Kırk Kahraman ve Kürşad

advertisement
Abdülhamid Han
(Göksultan)
(H. Nihal ATSIZ)
Toplumun en büyük haksızlığa uğramış
tarihî şahsiyetlerinden biri, II. Abdülhamid’dir.
Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü
omuzlarında taşıyan, en güvenebileceği
adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak
üzere olan içi dışı düşman dolu bir
imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile
ayakta tutan bu büyük padişahı katil, kanlı,
müstebit, kızıl sultan, cahil ve korkak olarak
tanıtılmış, daima aleyhinde işleyen bu
propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış
talihsiz bir insandır.
Daha ilkokul sıralarında belirli bir
propagandanın tesirinde kalmaya başlayarak,
yaşları ilerledikçe aynı telkinler ile büyütülen
nesillerin, o propagandanın yalanlarını bir
gerçek gibi benimsemelerinden tabiî ne
olabilir?
Öğren yavrum ki On Temmuz
bayramların en büyüğü,Esir millet böyle bir gün
zincirini kırdı, söktü.Ondan evvel geçen günler,
bilsen ne siyahtı.Milletin her iyiliğini düşünecek
padişahtı;Halbuki o zaman sultan,insan değil,
canavardı,Canlar yakar, kan dökerdi, millet
ondan pek bîzârdı!gibi saçmalar, kim bilir hangi
kırılası kalemlerle yazılarak okuma kitaplarına
geçiyor, körpe beyinlere Sultan Hamîd
düşmanlığı aşılıyordu.
Bu düşmanlığı aşılayanlar ilkönce
İttihatçılar, yâni hürriyet kahramanları (!) yâni
Sultan Abdülhamid’in 33 yıl ayakta tuttuğu
imparatorluğu 10 yılda dağıttıktan sonra
memleketten kaçan kişilerdi. İttihatçılardan
sonra da Ermeniler, Rumlar, Yahudilerdi. Yâni,
yabancıları işe karıştırarak Türkiye’yi batırmak
için Osmanlı Bankası’nı basan, Anadolu’da
kargaşalık çıkaran ve Avrupa’nın gık demesine
meydan
vermeden
Sultan
Abdülhamid
tarafından
tepelenen
Ermeniler;
yani
Balkanlara saldırıp karışıklık çıkarmak ve yine
yabancıların da işe karışması ile Türkiye’yi
parçalamak isterken Sultan Hamid tarafından
1897’de tepelenen Yunanlılar (ve bizdeki adı
ile Rumlar ); ve Filistin’de bir Yahudistan
kurmak teşebbüsleri Sultan Hamid tarafından
önlenen Yahudi’lerdi.
Sultan Hamid, bin türlü siyasî tertiple
bu azınlıkların azgınlıklarını yere sererken,
onlarla birleşerek padişahı tahtından indiren
kabadayılar:Türk,
Musevi,
Rum,
Ermeni,Gördük bu rûz-ı rûşeni!şarkısının, bu
unutulmaz ahmaklık ve ihanet bestesini
söyleyerek meydanları çınlatıyor, Birinci Dünya
Savaşı ile mütarekesine kadar Musevi, Rum,
Ermeni vatandaşların nasıl bir “rûz-ı rûşeni”
beklediklerini anlamamak gibi bir alıklıkla bir
imparatorluğu idare ettiklerini sanıyorlardı.
Sultan Hamid’i iyice anlamak için tahta
çıktığı zamanı iyi bilmek lâzımdır. Sultan
Aziz’in son zamanlardaki çöküntü sırasında,
memleketi yürütmek için beliren iki akımdan
libaralizmi
V.Murat,
muhafazakârlığı
II.Abdülhamid temsil ediyordu. Liberaller,
İngiltere ve Fransa’ya bakarak parlamento ile
her şeyin düzeleceğine inanıyor, muhafakârlar,
30 milyonluk imparatorlukta 10 milyon Türk’ün
hâkimiyetini sağlamak içim mutlak idareye
lüzum görüyordu. Masonlar, Sultan Murad’ı da
mason yapmışlardı. Gerçek yüzünü Sultan
Murad’a göstermeyen masonluğun arkasında
ise Yahudilik ve Avrupa emperyalizmi vardı.
İlk Meşrutiyet Meclisindeki Hıristiyan
mebuslar, Türkiye’nin biran önce parçalanması
için Ruslar ile savaşa şiddetle taraftar
olmuşlardı. Ve gerçekten de neredeyse
imparatorluk dağılacaktı. Sultan Hamid, bunu
gördükten sonra, meşrutiyeti devam ettirseydi,
elbette ki yanlış bir iş yapmış olurdu.
1
Müslüman
olmayan
mebuslarla
birlikte,
dışardan körüklenen Arap ve Arnavut
milliyetçiliklerine de set çekmek üzere Meclisi
kapatması, Sultan Hamid’in en büyük başarısı
ve hizmetidir. Bu meclis kapatılmasaydı ne
olacaktı? 8 milyon Hırıstiyan ve 12 milyon
Müslüman yabancıya karşı, kültür seviyesi
hepsinden geri 10 milyon Türkle bu devlet nasıl
tutulacaktı? Demokrasi bir çoğunluk rejimi
olduğuna göre, Türklerden çok olan Araplar,
meselâ, resmi dilin Arapça olmasını teklif
etseler ve Arnavutları da yanlarına alsalar,
sonuç ne olacaktı? Bütün Türk olmayanlar
birleşerek
Osmanlı
İmparatorluğunun
Avusturya-Macaristan gibi federatif bir devlet
olmasını isteseler, bunun, nasıl önüne
geçilecekti? Karışmak için fırsat gözleyen
Avrupa
devletlerini
kışkırtmak
üzere
demokratik nümayişler yapılsa, bu ne ile
önlenebilecekti?
İşte Sultan Hamid, Meclisi kapatarak
bütün bu tehlikeleri önledi ve tahtından
indirilmeseydi daha da önleyecekti.
Fakat onun hizmeti bu kadar da değildi.
1877-1878
savaşından
yenilerek
çıkan
Osmanlı ordusunu, o zamanın en mükemmel
silâhları ile, meselâ mavzer tüfekleriyle
silâhlandırdı. Denizci devletlerin ve Rusların
denizden yapmaları mümkün taarruzlara karşı,
İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını tahkim etti.
Ve, Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle
Fransızların 18 Mart 1915 saldırıları bu
istihkâmlarla durduruldu.
Mükemmel kurmaylar yetiştirdi. 19141918 savaşı ile İstiklâl Savaşı’nı bunlar idare
ettiler. Sultan Aziz’in, Ruslarla çarpışıp Kırım’ı
kurtarmak için hazırladığı donanma, denizcilik
tekniğinin değişmesi karşısında değerini
kaybetmişti. 8-10 mil giden gemilerle artık iş
görülemezdi. Bunları kadro dışı ederek iki zırhlı
ile iki kruvazör aldı. Büyük Osmanlı borçlarının
üçte ikisini ödedi. Pek çok okul açıldı. Pek çok
yol ve köprü, ayrıca hastahane ve çeşme gibi
hayrat yaptırdı. Görülmemiş bir haber alma
şebekesi kurdu. Yabancı elçilerden bile
casusları vardı. Avrupa’da kuş uçsa haberi
oluyor, aleyhimizdeki kararları önceden
öğrenerek tedbirini alıyordu. Hilâfeti, Osmanlı
Hanedanından almak için Mısır’da kurulan gizli
bir derneğin üyelerinden biri Sultan Hamid’in
adamlarından biri idi. Balkanlıların mezhep ve
milliyet ayrılıklarını körükleyerek birleşmelerine
engel olduğu gibi; İngiliz, Alman ve Rusları da
birbirine düşürerek aleyhimizde birleşmelerini
engelledi.
Bunları yaparken de vezirlerinden,
paşalarından kimseye güvenmemekte ne
kadar haklı olduğunu zaman göstermiş ve koca
vezirler, hiç sıkılmadan, yabancı elçiliklere,
konsolosluklara sığınmışlardı.
Çok namuslu ve dindar bir adam
olduğu için, asla kan dökmemiştir. Mithat
Paşa’yı öldürttüğü hakkındaki söylenti iftiradır.
Gerçi o, Mithat Paşa’dan şüphe ediyor, onun
Sultan Aziz’i öldürtmüş olduğuna inanıyordu.
Fakat, dindar bir insan olarak, kan dökmekten,
bütün hayatınca çekinmiş, Mithat Paşa ile
arkadaşlarının idam kararlarını müebbet hapse
çevirmişti. İsteseydi idam kararını imzalayamaz
mı idi? Buna hangi kuvvet engel olabilirdi?
Bunu yapmayarak sonra, Talif’te suikasta
girişecek kadar az zekâlı mı idi?
Memleketi doğrudan tehdit eden
Moskof emperyalizmi ile batıdan tehdit eden
Avrupa emperyalizmi ve onun temsilcisi
İngiltere’ye karşı devleti savunan Sultan
Hamid, ayrıca azınlıklar ve gafil hürriyetçiler ile
de uğraşmaya mecbur olmuş, güneyden gelen
siyonizme de göğüs germiştir.
Sultan
Hamid
için
Osmanlı
İmparatorluğunu,
soyumuzun
düşmanı
Moskoflarla hilâfetin düşmanı İngiltere’ye,
devletimizin
düşmanları
siyonizme
ve
azınlıklara, rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı
2
savunmak meselesi ve vazifesi vardı. Bunun
için de, kendisinin devlet başkanı kalması
gerekti.
Kendisi
çekilirse,
devletin
tutunamayacağı
hakkındaki
düşüncenin
doğruluğu, çok geçmeden gerçekleşmiştir.
Şimdi bu kadar büyük bir dâvânın
karşısında, Peyami Safa’nın ileri sürdüğü
İsmail Safa’nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin
ne ehemmiyeti olabilir? İsmail Safa ne
istiyordu? Oğlunun iddiasına göre hürriyet!
Yani meşrutiyet, serbest seçim. Yani bir alay
Arap, Arnavut, Ermeni, Rum, Bulgar, Yahudi ve
Sırp’ın Türkiye’nin kaderi hakkında söz sahibi
olması… Şimdi akıl, anlayış, vicdan ve millî
şuur sahibi olarak düşünelim: Böyle bir sonuca
razı olunabilir mi?
Sultan Hamid, sürgün ettiklerine aylık
da bağladığına göre, Anadolu’nun en sağlam
havalı yerlerinden biri bulunduğu, ahalisinin
dinç ve gürbüz yapısı ile belli olan Sivas’ta
İsmail Safa’nın ölmesi Sultan Hamid’in
kabahatı mıdır? Verem olan İsmail Safa,
İstanbul’da kalsaydı, ölmeyecek miydi?
Babasına
karşı
beslediği
sevgi
dolayısıyla, Peyami Safa’nın bazı özel
düşünceleri olması tabiîdir. Fakat, her gün
binlerce kişiye seslenen bir yazarın, Sultan
Hamid gibi büyük bir padişahı, Osmanlı
sultanlarının en cahili ve kanlısı diye
göstermeye kalkması, doğru mudur?
“Bu dünyada herkes bir çok şeyin
cahilidir. Yeter ki kendi işinin cahili olmasın”.
Kendi işinin ehli olduğunu bin bir delille isbat
etmiş bulunan Sultan Hamid ise asla cahil
değildir. Onun bir yüksek okul hattâ lise
diploması yoktur. Fakat özel öğretmenlerle
hayattan ve içinde yetiştiği büyük ve muhteşem
hanedandan çok cevherli şeyler öğrenmişti.
