Untitled

advertisement
Din-Kültür ve
Çağdaşhk
2004 Yılı Kutlu Doğum Sempozyumu Tebliğ ve Müzakereleri
Yayın No: 378
Sempozyumlar ve Paneller Serisi: 38
©Bütün
1.
Hakları
Baskı, Mayıs
Türkiye Diyanet
Vakfı'na
aittir
2007, Ankara, 1.000 adet
ISBN 978-975-389-500-2
07.06.Y.0005.378
Redaksiyon : Dr. Mehmet BULUT
Kapak ve Iç Tasarım: TN Iletişim ·
Kufi Besmele: Hişam ei-Garavl
Uygulama: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları
Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Kurulu'nun
18.04.2006/14-2
sayılı kararıyla
uygun
görülmüş
ve
Mütevelli Heyeti'nin 29.04.2006/1206-4
sayılı kararıyla basılmıştır.
Türkiye Diyanet Vakfı Yayın Matbaacılık ve Ticaret Işletmesi'nin dizgi,
fotomekanik, ofset ve cilt tesislerinde hazırlanıp basılmıştır.
TÜRKIYE DiYANET VAKFI
Yayın Matbaacılık ve Ticaret Işletmesi
OSTIM Örnek Sanayi Sitesi
1. Cadde 358. Sokak No: 11 06370 Yenimahalle 1 Ankara
Tel: 0312.354 91 31 (pbx) Faks: 354 91 32
e-posta: [email protected]
İslam ve Çağdaşlaşma Konusunda
Bazı
Tahliller
Prof. Dr. Osman ESKiCiOGLU*
ütün canlı varlıklar bir zaman ve mekan şartları içersinde doğup yaşarlar. O
yüzden her canlı varlığın bir çevre problemi vardır. Canlıların biyolojik yapısı ve genetik dokusu çevreye göre şekillenir dersek herhalde hata etmiş olmayız.
Suda yaşayan hayvanlarla karada yaşayan hayvanlar incelendiği zaman, bunların bile ayrı ayrı bir yapıya ve farklı bir hareket ve davranış kabiliyederine sahip oldukları görülür. Bu demektir ki, canlı varlıklar hayatlarını devam ettirebilmek için Çevre
ile alış veriş yapmak zorundadır. Bu bakış açısını insana çevirdiğimiz zaman mesele daha da önemli hale gelir. Çünkü insan sadece fiziki çevre ile kuşatılmış bir varlık değil, fizik ötesi ile de irtibatlı olan bir görevli ve yaratıklar arasında misyon sahibi olan bir varlıktır. Bu sebeple insanın çevresine bakınası ve olup bitenleri takip
etmesi, ders alınacak yerler, kişiler, hareket ve davranışlar varsa bunlardan bir ders
çıkartması, gerekiyorsa olaylara müdahale etmesi ... yani insanın, hayvan, bitki ve
cansız alemle alış verişte bulunması onun hep görevleri arasındadır. İnsanın bu görevleri onun fıtri-doğal yapısından kaynaklandığı gibi, aynı zamanda İsh1m inancı­
nın insana bakışı da böyledir. Çünkü insan, Allah'ın teklif ettiği, yeryüzünde önce
hemcinslerinin sonra da hayvan, bitki ve cansız varlıkların haklarını koruma görevini üstlenmiş, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın ifadesiyle Allah'ın hukuk emini1 olan sorumlu bir mükelleftir. Onun için bize göre herkes dünyadaki bütün
problemlerle ilgilenmek, kafa yormak ve hatta kendi çapında birtakım çözümler
üretmek zorundadır
· Bu girişten sonra konumuza, "İslam ve Çağdaşlaşma"ya gelecek olursak aslında
çağdaşlaşma herkesin, her toplumun, her kültür ve medeniyetin problemidir. Zira
B
·Dokuz Eylül Üniversitesi ilahiyat Fakültesi.
Harndi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 5/3934.
