Burhan 50:Burhan.qxd

advertisement
editör’den
Unuttuğumuz kavramlardan biri vefa… Sözlerimizde vefa, dostlukta
vefa… Modernizm ile birlikte köklerimizden hızlı bir savruluş yaşıyoruz.
Temellerimiz sarsılıyor. Vefa artık masal ve hikâyelerde mi kaldı bilinmez ama
bilinen o ki vefasızlaşan bir dünyaya doğru süratlice gidiyoruz. Sözlerdeki
vefasızlık özlere yansıyınca milyonlarca kişinin yaşadığı şehirlerde “yalnız”
başımıza kaldık. Dünya köyleştikçe biz gönüllerimize devasa aşılmaz surları
olan şehirler inşa ettik. Yalnız yaşıyoruz. Ne kapımızı çalacak dostlarımız var
ne de o dostlara açacak yüreğimiz. Bundan daha büyük bir uçurum olabilir mi?
Söz bir insanın kendisidir. İnsan sözünden ibarettir. Biz bir söz ile “Müslüman”
oluruz. Yine bir söz veya sözler ile de Müslümanlıktan olabiliriz. Sözümüz
kimliğimiz, kişiliğimizdir. Sözü yere düşenin yüzü de yere düşer. Yüzü yere
düşenin nesi kalır?
Mevlana’dan bir hikâye… Genç adamın biri, dermiş babasına her gün;
"Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi..." Baba itiraz eder, olmaz öyle
çok dost. Hakikisi belki bir, belki iki, fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki
dostun...
Devam eder durur konuşma... Aralarında başlar bir tartışma, karar
verirler bir sınava, dostun hakikisini anlamaya...
Bir akşam bir koyun keserler ve koyalar çuvala... Baba der ki oğluna:
— Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dost bildiklerine" Çuvaldan kanlar
damlamakta... Delikanlı sırtlar çuvalı, gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı...
O dost bakar ki çuvala hem de kanlı bir çuval, kapar hızla kapıyı delikanlının
suratına. Almaz içeri arkadaşını... Böylece tek tek dolaşır delikanlı, kendince
tanıdığı, sevdiği dostlarını. Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır. Evlat geriye
döner, ama içten yıkılır... Babasına dönerek:
— Haklıymışsın baba" der. Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de
bana... Baba:
— Hayır evlat, der. Benim bir dostum var bildiğim. Hadi çuvalı sırtla ve bir
kere de ona git, selamımı söyle. Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından
terler, çuvaldan kanlar damlar...
Gider, baba dostuna, selam verir. Kabul görür sevinir. O dost, delikanlıyı
alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye, bir çukur kazarlar birlikte, koyunu
gömerler adam diye, üzerine de serpiştirirler toprak belli olmasın diye dikerler
üzerine sarımsak...
Genç adam gelir babasına;
— Baba işte dost buymuş" diye konuşunca, babası:
— Daha erken, o belli olmaz daha, sen hemen git O'na, çıkart bir kavga,
atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona... İşte o zaman anlaşılacak dostun
hakikisi... Sonra gel olanları anlat bana...Genç adam aynen yapar babasının
dediğini, maksadı anlamaktır dostun hakikisini, babasının dostuna istemeden
basar iki tokat!
Der ki tokatı yiyen dost; "Git de söyle babana, biz satmayız sarımsak
tarlasını böyle iki tokada!.."
Allah’a emanet olunuz.
içindekiler
AYLIK İLİM KÜLTÜR DERGİSİ
Yıl: Sayı: 50
Kasım 2009
SAHİBİ
4 HZ. ENES’İN ALLAH’A VERDİĞİ
48 Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri
SÖZDE DURMASI
Aydın BAŞAR
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Burhan Basın Yayın
Eğitim ve Tur. Ltd. Şti.
SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ
6 SÖZÜM SÖZ
52Allah’a Tevekkül
Serdar TAŞAR
Nihat MORGÜL
Seyyid Ahmed er Rufai Hazretleri
YAYIN DANIŞMANLARI
Prof. Dr. İbrahim BAYRAKTAR
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Yard. Doç. H. Murat KUMBASAR
10 DOSTLUĞA AÇILAN PENCERE
Hasan BAŞAR
YAYIN KURULU
54 PEYGAMBERLER…(8)
Osman KARABULUTOĞLU
Yusuf ELİBOL
Ramazan ÇAKIR
Aydın BAŞAR
14 Yahudileştirme Çalışmaları
Salih AYDIN
Gölgesinde Kudüs’ün Geleceği
57 H. Şaban Efendim (Şiir)
Ziyad El-Hasen
(Aşık Visali)Abdulkadir Doğan
20 EHLİ-İ SÜNNET'İN "ORTAYA
58 Ahde Vefâ
Umut BULUT
GRAFİK TASARIM
Burhan Ajans
DAĞITIM ORGANİZASYONU
Asim AYDOĞDU 0538 233 5000
Fiyatı
ÇIKIŞI" VE KARAKTER ÖZELLİKLERİ
Ebubekir SİFİL
Yusuf ELİBOL
Tek Sayı: 6 TL
1 Yıllık (12 Sayı) Abone: 72 TL
6 Aylık Abone: 36 TL
Yurtdışı
1 Yıllık Abone: 75 Euro
24 NİÇİN ALLAH’A İTAAT EDİYORUZ?
60 HAYATA GEÇ KALMAYIN
Kamil ABDULLAHOĞLU
Ayşe BAĞCİVAN
28 BÜTÜN PEYGAMBERLERİN VE
62 BENCİL TUTKULAR DİN
İLAHÎ KİTAPLARIN BİLDİRDİĞİ
GERÇEK: AHİRET
AHLAKINDAN UZAKLAŞTIRIR
Abonelik İçin Hesap Numaraları
Posta Çeki No: 5091167
Türkiye Finans Sultanbeyli Şubesi
Hesap No: 291928-1
Ziraat Bankası Sultanbeyli Şubesi
Hesap No: 1673–44165588
YAYIN VE İLETİŞİM ADRESİ
Prof. Dr. Veysel GÜLLÜCE
Elif ALACA
Mehmet Akif Mah.
Kuran Kursu Cad.No: 87
Tel: +9 (0216) 498 94 00
30 FİLİSTİN VE MESCİD-İ AKSA`YA
65 Lem Yezel (Şiir)
Faks: +9 (0216) 498 94 00
VEFA
Ahmed Vehbi Antaki H.z
Sultanbeyli / İST.
İNTERNET ADRESİ
Ersan BİLGİN
[email protected]
[email protected]
www.burhandergisi.com
34 ZİLHİCCE AYININ İLK ON GÜNÜ
BASKI
Mehmet TALU
Milsan A.Ş. 0212 697 1000
YAYIN TÜRÜ
Aylık Süreli Yayın
Gönderilen yazılarda editör ve yayın kurulu değişiklik yapabilir. Gönderilen yazılar iade edilmez.
Yazılardan kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.
Yayınlanan reklamlardaki ürün ve hizmetlerin sorumluluğu reklam verene aittir.
38 Aliya İzzet Begovic
66 Dersaadette Daru’l Hikme
Ahmet HALİLOĞLU
70 BURHAN ÇOCUK
Ahmet HALİLOĞLU
Musa KARACA
42 ÖLMEDEN ÖLELİM
72 OLMADAN (Şiir)
Sezgin ÇAKIR
Şemseddin Sivasi
Hz. Enes’in
ALLAH’A Verdiği Sözde Durması
4
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
Sözüm Söz
6
Nihat MORGÜL
Yahudileştirme Çalışmaları Gölgesinde
Kudüs’ün Geleceği
Ziyad El-Hasen
14
Filistin ve Mescid-i Aksa`ya Vefa
30
Ersan BİLGİN
Zilhicce Ayının İlk On Günü
34
Mehmet TALU
Aliya İzzet Begovict
Ahmet HALİLOĞLU
60
38
Hayata Geç Kalmayın
Ayşe BAĞCİVAN
Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN
[email protected]
HZ. ENES’İN ALLAH’A VERDİĞİ
SÖZDE DURMASI
Hz. Peygamber efendimize hizmeti ile tanınan ve en çok hadîs rivâyet
eden sahâbîlerden biri de Hz. Enes b.
Mâlik’dir. Hz. Enes, hicretten on yıl
önce Medine’de doğdu. Babasının adı
Mâlik, annesinin adı da Rümeysa
(künyesi: Ümmü Süleym)’dır. İslâm’ın
Medîne’ye yayıldığı yıllarda Şam’da
vefat eden Mâlik, İslâm ile müşerref
olamadı. Eşini kaybeden Rümeysa,
yeni Müslüman olan Ebû Talha ile evlendi. Enes’in annesi Rümeysa
(Ümmü Süleym), kardeşi Berâ b. Mâlik, teyzesi Ümmü Haram, üvey babası
Ebû Talha ve amcası Enes b. Nadr tanınmış sahâbîlerdendir. Hz. Peygamber efendimiz, Medîne’ye hicret ettiği
zaman henüz on yaşında, okur, yazar
ve zeki bir çocuk olan Enes’i annesi
veya üvey babası, Hz. Peygamber’in
hizmetine verdi. Enes de Hz. Peygamber’in vefatına kadar on yıl onun
hizmetinde bulundu. Akşam annesinin
yanında kalır, gündüzleri Hz. Peygamber efendimizle birlikte olurdu. Enes
b. Mâlik, Hz. Peygamber’in Medîne yılKasım 2009
4
larını, onunla birlikte katıldığı savaşları
ve seyahatleri en güzel şekilde anlatanlardan biridir. Yaşadığı ve şâhit olduğu bütün olayları, sanki sesli ve görüntülü
kameraya
almış
gibi
anlatmaktadır.
Hz. Enes’in aynı adı taşıyan bir
de amcası vardı. Daha doğrusu amcası hayattayken onun adını kendisine
vermişlerdi. Amcası Enes b. Nadr, Bedir savaşına katılamamıştı. Bedir savaşına katılamadığı için duyduğu
üzüntüyü Hz. Peygamber’in huzurunda dile getiren Enes b. Nadr, müşriklerle yapılacak ilk savaşta kendini
göstereceğini söyledi. Bedir savaşından bir yıl sonra cereyan eden Uhud
savaşına katıldı. Bu savaşta Müslümanların bozguna uğraması ağırına
gittiği için onların bu hallerinden dolayı Yüce Allah’tan bağışlanma diledi
ve müşriklerin Hz. Peygamber’e karşı
saygısız tutumları sebebiyle de Allah’a
sığındı. Ardından kılıcını eline alarak
savaş meydanına doğru ilerlerken boz-
BAŞYAZI
guna uğrayan sahâbîlerden Sa’d b. Muâz’a rastladı
ve ona cennetin kokusunu Uhud tarafından aldığını
söyleyerek geri dönmesini tavsiye etti. Daha sonra
Hz. Ömer ve Hz. Talha’nın da aralarında bulunduğu
bir grubun Hz. Peygamber’in vefat ettiğini ileri sürüp bir köşede çaresiz bir şekilde oturduklarını görünce onlara Hz. Peygamber, neyin uğrunda öldüyse aynı şey uğrunda ölmek gerektiğini
söyleyerek kendilerini toparlamalarına vesile oldu.
Düşmanla kahramanca çarpışan Enes b. Nadr,
müşriklerden Süfyan b. Uveyf tarafından şehîd
edildi. Savaştan sonra bu olayı Hz. Peygamber’e
anlatan Sa’d b. Muâz, onun gibi yiğitlik gösteremediğini îtirâf etti. Müşrikler tarafından burnu, kulakları ve çeşitli organları kesilen Enes’in vücudunda seksenden fazla yara bulunduğu görüldü.
Hiç kimse, onun mübârek cesedini tanıyamadı ve
teşhîs edemedi. Uhud savaşında olup bitenleri duyup savaş meydanına koşan kadın sahâbîlerden
biri olan kız kardeşi Rübeyyi, onu güçlükle tanıyabildi ve cesedin ona ait olduğunu tespit edebildi.
Asr-ı Saâdet’te gördüklerini ve duyduklarını bize
nakleden Hz. Enes b. Mâlik, amcası Enes b.
Nadr’ın bu kahramanlığını şöyle anlatır:
“Amcam Enes b. Nadr, Bedir savaşında Medîne’den uzakta bulunduğu için savaşa katılamamıştı. Bu ilk savaşa katılamayışı kendisine çok ağır
gelmiş ve Hz. Peygamber’e şöyle demişti:
“Ey Allah’ın elçisi! Müşriklerle yaptığın ilk savaşta uzakta bulunduğum için katılamadım. Yemîn
olsun, eğer bundan sonra yapılacak savaşta Yüce
Allah, bana seninle birlikte bulunma fırsatı verirse,
müşriklere neler yapacağımı Yüce Allah herkese
gösterecektir.” Bundan başka bir söz söylemekten
de çekindi. Uhud savaşı olunca amcam da Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte savaşa
katıldı. Savaşın en çetin bir anında Ensar’ın liderlerinden Sa’d b. Muâz ile karşılaştı ve ona künyesi
ile hitap ederek:
“Ey Ebû Amr! Nereye gidiyorsun? İşte
ben, Allah yolunda Uhud taraflarından cennetin
kokusunu duyuyorum ve tekrar çarpışmaya gidiyorum” dedi ve tekrar savaş meydanına atıldı.
Şehid oluncaya kadar müşriklerle savaştı. Savaş
bittikten sonra vücudunda kılıç darbesi, mızrak darbesi ve ok yarası olmak üzere seksen küsûr yara
tespit edildi. Onun kız kardeşi ve aynı zamanda benim halam olan Rübeyyi bint Nadr dedi ki:
“Ben, kardeşimi ancak parmak uçlarından tanıdım.”
Enes b. Mâlik, sözlerine devamla der ki: “Kurân-ı Kerîm’deki şu âyet-i kerîme amcam Enes b.
Nadr ve kendisi gibi şehîd olan arkadaşları hakkında nâzil oldu:
“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözde samimi olarak durmuşlardır. Kimi bu uğurda canını verdi, kimi de (şehidliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde
(sözlerini) değiştirmemişlerdir.” (el- Ahzâb sûresi, 33/23)
Hz. Enes, sözlerine devamla der ki: “Ashâbı kiram da bu âyet-i kerîmenin amcam Enes b.
Nadr ve onun gibi şehid olanlar hakkında nazil olduğunu söylerler.”
Müslümana yakışan, verdiği sözde durmaktır.
Hele kendisine söz verilen Yüce Allah olursa, o zaman verilen sözde durmaktan başka hiçbir yol ve
hiçbir alternatif yoktur. Yüce Allah’a söz veren herkesin, Enes b. Nadr gibi sözünde durması gerekir.
Benim bildiğim kadarıyla bütün insanlar, âlem-i ervahta Yüce Allah’a söz vermişlerdi.
Şimdi sizi ervâh-ı ezelde verdiğiniz sözü tutmaya dâvet ediyorum. Yukarıda geçen âyet-i kerîmeye mâsadak olmaya, açıkçası adam gibi adam
olmaya dâvet ediyorum.
5
Kasım 2009
Nihat MORGÜL
SÖZÜM SÖZ
er şey bir söz ile başladı. O, ol dedi
olduk. Sonra söz ile devam etti. Yüce
yaratan ruhlarımızı topladı ve ‘ben
sizin rabbiniz değil miyim?’diye sordu. ‘Evet,
sen bizim rabbimizsin’ diye cevap verdik, söz
verdik, ahit verdik. Ardından insanın yolculuğu
ve serüveni geldi.
H
Bir sıfatı da kelam olan Allah Teâlâ Kuranı
bize indirdi. Kur’an yaratanın resulü aracılığı ile
kullarına ilettiği sözleri olarak yeni bir insan ve
toplum modeli inşa etti. Bu modelde insan karakteri ve yapısı şekillendi. Allahın kelamı olan
vahiy Hazreti Peygamberimizin ağzından döküldü ve kaydedildi. Allahın kelamı olan Kuran,
Allah elçisinin sözlerinin de vahiy olduğunu bildirdi. Böylece Hazreti Peygamberin sözleri de
vahiy olarak ağızdan ağza nakledildi. Hadis
diye adlandırılan bu peygamber sözleri Allahın
sözü ile beraber İslam’ın temel kaynaklarından
oldu. Böylece söz güç kazandı, itibarı arttı, itibar verdi ve itibar gördü.
Kasım 2009
6
Allah söze önem veriyor. İslam’a girmek için
sadece Şahadet kelimesi dediğimiz ‘Allahtan
başka ilah yoktur, Hazreti Muhammed onun kulu
ve resulüdür’ sözünü samimi olarak söylemek yeterlidir. Bu söz insanı iman ve İslam dairesine soktuğu gibi ona sonsuz hayatta sonsuz cennet
kapılarını da açıyor.
Biz söz medeniyetiyiz. İslam dairesine girdikten sonra inancının o kimseye yüklediği en
önemli vazife sözü başkalarına da ulaştırmaktır.
Tebliğ diye isimlendirilen bu görev peygamberimizin arkadaşları tarafından yerine getirilmeseydi
belki dünyanın dört bir yanında yaşayan insanlara
bu mesaj ulaşmayacak ve onlar karanlıkta yaşamaya devam edeceklerdi. İmanımızı o güzide insanların sözü başkalarına da ulaştırma çabasına
borçluyuz. Yüz bini aşkın sahabe Medine de oturup peygamberimizin civarında yaşamak ve ibadet ile hayat geçirmek yerine bir söz uğruna
dünyaya yayıldılar. Sözü yücelttiler.
Evet, sözü yüceltmek diye ifade edebileceğimiz ‘îlay-ı kelimetullah’ davası İslam’a gönül
veren nice erenlerin, hak aşığının ve mücahidin
mefkûresi olmuştur. Bu mefkûre uğruna âşıklar
kuşak bağlamış, hırka giymiş el alıp yolara düşmüş. Nice mücahid silahını kuşanıp serhatlarda at
koşturmuştur. Hep bir söz uğruna.
Biz söz medeniyetiyiz. Sahabe Peygamberimizin sohbetinde bulunan mümin demektir. İnsanın bedeni ağzından ruhu da kulağından doyar. Bu
manada sohbet insanı yetiştiren, olgunlaştıran kemale erdiren en önemli vasıtalardandır. Belki bu
yüzden Mevlana, Mesnevisine ‘dinle’ diye başlamaktadır.
Sözü dinlemek ve ‘söz dinlemek’ kadar sözüne sadık olmak da önemlidir. Sadakat iman ile
bir tutulurken sözüne gadretmek, sözünü tutmamak imana ihanet kabul edilmiştir. Bu açıdan vefa,
İslam’ın inşa ettiği insan modelinin en önemli karakteridir. Bizim kültürümüzde ‘sözünün eri olmak’
ile ‘sözü yalama yapmak’ deyimleri arasındaki
fark, iman ile nifak arasındaki fark olarak görülmüştür.
7
Kasım 2009
Bizzat Kuran vefa’yı övmektedir: “Kim ah-
Yine bir hadiste Hazreti Peygamberimiz şöyle
dini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş
buyurur: "Allah Teala buyurdu ki: "Biri diğerine
olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa göste-
ihanet etmediği müddetçe iki ortağın üçüncüsü
rirse Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.”
ben olurum. Biri arkadaşına ihanet etti mi ben
[Fetih; 48/10]
“Ahdinize vefalı davranın, ben de ah-
aralarından çekilirim."
dimi yerine getireyim” [Bakara, 2/40]
Bu ayetler ve hadisler ile ruhu yoğrulan Müs"Resûlullah aleyhisselam da buyurdular ki:
lüman öncelikle vefalıdır, sözüne sadık olur. Her
"Kıyamet günü, Allah, öncekileri ve sonrakileri
şeyden önce sözüne değer verir. Evvela elest mec-
birleştirip topladığı zaman her vefasız için, onu
lisinde Allaha verdiği ‘belâ’ evet sen bizim rabbi-
tanıtan bir bayrak dikilir ve: "Bu falan (oğlu fa-
mizsin ikrarına vefa gösterir. Onun rab olduğunu
lanın) vefasızlığıdır" denilir."
dünya hayatında unutmaz. Sonra kendisine son-
Kasım 2009
8
suz cennet ve nimet kapılarını açan kelime-i şehadet cümlesine, ona olan imanına vefa gösterir. Hayatını ona göre tanzim eder. Müslüman
sorumluluğu olarak insanlıkta kardeşleri olan diğer
insanlarında iman ile şereflenmeleri için vefa örneği gösterir ve hakikatleri onların da duymasını
sağlamak için çaba sarf eder, onlara İslam’ı tebliğ
eder.
“Kim ahdini bozarsa,
ancak kendi aleyhine
bozmuş olur. Kim de
Allah ile olan ahdine
Vefanın en büyük örneklerini insanlıkta örnek
olan hazreti peygamberin hayatında her zaman
görmekteyiz. Azılı düşmanları ona suikast etmek
için evine baskın düzenlemiş iken yine de o kendisine emanet edilen değerli eşyaları sahiplerine
ulaştırma çabası ve uğraşı içinde plan yapıyor ve
hazreti Ali’yi kendi yatağına yatırarak ona bunları
sahiplerine teslim etme görevi veriyordu. Ölüm tehlikesi anında bile vefa’sından ödün vermiyordu.
vefa gösterirse Allah
ona büyük bir mükâfat
verecektir.” [Fetih; 48/10]
“Ahdinize vefalı
Yine Peygamberimiz Hudeybiye antlaşmasını henüz imzalamıştı. Anlaşma maddeleri ağırdı
ve maddelerden biri de; Mekkeli müşriklerin zulmünden kaçıp hazreti peygambere sığınan Müslümanların tekrar müşriklere iadesini öngörüyordu.
Tam imzalar atıldığı sırada müşrik tarafı temsilcisinin oğlu Müslüman olduğu için kendisini hapseden,
kendisine işkence eden müşriklerin ellerinden
kaçıp bağlı zincirleriyle peygamberimizin huzuruna
girmiş ve onun adaletine ve merhametine sığınmıştı. Tam o sırada müşriklerin temsilcisi aynı zamanda o gencin de babası; ‘işte şimdi sözüne
vefalı mısın, belli olacak’ diyerek anlaşma maddesi
gereği oğlunu geri istemişti. O gencin; ‘Ey Allahın
resulü ben ölümden kaçıp sana geldim sen şimdi
beni tekrar onlara mı teslim ediyorsun?’ sözleri karşısında içleri kan ağlayarak o genci babasına teslim ettiler. Vefa ancak bu kadar olur ve dünyada
bunun örneği hiçbir medeniyette ortaya bu denli çıkamaz.
Yukarıdaki hadisten anlaşıldığı üzere vefa
sadece sözünde durmak anlamına gelmiyor, aynı
zamanda insanların hatırını gözetmek, hak ve hukukuna dikkat etmek anlamına da geliyor. Bu manada Müslüman sözüne vefa gösterdiği gibi,
dostlarının da hatırını gözetir. Bizim kültürümüzde
‘bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır’ sözü böyle bir
davranın, ben de ahdimi
yerine getireyim”
vefa örneğini sergiler. Başta anne babası olmak
üzere, konu komşuyu, baba ve aile dostlarını, kendisi üzerinde hakkı olanları arayıp sormak, hal hatır
etmek varsa sıkıntı ve ihtiyacını gidermek vefa’nın
en asgari şartlarındandır. ‘Köprüyü geçene kadar
ayıya dayı demek’ veya ‘dün dündür bu gün bugündür’ sözleriyle ifade edilen vefasızlık tavırları
Müslüman kimliğinin ve anlayışının ifadesi olamaz.
İslam, sözü senet olan insanlardan bir medeniyet
kurmuştu. Şimdi senedine bile güvenilmeyen insanların bulunduğu bir güvensizlik ortamında güya
‘medeniyet’ denilen bir zamanda yaşıyoruz. İman
ile bağları koparılan insan önce kendi emniyetini
kaybeder. Çünkü imanla emniyet Arapçada aynı
köktendir. Mümin güvenen ve güvenilen insandır.
Sözü sözdür.
Vefa böyle bir şeydir. Yoksa sadece bir semt
ismi ve boza markası değildir.
9
Kasım 2009
Hasan BAŞAR
DOSTLUĞA AÇILAN
PENCERE
“Dost dost diye nicesine sarıldım/ Benim sadık yarim kara topraktır.”diyen halk aşığımız Aşık Veysel’i
bu kadar sitemkar eden nedir? Gerçekten dost dost diye sarıldıklarımızdan yediğimiz darbeler mi? Hani ne
güzel söylenmiş türküde;
Kasım 2009
rine kuşkuyla bakan ve aralarında
derin uçurumlar oluşmuş, ilişkilerin
yapmacık olduğu bir zamanı yaşıyoruz. İnsan böyle bir dünyada kendini
yapayalnız hissediyor ve hayat onun
için çekilmez hale geliyor.
“Çok yaralar gördüm çok parelendim
Eyvah dost yarası bitirdi beni
Çok sitemler gördüm çok karalandım
İlle dost yarası bitirdi beni
Eyvah dost yarası bitirdi beni”
Bu durumun suçlusu kim? Ve
bundan sonra ne yapabiliriz? Birinci
sorunun cevabı gayet basit sen, ben
yani herkes. Her ne kadar bu durumlarda kendimizi suçlu görmesek te,
hep başkalarını suçlasak ta. Hayır,
suçlu biziz.
Hiç beklemediğimiz, ummadığımız, dost bildiğimiz insanların yaptıklarının acısı hiçbir şeye benzemiyor.
Bir kor gibi oturuyor yüreklerimize. Ve
arkamızda koskocaman bir hayal kırıklığı.İnsanlara ve insanlığa olan inancımıza bir darbe daha vurulur böylece.
Sonuçta birbirine güvenmeyen, birbi-
İyi bir dost bulmak için önce nasıl
iyi bir dost olabileceğimizi düşünmeliyiz. Hep iyi bir dost bulamadığımızdan
dert yanarız. İnsanlara güvenilmeyeceğini artık güvenilir insanların kalmadığından dem vururuz. Unutmayalım
ki etrafımızda ki herkes dert yanıyorsa
bizimde bir sorunumuz var demektir.
10
Çünkü biz iyi bir dost olsaydık bizim etrafımızdaki
insanlar da dert yanmazlardı. Biz etrafımızdakilere
iyi bir dost olamıyorsak başkalarından dostluk beklemek abes değil midir?
yaratılandan ötürü” sözü de bu hakikati en asgaride buluşturmuştur. İnsanları isteyerek sevmesen
dahi Allah için sev; ama ne olursa olsun sev.
Hiç başkaları ile ilgilendik mi? Başkalarının
sıkıntısında yanında olduk mu? Bir mutluluğuna
ortak olup paylaştık mı? Her gün gördüğümüz arkadaşlarımıza canı gönülden bir selam verip hatırlarını soruyor muyuz? Yoksa hep kendimizi mi
düşünüyoruz. Ben dâhil etrafımızdakilerin konuşmalarını dikkatlice dinleyelim. Hayatın merkezine
Peygamberimiz insanların değişimini zorla
değil sevgiyle yapmıştır. Önce onların kalplerini kazanmış, insanların kendisine saygı duymasını sağlamıştır. Peygamberimizdeki insan sevgisi o kadar
büyük ki kendisine karşı en acımasız davrananları
dahi affetmiş, onlara merhametli davranmıştır.