Ressam, hattât ve musikişinas idi. Doğu ve
batı dillerinden bazılarını biliyordu. Kurduğu
çok değerli Yıldız Kütüphanesi, bugün,
Üniversite Kütüphanesi’ni de yine o kurdu. Yani
Sultan Hamid, Türk kültürüne kütüphane
kurarak, pek çok okul açarak ve ilmî eserler
yazdırarak hizmet etti.
Onun katil olduğu yalan, kızıl sultan
olduğu iftiradır. Avrupalıların ve Ermenilerin
yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek, onların
emellerine hizmet etmek olmaz mı?
Sultan Hamid, kızıl değil, “Gök
Sultan”dır. Herkeste bulunması mümkün ufak
tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr
etmekle ne Türk tarihi, ne de Türk milleti bir
şey kazanır. İsmail Safa, İngiliz-Boer
savaşında, İngilizlerin bu başarısını, onların
elçiliklerine giderek tebrik ettiği için, Sultan
Hamid tarafından haklı olarak, sürgün
edilmiştir. Belki İsmail Safa, o zaman,
İngilizlerin nasıl bir Türk ve Müslüman düşmanı
olduğunu bilmiyordu. Fakat geniş haber alma
imkânları ile her şeyi bilen Sultan Hamid,
memleket aydınlarının düşman elçilikleriyle
temasına müsaade edemezdi.
Şimdi insafla düşünülsün: Hiçbir sebep
yokken, sırf yurtlarındaki elmas madenlerini
zaptetmek için, bir avuç Boer’e büyük ordularla
saldıran İngiltere’yi tebrik etmek hangi
hürriyetçilik anlayışının sonucudur?
O günkü İngiltere’yi Boer’leri yendi diye
tebrik etmekle, bugünkü Moskofları Finlere
karşı başarılarından dolayı alkışlamak arasında
ne fark vardır?
Merhum Gök Sultan Abdülhamid Han,
bütün hayatında bir fikir, devleti ayakta tutmak
ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehası ile
Avrupa’yı ve Moskof’u oyalıyor, bir yandan da
demir yolu ve okul ile Türk milletini
kuvvetlendirmeye çalışıyordu.
Sultan Hamid ile onun düşmanları olan
hürriyetçileri ölçüştürmek için, yalnız şu
noktaya bakmak yeter: Hürriyet kahramanları
(!), hürriyeti yok edip yüzlerce masumu astıktan
3
sonra, savaşa soktukları devlet yenilince,
hırsızlar gibi kaçtılar. Gök Sultan, bir tek siyasî
idam yapmadan, en korkunç siyasî güçlükleri
atlatarak 33 yıllık saltanatında devleti ayakta
tuttuktan sonra tahtından indirilirken, Moskof
çarının Rusya’ya davetini; Selanik’ten Alman
gemileriyle İstanbul’a gelirken de Alman
İmparatorunun dâvetini reddederek vatanında
sürgün ve mahpus gibi yaşamayı tercih etti.
Türkiye dört sınırında yangınlar olan bir
ev, Sultan Hamid, o yangınların eve
bulaşmaması için hızla koşarak ateşe su
serpen, kum döken ve keçe kapatan bir
savunucu idi. Bu koşuşmaları sırasında yoluna
çıkan bir iki çocuğa çarpıp düşürdüyse, suç
onun değildir. Çünkü, yurdun çevresindeki
yangınlar göğe yükseliyor ve Gök Sultan,
alevleri içeri sokmamak için didiniyordu.
Ve sokmadı da…
Ne diyelim? Durağı cennet olsun…
Nihal ATSIZ
Ocak Dergisi , 11. Sayı , 11 Mayıs 1956
Başbuğ ATTİLA
(Saadettin Gömeç)
Bütün
dünya
tarihini
yakından
ilgilendiren ve herkes tarafından da kendi
isimleriyle tanınan çok az insan vardır. İste,
dünya milletlerinin büyük bir kısmının bildiği ve
özellikle Avrupa halklarının çoğunun milli
kahramanı, bir bölümünün efsanelerine ve
hatta destanlarına kadar giren bir kişidir, Attila.
Dünyadaki bir kısım tarihçi için
yeryüzünün
gelmiş
geçmiş en büyük
hükümdarları arasında hiç şüphesiz Attila ve
Çingiz Han’ın yerleri bambaşkadır. İkisi de
sadece mensubu bulundukları milletlerin
tarihlerinde ve kültürlerinde değil, dünyanın
aşağı-yukarı yarısına yakın bir topluluğunun
kaderinde söz sahibi olmuşlardır. Hususiyetle
M. Sonra 5. yüzyılda gerçeklesen Hun akınları
ve Attila’nın Avrupa’daki faaliyetleri bugünkü
Avrupa’nın
şekillenmesinde
önemli
rol
oynamıştır. Tarihte “Kavimler Göçü” diye de
anılan bu hareket sonucunda, yer-yüzünden
birçok halk kalktığı gibi, yeni yeni devletler ve
toplulukların da ortaya çıkması söz konudur.
Tarihi kaynaklardan takip edebildiğimiz
kadarıyla Hun adıyla anılan Türklerin Asya’da
kurdukları hanedanlıklar su veya bu şekilde, 5.
asrın ikinci yarısına değin varlıklarını
sürdürmekle beraber, daha önceki zamanlarda
vukua gelen bölünmeler sebebiyle zaman
zaman batıya doğru göçmüşlerdir. Bu göçler ve
ayrılıkların en büyüklerinden birisi M. Önce
55’lerde meydana gelince Küçük Yabgu ile
4
beraber büyük bir Türk-Tölös grubunun,
dolayısıyla Hun siyasi adı altında birleşen Türk
kabilelerinin bugünkü Türkistan ve Kuzey
Kazakistan bölgesine geldiklerini biliyoruz.
Dolayısıyla Hunlar sadece Asya’da varlıklarını
sürdürmediler; onlar Avrupa’yı da dize getiren
güçlü bir devlet kurdular. Aslında burada ve
daha kuzeydeki İdil-Ural Havzasında, Türkler
Mo-tun Yabgu çağından çok önceleri yurt
tutmuşlardı. Hem tarihi kaynaklar, hem de
Türklere ait destanlar ile efsaneler bunu
doğruluyor.
Meşhur
Oguz
Kağan’ın
seferlerinden birisi Hazar’ın kuzeyine, İdil-Ural
ve Doğu Avrupa topraklarına olmuş, bu
mıntıkada bir Türk idaresi tesis edilmişti. Buna
bağlı olarak, Karadeniz’in kuzeyinde bugünde
varlığını koruyan Türk soylu halklar gibi,
birtakım Fin-Ugor kavimlerinin de etnik
oluşumunda Türk tesirinin bulunduğunu pek
çok ilim adamı savunmaktadır. Konuştukları
dillerin içindeki Türkçe kelimelerle, bazı
gelenek ve göreneklerini de kapsayan kültürel
izler bunu ispatlıyor.
İşte M. Önce 1. asırda batıya gelen
Hunların bir bölümü Avrupa’da ortaya çıkan
Türklerin temelini oluşturdular. Arkasından M.
Sonra 155’lerde Asya’daki Hunlar ikinci bir
darbeye maruz kalmışlar; tarihi eserlerde
Kuzey Hunları diye anılan bu Türklerin büyük
bir kısmı, Küçük Yabgu Hunlarına benzer bir
şekilde Türkistan’ın batı taraflarına, oradan da
İdil-Ural ve Kafkasya sahasına ulaşmışlardı.
Onlar, 4. yüzyılın ortalarına (355-365)
geldiğimizde Kafkasya bölgesi ve Hazar
çevresine hâkimdiler.
Hunların başında bu sıralarda önce
Balam-er, peşinden de Yılduz Kağan’ı
görmekteyiz. M. Sonra 400’lerde Hun başbuğu
Yılduz (Uldız) Kağan, her iki Roma’yı da baskı
altına almaya başlamış; Roma içten içe kaynar
iken isyanlar ve kargaşa da alıp başını gitmişti.
Yılduz Kağan karşısında düzensiz ve korkak
bir düşman olmasını istemediğinden Roma’ya
yardım ederek, isyancılardan temizledikten
sonra, 409’da Tuna’yı geçip; Trakya’da Doğu
Roma’nın umumi valisiyle barış imzaladı.
Kaynakların bildirdiğine göre; Yılduz bu
görüşmelerde “güneşin battığı yere kadar her
tarafı zapt edebileceğini” söylüyordu. Bu Türk
Cihan hâkimiyeti telakkisinin büyüklüğünün bir
işaretidir.
Yılduz Kağan’ın 410’larda öldüğü
sanılıyor. Ondan sonra başa geçen Kara-tonga
hakkında maalesef çok az bilgiye sahibiz.
Yukarıda belirttiğimiz üzere, Yılduz’ın ardından
Türkleri yöneten diğer Türk beyleri Rua (ki bu
isim Türkçe bir kelimenin Latin kaynaklarına
bozularak geçmiş sekli olmalıdır. Belki Yula/
Boyla/ Börü), Muncuk, Ay-bars ve Oktar hepsi
onun izinden yürümüşler, her iki Roma’ya karşı
da, Yılduz’ın siyasetini sürdürmüşlerdir.
420 sıralarında Hunların idaresini iste
bu çok değerli dört kardeş üstlenmişti. Meşhur
Attila da bunlardan Muncuk’un oğluydu ve
Muncuk erken yaslarda öldü. Attila’yı amcası
Rua yetiştirdi. Bu dört kardeşin en büyüğü olan
Rua Kağan seçildi ve 422 senesinde Bizans’ı
yıllık vergiye bağladı. İki Roma arasındaki iç
mücadeleye de karısan Türkler, her iki taraftan
da haraç alıyorlardı. Rua’nın hükümdarlığının
son dönemlerinde Hun devletinin içinde
birtakım anlaşmazlıkların yaşandığı ortadadır.
Bazı Hun beyleri onun hışmından kurtulmak
amacıyla Bizans’a sığınmışlarsa da, imparator
II. Theodosios’a bir ültimatom yollanarak,
bunların iadeleri istendi. Fakat bu sırada (434)
Rua da öldü. Böylece, doğuda Türkler bir fetret
devri yasıyorlarken, batı da yeni bir güneş
doğuyordu ki; bu amcasının yerine devletin
basına
geçen
Attila
adındaki
Türk
asilzadesiydi.
O, çocukluğundan itibaren sıkı bir
savaş ve devlet eğitimi alan, amcasıyla
beraber bütün savaşlara katılan; demir bilekli,
çelik yürekli bir Türk kahramanıydı. Kardeşi
5
Bleda (bu isim de Türkçe bir adın veya unvanın
bozulmuş şekli olsa gerek; (belki Boyla/ Bolat/
Bilge?) daha zayıf olduğundan; hükümdarlıkta
ciddi bir talebi yoktu. Bir süre devletin
idaresinde kardesine yardımcı olduktan sonra
her ne kadar Attila tarafından öldürüldüğü
söyleniyorsa da; bilinmeyen bir sebeple 445
tarihinde vefat etmiştir.
Derhal harekete geçen Başbuğ Attila,
434 yılında Bizans’a diz çöktürdü. Bunun
üzerine Doğu Roma, Türklere ateşkes yapmak
zorunda kaldı. Kostantiniya veya Margus Barışı
diye bilinen andlasmaya göre; Bizans hiçbir
surette Türklerin düşmanlarıyla ittifaklara
girişmeyecek, Türk yurdundan kaçanlara kucak
açmayacak ve her yıl ödediği vergiyi iki katına
çıkaracaktı.
Attila da tıpkı dedesi Yılduz gibi,
Roma’yı iç karışıklıklarla boğuştuğu bir sırada
destekledi. Birçok yabancı kavmi Türk
hâkimiyeti altına aldı. Doğu Roma’ya, yani
Bizans’a 441-442’lerde taarruz ettiği gibi,
447’de Balkanlara ikinci defa yürüdü.
