jr searle ve çin odası argümanı - ETHOS: Felsefe ve Toplumsal

advertisement
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
J. R. SEARLE VE ÇİN ODASI ARGÜMANI
[J. R. Searle and the Chinese Room Argument]
Ferhat Onur
Doktora Öğrencisi, Akdeniz Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü
[email protected]
ÖZET
John R. Searle’nin Çin Odası Argümanı oldukça ilgi çekici ve üzerinde çokça tartışılmış bir
argümandır. Argümanın ilgi çekiciliğini günümüzün en baskın zihin kuramlarından biri olan
kompütasyonalizmi
hedef
almasına,
üzerinde
çokça
tartışılmasını
ise
felsefi
implikasyonlarının hayli zengin olmasına bağlayabiliriz. Searle, argümanının beynin
kelimenin tam anlamıyla bir bilgisayar (donanım), zihnin de bir bilgisayar programı (yazılım)
olduğunu ileri süren kompütasyonalizmin kesin ve net bir reddi olarak görse de, bize ve
birçoklarına göre argüman onun düşündüğü kadar ikna edici değildir. Bu çalışmada Çin Odası
Argümanı Searle’nin genel zihin anlayışı zemininde incelenecek ve argümana verilen yaygın
cevaplar değerlendirilerek argümanın neden ikna edici olmadığı gösterilmeye çalışılacaktır.
Anahtar Sözcükler: Çin Odası Argümanı, kompütasyonalizm, zihin felsefesi, sentaks,
semantik.
ABSTRACT
John R. Searle’s Chinese Room Argument is a compelling and well discussed argument. It is
a compelling argument for it aims one of the most dominant theories of mind of our day,
namely computationalism, which says that the brain is literally a computer (hardware) and the
mind is a computer program (software) and it is a well discussed argument for its
philosophical implications are quite rich. Despite the fact that Searle sees his argument as a
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
clear and decisive refutation of computationalism, according to many and us it is not that
convincing as he thinks it is. Therefore in this study Chinese Room Argument will be
examined against the background of Searle’s general understanding of mind and through
evaluating answers which were given to the argument we will try to show why the argument
is not so convincing.
Keywords: Chinese Room Argument, computationalism, philosophy of mind, syntax,
semantics.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
Searle ve Felsefesi
Analitik felsefeyi Kıta felsefesinden ayıran belirgin özelliklerden biri analitik filozofların
açıklık (clarity) sevdası ise John Searle (1932-) bu bakımdan bu filozofların başında yer alır.
O, yaklaşımını şöyle dile getirir: “Tarz ve serimleme söz konusu olduğunda basit bir maksime
uymaya çalışırım: Eğer açıkça söyleyemiyorsan, sen de anlamamışsındır.” (1983: x) Searle,
sadece açıklığı en ileri noktaya taşımasıyla değil, çalıştığı konuların çeşitliliğiyle ve
çalışmalarını sistematik bir şekilde sentezleme veya başka bir deyişle sentetik analitik bir
felsefe kurma çabasıyla da içinde bulunduğu analitik felsefe geleneğinden ayrılır. O, sırasıyla
dil felsefesi, zihin felsefesi ve sosyal kurumların doğası üzerine çalışmış, bunları aynı kadraja
dahil ederek birbirleriyle ilişkilendirmeyi denemiştir. Örneğin dili yalnızca yapısını
inceleyerek ya da mantıksal analize tabi tutarak anlayamayacağımızı düşünmüş ve söz
edimlerini sosyal bağlamda ele almıştır. Bir başka yönden de dili, bir zihin kavramı olan
yönelimselliğin (intentionality) temel biçimlerinin (algı, inanç, arzu, vs.) bir uzantısı olarak
görmüştür. Ona göre felsefede odak ‘Nereden biliyorsun’ sorusunun yerini ‘Ne anlatmak
istiyorsun’a bırakmasıyla epistemolojiden dil felsefesine kaysa da, dil felsefesi de ontolojik
olarak zihin felsefesine dayanmak durumundadır (2007, s. 28-30). Dolayısıyla Searle’nin
entelektüel gelişimi yukarıdaki sırayı izlese de onun için önem bakımından sıralama zihin
felsefesi, sosyal gerçeklik ve dil felsefesi şeklinde olacaktır. Bizi de burada esas ilgilendiren
Çin Odası argümanı dolayısıyla onun zihin felsefesidir.
