Üsküdar Ülkü Ocakları - Haber Hergün, Doğru Haber

advertisement
Üsküdar
Ülkü Ocakları
Ülkücü'nün El Kitabı
ÜLKÜCÜ YEMİNİ
Allah'a, Vatan'a, Millet'e, Bayrağa,
Kur'an'a ve Silaha yemin olsun! Şehitlerim,
Gazilerim ve Başbuğ'um emin olsun!
Ülkücü Türk gençliği olarak;
Komünizme, Kapitalizme, Faşizme,
Siyonizme ve her türlü Emperyalizme karşı
mücadelemiz,
Son nefes, Son nefer, Son damla kana
kadardır!
Mücadelemiz MİLLİYETÇİ TÜRKİYE'ye,
TURAN'a kadardır!
Mücadelemizde hiç bir engel tanımayacağız!
Yılmayacağız! Yıkılmayacağız!
Başaracağız! Başaracağız! Başaracağız!
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE
YÜCELTSİN
1.
Ocağa girince selam verilir.Misafir girince ayağa kalkılır ve oturmadan oturulmaz; misafire
gereken izzet ve hürmet yapılır.
2.
Ocak içerisinde yüksek sesle konuşulmaz; sesli bir şekilde gülünmez
3.
Ocak içerisinde Türk.İslam ahlakına uygun bir şekilde hareket edilir.
4.
Ocak içerinde bacak bacak üstüne atılmaz, tesbih çekilmez.Sohbetlerin Türk.İslam ahlakına
uygun olmasına dikkat edilir.
5.
Ocak yönetimine saygılı olunur, verilen görevleri yerine getirmek, onların talimatlarına
harfiyyen uymak lazımdır;
6.
Başkan Ocağa gelirken giderken ayağa kalkılır
7.
Oturması, kalkması, dinlenmesi bilinmeli ve başkasına karşı konuşurken saygılı davranmalı,
kimsenin sözünü haksız yere kesmemeli
8.
Küçükler, büyüklerden izinsiz ve habersiz hiç bir iş yapmamalı; büyükler, küçüklerin hakkını,
hukukunu gözetmede gayret göstermeli
9.
Büyüklere karşı saygılı davranıp, kendinden küçükleride her zaman onura etmeye çalışmalı
10.
Yeri ve zamanı gelince davasını anlatmalı, fikirlerine katılma konusunda kimseyi zorlamalı,
inancından dolayı başkalarına düşman olmamalı
Ülkü Ocakları kuruluşundan bu yana Türk gençliğine her zaman ahlak ve adabı öğretmiştir. Gençliğin
Türk Örf ve Adetlerine uygun bir şekilde yetişmesi için elinden gelen tüm çabayı göstermiştir. Ülkü
Ocakları, bünyesinde bulundurduğu disiplin, terbiye ve adabı İslamiyetten almıştır. İslam ahlak ve
faziletine, Türklük onur ve şuuruna varmış olan her Türk genci ocak içerisinde olsun ocak dışarısında
olsun her zaman örnek teşkil eder.Ocak terbiyesi almış olan Türk Gencinin hal ve hareketleri
islamiyete ve Türk Örf ve Adetlerine uygun bir şekildedir. Ülkücü terbiyesi almış olan arkadaşlarımız
ocak içinde ve dışında ne şekilde davranacanı bilir. Türk töresinin gereği büyüklerine saygı,
küçüklerine sevgi göstermektir. Ocak içerisinde başkanı veya kendinden büyük biri geldiği zaman
ayağa kalkmalıdır. Bu onlara karşı gösterilen sevgi ve saygının bir ifadesidir. Ülkü yolunda ilerlemekte
olan gönüldaşımız ocak içerisinde ayak ayak üstüne atmak, laubali hareketlerde bulunmak, yüksek
sesle konuşmak, sokak kabadayıları gibi elinde tesbih sallamak, serseri gibi acayip acayip giyinmek
gibi Türk Gencine hiçbir şekilde yakışmayacak hal ve hareketlerden kaçınmalıdır. Bir yerde başarıdan
söz etmek istiyorsak orada disiplin olması gerekir. Hayatın her hangi bir alanında kendini disiplinize
edememiş olan insan başarılı olamaz. Bizlek ki büyük Türk.İslam davasının gönül erleri olarak
savunmuş olduğumuz ve hayatımızda yaşamaya çalıştığımız İslamın emir ve yasaklarına uygun bir
şekilde hareket etmeliyiz. Bunun yanında insanların karşısına örnek birer insan olarak çıkmalıyız. Bu
davanın özü İslamdır. Bizlerde İslamın buyurmuş olduğu adap ölçüleri içerisinde hareketlerimizi
sınırlandırmalıyız. Bu şekilde davamıza samimiyet sahibi olduğumuzu göstermiş oluruz. İnsanları bize
yaklaştıracak ve bizim sözlerimizi dinlettirecek olan bizlerin yaşantısı olacaktır. Nasıl ki sigara içen bir
insan bir başka tiryakiye uzun uzun sigaranın zararlarından bahsedip osigarayı bırakmasını istemesi
etkili olmayacaksa, bizlerinde davayı nefislerimizde yaşamadan başkalarına anlatmamız etkili
olmayacaktır. Hayatımızın her aşamasında edep ve adaba riayet etmeliyiz.İslamın emri budur.
Ne yaparsak yapalım her iş ve hareketimizde, her davranız ve fiiliyatımızda adap ve edebe riayet
etmek şiarımız olmalı. Her şeyin bir adabı olduğu gibi ocağında bir adabı vardır. İdealist Türk gençleri
Ülkü davasını yaşamak için öncelikle ocak adabına uymalıdır. Ocak adabının yaşanması teşkilatın
gelişmesi için de şarttır. Çünkü disiplinin olmadığı yerde teşkilatlanmadan bahsedemeyiz.
Ülkü yolundaki dava erine başkanı bir şey emrettiği zaman anında verilen emrin yerine getirilmesi
gerekir. Ocak içerisinde bu hiyerarşik yapının kurunması teşkilatımız ve Türk gençliğinin geleceği
açısından yerine getirilmesi gereken bir zorunluluktur. Ülkü Ocaklarında başkan konumunda bulunan
kişinin yaşı ve diğer özellikleri verilen emrin yerine getirilmesinde bir önem taşımaz. Önemli olan
bulınduğu makamdır. O makamdan gelen emir yerine getirilmelidir. Bazı durumlarda meydana gelen
şahsi sorunlar bu adap dairesi içerisinde kesinlikle unutulmamalıdır. Ataların dediği gibi Emir demiri
keser. Yani alınan emirin yerine getirilmesi konusunda azami gayretin yerine getirilmesi şarttır.
Yanlış yapmamalı, yanlış yaptırmamalıyız. Nasıl ki toplumun bozulması, çekirdek olan aileden gelirse;
teşkilatlardaki disiplinsizlik fertlerde başlar. Bu konuya gereken önemi göstermek her ülküdaşımızın
görevidir. Allah İslamı, adabı, edebi davamızı yaşama konusunda hepimizin yar ve yardımcısı olsun.
ÜLKÜ
Ülkü; amaç edinilen, ulaşılmak istenen erek, ideal. Siyasi bir kavram olan ülkü, ülkücülük
ise, Alparslan Türkeş’in düşüncelerini takip edenlerin oluşturduğu düşünce sistemidir.Bu fikir yapısını
benimseyenlere ülkücü, bu ideolojik fikre de de ülkü denir. Ülkücülüğün esas hedefi TURAN’dır.
Anlamı TÜRK.BİRLİĞİ’ni oluşturmaktır. Bu yolda çalışmaktır. Ülkü, insanın kendi ulusu veya bütün
insanlık adına varılmasını şiddetle arzu ettiği nihai hedeftir. İstek ve umut edilen nihai hedefe varmak
amacıyla, yorulup bıkmadan, usanmadan olgunluk ve cesaretle, özveriyle çalışanlara da ülkücü denir.
1. Amaç edinilen, ulaşılmak istenen erek, ideal.
2. Gerçekte olmayıp, yalnız düşüncede tasarım biçiminde var olan, yalnızca düşünce ile kavranabilen
şey, ideal.
3. İnsanı duyular dünyasının üstüne yükselten ve hiçbir zaman tam olarak gerçekleştirilemiyecek olan,
hep yalnızca gereklilik, yalnızca erişilmesi istenen erek olarak kalan kılavuz ilke, örnek yargı ölçüsü,
mefkure, ideal
ÜLKÜCÜLÜK
Türk’lük gurur ve şuur unu İslam ahlak ve faziletine göre en iyi yaşayan ve yaşatan kişi
ülkücüdür.Ülkücülük batı dillerinden dilimize giren idealistlik kelimesiyle aynı olan bir anlam
belirtmektedir. Ülkücülük veya idealizm insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel,
en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu
gösterilmesi ve çalışılması anlamını taşır. Ülkücülüğümüz; Türk milletini en kısa yoldan en kısa
zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek; bağımsız,
özgür, kendi haklarına sahip bir hayata kavuşturmaktır. Kişilere hürriyet, milletlere istiklal başta gelen
prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar. Kabiliyet ve görevlerinin
dışında insanlar haklarına tam olarak sahip kılınmalıdırlar.Toplum içerisinde insanlar kişisel liyakat ve
kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir sıraya konulmalıdır. Bütün bunlarla beraber ayrımsız
olarak herkese bir imkan eşitliği sağlanmalıdır. İmkan eşitliği derken mücerret anlamda bir eşitlik
anlaşılmamalıdır. Bu ülkücülüğümüzün içine bu günkü sınırlarımızın dışında bulunan Türklere ait
herhangi bir şey girer mi? Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çevresi içindedir. Bundan
vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabii hakkı olduğu gibi Türk milletinin de tabii hakkıdır. Bu günün
Birleşmiş Milletler Anayasası, yeryüzünde yaşayan her millete “kendi mukadderatına hakim olma”
(şelf determination) dedikleri prensibi kutsal bir prensip olarak ilan etmiştir. Bugün Afrika’da yaşayan
ve bugüne kadar hiçbir bağımsız devlet kuramamış olan Zencilere dahi, kendi mukadderatına hakim
olma (şelf determination) hakkı kutsal bir hak olarak tanınır ve bunların her biri yabancı
boyunduruğundan, sömürgecilerin elinden kurtulup bağımsızlığını alırken, başkalarının boyunduruğu
altında tutsak bulunan Türklerin tutsaklıktan kurtulmasını istemek, dilemek, bunun için iyi niyetler
taşımak, Türk olan herkes için en tabii ve kutsal bir haktır. Ülkücülük; Türk milletini en ileri, en
medeni,en kuvvetli bir varlık haline getirme ülküsüdür. Bu madde daha çok kendi kişisel çıkar ve
isteklerden önce, milli çıkarlara öncelik vermeyi kendini adamayı ilke edinmenin gerekliliğini
açıklamaktadır.Biz ülkücülüğümüzde daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye’yi
hiçbir zaman tehlikelere, risklere, , maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul
ederiz.
ÜLKÜCÜ KİMDİR
1.İslâm'ı hayat nizamı olarak seçen, bu nizamı tavizsiz bir şekilde yaşamaya çalışandır
2.Türk olmanın gururunu, İslâm fazileti ile bütünleştiren, Türk.İslâm ülküsünü yaşayandır
3.Günü birlik siyasi menfaatleri aşarak, asırlar sonrasını görebilen ve asırlar sonrası için hazırlık yapan
kimsedir
4.Allah için seven, Allah için savaşan, Allah rızasına koşan, Allah nizamı için yanan, Allah için buğz
eden kahramandır
5.Rehberi iki cihan güneşi Hz Muhammed (s a s ) ; kaynağı, ilhamı, düsturu Kuran olandır
6.Semalarda dalga dalga yayılan ezan susmasın diyerek toprağın kara bağrına düşen candır
7.Türk'ün töresini, Türk'ün ilini, İslâm la kaynaştıran Ahmet Yesevi Ocağında kaynayan, pişen,
kavrulandır
8.Bayrağa
kan
gerek,
solmasın
diye
bayrak
için
dökülen
kandır
9.Liderine, ocağına, fikir sistemine bağlı tefrikaya çanak tutmayandır
10.Kimi zaman Derviş Yunus, kimi zaman Yavuz, kimi zaman surlarda üç hilal elinde Ulubatlı
Hasan'dır
11.“Ben”i aşarak “biz”i hisseden, “biz” diyerek nefsini kör kuyulara çıkmamak üzere atandır
12.Dağlarıyla, taşlarıyla, ırmaklarıyla, yollarıyla bir kara parçasını vatan yapandır
13.Türklük deyince 300 milyonluk Türk dünyasını kucaklayan, anne şefkatiyle evlatlarını bağrına
basan; kimi yerde Kerkük, Bişkek, Bakü, Doğu Türkistan; kimi yerde Kıbrıs, Kırım, Kazak, Kırgız
velhasıl kocaman bir vatandır
14.Haksızlık karşısında susmayan, davasından taviz vermeyen, korkaklığı, pısırıklığı, nemelazımcılığı
lügatinden alıp çıkarandır
15.Hürriyet kavgasında kırk yiğidin başında Kürşad; il derleyip vatan tutan İlteriş; bilgelikte
Tonyukuk, Akşemsettin; Malazgirt Ovası'nda ak kefen içerisinde Alparslan'dır
16.Bir bozkurt silkinişi ile esaret zincirini kırandır Ülkücü budur,Ülkücü budur,Bunun dışındakiler
küllü yalandır
Ülkücülük : Ülkücülük idealizm demektir Bizim ülkümüzün hedefi Türk milletini en kısa
yoldan, en kısa zamanda başkalarına avuç açmadan çağlar üzerinden sıçrayarak çağdaş medeniyetin en
ön safhasına geçirmek, ilimde,teknikte, medeniyette yeryüzünün en kuvvetli varlığı haline
getirmek,Türklüğü yüceltmektir Bütün Türklerin tutsaklıktan kurtulup hür ve bağımsız olması
ülkümüzdür
ÜLKÜCÜYE NASİHATLER
Çok etkilendiğim ve kısmi olarak Şeyh Edebali üslubu gördüğüm bu nasihati sizlerle
paylaşmak istedim. Bu nasihat hayatı hep mücadele ve Milli davaları savunmakla geçmiş olan bir
aksakalın Türk Milliyetçiliğinin tek temsilci olan Ülkücülere nasihatleridir.
1.Basit ve gündelik siyasetin çamuruna bulaşma. Yüzeysel rutin siyaset seni fazla meşgul etmesin.
2.Milletimizin mensuplarını yanıltmış olabilirler, sen tercihlerinden dolayı kişilere değil, onları
zehirleyenleri hedefe koymalısın".
3.Ülkücü mücadelenin ferdi anlamda temsil boyutunu ihmal ediyorsunuz.
4.Sen bir Ülkücü fertsin ama çok şey ifade etmelisin.
5.Ülkücü Dünya görüşünün Türk Milleti tarafından kısa zamanda özümsenip kabul görmesini
istiyorsan eğer;
6.Yürüyüşün. konuşman. hitabetin. ve tüm hareketlerinde biraz farklı olmalısın.
7.Sende bir cevher olduğunu anlamalı insanlar. Demek ki Ülkücüler böyleymiş demeli etrafındakiler.
8.Bakkala , Manava,Komşuya, Büyüğe, Küçüğe, Hacıya ,Hocaya velhasıl çevrende olan herkese bir
ışık saçmalısın.
9.Karanlığa söven değil, aydınlık için bir mum yakan olmalısın.
10.Söz ve hareketlerinle, hatta yürüyüşünle örnek olabilmek gayretini fark etmeli herkes.
11.Bütün bunları yaparken kimse sana aferin demeyecek halk veya parti sana artı bir puan
yazmayacaktır belki de.
12.Ama, anlayacaklardır, anlarlar.. Fark ederler yani.
13.Kalabalıklar içinde farklı bir şekilde yürüyen biri olduğunu anlayacaklardır.Konuşmaların ve
iletişim tarzın seni ele verecektir zaten.
14.Senin gibi olmak ve düşünmek ihtiyacını hissettirebilirsen bir başkasına, işte o zaman zafere bir
adım daha yakınlaştırmak için katkın olmuştur dava dediğin ideallerine.
15.En güzel ve en etkili propaganda iyi örnek olmaktır demiş Hazreti Ali. Bu manayı kavramalısın
eğer Ülkücü isen.
16.Aksi halde sıradansın, taraftarsın ve hatta bir hiçsin. Tenkit ettiğin vasat insanlardan farkın yok
demektir.
17.Hiç olmamak için hemen bir ateş yak oracıkta. Mahalleli senin ateşinden faydalansın.
18.Umut ek toplumun vicdanına. İnsanlar seninle heyecanlansın."
Bu nasihati dinleyince, sıradan particilikle , mevki makam kavgası ile değil, zincirin güçlü bir
halkası olmakla daha çok hizmet edileceğini bir kere daha anlamaktır doğru olan. Ve diyoruz ki
teşekkürler sana isimsiz aksakal, selam sana davayı bedeninde resmeden adam.
Rabbim bizleri savunduğumuz değerleri fiilen yaşayanlardan eylesin.
ÜLKÜCÜNÜN AHLAKI
Türk-İslâm Ülkücüsü, İslâm'ın ahlâk ve faziletine göre yaşamak azim ve kararındadır. Bu Allah
ve Resulünün sevdiği ve övdüğü ahlâka sahip olmak iradesini ifade eder.
Allah, Kur'an-ı Kerim'de sevdiği ve beğendiği bir kavmi şu şekilde tasvir eder: "Ey iman
edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah-müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı
onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onların da O'nu seveceği-bir kavim getirir ki, onlar
Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir kınayanın kınanmasından (dedikodusundan) çekinmezler.
Bu, Allah'ın bir lutf-u inayetidir ki, onu kime dilerse ona verir. Allah, ihsanı bol olan, en çok
bilendir." (Kur'an-ı Kerîm, Mâide Suresi - Ayet 54.)
Yukarıda mealini verdiğimiz bu «inzar» (tehdit) âyetini Vâni Mehmed Efendi, yalnız Arap
kavmini tehdit etmekle kalmayıp onlardan sonra İslam'a büyük hizmetler edecek Türk kavminin hususiyetlerini açıklayan bir emir olarak yorumlar. Gerçekten de, «Ashab-i Kiram»dan sonra, İslâmiyet'e
hizmette kim Türk kavmi ile boy ölçüşebilir? Müslüman Türk'ün tarihini incelediğimizde bu hakikat
bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar. Kâinatın Efendisine tam dört yüz yıl «vekalet» eden Türk milletinin
şan ve şerefi gerçekten büyüktür. Şanlı ecdadımızın ahlâkını inceleyenler, onları «müminlere karşı
alçak gönüllü», «kâfirlere karşı onurlu ve zorlu», «Allah'ı seven ve Allah'ın sevdiği işleri yapan»,
«Allah yolunda savaşan» ve «kınayanların kınamasına aldırmayan», hak bildikleri yolda yiğitçe ve
ölesiye yürüyen kimseler olarak tanırlar. Bütün bu hususiyetler, «Kur'an-ı Kerim'in» övdüğü
faziletlerdir.Müslüman-Türk milleti, bu yüce vasıflara sahiptir ve «Bu âyet-i kerime-Allah doğrusunu
bilir-Türk milletini haber vermektedir. 17. asırda yaşayan Vanî Mehmed Efendi'nin bu konuda
tereddüdü yoktur. O şöyle yazar: «Türk kavmidir, zira biz, uzun zamanlardan beri karada, denizde,
Şark'ta ve Garp'ta Rumlar ve Frenklerle mücadelede bulunan gazilerin, bütün Bizans ülkelerini zapt
edip oralarda tavattun etmiş olan Türkler olduğunu görüyoruz. Türkler tarafından bu memleketlerde
İslâm ahkâmı tatbik ve icra edilmiş»tir.
Bugün, kapitalizmin, komünizmin ve siyonizmin pençesi altında inleyen, çeşitli tertiplerle
vatanlarında esir düşen, zenginlikleri yağmalanan, insanları sömürülen, kanları akıtılan, hor ve hakir
görülen ve nüfusu bir milyara yaklaşan İslâm dünyasının acıklı durumu karşısında ıstırap duymamaya
imkân var mıdır? Türk dünyasının üçte ikisi esir ve mahkûm, Arap dünyası beylik beylik bölünmüş,
hırslı liderler elinde birbiriyle boğuşmakta Afrika'da Müslümanlar, kapitalist ve komünist tertiplerle
kan ağlamakta, Filipin'den Eritre'ye kadar ezilen ve kahredilen milyonlarca Müslüman kurtuluş ümidi
aramaktadır. Bağımsız bilinen İslâm ülkeleri ise bin bir türlü sosyal, kültürel, ekonomik ve politik
problem içinde bunalmış, iç ve dış düşmanların taarruzları karşısında ayakta durmaya çalışmaktadır.
Yeni sömürgecilik, Müslüman ülkelerin çocuklarını dinlerinden ve milliyetlerinden koparmış, kendi
emellerine hizmet edecek «eylemlere» sürüklemekte ve kendi sloganlarını bağırttırmaktadır.
İşte, bu karanlık tablo içinde, yalnız Türkiye'de bir ümit ve iman ışığı belirmiş bulunmaktadır;
İslâm iman ve ahlâkından güç alan yeni bir ülkücü nesil, tarihimizin bağrından fışkırmış ve her gün
biraz daha güçlenerek gelmektedir. Bunlar, «Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu
ve zorlu, Allah yolunda savaşan ve kınayanların kınanmasına aldırmayan» yiğitlerdir. Bu nesil,
Allah'ın Türk milletine ve İslâm dünyasına ihsandır.
Türk Milletinin tarih sahnesine çıkmasıyla beraber her Türkün zihninde ve bedeninde yer tutan
Türk Milletini sevme, onun yücelmesi, gelişmesi için çalışma ve ona karşı yönelmiş her türlü
tehlikeyle mücadele etme duygusu aradan geçen binlerce yılda katlanarak artmış ve bugün milyonlarca
Türk.İslam ülkücüsü tarafından vazgeçilmez bir yaşam felsefesi haline getirilmiştir.
Yüce Türk Milletinin ilk defa siyasi bir teşekkül olarak ortaya çıkmasında, bu siyasi teşekkülün
önce devletlere, ardından da imparatorluklara dönüşerek tüm dünyayı Türk’ün cesareti ve yeteneğiyle
tanıştırmasında da işte bu sönmez duygu en büyük etken olmuştur. Asya’nın ortalarından önce güneşin
doğduğu yöne ilerleyip Çin Denizi’ne ulaşan, ardından da Tanrı’nın verdiği Kut’la güneşin battığı
yönde at sürüp Türk’ü cihanda hakim kılmaya çalışan bu ülkü, bugün Türk Milletinin birliği ve
önderliğiyle dünyaya nizam verme gayesinde olan Türk.İslam ülkücülerinin en büyük ideolojik mirası
olmuştur. Türklerin Asya’nın batısında yer tutup cesaret ve yeteneklerini tek hak din olan İslamiyet’le
birleştirmeleriyle Türk.İslam Ülkücülüğü felsefi alt yapısını bütünüyle tamamlamıştır. İslamiyet’in
kabulüyle beraber bütün Türk Devletlerinin sahip oldukları Türk’ün sancaktarlığında İslam’ın tanıtılıp
yayılması ülküsüyle yüzlerce yıl Yüce Türk Milleti cihanda hakimiyet kurmuş ve binlerce yılda
geliştirdiği yüksek medeniyetini tüm insanlığa aktarmıştır.
Türk Devletlerinin bu şekilde siyasi yapılarını geliştirip yaygınlaştırmalarının temelinde yatan
toplumsal kabulü belirtmek belki de daha öncelikli olan konu olacaktır. Türklerin İslamiyeti kabulüyle
beraber İslamın temel prensiplerini Türk kültür öğeleriyle birleştirerek, İslamiyetin Türkler arasında
hızla yayılmasında ve bunun bir hayat felsefesine dönüşmesinde etkili olan gönül erenlerinin etkisi
tartışılmazdır. Bu etkiyi bırakanlar arasında şüphesiz Hoca Ahmet Yesevi’nin yeri çok ayrıdır. Hoca
Ahmet Yesevi İslamiyeti sade ve anlaşılır bir dille Türk kültür öğeleriyle özdeşleştirerek etrafına
anlatmış, dergahlarında yetiştirdiği alperenlerle Anadolu’nun Türk yurdu haline gelmesinde ve
Anadolu’da Türk Devletlerinin kök salmasında büyük hizmet vermiştir. Hoca Ahmet Yesevi hiçbir
şahsi ve siyasi çıkar gözetmeden Türk Milletinin menfaati ve sadece Cenabı Allah’ın rızasını kazanma
amacıyla ömrü boyunca bu ülkü yolunda mücadele vermiştir. İşte bu ülkü Müslüman Türk
Ülkücülüğünün en önemli tarihsel temelini oluşturmaktadır. Yesevi ile beraber atılan bu tohumlar
Anadolu’da, Asya’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Kutsal Topraklar’da velhasıl dünyanın birçok
yerinde yüzlerce yıl sürecek olan Türk Devletlerinin hakimiyetini ve bu hakimiyetle beraber birçok
milletin refah ve huzur içinde yaşamasını sağlamıştır.
İşte bu ülküyle bezenmiş Anadolu coğrafyasında kök salıp üç kıtaya yayılan Osmanlı
İmparatorluğu Türk ve İslam aleminin merkezi haline gelerek, yüzlerce yıl bu fikirlerin uygulayıcısı
olmuştur. Başta Osmanlı Devleti olmak üzere, Anadolu ve çevresinde kurulmuş olan Türk Devletleri
yüzlerce yıl Türklere ve İslama yapılan her türlü saldırının karşısında durmuş, Türklerin liderliğini
İslamiyetin sancaktarlığını yapmışlardır. Türkleri İslama sancaktar yapan, dünyaya hakim kılan işte bu
ülkücü düşünce olmuştur.
Osmanlı’nın doğal sınırlara dayanıp ardından kademeli olarak kök salıp doğduğu Anadolu
coğrafyasına çekilmeye başlaması ve sonunda 20. yüzyılın başında Birinci Cihan Harbi’nden yenilerek
ayrılmasının neticesinde Türk İslam aleminin kalbi olan bu coğrafyanın haçlı zihniyetini taşıyan batılı
devletlerce işgaliyle beraber insanlık tarihinin bugüne kadar dahi benzerine rastlamadığını topyekun
bir direnişin ve dirilişin kahramanları olan Başbuğ Gazi Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Milletinin
her ferdinin ortaya koyduğu mücadele ülkücü duruşun en büyük timsali olmuştur. Gazi Mustafa Kemal
de, onunla beraber bu coğrafyada küllenen ocağı alevlendiren ve yeni bir medeniyetin yaratıcısı olan
kahraman Türk Milletin her biri de birer ülkücüydü.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün siyası yapısı ve devleti oluşturan
toplumun sosyal yaşam biçimi Türk Milliyetçiliği fikri çizgisinde oluşturulmuştur. Türk Milliyetçiliği
ekseninde kurulan bu yeni devlet, Müslüman Türk’ün ayakta kalan ve direnen son kalesiydi. Gazi
Mustafa Kemal’in devletin kuruluşuyla beraber uygulamaya koyduğu ilk icraati; Türk inkılâbının
esaslarına bağlı, Türklük şuurunu taşıyan bir gençlik yetiştirmeye çalışmak olmuştur. Uygulanan
program neticesinde daha önceleri adı “Darü’l.Fünun Talebe Cemiyeti” olan öğrenci hareketi 1924
yılında fakültelerin talebe birliklerinin ortak kararı ile “Milli Türk Talebe Birliği” adını almıştır.
MTTB fikri anlamda bugün Ülkü Ocaklarının sahip olduğu kırılmaz çizgiyi temsil eden önemli bir
yapı olmuştur. Başbuğ Atatürk’ün vefatıyla beraber geri plana itilen Türk Milliyetçiliğinin 20. Yüzyıl
Türk Siyasi Tarihine damgasını vuran asil başkaldırısı 3 Mayıs 1944’te vuku bulmuş ve binlerce Türk
genci Ankara sokaklarında “Yaşasın Türk Milliyetçiliği” sloganlarıyla Türk Milliyetçiliğine yönelen
her türlü baskı ve zorluğa karşı direneceklerini bir kez daha göstermişlerdir. 3 Mayıs 1944 tarihi Türk
milliyetçilerine bir Başbuğ armağan etmiştir. 3 Mayıs 1944’teki Turancılık Davası’nın mağdurlarından
Alparslan Türkeş ilerleyen dönemlerde Türk Milliyetçiliğini sosyal bir direniş olmaktan çıkarıp aynı
zamanda siyasal bir temsil mekanizması haline de dönüştürecektir. İşte bu dönüşüm süreci Başbuğ
Alparslan Türkeş’in 1960 ihtilalı sonrası sürgüne gönderildiği Hindistan’dan yurda dönüp
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nde siyasete girmesiyle başlamıştır. CKMP Başbuğ’un önderliğinde
1969 kongresinde ismini “Milliyetçi Hareket Partisi”, amblemini de “Üç Hilal” olarak değiştirirken;
Ülkücü Hareketin mutlak iktidarının sadece siyasi bir zaferle elde edilemeyeceği aynı zamanda
toplumsal bir fikri zeminin de oluşturulması gerektiğine inanan Başbuğ, toplumun önderi
konumundaki gençliğin de bu iktidar yürüyüşünde aktif bir sorumluluk üstlenmesi gerektiğini
düşünerek Ülkücü Türk Gençliğini de “Ülkü Ocakları” çatısı altına toplamıştır. Artık Ülkücü Hareket
hem siyasi hem de toplumsal temsil yeteneği olan bir hayat felsefisi haline gelmiştir. Türk Milletine
çağlar üstünden bir sıçrama yaptırarak dünyanın en güçlü devleti ve toplumu haline getirecek olan
Ülkücü Hareket’in mutlak zafer yolculuğunun son aşaması böylece başlamıştır.
1970li yıllar Ülkücü Hareket’in zafere giden yolda en büyük bedeli ödediği yıllar olmuştur.
Türk Devletini ve Milletini kuzeyden esen kızıl rüzgara karşı koruma uğruna beş binden fazla Ülkücü
genç kahpe kurşunlara göğüs gererek toprağın kara bağrına bir gül bahçesine girercesine düşmüştür.
Binlerce Ülkücü gazi olmuş, birçoğu bu asil mücadelenin cefasını zindanlarda çekmiştir. Ama
Müslüman Türk Ülkücüleri, Türk Milliyetçileri, binlerce yıldır olduğu gibi yine yılmamışlar,
yıkılmamışlardır. Bozkurtlar zafere giden yolun uzun ve çetin olduğunun farkındadırlar. Ülkücü Türk
Gençliğinin asil mücadelesi sayesinde püskürtülen kızıl rüzgarın kesilmesi ve 1980li yılların büyük
bölümünün cezaevlerinde geçmesinin ardından 1990lı yıllar Ülkücü Hareket’in 21. yüzyılda Türk
Milletinin dünyaya liderliği için hazırlanacak strateji ve kadroların oluşturulduğu yıllar olmuştur. Fakat
ne büyük bir hazindir ki hiç beklenmedik bir anda Türk Dünyasının bilge lideri, Ülkücü Hareket’in
Başbuğu Alparslan Türkeş 1997 yılında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Ardında yetişmiş
milyonlarca bozkurt bırakan Başbuğ, Ülkücü Hareketin binlerce yıllık tarihinin en zorlu mücadelesini
veren kahramanlarından biri olarak ebediyen yetiştirdiği bozkurtlarının gönlünde yaşamaya devam
edecektir. Başbuğun vefatının ardından Ülkücü Türk Gençliğine bir başka bilge lider Dr. Devlet
Bahçeli önderlik etmeye başlamıştır. Başbuğun ışık tuttuğu yolda lider Dr. Devlet Bahçeli, bozkurtlara
ilk hatırlatmasını yapmıştır; Ülkücü Gençlik, Türk Gençliğinin tamamına öncü, örnek ve önder
olacaktır. Lider, bozkurtlara ve millete yakın siyasi hedefi de göstermiştir; Cumhuriyetin kuruluşunun
100. yılı olan 2023 yılında Türkiye bölgesinde, İstanbul’un fethinin 600. Yılı olan 2053 yılında da
dünyada lider ülke olacaktır. İşte bu hedefler doğrultusunda binlerce yıllık şanlı tarihinden aldığı
güçle, taşıdığı azim ve kararlılıkla, tarihte olduğu gibi bugün de, Ülkücü Gençliğin önderliğinde
Müslüman Türk Milletinin dünyaya nizam verecek iktidar yürüyüşü devam etmektedir.
Ülkücü Hareket ve onun yılmaz gençliği dün olduğu gibi bugün de Türk Milletinin menfaatleri
uğruna her türlü fedakarlığı yapmaya, mücadeleyi vermeye kararlı bir şekilde bu iktidar yürüyüşünde
yerlerini almıştır ve almaya da devam edecektir.
Türk milletinin geçmişte, bugün ve gelecekte teminatı olan ve bu teminatı haklı mazisinde bulan
ülkücülerin fikri alanda ana noktalarından birisi Türk.İslam ülküsüdür. Bu ülkü Türk milletini çağlar
üstüne çıkaracak bir felsefe, İslamiyet’in altın çağının yakalanması için sarf edilen uğraştır.
Türk milliyetçiliğinin şovenizmden ve ırkçılıktan uzak durmasını sağlayan kalın çizgi
İslamiyet’tir. Yani bizim milliyetçilik anlayışımızın etrafı, ırkçılık boyutuna ulaşmaması için İslamiyet
ile sarılmıştır. Dolayısıyla oluşan ülkümüzde İslami boyutlar ana eksenlerden olmuştur. Bu ana
eksenin özel boyutu ise ülkücüler için “İla.yı Kelimetullah” ve “Nizam.ı Âlem” dir.
İla.yı Kelimetullah, kelime tabiri ile Allah’ın adını yaymaktır. Ülkümüzün düşünce ve aksiyon
tavrını ortaya koyan bu anlayış, milletimizin canı gönülden hizmetinde bulunduğu İslam dininin yedi
düvele yayılması ve muktedir olmasını amaçlamıştır. Türklerde var olan cihan hâkimiyeti
mefkûresinin İslami boyut kazanmasıyla içeriği zenginleşmiş ve cihanşümul devlet politikasına bağlı
olarak dünyada “Ezan.ı Muhammedî” nin okunmadığı ufak bir köy bile kalmaması gaye edinmiştir.
Böylelikle Allah’ın adı her yerde anılmış; İslamiyet, cihanın dört bir yanına ulaşmıştır. Bir başka
boyutu ise bu sırada oluşturulmuştur. Bu ülkü güdülürken hâkim olunan diyarlar
nizam.ı
âlemin bir parçası olmuştur. Nizam.ı Âlem, kelime tabiri ile “âlemin düzeni” olan, bu düzende
Allah’ın hükümleri hâkim kılınmıştır.
Türk.İslam ülküsünün fiziki olarak uygulanışı göz önünde olmasına rağmen, bu ülkünün
gerekliliği noktası da aynı derecede önem arz etmektedir. Bize bu gerekliliği göstermesi bakımından
tarihi akış bir delil niteliğindedir: İslamiyet’in fetih hareketine başlamasından sonra Çin ile karşı
karşıya gelmiştir. 751 tarihinde Talas Savaşı’nda karşılaşan İslam Devleti ve Çin Devleti savaşına;
Türkler İslam kuvvetlerinin yanında savaşa dâhil olmuştur. Böylelikle Çin ordusu mağlup olmuş,
İslamiyet ve Türkler daha da yakın ilişki kurmuşlardır. Ancak şu bilinmelidir ki; Türkler Müslümanlar
ile önceden tanışmışlardı. Hoş olmayan birtakım olaylar yaşanmıştı. İşte Talas Savaşı Türkler ile
Müslüman Araplar arasındaki buzu kırmış, dostane bir şekilde ilişkiler sürdürülmüştür. İslamiyet ile
tanışma süresine giren Türkler, Karluklar başta olmak üzere boy boy İslamiyet’i kabul etmişlerdir.
Ancak güçlü bir şekilde İslamiyet’in temsili noktasında bir devlet gerektiği vakit devreye Karahanlılar
girmiştir. Tahta çıkan Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han önceden müslüman olmuş ve
Abdülkerim ismini almıştır. Tahta çıkınca ise devletin dininin İslamiyet olduğunu buyurmuştur.
Böylelikle tarihe yeni bir yön veren Türk.İslam devletlerinin temeli olan Karahanlılar yeni bir vizyon
ile tarih sahnesine çıkmıştır.
Tarih sahnesine birer birer çıkmaya başlayan Türk.İslam devletleri, gerek bölgesel gerek
evrensel güç olarak, İslamiyet öncesi güttükleri cihan hâkimiyetini artık İslamiyet ile zenginleştirerek
Türkİslam fütuhatına girişmişler ve bu fütuhatın gayesini “İlay.ı Kelimetullah” ve “Nizam.Âlem” i
kapsayan Türk.İslam cihadı oluşturmuştur. Özellikle 11.asır Türk devletlerinin birer birer bu ülkü için
çalıştıkları bir çağ olacak ve Türk devletleri, Eshab.ı Kiram’dan sonra İslamiyet’i yücelten en büyük
güç olacaktır.
Abbasi Devleti ve onunla birlikte İslam halifesi ile yakından ilişkiye geçilmiştir. Öyle ki
Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, “Sultan.ül Müslimin” (Müslümanların Sultanı) unvanı ile şereflenmiştir.
Gel zaman git zaman “tevhid sancağını” en mukaddes görev bilerek taşıyan Türkler, Oğuzlardan
Osmanoğulları’nın Yavuz Sultan Selim’inin “halifelik” unvanı ile mükafatlanması sonucu doruk
noktasına ulaşmıştır.
Türkler sadece askeri anlamda sınırlı kalmamış, kültürel anlamda da Türk.İslam kültürünü
oluşturarak bu kültürün başarılı örneklerini vermişlerdir. Bilimde yapılan öncülük, sosyal yatırımlar vs.
uygulamalar hepsi İslamiyet’e bir hizmet niteliğindedir. Türkler, İslamiyet’i yaymaya çalışırken doğal
olarak kendi kültürlerini de yaymışlardır. Zira Türk kültürü özünde İslamiyet’e aykırı bir durum arz
etmemiştir. Aksine istisnalar hariç Türk kültürü ile İslamiyet bir bütünlük içinde çağa damgasını
vuracak şekilde Türk.İslam kültürünün en güzide sonuçlarını ortaya çıkarmıştır. Sanılanın aksine bu
ülkü Osmanlı ile son bulmamıştır. Cumhuriyet döneminin başarılı fikri olan Türkçülük, İslami boyutu
da kapsamaktadır. Çünkü Türk, İslam; İslam da Türk demektir. Bu algılayış kelime itibari ile sadece
gayrı İslami bir milleti değil İslami mukaddesatları olan ve ona göre yaşamayı bilen bir kavramın
temsilcisidir. Buna paralel olarak Ziya Gökalp bu durum karşısında milletinin adının Türk, dininin de
İslamiyet olduğunu söylemiştir.
Ülkücülere tarihi bir görevin sonucu olarak güdülmesi gereken bir dava olan Türk.İslam ülküsü
Türk, inanç sistemi açısından da sorumluluk hissi getirmektedir. Tarihin ilk çağlarından beri tüm
insanlık gibi Türkler de birtakım inanç sistemlerine sahip olmuştur. Doğada anlamlandırılamayan
olaylar.doğal afet vs.. insanları birtakım yollara sevk etmiştir. Muhtemelen bu olaylar karşısında ne
yapacağını bilemeyen insan, birtakım soyut nesnelerin peşine düşmüş ve “yaratıcı” aramaya
başlamıştır. Türkler de o “yaratıcı”yı bulmak için çeşitli nesneleri delil olarak algılamışlardır. Evvela
onlar yaratıcının en yüksekte olacağını düşünerek ayı, güneşi Tanrı olabilir mi diyerek düşünmüşlerdir.
Ancak ay gece olunca çıkmaktadır. Güneş ise akşam olunca batmaktadır. Türk inancına göre yaratıcı
hiçbir zaman yok olmamalıdır. Böylelikle Türkler Tanrı’nın görülemeyen, ulaşılamayan en yüksek
mertebe olduğunu düşünmüşler ve ona Gök.Tanrı(Kök.Tanrı) demişlerdir.
Türk algılayışına göre her milletin inandığı bir yaratıcı “Tanrı” olmalıydı. İşte Türk Tanrısı da
milli bir Tanrı olan Gök.Tanrı’dır. Türkler onun için ibadetler derecesinde merasimler düzenlemiştir.
Hatta civardaki en yüksek tepeye çıkarak.Tanrı en yüksektedir. ona kurban adamışlardır. Türk inanç
sisteminde alt tabakayı oluşturan birtakım unsurlar oluşmuştur. Doyuruculuğundan dolayı ağaç,
yüksekliğinden dolayı dağ, temiz ve saflığından dolayı su, yok etme özelliğinden dolayı ateş
kültlerinin oluşması Tanrı’nın, Türklerin mukaddesatları arasında önemini göstermektedir.
Türk Tanrısı, Türklerin kültür motifini oluşturmuş ve akabinde Türk sanatı zuhur etmiştir.
Hatta Tanrı’ya yakarış o kadar önemli bir boyut kazanmıştır ki birtakım doğaüstü güçleri olan ve Tanrı
ile birtakım doğaüstü yaratıklar aracılığı ile devamlı iletişimde bulunan ve Türkün isteklerinin
gerçekleşmesi için yine doğaüstü yaratıklar aracılığı ile bu dilekleri Tanrı’ya ileten şamanlar ortaya
çıkmıştır.Türklerin ırki hissiyatında inanç meselesi doruk noktada idi. Tarihi kaynaklardan
öğrendiğimize göre Budizm dinine girmek isteyen Bilge Kağan’a vezir Tonyukuk, inançlarını
değiştirmeleri durumunda kültürlerini kaybedeceklerini bunun da bağımsızlıklarını ortadan
kaldıracağını söylemesi, dinlerine sık sıkıya bağlı olduklarını gösterir. Batı Hun hakanı Atilla ise
kendisini Tanrı’nın kırbacı olarak ifade etmiş, Tanrı’nın onu ve milletini dünyaya huzur ve adalet
yaymak için gönderdiğine inanmış ve buna göre hareket etmiştir. Cihanşümul devlet kuran Türkler bu
ülküleri hâkim kılmak için mücadele vermişlerdir.
Anlaşıldığı üzere Türklerin İslami dönem öncesinde de varolan inanç sistemi, bu inanca hizmet
etmek ve bu hizmeti ilahi bir kudrete atfetmek, Türk devletlerinin genel ekseriyetini oluşturmuştur.
Türk inanç sistemi, kendi dinlerine hizmet etmeyi ve bu dinin hâkimiyetini Başbuğ Atilla örneğinde
olduğu gibi dünya üzerinde yaymaya çalışmışlardır. İslami dönemde ise bu inanç sistemi İslami boyut
kazandırarak, Allah’ın adı İslamiyet’in hâkimiyeti, yine cihanşümul bir devlet politikası güderek
cihana yayılmak istenmiştir.
Türklerin her zaman için dini konuda muktedir oldukları ve dini hükümlere göre yaşayarak
cihan ülküsü güttükleri ve bu ülkü ile ile güzeli, temizi, doğruyu öğreten bir millet olarak, İslamiyet ile
birlikte bunlara İslami hükümleri de katarak, Türk.İslam ülküsü gütmesinin sebeplerini Türk tarihinin
ve inanç sisteminin delilleri ile ortaya koymuştur.
Türk.İslam ülküsü Türk devletlerinin karşılarına her zaman hasım çıkarmıştır. Çeşitli
versiyonlarla karşımıza çıkan “emperyalizm” farklı yöntemler ile bizle mücadele içerisine girmiştir.
İşte bu emperyalist güçler, fırsat buldukça zorla, Türk ve İslam dünyasını ele geçirmek için çaba sarf
etmişlerdir. Emperyalist güçler din, milliyet duygu ve değerlerini tahrip etmişlerdir. Bu güçler korkunç
bir kültür emperyalizmini uygulamışlardır. Onlar, milletleri; tarihlerine, değerlerine, mukaddesatlarına,
motif ve sembollerine düşman etmek için mücadele vermişlerdir. Milli bir bütün olmamamıza engel
olmak için çeşitli şekillerde içimize sızan bu düşmanlar, popüler.suni sorunlarla birlik duygusunun
oluşmasına engel olmak istemişlerdir. Mesela; “dindar”, “milliyetçi” çatışması ya da “Türk müsün?”,
“Müslüman mısın?” gibi söylemler de bulunmuşlardır. Ne yazık ki milli hassasiyetleri ya da dini
hassasiyetleri olmayan insanlarımız bu söylemlerde taraf olmuşlardır. Ancak şu bilinmelidir ki Türk,
İslamiyet ile; İslamiyet de Türk ile yücelmiş ve çağa mührünü vurmuştur. Öyleyse ülkücü bu oyunu
bozmalı bunun için de Türk.İslam ülküsünün tüm kaidelerine sıkı sıkıya bağlanmalı ve bu ülkünün
başarıya ulaşması için var gücü ile çalışmalıdır.
Ülkücü Türk.İslam ülküsünün gerekliliğini işte bu şekilde düşünerek algılamalı ve ona göre
hareket etmelidir. Tarihi bir vazife, Türk inanç sistemine sadık, emperyalizme demirden bir yumruk
olan Türk.İslam ülküsüne gönül verenler; bu ülkünün kültürüne, medeniyetine, ülküsüne bağlı
kalmalıdır. Türklük gurur ve şuurunu, İslam’ın güzel ahlakıyla yoğurarak bu davaya iman etmelidir.
Türk dünyasının ve İslam âleminin başarıya ulaşması Türk.İslam ülküsüne gönül vermiş ülkücülerin
elindedir. Bu yüzden görev bilinmeli ve bu göreve iyi hazırlanmalıdır. Ancak en başta şu
unutulmamalıdır ki başarıya ulaşmak için, ülkücülüğün kaideleri her ülkücünün şahsında zuhur
etmelidir. Ülkü yalnız bu şekilde başarılacaktır.
Toplumların gelecek idealini sürekli olarak yeniden inşa eden gençliktir. Gençliğin yeni
ufuklara doğru ilerlemek amacıyla milli ülküler edinmesi ise toplumun geleceğini garanti altına alır.
Gençliğin milli ülküleri benimsemesi için de yol göstericilerin, aydınların ve liderlerin milli
düşüncelere yönelik politika ve gayeleri olmalıdır. Bu yol göstericiler, gençliğin bir arada toplanması
için milli ülküleri en doğru biçimde özümsemelerini sağlayacak oluşumları ve yapılanmaları
kurmalıdırlar. Ancak bu sayede toplumun geleceği olan gençler milli ülküler ile donanır ve toplumu en
iyi şekilde daha ileriye götürür.Türk gençliğinin milli ülküleri benimsemesini sağlayan ve Türk
milletini maziden atiye götüren oluşumlar her daim varolmuştur.
Türk gençliğinin milli ülküler etrafında toplanması için her devirde teşkilatlar kurulmuş ve
eğitimler verilmiştir. Türk tarihinin son yüzyılında Türk milliyetçiliği fikrinin önder isimleri tarihten
bu yana gelen milli şuurun yeniden canlanması amacıyla farklı yapılanmalara ve dernekleşme
faaliyetlerinde bulunmuşlardır. Bu yapılanmaların önder isimleri kurulan cumhuriyete fikir babalığı
yaparak cumhuriyetin kurucu unsuru olan Türk milliyetçiliği fikriyatını yüceltmeye
çalışmışlardır.Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden itibaren Türk milliyetçileri farklı dernekler
kurarak Türk milletinin milli uyanışını sağlamaya çalışmışlardır. 1908’de ilan edilen İkinci
Meşrutiyet’le birlikte vatan toprakları paylaşılmaya başlanınca, Türkler de “Türkçü” dernekler
kurmaya başlamışlardır. Türkçülük fikrine sahip aydınlar ilk sivil toplum kuruluşu olan Türk
Derneği’ni 25 Aralık 1908’de kurdular. Temeli Askerî Tıbbiye öğrencileri tarafından atılan Türk
Ocakları Derneği,Yusuf Akçura, Mehmed Emin Yurdakul, Ahmed Ferit Tek, Ahmet Ağaoğlu gibi
dönemin Türkçü aydınlarınca 25 Mart 1912’de resmen kurulmuştur. Milli mücadelenin başlamasıyla
halkın örgütlendirilmesi Türk Ocakları’nda yetişen aydın ve sivil kişiler tarafından gerçekleşmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk Türk Ocaklarına büyük ilgi göstererek her gittiği yerde tek tek ziyaret etmiş ve
daha sonrasında Türk Ocakları fahri reisliğine seçilmiştir.Osmanlı Devleti’nin son döneminde
milliyetçi gençlerin bir araya toplanması amacıyla devrin tek üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi
öğrencileri tarafından 4 Aralık 1916’da Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) kurulmuştur. Milli Türk
Talebe Birliği milli mücadelede etkin şekilde yer alan tek gençlik teşkilatı olmuştur. 1968’e kadar
birçok Türkçü ve milliyetçi dernek kurulmasına rağmen Türk Ocakları ve Milli Türk Talebe Birliği
kadar uzun ömürlü olmamıştır.
3 Mayıs 1944’de Türkçülük.Turancılık davası adı altında Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Nejdet
Sancar, Muzaffer Eriş, Zeki Velidi Togan, Reha Oğuz Türkkan, Osman Yüksel Serdengeçti gibi
dönemin Türkçüleri tabutluklara konarak işkencelere maruz bırakılmıştır. 3 Mayıs 1944 günü Nihal
Atsız ve arkadaşlarının tutuklanmasını protesto eden, binlerce gençten oluşan büyük bir grup, Ankara
adliyesinden Ulus meydanına kadar yürümüştür. MTTB 1944’ten sonra milliyetçiler üzerine
yoğunlaşan Milli Şef İnönü baskısına karşı yürekli çıkışlar yapmıştır.
Başbuğ Alparslan Türkeş’in 1965 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi genel başkanı
olmasıyla beraber gençlik faaliyetlerine ağırlık vererek CKMP Gençlik Kolları’nın teşkilatlanmasını
hızlandırmıştır. 1968 yılına gelindiğinde yıkıcı ve bölücü faaliyetlerin tırmanması üzerine milliyetçi
gençler, ülkücü kuruluşlar halinde teşkilatlanmaya başlamıştır. 4 Ocak 1968’de Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi öğrencisi ve CKMP Gençlik Kolları üyesi olan Ruhi Kılıçkıran, orucunu açtıktan
sonra Siteler Yurdu’nda marksistler tarafından vurularak şehit edilmiştir. Ruhi Kılıçkıran Ülkücü
Hareket’in şehitler kervanının yolbaşçısı olmuştur. CKMP Gençlik Kolları’nın propaganda
faaliyetlerini kolaylaştıracak bir gençlik yapılanması olarak ilk kez ‘ülkücü’ adıyla Genç Ülkücüler
Teşkilatı 29 Şubat 1968’de kurulmuştur. Genç Ülkücüler Teşkilatı genel olarak ortaöğretim gençliğine
yönelik faaliyetlerde bulunmuştur. Genç Ülkücüler Teşkilatı’nın üyesi olan Bahattin Dedeşan ve
Mustafa Kahraman 1969’da şehit edilmiştir. Yurdun birçok yerinde teşkilat kuran Genç Ülkücüler
Teşkilatı, Süleyman Özmen ve Yusuf İmamoğlu’nun cenaze törenine katılmış ve dağıttıkları bildiriler
ile komünizmi lanetlemiştir. 12 Mart 1971 ihtilalinden sonrasında dernek, genel merkezini de
Ankara’dan Yozgat’a taşımış ve çalışmalarına askıya alarak kendini feshetmiştir.
Ülkücü Hareketin efsanevi gençlik teşkilatı olan Ülkü Ocakları, “Ülkü Ocağı” adıyla ilk kez
Ankara Üniversitesi Hukuk, Dil, Tarih ve Coğrafya ve Ziraat Fakültelerinde milliyetçi gençler
tarafından fikir kulübü olarak kurulmuştur. Kurulan ilk Ülkü Ocağı, Ankara’da Çanakkale Zaferinin
yıldönümüne rastlayan 18 Mart 1966’da CKMP Gençlik Kolları tarafından kamuoyuna açıklanmıştır.
1968 yılından itibaren her üniversitede bir Ülkü Ocağı şubesi kurulmaya başlanmıştır. CKMP Genel
Başkan Yardımcısı Dündar Taşer, Ülkü Ocaklarının kurulması ve teşkilatlanması ile bizzat ilgilenmiş
ve CKMP Gençlik Kolları’nı bu işle görevlendirmiştir. Kısa sürede Ankara, Hacettepe, Gazi,
Ortadoğu, İstanbul üniversitelerinde Ülkü Ocakları kurulmuştur.
Ülkü Ocakları ilk yürüyüşü olan “Milli Hareket Yürüyüşü”nü Ankara’da 1 Haziran 1968’de
gerçekleştirmiştir. Ancak o güne kadar okullara hakim olan sol gruplar, ülkücüler üzerinde terör havası
estirmeye başlamışlardır. Başbuğ Alparslan Türkeş, ODTÜ Ülkü Ocağı’nın düzenlediği bir konferansa
katılmış ve dış politika konusunda etkili bir konuşma yaparak gençleri dikkatini üzerine çekmiştir.
Kurulan ocakların hiçbirisi dernek statüsünde olmadığı için aralarında birlik ve koordinasyon
bulunmamaktadır. 1969 Mayıs’ından itibaren Ülkü Ocakları’nı Ülkü Ocakları Birliği’ne dönüştürme
çalışmalarına başlanmış ve Ankara Ülkü Ocakları Birliği kurulmuştur. Yine aynı şekilde İstanbul’daki
ülkücüler İstanbul Ülkü Ocakları Birliği’ni ve İzmir’deki ülkücüler de İzmir Ülkü Ocakları Birliği’ni
kurmuşlardır.
Ülkücüler okullardaki teşkilatlanmalarına hız verdiği bu dönemde Ankara Üniversitesi Ziraat
Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen, solcular tarafından 72 saat mahsur bırakılan arkadaşlarını
kurtarmak için geldiği Yüksek Öğretmen Okulu’nda silahla vurularak şehit edilmiştir. Özmen’in şehit
edilişi Devlet dergisinin 30 Mart 1970 tarihli nüshasında “Bir ölür bin diriliriz” manşetiyle kapağa
taşınmıştır. Ankara Ülkü Ocakları Birliği yöneticileri bu dönemde Dev.Genç’li militanlar tarafından
düzenlenen bir komplo sonucu cezaevine düşmüştür. Bu dava sürerken İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi öğrencisi Ülkücü Yusuf İmamoğlu, 8 Haziran 1970’te komünist militanlarca şehit edilmiştir.
İmamoğlu’nun şehadeti üzerine Marmara Öğrenci Lokali’nde bir konferans veren Başbuğ Alparslan
Türkeş, “Yusuf İmamoğlu Türk.İslam davasının ne ilk, ne de son şehididir. Aziz şehidimiz Yusuf
İmamoğlu’nun ve diğer şehitlerimizin hesabı bir gün sorulacaktır” demiştir.
Ülkü Ocakları Birliği yine bu dönemde dış Türkleri savunmak amacıyla protesto ve yürüyüşler
gerçekleştirmiştir. Ülkü Ocakları Birliği üyesi olan Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi
Dursun Önkuzu 23 Kasım 1970’de komünist militanlarca şehit edilmiştir. Özkuzu’nun yapılan
işkencenin ardından üçüncü kattan atılarak şehit edilmesi üzerine Ülkücülerin ülke genelinde
başlattıkları kitlesel eylemler ile komünist örgütler protesto edilmiştir. 16 Aralık 1970’de Ankara Ülkü
Ocakları Birliği tarafından binlerce ülkücünün katılımıyla Tandoğan Meydanı’ndan başlayıp Cemal
Gürsel Meydanı’nda biten “İktidar Yürüyüşü” gerçekleştirilmiş ve Ülkücü şehitler Ruhi Kılıçkıran,
Süleyman Özmen, Yusuf İmamoğlu ve Dursun Önkuzu’nun posterleri taşınmıştır.
Ülke genelinde sol terör gittikçe azmış ve ülkeyi tehdit eder hale gelmiştir. Ülkü Ocakları
Birliği bu atmosferde gerçekleşen 12 Mart 1971 muhtarısını açıkça desteklemesine rağmen
sıkıyönetim mahkemesi tarafından sol örgütlerle bir tutularak kapatılmıştır.Ülkücüler 26 Ağustos 1971
günü Malazgirt’te, Malazgirt Zaferi’nin 900. yılı kutlamalarına katılarak derneğin kapatılamadan önce
son büyük gövde gösterisini gerçekleştirmişlerdir.
12 Mart 1971 muhtırası ile Ülkü Ocakları Birliği’nin ve Genç Ülkücüler Teşkilatı’nın
kapatılmasından dolayı yeniden yapılanmaya gidilerek 15 Şubat 1972’de Çankırı’da Türk Ülkücüler
Teşkilatı kurulmuştur. Ülkücüler bu dernek adı altında yeniden teşkilatlanmalarını sağlamıştır. 23
Aralık 1973’te Ülkü Ocakları Derneği kurulması üzerine bu dernek faaliyetlerine son vererek bütün
şubeleri ile Ülkü Ocakları Derneği’ne katılmıştır. 12 Mart sonrasında Ülkücü teşkilatlanmayı yeniden
sağlamak amacıyla 12 Mart öncesinde ortaöğretim gençlerine yönelik faaliyet yapan Genç Ülkücüler
Teşkilatı’nın yerine Büyük Ülkü Derneği(BÜD) kurulmuştur. Büyük Ülkü Derneği 22 Aralık 1972’de
Kayseri’de kurulmuştur. 1977’den itibaren “Kur’an.ı Kerim Ders Olarak Okutulmalıdır” kampanyası
başlatan BÜD, “Büyük Ülkü” adında bir de dergi yayınlamaya başlamıştır. 14.15 Nisan 1978’de
Kahramanmaraş’ta ETKO, TİTKO gibi hayali örgüt suçlamaları ve komplolarıyla karşı karşıya kalan
BÜD’ün birçok şubeleri İçişleri Bakanlığı tarafından kapatılmıştır. CHP iktidarının baskı ve zulümleri
karşısında direnen BÜD’ün Dördüncü Olağan Kurultayı 13 Ağustos 1978’de gerçekleşmiştir. Bu
kurultayda genel merkezini Kayseri’den Ankara’ya taşıyan Büyük Ülkü Derneği, daha sonra sonra
kendisini feshetmiştir.
Ülkü Ocakları Birliği’nin 12 Mart muhtırası ile kapatılmasının ardından Ülkü Ocaklarının ilk
şubesi, Başbuğ Alparslan Türkeş’in yönlendirmesi ile 15 Eylül 1973’te Bursa’da yeniden açılmıştır. 23
Aralık 1973’te Bursa’da düzenlenen kurultayda Ülkü Ocakları Derneği’ne dönüştürülen derneğin
başkanlığına Muharrem Şemsek getirilmiştir. Genel merkezi Ankara’ya taşınan Ülkü Ocakları
Derneği, ülke genelinde şubeler açarak teşkilatlanmaya başlamıştır. Ülkü Ocakları Genel Başkanı
Muharrem Şemsek, Türk Ülkücüler Teşkilatı Genel Başkanı Şevket Barutçu ve Başkent İTİA
araştırma görevlisi Devlet Bahçeli ile tüm yurdu dolaşarak kısa sürede büyük bir teşkilatlanma
sağlamışlardır.Ülkü Ocakları ülke genelinde 400 şubeye ulaşmıştır. Ülkü Ocakları Derneği Genel
Merkezi’nin periyodik olarak düzenlediği konferanslara konuşmacı olarak katılan Başbuğ Alparslan
Türkeş, Ülkücülere yeni yüzyılı inşa edecek hedefleri anlatıyordu. Bu arada Marksist militanlar
ülkücülere yönelik saldırılarına devam ediyor, provokatif eylemlere girişiyorlardı.
Ülkü Ocakları Genel Merkezi, Kıbrıs Barış Harekatı sebebiyle Kıbrıs’ta Rum ve Yunan
ordusuna karşı Kıbrıs Türklerinin yanında savaşmak için gönüllüler kampanyası başlatmıştır. 23
Temmuz 1974 günü Genelkurmay Başkanlığı’nı ziyaret eden Ülkü Ocakları yöneticileri,
Genelkurmay’ı temsil eden bir Korgenerale Kur’an.ı Kerim, Türk bayrağı ve kılıç hediye etmişlerdir.
Kıbrıs meselesine bu dönemde de sahip çıkan Ülkü Ocakları Genel Merkezi 25.31 Ekim tarihleri
arasında Ziya Gökalp Haftası düzenlemiştir. Ülkücüler sadece Türkiye ile değil esir Türklerle de
ilgileniyordu ve Ülkü Ocakları Genel Merkezi bu çerçevede “Esir Türkler Haftası” düzenlemiştir.
İzmir’deki fakülte ve yurtlara sokulmayan öğrencilerin dertlerini ilgili makamlara duyurmak isteyen
Ülkücüler 9 Aralık 1975’te İzmir’den Ankara’ya yürümüşlerdir.
Ülkücülere yönelik sol terör durmak bilmiyordu. 1976 yılı içerisinde 35 ülkücü genç,
komünistler tarafından şehit edilmiştir. Ülkü Ocakları hızla büyüyerek Anadolu’nun her yerinde şube
açan tek dernek statüsüne sahip olmuştur. Ülkeyi saran kızıl terör, her yeri kana bulayarak her gün
birkaç ülkücüyü şehit ediyordu. Ülkü Ocakları hakkında 1977 Mayıs’ında açılan ve Ankara’da devam
eden dava, CHP’nin Ankara Valisi Tekin Alp’in açtığı yeni bir dava ile hızlandırılmıştır. Bunun
üzerine Konya’da kurulu bulunan Ülkücü Gençler Derneği’ni, Ülkü Ocakları’nın yerine yapılandırma
çalışmaları başlamıştır. Ülkü Ocakları Derneği Aralık 1978’de kapanmıştır.
15 Haziran 1977’de Konya’da kurulan Ülkücü Gençler Derneği’nin adı, 25 Mayıs 1978’de
yapılan kongre ile Ülkücü Gençlik Derneği olarak değiştirilmiş ve genel merkezi de Konya’dan
Ankara’ya taşınmıştır. Ülkü Ocakları’nın kapatılması üzerine Türkiye’deki 1250 Ülkü Ocakları şubesi
Ülkücü Gençlik Derneği şubesine dönüştürülmüştür. CHP iktidarı yeni açılan Ülkücü Gençlik
Derneği’ne de baskı kurmaya çalışmış ve bazı şubelerini valiliklerce kapattırmıştır.
Ülkücü Gençlik Derneği’nin 18 Mart 1979’da Ankara’da düzenlenen 3. Büyük Kurultayına
katılan Başbuğ Alparslan Türkeş, bir konuşma yaparak Ülkücü gençliği “Türk milletinin yaşama
iradesi” olarak tarif etmiştir. Türkiye büyük felaketlere sürüklenirken, CHP iktidarının korumasındaki
Pol.Der’li çeteler, bir yandan Ülkücüleri işkencelerden geçirirken, öte yandan sürekli olarak
provokasyonlar yapılmıştır. Terör olaylarının iyice tırmanması üzerine 19 ilde sıkıyönetim ilan
edilmiştir. ÜGD’nin genel merkezi ilk kurulduğu yer olan Konya’ya geri taşınmıştır. Ancak ÜGD’ye
yönelik baskılar artarak devam edince, Nevşehir’de daha önce kurulmuş olan Ulu Ülkü Derneği’nin
adı, 2 Mart 1980’de gerçekleştirilen kurultayda yapılan tüzük değişikliğiyle Ülkü Yolu Derneği’ne
dönüştürülmüştür. Merkezi Nevşehir’de olan Ülkü Yolu Derneği, 12 Eylül’e kadar geçen sürede
Ülkücü Hareket’in sözcülüğünü yapmıştır.
Ülkücü gençliğin yetiştirilmesi için ocaklar kurulmasının yanı sıra eğitim kampları
kurulmuştur. Bu kamplarda ideolojik, dini, sportif ve kültürel eğitimler verilerek gençlerin her
anlamda donanımlı olması sağlanıyordu. Ülkü Ocakları’nın düzenlediği konferans, seminer, panel ve
sohbetlerle gençler milli şuuru sahibi olarak, vatanını ve milletini yıkıcı fikirlere karşı korumak için
mücadele veriyordu. Başbuğ Türkeş’in ve Dündar Taşer’in öncülüğünde kurulan ocaklar
teşkilatlanmada ilim, iman, ahlak ve ülkü temelinde hareket ederek Hoca Ahmet Yesevi hazretlerinin
mayasını attığı Ocaklar olma gayesindeydi.
Başbuğ Türkeş’in önderliğindeki Ülkücüler, gençliği teşkilatlandırarak Türk milletinde milli
heyecanı tekrar canlandırmak için “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız” sloganı ile
Anadoluda dalga dalga yayılmışlardır. Seyyid Ahmet Arvasi ve Dündar Taşer gibi ideologların
girişimleriyle “Türk.İslam Ülküsü” ideolojisi şekillenmiştir. Dündar Taşer’in düzenlediği sohbetlere
Ülkücü gençler yoğun katılım sağlayarak geceler boyu onu dinlemişlerdir. Taşer, Ülkücü gençlere
hitaben “Biz kaybedilmiş medeniyetin çocuklarıyız o kaybedilmiş medeniyeti yeniden kuracak olan
sizlersiniz” diyerek onlara yeni ufukları işaret ediyordu. Dündar Taşer, 1967 yılından itibaren her yıl
Osmanlı Devleti’nin kurulduğu yer olan Söğüt’te düzenlenen Ertuğrul Gazi Törenleri’ne gençlik
kollarının katılmasında önemli etkisi olmuştur. Söğüt’te düzenlenen bu ziyaretlerle gençliğin tarih ve
milliyetçilik şuuruna kazanmasını sağlayarak Ülkücü gençliğin misyonunun önemini belirtmiştir.
1970′li yılların ikinci yarısında Ülkü Ocakları Derneği mensubu gençler “Türk.İslam Ülküsü”
doğrultusunda milliyetçi gençliği teşkilandırmıştır. Galip Erdem’de bu dönemde gençliğin yetişmesi
için ocaklardaki özel eğitimlere katılarak gençlere Ülkücülüğü temellerini ve Türk gençliğinin gelecek
hedeflerini anlatmıştır. Ülkü Ocakları’nın yayınlarında yazdığı yazılar ile Ülkücü gençliğin
geleceğinin yol haritasını olan hedefleri ve gayeleri anlatıyordu.