Avrupalılar kendileri için bunca felakete sebep
olan bu kişiden kurtulmanın yollarını aramaya
başladılar. O zamanki dünyanın tek efendisi
haline gelen Attila’yı Romalılar ortadan
kaldırmak için bir suikast planı yaptılar.
Attila’nın nezdine giden elçilik heyetine sokulan
bir casus, Attila’yı öldürmekle vazifelendirildi.
Ancak bu heyette bulunan Eçe-kun/ Ede-kun
(kaynaklarda bu şahsın adı da farklı yazılıdır)
isimli bir Türk durumu öğrenince, Attila’ya
haber vermiş; o da suikastçılara suçlarını itiraf
ettirdikten
sonra
Roma
imparatorunu
aşağılamıştır.
Bundan sonra Başbuğ Attila’nın daha
önce kendisine bir nişan yüzüğü gönderen III.
Valentinianus’un kız kardeşi Honoria’nın evlilik
teklifine olumlu cevap vererek; Roma
imparatorluğunda hak iddiasında bulunduğunu
görüyoruz.
Arkasından
Macaristan’daki
merkezlerinden 451 senesinde yola çıkan Türk
ordusu, Galya’ya girdi. Haziran 451 tarihinde
Roma güçlerini Attila’nın kuvvetleri “Turan
Taktiği”yle yenmeyi basardı. 452’de Po Ovası
ele geçirildi. Hatta bir korku ve telaş
başladığından; Papa I. Leo’yu bağışlanmak
üzere Romalılar, Attila’ya gönderdiler. Bu
durumda bütün Hristiyan dünyası onun
himmetine sığınıyordu; dolayısıyla daha fazla
üstlerine gitmenin hiçbir anlamı yoktu. Artık,
her iki Roma da Türk hakanına boyun eğmiş,
sıra doğudaki Sasani şahlığına gelmişti.
Ancak
düşmanları
Attila’dan
kurtulmanın başka bir yolunu buldular.
Avrupa’nın en güzel kızlarından birisini ona
zevce olarak yolladılar. 453 senesinde altmış
yaşlarındayken, Attila bu kız tarafından
zehirlenmek suretiyle öldürüldü. Herhalde bu
kadının ailesi de Attila’nın ordularından büyük
zarar görmüştü ve dolayısıyla o, bu işi gönüllü
yaptı. Latin-Bizans vesikalarında; Attila’nın
bütün milletleri ve dünyayı korkutan bir adam
olarak yaratıldığından, gururlu yürüyüşünden,
gözlerinden adeta ışık saçtığından, savaşı
sevmesine rağmen hep düşünerek hareket
ettiğinden,
aklını
iyi
kullandığından,
kendisinden af dileyenleri bağışladığından,
sadık adamlarına karsı cömertliğinden, kısa
boylu ve geniş omuzlu olduğundan, elbiseleri,
ayakkabıları ve diğer silahlarının askerlerinden
farklı olmadığından söz açılmaktadır.
Neticede
Hristiyan
dünyasınca
isledikleri günahların bedelini ödetmek üzere
gönderildiğine inanılan, “Tanrı’nın Kırbacı”
veya “Tanrı’nın Kılıcı” diye de anılan, cihan
tarihinin en büyük hükümdarlarından birisi
ortadan kaldırıldı. Attila’nın sağladığı birlik ve
üstünlük maalesef ondan sonra devam etmedi.
Daha doğrusu çocukları bunu sürdüremediler.
Bunun çeşitli sebepleri vardır: Kardeşler
arasındaki taht mücadeleleri ve kabilelerin öne
6
çıkma kavgaları, bunu fırsat bilen Romalı ve
diğer Avrupalı kavimlerin saldırıları, Attila
Türklerinin
varlıklarına
son
veren
etkenlerdendir. Bununla birlikte Avrupa’daki
Türk-Hunlar tamamen yok olmadılar. Bunların
bir kısmı idil-Ural Türklüğünü (Tatar, Başkurt,
Çuvaş) meydana getirirken, bir bölümü de
Bulgar Türkleri ve Macarlar vasıtasıyla
günümüze kadar geldiler.
Çağımızda Attila, Çingiz, Kanuni vs.
gibi Türk hükümdarların korkusu halâ
Avrupalıların beyinlerinde yaşamaktadır. Bir
gün yeniden Türklerin arasından böyle
kahramanlar çıkarak, Batıyı paramparça
edeceğine inanıldığından, Avrupalı daima Türk
dünyasına karsı temkinli davranmaktadır.
Bununla beraber 5. asırda Attila’nın tokadını
yiyen Avrupa’nın bütün Hristiyan devletleriyle,
kendilerini Bizans’ın devamı olarak gören
Yunanlılar ve Rumlar, 1071 ile 1453’teki o acı
yenilgileri asla unutamadıklarından, her
durumda ve ortamda bunun bir şekilde
intikamını almak için fırsat kollamaktadırlar.
Bir zamanlar kendilerine dünyayı dar
eden Türk ırkına gün göstermemek ve uyuyan
kurtu
uyandırmamak
için
el
birliğiyle
çalışmaktadırlar. Ama Atsız Beğ’in dediği gibi;
“Attila’nın kanı halâ Türk’ün içinde”.
TÜRK BÜYÜKLERİ – IV – ATTİLA
Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ
Kırk Kahraman ve
Kürşad - Alparslan
Türkeş
"Bir kahramanlık, kendini bekleyen
tehlikelerin büyüklüğü ve çokluğu nispetinde
kıymet kazanır. Kurtuluş ihtimallerinin sıfır veya
sıfıra çok yakın olduğunu bilerek, millet yolunda,
kutsal bir dava
uğrunda,
mücadeleden
yılmayanlar, insanlığın üstüne yükselirler ve
adeta
ilahlaşırlar.
Fani bir hayatın esiri olarak günün birinde
sönmeğe mahkum bulunan insanoğlu, yeryüzüne
daima ebedileşmek imkânlarıyla birlikte doğar.
Maddi sevkıtabiîlerden ruhunu biraz kurtarabilmiş
olanlar, her zaman tarihte yer almak ve
gönüllerde taht kurmak ihtimallerine sahiptirler.
Cemiyete hizmet ve tabiata hükmetmek
ihtirasları, insanları şahikalara doğru yükselten,
en emin yollardır. Böyle çetin fakat asil bir yolu
seçmiş olan kahramanlar, yaşadıkları devirler
içinde bir meşale gibi parlar ve milletlerine ışık ve
ruh verirler. Üzerinden ne kadar zaman geçmiş
olursa olsun, insanlığın üstüne yükselen böyle
varlıklar, tazeliklerini ve hayatiyetlerini daima
muhafaza ederler. Tarih sayfaları karıştırılarak,
mazinin derinliğine doğru bakıldığı zaman, bunlar
önümüzde abide gibi yükselirler ve millete ışık
saçarak
yol
gösterirler.
Tarihimizden değil, uzak Türk tarihinden, büyük
bir kahramanlık olayından bahsedeceğim. Bu
olay geçmişin unutma örtüşü altında kalmış çok
parlak, parlak olduğu kadar da çok hazin bir
harekettir ve İsa'dan sonra 600. yılda meydana
gelmiştir.
O sıralarda Japon denizinden, Hazardenizi'ne
kadar uzanan ve Çin'i, İran'ı, Bizans'ı titreten
7
Göktürk İmparatorluğu, entrikalar yüzünden
Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
Doğudaki devletle Batıdaki devletin arası, saraya
ve orduya sokulmağa muvaffak olan, Çinliler ve
diğer yabancılar yüzünden iyice açılıyor . Doğu
Göktürk devletinin basında bulunan Kara Kağan
kendinden önce hakan olan ağabeysini
zehirleyen Çinli yengesiyle evlenmekte mahzur
görmüyor ve bu katil kadının fettanlığının esiri
olarak Çinlilere alet oluyor. Bu yüzden Göktürk
devleti, birçok parlak muharebelere rağmen
yıkılıyor ve o bölgede bulunan Türkler Çinlilere
esir düşüyor. Çinliler Türkleri Çin'e hicret ettirerek
şehirlere dağıtıyorlar. Bu arada Kara Kağan'la
kardeşinin iki oğlunu ve diğer Türk ileri gelenlerini
Çin'in merkezi bulunan SÎYANGFU şehrine
götürerek orada ikamete memur ediyorlar. Çok
geçmeden Kara Kağan orada tutsak olarak
ölüyor. Bunun üzerine Çinliler rehine olarak Kara
Kağan'ın kardeş çocuklarından Tung Yabgu'yu
Çin sarayına hapsediyorlar. Serbest bulunan
Kara Kağan'ın diğer yeğeni KÜRŞAD ise her gün
Türkleri
kurtarmak
için
çareler
arıyor.
Tam bu sırada diğer Türk beyleri de gizli
toplantılar yaparak, Çinlilere isyan edip Çin
împaratorunu öldürmeğe ve böylece, yere düşen
gök bayrağı yeniden yükseltmeğe karar
veriyorlar. Bunun için çok yiğit olan herkes
tarafından çok sevilen KÜRŞAD'I kendilerine
Hakan seçiyorlar. Fakat bunu duyan KÜRŞAD
ihtilale baş olmayı, saldıranların en önünde
dövüşmeği kabul etmekle beraber. Hakanlığı
reddediyor, '"Millet için dövüşmek ve bu uğurda
gerekirse Ölmek bana yeter. Hakanlık sarayda
hapis bulunan amcamın oğlunun hakkıdır." diyor.
Birçok yalvarmalara rağmen Hakanlığı kabul
etmiyor. Böylece herkes, uzun tartışmalardan
sonra KÜRŞAD'in feragat örneği olan ısrarı
karşısında onun teklifim kabul etmek zorunda.
kalıyor. Ertesi akşam saraydan dışarıya
gezmeğe çıkacak olan Çin Hükümdarım
öldürmeğe ve hep beraber Çin sarayım basarak
Tung Yabgu'yu kurtarıp Hakan ilan etmeğe ve
yeni bir Türk devleti kurmaya karar veriyorlar.
Baskın gecesi sözleşilen zamanda, Çin sarayının
etrafında toplandıkları vakit, aksi bir talih eseri
olarak bardaktan boşanır gibi bir yağmur
yağmaya
başlıyor.
Yağmurun altında biraz bekledikten sonra, Çin
Hükümdarının bu akşam dışarı çıkmaktan
vazgeçtiğini
öğreniyorlar.
Bunun
üzerine,
Çinlilerin bu teşebbüsten herhangi bir şekilde
haberdar olmaları ihtimaline karşı, baskının
başka
bir
aksama
bırakılmasını
doğru
bulmuyorlar. Bu ihtimali önlemek için, baskının
geciktirilmeden hemen o gece yapılmasını uygun
görüyorlar.
KÜRŞAD arkadaşlarının adlarım bir, bir okuyarak
hepsini yoklama ediyor. Türk milletinin en ileri
gelenlerinden 40 Bey'in orada hazır olduklarım
görüyor. Artık daha fazla beklemeden Çin
İmparatorunun sarayına saldırıyorlar. En önde
yalnız KÜRŞAD yürüyor... Sarayı binlerce Cin
askeri muhafaza etmektedir. Saldıranlar ise
yalnız kırk kişi... Yıldırım gibi düştüğü yeri yakan,
kasırga gibi önüne geleni süpüren 40 kişi...
Birkaç dakikada dış kapıdaki muhafızları
tepelediler, sarayın bahçesine doldular ve oradan
iç kapıya yüklendiler. Orayı da geçtiler... Şimdi
İmparatorun dairesine doğru yürüyorlar. Fakat bu
Çinli askerler ne kadar da çok... İlerden, geriden
sürü,
sürü
saldırıyorlar.