Metafizik açıdan Searle, dışsal gerçekçi (external realist) ve bilimsel doğalcı (scientific
naturalist) bir pozisyonda durmaktadır. Dışsal gerçekçilik, özneden bağımsız olarak dış
dünyanın gerçekliğini onaylar. Searle’nin bu gerçekçiliği dışsal olarak tanımlaması onu
matematik nesnelerin gerçekliği veya etik olguların gerçekliği gibi gerçekçilik türlerinden
ayırmak içindir (1998, s. 13).1 Bilimsel doğalcılık ise gerçekliğin tam da doğal bilimlerin
resmettiği gibi olduğunu, dolayısıyla gerçekliğe dair araştırmalarımızın bilimsel bir
yaklaşımla doğa içinde kalarak yapılması gerektiğini öne sürer. Searle’ye göre bilimsel yolla
kümülatif bir şekilde elde ettiğimiz kesin, nesnel ve evrensel büyük bir bilgi birikimine
sahibiz. Bu yüzden artık klasik şüpheci epistemik soruların dönemi sona ermiş ve yirminci
1
Searle’nin dışsal gerçekçilik savunusu için bkz. Searle, J., 1998, Mind, Language and Society: Philosophy in
the Real World, s. 12-33, New York: Basic Books.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
yüzyılda etkili olmuş şüpheci post-modern tavrın ciddiye alınacak bir yanı kalmamıştır.2
Searle’nin bu düşüncelerinden yola çıkarak felsefenin sonu gelmeyen ontolojik ve
epistemolojik tartışmalardan uzak durarak sağduyunun (common sense) söylediklerine kulak
vermesi ve bilimle uyumlu veya bilim içerikli bir şekilde yapılması gerektiğini söyleyebiliriz.
Gerçekten de Searle, filozofun görevinin “problemi bilimsel bir çözüme kavuşacak şekilde
dikkatlice belirtebilmek adına yeterince özlü bir biçime sokmak” olduğunu söyler (2004, s.
32). Buna göre Searle, dış dünyanın var olması ve bizim bu dünyayı doğrudan algılamamız,
sözlerimizin anlamlı olduğundan bir şeylere işaret edebilmesi, ifadelerimizin olgulara karşılık
geldiği sürece doğru sayılması ve nedenselliğin varlığı gibi düşüncelerimizin arka planını
oluşturan bazı sağduyusal varsayımları ve bilimin ortaya koyduğu özellikle atomik madde
teorisi ve evrim teorisi gibi temel olguları kabul ederek işe başlar ve sorar: “Kendimize ait
şuurlu, anlam yaratan, özgür, rasyonel vs. failler olduğumuza dair ben-algımızı, akılsız,
anlamsız, özgür olmayan, rasyonel olmayan, kaba fiziksel parçalardan meydana gelen bir
evrenle nasıl uyuşturacağız?” (1998, s. 10; 2004, s. 4-5)
Sağduyumuz bize zihinsel olguların var olduğunu söylemekte, bilim ise her olguyu fiziksel
süreçlerle açıklamak istemektedir. Buna göre Searle’nin hedefi, hem zihinsel olanı hem de
fiziksel olanı yok saymadan veya ikisini birbirine indirgemeden (monizm) ve natüralizminin
gereği olarak herhangi bir gizemleştirmeye başvurmadan birbirinden farklı görünen varlığın
bu iki veçhesinin nasıl olup da ahenkle bir arada bulunabildiklerinin doğal bir açıklamasını
vermeye çalışmaktır. Dolayısıyla o, bir yandan zihinsel olanla fiziksel olan arasındaki ilişkiyi
gizemli hale getiren her türlü düalizmi ve gerçekliğin nihai olarak tinsel olduğunu veya
görünenin temelinde ideanın yattığını söyleyen idealist yaklaşımları reddederken, diğer
yandan geleneksel materyalizmin zihinsel olanın gerçekte var olmadığını ileri süren eleyici
türü ile, varlığını kabul etmekle birlikte özünde fiziksel olduğunu iddia eden indirgemeci
türünü reddeder. Onun kendi görüşü ise özetle şöyledir: “Zihinsel olgulara beyindeki
