Mustafa Kemal Atatürk İle En Önemli Bilgiler

advertisement
Mustafa Kemal Atatürk İle En Önemli Bilgiler
Mustafa Kemal Atatürk ;
1881 yılında,Ahmet Subâşı mahallesinde,pembe ve ahşap bir evde doğmuştur.
Mustafa Kemal, Salih Bozok ile çocukluktan beri arkadaştır.
Bazı
kişiler,
Mustafa
Kemal’a,Atatürk
olarak
Atatürk,Mustafa Kemal’in soyadı(soyismi)dir.
hitap
ediyorlar
fakat
Mustafa Kemal Atatürk’ün Hayatı
Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik'te,pembe ve ahşap bir evde doğdu.
Annesi Zübeyde Hanım,babası Ali Rıza Efendi'dir. Ali Rıza Efendi, Selanik
yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin'den ayrılarak Serez'de yerleşmişler, oradan
da Selânik'e gelmişlerdi. Ali Rıza Efendi, bir süre gümrük memurluğu yapmış,
daha sonraları memuriyeti terk ederek kereste ticareti ile meşgul olmuştu.
Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım da Selanik yakınlarında Langaza adı verilen
kasabada yerleşmiş eski bir Türk ailesine mensuptu.Bu aile, soy olarak
Anadolu'dan Rumeli'ye geçmiş yörüklerdendi ve Varyemezoğulları olarak
tanınıyorlardı. Bu ailenin Langaza'da büyük çiftlikleri vardı; tarım yanında
hayvancılıkla meşgul idiler.1871 yılında Zübeyde Hanım ile evlenen Ali Rıza
Efendi'nin 1888 yılında henüz elli yaşlarında iken ölmesi üzerine, yedi-sekiz
yaşlarında babasız kalan küçük Mustafa'nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi,
büyük Türk kadını Zübeyde Hanım'a düştü.Küçük Mustafa, ilk öğrenimine bir
süre annesinin isteğine uyarak Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde
devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selanik'te çağdaş eğitim
yapan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi,
yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük Mustafa'nın
kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu. Küçük Mustafa, bu
okulda okurken babası öldü. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak
üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. Babaları öldüğü zaman
küçük Mustafa yedi yaşında, Makbule bir yaşını henüz doldurmuş, Naciye ise
kırk günlüktü. Bu en küçük kardeşleri genç kız iken Selanik'te öldü.Ali Rıza
Efendi'nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selanik
yakınlarındaki Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi'nin
yanına yerleşti. Çiftlik yaşamı nedeniyle Küçük Mustafa'nın öğrenimi ister
istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selânik'e dönerek halasının
yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti. Küçük Mustafa, Şemsi Efendi
İlkokulu'nu bitirdikten sonra bir süre Selanik Mülkiye Rüştiyesi'ne1 devam etti
ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile
vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve 1893 yılında kendi istek ve kararı ile
Selanik Askerî Rüştiyesi'ne2 başvurarak öğrenimine burada devam etti. Mustafa
bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri
ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı. Bu
okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç
öğrencisinin üstün yetenekleri ve zekâsı karşısında onu sınıftaki diğer
Mustafa'lardan ayırt etmek üzere adının sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artık
genç öğrenci, Mustafa Kemal olmuştu.Mustafa Kemal, Selanik Askerî Rüştiyesi'ni
bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadisi'ne3 girdi. Bu okulda Bursa Askerî İdadisi'nden gelen- Ömer Naci ile arkadaşlık etti. Sonraları ünlü bir
hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal'in hitabet ve edebiyat
sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlarından biri olacak olan Ali Fethi
(Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanı
sıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yaz aylarında izinli olarak Selânik'e
döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu.Genç Mustafa Kemal, Kasım 1898'de
Manastır Askerî İdadisi'ni ikincilikle bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul'da
Harp Okulu'na girdi. 3 senelik başarılı bir öğrenimden sonra 10 Şubat 1902'de
bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve aynı yıl öğrenimine Harp Akademisi'nde
devam etti. 1903 yılında Harp Akademisi'nin ikinci sınıfına geçmiş ve üsteğmen
olmuştu. 11 Ocak 1905 tarihinde de kurmay yüzbaşı rütbesiyle Harp
Akademisi'nden mezun oldu. Mustafa Kemal, Harp Okulu'nda ve Harp
Akademisi'nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına
ve öğretmenlerine tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Askerlik
derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye
karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde, memleket
ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle dile getirmesi
nedeniyle aydın ve devrimci bir subay olarak tanınmıştı. Devir, istibdat dönemi
idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok
sevilişi, düşüncelerinde samimî oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban
gitmesini önlemişti. Bununla beraber Harp Akademisi'nden mezun oluşunu
izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve
durumu, şüphe çekerek kısa bir süre İstanbul'da tutuklu kaldı; sonra bir çeşit
uzaklaştırma olarak 5 Şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Şam'a
atandı.Mustafa Kemal, Şam'da 5. Ordu'nun emrinde kaldığı ve kurmaylık stajını
tamamladığı üç yıl içinde Suriye'nin hemen her yerini görevle dolaşmış,
memleket yönetimindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki
eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Burada 1905 yılı Ekim ayı içinde,
güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu.
Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti
genişletti. Bir ara gizli olarak Yafa'dan Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik'e
geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir şubesini açtı ve tekrar
Yafa'ya döndü. Bölgeden uzaklaşması hükümetçe duyuldu ise de Şam'daki
üstleri kendisini koruduğundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bu sıralarda 20
Haziran 1907 tarihinde kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam'daki Ordu'nun
Kurmay Başkanlığı'nda bir göreve getirildi.Mustafa Kemal 13 Ekim 1907'de
merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargâhı'na atandı ve bu karargâhın
Selanik'te bulunan Kurmay Şubesi'nde çalışmak üzere Selânik'e geldi. Bu
sıralarda Selanik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" şubesinin kurucularını da
içine almış olan "İttihat ve Terakki Cemiyeti", gizli olarak faaliyet halinde idi.
Mustafa Kemal de bu cemiyete girerek hizmet görmeye başladı. Memleketin
istibdat yönetiminden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da baş
düşüncesiydi. Selânik'e gelişinden kısa bir süre sonra 22 Haziran 1908'de
Üsküp-Selânik
arasındaki
demiryolu
müfettişliği
görevi
de
3.
Ordu
Karargâhı'ndaki görevine ek olarak Mustafa Kemal'e verildi.Bu sıralarda,
Rumeli'de gizli faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti",Abdülhamit'i,
1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı
tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin bu
girişimleri adım adım II. Meşrutiyet'in ilânına uzandı.23 Temmuz 1908 tarihinde
İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman Mustafa Kemal, kolağası rütbesiyle
Selanik'te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da "İttihat ve Terakki
Cemiyeti"
içinde
çalışarak
İstanbul'daki
siyasî
gelişmeleri
yakından
izlemektedir. O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir devrimin arkasından yapılanları
kâfi görmüyor, bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha
köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu; fakat kendisinin
görüşleri, "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine
uymadı. Buna rağmen fikirleriyle onları uyarmaktan da çekinmiyordu.II.
Meşrutiyet'in ilânı üzerinden henüz dokuz ay geçmişti ki İstanbul'da 13 Nisan
1909'da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti.
Mustafa Kemal, eski tarihle "31 Mart Vak'ası" olarak bilinen bu isyanı bastırmak
üzere Rumeli'de oluşturulan Hüseyin Hüsnü Paşa komutasındaki Hareket
Ordusu'nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu ordu ile 15/16 Nisan 1909'da
Selanik'ten İstanbul'a hareket etti; ancak Hareket Ordusu İstanbul yakınlarında
Hadımköy'e geldiği zaman komutada değişiklik yapıldı. Selanik'ten gelen 3.
Ordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa komutayı ele aldı; Kurmay Başkanlığı'na da
Binbaşı Enver Bey getirildi. Hareket Ordusu 24 Nisan 1909 günü İstanbul'a girdi.
Mustafa Kemal de bu ordunun Kurmay Heyeti'nde görevli bulunuyordu. Hareket
Ordusu'nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine
Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra
İstanbul'da çok kalmayarak 22 Mayıs 1909'da tekrar Selânik'e döndü. Bu
sıralarda Selanik ve çevresinde yapılan askerî manevralarda düşünce ve
görüşlerini cesaretle savunuyor, üstlerinin dikkatini çekiyordu; bir yandan da
askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu.Mustafa
Kemal, II. Meşrutiyet'ten sonra ordunun "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile yakın
ilişkisinin ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu
görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selanik'te toplanan "İttihat ve Terakki Büyük
Kongresi"nde açıkça dile getirmişti. Fakat Cemiyetin önde gelenleri onun bu
görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyet'ten uzak tutarak
doğrudan doğruya askerî vazifesine verdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti ile
anlaşmazlığı ve aralarının açılması böyle başladı.1909 yılı sonlarında
Arnavutluk'ta büyük bir isyan çıkmış, oraya gönderilen bir tümen asker isyanı
batırmakta yetersiz kalmıştı. Bunun üzerine Harbiye Nazırı Mahmut Şevket
Paşa, Mayıs 1910'da Selânik'e geldi. Burada hazırlanan büyük bir kuvvetin
başında olarak, kurmay kurulunda Mustafa Kemal de bulunmak üzere
Arnavutluk'a hareket etti. İsyan bir ay içinde bütünüyle bastırıldı. Mustafa
Kemal tekrar Selânik'e döndü.Mustafa Kemal, Selanik'teki görevini başarı ile
yürütürken 1910 yılı Eylül ayında Pikardi manevralarını izleme amacıyla
Fransa'ya gönderildi. Burada Fransız ordusunu ve komutanlarını yakından
tanıdı. Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhı'ndaki görevinden
alınarak yine Selanik'te bulunan 38. Piyade Alayı'nda komutan vekili olarak
görevlendirildi. O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi
yine üstlerinin takdirini, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Sekiz ay
kadar süren 38. Piyade Alayı Komutan Vekilliği görevinden sonra Harbiye
Nazırlığı tarafından İstanbul'a çağrıldı. Bunun üzerine Mustafa Kemal, 1911 yılı
Eylül
ortalarında
İstanbul'a
geldi
ve
Genelkurmay
Başkanlığı'nda
görevlendirildi.29 Eylül 1911'de İtalyanların Osmanlı Devleti'ne savaş ilânı ile
Trablus-garp Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal, bu bölgede gönüllü görev almak
üzere 15 Ekim 1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir
süre Tobruk ve Derne bölgelerinde gönüllü yerel kuvvetlerin başında bulundu.
Bu sıralarda 27 Kasım 1911 tarihinde rütbesi binbaşılığa yükseltildi.1912 yılı
Ekiminde Balkan Savaşı başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Derne'den
hareket ederek İstanbul'a geldi. 25 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan
Çanakkale Boğazı Kuva-yi Mürettebe Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğü'ne
atandı. Bu atama üzerine Gelibolu'ya geldi. Olaylar hızla gelişmiş, Selanik
düşmüş, Bulgar ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet
kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay
Başkanlığı'na getirildi. Bu görevde iken Dimetoka* ve Edirne'nin Bulgarlar'dan
geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. Mustafa Kemal, Balkan Savaşı'nın sona
erişinden kısa süre sonra, 27 Ekim 1913'de Sofya Ataşemiliterliği'ne atandı. 11
Ocak 1914 tarihinden itibaren Bükreş, Belgrat ve Çetine Ataşemiliterliklerini
yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliklerini yürütme görevi
de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliği'ne atandığı sırada yakın arkadaşı Ali
Fethi (Okyar) de Sofya'da elçi olarak bulunuyordu. Mustafa Kemal, Sofya
Ataşemiliterliği sırasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa yükseltildi. 1915 yılı
Ocak sonlarına kadar Sofya'da kaldı.Mustafa Kemal daha Sofya'da iken, 1
Ağustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya savaş ilânı ile I. Dünya Savaşı
başlamıştı. Mustafa Kemal, gelişen siyasal ve askerî olayları büyük bir dikkatle
izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezareti'ne
bildirmekte idi. Ona göre zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük
savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların hızla gelişmesi, 29 Ekim 1914'te
Osmanlı Devleti'ni de ister istemez İttifak Devletleri yanında savaşa girmek
zorunluğunda bıraktı. Mustafa Kemal, bu gelişmeler üzerine Başkomutanlık'tan
kendisine etkin bir hizmet istedi ise de bir süre bu isteği yerine getirilmedi.
Nihayet ısrarı üzerine onu, 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ'da oluşturulacak
19. Tümen Komutanlığı'na atadılar. Mustafa Kemal, bu atama üzerine Sofya'dan
ayrılarak İstanbul'a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek tümenini
kurdu. Bu tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine, 25 Şubat 1915'te
Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi. Mustafa Kemal burada, 19.
Tümen'e ilâveten 9. Tümen'in 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine
verilmek üzere Maydos Bölgesi Komutanı olarak görev yaptı.Gelibolu
Yarımadası'nda önemli olaylar oluyordu. İngiliz ve Fransız donanması, 18 Mart
1915 günü Çanakkale Boğazı'nı geçmeye girişti ise de kıyı topçusunun başarılı
savunması karşısında sonuç alamayarak ağır kayıplar verdi. Donanması ile
Çanakkale Boğazı'nı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadası'nı
çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay
Başkanlığı 24 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar
vermiş, komutanlığına da Mareşal Liman von Sanders'i atamıştı. Mareşal Liman
von Sanders, muhtemel düşman saldırısına karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak
plânını yapmış; Mustafa Kemal'in komuta ettiği kuvvetleri ordu yedeğine
almıştı. Mustafa Kemal bu plân gereğince, 18 Nisan 1915 günü tümeniyle
Bigalı'ya geçti.İngiliz birlikleri, Fransız kuvvetleri ve ANZAK Kolordusu'yla
beraber 25 Nisan 1915 sabahı Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale kıyılarından ilk
çıkarma hareketine başladı. Kumkale kıyılarından yapılan düşman çıkarması
gelişemedi; Seddülbahir'e yapılan çıkarma kıyı topçusunun yoğun ateşi ve
kuvvetlerimizin karşı saldırısıyla durduruldu. Arıburnu kıyılarından çıkarma
yapan İngiliz birlikleri ve ANZAK kolordusu ise karşısında Mustafa Kemal'i
buldu. Mustafa Kemal, Arıburnu kıyılarından çıkarmanın başladığını görür
görmez, kuvvetleri hızla Bigalı'dan Conkbayırı'na yöneltmişti. Arıburnu'ndan
Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal'in komuta ettiği
19. Tümen kuvvetlerinin saldırısıyla geri çekilmeye mecbur edildi.Conkbayırı
saldırısında Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en
büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara
verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, size saldır emretmiyorum;
ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka
kuvvetler ve komutanlar geçebilir!"425 Nisan 1915 günü başlayan bu yoğun
çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve
27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen
İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak düşmanın her saldırısı, Türk
askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal,
Çanakkale Cephesi'ndeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915'te albaylığa
yükseltildi.
Düşman,
Çanakkale'de
başarı
sağlayamamasına,
ilerleme
gösterememesine rağmen, yine de yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı.
Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç
hatlarını oluşturan Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale'deki Türk kuvvetlerinin
yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 Ağustos 1915 günü
Arıburnu'ndan, 7 Ağustos 1915 günü de Anafartalar koyundan desteklenmiş
kuvvetlerle yeniden topçu ateşiyle saldırıya geçtiler. Bu kuvvetlerle Mustafa
Kemal komutasındaki 19. Tümen kuvvetleri arasında gündüz ve gece şiddetli
çarpışmalar oldu. Düşman saldırısının geniş bir cepheye yayılma eğilimi
göstermesiyle durum kritikleşti. Bunun üzerine 5. Ordu Komutanı Mareşal Liman
von Sanders'in emri ile komuta değişikliği yapılarak, "Anafartalar Grubu
Komutanlığı"na 8 Ağustos 1915 gecesi Albay Mustafa Kemal getirildi. O gece
yarısı komutayı ele alan Mustafa Kemal, beklemeksizin 9 Ağustos 1915 sabahı
yaptığı saldırı ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara
itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10
Ağustos 1915 sabahı saldırıya geçirdi; baskın şeklinde geliştirilen bu saldırı ve
süngü savaşları sonucu düşman dört saat içinde Conkbayırı'ndan tamamen
atıldı.
Böylece
Anafartalar
bölgesine
tam
anlamıyla
Türkler
hâkim
olmuştu.Mustafa Kemal, 25 Nisan 1915 saldırısında olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos
saldırılarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş,
bu davranışı beraber savaştığı subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret
kaynağı olmuştu. Conkbayırı'nda kalbini hedef alan bir şarapnel parçasının
göğüs cebindeki saate çarpıp geri dönmesi sonucu kesin bir ölümden kurtuldu.
Bu savaşlar sırasında gösterdiği kahramanlık, kararlılık ve yüksek komuta
yeteneği, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o,
"Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu.Aylarca süren çıkarma ve savaşlar
sonucu ilerleme sağlayamayan İngilizler, 1915 yılı Aralık sonunda yandaşlarıyla
beraber
Çanakkale'den
çekildiler.
Düşmanların
Çanakkale
Boğazı'nı
geçememesi, İstanbul'un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz
üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün
bu olaylar, bir anlamda I. Dünya Savaşı'nın akışını da etkiliyor, dünya tarihinin
yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden
Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk
askerinin atadan gelen kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa
Kemal faktörü idi.Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşları'nın eski şiddetini
kaybettiği 1915 yılının son aylarında, yapacağımız son bir saldırıyla düşmanı
tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde
idi. Ancak bu teklifi, 5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders tarafından,
düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır kayıplar verdirebileceği
endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı.
Mustafa Kemal, 9 Aralık 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi
(Çakmak) Paşa'ya bırakıp izinli olarak Çanakkale'den ayrıldı; İstanbul'a döndü.
Mustafa Kemal, 16 Ocak 1916'da karargâhı Edirne'de bulunan 16. Kolordu
Komutanlığı'na atandı ve bu atama üzerine Edirne'ye geldi. Kısa süre sonra bu
Kolordu Karargâhı'nın -Başkomutanlık Vekâleti'nce- Diyarbakır'a kaydırılma ve
Doğu Cephesi'nde aynı isimle yeni bir kolordu kurulması kararı üzerine, Mustafa
Kemal bu kolorduya komutan olarak atandı. 27 Mart 1916'da Diyarbakır'a
gelerek komutayı ele aldı. 1 Nisan 1916'da rütbesi generalliğe yükseltildi.
Diyarbakır'a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 2 Ağustos 1916 sabahı
emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde saldırıya geçirdi; Ruslarla iki
tümenimiz arasında saldırı ve karşı saldırı şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu.
Nihayet 7 Ağustos 1916 günü Muş, 8 Ağustos 1916 günü de Bitlis, kuvvetlerimiz
tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. (Muş, ne yazık ki 25 Ağustos 1916'da
tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı
sırasında, 30 Nisan 1917'de Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı.)Doğu
Cephesi'nde 16. Kolordu Komutanı olarak görev yapan Mustafa Kemal Paşa, 12
Aralık 1916'da -Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'a gitmesi
üzerine- vekâleten 2. Ordu Komutanlığı'na atandı. Karargâhı Diyarbakır'da olan
bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di. Mustafa Kemal
Paşa'nın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu
tarihlere rastladı.Mustafa Kemal Paşa, 17 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i
Seferiyesi Komutanlığı'na atanması üzerine Şam'a giderek Sina Cephesi'ni
denetlediyse de kısa bir süre sonra bu komutanlığın kaldırılması üzerine -Ahmet
İzzet Paşa'nın yerine- 2. Ordu Komutan Vekilliği'ne atandı. Tekrar Diyarbakır'a
dönen Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1917'de asaleten 2. Ordu Komutanlığı'na
getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde,
Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na bağlı olarak Halep'te kurulması
kararlaştırılan 7. Ordu Komutanlığı'na getirildi. Yıldırım Orduları Grubu
Komutanlığı'nı Mareşal Falkenhayn yürütmekte idi. Mustafa Kemal Paşa, 23
Ağustos 1917 günü Halep'e gelerek göreve başladı. Fakat, bir süre sonra
Mareşal Falkenhayn ile aralarında askerî görüşler ve uygulanacak harekât
bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal Paşa, 6
Ekim 1917'de 7. Ordu Komutanlığı'ndan istifa etti. Kendisine tekrar
Diyarbakır'daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmedi ve izinli olarak
İstanbul'a geldi. 7 Kasım 1917'de İstanbul'da Genel Karargâh'ta görevlendirildi.
Ancak, kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman Umumî
Karargâhı'nı ve Alman cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine
katıldı. 15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat sırasında
Mustafa Kemal, Alman askerî çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman
İmparatoru II. Wilhelm ve dönemin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara hoşlanmasalar da- I. Dünya Savaşı'nın olası sonuçları hakkındaki görüşlerini
açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu.Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren
Almanya seyahatinden İstanbul'a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı
nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos
1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü, Mareşal Falkenhayn'ın yerine
Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na getirilmiş olan Mareşal Liman von
Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya, 7 Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu ve 26
Ağustos 1918 günü Halep'e geldi. Mustafa Kemal Paşa, bu cephede İngilizlere
karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında,
O'nun üstün yönetimi ile bu bölgedeki Türk ordusu dağılmaktan kurtarılmış,
büyük bir düzen içinde Halep'e kadar çekilme başarısını göstermişti. Fakat, I.
Dünya Savaşı Almanya ve yandaşları aleyhine gelişiyordu. 29 Eylül 1918'de
Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918'de Almanya, 5 Ekim 1918'de de
Avusturya-Macaristan ateşkes istemişti. İstanbul'da Talât Paşa Kabinesi istifa
etmiş, yeni kabineyi 14 Ekim 1918 günü Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu
gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askerî ve siyasî
önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918
tarihinde de Osmanlı Devleti, İtilâf Devletleri ile Mondros Ateşkes Antlaşması'nı
imzalayarak I. Dünya Savaşı'ndan çekildi.Mustafa Kemal Paşa, Mondros Ateşkes
Antlaşması'nın imza edildiği gün, Mareşal Liman von Sanders'in yerine Yıldırım
Orduları Grubu Komutanlığı'na atandı ise de artık yapacak bir şey kalmamıştı. 7
Kasım 1918'de bu grup komutanlığının da Padişah iradesiyle kaldırılması ve
kendisinin Harbiye Nezareti emrine verilmesi üzerine Mustafa Kemal Paşa,
Adana'dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Artık Türkiye,
ateşkes şartlarını yaşıyordu.Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır
idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlûp bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de
"Mondros Ateşkes Antlaşması" adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış,
bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce
işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin
emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana
yurdu Anadolu da galip devletler arasında bölüştürülüyordu. İtalyanlar
Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında
idi. Kars'ta İngilizler yönetimi ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman
donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazlan
tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükümeti, İtilâf Devletleri'nin baskı ve
kontrolü altında idi. Padişah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın
bir vaziyette sadece kendileri için güven ve kurtuluş yolu aramakta idiler.
