
1.
Tanımı ve Çeşitleri................................................................................ 25
2.
Zararın Vasfı ......................................................................................... 26
E.
İlliyet Bağı............................................................................................. 26
1.
Doğrudan İtlaf ve İlliyet Bağı ............................................................... 27
2.
Dolaylı İtlaf ve İlliyet Bağı ................................................................... 28
3.
Doğrudan ve Dolaylı İtlafın Birleşmesi Halinde İlliyet Bağı ............... 28
III. Sorumsuzluk Anlaşması ................................................................................ 28
IV. Hekimin Haksız Fiil Nedeniyle Sorumluluğu ............................................... 29
A.
Hukuka Aykırılık .................................................................................. 31
B.
Hukuka Uygunluk Sebepleri ................................................................. 32
1.
Hastanın Rızası...................................................................................... 32
2.
Vazifenin İfası....................................................................................... 32
VII
3.
Tıbbi Uygulamanın Tehlikeli ve Riskli Olması .................................... 33
V. Hekimin Vekâletsiz İş Görmeden Doğan Sorumluluğu ................................ 34
A.
Vekâletsiz İş Görme Kavramı ............................................................... 34
B.
Hekimin Vekâletsiz İş Gördüğü Durumlar ........................................... 35
1.
Acil Durumlar ....................................................................................... 35
2.
Rızaya Gerek Olmayan Özel Durumlar ................................................ 35
3.
Tıbbi Zorunluluk Durumları ................................................................. 35
4.
Ameliyatın genişletilmesi durumu ........................................................ 36
C.
Vekâletsiz iş görmeden doğan sorumluluğun sonuçları........................ 37
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
TIBBÎ MÜDAHALENİN HUKUKA UYGUNLUĞU İÇİN
GEREKLİ ŞARTLAR
I.
Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluğu İçin Gerekli Şartlar ........................ 39
A.
Kanuni Unsurun Bulunması.................................................................. 39
B.
Tıbbi Müdahalenin Tedavi Maksadıyla Yapılması.............................. 39
C.
Sosyal İhtiyaç ........................................................................................ 40
D.
Tıbbi Müdahalenin Uzman Hekim Tarafından Yapılması ve Tıp İlminin
Gereklerine Uyulması....................................................................................... 41
E.
Hastanın Rızası...................................................................................... 42
F.
Tıp Mesleğini İcraya Kanunen Yetkili Olmak...................................... 43
II. Hekimin Sorumluluğunun sonuçları.............................................................. 44
SONUÇ ................................................................................................................. 47
BİBLİYOGRAFYA............................................................................................. 49
VIII
ÖNSÖZ
Günümüz teknolojisinin tarihte olmadığı kadar ilerlemiş olması insanlığa bir çok
alanda yeni imkânlar sunmuştur. Bu alanlardan birisi tıp sahasıdır. Hastalıkların teşhis
ve tedavisinde bir çok yeni teknik ortaya çıkmıştır. Bildiğimiz gibi tedavi amaçlı
ilişkilerde hedeflenen amaç hastayı eski sağlığına kavuşturmaktır. Özellikle
ameliyatlarda başvurulan teknoloji çeşitliliği tedavileri kolaylaştırsa da bazı hatalar
sebebiyle mağduriyetleri de doğurmaktadır. Bundan dolayı tedavide beklenen sonuç
alınmamaktadır,
hastalık
daha
da
ağırlaşmaktadır
ve
hatta
hasta
yaşamını
kaybetmektedir. İşte bu durumda hekimin sorumluluğu nedir? Bu mağduriyet nasıl
giderilecektir? Bu ve başka sorular hukukçuları, oldukça meşgul eden konulardan
birisidir. Bizim bu çalışmamızda amacımız hekimlerin, yaptıkları hatadan veya icra
ettikleri haksız fiilden kaynaklanan hukuki sorumluluklarını belirleyerek bu
sorumluluğun sınırlarını tespit etmeye çalışmaktır ve hekimlerin sorumlu tutulabilmeleri
için gerekli şartları ve sorumluluğu ortadan kaldıran sebepleri ayrı ayrı incelemektir.
Ayrıca bu meselelerle ilgili hukukçuların görüşlerini ve önerilerini esas alarak çözüm
sunmaya çalışmaktır. Tespit ettiğimize göre eski zamanlardan beri tartışılmakta olan
hekimin sorumluluğu, bizzat İslâm hukuku açısından daha önce müstakil bir çalışma
olarak ele alınmamış, bu nedenle bu konuyu müstakil bir hale getirmeye karar vererek
gerçekleştirmeye yöneldik. Daha ziyade bu mesele günümüzde İslâm âlemini,
hekimlerimizi ve tüm insanları pratik hayatta çok yakından ilgilendirmektedir. Bundan
dolayı bu konuyla ilgili elimizden geldiği kadar aydınlatmaya çalıştık. Sorumluluk
şartları ve esasları sözleşme,
haksız fiil ve vekâletsiz iş görme ilkelerine göre
belirlenirken, İslâm hukukunda bedene ilişkin zararları “âkile” tarafından üstlenilecek
olması gibi gerekçeler nedeniyle hekimler, haksız fiil esaslarına göre yargılanmaktadır.
Çalışmamız bir giriş, üç ana bölüm ve bir sonuçtan müteşekkildir. Giriş
bölümünde araştırmanın konusu, önemi, metodu, kaynakların değerlendirilmesi,
konunun sınırlandırılması başlıkları işlenmiştir. Birinci bölümde hekim ile hasta
arasındaki ilişkinin hukuki niteliği ve sorumluluğun kaynakları incelenmiştir. İkinci
IX
bölümde, hekimlerin sorumluluğunun türleri incelenmeye çalışılmıştır Üçüncü bölümde
ise tıbbî müdahalenin hukuka uygunluğu için gerekli şartlar tetkik edilmiştir. Sonuçta
ise bu çalışma ile ulaştığımız netice belirtilmiştir.
Gerek konu tespitinde, gerekse konunun işlenişinde ve tamamlamasında destek ve
önerilerini esirgemeyen başta danışmanım sayın hocam Prof. Dr. Hüseyin Tekin
GÖKMENOĞLU olmak üzere, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku
Anabilim Dalı’nın saygı değer hocaları Doç. Dr Halit ÇALIŞ, Prof. Dr. Orhan ÇEKER,
Prof. Dr. Saffet KÖSE, Prof. Dr. Ahmet YAMAN’A katkılarından dolayı teşekkür
ediyor ve çalışmamızın hayırlar getirmesini Yüce Rabbimden niyaz ediyorum
X
KISALTMALAR
a.s.
:Aleyhi’s-selam
b.
:İbn
bkz.
:Bakınız
c.
:Cilt
çev.
:Çeviren
DİA
:Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
DÜHFD
:Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi
H
:Hicri
h.
:Hadis
Hz.
:Hazreti
İAD
:İslâmî Araştırmalar Dergisi
İTFM
:İstanbul Tıp Fakültesi Merkezi
İÜSBE
:İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
ö.
:Ölümü
r.a.
:Radıyallahu anh
s.
:Sayfa
s.a.s.
:Sallallahu aleyhi ve selam
ts.
:Tarihsiz
UÜİFD
:Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
Vb.
:Ve benzeri
vs.
:Ve saire
Yay.
:Yayınları
GİRİŞ
ARAŞTIRMANIN KONUSU, AMACI, ÖNEMİ, METODU,
SINIRLANDIRILMASI VE KAYNAKLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
1
I.
Araştırmanın Konusu
“İslam hukuku açısından hekimlerin hukuki sorumluluğu” başlıklı tez konumuzla
kastettiğimiz, Hekimlik, hasta, sorumluluk, tıbbî uygulamalar, yanlış teşhisler, yanlış
tedavi sonucunda hayatını veya bir organını kaybeden hastaya karşı hekimin
sorumluluğu, hekimlerin kasten yaptıkları cinayet, kusur ve hataen işledikleri durumlar
ve bunlarla ilgili sorumluluklardır.
II.
Araştırmanın Amacı ve Önemi
İnsanın acılarını azaltmak ve iyileştirmek amacını güden tıp ve tıbbın uygulayıcısı
olan hekim, her şeyden evvel insana zarar vermemekle yükümlüdür. Ancak, hekimin
ilme ve insanlık özlemine uygun eylemleri yanında, “kişinin sağlığının kötüleşmesi
veya tamamen yitirilmesine neden olan tabipler ve mesleğin kurallarıyla bağdaşmayan
eylemleri” geçmişte olduğu gibi bugün de görülmektedir. Yeryüzü tarihi kadar eski
olduğu söylenen “iyileştirme sanatının” uygulayıcısı olan hekimin, insan sağlığına
faydalı olduğu zaman takdir edilmesine karşın, zarar verdiği anda sorumlulukla karşı
karşıya kaldığı tıp hukuku tarihi belgelerden anlaşılmaktadır. Kişi ve toplumların maddi
ve manevi hayatı üzerinde böylesine büyük ve etkili bir rolü ve yeri olan hekimlik, aynı
zamanda sorumluluğu da büyük olan bir meslektir. Şayet hekimler, mesleklerinin
hakkını
vermeyecek
olurlarsa
piyasayı,
cahil,
bilgisiz,
tecrübesiz
hekimler
dolduracaktır. “Tıp Hukuku”, tarih boyunca üzerinde düşünülen “hekim sorumluluğu”
na da en güzel şeklini vermiştir. İslamiyet de gerek dünyada ve gerekse ahirette
insanları mutlu kılma amacını güden en son bir din olarak, hekimliğe ve hekimlere
büyük önem vermiştir. Bu ise, insanların şahsi gayreti ve gerektiği zaman da hekimlerin
himmeti ve alakası ile mümkün olabilir. Bu da hekimlerin işini bilen ve sorumluluğunu
en iyi şekilde yerine getirmekle olur.
III.
Araştırmada Takip Edilen Metot
Tez konumuzla ilgili bilgileri genellikle klasik fıkıh kitaplarından alacağız. Ayrıca
sorumluluk ve hekimin sorumluluklarıyla ilgili, muhtelif hadis kitaplarına bakacağız.
Çalışmamız tartışmalı mukayeseli bir metotla takip edilmeye çalışılacaktır. Görüş ve
değerlendirmeler, tarafsız bir bakışla ve bilimsel ölçütlere uygun olarak tahlile tabi
tutulacak, yeri geldikçe tercihlerde bulunulacaktır. Tıp hukuku teorisi klasik fıkıh
kitaplarında ana başlık olarak geçmese de genel ilkeleri değişik fıkıh kitaplarında yer
almaktadır. Bununla beraber sorumluluk hukuku da borçlar hukukundan müstakil bir
hukuk dalı olma yolundadır. Bizim tez konumuz borçlar hukuku içinde önemli bir yeri
2
olan bu iki sahanın kesiştiği bir noktadadır. Bizim çalışmamızın konusu, hem tıbbi
müdahale hem de sorumluluk hukukunu ayrı ayrı çalışmayı gerektirmiştir. Hekimin
sözleşme mesuliyetinin neler olduğunun tespiti gibi konularda tıp hukukundan istifade
edilmiştir. Hizmet sözleşmesi, borçlar hukukunda müstakil bir akit nev’i olduğu için
akdin muhtevası ve akde ait özellikler yönüyle de borçlar hukukunun sisteminden
istifade edilmiştir.
IV.
Konunun Sınırlandırılması
Tıbbî deneyler, organ nakli (transplantasyon), kısırlaştırma (sterilizasyon), hadım
etme
(kastrasyon),
gebeliğin
sona
erdirilmesi
(kürtaj),
cinsiyet
değişikliği
(transseksüsüalizm), sun’i döllenme, protez ve estetik amaçlığı müdahaleler
çalışmamızda yer almamaktadır. Çünkü yukarıda saydığımız her madde birer çalışma
olabilir.
Hekimlerin hukuki sorumluluğunu doğuran sebepleri, sözleşme, haksız fiil ve
vekâletsiz iş görmeden doğan sorumluluklar olarak üç kısma ayırdık. Hizmet akdi ile
ortaya çıkan akdî mesuliyetleri ve bunları yerine getirmemelerinden doğan hukuki
sorumluluğu ile hekimlerin kusur, zarar ve itlaf gibi unsurlar haksız bir fiili işlemeleri
sebebiyle bundan doğan hukuki sorumluluğu, akdî sorumlulukta ayrı ayrı incelemeye
tabi tutulmuş ve ayrıca haksız fiil sorumluluğunda, sorumluluğu ortaya çıkaran, hukuka
aykırılık unsuru incelenmiştir. Bu yönüyle tezimizin hukuk sistematiğindeki yeri borçlar
hukukunun akdi mesuliyet kısmı ile haksız fiillerin kusur sorumluluğu kısmının
hekimler açısından tetkikidir. Hekimlerin akdi sorumlulukları, unsurları ve bu
unsurların gerçekleşmesi için gerekli şartlar detaylı olarak incelenmiş, ihtiyaç ölçüsüne
göre bir veya bir kaç misal ile delillendirilmiştir. Daha sonra bu deliller açıklanacaktır.
Fakat haksız fiil sorumluluğunun ve bunun sınırlarının tespiti ayrı müstakil bir
çalışmaya konu olacak kadar geniş olduğu için ihtiyaç ölçüsünde değinilmiştir. Bu
yönüyle çalışmamız sözleşme sorumluluğu açısından hekimin durumunu tetkiki
şeklindedir.
V.
Daha Önce Yapılan Çalışma ve Araştırmalar
Aşağıdaki araştırmalar bizim konumuzun aynısı olmasa da bizim konumuzla ilgili
pek çok bilgiyi içermektedir. Ayrıca bu araştırmalarda hekimlerle ilgili genel olarak
meseleler ele alınmıştır. Biz ise hekimlerin sorumlulukları çerçevesinde, hekimlik,
hasta, sorumluluk, tıbbî uygulama, yanlış teşhis ile ilgili sorumluluklarını, yanlış tedavi
sonucunda hayatını veya bir organını kaybeden hastaya karşı hekimin sorumluluğunu
3
merkeze alan bir inceleme yaptık. Bu çalışmalardan Ali Kaya’nın “İslam hukukuna
Göre Hekimin Tıbbî Müdahaleden Doğan Hukukî ve Cezaî Sorumluluğu” adlı
makalesini zikredebiliriz. Bu makalede sadece tıbbî müdahale ile ilgili sorumluluklar
ele alınmış, Ayrıca Mahmud Muhammed Abdülaziz, ez-Zeyni’nin “Mesuliyyetü’lEtıbba, Usame Abdullah’ın “el-Mesuliyyetü’l-Cinaiyye li’l-Etıbba”, Muhammed Yüsrî,
İbrahim’in “el-Cinayetü’l-Amd li’t-Tabib ale’A’dai’l-Beşeriyye fi’l-Fıkhi’l-İslami”
Şınkiti, Ahmed Mezid Cekeni’nin “Ahkamü’l-Ciraheti’t-Tıbbiyyeti ve’l-Asarü’lMüterettibetü aleyha”, adlı eserlerini bu çalışmalara ekleyebiliriz. Bizim konumuzdan
farklı yönlerini çalışmalarda kısaca açacak olursak, şu konular incelenmiş: İslam fıkhı
ve medeni hukuk, hastalar, dini hükümler, mukayeseli hukuk, tıbbî müdahaleler, yanlış
teşhisler, cinayetler, cezalar ve cezaî hükümlerdir. Aşağıdaki araştırmalar bizzat bizim
konumuzla ilgili eserlerdir fakat mâlesef bu araştırmalara bakma imkânı olmadı.
Abdullah İbrâhim, Musa’nın “el-Mesuliyyetü’l-Cesediyye fî’l-İslâm”, Abdullah b.
Salim, Gamidi’nin “Mes’uliyyetü’t-Tabibi’l-Miheniyye Dirase Ta’siliyye Mukarene
Beyne’ş-Şeriati’l-İslâmiyye ve’l-Kavanini’l-Muasıra”, Kays b. Mahmud, êlu Şeyh
Mubârak’ın “et-Tedêvî ve’l-Mes’uliyyetü’t-Tıbbiyye” adlı eserleridir.
VI.
Kaynakların Değerlendirilmesi
İslam hukukçularının hekimin sorumluluğu konusu ile ilgili ele aldıkları meseleler
şu ana kadar müstakil bir eserde veya özel bir bölümde ele alınmış değildir. Aksine
çeşitli konular içerisine serpiştirilmiş bir haldedir. Klasik dönem fıkıh âlimlerimiz
müstakil bir akit nazariyesi ortaya koydukları gibi, müstakil bir akdî sorumluluk
nazariyesi incelemesi de yapmışlar. Fakat hekimlerin sorumluluklarıyla ilgili müstakil
bir
çalışma
yapmamışlardır.
Fukaha
akdin
muhtelif
nevileri
olarak
isimlendirebileceğimiz her bir müstakil akit çeşidi içinde o akitle ilgili sorumluluğu
incelemişlerdir. Bu sorumluluklar bir araya getirilerek müstakil bir akdi sorumluluk
nazariyesi oluşturulabilir. Ayrıca kendisine sorumluluk teorisi diyebileceğimiz müstakil
çalışmaların meydana getirildiği de görülmektedir. İşte biz araştırmamızı tamamlamak
için klasik dönem fıkıh âlimlerimizin, Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, ve Hanbelîlerin muteber
fıkıh kitaplarının konu ile ilgili bölümlerinden istifade etmeye çalıştık. Hanefî fıkıh
kitapları içinden “el-Fetâva’l Hindiyye” “el-Mebsût”, “Fethu’l-Kadir”, “el-Eşbâh” ve’nNezair”,
“Mecmeu’d-Dâmanât”,
Gânim
Bağdâdi’nin
(ö.
1032/1623)
yazdığı
“Mecma'u’d-Damânât” adlı eser de yine aynı teknikle daman konusunda fıkıh
kitaplarında bulunan dağınık bilgileri bir araya getirmiştir. Matbu olan eser İslâm
4
âleminde tanınmış olup sorumluluk ile ilgili eser yazan hemen herkes esere atıfta
bulunmuştur. Şafii fıkıh kitapları içinden el-Ümm, Mâlikî fıkıh kitapları içinden
“Haşiyetü’d-Desûki”, Hanbelî fıkıh kitapları içinden “el-Muğnî”
gibi eserlerden
istifade etmeye çalıştık. Son dönem İslam hukukçuları tarafından genel olarak
sorumluluk ve sorumluğun şartlarıyla ilgili pek çok müstakil çalışma yapılmıştır.
Özellikle,
Ali
Hafif’in
“Nazariyetü’d-Damân”,
“ed-Damân
Muhammed
fi’l-Fıkhi’l-İslâmî”,
Fevzi
Feyzullah’ın
Vehbe
Zuhaylî’nin
“Nazariyetü’d-Damân”,
Süleyman Muhammed Ahmed’in “Damânü’l-Mütlefât” adlı kitaplar, konuyu kavrama
açısından sürekli başvurduğumuz eserlerdir.
Ayrıca sorumluluk ve hekimin sorumluluklarıyla ilgili, ansiklopedik kitapları
sonrada
günümüzdeki
hekimlerin
sorumluluklarıyla
ilgili
çalışmaları
taradık.
Muhammed Yüsrî, İbrahim’in “el-Cinayetü’l-Amd li’t-Tabib ale’A’dai’l-Beşeriyye fi’lFıkhi’l-İslami” adlı yüksek lisans tezinden ve Muhammed Ebû Zehrâ’nın, “el-Cerîme
ve’l-Ukube fi’l-Fikhi’l-İslami” adlı eserinden daha çok istifade ettik. Çünkü bu iki
çalışma bizim konumuza dair pek çok bilgiyi içermektedir. Bu iki çalışmanın konusunu
kısaca açacak olursak: Hastalar, dini hükümler, mukayeseli hukuk, tıbbî uygulamalar,
yanlış teşhisler, cezalar ile medeni hukuk, cinayetler, cezaî hükümler, hekimlerin kasten
yaptıkları cinayet, hataen işledikleri durumlar ve bunlarla ilgili sorumluluklardır. Ayrıca
“kütübi sitte” ile birlikte sınırlı kalarak muhtelif hadis kitaplarına baktık. Bu
araştırmamız sırasında, elimizde var olan ve elde ettiğimiz kitaplardan istifade
edebildik.
İslam
hukukunda
hekimin
sözleşme
sorumluluğu,
“hizmet
akdi”
niteliğindedir. Tezimizin konusu daha çok klasik fıkıh kitaplarında borçlar hukuku
bölümünde işlenmektedir.