1977’den sonra Başbuğ Alparslan Türkeş’in öncülüğünde gençlerin zararlı ideolojilere karşı
daha eğitimli olması amacıyla eğitimciler yetiştirilerek Anadolu’ya gönderilmiştir. O dönemde
gençliğin fikir babalığını yapan Galip Erdem, Seyyid Ahmet Arvasi, Dündar Taşer, Erol Güngör gibi
daha birçok aydın şahıslar Ülkücülüğü tam anlamıyla özümsemelerini sağlamışlardır. Başbuğ’un tabiri
ile tıbbiye laboratuarları ile ilahiyat fakültelerinin koridorlarını birleştiren yani ilim ile imanı esas alan
Ülkü Ocakları, bünyesinden birçok aydın kişilik çıkarmayı başarmıştır. Fakat 12 Eylül 1980’de yapılan
ihtilal neticesinde Ülkücüler zindanlara kapatılarak ve 12 Eylül öncesi kızıl kurşunlarla şehit edilerek
ülkeyi daha ileri ufuklara götürecek nesiller yok edilmiştir.
Şanlı Türk tarihinin kendine yüklediği misyonu her daim yaşatan Ülkü Ocakları 1980
öncesinde büyük bir mücadeleden geçmiş ve binlerce şehit vermiştir. 12 Eylül işkencelerinde 9
yiğidini idama uğurladı ama hiçbir zaman mücadele vazgeçmedi. Yüce Allah her zaman Ülkü
Ocakları’nın yar ve yardımcısı olsun.
Yıl 1860 Orta Anadolu'da, Kayseri'nin, Pınarbaşı ilçesi'nin
Yukarı Köşkerli Köyünde meskun Avşar Obalarından Koyunoğlu
ailesi bir toprak meselesi yüzünden kavgaya girişince Sultan
Abdülaziz'in fermanıyla Kıbrıs’a sürgün edilir.
Yıl 1917 ve Kasım’ın 25'i, öğle vakti.. yer, Lefkoşe.
Haydarpaşa Mahallesi Kirlizade sokağı 13 numaralı mütevazi evde,
Kıbrıs’a yerleşen Koyunoğlu soyuna mensup Tuzlalı Ahmet Hamdi
Bey ve esi Fatma Zehra Hanimin Ali Arslan adini verdikleri oğulları
dünyaya gelir.
Yıl 1921 ve 4 yıl 4 ay 4 günlük Ali Arslan, annesi tarafından
yıkanır, yeni elbiseler giydirilir ve devrin âdetince fesi mücevherler
ile süslenerek Sarayönü ilkokul'una (Sıbyan Mektebi) gönderilir.
Sarıklı ve mübarek bir Osmanlı Uleması olan Hoca Efendi'nin dizi
dibine çöken Ali Arslan'ın ağzından çıkan ilk söz bir euzü besmeledir.
Ey Rahman ve Rahim olan Allah’ım, annem beni yetiştirdi bu
mektebe yolladı, okuyup yetişip, milletime hizmet etmek istiyorum dermişçesine bir besmeledir, Ali
Arslan'ın ağzından dökülen.Birbirinin ardısıra gelen ilkokul ve Rüştiye yılları ve her biri birbirinden
daha değerli Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asim Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman
Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi Türklük ve Türkçülük şuuruyla bilenmiş birer hançer olan hocalarından
feyz alır. Onlar Ona müfredatın yanısıra Kıbrıs Türklerinin yalnız olmadığını Devlet.i âli Osman
bakiyesi hür ve müstakil Türkiye'nin yanısıra yeryüzünde kendileri gibi bahtsız esaret altında
milyonlarca Türk olduğunu da öğretirler. Dahası Osman Zeki Bey Ali Arslan'ın adini adeta senin adin
"Alparslan olsun" ve Sultan Alpaslan'a denk bir yiğit Türk ol, diyerek değiştirir.
Küçük Alparslan’ın doğup, yetiştiği o yıllarda, Piyale Pasa yadigârı Kıbrıs, sevgili
Yeşilada'mızın tamamı İngiliz işgali altındadır ve Türk'ün istiklâlini kaybetmesinin ne demek olduğu
Onun ruhunun derinliklerine şuurunun uyanmağa başladığı günden, çocukluk yıllarının başlangıcından
başlayarak siner. O her gece Türkiye'ye gidip asker olmayı ve gelip ata.baba ocağını kurtarmanın
düşüyle uyur, uyanır.
Yıl 1933 ve Alparslan’ın artik işgal altında, esaret altında yasamaya dayanacak gücü
kalmamıştır. Babası Ahmet Hamdi Bey'i ve Annesi Fatma Zehra Hanım’ı ikna eder, aile mallarını satıp
savar yanlarında oğulları Alparslan ve kızları Dervişe olduğu halde, ak toprakların, hür toprakların,
Türk'ün Türk olduğundan utanmadığı, boynunun eğik olmadığı toprakların, anavatanın, Türkiye'nin
yoluna düşerler; Viyana vapuru ve.. ver elini İstanbul...
Ailesi İstanbul’a yerleşince Alparslan’ın ilk isi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. Artık O
yüreğinin Onu çağırdığı yerde ve düşlerinin peşindedir. O düşlerini düşleyen başkaları da vardır
İstanbul’da... Derlenip toparlanmışlar, Türklük, Türkçülük ülküsünün O bir daha hiç inmeyecek olan
bayrağını açmışlardır. O Yüce Dilek, O aziz Ülkü, O muhteşem düşler, özellikle, bir Ülkü devi olan
Atsız Hoca’nın can evinde, ocağında pişer ve sohbetlerle, şiirlerle, dergilerle, romanlarla mektuplarla
Türk aydınlarının gönlüne cemre cemre düşmekte ve yayılmaktadır. Onlarla tanışır, buluşur, Türkeş.
Yıl 1936 Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp
Akademisi yılları baslar. 1938'de Harbiye'den mezun olur, artik O Türk Ordusu'nun genç bir
teğmenidir ve Türk Milleti'nin emrindedir.
Yıl 1940 Isparta'da gönlünü Muzaffer Ana'ya kaptırır ve evlenirler. Ayzit, Umay, Selcen,
Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adli çocuklarla çiçeklenir bu evlilik ve bozkurtların Muzaffer
Ana’sının 1974 yılında elim kaybından sonra 1976 yılında, Sevâl Hanım’la yaptığı ikinci evliliğinde
de Tanrı Onu Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adli iki evlât daha vererek sevindirecektir.
Yıl 1944 3 Mayıs.. Ankara'da eski tabirle bir nümayiş yani gösteri veya yürüyüş vardır.
Türk'ün, Türklüğün ölmediğini, ölmeyeceğini ve yükselen Türkçülük bayrağının bir daha hiçbir
şekilde inmeyeceğini gösteriyorlar. Hem dosta hem düşmana... hem devlet hizmetindeki gafillere hem
de yurda sızmaya çalışan hainlere, Asya bozkırlarında yaratılan bozkurt soyluların bozkurt
torunlarının, bir kaç çakalın günü birlik menfaatleri için göz yumdukları kızıl yılanın farkında ve onun
başını ezme azminde olduklarını gösterirler.
Şâirin öz yurdunda garipsin, özyurdunda parya dediğince tutuklanır Türkçüler... Devrin
dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Türkçülük.Turancılık Davası baslar. Türkçüler
tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar. Türkiye'de Türk Milliyetçisi olmanın bedelidir bu... Genç
Üsteğmen Alparslan Türkeş’te bunlar arasındadır. 20 Ekim 1944'te kendisini "vatan hainliği"
suçlamasıyla sorgulayan mesnetsiz Savcıya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği isnat edilmiştir.
Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanimi severim." diye haykırır.
Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve bir yıldır hücre hapsi yattığı için
tahliye edilir. Kendisine verilen cezada daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı
mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atilisidir ve son
olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da Türklük Ülküsü için
zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın,
çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir.
Yıl 1947 Alparslan Türkeş ve 15 diğer Türk subayı, A.B.D. Kara Harp Akademisi ve Piyade
Okulunda iki yıllık bir süre eğitim görürler. Bu arada ülkemizden Kars ve Ardahan civarıyla
Boğazlardan üs talep eden Sovyetler Birliği’nin Komünizm maskesi ardına saklanmış, o eski ve
değişmez "Moskofluğu" ayan beyan ortaya çıkar. Bu atmosferde yurda dönen Alparslan Türkeş
Gelibolu ve Çankırı’daki görevlerinden sonra 1951 yılında Kurmaylık sınavını kazanır ve 1955 yılında
Harp Akademisi'nden Kurmay Binbaşı olarak mezun olur.
Yıl 1955 dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon'da NATO Türk Temsil Heyeti
üyeliğine atanır. Bu arada ... Üniversitesinde Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında
Türkiye'ye döner.
1959 yılında Almanya'ya Atom ve Nükleer Okulu'na gönderilir ve bu okulu basarıyla bitirir. O
artik bir Kurmay Albaydır.
Yıl 1960, tarih 27 Mayıs öteden beri örgütlenen ve memlekette kardeş kavgasını önleyerek bazı
reformlar yapmayı hedefleyen Milli Birlik Komitesi'nin ülke yönetimine el koyduğunu açıklayan
bildiriyi radyodan okuyan kişi ve "ihtilâl'in kudretli Albayı”dır. Kurmay Albay Alparslan Türkeş ihtilâl
hükümetinde Başbakanlık Müsteşarlığı görevini üstlenir. Bu vazifesi esnasında Devlet Planlama
Teşkilatı, Devlet istatistik Enstitüsü ve Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü gibi kurum ve kuruluşları
kurar.Ancak Milli Birlik Komitesi arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, 13Kasim 1960'ta
Kurmay Albay Alparslan Türkeş ve "ondörtler" olarak bilinen arkadaşları Komite'nin diğer üyelerince
emekliye sevk edilerek tasfiye edilirler ve zorla evlerinden alınıp yurtdışında görevlendirilmek
suretiyle sürgün edilirler. O da 19 Kasım’da Türkiye'nin Hindistan Büyükelçiliği müşaviri sıfatıyla
sürgüne gönderilir.
1961.62 1963 yılına kadar 2,5 yıl, yönetimi elinde bulunduranlarca Alparslan Türkeş’in
Türkiye'ye dönmesine müsaade edilmez.
Yıl 1963 tarih 23 Mart Alparslan Türkeş sürgünden yurda döner.
Dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adli
bir dernek kurar.
Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile tutuklanır ve
Mamak Askeri Cezaevinde dört ay hücre hapsinde yatar, yargılanır ve beraat eder.
Tarih 31 Mart 1965 saat 11.00 de Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ne katılır.
Tarih 1 Ağustos 1965 Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi Büyük Kurultay’ında Genel
Başkanlığına seçilir. Aynı yıl yapılan genel seçimlerde Ankara milletvekili seçilir.
Yıl 1969 Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adi Milliyetçi Hareket Partisi amblemi de Üç
Hilâl olarak değiştirilir. O yıl yapılan genel seçimlerde Adana milletvekili olarak seçilir.
İlki, 31 Mart 1975 .13 Haziran 1977 yılları arasında ve ikincisi de 1 Ağustos . 31 Aralık 1977 tarihleri
arasında Süleyman Demirel başkanlığında kurulan koalisyon hükümetlerinde MHP Genel Başkanı
olarak, Başbakan Yardımcılığı ve Devlet Bakanlığı yapar.
Ülkü Ocakları, Büyük Ülkü Derneği ve diğer mesleki örgütlenmeler baslar.
1968 Yılından itibaren Marksist ve bölücü gençlik hareketleri üniversitelerde yuvalanır ve
üniversite özerkliğinden istifade ederek buraları silah, cephane deposu haline getirerek "Komünist
Devrim" için üs haline koyarlar. Üniversiteler işgal altındadır. Her yer Lenin'in Stalin'in Mao'nun
resimleri ve komünist sloganlarla doludur. Komünist yeraltı örgütleri "şehir gerillası" mı "kır gerillası"
mi tartışmaları yapmakta okullara kendilerine tabi olanlardan başka hiç kimseye hayat hakkı
tanımamaktadırlar. Bunun üzerine Başbuğ Alpaslan Türkeş toplanan çok az sayıdaki gence verdiği
seminerlerle onları komünizm konusunda aydınlatmaya ve alternatif olarak da Türk Toplumculuğunu,
Türk Milliyetçiliğini anlatır. Kısa zamanda çoğalan gençler örgütlenmeye başlarlar. Doktriner Türk
Milliyetçiliği safhası başlamıştır. Türk Milliyetçileri Dokuz Işık, dokuz prensip etrafında toplanırlar.
Bu gelişmelerden rahatsız olan Türklük ve Türkçülük düşmanları özellikle de Komünist örgütler
kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, dağda her yerde ama her yerde karşı çıkıp mücadele eden
Ülkücü Hareket'e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980'e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit
ederler. Devlet'in zaaf içinde olduğu düşünülen "zinde güçlerdi bir şeylerin yani ihtilâlin şartlarının
"olgunlaşması" için daha fazla kanın akmasını beklemektedirler.
Başbuğ için 1978, 1979, 1980 yılları bir çoğunu bizzat kendisinin yetiştirdiği binlerce
ülküdaşının Komünist çetelerce katledildiğini gördüğü, kan ağlayan bir yürekle her şeye rağmen
kaybetmediği soğukkanlılığıyla bir iç savaşı önlediği ızdırap dolu yıllardır.
12 Eylül 1980 sabahı pusudakiler yeterince olgunlaşan şartların neticesi ihtilâllerini yaparlar.
Başbuğ Alparslan Türkeş ve Türkiye'nin komünist bir ihtilâle kurban olmasını engelleyen Ülkücü
Hareket sanık sandalyesinde, idam sehpalarındadır. Mamaklar ve C5'ler bu sürecin şekillendiği
mekanlardır.Başbuğ 12 Eylül'den üç gün sonra teslim olur. Cunta tarafından tutuklanan Başbuğ, önce 1
ay Uzunada'da daha sonrada Ankara Askeri Dil Okulu'nda ve hastalandığı dönemde de Mevki
Hastahanesi’nde 4,5 yıl hapis yatar. O ve 218 Ülkücünün idamı istenir, 9 Nisan 1985'de tahliye olur ve
beraat eder.
Tarih 6 Eylül 1987.. Yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ’a da konulan
siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak davayı kitlelere anlatmak için
yine meydanlardadır.Tarih 4 Ekim 1987.. Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel
Başkanlığa seçilir.
Tarih 20 Ekim 1991.. Genel seçimlerde MÇP'nin RP ve IDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi
Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M.dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran
bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir.Tarih 27 Aralık 1992.. Oniki Eylül'ün
kapattığı partilerin tekrar açılabilmesini sağlayan değişiklikler neticesi toplanan MHP'nin son kurultay
delegeleri, MHP'nin isim ve amblemini MÇP'nin kullanabilmesine karar verirler.Tarih 24 Ocak 1992
MÇP'nin 4. Olağanüstü kurultayı toplanır ve partinin adini MHP amblemini Üç Hilal olarak değiştirir.
Yıl 1997... tarih 4 Nisan...
ÜLKÜCÜLÜĞÜN TEMEL ESASLARI
Gayemiz iyi bir Türk olmaktır. İyi bir Türk olmak, Türk'ün törelerini, dilini, dinini, ülküsünü
iyi bilmek, iyi yaşamakla olur. Türk'ün gücü imanıdır. İmanının özü ise kendi öz kültürüdür. Türk
kültüründe, milletin aynı kültür doğrultusunda yaşamasının sağlanması için, üç unsura kayıtsız şartsız
bağlanılması gerekmektedir. Lider, doktrin, Teşkilat. Bu üç unsuru iyi bilmek, anlamak, yaşamak
zorundayız. Bu üç unsur milletin birlik, dirlik ve güçlülüğünü sağlayan temel prensiplerdir. Türk
kültüründe güçlü devlet kurabilme, Turan'ı gerçekleştirebilmek ve Kutlu Düzeni sağlamak için gerekli
olan bu üç unsuru tek tek tetkit etmek gerekiyor.Nasıl ki dil olmadan tat alınmaz, göz görmeden
beğenilmez ise Ülkücü Hareket’i bir bütünlük içinde ortaya koyan Lider.Teşkilat.Doktrin üçlüsü
olmadan da mücadelesi verilen davanın salahiyeti sağlanamaz. Tarihe mücadele içerisinde bir
başlangıç yapan Ülkücü Hareket o dönemin şartlarına uygun olarak sistemin sağlıklı şekilde idame
ettirilmesi için oluşturulan bu üçleme, hareketin en önemli unsuru olarak, harekette bütünlüğünü
sağlama görevini yerine getirmiştir. Bu bütünün en büyük parçası teşkilattır. Bütünün ikinci önemli
unsuru liderdir. Lider teşkilatın salahiyeti için doğru ve sağlıklı kararlar verir. Sonuncu unsur ise
bütünün amacını ve bu amacı gerçekleştirilirken hangi hususlara dikkat edileceğini gösterir. Yani bu
amaçta uyulması gereken belli başlı kaideleri ifade eder. Bu üç unsur, Ülkücü Hareket’in temelini
oluşturmuştur. Bu bakımdan bu üçlemenin düzenli ve kusursuz bir şekilde olması son derece
önemlidir. Lider.Doktrin.Teşkilat üçlemesi sadece günümüze özgü değildir. Türk kültüründe var olan
kavramlar bütünleştirmesidir. Bu bütünleşme ne kadar sağlanırsa o derecede başarı sağlanmaktadır.
Türk devleti düşünüldüğünde, Türk başbuğu yani kağanı liderdir. Bodun yani millet ise teşkilattır.
Türk töresi ise doktrindir. Ve Türk tarihi bunların birlikteliğini anlatır. İslami dönemde de İslamiyet’in
inanç gereği getirdiği birtakım özelliklerle beraber başarı sağlamıştır. Biz de milletimizin dününü,
bugününü ve yarınını garanti altına alacak olan Ülkücü Hareket’in bu doktrin, sistem, düşünüş ile
başarıya ulaşacağından eminiz.
LİDER
Liderlik; okulunun olduğu veyahut hocalar tarafından öğretilebilecek bir makam değildir. İnsanın
doğuştan getirdiği birtakım özellikler onun lider olacağının göstergesidir. Yani liderlik vasıfları
taşımak her insanda olan bir şey değil, insanın şahsına özgü özelliklerindendir. Ve liderlik vasıfları
taşıyan insan önüne gelen tarihi fırsatları iyi değerlendirerek liderlik makamına ulaşır. Türkler, tarihte
milletlerine birçok lider kazandırmıştır. Mete Han’da başlayarak, günümüze kadar İslamiyet öncesi
Türk tarihinde, İslami dönemde ve Cumhuriyet döneminde liderler silsilesi sağlamıştır. Bu liderler
arasında birtakım benzer özellikler göze çarpmaktadır. Ve Ülkücü Hareket’in kurucusu Başbuğluk
unvanına sahip olan Alparslan Türkeş’in özellikleri, Mete Han’la, Bilge Kağan’la, Alparslan’la,
Fatih’le, Yavuz’la ve milletimizin gözünde gerçekten lider olan Türk Başbuğlarının özellikleri ile
uyuşur. Bu da Türk insanının lider olacak şahısta aradığı karakter özelliklerinin sonucudur. Liderliğin
belli başlı özellikleri şunlardır; Türk lideri, yüksek bir ahlakın temsilcisi olacağı için bu yüksek ahlakı
bünyesinde toplamıştır. Türk lideri, fikirlerinden asla taviz vermeyen muazzam bir karaktere sahiptir.
Türk lideri, şahsi faydası için çalışmaz. Tek amacı milletini her yönden feraha kavuşturmaktır. Türk
lideri, cesur, atılgan ve kahramandır. Türk lideri, özü sözü bir olan karaktere sahiptir. Türk lideri, içte
ve dışta her türlü zararlı fikir akımlarına karşı son derece sert olmakla kalmayarak, bu fikirlere karşı
mücadele içerisinde olan kimsedir. Türk liderinin sezgisi güçlü, ileri görüşlülüğü muazzamdır.
Yaşanabilecek olayları önceden gözlemler ve bu arada en doğru kararı verir. Türk lideri, milleti için en
doğru kararı verir. Türk lideri en bilge kişidir. Sahip olduğu fikirleri kitlelere anlatarak onları harekete
geçirir. Türk lideri; sosyal, kültürel ve her açıdan millete örnek olan bir şahsiyettir.
Türk'lerde liderlik vasıflan ve Türk kültürü içerisinden çıkarılmış bazı öğeler şunlardır:
1.
Lider, özü sözüne uygun olan kimsedir.
2.
Lider, yüksek bir ahlakın, üstün bir seciyenin sahibi olan kişidir.
3.
Lider, ölüme giderken de inançlarından taviz vermeyen kişidir.
4.
Lider, teşhisinde yanılmayan, kolay kolay aldatılmayan, aldanması mümkün olmayan kişidir.
5.
Lider, milli olanı milli olmayana her zaman tercih eden, bu tutumunda her zaman kararlılık
gösteren kişidir.
6.
Lider, her türlü haksızlığın karşısında başını dimdik tutan ve zorbalıklar önünde eğilmek nedir
bilmeyen kişidir.
7.
Lider kişinin, sınıfların, baskı gruplarının yararına değil, öncelikle milletin menfaatlerini
düşünmesini bilen kişidir.
8.
Lider, milli olmayan her düşüncenin, her ekonomik sistemin ve devlet anlayışının karşısında
milli olanı büyük bir faziletle, korkusuzluk ve cesaretle savunmasını bilen kişidir.
9.
Lider, milleti meydana getiren dil, din, kültür, tarih ve soy birliğine, vatan kavramına sadakat
ile bağlılık ile göstermenin bir zaruret olduğuna inanan kişidir.
10.
Lider, sosyal hafiflikleri değil, milli vakar ve üstünde tutulmasını isteyen ve bu konuda her
türlü dikkat ve titizliği gösteren kişidir.
11.
Lider, gerek iç politikada, gerekse dış politikada olsun, millet ve devlet yararına alınması ve
geliştirilmesi gereken meseleleri kendi politik ve kişisel çıkarları için bir araç olarak kullanmak
heveskarlığına kapılmayan kişidir.
12.
Lider millet devlet felsefesini "Devleti Ebed müddet" ilkesi doğrultusunda ve kendi soylu
esprisi dahilinde yaşatmayı amaçlayan kişidir.
13.
Lider, milleti, devleti ve ülkeyi tehdit eden her alçakça girişimin tam zamanında karşısına
dikilen kişidir.
14.
Lider, milletin ruh ve gönül yapısı ile sosyal alışkanlıklarını daima göz önünde bulundurarak,
millete en yararlı olması gereken çare ve tedbirleri almada başarı gösteren kişidir.
DOKTRİN
Doktrin sözlük anlamı öğreti olan, bilimde, felsefede bir düşünceye bağlı olarak oluşturulan ilkeler
bütünüdür. Ülkücü Hareket’in doktrini ise milliyetçilik etrafında filizlenmiş, Türk tarih ve kültürünün
bir yansımasıdır. Bizim doktrin olarak nitelendirdiğimiz kavram, Türk tarihinde var olan “töre” unsuru
ile paralellik gösterir. Eylemler bütünü olarak lanse edilen töre de bir doktrin şekli kazanmıştır. Töre
var olması gereken uygulayış, inanış bütünüdür. Doktrin de başarıya ulaşmada olmazsa olmaz
unsurlardan biri olarak uygulama ve inanma boyutu da töre ile paralellik arz eder. Hiç şüphe yok ki
milletlerin uluslar arası arenada var olması ve kendini koruması, yerli bir sistem ile mümkündür. Zira,
her milletin fıtratları ırk bazında farklılıklar gösterir. İşte bu farklılıklar, dış unsurlu fikir sistemlerinin,
bir başka millette uygulanamayacağının göstergesidir. İşte bu farklılık Türk milletinin yerli bir fikir
sistemine sahip olmasını gerektirmiş ve sonuç 9 Işık Doktrinini doğurmuştur. Yerli bir fikir olarak,
milletin bütününü kapsayacak ve milleti bir ülkünün etrafında toparlayarak çağ atlamasını sağlayacak
fikir, doktrin Başbuğumuz Alparslan Türkeş tarafından oluşturulan 9 Işık Doktrini’ dir. Bu doktrin
Türk milletini sosyal, kültürel, ekonomik alanda feraha kavuşturmak amacı taşıyarak, Türk milletini
her alanda hak ettiği seviyeye çıkaracak ve böylelikle bir ilaç gibi çağımızda yakalanan hastalığı
iyileştirecektir. 9 Işık’ın ise dokuz ana başlıkta toplanmıştır:
1.
Milliyetçilik
6.
Hürriyet ve Şahsiyetçilik
2.
Ülkücülük
7.
Köycülük
3.
Ahlakçılık
8.
Gelişmecilik ve Halkçılık
4.
Toplumculuk
9.
Endüstri ve Teknikçilik
5.
İlimcilik
Temelinde Türklük şuur ve gururu, İslam’ın güzel ahlakını taşıyan 9 Işık, her Türk milliyetçisi
tarafından okunulmalı, bununla da kalmayarak uygulamalarını şahsımızda yaşamalıyız.
TEŞKİLAT
Lider.Doktrin.Teşkilat üçlemesinin en büyüğü olan teşkilat, Türk milletinin tarihi bir aksiyonu olarak
karşımıza çıkmaktadır. Türk milletinin en önemli özelliklerinden birisi teşkilatçılık özelliğidir. Tarihte
yıkılan bir devletin ardından bağımsızlığına düşkün olan Türk milletinin hemen yeni bir devlet kurarak
kurumsallaşması Türk milletinin teşkilat ve teşkilatlanma özelliklerini gösterir. Gerek yaşanılan
coğrafi, sosyal şartlar gerekse dış ilişkiler Türklerin teşkilat özelliğini gün yüzüne çıkarmasını
sağlamıştır. Yine zor şartlar altında oluşan Ülkücü Hareket’in de başarıya ulaşması için “teşkilat”
olmazsa olmazdır. İnsan muhakkak doğar, büyür ve ölür. Bu süre zarfında mensup olduğu bir çevre
vardır. Hiçbir insan tek başına hayatını idame ettiremez. Her ülkücünün de ortak duygulara sahip
olduğu, birlikte çalışarak başarıya ulaşacağı, biz kavramını algılayacağı bir camia vardır ki, o da
teşkilattır. Teşkilatta “bir olma” olgusu vardır. Teşkilat mensubu tek başına değildir. Kendi içlerinde
son derece özel olan teşkilat mensupları, bir halkanın kısımlarını oluşturarak bütünlük arz eder.
Teşkilatta “bütün” olarak hareket etme davranışı söz konusudur. Böylelikle teşkilat mensupları şahsi
beklentilerden kurtulmuş olurlar. Onların kazanımların teşkilatın adına, onun tüm bireylerini
kapsaması gerektiği fikrindedir. Türk milliyetçilerinin teşkilatı ise Ülkü Ocakları’dır. Sultan
Alparslan’ın savaş öncesi konuşmasında şöyle bir olayı yaşanmıştır: Alparslan, eline ilk başta bir
çubuk almış, rahatlıkla kırmıştır. Daha sonra iki, üç, dört derken çubukları kırmıştır. Ama on çubuk
alınca kıramamıştır ve askerlere: “Birlik içinde olmaz isek bir çubuk gibi kırılırız, ancak bir bütün
olursak bu on çubuk gibi hiçbir zaman kırılmayız” demiştir. İşte teşkilatta böyle bir birlik
sağlanmalıdır. Bunu sağlayacak yerin adı ise Ülkü Ocakları’dır. Ülkü Ocakları her ülkücü Türk
gencinin mabedidir. İçinde küfrü barındırmayan dışarıda ise küfre savaş açan Ülkü Ocakları ilim.irfan
yeri olması dolayısıyla de fikri gelişimini sağlamıştır. Türk milletini en hızlı yoldan en verimli şekilde
başarıya ulaştıracak olan Türk Ülküsü için bilinçli bireyler yetiştiren Ülkü Ocakları, Yesevi’ deki
düstur, Yunus Emre’ deki sevgi, Mevlana’ daki hoşgörü ile geçmişten gelerek geleceğe doğru giden
kutlu bir kervanın beşiğidir. Hiç şüphesiz Türk milleti ülküsüne kavuştuğu zaman Ülkü Ocakları’nın
önemi ve başarısı da doruk noktasına ulaşmış olacaktır.
TEŞKİLATIN TANIMI VE UNSURLARI
1.Belli bir gayeyi, gayeye uygun ve emniyetli bir yerde insan, zaman ve malzeme unsurlarını
birleştirerek gerçekleştirmeye hizmet eden gerçekleşmesini sağlayan organik bir sistemdir.
2. Gayeye uygun görev haritası ile göreve uygun kabiliyetteki insan haritasının sentezine teşkilat denir.
UNSURLARI
1.Gaye : Milliyetçi hareketin iktidarını sağlayarak Türk Milletinin cihana öncü olma ülküsünü
gerçekleştirmek ve İlayı.ı Kelimetullah Nizam.ı Alem ülküsünü yaymaktır.
2.İnsan : Basit insan, Mükemmel insan diye ikiye ayrılır. İnsan maddi varlığı ile fert, şahsi yeti ile de
cemiyettir. ( a ) Mükemmel İnsan : Şahsiyete şekil veren unsurlar arasında uygun bir dengede bulunan
insanlara denir. ( b ) Basit İnsan : Şahsiyete şekil veren unsurlar arasında dengesizlerde bulunan
insandır.
3. Zaman : Teşkilatın kuruluşundan gayenin gerçekleşmesine kadar geçen süreçtir.
4.Malzeme : Malzeme gayeye ulaşma yolunda fakat gayenin genel karakterine ters düşmeyecek
şekilde maddi vasıtalar toplamına malzeme denir.
5.Yer : Teşkilat yerinin seçimi teşkilat gayelerine ters düşmeyecek emniyetin sağlanabileceği
mühütlerde olmalıdır
6. Yönetim : Yönetimde en önemli husus emir komutayı lüzumunda fazla şişirmeden gaye içinde en
etkili biçimde sağlamak organizasyonu otoriteyi sarsmamak ve teşkilat mensuplarının üzerindeki
görevleri azaltmamak için dikkat edilecek hususlar
TEŞKİLATTA YÖNETEN VE YÖNETİLENLERİN MESELESİ
Yönetenlerin seçimide mevcutlar arasında mükemmelen yakın olanı tercih edilir. Bu ölçüde kimse
yoksa teşkilat kurulmamalıdır. Mükemmele en yakın dediğimiz ölçü vasatın altına düşmemelidir.
YÖNETİCİDE BULUNMASI GEREKEN UNSURLAR
1.Zeki ve insiyatifli olmak
5.Görev şuuruna sahip olmak
2.İrade sahibi olmak
6.Sır saklamasını bilmek
3.Adaletli olmak
7.Sabırlı ve sağlam sinirli olmak
4.Gönül adamı olmak
8.Soğuk kanlı ve cesur olmak
TEŞKİLATTA İSTİŞARE
İstişare bir teşkilatın kendi kendini kontrol etmesi demektir. İstişarede amaç gündemi tespit etmek neyi
ne zaman yapabileceğimizi bir şekilde gayeye ulaşabileceğimizi açığa çıkar faydalı fikri tatbik
etmekdir.
TEŞKİLATIN DENETİM MÜESSESİ
Alınan kararların yerine getirip getirilmediğini verilen vazifenin yapılıp yapılmadığını kontrol etmek
sonuçlar sözlü ve yazılı raporlar halinde sunulmalıdır.Yöneticiler yönetilenlerin yaşantılarını uygun
olup olmadığını kontrol etmelidir.
MALİYE VE SEKRETERYA
Bir Teşkilat maliyesinin hangi yollarla ve hangi kaynaklarla zenginleştirebilir.
1.Üye aidatı :Teşkilatın gayesine inanmış davanın kutsiyetini kavramış üyelerin ödeyeceği daimi
paralardır.Teşkilatın devamlı gelir kaynağı budur.
2.Teberru : Varlıklı mensuplarımıza ve bir hassa halkla uygun zamanlarda kişilerle toplanacak
paralardır. (Teberru toplamada dikkat edilecek hususlar olarak.Teberruya çıkılacak kişiler
usandırılmamalı laf yapmasını bilen uygun, olgun çevrede sevilen ve saygın kişiler
olmalıdır.Teberruda bulunanlara teşkilatın yayın organınında uygun olanı bizzat ve posta ile
gönderilmedilir.)
9 Işık, Alparslan Türkeş tarafından ortaya konulan ülkücülüğün ana ilkeleridir.9 Işık doktrini,1967’den
itibaren Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi(CKMP)’nin, 1969 yılından itibaren de Milliyetçi Hareket
Partisi (MHP)’nin programının temelini oluşturur.24.25 Kasım 1967 tarihindeki CKMP Kongresinde
“9 Işık” olarak tanımlanan yeni doktrin, parti teşkilatına ayrıntılı olarak tanıtılmış ve parti programının
çerçevesini belirlemiştir . Sosyalist ve Kapitalist sistemlere karşı tamamen Milli bir Sistem kurmak
amacıyla ortaya koyulmuştur.
1.Milliyetçilik
2.Ülkücülük
3.Ahlakçılık
4.İlimcilik
5.Toplumculuk
6. Köycülük
7.Hürriyet ve Şahsiyetçilik
8.Gelişmecilik ve Halkçılık
9.Endüstri ve Teknikçilik
1.MİLLİYETÇİLİK
Milliyetçilik; Türk Milletini,Türk vatanını ve Türk devletini sevmek, bunların iyiliği için ve
yükselmesi
için
köklü
bir
ihtiras
ve
şuur
sahibi
olmak
demektir.
Türkçülük ise, kültürde, ilim ve teknikte, politika, ekonomi ve ticarette her şeyin Türk’e özel ve Türk’e
uygun bir biçimde olmasını istemek ve sağlamak demektir.Alparslan Türkeş, milliyetçilik ilkesinde
öncelikle Türk tanımı üzerinde durmuştur.Türkeş bunu; “Türklük şuuruna erişmiş, samimi olarak “Ben
Türk’üm” diyen herkes Türk’tür. Türkçülük ve Türk’ün tayininde, sapık ölçülere, özellikle
mezhepçiliğe, coğrafyacılığa, laboratuvar ırkçılığına inanmıyorum.” (10 Haziran 1973) sözleriyle
açıklamıştır. Türkiye’nin bugünkü sınırları dışında kalan diğer Türklerle ilgilenmek ve onların iyiliği
için, kurtuluş ve selameti için elden geleni yapmaya çalışmak Türk Milliyetçiliği için kutlu bir
vazifedir.Milliyetçilik ilkesine göre; Türkiye’nin geri kalmışlığın en büyük nedeninin yabancı
ideolojileri kullanmaktır. Bu yüzden tüm yabancı ideolojilere karşı tamamen yerli,tamamen Türk olan
bir ideoloji olan “Türk Milliyetçiliği” ideolojisi ülkenin refahı için tek çare olacaktır. Milliyetçilik
ülküsü, Türk milletiyle bütünleşmek, Türk milletinin büyük ve güçlü iktidarını kurma ülküsüdür.
Milliyetçilik ülküsü en başta milli devlet ilkesine inanır. Milliyetçilik ilkesini tamamlayan diğer bir
unsur Demokrasidir. Demokratik Milliyetçilik, sınıflar toplumu yerine milleti,sınıf mülkiyeti yerine de
millet mülkiyeti fikrini savunur.Milliyetçilik ilkesi bir bakıma diğer 8 ilkenin de temelini
oluşturmaktadır.
2.ÜLKÜCÜLÜK
Türk’lük gurur ve şuur unu İslam ahlak ve faziletine göre en iyi yaşayan ve yaşatan kişi
ülkücüdür.Ülkücülük batı dillerinden dilimize giren idealistlik kelimesiyle aynı olan bir anlam
belirtmektedir. Ülkücülük veya idealizm insan kafasının içinde elde edilmesi, varılması en mükemmel,
en güzel, kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması ve bu hedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu
gösterilmesi ve çalışılması anlamını taşır. Ülkücülüğümüz; Türk milletini en kısa yoldan en kısa
zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek; bağımsız,
özgür, kendi haklarına sahip bir hayata kavuşturmaktır. Kişilere hürriyet, milletlere istiklal başta gelen
prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar. Kabiliyet ve görevlerinin
dışında insanlar haklarına tam olarak sahip kılınmalıdırlar.Toplum içerisinde insanlar kişisel liyakat ve
kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir sıraya konulmalıdır. Bütün bunlarla beraber ayrımsız
olarak herkese bir imkan eşitliği sağlanmalıdır. İmkan eşitliği derken mücerret anlamda bir eşitlik
anlaşılmamalıdır. Bu ülkücülüğümüzün içine bu günkü sınırlarımızın dışında bulunan Türklere ait
herhangi bir şey girer mi? Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çevresi içindedir. Bundan
vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabii hakkı olduğu gibi Türk milletinin de tabii hakkıdır. Bu günün
Birleşmiş Milletler Anayasası, yeryüzünde yaşayan her millete “kendi mukadderatına hakim olma”
(şelf determination) dedikleri prensibi kutsal bir prensip olarak ilan etmiştir. Bugün Afrika’da yaşayan
ve bugüne kadar hiçbir bağımsız devlet kuramamış olan Zencilere dahi, kendi mukadderatına hakim
olma (şelf determination) hakkı kutsal bir hak olarak tanınır ve bunların her biri yabancı
boyunduruğundan, sömürgecilerin elinden kurtulup bağımsızlığını alırken, başkalarının boyunduruğu
altında tutsak bulunan Türklerin tutsaklıktan kurtulmasını istemek, dilemek, bunun için iyi niyetler
taşımak, Türk olan herkes için en tabii ve kutsal bir haktır. Ülkücülük; Türk milletini en ileri, en
medeni,en kuvvetli bir varlık haline getirme ülküsüdür. Bu madde daha çok kendi kişisel çıkar ve
isteklerden önce, milli çıkarlara öncelik vermeyi kendini adamayı ilke edinmenin gerekliliğini
açıklamaktadır.Biz ülkücülüğümüzde daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye’yi
hiçbir zaman tehlikelere, risklere, , maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul
ederiz.
3.AHLAKÇILIK
Medeniyetler para ile değil, ilimle, imanla, ahlakla kurulurlar; yine medeniyetler parasızlıktan değil
ilimsizlik,imansızlık ve ahlaksızlıktan çökerler.Ahlaktan yoksun bir toplumda iktisadi meseleler ne
kadar halledilirse halledilsin, huzurdan söz etmek mümkün değildir. Bu yüzden kat’i inancımız şudur
ki; Türkiye’nin kalkınma hareketi öncelikle ahlak inşasından başlamalıdır. Dokuz Işıkçı ahlak anlayışı,
ahlakı Türk ve İslam ölçütleri içinde değerlendirir. Özellikle milletimizi meydana getiren fertlerin
yaşama felsefesine ve ahlak görüşlerine yön veren İslamiyetin hakiki çehresi ve yüksek prensipleriyle
ele alınması Türklüğe yeni bir güç ve hız verecektir.Ülkücü ahlakçılık anlayışı kaynağını; İslamiyetin
kutsal kitabı Kur’an.ı Kerim’den, Peygamberi Muhammed’in sünnetinden ve Türk töresinden alır.
4.İLİMCİLİK:
Olaylari ve varlığı önyargılardan ve art düşüncelerden sıyrılarak ilim mantalitesiyle incelemek ve
girişilecek her çeşit faaliyette ilmi önder yapma prensibidir. Bilimin ve tekniğin tüm imkanlarından
yararlanmak ve bu yararları milli çıkarlar için kullanmak en öncelikli ilkedir.
Türkiye’yi yavaş yavaş muasır devletler seviyesine getirmek mümkün değildir. Çünkü bu yavaş
ilerleme sırasında diğer muasır devletler de ilerleyecek ve bilim, teknik alanında fark kapanmayacaktır.
Bu yüzden bilim alanında hızlı bir şekilde çağlar atlayarak, atom ve uzay çağını yakalamak ilim
alanında milli bir ülküdür.
5.TOPLUMCULUK:
Her çeşit faaliyetin toplumun yararına olacak sekilde yürütülmesi görüşüdür. Sosyal ve ekonomik
olmak üzere iki ayrı bölümü kapsamaktadir. Ekonomik görüş olarak mülkiyeti esas kabul eden fakat
mülkiyetin millet zararına kötüye kullanılmasına karsı olan bir görüşü belirtir. Karma ekonomiyi ve
stratejik, ekonomik faaliyetlerin devlet kontrolünde bulunmasını öngörür. Sosyal görüş olarak sosyal
adalet düzeni, fırsat eşitligi, sosyal güvenlik ve sosyal yardımlaşma teskilatı kurulmasını kabul eder.
Toplumculuk ilkesine göre; Türk milletinin sosyal teşkilatlanması altı sosyal dilim olarak
gerçekleştirilecektir.Bu sosyal dilimler şöyle gerçekleştirilecektir:Köylü,İşçi,Esnaf, Memur, İşveren ve
Serbest meslek sahipleri. Bugün işçi ve esnaflarımız arasındaki sosyal güvenlik sistemleri yetersizdir.
Bu sebeple milliyetçi düzende altı sosyal dilimin sosyal hakları güvence altına alınacaktır. Böylece işçi
sigortaları gibi esnaf, memur ve köylü sigortalarıda oluşturulacaktır.Sosyal adaletin sağlanması için ilk
koşul iktisadi demokrasinin gerçekleştirilmesidir. İktisadi demokrasi; millete bağlı sosyal dilimlerin
iktisadi kararlarda söz sahibi olmasıdır. İktisadi demokrasiyi gerçekleştirmek için Türk milletini
meydana getiren altı sosyal dilim üretim araçlarının sahibi ve ortağı yapılmalıdır. Tasarruf ve Yatırım
mantığıyla kendi makinasını kendi yapan ve dışa bağımlı olmayan “fabrika yapan fabrikalar”
kurulacaktır. Dışa bağımlı olmadan kurulan bu fabrikalar tüm üretim karını yeniden tasarrufa ve
artımınıda yatırıma verecektir. Böylece hem yeni fabrikalar için sermaye yaratılacak hemde sosyal
adaletin gerçekleştirilmesi için kaynak oluşturulacaktır. Milliyetçi düzende herkese hakkı kanun
hakimiyeti altında verilecektir.Altı sosyal dilim fabrikaların hisselerine sahip olunca; üretim
araçlarının mülkiyetine, kâra ve iş yerinin yönetimine de katılmış ve ortak olmuş olacaktır. Bununla
tam bir sosyal adalet sağlanmış olacaktır. Bu sistemle Türk milleti kendi iktisadi bütünleşmesini
sağlayacaktır. Edirne’de ki işmiz ve köylümüz, Hakkari veya Kars’taki bir fabrikanın ortağı,
Hakkarideki bir işçimiz Çanakkaledeki bir fabrikanın ortağı ve sahibi olacaktır. Böylece bütün
vatandaşlarımız yurdun her yanındaki milli servete aynı ilgi ve alaka ile bakacak, milli serveti imhaya
kalkışacak hainlere karşı bütün millet karşılarına dikilecektir.Altı Sosyal dilimin eşit bir şekilde üretim
araçlarının ortağı olması yeni bir sektörü doğuracaktır. Bu sektör “Millet Sektörü”dür.
Milliyetçi düzende Türk iktisadı, üçlü sektöre dayananan yeni bir karma ekonomi düzeni kurulacaktır.
Bu sektörler, “Devlet Sektörü”,”Millet Sektörü” ve “Özel Sektör”üdür.Devlet sektörü yeniden
düzenlenerek milli kalkınmaya mani olan körükörüne devletçilik yerine modern ve milli çıkarlara
uygun bir devlet sektörü oluşturulacaktır. Devlet, ağır harp sanayi,alt yapı hizmetleri, iletişim, ulaşım
ve maden sanayi gibi kilit noktalardaki hizmeti görecektir.Bankacılık, sigortacılık, iç ve dış ticaret
hizmetleri bu üç sektör arasında koordineli bir şekilde paylaştırılacaktır.İkiyüz yıldan beri kapitalizm
ülkemizi kalkındıramamış ve bundan sonra da kalkındırması mümkün değildir. Komünizm ise baş
düşmanımız, milli düşmanımızdır. Bu yüzden ülkemiz için en uygun sistem Dokuz Işıkçı Toplumcu
iktisat sistemidir.
6.KÖYCÜLÜK:
Köyleri tarım kentleri halinde birleştirerek kalkınmayı öngörür. Köylünün tefecilerin elinden
kurtarılması ve ihtiyacı olan kredi ve diğer yardımların sağlanmasi için kooperatifleşmeyi hedef alır.
Ve köyden kente göçü önlemek ister.Köycülük mevzusu; köylünün teşkilatlanması, toprak reformu,
tarım kentleri ve köyleşme politikasını içine alır.Köylüler ülkemizde en teşkilatsız kesimdir.Esas
olarak köy kitlesini teşkilatlandırmak ve kalkındırmak en önemli meseledir. Bunun için tüketim
iktisadından çok üretim iktisadına önem vermek gereklidir. Köylerimiz köy grupları halinde
teşkilatlanmalı ve tarım kentleri kurulmalıdır. Kooperatifçiliğin desteklenmesi gerekmektedir.
Tarımdaki bünye bozukluğu ıslah edilmeli ve iktisaden yaşayabilir aile işletmeleri kurulmalı bunlar
bünye ıslahında temel unsur olarak kabul edilmelidir. Tarımda verimlilik artırılmalı bunun için yerli
ilim çevrelerince geliştirilecek, tarım ilaçları, gübre, suni tohumlama sistemleri kullanılmalıdır.
Topraklarımızı yıldan yıla alıp götüren erozyon tehlikesine karşı tedbirler alınmalı, yanlış otlatma ve
yanlış mera kullanımı engellenmelidir. Çiftçinin malını pazarlayabilmesi için modern pazarlama
usulleri tatbik edilmelidir. Köylüleri tehdit eden tefecilik ve vurgunculuk devletçe engellenmelidir.
Köylere her türlü eğitim,sağlık ve alt yapı hizmetleri götürmek için dağınık şekilde yerleşmiş köyler
ortak merkezlere bağlanarak çevreden merkeze doğru gelişmeli ev tarım kentleri oluşturulmalıdır.
Çoğunluğu köylerde yaşayan bir millet için en önemli ve can alıcı mesele köy meselesidir. Bu yüzden
köylücülük üzerine sağlam bir şekilde eğilmek gerekmektedir.
7.HÜRRİYET VE ŞAHSİYETÇİLİK:
Birleşmiş Milletler Anayasası’nda yazılı bütün hürriyetlerin sağlanmasını gaye edinmiştir. İnsanların
şahsiyet olarak geliştirilmesinin, toplumun kalkınması için yararlı bir yol olarak kabul eder.
Milletin iktisadi,siyasi ve ferdi olarak özgür olmasını savunur. Mülk edinmeyi hürriyetin temeli olarak
görür. Bu yüzden her alanda bir “Milli demokrasi” sistemine inanır.
8.GELİŞMECİLİK VE HALKÇILIK:
İnsanlar ve medeniyetler daima daha iyiyi, daha güzeli, daha mükemmeli istemek ve aramakla gelişir.
Elde edilenle yetinmemek ve daima daha ilerisini istemek ve bunu elde etmek için gayret göstermek
şuurudur. Ancak bu gayret ve çabalarda Türk milletinin tarihinden milli benliğinden ve kökünden
kopmadan yükselmek ve ilerlemek gayedir.Yapılacak her işte halka doğru, halkla beraber olmayı,
ilerlemenin ve yükselmenin vazgeçilmez bir prensibi olarak olarak kabul eder. İlerlemenin tüm milleti
kapsacak alanlarda öncelikle gerçekleştirilmesini savunur. Bu ilkeyi en iyi “gelenekten geleceğe” sözü
açıklar.
9.ENDÜSTRİ VE TEKNİKÇİLİK:
Türk milletinin kalkinmasi için acele sanayilesmesi lazimdir.Hiç bir millet sadece tarım ülkesi olarak
muasır bir seviyeye gelemez. Ağır harp sanayi, maden sanayi, petrokimya sanayi gibi stratejik
alanların devlet kontrolünde hızlı bir şekilde gelişmesi gerekmektedir. Sanayileşme yabancı
sermayeden olabildiğince kurtarılmalıdır. Yabancı parçaların montaj yapıldığı bir sanayi kabul
edilmez. Türk sanayi tamamen milli hedeflerde fabrika yapan fabrikalar şeklinde gelişmelidir. Kendi
aletini de kendi aracınıda kendi yapabilen bir sanayi önünde hiçbir engel tanıyamaz.
Birinci soruya, Ülkücü olmayan hemen hemen herkes ve bir kısım Ülkücüler, “Milliyetçilik
milletini sevmek demektir” diye cevap verir ki, bu, doğru olmakla birlikte, anlaşıldığı üzere ne yazık
ki, eksiktir... Çünkü, milliyetçilik milletini sevmektir, fakat, sırf milletini sevmekten ibaret değildir...
Ancak biz, bu noktada, milliyetçilik’i tarif etmiyeceğiz... Milliyetçilik’i tarif etmeyi biraz tehir ederek,
milliyetçilik ne demektir sualine kısaca cevap vermeye çalışacağız ve milliyetçilik hakkında, şimdilik,
genel bir fikir vermeye gayret edeceğiz.
Meseleye, bu açıdan yaklaşınca: “Milliyetçilik; kişinin, mensubu olduğu cemiyet birimleri
içinden, milleti tercih ederek, en çok değeri o'na vermesi ve cemiyet birimleri sıralamasında, o'nu
birinci sıraya yerleştirmesi demektir.” Şu halde, milliyetçi; cemiyet birimleri sıralamasında, millet
birimine birinci mevkide yer veren şahısların ortak sıfatı olmaktadır.
Konuyu, bu genel çerçeve dahilinde açarak, milliyetçilik ne demektir sorusuna cevap vermeye
gayret edelim. Kişi (kişi derken, akil.bâliğ insanı kast ediyoruz), hayatını, iç içe birçok grubun üyesi
olarak yaşar... Fert'ten insanlık'a kadar olan bu gruplamaları sonsuz sayıda çoğaltmak mümkündür.
Ancak, rastgele sayılan bu gruplamalardan bazılarında bir tabiilik hissedilirken, bazılarından
bahsedilmesi bile gereksiz ve saçma görünmektedir. İsmi A ile başlayanlar grubundan bahsetmek
saçmalık hissi veriyor... Bir otobüsün yolcuları grubu da ona yakın gereksizlikte... Buna karşılık fert,
aile, sülale, soy, sınıf, millet, ümmet ve insanlık gibi gruplar bize manâlı ve lüzumlu gelmektedir.
Örnekleri biraz yakından incelersek, ismi A ile başlayanlar grubunda hissettiğimiz saçmalık; buna
karşılık millet grubunda sezdiğimiz anlamın, bu grupların üyelerine aşıladıkları mensubiyet şuuru ile
ilgili olduğunu görürüz... Mensubiyet şuurunu, kişinin üyesi olduğu bir gruba karşı duyduğu bağlılık
hissi şeklinde tarif ediyoruz. Üyelerine mensubiyet şuuru verebilen gruplara da cemiyet birimi,
diyoruz. Bu bilgilerle, kişinin içinde yaşadığı gruplara bir göz atacak olursak, fert, aile, sülale, soy,
millet, ümmet ve insanlık'ın, kesinlikle cemiyet birimleri olduklarını görürüz... Verilen saçma
örneklerin hepsi de cemiyet birimi olmayan gruplara aittir.
Ancak, cemiyet birimlerinin aşıladıkları mensubiyet şuurunun gücü de birimden birime farklılık
gösterir. Hatta bu bağlayıcı güç zamanla değişebilir. Meselâ, kabile, eski çağların kuvvetli bir cemiyet
birimi
iken,
bugün
bağlayıcılığını
hemen
hemen
tamamen
kaybetmiş,
artık, bir cemiyet birimi olup olmadığı tartışılır hale gelmiştir. Evet, kişi, iç içe bir dizi cemiyet
biriminin üyesidir... Meselâ, her kişi genellikle fert, aile, sülale, sınıf, millet, soy, ümmet ve insanlık
birimlerinin hepsine birden mensuptur. Her şahıs, mensup olduğu cemiyet birimlerinin hepsine birden
kuvvetli veya zayıf bir mensubiyet şuuru ile bağlıdır. Ve, iç içe bir dizi cemiyet birimine mensup olan
kişi, bu birimler arasında şuurlu veya şuursuz tercihler yapar.
Meselâ, milleti için gönüllü olarak harbe giden bir asker, millet birimini ferde tercih etmiştir.
Eğer aynı şahıs, kendisini tehlikeye atmakla ailesinin menfaatlerini de sarsıyorsa, millet ile
aile arasında milleti tercih etmiş demektir. Milletine bu derece bağlı olan örnek kişimiz diyelim ki,
diğer taraftan ailesine de çok düşkündür ve ailesi için kendi şahsını fedâya hazırdır. O zaman,
millet.aile.fert gibi bir tercih sırası doğmaktadır. Bu sıralamaya, mensup olunan diğer cemiyet
birimlerini de yerleştirirsek, örneğimizin kafa yapısı, yani, ideolojisi ortaya çıkar.
Her şahsın şuurlu veya şuursuz olarak yaptığı bu sıralamada, ilk mevkie yerleştirdiği, en çok
değer verdiği cemiyet birimi, onun cilikini, Ecnebi lisanlarda izmini; yani İDEOLOJİSİ’ni tayin eder.
Şu halde milliyetçi, millet birimine birinci sırada yer verenlerin ortak sıfatıdır. MİLLİYETÇİLİK DE
ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'NÜN İDEOLOJİSİDİR. Demek ki milliyetçi, şahsından, ailesinden,
sülalesinden, sınıfından (sosyal diliminden), ümmetinden daha ziyade milletine bağlı olan kişidir.
Yoksa milleti sadece sevmek, milliyetçi olmaya yetmez. Şahsî çıkarları tehlikeye girmemek kaydıyla,
veya proleterya sınıfının menfaatleriyle millî menfaatler çatışmadığı müddetçe milletini sevenlere
milliyetçi değil egoist (ferdiyetçi, kapitalist) ve proleteryacı (komünist veya sosyal demokrat) denir.
Amerikan ve Türk Milletlerinin menfaatleri çatıştığında Türk'ü, fakat Küba ve Türk veya Çin ve Türk
çıkarları çatıştığında sosyalist oldukları için Küba veya Çin'i tutan kişinin milliyetçilikle uzak
veya yakın bir ilgi ve ilişkisi olamaz.
Aynı şekilde birinci tercih sırasına ferdi koyana ferdiyetçi (liberal kapitalist); sınıfı koyana
sınıfçı (tercih ettiği sınıfa göre aristokrat veya proleteryacı.komünist.sosyal demokrat); ümmeti koyana
ümmetçi veya (her Ülkücü'de bulunan ümmet sevgisi ile karışmasına engel olmak için) siyasî ümmetçi
denir. Yani sınıfçı, mensup olduğu sınıfı sadece seven değil, onu şahsına, ailesine, millet ve ümmetine
tercih edendir. Ümmetçi de ümmetini seven değil, ümmet'i ferd'e, aile'ye, millet'e, v.s.ye tercih eden
demektir. Bir milliyetçi milletiyle birlikte mensup olduğu ümmeti, sınıfı, ailesini, hatta şahsını da
sevebilir. İSLÂMİYET ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nün kaynağı, temeli ve lokomotifi olduğuna
göre, ümmetini sevmek ÜLKÜCÜ için kesin bir şart olmaktadır. Fakat siyasî ümmetçi bu sevgiyle
yetinmez, ümmet'i, millet'e de tercih ettiği için millî devleti ortadan kaldırıp, ümmet'i siyasî birlik
(devlet) haline getirmek ister. (Siyasî ümmetçideki siyasî sıfatını biraz da bu sebeple kullanıyoruz.)
Görüldüğü gibi tercih, bir cemiyet birimi lehine diğer cemiyet birimlerinden tamamen vazgeçilmesini
değil, cemiyet birimlerinin bağlılık sırasına sokulmasını ifade etmektedir. Bu anlayışı bir tarif şekline
getirdiğimiz zaman: “Tercih, kişinin iç içe mensup olduğu cemiyet birimleri arasında yaptığı bağlılık
sıralamasıdır,” deriz. Diğer taraftan, milliyetçilik, lâlettayin bir millet sevgisi değil, milleti fertten
ümmete, aileden sınıfa kadar mensup olunan diğer bütün cemiyet birimlerine tercih etmek olduğuna
göre, kesinlikle: Herkes milliyetçi değildir. Ve, Milliyetçilik milliyetçilerin tekelindedir.
Türkiye'de milliyetçiliğin itibarı arttıkça, milliyetçiliğin nimetlerinden faydalanmak isteyenlerin sayısı
da hızla çoğalmaktadır. Bir külfet ve zahmete girmeden milliyetçiliğe duyulan sevgi ve saygıdan pay
almak isteyenlere, “Ben, milleti ümmete tercih ederim” veya, “Ben milletime mensubiyeti, dünya
vatandaşlığına tercih ederim” diyerek, milliyetçi oluvermek kolay gelmektedir. Pratikte, milleti,
milletten daha büyük birimlere tercih ettiğini ilân etmek pek zor ve tehlikeli bir iş değildir. Zorluk,
millî menfaatlerle şahsî menfaatler arasında tercih yaparken ortaya çıkar. Milleti daha büyük birimlere
tercih ettikleri için milliyetçi olduğunu söyleyenler Türk Milleti için şahsî veya ailevî menfaatlerinden
fedakârlık yapmağa davet edildiklerinde sarsıntı geçirebilirler. Milliyetçi Hareket, mücadele içinde bu
pratik gerçeği tespit etmiş ve şahsî, ailevî menfaatlerini millet yararına fedâ edebilenlere özel bir sıfat
daha vermiş ve Onlara ÜLKÜCÜ demiştir. Montesquieu, Defterler’inde şöyle diyor: “Eğer kendim
için faydalı olup da aileme zarar verecek bir şey öğrenseydim onu aklımdan çıkarırdım.”
“Eğer ailem için faydalı olsa bile vatanım için faydalı olmayan bir şey bilseydim onu unutmaya
çalışırdım. Eğer vatanıma hayırlı olan, ama Avrupa'ya hayırlı olmayan veya Avrupa için hayırlı olup
da insanlık için zararlı olan bir şeyden haberim olsaydı, ona, bir cürüm diye bakardım.” İşte
milliyetçilikte de, buna benzer bir sıralama vardır!
MİLLİYETÇİLİK İDEAL MİDİR? İDEOLOJİ MİDİR?
Bu suale, Ülkücü olmayan hemen hemen bütün milliyetçiler ile Ülkücü olan bazı milliyetçiler,
milliyetçilik bir duygu ve idealdir, diye cevap verir. Ama biz, Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk
Milliyetçileri
milliyetçilik'in
bir
ideoloji
olduğuna
inanırız.
Hatta
bundan
daha da ileri giderek, Türkiye'de milliyetçilik'i bir ideoloji haline Ülkücü Hareket getirmiştir, deriz...
Bunu, nereden biliyoruz? Ülkücü Hareket'in rahmetli Başbuğu Alparslan TÜRKEŞ'in şu sözlerinden
biliyoruz: “Millet ve ülkemizi bölüp yıkmak isteyen her türlü yabancı ideoloji zehirlerinin panzehiri
Türk Milliyetçiliği ideolojisidir. Bu ideoloji bugün, bir dernek veya grup çalışması olmaktan çıkmış,
partimizin ideolojisi olmuştur.”
Yani, daha evvel sadece cemiyet birimleri içinden milleti tercih etmek ve sevmek ten ibaret
olan milliyetçilik, Ülkücü Hareket ile birlikte, ideolojik bir muhteva kazanarak, milletini sevmek,
korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsü haline gelmiştir. Hatta milletini ve milletini meydana
getiren milliyet unsurlarını sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsü halini almıştır. Bunu,
başka bir şekilde şöyle de, ifade etmek mümkündür: Milleti tercih eden ve seven kişiye milliyetçi; ve
fakat, milleti tercih eden ve milleti ile birlikte milletini teşkil eden milliyet unsurlarını seven, koruyan,
yükselmesi ve yücelmesi için gayret eden milliyetçiye de, Ülkücü denmektedir. Demek ki, Ülkücülük,
bir bakıma milliyetçilik'in üç kademe daha ileri olan, son aşamasını anlatmak için kullanılan bir
kavramdır. Çünkü milliyetçilik kişinin mensubu olduğu ve içinde yaşadığı cemiyet birimlerinden
milleti tercih edip, sevmektir. Dolayısı ile ülkücü olmayan milliyetçilik milleti tercih etmek ve sevmek
şeklinde sadece iki kademe ilerlemiş iken; ülkücü milliyetçilik, bu kademelere ilâve olarak korumak,
yükseltmek ve yüceltmek şeklinde üç kademe daha ileri bir aşamaya çıkmış. Ve, söz konusu bu
kademelerin yönünü, şeklini ve sınırlarını da hemen hemen kesin çizgilerle belirlemiştir. Bu konunun
bir yönü, bir de diğer tarafı var. Milliyetçilik, milliyet duygusunu bütün davranışlara temel yapmak ve
her işte millî varlığın korunması ile geliştirilmesi gayesini gütmek demektir. Öyle ise, milliyetçilik
davranışlarımızın hedefi olmak bakımından da bir ideoloji haline gelmektedir. Fakat milliyetçilik,
milliyet duygusunun gerçekte bağlı bulunduğu faktörlere göre değişik şekiller almaktadır. Meselâ, eğer
bir millet, millî birlik şuuruna erişmiş, fakat henüz devlet kuramamış ise, orada milliyetçilik, bir siyasî
bağımsızlık ülküsü halinde ortaya çıkar; milliyetçiler, milletlerine siyasî bağımsızlık kazandırmayı
ülkü edinmiş insanlar olarak tanınırlar. Başka bir yerde, millet bağımsız bir devlete sahip olduğu halde,
ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan geri olabilir; o zaman milliyetçilik, bir kalkınma ve
modernleşme davâsı halinde ortaya çıkar. Milliyetçiler de, milletlerini yükseltmeye ve yüceltmeye
gayret eden insanlar olarak görünürler. Fakat, hangi şekilde ve yahut safhada olursa olsun, milliyetçilik
daima, milliyet esasına dayanan toplum görüşünden hareket etmektedir.
Meseleye bir de, ideolojinin tarifi açısından yaklaşabiliriz ki, bize göre bu, en doğru sonucu
verir... Yani, milliyetçilik'e, milliyetçilik'te ideolojiyi ideoloji yapan unsurlar var mı, yok mu
diye bakarız. Eğer ideolojiyi ideoloji yapan unsurlar milliyetçilik'te de var ise, o zaman milliyetçilik de
bir ideoloji'dir, yoksa, milliyetçilik bir ideoloji değildir, diyebiliriz. Bu kadar
basit! Hatırlayacaksınız, bir önceki bölümde, ideolojiyi tarif etmiş ve şöyle demiştik: İdeoloji;
yerleşmiş bir değerler bütününe, meselâ bir din'e veya felsefeye dayanan ve cemiyet birimlerinden
birini tercih ederek, konu edinen ve bu cemiyet biriminin sevilmesi, korunması,
yükselmesi ve yücelmesi için ulaşılması düşünülen hedefleri tayineden; kullandığı kavramlar açık ve
net olarak tarif edilmiş; kullanacağı metod açıklanmış; kullandığı kabulleri açıkça belirtilmiş;
uygulamaya ait teklifleri ya da doktrini ilân edilmiş; kendi içinde ve kendine
göre bir bütünlüğü, bir mantığı ve tutarlılığı olan, bir fikir ve yahut fikirler bütünüdür.
Yaptığımız/verdiğimiz bu ideoloji tarifine göre, görüldüğü üzere ideolojinin gaye, tarifler,
metod, kabuller, uygulama ve doktrin olmak üzere beş unsuru bulunmaktadır. Bu unsurlar
milliyetçilik'te de var mıdır? Yani milliyetçilik'in de gayesi, tarifleri, metodu, kabulleri ve doktrini var
mıdır? Bizim, bu kitapta geliştirmeye çalıştığımız Ülkücü Milliyetçilikin elbette vardır!
Ama biz, gene de bir tereddüte meydan bırakmamak için tek tek bakalım: Milliyetçilik, bir
değerler bütününe dayanıyor mu? Elbette, dayanıyor! Neye dayanıyor? İslâmiyet’e
Milliyetçilik, cemiyet birimlerinden birini tercih ederek kendisine konu ediniyor mu? Evet,
edip, ediniyor! Neyi? Milleti tercih edip, kendisine konu ediniyor! Milliyetçilik, tercih ettiği cemiyet
biriminin sevilmesi, korunması, yükselmesi ve yücelmesi için ulaşılması düşünülen hedefleri
tayinetmiş mi? Evet, etmiş! Milletin sevilmesi, korunması, yükselmesi ve yücelmesi için ulaşmayı
düşündüğü hedefleri belirlemiş ve doktrininde ortaya koymuştur! Milliyetçilik, kullandığı kavramları
açık
ve
net
olarak
tarif
etmiş
mi?
Evet,
dünya
görüşü,
din,
ideoloji,
cemiyet birimi, mensubiyet şuuru, millet, milliyetçilik, doktrin, gibi temel kavramlarını açık.seçik
olarak tarif etmiştir! Milliyetçilik, kullanacağı metod'u açıklamış mı? Evet, kullanacağı
metod'u ilim olarak açıklamıştır! Milliyetçilik, kullandığı kabulleri açıkça belirtmiş mi? Evet,
kullandığı tek kabulü ilim metodu olarak açıkça belirtmiştir! Milliyetçilik, uygulamaya ait teklifleri ile
doktrinini ilân etmiş mi? Evet, Millî Doktrin Dokuz Işık ve Ülkücü Hareket'in diğer bütün teklifleri
olarak ilân etmiştir! Peki, Milliyetçilik'in, kendi içinde bir mantığı, tutarlılığı ve bütünlüğü var mıdır?
Tabii ki, vardır! Milliyetçilik, bir fikir midir? Evet, bir fikirdir!
Öyle ise, kim ya da kimler, ne ya da neler derlerse desinler, Ülkücü Milliyetçilik hiç şüphesiz
dört dörtlük bir ideolojidir. Zira, bir fikri ideoloji haline getiren/dönüştüren bütün unsurlar Ülkücü
Milliyetçilikte de tam ve eksiksiz olarak bulunmaktadır. Fakat bu, bazı kimselerin milliyeçilik'i bir
duygu ve ideal olarak kabul etmesine engel değildir. Çünkü, Ülkücü Milliyetçilik ya da Milliyetçilik'in
Ülkücü yorumu, milliyetçilik'in özel bir hâlidir. En son safhasıdır!