Anadolu'nun hemen her şehrinde yabancı subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri
temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal
hazırlıklarıyla meşguldü; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâf Devletleri'ni
iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktılar.Olayların bu
şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros
Ateşkes Antlaşması'ndan 5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye
Nezareti'nden -Ateşkes Antlaşması gereğince- ordulara terhis emirleri gelmeğe
başladı. Atatürk, 5 Kasım 1918 günü Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya
ilk uyarı telgrafını çekti: "Ciddî olarak arz ederim ki gereken önlemleri
almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin
her dediğine boyun eğecek olursak düşman tutkularının önüne geçmeğe imkân
kalmayacaktır."5 Sadrazam'a yapılan bu uyarı, her şey bitti zannedilen bir
zamanda da Atatürk'te kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarını saran
karamsarlık ve umutsuzluğa asla kapılmadığını gösterir.Fakat acıdır ki, Mustafa
Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve ordunun
terhisine hızla devam edilir. Çünkü genel kanı, İtilâf Devletleri ile herhangi bir
mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı
idi. O halde İtilâf Devletleri'ni gücendirmeyecek, Mondros Ateşkes Antlaşması
şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümeti'nin görüşü ve davranışı bu
idi.Padişah ve hükümetindeki bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgal
ve istilâlara karşı kendini savunma yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin
çeşitli yörelerinde düşmanla yerel kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu.
Diğer taraftan, saldırgan düşmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak
üzere Anadolu'da yer yer millî örgütler oluşuyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar,
ayrı ayrı çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün
memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı.Ateşkes dönemi
Türkiyesi, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye'dir. Bölgesel direnme
hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak
gibi millî cemiyetlerin yanı sıra, özellikle İstanbul'da -güya kurtuluş çareleri
arayan- birçok cemiyet kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson
Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam
Müzaheret Cemiyeti bunların başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı
İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan
mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de padişah ve halife için egemenlik
hakkı tanınabilecek küçük bir bölgede Osmanlı Devleti'ni sembolik olarak
yaşatma düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğu ağır durumdan
yararlanma çareleri arayan bazı bölücü cemiyetler de vatan toprakları üzerinde
millî birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi.Bu durum karşısında ciddî ve
gerçek karar ne olabilirdi? Tarih kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç
çıkarmasını çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşa, gerçek kararı sezmekte
gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı; o da "Millî egemenliğe
dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!"6 Mustafa
Kemal Paşa'ya göre önemli olan "Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet
olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun,
bağımsızlıktan mahrum bir millet, uygar insanlık karşısında uşak olmak
durumundan yüksek bir muameleye lâyık görülemezdi. Yabancı bir milletin
himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, acizlik
ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildi. Halbuki Türk'ün onur ve gururu çok
yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet tutsak yaşamaktansa mahvolsun daha
iyiydi. Öyleyse Millî Mücadele'nin parolası 'Ya bağımsızlık ya ölüm!'
olacaktı."7Artık
Anadolu'ya
geçerek
Millî
Mücadele
bayrağını
açmak
gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul'dan
uzaklaştırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliği8 teklif
edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş yetkiler tanıyan bu görevi kabul
etti.16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan hareket eden
Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'da Anadolu topraklarına
ayak bastı. Kendisinin Anadolu'ya gönderiliş gerekçesi, "Samsun ve
çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve önlem almak"tan ibaretti.
Hükümete verilen İngiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı
gerillâ hareketine giriştikleri ve asayişi bozdukları bildirilmekte ise de gerçek
durum, bunun tam tersi idi. Çünkü, ateşkesle beraber bu bölgede, Pontus Rum
Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti başlamıştı. Baskı gören
Rumlar değil, Türklerdi. İstanbul Rum Patrikhanesi'nden idare edilen Mavri Mira
Cemiyeti bu bölgede kurduğu çeteler aracılığıyla Türk köylerini basıyor,
katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu girişimlere karşı
vatansever Türkler de karşı çeteler oluşturmuşlar, bölge Rumları ile mücadeleye
başlamışlardı. Bütün bu gerçeklere rağmen, Mustafa Kemal Paşa'ya verilen
talimat gereğince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal
Paşa, görevi kabul için ordu müfettişliği sıfatı ve geniş yetkiler istedi; İstanbul
Hükümeti bu istekleri kabul etti.Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal
Paşa'nın bu görevi, kendilerinin gösterdiği doğrultuda yapacağını zannetmişti.
Oysaki Mustafa Kemal'in düşünceleri tamamen başka idi. Ama önerilen bu
görev, kuşkuları çekmeksizin Anadolu'ya geçmek için değerlendirilmesi gereken
bir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadar milletin çıkarları
için kullanmak vicdanî bir davranış olacaktı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'dan
ayrılmadan önce, başta sadrazam olmak üzere kabine üyelerinin büyük bir
bölümü ile ve en sonunda da Padişah'la görüşmüştü. Fakat, bu kişilerin
hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu tehlikeli durumdan kurtaracak bir enerji,
bir ümit ışığı görmemişti. İstanbul Hükûmeti'nin ve Padişah'ın davranışlarında,
İtilâf Devletleri'ni gücendirmemek görüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki,
millî kurtuluşu gerçekleştirmek için yabancıların kararlarına uymak değil, karşı
koymak lâzımdı. İşte Anadolu'ya bu amaçla gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa'nın
İstanbul'dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu bakımdan
büyük önem taşımaktadır: "Düşman süngüsü altında millî birlik olamaz! Ancak
hür vatan topraklarında memleketin bağımsızlığı ve milletin özgürlüğü için
çalışılabilir. Bu amacı gerçekleştirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum".9Mustafa
Kemal Paşa, Anadolu'ya geçer geçmez plânını uygulamaya başladı. 21 Mayıs
1919'da Samsun'dan, Erzurum'da bulunan Kâzım Karabekir'e çektiği telgrafta
bu davranışını şöyle belirtiyordu: "Genel durumumuzun aldığı tehlikeli şekilden
pek üzgünüm. Millet ve memlekete borçlu olduğumuz en son vicdanî görevi
yakından beraber çalışma ile en iyi yerine getirmek mümkün olacağı inancı ile
bu son memuriyeti kabul ettim."10Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan 2
gün sonra, 21 Mayıs 1919'da Genelkurmay Başkanlığı'na Samsun ve
çevresindeki asayişsizliğin sebeplerini açıklayan -ne İstanbul Hükûmeti'nin ne
de İtilâf Devletleri temsilcilerinin hoşlandığı- şu telgrafı çekti: "Rumlar bu
bölgede, Pontus Hükümeti kurma gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rum
çeteleri hemen tamamıyla siyasî bir şekle dönüşmüştür."11 22 Mayıs 1919'da
Samsun'dan Sadaret'e gönderdiği raporu da şu cümle ile noktaladı: "Millet birlik
olup egemenlik esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır."12 Bu anlamlı
ifadede Anadolu'da beliren Millî Mücadele kararlılığını sezmemek mümkün
değildir. İşte bu raporlar İstanbul'a geldikten sonradır ki İtilâf Devletleri
temsilcileri İstanbul Hükûmeti'nden sordu: "Tanınmış bir Türk generalinin
Anadolu'da ne işi vardır?" Bunun üzerine İstanbul Hükümeti, Anadolu'ya
gönderdiği müfettişi geri çağırma girişimlerine başladı.Artık Anadolu'da
başlayan Millî Mücadele liderini bulmuş, dağınık ve bölgesel direnişler bir bayrak
altında toplanmaya başlamıştı. Bunun ilk örneğini 22 Haziran 1919'da Mustafa
Kemal imzasıyla Amasya'dan bütün memlekete duyurulan bir genelgede
görüyoruz. Bu genelgede kutsal bir ses işitiliyordu: "Vatanın bütünlüğü, milletin
bağımsızlığı tehlikededir. Milletin bağımsızlığını yine milletin gayreti ve kararı
kurtaracaktır."13 Bu cümleler, Millî Mücadele'nin örgütlü olarak fiilen
başladığının onun imzası ile bütün dünyaya ilânı idi. Bu genelge diğer bir
maddesiyle, beliren millî tehlike karşısında izlenecek ilk yolu da belirtiyordu:
"Her ilden seçilecek milletin güvenini kazanmış delegelerle, Anadolu'nun en
emin yeri olan Sivas'ta derhal bir millî kongre toplanacaktır."14Mustafa Kemal
Paşa, Amasya Genelgesi adıyla ünlü bu genelgesini bütün memlekete
duyurduktan sonra, Erzurum'a geçmek üzere 27 Haziran 1919'da halkın sevinç
gösterileri arasında Sivas'a geldi. Şehirde kaldığı süre içinde, Erzurum
Kongresi'ni takiben Sivas'ta yapılacak kongre için ilgililere gerekli direktifleri
vererek Erzurum'a hareket etti.Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919 günü
Erzurum'a geldi. Kendisi der ki: "Benim Erzurum'a gelişim, bütün milletin
ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu
çemberin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi."15 Ilıca önlerinde
Erzurumlular tarafından coşkulu şekilde karşılandığı zaman, Çukurova'da
muhacir olarak bulunup Erzurum'a dönen ihtiyar Mevlût Ağa ile aralarında
geçen konuşma, bu ateşten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiği fikrini
Atatürk'te daha da perçinlendi. İhtiyar, fakat dinç Mevlût Ağa'ya Mustafa Kemal
Paşa sordu:
-Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi?
Mevlût Ağa derhal cevap verdi:
-Hayır Paşam, geçimimiz çok rahattı. Son günlerde işittim ki İstanbul'daki
ırzıkırıklar, bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu
namertler kimin malını kime veriyorlar?
Bu sözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum'a gelen Mustafa
Kemal Paşa'yı çok duygulandırmış, gözlerini yaşartmıştı. Etrafındakilere döndü
ve: "Bu milletle neler yapılmaz!" dedi.16 Mustafa Kemal Paşa, Erzurum'a
gelişinden 5 gün sonra, 8/9 Temmuz 1919'da "Sine-i millette bir ferd-i mücahit
olarak çalışmak üzere" çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa
etti. Artık O, bir millet bireyi olarak, milletten kuvvet ve ilham alarak tarihî
görevine devam ediyordu.Mustafa Kemal Paşa, askerlikten istifasını takiben
Erzurumluların isteği üzerine Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye
Cemiyeti Erzurum Şu-besi'nin Yürütme Kurulu Başkanlığı'na getirildi. Söz
konusu cemiyet o günlerde, daha evvelce alınan bir karar gereğince doğu illerini
kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. Mustafa Kemal'in Yürütme Kurulu
Başkanı olarak bu kongreye katılması mümkündü; fakat o, bu kongreye özellikle
Erzurum'dan üye olarak katılmak istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce
seçilmişti; ama buna da bir çözüm bulundu. Erzurum'un iki değerli evlâdı Kâzım
Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu, Erzurum üyeliğinden istifa ederek yerlerini
Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey'e bıraktılar. Bu suretle Mustafa Kemal Paşa'nın
kongreye girişi, onun istediği şekilde sağlanmış oldu.Erzurum Kongresi, 23
Temmuz 1919'da eski bir ilkokul salonunda 62 delegenin katılımıyla toplanmıştı.
Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış,
delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra başkanlık seçimine
geçilmişti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi. Erzurum
Kongresi, bir kurucu meclis gibi çalışarak 14 gün devam etti ve 7 Ağustos 1919
günü bir bildirge yayımlayarak çalışmalarına son verdi.Millî Mücadele'ye bayrak
olan bu kongrenin, Erzurum'da toplanışı bir tesadüfün eseri değildi; Mondros
Ateşkes Antlaşması'ndan sonra savunma bilincinin en keskin bir şekilde
meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. Zira Ateşkes hükümlerine göre,
asırlarca şehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak üzere bir
Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum, bölgedeki millî birlik ve karşı
koyma bilincini daha da bileyledi. Ayrıca Doğu Karadeniz il ve ilçelerini temsil
etmek üzere Kongre'ye 17 delege ile katılan Trabzon'da da Pontus tehlikesi
vardı. Bölge Rumları, Mondros Ateşkes Antlaşması'ndan faydalanarak Doğu
Karadeniz şehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayali
içindeydiler. Bu bakımdan Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti.Erzurum
Kongresi güç şartlar altında toplanıyordu. Çünkü, bazı illerde kongre üyelerinin
gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin kongreye gönderilmesinde büyük
güçlükler çıkarılıyordu. Mülkî âmirlerin bir kısmı, İstanbul Hükümeti'nin baskısı
ile delegeleri korkutuyorlar, yola çıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı iller kesin
olarak delege göndermemekte direniyorlardı. Elaziz, Diyarbakır ve Mardin
illerinden seçilen üyeler, valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuşlar,
dolayısıyla kongreye katılamamışlardı. Bu nedenle kongrenin toplanabilmesi için
Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi'nin gayretleri yanında
Mustafa Kemal Paşa tarafından da ciddî girişimlerde bulunmak gerekti. İllerin
her birine açık telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da şifre telgraflarla
valilere, komutanlara gerektiği şekilde duyuru yapıldı. Nihayet yeteri kadar
temsilci getirtilip kongrenin toplanması sağlandı.İşte bu şartların oluşturduğu
hava içinde gerçekleştirilen Erzurum Kongresi, Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i
Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk
Cemiyeti'nin beraber hazırladığı bir kongre idi; o günkü idarî bölüntüde
Trabzon'un kapsadığı Doğu Karadeniz il ve ilçelerinden 17, Erzurum'un
kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas'ın kapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis'ten 4 ve
Van'dan 2 delegenin katılımıyla toplam 62 üye ile toplanmıştı. Bugünkü idarî
bölüntü göz önüne alındığı taktirde üye seçimi, 30'a yakın Doğu Anadolu ve
Doğu Karadeniz
illerini ve bunların
ilçelerini kapsamaktadır.Erzurum
Kongresi'nin toplanışı ve çalışmalarına başlamasıyla İstanbul'da Saray ve
Hükümet tarafından, Anadolu'da yükselen bu kurtuluş sesini boğmak için yoğun
bir faaliyet başlatıldı. Ajanslarla Mustafa Kemal'in devlete başkaldıran bir asî
olduğu, Erzurum Kongresi'nin kanunsuz toplandığı ilân edildi. Mustafa Kemal
Paşa'yı tutuklamak için her türlü önleme başvuruldu. İstanbul Hükümeti,
Erzurum Kongresi'nin dağıtılmasını, kongre'ye katılanların yakalanarak İstanbul
Divan-ı Harbi'ne gönderilmelerini emretti ise de millet bireylerini saran millî
hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye cesaret edemedi.İşte bu
derece güç şartlar içinde, gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak
toplanan Erzurum Kongresi, Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk
Kurtuluş Savaşı'nın ilk temelleri bu kongrede atılmış, alınan tarihî kararlar Millî
Mücadele'nin temel kurallarını oluşturmuştu. Erzurum Kongresi kararları şu
şekilde özetlenebilir:
1- Doğu illeri ile Trabzon ve Canik (Samsun) sancağı hiçbir sebep ve bahane ile
Osmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür.
Bu demekti ki, ne doğu illeri Ermenistan sevdasıyla ne Karadeniz illeri Pontus
hulyasıyla anavatandan ayrılamayacaktır. Bu karar, vatanı ve milleti bölmek
isteyenlere karşı ilk esaslı uyarıydı. 2- Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine
karşı, millet birlik olarak kendisine savunacak ve karşı koyacaktır.
Bu madde ile milletin, her türlü işgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiği,
birlik halinde direneceği bildiriliyordu. Vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve
müdahale, karşılıksız kalmayacaktı. Millet, işgali birlik halinde püskürtmeye
kararlıydı. 3-Vatanın ve bağımsızlığın korunmasına ve güvence altına alınmasına
İstanbul Hükûmeti'nin gücü yetmediği takdirde, gayeyi temin için Anadolu'da
geçici bir hükümet kurulacaktır.
İstanbul Hükûmeti'nin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi.
Memleketi Mondros Ateşkes Antlaşması ile galip devletlere teslim etmişti. Ülkeyi
uçurumun kenarından ancak ve ancak millî iradeye dayanan bir hükümet
kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti. Erzurum Kongresi, bir anlamda
bu amaca yönelik ilk adımdı.
4- Kuva-yi Milliye'yi etken ve irade-i milliyeyi egemen kılmak esastır.
Kuva-yi Milliye'den amaçlanan millî kuvvetler, milletin bağrından çıkacak millî
bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal amacı uğrunda, milletin arzu ve eğilimleri
yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı. Millî iradeyi hâkim kılmak aynı zamanda
demokratik bir esastı. Bu esasta cumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını
sezmemek mümkün değildi.
5- Hıristiyan azınlıklara siyasî egemenlik ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar
verilemez.
Memleketteki azınlıklar, yer yer siyasal egemenlik davasına kalkışmıştı.
Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı parçalayıcı bu gibi davranışlara olanak
verilmeyecekti. Azınlıklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal ve
kültürel -her ne çeşit olursa olsun- ayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı.
6-
Manda ve himaye kabul olunamaz.
Türk milleti her şeyi göze alarak bağımsızlığı için silâha sarılmıştı. Hiç kimseden
lütuf ve yardım beklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet istemiyordu. Her
ne pahasına olursa olsun bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti. Parola, "Ya
bağımsızlık ya ölüm!" idi. 7- Millî Meclis'in derhal toplanmasına ve hükümet
işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır.
İtilâf Devletleri'nin baskısı ve padişah fermanı ile kapatılmış olan Millet Meclisi
derhal toplanmalı, hükümetin millet ve memleketin alın yazısıyla ilgili vereceği
her türlü karar Millet Meclisinin denetiminden geçirilmeliydi. Hükümet kararları
ancak bu şekilde geçerli olacaktı.
8- Milletimiz insanî ve çağdaş amaçları kutlar; teknolojik, sınaî ve ekonomik
durumumuzu ve ihtiyacımızı takdir eder.
Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklere açık ruhu belirtiliyordu. Denilmek
isteniyordu ki, Türk milleti insanî ve uygar amaçların değerini bilen ve kavrayan
bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini değiştiren büyük devrimlere
başladığı zaman: "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı
milletimizi her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. Devrimlerimizin
temel ilkesi budur."17 diyecekti. Kararda geçen "Milletimiz teknolojik, sınaî ve
ve ekonomik durumumuzu ve ihtiyacımızı takdir eder" ifadesinde açıkça, harap
bir memleketi bayındır hale getirmek için gelecekte gerçekleştirilecek kalkınma
atılımlarına işaret edilmekte idi.
9- Vatanın karşılaştığı acılarla ve aynı amaçla millî vicdandan doğan
cemiyetlerin birleşmesinden oluşan örgüt, "Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti" unvanıyla isimlendirilmiştir.
Bu madde ile gerek Trabzon'da ve gerekse Doğu bölgesinde faaliyet gösteren
millî cemiyetler, aynı çatı altında, "Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı
altında birleştiriliyordu.
10- Kongre tarafından seçimle bir Heyet-i Temsiliye oluşturulmuştur.
Bu madde ile, kongre kararlarını yürütmek ve kongre sonu yapılacak işlerde
Erzurum Kongresi'ni temsil etmek üzere "Heyet-i Temsiliye" unvanıyla bir kurul
oluşturuluyordu.Erzurum Kongresi bu tarihî kararlarıyla bölgesel bir kongre
olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde
etkilemişti. Zira Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı.
Misak-ı Millî'nin esasında Erzurum Kongresi kararlan yer aldı. Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin toplanış gerekçesi, Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu.
Mudanya ve Lozan Antlaşmaları'nın bağımsızlığı savunan ruhu, ilhamını Erzurum
Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, millî iradeyi egemen
kılmak esasında toplandı. Ve nihayet "Milletimiz insanî ve çağdaş amaçları
kutlar" cümlesiyle Atatürk devrimlerinin ilk kıvılcımları, Erzurum Kongresi'nde
parıldadı. Sonuçları bakımından bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için
Mustafa Kemal Paşa, kapanış konuşmasında "Tarih, bu kongremizi şüphesiz
ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir." ifadesini kullandı.Erzurum
Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü -kendisi adına bütün yetkileri kullanacak- 9
kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son verdi. Şimdi Heyet-i
Temsiliye'yi ve onun başkanını büyük bir görev bekliyordu; Erzurum
Kongresi'nde parlayan kıvılcımı söndürmemek, Sivas'ta onu meş'ale haline
getirerek millî kurtuluşa daha emin adımlarla yürünmesini sağlamak! Bu
sebepledir ki, doğu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi'ni,
memleketin bütününü ilgilendiren Sivas Kongresi'ne bağlayarak Millî
Mücadele'ye memleket yüzeyinde genişlik kazandırmak Mustafa Kemal Paşa'nın
başarısı oldu.Sivas Kongresi'ne hazırlık günlerinde de memleketin içinde
bulunduğu ağır ateşkes şartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros
Ateşkes Antlaşması'nın milletimiz aleyhine haksız ve insafsız bir şekilde
uygulanması, İzmir'e çıkmış olan Yunanlıların İtilâf Devletleri'nden aldığı
cesaretle Anadolu'nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli şehirlerimizin işgali Sivas
Kongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal
Paşa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi'ne katılmak
üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'dan Sivas'a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini
emsalsiz sevgi gösterileri ve coşkun bir sevinçle karşıladı.Sivas Kongresi, 4 Eylül
1919 günü, o zaman lise olarak kullanılan büyük bir binanın salonunda, 38
delegenin katılımı ile toplandı. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal
Paşa, başkan seçildi. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da Heyet-i
Temsiliye seçimini takiben bir bildirge yayımlayarak çalışmalarına son
verdi.Erzurum Kongresi'nden sonra bütün memleketi temsil eden böylesine
önemli bir kongrenin Sivas'ta toplanışı, özellikle şehrin stratejik durumu ile ilgili
idi. Anadolu'nun ortasında yer alan bu şehrimiz, ateşkes şartları gereğince İtilâf
Devletleri'ni temsilen bazı subaylar bulunmasına rağmen işgal altında değildi.