1 M.
24 1Din - Kültür ve Çağdaşlık
insan denilen varlık, zaman ve mekanın dışına çıkamaclığına göre, bunlarla birlikte ve bunların ortaya koyduğu imkan ve şartlar içersinde yaşayacak demektir. Burada insanların toplumlar halinde yaşadığını, milletiere ve kabilelere ayrıldığını tesbit ettikten sonra, bunun niçin böyle olduğunun sebebini araştırdığımız zaman
Kur'an-ı Kerim'de Hucurat Suresinin 13. ayeti ile karşılaşıyoruz. Bu ayette şöyle
buyrulınaktadır:
"Ey insanlar, biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, tanışmanız
için sizi milletiere ve kabileZere ayırdık." Şu halde insanların milletler, devletler ve
hatta birleşik devletler halinde yaşaması doğal bir olaydır. Ancak bu farklı milletlerin, ayrı devletlerin ve değişik toplumların böyle oluşmasından asıl maksat, aralarında tanışmak, yakınlaşınak, örfleşmek ve hatta yardıınlaşmaktır. Bu ayeteve Nisa Suresinin 1. ayetine göre İslam, tüm insanları kardeş kabul ettiği için, toplumların karşılıklı olarak birbirinden faydalanmaları son derece kolaylaştırılmıştır. Bu sebeple bilimsel icat ve keşiflerin, buluşların, hiçbir engelle karşılaşmadan bütün
dünyada tedavül etmesi öngörülmüştür. Artık her türlü bilimsel kural, kanun-ve
formül herkese açık olacaktır. O nedenle patent, ihtira beraatı, gedik ve bu tür tanınan her türlü imtiyaz İslam kültürüne yabancıdır ve gelenekte yeri yoktur. Bize
göre bugün çağdaşlaşaınamanın, daha doğrusu geri kalmış kabul edilen ülkelerin
çağdaşlaşamamasının en büyük sebebi, bilimsel çalışmaların gizli tutulması, yeni
yeni buluşların dış alemden saklanmasıdır. Bunun en büyük delili ise, bizim açı­
mızdan günümüzde hala ileri teknolojinin bir transfer sorununun var olmasıdır.
Dünyayı hayali çizgilerle doğu ve batı diye ikiye bölen batılılar, bir taraftan İnsan
Hakları Evrensel Bildirisinde tüm insanların h ür ve eşit olduklarını ve böylece birbirlerine karşı kardeşlik duygu ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerektiğini söylerken, diğer taraftan da bilim alanında bile kardeşçe bir paylaşma anlayışına yanaş­
mamaktadırlar.
Tedavülde vatandaşların kullanmakta olduğu bu "çağdaşlaşına" ifadesi, bayrak,
nikah ve yardımlaşma kelimelerinde olduğu gibi manası açık-seçik, ı;et ve kolay anlaşılır bir deyim değil, bilakis içinde çelişkileri, zorlukları, sıkıntı ve baskıları ve belki de art niyetleri taşıyan bir terimdir. Onun için çağdaşlaşma şudur diyerek bir şey
söylemeye iınkanıınız yoktur. Çünkü bin bir çeşit çağdaşlaşına vardır. Zira çağdaş­
Iaşına 300 yıldır evrimleşerek ve kabuk değiştirerek bugüne kadar gelmiştir. Çağ­
daştaşına bir tarihtir, çağdaşlaşına zaman içinde yaşanan bir süreçtir. Yürüyen bir
arabanın nerede bulunduğunu tesbit etmek ne kadar zorsa çağdaştaşınayı da tanımlamak o kadar zordur. Ancak arabanın hangi zamanda nerede olduğunu söyleyebildiğimiz gibi, bir şahsın veya toplumun şu tarihte şöyle bir çağdaş harekette bulunduğunu ifade edebiliriz. Bir örnek vermek gerekirse Fatih Sultan Mehmet'in
Macar asıllı Urban ustayı bir komutan olarak çağırıp top döktürınesini, o zamandaki bir savaş geleneği için çağdaş bir davranış olarak kabul edebiliriz.
Çağdaşlaşma kelimesinin geçmişine baktığımız zaman XVIII. yüzyılın başları,
yani Lale Devri karşımıza çıkmaktadır. llLAhmed ve onun damadı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa döneminde, Osmanlı dünyasının Batı'ya bakışında bir değişiklik
Tebliğler ve Müzakereler
125
oldu. Viyana'ya ve Paris' e elçilik heyetleri gönderildi. İşte bu tarihlerden itibaren
kullanılan teceddüt veya ıslahat, daha sonra Tanzimat olarak adlandırılan hareketler, İstanbul'un çeşitli kesimlerindeki farklı yaşayış biçimlerini ifade etmek üzere
dilimize giren asrilik, asrileşme ve daha sonra muasırlaşma, Batılılaşma ya da Avrupalılaşına yani aslındaki ifadesiyle westernisation, bütün bu deyimler çağdaşlaşına­
nın ınerdiven basamaklarını dile getirmektedir.