Hatta onlar için dua etme güzelliğinde bile bulunmuştur.
kendimizi oturtup kaç defa “ben” kelimesini kulla-
Hayatta bir insanı mutlu etmekten daha güzel
nıyoruz. Çok basit bir mantık yürütelim. Biz başka-
ne olabilir ki . Bizim sayemizde bir insan mutlu olu-
ları ile ilgilenmezsek başkaları bizimle niye
yorsa bizden daha mutlu kim olabilir ki bu dünyada.
ilgilensin. Bir insanın bir insanla ilgilenmesi için en
İnsanlar niye bu kadar çok çalışıyorlar, para ka-
asgaride içinde insanlara karşı bir sevgi olmalıdır.
zanmaktan gaye ne? Tabiî ki mutlu olmak. Müslü-
İçinde insanlara karşı sevgi beslemesi gerekir. İs-
man için en büyük saadet hem bu dünyada hem
lamiyet insanları sevmeyi hayatın merkezine oturt-
ebedi âlemde mutlu olmaktır. Oysa mutluluk öyle
muştur. Peygamberimiz gerçek manada imanı
çok uzaklarda değildir. Bazen samimi bir dostla ge-
Müslümanların birbirini sevmesine ama gerçek ma-
çirilen hoşça bir vakittir, bazen bir yetimin başını
nada sevmesine bağlamıştır. “Yaratılanı severiz
okşayıp onu sevindirmektir. Dostlukta esas olan
11
Kasım 2009
sevgidir. İnsan sevgisi. Karşılıksız ve umarsız
sevgi. Mutlu insanlar kendisi ve etrafı ile barışık
olan insanlardır. İnsanı ilişkileri üst düzeyde olanlardır. İnsanlar karşılıklı iletişim kurarak hayatlarını
devam ettirirler. Başkaları ile kurulan bu iletişim
düzgün ve etkili ise dostlukların temeli atılmaya
başlar. Dostluk fedakârlık ister, özveri ister, emek
ister.
İnsanlara değer verip onlara saygı göstermek
o insana yapabileceğimiz en büyük iyiliktir. Biz bizi
seven, bize değer veren insanlarla olmaktan mutluluk duyarız. Bunun için her şeyi başkalarından
beklemeyelim. İlk adımı biz atalım. Biz atmazsak
şayet inanın bu ilk adım atılmayacak. Bu ilk adım
ne olmalıdır? Bence bu ilk adım insanları tanımaktır. Aslında dünyanın her yerinde insanlar ortalama
bir özellik gösterirler. Rengi, dili, cinsi ne olursa
olsun bütün insanlar aynıdır. İnsanlarla iletişim kurarken, insanların insani özelliklerini göz önünde
bulundurursak işimiz çok kolaydır. Dostlukların temeli atılırken dikkat edilecek birkaç hususu şöyle
sıralayabiliriz.
Gülümseme. Güler bir yüzle insanlara yaklaşma, hal hatır sorma İnsanların bizlere güven
duymasına ve kendisine daha yakın hissettirmesine sebep olacaktır. Bütün insanlar kıymetli ve
ehemmiyetli olmak ister. Onun için insanlara değer
verelim. Onlara değerli olduklarını hissettirelim. İnsanlara samimi bir dille iltifat edelim. Onları abartıya kaçmadan övelim. İçimizden gelen güzellikleri
söylemekten ve yapmaktan çekinmeyelim. İnsanlara isimleri ile hitap edelim, onları dikkatli bir şekilde
dinleyelim,
insanlara
asla
kaba
davranmayalım. Güler yüzlü ve nazik olalım. Tatlı
söz yılanı deliğinden çıkarır atasözü ne güzel açıklamış bu durumu. Unutmayalım ki Bir fincan kahvenin de kırk yıl hatırı vardır.
İnsanlar ne kadar çok yanlış yaparlarsa yapsınlar kendilerinin eleştirilmesine dayanamazlar.
Eleştiri insanları savunma durumuna geçirir. Gururu incittiği içinde zararlıdır. Eleştiri insanlara tercih şansı bırakmaz. İnsan bu durumda ister
istemez istemediği şeyleri yapmak zorunda kalacaktır. Bizler istemediğimiz bir şeyi yapmak zorunda kaldığımızda kendimizi iyi hissetmeyiz.
Kasım 2009
İnsanlara kendilerini ifade etme fırsatları tanıyalım. Bencillik kötüdür; ama insanların kendilerini mutlu edecek kadar da övünmeye layık
olduğunu unutmayalım. İnsanlara önemli insanlar
olduklarını hatırlatalım. Bencillik sadece kendini
düşünmektir. Oysa bizden başkalarının istek ve arzularını da dikkate almak, önemsemek gerekir.
Olayları sadece bizim bakış acımıza göre değerlendirmemeliyiz. Başkalarının bakış açılarını da
dikkate almalıyız.
Başkalarını eleştirmeyi bırakmalıyız. İnsanların kusurlarını, ayıplarını velhasıl açığa çıkmasından
hoşlanmadığı
davranışlarını
ortaya
çıkarmamalıyız. Hadiste "Her kim bir Müslüman
kardeşinin ayıp ve kusurlarını kimsenin görmediği
ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah’u
Teala da kıyamet gününde onun ayıplarını örter.
Her kim Müslüman kardeşinin meydana çıkmasını
istemediği bir şeyi ortaya çıkarır ve dile verirse,
Allah da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu suretle kendi
evinin içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten ölüyü diriltmiş gibidir." (Müslim,) buyrulmuştur.
Allah’ın emirleri, iki cihan güneşi Peygamberimizin hadisleri beşeri münasebetlerimizde sevgi
ortamının oluşmasını sağlamak içindir. Onun için
başkalarının ayıbını yüzlerine vurmamalıyız, ortaya
sermemeliyiz.
İnsanların yanlışlarını, hatalarını yüzlerine
vurmamalıyız. Çünkü bu durumda insan yanlış
yaptığını bile bile kendisini savunmaya geçecektir.
Böyle bir ortamda dostlukların temeli atılmaz. İnsanlarla tartışmaktan kaçınmalıyız. Çünkü tartışarak insanların fikirlerini değiştirmemiz mümkün
değildir. Oysa yapılması gereken herkesin fikirlerine saygı duymaktır. Yanlış yaptığını bilsek dahi
kendisinin anlamasını beklemek en doğru davranış olacaktır.
Uğrunda ölünecek dost arıyorsak, uğrunda
ölünecek dostlar olmalıyız. Bizler iyi bir dost olursak inanın dost bulmakta sıkıntı çekmeyiz.
12
...?
13
Kasım 2009
Ziyad El-Hasen
Yahudileştirme
Çalışmaları
Gölgesinde
Kudüs’ün
Geleceği
“Jerusalem”in Siyonist işgal devletinin başkenti olarak hayali, Siyonist
projenin ideolojisine ilk ortaya çıkışından itibaren eşlik ediyordu. “Jerusalem”, “Rabbin gözetimindeki” arı
Yahudi devleti hayalinin romantik bir
şekilde canlandırılmış haliydi ve en
başından beri Siyonist projeye öncülük ediyordu. Siyonist aklında “Jerusalem” hayali kısaca kentin simgelerinin,
kültürünün, dilinin ve sakinlerinin Yahudileştirilmesi anlamına gelmektedir.
Doğu Kudüs’ün planlı bir şekilde
Yahudileştirilmesi çalışmalarının başlamasının üzerinden 42 yıl geçti. Yahudileştirme
projesinin
çeşitli
cephelerde gerçekleştirdiği ilerlemelere rağmen, Altın Kubbe ve Kudüs’ün
dağlarından birini tamamen kaplayan
geniş mescid manzaraya hakim durumdadır. Kudüs’ün minareleri ve kiliKasım 2009
14
selerinin burçları hep birlikte hâlâ bu
kentin ufkunu doldurmaktadır. Roma
döneminden İslami döneme uzanan
soylu yapıları hâlâ kentin baskın dokusunu oluşturmaktadır. Heykel
Dağı’nda ayin henüz gerçekleşmemiş
ve Yahudiler hâlâ devletleri kurulmadan önce aldıkları ve ayin yaptıkları
aynı yerde ayin yapmaktadırlar. Bir
yandan kent halkına uygulanan tüm
baskılara, diğer yandan da dışarıdan
göçmenler getirilip kentte kalmaları
için teşvik edilmelerine rağmen kentte
hâlâ mutlak çoğunluğu elde etmekten
çok uzaktırlar.
Siyonistleri ürküten bu gerçekler,
2002 yılından itibaren Kudüs’ü kesin
olarak işgal devletinin bölünmez Yahudi başkenti haline getirecek hummalı bir çalışmanın başlamasına
neden oldu. 2006 yılındaki ikinci Lüb-
nan Savaşı ve 2008-2009’daki Gazze Savaşı’nın
ardından oluşan güç dengesinin giderek bozulduğu
hissi, Kudüs’ün geleceğini kesin bir şekilde belirleme konusunu her renkten Siyonist siyasetçilerin
nezdinde birinci öncelik haline getirdi. Kudüs davasının Arapların, İslam ülkelerinin ve hatta Filistinlilerin gündeminde müzmin bir şekilde
gerilemesine karşılık, “Jerusalem”i son şekliyle yaratma fikri, Siyonistlerin öncelikler listesinin ilk sırasına oturdu.
Çatışma alanları... Kudüs mü, “Jerusalem” mi?
Kudüs davası kazılar, arazilere el koyma,
kentin simgelerini değiştirme ve kimliğini yok etme,
Yahudi yerleşkeleri, ırkçı ayrım duvarı, Kudüs’te
daimi ikameyi sağlayan ve “hüviyet” olarak bilinen
kartların geri alınması, ağır vergiler, ulusal sigorta,
“yaşam merkezi” kanunu ve benzeri birçok ayrıntının dehlizinde kaybolup gitmesine rağmen, kent
üzerindeki çatışma, kentin kimliğini iki temel alanda
belirleme yönünde ilerlemektedir: Kentin dini ve
kültürel kimliğini belirleme ve kent sakinlerinin kimliğini belirleme.
A) Dini ve kültürel alandaki çatışma
İşgalci bu alanda kentin Arap ve İslami kimliğini dini, kültürel ve mimari yönlerden Yahudi kimliğiyle değiştirmeye çabalamaktadır. İşgalci, bütün
bunları gerçekleştirebilmek için dört yoldan çalışmaktadır:
Birinci yol: İslami ve Hıristiyan kutsal mekanları içeren Eski Belde’ye paralel kutsal bir Yahudi kenti inşa etmek. Bu kutsal kent, Eski
Belde’yle aynı merkeze, Mescid-i Aksâ’ya ortak
olacaktır. İşgalci bu projeye “Öncelikle Kudüs” ya
da “Kutsal Havzayı Geliştirme Projesi” ismini vermektedir.
Mescid-i Aksâ’ya ve Eski Belde’ye ulaşmalarını sınırlandırmak.
Dördüncü yol: Kudüs kentinin Yahudi kenti
olduğu propagandasını yapmak. Bunun için kentteki İslami eserleri görmezden gelen seyahat turları organize etmek, Yahudilerin dini ve milli
bayramlarında kutlamalar ve şenlikler düzenlemek.
B) Demografi alanında çatışma
1967 yılında Kudüs kentinin tamamını işgal
ettiğinden bu yana işgalciye hep demografi kaygısı
hakim olmuştur. Bu nedenle işgalci, o tarihten bu
yana devletin başkenti sıfatıyla kentte belirli bir demografik Yahudi çoğunluğu sağlamaya çalışmıştır.
Bu nedenle 1973 yılında Filistinlilerin kentteki oranını % 22 ile sınırlandıran bir kanun çıkarmıştır.
Fakat bu hedefi hiçbir zaman gerçekleştirememiştir. Bugün, Kudüs’te yaşayan Filistinlilerin oranı %
35’e ulaşmaktadır ve bizzat işgalcinin kendi tahminlerine göre 2020 yılında % 40’a ulaşması beklenmektedir. Bu nedenle, kentte demografik
dengeyi sağlama konusu işgalcinin önceliklerinin
en başında gelmektedir; belediyenin planlarına ve
özellikle de 2020 yılı Kudüs’ü ve Heykel planına
yön vermektedir.
İşgalci bugün Kudüs’te demografik dengeyi
sağlamak için dört yoldan çalışmaktadır.
Birinci yol: Yahudi yerleşkelerini yoğunlaştırmak. Bugün Kudüs’ün duvarın içinde kalan ve
289 kilometre kareye ulaşan yeni alanında 69 Yahudi yerleşkesi vardır ve 270 bin Yahudi yerleşimcinin yaşadığı bu yerleşkeler 163 kilometre karelik
bir alanı işgal etmektedir.
İkinci yol: Radikal Yahudi gruplarının arka
arkaya baskınlarıyla ve mescidin surları üzerinde,
altında ve çevresinde havralar inşa ederek Mescidi Aksâ ve çevresinde kalıcı ve doğrudan bir Yahudi
varlığı oluşturmak.
İkinci yol: Kudüs kentinin yerleşim merkezi
olarak reklam edilmesi. Kudüs, Yahudi sakinlerini
kovan bir kent sayılır. 1980–2005 yılları arasında
kentten tersine göç 105 bin Yahudi yerleşimciye
ulaşmıştır. İşgal hükümeti bu durumla mücadele
için 7 Ağustos 2007’de Yahudileri Kudüs kentine
taşınmaya ve Kudüs’te yaşamaya teşvik edecek
200 milyar dolarlık bir projeye onay vermiştir.
Üçüncü yol: Mescid-i Aksâ çevresindeki Filistinlilerin mahallelerini boşaltmak ve Filistinlilerin
Üçüncü yol: Ayrım duvarı. Ayrım duvarının
Kudüs’teki ilk hedefi, mümkün olan en geniş alanı
15
Kasım 2009
kentin belediye sınırları içine katmak ve yine mümkün olduğunca çok Kudüslüyü kentten kovmaktır.
Kudüs halkı bu plana anında karşı koymaya kalktılar ve büyük sayılarda duvarın içinde kalan mahallelere taşındılarsa da, duvarın %90’ının
tamamlanmasıyla 154 binden fazla Kudüslü Filistinli kentlerinden soyutlanmıştır ve Filistinlilerin ellerinden 163 kilometre kare toprak daha alınmıştır.
Dördüncü yol: Kentin Filistinli sakinlerinin
zorla göç ettirilmesi. Bu yolun demografik dengeyi
sağlamaya etkileri sınırlı sayılır. Çünkü uygulaması
çok zordur ve siyasi sorunlara yol açar. İşgalci geçmişte nadiren bu yola başvurmuştur. Fakat bugün,
kendisi için durumlar daha da kötüye gitmeden demografik dengeyi sağlama çabası çerçevesinde bu
yolu siyaset olarak benimseme eğilimindedir. İşgalci, Kudüslü Filistinlileri kentten iki temel metodu
kullanarak göç ettiriyor: Birincisi; kalıcı oturum kimliklerini geri almak. “Mavi kart” olarak adlandırılan
bu kimliklerden 1967 ile 2006 yılları arasında 6396
kimlik geri alınmıştır. İkinci üslup ise; toplu göç ettirmedir. İşgalci, 2008 ve 2009 yıllarında beş mahallede 174 emlakı kapsayacak şekilde bu metodu
yeniden aktif hale getirmiştir. Bu mahalleler şunlardır: El-Bustan, El-Abbasiyye, Şeyh Cerrah, EtTûr, Eski Belde’nin kuzey mahallesi.
BİRBİRİYLE ÇATIŞAN
PROJELER...
YAHUDİLEŞTİRMEYE KARŞI
SABİTLEŞTİRME
Bugün Kudüs’te iki proje arasında çatışma
yaşanıyor. Birincisi; kenti söküp almak ve dini, kültürel ve demografik kimliğini yeniden şekillendirmek isteyen Yahudileştirme projesi. İkincisi ise,
kentin kimliğini korumak için çalışan sabitleştirme
projesi.
A) Yahudileştirme projesi: Bu proje, Kudüs
kentini işgal devletinin “birleşik ve ebedi Yahudi
başkenti” haline getirmeyi hedeflemektedir ve
bunun için şu yollara başvurmaktadır:
1) Kentteki demografik dengeyi korumak. Yani
işgal devletinin 1973 yılında kentin toplam nüfusuKasım 2009
nun % 70’i olarak belirlediği kentteki Yahudi çoğunluğunu muhafaza etmek.
2) Kentin kimliğini; dini, kültürel ve imar yapısını Yahudileştirmek. Bunların başında da, Mescidi Aksâ, Eski Belde ve çevresinin Yahudileştirilmesi
gelmektedir.
Bu projenin gücü, uzmanların deneyimlerine
ve kanuni desteğe ek olarak siyasi ve maddi desteğe de sahip olmasında gizlidir.
Siyasi alanda, bu proje üzerinde işgal devletinde yerel bir icma vardır. Proje, Amerika tarafından da memnuniyetle karşılanmaktadır veya en
azından projenin uygulanmasına ses çıkartılmamaktadır. Sadece evlerin yıkılması ve Mescid-i Aksâ’ya baskın gibi bazı istisna uygulamalar
Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından kınanmaktadır.
Maddi alanda ise bu projeye resmi olarak
büyük bir destek vardır. Sadece Kudüs’teki işgal
belediyesi bu projeye yıllık 1,019 milyar dolar bütçe
ayırmaktadır. Yahudi toplumu ve diaspora Yahudileri ise, bu projeye yıllık 180 milyon dolardan az olmayan yardımda bulunmaktadır.
Tecrübe alanında da, uzmanlar ve çalışma
ekipleri aracılığıyla projeye gerekli her türlü teknik
ve lojistik destek sağlanmaktadır. Aynı şekilde
proje, işgal hükümetinin ve uzman birimlerinin sağladığı kanuni desteğe de sahiptir.
B) Sabitleştirme projesi: Buna biz mecazi
olarak “proje” diyoruz. Çünkü çoğunlukla kent halkının plansız ve kişisel tepkisinden kaynaklanmaktadır. Bu proje, kentin Arap ve İslami kimliğini
sabitleştirmeyi ve özgürlüğüne kavuşana kadar
mevcut durumu korumayı hedeflemektedir.
Bunun için de şu yollara başvurmaktadır:
1) Kentte kalıp yaşamayı sürdürebilmeleri ve
zorla göç politikasına karşı koyabilmeleri için Kudüslü Filistinlileri desteklemek ve nüfus artış oranlarını korumak.
16
2) Kutsal mekanları koruyarak ve onarımını
yaparak, Kudüs’teki ve özellikle de Eski Belde’de
ve çevresindeki binaları ve emlâkı koruyarak kentin dini ve kültürel kimliğini muhafaza etmek.
Bu projenin birkaç zayıf noktası vardır, bunlar
siyasi ve maddi destek eksikliğinde kendini göstermektedir.
Siyasi alanda, Filistin Kurtuluş Örgütü ve pratikte Filistin Ulusal Yönetimi, Filistinlileri temsil etme
ve haklarını savunma yetkisine sahip olduğu için
Filistin halkının asıl adresidir. Fakat Faysal El-Hüseyni’nin vefat etmesinden ve 2001 yılında Doğu
Evi’nin kapatılmasından bu yana, Filistin Yönetimi
Kudüs dosyasını ihmal etmektedir. Filistinli grupların Kudüs dosyasına yaklaşımları da çok daha iyi
durumda değildir. Filistinli gruplar Kudüs’ten taviz
verilmesini reddetse ve Kudüs’ü politikalarının sabitelerinden biri saysa da, kenti hâlâ ana başlık olarak ele almaktadır ve kentte etkili bir varlığı yoktur.
Kudüs’teki İslami vakıfların ve kutsal mekanların vasisi Ürdün’e gelince, o da olaya dış politi-
kası çerçevesinden bakmaktadır. Kendisini gücü
ve imkanları sınırlı, çatışmadan kaçınan ve baskıya
uğramak istemeyen bir ülke olarak görmektedir.
Maddi alanda ise, sabitleştirme projesi maddi
destekten neredeyse tamamen yoksundur. Kudüs
kentinden sorumlu olan Filistin Yönetimi, bütün kesimlerde desteğini durdurmuştur. Filistin Yönetimi
yeni liderleri döneminde Kudüs dosyasını gereksiz
bir yük olarak görmektedir. Filistinli gruplara gelince, onların da Kudüs’e maddi destekleri oldukça
sınırlıdır ve kentin öncelikleri arasında değildir. Bu
durum, Kudüslü Filistinlilerin yıllar boyu maruz kaldıkları aralıksız baskılar nedeniyle kişisel imkanlarının da gitgide gerilemesine denk gelmektedir.
Bütün bunlara dışarının ilgisizliği de eklenmektedir. Öyle ki, Kudüs’te bu projeye sahip çıkanlar, işgalciye karşı mücadelelerinde kendi
hallerine terk edildiklerini hissetmektedirler.
Bu zor şartlar, sabitleştirme projesinin yararına çalışan güç noktalarının varlığına engel değil17
Kasım 2009
dir. Örneğin bu projenin sahiplerinin görevi, var
olan mevcut durumu korumak ve güçlendirmektir.
Yeni durumlar yaratmak ve pratikte köklü değişiklikler yapmak zorunda değildirler. Ayrıca Kudüslü
Filistinliler, kentte kalmaları için ödemeleri gereken
bedelin farkındadırlar ve onlar bu uğurda zor hayat
şartlarına katlanmaya hazırdırlar. Bu da onların işgalden bu yana %3’ten az olmayan nüfus artış oranını korumalarını sağlamıştır ve gelecek yirmi yılda
da yaklaşık aynı oranı korumaları beklenmektedir.
MUHTEMEL SENARYOLAR
Birinci senaryo: Kentin kimliğini belirlemede
Yahudileştirme projesinin başarıya ulaşması. Bu
senaryonun başarılı olabilmesi için, işgalcinin Mescid-i Aksâ’yı ikiye bölmeyi ve Yahudilerin de Müslümanlarla birlikte orada ibadet etmeye hakkı
olduğu ilkesini kabul ettirmeyi başarması gerekir.
Mescid-i Aksâ çevresinde büyük havralar açmayı,
turistik ziyaret yerleri olarak açmayı planladığı tünelleri tamamlamayı, Silvan Mahallesi’nin büyük
bölümünde “Davud” kentini inşa edebilmek için
Eski Belde’nin yakın çevresinde oturanları zorla
Kasım 2009
göç ettirmeyi, sonuçları bugünden kestirilemeyecek yeni demografik bir yapı üreterek ve Kudüs
çevresindeki Yahudi yerleşkelerini kent sınırlarına
dahil ederek kentin belediye sınırlarını yeniden çizmeyi başarması gerekir.
Burada, şunu vurgulamamız önemlidir: Siyonistlerin bugün yaptıkları hazırlıklar ve icraatlar ışığında, Mescid-i Aksâ’nın bölünmesi çok yakın bir
adım haline gelmiştir. 11 Haziran 2009 günü sabahı “kapalı güvenlik bölgesi” gerekçesiyle Mescidi Aksâ’nın güney sahasını kapatma tatbikatı
yapılmıştır. Kudüs’teki gelişmeleri yakından takip
edenler, tatbikat ile uygulama arasındaki farkın –
özellikle de mevcut hükümet ve belediye yönetimi
döneminde- büyük olmadığını bilirler.
İkinci senaryo: İşgalcinin birinci senaryonun
gereklerini yerine getirmede çok büyük sorunlar yaşaması ve bu nedenle birinci senaryonun başarısız olması, uygulamasının gecikmesi veya işgalciyi
alternatif senaryo arayışına girmeye sevk etmesi.
Bu senaryo, Kudüslü Filistinlilerin direnişinin programlı bir şekilde desteklenmesini gerektirmektedir.
18
Kudüs dahilinde işgalciyi rahatsız edecek etkin bir
halk hareketi ve dışarıda da, işgalcinin Kudüs’e yönelik planlarının hesap ettiğinden ve hazırlandığından daha büyük ve daha pahalıya mal olacağını
gösterecek siyasi tavır ve halk hareketi gerektirmektedir. Böylece işgalci kentin kimliği üzerinde
belirleyici olmasını –kesinlikle- engelleyecek daha
az radikal alternatifler benimsemek zorunda kalacaktır.
Bu senaryo, Kudüs’e destek olması gereken
tarafların davranışında köklü bir değişiklik gerektirmektedir. Bu dönüşüm mümkündür; fakat çok zamana, çabaya ve paraya ihtiyaç vardır. Filistin’de,
Arap ülkelerinde ve İslam Dünyası’nda karar mercilerinin anlayışında değişime ihtiyaç vardır. Bunun
şu anda gerçekleşmesi için uzatma süresinde olabiliriz.
Üçüncü senaryo: Kudüslü Filistinlilerin kentin hüviyetini kendi lehlerine kesin olarak belirlemeyi başarmaları. Bu, işgalcinin çatışma
cephelerinin hepsinde herhangi bir ilerleme sağlamasını engellemeyi ve demografi alanında ilerlemeyi sürdürmeyi gerektirmektedir. Bununla birlikte,
yapılaşma ve kentin kültürel kimliği alanında kalıcı
icraatlar yapılmalıdır. İşgal altında ve mevcut siyasi
şartlarda bu senaryonun gerçekleşmesi imkansız
gibidir.
Öneriler
Arap ve İslam ülkeleri halklarına Kudüs’ün
konumunu ve İsrail işgalinin Kudüs’e yönelik tehditlerini anlatmak ve Kudüs’e yapılanlara karşı
daha etkin tepki verilmesini sağlamak. Böylece işgalci, kutsal mekanlara doğrudan saldırısının kendisine
altından
kalkamayacağı
bir
bedel
ödeteceğini anlamalıdır.
Sivil toplum kuruluşlarının rolünü etkinleştirmek ve Kudüslü Filistinlilere daha çok yardımda
bulunmak. Böylece onlar, kentlerinde kalabilmek
için işgalcinin icraatlarına karşı koyabilirler. Bu
arada, kentin kimliğini ve geleceğini tayin etmede
insan faktörünün belirleyici olduğunu unutmamak
gerekir.
Resmi (Filistinli, Arap ve İslami) otoritelere
Kudüs ve Kudüs halkı karşısında üzerlerine düşen
sorumlulukları hatırlatmak ve binalar, araziler ve
kent sakinleri alanlarında sabitleştirme projesine
destek vermelerini sağlamak. Kudüs kenti ve
Kudüs halkına karşı düşmanca uygulamaları nedeniyle “İsrail” ve üst düzey Siyonist yetkililer aleyhine davalar açmak.
Ramallah ve Gazze arasındaki bölünmüşlüğü –en azından Kudüs ve Kudüslü Filistinliler ko-
Bu değerlendirmeler ışığında, birinci senaryo
da göz ardı edilmemekle birlikte, ikinci senaryo gerçekleşmeye en yakın senaryo olarak görülmektedir. Mevcut şartlar istenilen düzeyde olmasa da,
pratikte yaşanan bir durum olarak kalacaktır.
Kudüs Savaşı bugün büyük oranda zamana karşı
mücadeledir. İşgalcinin sabretmeye ve on yıllar
sonrası için plan yapmaya vakti kalmamıştır. Bilakis, önümüzdeki birkaç yıla sonucu kesin olarak
belirleyecek dönem gözüyle bakmaktadır. Bu birkaç yılda kentin kimliğini belirleyebilirse, hayatta
kalabileceği duygusunu güçlendirecektir. Birkaç yıl
içinde bu sonuca ulaşamazsa, kentin kimliğini belirlemede ümitsizliğe kapılacak ve bu ümitsizliği
kökleşecektir. Bunun da ayakta kalma ve varlığını
sürdürmeye güveni noktasında pratik yansımaları
olacaktır. “Jerusalem” olmadan “İsrail” olabilir mi?!.
nusunda- mutlaka aşmak gerekmektedir. Çünkü
her iki taraf da, Filistin devletinin başkenti olarak
Kudüs’ten vazgeçmeyeceğini ilan etmektedir.