Ancak, bir duygu ve ideal şeklindeki milliyetçilik, ideolojik milliyetçilik'in temelidir, varoluş
sebebidir. Çünkü, ana kaynak olan millî kültürün meydana getirdiği, bir duygu ve ideal şeklindeki
milliyetçilik olmazsa, ideolojik milliyetçilik kavram ve vakıa olarak meydana gelemez. İdeolojik
milliyetçilik, bir duygu ve ideal olan milliyetçilik içinde doğar ve gelişir. Ya da şöyle de demek
mümkündür: Miliyetçilik'i bir duygu ve ideal olarak kabul eden milliyetçiler, birer potansiyel ideolojik
milliyetçidir, Ülkücü Milliyetçidirler!
ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'ne inanan ÜLKÜCÜ için, TÜRK.İSLÂM ÜLKÜCÜSÜ için
MİLLİYETÇİLİK, yukarda da ifade ettiğimiz gibi, sadece MİLLETİ TERCİH ETMEK VE
SEVMEKTEN İBARET DEĞİLDİR. ÜLKÜCÜ İÇİN MİLLİYETÇİLİK, CEMİYET BİRİMLERİ
İÇİNDEN MİLLETİ TERCİH ETMEK, MİLLETİ SEVMEK, KORUMAK, YÜKSELTMEK VE
YÜCELTMEK
ÜLKÜSÜ
DEMEKTİR...
Yani,
ÜLKÜCÜ
İÇİN,
MİLLETİ TERCİH ETMEK DEMEK, MİLLETİ DİĞER CEMİYET BİRİMLERİNDEN DAHA
ÇOK SEVMEK, DAHA ÇOK KORUMAK, YÜKSELTMEK VE YÜCELTMEK İÇİN DAHA ÇOK
ÇALIŞMAK VE GAYRET ETMEK DEMEKTİR... MİLLİYETÇİLİK DE, ÜLKÜCÜ DÜNYA
GÖRÜŞÜ'NÜN İDEOLOJİSİDİR.
Özetle, ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'NÜN İDEOLOJİSİ OLAN MİLLİYETÇİLİK'i kısaca
şöyle tarif edebiliriz: MİLLİYETÇİLİK; MİLLETİNİ SEVMEK, KORUMAK, YÜKSELTMEK VE
YÜCELTMEK ÜLKÜSÜDÜR
İSLAMDA MİLLİYETÇİLİK
Her fert, iç içe bir dizi cemiyet biriminin birden üyesidir. Meselâ, çağdaş bir insan genellikle
fert, aile, sülale, sınıf (sosyal dilim), millet, soy, ümmet ve insanlık birimlerinin hepsine birden
mensuptur... Her insan, mensup olduğu bu cemiyet birimlerinin birkaçına birden kuvvetli veya zayıf
bir mensubiyet şuuru ile bağlıdır... İç içe bir dizi cemiyet birimine mensup olan fert, bu birimler
arasında şuurlu veya şuursuz tercihler yapar... Her şahsın şuurlu veya şuursuz olarak yaptığı bu
sıralamada ilk mevkie yerleştirdiği, en çok değer verdiği birim, onun ideolojisini tayin eder... Şu halde
milliyetçi, millet birimine birinci sırada yer verenlerin ortak sıfatıdır... Fakat tercih, bir cemiyet birimi
lehine diğerlerinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Ancak, tercih edilen cemiyet birimini ilk sıraya
almak anlamını taşır. Meselâ milliyetçi milletiyle birlikte şahsını, ailesini, sınıfını, ümmetini, insanlık’ı
sevebilir...dedik.
Milliyetçiliği de, milliyetçilik; milletini ve milleti ile birlikte milletini meydana getiren milliyet
unsurlarını, İslâmiyet'in emir ve müsaade ettiği kadar ve şekilde sevmek, korumak, yükseltmek ve
yüceltmek ülküsüdür, diye veya milliyetçilik; milletini ve milleti ile birlikte milletini meydana getiren
milliyet unsurlarını yönünü, şeklini ve sınırlarını İslâmiyet'in belirlediği bir şekilde sevmek, korumak,
yükseltmek ve yüceltmek ülküsüdür, diye iki şekilde tarif ettik...
Öyle ise, İslâmiyet ile Milliyetçilik arasındaki münasebatı araştırmamız; “Milliyetçilik küfür
müdür?”, “Milliyetçilik İslâmiyet'e aykırı mıdır?”, “Milliyetçilik İslâmiyet'e uygun mudur?” veya
“Millet'i tercih etmemiz İslâmiyet'e uygun mudur, yoksa aykırı mıdır?” gibi suallere cevap aramamız
bile, aslında abestir... Çünkü, bir şey ki, İslâmiyet’in emir ve müsaade ettiği kadar ve şekildedir, o şey;
küfür değildir ve olamaz... O şey, İslâmiyet'e aykırı değildir ve olamaz... Ve, o şey, her yerde ve her
zaman İslâmiyet'e uygundur... Ve, çünkü bir şey ki, onun yönünü, şeklini ve sınırlarını İslâmiyet
belirler, o şey; küfür değildir ve olamaz... O şey, İslâmiyet'e aykırı değildir ve olamaz... Ve, o şey, her
yerde ve her zaman İslâmiyet'e uygundur... Ama biz gene de, İslâmiyet ile Milliyetçilik arasındaki
münasebatı araştırmaya devam edeceğiz ve bilhassa önce, “Milleti tercih etmemiz İslâmiyet'e uygun
mu?” sorusunun, sonra da, “Milleti sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek İslâmiyet'e uygun
mu?” sualinin cevablarını vermeye gayret edeceğiz.
İslâmiyet'e uygun olup olmamayı araştırdığımıza göre, sualin cevabını, önce ve bilhassa
Kur'ân.ı Kerim ile Hadis.i Şerif'lerde ve sonra da İcma.ı Ümmet ve Kıyas.ı Fukaha'da, yani kısaca
Edille.i Şeriyye'de aramak lâzımdır ki, zaten biz de öyle yapacağız...
Bugün millet dediğimiz cemiyet birimine, Peygamber Efendimizin asrında kavim
denilmekteydi... Yani Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri olarak bizler, bugün, cemiyet
birimleri içinden millet'i tercih ettiğimiz zaman, bir bakıma Peygamber Efendimizin asrındaki kavim'i
tercih etmiş oluyoruz ki, öyleyse, o zaman doğru soru; Cemiyet birimleri içinden kavimi tercih etmiş
olmamız islamiyet'e uygun mu, değil mi, olmalıdır...
MİLLETİ . KAVİMİ TERCİH ETMEK, İSLÂMİYET'E UYGUN MU, DEĞİL Mİ?
Bize göre, uygun! Ve, bu uygunluğu, çeşitli şekillerde ispat etmek de mümkün... Nasıl? Şöyle:
Bir. Yapılan araştırmalara göre bugünkü millet kavramının karşılığı olarak kullanılan kavim,
Peygamber Efendimizin asrındaki cemiyet birimleri içinde Kur'ân.ı Kerim'de en çok kullanılan
cemiyet birimidir... Kavim, Kur'ân.ı Kerim'de, aşağıda bir örnek olması için, meâlini de vereceğimiz
Hucurat sûresi, 13. âyetinde de olduğu gibi, tam 383 (üç yüz seksen üç) defa tekrarlanmaktadır... Bu
bize, kavim (millet) cemiyet biriminin tercih edilmesi gereken en önemli cemiyet birimi olduğunu
göstermektedir... Bu bize, ayrıca ve aynı zamanda, millet cemiyet birimini tercih etmemizin İslâm'a
uygun olduğunu da göstermektedir...
Gerçekten de ulu ve yüce Allah Hucurât sûresi, 13. âyetinde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey
insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere
ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır.
Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” Bu Âyetten, biz Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk
Milliyetçileri şunları anlıyoruz:
1. İnsanlık azdan çoğa doğru üremiş ve yayılmıştır... Bunu, ulu ve yüce Allah Nisâ sûresi, 1. âyetinde
meâlen; “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve
kadın meydana getiren Rabbinizden sakının...” buyurarak da, ayrıca başka bir çok âyette de, tekraren
ifade etmektedir.
2. Çoğalan insanlık kabile ve kavimler (milletler) haline gelmiştir... Yani millet'in varlığı sun'î ve
yapmacık değildir. İnsanlığı, bizzat ulu ve yüce Allah millet millet ayırmıştır... Kur'ân.ı Kerim'de bu
hususu desteklemek üzere, kavim kavramı tam 383 kere tekrar edilmektedir...
3. Bu cemiyet birimleri, yani kavimler (milletler) arasında devamlı münasebetler olmaktadır... Bu çok
önemlidir... Çünkü burada, milletler mücadelesine de işaret edilmektedir... Bunu, Sûrenin 9, 10 ve 11.
âyetlerinin meâllerine ve bilhassa 9. âyetinin meâline bakarak, kolayca anlamak mümkündür...
Çünkü, ulu ve yüce Allah Hucurât sûresi, 9. âyetinde meâlen; “Eğer müminlerden iki gurup
birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye
kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli
davranın. Şüphesiz ki Allah, adaletli davrananları sever” buyuruyor.
4. İnsanların ve cemiyet birimlerinin, birbirlerine üstünlüğü yoktur... Üstünlük ancak takva iledir...
Milletlerin bazısı diğerlerinden daha üstün ve şerefli olabilir, ama bu üstünlük ve şeref ancak ve sadece
takva iledir, yani ulu ve yüce Allah'ın emir ve yasaklarına riayet iledir...
Sözün özü; yalnız bu âyet.i kerime bile bizim, milleti tercih etmemizin İslâmiyet'e uygun ve doğru
olduğunu göstermeye yeter... Kaldı ki, Kur'ân.ı Kerim'de bu âyet.i kerime gibi 382 âyet daha vardır...
Ne ise, biz devam edelim...
İki. Bir çok âyet.i kerime'den ve bilhassa aşağıda meâllerini vereceğimiz dört âyet.i kerime'den, ulu ve
yüce Allah'ın İslâmiyet'i milletler (kavimler) eliyle savunduğunu, yükselttiğini ve yücelttiğini
öğreniyoruz ki, bu da bize, kavimi (milleti) tercih etmemizin doğru ve İslâmiyet'e uygun olduğunu
göstermektedir... Gerçekten de ulu ve yüce Allah İslâmiyet'i bir taraftan “emr.i bil maruf ve nehy.i anil
Münker”de ifade edildiği gibi fertler vasıtasıyla sever, korur, yükseltir ve yüceltirken, diğer taraftan
da, teşkilâtlı olarak kavimler (milletler) eli ve vasıtasıyla sevmekte, korumakta, yükseltmekte ve
yüceltmektedir... Bunu şöyle de ifade etmek mümkündür, İslâmiyet hiç bir kavmin inhisarında
değildir; hatta bir kavim, dinden yüz çevirdiğinde, ulu ve yüce Allah başka bir kavmi dine hizmetle
şereflendirmektedir...
İşte, bu konu ile ilgili âyet.i kerime meâlleri...
Ulu ve yüce Allah Tevbe sûresi, 39. âyetinde meâlen şöyle buyurmaktadır; “Eğer (İslâm yolunda
cihada) elbirlik halinde çıkmazsanız, (Allah) sizi pek açık bir azaba uğratır, yerinize sizden başka
(mücahid) bir kavim getirir. Siz O'na hiç bir şeyle zarar veremezsiniz. Allah her şeye hakkıyla
kaadirdir.”
Ulu ve yüce Allah Enam sûresi, 89. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar
kendilerine kitap, hikmet ve Peygamberlik verdiklerimizdir. (Ehl.i kitaptır). Şimdi onlar
(Araplar.Kureyş) ise bunları (İslâmî emirleri) reddederlerse, biz ona bunu inkâr etmeyen bir
kavmi vekil kılmışızdır.”
Ulu ve yüce Allah Muhammed sûresi, 38. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Eğer
(İslâm'a hizmetten) yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavim getirir, sonra da Onlar, sizin
benzerleriniz olmazlar.”
Ulu ve yüce Allah Maide sûresi, 54. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey iman
edenler, içinizden kim dininden dönerse, Allah, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu
ve zorlu, Kendisinin Onları seveceği, Onların da Kendisini seveceği bir kavim getirir ki, onu, kime
dilerse Ona verir. Allah ihsanı bol olan ve çok bilendir.”
Başka ne diyelim, ulu ve yüce Allah önce ve bilhassa bizi, sonra da milliyetçiliğe karşı ve hatta
düşman olanları islâh etsin... Amin.
Üç. İslâmiyet'ten öğrendiğimize göre, İslâm'ı tebliğe önce kavminden (milletinden) başlamak
lâzımdır... İşte, bu konuyla ilgili âyet.i kerime meâlleri...
Ulu ve yüce Allah Şuara sûresi, 214. âyetinde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sen (önce) en yakın
aşiretini (oymağını) inzar et. (Şirkten sakındır. İslâm'a çağır)” Bu âyet, konumuz bakımından çok
önemli, o sebeple, üzerinde biraz durmak lâzım...
Peygamber Efendimize Şuara sûresinin 214. âyeti nâzil olunca, bir yemek hazırlatır ve amcaları
Ebû Talib, Hamza, el.Abbas ve Ebû Leheb dahil olmak üzere kırk dolayında akrabasını çağırarak
onlara Rabbinden geleni tebliğ edip iman etmelerini ister.
Bu olayı tarihçi TABERİ, Hazreti Ali'den naklen şöyle anlatır: “Resûlullah söze başladı ve
şöyle dedi: ‘Ey Abdulmuttalib oğulları! Allah'a and olsun ki, Arap yiğitlerinden hiç kimse, kavmine,
dünya ve âhiretleri için, benim size kabulünü teklif ettiğimden daha iyi bir şey
ile gelmiş değildir. Allah, bana, sizi bu dine çağırmamı emretti. Benim kardeşim, vasim ve halifem
olmak üzere aranızdan hanginiz bu işimde bana yardımcı ve arkadaş olacaktır?’ Toplantıda bulunanlar
sustular. Ben aralarında en küçükleri, gözünün pınarında çapağı en çok, karnı en büyük ve baldırı en
ince olan idim. Ben, ‘Ey Allah'ın Resûlü! Bu işte ben senin yardımcın ve vezirin olurum’ dediğimde
O, benim boynumdan tutarak, ‘İşte bu genç, benim kardeşim, vasim ve sizin aranızda benim
halifem'dir. Onun sözlerini dinleyiniz, ona itaat ediniz!’ buyurdu...”
Ulu ve yüce Allah Peygamber Efendimize “önce kendi yakınlarını (kendi rahimiyet halkanda
bulunanları) uyar” diye emretmiştir. Bu emir, Onun (yani Peygamberimizin) getirdiği Tevhit dininin
birlik ve bütünlük idrakine ulaşma emrini tebliğ edecek olduğu bütün müslümanlara
verilmiş bir emir sayılır. Bizim rahimiyet halkamız elbette Türk.İslâm grubu olarak, Türk Milleti'dir.
Onlara önce asırlardan beri, hatta İslâmiyet'ten önce uyguladıkları tevhitçi terbiye açısından hitap
ederek, kendilerini İslâm'ın da öngördüğü gibi birlik ve bütünlük duygularında birleştirebilirsek,
onların ümmet olmaları, millet olmalarına ve millet olmaları da ümmet olmalarına yardım eder.
O halde, ümmet olabilmenin ilk adımı, millet olmaktır. İslâmî nitelikteki cem hissiyatını ilk
önce kendi milletimiz için hissederek, Türk Milleti içinde tek bir ümmet haline gelememişsek
dışardaki müslümanlarla birlikte nasıl olur da çok daha büyük bir ümmet halkası meydana
getirebiliriz? Önce kendi milletimiz içinde birlik (Tevhit) idrakini benimseyememiş isek, dışardaki
müslümana nasıl güven verebiliriz? O da aynı durumda ise, O'nun Tevhit idrakinden nasıl emin
olabiliriz?
Ulu ve yüce Allah Ahzab sûresi, 6. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Akrabalar (hısım
ve soydaşlar) Allah'ın Kitabında diğer müminlerden ve Muhacirler'den daha evlâdır (yakındır).”
Ulu ve yüce Allah Enfal sûresi, 75. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Fakat, hısımlar
(akraba ve soydaşlar) Allah'ın Kitabında birbirine daha yakındır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
Ulu ve yüce Allah Nahl sûresi, 90. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Allah, iyilik
yapmayı ve akrabaya .yakınlarına. yardımda bulunmayı emreder.”
Ve işte, konu ile ilgili Hadis.i Şerif'ler... Peygamber Efendimiz, kendisine eziyet eden müşrikler için
dua buyuruyorlar... “Allah'ım kavmime hidayet et, onlar Hakkı bilmiyorlar.” (İmam Nevevi,
Riyâz'üs.Sâlihin)
“Peygamber Efendimize, ‘Kime iyilik yapayım?’ diye, soruldu... Peygamber Efendimiz,
‘annene’ buyurdu... ‘Sonra kime?’ dediler... ‘Annene’ buyurdu... ‘Sonra kime?’ denilince... Peygamber
Efendimiz, bunun üzerine, ‘Babana ve derece derece yakın akrabana’ buyurdu.” (İmam Nevevi,
Riyâz'üs.Sâlihin)
Peygamber Efendimiz buyuruyor: “Akrabaya (soydaşa) yapılan yardımın sevabı ikidir:
Akrabalık (soydaşlık) sevabı ile sadakanın asıl sevabı.” (Müslim ve Tirmizi)
Ahmed Ziyauddin GÜMÜŞHÂNEVİ Hazretleri, Ehl.i Sünnet Akaidi isimli eserinde, bu konuda, şöyle
yazmaktadır: “Mükellef önce bildikleriyle amel etmeli sonra aile fertlerine, komşusuna ve
sokaktakilere
bâtıldan
uzaklaşmalarını
emretmelidir.
Bazılarının
kabul
etmemesi kendisini .tebliği terk etme hususunda. mazûr göstermez. Daha sonra, köylere, vadilere ve
âleme açılmalı, tebliğ sahasını genişletmelidir.”
Biz, başka ne diyebiriz, bize başka ne demek düşer ki!.. Her şey apaçık ortada değil mi? Aile
fertlerimiz, komşularımız, sokağımızda ve köyümüzde yaşayanlar milletimize mensup değilse,
milletdaşımız değilse, Allah aşkına biz nerede yaşıyoruz, Türkiye'de yaşamıyor muyuz?..
MİLLET'İ VE MİLLETİ TEŞKİL EDEN MİLLİYET UNSURLARINI
KORUMAK, YÜKSELTMEK VE YÜCELTMEK İSLÂMİYET'E UYGUN MU?
SEVMEK,
Elbette uygun! Ama biz gene de, bunu, uygun olduğunu bilmiyormuş gibi Edille.i Şeriyye ile
test edelim... Bu uygunluğu ispat etmeye çalışalım... İyi de, bunu nasıl yapacağız? Bunu, evvelâ
İslâmiyet İslâmiyet'e, Türkçe'ye ve Türk Soyu'na nasıl bakıyor diyerek; sonra da
İslâmiyet İslâmiyet'i, Türkçe'yi ve Türk Soyunu sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmeye nasıl
bakıyor diyerek; Edille.i Şeri'yye ile test ederek yapacağız... Bu testi teker teker ve fakat kısaca yerine
getirelim....
İslâmiyet dine, dile ve soya nasıl bakıyor? Yani İslâmiyet İslâmiyet'e, Türkçe'ye ve Türk
Soyuna karşı mıdır? Veya İslâmiyet İslâmiyet'e; Türkçe İslâmiyet'e ve Türk Soyu İslâmiyet'e aykırı
mıdır? Bu soruları birer birer cevaplandırmaya gayret edelim...
Bir. İSLÂMİYET DİNE VE BİLHASSA İSLÂMİYET'E NASIL BAKIYOR? İSLÂMİYET
İSLÂMİYET'E KARŞI MI ? İSLÂMİYET İSLÂMİYET'E AYKIRI MIDIR?
Bu gibi sualleri saçma buluyoruz ve abesle iştigâl etmemek için, diğer soruları cevaplandırmak
üzere yolumuza devam ediyoruz... Bunu böyle yapmakla yanlış mı davranıyoruz? Eğer yanlış
davranıyorsunuz derseniz, geri döner ve bu soruları da cevaplandırmaya gayret ederiz...
İki. İSLÂMİYET DİL'E VE TÜRKÇE'YE NASIL BAKIYOR? İSLÂMİYET DİL'E VE TÜRKÇE'YE
KARŞI MI? TÜRKÇE İSLâMİYET'E AYKIRI MI?
İşte, dil ile ilgili olarak vahiy olan âyet.i kerime meâlleri...
Ulu ve yüce Allah Er.Rum sûresi, 22. âyetinde meâlen şöyle buyuruyor: “O'nun âyetlerinden
biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda
bilenler için (alınacak) dersler vardır.”
Ulu ve yüce Allah İbrahim sûresi, 4. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Allah'ın
emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik...”
Ulu ve yüce Allah Yusuf sûresi, 2. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Anlayasınız diye
biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.”
Ulu ve yüce Allah Fussilet sûresi, 44. âyetinde de meâlen şöyle buyuruyor: “Eğer biz onu,
yabancı dilden bir Kur'ân kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilâtlı şekilde açıklanmalı değil miydi?
Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu?”
Ulu ve yüce Allah Nahl sûresi, 103. âyetinde de şöyle buyuruyor: “Şüphesiz biz onların:
Kur'ân.ı O’na ancak bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz, kendisine nisbet ettikleri şahsın dili
yabancıdır. Halbuki bu (Kur'ân) apaçık bir Arapça'dır.”
Ulu ve yüce Allah Ez.Zuhruf sûresi, 2. ve 3. âyetlerinde de şöyle buyurmaktadır: “Apaçık
Kitab'a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'ân kıldık.”
Ayrıca, bunlardan başka yirmi küsur âyette daha Kur'ân'ın Arapça olduğu beyan edilmektedir...
Şimdi de, bu konudaki hadis.i şerif'lerin bazılarını verelim...
“Peygamber Efendimiz, Zeyd bin Sabit Hazretlerine Yahudilerin konuştuğu Süryanice'yi
öğrenmesini emretti.” (Tirmizi)
“Peygamber Efendimiz, Selman.ı Farisi Hazretlerine namazda okunan sûreleri Farça'ya
tercüme etmesini emretti.” (Tirmizi)
Peygamber Efendimiz, “Türklerin dilini öğrenin, çünkü onların hükümranlığı uzun sürecektir”
buyurmaktadır. (Kaşgarlı Mahmut, Divan.ı Lügat.üt Türk)
Bu âyet.i kerime'ler ile hadis.i şerif'lerden çıkan sonuçları, biz Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk
Milliyetçileri şöyle anlıyoruz...
1. Her milletin ayrı bir dili vardır ve bu dillerin mevcudiyeti ulu ve yüce Allah'ın yaratması iledir.
2. Her milletin ayrı bir dilinin bulunması ulu ve yüce Allah'ın varlığının delillerindendir.
3. Her peygamber sadece kendi kavminin diliyle gönderilmiştir ki bu, ulu ve yüce Allah'ın bütün
insanlardan bir tek dil ile, meselâ Arapça ile anlaşmalarını istemediğinin en açık ve net delilidir.
4. Hakk'a dâvet ile uğraşan peygamberler ile emr.i bil mâruf, nehy.i anil münker ile görevli
müslümanların, içinde yaşadıkları milletin dilini çok iyi bilmeleri, bilmiyorlarsa da öğrenmeleri
gerekir... Aksi halde, tebliğ vazifelerini bihakkın yapamazlar...
5. Ulu ve yüce Allah'ın varlığının âyetlerinden olan dillerin her biri, hangi milletin olurlarsa olsunlar,
hiç biri istisna edilmeksisizin, sırf ulu ve yüce Allah'ın âyet'i oldukları için mukaddestirler... Sevgi ve
saygıya lâyıktırlar.
6. Müslümanların ana dillerinden başka dilleri de öğrenmelerinde İslâmiyet'i tebliğ bakımından fayda
ve hikmetler vardır... Özellikle de, Süryanice ile Türkçe'yi öğrenmek sünnettir... Böyle olunca;
İslâmiyet dile ve Türkçe'ye neden karşı olsun ve nasıl karşı olabilir? Türkçe de İslâmiyet'e nasıl
aykırıdır ve neden aykırı olsun?
Üç. İSLÂMİYET SOYA VE TÜRK SOYU'NA NASIL BAKIYOR? İSLÂMİYET SOYA, TÜRK
SOYU'NA KARŞI MI? SOY VE TÜRK SOYU İSLÂMİYET'E AYKIRI MI?
İşte soy ile ilgili olarak Kur'ân.ı Kerim'de bulunan âyet meâlleri... Ulu ve yüce Allah Hucurat
sûresi, 13. âyetinde şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve
birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli
olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır.”
Ulu ve yüce Allah Fur'kan sûresi,54. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “O öyle bir
Allah'tır ki, sudan (meniden) bir beşer yarattı ve onu soy ve sop yaptı. Rabbin her şeye kaadirdir.”
Ulu ve yüce Allah Bakara sûresi, 128. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Hz. İbrahim ile oğlu
Hz. İsmail) Ey Rabbimiz! İkimizi de sana teslimiyette sabit kıl. Soyumuzdan da Müslüman bir ümmet
yetiştir...”
Ulu ve yüce Allah Bakara sûresi, 124. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Hz.
İbrahim'e) seni insanlara imam yapacağım buyurdu. İbrahim'de soyumdan da dedi. Allah zalimler
ahdime eremez buyurdu.”
Ulu ve yüce Allah Şûrâ sûresi, 23. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “De ki, ben bu
tebliğime karşılık akrabalar (soydaşlar) arasında sevgiden başka bir şey istemiyorum.”
Ulu ve yüce Allah Enfal sûresi, 75. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Fakat, hısımlar
(akraba ve soydaşlar) Allah'ın kitabında birbirine daha yakındır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”
Ulu ve yüce Allah Ahzab sûresi, 6. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Akrabalar (hısım
ve soydaşlar) Allah'ın kitabında diğer müminlerden ve Muhacirler'den daha evlâdır. (Yakındır).”
Ulu ve yüce Allah Muhammed sûresi, 22. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Demek
idareyi ve hâkimiyeti ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık (soydaşlık) bağını
parçalıyacaksınız, öyle mi?”
Ulu ve yüce Allah Nisâ sûresi, 1. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah'tan korkun
ve akrabalık (soydaşlık) bağlarını kırmaktan sakının, zira Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.”
Ulu ve yüce Allah Ahzab sûresi, 5. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onları
babalarına nisbetle (soyları ile) çağırınız. Bu, Allah katında daha doğrudur.”
Ulu ve yüce Allah Nahl sûresi, 90. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Allah, iyilik
yapmayı ve akrabaya .yakınlarına. yardımda bulunmayı emreder.”
Ve işte, Peygamber Efendimizin bu konudaki hadis.i şerif'leri...
“Akrabaya (soydaşa) yapılan yardımın sevabı ikidir: Akrabalık (soydaşlık) sevabı ile sadakanın
asıl sevabı.” (Müslim ve Tirmizi)
“İnsanlar arasında iki şey vardır ki, onlar için küfürdür: Soyu taan etmek (soya sataşmak, dil
uzatmak) ve ölü üzerine niyakat etmek.” (Müslim)
“Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların
lânetine uğrasın.” (Vedâ Hutbesi)
“Nuh'un üç oğlu vardı: Sam Arabın babası, Ham Sudan'ın (zencilerin) babası ve Yafes Türk'ün
babasıdır.” (İmam.ı Ahmed, Müsned)
“Amr b.Tağlib'den rivayet edildiğine göre, Hazreti Peygamber buyurmuştur ki; Kıyâmet
kopmasının şartlarından (biri de) sizlerin kıldan çarıklar giyen bir kavim olan (Türkler)le
harbetmenizdir. Yine kıyâmet kopmasının şartlarından bir (diğeri de) sizlerin geniş yuvarlak
yüzlü öyle ki, yüzleri (örs üstünde döğülmüş ve üzeri) derilerle kaplanmış (sağlam) kalkanlar gibi bir
kavim (olan Türklerle) çarpışmanızdır.” (Buhari)
“Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Hazreti Peygamber buyurmuştur ki, sizler küçük
çekik gözlü, kırmızı benizli, yatık burunlu, çehreleri sanki (örs üstünde döğülmüş ve) üzeri derilerle
kaplanmış (sağlam) kalkanlar gibi bir kavim olan TÜRKLERLE çarpışmadıkça kıyâmet
kopmıyacaktır. Yine sizler, kıldan çarık (ve çoraplar) giyen bir kavimle (TÜRK) çarpışmadıkça
kıyamet kopmıyacaktır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davut)
“Hz.Peygamber buyurmuştur ki: Şüphesiz ümmetimi üç defa yüzleri geniş, çehreleri sanki
derilerle kılıflı kalkanlar gibi olan bir kavim kovalayacaklar ve sonunda onlara Arap yarımadasında
yetişeceklerdir. Ey Allah'ın Resûlü onlar kimlerdir? diye soruldukta, Hz. Peygamber: .TÜRKLERDİR
buyurmuşlardır. Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ediyorum ki, Onlar mutlaka atlarını
müslümanların mescidlerinin direklerine bağlıyacaklardır.” (Ebu Davut)
“Hz. Peygamber buyurmuştur ki; Habeşliler sizinle uğraşmadıkça siz de onlarla uğraşmayınız,
hele Türkler size dokunmadığı sürece sizde Türklere sakın dokunmayınız.” (Ebu Davut)
Bu âyet.i kerime'ler ile hadis.i şeriflerden, biz Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri,
şu neticeleri çıkarıyoruz...
1. Her bir şeyi olduğu gibi soyları da ulu ve yüce Allah yaratmıştır... Soyları inkâr etmek imkânsız
olduğu gibi İslâmiyet'e uygun da değildir...
2. İslâmiyet soydaşlar arasında sevgi bağlarının bulunmasını ve hatta bu soydaşlık ve sevgi bağlarının
güçlenmesini istemektedir...
3. Müslüman soydaşlar birbirlerine, soydaş olmayan Müslümanlardan daha yakındırlar... O kadar ki,
Müslüman soydaşlar İslâm'da birinci sırayı alan, fakat soydaş olmayan Muhacirlerden bile birbirlerine
daha yakındırlar...
4. Soydaşlık bağlarını kırmak veya koparmak İslâmiyet'e aykırıdır... O kadar ki, soydaşlık bağlarını
kırmak fesat çıkarmakla eş değerde görülmektedir. Fesat çıkarmak ise, Bakara sûresi, 217. âyetinde
öldürmekten daha kötü görülmektedir... Demek ki, soydaşlık bağlarını
kırmak, İslâmiyet'e göre, öldürmekten beter sayılmaktadır...
5. İnsanları soylarının adları ile çağırmak Allah katında daha doğrudur... Nitekim büyük sahabiler
Selman.ı Farisî, Bilâl.i Habeşî, Süheyl er.Rumî hep soylarının adları ile birlikte anılmaktadırlar...
6. İnsanların soylarına sataşmak küfürdür... Soyu'nu inkâr etmek ise, Allah'ın, meleklerin ve insanların
lânetlerini muciptir...
7. Bir Türk Soyu da vardır ve bu inkârı imkânsız bir gerçektir.
8. Habeşliler ile Türk Milletine dokunmamak ve hatta saygı göstermek sünnettir. Neden? Habeşliler ilk
muhacirlere
sahip
çıktıkları
için
Habeşlilere
dokunmamak
ve
saygı
göstermek
lâzımdır... Türklere de sebebini bilemediğimiz ama hadisteki hele ve sakın sözlerinden anlaşıldığına
göre, herhalde Habeşlilerinkinden bile daha önemli sebeplerden dolayı, saygı göstermek ve
dokunmamak gerekmektedir...
Türkler, en eski devirlerden beri «muvahhit» olan, yani «tek Tanrı'»ya inanan bir milletti. Türk
milletine, zaman zaman İran ve Hindistan'dan bulaşan Şamanist, Budist inançlara, hattâ Yahudi ve
Hıristiyan itikatlarına rağmen o, daima kültürünün özünde «muvahhit» olma esprisini korumasını
bilmiştir.
Türkler, asırlarca hep İslâmiyet'i aramış gibidir. Daha önce denediği hiçbir «din» Türk'ün
vicdanını tatmin etmemişti. Türkler herhangi bir baskı altında kalmaksızın temiz ve hür vicdanları ile
İslâmiyet'i seçtiler, sekizinci yüzyıldan sonra, dalga dalga bu dine katıldılar.
Tarihte hiçbir millet bu kadar iştiyakla, bu kadar büyük dalgalar halinde yeni bir dine koşmamıştır.
Muvahhit Türk Milleti, İslâmiyet'te «tevhid»in en muhteşemini bulmuş, onunla coşmuş ve âdeta
kendinden geçmiştir
Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han İslâm'la şereflenen ilk Türk hakanı olmuştur.
Türk.İslâm Ülkücüsü için bu hakanın ismini yaymak ve genç vicdanlara heyecanla işlemek vazifesi
düşer. Bu yüce hakanın adı asla unutturulmamalıdır.
Türk milletinin vicdanında yatan menkıbelere göre, Abdülkerim Satuk Buğra Han İslâmiyet'i
rüyasında bizzat şanlı kurtarıcımız olan Peygamberimizden öğrenmiştir. Milleti ise kendisine itirazsız
uymuştur. Böylece İslâm'a 10. yüzyıldan itibaren çok büyük dalgalar halinde katılan Türk milleti, 11.
yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının siyasî lideri oldu. Tuğrul Bey «Sultan'ül.Müslimin» ilân edildi. 16.
yüzyılda da Yavuz Sultan Selim Han ile de «Resul.ü Ekrem» «halifesi» yani kutlu vekili olmakla
şereflendi.
Nihayet, Türk, İslâmiyet ile o derece kaynaştı ki, Avrupalı, İslâmiyet'e, «Türk'ün Dini» demeye
başladı. Daha sonra imparatorluğumuzu yıkmak isteyenler, bu sefer yüce dinimize «Arap'ın Dini»
diyerek, güya millî hislerimizi rencide ederek bizi, yüce dinimizden soğutmak istemişlerdi. Oysa, yüce
Peygamberimiz bu «İlâhi dini» Arap bedevilerine kabul ettirmek için ne kadar zahmet çekmişlerdi. Hiç
şüphesiz, İslâmiyet, şu veya bu «kavmin» dini değildir. O bütün insanlığın haysiyetini kurtarmak için,
Allah'ın «âlemlere rahmet olarak» gönderdiği âlemşümul ve ilâhi bir dindir. Her ırk, kavim ve her fert
karakterini ve şahsiyetini kaybetmeksizin bu dine girebilir. Hiç kimseye bu konuda bir imtiyaz
verilmediği gibi, engel olma yetkisi de verilmemiştir. Bütün bunlarla beraber, İslâmiyet, milletlerarası
bir din olmayıp milletler üstüdür. Yani İslâm international değil, üniversaldir. Bunlar arasındaki farkı
daha önceden belirtmiştik. İslâmiyet'i kabul etmekle milletler yok olmaz. Aksine güçlenir.
İslâmiyet, milletleri inkâr etmez, aksine milleti, nitelikleri içinde tutarak geliştirir. Milli kültürü ve
müesseseleri, kendi inanç ve ölçüleri içinde yeniden bir terkibe zorlar. Ondaki küfrü atar, ancak millî
şahsiyeti korur. İslâmiyet, kendine aykırı olmama şartı ile «örfe» (Töre'ye) uymayı emrettiğinden
milletin üslûbunu yansıtır. Din, sosyal yapıyı bütünü ile etkilediği halde, milletin şahsiyet ve üslûbunu
inkâr ve ihmal etmez. Bilâkis, millî şahsiyeti ve üslûbu, getirdiği iman, aşk, aksiyon ve disiplinle
gelişmeye götürür.
İSLÂMİYET, kültür ve medeniyetlere şekil ve ruh veren bir «üst.sistem»dir. Bu terimi
sosyolojiye P. Sorokin getirmiştir; kültür ve medeniyetlere yön veren ve zamana hâkim «dünya
görüşü» olarak anlaşılabilir.
Evet, İslâmiyet çeşitli kültür ve medeniyetlere biçim veren bir «üst sistem» olarak millî şahsiyete millî
değerlere millî töreye önem verir, ancak bunu yaparken kendi gerçeğine aykırı olanlarını ayıklar, sivri
noktaları törpüler, Türk millî kültürü, müesseseleri ve töresi, en az bir yıldan beri, İslâmiyet'le iyice
kaynaşmıştır. Böylece asla vazgeçemeyeceğimiz Türk.İslâm Medeniyeti doğmuş bulunmaktadır.
Ayrıca, bizi bu «medeniyetten» koparmak isteyen ve iki yüzyıldan beri tezgâhlanan oyunları da
biliyoruz.İslâmiyet'ten gayri dinlere katılan Türk boylan, maalesef millî kültürlerini kaybederek silinip
gitmişlerdir. Hıristiyan olan Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar, Macarlar, Bulgarlar... kısa
zamanda Türklüklerini kaybetmişlerdir. Öte yandan Tobgaçlar, Budizm'in tesiri ile Çinlileşmişlerdir.
Oysa, Müslüman olan Türkler, yalnız İslâmiyet'e hizmet etmekle kalmamışlar, milli şahsiyetlerini
koruyarak dünyanın en güçlü devletlerini kurmuşlardır. Türklüğün İslâm'la kaynaşması hem Türk
dünyasına, hem İslâm dünyasına karşılıklı faydalar sağlamıştır. Bilhassa Selçuklular ve Osmanlılar
döneminde Türk Milletinin ilimde, sanatta din ve ahlâkta gösterdiği gelişme kurduğu büyük medeniyet
bütün dünyada hayranlık uyandırmış, tarihin çehresini değiştirmiş, bugünkü birçok medeniyete ışık
tutmuştur.Öte yandan Türklüğün İslâm âlemine ve medeniyetine büyük hizmetleri olmuştur. Hizmetin
siyasî ve askerî yönü yanında bizzat din hayatına olan yardımı çok önemlidir. Türk dünyasında
İmam.ıA'zamlar, İmam.ı Maturidîler, İmam.ı Buharîler, Büyük mutasavvıf Ahmed Yesevîler, İmam.ı
Gazalîler Nizam'ül.Mülkler, Mevlânalar, Yûnuslar Hocazade Efendiler, İmamı Birgiviler, Ahmet
Cevdetler... gibi din uluları yetişerek, kitaplığımıza binlerce cilt değerli eserler kazandırdılar, yeni
ihtiyarlara, yüce dinimizi mecrasından saptırmadan, çözüm yolları buldular, devletimizi ve milletimizi
«devrin en ilerisine çıkarmayı» başardılar. Türkler, İslâm'a hizmet eden en büyük millet olma sıfatını
gerçekten hak etmişlerdir. Peygamberimizden ve yüce «sahabî kadrosundan» sonra, bu sıfat gerçekten
Türk milletinin hakkıdır.
Bugün, yukarıda adlarını saydığımız, büyük cedlerimizin kitapları, kitaplıklarda küflenirken ve genç
nesiller, çeşitli tertiplerle bu kitapları okumak ve anlamak imkânlarından mahrum edilmişken,
piyasada ne idüğü belirsiz kişilerin kitap ve yazıları dolaşmaktadır. Sanki Türk Milleti yeni «ihtida
etmiş (Yeni Müslüman olmuş) gibi «nevzuhur» sahte müçtehitlerin kitapları genç nesillerin ellerine
veriliyor. Maalesef ülkemizde Ibni Teymiyye, Abdülvahab gibi sapıkların fikirleri, Farmason
Cemaleddin.i Afganî, Muhammed Abduh'un görüşleri, yine masonların kontrolünde bulunduğunu
önceden bildirdiğimiz «Müslüman Kardeşler» teşkilâtına bağlı yazarların kitapları veya İran'dan
kaynaklanan «Fars Emperyalizmine» ait eserler «din adına» okunmaktadır.
Öte yandan ecdadımızın meydana getirdiği eserler, yalnız Türk dünyasına değil, bütün İslâm
dünyasına, İslâmiyet'i yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır ve
ne yazık ki gözlere ve dimağlara kapalıdır.
İ'LÂY-I KELİMETULLAH NEDİR?
Her türlü küfür, şirk ve ilhada karşı Allah'ın varlığını, birliğini, İslâm'ın yüceliğini ve Kur'an-ı
Kerim'in üstünlüğünü savunmak anlamına gelir. İ'lây-ı Kelimetullah, Allah kelâmını (Kur'an-ı Kerim
ve O'nun hükümlerini) yüceltmek, savunmak ve Allah'ın emrettiği şekilde yaşamak demektir.
''Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun kulu ve Resulüdür'' temel ilkesine inanmak ve Allah
(C.C.)'ın mukaddes hükümlerini ve ölçülerini insanların yaşadığı yeryüzünün her noktasına ulaştırma
gayreti içinde olmak demektir.
İ'lây-ı Kelimetullah, Kelime-i Tevhid nurunu bütün gönüllere ve kafalara nakşederek, bütün
sahte tanrıları, bütün kanlı dikdatörleri ve bütün putları yıkmak demektir. İnsanları sömüren, ezen ve
alçaltan her çeşit batıl inanca karşı mücadele etmek demektir.
İ'lây-ı Kelimetullah davası herşeyden önce Allah'tan başka ilah yoktur gerçeğini görmeye,
bildirmeye ve daha sonra da bunu yayma ve yüceltmeye bağlıdır. Her müslümanın ilk görevi, kendini,
ailesini, milletini ve topyekün insanlığı sahte mabudların tasallutundan kurtarmaktır.
KIZIL ELMA NEDİR?
Türk' ün göz koyup feth etmek istediği yere ve onu gerçekleştirme idealine Kızıl Elma Ülküsü denir."
Yiğitler kan döker başak solmaya,
Anadolu başlar vatan olmaya,
Kızıl Elmaya hey Kızıl Elmaya,
En güzel marşını vurmada mehter,
Ya Allah Bismillah, Allahuekber!
Orta Asya' da çok eskiden yaşayan bir Türk kavmi, komşu bir düşman kavmin saldırısına uğrar.
Düşmanlar, Türk kavmini çok perişan ederler.Aradan bir zaman geçer, düşman saldırısından ve
kıyımından kaçıp kurtulanlar bir yurtta toparlanıp, büyüyüp, gelişirler. Kendilerini idareye
başlarlar.Fakat düşman kavmin yaptıklarını da bir türlü unutamazlar. Düşman kavmin idarecisi ise
ipekten bir otağ içinde yaşamakta ve otağın tepesinde altından bir top şeklinde Kızıl Elma
bulunmaktaydı. Türkler o haliyle o Kızıl Elmalı altın top şeklindeki bu görünümü kafalarına işlediler.
İpekli düşman başbuğunun çadırını ele geçirmeyi hedeflediler ve bunu bir ülkü şekline getirdiler.Bir
müddet sonra istediklerini gerçekleştirdiler ve yaptıkları saldırı sonucu düşmanarını perişan ettiler.
Başnuğlarının ipekli ve tepesinde altın top şeklindeki Kızıl Elmalı çadırını ele geçirdiler. Böylece ideal
düşünce aksiyon safhasındaki başarı ve zaferle bitti.
Bu ülkü gerçekleşince, iş başka ülkülere dönüştü. Birbirini takip eden fetih arzuları neticesinde
Türkler göz koyup almak istediği yerleri bu idealleri vasıtasıyla gerçekleştirdiler. Onun içinm Kızıl
Elma Ülküsü diye tanımlanan ve ifade edilen bu düşünceyi şöyle tanımlayacağız. "Türk' ün göz koyup
fethetmek istediği yere ve onu gerçekleştirme idealine Kızıl Elma Ülküsü' denir."
Tarihimizde bir çok Kızıl Elma Ülküleri belirlenir ve hemen hemen hepsi gerçekleşir. Anadolu
Kızıl Elması, İstanbul Kızıl Elması, Budşn Kızıl Elması, Viyana Kızıl Elması (Bu gerçekleşmedi).
Yine tarihçilerimizin ortak görüşüne göre Anadolu' yu fetheden Türk atlılarının Marmara sahillerine
ulaşması ve oradan Kadıköy ve Üsküdar sahillerine geçince, Ayasofya Mabedi' nin tepesindeki altın
topa benzeyen elma şeklindeki görünümünden dolayı, burayı da almaya göz koyup, ya Ayasofya veya
İstanbul Kızıl Elması şeklindeki bir görüş belirttikleri, verilen bilgiler arasındadır.
Daha önceden anlattığımız üzere, ülkcülerin bir bakıma aldlar ile ifadesi olan Kızıl Elma
Ülküsü ve geleneği bugün de aynı ruh ve şuurla devam etmeli, Türk illeri ve eski kaybettiğimiz
yerlerin üzerinde hakimiyet tesisi için kullanılmalıdır. Bu hakimiyet kuvvetli olmak ve inanmak ile
mümkündür.
Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla
savaşın.Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.(Bakara Suresi 193.)
NİZAM-I ÂLEM NEDİR?
Nizam-ı Âlem: Allah’ın (C.C.) insanı halife olarak yarattığı yeryüzünde, yine onun istediği gibi
yaşamak isteyenlerin ölüme kadar peşinde koşmakla mükellef olduğu ulvî bir misyondur. Biraz
açarsak bu dünyayı ötelerin tarlası kabul eden İslâm inancı, bu dünyayı imar vazifesini de yüklemiştir
inananlara.Müslümanın hayatında cemiyet kaçkınlığı, ruhbanlık gibi hayat tarzları yoktur.
Müslümanlar bu dünyanın hakkını, sadece ve sadece inançlarına uygun olarak vermek zorundadırlar.
"Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalışmak" olarak ifade buyrulan ilahî
ölçü buna işaret değil midir? İslâmiyet insanların vicdanına hapsedilmiş bir inanışın adı değildir. "Siz
benim namazıma-orucuma bakmayın, benim kalbim temiz. Din bir vicdan meselesidir ve Allah’la kul
arasındadır." safsataları müslümanın inançları ile bağdaşmaz. Keza "Şeriat, yani İslâm zahire göre
hükmeder" prensibini bilmeyenimiz yoktur. Din, insanların yaşamını şekillendirir. Birtakım
mükellefiyetler, müeyyideler, ahlâkî prensipler içerir. Bunlar, O dine bağlanmış fertlerin uyması
zorunlu olan yükümlülüklerdir. "Ben şurasını kabul eder, burasını kabul etmem" ve "İnancım bu
meselelere karışsın ama şu şu şu meselelerden soyutlansın, müdahil olmasın" düşüncesi saçmadır ve
aynı zamanda İslâm’ın kabulleriyle çelişmektedir. Çünkü bizler, müslümanlar olarak, doğumumuzdan
ölümümüze, taharetlenmizden yememize, içmemize, konuşmalarımızdan sükût etmemize kadar
uzanan bir hayat çizgisinde, herşeyi Allah (C.C.) ve Resulü’nden ve onun mümtaz Sahabiler
kadrosundan öğrendik. Bunların zıddı bir anlayışa ve bizlere biçtiği yaşam biçimine muhalif olmak
haddimize midir? İslâmiyet tam bir teslimiyet ve kabul ister. Müslümanım diyen bir şahıs,
müslümanlığın gereklerini ayırıma tutma hakkına sahip değidir. Yani, ya hep, ya hiç. Konunun özü
budur. Bana göreler ve ben böyle anlıyorumlar yoktur. Herşey Allah’a ve Resulü’ne göre
şekillenecektir... İşte Nizam-ı Âlem; bütün vasıtaların, bütün kadroların, bütün anlayışların, bütün
fikirlerin velhasıl yeryüzünün, İslâm’a ve onun ölçülerine göre kıvamlanması, ilahî kalıplara
oturtulması ve adem-i beşerin hayatını, Hakk’ın (C.C.) tanıdığı serbestiyet ve yasaklar dahilinde idame
ettirmesini sağlayacak meşru düzenin adıdır.
BOZKURT VE ÖZELLİKLERİ
Cenabı ALLAH bütün varlıkları yaratırken farklı özeliklerle yaratmıştır.Ruslar ayıyı, İngilizler
aslanı, Amerikalılar kartalı, İspanyollar boğayı milli sembol saymışlar.Biz? Neden başka bir hayvan
değil de Gök yeleli Bozkurt'u sembol edindik? Bozkurt'un özelliklerini temel olarak şu şekilde
sıralamak mümkündür
1 . Bozkurtlar atasına bağlıdır; Bozkurt sürüsünden ayrılan bir erkek bozkurt karşılaştığı bir
kara kurt sürüsüne girer. Girdiği sürünün liderliğini alır;
2 . Bozkurt özgürlüğüne düşkündür. Dünyada evcilleştirilememiş tek hayvan olma unvanı
Orta Asya bozkurtlarındadır.Hayvan yakalandığında tüm hayvanların aksine gırtlak kısmında bulunan
öd denen keseyi parçalar ve intihar eder.Bozkurt esareti kabul etmeyen bir varlıktır.Bozkurt'un
boynuna tasma takıp bir kafese koyamazsınız.Bozkurt ölümü kabul eder kendisini parçalar ve intihar
eder.
3 . Bir bozkurt sadece yiyeceği kadarını avlar ve yavrusu olan bir hayvana saldırmaz,
avlamaz.Bozkurt leş eti yemez.Kendi avını kendisi avlar.Başka hayvanların avladığı leşi yemez.
4 . Bozkurtlar eşlerini kıskanırlar.Bozkurt dişisi asla bir kara kurtla çiftleşmez.Bozkurt
yaşamından tek eş seçer.Eşi ölmeden başka eş aramaz.
5 . Bozkurt sürüsü sağdan ve soldan giden öncüler, akabinde de göbekten gelen ana kuvvetle
saldırırlar düşmanına.Bozkurt cesaretli ve ölümüne mücadele eden bir yapıya sahiptir esareti kabul
etmez.
6 . Bozkurtların bir lideri vardır ve sürü o liderin emrinden çıkmaz.Bozkurt liderine bağlıdır,
dinlenme anında da lideri etrafında koruma tedbirleri alır.Bozkurtlar avlamaları, toplu yaşama
kurallarına uyma vb. açılardan bir sistem içerisindedirler, yani asildirler.
7 . Bozkurtlar teşkilat halinde bir yaşam sürerler.Bozkurt ekip çalışması yapar ve Hürriyetine
son derece düşkündür.
8 . Karda yürüyen 40 bireylik bir Bozkurt grubunu takip etseniz ancak Beş, altı ayak izi
görebilirsiniz, o kadar dikkatli ve organizedirler Çünkü grup önde giden lider bozkurt'un ayak izlerine
basarak ilerler.Bozkurtlar asla organizesiz ve plansız hareket etmez, avlanmazlar.
9 . Bozkurtlarda bir yavrunun hem annesi, hem de babası ölse dahi yavru hayatta kalır.
Bozkurtlarda grup hiyerarşisi buna müsaade etmez.Diğer grup üyeleri yavruyu evlat edinir ve kendi
yavruları gibi büyütürler.
10 .Bizim sembolümüz, Gök yeleli bozkurttur. Yani "GÖKBÖRÜ".Bu kurt türü sadece Orta
Asya dolaylarında yaşamaktadır.Türk milleti Bozkurt'u bu taşıdığı özelliklerden dolayı kendine sembol
edinmiştir.
11. Türk milleti asırlarca bozkurt'laşan şahsiyetler yetiştirmiştir.Bozkurt bu nedenle tarihimiz
içinde bayrak olarak da kullanılmıştır.
BOZKURT İŞARETİ VE
ANLAMI
Ülkücülerin değişmez simgesi
Bozkurt işareti simgesel manasıyla bir
kurttur.
Bütün
Türk
dünyasında
kullanılmaktadır. 1991 yılında Sovyetler
Birliği’nin yıkılmasından sonra Bakü’de
Ebulfeyz
Elçibey’in
düzenlediği
mitingde bir milyon insan Alparslan
Türkeş’i "Bozkurt" işaretiyle selamladı.
Orada görülen bu işaret daha sonra
Türkiye’ye de geldi ve Türk milleti
tarafından
kullanılmaya
başlanmıştı.Ancak Alparslan Türkeş'in
bu işarete yüklediği başka bir anlam daha
vardı. Onu da Millet Partisi kurucusu
rahmetli Osman Bölükbaşı'ya şöyle
anlatmıştı:
Bölükbaşı: Yahu Türkeş siz bir işaret yapıyorsunuz, kurda benziyor. Onu anladık da,benim bildiğim
sen Türkeş ona bir mana yüklemişsindir.
Türkeş: Elbette ağabey (Bölükbaşı Başbuğ’dan yaşça büyüktür)
Bölükbaşı: Peki nedir?
Türkeş: (Bir eliyle bozkurt işareti yapar, diğer elinin baş parmağıyla işaret ederek tarif eder)Bak
ağabey, şu serçe parmak Türk’tür, şu işaret parmağı da İslam’dır. Şu Bozkurt işareti yaptığımız işaretin
arada kalan boşluk ise cihandır(dünyadır). Son olarak kalan 3 parmağın birleştiği nokta ise mühürdür.
Yani ağabey işaret ederek gösterir isek, şu çıkar : Türk İslam Mührünü Dünyaya vuracağız
Türk Birliği
Türk Milletinin yoğun olarak yaşadığı bütün
yurtların birleşerek ismi Turan olan devletin
kurulmasıdır. Tek Vatan , Tek Devlet , Tek Millet
ilkesinin gerçekleştirilebilmesidir.
İslam Birliği
Büyük Turan gerçekleştirildikten sonra Türk
olmayan diğer Müslüman milletler de ümmet
kardeşliği inancımıza uygun olarak birliğimize
katılacaktır
ve
Türk
İslam
birliği
gerçekleşecektir.
Türk Cihan Hakimiyeti
Nizam-i Alem , İlay-i Kelimetullah veya Türk
Cihan
Hakimiyeti.
Türk-İslam
birliği
gerçekleştiğinde aleme Allah(c.c) ' in Nizamını
yaymak ve Cihanda Türk hakimiyetini sağlamak.
1-
PİR-İ TÜRKİSTAN HOCA AHMET YESEVİ
Türk tasavvuf geleneğinin hareket noktası “Pîr-i Türkistan” Hoca Ahmed Yesevî, Güney
Kazakistan’da Çimkent şehrine 7 km., bugün Türkistan adıyla tanınan Yesi şehrine 157 km.
uzaklıktaki Sayram kasabasında doğmuştur. Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. 73 yıl yaşadığı
ve 1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüş ışığında, 1093 yılında doğduğu ortaya çıkar.
Babası Sayram’ın ünlü bilginlerinden İbrahim Şeyh, annesi ise Kara Saç Ana’dır. Halkın
inanışı, İbrahim Şeyh’in soyunu Hz. Ali’nin oğullarından Muhammed el-Hanefî’ye çıkarır.Ahmed
Yesevî, ilk öğrenimini yedi yaşında iken kaybettiği babası İbrahim Şeyh’ten alır. Babasının vefatından
sonra ise, onun eğitimini menkıbelerin Hz. Peygamber’in talimatıyla bu iş için görevlendirildiğini
söyledikleri Şeyh Arslan Baba üstlenir ve Ahmed Yesevî’nin manevî babası olur. Arslan Baba’dan
tasavvufla ilgili ilk bilgileri alan Ahmed Yesevî, onun vefatından sonra yine onun önceden verdiği
işarete uyarak dönemin ilim ve irfan merkezi olan Buhâra’ya gider.
Ahmed Yesevî, muhtemelen 27 yaşlarında iken, Buhâra’da, devrin önde gelen mutasavvıf ve
bilginlerinden olan Şeyh Yûsuf Hemedânî’nin öğrencisi ve müridi olur. Yûsuf Hemedânî, eğer deyim
yerinde ise, “gezginci bir şeyh”tir. O, çoğunlukla Buhâra’da ikamet etmekle beraber Mevr, Semerkanî,
Herat gibi önemli merkezleri dolaşarak halkı Allah yolunda hizmete çağırır, dinî açıdan aydınlatır ve
özellikle dînin özünün ve temel amacının, insanın ahlâkî açıdan olgunlaşması olduğunu söylerdi .
İşte Ahmed Yesevî de hocası Yûsuf Hemedânî’den dinî ve tasavvufî bilgileri onunla birlikte
gezerek, görerek ve yaşayarak öğrenmiş ve öğrendiklerini de yalnız Türkistan’a değil, bütün Türk
dünyasına güzel, sâde ve saf Türkçesiyle vermiş ve öğretmiştir. Nitekim o, şeyhi Yûsuf Hemedânî’nin
vefatından sonra onun dergâhında halîfelik postuna oturmuş ve bir süre Buhâra’da Şeyhinin
görevlerini üstlenmiştir. Daha sonra Yesî’ye dönen Ahmed Yesevî, vefat tarihi olan 1156 yılına kadar
burayı merkez edinmiştir.
Yesî, artık Hoca Ahmed Yesevî’nin görüşleri ve eğitimiyle aydınlanan hareketli bir kent haline
gelmiştir. Çünkü Türkistan’ın hemen hemen her yerinden öğrenci gelmiş ve Hoca Ahmed Yesevî’nin
irşad halkasına girmişlerdir. Yesevî ocağında öğrenimlerini tamamlayan genç-yaşlı Yesevi müritleri,
Türkistan’dan Balkanlara kadar uzanan bütün Türk yurtlarında Hoca Ahmed Yesevî’nin saf ve sâde
Türkçe ile söylenmiş “hikmet”lerini terennüm ettiler ve eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyetle
uzlaştırmaya çalışan ve dolayısıyla kitabî dinin emirlerini tam olarak yerime getiremeyen henüz
müslüman olmuş insanlara İslâm’ın sıcak, samimî, hoşgörü, tanrı ve insan sevgisine dayalı gerçek
güzel yüzünü tanıttılar. Böylece Hoca Ahmed Yesevî’nin dînin özünü tam olarak yakalamış aydınlık
görüşleri, çok kısa sürede , bütün Türk illerine yayıldı.
Hoca Ahmed Yesevî, içinde yaşadığı dönemin Türk toplumunun bozkırlarda at koşturan yan
göçebe insanlar olduklarını; kadın-erkek, yaşlı genç hareketli ve kendi gelenek ve göreneklerini diri
tutma yolunda başarılı ve mücadeleli bir hayatın içinde olduklarını çok iyi biliyordu. Bu insanlara o,
kılı kırk yaran fıkıh kuralları içinde ve Arap -Acem kültür çevresinin etkileriyle boğulmuş karma
karışık bir İslâm yerine, samimî ve sarsılmaz bir îman anlayışım telkîn eden dinî ve ahlakî kuralları
Arapça ve Farsça’yı çok iyi bildiği halde; kendi dilleriyle ve onların seviyelerine uygun bir üslûpla
sunmanın başarısının temeli olacağımı görmüştür. Onun için de Türk boylarının halk edebiyatından
alınmış şekillerle insanlar arasında, dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı, dünyayı Allah ve insan sevgisi ile
kucaklamayı, yine Kur’an’dan aldığı ilhamla öğretti.
2.
SEYYİD AHMET ARVASİ
1932 yılında Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesinde doğdu. Ailece Van'ın Bahçesaray (Müküs)
kasabasına bağlı Doğanyayla (Arvas) köyündendir. Muhitlerinde bu köyün adına izafeten 'Arvasiler'
olarak tanınırlar. Soyadı kanunu çıktıktan sonra köylerinin adı soyadları oldu. Babası Abdülhakim
Arvasi'dir. 1952 yılında Erzurum Öğretmen Okulu'ndan mezun oldu. Bir süre ilkokul öğretmenliği
yaptı. 1958'de Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü'nü bitirdi. Sırayla Balıkesir, Bursa ve
İstanbul'daki Eğitim Enstitülerinde hocalık yaptı. 1979 yılında emekli oldu. Aynı yıl Milliyetçi Hareket
Partisi (MHP) Genel İdare Kurulu'na seçilerek, bu partideki görevine, 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar
devam etti. MHP'den İstanbul Senatör Adayı da oldu. Hergün Gazetesi'nde, 'Türk-İslam Ülküsü'
başlığıyla günlük makaleler yazdı. 12 Eylül darbesinden sonra, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar
Davası'ndan yargılandı. Mamak Cezaevi'nde işkence gördü. Tahliye olduktan sonra ülkücü gazete ve
dergilerde yazılar yazdı. Türkiye gazetesinde Hasbihal başlığı ile makaleleri neşredildi.
56 senelik ömrünün her bölümünde hep konuştu ve yazdı. 31 Aralık 1988 tarihinde İstanbul
Erenköy'deki evinde vefat etti. Saat 11.00'de ruhunu teslim etti.Vefat ederken, çok sevdiği
daktilosunun başındaydı. Ölümünü Yeni Düşünce Gazetesi, 'Bir Güzel Adam Hakk'a Yürüdü', Türkiye
gazetesi ise 'S. Ahmet Arvasi'yi Kaybettik' manşetiyle verdi. Arvasi'nin cenaze namazı için yurdun
çeşitli yerlerinden gelen binlerce kişi, Fatih Camii'ni ve bahçesini doldurdu. Merhumun akrabası Van
Eski Müftüsü Seyyid Kasım Arvasi cenaze namazını kıldırdı. Arvasi Hoca, Edirnekapı'da damadı
Reşat Yamankaradeniz'in yanına defnedildi. Kabrinin biraz aşağısında meşhur Osmanlı
şeyhülislamlarında İbni Kemal hazretlerinin kabri vardır.
ESERLERİ:Türk-İslam Ülküsü (3 cilt), Kendini Arayan İnsan, İnsan ve İnsan Ötesi,
Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, Şiirlerim, Eğitim Sosyolojisi, Doğu Anadolu Gerçeği, İleri Türk
Milliyetçiliğinin İlkeleri, Hasbihal (6 cilt) Hasbihal, daha sonra konularına göre şu isimlerde
yayınlandı: Emperyalizmin Oyunları, Devletin Dini Olur mu, Kadın Erkek Üzerine, İnsanın Yalnızlığı.
3.
GALİP ERDEM
10 Mart 1930 tarihinde Rize'nin Fındıklı ilçesinde doğdu. Fındıklı'da 'Ofluoğlu' adı ile bilinen
bir ailedendir. Babası, nahiye müdürlüklerinde bulunan Rasim Bey, annesi Pehlivanoğulları'ndan
Zekiye Hanım'dır. Ailenin tek çocuğudur.İlkokulu Fındıklı 11 Mart İlkokulu'nda bitirdi. Galip Erdem,
babasının memuriyeti dolayısıyla, ortaokulu Bitlis ve Siirt gibi İllerde tamamlar. Babası Erzurum
Narman nahiye müdürlüğüne tâyin edilince, Galip Erdem de Erzurum da lise tahsiline başlar ve 1949
yılında LİSEYİ pekiyi derece İle bitirir.
8 Kasım 1951 de başlayan yedek subaylık görevi, 31 Ekim 1952 de teğmen rütbesiyle biter. Ve
27 Nisan 1953'te PTT Genel Müdürlüğü Ankara Yenişehir Merkezinde ilk olarak memuriyete adımını
atar. 7 Temmuz 1954 tarihinde memuriyetten istifa eden Galip Erdem , Maliye Bakanlığı Milli Emlâk
Genel Müdürlüğünde tekrar memuriyete başlar. 6 Ocak 1955 yılında bu görevinden ayrılır. Daha sonra
İETT idaresinde takip memuru olarak işe başlar. (7.7.1956) Ertesi yıl bu görevinden de ayrılır ve
GlMA TAŞ' ye girer. Burada sigortalı olarak 476 gün çalışır. (3.8.1959) Bu arada Ankara Hukuk
Fakültesinden mezun olur.23 Kasım 1959 da Bayındırlık Bakanlığında Tevfik İleri'nin müşavirliği
görevine başlar. Bu görevi uzun sürmez. "Tercüman" imzasıyla fıkralar yazar.(1 Ağustos 1961) Yeni
İstanbul Gazetesinde fıkra yazarlığına devam eder. (1.1.1962) ve İzmir'de avukat ihsan Koloğlu'nun
yanında avukatlık stajını tamamlar.(1963)
10 mart 1965'te Zafer Gazetesinde fıkra yazarlığını sürdürür. Aynı çalışmaya Sabah
Gazetesinde devam eder. 1.7.1966 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları Müdürlüğüne
müşavir olur, 2.4.1969 da tekrar fıkra yazarlığına başlar ve "Bizim Anadolu" Gazetesindeki bu
çalışması, 31 aralık 1969 a kadar devam eder.
Galip Erdem, daha sonra Başbakanlık Plân ve Prensipler Dairesinde danışman olarak görev
alır. 31 aralık 1969 dan, istifaen ayrıldığı 30.06.1973 tarihine kadar, danışmanlık görevini sürdürür.
1.2.1974 te Ortadoğu Gazetesinde tekrar fıkra yazarlığına baslar. 10.9.1975 te Başbakanlık
Müşaviri olur. 22.7.1981 tarihinde Turizm ve Tanıtma Bakanlığında Genel Müdürlük Müşavirliğine
nakledilir ve 24.2.1982 de yirmi yıl üzerinden emekli olur. Avukatlığa başlar. Bu süre altı yıl devam
eder. Mamak ta görülen ünlü MHP ve ülkücü Kuruluşlar Dâvasının avukatlığını üstlenir, insan üstü
gayretlerle fedakârane bir şekilde çalışır.
1987 de Meray'da (Merzifon Yağlı Tohumlar A.Ş) yönetim kurulu üyeliği, Konya Şeker
Fabrikasında denetçilik görevinde bulunur. 1987 yılında Sosyal Güvenlik Eğitim Vakfı Başkanlığı
vazifesini üstlenir. Daha sonra bu görevinden ayrılmak zorunda bırakılır.
15.8.1989 da Namık Kemal Zeybek'in bakanlığı döneminde Kültür Bakanlığı APK
Başkanlığında APK uzmanı olarak tâyin edilir. Daha sonra üçlü kararname ile Bakanlık Müşavirliğine
getirilir. (17.9.1990) Bilâhare, Türk kültürüne antipatisi olan Fikri Sağlar tarafından müşavirlikten
alınıp 7.5,1992 de aynı bakanlıkta tekrar APK uzmanlığına tâyin edilir.Bu görevde iken 10.3,1995
tarihinde yaş haddinden emekli olur. Böylece 26 yıl beş ay hizmeti dolayısıyla birinci derecenin
dördüncü kademesinden emekliliğe hak kazanır.12 mart 1997 de Çarşamba gecesi saat 2210 da Ankara
Gazi Hastahanesinde vefat eder. Cenazesi 14 mart 1997 Cuma günü öğleyin Kocatepe Camiinde
kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Asri Mezarlığına defnedilir.