5
BİRİNCİ BÖLÜM
HEKİM İLE HASTA ARASINDAKİ İLİŞKİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ VE
SORUMLULUĞUN KAYNAKLARI
6
I.
Hekimlik
Genel olarak hekim kavramı, tıbbi uygulamalarda bulunabilme yetkisi tanınmış
kişileri ifade eder.1 Bizim gerek dünyamızla ve gerekse ahiretimizle ilgili görevlerimizi
rahatlıkla yapabilmemiz, sağlıklı olmamıza bağlıdır. Vücut sağ ve sağlam olmayınca bu
görevlerimizi ya yapamayız veya yapsak bile bundan beklenilen ve istenilen netice
lâyıkı veçhile elde edilemeyecektir. Bedenimizin sağlıklı kalması ve her türlü hastalık
ve rahatsızlıklara karşı korunması ise, tıp ilmi vasıtasıyla olmaktadır. Tıbbın yetkili
kişileri durup-dinlenmeden, insanları daha mutlu kılmak için çalışmaktadırlar. Bu
çalışmalar sonunda elde edilen başarılar da, hekim ve eczacılar vasıtasıyla halka
indirilmekte ve uygulanmaktadır. Bundan dolayıdır ki hâzık hekimler, bir fert ve
toplumun sağlığı üzerine kanat germiş şifa melekleri gibidir.2 Bütün bu haliyle
hekimlik, mübarek ve mukaddes bir meslektir. Soğuk-sıcak, gece-gündüz, uzak-yakın,
zengin-fakir gözetmeden herkesin yardımına koşan, derdine çare bulmak için didinen
bir meslek ve ulvî bir görevdir.3 Ne var ki, mübarek mesleğin şuuruna, ulviyet ve
kutsiyetine ermiş ve erişmiş olmak lazımdır. Yoksa bu ulviyete eremeyenlerce, bu kadar
yük ve ağır mesuliyetler, taşınılması güç bir yük olarak telakki edilebilir.
Fert ve cemiyetler, genellikle iki elemanın vesilesiyle ayakta durabilir ve diğer
işlerini yapmaya güç kazanabilirler. Bunlardan hekimleri (ve diğer sağlık mensupları ve
kuruluşları), diğeri de din âlimleri (din görevlileri ve müesseseleri) zikredebiliriz. Bu iki
elemanlar grubu el ele, gönül gönüle vererek, büyük bir hizmet ile çalışarak milletlerini
daha aydınlık, daha güçlü, daha mutlu günlere götürebilirler.4 Hekimler, fert ve
toplumun maddi sağlığını, din adamları da ruh sağlığını korumasına vesile olup devam
ettirirler. Bunlardan birisi olmadığı veya layıkı veçhile görev yapmadıkları zaman, o
toplumdan ve toplumu meydana getiren fertlerden, yapıcı, keşfedici, hamleci, enerjik
bir ruh beklenemez. Günümüzde, hekimin teşhis ve tedavi bilmesi yetmemektedir.
Hastaya nasıl muamele edileceğini de iyice bilmelidir. Zamanımızda herkes hastalıklar
hakkında az-çok bilgi sahibidir. Artık hekimin kısaca “şu ilacı al” diyerek hastalık
hakkında konuşmadan, gerek hastayı ve gerekse başındakileri az-çok aydınlatmadan,
çekip gitmesi kâfi gelmemektedir. Hekimlerin başarıya erişmesi, teşhis, tespit ve
tedavide olumlu sonuçlar alabilmesi için, hastaların da onlara yardımcı olmaları
gerekir.5 Hekimin hastaya ümit vermesi ve her zaman şifasına vesile olması hekimliğin
Mehmet Ayan, Tıbbi Müdahalelerden Doğan Hukuki Sorumluluk, 5 İbrahim, Muhammed, el-Cinayetü’l-Amd li’t-Tabib ale’A’dai’l-Beşeriyye fi’l-Fıkhi’l-İslami, 391. İbrahim, Muhammed, 391. 4
İbnü’l-Kayyim, 103 5
İbnü’l-Kayyim, 105. 1
2
3
7
başarı sırlarından bir kaçıdır. Hekim her zaman, yeni tıbbî buluşları yakından izlemeli,
görgü, bilgi ve tecrübesini her imkân ve zamanda değerlendirme yol ve çarelerini
aramalıdır. Hekim, hastasına durumunu gerekirse söylemeli ve fakat moralini
bozmamaya bilhassa dikkat ve itina göstermelidir. Hekim işini, tesadüflere
bırakmamalıdır. Hasta üzerinde, tıp ilminin en son buluşlarını tatbik etmeli, bütün
mesleki gücünü harcamalı,6 hastasına gereken moral gücünü de verdikten sonra, sonucu
beklemelidir.7
II.
Hasta
İslam dini, doğumdan ölüme kadar insanların sağlıklı yaşamalarını istemektedir.
İslam, insan sağlığına büyük bir değer vermektedir. Nitekim insanın sağlığını tehlikeye
sokacak durumlarda, ihtiyaç oranında kalmak şartıyla, haramların helal sayılmasından
veya farzların terk edilmesinin gerekçesi, “canı koruma” ilkesine dayanmaktadır. Hayati
tehlikenin bulunması halinde kişinin oruç tutmaması,8 açlık nedeniyle yaşama
mücadelesine düşen kişinin başkasına ait malı kullanması gibi örnekler verilebilir. Hz
Peygamber (s.a.s)’in “veba olan yere girmeyiniz, veba olan yerden ayrılmayınız.”9
Tarzındaki emirleri de, İslam’da İnsan sağlığına verilen önemi gösteren çok sayıdaki
belgelerin bir kısmıdır. Diğer yandan İslam, insanın sadece sıhhatli iken sağlığının
korunmasını değil, hastalandığında da tedavi olmasını emretmektedir. Hz Peygamber
(s.a.s) “Ey Allahın kulları tedavi olunuz,10 Allah her hastalığın şifasını da yaratmıştır”11
buyurarak tedavi olmayı teşvik etmiştir. İslam Hukukçularının, bu gibi nasslara
dayanarak ve beş İlkeden biri olan “canı koruma” ilkesinden hareket ederek tedaviyi
farz, terkini ise haram görmektedirler.12
III.
Tıbbî Müdahale Kavramı
Tıp literatüründe, yetkili ve uzman bir kişinin tedavi amacıyla gerçekleştirdiği her
türlü faaliyet “tıbbi müdahale” anlamına gelir.13 Hastayı şifâi bitkilerle veya başka
yöntemlerle tedavi eden kimseye “tabîb”, derinin altındaki iltihaplı kanı alana
“bezzâğ”, cerrahî müdahale ile damarı yarıp içindeki kanı boşaltana “fessâd” ismi
verildi. Damara aletle girip kan alana “haccâm”, cerrâhi müdahalede bulunana
6
Ebû Zehre, el-Cerîme, 457. 7
İbnü’l-Kayyim, 106. 8
İbn Nüceym, el-Eşbâh, 75. Buhârî, “Tıp”, 30; Müslim, “Selâm”, 8. Tirmizî, “Tıp”, 2; Ebû Dâvûd, “Tıp”, 1,11. Buhârî, “Tıp”, 4; 21; Müslim, “Selâm”, 69; Ebû Dâvûd, “Tıp”, 1. 12
el-Fetâva’l-Hindiye, V, 355. 13
Ayan, 5. 9
10
11
8
“cerrâh”,14 çocukları sünnet edene yani hitan işini yapan uzmana “hattân” adı verilirdi.
Sağlık personeli sayılan (hekimler) bu kişilerin yaptıkları işler tıbbî müdahale olarak
kabul edilir. Bir tedavinin tıbbi müdahale sayılabilmesi için bazı unsurların bulunması
gerekir. Bu unsurlar:
a-Çoğunlukta olan İslâm hukukçularına göre kabul edilen görüşe göre, bir fiilin
tıbbi müdahale olarak değerlendirilebilmesi için müdahalenin yetkili ve uzman bir
hekim tarafından yapılması gerekir. Bu nedenle başta Hanefîler olmak üzere bu
hukukçulara göre yetkisiz birinin, yani hekim olmayan kişilerin yaptığı müdahalelere
tıbbi müdahale denilmez. Böyle bir müdahaleden dolayı hasta ölür veya sakat kalırsa
müdahalede bulunan kişi hukuken sorumlu olup tazminat ödemeye mahkûm edilir. Hz
Peygamber bu konuyla ilgili şöyle buyurmaktadır: “Kim ki daha önce tıpla uğraştığı
bilinmediği halde hekim diye geçinir de, herhangi bir kimseyi tedavi ederse, o kimsenin
gördüğü zararlardan sorumludur.”
15
Hatta öldürme olayında kasıt olduğu anlaşılırsa
“kasten adam öldürme” den dolayı kısas cezası uygulanır.16 Bu durumda uygulanan bir
tedavinin tıbbi müdahale sayılabilmesi için tedavinin bizzat yetkili ve uzman bir kişi,
yani hekim tarafından yapılmış olması zaruridir. Tıbbî müdahale konusunda fakihlerin
çoğunluğu bu görüşte olmakla birlikte, İmam Şâfiî (ö. 204/819)
farklı bir görüşe
sahiptir. Tedavi eden kişinin hekim olarak bilinmemesini, günümüzdeki şekli ile
hekimlik mesleğine mensup olmamasını bir eksiklik saymamış, usul ve kurallarına
uygun olarak icra edilen ve iyileştirme amacı taşıyan tedaviyi tıbbi müdahale olarak
kabul etmiştir.17 Ancak, tıbbın gelişmesiyle ve tıbbî müdahalenin çeşitlenip karmaşık
hale geldiği günümüzde İmam Şâfiî’nin bu görüşüne katılmak mümkün görünmemektir.
b-İkinci olarak, tıbbi müdahaleden hastanın iyileşmesi amaçlanmış olmalıdır.
Yani müdahale tedaviye yönelik olmalıdır. Hekim tarafından yapılmış olsa bile hastayı
iyileştirme amacı taşımayan bir işlem tıbbi müdahale sayılmaz. Bu durumda müdahaleyi
yapan hekim İslam hukukuna göre suç işlemiş sayılır.18 Mesela, hasta böyle bir fiil
sonucunda ölürse hekim “adam öldürme” suçu işlemiş olur ve kısasla cezalandırabilir.
Şu halde İslâm hukukunda, tedavinin tıbbî müdahale kabul edilebilmesi için
tedavi etme amacı taşımış olması ve İmam Şâfiî’nin görüşü hariç tutulacak olur ise
hekim tarafından uygulanmış olması gerekmektedir. Kanaatimizce İmam Şâfiî’nin
görüşünün diğer hukukçulardan farklı olmadığı söylenebilir. Çünkü tedavinin usul ve
Serahsî, el-Mebsût, XV, 104; İbn Kudâme, V, 538. Ebû Dâvûd, “Diyat”, 25; Nesâî, “Kasame”, 38; İbni Mâce, “Tıp”, 16. Kaya, 296. 17
Şâfiî, VI, 172. 18
İbn Rüşd, IV, 261. 14
15
16
9
kurallarına uygun olarak uygulanmış olması şartını ileri sürmekle İmam Şâfiî de, tıp
ilmini bilmiş olmayı şart koşmaktadır.
IV.
Sorumluluk Kavramı
A. Tanım
Günlük konuşma dilinde sorumluluk çeşitli anlamlara gelir. Sonuçları bakımından
önemli bir görevi yüklenmek anlamında “falan işin sorumluluğunu ben taşıyorum”
denir. Üstlenilen işin veya görevin gereklerini bilmek, hissetmek ve bu gereklere uygun
olarak hareket etmek zorunluluğunu da çok defa “sorumluluk” sözcüğü ile ifade ederiz.
“sorumluluk şuuruna sahip olmak” ya da “sorumluluk duygusu ile hareket etmek”
deyimlerinde olduğu gibi. Nihayet sorumluluk, bir başarısızlığın veya kötü bir
davranışın sonuçlarına katlanma gereğini anlatır. “Bu işin başarısızlığa uğramasında tek
sorumlu ben değilim” cümlesinde olduğu gibi.19 Klasik İslam hukuku kaynaklarında
sorumluluk (mesuliyet) kavramı “damân” lâfzîyle ifade edilmiştir.20 Günümüzde yaygın
olarak kullanılan “mesuliyet” kavramı klasik İslam hukuku eserlerinde hemen hemen
hiç kullanılmamıştır.21 “Daman” ( ‫ ) ضمان‬kelimesi lügatte kefalet, garanti, borç,22 bir
şeyi üstlenme, taahhüt ve garanti etme23 manalarına gelmektedir. İslam hukukunun
tedvin sürecinde daman, sözlük anlamıyla da bağlantılı olarak “şahsî ve mâlî kefâlet,
borcun nakli, bir borç veya ifayı üstlenme, bedene veya mala verilen zararın
karşılanması, zilyetlik veya akitten doğan mâlî sorumluluk” gibi anlamlarda
kullanılmıştır. Hanefîlerin dışındaki fıkıh âlimleri damanı kefalet manasında
kullanmaktadırlar. Füru fıkıh kitaplarında kefaletle ilgili bölümün adı da “daman” dır.24
Bununla birlikte bu terim hukuk doktrininde giderek “kişinin mali sorumluluğu”
şeklinde geniş bir anlam kazanmıştır.25 Fıkıh kitaplarının çalışmamızla alakalı
bölümlerinde daman kelimesi daha ziyade hekimlerin haksız fiili, “sorumluluk” ve
sorumluluk neticesinde tazminat ödeme yükümlülüğü olan “tazmin” manasında
kullanılmıştır..
Tekinay, Akman, Burcuoğlu, Öztop, Borçlar Hukuku, 18. Zuhaylî, Vehbe, Nazariyetü’d-Damân, 6; Aktan, Hamza, “Damân”, 450. 21
Özdirek, Recep, İslam Hukukunda İşçilerin Verdikleri Zararın Tazmini, 24; Nitekim fıkıh kitaplarının incelediğimiz
kısımlarında çağdaş hukuktaki sorumluluk anlamında mesuliyet kelimesinin kullanıldığına tarafımızdan da
rastlanılmamıştır. 22
İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, “d.m.n”, md., XIII, 257; Fîrûzâbâdi, Kâmûsu’l-Muhît ,“d.m.n”, md., IV, 24; Aktan,
450. 23
Aktan, 450. 24
İbn Kudâme, el-Muğnî, V,70; Şevkani, Neylü’l-Evtâr, VI, 403; Hattâb, Mevahibü’l- Celil, VII, 30. 25
Süleyman M. Ahmed, Damânü’l-Mütlefât, 30; Aktan, 450. 19
20
10
B. Sorumluluk Kaynakları
İnsanlar prensip olarak kişi ve mal varlığında meydana gelecek zararlara
katlanmak durumundadırlar, bu ilke insan olmanın bir neticesidir. İnsan yolda yürürken
ayağı kaysa ve düşüp bir yerini yaralasa, bir uzvunu kayıp etse meydana gelen zarardan
bizzat kendisi sorumludur. Ancak bazı durumlarda bu ilkenin uygulanması hak ve
adalet duygusuna aykırı olur. Mesela birisi hak ve yetkisi olmadan ve hastanın veya
velisinin rızası olmadan hastayı ameliyat etse ve o esnada sağlam bir uzvunu yaralasa
veya kayıp olmasına neden olsa bu durumda kişi hak ve yetkisi olmadan ameliyat
yaptığından dolayı bu kişiden zararının giderilmesini (tazminini) isteyebilir.26 İşte bu
yüzden hukuk sistemleri her zarara mağdurun katlanması ilkesine istisnalar
getirmişlerdir. Zararın başkalarına yüklenilmesini haklı gösteren sebeplere “sorumluluk
sebepleri” veya sorumluluk kaynakları denilir. Bu sebeplerden birisinin olması halinde
zarar gören bir başkasından zararının telafisini isteyebilir.27 İslam hukukçuları
sorumluluk sebeplerini tasnif ederken daman kelimesine verdikleri anlamla da alakalı
olarak farklı sebepler zikretmişlerdir.28 Biz bu çalışmamızda daha önceki çalışmaları da
göz önünde bulundurmak suretiyle daman sebeplerini dört olarak gösteren yaygın
muasır görüşü esas kabul ettik.29 Çağdaş İslam hukukçularının kabulüne göre
sorumluluğu ortaya çıkaran sebepler yani sorumluluğun kaynakları şunlardır:
1. Hukuki İşlem (İltizam, Damanü’l-Akd)
Damanın birinci sebebi olan iltizam, hem nezir ve bazı mâlî taahhüt nevileri gibi
tek taraflı irade ile kurulan işlemleri hem de iki taraflı irade ile kurulan akdi ifade
eder.30 Akitler daman açısından üçlü taksime tabi tutulurlar. Daman akitleri, emanet
akitleri, çift vasıflı akitler. Borcun yerine getirilmesi borçlunun dürüstlüğüne ve
arzusuna bırakılamaz. Alacaklıya borçluyu zorlama imkânı vermeyen bir alacak hakkı,
hukuki himayeden yoksun ve dolayısıyla borçlunun dürüstlük ve insafına bırakılmış
eksik bir haktan başka bir şey ifade etmez. Bu sebepledir ki, hukuk düzenleri, ilke
olarak her borç ilişkisinde borç yanında bir de sorumluluk unsurunun varlığını zorunlu
görmüştür. Bu yüzden “sorumluluğun borcun müeyyidesi”31 olması temel bir kuraldır.
Karşılıklı rızalarıyla bir borç ilişkisi kurup hak edinen ve borç altına giren taraflar bu
26
Ebû Zehre, 456. Eren, Borçlar Hukuku, II, 3; burada misal konuya uygun şekilde değiştirilmiştir. Aktan, 451; Zuhayli eserinde bu kanaati savunan âlimleri ve eserlerini detaylıca vermektedir, 63. 29
Dörtlü taksimi esas alan görüş için bakınız; Ali Hafif, ed-Damân fi’l-Fıkhi’l-İslami, I, 9;
Nazariyetü’d-Damân fi’l Fıkhi’l-İslâmî, 19. 30
Feyzullah, 25; Ali Hafif, I,16; Zuhaylî, , 63; Aktan, 451. 31
Eren, I, 98. 27
28
11
Feyzi Feyzullah,
borçların gereğini yerine getirmek zorundadırlar. Akdin gereği yerine getirilmediği
zaman bir akdî kusur meydana gelir ve kusuru yapan taraf bundan dolayı sorumlu
olur.32
2. Haksız Fiil (Damanü’l-İtlaf)
Damanın en yaygın bilinen kaynağı zararlı fiildir. Zararlı fiilden doğan ödeme
sorumluluğuna “damanü’l-itlaf” denilir.33 Çünkü insanın can, beden ve mal
dokunulmazlığı vardır.34 Devletin görevi bu en tabii hakkı korumaktır. Kişinin mal ve
can güvenliğine yönelen haksız fiillerin bertaraf edilmesi ve meydana gelecek zararların
tazmini bu hakkı ihlale yönelmiş haksız fiilin müeyyidesidir. Meydana gelen zararların
kişilerce tazmin edilmesi zarar verenin iradesine bırakılamaz. Kişinin devlet tarafından
korunmuş olan mal ve can masuniyeti (dokunulmazlığı), gayri meşru bir şekilde ihlal
edilirse devletin yetkili mercileri aracılığıyla bunun müeyyidesi olarak zarar veren
tarafından meydana gelen zararın giderilmesi istenir. Bir kişinin haksız bir fiili ile
meydana gelecek zarardan dolayı sorumlu olmasına haksız fiil sorumluluğu denilir.
Mala ve cana yönelmiş haksız ve zararlı fiillerin müeyyidesi meydana gelen zararların
giderilmesi yani tazmin edilmesidir. İslam hukukunda mevcut muhtelif haksız fiiller
incelendiğinde, bunların iki kısımda toplandığı görülür. Şahsa yönelik haksız fiiller ve
mala yönelik haksız fiiller.35 Şahsa yönelik haksız fiil eylemi itlaf durumunda meydana
gelir. Hasta veya kanuni temsilcinin izni alınmadan tıbbi uygulamada bulunan hekim,
haksız fiil hükümlerine göre yargılanır. Böyle bir durumda tedavi başarısızlıkla
sonuçlanmış veya bundan zarar görmüş ise tabip haksız fiil nedeniyle sorumlu olur.