Filistin Yönetimi Başkanlığı açık bir siyasi
tavır ortaya koymalı ve Filistin devletinin başkenti
olarak Kudüs’ün konumuna ve kimliğine zarar verecek her türlü adımı reddetmelidir. Kudüs’ün konumunu
tehdit
eden
her
türlü
anlaşmayı
reddedeceğini açıkça ilan etmelidir.
Zeytune Araştırma Merkezi, Uluslararası
Kudüs Müessesesi İcra Müdürü Üstad Ziyad ElHasen’e bu değerlendirmeye temel teşkil eden
metni kaleme aldığı için şükranlarını sunar. (Filistin
Enformasyon Merkezi)
19
Kasım 2009
Ebubekir SİFİL
EHLİ-İ
SÜNNET'İN
"ORTAYA
ÇIKIŞI" VE
KARAKTER
ÖZELLİKLERİ
"Fırkalar içinde bir fırka"dan mı,
yoksa müsemmanın isimden önce var
olması durumundan mı bahsetmemiz
gerektiği sorusunu cevaplamadan Ehli Sünnet üzerine yapılacak tahlil ve değerlendirmeler hep önemli bir eksiklik
ile malul bulunacaktır.
Ehl-i Sünnet'in "fırkalar içinde bir
fırka" olduğunu söylemek, ancak tarihî
durumu önyargılı okumakla mümkündür. Söz gelimi şu doğrultudaki tesbitler böyle bir okumanın ürünüdür: Önce
Şia ve Haricîlik tarih sahnesine çıktı;
bunları Cebriye, Mu'tezile… izledi.
Bunların sebebiyet verdiği kargaşa ortamı içinde toplumun birlik-bütünlüğünü sağlama temel gayesiyle hareket
eden bir başka akım daha zuhur etti ki,
kendisine Ehl-i Sünnet diyen bu grubun temel karakteri "mevcudu meşrulaştırma" anlayışıydı…
Kasım 2009
20
Bu tür bir okuma biçiminin "önyargılı" olarak tavsifi şuraya dayanmaktadır: Eğer bu fırkaların oluşum ve
gelişim dönemlerinde Ümmet bu fırkalardan ibaret idiyse –ki Ehl-i Sünnet'in
sonradan ortaya çıkmış "tepkisel" bir
fırka olduğu tezi bu tesbite dayanmaktadır–, bu fırkalardan hangisinin söylemleri Hz. Peygamber (s.a.v)'in
Sahabe'ye aktardığı İslam olarak değerlendirilmelidir? sorusunun ikna
edici ve sahici bir cevabı yoktur!
Şu bir gerçek ki, bu fırkaların
"kurgulayıp" savunduğu modellerin
her biri aslında birer "din anlayışı"dır
ve bunların birbiriyle bağdaşması
mümkün değildir.
Daha önce de değişik vesilelerle
vurgulamaya çalışmıştım: Bütün bu
fırkaların, söylemlerini Kur'an ayetleri
üzerine inşa etmiş olması son derece önemli bir
noktadır. Sünnet'ten tecrit edilmiş bir Kur'an anlayışının toplumu nerelere götüreceği ve ortaya kaç
türlü farklı "İslam"ın çıkmasına müncer olacağı bu
noktaya dikkat edilerek görülebilir.
Acaba Sahabe ve onların yetiştirdiği Tabiun
bütün bu değişik "İslam" telakkileri karşısında nasıl
bir pozisyon almıştı? Tefsir'in, Hadis'in Fıkh'ın, kısacası İslamî ilimlerin Sahabe'den Tabiun'a, onlardan Etbau't-Tabiîn'e hoca-talebe ilişkisi içinde
aktarıldığını biliyoruz. Bu meyanda "itikad"ın ihmal
edilmiş olduğu söylenemeyeceğine göre, Sahabe
ve Tabiun'un bu sahada da belirgin bir tavrının, çizgisinin, etkisinin var olduğunu kabul etmek durumundayız.
Mekke ve Medine'yi merkez kabul edip parantez içine alacak olursak, el-Kevserî'nin tesbitine
göre Irak –bilhassa Kûfe– bölgesinde tavattun
etmiş olan 1500'ü aşkın, es-Süyûtî'nin tesbitine
göre Mısır'da tavattun etmiş bulunan 300'ü aşkın
sahabenin ve onların yetiştirdiği binlerce alim tabiinin işbu fırkaların görüş ve iddiaları karşısında
"derin bir sessizliğe" gömüldüğünü söylemeyeceksek, ne demeliyiz?
Şu halde manzarayı doğru okumak adına
şunu söylemeliyiz: Hz. Peygamber (s.a.v), peygamberlik görevini şüphesiz hakkıyla yerine getirmiş ve İslam'ı itikat, amel, ahlak cihetleriyle, zahir
ve batınıyla bir bütün olarak Sahabe'de tecessüm
ettirmişti. Sahabe de –bilhassa alim sahabîler vasıtasıyla– bu Din'in bir "varlık şuuru" olarak kendisinden sonraki nesle eksiksiz bir şekilde intikal
ettirmiştir.
Dolayısıyla Ehl-i Sünnet'in "sonradan/tepkisel olarak ortaya çıkmış bir fırka" olmadığını söylemek zorundayız. İlk oluşum kıvılcımları Cemel ve
Sıffin vakalarında çakan, muhtelif iç ve dış gelişmelerin etkisiyle zaman içinde kitleselleşen birçok
dinî/siyasî akım Hz. Peygamber (s.a.v)'den ve Sahabe'den intikal eden dinî duruştan şu veya bu ölçüde/şekilde ayrılmıştır. Başta Hz. Ali ve Abdullah
b. Abbas olmak üzere birçok sahabînin (Allah hepsinden razı olsun) Havariç, Kaderiye, Şia… gibi fır-
kalarla mücadelelerini ilgili kaynaklarda müşahede
edebiliyoruz. Bu durum açıkça göstermektedir ki,
zaman içinde vücut bulan oluşumlar ana gövdeden
kopmakta ve toplumu pek çok açıdan tehdit eder
hale dönüşmektedir. Yani ortada çok yönlü bir "ayrılma/sapma" vardır ve ana gövdenin, bu "sonradan ortaya çıkan/bid'at" din telakkileri karşısında
sessiz kalmaması son derece tabiidir.
Ana istikameti muhafaza eden çoğunluğun
bu oluşumlar karşısında ilk anda ortaya koyduğu
refleksif tepki, zaman içinde sistemli bir "direnme
ve savunma" faaliyetine dönüşmüştür. İşte
"Akide"nin "Kelam" formatında yeniden ifadesinin
anlamı budur. Yoksa Müsteşrikler'in kurgusunu –
çaktırmadan– yeniden ifade ederek "Ehl-i Sünnet"
ana başlığı altında ortaya konan hususların başlangıçta var olmadığını, diğer fırkaların ortaya çıkmasıyla birlikte "toplumu bir arada tutmak, orta yolu
tutturmak"… gibi saiklerle sonradan ortaya atıldığını ileri sürmek, Kelam Tarihi'ni şaşı okumanın
ürünü olmaktan öte bir anlam ifade etmez.
Esasen Ehl-i Sünnet'in itikadî kabullerine
diğer fırkalarla karşılaştırmalı olarak baktığımızda
bu iki temel tesbitin ("toplumu bir arada tutmak ve
orta yolu tutturmak") çok da "işe yarar/anlamlı" şeyler olmadığını görürüz. (Detay için bkz. Modern
İslam Düşüncesinin Tenkidi, III, 17 vd.)
Çağdaş bir çok çalışmada, mezkûr "ana
gövde"yi ifade için kullanılan "Ehlu's-Sünne", "Ehlu's-Sünne ve'l-Cemâ'a", "Ehlu's-Sünne ve'lHadîs/Eser"… gibi nitelemelerin, aynı şemsiye
altında bulunan fakat birbirinden farklı tutum ve kabulleri olan birçok –tabir yerinde ise– "fraksiyon"u
anlattığı vurgulanmaktadır ki, malumdur ve doğrudur. Başkaları bu doğrudan farklı sonuçlara varmak
istese de, burada bizim için bu doğrunun ortaya
koyduğu bir başka doğru söz konusudur:
Bu tabirler, ortaya çıkan bid'at akımların görüşleri karşısında ana gövdenin Selef'ten tevarüs
ettiği duruşu ifade için kullanılmıştır ve tamamen
spontane (kendiliğinden) bir durumu ifade eder. Bu
bakımdan, "Ehl-i Sünnet'in kendisi gibi ismi de bir
"alternatif arayışı"nın ürünüdür" tarzındaki uçuk
tesbitlerin itibar edilecek yanı yoktur. Kelamî me21
Kasım 2009
seleler üzerine yazan-konuşan her alim, sapmanın ortaya çıktığı alanlarda ana gövdenin tutumunu belirtmek üzere kendisine uygun gelen
tabiri kullanmıştır ve elbette bunda, meşrep ve
ekol farklılığının bir rolü bulunduğunu söylemek
de mümkündür.
Ancak bütün bu meşrep farklılıklarını
ortak bir noktada buluşturan ve ortak bir potada
eriten bir husus vardır ki, onun üzerinde müstakil olarak durmadan geçmek olmaz. O husus,
bütün nitelemelerin "Sünnet" merkezli olmasıdır.
Bu kısa izahat ortaya
Bir diğer husus, Ehl-i Sünnet'e niçin "Ehli Sünnet" dendiği… "Bid'at/sonradan ortaya
çıkan" fırkaların –ki bu oldukça isabetli bir nitelemedir– temel karakterlerine baktığımızda,
Sünnet konusunda her birinde farklı şekilde tezahür eden bir "arıza" bulunduğunu tesbit
etmek zor değildir. Kısaca detaylandıralım:
koymaktadır ki, bid'at
fırkaların tamamının ortak
yanı Sünnet'i şu veya bu
şekilde/oranda göz ardı
Havariç: "Hüküm ancak Allah'ındır" sloganıyla ortaya çıkan bu kitlenin önemlice bir
kısmı, 6/el-En'âm, 57; 12/Yûsuf, 4, 67 ayetlerinde geçen bu cümleden hareketle "Hakem
olayı"na karışan herkesi tekfir ederken, herhangi bir meselede birisinin hakem kılınmasının meşruiyetine delalet eden Sünnet'i göz ardı
etmişti. Hatta aynı noktaya delalet eden Kur'an
ayetlerini de öyle. Bu sebeple Hz. Ali (r.a) tarafından kendilerine "tahkim"in (hakem tayin etmenin) meşruiyetini gösteren Sünnet delili (Hz.
Peygamber (s.a.v)'in Bunû Kureyza Yahudileri'ne nasıl muamele edileceği konusunda –Yahudiler'in tahkim talebi üzerine– Sa'd b. Mu'âz
(r.a)'ı tayin etmesi) gösterilince pek çoğu tevbe
edip Hz. Ali (r.a)'in saflarına intikal etmiştir. (Burada Hz. Ali (r.a)'nin, İbn Abbas (r.a)'ı Haricîler'le münazaraya gönderirken onlara
Sünnet'ten delil getirmesi tavsiyesini bir kere
daha hatırlamanın tam sırasıdır.)
etmeleridir. Ya da bir
başka şekilde söylersek,
bid'at fırkalara vücut
veren en temel olgulardan
birisi, Sünnet konusunda
problemli bir tutuma
sahip olmalarıdır.
Öte yandan "tahkim"i küfür ve bu olaya
karışan herkesi kâfir olarak gören Haricîler,
onlar kanalıyla gelen haberlere (hadislere) de
itimat edilemeyeceği zorunlu sonucuna vardılar. Dolayısıyla baştan düştükleri Sünnet'i göz
ardı etme hatası, işin sonunda daha da katmerli bir hale dönüşmüş oldu.
Kasım 2009
22
Mu'tezile: Haber-i vahidlere (ravi adedi bakımından mütevatir seviyesine ulaşamamış olan hadislere) güvenilemeyeceği ve bunların Din'de
kaynak/delil olamayacağı kanaatiyle Sünnet'in
önemli bir yekûnunu iskat ve en az bunun kadar
önemlisi, senedi ne kadar sağlam, ravi adedi ne
kadar fazla olursa olsun, akla aykırı buldukları pek
çok rivayeti reddetmiş olan Mu'tezile'nin bu tutumunun da Sünnet nokta-i nazarından "problemli"
olduğu açıktır.
Şia: İtimada ve kabule şayan olan rivayetleri,
sadece kendilerince makbul olan raviler silsilesine
inhisar ettiren Şia'nın durumu da son tahlilde diğerleriyle aynı kapıya çıkmaktadır.
Benzer arızalar diğer fırkalar için de söz konusudur.
Bu kısa izahat ortaya koymaktadır ki, bid'at
fırkaların tamamının ortak yanı Sünnet'i şu veya bu
şekilde/oranda göz ardı etmeleridir. Ya da bir başka
şekilde söylersek, bid'at fırkalara vücut veren en
temel olgulardan birisi, Sünnet konusunda problemli bir tutuma sahip olmalarıdır.
Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v)'den ve Sahabe'den tevarüs edilen duruşa aykırılık arz eden
çizgileri bakımından onları "bid'at fırka" diye nitelendirmenin anlaşılmaz bir yanı olmadığı gibi, onların tutumu karşısında Sünnet'e bağlılığın gereğini
ortaya koyan çizgiye "Ehl-i Sünnet" denmesinde de
yadırganacak bir taraf yoktur.
Dikkat edilecek olursa Kur'an'ı referans alma
noktasında fırkalar arasında herhangi bir ihtilaf
mevcut değildir.
Her ne hal ise, Ehl-i Sünnet'i "fırkalardan bir
fırka" olarak görenler, Son Din'in, yüzyıllar boyunca
sübjektif, tartışmalı, hatta "hatalı" bir yorumunun
Ümmet'in kahir ekseriyetinin din anlayışını belirleyen biricik unsur olarak yaşadığını, yani İslam'ın
"doğru yorumunun" (o her ne ise?!) aslında hiçbir
zaman var olmadığını söylediklerinin ve dahi bunu
söylemekle kendilerinin de bid'at bir yönelişe yelken açtığının farkında olmuyorlar. Bunun kişiyi götüreceği yer neresi olabilir sizce?
23
Kasım 2009
Kamil ABDULLAHOĞLU
NİÇİN ALLAH’A
İTAAT
EDİYORUZ?
Kainatta hiçbir şey kendiliğinden oluşmuş değildir ve olması da imkansızdır. İnsanların yaptıkları her bir fiil de genel anlamda bir
gayeye matuftur. Her nekadar bazı insanlar
gayesiz ve sorumsuz davransalar da, bu insanın, insanlık vasfına uygun değildir. İnsan
kendinde bulunan akıl cevheriyle diğer varlıklardan farklı kılınmış ve bu farklılığını göstermesi istenmiştir. Bu akıl sayesinde insan
yaptığı her işi sorgular ve sorgulaması da gerekir. Neden ben, fakir, cahil ve sosyal statüsü
düşük bir aileden geldim? Hatta bazen insan
dünyaya kendisinin gelmesine sebep olan
anne ve babasını dahi sorgular. Kısaca her
şeyi sorgulama durumunda olan insanın tarih
süreci içerisinde beklide en az sorguladığı
şey batıl inanışlar ve hak din hariç taptığı putlar vs. lerdir.
Büyük peygamber İbrahim (a.s)ın puta
tapan toplumuna: “İbrahim, babasına ve
milletine: «Bu tapınıp durduğunuz heykelKasım 2009
24
ler nedir?» demişti. Onlar: «Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk» dediler. İbrahim: «And olsun
ki sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık
içindesiniz» dedi.”1 Ayetten, puta tapan o topluluk
neden putlara tapındıklarını sorgulamadan gözü
kapalı olarak taklitte bulundukları anlaşılmaktadır.
Kur’an Yüce Allah’ın varlığını gözü kapalı olarak
kabul etmelerini değil, tefekkür ederek ve akıllarını
kullanarak inanmalarını istemektedir.2
“Allah, sizlerden iman
edip iyi davranışlarda
bulunanlara,
kendilerinden öncekileri
sahip ve hakim kıldığı
gibi onları da yeryüzüne
sahip ve hakim
kılacağını, onlar için
beğenip seçtiği dini
(İslâm'ı) onların iyiliğine
yerleştirip koruyacağını
ve (geçirdikleri) korku
döneminden sonra,
bunun yerine onlara
güven sağlayacağını
vâdetti. Çünkü onlar
bana kulluk ederler;
hiçbir şeyi bana eş
tutmazlar. Artık bundan
sonra kim inkâr ederse,
işte bunlar asıl büyük
günahkârlardır.”
Biz hak dinin salikleri olarak neden bu dine
inanıyor ve neden Allah’a itaat ediyoruz konusunu
birkaç maddede izah etmeye çalışalım:
1- Allah Teala bizi yoktan yaratan, bizleri doyuran, giydiren, nimetleri bizlere bahşetmesi sebebiyle de velimizdir. Bütün nimetleri bizlere
bahşeden böyle bir velinin davetine “buyur” demeden başka ne olabilir? İbrahim (a.s)ın ifadelerinin
yer aldığı şu ayetlerde: “İbrahim dedi ki: İyi ama,
ister sizin, ister önceki atalarınızın; neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü? Sizin ve
eski atalarınızın?» İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur); Beni yaratan ve bana doğru yolu
gösteren O'dur. Beni yediren, içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur. Benim
canımı alacak, sonra beni diriltecek O'dur. Ve
hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O'dur.”3 İbrahim (a.s) onların putlarının tapınmayı hak etmediklerini, kendi Rabbisinin ise
zikrettiği gerekçelerden dolayı itaat edilmeye layık
olduğunu ispat ediyor. Bir başka gerekçesinde de:
“Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut'u) görmedin
mi! İşte o zaman İbrahim: Rabbim hayat veren
ve öldürendir, demişti. O da: Hayat veren ve öldüren benim, demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirmektedir; haydi sen de onu batıdan
getir, dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı.
Allah zalim kimseleri hidayete erdirmez.”4
2- Allah Teala insanı, insanlığına yaraşır bir şekilde hükümlerde adalet sağlama özelliğini vermiş
ve güzel ahlakla da bezeterek diğer varlıklardan
farklı bir özellikte yaratması O’na itaati gerekli kıl25
Kasım 2009
maktadır. Zira insanların dışındaki varlıklar bu gibi güzel
meziyetlerle donatılmış değildir. Neyin iyi neyin kötü olduğunu kavrama yetisinde olan insanın, kendisine bu özellikleri
verenden
başkasına
itaat
etmesi
akılla
bağdaşmamaktadır. Bir ayette Yüce rabbimiz: “Onlar bir
kötülük yaptıkları zaman: «Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti» derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi
söylüyorsunuz? De ki: Rabbim adaleti emretti. Her
secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin ve dini yalnız
Allah'a has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi
(yine O'na) döneceksiniz.”5 Allah peygamberine ve onun
şahsında bütün insanlığa “adaleti emretmiştir.” Adalet,
inançta ve yaşayışta doğruluğu, dengeli ve ölçülü olmayı
gerektirir. Bunun için ibn Abbas bu ayetteki “kıst” kelimesini
“lailahe illallah” yani “Allahtan başka tanrı bulunmadığını
kabul ve ikrar etmek” şeklinde yorumlamıştır.6
3- İnsanın Allah Tealaya karşı gelmekten sakınması ve
hukukuna riayet etmesinin, insanı dünya heva ve hevesine
karşı korumasını ve şeytanın hilesine karşı uyanık ve tedbirli olmasını sağlar. Böyle davranan bir kul Rabbisinden
yardım alır. “Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız O, size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir anlayış verir,
suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah büyük
lütuf sahibidir.”7 Allah’tan korkan bir kula nimet olarak
“Furkan” nimeti bahşedilir. “Furkan”, hak ile batılı karıştırmayan ve müminin yolunu aydınlatacak bir basiret olduğunu bilmekteyiz. Bu öyle bir nurdur ki, kul bu nurla
yürürken kaymaz ve şeytanın mekrinden emin olur. Kurtulmak isteyen her bir müslümanın bu nura ihtiyacı vardır. Bir
başka ayette de: “Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve
Peygamberine inanın ki O, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nûr lütfetsin; sizi
bağışlasın. Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”8
4- İman ve Salih amelin istenmesi, kulun dünyada mutlu
ve rahat yaşamasına ve yeryüzüne varis olmasına sebep
olacaktır. İnsan tabiatı gereği peşin olanı sever ve yaptığının karşılığını hemen almak ister. Dünyaya karşı aşırı derecede meyilli olması da bundan kaynaklanmaktadır. Bir
ayette: “Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya
hayatını ve nimetlerini) seviyor, ahireti bırakıyorsunuz.”9 Dünyada da bir insan rızkının bol olmasını istiyorsa
çokça istiğfar etmeli ve Salih amellerde bulunmalıdır. Nuh
(a.s) kavmine hitaben: “Dedim ki: Rabbinizden mağfiret
dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki,)
Kasım 2009
26
üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler
ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.”10 Bizler
gerçek manada kul olabilsek Yüce Allah yeryüzünü
bizlerin hizmetine sunacağını beyanla: “Andolsun
Zikir'den sonra Zebur'da da: «Yeryüzüne Salih
(iyi) kullarım vâris olacaktır» diye yazmıştık.”11
Bir başka ayette de: “Allah, sizlerden iman edip
iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden
öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da
yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için
beğenip seçtiği dini (İslâm'ı) onların iyiliğine
yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku
döneminden sonra, bunun yerine onlara güven
sağlayacağını vâdetti. Çünkü onlar bana kulluk
ederler; hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık
bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl
büyük günahkârlardır.”12
olsun sadece dünyaya yöneliktir. Ahiret inancı
gaybi bir olay olması nedeniyle inanalar hariç, beşerin buna aklı ermediğinden ve imkanı dahilinde
olmadığından böyle bir vaadde bulunması da düşünülemez. Yüce Rabbimiz ahiret nimetlerinden
bahsederken: “O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedîmler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.
Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir
saltanat görürsün. Üzerlerinde yeşil ipekten
ince ve kalın elbiseler vardır; gümüş bilezikler
takınmışlardır. Rableri onlara tertemiz bir içki
içirir. (Onlara şöyle denir:) Bu, sizin için bir mükâfattır. Sizin gayretiniz karşılığını bulmuştur.”13
Cennet nimetleri ile alakalı Kur’an da onlarca ayet
mevcuttur. Sahbe-i kiram efendilerimizin Allah yolunda mallarını ve canlarını feda etmelerinin arka
planında ahireti görüyor gibi olmalarından kaynak-
5- Bizlerden kulluk isteyen yüce zat bunun karşılığında ahirette büyük nimet ve mükafat vaat etmektedir. Allahtan başkasına kulluk yapanların
taptıkları nesneler ahiret hesabına onlara ne vaat
etmektedir? İslam da mükâfatta cezada hem dünyevi hem de uhrevidir. Beşerin ürettiği her ne olursa
lanmaktadır. Allah bizleri onların yolundan ayırmasın. Amin.
............................................................................................
1 - Enbiya, 21/52,54, 2 - Konu ile ilgili ayetler için bk. Bakara, 164; Nahl, 3-21 ve pek
çok ayet mevcuttur., 3 - Şuara, 75-82, 4 - Bakara, 258, 5 - A’raf, 28-29, 6 - Kur’an yolu,
2/ 516-517, 7 - Enfal, 29, 8 - Hadid, 28, 9 - Kıyame, 20-21, 10 - Nuh, 10-13, 11 - Enbiya, 105, 12 - Nur, 55, 13 - İnsan, 19-22
27
Kasım 2009
Prof. Dr. Veysel GÜLLÜCE
BÜTÜN
PEYGAMBERLERİN
VE İLAHÎ
KİTAPLARIN
BİLDİRDİĞİ
GERÇEK: AHİRET
Hz. Adem'den son peygamber
Hz. Muhammed (s.a.v)'e kadar bütün
peygamberler, dünyanın muhtelif bölgelerinde, farklı zamanlarda, birbirlerinden habersiz olarak, fakat adeta
ittifak etmiş gibi hepsi de insanları, Allah'a imân'dan sonra, âhiret'e cennet
ve cehenneme imân etmeye davet etmişlerdir. Dinler Tarihi bu gerçeğin şâhidi olduğu gibi Kur'ân-ı Kerim de,
bütün peygamberlerin bu daveti yaptığını çeşitli âyetlerle ifâde etmiştir. "Her
ümmete mutlaka bir nezîr (cehennem azabıyla uyaran) gönderilmiştir" âyeti bütün milletlere peygamber
gönderildiğini ifâde ederken, nezîr (cehennem azabıyla uyaran) tabiri de her
peygamberin âhireti haber verdiğine,
Allah'ın emirlerini yerine getirrmedikleri takdirde başka bir âlemde cezâ
göreceklerini haber verdiklerine delâlet etmektedir.
Bilindiği gibi, peygamberlerin en
önemli vasıfları doğruluktur. Onlar yalandan şiddetle kaçınmış ve başkalaKasım 2009
28
rını kaçındırmış emîn kimselerdir. Dolayısıyla bütün söyledikleri hak olan,
beşeriyetin en dürüst, en ahlaklı, en
güvenilir insanları olan peygamberlerin, "âhiret vardır, cennet ve cehennem haktır" şeklindeki sözlerine
inanmamak, şüphe etmek mümkün
değildir.
Peygamberlerin sonuncusu olan
Peygamber Efendimiz (s.a.v)' in istikbâla dâir verdiği haberler bir bir gerçekleşmiş, hatta o devirdeki kâfirler
dahi onun haber verdiği şeyin mutlaka
vuku bulacağına inandıkları için,
aleyhlerine haber verdiği hususlarda
tedbîri elden bırakmamışlardır. O
halde, onun âhirete dâir verdiği haberler de mutlaka vuku bulacaktır. Nitekim, Adiyy b. Hatim şöyle demiştir:
"Allah rasûlu (s.a.v) dünyaya ait bazı
hâdiseleri daha vuku bulmadan önce
haber vermişti. Bir de ayrıca âhirete ait
haberler verdi. Dünyaya ait verdiği haberler aynen çıktı. Bununla anlıyorum
ki, âhirete ait verdiği haberler de aynen çıkacaktır"1.
Peygamberlerin haber verdiklereri şeylere
önem verilmesinin gereğini daha iyi anlamak için
şöyle bir misâl verebiliriz: Erzurumdan İstanbula
doğru seyahat eden bir kimseye, Erzincan yakınlarında birisi rastlayıp otomobilini durdursa ve dese
ki, yolda eşkiyâ var gitmeyin geri dönün! Aklı olan,
o adamı tanımasa da, hatta sözüne güvenilir bir
kimse olarak görmese de, ihtiyaten tehlikeden kaçarak geri döner veya başka bir yol dener. Öyle ise,
binlerce peygamberin kat'î olarak, mucizelerine dayanarak haber verdikleri âhiret âlemine dâir ikazlarını dikkate almayıp inanmamak doğru bir
davranış sayılabilir mi?! Acaba bu haberleri kulak
ardı edenlere akıllı insan denilir mi?!
Üstelik Peygamber Efendimiz (s.a.v) cennet
ve cehennemi gözleriyle görmüş ve gördüklerini
anlatmıştır2. Şu halde artık hiç bir şüpheye mahal
kalır mı? Bütün peygamberlerin haber verdiği bu
hakikatleri, onların peşinden gelen temiz rûhlu, münevver kalbli, nuranî akıl sahibi zâtlar, sahalarında
ihtisas sahibi olan evliyâ, asfiyâ... da, ittifakla haber
vermişler, aynı davâya imza atmışlardır3. Bütün
ilahî kitaplar da, Allah'ın varlığı ve birliği meselesinden sonra en çok âhiret'in varlığı, cennet ve cehennem hayatı üzerinde durmuşlardır.
