Uluslararası Sistem Bağlamında, İnsan Hakları Meselesi

advertisement
Stratejik Araştırmalar Dergisi / Journal of Strategic Studies 1 (2), 2008, 12-21
© BEYKENT ÜNİVERSİTESİ/ BEYKENT UNIVERSITY
ULUSLARARASI SİSTEM BAĞLAMINDA, İNSAN
HAKLARI MESELESİ; BATI VE TÜRKİYE PRATİKLERİ
Mithat Baydur
Özet
Bu makale tarihsel süreç çerçevesi içinde insan hakları meselesini irdelemeye
çalışmaktadır. Makalede bazı batı ülkelerinin ikiyüzlü uygulamalarının açığa
çıkartılmasına çalışıldığı gibi, felsefi arka plana da özel bir atıf yapılmaktadır.
Makalede özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde insan hakları
konusundaki gelişmelere odaklanılmaktadır.
Anahtar Kelimeler: İnsan Hakları, Küreselleşme, Ulus-Devlet, Hukuk
Abstract
This article tries to enquiry the human rights issue within the framework of historical
process. The article tries to find out double-faced applications in some western
countries and also gives a special reference to philosophical background. Particularly,
the article focuses on the developments about human rights after the first world war.
Key words: Human Rights, Globalization, Nation-State, Law.
GİRİŞ
“İnsan Hakları” meselesi yüzyıllar boyunca ilk aşamada felsefi düzlemde
tartışılmış, meselenin felsefi argümanları ortaya atılıp, kotarılmasını takiben
bir ideolojiye dönüşmüş ve nihayet anayasal belge ve bildirilerde, uluslararası
sözleşmelerde hayatiyet bulmuştur.
İnsan hakları manzumesi, yukarıda adı geçen bildiri, beyanname, anayasal
metinler ve sözleşmelerde üzerinde ortak inanç ve kanaatin egemen olduğu,
korunması konusunda ortak kararlılık ve iradenin gücünü hissettiği bir değerler
dizgesidir, bir normlar bütünüdür.

Prof. Dr., Beykent Üniversitesi İİBF, Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı,
[email protected]
Uluslararası Sistem Bağlamında, İnsan Hakları Meselesi; Batı Ve Türkiye Pratikleri
İnsan hakları konsepti, giderek son elli yılda özellikle, İkinci Dünya Savaşı’nı
takiben, daha çok kullanılır ve gerek siyasal elitin retoriğinde ve gerekse sivil
toplum örgütlerinin terminolojisinde sıkça tüketilir olmasına karşın, felsefi
kökleri itibarıyla eski Yunan felsefesine kadar geri gider.
Örneğin, “stoic school” dediğimiz Stoa’cı yaklaşıma göre, site düzeninin
dışında var olan akıl, yasa ve adalet vardır. Özgürlük, doğayla uyum halinde
yaşamaktadır. Erdem, akıldan azade değildir (Sabine, 1981: 145).
Yüzyıllar sonra, örneğin Thomas Hobbes farklı bir çizgiyi savunmaktadır.
Doğal durumda, insanın davranışlarını belirleyen determinant faktörün çıkar ve
korku olduğundan hareketle, “insan insanın kurdudur” (Homo homini lupus)
diyecektir (Sarıca, 1999: 62, 63). Bu itibarla, güvenlik özgürlüğe göre
önlenecek ve insanlar düzen ve emniyet adına; akıl, irade ve özgürlüklerini
“Leviathan” tabiriyle, bir üst organizasyon olan devlete devredeceklerdir.
Ancak, 18. yüzyılda insan hakları konusunda adeta bir sıçrama yaşanacak ve
merkantilist dönemle birlikte yükselen yeni burjuvazi (kentsoylu sınıf), kendi
sözcülerini de çıkaracak ve iktisadi tez ve argümanlara paralel olarak, felsefi
eksende de, konjonktürel olarak çığır açan felsefeciler gözükecektir.
Örneğin 18. yüzyılın son çeyreğinde John Locke, insanın, salt bir insan bir
birey olmasından
dolayı,
yaşama,
özgürlük
ve
mülkiyet
haklarının
vazgeçilmez olduğunu ifade edecektir (Tsanoff vd., 1964: 343) .