36
Tazmin sorumluluğu daha ziyade itlaf durumunda meydana gelir. Bu yüzden fukaha’nın
daman sebeplerinden biri olarak ele aldıkları itlaf, haksız fiil manasını da kapsamak
üzere geniş manadaki itlaftır.37
3. Hekim Sorumluluğunun Hukuki Niteliği
Birisinin malı, canı veya sıhhati emanet olarak elinde bulunduran kimsenin daman
açısından sıfatı ya “emin” veya “dâmin” olmasıdır. Burada söz konusu edilen emin
sıfatı, cana gelecek zarardan kasıt ve kusur durumu hariç kural olarak sorumlu
olmamayı, dâmin sıfatı ise kural olarak sorumlu olmayı ifade eder.38 Kişinin emin mi
32
Akman, Ahmet, Akdi Mesuliyet, 2. Ali Hafif, I, 40; Feyzullah, 71; Zuhaylî, 67; Aktan, 451. Kaya, Ali, İslam Hukuku’na Göre Hekimin Tıbbi Müdahaleden Doğan Hukukî ve Cezaî Sorumluluğu, 304. 35
Özdirek, 29; Aydın, “İtlaf”, 67. 36
Kaya, 304; Ebû Zehre, 456. 37
Aydın, “İtlaf”, 68. 38
Feyzullah, 25; Ali Hafif, I, 16; Zuhaylî, 63; Aktan, 451; Akman, 196. 33
34
12
yoksa dâmin mi olduğu çok önemlidir. Eğer biri yed-i emin ise kural olarak onun
elinde meydana gelen zarardan sorumlu olmaz, burada onun kasıt, kusur, ihmal gibi
tazminini gerektiren bir durumunun olduğunu ispat etme, karşı tarafa düşmektedir.
Buna mukabil eğer biri yed-i daman ise o zaman da kural olarak meydana gelen zararı
tazmin etmesi gerekir. Kendisinin tazminini gerektirecek kusur, kasıt, ihmal gibi bir
durumun olmadığını ispat mükellefiyeti bu sefer de kendisine düşmektedir. Yukarıdaki
ifadelerden de anlaşıldığı üzere fukaha yed-i emanet ve yed-i daman ıstılahlarını ispat
mükellefiyetinin kime ait olacağı dolayısıyla da sorumluluğun kime ait olacağıyla ilgili
bir kural olarak tespit etmişlerdir.39 Bu bağlamda hekimler yed-i emindirler
4. Kanun (İlzâmü’ş-Şari’)
Daman sebeplerinden birisi de şâriin mükelleflere bir borç yüklemesi ve onlardan
mali bir ödemeyi yapmalarını istemesi şeklindedir.40
39
Özdirek, 31. 40
Ali Hafif, I, 11; Feyzullah, 21; Aktan, 451 13
İKİNCİ BÖLÜM
HEKİMLERİN SORUMLULUĞUNUN TÜRÜ
14
I. Hekimler İçin Genel Olarak Sorumluluğun Kaynağı
Hekimler için genel olarak sorumluluğun kaynağı dikkate alınarak üç çeşit
sorumluluktan söz edilir. Bunları sıralayacak olursak sözleşmeden doğan sorumluluk,
haksız fiilden doğan sorumluluk, diğeri ise vekâletsiz iş görmeden doğan sorumluluktur.
İşte bir hekimin tıbbî uygulamadan dolayı sorumlu tutulması bunlardan birine
dayanmak zorundadır. Hastanın zarar görmesine sebebiyet veren bir hekimin, sözleşme
veya diğerlerinden hangisine göre sorumlu tutulacağı, zarara neden olan eylemin
niteliğine göre belirlenir. Buna göre, tıbbî uygulama hastanın veya kanunî temsilcisinin
izni ile yapılmışsa, bu, taraflar arasında bir sözleşme bulunduğunu gösterir. Bu durumda
hekim sözleşme nedeniyle sorumlu olur. Çünkü eylem sözleşmeye bağlı olarak
meydana gelmiştir.
Tedavinin izinsiz yapılmış olması durumunda ise hekimin sorumluluk nedenini
haksız fiil teşkil eder. Çünkü böyle bir eylem insan bedenine haksız yere zarar vermek
olarak değerlendirilir. İslam hukuk literatüründe bu şekilde bir isimlendirme olmamakla
birlikte, uygulamadaki örnekler böyle bir ayırımın yapılabileceğini göstermektedir. Şu
halde İslâm hukukunda da günümüz hukuk sistemlerinde de olduğu gibi41 hekimin
sorumluluğu bu ilkelerden alınmış olduğu söylenebilir. Ancak İslam hukukçuları,
hekimin tıbbî uygulamasından kaynaklanan sorumluluğunu haksız fiil ilkelerine göre
belirlemeyi tercih etmişlerdir.42 Bunun gerekçesi, can ve organ kaybı gibi bedene ilişkin
zararların diğerlerine göre değil haksız fiil/cinayet çerçevesinde tazmin edilecek
olmasıdır.43 Çünkü bunların diyetini/tazminatını âkile44 öder. “Akile, hataen öldürülen
bir adamın diyetini ödeyen katilin yakınlarına denilmektedir.” Fakat sözleşmeden
doğan zararları bizzat failin kendisi üstlenir.45 Diğer yandan Hanefî hukukçularından
İbnü’l-Hümâm’ın (ö. 861/1457) da ileri sürdüğü gibi, tedavi ile insana verilen zararlar
“sebep olma” yoluyla ortaya çıkmaktadır. Bu tür zararlardan sorumlu olmak için de
kusurun bulunması gerekir.46 Bununla birlikte sorumluluğun haksız fiil esaslarına göre
düzenlenmiş olması, sorumlu olmanın gereği olarak yerine getirilmesi gereken
yükümlülüğün belirlenmesinde etkili olmaktadır. Sorumlu olunan haller ve şartlarının
Reisoğlu Seza, Hekimlerin Hukuki Sorumluluğu, 3-14 Kâsânî, el-Bedâî, IV, 21; İbn Kudâme, V, 527 43
Serahsî, el-Mebsût, XXVI, 149. 44
Aktan, Hamza, “Akile”, DİA, II, 248-249 45
Mergînânî, el-Hidâye, III, 245. 46
İbnü’l- Hümâm, Fethu’l-Kadir, VIII, 67. 41
42
15
belirlenmesinde, yine eylemin sözleşmeye aykırılığı veya haksız fiil ya da vekâletsiz iş
görme niteliğinde olması ayrı ayrı dikkate alınmıştır.
II. Hekimin Sözleşme Nedeniyle Sorumluluğu
A. Sözleşmenin Varlığı
İslâm hukukçuları, tedavi hizmeti sunan kişileri ecîr-i müşterek olarak
nitelendirip onlarla ilgili hükümleri bu bağlamda düzenlemiş olmaları, hekimlerin
tedavi faaliyetlerinden dolayı sözleşme nedeniyle sorumlu olacaklarını gösteren bir delil
olarak alınabilir. Bu nedenle hekimin sorumlu olmasını gerektiren nedenlerden birinin
sözleşme olduğu söylenebilir ki bu, tabiplerin sorumlu olduğu durumların büyük bir
bölümünü teşkil eder. Çünkü hasta ile hekim arasında genellikle bir tedavi sözleşmesi
bulunur ve sorumluluk gerektiren durumlar çoğunlukla sözleşmenin ihlalinden ileri
gelir. Bu bakımdan, İslâm hukukunda tabip, bezzâğ, haccâm vb, sağlık görevlilerin
tedavi amaçlı fiillerinden doğan sorumluluk akdî sorumluluk kapsamı içinde ele
alınmıştır.
Hekim ile hasta arasında kurulan sözleşmenin kendine has bir sözleşme
olduğunu gibi hukukta düzenlenmiş sözleşme hükümlerine tabi olduğunu iddia edenler
de olmuştur. İkinci görüşü savunanlar da tıbbî uygulama için, hizmet, eser veya vekâlet
sözleşmesi olmak üzere üç değişik sözleşme tipi önermektedirler.47 İslâm hukukunda
böyle bir sözleşmeyi ifade etmek üzere özel bir isim kullanılmamış, dolaysıyla bu tür
sözleşmeler icâre akdi içinde düzenlenmiştir. Bu nedenle tıbbî uygulama icâre akdinin
genel hükümlerine tabidir. Hekimlerin sözleşme nedeniyle sorumlu olabilmesi için
öncelikle akdin sahih olması icab eder. Bunun için de akit tam edâ (fiil) ehliyetine sahip
hastanın veya kanunî temsilcisinin irade beyanına dayanmış olmalıdır. Nitekim hasta,
çocuk veya akıl hastası olduğunda veli veya vasînin onayının aranması bundan
kaynaklanmaktadır.48
B. Sözleşmenin İhlali
Önce şunu belirtmek istiyoruz, bütün İslam hukukçuları, hekimin hastaların teşhis
ve tedavisine yönelik fiilinin bir görev olduğunu kabul etmişlerdir49. Konuyla ilgili
hukukî düzenlemeleri de bu esasa göre yapmışlardır.
47
Ayan, 49-53. 48
49
Desûki, Hâşîye IV, 355; Ebû Zehrâ, 458 Udeh, et-Teşri’u’l-Cinâi-İslami, I, 470; Kaya, 149. 16
Sözleşmeden kaynaklanan sorumluluk, üstlenilen yükümlülüklerin yerine
getirilmediğinde ortaya çıkar.50 Sözleşme ile hekim, hastayı muayene edip hastalığı
teşhis etme, uygun tedavi yöntemini seçip uygulama ve özen gösterme yükümlülüğünü
üstlenmiş olmaktadır. Bu bakımdan hekim teşhis ve tedavide tıp ilminin teorik ve pratik
kurallarına uymak zorundadır. Bunlardan birini yapmamak sözleşmenin ihlali anlamına
gelir ki, böyle bir durumda hekim sorumlu olur.51 Yarayı gereğinden fazla açmak,52
uygun olmayan ilacı önermek53 ve cerrahi müdahalenin sınırını aşmak54 bu tür ihlaller
arasında zikredilebilir.
Yine hekimin görevini yapmış sayılabilmesi için, tedavide gereken özeni
göstermesi ve bütün tedbirleri almış olması zorunludur. Aksi takdirde hekim sözleşme
ile yüklenmiş olduğu görevi eksik yapmış sayılır ve bundan dolayı tedaviyi uygulayan
hekim sorumluluktan kurtulamaz.55 Nitekim ağrımayan bir dişi çeken56 ve uygun
olmayan zamanda cerrahi müdahalede bulunan hekimin durumu böyledir.57 Çünkü
böyle davranan bir hekim gerekli özeni göstermemiş ve görevini ihmal etmiş kabul
edilir ki, bu tür özen eksikliği de sözleşme ile üstlenilen yükümlülükleri ihlal olarak
değerlendirilir.
Hemen hemen bütün İslâm hukukçuları tedavide gerekli özenin gösterilmesi
konusunda hem fikir olmakla birlikte Hanefî ve Mâlikî hukukçularının, konuyu daha
ayrıntılı olarak ele aldıkları ve daha toleranslı baktıkları görülmektedir. Meselâ
Hanefiler, tedavi için gerekli bütün tedbirleri alarak beklenen hassasiyetin gösterilmesi
durumunda hekimi görevini yapmış saymaktalar. Bu nedenle bu çerçevede ortaya çıkan
zararlardan dolayı tabibi sorumlu tutmamaktadırlar.58 Başka bir ifadeyle bu hukukçular,
hekimlerin, hiçbir şekilde hata yapmamak ve hastaya asla zarar vermemekle yükümlü
tutulmasının ileri sürülemeyeceğini düşünmektedirler. Buna göre bir hekim gücü
dâhilindeki bütün işlemleri yaptığında, buna rağmen beklenmeyen zararlar ortaya çıksa
da görevini ihmal etmiş olarak görülemez.59
Diğer yandan hekimin görevini yapmış sayılması için kesin sonuç alması da şart
değildir.60 Zira hekimin icâre akdinden doğan sorumluluğu elden gelen gayreti
Nevevî, Mecmu’ Şerhu’l-Mühezzeb, (Tekmiletü Necîb el-Mutîî), XIX, 9 Ebû Zehre, 457 Serahsî, el-Mebsût, XVI, 15; Kâsânî, IV, 210 53
Desûki, IV, 355; Bayraktar, “Hekimin Tedavi Nedeniyle Cezai Sorumluluğu”, 33. 54
Serahsî, el-Mebsût, XVI, 14; Desûki, IV, 355 55
Ebû Zehre, 455. 56
Serahsî, el-Mebsût, XVI, 14. 57
İbn Kudâme, VI, 538. 58
Serahsî, el-Mebsût, XVI, 11, 15; Kâsânî, IV, 210; Ebû Zehre, 455. 59
Ebû Zehre, 456. 60
Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, II, 423. 50
51
52
17
göstermektedir.61 Hatta hastayı mutlaka iyileştirmek gibi bir şart koymak, sözleşmeyi
fasit kılan bir sebep olarak değerlendirilir.62 Çünkü ecîr-i müşterek statüsünde olana
hekimin sözleşme ile üstlendiği görev sonuçlandırma değildir. Bu sebeple, tedavi
sözleşmesi selamet (zarar vermeme) şartı ile kayıtlanamaz.63 Nitekim Hanefî
hukukçuları, hekimin görevini yerine getirmiş sayılabilmesi için gerekli bütün tahlil ve
araştırmaları yapmış olmasını şart koşmuşlar, buna rağmen beklenmeyen kötü
sonuçlardan dolayı hekimleri sorumlu tutmamışlardır.64 Hatta bu hukukçular hekimlik
mesleğinin toplumsal öneminden dolayı küçük kusurların mazur görülmesi gerektiğini
ileri sürmüşlerdir.65
Hanefiler kadar ayrıntıya girmemiş olmakla birlikte Mâlikî hukukçuları da bu
konuda aynı kanaati paylaşmaktadır. Örneğin Mâlikîler maslahat ve sedd-i zerâi
prensibine dayanarak ecîr-i müşterek statüsünde olan meslek sahiplerini verdikleri
zararlar nedeniyle sorumlu tutarken66 hekimleri, mesleklerin tehlikeli olmasından dolayı
ayrı kategoride değerlendirmemişlerdir.67 Onlar için, ancak teaddî
68
tabiri ile ifade
ettikleri tedavi kurallarının ihlalini veya hastanın izninin dışına çıkılmasını sorumluluk
nedeni olarak görmüşlerdir.
Bu bakımdan İslâm hukukçuların büyük bir bölümü, hekimin yükümlülüğünün
ifasını, tıbbî müdahalenin tipik özelliklerini dikkate alarak tespit etmeye çalışmışlar,
hekimlerin hata ile verdiği zararlardan sorumlu olmayacaklarını savunmuşlardır.69 Hatta
hata kul hakkını düşürmez şeklinde bir hukuk kaidesi bulunsa da bu kural burada
dikkate alınmamış, tıbbî uygulamanın özü itibariyle tehlikeli olması özelliğine
bakılmıştır.
Sözleşmeye bağlı olarak sorumlu olmanın diğer bir nedeni kusurun
bulunmasıdır. Genel olarak kusur, benzer durum ve şartlar altında bulunan kişilerden
61
Karaman, II, 423. Remlî, Nihâyetü’l -Muhtac, VI, 163 . Kâsânî, IV, 211. 64
Serahsî, XV, 104; Mergınânî, III, 245; İbnü’l-Hümâm, VIII, 68; Ebû Zehre, 455. 65
Kâsânî, VII, 305. 66
İbn Rüşd, el-Bidâye, II, 194. 67
Desûki, IV, 28; Serâhsî, el-Mebsût, XV, 104; Ebû Zehre, 460. 68
Mâlikîler tehlikeli sınıftan saymadıkları sanatkâr olarak temizleyiciyi örnek verirler, doktorları da bunlarla
karşılaştırarak şu sonuca varırlar: Temizleyici yıkayacağı kumaşa dokunmak suretiyle onun ovma sonucu zarar görüp
göremeyeceğini kolayca anlayabilir. Oysa hekimlerin hastanın tedaviden dolayı zarar görmesini önceden bilebilmesi
oldukça zordur. Çünkü onlar, canlı bir beden, kendi kendine hareket edebilen bir varlık ve komplike (karışık) bir yapıya
sahip insan bedeni üzerinde çalışmaktadırlar. Ebû Zehre, 462 69
Ebû Yûsuf (ö. 182/798) ve Muhammed (ö. 189/805) bu konuyu şöyle açıklamaktadır. Ecîr-i müşterek eylemleri ile
kasten verdikleri zararlardan sorumlu oldukları gibi hata ile sebep oldukları zararlardan da tutulurlar. Çünkü hata ve
güçlük Allah haklarına tesir eder kul haklarına tesir etmez. Ancak haccâm, bezzağ gibi tedavi hizmeti sunan kişiler bu
hükümden istisna tutulmuştur. Sözgelimi Kadîhân’ın (ö. 592/1196) da belittiği gibi bezzağ, haccâm ve fessâd gibi sağlık
personelinin, izin verilen yerin dışında bedenden bir yer kesmedikleri sürece, tedavi amaçlı eylemlerin yol açacağı sirayet
edeceği sonuçlardan sorumlu olmazlar. Züfer’e (ö. 158/775) göre sorumlu olmaz. Çünkü zarar esasen izinli olunan
eylemden kaynaklanmıştır veya sakınılması mümkün olmayan bir sebepten doğmuştur, bu da bir güçlük demektir.
Hukukta da hata ve güçlük af sebebidir. Bk. el-Fetâva’l-Hâniyye, II, 337 Ebû Zehre, 460. 62
63
18
beklenen ortalama davranış biçimine uymamaktadır.70 Sorumluluk hukuku bakımından
kusur, kasıt ve ihmal şeklinde ikiye ayrılmıştır.71 “Kasıt”, “zararlı sonucun bilerek
istenmesidir.”72 Bir başka değişle hekim için, hastaya zarar vereceğini bildiği halde
tedaviye başlamak veya başlanmış olanı sürdürmek kasıt olarak kabul edilir. Bu yüzden
sünnetçinin, sünnet ederken sünnet mahallinin tamamını kesmesini kasıt olarak
değerlendirilmiştir.73 “Ey iman edenler (tarafınızdan kasten) öldürenler hakkında size
kısas yazıldı (farz kılındı).74 Yine, Biz onda kendilerine yazdık ki; cana can, göze göz,
buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaramalar için karşılıklı (misliyle) kısas
vardır.”75
Dış görünüşü bakımından hekimin kasıtlı davrandığı düşünülse dahi hastayı
iyileştirme amacının bulunması kastın gerçekleşmesine engel teşkil eder. Bu sebepten
İslâm hukukçularının birçoğu tıbbî uygulama sonucunda hastanın ölmesi halinde bunu
kasten adam öldürme olarak kabul etmeyip tedavi etme amacını bir şüphe olarak
değerlendirmişler ve kısas cezasına hükmetmemişlerdir.76 Tıbbî uygulamalarda en çok
karşılaşılan kusur ise ihmal şeklinde olandır. Bu da aynı şartlar altında ve aynı türdeki
kişilerin iş hayatında gösterdikleri özeni göstermemektir.77 “İhmal”, “kastın olmaması
ve zararlı sonucun istenmemesi” halinde olur.78 İhmalde, hukuka aykırı sonuç
istenmemekle birlikte onun meydana gelmemesi için gerekli özeni göstermemek söz
konusudur. Örneğin ağrıyan bir dişi tedavi ederken ağrımayan dişi çekmek ,79 bu tür bir
kusurdur.