Sivas, ulaşım bakımından Anadolu yollarının birleştiği bir kavşak durumunda idi:
o günkü imkânların elverdiği ölçüde çeşitli Anadolu şehirlerine şu veya bu
şekilde bağlanabiliyordu. Bütün bu avantajlar yanında Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti Sivas Şubesi, şehirde oldukça iyi örgütlenmişti.Memleketin içinde
bulunduğu ağır şartlar altında gerçekleşen Sivas Kongresi, doğrudan doğruya
Mustafa Kemal'in çağrısı üzerine toplanmış bir millî kongredir. Kongre'nin 38
üyesinden 32'sini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 6'smı Heyet-i
Temsiliye üyeleri oluşturmuştu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen
delegelerle Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi'ne
memleket çapında bir genişlik ve bütünlük kazandırdı.Tarihî bir gerçek olarak
belirtmek gerekir ki, Sivas Kongresi'nin toplanışı sırasında da -Erzurum
Kongresi'nde olduğu gibi- İstanbul Hükümeti ve ona bağlı bazı idareciler büyük
engeller çıkardılar. Bu nedenle Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden valilik
baskısı ile delege seçilemedi; bazı vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı
nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, sonuçta kongreye katılamadı. Sivas
Kongresi'nin toplanmaması için Sivas'ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi
Brüno da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir kongre
gerçekleştiği takdirde Sivas'ın işgal edileceğini ve kongrenin dağıtılacağını
bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas'ı işgal edecekleri tehdidinde
bulundular. Fakat, Mustafa Kemal'in her güçlüğü aşan kararlılığı önünde bütün
bu korkutmalar sonuçsuz kaldı.İstanbul Hükümeti Erzurum Kongresi sırasında
yaptığı gibi, Sivas Kongresi günlerinde de bütün gücüyle Mustafa Kemal'i
tutuklamaya çalışmıştı. Anadolu'nun hemen her valisine çekilen telgraflarla,
Mustafa Kemal'in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi
isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni
atamalar yapıldı. Fakat hiçbir yönetici, şahlanan millî irade ve millî hava içinde
İstanbul Hükûmeti'nin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi.Sivas
Kongresi'nin önemli bir özelliği de, delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin
mutluluğundan başka hiçbir kişisel amaç izlemeyeceklerine, mevcut siyasal
partilerden hiçbirinin amaçlarına hizmet etmeyeceklerine dair kongrede yemin
etmeleri olmuştu. Böylece, Millî Mücadele'nin hiçbir siyasal parti adına
yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir
hareket olduğu açıkça belirtilmiş oluyordu. Sivas Kongresi kararlan şu şekilde
özetlenebilir:
1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden
ayrılamaz.
Daha önce toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz
vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan ayrılamayacağını ilân
etmişti. Sivas Kongresi, sahip olduğu tam yetki ile bu karara bütün memleketi
kapsayan bir genişlik kazandırdı.
2- Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini savunacak
ve karşı koyacaktır.
Erzurum Kongresi'ni toplanmaya çağıran başlıca tehlike, Doğu Karadeniz
Bölgesi'nde kurulması düşünülen Pontus Rum Devleti ile Doğu Anadolu illerini
içine alacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan gelen Yunan
tehlikesini de göz önüne alarak, vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve
müdahalenin karşılıksız kalmayacağını tüm dünyaya açıkça bildiriyordu.
3-İstanbul Hükümeti, dış bir baskı karşısında memleketimizin her hangi bir
parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü
temin edecek her türlü önlem ve karar alınmıştır.
Bu madde ile İstanbul Hükûmeti'nin millet çıkarlarına aykırı herhangi bir karar
veya davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye
dayanan bir hükümetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu.
4- Kuva-yi Milliye'yi etken ve irade-i milliyeyi egemen kılmak esastır.
Erzurum Kongresi'nde belirlenen bu ilke, Sivas Kongresi'nde pekiştiriliyordu.
Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve
eğilimleri yönünde savaşacak, bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti. Millet artık,
egemenliğini kendi eline almıştı; kendi iradesinden başka hiçbir güç
tanımıyordu. Bu esas, gelecekteki cumhuriyet rejiminin esasını oluşturuyordu.
5- Hıristiyan azınlıklara siyasî egemenlik ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar
verilmeyecektir.
Erzurum Kongresi kararlarında da yer alan bu madde, Sivas Kongresi'nce
pekiştiriliyordu.
6- Manda ve himaye kabul olunamaz.
Erzurum Kongresi'nde karar altına alınan bu ilke, Sivas Kongresi'nce de
onaylanarak Millî Mücadele'nin temel kuralı haline getiriliyordu. Millî kurtuluş
hareketinin parolası, hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın "Ya bağımsızlık
ya ölüm!" idi.
7- Millî iradeyi
zorunludur.
temsil
etmek
üzere
Millet
Meclisi'nin
derhal
toplanması
Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, kesin bir zorunluluk olarak
gösteriliyordu. Aksi takdirde hükümet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı.
8- Milletimiz insanî ve uygar amaçları kutlar, teknolojik, sınaî ve ekonomik
durumumuzu ve ihtiyacımızı takdir eder.
Erzurum Kongresi kararlarında da yer alan bu madde ile milletimizin insanî ve
uygar amaçlarının yanında yer aldığı belirtiliyor; teknolojik, sınaî ve ekonomik
durumumuzu ve gereksinimlerimizi bildiğimiz ve gelecekte bu amaçla kalkınma
atılımlarına yöneleceğimiz anlatılmak isteniyordu.
9- Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir. Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu
ve Doğu Karadeniz bölgelerindeki millî cemiyetleri "Şarkî Anadolu Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti" adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte bütün Anadolu ve Rumeli millî cemiyetlerini de içine almak üzere- memleket
çapında bütünlük kazandırdı.
10- Mukaddes amacı ve umumî örgütü idare için Kongre tarafından bir Heyet-i
Temsiliye seçilmiştir. Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik bir
Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi'nce 6 kişi daha seçilmek suretiyle
"Heyet-i Temsiliye" genişletilmiş, böylece Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya
kadar memleketin alın yazısında tek söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu.
Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün
memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından Devrim Tarihimiz'de
büyük öneme sahip bir kongredir. Üyelerinin hemen bütün illeri içine alması
nedeniyle de Millî Mücadele başlangıcında Türkiye'nin alın yazısını çizen, bütün
milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir
kongredir.Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal Paşa'nın amacı, en kısa
zamanda Anadolu'da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu
meclisin kuracağı hükümet ile Millî Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi.
O, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi'nden sonra da Heyet-i
Temsiliye Başkanı olarak millî örgütün genişlemesi ve kuvvetlenmesi yolunda,
bütün engelleri aşarak inançla çalıştı. Bu dönemde Mustafa Kemal ve Heyet-i
Temsiliye ile temas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükümeti,
Bahriye Nazırı Salih Paşa'yı göndererek 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında
Amasya'da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu
görüşme Devrim Tarihimiz'de "Amasya Görüşmesi" olarak bilinmektedir.
Mustafa Kemal, Meclis'in Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen Meclis, 12
Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Fakat İngilizlerin baskısı sebebiyle sürekli
faaliyet gösteremedi; bu arada Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin esaslarını 17
Şubat 1920'de "Misak-ı Millî" halinde kabul ve ilân etti.Mustafa Kemal Paşa, 27
Aralık 1919'da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri ile beraber
Ankara'ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor; İstanbul'daki
asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşı'nda görev almak üzere
Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra, 16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilâf
Devletleri tarafından fiilen işgal edildi; tamamen askerî kontrol altına alındı.
Aynı günün gecesi İngiliz askerleri Meclis'e gelerek bazı milletvekillerini
tutukladılar. Bu şartlar altında, 12 Ocak 1920'de açılmış olan Meclis de faaliyet
gösteremeyeceğini anlayıp çalışmalarına ara verme kararı aldı.Mustafa Kemal,
İstanbul'un
işgali
üzerine
19
Mart
1920'de
valiliklere
ve
kolordu
komutanlıklarına talimat vererek Ankara'da toplanacak olağanüstü yetkiye
sahip bir meclise acele yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler hızla
sonuçlandı ve 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet
temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal,
millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu meclise ve onun hükümetine de
başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askerî,
siyasî ve sosyal lideri oldu. Memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin
omuzlarına yüklenen görev gerçekten çok ağırdı; çünkü, tarihten silinmek
istenen bir milletin ölüm-kalım savaşının, bağımsızlık mücadelesinin liderliğini
yapıyordu.Ankara'da Millet Meclisi'nin açılması, millî bir hükümetin kurulması
üzerine, Padişah ve İstanbul Hükümeti de Millî Mücadele'yi daha geniş ölçüde
baltalama yollarına sapmıştı. Binbir fedakârlıkla oluşturulmaya çalışılan millî
kuvvetleri dağıtmak üzere Anadolu'ya halife ve padişah orduları gönderiliyor;
başta Mustafa Kemal olmak üzere Millî Mücadele kahramanları asî sayılarak
idama mahkûm edilmiş buluyordu. Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi,
Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi, Delibaş Mehmet gibi aldatılmış kişilerin
elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu. Diğer taraftan İzmir'e çıkan
Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru saldırıya hazırlanıyordu. Mondros Ateşkes
Antlaşması ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhlan alınmış olduğundan,
işgal altındaki yörelerde düşmana ancak yerel kuvvetler ve gönüllü müfrezeler
karşı koyuyordu.Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye
Büyük Millet Meclisi Hükümeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman
kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu
Cephesi'nde
15.
Kolordu
Komutanı
Kâzım
Karabekir
komutasındaki
kuvvetlerimiz, Oltu, Sarıkamış ve Kars'ı işgal etmiş olan Ermenilere karşı 28
Eylül 1920'de saldırıya geçerek, merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti
ordusunu mağlup etti ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış, 30 Ekim 1920'de Kars
tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü
Antlaşması imzalanarak bu cephede savaşa son verildi. Gürcistan'a da işgal
ettikleri Ardahan ve Artvin boşalttırıldı.Güney Cephesi'nde Adana, Urfa, Antep
ve Maraş bölgelerinde Fransız birlikleriyle yerel kuvvetler arasında şiddetli
çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan
1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldılar. 20 Ekim 1921'de Fransızlarla
yapılan "Ankara Antlaşması", Adana, Mersin, Antep ve diğer bazı şehirlerimizin
kurtuluşuna uzandı. Batı Cephesi'nde Yunanlılar, Ankara Hükûmeti'nin içinde
bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü genel saldırıya
geçtiler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan Kuva-yi Milliye cephesini yararak
8 Temmuz 1920'de Bursa'yı, 29 Ağustos 1920'de Uşak'ı işgal ettiler. Bu
sıralarda Padişah ve İstanbul Hükümeti de 10 Ağustos 1920'de İtilâf Devletleri
ile Sevr Antlaşması'nı imzalamak suretiyle Millî Mücadele'ye ağır bir darbe
indirmiş, bir anlamda dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu.Yunanlıların Batı
Cephesi'nde ilerleyişi, birçok bölgelerimizin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal
edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa,
cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü yerel kuvvetler yerine düzenli bir
ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki Millî
Mücadele'nin başarısı, bütün dağınık kuvvetlerin tek bir otorite altında
toplanmalarına bağlı idi; bu da millî müfrezele-rin, milis kuvvetlerinin, gönüllü
teşkilâtların ordu içinde düzenli kıt'alar haline getirilmesini gerektiriyordu. Artık
çeteler halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü
kuvvetler ordu içinde disiplinli eğitime tâbi tutulacaktı.Bu karar üzerine, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi
Çakmak Paşa, Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı
Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine verdiler.
Bu dönem, Millî Mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin
aylarıdır.Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü
örgüt hızla millî ordu içinde toplanmaktadır. Ancak, ellerinde büyükçe bir kuvvet
bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak
istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar,
Millî Mücadele'nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla,
bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi görevden alıyor,
değiştiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta
altında düzenli kuvvetler halinde örgütlendikçe, Çerkez Ethem ve kardeşlerinin
tedirginliği daha da artıyor; Batı Cephesi Komutanlığı'na karşı gelmelerinin yanı
sıra Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan
da çekinmiyorlardı. Artık tutumları, millî hükümete karşı bir isyan halini
almıştı.Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve özveri ile kurulan düzenli
orduda emir ve komuta birliğini sağlama bakımından bu sorunun, kesin şekilde
çözümlenmesi gerekiyordu. Artık Ethem'e bağlı kuvvetler ordu içinde kaldıkça
hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu asî kuvvetler her başarıda orduya
engel olacaktı. Bu nedenle Hükümet, Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan
kaldırılmasına karar verdi. 29 Aralık 1920 günü, Batı Cephesi Komutanı Albay
İsmet Bey'le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerkez Ethem ve
kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya
yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetlerinin
Kütahya'yı işgali üzerine Gediz'e çekildi. Millî kuvvetler, asîleri takip ederek 5
Ocak 1921 günü Gediz'i de işgal edince Çerkez Ethem kuvvetleri Simav yönüne
çekilmek zorunda kaldı.Şimdi Millî Mücadele'nin en dramatik anları
yaşanmaktadır. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere,
eski savaş mevzilerinden çok uzaklaşmışlar, Gediz'e kadar gelmişlerdir. Çerkez
Ethem'i takip nedeniyle Batı Cephesi kuvvetlerinin mevzilerinden uzaklaştığını
haber alan Yunanlılar, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor anını kendileri için
büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Uşak Cepheleri'nden
hızla ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde
anîden bastırıp mağlup etmek, hemen arkasından Eskişehir ve Afyon'u ele
geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plân gerçekleştirildiği takdirde,
henüz sekiz aylık Ankara Hükûmeti'ni doğduğu yerde boğmak, kolayca ortadan
kaldırmak, güya mümkün olacaktı.Yunanlıların, saldırı hedefi olarak seçtiği
Eskişehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden
çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve
Uşak Cepheleri'nden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleşme
imkânı bulursa, Çerkez Ethem'e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan
vurabilirdi. İşte mağlûbiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç sonuç bu
idi.Yunanlıların saldırısı ile gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney
Cephesi Komutanları durumu değerlendirerek ister istemez Çerkez Ethem'in
takibine ara vermeyi, Kütahya ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin
büyük
kısmını
vakit
geçirmeksizin
İnönü
mevzilerine
göndermeyi
kararlaştırdılar. Ancak, Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve
Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer
Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse hiçbir direnme ile
karşılaşmaksızın, Eskişehir'e kadar yol almış olacaklardı. O halde bizim için
yapılacak iş, son hızla İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada
durdurmak olacaktı. Bu amaçla, Çerkez Ethem ve kardeşlerine karşı bir kısım
kuvvet Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine
hareket ettirildi. Nerdeyse üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerine
daha da kuvvetlendirmek üzere, Ankara'da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de
Batı Cephesi'ne çağrıldı. Kütahya ve Gediz'den hareket eden kuvvetlerimiz, 9
Ocak 1921 sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı.Öte yandan Yunanlılar da hızla
ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve
Bozüyük'ü işgal ettiler. Ancak, bütün bu işgallere, güç şartlara, iki ayrı
düşmanla savaş zorunluluğuna rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda,
başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla
sarsılmamıştı. Mustafa Kemal Paşa, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet
Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: "Efendiler! İçerdeki ve dışarıdaki
düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun,
kesin başarı, son başarı haklı bir amaç izleyenlerde kalacaktır."18 I. İnönü
Savaşı, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden
şiddetli saldırısıyla başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü mevzileri, şimdi
Türk Kurtuluş Savaşı'nda dönüm noktası olacak bir savaşa sahne
oluyordu.Savaşın ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok
çetin çarpışmalar oldu. Türk askeri canını verircesine savaşıyor; Yunanlıların her
saldırısı, karşı saldırıyla püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu.
Anlaşılan, düşman umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler
yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onları
gerçekten şaşırtmıştı. Savaş, 10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün
şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de
Gediz'den savaş alanına gelmiş, savaşı bizzat ateş altında yönetmeye
başlamıştı. Bir ara bir alay kadar Yunan kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan
yararlanarak Batı Cephesi Karargâhı'nın bulunduğu İnönü istasyonunun
kuzeyine kadar sokulmayı başardı. Bu kritik vaziyet karşısında, cephe karargâhı
istasyondan alınarak hızla İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi,
kuvvet kaydırılarak sağlamlaştırıldı.Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam
eden düşman saldırılarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların
ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki ordumuz, bu saldırılar
karşısında ağır kayıplar veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan
topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. İki
gündür devam eden şiddetli çarpışmalar sonunda tükenen, gücü kınlan düşman
oldu; saldırılarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık,
onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri, 10
Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak sabahından itibaren Bursa yönünde
geri çekilmeye başladılar.Bu zafer müjdesi üzerine Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal Paşa, 11 Ocak 1921 günü, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet
Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının, mukaddes topraklarımızı düşman
istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını
Allah'tan diler, Batı Cephesi'nin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer
dolayısıyla tebrik ederim."19 İnönü Zaferi, gerçekten kesin zafere hayırlı bir
başlangıç olmuştu; zira bu zaferi daha sonra II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve
30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izleyecekti. Artık sıra, Çerkez Ethem
kuvvetlerinin de bırakılan yerden takibine gelmişti. Hızla ileri harekâta geçilerek
bu asî kuvvetler de tamamen ortadan kaldırıldı. Çerkez Ethem ve kardeşleri son
çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması ile artık millî orduda
emir ve komuta birliği de tam olarak sağlanmış oldu.I. İnönü Zaferi, içerde ve
dışarıda büyük etkiler yarattı; büyük siyasî gelişmelere sebep oldu. Bu zaferden
sonradır ki ümitsizlikler boğulmuş, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller
üzerine oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle yurt içinde asayiş ve güven
sağlanmış, düzenli ordu kurma çalışmaları daha da hızlanmıştı.I. İnönü
Zaferi'nin dışarıdaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman
karşısında ilk sınavını veriyor, yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı
devletlere artık, millî hükümetin hatırı sayılır bir varlık olduğunu gösteriyordu.
Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf Devletleri, 21 Şubat 1921'de toplanan Londra
Konferansı'na İstanbul Hükümeti ile beraber Ankara Hükûmeti'ni de çağırdılar.
Ancak, zaferin gerçek sahibi Ankara Hükümeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri,
Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak üzere ayrı bir ekip
oluşturdular. O kadar ki Osmanlı başdelegesi Sadrazam Tevfık Paşa,
konferansta söz hakkını Ankara Hükümeti temsilcilerine bırakmak zorunda
kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf Devletleri, yeni bir barış teklifi hazırlamak
zorunda kaldılar. Yine I. İnönü Zaferi'nin millî hükümete kazandırdığı dış itibar
sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması"
imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı görüşmeler
oldu.Ancak Yunanlılar, bu mağlûbiyetten ders almayarak kısa süre sonra 23
Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921
günü Yunanlıların İnönü mevzilerine saldırısıyla başlayan II. İnönü Savaşı'nda
da düşman saldırıları, birincisinde olduğu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı
Cephesi kuvvetlerinin karşı saldırıya geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye
başladılar; 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları savaş meydanını
tekrar silâhlarımıza terk zorunda kaldılar. Sonuç olarak Batı Cephesi'nde
Yunanlılara karşı II. İnönü Zaferi adına alan bir büyük başarı daha kazanıldı.
Mustafa Kemal Paşa, bu zafer üzerine Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya
gönderdiği kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters
talihini de yendiniz!"20 diyordu.Şimdi 1921 yılının Temmuz başlarındayız.
Yunanlılar, Ankara Hükümeti'nin reddettiği Sevr Antlaşması'nı gerçekleştirmek
amacıyla Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı yeni
bir saldırıya hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu genel düşman saldırısı, 10 Temmuz
1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle başladı. Harekât
ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli
çarpışmalar oldu. Ancak, gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönünden Türk
kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar birçok yerleri işgal
ettiler; Afyon, Eskişehir, Kütahya, Bilecik art arda düşman eline geçti.Cepheden
gelen bu kaygı verici haberler üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal Paşa, 18 Temmuz 1921 günü Ankara'dan Karacahisar'daki Batı
Cephesi Karargâhı'na geldi. Destekli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi
karşısında, o günkü şartlar altında imkânları sınırlı Türk ordusu için daha da ileri
kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tespitine gerek gördü ve Cephe
Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi verdi: "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve
güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak
lâzımdır ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin.
Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek uygun-dur!"21 Bu karardan
sonra, Batı Cephesi'ndeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz
1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi
bakımından isabetli bir davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan kuvvetlerimizin
durmaksızın destek alan Yunan saldırılarına karşı, tutunduğu mevzilerde
çekilmeksizin
uzun
süre
direnmesi,
daha
büyük
kayıpların
sebebi
olacaktı.Devrim Tarihimiz'de "Kütahya-Eskişehir Savaşları" adını alan ve
Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle sonuçlanan bu çarpışmalarda ordumuz,
kendisinden sayıca 2 misli fazla Yunan kuvvetleri karşısında oldukça ağır
kayıplar vermiş, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş sırasında şehit, yaralı ve
kayıp olmak üzere 40.000'e yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuştu. Ayrıca araç ve
gereç kaybımız da büyüktü.Ordumuzun Sakarya Nehri'nin doğusuna çekiliş
günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar gelişebilecek yeni bir Yunan saldırısına karşı
önlem olmak üzere Hükümet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar
verdi; ancak Meclis'ten onay almak gerekiyordu. Hükümet kararı, Büyük Millet
Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya
mı geldik yoksa düşmanla dövüşmeye mi!" Millet temsilcileri, Ankara'yı savaşsız
teslim etmeyi kabul etmediler; amaç son tepeye kadar dövüşmekti. Coşkulu
konuşmalar sonunda Meclis, Kayseri'ye nakli kabul etmedi; aksine, Ankara'nın
savunulmasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verdi.Bütün
bu zor şartlara, Sakarya'nın doğusuna çekilişe rağmen sonunda düşmana kesin
darbe indirileceğine dair, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Millî Mücadele
liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Mustafa Kemal Paşa'ya göre: "Pek uzak
olmayan bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek, sonunda imhası
mümkün hale gelecekti."22 Ancak başarının en önemli şartı, herkesin bu sonuca
candan inanması ve bu uğurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket
savunmasına yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması gereken nokta, ordumuz,
düşmanın arzu ettiği yerde değil, bizim arzu ettiğimiz yerde kesin savaşa
girecek ve ona, orada kat'î darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan gerektiğinde geri
çekilişin, bazı yerleri düşmana terk edişin büyük bir önemi yoktu. Askerliğin
gereğini, kararsızlığa düşmeden uygulamak gerekiyordu.Ne çare ki liderlerin bu
inancına rağmen Sakarya'nın doğusuna çekilmenin yarattığı maneviyat
bozukluğu, Meclis'e de aksetmişti. Yeni bir ordu oluşturulurken meydana gelen
bu ağır kayıp, bu çekilme ister istemez sarsıntılara sebep olmuş; bazı çevreleri
haklı olarak endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde 4 Ağustos 1921
günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda askerî durum ve başkomutanlık
oluşturulması üzerinde heyecanlı görüşmeler oldu. Milletvekilleri, yorgun
orduyu yeniden canlandıracak, memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi
aramaktadırlar. Bu çare, Mustafa Kemal'in fiilen ordunun başına geçmesidir.