Galip Erdem, Karakedi (1950). Tercüman (1960). Ölçü (1960) Sonhavadis (1961), Yeni
istanbul (1962-1963). Düşünen Adam (1962) Sabah (1965), Zafer (1966), Oevfef (1969), Töre (1971),
Bozkurt (1974), Ortadoğu/(1974), Ocak (1978), Yeni Sözcü (1981), Bakış (1981), gazete ve
dergilerinde köşe yazılan, fıkralar ve makaleler yazar.1958-1960 yıllarındaki Türk Ocakları Merkez
Heyetinin yayın organı Türk Yurdu Dergisinin Genel Yayın Müdürlüğü görevinde bulunur.Tercüman
gazetesinde "Tercüman" imzasıyla ilk yazısını 1 A-ğustos 1961 de yayınlar. 6 - 7 Eylül 1955'te,
hâdiseler dolayısıyla, Topkapı - Çapa dolmuşunda iken gereksiz ve sebepsiz yere içindekilerle birlikte
Emniyet Müdürlüğüne getirilir. 45 gün Selimiye Kışlasında gözaltında tutulur ve daha, sonra suçsuz
olduğu anlaşılarak serbest bırakılır. 54 kilodan 39 kiloya düşer.
Galip Erdem'in ilk yazısı "Beşsanaf adlı bir dergide yayınlanır. 1948 de yayınlanan şiirinin adı
"Bayrak" tır.Galip Erdem'in yayınlanmış eserleri şunlardır : Ülkücünün Çilesi (1975)
Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar (1975) Suçlamalar (iki cilt) (1975-1976) Mektuplar
(1984)Galip Erdem'in kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı bulunmaktadır. Ayrıca yayınlanmamış
elliye yakın şiiri mevcuttur.Galip Erdem, yazılarında pek çok takma ad da kullanmıştır. Bunlardan
Bilge Erdem, Elif Bilge, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim, Aptali bazılarıdır.
4.
ZİYA GÖKALP
Ünlü fikir adamı ve şairlerimizden olan Ziya Gökalp, 1876'da Diyarbakır'da doğdu. II.
Meşrutiyet'ten başlayarak Türkçülük akımının en büyük temsilcisi sıfatıyla Türk düşünce ve siyaset
hayatını kuvvetle etkilemiş, Milli Edebiyat akımı içinde verdiği eserlerle Türk edebiyatının biçim ve
dil yönünden yenileşmesini sağlamıştır.
Öğrenimine Diyarbakır'da başlayan Ziya Gökalp, aynı şehirde Askeri Rüştiye'yi (1890) ve
Askeri İdadi'yi bitirdi (1894). Ziya Gökalp, tıbbiyelilerin istibdata son vermek için kurdukları İhtilal
Komitesine girmiş, okuldaki faaliyetleri ve okuduğu Fransızca kitapların zararlı sayılması yüzünden
hapsedilmiştir. Diyarbakır Valisi Halit Bey'in yolsuzluklarına karşı mücadeleye girişen arkadaşlarıyla
birlikte yasak yayın okudukları gerekçesiyle tutuklandı (1898). İstanbul'a döndükten sonra da okuldan
uzaklaştırıldı.Ziya Gökalp, hükümlülük süresi dolunca "Zaptiye Nezareti altında bulundurulmak üzere"
Diyarbakır'a gönderildi. Burada Siyaset, felsefe ve tarih üstüne incelemeler yaparken, istibdat aleyhine
gizli faaliyetlere de katıldı. Bölgede güvenliği sağlamak için kurulmuş Hamidiye alaylarının başındaki
Milli aşiret reisi İbrahim Paşa'nın adının karıştığı soygun ve baskın olayları karşısında halkı direnmeğe
ve eyleme yöneltti. Halk 3 gün süreyle telgrafhaneyi işgal etti (1905). İbrahim Paşa ve adamlarının
cezalandırılması için saraya telgraflar çekildi. Üstelik, Avrupa ve Asya ülkeleri arasındaki
haberleşmenin bağlantı noktası olan Diyarbakır telgrafhanesinin bu bağlantıyı kesmesi olayın daha da
büyümesine yol açmış ve yabancı ülkeler saraya baskı yapmaya başlamıştı. Konuyu incelemek üzere
İstanbul'dan Diyarbakır'a gönderilen soruşturma kurulu Hamidiye alaylarının bir süre sinmesini ve
yolsuzluklara son vermesini sağladı. Ancak halkın yakınmasına yol açan yeni olaylar patlak verince,
Ziya Gökalp ve arkadaşlarının önderliğinde halk yeniden telgrafhaneyi ele geçirdi. 11 gün süren bu
ikinci işgal halkın kesin zaferiyle sonuçlanmış, hükümet İbrahim Paşa ve alaylarını bölgeden
uzaklaştırmak zorunda kalmıştır (1907). Gökalp, ilk eseri olan Şaki İbrahim destanında bu olayı
anlatır.II. Meşrutiyetin ilanından sonra, Ziya Gökalp'ın kurduğu gizli cemiyetin yerini Osmanlı İttihat
ve Terakki Cemiyeti Diyarbakır Şubesi aldı. Partinin Diyarbakır, Van ve Bitlis örgütlerinin
denetimiyle görevlendirilen Ziya Gökalp, bu dönemde Diyarbakır ve Peyman gazetelerine yazıyordu.
1909'da partinin Selanik'teki kongresine il temsilcisi olarak katıldı. Bir yıl İstanbul Darülfünunda
psikoloji okuttuktan ve Diyarbakır maarif müfettişliği yaptıktan sonra, yeniden Selanik'e gitti.
Katıldığı parti kongresinden sonra genel merkez üyeliğine seçildi. Burada Genç Kalemler, Yeni
Felsefe, Rumeli gibi dergi ve gazetelerdeki yazılarıyla Türkçülük ve dilde sadeleşme hareketlerinin
öncüleri arasında yer alan Gökalp, milli duyguları, tarih bilincini, bilime ve tekniğe değer veren
düşünceyi her şeyin üstünde tutan şiirleriyle çevresini geniş ölçüde etkiliyordu. İttihat ve Terakki
Genel Merkezi İstanbul'a taşınınca (1912), Gökalp da İstanbul'a yerleşti. O yıl Ergani madeninden
Milletvekili seçildi. Türk Ocağı çevresindeki çalışmaları, Türk Yurdu ve kendi çıkardığı Yeni Mecmua
(1917) gibi dergilerdeki yazıları, Türkçülük akımının ilkelerini saptayan ve çağdaş uygarlık karşısında
yerli bir senteze varılmasını şart koşan önerileri (Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak 1918),
Darülfünun'da okuttuğu toplumbilim dersleri, İttihat ve Terakki'nin yönetici kadrosu üzerindeki
etkisiyle Ziya Gökalp, Mütarekeye (1919) kadar uzanan dönemin düşünce ve siyaset hayatına yön
veren etkenlerin başında yer aldı. İstanbul'un işgali üzerine tutuklanarak iki yıl Malta'da sürgün kaldı
(1919-1921). Döndükten sonra, Telif ve Tercüme Heyeti başkanlığına getirileceği tarihe (1923) kadar
Diyarbakır'da kaldı ve küçük Mecmuayı yayımladı. 1923'te Diyarbakır'dan milletvekili seçildi.
Hakimiyeti Milliye, Yeni Gün, Cumhuriyet gazetelerinde makaleleri çıkıyordu. Altın ışık (1923),
Türkçülüğün Esasları (1923), Türk Töresi (1923) gibi kitapları birbirini izliyordu. Cumhuriyet Halk
Partisinin programını inceleyen ve yorumunu yapan Doğru Yol (1923) adlı incelemesini de yine bu
dönemde kaleme aldı. O sıralar yazdığı Türk Medeniyet Tarihi ise ölümünden sonra yayımlandı
(1926). Yine ölümünden sonra çeşitli gazete ve dergilerde çıkmış yazılarıyla mektupları çeşitli
kitaplarda derlendi. Çınaraltı (1939), Fırka Nedir? (1947), Ziya Gökalp Diyor ki (1950). Ziya
Gökalp'ın neşredilmemiş yedi eseri ve aile mektupları (1956), Ziya Gökalp'ın Yazarlık Hayatı (1956),
Ziya Gökalp Külliyatı (1. Kitap şiirler ve halk masalları;1952, 2. kitap Limni ve Malta
Mektupları;1965), Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri (1973). 1924'te İstanbul'da öldü
5.
YUSUF AKÇURA
1879 yılında doğan Yusuf Akçura, 1803 yılında İstanbul'a gelmiştir. Onbeş yıl İstanbul'da
kalmıştır. 1896 yılında Erkan-ı Harbiye'ye giren Akçura, Jön Türk faaliyetlerine katıldığı için
tutuklanmış ve okuldan bir süre uzaklaştırılmış, Trablusgarp'a gönderilmiştir. Arkadaşı Ferit Tek'le
birlikte kaçarak Paris'e gitmiş, orada Ecoie Libre deş Sciences Politiques'te eğitimini sürdürmüştür.
1903 yılında Rusya'ya dönmüş ve ünlü "Üç Tarz-ı Siyaset" makalesini yazmış ve 1904'te
yayınlamıştır. 1905 Rus Devrimi'nden sonra "Kazan Muhabiri" adıyla bir gazete çıkarmış ve Alimcan
Barudi'nin yönetimindeki Türk Okulu'nda tarih dersleri vermiştir."Rusya Müslümanları İttifakı" isimli
siyasal partinin kurucuları arasında yer almıştır. 1908 yılında İstanbul'a gelmiştir. Harbiye ve
Mülkiye'de hocalık yapmış, Kurtuluş Savaşı'na katılmış, İstanbul ve Kars milletvekilliği yapmış,
Hukuk Fakültesi'nde ders vermiş, Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapmış ve 11 Mart 1935'te ölmüştür.
Yusuf Akçura'nın en önemli makalesi "Üç Tarz-ı Siyasettir. Bu makalesinde Pan Türkçülüğü
Önerir.Rusya'dan gelen Türkistanlı, Kazakistanlı, Azerbaycanlı, Kırımlı Türk ya da Tatar göçmenler
kendilerini Pan Slavizm'in kurbanı olarak gördüklerinden ve yüreklerinde bir özlem taşıdıklarından,
kuramsal olarak en ateşli Türkçü (Turancı) olmuşlardır.Akın akın Türkiye'ye geldiler
Kafkas, Tatar, Türkmen ve Kırımlı pek çok Türk, Sovyetlerin baskısından kurtulmak ve siyasal
faaliyetlerini yürütmek için Türkiye'ye göç etmişlerdir. Bunlardan Cafer Seydahmet, Türkistanlı
Osman Hoca ve Mustafa Çokay, İdil-Ural Tatarlarından Ayaz İshakî, Kuzey Kafkaslı Sait Şamil,
Azerbaycanlı Mehmet Emin dir.
6.
OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ
3 Mayıs 1944 olaylarında adından söz ettiren gazeteci yazar Serdengeçti Akseki'de 1917
yılındadoğmuştur. Asıl adı Osman Zeki Yüksel'dir. İlkokulu Akseki'de ortaokulu yatılı öğrenci olarak
Antalya'da okudu. Ankara'da Atatürk Lisesini bitirdikten sonra girdiği Dil ve Tarih - Coğrafya
Fakültesinde 2. Sınıf öğrencisi iken Mayıs 1944'de meydana gelen olaylara karıştığı için öğrenimini
yanda bırakmak zorunda kaldı.
Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş'le birlikte bir süre tutuklu kaldı. Tekrar öğrenimine devam
etmek istediyse de kabul edilmedi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücele
hitaben "Yüksek makamın alçak vekiline" sözleriyle başlayan bir dilekçe yazdı. Dilekçeyi verme
cesaretini kimse bulamadı, Osman Yüksel yeniden hapishaneye gönderildi. Hapisten çıkınca unvanını
aldığı ünlü Serdengeçti Dergisini çıkarmaya başladı. Birçok sayısı toplatılan bu dergide çıkan yazılan
nedeniyle hakkında çok sayıda dava açıldı ve sık sık tutuklanıp serbest bırakıldı. "Allah, Vatan, Millet
yolunda" cümlesiyle başladığı yazılarında sık kullandığı "Açın kapılan Osman geliyor" sözü
tutuklanmalara hazır olduğunun bir kanıtıydı. Serdengeçti dergisi sık kapanması ve çıkan yazılarından
dolayı çok sayıda mahkumiyet karan çıkması nedeniyle 33 sayı çıkabilmiştir.(1947 -Şubat 1962) Tek
parti yönetiminin İslamiyet ve Müslümanlar üzerindeki ağır baskılarını protesto eden aydınların önde
gelenleri arasındadır. 1952 yılında Bağrıyanık adlı mizah gazetesi çıkardı. Başlığı altoda "Hak yolunda
bağrıyanık yolcular" sözü yer alan bu yayınında da inancının mücadelesini zengin esprilerle dolu
yergileriyle sürdürdü. Bir ara politikaya atıldı, Adalet Partisinden Antalya Milletvekili seçilerek,
parlamentoda görev yaptı (1965-1969), partisinin politikası ve parti ileri gidenlerine yönelttiği
eleştiriler yüzünden Adalet Partisinden ihraç edildi. Sonraki yıllarda mücadelesine yine yayınladığı
yazı ve kitaplarla devam etti. Son olarak Yeni İstanbul Gazetesinde "Selam" başlığı altında günlük
fıkralar yazdı.
FİKİR VE DÜŞÜNCELERİ :Türk milliyetçilerine fikirleri, mücadelesi ve şahsiyetiyle bayrak
olmuş, öncülerdendir. Ömrünü, Türk-İslam ülküsüne hizmetle geçiren inandığı dava ve ülküsü uğruna
hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan büyük bir dava adamı, mümtaz bir insandır. Tek parti döneminin
Müslümanlar üzerinde uygulamış olduğu her türlü baskı ve zulümlere karşı Atsız, Necip Fazıl gibi
dönemin önde gelen şahsiyetleriyle zulme karış direnen yılmaz bir kavga adamıydı. Resmi ideolojinin
devlet terörü noktasına varan baskıca uygulamalarına karşı, Müslümanların sesi ve sözcüsü olmuştur.
ESERLERİ : Mabetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar, Gülünç
Hakikatler, Ayasofya Davası, Türklüğün Perişan Hali, Mevlana ve Mehmet Akif, Kara Kitap, Radyo
Konuşmaları, Müslüman Çocuğun şiir kitabı, eserlerinden bazılarıdır.
7.
NECİP FAZIL KISAKÜREK
Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük
babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız
kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı.Lisedeki hocaları arasında
dönemin ünlülerinden Yahya Kemal,Ahmet Hamdi(Akseki),İbrahim Aşki gibi isimler vardı.
İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da
Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra,Türkiye'ye
dönüşünde Hollanda,Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir
Fransız okulu,Robert Kolej,İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı,Ankara
Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43).Sonraki yıllarında fikir ve
sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.
Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken,annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni
Mecmua'da yayımlandı.Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz
ettirdikten sonra,Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç
yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan
uyandırdı.Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az
öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp
içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının
yeni bir dönemine başlangıç olur.Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa
Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.Necip
Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri
ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar.Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri
büyük ilgi görür.Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak,Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.
Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü,çıkardığı dergilerle düşünce
hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir.Haftalık Ağaç
dergisi(1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur.Büyük
Doğudergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet
sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi,163. maddeye aykırı
bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu.Cinnet
Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan
Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta,
Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da
çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler
kullandı.1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük
ilgi topladı.Başta İdeolocya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği
büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.
1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında
Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981),Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982)
almış beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.
8.
HÜSEYİN NİHAL ATSIZ
Türkçü, fikir adamı, tarihçi, Türkolog, şair ve roman yazarı Hüseyin Nihal Atsız 12 Ocak 1905
tarihinde İstanbul'da dünyaya gelir.Babası Gümüşhane'nin Torul/Dorul Kazası'nın Midi Köyü'nün
Çiftçioğulları ailesinden Deniz Makine Önyüzbaşısı Hüseyin Efendi'nin oğlu Deniz Güverte Binbaşısı
Mehmed Nail Bey, annesi Trabzon'un Kadıoğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey'in kızı
Fatma Zehra Hanım'dır .Anne ve baba tarafından asker bir aileye mensup olan Atsız, ilk öğrenimini
Kadıköy'deki Fransız ve Alman Mektebi, Süveyş'teki Fransız Mektebi,Kasımpaşa'daki Cezayirli Gazi
HasanPaşa, Haydarpaşa Osmanlı İttihad Mektebi'nde, ortaöğrenimini ise Kadıköy ve İstanbul
Sultanîsi'nde tamamlar .
1922 yılında imtihanla Askerî Tıbbiye'ye girmesine rağmen, üçüncü sınıfta iken Ziya Gökalp'ın
cenaze töreninin yapıldığı günün akşamı öğrenciler arasında çıkan bir kavgada gayet ağır bir ceza alır.
Ayrıca aralarında birtakım meseleler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesud Efendi adlı bir teğmenin kasdî
bir şekilde ve lüzumsuz bir yerde istediği selamı vermediği için, 4 Mart 1925 tarihinde Askerî
Tıbbiye'den çıkarılır .
Bu hadiseden sonra Kabataş Lisesi'nde üç ay öğretmen vekilliği, daha sonra Deniz Yollarının
Mahmut şevket Paşa gemisi katip muavinliği yapmışsa da asıl Türk tarihi ve edebiyatı ile ilgili
araştırmalara merak sardığı için 1926 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin yatılı kısmı
olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolmasına rağmen, bir hafta sonra askere alınır, 1926-1927
yıllarında, dokuz ay süreli olarak İstanbul Taşkışla'da askerlik görevini ifa eder . Bundan sonra tekrar
Yüksek Muallim Mektebi'ndeki talebelik hayatına dönen Atsız, Ahmet Naci isimli arkadaşı ile birlikte
hazırladığı ve Türkiyat Mecmuası'nda yayımlanan "Anadolu'da Türkler'e Ait Yer İsimleri" adlı makale
ile hocası Fuad Köprülü'nün dikkatini çeker. 1930 yılında Edirneli Nazmi'nin Divan-ı Türkî-i Basit
isimli eseri üzerindemezuniyet tezi hazırlayarak aynı yıl mezun olur .
1950-1952 ve 1962-1964 yıllarında devam ettirdiği Orkun'dan sonra 1 Ocak 1964 tarihinden
itibaren Ötüken adıyla çıkardığı dergide, Türkiye'de gittikçe hız kazanan bölücülük hareket ve
tertiplerini açıklayan bir seri yazısı yüzünden, sonunda Yargıtay'ın kararı bozmasına rağmen, oy
çokluğu ile on beş ay hapse mahkûm edilmiş, Toptaşı Cezaevi'ne sevk edilmiş , bir müddet sonra reviri
olan Sağmacılar Cezaevi'ne nakledilmiştir. Bir buçuk yıllık cezası kesinleşince, onun bilgisi dışında
milliyetçi aydın çevrelerin harekete geçmesi ve yağan protesto telgrafları üzerine Cumhurbaşkanı
Fahri Korutürk'ün yetkisini kullanması sonucu 22 Ocak 1974 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinden
tahliye edilmiştir
9.
İSMAİL GASPIRALI
Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail
Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray'a iki saat mesafedeki
Avcıköy'de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinski (Gaspıralı) lâkabını alan
İsmail Bey'in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray'da geçmiş ve bu şehir, onun
ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansarayı ile, silinmez İzler bırakmıştır. Henüz on
yaşındayken Akmescit lisesine gönderilen İsmail, orada İki sene kaldıktan sonra Varonej şehrindeki
askerî okula nakledildi. Daha sonra Moskova Askerî İdadisi'ne gitti. Gaspralı bu dönemde en çok
etkisinde kaldığı olay Ruslar’ın özellikle Türk karşıtlığından beslenen Panslavizm politikalarıdır. Genç
İsmail buna karşı tepki koymak istemektedir. Bu yüzden okuldan ayrılmıştır. Okuldan ayrılan Gaspralı
Zincirli Medresesi’nde Rusça öğretmeni olarak göreve başladı. Bîr buçuk yıl kadar süren bu görevi
sırasında, bol bol okuyarak Rus edebiyatı ve fikir akımları hakkında esaslı bilgiler edinen İsmail Bey,
bir yandan da Rus basınını takip ederek politik gelişmeleri ve Rusya'nın içte dışta izlediği politikayı
daha İyi kavramaya çalıştı. İleride kafasını çok meşgul edecek olan "sosyalizm" hakkında da hayatının
bu döneminde epeyce bilgi edinen Gaspıralı, 1869 yılında maaşı 600 rubleye çıkarılarak Yalla'da
Dereköy mektebine tayin edildi, burada da iki yıl kaldıktan sonra, Bahçesaray'a dönerek yeniden
Zincirli Medresesi'nde Rusça dersleri vermeye başladı. Gaspıralı, o zamana kadar kafasında teşekkül
eden "yenilikçi" fikîrleri ilk olarak Zincirli Medresesi'nde uygulamaya çalıştı, talebelerine, asıl görevi
dışında "usul-ü cedid" (yeni metod)'le Türkçe dersleri verdiği gibi, medreselerde uygulanan "skolastik"
eğitim tarzını da eleştirmeye başladı. Fakat bu metod ilk başlarda tepkiyle karşılandı. Gaspralı’nın en
büyük hedeflerinden biri İstanbul’a gitmekti. İstanbul’a giderek zabit olmayı istiyor fakat yarıda
bıraktığı eğitimin buna engel olacağını düşünüyordu. Bu sebepten dolayı da 1871 yılında Paris’e
giderek yarıda kalan eğitimini tamamladı.
Gaspıralı, 1874 sonlarına kadar Paris'te kaldı. İsmail Bey, Paris’ten İstanbul’a gitmiş fakat bir
türlü ideali olan memuriyeti yapma fırsatı bulamamıştı. Yazarlık hayatı da bu dönemde başladı.
Zabitlik hayalinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, 1875 kışında Kırım'a dönen Gaspıralı, 1878'de
Bahçesaray belediye başkanlığına seçilinceye kadar başka hiç bir işle uğraşmadı, sadece okudu ve
milletinin hayatını inceledi. Gaspıralı İsmail Bey, 1878 yılında Bahçesaray belediye başkanlığına
seçildi; bu görev sayesinde düşündüğü bazı yenilikleri gerçekleştirebileceğini zannediyordu, ne var ki
önüne yine bazı engeller çıktı. Belediye başkanı olarak görevlerini -bütün imkânsızlıklara rağmenyerine getirmeye çalışırken, aslı misyonunu da hiç unutmayan Gaspıralı, 1879 yılında, bir gazete
çıkarmak için Rus hükümetine müracaat ettiyse de, bu müracaatı reddedildi. Fakat o, mutlaka yayın
yoluyla milletine hizmet etmek istiyordu. 1881 yılında, "Genç Molla" müstear adı ile, ileride kitap
olarak da yayınlanacak olan "Russkoe Musulmanstovo" (Rusya Müslümanları) başlıklı makalelerini
yazarak Akmescit'te çıkan "Tavrida" gazetesinde yayınlandı. Gaspıralı, izin alamamasına rağmen,
gazete çıkarma fikrinden asla vazgeçmemiştir. Bunun için, zemin yoklamak amacıyla, 1881 yılından
başlayarak "Tonguç", "Ay", "Güneş", "Yıldız", "Mir'at-i Cedid" gibi çeşitli adlarla küçük risaleler
yayınlamaya başladı. Ne var ki, Rus sansürü, bu risalelerin yayınını, adlan başka olsa da gazete
hüviyeti taşıdıkları gerekçesiyle çok geçmeden yasaklayacaktır. "TERCÜMAN" Gaspıralı, bir gazete
çıkarabilmek için tam dört yıl mücadele verdi, defalarca Petesburg'a giderek müracaatlarda bulundu ve
nihayet 1883 yılında, Türkçe kısmı aynen Rusçaya da tercüme edilmek şartıyla "Tercüman-ı Ahval-i
Zaman"ı yayınlama iznini kopardı. Adını Şfnasi'nin İstaNbul'da çıkardığı "Tercütman-ı Ahval"dan
alan bu gazetenin Rusça adı da "Perevotcik" olacaktı. Zühre Hanım'ın ziynet eşyalarını ve annesinden
kalan kıymetli elbiseleri satarak elde ettiği paraya, 300 ruble kadar abone parasını da ilave ederek eski
bir makine ve bir miktar hurufat alan Gaspıralı, ilk nüshayı 10 Nisan 1883'te çıkardı.
Türcüman,Rusya'da çıkan ilk Türk gazetesi değildi, ama yaygınlığı ve oynadığı rol bakımından en
önemlisiydi. 1903 yılına kadar haftalık, 1903-1912 arasında haftada bazan iki, bazan üç defa, Eylül
1912'den sonra da günlük olarak tam 33 yıl yaşadı ve 1916 yılında kapandı. Küçük boyda dört sayfa
olarak çıkmaya başlayan Tercüman çok geçmeden, devrin şartlarına ve okur yazarlık oranına göre çok
yüksek sayılabilecek tirajlara ulaştı. Kafkasya, Kazan, Sibirya, Türkistan, Çin, hatta İran ve Mısır'da
satılan Tercüman'ın büyük başarısı, Gaspıralı'nın sadece Rusya Türklerinin değil, bütün müslümanların
meseleleriyle yakında ilgileniyordu. Bu aynı zamanda Dilde birlik fikrinin hayata geçmesi aynı dilin
kullanılmasında önemli bir misyon yerine getirilmesi anlamına geliyordu. 1905 bunalımından sonra
Kazan'da, Kafkasya'da, Türkistan'da ve Kırım 'da yayınlanan 35'ten fazla gazete ve dergide, çok sayıda
hikâye ve romanda "Gaspıralı dili" kullanılmıştır. MÜSLÜMAN İTTİFAKI Tercüman gazetesi
sayesinde geçmişte hayali olan Dilde birlik fikrinin yanısıra usu-ü Cedid okulunu da oluşturan ve
yaygınlaştıran Gaspıralı İsmail Bey'in 1905 İhtilali'nden sonra Rusya Müslümanlarının ittifakı
gayesiyle toplanan üç kongrede de önemli roller oynadı. Eğitim meselesinin ağırlıklı olarak ele alındığı
III. Kongre'de "dil birliği" ile ilgili görüşlerini bütün Rusya Müslümanlarına resmen kabul ettirdi.
(1906). "Usul-ü cedid" hareketinin başarısı ve Ekim Manifestosu 'ndan sonra müslümanların kazandığı
hürriyet, öte yandan "Müslüman İttifakı" için yapılan kongreler Gaspıralı'nın cesaretini arttırdı.
Gerçekte, yaptığı bütün faaliyetler, onun Türk birliğinin daha ileri bir merhalesi olarak İslâm birliğini
hedeflediğini, fikrî yapısının Türkçü olduğu kadar, İslamcı bir nitelik de taşıdığını göstermektedir.
Nitekim 1907'de, Kahire'de bir "İslâm Kongresi" toplayabilmek için büyük gayret sarf etti. 1910'da ise
Hindistan'a gitti ve Bombay'daki "Encümen-i İslamiye"nin toplantılarına katılarak görüşlerini anlattı.
Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a gelmiş ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır (1909). Türkiye
Türklüğüne büyük bir ilgi duyan Gaspıralı, Kırım'da da Rus basınına karşı Türkiye'yi savunmaktan,
aleyhteki yazılara cevap vermekten asla çekinmemişti. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İstanbul'a
tekrar gelerek Türkiye'yi savaşa girmemesi hususunda uyarmaya çalışan Gaspıralı, Türk dünyasının
yetiştirdiği nadir zekalardan biriydi, büyük bir mücadele adamı ve gerçekten inanmış bir idealistti.
Gaspıralı İsmail Bey, 11 Eylül 1914 Cuma günü Bahcesaray'da vefat etti. Ertesi gün muhteşem bir
cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi civarında toprağa verilen büyük idealistin ölümü, bütün
İslâm
dünyasında
çok
büyük
bir
teessür
uyandırdı.
10.
GÜN SAZAK
İnanç - Samimiyet -Ahlak - fedakarlık, millet ve Vatanseverliğin sembolü bir Dava adamı 1932
Yılında Eskişehir'in Sazak köyünde doğan Gün Sazak eski milletvekillerinden Emin Sazak'ın oğludur.
İlk ve orta tarihini Eskişehir'de, yüksek tahsilini de Amerika'da yaptı. Sazaklar Eskişehir'de geniş
topraklara sahip çiftçilik yapan bir ailedir ve toprağa çok bağlıdırlar. Bu durumdan dolayı Gün bey
Amerika'ya ziraat tahsiline gönderilir. Yüksek tahsilini başarıyla tamamlayıp yurda dönen Gün Sazak
toprak işlerine daha sıkı bir şekilde sarılır, modern teknoloji ile işlerini geliştirir, verimi arttırır. Diğer
taraftan da inşaat işlerine başlayarak müteahhitliğe soyunur. Dürüst, temiz, sağlam işleri yapması
sayesinde bu dalda da başarılar kazanır. Toprağa bağlılığı Amerika tarihinden sonra şuurlu bir
vatanseverliğe dönüşür.
1970'li yıllarda Türkiye'nin başına gelen kominist Sovyet Rusya'nın dolaylı işgal faaliyetleri,
anarşist ve bölücü olaylar bir toplantıda rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş'le tanışmasına vesile
olur. Bu tanışmadan kısa süre sonra Gün Sazak MHP'ye katılır. Partiye girdikten sonra şahsi işlerini
takip ederken ağırlıklı olarak siyasi faaliyetleri yürütür. Yaptığı çalışmalar, fikir, tavır ve davranışları
ile kendisini partiye kabul ettirir ve büyük bir saygınlık kazanır. Maddi durumunun iyi olması, yüksek
ahlak ve karakter yapısı onu memleketin durumunu gördükçe daha da azimlendirir ve aşkla - şevkle
çalışır. Elinin açıklığı, yardımseverliği, garip, fakir ve yoksulları koruması, o'nu AĞA yapar ve öğle
anılır. Komünist beşinci işgal faaliyetlerin doruğa çıktığı zamanlarda her fraksiyondan bütün
komünistler o'na AĞA diyerek çamur atmaya başlarlar ama O verdiği cevapta asaleti ve terbiyesiyle
kendini bütün Türkiye'ye kabul ettirdi.
Ne diyordu Gün Sazak? Evet ben ağayım. Allah şükürler olsun ki ben Türk töresine göre
ağayım ve bununla gurur duyuyorum.Çünkü O hep vermiş, hiç almamıştır. Kendine geleni boş
çevirmemiştir. Bütün bu faydalı ve güzel çalışmalarından dolayı MHP genel başkan yardımcısı iken
ikinci Milliyetçi Cephe hükümetinde Milletvekili olmadığı halde dışarıdan Gümrük ve Tekel Bakanı
olarak vazife aldı. Prensipli, kararlı ve tavizsiz çalışmalarıyla kısa zamanda gümrüklerdeki rüşvet,
hırsızlık ve yolsuzlukları en aza indirdi ve vurguncu-soyguncuların canına ot tıkadı.
Görev aldığından şehit edildiği tarihe kadar 5.5 ay bakanlık yaptı. Bu zaman içinde
Türkiye'deki bütün kaçakçı ve soyguncuların düşmanlığını kazandı. Türkiye devleti ve Türk milleti
kazandı ama O doğru bildiği, inandığı prensiplerinden taviz vermedi. Nihayet O günkü şartlarda,
Türkiye'nin kan gölüne çevrildiği günlerde kaçakçı patronlarının kiraladığı pusula bekleyen kominist
katiller tarafından 27.05.1980 tarihinde eşi ile gittiği bir ziyaretten dönüp arabadan eşyalarını
indirirken çapraz ateşe alınarak şehit edildi. Kahpe komünist uşaklar arkadan kalleşçe vurmuşlardı.
Hastaneye kaldırılırken yolda öldü. Cenazesi MHP genel merkezi önünde yapılan bir törenden sonra
Ankara Hacı Bayram Camiinde cenaze namazı kılınarak Eskişehir'in Sazak köyünde toprağa verildi.
Cenaze törenine Türkiye'nin dört bir yanından gelen 300 binden fazla gönüldaşları ve
vatandaşlarımızın tekbir ve göz yaşları arasında toprağa verildi.Mekanı Cennet, ruhun şad olsun büyük
insan. Gönlümüzden, unutmayacağız.
11.
EROL GÜNGÖR
1938'de Kırşehir'de doğdu. İlk ve orta tahsilini Kırşehir'de tamamladıktan sonra İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. 1961 yılında aynı fakültenin Tecrübî
Psikoloji Kürsüsü'ne asistan oldu. 1965 senesinde Psikoloji doktoru olan Güngör, 1965-1968 yıllan
arasında ABD Colorado Üniversitesi'ne bağlı Instıtue ol Behavioral Science'de çeşitli konularda
araştırmalarda bulundu. 1971 yılında doçent , 1978 yılında profesör oldu. 1982 yılına kadar aynı
fakültede Sosyal Psikoloji dersleri veren Erol Güngör 1982 Temmuz ayında Selçuk Üniversitesi
Rektörlüğü'ne tâyin edildi.
24 Nisan 1983'de vefat eden Güngör evli ve bir çocuk babası idi.1959 yılından itibaren vefalı
târihine kadar Türkiye'nin bellibaşlı fikir dergilerinde ve gazetelerde çeşitli konularda pek çok
makaleler ve ansiklopedilerde sahasıyla ilgili maddeler yazan Erol Güngör'ün baslığa teilif ve tercüme
eserleri şunlardır:
ESERLERİ : 1. Türk Kültürü ve Milliyetçilik 2.Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik 3.İslam'ın
bugünkü meseleleri 4..İslam tasavvufunun meseleleri 5.Dünden bugünden tarih, kültür , milliyetçilik 6.
Türk Tarihi
TERCÜMELERİ : 1.Sosyal Psikoloji ( David Krech ) 2.İktisadi gelişmenin merhaleleri ( R. W.
Rostow ) 3.Batı Düşüncesinde Büyük Değişme ( Paul Hazard ) 4.Dünyayı değiştiren kitaplar ( Robert
B. Downs )
12.
DÜNDAR TAŞER
Dündar Taşer 1925 yılında Gaziantep'te doğdu. Köklü ve gelenekli bir aileye mensup olan
Taşer’in çocukluk ve okul yılları Gaziantep’te geçti. Lise bittikten sonra Kara Harp okuluna girdi.
Okul yıllarında 3 Mayıs 1944 Olayları'na karıştığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açıldı. Mezun
olduktan sonra ordunun değişik kademelerinde görev yaptı ve kurmay binbaşılığa kadar yükseldi.
27 Mayıs ihtilali Taşer’in hayatında önemli bir dönüm noktasını teşkil eder. İhtilalden sonra
Alparslan Türkeş’le beraber hareket eden Taşer, 14’ler olayının içinde yer alır. 13 Kasımda
gerçekleyen bu olayla birlikte Taşer Fas’a diplomat olarak gönderilir. 1963 yılında Türkiye’ye dönen
Taşer, siyasete atılır ve çok kısa süre içinde farkedilir.
1965 yılında Alparslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Ahmet Er, Numan Esin, Rıfat Baykal gibi
darbede yer alan arkadaşlarıyla, CKMP'de siyasi hayata girdi. CKMP'nin 30-31 Temmuz 1965
tarihlerinde yapılan kurultayında, partinin GİK üyeliğine seçildi. 1967 Kurultayı'ndan sonra Genel
Başkan Yardımcılığı görevine getirildi. Partide Türkeş'ten sonra gelen ikinci isimdi. CKMP'nin yeni
döneminde fikri ve siyasi gelişiminde önemli katkılarda bulundu.
Taşer 1965'de Gaziantep'den milletvekili adayı , 2 Haziran 1968 seçimlerinde senatör adayı
1969 Genel Seçimleri'nde İstanbul'dan milletvekili adayı oldu. İstanbul'daki adaylığında seçimi çok az
bir farkla kaybetti. Mütevazi bir kişiliğe sahip olan Taşer siyaseti şöyle tanımlar: “siyaset hizmet
aracıdır gaye değildir” Milliyetçi Hareket'in ideologlarından olan Taşer, 13 Haziran 1972 bir trafik
kazası sonucunda vefat etti.
13.
EBULFEZ ELÇİBEY
Gerçek adı Ebulfez Aliyev olan Elçibey Nahçıvan’ın Keleki köyünde doğdu. Babası İran
Azerbaycanı'ndan Kadirkulu Bey ve annesi Anadolu'da doğup Keleki'ye göç etmiş Mehrinisa
Hanım'dır. Babası 1943 yılında II. Dünya Savaşı'na katılmış ve bir daha kendisinden haber
alınamamıştır. İlköğrenimini ve liseyi Nahçıvan'da zor şartlar altında tamamlamıştır.
1957-1962 yılları arasında Azerbaycan Devlet Üniversitesi Doğu Dilleri Enstitüsü, Arapça
bölümünde okumuştur. Öğrencilik yıllarında Azerbaycan tarihini ve Azerbaycan devrim tarihini
öğreten dernekler kurmuştur.1963-1964'te Mısır'da tercüman olarak çalışmıştı. 1970'lerde ise ülkesinin
bağımsızlığı için çalışmaya başladı. Bu yüzden 1975'de 'milliyetçilik suçu'ndan bir buçuk yıl hapis
yattı.Azerbaycan'ın Rusya İmparatorluğu içinde bir sömürge olduğuna ve elbet birgün bağımsız,
demokratik bir cumhuriyet olacağına inanmıştır. Kendisini "ben Atatürk'ün askeriyim"[2] diye tabir
etmiş ve Atatürk'ten, Gandhi'den ve 1918-1920 yıllarında kurulmuş Azerbaycan Demokratik
Cumhuriyeti'nin kurucusu Mehmet Emin Resulzade'den etkilenmiştir. Kuzey ve Güney Azerbaycan'ın
mutlaka birleşmesi ve Dağıstan'a, Gürcistan'a ve Ermenistan'a verilen "Türk toprakları"'nın tekrar
Azerbaycan'a geri verilmesini savunmuştur. "Turan'ın yolu birleşik Azerbaycan'dan geçer" diyordu.
Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesinin içinde yer alan Elçibey, 1975'te siyasi faaliyetleri
nedeniyle 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. KGB zindanlarında ve taş ocaklarında ağır şartlar
altında kaldı. Serbest kaldıktan sonra, 1977'den itibaren, Azerbaycan Ulusal Bilimler Akademisi'nde el
yazmaları enstitüsünde görev yaptı. Görevi sırasında da bağımsızlık çalışmalarına devam etmiştir.[3]
1989'da Azerbaycan Halk Cephesi'ni kurdu ve başkanı seçildi. Elçibey Dağlık Karabağ'daki Ermeni
ayrılıkçılığına yol vermemek ve Azerbaycan'ın Sovyetler'den bağımsızlığını kazanması için çalışmış
ve 1991’de SSCB’nin dağılması ile bağımsızlığını kazanan Azerbaycan’ın 7 Haziran 1992’de ikinci
Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.Cephedeki yanlış uygulamalardan ve yenilgilerden ötürü cephe
komutanı Süret Hüseynov'u görevden almıştır. Fakat Rusya'nın Azerbaycan'ı terk ederken silahlarını
Süret Hüseynov'a vermesinden sonra, Süret Hüseynov Azerbaycan'ın 2. büyük şehri Gence'de Haziran
1993’te ayaklanma başlatmıştır. Elçibey yardım için Haydar Aliyev’i Nahçıvan’dan Bakü’ye davet
etti. Fakat Haydar Aliyev, Bakü'ye geldikten sonra Süret Hüseynov'u destekledi ve göstericilerin
Bakü’ye yürümesi karşısında Elçibey halktan destek alamadı. Milli istihbaratın verdiği bilgiyi
kullanarak kendisine karşı suikastın üstünü açmış ve iç savaşa yol vermemek için Haydar Aliyev ile
konuşarak uçakla doğum yeri olan Nahçıvan’ın Keleki köyüne gitmiştir. 2 hafta sonra geri dönmeye
çalışmasına rağmen şahsi koruması tarafından uçağı kurşunlanmış ve Nahçivan'dan çıkış yolu kapalı
kalmıştır. Ardından 4 yıl Kelekinin abluka altında olması sebebiyle oradan ayrılamamış ve 4 yıl 4
aydan sonra Bakü'ye gelmiştir. Bu gelişmeler üzerine Cumhurbaşkanlığı yetkileri Haydar Aliyev’e
devredilmiştir. Ağustos 1993’te referandum ile Elçibey'in görevi resmen geri alınmış ve Ekim ayındaki
seçimlerde Haydar Aliyev %99 oyla Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
Elçibey tam 4 yıl 4 ay sonra Bakü'ye geri dönüp, Azerbaycan muhalefetine katılmıştır. Bütöv
Azerbaycan Birliği'ni kurarak çalışmalarını Kuzey ile Güney Azerbaycan'ın birleşmesi üzerine
yoğunlaştırmıştır.Elçibey 22 Ağustos 2000’de 62 yaşında prostat kanseri nedeniyle tedavi gördüğü
Ankara'da hayatını kaybetmiştir.Defin törenine 800.000 (sekiz yüz bin) kişi katılmış ayrıca Haydar
Aliyev'in törene geldiği an halk "En büyük Elçibey, başka büyük yok!" tarzında protesto sloganlarıyla
karşılamışlardır. Bunun üzerine Haydar Aliyev bir süre sonra salonu terk etmek zorunda kalmıştır.
14.
AHMET VEFİK PAŞA
"Gerçek sanatçıların eserlerinde kullanmadıkları yabancı kelimeleri, dilimizde
yasaklamak suretiyle öz dilimizi geliştirebiliriz".
Dil alanında "Bütün Türkçülük" ilkesini eserleride vurgulayan ve yaşantısıyla da Türk
milliyetçisi olduğunu sergileyen Ahmet Vefik Paşa, 3 Temmuz1823'de İstanbul'da doğmuştur. Babası
Hariciye Nezareti memurlarından Ruhittin Efendidir. Ahmet Vefik Paşa İstanbul'da 1831'de
öğrenimine başlamış, fakat babasının görevi nedeniyle Paris'e yerleşmiş ve öğrenimini Saint-Louis
lisesinde tamamlamıştır. Fransızcayı anadili gibi Paris'te öğrenmiştir. Bazı araştırmacılara göre İtalyan,
Grek, Latin dillerini de okuyup anlayacak kadar iyi bilirdi. 1837 yılında İstanbul'a geri dönmüş ve
tercüme odasında memuriyete başlamıştır. 1840'da Londra'ya gitmiş, burada elçilik katibi olarak görev
yapmış ve İngilizceyi öğrenmiştir.
1842 yılında sırasıyla Sırbistan, İzmir, Eflak ve Boğdan'da görev yapmıştır. İstanbul'a tekrar
geri dönmüş, derecesi yükseltilerek tercüme odasında göreve başlamıştır. Kısa bir süre pasaport
dairesinde müdürlük yapan Ahmet Vefik Paşa İzmir'e tabiyet işlerini çözümlemek için gönderilmiştir.
1851'de ilk defa kurulan ilim kurulu Encümeni Danişin üyeleri arasında yer almıştır. Aynı dönemde
Tahran'da elçi olarak atanmıştır. Burada İran dili ve kökenini köklü bir şekilde öğrenmiştir. Elçilik
binasına Türk bayrağını asarak, yeni bir geleneğin de başlatıcısı olmuştur. Ali Paşanın sadrazamlığında
görevinden alınmıştır. 1855'de Mustafa Reşit Paşa sadrazam olunca Meclisi Valayı Ahkamı Adliye
üyeliğine getirilmiştir. 1857'de Deavi Nazırlığına (Adalet Bakanlığı) getirilen Ahmet Vefik Paşa bu
görevde kısa süre kalmış, tekrar Meclis Vala üyeliğine atanmıştır.
1860 yılında Paris büyükelçisi, 1861 yılında Evkaf Nazırı olarak Bursa'ya gönderilmiştir.
Halkın şikayetleri sonunda görevinden alınmış, 1871 yılına kadar resmi görevde bulunmamıştır.
Kendini ilmî faaliyetlere yönlendirmiş, Türk tarihine ve edebiyatına yeni eserler ve tercümeler
sunmuştur. 1872'de Sadaret Müsteşarı, aynı yıl Maarif Nazırlığı yapmıştır. 1873 yılında tekrar
görevden alınmıştır. 1876'da Petersburg'da Funun ve Sanayi sergisine, Osmanlıyı temsilen katılmıştır.
Kısa bir süre Edirne valiliği yapmıştır. 1878'de tekrar Maarif Nazırı olmuş, aynı yıl başvekil olarak üç
ay görev yapmış, tekrar görevden alınmıştır. 1879-1882 yıllarında Bursa valiliği yapmış, tekrar
başvekil olarak tayin edilmiş, bu görevi sadece üç gün sürmüştür. Görevden tekrar alınmıştır. Ölümüne
kadar Rumelihisarı'ndaki evinde ilmî ve edebî çalışmalar yapmış, 1891 yılında İstanbul'da 68 yaşında
vefat etmiştir.Fikirleri ve kişiliği: Ahmet Vefik Paşa; son derece sade bir hayatı tercih etmiş, lüksten
kaçınmış, sürekli yerli malını önemsemiştir. Bu haliyle milliyetçi ve halkçı düşüncenin öncüsü olarak
kabul edilmiştir. Ahmet Vefik Paşanın Türkçülük hareketinin öncülerinden biri olması, Türk dili ve
tarihi üzerine yaptığı çalışmalardan kaynaklanır. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, onu Süleyman Paşayla
birlikte Türkçülük düşüncesinin piri olarak kabul ederler. M. Celaleddin Paşa, Süleyman Paşa ve
Ahmet Vefik Paşa Türkçülük ateşini körükleyenlerdir. Bazılarına göre Osmanlı Türklerinin ilk
Türkçüsüdür. Şinasi ve Ziya Paşaya nazaran Türkçülüğü daha açık olmuştur. Bütün yazılarında ve
hayat tarzında Türk milliyetçiliği ile göze çarpar
15.
AHMET AĞAOĞLU
Siyasî alanda Türkçülük fikrini temsil eden Ağaoğlu, 1869'da Azerbaycan'ın Şişe şehrinde
doğmuştur. Babası Mirza Hasan Bey, annesi Sarıca Ali adlı göçebe bir kavimden Taze hanımdır.
Amcalarının Rusça, Arapça ve Farsça bilmeleri ve ailenin düzenlediği akşam sohbetlerinde metafizik
ve ilmî konuların görüşülmesi Ağaoğlu'nun gelişiminde önemli yer tutar. Öğrenimine mahalle
mektebinde başlamış ve babasından gizli Rusça dersleri almıştır. Babasının karşı çıkmasına rağmen
dayısının desteğini alarak Rus tali mektebine yazılmıştır. O dönemde Şuşa'nın yarısı Türk yarısı
Ermenidir. Okul Ermenilerin çoğunlukta olduğu semttedir ve okulda sadece beş Türk çocuğu vardır.
Ağaoğlu, Ermenilerin Türk düşmanlıklarını burada görmüş ve yaşamıştır. 1884'de buradaki eğitimini
tamamlayarak Realne Uçilişe'ye başlamıştır. Reel ilimlerin ağırlıklı olduğu okulu başarı ile
tamamlamış, 1887'de yüksek öğrenim için Petersburg'a gitmiş, fakat sağlığı nedeni ile geri dönmüştür.
1888'de Paris'te hukuk mektebine başlamış, doğu kavimleri tarihi, Arapça, Acemce ve Türkçe dil
derslerine devam etmiştir. Ağaoğlu 21 yaşında iken yazarlığa, Fransızca bir makale ile başlamıştır. Bir
süre Paris'te gazetecilik de yapan Ağaoğlu 1894'de İstanbul'a gelmiştir. 4 ay sonra Tiflis'e gitmiş,
Kafkas gazetesinde yazarlık yapmıştır. Bakü'de Rusça "Kaspy" adlı bir gazetede başyazarlık görevini
almıştır. Gazete Azerbaycan Türklerinin hukukunu savunan ve çıkarlarına hizmet eden Rusça bir Türk
organı haline getirilmiştir.
"Kaspy" gazetesinin sahibi olan Zeynel Abidin Takiyef Türkçe yayın için uğraşmış ise de 1904 yılında
meydana gelen Rus-Japon savaşı sonuna kadar beklemek zorunda kalmıştır. Savaş sonunda çarlığın
yenik düşmesi ile tekrar girişimde bulunmuş, bu sefer başarılı olmuştur. Bütün Kafkasya'da ilk kez
günlük Türkçe gazete olan "Hayat" çıkmaya başlamıştır. Hüseyinzade Ali Bey de bu gazetede göre
almıştır. Bir yıl sonra Ahmet Ağaoğlu "İrşad" adlı yeni bir gazete çıkarmaya başlamıştır. Aynı zaman
diliminde Kafkasya'da Ruslar Azerbaycan'a hakim olunca Sünnî-Şiî anlaşmazlığı başlamıştır.
Kafkaslar'daki Türkleri parçalamayı amaçlayan bu düşünceye karşı mücadele etmiştir. 1905'de
Bakü'de "fedai" adında gizli bir cemiyet kurmuş, Ermenilere karşı Türklere yaptıkları zulümleri fiili
direnişlerle bir dereceye kadar durdurabilmiştir. 1905'de Çar hükümetinin bir nazırlar komitesi kurması
üzerine Kazan'dan giden heyete Yusuf Akçura Kafkasya ahalisini temsil edenler içinde ise Ahmet
Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Topçubaşı Meydan Bey seçilmişlerdir. Azerbaycan halkını bu komitede
temsil etmiştir. Petrollü topraklar üzerindeki Türk halkını göç ettirme projesini, otuzbeş günlük
konuşma sonucu engellemiştir. 1908'de II. Meşrutiyetin ilânı ile İstanbul'a kaçan Ağaoğlu, Türk
Ocağının kurucularındandır.
Fikirleri ve kişiliği: Türkçülük mücadelesine hayatını vermiş aydınlarımızdandır. Fikirlerini
yaymak için "Fedai" adıyla kurduğu gizli cemiyette hizmet vermeye başlamıştır. Birçok Türkçü gibi
önce İslâmın özüne döndürülmesi meselesi üzerinde durmuştur. Doğu tarihi ve dinleri üzerine
araştırmalar yapmış, geniş birikime sahip olmuştur. Azerbaycan ve diğer Kafkas Türkleri için millî
direnişin en iyi örneğini sergilemiştir. Hedefi Türk milletinin uyanması ve Ruslarla eşit hürriyete sahip
olmasıdır. Ruslar tarafından desteklenen Sünnî-Şiî ayrılığının karşısında olmuş ve yazılarında,
araştırmalarında bunu konu almıştır. Yayımladığı risalelerde fikirlerini çekinmeden ortaya sürmüştür.
Dinî açıdan İslâmiyet üzerine yaptığı araştırmalarda kadını örnek almış ve İslâmiyetin tarihsel süreci
içinde kadını inceleyerek dindeki değişmeyi açıklamıştır.
Eserleri: "İslâm Aleminde Kadın" adlı Rusça risalesinde, İslâmın görüşlerinde ilerici
olduğunu, Abbasi'nin orta devirlerine kadar bu ilerici hareketin devam ettiğini, daha sonra alimlerin ve
şeyhlerin menfaatperestlikleri yüzünden gerilediğini ve çöktüğünü iddia etmektedir. Gazete ve
dergilerde yayımlanmış makaleleri ve risaleleri vardır.
16. MEHMET AKİF ERSOY
İstiklal Marşımızın ve bir çok manzum eserin yazarı Mehmet Akif Ersoy, 1873 yılında
İstanbul'da doğmuştur. Gerçek adı Mehmet Ragif'tır. Veterinerlik fakültesini bitiren Akif, Fransızca,
Farsça ve Arapça bilmekteydi. 1893 ile 1913 yılları arasında devlet memuru olarak çalışmıştır. Akif'in
şiirleri Safahat adlı eserde toplanmıştır. 1920 târihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet
Meclisine seçildi. 17 Şubat 1921 günü İstiklâl Marşı'nı yazdı. Meclis 12 Martta bu marşı kabul etti.
1926 yılından îtibâren Mısır Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükce
Kur'ân-ı kerîm tercümesiyle de meşgul oluyordu, fakat bu sırada siroza tutuldu. Önceleri hastalığının
ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti. Lübnan'a gitti. Ağustos 1936'da
Antakya'ya geldi. Mısır'a hasta olarak döndü.
Hastalık onu harâb etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbul'a geldi. Hastanede yattı, tedâvi gördü.
Fakat hastalığın önüne geçilemedi. 27 Aralık 1936 târihinde vefat etti. Kabri Edirnekapı
Mezarlığındadır.
Mehmet Âkif, şiir yazmaya Baytar Mektebi'nde öğrenci olduğu yıllarda başladı. Yayımlanan
ilk şiiri Kur'an'a Hitap başlığını taşır. 1908'den itibaren aruz ölçüsü kullanarak manzum hikâyeler
yazdı. Hikâyelerinde halkın dert ve sıkıntılarını anlattı. Balkan Savaşı yıllarından itibaren destansı
şiirler yazmaya başladı. İlk büyük destanı, “Çanakkale Şehitleri'ne“ başlıklı şiiridir.
17. OSMAN BATUR
Asıl adı Osman İslâmoğlu idi. Batur, O’na milletinin verdiği bir unvan, bir sıfattır. Kahraman ve cesur
anlamındadır. O, bu unvan ve sıfatla özdeşleşmiş, böylece anılmaya hak kazanmıştır. Altay
vilâyetindeki Köktogay bölgesinin Öndirqara mevkiinde doğdu. Orta halli bir çiftçi ailesinin oğluydu.
Dedesi din adamı idi. Osman Beğ, 40 yaşına kadar doğduğu bölgede tarımla uğraşarak geçimini
sağladı. 1940 yılında Çin zulmü dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Camilere tecavüz eden, Kur’an-ı
Kerim’i yakan Çinlileri protesto eden Türkler, ‘isyancı’ oldukları bahanesiyle tutuklandı. Resmî
makamlar, Türk’lerin ellerindeki silâhları toplamaya başladılar. Babası ve ailesinden bâzı kişiler,
silâhlarını Çin askerlerine teslim ettiler. Osman Beğ, - Bu gün silâhımızı alanlar, yarın canımızı da
alırlar. Ben silâhımı Çinlilere vermem. İstiyorlarsa ve güçleri yetiyorsa, gelip alsınlar !” Dedi ve tek
başına dağa çıktı. Savaştan başka kurtuluş yolu olmadığına inanıyordu. Başlattığı mücadele aynı gün
destek gördü. Arkasından ilk gidenler arkadaşı Süleyman ve büyük oğlu Şerdiman oldu. Silâhını
Çinlilere teslim eden babası İslâm Bey, oğlu için hayır duâlarını ve başarı dileklerini dile getirdi.
Oğlunu koruması için Cenab-ı Allah’a duâ etti. Annesi Ayça Hanım: “- Ben oğlumu bu günler için
doğurdum. Çinliler asırlardır koyun boğazlar gibi biz Türk’leri öldürüyorlar. Bizim canımız, bizden
önce ölenlerin canından daha kıymetli değildir. Bizden sonrakilerin yaşaması için oğlum, ben diğer
çocuklarım ölmeye hazırız !” Diyordu. Kısa zaman içerisinde, etrafında gözü pek insanlardan bir
mücâhit ordusu oluştu. Zelebay Telci, Nurgocay Batur, Kâseyin Batır, Canım Han Hacı, Süleyman
Batır, Musa Mergen Aktepe, Sulibay, Ökürbay , Nogaybay, Ahid Hacı, Halil Teyci, Karakul Zalin...
bu mücâhidlerden birkaçıdır. O artık, soydaşlarının Osman Batur’u idi. Osman Batur ve silâh
arkadaşlarının mücâdelesi, 1941 yılı Ekiminden 1943 yılı Temmuzuna kadar gerilla savaşı şeklinde
devam etti. 22 Temmuz 1943’te Altaylar, Çinlilerden tamamen temizlenmişti. Altay Türkleri artık
bağımsızdı. Mücâdelesini sürdürdü. Altay Geçici Halk Cumhuriyeti Başkanlığına seçildi. 1944 – 1945
yıllarında, Tanrı Dağları’nın kuzeyindeki Doğu Türkistan Kazak Türkleri’nin yaşadığı bölgeleri de Çin
İstilâsından kurtardı. 1945 yılının Ekim ayından 1947 yılının Şubatına kadar üç vilâyetten oluşan Doğu
Türkistan Hükümeti’nin askerî ve mülkî âmiri olarak Vâli sıfatıyla görev yaptı. O’nu, Şubat 1947’den
Eylül 1949’a kadar Doğu Türkistan Cumhuriyeti koalisyon hükümetinin aslî üyesi olarak görüyoruz.
Aynı zamanda, Altay Vâliliği görevini de devam ettiriyordu. Bütün bu görevleri sırasında Çinliler ile
silâhlı mücâdeleden bir an bile geri kalmadı. Çinliler, yönetimleri altında bulunan Türk’lerle meskûn
bölgelerin birer birer elden çıkmakta olduğunu anlayınca, büyük bir ordu oluşturdular. Osman Batur ve
beraberindeki mücâhidler, sayıca kendilerinden 10 kat fazla ve modern silâhlarla donanmış düzenli
orduya karşı savaşa devam ettiler. Osman Batur, bu savaş sırasında, 1950 Kasımında, cephânesi bittiği
için Kamambal Dağı’nda, Çinlilere esir düştü. Ellerinden ve ayaklarından zincirlerle bağlanarak
zindana atıldı. Her gün kesintisiz işkence görüyor, kendisine yardımcı olan Türk’leri ele vermesi için
sıkıştırılıyordu. Çinliler, işe yarayacak bilgi alamayacaklarını anlayınca Osman Batur’u göstermelik bir
mahkemeye sevk ettiler. Mahkeme, önceden verilmiş kararı, 19 Nisan 1951 tarihinde açıkladı:
“Devrim düşmanlığı suçundan idam...” Karar, 29 Nisan 1951 tarihinde Urumçi’de kurşunlanmak
suretiyle uygulandı. Osman Batur’un son sözleri, bağımsızlık için mücadele edenlerin yolunu
aydınlatacak bir meş’ale idi: “- Ben ölebilirim. Milletim, dünya durdukça mücâdeleye devam
edecektir.” KİŞİLİĞİ Osman Batur 1,85 boyunda, iri gövdeli bir insandı. Kısa ve kalın boynu, siyah
saçları, yarı kapalı denecek ölçüde kısık gözleri vardı. Kaşlarının arası kırışıktı. Çok az konuşurdu.
Kudret ve kötü tâlih şahsiyetinde birleşmişti. Daha 10 yaşında iken usta bir binici ve iyi bir avcı
olmuştu. 12 yaşına geldiğinde Kazakların büyük kahramanı Böke Batur’un dikkatini çekti. Böke Batur
O’nu himâyesine aldı. İyi bir silahşor, usta bir dövüşçü olarak yetişmesine katkıda bulundu. Sonra çete
savaşlarının inceliklerini öğretti. Rusların ve Çinlilerin, soydaşlarına yaptığı işkenceleri görüp yaşadığı
için Rus ve Çin milletinden nefret ediyordu. Böke Batur’un telkinleriyle bu nefret, şuurlu bir inanca
dönüştü. Dedesi dolayısıyla iyi bir Müslüman olarak yetişmişti. İslâmiyet’in komünizmle
bağdaşmadığını anlamakta gecikmedi. Böke Batur, öğrencisinin yetiştiğine inandığı gün: “- Benim
sana verebileceğim başka bir şey kalmadı. Benim işim bitti. Artık bana ihtiyacın olmayacak. Fakat
milletimizin sana ihtiyacı var.” Dedi. Osman Batur, hayatı boyunca kendisine ihtiyacı olanlar için
mücâdele etti. Hayatı, bu mücâdele ile dolu olarak yaşadı ve inandığı ülkü uğruna can verdi. Mekânı
Cennettir inşallah. Kazaklar ve Uygurlar Osman Batur’u hiç unutmadılar. Dünya durdukça
unutmayacaklar. “Bize sen ruh ve şuur verdin, hürriyet aşkını sen bize öğrettin. Ey büyük kahraman !
senin yolundan gidecek azimli kahramanlar yetiştireceğiz.” Diyerek O’nu anıyorlar. Adına şiirler
yazılıyor, anma günleri düzenleniyor. Osman Batur, yeni ve genç Osman Batur’ların bedeninde
yaşamaya devam ediyor. ÇİN ZULMÜ BİTMEZ ! Çinliler, Altay Türkleri’nin millî kahramanı Osman
Batur’u işkencelerden sonra şehit etmekle ancak, bir büyük kahramanın aziz bedenini ortadan
kaldırabilmişlerdi. Bağımsızlık düşüncesini, Türk’lerin bağımsızlık için mücâdele azmini yok
edemediler. Edebileceklerini zannedip işkence ve zulümlerini sürdürdüler. Osman Batur’un tek erkek
kardeşi Delihan İslâmoğlu, istiklâl için giriştiği savaşta esir alınarak şehid edildi. Osman Batur’un
ikinci hanımı, üç oğlu ve beş kızı da esir alındı. 18 yaşındaki kızı Kabiyra ile 14 yaşındaki oğlu
Baybolla, anneleri Mamey’in gözleri önünde doğranarak şehid edildi. 11 yaşındaki oğlu Kariy ve 9
yaşındaki kızı Sapiyan, 20 metre derinliğindeki kuyuya diri diri atıldı. Evlâtlarına yapılan bu zulme,
işkenceye ve katliama dayanamayan Mamey Hatun, aklını kaybetti ve olay yerinin yakınındaki nehrin
azgın sularına kendini attı. Osman Batur’un; Şerdiman, Nimetullah ve Nebî isimli oğulları, babalarının
şehit edilmesinden sonra da bağımsızlık savaşını devam ettirdiler.
18.
İSA YUSUF ALPTEKİN
1901 yılında Doğu Türkistan'ın Kaşgar vilayetine bağlı Yenihisar kazasında dünyaya geldi.
Öğrenimini Doğu Türkistan'da tamamladıktan sonra çeşitli memuriyet görevlerinde bulundu.
1926 yılında Batı Türkistan'a geçerek burada milli mücadele taraftarlarıyla irtibata geçti. 1931'de Hoca
Niyaz tarafından başlatılan ayaklanma sırasında Doğu Türkistan'daki valilerin halka yaptıkları zulmü
Çin hükümetine anlatarak, bu durumun önlenmesini, aksi takdirde ayaklanmanın yayılacağını,
Rusya'nın işgalinin sözkonusu olacağını anlattı. Ayaklanma sırasında ve sonrasında milliyetçilik
faaliyetlerini sürdürdü. 1936 yılında Çin Meclisi üyeliğine de seçildi. Mücadelesini daha çok siyasi
alanda yoğunlaştırmıştı. 1944'de İli'de başlayan ayaklanma neticesi kurulan hükümete girmesini İlililer
istemedi. Ancak 3 yıl sonra Doğu Türkistan Hükümeti'nin başkanlığı Türkler'e verildiğinde hükümetin
genel sekreterliğine getirildi. Bir yıldan fazla kaldığı bu görev esnasında, milliyetçi, anti-emparyalist
ve anti-komünist politikalar sebebiyle, Rusya'nın ve Çin'in tepkilerini üzerine çekti.
1949'da Çin'in Doğu Türkistan'ı işgali ile birlikte o günkü Hindistan'ın Keşmir eyaletine iltica
etti. 1954 yılında Türkiye'ye geçti. Türkiye'ye gelir gelmez İstanbul'da Doğu Türkistan Göçmenler
Cemiyeti'ni kurarak, bundan sonraki faaliyetlerini Doğu Türkistan davasının dünya kamuoyuna
anlatılmasında yoğunlaştırdı. Yabancı ülke yöneticileri nezdinde olduğu kadar Türkiye hükümetleri
nezdinde de Doğu Türkistan davasının anlatılması için mücadele verdi. Parti liderleriyle görüştü.
Başbakan ve cumhurbaşkanlarıyla görüştü. Bu günden itibaren Doğu Türkistan Türkleri'nin durumunu
bütün dünyaya anlatmaya devam etti. Bütün ömrünü bu konuya vakfetti. İsa Yusuf Alptekin 17 Aralık
1995 gecesi vefat etti.
İslam’ın kabulüne kadar geçen sürede Türkler farklı farklı kültürlere ilgi duymuştur. Türklerin
ilk anayurdu Orta Asya’dır. Tarih kitaplarında “Türklerin tarih sahnesine çıkması” diye geçen ifadede,
sahneye çıkılan yer Orta Asya’dır. Orta Asya sınırları ise; doğuda Kingan Dağları, güneyde Hindikuş
ve Karanlık Dağları, batıda Hazar Gölü, kuzeyde Sibirya’yı kapsamaktadır. Orta Asya’da çok yüksek
bir uygarlık haline gelen Türkler bu bölgeden MÖ 16. yüzyılda göç etmeye ve farklı yerlere dağılmaya
başlamıştır. Göç etmeyi kabul etmeyip anayurdunda kalan Türkler ise Göktürk, Hun ve Uygur
Devletlerini kurmuşlardır. Türkler gittikleri yerlere kendi kültür ve medeniyetlerini de götürdükleri
gibi oradaki halkın kültüründen de etkilenmişlerdir.
Türklerin yaptığı bu göçlerin altında birçok farklı sebep yatmaktadır. Türkleri anayurtlarını
bırakıp başka yerlere göç etmek zorunda bırakan sebeplerin en önemlileri şu şekildedir; 1.İklim şartları
ve bulunulan coğrafyanın koşulları 2.Yeni yaşam alanları bulma isteği 3.Bağımsızlık düşüncesi
4.Meraların azalması neticesinde, hayvancılık alanında sıkıntılar yaşanması 5.Nüfustaki ciddi
artışlardan dolayı yaşam alanı bulma sıkıntısı 6.Boylar arasında yaşanan tartışmalar neticesinde
ayrılma isteği 7.Dış güçlerden gelen baskılara dayanamamalarıdır.
Türkler gittikleri yeni yerlerde ciddi bir sentez içerisine girmiştir. Yani gittikleri alanlarda
kendilerinden izler bırakmış ve orada bulunan kişilerden kendilerine bir şeyler kazandırmışlardır.
Böylece çeşitli toplulukların birleşmesiyle farklı kültürler ortaya çıkmıştır. Orta Asya’dan sürekli
olarak göç etmeye başlayan Türklerin en büyük göçü Kavimler Göçü olmuştur.
