Question Ey inananlar, Allah`a, peygambere ve sizden olan emir

advertisement
Question
Ey inananlar, Allah'a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l Emr’e) itaat edin.’
ayeti kimin hakkında nazil oldu?
Answer:
Şii müfessirlerinin hepsi Ulu’l Emr’den maksadın, İslam toplumunun maddi ve manevi
yaşamının tüm boyutlarındaki önderliğinin, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından kendilerine
verilen masum imamlar olduğu ve Onlardan başka kimsenin buna ortak olmadığı konusunda
ihtilafları yoktur. Ancak Masum İmamların kendileri birilerini bir göreve atar ve bir makam
verirlerse belli şartlarda onlara da itaat gereklidir. Bu itaat onların ulu’l emir olduklarından
dolayı değil, ulu’l emrin temsilcileri olduklarından dolayıdır.
Şüphesiz ‘Allah'a, peygambere...itaat edin.’ ayetinde gelen bu itaat, mutlak olup kayıtsız,
şartsızdır ve hiçbir şarta bağlı değildir. Bu da göstermektedir ki Resul, Allah’ın hükmüyle
muhalif olan bir şeye emretmez ve bir şeyden sakındırmaz. Yoksa Allah’ın kendisine ve
resulüne itaatı farz etmesi çelişki olurdu. Resulün bütün emir ve yasaklarının Allah-u Teala’nın
emir ve yasaklarıyla uyumlu olması, Resulün ismetinin dışında bir şeyle düşünülemez ve
gerçekleşmezdi. Bu söz ulu’l emr konusunda da aynen geçerlidir.
Ayrıntılı Cevap:
‘Ey inananlar, Allah'a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l Emr’e) itaat edin.
Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bir şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah'a ve
Peygambere müracaat edin; bu hareket, hem hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.’[1]
Tefsir:
Bu ayet ve ondan sonraki birkaç ayet İslamın en önemli meselelerinden birinden yani
rehberlik meselesinden bahsetmekte, Müslümanların çeşitli dini ve toplumsal meselelerinde
gerçek mercii belirlemektedir.
Ayette önce iman sahiplerine Allah’a itaat etme emri veriliyor. Mümin bir kişi için bütün
itaatlar Allah’ın itaatine dönmeli her türlü rehberlik O’dan kaynaklanmalı ve O’nun emrine
uygun olmalıdır. Zira tekvin aleminin hakim ve maliki O’dur, bu yüzden bütün hakimiyet ve
malikiyetler O’nun fermanıyla olmalıdır.
Bir sonra ki merhalede Peygambere (s.a.a) itaat emri veriliyor. Öyle bir peygamber ki
masumdur ve heva hevesine göre konuşmaz, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisidir ve sözü
Allah’ın sözüdür. Bu makamı Allah O’na vermiştir. Allah’a itaat O’nun zatının yaratıcılık ve
malikiyetinin gereğidir,[2] ama Peygambere (s.a.a) itaat Allah’ın emrinin sonucudur. Başka bir
ifadeyle Allah’a itaat, bizzat (asaleten) farzdır, Peygambere itaatın farzlığı ise bilgayrdır (Allah
emriyledir). Ve belkide bu yüzden ‘itaat’ kelimesi ayette iki kere tekrar edilmiştir.
Üçüncü merhalede, ulu’l emr’e itaat emri veriliyor. Bu mesele İslam toplumunun bağrından
çıkmış, insanların din ve dünyasının hafızıdır.
Ulu’l Emr hakkındaki görüşlere geçmeden önce diyoruz ki: Onlar ‘hangi taifeden olurlarsa
olsunlar, vahiyden bir nasipleri yoktur ve işleri, yalnızca kendilerine göre doğru olan görüşleri
söylemektir. İnsanların bu görüşlere itaat etmesi Peygamberin görüşlerine itaat etmek gibi
farzdır.[3]
Ulu’l Emr Kimlerdir?
Ulu’l Emir’in kimler olduğu konusunda müfessirler arasında değişik görüşler vardır. Aşağıda
kısaca bu görüşleri getiriyoruz:
1- Bir kısım Ehl-i Sünnet müfessirine göre, nerede ve ne zaman olursa olsun bütün yöneticiler
ulu’l emr’dirler. Bu konuda herhangi bir istisna yapmamışlardır. Bu görüşün neticesi şudur:
Müslümanlar ne şekilde olursa olsun her türlü yönetim şekline uymak zorundalar, hatta
Moğollar olsa bile.