40 kahramandan ikişer, üçer yaralanıp düşenler
var. İşte nihayet İmparatorun dairesine
ulaşabildiler. Fakat odalar bomboş. Hiç kimseler
yok. Acaba İmparator bu kadar çabuk nasıl da
kaçabilmiş?
Ne ise uzun boylu düşünmeğe meydan yok. Geri
dönmek lazım. KÜRŞAD, "ahırlara doğru
çekileceğiz" diye buyruk veriyor ve ahırlara doğru
yol alıyorlar. Fakat her adımda karşılarında
yüzlerce Çinli peyda oluyor, dövüşe dövüşe
yürüyorlar. Beş on Çinli yıkılıyor ve bir kahraman
devriliyor. Nihayet kırklardan ancak ondördü
ahırlara ulaşıyor. Kendileri yürüyüp gidinceye
kadar vakit kazanmak için, üç kişi, ahır
kapılarında artçı olarak bırakılıyor. Diğer onbir
kişi atlara binerek Vey Irmağına doğru dörtnala
koşuyorlar. Yorgun ve yaralı onbir kişi, ırmağın
kenarına vardıkları zaman, akşamdan beri yağan
yağmurlar yüzünden kabaran suların köprüleri
söküp götürdüğünü görüyorlar. Sekiz saat önce,
geçit veren sular, şimdi geçilmez olmuştur.
Düşman durmadan yaklaşıyor, saldıranlar sürüler
8
halinde binlerle geliyorlar. Karşılarında yalnız
onbir kişi var... Yağmur durmadan yağıyor. Ara
sıra çakan şimşekler gerilmiş yüzlerin!, büyümüş
gözlerin! aydınlatıyor. Ellerinde kılıçları, Türk'e
yaraşan bir fütursuzlukla atlarının üstünde dimdik
duruyorlar ve ölünceye kadar çarpışmak üzere
düşmanın
yaklaşmasını
bekliyorlar.
Artık düşman yaklaşmıştır. Göğüs göğüse
atılıyorlar ve çarpışmaya başlıyorlar. Onbir
kahramandan her biri birer birer devriliyor. En
son da KÜRŞAD gün doğarken 40 yarasından
kanlar sızarak can veriyor ve gözleri açık olarak
cesedi atinin üstünde dimdik kalıyor. Bu esnada
Vey Irmağının suları deli deli akıyor ve yağmur
yağmaya
devam
ediyordu.
Bu kahramanlık menkıbesi birkaç gün içinde
Cinde bulunan bütün Türklere yayılıyor ve onlar
arasında bir kurtuluş ruhu ve bir ihtilal havası
yaratıyor. Çok geçmeden de hepsi birden isyan
ederek KÜRŞAD'ın yolundan hürriyet ve istiklale
kavuşuyorlar. Türk tarihi, uzak ve yakın böyle
kahramanlık olaylarıyla doludur. Kahramanlık
Türklüğün
başlıca
vasıflarından
biridir.
Şairlerimizden birinin dediği gibi Türk milleti için:
Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş
demektir
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir.
Kahramanlık: saldırıp bir daha dönmemektir."
* İlk yayın tarihi : 26 Ağustos 1951
Kaşgarlı MahmudSaadettin Gömeç
Kahramanlar
sadece
eli
kılıç
sallayanlar değildir. Eli kalem tutanlar,
ilimleriyle, bilgileriyle toplumlara ışık
olanlar da birer kahramandır. Hiç
şüphesiz
kılıçlarıyla,
süngüleriyle
savaşanlara vatan ve millet sevgisini
aşılayanlar, kalem üstadlarıdır.
Dolayısıyla milletler ve onların ortaya
koydukları kültürler yalnızca silah gücüyle
ayakta
duramaz
ya
da
varlıklarını
sürdüremezler.
Mutlaka
bir
halkın
şekillendirdiği milli kültür sağlam temellere
dayanmalıdır. Dolayısıyla bir toplumun hayat
devresinin uzun olabilmesi, milli benliğini
koruyan
kültürünün
de
çok
köklü
bulunmasına bağlıdır.
Dil, din, edebiyat, mimari, müzik, resim,
hukuk vs. hepsi kültürün bir unsurudur.
Bunları meydana getirenler elbette halkın
kendisi olmakla birlikte, onun içindeki
sanatkârlar ve ilim adamlarıdır. Türk
kültürüne yön veren, mazimizin abide
şahsiyetlerinden
birisi
de,
Kaşgarlı
Mahmud’tur. Onun hakkında bugüne kadar
çok şey söylendi ve yazıldı. Kuşkusuz ki
bundan sonra da söylenecek ve yazılacak.
Biz de, burada sizlere Türk milletinin
yakından tanıdığı Kaşgarlı Mahmud’u ve
9
onun muhteşem eserini belki de bir kez daha
anlatmaya çalışacağız.
Divanü Lûgat-it-Türk’ü yazan Kaşgarlı
Mahmud bugünkü Issık Köl’ün yakınındaki
tarihi Barsgan şehrinden olup, doğum yeri
Kaşgar’dır.
Kaşgarlı
Mahmud
daha
memleketinde iken kuvvetli bir medrese
eğitimi görmüş, devrinin İslam ilimlerini
oradaki Türk bilginlerinden öğrenip, icazet
almıştı. Kaşgarlı Mahmud Arapça ve
Farsçayı mükemmel şekilde bildiği gibi, ana
dili olan Türkçeyi de birçok diyalektleriyle
biliyor ve konuşuyordu.
11. asrın ikinci yarısında, Araplara
Türkçeyi öğretmek amacıyla yazılan bu
Türkçe
sözlük
kitabından
Kaşgarlı
Mahmud’un yüzde yüz Türk olduğunu
öğrenmekteyiz.
Bunu
söylemekteki
maksadımız,
zaman
zaman
Kaşgarlı
Mahmud’un Arapça ve Farsçayı mükemmel
bilmesinden dolayı, ona başka kimlikler de
uydurulması yüzündendir. Hatta, yine Divanü
Lûgat-it-Türk’e göre, sadece Türk olmakla
kalmıyor, kendisini Kara Hanlı sülalesine de
bağlıyor ki, bu da onun kimliği hususunda
önemli bir ip-ucudur.
Adından da anlaşılacağı üzere Divanü
Lûgat-it-Türk, her şeyden önce bir Türk
sözlüğüdür. Türündeki en eski Türkçe
sözlüktür.
Yazarının
tarifine
göre,
malzemesini halk ağızlarından derleme teşkil
etmiş,
zaman
zaman
Türk
halk
edebiyatından da faydalanılmıştır. İrili ufaklı
birçok Türk boy ve uruglarından toplanmış bir
şiveler sözlüğü karakterini taşımaktadır. Ama
Divanü Lûgat-it- Türk, yalnızca bir sözlük
değildir.
Türk
tarihine,
coğrafyasına,
mitolojisine, folklor ve halk edebiyatına
kısacası Türk milli kültürüne ait zengin
bilgileri içine alan ansiklopedik bir eserdir.
Madde başı olan kelimelerle örnekleri
Türkçe, sözlerin açıklamaları Arapçadır.
Divanü Lûgat-it-Türk’e bazan bir gramer
kitabı da deniyor. Biz buna da karşıyız. Bu
eser yalnızca bir gramer kitabından çok farklı
özelliklere sahiptir. Onun için kitabı tek bir
katagoriye sokmakta yanlıştır. Elbette bu
özelliği de inkâr edilemez; ancak Divanü
Lûgat-it-Türk’te Türk milletinin büyüklüğünü,
kahramanlığını, ilmini, sanatını, devlet
teşkilatını, ekonomik hayatını ve daha pek
çok konuları da görebiliyoruz.
Kaşgarlı Mahmud aynı zamanda büyük
bir Türk milliyetçisidir. O, Türklüğe âşık bir
bilgedir. Bunun en güzel delili de, İslam
camiası içerisinde Peygamberin ırkı olması
hasebiyle, Araplara karşı duyulan sevgi ve
saygıyla beraber, Arap milliyetçiliğinin
karşısında Türkçülüğün savunuculuğunu
yapmasıdır. Şöyle ki, Divanü Lûgat-it-Türk’te
rastladığımız Hz. Muhammed’e ait pek çok
hadis Türk milletinin üstünlüğünü ve seçilmiş
bir ırk olduğunu ortaya koymaya yöneliktir.
10
Divanü Lûgat-it-Türk 1072’de Bağdat’ta
yazılmaya başlandı. 1072-1074 tarihleri
arasında tamamlanmış, 1077 senesinde
tekrar gözden geçirilerek Halife el-Muktedi’ye
sunulmuştur.
Tek
nüshası
1266’da
kopyalanmıştır. IV. Murad’ın Doğu seferleri
sırasın da kâtiplik vazifesinde bulunan Katip
Çelebi (1609-1657), Divanü Lûgat-it-Türk’ü
görmüş ve Keşfü’z-Zünun an Esamü’l-Kütübi
ve’l-Fünun adlı bibliyografyaya ait eserinde
bundan söz etmiştir.
Divanü Lûgat-it-Türk’ü ilk keşfeden
edebiyat tarihçisi, şair ve kitap meraklısı Ali
Emiri Efendi (1857-1924) oldu. Talat
Paşa’nın aracılığıyla bu Arapça nüsha
İstanbul’da Kilisli Rıfat Bilge’nin nezareti
altında üç cilt olarak basılmıştır. Divanü
Lûgat-it-Türk, Besim Atalay tarafından üçü
esas, biri tıpkı basım ve diğeri de dizin olmak
üzere 5 cilt olarak 1943 yılında tekrar
neşredildi.
Eser Arapça kurallara göre meydana
getirilmiştir. Hikmet, atalar sözü, şiir, nesir
gibi şeylerle süslüdür. Divan’da 7500 kadar
kelime, 290 ata sözü, 220 kadar da beyit ve
kıt’a bulunmaktadır.
Kaşgarlı Mahmud çok ince bir düşünce
ile bütün Türk boylarının yerlerini ilk Türk
coğrafya haritası diyebileceğimiz haritasında
da belirtiyor. Ayrıca bu kabilelerin sosyal
hayatlarına dair bilgilerin yanı-sıra şiir ve
musiki gibi özelliklerini de konu etmesi
bakımından çok değerlidir.
Türk
kültür
tarihçilerinin
asla
vazgeçemediği ana kaynakların başında
Divanü Lûgat-it-Türk gelmektedir. İyi ki böyle
bir eser vücuda getirilmiş. Yoksa şimdi bir
sürü kültür-dil meselesini halâ tartışıyor
olacaktık. Bize büyük bir kolaylık sağladığı
için Kaşgarlı Mahmud’a minnettarız. 320
Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ, “Türk
Tarihinin Kahramanları: 27- Kaşgarlı
Mahmud”, Orkun, Sayı 86, İstanbul 2005
Bilge Kağan –
Saadettin GÖMEÇ
Eski Türklerde devlet adamlarının
görevlerinden birisi de, kendilerinden sonra
gelecek olan nesillere hesap vermek
amacıyla, kitabe diktirmek veya yazılı vesika
bırakmaktır. Yani, bunların içerisinde kendi
zamanlarında başlarından geçen acı ve tatlı
olayları bildirirler ki, millet benzer hadiselerle
karşılaştığında
ne
yapacağını
hesap
edebilsin. Türklerdeki bu gelenek Cumhuriyet
dönemine kadar gelmiştir ve en son büyük
Atatürk, “Nutuk”ta ve “Türk Gençliğine
Hitabe”sinde bu alışkanlığın sürdüğünü
göstermiştir.
Ondan
sonra
devletimizi
yönetenler çok küçük beyinlere sahip
olduklarından dolayı, yaptıkları her işi ve
sözü basit oy kaygılarıyla düşündüler. Bu
yüzden de Türk tarihinde derin bir iz
bırakmadan silinip gidiyorlar.
