SD EYLUL 2014 SAYI 58cmt_baski.indd

advertisement
sunuş
Prof. Dr. Birol AKGÜN
SDE Başkanı
Yeni Türkiye Vizyonu ve Yenilenen Siyasi Kadrolar
Ülkelerin, toplumların ve devletlerin de tıpkı biz tekil
varlık olan insanlar gibi belli kader çizgileri vardır. Bazen kader yükselmemiz için tüm şartları hazırlar; bize
ummadığımız imkanlar ve fırsatlar sunar; beklemediğimiz yüksek başarılara ve zaferlere ulaştırır. Ancak
yine de tarihin ve reel hayat şartlarının bize öğrettiği
temel gerçek ise şudur: Başarı ancak başarıyı arayanlara kısmet olur. Başarı için bir hedef tespit etmek, o
amaç için niyet etmek, irade beyanında bulunmak
ve var gücüyle çalışarak o uğurda alın teri dökmek
gerekir. İşte başarı o gayretin içinde gizlidir.
Milletler ve devletler içinse amaçları belirleyen, onları
halka anlatan, toplumu sonuca götürecek şekilde örgütleyen ve motive eden temel aktörler, siyasi liderlerdir. Milleti adına fedakârca çalışan, gayretli ve basiretli siyasi liderlere sahip olmak ülke adına bir şanstır. Türkiye bugünlerde tam da böyle bir şanslı siyasi
döngüye girmiş görünüyor. Halkın iradesini doğrudan siyasete yansıtan demokratik mekanizmalar ülkemiz adına vizyon ve özgüven sahibi güçlü siyasi liderleri ortaya çıkarttı. 30 Mart seçimleriyle başladığımız
seçim maratonunun ikincisini 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle tamamladık. AK Parti’nin adayı
olan Recep Tayyip Erdoğan, 14 partinin desteklediği
çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu karşısında seçimleri
daha ilk turda açık bir oy farkıyla kazandı.
On iki yıldır iktidarda bulunan AK Parti böylece kurucu liderini Çankaya’ya uğurlarken, kendi içinde
yaptığı derin istişareler sonucunda genel başkan olarak Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ismi üzerinde
uzlaşmaya vardı. Bu amaçla toplanan AK Parti’nin 1.
Olağanüstü kongresinde hiçbir itiraz olmadan Davutoğlu oybirliği ile genel başkan seçildi. Böylece parti
zor ve kritik bir dönemi de atlatmış oldu. Artık hariciye
işlerinin Hoca’sı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni Başbakanıdır. Hem yeni Cumhurbaşkanımızı hem de yeni
Başbakanımızı kutluyoruz.
Şu açık: Yakın gelecekte Türkiye’de siyaset AK Parti ekseninde dönmeye devam edecek. Zira mevcut haliyle muhalefet partilerinin lider, kadro, proje ve vizyon
açısından Türkiye’deki genişleyen yeni orta sınıfı ikna
etme anlamında iktidar partisi ile rekabet etmeleri pek
mümkün görünmüyor. AK Parti kongresinde ortaya
konulan hedefler, yüksek söylem gücü ve topluma
sunulan Yeni Türkiye tahayyülü, halk nazarında bugünlerde CHP içindeki liderlik yarışındaki tartışmalarla
karşılaştırılamayacak kadar güçlü ve büyüleyicidir.
Öte yandan AK Parti’yi Türkiye’yi Batı’dan koparmak, ülkenin eksenini kaydırmak ve İslamileştirmekle itham edenler, komşu Arap coğrafyasında ortaya
çıkan sözde aşırı “İslamcı” grupların işlediği insanlık
dışı cinayetler karşısında bakış açılarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalıyorlar. Türkiye bölgedeki
ateş çemberi içinde bir istikrar adası olarak durmaktadır. Dışarıdan ve içeriden gelen saldırıların amacı
da yalnızca AK Parti’yi yıpratmak değil; aynı zamanda
Türkiye’nin kendine güvenini sarsmak ve Türkiye’yi
eskiden olduğu gibi yalnızca kendisine çizilen alanda
hareket etmeye razı olmaya zorlamaktır. Yeni Türkiye
vizyonu işte bu dayatmaya karşı bir başkaldırma ve
Anadolu insanını kendi kader çizgisine sahip çıkmaya
çağırmadır. Halkımızın sandıktan çıkan siyasi tercihleri
bu çağrıya yönelik bir cevap olarak okunabilir.
Sizleri her biri konusunda uzman değerli yazarlarımızın kaleme aldıkları makalelerle başbaşa bırakıyorum.
Sağlıcakla kalın.
icindekiler
STRATEJIK DUSUNCE • Sayı: 58 • Eylül 2014
Stratejik Düşünce ve Araştırma Vakfı
İktisadi İşletmesi Adına Sahibi
Dr. Nurol Canbolat
Genel Yayın Yönetmeni
Prof. Dr. Birol Akgün
Yayın Kurulu
Prof. Dr. Yasin Aktay
Doç. Dr. Mehmet Şahin
Dr. Murat Yılmaz
Dr. Cemil Ertem
Doç. Dr. Ahmet Erkan Koca
Orhan Miroğlu
Aydın Bolat
Alper Tan
Prof. Dr. Muhsin Kar
Doç. Dr. Murat Çemrek
Doç. Dr. Yusuf Tekin
Doç. Dr. Bekir Berat Özipek
Bülent Orakoğlu
Dr. M. Levent Yılmaz
Danışma Kurulu
Prof. Dr. Sacit Adalı
Prof. Dr. Mustafa Aydın
Prof. Dr. Şaban H. Çalış
Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu
Prof. Dr. Haluk Alkan
Prof. Dr. Talip Özdeş
Prof. Dr. Ali Şafak
Prof. Dr. Mehmet Şişman
Prof. Dr. Osman Can
Doç. Dr. Yaşar Akgün
Doç. Dr. Caner Arabacı
Dr. Zafer Aydın Ecemiş
Mehmet Akif Ak
Bayram Girayhan
Veli Şirin
Sinan Tavukcu
6
Siyasetin Restorasyonu:
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Yeni Türkiye
Prof. Dr. Yasin Aktay
12
10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanı Seçimleri
Yayın Asistanları
Adem Karaağaç
İbrahim Kaya
18
Yeni Türkiye’nin İlk Seçimi
Reklam Sorumlusu
Gamze Kılıç
22
Yeni Dönem: Yeni Stratejik Siyaset
26
Cumhurun Seçimi
28
10 Ağustos Sonrası Yaşanacak Değişim:
Verilen Sinyaller ve Siyasal Partiler
Yazı İşleri Müdürü
Mehmed Cahid Karakaya
Yönetim Yeri
Stratejik Düşünce Enstitüsü
Çetin Emeç Bulvarı A. Öveçler Mah.
4. Cad. 1330 Sokak No: 12
Çankaya / Ankara
Tel: 0 312 473 80 45
Faks: 0 312 473 80 46
Tasarım-Baskı
Başak Matbaacılık ve Tan. Hiz. Ltd. Şti.
Anadolu Bulvarı Meka Plaza No: 5/15
Gimat Yenimahalle - Ankara
Tel: 0 312 397 16 17
Faks: 0 312 397 03 07
www.basakmatbaa.com
Dr. Murat Yılmaz
Doç. Dr. Hamit Emrah Beriş
Aydın Bolat
M. Kürşad Birinci
Erdoğan’ın Ufku, Davutoğlu’nun Rüyası,
Türkiye’nin Rotası
10’uncu 5 Yıllık Plan’ın Teorik Temelleri
97
Kredi Derecelendirme Kuruluşları ve
Yeni Ekonomik Model Tartışmaları
Prof. Dr. Birol Akgün
58
32
36
CHP’nin Ötelenen Muhasebesi ve Parti İçi Muhalefet
Arap Basınında
Cumhurbaşkanlığı Seçimlerinin Yansımaları
Doç. Dr. Cevher Şulul
62
Çin Basınında “Türkiye Rüyası”
67
Orta Doğu’da Yeni ‘İdeal Düşman’: IŞİD
72
Mağduriyetten Mağrurluğa
İsrail Saldırganlığı:
Bir Napolyonlaşma Sorunu
Doç. Dr. Erkin Ekrem
Orhan Miroğlu
Dr. Ünal Gündoğan
102
Doç. Dr. Vahap Coşkun
42
Demokrasinin ‘YAŞ’ı
46
Paralel Yapı, BND, CIA, MI5-MI6 İlişkisi,
Sözde Tevhid-i Selam Örgütü
Doç. Dr. Ahmet Erkan Koca
Bülent Orakoğlu
Dinin Siyasal İdeolojilere Teolojik Temel Oluşturması - I
(Siyonizm Örneği)
Prof. Dr. Talip Özdeş
78
Prof. Dr. Bekir Berat Özipek
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Demirtaş’ın Başarısı
Dr. Cemil Ertem
Dr. M. Levent Yılmaz
Prof. Dr. Haluk Alkan
Fotoğraflar
AA, İHA, ShutterStock
Bu dergi içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce
Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat
Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek
kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden
izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve
yeniden yayımlanamaz. Bu dergide yer alan
SDE’nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik
Personeli’nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve
değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini
yansıtmaktadır; SDE’nin kurumsal görüşünü
temsil etmemektedir.
54
94
Filistin Katliamı Açısından
Uluslararası Ceza Divanı ve BM
108
Yrd. Doç. Dr. Selman Öğüt
82
Cumhurbaşkanlığı Seçim Sonuçlarının
Değerlendirilmesi Paneli
SDE Haber
Azerbaycan-Ermenistan Sınırında
Yeni Çatışmalar
110
İslamofobi ve Batı Dünyasının İmtihanı Söyleşisi
Doç. Dr. Yaşar Sarı
111
İnsani Gelişme Endeksi Çalıştayı
112
SDE’den Anlamlı Ziyaret
112
SDE’de Yaz Stajları Devam Ediyor
86
Libya’da Kriz Derinleşiyor
89
Ferguson Olayları Ne Kadar Yerel?
Doç. Dr. Ahmet Uysal
Amine İleri
SDE Haber
SDE Haber
SDE Haber
SDE Haber
Siyasetin Restorasyonu:
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Yeni Türkiye
Prof. Dr. Yasin Aktay
10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanı Seçimleri
Dr. Murat Yılmaz
Yeni Türkiye’nin İlk Seçimi
Doç. Dr. Hamit Emrah Beriş
Yeni Dönem: Yeni Stratejik Siyaset
Aydın Bolat
Cumhurun Seçimi
M. Kürşad Birinci
10 Ağustos Sonrası Yaşanacak Değişim:
Verilen Sinyaller ve Siyasal Partiler
Prof. Dr. Haluk Alkan
CHP’nin Ötelenen Muhasebesi ve Parti İçi Muhalefet
Prof. Dr. Bekir Berat Özipek
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Demirtaş’ın Başarısı
Doç. Dr. Vahap Coşkun
Demokrasinin ‘YAŞ’ı
Doç. Dr. Ahmet Erkan Koca
Paralel Yapı, BND, CIA, MI5-MI6 İlişkisi,
Sözde Tevhid-i Selam Örgütü
Bülent Orakoğlu
İÇ POLİTİKA
SİYASETİN
RESTORASYONU:
CUMHURBAŞKANLIĞI
SEÇİMİ ve
YENİ TÜRKİYE
Prof. Dr. Yasin AKTAY
SDE Onursal Başkanı
T
ürkiye seçimini yaptı. Cumhurbaşkanının kim olacağı
hususunda kendisine tevcih edilen soruya hiç tereddütsüz ve net bir cevap verdi. Halk kendisini ciddiye
alan, kendi iradesini sahiplenen, kendi değerleriyle bağdaşan, siyasetin anlamını ve işlevini gerçek makamına oturtan, gerçek anlamıyla bir siyasetçiyi seçti. Siyasetin bütün
aşamalarından emek vererek gelmiş olan ve hizmet siyasetini her şeyin üstünde tutmuş olan Recep Tayyip Erdoğan,
Türkiye Cumhuriyeti tarihinin bütün siyasi yelpazesini yeniden dağıtarak ve yeniden şekillendirerek girdiği seçimlerin
onuncusunda Cumhurbaşkanlığı makamına seçildi.
İlk turda yüzde 51.8 oy alarak, ikinci turda yüzde 65’lere
de çıkabileceğini göstererek şimdiye kadar kendisine veya
partisine yöneltilen eleştirilere de eli değmişken yeni bir cevap vermiş oldu. Bu saatten sonra umarız kimse kendisine
oy vermemiş olanlara bakarak yeni bir hesap icatçılığına
soyunmaz. Erdoğan’a oy vermemiş olan yüzde 47’nin en
az yüzde 12’lik dilimi ikinci turda Erdoğan’a oy verirdi.
6
EYLÜL 2014
Erdoğan, şmdye kadar grmş olduğu
bütün seçmlerde oylarını mütemadyen
artırmak suretyle önünün çok açık
olduğunu ve syasette katı kampların hç
de yumuşamaz, esnemez ve değşmez
olmadığını gösterd. Bunu başarmakla
aslında syasete olan nancı da herkesn
hayrına olacak şeklde restore etmş oldu.
Neticede AK Parti’nin adayı karşısında bütün partilerin birleştiği bir seçim yaşadık, ama bütün bu partilerin halk nezdindeki karşılığının ne olduğunu gördük.
Erdoğan, şimdiye kadar girmiş olduğu bütün seçimlerde oylarını mütemadiyen artırmak suretiyle önünün
çok açık olduğunu ve siyasette katı kampların hiç
de yumuşamaz, esnemez ve değişmez olmadığını
gösterdi. Bunu başarmakla aslında siyasete olan
inancı da herkesin hayrına olacak şekilde restore
etmiş oldu. Bu sonuçlarla, Türkiye hiç kuşkusuz
her bakımdan yeni bir başlangıç yapmış oluyor. Bu,
hem Erdoğan’ın bundan sonraki siyasi performansı
için yeni bir başlangıç, hem de Türkiye’nin 64 yıldır
yaşamakta olduğu siyasi seyrin geldiği aşama için
bir başlangıç. Buna daha fazla demokratikleşme diyebilirsiniz. Halkın devletle daha fazla bütünleşmesi diyebilirsiniz. Halkın daha fazla doğrudan iktidar
olması diyebilirsiniz. Halk üzerinde türlü entrikalarla
vesayet kurmaya çalışan mihrakların yenilgisi de diyebilirsiniz. Hiç kuşkusuz sadece Türkiye’nin değil
EYLÜL 2014
7
12 yıldır İktdarda duran AK Part hçbr şeklde
ktdarcı br part olmadı. Hatta br bakıma sürekl
ktdardak muhalefet ble oldu. Belk bu yüzden
muhalefetten hep daha lerde oldu ve muhalefete
br alan bırakmadı. Çünkü ktdardayken atmak
stedğ bütün lerc adımlara karşı drenen daha
muktedr güçler oldu. O bütün o muktedrler,
dern güçlern entrkalarını, engellern aşarak
yoluna devam ederken mlletn gerçek anlamda
htyaç duyduğu muhalefet de yaptı.
gibi bir sorunumuz yok değil. Bu muhalefet, hala
Türkiye’nin değişmiş olduğundan haberdar değil
gibi. O yüzden eski Türkiye’ye özgü ezberlenmiş
repliklerini en detone ve en münasebetsiz yerlerde
tekrarlarken her seferinde AK Parti’nin bir siyaset
aktörü olarak daha da parlamasını sağlamış oluyor.
Giderek ülkenin yaşamakta olduğu değişimin ana
aktörü olarak AK Parti muhalefetin varlığının ana sebebi haline geliyor.
bütün mazlum milletlerin umutlarının yeniden yeşermesi de diyebilirsiniz. Bütün bunlar Yeni Türkiye’nin
dayanacağı felsefeyi de ifade ediyor.
Yeni Türkiye’nin Mimarı Olarak AK Parti
AK Parti’nin siyasal alandaki başarılarını analiz ederken bu siyasal hareketin liderinin toplumla kurduğu ilişki, bu liderin dava arkadaşlarıyla samimiyeti
çerçevesinde şekillenen kurumsal güven ve bunun
toplumdaki olumlu yansımasının altı çizilmelidir.
Baştan itibaren kendi seçmenine vaat ettiklerini
gerçekleştirme konusunda sergilediği büyük bir sadakat de göze çarpıyor. 2001 yılında ortaya koyduğu parti programında vaat ettikleri ile bugün yaptıkları arasında tam bir uyumluluk görebilirsiniz. Bu da
aynı samimiyetin ifadesidir.
8
EYLÜL 2014
12 yıldır iktidarda duran AK Parti hiçbir şekilde iktidarcı bir parti olmadı. Hatta bir bakıma sürekli iktidardaki muhalefet bile oldu. Belki bu yüzden muhalefetten hep daha ileride oldu ve muhalefete bir
alan bırakmadı. Çünkü iktidardayken atmak istediği
bütün ilerici adımlara karşı direnen daha muktedir
güçler oldu. Bütün o muktedirleri, derin güçlerin entrikalarını, engellerini aşarak yoluna devam ederken
milletin gerçek anlamda ihtiyaç duyduğu muhalefeti
de yaptı. AK Parti devlet oldu ama devleti eski halinde bırakmadı, değiştirdi. Bugün AK Parti’nin yönettiği ülkede devlet 12 yıl öncesinin ceberrut, hâkim
devleti değildir. Bugün devlet vatandaşının hizmetinde Türkiyeli ve dünyalı bir aygıta dönüşmüştür.
Üstelik bu dönüşüm bile yola çıkarken Erdoğan’ın
ve AK Parti’nin vaad ettiği ve gerçekleşmiş olması
dolayısıyla samimiyeti kanıtlayan bir dönüşümdür.
AK Parti’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde şu
ana kadar ülkede sergilediği siyaset, siyasete dair
bilinen bütün ezberleri yerle bir ettiğini söylemiştik.
Yeni Türkiye bu ezberlerin yıkıldığı ve yeni siyasi
teamüllerin (habitusların) ikame olacağı bir Türkiye
olacaktır. Türkiye’nin bütün sosyolojik unsurlarıyla
giderek bu yeni siyaset tarzına, teamüllerine ve ölçülerine alışmaya başladı. AK Parti’nin siyaseti bir
bakıma da toplumda oluşturmuş olduğu yüksek
beklentilerin baskısı altında şekilleniyor. Bu baskı,
kuşkusuz hiç de olumsuz değil, aksine kendi sosyolojik tabanıyla interaktif, katılımcı siyasetin yüksek
örnekleri bu sayede sergilenmiş oluyor.
Kuşkusuz, bu siyaset sahnesinde rolünü oynamayı bir türlü beceremeyen, başka bir sahnenin
repliklerini en alakasız yerde tekrarlayan muhalefet
AK Parti’nin kurulduğu tarihten itibaren girdiği 9 seçimin her birinin kendine ait bir bağlamı ve hikâyesi
oldu. Toplamda ise kendi içinde son derece tutarlı
ve istikameti ve bütünlüğü olan büyük bir hikâyeyle
karşı karşıya kalıyoruz. 3 Kasım, 1 Mart, 27 Nisan, 22
Temmuz, 21 Ekim, 29 Ocak (Davos), 12 Haziran, 12
Eylül, 17-25 Aralık, 30 Mart, 10 Ağustos, kapatma
davası, Ergenekon ve Balyoz davaları, Mavi Marmara, Arap Baharı, başörtüsü ve katsayı davaları, demokratik açılım ve çözüm süreci, bu büyük hikâyenin
içindeki önemli tarihsel gün ve olaylar.
Estetiğin Siyasallaşması
Bu hikâyelerin hepsinin içinde tabii ki, AK Parti’nin
ekonomideki, dış politikada ve sosyal hizmetlerdeki, eğitim ve ulaşımdaki dev başarıları var. Bütün
bu hikâyenin toplamından itibar kazanan en önemli
kavram siyaset olmuştur. Bu hikâyenin bütünlüğünde sanatsal bir bütünlük, bu bütünlükten yansıyan
bir tutarlılık duygusu ve estetik vardır. Hiç kuşkusuz
Davutoğlu’nun Genel Başkan olarak seçileceği 27
Ağustos tarihi de AK Parti’nin şu ana kadar sergi-
EYLÜL 2014
9
Samimiyete dayanmayan siyaseti güçlendirmek için
estetik bir takviyeye ihtiyacı vardır ki bu durumda
sanat siyasetin hizmetine çok hoyrat bir biçimde
sokulmuş olur. Oysa ortada samimiyet varsa, kâfi
derecede güzellik de vardır. Samimi olan yeterince
güzeldir. Bu güzelliğin siyasallaştırılması siyaset adına da özgün olanın, yeni olanın, sahih olanın ortaya
konulması anlamına geliyor.
Davutoğlu’na dış politika performansı dolayısıyla yöneltilen eleştirilerin hiçbirisi, öneri olarak daha iyi ve
daha güzel bir siyaset öneremiyor. Hatta önerilen
siyasetlerin her biri samimiyetten uzaklaşmayı, sözüm ona realist olmak adına bir çirkinliğe ortak olmayı
öneriyor. Sözgelimi, Mısır’da, Irak’ta veya Suriye’de
gelişen olaylara karşı bugünkünden daha az zararlı
çıkmak, hatta kârlı çıkmak için neler yapılabilirdi? Bu
sahalarda kâr zarar hesabı yapanların ve buradan
Davutoğlu’na büyük payı çıkaranları dinlemeye kalksanız, ortada ne güzellik kalır ne iyilik.
AK Parti 12 yıldır Türkiye’yi tek başına yöneten bir
parti. Bu haliyle AK Parti’nin Türkiye’nin siyasi tarihine birçok bakımdan devrim niteliğinde katkılar yapmış olduğunu söylemek mümkün. Her şeyden önce
arka arkaya seçimler kazanarak üstelik her seferinde oyunu artırarak tek başına iktidarda kalabilmek
bakımından bir ilk olduğu muhakkak. AK Parti bu
özelliğiyle parti ve seçmen arasında salt siyasetin
ötesinde sadakat diye bir ilişkinin veya değerin de
var olabileceğini ve bunun pekâlâ bir geçerliliğinin
de olabileceğini gösterdi.
lediği bu siyasal performans içinde, bu performansı
ilgiyle ve aşinalık kesbederek izleyenler için apayrı
bir güzelliği temsil edecektir.
Walter Benjamin, politikanın estetikleştirilmesinin
sakıncalarına dair uyarılarda bulunarak alternatif
olarak estetiğin siyasallaştırılmasından bahsetmişti.
AK Parti’nin 13 yıllık siyasal performansının toplamından politikanın güzelleştirilmesinden ziyade güzelliğin siyasallaşmasını izleme fırsatını bulduğumuzu düşünüyorum. Bu güzelliğin özünün samimiyet
olduğunu söylemiştik ki, bu özellik şimdiye kadar
geçer akçe olan siyaset biçimlerinin çok yabancısı
olduğu bir değerdi.
10
EYLÜL 2014
Bu denge içinde AK Parti seçmenini veya sosyolojik tabanını tam bir sadakatle temsil ederken, bir
yandan da aynı sosyolojik taban üzerinde Jakoben
bir üstünlük iddiası taşımaksızın değişimine de öncülük etti. Böylece bir siyasi partinin kendi sosyolojik tabanı ile ilişkisine dair son derece özgün bir
model de ortaya koydu. Kentleşmesini ve orta-sınıflşmasını da tamamlamakta olan bu kesimlerin siyasal ufuklarına, duruşlarına ve hedeflerine dair çok
önemli bir etkisi de oldu.
AK Parti’nin siyasi hayatımıza getirdiği özgünlüklerden biri de gelenek ve yenilenme arasında kurduğu
dengeyi kurumsal bir teamüle bağlamış olması. Üç
dönem kuralının bir teamüle dönüşmesiyle birlikte
parti içindeki yenilenmenin dengesi büyük ölçüde
sağlanmış oluyor ama hiçbir şekilde tecrübenin ve
Abdullah Gül’den sonra Cumhurbaşkanının Erdoğan
olması, Erdoğan’dan sonra AK Part Genel başkanı
ve başbakanın Davutoğlu olması adeta çok y br
müzk esernn arka arkaya uyumlu sadâlarındak
mükemmel aheng yansıtıyor. 2007’de, Abdullah
Gül’ün cumhurbaşkanı olmama htmal belrdğnde
‘bu şarkı böyle btmez’ demştk, çünkü o bağlam
çnde şarkının o yernde Gül’ün cumhurbaşkanlığı
mukadderd. Mevcut durumda dnledğmz mükemmel
şarkının burasına br Davud ses mükemmel br uyum
sergleyecekt. Öyle de oldu...
geleneğin dışlanmadığı, aksine geleneğe her aşamada taze bir kanın kazandırılmasıyla daha da canlandırıldığı bir dinamizm de söz konusu oluyor.
Bir Dava Partisi Olarak AK Parti
AK Parti’nin bir başka özgün yanının tipik bir tezahürünü de Ahmet Davutoğlu’nun bizzat partinin lideri 12. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan
tarafından başbakan ve genel başkan adayı olarak
ilan edilmesi sahnesinde görmüş olduk. Bu sahne
yine bizzat Erdoğan tarafından 7 yıl önce Sayın Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edilmesi esnasında yaşanmıştı.
Esasen bu sahneleri yaşatan özgünlük, AK Parti’nin
bir kariyer ve kişisel ikbal hareketi olmaktan çok
bir dava partisi olmasıdır. Yüzde 52’lik bir başarıyı yakalamış bir parti olarak, en kritik aşamadan,
kendisine bir genel başkan ve kabineye başbakan
seçerken bu süreci olabilecek en rahat şekilde geçebiliyor olması partinin gücünü de, özgünlüğünü
de gösteriyor.
Kuşkusuz bu gücün en önemli kaynağı liderliğinden
geliyor, ama o liderliğin de en büyük gücü istişare
ilkesine verdiği önemle parti içindeki ortak aklı çok
iyi dinliyor ve değerlendiriyor olmasından kaynaklanıyor. O aklın mevcut durum içinde işaret ettiği
kişi, sahip olduğu kişisel özelliklerle partinin sosyolojik tabanı arasındaki muhteşem uyumu da işaret
ediyor. Süreç içinde değişim mukadder ama bu
değişimin bir ahenk içinde olması her zaman her
kurumda mümkün olmuyor.
Abdullah Gül’den sonra Cumhurbaşkanının Erdoğan
olması, Erdoğan’dan sonra AK Parti Genel başkanı
ve başbakanın Davutoğlu olması adeta çok iyi bir
müzik eserinin arka arkaya uyumlu sadâlarındaki
mükemmel ahengi yansıtıyor. 2007’de, Abdullah
Gül’ün cumhurbaşkanı olmama ihtimali belirdiğinde
‘bu şarkı böyle bitmez’ demiştik, çünkü o bağlam
içinde şarkının o yerinde Gül’ün cumhurbaşkanlığı
mukadderdi. Mevcut durumda dinlediğimiz mükemmel şarkının burasına bir Davudi ses mükemmel bir uyum sergileyecekti. Öyle de oldu...
EYLÜL 2014
11
İÇ POLİTİKA
Sonuçlar Erdoğan’ın projesnn seçmenn en az % 52’s tarafından desteklendğn gösterd.
Fakat bu destek syas sonuçları olan br stkamet gösterse de henüz anayasada br hükümet sstem
değşklğne gdlmş değl. Seçmn hemen sonrasında Erdoğan’ın AK Part’ye 2015 seçmler çn
TBMM’de anayasayı değştrecek 367 mlletvekl veya en azından anayasa değşklğn halk
oyuna götürmey temn edecek 330 rakamı hedef olarak göstermes bu bakımdan anlamlıdır.
kanlığı formülleri etrafında bir anayasa değişikliği ve
aktif bir Cumhurbaşkanı vaat etti.
10 AĞUSTOS 2014
CUMHURBAŞKANI
SEÇİMLERİ
Erdoğan karşıtlığı üzerinden ittifak yaparak çatı
adayı gösteren CHP ve MHP ile 12 diğer siyasi parti
parlamenter sistemi savundu ve adayları Ekmeleddin İhsanoğlu ancak % 38 oy alabildi. % 9.5 civarında oy alan HDP Eş Başkanı ve Cumhurbaşkanı
adayı Selahattin Demirtaş ise bu konuda kesin bir
tercihte bulunmadı. Bu sonuçlar Erdoğan’ın projesinin seçmenin en az % 52’si tarafından desteklendiğini gösterdi. Fakat bu destek siyasi sonuçları olan
bir istikamet gösterse de henüz anayasada bir hükümet sistemi değişikliğine gidilmiş değil. Seçimin
hemen sonrasında Erdoğan’ın AK Parti’ye 2015
seçimleri için TBMM’de anayasayı değiştirecek 367
milletvekili veya en azından anayasa değişikliğini
halk oyuna götürmeyi temin edecek 330 rakamı
hedef olarak göstermesi bu bakımdan anlamlıdır.
Bu haliyle 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden sonra
2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ana konusunu
teşkil eden hükümet sistemi tartışmasının 2015 seçimlerine de yayılacağı şimdiden söylenebilir. Bu üç
aşamalı uzun seçimin sonrasında hükümet sistemi
ekseninde yeni anayasanın kaderi belli olacaktır.
Dr. Murat YILMAZ
SDE İç Politika ve Demokratikleşme
Programı Koordinatörü
T
ürkiye tarihinde ilk defa 10 ağustos 2014’te
doğrudan halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı seçildi. Seçimde birinci turda % 52 oranında oy
alan Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep
Tayyip Erdoğan “seçilmiş” ilk cumhurbaşkanı oldu.
Seçimin sonuçları kadar seçim süreci de, önümüzdeki dönemin bir “kurucu dönem”, bu seçimlerin de
“kurucu seçim” olduğunu göstermiş oldu.
12
EYLÜL 2014
Seçim sürecinde Cumhurbaşkanlığı seçiminin sadece bir Cumhurbaşkanı seçmekten ibaret olmadığını gösteren seçim ittifakları ve seçim bildirgelerine şahit olundu. Buradaki temel tartışma noktası
doğrudan halk oyuyla seçilen Cumhurbaşkanı’nın
hükümet sistemindeki yerinin ne olacağı üzerineydi.
Seçimi kazanan Erdoğan parlamenter sistem yerine başkanlık, yarı başkanlık veya partili cumhurbaş-
10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Erdoğan ve AK Parti’nin kazandığı, CHP ve
MHP’nin kaybettiği, HDP ve Demirtaş’ın üçüncü
olmasına rağmen kazançlı çıktığı anlaşılıyor. Seçimlerin kazanan ve kaybedenleri liderler ve partilerden ibaret değildi. 10 Ağustos seçimlerinde bir
takım kavram ve anlayışlar da yarıştılar, dolayısıyla
bazı kavram ve anlayışlar kazanırken bazıları da
kaybettiler.
Kazanan kavram ve anlayışlar değişim ve demokratikleşmeyle beraber çözüm süreci, Türkiyelilik,
paralele yapıyla mücadele, özgürlükçü laiklik, yeni
anayasa ve Yeni Türkiye’dir. Kaybeden kavram ve
anlayışlar ise statüko ve vesayetle beraber bölünme
korkusu, otoriter laiklik, resmi ideoloji, kutuplaşma
söylemi, otoriterleşme iddiası 1982 anayasası ve
eski Türkiye’dir.
Şimdi kazanan ve kaybedenleri siyasi liderler ve
partiler düzleminde ele alalım. Seçimin açık ara galibi Erdoğan ve AK Parti’dir. % 52’lik oy oranı AK
Parti’nin daha önce almadığı bir oy oranını ifade
etmektedir. Bu oy oranıyla Erdoğan ve AK Parti,
Adnan Menderes ve Demokrat Parti ile Süleyman
Demirel ve Adalet Partisi’nden sonra üçüncü defa
% 50’nin üzerine çıkan bir oy oranı yakalamıştır.
Erdoğan bu oy oranıyla Cumhurbaşkanlığı Vizyon
Belgesinde açıkladığı seçim vaatleri ve hükümet
sistemi değişikliği için halktan güçlü bir destek almıştır. % 56 değil de % 52 aldı, o yüzden de istediği desteği alamadı şeklindeki değerlendirmeler
“karşı propaganda” ötesinde bir anlam taşımamaktadır. Erdoğan ve AK Parti’nin önünde şimdi
bu desteği konsolide etmek ve 2015 seçimlerine
taşıyarak anayasa değişikliği yapabilecek bir Meclis kompozisyonu meydana getirme imtihanı vardır.
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduktan sonra partisiyle ilişkisinin kesilecek olması, Erdoğan ve AK
Parti için bir problem teşkil etse de, AK Parti bu
problemi kurumsal kimliği ve kurumsal kültürü inşa
etmek için bir fırsat olarak kullanabilir. Erdoğan ve
AK Parti hükümet sistemi üzerinden yaşadıkları
problemi ve seçmene verdikleri vaadi, 2015 seçimlerinin temel tartışma noktası haline getirebilirler.
Erdoğan ve AK Parti problemleri, kendi ötesinde,
diğer kesimlerin ve bütün Türkiye’nin problemlerini
çözebilecek bir “Yeni Anayasa” başlığı altında va’z
edebilirse, Erdoğan ve AK Parti değişim ve demokratikleşmenin en güçlü aktörü olarak bu tartışmadan güçlenerek çıkabilirler.
CHP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gösterilen
çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun siyasi ve kültürel kimliği, aday gösterilme süreci ve aldığı oy
EYLÜL 2014
13
10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçmlernn Erdoğan ve AK Part’nn kazandığı, CHP ve MHP’nn
kaybettğ, HDP ve Demrtaş’ın üçüncü olmasına rağmen kazançlı çıktığı anlaşılıyor. Seçmlern kazanan
ve kaybedenler lderler ve partlerden baret değld. 10 Ağustos seçmlernde br takım kavram ve
anlayışlar da yarıştılar, dolayısıyla bazı kavram ve anlayışlar kazanırken bazıları da kaybettler.
oranının düşüklüğü sebebiyle Cumhurbaşkanlığı
seçimlerini parti içi iktidar mücadelesine dönüştürmüş durumdadır. CHP Genel Başkanı Kemal
Kılıçdaroğlu 5-6 Eylül’de yapılacak CHP Kurultayını
kazanabilirse, bu vesileyle Yeni CHP söylemine karşı çıkan ve CHP’nin açılımlarını engelleyen ulusalcı
kanadı tasfiye etme imkânına kavuşabilir. Ancak her
hâlükârda CHP’de suların uzun bir süre durulmayacağı söylenebilir.
MHP, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde en zor durumda kalan siyasi partidir. İçinde bulunduğu cephenin büyük aktörü CHP’nin değişme ve yenilenme
çabası MHP’yi ideolojik olarak tecrit etmekte ve
özgül ağırlığını azaltmaktadır. Parti değişmeyip Erol
Göka’nın ifadesiyle “taşlaştıkça” MHP tabanı, kendi
içinde farklılaşmakta ve bölünmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde İç Anadolu, Doğu Anadolu
ve Karadeniz hattında Erdoğan’a verilen güçlü destek bu farklılaşmanın açık bir göstergesidir.
HDP seçimin üçüncüsü olmakla beraber kazançlı çıkan ikinci partisidir. HDP adayı Selahattin
Demirtaş’ın CHP’nin bıraktığı boşluğu iyi değerlendirerek sergilediği performans çözüm sürecinin
getirdiği yumuşama ve enerjiyle beraber oy oranlarında % 50’lilik bir artış getirmiştir. Daha önemlisi,
Demirtaş’ın çözüm süreciyle uyumlu Türkiyelileşme,
demokratikleşme ve sola açılma projesinin kendi
tabanında da tutmuş olmasıdır. Demirtaş’a Batı’da
ve CHP’nin kalelerinde verilen oy ve CHP’li aydınların gösterdiği ilgi önümüzdeki dönemde CHP’nin
dönüşmesini etkileyecek eğilimlerden birisidir. Demirtaş ve HDP, bu söylem değişikliğini kalıcı bir siyaset ve ideolojik değişime dönüştürebilirse CHP’yi
dönüştürmenin yanında Yeni Türkiye’yi taşıyacak
aktörlerden biri olması mümkündür. HDP’nin temel
problemi seçim sonrası Lice’deki olaylarda görüldüğü üzere PKK’nın silah bırakma ve siyasileşme
konusunda göstereceği direnç olabilir.
Sonuç olarak, 10 Ağustos 1014 seçimleri seçim süreci, seçim vaatleri ve seçim sonuçlarıyla
Türkiye’de değişim ve demokratikleşme sürecinin
devam edeceğini gösterdi. Türkiye istikrar içinde
değişmeye devam ediyor. Erdoğan şahsında ortaya çıkan enerjinin AK Parti başta olmak üzere devlet
kurumlarının, demokratik bir şekilde kurumsal kimlik
kazanması ve kapasitelerini arttırmaları önümüzdeki
dönemin temel tartışma noktası olacaktır.
AK Parti Kongresi ve 1. Davutoğlu Kabinesi
Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip
Erdoğan’ın 10 Ağustos 2014’de ilk defa yapılan seçimle halk tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesiyle,
evvela AK Parti’de başlayan ve giderek siyasi yelpazeyi ve siyasi sistemi etkileyeceği anlaşılan büyük değişim döneminin içindeyiz. Bu değişim, AK
14
EYLÜL 2014
TÜRKİYE CUMHURİYETİ 62. HÜKÜMETİ
Parti içinde yapılan istişareler neticesinde seçilmiş
ilk Cumhurbaşkanı olan Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı
Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nu önce AK Parti Genel
Başkanı sonra da Başbakan olarak tercih etmesiyle başladı. Ahmet Davutoğlu, 27 Ağustos’taki AK
Parti Kongresiyle genel başkan oldu, 28’inde yeni
hükümeti kurmakla görevlendirildi ve 29 Ağustos’ta
hükümeti kurdu. Herkesin merak ettiği konu AK
Parti’deki genel başkan değişimiyle başlayan değişimin sınırlarının ne olacağı ve Davutoğlu’nun
bahsettiği restorasyonun ne anlama geldiği... Bütün bunları tahlil edebilmek için uzak ve yakın tarihe
bakmak elzem.
AK Parti Daniell Pappies’ın işaret ettiği üzere vesayet sistemini aşan yeni bir yazılım veya sürümle
eski rejimi aştı. AK Parti, milli görüş hareketi içinde
“yenilikçi hareket” olarak bilinen grubun, milli görüşün ötesinde, dönemin Türkiye’sine hitap eden
“yenilikçi parti”ye dönüşmesiyle kurulmuştu. Kuruluş döneminde tüzüğe konulan parti görevlerindeki
3 dönem sınırı, milli görüş hareketindeki gelenekçilerle beraber Türkiye siyasetindeki kireçlenmeye
ve profesyonelleşen merkez siyasi kadroya karşı
yenilik arzusunu ifade ediyordu. AK Parti iktidardaki
üçüncü dönemiyle şimdi tüzüğün sınırlarıyla karşı
karşıya kaldı ve yenilenmek zorunda olduğunu görüyor. Bu arada vesayet kurumları ve koalisyonu,
Gezi olayları ve 17/25 Aralık soruşturmalarıyla siyasete klasik yollar dışında yeni sürümlerle müdahale
yollarını denedi ama başarılı olamadı. Bu deneme-
EYLÜL 2014
15
cevaptır. Davutoğlu, bu büyük hedefe ulaşabilmek
için çözüm sürecinin tamamlanması ve paralel yapı
başta olmak üzere demokratik iradeyle bağdaşmayan her türlü bürokratik unsurun tasfiye edilmesinin
hayati derecede ehemmiyetli olduğunu açıkça ifade
etti. Esasen Davutoğlu’nun tercih edilmiş olması, 12
yıllık değişim sürecinin artık içeriden dışarıya taşma
ve taşınma istidadından ve meydan okumadan kaynaklanmaktadır.
ler, başarısızlığına rağmen, AK Parti’nin reformlarının ve restorasyonun tamamlanması gerektiğini bir
kez daha hatırlattı.
10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, AK
Parti’ye bu değişimi ve yeniden Türkiye siyasetinin
yenilikçi hareketi olarak ortaya çıkabilme imkânını
verdi. Böylece AK Parti bir yandan vesayet sisteminin tasfiyesi ve arkasındaki % 50’lik destekle
beraber özgüven ve istikrar içinde kendi içindeki değişikliği gerçekleştirerek kurumsal bir partiye
dönüşüyor, diğer yandan da Türkiye’deki büyük
değişimi anayasal çerçeveye ve kurumlaşmaya
dönüştürmeye yöneliyor. Erdoğan’ın Başbakanlığı
16
EYLÜL 2014
döneminde vesayet sistemini tasfiye eden AK Parti, şimdi Davutoğlu ile muhalefetin yenilenmesinden
önce kendi sürümünü yenilemeye çalışıyor. Acaba
Erdoğan, Davutoğlu ve AK Parti, “uyum içinde” 3
Kasım 2002 öncesinde olduğu gibi AK Parti’yi aşarak bütün Türkiye’ye hitap eden yenilikçi hareket
olmaya devam ettiklerini gösterebilecekler mi?
AK Parti Kongresindeki konuşmalarındaki ufukla
Erdoğan ve Davutoğlu, Türkiye’deki temel meselelerde karar verici mecranın siyaset ve demokratik
otoriterler olduğunu çok net bir şekilde ifade ettiler.
Davutoğlu son 12 yılda yaşanan büyük değişimi,
Türkiye’nin Birinci Cihan Harbiyle içine girdiği iç ve
dış siyasetteki vesayetten çıkış, milletle devlet arasındaki cebri epistemolojik kopuşun sonu, tarihdaşlık
ve kaderdaşlıkla var olan aidiyetin “eşit vatandaşlık”la
tamamlanması olarak takdim etti. Türkiye Devleti’nin
içeride milletle demokratik yollarla bütünleşmesi,
dışarıda tarihi ve kültürel havzasına açılarak dünyalaşması Yeni Türkiye’nin medeniyet tasavvuru
ve istikameti olarak ortaya konuldu. Bu medeniyet
tasavvuru, Birinci Dünya Savaşı sonrasında SkyesPicot antlaşmasıyla kurulan bölgesel düzenin çöküşü
karşısında artan çatışma, mezhepçilik, kabileleşme
tehlikeleriyle Türkiye’nin değişimine ve yumuşak gücüne karşı yapılan meydan okumaya verilen güçlü bir
Davutoğlu’nun ilk kabinesinden de anlaşılacağı üzere AK Parti’nin yeni sürümü restorasyon ve
muhafazakârlık anlayışına uygun bir şekilde “tedricen” gerçekleşecektir. Tıpkı 12 yıllık reform sürecinin
tedricen gerçekleşmesi gibi... Bu bakımdan büyük
kopuşlar ve kırılmalar bekleyenler yanılacaklardır.
Davutoğlu’nun ifadeleri ve yaklaşımı, 12 yıllık reform
sürecinde içerideki vesayetçi bürokratik zümreye karşı geliştirilen özgüvenin şimdi Türkiye dışına, dünyaya
taşınması anlamına gelmektedir. Davutoğlu bu bakımdan 3 Kasım 2002 öncesine göre içeride sağlam
ve demokratik bir zemine sahip olmanın avantajına
sahiptir. Davutoğlu’nun misyonu, içeride Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın % 52’ye ulaşan oy desteği ve bu
haliyle Türkiye siyasetinde % 50 üzerine çıkan üçüncü karizmatik liderin enerjisini, partide ve demokratik
hukuk devletinde kurumlaştırmaktır. Bu yapılabildiği
ölçüde demokratikleşmeyle beraber iktisadi gelişme de devam edecektir. İktisadi gelişme, Türkiye’nin
içerideki ve dışarıdaki başarısının hem sebebi hem
sonucudur. Türkiye 2014 yılı itibariyle BM Kalkınma
Programı’nın İnsani Gelişme Endeksinde 90. sıradan 69. sıraya bu gelişme sayesinde sıçramıştır. Bu
şekilde insani gelişmede yüksek standartlara ulaşan
Türkiye’nin bu eğilimi devam ettirmesi halinde bir kaç
sene içinde en yüksek insani gelişme ligine sıçraması
mümkündür. Davutoğlu yurt dışında ise bölgede ve
dünyada medeniyet perspektifiyle Türkiye’nin yumuşak gücünü arttırarak bütün dünyayla kalkınma,
işbirliği ve barış inşasıyla ortaklık geliştirme perspektifini ortaya koymuştur. Davutoğlu’nun ilk kabinesi
açılımların yanında, Türkiye’nin ekonomik istikrar ve
AB değerlerine bağlılığını ortaya koymuştur. Davutoğlu, önümüzdeki dönemde medeniyet perspektifiyle muhafazakârlığın “değişerek devam etmek, devam ederek değişmek”, denge ve uyumla bütünlüğü
muhafaza etmek mottolarını siyasi hayata aktarmak
durumundadır.
EYLÜL 2014
17
İÇ POLİTİKA
tamamı, neredeyse tüm projelerin yüz yüze bulunduğu bir sorunla malul: İnandırıcılık. Masa başında
hazırlıklar ne kadar iyi yapılırsa yapılsın ortaya çıkan
proje, toplumun dokusuyla uyuşmuyorsa başarılı
olma ihtimali bulunmuyor. Bu bakımdan, Erdoğan’ın
en önemli avantajlarından biri, halkın büyük bir bölümünün gözünde sahicilik ve inandırıcılık sorunlarını aşmış olması. Öyle ki bu durum, Erdoğan’ın neden partisi içinden başka birinin değil de kendisinin
aday olduğunu anlatmasını bile gerektirmedi. Hem
kendi seçmenleri hem de muhalefet, Erdoğan’ın
adaylığını neredeyse beklenen ya da olması gereken bir durum olarak karşıladı. Böylece Erdoğan’ın
adaylığı, kendiliğinden gelişen, doğal bir durum olarak belirdi ve hemen hiçbir itirazla karşılaşmadı.
YENİ TÜRKİYE’NİN İLK SEÇİMİ
Doç. Dr. Hamit Emrah BERİŞ
SDE Uzmanı
C
umhurbaşkanının ilk kez halkın doğrudan
oylarıyla seçildiği 10 Ağustos 2014 tarihinin Türkiye siyaseti açısından en önemli
dönüm noktalarından biri olacağı şimdiden anlaşılıyor. Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından
seçilmesinin bir hükümet sistemi değişikliği getirip
getirmeyeceğinden Erdoğan sonrası AK Parti’nin
durumunun ne olacağına dek bir dizi soru şimdiden cevaplarını bekliyor. Bunun yanında Erdoğan’a
karşı üst üste dokuz seçimi kaybeden muhalefet
partilerinde lider ya da genel strateji değişikliği olup
olmayacağı da soru işareti üreten konular arasında.
Bu soruların cevaplarına ulaşmak için önümüzde
daha çok zaman var. Şimdi yapılması gereken ise
10 Ağustosa ilişkin soğukkanlı bir değerlendirme.
18
EYLÜL 2014
Zira bu seçim, siyaseti tepeden belirleme girişimlerinin hiçbir zaman olumlu sonuç vermeyeceğini,
sahicilik ve inandırıcılık sorunlarını aşamayan siyasetçilerin ise başarılı olamayacağını bir kez daha
kanıtladı.
Her şeyden önce cumhurbaşkanlığı seçim kampanyalarının son yıllarda alışık olduğumuzun aksine
nispeten düşük bir tempoda geçtiği görüldü. Bu
durumun en önemli nedeni, AK Parti’nin ardı ardına
gelen seçim başarıları nedeniyle Türkiye siyasetinin
uzunca bir süredir adeta sürprize kapalı olması. Nitekim muhalefet partileri, bir bakıma, sürekli yeni
taktikler deneyerek ve çeşitli “projeler” üreterek bu
durumu aşmaya çalışıyorlar. Ancak bu girişimlerin
AK Parti’nin adayının Erdoğan olması, en baştan itibaren beklenen bir durumdu. Buna karşılık, muhalefetin nasıl bir tavır izleyeceği ve Erdoğan’ın karşısına hangi isimleri aday olarak çıkaracağı belki daha
fazla merak ediliyordu. Aslında 2009 yerel seçimlerinden itibaren CHP ile MHP arasında, önceden
kararlaştırılmış bir stratejinin ürünü olmasa da, zımnî
bir ittifak oluştuğu biliniyor. Her iki partinin seçmenleri, kendi partilerinin güçlü olmadığı yerlerde bir
diğerini destekleyebiliyorlar. Bu durumun en belirgin örneklerinden biri, son yerel seçimlerde, seçmen nezdinde, “Mansur Yavaş modeli” üzerinden
hayata geçti. Dolayısıyla oy oranları göz önünde
bulundurulduğunda tek başlarına cumhurbaşkanı
seçmeleri imkânsız gibi görünen CHP ve MHP’nin
seçimlerde birlikte hareket etmeleri sürpriz olmayacaktı. Bir süredir tartışılan ortak aday girişimi, belki
de düşünülenden daha kısa sürede hayata geçti ve
Ekmeleddin İhsanoğlu ismi açıklandı. HDP ise anlaşıldığı kadarıyla bir miktar tereddüt ve kendi içindeki
bir dizi tartışmanın ardından eş genel başkan Selahattin Demirtaş’ı aday olarak belirledi.
Öncelikle muhalefetin “çatı aday” formülünün ne
anlama geldiği sorusunun cevabına bakalım. Siyasetin kendine özgü bir işleyişinin olduğu, aritmetik
hesapların çoğu zaman işe yaramadığı gerçek.
Nitekim İhsanoğlu’nun adaylığında bu durumu bir
kez daha hatırlatan bir tabloyla karşılaşıldı. Son seçimlerdeki oy oranlarına bakıldığında muhalefetin
Erdoğan’ı seçtirmemek için ittifak yapması zorunlu;
ama yeterli değildi. Bu bakımdan, son iki seçimde
seçmenlerin yaklaşık yarısının desteğini alan AK
Parti’den oy devşirebilmek, Erdoğan’ın karşısına
Erdoğan’ın en önemli
avantajlarından biri, halkın
büyük bir bölümünün gözünde
sahicilik ve inandırıcılık
sorunlarını aşmış olması.
Öyle ki bu durum, Erdoğan’ın
neden partisi içinden başka
birinin değil de kendisinin
aday olduğunu anlatmasını
bile gerektirmedi. Hem kendi
seçmenleri hem de muhalefet,
Erdoğan’ın adaylığını
neredeyse beklenen ya da
olması gereken bir durum
olarak karşıladı.
çıkacak adayın iddialı olabilmesi için yegâne yoldu.
Dolayısıyla aday olarak belirlenecek ismin AK Parti
seçmenine nispeten yakın bir yerde durması gerekiyordu. Muhalefet partilerinin İhsanoğlu tercihine
bu açıdan bakmak gerekir.
Muhafazakâr kimliğiyle tanınan, sağ seçmenin
sıcak bakabileceği, ülke içinde yıpranmamış ve
uluslararası saygınlığa sahip olduğu düşünülen
İhsanoğlu’nun, Erdoğan’ın adaylığına rağmen AK
Parti’den çekeceği oylara, zaten doğal olarak çatı
partilerinden gelecek oylar da eklendiğinde seçilmesini sağlayacak bir çoğunluğa ulaşabileceği varsayıldı. O halde, “kâğıt üzerinde” İhsanoğlu, ortak
aday gösterilmek için en uygun isimlerden biriydi.
Ancak “sahaya inildiğinde” bu formülün gerçekten
de kâğıt üzerinde kalacağı, İhsanoğlu’nun, diğer
tüm özelliklerinden bağımsız şekilde, toplumu arkasından sürükleyecek bir etki gücüne sahip olmadığı kısa sürede anlaşıldı. Bu durumun ister istemez
diğer adayların da kampanya performanslarını etkilediği söylenebilir. Gerçekten de cumhurbaşkanlığı
seçim kampanyasında İhsanoğlu nabzı yükseltemedi ki, zaten geriden başlayan bir adayın bunu başaramaması şansını daha sandık başına gitmeden
bitirdi. İhsanoğlu’nun siyasî bir tecrübesinin bulunmaması, seçim sürecinde halka ulaşmasını iyiden
iyiye zorlaştırdı. Kampanyasının yeterince etkili bir
EYLÜL 2014
19
Cumhurbaşkanının doğrudan
halk tarafından seçilmesi
aslında demokratik siyasetin
zemininin genişlemesi
anlamına geliyor. Değişik
dönemlerde vesayet kurumu
olarak kullanılabilen
cumhurbaşkanlığı makamının
aslında sivil siyasetin en
önemli unsurlarından biri
olduğu gerçeği, toplumu ve
siyaseti, gücü kendinden
menkul mekanizmalar
aracılığıyla dizayn
etme çabalarını giderek
zayıflatacaktır.
şekilde kurgulanmaması, kendisini aday olarak belirleyen partilerin sahada yeterli desteği vermemesi
ve elbette kendisinin gafları, İnsanoğlu’nun zaten en
baştan fazla olmayan seçilme şansını iyice ortadan
kaldırdı. Daha açık bir ifadeyle, İhsanoğlu, aday olduğu pozisyonun gereklerine uygun bir “tarz-ı siyaset” ortaya koyamadı.
Elbette İhsanoğlu’nun adaylığının özellikle çatı partilerinin liderlikleri için ayrı bir anlamı ve işlevi var.