Çünkü o, katıldığı bütün savaşlarda yenilmemiş, yenmiş bir komutandır. Bu
sebepledir ki konuşmalar, onun başkomutanlığı üzerine alması görüşünde
birleşti. Taraftarları gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun başına geçmesini
istemektedirler. Meclis'in büyük çoğunluğu, taraftarları kurtuluş için tek çarenin
bu olduğu, başka çıkar yol bulunmadığı fikrindedirler. Bazı milletvekilleri
içtenlikle haykırırlar: "Sen mühim bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu
da Çanakkale Muharebesi'nde ispat ettin. Şimdi kendini hangi güne saklıyorsun?
Sakarya'ya kadar geldi düşman, kendini hangi güne saklıyorsun?"23 Bu
haykırışlar, gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük kahramanı, fiilen ordunun
başına davet ediyordu.Muhaliflere gelince, onlar da başkomutanlığı Mustafa
Kemal Paşa'ya vermekle zaten kurtuluş ümidi kalmadığını kabul ettikleri bir
ortamda
gelişecek
tüm
sorumluluğu,
onun
omuzlarına
yüklemeyi
amaçlıyorlardı.Meclis'te 4 Ağustos 1921günü başlayan bu görüşmeler, ertesi
gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal Paşa, önce tartışmaların
dışında kaldı. Ancak konuşmamasının, tavrını açıkça ortaya koymamasının, onun
da gelecekten ümitsiz olduğu şeklinde yorumlanması ihtimaline karşı, kendisini
Başkomutan görmek istemeyen millî iradenin bu ısrarı karşısında, Meclis
Başkan-lığı'na şu önergeyi sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin umumî surette
beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi,
kendi üzerime almaktan doğacak yararlan en kısa zamanda elde edebilmek ve
ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir
kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin sahip olduğu
yetkileri fiilen kullanmak şartıyla üzerime alıyorum. Hayatım boyunca millî
egemenliğin en sadık bir hizmetkârı olduğumu milletin gözünde bir defa daha
doğrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca
istiyorum ." 24Bu önerge, Meclis'in yetkilerini kullanma isteği sebebiyle bazı
itirazlara neden oldu. Ancak içinde bulunulan durum, ölüm-kalım mücadelesi
gibi olağanüstü bir durumdu. Bu şartlar içinde Mustafa Kemal Paşa tarafından
kabul edilen görev, gerçekten çok büyük ve önemli, diğer bir ifade ile Türk
milletinin yazgısıyla ilgili idi. Düşman karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin
en hızlı, en doğru kararları verebilmek, ancak Meclis'in yetkilerini anmda
kullanmakla mümkündü. Mustafa Kemal Paşa önergesinde, kendisine verilecek
Meclis yetkisinin 3 ayla sınırlı kalmasını istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz
saygısını gösteriyordu. Nihayet Meclis, onu bu isteğinde haklı gördü. Görüşmeler
sonucu, 5 Ağustos 1921 günü, "Mustafa Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe
ait hususlarda Meclis'in yetkilerini kullanmak koşuluyla Başkomutanlık veren
Yasa", Büyük Millet Meclisi'nde oybirliği ile kabul edildi. Yasada şu sözlere yer
veriliyordu: "Millet ve memleketin alın yazısına doğrudan el koyan tek yüce
kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık fiilî görevine kendi
başkanı Mustafa Kemal Paşa'yı memur etmiştir. Başkomutan, ordunun maddî ve
manevî kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirme hususunda
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin buna ait yetkisini Meclis adına fiilen kullanmaya
yetkilidir. Bu sıfat ve yetki üç ay süreyle sınırlıdır. Meclis lüzum gördüğü
taktirde, bu sürenin bitiminden evvel de bu sıfat ve yetkiyi kaldırabilir."
25Mustafa Kemal Paşa, kendisine yasa ile Başkomutanlık verilişinden sonra
Meclis kürsüsüne geldi. Memleketin düşman istilâsından kurtarılacağına dair
sarsılmaz inancını bir kere daha ifade ederek Meclis'e şu teminatı verdi:
"Efendiler! Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allah'ın yardımıyla
mutlaka mağlûp edeceğimize dair olan inanç ve güvenim bir dakika olsun
sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün
millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim."26 Başkomutan, aynı gün ordu
ve millete de bir bildirge yayımladı. Bu bildirgede de şu cümleler yer alıyordu:
"... Bana bu görevi vermiş olan Meclis ve bu Meclis'te beliren milletin kesin
iradesi, hareket tarzımın odağını oluşturacaktır. Hiçbir sebep ve suretle
değiştirilmesine imkân olmayan bu kesin irade, her ne olursa olsun düşman
ordusunu imha etmek ve bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetlerinden oluşan bu
orduyu, anayurdumuzun mukaddes ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa
kavuşmaktır."27Başkomutan, artık plânını yapmış ve kesin şekilde uygulamaya
başlamıştır. Amaç, başarıya götürecek bütün önlemleri en kısa sürede almaktır.
Bu çerçeve içinde 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri başkomutanın imzasıyla 10 adet
"Tekâlif-i Milliye (Millî Vergi) emri yayımlandı. Bu emirler gereği her ilçede bir
"Millî Vergi Komisyonu" kuruluyordu. Her evden ordunun gereksinimi için bir
kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık isteniyordu. Ordunun gereç ihtiyacı için
tüccarın elinde bulunan stoklardan yüzde kırkına, parası zaferden sonra
ödenmek üzere, el konuluyordu. Herkes tahıl, hayvan ve yem bakımından
stoklarının yüzde kırkını, yine parası sonradan ödenmek üzere, orduya
verecekti. Halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silâh ve cephane, 3 gün
içinde
ordu
ambarına
teslim
edilecekti.
Memleketteki
demircilerin,
dökümcülerin, marangozların, sanayi imalâthanelerinin listesi çıkacak ve
sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket, gelecekteki zafer
için olağanüstü bir hazırlığa davet edilmişti; millet ve ordu el ele büyük bir
savaşa hazırlanıyordu. Başkomutan Millî Vergi emirlerini yayımladıktan sonra,
12 Ağustos 1921 günü Ankara'dan Polatlı'daki Cephe Karargâhı'na geldi; artık
Mustafa Kemal Paşa, cephede ve fiilen Türk ordusunun başında idi.Yunan
ordusu 13 Ağustos 1921 günü Sakarya'daki Türk mevzilerine doğru yeniden ileri
yürüyüşe başladı. 15 Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin, ordularına
"Ankara'ya!" emrini verdi. Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar, bazı şehir ve
kasabalarımızı işgal ederek sonunda Sakarya'daki savunma çizgimize
dayandılar.23 Ağustos 1921 günü, Yunan ordusunun saldırısı ile Sakarya
Meydan Savaşı başladı. Yunan saldırısı, cephenin birçok yerinde kuvvetlerimiz
tarafından düşmana ağır kayıplar verdirilerek durduruldu; ancak takviyeli Yunan
kuvvetlerinin önemli bazı mevzilerimizi ele geçirdikleri, Polatlı'ya kadar
yaklaştıkları, top seslerinin Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. Türk
mevzileri birçok noktada yarılmasına rağmen, her nokta inatla savunuluyor,
kaybedilen her çizginin gerisinde yeni bir savunma çizgisi oluşturuluyor, böylece
Yunanlıların ilerlemesine imkân verilmiyordu. Zira Başkomutan, 26 Ağustos
1921 günü birliklerine savaş stratejisi için şu emri vermişti: "Savunma çizgisi
yoktur, savunma yüzeyi vardır. O yüzey, bütün vatandır. Vatanın her karış
toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için, küçük büyük
her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk
durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe oluşturup savaşa devam eder.
Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, ona tâbi olamaz.
Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur.
28Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın ortaya koyduğu, savaş yönetimi
bakımından büyük önem taşıyan bu kural, Sakarya'da aynen uygulanmış ve
kutsal vatan toprakları, her kaybedilen çizginin gerisinde vakit geçirmeksizin
yeniden bir savunma çizgisi oluşturularak sonuna kadar savunulmuştur.
Düşman aştığı her tepenin ardında "Ankara var!" hulyasıyla harp ediyor;
Mustafa Kemal Paşa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi indireceği yere,
memleketin kutsal ocağına çekiyordu. Nihayet düşmanın saldırı gücü, ilerleme
kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye başladı. Yunan birlikleri ana mevzilerinden
çok uzaklaşmış, gerçekten Türklerin kutsal ocağına düşmüştü. Artık, saldırı
sırası Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü başlayan karşı saldırımızla düşmana ağır
kayıplar verdirilmiş, bu saldırı sonucu Yunanlılar batıya doğru çekilmeye
başlamıştı. Bütün savaş boyunca cepheden ayrılmayan Başkomutan Mustafa
Kemal Paşa, zaman zaman da en ileri mevzilerde görünmüş, hatta ateş çizgisine
girmişti. Başkomutanın en ileri çizgide, saldırıda bulunan kıt'aların yanında
görülmesi ve savaşı ateş çizgisinde bizzat izleyişi, şüphesiz ki subay ve
erlerimizin moralleri üzerinde büyük etki yaptı. "Sakarya Meydan Savaşı" adını
alan bu büyük ve kanlı savaş, 22 gün 22 gece devam etmiş ve nihayet 13 Eylül
1921 günü Yunanlılar Sakarya Nehri'nin doğusunda tamamen mağlup edilerek
büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu anlamlı ve büyük başarı üzerine 19 Eylül 1921
günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, Başkomutan Mustafa Kemal
Paşa'ya yasayla Müşir (Mareşal) rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi.Sakarya
Zaferi'nin sonuçları çok geçmeden siyasal alanda kendisini gösterdi. 13 Ekim
1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim 1921'de
Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı.Sakarya Meydan Savaşı'ndan sonra
mağlup Yunanlılar, Afyon-Seyitgazi-Eskişehir çizgisine kadar çekilmişler; bu
bölgede
mevzilerini
kuvvetlendirmek,
önemli
yerleri
tel
örgülerle
sağlamlaştırmak suretiyle savunmada kalmışlardı; onların, bu geniş çizgi
üzerinde üç kolordusu bulunuyordu.Yunanlıların, tutundukları bu son
mevzilerden de atılmaları, Türk ordusunun kesin sonuçlu bir savaşı
kazanmasına gerek gösteriyordu. Düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması,
ancak bu şekilde mümkün olabilecekti. Yunanlılar ve onlara koruyuculuk yapan
İngilizler ise, mevsimin ilerlemiş olduğunu, Türk hükümetinin içinde bulunduğu
güçlükleri ve Anadolu'daki ekonomik durumun ağırlığını göz önüne alarak, Türk
ordusunun genel bir saldırısını imkânsız görüyorlar; ordumuzun bir süre daha
dayandıktan sonra ister istemez barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu
nedenle kendileri barışa yanaşmıyorlar, işgal ettikleri toprakları ellerinde
bulundurarak
vakit
kazanmak
suretiyle
daha
kârlı
çıkacaklarını
düşünüyorlardı.29Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ise, düşmanın hayal ürünü
bu hesaplarının dışında genel saldırı hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi
bir yol izliyor; ancak saldırının zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyordu.
Çünkü ona göre, "Yarım hazırlıkla, yarım önlemlerle yapılacak saldırı, hiç
saldırıda bulunmamaktan daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkânlar
kullanılarak, memleketin maddî ve manevî bütün güçleri aynı amaca
yöneltilerek saldırı zamanının geldiğine karar verildi. Bununla beraber,
Yunanlılar asker sayısı, araç ve gereç yönünden yine de üstünlüklerini
korumakta idiler.Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından en ince
ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Saldırı ve onu izleyecek meydan savaşı
plânı, 27/28 Temmuz 1922 gecesi, Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına
açıklandı. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Orduları'na 6 Ağustos
1922'de gizli olarak "saldırıya hazırlık" emri verildi.Büyük Saldırı plânı
gerçekten dâhiyane, dâhiyane olduğu kadar da her şeyi göze alıcı ve tehlikeli
idi. Zira kuvvetlerimizin hemen tamamı, saldırının ağırlık merkezi olarak kabul
edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydırılmış, başka cephelere kuvvet
ayırma hususu, ister istemez ikinci plânda düşünülmüştü. Bunun sonucu olarak
Eskişehir-Ankara yönü, açık denecek bir durumda bırakılmıştı. Keza cephenin
ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkası da göller bölgesine
dayanıyordu. Başarısızlık halinde, bu bölgede savaşan I. Ordu'nun durumu
kritikleşebilirdi.30Bu plân, ancak büyük komutanların yönetiminde başarıya
ulaşabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kılacak faktör, ne pahasına olursa olsun
mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten de öyle oldu.26 Ağustos 1922 sabahı saat
5.30'da topçularımızın ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Saldırısı başladı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa da bu sırada Kocatepe'de bulunuyordu. Saldırı,
kısa sürede Afyon-Konya demiryolu çizgisi boyunca başarılı bir şekilde gelişti.
Bu çizginin güneyinden I. Ordu, kuzeyinden II. Ordu saldırıda bulunuyordu;
ancak cephenin ağırlık merkezi, I. Ordu bölgesinde toplanmıştı.Başkomutan
Mustafa Kemal Paşa'nın büyük komuta yeteneğiyle ateş çizgisinde yönettiği bu
saldırıda ordumuzun Genelkurmay Başkanlığı'nı Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı
Cephesi Komutanlığı'nı İsmet Paşa üstlenmişti. I. Ordu'ya Nurettin Paşa, II.
Ordu'ya Yakup Şevki Paşa, Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa
komuta ediyordu. Hızla gelişen saldırı sonucu, 26/27 Ağustos 1922 gecesi
Yunan ordusunun birçok mevzii düşürüldü. Anî baskın şeklindeki bu saldırı
karşısında şaşıran Yunanlılar çekilmeye başladı. Ordumuz 27 Ağustos 1922
günü Yunan işgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyişi karşısında
Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29
Ağustos 1922'de Dumlupınar mevzilerine saldırıya başladı. 30 Ağustos 1922
günü Dumlupınar bölgesinde 200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen
kuşatılmıştı. "Başkomutan Meydan Savaşı" adını alan bugünkü savaşta,
düşmanın büyük kısmı imha edildi. Aynı gece Kütahya da ordumuz tarafından
kurtarılmış bulunuyordu. Ancak, mağlup düşmanın çekilme yollarının da
kesilmesi ve İzmir doğrultusunda aralıksız izlenmesi gerekiyordu. Başkomutan
Mustafa Kemal Paşa, 1 Eylül 1922 günü, komutası altındaki kuvvetlere:
"Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri!" emrini verdi.Son hızla İzmir yönünde
ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül 1922'de Uşak'ı, 2 Eylül'de Eskişehir'i, 3 Eylül'de
Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir ve Gördes'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7
Eylül'de Aydın'ı, 8 Eylül'de de Manisa'yı Yunan işgalinden kurtardılar. Bu arada,
2 Eylül 1922 günü I. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile II. Yunan
Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek rütbeli Yunan subayları
esir alındılar. Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e girdiler; bu sabahtan
itibaren Kadifekale'de Türk bayrağı dalgalanmaya başladı. Bu büyük zaferle
Anadolu, 4 yıl süren düşman istilâsından, düşman işgalinden kurtarılmış,
"Türkiye Türklerindir!" gerçeği bir kere daha kanıtlanmıştı.Mondros Ateşkesi ile
başlatılan ve Sevr Antlaşması'yla gerçekleştirildiği zannedilen, Türk milletini
Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain
zihniyete karşı, milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber
ederek kazandığı bu büyük zaferler, Mustafa Kemal Paşa'nın ifadesi ile tek bir
amaca yönelikti: "Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!"
Atatürk diyor ki: "Hiçbir zafer, amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha
büyük bir amacı elde etmek için gereken araçtır. Amaç, fikirdir. Zafer, bir fikrin
elde edilişine hizmeti oranında kıymet ifade eder. Bir fikrin elde edilişine
dayanmayan bir zafer, ömürlü olamaz. O, boş bir gayrettir. Her büyük meydan
savaşından, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır,
doğar. Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir gayret olur."31 İşte Büyük Türk
Zaferi'nden sonra da Türk milleti için yeni bir âlem doğmuş; lâik, demokratik ve
çağdaş Türk Devleti'nin kuruluşuna uzanacak olan bütün yollar açılmıştı. Bu
nedenle, kazanılan büyük askerî zaferlerin başarılı sonuçlarını toplamak üzere
siyasal faaliyetlere önem verildi. 11 Ekim 1922'de İtilâf Devletleri'yle imzalanan
Mudanya Ateşkes Antlaşması ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri
arasındaki çarpışmalara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre, Edirne'yi de içine
almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından boşaltılması kabul edildi;
İstanbul ve boğazlar bazı kayıtlarla idaremize bırakıldı.1 Kasım 1922'de Türkiye
Büyük Millet Meclisi kararı ile Saltanat'la Hilâfet birbirinden ayrılarak Saltanat
kaldırıldı. O gün Mustafa Kemal Paşa, Meclis kürsüsünden şunları söylüyordu:
"Millet, yazgısını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve egemenliğini
bir şahısta değil, bütün bireyleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Yüce
Meclis'te temsil etti. İşte o Meclis, Yüce Meclisinizdir; Türkiye Büyük Millet
Meclisi'dir. Milletin saltanat ve egemenlik makamı yalnız ve ancak Türkiye
Büyük Millet Meclisi'dir."32 Meclis'in bu tarihî kararı üzerine, son Osmanlı
Padişahı Vahdettin bir İngiliz savaş gemisiyle yurt dışına kaçtı.Artık sıra barış
görüşmelerine gelmişti. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü toplandı.
Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükûmeti'ni -Mudanya Ateşkes görüşmelerinde olduğu gibi- İsmet
(İnönü) Paşa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma
imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca
onaylanıyor, millî sınırlarımız çiziliyor, ekonomik alanda Osmanlılar döneminden
kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. Diploması
alanında kazanılan bu sonuç, gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaşma
Atatürk'ün ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr
Antlaşması'yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade
eden bir vesika" idi. "Bu sebeple Osmanlı dönemine ait tarihte benzeri
görülmemiş bir siyasî zafer eseri idi."33Ankara, 13 Ekim 1923'de Büyük Millet
Meclisi kararı ile Türkiye Devleti'nin Hükümet Merkezi oldu. Artık mevcut
yönetimin isminin de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923
akşamı, yapılan bir Anayasa değişikliği ile cumhuriyet ilân olundu. Milletvekilleri
bu büyük olayı ayakta "Yaşasın cumhuriyet!" sesleriyle kutladılar. Bu sonucu
takiben cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Mustafa Kemal
Paşa,
oybirliği
ile
Türkiye
Cumhuriyeti'nin
ilk
cumhurbaşkanı
seçildi.Cumhuriyetin ilânı ile gerçekten bu büyük devrimin yanı sıra devlet
örgütü ve toplum yönetiminin de çağdaş devlet anlayışına uygun olarak
lâikleşmesi gerekiyordu. Böyle bir anlayış içinde halifeli cumhuriyet söz konusu
olamazdı. Bu sebeple 3 Mart 1924'te, artık hiçbir gereği kalmayan, aksine lâik
ve bağımsız cumhuriyet rejimi için zararlı bir kuruluş halini almış bulunan
halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına
çıkarıldı.Artık devletin çağdaş bir şekil alması, milletin çağdaş uygarlık düzeyine
en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük devrimler birbirini izlemeye
başladı. Öğretim Birliği yasası ile eğitim ve öğretimde birlik sağlandı; lâik ve
millî bir yol izlendi. Medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen
cumhuriyet okulları açıldı. Bu dönem içinde şapka ve kıyafet devrimi yapıldı.
Halkı uyuşukluğa yönelterek her türlü hayat enerjisini yok eden tekkeler,
zaviyeler, türbeler kapatıldı; Seriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı. Lâik devlet ilkesi
kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk
alanında, seriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Yasası'yla
beraber birçok yeni yasalar kabul edildi. Bilim ve kültür işlerine büyük önem
verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili
üzerinde önemli çalışmalar yapıldı. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan
harf devrimi meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına
dayanan Türk
alfabesi yapıldı.
Üniversite'de
de
büyük bir reform
gerçekleştirilerek ona çağdaş bir nitelik kazandırıldı; bu arada gerek duyulan
çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul
edildi. Kadın hukukunda reform yapılarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı
tanındı. Ekonomik hareketlere önem verildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi.
Tarımsal faaliyetler genişletildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu
kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu devrimlere "Atatürk
Devrimleri" adı verildi. Devrimlerin memlekette daha çabuk ve daha sağlam
yerleşmesi için, bütün Türk halkını içine almak üzere, Cumhuriyet Halk Partisi
kuruldu; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve devrimcilik
Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi.Milleti çağdaş uygarlığa götüren
bu zorunlu gidiş karşısında, muhalefeti oluşturan, fakat bir kolu da tutuculuğa
ve gericiliğe dayanan bir grup tedirgin oldu. Siyasal alanda da kendilerine
temsilciler bulan bu grup, bütün bu gidişten Atatürk'ü sorumlu tuttukları için
ona 1926 Haziranında İzmir'de bir suikast girişiminde bulundularsa da başarı
sağlayamadılar ve millet tarafından günlerce lanetlendiler.Büyük Önder,
devrimlerinin
büyük
bölümünü
başardıktan
sonra
Türk
Bağımsızlık
Mücadelesi'ni ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu anlatan Büyük Söylev'ini yazdı.