Bu açıklaınalardan sonra, Türkiye açısından, çağdaşlaşına ile Batılılaşma kelimelerinin anlam bakımından birbirine çok yakın olduklarını söyleyebiliriz. Özellikle Batılılaşma kelimesinin olumsuz etki yapacağını düşünenierin onun yerine
çağdaşlaşma gibi biraz daha meçhul ve ınanası kapalı olan bir kelimeyi tercih ettiklerini söylemek de mümkündür. İster çağdaşlaşma diyelim, ister Batılılaşma diyelim ne dersek diyelim bu bir değişimi ifade etmektedir. Bu, bireyin ve bireylerden
meydana gelen bir toplumun ve hatta bir devletin değişimi dir. Fakat bu değişim bir
alış veriştir; hem almak ve hem de vermektir, hem etkilenmek ve hem de etkilemektir. Yoksa başkalaşınak, yabancılaşınak veya kendini yok ederek öteki olmak demek
değildir. Çünkü tesir, teessür ve tedricen tekaınül, sosyal hayatın kurumları için değişmez bir kanun olarak karşıınızda durmaktadır.
Çağdaşlaşına hakkında gerçekleri yakalayabilmek için bu iki hareketi birbirinden ayırınakta fayda vardır. İç dinamikler ile dış dinamiklerin birlikte çalışınası gerekir. Çünkü dış dünyanın istek ve arzularıyla ve onların denetim ve gözetimi altın­
da meydana gelen başkalaşma ile, iç ihtiyaçların dürtüleri ile tamamen iç kaynaklardan beslenen bir yenileşme hareketi birbirinden tamamen ayrıdır: Biri ınüsbet
diğeri menfi, biri olumlu diğeri ise olumsuzdur. Birisinde yenilenme, tazelenme ve
gençleşme olurken diğerinde doku uyuşınazlığı, bozulma ve çözülme meydana gelir.
Burada değişme ve yenilenme konusunda Hz. Peygamber'in bir hadisinden söz
etmek istiyorum. EbU Davıld'un Sünen'inde Melahim bahsinin 1. babında Hz.
Peygamber buyuruyor ki: "İnnallahe yeb'asü li hazihi'l ümmeti ala ra'si külli mieti
senetin men yüceddidü leha dineha (Allah, şüphesiz her asırda bu ümmete dinini
yenileyecek bir adam (veya adamlar) ( mücedditler) gönderir)". Bu hadis, İslam toplumunun değişip gelişmelere açık olup yenilenmesi gerektiğini ve yenilene yenilene varlığını sürdürıneye devam edeceğini ifade etmektedir. Büyük müfessiriıniz Elmalılı Muhammed Haındi Yazır bu hadisi şöyle yorumlamaktadır: Bu hadis metin
yoluyla müceddidin-yenileyicinin gönderileceğini vaat ediyor. işaret yoluyla yenilenmenin (teceddüdün) lüzumunu tembih ediyor ve bunu asırla sınırlandırıyor.
İma yoluyla, ümmeti (İslam topluınunu) her asır başında yeniliğe meylettirıneye,
bunu elde etmeye ve kabulleurneye teşvik ediyor. "Hazihi'l-ümme" (bu ümmet)
ibaresi, yenilenmeyle ümmetin "bu ümmet özelliğinin" korunacağı ve yenilenmenin başkalaşına (tebeddül) değil, "bu ümmet" özelliğinin ve hüviyetinin kuvvetleumesi ve devam etmesinin gerektiği hususunda nasstır. Elınalılı devamla şu neticeye
varıyor: Demek oluyor ki, her asrın başında dinimizin yenilenmesini beklemek bir
26 1Din - Kültür ve Çağdaşlık
hakkımız ve bu yenilenmeyi yapacak bir müceddide kavuşmak için çalışmak bir va-
zifemizdir. Biz vazifemizi idrak edersek Cenab-ı Allah da vaadini yerine getirecektir.2
Toplumların değişip yenilenmesi konusunda Kur'an'da da ayetler vardır. "Şüp­
hesiz bir millet, kendisini değiştirmedikçe Allah onu değiştirmez." (Ra' d 13/1 1). "Bir
millet kendisini değiştirmedikçe Allah ona verdiği bir nimeti değiştirmez." (Enfal
8/53) buyrulmaktadır.