nörofizyolojik süreçler neden olur ve onlar beynin özellikleridir.” Searle bu görüşe “biyolojik
2
“İnternetten uçak biletini alan, uçağa binen, uçuş sırasında diz üstü bilgisayarında çalışan, varış yerinde uçaktan
inen, konferans salonuna gitmek için taksi tutan ve sonra şu veya bu şekilde kesin bilginin olmadığı, nesnelliğin
şüpheli olduğu, doğruluk ve bilgi hakkındaki tüm iddiaların aslında sadece maskelenmiş birer güç kazanma
çabası oldukları üzerine ders veren post-modern düşünürü ile ilgili gerçekten de absürt bir şeyler vardır.” (2008,
s. 9) Searle’nin kesin, nesnel ve evrensel bilginin nasıl mümkün olduğu ile ilgili görüşleri için bkz. Searle, J.,
2008, Philosophy in a New Century, s. 4-9, New York: Cambridge University.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
natüralizm” adını verir (2002, s. 1). Buna göre Searle, zihinsel olgular ile nörofizyolojik
süreçler arasında nedensel bir ilişki kurarak, birinci şahıs ontolojisini (zihinsel tecrübelerimiz)
üçüncü şahıs ontolojisine (beyin halleri, davranış, işlev, vs.) indirgemeden zihinsel olguların
beyin aracılığıyla ortaya çıkışını tıpkı midenin sindirime sebep olması gibi doğallaştırmaya
çalışır.3 İşte Çin Odası argümanı da indirgemeci materyalizmin günümüzde en yaygın biçimi
olan ve beynin temelde bir bilgisayar, zihnin de bir bilgisayar programı olduğunu söyleyen
kompütasyonalizme (computational theory of mind) veya Searle’nin deyişiyle “güçlü yapay
zeka (strong AI)” kuramına karşı geliştirilmiş bir argümandır.
Turing Testi, Davranışçılık ve İşlevselcilik
Kompütasyonalizme giden yol yapay zeka araştırmalarının öncüsü olarak gösterilen İngiliz
matematikçi ve mantıkçı Alan M. Turing (1912-1954)’ten geçmektedir. Turing, Computing
Machinery and Intelligence (Hesaplama Makineleri ve Zekâ) adlı ünlü makalesinde
“Makineler düşünebilir mi?” sorusunu ortaya atar ve bir makineye zeka atfedip
atfedemeyeceğimizi belirlemek adına bir taklit oyunu geliştirir. Buna göre bir erkek (A), bir
bayan (B) ve bir de soru soran kişi (C) olmak üzere üç kişiden oluşan bu oyunda, A ve B
kişisini görmeyecek ve duymayacak şekilde konumlandırılan C kişisinin sorduğu sorulara
aldığı cevaplarla oyunun sonunda oyunculardan hangisinin erkek, hangisinin bayan olduğunu
belirlemesi isteniyor. Soruların ve cevapların yazı ile iletildiğini ve A ve B kişilerinin C
kişisini yanıltmaya çalışacaklarını da ekleyelim. Elbette böyle bir durumda soru soran kişinin
hatalı eşleştirme yapma ihtimali vardır. Şimdi de, A ve B kişilerinden birinin yerine bir
makineyi, Turing’in tercihiyle bir dijital bilgisayarı koyalım ve C kişisinden oyunun sonunda
oyunculardan hangisinin bir bilgisayar, hangisinin kanlı canlı bir insan olduğunu tespit
etmesini isteyelim. Acaba C kişisi aynı yanılma payını bu oyunda da gösterecek midir? Şayet
gösterirse bu durum makinelerin de bir çeşit bilişsel kapasiteye sahip olduğu veya en genel
anlamıyla düşünebildiği sonucunu doğurmaz mı?
3
Burada Searle’nin zihin felsefesinin detaylarına girmemiz mümkün değildir. İlgilenenler onun sadece bu
konuyla ilgili kaleme almış olduğu The Rediscovery of Mind adlı eserine bakabilirler. (Türkçe olarak Litera
Yayıncılık tarafından Zihnin Yeniden Keşfi adıyla yayınlanmıştır.)
