EKONOMİK VE EKOLOJİK KRİZ KARŞISINDA TÜRKİYE TARIMI
Tayfun Özkaya
Dünya 50–60 yılda bir karşılaştığı bir ekonomik kriz karşısındadır. Benzer
şekilde ekolojik kriz; kuraklık, iklim dengesizlikleri ile Türkiye’yi etkilemektedir. Birbiri
ardına göller ortadan kalkıyor. Ekonomik kriz tarihin ilk krizi olmadığı gibi yalnızca
finansal krize de indirgenemiyor. Kriz yapısal olarak çalışanların gelirinin üretim
değerinden geri kalmasından yani eksik tüketimden kaynaklanmaktadır. Yatırımlarla
artan üretim kapasitesi atıl kalmakta bu da 50–60 yılda bir krizlere neden olmaktadır.
Her iki krizin de Türkiye’yi etkilemesi kaçınılmaz. Daha önceki dönemde Dünya’daki
%3-4’ler düzeyindeki faiz oranlarına karşılık Türkiye bazen %50’lere varan ancak
genel olarak %16’larda dolaşan faizler ödeyerek cari açığını kapatma politikası izledi.
Bu politikanın artık sonuna geliniyor.
Krizler aynı zamanda insan ve ülkeler için yaratıcı derslerle de doludur.
Yeniliklerin yaratıcısı da olabilirler. 1929 krizinde Türkiye sanayileşme atılımı ile çevre
ülkeler arasından sıyrılarak büyük bir atılım yapmıştı. Bu daha sonra devam
ettirilemedi ve ülke tekrar merkez ülkelerinin hegemonyasına girdi.
Et, süt, tütün, içki, gübre vb. alanlarda birçok sanayi tesisi özelleştirildi ve
yabancı şirketler bu alanlarda oligopol ve oligopson piyasaları yarattılar. Üretici
sütünü 40 kuruşa zor satarken tüketici 2 TL’den daha fazla ödemektedir. Tohum
yasası çiftçinin kendi tohumunu satmasını yasaklayarak çiftçiyi büyük tohum devleri
ile karşı karşıya bırakmıştır. Organik, permakültür ve düşük endüstriyel girdiye dayalı
tarım sistemleri yayılamamaktadır. Çiftçi girdi satanlarla ürününü işleyenlerden
oluşan makas tarafından ezilmektedir. Endüstriyel tarım ekolojik sistemleri de tahrip
etmektedir. Dünya çapında tarımın sera gazlarındaki payı %20–30 arasındadır.
ABD ve gelişmiş ülkelerde yürütülen tarım politikaları serbest piyasa
anlayışından uzak bir şekilde dampingli ürünlerin gelişmekte olan ülkelerin
piyasalarını işgal ederek çitçileri tasfiye etme esasına dayanmaktadır. Pamuk, pirinç,
mısır, et, süt ürünleri bunlara örnektir. Bu nedenle bu haksız rekabete engel olunmalı,
temel ürünlerimizin tümünde gümrükler düşürülmemeli ve yüksek tutulmalıdır. Süt ve
ürünleri, sigara gibi oligopol yapıların kurulduğu alanlarda ya kamu veya kooperatifler
eliyle ürün işleme kapasiteleri yaratılarak rekabet sağlanmalıdır.
Ekonomik kriz çiftçiyi köyünden çıkmaya zorlamakta ancak kentlerde işsizlik
buna imkân vermemektedir. Ekonomik kriz en çok işsizlik şeklinde kendisini
göstermektedir.
Ekonomik ve ekolojik krizden çiftçinin çıkabilmesi için endüstriyel tarım sistemi
yerine üretici tarafından yönetilen organik, permakültür, düşük endüstriyel girdili
sürdürülebilir tarım sistemlerine geçiş zorunludur. Bunun gerçekleşmesi üretici temelli
örgütlenmelerden geçer. Ekonomik alanda da doğrudan pazarlama, kooperatif
pazarlama seçeneklerinin kullanılması zorunludur. Kentlerde belediyeler ve sivil
toplum kuruluşlarının oluşturacağı tüketim kooperatifleri ile de ittifak bu strateji için
gereklidir. Aksi takdirde her iki krizin etkisi ile kentler işsiz köylülerle dolacak, kırsal
alanlarımız tahrip olacak, göller ve nehirler kurumaya, topraklar tuzlulaşmaya,
biyoçeşitlilik yok olmaya devam edecektir.
Ülke çapında dev bir kırsal kalkınma projesi yürürlüğe sokularak çok büyük
sayıda işsize iş imkânı yaratılmalıdır. Bu proje çerçevesinde mera ıslahı, öz tüketimi
de amaçlayan hayvancılığın geliştirilmesi, köy yolları ve sağlık tesislerinin yapımı,
ormanların geliştirilmesi, erozyonla mücadele vb. birçok alanda iş yaratılabilir.
Finansmanın bir kısmı ithalata dayalı lüks tüketimi vergilendirerek yapılırsa cari
açığın kapatılmasına ve yurt içi üretimin desteklenmesine de yardım edilmiş olur.
Download

Ekonomik ve Ekolojik Açıdan Türkiye Tarımı