Locke’un bu felsefi çıkışını yaptığı dönem ile bugüne dek gelen anayasal
süreçlerin ilk kaynaklarının aynı döneme rastlaması kuşkusuz tesadüfi değildir.
1787 tarihli Amerikan Anayasası 1793 ve 1795 tarihli ilk Fransız Anayasaları,
1831 Belçika, yine 1848 Fransız, 1848 Polonya, 1851 Prusya Anayasaları aynı
dönemin yükselen değerler manzumesinin resmi tezahürleridir.
I. Dünya Savaşı sonunda kurulan ve işlevsel olmadığı anlaşılan Milletler
Cemiyeti’nin (Cemiyet-i akvam) 1920 misakında, insan hakları alanında
önemli bir deklarasyonu olmamasına rağmen, cemiyet bu yöndeki çalışmalara
destek vereceğini beyan etmiştir (Aliefendioğlu, 1999: 55-56).
13
Journal of Strategic Studies 1 (2), 2008, 12-21
Mithat Baydur
Ancak uluslararası sistemin bir ürünü olarak II. Dünya Savaşı sonrası hayata
geçirilen, Birleşmiş Milletlerin 26.06.1945 günü kabul edilen Birleşmiş
Milletler Şartı ile, temel insan haklarına atıf yapıldığını, insan kişiliğinin şeref
ve haysiyet çerçevesinde ele alındığını tespit edebiliyoruz.
Özellikle, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’nın Kantian anlamda
(Kant’s eternal peace) ebedi bir barış hülyasını realize edebilme çabasıyla,
yepyeni bir nizam teşekkülüne destek olurken, bu hülya ve niyet ile ortak bir
Avrupa evinin ilk tohumları atıldı. B süreç içinde insan haklarına vurgu
yapılırken, insan hakları ihlallerini tarihlerinin bir parçası yapmış ulusları da,
bu barış projesi içinde ebedi bir nikaha davet etmesi manidardır.
Örneğin, Fransa ve Almanya arasındaki otuz yıl savaşları, 1870-71 savaşı,
daha sonraları farklı ittifaklarda cereyan eden, Birinci ve İkinci Dünya
Savaşlarının, kümülatif tahrip ve sonuçlarına bakarak, neredeyse son yüz elli
sene içinde Fransa ve Almanya’nın tam dört kez savaştığına tanık oluruz. Bu
itibarla, hemen İkinci Dünya Savaşı sonrası, insan haklarını baz alarak,
milletlerin uluslararası sistem içinde bir barış projesine sadık kalarak
yaşayabilme iradelerine destek verecek Birleşmiş Milletlerin kurulduğu sürece
paralel tarzda, Arupa’nın kendi dinamikleri de, hukukun, felsefenin ve
demokrasinin anavatanı olduğu iddiasıyla, Avrupa’da savaşa ve yıkıma sebep
olan uluslarını da insan haklarına dayalı bir barış evine imzaya çağırmıştı
(Thody, 1997: 4).
Ancak uluslar, bu ortak deklarasyonun müeyyideleri şemsiyesi içinde
davranacak mıydı? Yoksa uluslararası sistemin polarizasyonlara sürüklenecek
yeni ikilemlerinde, devletin kişiler gibi olamayacağına hükmederek, devletin
öteki yüzü meşru mu addedilecekti?
Bu çerçevede, ulus-devletler ile olan yaklaşımlar daha ziyade, uluslararası
ilişkiler disiplininin miladı sayılan Wilson prensiplerinin çizdiği idealist
yaklaşımın tersine, realist paradigma içinde değerlendirilerek meşruiyet
zeminine çekilecekti.
14
Stratejik Araştırmalar Dergisi 1 (02), 2008,12-21
Uluslararası Sistem Bağlamında, İnsan Hakları Meselesi; Batı Ve Türkiye Pratikleri
Bu realist daire içinde, devletin bireye önceliği altı çizilerek, devlet ve millet
uğruna, yani kutsalın adına; bazı yaşam hakları göz ardı edilebilecek ve yeni
siyasal aktörler, soyut ve kutsanmış devlet adına cinayet ve katliamları
aklamanın argümanlarını tesis edeceklerdi (Baydur, 1996: 48).