İnsanlar medeniyet bayrağını ellerinde taşırken milletten millete, devletten devlete veya devletler camiasma nöbet devretmekte, dün Doğu düşünce, kültür ve medeniyette ileri iken, bugün bu bayrağı Batı dünyası elinde tutmaktadır. Ayette Allah, "Bu (ikbal ve idbar) dönemlerini biz nöbetieşe insanlar arasında çevirip durmaktayız." (Al-i Imran 3/140) buyuruyor. Dün Müslümanlar Bizans ve Sasani medeniyetleri ile karşılaştıkları zaman bu iki kültür karşısında kendilerini yenilemesini bilmişler, bilhassa gelen medeniyete mensup oldukları için iyi niyet, ihhis ve samimiyet, doğru düşünce ve doğru metodoloji sayesinde başanya ulaşmışlardı. Bu~
gün ise maalesef Batı medeniyeti karşısında İslam dünyası giden medeniyete mensup olduğundan ezik düşmüş, yeni medeniyetin asıl kaburgasını keşfedememiş, artık ihtiyarlamış, gözü görmez, kulağı duymaz ve eli-ayağı tutmaz hale gelmiştir.
Ama ayağının altındaki toprak henüz mevcuttur, toprağın içindeki kökler de dipdiri yatmaktadır. Yeraltında bulunan bu tohumlar ısı, ışık, nem ve bir damla su
beklemektedirler. Müslümanlar bu şartları hazırladıkları andan itibaren kökler
uyanacak, çimlenme olacak, filizler yeşerecek, fidanlar, ağaçlar ve çınadar yetişe­
cektir. İşte o zaman dünya, Müslümanların öncülüğünde yeniden insanca bir medeniyete kavuşmuş olacaktır.
Hz. Peygamber İslam' ı getirdiği zaman insanlara niçin ve nedenleri öğretmedi.
Bir örnek olarak bana bakın, ben ne yapıyorsam öyle yapın dedi. "Ben nasıl namaz
kılıyorsam, siz de öyle namaz kılın" (Buhari, Ezan, 18; Ahmed İbn Hanbel, Müsned, V, 53) buyurdu. Yani Hz. Peygamber dini, ana lisanı öğretİr gibi, tekrarla,
temrinle ve taklitle öğretti. Bu yeni, taze İslam kültürü, daha bir asır geçmeden VII.
yüzyıl başlarında Suriye ve Irak fetihleriyle kadim köklü Bizans ve Sasani kültürleri ile karşılaşınca Müslümanlar fikir ve düşünce bazında biraz sıkıntıya düştüler,
-bazı şeyleri bu taze bilgileri ile izah edemediler. Hz. Peygamber de dar-ı bakaya irtihal eylediği için ondan sorup öğrenme imkanları da yoktu. Bu defa kendileri için
bir ışık, bir rehber ve hidayet kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'e başvurdular ve onu ilmi bir şekilde anlamaya çalıştılar. Artık din, ana lisanı gibi değil, bir yabancı dil öğ­
renir gibi, gramer ve dil kurallarıyla Kur' an ve Sünnetin yardımıyla yeniden öğre­
nildi, yorumlaadı ve bir program olarak Müslümanlara ve hatta tüm insanlığa sunuldu. İki-üç asır süren bu kuruluş dönemi, Müslümanlar açısından bir altın çağ
olarak kabul edilebilir. Çünkü dini, ilmi, ictimai, idari, siyasi, iktisadi ve ailevi alan2 İsmail
Kara, Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi, I, 424-25.
Tebliğler ve Müzakereler
127
larda o zamana göre birçok yenilik yaptılar, bilimsel düşüncenin temellerini attılar.