11
Dünya medeniyetinin sahip olduğu en
değerli mirasların arasında yer alan Orkun
Yazıtları ve yahut da Kök Türk Kitabeleri diye
andığımız yazılı belgeler, ünlü Türk
hükümdarı Bilge Kağan’ın ağzından taşlara
kazınmıştır. Tahminen 683 tarihinde doğan
ve 734’te ölen bu Türk büyüğü, kardeşi Köl
Tigin için hazırlatmış olduğu yazıtta
başlangıçtan 8. asrın 30’lu yıllarına kadar,
Türk tarihinde yaşanan hadiseleri zamanın
kağıdı diyebileceğimiz taşların üzerine
mümkün olduğunca öz bir şekilde sığdırmaya
çalışmıştır.
Bulunduğu günden itibaren üzerinde en
çok çalışılan Türkçe belgelerin başında hiç
şüphesiz Kök Türk alfabesiyle yazılmış olan
bu kitabeler gelmektedir. Tabiî ki bunların
önemi Türk tarihi ve kültürü açısından
içerisinde yer alan değerli bilgilerden
kaynaklanmaktadır. Çünkü burada Türk
tarihini, edebiyatını, sanatını, gelenek ve
göreneklerini, dinini, ordu teşkilatını, sosyal
hayatını, kısaca Türk milletine ait ne varsa
hepsini görmek mümkündür. Bu bakımdan
sadece Türkiye Türklerini değil, bütün dünya
Türklüğünü ilgilendirmektedir. Elbette ki bu
yazıtların değeri Türk tarihi ve kültürüyle
sınırlı değildir. Aynı zamanda onların çağdaşı
olan Asya kavimlerinin Çin, İran, Sogd, Kore,
Tibet, Moğol vs. ile Bizans, Arap gibi
milletlerin tarih ve kültürleriyle de ilişkilidir.
Orhun_Abideleri01[1]Ömrü
kardeşiyle
beraber savaşlarda geçen Bilge Kağan’ın en
büyük şansı, yanında Köl Tigin gibi birisinin
olmasıdır. Babaları onlar çok küçük yaşta
iken öldüğünden (691), Bilge ve Köl Tigin
amcalarının yanında yetişmişler ve Bilge 14
yaşına geldiğinde (697) amcası Kapgan
tarafından Tarduş Şadlığa atanmıştı ki, Türk
devlet teşkilatında dört ana cihet mühim olup;
bunlardan da batı yönü büyük Hun Devletinin
yıkılmasının ardından, Kağandan sonra
devletin başına geçecek olan tiginin vazife
gördüğü
yer
idi.
Buna
eski
Türk
hiyerarşisinde “Tarduş Yabgu” deniyordu ki,
On Ok boylarından Tarduşların yoğunlukta
olduğu bölgedir. Yabgu unvanını Kağanın
veliahtı taşır. Diğeri ise Tölös Şadlık’tır.
Burası da doğuda yer alan birtakım Tölös
kabilelerinin olduğu mevkidir. Bu kişi de
umumiyetle yabgudan sonra gelen ikinci oğul
veya şahıstır. Buna karşılık, herhalde
Kapgan Kağan yeğenleri ile kendi öz
çocukları arasında bir çarpışmanın olacağını
sezinlediğinden de, oğlu Bögü’yü İni İl Kağan
(yani Küçük Kağan), atamıştı. Bilge’nin
Tarduş Şad olduktan sonraki en önemli seferi
699 senesinde Yaşıl Ögüz (Hoang-ho) ve
Şantung (Shan-tung) Ovasına doğrudur.
Amcaları 716’da bir suikast sonucu
ölünce, önceden de tahmin edildiği gibi bu
kardeş çocuklarının arasında kıyasıya bir
mücadele oldu. Fakat geleneğe göre, İlteriş’in oğullarından birisinin başa geçmesi
gerekiyordu. Bu sebeple Köl Tigin ve Bilge,
İni İl Kağan’ın hâkimiyetini tanımayarak, ona
karşı çıktılar. Bu kavga sırasında, cesur Köl
Tigin’in bütün herşeyini ortaya koyarak, İni İl
Kağan ile birlikte Kapgan’ın bütün çocuklarını
ve adamlarını ortadan kaldırması Kağanlığın
kaderini değiştirmişti. O, Çin kaynaklarında
adı “Mo-chih-lien” şeklinde transkripsiyon
edilen ve Kök Türk Yazıtlarında ise “Bilge”
olarak geçen ağabeyini Kağanlık tahtına
oturttu.
12
Rivayetlere göre, Kök Türkler arasında
Küçük Şad olarak tanınan ve sakin yaradılışlı
Bilge, kardeşi Köl Tigin’e Kağan olması
teklifinde bulundu. Çünkü o her şeyini
kardeşine borçlu olduğunu biliyordu. Fakat
Köl Tigin büyük bir erdemlilik göstererek
bunu geri çevirdi. Bunu şunun için
söylüyoruz; daha sonraki yıllarda ve
yüzyıllarda hükümdarlık meselesi yüzünden
kardeşler arasında çok kanlı savaşlar
olmuştur. Özellikle Uygurlar döneminde
küçük kardeşlerin, normal olarak tahtın varisi
durumundaki ağabeylerini öldürerek başa
geçtikleri çok görülmektedir. Neticede Bilge
Kağan, Köl Tigin’i Sol Şad tayin etti. Ayrıca
ordu komutanlığına da; Inançu Apa Yargan
Tarkan unvanı verilen Köl Tigin atandı.
Burada üzerinde durulması gereken bir
nokta da; gücü elinde bulunduran Köl Tigin’in
ağabeyine bir hainlik yapmayıp, sadece
büyük olduğundan dolayı iktidarı ona
bırakmasıdır. Köl Tigin isteseydi kendisi de
Kağan olabilirdi, ama o buna tenezzül
etmedi.
Kitabesinde unvanı; “Tengri teg tengride
bolmış Türk Bilge Kağan” şeklinde geçen bu
Türk hükümdarı, tahta kendisini Tanrı’nın
çıkardığını ve başı bozulan halkı töre
gereğince bir araya getirdiğini söyler. Bilge
zamanında Kök Türk Kağanlığı Çin, Tibet,
Tangut, Kıtan vs. gibi pek çok yabancı kavme
boyun eğdirmiş; Kırgız, Karluk, Oğuz, Çik,
Basmıl ve benzeri Türk boylarını da itaat
ettirmişti. Tabi ki onun bu başarılarında daha
önceden de söylediğimiz üzere kahraman
Köl Tigin’in rolünü unutamayız. Köl Tigin ve
Tunyukuk hiç şüphesiz Bilge’nin en büyük
yardımcılarıydı.
Huzurun sağlanmasının ardından Kök
Türklerin, bir Çin ordusunu yenmeleri ve
Çin’e sığınan bazı Türk ileri gelenlerinin
tekrar Ötüken’e dönmelerinden güç alarak,
Çin’e saldırmak isteyen Bilge Kağan’a,
Tunyukuk
henüz
devletin
tamamen
kuvvetlenmediğini,
Çin
imparatorunun
sanıldığından
daha
kurnaz
olduğunu,
askerlerin yorgun ve bir süre barışa ihtiyaç
duyulduğunu söylemişti. Böyle bir akın için
henüz vakit erkendi. Ayrıca Bilge Kağan’ın
Türk
ülkesinde
şehirlerin
ve
Budist
mabedlerinin yaygınlaştırılması fikrine de
karşı çıkmış; atlı asker ve konar-göçer
Türklerin
kentleri
savunmalarının
zor
olacağını, sayıları Çinlilerden daha az ise de
güçlü
zamanlarında
yağma
akınları
yaptıklarını, zaafa düştüklerinde dağlara ve
ormanlara çekildiklerini, Budizmin de Türk
karakterini zayıflatacağını ileri sürmüş, Bilge
de onun bu fikirlerini kabûl etmiştir.
Tunyukuk’un
8.
asrın
başlarında
gördüğü bu farklılığı, İbn Haldun da 14.
yüzyılın sonlarında müşahade etmiştir. O,
meşhur eserinde göçebelerin doğuştan iyiliğe
ve faydaya meyilli olduklarını vurguladıktan
sonra; göçebe ve köy hayatı yaşayanlar,
kendi canlarını korumaya düşkündürler.
Şehirliler gibi kötü huy ve ahlaka
yanaşmazlar. Konar-göçerlerin şehirlilere
oranla daha uyanık ve tedbirli olduklarını
söyler. Ayrıca, ona göre; kentliler rahata
alışmıştır. Yataklarındayken mal ve canlarını
emanet ettikleri vali ve bekçilere güvenirler.
Kale duvarları içinde emniyette olduklarını
sanırlar. Bunlar doğru değildir. Silahlarını bir
kenara bıraktıklarından, zamanla kendilerini
koruyanlarla
aynı
dereceye
inerler.
Göçebelerin ise sığınacak surları ve kaleleri
bulunmadığından aile ve mallarını kendileri
muhafaza ederler. Bu sebepten devamlı
silahlıdırlar. Uykuları bile çok hafiftir.
Kendilerinden başka kimseye güvenmezler.
Dolayısıyla Tunyukuk’un vermiş olduğu bu
karar Türk tarihi açısından son derece
önemlidir. Çünkü bu sayede devlet
yıpranmamış ve kendinden sonra gelecek
olanlara sağlam temelli bir yapı bırakılmıştır.
13
Bilindiği
üzere
Tunyukuk
Yazıtı,
Orkun’daki Bilge ve Köl Tigin anıtlarından
ortalama 500 km daha doğudadır. Bunun
sebebi çeşitli şekillerde izah edilmekle
birlikte, bize göre; Tunyukuk yaşlandığı
sıralarda
devlet
işlerine
pek
bulaştırılmamıştır. Ancak bütün hayatı,
gençliğinden itibaren devlet idaresi içinde
geçmiş bir kişiye bu durum ağır gelmiş
olabilir. Dolayısıyla, ya kendiliğinden Köl
Tigin ve Bilge’ye kızarak ailesiyle beraber
ülkenin doğu sınırlarına gelmiş veyahut da
merkezden zorla uzaklaştırılmış olabilir.
Herhalde 725 tarihlerinde Tunyukuk’un,
Köl Tigin’in de kırk yaşlarındayken, 731’de
vefatı Bilge’nin kolunu-kanadını adeta
kırmıştı. Türk tarihinin gelmiş geçmiş en
büyük kahramanlarından biri olan Köl Tigin
öldüğünde; ağabeyi Bilge Kağan onun
cenazesi başına dikilmiş, göz yaşlarıyla
ağlamıştır. Onun da cenazesine zamanın pek
çok yabancı halkıyla, Türk kabilesi temsilci
yolladılar.
Bilge Kağan çok sevdiği kardeşinin
anısını yaşatmak üzere 732 senesinde ona
bir anıt mezar yaptırdı. Etrafı duvarlarla
çevrili bu anıt mezarlığın içinde yine herkesin
bildiği gibi bir yazılı abide olup, ortasında
bark yeri ve en batısında da sunak taşı
bulunmaktadır. Bilge de ölünce, onun oğlu
babasının hatırasına amcasından 900 metre
kadar güneyde benzer bir yapı inşa ettirdi.
Özellikle Türk tarihinde ve kültüründe son
derece önemli bir mevkiye sahip olan Bilge
Kağan, bilindiği gibi daha evvelce kendi
adına elçi vazifesi gören, yüksek rütbeli bir
adamı (Buyruk Çor) tarafından 734
senesinde zehirlendi. Ölüm döşeğindeki
Kağan, kendisine bu fenalığı yapan hainin ve
bütün ailesinin ortadan kaldırılmasına da
vesile oldu.