Uzunca süredir seçim başarısı kazanamayan CHP
ve MHP yönetimlerinin cumhurbaşkanlığı adaylığı
aracılığıyla kendi elleriyle, kendilerine rakip çıkarmayacakları beklenebilecek bir durum. Bu bakımdan, İhsanoğlu gibi “nötr” bir ismin tercihi, her iki
partinin liderliklerinin seçim sonrasındaki süreçte
konsolide edilmesi açısından önem taşıyor. Nitekim İhsanoğlu’nun ulaştığı rakam, ittifakın yerel
seçimlerdeki toplam oy oranının altında kalmasına
rağmen CHP ve MHP içinde yönetim değişikliğine
yönelik sesler oldukça cılız kaldı. Parti sözcüleri de
orada bir başarısızlık durumu bulunmadığını, dolayısıyla genel başkanların değişmesini gerektirecek bir
sonucun oluşmadığını savundular. Hatta CHP’de,
genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nu istifaya çağıranların politika değişikliğine karşı çıkan “ulusalcı
kanat” olması, yönetimin işini kolaylaştırdı. CHP’nin
sıkıştığı oy makasından çıkışı, ancak temel politika-
20
EYLÜL 2014
larındaki değişiklik ile mümkünken ulusalcı kanadın
buna tamamen karşı çıkması, muhaliflerin meşruluk
zeminini zayıflatıyor.
Diğer taraftan muhalefet partileri, son dönemdeki
hemen her seçimde olduğu gibi 10 Ağustos sonrasında da tartışma başlıklarını değiştirmeye çalıştı. Bu bakımdan, en fazla yararlanılan argüman,
Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının resmen ilan edileceği 15 Ağustos gününden itibaren milletvekilliği ile
AK Parti üyeliğinin sona ereceği ve dolayısıyla tarihi
27 Ağustos olarak belirlenen AK Parti büyük kongresine katılamayacağı oldu. Reel düzlemde hiçbir
anlamı bulunmayan ve teknik bir ayrıntı olmaktan
öteye geçemeyen bu durumun ısrarla dile getirilmesi aslında seçim sonuçlarının ortaya koyduğu
tabloyu dikkatlerden kaçırmaya çalışmaktan başka
bir anlam taşımıyor. Zira zaten bu konuda ne tür
bir tavır izleneceğine dair anayasal bir hüküm ya da
teamül bulunmuyor.
Muhalefetin kullandığı en önemli argümanlardan
biri ise cumhurbaşkanlığı seçimine katılım oranının
son dönemlerde yapılan diğer seçimlerle karşılaştırıldığında nispeten düşük kalması. Yurtiçindeki
seçmenler bazında ele alındığında yüzde 77 civarında gerçekleşen katılımın, aslında pek çok Batı
ülkesine göre oldukça yüksek bir oran olmasına
rağmen muhalefet, bunu seçimlerin ve dolayısıyla
Erdoğan’ın meşruluğunun sorgulanmasının aracı
olarak kullanmaya çalışıyor. Burada, muhalefetin oy
kullanmayan seçmenlerin büyük kısmının Erdoğan
karşıtı olduğu (!) yönündeki iyimser beklentisini bir
kenara bırakacak olursak seçimlere katılmamanın
da siyasî bir tavır olduğu gerçeği gözden kaçırılmak
isteniyor.
Seçimin diğer adayı Selahattin Demirtaş’ın ise
İhsanoğlu’ndan çok daha farklı bir durumda olduğu açık. Öncelikle partisinin eş genel başkanı olan
Demirtaş’ın cumhurbaşkanı adayı olarak belirlenmesinin siyasetin doğasıyla gayet uyumlu bir görünüm çizdiği söylenebilir. Diğer taraftan Demirtaş’ın
durumunu, katıldığı büyük bir yarışta favorilerin arasında sürpriz yapma şansı bile bulunmayan, ancak
kendisinin en iyi derecesini elde etmek isteyen, dolayısıyla daha sonraki yarışları hedefleyen bir atlete benzetebiliriz. Bu açıdan, yarışa en dış kulvarda
başlayan Demirtaş, üzerinde kazanma baskınının
bulunmamasının da etkisiyle, kendi gündemini
oluşturabildi. Muhtemelen ilk kez bu yoğunlukla,
basının karşısına çıkma imkânı bulan Demirtaş’ın,
eline geçen fırsatı iyi değerlendirdiği ve kendisini
farklı kesimlere iyi anlatabildiği görüldü.
Son dönemlerde, BDP/HDP oluşumunun alışılagelmiş çizgisinin dışına çıkarak kendisini yeni bir zemin
üzerine oturtmaya çalıştığı ve özellikle Türkiye solunu potansiyel olarak gördüğü biliniyor. Bu bakımdan, cumhurbaşkanlığı seçimleri, HDP ve Demirtaş
için doğru bir zamanda gelen iyi bir fırsat oldu. 10
Ağustos’ta ortaya çıkan tablo ise en azından bu
aşamada bu fırsatın Demirtaş tarafından değerlendirildiğini gösterdi. Demirtaş’ın kendisine hedef
olarak koyduğu ve ulaştığı yüzde on oy oranı, Türkiye siyasetinin normalleşmesi açısından da ayrı bir
anlam taşıyor. Elbette önümüzdeki seçimlerde aynı
tablonun tekrarlanabileceğini söylemek için henüz
çok erken. Ancak HDP çizgisinin kendilerine ilk kez
oy veren bir milyondan fazla seçmene ulaşmış olması, geleceğe dönük kendi siyasetinin parametrelerinin yeniden belirlenmesi açısından önem taşıyor.
Son olarak bundan sonrasına ilişkin birkaç noktaya
değinelim. Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi aslında demokratik siyasetin zemininin genişlemesi anlamına geliyor. Değişik dönemlerde vesayet kurumu olarak kullanılabilen cum-
hurbaşkanlığı makamının aslında sivil siyasetin en
önemli unsurlarından biri olduğu gerçeği, toplumu
ve siyaseti, gücü kendinden menkul mekanizmalar
aracılığıyla dizayn etme çabalarını giderek zayıflatacaktır. Bunun yanında seçim sonuçları, siyaseti
kaçınılacak bir tehlike gibi gören değil, demokrasinin topluma ulaşma imkânını kullanmaya çalışanların mesafe kat edebildiğini gösteriyor. Bu anlamda, geçmişte seçilmiş hükümetlere karşı adeta bir
muhalefet organı gibi çalışan cumhurbaşkanlığının
“Yeni Türkiye” mottosuyla özetlenen toplumsal ve
siyasal değişim dalgasının uzağında kalmaması
önem taşıyor. 10 Ağustos tarihinin Yeni Türkiye’nin
kodlarının şekillenmesinde tarihî bir eşik olacağı
açık. Seçimler, Türkiye’de siyaset yapma tarzının
değişmesinde etkili olacak. En başta belirttiğimiz
gibi, bundan sonra gerek sistemdeki dönüşüm
gerekse cari siyasetin temel unsurları bakımından
çok sayıda yeni tartışma başlığının ortaya çıkması
kaçınılmaz bir durum. Ancak Türkiye’nin kritik bir
kavşaktan geçerek yeni bir yola girdiği de söylenebilir. Bu yolda, toplumun siyaset kurumunu daha
demokratik bir zemine çekmeye çalıştığı görülüyor.
Bundan sonraki süreçte, hâlâ bir alternatif olarak
kalabilecek siyasetçilerin ise Yeni Türkiye tablosunu
doğru okuyanların olacağı şimdiden anlaşılıyor.
EYLÜL 2014
21
İÇ POLİTİKA
YENİ DÖNEM:
değişime uğradı. Hatta Türk, Kürt, Alevi, Sünni, Ermeni gibi etnik, mezhebi ve dini kimlikler tartışılır
hale geldi. Yeniden anlamaya, anlaşılmaya, algılanmaya ve tarif edilmeye çalışıldı.
Aydın BOLAT
Ancak yakın zamanlarda sosyolojik olarak toplumu,
halkı, kurumları etkileyen çok temel bir paradigma
ortaya çıktı. Bu paradigma yukarıdaki tüm ideolojik,
siyasi ve sosyolojik sınıflandırmaların üstünde temel
bir ayrışmayı gösteriyordu. Bu Türkiye’nin tam ortadan yarıldığı bir parçalanmaydı: “Yeni Türkiye” ve
“Eski Türkiye”.
YENİ STRATEJİK SİYASET
SDE Stratejik Planlama Kurulu Başkanı
Değişim Sürecinde Ayrılan Yollar
E
skiden ideolojik kutuplaşmalar, siyasi parti
tercihleri sağ-sol tandeminde gerçekleşirdi.
Sağ; muhafazakâr değerleri, dine yakın bir yaşam tarzını öncelerken sol, ilerici, modernist fikirleri
ve daha laik, seküler yaşam tarzını temsil ederdi.
Sonraları buna liberal görüşle serbest, açık ve daha
özgür çizgiler de katıldı.
2000 yılından sonra yaşanan değişim sürecinde
bu kavramlarda belirgin anlam ve algı kaymaları,
farklılıklar oluştu. Düşünceler, fikirler, parti tercihleri ve yaşam tarzları değişimler geçirdi. Değişim
hızlanırken ve ilerleyerek kristalize olurken yollar
ayrılmaya, ittifaklar çözülmeye, yeni ittifaklar kurulmaya başlandı. Kimlikler yeniden şekillenmeye, tercihler ayrışmaya başladı. Sağ, sol, liberal, milliyetçi,
muhafazakâr, ulusalcı gibi ideolojik kimlik tanımları
Yeni Türkiye’nin ortaya koyduğu temel ayraç şudur:
Türkiye statükosunu koruyacak mı yoksa yeni vizyonuyla gerçek tarihi misyonuna mı dönecek? Ya
da; Türkiye Batı hegemonyasının sadık bir parçası
olarak mı kalacak yoksa öncü, bağımsız, egemen
bir ülke mi olacaktır?
Eski Türkiye
2. Dünya Savaşı’nın, hatta 1. Dünya Savaşı’nın bitmediğini zanneden ve iliklerine kadar Sevr Sendromunu yaşayan, bölünme, parçalanma ve işgal korkusuyla zihni ve ruhu iflas etmiş bir kesim var. Onlar
için Türkiye daha korku tünelinden çıkmadı. Manda
ve himayeye muhtacız. Bağımsızlık ne haddimize…
Vesayetsiz yaşayamayız. Gücümüz ne ki? Risk alamayız. Bölünürüz, eziliriz, krizler yaşarız, dışlanırız.
Döverler bizi. İşgal bile edilir, parçalanırız. Küresel
güçlere (ABD, AB, İsrail) kafa tutmayalım, onları
kızdırmayalım, uyumlu, terbiyeli olalım itaat edelim. Onlar çok güçlü, küresel ve bölgesel otoriteye
saygılı olalım, tâbi olalım, statükoyu koruyalım. Bize
çizilmiş sınırları aşmayalım, diklenmeyelim. Blok bağımlılığına, kolonyal yönetime devam edelim.
Solcu, sağcı, muhafazakâr, liberal ya da milliyetçi,
ulusalcı fark etmez aydın ve entelektüel bir sınıfımızı hapsetmiş bir zihin kitlenmesi ve ruhsal çöküş
var. Bu yenilmişlik, ezilmişlik ve aşağılık kompleksi,
teslimiyetçi kafa, köleleşmiş ruh hâlâ yaşıyor ve yaşatılıyor. 1683 Viyana Bozgunundan beri asırlardır
devam eden mağlubiyet psikolojisi kimliği ne olursa
olsun bir kesim aydınımızın genlerine nüfuz etmiştir maalesef. Bu mandacı, sömürgeci “biz adam
olmayız” yargısındaki bitik düşünce yapısını, ruh
halini, Batı uygarlığı ve değerleri karşısında çaresizlik sendromunu apaçık görebiliyoruz. Bu kişiliksiz,
22
EYLÜL 2014
Yen Türkye’nn ortaya koyduğu
temel ayraç şudur: Türkye
statükosunu koruyacak mı yoksa
yen vzyonuyla gerçek tarh
msyonuna mı dönecek? Ya da;
Türkye Batı hegemonyasının
sadık br parçası olarak mı
kalacak yoksa öncü, bağımsız,
egemen br ülke m olacaktır?
omurgasız, ezik, kendini inkâr eden özgüvensiz,
korkak duruş entelektüellerimizin iflah olmaz, şifa
bulunmaz hastalığıdır.
Onlara göre ne olduysa oldu. Bize içeride ve dışarıda bu statükoyu koyanlara teslim olalım. Demokrasi, insan hakları, özgürlük, refah, barış, güvenlik
adına bize ne verdilerse ve veriyorlarsa onlarla yetinelim. Kendimizi onlarla eşit görmeyelim. Asla sınırları zorlamayalım, itaatsizlik etmeyelim. Biz onlar
gibi olamayız; onlara hiç yetişemeyiz. Küresel bağımlılığa, sömürgeye, vesayete, köleliğe razı olalım.
Varlığımız, yaşamımız ancak bu konumla devam
edebilir. Yoksa yok oluruz, biteriz.
Bu düşünce esareti ve zihin algısı, oryantalist deformasyonun da etkisiyle ihanet, gaflet, delalet çizgisinden; paranoya, korku, komplekslerin yanında,
statükonun devamından menfaati olan ondan beslenen, göreceli rahatını bozmaktan sakınan, “aman
bir tatsızlık çıkmasın” endişesiyle uyutulan ya da
uyumak isteyen kesimlere varana kadar birçoklarını
Eski Türkiye kuşatmasında görebiliriz.
Yeni Türkiye
2000’li yıllar Türkiye’nin hızlı ve kapsamlı değişimlerine sahne oldu. Milletin hakemliğinde ülkemiz yakın
tarihiyle ve asırlık oligarşik statükosuyla yüzleşti. Siyasi, ekonomik ve sosyal yapıda önemli demokratik
dönüşümler gerçekleşti. Güdümlü, sözde demokrasinin aşıldığı, halk iradesinin adım adım etkinleştiği, sivil siyaset alanının genişlediği, dışa bağımlı
vesayet rejiminin çözüldüğü yeniden yapılanma,
değişim ve yenilenme sürecine girildi. Demokrasi,
insan hak ve hürriyetleri ile hukuk devleti yolunda
tarihi, devrim niteliğinde adımlar atıldı.
EYLÜL 2014
23
sulluk, güvenlik, savaşlar, yardımlar, insan hakları,
özgürlükler, barış değerleri ve ihtiyaçları üzerinden
eleştirilen uluslararası sistemle Yeni Türkiye vizyonu
ters düştü. G-20 ve NATO içinde, AB üyelik sürecinde küresel sistemin içinde yer alan Türkiye’nin
bu yeni çizgisi egemen güçleri huzursuz etti.
Normalleşen Türkiye
Bağımsızlık, egemenlik, temel hak ve hürriyetler
üzerinden 2006 yılının 2. yarısından itibaren güçlenen ve hızlanan demokratik dönüşüm “sessiz devrim” olarak nitelendiriliyor. Kendi kimliğini yeniden
üreterek, tarihi ve kültürel misyonuna yani özüne,
medeniyet değerlerine dönüş yolunda çalışmalar
yapıldı. Şahsiyetli, omurgalı, özgüvenli duruş sergilendi. İçeride toplumsal ve sosyal barış adına açılımlar yapıldı.
Kürt Sorunu, Alevi Sorunu ve Roman Sorunu ele
alındı; mütedeyyin kesimler ile gayrimüslim azınlıkları rahatlatacak reformlar başarıldı. “Çözüm Süreci” yıllardır ülkenin iç barışını ve huzurunu zehirleyen Kürt meselesine bir rahatlama ve umut getirdi.
Devletle millet, hükümetle devlet barıştı. Ülkeyi esir
alan derin yapılar, mafyalar çökertildi. Askeri ve
bürokratik vesayet ile paralel yapılar hukuk önüne çıkartıldı. Vesayet rejimi sindirildi. Dış politikada
bağımlılıktan, blok baskılarından, hegemonya esaretinden kurtulacak politikalar devreye girdi. “Yeni
Türkiye vizyonu” bölge ve İslam dünyası stratejilerine yeni bir soluk getirdi. Uluslararası ilişkilerde özgüvenli, ülkenin kendi stratejik hedef ve menfaatlerini önceleyen adımlar atıldı. Manda, kolonyalizm
ve himayeyi dışlayan, dik duran, başını eğmeyen
onurlu duruşlar sergilendi. Uluslararası küresel sistemi kendi kabul ettikleri temel değerler üzerinden
sorgulayan eleştiriler cesaretle seslendirildi. Tarihi
24
EYLÜL 2014
coğrafyamız ve medeniyet havzamızla yakın kültürel, ekonomik ve ticari ilişkiler geliştirilerek bir barış
süreci başlatıldı. Çok yönlü, çok boyutlu dengeli
dış politika ile Batı’dan kopmadan Doğu’ya açılım
stratejisi başarıyla uygulandı. Doğu’da varolarak
Batı’da, Batı’da varolarak Doğu’da güçlü olacak
siyaset izlendi. “Yeni Ankara” ezber bozan bir vizyonla Eski Türkiye’nin köhnemiş, son kullanma tarihi geçmiş paradigmalarını altüst ederek yeni devlet
kimliğini inşa ederek kabul ettirdi. Eski Türkiye’ye ait
bütün yapılar, kurumlar, kesimler değişime uğradı.
Zamanın ruhu yenilendi. Türkiye artık Eski Türkiye
olmaktan çıktı. Ülke yeni bir kimliğe büründü, rotası
değişti. Yol haritası yeniden çizildi.
İçeride “karşı devrim” olarak eleştirilen, cumhuriyet
değerlerini yok eden bir gelişme olarak nitelendirilen
değişimler, dışarıda “Yeni Osmanlıcı” bir tavır olarak tartışıldı. Türkiye’nin ekseninin kaydığı, ülkenin
Doğululaştığı, İranlaştığı, hatta Malezyalılaştığı analizleri yapıldı.
Ülkenin bu yeni vizyonu yer yer Türkiye’yi ABD,
Avrupa ve İsrail’in küresel pozisyonlarından doğal
olarak uzaklaştırdı. ABD ile 1 Mart 2003 Irak’a müdahale tezkere krizi, İsrail’le “one minute” çıkışı ve
Mavi Marmara saldırısıyla restleşen diplomasi, tıkanan AB süreci, sorgulanan BM, IMF, Dünya Bankası ve uluslararası diğer kuruluşlar… Fakirlik, yok-
Türkiye’den endişeler, şüpheler giderek artarak Alman hükümet yetkililerinin “Türkiye dost ülke değildir” itirafını yaptıkları bir noktaya gelindi. Türkiye’nin
bütün uluslararası angajmanlarına rağmen bu
kanaat, ABD, İngiltere, İsrail başta olmak üzere tüm Batı ülkelerinin rahatlıkla paylaşacakları bir
önyargıdır:Türkiye; Suriye, Irak, Gazze, Mısır, Lübnan ve Libya’da radikal grupları (küresel teröristleri)
destekliyor ve himaye ediyor önyargısıyla Türkiye
ötekileştirilerek, dinlemeyi ve izlemeyi hak ediyor!
Türkiye siyasal İslamcı çizgide otoriterleşiyor. Demokrasiden, hukuk devletinden ve temel özgürlüklerden uzaklaşıyor. Parlamenter laik demokratik
sistem terkediliyor.
Oysa Türkiye normalleşiyor, kendi oluyor. İçeride
ve dışarıda birilerinin statüsü, çıkarları elden gidiyor, düzen değişiyor. Halkın desteği ve iradesiyle
dengeler yeniden yapılandırılıyor. Türkiye’ye istedikleri statüyü verenler, o statükoyu kuranlar, onun
içeriden işbirlikçi ortakları değişen Türkiye’den elbette rahatsızlar. Engel olmaya, eleştirmeye, karşı
çıkmaya ellerindeki bütün argümanlarla direnmeye
çabalıyorlar.
Türkiye’nin Seçimi ve Yeni Hedefleri
Ancak 30 Mart Yerel Seçimleri ve 10 Ağustos
Cumhurbaşkanlığı Seçimleri içeride ve dışarıda Türkiye’nin rotasını tescilledi. Ülkeye köklü ve
önemli değişimleri getirecek yeni bir sürecin kapılarını açtı. Millet kazandı, demokrasi kazandı, İslam
Dünyası kazandı. “Yeni Türkiye” güvenoyu aldı. Bu
millet iradesinin ve Yeni Ankara’nın kesin zaferidir.
Ancak Yeni Türkiye’nin milletteki karşılığı % 52 değil % 60’ların çok daha üzerindedir. Konjonktürel
durum, rehavet ve bazı sebepler sonuçların böyle
çıkmasına neden oldu. Her şeye rağmen statüko
kaybetti, vesayet kaybetti, eski Türkiye yenildi, küresel egemenler, neoconlar, neonaziler, neohaçlılar, neosiyonistler kaybettiler. Yeni Türkiye’nin seçimi bölgede ve dünyada ciddi sonuçlar meydana
Demokratk Değşmn taçlandığı,
öncü, büyük, yen Türkye
hedef ancak yepyen br syas
yapılanmayla br medenyet
projes olarak başarılablr. 2023,
2053, 2071 stratejk hedefler
Türkye’nn yen br uygarlık
ufkunu gösteryor.
getirecektir. Halkın seçtiği cumhurbaşkanı ile Yeni
Türkiye miladını buldu. Ülke rotasını buldu, ufkunu
çizdi. Artık “Yeni Türkiye’de Yeni Anayasa” 2015
Genel Seçimlerinin sloganıdır. Hükümet sistemi
değişikliği ile başkanlık sistemi hedeftir. Demokratik Türkiye, müreffeh Türkiye, öncü Türkiye hedeftir. ‘Çözüm Süreci’ bir demokrasi ve devlet projesi
olarak devam edecektir. Her türlü vesayetle, derin
ve paralel yapılarla mücadele sürdürülecektir. Dış
politikada, ekonomide yeni vizyon ve stratejileriyle
Türkiye bölgesel gücünü kuvvetlendirecek, küresel
rolünü etkinleştirecektir. Değişen küresel güç dengeleriyle kurulacak yeni dünya düzeninde Türkiye
hak ettiği yeri alacaktır. Bölgesinde, Orta Doğu’da
hem sahada hem masada kalarak diplomatik mücadelesini Yeni Türkiye vizyonuyla sürdürecektir.
Sonuç:
Yeni Bir Tarz-ı Siyaset / Stratejik Siyaset
Yeni Cumhur Başkanıyla, yeni Başbakanı ve yeni
kabinesiyle Türkiye yeni bir döneme giriyor. “Yeni
Türkiye” diye nitelendirilen bu dönemde; siyasi aktör olarak AK Parti ve onun yeni liderliği de kendini
yenilemelidir. Ayrılan ittifaklarını dengeleyecek yeni
müttefikler, kadro ve güç devşirerek yeni bir sinerji
oluşturabilmelidir. Yıpranan söylemler, eskiyen yapılar tazelenerek yeni açılımlarla yeni bir “restorasyon ve uzlaşma süreci”ne girilmelidir. Demokratik Değişimin taçlandığı, öncü, büyük, yeni Türkiye
hedefi ancak yepyeni bir siyasi yapılanmayla bir
medeniyet projesi olarak başarılabilir. 2023, 2053,
2071 stratejik hedefleri Türkiye’nin yeni bir uygarlık ufkunu gösteriyor. Hiçbir zafer tesadüfi ve lütuf
değildir. Başarı daima ter kokar. Yolun açık olsun
Türkiye…
EYLÜL 2014
25
İÇ POLİTİKA
10 Ağustos 2014 günü Türkiye,
tarihinde ilk kez cumhurun
başkanını aracısız olarak
halkın oyu ile seçmiş, hükümet
sisteminde yaşanacak bir
değişimin önü açılmıştır. Seçmenin
yarısından fazlasının desteğini
daha ilk turda kazanan bir adayın
siyasi bir pozisyon almamasını
beklemek, hayalciliktir.
I
II
Batı cephesinde ise değişen bir şey yoktur! Çatı
adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun bazı kıyı illerinde
dikkat çekici oranlara ulaşabildiği görülmüşse de,
özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde neredeyse silindiği gözlemlenmektedir. Çatı adayı kazandığı 15,5 milyon oy ile kendisini desteklediğini
ifade eden partilerin toplam oylarının ciddi oranda
gerisinde kalmıştır. Bu netice özellikle MHP lideri tarafından görmezden gelinse de çatı adayını destekleyen partiler açısından bazı tartışmalara gebedir.
Ağustos 2014 Pazar günü Türkiye, siyasi geleceği açısından “düne” belki de hiç
benzemeyecek yeni bir istikamete girmiştir. Türkiye, siyasi tarihinde ilk defa cumhurbaşkanını halkın oyları ile Çankaya’ya taşımış; seçmen,
daha sivil, daha demokrat olanın siyasal sistemi
kökünden değiştirme vaadine sahip çıkmış; Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin ilk başkanı olarak
seçmiştir. Türkiye kamuoyu, cumhurun ilk seçilmiş
başkanına yaklaşık yüzde 52’lik bir destek verirken,
son 12 yıldır gösterdiği demokratik reformlara destek olma/sahip çıkma iradesini de bir kez daha ortaya koymuştur.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin göstermiş olduğu
en açık sonuç, seçmenin demokratikleşme ve reform iradesini bundan önce olduğu gibi korumaya
devam ettiğidir. Her ne kadar seçime katılım oranı (yaklaşık olarak yüzde 75) özellikle 30 Mart seçimleri ile karşılaştırıldığında düşük görünse de 21
milyon seçmen, istikrar, demokratik reform, paralel
yapı ile mücadele ve barış sürecini kampanyasının
merkezine yerleştiren bir adaya oy vermiştir. Ayrıca,
Recep Tayyip Erdoğan’ın aldığı yüzde 52’lik destek, partisinin 30 Mart’ta kazandığı desteğin yaklaşık 6,5 puan üzerindedir. Bu oran iktidar partisinin
muhtemel seçmen desteği sınırlarını göstermesi
açısından önemlidir ve olağanüstü bir durum olmadıkça 2015 genel seçimlerinde de hükümet etmeye
yeter düzeyde bir desteğe kavuşabileceğini işaret
etmektedir.
Aynı şekilde, önemli bir başarı gösteren ve oylarını
yaklaşık bir milyon arttırarak yüzde 10 barajı eşiğe kadar taşıyan Selahattin Demirtaş’ın da bir bölge adayı
olarak öne çıktığı açıktır. Demirtaş yaklaşık 4 milyon
seçmenin teveccühünü kazanmıştır. Ancak, her ne
kadar kampanyasını CHP’den kaçacağı muhtemel
oylara yöneltmiş ve Türkiye partisi olmayı sıradan
bir sol jargona mahkûm etmiş olsa da, Demirtaş’ın
önemli ölçüde oy aldığı büyük kent ilçelerinin CHP’nin
değil AK Parti’nin güçlü olduğu yerler olduğu özellikle
İstanbul ilçelerine yakından bakıldığında anlaşılmaktadır. Demirtaş, Bakırköy, Beşiktaş, Şişli, Kadıköy
gibi ilçelerde sınırlı bir destek alırken, Sultanbeyli,
Sultangazi, Bağcılar, Esenler gibi ilçelerde önemli
sayılabilecek miktarda desteğe ulaşabilmiştir. Özetle ortamlarda Demirtaş diyen ciddi sayıda kimsenin
İhsanoğlu’na “basıp geçtiği” anlaşılmaktadır.
AK Parti Cumhurbaşkanı Adayı olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın kazandığı bu desteğe il ve bölge düzeyinde bakıldığında ise ülkenin tüm bölgelerinden,
tüm sosyolojik ve ekonomik sınıflarından oy alabilen, tüm ülke sathında yaygın bir biçimde teveccüh
gösterilen tek adayın Recep Tayyip Erdoğan olduğu anlaşılmaktadır.
III
CUMHURUN SEÇİMİ
M. Kürşad BİRİNCİ
SDE Asistanı
10
Seçim sonuçlarının resmi olmasa da belli olduğu
andan itibaren ise bir tür muhalefet hastalığı tekrar
nüksetmiş, artık siyasi bir fıkra niteliği kazanmaya
başlayan bir üslup ile CHP ve MHP’den seçimi “kazananın aslında kaybetmiş olduğu” yönünde açıklamalar gecikmemiştir.1 Bu siyasi körlük ya da sonu
gelmez inkâr bir yana bırakılırsa, cumhurbaşkanlığı
seçim sonuçlarının işaret ettiği bazı önemli hususlar
olduğu belirtilmelidir. Hatta bu hususlar muhalefet
partilerince görülebilecek kadar açıktır; umulur ki
görülebilsin.
26
EYLÜL 2014
Seçim sonuçlarının bir başka dikkat çekici yönü ise
neredeyse ülkenin ciddi tüm araştırma şirketlerinin tahminlerinde yanılmış olmasıdır. Hatta Devlet
Bahçeli’nin seçim değerlendirmesi yaptığı konuşmada, Recep Tayyip Erdoğan’ın araştırma şirketlerinin
tahminlerinden az oy aldığı için başarısız, Ekmeleddin
İhsanoğlu’nun ise tahminler ölçüsünde destek bulduğu için başarılı olduğunu ifade etmesi ile bu konu
daha eğlenceli bir kulvara bile taşınmıştır.
Seçime katılım oranlarının tahminlerden düşük olması,
hatalı tahminlerin temel nedeni olarak görülmektedir.
Özellikle yurtdışı seçmenin ancak onda birinin sandığa
gitmiş olması da ortaya çıkan yanılgının bir başka
sebebi olarak ifade edilebilir. Ancak, cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları araştırma şirketlerinin tahmin için
kullandıkları model ve yöntemleri gözden geçirmeleri
gerektiği gerçeğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Yine de biri dışında ülkenin önde gelen araştırma şirketlerinin seçimin ilk turda neticeleneceğini not etmiş
olmalarının dikkate değer olduğu ifade edilmelidir.
Aşağıdaki tabloda araştırma şirketlerinin kamuoyu
ile paylaştıkları son tahminler görülebilir.
Araştırma
Şirketleri
Recep Tayyip
Erdoğan
Ekmelettin
İhsanoğlu
Selahattin
Demirtaş
ANDY-AR
DENGE
KONDA
AG
GEZİCİ
ANAR
ORC
SONAR
METROPOLL
GENAR
KONSENSUS
OPTİMAR
53,0
54,9
57,0
55,1
55,3
55,7
54,3
53,3
49,7
54,7
58,2
53,8
37,9
34,9
34,0
33,3
34,6
36,4
38,0
38,4
41,4
36,9
30,3
38,4
9,1
10,2
9,0
11,6
10,1
7,9
7,7
8,3
8,9
8,4
11,5
7,8
IV
Sonuç olarak, 10 Ağustos 2014 günü Türkiye, tarihinde ilk kez cumhurun başkanını aracısız olarak halkın oyu ile seçmiş, hükümet sisteminde yaşanacak
bir değişimin önü açılmıştır. Seçmenin yarısından fazlasının desteğini daha ilk turda kazanan bir adayın siyasi bir pozisyon almamasını beklemek, hayalciliktir.
Yaşanan bu dönüm noktasından sonra yaşanacak
her siyasi tartışmanın sistemi cumhurbaşkanı lehine
şekillendireceği açıktır. Türkiye, Cemil Ertem’in bir
değerlendirmesinde paylaştığı gibi cumhurbaşkanını
ilk ve son kez olmak üzere seçmiştir. Türkiye halkları
bundan sonra devlet başkanını seçecektir.
Dipnot
1
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve CHP’den Haluk
Koç’un seçim değerlendirmeleri başka bir tür değerlendirme yapmaya maalesef imkân vermemektedir.
EYLÜL 2014
27
İÇ POLİTİKA
ğişim çatışmacı bir temele oturacağından ülke hem
zaman hem de kaynak kaybedecektir. Bu yazımızda seçim sonuçları ışığında partilerin konumlarına
odaklanmaya çalışacağız.
Türkiye’de Kurumsal Parti Sorunu ve AK Parti
10 AĞUSTOS SONRASI YAŞANACAK DEĞİŞİM:
VERİLEN SİNYALLER ve SİYASAL PARTİLER
Prof. Dr. Haluk ALKAN
SDE Uzmanı
A
ğustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri, yalnızca ülke cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi gibi bir sembolik anlam
taşımayıp, aynı zamanda Türk siyasal hayatının işleyişinde önemli değişikliklerin yaşanacağı yeni bir
dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Cumhurbaşkanı seçimleri sonrasında Türkiye’de yaşanacak si-
28
EYLÜL 2014
yasal değişim üç farklı açıdan değerlendirilebilir: AK
Parti’de yaşanacak değişim; Muhalefet partilerinde
yaşanacak değişim; yürütme yapısında yaşanacak
değişim. Eğer bu değişim iyi kavranırsa, Türkiye sorunlarını uzlaşma temelinde daha rahat aşabilir ve
bundan toplumun tüm kesimleri kazançlı çıkar. Aksi
takdirde, değişim yine yaşanacaktır. Ancak bu de-
Kurumsal parti belli parametreler ışığında ortaya çıkan bir yapıyı ifade etmektedir. Bu parametrelerin
başında bir siyasal partinin ülke siyasetinde uzun
süre varlığını sürdürebilmiş olması gelmektedir.
Süre; deneyim, kendi kadrolarını yetiştirme, üst düzeyde örgütlenme ve işlevsellik açısından partinin
konum kazanmasına yardımcı olur. Oturmuş teamüller, söylem zenginliği, parti içi saygınlık ancak
zamanla ortaya çıkacak özelliklerdir. Türk siyasetinde siyasal partilerin bu açıdan elverişli koşullar
bulduklarını söyleyemeyiz. Türkiye’de demokratik
hayata doğrudan veya dolaylı olarak ve partilerin
varlığını açıktan tehdit eden dört keskin müdahale onların kendilerini geliştirebilecek bir zemin bulabilmelerini önemli ölçüde frenlemiştir. Partiler
isimlerini veya geleneklerini muhafaza etseler de
her müdahale partilerin yapısında ve siyaset tarzlarında değişime yol açmıştır. Demokrat Parti’den
Adalet Partisi’ne geçişte bir geleneğin devamından
bahsedilebilir ama aynı siyaset tarzından artık bahsedilemez. Aynı şeyler 1950’lerin CHP’si, 1970’lerin CHP’si ve bugünkü CHP için de geçerlidir. Bu
nedenle 1980’den sonra ülke siyasetine damgasını
vuran partiler hep genç partiler olmuştur. Ancak
ANAP gibi onlar da kurumsal bir partiye dönüşememiş ve liderlerinin siyasal kariyerlerine paralel olarak
parlayıp sönmüşlerdir. Demokrasinin işlediği diğer
dönemlerde de vesayetçi kurumların tehdidi partilerin kendi söylemleri temelinde özgürce politika belirleme ve programlarını oluşturma inisiyatiflerini daraltmıştır. Anayasa Mahkemesi kurulduğu tarihten
beri 24 siyasal partiyi farklı gerekçelerle kapatmış,
partilere örgütsel ve ideolojik ayar veren müdahalelerde bulunmuştur. Dolayısıyla siyasal partilerin kurumsallaşmasında belirleyici olan kesintisiz süreklilik
Türkiye’de hayata geçirilebilmiş bir olgu değildir.
Bir siyasal partinin kurumsallaşmasında önemli
olan diğer parametre, zaman içinde partilerde farklı
programların yarıştığı, ancak bu yarışın partilerde
parçalanmaya neden olmadığı bir örgüt kültürünün
gelişmesidir. Bu sayede partiler bir yandan seçmen
tabanlarındaki değişimi yakalayabilir ve ona uygun
politika değişim gerçekleştirebilirler, diğer yandan,
daha genel düzeyde ulusal ve uluslararası düzeyde-
Partler smlern veya geleneklern muhafaza
etseler de her müdahale partlern yapısında ve
syaset tarzlarında değşme yol açmıştır. Demokrat
Part’den Adalet Parts’ne geçşte br geleneğn
devamından bahsedleblr ama aynı syaset tarzından
artık bahsedlemez. Aynı şeyler 1950’lern CHP’s,
1970’lern CHP’s ve bugünkü CHP çn de geçerldr.
Bu nedenle 1980’den sonra ülke syasetne damgasını
vuran partler hep genç partler olmuştur.
ki değişime karşı partilerini uyarlayabilirler. Siyasal
partiler bu şekilde tabanlarından kopmazken, seçmen tabanlarını genişletebilecek stratejiler de üretebilirler. Türkiye’de siyasal partiler, farklı programların
yarıştığı kurumlar olmaktan çok, kendi programlarını değişime uyarlama yetenekleri sınırlı olan kuruluşlardır. Parti içindeki görüş ayrılıkları, ihraç ve kopmalarla sonuçlanmakta, büyüklüğüne bakılmaksızın siyasal partiler yeni partiler yavrulamaktadırlar.
Bunun sonucu, aynı seçmen tabanına hitap eden,
ideolojik ayrımları belirsiz çok sayıda partinin siyasal
hayatta faaliyet göstermesidir. Bu da bizzat siyasal
partilerin kurumsallaştırmasını zorlaştırmaktadır.
Türkiye’de siyasal parti kurumsallaşmasının zayıflığı, siyasal partilerin birer lider partisi olarak doğmalarına ve liderin kariyerine bağlı olarak gelişip
sönmelerine neden olmaktadır. Liderin vizyonu,
politika yeteneği, kadrolara hâkimiyeti, siyasal partilerin performansını doğrudan etkilemektedir. Ama
aynı zamanda liderin başarısızlığına rağmen, anti
demokratik örgütlenme yapısı nedeniyle partinin
içinden bir alternatifin ortaya çıkması da mümkün
olmamaktadır. Sürekli oy kaybeden partiler, siyasal
hayattan silinene kadar, değişmez liderleri ile birlikte
yollarına devam etmektedirler. Yine partilerinin vizyonunu belirleyen liderlerin belli nedenlerle partilerinden ayrılması, bu partilerin kadro ve politika üretme yeteneğini zayıflatmakta, yeni lider kadrosu aynı
başarıyı gösteremediğinde parti hızlı bir zayıflama
sürecine girmektedir.
Türk sağındaki siyasal partilere genel olarak bakıldığında, yukarıdaki özellikler kendini açık bir biçimde
göstermektedir. Türkiye siyasetinde geniş seçmen
tabanına sahip sağ parti geleneğinin, bir toparlan-
EYLÜL 2014
29
ma döneminin ardından hızla yeni partiler yavrulayıp
seçmen tabanlarında parçalanmayla sonuçlanacak
bir ayrışma yaşadığı görülmektedir. Toparlanma genellikle siyasal ya da ekonomik bir krizin arkasından
yaygın seçmen desteğinin bir partiye yönelmesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. 1960 Darbesinin oluşturduğu travma 1961, özellikle 1965 seçimlerinde
AP’de, 12 Eylül darbesinin yol açtığı travma 1983’te
ANAP’ta ve 2001 krizinin doğurduğu savrulma da
AK Parti’de sağ seçmenin toparlanması sonucunu
doğurmuştur. Darbe ve krizlerin toplumda oluşturduğu yeniden yapılanma talebi ve statükoya karşı
çıkış eğiliminin bu toparlanmalarda belirleyici olduğu söylenebilir. Desteğin yöneldiği partilerin başarısını da bu beklentilere ne ölçüde cevap verebildikleri şekillendirmektedir. Toparlanmanın yaşandığı
parti reformist çizgisini kaybetmeye başladığında,
bunun yerine bürokratik ve ekonomik güç odakları
ile işbirliğine yöneldikçe ya da ülkenin önceliklerini
popülist siyasete kurban etmeye başladığında sahip olduğu desteği de kaybetmeye başlamaktadır.
Dolayısıyla Türkiye’de siyasal parti kurumsallaşmasında, yükselişe geçen bir partinin reformist çizgisini
koruması ve bunun gerektirdiği kadro ve program
yenilemesini üretebilmesi büyük önem taşımaktadır. AK Parti’nin, diğer toparlanma dönemlerinin
aksine, 2002 yılından bu yana girdiği bütün seçimlerden başarı ile çıkmasında yeniden yapılanmaya
dönük reformist söylem ve politikaların öncülüğünü
yapmasının ve bu çizgisini korumasının büyük rolü
vardır. Bu özelliğini koruduğu sürece AK Parti yaygın toplumsal desteğini de muhafaza edecektir.
30
EYLÜL 2014
Seçimlerin sonrasında AK Parti Genel Başkanı ve
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi yukarıda özetlenen arka plan ışığında
bir kat daha önem kazanmaktadır. AK Parti gelişme süreci içinde Erdoğan’ın liderlik ve oluşturduğu vizyona bağlı kalarak hareket etti. 2011 yılından
sonra statükocu güçlerin, parti ile değil doğrudan
Erdoğan’ın kişiliği üzerinden karşı bir söylem geliştirmeleri ve onun kişiliğini merkeze alan bir siyaset
tarzı benimsemelerinin temel nedeni AK Parti’ye
olan desteğin kırılmasıyla, lider-parti ilişkisinin kesilmesi arasındaki yakın bağı fark etmiş olmalarından
kaynaklanmaktadır. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması ile AK Parti’nin kurumsal bir yapı olarak reformist bir vizyon çizgisini ne ölçüde sürdürebileceği
önem kazanacaktır. Türkiye siyasetinin önünde
çözülmesi gereken büyük sorunlar bulunmaktadır
ve bu sorunların çözümü profesyonel bir politika
üretimini, bu politikaları kamuoyuna tanıtmayı ve
sürekli bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Çözüm
süreci, yeni anayasa, çoğulcu bir demokrasinin
gerektirdiği hukuk reformlarının gerçekleştirilmesi,
devlet içinde devlet haline gelen ağların oluşturduğu tehdidin bertaraf edilmesi gibi kapsamlı sorunların aşılması ancak kurumsal bir parti yapılanması ile
mümkün olabilir. Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra onun vizyonunu takip edemeyen
ANAP’ın Özal’dan kopma süreci bu açıdan önemli
bir göstergedir. Sistemdeki değişimi anlayan, değişime uyarlanabilen bir AK Parti yalnızca kendisi için
değil, Türkiye siyasetinde kurumsal parti sorunun
aşılmasında da öncülük edebilir. Liderin değişim
vizyonunun gerektirdiği geniş bir koalisyonun, uzlaşmacı bir siyaset sürecinin oluşumunda üzerine
düşen rolü yerine getirebilir.
Muhalefet Sorunu
Seçim sonuçları, siyaset mühendisliğine dayalı
stratejilerin başarısızlığını ortaya koymuştur. Aslında bu tür bir stratejinin başarısız olacağı 30 Mart
yerel seçimlerinde ortaya çıkmıştı. CHP ve MHP
kendi seçmen tabanlarını konsolide eden ve diğer
toplumsal gruplara bu temelde açılım gösteren bir
strateji izlemek yerine, 30 Mart seçimlerinin sonuçları üzerinde kurgulanan bir ittifak projesini hayata
geçirmeyi yeğlemiştir. Her iki muhalefet partisi de
ikinci tur için geçerli olabilecek bir stratejiyi birinci
tur seçimlere kaydırmakla hata yaptılar. Ekmeleddin
İhsanoğlu ne CHP, ne de MHP tabanı için öngörülen
bir aday değildi. Üstelik sanki her iki parti tabanının
bu adayı benimseme sorunu yokmuş gibi, doğrudan
AK Parti’nin tabanına da hitap edeceği düşünülen bir
isim olarak İhsanoğlu kamuoyuna sunuldu. Dolayısıyla daha başlangıçta kendini hem CHP, hem de MHP
tabanına tanıtmak, ayrıca AK Parti seçmenine sıcak
gelecek mesajlar verebilmek gibi zor bir misyon yüklenen bir çatı aday ile seçmen karşı karşıya kalmıştır.
İhsanoğlu böyle bir zorluğun üstesinden gelebilecek
aktif bir iletişimsel söylem geliştiremediği gibi, kampanyası süresince ne CHP ne de MHP teşkilatları
tarafından sahada etkili bir biçimde desteklenmedi.
Üstelik İhsanoğu için dizayn edilen seçim kampanyası yukarıda ifade edilen zorluklara odaklanmayan
içeriğiyle başarısızlığa zemin hazırladı.
Sonuçta çok sayıda küçük partinin destek açıklamalarına rağmen CHP ve MHP, 30 Mart yerel seçimlerinde aldıkları toplam oy oranının beş puan gerisinde kalmıştır. Üstelik bu sonucun, tatile gidip rahatlarını bozmayan bir seçmen profili ile hiçbir ilgisi
bulunmamaktadır. Öncelikle sandığa giden bir kısım
CHP’li ve MHP’li seçmen çatı adaya oy vermemeyi
tercih etmişlerdir. Sandığa gitmeyen seçmenler de
çatı adayı benimsemediklerinden oy vermeyi tercih
etmemiştir. Sonuçlar iki büyük muhalefet partisi için
iki önemli uyarı yapmıştır. Öncelikle seçmen, “tıpış
tıpış” direktifle sandığa gidip istenilen yönde oy kullanan bir kitle değildir. Bu şekilde hareket etse bile
dön çağrısına uymayabilir. Başka bir ifade ile seçmen benimsemediği bir adaya oy vermeyebileceği
gibi, ittifak edilen partide de kalabilir. İkinci olarak
gerek CHP’de, gerekse de MHP’de tabanda başka
partilere doğru bir kaymanın yaşanabileceği ihtimali
seçimlerde ortaya çıkmıştır. Seçim sonuçları üzerinde ayrıntılı bir analiz, MHP seçmeninden Erdoğan’a
ve CHP seçmeninden Demirtaş’a bir oy kaymasının
yaşandığını göstermektedir.
Muharrem İnce’nin sadece seçimin başarısızlığına
yönelik eleştirileri ile aşılabilecek bir sorun değildir.
Aksine, değişimi esas alan sahici bir tutum içinde
politika üretmeyi hedef edinmiş bir özeleştiri sürecinin başlatılmasına gereksinim bulunmaktadır. MHP
için, tabandaki dönüşümün parti yönetimince iyi
okunması ve bu dönüşümü karşılayacak bir politika
değişimine gidilmesi hem MHP, hem de ülke için
olumlu bir gelişme olacaktır.
MHP seçmeninin farklılıkları içeren politikalarla uluslararası saygınlık ve temsil gücüne ulaşmaya sıcak
bakan bir milliyetçilik anlayışını benimseyebileceğini,
CHP seçmeninin de reformist bir çoğulcu söylemi,
korkuya ve statükonun savunusuna dayanan bir
siyaset tarzına tercih edebileceğini seçim sonuçları
göstermiştir. Önemli olan bu sinyalin muhalefet partileri tarafından nasıl algılanacağı ve karşılanacağıdır.
Bu çerçevede Selahattin Demirtaş’ın gösterdiği
başarının Türkiye’de muhalefet sorunun aşılmasında bir açılım olup, olamayacağının da üzerinde
durulması gerekmektedir. Demirtaş, HDP tabanını
konsolide eden, ancak bununla yetinmeyip farklı
toplumsal grupların da desteğini almaya yönelik bir
seçim stratejisi izlemiş ve seçmende belli bir karşılık bulabilmiştir. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın
güçlü medeniyet konseptine oturttuğu ve somut
politikalarla desteklediği çoğulcu bir demokrasinin
yapılanması söylemine karşılık, Demirtaş çoğulcu
demokrasi talebini yeniden inşacı bir söylemle dile
getirmekle yetinmiştir. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Demirtaş ve HDP’nin yapıcı ve somut
politika alternatifleri ile demokratikleşme sürecine
dâhil olabilmeleri önem kazanacaktır. Bunu başarabildikleri sürece ülkede yeni bir muhalefet eksenini oluşturabilme inisiyatifleri de güçlenecektir. Aksi
takdirde seçim başarısı parlayıp sönen bir girişim
olmaktan öteye geçemeyecektir.
Seçim sonuçlarının işaret ettiği bu durum, statükonun savunulmasına çağrı yapan bir grup teknokrat
ulusalcı milletvekilinin tepkisi veya daha düne kadar
Kılıçdaroğlu’nun yakın çalışma ekibinde bulunan
Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında yaşanacak
değişimlerin üçüncü boyutu olan yürütme yapısında
yaşanacak değişimi bir sonraki yazımızda ele almaya çalışacağız.
EYLÜL 2014
31
İÇ POLİTİKA
Ancak aynı şekilde, parti içindeki bu muhalif dalganın bastırılmasının ve öne çıkan muhalif isimlerin
tasfiye edilmesinin, mevcut CHP liderliği için gerçek
bir zaferi ifade etmeyeceğini öngörmek de mümkün. Çünkü mevcut parti yönetiminin kendi muhaliflerine karşı kazanacağı hiçbir zafer, öteden beri ana
muhalefet partisinin ciddi bir iktidar alternatifi haline gelememesini beraberinde getiren sorunu çözmeyecektir. Dramatik olan, mevcut haliyle İnce’nin
temsil ettiği parti içi muhalefetin de bu konuda umut
veriyor olmamasıdır.
Bu çerçevede seçim sonuçlarıyla birlikte başlayan
tartışmayı mercek altına almak, bu partinin asıl konuşulması gereken ama sürekli ötelenen temel meselelerine iki tarafın da mesafesini göstermesi bakımından anlamlıdır.
İhsanoğlu’nun Belirlenme Biçimine İlişkin
İtirazlar Haklıydı
CHP’NİN ÖTELENEN MUHASEBESİ
ve PARTİ İÇİ MUHALEFET
Prof. Dr. Bekir Berat ÖZİPEK*
Akademisyen
C
umhurbaşkanlığı seçimi, Cumhuriyet Halk
Partisi’nde yeni bir çalkantı oluşturdu.
CHP’nin başta MHP olmak üzere bir dizi siyasi partiyle, Gülen Cemaati’nin de desteğini alarak
girdiği cumhurbaşkanlığı seçiminden tartışmasız bir
yenilgiyle çıkması, parti içi muhalefeti bir kez daha
harekete geçirdi. Muharrem İnce’nin aday olarak
kendisini ortaya koyduğu bir kongre süreci böyle
başladı. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, muhaliflerin kongre için yeterli sayıda imza toplamak için
uğraşmasını beklemeden, kendisi “baskın” olarak
nitelenen bir olağanüstü kongre kararıyla, muhalefete meydan okudu. Kongrede genel başkan adayı
olacağını ilan eden İnce, Kılıçdaroğlu’nun izlediği
siyasi çizgiye öteden beri itiraz eden ve özellikle de
32
EYLÜL 2014
parti içinde ulusalcı olarak bilinen isimler tarafından
destekleniyor.
Türkiye’de siyasi partilerin yönetim yapısını belirlemeyi düzenleyen hukuki çerçeve ile egemen siyasi
gelenek göz önüne alındığında, seçim mağlubiyetlerinin ne kadar haklı ve güçlü bir eleştiri zemini oluşturursa oluştursun, bir lider değişimine yol açamayacağı söylenebilir. Gerçekten de, partilerin kongre
yoluyla lider değiştirmesinin çok güç olduğu, çünkü
delegelerin parti liderliği tarafından belirlendiği ve
dolayısıyla art arda ne kadar seçim başarısızlığı yaşanırsa yaşansın liderlerin yerinden edilemediği bir
ülkede, İnce ve arkadaşlarının bu kongrede başarısız olup tasfiye edileceklerini öngörmek mümkün.
2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP, MHP,
Gülen Cemaati ve bir dizi “marjinal” siyasi parti
tarafından ortak aday olarak desteklenen Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçimde başarılı olamaması,
seçimden hemen sonra parti içi muhalefetin ciddi
bir çıkış yaparak parti yönetimini açıkça eleştirmesini de beraberinde getirdi. Muharrem İnce, Birgül
A. Güler, Emine Ü. Tarhan, Nur Serter gibi isimlerin
ortak bir metinle parti yönetimine getirdiği eleştirilerin odağında, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun yanlış bir
tercih olduğu ve onun CHP adayı olarak belirlenme
sürecinin herhangi bir parti içi müzakere süreci söz
konusu olmaksızın gerçekleştirildiği, bu anlamda
dayatıldığı tezleri vardı.
İkincisinden başlayacak olursak, CHP içi muhalefetin bu eleştirisi bariz bir biçimde haklıydı. Gerçekten de parti örgütünün tanımadığı, hatta MHP lideri
Devlet Bahçeli gibi ismini yanlış telaffuz ettiğine bakılacak olursa Kılıçdaroğlu’nun da pek aşina olmadığı bir aday olarak İhsanoğlu’nun tercih edilmesi,
herhangi bir parti içi demokratik müzakereyle gerçekleşmemişti. Tersine, ilk gün verilen tepkilere bakılacak olursa neredeyse kimse onu tanımıyor, ismi
sürekli yanlış telaffuz ediliyordu. Bu bağlamda “Üç
Grup Başkanvekili’nden biri olarak İhsanoğlu’nun
adaylığını televizyondan öğrendim (…) Aday kiminle belirlendi? Bunu öğrenmek benim de kamuoyunun da CHP’lilerin de hakkıdır” diyen Muharrem
İnce’nin şu eleştirileri haklıydı:
Görünen odur ki CHP
kısa ve orta vadede,
kronik siyasi iktidara
gelememe sorununun
temel sebeplerini cesaretle
masaya yatırmak yerine
sorunun belirtileriyle
uğraşmayı tercih edecek
ve sahici bir sorgulama
yapılmaksızın sadece
söylem değişikliğiyle
sürdürülen siyasi
çizginin doğal sonucu
olarak yaşanacak
başarısızlıkların ardından
kurultay çağrıları gelmeye
devam edecektir.