80
Yine mesleğin gerekli kurallarına istenmeden uymamak da aynı şekilde
ihmal olarak değerlendirilmiştir. Buna meslek kusuru da denmektedir.81 Mâlikî
hukukçusu Desûki’nin (ö. 1230/1815) tanımıyla bu, “tıpta bilinen sınırı istenmeksizin
aşmaktır” .82 Sözgelimi, iltihaplı yaranın çevresini gereğinden fazla açmak, çocuğu
sünnet mahallinin dışından sünnet etmek ve hastalığa uygun düşmeyen ilacı önermek
ihmal olarak değerlendirilir. Bu gibi durumlarda hekim sorumlu olur. “Yanılıp
yaptıklarınızda size bir günah yoktur. Fakat kalplerinizin bile bile yaptığında (günah)
70
Kaya, 302. 71
İbrahim Muhammed, 310-311. 72
İbrahim Muhammed, 310. 73
Şâfiî, el-Ümm, VI, 61. 74
Bakara 2/178. 75
Mâide, 5/45. Serahsî, el-Mebsût, XXVI, 125; İbn Kudâme, V, 543. Feyzioğlu, Borçlar Hukuku (Genel Hükümler), I, 479; Şenocak, 83; Ayan, 182; Öztürkler, 147. 78
İbrahim, Muhammed, 310. 79
Serahsî, el-Mebsût, XVI, 14; Desûki, IV, 355. 80
İbnu’l-Hümâm, V, 66. 81
Ayan, 105. 82
Desûki, IV, 355. 76
77
19
vardır.”83 Allahu Teâla rahmetinden ve adeletinden hataen işlenen suça kısas cezası
hükmünü vermemiştir.84 Fakat bir zarar söz konusu olduğundan yinede sorumlu olur.85
“Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, mü’min bir köle azat etmesi ve (ölenin) ailesine
(mirasçılarına)onlar bağışlamadıkça teslim edilecek diyet vermesi lazımdır.”86 Bu
sebeple İslam hukukçuları, sayılan hallerde hekimleri tazminat ödemekle yükümlü
tutmuşlardır.87 Çünkü bu tür kusurlardan sakınmak mümkündür. Diğer yandan,
kaçınılması mümkün olmayan zararlardan dolayı hekime sorumluluk yüklenmemiştir.88
Fakihlerin bu kanaatleri temelinde, beklenmeyen zararların sözleşme hükümlerinin
ihlali anlamına gelmemesi yatmaktadır. İznin dışına çıkmak da kusur olarak kabul
edilmiştir. Hastadan alınan iznin dışında yapılan bir müdahale ihmal olarak
değerlendirilir ve bu durumda hekim sorumlu tutulmuştur.89 Çünkü bu durumda tıbbî
uygulama hukuka uygunluk vasfını yitirmiş sayılır.
C. Kusur
İslam hukukunda kusur sorumluluğunun esas alınmış olduğu söylenebilir. Zira
İslâm hukukçuları, hasta ve yakınlarının tıbbî uygulamadan zarar görmüş olmasını tek
başına sorumluluk için yeterli görmemişler, ayrıca hekimin kusurlu olmasını
aramışlardır. Meselâ, tıp ilminin kurallarına uygun bir şekilde yapılan bir tedavi
sonucunda meydana gelen can ve organ kaybı sorumluluk konusu yapılmamıştır.90
Yalnız cerrahi müdahale yapılan bir yaranın gereğinden fazla açılması gibi91 bir kusurun
bulunması halinde müdahalede bulunan hekim bu hükmün dışında bırakılmıştır. Bu
anlayış, İslâm hukukçularının ortak görüşüdür.
Hekimin sorumlu tutulması için kusurun tespiti oldukça önemlidir. Bu konu
muhakeme usulünün genel kurallarına tabidir. Hasta hekim tarafından zarar görürse
zarara uğradığını belgelemekle iddiasını ispat etmiş sayılır. Bu durumda eğer hekimin
kusuru yoksa, hekime kusursuz olduğunu ispatlamak düşer. Aksi takdirde kusurlu
olduğuna hükmedilir ve bundan dolayı sorumlu olur. Ancak hekim, sonucun
öngörülemeyen türden olduğunu belgelediğinde kusursuz olduğunu ispat etmiş olur ve
böylece mahkûm olmaktan kurtulur. Örneğin, kökleri bitişik olduğu ve bunun önceden
görülemediği için, hasta olan dişle birlikte sağlam dişin de çekildiğini belgeleyen diş
83
Ahzâb, 33/5. 84
İbrahim Muhammed, 310. 85
İbrahim Muhammed, 311. 86
En-Nisâ, 4/92. 87
Serahsî, el-Mebsût, XVI, 13. Serahsî, el-Mebsût, XVI, 15; Kâsânî, IV, 210. Şâfiî, VI, 176. 90
İbnu’l-Hümâm, V, 66. 91
Serahsî, el-Mebsût, XVI, 14. 88
89
20
hekimi sorumluluktan kurtulur.92 Bir şeyin kusur olduğunun ortaya konulabilmesi için
de, İslâm muhakeme usulündeki ispat yolları kullanılmalıdır. Bu ise ya şahit getirmek
veya bilirkişi yöntemine başvurmaktır. Şahit ve bilirkişi yöntemlerinde çoğunluğun
ifade ve kanaatleri dikkate alınır. Sözgelimi hasta, tedavide kullanılan bir ilaç sebebiyle
gözünün görme fonksiyonunu kaybettiğini iddia ettiğinde, bunu değerlendiren üç
kişiden oluşan bilirkişiden ikisinin hekimi hatalı bulması durumunda karar hasta lehinde
verilir ve tabip tazminat ödemeye mahkûm edilir. Şayet bilirkişi dört kişiden oluşuyorsa
sadece ikisinin hatalı bulması hekimin sorumlu tutulması için yetmez. Çünkü bu
durumda dava ispat edilmiş sayılmaz.93
1. Kusurun Tanımı ve Çeşitleri
Kusur, hukuka aykırı sonucu istemek (kast) veya bu sonucu istememiş olmakla
beraber hukuka aykırı davranıştan kaçınmak için iradesini yeterince kullanmamaktır,
yani ihmalde bulunmaktır.94
2. Kusurun Çeşitleri
a. Kasıt
Kasıt hukukta genel olarak fâilin hukuka aykırı bir iş yaptığını bilmesi ve bunu
istemesi95 veya sonuçlarını tasavvur edebilmesi şeklinde tarif edilmektedir.96 Kusurun
en ağır türü olan kasıtla başkasının canına dolaylı bir fiille zarar veren kimsenin bu
davranışında eğer hukuka aykırılık da varsa dolaylı itlafın bütün unsurlarını
gerçekleşmiş olur. Fâilin fiili neticesinde bir zarar meydana geleceğini bilmesi, onun
zarar verme kastının olduğuna delalet ediyor kabul edilir ve kısas uygulanır. Fakat
affedilirse zararı tazmin etme sorumluluğu ortaya çıkar. Kastın gerçekleşmesi için, fiil
bizzat masiyet olmalı ve fiilin içinde kasıt unsuru bulunmalıdır. Eğer kasıt unsuru yoksa
kişi başkasına zarar vermeyi düşünmemiş demektir. Buna bağlı olarak fiilin masiyet
niteliği ortadan kalkmış olur. Zira bu fiili mesleğinin ehli bir hekimin teşhisi
doğurmuştur.97 Madem ki fiil hiçbir yönden masiyet değildir, o halde tazminat da
yoktur. Bu meselede tazminat cezası getirmek hekimin meslekten kaçınmasına yol açar.
Kadîhân,el-Fetâva’l-Haniyye, II, 337; İbnü’l-Bezzâz, el-Câmi’u’l-Veciz, V, 90. İbnü’l-Bezzâz, V, 89. 94
Oğuzman, Borçlar Hukuku, 504; Şenocak, “Özel Hukukta Hekimin Sorumluluğu”, 11. 95
İbrahim, Muhammed, 310. 96
Aydın, “İtlaf”, 80. 97
Ebû Zehre, 456. 92
93
21
b. İhmal
İhmal,
Hukuka
98
kullanmamaktır.
aykırı
davranıştan
kaçınmak
için
iradesini
yeterince
İnsanların hukuken mecbur oldukları birçok işleri, vazifeleri,
mükellefiyetleri vardır. Bunları yerine getirmediği yahut gevşeklik gösterdiği, ihmal
ettiği takdirde bu davranışının neticesinden sorumlu olur.99
c. Tedbirsizlik ve Dikkatsizlik
Sebebiyet yoluyla meydana getirilen zararlarda aranan kusur faktörünün önemli
bir çeşidi de tedbirsizlik ve dikkatsizliktir. Burada fâil, irade ve ihtiyariyle bir fiilde
bulunmakta, bir iş yapmakta, fakat bunun doğuracağı zararlı neticeyi yeterince
hesaplamamakta,
hukuk
100
göstermemektedir.
ve
örfün
insanlardan
beklediği
dikkat
ve
basireti
Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sebebiyle meydana gelecek zararı fâil
tazminle yükümlüdür.
d. Meslekte Bilgisizlik ve Yetersizlik
Hemen her meslek ve sanatta belli bilgilerin edinilmiş, denemelerin yapılmış,
maharetin kazanılmış olmasını gerektirir. Bu sayede insanlar mal ve canları bakımından
güvenlik içinde olurlar. Ehliyetsiz tabip, sahtekâr bilgin gibi zararı umumi olan meslek
sahiplerinin meslekten men edilmesi amme menfaati icabı görülmüştür ve bu menfaat
onların hususi menfaatlinin haleldar olmasından üstün tutulmuştur.101 Hekimlerle ilgili
en çok karşılaşılan tedbirsizlik ve dikkatsizlik şekli meslek ve sanatta bilgisizlik ve
ehliyetsizlikten kaynaklanmış olanıdır. Peygamberimizin, “tıp sahasında mahareti ile
bilinmeyen bir kimsenin tedaviye kalkışıp zarara sebep olması halinde tazminle sorumlu
olacağını” ifade buyurdukları hadisleridir.102 Bir kişinin bilmediği bir sahada biliyorum
iddiasıyla ortaya çıkıp zarara sebep olması halinde meydana gelen zararı tazmin etmesi
gerekir.103 İmam Şâfiî’nin bu mevzudaki görüşü şöyledir. “Bir kimse, diğerinden
hacamat yaparak kan almasını yahut oğlunu sünnet etmesini yahut hayvanını tedavi
etmesini, o da bunları yaptıktan sonra fiili sebebiyle bir zarar veya ölüm meydana gelse
bakılır. Eğer bu işten anlayanlara göre tedavide uygun olanı, meslektaşlarının
yapabileceğini yapmış ise tazminat gerekmez, yok eğer iyileştirmek isteyen ve bunu
bilen bir kimsenin yapmayacağı şeyi yapmış olursa zararı tazmin eder.” İmam Mâlik
Oğuzman, Borçlar Hukuku, 504; Şenocak, Özel Hukukta Hekimin Sorumluluğu, 11. Karaman, II, 501. 100
Karaman, II, 502-3. 101
Karaman, II, 501. 102
Ebû Dâvûd, “Diyât”, 23; Mahmâsânî, en-Nazariyyetü’l-Âmme, I, 204; Karaman, II, 505. 103
İbnü’l-Kayyim, 109; İbrahim Muhammed, 397. 98
99
22
(ö. 179/795) ve daha başka bazı müçtehitler de aynı görüştedirler.104 Bu hükmün
mesnedi bilgisizlik ve dikkatsizliğin tahakkuk etmiş olmasıdır, bunlar sabit olmasa idi
tazmin mesuliyeti de olmazdı. Mesela bir kadın, eczacıdan süt emen çocuğu için bir
şurup istese, eczacı da duruma uygun olanı verse ve âile bunu çocuğa içirse, çocuk da
eceliyle ölse, keza birisi, işinin ehli bir hekimden bir ilaç istese ve hekimin verdiği ilacı
içtikten sonra ölse bunlar ve benzeri durumlarda eczacı ve hekimin mesuliyeti yoktur.105
3. Kusurun Sınırları
Kusurun sınırlarının tespit edilmesi, sorumluluğun doğmasında başlıca unsur olan
zararın mübaşereten veya tesebbüben meydana geldiğinin tespitine bağlıdır. Zira
kusurun hem mübaşereten ve hem de tesebbüben meydana gelen itlaf durumlarında aynı
ölçüde etkili olup olmadığının tespiti gerekir. Kusur sübjektif bir unsur olduğu için
bunun kişiden kişiye ve durumdan duruma farklılık arz etme ihtimali vardır. Bu durum
da kusurun tespitini zorlaştıracaktır. Bu yüzden kusurun tespitinde mutad davranışın
tespiti ve buna aykırı olanın kusur sayılması gibi bir yol izlenecektir.
a. Doğrudan İtlaf ve Kusur
Bir genel hüküm olarak kavaid-i külliye kitaplarında ve bunu kanunlaştıran
Mecelle’de açıkça ifade edildiği üzere doğrudan itlaf hallerinde fâilin ayrıca kusurlu
olmasına gerek yoktur. Fâil ister kusurlu olusun ister olmasın hukuka aykırı fiilin zararlı
sonucu doğurması sorumluluğun teşekkülü için yeterlidir.106 “Mübaşir müteammid
olmasa da zamin olur.”107 O halde doğrudan itlaf hallerinde esas olan sebep
sorumluluğudur. Doğrudan itlaf hallerinde kusurun aranmamasının iki gerekçesi olduğu
söylenebilir. Bu tür itlaflarda fiil ile zarar çok yakın bir irtibat içerisindedirler. Zarar
haksız fiilin doğrudan sonucu olarak meydana gelmiştir. Böyle kuvvetli bir irtibatın
bulunduğu ortamda bir de fâilin mutlaka kusurlu olmasına gerek görülmemiştir.108
Burada çarpışan iki menfaat söz konusudur. Fâilin menfaati ve zarar görenin menfaati.
Fâilde kusuru şart koştuğumuzda ve bu mevcut olmadığında onu sorumlu
tutmadığımızda bir başka kusursuz kimseyi, zarar göreni cezalandırmış olmaktayız.
Hâlbuki zarar görenin doğrudan itlaf halinde kusuru olmadığı gibi, bir fiili de mevcut
değildir. Bunun her zaman hakkanî bir sonuç verdiğini söylemek zordur. Bu durumu
göz önüne alan İslam hukuku burada mağdurun menfaatini fâilin menfaatine tercih
104
Şâfiî, VI, 166; Karaman, II, 505. 105
Karaman, II, 505. 106
Zuhaylî, 75; Aydın, “İtlaf”, 79. 107
Mecelle, mad., 92. 108
Karaman, II, 500. 23
etmiştir. Bu alanda son zamanlarda meydana gelen değişmeler kusur sorumluluğunun
terk edilip sebep sorumluluğuna doğru gittikçe artan bir temayülün ortaya çıktığını
göstermektedir.109
b. Dolaylı İtlaf ve Kusur
Dolaylı itlafta haksız fiilin zararlı sonucu doğurması sorumluluk için yetmemekte,
fâilin ayrıca kusurlu olması da gerekmektedir. “Mütesebbib müteammid olmadıkça
zamin olmaz”110 temel prensibi de bunu göstermektedir. Dolaylı itlaf hallerinde haksız
fiille zarar arasında doğrudan itlafta olduğu kadar kuvvetli bir irtibat mevcut değildir.
Bu yüzden sorumluluğun teşekkülü için fâilin kusurlu olması da ayrıca aranmıştır.111
Burada ifade edilen müteammid lafzı, kusur çeşitlerinden birisi olan taammüttür. Bu
kaideyi taammüt (kasıt) dışında diğer kusur çeşitleri olan, tedbirsizlik ve ihmali de
ihtiva eder bir şekilde anlamak gerekir.
D. Zarar
Sözleşmeden dolayı sorumlu olmanın önemli unsurlarından birisi de ortada
zararın bulunmasıdır. Hekimin sorumluluğu için kesinlikle hastanın veya yakınlarının
zarar görmüş olması gerekir. Zarar, hasta veya yakınlarının maddi ve manevi
mamelekinde ortaya çıkan eksilmeyi ifade eder. Bu eksilme malında veya bedeninde
meydana gelmiş olabilir. Malvarlığındaki noksanlığa maddi zarar da denir. Hastanın
görmüş olduğu mali zararlar mutlaka giderilir. Çünkü “zarar izale olunur”112 genel
kaidesi bunu gerektirir. Bu tür zararlar hekim tarafından tazmin edilir. Uygulamada
tedavi nedeniyle mali zararların tazmini ile ilgili örnekler yok gibidir. Bu İslâm
hukukunun tedvin edildiği dönemin özelliklerinden ileri gelmektedir.113 O dönemlerde
muhtemelen tedavi bedellerinin günümüzdeki gibi yüksek olmadığı akla gelmektedir.
Ayrıca hasta tedavi etmek hayır yapmak olarak kabul edildiği için hekimler ücret talep
etmemişte olabilirler. Bu nedenle bunların teoride fazla yer almamış olması, tıbbî
uygulamadan kaynaklanan mali zararların tazmine konu olmayacağı anlamına gelmez.
Fıkıh kaynaklarında daha çok konu edilen zararlar, şahsın bedenindeki eksilmelerdir.
Bunlara “cismanî zarar” da denilmektedir. Organ ve fonksiyon kaybı veya hastanın
ölümü bu kısımda değerlendirilir. Bu tür zararlar da telafi edilir. Yaralanma ve sakat
kalma halinde hastaya, hastanın ölmesi durumunda ise yakınlarına ödeme yapılır. Bu tür
109
Aydın, “İtlaf”, 79. 110
Mecelle, mad., 93. 111
Aydın, “İtlaf”, 79. 112
İbn Nüceym, 84. 113
Kaya, 303. 24
zararlar genellikle hekimin âkilesi tarafından tazmin edilmekle birlikte, belli durumlarda
hekim kendi malından ödeme yapmak zorunda kalabilir. Öte yandan zarar, doğrudan
hekimin eyleminden kaynaklandığı gibi önerilen bir ilacın yan tesiri veya müdahalenin
sirayeti sonucu dolaylı olarak meydana gelmiş de olabilir. Birinci durumda sorumluluk
söz konusu olur, ikinci durumda ise duruma bakılır ona göre sorumlu olup olmayacağı
belirlenir.114 Zararın dolaylı olması sorumluluğu ortadan kaldırmaz işte bu nedenle
İslâm hukukçuları, teşhiste tüm imkânları ve gücünü sarf etmeden115 hastalığa uygun
düşmeyen bir ilaç önermek suretiyle gözün görme fonksiyonunun kaybına neden olan
hekimi sorumlu tutmuşlardır.116 Yine, tüm imkânları ve gücünü kullanmadan,117
uygulanan tedavinin neden olacağı istenmeyen durum sonucu hastanın yaşamını
yitirmiş olması halinde de hekimin hukukî takibata tabi olacağı belirtilmiştir.118
1. Tanımı ve Çeşitleri
Zarar, hekimin sorumluluğunun en önemli şartını teşkil eder. Zira zararın
bulunmadığı yerde tazmin yükümlülüğü söz konusu değildir. Hukukçular zararı değişik
şekillerde tarifler etmişlerdir. Zarar, dar anlamda zarar ve geniş anlamda zarar olarak iki
farklı şekilde kullanılmaktadır. Dar anlamda zarar, zarar gören kişinin malvarlığındaki
eksilme ifade edilmektedir.119 Geniş anlamda zarar kavramıyla ise, kişinin malvarlığına
ilişkin zarar olan “maddi zarar”120 ile kişinin şahıs varlığına ilişkin zarar olan “manevi
zarar”121 ifade edilmektedir.122
Hekimin sorumluluğunda zarar, insan yaşam ve sağlığı ile ruhsal bütünlüğünde
oluşan istenmeyen değişikler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hekimin faaliyeti, genel
olarak, hastanın beden bütünlüğü ve sağlık değerine yöneldiğinden hasta, maddi ve
manevi zarara uğrayabilir. Tedavi sözleşmesi sonucu zarara uğrayan hastanın maddi
zararları, tedavi giderleri, işgücü kaybı, destekten yoksun kalma ve ölüm nedeniyle
diğer maddi zararlardır. Hastanın manevi zararları, hayat zevkinde ve sevincinde azalma
olması sonucu uğradığı ruhi zararlardır.