Nitekim, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, uluslararası ilişkiler
disiplinin en önemli fikir temsilcilerinden H.Morgenthau önce insanı
tanımlamaya çalışıyor ve onu tıpkı Thomas Hobebs gibi tanımlarken, insanın
ego-centric ve güç peşinde koşan yanına sayısız atıflar yaparken, insan bu
kümülatif
özelliklerini,
kendine
göre
bir
siyasi
otoriteye
vekaleten
devrediyordu (Morgenthau, 1967: 118-37).
Özellikle bu güç, iktidar ve çıkar takipçiliği ekseninde oluşan yeni realistik
(veya Real-politik) rüzgar, özellikle okyanus ötesi, yani ABD kaynaklı
olduğundan, en çok da ABD’nin yelkenlerini dolduruyor ve İkinci Dünya
Savaşı sonrası oluşturulmaya çalışılan anti-savaş zeminli yeni dünya düzenine
ters bir istikamet ile ABD’nin bir paratoner gibi oluşturmaya çabaladığı “Güç
merkezi” idealine dayanak sağlıyordu.
Dolayısıyla, egemenlik devletlerarası eşitlik, bağımsızlık, savaş, selfdeterminasyon gibi kavramlar ve tartışmalar, “güç oyunu”nun gölgesi ardında,
ikincil, hatta üçüncül konuma sürükleniyordu.
Ama gözden ırak düşen en önemli nokta şuydu; ister idealist-ütopik cenahta
olsun isterse realist-real politik cenahta olsun, ortada duran normatif bir
problem vardı: Savaş...
Savaşların gerçek sebebi neydi? Neler savaş sebebi olabilirdi?
Acaba “haklı savaşlar” ve “haksız savaşlar” kategorileri kurabilir miydik? Bu
sorular hep, insan hakları tezlerini de okutan uluslararası ilişkiler
yaklaşımlarının yumuşak karnı olarak kalacaktı (Hofman, 1985: 26-32).
Ancak yirminci yüzyılın temel sorunlarından birisi terör ve bu bağlamda, şu
ana dek teorileri, öncülleri ve tezleri oluşturulmuş konvansiyonel savaşların
tam tersine asimetrik savaşlardır.
15
Journal of Strategic Studies 1 (2), 2008, 12-21
Mithat Baydur
İşte tam bu noktada realist cenaha sorarsak, devlete yönelik ayrılıkçı ve bölücü
eylemler söz konusu ise, artık evrensel etik değerlerden söz etmek mümkün
değildir. İnsan hakları kavramı da bu itibarla artık kaygan bir zemindedir ve
relatiftir. İnsan hakları ve etik değerlerden söz etmek mümkün değildir. İnsan
hakları ve etik dış politika ekseninde uygulanabilecek bir model ve proje
değildir artık... İç ve dış siyasal ilişkiler, etik dizgelere göre değil, stratejik ve
ekonomik açıdan değerlendirilir. Ama böyle bir evrede devlet, halk ile olan
başlangıç sözleşmesini ihlal etmiştir ve meşruiyet zemini aşınmaya yüz
tutmuştur (Teson, 1988: 14-17).
Bu itibarla, yukarıda zikrettiğimiz belge, sözleşme ve etik çerçevenin bir
devletin içsel ve dışsal ilişkilerini tanziminde ne denli sancılı, kırılgan ve
hassas bir pozisyonda tutunmaya çalıştığını ifade etmeliyiz.
Bu çerçevede hatta şu tezi ya da tespitimizi ileri sürebiliriz: Devlet insan
haklarının hem bir kalkanı, hem de aynı zamanda potansiyel hasmıdır. Her ne
kadar güç merkezlerinin dominant ve determinant bir ayrıcalığı varsa da,
küresel topluluk bu tür süreçlerde hakem rolü üslenebilir.
Zira gerçekten küreselleşen ilişkiler ağında, ideolojik ayrışımlar, azınlık
hakları tezleri, kültürel çoğulculuk arayışları uluslararası bir mutabakat şansını
zayıflatmaktadır. Örneğin, yine insan hakları çerçevesinde, hangi bölgeye niçin
self-determinasyon, hangi etnik topluluğa niçin kendi iradesini kullanma
tanıyacağı konusunda ortak norm ve kriterler geliştirilemiyor.