Onsekiz yıl kadar Türk devletine
başkanlık eden bu hükümdarın en büyük ileri
görüşlülüğü böylesine eşsiz kıymete haiz
kitabeleri kazdırmış olmasıdır. Bilge Kağan
ve Köl Tigin Yazıtları bulunduğunda
dünyanın pekçok yerinden araştırmacılar
Orkun’a gelmişler ve bu yazıların kime ait
olduğunu çözmeye çalışmışlardır. Herkesin
onları kendi tarihlerine bağlamaya gayret
ettikleri sırada, Danimarkalı bir âlim bunların
Türklere ait olduğunu ispatlamıştı. Bu durum
Türk milletinin ve kültürünün ne kadar yüce
olduğunu
ortaya
koymuştur.
Büyük
medeniyetler ve kültürlerin temelinde de yazı
olduğuna göre, biz Türkler bu açıdan oldukça
şanslı bir milletiz.
Bilge Kağan Yazıtı, oğlu İçen (İ-jan)
tarafından 735 tarihinde diktirilmiştir. Köl
Tigin abidesinden aşağı-yukarı bir kilometre
uzaklıktadır. Kitabenin şekil ve tertibi Köl
Tigin Yazıtına benzemektedir. Bununla
birlikte Bilge Kağan Kitabesinde tahribat
daha fazladır.
Bilge Kağan Yazıtı’nın dikilişinden 1266
yıl sonra bölgeye giden Saadettin Gömeç’in
başkanlığındaki bir Türk heyeti, 100 yıldır
toprağın üzerinde üç parça duran anıtı
birleştirerek, yeniden ayağa kaldırmışlardır.
Bu kazı çalışmaları sırasında şimdiye kadar
Radloff dahil kimsenin bahsetmediği, Bilge
Kağan
Anıt
Mezarlığındaki
sunağın
kuzeyinde 1.5-2 metre uzaklıkta bir lahdin
desenli köşe taşlarının ortaya çıktığını da
söyleyebiliriz. Bilim adamlarının arasındaki
tartışmalarda bunun buraya daha sonra
getirilmiş olabileceği yolunda görüşler var ise
de; bir ihtimal Bilge Kağan’ın oğlunun veya
çok yakın bir akrabasının sembolik mezarının
kalıntıları olabileceğidir. Bir diğer önemli
buluntu da, Bilge Kağan Yazıtından 31 metre
doğuda, ikinci ya da üçüncü balbal olduğu
sanılan taşın üzerindeki iki tamgadır ki,
bundan da daha önce hiçbir eserde
bahsedilmemektedir. Yazıtın önünden geçen
yolun altında tesadüfen jeofizik çalışmaları
sırasında görülmüştür. Bu tamgalı balbalın
üzerindeki işaretler, muhtemelen bölgeye
Kök Türklerden sonra hakim olan, Uygurlar
tarafından işlenmiştir.
14
2003’teki kazılar sırasında da Anıt
Mezarlığın etrafında tamgalı balballara
rastlanıldı.
2001
yılında
yapılan
araştırmaların bir diğer önemli buluntusu da,
Bilge Kağan veya oğluna ait özel eşyaların
ortaya
çıkışıdır.
Bunlar
bir
hazine
kıymetindedir. Anıt mezar inşa edilirken
buraya geyik, tas gibi gümüş ve diğer
madenlerden yapılma parçalar da konmuştur.
Bu hazine değerindeki kalıntılar sunak ile
sunak taşının kuzeyindeki sembolik mezar
arasında ve en alt zemine gömülmüş bir
şekilde keşfedilmiştir. Bilge Kağan veya onun
bir yakınına ait bu hazine yüzlerce parçadan
meydana gelmektedir. Özellikle sandık
olduğu var sayılan nesnenin üzerindeki
gümüş süsler binlerce adettir. Türk tarihinde
şimdiye kadar ele geçirilen en mühim
buluntuların başında geldiği bir hakikattir.
“Altın Elbiseli Adam” kalıntılarının ardından
böyle bir arkeolojik malzemenin varlığı gözardı edilemeyecek bir keşiftir. Kağanın tacı
ve kemeri de dahil olmak üzere çeşitli süs ve
ziynet eşyalarının içerisinde bulunduğu bu
eserlerin
kıymeti
hiçbir
şey
ile
ölçülememektedir.
Bütün bunlar bir yana Bilge Kağan’ın
ölümünden sonra oğulları devlet yönetiminde
başarı sağlayamadılar. İçeriden ve dışarıdan
vurulan darbelerden sonra Kök Türk
Kağanlığı dağıldı, ama Türk’ün güneşi yine
batmadı. Bu kez de Uygurların tuğu altında
toplandılar.
Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ
“Türk Tarihinin Kahramanları: 21- Bilge
Kağan”, Orkun, Sayı 74, İstanbul 2004
ENVER PAŞA
15
Büyük bir Türk milliyetçisi ve Turancı
olan Enver Paşa, tarihte mensubu
bulunduğu bu yüce fikir ve ülkülerinden
dolayı, kendisine en ağır şekilde saldırılan
ve eleştirilen kişililerden birisidir.
1881’de İstanbul’da doğan Enver Paşa’nın
babası da kendisi gibi askerdir. 1903’te kurmay
yüzbaşı sıfatıyla Harbiye’den mezun olan Enver
Bey, 1908 Meşrutiyeti sırasında, Balkanlardaki
Bulgar ve Makedon çetecilerle vuruşmaktaydı.
Meşrutiyetin ilanı hususunda II. Abdülhamid’e
baş kaldıran subaylar arasında olması ve İttihad
Terakki’nin içinde de söz sahibi duruma gelmesi,
“hürriyet kahramanı” olarak anılmasına yol
açmış; bunun ardından da Makedonya’da
müfettişliğe atanmış ve 1909’da da Berlin Askeri
Ataşeliğine tayin olunmuştur. Belki de
Balkanlarda yaşananlardan dolayı Türk’ün
Türk’ten başka dostu bulunmadığını anlamış ve
Türkçülüğe meyletmiştir.
O vatan-millet aşkıyla yanıp-tutuşan, bu
uğurda herşeyi ve her görevi gözünü kırpmadan
yapan bir Türk milliyetçisiydi. Her insan gibi
onun da belki hataları vardır, ama bu onun
büyüklüğüne ve Türkçülüğüne gölge düşürmez.
Buna
bağlı
olarak,
1911’de
İtalyanlar
Trablusgarp’ı işgal etmeye kalkışınca, Enver Bey
de herhangi bir netice alamayacağını bile bile
oraya
gitti.
Burada
önemli
görevlerde
bulunduktan sonra, İstanbul’a dönmüş ve 23
Ocak 1913’teki Bab-ı âli baskınında yer almıştır.
İktidar İttihad Terakki’nin eline geçince, Enver
Bey de hızla yükseldi. Osmanlı Devleti’nin iç
karışıklıklarla çalkalandığı bu yıllarda, 1914’te
Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın bir
suikast neticesinde ölmesi üzerine, bu göreve
Enver Bey atandı. Bu arada padişaha da damat
olması, onun ününü daha da artırdı.
Bugün
özellikle
birtakım
tarihçiler
tarafından, Osmanlı Devletini düşüncesizce I.
Dünya Savaşına sokan kişi olarak Enver Paşa
gösterilmektedir. Esasında Yakınçağ ve Türkiye
Cumhuriyeti tarihçileri çok iyi bilirler ki, I.
Dünya Harbi çıkmadan daha evvel büyük Avrupa
devletlerinin Osmanlı ülkesi üzerine gizli planları
ve andlaşmaları mevcut idi. Savaşın arifesinde
Osmanlı devlet adamlarının Rusya ve diğer
Avrupa ricaliyle yaptığı görüşmeler ve bunlardan
bir sonuç çıkmadığı ortada iken; bizim
kanaatimize göre, haksız bir şekilde, harbe
girmenin bütün suçunun ve vebalinin Enver
Paşa’nın omuzlarına yıkılması bir insafsızlık,
insafsızlıktan öte birtakım art niyetlerden
kaynaklanmaktadır, sanıyoruz.
Savaşa girmeden önce Osmanlı Devleti’nin
genel durumunu çizmek gerekirse; ülkemiz 93
Harbi, Trablusgarp ve Balkan Savaşları gibi üst
üste patlak veren muharebelerden yorgun,
perişan ve önemli bir toprak kaybıyla çıkmıştı.
Ordunun elinde doğru dürüst silah olmadığından
başka, Osmanlı ekonomik ve siyasi açıdan bir
buhran yaşıyordu. Zaten Avrupa’nın gözünde
“hasta adam” vaziyetindeki bu memleketin ayağa
kaldırılması ya da ipinin çekilerek öldürülmesi
yönünde tereddütler vardı. Birkaç sonuçsuz
girişimin haricinde, ileriye ve gelişmeye dönük
hiçbir çalışma olmadığından, Türkler sanayi ve
teknik bakımdan da çağın oldukça gerisinde
kalmıştı. Osmanlı’yı asıl zayıflatan neden buydu.
Her halukârda I. Dünya Savaşı çıkacaktı ve
harbin büyük bir kısmı Osmanlı Devleti’nin
toprakları üzerinde cereyan edecekti. Çünkü
Fransa ve İngiltere gibi Avrupa devletleriyle, Rus
çarlığının yeni sömürgelere sahip olma,
hammadde kaynaklarına ulaşma, sıcak denizlere
inme gibi idealleri sadece Osmanlı Devleti’nin
yönetimindeki bölgelerde kazanılabilirdi. Kim
galip gelirse gelsin, Türk ülkesi mutlaka
parçalanacaktı. Esasında Avrupa’da bu pastanın
paylaşımı hususunda Almanya ile diğerlerinin
arası açılmıştı. Almanya da aynı amaçlar için
harekete geçmiş, bu yüzden onun dünyaya tek
başına hâkim olmasını engellemek isteyen
ülkeler karşısına dikilmişlerdi. İngiltere, Fransa
veyahut da Rusya’nın Alman topraklarını zapt
etmek suretiyle sahip olacağı önemli bir menfaat
yoktu. Durum Almanya açısından da benzerdi.
Yani onlar da İngiltere ve Batı Avrupa’da
hâkimiyet kurmakla bir kazanç sağlayamazlardı.
Tarihte olduğu gibi, günümüzde de bu topraklar
yeraltı ve yerüstü fakiri bölgelerdir. Dolayısıyla
doğuya
doğru
açılmaktan
ve
buraların
hammadde zenginliklerine ulaşmaktan başka
çareleri gözükmüyordu.
16
Vaziyet bu merkezde olunca, Osmanlı
hükümeti özellikle Rusya ve İngiltere ile ittifak
yapma yollarını aramış; kendisine bu ülkelerce
soğuk davranılınca, o da ister-istemez Almanya
safında savaşa girmek zorunda kalmıştır.
Osmanlı ülkesinin teklifleri, zamanın en güçlü
ülkesi durumundaki İngiltere’nin dikkatini
çekmiyor; yeni iktidarın Osmanlı’yı iyi idare
edemeyeceklerini düşünüyorlar ve bu yüzden de
ta Londra’ya kadar gelen Osmanlı delegelerini
sürekli atlatıyorlardı. Bu hususta Osmanlı Devleti
Hariciye Nazırlığının girişimleri ortadadır. Hatta
maliye nazırı Cevat Bey de Fransa’da ikili
görüşmelerde bulunmuş; Talat Paşa Kırım’a
giderek, Rus çarına ittifak teklifini götürmüştü.