Bu zarar çeşidi, maddi değerler yönünden değil, fakat manevi değerler yönünden
bir eksilmeyi ifade eder. Mesela, şeref, haysiyet aleyhine yapılan tecavüz yüzünden
114
Ebû Zehre, 464. 115
Ebû Zehre, 462. 116
İbnü’l-Bezzâz, V, 89. 117
Ebû Zehre, 462. 118
Serahsî, el-Mebsût, XVI, 15. Oğuzman, 491; Kılıçoğlu, Ahmet, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 209. Maddi zarar, bir kimsenin iradesi dışında malvarlığında meydana gelen eksilmedir. Manevi zarar, bir kişinin şahsiyet haklarına yapılan hukuka aykırı tecavüz dolayısıyla, bir kimsenin duyduğu bedensel
acı, ıstırap ve hayat zevklerindeki azalmadır. 122
Kılıçoğlu, 209. 119
120
121
25
bedeni ve ruhi acılar çekilmesi, heyecanlara maruz kalınması gibi. İslam hukukçuları
mal olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan, birine vurmak, hakaret etmek, iz
kalmayacak şekilde yaralamak gibi davranışların borçlar hukuku açısından tazmin
sorumluluğunu doğurmayacağı kanaatindedirler.123 Zira bu haksız fiil ne vücutta faydalı
bir uzva zarar vermiş ne de güzelliği eksiltmiştir, geriye çekilen acı kalmıştır ki bunun
maddi karşılığı olamaz.124 Buna karşılık İmam Muhammed'in (ö. 189/805) içtihadına
göre darp ve yaralamaya maruz kalan kimsenin çektiği acı ölçüsünde takdiri tazminat
(hukûmetü’l-adl kabilinden) gerekir. Ebû Yûsuf’un (ö. 182/798) içtihadına göre ise bu
tür bir fiile maruz kalan kişi suçludan hekim ve ilaç bedelini talep edebilir.125
2. Zararın Vasfı
a. Gerçekleşmiş Zarar
Bir uzvun itlafı sonucu ortaya çıkan ve bir tazmin borcu doğuran zararın fiilen
meydan gelmiş olması gerekmektedir. İlerde olacak veya olması muhtemel zararlar
dikkate alınmaz.126 Tazmin sorumluluğunun ortaya çıkabilmesi için zararın fiilen vaki
olmuş olması gerekir.127
b. Umulan Zarar
Bir zararın fiilen vuku bulmamış olması, yani ilerde meydana gelecek veya
gelmesi muhtemel olması durumunda tazmin sorumluluğu ortaya çıkmaz.128 Yalnız bu
durumlarda zararın meydana gelmemesi için tedbirler alınabilir veya zararı meydana
gelmeden zararın meydana geleceği ilgili taraf uyarılarak gerekli tedbirleri alması
sağlanabilir.
E. İlliyet Bağı
İslâm hukukuna göre, meydana gelen zarar ile tıbbî uygulama arasında illî bir bağ
kurulmadıkça hekim sorumlu tutulmaz. Zarar muhakkak tedavi sonucu meydana gelmiş
olmalıdır. Tedavi ile sonucun arasına, zararın çıkmasına etki eden başka bir faktör
girmemelidir. Çünkü bu durumda zarar başka bir sebepten ileri gelmiş sayılır. Bundan
dolayıdır ki, İslâm hukukçuları, uygulamadan değil de beden direncinin zayıflığı
sebebiyle hayatını kaybeden bir hastadan dolayı, hekime herhangi bir sorumluluk
123
Akman, 158. 124
Karaman, II, 477. 125
Karaman, II, 477. 126
Aydın, “İtlaf”, 70. 127
Ali Hafif, I, 46. 128
Aydın, “İtlaf”, 70. 26
yüklememişlerdir.129 Bunun sebebi zarar ile tedavi arasında illî bir bağın kurulamamış
olmasıdır. Yine İslâm hukukçuları, mevcut tıp teknolojisinin bütün imkânları
kullanıldığı halde belirlenmemiş bir hastalık sebebiyle hastanın yaşamını yitirmiş
olması durumda da hekimi sorumlu tutmamışlardır.130 Bu hükmün temelinde sonuç ile
eylem arasında illi bir bağın kurulamamış olması yatmaktadır. Diğer yandan hastanın
ihmali veya dikkatsizliği de illiyet bağını koparır. Böyle durumlarda da hekim ortaya
çıkacak zarardan sorumlu tutulmaz. Meselâ, hastanın önerilen tedavi programını yerine
getirmemesi bu kapsamda değerlendirilebilir. Sonuç olarak sözleşme nedeniyle
sorumluluktan edilebilmesi için sözleşmenin ihlal edilmiş olması, hekimin kusurunun
bulunması ve zarar meydana gelmiş olması ve zararla ona sebep olan eylem arasında
illiyet bağının kurulabilmesi gerekir. Genel anlamda illiyet, iki olay arasındaki sebep
sonuç ilişkisinden ibarettir. Bir olay diğer bir olayın doğumuna esas olmuşsa onun
sebebi sayılır.131 Haksız fiil sonucu meydana gelen zararın fâile isnad edilebilmesi için,
fiille zarar arasında bir illiyet bağının bulunması, yani zararın fiilin tabii neticesi olarak
ortaya çıkmış olması gerekmektedir. Meselâ, hastanın önerilen tedavi programını yerine
getirmemesi bu kapsamda değerlendirilebilir. Zararı meydana getiren fâilin fiiliyle zarar
arasına başka bir fiilin girip girmemesine göre illiyet bağının da tespiti farklı olacaktır.
Fiilin meydana gelişine göre illiyet bağının tespiti şu şekillerde olur.
1. Doğrudan İtlaf ve İlliyet Bağı
Fâilin fiili ile zarar arasına başka bir fiil girmiyorsa başka bir ifadeyle fâilin fiili
doğrudan bir zarara sebep oluyorsa meydana gelen zarara mübaşereten zarar (itlaf)
denir. İslam hukukçularının benimsediği genel prensibe göre bir fiil’in hükmü fâiline
muzaf kılınır ve mücbir olmadıkça âmirine muzaf kılınmaz.132 İslam hukukçuları fiilin
mübaşereten olmasının tazmin sorumluluğu için yeterli olduğunu ayrıca bir de kusur
unsurunun tetkikinin gerekmeyeceği kanaatindedirler,133 zira mübaşir fiil illettir ve
hükümler illetlere bina edilir. Fıkıh kitaplarında doğrudan doğruya meydana gelen
zararlara ait bahisler kısadır ve örnekler daha azdır; bunun sebebi doğrudan zararların
açık olması bunların tazmini gerektirmesi konusunda görüş ayrılığının ve izaha muhtaç
tarafların bulunmamasıdır.134
129
Şâfiî, VI, 172. Serahsî, el-Mebsût, XVI, 15; Kâsânî, IV, 210; İbnu’l-Hümâm, V, 66. Aydın, “İtlaf”, 70. Mecelle, mad., 89. 133
Karaman, II, 500. 134
Karaman, II, 491; Aydın, “İtlaf”, 77. 130
131
132
27
2. Dolaylı İtlaf ve İlliyet Bağı
Fâilin fiiliyle zararın arasına başka bir fiil girmesi durumunda meydana gelen
zarara dolaylı zarar (itlaf) denir. Fâilin yaptığı hareketin sonucu ile araya giren fiilin
sonucu birleşmiş ve zarar meydana gelmişse bu durumda prensip olarak mübaşir olan
sorumlu olur.135 Mütesebbibin sorumlu olabilmesi için zarar verme kastının bulunması
gerekir.136 Aynı kolaylık dolaylı itlaf hallerinde mevcut değildir. Bu tür itlaflarda zarar,
fiilin doğrudan ve tabii bir sonucu olarak meydana gelmemekte araya başka bir fiil de
girmektedir. Bu bakımdan tesebbüben itlaf hallerinde illiyet bağının varlığının tespiti
ayrı bir önem kazanmaktadır.137 Doğrudan itlaf hallerinde olduğu gibi dolaylı itlaf
hallerinde de illiyet bağının bulunması gerekir. Bu konuda hukukçular arasında görüş
birliği vardır.138 Fakat bu genel esası mesele ve örneklere uygularken hukukçular bazı
meselelerde sebebiyetin gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda farklı görüşler
belirtmişlerdir.139 Tesebbüben itlaf hallerinde tazmin borcunun mütesebbib için doğup
doğmadığı konusundaki ihtilaflar çoğunlukla illiyet bağının mevcut olup olmadığı
noktasındaki farklı içtihatlardan kaynaklanmaktadır. Bazıları bir olayda fiil ile zarar
arasında sebebiyet verme şeklinde illiyet bağı bulunduğunu kabul ederken bazıları aynı
meselede sebebiyetin bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.140
3. Doğrudan ve Dolaylı İtlafın Birleşmesi Halinde İlliyet Bağı
Bazı itlaf hallerinde mübaşeret ve tesebbüp halleri birleşmektedir. Bu durumda
fukahanın benimsediği genel prensibe göre mübaşereten zarar veren sorumlu olur.141
Bazen (özellikle de haksız fiili yapmaya iştirak ve yardım etme gibi durumlarda)
sebebiyet veren mübaşir fâil ile birlikte tazminata katılır.142 Bazen (zarar verenin
kaçması gibi) fâilin tazmininin mümkün olmadığı veya mevcut bulunmadığı yahut
bilinmediği için ikinci derece sorumlu olan mütesebbib öne geçmekte ve tek başına
sorumlu olmaktadır.143.
III. Sorumsuzluk Anlaşması
Diğer hukuki işlemlerde olduğu gibi, tedavi öncesinde hekimle hasta veya
yakınları arasında yapılacak bir sorumsuzluk anlaşmasına da itibar edilmez. Çünkü
135
Mecelle, mad., 90. 136
Mecelle, mad., 93; Ebu Zehre, 461. 137
Aydın, “İtlaf”, 77. 138
Aydın, “İtlaf”, 76. 139
Karaman, II, 491. 140
Geniş bigi bkz. Aydın, “İtlaf”, 77. 141
Mecelle, mad., 90. 142
Karaman, II, 495. 143
Karaman, II, 496. 28
tedavi sözleşmelerinde böyle bir şart geçersiz sayılır. Aynı şekilde, hastanın tedavinin
yan tesirlerinden korunabilmesi için zarar vermeme,144 tedaviyi garanti etme, aksi halde
bütün sorumluluğu üstlenme gibi şartları da hukuki bir değeri yoktur.145 Çünkü
gerçekleşmesi ve yerine getirilmesi mümkün olmayan taahhütler akdin konusu
olamaz.146
IV. Hekimin Haksız Fiil Nedeniyle Sorumluluğu
Hekimler haksız fiil nedeniyle de sorumlu tutulabilmektedir. Çünkü insanın can,
beden ve mal dokunulmazlığı vardır. Bunlara yönelik zarar sorumluluğa neden olur.
Zira “zarar vermek de ve zarara zararla karşılık de yoktur”147 kaidesi bunu gerektirir.
Buna göre, hukukun veya hak sahibinin izni olmadan başkasının mal ve kişi varlığına
haksız müdahalede bulunan sorumlu olur. Haksız fiil nedeniyle sorumluluk genellikle
sözleşme yapılmadığında söz konusu olur.
Hasta veya kanuni temsilcinin izni
alınmadan tıbbi uygulamada bulunan hekim, haksız fiil hükümlerine göre yargılanır.
Böyle bir durumda tedavi başarısızlıkla sonuçlanmış veya bundan zarar görmüş ise
tabip haksız fiil nedeniyle sorumlu olur.148 Bununla birlikte bir kısım tıbbi uygulamalar,
sözleşmeye dayalı olarak uygulandığı halde bazı durumlarda haksız fiil sorumluluğu
ortaya çıkabilir. Örneğin tedavi amacı taşımayan tıbbî uygulama halinde, akit dışı
sorumluluktan söz edilir. Bu nedenle, zarar vermek maksadıyla tedavi uygulayan
hekime haksız fiil hükümleri uygulanır. Esasen böyle bir eylem tıbbi müdahale olarak
da nitelendirilmez. Bu bakımdan İslam hukukçuları başka bir amaçla, hasta tedavi
etmeye kalkışan hekimi sorumlu tutmuşlar, zarar meydana gelmiş olması halinde
tazminat ödemeye mahkûm etmişlerdir.149
Yine Hanefî ve Mâlikî hukukçularına göre, yetkisiz ve meslekten men edilmiş
bir hekimin tedavi girişimi de, akit dışı sorumluluk sayılır. Böyle bir hekimin, hasta
veya kanuni temsilcisinin iznini almış olması sonucu değiştirmez. Çünkü özel olarak
alınan izin, tek başına, eylemdeki hukuka aykırılığı gidermeye yetmez. Buna göre,
hekimlik yapma lisansı olmayan veya lisansı elinden alınan hekim, haksız fiil
çerçevesinde yargılanır. Hekim, hastanın talebi halinde tazminat ödemekle yükümlü
olur.150 Çünkü ortada hukuka aykırı bir eylem söz konusudur. Sözleşme nedeniyle
144
Kâsânî, IV, 211; Kadîhân, II, 337. Serahsî, el-Mebsût, XV, 84; İbn Kudâme, V, 543. İbnü’l-Bezzâz, V, 89. 147
Zerkâ, Şerhu’l-Kava’idi’l-Fıkhıyye, 179; İbrahim Muhammed, 313. 148
Şâfiî, VI, 61; Desûki, IV, 355; İbn Kudâme, VI, 538. 149
Şâfiî, VI,172; İbn Rüşd, II, 349; İbn Kudâme, VI, 61. 150
Ebû Zehre, 459. 145
146
29
sorumlulukta olduğu gibi haksız fiil nedeniyle sorumlulukta da bir takım şartlar
aranmaktadır. Bunlar, ‘hukuka aykırılık’, ‘kusur’, ‘zarar’, ve ‘illiyet bağı’dır. Hukuka
aykırılık, doğrudan veya dolaylı bir şekilde, başkalarına haksız yere zarar vermeyi
yasaklayan kuralların çiğnenmesini ifade eder.151 Buna göre, hasta veya yakınlarının
iznini almadan tıbbî uygulamada bulunmak, yetkisiz olduğu halde hasta kabul edip
tedavi girişiminde bulunmak ve zarar verme kastı ile tıbbi uygulamada bulunmak
hukuka aykırıdır. Zira üçünde de başkalarının kişi ve mal varlıklarına haksız yere zarar
vermek söz konusudur. Ayrıca eylemin yasal sayılmasını sağlayacak bir gerekçe de
yoktur.
Haksız fiil sorumluluğunun söz konusu olabilmesi için gerekli bir diğer şart,
hekimin kusurlu olmasıdır. Özü itibariyle sözleşmeye dayalı sorumluluktaki kusur ile
haksız fiil sorumluluğundaki kusur arasında fark yoktur. Dolayısıyla, bilerek tıp bilimi
ve uygulamasının yerleşik kurallarının ihlal edilmesi veya zararlı sonucun meydana
gelmemesi için gereken özenin gösterilmemesi, haksız fiil sorumluluğu için de kusur
olarak kabul edilir. Dolayısıyla kural ihlali ve özen eksikliği durumunda hekim bu
kusuru sebebiyle sorumlu tutulur. Diğer yandan hekimin hukuka aykırı fiili zarara yol
açmış olmasıdır. Herhangi bir zarar söz konusu değilse hekime hukukî sorumluluk
yüklenmez. Çünkü tazmin edilecek zararın bulunmaması sorumluluğu engeller. Bu
durum hukuki sorumluluk bakımından söz konusudur. Ancak eylemin topluma yönelik
yönü dikkate alındığında hüküm değişir. Özellikle yetkili makamlardan izin alınmadan
yapılan tedavide, hasta iyileşmiş olsa bile yetkili mercilerin kamu davası hakkı saklıdır.
Bir başka değişle, zarar meydana gelmemiş olsa bile yetkili makamlar, hasta kabul edip
tedavi etme lisansı olmayan hekimi bu tür girişiminden dolayı cezalandırabilirler.
Nitekim İslâm hukukçularının ta’zir için öngördüğü hükümler böyle bir durumda
hekimin ta’zir cezası ile cezalandırılabileceğine imkân vermektedir.152
Haksız fiilin neden olduğu zarar, sorumluluğa konu olması bakımından
sözleşmeye dayanan sorumluluktaki ile paraleldir. Dolayısıyla zararın doğrudan veya
dolaylı meydana gelmesi arasında fark yoktur. Yine zararın mala ilişkin olması ile kişi
varlıklarında ortaya çıkmış olması da sonucu değiştirmez. Haksız fiil nedeniyle sorumlu
olmanın dördüncü şartı, zararın, hekimin hukuka aykırı eyleminin sonucu olarak
meydana gelmiş olmasıdır. Fakat eğer eylemle zarar arasında illiyet bağı bulunduğunda,
yani araya başka bir nedenin girmesi hekimin sorumluluğunu ortadan kaldırır. Örneğin,
151
İbn Nüceym, 85; 152
Abdülaziz Âmir, et-Ta’zir fi’ş-Şerîati’l-İslâmiyye, 293-299. 30
zarara üçüncü şahsın kusurunun yol açmış olması durumunda hekim bundan sorumlu
tutulmaz. Zarara neden olan tazminatı da öder.153
A. Hukuka Aykırılık
Bir fiilin suç sayılabilmesi için, o fiilin tipe uygun (kanuni) kusurlu bir hareket
olması yeterli değildir. Yasaklanan fiilin işlenmesine başka bir hukuk normunun cevaz
vermiş olmaması da bir fiilin suç sayılabilmesi için gerekli bir unsurdur. Borçlar hukuku
açısından düşünülecek olursa böyle bir durum, hukuki muamele özgürlüğünün
sınırlarının aşılması anlamına gelir.154 Borçlar hukukunda her ne kadar akit serbestîsi
prensibi gereğince tarafların, akdin konusunu tayinde serbest oldukları genel kural ise
de
155
“bir akdin mevzuu kanunun gösterdiği sınır dairesinde serbestçe tayin
olunabilir”156 kuralı bu özgürlüğü sınırlandırmaktadır. Burada hukukun çizdiği
sınırlardan biri de akdin konusunun hukuka aykırı olmamasıdır. Yani akdin konusu
emredici hukuk kaidelerine, kamu düzenine veya şahsiyet haklarına aykırı
olmamalıdır.157 Ceza hukuku açısından düşünüldüğünde, insan bedenine, malına ve
şahıs varlıklarına158 zarar veren bütün fiiller hukuka aykırı kabul edilmektedir.159 Ancak
her hangi bir ceza normuyla suç sayılan bir fiilin, hukuka aykırı kabul edilebilmesi için
başka bir hukuk prensibiyle işlenmesine izin verilmiş olmaması gerekir.160 Yani fiilin
işlenmesi hukuken caiz olmamalıdır.161 Çünkü fiili hukuka aykırı kabul edip suç sayan
bir kanun hükmüne karşılık, aynı fiili bazı durum ve şartlarda meşru sayan başka bir
hukuk normu bulunabilir. Bu durumda fiil hukuka uygun hale gelir. Mesela adam
öldürme fiili, kanunen suç sayılmıştır. İdam hükmünü yerine getiren infaz memuru da
şeklen adam öldürmektedir. Ancak suç sayılan bu fiil “kanunun hükmünü icra” seklinde
başka bir kanun hükmü ile suç vasfını kaybetmiştir. Yani hukuka aykırılık özelliğini
yitirmiştir.162 Kısacası, suçun teşekkül edebilmesi için, fiilde kanunilik, maddi ve
manevi unsurların bulunması ve buna karşılık onu hukuka uygun hale getiren sebeplerin
ise bulunmaması gerekir.163
Kanun tarafından suç sayıldığı halde, bazı şartları taşımaları sebebiyle hukuka
uygun kabul edilen fiillerin mevcudiyetine bakmak İslâm Hukuku’nun, hukuka aykırılık
153
Kaya, 305. Hatemi, Hukuka ve Ahlaka Aykırılık, 12. Kemal Oğuzman-Turgut Öz, Borçlar Hukuku, 70. 156
Ahmet Ekşi, İslam Hukukunda Mağdurun Rızasının Hukuka Aykırılığa Etkisi ve Sorumluluk Bakımından Sonuçları, 7. 157
Karaman, II, 178. 158
Reisoğlu, Hekimlerin Hukuki Sorumluluğu, 4. 159
Kaya, 304. 160
Hatemi, 13; Dağcı, 17. 161
Cevat Akşit, İslam Ceza Hukuku ve İnsani Esasları, 43. 162
Serahsî, el-Mebsût, IX, 64; Kâsnâî, VII, 363-364. 163
Aydın, “Gasp”, DİA, XII- XIII, 389. 154
155
31
kavramına yabancı olmadığını daha önce belirtmiştik.164 Hukuka aykırılığın olmadığı
yerlerde hukuka uygunluktan söz edilir. Fiilleri hukuka uygun kabul eden kaidelere
klasik fıkıh doktrininde ruhsat denilmektedir165 Eylemlerin suç niteliğinin devamı için
işlenmesine ruhsat tanıyan hiçbir hükmün bulunmaması gerekir. Aksi halde fiil mubah
(hukuka uygun) hale dönüşür. Fiili yasak kapsamından çıkarıp mubah hale getiren
istisnai bir hükmün mevcudiyeti, cezai sorumluluğu da ortadan kaldırdığı için konu
çağdaş İslâm Ceza Hukuku literatüründe “mubahlık sebepleri” veya “hukuka uygunluk
sebepleri” başlığı altında incelenmektedir.166
B. Hukuka Uygunluk Sebepleri
1. Hastanın Rızası
Kural olarak hukuka aykırılığı önleyen ve tabipten mesuliyetin kalkması için
hastanın veli veya vasisinin iznini almak şarttır.