Almanya, dağılan Yugoslavya’dan Hırvatistan’ı süratle tanımak ve onları 2009
AB üyesi yapmak için çaba harcamakta herhangi bir beis görmezken,
Çeçenlerin niçin haksız olduğu konusunda ortak bir norm ve ölçütler
bulunamamaktadır. Bugün tüketmekten bıkmadığımız globalleşme kavramı
için hangi uluslararası ilişkiler disiplini, hangi siyaset bilimci, hangi ahlak
felsefecisi çıkıp da “Globalizasyon vardır ve tüm dünyayı kuşatacak normlar
buradadır ve her egemen devlet uymak zorundadır” diyebilir?
16
Stratejik Araştırmalar Dergisi 1 (02), 2008,12-21
Uluslararası Sistem Bağlamında, İnsan Hakları Meselesi; Batı Ve Türkiye Pratikleri
BM karar çerçevesi antlaşması ve manifestosu orada dururken, ABD’nin hiçbir
BM Güvenlik Konseyi’ni hiçe sayıp bir egemen devleti hangi koşullara
sürüklediği orada dururken, Türkiye sıkça, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi
hukuku denetim mekanizmaları ile cebelleşmektedir. Hatta bu durumla
Türkiye iki kez karşılaşmıştır; ilki 1974 Kıbrıs askeri müdahalesi ertesinde,
Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs Devleti adına yoğun hak ihlalleriyle
mağduriyetten, Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna tam üç kez başvurmuş ve
başvurular kabul edilmiştir (Bakır, 1997: 22).
Komite azınlıkların sorunu
ile ilgilenirken,
Türkiye
‘Devletin
ülke
bütünlüğü’ne duyarlılık gösteriyor. Türkiye’nin hazırlık komite ve alt
komitelerinde getirdiği öneriler paketi bugün tanık olduğumuz bir “çatışma
modeli”nin temel fay hatlarını oluşturuyor. Bir başka deyişle, etnik-dinsel
farklılaşmalar ve bu farklılaşmaların ürettiği uzlaşmazlık ve çatışmalar,
Strasbourg’daki “Güneydoğu dosyaları”nın ana eksenini oluşturuyor (Bakır,
1997: 23).
Kuşkusuz zikrettiğimiz kırılgan konular, Türkiye açısından da belli bir süreç
içinde hatırı sayılır bir mücadeleyi gerekli kılacaktır. Zira Türkiye Cumhuriyeti
1954 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini onaylamış, 1987 yılında
bireysel
başvuru
hakkını,
1989
yılında
ise
Avrupa
İnsan
Hakları
Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul etmiştir.
Ancak, Avrupa Mahkemesi’nin, sadece ulusal düzeydeki denetimi tamamlayıcı
bir nitelikte olduğunu da unutmamak gerekir.
Türkiye’nin yine insan hakları çerçevesinde 22.01.2004 tarihli ve 25354 sayılı
Resmi Gazetede yayınlanan Başbakanlık genelgesi ile tüm kamu kurum ve
kuruluşları tarafından personel temininde ayrımcılığa meydan verilmeyecek
şekilde hareket edileceği hükme bağlanmıştır. 03.08.2002 tarih ve 4771 sayılı
kanun ile de, bireysel hak ve özgürlükler çerçevesinde kültürel yaşamda
kullanılan farklı dil ve lehçelerde yayın yapılması imkanı getirilmiştir.
17
Journal of Strategic Studies 1 (2), 2008, 12-21
Mithat Baydur
Bütün bu çalışma ve yapılanmalarda 21 Nisan 2001’de çıkarılan bir kanın
(4643 no’lu kanun) ile Başbakanlık bünyesinde oluşturulan İnsan Hakları
Başkanlığının denetimine bırakılmıştır.
Bütün bu çalışma ve organizasyonların, belli bir egemenlik nosyonunun
dışında, kolektif ve kümülatif bir global toplum denetim ve müeyyidelerinin
var olduğu gerçeğinin ve belli bir lokomotif işlevi gördüğünün tezahürleri
olarak algılanması da kabildir.