Müslümanların Kur'an üzerinde uyguladıkları bu metodu, Batı dünyası eşya üzerinde tatbik ederek bugünkü seviyesine yükselmiştir. Bu konuda Hilmi Ziya Ülken,
"Müslüman Doğunun Batı'ya hediye ettiği en büyük nimet, bilimsel ya da tümevarımcı araştırma metodudur." diyor. 3
Müslümanlar böylece insanlığın huzuruna kendi dinleri ile ve onun temellerinden edindikleri düşünce, kültür ve medeniyeti ile çıkmış oldular. Ne var ki asırlar
geçti, zaman makinesi çalıştı ve İshlm medeniyeti yaşlandı. Bu defa da sıra, Batı'ya,
Hıristiyan dünyaya geldi. Avrupa'da modernleşmenin temelleri, XIII. asır başların­
da atıldı. Nüfus artışı, şehirlerin ve dolayısıyla üretim ve tüketimin büyümesi yavaş
yavaş değişim sürecini başlatıyordu. Bu suretle Batı'nın çağdaşlaşması XIII. yüzyıl­
da başlayıp XVII. yüzyıl sonuna kadar devam etti. Böylece Batı dünyası dört asırlık
bir zaman diliminde çağdaşlaşmasını tamamlamış oldu. Bu zaman zarfında Batı' da
tüm dünyayı sarsan Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketleri meydana geldi.
Bu medeniyetin en önemli özelliği, önceki medeniyetin aksine, din merkezli değil,
dünya merkezli olmasıydı. Güneşin ve ayın hareketlerini Müslümanlar namaz ve
oruç vakitlerini tayin etmek için araştırırken, Avrupalılar bu işi sadece ilim için yapıyorlardı. İlk çağ ve orta çağın manevi ve kültürel değerleri bir taraftan Rönesans
ile değişirken, diğer taraftan Reform ile dini düşünce ve hayat anlayışı değişiyordu. 4
Artık din, Allah'dan gelen, vahiy kaynaklı bir şey değil, aklın ürünüdür. Vahye dayanan din kabul edilemez, akıl dini ya da doğal din adı verilen bir din olmalıdır. Aklı bir doğal ışık kabul eden bu anlayışa göre din, Allah iradesinin kendisini bildirmesi demek olan vahyin değil, aklın bir ürünüdür. Bu ifadelerden anlaşılacağı üzere yeni medeniyet anlayışında dini ve diğer alanlarda terim, tarif ve tasnifler oldukça değişmiş, taşlar yerinden oynamış, Hıristiyanlık hayatın bütün alanlarından çekilerek dua etmek ve bir daha dışarı çıkınaınak üzere kiliseye kapanmıştır. Batı'dan
bize de akseden bu din karşıtlığı, akıl ile nakli, din ile bilimi birbirine zıt varsaydır­
mış, inanmış bir adamın bilim adaını olamayacağı savı ekranlardan halka söylenir
hale gelmiştir. İşin gerçeğine bakarsanız vahiy dininden uzaklaşan bu medeniyet,
insanın kendisinden ve onun doğal dünyasından da uzaklaşmış oluyordu. "insan
merkezli varlık" ve "İnsan merkezli dünya" sözleri aslında insanın merkezde değil,
oradan koparıldığını gösteriyordu. Çünkü insan, İslam medeniyetinde sadece kendisine ait olan kişiliğini, yeni medeniyette eşya ile paylaşmak mecburiyetinde kalı­
yordu. Kölelik sözlüklerden kaldırılmıştı ama, işçi kendi kutsal emeği hakkında söz
sahibi alamıyor, onun fiyatını başkaları belirliyor ve onu başkaları satıyordu. "Kiliseye hayır" diyerek toplumdan dağmaları atınaya çalışanlar, Jean Kalven'in "parayı kiraya vermek helald ir" doğmasından XVI. asırdan beri kurtulamadılar. Bize göre Batı kültüründe kadına haksızlık edildiği için feminizm hareketi başladı (XVIII.
3
M.M. Şerif, İslam Düşüncesi Tarihi, IV, 148.
Gökberk, Felsefenin Evrimi, İstanbul 1979, s. 37.
4 Macit
28 1Din - Kültür ve Çağdaşlık
asır),
insandan uzaklaş ıl dığı için hümanizm hareketi değişerek gelişti. Yeşil Barış da
herhalde yeşil yok edildiği için ortaya çıktı.