Söz konusu Avrupa devletleri içinde sadece
Almanya, açıkça Türklerden toprak talep
etmiyordu. “Denize düşen yılana sarılır” misali,
Türkler de Almanlara sarıldılar. Her ne kadar
Almanlarla olan uzlaşmanın savaştan önce
gerçekleştirildiği söyleniyorsa da, hakikatte
andlaşma Avrupa’da harp başladıktan sonra, yani
2 Ağustos 1914’te imzalandı. Sözleşmenin önemli
maddelerinden birisi Rusya, Almanya’ya savaş
ilan ederse, Türkiye Almanya’nın yanında yer
alacak, buna karşılık Almanlar da Osmanlı
Devletinin toprak bütünlüğünün korunmasına
yardımda bulunacaklardı. Yine de Türkler tedbiri
elden bırakmamışlar, henüz savaşa hazır
olmadıklarından dolayı, bu haberi kimsenin
duymaması için gayret etmişlerdi. Hemen aynı
gün İngiltere, Osmanlı Devleti’ne karşı
düşmanlığını göstermiş, paraları ödendiği halde,
İngilizlere sipariş verilen Reşadiye ve Sultan
Osman gemilerine el konulmuş; bunun üzerine
de Enver Paşa, 5 ağustosta Ruslarla yeniden
anlaşma yollarını bulmak için görüşmeler
yapmıştır. O, Kafkasya’daki Türk askerini çekme,
Balkan ülkeleriyle Rusya arasında bir savaş
çıkarsa, Ruslara yardım etme ve Alman
kuvvetlerini Türk topraklarından uzaklaştırma
hususunda söz veriyordu. Buna karşılık da,
Trakya’dan biraz arazi ile Adalar Denizi’ndeki
bazı adaları istedi. Bu arada Cemal Paşa’nın da
İngiltere ile tekrar anlaşma zeminleri araması
boşa çıktı. Bir kez daha vurgulamak gerekirse,
Türkler
harbe
sadece
Enver
Paşa’nın
maceraperestliği yüzünden dahil olmadılar. Belki
de başka çıkar yol bulunmadığından, böyle bir
karar alındı. Şartlar Türkleri savaşa girmeye
zorlayınca, 29 Ekim 1914’te Goben ve Breslav adlı
iki Alman harp gemisine Türk bayrağı çekilerek,
Karadeniz’deki bazı Rus limanları topa
tutturuldu. Zaten Almanya da Türklerin bir an
önce savaşa girmesini istiyordu. Çünkü onlar
birkaç cephede harp ettiklerinden başları
sıkışmış, iyice bunalmak üzereydiler. Eğer
Türkler Ruslara karşı bir cephe açacak olurlarsa,
Rus kuvvetlerinin büyük bir kısmı doğuya
kayacak, bu suretle batıda Almanya ile Avusturya
rahat bir nefes alacaklardı. Süveyş Kanalının
kontrolü ve Arabistan’daki çarpışmalar sayesinde
de İngilizler önemli bir miktarda ordusunu bu
cephede tutacak ve buna bağlı olarak da
Almanlar İngilizlerle daha fazla uğraşacaklardı.
Bir de Müslüman bir ülkenin Hristiyanlar
tarafından saldırıya uğraması, Rusya’nın ve
İngiltere’nin tahakkümü altında yaşayan Türk ve
Müslümanların infialine yol açacaktı ki, bu
durum bile onların başını ağrıtmaya yeterliydi.
Nitekim I. Dünya Harbi sırasında hem İngiliz
sömürgelerindeki nümayişler, hem de Rusya’daki
Türk ayaklanmaları ve Rusya Türklerinin çeşitli
yollarla Osmanlı Devleti’ne yardım etmeye
çalışmaları,
bunun
delilidir.
Dolayısıyla
Avrupa’daki savaştan kısa bir süre sonra kavgaya
iştirak eden Türkler, Almanya ile yan yana
çarpışmaya başladı.
Yine onun Sarıkamış harekâtını gereksiz
yere yaptığı iddiasında olanlar vardır. Eğer on
binlerce şehite rağmen Allahüekber Dağlarında
Ruslar durdurulmasaydı, belki Anadolu’nun
içlerine kadar girecekler ve doğu sınırımız da
böyle olmayacaktı. Enver Bey, Sarıkamış
çarpışmalarının ardından Mustafa Kemal’le
görüşmüş ve onun Çanakkale’de 19. Tümen’e
kumandan tayin edilmesini sağlamıştı. Harbin
bitiminde, Anadolu’da Milli Mücadele’nin
başlaması ve vatansever subayların tamamının
Mustafa Kemal’in etrafında birleşmeleri üzerine
o da Kafkasya’ya geçmiş; Türkistan Türklerinin
kurtuluş savaşına kendisini adamıştır.
17
1920’deki Bakü Kurultayına katılan ve
burada bir konuşma yapan Enver Paşa’yı artık
bütün Rusya Türkleri tanımıştı. Bu arada İslam
İhtilal Cemiyetleri İttihadı ismi altında,
emperyalizm ve kapitalizmle mücadele için bir
teşkilat kurma teşebbüsünde de bulundu. O,
doğudan başlayarak büyük Turan Devletinin
teşekkülü hususunda planlar yaptı. Belki şimdiye
kadar gözden kaçan bir konuya da değinmemiz
gerekir ki, Türk Bolşeviklerin Turancılık
fikirlerinin temelinde de onun tesiri olmalıdır.
Osmanlı Devleti’nin bir paşasının Türkistan’a
gelmesi, büyük Türk birliğinden bahsetmesi, bize
göre onları şevklendiren önemli etkenlerdendir.
O sadece Türklerin değil, umum ezilen Doğu
halklarının selametinin Türk-Turan Devletinin
gerçekleşmesine bağlı olduğunu görüyordu ki,
bunun için çevre ülkelerle de irtibat halindeydi.
Enver Paşa’nın buna yönelik gayretlerinin,
ekonomik, siyasi ve askeri çalışmalarının
hakikaten ciddi bir araştırmaya ihtiyacı vardır.
Bugüne kadar çeşitli hatıratlardan yola çıkılarak
yapılan incelemeler çok cılız kalmış; akademik
mahiyette bir girişim henüz ortaya konmamıştır.
Dolayısıyla Enver Paşa’nın doğudaki faaliyetleri
hakkındaki bilgiler kulaktan dolma şeyler olup,
çoğu arşiv vesikalarına dayanmamaktadır. Tarih
araştırmacılarının bu konu üzerinde durmaları
lazımdır.
Rusya’da bulunduğu sürece başından pek
çok macera geçen Enver Paşa, burada başta
Lenin olmak üzere Çiçerin ve Zinovyev gibi
ünlülerle de konuşmalar yaptı. Ayrıca onun
Almanya ile Sovyetler Birliği arasındaki
görüşmelerde aracılık ettiği söylenmektedir.
Bakü
Kurultayı
öncesinde,
Rusya’nın
Anadolu’daki Milli Mücadele’ye yardımda
bulunmaları tavsiyelerini ileten Enver Paşa, eylül
ayının başındaki kongrede umduğu neticeleri
alamadı. Bunun üzerine evvela Almanya’ya,
arkasından da İsviçre’ye giderek, orada çeşitli
temaslar içinde oldu. 1921’de Moskova’ya
dönerek, burada Çiçerin ve Ankara’dan yollanan
Bekir Sami Bey ile görüştü. Daha sonra Mustafa
Kemal’e bir mektup gönderdi. Rusya’daki genel
durumu ve temaslarını bildirdikten başka, gayet
nazik bir dille; Rusya’dan gelecek her türlü
yardımın alınmasını, bunun Anadolu’daki
harekete güç katacağını bildirmiştir. Ve
mektubunda o şöyle devam ediyordu: “…beni
kendinize rakip olarak telakki ediyorsanız,
yanılıyorsunuz. Bu aklımdan geçmemiştir. Bizce
memleketin kurtuluşu esastır. Bunu Ferit Paşa
gibi ihtiyar bir herif bile yapsaydı, ona da hürmet
eder, yardımda bulunurdum. Cenab-ı Hakk’ın
şimdiye kadar size yaver kıldığı talihinize biz de
hürmet ederiz. Ben bir idealin peşindeyim. O da
İslam’ı ezen Avrupalılarla savaşmak, Müslüman
ve Türkleri harekete geçirmek.. .Şimdi ben
hürmetle gözlerinizden öper, Cenab-ı Hakk’tan
senin için yücelikler, İslam’a ve vatana büyük
muvaffakiyetler dilerim”.
Özellikle Enver Paşa’ya karşı, kendisini
Divan-ı Harp’ten kurtardığı Kazım Karabekir’in
büyük bir düşmanlık içerisinde bulunması dikkat
çekmektedir. Muhtemelen onun kininin ardında
bu sırada yaşadığı eziklik de vardır. Karabekir
hatıralarında; Enver Paşa’yı Türkiye’den uzak
tutması hususunu, bunun memleketin selameti
için lüzumlu olduğunu birtakım gerekçeleriyle
kendi zaviyesinden açıklıyor. Zaten Enver
Paşa’ya isnat ettiği pek çok suçlama, Paşa’nın
bizzat yaptığı veya düşündüğü şeyler değildir.
Kazım Karabekir’in kafasında yorumladığı
tahminlerden ibarettir. Milli Mücadele sırasında
Enver Paşa’dan en çok çekinmesi lazım gelecek
kişi olan Mustafa Kemal Atatürk bile, açıktan
açığa Enver Paşa’ya karşı bir husumet
beslemiyor. Nutuk’ta sadece bir yerde onun
ismini anar ve orada da “rahmetli Enver Paşa”
der. Hatta bunlar bir yana Enver Paşa, Atatürk
ile çalışabileceğine dair fikirlerini mektuplarında
yazıyor. Bizce, Enver Paşa’dan esasında Kazım
Karabekir korkmuştur. Çünkü Mustafa Kemal ile
anlaşıp, Doğu ordularının sevki ve idaresini
Enver alsaydı, Karabekir’in hiçbir hükmü
kalmayacaktı. Bu yüzden Ankara Hükümeti ile
Enver Paşa’nın arasını soğuk tutmak için asıllı,
asılsız haberlerle elinden geleni yapmıştır. Ve
söylediği gibi asla Türk halkı ne Abdülhamid’e,
ne de Enver Paşa’ya karşı bir nefret hissi
beslememiştir.
18
Anadolu topraklarına yönelik Yunan
taarruzu başladığında, yanındakilerle beraber
Batum’a gelen Enver Paşa Anadolu’ya geçmeyi
mutlaka düşündü. Ama Milli Mücadele sürerken
Mustafa Kemal ile Enver Bey irtibat
halindeydiler. Mustafa Kemal Atatürk, İstiklal
Harbi sırasında ve sonrasında Türkiye’yi rahatsız
etmemesini Enver Paşa’dan istemiştir. Belki bu
yüzden Rusya’da biraz vakit geçirdikten sonra
Sakarya
Zaferinin
kazanılması
üzerine,
Türkiye’de bir karışıklığa sebebiyet vermemek
için
birlikte
olduğu
bazı
Teşkilat-ı
Mahsusacılarla, 1921 Ekiminde Türkistan’a
gitmiştir. Onun burada “yaşasın Turan, yaşasın
Enver Paşa, yaşasın din-i Muhammedi”
nidalarıyla karşılanması, son derece manidardır.
Ayaklanmanın liderleri ilk önce Mehmed
Emin Beğ başkanlığında Fergana hükümetini
kurmuşlardı. Sonra Enver Paşa Türkistan’a
gelince hareketin önderliğini üzerine almıştı.
Enver Paşa daha önce Bakü’de toplanan Doğu
Milletleri Kongresi’nde Türkistan’ın durumunu
öğrenmiş, bütün olumsuz şartlara rağmen
mücadeleye girmekten geri durmamıştı. Enver
Paşa, Bakü yoluyla Türkmenistan’ın Aşkabat
şehrine
vardığı
zaman
Gürcistan’dan
Moğolistan’a
kadar
bağımsızlık
için
kımıldanmalar vardı. Halk onu “Yaşasın Turan,
yaşasın Enver Paşa, yaşasın din-i Muhammedî”
diye karşıladı.