Bunu 1927 yılında, Parti Kongresi'nde altı gün devam eden büyüleyici
hitabetiyle okudu. Değerli görüş, yorum ve eleştirilerle dolu olan bu eser, Türk
tarihinin olduğu kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer
aldı.Mustafa Kemal Paşa, kurtuluştan sonra memleketi baştan başa dolaşarak
halka devrimlerin ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlattı. 1934 yılında
Meclis, özel bir yasayla kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi. Büyük Adam, son
yıllarında tükenmeyen bir çaba ve heyecanla Hatay'ın anavatana katılışına
çalıştı. Genel sağlığında başgösteren karaciğer yetersizliği zamanla ağırlaştı;
siroz gelişti. Bu nedenle son günlerini, hasta ve yatakta geçirdi. 10 Kasım 1938
Perşembe günü saat dokuzu beş gece Dolmabahçe Sarayı'nda yaşama gözlerini
kapadı. Ölümü bütün dünyada geniş yankılar yaptı ve büyük üzüntü
yarattı.Atatürk'ün ilaçlanmış na'şı, Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir
katafalk'a yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaşlarının
nöbet tuttuğu kutsal tabut, üç gün süreyle milletin ziyaretine bırakıldı; daha
sonra 20 Kasım 1938 günü Ankara'ya getirildi. 21 Kasım 1938'de büyük törenle
Etnografya Müzesi'nde hazırlanan lahdin üstüne kondu. Cenaze törenine bütün
dünya devletleri özel temsilciler gönderdi; bu törende Çanakkale'de ve diğer
savaşlarda ona karşı savaşmış yabancı generaller özellikle dikkati çekiyordu. 10
Kasım 1953 günü aziz na'şı, Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrinden alınarak
büyük bir törenle Anıtkabir'e nakledildi ve burada toprağa verildi.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Bazı Anıları
Yenilmeyen Atatürk
Hüseyin Cahit Yalçın, demokrasi devrine geçer geçmez bir gazeteden kendisine
telefon edildiğini şöyle anlattı:
-“Atatürk devrinin en büyük sıkıntısını çekenlerden biri de sensin… Şimdi
sırasıdır; hatıralarınızı yazmaz mısınız?” Demişler…
Hüseyin Cahit Bey gülerek:
-“Ne budala adamlar, yaşarken yenilmeyen Atatürk’ü öldükten sonra yenilecek
sanıyorlar” demişti.
Yaşadıkça O’nu Anarsın
KENDİME SÖYLÜYORUM
Yer nemli, gök nemli, gözlerin nemli. Bu ıslak hava içinde kaskatı ve kupkuru bir
şey taşımaktasın. Üzülme. Maddenin ve ruhun bu çiseleyen yaşlarıyla o katılık
yumuşuyor. O kuruluk yavaş yavaş yok oluyor. Hissetmiyor musun, taşıdığın
cansız şeye yepyeni, başka bir hayat gelmektedir. Ve onun için değil midir ki
O’nu taşırken bu hayat sana da sirayet ederek o aziz yükün altında dipdirisin.
Canlısınız; taşınan da, taşıyan da. Ölüm artık siliniyor. Fanilik beka ile omuz
omuza… Bu kadar yakınlık içerisinde O’nu hayatta hissetmiyor musun? Taşı; bir
ölü değil, bir diri taşıyorsun. Hayatın kendini taşıyorsun. Taşı. O’nu taşıyarak
yaşayacaksın. Yaşadıkça O’nu taşıyacaksın. Taşı, Taşı!....
Ailesi Ve Arkadaşları
Ali Rıza Efendi
İsmet İnönü
Zübeyde Hanım
Makbule Atadan
Sabiha Gökçen
Afet İnan
Ali Fuat Cebesoy
Latife Uşşaki
Salih Bozok
Kâzım Özalp
Mehmet Cevat Abbas Gürer
Celal Bayar
Falih Rıfkı Atay
Fevzi Çakmak
Hüseyin Rauf Orbay
Ruşen Eşref Ünaydın
Kazım Karabiker
Atatürk’ün Okumaya Verdiği Önem
Atatürk, kitap okumayı, araştırma yapmayı, fikir ve düşüncelerini insanlarla
paylaşmayı seven bir liderdi. O’nun, henüz okul çağlarında başlayan kitap
okuma alışkanlığı, savaş zamanında bile devam etmiş, cumhuriyet yıllarında ise
daha da artmıştır.
Cumhuriyet döneminde büyük bir kütüphaneye sahip olan Atatürk, okumuş
olduğu yerli ve yabancı birçok eser sayesinde geniş bir kültüre de sahipti.
Büyük Önder Atatürk’ün hizmetinde bulunanlardan Cemal Granada anlatıyor:
“Bir gün Atatürk, tarihle ilgili bir kitap okuyordu. Öylesine dalmıştı ki, çevresini
görecek hali yoktu. Bir sürü yurt sorunu dururken devlet başkanının kendini
kitaba vermesi Vasıf Çınar’ın biraz canını sıkmış olmalı ki Atatürk’e şöyle
dediğini duydum:
- Paşam! Tarihle uğraşıp kafanı yorma… 19 Mayıs’ta kitap okuyarak mı
Samsun’a çıktın?
Atatürk, Vasıf Çınar’ın bu içten yakınmasına gülümseyerek şöyle karşılık verdi:
- Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bir kuruşunu kitaba verirdim.
Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiçbirini yapamazdım...”
Atatürk Devrimleri
Sanayi Alanında Yapılan Yenilikler
Türkiye, çeşitli sanayilerin kurulabileceği ve gelişebileceği her türlü ham madde
kaynaklarına sahip bulunuyordu. Bu nedenle Türkiye’de milli ve modern bir
sanayi kurulmalıydı. Atatürk sanayileşmenin gerekliliğini şu sözlerle ifade
ediyordu:
“Sanayileşmek, en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve
yaşaması için ekonomik elemanları memleketimizde mevcut olan büyük-küçük
her çeşit sanayii kuracağız ve işleteceğiz. En başta vatan müdafaası olmak
üzere, mahsullerimizi kıymetlendirmek ve en kısa yoldan, en ileri ve refah
seviyesi yüksek Türkiye idealine ulaşabilmek için, bu bir zarurettir.”
Cumhuriyetin ilk yıllarında sanayileşmeyi gerçekleştirebilmek için özel sektör
yeterli sermayeye ve deneyime sahip değildi. 1924’te ulusal sermaye birikimini
sağlamak amacıyla Türkiye İş Bankası kuruldu. 1929 yılına kadar kurulan banka
sayısı 27’si yöresel olmak üzere 29’u buldu. Büyük sanayi tesislerinin kurulması
işi devlet tarafından üstlenildi. Bununla beraber devlet, özel sektöre bırakılan
sanayi alanında faaliyetleri de korumayı prensip olarak kabul etti.
Belirlenen kararlara göre düzenlenen sanayi programının başlıca konuları
şöyleydi
1-Mevcut sanayi tesislerini korumak ve yenilerinin yapılmasını teşvik etmek.
2-Ülkenin ihtiyaç duyduğu büyük sanayi tesislerini devlet eliyle kurmak.
3-Sanayi için gerekli elemanları yetiştirmek amacıyla teknik öğretim okulları
açmak.
Osmanlı Devleti zamanından cumhuriyet yönetimine kalan yıpranmış haldeki
sanayi tesislerini kullanılır hale getirmek ve işletmek için 1925’te Türkiye Sanayi
ve Maadin Bankası kuruldu. Türkiye Sanayi ve Maadin Bankası, özel sektöre
kredi vermek, devlete ait olup da kendisine devredilecek fabrikaları işletmekle
görevlendirildi. Daha sonra bu banka adını Sümerbank adını aldı. Sümerbank
bünyesinde kurulan çimento fabrikaları ve demir çelik tesisleri zamanla
bağımsız bir kuruluş haline geldi. 1925’te şeker fabrikaları için özel teşvik ve
imtiyazlar getiren bir kanun kabul edildi. Alpulu ve Uşak şeker fabrikaları
kuruldu.
28 Mayıs 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu (Sanayiyi Özendirme Kanunu)
çıkarıldı. 1929 Dünya ekonomik bunalımının Türkiye’yi de etkilemesi üzerine
1933’de planlı ekonomiye geçildi. Birinci Beş yıllık kalkınma planı (1933-1938)
uygulandı. Yurdun çeşitli bölgelerinde fabrikalar açılarak kalkınmada bölgeler
arası bir denge kurulmaya çalışıldı. 1935’te yer altı kaynaklarını işletmek ve
elektrik santralleri kurmak amacıyla Etibank,maden aramak ve bulmak içinde
Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) kuruldu.
1938’de çıkartılan İkinci Beş yıllık Kalkınma Planı ise İkinci Dünya Savaşı’nın
olağanüstü koşulları nedeniyle uygulamaya konulamadı.
Sağlık ve Tıp Alanında Yapılan Yenilikler
23 Nisan 1920’de yeni Türk Devleti kurulunca, sağlık hizmetleri devlet hizmeti
olarak ele alındı ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kuruldu. Böylece sağlık ve
sosyal yardım işleri devlet bünyesinde toplanmış oldu.
1923 yılında sağlık hizmetleri ülke genelinde yaygınlaştırılırken, ilk yıllarda
koruyucu hekimliğe önem verildi. 1924’te alınan bir kararla Ankara, İstanbul,
Sivas, Trabzon, Erzurum ve Diyarbakır’da örnek hastaneler yaptırıldı. Bu
hastanelere bulunduğu ilin adı ile birlikte Numune Hastanesi adları verildi. 1930
yılında çıkarılan Umumî Hıfzısıhha Kanunu’nda koruyucu sağlık hizmetleri
yönünde önemli düzenlemeler yapıldı. Ülkenin her yerinde yeni hastaneler ve
dispanserler açıldı.
1933’te açılan İstanbul Üniversitesi bünyesindeki tıp fakültesinin eğitim
programlarının geliştirilmesine önem verildi. Kolera, veba, tifo, çiçek, kızamık,
menenjit, verem ve sıtma gibi birçok bulaşıcı hastalıklara karşı sistemli bir
mücadele başlatılarak bu hastalıkların sağlık kuruluşlarına bildirilmeleri
zorunluluğu getirildi. Bu hastalıkların tedavisinin parasız yapılabilmesi için
kararlar ve tedbirler alındı. Ankara’da açılan Hıfzısıhha Enstitüsü’nde üretilen
aşılar bütün yurda dağıtıldı. Sınırlarda sağlık kontrolleri artırılarak bulaşıcı
hastalıkların ülkeye girmemesi için tedbirler alındı.
Bataklıklar kurutuldu. Kızılay teşkilatı devletin desteği ve halkın bağışlarıyla
güçlendirildi. Bu sayede Kızılay, daha çok kişiye yardım etme olanağını elde etti.
Böylece sağlık hizmetlerini üstlenen devlet, Cumhuriyet’in ilk yıllarından
itibaren sağlık alanında birçok başarı elde etti.
Ticaret Alanında Yapılan Yenilikler
Sürekli savaşlar yüzünden güvenliğin sağlanamaması ve kapitülasyonlar sonucu
rekabet ortamının bulunmaması gibi nedenlerle, Türk aileleri çocukları için
ticaret mesleğine sıcak bakmıyor, memurluk ve subaylığı tercih ediyorlardı. Bu
nedenle, memleketin iç ve dış ticareti yabancılar ile Rum, Ermeni ve Yahudi
azınlıklarının eline geçmişti.
Batılı devletler, Türkiye ile ticari ilişkilerinde kapitülasyonlardan ve azınlıkların
aracılığından yararlandıkları için Türk tüccarların iş yapabilme olanakları
oldukça kısıtlıydı. Lozan Antlaşması’yla kapitülasyonların kaldırılması ve ticareti
koruyan kanunların çıkarılması, iç ve dış ticaretin gelişmesi için ortam
oluşturdu.
Atatürk, ticaretin desteklenmesi ve gelişmesini sağlamak için Türkiye İş
Bankası’nı kurdu (26 Ağustos 1924). İş Bankası’nın sağladığı kredi kaynakları
sonucu, Türk tüccarlar ticaret hayatına hakim oldular.
Deniz ulaşımının büyük bir bölümü ile önemli limanların işletilmesi yabancı
şirketlerin elindeydi. Lozan Antlaşması’nda Türk gemilerinin kabotaj hakkı kabul
edildi. 1 Temmuz 1926 yılında Kabotaj Kanunu çıkarıldı. Bu kanun ile Türk
denizlerinde yük ve yolcu taşıma hakkı sadece Türk gemicilerine verildi. Böylece
denizlerimizde de bağımsızlık sağlanmış oldu. Her yıl 1 Temmuz günü Kabotaj
ve Denizcilik Bayramı olarak kutlanmaktadır.
Türkiye’de milli sermaye birikimini sağlamak ve Türk ekonomisinin para işlerini
düzenlemek amacıyla 11 Haziran 1930’da kabul edilen yasa ile Türkiye
Cumhuriyeti Merkez Bankası kuruldu.
Diğer yandan, yabancıların kurduğu ticaret işletmelerinin satın alınmasıyla Milli
Ekonomi İlkesi’nin uygulanması sürdürüldü. Ticaret alanında alınan önlemler
sonucunda, iş kapasitesi artmış, bankacılık, sigortacılık, kooperatifçilik ve
şirketler hızlı bir şekilde gelişme göstermiştir.
Bayındırlık Alanında Yapılan Yenilikler
Anadolu’yu imar etmek, cumhuriyet yönetiminin önemle ele aldığı bir konu
olmuştur.
Şehirler yeniden onarılırken,
artırılmasına önem verilmiştir.
eğitim,
sağlık
ve
sanayi
amaçlı
binaların
Kara ve demir yolları ihtiyaca cevap verecek durumda olmadığından, temel
ulaşım ağı kurulmasına önem verilerek, devletin etkinliğinin artırılmasına,
ülkenin güvenliğinin sağlanmasına, milli ekonominin geliştirilmesine azami çaba
gösterilmesi ilkeleri benimsenmiştir. Ülke içinde bir ulaşım ağının kurulması
askeri yönden de gerekliydi.
Cumhuriyetin ilk yıllarında dünyada en yaygın ulaşım türü, demir yolu idi. Ayrıca
demir yolu o dönemde yurdun ekonomik ve doğal şartlarına en elverişli ulaşım
şekliydi. 1924 yılında kabul edilen kanunlarla demir yollarının yapımına
başlandı. Bir yandan yabancıların işlettiği demir yolları satın alınırken, diğer
yandan yenilerinin yapımına hız verildi. Ankara-Kayseri-Sivas-Erzurum, SivasSamsun-Çarşamba,
Zonguldak-Ankara,
Sivas-Malatya-Fevzipaşa,
MalatyaDiyarbakır hatlarıyla yurdun bütün önemli merkezleri birbirine bağlandı. Ayrıca,
Balıkesir-Kütahya hattı ile Kuzeybatı Anadolu yeni hatlarla birleşti. Yapılan bu
demir yollarının, ülke kaynaklarıyla bitirilmiş olması kayda değer bir olaydır.
1927’de Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı olarak Devlet Demir Yolları ve Limanları
Genel Müdürlüğü kuruldu.
Kara yollarının yapımına 1950 yılından itibaren büyük önem verilmiş, büyük
şehirler düzgün kara yolları ile birbirine bağlanmıştır.
Cumhuriyet Hükümeti, deniz ulaşımına da büyük önem verdi. Lozan’da elde
edilen işletme hakkı ile Türk liman ve iskeleleri arasında yük ve yolcu taşıma
hakkı Türk gemilerine verilmişti. Satın alınan yeni gemilerle deniz ticaret filosu
güçlendirildi. Türk armatörlere kredi kolaylıkları sağlandı. Özel sektör gemi
yapımına ve işletmeciliğine teşvik edildi. 1930’dan sonra ise gemi inşası ve
işletmeciliğinde devlet ön plana çıktı. Limanlar yapılarak deniz ulaşımı, iç ve dış
ticaretin gelişmesi yolunda önemli adımlar atıldı. Türk kıyıları arasında düzgün
posta seferleri işletme tekeli Denizyolları İşletmesi İdaresi’ne verildi. Deniz
yollarını ve ticaret filosunu güçlendirmek için 1937’de Denizbank kuruldu.
Türkiye’de ilk Milli Hava Ulaştırma Teşkilatı 1933’te Hava Yolları Devlet İşletme
İdaresi adıyla kuruldu. İlk ticari seferlerini Ankara, Eskişehir ve İstanbul
arasında yaptı. Yeni hava meydanları yapıldı. Uçak bakım onarımı için tesisler
inşa edildi. Milli Hava Ulaştırma Teşkilatı 1938’de Devlet Hava Yolları Umum
Müdürlüğü adını aldı.
Tarım Alanında Yapılan Yenilikler
Osmanlı Devleti zamanında halkın yüzde 80’i tarımla uğraşıyordu ve milli gelirin
önemli bir kısmı tarımdan elde ediliyordu. Batılı ülkeler modern usullerle tarım
yaparken, ülkemizde ilkel yöntemlerle toprak işleniyordu. Cumhuriyet idaresinin
üzerinde önemle durduğu bir konu da tarımın geliştirilmesi olmuştur.
Atatürk, “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüsüdür.
O hâlde herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete müstahak ve lâyık olan
köylüdür.” diyerek yüzlerce yıl ezilen köylünün gerçek değerini ifade etmiştir.
Tarımı düzenlemek için her şeyden önce köylünün durumunu iyileştirmek
gerekiyordu. Hükümet bu düşünceye dayanarak köycülük siyasetinin esaslarını
şöyle belirledi:
-Toprağı
olmayan
köylülere
toprak
verilmesi
-Köylüden ağır vergilerin kaldırılarak maddi açıdan güçlenmesinin sağlanması
-Köylünün
üretim
imkanlarının
arttırılması
-Köylünün bilgi ve görüşünü yükseltecek tedbirlerin alınması
Tarım kesiminde çiftçinin durumunu güçleştiren etkenlerden biri de vergi
yükünün ağır olmasıydı. Aşar vergisi, Osmanlı döneminde çiftçinin devlete
ödediği bir vergiydi. Çiftçi kesimi ürününün onda birini devlete vermek zorunda
olduğu bu vergiyi ödemede büyük güçlük çekiyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında
Aşar vergisi, genel bütçe gelirinin yüzde yirmi beşini oluşturuyordu. Cumhuriyet
Hükümeti cesur bir kararla 17 Şubat 1925’te Aşar vergisini kaldırdı. Böylece
tarımsal gelişme için iyi bir ortam hazırlanmış oldu.
Tarımsal üretimi artırmak için yeni ve gerçekçi önlemler alındı. Bu önlemler
doğrultusunda köylü ve üreticiye tohum, fidan, damızlık hayvan ve borç para
verildi. Köylünün her açıdan ihtiyacının giderilmesinin amaçlandığı 1929’da
Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu. Örnek çiftlikler, fidanlıklar ve haralar
oluşturuldu. Ülkemizin iklimine uygun yeni ürünler yetiştirildi. Traktör
kullanımını yaygınlaştırmak için Hükümet, mali ve yasal düzenlemeler yaptı.
Ziraat Bankası’nın verdiği kredi koşulları kolaylaştırıldı. Pulluk kullanımı yaygın
hale getirildi.
Yurdumuzun her bir yöresinde şeker pancarı, Karadeniz Bölgesi’nde çay, Güney
bölgelerimizde turunçgiller yetiştirilmeye başlandı. Türkiye’nin gelişmiş bir
tarım ülkesi haline gelebilmesi için orta dereceli ziraat okulları açıldı. Ziraat
uzmanlarının sayısını artırmak için Avrupa’ya öğrenciler gönderildi. 1933 yılında
Ankara’da Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.
2 Haziran 1929’da topraksız çiftçiye toprak dağıtılması hakkında bir kanun
kabul edildi. Ancak bu kanun, kişilere ait toprakların ve hazine topraklarının tam
olarak belirlenememiş olması nedeniyle uygulamaya konulamadı.
Hayvancılık ve ormancılığın geliştirilebilmesi içinde önemli tedbirler alındı.
Hayvancılığın geliştirilmesi için çiftliklerin kurulmasına başlandı.
Gazi Orman Çiftliği’nin kurulmasında Atatürk bizzat işin başında yer aldı. Silifke
Tarsus ve Dörtyol’da da çiftlikler kuruldu. Bu çiftliklerin modern tarımın
yerleşmesine büyük katkıları olmuştur.
Türk Dil Kurumunun Kurulması
Osmanlı döneminde Türk dili Arapça ve Farsça’nın etkisinde kalmıştı. Türk Dil
Kurumu kurulurken;
-Türk dilini yabancı dillerin etkisinden kurtarmak,
-Türk dilinin kökenini araştırmak,
-Türkçe’yi zenginleştirmek ve bilim dili haline getirmek amaçlanmıştır.
Türk Dil Kurumu, halk dilindeki sözcükleri toplayarak derlemeler meydana
getirdi. Bir Türkçe sözlük hazırladı. Bu çalışmalar sonucu, konuşma dili ile yazı
ve bilim dili arasında önceden var olan ayrılığın kaldırılması konusunda önemli
gelişmeler sağlandı.
Türk Tarih Kurumunun Kurulması
Türk tarihi binlerce yıllık bir geçmişe sahiptir. Günümüzden 6500 yıl öncesi
gelişmiş bir medeniyete sahip olan Türkler, zamanla üç kıtaya yayıldılar.
Gittikleri her yerde sayısız devletler kurdular, medeniyetler oluşturdular.
Egemen oldukları yerlerde günümüze kadar gelen değerli eserler bıraktılar.
Yeterince incelenmemiş bu medeniyetleri ortaya çıkarmak ve tanıtmak
gerekiyordu. 1932 de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde Türk tezi ortaya
atıldı.
Türk Tarih Kurumu, Türk milletinin dünya milletleri arasındaki seçkin yerini
bütün dünyaya göstermek ve Avrupalıların Türk tarihi hakkındaki yanılgılarını
düzeltmek üzere araştırma kurumu niteliğinde açıldı.
Türk
Tarih
Kurumu,
kendi
içinde
Türk
Tarihini
Araştırma
Kurulu
oluşturmuştur.Türk Tarih Kurumu’nun açılmasıyla, Osmanlı Devleti öncesi Türk
tarihi ve Anadolu tarihinin araştırılması da sağlanmıştır.
Atatürk, “Türk milleti, tarihinle övün, çünkü senin ecdadın, medeniyetler kuran,
devletler, imparatorluklar yaratan bir mevcudiyettir.” diyerek Türk tarihine
verdiği büyük değeri ortaya koymuştur.
Tekke Zaviye ve Türbelerin Kapatılması
Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve
zaviyeler zamanla yozlaşmış çağ dışı kurumlar haline gelmişti. Toplumda ayrılık
unsuru oluşturan bu kurumların laik Türkiye Cumhuriyeti ile bağdaşma olanağı
yoktu.