Bu ifadelerden kimse bizim Batı karşıtı olduğumuzu çıkarmasın, her zaman
söylediğimiz bir cümleyi bir defa daha burada açıklayalım: Biz Batı'nın bilim ve
teknolojisi, fizik, kimya, astronomi ve biyolojisi karşısında saygı duyuyor, Allah'ın
eşyanın tabiatma koyduğu ve Batılıların bulduğu bu ilimierin önünde eğiliyoruz.
Ancak insan ve beşeri ilimler, idari, iktisadi, hukuki ve ailevi konularda Batı dünyasının da bize saygı duyınasını istiyoruz. Çünkü biz bu konularda onlardan daha
ileri bir düşünce, fikir, bilgi ve birikime sahip olduğumuza inanıyoruz..
Her şeyden önce dini iyi ve doğru tanımak lazımdır. Akıl din üretemez, çünkü
din duyular ötesinden, metafizik dünyadan, insanın erişemeyeceği bit mekansızlık
aleminden gelir. Akıl ulaşamadığı böyle bir alandan ne getirebilir ve ne bahsedebilir? Bize göre dini alanda ikame kanunu çalışamaz; buğday ekmeği bulamazsanız
çavdar ekmeği yersiniz; ama, Allah'ın gönderdiği dinin yerine başka bir şey koyamazsınız.
Din-dünya ve din-devlet gibi tasnitlerde de yanlışlıklar vardır. Doğru tasnifbizce din-bilim, dünya-ahiret, birey-toplum, fert-devlet, yöresel-küresel şeklindedir.
Çünkü din aynı zamanda kişinin serbest ve özgür iradesiyle kabul ettiği bir kurumdur. Şu halde insan iradesinin bulunduğu her alanda dini-uhrevi sorumluluk vardır. İster özel alanda bulun, ister kamusal alanda, ister ticaret yap ister siyaset, ister
asker ol, ister sivil, ister poli~ ol, istersen sade bir vatandaş, yaptığımız her hareketin hesabını öbür dünyada mutlaka vereceğiz. Bu anlamda acıkınak, susamak ve
üşümek gibi irade dışı olayların dinle bir ilişkisi yoktur; ama yemek, içmek ve giyinmek gibi hareket ve davranışlar kişinin kendi iradesiyle yapıldığı için dinidir ve
uhrevi sorumluluğu gerektirir. Ancak insana baskı yapılıyor ve se~best iradesi elinden alınıyorsa, o zaman dini sorumluluk düşer. İnsan iradesine saman çöpü kadar
etki ve baskı yapılan bir yerde ne din, ne hukuk ve ne de insanlık kah;.
Özet olarak söyleyecek olursak, İslam diinyasında hemen hemen yaklaşık üç
asır önce başlamış olan ıslahat, yenileşme, Batılılaşma veya çağdaştaşma hareketlerini önce resmi ve gayr-i resmi olan diye ikiye ayırdıktan sonra, gayr-ı resmi olanlarını üç grupta toplamak mümkündür. Birinci grup tamamen Batı denetim ve gözetiminde ve onların finansörlüğünde yapılan birey ve cemaatterin yürüttüğü faaliyetler olup bunlar Batı dünyasının emellerine hizmet etmiş ve bizim zararımıza olmuş çalışmalardır. Bu faaliyetler, bilhassa dinin iman, amel ve ahlak alanındaki terim, tarif ve tasnitlerinin çözülmesine ve aşınmasına ve böylece Müslümanlada
İslam arasındaki bağın zedelenmesine ve neticede fikir ve düşünce birliğinin dağı­
lıp bozulmasına sebep olmuştur. İkinci grup ise Batı'ya mı, yoksa Doğuya mı;
Müslümanlara mı, yoksa Hıristiyanlara mı hizmet ettiği belli olmayan, belki her iki
tarafın da adamı olan şahıs ve gruplardır. Bunların görüntüleri belirsiz, meçhul ve
fulü olduğu için bunlar hakkında kesin bir şey söylemek zordur; ancak bunların hiç
de iyi etmediklerini söyleyebiliriz. Üçüncü grup ise, tamamen iç dinamiklerin or-
Tebliğler ve Müzakereler
129
taya koyduğu ipliği, argacı, boyası ve dokusu; rengi, tadı ve kokusu tamamen bizim
olan fert ve cemaatler ve onların çalışmalarıdır. Bunlara ancak şükran borçluyuz,
fakat bu çalışmalar da sadra şifa vermemiş, üç beş çiçek açmakla bahar gelmemiş­
tir.