2- El-Minar, Fi Zilal-il Kur’an vb. gibi tefsirlerin yazarlarına göre, ulu’l emir’den maksat halkın
temsilcileri, yöneticiler, alimler, halkın tüm işlerine bakan görevli olan kimselerdir. Ama
İslamın hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla onlara itaat edilir.
3- Bazılarına göre ise ulu’l emir, maneviyat ve düşünce sahibi yöneticiler, yani alimler ve
bilginlerdir. Onlar adil olmalı, kitap ve sünneti iyi bilmeliler.
4- Bazı Ehl-i Sünnet müfessirlerine göre ise ulu’l emir yalnızca ilk dört halifedir, onlardan
başka kimse ulu’l emir değildir. Dolayısıyla onlardan sonra ki zamanlarda ulu’l emr yoktur.
5- Bir başka grup müfessir de Peygamberin (s.a.a) sahabesini ulu’l emr olarak kabul
etmekteler.
6- Ulu’l Emir için verilen ihtimallerden bir diğeri onların İslam ordusu kumandanlarının
olduğudur.
7- Şii müfessirlerin tümü ulu’l emr’in Masum İmamlar olduğu konusunda görüş birlikleri vardır.
Masum İmamlar, Allah ve Peygamberi (s.a.a) tarafından, İslam toplumunun maddi ve manevi
yaşamının tüm yönlerine rehberler olarak atanmış, Onlardan başka kimse buna ortak
edilmemiştir. Ancak onlardan taraf bir makama getirilen kimselere de belli şartlarda itaat
gereklidir. Bu itaat ulu’l emr olduklarından dolayı değil, ulu’lemr’in temsilcileri olduklarından
dolayıdır.
Şimdi bu görüşleri kısaca inceleyeceğiz:
Birinci tefsir, hiç bir şekilde ayetin içeriği ve İslam öğretilerinin ruhuyla uyuşmamaktadır.
Çünkü her türlü yönetim şekline kayıtsız şartsız uymayı Allah’ın ve Resulünün (s.a.a) itaatinin
seviyesinde görmek imkansızdır.
İkinci ve üçüncü tefsir ise ayetin genelliğiyle uyuşmamaktadır. Zira yöneticelere, alimlere ve
bilginlere uymanın şartları vardır. Örneğin kitap ve sünnete aykırı sözleri olmamalıdır.
Dolayısıyla haktan saparlarsa onlara itaat farz olmaz. Oysa ayet ulu’l emr’e itaati herhangi bir
şarta bağlamamıştır.
Dördüncü tefsirin manası şudur: Günümüzde Müslümanların içinde ulu’l emr olacak kimse
yoktur. Ayrıca böyle bir sınırlamanın herhangi bir delilde yoktur ve üçüncü tefsirin sakıncası
burda da geçerlidir.
Beşinci ve altıncı tefsirlerinde sakıncası da aynıdır. Yani böyle sınırlamanın hiçbir delili yoktur.
Herhangi bir sebepten dolayı haktan saparlarsa onlara itaat edilmez. Halbu ki ayet, ulu’l
emr’in itaatini aynen Peygamberin (s.a.a) itaati olduğunu söylüyor.
Sonuç olarak yukarıdaki eleştirilere maruz kalmayan tek tefsir yedinci tefsirdir. Yani ulu’l emr,
Masum imamlardır. Zira bu tefsir, ayetten çıkan tartışmasız itaatin farz olmasıyla tamamen
uyuşmaktadır. Çünkü imamın ismeti, onu her türlü hata ve yanlışlıktan korumaktadır. Bu
yüzden onun emrine itaat, Peygamberin emrine itaat gibi farz olacaktır. Öyleyse O’nun
itaatinin seviyesinde olmalı ve ‘itaat edin’ cümlesi olmadan Resule bağlanmalıdır.
Ehl-i Sünnet’in bazı meşhur alimleri söz konusu ayeti tefsir ederlerken bu hakikatı itiraf
etmeleri dikkate şayandır. Örneğin Fahr-u Razi şöyle diyor: ‘Allah birine kesin olarak ve
kayıtsız şartsız itaat etmeyi gerekli görmüşse o kimse mutlaka masum olmalıdır. Zira hata
yapmaktan masum olmazsa, hata yaptığında Allah ona itaat etmeyi ve onun hatasına uymayı
gerekli görmüş demektir ki bu da ilahi hükümde tezat var manasına gelir. Çünkü bir taraftan o
amel yasaklanmış diğer taraftan ulu’l emre itat etmek farz kılınmıştır. Bu, emir ve yasağın aynı
anda bir arada olmasına neden olur. Dolayısıyla Allah-u Teala kayıtsız şartsız ulu’l emre itaat
etmeyi farz etmişse, ulu’l emr masum olmazsa böyle bir emir doğru olmayacaktır.