“CHP’nin üst organları (…) dayanışma, istişare
etme, ortak aklı ortaya çıkarma, karar alma organı
olmaktan çoktan çıkmıştır. Bu organlar Sayın Genel Başkan’ın kimlerle aldığı belli olmayan kararlarını onay makamı haline gelmiştir. Bu organlarda
itiraz söz konusu değildir, sadece onay makamıdır. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde 130 milletvekilinden, 81 il başkanından, 60 parti meclisi
üyesinden hiçbiri Sayın adayı önermemiştir. Ve
hiçbirinin de bu adaydan haberi yoktur.”1
Hem CHP hem de MHP tabanının tanımadığı, parti
örgütlerinin demokratik bir tartışma süreciyle belirlenmeyen, hatta onların haberdar olmadıkları bir
adayla seçime gitmek, aslında muhalefetin iktidar
partisine yönelttiği “tek adam yönetimi” ve “diktatörleşme” iddiaları göz önüne alındığında çok daha
bariz bir soruna işaret ediyordu. Bu anlamda CHP
yönetimi, istişare ve müzakereyi genel geçer konulara özgülüyor, hayati ve kritik kararlar söz konusu
olduğunda kendisi tam da eleştirdiği biçimde davranıyordu. Kılıçdaroğlu’nun “Halkımız da kendisini
EYLÜL 2014
33
konuşulmadığıdır. Bu anlamda
seçim stratejisine ilişkin olarak
hangi tarafın haklı olduğundan
bağımsız olarak, muhalefetin
her iki tarafının da yüzleşmekten
kaçındığı temel soru cevap beklemektedir.
Muhalefet Gerçek Sorunla
Yüzleşebilir Mi?
Bu soru şudur: Nasıl oluyor da
her iki durumda da Erdoğan rahat bir biçimde bu seçimi kazanabiliyor? Nasıl oluyor da muhalefetin bütün başarısı, onu daha
az oyla seçtirmeye ilişkin stratejik hesaplara indirgenebiliyor?
CHP’nin sorunu gerçekte nedir?
tanıdıkça ne kadar doğru bir aday olduğunu görecek”2 demesi, belirlenen adayın tanınmadığının bir
itirafı olarak değerlendirilebilirdi.
İhsanoğlu Yanlış Bir İsim Miydi?
CHP’de parti içi muhalefetin eleştirilerinin ilk kısmına, yani İhsanoğlu’nun yanlış bir aday olduğu tezine
gelince, bu konuda sürece ilişkin eleştirilerindeki kadar bariz bir haklılıktan söz etmek mümkün görünmüyor. CHP liderliğinin iddialarının aksine ortada bir
“hezimet” olduğu doğruydu; çünkü sonuçta ilk turda tek başına yüzde 52 oy alarak cumhurbaşkanı
seçilmeyi başarmış bir başbakan ve 14 parti ve bazı
cemaatlerin işbirliğine rağmen kaybetmiş bir ortak
aday vardı. CHP genel başkan adayı İnce de bu
olgusal gerçeğe dayanarak şu eleştiriyi getiriyordu:
“Ortada bir yenilgi var, bir hezimet var. Birinci turda bir çatı aday göstermek, matematik bilimine
ters düşmektir. Bu kadarcık küçük bir matematik bilgisinin olmamasını doğrusu yadırgıyorum.
Matemati[ğe] ters davranışlar, daha birinci turda
çatı adayla seçime gitmek, katılımın düşeceğini
ön görememek, siyaseten cahilliktir.”3
Ancak tersi olsaydı sonuç CHP için daha iyi olur muydu? Bu konuda CHP’lilerin dile getiremediğini, birlikte
34
EYLÜL 2014
seçime girdikleri “tabanı olmayan partiler”den DYP
lideri çok açık bir dille şöyle ifade ediyordu:
“Eğer Ekmeleddin İhsanoğlu değil de CHP içinden başka bir isim ortaya atılsaydı, bu adayı ne
MHP ne DYP ne de diğer 14 parti desteklemezdi.
Bu durumda bu aday % 40 oranını yakalayamayacağından Tayyip Erdoğan’ın oy oranı da %70’lere
çıkardı. Zira çatı içinde bulunan 14 partinin çoğu
ikinci turda Tayyip Erdoğan’a oy verirdi. Şu anda
Sayın Kemal Kılıçdaroğlu eleştiriliyor ancak, çatı
adayı destekleyen sağcı, solcu, muhafazakâr, demokrat 14 partinin ortak fikirde buluşması aslında
başlı başına bir başarıdır. (…) CHP’li muhaliflerin olayı kişiselleştirmeden, ülke meselesi olarak
görmeleri gerekmektedir. CHP’nin iç işlerine karışmak istemiyoruz ancak eleştirdikleri ortak adayı DYP de desteklediği için fikirlerimizi açıklama
zarureti hissettik.”4
Seçimlerin ikinci tura kalması durumunda,
Özaçıkgöz’ün ifade ettiği kesimlerle beraber Kürt
oylarının da Erdoğan’a gideceğine ilişkin anlamlı öngörüleri de hesaba kattığımızda, DYP liderinin
dile getirdiği argümanın güçlü ve ikna edici olduğunu tespit etmek mümkündür. Ancak bundan çok
daha önemli olan, bu tartışmada öze ilişkin olanın
İhsanoğlu’nun adaylık süreci ve
yaşanan başarısızlık, CHP’nin bu
soruları merkeze alarak tartışması
için önemli bir fırsattı. Ama görünen o ki, ne parti liderliği ne de parti içi muhalefet bu
temel soruları gündeme alıp onlarla yüzleşmeye hazır
duruyor. Çünkü parti içi muhalefetin şu ana kadar dile
getirdiği eleştiriler, CHP’nin mevcut çizgisinin yeni ve
daha ileri bir demokratik perspektiften değil, daha geri
ve ulusalcı bir perspektiften eleştirilmesini ifade ediyor.
Seçim mağlubiyeti sonrasında “Sayın genel başkan
makamdan çekilme ve kurultaya gitme olgunluğunu
göstermelidir” ortak çağrısı çerçevesinde TBMM’de
basın toplantısı düzenleyen parti içi muhalefetin
önemli isimlerinden Emine Ü. Tarhan, Nur Serter,
Süheyl Batum, Birgül A. Güler gibi isimlerin adaylık
sürecine ilişkin somut ve cevaplanması güç eleştirilerin aksine, CHP çizgisine yönelik olarak ortak
açıklamada dile getirdikleri tüm eleştiriler soyuttu ve
dile getirilen ilkelerin somut pratikteki karşılığından
söz edilmedi. “Cumhuriyet mağdur edilmiştir, sol
şerit boş bırakılmıştır” gibi ifadelerin reel siyasette
neye karşılık geldiği belli değildi. Tıpkı şu eleştirilerde olduğu gibi:
“Yeni bir modele dayalı toplumsal muhalefet dinamiği oluşturmak lazımdır. Tüm alanlarda bir restorasyon inşaatına girmek gerekir. Zor şartlar güçlü
kadroları bulur çıkartır. CHP’nin programından sürekli ödün verilerek sürdürülen anlayışın sonlanması
gerekir. CHP başkası gibi olmak istedi ve kaybetti.
Ya kendini kaybedecek veya değişecektir.”
Görünen odur ki CHP kısa ve orta vadede, kronik
siyasi iktidara gelememe sorununun temel sebeplerini cesaretle masaya yatırmak yerine sorunun
belirtileriyle uğraşmayı tercih edecek ve sahici bir
sorgulama yapılmaksızın sadece söylem değişikliğiyle sürdürülen siyasi çizginin doğal sonucu olarak
yaşanacak başarısızlıkların ardından kurultay çağrıları gelmeye devam edecektir.
Dipnotlar
1
Kılıçdaroğlu’na Kurultay çağrısı, http://www.aksam.com.
tr/siyaset/kilicdarogluna-kurultay-cagrisi/haber-331521,
(Erişim, 28 Ağustos 2014).
2
Utku Çakırözer, “Kılıçdaroğlu: Halk Tanıdıkça Sevecek,”
Cumhuriyet,
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/83717/Kilicdaroglu_Halk_tanidikca_sevecek.html#, 17
Haziran 2014, (Erişim, 28 Ağustos 2014).
3
Aynı yerde.
4
Çetin Özaçıkgöz, “İhsanoğlu Olmasaydı Erdoğan Yüzde
70 Alırdı,” http://www.dyp.com.tr/ (Erişim, 27 Ağustos
2014).
* İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim Görevlisidir. Ağırlıklı
olarak çağdaş siyasi teoriler, insan hakları ve ifade özgürlüğü
alanında çalışmalar yapmaktadır.
EYLÜL 2014
35
İÇ POLİTİKA
Demrtaş, gerçekten de üzernde durulmayı hak eden br netce elde ett. Öncelkle, Demrtaş’ın Kürt kmlğyle
aday olması, kampanyasını ülkenn dört br tarafına yayması ve süreç çersnde fazlaca sıkıntıya maruz
kalmaması, Türkye’de syas hayatın normalleşmesne ve demokrasnn dernleşmesne katkıda bulunur.
CUMHURBAŞKANLIĞI
SEÇİMİ ve
DEMİRTAŞ’IN BAŞARISI
Doç. Dr. Vahap COŞKUN*
Akademisyen
Kazananlar ve Kaybedenler
2
Bu meyanda 10 Ağustos Türkiye için bir milat oldu.
Üç adayın yarıştığı seçimin sonucunda, bir adayın
mutlak kaybeden, diğer iki adayın ise -belirli derecelerde- kazanan olduğu konusunda kamuoyunda
bir mutabakat oluştu.
Önceleri güncel bir krizi bertaraf etme yolu olarak
düşünülen ve büyük bir önem atfedilmeyen bu
değişiklik, zaman içinde Türkiye’de demokratik
dönüşüme ivme kazandıran bir faktöre dönüştü.
Demokratik seçim esası, Cumhurbaşkanının -ilk
defa- siyasi dayatmalara ve ayak oyunlarına maruz
kalmaksızın halkın oylarıyla belirlenmesini sağladı.
Seçim süreci siyaset içindeki olağan tartışmalara
sahne oldu elbette ama Cumhurbaşkanlığı makamı, geçmişte olduğu gibi, bir rejim krizine neden olmadı. Başlı başına bunun Türkiye demokrasisi için
çok değerli bir kazanım olduğu aşikârdır.
Kaybeden, Ekmeleddin İhsanoğlu idi. İhsanoğlu,
CHP ve MHP tarafından aday gösterildi ve onlarla birlikte ondan fazla küçük partinin de desteğini
aldı. Ancak İhsanoğlu, kısa bir süre önce yapılan
yerel seçimlerde CHP ve MHP’nin aldığı toplam
oy oranına bile yetişemedi. Aslında sürpriz değildi
bu; zira İhsanoğlu topluma dokunmayan bir tarza
meyletti. Bir siyaset mühendisliği ile farklı kesimlerin ortak adaylığına soyundu. Lakin bu mühendislik
siyasette işlemedi. Farklı kesimlerin temsilcilerinin
tavanda görünüşte ortak hareket etmeleri, tabanlarını birleştiremedi. Memleketin en hayati meselelerinde bile birbirine zıt fikirleri savunanların bir aday
etrafında buluşmaları, sahici bir siyaseti üretmedi.
İhsanoğlu’nun bu koşullarda seçimden galibiyetle çıkması imkân dışıydı. Nitekim “çatı” yıkıldı ve
Türkiye’nin muhalefet sorunu daha da derinleşti.
007 yılında Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını engellemek adına asker, yüksek
yargı ve muhalefetin işbirliğiyle, parlamentoya
karşı bir darbe gerçekleştirilmek istendi. Hükümet,
bu darbe girişimini boşa çıkarmak için, erken seçim kararı aldı ve Anayasa’da Cumhurbaşkanının
seçilme usulünü öngören maddede değişiklik yaptı.
Böylelikle Cumhurbaşkanının -parlamento tarafından değil- halk tarafından seçilmesi kuralı getirildi.
36
EYLÜL 2014
10 Ağustos’un en büyük kazananı, hiç şüphe yok
ki, Recep Tayyip Erdoğan’dı. “Halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı” sıfatını kazanan Erdoğan,
2002’den bu yana rakiplerine üç genel ve üç yerel ile iki de halk oylamasında büyük bir üstünlük
sağladı. Başarı hanesine bir de Cumhurbaşkanlığı
seçiminde alınan zaferi ekleyen Erdoğan, siyasetin en dip noktalarından başlayan yolculuğunu en
tepe noktaya ulaşarak taçlandırdı. Erdoğan, girdiği
her seçimi kazandı ve Türkiye siyasetinin en başarılı
lideri oldu.
Diğer taraftan, HDP projesi ile etkili olunmak istenen Batı coğrafyasında ise Demirtaş “halkların
adayı” olarak sunuldu, özgürlükçü ve çoğulcu bir
siyasi dil kullandı. “Türkiyelilik” projesi ile ayrılıkçılığı
kesin bir dille reddetti, kimliklerinden ötürü mağdur
edilen kesimlerin haklarını savundu. “Yeni yaşam
çağrısı” adı verilen “vizyon belgesinde”, özgürlükçü
laiklik, kadın hakları, adem-i merkeziyetçilik, LBGT
bireylerinin hakları gibi konulara işaret etti. Katılımcı,
çevreye duyarlı ve devletin tüm işlemlerinin halkın
denetimine açılacağı adil ve demokratik bir yönetim
vaat etti.1
Seçimin bir diğer galibi ise Selahattin Demirtaş’tı.
Çankaya’ya çıkma şansının olmadığı baştan belli olmasına rağmen Demirtaş, seçimi bir misyonun yerine getirilmesi olarak planladı ve ona göre bir kampanya yürüttü. Söyleminde hak ve özgürlükleri, birlikte yaşamının gerekliliğini ve şartlarını, hakları gasp
edilenlerin haklarının iadesinin önemini vurguladı.
Yeni bir muhalefet anlayışını seslendirdi. Demirtaş’ın
dili halktan teveccüh gördü, % 50’ye varan bir oy
artışı sağladı. Önemli bir başarıya tekabül eden bu
artış, misyonun yerine getirildiğini ve Demirtaş’ın
seçimin kazananlarından biri olduğunu gösteriyor.
Demirtaş’ın söylemi, hem içerdiği kavramlara toplumsal bir farkındalık kazandırıyor, hem de diğer
adayların bu kavramlar hakkında bir siyasi pozisyon almalarını gerekli kılıyordu. Dolayısıyla söylemin
kendi başına bir değeri vardı. Demirtaş bu söylemle, kendi klasik tabanı dışında üç toplumsal kesime
ulaşmaya çalıştı: AK Parti’ye oy veren Kürtler, İhsanoğlu tercihinden dolayı rahatsızlık duyan CHP’liler
(bilhassa CHP’ye oy veren Alevi seçmenler) ve Gezi
Olaylarından sonra tamamen Erdoğan karşıtı bir siyaset yürüten sol-liberal kesimler.
Bu yazıda Demirtaş’ın başarıyı getiren faktörler ele
alınacak ve söz konusu başarının hangi bölgelerde
yoğunlaştığı üzerinde durulacaktır.
Demirtaş’ın Söylemi
Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimindeki söylemi iki ana unsura dayanıyordu: Bir taraftan, BDP/
HDP’nin hâkim olduğu Kürt coğrafyasında, seçim
ile Kürt temsiliyeti arasında bir bağlantı kuruldu.
Cumhurbaşkanlığı seçiminin Kürt temsiliyetinin
gücünü ve önemin göstermek için bir fırsat olarak
kullanılması gerektiğinin altı çizildi. Demirtaş’a verilen her oyun Kürtlerin Türkiye siyasetindeki ağırlığının ve değerinin artmasını sağlayacağı belirtildi. Oy
oranının yüksek düzeylerde seyretmesi ve % 10’u
aşmasının, çözüm sürecinin daha hızlı ilerlemesine
ve Kürtlerin yasal-anayasal hak taleplerinin karşılanmasına katkıda bulunacağı vurgulandı.
Demirtaş bu stratejiyle girdiği seçimden başarıyla
çıktı. Özellikle Mart 2014 yerel seçimlerinde alınan
sonuçlarla kıyaslandığında, başarının boyutları daha
iyi görülüyor. Zira Mart 2014’te BDP ve HDP’nin
aldığı oylar ile Mardin’de seçimlere bağımsız giren
Ahmet Türk’ün aldığı oyların toplamı 2.966.256 (%
6.61) idi. Oysa Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 3.946.737 (% 9.76) oy aldı. Bunun anlamı,
oyların yaklaşık bir milyon, oy oranının ise % 3.15
artmış olmasıdır.2 Rakamalar, ortada yadsınamaz
bir başarının olduğuna delalet ediyor.
Başarıyı Sağlayan Etmenler
Demirtaş’ın bu başarısında birçok faktörün rol oynadığı söylenebilir. Mesela, ilk defa yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminin bizatihi kendisi seçmenlerin
oy verme davranışları üzerinde etkide bulundu. İki
turlu yapılan, % 10’luk seçim barajının uygulanmadığı ve sadece üç adayın yarıştığı Cumhurbaşkanlığı
seçiminde, seçmenlerin tercihlerinde diğer seçim-
EYLÜL 2014
37
lerden farklı saikler rol oynar.3 Keza, siyasi bir tahayyül ve proje ortaya koyan başarılı seçim stratejisini,
Demirtaş’ın şahsi olarak gösterdiği yüksek performansı, ana-akım medyanın Demirtaş’a gösterdiği ilgiyi de, başarıyı oluşturan etmenlere eklemek mümkün. Bununla birlikte Demirtaş’ın başarısına en fazla
etkide bulunan üç nedenden bahsedilebilir:
1. Çözüm sürecinin sunduğu zeminin altı özellikle
çizilmelidir. Kuşkusuz, eğer çatışmalı bir hâl olsaydı,
Demirtaş cephesinde bu seçimde şahit olunanların önemli bir kısmının gerçekleşme şansı olmazdı.
Kanın döküldüğü ve tansiyonun yüksek olduğu bir
ortamda Demirtaş, ne sakin bir kampanya yürütebilir, ne de medyanın desteğini alabilirdi. Demirtaş,
PKK’nin her eyleminden sorumlu tutulur ve -tecrübeyle sabit olduğu üzere- bir nefret objesi olarak kamuoyunun önüne atılırdı. Bugün Demirtaş’a
destek çağrısında bulunan popüler şahsiyetlerin bir
bölümü, bir savaş ortamında gelecek tepkileri gözetir ve muhtemelen böyle bir çağrıda bulunmaktan
imtina ederdi.
Ama 20 aydır devam eden süreç, farklı bir seçim atmosferi oluşturdu. Silahlar sustuğu, çatışmanın olmadığı, ölüm haberlerinin gelmediği bir vasatta, Demirtaş Türkiye genelinde rahat bir seçim çalışması
yürüttü. Bazı ufak tefek arızalar çıkmadı değil; ama
bunlar her seçimde ve her yerde olabilecek türden
sıkıntılardı, seçim büyük bir problem yaşanmadan
tamamlandı. Demirtaş, bütün bölgelerde miting düzenledi, ülkenin her tarafına ve her kesimine seslendi. Çözüm süreci sayesinde, medya Demirtaş’a
daha fazla yer verdi. Ana-akım olarak isimlendirilen
medya organları, Demirtaş’ın faaliyetlerini geniş bir
şekilde ekranlarına ve sütunlarına taşıdı, ona destek
verdi. Daha önce Demirtaş ve partisini görmezden
gelen veya gördüğünde de “hain”, bölücü”, vb.
olumsuz kavramlarla ana medya, bu seçimde ilk
kez bu harekete olumlu yaklaştı. Demirtaş’ın sempatik taraflarını ön plana çıkardı, Demirtaş’ı olması
gereken muhalefetin bir örneği olarak tanıttı. Dolayısıyla sürecinin sağladığı müsait ortam, Demirtaş’ın
oyun sahasını genişletti ve desteğini çeşitlendirdi.
2. “Çatı” adayının yarattığı memnuniyetsizlik üzerinde durulmalıdır. İhsanoğlu, kendisini aday gösteren
partilerin teşkilatları tarafından benimsenmedi. CHP
teşkilatları da, MHP teşkilatları da İhsanoğlu için sıkı
38
EYLÜL 2014
bir çalışma yapmadı, sokağa inmedi, kitlelerden oy
talebinde bulunulmadı. Göstermelik salon toplantıları dışında halkla irtibat kurulmadı. Tamamen siyasi bir seçim olmasına karşın, İhsanoğlu ve onu
destekleyen partiler siyaset karşıtı bir faaliyet içine
girdiler.
Tablo: 2014 Yerel Seçimlerden Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine Kürt Siyasetinin Seçim Performansı
2014 CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ
OY
SAYISI
OY
ORANI
KATILIM
ORANI
410.390
64,17
70
198.741
61,02
76
VAN
223.277
54,55
71
ŞANLIURFA
174.075
26,24
BATMAN
132.324
65.469
SIRNAK
158.830
HAKKARİ
102.408
MUŞ
2014 YEREL SEÇİM
OY
SAYISI
OY
ORANI
KATILIM
ORANI
OY
FARKI
ORAN
FARKI
397.148
55,11
180.697
52,21
82,25
13.242
9,06
83,88
18.044
239.861
8,81
53,19
81,88
-16.584
71
239.563
1,36
30,54
87,01
-65.488
-4,30
59,62
75
54,09
74
128.845
52,47
84,88
3.479
7,15
63.816
46,65
86,82
1.653
7,44
83,17
81,61
82
136.376
70,62
86,37
22.454
12,55
84
81.754
69,27
83,41
20.654
105.446
61,24
12,34
79
79.595
46,31
80,68
25.851
AĞRI
121.777
14,93
61,27
70
68.545
44,16
77,53
53.232
IĞDIR
17,11
30.281
42,94
63
39.665
43,38
83,17
-9.384
-0,44
KARS
41.266
32,89
68
36.417
25,21
81,05
4.849
7,68
BİTLİS
60.583
43,72
75
56.015
38,03
82,98
4.568
5,69
POLİTİK KÜRT BÖLGESİ
Bu durum, diğer iki aday için önemli bir fırsat yarattı. İhsanoğlu’nu kabullenmeyen MHP’lileri Erdoğan, CHP’lilleri ise Demirtaş kendine çekmeye çalıştı. Demirtaş, bütün mağdur toplumsal kesimleri
sahiplenen bir söylem kullanarak ve eskiden farklı
olarak Türkiyelilik siyasetini öne çıkararak, muhalefetin çatı siyasetinden hoşnut olmayanlar için
bir alternatif oluşturmaya çalıştı. Özellikle CHP’yi
destekleyen Aleviler ile sol ve liberal kesimler için
kendisini ve partisini yeni adres olarak konumlandırdı. Demirtaş’ın bu siyasi rotası, bu kesimlerden
bir miktar tepki oyunun kendisine kanalize olmasını
sağladı.
DİYARBAKIR
BİNGÖL
37.383
30,56
74
28.596
21,65
83,26
8.787
8,91
Demirtaş’ın başarısında elbette bu kesimlerden gelen oyların katkısı da hesaba katılmalıdır. Ancak bu
katkıyı fazlaca abartmamak gerekir. Çünkü bu katkı;
hem oldukça sınırlıdır, hem de “emanet” özelliklidir.
Daimi bir nitelik arz etmesi, başta Kürt siyasetinin
kuracağı dil ve alacağı pozisyon olmak üzere, birçok şarta bağlıdır.
DERSİM
21.746
52,25
67
16.662
33,25
83,66
5.084
19,00
TOPLAM
1.883.996
3. Başarıyı sağlayan en önemli etken, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Kürtler için haddinden fazla bir
önem taşıdığına -HDP seçmeni dışındaki- Kürt seçmenlerin ikna edilmesidir. Cumhuriyet tarihinde bir
ilk olan bu seçimlerde Kürtlerin herhangi bir baraj
ve kısıtlamaya tabi olmadan kendi güçlerini gösterebilecekleri bir imkânın doğduğu düşüncesi, hem
bölgede hem de bölge dışında Kürtlerde son derece popüler bir karşılık buldu. Demirtaş’a verilen
her oyun Kürtlerin hesabına yazılacağına ve çözüm
sürecinin daha dengeli sürdürüleceğine ikna olanlar,
tercihini Demirtaş’tan yana kullandılar.
Cuma Çiçek’in, Mart-2014 sonuçlarına kıyasla yaptığı araştırmada, Demirtaş’ın sağladığı oy artışının %
80’inin Kürtlerin yaşadığı 34 ilde gerçekleştiği görülüyor. Çiçek, bu illeri üç başlık altında inceliyor:
Politik Kürt bölgesi (25 il), politik olmayan kültürel
Kürt bölgesi (10 il) ve batı metropolleri (9 il). Bu üç
bölgede 30 Mart ile 10 Ağustos arasındaki oy değişimi tabloya şu şekilde yansıyor:4
MARDİN
SİİRT
1.793.555
90.441
POLİTİK OLMAYAN
KÜLTÜREL KÜRT BÖLGESİ
ARDAHAN
11.671
23,09
73
9.127
16,32
82,76
2.544
6,77
ERZURUM
47.701
13,07
76
25.096
6,23
86,24
22.605
6,84
ERZİNCAN
5.066
4,07
81
1.819
1,42
87,85
3.247
2,65
SİVAS
4.313
1,22
81
601
0,16
87,91
3.712
1,06
21.566
5,31
78
6.996
1,57
87,21
14.570
3,74
7,40
MALATYA
ADIYAMAN
44.014
15,27
77
24.978
7,87
86,89
19.036
ELAZIĞ
31.060
10,89
74
18.642
5,66
87,37
12.418
5,23
K.MARAŞ
23.009
4,29
79
7.740
1,31
90,07
15.269
2,98
G.ANTEP
83.076
10,56
73
55.911
6,22
85,61
27.165
4,34
2.237
3,79
77
718
1,06
89,79
1.519
2,73
KİLİS
TOPLAM
273.713
151.628
122.085
BATI METROPOLLERİ
İSTANBUL
650.725
9,09
72
414.290
4,84
89,39
236.435
İZMİR
188.099
7,98
78
88.797
3,37
90,38
99.302
4,61
94.839
3,46
77
27.620
0,87
91,05
67.219
2,59
2,49
ANKARA
4,25
BURSA
64.294
4,16
79
28.777
1,67
90,74
35.517
KOCAELİ
48.893
5,49
76
24.235
2,36
91,27
24.658
3,13
AYDIN
41.692
6,96
79
20.275
3,11
90,91
21.417
3,85
ANTALYA
58.402
5,31
73
30.216
2,31
89,93
28.186
3,00
MERSİN
122.561
13,46
77
97.957
9,65
89,45
24.604
3,81
ADANA
114.532
10,66
74
90.829
7,35
88,34
23.703
3,31
TOPLAM
1.384.037
GENEL TOPLAM
3.541.746
822.996
2.768.179
561.041
773.567
EYLÜL 2014
39
Bu tablodaki verilerden hareketle bazı sonuçlara
ulaşılabilir:
a. Politik Kürt bölgesindeki 15 ilden 5’inde (Şırnak,
Hakkari, Muş, Ağrı ve Dersim) % 10’un üzerinde,
7’sinde (Diyarbakır, Batman, Mardin, Kars, Bitlis,
Bingöl ve Siirt) % 5 ile % 10 arasında, 1’inde ise
(Van) % 5’in altında bir artış sağlanmıştır. Bu bölgede oy oranı düşen iki il vardır: Urfa’da % 4.30,
Iğdır’da ise % 0.44’lük bir düşüş yaşanmıştır.
b. Kültürel Kürt bölgesi’ndeki 10 ilden 4’ünde (Ardahan, Erzurum, Adıyaman ve Elazığ) % 5 ile % 10
arasında, 6’sında ise % 5’in altında bir yükseliş söz
konusudur. Buna göre Kürt siyaseti, politik bölgedeki gücünü tahkim ederken, kültürel bölgede ise
bir yükseliş trendine girmiştir. Bu trendi devam ettirebildiği takdirde Kürt siyaseti, kültürel bölge olarak
vasıflandırılan illerde de zaman içerisinde siyasi bir
ağırlık kazanabilir.
c. Batı metropollerinin tamamında oy artışı var. Bilhassa İstanbul, Ankara ve İzmir gibi üç büyük şehirdeki artış dikkat çekicidir. İstanbul’da 236.435,
İzmir’de 99.302 ve Ankara’da 67.219 yeni seçmen
kazanılmıştır. “Yine toplamda 2014 yerel seçimlerinde 822.996 oy alınırken, Cumhurbaşkanlığı
seçiminde bu rakam 1.384.037 olarak gerçekleşmiştir. Bu dokuz batı metropolünde toplamda
561.041 yeni seçmen desteğinin alındığı anlamına gelmektedir. Bu artış, politik olmayan kültürel
Kürt bölgesindeki 10 ilin toplamında alınan oyların
yaklaşık iki katıdır. Mardin, Van ve Şanlıurfa büyükşehirlerinde alınan toplam oya denk bir oydur.”5
d. Adı geçen 34 ilde 30 Mart’ta 2.768.179 olan oy
sayısı 10 Ağustos’ta 3.541.746’ya çıkmıştır. Elde
edilen yaklaşık bir milyon oyun 773.567’si bu 34 ile
aittir. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Kürt bölgesi
ve batı metropolleri dışında kalan 47 ilde ise durum
şudur: Bu 47 ilde toplam oy 400 bin civarındadır.
Bunun yaklaşık 200 bini yeni seçmendir. 40 milyon
oy kullanıldığı düşünüldüğünde, 47 ildeki oylar, toplam oyun ancak % 1’ine denk düştüğü görülür.
Tüm bu veriler Demirtaş’ın hem Kürt bölgesinde,
hem de Batı’da yaşayan Kürtler arasında oyunu
artırdığına tanıklık ediyor. Daha önceki dönemlerde genel seçimlerde % 10 baraj nedeniyle oyunun
heba olmasını istemediği için, yerel seçimlerde ise
vereceği oyun sonuçlara bir tesir etmeyeceğini bildiği için HDP geleneğine oy vermekten imtina edenlerin bir kısmı bu seçimlerde Demirtaş’a yöneldi.
Demrtaş’ın aldığı oylar, hem Türkyelleşme perspektfnn kabulü, hem de çözüm sürecne
verlen desteğn gösterlmes olarak okunablr. Bu bağlamda, Demrtaş’ın oturtmaya çalıştığı
yen rota doğrudur. Ana muhalefetn dam br krz çnde olduğu düşünüldüğünde, Demrtaş’ın
zledğ çzgnn muhalefet boşluğunu doldurma potansyeln taşıdığını belrtmek gerekyor.
Bu yönelimin özellikle AK Parti’ye oy veren Kürt
seçmenler arasında güçlü olduğunu belirtmek gerekir. Medyada her ne kadar, Demirtaş’ın başarısı
sol siyasetin hanesine yazılmak istense de, gerçekte Demirtaş’ın başarısının altında yatan CHP ve
sol seçmenin desteği değil, daha önce AK Parti’ye
oy veren Kürtlerin desteği yatıyor. İstanbul’daki
neticeler bunu teyit eder nitelikte. İstanbul’da AK
Parti’nin güçlü olduğu ilçelerde Demirtaş geçmiş
seçimlere nispetle çok yüksek oy oranlarına ulaştı. Mesela Esenyurt’ta % 18, Sancaktepe’de %
14.6, Sultanbeyli’de % 14.2, Zeytinburnu’nda %
13.7, Bağcılar’da % 13.5, Ataşehir’de % 13.5,
Başakşehir’de % 12.1, Sultangazi’de % 11.3 aldı.
Buna mukabil genel olarak CHP’nin hâkim olduğu
ilçelerde ise, bu denli bir oy artışı söz konusu değil. CHP ve MHP’nin çatı adayı İhsanoğlu’nun %
70’lere ulaştığı ilçelerde Demirtaş’ın oylarında küçük
bir kıpırdanma var sadece. Demirtaş, Bakırköy’de
% 6.9, Beşiktaş’ta % 7, Kadıköy’de % 7.1 aldı.
Görüldüğü üzere Demirtaş, geleneksel olarak
CHP’nin ve solun güçlü olduğu yerlerde değil, Kürt
nüfusun bulunduğu ve AK Parti’nin güçlü olduğu
yerlerde “oy patlaması” yaptı. Oyları CHP’den değil,
ağırlıklı olarak AK Parti’den aldı. Daha önceki seçimlerde AK Parti’den yana tercihte bulunan Kürtlerin, Demirtaş’a destek olmalarında iki etken rol oynamış olabilir: Biri, Kürt temsiliyetine omuz vermek
isteğidir. Diğeri ise, ilk turda nasıl olsa Erdoğan’ın
seçileceğini garanti görmeleri, seçimin ikinci tura
kalma tehlikesini hissetmemeleridir. Eğer Demirtaş,
bu seçimde biraz daha muhafazakâr Kürt seçmenin hissiyatına seslenen bir kampanya yürütseydi,
muhtemelen bugünkünden daha fazla bir oya erişebilir, % 10’u geçebilirdi.
Kürt kimliğiyle aday olması, kampanyasını ülkenin
dört bir tarafına yayması ve süreç içerisinde fazlaca sıkıntıya maruz kalmaması, Türkiye’de siyasi
hayatın normalleşmesine ve demokrasinin derinleşmesine katkıda bulunur. Bunun için çok değerlidir.
Demirtaş’ın hatırı sayılır derecede oylarını yükseltmesi de, Kürt cenahında siyasal alanın genişlemesi
ve siyasetin giderek daha fazla belirleyici olmasını
sağladığı için de hayatı bir öneme sahiptir.
Demirtaş’ın aldığı oylar, hem Türkiyelileşme perspektifinin kabulü, hem de çözüm sürecine verilen
desteğin gösterilmesi olarak okunabilir. Bu bağlamda, Demirtaş’ın oturtmaya çalıştığı yeni rota doğrudur. Ana muhalefetin daimi bir kriz içinde olduğu
düşünüldüğünde, Demirtaş’ın izlediği çizginin muhalefet boşluğunu doldurma potansiyelini taşıdığını
belirtmek gerekiyor. Ama bu potansiyelin kullanılıp
kullanılamayacağı, gelecekte nasıl bir siyaset izleneceğiyle irtibatlıdır. Bu bağlamda 2015 seçimleri
çok önemli, bu seçimlerde alınacak sonuç bugünkü
başarının kalıcı olup olmadığının göstergesi olacak.
Dipnotlar
1
Demirtaş’ın söylemi hakkında bakınız: Vahap Coşkun;
Demirtaş: Çankaya’ya Bir Kürt aday, SDE Analiz, No: 1,
Ağustos 2014, s. 14-15.
2
Cuma Çiçek; 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Kürt
Siyaseti Üzerine: Başarının Kapsamı, Mekânı ve Kaynağı,
http://zanenstitu.org/2014-cumhurbaskanligi-secimlerive-kurt-siyaseti-uzerine-basarinin-kapsami-mekani-vekaynagi-cuma-cicek/
3
Ahmet Hamdi Akkaya; Seçimler, HDP ve Yaratılan Umut,
http://www.kurdistan24.org/2014/08/secimler-ve-hdpyaratilan-umut-ahmet-h-akkaya/#.U_xjacV_u3w
4
Çiçek; a.g.m.
5
Çiçek, a.g.m.
Sonuç Yerine
Demirtaş, gerçekten de üzerinde durulmayı hak
eden bir netice elde etti. Öncelikle, Demirtaş’ın
40
EYLÜL 2014
* Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesidir. İnsan
hakları, demokrasi, Kürt sorunu ve bunun hukuki yansımaları
üzerine çalışmaları bulunmaktadır.
EYLÜL 2014
41
İÇ POLİTİKA
DEMOKRASİNİN
‘YAŞ’I
Doç. Dr. Ahmet Erkan KOCA
SDE Savunma ve
Güvenlik Programı Koordinatörü
2014
Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarına göre 30 Ağustos 2014’ten geçerli
olmak üzere 37 general ve amiral bir üst rütbeye,
51 albay ise general ve amiralliğe yükseltildi. 34
general ve amiralin görev süreleri 1 yıl uzatıldı. 43
generalin ise kadrosuzluk ve yaş haddi nedeniyle
emekliye ayrılmalarına karar verildi. Beklediği rütbeye çıkamayan, erken emekli olmak zorunda kalan
ya da beklenti içinde olduğu makamlara gelemeyen
pek çok kişi oldu şüphesiz. Askerin mevcut duru-
42
EYLÜL 2014
mu, ihtiyaçları ve gelişmeler ışığında yapılacak yeni
düzenlemeler, oluşturulacak yeni politikalar, kurulacak ya da lağvedilecek yeni birimler görüşüldü ve
bu görüşmeler belli ki tek taraflı bir tebliğ olmadı.
Siyasilerin askeri konuların da siyasal iradenin faaliyet alanı olduğunu hissederek müdahil, hatta belirleyici oldukları, bir dönem kendilerinin de askerlik
yaptıklarını hatırladıkları, gerçek anlamda iki taraflı
bir müzakere ve istişare içerdi. Bu görüntüsüyle
şura, gerçek anlamına kavuşarak birbirine danışa-
rak kararlar alan bir meclis halini aldı. Ve en önemlisi, bütün bunlar, gürültü patırtı koparmadan, sessiz
bir şekilde, demokratik bir hukuk devletinde olması
gerektiğine ‘oldukça yakın’ bir serinkanlılık içinde
gerçekleştirildi. Asker kanadından -Yüksek Askeri Şura’dan çok bir tür Yüksek Seçim Kurulu gibi
davranarak-² Görürsün Sen! Ben de günü geldiğinde seni ‘terfi ettirmem’, ne kadar oyla seçilirsen
seçil, seçildiğin makama çıkarmam, yaş haddinden
emekliye ayırıp kadrosuzluktan istediğini vermem²
gibi bir tavır sezmedik.
Oysa biliyoruz ki yakın zamanlara kadar yüksek askeri şuralar, askeri yetkililerin hükümetler üzerindeki
vesayet gücünün yeniden üretilerek tahkim edildiği,
askerin bu ülkenin her şeyiyle esas ve yegane koruyucusu olduğu fikrinin pekiştirilerek kabul ettirildiği, siyasetçilerin ancak askerlerce tayin edilen bir
alanda politik faaliyet yürütebilecekleri hissinin alttan
alta -hatta kimi zaman oldukça açık ve umursamazca- verildiği, serinkanlı kararlar yerine tam bir asker
soğukluğunun estiği toplantılar olurdu. O kadar ki siyasilerin ‘fırça yediklerine’ dair haberler dışarıya sızar
ya da kim bilir sızdırılırdı. Uzun yılların statükosunun
dayattığı bu durum karşısında kendilerini bir biçimde
eli kolu bağlı hisseden siyasiler de gözümüzün içine
baka baka, ya da çoğu zaman olduğu gibi bakmamaya çalışıp gözlerini kısa bir görüntü alan kameralardan kaçırmaya çalıştıkları hissi veren, içlerinin
acıdığını ama toplumsal huzur ve barışın bozulmaması için zoraki ve kerhen imzaladıklarını anlamamızı
bekler bir tavırla kararları imzalar, olan bitene ancak
ve ancak şerh düşebilirlerdi. Çoğu kez verilmiş kararları alır, ancak bu verilmiş kararlara imza atarken
her defasında halkın siyasal iradesinden verdiklerini
bilirler ama meçhul bir zamanda durumun düzeleceğine olan umutla teselli bulur, askerlerle bir dahaki
şuraya kadar ‘mümkünse’ görüşmek istemez, tam
bir ‘politikacı’ gibi durumu idare ederlerdi. Yükselenler, terfi edenler kim olursa olsun asıl kazanan
statüko olur, halk iradesi askeri bir nizama uydurulurdu. Kısacası Ağustos sıcak geçerdi. Bütün bunlar
yaşanmadı, tek tartışma Şura günlerine yakın zamanlarda Akşam gazetesinde yayınlanan ‘cemaatçi
paşalar’ üzerinden yaşandı. Esasen bu tartışma da
oldukça önemliydi çünkü asker -ve polis- gibi katı
hiyerarşinin egemenliğinde, dışarıya kapalı kurumların cemaatsel yapıların oluşmasına oldukça uygun
bir ortam sunduklarını bilmek gerekir. Cemaatler de
genellikle dışarıya kapalı ve hiyerarşik olduklarından
askeri düzenlerde oldukça rahat eder, kolaylıkla iç
içe geçerek görünmezleşirler. Buradan hareketle
denebilir ki askerin içinde iddia edildiği gibi pek çok
cemaat üyesi paşa ya da subay varsa bile bunun
ortaya çıkması bu ayırt edilemez iç içe geçmişlik nedeniyle son derece zordur.
Şunu belirtmek gerekir ki asker bu ülkede her zaman için önemli bir kurum olmuş, toplumun en
köklü ve nizami teşkilatlanma ve organizasyon kurma kabiliyetinin timsali olarak görülmüştür. Zor bir
coğrafyada, ‘zor’ bir tarihi mirasla varlığını sürdüren
bu halk -tek kutsal savaşın kendini savunmak için
yapılan olduğunu bilerek- her zaman için kendini
savunmak zorunda kalabileceği ihtimaliyle ve gerektiğinde topyekun bir askeri birliğe dönüşebilecek
bir iç hazırlıkla yaşar; halkın askerlere olan saygısı
sadece omuzlardaki sırmalı rütbelerden değil aynı
zamanda kendi kendini savunmak, bütün bir tarihi
EYLÜL 2014
43
ve coğrafi mirası korumak
naklanır. Her sabah erkenden uyanan askerler, her an
için ruhunun derinlerinde
Bir paşanın kudreti,
savaş çıksa vakit geçirmekhissettiği bu yüce duyguyalnızca hükmettiği insan
sizin yola dizilme derecesindandır da. Türk askerinin
nüfusundan, emrindeki
de bir hazır olma hali içinde
asıl gücü ve büyüklüğü, salyaşarlar; soğukta çalışmadırı ve işgal gücünden değil
asker sayısından değil
yan 1950 model kamyonlar
karşı koyabilme ve mukaaynı zamanda -ve esas- bu
her iki saatte bir çalıştırılıp
vemet edebilme kabiliyetinhalkın sayısız badireye
ısıtılır, ‘savaş’a gidilirken geden gelir. Suriye ordusunun
rağmen
kendi
kendini
var
çilecek yollar sürekli olarak
30 yıl içinde âtıl hale getirditemiz tutulur ve yapılan iş
edebilmiş, bağımsızlığını
ği ellili yıllardan kalma tankne olursa olsun bir askerin
ların Türk ordusunda hala
her şeye rağmen bin yıldır
gün içerisinde savaştakine
hizmet verebilir halde olmasürdürebilmiş olmasından, yakın derecede kalori harsı da bu uzun dayanma gücamasını sağlayacak desömürgeleşmemiş, manda
cünün bir sonucudur. Var
recede çalışması sağlanır.
yönetimine girmemiş
olma iradesi aynı zamanda
Bunun için akla hayale gelolmasından gelir ve
yok olmayacağına duyulan
medik işler bulunur (savaş,
inançtır. Bir paşanın kudtoplumun en sıradan
akla hayale gelmedik işlerle
reti, yalnızca hükmettiği indoludur zira!), bulunamazsa
insanları dahi askere bu
san nüfusundan, emrindeki
çıkarılır, uydurulur ama asanlamı yükleyerek, onda
asker sayısından değil aynı
kerin ‘dimdik’, ‘daima hazır’
kendini görür.
zamanda -ve esas- bu halkalması sağlanır. Gün biter
kın sayısız badireye rağmen
ama bereket o gün de savaş
kendi kendini var edebilmiş,
çıkmamıştır. Ertesi gün yenibağımsızlığını her şeye rağmen bin yıldır sürdürebil- den ve yeniden bu böyle sürer gider ama savaş bir
miş olmasından, sömürgeleşmemiş, manda yöne- türlü çıkmaz, barış zamanında ‘savaşçılık oynamak’
timine girmemiş olmasından gelir ve toplumun en son derece zor bir iştir. Bir tür simülasyon oyunu,
sıradan insanları dahi askere bu anlamı yükleyerek, zamanla hayatın gerçekliğinden kopmaya yol açacak
onda kendini görür. Bu duygu gerçekten de çok denli bir zihinsel kopuşa yol açabilecek, ağır bir çadeğerlidir ve askerin aslında en değerli güç kayna- lışma biçimidir. Her asker hayata karşı biraz yabanğı, en önemli sermayesidir ama aynı zamanda bu cıdır. Bu savaşsızlık halinin zamanla savaşacak bir
hep varolabilme arzusu uzun bir tarihin etkisiyle bir karşı taraf bulma ihtiyacı doğurduğu olur. Bu bazen
değişmezlik hissi yaratma, kendiliğinden bir statü- ülkenin bölünmesini isteyen bir iç düşman, bazen
ko oluşturma potansiyeli ya da tehlikesi de taşır. irtica tehdidi, bazen de ‘ne yaptığını bilmez’ siyasetMevcut toplumsal yapının ve dünya düzeninin hiç çiler olabilir. Bu yüzden aslında gerçek komutanlar,
değişmeden sürmesi bir asker için olabilecek en iyi barış zamanlarında ya da masa başlarında değil
durumu oluşturur. Her gün aynı şeyleri aynı kemal-i savaş meydanlarında belli olur ve genellikle barış
ciddiyetle tekrarlayıp, olmadık işlere ritüel derece- zamanlarının tutulan ve her gün her şeyi harfiyen
sinde anlamlar yükleyip dondurmak, her şeyin hep aksatmaksızın, olması gerektiği gibi yaparak, askeraynı kalmasını sağlamak kaçınılmaz bir şekilde asıl leriyle birlikte savaşa en hazır olan komutanlar savaş
karakterini mevcut olanı değiştirme gücünden alan zamanlarının en başarısızları olabilirler. Çünkü savaş
kuralsızdır. Bu işte `akıl-mantık yoktur` çünkü savaş
siyasallıkla çatışır ve ortaya ‘asker-sivil ilişkisi’ diye
tam da hiçbir akla ve mantığa uymayan insanlık-dışı
özellikle güçsüz demokrasilerin çözmesi gereken
bir cinnet halidir. Asla simüle edilemeyecek, önceden
bir sorun çıkarır.
senaryosu yazılamayacak, kafada kurgulanamayaAskerliğin trajedisi, barış zamanlarında savaş varmış cak sayısız durum içerir ve sürekli anlık kararlar alma
gibi bir zihinsel hazırlıkta olma zorunluluğundan kay- becerisi gerektirir. Ve çelişki şu ki bunun tam adı
44
EYLÜL 2014
siyasettir. Yani, daha önce hiç karşılaşılmayan yeni durumlar karşısında
anlık kararlar alarak halkın iradesinin
bu kararların gösterdiği istikamette
tecessüm etmesini, aynı hedefe hep
birlikte odaklanmasını sağlama işi. Ve
sivil bir zihin gerektirir. Dolayısıyla iyi bir
komutan, aslında savaş zamanlarının
‘iyi bir siyasetçisi’dir. Şunu da eklemek
gerekir ki ancak savaş zamanlarının siyasetçisidir. Bunu barış zamanlarında
yapmaya kalktığında ise, -ortada bir
savaş olmadığından- halkın iradesiyle
savaşır, seçilmiş siyasilerin ensesinde
Demokles’in kılıcına dönüşür ve en
değerli sermayesi olan halkın kendini
var etme ve savunma inancı ve gücüne
siyasi bir muğlaklık düşürür. Topyekûn
bir inançta ikilik ve şüphe yaratır. Çelişik bir şekilde bu muğlaklık ve şüphe
arttıkça topluma militer bir zihniyet hâkim olmaya
başlar. Bütün bunların yegâne çaresi asker-sivil ilişkisinin olması gerektiği gibi olmasıdır. Bu sadece barış
zamanlarındaki siyasete asker gölgesi düşmemesi
için değil savaş zamanlarındaki askeri akla gerekli
olan siyasi aklın dâhil olabilmesi için de hayatidir.
Genel olarak, ‘kırılgan demokrasiler’ açısından sivilasker ilişkilerindeki temel mesele, savunma ve dış
politika konularında askerlerin ne oranda belirleyici
olduklarıyla ilgilidir. Bu tür ülkelerde demokrasinin
kırılganlığı halkın demokratik tecrübeye yeterince
sahip olmamasından kaynaklı olarak birilerinin bu
boşluğu kullanıp siyasileri geri plana iterek halk adına karar verme hakkını kendinde görmesi vardır.
Türkiye’de bütün bunlara ilaveten bir de iç politikadaki durumu hesaba katmak gerekti hep, çünkü
asker, kendisine iç politik gelişmelerin ‘gözeticisi’ ve
‘denetleyicisi’ gibi bir rol biçmişti. Bunu yaparken
de Cumhuriyet’in kuruluşundan beri kendi kendini
yeniden üreterek güçlenen devletçi statüko sivil hayat üzerinde siyasi bir vesayet olarak işlev gördü.
Oysa burada halkın yeterli düzeyde bir demokratik
tecrübesi de vardı. Ancak darbeler, bu tecrübesinin
kurumlaşmasına izin vermeyerek, askerin savunma
ve dış politikadaki alanının iç politikaya da yaymasına, bu anlamda hastalıklı bir demokratik yapının
kurumlaşmasına yol açtı. Bu nedenle, AK Parti’nin
ortaya çıkış sürecinin arkasında askerin iç politikadaki egemenliğine karşı koyamayan hükümetlerin
zayıflığının kötü ekonomik koşullarla birleşmesi ve
sivil hayatın örtük bir vesayet altında tutulmasının
yarattığı bir başkaldırı da vardı ve bu anlamda AK
Parti, başından beri bu türden askeri tahakküme
karşı ‘sivil bir başkaldırı’yı simgeleştirdi. İşte 2014
YAŞ kararları bu simgeleşmenin sembolik düzeyde
kalmadığına, bugüne kadar ki demokratik tecrübe
ve siyasi birikimin işe yarar kılınabileceğine dair oldukça güçlü emareler anlamına geliyor. Darbelerle
yaşanan kesintiler ve geriye gidişlerin, sivil hayatın
yeterince siyasallaşamadığı için militerleşme eğilimine girmiş olan sürecin son bulacağı inancını yayıyor.
Askerlerin savunma ve dış politikada yer almaları
kadar sivillerin de askeri politikalarda yer alıp söz
söylemelerinin, nihai karar vericiler olmalarının doğal olduğunu hatırlatıyor. Bu andan itibaren önemli
olan, YAŞ’ın olması gerektiği gibi ülkenin savunma
ihtiyaçlarını mesele yaparak sivil otoritenin çizdiği siyasi istikamete yönelmesini ve orduya askerin
kurmay birikiminin yetiştirdiği en doğru isimlerin
komuta edebilmesini sağlayacak şekilde yeniden
kurumsallaştırılması; onu, halkın askerde timsalleştirdiği çok değerli duygularının gerçek anlamda vücut bulduğu bir yer haline getirmektir. Ağustos yine
sıcak ama bu kez sonbaharı umutla bekleyebiliriz.
EYLÜL 2014
45
İÇ POLİTİKA
AK Parti kurmayları içinden istişare yoluyla seçilerek
genel başkan ve aynı zamanda başbakanlık görevini
ifa edecek kişide aranan en önemli kriterin, paralel
devlet yapılanması ile mücadeleyi Cumhurbaşkanı
Erdoğan ile aynı kararlılık ve azim içinde sürdürme performansına sahip olma şartı olduğu bizzat
Erdoğan’ın açıklamalarıyla ortaya çıkmış görünüyor.
PARALEL YAPI,
BND, CIA,
MI5-MI6 İLİŞKİSİ,
SÖZDE
TEVHİD-İ SELAM
ÖRGÜTÜ
Bülent ORAKOĞLU
SDE Başkan Danışmanı
Ö
ncelikle Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde
bir ilk olarak halkın seçtiği ilk Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan’ı canı gönülden kutluyorum. Bu noktada ortaya çıkan sonucu, milli iradenin tecellisi ve zaferi olarak, siyasi istikrar ortamının
devamı yönünde, Yeni Türkiye vizyonu ve misyonuna
güçlü bir kamuoyu desteğini yansıtması açısından da
çok önemli bulduğumu belirtmek isterim.
12’nci Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, gerek
seçim döneminde, gerekse Cumhurbaşkanı seçildikten sonra yaptığı konuşmalarda paralel yapıyla
görevi boyunca kararlılıkla mücadele edeceğini duyurmuştu. Daha önceki MGK toplantılarında, paralel yapının iç ve dış tehdit boyutları, ilişkide oldukları
ülkeler, finans kaynakları devlet kurumlarına sızmış
örgüt mensuplarının araştırılması yönünde alınan
46
EYLÜL 2014
kararlar gereği, istihbarat birimlerince bu konuda
hazırlanan raporların son MGK’da değerlendirilmesi
sonucu bu tehdidin “terörle mücadele” kapsamına
alınmasının kararlaştırıldığı bizzat Erdoğan tarafından açıklanmıştı. Böylece, Milli Güvenlik Kurulu’nun
değişmez gündem maddesi olan terörle mücadelenin “iç ve dış güvenlik tehdidi” bölümüne paralel
yapı tehdit unsuru olarak eklenmiş oldu.
12. Cumhurbaşkanı Erdoğan yaklaşık % 52 oyla
ilk turda kazandığı seçim sonrasında yaptığı balkon
konuşmasında, genel başkanlık ve başbakanlık
makamına gelecek kişinin “ulusal güvenliğimizi tehdit eden bu yapıya karşı hiçbir şekilde müsamaha
göstermemesi hem bizim hem milletimizin beklentisidir” demişti.
Esasen, 4 Ağustos’ta yapılan Yüksek Askeri Şura
Toplantısında Jandarma Genel Komutanı Servet
Yörük paşanın emekli edilmesi sonucu, bir yıl önceki şura kararıyla ordu komutanlığı yapmadan Kara
Kuvvetleri Komutanlığı’na atanan Hulusi Akar’a iki
yıl sonrası için Genelkurmay Başkanlığı yolu açılmış
olmasında, TSK içine sızmış paralel yapının tasfiyesi
ile mücadele edebilecek kriterlere sahip olmasının
neden olduğu bir sır olmasa gerek. Eğer olağanüstü bir gelişme yaşanmazsa 2015 yılı Ağustos ayında
yapılacak şuranın ardından Orgeneral Akar, Genelkurmay Başkanı olarak atanacak.