Bu nedenle, 30 Kasım 1925’te çıkarılan bir kanunla tekke, zaviye ve türbeler
kapatıldı. Şeyh, derviş, mürid, dede gibi unvanlarda yasaklandı. Atatürk
“Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler ve müridler memleketi olamaz. En
doğru tarikat medeniyet tarikatıdır.” demiştir.
Eğitim ve Öğretim Devrimi
Osmanlı toplumunda yaygın halde bulunan mahalle mektepleri ve medreseler
TBMM tarafından 3 Mart 1924 yılında çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu
(Öğretimin Birleştirilmesi) ile kaldırılmıştır. Böylece bütün okullar Milli Eğitim
Bakanlığı’na bağlandı. Türkiye’deki bütün eğitim ve öğretimin sadece devletin
denetimi altındaki okullarda yapılması sağlandı.
Yabancı ve azınlık okullarının Milli Eğitim Bakanlığı’nca denetlenmesi sağlandı.
Böylece, yabancı ve azınlık okullarının zararlı çalışmaları önlenmiş oldu. Bundan
başka bu okulların ders programlarına Türkçe kültür dersleri konuldu. Bu
dersler Türk öğretmenler tarafından okutulmaya başlandı.
Medreselerin Kaldırılması
Medreseler; Kişiler tarafından kurulan vakıf kuruluşlarıydı. Vakıfları parasal
yönden denetleyen devlet medreselerde sürdürülen eğitim ve öğretim işleri ile
hiç ilgilenmezdi. Din adamı, müderris ve kadı yetiştiren kurumlar olan
medreselerde okutulan dersler daha çok din bilimleri olup, pozitif ilimlere çok az
yer veriliyordu.
Medreseler, izledikleri öğretim yöntemi yönünden kendisini yenileyememiş,
gelişen dünyanın gerisinde kalmıştı. Tanzimat döneminde Maarif Nezareti
(Eğitim Bakanlığı) kurularak, eğitim ve öğretim devletin bir görevi olarak
benimsenmişti.
TBMM, eğitim ve öğretim işlerini Milli Eğitim Bakanlığı’na vererek, kaldırılan
mahalle mektepleri ve medreselerin yerine bir çok şehirde meslek okulları,
öğretmen okulları, teknik okullar, ortaokul ve liselerin açılması sağlanmıştır.
Çıkarılan Üniversiteler Kanunu
Üniversitesi kurulmuştur.
ile
Darülfünün
kaldırılmış
yerine
İstanbul
Medeni Kanunun Kabulü
Osmanlı Devleti döneminde uygulanan ve din kuralları ile yürütülen hukuk işleri,
çağdaş bir uygarlığa adım atmış Türk toplumunun gereksinimlerini karşılayamaz
görüntüsü veriyordu.
İlk olarak Tanzimat döneminde hazırlanan Mecelle ile bir takım yenilikler
getirilmiş ancak yeterli olmamıştı. Kişilerin aile kurumu, mülkiyet ilişkileri,
miras sorunları, hak ve borçları, satın alma, kiralama gibi bir çok konuda
eksiklikler taşıdığından, tam bir Medeni Kanun sayılamazdı.
İşte bu sebeplerden dolayı, İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan
Medeni Kanun TBMM’de kabul edilerek 17 Şubat 1926 yürürlüğe konmuştur.
Medeni Kanunun Kabulü ile Türk aile yapısında olumlu değişikliler meydana
gelmiştir.
Türk Medeni Kanunu’nun getirdiği yenilikler:
Ailede kadın erkek eşitliği sağlanmıştır.
Yapılacak evliliklerde resmi nikah yapma zorunluluğu getirilmiştir.
Tek eşle evlilik yapılması esası getirildi.
Kadınlara toplum
tanınmıştır.
yaşayışı
içerisinde
istedikleri
mesleğe
girebilme
hakkı
Mahkemelerde tanıklık yapma ve miras ile boşanma konularında kadın ve erkek
eşit hale getirilmiştir.
Takvim Saat ve Ölçülerde Değişiklik
Yurt içi ve yurt dışındaki ticari ilişkilerin düzenlenmesinde, çeşitli kolaylıkların
sağlanması adına yapılan değişiklikleri kapsamaktadır;
Ağırlık ölçüsü birimi olarak kullanılan okka yerine, kilo ve gram, uzunluk ölçüsü
birimi endaze yerine, metre ve santimetre gibi ağırlık ve ölçü birimleri
getirilmiştir. 1925 yılında çıkarılan kanunla Hicri ve Rumi takvimler yerine Miladi
takvim kabul edilerek 1 Ocak 1926’dan itibaren de kullanılmaya başlanmıştır.
Güneşin batışına göre ayarlanan saat yerine, çağdaş dünyanın kullandığı saat
sistemi kabul edilerek ezani saat uygulamasından bu günkü kullandığımız
modern saat uygulamasına geçilmiştir.
Milli bayramlar ve tatil günleri yeniden düzenlenmiş,1935 yılında çıkarılan
kanunla hafta tatili Cuma’dan, Cumartesi öğleden sonra ve Pazar gününe
alınmıştır.
Böylelikle; Miladi takvimin kullanılmaya başlanması, ağırlık ve uzunluk ölçü
birimlerinde yapılan değişikliklerin hayata geçirilmesi, bir günün 24 saate
bölünerek günlük yaşayışın yeniden şekillendirilmesinin sağlandığı modern saat
uygulamasına geçilmesi, milli bayramlar ile tatil günlerinin tekrar düzenlenmesi
ile uluslar arası ticari ilişkilerin gelişimi açısından oldukça önemli adımlar
atılmıştır.
Takvim saat ve ölçülerde değişiklik yapılması neticesinde en büyük kazancı ülke
ekonomisi elde etmiştir.
Kadın Haklarının Tanınması
Atatürk, toplumun bir parçası olan kadınların her alanda ileri bir seviyede
olmasını arzu etmiştir.
Daha önceleri Osmanlı toplumunda kadınlar yaşamsal ve sosyal açıdan hiç bir
öneme sahip olmazken, Medeni Kanun’la kadınlara toplumsal açıdan bazı haklar
tanınmış, siyasal açıdan pek bir değişiklik olmamıştı.
Atatürk’ün yapmış olduğu girişimler neticesinde, Türk kadınlarının iktisadi ve
siyasal yaşama katılımlarının sağlanabilmesi açısından bir dizi değişiklikler
yapılmıştır. Kadınlara, 1930 yılında belediye seçimlerinde seçme, 1933 yılında
çıkarılan Köy Kanunuyla muhtar seçme ve köy heyetine seçilme, 1934’te
Anayasada yapılan bir değişiklikle milletvekili seçme ve seçilme haklarının
tanınmasıyla, Türk kadını layık olduğu değere kavuşmuştur.
Kadınlara tanınan bu hakların o yıllarda bir çok Avrupa devletlerinde bile
bulunmayışı, Atatürk’ün kadın haklarına verdiği değer ve önemi en güzel şekilde
ortaya koymaktadır.
Soyadı Yasasının Kabulü
Soyadı yasası 21 Haziran 1934 yılında çıkarılmıştır. Yasanın çıkarılmasıyla her
Türk vatandaşı kendisine uygun bir soyadı almakla yükümlü tutulmuştur.
Alınacak soyadlar Türkçe olacak, gülünç, ahlaka aykırı, rütbe, memurluk,
yabancı ırk ve millet adları kullanılmayacaktı.
TBMM 24 Kasım 1934 yılında çıkardığı 2258 sayılı kanunla, Mustafa Kemal’e
Türk’ün atası anlamını taşıyan “Atatürk” soyadını Türk milletinin bir şükran
ifadesi olarak vermiştir. Yine 1934 yılı içerisinde çıkarılan yasayla insanlar
arasındaki ayrıcalıkları belirten ağa, bey, hacı, hafız, paşa, molla, hanımefendi
ve hazretleri gibi lakap ve unvanların kullanılması yasaklanmış, böylece soyadı
kullanımıyla da yasalar önünde insanların eşit bir hale gelmesi sağlanmıştır.
Milli
Mücadelede
gösterilen
başarılardan
dolayı
verilen
madalyaların
kullanılması dışında, Osmanlı idarecilerinin verdiği her türlü nişan ve rütbelerin
kullanılması yasaklanmıştır.
Şapka ve Kıyafet Devrimi
Atatürk yapmış olduğu devrimlerde Türk toplumunun uygar milletler gibi giyim
ve kuşamda da ileri bir seviyede olmasını istemiştir. İşte bu yüzden yapacağı
bazı devrimlere zemin hazırlamak açısından da oldukça önemli olan kılık ve
kıyafet değişikliklerine oldukça önem vermiştir. Elbetteki bir düzen içerisinde
bazı devrimler hayata geçiriliyor ve bu devrimlere toplum hazır oldukça devam
ediliyordu.
Atatürk ilk olarak bir yurt gezisinde Kastamonu’da halkın karşısına şapka
giyerek çıkmış ve toplumun ilk tepkilerini ölçmüştür. Kastamonu’nun bir
Anadolu şehri olması ve ilk tepkilerinin olumlu olması ile şapka giyilmesi
toplumda kademe kademe rağbet görmüştür. Bu da yapılacak diğer devrimlere
zemin hazırlamıştır. Atatürk bu konuda Nutuk’ta der ki: “Fesin kaldırılması
zorunluydu. Çünkü fes, kafalarımızın üstünde, bilgisizliğin, bağnazlığın, uygarlık
ve her türlü ilerleme karşısında duyulan nefretin bir simgesi gibi oturuyordu.”
Buradan da anlaşılacağı üzere Atatürk fes’i her tülü ilerlemenin karşısında
duran bir engel olarak görmekle aslında yapacağı bazı devrimlerinde müjdesini
veriyordu.
İlk olarak konu Millet Meclisi’ne bir kanun teklifi olarak getirildi. Atatürk ilk
önce Bakanlar Kurulu’nu toplayarak 2 Eylül 1925’te çok önemli üç kararname
çıkarılmasını sağladı. Bu kararnameler: 1- Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına
ilişkin kararname, 2- İlmiye sınıfının kılığına ilişkin kararname, 3- Devlet
memurlarının kılığına ilişkin kararnamedir. 25 Kasım 1925’te TBMM’de “Şapka
Kanunu” kabul edilmiş, bu kanuna uymayanlar hakkında çeşitli ceza
müeyyideleri uygulamaya konulmuştur.
Kadınların çarşaf, peçe gibi kıyafetler yerine çağdaş giysiler giymeleri
sağlanmış, erkeklerde fes yerine şapka giyilmesi kanuni zorunluluk haline
getirilmiştir.
3 Aralık 1934’te çıkarılan bir kanunla din adamlarının ibadet yerleri dışında dini
kıyafetlerle gezmeleri yasaklanmış, yalnızca Diyanet İşleri Başkanı ve diğer
dinlerin en yetkili kişilerinin özel kıyafetleri ile dolaşabilmelerine izin verilmiştir.
Harf Devrimi
Atatürk, 1926 yılından beri yaptırdığı araştırmaların sonucunda artık
kullanılmakta olan Arap Alfabesi’nin zorluğuna karşın Latin Alfabesi’nin
Türkçe’ye daha uygun bir lisan olduğu kanaatine varmıştı.
İlk olarak İstanbul Sarayburnu Parkı’nda 9 Ağustos 1928 gecesi düzenlenen bir
şenlik sırasında halka hitaben şu konuşmayı yapmıştır: “Arkadaşlar, güzel
dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Arkadaşlar, bizim
güzel ahenkli, zengin lisanımız yeni Türk harfleri ile kendini gösterecektir.
Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve
anlayamadığımız
işaretlerden
kendimizi
kurtarmak
mecburiyetindeyiz.
Lisanımızı muhakkak anlamak istiyoruz. Bu yeni harflerle behemehal pek çabuk
bir zamanda mükemmel bir surette anlaşacağız ki, milletimizin yazısıyla
kafasıyla bütün medeniyet aleminin yanında olduğunu gösterecektir.
Vatandaşlar, yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz. Bütün millete, kadına, erkeğe,
köylüye, çobana, hamala, sandalcıya öğretiniz”
Yeni Türk Alfabesi’nin kabul edilmesinde sonra yurdun dört bir yanında Millet
Mektepleri açılmış, halka yeni harflerle okuma yazma öğretilmiştir. Atatürk’te
bu çalışmalara “Millet Mektepleri Başöğretmeni” sıfatıyla bizzat katılmıştır.
Cumhuriyet’in İlanı
29 Ekim 1923 yılında ilan edilen cumhuriyet tamamen halkın iradesini gözeten
bir yönetim şeklidir. Cumhuriyet; demokratik bir ortamda, halkın kendi kendisini
yönetecek kişileri seçme ve seçilme özgürlüğüdür. Atatürk’te bu rejim sistemini
seçerek ülkesinin yönetiminde halkının söz sahibi olmasını istemiştir. 1 Kasım
1922’de saltanatın kaldırılması ile babadan oğula geçen yönetim biçimi olan,
padişahlıkta tamamen ortadan kaldırılmıştır.
Gerçekte TBMM`nin açıldığı tarih olan 23 Nisan 1920’de milli egemenliğin hakim
kılındığı yeni bir devlet kurulmuştu ama Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği o
günlerde bu yeni rejim sistemini açıklamak yada adını koymak milli birlik ve
beraberlik açısından uygun görülmemişti.
Saltanatın kaldırılması ve Lozan Antlaşması’nın yapılmasından sonra, TBMM’de
en çok tartışılan konulardan belki de en büyüğü yeni kurulan devletin niteliği
sorunuydu. Bu yüzden yeni devlet rejiminin bir an evvel açık bir şekilde
belirlenmesi gerekiyordu.
Mustafa Kemal Paşa 28 Ekim gecesi arkadaşlarına sorunun çözümüne ilişkin
düşüncelerini açıkladı. İsmet İnönü ile beraber o gece devletin niteliğinin
cumhuriyet olduğunu saptayan bir yasa tasarısı hazırladı.
Mustafa Kemal Paşa milletvekilleri ile bir bir görüşerek, hazırladıkları kanun
tasarısı ile ilgili düşüncelerini öğrendi. Bu tasarıda “Hakimiyetin kayıtsız şartsız
milletin olduğu ve Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir” gibi
hükümler yer alıyordu. Görüşmelerin ardından parti grubunda cumhuriyetin
ilanı kabul edildi. Hemen ardından Büyük Millet Meclisi toplandı ve ilk önce
anayasa komisyonunun tutanağı okundu. Bazı milletvekilleri cumhuriyet ile ilgili
ateşli ve heyecanlı konuşmalar yaptılar. Ardından Şair Mehmet Efendi bütün
milletvekillerini “yaşasın cumhuriyet” diye bağırmaya davet etti. Tüm
milletvekilleri hep bir ağızdan “yaşasın cumhuriyet” diye bağırdılar. 29 Ekim
1923 günü kanun kabul edilerek yeni Türk Devletinin adı Türkiye Cumhuriyeti
olarak değiştirilmiş oldu.
Atatürk’ün siyasal alanda yaptığı devrimlerden bir tanesi olan cumhuriyetin ilanı
ile artık Türk milleti kendi yönetim şeklini de tamamen değiştirmiş
bulunmaktaydı. 29 Ekim tarihinde anayasanın bu konuya ilişkin ilgili maddeleri
değiştirilerek ülkenin yeni yönetim şeklide cumhuriyet olarak şekillendirilmiştir.
Oy birliği ile Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanlığına seçilerek, ilk
Cumhurbaşkanımız olmuş ve kürsüye çıkarak şöyle demiştir: “Türkiye
Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”
Saltanatın Kaldırılması
Osmanlı Devleti’nin her döneminde hüküm süren saltanata artık bir son
verilmeliydi.
TBMM’nin açılması ile başlayan yeni dönemde, bu konu değerlendirilmiş ve 1
Kasım 1922 tarihinde kabul edilen kanunla Saltanat kaldırılmış, halifelikte
tamamen saltanattan ayrılmıştır.
Atılan bu önemli adım, Osmanlı Devleti’nin hukuki olarak sona erdiği manasına
gelmekteydi. Yapılan bu büyük inkılap sayesinde uluslar arası yapılacak
antlaşmalarda artık Osmanlı Devleti olmayacaktı.
20 Ocak 1921’de kabul edilen anayasa ile egemenliğin artık millete ait olduğu
belirtilmişse de, o dönemde Kurtuluş Savaşı’nın devam etmesi nedeni ile
saltanatın kaldırılabilmesi için şartlar henüz olgunlaşmamıştı.
Atatürk, Türk milletinin geleceği için yaptığı çalışmalarda istediği hedeflere bir
bir ulaşıyordu. Mecliste yapmış olduğu konuşmada milletin kendi gayretleriyle
bağımsızlığını kazandığını, bu yüzden saltanatın kaldırılması gerektiğini
savunuyordu. Zaten Osmanlı devletinden kalma saltanatın devamı milli
mücadelenin de ruhuna ters bir hal teşkil ediyordu.
1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış ancak halifelik makamı halen devam
etmekteydi. Bu makama TBMM kararı ile Osmanlı sülalesinden Abdülmecit
Efendi getirildi.
Halifeliğin Kaldırılması
İlk dört halife seçimle iş başına gelmesine rağmen, Emeviler zamanında bu
sistem değiştirilmiş ve halifelik makamı babadan oğula geçer duruma
getirilmişti. Abbasiler devrinde de bu saltanat dönemi devam etti. Aslında
İslamiyet’in ilk yıllarında bu sistem bu şekilde işlemiyordu. Ancak daha sonraki
devirlerde bu sistem amacı dışına çıkarılmış ve sadece saltanat haline
dönüştürülerek belli bir zümrenin emrinde yanlış kullanılır hale getirilmiştir.
Halifelik zaman içerisinde Osmanlı Devleti tarafından kullanılmaya başlanmıştı.
Bu durum bağımsızlığını kazanmış Türk Devleti’nin karşısında bir sorun olarak
duruyordu.
1 Kasım 1922 tarihinde saltanat ve halifelik makamı birbirinden ayrılmış,
saltanat tamamen kaldırılmış, halifenin yetkileri de sadece dini konular ile sınırlı
bir hale getirilmişti. Halifelik makamında son olarak görevde bulunan
Abdülmecit Efendi’nin de devlet işleri ile uğraşma girişimleri göz önüne
alındığında, halifelik makamının gereksiz olduğu ve devlet adına sorunlar
oluşturduğu gerçeği apaçık ortada duruyordu.
Atatürk bu sorunun biran evvel halledilmesi için çalışmalarda bulundu. 1 Mart
1924 tarihinde Atatürk’ün mecliste yaptığı konuşma ile halifeliğin kaldırılması
gerektiği herkesçe kabul gördü. 3 Mart 1924’te TBMM tarafından çıkarılan bir
kanunla halifelik kaldırılarak, yeni yapılacak ilke ve inkılapların önü tamamen
açılmış oldu.
Halifeliğin kaldırılmasının sonuçları:
Yeni kurulan Türk Cumhuriyeti Devleti’nin laik düzene geçişi kolaylaştı.
Yapılacak ilke ve inkılapların önü açılmış oldu.
Saltanat ve Hilafet yanlılarının dayandığı en önemli güç odağı yok edildi.
Din işlerinin doğru ve düzenli bir şekilde işlemesinin çalışmalarına başlandı.
Atatürk İlkeleri
Devletçilik İlkesi
17.12.1923 tarihinde toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde, imparatorluk
zamanından kalan bir çok sorunun çözüme kavuşması için çalışmalarda bulunan
Mustafa Kemal, kongrenin açılış konuşmasında, “Bütün ulusun ve olanakların
ülke kalkınması için, yapılacak bir program çerçevesinde seferber edilmesi”
gerektiğini vurgulamıştır.
Ekonomik kalkınmanın üzerinde duran Atatürk, kısa zamanda yurdun
kalkınabilmesi için çalışmalara hız vermiş, bu program dahilinde de Devletçilik
ilkesini benimsemiştir.
Devletçilik ilkesi, “Türk toplumunun ve devletin, ekonomik ve sosyal
kalkınmasını gerçekleştirilebilmesi için, devlet işletmeciliği ile özel sektör
işletmeciliğinin hep birlikte, uyum içerisinde çalışması” demektir. Devletçilik,
ekonomik ve sosyal kalkınma için yapılması gerekli işlerin ivedi yapılması
demektir.
İnkilapçılık İlkesi
İnkılapçılık, en kısa anlamı ile yenilik demektir. Atatürk inkılapçılığı, eski ve
faydası olmayan bir çok kurumların yıkılarak yerlerine çağın gereklerini yerine
getirebilecek kurumların konulması anlamını taşır. Atatürk inkılapçılığı, faydalı
olana yönelmeyi istemektir. Eski, geçerliliğini yitirmiş, faydasından çok zararı
olacak işleri bir düzene sokmak demektir.
Atatürk her zaman yenilikçi bir insandı, onun istediği ülkenin sürekli ilerlemesi
ve kalkınmasıydı. İşte bu yüzden Atatürk, her zaman yenilikçi bir yol izlenmesini
isterdi.
Yeniliklere ayak uyduramayanların, her zaman geri planda kalan gelişmemiş
ülkeler olduğunu hepimiz görmekteyiz. Ülkemizin ve milletimizin her zaman
faydalı olan yeniliklere açık olması gerekir ki diğer dünya devletleriyle her
zaman yarışabilsin.
Yeniliklere ayak uyduramayan milletlerin hayatında bir gün mutlaka çöküşler
yaşanacaktır. Bu çöküşleri yaşamama adına, Atatürk inkılaplarına mutlaka sahip
çıkmalıyız. O’nun bu inkılapçılık anlayışını her zaman yaşatmalı ve hep ileriye
gidebilmenin yeni yollarını aramalıyız. Sadece yapılan inkılapları korumakla
kalmayıp aklın, ilmin ve ileri teknolojinin yol göstericiliğinde hareket ederek,
yeni atılımlarla çağdaşlaşmaya yönelmek gerektiğini hiç bir zaman
unutmamalıyız.
Atatürk: “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi, Türkiye
Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşü ile medeni bir
toplum haline ulaştırmaktır. İnkılaplarımızın ana ilkesi budur”
diyerek
izlememiz gereken yolu en güzel şekilde tarif etmiştir. İnkılapçılık ilkesi çağdaş
yaşamı yakalamanın anahtarıdır.