Failden tazmin mükellefiyetini
kaldıran sebeplerden biri zarar görenin izni ve rızasıdır.
2. Vazifenin İfası
Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran diğer bir sebep vazifenin ifasıdır. Vazifenin
ifası, geniş anlamda, “hakkın kullanılması” anlamına gelir. Bu durumda görevini yapan
da neticede görevin kendisine tanıdığı bir hakkı kullanmaktadır. Ancak “hakkın icrası”
ile “görevin ifası” arasında fark vardır. Hakkın icrasında, hak sahibi bu hakkını
kullanmaya mecbur olmadığı halde, görevin ifasında kişi görevini yerine getirmeye
mecburdur. Demek oluyor ki hakkın kullanılmasında bir yetki, görevin yerine
getirilmesinde ise bir yükümlülük vardır.167 Bu yükümlülük, had veya ta’zir cezalarını
infaz eden memurun durumunda olduğu gibi bir kanunun gereğini ifa eden168 ya da
işlenen fiilin konusu kamu menfaatini ilgilendiriyorsa yetkili makamın izninden
kaynaklanır.169
Meselâ bir ameliyat sırasında hekim, değişik bir teşhise sebep olan bir bulguyla
karşılaşabilir. Bu durumda hekim, ameliyat planının değiştirilmesini zorunlu görebilir.
Fakat hasta, sadece o sırada yapılan ameliyata rıza göstermiştir. Ve aynı şekilde umuma
ait yolda yürümek gibi bir hakkın kullanımı kapsamındaki eylemler başkasına zarar
vermemek şartı ile kayıtlı iken görevin ifasında böyle bir şart yoktur. Çünkü
164
Ekşi, 9. Serahsî, el-Usûl, I, 117; Zeydan, el-Veciz fi Usuli’l-Fıkıh, 50. Udeh, I, 470; Behnesi, el-Mesuliyyetü’l-Cinaiyye, 136-137. Kâsânî, VII, 363-364. 168
Bakara 2/173. 169
Mahmâsânî, I, 177. 165
166
167
32
“görevin(vacibin) ifasında zarar vermeme şartı aranmaz”
170
şeklinde hukuk kuralıdır.
Buna göre hakkını kullanan, sebep olduğu zarardan sorumlu olur, kusurunun olup
olmadığına bakılmaksızın bu zararı telafi etmekle yükümlü olur. Çünkü hakları mutlaka
kullanmak gerekmez. Fakat tedavi amaçlı eylemler “görevin ifası” olarak kabul
edildiğinden, böyle bir eylem zararla neticelense de kusur bulunmadığı sürece hekim
sorumlu tutulmaz. Çünkü görevlinin vazifesini yapmama yetkisi yoktur.171 Hanefîlerin
bir diğer gerekçesi, başka bir nedenin zarara yol açmış olma ihtimalidir. Zira hastanın
fiziki ve psikolojik direncinin zayıf olması, istenmeyen sonuçlara neden olabilir. Bu
durumun önceden öngörülüp önleminin alınması da mümkün olmayabilir. Bu nedenle
yalnız sonuçtan hareket ederek hekimi sorumlu tutmak adaletli olmaz. Hakkaniyete
uygun olan, hekimin bizzat kendisinin neden olduğu bir zarardan ötürü sorumlu
tutulmasıdır. Bunda ancak kusurunun bulunması durumunda söz konusu olur.
3. Tıbbi Uygulamanın Tehlikeli ve Riskli Olması
Hanefî172 ve Mâlikî173 hukukçuların ileri sürdükleri bir başka neden, tıbbî
uygulamanın “mahiyeti ve tabiatı icabı riskli ve tehlikeli” olmasıdır. Hekim, istese de
bazen tehlike ve riski ortadan kaldıramaz, can ve organ kaybına engel olamaz. Kaldı ki
böylesi durumlarda onu sorumlu tutmak, hekimi gücünün üzerinde bir şeyle yükümlü
tutmak anlamına gelir. Bu durum hukukun temel kurallarında birisi olan “teklifin güç
yetirilebilir olması” ilkesine aykırı düşer. İşte Hanefî hukukçular bu temel kuraldan
hareketle hekimi kusursuz uygulamasından dolayı sorumlu tutmamışlardır174. Mâlikî
hukukçuları fırıncı, nakkaş ve tabib gibi meslek sahiplerinin kendi kusurlu olmadıkça
risk ve tehlike içeren eylemlerinden doğan zararlardan ötürü hukukî takibata tabi
tutulmamaları gerektiğini savunmuşlardır.175 Çünkü tedavi ederken beklenmeyen
sonuçları önlemek hekimin gücünü aşabilir. İşte bu durum hekimlerin, gördükleri
hizmetin tabii seyri içerisinde ortaya çıkabilecek olumsuz durumlardan sorumlu
tutmalarını gerektirir.
Mâlikî hukukçuların bu konudaki diğer bir gerekçesi tedavi hizmetlerinin
aksamasını önlemektir. Tedavinin belirtilen niteliğini dikkate almamak hekimlerin sıkça
yargılanmasına yol açar. Bu durumda onlar mesleklerini icra etmekten çekinir hale
gelirler. Bu da tedavi hizmetlerinin aksamasına yol açar ki, toplum bundan zarar
170
İbn Nüceym, 290. Serahsî el-Mebsût, XXVI, 148; Şâfiî, VI, 173. Serahsî, el-Mebsût, XV, 104. Desûki, IV, 28. 174
Serahsî, el-Mebsût, XV, 104. 175
Desûki, IV, 28. 171
172
173
33
görür.176 Bunun önüne geçmek için, hekimlerin ancak meslek kurallarını çiğnedikleri
takdirde, fıkıh kitapları karşılığı ile “hata”177 veya “tefrit”178 halinde sorumlu
tutulmaları gerekir. Görüldüğü gibi Mâlikîlerin bu görüşleri Hanefilerle paralellik arz
etmektedir. İmam Şâfiî ile Ahmed b. Hanbel’e (ö. 241/855) göre, hekimin kusurlu
olduğu takdirde sorumlu tutulacağının gerekçesi, tıbbi uygulamanın hukuka uygun bir
eylem olmasıdır. Buna göre hekimin sorumlu tutulabilmesi için, uygulamanın mübah
(hukuka uygun) bir fiil olmaması gerekir. Çünkü hukuka uygunluk ile sorumluluk bir
arada bulunmaz. Bu nedenle tedavi, tıp kurallarına uyulmaması gibi bir kusur sebebiyle
hukuka uygunluk niteliğini yitirdiğinde kovuşturmaya konu olur.
179
Zira tedavinin
hukuka uygunluk vasfını kaybetmesi, hekimin kusurlu olduğu anlamına gelir.
Görüldüğü gibi Hanbelî ve Şâfiî hukukçular, hekimin ancak kusurlu olduğunda sorumlu
tutulacağını aynı nedene dayandırmaktadır. Ancak Şâfiîlerin udvân dedikleri kusur için
onlar cinâye tabirini kullanmayı tercih etmişlerdir. Görülmektedir ki, İslâm hukukçuları
da tıbbi uygulama nedeniyle hekimin sorumlu tutulabilmesi için zararla birlikte ayrıca
kusurun bulunmasını da şart koşmuşlardır. Bunun nedeni kusur bulunmayan bir
tedaviden doğan zararın toplum için özel değer taşıması ve tıbbî uygulamanın temelde
hukuka uygun mubah bir eylem olmasıdır. Nitekim Serahsî (ö. 483/1097) bir fiilin
sirayeti ile ortaya çıkan sonuçların asıl fiilden ayrı düşünülemeyeceğini belirtir. Asıl fiil
mubah ise sonuçları da mubahtır, fiil hukuka aykırı ise sonuçları da hukuka aykırıdır.180
V. Hekimin Vekâletsiz İş Görmeden Doğan Sorumluluğu
A. Vekâletsiz İş Görme Kavramı
Sözleşme ilişkisi olmamasına rağmen hekim, bazı durumlarda, hasta yararına tıbbi
müdahalelerde bulunabilir. Bu durum daha çok acil durumlarda ve ameliyatın
genişletilmesi hallerinde söz konusu olur. Hekim böyle durumlarda, vekâletsiz iş gören
sıfatıyla tıbbi müdahalede bulunmaktadır. Vekâleti olmaksızın başkasının yerine tasarrufta bulunan kimse, o işi sahibinin menfaatine ve tahmin olunan maksadına göre
yapmaya mecburdur. Bu anlamda “vekâletsiz iş görme, başkasına ait bir işin, diğer bir
kişi tarafından, o kişinin vekâleti olmadan görülmesidir”. Kısaca, vekâletsiz iş görme,
başkası lehine tasarrufta bulunmadır.181 Vekâletsiz iş gören hekimin, hastanın
menfaatine uygun tıbbi müdahalede bulunması gerekir. İş sahibi yapılan işe icazet
176
Karâfî, el-Fürûk, IV, 355. 177
İbn Rüşd, II, 349. Muhammed Ali, et-Tehzîbü’l-Fürûk (Karâfî’nin el-Furûk adlı eseri ile birlikte), IV, 28. Şâfiî, VI, 61, 179; İbn Kudâme, V, 538. 180
Serahsî, el-Mebsût, XXVI, 147. 181
Yavuz Cevdet, Borçlar Hukuku Dersleri Özel Hükümler, 460. 178
179
34
verirse, vekâlet hükümleri uygulanır. Burada icazet kavramı ile kastedilen, uygun bulmadır.
B. Hekimin Vekâletsiz İş Gördüğü Durumlar
1. Acil Durumlar
Acil durumlarda hekim, hastaya tıbbi müdahalede bulunmak zorundadır. Örneğin,
trafik kazasında ağır şekilde yaralanmış ve şuurunu yitirmiş hastayı kurtarmak, onun
ağır zarara uğramasını engellemek için müdahalede bulunan hekim, vekâletsiz iş
görmüş olur. Hangi hallerde acil durumun varlığı kabul edilecektir? Hastanın yaşam
tehlikesi içinde bulunduğu hallerde, acil durumun varlığı kabul edilmelidir. Yani,
hastanın ölüm veya ağır bir zarara uğrama ihtimali varsa, acil durumun mevcut olduğu
kabul edilmelidir. Bununla birlikte, her somut olaya göre hastanın acil müdahaleye
ihtiyacı olup olmadığı değerlendirilmelidir. Hekimin acil durumlarda tıbbi müdahale
yükümlülüğünden kaçınabilmesi için, geçerli bir özrünün bulunması gerekir. Tıbbi
Deontoloji Nizamnamesi madde üç hükmüne göre, mücbir sebep olmadıkça, hekim
gerekli müdahaleyi yapmak mecburiyetinde değil.182
2. Rızaya Gerek Olmayan Özel Durumlar
Bazı durumlarda hastanın rızasına gerek duymadan hekim tıbbi müdahalede
bulunur ve bu davranışı sebebiyle cezai bir soruşturmaya tabi tutulmaz. Bunlardan
birincisi, kamu menfaatidir. Bulaşıcı hastalığa tutulmuş birinin bu hastalığı toplum
sağlığını tehdit eder nitelikte ise bu gibi durumlarda hekim hastanın rızasına gerek
duymaksızın müdahalede bulunur. Burada hekimin müdahalesinin meşruiyetinin
dayanağı “hukuk”tur.183 Toplum sağlığını tehdit eden durumlarda “üstün nitelikli kamu
yararı”, kişinin şahsiyet hakkına tercih edilerek kişinin rızası olmasa dahi yapılan tıbbi
müdahaleler hukuka uygun kabul edilmiştir.184
3. Tıbbi Zorunluluk Durumları
Kural olarak yapılacak tıbbi müdahalede hastanın veya kanuni temsilcinin
rızasının alınmasının gerektiği halde gecikmesinde hayati açıdan ölüm veya cismani
zarar tehlikesi bulunan durumlarda hastanın rızasının alınması da o anda imkânsız
182
Öztürkler, Hukuk Uygulamasında Tıbbi Sorumluluk, Teşhis, Tedavi ve Tıbbi Müdahalelerden Doğan Tazminat
Davaları, 169. 183
Zeyni, Mesuliyyetü’l-Etıbba, 189. Burada kanundan maksat, “zararı ammı def’ için zararı has ihtiyar olunur”,
“zaruretler yasak olan şeyleri mubah kılar” ve “def’i mefasit celb-i menafi’den evladır” gibi temel hukuk kaideleridir.
Zeyni,
100-101; Ayrıca bkz. Usâme, el- Mesuliyye, 169; Sınkiti, Ahkamü’l-Ciraheti’t-Tıbbiyyeti ve’l-Asarü’lMüterettibetü aleyha, 262; Adli, el-Mevsuatü’l-Kanuniyye fi Mihneti’t-Tıbbiyye, 74-75. 184
Özek, Hekim ve Hukuk, 452. 35
bulunuyorsa tıbbi zorunluluktan söz edilecek ve hastanın rızasına gerek kalmaksızın
tıbbi
müdahalede
bulunulabilecektir.
Burada
hekimin
yaptığı
müdahalenin
meşruiyetinin dayanağı “zaruret halidir”.185 Zira hukukçular, insana zararlı olan ve
onun helakine yol açacak olan her türlü hastalığın tedavisinin zorunlu olduğu üzerinde
ittifak etmişlerdir. Eğer hasta böyle bir durumda tedaviye izin vermez ve tedaviden
kaçınırsa günahkâr sayılır. Çünkü hastanın bu tavrı “kendinizi ellerinizle tehlikeye
atmayın”186 ayetine aykırıdır.187 Tıbbi zorunlulukların hepsinde de, tıbbi müdahale
yapılması gerekli hastanın, rıza beyanında bulunmasına imkân yoktur. Bu duruma ilk
örnek olarak, trafik kazası veya başka bir kaza sonucu şuurunu yitirmiş bir kişiye acil
olarak müdahalede bulunulması gereken hal gösterilebilir.188 Türk hukuk doktrininde,
tıbbi zorunluluk durumunda, hekimin müdahalesinin hukuka uygunluğunun temelini
mefruz rızanın oluşturduğu ileri sürülmüştür. Buna göre “eğer hasta rızasını
açıklayabilecek şuura sahip olsaydı tıbbi müdahalede bulunulmasına veya ameliyatın
yapılmasına rıza gösterirdi” seklindeki varsayım, müdahalenin hukuka aykırılığına
engel olmaktadır.189 Bazı hukukçular ise, hiç böyle bir zorlamaya gitmeden Tababet ve
Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun (TŞSTİDK)’un 70. maddesinde yer alan
“üzerinde ameliyat yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart
değildir.” ifadesine dayanarak hastanın mefruz da olsa rızasına gerek kalmadan
müdahalenin hukuka uygun olacağı kanaatindedirler.190
4. Ameliyatın genişletilmesi durumu
Bir ameliyat sırasında hekim, değişik bir teşhise sebep olan bir bulguyla
karşılaşabilir. Bu durumda hekim, ameliyat planının değiştirilmesini zorunlu görebilir.
Fakat hasta, sadece o sırada yapılan ameliyata rıza göstermiştir. Bu durumda, ameliyatın
genişletilmesinin kapsamı nasıl belirlenecektir? Mahkeme uygulamaları191 ve hukuk
doktrini192 aşağıdaki şartları aramaktadır.
a. Zorunlu olarak genişletilen tıbbi müdahale, hastanın rıza göstermiş olduğu
önceki müdahalenin riskinden daha büyük risk taşıması gerekir.
b.
Gecikmenin doğuracağı tehlikeler dolayısıyla hastanın rızasının alınması
mümkün olmamalıdır.
185
Zeyni, 189. 186
Bakara, 2/195. 187
Şınkiti, 258. Özek, 453; Zevkliler, Tedavi Amaçlı Müdahalelerle Kişilik Hakkına Saldırının Sonuçları, 23. Dural, Türk Medeni Hukukunda Gerçek Kişiler, 120. Arpacı, Kişiler Hukuku, 110. 191
Aşçıoğlu, Doktorların Hukuki ve Cezai Sorumluluğu, 44. 192
Şenocak, 105. 188
189
190
36
c. Ölüm tehlikesi nedeniyle zorunlu olmadıkça, önemli organların genişletilmiş
tıbbi müdahaleye alınması uygun değildir.193
C. Vekâletsiz iş görmeden doğan sorumluluğun sonuçları
Başkasının namına tasarrufta bulunan kimse her türlü ihmal ve tedbirsizliğinden
sorumludur.194 Yani, vekâletsiz iş gören, iş sahibine karşı her türlü kusurdan
sorumludur. Hekim yaptığı işte hiçbir menfaati olmasa da tam bir özen göstermek
zorundadır. Vekâletsiz iş gören, kusur sorumluluğu gereğince sorumlu olacaktır.195
Vekâletsiz iş gören kimse, iş sahibinin maruz bulunduğu zararı bertaraf etmek için iş
görmüş ise, mesuliyet tahfif olunur. Yani sorumluluğun hafifletilmesi, ancak iş
sahibinin karşı karşıya olduğu tehlikeyi ortadan kaldırmak için acilen hareket edilmesi
gereken hallerde söz konusudur. Bu hüküm, acil haller ve ameliyatın genişletilmesi
durumları gibi, hekimin vekâletsiz iş gören olarak yaptığı tıbbi müdahalelerde uygulama
alanı bulur.196
193
Şenocak, 105. 194
Ebû Zehre, 456. 195
Yavuz, 462. 196
Yavuz, 462. 37
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
TIBBÎ MÜDAHALENİN HUKUKA UYGUNLUĞU İÇİN
GEREKLİ ŞARTLAR
38
I. Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluğu İçin Gerekli Şartlar
Tıbbi müdahalenin tanımından da anlaşılacağı üzere, aynı sonuçlara yol açan iki
eylemden biri tıbbi müdahale sayılırken diğeri ise suç sayılmaktadır. Bunun nedeni
fiilleri işleyenlerin vasıflarının veya niyetlerinin farklı olmasıdır. Zira birisi tedavi
amacıyla diğeri ise başka bir niyetle yapılmaktadır. İşte bu sebeple, sonuç aynı olsa da
hukuk, hekimin fiilini meşru kabul ederken diğerinin fiilini suç saymıştır. Tıbbi
müdahalenin hukuka uygunluğunun, yani hekimin cezalandırılmamasının sebepleri
üzerinde çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Bu farklı görüşleri birkaç ana başlık altında
toplamak mümkündür.