Orgeneral Akar, 30 Ağustos 2011 tarihinden geçerli
olarak orgeneralliğe terfi etti ve Genelkurmay 2’nci
Başkanlığı görevine atandı. Burada, Genelkurmay
Başkanı Orgeneral Necdet Özel’le çok yakın çalıştı.
“Özel’in sağ kolu” olarak anıldı. TSK içinde “Hükümete en yakın orgeneral” olarak bilinen Akar’ın ani
yükselişi kendisinin bazı çevrelerce şucu bucu şeklinde hedef alınmasına yol açmıştı. Ancak Akar’ın TSK
içinde ve devletin üst katlarında çok iyi bilinen ve sevilen bir asker olması kendisi hakkında ortaya atılan
iftira ve yaftalamalara Genelkurmay tarafından itibar
edilmeyerek iddialar net bir şekilde yalanlanmıştı.
Orta Doğu’da ve dünya’da bölgesel ve küresel
güç olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Yeni
Türkiye’nin önü küresel destekli bir darbe girişimi ile
17-25 Aralık’ta kesilmek istenmişti. Polis, Yargı, MİT
ve Ordu başta olmak üzere devletin tüm kurumlarını
hedef alan illegal hiyerarşik paralel yapının, devleti
Ahtapot misali kuşatarak “yolsuzluk ve rüşvet örtüsü altında” milli iradeye yönelik suikast girişimi son
anda, hükümet tarafından alınan adli ve idari tedbirlerle önlenebilmişti. Yapılan soruşturma ve operasyonlarda, devletin kurumlarına sızma stratejisinin
belirli bir program ve plan dâhilinde uzun yıllardan
bu yana devam ettiğini ortaya koymuştu.
Paralel cunta’nın polis ayağına günümüze kadar
üç dalga operasyon yapıldı. Operasyonların ağırlıklı
olarak istihbarat ve terör şubelerinde görev yapmış
üst düzey polis şefleri ve alt rütbeli personele yapıl-
ması bu yapının istihbarata verdiği önemin de bir
kanıtı olarak değerlendirilebilir.
Paralel yapılanmanın hangi tarihten başlayarak devlet kurumlarına ve öncelikle neden polise ve istihbarat ünitelerine sızdığı, yurt dışı bağlantıları, günümüzde Alman Dış İstihbarat Servisi BND’nin 2009
tarihinden bu yana Türkiye’yi dinlediği iddiaları ile
ilgili olarak BND ve küresel bazı devletlerin gizli servisleri ile paralel yapı arasında bir bağ olup olmadığı
sorularının cevabı, geçmiş yıllarda bu yapı ile ilgili
resmi veya özel hazırlanmış raporlarda gizli.
Aralık 2002 tarihinde hunharca ve profesyonelce
düzenlenen bir suikast sonucu öldürülen Necip
Hablemitoğlu’nun ölümünden sonra yayınlanan
’köstebek’ adlı kitabında “Yeni Hayat” dergisinden
alınmış “Türkiye’de Etki Ajanı Borsası Fethullahçılar”
ara başlığı altında yayınlanan rapor günümüzde paralel yapının varlığı ve Türkiye aleyhine faaliyetlerine
ışık tutacak bilgileri içeriyor.
Neden İstihbarat Birimleri Hedef?
1980’li yıllarda başlayan bu sızma ve kadrolaşma
harekatının vahim sonuçları ile ilgili bir anekdot,
Hablemitoğlu’nun “Köstebek” adlı kitabında yer
almıştı. Olay Fethullah Gülen’in ABD’ye gitmeden
önce devletin istihbarat birimleri ile ilişkisini açıklaması ile ilgiliydi. Gülen, Gazi olaylarını iki ay öncesinden istihbarat vasıtasıyla öğrendiğini açıklayarak, Gazi Osmanpaşa olayları olmadan önce,
Türkiye’nin birçok bölgesinde bu tür patlamaların
olacağı bilgisi veya istihbaratını olaylardan 1,5 ay
önce devletin başındaki insanın en yakınına ilettiğini
açıklamıştı.
Herkul.org sitesinde Fethullah Gülen’in ‘Kara propaganda ve nefis muhasebesi’ başlıklı söyleşisi
yayınlandı. Söyleşide Gülen üst düzey bir görevliye
kurulan fuhuş tuzağını kendisine gelen bir bilgi ile
engellediğini açıklıyor.
Gülen, Amerika’da bulunduğu sırada birisinin kendisine telefon açtığını belirterek, “Bana akşamüstü
bir telefon geldi. Burada akşamdı. Türkiye’de gece
yarısıydı sanıyorum. Dediler ki nefsine uyarak bir
yerde bir alüfte (hayat kadını) ile buluşmaya gidiyor
ve aynı zamanda birilerinin de komplosu söz konusu olabilir. Türkiye’de onu tanıyan bir arkadaşa telefon ettim. Kalk dedim, gece yarısı deme evine koş
git. Bu bir komplo meselesi ise şayet, günümüzde
geldiği konuma gelemezdi. O mevzudaki telefon
EYLÜL 2014
47
zilmiş görünüyor. Fethullah Gülen’in ABD’de ‘refugee’ statüsünde kalıcı olmadığının iddia edilmesinin
aksine CIA nezdinde tüm paralel yapı mensuplarının ‘Walk-in’ tabir edilen bir kategoride yani gönüllü
olarak ajanlık hizmetini talep ettikleri de özellikle iddialar arasında yer alıyor.
Paralel Yapının CIA, BND, MI5-MI6 İlişkileri
sabit. Benim kendisine o ricada bulunduğum o zat
da hala hayatta. Ben bu zamana kadar bu meseleyi kimseye açmadım. Bize yakışan budur. Belki de
böyle birisi benim öyle bir ayıbını bildiğimden dolayı
şimdilerde homurdanıyorsa şayet, “keşke benim
ayıbımı bilen bu insan nalları dikse gitse de ayıbımı
bilen biri olmasa” der, belki. Mümin olarak bizim karakterimiz buydu, bu mevzuda belki on tane hadise
sayabilirim” demişti.
Fethullah Gülen’in devlet içine sızmış istihbaratçılarından aldığı bilgileri devletin üst düzey yetkililerine
devlet hiyerarşisinden önce bildirmesi, devletin üst
katları içinde sevgi ve itimada dayalı bir güç elde
etmenin dışında zoraki bir güç sağlamaya yönelik
bir faaliyet olarak değerlendirilebilir.
Necip Hablemitoğlu, Köstebek isimli kitabında paralel yapı ile ilgili olarak resmi veya özel birçok rapora
yer vermişti. O dönemde “Yeni Hayat” dergisinde yer
alan “Türkiye’deki Etki Ajanı Borsası Fethullahçılar”
ara başlığı altında yayınlanan raporda; “Paralel yapının o süreçte” MİT ve Genelkurmay İstihbaratı’na
muadil ve alternatif bir sivil istihbarat örgütü kurma
çabalarını hızlandırdıkları, bu örgütün, hizmeti, cemaati gizlemeye yönelik yanıltıcı bilgi üretme hizmeti
dâhil tüm teknik hizmetlerini paralel yapı içindeki emniyetçilerin yürüteceği, siyasilere ve de hedef kişilere
yönelik tehdit-şantaj amaçlı özel bilgi bankası gibi
çalışılacağının öğrenildiği belirtilmişti.
Paralel yapının ABD casusu, etki ajanı, yönlendirici
ajan ya da kısaca nüfuz casusu olmadığını bugüne
kadar iddia eden kimsenin çıkmadığı açıklanan raporda, kendi yayın organlarında bile bu yönde bir
inkârın söz konusu olmadığının da özellikle altı çi-
48
EYLÜL 2014
Rapor’da ayrıca paralel yapı’nın sadece CIA hesabına tek taraflı ajan değil ‘double-agent’ olarak piyasalarını yükselttikleri, Alman Dış İstihbarat Servisi
olan BND’nin tavassutuyla ilk adımda Afganistan’da
okul sayısını 6’ya çıkardıkları, BND bağlantısından
dolayı Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan Federal Anayasa’yı Koruma Teşkilatı’nın da desteğini otomatikman alan örgütün yaklaşık 2.400.000
vatandaşımızın yaşadığı bu ülkede himmet parası
toplama ve yandaş mürit kazanma amacına yönelik
olarak, Türklerin yoğun olarak yaşadığı Köln, Münih,
Hanover, Stuttgart gibi tüm şehirlerde Y. Burg A.Ş.
gibi şirketlerin yanı sıra, Dost Yolu Derneği, Türk
Akademisyenler Derneği, İslam Din Birliği gibi çok
sayıda aktif örgüte sahip oldukları da iddia ediliyor.
İngiltere’de de okul açan ve Londra’da büyük bir
merkez binası satın alan paralel yapının İngiltere’nin
dahilde yabancılara dönük faaliyet gösteren, MI5 ve
Dış İstihbarat Servisi MI6’nın Uzak Doğu’ya yönelik
faaliyet gösteren departmanı CIFE ve Orta Doğu’ya
yönelik faaliyet gösteren departmanı MEİC ile okullar konusunda müşterek çalışma yürüttükleri, okul
açma faaliyetleri çerçevesinde 50’den fazla ülkede
500’den fazla okul açtıkları ve bu yapının Türkiye’nin
hasmı ülkeler için en uygun ve en zengin ajan borsasını oluşturdukları raporda önemli iddialar arasında yer alıyordu.
Geçmşte Glado’nun gerçekleştrdğ sukast ve cnayetler örtme taktğ le Glado tarafından naylon
örgüt kurma, sızma ve yönetme taktk ve stratejs le kurgulanan, sözde Tevhd- Selam sml örgütün,
günümüzde Paralel Yapı tarafından yenden canlandırılarak, hükümete ve MİT’e karşı uluslararası
br operasyonun parçası olarak, llegal ve hukuk dışı br çalışma başlatılması, 7 Şubat ve gezden
başlayarak ulusal güvenlğmz de tehdt eden küresel saldırıların devamı ntelğnde görünüyor.
251 hedef kişi, toplamda 2280 kişinin dinlenmesi
suretiyle casusluk suçunu işledikleri savcılık açıklamalarında belirtilmişti.
Geçmişte toplumda kutuplaşma ve kamplaşma yaratmaya yönelik kamu vicdanını yaralayan önemli
bazı suikast ve cinayetlerin açık ve belgeli delillere rağmen arka planlarının aydınlatılamaması, yargıda “devletin âli menfaatlerinin” gözetilerek eksik
veya yönlendirilmiş soruşturmalar sonucu verilen
mahkumiyet kararlarının, bumerang etkisi yaparak
günümüzde demokrasi ve millet iradesini tehdit etmesi bu tür suikastların yeniden araştırılarak asıl fail
ve azmettiricilerinin yargı önüne çıkarılma zaruretini
ortaya koyuyor.
Tevhid-i Selam örgütü, Türk Gladiosu’nun, Türkiye-İran ilişkilerini bozmak, Türkiye’de, laik-antilaik
kamplaşması yaratmak amacıyla, 1990’lı yıllarda
gerçekleştirdiği laik cinayetlerini üzerine bırakmak
için kurguladığı bir örgüt.
28 Şubat Darbesi’nin flu konjonktürel ortamında daire başkanı olarak göreve başladığım günlerde darbe sürecini önlemeye yönelik faaliyetlerimiz dışında
mesai harcadığım en önemli konular Nesim Malki
cinayeti ve Uğur Mumcu Suikastı dosyaları olmuştu.
22 Temmuz’da, Paralel Cunta’nın polis ayağına
yapılan ilk operasyonda, 114 polis şefi ve memuru
hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca, “çok
sayıda kişinin (milletvekili, hâkim, gazeteci) sahte belgelerle, ilgisi olmadıkları halde yasadışı örgüt üyesi oldukları gerekçeleriyle dinlendikleri ve casusluk yapıldığı iddiaları ile gözaltı ve yakalama kararı verilmişti”.
Ocak 2000 yılında İstanbul Beykoz’da yasadışı terör örgütü Hizbullah’a yönelik yapılan operasyonda
örgüt lideri Hüseyin Velioğlu ölü, sözde askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar ve örgütün ikinci adamı Edip Gümüş sağ olarak ele geçirilmişti. Polisin
baskın yaptığı Beykoz’daki villa Hizbullah’ın ana
karargâhı olarak kullanılıyordu. Örgüt ani bir kararla
kısa bir süre önce karargâhını, Batman’dan İstanbul
Beykoz’da baskın yapılan villaya taşımıştı. Baskında, Hizbullah örgütünün arşivinin büyük bir bölümü
tahrip edilmiş bir halde ele geçirilmişti.
Şüphelilerin, sözde selam-tevhid adlı örgüt kurulduğu iddiasıyla delil olmadığı halde bir kurgu oluşturularak yaklaşık 3 yıl süreyle aralarında devletin üst
düzey yetkilileri ve MİT müsteşarının da bulunduğu
Hizbullah terör örgütünün strateji ve taktiksel açıdan eylem ve faaliyetlerinde, profesyonellik, gizlilik,
katı kurallar ve sıkı bir disiplinin öne çıktığı biliniyor.
Kaçırılacak veya infaz edilecek kişilerle ilgili istihba-
Paralel Cunta’ya Yapılan İlk Operasyon
ratı, kaçırma eylemini ve infazı ayrı ayrı hücreler tarafından gerçekleştirilmesine rağmen, örgütün ana
karargâhını ve arşivini İstanbul’a taşımasından 10
gün sonra 17 Ocak’ta polis baskınına uğraması örgütün üst düzey yöneticilerinin JİTEM ve Özel Harp
ile irtibatını ortaya koyan bir mizansen olsa gerek.
Örgütsel deyimle Batman’dan İstanbul’a hicret
eden örgüt, iki iş adamını kaçırarak fidye istemişti. Kaçırılan iş adamlarının kredi kartlarını kullanmak
suretiyle, Beykoz’daki ana karargâha kapı siparişi
verilmesi acemiliğin ötesinde derin yapılarla açık bir
işbirliğinin kanıtı gibi. İstanbul polisi de kaçırılan iş
adamlarının kredi kartlarının izini sürerek kısa sürede villaya operasyon düzenlemişti.
Bu operasyonun bir mizansen olduğuna yönelik
olarak yoğun çatışma ortamında yalnızca rehber
Hüseyin Velioğlu’nun ölü olarak ele geçmesine rağmen (dışarıda infaz edilip, çatışma alanına getirilme
ihtimali yüksek), Edip Gümüş ve Cemal Tutar’da bir
çizik bile olmaması, polisin villa baskınından kısa bir
süre önce iki örgüt militanının dışarıya gönderilmesi,
operasyondaki tuhaflıklar olarak dikkatli gözlerden
kaçmıyordu.
Ismarlama polis baskını sonrasında Hizbullah’ın arşivinde, Uğur Mumcu Suikast’ını aydınlatacak bir
mektuba ve İran gizli servisi ile irtibatlı Tevhid-i Selam
isimli bir örgüte ulaşıyordu. Tevhid-i Selam örgütü
yöneticilerinden olduğunu iddia edilen iğneci kod adlı
Yusuf Karakuş, Hüseyin Velioğlu’na yazdığı mektupta Tevhid-i Selam grubundan ayrıldığını, Hizbullah’a
geçmek istediğini referans olarak da Uğur Mumcu
suikastında bulunduğunu ifade ediyordu.
Sadettin Tantan’ın içişleri Bakanlığı döneminde
yürütülen ‘Umut Operasyonları’ bu mektubun ele
geçmesi ile başlatılmış, Uğur Mumcu başta olmak
üzere Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer
Aksoy cinayetlerinin kesin çözüldüğü açıklanmıştı.
Hizbullah, JİTEM ilişkisi ve Yeşil’in Özel Harp içinde
‘Beyaz Kuvvetler’ mensubu olarak, infaz biçimleri
EYLÜL 2014
49
Paralel yapı le lgl olarak 3 dalga halnde yapılan operasyonlarda ortak nokta, mülkye ve pols
başmüfettşlernn breysel şkâyetler ve devlet kurumlarından yazılı olarak yapılan hbarlar üzerne yaptıkları
nceleme ve soruşturma sonrasındak hazırlanan raporlar doğrultusunda lgl cumhuryet savcılıklarınca
gözaltı kararlarının uygulanması olmuştu dyeblrz. Halen 20’den fazla lmzde müfettşlern paralel yapı
le lgl şkâyet ve hbarları tetkk etmeler yen operasyonların geleceğnn snyal gb gözüküyor.
konusunda eğitmenlik yapması, herkesi şaşırtan
‘domuz ipi’ ile bağlayıp enseye çivili sopa batırma
yönteminin, Hizbullah militanlarına, binbaşı Cem Ersever ve Yeşil’in öğrettiği de kamuoyuna yansımış
bilinen sırlar arasında bulunuyor.
Uğur Mumcu’nun eşi Güldal Mumcu’nun kitabı
“İçimden Geçen Zaman”da yer alan anekdotlar suikasta ışık tutacak nitelikte bilgiler içeriyor.
Yeşil’in Uğur Mumcu Suikast’ına duyduğu ilgi ise
oldukça ilginç! Güldal Mumcu ve yakınlarının Uğur
Mumcu’nun devlet içindeki derin yapılar tarafından
öldürüldüğünün bilincinde olarak, kamuoyuna yaptıkları açıklamalar birilerini rahatsız etmiş olacak ki,
Yeşil, iki küçük çocuğun elini tutarak 1996 yılının
kurban bayramında, Güldal Mumcu’yu evinde ziyaret ediyor. Güldal Mumcu’ya hitaben: “Siz bizim
için kıymetlisiniz, Uğur beyi katleden tetikçileri teslim etsek yeterli olur mu?’” sorusuna Güldal Hanım,
kocasını kimin niçin öldürttüğünü sorması üzerine,
Yeşil siz hepsini istiyorsunuz, 3 tane gül alıp, birini
Başbakanlığa, diğerini Çeçenistan Büyükelçiliğine
sonuncusunu da Uğur beyin öldürüldüğü yere koyacağı şeklindeki şifreli ve sembollerle konuşması
Uğur Mumcu Suikastının arakasındaki güçler hakkında sanırım yeterli ipuçlarını veriyor.
İçişleri eski Bakanı Mehmet Ağar’ın, Güldal
Mumcu’ya yaptığı açıklamada: “Bir tuğla çekilirse
duvar tamamen yıkılabilir” sözü, DGM savcısı Ülkü
Coşkun’un ise, “Bu işi devlet yapmıştır, olayı aydınlatmam konusunda yazılı emir verilirse olay çözülür”
açıklaması, davaya yeni atanan savcı Kemal Ayhan’ın
Güldal Mumcu’ya “Faillere büyük ölçüde ulaşmaya
çalışıyoruz” açıklaması sonrasında evde ölü bulunması, otopsi bile yapılmadan defnedilmesi olayın
arkasındaki güce, Türk Gladiosu’na işaret ediyor.
Türk Gladiosu tarafından 1990’lı yıllarda kurgulanan
Sözde Tevhid-i Selam örgütü 2011 yılında paralel
yapı tarafından nasıl ve neden canlandırıldı?
50
EYLÜL 2014
Geçmişte Gladio’nun gerçekleştirdiği suikast ve cinayetleri örtme taktiği ile Gladio tarafından naylon
örgüt kurma, sızma ve yönetme taktik ve stratejisi
ile kurgulanan, sözde Tevhid-i Selam isimli örgütün,
günümüzde paralel yapı tarafından yeniden canlandırılarak, hükümete ve MİT’e karşı uluslararası bir
operasyonun parçası olarak, illegal ve hukuk dışı
bir çalışma başlatılması, 7 Şubat ve Gezi’den başlayarak ulusal güvenliğimizi de tehdit eden küresel
saldırıların devamı niteliğinde görünüyor.
Eğer, 17-25 Aralık darbe girişimi başarılı olsaydı
bir kurgu olarak oluşturulan Tevhid-i Selam Örgütü
üzerinden Başbakan Erdoğan, bakanlar, milletvekilleri, gazeteciler, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve
yüzlerce kişi ile ilgili olarak tutuklamalar yapılacak,
Türkiye kaos ortamına sokulacaktı.
Türkiye’de 90’lı yıllarda işlenen, birlik ve beraberliğimizi bozmaya yönelik laik-antilaik kamplaşmasına
yol açan laik suikastları (Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin
Emeç vs.) ve cinayetlerinin, küresel güçlerin Orta
Doğu politikalarını destekleyecek bir şekilde, İran’ı
ve gizli servisini hedef göstermesi ve Türkiye-İran
arasındaki ilişkileri bozacak bir mahiyet kazanması
iç ve dış destekli tipik bir Gladio operasyonuydu.
Günümüzde laik suikastları ve cinayetleri arkasında
Gladio yapılanması olduğuna yönelik ciddi delil ve
kamuoyu algısı mevcut olduğuna göre, günümüzde
ortaya çıkan gerçekler ışığında, suikast’a ve cinayete kurban edilen gazetecilerin eş ve çocuklarının
yeni bilgi, belge ifadeleri doğrultusunda, Umut operasyonlarının yeniden yargıda ele alınması halen günümüzde, devletin üst yetkililerine eylem yapabilecek kapasitede olan bu cinayet şebekesinin eylemleri ve iç uzantılarının ortaya çıkarılması, Türkiye’nin
ileri düzeyde demokratikleşmesi normalleşmesi
açısından elzem görünüyor.
Sözde Tevhid-i Selam Örgütü’nün, günümüzde,
paralel yapı tarafından yeniden kurgulanması ile hü-
kümete ve MİT’e karşı uluslararası bir operasyonun
parçası olarak, illegal ve hukuk dışı bir çalışma başlatılması, bu örgütün mercek altına alınması zaruretini ortaya koyuyor.
Paralel yapının polis şeflerinden eski terörle mücadele müdürü Yurt Atayün, delil olmaksızın kurgulanan “Tevhid-i Selam” isimli bir suç örgütünü
gerekçe göstererek kritik bazı isimlerin telefonlarını
dinleyip bu bilgileri başka ülkelere servis etmekle
suçlanıyor.
Yurt Atayün ile birlikte 11 şüphelinin “Devletin gizli
kalması gereken bilgilerini casusluk amacıyla temin
etmek ve resmi belgede sahtecilik gerekçesiyle”
tutuklanmaları, Yurt Atayün’ün ifadesinde SelamTevhid Örgütü operasyonunun, Bursa’da Kamile
Yazıcıoğlu’nun ifadeleri üzerine başlatıldığını, Bursa
Emniyet Müdürlüğü’nün dosyayı kendilerine göndermeleri üzerine savcılığın bilgisi dahilinde soruşturma başladığını ifade etmesi, paralel yapının üretilmiş veya tahrif edilmiş belgelerle hedef kişi veya
kurumlara yapılacak kumpas, soruşturma ve davalardaki stratejisini de ortaya koymuş görünüyor.
Bursa’da, verdiği ifadeyle Selam-Tevhid operasyonunun yeniden başlatılmasına sebep olduğu
belirtilen Kamile Yazıcıoğlu, 26 Şubat 2014 tarihinde İstanbul TEM’de alınan yeni ifadesinde üç
yıl önceki anlatımlarının kendisine ait olmadığını
söylemişti. Eşi ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın irtibatlı olduğu, eşinin masaüstü bilgisayarında İsrail
Başkonsolosluğu’nun krokilerinin bulunduğu, bir
bankadaki gizli hesaptan 20-25 bin TL para gönderildiği, eşinin İran’a ajanlık karşılığında para aldığı
iddialarının ve tutanaktaki imzanın kendisine ait olmadığını savunmuştu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu yaptığı yazılı açıklamada; sözde Selam-Tevhid Örgütü
kurulduğu iddiasıyla 251 kişi hakkında yürütülen
soruşturmayla ilgili yapılan inceleme ve araştırmanın tamamlanıp 251 kişi hakkında takipsizlik kararı
verildiğini açıklamıştı.
Paralel yapı medyası ve kalemşörleri ise halen Selam-Tevhid soruşturmasının “Casusluk ve terör soruşturması” olduğu iddiasını dillendirerek, Kamile
Yazıcıoğlu’nun eşinin İran adına casusluk yaptığı
şikayeti ile soruşturmaların başladığı yönünde psikolojik harekat ve kara propaganda faaliyetlerine
devam ediyorlar.
Paralel cuntanın polis ayağına yapılan ikinci operasyon dalgası 5 Ağustos’ta birinci dalganın devamı olarak daha alt rütbedeki 33 personele yönelik
olarak yapılmıştı. 1. dalga operasyonda tutuklanan İstanbul İstihbaratının eski sorumlusu Ali Fuat
Yılmazer’in ifadesi doğrultusunda ikinci dalganın
İstanbul İstihbarat şubede görevli alt kadrolara yapıldığı iddia edilmişti.
İzmir’de 62 kişinin yasadışı dinlendikleri yönünde
şikayeti üzerine İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nca
19 Ağustos’ta, ikisi üst düzey 32 polis hakkında
yakalama kararı çıkarılarak paralel yapıya yönelik 3.
operasyon dalgası başlatılmıştı.
Paralel yapı ile ilgili olarak 3 dalga halinde yapılan
operasyonlarda ortak nokta, mülkiye ve polis başmüfettişlerinin bireysel şikâyetler ve devlet kurumlarından yazılı olarak yapılan ihbarlar üzerine yaptıkları
inceleme ve soruşturma sonrasındaki hazırlanan raporlar doğrultusunda ilgili cumhuriyet savcılıklarınca
gözaltı kararlarının uygulanması olmuştu diyebiliriz.
Halen 20’den fazla ilimizde müfettişlerin paralel yapı
ile ilgili şikâyet ve ihbarları tetkik etmeleri yeni operasyonların geleceğinin sinyali gibi gözüküyor.
Paralel Yapı’nın Adliye Şovu
Paralel yapı medyasına mensup bazı köşe yazarları, milletvekilleri ve bu yapıyla direkt iltisaklı bazı
sivil unsurların, paralel cuntanın polis ayağına yapılan operasyonu etkisizleştirmek gayesi ile gerçekleri de çarpıtmak suretiyle, yürütülen soruşturmayı
engellemeye yönelik olarak toplumda, güvensizlik
yaymak ve yargıyı etkilemek amacıyla şov ve kara
propaganda yöntemlerini organize bir şekilde kullandıklarına şahit oluyoruz.
22 Temmuz’da paralel yapının polis ayağına yapılan operasyonlar ile gözaltına alınan polislere destek verilmesi suretiyle, örgütteki çözülmelerin önüne geçmek ve cuntanın diğer ayaklarına yapılması
kuvvetle muhtemel operasyonların öncelikle önlenmesi, başarılamadığı takdirde ise bu operasyonların
“şüpheli” olduğuna yönelik iç ve dış kamuoyu algısı
yaratılmasına yönelik olarak ve adli tahkikatı sekteye
uğratmak amacıyla Türkiye’nin birçok bölgesinden
gelerek adliye önünde eylem yaparak şüphelilere
destek veren 29’u Emniyet Müdürü 71 alt rütbede
polis hakkında soruşturma açılması paralel devlet
ile mücadelede devletin kararlı duruşunu sergilemesi açısından önemli görünüyor.
EYLÜL 2014
51
DIŞ POLİTİKA
İşte böyle bir ortamda Türkiye, cumhuriyet olmanın
bir gereği olarak ve demokratik süreçleri işleterek
ülke yönetimindeki iki en önemli ve en kritik siyasi
makam olan Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık el
değiştiriyor. Halkın oyuyla Cumhurbaşkanı seçilen
Erdoğan köşke çıkarken, Dışişleri Bakanı Davutoğlu
Başbakanlık koltuğuna oturuyor. Doğal olarak Dışişleri koltuğunun sahibi de değişiyor. Türkiye’nin iç ve
dış politikasını yakından izlemeye çalışan birisi olarak, AK Parti’nin genel başkanlık seçiminin yapıldığı
Ankara Arena’daki kongreyi gözlemci olarak izleme
ve Türkiye’yi 2023’e taşıyacak olan iki liderin konuşmalarını dinleme imkânı buldum. Aşağıdaki değerlendirmelerim buradaki izlenimlere dayanmaktadır.
Yalnızca Karizma Değil,
Erdoğan’ın Liderlik Özellikleri
AK Parti 13 yıllık, görece genç bir siyasi parti olmasına rağmen ülkeyi 12 yıldır yöneten tecrübeli bir
kadroya sahip. Bunun nedeni bir yandan kurucu
lider Erdoğan başta olmak üzere AK Parti yöneticilerinin çoğunun geçmişte başka partilerde de görev almalarıdır. Fakat daha da önemli olan partinin
iktidarda bulunduğu son on yılda kazandığı derin
siyasi tecrübedir. Kurulduğunda AK Parti’nin bu
kadar uzun süre ülke kaderine hükmedebileceğini
herhalde kimse tahmin etmemişti.
ERDOĞAN’IN UFKU, DAVUTOĞLU’NUN RÜYASI,
TÜRKİYE’NİN ROTASI
Prof. Dr. Birol AKGÜN
SDE Başkanı
K
üresel düzlemde jeopolitik fay hatlarının hareketlendiği, büyük güçler arasındaki rekabetin
kızıştığı, bölgemizdeki şiddet ve terör dalgasının yükseldiği, anarşi, belirsizlik ve endişelerinin
giderek arttığı bir tarihsel konjonktürden geçiyoruz.
Dünyanın kritik başkentlerinde ciddi bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Uluslararası toplumda derin bir
karamsarlık hâkim. Buna karşın, Türkiye ekonomik,
siyasi, güvenlik ve kimlik krizleriyle sarsılan pek çok
ülke ile karşılaştırıldığında ekonomi-politik olarak
54
EYLÜL 2014
adeta bir istikrâr adası gibi duruyor. Ian Bremmer’in
ünlü “J Curve (J Eğrisi)” kitabındaki tanımlamayla,
Türkiye pek çok yönden dünyanın yükselen ve yıldızı parlayan az sayıdaki uluslarından biri. Hemen yanı
başımızdaki Suriye, Irak ve Gazze’de kan gövdeyi
götürürken, ülkemiz bir yıl içinde iki seçim birden
yaşadı. Gezi olayları gibi toplumsal provokasyonlar,
17 Aralık gibi bürokratik vesayet girişimleri ve çözüm sürecinin yarattığı gerilimlere rağmen Türkiye
siyasi ve ekonomik istikrarını devam ettiriyor. Üstelik
on ay sonra yeni bir seçime daha gidilecek.
AK Parti’nin siyasetteki kalıcılığının nedenleri birkaç
başlık altında toplanabilir. Bunların başında elbette
Erdoğan’ın basiretli siyasi liderlik performansı geliyor. Siyaseti hak ve adaleti tesis etme ve medeniyet
inşasının aracı olarak gören ve bu yoldaki cesaretini
ve kararlılığını en olumsuz şartlarda bile sürdürebilen Erdoğan, partisini dokuz kez üst üste zafere
taşıdı. İkincisi, Erdoğan, ideolojik olarak Erbakan’ın
siyasi çizgisinden gelse de, Türkiye’nin ticari başkenti olan İstanbul’da yetişen ve bu nedenle reel
hayatın; yani piyasanın gerektirdiği pragmatizmi ve
esnekliği gösterebilen bir siyasetçi olarak davrandı
hep. Üçüncüsü, Erdoğan’ı güçlü kılan yönlerden
biri de insan tanıma konusundaki yeteneğidir. Bu
özellik biraz özel sektördeki piyasa tecrübesine dayanıyor, biraz da teşkilatçılık geleneğine dayanıyor.
Eski bir futbolcu olarak takım kurmayı, maçı kazanmak için takım arkadaşlarını motive etmeyi, kırmızı
kart görmeden hakemle nasıl mücadele edileceğini
ve en önemlisi de sürekli yeni yetenekleri nasıl keşfedeceğini iyi biliyor.
Türkiye pek çok yönden dünyanın yükselen ve yıldızı parlayan
az sayıdaki uluslarından biri.
Hemen yanı başımızdaki Suriye, Irak ve Gazze’de kan gövdeyi
götürürken, ülkemiz bir yıl içinde iki seçim birden yaşadı. Gezi
olayları gibi toplumsal provokasyonlar, 17 Aralık gibi bürokratik
vesayet girişimleri ve çözüm sürecinin yarattığı gerilimlere rağmen Türkiye siyasi ve ekonomik
istikrarını devam ettiriyor.
2001’de partiyi kurarken yola çıktığı pek çok arkadaşı bugün yok. Ama Parti genel başkanı olarak seçilen Davutoğlu dâhil yeni yüzler bugün partide veya
hükümette etkin görevdeler. Bu anlamda AK Parti
seçimler ve parti kongreleri vasıtasıyla kendi içinde
aslında sürekli kan değişimini sağlayan bir kuruma
dönüşmüş durumda. Refah partisinden ak saçlılara bayrak açarak, ayrılarak gelen AK Parti’nin öncü
ekibi kan değişimini sağlamak adına parti tüzüğüne
üç dönem sınırını koymuşlardı. Bugün başkasının
değil de, Davutoğlu’nun genel başkanlık koltuğuna
oturmasının önünü açan şey işte bu düzenlemedir
ve bu ilke kadro değişimini başarıyla ve sühuletle
sağlamaktadır. Böylece AK Parti dünyanın başka
ülkelerindeki hâkim parti örneklerinde görüldüğü
üzere, insan kaynakları bakımından sürekli kendini
yenileyerek ve kapsayıcı politikalar izleyerek varlığını
ve desteğini korumayı başarıyor.
Yeni Türkiye Vizyonu ve Liderlik Değişimi
Aslında Erdoğan’ı tanımlayan ve güçlü kılan yönlerden biri de, onun kendisini halkına adanmış bir misyon adamı olarak görmesi ve tüm Türkiye’yi fiziki,
siyasi ve zihniyet açısından dönüştürücü bir rol üstlenmesidir. Son kongredeki konuşması bu anlamda
oldukça açık ve sarih mesajlar içeriyor: “AK Parti, 13
yıllık bir siyasi parti olsa da asırlar öncesinde başlamış kutlu yürüyüşün devamıdır. 1071’de Sultan
Alpaslan’ın ardında dua eden askerlerin duyguları
neyse bizim duygularımız da aynen odur. Selahaddin Eyyübi’nin askerlerinin duyguları neyse bizim de
odur. Biz kökü olmayan, geçmişiyle irtibatını kopa-
EYLÜL 2014
55
ran bir hareket değiliz. Bu harekette Abdülhamid’in
ruhu, Sultan Alpaslan’ın imanı, Mustafa Kemal’in
ufku vardır… Bu hareket Ahmet Yesevi’den Hacı
Bektaşi’ye, Necip Fazıl’dan Nazım Hikmet’e, Mehmet Akif’ten Sezai Karakoç’a, bu tatlı pınarlardan
beslenmiş bir harekettir.”
Daha önceki Balkon konuşmalarında da izleri bulunan bu yaklaşım biçiminde, Türkiye artık 1920’lerin
yok olma korkuları üzerinde kurulmuş bir “ulus devlet” olarak tanımlanmıyor. Türkiye’nin kendi içindeki
tüm farklılıkları tolere edecek bir siyasi çoğulculuğa,
küreselleşmiş dünya şartlarında rekabet edebilen
dışa açık bir ekonomik yapıya ve başta İslam dünyası olmak üzere tüm dünyadaki güç ve medeniyet
merkezleriyle onurlu bir ilişkiyi sürdürebilecek bir dış
politika vizyonuna sahip olması öngörülüyor.
Artık cumhurbaşkanı olarak ülkeye hizmet edecek
olan Erdoğan’ın konuşması da, kendisi hakkında hazırlanan yarım saatlik tanıtım filmi de bu siyasi vizyonu
salondakilere ve TV başındaki izleyicilere anlatmak
için bir vasıta olarak kullanıldı. Bu bağlamda AK
Parti’nin yalnızca bazı hırslı kişileri iktidara taşıyacak
bir siyasi örgüt olmadığı, bir misyon ve dava hareketi olduğu ısrarla vurgulandı. İkincisi, harekete yön
veren siyasi ideolojinin ve bu “kutlu davanın” tarihsel olarak yeniden temellendirilmesi sağlandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin, Osmanlı ve Selçuklu ile siyasi
bağları yeniden vurgulandı. Bu arada muhafazakâr
tabanda zaman zaman yaşanan Cumhuriyet ve
Atatürkçülükle ilgili tartışmalara da, “Gazi Mustafa Kemal” söylemi üzerinden nokta konuldu. Son
olarak, Erdoğan kongre konuşmasıyla bir kez daha
partililerin ve aslında tüm Türkiye’nin yakın ve uzak
“demokrasi hafızasını” tazeledi. Zira millet olarak
geçmişle yüzleşmeden ve tarihin bıraktığı travmaları
aşarak herkesin kabul edebileceği ortak ve adil bir
siyasi tarih anlatısı üzerinde uzlaşmadan, geleceğin
inşasına yönelik parlak rüyalar görmek mümkün değildir. Bu anlatıyı oluşturacak olanlar ise dönüştürücü
siyasi liderler ve entelektüellerdir.
Davutoğlu ve Yeni Türkiye’nin Yol Haritası
Yukarıdaki tartışmalar göz önünde bulundurulduğunda ve Erdoğan’ın Türkiye vizyonu dikkate alındığında,
yeni dönemde AK Parti’nin başına Davutoğlu gibi
tarih, siyaset, dış politika ve siyaset felsefesi çalışan
bir akademisyenin seçilmesi hiç sürpriz değildir. Zira
Erdoğan sonrasında AK Parti’nin iki yolu vardı. Birinci
yol, partinin başına uzlaşmacı, mülayim yumuşak bir
56
EYLÜL 2014
isim getirilerek, parti içindeki geçiş sürecini en az
zayiatla atlatmak ve son on yıldaki kazanımları pekiştirme stratejisiydi. Böyle bir liderin aynı zamanda,
son on yılda AK Parti hükümetinin izlediği yeni dış
politikanın Batılı ülkelerde yarattığı eleştirileri bertaraf edeceği ve dünya sisteminde artan belirsizlikler
anaforunu hâkim güçlerle işbirliği ve dayanışmayla
aşabileceği savunuluyordu. Bu yaklaşımın parti içinde ve parti dışında olup da ideolojik olarak partiye
uzak olmayan bazı muhafazakâr çevrelerde de alıcısı
olduğu açık. Ancak böyle bir liderlik AK Parti’nin sürekli olarak vurguladığı öncü, reformcu ve dönüştürücü bir aktör olma kimliğini kaybettirir, onu giderek
statükoculuğa mahkûm ederdi.
Oysa AK Parti’yi on iki yıldır iktidarda tutan ruh, hem
iç politikada hem de dış politikada izlediği vesayetçi hâkim güçlerle mücadele stratejisiydi. Gerçekten
de AK Parti geçtiğimiz on yılda Türkiye’de başta
darbeciler olmak üzere içerideki eski bürokratik vesayet sistemini önemli ölçüde geriletti. Deyim yerindeyse eğer, eski Türkiye’nin siyasi rejimini tüm
kurum ve kurallarıyla yapıbozuma (deconstruction)
uğrattı ve demokrasinin hukuki temellerini ve zihinsel zeminini tahkim etti. Demokrasinin güçlenmesi
ile özellikle ulus devlet mantığının sonucu olan “etnik olarak Türk”, siyasi olarak “katı laik” bir devlet
yaratma projesinin yarattığı sosyal ve siyasi gerilimler azalmaya başladı. Siyasi rejimin vatandaşla
olan ilişkisini belirleyen güvenlikçi paradigma, yerini
özgürlükçü yaklaşıma terk ettikçe aslında kazanan tüm Türkiye oldu. Zira sisteme yabancılaş(tırıl)
an muhafazakârlar ve Türk olmayan vatandaşların
devlete olan aidiyet duyguları güçlendi.
Yeni Siyasi Kimlik ve
Yeni Uluslararası Rol Tanımı
Aslına bakarsanız parti kongresinde hem Erdoğan’ın
hem de Davutoğlu’nun konuşmalarının ana teması
Türkiye’deki ulus devlet kimliğinin yeniden tanımlanması ve bununla uyumlu olarak içeride kapsayıcı
ve çoğulcu bir demokratik sistem yaratılmasıdır. Bu
yaklaşım dış politika alanında ise Türkiye’nin işgal
ettiği jeopolitik konumunu doğru okuyarak, kendisine tarihinin, kültürünün ve medeniyetinin biçtiği
rolü üstenmesini öngörmektedir. Davutoğlu’nun
konuşmasının hemen başında vurguladığı “insan,
zaman ve mekân” ilişkisi, hem Türkiye’de ve aslında tüm bölgemizde yaşayan insanlar için ortak bir
varoluş temeli tanımlamakta, hem de ülke olarak
Türkiye’nin dış dünya ile ilişkilerinin temelini oluşturan jeopolitik ve jeo-kültürel bir konumlama yapan
bir siyasi çerçeve sunmaktadır.
Aslında bu yaklaşım, dış politikada Ahmet
Davutoğlu’nun geliştirdiği “Stratejik Derinlik” perspektifinin esasını oluşturduğu gibi, bugünlerde
çok konuşulan “Yeni Türkiye” tasarımının da temelini teşkil eden düşünsel/zihinsel haritayı temsil
etmektedir. Yeni bir tarih okuması, yeni bir mekan
yorumu ve dolayısıyla AK Parti kadrolarına ve tüm
Türkiye’yi yönetecek olanlara yeni bir misyon yüklenmesi yapılmaktadır. Alparslan gibi öncü liderlere,
İstanbul’un fethi gibi kritik ve anlamlı olaylara ve Ahmet Yesevi ve Ahmedi Haniye gibi hikmetli şahsiyetlere yapılan vurgu, Anadolu insanının son yüz yılda unutmaya yüz tuttuğu ortak değerlere atıfla Yeni
Türkiye’nin kimliğinin hangi değerler kümesi üzerine
inşa edildiği anlatılmaktadır. Ağrı dağından Hira’ya;
Nil’den Tuna’ya kadar zikredilen mekân isimleri ise
Yeni Türkiye’nin gönül coğrafyasını ve öncelikli ilgi
alanını çizmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’deki yönetici elitin jeopolitik tahayyülünün ve stratejik kültürünün değiştiğinin apaçık göstergesidir ve hiç bu
kadar güçlü ve açık biçimde ifade edilmemiştir.
Aşağıdaki sözleri Davutoğlu’nun zihin haritasını ve
bundan sonra izleyeceği dış politikanın ana hatlarını
özetler mahiyettedir: “Bundan sonra biz hiçbir zaman şu veya bu tavrı alırsak, şu veya bu ülke ne
diyor diye düşünmeyeceğiz. Başka ülkeler Türkiye
Cumhuriyeti Devleti ne düşünüyor diye düşüne-
cekler. İşte bir milletin ayağa kalkmasının simgesi
budur… Kim ne derse desin, kim hangi ithamda
bulunursa bulunsun. Eksen kayması dediler yıllarca. Sonra yalnızlaştık dediler. Temel hedefleri bizim
özgüvenimizdir, bizim vicdani diplomasimizdir. İddialarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Hiç heveslenmesinler. Al bayrağı dalgalandırdığımız hiçbir mevziden ve mevkiden geri çekilmeyeceğiz. Ümitlerini
bize bağlamış hiçbir kardeş halkı yalnız bırakmayacağız. Filistinlileri yalnız bırakmayacağız, Suriyelileri
yalnız bırakmayacağız, Balkanlar’daki dostlarımızı,
kardeşlerimizi yalnız bırakmayacağız, Kafkasya’yı,
Orta Asya’yı yalnız bırakmayacağız ve bu kutsal yürüyüş Anadolu’ya nasıl girmişse, İstanbul önlerine
nasıl yürümüşse aynı ideal için yürümeye devam
edeceğiz.”
Özetle, Türkiye seçmeni son iki seçimde de statükonun yanıltıcı rahatlığına sığınmak yerine, tarihe
yön verecek, irade ve özgüven sahibi partileri ve
liderleri seçmiştir. Bu sonuç, halkımızın zor, zahmetli ama aynı zamanda heyecanlı ve getirisi olan
bir tarih yolculuğuna hazır olduğunu göstermektedir. Türkiye tarih sahnesine yeniden özne olarak
çıkmaya hazırlanıyor. AK Parti’nin Erdoğan sonrasında başka birini değil de, özellikle Davutoğlu gibi
iddia ve özgüven sahibi birini genel başkanı olarak
seçmesi de, Türkiye’nin son on yılda şahit olduğu
içerideki ve dışarıdaki değişim, dönüşüm ve restorasyon politikalarının devam edeceğinin en büyük
işareti olarak okunabilir.
EYLÜL 2014
57
DIŞ POLİTİKA
ayırmak mümkün. Birincisi; ön yargılı bir biçimde
konuya eleştirel bir tarzda yaklaşanlar. Bunların başında Mısır, Suriye ve Lübnan’daki bir kısım medya
kuruluşları gelmektedir. Bu medya kuruluşları aynı
dili kullanmaktadır. Referansları Türkiye’deki muhalif gazeteler ile siyasî partilerdir. Sistematik bir
biçimde aynı kaynaktan besleniyorlar. Türkiye’yi
yolsuzlukların ve baskının egemen olduğu ülke olarak takdim ediyorlar. Buna örnek olması açısından
birkaç haber ve yorumu zikredelim:
ARAP BASININDA
CUMHURBAŞKANLIĞI
SEÇİMLERİNİN YANSIMALARI
Doç. Dr. Cevher ŞULUL*
Akademisyen
T
ürkiye’de 10 Ağustos 2014’te yapılan
cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Başbakan
Erdoğan’ın zaferi bütün dünya medyasında
olduğu gibi Arap dünyasında da geniş yer buldu. Aslında Arap medyasının konuya olan ilgisi
Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olduğunu
açıkladığı gün başlamıştı.
Örneğin Lübnan’da yayınlanan gazeteler; “Erdoğan
yeni Türkiye’yi inşa etmek için cumhurbaşkanlığına
resmen aday oldu. Göstergeler Erdoğan’ın seçimlerden zaferle çıkacağı yönünde. İlk turda Erdoğan
cumhurbaşkanı seçilecek (Ennahar/Assafir).” başlıklarını haber yapmışlardır. Benzer şekilde Batışeria ve
Gazze’de yayınlanan Al-Ayyam ile Al-Quds gazeteleri Erdoğan’ın adaylığına geniş yer ayırdı, Erdoğan’ın
cumhurbaşkanlığına giden hayat hikâyesini konu edinip yorum yazıları yayınladılar. Al-Quds gazetesine
göre ülkedeki işçiler ile yoksul kesimlerin ekseriyeti
Erdoğan’ı desteklemektedir. Zira Erdoğan’ın eko-
58
EYLÜL 2014
nomi politikaları orta ve alt sınıfların refahına büyük
katkı sağlamıştır.
Benzer manşetleri ve haber başlıklarını diğer bir
kısım Arap medyasında da görmek mümkündür.
Şöyle ki: “AK Parti’nin adayı Erdoğan, ilk turda seçimi kazanacaktır. Kültürlü ve mutedil bir şahsiyet
olarak bilinen Ekmeleddin İhsanoğlu’na ise şans
tanınmamaktadır. Zira İhsanoğlu yetmiş yaşında,
siyasî kariyeri olmayan, halk tarafından bilinmeyen
bir şahsiyettir. Yapılacak olan cumhurbaşkanlığı
seçimleri Türkiye’nin baharıdır. Türkiye AK Parti ile
ciddî anlamda bir yol ayrımındadır. Bu süreçte Erdoğan, demokratik Türkiye yolunda yeni cumhuriyetin sembol ismi olarak kalacaktır (Ürdün: Al-Rai;
Bahreyn: Al-Ayam; Suudi Arabistan; Al-Riyadh,
Al-Watan; Aljazeera.net; Katar; Al-sharq)”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yapılan haber ve yorumları ise içerik itibarîyle iki kategoriye
“Yolsuzluk iddiaları cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın peşini bırakmıyor. Türkiye’nin eski
Mısır büyükelçisi: Erdoğan’ın seçim zaferi taksimde olduğu gibi birçok ilde gösterilerin fitilini ateşler
(Albawabhnews.com: Mısır). Kemal Kılıçdaroğlu:
Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması, Türkiye için büyük bir felâket anlamına gelir.
(Syriamore.com: Suriye). İktidarda beş yıl görevde kalacak olan Erdoğan, şimdi yeni bir Türkiye’yi
hedeflemektedir. Muhalefete göre yeni dönemde
Erdoğan, kutuplaşmaya ve diktatörlüğe doğru gidecektir (Al-İttihad: BAE). Türkiye altmışlarda, yetmişlerde sağ sol diye bölünmüştü. Yeni Türkiye ise
mezhebî, ideolojik ve etnik kutuplaşma ile bölünmüştür. Avrupa Birliği Türkiye’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini yeterince şeffaf bulmamıştır.
Zira seçimlere başbakan olarak giren Erdoğan,
devletin imkânlarını kullanmıştır (El-Ahram: Mısır;
Al-Massa: Mısır; Alarabalyawm.net).
Diğer bir kısım Arap medyası ise seçim süreci ile ilgili birçok haber ve yorum yazıları yayınlandı. Ancak
bu haberlerde ve yorumlarda Erdoğan’a yönelik bir
takım eleştiriler bulunmakla beraber onun, on bir yıllık başbakanlığı döneminde Türkiye’de ekonomi ve
siyaset alanında yaptığı değişim ve dönüşümü de
inkâr etmemektedirler. Bu medya kuruluşları seçim
münasebetiyle Türkiye’nin sosyolojik yapısı, yakın
siyasî tarihi ve toplumun siyasî eğilimleri hakkında
analizler yayınlamışlardır. Bu analizlere baktığımız
zaman Arap dünyasının Türkiye’deki olayları her
yönüyle yakından takip ettiğini söyleyebiliriz.
Son yıllarda -özellikle de Arap baharıyla birlikteArap medyasında çok seslilik daha bir görünür
hale geldi. Bunun en iyi örneği monarşi ile yönetilen bir takım Arap ülkelerindeki bazı yazarların,
yönetimlerin olumsuz tutumuna rağmen Türkiye
ile ilgili yaptıkları pozitif değerlendirmelerdir. Şöyle ki: Türkiye’de siyasî sistem yeni bir merhalenin
Erdoğan; vefalı, güçlü, cesur,
korkusuz ve kınanmaktan
korkmayan br lderdr. Zra o;
mazde, halde ve stkbalde Türk
halkının özünü temsl etmektedr
(Akhbarturkya.com).
eşiğindedir. Bu nedenle yapılan cumhurbaşkanlığı
seçimleri önemli bir başlangıç niteliğindedir. Erdoğan, Türkiye’de devrim yapmıştır. Bunun birçok
göstergesi vardır: 1. On yıllarca ülkeye egemen
olan Kemalizm’e ait ritüeller, bugün artık sadece
müzelerde ve kamu kurumlarında formel olarak
görülebilmektedir. 2. Türkiye’nin siyasetçi, iktisatçı
ve gazeteci/yazar profili değişmiştir. 3. Anadolu insanı artık Türkiye devletinin merkezindedir. Bu da
Erdoğan’ın geçen on yıldaki başarısıdır. 4. Erdoğan
parlamento ve yerel seçimlerde geleneksel sağ ve
sol partileri tarihi bir hezimete uğrattı. 5. Erdoğan’ın
yaptığı devrimler hiç kuşkusuz iktisâdi alanda inkâr
edilemeyecek başarısına bağlıdır. Özetle Erdoğan ile ekibinin şekillendirdiği yeni Türkiye sınırlı bir
proje değildir. Her hâlükârda yeni Türkiye, derinliği
olan ve eski Türkiye’nin temellerini sarsan bir olgudur (Assafir: Lübnan). 2003’den beri başbakanlık
yapan Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimlerinden
zaferle çıktı. Beş yıllık cumhurbaşkanlığı süresince birlik barış ve uzlaşmayı vaad etti. Erdoğan bu
başarısıyla Türkiye’nin en etkili liderleri arasına girdi
(Al-riyadh: Suudi Arabistan). Erdoğan, diğer İslâm
ülkelerindeki İslâmcı partilerin aksine kendi ülkesinde ekonomik kalkınmayı gerçekleştirme başarısını
gösterdi. (assabah.press.ma/index.php: Mağrib).
Muhafazakâr ve İslâmcı bir hükümetin başbakanı olan ve 2003 yılından beri ülkeyi yöneten Erdoğan oyların % 52’sini alarak cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. (Al-Ra’i: Ürdün). Erdoğan zafer
kazandı; Türkiye yönetiminde yeni bir merhaleye
geçildi. Seçim zaferinden sonra Erdoğan, AK Parti genel merkezinin önünde toplanan birlerce kişiye hitap ederken yeni Türkiye vaat etti. Erdoğan
cumhuriyet tarihinin en güçlü lideridir. (Al-Ayyam:
Filistin). 2003’ten beri Türkiye’yi yöneten İslâmcı
ve muhafazakâr hükümetin başbakanı ilk defa yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kesin zafer
kazandı (Al-Ra’y: Katar). Erdoğan: “Bu zafer yal-
EYLÜL 2014
59
nızca Erdoğan’ın zaferi değildir. Şu anda halkın iradesi ve demokrasi yeniden zafer kazandı. Bu zafer
bana oy veren ve vermeyen 77 milyonun zaferidir.