Laiklik İlkesi
Laiklik, gerçek manada, din işleri ile devlet işlerinin ayrı tutulmasıdır. Herkes
istediği gibi ibadetini yapabilir ancak hiç bir kimse başka bir kimseye dini
konular üzerinde baskı yapamaz. Böyle bir tutum içinde bulunamaz. Burada
gözetilen asıl amaç, tamamen din özgürlüğüdür. Laiklik ilkesinin asıl amacı, asla
dinsizlik olayını ön plana çıkarmak değil, insanların dinini istediği gibi ve doğru
bir şekilde yaşayabilmesidir.
Din tamamen insanla Allah arasında olan bir konudur. Bu yüzden herkes istediği
gibi dinini yaşayabilme özgürlüğüne laiklik ilkesi ile kavuşmuş, olmaktadır.
Atatürk din konusunu çağdaş bir anlayış içerisinde değerlendirmiştir. Bu konuda
da bir çok yenilikler gerçekleştirmiştir. Medreselerin kaldırılması ve öğretimin
birleştirilmesi laiklik adına atılan ilk adımlardır. Daha sonra ki zamanlarda, 1928
yılında yapılan bir değişiklikle “Türkiye devletinin dini islam dinidir” ibaresi
kaldırılmış ve 1937 yılında da laiklik ilkesi açık bir şekilde anayasaya
konmuştur.
İnsanların dinini daha rahat ve doğru bilgilerle yaşayabilmesi için din alimlerinin
yetiştirilmesi sağlamıştır. İslam dininde ki “Dinde zorlama yoktur” inancı laiklik
ilkesinde en güzel şekilde yansıtılmaktadır.
Laiklik, devletin din ve vicdan hürriyetini tanıması demektir. Koymuş olduğu
yasalarla, din ve vicdan hürriyetinin yaşanmasında yardımcı olması demektir.
Laiklik asla dinsizlik demek değildir, sadece devletin resmi dininin olmaması
demektir. Çünkü din sadece insanın kendi şahsı ile Allah arasında olan bir
şeydir.
Atatürk, “Bizim dinimiz en makul en tabii dindir ve ancak bundan dolayı en son
din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, ilme, fenne ve mantığa uyması
lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uymaktadır” demek suretiyle laiklik
anlayışı konusunda insanların kafasında oluşabilecek tüm sorulara en güzel
cevabı vermiş olmaktadır.
Halkçılık İlkesi
Atatürk’ün halkçılık ilkesi kurtuluş mücadelemizden kalan en anlamlı
miraslardan birisidir. Nedenine gelince; Atatürk büyük kurtuluş mücadelemizi
kongrelerle hazırlamaya başladığı sırada, hiç bir vatandaşımızı bulunduğu
mevkiye, gruba veya topluma ayırmadan topyekün mücadele kararlılığı azminde
bulunmuştur.
İşte bu yüzden Kurtuluş Savaşı ulusal bir nitelik taşır. Halkımız da kurtuluş
mücadelesinde hiç bir tereddüde gerek bırakmadan, kendisini hiç bir kimseden
farklı görmeden, kendisine yakışır bir vaziyette kol kola savaşı kazanmayı
bilmiştir.
Halkımız kendisine düşen görevleri layıkıyla yerine getirmiştir
Kurtuluş savaşı sonrasında da halkımız her zaman yaptığı işlerle de birbirinden
kopmamış, sanatkarından çiftçisine, işçisinden tüccarına kadar, yurdun
kalkınmasında birbirlerine yardımcı olmuşlardır. Birbirlerine hep destekçi olmuş,
birbirlerinin karşısında olmamışlardır.
Atatürk’ün Halkçılık İlkesinde devletin görevleri
Halkçılık, “Siyasal alanda, yönetimde, topyekün kalkınmada, ülke gelirlerinin
dağılımında, devlet ve ulus imkanlarının kullanılmasında halk yararı
gözetilmesidir” Devlette bu amaçlar doğrultusunda halkın yararına olan işleri
desteklemek ve ortaya çıkacak engelleri kaldırmak, önlemler almak, yasalar
çıkarmak, çeşitli düzenlemelere gitmekle her zaman halkının yanında olduğunu
gösterir.
Halkımızda devletinin kendisine sağladığı bu olanaklardan en iyi şekilde
yararlanarak çok çalışmalı ve ülke kaynaklarından en iyi şekilde faydalanarak
ülkemizin gelir düzeyinin artmasına yardımcı olmalıdır.
Milliyetçilik İlkesi
Sadece milliyetçilik kavramı, anlam ve içerik bakımından bir çok manada
değerlendirilebilir.
Dünyada bir çok savaşların, özelliklede birinci dünya savaşının çıkış sebebi
olarak bir çok milliyetçi akımların sebep olduğu görülmektedir. Bu tip milliyetçi
akımlar bu yüzyıl içerisinde bile maalesef kendisini gösterebilmektedir. Bu
milliyetçi akımlar asla Atatürk milliyetçiliği ile karıştırılmamalıdır.
Atatürk ilkelerinden milliyetçilik ilkesinin ne manaya geldiğini inceleyelim.
Atatürk milliyetçiliği anlam bakımından tamamen, Türk vatanını ve milletini
sevmek ve sahip çıkmakla beraber, diğer ulusların da bağımsızlık ve toprak
bütünlüğüne saygı göstermek demektir.
Atatürk bu duygu ile ulus kavramına oldukça önem vermiştir.O’na göre ulus;
“Dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların meydana getirdiği
sosyal ve siyasal bir topluluktur.”
Atatürk milliyetçiliğinde ulus olmayı başaran milletlerin parçalanmasının
oldukça güç olduğu anlatılmak istenmiştir. Ulusal kişilik ve benlik duygusu
Atatürk milliyetçiliğinin ta kendisidir. Elde edilen başarılar tamamen ulusa mal
edilmiş ve böylece ulus kavramı geliştirilmiştir.
Atatürk milliyetçiliği çok büyük bir hoşgörüyü de içinde barındırır. Sadece kendi
ulusal varlığı ve birliğini değil diğer uluslarında varlığının ve birliğinin devamını
arzu eder.
İşte bu yüzden Atatürk milliyetçiliği anlaşıldığı üzere, aynı vatan toprakları
üzerinde yaşayan insanların birbirlerini sevmesi ve vatanına sahip çıkmasıdır.
Her türlü iç ve dış tehlikelere karşı uyanık ve birlik içerisinde bulunduğumuz
anda, Atatürk milliyetçiliği ilkesinin tam manasıyla anlaşıldığı ve hedefine
ulaşmış olduğu görülecektir.
“Yurtta barış dünyada barış” diyen ulu önder Atatürk, bu sözleriyle barışın en
büyük temsilcisi olduğunu da gözler önüne sermektedir.
Cumhuriyetçilik İlkesi
Atatürk’ün gerçekleştirdiği bütün ilke ve inkılaplar Milletimizin çağdaş ve ileriye
dönük bir çizgide ilerlemesi manasını taşır. Cumhuriyetçilik ilkesi en basit ve
anlaşılır manasıyla halkın kendi kendisini yönetmesidir. Yani bir ülke sınırları
içerisinde bulunan halkın, kendi huzur ve güvenini sağlayacağına inandığı
kişileri seçme özgürlüğüdür. Dolayısıyla seçme ve seçilme hakkının verildiği
demokratik bir rejim sistemidir cumhuriyet. Bu rejim sisteminde, insanlar
arasındaki kuralların işlerliğinin sağlanması hukuk kuralları ile gerçekleşir.
Anayasaya dayalı olan hukuk kuralları, hiç bir zümreye, hiç bir topluluğa veya
kişi yada kişilere ayrıcalık tanımaz. Bu yüzden devletin yönettiği kişilere,
kişilerinde devlete karşı olan sorumlulukları yine hukuk kuralları ile belirlenir ve
korunur. İşte Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ilkesi tamamıyla devlet ve
vatandaşların iç içe olduğu, halkın yine kendisinin seçtiği kişilerce yönetime
katılmasının sağlanması manasını taşır.
Atatürk İnkilapları
Eğitim ve Kültür Alanında Yapılan İnkilaplar
1-Milli Eğitim
Eğitim Politikası
Eğitim, bir toplumdaki kültür değerlerini genç nesillere aktararak milletin birlik
ve beraberlik içerisinde huzurlu bir şekilde yaşamasını sağlar.
Toplumun gelişimi, ilerlemesi ve çağdaşlaşması da eğitim sayesindedir.
Atatürk her konuda olduğu gibi, eğitim konusunda da yol gösterici olmuştur.
Atatürk, güçlü bir eğitim anlayışının Türk milletini başarıya ulaştıracağını
düşünerek, verilecek eğitimin milli, toplum gereksinimlerine uygun ve laik
olmasını istemiştir. Bu doğrultuda eğitim politikasının dayandığı temeller
şunlardır;
a-Eğitim sistemi milli olmalıdır: Atatürk’e göre, eğitim ve öğretim politikası, her
anlamıyla milli bir nitelikte olmalıdır. Atatürk’ün “milli”lik anlayışı birleştirici ve
bütünleştiricidir. Bunun sağlanması için de eğitimin dili ve yöntemi
millileştirilmelidir. Eğitimin milli olmasından anlaşılan esaslar:
1-Türk devletinin dayandığı tam bağımsızlık ve milli egemenlik anlayışına uygun
olması,
2-Milli
birliği
ve
beraberliği
güçlendirici
olması,
3-Eğitim
dilinin,
yönteminin
ve
araçlarının
milli
olması,
4-Atatürk ilkeleri’nin benimsenmesini ve uygulanmasını sağlayacak olmasıdır.
b-Eğitim sistemi çağdaş olmalıdır: Eğitimin, toplumsal hayatın gereksinmelerini
karşılayıcı, ülkenin gerçeklerine ve çağın gereklerine uygun olması gerekir.
c-Eğitim sistemi laik olmalıdır: Milli bütünlüğün sağlanmasında laik bir eğitim ve
öğretim büyük önem taşır. Fikri ve vicdanı hür nesillerin yetiştirilmesi, eğitimin
laik olması ile mümkündür. Atatürkçülükte, eğitim ve öğretim alanında disiplin
başarının anahtarıdır. Atatürk bu konuda şöyle demektedir: “…özellikle öğretim
hayatında sıkı disiplin, başarının esasıdır…”
Atatürkçülük, her alanı bilime göre düzenlemeyi gerçekleştirecek milli eğitim
sistemini öngörmektedir. Eğitim politikasının laikleşmesi hususunda önemli
yenilikleri hedeflemiştir.
2-Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924)
Osmanlı döneminde medreselerde din eğitimi verilmeteydi. İlk medrese Orhan
Bey döneminde İznik’te açılmıştı. Fatih Sultan Mehmet’in kurduğu Sahn-ı Seman
ve Kanuni Sultan Süleyman’ın kurduğu Süleymaniye medreselerinde pozitif
bilimler okutulmuştu. XVl. yüzyılın sonlarından itibaren medreseler bozulmaya
başlamış, pozitif bilimler ihmal edilmişti.
Osmanlı Devleti’nde eğitim veren okulların her birinde farklı eğitim
uygulanmakta, farklı bilgiler verilmekteydi. Bunun sonucunda, dünya görüşleri
ve değer yargıları birbirinden farklı kişiler yetişmekte, bu da toplumda kültür
çatışmasına neden olmaktaydı.
Türkiye Cumhuriyeti, milli, demokratik ve laik bir toplum oluşturmayı amaçladığı
için Osmanlı eğitim sisteminin değiştirilmesi gerekiyordu. Eğitim ve öğretim
birleştirilmedikçe, milleti oluşturan kişileri aynı ideal ve amaçlar etrafında
birleştirmek mümkün değildi. Bunu gerçekleştirmek amacıyla 3 Mart 1924’te
Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edildi. Böylece bütün okullar
Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Türkiye’deki bütün eğitim ve öğretimin,
sadece devletin denetimi altındaki okullarda yapılması sağlandı. Yabancı ve
azınlık okullarının Milli Eğitim Bakanlığı’nca denetlenmesinin sağlanması
sonucu, bu okulların zararlı çalışmaları önlenmiş oldu. Bundan başka, yabancı
ve azınlık okullarının programlarına Türkçe kültür dersleri kondu. Bu dersler
Türk öğretmenler tarafından okutulmaya başlandı.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün ülkeyi kapsayan çağdaş ve denetlenebilir bir
eğitim sistemi oluşturmak amaçlanmıştır.
3-Medreselerin Kaldırılması
Medreseler, kişiler tarafından kurulan vakıf kuruluşlarıydı. Vakıfları parasal
yönden denetleyen devlet, medreselerde sürdürülen eğitim ve öğretim işleriyle
hiç ilgilenmezdi. Din adamı, müderris, kadı ve yönetici yetiştiren medreselerde
okutulan dersler, daha çok din bilimleri ile alakalı olup, pozitif bilimlere çok az
yer veriliyordu.
Medreseler, eğitim açısından gelişen dünyanın gerisinde kaldığından dolayı,
orduya teknik eleman yetiştirmek için, batılı anlamda öğretim yapan
hendesehaneler ile yine aynı yüzyılın sonlarında mühendishaneler açılmıştı.
Tanzimat döneminde, Maarif Nezareti (Eğitim Bakanlığı) kurularak eğitim ve
öğretim, devletin bir görevi olarak benimsendi. Yine bu dönemde ortaokul, lise,
sanat okulları ve öğretmen okulları açıldı. II. Abdülhamit döneminde ilkokul,
ortaokul ve liselerin sayısı artırıldı.
Cumhuriyet ilan edildiği sırada, ülkedeki eğitim kurumlarının durumu bu
şekildeydi. Ancak bir süre sonra medreseler kaldırılarak din adamı yetiştirmek
amacıyla gerekli olan okullar devlet tarafından açıldı.
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Rize gezisinde iken, bir heyetin,
medreselerin tekrar açılmasını rica etmesi üzerine, şu cevabı vermiştir: “Mektep
istemiyorsunuz, halbuki millet onu istiyor. Bırakınız, artık bu zavallı millet, bu
memleket evladı yetişsin. Medreseler açılmayacaktır. Millete mektep lazımdır.”
Daha sonra 2 Mart 1926’da Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun kabul edildi. Bu
kanun ile yeni Türk devletinin eğitim ve öğretim sisteminin temelleri atıldı.
4-Türk Harflerinin Kabulü (1 Kasım 1928)
Türkler İslamiyeti kabul etmeden önce kendi milli alfabeleri olan Orhun ve
Uygur alfabelerini kullanmışlardı. İslamiyeti kabul etmelerinden sonra ise Arap
harflerini benimsediler. Ancak bu harfler Türkçenin yapısına uymuyordu. Arap
harflerinin öğrenilmesi ve yazılması oldukça zordu. Bu yüzden, halkın büyük
çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu.
Cumhuriyet döneminde ele alınan önemli konulardan biri de harfler konusu
oldu. 1927 yılında Maarif Vekaleti, harfler konusunda incelemelerde bulundu.
Aynı yıl çıkarılan posta pullarında Türk Postaları kelimeleri Latin harfleriyle
yazıldı. 1928’de Maarif Vekaletinde bir alfabe komisyonu kuruldu. Komisyon,
Arap harfleri yerine Latin harflerine dayalı Türk alfabesini hazırlamaya başladı.
Bu konu ile yakından ilgilenen Mustafa Kemal Paşa’nın çabaları sonucu Türk
alfabesine son şekli verildi.
Mustafa Kemal Paşa, yeni Türk harflerinin kabul edilmesi konusunu, 9 Ağustos
1928’de İstanbul Sarayburnu’nda halka şu sözlerle bildirdi: “Arkadaşlar, zengin
dilimizi ifade etmek için yeni Tür harflerini kabul ediyoruz.”, “Bizim güzel,
ahenkli, zengin dilimiz, yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Vatandaşlar,
yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz...”
Yeni Türk harflerine dair kanun TBMM’ce 1 Kasım 1928’de kabul edildi. Bu
kanun 3 Kasım 1928’de yürürlüğe girdi. Mustafa Kemal Paşa, bu kültür
hareketinin başöğretmeni oldu (24 Kasım 1928) Mustafa Kemal Paşa her gittiği
yerde halka ve memurlara yeni harfleri öğretmeye başladı. Bu sebeple her yıl 24
Kasım günü bütün yurtta Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.
5-Eğitim-Öğretim Alanında Gelişmeler
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de okuma yazma bilenlerin sayısı nüfusun
yüzde onu kadardı. Her alanda gelişmeyi, çağdaş milletler seviyesine ulaşmayı
hedefleyen Türkiye Cumhuriyeti, her şeyden önce okur yazar oranını artırmak ve
bilgisizliği ortadan kaldırmak gerektiğini çok iyi biliyordu.
Eğitimin milletimizin geleceğindeki önemini çok iyi bilen Mustafa Kemal,
Kurtuluş Savaşı’nın ilk yıllarında bile milletimizi çağdaş medeniyete ulaştıracak,
milli eğitim sistem ve kurumlarını araştırmaya başlamıştı. Kurtuluş Savaşı’nın
en bunalımlı günlerinde, 16 Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif Kongresi’ni
toplaması bunun bir kanıtıdır.
Eğitim ve öğretimin geliştirilmesi konusunda öncelikle gerçekleştirilen
inkılaplar, 3 Mart 1924’te Öğretim Birliği ve 1 Kasım 1928’de Türk Harflerinin
Kabulü oldu. İlköğretim mecburi ve parasız hale getirilirken, her yaştan kişiye
okuma yazma öğretmek amacıyla Millet Mektepleri açıldı.
Eğitim ve öğretimi yaygınlaştırmak için çok sayıda ilk, orta, lise ve öğretmen
okulu açıldı. Mesleki ve teknik öğretime önem verildi. 1933 yılında ilk modern
üniversitemiz olan İstanbul Üniversitesi açıldı.
Bir milletin çağdaş bir seviyeye ulaşmasında eğitim kadar güzel sanatlarında
önemli olduğuna değinen Atatürk, “Sanatsız kalan bir milletin hayat
damarlarından biri kopmuş demektir” diyerek, milletlerin yücelmesinde güzel
sanatların büyük etkisi olduğuna dikkati çekmiştir.
Cumhuriyet döneminde, güzel sanatlara ait eserlerin sergilenmesi amacıyla da
çalışmalar yapıldı. 1924’te Topkapı Sarayı müze haline getirilirken, 1925-1927
yılları arasında yapımı tamamlanan Etnografya Müzesi 1930’da ziyarete açıldı.
1937’de Dolmabahçe Sarayı’nın veliaht dairesi, Resim ve Heykel Müzesi haline
getirildi.
6-Yeni Tarih Anlayışı
Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar ülkemizde, medreselerde İslam Tarihi
okutuluyordu. Tanzimat döneminde açılan okullarda da tarih sadece Osmanlı
Saltanatı açısından öğretiliyordu.
Cumhuriyet döneminde Türk tarihinin aydınlığa kavuşturulması için çalışmalar
başlatıldı. Bu çalışmalar iki yönden önem taşıyordu. Birincisi, Misakı Milli
sınırları içinde yaşayanları ortak bir tarihin çevresinde birleştirmek ve
kaynaştırmaktı. İkincisi ise, Türk milleti hakkında öne sürülen asılsız iddialara
gereğince cevap verebilmekti.
Türk çocuklarının tarih bilinciyle yetiştirilmelerine büyük önem veren Atatürk,
“Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, Türk
çocuklarının kendileri için gerekli hamle kaynağını o tarihte bulabileceklerini…”
hatırlatıyordu.
1928 yılında Türk tarihi ile ilgili çalışmaları başlatan Atatürk, bu konuda çok
sayıda kişiye görevler verdi. 1930’da Türk Tarihinin Ana Hatları adlı eser
yayınlandı. Çalışmaları sürekli kılmak amacıyla, 12 Nisan 1931’de Türk Tarihi
Tetkik Cemiyeti, bugünkü adıyla Türk Tarih Kurumu kuruldu.
1932’de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde Türk Tarih Tezi ortaya atıldı.
Bu tezin esası şuydu: “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük şümullü
medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve
cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha
büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”
7-Türk Dilinin Gelişmesi
Milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında en önemli unsurlardan biri de dildir.
Bütün ihtiyaçlara cevap verebilen, gelişmiş, zengin bir dil, her alanda kalkınıp
ilerlemenin ön koşullarından biridir.
Moğol işgali altındaki Anadolu’da, birliğin ve beraberliğin sağlanmasında dilin
önemini kavrayan Karamanoğlu Mehmet Bey, 13 Mayıs 1277’de Türkçeyi resmi
dil ilan etmiştir. Bu tarihin yıl dönümü günümüzde “Türk Dil Bayramı” olarak
kutlanmaktadır. Osmanlı döneminde biri bilim, edebiyat ve resmi yazışmalarda
kullanılan Osmanlıca, diğeri de halkın büyük çoğunluğunun konuştuğu Türkçe
olmak üzere iki ayrı dil kullanılıyordu. Dil birliğinin sağlanamaması, milli birliğin
sağlanmasını da güçleştiriyordu. Bu nedenle Yeni Türk devleti Türk dilinin
geliştirilmesine önem verdi.
Atatürk, Türk dilinin aslındaki güzellik ve zenginliğine kavuşması için bütün
devlet kuruluşlarının dikkatli ve ilgili olmasını istemiştir. İlgilileri, halk ağzından
kelime derlemekle görevlendirmiş, kendisi de sözcükler ve terimler oluşturmuş,
bulduğu bazı yeni sözcükleri tartışmaya sunmuştur. Öğretim kurumlarında
Türkçe terimlerle ders yapılmasını istemiştir. Atatürk’ün türetip Türk diline
kazandırdığı kelimelerden bazıları şunlardır: Açı, uzay, gerekçe, üçgen, dikey,
dörtgen, artı, eksi, çap, yarıçap, eşit, çarpı, bölü, oran.
Atatürk, milleti oluşturan kişiler arasında konuşulan dilin, birbirinden farklı
olmaması, sade ve anlaşılır olması gerektiğine inanıyordu. Büyük Önder, Türk
dilini kendi öz benliğine kavuşturmak için 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik
Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’ni kurdu.
26 Eylül 1932’de toplanan Birinci Dil Kurultayı’nda dil üzerinde yapılacak
çalışmalar şu şekilde planlandı:
-Türk
dilinin
başka
dil
aileleriyle
karşılaştırılması
-Türk
dilinin
tarihi
ve
karşılaştırmalı
gramerinin
yazılması
-Anadolu
ve
Rumeli
ağızlarından
kelimelerin
derlenmesi
-Türkçe
bir
sözlüğün
ve
gramerin
hazırlanması
-Terimlerin
Türkçeleştirilmesi
-Osmanlıca
kelimelere
Türkçe
karşılık
bulunması
-Türk dili üzerine yazılmış yerli ve yabancı eserlerin toplanması ve gerekenlerin
Türkçeye çevrilmesi.