A. Kanuni Unsurun Bulunması
Bu görüşü savunanlara göre, tıbbi müdahale kanuni tarife uygun, yani tipik
değildir. Müessir fiil ve adam öldürme suçları, kişinin beden bütünlüğüne zarar vermek
maksadıyla yapılan hareketlerin sonucudur. Hâlbuki tıbbi müdahaleler vücuda şifa
kazandırmak maksadına yöneliktir.197 Bu fark, tıbbi müdahale ile ortaya çıkan fiilin
kanuni modele uygun (tipik) olmadığını gösterir. Bu görüşü kabul edenlerin bazıları ise
müdahale başarıyla sonuçlandığı takdirde tipiklik unsurunun olmayacağını, başarısızlık
halinde kanuni unsurun var olacağını, yani suçun meydana geleceğini ileri
sürmüşlerdir.198 Bu görüş sahipleri, tıbbi müdahalede bulunan kişinin vasfını dikkate
almadıkları ve neticeyi tesadüflere bağladıkları için yoğun eleştirilere maruz
kalmışlardır. Neticede bu durumun, tıbbi müdahaleleri hukuka uygun hale
getiremeyeceği görüsü ağırlık kazanmıştır.199
B. Tıbbî Müdahalenin Tedavi Maksadıyla Yapılması.
Tedavi maksadıyla yapılmayan tıbbi müdahaleler şahsın en önemli kişisel
haklarından hayat, sağlık ve beden bütünlüğü haklarını ihlal etmektedir. Bu nedenle
tıbbi müdahale, hastalığın teşhisi, tedavisi200 veya hastalıktan korumak maksadıyla
yapılmalıdır.201 Hastayı öldürme veya sakat bırakma gibi başka amaçlarla icra edilen
tıbbi müdahaleler hukuka aykırıdır. Çünkü söz konusu müdahale bir hakkın
kullanılması veya bir görevin ifa edilmesi kapsamına girmez.202 Hatta bu müdahalenin
Dönmezer-Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, II, 44. Özek, 447. 199
Dönmezer-Erman, II, 45; Özek, 447. 200
Şerefüddin, el-Ahkamü’ş-Şeriyye li’l-Ameli’t-Tıbbiyye, 41; Usame, 179. 201
Gürelli, Hukuk Açısından Cerrahi Müdahalenin Sınırları, 270. 202
İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar ale’d-Dürri’l-Muhtar, XVI, 282; Kaya, 151. 197
198
39
sonunda hasta ölmez veya sakat kalmaz da tam aksine iyileşse dahi müdahale hukuka
aykırıdır. Zira bu gibi durumlarda hekimin hareketi yasak bir fiil olup, neticesinde
cezalandırılır.203 Tıbbi müdahalelerin tedavi maksadıyla yapılmasının şart koşulması,
aynı zamanda hem tıbbi müdahaleye hastanın rıza gösterme hakkının, hem de hekimin
tıbbi müdahalede bulunma hakkının sınırlarını oluşturur.204 Diğer taraftan tedavi
amacının bulunup bulunmaması bakımından bazı tıbbi müdahalelerin hukuka
uygunluğu tartışılmaktadır.205 Bunların başında estetik amaçlı yapılan müdahaleler
gelmektedir. Estetik ameliyatlar ya doğuştan ya da sonradan meydana gelen görünüm
bozukluklarını gidermek amacıyla veya daha güzel görünüme kavuşmak için yapılan
tıbbi müdahalelerdir.206 Bu tür müdahaleler eğer vücudun doğal halinin aksine bir
durumun izalesi için yapılıyorsa meşrudur. Bu nedenle bitişik olan parmakları ayırmak,
altıncı parmağı aldırmak veya herhangi bir uzvun bozulan doğal halini düzeltmek
maksadıyla yapılan müdahaleler hukuka uygun kabul edilmiştir.207 Tedavi amacı
bulunup bulunmaması açısından tartışılan bir diğer mesele de, bilimsel amaçlı olabilen
yeni tıbbi denemelerin hukuka uygun olup olmadığıdır. Bu tür müdahaleler, hastayı
iyileştirmekten çok yeni bazı tedavi yöntem ve araçlarının olumlu sonuçlar verip
vermediğini araştırmaya yönelik girişimlerdir.208 Kişiyi kobay gibi kullanma amacına
yönelik olan ve tedavi amacı taşımayan bu gibi girişimler kişilik haklarına saldırı
niteliği taşıdığı için hukuka aykırıdır.209 Ancak tedavi amacı ağır basan, henüz deneme
aşamasında olan yeni yöntem ve araçlarla hastaya müdahalede bulunmanın şu iki şartın
yerine gelmesi durumunda hukuka uygun olabileceği ileri sürülmüştür. Bu şartlardan
birincisi, söz konusu yöntem ve araçların laboratuar araştırmaları neticesinde denenmiş
olması, ikincisi ise zararlı sonuçlar doğurma ihtimalinin bulunmamasıdır.210
C. Sosyal İhtiyaç
Hukukçulara göre kusursuz icra edilen tıbbî uygulamanın sorumluluk konusu
yapılmamasının bir başka gerekçesi “sosyal zaruret” tir. Zira sebep olduğu her zarardan
hekim sorumlu tutulursa, insanlar bu meslekten uzaklaşır ve sonuçta sağlık hizmetleri
aksar, hatta durma noktasına gelebilir. Çünkü tıp ilminin gereklerine uygun tıbbî bir
uygulamanın beklenmeyen bir zararla sonuçlanması sebebiyle bundan sorumlu tutulan
203
Udeh, I, 522. 204
Özek, 449. 205
Adli, 77-78. 206
Dönmezer, Talep Üzerine Adam Öldürme ve Şifa Verme Maksatları Dışında Yapılan Cerrahi Ameliyeler, 250;
M. Ayan, 34. 207
Adli, 78. 208
Zevkliler, 24. 209
Adli, 77. 210
Zevkliler, 24; Ayan, 13. 40
hekim, tedavi hizmeti sunmak konusunda çekimser davranabilir ki, bundan en başta
hastalar olmak üzere toplum zarar görür. Bu itibarla kusur bulunmadığı sürece bir
hekim, verdiği zarar sebebiyle sorumlu tutulmamıştır.211 Tıbbi müdahalelerde iki
menfaatin çakışması söz konusudur. Bunlardan biri, tıbbi müdahaleye tabi tutulan
ferdin, diğeri ise toplumun menfaatidir. Zorunlu tıbbi müdahalenin dışında kişinin
menfaatini üstün tutmak gerekir. Bunun için de hastalık içinde bulunan kişi müdahaleye
razı olmadıkça hekim müdahalede bulunamaz.212 Bu durumda tıbbi müdahaleyi hukuka
uygun hale getiren hastanın rızasıdır. Ancak hastanın rızası sadece kişinin kendi
menfaatleri açısından bir sorumluluğu gerektirse bile, toplumun menfaati söz konusu
olduğu durumlarda ferdi menfaat göz önünde bulundurulmaz. Dolayısıyla hastanın
rızasına gerek duyulmaksızın müdahalede bulunulur.213 Ebû Hanîfe’nin (ö. 150/767) de
kabul ettiği bu fikrin iki temel dayanağı vardır: Birincisi sosyal ihtiyaç diğeri ise
hastanın veya hastanın kanuni temsilcisinin iznidir.214
D. Tıbbi Müdahalenin Uzman Hekim Tarafından Yapılması ve Tıp İlminin
Gereklerine Uyulması
Tıbbi müdahalenin hukuka uygun olabilmesi için, müdahalenin yetkili ve uzman
biri tarafından tıp ilmi ve uygulamalarının öngördüğü esaslar çerçevesinde icra edilmiş
olması gerekir.215 Bu nedenle tıbbi müdahalenin yetkili ve uzman bir kişi tarafından
yapılması, eylemin hukuki meşruiyetinin ilk sebebi sayılır. Bu sıfatları kendisinde
bulundurmayanların yapacağı müdahaleler daha başından itibaren hukuka aykırı kabul
edileceği nasla sabittir.216 Ancak hekim tarafından uygulanan müdahalenin hukuka
uygun olabilmesi için, müdahalenin tıp ilminin kurallarına uygun olarak yapılması
gerekir. Çünkü hekim, tıp ilminin nazari ve pratik bilgilerini öğrenmek ve bunları
uygulamak zorundadır. Aksi takdirde fiilinden sorumlu tutulur.217 Mesela sünnetçi,
çocuğu sünnet ederken yanlışlıkla çocuğun hayâlarını keserse bu fiilinden dolayı
Mergînânî, III, 245; İbnü’l-Hümâm, VIII, 68. Özek, 448. 213
Şerefüddin, 41. 214
Udeh, I, 523. 215
Pozitif hukukta bir kimsenin tıp alanında yetkili ve uzman kabul edilmesi için, o kişinin ilgili yüksek öğretim
kurumundan diploma almış olması ve Tabipler odasına kayıtlı olması şarttır. Diğer taraftan bu yetkili bizzat isim olarak
belirtilmiş olup, bunların dışında kalanların bilgi ve tecrübeleri ne olursa olsun hiçbir şekilde yetkili kabul edilmemiştir.
(Dönmezer-Erman, II 51. İslam Hukuku geleneğinde, bir kimsenin tıp alanında yetkili ve uzman kabul edilmesi
herhangi bir kurumun tescili ile kayıtlanmamıştır. Kişilere bu yetkiyi toplumun genel kanaati veriyordu. Eğer bir kişi
toplum içinde doktor olarak biliniyorsa hukukta o kişiyi doktor olarak kabul ediyordu. Nitekim Peygamberimiz
(s.a.v.)’in: “Kim, daha önce tıpla uğraştığı bilinmediği halde hekim diye geçinir de, herhangi bir kimseyi tedavi ederse o
kimsenin gördüğü zarardan sorumludur”(Ebû Dâvûd, “Diyat”, 23; Nesâî, “Kasame”, 41; İbn Mâce, “Tıp”, 16), sözü
kişinin tıp alanındaki uzmanlığını, o kişinin toplum içerisindeki şöhretine bağlamaktadır. Son dönem İslam Hukukçuları
ise, “tıbbi müdahale kanunun yetkili ve uzman kabul ettiği kişiler tarafından yapılmalıdır” sözleriyle “yetkili ve uzman
olmayı kanunun onayı ile kayıtlamışlardır. (Adli, 76) 216
Ebû Dâvûd, “Diyat”, 23; Nesâî, “Kasame”, 41; İbn Mâce, “Tıp”, 16. 217
İbrahim Muhammed, 395. 211
212
41
cezalandırılır.218 Çünkü tıp geleneğinde sünnetin sınırı bellidir.219 Zaten hukukçular,
hekimin yanlış teşhis ve tedavisi neticesinde ölen kimsenin diyetini hekimin ödemesi
gerektiğini bildirmişler. Zira bu durumda hekimin durumu, “hataen adam öldürenin”
durumu gibidir. Ancak İmam Mâlik’in (ö. 179/795) “hekime bir şey lazım gelmez”,
dediği rivayet olunmuştur. Bu da, eğer kişiyi tedavi eden kimse gerçek hekim ise
böyledir.220 Yoksa tıp ilminden habersiz olup da hekim diye geçinen kişinin hatalı fiili
daha baştan hukuka aykırı olduğu için diyeti ödemek zorundadır.221 Çünkü bu durumda
müdahalede bulunan kişi kendi yetki sınırlarını aştığı için kusur islemiş olur.222
E. Hastanın Rızası
Tıbbi müdahalenin hukuka uygun olması için yukarıdaki şartlarla birlikte hastanın
kendi rızasının veya hastanın bizzat irade beyanından mahrum olduğu durumlarda
kanuni temsilcisinin rızasının da alınması gerekir.
223
İmam Şâfiî (ö. 204/819) ve
Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855) hastanın rızasını tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu
için yeterli görürken, İmam Mâlik hastanın rızasıyla birlikte devletin izninin de gerekli
olduğunu ileri sürer.224 Hastanın rızasını tek başına hukuka uygunluk sebebi saymak, şu
iki soruyu da beraberinde getirmektedir: Birincisi, hastanın rızasının alınmasına imkân
bulunmayan durumlarda müdahale hukuka aykırı mı kabul edilecek? Diğeri ise,
hastanın rızasına binaen, şifa verme ve iyileştirme maksadı dışında yapılan; estetik
cerrahiler, gudde, mafsal ve organ nakilleri hukuka uygun kabul edilecek mi?225 İşte bu
nedenlerle hastanın rızası tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğu için başlı başına bir
sebep sayılmamıştır. Ancak diğer sebepler arasında zorunlu olarak yer alması gereken
bir sebep kabul edilmiştir. Çünkü bu tür müdahalelerde ortaya çıkan zarar sadece ferdi
ilgilendirmemekte, aynı zamanda toplumu da yakından ilgilendirmektedir.226 Ancak
tıbbi müdahale, kişilerin zihin ve bedeni melekelerine zarar vermiyor, insan sağlığını
tehdit etmiyor, insanların toplum içindeki görevlerini ifaya mani olmuyor ve toplum
düzenine ve umumi ahlaka aykırı değilse “hastanın rızası” tek başına hukuka uygunluk
sebebi kabul edilir.227 Hastanın rızasının şart koşulmasının nedeni, insanların şahsiyet
haklarının dokunulmazlığıdır. Bu nedenle müdahalenin hastanın menfaatine yönelik
218
İbrahim Muhammed, 396. Serahsî, XVI, 13; Bilmen, Hukukı İslamiyye ve Istalahatı Fıkhiyye Kamusu, III, 113. Geniş bilgi için bkz; Ebu Zehre, 454-455. 221
İbrahim Muhammed, 396. 222
İbn Rüşd, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, III, 261. 223
Serahsî, el-Mebsût, XVI, 11; Kâsânî, VII, 349; Adli, 74-75. 224
Udeh, I, 523; Ebû Zehre, 449. 225
Dönmezer-Erman, II, 47-48. 226
Usâme, 105-106; Adli, 74. 227
Usâme, 109. 219
220
42
olduğu kesin olsa bile hastanın iznine dayanmıyorsa, müdahale hukuka aykırıdır.228
Dolayısıyla müdahalede bulunan hekim, meydana gelecek sonuçtan sorumludur.229
Neticede, ne “hastanın rızası”, ne de diğer sebepler tek başına tıbbi müdahaleleri
hukuka uygun hale getirebilir. Çünkü tıbbi müdahalenin konusunu oluşturan insanın
bedeni üzerinde hem Allah’ın, hem de o bedenin sahibinin hakkı bulunmaktadır.
Dolayısıyla hukuka uygunluk sebeplerini bir tek sebebe irca etmek “yetkisiz tasarrufta
bulunma” denilen yeni bir hukuka aykırılığı doğurur.230
F. Tıp Mesleğini İcraya Kanunen Yetkili Olmak
Hukukçuların çoğunluğu tıbbi müdahalelerin hukuka uygunluğunu yetkili
makamın tanıdığı “hakkın icrası” müessesesi ile açıklamışlardır.231 Hekim, herhangi bir
durumda hastaya müdahale ettiği zaman, icra ettiği mesleğin kendisine tanıdığı hakları
kullanmaktadır. Hatta hekim, hastaya gerektiği şekilde müdahale etmediği takdirde, bu
ihmalinden doğacak neticelerden dahi sorumlu tutulabilecektir.232 Bu modern görüş
İmam Mâlik’in yaklaşımına da uygun düşmektedir. Zira İmam Mâlik ve Mâlikî
fakihleri,233 hekimin müdahalesi için hastanın rızasının yeterli olmadığını, öncesinde
yetkili makamın izninin de zorunlu olduğunu ileri sürmüştür.234 Bu durumda hekimin
müdahalesinin meşruiyetinin temelini, yetkili makamın yani hukukun izni oluşturur.
Hukukun izin verme salahiyeti tıbbi müdahalenin mubahlığından kaynaklanır. Hastanın
izni ise mubah olan tıbbi müdahalenin, kendi vücuduna tedavi amacıyla uygulanmasını
meşru hale getirir. İste bu şartlar altında uygulanacak bir tedavi hukuka uygundur.
Dolayısıyla hekim, söz konusu tedavi esnasında herhangi bir zarara sebebiyet verse bile
tazminle sorumlu tutulmaz. Çünkü “cevaz-i ser’i tazmine manidir.”235 Fakat diğer
hukukçular, devlet otoritesini temsil eden makam ve kişilerin, hastaları tedavi edecek
kimsenin ilimde belirli bir seviyeye gelmesini şart koşma, ruhsatsız tıbbî müdahalede
bulunmasına engel olma gibi bir haklarının bulunmadığını ileri sürerek hekimin,
devletten izin almasına gerek olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.
236
Yukarıda
açıkladığımız gibi kanaatimizce Malikîlerin görüşü daha doğrudur.
İslâm hukukunda yetkili makam, hekimin ilim bakımından belirli bir derecede
olmasını ister. Tabip olmadığı halde tıbbî müdahalede bulunan kişi, fiilden mesuldür.
228
Usâme, 164. 229
Usâme, 179. 230
Şerefüddin, 42-43. Adli, 72-73. Bayraktar, 111; Özdilek, Tıpta Yanlış Uygulama Sebebiyle Hekimin Hukuki Sorumluluğu, 11. Dönmezer-Erman, II, 50-51. 233
Ebû Zehre, 459; Kaya, 152. 234
Udeh, I, 523; Kaya, 152. 235
Şerefüddin, 41. 236
Udeh, I, 523. 231
232
43
“Tıp ilmini bilmeden tıbbî müdahalede bulunan tazminatla mükelleftir.”237 Âlimler
kural olarak söylemişler. Düşmanlık ve zarar kastı varsa taammüden, bu ikisi yoksa bir
fikre göre hatasından, bir fikre göre de kasten sorumludur ki, birinci görüş tercihe değer
olanıdır.238 Yukarıda, İslâm hukukunda tıbbî müdahalenin hukuka uygunluğunun
şartları, yürürlükteki Türk hukukunda da bu şartlar aranmaktadır. 239
II. Hekimin Sorumluluğunun sonuçları
Hekimin uygulamasından kaynaklanan sorumluluğu, ihlal edilen hakkın çeşidine
göre değişir. Kusurlu olduğu ortaya çıkan hekimin uygulaması, hastanın mal varlığında
eksilmeye neden olmuş ise, zararı telafi edici bir tazminat ödemekle yükümlü olur240.
Hekimin haksız uygulaması hastanın kişilik haklarını ihlal etmiş ise, müeyyide, hekimin
kusurunun derecesine göre değişir. Kusuru ağır ise, yani kasıt unsuru bulunuyorsa hem
cezaî hem de medenî mesuliyet söz konusu olabilir. Eğer kusur ihmal ve dikkatsizlik
şeklinde ise yalnız medeni sorumluluk söz konusu olur. Şayet hekimin uygulaması
bilerek ve istenerek zarar verme kastıyla yapılmışsa suç oluşur ve hekim cezalandırılır.
Böyle bir eylem sonucu hastanın ölmesi halinde kasten adam öldürme suçu işlemiş
sayılır ve hekim kısas cezasına mahkûm olur.241 “Ey iman edenler (tarafınızdan kasten)
öldürenler hakkında size kısas yazıldı (farz kılındı).242 Biz onda kendilerine yazdık ki;
cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaramalar için
karşılıklı (misliyle) kısas vardır.”243 Kusurda kasıt unsurunun gerçekleştiğini tespit
etmek son derece zordur. Çünkü fiilin hangi niyetle yapıldığı meçhuldür. Dışarıdan
buna vakıf olmak, yani kastın gerçekten bulunduğunu tespit etmek çoğu zaman
mümkün olamayabilir. Niyetin dışa yansıyan yönlerinden hareketle kasıt veya hatadan
söz edilir.244 Eylemin tedavi kastıyla yapılıp yapılmadığı ortaya kesin olarak
çıkarılmadıkça şüpheden yararlanması ilkesinden hareketle “kısas” cezası düşürülür.
Şâfiî ve Mâlikî hukukçuların kanaati de böyle olmakla birlikte, bu hukukçular kastın
gerçekleşmiş olabileceği düşüncesine daha yakın durmaktadırlar. Bu nedenle bunlara
göre hekim kısas cezası ile yargılanabilir.245 Şâfiî ve Mâlikî hukukçuları böyle
düşünmekle birlikte onlarda kastın gerçekleştiğinden kesin olarak emin olunmasını
237
Udeh, I, 523; İbrahim Muhammed, 395;
İbnü’l-Kayyim, 166. 238
Udeh, I, 522. 239
Ayan, 10-13. 240
İbn Kudâme, V, 538. 241
Serahsî, el-Mebsût, XXVI, 125. 242
Bakara 2/178. 243
Mâide, 5/45. 244
Serahsi, el-Mebsût, XXVI, 125. 245
Şâfiî, VI, 61. 44
aramaktadırlar. Aksi halde ceza verilemez.246 Yukarda açıkladığımız gibi Şâfiî ve
Mâlikîler, zarar verme kastın şüpheye yer bırakmayacak derecede açık olduğu
durumlarda hekimin cezalandırılacağını kabul etmektedirler.247 Hanbelîler bu konuda
farklı düşünüyorlar. Tedavi eylemini daha çok şeklen ele alıp değerlendirmeleri
sebebiyle onlara göre, hekimin uygulamasında kasıt unsuru bulunmaz. İbn Kudâme
(ö. 620/1223) bu konuda şöyle görüşünü bildiriyor, Uzman bir tabip tarafından
uygulamış olsa da, tıp ilminin kurallarına uyulmadan icra edilen ve bu nedenle organ ve
fonksiyon kaybı gibi zararlar tazmin edilir. Burada hekimin kasıtlı veya hatalı oluşuna
bakılmaz.248 Bu meselede Hanbelîler, bu tür cismani zararları hata ile işlenen eylemler
olarak kabul etmekte, hastanın yaşamını kaybetmesi hata ile adam öldürme olarak
değerlendirmektedirler. Hanefîler ise her iki görüşün ortasında yer aldıkları
görülmektedir.
Onlar,
hekimin
bulunmadığını
düşünürler.