Biz İslam kültürüne sahip Müslümanlar olarak bugünkü Batı medeniyetinde
dini, ilmi, idari ve iktisadi alanda gerek düşünce ve gerekse uygulama planında gördüğümüz bazı yanlış ve farklılıklardan dolayı, Batı'ya evet anlamında bir çağdaşlaş­
maya hayır diyoruz. Çünkü zıtların birleşmesi, toplumda uzviyet meydana getiremeyeceğinden, doku uyuşmazlığı olacak, belki de vücut kangrene dönüşüp daha
büyük sıkıntı ve ıstıraplara sebep olacaktır. Bu noktalara bazı örnekler vererek
konuşmamı bitirmek istiyorum.
Az önce de ifade ettiğimiz gibi, İslam kültürü ile Batı kültürü arasında din hakkında önemli düşünce farklılıkları vardır. İslam' da din, sosyal bir eğitim aracı olarak kabul edilir. Sosyal yapı, bu eğitimi almış bulunan kişiler tarafından oluşturu­
lur. Siyaset, sosyal bir düzendir, din yapı malzemesini üretir, siyaset bu malzemeyi
kullanarak toplum binasını inşa eder. Din, sosyal yapıya karışmaz, yönetim de eği­
time karışmaz. Dinde zorlama yoktur. Batı'da ise din, sosyal yapının dışındadır, dinin kişileri eğitme hakkı yoktur. Din, sosyal ilişkisi olmayan soyut ibadetler yapma
yetkisinden başka bir şey değildir.
İslam toplumunda dinde çoğulculuk vardır. Değişik din ve mezhep ler, bir arada
beraber bulunup birlikte yaşayacaklardır. Bunun en güzel örneğini Hz. Peygamber
M edin e' de Yahudi, Hıristiyan, Müslüman ve müşrikleri bir arada yaşatarak vermiş­
tir. Halbuki Batı' da din, toplum dışına itilmekle sosyal bir düzen kurulmuş ve din
dışı bir düzen meydana getirilmiştir.
İslam açısından laiklik, dinde zorlamanın olmaması ve bir din veya mezhebin,
ülkenin yönetimini kendi hakimiyeti altına almaması şeklinde anlaşılabilir. Oysa
Batı' da laiklik, dinin yönetim de, eğitimde ve iş hayatında devre dışı kalması, dinin
gönüllereve kiliseye hapsedilmesi şeklinde aniaşılıp uygulandığını söyleyebiliriz.
İslamiyet'te dinde çoğulculuk vardır; kişiler bu çokluk içersinde istedikleri bir
din ve mezhebi seçebilirler. Oysa Batı' da üniter bir din anlayışı vardır. Bir zamanlar Roma'da dine bağlı devletler bulunurken, Bizans'ta da devlete bağlı din vardı.
Bugünkü Avrupa ise ateizmle beraber dinde üniterliği sağlayan bir düzen içinde
bulunmaktadır.
İslam'da ilim, halkın hakkı, gerçeği ve doğruyu bulabilmesi için yardımcı olan
bir vasıta olarak kabul edilir. Oysa Batı' da ilim, sermayenin halka tahakküm etmesine yardımcı olmakta ve sermaye tekelinin kıskacı altında bulunmaktadır.
İslam' da ilim, halkın analizlerden senteze gitmesi, hayatı genel olarak kavraması
ve çalışıp yaşama hayatını düzenleyen dini kurallara uyabilmek için yol gösteren bir
ışık, bir vasıta olduğu halde; Batı'da ilim, sermayenin ya da siyasetin analizleri sentez edip bunu kendi çıkarları için kullandığı bir araçtan ibarettir.
İslam'da ilim, beşikten mezara kadar herkesin her zaman öğrenebileceği bir im-
30 1Din - Kültür ve Çağdaşlık
kan dır. Bu sebeple öğrenmeye bir engel yok, bilmemeye engel vardır. Oysa Batı' da
ilim, belli yaşlardaki kişileri eğiterek, bilmeme engeli değil, öğrenmeıne engeli
konularak, insanların adeta makineleşınesi sağlanmış ve onlar iş üreten robotlar
haline sokulınuşlardır.