"Her ümmete mutlaka
bir nezîr (cehennem
azabıyla uyaran)
gönderilmiştir"
Bütün Peygamberler âhireti, öldükten sonra
kıyamet gününde tekrar dirilişin varlığını haber verdikleri gibi hiç şüphesiz, onların ellerinde bulunan
ilahi fermanlar yani Allah tarafından indirilmiş kitaplarda da âhiret hayatının varlığı bildirilmiştir. Bu
ilahî kitapların sonuncusu olan Kur'ân-ı Kerîm'in
pek çok vecîhlerle mu'cize olduğu, Allah kelamı olduğu ispat olunduğuna göre, O'nun, "Tozdurup
savuranlara, yük yüklenenlere, kolayca süzülenlere, işi taksîm edenlere yemin olsun ki, size
va'dedilen kesinlikle doğrudur ve mücâzât mutlaka vuku bulacaktır" (Zariyât, 1-6), "Tur'a, yayılmış
ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a
Beyt-i Ma'mûr'a, yükseltilmiş tavana, dolu denize andolsun ki, rabbinizin azabı mutlaka vuku
bulacaktır" (Tûr, 1-7) gibi yeminlerle tekid ederek kat'î
olarak haber verdiği âhiret, kıyamet, cennet ve cehennem hiç şüphesiz haktır ve vuku bulacaktır. Bu
söze inanmayan artık başka neye inanacaktır!?
"Bundan sonra hangi söze inanacaklar?" (Murselât, 50).
................................................................................................
*. Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.
Not: Bu makale, Kur’an’da Ahiret İnancının Temelleri adlı eserimizden istifadeyle bazı
ilave ve düzenlemeler yapılarak hazırlanmıştır.
1. Buharî, Menakıb, 25; Ahmed b. Hanbel, IV, 257, 378 (biraz lafız farkıyla).
2. Bkz. Buharî, Enbiyâ, 5, IV, 106-108; Suyutî, Tehzîbu'l-Hasâis, s. 271-272.
3. Bkz. Nursî, el-Mesneviyyu'l-Arabî, s. 99.
29
Kasım 2009
Ersan BİLGİN
FİLİSTİN
VE
MESCİD-İ
AKSA`YA
VEFA
ugün ne yazık ki, siyonist işgal
altında olan Mescid-i Aksa bilindiği üzere Müslümanların ilk
kıblesi ve harem mescidlerin üçüncüsüdür. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de
Mescidi Aksa'dan adıyla söz etmekte
ve bu mescidin etrafıyla birlikte mübarek kılındığını ve kutsal olduğunu bildirmektedir. (İsra,1) Mescid-i Aksa’nın
fazileti, Kur’an’da vurgulanmaktadır.
Mescidi Aksa'nın fazilet ve ehemmiyeti
hakkında ayrıca birçok hadisi şerif bulunmaktadır. Resulullah (a.s.) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:
"(İbadet amacıyla) Yolculuk ancak
şu üç mescidden birine olur: Benim
şu mescidime (Mescid-i Nebevi),
Mescidi Haram'a ve Mescidi Aksa'ya." (Müslim, Kitabu'l-Hacc, 15/415, 511, 512)
B
Unutmayalım ki, Mescidi Aksa
sadece Filistinlilere emanet edilmemiştir. Ona sahip çıkmak ve harem
Kasım 2009
30
mescitlerden biri olan bu kutsal mabedi korumak tüm dünya Müslümanlarının ortak görevidir. Bu konuda
işgalci Siyonistlerin hilelerine ve oyunlarına dikkat etmemiz, Büyük Mücahid
Selahaddin-i Eyyübi duyarlılığını gönüllerimize yerleştirmemiz gerekir.
Eğer bunu başarabilirsek işgalciler bu
kutsal mabede ve çevresine, kardeşlerimize zarar vermeye cüret edemezler. Ama duyarsız ve ilgisiz kalırsak
onlara cesaret vermiş oluruz. Ne yazık
ki İslam alemi olarak şu anki halimizle
zalimlere cesaret veriyoruz…
Filistin, Kudüs ve Mescid-i Aksa,
İslam vatanının en mukaddes topraklarından biridir. Filistin’in işgali bütün
İslam Dünyasının işgalidir. Mescid-i
Aksa’nın boynunun bükük olması,
İslam ümmetinin boynu bükük olması
demektir. Müslümanlar tek bir ümmet’tir ve birbirlerine daima yardım
ederler. Müslümanların nerede olursa olsun diğer
müslümanlara yardım etmesi farz’dır. Ve hangi şart
altında olursa olsun Müslümana, Allah'ın düşmanlarıyla, kafirlerle dost olması yaraşmaz hatta onlara
bir meyil ve yardım hissi taşıması da asla caiz değildir.
Şimdi Filistin için fiili ve kavli dua zaman Kaldırın ellerinizi semaya.. Yalvarın Müslümanlar.
Sahip çıkamadığımız Mescid-i Aksa’nın, Peygamberler diyarı Filistin’in hain ve cani düşman çizmeleriyle daha fazla ezilmemesi için… Siyonist zalim
ve acımasız yahudi karşısında İslam ümmetinin
birleşmesi için dua edin… Bir Müslüman mazlum
hiçbir kardeşini yalnız bırakamaz, ona elinden
gelen yardımı yapar. Mü’minin kanı Allah nezdinde
çok değerli ve mukaddestir. Sadece bir mü’minin
kanına girmeleri sebebiyle Allah, bu konuda hissesi
olan herkesi cezalandıracaktır. Peygamberimiz
(s.a.v.) buyuruyor ki: “Yeryüzünde ve göklerde
bulunanlar bir Müslüman’ın kanını dökmek için
birleşseler, sadece bir mü’minin kanı sebebiyle
Allah hepsini Cehennem’e döker.” (Tirmizî: Diyât 8 Hadis
No: 1398)
Gelin.Ne Filistin’de ne de İslam dünyasının
bir başka yanında Müslüman kanının akmaması
için gönülden dua edelim. Zalime ve işbirlikçilerine
karşı duruşumuzu ve izzetimizi gösterelim. Acilen
yardımlarımızı ulaştıralım. Safımızı, nerede durduğumuzu belli edelim. Gücümüzü, gayretimizi, bilgimizi; barış, huzur, özgürlük, adalet, İslam birliği
kısacası Allah’a kulluk için birleştirelim.
luk yapmak; ikincisi secde ederek alnımı O’nun
için toprağa koymak; üçüncüsü ise hurmanın
güzelini seçtikleri gibi sözün güzelini de seçmeye çalışan bir kavim içerisinde bulunmaktır.”
O MEÇHUL ADAM VAR YA…
ZULME DUR DEMEK
Peygamberimiz’in (as) sâdık dostu, Hz. Ebubekir (ra) Rasulullah’tan (as) şöyle nakleder: “İçlerinde kötülük (haram, kumar, zina, fuhuş, zulüm
vs.) işlenen toplum, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde seyirci kalır, mücadele
ve müdahale etmezse Allah’ın o toplumun hepsini saran umumi bir bela göndermesi yakındır.”
Hz. Ömer (ra) yanında oturanlara, “Ecir yönünden insanların en büyüğü kimlerdir?” diye
sordu. Onlar da oruçtan, namazdan söz ederek,
“Mü’minlerin emirinden sonra, ecir bakımından
falan falan kimseler büyüktür” diye cevap verdiler.
Hz. Ömer, “Kimin büyük olduğunu size söyleyeyim
mi?” dedi. “Söyle” dediler. Hz. Ömer;
“Atının gemini tutarak İslâm ülkesinde koru-
ŞU ÜÇ ŞEY OLMASAYDI…
yuculuk yapan ve canavar mı yiyecek zehirli bir
Hz. Ömer (ra)şöyle diyor: “Eğer şu üç şey
olmasaydı ölüp Allah Teâlâ’ya kavuşmayı arzu
ederdim: Birincisi Allah için cihada çıkıp yolcu-
hiç bir tehlikeyi umursamayan o meçhul adam
hayvan mı sokacak, düşman mı yakalayacak diye
var ya, işte o saydığınız kimselerden de, mü’minlerin emirinden de kat kat üstündür” dedi.
31
Kasım 2009
ALLAH YOLUNDA YÜRÜYÜŞ
Hz. Ömer (ra) bir ordu gönderdi. İçlerinde Muaz b.
Cebel (ra) de vardı. Onlar gittikten sonra Hz. Ömer, Muaz’ı Medine’de gördü ve “Sen niçin gitmedin” diye sordu.
Muaz; “Cumayı kıldıktan sonra çıkmak istedim!” dedi.
Hz. Ömer
“Benimle sizin
aranızdaki durum
aynen şuna benzer.
Adamın biri ateş
yakmıştır. Çekirge ve
kelebekler bu ateşe
atılmaya koyulurlar.
Adam da onları,
ateşten
uzaklaştırmaya
çalışıyor. Ben ateşe
düşmeyesiniz diye
eteklerinizden
yakalamışım, siz ise
elimden kurtulup
ateşe girmeye
uğraşıyorsunuz”
“Sen Rasûlullah’ın “Allah yolunda yarım günlük bir
yürüyüş, dünya ve dünya içindekilerin hepsinden daha
hayırlıdır” buyurduğunu işitmedin mi?” dedi.
“SEN KAFİRLERİN BOYNUNDAKİ
ZİLLETİ ALIP KENDİ BOYNUNA
KOYDUN”
- Hz. Ömer (ra), Abdullah el-Ansi’nin Şam’da mülk
edinip bir tarlayı ektiğini, dünyaya dalıp ibadeti ve cihadı
terkettiğini duyunca Abdullah’ın ekinini yağma ettirerek
ona; “Sen kafirlerin boynundaki zilleti alıp kendi boynuna
koydun” dedi.
DİNİNİZİ ÖĞRENİNİZ ve ŞUURLU
MÜSLÜMAN OLUNUZ
- Hz. Ömer (ra) ordu kumandanlarına, “Allah’ın dininde anlayış sahibi olmaya çalışınız, İslamı öğreniniz.
Çünkü bâtılı hak görerek bâtıla tabi olan bir kimsenin
mazereti yoktur. Hakkı bâtıl görerek onu terkedenin de
mazereti yoktur” diye mektup yazdı.
HİÇ KİMSENİN KINAMASINDAN
KORKMAMAK
Bir kişi Hz. Ömer’e gelerek; “Allah yolunda, kınayıcıların kınamalarından korkmamak mı yoksa kendini
ibadete vermek mi daha hayırlıdır?” diye sordu. Hz.
Ömer bu soruya şöyle cevap verdi:
“Kim müslümanların işlerinden herhangi birinin başına yönetici getirilecek olursa, Allah yolunda kınayıcıların kınamalarından korkmasın, Hak neyi emrediyorsa
onu yapsın…”
EMR-İ Bİ’L-MA’RUF VE
NEHY-İ ANİ’L MÜNKER
Hz. Ömer (ra) bir gün insanlara, “Sefih ve edepsiz
bir kimsenin onun bunun namuslarına dil uzattığını gördüğünüzde sizi, onu engellemeye çalışmaktan alıkoyan
Kasım 2009
32
şey nedir?” diye sordu. “Biz onun dilinden korkuyoruz!” dediler. O zaman Hz. Ömer şöyle buyurdu:
“Ona engel olmaya çalışınız. Çünkü bu sizlere en
azından bir şehit sevabı kazandırır.
Hz. Osman (ra) şöyle buyurmuştur: “Şerlileriniz ve kötüleriniz başınıza musallat olmazdan önce
iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevinizi yerine getiriniz. Bunu yapmaz da kötüleriniz başınıza
musallat olacak olursa artık iyilerinizin yapacağı
beddualar da kabul olunmayacaktır.”
ALİMLER SUSARSA…
Hz. Ali (ra) bir hutbesinde şunları söylemiştir:
“Ey insanlar! Sizden önceki ümmetler, günah işlerlerken âlimlerinin onları bu işten menetmeye çalışmamaları yüzünden helak olmuşlardır. Onlar
günahlara dalıp âlimleri de “Sakın bunları yapmayın! Allah’ın haram kıldığını işlemeyin” demedikleri
için cezaları kendilerini çepeçevre kuşatarak helak
edip onları dünya yüzünden silmiştir.
O halde onların başına gelenler sizin başınıza da gelmezden önce iyiliği emredip kötülükten
menetme görevinizi hakkıyla yerine getiriniz. Hem
şunu da biliniz ki emri bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-
münker ne insanın herhangi bir rızkını keser ve ne
de ecelini yaklaştırır.”
“YA ALİ, GİR DÜŞMAN
SAFLARINA…”
Çarşı ve Panayırlarda iki dünya saadeti İslam’ı anlatmak için koşuşturan, Taif’te tebliğ aşkına
taşlanan, Risalet Pınarı Sevgili Peygamberimiz
(sav), “Ya Ali, Düşman saflarına gir, onlara İslam’ı anlat. Senin vesilenle bir kişinin hidayete
erişmesi, kızıl develere (yer altı ve yer üstü zenginliklerine) malik olmaktan daha hayırlıdır.”
(Buhari) buyurmuştur.
İsyan bataklığına gidenlerin acısını kalbinde
duyan Peygamberimiz (as), “Benimle sizin aranızdaki durum aynen şuna benzer. Adamın biri
ateş yakmıştır. Çekirge ve kelebekler bu ateşe
atılmaya koyulurlar. Adam da onları, ateşten
uzaklaştırmaya çalışıyor. Ben ateşe düşmeyesiniz diye eteklerinizden yakalamışım, siz ise
elimden kurtulup ateşe girmeye uğraşıyorsunuz”, buyuruyorlar.
Ne mutlu İslam’ı samimiyetle yaşayanlara,
hayra motor, şerre fren olmaya, Hakk’ı hakim kılmaya çalışanlara
33
Kasım 2009
Mehmet TALU
ZİLHİCCE AYININ
İLK ON GÜNÜ
18 kasım 2009 Çarşamba günü Zilhicce ayının biridir.
Zilhicce: Ayların on ikincisi ve haram
ayların ikincisidir. İçinde Kurban bayramının
da bulunması sebebiyle mübarek ayların en
mühimleri arasında yer almaktadır.
Zilhicce'nin sekizinci gününe "Terviye
günü" dokuzuncusuna "Arefe günü"; Kurban
bayramı gününe yani onuncu güne "Nahr
günü", ondan sonraki üç güne de "Teşrik
günleri" denilmiştir.
Zülhicce'nin ilk yarısındaki günler,
yüce ALLAH katında değerli günler arasındadır Hatta: "Cuma haftanın; Zilhicce'nin ilk
onu ise yılın mübarek günleridir" denilmiştir.
Buna göre Zilhicce'nin ilk onuna tesadüf
eden Cuma, her iki fazileti de toplayacağı
için yılın en mübarek günlerinden biri sayılmıştır.
Kasım 2009
34
Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz ve ashâbı kiram pek çok fazîletin bir arada toplandığı Zülhicce'nin ilk yarısını zikr, tesbîhât, ibâdet ve
tefekkür ile geçirirler, yoksullara yardım ederlerdi.
Dolayısıyle onları örnek alarak Müslümanların o
günlerde ibadetlerine dikkat etmeleri, dualarını artırmaları, hayır ve hasenâtı daha çok yapmaları,
kendilerini nefs muhâsebesine tabi tutarak hatalarına tevbe etmeleri uygun olur.
Şunu da hatırlamak gerekir ki, bilhassa Zülhicce'nin ilk yarısı içinde hac ve kurban ibadeti vardır. Bugünlerde milyonlarca hacı telbiye
getirmekte, Kâ'be'yi tavaf etmekte, tüm Müslümanlar için dua etmektedirler. Malî durumu uygun
olan yüz milyonları aşan Müslümanlar kurbanlarını
kesmektedirler.
Bu sebeble, Zilhicce ayının özellikle ilk on gününün ve gecelerinin büyük bir önemi vardır. Ayrıca: "On geceye yemin olsun ki"1 ayet-i kerimesi
ile, ekseri müfessirlere göre zilhicce aynın ilk on
gecesi kastedilmiştir.2 Abdullah b. Abbas (R.A.)
şöyle: Ayet-i kerimede geçen "On gece": Zilhicce
ayının ilk on gecesidir, demiştir.3 Ayet-i kerimede
on gün değil de, "On gece" buyrulmasının sebebi:
Günlerinin dokuz olmasındandır. Zira, onuncu gün
bayramdır. Geceleri ondur.
Zilhicce ayının ilk on gününde peygamberlere ALLAH Teâlâ'dan nice ikramlar gelmiştir. Ayrıca bu on günlerde yapılacak amellerin hayli
faziletleri vardır. Abdullah b. Abbas (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
“Başka günlerin hiç birinde şu zilhiccenin
ilk on gündeki amellerden daha efdal hiçbir
amel yoktur” buyurdu. Sahabe-i Kiram:
Ya Resûlellah! ALLAH yolunda cihad da mı, o
günler kadar sevimli değildir? Diye sordular. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:
"ALLAH yolunda cihad da! Ancak bir
kimse, canını, malını tehlikeye atarak çıkar, hiçbir şeyle dönmezse, yani cihad sırasında ölürse
o kimse hariç." 4 buyurdu.
Hadis-i Şerif, Zilhicce ayının ilk on gününde
yapılan ibadetlerin sevabının başka günlerde yapılan ibadetlerin sevabından daha fazla olduğuna
delalet etmektedir.
Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre bazı
yerler başkalarına nisbetle daha üstün olduğu gibi,
bazı zamanlardan da başka zamanlara üs-tünlüğü
vardır. Zilhicce'nin on günü de senenin diğer günlerinden daha faziletlidir. Bu üstünlüğün faydası şurada görülür:
Bir kimse en faziletli günlerde oruç tutmayı
veya başka bir ibadeti adasa, adağını bu günlerde
yerine getirir. Eğer en faziletli bir günde oruç veya
ibadeti adamışsa, o adağını da Arefe, Kurban Bayramından önceki günü yerine getirir. Çünkü Zilhicce ayının on gününden en faziletlisi arefe
günüdür. Eğer haftanın en faziletli gününü kast
ederse, o zaman cuma günü olur.
Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre, belirtilen günlerin ibadeti, ALLAH yolunda cihaddan
daha üstündür. Nitekim sahabilerin cihadla ilgili sorusu ve Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin cevabı bu hükmü daha açık olarak ortaya koymuştur.
Hem canı, hem de malı ile ALLAH için savaşan ve
kendisi şehid olan ve malı düşman tarafından zaptedilen kişi ise, bundan müstesnadır.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin işaret
edilen günlerdeki ibadetin cihaddan bile faziletli olduğunu bildirmesinden maksadının, hac ibadetini
engelleyeceği için sadece o günlerdeki cihadla ilgili
olması muhtemeldir. Çünkü Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimizin en üstün iba-detin ALLAH yolunda cihad olduğunu belirten hadisleri vardır. Nitekim Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre: Bir
adam Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize gelip:
Ya ResûlALLAH! Bana cihada denk bir ibadet göster, demiş. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:
"Öyle bir ibadet bulamıyorum. Sen, mücahid savaşa gittiğinde mescidine girip bıkmadan
35
Kasım 2009
1234-
namaz kılmaya, ara vermeden oruç tutmaya
muktedir misin?" cevabını vermiştir. Adam da:
- Bunu kim yapabilir ki? demiş
5
Görüldüğü üzere Ebû Hureyre'den rivayet
edilen bu hadis-i şerif açık bir şekilde en faziletli
ibadetin ALLAH yolunda cihad olduğunu göstermektedir.
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Zilhicce
ayında oruç tutardı ve tutmaya teşvik ederdi. Resûlullah (S.A.V.) efendimizin hanımlarından birinin
Ümmü Seleme (R.Anha) validemiz şöyle demiştir:
Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimiz; Zilhicce'nin
dokuz günü, Aşure günü ve her ay, ayın ilk pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere üç gün oruç
tutardı.6
Bu hadis-i şerif, zilhiccenin ilk dokuz gününde
oruç tutmanın faziletli ameller arasında olduğunu
belirtmektedir. Bilhassa dokuzuncu gün ki Arafe'dir.
O gün oruç tutmanın faziletiyle ilgili pekçok hadisi şerif vardır.
7
Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre de Hz.
Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Zilhicce ayının bu ilk on gününde ibadet
etmek kadar, ALLAH'a daha sevgili olan hiçbir
gün yoktur.Ondaki her bir günün orucu bir yıllık oruca sevabca eşittir. Ondaki bir gece kıyamı ibadetle ihya edilmesi Kadir Gecesi'nin
kıyamına, ihyasına eşittir." 8
Zilhicce'nin ilk on gün ve gecesini değerlendirenler için denilmiştir ki: Bir kimse, bu on günleri
değerlendirir ise.. ALLAH Teâlâ ona on ikramda bulunur. Şöyle ki:
1234567-
Hz.Hafsa (R.Anha) validemiz şöyle der: Dört
şey var ki, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz yaşadığı
müddetçe hiç bırakmadı:
Kasım 2009
Aşûra orucu,
Zilhicce'den ilk on gün,
Her aydan üç gün,
Sabah namazından önce iki rek'at..
36
Ömrü uğurlu ve bereketli olur.
Malında bereket olur, artar.
ALLAH onun çoluk çocuğunu korur.
Günahlarına kefaret olur.
Yaptığı iyiliklere kat kat sevab alır.
Ölüm halini kolay eyler.
Kabrindeki karanlık günlerine aydınlık verir.
8- Mizanında iyilik tarafını ağır bastırır.
9- Düşük hallere girmekten kurtarır. Yani:
Öbür âlemde.
10- Cennetteki derecelerini yükseltir.
Zilhicce'nin ilk on gün ve gecesinin böyle faziletli olmasının sebebi Hac farizasını yerine getirmek isteyen mü'minlerin kutsal topraklarda bu on
gün içinde mahşerden bir tablo oluşturması ve
kalplerin, dertlerin, hedeflerin tek kalp, tek dert ve
tek hedef haline gelerek Kâbe ile birleşmesi büyük
bir olaydır ki, ALLAH'tan insanlardan yana razı olup
seçtiği İslâm dininin kardeşlik, birlik ve dirlik dini olduğunu isbatlamaktadır.
Arefe günü: Zilhicce ayının dokuzuncu günü,
yani Kurban Bayramı'ndan bir önceki gün demektir. Türkiye'de Ramazan Bayramından bir gün öncesine de Arefe günü denir. Bu günde hacılar
Arafat Dağı'na çıkarlar. Hacıların buradaki duruşlarına Vakfe adı verilir. Arefe günü, haccın temel
rüknü olan vakfenin o gün yapılması sebebiyle
büyük önem taşımaktadır. Bu günün önemine, faziletli bir makbul duanın o gün yapılan dua olduğuna dair hadis-i şerifler vardır. Hz. Aişe (R.A.)
validemizden rivayete göre Hz. Peygamber
(S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:
"Arefe günü vakfe sırasında Cenab-ı
Hakk'ın Cehennem'den azad ettiği kulların sayısı diğer günlerde azad edilenlerle, kıyaslanmayacak kadar çoktur. ALLAH, Arefe günü
vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek "bunlar ne istiyorlar ki
bütün işlerini bırakıp burada toplandılar" der."9
Yine Talha b. Ubeydillah (R.A.) den rivayete göre
Resûlullah (S.A.V.) efendimiz:
Hacıların zayıf düşerek asıl görevlerini aksatmalarına yol açacağı için arefe günü oruç tutmaları mekruh, hacca gitmeyenlerin aynı gün oruç
tutması ise müstehap kabul edilmiştir.11 Çünkü
Ebû Katade (R.A.)den rivayete göre Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurduğu:
"Ben ALLAH'dan umuyorum ki Arefe günü
tutulan oruç, içinde bulunulan seneden önceki
ve sonraki seneye keffaret olur." 12
Arefe günü Arafat'ta vakfeye duran hacılar
topluluğu mahşerin küçük bir örneğini gösterirler.
Bütün hacılar, siyahı, esmeri, beyazı ve kızılı tamamen eşit şartlarda, aynı tip elbiseye bürünmüş,
amiri-me'muru, zengini-fakiri hep bir arada ihramlar içinde başları açık, yalınayak vakfeye durmuş
ALLAH'a yalvararak günahlarının bağışlanmasını
isterler. Sosyal yönden büyük bir eşitlik arzeden bu
manzara İslâm'ın insana bakış açısını göstermektedir.
Bu arada şu iki hususu da hatırlatalım:
1- Kurban Bayramı'nın dördüncü günü ikindi namazına kadar her farz namazın ardından okunan
teşrik tekbirlerine de Arefe günü sabah namazından sonra başlanır. Diğer taraftan, Hanefiler'e göre
Arefe ve daha sonraki dört gün içinde umre yapmak, diğer hac vazifelerini aksatabileceği için tahrimen mekruh sayılmıştır.
2- Arefe günü, Arafat'taki hacıları taklit maksadıyla halkın Mescid-i Nebi'de veya başka herhangi
bir mescid veya yerde toplanması bid'at olup manasız bir davranıştır 13
..........................................................................................
1 Fecr sûresi:2, 2 Alusi, 30/119, 3 Hakim, Müstedrek, 2/522, 4 Buhari, Îdeyn:11; Ebu
"Günlerin en faziletlisi Cuma günü olan
arefe günüdür. Cuma günü olan arefe, cuma
günü dışında yapılan yetmiş haccdan daha faziletlidir. Duaların en faziletlisi de arefe günü
yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en faziletli söz de: “Lailahe illALLAHu vahdehu lâşerikelehu =
ALLAH’tan başka ilah yoktur, sadece O vardır.
O'nun ortağı da yoktur” sözüdür. 10
Davud, Savm: 61; Tirmizi, Savm: 51; İbn-i Mace, Sıyam: 39, Ahmed b. Hanbel, 2/224,
338,2/75, 132., 5 Buhari, Cihad: 1; Müslim, İmare: 110, Tirmizi, Fezailu'l-Cihad: 1,
Nesei, Cihad: 17, Ahmed b. Hanbel, 2/344-424., 6 Ebu Davud, Sıyam: 61, Nesei,
Sıyam: 83, Ahmed b. Hanbel, 5/271,6/288, 423., 7 Neseî, Sıyam: 83, A. b. Hanbel,
6/287., 8 Tirmizi, Savm: 52., 9 Müslim, Hac: 436, Nesei, Hac: 194., 10 İmam Malik
"Duaların en en faziletlisi..." ibaresinden sonraki kısmını Muvatta'da tahric etmiştir.
Rezin ise rivayeti baştan sona kadar tam olarak tahric etmiştir. Muvatta, Hacc:246,
1/422, 11 Alemgir, el-Fetava'l-Hindiyye, 1/229., 12 Müslim, Sıyam:1162, İbn-i Mace,
Sıyam: 40 Darimi, Savm: 54, Ahmed b. Hanbel, 5/296-297., 13 Alemgir, el-Fatava'1Hindiyye, 1/153.
37
Kasım 2009
Ahmet HALİLOĞLU
"Allah'ın mavi arşına,
Mabetlerden tekbirler yükseliyor,
Bunlar ülkemin şarkılarıdır,
Tüm ovalar, dağlar bunu haykırıyor.
Kanlı toprak üzerine kurulmuş,
Sevgili Bosnam benim.