Kavimler Göçü (375) ve Sonuçları
Türk topluluklarından Kuzey Hunları’nın yapmış olduğu bu göç, Türk toplumları arasında
yaşanan en büyük göçtür. 375 yılında hem doğu hem de batı tarafına çok sayıda göç yaşanmıştır.
Yaşanan göçlerin de bazı sonuçları olmuştur. Bunlar: Türk ismi ve kültürü yayılma göstermiştir.
Yeni devletler kurulduğu gibi, birçok Türk devleti de yıkılmıştır. Bu durum tarihimizin
incelenmesinde zorluklar yaşanmasına sebep olmuştur.Çok uzak noktalara yapılan göçlerde, asıl
kimlikler kaybedilmiş ve asimile sürecine girilmiştir.Türklerin hemen her alanda kültürlerinde
değişiklik yaşanmış ancak en az değişiklik askeri alanda gerçekleşmiştir.
Roma İmparatorluğu yaşanan gelişmeler sonucunda ikiye ayrılmıştır.Merkezi yönetim sistemi yayılma
göstermiştir.Avrupa topraklarının günümüzdeki halinin temelleri bu göç sonucunda gerçekleşmiştir.
Türkler bulundukları yerlerde bazı kültürler oluşturmuşlardır. Bunlardan bazıları
şunlardır;
Andronova Kültürü: Bu kültüre ait kişiler, Türklerin ilk ataları olarak kabul edilirler. Savaşçı
olan bu toplum çok iyi at kullanma yeteneğine sahiptirler.
Tagar Kültürü: İsmini süs eşyaları ile duyurmayı başarmış olan bu kültürde, silahların üzerine
bazı figürler işlenmiştir.
Anav Kültürü: Aşkabat yakınlarında gelişen bu kültürün temelleri; tarım ve hayvancılık
üzerinedir. Bu kültürde yerleşik hayatın sürdürüldüğü süs eşyalarından ve tuğla evlerden
anlaşılmaktadır.
Karasuk Kültürü: Demirin bulunması bu kültürde yaşayan insanlara aittir. Ayrıca tekerlek ve
tekerlekli araba kullanımı da Karasuk kültürü içerisinde yaşanmıştır.
İslamiyet Öncesi İlk Türk Devletleri
Asya Hun Devleti (MÖ 220 – MÖ 216)
İslamiyet öncesi ilk Türk devleti ise Asya Hun Devleti’dir. Teoman öncülüğünde, Ötüken
toprakları içerisinde kurulmuştur. En parlak dönemini ise Metehan döneminde yaşamıştır. Metehan
döneminde ordu teşkilatı kurularak bir ilk yaşanmıştır. Onluk sistem ilk defa Metehan tarafından Asya
Hun Devleti döneminde kurulmuş ve uygulanmıştır. Metehan Türk tarihinde tüm Türkleri ilk kez tek
bayrak altında toplamıştır. Metehan’ın ölümünden sonra devlet ikiye ayrılmış; Güney kolu Çin
hâkimiyetine girerken; Kuzey kolu Kavimler Göçü’nü başlatarak tarihe imza atmışlardır.
Avrupa Hun Devleti (370 – 469)
Avrupa’da kurulan ilk Türk devletidir ve kurucusu Balamir Kağan’dır. Devlet içerisindeki en
ünlü hükümdar Atilla’dır. Avrupa Hun Devleti, Anadolu topraklarına Türk hareketleri gerçekleştiren
ilk Türk topluluğu olması ile bilinir. 486 yılında Germenlerin saldırısıyla yıkılmıştır.
I. Göktürk Devleti (552 – 630)
Bumin Kağan tarafından kurulan devletin başkenti Ötüken’dir. Orta Asya’da kurulmuştur. Ülke
doğu be batı olarak yönetilmektedir. Doğuda Bumin Kağan varken, batıda kardeşi İstemi Yabgu
bulunmaktaydı. Göktürkler ilk kez Türk adıyla kurulan devlet olmaları açısından önemlidir.
II. Göktürk Devleti (682 – 745)
I.Göktürk Devleti yıkıldıktan sonra 50 yıl Çin egemenliğinde kalan Türkler tekrar ayaklanarak
II. Göktürk Devleti’ni kurmuşlardır. Kurucusu Kutluk (İlteriş) Kağan’dır. Yazıyı kullanan ilk Türk
devletidir.
Uygurlar (745 – 840)
Kutluk Bilge Kül Kağan tarafından Ötüken’de kurulmuştur. Başkenti Karabalgasun’dur.
Uygurlar yerleşik hayata geçen ilk Türk devletidir. Kağıt ve matbaayı kullanmışlar ve ilk kez
matbaayla kitap basan Türk devleti olmuşlardır. Modern tarımla uğraşıp, kanallar açmışlardır.
Kendilerine ait Uygur alfabesini kullanmışlardır. Kırgızların saldırıları sonucu yıkılmıştır.
Avarlar (Juan Juanlar) (560 – 805)
İlk kez İstanbul’u kuşatan Türk boyudur. Ancak bu kuşatmaların hiçbirinden sonuç
alınamamıştır.
Kırgızlar (840 – 1207)
Kırgızlar Orta Asya’da hakimiyet kuran son, Moğol hakimiyetine giren ilk Türk boyudur.
Dünyanın en uzun destanı olan Manas Destanı Kırgızlar’a aittir.
Hazarlar (630 – 968)
Hazarlar Hz. Osman zamanında İslam ordularıyla ilk kez savaşarak, İslam ordularının kuzeye
ilerleyişini engelleyen devlet olmuşlardır. Yahudiler dışında Museviliği benimseyen tek topluluktur.
Bulgarlar (583 – 665)
Bulgarlar Oğuzlardan ayrılarak Balkanlara yerleşmişlerdir. Daha sonra Hazarlar tarafından
yıkılan devlet Tuna ve İtil Bulgarları olarak ikiye bölünmüşlerdir. Bunlardan Tuna Bulgarları Hristiyan
olurken, İtil Bulgarları Müslümanlığı seçmiştir.
Karluklar
Karluklar İslamiyet’i kabul eden ilk Türk boyudur. Talas Savaşı’nda Arapların yanında
bulunarak savaşın kazanılmasına katkı sağlayan Karluklar aynı zamanda ilk Müslüman Türk devleti
olan Karahanlıların kurulmasında da önemli rol oynamıştır.
Türgişler (659 – 766)
Müslümanlara karşı direnen Türgişler, İslamiyet’in Orta Asya’ya ilerlemesini büyük ölçüde
engellemişlerdir. İlk kez para bastıran Türk devletidir.
Macarlar
Volga Nehri civarında yaşayan Macarlar zamanla Peçeneklerin baskılarına dayanamayıp,
bugünkü Macaristan’a yerleşmişlerdir.
Peçenekler
Orta Asya’dan batıya göç etmişler ancak devlet kurmayı başaramamış bir Türk boyudur.
Oğuzlar
24 boydan meydana gelen Oğuzlar en kalabalık Türk boyudur. Devlet kurma yetenekleri
oldukça gelişmiş olan Oğuzlar, Kumanlar ile yaptıkları mücadelelerle Dede Korkut Hikayeleri’ne konu
olmuşlardır. Hem Orta Asya hem de Avrupa’da egemenlik kurmuşlardır.
Kumanlar (Kıpçaklar)
Ruslarla mücadele eden Kumanlar, daha sonra Karahitaylar’ın baskısı sonucu batıya doğru göç
etmişlerdir.
Sibirler
Bizans ve Sasanilerle mücadele etmişlerdir. Daha sonra Avarların baskılarına dayanamayarak
Doğu Avrupa’ya yerleşmişlerdir.
Akhunlar
Akhunlar Büyük Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra Afganistan’a yerleşmiştir. Göktürk ve
Sasaniler tarafından yıkılmışlardır.
İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK
Devlet Yönetimi
Uygurlar dışında bütün Türk Devletleri göçebe devlet şeklinde yaşamışlardır.Aileler obaları,
obalar boyları, boylar ise budunları meydana getirirdi.Devlet, hanedanın ortak malı kabul
edilirdi.Hakanın yetkileri "Kurultay" denilen danışma meclisi ile sınırlandırılmıştı.Kurultay, Türklerde
askeri yapıda demokrasinin olduğunu gösterir.
Hukuk
İslamiyet öncesinde kurulan Türk devletlerinde yazılı hukuk kurallarına rastlanmaz.Genelde,
sosyal hayatı düzenleyen sözlü hukuk kuralları yani töreler baskındır.Devlet yapısında töreyi
uygulayan adalet teşkilatının başı hükümdardır.Töre hükümleri ile çok ağır cezalar verildiği
görülmüştür.
Ordu
İlk Türk devletlerinde kadın-erkek her Türk asker sayılırdı.İlk düzenli Türk ordusu Asya Hun
İmparatoru Mete Han tarafından kuruldu.Ordunun başında başbuğ denilen başkomutan
bulunurdu.Türkler savaşlarda en çok sahte ricat denilen geri çekilme taktiğini uygulayarak başarılı
oldular.UYARI : Mete Han tarafından kurulan ordu, Türk Kara Kuvvetleri'nin temeli olarak kabul
edilmiş ve Çin, Moğol, İran, Bizans ve Roma'yı da etkilemiştir.
Din
Tek bir tanrının varlığına inanılmış, Tanrı'ya "tengri" adı verilmişti.Bu tanrı Gök tanrı olarak da
bilinmekteydi.Doğa da bir takım gizli güçlere inanılırdı.Şamanizm yani iyi ruh ile kötü ruhun varlığına
inanılan bir inançta yaygındı.Öldükten sonra yaşama inanç vardı.UYARI : İslamiyet öncesi Türklerde
görülen tek Tanrı inancı, İslamiyet'in kabul edilmesinde etkili olmuştur. Bu Türklerde öldükten sonra
yaşama inanılır, mezarlara Balbal'lar dikilirdi. (Balbal, öldürülen düşman sayısı kadar dikilirdi.)
Ekonomik Hayat
Bozkır kültürünün bir sonucu olarak göçebe ve yarı göçebe bir hayat sürmüşlerdir.Göçebe
hayatın bir sonucu olarak hayvancılık zorunlu geçim kaynağı olmuştur.Bununla birlikte balıkçılık,
tarım ve yağmacılık da ekonomik hayatta önemli yer almıştır.
Dil ve Edebiyat
Türklerde görülen en eski dil Göktürkçe ve alfabe olarak da Göktürk alfabesidir.VII. yüzyılda
Göktürkler tarafından Göktürk alfabesi ile yazılan Orhun kitabeleri bilinen en eski Türk yazıtları
olarak kabul edilir.Uygurlar da Uygur alfabesini kullanmışlar ayrıca hareketli harfleri bulmuş ve
matbaayı kullanmışlardır.
Bilim ve Sanat
Oniki hayvanlı Türk takvimini meydana getirmişlerdir.Bilim adamlarından meydana gelen ve
Keneş Meclisi adı verilen bir meclisi meydana getirmişlerdir.Göçebe hayat sürdükleri için taşınabilir
sanat eserleri olarak kemer, kılıç, at koşumu gibi el sanatları ile uğraşmışlardır.Uygurlar döneminde
Maniheist mabetler yapılmış, mezar anıtları ve saray yapılarına da rastlanmıştır.
İSLAMİYETTEN SONRAKİ TÜRK TARİHİ
TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABULÜ
Talas Savaşı (751)
Çinliler ile Araplar arasında Talas Savaşı meydana gelmiştir (751). Talas Savaşında Karluk Türkleri
Müslümanları destekleyince Talas Savaşı Türkler ve Müslüman Arapların zaferiyle sonuçlanmıştır.
Talas Savaşının Sonuçları
1) Orta Asya, İslam devletinin egemenliği altına girdi.
2) Türk-Arap dostluğunun başlangıcı oldu. Türkler arasında İslamiyet yayılmaya başladı.
3) Kağıt, matbaa, barut ve pusula gibi teknik buluşlar İslam dünyasında yayılmaya başladı.
İLK TÜRK - İSLAM DEVLETLERİ
I. Karahanlılar (840 - 1212) : Batı Türkistan'da; Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri tarafından
kurulan
ilk
Müslüman
Türk
devletidir.
İslam’ı
kabul
eden
ilk
Karahanlı
hükümdarı Satuk Buğra Han olmuştur. İslamiyet onun zamanında resmi din olarak kabul edilmiştir.
Karahanlı Devletinin ilk müslüman Türk devleti olmasından dolayı Orta Asya’da Türk-İslam
kültür ve medeniyetinin temeli Karahanlılar tarafından atılmıştır. Karahanlılar halkının tamamının
Türk olması ve devletin Orta Asya’da kurulmasından dolayı Karahanlıların İslamiyeti kabul ettikleri
halde İslam ve İran kültürlerinden pek fazla etkilenmedikleri görülür
II. Gazneliler Devleti (962 - 1183) : Gazneliler Devleti, Samanoğulları Devleti komutanı ve
Horasan Valisi olan Alp Tekin tarafından 962’de Afganistan’ın Gazne şehrinde kurulmuştur. Gazneli
Devletinin en ünlü hükümdarı Gazneli Mahmut’tur.
Gazneli Mahmut’un Hindistan’a düzenlediği seferler sonucu Hindistan’da İslamiyet hızlı bir
şekilde yayılmaya başlamıştır. Hindistan’da İslamiyet’in yayılması ile birlikte Kast Sistemi etkisini
yitirmeye başlamıştır.
III. Büyük Selçuklu Devleti (1040 - 1157) : A. Tuğrul ve Çağrı Beyler Dönemi : Tuğrul ve
Çağrı Beyler Gaznelilerle mücadele ettiler. Gaznelilerle yapılan Dandanakan Savaşı’nı Selçuklular
kazandı (1040). Bu savaşla Büyük Selçuklu Devleti resmen kurulmuştur.
Tuğrul Bey zamanında Irak, İran ve Azerbaycan fethedildi. Türk akıncıları Doğu Anadolu’ya
girdi. 1048’de yapılan Pasinler Savaşı’nda Bizans ordusu ilk kez mağlup edildi.
Abbasi halifesinin yardım isteği üzerine 1055’de Bağdat’a giren Tuğrul Bey, Abbasi halifesini Şii
Büveyhoğullarının baskısından kurtararak halifeyi himayesi altına almıştır. Abbasi halifesi, Tuğrul
Bey’e doğunun ve batının sultanı ünvanını verdi. Böylece Selçuklular İslâm Dünyası’nın siyasi lideri
haline gelmiştir.
B. Alparslan Dönemi (1064 - 1072) : Tuğrul Beyin 1063’te ölümünden sonra yerine Çağrı beyin oğlu
Alparslan geçmiştir(1064). İlk olarak Gürcistan üzerine yürüyerek Gürcistan’ı kendine bağladı. Doğu
Anadolu’ya girerek Kars ve Ani’yi ele geçirdi. 1070’de Anadolu üzerinden Suriye’ye girdi. Bu sırada
Bizans İmparatorunun doğuya sefere çıktığını öğrenen Sultan Alp Arslan Doğu Anadolu’ya
dönerek 26 Ağustos 1071’de Bizans ordusunu Malazgirt’te yendi.
C. Melikşah Dönemi (1072-1092) : Melikşah dönemi Büyük Selçuklu Devletinin en parlak devridir.
Ülke en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Sınırlar Ege Denizi’nden Tanrı Dağlarına, Kafkaslardan Basra
Körfezi’ne ve Hint Okyanusu’na kadar ulaşmıştır.
D. Büyük Selçuklu Devletinin Yıkılışı
Melikşah’ın 1092’de ölümü üzerine oğulları arasında taht kavgaları başladı. Bu kavgalar
dönemine Fetret Devri denir. Bu dönemde Selçuklu Devleti birliğini koruyamadı. Anadolu, Suriye ve
Kirman Selçukluları merkezden ayrılarak bağımsız devletler haline geldiler.
Sultan Sencer iç karışıklıkları önlemeyi başardı ise de 1141’de Karahitaylarla yaptığı Katvan
Savaşı’nda yenildi. Oğuzlar isyan ettiler. 1157’de Sultan Sencer’in ölümü ile Büyük Selçuklu Devleti
yıkıldı.
IV. DİĞER TÜRK İSLAM DEVLETLERİ
1) Tolunoğulları Devleti (868 - 905) : Mısır’a vali olarak atanan Tolunoğlu Ahmed Mısır'da
ilk Türk - İslam devleti olan Tolunoğulları Devletini kurdu (868). Suriye'yi de egemenlik altına alan
Tolunoğulları Mısır'da tarım, ticaret ve imar faaliyetlerine önem verdiler. Tolunoğulları kendilerinden
sonra Mısır'da bin yıl sürecek Türk hakimiyetinin öncüleri oldular.
2) İhşidiler Devleti (935 - 969) : Mısır’da vali olarak görev yapan Toğaçoğlu Muhammed
tarafından İhşidiler Devleti 935’te kuruldu. Fatimiler bu devlete 969'da son verdiler.
3) Eyyubiler Devleti (1174 - 1250) : Zengilerin Mısır’a yardım amacıyla gönderdiği Şirkuh,
Fatimiler Devletini yıkarak, Mısır’a hakim oldu. Yerine geçen Selahaddin Eyyubi bağımsızlığını ilan
etti (1174).
Selahaddin Eyyubi Mısır’ı egemenliği altına aldıktan sonra Haçlılarla mücadele etti. Başta Kudüs
olmak üzere Suriye’deki birçok şehri Haçlılardan geri aldı. Kudüs Krallığına son verdi (1187).
Selahaddin Eyyubi’nin ölümünden sonra iç karışıklıklar çıktı. Devlet zayıfladı ve ordudaki memlük
askerleri Eyyubiler Devletine son verdiler (1250).
4) Memlükler Devleti (1250 - 1517) : Memlük komutanı Aybeg tarafından Mısır’da kuruldu.
Hicaz, Suriye ve Anadolu'nun güney bölgelerini de egemenlikleri altına aldılar.
Devlet yönetimi babadan oğula geçen bir saltanat şeklinde olmamıştır. Yönetim tek bir hanedanın
elinde olmayıp, askeri gücü eline geçiren komutanlar ve emirler hükümdar olmuşlardır. Memlükler,
Mısır'da Türk - İslam kültürünü kalıcı hale getirmişlerdir. Baharat Yolu ve Akdeniz ticareti ile
zenginleşmişler ve devlet teşkilatında Büyük Selçukluları örnek almışlardır. Memlük Devleti, Yavuz
Sultan Selim'in 1517 Ridaniye Savaşıyla Mısır'ı ele geçirmesi üzerine yıkıldı.
5) Harzemşahlar Devleti (1097 - 1231) : Büyük Selçuklular'ın Harezm valisi olan Anuştigin
tarafından 1097’de kurulmuştur. Büyük Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla Selçuklu topraklarının büyük
bir kısmını ele geçirerek imparatorluk haline geldiler.
Alaeddin Muhammed döneminde Cengiz Hanla yaptıkları savaşta yenildiler ve Harzemşahlar
Devletinin topraklarının büyük bir kısmı Moğolların eline geçti. Alaaddin Keykubad ile 1230’da
yaptıkları Yassıçemen Savaşında yenilmeleri üzerine güçlerini kaybeden Harzemşahlar, Moğollar
tarafından 1231’de ortadan kaldırıldı.
İLK TÜRK İSLAM DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET
Türk - İslam kültür ve medeniyeti Selçuklular döneminde olgunlaşmıştır. Selçuklular Türk devlet
geleneğinin temel yapısını bozmadan İran ve İslam devlet yapısından faydalanarakTürk-İslam Devlet
Teşkilatını kurmuşlardır. Bu devlet teşkilatı Selçuklulardan sonra kurulan bütün Türk devletlerine
örnek olmuştur.
a. Devlet Yönetimi
İlk Türk - İslam devletlerinde İslâm’dan önceki Türk devletlerinde olduğu gibi ülke hükümdar
ailesinin ortak malı kabul edilmiştir. Bu nedenle sık sık taht kavgaları yaşanmış ve Türk-İslam
devletlerinin ömürleri kısa olmuştur.
Türk-İslam devletlerinde para bastırmak ve hutbe okutmak hükümdarlık ve bağımsızlık
işareti olarak kabul edilmiştir.
Ülke hükümdar tarafından yönetilirdi. Hükümdara devlet işlerinde yardımcı olmak
üzerevezirler bulunurdu. Önemli devlet işleri Divan’da görüşülerek karara bağlanırdı. Divan’da alınan
kararlarda son sözü söyleme hakkı hükümdara aittir. Bu durum divan’ın birdanışma
meclisi niteliğinde olduğunu ve devlet yönetiminin monarşi olduğunu gösterir.
b. Ülke Yönetimi : Türk-İslam devletlerinde ülke çeşitli bölge ve eyaletlere ayrılmıştır. Bu
yönetim birimlerinin başında merkezden atanan hanedan mensubu melikler, şehzadeler ve askeri
valiler idareci olarak görev yapmıştır. Özellikle Büyük Selçuklular ve daha sonraki Türk-İslam
devletlerinde merkezi yönetim gelişmiş ve merkezi otoriteye önem vermişlerdir. Bundan dolayı
Karahanlılar dışında diğer Türk-İslam devletlerinde ikili devlet teşkilatı görülmez.
c. Hukuk: Devlet yönetiminde daha çok Türk Töresi uygulanırdı. Fakat yapılan işlerin İslam
Hukukuna uygun olmasına dikkat edilirdi. Bundan dolayı devletlerin teokratik bir özelliğe sahip
olduğu görülmektedir.
Hukuk sistemi İslam Hukukuna dayanıyordu. Adalet işlerini kadılar yürütmektedir. Gayrimüslimlere
İslam Hukuku doğrudan uygulanmaz, kendi aralarındaki davalara kendi mahkemeleri bakardı. Fakat
gayrimüslimler devlet memuru ve asker yapılmamışlardır.
d. Ordu : Karahanlılarda ordu tamamen Türklerden oluşturmuştur. Gaznelilerde, ordunun
büyük bir kısmını Türk askerlerle Gulam (köle) olarak alınıp yetiştirilen askerler oluşturmuştur.
Harzemşahlarda, ordunun esasını Tımarlı Sipahiler meydana getirmiştir. Ayrıca kölelerden meydana
gelen bir Hassa Ordusu da mevcuttu.
Selçuklu ordusu, dönemin en büyük ve en güçlü ordusudur.
1) Gulam-ı Saray: Küçük yaşta çeşitli milletlerden alınarak yetiştirilen maaşlı askerlerden oluşan ve
sultana bağlı olan ordudur. Osmanlılarda kapıkulu askerleri gibi.
2) Hassa Ordusu: Türk boylarından seçilerek oluşturulan atlı birliklerdir. Bunlara maaş yerine ikta
verilirdi.
3) Eyalet askerleri: Askeri valilerin, Meliklerin ve idarecilerin emrindeki özel birliklerle, sipahiyan
olmak üzere ikiye ayrılır.
4) Türkmenler: Sınır boylarında yaşayan Türkmenlerdir. Görevleri sınırları korumaktır.
5) Yardımcı kuvvetler: Selçuklu Devletine bağlı devletlerin, sultanın isteği üzerine savaş zamanında
gönderdiği askeri kuvvetlerdir.
e. Sosyal ve Ekonomik Hayat : Türklerin bir kısmı İslamiyet’ten önceki gibi göçebe hayata
devam etmişler ve hayvancılıkla uğraşmışlardır. Köylerde oturanlar tarım ve hayvancılıkla
uğraşmışlardır. Şehirlerde oturanlar ise ticaret ve zanaatla uğraşmışlardır.
Karahanlılar ve Selçuklular, tüccarların konaklaması için ticaret yolları üzerine han, hamam ve
kervansaraylar yapmışlardır. Tarım geliştirilmiş, bataklıklar kurutulmuş ve sulama kanalları
yapılmıştır.
f. Yazı, Dil ve Edebiyat : Karahanlılarda resmi dil Türkçe’dir. Bu dönemde Yusuf Has
Hacib’in yazdığı KutadguBilig, Kaşgarlı Mahmut’un yazdığı Divan-ı Lügat’it Türk ve Edip Ahmet
Yükneki’nin yazdığı Atabetü’l-Hakayık önemli eserlerdir.
Gaznelilerde ve Selçuklularda yazışmalarda ve sarayda Farsça, bilimde ise Arapça kullanılmıştır. Halk
arasında konuşma dili Türkçeydi. Gazneliler’in en önemli eseri Firdevsi’nin Şehnâmesi’dir.
Selçuklular’dan günümüze Nizam-ül Mülk’ün Siyasetnamesi, Ahmet Yesevi’nin Divan-ı Hikmet’i
kalmıştır.
g. Bilim ve Sanat : Dünya tarihinde ilk defa burslu eğitim sistemi Karahanlılar döneminde
uygulanmıştır. Selçuklular döneminde çok sayıda medreseler yapılmış ve bilime daha çok önem
verilmiştir. . Bu medreseler içinde Bağdat’taki Nizamiye Medresesi en ünlüsüdür
Medreselerde Kur’an-ı
Kerim, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Siyer, Kelam gibi
dini
bilimlerin
yanında Matematik, Astronomi, Tıp, Kimya, Coğrafya, Tarih, Felsefe ve Mantık gibi pozitif
bilimler okutulurdu.
Bu medreselerden yetişen birçok ünlü bilim adamı dünya kültür ve medeniyetinin gelişmesine
katkıda bulunmuşlardır. Bunlar tıpta İbn-i Sina, felsefe, matematik, fizik ve astronomi
alanında Farabi, matematik, fizik ve coğrafyada El Biruni, kelam ve tefsir alanında Gazali,
matematik ve felsefe alanında Harezmi, matematik, tıp ve tarih alanındaÖmer Hayyam eserler
vermişlerdir.
İlk Türk İslam devletleri medrese, kervansaray, kümbet, minyatür, cami, saray, kaleler
yapmışlar. Hattatlık, oymacılık, kakmacılık, nakkaşlık, çinicilik alanında güzel eserler vermişlerdir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan sonuna kadar 600 yildan fazla bir Tarihi dönemi
kapsayan devirde İmparatorluğu idare etmiş olan 36 padişah vardır. Avustralya'daki gençlerimize
faydalı bir kaynak olacağını düşünerek en kısa şekilde bütün padişahların hayat hikâyelerini renkli
resimleriyle birlikte okuyuculara sunmaktayız. Bu ölümsüz ve şanlı ecdadlarımızın torunları olan genç
nesillere ne mutlu.
OSMAN GAZİ (1258 - 1326) : Osmanlı Devletinin kurucusudur. Ertuğrul Bey'in oğludur.
Söğüt'te doğdu. Bizans sınırlarına yakın bir uç beyi olan babasının ölümü üzerine1288 yılında başa
geçti. Bizanslılarla çeşitli savaşlar yaptı. Karacahisar, Göynük ve Mudurnu'yu fethetti. Yerhisar ve
İnegöl'ü de aldı. Anadolu Selçuklu Devletinin son bulması uzerine 1299 yılında bağımsız oldu. Bu
devlete, kurucusunun adından dolayı OSMANLI DEVLETİ dendi. Osman Gazi bundan sonra da
savaşlarına devam etti. Malkara, Kocahisar, Akhisar, Lefke ve Geyve'yi almayı başardı. Oğlu Orhan
beyin Bursa'yı alma haberini aldığı sıralarda öldü. Yerine oğlu Orhan Bey geçti.
ORHAN GAZİ (1288 - 1359) : İkinci Osmanlı Padişahı, Osman Bey'in oğludur. Babasının
ölümü üzerine 1326 yılında tahta geçti. İlk işi, Osmanlı Devleti sınırları içine Bursa'yı katmak oldu.
Bundan sonra, kardeşi Alâeddin Paşa ile birlikte, genç Devleti yönetti. Küçük bir beyliği büyük bir
Devlet durumuna getirdi. Orhan Bey, devletin merkezini Yenişehirden Bursa'ya nakletti. Orhan Gazi
zamanında Rumeli'ye geçildi. Hayrabolu, İpsala, Gelibolu, Bolayır Osmanlı sınırlarına katıldı.
Rumeli'ye geçen oğlu Süleymen Paşa'nın ölümü üzerine, üzüntüden öldüğü söylenir. "Gazi" unvaniyle
anılan Orhan Bey, Osmanlı tarihinin en
kahraman en temiz ve kusursuz hükümdarlarından biridir.
M U R A T I. (1325 . 1389 ) : Üçüncü Osmanlı padişahı. Orhan Bey'in oğludur. Dedesi
Osman Bey'dir. Babasının ölümü üzerine 1359 yılında tahta çıkmıştır. Osmanlı Devleti'ni, beylik
halinden çıkarıp bir devlet haline getiren hükümdardır. Saltanatının ilk yıllarında Ankara'yı almıştır.
Daha sonra Rumeli'ye geçmiş, Edirme'yi almış, Hırıstiyanlara karşı Sırp Sındığı savaşını kazanmıştır.
Rumeli'de ilerlemelerine devam etmiş, Sofya ve Selânik alınmıştır. Balkan devletlerinin, Osmanlıların
Rumeli'de ilerlemelerine engel olmak için giriştikleri büyük bir meydan muharebesi olan Birinci
Kosova Meydan Muharebesi'nde büyük başarı kazanmıştır. Ancak, savaş alanını dolaşırken, bir Sırplı
tarafından şehit edilmiştir. Murat I, 'Hüdavendigâr' sanı ile anılır.
YILDIRIM BEYAZİT (BEYAZİT I.) (1360 - 1403 ) : Dördüncü Osmanlı padişahı. Babası
Murat I.in Kosova Savaşı'nı kazandıktan sonra, savaş alanında şehit düşmesi üzerine tahta çıkmıştır.
Hükümdar olduktan sonra Sırbistan istilâsını tamamlamış, Bizans'taki taht kavgalarını kendi isteğine
göre düzene sokmuş, Anadlu'daki beyliklerin çoğunu ülkesinin sınırlarına katmıştır. Bundan sonra
Selânik'le birlikte Kuzey Yunanistan'ı almış, Avrupa devletlerinin birlik olarak kurdukları büyük bir
ordu ile Niğbolu'da karşılaşmış ve Niğbolu Zaferi'ni kazanmıştır. Bundan sona İstanbul'u kuşatmış,
Trabzon Rum İmparatorluğu'nu haraca bağlamıştır. Fakat bu sıralarda Anadolu'da ilerlemekte olan
Timur'un üzerine yürümek zorunda kalmıştır. 1402 yılırda yapılan Ankara Savaşı'nda yenilgiye
uğrayarak esir düşmüştür. Sekiz ay sonra da, Akşehir'de ölmüştür. Yıldırım, Osmanlı padişahlarının
büyüklerinden biridir.
ÇELEBİ MEHMET I.( 1387 - 1421 ) : Beşinci Osmanlı padişahı. Yıldırım Bayezit'in
oğludur. Yıldırım Bayezit'in, Timur'a karşı yaptığı Ankara Savaşı'nda yenilmesinden ve ölmesinden
sonra, hükümdar olmak isteyen üç kardeşinin çıkardığı ayakanmalarla uğraşmış, on iki yıl süren bu
didişmelerden sonra kardeşlerini yenilgiye uğratarak 1413 te padişah olmuştur. Padişahlığı sırasında,
Yıldırım'ın yenilgisinden sonra başkaldıran beylikleri yeniden egemenliğine almaya uğraşmış, Eflâk ve
Macaristan'a sefer yapmış, mezhep ayaklanmalarını bastırmaya uğraşmıştır. Osmanlı tarihçilerinin
"İkinci Kurucu" unvanını verdikleri Çelebi Sultan Mehmet 34 yaşında iken attan düşerek felç olmuş
kısa bir süre sonra da ölmüştür.
M U R A T II. ( 1402 - 1451 ) : Altıncı Osmanlı padişahı, Çelebi Sultan Mehmet'in oğludur.
Babasının ölümü üzerine 1421 yılında tahta çıkmıştır. Saltanatının ilk yıllarında, ayaklanan amcası
Mustafa ile uğraşmış, sonra da "Düzmece Mustafa" olayında, onu yakalatarak Edirne'de astırmıştır.
Bundan sonra Bizans'ı kuşatmıştır. Fakat Macarlar ve Karamanoğulları ile uğraşmak zorunda kaldığı
için, kuşatmayı bırakmıştır. 1444 yılında tahtı, bir çocuk olan oğlu Mehmet'e (Fatih) bırakmış;
Manisa'da dinlenmeye çekilmiştir. Fakat Haçlıların Osmanlılar üzerine saldırmaları üzerine, yeniden
tahta çıkmış, haçlılar ordusunu Varna Meydan Muharebesi'nde bozguna uğratmıştır. Bundan sonra
Yeniçerilerle uğraşmış, haçlılara karşı Kosova savaşını kazanmış ve 49 yaşında Edirne'de ölmüştür.
FATİH SULTAN MEHMET ( 1430 - 1481 ) : Yedinci Osmanlı padişahı. Murat II. nin
oğludur. Babasının ölümü üzerine, ikinci defa olarak 1451 yılında tahta çıkmıştır. Padişahlığınının ilk
yıllarında, herşeyden önce İstanbul'u almıştır. Bu nedenle "Fatih" sanı ile anılır. Fatih Sultan Mehmet,
bundan sonra Sırbistan üzerine yürümüş, Belgrad'ı almış, Mora'yı Osmanlı sınırlarına katmış. Eflâk
üzerine yürümüş, Arnavutluk seferlerini sonuca bağlamış. Midili ve Limni adalarını
almıştır. Başarıları bunlarla kalmayan Fatih, Osmanlı devletini bir imparatorluk durumuna
getirmiştir. 1481 yılında büyük bir sefere çktığı sırada Gebze yakınlarında ölmüştür. Fatih, Osmanlı
padişahlarının
en
büyüklerinden
biridir.
B EY A Z I T II. ( 1447 - 1512 ) : Sekizinci Osmanlı padişahı. Fatih Sultan Mehmet'in
oğludur. Babasının ölümü üzerine 1481 yılında tahta çıkmıştır. Ancak, padişahlığının ilk yılları, tahta
çıkmak isteyen kardeşi Cem Sultan'la uğraşmakla geçmiştir. Cem'in ölmesinden (1495) sonra, sonu
alınmayan savaşlara girişmiştir. Büyük komutanların yönetiminde Türk orduları Macaristan, Bosna ve
Mora'da başarılı savaşlar yapmışlardır. Fakat, yönetimindeki gevşeklik yüzünden, çocukları arasında
anlaşmazlıklar çıkmış; Trabzon'da vali olarak bulunan Yavuz'un tahta geçmesi Yeniçeriler tarafından
istendiğinden, tahttan indirilmiş ve yerine oğlu Yavuz Sultan Selim geçmiştir. Kendini sofuluğa
verdiği için "Veli" unvanı ile anılır.
YAVUZ SULTAN SELİM ( 1467 - 1520 ) : Dokuzuncu Osmanlı padişahı. Bayezit II.nin
oğludur. Babasının tahttan indirilmesi üzerine 1512 yılında tahta çıkmıştır. Padişahlığının ilk yıllarında
Anadolu'da şiîlik dâvasını çıkaran İran hükümdarı Şah İsmail üzerine yürümüş, Çaldıran Savaşı'nda
onu büyük bir yenilgiye uğratmıştır. Bundan sonra Doğu Anadolu'nun bir çok illerini Osmanlı
sınırlarına katmış, Suriye ve Mısır üzerine yürümüştür. Mısır'daki Abbas'ın halifeliğine son vererek,
Osmanlı padişahlarının, "halife" olmasını sağlamıştır. Bu büyük zaferlerinden sonra İstanbul'a dönen
Yavuz Sultan Selim, yeni bir sefere hazırlanırken, Çorlu civarında ölmüştür. Yavuz Sultan Selim,
Osmanlı tarihinin olduğu kadar, dünya tarihinin de büyük hükümdarlarından biridir.
KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN ( 1494 - 1566 ) : Onuncu Osmanlı padişahıdır. Yavuz
Sultan Selim'in oğludur. 1520 yılında tahta çıktı. Zamanında Osmanlı İmparatorluğu en parlak
zamanını yaşadı. Türkler, Viyana kapılarına kadar dayandılar. Akdeniz bir Türk gölü oldu. 46 yıllık
saltanatı sırasında, Viyana önlerinden Basra körfezine, Hazar denizinden Cezayir'e kadar yayılan,
devrin en büyük İmparatorluğunu yaratan bir hükümdar oldu. Kazandığı en önemli muharebe, Mohaç
Meydan Savaşı'dır. Son seferi olan Zigetvar seferi sırasında, 72 yaşında iken öldü. Başarıya ulaştırdığı
İmparatorluğun muhteşemliği karşısında, kendisine "Muhteşem" sanı da verilir. Hükümdarlığı
sırasında, ülkenin yönetimi ve örgüt için meydana getirdiği kanunlar nedeni ile de "Kanuni" sanı ile
anılır.
İKİNCİ SELİM ( 1524 - 1574 ) : On birinci Osmanlı padişahıdır. Kanuni Sultan Süleyman'ın
oğludur. Babasının ölümü üzerine, Sokollu Mehmet Paşa'nın gönderdiği haberi alarak, Anadolu'dan
İstanbul'a gelmiş, 1566 tarihinde tahta çıkmıştır. Babası kadar değerli bir hükümdar olmamakla
beraber, Osmanlı İmparatorluğu'nun en kudretli zamanlarında hükümdar olduğu için; zayıf kişiliğinin
devlete bir zararı olmamıştır. Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa'nın yöneticilği altında Osmanlı
İmparatorluğu, en kudretli zamanlarını yaşamaya devam etmiştir. Zamanında Kıbrıs alınmış, Aden
cevresi fethedilmiş, Sinan Paşa, Kılıç Ali Paşa, Piyale Paşa gibi ünlü komutanların yönetiminde
Osmanlı orduları, zaferler kazanmaya devam etmiştir. Zamanını eğlence içinde geçimiştir.
ÜÇÜNCÜ MURAT ( 1546 - 1595 ) : On ikinci Osmanlı padişahıdır. Selim II.nin oğludur.
Babasının ölümü üzerine 1574 tarihinde tahta çıkmış, ilk iş olarak beş kardeşini öldürtmüştür. Sokollu
Mehmet Paşa'nın sadrazam bulunduğu ilk yıllarda önemli olaylar olmamıştır. Fakat, Sokollu'nun
ölümünden sonra, devlet işleri karışmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu için başarısızlıkla
sonuçlanan İran savaşları yapılmış, Avusturya ile de başarısız savaşlara girilmiştir. Zamanında,
Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük gücü, yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştır. Üçüncü Murat,
Osmanlı İmparatorluğu'nun güçlü zamanlarında hükümdar olduğu ve Sokollu Mehmet Paşa'nın
gücünden yararlandığı için, devlet yönetimine önem vermemiş, zamanını zevk ve safa içinde
geçirmiştir.
ÜÇÜNCÜ MEHMET ( 1567 - 1603 ) : On üçüncü Osmanlı padişahı. Murat III. ün oğludur.
Babasının 1595 tarihinde ölümü üzerine tahta çıkmıştır. Padişah olunca, 19 erkek kardeşini
boğdurmuş, 24 kız kardeşini Eskisaray'a hapsettirmiştir. Babasından çocuk doğuracak olan 10 kadını
da boğdurtmuştur. Askerlerin isteği üzerine Eğri seferine çıkmış, 1596 da Eğri Kalesi'nin alınmasını
sağlamıştır. Bundan sonra yapılan Haçova Meydan Muharebesi, Hoca Sadettin Efendi'nin zorlaması
üzerine, padişahın savaştan çekilmemesi sağlanmış ve kazanılmıştır. Mehmet III. zamınında Kanije
Kalesi de alınmış, Anadolu'da Celâli ayaklanmaları başlamıştır. Eğri fatihi unvanı ile anılan Mehmet
III. devri, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemeye başladığı devirdir.
BİRİNCİ AHMET ( 1590 - 1617 ) : On dördüncü Osmanlı padişahı. Üçüncü Mehmet'in
oğludur. Babasının ölümü üzerine on dört yaşında padişah oldu. Küçük kardeşi Mustafa'yı ataları gibi
öldürtmedi. Fakat sarayda hapsettirdi. Zamanından önce devam eden Avusturya ve İran savaşlarına
son verdirtti. Anadolu'daki Celâli ayaklanmaları, Kuyucu Murat tarafından bastırıldı. Birinci Ahmet,
yirmi sekiz yaşında öldü. On dört yıl padişahlık yaptı. Padişahlık yılları hep sarayda geçirmiş, saray
kadınlarının etkisinden kendini kurtaramamıştır. Birinci Ahmet'in yaptığı en önemli işlerden biri, tahta
çıkanların, kardeşlerini öldürmelerine son verdirmesidir. Buna göre, Osmanlı soyundan en yaşlı olan
veliaht olacak ve padişah öldüğünde tahta çıkacaktı.
BİRİNCİ MUSTAFA ( 1591 - 1623 ) : On beşinci Osmanlı padişahı. Üçüncü Mehmet'in
oğludur. Padişah olan kardeşi Birinci Ahmet, kendisini öldürtmediği, saraya hapsettirdiği için,
zamanını saraydaki odasında, kafes arkasında geçirdi. Zekâ ve görgüden yoksun, akıl yeteneğini
kaybetmiş bir durumda idi. Birinci Ahmet'in ölümü üzerine padişah oldu. Yirmi altı yaşlarında
bulunuyordu. Fakat zekâsı, iki yaşındaki bir çocuğunki kadardı. Çoğu zaman havuzlardaki balıklara
para atarak eğlenirdi. Padişahın bu durumu halk arasında yayılınca padişahlıktan alındı. Saraydaki
odasına hapsedildi. Yerine İkinci Osman padişah oldu. Fakat çok geçmeden İkinci Osman Yeniçeriler
tarafından öldürülünce yeniden tahta çıkarıldı. Devlet yönetimi valide sultanın eline geçti. Deli olduğu
için, devlete yararı dökünmamış bir padişahtır.
İKİNCİ OSMAN (Genç) ( 1604 - 1622 ) : On altıncı Osmanlı padişahı. Birinci Ahmet'in
oğludur. Amcası Birinci Mustafa'nın tahttan indirilmesi üzerine on dört yaşında padişah oldu. Genç bir
çocuk olduğu için, kendini saray eğlencelerine kaptırdı. Devlet işleri, annesi tarafından
yönetildi. İkinci Osman, on sekiz yaşına geldiğinde, çevresini sarmış olan bu hileci insanlardan
kurtulmak istedi. Çeşitli seferlere çıktı. Fakat, yönetimindeki seferlerde başarı kazanamadı.
Yeniçerilerle arası açıldı. Sonunda Yeniçeriler ayaklandılar. Saraya yapılan bir baskın sonunda İkinci
Osman, Yeniçerilerin eline geçti. Tahta Birinci Mustafa yeniden çıkarıldı. İkinci Osman Yeniçeriler
tarafından Yedikule zindanlarına götürülerek, feci bir şekilde öldürüldü. İkinci Osman on sekiz yıl
yaşamış,
dört
yıl
padişahlık
yapmıştır.
DÖRDÜNCÜ MURAT (1612 - 1640) : On yedinci Osmanlı padişahı. Birinci Ahmet'in
oğludur. Amcası Mustafa I. den sonra tahta çıkmıştır. Saltanatının ilk on yılında , kendisi çocuk olduğu
için devlet işleri Mahpeyker Kösem Sultan tarafından yöretilmiştir. Zamanında Anadolu'da Abaza
Mehmet Paşa ayaklanmış, Bağdat İranlılar tarafından alınmıştır. Yirmi yaşına geldiğinde devlet
işlerini kendisi yönetmeye başlayan Dördüncü Murat, ayaklanmaları bastırmak için çok kan
döktürmüş, içkiyi yasaklamıştır. İran üzerine zaferle sonuçlanan iki sefer yapmıştır. Reyan seferi
adıyle ünlü olan birinci seferinde Reyan ve Tebriz'i almış; ikincisinde Bağdat'ı İranlılardan
kurtarmıştır. Bu nedenle "Bağdat Fatihi" sanı ile anılır.
BİRİNCİ İBRAHİM (DELİ) (1615 - 1649) : On sekizinci Osmanlı padişahı. Kardeşi
Dördüncü Murat'ın ölümü üzerine, yirmi beş yaşında tahta çıkmıştır. Sarayda hapsedildiği ve her an
öldürülme korkusu içinde büyüdüğü için, sinirleri bozuk bir hükümdar olmuştur. Zamanla sinirliliği
delilik derecesine çıkmıştır. Sekiz buçuk yıllık padişahlık devresi, Osmanlı Devletinde yolsuzlukların
ve rüşvetin arttığı bir devre olmuştur. Yeniçerlerin bir ayaklanması üzerine tahtan indirilmiş, sarayda
hapsedilmiştir. Fakat, aradan çok geçmeden yeni bir ayaklanmaya neden olacağı düşüncesiyle
boğdurularak öldürülmüştür. Osmaünlı İmparatorluğu'nda tahta çıkması ile yararlıkları değil, büyük
ölçüde zararları olmuş hükümdarlardan biridir.
DÖRDÜNCÜ MEHMET (AVCI) (1642 - 1692) :
On dokuzuncu Osmanlı padişahı. Birinci İbrahimin oğludur. Babasının tahtan indirilmesi üzerine, yedi
yaşında iken padişah olmuştur. Padişahlığının ilk yıllarında, büyük annesi Kösem Sultan'ın elinde bir
kukla olmaktan ileri gidemedi. Osmanlı İmparatorluğu da en zor zamanlarını yaşamaya
başladı. Devletin ileri gelenleri, ülkenin kurtulması için Köprülü Mehmet Paşa'nın sadrazamlığa
getirilmesini padişaha kabul ettirdiler. Bunun sonucu olarak Osmanlı İmparatorluğu, yeniden büyük
günlerini yaşamaya başladı. Dördüncü Mehmet, zamanını eğlence ve avlanma ile geçirdi. Devlet
işlerine önem vermedi. Elli iki yıl yaşamış ve kırk yıl padişahlık yapmıştır. Yaptığı en iyi iş,
Köprülü'yü iş başında tutması olmuştur. (1642 - 1687)
İKİNCİ SÜLEYMAN (1642 - 1691) : Yirminci Osmanlı padişahı.Birinci İbrahimin
oğludur.Çocukluk ve gençlik yılları, haremde hapis hayatı yaşayarak geçmiştir. Haremdeki bu kapalı
yaşayışı, kırkbeş yaşına kadar sürdü. Dördüncü Mehmet'in 1687 yılında padişahlıktan indirilerek
kendisinin padişah olacağı haberine, bir türlü inanmak istemedi. Bulunduğu odadan kendisini
öldürecekler diye, bir türlü çıkmak istemedi. Zamanı Osmanlı İmparatorluğu'nun en sıkıntılı günlerini
kaplar. İkinci Süleyman, bu zor duruma bir çare getirmekten çok uzaktı. Bir ara, ordunun başına
geçerek sefere çıkması istendi. Bunu yaptı, fakat hastalandığı için Edirne'den geri döndü. İkinci
Süleyman, kırk dokuz yıl yaşamış, dört yıl kadar padişahlık yapmıştır. Hiç bir önemi olmayan
padişahlardan biridir.
İKİNCİ AHMET ( 1643 - 1695 ) : Yirmibirinci Osmanlı Padişahı. Birinci İbrahimin oğludur.
İkinci Süleyman'ın ölümü üzerine kırk sekiz yaşında padişah oldu. Hayatı her an öldürüleceği korkusu
içinde geçmişti. Günün birinde padişah olabileceğini, bir an bile düşünmemişti. Padişah olduğunda
ülkenin yönetimi ile ilgili en ufak bir düşüncesi olmayan, zavallı bir durumda idi. Kimseyi
öldürtmeden padişahlığa başladı. Köprülü Mustafa Paşa'yı sadrazamlıkta tuttu. Osmanlı İmparatorluğu,
eskisi gibi zor durumlarını yaşıyordu. Avusturya ile yapılan bir savaşta Köprülü Mustafa Paşa'nın şehit
düşmesinden sonra, Osmanlı İmparatorluğu, daha zor durumlarda kaldı. Yavaş yavaş topraklarını
kaybetmeye başladı. İkinci Ahmet hiç bir önemi olmayan padişahlardan biridir.
İKİNCİ MUSTAFA 1664 - 1704 ) : Yirmi ikinci Osmanlı padişahı. Dördüncü Mehmet'in
oğludur. İkinci Ahmet'in ölümü üzerine, otuz bir yaşında iken padişah oldu. Gençliğinin bütün
heyecanı ile, çökmekte olan devlete bir şeyler yapmak istiyordu. İlk yıllarında büyük bir azimle işe
başladı. Sadrazama yazdığı bir mektupta, devletin zor durumda olduğunu, kendisinin bu duruma bir
çare bulmak istediğini bildirdi. Bu nedenle, ordusunun başında, devam eden Avusturya seferine
katılacağını bildirdi. Bu durum, ülkede, genç padişaha karşı sevginin artmasına yol açtı. Fakat artık
güçsüz olan Osmanlı İmparatorluğu'nda büyük başarılar göstermek olanağı kalmamıştı. Bu nedenle,
İkinci Mustafa da başarılı olamadı. Kendini av eğlencelerine kaptırdı. 1703 yılında tahttan indirildi. Bir
yıl
sonra
da
öldü.
ÜÇÜNCÜ AHMET (1673 -1736 ) : Yirmi üçüncü Osmanlı padişahı. Kardeşi ikinci
Mustafa'nın yerine padişah oldu. Saltanatının ilk yıllarında Ruslarla Prut savaşı yapılmış ve başarı
kazanılmıştır.1715 te Venedik'lilerden Mora geri alınmıştır. Sadrazam Şehit Ali Paşa'nın Peter
Varadin savaşında şehit düşmesi üzerine Avusturya'lılarla Pasarofça antlaşması imzalanmıştır.
Nevşehir'li Damat İbrahim Paşa'nın sadrazam olması üzerine ülke on iki yıl barış içinde yaşamıştır. Bu
devre, "Lâle Devri" adı verilir. Ülkede büyük bir zevk ve eğlence devri olan bu yıllar, Patrona Halil'in
ayaklanması ile son bulmuş, Üçüncü Ahmet tahtan indirilmiştir. Batı uygarlığının bir çok yenilikleri
onun zamanında yurdumuza gelmiştir. Örnek olarak matbaacılık onun zamanında yurdumuzda
başlamıştır. Olağan üstü bir yeteneği olmayan padişahlardan biridir.
BİRİNCİ MAHMUT ( 1696 - 1754 ) : Yirmi dördüncü Osmanlı padişahı. Birinci Mustafa'nın
oğludur. Patrona Halil ayaklanması üzerine, 1730 yılında Amcası Üçüncü Ahmet'in tahttan indirilmesi
üzerine padişah olmuştur. Zamanında İran, Avusturya ve Rusya ile çeşitli savaşlar olmuştur. Fakat bu
savaşların hiçbirinde başarı sağlanamamıştır. 1736 yılındaki Rusya savaşında Osmanlılar Kırım'da
yenilgiye uğramışlar, buna karşılık Ruslarla ve Avusturya'lılarla Rumeli'de yapılan savaşlarda başarı
kazanmışlardır. Bu başarılar nedeniyle Paris'te imza edilen anlaşmada Osmanlıların pek kaybı
olmamıştır. Zevkine düşkün bir padişah olarak tanınan Birinci Mahmut cuma selâmlığına giderken at
üstünden düşerek ölmüştür.
ÜÇÜNCÜ OSMAN ( 1698 - 1757 ) : Yirmi beşinci Osmanlı Padişahı. İkinci Mustafanın
oğludur. Birinci Mahmut'un ölümü üzerine elli dört yaşında padişah olmuştur. Fakat hiç bir dünya
görüşü sahibi olmadığını, padişahlığının ilk günlerinden itibaren göstermeye başlamıştır.Bu nedenle
ülkenin bozuk olan düzenini düzeltmek konusunda hiç bir çaba gösterememiştir. Kadınlardan nefret
ettiği için, kadınların sarayda dolaşmalarını, sokağa çıkmalarını yasaklamıştır. Sadrazamları da
beğenmez olmuştur. Bu nedenle sık sık sadrazam değiştirmiştir. En ufak bir kabahati bulunan
sadrazamların boyunlarını vurdurmaktan çekinmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nda delice
hareketlerinin dışında hiç bir iz bırakmayan padişahlardan biridir.
MUSTAFA III (1717 - 1774 ) : Yirmi altıncı Osmanlı padişahı. Üçüncü Ahmet'in oğludur.
Sarayda kapalı bir hayat yaşadı. Üçüncü Osman'ın ölümü üzerine kırk yaşında padişah oldu. Bilgi ve
görgü bakımından oldukça geri bir hükümdardı. Zamanında Ruslarla yapılan savaşta yenilgiye
uğradık. Ruslar Çeşme'de Osmanlı Donanmasına hücüm ettiler ve Kırımı ellerine geçirdiler. Sarayda
sihirbazlar ve müneccimler bulundurur, onların söylediklerinden dışarı çıkmazdı. Alman İmparatoru
İkinci Frederik'ten kendisine üç değerli müneccimini göndermesini istemişti. O da Üçüncü Mustafa'ya
şu öğütleri göndermişti: Tarih okumalı, eski tecrübelerden yararlanmalı, iyi bir orduya sahip
olunmalı. Üçüncü Mustafa on sekiz yıl padişahlık yapmıştır.
ABDÜLHAMİT I. ( 1725 -1789 ) : Yirmi yedinci Osmanlı padişahı. Üçüncü Ahmet'in
oğludur. Sarayda kapalı bir hayat sürmüş, eğitim ve öğrenimine gereği gibi önem verilmemiştir. 1774
yılında Mustafa III.ün yerine padişah olduğunda görgüsüz, bilgisiz ve tecrübesiz biri durumunda
bulunuyordu. Padişahlığının ilk günlerinde Ruslarla savaşa devam etmiş, fakat Osmanlı ordularının
yenilgisi üzerine Osmanlı İmparatorluğu için çok ağır hükümlerle dolu Kaynarca antlaşmasını
imzalamıştır. Bu sıralarda Anaddolu'da da karışıklıklar çıkmıştır. Ruslarla da savaşlar devam etmiştir.
Uzun süren bu savaşlarla ülke, çok perişan bir duruma gelmiştir. Bu sıralarda Özü kalesinin de Ruslar
tarafından alındığını duyan Abdülhamit I. hastalanarak ölmüştür.
SULTAN SELİM III. (1761 - 1808 ) : Yirmi sekizinci Osmanlı padişahı. Mustafa III.ün
oğludur. Abdulhamit I. den sonra 1789 yılında tahta çıkmıştır. Genç yaşında padişah olduğunda büyük
bir inanç içinde, büyük işler yapmak istemiş, fakat, artık her kuruluşu ile zayıflamaya doğru dev
adımlarla ilerlemekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nda başarılı işler görememiştir. Zamanında Ruslar
Kırım'ı, Avusturya'lılar Belgrdad'ı almışlardır. Yanya'da Tepedelenli Ali Paşa da, onun zamanında
ayaklanmıştır. Savaşlarda başarısızlıklar gösteren Yeniçeriler'i kaldırmak istemiş. Nizam-ı Cedit adlı
yeni bir asker örgütü kurmuştur.Fakat, fazla gücü olmayan bir hükümdar olduğu için, 1807 yılında
çıkan Kabakçı ayaklanması ile tahttan indirilmiştir. Alemdar Mustafa Paşa III.cü Selim'i yeniden tahta
çıkarmak istemiş, fakat III.cü Selim, padişah olan IV.cü Mustafa tarafından öldürtülmüştür.
SULTAN MUSTAFA IV. (1779 - 1808) : Yirmidokuzuncu Osmanlı padişahı. Abdühamit
I.nin oğludur. III.cü Selim'in tahtan indirilmesi üzerine, 1807 yılında padişah olmuştur. Fakat, çok
geçmeden III.Selim'i yeniden tahta çıkarmak isteyen Alemdar Mustafa Paşa'nın ayaklanması üzerine
de tahtan indirilmiştir. Altı ay sonra, Alemdar Mustafa Paşa'nın öldürülmesi ile sonuçlanan
ayaklanmadan sonra Mustafa IV., yerine padişah olan Mahmut II. tarafından boğdurulmak suretiyle
öldürülmüştür. Mustafa IV., otuz yıl yaşamış, bir yıl kadar padişahlık yapmıştır. Padişahlığında bir
özellik yoktur. Bir kukla olarak kullanılmıştır.
SULTAN MAHMUT II. ( 1784 - 1839) : Otuzuncu Osmanlı padişahı. Abdülhamit I. in
oğludur. Mustafa IV.ün Alemdar Mustafa Paşa tadrafından tahttan indirilmesi üzerine, 1808 yılında
padişah olmuştur. Zamanında Ruslarla savaş yapılmış, Besarabya kaybedilmiştir. 1814 yılında da
Sırbistan'da, 1820 de de Tepedelenli Ali Paşa'nın Yanya'da çıkan ayaklanmaları ile uğraşmıştır. Bu
savaşların kaybedilmesinde başlıca sorumlu olara Yeniçeri ordusunun bozulmasını gördüğü için bu
örgütün yerine yeni bir asker örgütü kurmuştur. Fakat, bunların yanı sıra, Mısır hıdivi Kavalalı
Mehmet Ali Paşa'nın ayaklanması olmuştur. Mahmut II., yine zor durumda kalmış, Osmanlı
ordularının yenildiği haberi üzerine, 1839 yılında ölüştür.
ABDÜLMECİT (1823 - 1861 ) : Otuz birinci Osmnı padişahı. Mahmut II. nin oğludur. İyi bir
eğitim ve öğretim görmüş, 1839 da babasının ölümü üzerine on altı yaşında padişah
olmuştur. Padişahlığının ilk yıllarında, zor durumda olan Osmanlı İmparatorluğu, Mustafa Reşit
Paşa'nın kuvvetli yönetimi altında Avrupa devletlerinin yardımını sağlamıştır. Osmanlılar aleyhine
ayaklanan Mısır kuvvetleri geri çekilmiştir. 1839 yılında Tanzimat ilân edilmiş, Osmanlı
İmparatorluğu'nda yenilik hareketleri başlamıştır. Bu başarılı durumlar karşısında Abdülmecit, kendi
zevk ve eğlencesine dalmıştır. Bu nedenlerle, yirmi iki yıllık padişahlığına rağmen, önemli işler
göremeden, genç denecek bir yaşta ölmüştür.
ABDÜLAZİZ ( 1830 - 1876 ) : Otuz ikinci Osmanlı padişahı. Mahmut II.nin oğludur. Dokuz
yaşında babası ölmüş, ağabeysi Abdülmecit tarafından yetiştirilmiştir. Fakat öğrenimine gereği kadar
önem verilmemiştir. 1861 yılında Abdülmecit'in ölümü üzerine padişah olmuştur. Padişahlığının ilk
yıllarında ileri fikirli devlet adamlarının uyarılarını dinlemiş fakat sonraları tutumunu değiştirmiştir.
Namık Kemal, Ziya Paşa gibi ileri fikirli Türk aydınlarını sürgüne göndermiştir. Zor durumda olan
Osmanlı İmparatorluğu'na çare bulmaktan uzak, kendi zevkine düşkün bir hükümdar olmuş, devleti,
altından kalkamayacağı kadar büyük borçlara sokmuştur. Bu duruma bir çare arayan Mithat Paşa ve
arkadaşları, 1876 yılında Abdülaziz'in tahttan indirilmesini sağlamışlardır.
MURAT V. ( 1840 - 1904 ) : Otuz üçüncü Osmanlı padişahı. Abdülmecit'in büyük oğludur.
Amcası Abdülaziz'in veliahtı olmuş, onun Avrupa gezisinde yanında bulunmuştur. Veliahtlığı
sırasında "Genç Osmanlılar" hareketini benimsemiş, padişah olduğunda Meşrutiyet ilân edeceğini
söylemiştir. 1876 tarihinde, amcasının tahttan indirilmesi üzerine de, padişah olmuştur. Ancak,
amcasının tahttan indirileceğini bilmesine rağmen, beklemediği anda olduğu için, akıl yeteneğini
yitirmiş, bütün tedavilere rağmen, bir daha düzelememiştir. Bunun üzerine, doksan dört günlük
saltanatından sonra, yerine kardeşi Abdülhamit II. getirilmiştir. Bütün ömrünü, saray hapishanesinde
ve hasta olarak geçirmiştir.
ABDÜLHAMİT II. ( 1842 - 1918 ) : Otuz dördüncü Osmanlı padişahı. Abdülmecit'in oğludur.
Amcası Abdülâziz'in padişahlığında dilediği gibi yaşamıştır. 1876 yılında Murat V. in padişahlıktan
indirilmesi üzerine, onun yerine padişah olmuştur. Padişahlığının ilk yıllarında Birinci Meşrutiyet'i
ilân etmiştir. Fakat çok geçmeden Meclis'i dağıtmış, sadrazam Mithat Paşa'yı sürgüne göndermiş,
Meşrutiyet taraftarlarının çoğunu sindirmiştir. Böylece ülkede sıkı bir yönetim uygulamaya
başlamıştır. Abdülhamit II. zamanında, çeşitli yerlerde ayaklanmalar olmuş, Osmanlı İmparatorluğu
pek çok toprak kaybetmiştir. Bu durumlara son vermek isteyen aydın Türkler, 1908 yılında, İkinci
Meşrutiyet'in ilân edilmesini sağlamışlardır. Bir yıl sonra da Abdülhamit II., tahttan indirilmiştir.
Abdülhamit II., 1918 yılında ölmüştür.
MEHMET V., REŞAT ( 1844 - 1918 ) : Otuz beşinci Osmanlı padişahı. Abdülmecit'in
oğludur. Abdülhamit'in tahttan indirilmesi üzerine, Mehmet V. unvanıyle tahta çıkmıştır. Padişah
olduğunda 65 yaşında idi. Bütün ömrünü sarayda, kapalı odalar içinde geçirmişti. Hükümdarlık etttiği
dokuz yıl içinde, İttihat ve Terakki liderlerinin her dediğini yapmıştır. Tahtta bulunduğu yıllar,
Osmanlı İmparatorluğu'nun artık dağılmaya ve çökmeye başladığı yıllardır. Tarblusgarp ve Belkan
savaşları, onun zamanında çıkmış, Birinci Dünya Savaşı'na onun zamanında girilmiştir. Birinci Dünya
Savaşı'nda, hiç bir gücü olmayan bir hükümdar olarak, bütün yenilgileri görmüş, savaşın bitme
yıllarında, 1918 yılında ölmüştür.
MEHMET VI. VAHDETTİN ( 1861 - 1929 ) : Otuz altıncı ve sonuncu Osmanlı padişahı,
Abdülmecit'in oğlu, Abdülhamit II. ve Mehmet V.in küçük kardeşidir. Mehmet V.in ölümü üzerine
1918 yılında, Mehmet VI. unvanıyle tahta çıkmıştı. 57 yaşında padişah olmuş, dört yıl süren saltanatı
sırasında Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilgi ile çıktığımızı görmüş, Mondros mütarekesini ve Sevr
antlaşmasını imzalatmıştır. İstanbul'un işgaline ses çıkarmamıştır. Atutürk'ün başlatığı Milli Mücadele
hareketine karşı bir davranış almış; Mustafa Kemal ve arkadaşlarını zor durumda bırakabilmek için,
elinden geleni yapmıştır. Kurtuluş Savaşı'nın milli kuvvetlerin zaferi ile sonuçlanması üzerine, bir
İngiliz gemisine binerek, yurdumuzdan kaçmıştır. Böylece, altı yüz yıllık Osmanlı saltanatı,
Vahdettin'in yurdumuzdan kaçması ile, son bulmuştur.
OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA DEVLET YÖNETİMİ
A.
MERKEZİ YÖNETİM
•
Osmanlı Devleti merkeziyetçi ve mutlak otoriteye dayalı bir yönetim anlayışı ile yönetiliyordu.
Devletin başında Osmanlı hanedanından gelen Padişah bulunuyordu.
•
Egemenlik Allah adına padişaha aitti. Bu nedenle bütün yetkiler padişahta toplanmıştır.
Padişahlar, Bey, Gazi, Hünkar, Hüdavendigar ve Sultan gibi unvanlar kullanmışlardır.
•
Padişahlar, hükümdarlık alameti olarak kendi adlarına hutbe okutup, para bastırmışlardır.
•
Padişah adayı şehzadeler, yetişmeleri için sancaklara gönderilirlerdi. Buna
“SancağaÇıkma” denilirdi. Devlet yönetiminde tecrübe kazanmaları için gittikleri sancaklarda
yanlarına“Lala” adı verilen tecrübeli devlet adamları verilirdi.
•
I. Ahmet 1603 yılında bu uygulamayı kaldırarak “Kafes Usulü”nü getirdi. Bu tarihten itibaren
şehzadeler sarayda yetiştirilmeye başlanıldı.
•
I. Ahmet devrine kadar Osmanlı Devleti’nde padişah öldüğü zaman yerine kimin geçeceği belirlenmemişti. Her şehzadenin padişah olma hakkı bulunduğundan bu durum şehzadeler arasında taht
kavgalarının çıkmasına neden olmuştur.
•
I. Ahmet 1603’te Ekber ve Erşed (büyük ve akıllı) olanın tahta geçmesi kuralını getirdi. Böylece
taht kavgaları ve kardeş katliamı önlendi.
•
Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi (1517) ile Osmanlı padişahları aynı zamanda halifeoldular.
•
Padişahın yetkileri ilk kez ayanlar karşısında Sened-i İttifak ile kısıtlandı. Tanzimat Fermanı
ile Osmanlı Devleti’nde hukuk devleti anlayışı yerleşmeye başladı.
•
1876 Kanun-u Esasi ile padişahın yetkileri ilk kez anayasa ile sınırlandı.
Divan-ı Hümayun
•
Divan, devlet işlerinin görüşülerek karara bağlandığı en yüksek kuruldu. Divan teşkilatıOrhan
Bey zamanında kurulmuştur. II. Mahmut yaptığı ıslahatlar sırasında Divanı kaldırarak yerine Bakanlar Kurulu’nu kurmuştur.
•
Divan, padişah için danışma meclisi niteliğindedir. Divanın iki özelliği vardır, hem yönetim
kurumudur hem de en yüksek mahkemedir.
Divan üyeleri ve görevleri şunlardır;
1. Padişah : Padişahlar Fatih’e kadar (1475) divanın başkanı idiler. Fatih’ten sonra padişahlar divan
toplantılarına katılmadılar.
2.
Vezir-i Azam (sadrazam): Padişahın mutlak vekili olup günümüzdeki Başbakan’ in konumundadır. Padişah mührünü taşır, padişah adına tayin ve terfiler yapar ve devlet işlerini yürütürdü.