Yukarıda söylenenlerden ayette söz edilen ulu’l emr’in mutlaka masum olması gerektiğini
anlıyoruz.’
O daha sonra şöyle diyor: ‘Masum ise, ümmetin tümüdür. Bu da, ümmetin icma ve görüş
birliğinin hüccet olduğuna delildir.’[4]
Görüldüğü üzere Fahr-u Razi ayetin, ulu’l emr’in masum olması gerektiğine delalet ettiğini
kabul ediyor, ancak Ehl-i Beyt’in (a.s) mektebini ve bu mektebin İmamlarını tanımadığı için
ulu’l emr’in belli kişiler olabileceği ihtimalini göz ardı etmiştir. Bu yüzden mecburen ulu’l emr’i
ümetin tümü (veya Müslümanların genelinin temsilcileri) manasında tefsir etmiştir. Halbu ki
bu ihtimal yanlıştır. Çünkü ulu’l emr İslam toplumunun önderi olmalı, İslam devleti ve
Müslümanların sorunları onun eliyle halledilmelidir. Öte yandan genelin hatta onların
temsilcilerinin ortak görüşleriyle yönetim gerçekleşmez. Zira Müslümanların karşılaştıkları
toplumsal, siyasi, kültürel, ahlaki ve ekonomik meselelerde bütün ümmetin veya
temsilcilerinin ortak görüşe varmaları genellikle mümkün değildir. Çoğunluğa uymak ise ulu’l
emr’e uymak demek değildir. Dolayısıyla Fahr-u Razi ve onun görüşünü kabul eden çağdaş
alimlerin sözünün gereği ulu’l emr’e itaatin tümüyle ortadan kalkması veya çok az ve istisna
bir konu haline gelmesidir.
Yukarıda söylenenlerden şu sonuca ulaşıyoruz: Ayet-i kerime yalnızca ümmetin bir kısmını
oluşturan masum önderleri ispatlamaktadır.
Bir Soru ve Cevabı
Soru: Ulu’l emr’den maksat Masum İmamlarsa neden ayetin devamında Müslümanların
arasındaki anlaşmazlıklar meselesine değinerek: ‘Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız bir
şeyde ihtilafa düştünüz mü o hususta Allah'a ve Peygambere müracaat edin; bu hareket, hem
hayırlıdır, hem de sonu pek güzeldir.’ diye buyurmaktadır?
Cevap:
Çünkü ayet müminlere hitap ederek ‘Ey İnananlar!..’ diye buyurmaktadır. Şüphesiz
anlaşmazlıktan maksat bu müminlerin (Ulu’l Emr’in dışındakilerin) anlaşmazlıklarıdır.[5]
Müminlerin ulu’l emr’le -ona itaat etmek farzken- anlaşmazlığa düşmesi düşünülemez.
Dolayısıyla müminlerin kendi aralarındaki anlaşmazlıkları kastedilmek zorundadır. Yine
anlaşmazlıkları görüş vermekte de değildir. Çünkü emir ve görüş sahibinin onların içinde
olduğu varsayılmaktadır. Eğer aralarında anlaşmazlık çıkarsa meydana gelen yeni olayların
hükmü hakkında olur. Sonra ki ayetlerde tağutların hükmüne başvuranlar kınanmaktalar.
Allah ve Resulünün hükmüne boyun eğenler bu mananın karinesidir. Bu hüküm, Kur’an ve
sünnette belirlenen dinin hükümlerine döndürülmelidir. Bir hükmü Kur’an ve sünnetten
anlayan kimse için o ikisi kesin hüccettir. Veliyy-i Emr, ‘Kitap ve sünnet böyle hükmediyor’
dediği zaman onun sözü kesin hüccettir, zira ayet-i kerime veliyy-i emrin itaatini farz olarak
varsaymış ve itaatin farz oluşuna herhangi bir kayıt ve şart getirmemiştir. Öyleyse ulu’l emrin
sözü sonuçta kitap ve sünnete dayanmaktadır.