Aliya İzzet
Begovic
Müslümanların dünyanın dört bir
tarafında yaşadıkları ortak bir yazgıdan bahsedeceğiz bu ay sizlere. Müslümanlar nereye gittilerse adalet
götürdüler. Kudüs Hz.Ömer eşliğinde
fethedildiğinde kimsenin kılına dokunulmazken; Haçlılar Kudüs’e girdiklerinde Hz.Süleyman’ın emaneti olan
Mescid-i Aksa’yı Müslüman kanı ile
doldurdular. Filipinler’de Moro Müslümanlarının veya Endülüs’te Arapların
ortak yazgısının bu sefer Balkanlar’daki tecellisi kadar ağır olanı yoktur.
Bosna-Hersek; 1463’te Hazreti
Fatih zamanında Devlet-i Aliyye topraklarına katılır. Hıristiyanlığın muvahhid bir çizgisini izleyen Bogomil
mezhebine mensup olan Boşnaklar;
hem inançlarının yakınlığı hem de Osmanlı’nın adalet ve müsamaha politikaları
sayesinde
kısa
sürede
Kasım 2009
38
İslamiyeti kabul ederler ve Osmanlı
Devletinde çok önemli görevlere gelirler. (1) Ecdad kısa sürede imar faaliyetine girişir. Ölümsüz eserler bırakır.
Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayreddin asırlarca Bosna’nın Müslüman
kimliğinin simgesi olacak olan Mostar
Köprüsünü inşa eder.
Zambakların kan ve gözyaşı ile
sulandığı topraklara Osmanlı; barışı,
adaleti ve refahı getirir. Aliya İzzet Begovic’in ailesi Belgrad’da mukimdir.
Osmanlı Ordusunda subay olan dedesinin tayini üzerine Bosna-Hersek’te o
zamanki adıyla Aziziye kasabasına
göç ederler. Ama ne var ki Bosna’nın
huzurlu günleri 1878’de sona erer.
Devlet-i Aliyye’den kopartılır Bosna
Hersek. Müslümanların gönlü İstanbul’dadır ama büyük devletler Bosna
Hersek’i Avusturya-Macaristan’a bağlarlar. 1914’te Avusturya-Macaristan
Veliahtına Saraybosna’da bir Sırp gencinin suikast
düzenlemesi ile tüm Dünya ile birlikte Balkanlar da
bir kan deryası haline dönüşür.
Sırpların ve Hırvatların zulmü altındaki Aziziye’de 1925’te doğar Aliya. O henüz iki yaşındayken ailesi Müslümanların daha yoğun olduğu
Saraybosna’ya hicret ederler. Altı yaşında medreseye başlar. Osmanlı’dan kalma taş medreseler ruhuna Necip Fazıl’daki gibi yakîn çivisini çakar.
Genç Aliya; geleceğin Bilge Kral’ı olma yolunda en
büyük mesafeyi kat etmeye başlamıştır.
İkinci Dünya Savaşı’nda Bosna-Hersek’i bu
kez Hitler işgal eder ve Hırvatlara bağımsızlık verir.
Müslümanların adı yoktur ortada. Hırvat işgali altındaki Saraybosna’da liseyi 1943 yılında bitirir
Aliya. Liseden hemen sonra da Aliya’yı Hırvatlar
askere almak isterler. Bunun üzerine bir yılı aşkın
bir süre Saraybosna’yı terk eder ve saklanır. Hayatı boyunca göreceği zulümlerin ilkidir bu.
İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile birlikte Saraybosna’ya döner ama Bosna Müslümanları için en zorlu dönem başlamıştır. Tito; yedi
küçük cumhuriyeti bir araya getirir, Yugoslavya
Devletini kurar ve komunizme yelken açar. Yeni kurulan devlette Müslümanların hiçbir hakkı tanınmadığı gibi Müslüman nüfusun yoğun olduğu
Kosova Sırbistan’a, Sancak ise Karadağ’a bağlanır. Müslümanlar arasında etnik sıkıntılar çıkarmaya çalışılır. Osmanlı dönemi en ağır ifadeler, en
galiz küfürler ile kötülenir. İnsanların bilinçaltına
Osmanlı Düşmanlığı yerleştirilmeye çalışılır. Dini
tedrisat yapan tüm kuruluşlar ve elbette ki camiler
kapatılır. Osmanlı izleri silinmeye başlanır. Zorunlu
sürgünden yeni dönen Aliya İzzet Begovic tifo hastalığına yakalanmıştır. Hasta halinde O’nu askere
alırlar.
Aliya; askerliğinin sonuna doğru Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi olarak tutuklanır. Genç
Müslümanlar Teşkilatı Yugoslavya’daki bir kaç
Müslüman teşkilatından birisidir; fikir babası da
Fatih Medreselerinden mücaz eski Kudüs Müftüsü
Emin Efendi Hazretleridir. Aliya hakkında, Sovyet
karşıtı olmak, gerici olmak ve devleti yıkmak suçlaması ile dava açılır. Fark ettiniz mi bilmem ama
coğrafyalar ve insanlar değişse de suçlamalar ve
mazlumlar hiç değişmiyor. Barat Hacı’yı Doğu Tür-
kistan’da yirmi bir sene hapseden zihniyet ile Aliya
İzzetbegovic’i Bosna Hersek’te hapse attıran suçlama irtica/gericiliktir. Halbuki her ikisinin de fikir ve
dava adamı olmaktan başka bir suçları yoktur. Zalimler; bu iki şahsın kimliğinden ve davasından
korktukları için hapse atmışlardı.
Balkan Savaşlarından sonra Rumeli’den başlayan göç; Yugoslavya’nın kurulması ile hızlanır.
Ülkedeki tüm Müslümanları Türkiye’nin ajanı olarak gören ve kendisi için tehlike sayan Tito ve ekibi;
baskıyı doruğa çıkarıp; Müslümanların tüm dini
haklarını ellerinden alınca hicret yeniden hız kazandı. Gostivar, Kalkandelen, İştip, Ohri hızla boşalıyordu. Arnavutu, Boşnakı, Torbeşi (Müslüman
Makedon), Pomak’ı, Türk’ü hızla Anadolu’ya göç
ediyordu. Kosova’dan Sırplar tarafından komunist
Arnavutluk’a sürgün edilen Enver Hoca yönetimindeki Müslüman Arnavutlar; “Biz Arnavut değil Türküz” diyerek ikinci hicretlerini Anadolu’ya
yapıyorlardı. Zambakların ülkesinde Türk kelimesi
Müslüman kelimesi ile eşdeğer hale gelmişti. Ne
hazindir ki aynı dönemde Anadolu’da da Türkler;
dinlerinden koparılmaya çalışıyordu. Devletin baskıları ve hicretin sonucunda camiler kapanıyor, tekkelerde zikir meclisleri susuyordu. Dört beş asırdır
susmayan zikir meclisleri ister istemez kapanıyordu. Hicret ile kapanmayan tekkeler ise devlet
eliyle kapatılıyordu. Yugoslavya Müslümanları için
tarihin en karanlık dönemi adım adım yaklaşıyordu.
Genç Müslümanlar Teşkilatının üyelerini hapiste zor koşullar beklemekteydi. Müslümanlara işkence yapmak sıradan bir uygulamaydı. İbadet
etmek yasaktı. Sadece bu kadar ile de yetinmez
komünist zalimler. Domuz eti yedirmeye çalışırlardı. Tüm zorlamalara rağmen Müslümanlara
domuz eti yedirmeyi başaramayınca; bu sefer
domuz eti yemeklerin içine katılırdı.
Henüz yirmi bir yaşındaki Aliya; üç yıl hapis
ile cezalandırıldı. 1946- 1949 yılları arasını hapiste
geçirdi. Ailesi hapse atıldıktan ancak altı ay sonra
yerini öğrenebildi. Bu süre zarfında oğullarının hayatta olup olmadığını bile bilmiyorlardı. Aliya İzzet
Begovic hapiste ormanda çalıştırıldı. Nazenin ruhlu
bir fikir adamı, bir kanaat önderi adi bir suçlu gibi
muameleye tutuldu. Maruz kaldığı baskıların, işkencelerin haddi hesabı yoktu.
Hapisten çıktıktan sonra Saraybosna’ya
döner ve hukuk okumaya başlar. Artık o komünistlerin mimlediği sakıncalı bir isimdir. Suçu sadece
39
Kasım 2009
Osmanlı’dan kalma ne varsa düşmandır yeni
yönetim. Camilere, hamamlara, tekkelere, medreselere ve en önemlisi evlad-ı fatihan olan insanlara. Balkanlar’da kalan tüm Müslümanların ortak
kaderidir bu. Bir yandan baskılar diğer yanda dinden insanları soğutma ve ateizm propagandasının
etkisiyle Yugoslavya Müslümanlarının ahlaki ve
toplumsal yapılarında gözle görülür bir bozulma
başlar. Bu gidişe, bu yozlaşmaya bir dur demek gereklidir.
1970’de İslam Manifestosu isimli eserini yayınlar. Aslında bu eser bir bildiridir. Sadece Bosna
veya Yugoslavya Müslümanlarına değil tüm Müslümanlara kimliklerini hatırlatmaktadır. Müslümanları yeniden dirilişe, uyanmaya ve şuurlu birer
Müslüman olmaya çağrıdır bu. İslam Manifestosu
isimli eserin yankısı kıtaları aşar. İslam Aleminde
büyük bir ses olarak yankı bulur. Muhtelif dillere
çevrilir. Zalimler sindirdiklerini düşündükleri Bosna’dan böyle gür bir ses çıkmasını hazmedemezler.
1983’ün Ağustosunda Aliya tekrar hapsedilir.
Genç Müslümanlar Teşkilatından arkadaşları ile
birliktedir yine. Aradan kırk sene geçmiş ama komünist idarenin Genç Müslümanlar paranoyası
geçmemiştir. Fikir suçlusudur altı üstü. Halbuki Tito’nun Yugoslavya’sında en büyük suçtur bu.
kendisi olmaktır. Adım adım takip edilir. Sadece
kendisi değil O’nunla irtibata geçenler de takip altına alınır. Aliya İzzetbegovic iş bulmakta zorlanır.
Toplumun tamamında bir korku, bir paranoya
hakim olmuştur. Müslümanlar zalimlerden çekinmektedir.
Aliya İzzet Begovic ; hapisteyken “ Doğu Batı
arasında İslam” isimli eserini yazar. Ancak 1960 ve
1970’lerde Yugoslavya’daki Müslümanların durumu her geçen gün kötüye gitmektedir. Ecdad yadigarı icazetli alimler ebedi aleme göçmüş,
Komunist idare yeni alim yetişmemesi için medreseleri, tekkeleri hatta camileri kapatmıştır. Yurtdışına İslami ilimleri tahsil için gidenlerin ailelerine
her türlü baskı yapılmaktadır. Yurt dışına dini tedrisaet için çıkanlar geri dönemezler. Ezher’e okumaya giden Ali Yakup Cenkciler Hocaefendi;
Yugoslavya’ya sokulmaz. Mecburen Türkiye’ye
hicret eder. Gelen gün geçen günden daha da
beter bir hali taşımaktadır Müslümanlara.
Kasım 2009
Göstermelik bir mahkemeden sonra Aliya
İzzet Begovic on dört yıla mahkum edilir. Bir dizi
suçlamanın içinde gericilik en önemli maddedir.
Hapsin altıncı ayında Aliya dilekçe verir ve cezasının hafifletilmesini ister. Aslında suçsuzdur, suçu
sadece inandığı gibi yaşamak istemesidir. Komünist rejim cezasını on iki yıla indirir. İkinci dilekçenin sonunda cezası dokuz yıla inmiştir.
1987 yılında yeni bir gelişme olur. Yugoslavya Af Komitesi Aliya’nın kızlarını çağırır ve görünüşte masum ardında ise kirli bir hedefe sahip
dilekçeyi babalarına imzalatmalarını ister. Karşılığında hapisten salıverilecektir. Elli yaşını çoktan
devirmiş masum herkesin kabul edeceği cümleler
vardır dilekçede. İstedikleri Aliya’nın yaptıklarının
yanlış olduğunu kabul etmesi, normal hayata döneceğini beyan edip; bir daha siyaset ve teşkilatçılık ile uğraşmayacağına dair taahhütte
bulunmasıydı.
40
Aliya’yı bırakın; davanın çilesini çekmemiş bir
müslümanın bile imza atmayacağı şeylerdi bunlar.
Allah Resulü’ne de gelmişti Mekkeli müşrikler. Mal
istiyorsa mal, saltanat istiyorsa kral seçeceklerine
dair sözler vermişlerdi. Hatta evlenmek istiyorsa dilediği kızı da vaat etmişlerdi. Ama Efendimiz sav
ellerini açmış, “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz ben yine de davamdan dönmem” demişti.
de davasından vazgeçmesi teklif edildiğinde büyük
İmam şu sözü söyler: “Düşmanlarımın bana yapabilecekleri üç şey vardır: Birincisi beni öldürebilirler ki bu şehadettir. İkincisi beni sürgün
edebilirler ki bu da hicrettir. Üçüncüsü de beni
hapsedebilirler ki bu da halvettir. Bunların
hepsi de makbul işlerdir.”
Dava; basit, sıradan ve insan aklının keşfi
olan ideolojiden ibaret değildi ki. Dava felfesenin
çıkmaz labirentlerinde kaybolmuş karmakarışık bir
nizam da değildi. Dava belliydi: İlay-ı kelimetullah
için Nizam-ı Alem davasıydı.
Aliya; zorunlu halvet olan hapishanede Allah
ile baş başaydı. Üç beş sonra başlayacak olan insanlık tarihinin en acımasız soykırımına kalbî hazırlık olması için bir sevk-i ilahi ile zaruri halvete
gönderilmişti. Şimdi o zorlu mücadeleye kalben hazırlanıyordu.
Başıma erre koy Zekeriyyavari
Neccar; senden dönmezem gayri
Beyitleri bu davanın gönül erlerinin düsturu
olmuştu. Kah Zekeriya a.s. gibi ağacın içinde erre
ile (testere ile) kesilmişler, kah Resul-u Ekrem sav.
gibi Taif’ye taşlanmışlardı. Ama insanlığa tevhid nefeslerini ulaştırmışlardı.
Aliya yeni dilekçe isteği ve davasından vazgeçme talebi kendisine iletildiği zaman aklına
İmam-ı Birgivi geldi mi bilinmez. İmam-ı Birgivi’ye
1988 yılında İslam Ülkelerinin yoğun baskısı
ve Yugoslavya’nın İslam ülkeleri ile ticaret yapma
isteği neticesinde parlamento Begovic’i affetti. Halbuki ortada ne hapsi gerektirecek bir suç vardı; ne
de affa mahzar olacak bir ceza.
Gelecek sayımızda yeryüzünün yaşadığı en
büyük soykırımlardan birisinin izinde Aliya İzzet Begovic’i anlatmaya devam edelim.
..............................................................................................
1)Hıristiyanlıktaki tevhidci çizgi için Muhterem Ebubekir Hocaefendi’nin http://www.darulhikme.org.tr adresindeki Muvahhid İseviler sohbetini dinleyebilirsiniz.
41
Kasım 2009
Sezgin ÇAKIR
[email protected]
ÖLMEDEN
ÖLELİM
Duyunca ürperdiğimiz, pek de
duymak istemediğimiz Soğuk bir kelime ölüm. İnsan çoğu kez düşünmek
bile istemiyor. Ama bu da bir hakikat ki
hepimiz ölüme doğmuşuz. Doğmayan
ölmez derler. Ölüm, doğanlar için kendisinden kaçılamayan bir son. Ölüme
inanmayan yoktur ama kendisinin öleceğine inanan çok azdır. Ölüme inanmak, başkasının öleceğine inanmak
değil, kendimizin her an ölebileceğimize inanmaktır. Aslında ölüm inancı
alıp verdiğimiz nefesin son nefes olduğuna inanmak değil midir? Gerçekten bu sene, bu ay, bu hafta, bu gün
öleceğine inanan bir insan ne şekilde
bir hayat yaşar?
Mümkün mü o insan Allah’ın
emirlerini yapmasın? Mümkün mü
okunan ezanları duymasın? Mümkün
mü günah işlemeye cesaret edebilsin?
İmam Hasan Basri (r.a)'a sormuşlar:
Kasım 2009
42
“Ya İmam bir Müslüman dünya hayatında nasıl olmalı?” Cevap vermiş
İmam: "Son nefesinde nasılsa öyle."
Son nefes… Nice Allah dostlarını sabahlara kadar inim inim inleten son
nefes. Benizleri solduran, tatları gideren son nefes… Ebu zer (r.a) der ki:
Resulullah (s.a.v): "Hel eta a'lel insanı
hınun mineddehri…(insan yaratılıp
bahse değer bir şey haline gelmeden
evvel…) -İnsan süresini- okudu bitirince: "Sizin göremediklerinizi görüyorum, işitmediklerinizi işitiyorum.
Sema, üzerindeki meleklerin çokluğundan ve ağırlığından çatırdadı.
Buna da hakkı var. Çünkü orada alnını yere koyup secde eden meleklerden, bir ayak koyacak boş yer
kalmamıştır. Vallahi eğer benim bildiklerimi bilseniz, az güler çok ağlarsınız. Ve yataklarda hanımlarınızla (sabaha kadar) yatamazsınız. (Geceleri kalkar ibadet yaparsı-
nız); sokaklara çıkar, -günahlarınızın affı içinAllah'a yalvarırsınız. Vallahi, kesilen bir ağaç
olarak yaratılsaydım (da sonumun ne olduğunu
bilemediğim için sorumluluk taşımasaydım
keşke). (Buhari, Tirmizi)
Enes (r.a) şöyle dedi: Resulullah (s.a.v)'a ashabın bazı halleri anlatılınca onlara bir konuşma
yaparak: "(Mânâ âleminde) bana cennet ve cehennem gösterildi. Hayır ve şerlerle dolu böylesine bir gün görmedim. Eğer benim
bildiklerimi bilseniz az güler çok ağlarsınız"
dedi. Resulullah'ın ashabı o günkü kadar hiç etkilenmemişlerdi. Başlarını ve yüzlerini kapattılar, ağlamaktan iniltileri duyuluyordu. (Buhari, Müslim,
Tirmizi) Şimdi iyi düşünelim: Son nefeste bütün dünyayı bize verseler dönüp bakar mıyız? Son nefeste
durumumuz nedir? Mesela Rabbimize karşı günah
işlemeye cüretkâr olabilir miyiz? Öyleyse aslında
her aldığımız nefes son nefesken neden ölüm bize
gelmeyecekmiş gibi yaşıyoruz? Neden Rabbimize
kulluğu sürekli erteliyoruz. Yarın yarın diyoruz ama,
unutmayalım ki bu gün dünün yarını değil mi? Bu
sene geçen senenin gelecek senesi değil mi? Bu
yaz geçen kışın gelecek yazı değil mi? Erteliyoruz
ha bire… Peygamberimiz (a.s) "yarın yaparım diyenler helak oldu" buyuruyor. Haşr süresinde
Rabbimiz "Ey iman edenler! Allah'tan korkun.
Her nefis yarın için ne hazırladığına bir baksın"
buyuruyor. Nedir yarın? Ölüm. Hepimiz o yarını
bekliyoruz. Durum böyleyken her ölenle beraber
ölüp, ölümle beraber yaşamamız gerekirken neden
ölülerle birlikte ölümü de kabre koyuyoruz? "Ölmeden önce ölünüz" buyruğunca hareket etmemiz gerekirken neden hiç ölmeyecekmiş gibi ölümü
hayatımızdan çıkarıp yok sayıyoruz.
Niceleri bizim gibi bu hayallerdeydi ama şimdi
onlar toprak altında. Sabah evinden çıktı akşam
evine dönemedi. Akşam evine girdi sabah son çıkışla çıktı. Belki bizimde bu günün son günümüzdür. Hazır mıyız? Peygamberimiz buyuruyor ki:
"Dünyada, garipmişsin gibi yahut yolcuymuşsun gibi ol. Akşama kavuştuğunda sabaha çıkacağına, sabaha kavuştuğunda da akşama
çıkacağına ümitlenme. Sağlıklı zamanlarında
hastalığın için, dünya hayatında da ahretin için
hazırlık yap" (Buhari) Davetsiz misafir bu gün bizi ziyaret ederse ayak bağlarımız çözülmez mi? Eyvahlar çekmez miyiz? Ya Rabbi deyip Rabbimize
yönelmek için neyi bekliyoruz. Peygamberimiz "insanlar uykudadırlar ölünce uyanırlar" buyurmuş. Acaba uyanmak için ölmemizi mi bekliyoruz?
Mezarımızın üstüne baykuşların tünemesini mi?
Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki: "Ağız tadlarını bozan, bütün ümitleri kıran ölümü çok düşünün" (İbn Mace) Ölümü düşünmek kuru kuruya
düşünmek olmamalı. Bizzat ölmüşüz gibi ölüm yolculuğunun hakikatini yaşarcasına tefekkür etmeliyiz.
Tabiî ki ölmek lazım. Ölümün ne kadar dehşet olduğunu bütün benliğimizde yaşamak lazım…
Ölmeden önce kabre girmek lazım… Dünya hayatını kabirde yaşarmış gibi yaşayarak haramlara
ölmek lazım… Ölmek… Kefeni kalbinin üzerine
koymak… Ölmek… Haramlara sala okumak…
Ölmek… Dünyayı kabre, kendini ölüye çevirip isyana, tuğyana ölmek, Mevla’nın rızasına firar
etmek… Ölmek kendinden, hevasından, nefsinden
kaçmak… Ölüm çok uzağımda, yetmiş seksen
sene yaşarım hayallerindeyiz. Bu an bizim yaşımızda olup ta kemiği toprağa karışmış nice canlar
var. İbret alan nerede? Her dem Mevla’ya yalvarıp
"ya Rap bir nefes lütfet seni anayım" diyen nice
43
Kasım 2009
emsallerimiz var. Biz bunun farkında bile değiliz.
Kabrinde hesabını bekleyen nice senden benden
sonra doğanlar var. Buna rağmen bu fanide baki
kalacağım havalarındayız.
Bir gün bir kenara çekilelim. Sessiz ve sakin
evvelimizi ve sonumuzu düşünelim. Nerden gelip
nereye doğru ne şekilde gittiğimizi… "Tefekkür gibi
ibadet yoktur" buyurulmuş. Günlük ölümü düşünenlerin şehid sevabıyla ölecekleri haber verilmiş.
Ölümü düşünmek ölümü dünyada yaşamaktır. Ve
onun gereklerini yerine getirmektir. Ansızın Azrail
(a.s)'in geldiğini, bizi çaresiz bıraktığını, teneşir,
musalla derken bizi en çok seven eşimizin, dostumuzun kendi elleriyle kazdıkları kuyuya bizleri yatırdıklarını… Sonra orada artık dünyanın bizim için
bir hiç olduğunu… Allah'la baş başa kaldığımızı düşünelim. Sorgu suali düşünelim. Kimsenin bize bir
fayda sağlamayacağını düşünelim. Ezan okununca
duymadığımız, adeta yerlere attığımız emri ilahiyi
Kasım 2009
düşünelim. Hesabını veremeyeceğimiz günah yükünü düşünelim. Allah'ı hesaba katmadan yaşamanın ne demek olduğunu düşünelim. Korkunç
değil mi? Ve bunlarında başımıza çok yakın bir zamanda geleceğini düşünelim ve kararımızı verelim.
Ya hemen bu gün Allah'a O'nun istediği gibi bir kul
oluruz ya da nefsimiz bizi her gün her gün yarınlara atar.
Efendimiz (a.s) şöyle buyuruyor: "Ölümün
Mutlaka geleceğine inanıp sonrada sevinen
kimseye hayret ettim. Cehennem ateşine inanıp
da gülüp oynayan kimseye hayret ettim. Kadere
inanıp sonrada kendisini telaşa sokan kimseye
hayret ettim. Dünyanın kararsız olduğunu bilip,
ona bağlanan ve kalbini ona kaptıran kimseye
hayret ettim. Kıyamet gününde hesaba inanıp,
sonra da hayır ameller yapmayan kimseye hayret ettim." (İbn Hibban)
44
"Ne bu haliniz? Eğer ağız tadını bozan
ölümü çok düşünseniz, sizi bu halde görmezdim. Ümitleri kıran ölümü çok düşünün. Çünkü
kabir her gün bu sözleri mutlaka tekrarlar:
"Ben gurbet ve ayrılık eviyim. Ben yalnızlık eviyim. Ben toprak eviyim. Bana gelenleri toprak
ediciyim. Ben kurt ve böcek eviyim. Bana gelen
ölüler kurtlanır, böceklere yem olur." Mümin bir
kulun cenazesi gömülünce kabir ona: "hoş geldin, sefalar getirdin. Üzerimde yürüyenlerin
arasında en çok sevdiğim sendin. Bu gün
benim himayemdesin. Pek yakında sana yapacağım iyilikleri göreceksin" der ve Allah kabri
ona gözünün alabildiği yere kadar genişletir ve
kabrine cennetten bir kapı açılır. Facir ve kâfir
bir kul defnedilince de kabir ona: "Sana burada
ne geniş yer var ne de rahatlık. Üzerimde yürüyenlerin arasında en sevmediğim sensin. Biraz
sonra seni bana bırakıp gittiklerinde benimle
yalnız kalınca, göreceksin sana ne işkenceler
yapacağım" der, hemen üzeri daralmaya baş-
"Ölümün Mutlaka geleceğine
inanıp sonrada sevinen
kimseye hayret ettim.
Cehennem ateşine inanıp da
gülüp oynayan kimseye hayret
ettim. Kadere inanıp sonrada
kendisini telaşa sokan kimseye
hayret ettim. Dünyanın kararsız
olduğunu bilip, ona bağlanan
ve kalbini ona kaptıran
kimseye hayret ettim. Kıyamet
gününde hesaba inanıp, sonra
da hayır ameller yapmayan
kimseye hayret ettim."
lar. Kabir o kadar daralır ki kaburga kemikleri
birbirine girer." Hz. Peygamber bunu söylerken
parmaklarını birbirine geçirdi ve kabir azabını anlatmaya devam etti: "Ona azap etmek için yetmiş yılan gönderilir. Eğer onun bir tanesi
dünyada olsa, nefesinden çıkan zehirin etkisinden yeryüzünde hiçbir şey bitmez. İşte o yılanlar kıyamet gününde hesaba çekilinceye
kadar- ona azap ederler." Resulullah (s.a.v) sözlerini şöyle bitirdi: "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya cehennem çukurlarından
bir çukurdur." (Tirmizi)
Abdullah b. Mes'ud (r.a)'dan şöyle rivayet
olundu: Resulullah (s.a.v): "Allah'tan hakkıyla
utanın" dedi. Biz: "Ey Allah'ın Nebisi! Elhamdulillah, Allah'tan utanıyoruz" dediğimizde: "O sandığınız gibi değil. Fakat Allah'tan hakkıyla
utanma, dili, gözü ve kulağı haramdan koruman, karnına haram lokma tıkmaman, zinadan
sakınman ve ölüp toprak olacağını düşünmendir. Ahireti isteyen dünya zinetini terk eder. İşte
kim bunları yaparsa Allah'tan hakkıyla utanmış
olur." buyurdu. (Tirmizi)
Bera (r.a) der ki: Bir cenazede Resulullah
(s.a.v) ile beraberdik. Kabrin kenarına oturdu, o
kadar ağladı ki, gözyaşları toprağı ıslattı. Daha
sonra: "Kardeşlerim! Kendinizi burası için, yani
ahiret için hazırlayın" buyurdu. (İbn Mace)
İbn Mes'ud (r.a) der ki: Hz. Peygamber
(s.a.v) bir dikdörtgen şekil çizdi. Dışından ona paralel uzun bir çizgi çekti, o çizginin üzerine yanlamasına kısa çizgiler çekti. Ve bunu şöyle izah etti:
"Dörtgenin içinde insan, etrafını saran çizgiler
eceli, dıştaki çizgi insanın emelleri ve arzuları,
yan çizgiler de ölümüne neden olan hadiselerdir. Bunların birinden kurtulsa diğerine, ondan
kurtulsa öbürüne yakalanır, arzularına kavuşmadan eceli gelir ölür." (Buhari, Tirmizi, Nesai) Cabir b.