Kardeşlerim bugün sadece Türkiye değil, bu gün
Bağdat, İslâmabat, Kabil, Beyrut, Bosna, Şam,
Halep, Humus, Gazze, Hama, Ramallah, Nablus,
Eriha ve Kudüs kazandı (Al-Sharq: Katar). Bu seçimler Erdoğan’ın siyasî hayatının zirvesini teşkil etmektedir. O, şimdiye kadar girdiği bütün yerel ve
genel seçimlerden zaferle çıktı. Cumhurbaşkanı
olan Erdoğan’ın başladığı işi bitirme, Türkiye’yi büyük bir ülke yapma, bölgede ve dünyada muktedir
hale getirme konusunda idealleri vardır. Erdoğan’a
göre bu süreçte ancak kendisi başarılı olabilir. Bu
ise 3. Dünya ülke liderlerinin en büyük handikaplarından biridir. Onlar ülkeyi, halkı ve sistemi kendilerine entegre ederler. Onlarla ülke kalkınır diğer
türlü kaybeder. Ancak Erdoğan farklı olarak bir
başkasının yetkilerini gasp etmiyor. O siyasî sistemi değiştirmek istiyor. Ona göre siyasî sistemin
ağırlık merkezinde başbakan değil cumhurbaşkanı
bulunmalı. Erdoğan 2023’e kadar iktidarda kalmayı, güçlü lider olmayı ve cumhuriyetin 100. kuruluş
yıldönümü kutlamalarında bulunmayı istemektedir.
Osmanlı devletinin varisi yeni Türkiye’yi inşa etmeyi
istemektedir. Erdoğan, seçimi kazanmamış olsaydı
bütün bu hayallerin gerçekleşme ihtimali kalmazdı.
Muhalefetin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’na gelince onun bu türden yüksek idealleri söz konusu
değildir. Muhafazakâr kimliği, siyasî dengeleri değiştirebilir ümidiyle muhalefet tarafından aday gösterildi ve desteklendi (Al-Sharq: Katar). Erdoğan
başkanlık seçimlerini kazandı. Fakat garip olan şey
Müslüman Kardeşlerin Erdoğan’ı Mursi ile mukayese etmesidir. Bu mukayese Real Madrid ile mahalle
takımının mukayese edilmesine benzer. Erdoğan’ın
meşruiyetini ekonomik kalkınmadan, düşen işsizlik
oranlarından, iktisâdi göstergelerden, halkın güven duygusundan alıyor (Al-shark al-awsat: Suudi
60
EYLÜL 2014
Arabistan). Osmanlı sultanlarının tahta çıkışlarında
adet olduğu gibi Erdoğan da % 52 oy oranıyla ilk
defa yapılan seçimlerden zaferle çıkınca namazı
eda etmek için Sultan Ahmed Camiine (el-mescid
el-azrak) gitti. Bu da onun Osmanlı geleneğine bağlılığının göstergesidir (Alkhaleej: BAE). Erdoğan
Araplara bir Osmanlı gibi bakıyor: Erdoğan 2023’e
kadar iktidarda kalacak gibi görünüyor. Büyük Osmanlıyı yeni bir tarzda temsil ediyor. 2023’e kadar
büyük projeler hedefliyor: 3. Köprü, 3. Hava alanı,
Süveyş kanalı gibi İstanbul kanalı, İstanbul’un her
yerinden görülecek olan altı minareli Çamlıca tepesine yapılan cami gibi. Erdoğan’ın yeni Osmanlı
projesinin önünde kayda değer bir engel söz konusu değildir. Zira AK Parti Türkiye’de devrim sayılabilecek nitelikte reformlar yaptı. Kişi başına düşen
geliri üç kat arttırdı. Türkiye ekonomisini dünyanın
en büyük 15. ekonomisi haline getiren Erdoğan,
on yıl içerisinde 10. büyük ekonomisi haline getirmeyi vaat etmektedir. Orduyu siyaset alanının dışına çıkardı. Tarihi önemde olan Kürt meselesini
çözdü (Alkhaleej: BAE). Türkiye’de yaşayan Arap
diasporası Erdoğan’ın seçim zaferini memnuniyetle
karşıladı. Zira Türkiye, Erdoğan döneminde Suriye,
Mısır ve Filistin olmak üzere bölgesel anlamda Arap
dünyasının sorunlarının çözümünde onlarla dayanışma halinde olmuştur. Yine Türkiye, Erdoğan
döneminde kendi ülkelerinde diktatöryel yönetimler
tarafından takibe ve baskıya maruz kalan ve özgürlük mücadelesi veren Arap aydınların kıblesi haline
geldi. Erdoğan Arap devrimlerini destekledi. Arap
baharının çocuklarını himaye ederek onlara güvenli
bir sığınak oldu. Erdoğan’ın seçim zaferi özgürlük
için mücadele veren Müslüman Araplara manevî
anlamda güç verdi. Devrimlere onurlarını geri verdi. Zira Türkiye, Arap devrimlerini destekleyen en
önemli ülkelerden biridir (aljazeera.net).
Öncelikle şunu kabul edelim, Erdoğan siyasî hayatı
boyunca bazı hatalar yapmıştır. Fakat hataları yaptıklarıyla mukayese edildiği zaman önemsiz kalır.
Özellikle yaptığı reformlar, gerçekleştirdiği ekonomik kalkınma bunun göstergesidir. Erdoğan öncesi
erken dönem liderler; kariyerlerini Batılı devletlerle
yaptıkları antlaşmalar, Osmanlı imparatorluğunun
inkârı, İslâmî kimliğin reddi, geri kalmışlığın nedeni
olarak kabul edilen Doğuya sırtlarını dönme, Batılılaşma yolunda Türk toplumunun siyasî, kültürel ve
toplumsal kimliğini değiştirme üzerine inşa etmişlerdir. Fakat bu alanda verdikleri bütün ödünlere rağ-
men Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası haline getirme
ve bölgesinde ekonomik ve siyasî güç yapma konusunda başarılı olamamışlardır. Fakat alt orta sınıftan
gelen Erdoğan kendisinden öncekilerin yaptıklarının
tam tersi şeyler yaptı. Türkiye’nin İslâmî kimliğine
yeniden sahip çıktı. İktisâdi kalkınma zemininde demokrasi ile İslam’ı uzlaştırdı. Ülkeyi ekonomik dar
boğazdan kurtardı. Türk insanın yaşam standardını
yükseltti. Özetle Erdoğan taç giymeyen bir Osmanlı
sultanıdır. O, yakıcı bölgesel sorunlarla baş edebilen bir dâhidir. İçerde ve dışarda uzun kuyruklar
oluşturan düşmanlarına rağmen onun iktidarda on
yıl kalabilmesinin sırrı burada saklıdır. Erdoğan’ın en
büyük güvencesi Türk halkının çoğunluğunun ona
açtığı kredi ile şeffaf ve özgür seçim sandıklarındaki
başarıdır (Raialyoum: Londra).
Nobel ödüllü Yemenli aktivist Tevekkül Karman:
Erdoğan’ın seçim zaferi, Gazze halkının İsrail’e karşı kazandığı zaferden sonra kazandığımız ikinci zaferdir. Bu iki zafer, Mısır’daki faşist darbenin bizde
uyandırdığı üzüntüyü gidermeye yetti. Erdoğan’ı ve
Türk halkını tebrik ediyorum. Erdoğan’ın seçim zaferi,
Arap baharının düşmanlarının sevinçlerini kursaklarında bıraktı. Onlar, Arap baharının dostlarından bir
gün intikam alacaklarını ümit ediyorlardı. Türk halkı
buna izin vermedi (wadymasr.com). Türkiye ile Mısır
arasındaki ilişkiler 25 Ocak ile 30 Temmuz devrimlerinden faklı tarzda etkilendi. Birincisinde -yani 25
Ocak’ta- Erdoğan, Mısır’ı Muhammed Mursi yönetiminde olduğu için ciddî anlamda destekledi. Fakat
30 Temmuz’dan sonra işler tersi yönde gitmeye başladı. Zira Erdoğan’a göre 30 Temmuz, devrim değil
askeri darbedir. Erdoğan, Mısırdan kaçan Müslüman
Kardeşler Örgütü liderlerine kapılarını açtı. Erdoğan’ın
seçim zaferi Mısır ile Türkiye arasındaki ilişkilerin değişmeyeceği anlamına gelir (al-watannews.com).
Erdoğan; vefalı, güçlü, cesur, korkusuz ve kınanmaktan korkmayan bir liderdir. Zira o; mazide, halde
ve istikbalde Türk halkının özünü temsil etmektedir
(Akhbarturkiya.com).
Sonuç itibarîyle Arap dünyası Türkiye’de yapılan
cumhurbaşkanlığı seçimlerini ilgiyle takip etmiştir.
Yapılan bazı eleştirilere rağmen Erdoğan döneminde Türkiye’deki siyasî ve iktisâdi alandaki gelişmelerden övgüyle bahsetmişlerdir. Onlara göre
Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması, Türkiye ve bölge açısından son derece önemli
bazı gelişmelere kapı aralayacaktır. Erdoğan’ın güç-
Erdoğan Araplara br Osmanlı
gb bakıyor: Erdoğan 2023’e
kadar ktdarda kalacak gb
görünüyor. Büyük Osmanlıyı
yen br tarzda temsl edyor.
(Alkhaleej: BAE).
lü bir başkanlık modeliyle, başbakanlığı döneminde bölgesel sorunlarda sergilediği performanstan
daha fazlasını yapabileceğine inanılmaktadır. Özellikle Suriye, Filistin ve Mısır gibi Arap Dünyası’nın en
önemli meselelerinin çözümünde gerek Avrupa ve
ABD gerekse İran nezdinde Türkiye’nin sözü daha
fazla dinlenir hale gelecektir. Burada Arap kamuoyunun duygu ve düşünceleri de önemlidir. Bu
nedenle de Arap halkların duygularını yansıtması
açsından Londra’da bulunan Asharqalarabi Medeniyet ve Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin direktörü
Zuheyr Selâm’ın Erdoğan’ın seçim başarısı nedeniyle kaleme aldığı şu satırları dikkat çekicidir: “Zafer
kazanmış adamın zaferiyle, bir ülke bir millet ve yeryüzünün mazlumları zafer kazandı. Allah bu zaferi
Türkiye’ye, bütün Türk halkına hayırlı kılsın. Allah,
İnsanların akıllarını ve kalplerini cezbeden, dinamizmi keşfedip yönlendiren, onları üretken hale getiren
Erdoğan’ı hayırlı işlerde muvaffak eylesin. Ona, çalışma arkadaşlarına, devletine kolaylıklar versin; zorluklarla karşılaştırmasın. Onun eliyle daha fazla refahı, onuru ve ilerlemeyi tahakkuk ettirsin. Erdoğan,
cumhurbaşkanlığını hak ediyor. Türkiye’nin cumhurbaşkanlığına seçilen Recep Tayyip Erdoğan’ı
tebrik ediyoruz. Bu zafer bütün Türk milletinin zaferi
olduğu gibi bütün Müslüman halkların da zaferidir.
Türk halkının bu zaferi aynı zamanda Suriye, Irak,
Mısır, Filistin ve yeryüzündeki bütün mazlumların zaferidir. Bu zafer; her yerde bütün maskelerin
düştüğü, çirkin yüzlerin göründüğü, sözde insan
hakları kalpazanlarının olduğu bir zamanda gerçek
anlamda insanlığın zaferdir. Bu gün Fatih’in torunları tekrardan ümit haline geldiler. Mazlumlar çoğaldı
ve gıyabında Erdoğan’a, devletine ve çalışma arkadaşlarına dua ettiler ve bekliyorlar. Ümit ederiz ki bu
bekleyiş uzun sürmez (Asharqalarabi.org.uk).
* Harran Üni. Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi.
İslam Felsefesi ve Orta Doğu üzerine çalışmalar yapmaktadır.
EYLÜL 2014
61
DIŞ POLİTİKA
Çnllern Erdoğan’ın güçlü Türkye hedefn “Türkye Rüyası” olarak ntelemeler anlaşılır br durumdur.
Çn’n esk Türkye Büyükelçs Yao Kuangy de Erdoğan’ı güçlü Türkye Rüyası olan br şahsyet olarak
belrtmektedr. Çn yönetmnn ses olan Halk Günlüğü gazetesnn bünyesnde faalyet gösteren Global Tmes,
yabancı ajansların haberlerne atıfta bulunarak Erdoğan’ın Türklere “Türkye Rüyası” vaat ettğn yazmıştır.
ÇİN BASININDA
“TÜRKİYE RÜYASI”
Doç. Dr. Erkin EKREM
SDE Uzmanı
B
aşbakan Recep Tayip Erdoğan 10 Ağustos
2014’te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile
12. Cumhurbaşkanı olarak seçilmiş ve dünya liderleri tebrik telefonları ile Erdoğan’ı kutlamıştır.
Batı basını da Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili yoğun
ilgi göstermiştir. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in
tebriknamesinin 13 Ağustos akşam saatlerinde beyan edilmesine rağmen, Erdoğan’ın özgeçmişine
özel yer ayıran Çin basını, Türkiye ve dünya basınının
Türkiye Cumhurbaşkanı seçimi hakkındaki haber ve
yorumlarına da atıfta bulunarak, sayısal olarak daha
önce görülmemiş bir şekilde yorum ve analizlere yer
vermiştir. Başkan Xi Jinping’in kutlama mesajında:
“Çin-Türkiye diplomasi ilişkisinin tesis edildiği 43
yıldan bu yana iki ülke ilişkileri hızlı ilerlemeler kaydetmiştir. Özellikle 2010 yılında Çin ile Türkiye’nin
62
EYLÜL 2014
stratejik işbirliği ilişkilerini oluşturmasından sonra
iki tarafın karşılıklı siyasal güveni giderek artmıştır,
pragmatik işbirliği verimli sonuç almıştır, kültürel
ilişkiler daha renkli olmuştur. Çin-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesine büyük önem vermekteyim,
sizinle birlikte iki halk arasındaki geleneksel dostluğun ilerletilmesine, çeşitli alanlarda karşılıklı
yararlı işbirliğinin derinleştirilmesine, Çin-Türkiye
stratejik işbirliği ilişkilerinin sürekli geliştirilmesine
ve iki ülke ile iki ülke halklarının yararına çaba göstereceğim” şeklinde ifadelere yer verilmiştir.
Türkiye Rüyası
19. yüzyılın başlarında çok çalışma ile başarı, refah ve şöhretin yakalanabileceği fikrini savunan
bir düşünce biçimi ve geleneği olan Amerikan
Rüyası’na benzer bir şekilde, Mart 2013’te iktidara gelen Çin Devlet Başkanı Xi Jinping de Çin
Rüyası’nı ortaya koymuştu. Şimdilerde, çalışkan ve
barış yanlısı Çinlilerin yeniden büyük doğuşunu ve
milli ruhları temelinde güçlü ve müreffeh bir ülkeyi
hedefleyen Çin Rüyası kavramının içeriği doldurulmaya çalışılmaktadır. Başkan Mao’dan (1893-1976)
sonra iktidar gücünü elinde tutan Deng Xiaoping
(1904-1997), 1978 yılında fikir olarak ortaya attığı
ve 1987 yılında yürürlüğe koyduğu üç aşamalı stratejik kalkınma projesiyle bugünkü Çin’i yaratmıştır. Bundan sonraki Çin liderleri Deng Xiaoping’in
kalkınma stratejisi üzerinde ilerlemeye çalışmışlar
ve kendi dönemlerine göre bir takım hedefler de
tespit etmişlerdi. Başkan Xi Jinping’in Çin Rüyasının iki tarihli hedefi vardır: 1921 yılında kurulan Çin
Komünist Partisi’nin 100. kuruluş yıldönümü ile
1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin 100.
kuruluş yıldönümünde Çin’in dünyanın en güçlü ve
müreffeh ülkesi olmasıdır.
Türkiye de son yıllarında ulusal çıkarları doğrultusunda (devletin bekası ve halkın refahı) tespit ettiği
hedeflerine erişebilmek için bazı belgeler yayımlamıştır; örneğin “Türkiye Hazır: Hedef 2023” belgesi
(16 Nisan 2011), “2023 Siyasi Vizyonu: Siyaset,
Toplum ve Dünya” belgesi (30 Eylül 2012) ve “Yeni
Türkiye Yolunda: Demokratik, Müreffeh ve Öncü
Ülke” vizyon belgesi (11 Temmuz 2014) gibi stratejik kalkınma belgeleri bulunmaktadır. Türkiye’nin de
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100. yılı olan
2023 yılı ve Türklerin Anadolu’yu yurt edinmesinin
1000. yılı olan 2071 yılı gibi tarihlendirilmiş iki kalkınma hedefi vardır. Çin’deki bazı Türkiye uzmanları bu
iki rüyanın birbirleriyle rekabetçi özellikler taşıdığını
ifade etmektedirler.
Bu bağlamda Çinlilerin Erdoğan’ın güçlü Türkiye
hedefini “Türkiye Rüyası” olarak nitelemeleri anlaşılır
bir durumdur. Çin’in eski Türkiye Büyükelçisi Yao
Kuangyi de Erdoğan’ı güçlü Türkiye Rüyası olan bir
şahsiyet olarak belirtmektedir. Çin yönetiminin sesi
olan Halk Günlüğü gazetesinin bünyesinde faaliyet
gösteren Global Times, yabancı ajansların haberlerine atıfta bulunarak Erdoğan’ın Türklere “Türkiye
Rüyası” vaat ettiğini yazmıştır. AK Parti merkezindeki Balkon Konuşması’nda 60 yaşındaki Erdoğan’ın
seçim zaferini “tarihî bir gün” olarak nitelendirdiğine dikkat çeken gazete, Erdoğan’ın sözlerine atıfta
bulunarak “milli irade bir kez daha tecelli etmiştir”
ve “Türkiye yeni bir devri karşılamaktadır” ifadelerini
kullanmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hedefinin
Türkiye’yi dünyanın en güçlü ülkelerinden biri haline getirmek olduğunu belirten gazete, Erdoğan’ın:
“dünyada ülkemiz ve milletimizin gerçekleştiremeyeceği rüyası ve hedefi yoktur”, “geleceğimiz bugünden daha iyi olacaktır”, “birlikte Türkiye Rüyası
için çabalamalıyız” sözlerine yer vermiştir. Gazeteye
göre Türkiye Rüyası ortak bir zemin (Qiutong Cunyi) üzerinde inşa edilmiştir, yine Erdoğan’ın sözüne
yer vererek “ortak değerler temelinde ülkenin geleceği inşa edilecektir” ifadesini kullanmıştır. Global
Times gazetesi her ne kadar Erdoğan’ın orijinal konuşmalarından farklı ifadeler kullanmış olsa da sözlerin anlamını kavramış gibi gözükmektedir. Örneğin
son ifadenin orijinal hali “bugünden itibaren yeni bir
toplumsal uzlaşma anlayışıyla, farklılıkları zenginlik
olarak görerek ancak, farklılıkları değil ortak değerleri öne çıkararak yeni bir istikbali inşa etmek istiyorum” olacaktı. Ortak bir zemin ile ilgili Erdoğan’ın
orijinal sözü ise “hepimiz aynı ecdadın, aynı kültürün
ve aynı medeniyetin, aynı tarihin evlatlarıyız. Siyasi
görüşlerimiz farklı olabilir, yaşam tarzlarımız farklı
olabilir. İnançlarımız, mezheplerimiz, değerlerimiz,
etnik köken ve dillerimiz farklı olabilir ama biz, hepimiz bu ülkenin evlatlarıyız” şeklindeydi.
Efsane Bir Lider
Sıfırda başlayıp zirveye ulaşan Recep Tayyip
Erdoğan’ı siyasî efsane ve siyasî güçlü adam olarak tanımlayan Çin basınının bir kısmı, Erdoğan’ın
77 milyon Türk halkının Cumhurbaşkanı olarak
Türkiye’yi yeni bir çağa götüreceğine dair yemin
ettiğinin altını çizmektedir. Bazı basın organları da
bu durumu “Erdoğan Çağı” olarak tanımlamıştır.
EYLÜL 2014
63
sız bir politika izleyecek, bununla birlikte sanayileşme
sürecine daha da önem verecektir. Erdoğan’ın siyasi,
ekonomik ve toplumsal alanındaki başarısını gölgelemek için ortaya atılan yolsuzluk iftiralarına ve muhaliflerin sert eleştirilerine rağmen Türkiye toplumu onu
başarılı bulmaktadır. Erdoğan’ın kişisel kabiliyeti ile
Türkiye’yi siyasî ve ekonomik açıdan dönüştürdüğünü ifade eden bir takım medya kuruluşları, Erdoğan’ın
Cumhurbaşkanı olarak seçilmesinin Türkiye’nin siyasî
ve ekonomik istikrarına önemli katkılarının olacağını
belirtmektedirler. Neticede, Çin basını Erdoğan’ın
Başbakanlık yaptığı 10 yıl boyunca etkileyici başarılar elde ettiği hususunda hemfikir gözükmektedir.
Ancak Çin gazeteleri Erdoğan’ın demokratikleşme
ve toplumsal barış politikalarına fazla değinmemiştir.
Türkiye Rüyasının Zorlukları
Çizim: Zhao Heping, GMW, 12 Ağustos 2014
Çin basını Erdoğan’ı “Güçlü Başkan” (qiangren
zongtong) olarak tanımlamakta ve Türkiye’nin büyük ülke modelinin henüz yeni şekillenmeye başladığı yorumunu yapmaktadır. Bazı Çin gazeteleri
güç ile anılan Erdoğan’ın en büyük başarısının daha
önce Türkiye’de yaşanan siyasî kaoslara son vermesi olduğunu yazmaktadırlar. Erdoğan’ın İstanbul
Belediye Başkanı olduğu sırada büyük başarılar
gösterdiğini ve Başbakanlık görevi boyunca siyasî
ve ekonomik alanda başarılı neticeler aldığını ifade
eden Çin’in eski Ankara Büyükelçisi Yao Kuangyi,
Erdoğan’ın taban sınıftan geldiğini, duruşu ve iş
yapma tarzının sert olduğunu belirtmektedir.
Çin’in Jiefang Daily gazetesine röportaj veren Pekin Üniversitesi Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün Ortadoğu uzmanı Wu Bingbing,
Erdoğan’ın yurtiçinde destek alabilmesinin gizli kodunun onun başarılı ekonomi politikası ve Batı ile yakın
ilişkilerini sürdürmesi olduğunu ifade etmektedir. Pekin Sosyal Bilimler Akademisi Uluslararası Sorunlar
Araştırma Enstitüsü uzmanı Wang Guoxiang’a göre,
Cumhurbaşkanı Erdoğan siyasi açıdan gücü daha da
merkezileştirecek ve ekonomi alanında daha bağım-
64
EYLÜL 2014
Bazı Çinli uzmanlar Erdoğan’ın Yeni Türkiye adı
verilen Türkiye Rüyası’nın gerçekleşmesinde bazı
zorluklar yaşanacağını dile getirmektedir. Jinghua
Shibao gazetesine göre Türkiye nüfusunun neredeyse tamamının Müslüman olması ve Erdoğan’ın
dindar bir Müslüman oluşu seçimi kazanmasındaki
sebeplerden biridir. Erdoğan’ın dindar tutumu onun
orta ve alt sınıfın takdirini topladığı gibi aynı zamanda sabit bir dindar destekçi kitle meydana getirmiştir. Yine Xin Jing Bao gazetesine göre, Erdoğan’ın
Başbakanlık görevine geldiğinden buyana siyasetin dinselleşmesi süreci hızlanmış ve dindar kesim
ile seküler kesim arasında çatışmalara sebep olan
bir ortam oluşmuştur. Türkiye’de yaşanan bu gelişmeler diğer ülkelerin endişe ile izlemesine neden
olmaktadır. Buna rağmen Türkiye’nin yaklaşık bir
asır boyunca sekülerleşme süreci ve tecrübesi,
Batı’ya dönük politika izlemesi ve AB üyelik sürecini
devam ettirmesi sebebiyle tamamen şeriat devletine dönüşmesi kolay olmayacaktır. Büyükelçi Yao
Kuangyi’ye göre, Türkiye’de siyasetin dinselleşme süreci devam edecektir, ancak sınırlı ve yavaş
gelişmeler yaşanacaktır. Bazıları gücünü daha da
arttıran ve daha kibirli Erdoğan’ın, seküler ile dini
kesimlerin arasındaki çatışmaları alevlendirebileceği ve sonuçta siyasal istikrara zarar vereceği görüşündedir. Bazıları Erdoğan’a yönelen eleştirilere de
değinmişler, dinî motifli siyaseti ve diktatörlüğe meyilli olduğu iddialarına yer vermişlerdir. Bazı gazeteler de Türk basınından alıntı yaparak, Erdoğan’ın
“Yeni Türkiye” kavramını “Eski Türkiye” ile kıyaslayarak bir çeşit siyasî yanılsama yaptığı, böylelikle de
Bugünkü dünyada yaşanan değşm ve dönüşüm sürecnde, özellkle güç değşm le meydana gelmekte
olan yen uluslararası syasal ve ekonomk düzennn bçm alma sürecnde, bütün ülkeler kend
çıkarları doğrultusunda bu düzende yern alma ve konumunu sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Başkan
X Jnpng ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu sürecn yarattığı msyonu üstlenmekle tarh yazablrler.
diktatörlüğe doğru kaydığı hususunda muhalefetin
endişelerini okuyucularına aktarmışlardır. Bu gidişatın Türkiye’de siyasal ve toplumsal çatışmalara
yol açabileceği de iddia edilmektedir. Bazı medya
kuruluşları da Atatürk’ün laik ideallerinden uzaklaşılacağına dair kaygılara yer vermekle, siyasal ve toplumsal çatışmaların yaşanabileceğini dile getirmektedirler. Bazı gazeteler de Ekonomi ve Dış politika
Araştırma Merkezi (EDAM) Yönetim Kurulu Başkanı Sinan Ülgen’in ifadesine yer vererek; Erdoğan’ın
yeni Anayasa çalışmasının gerçekleşmesi halinde
Türkiye’nin demokrasisine zarar vereceğini, bunun
nedeninin de Erdoğan’ın ABD tarzı başkanlık sisteminden farklı olarak güç dengesi olmayan bir modeli arzuladığını belirtmektedirler.
tırmalar Enstitüsü’nün Ortadoğu uzmanı Wu Bingbing, Suriye, Mısır, İran, Suudi Arabistan ve Rusya gibi ülkelerle olan olumsuz ilişkilerinden dolayı
Ankara’nın “dostluk çemberi”nin daraldığı görüşündedir. Çinliler, güçlü Türkiye’nin çevresel güvenlik
ve istikrarsız gelişmelere karşı geliştirdiği politikasına bağlamaktadır. Ancak, Türkiye’de uzun zaman
muhabirlik yapan Hou Yibing, Erdoğan’ın dış politikasının çok olgun olduğunu ve diplomatik araçların
kullanımında çok esnek davrandığını gözlemlediğini
ifade etmektedir. Yani Erdoğan’ın söz konusu sorunlarla rahatlıkla başa çıkabileceğini belirtmektedir.
Recep Tayip Erdoğan ve Xi Jinping
Çin basınında, Türkiye’de dinî kesim ile seküler
kesim arasında yaşanacak muhtemel çatışmaların siyasal istikrarı bozabileceği, bu durumun da
ülke ekonomisine olumsuz etkilerde bulunacağı
da zaman zaman dile getirilmektedir. Çin’in Modern Uluslararası İlişkiler Enstitüsü (CICIR) Türkiye
Araştırmaları Merkezi Başkanı Zhou Ji, söz konusu çatışma senaryolarının Batı medyasının abartılı
haberlerinin oluşturduğu atmosferden ibaret olduğunun, gerçeklerin söylendiği gibi olmadığının altını
çizmektedir. Zhou Ji’ye göre, Batı dünyası bu tarz
söylentilerle panik havası estirmekte ve bu durumu
Ankara’ya baskı yapma aracı olarak kullanmaktadır.
Çin medyası, Türkiye ve dünya basınına dayandırarak, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak seçilmesi ve
2015 yılındaki genel seçim sonrası Türkiye’de başkanlık sisteminin getirilmesi ile beraber Erdoğan’ın
daha otoriter bir rejim oluşturacağı görüşünü dile
getirmektedir. Buna karşı olarak Erdoğan’ın amacının Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının yetkilerini genişletmek olduğunu izah eden Şanghay
Uluslararası Sorunlar Araştırmaları Enstitüsü (SIIS)
Batı Asya ve Afrika Araştırmaları Merkezi Türkiye
uzmanı Jin Liangxiang, sadece Cumhurbaşkanlığı (başkanlık) yetkilerini güçlendirmek ile bir liderin
otoriter olup olmadığını belirlemenin güç olduğu görüşünü ortaya koymaktadır.
Çinli uzmanlara göre, Türkiye’nin sıfır sorun politikası 2009 yılına kadar başarılı olmasına rağmen
Ortadoğu’da yaşanan çalkantılı gelişmeler ile birlikte söz konusu politika gevşemeye başlamıştır. Şanghay Yabancı Diller Üniversitesi Ortadoğu
Araştırmaları Enstitüsü Fahri Başkanı Zhu Weilie,
son 5 yıldan beri Türkiye’nin dış politikası bölgeye
geri dönüş eğilimi göstermiş ve üç mesele (İsrail,
Orta Doğu’daki değişimler ve Müslüman Kardeşler) üzerinde yoğunlaştığı kanaatindedir. Türkiye’nin
sıfır sorun politikasının gevşemesiyle birlikte Orta
Doğu’da güçlüklerle yüz yüze kaldığını ortaya koyan Pekin Üniversitesi Uluslararası Stratejik Araş-
Bugün ABD’nin oluşturduğu uluslararası siyasal ve
ekonomik sistem gevşemeye başlamıştır, bu sistemin ürünleri olan BM, IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü’ne meydan okunmaktadır. G20
ve BRICS gibi yeni oluşumlar bu örgütlere karşı
seslerini yükseltmeye başlamışlardır. Çin gibi yeni
yükselen güçlerin, tek kutuplu dünyaya karşı çok
kutuplu dünya düzeni talepleri Soğuk Savaşın sona
ermesiyle birlikte artmaktadır. Dünya ekonomi merkezinin Batı’dan Asya Pasifik’e kayması ile birlikte
mevcut büyük güçlerin siyasî ve özellikle güvenlik
alanındaki ilgisi de Asya Pasifik’e yönelmiştir. Mevcut hegemonya gücü olan ABD, yükselen Çin’e
EYLÜL 2014
65
DIŞ POLİTİKA
karşı gücünün büyük bir kısmını Asya Pasifik’e taşımaktadır. Batı merkezli bir dünyadan çok merkezli
dünyaya doğru gelişmeler yaşanmaktadır. Yükselen Çin’in Paracel, Spratly ve Doğu Çin Denizindeki
komşuları ile arasındaki toprak ihtilafı ve Rusya’nın
Kırım’ı ilhak etmesi ve taraflar arasındaki gerilimler
mevcut dünya düzenine meydan okumak anlamına
gelmektedir. İlgili ülkeler güç kazanabilmek için ya
yeni silah teknolojisine yönelmekte ya da silahlanma
yoluna gitmektedir. Bununa birlikte 2008 yılından
bu yana yaşanan küresel ekonomik kriz henüz tam
anlamıyla onarılmış değildir.
Yukarıdaki gelişmelerden dolayı Üçüncü Dünya
Savaşı zikredilmeye başlanmıştır. Örneğin Ukrayna
krizi Üçüncü Dünya Savaşını tetikler mi? Dünya savaşı tekrar başlayacak mı? Üçüncü Dünya Savaşı
Asya’da başlar mı? gibi soruları görmek mümkündür. Bazı araştırmacılar Üçüncü Dünya Savaşı’nın
silahlarının da hazır olduğunu belirtmektedirler.
Brooking Enstitüsü’nün Başkan Yardımcısı Kemal
Derviş de Ukrayna’daki kriz ve Orta Doğu’daki kargaşanın finansal piyasalara yansımamasının kimseyi gevşetmemesi gerektiğini belirterek şartların I.
Dünya Savaşı öncesini andırdığını ifade etmektedir.
Bütün bu gelişmeler güç değişimi (power shift)
meydana getirmektedir ve yeni uluslararası siyasal
ve ekonomik sisteminin doğuşuna neden olmaktadır. Son 500 yıllık dünya tarihine bakıldığında, güç
değişimi ve yeni dünya düzeni söz konusu olduğunda çoğu zaman felaketlerle sonuçlandığını tespit etmek zor değildir.
Soğuk Savaş sonrası Türkiye’nin çevresinde değişim depremleri yaşanmıştı. Önce Doğu Avrupa ve
Balkanlarda (Yugoslavya), sonra Kafkasya (Çeçenistan, Ermeni-Azerbaycan) ve Orta Asya’da (Afganistan, Kırgızistan), bugün ise Kuzey Afrika ve Orta
Doğu’da baş gösteren istikrarsızlık sorunları hâlâ
devam etmektedir. Bir bölgesel güç olarak yükseliş
yolunun başlangıcında olan Türkiye, hem İslam hem
de Türk dünyasının bir dizi beklentisi ile karşı karşıyadır. Tahrip edilmiş bölgesel istikrar Türkiye’nin dış
pazarını olumsuz etkilediği gibi Türkiye’nin ekonomik kalkınmasının yavaşlamasına da sebep olmaktadır. Türkiye’de meydana gelen değişim ve dönüşümler siyaset, ekonomi, toplum ve toplumsal yaşam alanlarında türbülans etkisi yaratmaktadır. Aynı
şekilde Türkiye’nin demokratikleşme ve toplumsal
barış süreci henüz sonuçlanmış değildir.
66
EYLÜL 2014
Dünya’da ve Türkiye’de yaşanmakta olan bu gelişmelere karşı Türkiye yeni vizyon ve güçlü ülke olma
refleksi göstermektedir. Yurtdışı ile yurtiçi zorlukları
aşabilmek ve yeni bir Türkiye’yi kurmak için güçlü
bir Türkiye’ye ve güçlü bir otoriteye ihtiyaç duyulmaktadır. Bu bağlamda sancılı süreci atlatabilmek
için Erdoğan gibi bir Cumhurbaşkanın güç merkezinde bulunması yararlı olacaktır.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping Mart 2013’te iktidara
geldiğinde daha önceki liderler Jiang Zemin ve Hu
Jintao gibi Parti Reisi, Devlet Başkanı ve Merkezi
Askerî Komitesi Başkanı gibi Çin’in en büyük üç ünvanına sahip olmuştu. Aralık 2013 ve Ocak 2014’te
Politbüro kararıyla Merkezi Kapsamlı Reformları
Derinleştirme Başkanlığı ve Merkezi Ulusal Güvenlik
Komitesi Başkanlığı görevlerine de getirilmişti. Merkezi Kapsamlı Reformları Derinleştirme Başkanlığı,
Çin Komünist Parti ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin bütün alanlardaki reformu sürdüren en yüksek icra organıdır; Merkezi Ulusal Güvenlik Komitesi ise Parti
yönetimi altında olup bütün Çin’in güvenlik ve istihbarat birimlerini koordine eden ve bu konularda karar veren en üst organdır. Böylece Çin’in en büyük
5 gücüne sahip olan Başkan Xi Jinping, Çin Halk
Cumhuriyeti’nin kurulduğundan buyana yetkisi en
fazla olan lider olarak tanımlanmaktadır.
Çin liderlerin amacı; ülkede yaşanan parti içi çürüklüğü ve disiplinsizliği ortadan kaldırmak, siyaset
ve ekonomi alanlarındaki yolsuzluk ve kültürel yozlaşma gibi sorunları çözmek için bir dizi reformlar
yapmaktır. Ayrıca, Çin’in ABD tarafından stratejik
rakip olarak hedef seçilmesi, komşu ülkelerle olan
anlaşmazlıkların meydana getirdiği tehditler ve ekonomik ve ticari çıkarlarının korunması nedenleri ile
yeni ulusal güvenlik konsepti geliştirilmiştir. Başkan
Xi Jinping artık Çin’i zorluklardan kurtaran en büyük
lider olarak zikredilmeye başlanmıştır.
Bugünkü dünyada yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinde, özellikle güç değişimi ile meydana gelmekte
olan yeni uluslararası siyasal ve ekonomik düzeninin
biçim alma sürecinde, bütün ülkeler kendi çıkarları
doğrultusunda bu düzende yerini alma ve konumunu
sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Başkan Xi Jinping
ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu sürecin yarattığı
misyonu üstlenmekle tarih yazabilirler.
ORTA DOĞU’DA
YENİ ‘İDEAL DÜŞMAN’:
IŞİD
Orhan MİROĞLU
SDE Tarih ve Toplumsal Hafıza
Araştırmaları Koordinatörü
I
ŞİD’in tarih sahnesine çıkışıyla birlikte giriştiği
eylemler, köktencilik ve terör hakkında 11 Eylül
saldırısından bu yana, bütün dünyada yürütülen
felsefi-siyasi tartışmaları temelden değiştirmiş gibi
görünüyor.
Geçmişteki örneklere bakıldığında ve geçmişte terörizm olarak tanımlanan saldırılar söz konusu olduğunda, bugünü dünden farklı kılan en önemli ayrım,
insanın düşmanının kim olduğunu hiçbir zaman bilememesi olduğu hususudur.
El-Kaide tipi terörizm karakter mi değiştiriyor? Belli
bir coğrafya üzerinde, belli bir siyasi programı hayata geçirmek, daha doğrusu bir İslam devleti kurmak
için yürütüldüğü iddia edilen yeni mücadele anlayışını şimdiye kadar ki benzerlerinden ayıran nedir?
Bir tek olaya ait gözlem ve araştırmalar veya bir tek
olayın, grubun, sıradan bir terör saldırısının geride
bıraktığı izlenimi, bugün IŞİD’in eylemlerinin yarattığı
izlenimlerden ayıran temel farklar nedir?
11 Eylül’de Manhattan’da ikiz kulelere saldıran düşman kimdi? Bunu bilmek belki hiçbir zaman mümkün olmayacak. Ortada Bin Ladin ve onun harekete geçirdiği intihar fedaileri olmasına rağmen, Batı
gerçek düşmanının kim olduğuna dair tam bir teşhis koyabilmiş değil hala. Jürgen Habermas’ın da
söylediği gibi, Bin Ladin sadece temsili bir ‘gerçek
düşman’ ve temsili bir işleve sahipti.
EYLÜL 2014
67
mine ‘Ben olmadan Irak’ta rahatça yaşayamazsınız’
mesajı vermeyi tercih etti ve IŞİD’in ilerleyişine seyirci kaldı. Sıra Erbil’den dahi, göçe gelince, düğmeye
basıldı.
IŞİD’e gelinceye kadar, El Kaide’ye bağlı olduğu
düşünülen gruplar, gerçekte bir merkeze bağlı olmadan ve küçük gruplar halinde savaşıyorlardı.
Bu grupların dünyanın çeşitli yerlerindeki hedeflerini belirleyen askeri ve ortak bir merkez bulunmamaktaydı. Suriye’deki iç savaş bu durumu oldukça
değiştirdi. Suriye ve daha sonra da Irak’ta savaşan
IŞİD’e bağlı birlikler tipik bir gerilla örgütü gibi, belli
bir coğrafyada ve belli bir siyasi programı -IŞİD örneğinde İslam Devleti kurmak- hayata geçirmek için
savaşıyorlar.
IŞİD Ortadoğu’da bir heyulaya dönüşmüş durumda. IŞİD bahsinde, efsaneler, rivayetler ve gerçekler
çoğu kez birbirine karışıyor. Ama IŞİD söz konusu
olduğunda, steril duran yegane şey, örgütün kullandığı yöntemler, sınır tanımayan terörizmi ve karşısına çıkan her şeyi yok eden yıkıcılığı, bilmediği,
tanımadığı her şeye gösterdiği nefret ve yıkım duygusudur.
Medyaya servis edilen yeni iddialara göre, IŞİD İngiliz, Amerikan ve İsrail gizli servislerinin bir imalatı.
İmalatın amacı ise, Irak’ta sarsılan dengeleri yeniden ve Batı’nın lehine çevirmek, Türkiye’nin içinden
çıkıp, ama özellikle de Filistin’i, Arap baharına destek veren ulusları ve Kürdistan Bölgesel hükümetini
etkilemeye başlayan ‘bağımsızlık ve kendine özgüven duygusuna’ bir ayar çekmek ve en önemlisi de,
İsrail’in güvenliğini daim kılmak. Bunu, İsrail’in tarihsel ve kadim düşmanlarının birbiriyle savaşa tutuşmasını sağlayarak gerçekleştirmek. IŞİD’in şimdiye
kadar İsrail’e yönelik bir eylemine rastlanmaması,
bu fikirlerin yabana atılmaması gerektiğini az çok
ortaya koyuyor. İsrail’in güvenliği böyle mi korunur
derseniz, bölgedeki jeopoloitik dengeleri iyi bilen bir
stratejist size, İsrail’in güvenliği demek, İsrail’in bölgede her zaman ‘ideal düşmanlara’ sahip olması ve
‘ideal düşmanlarından’ mahrum bırakılmamasıdır
diye cevap verebilir..
Öyle görünüyor ki, IŞİD, sadece İsrail için değil,
ama bölgede yaşayan neredeyse bütün halklar ve
68
EYLÜL 2014
hükümetler için bir ‘ideal düşmana’ dönüşmüş durumda. IŞİD’in düşmanları, kendi aralarındaki husumetleri, onunla daha iyi ve sonuç alıcı mücadele
edebilmek için ertelemiş durumdalar. Yıldızları son
zamanlarda, Rojava’daki gelişmeler başta olmak
üzere birçok sebebe dayalı olarak pek barışmayan
KDP ve PKK, aynı cephede ve omuz omuza IŞİD’e
karşı savaşmak zorunda kaldı.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının yaşamakta olduğu, BM gözetimindeki Mahmur kampını muhtemel
bir katliamdan, Kürdistan hükümetinin peşmergeleri ve YPG gerillaları birlikte kurtardı. Ezidiler’in daha
fazla sayıda katledilmelerini önlemek ve güvenli bir
koridor oluşturmak için Barzani’ye bağlı peşmergeler ve PKK/PYD gerillaları iş ve güç birliği yaptılar. Amerika’nın terörist listesinde yer alan PKK
mensupları, bölgeye gönderilen Amerikan askeri
uzmanlarıyla aynı cephede fikir alışverişi yaparken
görüntülendiler.
Amerika, IŞİD mevzilerine bomba yağdırmaya başlayınca, Erbil’e oldukça yaklaşan IŞİD güçleri daha
fazla ilerleyemedi.
Şengal bölgesinin IŞİD’in eline bu kadar kolayca
geçmesi, orada Ezidi halkın ve Türkmenler’in binlercesinin dağlara kaçması, bir yerlere kaçamayıp
kaçırılan ve tecavüze uğrayan kadınlar, işkence
edilerek öldürülen Ezidiler ve Türkmenler, açlıktan
ölen yüzlerce insan… Dünya bu görüntüleri günlerce seyretti.
Kürdistan topraklarında, yarı bağımsız diyebileceğimiz bir federal statünün yirmi yıldır Kürtler’in yegâne
umudu haline gelmiş olmasına rağmen, manzarayı
umumiye özetle buydu..
IŞİD’in bölgede yarattığı büyük göç dalgası Erbil ve
Türkiye’nin kapısına gelip dayanırken, Obama IŞİD
mevzilerinin bombalanmasına karar verdi. Olan olmuştu tabi. Amerika IŞİD’i Musul’u ele geçirmeden
ve Sincar ve Mahmur’a girmeden önce de durdurabilirdi. Ama Amerika hem Bağdat hem Erbil yöneti-
Irak’ın daha düne kadar en güvenli bölgesi sayılan
Kürt bölgesinde IŞİD’in durdurulamayan bu ilerleyişi, öyle derin analizlere gerek yok tabi, Batı’nın iki
yüzyıl boyunca inşa ettiği Kürt politikasının iflas etmesi anlamına geliyordu. Batı’nın buna izin vermesi
elbette düşünülemezdi. Derken IŞİD mevzileri bombalandı ve IŞİD’in ilerlemesi durduruldu.
Erbil’de yaklaşık yirmi yıldır Amerika’nın desteğiyle
kurulmuş, Türkiye’nin de inşasına büyük katkı yaptığı federal bir statünün kendisini, değil bir düzenli
orduya karşı, dünyanın dört bir yanından toplanmış,
kimin imalatı olduğu şüpheli bir grubun saldırılarına
karşı bile koruyamaması ise cevap bekleyen sorularla dolu bir gelişme olarak hatırlanacaktır.
Daha bir iki ay önce bağımsız Kürdistan için referandumu konuşan, bu fikre ihtiyat payıyla yaklaşan
herkesi, Kürdistan’ın düşmanlarıyla işbirliği içinde
olan hainler gibi görenlerin şapkayı ellerine alıp düşünmeleri gerekir.
Ellerine geçen büyük fırsatlara ve körfez savaşından bu yana fiili olarak federal bir yapıda olmalarına
rağmen, Kürt Partileri ‘Milli bir ordu’ veya ‘Milli bir
savunma gücü’ inşa edemediler.
Dört büyük Kürt Partisinin kendine ait silahlı gücü
var, ama hala ulusal bir ordudan söz edilemiyor. Eldeki tek nizami silahlı güç olan Peşmergeler, KDP
ve YNK’ye bağlı peşmergeler olarak bölünmüş
durumda ve silahlı bir güce yakışmayacak kadar
amatör usullerle çalışıyorlar. Erbil’de, taksicilik veya
pazarcılık yapan, ama günün birkaç saatini de peşmerge mesaisine ayıranlara bolca rastlayabilirsiniz.
Kimi peşmerge komutanlarının aldığı maaşlar ise
dudak uçuklatan cinsten ve Brüksel’deki NATO
karargâhlarında çalışan komutanların maaşlarıyla
yarışacak kadar yüksek.
PKK’nin gerillaları ise, şu manzaraya baktığınızda,
Kürtlerin Ortadoğu’da yegane dostu olan ülkenin
dağlarında, her şey yolunda gider ve çözüm sürecindeki en hassas aşamaya yani eve dönüş aşamasına geçilirse, dağlardan inecekler… Ama PKK’nın,
KDP’den sonra, ikinci ‘milli güç’ olma şansını elde
ettiği ve ‘Kürdistan’ı düşmanlardan korumak için
cepheden cepheye koştuğu bir zamanda’ iddia
olunur ki, silah bırakmaya değil, daha fazla silahlı
insana ihtiyacı var!
İki yıl önce silahsızlanmadan söz edildiği koşullarla bugünün koşulları arasında epey fark var ve bu
farkları yaratan da IŞİD’in hem Rojava’da hem Irak
Kürdistanında bir türlü önü kesilemeyen ilerleyişidir... IŞİD artık hem PKK’nin hem de Erbil hükümetinin ‘ideal düşmanı’ sayılabilir.
Kürtler bu ideal düşmanın saldırıları sonucu, derlenip toparlandılar, Amerika’yla olan stratejik ittifakı
unutmuş gibi görünüyorlardı, ama ‘ideal düşman’
Kürdistan topraklarında öyle bir ilerleme kaydetti ki,
ulusal birlik siyaseti ve bu siyaseti mümkün kılacak
olan Amerikan şemsiyesi yeniden hatırlandı.
IŞİD saldırılarından kaçanlar Türkiye’ye sığınıyor,
Midyat, İdil, Beşiri gibi ilçelerde yer alan Ezidi köyleri Irak Kürdistanı’ndan kaçıp gelen Kürd-Ezidilerle
doluyor. Kürdistan’dan gelenlerin güvenli görüp, sığındığı yegâne ülke Türkiye... Ama bu ülkenin dağlarında hala silahlı Kürtler var ve bu silahlı Kürtler’in
Türkiye’ye karşı yeni bir savaş başlatmaları hala bir
ihtimal olarak masada duruyor.
IŞİD, Kürtleri birleştirdi ve Kürtlerin bölgedeki
yegâne dostunun Türkiye olduğu gerçeğinin biraz
daha anlaşılmasına sebep oldu.
Bir bütün olarak bakıldığında,
yüzyıla uzanan bu tarihi sürecin
bugün Arap milliyetçiliğinin ölümüyle sonuçlandığını söylemek
zor değil. Milliyetçilik Irak, Suriye ve Mısır başta olmak üzere
denenmiş bütün versiyonlarıyla
kötü bir tecrübe olarak Arapların siyasi hafızasında yer almaya
devam edecek belki, ama IŞİD ve
benzeri örgütler de Orta Doğu’da
üstlendikleri rolden kolay kolay
vazgeçmeyeceklerdir.
EYLÜL 2014
69
Ama IŞİD bu imkânı, kendi, düşmanlarına fazlasıyla
verebilmiş bir örgüt durumunda.
Askeri gücü, bu gücü nerelerden topladığı, Selef,
düşünüşün köklerine dönüş ifade eden açıklamaları, devletleşme arzusu, açık alanlarda seyreden
tankları, topları, IŞİD’i oldukça görünür bir düşman
haline getiriyor.
Orta Doğu’da IŞİD’e bir anda komşu haline gelen
ülkeler açısından risk nedir, düşman kimdir gibi soruların çok açık cevapları bulunmaktadır.
Terörizmin kavranamazlığına ilişkin felsefi anlayışlar
ve görüşler, küresel terörizmin yöntemleri üzerine
yapılan tartışmalar, öyle görülüyor ki, IŞİD sonrası
dönemde yeniden ve bambaşka zaviyelerden yapılmak zorunda...
Amerika’da ve Avrupa’da, 11 Eylül sonrası tartışmalar veya daha doğru bir deyişle, ‘terör günlerinde
felsefe’ tartışmalarının boyutları, ilkeleri ve mahiyeti
epey değişecek gibi görünüyor.
Yeni yüzyılın en büyük trajedilerinden biri Suriye’deki iç savaşsa, kuşku yok ki, ikincisi IŞİD’in yol açtığı katliamlar ve IŞİD’in saldırılarından kaçan on
binlerce insanın yaşadığı trajedidir. IŞİD’in Irak’taki
varlığı Kürdistan Federal Bölgesinin varlığını tehdit
eder hale geldi. Bağdat’ın çaresizliği her geçen gün
biraz daha artıyor. IŞİD’in Irak’ta yürüttüğü savaş
Kürtler arası ulusal birlik veya ulusal cephe fikrini yeniden ateşledi. Orta Doğu’daki Kürt kamuoyu, bu
zor zamanlarda, Kürdistan topraklarında savaşa tutuşmuş IŞİD benzeri gruplara karşı Kürt partilerinin
ulusal bir cephede bir araya gelmelerini istiyor ve
destekliyor.
BM gözetiminde olan, ama siyasi bakımdan içinde
yaşayanların PKK’ye yakın olduğu Mahmur kampı
boşaltıldı. Çözüm süreci bağlamında şimdi ve geçmişte boşaltılması gündeme gelen ama bir türlü
de boşaltılamayan Mahmur, Mahmurluları IŞİD’in
muhtemel saldırılarından korumak için boşaltıldı.
Mahmurlular şimdi Erbil’de bir kamptalar ve büyük
bir olasılıkla Türkiye’ye dönmeyi bekliyorlar. Suriye
ve Irak’tan Türkiye’ye yüz binlerce kişi gelip yerleşiyorken, Türkiye’nin zaten yurttaşı olan Mahmurlular
neden gelemesin? Görüldüğü gibi, IŞİD’in Irak’taki
70
EYLÜL 2014
savaşı, dolaylı da olsa, Türkiye’deki çözüm sürecini
de derinden etkiliyor ve kayda değer sonuçlara yol
açıyor.
IŞİD’in Irak’ta giriştiği mücadelenin başka sonuçları da oldu tabi. Maliki görevi bırakmaya razı oldu.
Musul’u IŞİD’e kolayca bırakan, Irak’ın ulusal güvenliğinin ve üniter birliğinin korunması için belli ki
iktidarda olduğu yıllar boyunca hemen hiçbir şey
yapmadığı ortaya çıkan ve itibarı iyice sarsılan
Maliki’nin yeni hükümeti kurmak için daha fazla ısrar edemeyeceği, aslında IŞİD Musul’u ele geçirip
Bağdat’a yürüdüğünde ayan beyan ortaya çıkmıştı.
Maliki’nin bir anda Amerika dâhil kimsenin -dünyada ve Irak’ta- istemediği adam haline gelmesinde,
IŞİD’e karşı hemen hiç direnememiş, Musul’u teslim etmiş olması önemli bir rol oynamış olsa gerek.
Maliki’yi İran bile daha fazla taşıyamadı ve yeni seçilen cumhurbaşkanı Fuat Mahsum’un hükümeti kurmakla görevlendirdiği Haydar İbadi’yi desteklediğini
açıkladı.
El-Kaide ile özdeşleştirilen uluslararası terörizm,
IŞİD’İn tarih sahnesine çıktığı zamanlara varıncaya
kadar, düşmanın belirlenmesine ve riskin ne olduğunun bilinmesine çok fazla imkân vermiyordu.
Siyasal İslam’ın tarihi ve bu tarihin içinde özgün bir
yere sahip olan Vahhabi/Selefi akımın günümüzdeki
yükselişi açısından bakıldığında; IŞİD’in, mezhepler
arası çatışmayı körükleyen, kendi siyasi varoluşunu
bu alana yerleştirmeye çalışan bir örgüt olduğu da
kayda alınması gereken bir durum.
Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyla beraber,
Ortadoğu’da milliyetçilik eksenli, birçok bağımsızlıkçı hareket ortaya çıkmıştı. Mısır’da Cemal
Abdunnasır’ın temsil ettiği milliyetçilik ve daha sonra da Mişel Eflak ve Salah Bitar’ın kurduğu Baasçılık ideolojisi, Vahhabi/Selefi akımın ve mezhepsel
kimliği öne çıkarak birçok düşüncenin uzun yıllar
bir sessizliğe gömülmesine yol açmıştı. Bu sessizlik
Ortadoğu’da sona ermiş gibi görünüyor. Bu sessizliğin sona ermesi, elbette, Orta Doğu’daki siyasi
dinamiklerle ve yeni sosyal-siyasal sosyolojiyle açıklanamaz. Sessizliğin bir hayli gürültülü bir biçimde
sona ermesinde, Yeni-Oryantalizmin ve Batı’da
yükselen bir değer haline gelen İslamofobinin de
payı büyüktür.