Atatürk, dil çalışmalarının önemini 1 Kasım 1932’de Büyük Millet Meclisi’nde
açış nutkunda şöyle ifade etmiştir: “Türk dili zengin, geniş bir dildir. Her
kavramı ifade kabiliyeti vardır. Yalnız onun bütün varlıklarını aramak, bulmak,
toplamak, onlar üzerinde çalışmak lazımdır.”
Türk Dil Kurumu, halk dilindeki sözcükleri toplayarak derlemeler meydana
getirdi. Bu çalışmalar sonucu, konuşma dili ile yazı ve bilim dili arasında
önceden var olan ayrılığın kaldırılması konusunda önemli gelişmeler sağlandı.
Ekonomi Alanında Yapılan İnkilaplar
1-Milli Ekonominin Kurulması
Bir toplumun ekonomik hayatı, ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarının
kullanılması ve ihtiyaçlarının karşılanması işinin tümüdür.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ekonominin durumu
Cumhuriyetin ilk yıllarında, her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da büyük
sorunlar bulunuyordu. İlkel şekilde sürdürülen tarımsal faaliyetler, dış borçlar,
devlet gelirlerinin azlığı, yolların bakımsızlığı, kara ve deniz ulaşım araçlarının
yetersiz oluşu, karşılaşılan önemli sorunlardı.
Osmanlı Devleti’nden kalma az sayıdaki fabrika, atölye ve birkaç özel kuruluş
ihtiyaca cevap verecek düzeyde değildi. Nüfusun büyük kısmı kırsal alanda
yaşamakta ve tarımla uğraşmaktaydı. İlkel yöntemlerle yapılan tarımda üretim
için yeterli değildi.
Osmanlı Devleti’nden kalan dış borçların ödenmesi yüzünden, ülkede sermaye
birikimi olmuyor, yatırımlar da yapılamıyordu. Bu ekonomik şartlar altında
ülkede, sağlık, eğitim, kültür hizmetleri de yeterince yerine getirilemiyordu.
Milli Ekonomi İlkesi ve uygulanması
Osmanlı Devleti’nde ekonomik gelişme için gerekli alt yapı, teknoloji ve insan
kaynakları, bulunmuyordu. Tarımda, ticarette ve sanayide yapılacak hamlenin
nasıl bir sisteme bağlanacağı konusunun tespiti için çalışmalar başlatıldı.
Atatürk: “Yeni Türkiye Devleti bir ekonomi devleti olacaktır.”, “Zamanımız
tamamen ekonomi devresinden başka bir şey değildir.” diyerek, ekonomi
alanında mutlaka gelişme gösterilmesi gerektiğine işaret etmiştir.
İzmir İktisat Kongresi
Yeni Türk Devleti’nin ekonomik politikasını belirlemek için İzmir’de 17 Şubat
1923’te Türkiye İktisat Kongresi toplandı. Bu Kongre’de ilk defa Türk ekonomisi
toplumdaki bütün kesimlerin temsilcileri tarafından ayrıntılı biçimde tartışıldı.
Atatürk, Kongre’yi açarken yapmış olduğu konuşmada; “Siyasal zaferler ne
kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa,
meydana gelen zaferler kalıcı olamaz!” diyerek ekonomik bağımsızlığın önemini
belirtmiştir. Kongre’nin toplanmasının amacı; Milli ekonominin hedeflerini ve bu
hedeflere ulaşmada izlenecek yöntemleri kararlaştırmaktı.
İzmir İktisat Kongresi’nde alınan önemli kararların başlıcaları
-Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması sağlanmalıdır.
-Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
-Demiryolu inşaatı programa bağlanmalıdır.
-Ham maddesi yurt için yetişen veya yetiştirilebilen sanayi dalları kurulmalıdır.
-Özel teşebbüse kredi sağlayacak bir devlet bankası kurulmalıdır.
-El işçiliğinden ve küçük imalattan, fabrikaya veya büyük işletmeye geçilmelidir.
-Sendika hakkı tanınmalıdır.
-Sanayinin toplu ve bütün olarak kurulması gereklidir.
-Devlet, ekonomik görevleri de olan bir organ haline gelmeli ve özel sektör
tarafından kurulamayan işletmeler devletçe ele alınmalıdır.
Kongre’de ayrıca, Misak-ı İktisadi Esasları (İktisat Andı Esasları) kabul edildi.
Kabul edilen Misak-ı İktisadi Esasları’nda Türk milletinin büyük fedakarlıkla
sahip olduğu milli bağımsızlığından ödün vermeyeceği ve asıl amacın, siyasi
alanda olduğu gibi ekonomik alanda da bağımsızlık olduğu belirtildi.
Kongre sonucunda belirlenen hükümet politikası; Ekonomik yönden hiçbir
devletin egemenliği altına girmeden, kendi çabalarımızla öz kaynaklarımızı
değerlendirmek oldu. Buna Milli Ekonomi İlkesi denir.
Milli Ekonomi İlkesi’nin uygulanmaya başlanmasıyla devlet, ekonomik alanda
üzerine düşen görevleri yerine getirmeye başladı. Halk, yerli mallar kullanmaya
ve tasarruf yapmaya özendirildi. Ülke içinde temel ihtiyaç maddelerinin
üretilmesine önem verildi. Lüks maddelerin ithal edilmesinden kaçınıldı.
İlk zamanlarda milli ekonominin gerçekleştirilmesinde daha ziyade özel girişimi
destekleyici bir politika izlendi. Ancak sermaye azlığı, yetişmiş iş gücünün
olmayışı, deneyim ve bilgi birikiminin yetersizliği yanında, 1929 dünya
ekonomik bunalımının baş göstermesi sonucu, özel girişim beklenilen başarıyı
gösteremedi. Bunun sonucunda 1932’de devletin kalkınma çabalarına doğrudan
katılması zorunluluğu duyularak devletçilik ilkesi uygulanmaya başlandı.
İlk Beş Yılık Kalkınma Planı 1933’de hazırlanarak 1934’te yürürlüğe girdi.
Böylece tarihimizde ilk defa planlı ekonomiye geçilmiş oldu. İlk büyük sanayi
kuruluşları bu beş yıllık plan döneminde yapılarak verimli sonuçlar elde edildi.
Tarım
Cumhuriyetin ilk yıllarında halkın yüzde sekseni kırsal alanda yaşıyor ve tarımla
uğraşıyordu. Ancak, tarımın yıllarca ihmal edilmesinden dolayı halkın büyük bir
çoğunluğu yoksuldu. Cumhuriyet idaresinin üzerinde önemle durduğu
konulardan birisi de tarımın geliştirilmesi oldu.
Atatürk 1922’de TBMM’nde yaptığı bir konuşmada köylü ve tarım sorunlarına
değinerek; “Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O
halde, herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete hak kazanan ve layık olan
köylüdür.” demiştir.
Tarım kesiminde çiftçinin durumunu güçleştiren etkenlerden biri de vergi
yüküydü. Osmanlı döneminde Aşar vergisi ürün üzerinden peşin olarak alınan
1/10 oranındaki vergiydi. Bu vergiyi köylüler ödemede büyük güçlük çekiyordu.
Cumhuriyet yönetimi, İzmir İktisat Kongresi’nde aldığı kararla 17 Şubat 1925’te
Aşar vergisini kaldırdı. Aşar vergisinin kaldırılması Türkiye’de ilk defa
hükümetin, üretici konumundaki köylü lehine aldığı önemli bir karardır.
Tarımın geliştirilmesi ve köylünün kalkındırılması için yapılan çalışmalar
-Köylüye kredi kolaylığı sağlamak için Ziraat Bankası’nın kredi imkanları
artırılmıştır.
-Çiftçinin ürettiği ürünleri aracısız ve gerçek değeriyle satabilmesi amacıyla
1929’da Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu.
-Topraksız köylüyü toprak sahibi yapmak için 1929 yılında bir kanun çıkarılmış
ancak bu konuda beklenen başarı sağlanamamıştır.
-Çiftçilere ucuz tohum sağlanmış ve Tohum Islah İstasyonları kurularak,
tohumların depolanması ve tarımsal hastalıklarla mücadele edilmesi yolunda
önemli çalışmalar yapılmıştır.
-Ziraat uzmanlarının sayısını artırmak için Avrupa’ya öğrenciler gönderildi.
-Ankara’da 1933 yılında Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.
-Örnek fidan ve çiftlikler kurulmuş, traktör kullanılması teşvik edilerek, tarım
makinaları yardımı yapılmıştır.
Ticaret
Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında tarımın gerilemesi, sürekli savaşlar
yüzünden güvenliğin sağlanamaması ve kapitülasyonlar sonucu rekabet
ortamının bulunmaması gibi nedenlerle Türk aileleri çocukları için memurluğu
ve subaylığı, ticaret mesleğine tercih etmişlerdi. Bu nedenle memlekette iç ve
dış ticaret Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıkların eline geçmişti.
Lozan Antlaşması’yla kapitülasyonların kaldırması ve ticareti koruyan
kanunların çıkarılması ile iç ve dış ticaretin gelişimi için ortam oluşturulmuştur.
Atatürk, ticaretin desteklenmesi ve gelişmesini sağlamak için 26 Ağustos
1924’te Türkiye’nin ilk özel bankası olan İş Bankası’nı kurdu. İş Bankası’nın
sağladığı krediler ile Türk tüccarlar ticaret hayatına hakim oldular.
Deniz ulaşımının büyük bir bölümü ile önemli limanların işletilmesi yabancı
şirketlerin elindeydi. Lozan Antlaşması’nda Türk gemilerinin kabotaj hakkı kabul
edildi. 1 Temmuz 1926 yılında Kabotaj Kanunu çıkarılarak, Türk denizlerinde
yük ve yolcu taşıma hakkı sadece Türk gemicilerine verildi. Diğer yandan,
yabancıların elinde olan ticaret işletmelerinin satın alınmasıyla Milli Ekonomi
İlkesi’nin uygulanması sürdürülmüştür.
Türk ekonomisinin para işlerini düzenlemek amacıyla, 11 Haziran 1930’da kabul
edilen yasayla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası kurulmuştur.
Sanayi ve Madencilik
Kurtuluş Savaşı bittiğinde, ülkemizde sanayi kuruluşu sayılabilecek hiçbir
kurumumuz yoktu. Kısa sürede ihtiyaç maddelerini üretebilecek sanayinin
kurulması gerekiyordu. Ancak, devlet bunu gerçekleştirecek durumda olmadığı
için özel sermayeyi sanayileşme alanına çekmek istedi. Bunun için 28 Mayıs
1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu (Sanayiyi Özendirme Kanunu) çıkarıldı.
Teşvik-i Sanayi Kanunu ile sanayi kuruluşlarıyla uğraşanlara ucuz arazi ve bina
edinme, nakliye indirimleri ve kazanç vergisinden muafiyet sağlanmıştı. Fakat,
bu kanunun getirdiği imkanlara rağmen, sermaye, teknoloji ve bilgi
yetersizliğinden kaynaklanan sebeplerden dolayı sanayinin gelişmesi
sağlanamadı. Sadece Uşak’ta ilk şeker fabrikası ve küçük çapta bir dokuma
sanayi kuruldu.
Özel sermayenin başarılı olamaması nedeniyle, devlet sanayi işini kendi üzerine
alma gereği duydu. 1933’te Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlanarak kabul
edildi. Kalkınma planı başarı ile uygulanarak önemli sanayi işletmeleri kuruldu.
Bu sanayi işletmelerinin kurulmasında Sümerbank’ın büyük hizmetleri görüldü.
Malatya, Kayseri, Bursa’da Merinos Fabrikaları; Gemlik’te Suni İpek Fabrikası,
Nazilli’de Basma Fabrikası, Beykoz’da Deri Fabrikası açıldı. Paşabahçe’de cam ve
şişe ihtiyacını karşılayacak bir fabrika, İzmit’te büyük bir kağıt işletmesi
kuruldu. İlk demir-çelik işletmemiz 1939 yılında Karabük’te açıldı. Birinci Beş
Yıllık Kalkınma Planı başarı ile uygulanırken, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı,
İkinci Dünya Savaşı’nın çıkması nedeniyle uygulanamadı.
Zengin maden kaynaklarının araştırılıp, bulunabilmesi için, 1935’te Maden
Tetkik Araştırma Enstitüsü (MTA) kuruldu. Madenlerimiz belirlenerek demir,
bakır ve krom gibi madenler işlenmeye başlandı. 14 Haziran 1935’te yer altı
kaynaklarının işletilmesi amacıyla Etibank kuruldu. Yabancıların ve özek
sektörün elinde bulunan maden işletmeleri satın alınarak millileştirildi.
2-Bayındırlık Alanında Gelişme
Cumhuriyet yönetiminin önemle ele aldığı bir konuda Anadolu’nun imar edilmesi
konusu olmuştur. Şehirler yeniden onarılırken ülke; Eğitim, sağlık, sanayi amaçlı
bayındırlık eserleriyle donatılmaya çalışıldı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında dünyadaki en yaygın ulaşım türü, demir yolu idi.
Osmanlı döneminden kalan ulaşım ağıda son derece bakımsız ve yetersizdi. Bu
sebeple 1924 yılında kabul edilen kanunlarla demir yollarının yapımına başlandı.
Bir çok demir yolları işletmeye açıldı. 1927’de Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı
olarak Devlet Demir Yolları ve Limanları Genel Müdürlüğü kuruldu.
1933’te kara yollarının uzunluğu 37 bin km’ye, 1939’da 41 bin km’ye ulaştı.
1923’ten 1939 yılına kadar 223 yeni köprü yapıldı. 1950 yılından itibaren kara
yollarının yapımına büyük önem verildi. Büyük şehirler yeni kara yolları ile
birbirine bağlandı.
Cumhuriyet döneminde deniz yollarına da önem verildi. Satın alınan gemilerle
deniz ticaret filosu güçlendirildi. Türk armatörlere kredi kolaylığı sağlanırken,
özel sektör gemi yapımına ve işletmeciliğine teşvik edildi. Eski limanların
kapasiteleri artırılmaya, yeni limanların yapımına başlandı. Deniz yollarını ve
ticaret filosunu güçlendirmek için 1937’de Denizbank kuruldu.
Türkiye’de ilk Milli Hava Ulaştırma Teşkilatı 1933’te Hava Yolları Devlet İşletme
İdaresi adıyla kuruldu. Yeni hava alanları inşa edildi. Uçakların bakım ve
onarımı için çeşitli tesisler yapıldı. Milli Hava Ulaştırma Teşkilatı 1938 yılında
Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğü adını aldı. 1939’da yedi uçak alarak
filosunu büyüten hava yolları, İstanbul-Ankara-İzmir arasında seferler yapmaya
başladı.
3-Sağlık ve Tıp Alanında Gelişme
23 Nisan 1920’de TBMM kurulunca oluşturulan ilk hükümette, sağlık işlerinden
sorumlu Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kuruldu. 1924 yılında alınan bir
kararla Ankara, İstanbul, Sivas, Trabzon, Erzurum ve Diyarbakır’da örnek
hastaneler yaptırıldı. Bu hastanelere bulunduğu ilin adı ile birlikte Numune
Hastanesi adı verildi.
1930’da çıkarılan Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nda koruyucu sağlık hizmetleri
yönünde önemli düzenlemeler yapıldı. Sıtma, verem, frengi, kolera, tifo, çiçek,
menenjit, kızamık gibi bulaşıcı hastalıkların sağlık kuruluşlarına bildirilme
zorunluluğu getirildi. Bu gibi hastalıkların tedavisinin parasız yapılması için bazı
kararlar alındı. Kızılay teşkilatı güçlendirildi. Bataklıklar kurutuldu. Sınırlarda
sağlık kontrolleri artırılarak bulaşıcı hastalıkların yurda girmemesi için önlemler
alındı.
Ekonomik alanda yapılan inkılaplar ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti her alanda
başarılı sonuçlar elde ederek büyük bir atılım gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin
bugünkü geldiği noktanın temelleri Atatürk zamanında atılmıştır.
Devletçilik İlkesi Alanında Yapılan İnkilaplar
-Birinci ve ikinci Beş Yıllık Kalkınma Planlarının hazırlanması ve uygulamaya
konulması
-Etibank’ın kurulması
-Denizbank’ın kurulması
-Sümerbank’ın kurulması
-Milli Koruma Kanunu’nun çıkarılması
-Özel girişimcilere ait kurumların millileştirilmesi
İnkilapçılık İlkesi Alanında Yapılan İnkilaplar
-Şapka Kanunu’nun çıkarılması
-Kılık-Kıyafette yapılan değişiklikler
-Latin Alfabesi’nin kabulü
-Latin Rakamları’nın kabulü
-Takvim,saat, ağırlık ve uzunluk ölçülerinin değiştirilmesi
-Hafta tatilinin Cuma gününden Pazar gününe alınması
Laiklik İlkesi Alanında Yapılan İnkilaplar
-Saltanatın kaldırılması
-Cumhuriyetin ilanı
-Halifeliğin kaldırılması
-Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması
-Tevhid-i Tedrisat kanunu
-Tekke ,zaviye ve türbelerin kapatılması
-Medeni Kanun’un kabulü
-1924 Anayasası’ndan “Devletin dini İslam’dır” maddesinin çıkarılması.
-1924 Anayasası’na laiklik ilkesinin girmesi
-Maarif Teşkilatı hakkındaki kanunun kabulü
-Medreselerin kapatılması
-Kılık Kıyafet Kanunu’nun kabulü (Peçe ve Çarşaf giyilmesinin yasaklanması)
Halkçılık İlkesi Alanında Yapılan İnkilaplar
-Cumhuriyetin İlanı
-Kılık-Kıyafet Kanunu’nun Kabulü
-Aşar Vergisinin kaldırılması
-Medeni Kanun’un kabulü
-Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi
-Yeni Türk Harfleri’nin Kabulü
-İlköğretimin zorunlu hale getirilmesi
-Sosyal hizmet kurumları ve sağlık örgütlerinin kurulması (Çocuk Esirgeme
Kurumu’nun açılması, devlet hastanelerinin açılması, dispanserlerin açılması,
Kızılay’ın güçlendirilmesi)
-Devlet Demir Yolları’nın kurulması
Milliyetçilik İlkesi Alanında Yapılan İnkilaplar
-Yeni Türk Devleti’nin kurulması
-Türk Tarih Kurumu’nun kurulması
-Türk Dil Kurumu’nun kurulması
-İzmir İktisat Kongresi’nin toplanması
-Kapitülasyonların kaldırılması
-Kabotaj Kanunu’nun çıkarılması
-Yeni Türk harflerinin kabul edilmesi
-Yabancıların kurduğu bazı işletmelerin millileştirilmesi
-Türk Parasını Koruma Kanunu’nun çıkarılması
Cumhuriyetçilik İlkesininin Alanında Yapılan İnkilaplar
-TBMM’nin açılması (23 Nisan 1920)
-Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922)
-Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923)
-Siyasal partilerin kurulması
-1921 ve 1924 Anayasalarının hazırlanması
-Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması (5 Aralık 1934)
-Ordunun siyasetten ayrılması
Atatürk’ün Rüyaları
Annesinin Ölümünü Görmesi
Atatürk bir sabah yatağından endişe içinde kalktı. Bir rüya görmüştü ve bu rüya
canını çok sıkmıştı. Atatürk bu rüyayı şöyle nakletmiştir. “Arazide dolaşıyoruz.
Her taraf yemyeşil, çayır çimen. Birden bire bir sel geliyor, annemi alıp
götürüyor.”
Bu rüyanın akabinde acı haber, kısa bir süre sonra yaveri Salih’in yolladığı şifreli
telgraf ile gelir. Atatürk telgrafın şifreli olduğunu görünce hemen “Annem öldü
değil mi” der.”
Salih Bozok’un İntihar Ettiğini Görmesi
Salih Bozok Atatürk’ün yaverliğini yapmıştı. Atatürk sağlığında onunla ilgili
gördüğü rüyasını Salih Bozok’a anlatmıştı:
“Büyük bir otelin salonunda oturuyormuşuz. Yanımda sende varmışsın. Salonun
bir köşesinde bilardo masası varmış. Masanın başında, arkası bize dönük olan
bir zat oturuyor. Tam bu sırada odanın kapısı açıldı ve iri yarı 30 kadar adam
içeri girdiler. Bunlardan biri eline bilardo masasından bir ıstaka alarak masanın
önünde oturan benim teşhis edemediğim zatın omzuna bütün kuvvetiyle
indirmeye başladı.
Omzuna vurulan zat ayağa kalkarak, kendini müdafaa etmekte ve
vuruyorsun” diye hiddetle haykırmaktayken, Salih bana göz ucu ile
lazım gibisinden baktın. Ben sana sakın kıpırdama manasına gelen
sükunete davet ettim. Bu sırada eli ıstakalı adam, bize doğru
karşımızda tehditkar bir vaziyet aldı.
“Bana niye
ne yapmak
bir işaretle
yaklaşarak
Bu sefer Salih sen yine müdahale etmek istedin. Ben sana sus işareti verdikten
sonra, o azılı adama dönerek, “Sen kimsin ne istiyorsun” diye sordum.
Adam bu suale cevap vereceği yerde, cebinden bir tabanca çıkartarak iki kurşun
sıktı. Biri bana, öteki sana. Sonra adam bize “Kalkın dans edelim” emrini verdi.
İkimizde kalkıp onun huzurunda dans ettik.”
Bilindiği gibi Atatürk’ün ölümünden sonra Salih Bozok tabancasıyla intihar etmiş
ancak kurtarılmıştır.
Atatürk’ün Gerçek Olan Son Rüyası
26 Eylül 1938 tarihinde Atatürk, rahatsızlığı ile ilgili olarak ilk defa hafif bir
koma atlatmıştı. Prof. Afet İnan, olayı şöyle anlatıyor:
O geceyi rahatsız geçirdi. İlk komayı o zaman atlatmıştı. Ertesi sabahki
açıklamasında:
“Demek ölüm böyle olacak” diyerek uzun bir rüya gördüğünü anlattı.
“Salih’e söyle, ikimiz de kuyuya düştük, fakat o kurtuldu” dedi.
Atatürk’ün burada “kuyuya düşme” sembolü ile gördüğü rüya vizyonu,
kendisinin de söylediği gibi ölümünün habercisiydi. Salih Bozok’un kuyudan
kurtulması ise, Atatürk’ün vefat ettiği gün, buna çok üzülen Salih Bozok’un
intihar etmesi sonucu kurtarılmasını simgeliyordu...
Notlar
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
...............................................
..............................................
Görseller
Download