Abdullah (r.a): Resulullah (s.a.v) bize yaptığı bir hitabesinde şunları söyledi: "Ey İnsanlar! Ölmeden önce gafleti bırakın Allah'a dönün, tevbe
istiğfar ederek Allah'a kulluk edin. Sizi oyalayıcı işleriniz çoğalmadan yararlı işler yapmaya
gayret edin. Çok çok sadaka vererek Rabbinizle aranızı düzeltin. Rabbinizin rızasını kazanmaya çalışın. Böyle yaparsanız rızkınız bol
olur kazancınız çoğalır, yardım görürsünüz ve
45
Kasım 2009
eksikleriniz tamamlanır." (İbn Mace) Evs oğlu Şeddad (r.a.) Resulullah (s.a.v)'in şöyle dediğini rivayet
etti: "Akıllı kimse, nefsine hâkim olarak ölümden sonrası için hayır ameller işleyendir. Aciz
ve başarısız olan ise, süfli arzularına uyup, tembel tembel yatarak Allah'tan ümit bekleyendir."
(Tirmizi, İbn Mace)
Dünya sarhoşluğu bizi öylesine kapladı ki
artık ölümü konuşup düşünmek yerine daha çok
dünyevi meşgaleleri düşünür olduk. Öleceğimiz
gün ve saat belli olmasına rağmen gaflet perdesini
gözlerimize çekip rahatlıkla farzları ihmal edebiliyoruz. Kabirdekiler hep kabirdeymiş, biz ise hep bu
devrandaymışız gibi davranıyoruz. Hâlbuki onlar
daha doğmamışlardı. Doğduklarında dedeleri torunum oldu diye sevinmişti. Şimdi onların torunlarının torunları olan bizler hayat sürüyoruz. Hayat
kitabımızı yazıyoruz. Bir gün mutlaka o kitabı bize
okutacaklar. Acaba o kitabı rabbimizin huzurunda
okuyacak yüzümüz olacak mı? Yoksa “bu gün yer
yarılsa da yerin altına geçsem” mi deriz utancı-
"Ey İnsanlar! Ölmeden önce
gafleti bırakın Allah'a dönün,
tevbe istiğfar ederek Allah'a
kulluk edin. Sizi oyalayıcı
işleriniz çoğalmadan yararlı
işler yapmaya gayret edin. Çok
çok sadaka vererek Rabbinizle
aranızı düzeltin. Rabbinizin
rızasını kazanmaya çalışın.
Böyle yaparsanız rızkınız bol
olur kazancınız çoğalır, yardım
görürsünüz ve eksikleriniz
tamamlanır."
Kasım 2009
mızdan… Hızlı bir şekilde o ana doğru gidiyoruz.
Gelenler gittiler. Sıra belki de bu gün bizde… Kim
bilir?
Her gün bir günah işlesek amel defterine
yılda üç yüz altmış beş günah yazdırmış oluruz.
Fazlasını siz hesaplayın. Günah işlemek çok
kolay... Ya o günahı sildirmek? Sildirebilecek gönül
var mı? Allah'a karşı işlediğimiz günahlardan dolayı pek öyle üzüntü duyduğumuz falan söylenemez. Bir çocuğun babasından para isterken
gösterdiği samimi tavrı biz Allah'a karşı günahlarımızın affı konusunda gösteremiyoruz. Estağfirullah derken son nefeste ya da sırat köprüsü
üzerindeymiş gibi ağlaya ağlaya yalvaran kaç Müslüman vardır. Nerde o azap ayeti okununca devesinden düşüp bayılan Hz. Ömer samimiyeti…
Nerde o cennetle müjdelendiği halde kabirlerin yanından geçerken sıtmaya tutulmuş gibi ağlayıp titreyen Hz. Osman samimiyeti… Gönülde sevgi,
korku olmayınca gözde yaş olur mu? Gönülde hararet olmayınca gözler yaşlanır mı? Korkmayan,
ürpermeyen, endişelenmeyen bu halimiz ne olacak bizim?
Ya Rabbi senin rızan için geceleri gözyaşı
döküp, sabahlara kadar kıyamlarda duran Efendimiz (s.a.v) hürmetine bize samimi bir kalp, senin
korkundan ağlayan göz nasip eyle. Ya Rabbi sana
yönelip “estağfirullah” dediğimizde dilimizi de kalbimizi de samimiyetle dalgalandırıp kalp evimizi
günah kirlerinden tertemiz eyle. Hz Ebu Hureyre
(r.a)'dan rivayet edilen hadiste Resulullah
(s.a.v)şöyle buyurdu: "Mü'min bir günah işleyince kalbine siyah bir nokta düşer. Eğer tevbe
eder, hatasından döner, Allah'tan günahının affını dilerse, kalbi siyah noktadan temizlenir.
Günah işlemekte devam ederse, noktalar çoğalır, kalbi tamamen kararır. İşte Kur'an'ı Kerim'de Allah'ın:"Hayır, öyle değil. Tam tersine
işledikleri hatalar kalplerini tamamen karartmıştır" (Mutaffifin suresi:14) buyurması buna işarettir."
(Tirmizi, Nesai)
Her gün uykudan uyandığımızda o günün
bize, bir son fırsat olarak verildiğini düşünerek hareket etmeliyiz. Son fırsat… O son şansı ya iyiye
ya da kötüye kullanırız. Acaba bu gün hangisine
kullandık? Bu gün şansımızı kötüye kullandıksa
yarın için düşüncemiz nedir? Hep böyle mi yaşa46
yacağız? Artık bir yerden başlamalıyız. Şeytan ve
avenelerini sevindirip Allah'ı üzemeyiz.
Ebu Umeyye eş Şabani der ki: Ebu Salabe el
Huşeniye: "Kendi nefsinizi kurtarın" (maide 105) ayeti
hakkında ne dersin?" diye sordum. O da: "tam yerinde sordun. Ben de o ayeti Resulullah (s.a.v)'a
sorduğumda şöyle söylemişti": "Birbirinize iyilikleri ve hayır işleri tavsiye edin. Kötülüklerden
ve zararlı şeylerden birbirinizi sakındırın. Cimriliğin çoğaldığı, süfli arzulara uyulduğu, ahiretin unutulup da hep dünya için çalışıldığı,
herkesin kendi kendini beğendiği zamana ulaştığında kendi kendini düzeltmeye, kötülüklerden kendini korumaya çalış. İnsanları bırak,
onlara uyma. İleride zor günler yaşayacaksınız.
(Kötülükler çoğalacak) o zamanlarda kötülüklerden kaçınmak, elde ateş tutmak kadar zor
olacak. O günlerde yararlı işler yapan, müslümanca yaşayan, aynı işleri yapan elli kişinin kazandığı ecir ve sevabı kazanacak. Resulullah
(s.a.v)'i dinleyen ashap: "Ya Resulallah! Bizden mi,
yahut o zaman yaşayan insanlardan mı elli kişinin
sevabını kazanacaklar?" dediklerinde: "Hayır, sizden elli kişinin ecir ve sevabını kazanacaklar"
buyurdu. (Ebu Davud,Tirmizi)
Peygamberimiz buyuruyor ki: "Ey İnsanlar!
Sanki ölüm bizden başkası için yaratıldı. Sanki
o konudaki hakikat bizden başkası için vacip
oldu. Sanki uğurlanan ölüler yakın bir gelecekte bize geri dönecekler. Onları kabirlerine indiririz ve sanki bizler onlardan sonra ebedi
olarak yaşayacakmışız gibi miraslarını yeriz.
Bize öğüt veren her şeyi unuttuk. Kendimizi her
felaketten emin gördük. Günah olmayan bir yoldan kazandığı maldan Allah yolunda harcayana, ilim ve hikmet ehliyle düşüp kalkana ve
mütevazı, fakir kimselerle beraber bulunanlara
ne mutlu! Malının fazlasını Allah için verene, sözünün lüzumsuzunu tutup söylemeyene, sünnetin sınırları kendisine kâfi gelene ve bidata
heves etmeyene ne mutlu!" (subhu'l-aşa)
Bu gün kendi kendimize bir karar verip alışkanlıklarımızı gözden geçirelim. Yapmamamız gerekirken yaptıklarımızı terk edelim. Yapmamız
gerekirken yapmadıklarımızı da samimiyetle yerine
getirelim. Kalp dünyamızda manevi bir devrim sayfası açalım. Muhasebemizi son günümüzmüş gibi
gözden geçirelim. Kabirde yaşar gibi dünyada yaşayalım. Eğer hâlâ vaktimiz varsa… Allah'a emanet olun…
47
Kasım 2009
Aydın BAŞAR
[email protected]
Aziz Mahmud Hüdayi
Hazretleri
Celvetiye tarikatının piri olan Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri yaklaşık olarak 1541
tarihinde Şerfelikoçhisar’da doğmuştur. Babası
Fadlullah b. Mahmud’tur. Asıl adı Mahmud
olup “Hüdayi” ismi kendisine şeyhi Muhammed
Üftade Hazretleri tarafından verilmiştir. Soyunun Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerine onun vasıtası ile de Hz Peygamber Efendimiz sallallahü
aleyhi ve sellem’e dayandığı söylenmektedir.
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin silsile-i şerifi şöyledir:
23. Somuncu Baba (k.s.) 1412
24. Hacı Bayram Veli, (k.s.) 1429,
25. Akbıyık Meczub (k.s.) 1455
26. Hızır Dede (k.s.) 1512
27. M. Muhyiddin Üftade (k.s.) 1580
28, Aziz Mahmud Hüdayi (k.s.) 1628
Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri kişilik itibari ile çok kibar, nazik, zarif bir şahsiyettir. İnKasım 2009
48
sanlara karşı ayrım yapmaksızın yumuşak ve şefkatli davranmayı daima kendisine düstur edinmiştir. Ailesine ve çocuklarına karşı da her zaman son
derece merhametli, tatlı dilli, güler yüzlü bir baba olmayı başarmıştır.
Çocukluğu Sivrihisar’da geçmiş olup daha
sonra İstanbul’da Küçük Ayasofya Medresesi’nde
tahsile başlar. Hocalarından en şöhretli olanı Nazırzade Ramazan Efendi’dir. Talebeliği esnasında
Halvetiye tarikatına mensup Küçük Ayasofya Camii
Şeyhi Nureddinzade Muslihiddin Efendi’nin sohbetlerine katılır. Kahire’de bulunan Şeyh Kerumuddin Halveti den de usul-i esma dersleri alır.
“Sağlığımızda bizi,
vefatımızdan sonra kabrimizi,
ziyaret edenler ve türbemizin
önünden geçtiğinde Fatiha
okuyanlar bizimdir. Bizi
sevenler denizde boğulmasın,
Aziz Mahmud Hüdayi, otuz üç yaşlarında iken
hocası Nazırzade ile birlikte Bursa’ya gelerek orada
üç sene kadar Ferhadiye Medrese’sinde müderrislik yapar. Hocasının vefatı ile aynı dönemde Bursa
kadılığına getirilen Hüdayi Hazretleri kadılık yaptığı
dönemde, bir gece rüyasında bazı tanıdığı kişilerin
cehennem ateşinde yandığını görmesi üzerine bu
durumdan fazlası ile müteessir olur. Rüyanın verdiği teessür duyguları içerisinde iken, görmekte olduğu bir boşanma davası esnasında, esrarengiz bir
takım olaylarla karşılaşması neticesinde, şaşkınlığı
bir derece daha artar. Karşılaştığı bu durum üzerine
hemen o davayı gördükten sonra kadılığı bırakarak
kendisini irşad edecek bir şeyh arayışına girer.
ahir ömürlerinde fakirlik
çekmesin, imanlarını
kurtarmadıkça göçmesin”
İlk önce, Mısır dönüşünde önceleri zaman
zaman sohbetine katıldığı Halveti şeyhlerinden Eskici Mehmet Dede’ye bağlanmak istese de onun
“Senin nasibin bizde değil, Hz. Üftade’dedir, sen
ona müracaat et” demesi üzerine Üftade dergahına yönelir.
Otuz altı yaşında iken Üftade Hazretleri’ne
intisab etmiş bulunan Hazreti Hüdayi’den mürşidi
evvela, mal ve mülkten, ikinci olarak memuriyetten
feragat etmesini, üçüncü olarak da nefsini ayaklar
altına almasını ister. Hüdayi Hazretleri mürşidinin
bütün bu isteklerini tereddütsüz kabul ederek onun
irşad halkasına katılır. Beyat ederken mürşidine
verdiği sözleri bir bir yerine getirerek önce mal ve
mülkünü fukaraya dağıtır, sonra da memuriyeti ve
makamını terk eder. Dergaha kabulü ile birlikte nef49
Kasım 2009
sini ayaklar altına alabilmek için çok sıkı bir riyazata
başlar. Uludağ eteklerinde Yerkapı Semti’nde bulunan dergahın çilehanesinde üç yıl boyunca zaman zaman çile doldurarak tasavvufi eğitimini ikmal
eden Hazreti Hüdayi, zaman zaman da Şeyhi Üftade’nin emriyle Bursa sokaklarında kadı kıyafetiyle
ciğer satarak ağır bir nefis imtihanından geçirilir. Ciğerleri astığı sırıklar bu gün Bursa’da Üftade DerKasım 2009
gahı’nda hatıra olarak hâlâ saklanmaktadır. Hüdayi Hazretleri Bursa’daki bu üç yılın sonunda kemal derecesine ulaşarak seyr-ü sülukunu tamamlaması üzerine Şeyhi Üftade Hazretleri tarafından
kendisine tasavvufi hilafet teklif edilir. Fakat bu yükün ağırlığının çok, sorumluluğunun ise fazla olduğunun bilincinde olan Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri bu göreve karşı pek istekli olmayınca şeyhi
50
Üftade Hazretleri ona şöyle telkinde bulunur: “İrşadı
kabul eylersen Allah’tan bil. Allah Teala ise na-ehil
olanlara irşad vermez. Zira benden sonra gayrı
şeyh ile sohbet edemezsin. İmdi irşad sana lazım
oldu. İlel’an beş kere söylüyorum kabul edesin.” Bu
ısrar üzerine Sivrihisar’a halife sıfatıyla gönderilir.
Bursa kadılığına getirilen Hüdayi
Hazretleri kadılık yaptığı dönemde, bir
gece rüyasında bazı tanıdığı kişilerin
cehennem ateşinde yandığını görmesi
üzerine bu durumdan fazlası ile müteessir olur. Rüyanın verdiği teessür
duyguları içerisinde iken, görmekte
olduğu bir boşanma davası esnasında, esrarengiz bir takım olaylarla
karşılaşması neticesinde, şaşkınlığı
bir derece daha artar.
Altı ay kadar Sivrihisar’da kalan Hüdayi Hazretleri şeyhinin hasretine daha fazla dayanamayarak onunla görüşmek için Bursa’ya geri döner ve bu
ziyaretinde şeyhiyle yaptıkları özel görüşmede kendisine Üsküdar taraflarına gitmesi işaret buyrulur.
Bundan kısa bir süre sonra gözünün bebeği olan
üstadı Üftade Hazretleri 26 Temmuz 1580 tarihinde
rahmet-i Rahman’a kavuşacaktır.
Mürşidinin vefatından kısa bir süre sonra İstanbul’a gelen Aziz Mahmud Hüdayi, Üsküdar
Çasmlıca’daki Musalla Mescidi’nin olduğu yere taştan iki oda yaptırarak oraya yerleşir ve çok mütevazı bir hayat sürmeye başlar. Daha sonra Üsküdar’da Rum Mehmet Paşa Camii’nin yakınına
taşınacak ve o dönemlerde, devrin Şeyhülislam’ı
Sadreddin Efendi’nin ricasını kıramayarak Küçük
Ayasofya Tekke’sinde şeyhlik makamına oturacaktır. Bir müddet kadar da Fatih camiinde vaizlik yapacaktır.
1595 yılına tekabül eden bu dönemde Üsküdar’dan bir arsa satın alarak dergahını inşa ettirmeye karar veren Hazreti Hüdayi, artık bu dergahta her kesimden insanın irşadıyla ilgilenmeye
başlayacaktır. Dönemin padişahları III Mırad, III.
Mehmed, I. Ahmed, II. Osman ve IV. Murad onun
öğütlerini almış kişiler arasındadır. Hayatı boyunca
devlet ricali ile iyi ilişkiler kuran Aziz Mahmud Hüdayi, IV.Murad Han’a saltanat kılıcını bizzat kendisi
kuşatmıştır. Yine 1595 yılında İranlılarla yapılan
Tebriz Sefer’ine de Ferhad Paşa ile birlikte bizzat
katılmıştır.
Bu yıllarda Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nde de zaman zaman vaizlik yapan Aziz Mahmud Hüdayi 1616’da kendisi tarafından açılışı yapılan Sultan Ahmed Camii’nde ilk hutbeyi okumuş
ve hayatının sonuna kadar her ayın ilk pazartesi
günü bu camide halka vaaz etmiştir.
Ömrü boyunca sekiz padişah gören, pek çok
devlet adamının ilgisiyle karşılaşan, 25 kadar da tasavvufi eser bırakan Üsküdar’ın cansuyu Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, takvimler 1623 ekimini gösterirken yaklaşık doksan yaşları civarında Hakk’ın
rahmetine kavuşmuştur. Üsküdar’da kutlu bir tepede bulunan türbesinde yazılı olan meşhur dûası
şöyledir: “Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra
kabrimizi, ziyaret edenler ve türbemizin önünden
geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler
denizde boğulmasın, ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin”
Aziz Mahmud Hüdayi’yi ve şeyhi Üftade’den
bahseden bu kısa yazıyı Hüdayi Hazretlerinin şu
kıymetli öğütleri ile bitiriyoruz. “Ey Hak yola talib
olan uyumlu derviş arkadaş. Senin bir dış bir iç
dünyan, bir suretin ve bir mânân var. Amellerin
de öyle. Onların da bir kısmı cismani bir kısmı
kalbî ve ruhanî. Bunlardan bir kısmını terk etmek eksiklik ve emr-i ilahiye muhalefettir. İlahi
emirlere muhalefetin sonu ise hüsrandır. Zahir
ve batının şartlarına riayet, insanın kemalini
gösterir. Kemal arzu ediyorsan, manevi derecenin yükselmesini diliyorsan zahir ve batının
şartlarına uyman ve ibadetlere koşman gerekir.
Namaz, kalbi ve kalıpla ilgili amelleri, cehrî ve
hafî zikri toplayan ve kulu yüksek derecelere
ulaştıran bir ibadettir.”
51
Kasım 2009
Seyyid Ahmed er Rufai Hazretleri’nden
Alla h’a T e ve kkül
Yahya bin Muaz (r.a)’a “Kul Allah’a tam olarak ne zaman bağlanabilir?” diye sorulunca şu cevabı verdi:
“Allah’ı vekil kabul edip, var olan ya da olmayan tüm alâkalara kalbini kapadığı zaman.”
Rivayet edildiğine göre Cenâb-ı Hak, Dâvud (a.s)’a şöyle vahyetti:
“Ne abidlerin ibadeti, ne mukerreblerin yakınlığı, bana dayanmak ve teslim olmak kadar yaklaştırıcı değildir.”
Amir bin Kays (r.a), âriflerden birine kendisi için Allah’a dua etmesi ricasında bulundu. Ârif bu ricaya şöyle cevap verdi: “Senden
daha aciz olan birinden yardım istiyorsun! Beni bırak Allah’a itaat et
ve O’na dayan; dua ile O’ndan isteyenlere verilenlerden daha fazlasını sana gönderir.”
Musa (as)’a gönderilen Tevrat’ta şu nasihatin bulunduğu rivayet edilir:
“Dünya ehline bir önder, öteki âlemin yüce tepelerinde bir
efendi olmak istiyorsan emrime teslim ol, hükmüme razı ol!”
Fudayl bin İyâz (r.a) der ki:
Ben, “Allah’a bağlıyım” demekten utanıyorum. Çünkü Allah’a bağlı olan, O’ndan başkasından korkmaz, bir şey beklemez ve kalbini iki cihanın alâkalarından keser.”
Ârifler, “Biz Allah’a aidiz” ibaresinin manası hakkında şunu söylemişlerdir: “Biz Allah’ın kulları ve köleleriyiz. O’nun iradesi ve hükmü
altında kalıptan kalıba gireriz. Kulların perçemleri O’nun elindedir.”
Ayetin geri kalan “Ve biz O’na döneceğiz” kısmı hakkında: “O’ndan
razı olarak, O’na teslim olarak, O’na dayanarak ve kendimizi O’na
ısmarlayarak (huzuruna varırız)” şeklinde yorum yapmışlardır.
Şöyle bir rivayet vardır:
Allah Teâlâ, Musa (a.s)’a “Firavun’a git. Çünkü o iyice azdı.”
vahyiyle Firavun’a gitmesini emrettiği zaman Musa (a.s) şöyle dedi:
“Ya Rabbi! Ailem ve koyunlarım var (onlar ne olacak?)” Bunun
üzerine Allah Teâlâ, ona şöyle buyurdu: “Ey Musa! Beni bulduktan
sonra başkasını ne yapacaksın? Git, bana dayan ve teslim ol!
Bütün işlerini bana ısmarla. Şayet ben istersem, bir kurdu koyunlarına çoban, meleklerimi de ailene muhafız ederim.
Ey Musa! Annen seni denize attığı zaman oradan seni kim
kurtardı? Bundan sonra, seni annene kim kavuşturdu? DüşEylül 2009
52
manın Firavun, seni öldürmek istediği zaman onun elinden seni
kim kurtardı? Firavun’dan korkup çöle kaçtığın zaman seni oradan kim çıkardı?”
Allah’ın sözlerini dinlerken Musa (a.s), hepsine “Sen Sen!” diyordu.
Şunu iyi bilmek gerekir ki Allah’tan başka bir kimseye veya bir
şeye dayanan, kulluk sınırından çıkarak rezil olur. Çünkü kulluk sınırı, iradeyi Cebbâr olan Allah’a bırakmaktır. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı
yoktur.”
“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup
hapseden olamaz.”
“Eğer Allah seni bir zarar uğratırsa, onu kendisinden
başka giderecek yoktur.”
“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla
erişmez.”
“Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter.”
Kulluğun, şu on haslet üzerine bina edildiğini bil:
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
Her şeyde Allah’a dayanmak.
Her halde Allah’tan razı olmak.
Her durumda O’na dönmek.
Her konuda Allah’a muhtaç olmak.
Her hususta Allah’a yönelmek.
Her sıkıntıda Allah’a dayanıp sabretmek.
Her şeyden uzaklaşıp Allah’a yönelmek.
Her hususta Allah için dosdoğru olmak.
Her şeyi Allah’a ısmarlamak.
Her konuda O’na teslim olmak.
Son olarak şunu iyi bil ki: “Teslimiyeti ve teslimiyete ulaştıran yolları aramak, iman ve marifetin şubelerinden biridir. Teslimiyet, bulanmamış bir esenlikle ‘Selam’ olan Allah’a tüm
varlığını vermektir. Teslimiyet yollarını aramak ise başına gelecek bütün belalardan razı olarak O’na götüren yolu aramaktır”.
53
Eylül 2009
Osman KARABULUTOĞLU
PEYGAMBERLER…
(8)
Ey aziz okuyucu, Abduh tarafından bu
söylenenleri, Mısır’da yayın yapan gazetelerin
İslam kültüründen çark edip batı kültürüne yönelen yayınlarını iyi düşün! Bu yayınlar nebi tarifinin sonunda ‘İyi düşün, bu husus dakiktir’
diyen Şeyh Abduh’un bu tarifiyle sözlerini sürekli teyit ediyorlar.
Evet, ey okuyucu bunları tekrar, tekrar tefekkür et! Sonra da üstat Ferit Vecdi’nin benimle, ‘Ehram’ gazetesinin sahifelerinde
günlerce süren münakaşası esnasında enbiyanın mucizelerini açık seçik inkâr edişini iyi
hatırla! Ki, o münakaşa bitmeden Ferit Vecdi
Bey, o zaman ‘Nur-ü-l- İslam’ adıyla yayın
yapan gazetenin başına müdür ve başyazar
olarak atanmıştı.
Evet, aziz kardeşim bunları düşünürken
peygamberimizin manevi hayatını temsil eden
mucizeler hususunda tıpkı Fuat Ümmü Musa
gibi düşünen doktur Hüseyin Heykel Paşanın
‘Hayatı Muhammed’ adlı kitabını da unutma.
Kasım 2009
54
Şayet Bir İtiraz Olursa
Eğer denilirse ki: E canım, Kur’an’ın mucize
oluşunu kimse inkâr etmiyor; bunu ne duyan var,
ne gören. Sadece Peygamberimizin hayatını yazarken Kur’an gibi tevatüren sabit olmadığı için
mucize olarak isimlendirilen şeylerden uzak duruyorlar, kitaplarını bundan hali tutuyorlar. Ki, bunların bazılarını tevil, Heykel Paşanın Surake
hadisesinde yaptığı gibi mümkündür.
Bilindiği gibi Surake hadisesi,
Hz. Muhamed’in (S.A.V) Medine ye
hicreti esnasında kötü niyetle O’nu öldürmek kastıyla O’nun izini sürerken
Surake, efendimize yaklaşınca, önce
atı tökezlemiş onu yere atmış, sonra
Bilindiği gibi Surake hadisesi, Hz. Muhamed’in (S.A.V) Medine ye hicreti esnasında kötü
niyetle O’nu öldürmek kastıyla O’nun izini sürerken
Surake, efendimize yaklaşınca, önce atı tökezlemiş onu yere atmış, sonra ikinci kez aynı niyetle
hücum yapınca atı toprağa gömülmüştür. İşte bu
hadiseyi Heykel Paşa atın ani tökezlemesi ile tevil
etmiştir. Tıpkı Abduh tefsirinde, fil suresinde anlatılan kuşların attığı taşı mikropla tevil ettiği gibi.
ikinci kez aynı niyetle hücum yapınca
atı toprağa gömülmüştür. İşte bu hadiseyi Heykel Paşa atın ani tökezlemesi ile tevil etmiştir. Tıpkı Abduh
tefsirinde, fil suresinde anlatılan kuşların attığı taşı mikropla tevil ettiği
Bu tür mucizevî hadiseleri sihir vb. hadiselerden ayırmak zor olduğundan Heykel Paşa’nın ‘Hayatı Muhammed’ adlı kitabı yayınlandıktan sonra
‘Menar’ mecellesi sahibi Reşit Rıza kitaba karşı yapılan itirazları ret sadedinde ki, bunarlı Heykel
Paşa ‘Hayatı Muhammed’ adlı kitabının ikinci baskısında yayınlamıştır.
Ben Onları Şimdi Naklediyorum. Reşit Rıza
Diyor ki:
‘Heykel’e Ezher’cilerden ve tarikatçılardan
karşı çıktıkları en önemli husus ki, bunların kahir
ekseriyetini mucizeler ve harikulade hadiseler oluşturuyor. Bu konuları içeren hususları ben bütün detayları ile enine boyuna ‘Vahyi Muhammedi’adlı
kitabın ikinci faslında ve beşinci faslın ikinci makasidinda yazdım ki: ‘Kur’an tek başına, bizatihi, kati
olarak Hz. Muhammed’in (S.A.V) nübüvvetini ispat
eder. Diğer enbiyanın nübüvvetini günümüzde
ispat ise Kur’an’dan başka bir ayetle mümkün değildir.