IŞİD saflarında savaşmaya gelen binlerce militanın
Avrupa’da doğup büyümüş bir kuşağın içinden çıkması, elbette üstünde durulması gereken önemli bir
husustur.
IŞİD ve benzeri örgütleri kimin kurduğunu belki yüzyıl sonra bile bilmek mümkün olmayacak; ama Orta
IŞİD ve benzeri örgütleri kimin
kurduğunu belki yüzyıl sonra
bile bilmek mümkün olmayacak; ama Orta Doğu’da emperyalistlere karşı mücadelenin
yeni enternayonal birliklerinin, Vahhabi/Selefi mirasa dayalı olarak oluşmasına Batı’nın
sunduğu muazzam katkılar
hep hatırlanacaktır.
Doğu’da emperyalistlere karşı mücadelenin yeni
enternasyonel birliklerinin, Vahhabi/Selefi mirasa
dayalı olarak oluşmasına Batı’nın sunduğu muazzam katkılar hep hatırlanacaktır.
IŞİD’i yönetenlerin niyeti ne olursa olsun, ipleri kimin elinde olursa olsun, IŞİD için mücadele eden
militanlar somut olarak Batı’ya meydan okuduklarına inanmakta ve bu inançla Irak/Suriye topraklarını
içine alan bir İslam Devleti kurabileceklerini düşünmektedirler.
Irak işgali sonrasında oluşan ‘Yeni Irak”ı yönetenlerin, Şii kimliği önceleyen, Sünni halkı sürecin dışında tutan, ötekileştiren tutumu ise, IŞİD’e gelişip
tutunacağı sosyal zemini bir altın tepsi içinde adeta
sunmuş ve El-Kaide’nin mirasından beslenen bir
akım ve bu akıma bağlı olan insanların, ilk kez toprağı ve sınırları belli bir coğrafyaya ayak basmaları
böylece sağlanmıştır.
Bir bütün olarak bakıldığında, yüzyıla uzanan bu
tarihi sürecin bugün Arap milliyetçiliğinin ölümüyle
sonuçlandığını söylemek zor değil. Milliyetçilik Irak,
Suriye ve Mısır başta olmak üzere denenmiş bütün
versiyonlarıyla kötü bir tecrübe olarak Arapların siyasi hafızasında yer almaya devam edecek belki,
ama IŞİD ve benzeri örgütler de Orta Doğu’da üstlendikleri rolden kolay kolay vazgeçmeyeceklerdir.
ABD’li Orta Doğu uzmanı Prof. Dr. James L.
Gelvin’in sözleriyle ifade edecek olursak, ‘Osmanlı
Orta Doğu’daki son siyasi şemsiyeydi.’ O şemsiyenin yüzyıl önce kapanmış olmasının yarattığı sonuçlar, yüzyıl sonra dahi, bu coğrafyada yaşayan
halkları etkilemeye devam ediyor.
EYLÜL 2014
71
DIŞ POLİTİKA
paganda makineleri tarafından ustalıkla kullanıldığı
kimsenin gözünden kaçmamaktadır.
Yahudilere karşı uygulanan soykırım İsrail adında bir
Yahudi devletinin kurulmasına yol açtı. O tarihlerde
bağımsızlıklarını yeni kazanmış, henüz devletleşme
sürecini tamamlamamış, fakat ateşli Arap milliyetçilerinin güdümüne girmiş olan ülkelerde kurulan
otoriter yönetimlerin İsrail karşıtlığı, İsrail devletinin elinde Arapları aşağılayan yenilgilere dönüştü.
1948, 1956, 1967 ve 1973 savaşlarında “henüz
yönetmeyi bilmeyen” yönetimlerin kişisel kaprisleri
sebebiyle alınan yenilgiler, Arap ve Müslüman dünyanın kalbine hançer gibi saplandı.
MAĞDURİYETTEN MAĞRURLUĞA
iSRAiL SALDIRGANLIĞI:
Bir Napolyonlaşma Sorunu
Dr. Ünal GÜNDOĞAN*
Uluslararası İlişkiler Uzmanı
19
Mart 2012 tarihinde Fransa’nın Toulouse
şehrindeki Yahudi okuluna yapılan baskında bir öğretmen baba ile iki oğlu ve
bir de öğrenci katledildi. Saldırıları düzenlediği söylenen Muhammed Merah birkaç gün içerisinde yapılan operasyonda ölü ele geçirildi. Merah Cezayir
asıllı bir Fransız vatandaşıydı ve bu saldırıdan kısa
bir süre önce yine Kuzey Afrika kökenli üç Fransız
askerinin de onun tarafından öldürüldüğü ifade edildi. Saldırıları El Kaide örgütü üstlendi. Buraya kadar
her şey bir caninin işlediği vahşet gibi görünse de,
konunun dünya gündemini meşgul eden asıl tarafı öldürülen masum Yahudiler ile onları katleden
kişinin “Müslüman” kimliğiydi. Bu olay üzerinden
72
EYLÜL 2014
“Müslümanların barbarlığı” temelinde “Müslümanlardan duyulan korkuya dayalı bir düşmanlık” olarak
tanımlanabilecek olan “İslamofobia” çığırtkanlıkları
tüm dünya basınında yankılandı.
İsrailli devlet yöneticilerinin olaydan derin üzüntü
duydukları kesin olsa da, kendi yaptıkları cinayetleri
meşrulaştırmanın bir fırsatını daha yakaladıklarından dolayı içten içe sevindikleri ya da en azından
bu olayı fırsata çevirmenin hesaplarını yaptıkları
da kesindi. Bu yorumun zorlama olduğunu düşünenler çıkabilir. Ancak, tarihsel olarak bakıldığında,
Almanya’nın Yahudilere uyguladığı soykırımdan
(Holocaust) beri, bu ve benzeri Yahudi hedeflerine
yönelik saldırıların İsrail veya Amerikan-İsrail pro-
Düzenli ordularla İsrail’i yenemeyeceğini anlayan
Arapların öncülük ettiği ve daha çok gerilla harbine odaklanan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ)
mücadelesi ise İsraillilere birçok noktada geri adım
attırmış olsa da, onların Filistin topraklarında yeni
yerleşim yerleri açarak yayılmalarını engelleyemedi.
Ancak, 1990’ların başlarına gelindiğinde Sovyetler
Birliği’nin çökmesi ve İsrail ile Arap iç siyasetinde
ortaya çıkan yeni gelişmeler nedeniyle (Filistin İntifadası, Hamas, Hizbullah, ABD baskısı, vs) İsrail’in
mevcut işgal rejimini sürdüremeyeceği anlaşılmıştı.
Bu yüzden ilk başlarda sembolik dahi olsa Filistinlilerle barış müzakerelerine başlamak zorunda kaldı.
FKÖ ise kurucu belgelerindeki “İsrail’in yok edilmesi” maddelerini çıkararak barışa zemin oluşturdu.
1990’lı yıllardaki Oslo ve Madrid görüşmeleri sonucu ortaya çıkan anlaşmalar, Filistin sorununun çözümü için dünya kamuoyunda umutların yeşermesine sebep oldu. Bütün bu şartlara rağmen İsrail’in
barışı hazmetmesi zor görünmekteydi. Hatta Filistin
lideri Yaser Arafat ile el sıkışan Başbakan Yitzak Rabin fanatik bir Yahudi yerleşimci tarafından düzenlenen bir suikasta kurban gitti.
İsrail açısından zoraki barış olduğu sonradan anlaşılan “barış süreci” sorunun çözümü için hiçbir zaman
gerçekçi bir zemine oturmadı. Bunda her iki halkın
fanatik kesimlerinin hücrelerine kadar işlemiş olan
“diğerinin tamamen yok edilmesi” inancı olduğu kadar, geri adım atmanın maliyetinin yüksek olduğu
alanların çokluğu da etkilidir. Ancak unutulmaması gereken asıl nokta İsrail devletinin bu topraklara
sonradan yerleştiği ve ilk olarak onların taviz vermesi gerektiğidir. Çünkü bu süreç milyonlarca Filistinlinin yurtlarını terk etmesine ve komşu ülkelerde
mülteci durumuna düşmesine, yüz binlercesinin bu
1990 yılından 2001 yılına kadar devam eden
barış sürec, 2001 yılında ktdara gelen sertlk
yanlısı Arel Şaron’un 11 Eylül saldırılarının
sağladığı pskolojk atmosfer altında uyguladığı
saldırgan poltkaların sonucunda flen
sonlandı.
süreçte ve çatışmalarda ölmesi veya yaralanmasına, nesillerin büyük dramatik olaylarla karşılaşmasına yol açtı. İsrail’in kayıpları ise Filistinlilerin kayıpları
ile karşılaştırılamayacak kadar azdır. Üstelik işgalci
kayıpları olduğundan dolayı normaldir.
İsrail 90’lı yılların sonlarına doğru barış sürecini nasıl
sabote edeceğinin yollarını aramaya başladı. İlk aylarda dönemin başbakanı Ariel Şaron’un Mescid-i
Aksa ziyaretleri ile ortaya koymuş olduğu provokatif tavırlarının sebebi buydu: Filistinlileri kışkırtarak,
yeniden çatışma ortamı oluşturmak, dolayısıyla süreçte vermek zorunda kalacakları tavizlerden kurtulmak. Ancak 2000 yılındaki bu tavırlar dünya kamuoyundan destek görmedi. İnsanlar artık İsrail’in
kaba manevralarından bıkmışlardı ve acil barışın bir
an önce hâkim olmasını ve Filistinlilerin haklarının
garanti altına alınmasını talep ediyorlardı.
Ancak, İsrail aradığı fırsatı buldu. 11 Eylül 2001 İkiz
Kule saldırısı ile oluşan hava bu devletin eline öyle
bir araç verdi ki sonraki 10-15 yıl boyunca ortaya
koymuş olduğu saldırganlığa kimse ses çıkartamaz
hale geldi: ABD’ye saldırmış terörist Arap-Müslüman imajı... Saldırıları düzenleyenlerin Arap kimliği
İsrail açısından muazzam bir propaganda aracına
dönüştü. Sonrasında Gazze ve Batı Şeria büyük
hapishanelere dönüştürüldü. Önemsiz yerel olaylar
bahane edilerek (İsrail askerinin kaçırılması, İsrail’e
ciddi bir zarar vermeyen füzelerin Hamas tarafından
atılması vs.) binlerce Filistinli acımasızca öldürüldü.
Lübnan her on yılda bir yakıldı, yıkıldı. Binlerce vatandaşı öldürüldü. Filistinli liderler dünyanın gözü
önünde birer birer avlandı. BM bu devlete karşı bir
karar dahi alamadı. Arap devletleri tarafından ciddi eylemler ortaya konulamadı. Vicdanları sızlatan
Filistin halkının çaresiz haykırışları neredeyse sadece Türkiye’de yankılandı. Başbakan Erdoğan’ın
Davos’ta bir toplantı esnasında “one minute… Siz
öldürmeyi iyi bilirsiniz...” şeklindeki sözleri bu ölçüsüz saldırganlığa bir tepkiydi.
EYLÜL 2014
73
İsrail’in devletinin ölçüsüz saldırganlığa ulaştığı
aşamanın ilginç bir tarihi bulunmaktadır. Bu tarih
Fransız Devriminin milliyetçi ve liberal etkilerinin tüm
Avrupa’yı sarstığı 19. yüzyıla kadar uzanır. Gerçekten de Fransız Devrimi Yahudilerde “artık bir vatan
sahibi olabilecekleri” görüşünü güçlendirmişti. Bilindiği gibi Fransız Devrimi’nin yaydığı fikirler öncelikle Avrupa siyasi anlayışında ve daha sonra coğrafi
haritasında deprem etkisi yapmıştı. Ancak Devrimin
ana vatanında adeta bu süreci gerisin geri götürecek başka türlü gelişmeler baş gösterdi. 1790’lı
yılların ortalarından itibaren Fransız devletinin kontrolünü tedrici olarak ele geçiren Napolyon Bonapart çok geçmeden Devriminin ideallerini yeniden
emperyalist yayılma stratejilerine tevdi edebilmişti.
Bu durum Avrupa içinde yıllar boyunca sürecek savaşları ateşledi. İşte bu ortamın Avrupalı Yahudiler
için bir vatan arayışını, istek ve özlemini artırdığına
şüphe yoktu.
Yahudiler vatan emellerine ulaşmak için öncelikle barışçıl yöntemler kullanarak destek arayışlarına girdiler.
İngiliz ve Fransız hükümetlerinden bir dereceye kadar
destek bile gördüler. Hatta bir söylentiye göre, bir
kısım ya da tüm Osmanlı borçlarının ödenmesi karşılığında Filistin civarında bir yerleşim yeri dahi talep
ettiler (ya da bu tür düşüncelerini farklı yerlerde ifade
etmiş ve beklenti içerisine girmiş olabilirler). Bu talep
ortaya konulmuş olsa bile (ki bir İslam imparatorluğundan bu şekil taleplerde bulunmak ne kadar gerçekçidir bilinmez) İslam inancının içerisinde Kudüs’ün
kutsal bir yerinin olduğunu bilen Yahudi toplulukları
bunun reddedileceğini çok iyi bildiklerinden, başka
bir planın uygulanması için Dünya Siyonist Kongresinde (1897) alınan bir karar gereğince Osmanlı
topraklarına büyük göç kampanyaları düzenleyerek
bölgeye nüfus yığması yaptılar.
74
EYLÜL 2014
Her ne kadar geçmişte
kendilerine vaat edilen
topraklar olarak görseler de, bu devirde “vaat
edilmiş toprak” teorisine
inanarak kimsenin kendilerine bir karış yer vermeyeceğini en iyi bilenler
yine Yahudiler olmuşlardır.
Bu yüzden, kendilerine
stratejik ortaklar arayarak
amaçlarını yerine getirmenin yollarına aradılar.
20. yüzyıl başlarında ortaklığa aday üç büyük devlet
görülmekteydi: İngiltere, Rusya ve Fransa. Bunlardan
en uygunu, liberal parlamento geleneğinde en ileri
devlet olan (devlete nüfuz edebilmenin diğerlerine
göre daha kolay olması, mali imkânların bu şekilde
daha etkili kullanılabilmesi, vs.) ve Osmanlının parçalanması hesaplarında diğerlerine göre daha istekli
(1877-78 Osmanlı Rus Savaşı esnasında ve sonrasında çevirdikleri entrikalar nedeniyle) İngiltere’den
başkası değildi. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen
gönüllü Yahudi birliklerinin 1915 Çanakkale savaşında İngiltere safında yer almasını bu şekilde anlamak
gerekir. Bu yüzden, daha önce kendilerine Uganda
taraflarında bir yer teklif edilmesine rağmen İngiltere
Dışişleri Bakanı Balfour tarafından kaleme alınan ve
1917 Balfour Deklarasyonu olarak bilinen açıklama
ile gözlerin Filistin’e çevrilmesi de bu çerçevede anlaşılabilir.
Ancak giderek artan Yahudi göçü ve Yahudi göçmenlerin “vaat edilmiş toprak” inancına dayanarak
bölge üzerindeki hâkimiyetlerini zor kullanarak kurmaya çalışmaları Yahudiler ile Arapların arasını olduğu kadar İngilizler ile Yahudilerin arasını da açtı. 1920
ve 30’lu yıllarda Araplar, Yahudiler ve İngilizler arasında çatışmalar çıktı. İsrail güvenlik paranoyasının
(güvenlik endişelerinin had safhada olması, korku ile
saldırganlığın iç içe girdiği dengesiz durum) oluşum
süreci, teorik olarak 3 bin yıllık tarihlerinde aransa
bile, pratikte 1920’li ve 30’lu yıllarda tamamlandı.
II. Dünya Savaşında Almanya tarafından uygulanan
Yahudi soykırımı tarihin gördüğü en büyük vahşetlerden birisi olsa da Yahudiler için bulunmaz bir fırsat
da doğurdu. Yahudilerin maruz kaldığı bu mezalim,
bir Yahudi devletinin kurulması sürecinde, bu sürece karşı koyabilecek tüm Avrupalı güçleri ve halkları
paralize (felç) etmiş, hatta bizzat aktif destek verme-
leri sonucunu doğurmuştur. Hâlbuki bu tarihlerde
Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasının hiçbir Avrupalı devlete pratik bir faydası yoktu. Gelecekte de
olmadı. Bugün bile İsrail’in varlığının pek çok Avrupa
Devleti için bir anlamı ve yararı bulunmamaktadır.
Soykırımın sürekli gündemde tutulması ve sonu gelmez anti-semitizm suçlamaları Yahudilerin elinde
keskin bir kılıç olarak halen kullanılmaktadır. Soykırım
etrafında oluşan “mağduriyet konumunun” kullanımı bir politik araç olarak İsrail devletinin hücrelerine
kadar işlemiştir. Bu tarihten sonra bu kült tüm İsrail
saldırganlığına bir sığınak veya örtü oldu. İsrail’in bu
külte ihtiyacı vardır. Çünkü İsrail köksüz bir devlettir
ve dünya halklarını kendi mağduriyetine inandırabildiği ölçüde Filistinli ve diğer komşularına karşı uyguladığı ölçüsüz şiddeti meşrulaştırabilir. Bu nokta
itibariyle İsrail siyaseti Napolyonlaşmıştır. İktidardan
düşmeden önceki son 15-20 yılını savaş meydanlarında geçiren Napolyon Bonapart bir defasında
Avusturya Başbakanı Metternich’e “Kendileri taht
üzerinde doğan Avrupa’nın aristokratik egemenlerinin, savaş meydanlarında yirmi defa bile yenilseler
gerisin geriye dönebilecekleri bir yurtları vardır. Fakat
benim gidecek bir yerim yok. Ben bunu yapamam.
Çünkü ben bunları sonradan elde ettim (parvenue
- sonradan görme).” İsrail bu açıdan bakıldığında
yüksek güvenlik politikalarına dayanmaya devam etmek zorundadır ve kendisi de bu yurdun asıl sahibi
olmadığını gayet iyi bilmektedir.
Kendi deyimiyle sonradan görme imparator Napolyon, tüm Avrupalı soyluların kendisiyle alay ettiklerini düşünüyordu. Bunda da haklıydı. Nitekim ne
Alman, ne Rus, ne de Avusturyalı krallar ve soylular
onu aralarına kabul ediyorlardı. Hatta onun bu çabalarına alaycı bakışlarla karşılık verenler dahi vardı.
Bundan olağanüstü derecede rahatsız olan yeni
yetme soylu Napolyon, kendisini kabul ettirebilmek
için “soylu” rakiplerinin bileklerini bükmeli, ülkelerini
işgal etmeli, onları ezmeliydi. İspanya işgali, Napoli krallığındaki entrikaları, İngiltere, Avusturya ve en
son Rusya ile yaptığı savaşların amacı Napolyon’un
kendisini kabul ettirebilme arayışıydı. Napolyon
Fransız devriminin ideallerini meşrulaştırma aracı
olarak kullandı: soylular tarafından ezilen zavallı Avrupalı halklar onun yardımına ihtiyaç duyuyordu!!!
İsrail’in şimdi yaptıkları ile Napolyon’un geçmişte yaptıkları arasında olağanüstü benzerlikler var.
Napolyon yukarıda bahsedildiği üzere kendisini
Avrupa’da yalnız, köksüz, güvensiz hissediyordu.
İsrail de kendisini Filistin’de yalnız, köksüz ve güvensiz hissetmektedir. Bu tür bir hissiyat Napolyon
için tüm Avrupa ile savaşmayı göze alacak kadar
delicesine bir paranoyaya dönüşmüştü. Güçlü bir
ordu, sürekli teyakkuz hali, düşmanlarına karşı aşırı sertlik ve acımasızlık bu anlayışın yansımalarıydı. İsrail de güçlü orduya yaslanan, yüksek düzey
teknolojik silahlar kullanan, sürekli teyakkuz halinde olan bir güvenlik devletidir. Hem Napolyon’un,
hem de İsrail’in ilk dönemlerde elde ettikleri zaferler
onların kendilerine olan güvenlerini en üst düzeye
çıkarmış ve onları daha fazla saldırganlaştırmıştır.
Napolyon’un Mısır (ve Osmanlı), İspanya, İtalya,
Almanya, Avusturya, Polonya ve Rusya’yı işgale
yeltenmesi ile İsrail’in tüm Arapları, İran’ı, Türkiye’yi
ve gerekirse tüm Avrupa’yı ve hatta zaman zaman
ABD’li devlet adamlarını bile karşısına alacak veya
zaman zaman görüldüğü üzere tehdit edecek kadar ileri gitmesi benzer dürtülerin eseridir.
Şüphesiz Napolyon ve İsrail arasında kurulabilecek
benzerlikler sadece her ikisinin de “köksüzlüğü” “kendilerine aşırı güvenleri” ve “saldırganlıkları” değildir.
Bunlar kadar önemli diğer bir benzerlik Napolyon’un
Fransız devriminin özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramları ile sembolleşen neredeyse tüm kazanımlarını birer
birer harcaması ile Yahudilerin tarih boyunca maruz
kaldıkları insanlık dışı uygulamaların onlara sağladığı
masumiyet ve mağduriyetleri çöpe atmalarıdır. Şöyle
ki, 1789 Fransız Devrimi monarşiyi yıktı, Napolyon
Bonapart ise 1804 yılında yeniden tesis etti. Devrim
halk iktidarını ve cumhuriyeti iktidara getirirken, Napolyon bunu önce bir askeri diktatörlüğe, sonrasında
mutlak monarşiye çevirdi. Devrim, aristokratları ve
din adamlarını yani ayrıcalıklı sınıfları kanlı biçimde ortadan kaldırırken, Napolyon kendi aristokratik yapısını kurdu, kendine bağlı din adamları yetiştirdi, ailesini
halkın önüne koydu. Hepsinden önemlisi halk devrim
yaparak açlıktan, sefaletten, savaşlardan, yıkıntılardan kurtulmak istedi. Napolyon ise onları savaştan
savaşa sürükleyerek 20 yıl içerisinde sayısız felakete
sürükledi.
Ya İsrail? İşte bu noktada İsrail de yüzyıllar boyunca oluşan mağduriyet konumunu bir çırpıda
harcamaktadır. Evet, tüm dünyaya sürgün olarak
yayıldıkları günlerden beri Yahudiler birçok millet
tarafından hakir görüldü. İspanya’da öldürüldüler
veya sürüldüler. Kendilerine sadece Osmanlı Devleti kucak açtı. Avrupa içerisinde sosyal, kültürel, dini
EYLÜL 2014
75
İsral 1948 yılından ber sürekl olarak Flstn ve
Arap topraklarını şgal ett. Zaman zaman Irak,
Lübnan, Surye ve Sudan’ı çeştl bahanelerle
(savaşlardak çatışmalar harç) bombaladı.
ve siyasi ayırımcılıklara ve baskılara uğradılar. Pek
çok yerde şehirlerin etrafında oluşturdukları gettolara hapsedildiler. İkinci Dünya Savaşında felaketlere uğradılar. Fırınlarda yakıldılar, gaz odalarında
boğuldular, kurşuna dizildiler, toplama kamplarında
aç, biilaç ve susuz bırakıldılar. Aile fertleri kendi gözlerinin önünde öldürüldü. Bu zulme maruz bırakılanlar dini ne olursa olsun “insanlardı.” Türkiye dâhil
birçok Müslüman ülke bu dönemde Yahudilere
sempati gösterdi ve kendi topraklarına sığınmalarını
sağladı. Sonuçta Filistin’de bir İsrail devleti kuruldu.
İlk tanıyan ülkelerin arasında yine İran ve Türkiye
bulunmaktaydı. Ancak bu devlet kuruluş sürecinde
ve 1948 yılından sonra yaptıklarıyla Yahudilerin tarihsel mağduriyetini, İsrail’de bir mağrurluğa çevirdi.
İsrail Filistin’de yaşayan milyonlarca insana öyle bir
zulüm uyguladı ki stratejik olarak İsrail’in varlığından çıkarı bulunan birkaç büyük devlet hariç kimse
İsrail’in mağduriyetine inanmaz hale geldi. Binlerce
Filistinli sürüldü (bugün Lübnan, Ürdün, Suriye, Mısır, Suudi Arabistan ve tüm Kuzey Afrika ile Körfez ülkelerinde Filistin diasporası bulunmaktadır ve
bunlardan birçoğu çok kötü koşullarda yaşamaktadırlar). Filistinli mülteciler göç ettikleri ülkelerde bile
rahat bırakılmadılar. Örneğin 1982 yılında Sabra ve
Şatilla mülteci kampları bir İsrail komplosu ile Falanjist milislerin katliamına sahne oldu. 30 binden
fazla Filistinli dünyanın gözü önünde katledildi. Bu
katliamlar periyodik olarak devam etti.
İsrail 1948 yılından beri sürekli olarak Filistin ve Arap
topraklarını işgal etti. Zaman zaman Irak, Lübnan,
Suriye ve Sudan’ı çeşitli bahanelerle bombaladı. İşgal ettiği Filistin bölgelerine yatırım yapmadığı gibi
bölgenin açlık, susuzluk ve sefalet çekmesine göz
yumdu. Filistinlilerin evlerine zorla el koydu, bu evleri
içindeki eşyalar ve zaman zaman da insanlarla beraber yıktı. Binlerce Filistinliyi sudan sebeplerle hapishanelerde çürüttü. BM kararlarına rağmen Filistin
topraklarında sürekli yeni yerleşim bölgeleri kurdu.
Sayısı tam olarak belirlenemeyen binlerce Filistinli buralara yerleştirilen silahlı Yahudi yerleşimciler
tarafından katledildi. Filistin’de kutsal kabul edilen
76
EYLÜL 2014
birçok yer tahrip edildi. Mescid-i Aksa’nın kutsallığı
sürekli olarak Yahudiler tarafından ihlal edildi. Tamir
ve bakım işlerine izin verilmedi
Bütün bu haksız uygulamalar 11 Eylülden sonra neredeyse Filistinlilerin toptan yok edilmesi amacına
dönüştü. Gerçekten de İsrail 11 Eylülü bir fırsat olarak gördü ve tüm dünyayı karşısına alarak davranmaya başladı. İsrail’in bu tarihten itibaren yaptıkları,
Orta Doğu’daki durumu daha karışık ve çözülemez
hale getirmekten başka bir işe yaramamıştır. Bu
tarihe kadar uluslararası camianın reflekslerine az
da olsa duyarlı olan bu devlet, ABD’nin tek taraflı
işgalleri (Afganistan, Irak) ile birlikte kendi tek taraflı politikalarını sınır tanımaz biçimde Filistinlilere ve
bölgenin diğer devletlerine karşı dayatmaktadır.
İsrail tarafından uygulanan suikast yöntemleri acımasızlığın doruğuna ulaştı. Bu devlet tarafından
terörist olarak ilan edilen Filistinliler, füze saldırıları
sonucu kimi zaman aileleriyle, kimi zaman binalarındaki komşularıyla birlikte katledildiler. Örneğin
2004 yılında Hamas’ın kurucusu ve ideolojik önderi
olduğu varsayılan tekerlekli sandalyeye mahkûm ve
âmâ Şeyh Ahmet Yasin, sabah namazına giderken
füze ile vuruldu, kendisiyle birlikte camiye giden 11
komşusu ile öldürüldü. 2002 yılında, Gazze ve Batı
Şeria’yı büyük bir hapishaneye çeviren güvenlik
duvarı inşa edilmeye başlandı. 2003 yılında İsrail
uçakları Suriye’deki bazı bölgeleri terörist kampları
oldukları iddiasıyla bombaladı. Suriye bu saldırıya
cevap veremedi. 2004 yılında FKÖ lideri ve Filistin
Özerk Yönetimi Devlet Başkanı Yaser Arafat, kendisinin ve ikametgâhının uzun süren abluka altında tutulması esnasında vefat etti. Arafat’ın ani ve şüpheli
ölümünün ardında İsrail gizli servisinin olabileceği
kuşkusu bulunmaktadır.
2006 yılında, İsrail sınır birliklerinde yer alan askerlerinden Gilad Shalit’in Hizbullah militanlarınca kaçırılması üzerine, İsrail ordusu Gazze’ye geniş çaplı bir
operasyon başlattı, 400 Filistinliyi öldürdü ve 1000
kadarını yaraladı. Aynı yılın Temmuz ayında iki İsrail
askerinin daha Hizbullah tarafından rehin alınması
üzerine, Lübnan’a 34 gün süren bir saldırı düzenlendi, bu ülkenin önemli şehirleri, yüzlerce köyü, elektrik
ve su şebekeleri ile köprüleri tahrip edildi. Saldırılarda
ve çatışmalarda 1000 Lübnanlı ile 154 İsrail askeri
öldü. Yaklaşık 100 binden fazla Lübnanlı yerleşim
yerlerini terk etti. 2006 yılından 2009’a kadar İsrail
birlikleri kısa aralıklarla Gazze ve Batı Şeria’yı bom-
balamaya ve yüzlerce sivili öldürmeye devam ettiler.
Hamas’ın seçimleri kazanmasından itibaren Gazze
Şeridi’ne karşı İsrail tam bir abluka uygulamaya başladı ve Gazze açık bir hapishaneye dönüştü. 2009
yılında Hamas’ın İsrail’e attığı bombalar bahane edilerek Gazze’ye hava saldırısı ve kara harekâtı düzenlendi. 1400 Filistinli öldürüldü binlercesi de yaralandı.
En son olarak bu satırların kaleme alındığı günlerde
(Temmuz 2014) neredeyse iki ay süren bir hava ve
kara saldırısı düzenledi. 2 binden fazla ölü ve on binlerce yaralı rapor edilmektedir. İsrail artık sinirleri ve
sınırları zorlamaya başladı.
Bu olayları burada anlatmamızın sebebi, ABD tarafından teröre karşı savaş şemsiyesi altında yürütülen politikaların İsrail saldırganlığının sınır tanımazlığına yaptığı etkinin anlaşılmasıdır. İsrail, sivil
bir halka veya ellerinde sadece tabanca ve tüfek
ile birkaç rokete sahip militanlara karşı, aşırı askeri
güç kullanmaktadır. Ayrıca, birkaç sudan sebebe
binaen Suriye’nin bombalanması, Lübnan’ın harabeye çevrilmesi insani ilkeler ve uluslararası hukuk
açısından asla mazur gösterilemez. Bu saldırganlık
ABD, batı ülkeleri ve BM tarafından kınanmamıştır.
ABD’nin uluslararası meşruiyete sahip olmayan politikaları, İsrail dâhil, İslam dünyası üzerinde emelleri
olan birçok ülke için emsal teşkil eder olmuştur.
Gelinen aşama, Napolyon ile İsrail arasında bir kader birliği olacağının işaretlerini barındırmaktadır.
Napolyon 1795 yılından iktidardan düştüğü 1815
yılına kadar sayısız savaşlar yaptı. İlk başlardaki
savunma savaşlarından (1797) sonra konumunu
güçlendirdikçe daha emperyalist bir tutum izleyerek yabancı ülke topraklarına göz dikti. 1798 yılında Malta ve Mısır’ın İskenderiye şehrini işgal etti.
Ancak 1799 yılında Akka’yı işgal ile birlikte İngiliz
ve Osmanlı birliklerine yenilerek geri döndü. 17981802 yılları arasında İngiltere, Rusya, Avusturya ve
Osmanlı İmparatorluğu Fransa ile İkinci Koalisyon
savaşlarına giriştiler. 1805 yılında bu defa İngiltere ile Rusya Fransa’ya karşı birleşti ve İngiliz donanması Akdeniz’de Fransız donanmasını yok etti
(1805 Trafalgar Savaşı). Aynı yıl üç imparator savaşı
Austerlitz’de yapıldı. Yılsonuna doğru Fransa tüm
orta Avrupa’yı işgal etmişti. Dolayısı ile Prusya, İngiltere, Saxonya, İsveç ve Rusya yeniden Fransa karşısında güçlerini birleştirdiler ve Dördüncü Koalisyon savaşına tutuştular. 1807 itibariyle Napolyon’un
ilerlemesi durdurulamamıştı. 1807 de İberya (İspanya) yarımadası Napolyon birliklerince işgal edildi.
1809 yılında Avusturya ve İngiltere Fransa’ya karşı
birleştiler. Almanya, Kuzey İtalya, Polonya ve bazı
Balkan toprakları Fransa’nın hâkimiyetine girdi.
Zamanla Napolyon’un dengesiz ve ölçüsüz ilerleyişi
kendi sonunu hazırlamaya başladı. Önce İspanya’da
ciddi direnişler baş gösterdi. Sonra koalisyon güçleri taktik değiştirerek Napolyon’u yenmenin yollarını
aradılar. Hele Napolyon 1812 yılında Rusya’yı işgale
kalkıp Moskova’ya kadar ilerlediğinde her şey değişti. 1813 yılında Prusya, İsveç, Avusturya ve Rusya
Fransa’yı “Milletler Savaşı” olarak adlandırılan muharebede yendiler. 1814 yılında Paris koalisyon güçleri
tarafından işgal edildi. Napolyon Elbe adasına sürgüne gönderildi. Ancak buradan kurtulup yeniden
ordunun başına geçti. Fakat ordusu koalisyon güçleri
tarafından Waterloo’da yenilgiye uğratıldı ve Napolyon yeniden sürgüne gönderildi ve orada öldü.
Siyasi tarihin bu sayfalarını hızlıca hatırlatmamızın
bir sebebi var. Tarih boyunca devletler veya devlet
adamları zayıf (kuruluş), güçlü (yapılanmış) ve şımarık
(yayılmacı) evrelerden hızla ilerlediklerinde kendilerini
bekleyen son da bir o kadar çabuk olmuştur. Napolyon krallığını ilan ettiği yıllarda yayılmacı hedeflere
kapılmamış olsaydı belki de kendi sonu bu kadar hızlı
ve hazin olmayacaktı. İsrail devletinin tarihine bakıldığında özellikle son 10-15 yılda hızlı bir şekilde kendi
sonunu getirecek olayların içerisine girdiği görülmektedir. Bu devlet son elli yıldır üzerine yaslandığı en büyük duvarı yıktı. Mağdurluktan, mağrurluğa, oradan
da ölçü tanımaz saldırganlığa evirildi. Şu an sahip
olduğu güçle her şeyi yapabileceği vehmine kapıldığı
görünüyor. Bu durumda İsrail karşısında koalisyonlar oluşması, oluşan koalisyonların zaman içerisinde
daha da kuvvetlenmesi olasıdır. Amerikan işgalleri,
Arap baharı, İsrail saldırıları çerçevesinde bölgenin
ve hatta dünyanın yeniden şekillendiği bu günler çok
büyük değişikliklerin habercisidir. İsrail mevcut Arap
rejimlerinin çaresizliğini, İslam dünyasının başıboş
dengesizliğini, İran’ın temelsiz tehditlerini görüp bu
durumdan yararlanmayı sürdürebilir. Napolyon’un
1812 yılında benzer düşüncelere ve hayallere kapıldığına şüphe yok. Paris’ten Moskova’ya başka hangi
akılla hareket etmiş olabilirdi ki? Ama daha birkaç yıl
içinde böyle olmadığını gördü. St. Helena adasında
sürgünde geçirdiği ömrünün geri kalan kısmını bol
bol bunu düşünerek geçirmiş olmalı.
* Yüksek lisans ve doktorasını Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde yapmıştır.
EYLÜL 2014
77
DIŞ POLİTİKA
FİLİSTİN KATLİAMI AÇISINDAN
öldürdü. Öldürülen erkek çocukların 58 tanesi 5 yaş
altında iken, kız çocuklarının 57 tanesi 5 yaş altında.
Kısacası ortada tam bir katliam ve insanlık ayıbı var.
ULUSLARARASI CEZA DİVANI ve BM
Katliamlar ve Uluslararası Ceza Divanı (UCM)
Yrd. Doç. Dr. Selman ÖĞÜT
SDE Uzmanı
İsrail Katliamının Tutarsız Arka Planı
H
er şey geçtiğimiz Haziran ayının 12’sinde
başladı. Batı Şeria’da 3 Yahudi yerleşimcinin
kaybolması ve ardından ölü bedenlerinin bulunması ile Filistin’de yine ortalık karıştı. Kaybolan
Yahudilerin cansız bedenlerinin bulunması tam 18
gün sürmüştü. Bu durum ister istemez her iki tarafın
da sinirlerini gerdi. 2 Temmuz’da Filistinli bir gencin
aşırı ırkçı Yahudi yerleşimciler tarafından kaçırılması
ve hunharca katledilmesi ile savaşın iyice yaklaştığı
anlaşıldı. Her ne kadar İsrail, ölü olarak bulunan üç
Yahudi yerleşimciden dolayı Hamas’ı sorumlu tutsa
78
EYLÜL 2014
da Hamas bu eylemi üstlenmedi. Halid Meşal “haberimiz bile yok” dedi. Hal böyle olunca, İsrail’in El
Fetih ve Hamas arasında 23 Nisan’da somutlaşan
uzlaşmayı hazmedemediği ve bu yüzden kendine
göre bir bahane oluşturduğu fikri kuvvetlendi.
7 Temmuz’da karadan 17 Temmuz’da havadan
Gazze’ye saldırıya geçen İsrail, 6 Ağustos’taki verilere göre yaklaşık 2 bin Filistinliyi katletti. BM İnsani
Yardım Koordinasyon Bürosu’nun istatistiklerine
göre bir aylık süre içerisinde İsrail 671 erkek sivil ve
218 kadın sivil öldürdü. İsrail 246 tane 18 yaş altı
erkek çocuğu ve 161 tane 18 yaş altı kız çocuğu
Tabii ki İsrail’in gerçekleştirdiği bu katliamlar dikkatleri hemen Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)
üzerine yöneltti. Maalesef uluslararası hukuk ve onu
işleten mekanizmalar hakkında özellikle Müslüman
nüfus yoğunluğu olan ülkelerde dehşet bir umursamazlık var. BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı emredici
kararların % 47’sinin Müslüman coğrafya ile ilgili olduğunu düşünürsek, Müslümanların kendi adlarına
karar alma hakkını başkalarının eline bıraktıklarını
rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten mevcut mekanizmalar ya doğru düzgün işletilmiyor, ya da yetkileri
aşındırılmaya ya da etkisiz kılınmaya çalışılıyor. Bir
de bunun üstüne Müslümanların üzerindeki atalet
durumu eklenince Dünyadaki en ucuz kan Müslüman kanı oluyor. UCM açısından yetki aşındırma problemine değinecek olursak; evvela Rusya,
Çin ve ABD gibi büyük güçlerin Roma Statüsünü
onaylamaması UCM’nin meşruiyetini zedeliyor. Bunun dışında ABD’nin UCM’nin itibarını zedelemek
için özel bir çaba içinde olduğu kesin. Amerikalıların “Madde 98 Antlaşmaları olarak adlandırdıkları
“İkili Dokunulmazlık Antlaşmaları” UCM’nin yetkisini ABD vatandaşları ve personeli için yok saymak
üzere akdediliyor. Örneğin UCM’ye taraf bir ülke sınırlarında ABD askerinin UCM yetkisi içine giren bir
suç işlemesi durumunda, söz konusu ülke ABD’yi
UCM’ne şikâyet etmeyeceğine dair ABD ile antlaşma imzalıyor.
BM Güvenlk Konsey’nn aldığı emredc
kararların % 47’snn Müslüman coğrafya le
lgl olduğunu düşünürsek, Müslümanların
kend adlarına karar alma hakkını başkalarının
elne bıraktıklarını rahatlıkla söyleyeblrz.
Zaten mevcut mekanzmalar ya doğru düzgün
şletlmyor, ya da yetkler aşındırılmaya ya da
etksz kılınmaya çalışılıyor. Br de bunun üstüne
Müslümanların üzerndek atalet durumu eklennce
Dünyadak en ucuz kan Müslüman kanı oluyor.
Her şeye rağmen güzel gelişmeler olduğunu görüyoruz. Filistin’in 2009 yılında UCM’ye yaptığı başvuru bunlardan biri idi. Bu başvuruyu incelemeden
önce UCM hakkında kısaca bilgi verelim.
1998 yılında Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde
Roma’da toplanan bir konferansla UCM’ni kuran
Roma Statüsü kabul edilmiştir. 2014 yılı itibari ile
122 devlet Roma Statüsünü onaylamıştır. UCM,
sürekli yargı yetkisine haiz uluslararası bir yargı
merciidir. Savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, soykırım suçu ve saldırı suçu olmak üzere dört adet
olarak belirlenen suç tipi hakkında yargılama yetkisine sahip olan UCM, 2003 yılının Mart ayından
beri faaliyet göstermektedir. Söz konusu dört adet
suç Roma Statüsünün 2. bölümünde düzenlenmiştir. İsrail’in savaş suçu ve insanlığa karşı suç işlediği
konusunda şüphe yoktur. Ancak UCM’nin ne şekilde harekete geçeceği ya da geçirileceği hususunu
belirgin hale getirmemiz gerekiyor. Zira bu konu ile
ilgili bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir zihin karmaşasının olduğu kesin.
UCM Nasıl Harekete Geçer?
Yukarıda belirttiğimiz dört suç tipi ile ilgili olarak
UCM şu üç durumda harekete geçerek yargı yetkisini kullanır. Roma Statüsünün 13. maddesinde
belirtilen bu üç halden ilki Statüye taraf bir devletin
mahkeme savcısına bildirimde bulunmasıdır. İkincisi BM Güvenlik Konseyi kararı ile savcının harekete
geçirilmesidir. Üçüncüsü ise savcının 15. madde
mucibince resen harekete geçmesidir.
Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi 2009 yılında
Filistin tarafından UCM’ne bir başvuru yapıldı. Hem
İsrail hem de Filistin Roma Statüsü’ne taraf değilken söz konusu başvurunun neye istinaden yapıldığını açıklamak gerekir.
EYLÜL 2014
79
Filistin Ulusal Yönetimi, 22 Ocak 2009 tarihinde
UCM Savcılığı’na başvurarak İsrail işgali altındaki
Filistin topraklarında 2002 yılından beri gerçekleştirilen saldırılar konusunda Mahkeme’nin yargı yetkisini kabul ettiğini belirtti ve UCM’yi bu topraklarda
işlenen suçlarla ilgili soruşturma yapmaya davet
etti. Nisan 2012 yılında Filistin Ulusal Yönetiminin
başvurusu incelendi. Çok özet şekilde belirtecek
olursak UCM, “Filistin’in devlet olup olmadığını tespit etmeye yetkili değilim” dedi. UCM’nin bu tutumuyla birlikte, Filistin konusundaki hukuki durumu
belirleme yetkisinin BM’in yetkili organlarında ya da
UCM Taraf Devletler Kurulunda olduğunun altı çizilmiş oldu. Filistin 2009 tarihli bu başvurusunu Roma
Statüsünün 12. maddesinin 3. fıkrasına dayanarak yapmıştı. Bu hüküm şu şekilde düzenlenmiştir.
“Bu Statüye taraf olmayan devletin 2. paragrafa
göre kabulü aranıyorsa, o devlet Mahkeme Yazı
İşleri Dairesi’ne sunacağı bir bildirge ile suç konusu olayla ilgili olarak, Mahkemenin yargı yetkisini
kabul edebilir.” Yani Filistin Roma Statüsüne taraf
olmamakla birlikte suç konusu bir olayla ilgili mahkemenin sadece o olaya ilişkin olarak yetkisini kabul
ettiğini bildirebilir.
Bilindiği üzere 29 Kasım 1947’de New York’taki
BM Genel Kurulu, 181 sayılı kararla Filistin’i bölmüş, topraklarının yüzde 56’sını ‘devlet’ kurmak
üzere Yahudilere, yüzde 42’sini de bir ‘Arap devleti’
için Filistinlilere bırakmıştı. İsrail özellikle 1967’den
sonra yayılmacı politika ile uluslararası hukuka aykırı
şekilde Filistin topraklarını işgal etti. UCM 2002 yılından itibaren gerçekleşen ihlallere bakmakla yetkili
olduğu için Filistin 2002’den bu yana İsrail’in işgalleri ile başlayan uluslararası hukuk ihlallerini UCM’ye
şikâyet etmiştir.
80
EYLÜL 2014
Bu bildirinin Filistin tarafından yapılmasına rağmen
UCM’nin İsrail için yargılama yapmamış olması
Filistin’in devlet olup olmadığını tespit etme konusunda kendini yetkili görmemesidir. Kaderin cilvesi
olsa gerek ki, UCM’nin bu kararından sadece birkaç ay sonra, 29 Kasım 2012 tarihinde, BM Genel
Kurulu kararı ile aslında 1988 yılında bağımsızlığını
ilan etmiş olan ve BM nezdinde üye olmayan gözlemci kuruluş (non-member observer entity) olarak
nitelendirilen Filistin, üye olmayan gözlemci devlet
(non-member observer state) olarak kabul edildi.
Farklı yorumlar yapılıyor olsa da, Filistin’in BM tarafından da devlet olarak kabul edilmesi uluslararası
camiada Filistin’in elini güçlendirmiş oldu.
Bundan Sonra UCM Harekete Geçer mi?
Artık UCM’nin Filistin’in devlet olması ya da olmaması ile ilgili mazeret öne sürmesi mümkün değil.
Çünkü BM gereken tespiti yaptı. Temmuz 2014 tarihi ile başlayan katliamlar sonucu İsrail’in UCM’nde
hesap vermesi uluslararası camianın daha geniş bir
kesiminde arzulanmaya başlandı. Bu noktada başta Filistin olmak üzere bu zamana kadar gerçekleştirilmiş katliamların hesabının sorulması gerektiğini
düşünen bütün devletlerin dikkatli ve yoğun bir
uluslararası yardımlaşma içine girmesi lazım.
Yahudi lobisinin sadece ABD’de değil bütün Dünya
genelinde ne kadar güçlü olduğunu söylemeye bile
gerek yok. Ancak namuslu insanların da cesur olması hatta cesaretten önce çalışkan olması gerekiyor.
Dikkatli ve yoğun yardımlaşmadan kastımız budur.
BM Genel Kurulu’nun Filistin’de yaşanan katliamlarla ilgili harekete geçirilmesi lazım. Bunun için
1998 yılında Brleşmş Mlletler (BM) öncülüğünde
Roma’da toplanan br konferansla UCM’n kuran
Roma Statüsü kabul edlmştr. 2014 yılı tbar
le 122 devlet Roma Statüsünü onaylamıştır. UCM,
sürekl yargı yetksne haz uluslararası br yargı
mercdr. Savaş suçları, nsanlığa karşı suçlar,
soykırım suçu ve saldırı suçu olmak üzere dört
adet olarak belrlenen suç tp hakkında yargılama
yetksne sahp olan UCM, 2003 yılının Mart
ayından ber faalyet göstermektedr.
güvenilir ve çalışkan diplomatlar gerekiyor. Genel Kurul’daki hareketlilik ister istemez Güvenlik
Konseyi’ne yansıyacaktır. Bununla birlikte UCM’ne
taraf olan devletlerden herhangi birinin İsrail saldırıları sonucu Filistin’de vatandaşı öldürülmüşse,
İsrail’i UCM’nde dava edebilir. Mesela hem İtalya
hem de Filistin vatandaşı olan bir kişi öldürüldüyse,
İtalya’nın dava açma hakkı vardır.
İsrail’in uluslararası hukukun emredici normlarını (jus
cogens) ihlal ettiği özellikle belirtilmeli. Uluslararası
hukukun birincil kaynakları antlaşmalar, hukukun
genel ilkeleri ve örf-adet hukukundan oluşmaktadır.
İsrail, 1949 Cenevre Sözleşmeleri hükümlerinden,
İnsancıl Hukukun Genel İlkelerine kadar bütün birincil kaynak kategorilerini ihlal etmiş ve etmeye de
devam etmektedir. Savaş dışı kişi ve mekânların vurulması bunun en açık delilidir.
Filistin Katliamlarının Sorumluluğu
BM’e Yüklenmelidir!
Bütün bu tartışmalar yapılırken BM’in uluslararası barış ve güvenliği korumadaki başarısızlığı ve
bir uluslararası örgüt olarak sorumluluğu da daha
ciddi şekilde masaya yatırılmalı. Bu konu masa
üzerinde kalmamalı ve icraata geçilmeli. Bu noktada BM Uluslararası Hukuk Komisyonunun “Uluslararası Örgütlerin Sorumluluğu Hakkında Taslak
Maddeleri”ne başvurulmalı. 2000 yılında “Uluslararası Örgütlerin Sorumluluğu” başlığının komisyonun
uzun zamanlı çalışma programına dâhil edilmesi
gerektiği BM Uluslararası Hukuk Komisyonunca
kararlaştırılmıştı. 2011 yılında ikinci ve son okumasını yapan Komisyon 67 adet madde yayınladı.
Bu maddelerden üçüncüsü “Uluslararası örgütün
her uluslararası haksız fiili o örgütün uluslararası
sorumluluğunu gerektirir” şeklinde düzenlenmiştir.
Haksız fiilin oluşabilmesi için hangi unsurların gerektiği ise dördüncü maddede şu şekilde düzenlenmiştir: “İcra ya da ihmal suretiyle işlenen bir davranış hukuka uygun şekilde örgüte isnat edilebiliyorsa
örgütün sorumluluğu doğar. Benzer şekilde söz konusu icra ya da ihmal ile oluşan hareket örgütün bir
uluslararası yükümlülüğünün ihlalini oluşturuyorsa o
örgütün sorumluluğu doğar.” Buradaki isnat, Uluslararası Hukuk Komisyonunun da belirttiği üzere,
sorumluluğun isnadı değil davranışın isnadıdır.
BM Antlaşmasının 24. maddesi “Birleşmiş Milletlerin üyeleri, örgütün hızlı ve etkili hareket etmesini
sağlamak için uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında başlıca sorumluluğu Güvenlik Konseyine bırakırlar ve bu sorumluluk gereğince görevlerini yerine getirirken Güvenlik Konseyinin kendi
adlarına hareket ettiğini kabul ederler” şeklindedir.
Madde metni uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını bir sorumluluk olarak belirlemiş ve Güvenlik Konseyi’nin bu sorumluluğu gözetmekle
yükümlü olan temel organ olduğunu açıkça ortaya
koymuştur. BM’in Filistin, Suriye ya da Mısır’daki
ağır uluslararası hukuk ihlallerine sessiz kalması bir
uluslararası örgüt olarak yine kendi sorumluluğunu
doğurmaktadır. BM hem kendi kurucu antlaşmasına aykırı davranmakta hem de Uluslararası Örgütün Sorumluluğu Maddeleri hükümlerince sorumlu
olmaktadır. Belirtilen katliamlara BM’in ses çıkarmaması açık bir ihmal durumudur. Bu yüzden BM,
ihmal suretiyle ihlalde bulunmakta ve uluslararası
hukuk açısından sorumlu olmaktadır. İç hukukta
bunu, doktorun ölmek üzere olan hastasına ilaç
vermemesi ve bu yüzden ölümüne göz yumması
olarak örneklendirebiliriz.
Bu son olaylar da göstermiştir ki BM ihmalkâr bir katildir. Emredici karar alan ve belirli istisnalar dışında
devletler tarafından kuvvet kullanımını yasaklayan
BM, uluslararası barış ve güvenliği temelden sarsan söz konusu olaylarda harekete geçmediği için
asıl sorumludur. Bu noktada Güvenlik Konseyi’nin
vetosu bahane edilemez. Çünkü BM 1950 senesindeki Kore müdahalesini, Güvenlik Konseyi’nde
Rusya’nın sürekli veto yetkisini kullanması üzerine
Genel Kuruldan çıkarılan Barış İçin Birlik Kararı ile
gerçekleştirmiştir.
EYLÜL 2014
81
DIŞ POLİTİKA
letler ile Rusya arasındaki gerginlik de bu çatışmayı
uluslararası toplumun gündemine taşıdı.
Çatışmalarda, Azerbaycan ordusu net olmamak ile
birlikte 20’ye yakın askerini kaybederken, Ermenistan devletinin ve Nagorno Karabağ’daki Ermeni
milislerin ne kadar bir kayıp verdiği konusunda net
bir bilgi veya rakam bulunmamaktadır. Kayıplarının
Azerbaycan’ın kayıplarından fazla olduğunu iddia
edildiği gibi, toplam kayıbın 5 olduğu da iddia edilmektedir. Bu kafa karışıklığın sebebi ise, Ermeni tarafının kayıpları konusunda hiçbir bilgiyi paylaşmamasından kaynaklanmaktadır.
AZERBAYCAN-ERMENİSTAN SINIRINDA
YENİ ÇATIŞMALAR
Doç. Dr. Yaşar SARI*
Akademisyen
B
undan 20 yıl önce Kırgızistan’ın başkenti
Bişkek’te Rusya Federasyonu arabulucuğu ile
imzalanan ateşkeş protokolü ile dondurulan
Nagorno Karabağ ve çevresi üzerinde Azeri-Ermeni
çatışması tekrar alevlendi. Karabağ ve yakın çevresindeki yedi bölgenin-rayonun Ermeni kuvvetleri
tarafında işgal edilmesi ve bugüne kadar konu ile
ilgili olarak barışçıl bir çözümünün ortaya konmaması
sebebi ile bu problem patlama potensiyeline zaten
sahipti. Nitekim sınır boyunca küçük çaplı münferit
olaylar zaten sıklıkla olmaktaydı. Fakat Temmuz sonu
ve Ağustos ayının ilk günlerinde yoğunlaşan çatışmaların farklılığı vardı. Bu çatışmalardan ağır silahların
kullanıldığı iddia edilmekte ve uluslararası toplumun,
özellikle Batılı devletler ile Rusya arasındaki kriz, bu
olaya benzer tepkileri verdi.