İslam' da ekonomik faaliyetler tümüyle serbest olup ınal, para ve em ekler, hem
ülkede ve hem de dünyada serbest bir şekilde tedavül eder. Batı' da ise gümrük ve
vize gibi engeller getirilerek bu alan daraltılmıştır.
İslam' da mal, para ve emek birbirinden tamamen farklı kabul edildikleri için
ayrı ayrı kanun ve kurallara tabi tutulmuşlardır. Mal depo edilebilir, emek ise depo
edilemez, malın fıyatının belirlenmesinde ınal etkili olur, emeğin fıyatında ise anlaşma etkili olur. Malda arz-talep kanunları çalışırken emekte çalışmaz. Para amaç
değil, bir araçtır. Mal yenilir, içilir, giyilir; para ise yenilmez, içilmez ve giyilmez.
Malın tüketim değeri vardır, paranın ise tüketim değeri yoktur; onun için mal
kiraya verilebilir, para ise asla kiraya verilemez. Çünkü parada aşınma ve yıpranma
yoktur; o nedenle eskimiş ve -yıpranınış bir para ile yeni bir paranın alım gücü aynıdır. Oysa Batı' da ınal, para ve emek, aynı kabul edilmiştir. Bunların birbirinden
farkı yoktur, o yüzden bunlarda arz-talep kanunu çalışır. Para da mal gibi kiraya
verilebilir.
İslam' da ekonomi halka dayanır, kamu, bu konuda halka ancak yardım eder,
ama önleyici yasaklar koyamaz. İslam'da ekonomik faaliyetler daha çok malın
üretilmesi ile sağlanır. Oysa Batı'da ekonomiye daha çok para ile yön verilir. İslam
ekonomisi mal ekonomisi, Batı ekonomisi ise para ekonomisidir.
İslam' da nisbi temsil ve yerinden yönetim sistemi vardır. İctihat kararları ve
mahalli icmalar mevzuatı meydana getirir. Merkez, taşranın iç düzenine karışamaz,
merkezin kararları taşrada geçerli değildir. Oysa Batı' da "merkezi yönetim" vardır.
Merkezde alınan kararlar, mahalli yönetimlerde de uygulanır.
İslam' da "biat sistemi" vardır. Kişiler, istedikleri bir kimseyi ke~disini temsil etmek üzere seçebildikleri gibi, herhangi bir durum karşısında aziedebilirler de. Bu
seçilen temsilciler, sadece siyasi yönetimi oluştururlar. Burada kararlar "danışma
usulü" ile alınır. Oysa Batı' da dört-beş yılda bir yapılan seçimlerle parlamenterler
seçilir, bunların "ekseriyet sistemi" ile aldıkları kararlar ve çıkardıkları kanunlar uygulamaya konulur.
İslam' da serbest hakemlerden oluşan tarafsız ve bağımsız bir yargı sistemi vardır. Yönetim bu serbest hakemierin verdikleri kararları uygular. Halbuki Batı'da
merkezden atanmış ve merkezin koyduğu mevzuatı denetlemekle görevli hakimler vardır. Yani yargı merkezin emrindedir denilebilir.
İslam' da ilim teşri; din denetleme; ekonomi yürütme ve siyaset de hakem kararlarını uygulama hizmetlerini verir ve bu kurumlar arasında bir denge vardır. Dengeyi usulüne göre seçilmiş başkanlar sağlar. Halbuki Batı' da her şeyi yapan ve
yöneten seçilmiş siyasi güç yani hükümetlerdir. Parlamentolar ise sadece hükümet~
!erin getirdiği kanunlar üzerinde çalışan bir kurul gibidir.
Tebliğler ve Müzakereler
1
31
İşte. bu söylediklerimizden İslam dünyası ile Batı dünyası arasında dini, ilmi,
idari ve iktisadi değer hükümlerinin çok farklı şeyler olduğu anlaşılmaktadır. Türkiye ve İslam dünyasının çağdaşlaşma problemini halledebilmesi için, her iki
tarafın da iyi niyetle işe başlayarak, yanlışlan atıp doğrularda birleşerek, yenileşıne
ve kültür planında bir alış veriş sürecine girmesi gerektiğine inanıyorum. Bana göre
geleceğin dünyası, Doğu ile Batı'nın nikahlanıp evlenmesi ve Hıristiyanlarla Müslümanların alış veriş yaparak yenileşmesi ve birleşmesiyle ortaya çıkacaktır.
Download