Sadrazamlar padişah yerine sefere çıktıkları zaman “Serdar-ı Ekrem“(Büyük Asker) unvanı
alırlardı.
3.
Vezirler: Günümüzde Devlet Bakanları konumunda olan vezirler daha çok askeri ve siyasi
işlerden sorumlu idiler. Tecrübeli birer devlet adamı olup vezir-i azamın yardımcısı idiler. Osmanlı
Devleti büyüdükçe sayıları artmıştır.
4.
Kazaskerler: Anadolu ve Rumeli Kazaskeri olmak üzere sayıları ikidir. Adalet, eğitim, kültür ve
diyanet işlerine bakarlardı. Divandaki büyük davalara bakan kazaskerler ayrıca kadı ve müderrislerin
(profesör) tayin ve terfilerine bakarlardı. Günümüzdeki hem Milli Eğitim hem Adalet Bakanı
konumundaydılar.
5.
Defterdarlar: Günümüzdeki Maliye Bakanı’ nın konumunda olan defterdarlar, devletin bütün
mali işlerinden sorumludur. Anadolu ve Rumeli defterdarları olmak üzere sayıları ikidir.
6. Nişancı: Protokol, yazı ve tapu işlerinde sorumlu idi. Padişah adına yazılan ferman, berat ve diğer
belgelere padişahın tuğrasını (imzasını) çekerdi. Osmanlı kanunlarını çok iyi bilen nişancılar gerektiği
zaman Divana bilgi verirlerdi.
•
Bu görevlilerden başka 16. yüzyıldan itibaren divan üyeleri arasında din işlerinden sorumlu Müftü (Şeyhülislam), donanmadan sorumlu Kaptan-ı Derya ve dış işlerinden sorumlu Reis’ül Küttap da
katılmıştır.
B. TAŞRA YÖNETİMİ
Osmanlı Devleti’nde, fetihlerle toprakların genişlemesi üzerine ülke yönetimini kolaylaştırmak için
ülke eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara ve kazalar da köylereayrılmıştır.
Eyaletler
Eyaletler idari bakımdan kendi içinde üçe ayrılıyordu.
1 Merkeze Bağlı Eyaletler
Merkeze bağlı eyaletler Anadolu ve Rumeli Beylerbeyliği olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Merkeze
bağlı eyaletleri Beylerbeyi yönetiyordu. Bu eyaletlerin halkı daha çok Müslüman Türklerden
oluşuyordu.
2. Özel Yönetimi Olan Eyaletler
Trablusgarp, Cezayir, Tunus, Mısır, Basra, Bağdat, Habeş, Yemen gibi eyaletlerdir. Bu
eyaletlerden yıllık belirli bir vergi alınmaktadır. Dirlik Sistemi uygulanmamaktadır. Bu eyaletlerin
vergi gelirleri açık artırma yoluyla Mültezim adı verilen şahıslar tarafından toplanırdı (iltizam usûlü).
3. İmtiyazlı Eyaletler (Bağlı Beylikler)
İç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı Devleti’ne bağlı Eflak, Boğdan, Kırım ve Erdel gibi
eyaletlerdir. Bu eyaletler Osmanlı Devleti’ne vergi öderler, gerektiğinde orduya asker gönderirlerdi.
I.MEŞRUTİYET’İN İLANI(23 ARALIK1876):Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi aydınların
oluşturduğu gruba Genç Osmanlılar veya Jön Türkler denirdi. Bu grup yanlarına Mithat Paşa’yıda
alarak Meşrutiyeti ilan etmesi koşuluyla II.Abdülhamit’i tahta çıkardılar.23 Aralık 1976 ‘da Kanuni
Esasi hazırlanarak I. Meşrutiyet ilan edildi. Kanuni Esasi Osmanlı Devletinin Avrupai tarzda ilk
anayasasıdır. Kanuni Esasiye göre iki tane meclis kuruldu. Meclisi Mebusan( Üyelerini halk
seçecek),Meclisi Ayan(Üyelerini Padişah seçecek)
NOT:I.Meşrutiyet’in ilanıyla Mutlakiyet dönemi sona ermiş Meşrutiyet dönemi başlamıştır.
II.Meşrutiyet’in İlanı(1908):Jön Türkler 1889 yılında İttihat ve Terakki cemiyetini kurdular. Bu örgüt
II.Meşrutiyet’in ilan edilmesi için II.Abdülhamit’e baskı yaptılar. Baskılar sonunda II.Abdülhamit 24
Temmuz 1908 ‘de II.Meşrutiyet’i ilan etti.13 Nisan 1909’da Meşrutiyet yönetimine karşı olanlar
büyük bir ayaklanma yaptılar.(31 Mart Olayı).Ayaklanmayı İttihatçıların oluşturduğu ve M. Kemal’in
Kurmay Başkanlığını yaptığı Hareket Ordusu bastırdı. İttihatçılar bu ayaklanmadan II.Abdülhamit’i
sorumlu tutarak tahttan indirdiler.
1.UŞİ ANTLAŞMASININ ÖNEMİ NEDİR?
İtalya ile Osmanlı Devleti arasında 1912’de Trablusgarp savaşından sonra imzalanmıştır.Buna
göre;Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya verildi. On iki ada geçici olarak Balkan savaşından sonra
alınmak üzere İtalya’ya bırakıldı.
NOT:Trablusgarp (Libya) Osmanlı Devletinden ayrılan son Afrika toprağı olmuştur.
2.I.BALKAN SAVAŞI VE SONUÇLARI NELERDİR.?
1912’deBulgaristan,Yunanistan,Sırbistan ve Karadağ Türkleri Balkanlardan atmak için anlaştılar ve
Osmanlı Devletine saldırdılar
Osmanlı Devleti ordusundaki subayların ittihatçı-itilafçı diye ayrılmaları ve savaşlara yeterli
hazırlanamaması nedeniyle Midye-Enez hattına kadar çekilmek zorunda kaldı.Bu savaşın sonunda
Osmanlı Devletiyle bağlantısı kalmayan Arnavutluk bağımsızlığını kazandı.I. Balkan Savaşı’nın
sonunda Londra Antlaşması (1913) imzalandı. Midye-Enez hattına geriledik. Edirne ve Kırklareli’yi
kaybettik.
3.II.BALKAN SAVAŞI VE SONUÇLARI NELERDİR.?
I. Balkan Savaşı’nda aldıkları toprakları kendi aralarında paylaşamayan Balkan ülkeleri kendi
aralarında savaşa tutuştular. Osmanlı Devleti bunu fırsat olarak gördü ve saldırarak Edirne ve
Kırklareli’yi geri aldıII. Balkan Savaşının sonunda iki antlaşma imzalandı.İstanbul Antlaşması(1913):
Bulgaristan ile Osmanlı Devleti arasında imzalandı. Edirne ve Kırklareli bizde kaldı. Meriç nehri
Bulgaristan’la sınır oldu.Atina Antlaşması(1913): Kavala şehri ve Girit adası kesin olarak
Yunanistan’a verildi.
3.I.DÜNYA SAVAŞI’NIN SEBEPLERİ NELERDİR.?
Sömürge rekabeti :Birliğini geç tamamlayan İtalya(1870) ve Almanya’nın(1871) sömürge yarışında
İngiltere’ye ve Fransa’ya rakip olmaları bu devletler arasında düşmanlığa neden olmuştur.
Almanya-Fransa Çekişmesi: Kömür yataklarının bulunduğu Alsas-Loren bölgesi iki ülkeyi düşman
etmiştir.
Balkanlardaki Çekişme: Rusya ile Avusturya-Macaristan arasında Balkanlarda çekişme vardı.
Rusya Avusturya-Macaristan’ın içindeki Ortodoks ve Slav ırkları kendi hakimiyetine almak istemesi
düşmanlığı artırdı.
Blokların Kurulması: Yukarıda sayılan sayılan nedenlerle bazı devletler birbirlerine yaklaşmışlardır.
Almanya,Avusturya-Macaristan,İtalya üçlü ittifak devletlerini, İngiltere,Fransa ve Rusya ise Üçlü
itilaf devletlerini oluşturdular.
4.OSMANLI DEVLETİNİN I. DÜNYA SAVAŞINA GİRMESİNİN NEDENLERİ
NELERDİR.?
Balkan ve Trablusgarp savaşlarında kaybedilen toprakları geri alma düşüncesi Alman hayranlığı ve
Almanya’nın savaşı kesin kazanacağına inanılması İngiltere,Fransa ve Rusya’nın sömürgelerinde
yaşayan Müslüman ülkeleri bağımsızlığına kavuşturma isteği İngiltere,Fransa ve Rusya’nın Osmanlı
Devletine karşı düşmanca tavır takınmaları Goben(Yavuz),Breslav(Midilli) zırhlı gemilerinin Rus
limanlarını topa tutması.
5.ALMANYA’NIN OSMANLI DEVLETİNİ KENDİ YANINDA SAVAŞA SOKMAK
İSTEMESİNİN NEDENLERİ NELERDİR?
Savaşı daha geniş alanlara yaymak***Osmanlı Devletinin Jeopolitik konumundan (Dünya üzerindeki
yeri) yararlanmak istemesiOsmanlı halifesinin dini gücünden faydalanmak ve İtilaf Devletlerinin
sömürgeleri olan Müslüman ülkeleri ayaklandırarak,sömürgeleri içten çökertmek Sömürgelere giden
yolları kontrol altında tutmak istemesi***
6.OSMANLI DEVLETİ’NİN KENDİ TOPRAKLARINDA SAVAŞTIĞI CEPHELER
HANGİLERİDİR?
Kafkas ,Kanal ,Filistin ,Irak, Çanakkale, Suriye ,Hicaz-Yemen Cepheleridir.
7. OSMANLI DEVLETİ’NİN KENDİ TOPRAKLARI DIŞINDA SAVAŞTIĞI
CEPHELER HANGİLERİDİR?
Makedonya,Romanya,Galiçya Cepheleridir.
8.KAFKASYA CEPHESİNİN ÖNEMİ NEDİR?
1 Kasım 1914 ‘te Rusların Doğudan saldırıya geçmesiyle bu cephe açılmıştır.Enver
Paşanın Anadolu’daki Türkler ile Orta Asya’daki Türkleri birleştirerek büyük Türk devleti kurmak
istemesi Bakü petrollerini ele geçirmek isteyen Almanya’nın bu cephenin açılması için Osmanlı’yı
kışkırtması 22 Aralık 1914’te 150 bin kişi ile başlatılan” Sarıkamış Harekatı” hezimetle sonuçlanmış
ve 90 bin askerimiz donarak şehit olmuştur. Ruslar Erzurum, Muş,Bitlis ve Erzincan’ı ele
geçirmişlerdir. M. Kemal 1916’da Muş ve Bitlis’i geri almıştır.Rusların 3 Mart 1918’de imzaladığı
Brest Litowsk Antlaşmasıyla I. Dünya savaşından ayrılmış ve doğu cephesi kapanmıştır.(Bu ant. İle
Berlin ant. İle kaybettiğimiz Kars,Ardahan,Batum Rusya’dan Osmanlı Devletine geçmiştir.)
9. ÇANAKKALE SAVAŞININ ÖNEMİ NEDİR?
500 Bin den fazla insan ölmüştür.Osmanlı Devletinin galip geldiği tek cephedir.İtilaf devletleri
boğazları geçemeyip Rusya’ya yardım götüremeyince Rusya’da Bolşevik ihtilali çıkmıştır. Sovyet
Rusya kurulmuştur.M. Kemal’in bu savaşlarda gösterdiği başarılar onun kurtuluş savaşında lider
olmasını sağlamıştır.
10.KANAL CEPHESİNİN ÖNEMİ NEDİR?
Almanların isteğiyle açılmıştır.(Süveyş Kanalında) Mısır İngiltere’den geri alınacaktı. Ve İngiltere’nin
Uzak Doğudaki sömürgeleriyle bağlantısı kesilecekti. Fakat savaşı kazanamadık ve İngiltere Suriye’ye
kadar ilerledi ve Suriye cephesinin açılmasına neden oldu.
11.I.DÜNYA SAVAŞI’NIN SONUNDA İMZALANAN ANTLAŞMALAR NELERDİR.?
İtilaf devletleri ile yenilen devletler arasında şu antlaşmalar olmuştur.Varsay-Almanya , Sen JermenAvusturya ,
Triyanon –Macaristan, Nöyyi-Bulgaristan, Sevr-Osmanlı Devleti NOT:Mondros
ateşkes antlaşması Osmanlı Devletini I. Dünya savaşından çıkaran ateşkes antlaşmasıdır. Sevr
antlaşması hazırlanana kadar bu antlaşma yürürlüğe girmiştir.
I2. I.DÜNYA SAVAŞI’NIN GENEL SONUÇLARI NELERDİR?
Osmanlı İmp.,Rus Çarlığı, Avusturya-Macaristan İmp. ve Alman İmp. yıkılarak yerlerine milli
devletler kuruldu.Litvanya, Çekoslovakya, Polonya, Yugoslavya, Macaristan ve Avusturya bağımsız
birer devlet olarak ortaya çıktı.Cemiyet-i Akvam(Milletler Cemiyeti) kuruldu.Yenilen devletlerde
rejim değişiklikleri meydana gelmiştir.I. Dünya Savaşından en karlı İngiltere ve Fransa çıkmıştır.I.
Dünya Savaşı’nın sonunda yenilen devletlere imzalatılan ağır antlaşmalar , II. Dünya Savaşı’nın
çıkmasına neden olmuştur.
13.MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI’NIN(30 EKİM 1918) ÖNEMİ NEDİR?
Osmanlı Devleti bu antlaşmayla fiilen sona ermiştir.Antlaşmanın 7.Maddesi “İtilaf Devletleri kendi
güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa , istedikleri bölgeyi işgal edebileceklerdi “ çok
ağır bir madde olup ülkenin her an işgalini mümkün hale getirmiştir.Altı vilayette bir Ermeni Devleti
kurulması için zemin hazırlanmıştır.İşgallerin başlamasıyla bölgesel direniş örgütleri ve Kuvay-i
Milliye ortaya çıkmıştır.Azınlıklar işgalleri kolaylaştırmak için zararlı cemiyetleri
kurmuşlardır.
14.ZARARLI CEMİYETLER HANGİLERİDİR.?
A. Azınlıkların Kurdukları Cemiyetler:
Mavri Mira: Rumlar tarafından kuruldu. İstanbul Patrikhanesi yönetir. İzmir ve Doğu Trakya’yı
Yunanistan’a katmak istemektedir.
Etnik-Eterya Cemiyeti:Rumlar tarafından Yunanistan sınırlarını genişletmek için kuruldu.
Pontus Rum Cemiyeti:Doğu Karadeniz’de eski Rum Pontus Devletini tekrar canlandırmak için
Rumlar tarafından kuruldu.
Ermeni Taşnak –Hınçak Cemiyeti: Ermeniler tarafından Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti
kurmak amacıyla faaliyet göstermiştir.
Kürt Teali Cemiyeti: Doğu illerinde bir Kürt Devleti kurmak için faaliyette bulundu.(İstanbul’da
kuruldu.)
Teali İslam Cemiyeti: Saltanat ve Hilafeti desteklemiş ve İstanbul’da kurulmuştur.
İngiliz Muhipleri Cemiyeti: İngiliz himayesinde yaşamayı isteyenler kurmuştur.
Sulh ve Selamet-i Osmani Fırkası: Saltanat ve Hilafeti desteklemiştir.
Wilson Prensipleri Cemiyeti: Amerika egemenliğini(Mandasını) istemiştir.
B. Milli Varlığa Düşman Cemiyetler:
15.YARARLI CEMİYETLER( MİLLİ CEMİYETLER) HANGİLERİDİR.?
Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Doğu Anadolu’nun Ermenilere verilmesini önlemek
için kuruldu.
Trakya Paşa eli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: Trakya’nın Yunan işgaline uğramasını engellemek
için Edirne’de kuruldu.
Trabzon Muhafaza-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti: Doğu Karadeniz ve çevresinin Rumlara
verilmesini ve Rum Pontus Devletinin kurulmasına engel olmak için kuruldu.
Kilikyalılar Cemiyeti: Adana ve çevresinin Ermenilere verilmesini önlemek için kurulmuştur.
İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti: İzmir ve çevresinin Yunanlılara verilmesini önlemek için
kurulmuştur.
Milli Kongre Cemiyeti: İstanbul’da kurulan bu cemiyet Türklere karşı yapılan haksızlıkları basın ve
yayım yolu ile dünyaya duyurmaya çalışmışlardır.
16.PARİS BARIŞ KONFERANSININ(18 OCAK 1919) ÖNEMİ NEDİR?
İtilaf Devletleri Osmanlı Devletini nasıl paylaşacaklarını kararlaştırmak için Paris’te toplandılar.Daha
önce İtalya’ya verilen Batı Anadolu Yunanistan’averildi.İtalya’ya: Güneybatı Akdeniz ,
Fransa’ya: Urfa,Maraş,Antep,Suriye ve Lübnan,
İngiltere’ye : Irak, Filistin ve Boğazlar bırakılmıştır.
Yunanlılar Paris Barış Konferansının kendilerine verdiği yetkiyle 15 Mayıs 1919 ‘da İzmir’i işgal
etmiştir.
17.GENELGELER VE KONGRELER:
HAVZA GENELGESİ’NİN ÖNEMİ NEDİR?(29 MAYIS 1919)
M. Kemal Havza’ya gelince askeri ve sivil mülki amirlere gönderdiği bildirilerle, işgallerin protesto
yapılmasını, mitingler düzenlenmesini , ülkemizin içinde bulunduğu durumun millete anlatılmasını ,
İstanbul hükümetine protesto telgraflarının çekilmesini istemiştir.NOT: M. Kemal 15 Mayıs 1919’da
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesinden sonra 16 Mayıs 1919’da Bandırma vapuruyla
Samsun’a doğru yola çıkmış ve 19 Mayıs 1919’da Samsun’a gelmiştir. M. Kemal Samsun’a gelirken
9.Ordu Müfettişliği sıfatıyla resmi görevli olarak, Samsun ve çevresindeki Rumlarla Türkler arasındaki
çatışmalara son vermek amacıyla Samsun’a gelmiştir.
AMASYA GENELGESİ VE ÖNEMİ NEDİR? (22HAZİRAN 1919)
M. Kemal ,Rauf Orbay, Refet Bele,Ali Fuat Cebesoy ve Kazım Karabekir toplantı yaparak , aldıkları
kararları genelge olarak yayınlamışlardır.Vatanın ve milletin bağımsızlığının tehlikede olduğu
belirtilmiştir. Miletin geleceğini ,milletin azim ve kararı kurtaracaktır denildi.Osmanlı hükümetinin
görevini yapmadığı ve bu durumun milletimizi yok saydığı belirtilmiştir.Milletimizin sesini dünyaya
duyuracak her türlü etki ve denetimden uzak milli bir kurulun kurulması gerektiği belirtilmiştir.Bu
nedenle seçimlerin yapıldığı yerlerde seçilen kişiler seçimlerin yapılamadığı yerlerde ise halkın
güvenini kazanmış 3 delege Sivas’a gelerek toplanılması gerektiği belirtilmiştir.Doğu illeri adına
Erzurum’da bir kongre toplanacak İlk
defa kurtuluş savaşının mücadele safhası
başlamıştır.İlk defa kurtuluş savaşının gerekçesi , yöntemi ve amacı belirtilmiştir.İlk defa millet
egemenliğine dayanan yönetimden bahsedilmiştir.***İlk defa milli bir kurulun oluşturulmasından
bahsedilmiştir.İlk defa İstanbul hükümetinin görevini yerine getiremediğinden bahsedilmiştir.İlk defa
Erzurum ve Sivas Kongrelerinin toplanmasına karar verilmiştir.
AMASYA GENELGESİ’NİN ÖNEMİ
NOT: M. Kemal Amasya Genelgesi’nden sonra 8 Temmuz 1919’da padişaha yolladığı bir telgrafla
resmi göreviyle birlikte askerlik görevinden de istifa ettiğini açıklamıştır.
ERZURUM KONGRESİ’NİN ÖNEMİ NEDİR?(23 TEMMUZ 1919)
Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin girişimleriyle bölgedeki Ermeni tehlikesine karşı
toplanmıştır.Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür asla parçalamaz olduğu belirtildi.(Misak-ı Milli’de
aynen yer aldı.) İlk defa hükümet kurulmasından bahsedilmiş ve ilk defa 9 kişilik Temsil Heyeti
seçilmiştir.İlk defa manda ve himaye reddedilmiştir.Milli Meclisin derhal toplanması ve hükümetin
meclisin denetimine girmesi kararlaştırıldı.(Mebusan Meclisi) Kuva-yi Milliye’yi etken ve milli
iradeyi hakim kılmak esastır.Erzurum kongresi bölgesel olarak toplanmış fakat aldığı kararlar tüm
yurdu ilgilendirdiği için milli bir kongredir.****
SİVAS KONGRESİ’NİN ÖNEMİ NEDİR? ( 4-11 EYLÜL 1919)
Ülke genelindeki milli cemiyetler “ Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adıyla
birleştirildi.Manda ve himaye fikri kesin olarak reddedildi.İrade-i Milliye adıyla bir gazete
çıkarıldı.Temsil heyeti 15 kişiye çıkarılmıştır.Her yönüyle ulusal bir kongredir.Ali Fuat Cebesoy Batı
Anadolu Kuva-i Milliye Komutanlığına atanmıştır.
AMASYA GÖRÜŞMELERİNİN ÖNEMİ NEDİR? (20-22EKİM 1919)
Osmanlı Hükümetinden Bahriye Nazırı Salih Paşa ile M. Kemal arasında görüşmeler
olmuştur.Görüşmelerde alınan kararlardan sadece Osmanlı Mebusan Meclisi’nin açılmasıyla ilgili
madde Osmanlı hükümeti tarafından kabul edilmiştir.İstanbul Hükümeti , Temsil Heyetiyle görüşmek
üzere bir temsilcisini Amasya’ya göndermekle Temsil Heyetini hukuki olarak tanımıştır.
18. MİSAK-I MİLLİ’NİN İLANI (28 OCAK 1920)
Amasya Görüşmeleri’nde alınan kararla yurdun her tarafında seçimler yapılarak Mebuslar Meclisinin
açılmasına zemin hazırlanmıştır. Meclisin İstanbul’da açılmasına karar verilince M. Kemal İstanbul’a
gitmemiştir. Fakat onun düşüncelerini temsil eden Felah-ı vatan adıyla bir grup kurulmuştur. Bu grup
hazırladığı Misak-ı Milli’yi Son Osmanlı Mebusan Meclisine kabul ettirmiştir.(28 Ocak 1920)
Alınan Kararlar: Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığında Türk askerlerinin elinde bulunan
topraklar bir bütündür, parçalanamaz.***Arap topraklarının, Batı Trakya’nın ve Kars,Ardahan ve
Batum’un geleceği halk oylamasıyla belirlenecek. Osmanlı’nın merkezi ve Marmara Denizi’nin
güvenliği sağlanırsa boğazlar dünya ticaretine açılacak. İçimizdeki azınlıklara komşu ülkelerdeki
Müslüman halka tanınan haklardan fazlası tanınamaz. Tam bağımsızlığımızı ve ekonomik gelişmemizi
engelleyen sınırlamalar ve kapitülasyonlar kesinlikle kabul edilemez.Misak-ı Milli ile Türk vatanının
sınırları çizilmiştir.Misak-ı Milli’nin ilanı İstanbul’un işgaline neden olmuştur.İstanbul 16 Mart
1920’de itilaf devletleri tarafından resmen işgal edilmiştir. Mebusan Meclisi dağıtılmıştır. Bazı
milletvekilleri Malta adasına sürgüne gönderilmiştir. Bazıları Ankara’ya kaçmıştır.
19. T.B.M.M’NİN AÇILMASI (23 NİSAN 1920)
M. Kemal 19 Mart 1920’de bir genelge yayınlayarak Ankara’da olağan üstü yetkilere sahip bir
meclisin açılması gerektiğini ve bunun için hemen seçimlerin yapılmasını, her sancaktan 5 kişinin
seçilmesini ve bu seçilenlerin 15 gün içinde Ankara’ya gelmelerini istedi. Ayrıca İtilaf Devletleri
tarafından dağıtılan Osmanlı Mebuslar Meclisi üyelerini de kaçabilirlerse gelmelerini istedi.Nihayet
bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra 23 Nisan 1920’de T.B.M.M açıldı.Güçler birliği ilkesi
benimsenmiştir.(yasama ,yürütme ,yargı güçlerinin mecliste toplanması)Böylece çabuk ve
uygulanabilir kararların alınması sağlanmıştır.(Çünkü o sırada ülkemiz işgal altında) Egemenliğin
kayıtsız şartsız milletin olduğu ve meclisin üstünde bir gücün olmadığı belirtilmiştir.Meclisin başkanı
aynı zamanda hükümetinde başkanıdır.Padişah ve halifenin yeri meclisin alacağı kararla belli
olacaktır.Kurtuluş savaşının devam ettiği günlerde kabul edilmiştir.Bu anayasa ile Türk tarihinde ilk
kez egemenlik ulusa verilmiştir.Güçler birliği prensibi benimsenmiştir.(Yasama, yargı, yürütme meclis
tarafından yapılıyor.)Yeni Türk Devletinin hukuki ve siyasal belgesi olmuştur.Anayasaya göre meclis
başkanı hükümetin de başkanı olmakla “Meclis Hükümeti Sistemi” benimsenmiştir.
20.İLK T.B.M.M’NİN ÖZELLİKLERİ
21.İLK ANAYASA ( TEŞKİLAT-I ESASİYE – 20 OCAK 1921)
NOT:Cumhuriyetin ilanıyla “Meclis Hükümeti Sistemi” terkedilerek “Kabine Sistemi” ne geçilmiştir.
22. İLK T.B.M.M’ NE KARŞI ÇIKAN AYAKLANMALAR
Ayaklanmaların çıkmasında; Bazı çıkar sahiplerinin halkı kışkırtması, azınlıkların devlet kurmak
istemesi, İstanbul hükümetinin M. Kemal aleyhinde bildiriyi Anadolu’da halka dağıtması,düzenli ordu
kurulması sırasında bazı Kuva-yi Milliyecilerin orduya katılmak istememesi, M. Kemal’in idam
cezasına çarptırılmış olması T.B.M.M’ ne karşı ayaklanmaların çıkmasında etkili olmuştur.
1.İstanbul Hükümeti ve İngilizler Tarafından Desteklenen Ayaklanmalar: Anzavur , Kuva-yi
İnzibatiye, Bolu-Düzce-Hendek ve Adapazarı , Yozgat Yenihan, Konya , Afyon , Milli Aşireti
ayaklanmalarıdır.
2.Azınlıkları Çıkardığı Ayaklanmalar:Rum Pontus ,Ermeni ayaklanmalarıdır.
3.Kuva-yi Milliye Taraftarlarının Çıkardığı Ayaklanmalar: Çerkez Ethem , Demirci Mehmet Efe
ayaklanmalarıdır.
23.T.B.M.M’NİN AYAKLANMALARA KARŞI ALDIĞI TEDBİRLER
29 Nisan 1920’de Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarıldı.
11 Eylül 1920’de İstiklal Mahkemeleri kurularak isyancılar sert bir şekilde cezalandırıldı.
İstanbul hükümetinin olumsuz propagandalarına karşı halkı doğru bilgilendirmek için Anadolu Ajansı
kuruldu.Damat Ferit hükümetinin Anadolu hareketi aleyhine yaptırdığı fetvalara karşı Ankara müftüsü
Rıfat Börekçi fetva yayınlayarak Anadolu’daki mücadelenin haklılığı tüm yurda ilan edilmiştir.I.
Dünya savaşı bittiğinde itilaf devletleri diğer devletlerle barış antlaşmalarını hemen imzalamalarına
rağmen Osmanlı Devleti’ni nasıl paylaşacaklarına karar veremedikleri için kesin barışı geciktirdiler.
Ve 10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti adına Dar-ı Şura-yı Saltanat (Mebuslar Meclisi dağıtıldığı
için) Sevr Antlaşması’nı imzalamıştır. Bu antlaşmaya göre;İstanbul Osmanlıya verilecek
ancak şartlara uyulmazsa işgal edilecek. Boğazlar savaş ve barışta açık olacak ve Boğazlar
Komisyonu tarafından yönetilecek. Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti , Suriye ile Irak arasında bir
Kürt Devleti kurulacak. Trakya ve Batı Anadolu Yunanistan’a , Irak ve Arabistan İngiltere’ye, Konya,
Antalya ve Muğla tarafları İtalya’ya ,Adana-Malatya-Sivas ve Suriye arası Fransa’ya verilecek.
Azınlıklara sınırsız haklar verilecek. Kapütilasyonların her türlüsü devam edilecek ve bütün ülkeler
faydalanacak.Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti yok sayılmıştır.İtilaf Devletleri Osmanlı Devletini
paylaşmışlardır.İtilaf Devletleri Son Osmanlı Mebuslar Meclisini dağıttıkları için bu antlaşma meclis
tarafından onaylanmadığından hiçbir hukuki geçerliliği yoktur.Uygulanamayan bir antlaşma olması
nedeniyle 1878 Ayastefanos Antlaşmasına benzerlik gösterir.
24.SEVR ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)
25.DÜZENLİ ORDU NE ZAMAN KURULMUŞTUR?
M. Kemal’in önerileri doğrultusunda T.B.M.M Hükümeti düzenli ordu kurma kararına vardı.Kuva-yi
Milliye birliklerinin tek çatı altında toplanması kararlaştırılmıştır.Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet
Efe etkilerinin azalmasından çekindikleri için düzenli orduya katılmayarak isyan ettiler.8 Ekim
1920’de ülkenin her tarafından gelen Kuva-yi Milliye birliklerinin katılımıyla düzenli ordu
kurulmuştur.Batı cephesi komutanlığına İsmet Paşa(İnönü) getirildi.
KURTULUŞ SAVAŞINDA CEPHELER
Doğu Cephesi: Doğu cephesinde Ermenilerle savaşılmıştır. Ermeniler Sevr antlaşmasına dayanarak
Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurmak istiyorlardı ve Türklere saldırıyorlardı.
T.B.M.M 15.Kolordu komutanı Kazım Karabekir Paşayı Doğu cephesi komutanlığına atadı. Yapılan
savaşlarla Doğu Anadolu Ermenilerden kurtuldu. Ermenilerle Gümrü Antlaşması(3Aralık 1920)
imzalandı.
26.GÜMRÜ ANTLAŞMASI’NIN (3 ARALIK1920) ÖNEMİ NEDİR?
T.B.M.M’nin uluslar arası alanda kazandığı ilk siyasi ve askeri başarıdır.İlk kez Gümrü antlaşmasıyla
belirlenen doğu sınırımız , Moskova ve Kars antlaşmalarıyla son şeklini almıştır.Ermeniler barış
imzalamakla ilk kez Sevr antlaşmasının geçersizliği onaylamış oldular.Ermeni sorunu çözüme
kavuşturuldu.
27.GÜNEY CEPHESİ’NİN ÖNEMİ NEDİR?
Güney Cephesi’nde düşmana karşı Kuva-yi Milliye birlikleriyle karşı konulmuştur. Düzenli ordu
savaşmamıştır.Güney Cephesi’ndeki savaşlar Sakarya Savaşı’ndan sonra 20 Ekim 1921’de Fransa ile
imzalanan Ankara Antlaşması ile sona erdi.Böylece Hatay hariç Suriye sınırı belirlenmiştir.
28. I. İNÖNÜ SAVAŞI’NIN (6-10 OCAK 1921) ÖNEMİ NEDİR?
Düzenli ordunun Batı Cephesi’nde Yunanlılara karşı kazandığı ilk zaferdir.*İsmet Paşa Albaylıktan
generalliğe terfi etti.*Çerkez Ethem isyanı bu zaferden sonra bastırıldı.*20 Ocak 1921’de ilk anayasa (
Teşkilat-ı Esasiye) ilan edildi.*12 Mart 1921’de İstiklal Marşımız kabul edildi.*Londra Konferansı
yapıldı.(21 Şubat 1921)*Sovyet Rusya ile Moskova Antlaşması imzalandı.(16 Mart 1921)*
29.LONDRA KONFERANSI’NIN ÖNEMİ NEDİR? (21 ŞUBAT-12 MART 1921)
İtilaf Devletleri Sevr Antlaşmasını yumuşatarak T.B.M.M kabul ettirmek için konferansı
toplamışlardır.İstanbul hükümeti adına Tevfik Paşa, T.B.M.M adına Bekir Sami Bey konferansa
katılmıştır.İtilaf Devletleri T.B.M.M’ni konferansa çağırmakla , T.B.M.M’nin varlığını ilk
kez hukuki olarak tanımıştır.
30.MOSKOVA ANTLAŞMASI’NIN ÖNEMİ NEDİR? ( 16 MART 1921)
Rusya Misak-ı Milliyi ve Türk Devletini tanıyan ilk Avrupa ülkesi olmuştur.Kars,
Ardahan Türkiye’de kaldı. Batum ise Gürcistan’a verilmiştir. Batum’un elimizden çıkmasıyla Misak-ı
Milli’den ilk taviz verilmiştir.***
31. II. İNÖNÜ SAVAŞI’NIN ÖNEMİ NEDİR? (23 MART-1 NİSAN 1921)
Batı Cephesi’nde Yunanlılara karşı kazanılan ikinci zaferdir.İtalya bu zaferden sonra Antalya ve
Muğla’dan çekilmeye başladılar.*Fransızlar anlaşmak için Ankara’ya temsilci gönderdiler.*
32. KÜTAHYA-ESKİŞEHİR SAVAŞLARININ ÖNEMİ ( 10-24 TEMMUZ 1921)
Ordumuz İtilaf Devletleri’nden yardım alan Yunanlılar karşısında başarısız olarak Sakarya Irmağı’nın
doğusuna kadar gerilemiştir.Böylece 1683 II. Viyana kuşatmasından itibaren devam eden geri çekilme
Sakarya Irmağı’nın doğusuna kadar devam etmiştir.Bu yenilgiden sonra 5 Ağustos 1921’de M.
Kemal’e başkomutanlık verildi. Ayrıca meclisin 3 aylığına tüm yetkileri M. Kemal’e verildi.M.
Kemal ilk olarak Tekalif-i Milliye Emirlerini 8 Ağustos 1921’de ilan ederek Sakarya Savaşı
için halktan yardım toplamıştır.
33.SAKARYA MEYDAN SAVAŞI’NIN ÖNEMİ (23 AĞUSTOS-13 EYLÜL 1921)
1683 Viyana bozgunundan itibaren devam eden gerileme sona erdi.T.B.M.M büyük bir zafer kazandı.
Yunan ordusunun taarruz gücü kırıldı. Yunanlılar savunmaya geçti.T.B.M.M M. Kemal’e Mareşallik
rütbesi ve Gazilik unvanı verdi.(19 Eylül 1921)*Kafkas Cumhuriyetleri (Sovyet Rusya) ile Kars
Antlaşması imzalandı.(13 Ekim 1921)*Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı.(20 Ekim
1921)İtilaf Devletleri barış teklifinde bulundular.
34.KARS ANTLAŞMASI’NIN ÖNEMİ NEDİR? ( 13 EKİM 1921)
Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan ile yapılmıştır.Kars Antlaşması ile doğu sınırlarımız kesinlik
kazanmıştır.
35.ANKARA ANTLAŞMASI’NIN ÖNEMİ NEDİR? (20 EKİM 1921)
Hatay dışında Suriye sınırı çizildi.*Fransa yani bir itilaf devleti yeni Türk Devleti’ni TBMM’yi resmen
tanıdı.***Fransızlar Misak-ı Milliyi tanıyan ilk İtilaf Devleti oldular.***
36.BÜYÜK TAARRUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ’NİN
ÖNEMİ NEDİR?(26AĞUS-18 EYLÜL 1922)
Milli mücadelenin silahlı mücadelesi başarıya ulaştı.*Yunan işgali sona erdi. Yunanlılar Ege
Denizi’ne döküldü.Afyon,Uşak,Kütahya, Manisa, Balıkesir,Aydın,İzmir ve Bursa Yunan işgalinden
kurtuldu.Malazgirt Savaşı Anadolu’nun kapılarını Türklere açmış, Miryakefalon Türk yurdu olduğunu
belgelemiş, Başkomutanlık Meydan Muharebesi ise Anadolu’nun sonsuza kadar Türk yurdu olarak
kalacağını ispatlamıştır.*****
37.MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI’NIN ÖNEMİ NEDİR? (11 EKİM 1922)
Toplantıya İngiltere,Fransa. ve İtalya katılmış, Yunanlılar bir gemide sonucu beklediler. Türkiye adına
İsmet paşa katıldı.Türkiye ile Yunanistan arasındaki silahlı mücadele sona erdi.
Yunanlılar 15 gün içerisinde Doğu Trakya’yı Meriç Irmağı’nın sol kıyısına kadar ,terk edecek.İstanbul
ve Boğazlar T.B.M.M ‘ne bırakıldı. Böylece savaşmadan İstanbul , Boğazları ve Doğu Trakya’yı
kurtarmış olduk.Kurtuluş Savaşı’nın silahlı safhası bitmiş, diplomatik safhası başlamıştır.Osmanlı
Devleti’nin merkezi İstanbul T.B.M.M’ ne bırakılmakla, Osmanlı Devleti hukuken sona erdi.***
38.LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI ( 24 TEMMUZ 1924)
Konferansa, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,Yugoslavya katılmıştır.
Boğazlarla ilgili madde görüşülürken Bulgaristan ve Rusya’da katılmıştır. A.B.D ise gözlemci
olarak katılmıştır. T.B.M.M’ni İsmet Paşa temsil etmiştir.Yunanistan’la olan sınırımız Mudanya
Ateşkes anlaşmasında belirtildiği gibi olacak.Ege adalarından, on iki ada İtalya’ya , Gökçeada ve
Bozcaada ( Çanakkale Boğazının korunması için) Türkiye’ye , diğer adalar Yunanistan’a verildi.Savaş
tazminatı olarak, Yunanistan Karaağaç’ı Türkiye’ye bıraktı.Kapitülasyonlar kaldırıldı.Boğazlardan
barış zamanı askeri olmayan gemiler geçebilecek. Savaş zamanı Türkiye savaşta yer alırsa , boğazlar
üzerinde istediğini yapma hakkına sahiptir. Ancak Türkiye’nin başkanlığını yaptığı bir “Boğazlar
Komisyonu” boğazlardan geçişi kontrol edecek.Suriye sınırı, 16 Mart 1921’ Fransa ile imzalanan
Ankara Antlaşmasıyla belirtildiği gibi olacak.Irak sınırı ve Musul sorunu ,İngiltere ve Türkiye arasında
görüşüldükten sonra halledilecek.Osmanlı dış borçlarının, Osmanlı’dan ayrılan devletlere
paylaştırılarak ödenmesine karar verildi.Yabancı okulların, Türkiye’nin koyacağı kurallar
çerçevesinde faaliyete devam etmesi kararlaştırıldı.Ortodoks Patrikhanesi, İstanbul’da kalacak ancak
siyasi faaliyette bulunmayacak. İtilaf Devletleri bu antlaşmayla Misak-ı Milliyi ve Yeni Türk
Devletinin bağımsızlığını tanımıştır.Boğazlar Komisyonunun kalması milli egemenliğimizi
sınırlamıştır. Boğazlar sorunu kalmıştır.Musul alınamamış ve Irak sınırı kesinlik kazanmamıştır
.Musul sorunu kalmıştır.Saltanatın kaldırılması ( 1 Kasım 1922)
Ankara’nın başkent olması (13 Ekim)Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923) Halifeliğin kaldırılması (3
Mart 1924) Siyasi Partiler kuruldu.
39.LOZAN’DAN KALAN PROBLEMLER VE LOZAN ANTLAŞMASI’NIN TÜRK
TARİHİ AÇISINDAN ÖNEMİ
40.SİYASAL ALANDA YAPILAN İNKILAPLAR
a) Cumhuriyet Halk Fırkası:Cumhuriyet döneminin kurulan ilk siyasi partisidir. Atatürk tarafından
9 Eylül 1923’ de kuruldu.
b) Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası: İlk muhalefet partisidir. Kazım Karabekir ve arkadaşları
tarafından 17 Kasım 1924’te .kuruldu. Bu partinin Şeyh Sait isyanı ile bağlantısı olduğu
düşünülerek 3 Haziran 1925’de kapatıldı.
c) Serbest Cumhuriyet Fırkası:Fethi Okyar tarafından 12 Ağustos 1930’da kurulmuştur. Laiklik ve
Cumhuriyet karşıtlarının bu partide toplanmaya başlamasıyla kurucusu tarafından 17 Kasım 1930’da
kapatıldı.
41.HUKUK ALANINDA YAPILAN İNKILAPLAR
20 Ocak 1921’de ilk anayasa Teşkilat-ı Esasiye ilan edildi.Cumhuriyetin ilanından sonra 1924
anayasası ilan edildi.17 Şubat 1926’da Medeni Kanun ilan edildi. İsviçre’den alındı.a) Birden fazla
kadınla evlenme yasaklandı.b) Mirasta ve boşanmada kadın erkek eşitliği geldi.8 Mayıs 1928’de
Borçlar Kanunu –İsviçre’den10 Mayıs 1928’de Ticaret Kanunu—Almanya’dan 1Temmuz 1928’de
Ceza Kanunu – İtalya’dan alınarak ilan edildi.3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ilan edildi.
Eğitim öğretim laikleştirildi. Bütün okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Medrese ve okul
ikiliğine son verildi1Kasım 1928’de Latin alfabesi kabul edildi.15 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumu
kuruldu.12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu kuruldu.1924’te Topkapı Sarayı müze haline getirildi.
Aynı yıl Etnografya Müzesi ve Güzel Sanatlar Akademisi açıldı.1933’te İstanbul Üniversitesi ve
Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açıldı.
42.EĞİTİM VE KÜLTÜR ALANINDA YAPILAN İNKILAPLAR
NOT: Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nun kurulması Atatürk’ün Milliyetçilik ilkesiyle
doğrudan ilgilidir.
43.TOPLUMSAL ALANDA YAPILAN İNKILAPLAR
25 Kasım 1925’de “Şapka Kanunu “ çıkarıldı.30 Kasım 1925’de tekke , zaviye ve türbeler çıkarılan
bir kanunla kapatıldı.1934 çıkarılan bir kanunla din görevlilerinin dini elbiselerle ibadet yerleri
dışında dolaşmaları yasaklandı. En yetkili kişi hariç (Diyanet İşleri Başkanı “”gibi) 1925
Yılında Hicri ve Rumi takvimler kaldırılarak Miladi takvim kabul edildi.1 Ocak 1926’dan itibaren
uygulamaya geçildi.1931 Yılında bir kanunla Okka ,arşın vb. yöresel ölçü birimleri yerine Kilo, metre
ve litre gibi ölçü birimleri kabul edildi.1935 Yılında hafta sonu tatili Cuma’dan Pazar gününe
alındı.24 Haziran 1934’te Soyadı Kanunu kabul edildi.Türk Kadınına Siyasi Haklar Verildi.a) 30
Nisan 1930’da belediye seçimlerinde seçmen olma hakkı,b) 26 Ekim 1933’te muhtar seçme ve köy
ihtiyar heyetine seçilme hakkı, c) 5 Aralık 1934’te milletvekili seçilme ve seçme hakkı verildi.
NOT: Bir çok Avrupa ülkesinde Türk kadınından yıllar sonra milletvekili seçilme hakkı verilmiştir.
Türkiye’de 1935 Yılındaki yapılan seçimlerde meclise 18 kadın milletvekili girmeyi başarmıştır.
44.Ekonomi Alanında Yapılan İnkılaplar
MİLLİ EKONOMİ ALANINDA YENİLİKLER
17 Şubat 1923 ‘de “İzmir İktisat Kongresi” toplandı .Milli ekonominin hedefleri belirlendi. Yatırım
yapacak şirketlere kolaylık sağlanacağı, milli bankanın kurulacağı, demiryolu yapımına önem
verileceği,yerli malı kullanımı teşvik edileceği belirtilmiştir. Ayrıca kongrede “Misak-ı İktisadi”
(Ekonomi Andı) ilan edildi. Buna göre ekonomik kararlar uygulanırken ekonomik bağımsızlığın
titizlikle korunması kararlaştırıldı.Özel teşebbüsün yetersiz olmasından dolayı 1930’dan itibaren
“Devletçi” bir ekonomi politikası uygulanmaya başlanmıştır.
1933 yılında “İlk Beş Yıllık Kalkınma Planı” hazırlandı ve başarıyla uygulandı.
TARIM ALANINDA GELİŞMELER
Köylünün durumunu düzeltmek için Aşar (Öşür) vergisi 1925’te kaldırıldı.
Ziraat Bankasının verdiği kredi artırıldı.Çiftçinin tarımda makine , iyi tohum , gübre ve ilaç kullanımı
teşvik edildi.Çiftçiye damızlık hayvan, tohum, fidan , borç para verildi.1929’da “Tarım Kredi
Kooperatifleri” kuruldu.1925’te “Sanayi ve Maadin Bankası” kuruldu. (Yıpranmış Osmanlı tesislerini
tamir etmek için.)1927’de “Teşvik-i Sanayi Kanunu” çıkarıldı.(Halk sanayiye teşvik edildi, ancak
halkın gücü olmadığından “Devletçilik” politikası izlendi.)1933’te “İlk Beş Yıllık Sanayi Planı”
hazırlandı.1933’te Sümerbank kuruldu.1938 ‘de “İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı” hazırlandı
.Ancak 1939’da II. Dünya Savaşı’nın çıkması bu planın uygulanmasına engel olmuştur.Ülkedeki
madenleri aramak için 1935’te Maden Tetkik Arama Enstitüsü (M.T.A) kuruldu. Madenleri işlemek
içinde Etibank kuruldu.1939’da Türkiye’nin ilk demir çelik fabrikası olan Karabük Demir-Çelik
Fabrikası kuruldu.1924’te İş Bankası kuruldu.( İş sahiplerine kredi vermek amacıyla kuruldu)
1 Temmuz 1926 ‘da “Kabotaj Kanunu” çıkarıldı. Böylece Türk karasularında yolcu ve yük taşıma
hakkı yalnızca Türk gemilerine verildi. Ayrıca Denizbank’ın kurulmasıyla denizcilik faaliyetleri
artmıştır.Demiryolları yabancı şirketlerin elinden alınarak devletleştirildi. Yeni demiryolları yapıldı.
Cumhuriyetin ilanından 1938 yılına kadar 3360 km demiryolu yapılmıştır.Osmanlı Devleti’nden
18335 km kalan karayolu 1948 yılında 45000 km’ ye çıkmıştır.Denizcilik alanında Kabotaj Kanunu
çıkarılmış ve yeni liman ve iskeleler yapılmıştır.Pek çok yeni şehir ve kasaba inşa edilerek modern bir
görünüm almıştır.
Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk
edebiyat geleneği içinde "destan" terimi birden fazla nazım şekli ve türü için kullanılmış ve
kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum
hikâyeler, Anonim edebiyatta ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya
söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla aktaran
nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta
kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında "epope"
terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde "destan" adı ile anılmaktadır.
Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış
hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının
millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir.
Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde
yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en
ülkücü eserleri olarak kabul edilirler. Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde
nakletmezler. Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek,
beklenti ,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski hatıralarla birleştirilerek tarihî gerçekmiş gibi
anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında
kusurları ve yanlışları da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşcılık
yanında verdiği sözde durma , acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma, yardımcı olma Türk
destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kâinatın, insanın, kadının ve
erkeğin yaradılışı, Türk milletinin doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer
ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi de içinde barındırır. ilk
örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan
Manas destanı dışında bütünüyle günümüze gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları
çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır.
Türk tarihine anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt
edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman terkedilmemiştir. Türk halkları ilk
anayurt olan Orta Asya'dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi
Türk cumhuriyetinde, pek çok özerk toplulukda ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık halinde
yaşamaktadır. Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak çeşitlenmiş farklı
seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını
sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeble Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun
getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, anahatlarıyla kültür
dâirelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyâsî birliklere göre şöyle
sınıflandırılmaktadırlar:
İlk Türk Destanları
1.Altay - Yakut : Yaradılış Destanı
2.Sakalar Dönemi : a.Alp Er Tunga Destanı b.şu Destanı
3.Hun Dönemi : Oğuz Kağan Destanı
4.Köktürk Dönemi : a.Bozkurt Destanı b.Ergenekon Destanı
5.Uygur Dönemi : a. Türeyiş Destanı b. Göç Destanı
İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları :
1.Karahanlı Dönemi : Satuk Buğra Han Destanı
2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi : Manas
3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi : Cengiz-name
4.Tatar-Kırım : Timur ve Edige Destanları
5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri : a. Seyid Battal Gazi Destanı b. Danişmend Gazi
Destanı c.Köroğlu Destanı
Türk Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:
Altaylardan Verbitskiy'in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya
uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu.
Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen'e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak
yer bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi :
Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım
Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım
Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayımş
Su içinde yaşayan Ak Ana,su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen'e şöyle dedi :
Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren :
De ki hep," yaptım oldu " başka bir şey söyleme.
Hele yaratır iken,"yaptım olmadı" deme.
Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen'in kulağından bu buyruk hiç gitmedi . insana da bu
öğüdü iletmekten bıkmadı : " Dinleyin ey insanlar, varı yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup
da gitmeyiniz." Tanrı Ülgen yere bakarak : " Yaratılsın yer!" Göğe bakarak "Yaratılsın Gök!" Bu
buyruklar verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu
balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde sabit olmuş.Tanrı Ülgen balıkların
kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandı şire'ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı
Ülgen, dünyayı yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeğen büyük Altın
Dağın başına geçip oturmuş.Dünya altı günde yaratılmışdı, yedinci günde ise Tanrı Ülgen uyumuş
kalmışdı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşden başka fazladan dokuz dünya birer
cehennem ile bir de yer yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı
üzerinde bir parça kil gördü" insanoğlu bu olsun, insana olsun baba." dedi ve toprak üstündeki kil
birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana "Erlik" adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak
Erlik'in yüreği kıskançlık ve hırsla doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.
Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik'in yarattığı dünyaya zarar
vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın
kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi.Tanrı Ülgen insanları idare
etmek üzere May-Tere'yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut'lardan (Saka) derlenen
yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl'da derlenen
bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir.
Alp Er Tunga
Sakalar dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö.
VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya'daki
bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye
ve Mısır'ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga'nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun
süre mücadele ettiği iranlı Medlerin hükümdarı Keyhusrev 'in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er
Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler
hem iranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot'ta Madyes,
iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla anılmaktadır.
Orhun Yazıtlarında "Dokuz Oğuzlar" arasında "Er Tunga" adına yapılan "yuğ" merasiminden söz
edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan "Bezegelik" mabedinin duvarında da Alp Er Tunga'nın
kanlı resmi bulunmaktadır. "Divan ü Lügat-it Türk" ün yazarı Kaşgarlı Mahmud'a ve " Kutadgu Bilig"
yazarı Yusuf Has Hacip'e göre "Alp Er Tunga" iran destanı "şehname" deki büyük ve efsanevî Turan
hükümdarı "Efrasiyab"dır. Divan ü Lûgat-it Türk'de Turan hükümdarlığının merkezi olarak "Kaşgar"
şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin
"Efrasyap" sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de
Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu yazmaktadır. şecere-i Terakime'ye
göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetler Birliğıinin dağılmasından sonra iletişim kurmak imkânı bulduğumuz ve Rusların Yakut
adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir. Tarih içinde
kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini
sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı
olabilecektir.Tarihçi Mesudî de M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının "Efrasyab" soyundan
olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle "Tunga Alp" le ilgili efsanelerin Kök
Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler arasında meydana geldiğini ve bu
destanın daha sonraları Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir.Alp
Er Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda
bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tesbit edilmiştir:
Kutadgu Bilig'de "Alp Er Tunga" hakkında şu bilgi verilmektedir: " Eğer dikkat edersen görürsün ki
dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı
Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi
; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. iranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap
akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet,
akıl ve bilgi lâzımdır. iranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim tanırdı." Bugünkü
bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi iran destanı şehname'de tesbit edilmiştir.
şehname'nin başlıca konularından biri iran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en büyük Turan
kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap'tır.şehname'deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler
şöyle özetlenebilir:
"Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine iran'a harp açtı. iki ordu Dihistan'da
karşılaştılar.Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap, iranlı'ları
yendi. iran padişahı Efrasyap'a esir düştü. iran'ın ilk intikamını o zaman iran'a bağlı olan Kabil
Padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına rağmen iran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab
iran'ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. iran'ın yetiştirdiği en büyük kahramanlardan Zal oğlu
Rüstem Efrasyab'ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar
yapıldı. iran tahtında bulunan Keykâvus, hem oğlu Siyavuş'u hem de Zal oğlu Rüstem'i darılttı.
Siyavuş Efrasyap'a sığındı . Siyavuş'un Turan'da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi Piran'ın
kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev'in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar Turan'da
hükümdarlık etti. iran'lılar Siyavuş'un oğlu Keyhusrev'i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev
Zaloğlu Rüstem'le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca
savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev'in adamları tarafından öldürüldü. şehname'de
Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er Tunga'nın iran hükümdarlarına sık sık yenildiği
anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında iran hükümdarları sürekli değişmiş ı4o yıl yaşadığı
rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap'ın başarısız
olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu takdirde bu destanla ilgili daha sağlıklı
değerlendirmeler yapılabilir görüşündeyim.
Şu Destanı :
Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran'ı
ve Türkistan'ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin
iskender'le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin
Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır.
Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk'de iskender'den Zülkarneyn olarak bahsetmektedir.Destanın
tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete
geçtiğinde Türkistan'da hükümdar şu isminde bir gençti. iskender'in gelip geçici bir akın düzenlediğine
inanıyordu.Bu sebeble de iskender'le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu. iskender'in
yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile
yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip
ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22
kişi bu iki kişiye: "Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde
kalamaz. Kal aç" dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen "Kalaç" bu iki kişinin soyundan gelen
Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk'e benziyor
anlamında " Türk maned " dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender'in yukarıdaki
sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini
ayrı kabul ederler. Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak iskender'in
öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve
geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun'a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir
tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu
tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir.
Bu destana göre iskender Türkistan'a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi.
iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde
çadırlarda yaşayan Türkler iskender'in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı
geliştirmişlerdir.
Hun - Oğuz Destanı :
Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı
Mete'nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli
günümüze ulaşmamıştır. Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI
yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk
örneği temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn'in CâmiütTevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî varyantların ilkini temsil etmektedir.
Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü'l-Gazî Bahadır Han tarafından
Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.
Oğuz Kağan Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan'ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ
,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten
sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı ,
beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At
sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz'un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük
ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu.
Oğuz cesur bir adamdı. Günlerden bir gün bu gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve
kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan
ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı
altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu
sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz'un kalkanına vurdu. Oğuz kargı
ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile
öldürdü ve başını kesti. Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir
gök ışık indi. Güneşden ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir
ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı
da ağlıyordu.Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk
doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde
göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci
gibi dişli bir kız oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi.
Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz'un bu kızdan da üç oğlu oldu.
Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.
Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı.Çeşit çeşit yemekler,şaraplar,
tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler.Toydan sonra Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:
Ben sizlere kağan oldum
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
Av yerinde yürüsün kulan
Dana deniz, daha müren
Güneş bayrak gök kurıkan
Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:" Ben
Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim
benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba
gelirim. Onu düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm". Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan
Altun Kağan, Oğuz Kağan'a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat ederek
dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum
Kağan Oğuz Kağanı dinlemezdi. Oğuz Kağan'ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba
geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü.Kırk gün sonra Buz Dağ'ın
eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi
bir ışık girdi.O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: " Ey Oğuz, sen Urum
üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim."dedi. Bunun üzerine Oğuz
çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil
Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu. Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu
arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını aldı.Oğuz
Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan'ın
beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler.
Oğuz'un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey'e "Kıpçak" adını verdi. Gök tüylü gök yeleli
kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan'ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz
Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı
bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını
getiren bu beye: " Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun." dedi. Bir süre
ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde
Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet
Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök
yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve
yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü. Günlerden
bir gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü.
Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru
gidiyordu.Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.
Köktürk Destanı
Köktürklerle ilgili tesbit edilen destanın iki farklı rivayeti bulunmaktadır. Çin kaynaklarında tesbit
edilen varyant "Bozkurt", Ebü'l-Gâzi Bahadır Han tarafından tesbit edilen varyant şecere-i Türk'te ise
"Ergenekon" adıyla verilmiştir.
Ergenekon Destanı
Moğol ilinde Oğuz Han soyundan il Han'ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han
Moğol ülkesine savaş açtı. ilhan'ın idaresindeki orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak
yendi. ilhanın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız il Han'ınn küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni
Nüküz ile eşi kaçıp kurtulmayı başardılar.Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeğe karar
verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek yüksek bir dağıda dar bir geçite vardılar. Bu
geçitten geçerek içinde akar sular,pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyva ağaçları, çeşitli avların
bulunduğu bir yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu olan bu
yere dağ kemeri anlamında "Ergene" kelimesiyle "dik" anlamındaki "Kon" kelimesini birleştirerek
"Ergenekon" adını verdiler. Kıyan ve Nüküz'ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve
sürüleri o kadar çoğaldılarki Ergenekon'a sığamadılar.Atalarının buraya geldiği geçitin yeri
unutulmuştu.Ergenekon'un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir kısmı
eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve
ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş körükle hep birden körüklediler.Demir eridi, yüklü bir
deve geçecek kadar yer açıldı.ilhan'ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına
döndüler, atalarının intikamını aldılar. Egenekondan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram
yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar, demir kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra
beyler demiri örsün üstüne koyarak döğerler. Bugün hem yeniden özgür hem de bahar bayramı olarak
hala kutlanmaktadır.
Uygur Destanları
Uygurlara âit Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tesbit edilmiştir.Türeyiş parçası Çin
kaynaklarından Göç ise hem Çin hem iran kaynaklarında bulunmaktadır.
Türeyiş Destanı
Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların
evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeble ülkesinin kuzey tarafında yüksek bir kule yaptırarak iki
güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı
olduğu düşüncesiyle kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt
sesine benzerdi.
Göç Destanı
Uygurların yurdunda "Hulin" isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı.
Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu
dikkkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde
durdu. Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü.
En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke zengin halk mutlu oldu. Çok zaman
geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için
Oğlu Galı Tigini bir Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık
hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali Tigin kayayı
verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke
döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı arabalara koyarak Çin'e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar,
hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin öldü.
Kıtlık ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.
Buraya kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er
Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve
Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya
geçirildiği kabul edilen "Dede Korkut Hikâyeleri" nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan
parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı
hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve
yazılı gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde
islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün batıya bugünkü Anadolu
topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda,
Türkler farklı siyasî birlikler içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan
Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde yaygınlaşmıştır. Köroğlu
destanı XVI. yüzyılda Anadolu'da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından
benimsenmiş ve çeşitlenerek yaşatılmaktadır.
İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda
islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir. islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu
hükümdarın islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek
anlatımıyla doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir
Satuk Buğra Han Destanı
Hz. Muhammed kanatlı atı Burak'ın sırtında göklere yükseldiği "Mirâc Gecesinde" gök katlarında
kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında birini tanıyamaz ve Cebrail'e bunun kim
olduğunu sorar.
Cebrail :" Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur.
Türkistan'da sizin dininizi yayacak olan bu ruh " Abdülkerim Satuk Buğra Han" adını alacaktır." Hz.
Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için
dua etti. Hz. Muhammed'in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti.
Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra Han ve arkadaşları selâm
verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya
geldi. Satuk Buğra Hanın doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler , çayırlar
çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını söyleyerek öldürülmesini
isterler. Satuk Buğra Hanı, annesi : " Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz." diyerek ölümden
kurtarır.
Satuk Buğra Han ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden
birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve
bir ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk Buğra Han'ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi
ona müslüman olmasını öğütler ve islâmiyeti anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından
islâmiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı, müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han'ın
işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk
ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için
mücadele ile geçirmiştir. Menkabelere göre Satuk Buğra Han'ın düşmana uzatıldığında kırk adım
uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış bu
sebeble Kaşgar'a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.
Manas Destanı
Kırgız Türkleri arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk kültür dâiresi içinde bugün de bütün
canlılığı ile yaşamaktadır. Bu destanın XI ile XII. yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir.
Destanın kahramanı Manas da, Oğuz Kağan destanının islâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi
islâmiyeti yaymak için mücadele eden bir kahramandır. Böyle olmakla beraber Manas destanında
islâmiyet öncesi Türk kültür , inanç ve kabullerinin tamamını görmek mümkündür. Bazı varyantları
4oo.ooo mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dâiresinin kültür
belgeseli niteliğindedir.
Cengiz-nâme
Ortaasya'da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiznâme Moğol
hükümdarı Cengiz'in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili olarak Cengiz'in oğulları tarafından idare
edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya'da yaşayan Türkler özellikle de Başkurd,
Kazak ve Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiznâme'de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve hikâye Türk tarihi gibi anlatılmaktadır.
Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı'nın çocuğu olarak doğar.
Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da
dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin değerli yazarı Ebü'l Gâzi Bahadır Han,
"şecere-i Türk" adlı eserinde "Cengiz-Nâme"nin ı7 varyantını tesbit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi,
bu destanın, Orta Asya'daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri,
Cengiz'i islâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler
tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap tarihçilerinin, bu hükümdarı islâm düşmanı olarak
göstermeleri ve tarihî olaylar onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadoluya saldırgan
biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları, Bağdat'ın önce Hülâgu daha sonra Timurlenk tarafından yakılıp
yıkılması, Timurlenk'in Yıldırım Beyazıd'la sebebsiz savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz'in de diğer
Moğollar gibi sevilmemesine sebeb olmuştur. Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türkler'in hafıza ve
gönüllerinde yer almamıştır. "Cengiz-Nâme"nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da " Dâstân-ı
Nesl-i Cengiz Han"dır.
Edige
Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda
Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı
Edige Mirza Bahadır'a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır'ın devletini ayakta tutabilmek için
yaptığı büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820'yılından
itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız, Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak,
Başkırt olmak üzere altı rivâyeti tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz
Kağan gibi ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden
burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği içinde yer almamış pek çok başka
destan örneği bulunmaktadır. Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara türler olarak da
nitelendirilen çok tanınmış ve bir çok Türk topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha
sınırlı alanlarda tesbit edilen Danişmendname , Battalname gibi ilgi çekici örnekler de bulunmaktadır.
Battal-Nâme
Bu destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gâzi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşcısıdır. Asıl
destan, VIII. yüzyılda, Emevî'lerin hırıstıyanlarla yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş
Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça kahraman demektir, Battal Gâzi, Arap
kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi destan tipi
Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla zenginleştirilmiş ve anlatım geleneği içine alınmıştır. XII ve
XIII yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi yazıya geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların
repertuarlarında da yer almıştır.Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar
ve cömertdir. Müslümünlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların yanında büyücü, cadı ve
dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. " Aşkar Devzâde" isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap,
Fars ve Türklerin X-XX. yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak islâm kültür dâiresinin ürünlerinden
biri olmakla beraber Orta Asya'da yaşayan Türk guruplar arasına da yayılarak Türk kabul ve
değerleriyle kaynaşmıştır.
Dânişmendnâme
Anadolunun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, X11. yüzyılda sözlü olarak şekillenen
X111. yüzyılda yazıya geçirilen islâmî Türk destanlarındandır. Danişmendnâme'de hikâye edilen
olayların tarihi gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu
coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir.
Köroğlu metni destan adıyla anılmakla ve bazı destanî niteliklere de sahib olmakla birlikte XX.
yüzyılda Anadolu'dan derlenen örnekleri daha çok halk hikâyesi geleneğine yakındır. Anadolu'da
hikâyeci âşıklar tarafından 24 kol halinde anlatılan hikâyesinin özeti kısaca şöyledir :
Köroğlu Destanı
Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf'a : " Çok hünerli ve değerli bir at bul ." emrini verir.
Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere
sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar
ve seyis Yusuf'un gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf,
sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali'ye verdiği talimatlarla tayları büyütür. Babası kör
olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan
biri olağanüstü bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir.
Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü
içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri
kendisi içer, yiğitlik, şâirlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka
intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel'e yerleşir, çevresine yiğitler toplar ve babasının
intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat
edilince mertlik bozuldu demiş kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı siyâsî birlikler sahip
Türk gurubları arasında tesbit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu kadardır. Bu destan
metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı Oğuz Kağan destanının izleri bulunduğu görülür.
Bu destan parçaları Türk dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî ürünler olarak
da önem ve değer taşırlar. Bir gün bu parçalardan hareketle Fin destanı Kalavala gibi değerli
mükemmel bir Türk destanını yazılabilirse çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan malzeme daha
anlamlı hale gelebilir kanaatindeyim.
İmanın şartları (6)
İslamın şartları (5)
1. Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmak.
2. Meleklerine inanmak.
3. Allahü teâlânın indirdiği Kitaplarına inanmak.
4. Allahü teâlânın Peygamberlerine inanmak.
5. Ahiret gününe inanmak.
6. Kadere, yani hayır ve şerlerin
Allahü teâlâdan olduğuna inanmak.
7. Kelime.i şehadet getirmek.
8. Namaz kılmak.
9. Zekat vermek.
10.Oruç tutmak.
11. Hacca gitmek
Namazın farzları (12)
A. Dışındaki farzları yedidir. Şartları da denir.
12. Hadesten taharet.
13. Necasetten taharet.
14. Setr.i avret.
15. İstikbal.i Kıble.
16. Vakit. 23. Kade.i ahire.
17. Niyet.
18. İftitah veya Tahrime tekbiri.
B. İçindeki farzları.Bunlara rükün denir.
19. Kıyam.
20. Kıraat.
21. Rüku.
22. Secde.
Abdestin farzları (4)
24. Abdest alırken yüzü yıkamak.
25. Elleri dirsekleri ile birlikte yıkamak.
26. Başın dörtte birini mesh etmek.
27. Ayakları topukları ile birlikte yıkamak.
Guslün farzları (3)
28. Ağzı yıkamak.
29. Burnu yıkamak.
30. Bütün bedeni yıkamak.
Teyemmümün farzları (2)
31. Niyet etmek.
32. İki elin içini temiz toprağa sürüp, yüzün tamamını mesh etmek.