Kasıt
uygulamasındaki
bulunsa
da
ihlallerde
şüpheden
öncelikle
dolayı
kısas
kasıt
tatbik
edilmeyeceğini ileri sürerler. Çünkü ölüme neden olan uygulamada, çok az da olsa
tedavi amacı bulunmaktadır. Bu ise şüphe meydana getirir. Şüphe ise cezaları düşürür.
Bu nedenle hastasını tedavi eden hekimin kasıtlı hareket etmiş olma ihtimali
bulunmakla birlikte, böyle bir hekime kısas cezası uygulanmayıp kendisi diyet ödemeye
mahkûm edilir.249 Ancak kastın bulunduğu, şüpheye yer bırakmayacak kadar açık
olduğu hallerde ise cezaî sorumluluğun da söz konusu olabileceği kabul edilmektedir.
Görüldüğü üzere Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîler, arasında açık bir fark yoktur. Bu
nedenle bu üçünün de görüşü aynı kabul edilir. Bizim kanaatimize göre de bu görüş
daha isabetlidir. Çünkü hastaların sağlık problemlerinin çözümü konusunda yardımcı
olmayı amaç ve görev edinen hekimleri ilk etapta cezalandırma yoluna gitmek
“hakkaniyet ilkesi” ile bağdaşmaz.250 Buna karşılık hiçbir şüpheye yer bırakmayacak
şekilde suç işledikleri sabit olduğun da cezadan muaf tutmak da “denkleştirici adalet”
düşüncesine sığmaz. Hekimin uygulamasında kasıt bulunmayıp eylem hata ile
işlenmişse zarar gören hasta veya yakınlarına tazminat ödemek gerekir. “Kim bir
mü’mini yanlışlıkla öldürürse, mü’min bir köle azat etmesi ve (ölenin) ailesine
(mirasçılarına)onlar bağışlamadıkça teslim edilecek diyet vermesi lazımdır.”251
Tazminat ise zararın miktarına göre “diyet”, “erş”,veya “hukûmetü’l-adl”den birine
246
Desûki, IV, 355. Desûki, IV, 355; İbrahim Muhammed, 393. İbn Kudâme, V, 538; İbrahim Muhammed, 392-393; Ebû Zehre, 456. Serahsî, el-Mebsût, XXVI, 149, 250
Ebû Zehre, 460 251
En-Nisâ, 4/92. 247
248
249
45
göre belirlenir.252 Burada tazminat hukukun genel ilkeleri dikkate alınır. Buna göre can
kaybı olduğunda diyet, organ veya fonksiyon kaybında erş, kısmî organ ve fonksiyon
kaybı halinde ise hukûmetü’l-adl adı verilen tazminat ödenir.253 İslâm hukukuna göre,
sözleşmeye dayalı müeyyideler ile suç sayılan fiillerin bedenî cezalarından bizzat fail
sorumludur.. Fakat cismanî zararların tazminini “âkile”si öder. “Âkile”yi oluşturacak
kimse yok ise bu durumda “beytü’l-mal” devreye girer, diyet hazine tarafından ödenir.
252
Diyet canın, karşılığı erş ise sakatlanan veya yitirilen organlar ile bedende açılan yaraların bedeli olup miktarları
hadislerle belirlenmiştir. (İbnnü’l-Hümâm, IX, 205) “Hukûmetü’l-adl” ise diyet ve erş’e konu olmayan cismani zararlar
için ödenen tazminat adıdır, miktarı kadı tarafından belirlenir. (Serahsî, XXVI, 80.) 253
İbn Âbidîn, VI, 68; el-Fetâva’l-Hindiyye, VI, 499. 46
SONUÇ
İslâm hukukunda hekimlerin hukuki sorumluluğu adlı çalışmamızda ulaştığımız
neticeleri şu şekilde sonuçlandırmak mümkündür. Her insan dinen sağlığını korumak
ve hastalandığı zaman da tedavi olmakla yükümlüdür. Bunun gerçekleşmesi için de
devreye yetkili ve uzman hekimlerin girmeleri şarttır. Bu görevi ifa edebilecek bir
kimsenin bulunmadığı durumlarda her ferdin tıp ilimlerini tahsil etmesi kişisel bir
zorunluluk halini alır. Fakat toplumda yetkili ve uzman hekimlerin var olmasıyla,
hekimlik ilmi, fıkıh âlimlerinin icmaı ile farzı kifaye olur. Hekimlik, halkın
hastalıklarını tedavi edici bir meslektir. Hekim ve diğer sağlık personelinin tedaviye
yönelik faaliyetleri kural olarak sorumluluk kapsamına dâhil değildir. Ancak, sözleşme
hükümlerine aykırı davranıldığı veya tedavinin haksız fiil niteliği taşıdığı, yine hekime
kusur izafe edilebildiği, zarar ile uygulanan tedavi arasında illiyet bağının kurulabildiği
durumlarda sorumluluktan söz edilebilir.
İslâm hukukçularının düzenlediği hükümlere göre hastalar bütünüyle hekimlerin
insafına terk edilmemiştir. Kusurlu tedavi söz konusu olduğunda hekimler sorumlu
tutulmuş, aynı anda tedaviden, kaynaklanan her zarardan dolayı hekimler cezaya tabi
tutulmamıştır. Çünkü zararın illiyet bağına bakılmıştır. İslâm hukukuna göre hasta ile
hekim arasında kurulan tedavi sözleşmesi hizmet akdinin vasıflarını taşımaktadır. Hasta
ile hekim arasında kurulan tedavi sözleşmesi “icâre” akdinin genel hükümlerine tabi
kılınmak suretiyle sözleşme nedeniyle sorumlu olacağı kabul edilmiştir. Öte yandan
gerekli iznin alınmaması veya kasten zarar verilmesi gibi durumlarda mağduriyetin
önlenmesi amacıyla haksız fiil veya vekâletsiz uygulama nedeniyle sorumluluk söz
konusudur. Hekimlerin uygulamalarında daha çok görülen kusur, “ihmal” tarzındadır.
Bununla birlikte hekimlerin uygulaması bilinçli ve kasten olabilir. Her hangi bir
şüpheye yer bırakmayacak derecede kusurun varlığı hekimler için cezaî sorumluluğu
gerektirir. Ancak öncelikli olan, kastın yokluğunun kabul edilmesidir.
En son şunu eklemek istiyoruz. Fıkıh âlimleri: Bir kimsenin ameliyat yapmaktan
yasaklı değilse, bütün ihtiyat tedbirlerini almış, tüm gücünü harcamış ve buna rağmen
sonuç onun istediğinin aksine gelişmiş ise yani yaptığı fiil o kişinin iyileşmesine yol
açacak yerde bütün vücuduna zarar vermiş ve ölmesine yol açmış ise, ölenin diyetini
tazmin etmeyeceği noktasında görüş birliği içindedirler. Fakat eğer bir hekim tıp ilminin
kendisine yüklemiş olduğu gerekli çabayı sarf etmemişse, sorumluluğun ve vicdanın
47
emrettiği gerekli tedbirleri almamışsa ve bu kusur hastanın ölmesi ya da bir organın
hasar görmesi ile sonuçlanmışsa, âlimlerin ittifakıyla hekim, ölenin veya hasar görenin
diyetini ödemekle sorumludur. İşte bu durumlarda hekim hasta bakımından özel olarak
sorumlu olurken kendisi ayrıca hekim olarak da yaptığı iş bakımından mesleki yönden
sorumlu olur. Eğer hekim bu ihmaline devam ederse bu mesleği icra etmekten men
edilir.
48
BİBLİYOGRAFYA
Abdülaziz Amir, et-Ta’zir fi’ş-Şerîati’l-İslâmiyye, 1969.
Adli, Halil, el-Mevsuatü’l-Kanuniyye fi Mihneti’t-Tıbbiyye, Kahire 1989.
Akman, Ahmet, İslam Hukukunda Akdî Mesuliyetten Doğan Tazminat, İstanbul,
1992.
Akşit, M. Cevat, İslam Ceza Hukuku ve İnsani Esasları, İstanbul, ts.
Aktan, Hamza, “Damân”, DİA, VIII, 450-453.
Ali el-Hafif (ö. 1398/1978), ed-Damân Fi’l-Fıkhi’l-İslâmî, I-II, Kahire 1971.
Arpacı, Abdülkadir, Kişiler Hukuku (Gerçek Kişiler), İstanbul 1993.
Aşçıoğlu, Çetin, Doktorların Hukuki ve Cezai Sorumluluğu, Ankara 1982, s. 40.
Ayan, Mehmet, Tıbbi Müdahaleden Doğan Hukuki Sorumluluk, Ankara 1991.
Aydın, Mehmet Akif,
-“Eski Hukukumuzda Bir Haksız Fiil Türü Olarak İtlaf”, Hukuk Araştırmaları, V,
İstanbul, 1990.
-“Gasp”, DİA, XIII, İstanbul 1996, 387-392.
Bayraktar, Köksal, Hekimin Tedavi Nedeniyle Cezai Sorumluluğu, İstanbul,
1972.
Behnesi, Ahmet Fethi, el-Mevsuatü’l-Cinaiyye fi’l-Fıkhi’l-İslami, I-IV, Beyrut,
1991.
Bilmen, Ömer Nasuhi (ö. 1391/1971), Hukukı İslamiyye ve Istalahatı Fıkhiyye
Kamusu, I-VIII, İstanbul ts.
Buhârî, Ebi Abdilleh Muhammed b İsmail
(ö. 256/869), el-Câmiu’s-Sahih,
Tunus 1992.
Dağcı, Şamil, “İslam Ceza Hukukunda Şahıslara Karşı Müessir Fiiller”, DİA,
Ankara 1996, I-III.
Damâd, Şeyhzâde Muhammed b. Süleyman, Mecmau’l-Enhur fi Şerhi Mülteka’lEbhur, İstanbul 1325.
Dönmezer, Sulhi – Erman, Sahir, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İstanbul 1997,
I-III.
Dönmezer, Sulhi, “Talep Üzerine Öldürme ve Şifa Verme Maksatları Dışında
Yapılan Cerrahi Ameliyeler”, Sosyal Hukuk ve İktisat Mecmuası, yıl:1, s. 242-253,
Şubat 1949.
Dural, Mustafa, Türk Medeni Hukukunda Gerçek Kişiler, İstanbul 1987.
49
Desûki, Abu Abdullah Şemseddin (ö. 1230/1815), Hâşiye ala Şerhi’l-Kebir,
Beyrut ts, I-VI.
Ebû Dâvâd, Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî (ö. 275/888), Sünen, İstanbul, 1992.
Ebû Zehre, Muhammed (ö. 1394/1974), el-Cerîme,ve’l-Ukube fi’l-Fikhi’l-İslami,
Kahire, 1976.
el-Bâr, Muhammed Ali, İntifaü’l-İnsan bi Adai Cismi İnsanin Aher Hayyen ev
Meyyiten, Mecelletü Mecmai’l-Fıkhi’l-İslami, 4. Dönem, I, sayı: 4, Cidde 1988.
el-Fetâva’l-Hindiyye fi Mezhebi’l-İmami’l-Azam Ebi Hanife, I-VI, Beyrut 1980.
el-Mergînânî, Burhanuddin Ebû’l-Hasan Ali b Ebû Bekr (ö. 593/1196), el-Hidâye
Şerhu Bidâyeti’l Mubtedi, Beyrut ts. , I-IV.
Eren, Fikret, Borçlar Hukuku, İstanbul, 1994.
Ergüney, Hilmi, Mecelle Külli Kaideleri, İstanbul, 1965.
Feyzioğlu, Necmeddin, Borçlar Hukuku, (Genel Hükümler), İstanbul 1976, I-II.
Feyzullah, Muhammed Fevzi, Nazariyyetü’d-Damân Fi’l-Fıkhi’l İslâmî, Kuveyt,
1983.
Fîrûzâbâdî, Mecdüddin Muhammed b. Yakub (ö. 817/1415), el-Kâmûsu’l-Muhît,
Beyrut, 1987, I-IV.
Gökmenoğlu, Hüseyin Tekin, İslam Hukukunda Şahsiyet Hakları, Türkiye
Diyanet Vakfı, Ankara 1996.
Gürelli, Nevzat, “Hukuk Açısından Cerrahi Müdahalenin Sınırları”, İÜHFM,
XVII, s. 267-275.
Hancı, İ. Hamit, Hekimin Yasal Sorumlulukları (Tıbbi Hukuk), İzmir 1995.
Hatemi, Hüseyin, “Hukuka ve Ahlaka Aykırılık Kavramı ve Sonuçları”, İÜHF,
İstanbul 1976.
Hattâb, Ebu Abdillah Abdurrahman, Mevâhibü’l-Celil li Şerhi Muhtasarı- Halîl,
Beyrut 1995.
Haylamaz, Reşit, İslam Hukukuna Göre Organ ve Doku Nakli, İzmir 1993.
İbn Âbidîn, Muhammed Emin b. Ömer b. Abdülaziz ed-Dımeşki (ö. 1252/1836),
Reddü’l-Muhtar ale’d-Dürri’l-Muhtar, I-XVIII, İstanbul 1982.
İbn Kudâme, el-Makdisî, Şemsüddîn Ebu’l-Ferec (ö. 682/1283), eş-Şerhu’lKebîr (el-Muğnî ile birlikte) Beyrut 1984.
İbn Kudâme, Muvaffakuddin Ebu Muhammed Abdullah b. Ahmed b. Mahmud
(ö. 620/1223), el-Muğnî, I-XII, Beyrut 1992.
İbn Mâce, es-Sünen (ö. 273/886), Tunus 1992, I-II.
50
İbn Manzur, Ebu’l-Fadl Muhammed b. Mukrim (ö. 711/1311), Lisânü’l-Arab,
Beyrut 1300, I-XV.
İbn Nüceym, Zeynüddin b. İbrahim (ö. 970/1563), el-Eşbah ve’n-Nezair, (thk.
Muhammed Muti’ el-Hafız), Dımaşk 1983.
İbn Rüşd, Ebü’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Ahmed el-Kurtubi (ö. 595/1198),
Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, İstanbul ts, I-IV.
İbnü’l-Bezzâz el-Kerderî, Hafizüddîn Muhammed b. Şihâb (ö. 827/1414), elCâmi’u’l-Vecîz, (el-Fetâva’l-Hindiyye kenarında), Beyrut 1986.
İbnü’l-Hümâm, Kemalüddin Muhammed b. Abdülvahid (ö. 861/1457), Fethu’lKadir, Beyrut 1986, I-X.
İbnü’l-Kayyim, el-Cevziyye (ö. 751/1350), et-Tıbbü’n-Nebevi, Beyrut, 1982
İbrahim, Muhammed Yüsri, el-Cinayetü’l-Amd li’t-Tabib ale’A’dai’l-Beşeriyye
fi’l-Fıkhi’l-İslami, Kahire 1427/2006.
Kadîhân, Fahruddin, Hasan b.Mansûr el-Özcendî (ö. 592/1196), el-Fetâvâ’lHâniyye (el-Fetâva’l-Hindiyye kenarında), Beyrut 1986.
Karâfî, Şihâbüddin Ahmed (ö. 683/1285) el-Fürûk, I-IV, Beyrut ts.
Karaman, Hayrettin,
-Mukayeseli İslam Hukuku, İstanbul 1991, I-III.
-İslam’ın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1993, I-III.
Kâsânî, Alâuddin Ebu Bekr b. Mes’ud (ö. 587/1191), Bedâiu’s Sanâi’ fi Tertibi’sŞerai’, I-VII, Beyrut 1996.
Kaya, Ali, “İslam Hukukuna Göre Hekimin Tıbbi Müdahaleden Doğan Hukuki
ve Cezai Sorumluluğu”, İAD, sayı: 4, c. XVII, s. 295-306, 2004.
Kılıçoğlu, Ahmet, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2004.
Mahmasânî, Suphi Recep, en-Nazariyyetü’l-Amme li’l-Mücabat ve’l-Ukud,
Beyrut 1983, I-II.
Mecelle-i Ahkâmi Adliyye, (haz. Ali Himmet Berki), İstanbul 1982.
Muhammed Ali, Tehzîbü’l-Fürûk, el-Fürûk’un kenarında, Beyrut ts, I-II.
Müslim, Ebu’l-Huseyin Muslim b Hacca (ö. 261/1220), el-Câmiu’s-Sahih li’lMuslim, Tunus 1992, IV-VI.
Nesâî, Ebu Abdullah b Şuayb (ö. 303/915), es-Sünen, Kahire 1981, I-II.
Nevevî, Ebu Zekeriyyâ Muhyiddîn Yahyâ İbn-i Şeref (ö. 676/1277), Mecmu’
Şerhu’l-Mühezzeb, (Tekmiletü Necîb el-Mutîî), Beyrut ts, I-XX.
Oğuzman, Kemal, Öz, Turgut, Borçlar Hukuku, İstanbul, 1995.
51
Özdirek, Recep, İslam Hukukunda İşçilerin Verdikleri Zararın Tazmini, İstanbul
2008.
Özek, Çetin, “Tıbbi Müdahalede Bulunmak Hakkının Sınırları”, İTFM, c. XVIII,
s. 445-457, 1965.
Öztürkler, Cemal, Hukuk Uygulamasında Tıbbi Sorumluluk, Teşhis, Tedavi ve
Tıbbi Müdahalelerden Doğan Tazminat Davaları, Ankara 2003.
Remlî, Şemsüddin Muhammed b. Ahmed (ö.1004/1596), Nihâyetü’l-Muhtâc İlâ
Şerhi’l Minhâc, Beyrut 1984.
Reisoğlu, Seza, “Hekimlerin Hukuki Sorumluluğu”, Sorumluluk Hukukunda Yeni
Gelişmeler Sempozyumu, V, s. 1-18, İstanbul 1982.
Serahsî, Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed Ebu Sehl (ö. 483/1097),
-el-Mebsut, XXX cilt, Beyrut 1993.
-Usulü’s-Serahsi (thk. Ebu’l Vefa el-Afgani), Beyrut 1993, I-II.
Sükkeri, Abdüsselam Abdürrahim, Nakl ve Ziraetü’l-Azai’l-Ademiyye, 1988.
Süleyman, Muhammed Ahmed, Damânü’l-Mütlefât Fi’l-Fıkhi’l İslâmî, Kahire
1985.
Şâfiî, Ebû Abdillah Muhammed b. İdris (ö. 204/819), Beyrut 1993, I-IX.
Şınkiti, Ahmed Mezid Cekeni, Ahkamü’l-Ciraheti’t-Tıbbiyyeti ve’l-Asarü’lMüterettibetü aleyha, Cidde 1994.
Şenocak, Zarife, Özel Hukukta Hekimin Sorumluluğu, Ankara 1998.
Şerefüddin, Ahmet Hüseyin, el-Ahkamü’s-Seriyye li’l-Ameli’t-Tıbbiyye, Kuveyt
1983.
Şevkanî, Muhammed b. Ali (ö. 1250/1834), Neylü’l-Evtar, Şerhu Münteka’l
Abhar, Kahire, h 1357, I-IX.
Şirbînî, Muhammed b. Ahmed el-Hatib (ö. 977/1570), Muğni’l-Muhtac İla
Ma’rifeti Me’âni’l-Minhac, Karire 1958.
Tekinay, Akman, Burcuoğlu, Öztop, Borçlar Hukuku, İstanbul 1993.
Tirmizî, Ebu İsa Muhammed b. İsa (ö.279/892), es-Sünen, İstanbul 1992, I-II.
Udeh, Abdülkadir (ö. 1954), et-Teşrî’u’l-Cinâi’l-İslamî, Kahire 1963, I-II.
Usâme, Abdullah Kaya, el-Mesuliyyetü’l-Cinaiyye li’l-Etıbba, Kahire 1990.
Yavuz, Cevdet, Borçlar Hukuku Dersleri Özel Hükümler, İstanbul, 2000.
Zevkliler, Aydın, “Tedavi Amaçlı Müdahalelerle Kişilik Hakkına Saldırının
Sonuçları”, DÜHFD, s. 1-37, 1983/I.
ez-Zerkâ, Ahmed (ö. 1938), Şerhu’l-Kavâidi’l-Fıkhiyye, Dımeşk 1989.
52
Zeydan, Adülkerim, el-Veciz fi Usuli’l-Fıkh, İstanbul ts.
Zeyni, Mahmud Muhammed Abdülaziz, Mesuliyyetü’l-Etıbba, İskenderiye 1993.
Zuhaylî, Vehbe,
-Nazariyyetü’d-Damân, Dımeşk 1982.
-Nazariyyetü’d-Darûreti’ş-Şeriyye, Beyrut 1985.
53
Download