Kozmik kanunları yırtan harikulade hadiseler
ise günümüz ulemasının indinde kuşkuludur, bunlarla alakalı bir hüccet bir delil yoktur; çünkü bu tür
hadiseler geçmişte olduğu gibi günümüzde de
aynen söylenmektedir. Böylesi hadiselerin meftunları ise bütün milletlerden hurafecilerden başkası
değildir.’
gibi.
Bu hususta Ezher Şeyhi üstat Mustafa Meraği de yukarıda zikredilen kitabı itirazcılara karşı
savunurken şöyle diyor: “Muhammed (S.A.V) in
Kur’an’dan başka mucizesi yoktur. Buseyri ne de
güzel söylemiş:
“Bize olan tutkudan;
Aklın kabul etmediği ile biz denenmedik
Zaten böyle bir şeyi ne önemsedik ve ne de
sabit”
Sayın Meraği peygamberimize ait Kur’an dışında mucizesinin yokluğunu savunurken merhum
Buseyri’nin sözünü delil olarak gösteriyor. İlerde bu
kitabın 96. Sayfasında (Arapça metin), Reşit Rıza
ve Meraği’ye karşı tafsilatlı cevabımız gelecektir.
Heykel Paşa da ‘Hayatı Muhammed’ adlı kitabının ikinci baskısının mukaddimesinde, kendisinin dini ilimlerle uğraşanlar olarak isimlendirdiği
kişilerin, kitabında peygamberimize ait kozmik kanunları yırtan mucizeleri dile getirmediği için eleştirel açıdan sorgulayanlara karşı diyor ki:
55
Kasım 2009
“Biz bu kitaba, hadis ve siret kitaplarında yazılı olan mucizeleri, farklı hadiseleri almadık, bu almayış hususunda ilmi bir metot takip edişimiz bu
tür itirazları cevaplandırmağa sanırım kâfidir.
Evet, ben bu kitabı asrın üslubu ile yazdım,
niye böyle yaptım, çünkü bu üslup, gerek tarihi ve
gerekse tarihi olmayan fen ve ilimlerde çağdaş ilim
adamlarının nazarında takip edilen sağlam bir yoldur da ondan.
Bu kitabın yazımı hususunda benim durumum budur, geçmiş ulemanın üslubu ile yazmak
zorunda değilim, böyle bir kayıtla kendimi kayıtlayamam. Günümüzün üslubu ile geçmişteki yazım
üslubu arasında dağlar kadar fark vardır. Zira geçmişteki kitaplarda eleştiri günümüz kadar serbest
ve açık değildir.
Çağımızdaki kitaplar eleştiri ve ilmi üslupla
yazılmasına rağmen geçmişte yazılan kitaplar, dini
ubudiyet gayesi ile kaleme alınmıştır. Şahsen ben
mütefekkir, tetkik ehli Müslüman önderlerin yaptığı
gibi hadis ve siret kitaplarında yazılı olanları rastgele almadım. O mütefekkirlerin takip ettiği ilmi tenkit kurallarını dikkate alarak aldım.” (Hayatı Muhammed S. 46, 47)
Kasım 2009
Niçin Böyle Yaptım?
Zira bu kitaplarda Nebi (S.A.V) e nispet edilen rivayetler çelişiktir, bu kitapları tetkik eden şunu
açıkça görür ki, mucizeler ve diğer hususlarla alakalı olarak bu kitaplara konulan haberler, herhangi
bir haklılık payı olmadan sadece zaman farkından
dolayı biri diğerinden fazla veya eksiktir. Konuyla
ilgili olarak önce yazılanlar sonrakilerden azdır.
Harikulade konularla alakalı olarak önceki kitaplarda varit olanlar, akla uzaklığı açısından sonra
yazılanlardan daha azdır. Yani sonra yazılanlar
aklın gereklerine daha uzaktır.
Mesela: Bugün siret kitaplarının en eskisi olarak bilinen İbni Hişam da yazılı olanlar, Eb-ü-lVefa’da yazılı olanlardan çok azdır, diğer bir tabirle
İbni Hişam Eb-ü-l- Vefa’nın yazdıklarından bihaberdir. Keza, Kadı Iyaz’ın ‘Şifa’da yazdıkları, sonraki tarihçilerin yazdıkları da böyledir. Hadis
kitaplarında aynen siyer kitapları gibidir; yani öncekilerin metinleri kısa sonrakilerin uzundur.” (Hayatı
Muhammed, Heykel Paşa)
56
H. Şaban Efendim
ALLAH’ın katında ölmez aşıklar,
Zincirin halkası sende efendim.
Derdine dermanı ara sadıklar,
Dertlerin devası sende efendim.
İki cihan oldu senin mekanın,
İhvanların sardı dört bir etrafın.
Semada zikrullah tutar safların,
Cennetin sefası sende efendim.
Bayburt’da parlıyor solmayan güneş,
Parlayan güneşte gel sende birleş.
Aşka yansın gönül, sevgiye yerleş,
Bülbülün yuvası sende efendim.
Biter bu dünyanın zevkü sefası,
Yazılır durmadan amel levhası.
İnsanın olacak illa hatası,
Bu gönlün mayası sende efendim.
Bu nefisle çıktık uzun bir yola,
Visali, bu yolda verilmez mola.
Çeker suyu ırmak, binilmez sala,
Denizin deryası sende efendim.
(Aşık Visali)Abdulkadir Doğan
25/09/2009-BAYBURT
57
Kasım 2009
Muhabbet Bahçesi
Yusuf ELİBOL
Ahde Vefâ
“Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuş:
"Herhangi bir hususta yemin eden kişi bundan
daha hayırlı bir şey görürse yemin keffaretini
versin ve daha hayırlı olan o işi yapsın.” Müslim,
Nüzûr, 13
Bir hadiste şöyle buyrulmuştur. "Kişinin
verdiği yeminden dolayı ailesine yaklaşmamada ısrar etmesi, Allah'ın vermesini farz kıldığı keffareti vermemesinden daha büyük bir
günahtır.'' Buhâri, T. Sarih, 12/237
Enes b. Malik'in şöyle dediği rivayet ediliyor:
"Amcam Enes b. Nadr, Bedir savaşma katılmamıştı. Resulullah'a (s.a.v.) - "Ey Allah'ın Resulü!
Ben, müşriklerle yaptığınız savaşa katılamadım. Şayet Allah (c.c.) seninle beraber savaşa
katılmamı nasib ederse ben müşriklere ne yapacağımı bilirim" dedi. Uhud gününde müslümanlann hezimeti ortaya çıkınca o "Allah'ım
arkadaşlarımın yaptığından dolayı beni mazur
görmen müşriklerin de yaptığından dolayı
beni mazur görmeni, niyaz ediyorum" dedi ve
öne atıldı. Onu Şad bin Muaz karşıladı. Ona da
"Ey Muaz'ın oğlu Sa'd, Nadr'ın Rabbına yemin
ederim ki ben cenneti istiyorum. Ben cennet
kokusunu Uhud dağı tarafından duyuyorum"
dedi. Sa'd: Ey Allah'ın Resulü! Onun yaptığını ve
atılganlığını ben yapamadım dedi. Enes: -"Biz
onu, vücudunda 80 küsur kılıç, ok ve mızrak yarası, bir de müşriklerce burun ve kulaklarının kesildiği bir durumda gördük. Kız kardeşi onu
parmak ucu ve vücudundaki bir benek vasıtasıyla
tanıyabildi. Enes: (Devamla) Bizler aşağıdaki ayetin o ve onun benzeri kişiler hakkında nazil olduğunu kabul ediyorduk dedi. Buhâri, T. Sarih, 8/27.1186
"Mü'minlerden öyle erkekler vardır ki Allah'a verdikleri söze sadakat ettiler. Kimi şehid
oluncaya kadar savaşacaklarına dâir adağını
ödedi (şehid oldu). Kimi de şehid olmayı bekliyor. Onlar asla verdikleri sözü değiştirmediler." Ahzâb,115
Allah (c.c.) Âdem (a.s.)'dan yasaklamış olduğu ağaçtan yememesi için söz almıştı. Fakat
Âdem (a.s.) unuttu za'fa düştü, sonra da ahdini
bozdu. "Doğrusu bundan önce Âdem'e (bu
ağaçtan) yeme diye emr verdik de unuttu. Biz
onda bir sabır ve sebat bulduk." Ahzâb,115
Kasım 2009
"Allah'a verdiğiniz ahitleri yerine getirin.
Düşünmeniz için Allah, sizlere bunları emretti." Enam, 152
"Yoksa siz ey mü'minler! Kendinizden
evvel geçenlerin halleri hiç başınıza gelmeden
cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle
ezici sıkıntılar, kımıldatmaz zaruretler dokundu
ve öylesine sarsıldılar ki peygamber ve maiyetinde îman edenler Allah'ın yardımı ne
zaman olacak diyesiye kadar. Bilin ki Allah'ın
yardımı muhakkak yakındır" Bakara: 214
"Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi
hatırlayın. ve bana itaat ederek Tevrat'taki ahdime vefa edin ki, ahdinize vefa edeyim. Ancak
benden korkun." el-Bakara: 40
Avf bin Malik şöyle der: Biz Resululah
(s.a.v.)'in yanında dokuz, sekiz veya yedi kişi idik:
"Bana biat etmez misiniz?" buyurdu. Ellerimizi
uzatarak Sana biat ederiz Ey Allah'ın Resulü"
dedik. "Bana şu hususlarda biat ediniz," buyurdu: "Allah'a ortak koşmayacağınıza, O'na
ibadet edeceğinize, beş vakit namaz kılacağınıza, dinleyip itaat edeceğinize (bir de sessiz
olarak şu kelimeyi ekledi) kimseden birşey istemiyeceğinize... " Avf bin Malik": Ben bundan
sonra biat edenlerden bazılarını gördüm. Birinin
elinden kamçısı düşüyordu da, kendisine verilmesini dahi kimseden istemezdi." Müslim, Hudud, 41
Enes anlatıyor: "Huneyn savaşında Hevazin
ve Gatafan kabileleri ile birlikte, başkaları da çoluk
çocukları ve develeri ile beraber müslümanlara
yöneldiler. Resulullah (s.a.v.) ile onbin kişi ve birçok âzad edilmiş köle vardı. Tüm bunlar savaşta
Resulullah'ı tek başına yalnız bıraktılar. Bu arada
Resulullah tek başına savaşıyordu. Üst üste iki nidada bulundu. Ve sağına dönerek:
"Ey Muhacir topluluğu! buyurdu." Buyrun
ey Allah'ın Resulü! Emrine amadeyiz." Sonra da
sol tarafına yönelerek:
"Ey Ensar topluluğu! dedi. Onlar: "Buyurun ey Allah'ın Resulü! Emrine hazırız. Bu sırada
Resulullah (s.a.v.) binmiş olduğu boz katırdan inerek: "Ben Allah'ın kulu ve Resulüyüm" buyurdu.
Bundan sonra müşrikler hezimete uğradı. Resulullah büyük ganîmetler elde etti. Bunu Muhacir ve
58
azad edilmiş köleler arasında taksim etti. Fakat
Ensar'a hiçbir şey vermeyince onlar: "Zorluk
anında bizler çağrılırız. Fakat ganimetler başkalarına verilir," dediler. Resulullah bunu duyunca
hemen onları toplayarak şöyle buyurdu: "Sizlere
ne oluyor (ses yok). Ey Ensar! Başkasına dünyalık, size de Muhammed (s.a.v.)'in olmasına,
onu evlerinize götürmenize (onunla beraber
bulunmanıza) râzı değil misiniz?" deyince
onlar: Olur, Ya Resulallah! Buna razıyız," Deyip
kabul ettiler. Resulullah (s.a.v.):"Tüm insanlar bir
tarafa Ensar da bir tarafa doğru gidecek olursa
ben ensarın gittiği tarafa doğru gideceğim
dedi. Buhâri, T. Sarih, 10/340
Rivayet edildiğine göre Medine halkından
olan "Salebe" ensar meclisinde "Allah bana mal
verecek olursa ondan herkesin hakkını çıkarıp,
sadaka verip, akrabalara yardım edeceğim" diye
yeminde bulundu. Sonra amcası oğlu ölüp ona
çok mal bıraktı. Sa'lebe verdiği sözü yerine getirmedi. Bunun üzerine şu âyetler nazil oldu:
"Onlardan kimi de Allah'a şöyle kesin söz
vermişti: Eğer Allah bize lütuf ve kereminden
ihsan ederse muhakkak zekatı vereceğiz. Gerçekten sâlihlerden olacağız. Ne zaman ki
Allah, kereminden isteklerini verdi, cimrilik
edip yüz çevirenler (oldular). Zaten yan çizip
duruyorlardı. Nihayet Allah'a verdikleri sözü
tutmadıkları ve yalan söylemeyi âdet edindikleri için, Allah'da bu işlerin sonunu kalplerinde
kıyamet gününe kadar devam edecek bir nifaka çeviriverdi. Hele o (münafıklar) bilmediler
mi ki? Allah onların gizledikleri sırları da bilir,
fısıltılarını da... Allah gâibleri hakkıyla bilendir." Tevbe, 75-78
Nimeti inkâr ve ahdi bozmanın kötülüğüne
delalet eden kıssalardan biri de Ebu Hureyre'nin
rivayet ettiği şu hadistir:
"Beni İsrail'den kel, kör ve abraş olan üç kişiye Allah (c.c.) imtihan gayesiyle bir melek gönderir. Melek ilkin abraş olana gelir, "-Senin çok
sevdiğin şey nedir?" dedi. -"Güzel cild ve sima
çünkü, halk beni çirkin görüyor," dedi (Resulullah
devamla): Melek abraşın vücudunu sıvadı. Ondan
bu çirkin manzara gitti ve ona güzel bir sima,
güzel bir ten verildi. Bundan sonra melek ona en
çok hangi malı seversin diye sordu? -"Deveyi,"
dedi. Ona on aylık gebe bir deve verdi ve:" Bu
sana mübarek olsun" dedi. Sonra melek başı kel
olanın yanına geldi. Ona da "En çok neyi seversin?" dedi. O da "Güzel saç isterim şu kellik benden gitsin. Herkes benden iğreniyor dedi
(Resulullah devamla): Melek onun başını sıvadı
da ondan kellik gitti ve güzel bir saç verildi. Melek:
"En çok hangi malı seversin?" diye sordu. O da
"Sığırı severim" dedi. Ona da gebe bir sığır verdi
ve "Allah sana mübarek kılsın" dedi. Melek sonra
kör olana geldi ve "En fazla neyi seversin?" dedi.
"Allah 'ın bana yeniden gözlerimi iade etmesini isterim," dedi. Resulullah (s.a.v.) diyor ki: Melek
onun gözlerini sıvadı. Allah (c.c.) onun gözlerini
tekrar görür hale getirdi. Melek sonra ona "En çok
sevdiğin mal nedir?" diye sordu, -"Koyun"- dedi.
Allah (c.c.) ona gebe bir koyun verdi. Deve ve inek
yavruladı, koyun da kuzuladı. Devenin sahibi bir
vâdi dolusu deve, inek sahibinin bir vâdi dolusu
inek, diğerinin de bir vâdi koyunu oldu. Bundan
sonra günün birinde o melek üç kişiyle ilk görüştüğü suret ve şekilde abraş kişiye geldi ve dedi ki:
"Ben fakir ve garip bir kişiyim. Yol üzeri maişet ve
memleketime ulaşım sebepleri şimdilik kesilmiştir. Bu günde benim için isteğime nâil olabilmek
için evvela Allah'ın yardımıyla sonra senin. Şimdi
ben sana güzel bir renk, güzel bir vücut ve birçok
mal veren Allah'ın rızası için senden bir deve isterim ki, bu seferimde onun üzerinde muradıma
ve beldeme erişebileyim. Bunun üzerine eski
abraş ona: "İyi ama hak sahbleri (isteyenler) çoktur. Her gelen dilenciye bir deve vermek işime gelmez" dedi. Melek ona;" Öyle sanıyorum ki ben
seni tanıyacağım. Sen halkın iğrendiği abraş
kimse değil misin? Sen fakirdin de bu malı sana
Allah vermişti," dedi. Bu eski abraş, Meleğe:
"Hayır ben bu mala atadan ataya intikal ederek
sahip oldum." Melek de ona: "Eğer sen bu iddianda yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin,"
dedi. Sonra melek ilk karşılaşmadaki suret ve
hey'etinde kel adama geldi de, abraşa dediği gibi
ona da söyledi. Ve abraşın reddettiği gibi bu kel
de reddetti. Melek de ona "Eğer sen bu iddianda
yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin" diye
beddua etti. Bu defa melek âmâya geldi de, dedi
ki; "Ben fakir bir zavallıyım. Sefer hâli maişetim ve
memleketime dönmem sebepleri kesilmiştir.
Bunun için muradıma nâil olabilmem ancak senden, evvela gözlerini iâde eden Allah rızası için
senden bir koyun isterim ki bu seferimde onunla
muradıma ve yerime varabileyim." O kişi meleğe,"Hakikaten ben âma idim. Allah gözlerimin
nurunu iâde buyurdu. Fakirdim Allah beni zengin
kıldı. (İşte koyunlarım dilediğini al, dilediğini bırak)
Allah'a yemin ederim ki bugün Allah rızası için
benden alacağın birşeyin miktarını tahdid ile sana
güçlük vermek istemem," dedi. Melek de ona:
"Malını tamamen muhafaza et. Allah üçünüzü imtihan etti de senden razı oldu. İki arkadaşın ise
gazaba uğradı." Buhâri, K. Enbiya, 6,364-365
59
Kasım 2009
Ayşe BAĞCİVAN
HAYATA GEÇ
KALMAYIN
İnsan ne kadar dakik olmaya çalışsa
da, hayatı boyunca mutlaka geç kaldığı yerler vardır.İşine mesela,yahut söz verdiği bir
buluşmaya,yada son seferini yapmak üzere
olan bir gemiye...Peki ya hayata ......Hayata
da geç kalınılır mı sizce?.....
Eğer kişi sevmeyi bilmiyorsa yada sevildiğini anlamıyorsa evet hayata da geç kalınılır.Tıpkı Bir daha asla kalkmayacak o
gemi gibi....
Düşünün tüm hazırlıklarınızı yaptınız.
Bavulunuzu ;ihtiyaç duyacağınız tüm giysilerle ve gerekli eşyalarla doldurup hazırladınız.Yanınıza koyacağınız küçük çantanın
içine yolda lazım olacak yemek,içecek,peçete,vs vs aldınız.Artık hazırsınız bu yolculuğa. Evden çıkarken de tedbirli olmak için
son kez gözden geçiriyorsunuz eksik olan
bir şey var mı diye..Şimdi hazırsınız ve "bismillah "deyip çıkıyorsunuz evden... Ancak
Kasım 2009
60
oda ne gemi sizi almadan gidiyor. İşte orada denizin üzerinde son seferinde...........
başınıza sallanan sandalyenizin üzerinde;bebeğinizle geçireceğiniz hayata geç kalınılır.....
Hayata da geç kalınılır.
Söyleyemiyorsanız en sevdiğinize onu sevdiğinizi ve uçup gidiyorsa ellerinizin arasından elleri
onsuz geçecek hayata geç kalınılır....
Yazık ki hayata da çoğu kez geç kalınılır.
Hem de tam ortasındayken yaşamın...
Herşey eksiksiz tammış gibi görünürken bir
de bakarsınız ki çoktan geç kalmışsınız sevdikleri-
Uymuşsanız en aç anınızda şeytanın vesvesesine çalmışsanız üç kuruşluk bir lokmayı yirmibeşyıllık bir hapis bedeline; tutsak geçirirken hayatı
özgür geçireceğiniz hayata geç kalınılır....
Bana bir şey olmaz deyipte çıkmışsanız uykusuz yola ,ön koltukta sürerken arabayı dalmışsanız en güzel rüyalara;tekerlikli sandalye
üzerinde:koşacağınız yürüyeceğiniz hayata geç
kalınılır....
nize.Hemde tam sevildiğinizi anlarken karşınızdaki
kişi yorulmuştur sizi defalarca sevdiğini söylemekten .Siz gerçekten seviyor mu diye düşünürken eşiniz çoktan bavulunu hazırlamıştır ayrılmak üzere
çıktığı evden....
Hayata geç kalınma örneği yazık ki çok. benzer örneklerini her gün televizyonda haber programlarını
izlerken
görüyoruz.Yada
en
yakınlarımızın kötü haberlerini aldığımızda.Evet
Esiri olmuşsanız gururunuzun aramıyorsanız
ailenizi,yalnızlık içerisinde geçirirken ömrünüzü
mutluluklar içinde paylaşılan bir hayata geç kalınılır....
kişi sadece gün içindeki programlarına değil haya-
Gözünüzün ferini almışsa para hırsı,çalışıyorsanız gece gündüz ve ihmal ediyorsanız hayat
arkadaşınızı ;çalışırken daha fazla kazanma uğruna masanızda asla birdaha geri gelmeyecek
genç yıllarınızdaki eşinizle beraber geçireceğiniz
hayata geç kalınılır...
? Kaç kere "keşke" dediniz iç geçirerek .Ve kaç ge-
Gideni durdurmaya yetişmiyorsa nefesiniz
akıyorsa gözyaşının kekremsi tadı dudaklarınıza
yalnızlığınızın içinde sevgisinden yoksun;sevgiliyle
geçecek hayata geç kalınılır...
tın kendisine de geç kalır lakin farkında olmaz.
Peki ya siz ? Siz kaç kere geç kaldınız hayata
ceyi uykusuz geçirdiniz yanlış yaşanılan bir hayatın
içinde.Kaç
hatanızı
bedel
kıldınız
ömrünüze.Kaç gece güneş doğmak bilmedi sizin
için...Kaç gece uyuya kaldınız cevabını bilmediğiniz sorularınızı düşünürken kanepenin üzerinde..Yada kaç kere kaçtınız kendi ruhunuzdan.Ve
gitmek istediğiniz asla tanınmayacağınız bir yere....
Hayatımızda "keşke" lere yer vermemek için
yanlış gittiğini düşündüğümüz hayatı doğrusuna
Nasılsa kazanırım deyip yatırmışsanız tüm
paranızı varınızı yoğunuzu poker masasına ,dileniyorken bir köşede küçük bir ekmek lokması
için;sıcak yemekler eşliğinde ailenizle geçecek hayata geç kalınılır...
Kıymışsanız doğmamış bir cana ;asla bir
daha anne olamayacağınızı öğreniyorken doktorunuzun ağzından ;koskoca bir ömrü çocuk seslerinden yoksun vicdan azabıyla geçiriyorken yalnız bir
çevirmek için artık geç kalmayalım hayata.
Kayıp giderken hayatın içinden ,çevirelim
artık hayatı kendi lehimize ve sevdiklerimizin lehine..Utanmayalım sevdiğimizi söylemekten.Geç
kaldığımız hayatımız değil hatalarımız olsun ...
Hayatınızın en güzel anlarını sevdiklerinizle
paylaşmanız ve asla geç kalmamanız dileğiyle.
61
Kasım 2009
Elif ALACA
[email protected]
BENCİL TUTKULAR
DİN AHLAKINDAN
UZAKLAŞTIRIR
Kur’an-ı Kerim’de insana ilişkin
ayetlerde çok fazla geçen nefis kelimesi ‘insanın kendisi’ anlamındadır ve
‘benlik’ olarak düşünülebilir. Kuran
ayetlerine göre, insan nefsinin kötülüğü emreden bir yönü ve o kötülükten
sakınmayı emreden diğer bir yönü bulunmaktadır. Nefsin bu özelliğini Rabbimiz şu ayetlerle haber vermektedir:
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
İşte inanan insanlarla inkar
edenler arasındaki en önemli farklardan biri burada ortaya çıkar. Müminlerin aksine inkarcılar içlerindeki bu
kötülüğe teslim olur, nefislerini örter ve
onun fücuruna tutsak olurlar. Tüm davranışları nefislerinin fücurunun telkinlerine göre düzenleyen kişilerin
yaşamı artık bir çeşit içgüdüsel yaşamdır.
Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette
yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 7-10)
Nefsin söz ettiğimiz bu kötü yönünün amacı, etkisi altında olduğu
şeytanın karakterini ve düşünce siste-
Nefse ve ona "bir düzen içinde
biçim verene",
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve
ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Kasım 2009
Ayetlerde bildirildiği üzere nefsini
fücurundan arındırıp-temizleyen ve
Yüce Allah'ın ilhamı olan vicdanına
uyarak ondan sakınanlar kurtuluş bulacaklardır. Bu, gerçek ve sonsuz kurtuluştur,
yani
Rabbimiz'in
hoşnutluğunu ve cennetini kazanmak...
62
mini insana kabul ettirmektir. Bu nedenle de, organize çalıştığı şeytanın telkinleriyle, günlük hayatta
gerçeklerden kaçmak için birçok bahane ileri sürer.
Dinin hükümlerini uygulamaktan kaçmak için kişinin öne sürdüğü bahanelerin en başında ‘ailevi sorunlar’ gelir. Vicdanının değil bencil tutkularının
sesine kulak veren ve Allah'a itaatte tutarlı davranmayan kişiler, "ailemle ilgilenmek tüm zamanımı
alıyor, vaktim kalmıyor" ya da "dinin gereklerini
yapmama ailem izin vermiyor" gibi bahaneler öne
sürerler. İnsanın ailesine zaman ayırması doğaldır
ve ailesiyle ilgili işleri de olabilir. Ancak bunun, Allah'ın emirlerini uygulamaya zaman bulamamak
gibi bir sonucu olmaz. Dolayısıyla bu samimi bir
mazeret değildir ve Allah Katı’nda geçerli olmayabilir.
Kur’an-ı Kerim'de de bu konuya dikkat çekilmekte ve ‘ailevi sorunlar’ mazeretinin geçerli olmadığı bildirilmektedir. Kuran'da bildirildiğine göre,
Peygamberle birlikte Allah yolunda savaşa çıkmayıp geride kalanlar, "bizi mallarımız ve ailelerimiz
meşgul etti" gibi bir bahane öne sürmektedirler,
ancak ayetin devamında Allah; "... onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar..." (Fetih
Suresi, 11) buyurarak onların tüm samimiyetsizliklerini
ortaya koymaktadır. Bu kişiler, belki çevrelerindeki
insanları aldatabiliyor olabilirler ancak Allah’ın ‘gizlinin gizlisini bilen’ olduğunu ve dolayısıyla kalplerinde olanı da bilen olduğunu unutmuşlardır.
Kur’an-ı Kerim’de bir başka ayette ise Peygamberimiz (s.a.v) döneminde yaşanan bir savaş
zamanında evlerinin ‘açıkta’ olduğunu öne sürerek
kaçmak isteyenlerden şöyle söz edilmektedir:
"... Onlardan bir topluluk da: "Gerçekten
evlerimiz açıktır" diye peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi. Onlar
yalnızca kaçmak istiyorlardı." (Ahzab Suresi, 13)
Nefsinin bencil tutkularını gözeten kişinin öne
sürdüğü mazeretlerin bir başkası ise ‘iş’ ya da ‘okul’
sorunlarının, ibadetlerini yapmaya engel olduğu
şeklindedir. İşi ya da okulu nedeniyle çok yoğun olduğu ve namaz kılmaya, oruç tutmaya, insanlara
iyiliği emretmeye, müminlerle beraber olmaya
zaman bulamadığı bahanesine sığınan kimsenin
düşünce yapısında büyük bir çarpıklık olduğu açıktır. Bu kişi, yaşamındaki öncelikler konusunda
büyük yanılgıdadır. İşinin ya da okulunun yaşamının en önemli konusu olduğunu düşünmekte, kalan
zamanları da dine ayırmaktadır.