Tekrar elleri temiz toprağa vurup, önce sağ ve sonra sol kolu mesh etmek.
Teyemmümün farzı üçtür diyenlere göre, bu son ikisi, iki ayrı farz olarak söylenir
1. Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.
2. İslâm, güzel ahlâktır.
3. İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.
4. Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu
onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.
5. Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
6. Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz. (Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)
7. Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.
8. İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en
düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.
9. Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.
10. (Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine
getirmeyeceğin bir söz verme.
11. Utanmadıktan sonra dilediğini yap!
12. (Allah Rasûlü) “Din nasihattir/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da;
“Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün Müslümanlara” diye cevap
verdi.
13. Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin;
buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.
14. İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini
Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.
15. Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.
16. Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.
17. Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin)
kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslüman’ı bir sıkıntıdan
kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir
Müslüman’ı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
18. İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş
olamazsınız.
19. İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.
20. Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun,
mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.
21. Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye
Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme
götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.
22. ( Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır.
Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp
atman da senin için sadakadır.
23. Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize
bakar.
24. Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.
25. Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir: Mazlumun duası, misafirin duası ve babanın
evladına duası.
26. Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir hediye veremez.
27. Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: “ Gerek kendisine ve gerekse
başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yan
yanayız” buyurmuştur.
28. Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.
29. Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.
30. Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki; ben ( Allah Teâlâ) komşuyu
komşuya mirasçı kılacak zannettim.
31. Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın
kulları, kardeş olun. Bir Müslüman’a, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.
32. (İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine:
Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek,
savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
33. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe
imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin
veya sussun.
34. Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden yada affedilmedikçe) cennete giremezler.
35. Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri (nafile) oruç tutup,
gecelerini (nafile) ibadetle geçiren kimse gibidir.
36. Her insan hata eder. Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.
37. İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut
bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.
38. Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir
genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete)
uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.
39. Bir Müslüman’ın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o
Müslüman için birer sadakadır.
40. Bizi aldatan bizden değildir.
1. Allahü teâlânın bir olduğuna inanmak,
2. Helal yemek ve içmek,
3. Abdest almak,
4. Beş vakit namaz kılmak,
5. Cünüblükten gusül etmek,
6. Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmak,
7. Helal, temiz elbise giymek,
8. Hakka tevekkül etmek,
9. Kanaat etmek,
10. Nimetlerinin mukabilinde, Allahü teâlâya
şükür etmek,
11. Kazaya razı olmak,
12. Belalara sabır etmek,
13. Günahlardan tevbe etmek,
14. Allah rızası için ibadet etmek,
15. Seytanı düşman bilmek,
16. Kur’ân.ı kerîmin hükmüne razı olmak,
17. Ölümü hak bilmek,
18. Allahın dostlarına dost, düşmanlarına
düşman olmak,
19. Babaya ve anaya iyilik etmek,
20. Marûfu emir ve münkeri nehy etmek
(dinin emirlerini yaymaya çalışmak),
21. Akrabayı ziyaret etmek,
22. Emanete hıyanet etmemek,
23. Daima Allahü teâlâdan korkup, ferahı
(şımarıklığı ve azgınlığı) terk etmek,
28. Allahü teâlânın varlığını tefekkür etmek,
29. Dilini, haram fuhuş kelimelerden korumak,
30. Kalbini temiz tutmak,
31. Hiçbir kimseyi maskaralığa almamak,
32. Harama bakmamak,
33. Herzaman sözüne sadık olmak,
34. Kulağını fuhuş söz ve çalgıdan korumak,
35. İlim öğrenmek,
36. Tartı ve ölçü aletlerini, hak üzere kullanmak,
37. Allahın azabından emin olmayıp,
daima korkmak,
38. Müslüman fakirlere zekat vermek ve
yardım etmek,
39. Allah'ın rahmetinden ümit kesmemek,
40. Nefsinin isteklerine tabi olmamak,
41. Allah rızası için yemek yedirmek,
42. Kifayet miktarı (yetecek kadar)
rızk kazanmak için çalısmak,
43. Malının zekatını, mahsülün uşrunu vermek,
44. Adetli ve lohusa olan ehline yakın olmamak,
45. Kalbini, günahlardan temizlemek,
46. Kibirli olmaktan sakınmak,
47. Baliğ olmamış yetimin malını korumak,
48. Genç oğlanlara yakın olmamak,
49. Beş vakit namazı vaktinde kılıp,
kazaya bırakmamak,
50. Zulümle, kimsenin malını yememek,
24. Allaha ve Resûlüne itaat etmek,
25. Günahdan kaçıp, ibadetlerle meşgul olmak,
26. Müslüman amirlere itaat etmek,
27. Aleme, ibret nazarıyla bakmak,
51. Allahü teâlâya şirk koşmamak,
52. Zinadan kaçınmak,
53. Şarabı ve alkollü içkileri içmemek,
54. Yok yere yemin etmemek.
Abdest, Müslümanların belli ibadetleri
yapabilmek için bir düzen içerisinde belli
organları usulüne uygun olarak yıkamak ve mest
etmek suretiyle yapılan bir temizliktir. Abdest
her türlü pislik ve kirlilikten kurtulmak yani
maddi ve manevi bütün pislik ve mikroplardan
uzak kalmak için İslam dininin emrettiği önemli
bir ibadettir. Abdestin farzları ile birlikte
sünnetlerini de yapmak daha iyi olacaktır. Ancak
bazen işimizden dolayı sünnetleri yapamayacak
isek sadece farzları yaparak da abdestimiz
geçerli olur. Abdestin farzları dört tanedir.
Abdestin Nasıl Alınır
1. Abdest almaya başlarken "Niyet ettim Allah
rızası için abdest almaya" diye niyet edilir,
2 . Euzübillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim denir,
3. Üç kez eller bileklere kadar yıkanır, (Bir elin parmakları diğer elin parmakları arasına geçirilerek
hilallenir)
4. Sağ el ile ağıza üç kere su verilerek ağız yıkanır,
5. Sağ el ile buruna üç kere su verip, sol el ile sümkürülür,
6. Avuçlara su alıp, alından çene altına, şakaklara kadar üç kez yüz yıkanır,
7. Sol el ile sağ kol dirsek ile beraber üç kez yıkanır,
8. Sağ el ile sol kol dirsek ile beraber üç kez yıkanır,
9. Her iki kol yıkandıktan sonra, eller tekrar yıkanır ve başın dörtte biri mesh edilir, (başın üst kısmına
ıslak elle dokunulur)
10. Daha sonra sağ ve sol elin şehadet parmakları ile iki kulağın deliklerine su verirken baş parmaklar
ile kulakların arkası mesh edilir,
11. Ellerin dış yüzü ile ense mesh edilir,
12. Sol elin küçük parmağı ile, sağ ayağın küçük parmağından başlayarak, ayak parmaklarının arasını
hilallemek suretiyle, topuklarla birlikte, sağ ayak üç kez yıkanır,
13. Sol ayağı üç kez yıkarken, ayak parmaklarının arasını küçük parmağı ile bu sefer baş parmaktan
başlayarak, küçük parmağa doğru, ayak parmaklarının arasını hilallemek suretiyle topuk ile birlikte
yıkanır.
Gusül, Allâh.ü Teâlâ'nın emrettiği, hem maddi hem de manevi temizlik şeklidir. Namazın
doğru olması için, abdestin ve guslün doğru olması lazımdır. Cünüb olan her kadının ve erkeğin,
hayzdan ve nifasdan kurtulan kadınların, namaz vaktinin sonunda o namazı kılacak kadar zamann
kalınca, gusül abdesti alması farzdır. Gusül abdesti boy abdesti olarakta bilinir.
Namaz kılan ve kılmayan herkes, bir namaz vaktini cünüb geçirirse, çok acı azab görecekdir.
Su ile yıkanmak mümkin olmazsa teyemmüm etmelidir. Cünüp olan kimse, ilk fırsatta gusletmeye
çalışmalıdır. Bu durumda, ancak içinde bulunduğu namaz vaktinin çıkmasına kadar izin vardır; guslün
daha fazla geciktirilmesi günah olur."Eğer cünüp iseniz iyice yıkanıp temizlenin" (Mâide sûresi, 6)
Gusül Abdesti Nasıl Alınır:
1.Gusletmek isteyen bir kimse, banyoya girmeden ''Eûzü. Besmele'' çeker ve sol ayağı ile banyoya
girer (Eğer banyoya girdikten sonra Besmele çekmek gerekirse kişi, Besmeleyi ağız kıpırdatmadan
içinden çeker).
2."Niyet ettim Allah rızası için gusül abdesti almaya" diye niyet eder.
3.Önce avret mahallini temizler (Avret mahalli kadınlar için diz kapağı ile koltukaltı hizası arası,
erkekler için göbeğin üstü ve diz kapağının altıdır).
4.Önce namaz abdesti alır.
5.Bundan sonra ağzına üç kere dolu dolu su alır ve her defasında ağzını boğazına kadar gargara
yapmak sûretiyle çalkalar (Oruçlu ise boğazına su kaçmamasına dikkat eder).
6.Sonra burnuna üç defa su çekerek burnunu temizler, buradaki ölçü, çekilen suyun burnu sızlatacak
derinlikte olmasıdır.
7.Daha sonra kuru yer kalmayacak şekilde bütün vücut yıkanır. Göbek boşluğuyla küpe deliklerine su
gitmesi hususuna dikkat edilmelidir.
8.Önce başa, sonra sağ omuza ve sol omuza birer defa su dökülür, bu işlem üç defa tekrarlanır.
9.Ayak altında su birikmişse çıkarken ayaklar yıkanır.
10.Daha sonra sağ ayak ile gusledilen yerden çıkılır.
11.Gusül abdesti niyeti olmadan, bütün vücudu yıkamak gusül yerine geçmez.
1.Abdest aldıktan sonra, namaz kılınacak yerin ve
üzerimizin temiz olmasına dikkat edilirek
Kıble'ye karşı dönülür, ayaklar birbirinden dört
parmak kadar açık tutulur. (Erkekler farz
namazlardan önce kamet getirirler)
2.Niyet edilir (Hangi namaz kılınıyorsa ona niyet
edilir). Örneğin: "Niyet ettim Allah rızası için
bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya"
3.Ellerin baş parmakları kulak yumuşaklarına
değdirilir, avuç içleri kıble istikametine dönük
şekilde parmak araları açılır ve "Allahu Ekber"
diyerek tekbir getirilir.
4.Tekbir aldıktan hemen sonra eller göbek altında
sağ el sol elin üzerine bağlanır. Sağ elin küçük
parmağıyla başparmak, sol elin bileğini halka gibi
kavramış şekilde tutulur.
5.Eller bağlandıktan sonra, gözlerimiz secde
edilecek yerden ayrılmadan "Sübhaneke"
okunur. Sonra "Euzü Besmele" çekilerek "Fatiha Suresi" okunur ve Amin denir. Peşinden bir
"Sure" okunur.
6.Sure okunduktan sonra "Allahü Ekber" diyerek rükua eğilinir. Ellerle parmak araları açık olarak
diz kapakları kaplanır, bel yerle paralel olcak şekilde düz tutulur, bacak ile kollar gergin olur ve gözler
ayak uçlarına bakar. Dizler bükülmeden dik tutulmalıdır. Rükuda iken üç defa "Sübhane
Rabbiye'l.Azim" denir.
7.Rükudan doğrulurken "Semi Allahü Limen Hamideh" denir, tam dik durunca ise "Rabbena Lekel
Hamd" denir.
8.Ayakta kısa bir süre durduktan sonra "Allahü Ekber" diyerek secdeye gidilir. Secdeye inerken önce
dizler, sonra eller yere konur. Başımız iki elimiz arasında, alın ve burun yere değecek ve parmaklar
kıbleye doğru. Dirseklerimiz yere değmiyecek ve vücuda yapışık olmayacak. Ayak parmakları kıbleye
dönük, topuklar bitişik duracak. Secdede iken üç defa "Sübhane Rabbiyel.a'lâ" denir.
9.Sonra, "Allahü Ekber" diyerek oturuşa geçilir. Sol ayak yere yatık, sağ ayak dik olacak şekilde
parmakları kıble istikametinde bükülür ve uylukların üzerinde oturulur. Avuçlar, dizin üzerine konur
ve parmaklar serbest bırakılır.
10.Kısa bir müddet (Sübhânallah diyecek kadar) oturuşta durulduktan sonra tekrar secdeye gidilir.
Secdede iken üç defa "Sübhane Rabbiyel.a'lâ" denir ve buradan "Allahü Ekber" diyerek ayağa
ikinci rekata kalkmış oluruz.
11.İkinci rekat da, birinci rekatta tarif edildiği gibi tamamlanır. Sadece ikinci rekatın başında
"Sübhaneke" okunmaz. Ayrıca İkinci secdeden sonra "Allahü Ekber" diyerek ayağa kalkmayıp
oturuşa geçilir. Oturuşta "Ettehıyyatü", "Allahümme Salli", "Allahümme Barik" ve "Rabbena"
dualarını okuduktan sonra başımız önce sağa çevrilmiş ve gözler omuza bakacak şekilde "Esselamü
Aleyküm Ve Rahmetullah" diye selam verilir, sonra sola çevrilmiş ve gözler omuza bakacak şekilde
"Esselamü Aleyküm Ve Rahmetullah" diye tekrar selam verilerek namaz tamamlanır.
Selamdan sonra "Allâhümme entesselamü ve minkes.selam tebarekte ya zel.celali vel.ikram" der.
1)Adem Aleyhisselâm
Bütün insanların ilk babası ve ilk Peygamberi Adem aleyhisselâm'dır. Şöyle ki: Yüce Allah, bu
âlemi yoktan var etmiş, birçok devirler geçtikten sonra da yeryüzünde insan cinsinin ilk babası olmak
üzere büyük kudret ile Hazret.i Âdem'in cesedini topraktan yaratmış ve onu ruhla, ilimle seçkin kılmış
ve ona eş olmak için de Hazret.i Havva'yı yaratmıştır.
Bütün melekler Hazret.i Allah'ın emri ile Âdem'e secde ettiler, yalnız meleklerin arasında
yaşayan ve aslında cinlerden bulunan İblis (Şeytan), kendisinin ateşten yaratılmakla Âdem'den daha
üstün olduğunu söyleyerek büyüklenmiş ve secde etmekten kaçınmıştı. Bunun cezası olarak da
melekler arasından kovulmuş ve lanete uğramıştır.Yüce Allah özel bir ikram olarak Âdem ile Havva'yı
Cennet'e koymuş ve hikmeti gereği olarak cennette bulunan bir ağacın meyvesinden yemelerini
kendilerine yasaklamıştı. Oysa ki, Şeytan, bir yolunu bularak Cennet'e girmiş ve bunlara kuşku vermiş.
Demiş ki: Bu meyveden yerseniz, devamlı olarak burada kalırsınız. Hem de onlara bunu yemin ederek
söylemişti. Âdem ve Havva yasak durumu unutarak o meyveden yemişler. Bunun üzerine Cennet'den
çıkırılarak tekrar yeyüzüne indirilmişlerdir. Rivayete göre Âdem aleyhisselâm Serendib adasına,
Hazret.i Havva da Cidde'ye indirilmiş. Sonradan Mekke civarında "Müzdelife" denilen yerde
buluşmuşlardır.Hazret.i Âdem ve Hazret.i Havva hemen pişman oldular, tevbe edip istiğfarda
bulundular. Yüce Allah tevbelerini kabul buyurmuş ve Adem'i kendi evlâd ve torunlarına Peygamber
yapmıştır. Kendisine on sayfalık bir kitab vermiştir.Rivayete göre Âdem aleyhisselâm bin sene veya
dokuz yüz otuz sene yaşamıştır. Vefat edince, Serendip adasında veya Mekke.i Mükerrem'de Ebû'l
Kubeys dağında gömülmüştür. Nuh aleyhisselâm tarafından gemiye alınmış olan mübarek cesedlerinin
sonradan Beyt.i Makdis'de gömülmüş olduğu da rivayet edilmiştir.Hazret.i Âdem'den bir sene sonra
da, Hazret.i Havva vefat edip Cidde'de veya Hazret.i Âdem'in yanında gömülmüştür.Bilindiği gibi,
Yüce Allah kudret ve hikmet sahibidir, dilediğini dilediği şekilde yaratır. Onun için Âdem
aleyhisselâm'ı insanların ilk babası olmak üzere mükemmel bir halde yaratmıştır, yoksa başka bir
yaratıktan tekâmül yolu ile meydana getirmiş değildir. Buna aykırı olan sözler, birer kuru görüşten
ibarettir. İnsanların kadrini ve şanını bozduğu ve din bilgilerine aykırı bulunduğu için, bizce hiç bir
önemi yoktur.
Âdem aleyhisselâm'dam, sonra peygamberlik, Allah tarafından Hazret.i Şît'e verilmiştir. Şit
aleyhisselâm, Hazret.i Âdem'in en güzel ve en sevgili oğludur. Rivayete göre, Hazret.i Âdem'in
yaratılışından yüz yirmi sene sonra doğmuş ve 912 yıl yaşamıştır. Ölünce Ebû Kubeys dağında
Hazret.i Âdem'in yanına gömülmüştür.Hazret.i Şît'e peygamberlik, tevhid ve tesbih esaslarını
kapsayan, elli sayfalık bir kitab verilmiş ve Hazret.i Âdem'in vasiyeti üzerine kadeşlerinin reisi
bulunmuştur. Bir rivayete göre Kâbe.i Muazzama'yı Hazret.i Âdem, diğer bir rivayete göre de Hazret.i
Şît ilk kez olarak taştan bina etmiştir. Şît'in anlamı "Hibetullah (Allah'ın bağışı)" dır. Hazret.i Âdem'e
Kabil tarafından şehid edilen Habil'e bedel olarak Allah tarafından ihsan buyurulmuş demektir. Bu zata
"Şiş" de denilmektedir.
2) İdris Aleyhisselâm
Hazret.i İdris büyük bir peygamberdir. Hazret.i Şît'den sonra peygamber olmuştur. Birçok
ilimlere, hikmetlere, göklerin esrarına dair bilgisi vardı. Bir rivayete göre ilk yazı yazan ve ilk elbise
giyen Hazret.i İdris'dir. Yeryüzünde üç yüz altmış sene yaşadığı rivayet edilir. Sonunda Hak Teâlâ
tarafından yüksek bir makama kaldırılmıştır.
3) Nuh Aleyhisselâm
Hazret.i Âdem'den sonra insanlar çoğalmış, bir çok yerleri imar etmiş; fakat Allah'ın birliğine dayanan
gerçek tevhid dinini bırakıp putlara tapınmaya başlamışlardı. Kendilerine kırk veya elli yaşında
bulunan Hazret.i Nuh aleyhisselâm peygamber gönderildi. Bu muhterem peygamberin dokuz yüz elli
sene süren öğütlerini dinlemediler. Sonunda Hazret.i Nuh, Yüce Allah'ın emri ile gemi yaptı. Bu gemi
tamamlandıktan sonra gökten yağmurlar yağmaya, yerden sular fışkırmaya, denizler kaynayıp taşmaya
başladı, sular bütün yeryüzünü kapladı. Dağların tepelerini bile aştı. Buna "Tufan" olayı denir ki,
rivayete göre Hazret.i Âdem'in yaratılışından "2242" sene sonra olmuş, beş veya yedi ay devam
etmiştir. Nuh aleyhisselâm, Sam, Ham, Ham ve Yafes adındaki üç oğlu ile diğer mü'minleri ve uygun
gördüğü hayvanlardan birer çifti gemiye almış, bunun dışında kalanlar suların içinde boğulup
gitmişlerdir. Hazret.i Nuh'un Yam veya Ken'an adındaki oğlu da kendisine inanmayıp bu günahkâr
kavim arasında boğulup gitmiştir.Daha sonra yağmurlar kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, Hazret.i
Nuh'un gemisi de, Musul civarında "Cudî" denilen dağın üzerine Muharrem'in onuna raslayan "Aşura"
gününde oturmuştu. Rivayete göre kırkı erkek kırkı dişi olmak üzere seksen kişiden ibaret bulunan
gemi halkı karaya çıkmış, Yüce Allah'ın dinine bağlı kaldıkları için selâmete ermişlerdi.16. Hazret.i
Nuh'a ikinci Âdem denir. Çünkü yeryüzündeki insanlar Tufan'dan sonra bütün onun neslinden türeyip
yeryüzüne dağılmış, aralarında başka başka diller meydana gelmiştir.Rivayete göre Hazret.i Nuh'un
oğlu bulunan Sam, Arabların, Parsların, Rumların, Ham Sudan kavminin, Yafes de Türklerin ilk
babasıdır.Hazret.i Nuh Tufan'dan sonra altmış sene veya üç yüz elli sene kadar daha yaşamıştır.Nuh
aleyhisselâm ve diğer kimselerin çok uzun seneler yaşamış oldukları çok görülemez. Yüce Allah ilk
insanları, hikmeti gereği çok yaşatmıştır. Allah'ın kudretine göre güçlük yoktur. Zaten varlığımızın her
anı onun kudreti ile ayaktadır. Yoksa bir an bile yaşamak mümkün değildir. Onun için Yüce Allah
dilediğini uzun ömre kavuşturur. Artık bu seneleri ay ve mevsimlere çevirmeye gerek yoktur.Tufan
olayına gelince, bu alimlerin çoğunluğuna göre genel olmuştur. Bütün yeryüzünü kapsamıştır. En
yüksek dağların tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri de bunu kuvvetlendiriyor. Bazı
alimlere göre de, özel bir bölgede olmuştur. Yalnız Hazret.i Nuh'un bulunduğu Babil bölgesine ve
etrafına aittir. Gerçeğini Allahü Teâlâ Hazretleri bilir.
4) Hud Aleyhisselâm
Hazret.i Hud, Yemen'de Hadremut civarında "Ahkaf denilen yerde yaşayan "Ad" kavmine
peygamber gönderilmiştir. Şöyle ki: İnsanlar, Tufan felâketinden sonra yine azıtmışlar, yollarını
sapıtmışlar, Allah'ın dinine aykırı işlere sarılmışlardı. Bunlardan bir kısmı da "Ad" kavmi idi. Bunlar,
birçok nimetlere ve kuvvetlere kavuşmuş muhteşem binalar yapmış; fakat Yüce Allah'ın birliğini inkâr
ederek putlara tapınmakta bulunmuşlardı. Kendilerine Hud aleyhisselâm gönderildi. Bu muhterem
peygamber, birçok mucizeler gösterdi. Fakat inanmadılar. Nihayet yedi gün sekiz gün devam eden
şiddetli bir rüzgâr ile helak oldular. Hazret.i Hud da, kendisine iman edenlerle beraber çıkıp başka
tarafa gitti. Yüz elli sene yaşadığı ve Mekke.i Mükerreme'de veya Hadremut'ta gömüldüğü rivayet
edilmiştir.
5) Salih Aleyhisselâm
Hazret.i Salih, Şam ile Hicaz arasında "HİCR" denilen yerde yaşayan "Semud" kavmine
peygamber gönderilmiştir. Bu kavim de dağları delmiş, taşları oymuş, kendilerine pek sağlam binalar
yapmışlardı. Fakat, bunlar da doğru yoldan çıkmış bulunuyorlardı. Hazret.i Salih'in yirmi sene devam
eden emirlerine ve öğütlerine muhalefet ettiler. "Bu deveye dokunmayınız" dediği ve bir mucize olarak
taştan Allah'ın emri ile çıkardığı hayvanı boğazladılar. Nihayet şiddetli bir gürültü ile yerlere serilip
helak oldular. Salih peygamber de, kendisine iman edenlerle beraber çıkıp önce Şam'a, Filistin'e, sonra
da Mekke.i Mükerreme'ye gitti. Seksen beş sene veya iki yüz sene yaşadığı ve Mekke.i Mükerreme'de
rükün ile makam arasında gömüldüğü rivayet edilir.
6) İbrahim Aleyhisselâm
Hazret.i İbrahim "Ulü'l.Azm (azm sahibleri)" denilen büyük peygamberlerden biridir. Bunlar,
bizim Peygamberimiz Hazret.i Muhammed aleyhisselâm, Nuh aleyhisselâm, Musa aleyhisselâm ve İsa
aleyhisselâm olmak üzere beş peygamberdir.Nuh peygamberin çocukları yeryüzüne dağıldıktan sonra
Ham'ın soyundan "Nemrud" adında bir adam, birçok kabileleri başına toplayarak Babil'de, şimdiki
Musul şehrinin bulunduğu yerlerde Babil hükümetini kurmuştu. Babil ülkesine "Geldanistan" denildiği
gibi, hükümdarlarına da "Nemrud" denilir.Babil halkı arasında "Saibe" denilen sapık bir din türemişti.
Bunlar, güneşe, aya, yıldızlara, putlara ve hükümdarlara tapmakta idiler. Yüce Allah, Nemrud İbni
Ken'an zamanında Babil halkına İbrahim aleyhisselâm'ı peygamber olarak gönderdi. O'na on sayfalık
kitab verdi.Hazret.i İbrahim, Babil halkına gerçek dini bildirmeye başladı,onları hak dine çağırdı.
Doğup batan, sönüp giden şeylerin tapılmaya uygun bulunmadıklarını onlara söyledi. Fakat onlar
aldırmadılar. Bir yortu günü insanlar şehir dışına çıkmışlardı. İbrahim aleyhisselâm şehirde kaldı.
Putların bulunduğu yere giderek bir kısım putları kırdı. Elindeki baltayı da büyük bir putun boynuna
astı. İnsanlar şehire dönüp bu durumu görünce, bunu Hazret.i İbrahim'in yaptığını anladılar.
Hazret.i İbrahim de:
. "Eğer söyleyebilirse sorunuz; bunu bu büyük put yapmıştır!" dedi. Dediler ki:
. "Hiç cansız olan bir put böyle bir şey yapabilir mi?" Hazret.i İbrahim de:
."Madem ki bunlar cansız, ellerinden bir şey gelmez şeylerdir; artık niçin bunlara tapıyorsunuz?" dedi.
İbrahim aleyhisselâm bu cahil kavme, ne kadar sapıklık ve anlayışlık içinde kaldıklarını bu hareketi ile
anlatmak istemişti. Bunun üzerine hepsi de biraz sustular, cahilliklerini anlar gibi oldular. Ne yazık ki,
cehalet gururları tekrar baş gösterdi. Sapıklıklarında ısrar ettiler. Hazret.i İbrahim'i, yaktıkları büyük
bir ateş içine attılar. Fakat ateş, Yüce Allah'ın emri ile gül bahçesi kesildi, O'nu yakmadı. Bu Allah'ın
büyük bir mucizesi idi. Bunu görenlerden bazıları iman ettiler. Hazret.i İbrahim de bu iman edenleri ve
kendi aile halkını yanına alarak Şam memleketine hicret etti. Bir aralık kıtlık olunca Mısır'a gitti.
Sonra da dönüp Ken'an ilinde (Beyt.i Makdis) çevresinde bulundu.İbrahim aleyhisselâm rivayete göre,
Âdem aleyhisselâm'ın yaratılışından üç bin üç yüz otuz yedi sene sonra Babil'de doğmuş ve yüz yetmiş
beş veya iki yüz sene yaşamıştır. Kudüs'e bağlı "Halilürrahman" kasabasında bir mağara içinde zevcesi
Sare ile beraber gömülmüştür.Hazret.i İbrahim'e "Halilullah" denir. Ona bütün milletler saygı gösterir.
Son derece misafirsever idi. Minberde hutbe okumak, misvak kullanmak, sünnet olmak, tırnak kesmek
işleri, Hazret.i İbrahim'in bazı sünnetlerindendir. Kâbe.i Muazzama'yı, oğlu İsmail aleyhisselâm ile ilk
olarak veya yenileyerek inşa etmiştir.
7) Lût Aleyhisselâm
Hazret.i Lût, İbrahim aleyhisselâm'ın kardeşi Haran'ın oğludur. Onunla beraber Şam'a hicret
etmişti. Sonra Sedum memleketine peygamber gönderildi. Buranın halkı dinden çıkmış ve o zamana
kadar hiç bir kavmin yapmadığı fenalıklara atılmışlardı. Hazret.i Lut'un öğütlerini dinlemediler.
Sonunda başlarına taşlar yağdı, gönderilen meleklerle yurdları altüst oldu.
Lût aleyhisselâm da çıkıp İbrahim aleyhisselâm'ın yanına gitti. O da Halilürrahman kasabasında
gömülüdür.
8) İsmail Aleyhisselâm
Hazret.i İsmail, İbrahim aleyhisselâm'ın oğludur. Hacer adındaki zevcesinden dünyaya
gelmiştir. Bu muhterem Hacer bir cariye idi. Bunu Mısır Hükümdarı, İbrahim peygamberin zevcesi
"Sare"ye bağışlamıştı. Sare de, bunu kocası, İbrahim aleyhisselâm'a vermişti. Sahih görülen bir
rivayete göre, Hacer, Sare'den önce vefat etmiştir.İbrahim aleyhisselâm, Allah'ın emri ile Hacer'i ve
oğlu İsmail'i alıp Hicaz'da Kabe'nin bulunduğu yere kadar götürdü. Onları orada bıraktı. Yemen'den
gelmekte olan "Cürhüm" kabileleri de bunlara arkadaşlık ettiler. O zamana kadar ıssız ve susuz
bulunan Mekke vadisini bunlar imar ettiler. Bunların ayakları bereketiyle "Zemzem" denilen su
meydana çıktı. Artık oralar şenlenmiştir.Hazret.i İbrahim, bir aralık bir rüya gördü. Bu, Yüce Allah'ın
bir vahyi idi. Ona, oğlu İsmail'i kurban etmesi emrolunmuştu. Bunun üzerine henüz on iki yaşında
bulunan oğlu Hazret.i İsmail'i, Mekke'de Sebîr dağının eteğinde tenha bir yere götürdü. Onu, Allah
rızası için kurban etmek istiyordu. Bu sevgili yavru da: "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşallah
beni sabredenlerden bulursun," diyordu. Bu, Allah yolunda olan fedâkârlığın en yüksek bir nişanı idi.
Fakat Yüce Allah lütfetti. Baba ile oğlun şu teslimiyetine mükâfat olarak Hazret.i İsmail yerine kurban
edilecek bir koç ihsan etti. Böylece bu masum yavru, kurban edilmekten kurtuldu.İsmail aleyhisselâm,
büyüdü ye Cürhüm kabilesinden bir kızla evlendi. On iki çocuğu oldu. İbrahim aleyhisselâm ara sıra
gelir, oğlunu görürdü. Sonra Hazret.i İsmail'in oğulları ve torunları çoğalıp etrafa hakim
olmuşlardı.Hazret.i İsmail, babası Hazret.i İbrahim'in şeriatı (dini) ile amel etmek üzere Yemen
kabilelerine ve "Amalika" denilen eski bir kavme peygamber gönderilmişti. Hazret.i İbrahim'den kırk
sene sonra yüz otuz yedi yaşında vefat ettiği ve anası Hacer'in "Hicr"deki kabri civarına gömüldüğü
rivayet edilir.
9) İshak Aleyhisselâm
Hazret.i İshak, İbrahim aleyhisselâm'in ikinci oğludur. Sare'nin çocuğu olmuyordu. Hazret.i
İsmail doğduğu zaman, buna üzülmüştü. Yüce Allah lütfederek Sare'ye de ihtiyarlığı zamanında
Hazret.i İshak'ı verdi. İshak aleyhisselâm, daha Hazret.i İbrahim hayatta iken Şam halkına Allah
tarafından peygamber gönderildi. İbrahim aleyhisselâm'ın vefatından sonra onun yerine geçti.
Soyundan birçok peygamberler gelip geçti.Bazı rivayetlere göre, İbrahim aleyhisselâm, Hazret.i
İsmail'i değil, Hazret.i İshak'ı kurban etmekle emredilmişti.İshak aleyhisselâm, rivayete göre altmış
yaşında vefat etmiştir. Hazret.i İbrahim'in yattığı mağarada gömülmüştür. Annesi Sare de yüz yirmi
yedi yaşında Şam'da vefat etmiştir.
10) Yakub Aleyhisselâm
Hazret.i Yakub, İshak aleyhisselâm'ın oğludur. Lâkabı "İsrail" olduğundan oğullarına ve
torunlarına "Beni İsrail (İsrail Oğulları)" denmiştir.Hazret.i İshak'dan sonra, yerine peygamber olarak
Kenan ilinde kalmıştı. Sonradan Mısır'a gitmiş ve orada vefat etmiştir. Oradan da vasiyeti üzerine,
dedesi, Hazret.i İbrahim'in gömülü bulunduğu "Halilürrahman" kasabasındaki mağaraya taşınmıştır.
11) Yûsuf Aleyhisselâm
Hazret.i Yûsuf, Yakub aleyhisselâm'ın oğludur. Hazreti Yakub'un on iki oğlu vardı. Fakat
hepsinden çok Hazret.i Yusuf'u severdi. Onda başka bir güzellik, başka bir zekâ ve kabiliyet belirtisi
vardı. Daha on iki yaşında iken, bir gece rüyasında, on bir yıldız ile güneşin ve ayın kendisine secde
ettiklerini görmüştü. Bu rüyasını babası Hazret.i Yakub'a söyledi. O da, kıskançlık doğurmasın diye:
. "Çocuğum! Bu rüyayı kardeşlerine söyleme," dedi.
Hazret.i Yusuf'un kardeşleri, babalarının Yusuf hakkındaki sevgisini kıskanıyorlardı. Nihayet
bir gün onu eğlence maksadı ile kıra götürüp kör bir kuyuya bıraktılar. Sonra gelip kuyudan çıkaran bir
kafileye, kölemizdir diyerek sattılar. Eve döndükleri zaman da, babalarına:
. "Yusuf'u kurt yedi" diye yalan söylediler.
Kafile, henüz on yedi yaşında bulunan Hazret.i Yusuf'u alıp Mısır'a götürdü. Orada Mısır'ın
Azizi'ne (Maliye bakanı Kıtfır'a) sattı.Yusuf aleyhisselâm çok güzeldi. Yüzünden.gözünden nurlar
akardı. Kendisine önce hikmet ilmi, sonra da peygamberlik verilmiştir. Aziz'in zevcesi Zeliha'nın
kendisine olan meylini, son derece iffet ve temizliğinden dolayı kabul etmemişti. Bunun üzerine
iftiraya uğrayarak yedi sene zindanda kaldı. Sonra suçsuzluğu anlaşılarak zindandan çıkarıldı. Mısır'a
Maliye Bakanı oldu. İffet ve temizliğinin mükâfatına kavuştu.
Hazret.i Yusuf zindanda iken, Amalika kavminden olan Reyyan İbni Velid adındaki Firavun'un
(Mısır hükümdarının) aşçısı ile şerbetçisi de zindana atılmışlardı. Bunlar gördükleri birer rüyayı
Hazret.i Yusuf'a anlatarak yorumlamasını istediler. Hazret.i Yusuf da bunlara, önce biraz öğüt verdi.
Sonra da rüyalarını yorumladı. Bunlar bir zaman sonra Hazret.i Yusuf'un yorumuna uygun olarak
zindandan çıkarıldılar. Biri, Firavun'a yine şerbetçi oldu. Diğeri de asıldı. Hazret.i Yusuf bir müddet
daha zindanda kaldı. Sonra Mısır Hükümdarı da bir rüya gördü. Bunu kimse yorumlayamadı.
Şerbetçinin uyarması üzerine Hazret.i Yusuf'a başvuruldu. Bu rüyaya göre, yeryüzünde yedi yıl bolluk,
ondan sonra yedi yıl kıtlık olacak. Sonra da bir yıl halk pek ziyade varlık görecekti.Hazret.i Yusuf'u
zindandan çıkardılar. Mısır'ın Aziz'i vefat etmişti. Hazret.i Yusuf'u Mısır'a Maliye Bakanı tayin ettiler.
Zeliha'yı da ona nikahladılar. Rivayete göre bu Hükümdar, Hazret.i Yusuf'a iman etmiştir.
34. Yusuf aleyhisselâm'ın emriyle bolluk senelerindeki fazla ekinler, başakları ile beraber ambarlarda
biriktirildi. Sonra kıtlık yılları başladı. Artık insanlar bu ambarlara koşup duruyorlardı. Hazret.i Yusuf
bu kıtlık günlerinde bazan aç kalırdı. Ona:
. "Elinin altında bu kadar yiyecek bulunduğu halde, neden aç kalıyorsun?" denildiği zaman şu
cevabı veriyordu:
. "Aç kalanların hallerini anlayabilmek için!.."
Yusuf aleyhisselâm'ın kardeşleri de zahire almak için bir iki kez Kenan ilinden çıkıp Mısır'a
geldiler. Sonunda Hazret.i Yusuf kendisini kardeşlerine tanıttı ve onlara şöyle söyledi:
. "Yüce Allah, merhamet edenlerin en merhametlisidir, sizi bağışlar. Bana yapmış olduğunuz
işden dolayı siz bugün kınanmayacaksınız." Böylece onlara büyük bir ikramda bulundu. Muhterem
babası Yakub aleyhisselâm ile annesini ve bütün kardeşlerini Mısır'a davet etti.
Yakub aleyhisselâm'ın artık sevgili oğluna kavuşması zamanı gelmişti. Zevcesi ve oğulları ile
beraber Mısır'a şeref verdiler. Hazret.i Yusuf'un sarayında hepsi şükür secdesine kapandılar. Yusuf
aleyhisselâm'ın evvelce görmüş olduğu rüya da böylece gerçekleşmiş oldu. Bu tarihten başlayarak
İsrail oğulları Mısır'da yerleşip kaldılar.Rivayete göre, Hazret.i Yakub Mısır'da on yedi sene kadar
kalmıştır. Hazret.i Yusuf da, muhterem babasından sonra elli dört yıl daha yaşayıp yüz on yaşında
vefat etmiştir. Daha sonra Hazret.i Musa, Mısır'dan çıkarken Hazret.i Yusuf'un mermer tabut içinde
bulunan mübarek naşını da beraber çıkarıp götürmüştü. Kabri Hazret.i İbrahim'in gömülü bulunduğu
mağaradadır.
12) Eyyub Aleyhisselâm
Hazret.i Eyyub, İshak aleyhisselâm'ın "lys" adındaki oğlunun soyundan olup Hazret.i Yusuf'la
aynı asırda yaşamış büyük bir peygamberdir. Çok sayıda çocukları ve Şam çevresinde birçok malları
vardı. Yüce Allah tarafından bir imtihan olarak bütün malları elinden çıkmış ve çocukları da ölmüştü.
Kendisi de ağır bir hastalığa tutulmuştu. Zevcesi Rahme veya Liyya ona bakıyordu. Rivayete göre
Rahme, Yakub aleyhisselâm'ın kızıdır. Liyya da, Yusuf aleyhisselâm'ın oğlu Efrayim'in kızıdır.Eyyub
aleyhisselâm, bütün musibetlere sabretti. Sonunda Yüce Allah ona şifa verdi. Yeniden birçok mala ve
evlâda kavuştu.Hazret.i Eyyüb'ün doksan üç yaşında vefat ettiği ve kendisinden sonra "Bişr" adındaki
oğlunun da Şam'da peygamber olduğu rivayet edilir. Bu peygambere "Zülkifl" denilmiştir.Eyyüb
aleyhisselâm'ın hastalığı, insanların kendisinden kaçınacağı şekilde değildi. Bazı tarihçilerin bu
konudaki sözleri gerçeğe aykırıdır. Bütün peygamberler, insanların kendilerinden kaçınmalarını
gerektirecek hallerden korunmuşlardır. Taşıdıkları peygamberlik görevi bunu gerekli kılar.
13) Şuayb Aleyhisselâm
Hazret.i Şuayb, İbrahim aleyhisselâm'ın torunlarından veya onunla beraber Şam diyarına hicret
etmiş olan bir kabiledendir. Büyük annesi Lût aleyhisselâm'ın kızıdır. Kendisi Medyen ve Eyke
şehirlerinin putlara tapan halkına peygamber gönderilmişti. Bunlara çok dokunaklı, çok güzel öğütler
vermişti. Fakat dinsiz, ahlâksız, hırsız bulunan bu insanlar verilen öğütleri dinlemediler. Kötü
davranışlarını bırakmadılar. Sonunda Eyke halkı, yedi gün süren şiddetli bir sıcak arkasından
üzerlerine bir buluttan yağan ateş yağmuru ile yok oldular. Medyen halkı da bir azabın gürültüsü ile,
bir yer sarsıntısı ile helak oldu.Şuayb aleyhisselâm Arabça konuşurdu. Fesahat ve belagat sahibi idi.
Çok etkileyici olan hikmetli konuşmalar yapardı. Bundan dolayı Peygamberimiz ona "Hatibu'l.Enbiya"
ünvanını vermiştir.Hazret.i Şuayb'ın Mekke'ye hicret ettiği ve üç yüz yaşında vefat ettiği, Rükn ile
Makam arasında (Kabe önünde) gömüldüğü rivayet edilmiştir.
14) Musa Aleyhisselâm
Hazret.i Musa, Beni İsrail'den (İsraîl Oğullarından) İmran adındaki bir şahsın oğludur, Mısır'da
doğmuştur. İsraîl Oğulları Mısır'da çoğalarak on iki kabileye ayrılmışlardı. Bunlara "Beni İsraîl Esbatı
(İsraîl oğullarının torunları)" denirdi. Bunların böyle çoğalmaları, Mısır'ın eski halkı olan Kıptî'lerin
hoşuna gitmiyordu. Onun için bunlara eziyet ediyorlardı.
Bir gün Mısır kâhinlerinden biri, Firavun'a (Kabus ibni Mus'ab adlı hükümdara) şöyle bir haber
vermişti: "İsraîl Oğullarından gelecek bir çocuk, Mısır devletinin batmasına sebeb olacak." Firavunda,
İsraîl Oğullarının yeni doğan çocuklarını öldürmeye başlamıştı. İşte bu sırada Hazret.i Musa doğdu.
Annesi, onu, Firavun tarafından öldürülmesin diye bir sandık içine koyarak Nil nehrine atmayı uygun
buldu. Nil nehrinin kenara attığı bu sandığı Firavun'un zevcesi Asiye ele geçirip açtı. İçinden çıkan pek
sevimli ve nurlu çocuğu çok sevdi ve onu kendisine evlâd edindi. Hazret.i Musa'nın annesi de, bir
yolunu bularak, kendisini bu seçkin çocuğa süt anne tayin ettirdi.Hazret.i Musa, kendisine düşman
olacak Firavun'un sarayında besleniyordu. Bu, Yüce Allah'ın ibret alınacak pek büyük bir hikmeti
idi.Hazret.i Musa büyüdü. Bir gün İsraîl Oğullarından biri ile sokakta kavga eden bir Kıptî'ye bir tokat
attı. Kıptî yere düşüp can verdi. Hazret.i Musa yaptığına pişman oldu. Firavun'dan korkarak Medyen
şehrine çıkıp gitti. Orada Şuayb aleyhisselâm'ın kızı "Safura" ile evlendi. Bir süre sonra Mısır'a dönüp
gitmek üzere zevcesi ile beraber yola çıktı. Giderken Tûr dağına uğradı. Orada Yüce Allah'ın hitabına
kavuştu, kendisine peygamberlik verildi. Büyük kardeşi Harun'la Firavun'u dine çağırmaya Allah
tarafından görevli kılındılar.Hazret.i Musa'nın eli ay gibi parladı. Elindeki asa da, dilediği vakit büyük
bir ejderha oluverirdi. Bunlar birer mucize idi. O zaman Mısır çevresinde büyücülük çok ilerlemişti.
Firavun bu mucizeleri birer sihir (büyü) sanmıştı. Büyücüleri topladı. Bunlar Hazret.i Musa'ya meydan
okudular. Fakat Hazret.i Musa'nın asa mucizesini görünce, büyücülerin hepsi iman ettiler. Bunun bir
büyü olmadığını hemen anladılar. Çünkü bu asa bir ejderha kesilerek büyücülerin ortaya atmış olduğu
hünerlerin hepsini yutmuştu. Eğer Hazret.i Musa'nın gösterdiği şey, bir gözbağcılık olsaydı, böyle yok
etme üstünlüğü meydana gelemezdi.Çekinmeden Rab olma davasında bulunan Firavun ile Mısır'ın eski
halkı Kıptî'ler, Hazret.i Musa'nın bu mucezisini gördükleri halde, ne yazık ki, iman etmediler. Daha
sonra bir gece, Musa aleyhisselâm İsraîl Oğullarını alıp Mısır'dan çıktı. Süveyş denizi bir mucize
olarak yarıldı. On iki yola ayrıldı. İsraîl Oğullarının on iki kabilesi bu yollardan karşı yakaya geçtiler.
Bunları izleyen Firavun ile onun ordusu suların tekrar kapanması üzerine boğulup gittiler. Yalnız
Firavun'un cesedi, suların çarpması ile sahile atılmıştı. Kendi ölümlü varlığına güvenerek yaradanını
unutmuş, Tanrılık davasında bulunmuştu. İşte böyle büyük bir gaflet içine düşen bir şahsın akıbeti
büyük bir ibret levhası olmuştu.Musa aleyhisselâm artık Firavun'dan kurtulmuş, İsraîl Oğulları ile
beraber selâmetle denizi geçerek Tiyh sahrasına gelmişti. Onları burada bırakarak "Tur.i Sîna" denilen
Tûr dağına gitti. Orada kırk gün kadar Yüce Allah'a ibadette ve yalvarışta bulundu. Mekândan ve
zamandan münezzeh olan Yüce Allah'ın hitabına kavuştu. Kendisine Tevrat kitabı verildi.Hazret.i
Musa, Tur.i Sîna'dan Tiyh sahrasına dönünce, kavminin bir kısmını, Samirî adında birinin altından
yapmış olduğu bir buzağıya tapar halde buldu. Buna çok üzülmüştü. Bunlar Harun peygamberin
öğütlerini dinlemeyerek böyle bir sapıklık içine düşmüşlerdi. Sonra tevbe edip yaptıklarına pişman
oldular.Musa aleyhisselâm, Ken'an topraklarını, Arz.ı Mukaddes'i almak için Amalika ile savaşmak
istiyordu. İsrail Oğulları ise savaştan kaçındılar. öylece o mübarek peygemberin bedduasına uğrayarak
kırk sene Tiyh sahrasında kaldılar. Aradan bir hayli zaman geçti. İsrail Oğullan arasında çölde
büyümüş yiğitler yetişti. Hazret.i Musa bunları alıp Lût denizinin güney taraflarına götürdü. Daha
ileriye giderek Amalika'dan Avc ibn Unk adındaki hükümdara savaş açtı. Şeria nehrinin doğu
taraflarındaki beldeleri elde etti.
Hazret.i Musa, bir aralık gidip İbrahim aleyhisselâm'ın zamanından beri yaşayan veya Hazret.i
İbrahim ile hicret eden kimselerin soyundan olan Hızır aleyhisselâm ile görüşmüş, ona verilen "Ledün
ilmine (Allah'ın verdiği özel ilme)" şahid olmuştu.Hızır aleyhisselâm'ın bir peygamber olduğunu ve
kıyamete kadar yaşayacağını söyleyenler vardır. Zülkarneyn ile yolculukta bulunmuş, hayat kaynağına
varıp ab.ı hayattan (ölmezlik suyundan) içmekle böyle uzun bir ömre kavuşmuş olduğu
söylenmektedir. Bir kısım alimlere göre de, ölmüş bulunmaktadır. Zaten bu gibi büyük şahsiyetlerin
ölümleri ile hayatları birdir. Onlar sonsuz ve yüksek bir hayata kavuşmuşlardır.Musa aleyhisselâm
rivayete göre, Kenan ili hududuna yakın bir yerde yüz yirmi yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
Hazret.i Âdem devrinin üç bin sekiz yüz altmış sekizinci yılına ve Mısır'dan çıkışlarının kırkıncı yılına
raslar.Hazret.i Musa'ya "Kelimullah" denir. (Yüce Allah, kendisi ile arada bir vasıta bulunmaksızın,
niteliği bilinemeyen bir şekilde doğrudan doğruya konuştuğu için bu ismi almıştır.) Pek büyük bir
peygamberdir. Dağınık bir halde yaşayan İsrail Oğullarını bir araya toplamış, onları esaret hayatından
kurtarmış ve özgürlüğe kavuşturmuştu. Ne yazık ki, İsrail oğulları daha sonra zaman zaman yoldan
çıkmış, gerçek dinlerini yitirmiş, tekrar esaretten esarete düşmüşlerdir.
15) Harun Aleyhisselâm
Hazret.i Harun, Musa aleyhisselâm'ın ana.baba bir kardeşi ve peygamberlik görevlerinde
yardımcı (veziri) idi. Çok güzel ve beyaz yüzü, konuşması açık.seçik, yumuşak huylu bir zat idi.
Hazret.i Musa Tûr'a gittiği zaman Harun aleyhisselâm İsrail Oğullarının başında bulunmuş ve
buzağıya tapanlara: "Siz bu yüzden fitneye düşmüş bulunuyorsunuz. Sizin Rabbiniz Rahman ve Rahîm
olan Yüce Allah'dır. Bana uyunuz, benim sözümü dinleyiniz. Samirî gibi bir münafıkın sözüne
bakmayınız," diyerek onlara etkili öğütler vermişse de, kabul etmediklerinden bir tarafa çekilerek
Hazret.i Musa'nın dönüşünü beklemiştir. İsrail Oğulları bölünüp iki kısma ayrılmasınlar ve
birbirleriyle mücadele etmesinler diye, Hazret.i Harun daha ileriye gitmemişti.
Rivayete göre Harun aleyhisselâm, Hazret.i Musa'dan yedi ay önce veya üç sene önce, yüz yirmi üç
yaşında olduğu halde Tiyh sahrasında ölmüştür. Tûr.i Sîna civarında "Mürran" dağındaki bir mağaraya
gömülmüştür. Kabri meşhurdur.
Her ikisine selâm olsun, Musa ile Harun'dan sonra, Hazret.i Musa'nın halifesi bulunan ve
sonradan kendisine peygamberlik verilen Yuşa aleyhisselâm, İsrail Oğullarını alıp çölden çıkarmış ve
Kenan ilini Kenanî'lerden almış, Şam diyarını fethetmiştir.Yuşa aleyhisselâm yirmi sekiz sene kadar
İsrail Oğullarına hakim olup yüz on yaşında vefat etmiştir. Kendisinden sonra, on altı kadar hakim
daha gelip İsrail Oğullarına reislik yapmışlardır. Bunlann sonuncusu "İşmuil" aleyhisselâmdır. Bu
zatların idareleri (493) sene kadar sürmüştür. Bu zamana "Harimler devri" denilir. Sonra İsrail
Oğulları, kendilerine "Talût" adındaki bir zatı hükümdar tayin ettiler. Bu tarihten sonra da, İsrail
Oğulları arasında "Melikler Devri" başlamıştı.
16) Davud Aleyhisselâm
Hazret.i Davud, Yakub aleyhisselâm'ın oğlu Yehuda'nın soyundandır. İsmail aleyhisselâm'ın
vefatından sonra, kendisine peygamberlik verilmiş ve kayınpederi Talut'un ölümünden sonra da İsrail
Oğullarına hükümdar olmuştur.Hazret.i Davud'a verilen "Zebur" adlı kitab, hep öğütlerden, iman
esaslarından ve dualardan ibarettir. Şeriata ait hükümleri kapsamıyordu. Kendisi de, Musa
aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel etmiştir.
Davud aleyhisselâm'ın çok hoş bir sesi vardı. Zebur'u okudukça, dinleyenler pek ruhanî
zevklere dalardı. Bir mucize olmak üzere, mübarek elleri ile demiri mum gibi yumuşatır ve demirden
zırh yapardı. Kendi elinin emeği ile yiyeceğini kazanırdı. Devlet hazinesinden para almak istemezdi.
İnsanlara daima öğütler verir, adaletle hüküm vermeye çalışır dururdu. Kudüs şehrini fethederek
hükümet merkezi yapmıştı. Umman beldelerini, Halep'i, Nusaybin'i, Ermenistanı ele geçirmişti. Kırk
sene hükümette bulunduktan sonra yetmiş yaşında vefat etmiştir.
17) Süleyman Aleyhisselâm
Hazret.i Süleyman, Davud aleyhisselâm'ın oğludur. Onun ölümünden sonra on üç yaşında
olarak yerine geçmiş.Sonra kendisine peygamberlik de verilmiştir. Bu bakımdan, babası gibi
peygamberlikle hükümet etme görevlerini bir arada toplamıştır.Hazret.i Süleyman'a doğuda ve batıda
olan hükümdarlar itaat ederek kıymetli hediyeler göndermişler. Yemen Melikesi, Belkıs dahi, kendisi
ile görüşmeye gelmişti. Kızıl denizinde hazırlattığı donanmayı Okyanus sahillerine yollamıştı.Tetmür
ve Balebek şehirlerini ve yedi senede de Mescid.i Aksa'yı yaptırıp tamamlamıştı.Süleyman
aleyhisselâm, bir mucize olmak üzere kuşların dillerini ve maksadlarını anlarlardı. Onun hükmü
insanlara ve cinlere, hatta rüzgârlara geçerdi. Ahlâk ve hikmete dair yazıları vardır. Kırk yıl pek
muhteşem bir hüküm sürdükten sonra elli üç veya altmış yaşında vefat etmiştir.Hazret.i Süleyman'dan
sonra İsrail Oğulları iki devlete ayrıldı. Bunlardan biri "Yehuda" devletidir ki, hükümet merkezi Kudüs
şehri idi. Bu devlet insanlar arasında daha çok itibar kazanmıştı. Diğeri de "İsraîl" devleti idi. İdare
merkezi de Nablus ve daha sonra Samire şehri olmuştu.Bu devletler, sonradan doğru yoldan çıktılar.
İsrail Devleti, Asûrî'ler tarafından yok edildi. Yehuda Devleti de, "Buhti Nassar'ın saldırısına uğradı.
Yahudilerin birçoğu Babil esaretine düştü. Daha sonraları İsraîl Oğulları, İranlıların, Yunanlıların ve
Romalıların hakimiyetleri altına düşerek kendi hakimiyetlerini elden çıkardılar.
Buhti Nassar, Kudüs'ü ele geçirdiği zaman Beyt.i Makdis'i yıkmış, Tevrat nüshalarını yakmıştı.
Üzeyr aleyhisselâm ile Daniyel aleyhisselâm'ı da diğer İsraîl alimleri ile beraber Babil'e götürmüştü.
Daha sonra İran'daki Kiyaniyan Hükümeti Babil'i ele geçirip Geldaniye hükümetini yok edince, İsraîl
Oğulları esaretten kurtularak vatanlarına dönmüşler ve Beyt.i Makdis'i yeniden inşa etmişlerdi.
Hazret.i Uzeyir de, Tevrat'ı ezber okuyup yeniden yazdırmış ve böylece çoktan beri unutulmuş olan
Musa peygamberin şeriatı yeniden meydana çıkmış oldu.Kur'ân.ı Kerîm, Hazret.i Üzeyr'e dair bilgi
vermektedir. Fakat peygamber olup olmadığını açıklamamaktadır. İslâm alimlerden bir kısmına göre,
Hazret.i Uzeyir bir peygamber değildir, velilerden büyük bir zattır. Önceleri Yahudilerden bazıları
Hazret.i Üzeyr için "Allah'ın oğludur" diyerek şirke saplanmışlardı.Kur'ân.ı Kerîm'de isimleri anılan
Zülkarneyn ile Lokman'ın peygamberliğinde de ihtilâf vardır. Zülkarneyn'in adı, bir rivayete göre
"Mus'ab"dır.İbrahim aleyhisselâm'ın zamanında yaşadığı rivayet edilir. Dünyanın doğusuna ve batısına
gitmiş, Ye'cüc ve Me'cüc denilen bir kabileye karşı bir sed (engel) yapmış, pek büyük başarılar elde
etmiştir. Her halde Yunanlıların İskender'inden başkasıdır. Bunun hayatı bizce tamamen
bilinmemektedir.Hazeret.i Lokman'a gelince, bu da rivayete göre Davut aleyhisselâm'ın zamanında
yaşamış ve ona kavuşmuştur. Salih ve hikmet sahibi bir zattır. Yunus aleyhisselâm'ın zamanına kadar
yaşamış olduğu rivayet edilir. Oğluna olan çok önemli öğütleri Kur'ân.ı Kerîm'de anılmıştır.
18) İlyas Aleyhisselâm
Hazret.i İlyas, İsrail Oğullarına gönderilmiş mübarek bir peygamberdir. İsraîl Oğulları, Hazret.i
Süleyman'dan sonra ayrılığa düşmüşler. İçlerinden bazıları, Belebek Hakiminin yaptırmış olduğu
"Ba'l" adındaki puta tapmaya başlamışlardı.Kendilerine Allah tarafından bir lütuf olarak gönderilen
peygamber Hazret.i İlyas'ın öğütlerini dinlemediler. Bu peygamberi beldelerinden çıkardılar. Fakat
bunun üzerine pek fena bir kıtlığa tutuldular, yaptıklarına pişman oldular. İlyas aleyhisselâm'ı arayıp
buldular. Bir süre onun öğütlerini dinledilerse de, sonra yine isyana başladılar. Hazret.i İlyas da onların
arasından çekilerek bir yerde kutsal bir şekilde yalnızca yaşamayı tercih etti.
19) Elyasa' Aleyhisselâm
Hazret.i Elyasa, Beni İsraîl peygamberlerindendir. İsraîl Oğulları İlyas aleyhisselâm'dan sonra
bu peygamberin de öğütlerini kabul etmediler. Hazret.i Musa'nın şeriatını bırakarak birbirleri ile
uğraştılar. Sonunda üzerlerine Asuriye Devleti musallat oldu, hakimiyet kurdu.Hazret.i Elyasa, İsraîl
Oğullarının bu yolsuz hareketlerinden usanarak hilâfeti Zülkifl aleyhisselâma bıraktı ve arkasından
vefat etti.
20) Zülkifl Aleyhisselâm
Hazret.i Zülkifl muhterem bir peygamberdir. Elyasa' hazretlerine halife olduktan sonra
peygamberliğe kavuşmuştur. Kavmini tevhid dinine çağırmış, kendilerine birçok etkili öğütler
vermiştir. Bitlis şehri yakınında gömülü bulunduğu rivayet edilir. Şam ve başka yerlerde makamları
vardır.
21) Yunus Aleyhisselâm
Hazret.i Yunus, İsrail Oğullarından gelen mübarek bir peygamberdir. Annesine nisbetle "Yunus
ibni Metta" diye anılır. Asuriye Devletinin hükümet merkezi olan bugünkü Musul şehrinin karşısında
harabesi görülen "Ninova" halkına peygamber gönderilmiştir. Putlara tapmakta olan Ninova halkı,
Hazret.i Yunus'un otuz üç sene devam eden öğütlerini dinlemediler. Hazreti Yunus da, Allah
tarafından kendisine izin verilmeden Ninova'yı terk etti. Dicle kenarına gitti. Bir gemiye binerek bir
tarafa gitmek istedi. Fakat gemi yürümedi, içinde bulunanlar: "Aramızda bir suçlu var," demeye ve
suçluyu bulmak için kur'a atmaya başladılar. Hazret.i Yunus, "O suçlu kul benim. Rabbimden izin
almadan kavmimi bıraktım," diyerek kendisini suya attı. Hemen büyük bir balık tarafından yutuldu.
Bereket versin ki, hemen tevbe ve istiğfara başlamış oldu. "La ilahe illâ ente sübhaneke innî küntü
minezzalimîn = Senden başka hiçbir İlâh yoktur. Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Hiç
şüphesiz ben, böyle yapmakla zalimlerden oldum," diyerek Allah'ı tesbihe devam etti. Bir süre sonra
balık kendisini çıkarıp sahile attı.
Yunus aleyhisselâm'dan sonra Ninova şehrini korkunç bir kara duman sarmıştı. Oranın halkı
hemen Allah Teâlâ'ya yalvararak tevbe ettiler. Yaptıklarına pişman oldular. O duman da üzerlerinden
açılıp gitti. Başlarına gelecek belâlardan kurtulmuş oldular.Hazret.i Yunus tekrar Ninova'ya gelip bir
süre daha kutsal görevine devam etmeye çalıştı. Sonra bu şehri bırakarak yalnızlık köşesine çekildi ve
orada vefat etti.Asurî Devleti sonradan yıkılmıştır. Şöyle ki: Medye hükümdarı ile Babil valisi, Ninova
şehrini çembere alarak yakıp yıktılar. Asurîlerin son hükümdarı bu duruma çok üzüldü. Ailesi halkı ile
beraber yaktırdığı büyük bir ateşin içine atılarak yanıp gittiler. Bu şekilde sona eren Asurî Devleti'nin
yerinde "Medye ve Geldan Devletleri" kuruldu.
22) Zekeriyya Aleyhisselâm
Hazret.i Zekeriyya, Süleyman aleyhisselâm'ın soyundan pek büyük bir peygamberdir.
Beytü'l.Makdis'de Reis idi. Kendisine peygamberlik ihsan edilmiştir. Hazret.i Zekeriyya'nın zevcesi
"İşa'ın kız kardeşi olan Hanne, kocası İmran'dan Meryem adında bir kız doğurmuştu. Daha önce
yapmış olduğu adağa dayanarak bu kızını Beyt.i Makdis'in hizmetine bağlamıştı. Zekeriyya teyzesinin
yanında büyüdükten sonra, Beytü'l.Makdis'de kendisine özel olarak ayrılan bir odada ibadetle meşgul
oluyordu. Bu pek temiz ve iffetli kız, koca yüzü görmediği halde, Yüce Allah'ın bir kudret ve hikmet
eseri olarak gebe kaldı. Hazret.i İsa'yı doğurdu.Hazret.i İsa'nın babasız olarak doğmasından dolayı,
Yahudiler şüpheye düştüler. Babasız çocuk olmaz diyorlardı. Oysa ki Âdem aleyhiselâm'ın hem
babasız, hem de anasız yaratılmış olduğuna inanmıyorlardı. Hazret.i İsa'nın da bir mucize çocuk
olduğunu görüp duruyorlardı. Sonunda Zekeriyya aleyhisselâm gibi şanı pek yüksek bir peygambere
iftira ederek yaşlı halinde onu şehid ettiler.Bir rivayete göre, Zekeriyya aleyhisselâm, oğlu Yahya
aleyhisselâm'ın şehid edilişinden sonra şehid edilmiştir.
23) Hz. Yahya Aleyhisselâm
Hazret.i Yahya, Zekeriyya aleyhisselâm'ın oğludur. Babası yaşlı iken annesi İşa'dan doğmuştur.
Yüce Allah'ın azabından son derece korkar, günleri ah ve inilti ile geçerdi. Daha genç yaşta kendisine
peygamberlik ihsan edildi. Rivayete göre, Hazret.i İsa'dan üç sene veya altı ay önce doğmuştur. İlk
önce Hazret.i Musa'nın şeriatı ile amel ederdi. Sonra İncil'in Hazret.i İsa'ya verilmesi üzerine, İsa
aleyhisselâm'ın şeriatı ile amel etmekle görevlendirildi.Yahya aleyhisselâm, Hazret.i İsa'nın şeriatı ile
amele başladığı bir anda idi ki, İsrail Oğullarının Reisi "Hiredus". Musa peygamberin şeriatı üzere
kendi kardeşinin kızını almak istedi. Fakat Hazret.i Yahya, İsa peygamberin şeriatına dayanarak, artık
bu nikâhın caiz olamayacağını bildirdi. Bunun üzerine hırsa kapılan Reis, O masum peygamberi henüz
otuz yaşlarında iken şehid etti. Bu şehid edilişi, rivayete göre, göğe yükseltilmesinden bir yıl önce
meydana gelmiştir. Bu cinayeti işleyenler, bunun cezasını çekmiştir. Yurdları harab olmuş, nesilleri
kesilip gitmiştir. Ahirette görecekleri azab ise, çok daha korkunçtur.
24) İsa Aleyhisselâm
İsa aleyhisselâm, Hazret.i Meryem'in oğludur. Onun doğuşu büyük bir mucize olmuştur.
Yahudiler bunu anlayamadılar. Kötü zanna düşerek Hazret.i Meryem'i cezalandırmak istediler. Fakat
Hazret.i İsa daha beşikte yatan bir çocuk iken, Yüce Allah'ın kudreti ile konuşmaya başladı: "Ben
Allah'ın kuluyum, bana kitab verdi, bana peygamberlik verdi. Beni, her nerede bulunursam bulunayım
mübarek kıldı," dedi. Bu mucizeyi gören Yahudiler, Hazret.i Meryem'i cezalandırmaktan el
çektiler.Rivayete göre Hazret.i İsa, Beyt.i Makdis'e birkaç kilometre uzaklıkta bulunan "Beyt.i Lahm"
köyünde aralık ayının yirmi dördüne raslayan çarşamba gecesi doğmuştur.Hazret.i Meryem kocaya
varmamış olan ve melekler kadar temiz ve iffetli bir halde bulunan bir hal içinde yaşarken, sadece
Allah'ın kudreti ile İsa'ya gebe kalmıştı. Kur'ân.ı Kerîm bunu açıkça beyan buyurmaktadır. Bütün
rnüslümanlar bu inancı taşımaktadır. Yüce Allah'ımızın büyük kudretini düşünenler, O'nun nice
mucizeler gösterdiğini hatırlayanlar, Hazret.i Âdem'in anasız.babasız yaratıldığını düşünenler, artık
Hazret.i İsa'nın bu yaratılışını uzak göremezler. Bunu hiç bir zaman inkâr edemezler. Hazret.i İsa'nın
böyle bir mucize olarak yaratılışını inkâr etmek, Kur'ân.ı Kerîm'in şahidliğini yalanlamak demektir.
Bunu ise, hiç bir mü'min yapamaz; çünkü imandan çıkmış olur.Hazret.i İsa'nın öyle babasız yaratılmış
olduğunu inkâr etmek, Yüce Allah'ın kudretini hudutlandırmak, Kur'ân'ın açık ifadesini değiştirmek,
milyonlarca müslümanın asırlardan beri devam eden gerçek inancını bozmak demektir ki, böyle yanlış
bir düşünceden Yüce Allah'a sığınırız.İsa aleyhisselâm otuz yaşına erince, mübarek İncil'e ve
peygamberlik görevine kavuştu. Yahudileri doğru yola çağırdı, kendilerine güzel öğütler verdi. Onlara
büyük mucizeler gösterdi. Fakat kendisine pek az insan iman etmişti. Onlara "Havarî'ler" denilir.