O yeterince hazırlanmadan Buhara ve
Fergana’dan
mücadeleye
başladı.
Kazım
Karebekir’e yazdığı mektupta, Buhara ve
çevresinin gerçekten çok cahil olduğunu
vurguluyordu. Hürriyet fikirlerinden dolayı
Hindistan ve Afganistan’da kendisini tehlikede
hisseden İngilizler ve Buhara’nın işbirlikçileri bu
bağımsızlık hareketine karşı cephe aldılar.
Seksen yaşındaki Türkmen mücahid Togay Sarı
ile Kur’an, ekmek ve tuz üzerine yemin eden
Enver Paşa’ya diğer beylerden İbrahim
inanmamış,
yanındakilerin
silahlarını
da
toplayarak, onu göz hapsinde tutmuştu. Araya
Afgan hanı ile Buhara emirinin dayısının girmesi
suretiyle işler düzeldi. Hatta 400 Afgan gönüllü
ile 400 tüfek kendisine yollandı. Enver Paşa
evvela Duşenbe’yi Ruslardan kurtardı ama
Türkistanlıların tamamından yardım alamadığı
gibi, bu sırada İngiliz ve Rus fitneleri yüzünden
Afganistanlı Türk grupları yanından ayrıldı.
Daha sonra Ruslar, Basmacıların üzerine
gönderdikleri kuvvetlerin sayısını artırdılar. 8
Mayıs 1922’de Türklere karşı iki koldan harekete
geçmiş olan Rus kuvvetleri, dağınık şekilde
bulunan 30.000 kişilik Enver Paşa’nın güçlerini
parça parça yendiler ve bu birlikler dağıldı. 19
Mayıs 1922’de onun Sovyet Rusya’ya bir
ültimatom vererek, Kızıl Ordu’nun Türkistan’ı
derhal terk etmesini istediğini de görüyoruz.
Yanında 1000-1500 kişi kalan Enver Paşa’nın
Ruslar ile göğüs göğüse çarpışmaya girmeden
önceki son sözleri şunlar olmuştur: “Türkistan
için mutlaka savaşmalıyız. Başarırsak gazi,
başaramazsak şehitiz. Alınyazımızda ne varsa o
olacaktır. Bundan korkmuyoruz. Böyle köpek gibi
Rus zulmünde yaşamaktansa, atalarımızın
yaptığı gibi şerefle öleceğiz. Bizleri takip
edenlerin hürriyet ve mutluluğunun emniyeti
bizlerin ölümü göze alabilmemizle mümkün
olacaktır”.
Rus kuvvetleri karşısında tutunamayan
Enver Paşa, Duşenbe yakınlarındaki Belcivan
köyüne çekildi. Beraberinde birkaç Anadolu
Türkü askerle, Türkistanlı kalmıştı. 4 Ağustos
1922’de Kurban Bayramının 2. günü, bir Tacik’in
yol göstermesiyle ilerleyen Rus ordusu üzerine,
öleceğini bile bile siperinden çıkarak, tek başına
yürüdü. Biri kalbine, diğerleri değişik yerlerine
isabet eden beş kurşunla yere yığıldı. Anadolu’da
başlayan fırtınalı bir hayatın ardından,
Türkistan’da Rusların Türklere yaptıkları kötü
muameleleri görünce, birden bire Türkiye
hayallerini de bırakıp, Türkistan için mücadeleye
giren, Türk ırkının bu kahraman evladı, millet ve
şeref uğruna şehit düştü. Üstünde sıradan bir
asker elbisesi bulunan Enver Paşa’yı Ruslar
tanıyamadı. Daha sonra toplanan 20.000 kişilik
bir grup onu Çeken Tepe’sine ilahilerle
defnettiler. Ve Buhara’daki ulema onun şimdiye
kadar gelmiş-geçmiş en büyük evliya olduğunu
söyledi.
19
Enver Paşa’nın şehadeti herkesi bir
üzüntüye itti. Çünkü Türklük için, din için, Turan
için bayrak açan bir abide şahsiyet vurulmuş,
Türkistan’ın bütün ümitleri neredeyse suya
düşmüştü. Türkistanlı onu gönülden sevmiş, bir
umut ışığı olarak bilmiş ve kendi başına
geçirmişti. Enver Paşa’nın ölümü vesilesiyle
birçok halk şairi mersiye tarzında şiirler
yazmıştır. Fakat bunlar içerisinde bir tane vardır
ki, o da Çolpan’ın kaleme aldığı şiirdir ve bütün
Türkistan’da zamanında Türkler arasında elden
ele dolaşmıştır. Onun yerini alan Hacı Sami ve
Mehmet Emin Bey 1937’ye kadar Rusları
uğraştırdılar. Enver Paşa’nın bu harekete
öncülük etmesine muhalif olan Buhara Emiri,
bazı kabile reisleri ve Başkurt lideri Z. Velidi gibi
kimseler yüzünden bu ayaklanma hadisesinin
başarısızlığa uğradığı da bir hakikattir.
Onun dünyadaki son mekânı olan kabri,
Türkistanlılarca uzun yıllar ziyaretgâh olarak
görülmüştür. Enver Paşa, uğruna şehit düştüğü
toprakların koynundan tam 74 yıl sonra alınarak
Türkiye’ye gömüldü. Bu hareketin doğru olupolmadığı tartışma konusudur. Ancak uğrunda
öldüğü topraklar da Türk yurdu olmasından
dolayı, onun burada yatmasında hiçbir sakınca
yok idi. Her şeyden öte yıllar sonra o topraklarda
doğan insanlar, kendileri için binlerce km
uzaklıktaki bir diyardan bir kişinin gelerek şehit
düşmesi karşısında vatanlarına daha da sıkı
sarılacaklardı.
Her zaman bir şeylerle suçlanmak tarihte
kaybedenlerin kaderidir. Eğer I. Dünya Savaşını
Osmanlı Devleti kazansaydı ve Türkistan’da
Enver Paşa başarılı olsaydı, acaba hangimiz onu
böyle acımasızca eleştirecektik. O ülkesine ve
milletine aşık bir Türk milliyetçisiydi. Hataları ve
sevaplarıyla bu milletin bir mensubuydu. En
azından birtakım sahte kahramanlar gibi
vatanına ihanet etmedi. Onun gereksiz yere
Osmanlı Devleti’ni I. Cihan Harbine soktuğu
masalına da bugün artık herkes gülmektedir.
Tarih elbette ki, herkesi layık olduğu yere
oturtacaktır.
Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇ
Kahraman Türk Kadını:
Tomris
Bu yazımda sizlere, başı tarihin
bulutları içinde, efsanelere kansan kahraman
bir kadını, bir Türk kadınım tanıtacağım. Bu
büyük kadının, bu kahraman insanın adı,
Tomristir.
Yüce Hakan Tomris Hatun, Hz. İsa’nın
doğumundan önce, Altıyüzüncü Yılda Türklerinin
hükümdarı idi. Bu sıralarda İran’da da Ahamenid
sülalesi
hakim
bulunuyordu.
Bu
sülale
zamanında İran orduları birkaç defa Doğuya
doğru saldırarak Türklerle savaşmışlardı.
Tomris’in
hükümdarlığı
zamanında.
İranlıların basında Kirus adında bir hükümdar
bulunuyordu. Bu hükümdar önceleri Saka
Türkleri ile çarpışarak onları yenmiş ve Batı
Türkleri’nin güney kısımlarım ele geçirmişti. Bu
savaşlardan on yıl kadar sonra Kirus,
Peçeneklere de saldırdı. Harbin sebebi, Kirus’un
Tomris’le evlenmek istemesi ve Peçeneklerin
kadın başbuğunun bu isteği reddetmesi idi. Tabii
bu sebep, o çağlardaki usullere göre çok önemli
idi. Çünkü, Tomris, İran hükümdarı ile evlendiği
takdirde, hükümdarı bulunduğu ülkeler de,
Kirus’un eline ve dolayısıyla İranlılara geçmiş
olacaktı. işte, teklifi,. Türklerin kadın Sakam
tarafından geri çevrilince, esasen kan dökücü bir
insan olan Kirus, çılgına döndü ve kendisiyle
evlenmeği kabul etmeyen bu kadın hükümdarın
cezasını vermeğe karar verdi. Kirus önce,
Tomris’in oğlunun emri altındaki Türk öncü
kuvvetiyle karşılaştı ve onları bozguna uğrattı.
Tomris’in oğlu düşmana yenilmenin verdiği yasla
kendi, kendini öldürdü. Bu savaşı kazanan ve
gözleri dönmüş olan Kirus, Türk Hakanı Tomris
hatunun da üzerine yürüdü. Türklerle, İranlıları
bir kere daha karşı-karşıya getiren bu savaş, pek
kanlı oldu. Önce her iki taraf birbirlerine ok
atmaya başladılar. Bu oklaşmalar öyle şiddetli
oldu ki, iki taraftan yaralanmayan hemen hiç
kimse kalmadı. Böylece gayet kanlı bir
başlangıçtan sonra, ordular mızrak ve kılıçlarla
göğüs göğüse geldiler. Türklerin kadın başbuğu
ile İranlıların erkek hükümdarının idare ettiği bu
müthiş savaşın sonu çabuk geldi. Her vuruşmada
olduğu gibi, bunda da zafer kartalı, kahramanlık,
askerlik kabiliyeti ve zekada üstün olan tarafın
esiri oldu. Savaşı Türkler kazanmıştı. Yüce Türk
Hakanı Tomris Hatun hem milletinin ve yurdunun
mukaddes sevgisiyle ve hem de savaşta yenildiği
için hayatına kıymış olan sevgili oğlunun,
gönlüne saldığı büyük acı ile dövüşmüştü ve
başardığı bu kahramanca dövüşle. İran
ordusunun büyük kısmım cansız olarak yere
sermiş olmakla beraber, Ahamenid sülalesinin
azgın hükümdarı Kirus’u da telef etmişti.
20
Kirus hayatında çok kan akıtmış bir
hükümdardı. Bunun için, kahraman Türk kadını
Tomris, bu kan akıtıcı adama, dünyaya ibret
teşkil edecek bir muamelede bulundu ve Kirus’un
kafasını kan dolu bir fıçıya atarak “hayatında kan
içmeğe doymamıştın, şimdi, doya, doya iç!” dedi.
Bu hadise yüz yıllarca dünya milletlerinin
dillerinde söylendi durdu ve bugüne kadar ulaştı.
İşte Tomris hakkında tarihin verdiği
mevsuk (kaynak) bilgiler bundan ibarettir. Geri
kalan birçok hususlar efsanelerle karışmaktadır.
Bu zaferin kazanılması büyük bir
hadisedir. Çünkü Tomris, o sırada sadece
Türklerin bir kısminin, yani yalnız Peçeneklerin
hükümdarı bulunuyordu ve kumanda ettiği
kuvvetler, bu bakımdan mahduttu. Diğer taraftan
Ahamenid hükümdarı ise, butu İran’ın hükümdarı
idi ve ordusu nispet kabul etmeyecek kadar
büyüktü. Üstelik bu hükümdar bir erkek ve
karşısındaki ise bir kadındı. Fakat bu kadın.
Sadece bir kadın değil, bir Türk kadını idi ve bu
kadın, kendisiyle izdivaç ederek, milletinin ve
vatanının hürriyetine istiklaline kasteden kan
dökücü bir adama karşı yılmadan dövüşmüştü.
Kahraman Tomris, mazimizin göklerin
süsleyen şanlı bir yıldızdır. Bu şanlı kadın, bütün
Türk kadınlarına örnektir… (*)
(*)İlk yayını 12 Ekim 1951
(Alparslan Türkeş)
21
Download