Oysa bir mümin için böyle bir durum asla söz
konusu olamaz. "De ki: 'Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin
Rabbi olan Allah'ındır." (En’am Suresi, 162) ayeti gereğince, bir mümin tüm yaşamında Allah rızasını gözetir. Yaşamın bir bölümünü dine, bir bölümünü
‘dünya işlerine’ ayırmanın ise kendisini Allah'a ortak
koşma durumuna düşüreceğinin bilincindedir. Müminin Allah rızası gözeterek yaptığı her iş birer
salih ameldir.
Yüce Allah’a itaat etmeyerek, bencil istek ve
tutkularına tutsak olarak yaşayan insanları ahirette
bekleyen azap bir ayette şöyle bildirilmektedir:
“Kim dünya hayatını ve onun çekiciliğini
isterse, onlara yapıp ettiklerini onda tastamam
öderiz ve onlar bunda hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte bunların, ahirette kendileri için
ateşten başkası yoktur. Onların onda (dünyada)
bütün işledikleri boşa çıkmıştır ve yapmakta oldukları şeyler de geçersiz olmuştur.” (Hud Suresi, 15-16)
Gerçek bilinçten yoksun yaşayan bu kişilerin
hevalarının, Kuran ahlakını yaşamasını engellemek için öne sürdüğü bahanelerden biri de ‘çevre
baskısı’dır. Bazı insanlar, çevreleri tarafından dışlanmaktan korktukları için dinin gereklerini yaşamaktan kaçınırlar.
Oysa Allah'ın dinine uyup, Kuran-ı Kerim’i
rehber edinerek yaşamaya karar veren bir insan,
bazı sıkıntıları da göze almalıdır. Dine yöneldiğinde, yakın çevresi kendisine tepki gösterebilir.
Çünkü iman eden bir insan, çoğunluğu yanlış yolda
olan ‘cahiliye toplumu’ndan gelmektedir:
“Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, Kendisi'nden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak
insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf Suresi, 40)
63
Kasım 2009
İnsanların çoğunun iman etmediği, bir başka
ayette de, “... Allah, vaadinden geri dönmez.
Ancak insanların çoğu bilmezler. Onlar, dünya
hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler.
Ahiretten ise gafil olanlardır.” (Rum Suresi, 6-7) şeklinde bildirilmektedir.
Pek çok insan ayette haber verildiği gibi,
dünya hayatının yalnızca ‘dışta olan’ kısmını bilmekte, ‘gizli’ kısmını kavrayamamaktadırlar. Ahiretten ise tümüyle gafildirler. Bu nedenle insanların
çoğunluğu her zaman yanlışta ısrarlı olacaktır.
Yüce Allah bu konuda tüm müminleri uyarmaktadır:
“Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıpsaptırırlar." (Enam Suresi, 116)
İnanan bir insanın, Yüce Allah’ın uyulmaması
konusunda uyardığı çoğunluğun düşüncelerini
kendisine kıstas olarak kabul etmesi mümkün değildir. Bu çoğunluğa, doğal olarak kişinin eski yakın
çevresi de dahildir. Ancak müminler gaflette yaşayan bu çoğunluğa ters düşmekten ve onlar tarafından kınanmaktan asla çekinmezler. Kuran-ı
Kerim’de de belirtildiği gibi, ‘kınayıcının kınamasından korkmazlar.’ Çünkü müminlerin aradıkları
yalnızca Allah'ın rızasıdır. Rabbimiz kendisinden
hoşnut olursa, zaten insanlar da ona değer vereceklerdir.
Kasım 2009
Müminler ibadetlerini katkısızca Allah’a yönelerek, ihlasla, samimiyetle yerine getirirler ki
Rabb’leri onlardan kabul etsin. Peygamber Efendimizin, “ameller (in sevap ve mükafatı) ancak niyet
iledir” hadis-i şerifinden samimi olarak niyet edilmeden yapılan amellerin sevabı olmayacağı anlaşılır. Resûlullah efendimiz, Muâz bin Cebel'i,
Yemen'e vali gönderirken de şöyle buyurmuşlardır:
"İbâdetlerini ihlâs ile yap. İhlâs ile yapılan az
amel, kıyâmet günü sana yetişir." (E. Ans. c.1, s.25)
Hidayet lütfeden, doğru yola ulaştıran Allah,
samimi olan insanın kalbini İslam'a açar. "İşittik ve
itaat ettik" demek, Allah’ın dosdoğru yolunu seçen
bir insanın kalbini tatmin bulmaya götürecek olan
ilk adımdır. Kendisini yaratan, ruhundan üfleyen,
dosdoğru yola yöneltip-ileten Allah'a itaat etmek,
onu sonsuz huzur ve mutluluk yurduna götürecektir. Kısacası, "Biz ona (insana) 'iki yol-iki amaç'
gösterdik." (Beled Suresi, 10) ayetiyle haber verildiği
üzere, insanın önünde iki yol vardır; yalnızca Allah’a boyun eğildiğinde O’nun hoşnutluğunu ve
cennetini kazandıracak olan iman yolu ve bencil
tutkularını ilah edinerek izlediği aşağılanmaya ve
cehenneme sürükleyecek olan itaatten çıkmış şeytanın yolu…
Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan
korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da
cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Tegabün Suresi, 16)
64
Lem Yezel
Mekteb-i irfâna gidip âyet-i Kur’ân okuruz
İlm-i ledün vâkıfıyız nüsha-i insan okuruz
Söylemeyiz mâ-halefe böylece erdik şerefe
Vâkıf olup “Men aref”e nükte-i pinhan okuruz
Gelse güzel bezmimize yad gelmese yanımıza
Münkir ermez sırrımıza böylece irfan okuruz
Her güzelin dengine biz boyanırız rengine biz
Düşmanının cengine biz tîg ile çevgân okuruz
Birbirini sevmeyenin kendi özün bilmeyenin
Ademe baş eğmeyenin ismini şeytân okuruz
Aşk ile sevda ile biz derd-i dilârâ ile biz
Tabla-i şeyda ile biz böylece dîvân okuruz
Vehbiyâ mestiz ezeli biz severiz her güzeli
Anda görüp Lem Yezel’i ismini cânân okuruz
Ahmed Vehbi Antaki H.z
65
Kasım 2009
Ahmet HALİLOĞLU
Dersaadette
Daru’l Hikme
17 – 18 Ekim tarihlerinde katıldığım
iki seminerden bahsetmek istiyorum. Aslında her iki seminerin de (cumartesi günü
olan seminerde tercüme yoktu) cd olarak
Burhan Dergisi tarafından sizlere hediye
edilmesi gerekli diye düşünüyorum.. “Bakiyyetü`s selef`” –seleften geriye kalmışdeyiminin mefhumunu ve manasını tam
olarak bizlere idrak ettiren bir alimin seminerine katıldık: Üstad Muhaddis Muhammed Avvame. “Allah-u Teâlâ, ilmi
kullardan soymak suretiyle çekip
almaz. Ancak ilmi, âlimleri almak suretiyle ortadan kaldırır. Allah hiçbir âlim
bırakmayınca da, insanlar bir takım
cahil başlar edinirler, onlara sorular sorarlar ve onlar da ilimsiz fetva verirler.
Bu yüzden de hem kendileri saparlar
hem de başkalarını saptırırlar."(1) hadisinin kast ettiği zaman dilimi, herhalde günümüz olmalı diye düşündüğümüz bir
dönemde, iştirak ettiğimiz her iki semiKasım 2009
66
nerde de alime ve ilme ne kadar muhtaç olduğumuzu bir kez daha hatırladık.
İstanbul Fatih’te bulunan Daru’l Hikme (Bilgi
ve Hikmet Evi Derneği)’nin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Muhammed Avvame Hoca, asrın muhaddisi unvanına sahip Abdulfettah Ebu Gudde
Hoca’nın talebesi. Ebu Gudde merhum ise asrımızın müceddidi İmam Zahidül Kevseri (r.a.)’nin öğrencisi. Osmanlı’nın başkentinde Osmanlı ilmiye
silsilesine mensup ve bununla da iftihar eden bir
alim Üstad Avvame.
İlk seminer; 17 Ekim Cumartesi Akşamı Daru’l Hikme’nin yeni binasında yapıldı. Bizler de
akşam namazını Hazreti Fatih’in camiinde kıldıktan sonra Daru’l Hikme’ye intikal ettik. Seminerin
katılımcıları Üstad Muhammed Avvame Hocaefendi ve Şeyh Muhammed Emin Er Hoca’nın salona el ele girmeleri bendenizin içini titretti. İki
dostun bu kadar samimi havası kalbimizi toplantının henüz başındayken bile yumuşatmayı başardı.
Dırahşan çehreli iki hocanın, iki muhaddisin sünnet üzere bakışları yerde ama kalpleri tevazu dağının zirvelerinde salona girişleri görülmeye
değerdi. O anda hangi hülyalara daldım, nerelere
gittim, o birkaç saniyelik zaman zarfında neler düşündüm bir kelimelere dökebilsem. Biri Halep doğumlu ve Medine’de Resulullah’a mücavir, diğeri
Irak asıllı, Diyarbekir doğumlu, Ankara’da mukim
iki Ehl-i Sünnet aliminden söz ediyorum. Hemen
arkalarında Fatih Kaya ve Ebu Bekir Sifil Hoca; onları da Üstad Avvame Hoca’nın oğlu Muhyiddin Avvame ve Cübbeli Ahmet Hocaefendi takip ederek
salona girdiler.
Bizim imamlarımızın –artık giymediği(!)siyah cübbesi ve kırmızı fes üzerine sarılmış beyaz
sarığı ile hal diliyle “Ene Usmaniyyun”(2) diyen Medine’de mûkim bir alim önünüzden geçerse aklınıza ne gelir? Üstad Avvame’nin oğlu Muhyiddin
Avvame’yi bu kisve ile gördüğümde aklıma Osmanlı ilmiye kıyafetini çıkarmayan Kudüs Müftüsü
Emin Hüseyin’i, Abdulfettah Ebu Gudde’yi, Vehbe
Zuhayli’yi, Batı Trakya Müftüsü Mehmed Emin
Aga’yı, Bosna-Hersek Müftüsü Mustafa Ceriç’i gö-
zümün önünde canlandırdım. Hepsi Osmanlı ilmiye sınıfının kıyafeti ile gözümün önünde sanki
tecessüm ettiler. Onların sahip oldukları bilince,
şuura, vefaya baktım, bir de kendi mahallemdeki
cami imamının şuursuzluğunu hatırladım. Diyanetin imamlara yeni verdiği beyaz renkli sarı sim işlemeli cübbeyi göstererek “abi, adamlar bizi
senelerce siyaha mahkum etmişler” diyen zavallıya acıdım. Osmanlı Ruhundan, ecdadı Osmanlı
yapan Ehl-i Sünnet telakkisinden ne kadar uzak olduğunu bir kez daha müşahede ederek üzüldüm.
“Cübbenin renginden veya şeklinden ne olur” demeyiniz. Burada bir zihniyetten söz ediyoruz. Bizi
biz yapan zihniyetten. Ehl-i Sünnet zihniyetinden.
Devleti Aliyye’nin yıkılmasından bu zamana
en garib devresini yaşayan Ehl-i Sünnet mezhebi
adına üzüntüm fasih ve beliğ Arapçası ile konuşmaya başlayan Muhammed Avvame Hocaefendi’nin davudi sesi ile yerini diriliş muştularına
bıraktı . Tam o esnada Pakistanlı Müftü Abdurrauf
Hoca ve talebeleri salona girdiler ve salonda farklı
bir uhuvvet rüzgarı estirdiler. Allah Resulu’nun müj67
Kasım 2009
sunulması yönünde. Üstad
Avvame Hoca’yı dinlerken
Türkiye’de alim eksikliğini bir
kez daha hissettim. Müzakerelerde elini kuvvetlendirmek
için delil arayanlar Üstad Avvame Hoca’nın seminer kayıtlarını temin edip muhakkak
dinlemeliler. Arapçaları kafi
gelmezse Daru’l Hikme’nin
Hocaları yardımcı olacaklardır. “Alim” kelimesinin müzakerelerde üstün gelmek için
delil arayan değil, Allah’ın muradını anlamak için delil arayan olduğunun en güzel
örneği Üstad Avvame’ydi.
delediği gariplerden(3) oldukları hal ve hareketlerinden belliydi. Rahatlıkları, samimiyetleri ve mü’min
kardeşliğinin güzel bir timsali olmaları takdire şayandı. Muhammed Avvame Hoca’yı dinlerken iki
şeyden hayıflandım. Birincisi konuşmasının çoğunluğunu anlamama rağmen bilmediğim bazı kelimeler olması, diğeri ise not almak için yanımda
herhangi bir kağıt olmamasıydı. Avvame Hoca’nın
konuşması fetva verme üzerineydi. Bu konuşmanın Rıhle’de yayınlanacağını Ebu Bekir Sifil Hoca
müjdeledi ama bendenizin kanaati Arapça aslı
Türkçe altyazılı olarak bir cd’de bizlerin istifadesine
Kasım 2009
Katılımcıların çoğunun
ilim ehli olması nedeniyle soru
cevap faslı bizim için tam bir
ziyafet oldu. Sorular Üstada
arz edilmeden önce kürsüye
Ebu Bekir Sifil Hoca da çıktı
ve işte o zaman ilmin nasıl kazanıldığını gördüm. Sifil Hoca
kürsüye konulan sandalyeye
oturdu ve başını Avvame Hoca’ya çevirdi o kadar. Salonda
sanki ikisinden başka kimse
yok ve Avvame Hoca sadece
O’na anlatıyor gibi bir dinleyiş… Sifil Hoca’nın halini
nasıl anlatayım ki!.. Başının
üzerinde sanki bir kuş var ve o kuşun uçup kaçmasından korkarak nefes almaktan bile imtina
eden bir duruşu vardı Sifil Hoca’nın. Muhammed
Emin Er Hocaefendi’nin yüz yaşına rağmen hafızasının sağlamlığı ve konuşmasındaki dirayet salondaki herkesi şaşırttı. Tatlı bir şive ile yaptığı
konuşmadan bugüne kadar aklımdan çıkmayan bir
sorusu var: “Din Nedir?”. Üzerinde düşünülmeye
değer bir mesele olarak hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
Sahi din nedir? Müftü Abdurrauf Hoca’nın Urduca
konuşması bizlere kendi coğrafyamızın büyüklüğünü bir kez daha hatırlattı.
68
Misafirler uğurlandıktan sonra Daru’l Hikme’nin kütüphane kısmına geçildi. Manisa’dan
gelen kardeşlerimiz Üstad Avvame Hocaefendi’ye
Kırkağaç Kavunu hediye ettiler. Elbette alime hediye takdim etmenin de yolunu bulmak zorundasınız. Kardeşler güzel bir yol bulmuşlar : Şeyhülislam
Mustafa Sabri Efendi Mısır’da zorunlu gurbette
iken o zaman Ezher’de daha talebe olan İSAV Başkanı Prof. Ali Özek Hoca’dan Kırkağaç kavunu istemiş. Dr. Ebu Bekir Sifil Hocamız da kavunları
Üstad Avvame’ye arz ederken bu hadiseyi hatırlattı. İşte o an Avvame Hoca’nın yüzünü görmeliydiniz. Muazzam bir tebessüm kapladı çehresini.
Şefkatli bir bakış, sıcak bir gülümseme ile nazar etti
genç arkadaşlara. Gece boyunca simasını kaplayan ilmi celadet gitti yerine bir babanın evlatlarına
bakışındaki şefkat ve letafet geldi. Genç ilim aşıklarının Hocaefendi’ye gösterdikleri muhabbet ayrı
bir yazı konusu.
Gençlerden cesaret alarak bendeniz de Avvame Hoca’nın elini öpmek için eğildiğimde elini
geri çekti. Bunun üzerine fakir cübbesini öpünce
Hocaefendi bu sefer tekrar elini geri uzattı. Başımı
kaldırdığımda bakışları ile karşılaşınca tüm söyleyeceklerimi unuttum. Öyle bir celadet vardı ki..
Doğrusu alime de celadet yakışıyor. Halbuki iki haftadır söyleyeceklerimin provasını yapıyordum. İrab
hatası yaparım diye de hususi olarak yazdım ve
ezberledim. Ama o celadetli gözlerin içinde söyleyeceklerimi unuttum ve geri kaçmak zorunda kaldım.
Hocaefendi’ye söyleyeceklerimi not aldığım
kağıdı dönüşte dilimize çevrilmiş tek eseri olan
“İmamların Fıkhi İhtilafında Hadislerin Rolü”(4)
isimli eserinin arkasına yapıştırdım.
Birilerine bendenizin Hocaefendi’ye bu tavrı
ters gelebilir. Ama emin olunuz ki Üstad Avvame
daha fazlasını hak ediyor. 1982 Hama katliamından
sonra Nusayri zulmünden ötürü hicret etmek zorunda kalan, selef-i sâlihinden bizlere miras bu alimden keşke her ilahiyatta/medresede okuyan talebe
istifade edebilseydi. İbni Ebu Şeybe’nin Musannef’ini
tahric ve tahkikle 26 cilt olarak bizlere kazandıran bu
muhaddisten alacağımız çok şeyler var.
Gecenin en güzel sürprizlerinden biriside 28
Şubat’ın hakiki mağdurlarından İmdat Kaya Ho-
ca’nın da salonda olmasıydı. Ehl-i Sünnet davasının bu çilekeş yiğidi ile karşılaştığımda eğilip elini
öpmek, “hocam sizi Milli Gençlik Vakfı’nda dinlemiştim” demek istedim ama sonra Hoca’nın belki
yarasını deşmemek adına mı bilemiyorum, imtina
edip yanına gidemedim, sadece uzaktan selamlaştım.
Gecenin sonunda Daru’l Hikme’den ayrılırken ilim yolculuğuna henüz Emsile okumakla başlamış bir kardeşin “Gözümü kırpmadan dinledim”
tespiti müminlerin anlaşma dilinin kalbi olduğunu
vurguluyordu. Hasılı kelâm; Darul Hikme’nin gecesinde bize ait her şey vardı. Farklı coğrafyalardan
esen uhuvvet ve ilim rüzgarları kalbimizin pasını silerken, hayalimiz maziye uzandı.
Pazar günkü Fatih Ali Emiri Efendi Kültür
Merkezi’ndeki toplantıya biraz geç katıldık. Trafikten çok Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğindeki ziyaretler bizi geciktirdi. Kültür Merkezine ulaştığımızda
salon hınca hınç doluydu ve mecburen ayakta dinledik. Ne anladın deseniz inanın şimdi vallahi satırlara dökemiyorum. Ancak tek hatırladığım
kalbimin itminan olduğuydu. Konferansın sonunda
Burhan Dergimizin Genel Yayın Yönetmeni ve grafikeri ile karşılaşmak bizi daha da mutlu etti. Hasta
haliyle seminer için o kadar yolu kat eden Hocamıza "helal olsun” dedim. Izdırabı ve sancısı yüzünden belli olsa da Necip Fazıl’a nazire yaptım.
Hani Üstad bu dava öksüz diyordu ya... Üstad
rahat uyusun. Dava öksüz falan değil. Hasta haliyle ilim meclislerini kaçırmayan hocalar oldukça
emin olun bu dava yere düşmez.
Son dönemde yaptığı çalışmalar ile adından
söz ettiren Daru’l Hikme’deki hocalara hem gıbta
ettim hem bol bol dua ettim hem de minnettar kaldım. Allah ilimlerini, takvalarını ve yakînlerini artırsın. Kendilerinden daha böyle nice toplantılar ve
–elbette ki davet edilmeyi- bekliyoruz. Onların da
bizlere böyle cemiyetler tertip etmelerinin ilmi bir
mecburiyet ve imani bir mesuliyet olduğunu düşünüyorum. Ehl-i Sünnet eksenli bir ruha sahip olduklarına göre, İstanbul’u Dersaadet zamanındaki
ilmî canlılığa ve manevi atmosfere büründürmek
için gecelerini gündüze katarak gayret sarf etmeliler.
...............................................................................................
1) Buhari, İlim, 34, 2) Ben Osmanlıyım, 3) “Şüphesiz ki, İslam garip olarak başladı ve
bir gün yine garip hale dönecektir. Ne mutlu o gariplere!“(Tirmizi, İman: 13), 4) Eseri
Kayıhan Yayınlarından temin edebilirsiniz.
69
Kasım 2009
BURHAN ÇOCUK
Musa KARACA
[email protected]
AHDE VEFA
Ahde vefa, verdiği sözde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmaktır. Peygamberimiz verdiği
sözde duran, yaptığı anlaşmaya bağlı kalan en büyük örnektir. Bu hususta dostunu da, düşmanını
da ayırt etmemiştir. Dostuna verdiği bir sözde durup, onu yerine getirdiği gibi, düşmanlarıyla yaptığı
anlaşmaya da sadık kalmış, her ne pahasına olursa olsun, aykırı hareket etmemiştir.
Peygamberliğinden önce ticarî hususta bir dostuna verdiği sözü tutmak için üç gün beklediği
meşhurdur. O adam unutup gelmediği halde, "Nasıl olsa artık gelmez" diyerek çekip gitmemiştir.
Verdiği sözde durmanın en müstesna örneğini vermiştir. “Ahde vefa imandandır." buyurarak ahde
vefanın önemini belirtmiştir. Ahde vefasından dolayı herkes ona “emin (güvenilir)” diyorlardı.
Bizde öncelikle Allah’ın (c.c): "Ben sizin rabbiniz değil miyim?" sorusuna "evet” diye
verdiğimiz ahde vefa göstermeliyiz. Bu ahdin gereği olarak ibadetlerimizi eksiksiz yerine getirmeli,
ahlakımızı güzelleştirmeli, elinden dilinden zarar gelmeyen bir Müslüman olmalıyız. Sonra insanlara
verdiğimiz sözlere aynı hassasiyeti göstermeliyiz. Unutmayınız ki Allah (c.c) ve Hz. Peygamber
efendimiz ahde vefalı olanları sever.
BİLMECE BİLDİRMECE
1. Ateş olmayan yerde ne olmaz?
5.Surat asılır
4.Kitap yaprakları
2. Hangi top zıplamaz?
3.Karanfil
3. En güzel kokan fil hangisidir?
2.Kartopu
5. İpsiz ve mandalsız ne asılır?
1.İtfaiye
4. Hangi yapraklar sonbaharda dökülmez?
Cevaplar:
FIKRA
Hoca derste sorar :
- Arkadaşlar balıklar neden konuşmazlar.
Bu soruyu kimse cevaplayamaz. Ali kalkar
ve soruya cevap verir :
- Hocam sizin başınızı suda olsa konuşabilir
misiniz?
Kasım 2009
70
Birinci sınıf öğretmeni
öğrencilerden birine sordu:
- Bu harfin adı ne?
Üzülerek karşılık verdi
çocuk :
- Harfi tanıyorum ama, adı
bir türlü aklıma gelmiyor.
VERİMLİ DERS ÇALIŞMA YÖNTEMLERİ
Arkadaşlar okullar açılalı bir ay oldu bu sayımızda başarı üzerinde durmak istiyorum. Başarının
yolu çalışmaktan geçer. Ama çok çalışmaktan değil verimli çalışmaktan geçer. Anlayacağınız başarılı olmak için çok çalışmak değil verimli çalışmak gerekir.
Bu nedenle aşağıya çıkarılan yöntemler ışığı altında, kendi çalışma metotlarınızı gözden geçirerek, ders çalışma konusunda hangi alışkanlıklarınızın olduğunu hangilerinin olmadığını belirleyiniz.
ÇALIŞMANIN PLANLANMASI
Etkili öğrenme, her işte olduğu gibi öğrenilecek olanların planlanmasıyla başlar. Planlı çalışma
başarının artırılmasında en önde gelen koşuldur. Çünkü çalışmada plansızlık; dikkatsizliğe, yorgunluğa, bitkinliğe ve dalgınlığa neden olur. Çalışma konularınızı belli sürelere bağlayınız; ne zaman,
nasıl çalışacağını önceden belirleyiniz. Birçok çalışma konusu ile aynı anda karşılaşınca, hangi işten
başlayacağını bilemez, çalışmalarınızı planlayamazsanız hem zaman kaybeder hem de çalışma alışkanlığınızı kaybedersiniz. Öyleyse hemen günlük ders çalışma programı oluşturmalısınız. Okuldan
geliş saatleriniz, yemek saatleriniz ve dinlenme zamanınızı içeren bir program oluşturmalısınız.
Planlı Çalışmanın Faydaları
1) Her işe daha rahat zaman ayırmanızı ve yapmak istediğiniz şeyleri daha huzurlu yapmanızı
sağlar.
2) Hangi dersi çalışacağınıza karar verememekten dolayı zaman kaybetmenizi, bir dersi bırakıp diğerine geçmenizi önler.
3) Her derse yeterince zaman ayırmanın ve çalışmanın verdiği bir güven sağlar.
4) Günü gününe çalışma nedeniyle, sınav öncesi çalışma süresini kısaltır, sınav paniğini önler ve
çalışma verimini yükseltir.
5) Öğrenilecek konunun kısa bir zamana sıkıştırılması yerine, uzun zamana yayılarak daha kalıcı
ve etkili olmasını sağlar.
6) Anne-Babanız ile aranızda ders çalışma konusunda çıkabilecek anlaşmazlıkları önler.
7) Bilinçli bir plan yapmanız, derslere daha verimli çalışmanızı sağlar.
ÇALIŞMA ORTAMININ DÜZENLENMESİ
Yapılan planlara uymada çalışma yerinin büyük bir önemi vardır.
1) Her şeyden önce ders çalışacak bir yeriniz olması gerekir. Bu yer bir oda olmasa bile, odanın
köşesinde belli bir masa da olabilir.
2) Çalışma yeriniz yalın, elden geldiğince sabit ve sakin bir yer olmalıdır.
3) Duvarla asılı poster, afiş, resim gibi araçlar kafanızı dersten kaldırdığınız anda dikkatinizi dağıtacağından çalışma odasında olmamalı.
4) Çalışma yerinin ışık, ısı ve fiziksel sorunları çözümlenmiş olmalıdır.
5) Çalışma sırasında gereken araç ve gereçleri çok önceden çalışma masasında bulundurulmalı.
6) Çalışma odası sık sık havalandırılmalı, düzenli ve temiz olmalıdır.
71
Kasım 2009
OLMADAN
Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan
Kenz açılmaz şol gönülde tâ ki pürnûr olmadan
Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ede Hakk
Pâdişâh konmaz saraya, hâne mamûr olmadan
Hakk cemalin Kâbe'sini kıldı âşıklar tavaf
Yerde Kâbe, gökyüzünde Beyt-i mamûr olmadan
Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli
Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi Mansûr olmadan?
Mest olup meydane geldim ta ezelden ta ebed
İçmişem aşkın şarabın âb-ı engûr olmadan
"Mûtû kable en temûtû"* sırrına mazhar olan
Haşr-ü neşri bunda gördü nefha-i sûr olmadan
Âşıkın çok derdi amma sırrın izhâr eylemez
Söylemesi terk-i edeb çünki destûr olmadan
Bir acaîb derde düşmüş tutuşur Şemsî müdâm
Hakk'a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan
Şemseddin Sivasi
Kasım 2009
72
Download