Rivayete göre bunlar on iki kişiden ibaretti.Hazret.i İsa, bir süre annesi ile beraber Ürdün'e bağlı
"Nasıre" köyünde oturdu. Bundan dolayı kendisine bağlı olanlara "Nasara" ve dinlerine de
"Nasraniyet" denilmiştir. Böyle rivayet edilmektedir.Yahudiler nihayet Hazret.i İsa'yı öldürmeye karar
verdiler. Ona benzettikleri bir adamı tutup Kudüs'de siyaset meydanında darağacına astılar. İsa
aleyhisselâm ise, Allah'ın emri ve kudreti ile göğe yükseltildi. Orada melek şekline büründü. Kendisine
"Ruhullah" denir. Babasız olarak bir kudret ilhamı ile meydana gelmiş olduğu için bu seçkin ünvana
sahib olmuştur.Nasara'nın inançlarına göre Hazret.i İsa, İskender'in Babil'e üstün gelmesinden üç yüz
altmış sene sonra doğmuştur. Hazret.i İsa doğduğunda annesi Meryem henüz on üçon beş veya yirmi
yaşında bulunuyordu. Hazret.i İsa otuz yaşında peygamber olmuş, doğduğundan otuz iki sene ve
birkaç gün sonra göğe kaldırılmıştır. Hazret.i Meryem de, bundan sonra altı yıl daha yaşamıştır.Fakat
İslâm âlimlerinden bir kısmına göre, İsa aleyhisselâm kırk yaşında iken peygamber olmuş, yüz yirmi
yaşında iken de göğe yükselmiştir.Hazret.i İsa'yı öldürmek isteyen Yahudiler, sonradan cezalarını
çektiler. Şöyle ki: Roma'lılar Kudüs şehrini ele geçirerek Beyt.i Makdis'i yıktılar, kitabları yaktılar.
Yahudilerin bir kısmını öldürdüler, bir kısmını da esir ettiler. Bunun sonunda ne gerçek Musevîlikten,
ne de gerçek İsevilikten eser kalmadı.Gerçekten Hazret.i Musa dini gibi, Hazret.i İsa'nın dini de asıl
halini yitirmiş, hiç de yeryüzüne yayılamamıştır.Şu da bir gerçek ki, Hazret.i İsa'nın vasiyeti üzerine
Havarilerden bazıları öteye beriye dağılıp Hazret.i İsa'nın dinini yaymaya çalışmak istediler. Fakat o
zaman dünyanın her tarafı cehalet, küfür ve şirk içinde kalmış bulunuyordu.Yahudilerle putperest olan
Romalılar da, Hazret.i İsa'ya bağlı olanların azılı düşmanları idiler. İsa dinini kabul edenler, dinlerini
gizliyor, gizlice ibadet ediyorlardı.Bundan dolayı Nasraniyet üç yüz sene kadar genişleyemedi. Bu süre
içinde de asıl özelliğini yitirmiş İlâhî bir din olmaktan çıkmıştı.Yahudiler Hazret.i İsa'nın hayatına
kasdettikleri gibi, tebliğ ettiği dine de pek çok saldırılarda bulunmuşlar. İçlerinden bazıları Hazret.i İsa
dinini görünüşte kabul ederek dostluk kurmuş ve halkın bilgisizliğinden faydalanarak Hazret.i İsa'nın
tebliğlerini değiştirmişlerdir. Hıristiyanlığı akıl ve hikmete aykırı bir hale sokmuşlardı.Romalılar ise,
Hazret.i İsa dinine karşı açık bir düşman kesilmişlerdi. Fakat ne olursa olsun, din duygusu yaratılışta
vardır. Bundan kalbleri büsbütün yoksun bırakacak bir kuvvet yoktur. Romalılar görünüşte üstün bir
durumda iken, Hazret.i İsa dinine manen yenildiler. Söndürmek istedikleri bir dini parlatmaya hizmet
ettiler. Ancak gerçek bir din yerine, onun adını taşıyan, hıristiyanlık da denilen aslını yitirmiş ve
değiştirilmiş bir din yerleşmiş oldu.Roma imparatoru Konstantin, Hazret.i İsa'nın doğuşundan üç yüz
on sene sonra, siyasî bir maksada dayanarak Hazret.i İsa'ya nisbet edilmiş olan muharref dini kabul
etti. Bayraklarına hac işareti koydu. Yenilen ordusuna güç kazandırmak istedi. Hıristiyanlığın
yayılması için de birçok gayretler gösterdi.Konstantin, eski Bizans kasabasının bulunduğu yerde
Konstantiniye (İstanbul) şehrini kurdu. Hükümet merkezini de, Roma'dan buraya nakletmişti. Bu tarihe
kadar Mukaddes İncil'in asıl nüshaları kaybolmuş, İncil adına Havarî'lerle onların talebeleri tarafından
birçok risaleler ve tarih kitabları yazılmıştı. Bundan dolayı Hıristiyanlar arasında pek çok ayrılık vardı.
Konstantin'in emri ile "İznik" şehrinde bir din meclisi toplandı. Bu meclisin binden fazla üyesi vardı.
Birçoğu birbirinin dilini anlamıyordu. Yüzlerce risale ve kitablardan yalnız dördü, hem de üyelerin
sadece bir kısmı tarafından seçilerek İncil adı sadece bunlara verildi.
Roma İmparatorluğu daha sonra, doğu ve batı imparatorluğu adıyla ikiye ayrılmıştır. Bu
devletler birbirini kıskanıyordu. Nihayet mezheb bakımından da ikiye bölündüler. Roma'da
"Rimpapa"ya bağlı kalanlara "Katolik" denildi. İstanbul patriğine bağlı kalanlara da "Ortodoks"
denildi. Daha sonra, birde "Protestanlık" meydana çıkmıştır. Buna göre, bugün Hazret.i İsa'ya bağlı
olanların başlıca mezhebleri üçtür. Bunların da birtakım dalları vardır.Sonuç: İsa aleyhisselâm'ın
bildirmiş olduğu "Tevhid inancına" dayanan bir din, sonradan aslını yitirmiş, şekilden şekile girmiştir.
Bu dine bağlı olanlar, Hazret.i İsa'ya ve diğer yaratıklara ulûhiyet makamı vermişler, mabedlerini
resim ve haçlarla doldurmuşlar, böylece müşriklerin mabedlerine benzer bir hale getirmişlerdir.
75. Milâttan itibaren altı asır geçmiş, cihanın her tarafı cehalet ve sapıklık içinde kalmıştı. Gerek Roma
Hükümeti, gerek İran'daki "Sasaniyan" devleti ahlâk bozukluğu yüzünden çözülmeye yüz tutmuştu.
Bütün milletler arasında dinsizlik ve ahlâksızlık başta geliyordu. Bu bir fetret (boşluk) devri idi. Artık
dünyayı hak ve hakikata çağırmak, dünyayı düzeltmek için, en büyük ve en son peygamberin
gelmesine ihtiyaç vardı. Bunun üzerine Yüce Allah beşeriyete ihsanda bulunarak onlara en büyük
peygamberi ve peygamberlerin sonuncusu Hazret.i Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)
Efendimizi gönderdi. Artık insanlık ufuklarını yeni bir hidayet nuru, o ana kadar görülmemiş bir
azamet ve letafetle aydınlatmaya başlamış oldu.Hakkın en parlak nuru ortaya çıktı;Doğdu Kur'ân
güneşi, karanlık gece bitti...
1.DOĞUMU VE ÇOCUKLUĞU
Babası: Abdullah, Kureyş Kebilesin’den, Haşimoğulları Soyun’dan. (Abdülmuttalib’in oğlu)
Annesi: Âmine, Kureyş Kabilesin’den, Zühreoğulları Soyu’ndan. (Vehb’in kızı) Dedesi
(Büyükbabası): Abdülmuttalip, Mekke’nin ileri gelenlerinden. Zemzem Suyu’nun kaynağını yeniden
yaptırmıştır.
Doğumundan önceki iki önemli olay:
1) Habeş Meliki Ebrehe, Kâbe’yi yıkmak için büyük fillerin de bulunduğu kalabalık bir orduyla
Mekke’ye saldırmış fakat ordusunun üzerine Allah, Ebâbil denilen kuşları göndererek kızgın taşlar
attırmak suretiyle ordusunu helâk etmiştir. Bu olay Kur’ân.ı Kerim’de Fil Suresi’nde anlatılmaktadır.
2) Babası Abdullah, Peygamberimiz (s.a.v.) henüz dünyaya gelmeden 2 ay önce Suriye’ye giderken
Medine’de hastalanır ve orada vefat eder.
571 yılında Mekke: Şehir bir devlete bağlı değildi. İnsanların geneli putperest denilen puta
tapan insanlardı. Kendilerine Hanifler denilen az bir insan grubu da Hz. İbrahim’in dinine bağlı idi. Bu
döneme Cahiliye Dönemi denir.
Efendimiz peygamber olmadan önce Arabistan’ın genel durumu:
1) Toplumun büyük çoğunluğu putperest idi. 2) Kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu.
3) Ahlâkî durum son derece bozuk idi. 4) Arabistan’da güçlü ve otoriter bir devlet yoktu.
5) Arap toplumu kabileler ve aşiretler halinde yaşardı. 6) Güçlü ve itibarlı kişiler diğerlerini
ezerdi. 7) Kabileler arasında birlik yoktu, sürekli savaşlar olurdu.
Doğumu:
20 Nisan 571 Pazartesi günü sabaha karşı Mekke’de doğdu. Ay takvimine
göre Rebîul’evvel ayının 12. gecesidir. Efendimiz’i sevgiyle ve şefaatini dileyerek andığımız doğum
günündeki geceye Mevlid Kandili denir.
Doğduğu gece meydana gelen olaylar:
1) Kâbe içindeki putlar yıkıldı.
2) Mecûsîlerin bin yıldır söndürmeden taptıkları ateşleri söndü.
1) İran’daki kisranın sarayından 14 burç yıkıldı.
Adı: Muhammed: Çok çok övülen, çok övülmüş, güzel huyları olan kişi demektir. Bu ismi O’na
Dedesi Abdülmuttalip vermiştir. Umarım O’nu yerde halk, gökte Hak över demiştir. Diğer
isimleri Ahmed, Mustafa’dır.Süt Annesi: Halime, Sa’doğullları Kabilesin’nden fakir bir kadındır.
Kocasının adı Hâris, Peygamberimiz’in süt kardeşi (ablası) olan kızının adı Şeyma’dır.
Süt anneye verme sebepleri:
1) Mekke havasının sıcak ve bunaltıcı olması.
2) Havanın çocukların sağlığını olumsuz
etkilemesi.
3) Çöl toplumunun ahlâken bozulmamış olması.
Peygamberimiz(s.a.v.) sekiz aylıkken konuşur, iki yaşına bastığında da gösterişli bir çocuk
olur. Dört yaşına kadar süt annesi Halime’nin yanında kaldı.Beş yaşına bastığında annesi Âmine’ye
teslim edildi.Altı yaşında iken annesiyle beraber babasının kabrini ziyaret etmek ve dayılarıyla
tanışmak için Medine’ye gitti. Dönüşte annesi Âmine,Ebvâ denilen kasabada hastalandı ve henüz
kervan yola koyulmadan da vefat etti. Hizmetçileri Ümmü Eymen O’nu alarak Mekke’ye getirdi ve
dedesi Abdülmuttalib’e teslim etti.Sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’le kaldı.Abdülmuttalip
ölüm döşeğindeyken sevimli torununu, merhamet ve şefkatine çok güvendiği fakir oğlu Ebu Talib’e
emanet etti.
2.GENÇLİĞİ
On iki on üç yaşlarında iken amcası Ebu Talip’le bir ticaret kervanına katılıp Suriye’ye yola
çıktı. Busra denen yerde Bahira adında bir papaz O’nun son peygamber olacağını verdiği cevaplar ve
sırtında bulunan et beni şeklindeki iki kürek kemiği arasında bulunan nübüvvet mühründen
(peygamberlik mührü) anladı. Suriye (Şam)’deki Yahudilerden endişe eden Ebu Talip, alış.verişi
Busra’da yaparak Mekke’ye döndü.Muhammedü’l.Emin: Hiç yalan söylemediği için ve doğruluktan
ayrılmadığı için güvenilir Muhammed anlamındaki bu lâkapla çağırılmaya başlandı.On yedi yaşında
iken Güney’e Yemen tarafına bir ticaret kervanıyla gitti ve ticareti öğrendi.
3.EVLİLİĞİ VE PEYGAMBER OLANA KADAR GEÇEN HAYATI
Yirmi beş yaşında iken amcası Ebu Talip ve Hz. Hatice’nin kölesi Meysere’nin aracılığıyla iki
kez evlilik yapmış ve her defasında kocası ölmüş olan güzel ve gösterişli bir kadın olmasından öte çok
güzel ahlâkı olan kırk yaşındaki Hz.Hatice ile evlendi.Hz. Hatice’den 2’si erkek, 4’ü kız toplam 6
çocuğu oldu. Bu çocukların isimleri kızları Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Zeynep, Fâtıma; oğulları Kâsım,
Abdullah’tır.Yedinci çocuğu olan oğlu İbrahim, Habeşistan Kralı Necâşî’nin kendisine hediye ettiği
cariye (bayan köle) Mısırlı Maria’dan olmuştur.Kızı Hz. Fâtıma, Efendimiz (a.s.)’dan 6 ay sonra vefat
eder. Evli veya bekâr olarak değişik yaşlarda ölen diğer 6 çocuğu kendisinden önce ölür.Hz. Fâtıma,
Ebu Talip’in oğlu Hz.Ali ile evlenir ve Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin dünyaya gelir. Bugün Efendimiz’in
soyu kızı Hz. Fâtıma’dan devam etmektedir.Kâbe’de bulunan ve Haceru’l.Esved (Kara Taş) denen taşı
yerine koymada ihtilâfa düşen insanlara hakemlik yaptı. Buna Kâbe Hakemliğidenir. Bugün Kâbe’nin
içinde yer aldığı camiye de Mescid.i Haram denilmektedir.Hılfü’l.Fudûl (Erdemliler Birliği)’e
katılarak bir mazlumun hakkını bir zalimin elinden alan insanlarla çalıştı.
4.PEYGAMBERLİĞİ
Mekke yakınındaki Nur Dağı’nda Hira Mağara’sında 610 yılının Ramazan ayında ilk vahiy
geldi ve son peygamber olduğu kendisine müjdelendi. Kur’an, Kadir Gecesi indirilmeye başlandı.
Korkmuş, ürpermiş ve heyecanlanmış olduğu halde evine döndü. Hz. Hatice ilk inanan kişi oldu.
Peygamberlerin sıfatları: (Olmazsa olmaz beş sıfatları vardır.)
1)Sıdk: Peygamberlerin doğru olması. 2)Emanet:Peygamberlerin emanete riayet edip, ihanet
etmemeleri. 3)Fetanet: Peygamberlerin çok zeki, akıllı, ileri görüşlü olmaları. 4)İsmet:Peygamberlerin
hiçbir günah işlememesi, yalan söylememesi, günahlardan korunmuş olması.5)Tebliğ:Peygamberlerin
Allah’tan aldıkları emirleri insanlara aynen duyurmaları.
İlk Müslümanlar:
1) Eşi Hz.Hatice 2) Çocuk yaştaki Hz.Ali 3) Yakın arkadaşı Hz.Ebu Bekir 4)Hürriyetine
kavuşturduğu (âzatlı) kölesi Hz. Zeyd 5) O zaman köle olan Hz.Bilâl.i Habeşî.
İslâm’a davet önce gizli gerçekleşti, sonra yakın akrabalarını İslâm’a davet etti.
Peygamberliğin gelişinden sonraki ilk üç yıl boyunca İslâm Dini’ne davetin gizli
yürütülmesinin sebepleri:
1) Mekke’nin
ileri
gelenlerini tahrik etmemek
gerekiyordu. 2)
İslâm’ı
seçen
kişilerin baskıya uğramalarını önlemek. 3) Tedbirli davranıp, belli bir güce ulaşmak önemliydi.
Açık
davet başlayınca işkenceler
de
başladı. Ammâr’ın
annesi Sümeyye ve
babası Yâsir işkencelere maruz kaldılar ve İslâm’ın ilk şehitleri oldular.Peygamber Efendimiz’in
kendisine inananlara ders verdiği, beraber ibadet ettiği, bu şekliyle İslâm’ın ilk medresesi
(üniversitesi) sayılan ev Mekke’de Erkam bin Ebi’l.Erkam’a aitti. İslâm’a inanan 40. müslüman Hz.
Ömer oldu.
Müşriklerin (Allah’a ortak koşanların) işkencelerinden kurtulmak isteyen bazı müslümanların
iki ayrı zamanda Habeşistan’a göç etmesine izin verdi.Habeşistan kralı Necâşî müslümanları iyi
karşıladı ve gizlice de Müslüman oldu. (Müslüman olarak da öldüğü için, Efendimiz tarafından
Medine döneminde gıyabî cenaze namazı kılındı.
Müşrikler peygamberliğin 7. yılında Peygamberimiz, müslümanlarla ve akrabalarıyla olan
bütün ilişkilerini kesme yani boykot kararı aldılar. Onlarla konuşmadılar, ticaret yapmadılar, onları
şehrin kenar bir mahallesine sürdüler. Önemli kararları Kâbe duvarına astıkları için bu kararı da
Kâbe’nin duvarına astılar. Üç yıl sonra boykot metninin böcekler tarafından yenildiğini görünce
korktular ve boykotu kaldırdılar. Ancak sıkıntılarla geçen bu üç yıl Efendimiz’in sevgili eşi Hz.Hatice
başta olmak üzere müslümanları çok zorda bıraktı. Hz.Hatice rahatsızlanarak vefat etti. Daha sonra da
İslâm’ı kabul etmemekle beraber sevgili yeğenini bir an olsun yalnız bırakmayan Ebu Talip öldü.
Oğlu Kâsım da aynı tarihte öldü. Tarihte bu yıla Hüzün Yılı denir.
İnsanları Allah’ın dinine davet etmek için yardımcısı Zeyd ile gittiği Tâif şehrinde taşlandı.
Bir gece Mescid.i Haram’dan alınıp Mescid.i Aksa’ya götürüldü ve Rabbi’nin huzuruna göğe
çıkarılarak Mirac denilen hadiseyle biraz olsun rahatlatıldı.
Medine’den Mekke’ye gelenlere İslâm’ı anlattı ve ilk yıl 6 kişi müslüman oldu. Ertesi yıl
peygamberliğin 12. yılında gelen 12 kişilik bir grup, Mekke yakınlarında bir vadide gizlice buluşup
müslüman oldu ve O’na ömür boyu sahip çıkacaklarına söz verdiler. Söz verme demek olan
bu biata, Birinci Akabe Biatı (söz verme, sözleşmesi) denir.
Mus’ab bin Umeyr’i Medine’ye hoca olarak gönderdi. Peygamberliğin on üçüncü yılında
Medine’den Mus’ab’ın gayretleriyle müslüman olan75 kişi geldi ve Peygamberimiz’e bağlılıklarını
ilân ettikleri İkinci Akabe Biatı gerçekleşti. Efendimiz’i ve bütün müslümanları Medine’de
koruyacaklarına söz verdiler.
5.HİCRETİ
Mekke’de işkenceler artınca Mekkeli Müslümanlar Medine’ye hicret etti. Peygamberimiz de
yatağına Hz. Ali’yi yatırarak yanında bir rehber ve Hz.Ebu Bekir ile birlikte 622 yılında Medine’ye
hicret etti.622 milâdî yılı, Hicrî takvimin başlangıcı kabul edildi.Medine’ye hicret ederken Sevr
Mağarası’na sığındı. Mağaranın ağzına bir örümceğin ve güvercinin yuva yapması onları müşriklerden
korudu. Kuba beldesine geldiğinde küçük bir mescit yaptırdı ve cuma namazı kıldırdı. Kuba
Mescidi yapılan ilk camidir. Medine’de, bugün kabri İstanbul’da Eyüp ilçesinde bulunan Ebu Eyyüb
el.Ensarî’nin evinde 7 ay kaldı. Mekkeli hicret eden müslümanlara muhacir, Medineli yardım eden
müslümanlara da ensar denilmiştir. Mekkelilerle Medineliler arasında muâhat denilen ve tarihte bir
benzeri daha olmayan kardeşlik gerçekleşmiştir.Medine’de ilk iş olarak kendisinin de inşaatında bizzat
çalıştığı bir cami yaptırdı. Daha sonra yenilenen ve bugün kabrinin de içinde yer aldığı caminin
adı Mescid.i Nebî veya diğer adıyla Mescid.i Nebevî’dir.
Mescid.i Nebî’nin bitişiğinde Peygamberimiz’in evinin yanında kendilerine Ashab.ı
Suffa denilen Mekke’den gelen gençlerin bulunduğu suffa yani odalar da bulunuyordu. Bu genç
sahabîler Kur’an ve sünneti yazıyorlardı. İhtiyaçları zengin Müslümanlar tarafından giderilen bu
gençlerin tek işi ilim öğrenmekti. Peygamberimiz Medine’de kurduğu İslâm Devleti’nin başkanıydı.
Allah’a ve Peygamberi’ne kalbiyle iman etmediği halde diliyle iman ettiğini söyleyen ve iki
yüzlü anlamında kendilerine münafık denilen insanlar da Medineliler arasında bulunuyordu.
Münafıklar Hz. Ayşe’ye iftira da attılar ve bu olaya ifk hadisesi denir.
Namaz kılınırken önceleri bugün Filistin devletinin sınırları içinde yer alan Mescid.i Aksa’ya
dönülürdü. Gelen bir âyetle müslümanların yeni kıblesi Kâbe oldu.
Peygamberlerin peygamberliklerini ispatlamak için gösterdiği olağanüstü olaylara mucize denir
ve Efendimiz mucizelerinden biri olan veşakk.ı kamer denilen Ay’ın ikiye bölünmesi mucizesini
gerçekleştirmiştir.
Aşere.i mübeşşere (müjdelenen on kişi) denilen ve dünyada iken cennetle müjdelenenlerin
isimlerini açıkladı.
624 yılında müşriklerle müslümanlar arasında olan, Peygamberimiz’in de katıldığı ilk
savaş Bedir Savaşı’dır. İslâm Dini’nin en büyük düşmanı olma konusunda sembolü olan Ebu Cehil bu
savaşta öldürülmüştür.
625 yılında müslümanların müşrikler karşısında zor anlar yaşadığı, onlarca şehit verdikleri ilk
kanlı savaş Uhud Savaşı’dır. Hz.Hamza, daha sonra müslüman olacak olan Vahşî tarafından bu
savaşta şehit edilmiştir.
Hudeybiye Anlaşması 628 yılında gerçekleşti.
On bin kişilik bir orduyla 630 yılında Mekke’nin fethi gerçekleşti.
Rum (Bizans) Kralı Heraklius, Habeş Kralı Necaşî, İran Kisrası Hürmüz ve Mısır, Gassan,
Yemame gibi bazı devlet başkanlarına İslâm’a davet mektubu gönderdi.
Yüz bin kişinin katıldığı, ölümüne yakın tarihte gerçekleşen ve ömrünün ilk ve son haccı
olan Veda Haccı’nı yaptı. Veda Hutbesi diye bilinen meşhur hutbesini de burada okudu ve
müslümanlara Allah’ın kitabı olan Kur’an’ı ve hadis de denilen sünnetini bıraktığını söyledi.
Peygamberimiz’i sağlığında gören ve O’nun sohbetine katılmış, acı ve sevinçleri paylaşmış
olan müslümanlara sahabe, sahabî veya ashab denmektedir. Hz. İsa’ya sağlığında inanan on kişiye
de havarî denilmektedir.
Genç komutan Üsame bin Zeyd’in komuta ettiği bir orduyu Bizans üzerine gönderdi.
8 Haziran 632 pazartesi günü öğleye doğru 63 yaşındayken (miladî yıla göre 61 yaşında)
Medine’de Mescid.i Nebî’nin bitişiğinde bulunan Hz.Âişe’nin odasında vefat etti. Hz.Ömer, "kim
Muhammed öldü derse onu kılıcımla parçalarım" diye üzüntüsünü dile getirdi. Orada yıkanıp cenaze
namazı kılındıktan sonra yine aynı odada defnedildi. Türbesi aynı yerdedir. Bu sırada Bilâl.i
Habeşî ezan okumuştur.
13 yılı Mekke’de ve 10 yılı da Medine’de olmak üzere yaklaşık 23 yıl peygamberlik yaptı.
Allahü Teala, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in şefaatına nail eylesin. (Âmin.)
6.VEDA HUTBESİ
Bismillahirrahmanirrahim
"Ey insanlar!"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir
daha bulusamiyacagim.
"Insanlar!"Bugünleriniz nasil mukaddes bir gün ise, bu aylariniz nasil mukaddes bir ay ise, bu
sehriniz (Mekke) nasil mübarek bir sehir ise, canlariniz, malariniz, namuslariniz da öyle mukaddestir,
her türlü tecâvüzden korunmustur.
"Ashabim! "Muhakkak Rabbinize kavusacaksiniz. O'da sizi yapti olayi sorguya cekecektir.
Sakin benden sonra eskisapikliklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayiniz! Bu vasiyetimi,
burada bulunanlar, bulunmayanlara ulastirsin. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunlari daha iyi
anlayan birisine ulastirmis olur.
"Ashabim!"Kimin yaninda bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her
cesidi kalidirilmistir. Allah böyle hükmetmistir. Ilk kaldirdigim faiz de Abdulmutallib'in oglu (amcam)
Abbas'in faizidir. Lakin anaparaniz size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme ugrayiniz.
"Ashabim!""Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütün adetler kaldirilmistir, ayagimin altindadir.
Cahiliye devrinde güdülen kan davalari da tamamen kaldirilmistir. Kaldirdigim ilk kan davasi
Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nin kan davasidir.
"Ey insanlar!"Muhakkak ki, seytean su topraginizda kendisine tapinmaktan tamamen ümidini
kesmistir. Fakat siz bunun disinda ufak tefek islerinizde ona uyarsaniz, bu da onu memnun edecektir.
Dininizi korumak icin bunlardan da sakininiz.
"Ey insanlar!"Kadinlarin haklarini gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanizi tavsiye
ederim. Siz kadinlari, Allah'in emaneti olarak aldiniz ve onlarin namusunu kendinize Allah'in emriyle
helal kildiniz. Sizin kadinlar üzerindehakkiniz, kadinlarin da sizin üzerinizde hakki vardir. Sizin
kadinlar üzerindeki hakkinizi; yataginizi hic kimseye cignetmemeleri, hoslanmadiginiz kimseleri
izininiz olmadikca evlerinize almamalaridir. Eger gelmesine müsade etmediginiz bir kimseyi evinize
alirlarsa, Allah, size onlarin yataklarinda yalniz burakmaniza ve daha olmasza hafifce dövüp
sakindirmaniza izin vermistir. Kadinlarin da sizin üzerinizdeki haklari, mesru örf ve adete göre
yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
"Ey mü'minler!"Size iki emanet bırakiyorum, onlara sarilip uydukca yolunuzu hic
sasirmazsiniz. O emanetler, Allah'in kitabiKur.ân.i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.
"Mü'minler!"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanin kardesidir ve
böylece bütün Müslümanlar kardestirler. Bir Müslümana kardesinin kani da, mali da helal olmaz.
Fakat malini gönül hoslugu ile vermisseo baskadir.
"Ey insanlar!"Cenab.i Hakk her hak sahibine hakkini vermistir. Her insanin mirastan hissesini
ayirmistir. Mirasciya vasiyetetmeye lüzüm yoktur. Cocuk kimin döseginde dogmussa ona aittir. Zina
eden kimse icin mahrumiyet vardir.Babasindan baskasina ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden
baskasina intisaba kalkan köle, Allah'in, meleklerinin ve bütün insanlarin lanetine ugrasin. Cenab.i
Hakk, bu gibi insanlarin ne tevbelerini, ne de adaletve sehadetlerini kabul eder.
"Ey insanlar!"Rabbiniz birdir. Babaniz da birdir. Hepiniz Adem'in cocuklarisiniz, Adem ise
topraktandir. Arabin Arap olmayana, Arap olmayanin da Araap üzerine üstünlügü olmadigi gibi;
kirmizi tenlinin siyah üzerine, siyahin da kirmizi tenli üzerinde bir üstünlügü yoktur. Üstünlük ancak
takvada, Allah'tan korkmaktadir. Allah yaninda en kiymetli olaniniz O'ndan en cok korkaninizdir.
"Azasi kesik siyahî bir köle basinza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'in kitabi ile idare ederse,
onu dinleyiniz ve itaat ediniz."Suclu kendi sucundan baskasi ile suclanamaz. Baba, oglunun sucu
üzerine, oglu da babasinin sucu üzerine suclanamaz.
"Dikkat ediniz! Su dört seyi kesinlikle yapmaycaksiniz : Allah'a hicbir seyi ortak
kosmayacaksiniz. Allah'in haram ve dokunulmaz kildigi cani, haksiz yere öldürmeyeceksiniz. Zina
etmeyeceksiniz. Hirsizlik yapmayacaksiniiz..
"Insanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu
söyledikleri zaman kanlarini ve mallarini korumus olurlar. Hesaplari ise Allah'a aittir.
"Insanlar!"Yarin beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"Saheb.i Kiram birden söyle dediler:
"Allah'in elciligini ifa ettiniz, vazifenizi hakkiyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta
bulundunuz, diye sehadet ederiz!" Bunun üzerine Resul.i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) sehadet parmagini
kaldirdi, sonra da cemaatin üzerine cevirip indirdi ve söyle buyurdu:
"Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab! Sahid ol, yâ Rab!"
Hz. Ebu Bekir Dönemi (632-634)
Sevgili Peygamber Efendimiz (sav) ile peygamberliğinden önce de arkadaş olan Hz. Ebu Bekir,
onun tebliği üzerine Müslüman olan ilk insanlardan biridir. Hz. Ebu Bekir, İslamiyet'in açıkça
anlatılmaya başlanmadığı bir dönem olan Peygamberimiz'in (sav) henüz yalnız olduğu dönemde
İslamiyet'i kabul etmiştir. Hz. Muhammed (sav)'in yakın dostu ve İslam ahlakının güzel bir temsilcisi
olan Hz. Ebu Bekir, aralarında Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebi Vakkas, Zübeyr b.
Avvam, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Ubeyde b. Cerrah başta olmak üzere birçok kişinin İslam dinini
yaşamasına vesile olmuştur.
Hz. Muhammed (sav) hastalandığında, Müslümanlara imamlık yapma görevini Hz. Ebu Bekir'e
vermiştir. Onun vefatından sonra ise, Hz. Ömer ve arkadaşlarının önerisi üzerine Hz. Ebu Bekir halife
seçilmiştir. Tarihi kaynaklarda yer alan, Hz. Ebu Bekir'in Hilafet görevini üstlendikten sonra halka
hitaben yaptığı şu konuşma oldukça anlamlıdır:
Ey halkım! Ben size yönetici oldum. Halbuki sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyi işler
yaparsam, bana yardım ediniz. Eğer yanlış işler yaparsam bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk,
emanettir. Yalancılık, hıyanettir. Sizin en zayıfınız benim yanımda güçlüdür ki, onun hakkını müdafaa
ederim. En güçlünüz benim yanımda zayıftır ki, başkasının hakkını ondan alırım.
Hz. Ebu Bekir bu sözleriyle ideal bir yöneticide olması gereken vasıfları en güzel şekilde
özetlemektedir. Halifelik dönemi iki yıl gibi kısa bir zaman sürmesine rağmen pek çok başarıyla
doludur.
Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in vefatından sonra aralarında ihtilaflar
baş gösteren Müslümanları bir araya toplayıp devlet otoritesini yeniden sağladı. Kuran-ı Kerim'in
toplanması ve korunması konusunda büyük çaba harcadı. İslamiyet'in ilk kez Arap Yarımadası dışında
Suriye, Filistin ve Irak'ta yayılmasına vesile oldu. Din ahlakının özünde olmayan hareketlere ve
yalancı peygamberlere karşı savaş açtı; böylelikle İslam dini ve Kuran ahlakının Peygamber Efendimiz
(sav) döneminde olduğu gibi yaşanmasını sağladı.
Hz. Ebu Bekir güzel huyu, merhameti, mütevazi kişiliği ve Kuran ahlakını yaşamada gösterdiği
titizliğiyle sahabeler arasında ön plana çıkan isimlerden biridir. Bu özellikleri nedeniyle halk
tarafından büyük bir sevgi ve saygı görmüştür. İnsanların kibirli davranışlarını hoş karşılamayan,
fakirlere, zor durumda kalanlara yardım etmekten ve misafir ağırlamaktan son derece mutluluk duyan
bir yapıya sahiptir. Esir birçok Müslümanı kurtarmış, köle sahiplerine önemli miktarda ödemeler
yaparak onları özgürlüklerine kavuşturmuştur. Ticaretle uğraşan ve zengin bir kişi olan Hz. Ebu Bekir,
tüm malını İslam ahlakının yayılması için infak etmiştir. Bunun için Resulullah (sav) onun hakkında
"Malını feda etmede en önde giden kişi Ebu Bekir'dir. Ebu Bekir ne güzel dosttur. Aramızda İslam
kardeşliği ve sevgisi vardır" buyurmuştur.
Sonuç olarak, Hz. Ebu Bekir, güçlü imanı, dehası ve üstün devlet adamı vasfıyla İslam
Birliği'ni muhafaza etmiş ve kendisinden sonra gelenlere güçlü bir devlet bırakmıştır.
Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden olan Hz. Ömer, tüm baskılara rağmen inançlarından taviz
vermeyen Müslümanların kararlılıklarından etkilendi ve İslam dinini kabul etti. Bir rivayete göre
Müslümanlığı seçtiğini açıkça ilk ilan eden o idi. Abdullah İbn Mesud'un ifadesiyle, "Ömer'in
Müslüman oluşu bir fetihti".9 O tarihten sonra Peygamberimiz (sav)'in yanında yer aldı, güçlü kişiliği
ve kararlılığıyla İslam ahlakının önde gelen savunucularından oldu. Sahip olduğu imkanları
İslamiyet'in yayılması için harcadı. Hz. Ebu Bekir'in vefatı üzerine halife seçildi ve adaletli
yönetimiyle kendisinden sonra gelen yöneticilere güzel bir örnek oldu.
Hz. Ömer Dönemi (634-644)
Hz. Ömer Kuran ahlakı ve adaletin uygulanması konusundaki çabalarıyla tanınır. Adaleti
uygularken herkese eşit davranmış; soyluluk, zenginlik, akrabalık, makam gibi unsurların adaleti
engellemesine kesinlikle izin vermemiştir. İdaresi altındaki topraklarda adaletin katıksız bir biçimde
uygulanması için her türlü önlemi almıştır. Onun iktidarı döneminde sosyal adalet tam anlamıyla
egemen olmuştur. Her zaman halkına karşı büyük bir sorumluluk duygusuyla hareket etmiştir. Tarihi
kaynaklara göre bu konuda, "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, bundan kendimi sorumlu hissederim"
sözü meşhurdur.
Hz Ömer'in İstişareye Verdiği Önem
Hz. Ömer, Kuran ahlakının gereği olarak, bir mesele ortaya çıktığı zaman, karar vermeden önce
Müslümanların görüşüne de müracaat eder, konuyu onlarla istişare ederdi. Bu şekilde en doğru fikir
oluşur ve ona göre davranırdı. Onun bu davranışı, halkın kendi işlerini de aralarında görüşerek
yapmalarına sebep olmuştur. Böylece önemli işlerde geniş çapta bir istişare geleneği oluşmuştu.
Hz. Ömer dönemi birçok yeniliğe sahne oldu. Zamanında ülke, yönetim birimlerine ayrıldı.
Valiler ve Halife'ye bağlı olarak kadılar atandı. İlk kez adalet işlerinde kadıların görevlendirilmesiyle,
yönetim ve adalet işleri birbirinden ayrıldı. Hicri takvimin uygulamaya konulması, devletin önemli
sorunlarının görüşüldüğü bir meclisin ve devlet hazinesinin oluşturulması yine bu yıllarda gerçekleşti.
Onun halifeliği döneminde, Arabistan dışında büyük fetih hareketleri yapılarak Irak, İran,
Horasan, Suriye, Filistin ve Mısır İslam topraklarına dahil edildi. Bu dönemde devletin geniş bir
coğrafi bölgeye yayılması, yönetim, siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda örgütlenmeyi zorunlu hale
getirdi. Hz. Ömer, işte bu gereksinimi karşılamak üzere kurumsal bir İslam Devleti'nin temellerini attı.
Tarihi kaynaklara göre, Hz. Ömer'in dönemin kadılarına gönderdiği bildirilen mektup,
kendinden sonra gelen tüm yöneticiler için de bir rehber olmuştur:
Davalara bakarken telaşa, çığırtkanlığa ve taraftarın haysiyetini kırıcı davranışlara asla müsaade etme.
Çünkü adaletin yerini bulması için sükunet ve ciddiyet şarttır. Hakkın tecelli etmesi ise İlahi adaletin
itibar kazanmasına sebep olur. Bir Müslümanın niyeti iyi ise, Allah onun insanlarla olan
münasebetlerini ıslah eder. Ama içi başka dışı başka olursa, Allah ona musibet verir. Bu durumda
hakimin görevi Allah'ın rızk ve rahmet hazinelerinin kullar arasında adaletle dağıtılmasını sağlamaktır.
Hz. Ömer sahip olduğu Kuran ahlakı ile idaresindeki tüm İslam toplumunun gönlünü
kazanacak bir yönetim göstermiş ve -Allah'ın izni ile- İslam ahlakının yayılmasına büyük katkılarda
bulunmuştur.
Hz. Osman Dönemi (644-656)
Yüksek ahlaki meziyetlere sahip olan Hz. Osman, İslamiyet'i ilk kabul eden üstün şahıslardan
biridir. Hz. Ömer'den sonra halife seçildi. İslam toplumundaki onun bu göreve layık olduğu kanaati
sebebiyle halifeliğine kimse itiraz etmedi, herkes ona biat etti. Halifeliğinden önce, Peygamber
Efendimiz (sav)'in yakın çevresinde yer aldı. Vahiy katipliği yaptı. Üstün ahlakı, güzel konuşmasıyla
dikkat çekti. Ayrıca çok güzel bir hitabete sahipti. Ezberi çok kuvvetli idi ve Yüce Kuran'ı ezberledi.
Hz. Osman'ın İslam dinine yaptığı en büyük hizmetlerden biri Kuran'ın çoğaltılmasıdır.
Zamanında, şive farklılıklarından dolayı Kuran ayetlerinin farklı okunması üzerine bir kurul
oluşturularak Kuran çoğaltılmıştır. Bir örneği Medine'de bırakılarak Mekke, Şam, Kufe, Basra, Mısır
ve diğer eyaletlere gönderilmiş; böylece Kuran'ın günümüze kadar orijinalinin ulaşmasına vesile
olunmuştur.
Hazreti Osman yaptığı çalışmalar sırasında, tayinlerde uygun kişilerin görevlendirilmesine özen
gösterdi. İslam topraklarında yaşayan insanların refah seviyesinin yükseltilmesi için imar ve zirai
gelişmelere önem verdi. Bağ ve bahçelerin geliştirilmesine çalıştı. Onun döneminde İslam
topraklarında yaşayan çok sayıda insan İslam dinini kabul etti. Bu döneme ait dikkat çekici bir gelişme
ise, Müslümanların zenginleşmeleri ve geçmişe kıyasla daha da refah içinde bir hayat sürdürmeleriydi.
Ayrıca Hz. Osman döneminde İran, Kafkasya ve Afrika'da fetihler devam etmiş ve ilk donanma
oluşturularak, Akdeniz'de stratejik önemi büyük olan Kıbrıs Adası alınmıştır. Bizans İmparatorluğu'na
karşı büyük zaferler kazanılmış, ele geçirilen topraklarda düzen ve adalet tesis edilmiştir.
Hz. Ali Dönemi (656-661)
Hz. Ali, Peygamberimiz (sav)'in amcası Ebu Talib'in oğludur. Tarihi kaynaklarda belirtildiği
üzere, Hz. Muhammed (sav)'in yanında büyümüş, onun eğitiminden geçerek yetişmiştir.
Hz. Ali'nin öne çıkan üç önemli özelliği cesaret, ilim ve güzel konuşmadır. Onun, İslam
toplumunun en alim kişilerinden biri olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Sevgili Peygamber
Efendimiz (sav)'in ifadesiyle Hz. Ali "İlim beldesinin kapısı"dır. Daha çocukluğundan itibaren
Resulullah (sav)'in yanında bulunmuş, Kuran'ı ondan öğrenmiş, onun katipliğini yapmıştır.
Peygamberimiz (sav)'in vefatına kadar onun yanından ayrılmamıştır. Böylelikle dini konular üzerinde
yüksek bir ilim düzeyine erişmiştir. Bunun için, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın ilk
danıştığı
kimseler
arasındadır.
Halife olmasının ardından Müslümanların bilgi ve ilim sahibi olmaları için okul kurmuştur. Eğitime
büyük önem vermiştir. Hz. Ali'nin şehid edilmesiyle birlikte İslam'ın en parlak dönemlerinden biri olan
Dört Halife Dönemi sona ermiştir.
Azrail ; Dört büyük melekten ölüm meleğinin adıdır. Eceli gelenlerin canlarını almakla
görevlidir. İnananların canlarını alırken eylemlerinin yüksekliğine göre sevimli; Tanrı’yı yadsıyan
cehennemliklerin canını alırken suçlarının ağırlığına göre korkunç bir biçimde görünür. Melekler için,
insanlarda olduğu gibi, zaman ve uzay kavramı bulunduğundan değişik yerlerdeki milyonlarca insan
ya da hayvanın canlarını aynı anda alabildiğine inanılır.
Cebrail ; Dört büyük melekten biridir. Allah ile peygamberler arasında elçilik yapmış, tüm
kitaplar ve vahiyler onun aracılığıyla indirilmiştir. İbranice “Tanrının kulu” anlamına gelen Cebrail,
Kitab-ı Mukaddes’e göre Danyal, Zekeriya ve Meryem’e görünmüştür. Cibril, Cebre’il de denilen
Cebrail, Hz. Muhammed’ Hira dağındaki mağarada tek başına düşünürken “Oku” diye seslendi ve
Allah’tan ilk vahiy böylece inmiş oldu. Cebrail’in Kuran-ı Kerim’de geçen öteki adları, Cibril, Ruhu’lEmin, Ruhu’l-Kuds, Rasul-i Kerim ve Ruh’dur. Dört büyük meleğin Allah’a en yakın olanı ve görev
bakımından en önemlisine sahip bulunanı olduğundan Seyyidü’l Melaike (Meleklerin Efendisi) adı
verilir. Cebrail, Allah’ın izniyle her biçime girebilir. Hz. Muhammed’e vahiy getirdiği zamanlarda
Peygamber’e değişik biçimlerde göründü. Hz. Muhammed’e ikinci kez Miraç’tan dönerken Sidretü’lMünteha’da göründü. Bunun dışında Hz. Muhammed’e genellikle insan biçiminde görünürdü.
Hristiyan inancında Cebrail, kıyamet gününde bir boru öttürecek ve borunun sesini duyan tüm ölüler
dirilecektir. İslam inancında ise aynı görevi İsrafil yerine getirecektir.
Mikail ; Dört büyük melekten biridir. Kuran’da adı Bakara suresinin 98. ayetinde “Her kim
Allah’a, meleklerine, elçilerine, Cebrail’e, Mikail’e düşmanlık ederse bilinsin ki Allah da onun
düşmanıdır.” biçiminde geçer. İslam geleneğinde Yahudi ve Hristiyan kaynaklarından alınarak
Mikail’e birçok görevler ve nitelikler yakıştırılmıştır. Örneğin Tanrı’nın buyruğu üzerine Hz. Adem’e
ilk olarak Mikail ve Cebrail’in secde ettikleri anlatılır. Tevrat’ın Danyal Kitabı’nda Mikail, büyük
hükümdar ve Beni İsrail’in efendisi deyimleri ile nitelenir. Enoş’un kitabında onun insanlığı iyi
bölümünün koruyucusu olduğu bilinir. İran ve Yunan krallarına karşı Yahudileri koruduğu anlatılır.
Halk söylencelerinde Mikail’in, insan ve hayvanlara Tanrı’nın verdiği yiyecek ve içecekleri
dağıtmakla görevli melek olduğu anlatılır.
İsrâfil ; Meleklerin peygamberleri olan dört büyük melekten birisidir. Kıyamet günü Sûr’a
üflemekle görevli, şan ve şeref sahibi bir melektir. Zaten İsrâfil kelimesi “şan ve şeref” manâlarına
gelmektedir.Kur’an’da: “Sûra üfürülünce Allah’ın dilediğinden başka göklerde ve yerde ne varsa hepsi
ölecektir. Sonra Sûra bir kere daha üfürülür, onlar da hemen ayağa kalkarak bekleşirler”
buyurulmaktadır. (Zümer: 68) İsrâfil aleyhisselam bu asli görevinin vakti gelinceye kadar
Levh-i Mahfuz’da bulunan Allah’ın irâdelerini okuma ve bunları ilgili meleklere duyurmakla
da görevlidir.İsrâfil Aleyhisselam’a “Sûr Meleği” de denilir.
Kelime olarak takip edilen yol, görüş, manalara gelir. Din açısından ise, müctehid sıfatını
kazanmış bir islam aliminin kapalı veya kesin olmayan (zanni) ayet ve hadisleri islamın temel
prensiblerine zıt gelmeyecek şekide yorumlayarak çözüm getirmesine denir
Mezhebler önce 2'ye ayrılır:
1 - Fıkhî mezhebler,
2 - İtikâdî mezhebler...
Fıkhî Mezhebler 4'e ayrılır:
1 - Hanefî mezhebi, 2 - Mâlikî mezhebi, 3 - Şâfiî mezhebi, 4 - Hanbelî mezhebi.
Bu 4 mezhebin, hepsi de haktır, doğrudur. Şimdi bunları sırası ile görelim:
1.Hanefî Mezhebi:
Hanefî mezhebinin kurucusu İmam-ı A'zam Hazretleridir.İmam-ı A'zam, en büyük imam
demektir. Asıl adı Nu'man olan İmam-ı A'zam'ın, künyesi Ebû Hanife'dir. Hicretin 80'inci yılında
Kûfe'de doğmuş, Hicrî 150'de Bağdat'ta vefat etmiştir.Hanefî mezhebi, önce Irak'ta doğmuş, oradan
doğuya ve batıya yayılmıştır. Abbasîler devrinde hâkimlerin çoğu Hanefî idi. Anadolu ve
Balkanlardaki Türkler arasında, Hanefî mezhebi yaygındır.
2.Mâlikî Mezhebi:
Kurucusu İmam Mâlik bin Enes Hazretleridir. Hicrî 93 tarihinde Medine'de doğmuş, H. 179'da
yine Medine'de vefat etmiştir.Mâlikî mezhebi, önce Hicaz halkı tarafından benimsenmiş ve hacca
gelenler vasıtasıyla Kuzey Afrika'ya ve o zaman Endülüs denen İspanya'ya yayılmıştır.
3.Şâfiî Mezhebi:
Kurucusu İmam-ı Şâfiî Hazretleridir. İmam-ı Şâfiî'nin asıl ismi Muhammed'dir. H. 150
tarihinde Gazze'de doğmuş, 204 tarihinde Mısır'da vefat etmiştir. Hâşimoğulları soyundan gelmektedir.
Şâfiî mezhebi önce Mısır'da yayılmış, sonra kısmen Suriye, Yemen, Irak ve Horasan taraflarına
geçmiştir. Bugün Mısır'ın çoğunluğu Şâfiîdir. Anadolu'nun güney taraflarında, Suriye ve Irak'ta da
Şâfiî mezhebinde olanlar mevcuttur.
4.Hanbelî Mezhebi:
Kurucusu Ahmed bin Hanbel Hazretleridir. H. 164 tarihinde Bağdat'ta doğmuş, 241 tarihinde
yine orada vefat etmiştir.Hanbelî mezhebi daha çok Necid taraflarında tutulmuştur. Hâlen Necid'de
Hanbelî mezhebi hâkimdir.
1- Musa (aleyhisselam.)'a : Tevrat 2- Davut (aleyhisselam)'a : Zebur 3- Isa (aleyhisselam)'a : Incil
4- Hz.Muhammed (sallallahu aleyhi vessellem)'e : Kurani Kerim gönderilmiştir.
TEVRAT : Tevrat kelimesi sözlükte, “Kanun, Şeriat“ anlamlarına gelir, Israilogullarından
Hz.Musaya indirilmiştir. Hz. Musa(aleyhisselam.)'dan sonra Tevratın aslı kaybolmuştur.
Israilogullarının din bilginleri tarafindan yazılan farklı Tevrat nüshaları ortaya çıkmıştır. Böylece
Tevrat, ilahi kitap olma özelliğini kaybetmiştir. Tevrat´a “Ahd-i Atik“(Eski Ahid) de denir.
ZEBUR : Zebur kelimesi sözlükte “Yazılı şey, kitap“ anlamlarına gelir. Hz.
Davud(aleyhisselam.)'a gönderilen ilahi kitaptır. Içinde 150 sure vardır, bu kitapta daha cok öğütler,
dualar, ilahiler yer almaktadır. Bugün elde hiç bir nüshası yoktur, ancak “Mezmürlar“ adıyla Tevratin
içinde yer aldığı söylenmektedir.
iNCiL : Incil kelimesi sözlükte “Müjde, ögretmek“anlamlarına gelir. Hz. Isa(aleyhisselam)
aracılıgıyla Israilogullarına gönderilmiştir. Incilin aslı kısa zaman içerisinde kaybolmuştur, bugün elde
mevcud olan incil, insanlar tarafından yazılmıştır. Bu Incil 4 kitap ve bazi mektuplardan meydana
gelmiştir. 1- Yuhanna 2- Markos 3- Luka 4- Matta
Bu kitaplarda Hz.Isa(aleyhisselam)'in ilah olduğu yazılmaktadır. Peygamberimizden hiç
bahsedilmiyor. Incil´e “Ahdi Cedid“(Yeni Ahid) de denir.
KUR´ANI KERiM : Kuran kelimesi sözlükte “Toplamak, okumak“ manalarına gelir. Yüce
ALLAH tarafından Cebrail(aleyhisselam.) aracılığıyla 610 yılında Hira magarasında 40 yaşında olan
peygamberimize inmiştir. Indirildigi andan itibaren yazılarak ve ezberlenerek bize kadar ulaşmıştır. Bu
sebeble indigi gibi bize ulaşmıştır. Kiyamete kadar da tek harfi bile degişmeden aslını muhafaza
edecektir, Cünkü ALLAH´ü teala onu koruyacağını şu ayetle haber vermektedir: “Kur´anı kesinlikle
biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.“(Hicr süresi-9.ayet) Kuran 23 senede yavaş yavaş
inmiştir, ayetlerin bazısı Mekkede bazisi Medinede inmiştir. 87si Mekke 27si Medine de inmiştir. 114
suredir, en faziletli sure FATiHA süresidir. 6666 ayettir, en faziletli ayet Ayetel kürsi'dir. En uzun süre
Bakara süresidir ( 50 sayfa). En kısa süre Kevser süresidir. Kuran 30 Cüzdür, 600 Sahifedir.
SÜBHÂNEKE DUASI VE ANLAMI
Sübhâneke Allâhümme ve bihamdik. Ve tebârekesmük. Ve teâlâ ceddük.( Ve celle senâük.) Ve
lâilâhe gayruk.
Anlamı: Allah’ım! Sen, eksik sıfatlardan uzaksın. Seni, Sana yaraşan övgü ile övüyorum.
Senin ismin kutlu ve yücedir. ( Seni anmak da kutludur!) Senden başka hiçbir Tanrı da yoktur.
ETTAHİYYÂT DUASI VE ANLAMI
Ettahiyyâtü lillâhi vessalavâtü vettayyibât. Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullâhi
ve berakâtüh. Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn. Eşhedü en lâ ilahe illallah. Ve eşhedü enne
Muhammeden abdühû ve resûlüh.
Anlamı: Dil, beden ve mal ile yapılan ibadetlerin hepsi Allah içindir. Ey Peygamber! Allah’ın
rahmeti, bereketleri ve selâmı, senin üzerine olsun. Selam bize ve Allah’ın iyi kullarına da olsun! Ben
tanıklık ederim ki Allah’tan başka tanrı yoktur. Yine tanıklık ederim ki Muhammed, onun kulu ve
elçisidir.
ALLAHÜMME SALLİ VE BÂRİK DUALARI VE ANLAMLARI
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed; kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli
İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd.
Anlamı: Allah’ım! İbrahim peygambere ve onun yakınlarına salât ve selâm ettiğin gibi
Muhammed’e ve onun yakınlarına da salât ve selâm et. Muhakkak ki sen övülmüşsün, pek yücesin.
Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed; kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli
İbrâhim. İnneke hamîdün mecîd.
Anlamı: Allah’ım! İbrahim’i ve onun yakınlarını kutlu eylediğin gibi Muhammed’i ve onun
yakınlarını da kutlu eyle. Muhakkak ki sen övülmüşsün, pek yücesin
RABBENÂ DUALARI VE ANLAMLARI
Allâhümme Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil âhireti haseneten ve kınâ azâbennâr.
Anlamı: Ey Rabbimiz (olan) Allah! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi
cehennem ateşinin azabından koru!
Rabbenağfirli velivâlideyye ve lil mü’minîne yevme yekûmül hisâb. Birahmetike yâ
erhamerrâhimîn.
Anlamı: Ey Rabbimiz! Hesapların görüleceği günde beni, annemi, babamı ve bütün
mü’minleri rahmetinle bağışla; ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım!
Buraya kadar olanlar ayet olmayıp yalnızca duadır.Aşağıdakiler ise,Kuranı Kerim içerisinde
geçen sure olan dualardır.
FATİHA SURESİ VE ANLAMI
Elhamdü lillâhi Rabbil âlemîn. Errahmânirrahîm.Mâliki yevmiddîn. İyyâke na`büdü ve iyyâke
nestaîn. İhdinessırâtal müstakîm. Sırâtallezîne en`amte aleyhim ğayril mağdûbi aleyhim veleddâllîn.
Anlamı: Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmandır ve
Rahîmdir. Ceza gününün malikidir. (Rabbimiz) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet
umarız. Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba
uğramışların ve sapmışların yolunu değil.
İHLÂS SURESİ VE ANLAMI
Kul hüvallâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
Anlamı: De ki: O Allah birdir. Allah sameddir[1]. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun
hiçbir dengi yoktur.
ASR SURESİ VE ANLAMI
Vel asri innel insâne lefî husr. İllellezîne âmenû ve amilussâlihati vetevâ savbilhakki vetevâ
savbissabr.
Anlamı: Asr’a yemin ederim ki insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip salih
ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.
FİL SURESİ VE ANLAMI
Elemtera keyfe feale Rabbüke bi ashâbil fîl. Elem yec` al keydehüm fi tadlîl. Ve ersele aleyhim
tayran ebâbîl. Termîhim bi hicâretin min siccîl.Fecealehum keasfin me`kûl.
Anlamı: Görmedin mi Allah fil sahiplerine ne yaptı? Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?
Onların üstüne ebâbil kuşlarını göndermedi mi? Ki o kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan
yapılmış taşlar atarlardı. İşte bu atışlar onları, yenik ekin yaprağı gibi paramparça ediverdi.
KURAYŞ SURESİ VE ANLAMI
Li'î lâfi Kurayş'in. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya'budû rabbe hâzelbeyt. Ellezî et'amehum
min cû'in ve âmenehum min havf.
Anlamı: Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır.
Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kâbe'nin Rabbine kulluk
etsinler.,
MAUN SURESİ VE ANLAMI
Era'eytellezî yukezzibu biddîn. Fezâlikellezî, yedu'ulyetîm. Ve lâ yehuddu alâ ta'âmilmiskîn.
Feveylun lilmusallîn. Ellezîne hum an salâtihim sâhûn. Ellezîne hum yurâûne. Ve yemne'ûnelmâ'ûn.
Anlamı: (Ey Muhammed!) Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu
doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur. Vay o namaz kılanların haline ki: Onlar kıldıkları namazdan
gâfildirler. Onlar gösteriş yaparlar. Onlar basit şeyleri (ödünç) dahi vermezler.
KEVSER SURESİ VE ANLAMI
İnnâa`taynâkelkevser. Fesalli lirabbike venhar. İnne şânieke hüvel ebter.
Anlamı: (Resulüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik.Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban
kes. Asıl sonu kesik olan, şüphesiz seni kötüleyendir
KAFİRUN SURESİ VE ANLAMI
Kul yâ eyyuhel kâfirûn. Lâ a'budu mâ ta'budûn. Ve lâ entum âbidûne mâ a'bud. Ve lâ ene
âbidun mâ abedtum. Ve lâ entum âbidûne mâ a'bud. Lekum dînukum veliye dîn.
Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: Ey inkârcılar! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da
sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz.
Sizin dininiz size, benim dinim banadır.
NASR SURESİ VE ANLAMI
İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi
rabbike vestağfirh. İnnehû kâne tevvâbâ.
Anlamı: (Ey Muhammed!) Allah'ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah'ın dinine akın
akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O'ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri daima
kabul edendir.
TEBBET SURESİ VE ANLAMI
Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebb. Mâ eğnâ anhu mâluhû ve mâ keseb. Seyeslâ nâren zâte leheb.
Vemraetuhû hammâletelhatab. Fî cî dihâ hablun min mesed.
Anlamı: Ebû Leheb'in elleri kurusun; kurudu da! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli
ateşe yaslanacaktır. Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır.
İHLAS SURESİ VE ANLAMI
Kul hüvellâhü ehad. Allâhussamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.
Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: O Allah bir tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey
O'na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiç bir şey O'na denk değildir.
FELAK SURESİ VE ANLAMI
Kul eûzü birabbil felak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri ğâsikın izâ vekab. Ve min şerrin
neffâsâti fil ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased.
Anlamı: De ki: Yarattığın şeylerin şerrinden; karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden,
sabahın Rabbine sığınırım.
NAS SURESİ VE ANLAMI
Kul eûzü birabbin nâs; Melikinnâs; İlâhinnâs; min şerril vesvâsil hannâs. Ellezî yüvesvisü fî
sudûrinnâsi minel cinneti vennâs.
Anlamı: De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen
cin ve insan şeytanın şerrinden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine ( mutlak sahip ve hâkimine),
insanların İlah’ına sığınırım.
1- Allah(C.C.): "Eşi benzeri olmayan, bütün
noksan sıfatlardan münezzeh tek ilah, Her biri
sonsuz bir hazine olan bütün isimlerini kuşatan
özel ismi. İsimlerin sultanı."
2- Er-Rahmân: "Dünyada bütün mahlükata
merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden."
3- Er-Rahîm: "Ahirette, müminlere sonsuz ikram,
lütuf ve ihsanda bulunan."
4- El-Melik: "Mülkün, kainatın sahibi, mülk ve
saltanatı devamlı olan."
5- El-Kuddûs: "Her noksanlıktan uzak ve her
türlü takdıse layık olan."
6- Es-Selâm: "Her türlü tehlikelerden selamete
çıkaran."
7- El-Mü'min: "Güven veren, emin kılan,
koruyan."
8- El-Müheymin: "Her şeyi görüp gözeten."
9- El-Azîz: "İzzet sahibi, her şeye galip olan."
10- El-Cebbâr: "Azamet ve kudret sahibi.
Dilediğini yapan ve yaptıran."
11- El-Mütekebbir: "Büyüklükte eşi, benzeri
olmayan."
12- El-Hâlık: "Yaratan, yoktan var eden."
13- El-Bâri: "Her şeyi kusursuz ve uyumlu
yaratan."
14- El-Musavvir: ''Varlıklara şekil veren."
15- El-Gaffâr: "Günahları örten ve çok mağfiret
eden."
16- El-Kahhâr: "Her şeye, her istediğini yapacak
surette, galip ve hakim olan."
17- El-Vehhâb: "Karşılıksız hibeler veren, çok
fazla ihsan eden."
18- Er-Rezzâk: "Bütün mahlükatın rızkını veren
ve ihtiyacını karşılayan."
19- El-Fettâh: "Her türlü müşkülleri açan ve
kolaylaştıran, darlıktan kurtaran. "
20- El-Alîm: "Gizli açık, geçmiş, gelecek, her
şeyi en ince detaylarına kadar bilen."
21- El-Kâbıd: "Dilediğine darlık veren, sıkan,
daraltan."
22- El-Bâsıt: "Dilediğine bolluk veren, açan,
genişleten."
23- El-Hâfıd: "Dereceleri alçaltan"
24- Er-Râfi: "Şeref verip yükselten."
25- El-Mu'ız: "Dilediğini aziz eden, izzet veren."
26- El-Müzil: "Dilediğini zillete düşüren."
27- Es-Semi: "Her şeyi en iyi işiten."
28- El-Basîr: "Gizli açık, her şeyi en iyi gören."
29- El-Hakem: "Mutlak hakim, hakkı batıldan
52- El-Hakk: "Varlığı hiç değişmeden duran. Var
olan, hakkı ortaya çıkaran."
53- El-Vekîl: "Kendisine tevekkül edenlerin
işlerini en iyi neticeye ulaştıran."
54- El-Kaviyy: "Kudreti en üstün ve hiç
azalmaz."
55- El-Metîn: "Kuvvet ve kudret kaynağı, pek
güçlü."
56- El-Veliyy: "İnananların dostu, onları sevip
yardım eden."
57- El-Hamîd: "Her türlü hamd ve senaya layık
olan."
58- El-Muhsî: "Yarattığı ve yaratacağı bütün
varlıkların sayısını bilen."
59- El-Mübdi: "Maddesiz, örneksiz yaratan."
60- El-Muîd: ''Yarattıklarını yok edip, sonra
tekrar diriltecek olan."
61- El-Muhyî: "İhya eden, dirilten, can veren."
62- El-Mümît: "Her canlıya ölümü tattıran."
63- El-Hayy: "Ezeli ve ebedi hayat sahibi."
64- El-Kayyûm: 'Varlıkları diri tutan, zatı ile
kaim olan."
65- El-Vâcid: "Kendisinden hiçbir şey gizli
kalmayan, istediğini, istediği vakit bulan."
66- El-Macîd: "Kadri ve şanı büyük, keremi,
ihsanı bol olan."
67- El-Vâhid: "Zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve
ortağı olmayan, tek olan."
68- Es-Samed: "Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan,
herkesin muhtaç olduğu."
69- El-Kâdir: "Dilediğini dilediği gibi yaratmaya
muktedir olan."
70- El-Muktedir: "Dilediği gibi tasarruf eden, her
şeyi kolayca yaratan kudret sahibi."
71- El-Mukaddim: "Dilediğini, öne alan,
yükselten."
72- El-Muahhir: "Dilediğini sona alan, erteleyen,
alçaltan."
73- El-Evvel: "Ezeli olan, varlığının başlangıcı
olmayan."
74- El-Âhir: "Ebedi olan, varlığının sonu
olmayan."
75- El-Zâhir: "Varlığı açık, aşikar olan, kesin
delillerle bilinen. "
76- El-Bâtın: "Akılların idrak edemeyeceği,
yüceliği gizli olan. "
77- El-Vâlî: "Bütün kainatı idare eden."
78- El-Müteâlî: "Son derece yüce olan."
79- El-Berr: "İyilik ve ihsanı bol, iyilik ve ihsan
ayıran. Hikmetle hükmeden."
30- El-Adl: "Mutlak adil, çok adaletli."
31- El-Latîf: "Lütuf ve ihsan sahibi olan. Bütün
incelikleri bilen."
32- El-Habîr: "Olmuş olacak her şeyden
haberdar."
33- El-Halîm: "Cezada, acele etmeyen, yumuşak
davranan."
34- El-Azîm: "Büyüklükte benzeri yok. Pek
yüce."
35- El-Gafûr: "Affı, mağfireti bol."
36- Eş-Şekûr: "Az amele, çok sevap veren."
37- El-Aliyy: "Yüceler yücesi, çok yüce."
38- El-Kebîr: "Büyüklükte benzeri yok, pek
büyük."
39- El-Hafîz: "Her şeyi koruyucu olan."
40- El-Mukît: "Her yaratılmışın rızkını, gıdasını
veren, tayin eden."
41- El-Hasîb: "Kulların hesabını en iyi gören."
42- El-Celîl: "Celal ve azamet sahibi olan."
43- El-Kerîm: "Keremi, lütuf ve ihsanı bol,
karşılıksız veren, çok ikram eden."
44- Er-Rakîb: "Her varlığı, her işi her an görüp,
gözeten, kontrolü altında tutan."
45- El-Mucîb: "Duaları, istekleri kabul eden".
46- El-Vâsi: "Rahmet, kudret ve ilmi ile her şeyi
ihata eden'"
47- El-Hakîm: "Her işi hikmetli, her şeyi
hikmetle yaratan."
48- El-Vedûd: "Kullarını en fazla seven,
sevilmeye en layık olan."
49- El-Mecîd: "Her türlü övgüye layık bulunan."
50- El-Bâis: "Ölüleri dirilten."
51- Eş-Şehîd: "Her zaman her yerde hazır ve
nazır olan."
kaynağı."
80- Et-Tevvâb: "Tevbeleri kabul edip, günahları
bağışlayan."
81- El-Müntekim: "Zalimlerin cezasını veren,
intikam alan."
82- El-Afüvv: "Affı çok olan, günahları
affetmeyi seven."
83- Er-Raûf: "Çok merhametli, pek şefkatli."
84- Mâlik-ül Mülk: "Mülkün, her varlığın
sahibi."
85- Zül-Celâli vel ikrâm: "Celal, azamet ve pek
büyük ikram sahibi."
86- El-Muksit: "Her işi birbirine uygun yapan."
87- El-Câmi: "Mahşerde her mahlükatı bir araya
toplayan."
88- El-Ganiyy: "Her türlü zenginlik sahibi,
ihtiyacı olmayan."
89- El-Mugnî: "Müstağni kılan. ihtiyaç gideren,
zengin eden."
90- El-Mâni: "Dilemediği şeye mani olan,
engelleyen."
91- Ed-Dârr: "Elem, zarar verenleri yaratan."
92- En-Nâfi: "Fayda veren şeyleri yaratan."
93- En-Nûr: "Alemleri nurlandıran, dilediğine
nur veren."
94- El-Hâdî: "Hidayet veren."
95- El-Bedî: "Eşi ve benzeri olmayan güzellik
sahibi, eşsiz yaratan."
96- El-Bâkî: ''Varlığının sonu olmayan, ebedi
olan."
97- El-Vâris: "Her şeyin asıl sahibi olan."
98- Er-Reşîd: "İrşada muhtaç olmayan, doğru
yolu gösteren. "
99- Es-Sabûr: "Ceza vermede acele etmeyen."
Download