Bugün hem uluslararası ilişkiler, hem de uluslararası sistem çerçevesinde,
mutlak egemenlik anlamında bağımsızlık ender rastlanan bir olgudur. Bazı
değerlerin sınırlar ötesi bir güç ve geçerliliği olduğu, son ABD seçimlerinden
de anlaşılacağı üzere, belli bir açıklık kazanmıştır. Örneğin insan hakları
yerine göre ulusların egemenlik haklarını artık aşmakta ve uluslararası bir
koruma altına alınma kaygısı hakim gelmektedir (Yayla, 2008: 52,53).
Zikrettiğimiz bu olgu, uluslararası iklimde her ne kadar hissettiğimiz bir
parametre ise de, halen yaşadığımız dünyanın, Wilsonian ve Kantian bir
idealler düzleminde olmadığından hareketle,
güç
merkezlerinin çifte
standartlarını gözlerimizden ırak tutamayız.
Örneğin 11 Eylül 2001 sonrası, ABD başkanı Bush’un ağzından çıkan, “Haçlı
seferleri şimdi başlar” açıklaması bu konuda çifte standarda dair ipuçları
verirken, ABD’nin saldırgan tutumunun insan hakları çerçevesinde ifade
edilmesi ayrı bir garabettir.
11 Eylül sonrası ABD’nin tanımladığı dünya, Aristoteles’in tanımladığı egocentric bir demokrasidir (Taşkın, 2008: 200-2). Bir başka deyişle, “öteki”ne
yaşam hakkı yoktur. ABD’nin, ne ilginçtir ki; insan hakları şiarıyla saldırdığı
bu bölgeye, oryantalizm penceresinden bakarsak, hedef bölge İslam ve Türk
dünyasıdır. Rudyard Kipling’in ifadesiyle
söylersek,
“Beyaz adamın
meselesidir” (White man’s burden). Yazık ki, bütün bu insan hakları
şampiyonluğu ve sözcülüğüne rağmen, Batı dünyası ve uluslararası sistem
zihinlerine kazınmış önyargı ve tutumlarından kurtulamamaktadır.
18
Stratejik Araştırmalar Dergisi 1 (02), 2008,12-21
Uluslararası Sistem Bağlamında, İnsan Hakları Meselesi; Batı Ve Türkiye Pratikleri
Bu çerçevede bir çarpıcı örnekte, 8. yüzyılın ortalarında Müslüman Arap ve
Berberilerin İspanya’ya (Endülüs’e) adım atmaları, Batı ve Avrupa tarihinin en
utanılası durumlarından biridir. Endülüs sekiz yüzyıl orada kaldıktan sonra
atıldı. Fakat atılamayan bir şey, o uygarlığın izleridir. Nihayet 1492’de
İspanyolların Endülüs’te hakimiyet kurmalarını takiben, Arapların Endülüs’ten
Yahudilerle birlikte sürülmesi, yağma ve katliama uğramaları yeryüzünde Nazi
soykırımı ile birlikte en utanılacak insanlık dramlarından biridir (Ortaylı, 2008:
187).
Sonuç olarak, insan haklarının, kulağa hoş gelen, insan ruhuna sevimli gelen,
edebi ve insani anlamda titreşimler yaratan büyülü profiline rağmen,
küreselleşen dünya, iktisaden, enformatik olarak, çevreci tutumlarla, antimilitarist yaklaşımlarıyla gerçekten küresel bir benzeşme ve ortak bir payda
sergilememektedir.
Ancak yukarıda farklı bölümlere zikrettiğimiz üzere, insan haklarının felsefi
arka planı, onun ideolojisi, onun sivil toplum örgütleri ve yine insan haklarının
kurumsal yapılanması ve hatta yargılanması evrensel bir normlar zinciri
oluşturmuşken, uluslararası sistem, güç merkezleri, ülkelerin farklı tarihsel
arka planları, belli havzalardaki sosyo-kültürel farklılaşmalar, jeo-stratejik
hedef ve beklentiler, ulus-devletlerin halen ontolojik anlamda yaşayan ve
güçlü birer siyasal aktör olarak farklı projeksiyonları; insan haklarının teorik
düzlem yanında, farklı pratiklerde yaşanmasını mümkün kılmaktadır. Bu etik
ve şiirsel insan hakları bildirgesi ve manzumesine rağmen, her ulus-devlet ya
da her egemen devlet, (egemenliğini kullandığı ölçüde) insan hakları
meselesini kendi içsel ve dışsal dinamikleri, kendi jeo-politik ve jeo-stratejik
analizleri çerçevesinde pratiğine yansıtmaktadır.