Bundan ulu’l emrin -olması gereken her kimse- Allah ve Resulünün koyduğu hüküm dışında
hüküm vermeye ve yine Kitap ve sünnette ki hükümleri neshetme hakları olmadığı açıkca
anlaşılmaktadır. Yoksa her dönemin anlaşmazlıklarını o dönemin veliyy-i emrine yönlendirirdi
ve artık anlaşmazlıkları Kitap ve sünnete yönlendirmenin veya Allah ve Resulüne başvurun
demesinin bir manası kalmazdı. Oysa ki ‘Allah ve Resulü, bir işe hükmetti mi erkek olsun,
kadın olsun, hiçbir inananın, o işi istediği gibi yapmakta muhayyer olmasına imkan yoktur ve
kim, Allah'a ve Peygamberine isyan ederse gerçekten de apaçık bir sapıklığa düşmüş, sapıtıp
gitmiştir.’[6] ayet-i kerimesi Allah ve Resulünden başka kimsenin hüküm koymaya hakkı
olmadığına ortaya koyuyor.
Ayetin hükmüne göre teşriin (yasama) manası Allah’ın hükmüdür. Resulün hükmü ise ya
Allah’ın hükmüdür veya ondan daha geneldir. Ulu’l Emr’in vazifesi ise velayetlerinin nüfuz
ettiği yerlerde görüşlerini belirtmektir. Başka bir ifadeyle genel ve umumi konu ve olaylarda
Allah ve Resulünün hükmünü keşfetmelidirler.
Kısaca belirtmek gerekirse ulu’l emrin kanun koyma veya kanunu neshetme yetkileri yoktur.
Onların başkalarından farkı Allah ve Resulünün hükmü, yani kitap ve sünnet onlara havale
edilmiştir. Bu yüzden Allah-u Teala, hükmü döndürme konusunda bahseden söz konusu
ayette onların adını getirmemiş, yalnızca ‘Allah'a ve Peygambere müracaat edin’ diye
buyurmuştur. Buradan anlıyoruz ki, Allah-u Teala’nın bir itaati var, Resul ve ulu’l emrin de bir
itaati var. Bu nedenle ‘Allah'a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l Emr’e) itaat
edin.’[7] diye buyurmuştur.
Resul (s.a.a) ve Ulu’l Emr’e İtaate Emirin Mutlak Olması ve İsmete Delaleti
Fahr-i Razi’den aktardığımız gibi ‘Allah'a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu’l
Emr’e) itaat edin.’ ayetinde gelen bu itaat mutlak bir itaat olup herhangi bir şart ve kayıda
bağlı değildir. Bu da Resulün, Allah’ın hükmüne muhalif bir şeye emretmediğine ve bir şeyden
sakındırmadığına delildir. Yoksa Allah’ın kendisinden ve Resulünden itaati farz etmesi Allah
tarafından yapılan bir çelişki olurdu. Resulün bütün emir ve yasakları Allah-u Teala’nın emir ve
yasaklarıyla uyumlu olması Resulün ismetinin dışında bir şeyle düşünülemez ve
gerçekleşemez. Bu söz ulu’l emr konusunda da aynen geçerlidir.[8]Refrence:
[1]- Nisa/59
[2]- Nasır Mekarim Şirazi, Tefsir-i Nümune, c.3, s.435-440, Dar-ul Kütüb-ü İsmailiyye
yayınları, Tahran, h.ş.1374,
[3]- Muhammed Hüseyin Tabatabai, el-Mizan (Farsçası), c.4, s.618.
[4]- Fahr-u Razi, Tefsir-i Kebir (Mefatih-ul Gayb), c.10, s.113, Dar-u İhya-it Teras-il Arabiyya,
h.ş.1357.
[5]- Tababtabi, a.g.e. c.4, s.619, Musavi Hemedani’nin Farsça çevirisi, Defter-i İntişarat-ı
İslami-i Camiay-ı Müderrisin-i Havza-i İlmiyyey-i Kum yayınları, Kum, 5. Baskı, h.ş.1374.
[6]- Ahzap/36
[7]- el-Mizan (Farsçası), c.4, s.621.
[8]- a.g.e. s.621.
-----------------------------Kaynak:www. islamquest.net
Sunulan cevaplar zorunlu olarak Ehl-i Beyt (a.s) Kurultayı’nın görüşünü yansıtmamaktadır
Download