82
EYLÜL 2014
Nitekim Avrupa Birliği, ABD Dışişleri Bakanlığı, Rusya, İngiltere Azerbaycan ve Ermenistan hükümetlerine ağır silahların da kullanıldığı, insan kayıplarına
yol açan çatışmaların durdurulmasını, iki tarafın da
tansiyonu düşürecek adımlar atmasını ve 1994 yılında yapılan ateşkes anlaşmasına uymaları çağrısında bulunmuşlardır. Tarafların AGİT Minsk Grubu
ile uyumlu çalışarak soruna barışçı çözüm bulunmasını da önermişlerdir.
Aslında bu çatışmalar aralıklar ile beraber, son iki
aydan beri devam etmekte idi. Fakat genellikle hafif
silahların kullanıldığı ve can kayıplarında sınırlı olduğu için uluslararası basın tarafından gündeme
taşınmıyordu. Bir de Kırım ile Nagorno Karabağ
arasında benzerlik ve son zamanlarda batılı dev-
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Nagorno
Karabağ konusunda kabul ettiği dört karara rağmen
Ermenistan, Azerbaycan topraklarını işgal etmeye
devam etmektedir. Ermenistan sadece Nagorno
Karabağ bölgesini değil, bu bölgeye komşu yedi rayonu da 20 yıldan beri işgal altında tutmaktadır. 700
bin Azeri Nagorno Karabağ ve işgal altındaki yedi
rayondan, 200 bin Azeri de Ermenistan’dan ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Çoğu Bakü’den olmak
üzere 360 bin Ermeni de Azerbaycan’ı terk etti.
Çoğu Azeri 30 bin insanda 1994’e kadar devam
eden savaşta hayatını kaybetmiştir. Ermenistan’a
karşı uluslararası toplum bugüne kadar hiçbir cezalandırıcı tedbir almamıştır. Yalnızca Türkiye ve
Azerbaycan’ın uyguladığı ambargo bulunmaktadır.
Ermenistan’ın bu iki ülke ile olan sınır kapıları kapatılmış, bugün Erivan’da bu iki ülkeye ait diplomatik
temsilcilik bulunmamaktadır.
Ermenistan ile Azerbaycan arasında bundan önce
de sınır çatışmaları olmakta ve her iki taraftan da
askerler hayatlarını kaybetmekteydi. Fakat Temmuz
ayının son günlerde başlayıp Ağustos’un ilk haftasında yoğunlaşan çatışmalar 20 yıldan beri yapılan,
ağır silahlarında kullanıldığı, en şiddetli ve kanlı çatışmalar olmuştur. Yaklaşık her iki tarafta 20 bin askerin birbirine 100 metre uzaklıkta siper savaşı şeklinde çarpışmaları, çatışmanın büyüme ve yayılma
riski taşıdığını göstermektedir.
Çatışmanın yoğunlaşmasının zamanlaması ilginçtir. Ukrayna üzerinde başta ABD olmak üzere Batılı
devletler ile Rusya arasında soğuk savaş devam etmektedir. Azerbaycan’ın bu soğuk savaşta batıya
daha yakın durması Rusya’yı rahatsız etmektedir.
Azerbaycan özellikle Rusya’nın Kırım’ı güç zoru ile
Ukrayna’dan alıp ilhak etmesi ile Nagorno Karabağ
arasındaki benzerlik sebebi ile sert tepki göstermiştir.
Ermenstan Cumhurbaşkanı
Serj Sargısyan ve Azerbaycan
Cumhurbaşkanı İlham Alyev
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı
Vladmr Putn’n gözetmnde
Soç’de 10 Ağustos’da br araya
gelmşlerdr. Bu görüşmeden önce
Putn her k lder le ayrı ayrı kl
görüşmeler yaptı. Br gün sonra da
üçlü görüşme yapıldı. Putn’n sınır
çatışmaları devam ederken her k
lder Soç’ye davet etmes ve her
k ldern de tereddütsüz bu davete
cap etmeler önemldr. Çünkü
Rusya, her ne kadar lşkler her
zaman stenlen sevyede olmasa
da, Azerbaycan ve hç kuşkusuz k
Ermenstan çn çok öneml br yere
sahptr.
Ayrıca bu yıl içinde Avrasya Gümrük Birliği’nin
genişlemesi ve geleceği ile ilgili yapılan zirve toplantısında, Kazakistan’ın Ermenistan’ın işgal ettiği
topraklar ile birlikte Birliğe üye olamayacağını açık,
sert bir şekilde Putin ve Sargısyan’ın önünde ifade
etmesi, Ermenistan yalnızlığının giderek arttığının
göstergesidir.
Azerbaycan ve Ermenistan liderleri 2012 yılının Ocak
ayından beri görüşmemişlerdi. Kasım 2013’de
AGİT Minsk Grubunun organizasyonunda bir araya geldiler. İki lider 2009 yılında beri de birbiri ile
ikili görüşmeler yapmamışlardır. Bu da büyük devletlerin net politikası olmamasından ve uluslararası
toplumun hareketsizliği sebebi ile sorunun zamana
bırakıldığı için toprakları fiili olarak kontrol altında
tutan Ermenistan’ın Karabağ’ın bugünkü statükosundan memnun olduğu söylenebilir. Bu sorun ile
ilgili olarak her iki devletin liderleri de, karşılıklı taviz
verme konusunda ihtiyatlı yaklaşmaktadır. Çünkü
Nagorno Karabağ konusu her iki toplum içinde ulusal onur konusu haline dönüşmüştür.
Ermenistan fiilen Karabağ ve Azerbaycan’ın diğer yedi
beldesini elinde bulundurduğu için, Azerbaycan’da
uluslararası hukuka göre Karabağ kendi toprağı
EYLÜL 2014
83
Brleşmş Mlletler Güvenlk
Konsey’nn Nagorno Karabağ
konusunda kabul ettğ dört karara
rağmen Ermenstan Azerbaycan
topraklarını şgal etmeye devam
etmektedr. Ermenstan sadece
Nagorno Karabağ bölgesn değl,
bu bölgeye komşu yed rayonu
da 20 yıldan ber şgal altında
tutmaktadır. 700 bn Azer Nagorno
Karabağ ve şgal altındak yed
rayondan, 200 bn Azer de
Ermenstan’dan ayrılmak zorunda
bırakılmıştır.
olarak tescil edildiği ve son on yılda ordusunu modernleştirdiği ve güçlendirdiği için kendilerini haklı ve
güçlü görmektedirler. Son on yılda Azerbaycan’ın
savunma harcamaları çok büyük oranda artmıştır.
Bu artış nerede ise 27 katıdır. Bugün Azerbaycan’ın
Savunma Bakanlığının bütçesi yaklaşık 3.7 milyar
dolar civarındadır. Bu da Ermenistan’ın toplam yıllık
devlet bütçesine denktir. Fakat Ermenistan’ın savunmasında Rus askeri birlikleri de görev almaktadır.
Ermenistan’ın Türkiye sınırına yakın ikinci büyük şehri
Gümrü’de bir Rus askeri üssü bulunmaktadır. Bu üs
Kollektif Güvenlik Antlaşma Teşkilatına bağlı Türkiye
ve İran sınırını korumak ile görevli birliktir. Sonuç olarak şu söylenebilir, her iki tarafın da farkında olduğu
gibi, Karabağ sorunu sadece Ermeni-Azeri sorunu
değildir. Bu sorunu anlamak için üç noktaya dikkat
çekmek lazım:
1. Rusya’nın konumu: Rusya, 1990 yılların başındaki Karabağ sorunun bugünkü halini almasının sorumlusudur. Çünkü hem Ermeni birliklerine askeri
birlikleri ve verdiği teçhizatı ile yardımda bulunurken, hem de Azerbaycan’ın o günkü iç siyasal karışıklığından yararlanarak, Azerbaycan’ı Rusya’nın
etkisi altında tutmak istiyordu. Nitekim Azerbaycan,
Karabağ ve çevresini kaybetti. Türkiye yanlısı olan
o zamanki Azeri liderliği de iktidarını kaybetti. Yalnız iktidara gelen deneyimli siyaset adamı Haydar
Aliyev’in yaptığı manevralar sonrası, Azerbaycan
Rusya’nın etki alanı dışına çıkarak, sahip olduğu
yer altı zenginliklerini de kullanarak, daha dengeli bir siyaset takip eden bir ülke konumuna geldi.
84
EYLÜL 2014
Oysa aynı zaman diliminde Ermenistan, izole bir
konumda gitgide Rusya’ya daha bağımlı hale geldi.
Rusya’nın liderliğini yaptığı Kollektif Güvenlik Antlaşma Teşkilatına üye olarak güvenliğini, özelleştirdiği
önemli sanayi ve ticari kurumlarını Rus işadamlarına
satarak ve geçen yıl Avrasya Gümrük Birliğine üyeliği arzuladığını ifade ederek ekonomisini Rusya’ya
bağladığını ilan etmiş oldu. Bu sebeple bugünkü
çatışmaları analiz ederken Rusya ve tavrını gözden
kaçırmamak lazımdır.
2. Batılı devletlerin konumu: AGİT Minsk Grubunun
Rusya ile eşbaşkanları olan ABD ve Fransa ve British Petroleum (BP) yatırımları dolayısı ile İngiltere’nin
tutumlarını incelersek şöyle bir durum ile karşılaşırız.
Birincisi, bu ülkelerde yaşayan ve çok iyi bir şekilde
örgütlenmiş olan az sayıdaki Ermeni ve Ermeniler ile
çıkar ve ruh birliği içinde bulunan diğer etkili gruplar ve lobiler bu ülkelerin Kafkasya politikalarını etkilemektedir. Nitekim saldırıya maruz kaldığı halde
1992 yılında Azerbaycan’a karşı ABD Kongresi bazı
kısıtlamalar getirmişti. Aynı şekilde Fransa’da Ermeniler hem Azeri hem de Türklere karşı başarılı kampanyalar ile bazı yasaların geçmesini zorlamışlardır.
Oysa hem hukuki hem de ekonomik çıkarları açısından Azerbaycan’a daha yakın durması gereken
bu ülkelerin politikalarını açıklamak zor olur. Minsk
Grubu eşbaşkanları olarak sorunun çözümünde
aktif çaba göstermemektedirler. 1996 Lizbon bildirisi ve 2001 yılında sorunun müzakereler yolu ile
Key West iki tarafında verdiği tavizler ile çözüme
yaklaşıldığı bilinmektedir. ABD, Rusya ve Fransa’nın
liderliğindeki AGİT Minsk Grubu sorunun çözümünden çok dondurulmasına ve barışcıl nihai çözüme
ulaşılmasına engel olmaktadırlar. Batılı devletlerin
bu ikili tutumları sebebi ile ne nihai barışa ulaşma
ne de çatışmaları sonlandırma konusunda iki tarafı
etkileyecek bir ağırlığa sahip değildirler.
3. Türkiye’nin konumu: Türkiye’nin her ne kadar
Azerbaycan ile çok yakın ilişkilere sahip olsa da,
zaman zaman başta ABD olmak üzere batılı devletlerin telkinleri ile Ermenistan ile yakınlaşması, 2009
yılında olduğu gibi, Azerbaycan ile ilişkilerini de etkilemektedir. Bir de mümkün olduğunca komşuları
ile sıfır sorun temelli politika gereği Ermenistan ile
sorunlarını ikili olarak çözmeye çalışması Azerbaycan tarafından hoş karşılanmamıştır. Nitekim
Azerbaycan’ın tepkisi ve yaptığı jestlerin karşılığını Ermenistan’dan görmemesi sonucu Türkiye,
Azerbaycan’a çok daha yakınlaşmıştır. Bu yakınlaşmanın önemli bir sebebi olarak da iki ülke arasında
derinleşen ve gittikçe gelişen karşılıklı ekonomik bağımlılığı sayabiliriz. Örneğin Türkiye’deki büyük Azeri yatırımları, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı,
Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı ve son
olarak da TANAP projesi bu kapsamda zikredilebilir. Böylece 1990’lardaki duygusal kardeşlik, aynı
zamanda ekonomik ortaklıkla pekiştirilmiştir. Bu sebeple Türkiye’nin son çatışmalarda nasıl bir tepki
vereceğini kestirmek kolaydır.
Ermenistan Cumhurbaşkanı Serji Sargısyan ve
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev Rusya
Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in gözetiminde Soçi’de 10 Ağustos’da bir araya gelmişlerdir. Bu görüşmeden önce Putin her iki lider ile
ayrı ayrı ikili görüşmeler yaptı. Bir gün sonra da üçlü
görüşme yapıldı. Putin’in sınır çatışmaları devam
ederken her iki lideri Soçi’ye davet etmesi ve her
iki liderin de tereddütsüz bu davete icap etmeleri
önemlidir. Çünkü Rusya, her ne kadar ilişkileri her
zaman istenilen seviyede olmasa da, Azerbaycan
ve hiç kuşkusuz ki Ermenistan için çok önemli bir
yere sahiptir. Karşılaştırmak gerekirse Fransız Cumhurbaşkanı Hollande, Azeri ve Ermeni liderleri son
altı aydan beri bir araya getirmeye çalışmakta fakat
başarılı olamamaktaydı.
Putin’in yaptığı görüşmelerden çıkan mesaj ise,
çatışmaların topyekün savaşa dönüşmemesi konusunda mutakıp kalınmasıdır. Bu da, eğer başka
faktörler ve aktörler işin içine girmezse, çatışmaların
sınırlı boyutta kalacağıdır. Konu ile ilgili batılı diplomatlar, örneğin ABD’nin AGİT Minsk Grubundaki
eşbaşkanı James Warlick, sorunun AGİT Minsk
Grubu tarafından Madrid Prensipleri çerçevesinde
çözülmesi gerektiği ifade etse de, sorunun çözümünde ve belki de çözümsüzlüğünde başrolü oynacak ve oynayan devletin Rusya olduğu açıktır.
Rusya batılı ülkeler ile Ukrayna üzerindeki çatışması
sebebi ile zor günler geçirmektedir. Aynı zamanda
uluslararası sistemde yerini sağlamlaştırmak için
çeşitli manevralar yapmaktadır. Örneğin Avrasya
Gümrük Birliği’ni Ekonomik Birliğine dönüştürme
çabaları (Ermenistan ve Kırgızistan üye olmak için
başvurdular, Rusya Azerbaycan’ın da üye olması
için bastırmakta, hatta Türkiye Avrasya Gümrük
Birliği ülkeleri ile Serbest Ticaret Antlaşması yapmak için görüşmeler yapmaktadır) ve Çin ile bir iki
ay önce imzaladığı 400 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşması beklenen ticaret antlaşması sayılabilir.
Rusya, bu sebeplerden dolayı, Ukrayna konusunda
konumunu sağlama almadan etki alanı olarak gördüğü bölgelerde (buna Kafkasya da dâhil) yeni çatışmaların çıkmasını arzu etmeyecektir. Ama Azerbaycan ile Ermenistan arasında nihai barışın sağlanması da bugünkü konjektürde Rusya’nın çıkarları ile uyuşmamaktadır. Sonuç olarak, bu çatışmanın
ve anlaşmazlığın bir süre daha devam edeceği ve
fakat topyekün sıcak savaşa dönüşme ihtimalinin
az olduğu söylenebilir.
* Kırgızistan Manas Üniversitesi ORASAM Müdürü.
EYLÜL 2014
85
DIŞ POLİTİKA
LBYA’DA
KRZ DERNLEŞYOR
Doç. Dr. Ahmet UYSAL
SDE Uzmanı
L
ibya, Fizan çölünü de içinde barındıran, yüzölçümü büyük, vatandaş sayısı az (5.7 milyon)
ve petrol zengini bir Kuzey Afrika ülkesidir.
Trablusgarb olarak bilinen Libya, Osmanlı’nın Kuzey Afrika’da en son kaybettiği belde... Özgürlükten sonra kurulan krallık Nasırcı çizgideki Muammer
Kaddafi’nin de içinde bulunduğu Arap milliyetçileri
tarafından darbe ile devrildikten sonra ülkede Cemahiriye diye adlandırılan bir tür halk sosyalizmi kurulmuştur. Kırk küsür yıllık yönetimi boyunca Kaddafi düzen kurmamış, bütün devlet yapısını kendi
kişiliği, ailesi ve sadık çevresi etrafında şekillendirmiştir. 2011’de Kuzey Afrika’da başlayan isyan
dalgasından sonra düşmesi zor görünen Kaddafi,
NATO operasyonu ile düşürülmüş ve bu süreçte
zaten zayıf olan Libya ordusu ve devlet yapısı tahrip
edilmiştir
Kaddafi’nin yıkılmasından buyana üç yıl geçmesine rağmen ülkede huzur ortamı sağlanamamış, siyasi, ideolojik mücadele yanında çeteler çatışması
ülkeyi tekrar çökme noktasına yaklaştırmıştır. Batı
ülkeleri ülkede demokratik bir düzenin altyapısını
86
EYLÜL 2014
hazırlamadan ülkeyi kendi haline terk etmişlerdir.
Rejimi devirirken sistemi çökerten ABD, Irak’ta
2003’te yaptığı hatayı tekrarlamıştır. Diğer taraftan,
Kaddafi’ye karşı devletin depolarından dağıtılan
tonlarca silah bir daha geriye toplanamayıp silahlı
milislerin elinde kalmıştır. Bu yüzden milislere merkezi ordu boyun eğdiremedi, söz geçiremedi ve
geçiremiyor. Devrimde savaşan milis güçler, silah
bırakmayı reddedince ve bazı siyasi figürler ve aşiretler bu grupları destekleyince, devlet otoritesini
tesis etmek imkânsız hale gelmiştir.
Ülke bir anlamda milislere kalınca bu milisler daha
sonra kendi aralarında güç mücadelesine girmişler ve geçen Temmuz’da Trablus Havaalanı’nı ele
geçirmek için ciddi bir çatışma başlatmışlardır. Ülkedeki başıboşluğun boyutunu tam anlatan bir örnek olarak, halkın güvenliğini sağlayacak Başkent
Trablus’un Emniyet Müdürü Albay Muhammed
Suweysi suikastla öldürüldüğünü gösterebiliriz. Bu
milisler klasik çeteler gibi de değildir. Milislerin çoğu
Devrim Mücahitleri adı altında devletten maaş almaktadır ve Savunma Bakanlığı’na bağlı olmalarına
rağmen kendi başlarına buyruk hareket etmektedirler. Devlet gücü eksik olunca silahlı milisler, siyasi
güç, ekonomik çıkar, ideolojik gerekçelerle devrimi
sahiplenmek ve hatta kabilecilik ve kahramanlık için
ciddi bir çıkar çatışmasına giriştiler. Bazıları da silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yaparak, kaçak petrol
satarak, adam kaçırıp fidye isteyerek günlerini geçiriyorlar. Bazı milisler çıkarı olan bölge ülkelerine çalıştığı gibi bazı İslami milisler de ideolojik mücadele
yapıyorlar.
Ancak, kaçacak güvenli bir yer de bulunmamaktadır. Örneğin, kendi içinde istikrasızlıktan kurtulmaya
çalışan Tunus, Libya’dan geçişleri engellemektedir.
Ayrıca, zaten muhalif bölge olan Bingazi de ABD
yanlısı General Halife Hafter ile İslamcı savaşçılar kıyasıya bir çatışma yürütmektedirler. Hafter operasyonun bir etkisi de zaten zayıf olan düzenli orduyu
ikiye bölerek devleti daha da etkisiz hale getirmesidir. Artan çatışmalardan dolayı Türkiye de dâhil
birçok ülke diplomatik misyonlarını bu şehirden
Ülkede sürtüşmeyi ve çatışmayı besleyen başka çektiler. IŞİD ile Ensar el-Şeria arasında ciddi bir
faktörler de söz konusudur. Ülkede kabilecilik hala dirsek teması olduğundan söz edilmektedir. Hafter
siyasi ve sosyal grupların dayandığı bir faktördür. de bu grupla mücadele için yola çıktığını söylemişti.
Ülkede laik gruplar ile İslamcı gruplar arasında ide- Merkezi Hükümet ise onu darbeci olarak tanımlamış ve orduyu bölmekle suçlamıştı. Hem
olojik bir mücadele sürmektedir. Ayrıca,
Hafter hem de İslamcılar mücadeLibya’nın doğusu (Bingazi) Kaddafi
leyi kazabileceklerine inandıkları
döneminde ihmal ve baskı alKaddafi’nin
için çatışmanın dinmesi zor
tında dışlandığı için bir tepki
görünmektedir. Aşiretlerin
yıkılmasından buyana
birikimi
gözlenmektedir.
arabuluculuğu da bir uzOrtak bir Libyalı kimliği
üç yıl geçmesine rağmen
laşma getirmemiştir.
ve bilinci de zayıftır. Mıülkede huzur ortamı
sır ve Suudi Arabistan
sağlanamamış, siyasi, ideolojik
Parlamento sivillerin kogibi bölge ülkelerinin
runması için uluslararası
mücadele yanında çeteler
müdahaleleri de ülkemüdahaleye izin veren
çatışması ülkeyi tekrar çökme
ye yarardan daha çok
bir karar aldı (13 Ağusnoktasına yaklaştırmıştır. Batı
istikrarsızlık getirmiştir.
tos) ve peşinden silahülkeleri ülkede demokratik
Taraflar arasında çatışlı milisleri yasaklayan
bir düzenin altyapısını
ma giderek kan davası
kanun çıkardı. Ancak,
hazırlamadan
halini almaktadır. 2013
bugün seçilmiş hükümeülkeyi kendi haline
sonlarında milisler Baştin kararlarını uygulatacak
bakan Ali Zeydan’ı bile katerk etmişlerdir.
güçlü bir bürokrasisi ve orduçırmışlardır. Temmuz ve Ağussu yoktur. Devlet, halka hizmet
tos aylarında artan çatışmalar,
götürülmesini bırakın can güvenliğiTrablus’ta ve ülkede büyük bir kaos ve
ni bile sağlayamamaktadır. Libya’da artan
karamsarlığa yol açmıştır.
şiddete karşı Avrupa ülkeleri hükümetleri Libya’da
Libya’daki çatışmalar esas olarak Misrata merkez- ateşkes çağrısı yaparak şiddeti kınadılar. Tarafları
li İslamcı partilerle müttefik İslami milisler ile Zintan diyaloğa çağırdılar ancak bir müdahale gelip gelmerkezli anti-İslamcı olan ve aralarında bazı eski meyeceği konusuna açıklık getirmediler. Birleşmiş
Kaddafi güçlerinin bulunduğu ve laik partilerin des- milletler de benzer çağrılar yaptı ama Batı’nın burada
teklediği milisler arasında geçmektedir. Bu güçle- kalıcı bir yapı kurma niyeti ve gücü bulunmamaktarin birbirine üstün gelme ihtimali çok fazla değildir dır. Genelde Batı’nın empoze ettiği adamlar Irak’taki
çünkü mücadelede aynı zamanda aşiret hatlarına Maliki gibi toplumda karşılığı olmayan kişiler olduğu
için başarı şansları da az oluyor.
dayanıyorlar. Çatışan milisler petrol üretimini aksattıkları gibi, depolardaki petrolü yakarak halkın elekt- Siyasi partiler ve seçilmiş Parlamento darbe korkurik ve su gibi temel ihtiyaçlarda sıkıntı çekmesine yol larına yol açan General Halife Hafter saldırıları altında
açmaktadırlar. Çatışmalardan yılan siviller Trablus hızla seçime gitti (25 Haziran) ve adaylar bağımsız
ve Bingazi’den kaçmaya başlamışlar, özellikle Mısır olarak seçime katıldıysa da parlamentoda İslamcı
ve diğer ülke vatandaşları ülkeyi terk etmektedirler. ve laik bloklar oluştu. Seçimden İslamcı adaylar güç
EYLÜL 2014
87
DIŞ POLİTİKA
FERGUSON OLAYLARI
NE KADAR YEREL?
Amine İLERİ
SDE Uzmanı
kaybederek çıktılar ve 200 kişilik parlamentonda 30
civarında sandalye kazandılar. Ancak, Parlamento
da etkili çalışamamaktadır. Trablus’taki çatışmalar
yüzünden Parlamento Trablus’ta toplanamadığı için
bazı üyeler Mısır sınırına yakın Tobruk şehrinde toplandı. Ancak burada toplanmaya ve kararlar alınmasına bazı İslamcı partiler itiraz edip kararların meşruiyetini tartışmaya açtılar. Dolayısıyla, Parlamento
da görevini yapamamakta ve güçlü bir hükümet
çıkaramamaktadır. Ülkedeki istikrarsızlığa bir kanıt
olarak Kaddafi düştükten sonraki altıncı başkanını
seçmiştir: Avukat Aguila Saleh Lissa.
darbeci başkanı General Sisi’nin, devraldığı ülkeyi
darboğazdan çıkarmak için Libya’yı işgal etmek istediği söylentileri yayılmaktadır. Sisi, Mısır’ın ekonomik darboğazdan kurtulması için Libya’nın petrolüne sahip olmayı çözüm olarak görmektedir. En son
Sisi’nin darbe Anayasasını hazırlayan eski diplomat
Amr Musa’nın ağzından Libya’daki kaosun Mısır’ın
istikrarını bozduğu gerekçesiyle müdahale etmesi gerektiği dillendirilmiştir. Ancak, El-Sisi İsrail ve
Batı’nın her istediğini yapsa da Libya petrolü, Mısır’ı
bölgenin ve belki de dünyanın en önemli ülkesi haline getireceğinden, buna müsaade etmezler.
Libya’da bir çözümün olup olmayacağı bir dış müdahaleye çok bağlıdır. Çünkü içerdeki güçler yenişememektedirler. Bu çatışma daha fazla uzadığı
takdirde bir grup galip gelse bile ülke tamamen
harap olacağı için tekrar toparlanması çok zor
olacaktır. Buna rağmen, Arap ülkelerinin ve İslam
Dünyası’nın barış gücü gibi müdahale edecek bir
askeri imkânı yoktur. Rusya ve Çin ise bu konuyla ilgilenmediğine göre, Libya’ya müdahale edebilecek
güç yine NATO veya BM çerçevesinde Batı olacaktır. Ancak, Bingazi’de diplomatının öldürülmesi
ABD’de ciddi bir hassasiyet oluşturmuş olduğundan müdahaleye isteksizdir. Müdahale olsa bile bu
müdahalenin Afganistan ve Irak’taki gibi Libya’yı istikrara kavuşturması ihtimali de çok yüksek değildir.
Peki Libya’daki kriz ve kaos nasıl çözülür? Afganistan, Irak ve Libya gibi örneklerden anlaşılmıştır ki
Batı müdahaleleri ile iflah olan bir ülke yoktur. Düzen kursalar bile adil ve kalıcı bir çözüm getirmedikleri görülmüştür. Bu müdahaleler El-Kaide gibi
örgütlere meşruiyet sağladığı için sonuçta faydasından çok zararı olmaktadır. Dolayısıyla, Libyalılar ağır
aksak da olsa demokrasilerini işleterek Yemen ve
Tunus’taki gibi laik ve İslamcı partilerin öncülüğünde önce ulusal uzlaşı sağlamalılar. Libya’nın sahip
olduğu geniş coğrafya ve zengin doğal kaynaklar
herkese yetecek kadar çok olduğu için uzlaşma
herkesin menfaatinedir. Devlet, gücü bütün çeteleri aynı anda dağıtmaya yetmediği için, teker teker
üzerlerine giderek ellerindeki silahları toplamalıdır.
Türkiye’nin 1980 Darbesi’nden sonra yaptığı gibi
zor ve ikna yöntemlerini kullanabilir. Batı da radikal
örgütlerin dış desteğini kesme konusunda yardımcı
olmalı, devlet kurumlarının kurulması ve işletilmesi
için maddi ve teknik yardımlarda bulunmalıdır.
Mısır ve Suudi Arabistan’ın Libya’yı istikrarsızlaştırmakta benzer şekilde etkili olduğu bilinmektedir.
Suud Hükümeti, İhvan çizgisindeki hareket ve yönetimlere ideolojik yaklaşarak Halife Hafter gibi laik
savaşçıları desteklemektedir. Diğer taraftan, Mısır’ın
88
EYLÜL 2014
A
merika Birleşik Devletleri’nin
Missouri eyaletinde Afro-Amerikalıların
yoğun
olarak yaşadığı Ferguson mahallesinde 18 yaşındaki siyahi
genç Micheal Brown’un gündüz
vakti sokak ortasında beyaz bir
polis tarafından 6 kurşun sıkılarak
öldürülmesi ile başlayan olaylar
Amerika’da ırkçılık meselesini
bir kez daha gündeme getirdi.
Ferguson’da olayların başladığı
ilk günlerde Amerika ulusal medyasının oldukça ilgisiz olduğu ve
haber bültenlerinde bile çok kısa
değindiği sokak çatışmaları polisin
aşırı güç kullanmasına rağmen bastırılamadı. CNN’in yerel kanal görüntüleri ile
servis ettiği çatışmalar esnasında hem yerel
hem de uluslararası basına oldukça sert muamelelerde bulunulmuş, foto muhabirleri gözaltına alınıp,
kamera ve fotoğraf makinelerine polisler tarafından
zarar verilmişti.
Ferguson’da olağanüstü
hal ve sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi Amerika için hiç
olağan kabul edilecek bir durum değildi şüphesiz. Olaylar devam ederken 23 yaşında yine siyahi bir gencin
öldürülmesi gerilimin artacağının sinyallerini vermekteydi. Micheal Brown’un
ölümünü aydınlatmak için yürütülen
soruşturmaya basın yasağı getirilmesi
yine birçok çevre tarafından şiddetle
eleştirilmiş, ABD Ulusal Barolar Birliği, Ferguson Emniyet Müdürlüğü’ne
vurulma olayına ilişkin soruşturmanın
şeffaf olmadığı gerekçesiyle dava
açmıştır. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) de Ferguson polisinin barışçıl protestoculara ve gazetecilere karşı
yıldırma taktiklerine son vermesi gerektiği
konusunda açıklamada bulundu. Polisin protestoculara, silah doğrultma ve zırhlı araç konuşlandırma gibi gereksiz derecede tehdit edici tedbirlerle
karşılık verdiğini belirten HRW, göz yaşartıcı bom-
EYLÜL 2014
89
banın gereksiz yere kullanımı, kalabalıkların üzerine
plastik mermi sıkılması, olayları izleyen gazetecilerin
gözaltına alınması gibi uygulamalarla aşırı güç kullanıldığını belirtmişti.
Ferguson olayları esnasında Uluslararası Af Örgütü, tarihinde ilk kez ABD’de yaşanan protestoları
incelemek üzere 13 kişilik bir gözlem heyeti gönderdi. Heyetle birlikte Ferguson’a giden örgütün
Genel Direktörü Stephen Hawkins, temel emniyet
faaliyetlerinin ihtiyaç duyulduğu bir ortamda, polisin
aşırı güç kullandığını belirterek, “Göz yaşartıcı gaz
kapsülleri çocuk, yaşlı gözetilmeden kalabalığa fırlatılıyor. Bu insan haklarının açıkça ihlal edilmesidir”
şeklinde konuştu. Hawkins ayrıca, “Kamu malında
meydana gelen, bir sokak tabelasının sökülmesi gibi
ufak tefek hasarların, kalabalığı dağıtmak için yeterli
bir sebep olmadığına dair raporlar yayımladık. Bunlar ABD’nin de korumak zorunda olduğu Birleşmiş
Milletler standartları ve uluslararası yükümlülüklerin
ihlalidir” şeklinde açıklamalarda bulundu.
Ferguson İç Mesele, Peki ya Diğerleri?
Dünyaya basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü konularından her zaman üst notadan ders veren
Amerika’nın bu söylem araçları Ferguson’da çöktü. Dünya’nın en geri kalmış ülkelerinde bile görülmemiş bir şiddetin uluslararası medya tarafından
görüntülenmesi, bu olayları görüntüleyen gazetecilerin gözaltına alınması, tartaklanması ABD’nin
eleştirdiği ülkelerden pek de farklı olmadığını gösteriyordu. Ayrıca ABD’nin eleştirdiği ülkelerden bu
sefer ABD’ye eleştiriler gelmeye başlamıştı. Bunun
en ironik örneklerinden biri Mısır’ın bu konuda açıklama yayınlamasıydı. Binden fazla sivil göstericiyi
gerçek mermilerle öldüren ve yüzlerce uluslararası
gazeteciyi tutuklayan bir darbe sabıkalısı Abdul Fettah el-Sisi ABD’yi basın özgürlüğüne ve toplanma
hakkına saygı duymaya çağırdı. Bu durum Sisi’nin
ne kadar demokratik olduğunun değil, ABD’nin
90
EYLÜL 2014
söylem araçlarının özgünlüğünü yitirdiğinin göstergesidir. Diğer bir ifade ile ABD ve Batı dünyasının
kutsalı olan “ifade özgürlüğü”, “basın özgürlüğü”
ve “toplanma özgürlüğü” gibi kavramların güvenlik
söz konusu olduğunda ABD’de de göz ardı edildiği
anlaşıldı.
Diğer taraftan, bu olaylar ABD’yi eleştirmek için
bir zemin oluşturdu. Washington’da Dışişleri Bakanlığı basın toplantısında Dışişleri sözcüsü Marie
Harf’a Türkiye’de, Rusya’da veya dünyanın herhangi bir ülkesinde benzer olaylar yaşandığı zaman
Amerika’nın verdiği tepki ile kendi ülkesinde yaşanan olaylar karşısında verilen tepki arasındaki fark
sorulunca, bunun Amerika’nın bir iç meselesi olduğunu dolayısıyla diğer ülke örnekleri ile karşılaştırılamayacağını söyledi. Hâlbuki basın özgürlüğü, ifade
özgürlüğü ve hatta gösteri hakkı evrensel değerler
olarak kabul edilir. ABD de dünyanın herhangi bir
köşesindeki basın özgürlüğü ve insan hakları ihlallerine dair yorum yapma hakkını bu değerlerin evrensel olmasında buluyor. Burada soru şu ki, başka
bir ülke söz konusu olduğunda evrensel olan bu
değerler ABD söz konusu olduğunda nasıl lokalleşiyor? Örneğin Türkiye’de Gezi Parkı olayları CNN
tarafından dokuz saat canlı yayınla dünyaya duyuruldu ve ABD Gezi Parkı olaylarına dair defalarca
açıklama yaptı. Gezi Parkı olayları bir şehir planlamasına itiraz üzerine başlayan bir olaydı. Ferguson
olayları ise ABD’nin ırkçılık sorunundan kaynaklanıyor. Yani nereden bakılırsa bakılsın Ferguson
olayları Türkiye’deki Gezi olaylarından farklı olarak
evrensel boyut taşıyor. Hal böyleyken ABD’ye göre
Gezi Parkı uluslararası bir boyut taşıyorken, Ferguson nasıl oluyor da sadece Amerika’nın iç meselesi
olarak nitelendirilebiliyor?
Obama yönetiminin olayı ele alış şekli dünyaya örnek teşkil edebilecek bir nitelik taşıyor. Çünkü Obama olayların üçüncü gününde kameraların karşısına
geçerek, yerel polislerin aşırı güç kullanmaktan kaçınmasını, insanların gösteri hakkına saygı gösterilmesini ve basının işini en iyi şekilde yapabilmesi için
yardımcı olunması gerektiğini söyledi. Diğer taraftan
Adalet Bakanı Eric Holder Micheal Brown olayının
aydınlatılabilmesi için federal savcılar görevlendirerek olayın en ince ayrıntısının araştırılması talimatını
verdi. Bu durum olayların ulusallaşmasının önüne
geçip Fergusonla sınırlı kalmasını sağladı. Ayrıca
Missori valisi ve bölge güvenlik şefi Ferguson halkı
ile doğrudan toplantılar düzenleyerek olayın muhatabının federal hükümet değil kendileri olduğunu
gösterdiler. Ferguson dışında Amerika’nın herhangi
başka bir bölgesinde Fergusona destek adı altında
herhangi bir olayın yaşanmamış olması bu siyasetin
doğal bir sonucu olmuştur.
Amerika’nın Bitmeyen Sorunu Irkçılık
Afro-Amerikalılar ABD nüfusunun yaklaşık yüzde
14’ünü oluşturuyorlar ve büyük bir çoğunluğu kendilerine yönelik ayrımcılığın hala devam ettiğine inanıyor. Amerika’daki bazı ekonomik veriler de bu görüşü destekler nitelik taşıyor. Örneğin ABD Çalışma
Dünyaya basın özgürlüğü, ifade
özgürlüğü konularından her
zaman üst notadan ders veren
Amerika’nın bu söylem araçları
Ferguson’da çöktü. Dünya’nın
en geri kalmış ülkelerinde
bile görülmemiş bir şiddetin
uluslararası medya tarafından
görüntülenmesi, bu olayları
görüntüleyen gazetecilerin
gözaltına alınması, tartaklanması
ABD’nin eleştirdiği ülkelerden pek
de farklı olmadığını gösteriyordu.
Bakanlığı’nın Temmuz ayı işsizlik verilerine göre, siyahiler arasındaki işsizlik oranı yüzde 11,4 iken, beyazlar arasındaki işsizlik oranı, bunun yarısından
daha da az, yüzde 5,3 civarında. Bununla birlikte,
siyahilerin yoğun olarak yaşadığı yerler ekonomik
olarak ABD’nin en geri kalmış bölgeleri arasında
yer alıyor. New York kentindeki Harlem gibi getto
olarak adlandırılan fakir mahallelerde, beyazlardan
yalıtılmış şekilde yaşayan Afro-Amerikalılar, eğitim
gibi sosyal hizmetlerden de yeteri kadar faydalanamıyor. Bu tür eşitsizlikler siyahiler ve beyazlar arasındaki sosyal gerginlik ihtimalini de sürekli artırıyor.
Amerika’da siyahilerin günlük yaşamda da ayrımcılık hissi uyandıran muamelelere maruz kaldığı bilinen
bir gerçek… ABD’nin ilk siyahi Başkanı Obama’nın
2012 yılında Trayvon Martin isimli siyahi gencin,
George Zimmerman adlı beyaz-Hispanik bir mahalle bekçisi tarafından öldürülmesinden sonra yaptığı açıklamalar oldukça dikkat çekiciydi. Obama
2012’de şunları söylemişti: “Bu ülkede, bir mağazada alışveriş yaparken takip edilme deneyimini yaşamayan çok az siyahi vardır. Buna ben de dâhilim.
Yoldan karşıya geçerken, arabaların kapılarının kilitlenmesi sesini duyma deneyimini yaşamayan çok
az siyahi vardır. En azından senatör olmadan önce
bu benim de başıma geldi. Bir asansöre bindikten
sonra içerideki bir kadının çantasını endişeyle sıkıca
kavradığı ve asansörden çıkana kadar da nefesini
tuttuğuna şahit olmayan çok az siyahi vardır. Bunlar
sıkça oluyor.”
2012’den 2014’e çok fazla bir şeyin değiştiğini söylemek mümkün değil. Fergusan’da yaşananlar ya
da Trayvon Martin’in öldürülmesi sonrası yaşanan
olaylar da Amerika için ilk değil ve son da olmayacak. Bu ve benzeri olaylar sokak çatışmalarına
dönüşüyor, şiddetli bir müdahale ile karşılaşıyor ve
sonuç itibariyle de ırkçılığı körükleyen bir boyuta
ulaşıyor.
EYLÜL 2014
91
10’uncu 5 Yıllık Plan’ın
Teorik Temelleri
Dr. Cemil Ertem
Kredi Derecelendirme
Kuruluşları ve
Yeni Ekonomik
Model Tartışmaları
Dr. M. Levent Yılmaz
EKONOMİ
hedeflerin, yalnız planın içerdiği sınırlı süre için değil, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ilk önce 2015-19
sonra da 2025’e kadar varan sürede gerçekleşmesi imkânı önümüzde durmaktadır ve plan, bu anlamda yalnız 2018’e kadar olan süreyi de aşan bir
perspektif sunmaktadır.
Planın Teorik Alt Yapısı
2014-2018 yıllarını kapsayan 10. Kalkınma Planı,
içinde bulunduğumuz krizi düşünürsek hayli iddialı hedefleri barındırıyor ama tam bugünlerde iddialı
olmak gerekiyor. Bugün şu soruyu sormamız lazım
ve bu yazı bunun için yazıldı: Yaşadığımız kriz sonrası, gelişmekte olan ülkeler, açık ekonomi şartlarında, önlerine nasıl bir kalkınma modeli koymalıdır?
Bu modelin ya da stratejinin iktisat teorisinde ipuçları var mıdır?
10’UNCU 5 YILLIK
PLAN’IN
TEORİK TEMELLERİ
Dr. Cemil ERTEM
SDE Ekonomi Programı Koordinatörü
E
rdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden
sonra, 2015 seçimlerine kadar Türkiye’nin
Başbakanı da belli oldu; Ahmet Davutoğlu...
Bize göre Davutoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı
tamamlayacak bir siyasetçi; özellikle ekonomi alanında...
Bu sonuca Türkiye’nin Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı dönemindeki aktif dış siyaset politikasına
bağlı olarak varıyoruz. Bu dönemde Türkiye, bölgesel aktör olmak üzere potansiyel gücünü harekete geçirmiş ve bölgedeki dinamikleri belirleyen bir
dış politika çizgisi izlemiştir. Bu dış politika çizgisini,
Türkiye’nin, 2023 vizyonuna bağlı olarak, günün
koşullarına uygun yeni bir büyüme ve kalkınma
programı tamamlayabilir.
94
EYLÜL 2014
Bu açıdan, önümüzde 2015 seçimlerine kadar olan
9 aylık süreyi Davutoğlu Hükümeti çok iyi değerlendirmelidir. Bunu, AK-Parti’nin 2015 seçimleri
için avantaj sağlaması anlamında söylemiyoruz. Bu
vurgumuz, 2015-19 arasındaki, çok önemli, dört yılı
Türkiye’nin değerlendirmesi içindir. Çünkü bu dört
yıl belki de Türkiye’nin ve bölgenin 21. yüzyıldaki
yolculuğunu belirleyecek kadar önemlidir.
Bu açıdan biz bu yazıda, 10. Beş Yıllık Plan’dan hareket ederek, bu planın teorik temelleri üzerinden,
önümüzdeki dönemde ekonomide ne yapılabilir bunun üzerinde duracağız. Çünkü 10. Beş Yıllık Plan
metninin hem hazırlanma süreci hem de teorik temelleri, bize göre hemen uygulanabilir alternatif bir
büyüme modeli imkânı sunmaktadır. Bu plandaki
Türkiye’de “planlı dönem” denilen ve 27 Mayıs askeri darbesinden üç yıl sonra yürürlüğe konulan
planlar, geleneksel Keynesgil büyüme teorisinin
tasarruf-yatırım eşitliğini esas alan, üretim faktörleri arasında mekanik ilişkiler kuran ve kapalı-ulusal
bir ekonomide bile teorik olarak sürdürülemez olan
modellere oturtulmuştur. Bu modeller, 1929 krizinden sonra geliştirilen devletçi uygulamaların modellemesinden ibarettir ve dinamik, dışa açık ekonomilerde uygulama imkânları yoktur.
Aslında özellikle gelişmekte olan ülkeler için hem
kapalı ulus devletlerin çekip çevirdiği ve piyasaya
girişlerin serbest olmadığı 20. yüzyılın tamamında
hem de bu ekonomilerin dışa açıldığı şu günlerde
tutarlı bir büyüme ve kalkınma modeli geliştirilememişken eksik istihdam şartlarında sürdürülebilir büyüme nasıl sağlanacak? İşte bu soru yalnız teorik
iktisadın değil, hükümetlerin de en önemli sorunu
olmuştur. Teorik olarak geliştirilen modeller çalışmadığı için hükümetlerin yaptığı kalkınma planları
sadece raflarda kalmıştır.
Örneğin, neoklasik teori ve onun temellendiği üretim fonksiyonu azalan verimler kanununa dayanır ve
böyle olunca ekonomik büyüme ancak dışsal faktörlerle açıklanabilir.
Dışsal teknolojik girdilerin, azalan verimlere dayanan kar düşüşlerini önleyeceği savı, uzun dönemde, ekonomik kararların da büyüme üzerinde
etkisiz olacağını söylüyordu. Bu, aynı zamanda,
ülkeler arasındaki teknoloji farkının uzun dönemde
birbirine yaklaşacağı öngörüsünü de (Convergence
Theory-Clark Kerr-1960) getirmekteydi. Ama ulusal
ekonomilerin geçerli olduğu ve buna bağlı ölçeğe
göre azalan verimlerin geçerli olduğu bir dünyada
bu imkânsızdı ve bu yol çıkmaz bir sokaktı.
Tam burada, Paul Romer, Increasing Returns and
Long Run Growth (1986) makalesinde bu soruna
el attı. Burada neoklasik üretim fonksiyonu yerine,
teknolojiye dayalı verimlilik artışını öne çıkartan -bilgiye dayalı- üretim fonksiyonunu kullanıyordu Romer.
Romer, üretim sonucunda ortaya çıkan fiziksel ürünü değil, üretim bilgisini temel alıyordu. Yani Piero
Sraffa’nın malların mallarla üretimi (1960) (Production of Commodities by Means of Commodities,
1960) çalışmasında ortaya koyduğu temel eleştirilerin doğru olduğunu ama onun eleştirdiği paradigmayı aşan yeni bir iktisadi çevrim yakalama şansını
elde ediyorduk. Ancak, burada ikinci önemli nokta
Romer’in geliştirdiği beşeri sermayeye dayalı aktif
politikalarla desteklenmiş yeni büyüme stratejilerinin
temel ayaklarının ne olacağı sorusuydu.
İhtiyaçlar Sınırsızsa,
Kaynaklar da Sınırsız Olabilir
Gelişmekte olan ülkelerin Malthus dengesini kırıp
Rikardiyen mukayeseli üstünlüklere dayalı ölçek
ekonomileri yerine dinamik kapsam ekonomileri geliştirmesi ve beşeri sermayenin öne çıkarak homojenleşmesi bu yeni dönemin temel özelliği olmalıdır
bize göre...
Yani ihtiyaçların sınırsız ama toplumun kaynak ve
imkânlarının sınırlı olduğundan hareketle, ihtiyaç talebini -genel talebi- kısarak bir denge oluşturmak
ve bu dengenin de krize yol açmaması için ülkenin,
üstün olduğu alanlarda ihracatçı ve rekabetçi bir
ekonomiye sahip olmasının sağlanması ve bunun
ötesine geçilmemesi sürdürülebilir yoksulluk dengesidir. Burada ölçek ekonomileri geçerlidir. Yalnız
bir alanda teknoloji birikimi yaparsınız ve bu birikimi diğer alanlara aktaramazsınız; çünkü işbölümü
böyledir.
Ama bugün bunu aşabiliriz; kapsam ekonomileri
bu anlamda çok önemli bir kavramdır. “Kapsam
ekonomisi ise belli yetkinliklere yapılan yüksek
yatırımlar ile farklı sektörlerde başarıyı yakalayabilme becerisine deniyor. Ölçek ekonomisi avantajını elde etmenin temelinde sermaye gücü var.
Kapsam ekonomisi elde edebilmek de sermaye
gerektirmekle birlikte, daha üst düzeyde yönetim
EYLÜL 2014
95
EKONOMİ
becerisi ve sinerji yönetimi gerektiriyor. Örneğin,
Honda motor teknolojisi konusundaki uzmanlığını geliştirerek sadece motosiklet pazarında değil,
aynı zamanda jeneratör, deniz motorları ve otomobil pazarında da önemli oyuncu olabildi. Bu
konudaki uzmanlığını geliştirmek için yeni bir pazara girerken mevcut rakipler açısından en az rahatsızlık yaratacak pazar kesitlerini hedefledi. Belli
bir boyuta gelince ölçek ekonomisi konusundaki
dezavantajlarını da giderebildiği için diğer pazar
kesitlerinde ve farklı piyasalarda başarılı olabilecek temelleri oluşturdu. Önce küçük motosikletlerle girdiği ABD’de daha sonra büyük otomobil
şirketlerinin önemsemediği küçük otomobil piyasasını hedefledi, zaman içinde de farklı pazar kesitlerinde de en başarılı şirketler arasına girmeyi
başardı.” (Argüden-2005) Bu, ulusal sınırlar içinde
bir ekonomiden ziyade, tam anlamıyla açık, bölgesel ve giderek küresel bir ekonomiyi bize anlatır.
Ama bu ekonominin, para ve maliye politikaları ile
büyüme stratejisi de bu kapsamda olmalıdır. Kamu
burada ulus-devletçi bir düzenleme aracı olarak
değil, piyasanın önünü açan anti tekel bir düzenleme aracı olarak öne çıkmalıdır. Ar-Ge bu anlamda
kamunun öncülük edeceği bir alan olabilir ve ölçek ekonomisinden kapsam ekonomisine geçişte
önemli bir basamak olarak öne çıkabilir.
Geleneksel Teorileri Aşma Zamanı
Bize göre, hem Post-Keynesyen iktisatçılar hem de
Neoklasik teorinin geliştiricileri bu önemli noktanın
kıyısında dolaştılar. Örneğin Barro kamu politikalarını bir üretim girdisi kabul ederek üretim fonksiyonuna ekledi. (1990) Helpman, Stokey ve Lucas
buraya Ar-Ge’ye bağlı sıçramalı büyüme modellerini
eklediler; bunu Young (1991) modelledi. Young’un
modeli çok basitti. A ve B ülkelerinden A teknoloji
yoğun malda B geleneksel mallarda ihtisaslaşarak
Rikardiyen ticarete giriyorlar. Burada A ülkesi geometrik büyüme yakalarken B ülkesi geriliyor. Çünkü yüksek teknolojili malda öğrenme potansiyelinin
olduğunu söyler Young. Böylece teknoloji yoğun
malda devam eden A ülkesi, Malthus’un iddia ettiği gibi, nüfusu ve ihtiyaçları geometrik olarak artsa
bile, verimlik katsayısı yüksek geometrik büyümeyi
de yakalayacaktır. Ancak B ülkesinin nüfusu ve ihtiyaçları geometrik artarken, geliri (verimli büyümesi)
aritmetik olarak artacak ve bu ülke Malthus dengesini sağlamak için baskıcı yoksulluğu tercih edecektir. İşte tam şimdi bunu aşıyoruz.
96
EYLÜL 2014
Yani teknolojiyi geliştirme, yeniden yapma ve bir üst
basamağına sıçrayarak ilerleme, artık gelişmekte olan
ülkeler için de söz konusudur. Teknoloji artık saklanamıyor. Bu çerçeve bize bugün hem krizden çıkışın
dinamiklerini vermekte hem de kriz sonrasının yeni
büyüme modelinin ipuçlarını ortaya çıkarmaktadır.
Mesela Güney Kore’nin seksenlerin sonlarından
itibaren sıçramalı gelişmesi ve özellikle 1998’den
sonra izlediği çizgi tam da böyle açıklanabilir bir çizgidir, ama bu model genelleştirilemez. Öte yandan,
Ar-Ge’nin teknoloji rantı oluşturmaksızın yapılabilmesinin rasyonalitesinin sağlanmasının, teknolojinin
ve bilginin sınırsız dolaşımına ve eğitim farkının küresel manada ortadan kalkmasına bağlı olduğunu
düşüyoruz. Böyle olunca Ar-Ge küresel bir dışsallık
olarak küresel tek bir kamusal düzenlemenin merkezi yatırımı olarak yapılıyor olacaktır. Bu da aynı
zamanda yine küresel manada bir piyasa regülasyonun yapılacağı, piyasanın etkin çalışması için piyasa dostu regülasyonların geçerli olacağı yeni bir
ekonomidir.
Ekonomide Rehber Hazır
Şu günlerde, aralarında Türkiye’nin de olduğu, gelişmekte olan ülkeler, Amerikan Merkez Bankası’nın
(FED) ne zaman faizleri artıracağını düşünüyorlar.
İşte bu çok yanlış bir anlayış ve yukarıda anlattığımız, geride kalmış ve hiçbir zaman uygulanmamış
büyüme modellerine dayanıyor. Yine yukarıda verdiğimiz iktisat literatürü bu eski modelleri aşacak
ipuçları ve çalışmalarla örülüdür.
Şimdi Türkiye’nin 2014-18 arasını kapsayan 10.
Beş Yıllık Kalkınma Planı, bizce teorik olarak bizim
yukarıda anlattığımız, teknolojiyi başat bir üretim
faktörü olarak ele alan ve piyasaya girişleri serbestleştiren, yatırım ortamını iyileştiren, rekabeti
öne çıkartan yeni bir kalkınma paradigmasına dayanmaktadır. Bu, hiç şüphesiz, 2018-22 arasını da
kapsayacaktır. Ayrıca buradaki iktisat literatürünün
geleneksel iktisadı sorgulayarak, özellikle 1980’lerin
ikinci yarısından sonra zenginlik kazandığına dikkatinizi çekerim.
KREDİ DERECELENDİRME KURULUŞLARI
ve
YENİ EKONOMİK
MODEL TARTIŞMALARI
Dr. M. Levent YILMAZ
SDE Uzmanı
T
ürkiye kendisini, Cumhurbaşkanlığı seçiminin
hemen ertesi sabahında yeniden kredi derecelendirme kuruluşları ile karşı karşıya buldu.
Aslında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye
ile ilgili tutumları uzun süredir tartışma konusuydu.