Dolayısıyla, milletler sistemi anlayışıyla, çok dilli, çok dinli, çok etnisiteli ve
çok kültürlü bir kompozisyonu yüzyıllarca yaşatmış bir imparatorluk bakiyesi
olarak Türkiye’nin, insan hakları konusunda Batı’ya verebileceği örnekler
paketi mebzul miktardadır.
19
Journal of Strategic Studies 1 (2), 2008, 12-21
Mithat Baydur
Batı, Engizisyon mahkemelerinde işkence teknikleri geliştirirken, bu topraklar
sefarad Yahudilerine kollarını açıyordu.
Batı, bir milleti Avrupa’nın ortasında yok etmeye çalışırken, bu insanlar bir iki
gemi bile olsa, kaçırarak içindeki Yahudileri kurtarmaya çalışıyordu.
Balkanlarda, Bosna’da insan hakları meselesi çoktan dondurulurken, 250.000
insanın katledilmesini seyirci kalınırken, hatta alkış tutulurken, Türk insanı
alkışlamıyor ve avuç dolusu yardımı Bosna’ya ulaştırmaya çalışıyordu.
Nihayet, Türk entelijansiyası, Irak’ta şeref, haysiyet, bütünlük, namus ve
devlet ayaklar altına alınırken, Irak’ın toprak bütünlüğünü savunuyordu.
İnsan hakları, yaşadığımız dünyanın en temel ve felsefi problematiklerinden
biridir. İnsan hakları, hukuk felsefesi bağlamında her bireye lazımdır.
Ancak, madalyonun bir de öbür yüzü vardır. Hatta gecenin bir diğer yüzü
vardır. İşte, Batı’nın da insan hakları söz konusu olduğunda, bir “öteki” yüzü
vardır.
KAYNAKÇA
ALİEFENDİOĞLU, YILMAZ: “İnsan Hakları Ve Sivil Toplum Örgütleri”,
(Kuruluş Etkinlikleri)”, 1999, Ankara.
BAKIR, ÇAĞLAR: “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Hukuku’ndaki Türkiye
Üzerine Kısa Notlar”, Türkiye Günlüğü, Sayı:44, Ocak-Şubat, Ankara, 1997.
BAYDUR, MİTHAT: “Uluslararası İlişkilerin Ve Ulus-Devletin Kısa Bir Etik
Değerlendirilmesi”, Türkiye Günlüğü, Sayı 43, Kasım-Aralık 1996.
HOFFMAN, M.: “Normative Approaches”, International Relations: A
Handbook Of Current Theory, London, 1985.
MORGENTHAU, HANS J.: “Politics Among Nations”, New York, Alfred
A.Knopf, 1967.
ORTAYLI, İLBER: “Avrupa Ve Biz”, T. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul,
Mart 2008.
20
Stratejik Araştırmalar Dergisi 1 (02), 2008,12-21
Uluslararası Sistem Bağlamında, İnsan Hakları Meselesi; Batı Ve Türkiye Pratikleri
SABİNE, GEORGE H.: “A History Of Political Theory”, Dryden Press,
Indiana, 1981.
SARICA, MURAT: “Siyasi Düşünce Tarihi”, Gerçek Yayınevi, 1999,
İstanbul.
TAŞKIN, HASAN: “Vaadedilmiş Topraklara Sıkışan Türkiye, Siyonizm,
Filistin, BOP Ve Türkiye”, Siyah-Beyaz Yayınları, İstanbul, Ekim, 2008.
TESON, F.: “Humanitarion Intervention: An Inquiry Into Law And Morality”,
New York, Transnational, 1988.
THODY, PHILIP: “An Historical Introduction To The European Union”,
Routledge, London And Newyork, 1997.
TSANOFF, RADOSLAV A.: “Great Philosophers”, Harperand Row, New
York, 1964.
YAYLA, ATİLLA: “Kemalizm Liberal Bir Bakış”, Liberte Yayınları, Ankara,
Haziran, 2008.
21
Journal of Strategic Studies 1 (2), 2008, 12-21
Download