Ancak halkın yüzde 51,8’inin oyuyla ilk turda bir
cumhurbaşkanı belirlenmişken, seçim sabahına
Türkiye’de “siyasi risk var” açıklamasıyla konu yeniden bu kez daha güçlü bir tartışmayla gündeme
geldi. Peki, kredi derecelendirme kuruluşlarından
ne yapmaları bekleniyor ama onlar ne yapıyorlar?
Kökü 19. yüzyılın başlarına kadar dayanan kredi
derecelendirme kuruluşlarının yatırımcılara yol gösterici bilgileri sağlaması, giderek bütünleşen uluslararası piyasalara değerlendirme açısından belirli
bir standart getirmesi ve esasen riskleri ve fırsatları
öngörerek bilgi akışı sağlaması beklenir. Bu beklentiler, piyasalarda kredi derecelendirme kuruluşlarına
olan ihtiyacın temel sebebini oluşturmaktadır. Ancak
son döneme bakıldığında bu kuruluşların belirgin bir
başarısının olduğunu düşünmek pek mümkün görünmemektedir. Zira bu kuruluşlar 1997 Asya krizini tahmin edemediler. 2000 ve 2001 yıllarındaki
Türkiye krizinden önce de belirgin bir açıklamaları
yok. 2000’li yılların başından itibaren batan devasa
Amerikan şirketlerinin de değerlendirmesini bu kuruluşlar yapmıştı ve
olumsuz bir raporları yoktu. Dahası ve en önemlisi 2008 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan ABD
kaynaklı kriz öncesi de onlara göre her şey yolunda
görünüyordu. Bu noktada şu sorunun cevabı büyük önem kazanıyor: “Kredi derecelendirme
kuruluşları riskleri önceden öngöremiyorlar mı, yoksa öngördükleri halde
tersine mi açıklama yapıyorlar?” Bu soruya verilecek
cevaplar söz konusu
kuruluşlara bakış açımızı
gözden geçirmek için oldukça önemlidir. Eğer bu kuruluşlar
krizleri ve riskleri öngöremiyorsa
zaten sorun büyük demektir.
Ancak daha da kötüsü riskleri
öngörüyor ama açıklamıyorlarsa sorun daha da büyük
demektedir. O zaman
bir soruya daha cevap arayarak devam edelim;
Bu anlamda ben, Türkiye’nin 10. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın, teorik olarak da, gerçekçi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Ve buradaki vizyonun
ve teorik alt yapının yeni hükümete rehber olmasını
diliyorum.
EYLÜL 2014
97
“Riskleri öngörüp söylemeyen veya tersine açıklama yapan bir kuruluşun, durumu iyi olan bir şirkete veya ülkeye kötü not vermesi de söz konusu
olabilir mi?”
Bu sorunun cevabı şu açıdan önemlidir; özellikle
konuyu ülkeler açısından ele aldığımızda, doğrudan
ve dolaylı yatırımları çekmek için bu kuruluşların notları dikkate alınır. O halde bu kuruluşların verecekleri notlar neticesinde bir ülkeye gelen veya gelecek
olan yatırımlar bir anda yön değiştirebilir. Dahası,
doğrudan yatırım şeklinde gelen kalıcı yatırımlar da
büyüme kararlarını erteleyebilir veya durdurabilir.
Hal böyle olunca bu kuruluşların kararları da halen
yabancı yatırımcıların kararlarına etki etmektedir.
Elbette bu yapının eleştirilmesi gereken pek çok
noktası vardır. İlk olarak son dönemdeki Türkiye’ye
karşı olan tutumları örnek gösterirsek bu kurumların objektiflikleri ciddi olarak tartışılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçiminin hemen ardından yaşanılan
süreç bu durumun en belirgin örneğini oluşturmaktadır. Halkın yüzde 51,8’inin oyuna alarak seçilen
bir Cumhurbaşkanı varken, “ülkede siyasi risk var”
algısını oluşturmaya çalışmak gerçekten de sorgulanması gereken bir tutumdur. Üstelik Türkiye’de
devam eden “faiz tartışmaları” üzerinden mesaj vererek, faizlerin indirilmesi durumunda ülke notunun
da düşürüleceği tehdidi ise asla kabul edilemez. Bu
tavır hem bu tarz kuruluşların amaçları ile uyuşmamakta hem de net bir şekilde siyasete müdahale
98
EYLÜL 2014
anlamı taşımaktadır. Kaldı ki, bölgemizdeki
ve Dünya’daki siyasi gelişmeler ele alındığında durum daha net anlaşılacaktır. ABD
kriz sonrası kendisini bir türlü toparlayamadı
ve halen pek çok veri krizden tam anlamıyla çıkılamadığını gösteriyor. Avrupa Birliği
halen oldukça zor durumda... Hatta süreç
içerisinde bazı AB ülkeleri defalarca batma
tehlikesi yaşadı ve iflasın eşiğinden döndü.
Ukrayna üzerinden çıkan kriz Rusya’nın
durumunu kötüleştirdi. Türkiye’nin diğer
komşularında bırakan yatırım yapma fırsatını doğru düzgün bir ekonomi ve sermaye yapısı bile yok. Buna karşılık, 2001 krizi
sonrasında (2008 krizi hariç) sürekli büyüyen ve gelişen, bölgesinde yeni ve kalıcı
enerji anlaşmalarını hayata geçirmiş, ekonomik ve
siyasi istikrarı olan bir ülke olarak Türkiye var. Gezi
olaylarının maliyeti 100 milyar Dolar’ın üzerindeydi.
17 ve 25 Aralık süreçlerinin maliyeti de yine 100 milyar Dolar’ın üzerinde. Neredeyse 3 ay devam eden
sokak olayları boyunca olmayan siyasi riskin, Cumhurbaşkanlığı seçimi sabahında ortaya çıkması(!)
ABD krz sonrası kendsn br
türlü toparlayamadı. Avrupa Brlğ
halen oldukça zor durumda... Hatta
süreç çersnde bazı AB ülkeler
defalarca batma tehlkes yaşadı ve
flasın eşğnden döndü. Ukrayna
üzernden çıkan krz Rusya’nın
durumunu kötüleştrd. Türkye’nn
dğer komşularında bırakan
yatırım yapma fırsatını doğru
düzgün br ekonom ve sermaye
yapısı ble yok. Buna karşılık,
2001 krz sonrasında (2008 krz
harç) sürekl büyüyen ve gelşen,
bölgesnde yen ve kalıcı enerj
anlaşmalarını hayata geçrmş,
ekonomk ve syas stkrarı olan br
ülke olarak Türkye var.
anlaşılır değil. Dahası bu kuruluşların karar
süreçlerinde de eleştirilmesi gereken pek
çok nokta var.
Öncelikle dünya üzerindeki bütün şirketler
ve ekonomiler aynı yöntem ve süreçle değerlendirilmektedir. Her ne kadar belirli bir
standardizasyon sağladığı için bu sistemin
benimsendiği savı kabul görse de; koşulları, dinamikleri ve kültürleri tamamen farklı
olan ülkelerin aynı yöntemle değerlendirilmesi pek çok sakıncayı da beraberinde
getirmektedir. Hele hele bu süreçlerin şeffaflıktan uzak olması ise bu konudaki tartışmaları da artırmaktadır.
Bu kuruluşların objektifliği açısından bir diğer eleştiri de, dünya ekonomisini sadece
ABD ve AB’den ibaret sanmalarıdır. 2008 krizinden
sonra ABD ve AB hala toparlanmamışken, bu kuruluşların kırılgan diye eleştirdiği ve riskli olarak adlandırdığı ülkeler büyük gelişme kaydetmiş, önemli ölçüde yabancı sermaye çekmiş ve ortalamanın çok
üzerinde büyüme rakamları yakalamıştır. Bu durum,
söz konusu kuruluşların tahminlerini sürekli yukarı
yönlü revize etmesine neden olmaktadır. Örneğin,
sadece Türkiye için 2014 yılı büyüme rakamları
2’şer defa yukarı yönlü revize edilmiştir. Bu durum
bile bu kuruluşların tahminlerine olan güvenin sorgulanması için yeterlidir.
Tabii ki bu kuruluşlara olan güven sorunu sadece bize has bir durum değil. 2008 yılında
Washington’da yapılan G20 zirvesinin en önemli
gündem maddelerinden bir tanesini bu kuruluşlara bir alternatif bulma konusu oluşturmuştur. İşte
tam da bu noktada “Yeni Ekonomi” tartışmaları
gündeme gelmektedir. 2008 küresel Finansal Krizi, dünya ekonomisi açısından adeta bir turnusol
kâğıdı etkisi yaratmıştır. Bu krizle beraber, neo-liberal ekonomi politikalarının geçerliliği sorgulanmış
ve Fukuyama’nın ünlü eseri “Tarihin Sonu ve Son
İnsan” eleştirilmeye başlanmıştır. Fukuyama’nın
savunduğu devletin piyasalardan elini çektiği ve
serbest bıraktığı hatta “Artık en son model budur
başka bir değişiklik olmaz” dediği liberal-demokratik piyasalar bir anda krizle kavrulmuştur. 1929 Büyük Buhranı sonrasında ilmek ilmek işlenen devletin
piyasalardan elini çektiği ekonomik modeli kurtar-
mak için devletlerin birkaç trilyon dolarlık kurtarma
paketleri açıklaması bu durumun en önemli göstergesidir.
Artık altın eskisi gibi güvenli bir liman değilken, petrol fiyatları savaş risklerinden eskisi kadar çok etkilenmemektedir. Dolar’ın rezerv para olması sorgulanır hale gelmekte ve dünyanın ekonomik ağırlığı
giderek Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. Piyasalardaki sanal işlem miktarı, mevcut rezervlerin kat kat
üstüne çıkarak kontrol edilemez hale gelmektedir.
Belki de “Yeni Ekonomi” tam olarak budur. İşte
böyle bir dönemde sermaye hareketleri açısından
Türkiye önemli bir rol alabilir.
Türkiye açısından yeni bir ekonomik model arayışı
bugün olmasa bile önümüzdeki dönemde mutlaka
tartışılacaktır. Bu bakımdan yeni dönemde sermaye
çekecek kalıcı projelerin önemi giderek artacaktır.
Bunlardan bir tanesini belki de SUKUK’tur. Türkçede “Finansal Sertifika” anlamına gelen SUKUK’lar
faizi yasaklayan İslam hukuku prensiplerine uyan
menkul kıymetlerdir. Bu İslami finans enstrümanlarına özellikle Arap ve Körfez sermayesinin ilgisi
oldukça yoğundur. İşin ilginci ise bu İslami finans
enstrümanının en çok tercih edildiği finans merkezlerinden bir tanesinin de Londra oluşudur. Bu
gelişmeler ışığında belki de yeni bir model ve fırsat
olarak akla şu soru geliyor; “Yapımı devam eden
İstanbul Finans Merkezi projesinin temel dinamiğini neden SUKUK oluşturmasın?”
EYLÜL 2014
99
Dinin Siyasal İdeolojilere
Teolojik Temel Oluşturması - I
(Siyonizm Örneği)
Prof. Dr. Talip Özdeş
Cumhurbaşkanlığı Seçim Sonuçlarının
Değerlendirilmesi Paneli
SDE Haber
İslamofobi ve Batı Dünyasının İmtihanı
Söyleşisi
SDE Haber
İnsani Gelişme Endeksi
Çalıştayı
SDE Haber
SDE’den Anlamlı Ziyaret
SDE Haber
SDE’de Yaz Stajları Devam Ediyor
SDE Haber
GENEL
DİNİN SİYASAL İDEOLOJİLERE
TEOLOJİK TEMEL OLUŞTURMASI - I
(SİYONİZM ÖRNEĞİ)
Prof. Dr. Talip ÖZDEŞ
SDE Uzmanı
1948
Batı emperyalzmnn yaratıp
her türlü desteğ vererek
şımarttığı Syonzm canavarı,
dn de araçsallaştırıp stsmar
ederek sadece İslam dünyası çn
değl, Yahudlern kendler dâhl
bütün nsanlık çn açık br tehdt
oluşturmaktadır. Bugün Batı
dünyasının Syonzme verdğ
destekte, uzun vadel çıkarların
ve İslam karşıtlığının etkn
olması yanında, br zamanlar
Yahudler üzernde oynadıkları
soykırım, asmlasyon ve tehcr
poltkalarından dolayı günah
çıkarma steğ sezlmektedr.
102
EYLÜL 2014
’den beri devam eden Filistin probleminin, Yahudi lobilerinin etkisi altındaki devletlerin verdikleri desteklerle İsrail’in Filistin topraklarına
ve çevresine yönelik politika ve stratejisinin devamı mahiyetindeki Gazze’ye yapılan saldırılar; yine Müslüman
coğrafyada IŞİD, Eş-Şebab, Bako Haram vb. İslami
hareketlere nisbet edilen yöntem ve uygulamalar bu
makalenin yazılmasına neden oluşturmuştur. Gerek Siyonizm ideolojisi doğrultusunda Filistin topraklarına ve
İslam coğrafyasına yönelik uzun vadeli işgal ve zulüm
politikalarını uygulayan İsrail’in, gerek İslam dünyasında emperyalizme karşı dini referanslarla ortaya çıkıp
şiddet yöntemini benimseyen siyasal hareketlerin dinle
bağlantıları problemli gözükmektedir. Konu derinliğine
analiz edilmediğinde, din adına ortaya konulan birtakım
yanlış düşünce ve davranışlar çoğu defa dinin bizzat
kendisine (özüne) menfi bakılmasına neden olmaktadır.
Bu makalede ana tema ile bağlantılı olarak Siyonizm
konusu ele alınacaktır. İslam dünyasında dinin siyasal
ideolojiye teolojik temel oluşturacak şekilde yorumlanması ise, bu makalenin devamı mahiyetinde yazacağımız diğer bir makalede ele alınacaktır.
İnanç ve Din Olgusunun Fıtriliği
İnanç ve din olgusu, insan ve toplum hayatında asli
olarak mevcut olmayan, fıtratta temeli olmayan yapmacık bir olgu değildir. Tarihin başlangıcından beri din,
insanların hayatlarında hep olmuştur. Din, değer yargıları, inanç, düşünce ve davranış sistemleriyle insan ve
toplumların manevi hayatına girip beşerî hayatı imanî,
ahlakî ve amelî boyutlarda düzenlemektedir. İnanma fe-
nomeni, insan hayatının diğer olayları gibi, temelini
insanın bio-psişik bir varlık olmasında bulur. İnsan
varlığın anlam ve gayesini, Yaratıcıyı, ölümü ve sonrasını hep sorgulamıştır. Din yaratılış, varlığın anlam
ve gayesi, Yaratıcı, insana yüklenen misyon, ölüm,
kıyamet ve sonrası gibi en temel konularda insanı
bilgilendirir, bu bilgiler inanca temel oluşturur. Din,
toplumsal kültürün ve medeniyet tasavvurunun oluşumunda merkezi role sahiptir. İnsan ve toplumun
dünya görüşünün, hayat anlayışının temeline oturur,
olaylara ve nesnelere anlamlar yüklemesini yönlendirir, âdet, gelenek ve törelerle karşılıklı etkileşim
içerisinde bulunur.
Bir zamanlar mevcut değilken en dakik hesaplar ve
akılları dehşete düşüren bir dizayn üzerine yaratılan
kainatın ve insanın varlığı boş ve anlamsız değildir.
Bütün bir evreni, canlı-cansız her şeyi yaratanın,
nefsi özelliklere, temayül ve ihtiraslara sahip olmanın
yanında düşünebilip bilgi ve teknoloji üretebilen bir
varlık olarak yarattığı insanı başıboş bırakmış olması
düşünülemez. Allah’ın insanın en temel sorularına
cevap verme, onun hayatını olması gereken değerler çerçevesi içerisinde yerine oturtma, nefsi terbiye
etme noktasında insanla kurduğu iletişim ilahi vahiy yoluyla olmaktadır. Tarihin bizzat kendisi, insan
eliyle ne kadar tahrif edilmiş olsa bile, aklın kabul
etmekte zorlandığı mitolojilere dönüştürülmüş olsa
bile, peygamberler tarafından insanlığa tebliğ edilip
yaşanan ilahi vahyin hakikatine şahadet etmektedir.
İlahi Vahyin İnsan Eliyle Tahrif Edilmesi
Ancak, dinin insan algısının ve yorumlarının da devreye girmesiyle farklı tarihi ve kültürel ortamlarda,
farklı coğrafyalarda kazandığı formlar, bizatihi ilahi vahyin kendisi üzerinde gerçekleşen tahrifatlar
onun asli kaynağına ulaşılmasının ve evrensel özünün kavranmasına engel oluşturmaktadır. Birçok
ihtiyaçların yanında nefsî arzuların, ihtirasların ve
olumsuz taleplerin de sahibi insanoğlunun bozgunculuğu sadece sosyal hayatın ifsat edilmesiyle, ahlaki değerlerin erozyona uğratılmasıyla, arzın, suyun
ve atmosferin kirletilmesiyle, canlıların kodlarıyla oynanmasıyla, ekolojik dengelerin bozulmasıyla sınırlı
değildir. İnsan ihtiyaç ve zaaflarından kaynaklanan
bu bozgunculuk, zaman içerisinde insan eliyle ilahi
vahyin kodları üzerinde oynanmasıyla da gerçekleşir. Bu bakımdan dinin ilahi vahye dayalı asli kaynağının bulandırılmamış veya bozulmamış olmasının
yanında, doğrudan vahyî olan bilgilerle beşerî anlayışların, yorum ve değerlendirmelerin arasının ayrılması, vahyin tarihi olgularla, sosyo-kültürel, ekonomik, politik vb. durum ve şartlarla olan canlı ilişkisinin
ve karşılıklı etkileşiminin kavranması insanın doğru
bir din anlayışına ulaşması, inancın sağlam temellere oturtulması, düşünce ve davranışların dinin özüne, akıl, vicdan ve fıtrata uygun olarak yönlendirilip
iman, ahlak ve hukuk değerlerinin derin ve evrensel
bir kavrayışla bilinç haline getirilip ikame edilmesi
açısından önemlidir. Bu noktada kutsal metinlere
ve dini kaynaklara yaklaşımda sahip olunan niyet
ve düşünce, izlenen yöntem ve yoruma etki eden
faktörler devreye girer. Dinin siyasal ideolojiler için
temel oluşturması da bu zeminde gerçekleşir.
Seküler bir anlayışa sahip olmak, bilinçaltında yatan
tarihi, dini ve kültürel zemini; belirli bir inanç, kültür
ve kavmiyete mensubiyeti, söz konusu mensubiyet üzerinden şekillenen zihniyetleri ve gelecekle
ilgili idealleri ortadan kaldırmaz. İsrail’in Filistin ve
Gazze’ye yaptığı saldırılarda “Bulut Sütunu” gibi
Eski Ahit’ten alınan kavramları kullanması bu noktayla bağlantılıdır. Nitekim bütün sekülerlik ve laiklik
iddiasına rağmen Batı dünyasının özellikle de İslam
dünyasına karşı uyguladığı Haçlı siyaseti, stratejik
olarak önemli gördüğü bölgelerde misyonerlik faaliyetlerine destek vererek nüfuz ve etkinliğini artırmaya çalışması da bu bağlamda değerlendirilebilir.
Siyonizmin Dini Araçsallaştırması
Siyonizm örneğinde siyasal ideoloji ile Yahudi dini
arasında kurulan bir ilişki söz konusudur. İdeoloji,
stratejik ve politik söylemlerini oluşturma, mensuplarına ve taraftarlarına ideal verme hedefine matuf
olarak dini ödünç alır. Aslında teşekkülünde seküler
bir anlayışa dayalı Yahudi milliyetçiliği; yani Siyonizm, uyguladığı siyasete teolojik bir temel oluşturmak, yaptıklarını meşrulaştırmak için dini kaynaklara başvurur, onlara kendi ideolojik ve politik amaçları doğrultusunda yaklaşarak kutsal kabul edilen
sözleri kendince yorumlama çabası içerisine girer.
Yani Siyonizm, Yahudileri kendi projesi doğrultusunda motive etmek, etnik milliyetçiliğe dayalı bir ulus
dini inşa etmek için Museviliğin tarihi muhayyilesine
ve kaynaklarına başvurmaktan geri durmaz. Siyonizm, Yahudi dininin kaynaklarında Yahudi kavminin
Tanrı tarafından seçilmiş, kutsanmış ve üstün kılınmış bir kavim olduğuna, başka ulusların topraklarını
EYLÜL 2014
103
Syonzm, Yahud dnnn kaynaklarında Yahud kavmnn Tanrı tarafından seçlmş, kutsanmış ve üstün kılınmış br
kavm olduğuna, başka ulusların topraklarını onlara mülk olarak vereceğne (Arz-ı Mev’ud), onları Yahudlern elyle
yok edeceğne dar muharref anlatımlardan hareketle kend poltka ve stratejs çn teolojk br zemn oluşturmaya,
Flstn üzernde gerçekleştrdğ şgaller, katlamları, tehcr ve yayılma syasetn meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
onlara mülk olarak vereceğine (Arz-ı Mev’ud), onları Yahudilerin eliyle yok edeceğine dair muharref
anlatımlardan hareketle kendi politika ve stratejisi
için teolojik bir zemin oluşturmaya, Filistin üzerinde
gerçekleştirdiği işgalleri, katliamları, tehcir ve yayılma siyasetini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Eski
Ahit ve Talmut gibi kutsal kabul edilen metinlerden
oluşan Yahudi dininin kaynakları, gençliğin Siyonizm
idealiyle yüklenip motive edilmesi için gereken söylem ve retoriklerin geliştirilmesi noktasında uygun
bir zemin oluşturur. Söz konusu kaynak ve metinler,
doğru ve güvenilir olma noktasında bir hayli sorunlu
olup, farklı yorumlamalara, çarpıtma ve manipülasyonlara oldukça açıktır.
Tevrat ve Talmut’un Siyonizme
Malzeme Sunması
Konuyla ilgili kaynaklara ve araştırmalara göre
Kur’an’da hakla batılı birbirinden ayırmak için Allah tarafından Hz. Musa’ya vahyedilerek İsrail
Oğulları’na gönderilen Tevrat (Torah), İsrailoğullarının ve Yahudilerin yaşadıkları tarihi dönemler içerisinde; özellikle de şirk, işgal ve esaret dönemlerinde olduğu gibi muhafaza edilememiş, taş levhalar
olarak içerisinde bulunduğu Ahit Sandığı ile beraber
kaybolmuştur.1 Bu sandık ve içerisinde olduğu iddia edilen Tevrat bir daha bulunamamıştır. Bugün
insanlığın elinde bulunan Tevrat (Torah), Babil sürgününden sonra Yahudilerin Kudüs’e dönmelerinin
ardından II. Mabet döneminde yazılmıştır. Mevcut
Tevrat’ın tek bir kalemden çıkmayıp, Yahudi tarihinin değişik dönemlerinde farklı yazarların devreye
girmesiyle eklektik bir şekilde oluşturulduğu, yazarların içerisinde bulundukları şartları, düşünce ve
ruh hallerini yansıttığı yönünde ciddi tespitler vardır.2 İçerisinde sadece bir bölüm olarak Torah’ın da
yer aldığı, İsrailoğulları ve Yahudiliğin tarihini anlatan
Eski Ahit’in yazılması ise uzun dönemler içerisinde
gerçekleşmiştir. Yani Tanrı’nın sözleriyle beşer sözleri birbirine karışmıştır.
Böyle olduğu içindir ki Eski Ahit’in Torah ve diğer
bölümlerinde birbirini nakzeden, etnik milliyetçili-
104
EYLÜL 2014
ği ve Yahudi olmayanlara karşı düşmanlığı teşvik
eden birçok anlatımlara rastlamak mümkündür.
On Emir örneğinde olduğu gibi Allah’tan başkasını
Tanrı edinmemek, putlara ibadet etmemek, yaşlılara ve ana-babaya iyilik edip saygı göstermek,
adam öldürmemek, zina etmemek, hırsızlık yapmamak, yalancı şahitlikten uzak durmak, yoksulları
gözetmek, komşu haklarına riayet, yargıda adaleti
ikame edip haksızlık yapmamak gibi3 Kur’an’da da
yapılması emir ve teşvik edilen hususların yanında,
aşağıda verildiği gibi Allah’ın şanına, ilahi vahyin
özüne ve ruhuna uygun olmayan birçok anlatımları
da bulabiliriz:
“Bir kente saldırmadan önce kent halkına barış
önerin! Barış önerinizi benimser, kapılarını size
açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışıp size hizmet edecekler (yani size
köle olacaklar). Ama barış önerinizi (!) geri çevirir,
sizinle savaşmak isterlerse kenti kuşatın, Tanrınız
Rab kenti elinize teslim edince, orada yaşayan
bütün erkekleri kılıçtan geçirin! Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz… Tanrınız Rab’bin miras olarak size vereceği
bu halkların kentlerinde soluk alan hiçbir canlıyı
yaşatmayacaksınız!”4
Etnik milliyetçi ve kavimci ruh, Eski Ahit’in Torah bölümünde Tanrı’nın insanlar arasından kutsal bir halk
olarak Yahudi kavmini seçtiğine, diğer halkların topraklarını onlara mülk olarak vereceğine, onları büyük
ve güçlü bir millet (ulus) kılacağına, onların (başka
ulusların) mülklerine varis olacaklarına dair anlatımlara damgasını vurmuştur:
“Şimdi sözümü dikkatle dinler, antlaşmama uyarsanız, bütün uluslar içinde öz halkım olursunuz.
Çünkü yeryüzünün tümü benimdir. Siz benim için
kâhinler krallığı, kutsal ulus olacaksınız. İsrailliler’e
böyle söyleyeceksin.”5
“Bütün kurallarıma, ilkelerime uyacak, onları yerine getireceksiniz. Öyle ki yaşamak üzere sizi götüreceğim ülke sizi dışarı kusmasın! Önünüzden ko-
vacağım ulusların törelerine göre yaşamayacaksınız. Çünkü onlar bütün bu kötülükleri yaptılar.
Bu yüzden onlardan nefret ettim. Oysa siz onların
topraklarını sahipleneceksiniz. Bal ve süt akan bu
ülkeyi size mülk olarak vereceğim, dedim. Sizi
öteki uluslardan ayrı tutan Tanrınız RAB benim.”6
“Tanrınız RAB için kutsal bir halksınız. RAB, öz
halkı olmanız için yeryüzündeki bütün halkların
arasından sizi seçti.”7
“Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak.
Sınırınız çölden Lübnan’a, Fırat Irmağı’ndan
Akdeniz’e kadar uzanacak. Önünüze kimse duramayacak. Allah’ınız Rab, size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu, ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.”8
Beşeri anlatım üslubunun hâkimiyeti altında kavmiyetçilik boyası ile boyanarak vahyî bilginin bulandırılıp özünün yitirildiği, coğrafi olarak toprak
kazanmanın öne çıkarıldığı yukarıdaki anlatımlar
hem Kur’an’dan ve hem de Torah’ın bütünlüğünden hareketle değerlendirildiğinde, buradaki seçilip
üstün kılınmanın, mülk edinmenin doğrudan ırk,
kavmiyet ve coğrafya ile ilgili değil, yeryüzünde ilahi
vahiy için model oluşturabilecek, Allah’ın hükümlerini icra edecek örnek bir toplumun inşasına, inşa
edilen bu toplumun hür olarak yaşayabilecekleri bir
ortamın tesisine yönelik olduğu anlaşılabilir. Diğer
(putperest ve zalim) ulusların mülküne ve toprağına mirasçı kılınma meselesiyle anlatılmak istenen
şey, sınırları çizilen belirli bir coğrafyanın tapusunun
Yahudi oldukları için üstün kılınan (!) bir kavme/ırka
verilmesi değildir! Allah’ı tapu ve kadostro müdürü olarak düşünenler büyük bir aldanış içindedirler!
Yukarıda Eski Ahit’ten verilen ifadelerle anlatılmak
istenen şey, Allah’a hakkıyla iman edip O’nunla
aktedilen antlaşmaya riayet ederek O’nun rızası
doğrultusunda ilahi vahyin öne çıkardığı kurallar
üzerinden örneklik oluşturacak bir topluma Allah’ın
yeryüzünde üstünlük vereceğidir. Yani o dönemde bu amaçla kendilerine peygamber gönderilen
İsrailoğulları’nın, Allah’la ve Hz. Musa ile yaptıkları
antlaşmalarını (ahitlerini) yerine getirdikleri takdirde,
kendilerine yeryüzünde egemenlik ve nimetler ihsan
edilip âlemlere üstün kılınacakları, putperest ve zalim ulusların kovulmasıyla yerleştirilecekleri ülkede
hür olarak yaşayacakları anlatılmaktadır. Allah’ın bu
vaadi, ırkı ve etnik yapısı ne olursa olsun, kendilerine gönderilen peygamberlerin rehberliğinde Allah’a
hakkıyla iman edip hayatını O’nun rızası doğrultusunda ikame ederek O’nun davasına sahip çıkan
bütün milletler ve kavimler için geçerlidir. Aşağıdaki
Kur’an ayetleri açıkça buna delalet etmektedir:
EYLÜL 2014
105
yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve “İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın,
zekâtı verin” diye de emretmiştik. Sonunda azınız
müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz.”12
“Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak
ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!”13
“Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: “Ey kavmim, Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden
peygamberler çıkardı, sizden yöneticiler kıldı ve
âlemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi.
Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı (girmenizi
emrettiği) mukaddes yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak
çevrilirsiniz.”14
“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın.
Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.”9
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi
kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah
yanında en değerli (üstün) olanınız, takvada üstün
olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden
haberdardır.”10
Allah’ın İsrailoğullarıyla yaptığı antlaşmada onlardan
aldığı vaat da onların iman, salih amel, şükür ve takva üzerine yaşamaları üzerinedir. Bu vaadi yerine
getirecekler için Allah’ın onları yeryüzünde üstün kılması; onlara nimet ve bereketlerin kapısını açması
söz konusudur:
“Ey İsrail oğullan, sizi gerçekten düşmanınızdan
(Firavun’dan) kurtardık, Tur dağının sağ yanında
size söz verdik ve sizlere kudret helvası ile bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiklerimizin temiz
olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi gazabım çarpar.
Her kim ki kendisini gazabım çarparsa, hakikaten
o, yıkılıp gitmiştir. Şu da muhakkak ki ben, tevbe
eden, inanan ve yararlı işler yapan, sonra (böylece) doğru yolda giden kimseyi bağışlarım.11
“Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah’a
kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya,
106
EYLÜL 2014
Torah gibi Allah’ın Peygamberine (Hz. Musa’ya)
vahyetmiş olmasına rağmen insan eliyle tahrife uğrayan veya Eski Ahit gibi Meryem’i, Hz. İsa’yı, ona
gelen vahiyleri ve havarilerini konu edindiği halde
doğrudan insan bilgi ve tecrübesinin mahsulü olarak yazılan, içerisinde birçok tutarsızlıkları, mitolojik
anlatımları ihtiva eden kitaplar üzerinde insanı aşan
(beşer üstü) bir üslup ve anlatımla müthiş bir arındırma gerçekleştiren yukarıdaki ve benzeri ayetler,
Kur’an’ın doğrudan Allah kelamı olduğunun ve
mucizevi boyutunun en açık göstergeleri durumundadır. Hiçbir beşerin daha önceki kutsal kitaplar
üzerinde Kur’an’la gerçekleştirilen bu (tahrifat ve
mitolojiden) arındırmayı gerçekleştirmesi mümkün
değildir. Yine aşağıda Torah’tan süzerek seçtiğimiz
anlatımlar, yukarıda Kur’an ayetlerinden hareketle
yaptığımız değerlendirmeyle örtüşmektedir:
“Siz Tanrınız RAB için kutsal bir halksınız. Tanrınız RAB, öz halkı olmanız için yeryüzündeki bütün
halkların arasından sizi seçti (Yani size peygamber/
ler göndererek diğer uluslar içinde hidayet üzere
örnek bir toplum olmanız için sizi seçti). RAB’in
sizi sevmesinin ve seçmesinin nedeni öbür halklardan daha kalabalık olduğunuzdan değil. Siz sayıca öbür halklardan azdınız. RAB, size sevgisini
göstermek ve atalarınıza ant içerek verdiği sözü
yerine getirmek için güçlü eliyle sizi Mısır’dan çıkardı; köle olduğunuz ülkeden, Mısır Firavunu’nun
elinden sizi kurtardı. Tanrınız Rab’bin Tanrı olduğunu bilin. O güvenilir Tanrı’dır. Kendisini seven-
lerin, buyruklarına uyanların bininci kuşağına kadar antlaşmasına bağlı kalır. Kendisinden nefret
edenlere ise üzerlerine yıkım göndererek karşılık
verir. RAB, kendisinoden nefret edene karşılık
vermekte gecikmeyecek. Onun için, bugün size
bildirdiğim buyruklara, kurallara, ilkelere uymaya
dikkat edin.”15
“Tanrı’nız RAB’bin size öğretmek için bana verdiği
buyruklar, kurallar, ilkeler bunlardır. Mülk edinmek
için gideceğiniz ülkede onlara uyun… Tanrınız
RAB’bi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün
gücünüzle seveceksiniz… Tanrınız RAB’den korkacaksınız, O’na kulluk edecek ve O’nun adıyla
ant içeceksiniz. Başka ilahların, çevrenizdeki ulusların taptığı hiçbir ilahın ardından gitmeyeceksiniz… Tanrınız RAB’bin buyruklarına, size verdiği
yasalara, kurallara uymaya dikkat edeceksiniz.
RAB’in gözünde iyi ve doğru olanı yapacaksınız;
öyle ki üzerinize iyilik gelsin, RAB’bin atalarınıza
ant içerek söz verdiği verimli ülkeyi mülk edinesiniz.”16 Tanrınız RAB’bi unutur, başka ilahların
ardınca giderseniz, onlara tapar önlerinde yere
kapanırsanız, bugün size açıkça belirtirim ki tamamen yok olacaksınız. Tanrınız Rab, önünüzden
ulusları yok ettiği gibi, sözüne kulak vermediğiniz
için sizi de yok edecek… Tanrınız RAB, ulusları önünüzden kovunca, ‘RAB doğruluğumuzdan
ötürü bu ülkeyi mülk edinelim diye bizi buraya
getirdi’ diye düşünmeyin. Çünkü RAB, bu ulusları
kötülükleri yüzünden önünüzden kovuyor... Tanrınız RAB, ulusları kötülükleri yüzünden ve atalarınız
İbrahim’e, İshak’a, Yakup’a ant içerek verdiği sözü
yerine getirmek için önünüzden kovacak.”17
“Bu ilkeleri dinler, onlara özenle uyarsanız, Tanrınız RAB, atalarınıza ant içerek size söz verdiği ülkede rahminizin meyvesini, toprağınızın ürününü
-tahılını, yeni şarabını, zeytinyağını- sığırlarınızın
buzağılarını, sürülerinizin kuzularıonı bereketli kılacak. Öbür halklardan daha çok kutsanmış olacaksınız.”18
Yahudi toplumunun hayatında Eski Ahit’ten çok
Talmut’un etkisi ve yönlendirmesi söz konusudur.
Torah (Tevrat)’ın hahamlar tarafından yapılan tefsiri
mahiyetinde onların tartışmalarını, Yahudi medeni
kanununu, dini yasaları, âdetleri, tören ve kuralları
ihtiva eden Talmud, içerisinde ihtiva ettiği katı kurallarla, ırkçı söylemlerle, Yahudi olmayanları aşa-
ğılayan ibare ve yorumlarla, yabancı düşmanlığını
teşvik eden anlatım ve açıklamalarla Siyonist ideolojinin kendi politikası doğrultusunda kullanması için
ona yeterli malzemeyi sunar. Talmut’a dair verilen
bilgi ve açıklamalarda bu söylenenlerle ilgili birçok
örneğe rastlamak mümkündür. Problem olan şey,
dinin kaynaklarını açıklayıp yorumlama konusunda
haham ve kohenlere mutlak yetki verilmesi, onların yorumlarının hiç düşünmeden kabul edilip Tanrı
kelamı gibi değerlendirilmesidir. Ehl-i Kitap’la ilgili
Kur’an’daki şu ayet bu gerçeğe işaret etmektedir:
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu
Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan
başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları
şeylerden uzaktır.”19
Sonuç olarak Batı emperyalizminin yaratıp her türlü
desteği vererek şımarttığı Siyonizm canavarı, dini
de araçsallaştırıp istismar ederek sadece İslam
dünyası için değil, Yahudilerin kendileri dâhil bütün
insanlık için açık bir tehdit oluşturmaktadır. Bugün
Batı dünyasının Siyonizme verdiği destekte, uzun
vadeli çıkarların ve İslam karşıtlığının etkin olması
yanında, bir zamanlar Yahudiler üzerinde oynadıkları soykırım, asimilasyon ve tehcir politikalarından
dolayı günah çıkarma isteği sezilmektedir.
Dipnotlar
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
Bu konuda geniş bilgi ve değerlendirme için örneğin bk.
Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, Seba Yayınları, Ankara 1997, s. 78-118
Richard Elliott Friedman, Kitab-ı Mukaddes’i Kim Yazdı?,
çev. Muhammet Tarakçı, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005,
s. 18-162
Bk. Eski Ahit, Yasanın Tekrarı, 5/7-21, 23/24-25; Levililer, 19/3, 32; 15-18
Bk. Eski Ahit, Yasanın Tekrarı, 20/10-18
Eski Ahit, Mısır’dan Ç ıkış, 19/5-6
Eski Ahit, Levililer, 20/22-24
Eski Ahit, Yasanın Tekrarı, 14/2
Eski Ahit, Tensiye, 11/24-25
Al-i İmran, 3/139
Hucurat, 49/13
Taha, 20/80-82
Bakara, 2/83
Al-i İmran, 3/187
Maide, 5/20-21
Eski Ahit, Yasanın Tekrarı, 7/6-11
Eski Ahit, Yasanın Tekrarı, 6/1, 5, 13-14, 17-18
Eski Ahit, Yasanın Tekrarı, 8/19-20; 9/4-5
Eski Ahit, Yasanın Tekrarı, 7/12-14
Tevbe, 9/31
EYLÜL 2014
107
haber
Cumhurbaşkanlığı Seçim Sonuçlarının
Değerlendirilmesi Paneli
Yardımcısı ve Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Doç.
Dr. Mehmet Şahin, SDE İç Politika ve Demokratikleşme Koordinatörü Dr. Murat Yılmaz, SDE Tarih ve
Toplumsal Hafıza Araştırmaları Koordinatörü Orhan
Miroğlu, SDE Ekonomi Koordinatörü Dr. Cemil Ertem, Yenişafak Ankara Temsilcisi Abdulkadir Selvi ve
GENAR Başkanı İhsan Aktaş konuşmacı olarak bulunmuştur. Panelde genel olarak seçim sonuçları ele
alınırken, sadece muhalefetin ya da çatı adayının performansı değil, Selahattin Demirtaş’ın aldığı destek,
sandığa yansımayan seçmen profili, yurtdışı oyların
akıbeti ve genel olarak seçmen sosyolojisinin anlaşılması için seçimlerin önümüze koymuş olduğu veriler
de konuşmacılar tarafından tartışılmıştır.
Doç. Dr. Mehmet Şahin konuşmasında şunları söylemiştir: “Dünyada bazı odakların 2014 başında Tayyip
Erdoğan’ın siyasetten uzaklaştırılmış olduğu bir Türkiye hayal ettiklerini, 17-25 Aralık siyasete müdahale isteğinin bu beklenti ile birlikte anlaşılması gerektiğini ifade etmiştir. Ancak daha Gezi olaylarında bu
durumun farkında olan Recep Tayyip Erdoğan, bir
kez daha halk ile olan bağını güçlendiren hamleler ile
önce 30 Mart sonrasında ise cumhurbaşkanlığı seçiminden zaferle çıkmasını bilmiştir.”
Stratejik Düşünce Enstitüsü 13 Ağustos Çarşamba
günü, cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçlarını, konunun uzmanı konuşmacıların yer aldığı kapsamlı bir
panel ile ele almıştır.
10 Ağustos 2014 Pazar günü Türkiye, siyasi geleceği
açısından “düne” belki de hiç benzemeyecek bir yeni
istikamete girmiştir. Türkiye, siyasi tarihinde ilk defa
cumhurbaşkanını halkın oyları ile Çankaya’ya taşımış; seçmen daha sivil, daha demokrat olanın siyasal
sistemi kökünden değiştirme vaadine sahip çıkmış,
Sn. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’nin ilk
108
EYLÜL 2014
başkanı olarak seçmiştir. Yaşanan bu tecrübe, birçok
yanı ile tartışılmaya ve değerlendirilmeye muhtaçtır.
Bu nedenle, daha önce olduğu gibi benzer konularda
ilgisini Türkiye’nin demokratikleşmesi meselesinden
hiç ayırmayan Stratejik Düşünce Enstitüsü, 13 Ağustos 2014 Çarşamba günü 13.30’da “Cumhurbaşkanlığı Seçim Sonuçlarının Değerlendirilmesi Paneli”ni,
entelektüeller, kamuoyu ve siyasetin önemli temsilcilerinin katılımları ile gerçekleştirilmiştir.
SDE Başkanı Prof. Dr. Birol Akgün’ün hem ev sahipliği
hem de moderatörlük yaptığı panelde, SDE Başkan
Cumhurbaşkanlığı seçiminin Türk siyasi hayatı içindeki yeri ve önemine dikkat çeken Dr. Murat Yılmaz için
ise bu seçim “27 Mayıs’ta kurulan vesayetin, halkın
desteği ile tarih olmasının bir göstergesidir. Ayrıca bu
seçim 3 Kasım 2002’de oluşan demokratikleşme ve
reformları destekleyen bloğun sapasağlam durduğunu göstermektedir. Seçmenin yüzde 52’si bu vaatlere
sahip çıkmıştır.”
Seçime katılım oranı ile ilgili fikirlerini paylaşarak konuşmasına başlayan İhsan Aktaş ise yaptıkları analizlere göre özellikle CHP ve HDP seçmeninin daha
yoğun olarak sandığa gittiğini, oy vermeyen seçmenlerin önemli bir kısmını AK Partili ve MHP’li seçmenin
oluşturduğunu ifade etmiştir. Aktaş’a göre katılım oranının yükselmesi Recep Tayyip Erdoğan’ın oylarının
birkaç puan daha yükselmesi anlamına gelmektedir.
Bu nedenle seçimi kazanmak peşinde değil ancak
ikinci tura taşımak gayesinde olan bir yaklaşım için,
mağlubiyeti tatilcilere bağlamak ancak naif bir değerlendirme olarak ifade edilebilir.
Dr. Cemil Ertem ise 10 Ağustos seçimlerini 2008’de
başlayan devrimin son halkası olarak gördüğü ifade
etmiştir. 2008 yılında Türkiye, 1947’den beri ilk kez
IMF ile yaptığı bir stand-by anlaşmasının gereklerini yerine getirmiş ve yeni anlaşmaya yanaşmayarak
kendi bağımsız ekonomi politikalarını takip edeceğini
ilan etmiştir. 19. Stand-by anlaşması Türkiye ekonomi tarihinde tamamlanabilen tek anlaşmadır ayrıca
2009’daki GAP eylem planı ise bugün yaşanan çözüm
sürecinin ekonomik temellerini atmıştır. Ertem’e göre
10 Ağustos’ta Türkiye halkı tarihinde ilk ve son kez
olmak üzere cumhurbaşkanını seçmiştir. Çünkü “bundan sonra Türkiye halkı devlet başkanını seçecektir”.
Dünyada çok az ülkenin yaptığı seçimin bölgesini ve
dünyayı bu kadar meşgul ettiğini ve önemsendiğini
ifade ederek sözlerine başlayan Orhan Miroğlu, seçim
sonuçlarından yola çıkarak “AK Parti’nin, cumhurbaşkanı adayı olarak Recep Tayyip Erdoğan’ı göstermiş
olmasının ne kadar isabetli olduğu görülmüştür” dedi.
Miroğlu’na göre seçim sonuçları Türkiye’nin 2023 vizyon ve hedeflerinin demokratlar ve Kürtler tarafından
temsil edildiğini de göstermektedir. Çünkü bu iki grup
dışında kalanlar topluma çok az şey söyleme zahmetine girmiştir.
Panelin son konuşmacısı olan Abdulkadir Selvi’nin
CHP eleştirileri dikkat çekicidir. Bu sonuçların CHP
içinde bir değişme neden olup olmayacağı sorusu ile
sözlerine başlayan Abdulkadir Selvi, buna pek ihtimal
vermediğini ve CHP’nin bir mumya gibi davrandığını;
yemediğini, içmediğini, boyunun uzamadığını, tepki
vermediğini adeta bir yaşayan ölü gibi göründüğünü
ifade etmiştir. Selvi’ye göre CHP’nin seçim sonuçlarından dersler çıkartması en az atomu parçalamak
kadar zor ve zahmetlidir. CHP kendini yenilemek yerine tüm enerjisini AK Parti içinde yaşanacak muhayyel
çekişme ve çatlaklara yöneltmektedir.
Panel, konuşmalar sonrasında katılımcıların sorularına konuşmacılar tarafından verilen cevaplar ile son
bulmuştur.
EYLÜL 2014
109
haber
İslamofobi ve Batı Dünyasının İmtihanı
Söyleşisi
Stratejik Düşünce Enstitüsü’nde 20 Ağustos 2014
Çarşamba günü İslamofobi araştırmalarının önde gelen isimlerinden biri olan Prof. Dr. Hatem Bazian ile
“İslamofobi ve Batı Dünyasının İmtihanı” başlıklı bir
söyleşi gerçekleştirildi.
ABD’nin California Üniversitesi, Yakın Doğu Araştırmaları bölümünde öğretim üyesi olarak çalışan ve
Islamophobia başlıklı akademik derginin de editörlüğünü yapan Prof. Bazian yaptığı konuşmada şunları
vurguladı:
“Batı toplumlarında ötekileştirmenin uzun bir tarihi
geçmişi vardır. Eskiden beri ırk ve din temelli, ayrıştırmacı dil geliştirme ve ötekileştirme konusunda
Batılı toplumlar maalesef sabıkalıdır. Irkçılık, yabancı
düşmanlığı ve anti-semitizm gibi örnekler bize bunu
göstermektedir. “İslamofobia” bu ötekileştirme geleneğinin son halkasıdır ve bu bağlamda Müslümanlar
da ötekileştirmenin son kurbanlarıdır.”
110
EYLÜL 2014
Özellikle ABD’de 11 Eylül olaylarından sonra Müslümanlara yönelik bakış açısının çok değiştiğini ve
İslam’ın neredeyse terörle özdeşleştirilmeye çalışıldığını belirten Bazian, anti-Müslüman tutumun kendiliğinden oluşmadığını, özellikle ABD’deki İsrail yanlısı
kurumların bilinçli, sistematik ve sofistike bir şekilde
Amerikan toplumunun İslam ve Müslüman algısını değiştirmek için çalıştığını ve bu uğurda yüz milyonlarca
dolar para harcadıklarını dile getirdi.
Prof. Bazian son olarak, Müslümanların da İslam’ın
doğru temsili konusunda sorumlukları olduğunu hatırlamaları gerektiğini ve Irak’taki bazı grupların son
zamanlarda İslam adına sergiledikleri uygulamaların
bu anlamda batıdaki İslam karşıtlarının elini güçlendirdiğinin altını çizdi.
Söyleşi, soru cevap kısmının ardından SDE Başkanı
Prof. Dr. Birol Akgün’ün konuşmacı ve katılımcılara teşekkür etmesiyle son buldu.
haber
İnsani Gelişme Endeksi
Çalıştayı
BM Kalkınma Programı (UNDP) tarafından her yıl hazırlanan İnsani Gelişme Endeksi’nin değerlendirildiği
çalıştay 25 Ağustos 2014 tarihinde SDE Genel Merkezinde gerçekleştirildi. Çalıştay, Cumhurbaşkanlığı Genel
Sekreteri Sn. Mustafa İsen’in açılış konuşması ile başladı.
BM Kalkınma Programı (UNDP) 1990 yılından beri düzenli olarak belli parametreler ışığında hazırlanan İnsani
Gelişme Endeksi’nde (İGE), Türkiye 187 ülke içinde 90.
sıradayken, 2014 yılında 21 basamak ilerleyerek 69.
sıraya çıkmıştır. Bu ilerleme özellikle İnsani Gelişme
Endeksi’ne esas teşkil eden konularda daha sağlıklı verilerin UNDP’ye iletilmesi ile sağlanmıştır. Ancak
Türkiye’nin mevcut durumda ilgili indekste daha yukarılara ilerlemesi geliştirilecek yakın, orta ve uzak erimli
kamu politikaları ile mümkündür.
Geliştirilecek bu politikalar ve sağlıklı veri akışının sağlanması ile yakın zamanda ülkemiz için İGE’de yeni bir
sıçramanın olması beklenebilir. Cumhurbaşkanı Genel
Sekreteri Sn. Mustafa İsen’in açılış konuşması ve Dr.
Murat Yılmaz’ın moderatörlüğünde SDE’de yapılan
çalıştayda, ilgili kurum ve kuruluşların bu konuda ne
tür katkılar sağlayabileceği ve ortak bir platform için
nelere ihtiyaç duyulduğu konuları tartışılmıştır. İleride
SDE Analizi olarak kamuoyu ile paylaşılacak bazı öneri
ve temenniler kayıt altına alınmış ve çalıştay, Dr. Murat
Yılmaz’ın değerlendirme konuşması ile son bulmuştur.
Çalıştay, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa
İsen, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Doç. Dr. Yusuf Tekin,
Kalkınma Bakanlığı’ndan Sırma Demirşeker ve Yusuf
Yüksel, MEB-SGB’den Veysel Erdel, ASPB-SGB’den
Dr. Nesim Türkaslan, YÖK’den Recep Korkmaz ve Gökhan Çetinsaya, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan İsmail
Demirel, Hacettepe Üniversitesi’nden Arda Akçiçek,
ASPB. Kadın Statüsü Genel Müdürlüğünden Gülser
Ustaoğlu, Strateji Geliştirme Başkanlığı’ndan Mahmut
Evkuran, ASPB’den Nazım Çelik, Gazi Üniversitesi’nden
Işıl Kurnaz, Sağlık Bakanlığı’ndan Mehmet Atasever ve
İrfan Şencan, SDE Uzmanlarından Ahmet Kızılkaya ve
M. Kürşat Birinci, SDE İç politika ve Demokratikleşme
Programı Koordinatörü Dr. Murat Yılmaz ve SDE Başkanı
Prof. Dr. Birol Akgün katılımları ile gerçekleştirilmiştir.
EYLÜL 2014
111
haber
SDE’den Anlamlı
Ziyaret
Stratejik Düşünce Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Birol
Akgün, SDE uzmanlarından oluşan beraberindeki heyet ile birlikte Türkiye’ye ambulans uçakla Gazze’den
getirilen Filistinli yaralıları ve Azerbaycan’dan getirilen
yaralı Azeri askerleri, tedavi gördükleri Atatürk Eğitim
ve Araştırma Hastanesi’nde ziyaret etti.
İlk olarak hastane yöneticisi Prof. Dr. M. İ. Safa
Kapıcıoğlu’nu ziyaret ederek Gazzeli hastaların durumu hakkında bilgiler alan Stratejik Düşünce Enstitüsü
heyeti daha sonra, Gazze’den getirilen Nida Alkara,
Rahma Alatwı, Ihap Mahamad ve Azerbaycan’dan
getirilen Gazi Serhan Tahirzade ile kısa sohbetler gerçekleştirdi. Yaralılara geçmiş olsun dileklerini ileterek,
yapılan saldırılardan duydukları üzüntüleri dile getiren
heyet, yaşanan insanlık dramını bir de onların ağzından dinledi. Kendilerine gösterilen ilgiden duydukları
memnuniyeti dile getiren yaralılar, Türkiye’nin kendilerine verdiği desteklerden dolayı teşekkürlerini ilettiler.
SDE ailesi olarak saldırılarda hayatını kaybedenlere
rahmet, ailelerine başsağlığı ve yaralılara acil şifalar
diliyoruz.
112
EYLÜL 2014
SDE’de Yaz Stajları
Devam Ediyor
Gelecek kuşaklara erişmede ve yeni Türkiye’nin kurulmasında eğitimin önemini bilen ve bu gaye ile
gençlerin eğitimine önem veren SDE, “Osmanlı Üniversitesi 2014 yılı yaz staj programı”na devam etmektedir. Kurumumuzun açtığı staj başvuru programına
önemli sayıda başvuru yapılmış, belirlenen kriterlere
uyan genç arkadaşlarımız staj programına kabul edilmiştir. Staj dönemi boyunca ekonomi, uluslararası
ilişkiler, iç politika, dış politika, güvenlik, siyaset, din
ve din sosyolojisi, akademik eğitim, akademik eğitime temel hazırlık, akademisyenlik mesleği, sosyoloji,
siyaset tarihi, kültür ve uygarlık gibi konularda stajyerlere, konusunda minimum doktora derecesine sahip
hocalarımız tarafından gerek akademik ve gerekse
de sosyal hayatlarında karşılaşacakları konular hakkında, eğitim uygulanmıştır. Stajyerlerimiz belirlenen
konular çerçevesinde “staj dönemi tez” uygulamasına
tabi tutulmuş, önemli konularda gerekli kitapları okumaları teşvik edilmiş ve akademik araştırmalar yapmaları sağlanmıştır. Stajyerler bu araştırmaları sonucunda yazdıkları tezleri uzman hocalarımızın onayına
sunmuş ve staj diplomalarını alarak enstitünün staj
programından mezun olmuşlardır. Staj belgelerini kurum başkanımız sayın Prof. Dr. Birol Akgün’ün elinden
alan tüm arkadaşlarımıza gelecek hayatları boyunca
başarılar dileriz.
Download