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
Turing testi aslında felsefi davranışçılığın bir uygulaması olarak görülebilir. Felsefi diyoruz,
zira zihnin doğasına dair bir görüş olan felsefi davranışçılığı (veya mantıksal davranışçılığı),
bir davranış bilimi olmayı hedefleyen psikolojik davranışçılıktan (veya metodik
davranışçılıktan) ayırmak gerekiyor. Felsefi davranışçılık, zihinsel hallere atfen kullanılan
ifadelerin tümüyle (kategorik veya hipotetik) davranışsal ifadelerle karşılanabileceğini ileri
sürerek adeta zihinden kurtulmaya çalışır. Buna göre bir kimsenin acı duyduğunu veya mutlu
olduğunu söylediğimizde, aslında o kimsenin belli bir psikolojik halde bulunduğunu değil,
fakat bazı uyaranların akabinde birtakım davranışları (mimikler, sesler, sözler veya vücut
hareketleriyle) sergilediğini söylemiş oluyoruz (Heil 2004, s. 75-77; Searle 2008, s. 53-54).
Böylece zihinsel olgular davranışa (uyaranlar ve tepki) indirgenmiş oluyor. Turing testi de,
testin, kurulan diyalog sonucunda sadece sarf edilen sözlere göre diyalogda bulunana zihinsel
birer olgu olarak kabul edilen düşünme, anlama veya zeka gibi görünüşte soyut özellikleri
atfetmeyi mümkün kıldığını düşündüğümüzde, felsefi davranışçılığın mantıksal bir sonucu
olmuş oluyor. Davranışçılık, hem herhangi bir zihinsel hal içerisinde bulunmakla o hale
karşılık gelebilecek birtakım davranışsal tepkiler vermenin aynı şey olmamasından, hem her
zihinsel hali bir davranışsal ifade ile karşılamanın imkansızlığından, hem de belli bir zihinsel
hal içerisinde olup da (örneğin hüzün) o hali davranışlarımıza yansıtmayabileceğimiz
ihtimalinden dolayı pek savunulabilir bir teori olmamasına rağmen, daha güçlü bir teori için
gerekli fikri sağlamıştır ki, o da işlevselciliktir (functionalism). İşlevselcilik, zihinsel olguların
açıklanmasında davranışın rolünü görmekle birlikte zihinsel hallerin de tepkilerin nedeni ve
uyaranların etkisi olabileceğini söyler. Ayrıca bir zihinsel halin sadece o zihinsel hale dair
uyaranlar (girdiler) ve tepkiler (çıktılar) ile olan ilişkisi değil, diğer zihinsel hallerle olan
ilişkisi de önem arz eder (Block 1980, s. 175). Buna göre zihinsel hallerin tanımlanmasında,
bu zihinsel hallerin ortaya çıkışına sebep olan içsel süreçlerden (nöron ateşlemeleri, etkin olan
kimyasallar, vs.) ziyade, duyusal girdiler, davranışsal çıktılar ve diğer zihinsel hallerle olan
nedensel ilişkiler yer alır. Başka bir deyişle bir zihinsel hal, tıpkı bir bıçağın hangi
malzemeden yapıldığıyla değil de kesme işleviyle tanımlandığı gibi, o zihinsel halin işleviyle
tanımlanır. O halde nasıl ki vücuda kan pompaladığı sürece organik de olsa yapay da olsa
kanı pompalayan şeye kalp diyoruz, neden insan beyninin yerine getirdiği işlevi çeşitli
yazılımlar aracılığıyla yerine getiren bir bilgisayara da zihin atfetmiyoruz? Bu şekilde ele
alındığında kompütasyonalizmin işlevselciliğin bir türü olduğunu görmek zor değildir.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
Dolayısıyla Searle’nin Çin Odası argümanıyla kompütasyonalizmle birlikte işlevselciliği ve
davranışçılığı da reddettiğini söyleyebiliriz. Zira ona göre tüm bu materyalist kuramlar “asli
olarak öznel, bilinçli, zihinsel hallere sahip olduğumuzu ve onların evrendeki herhangi bir şey
kadar gerçek ve indirgenemez olduklarını inkâr ederler.” (2003, s. 14) Şimdi esas olarak dil
felsefesindeki çalışmalarıyla bilinen Searle’nin zihin felsefesinde de adını duyurmasına vesile
olan ünlü argümanına geçelim.
Çin Odası Argümanı
Searle’nin kompütasyonalizmi güçlü yapay zeka olarak adlandırdığını söylemiş, fakat neden
böyle
bir
adlandırma
yaptığından
bahsetmemiştik.
Bunun
sebebi
Searle’nin
kompütasyonalizmin iki farklı yorumuna gitmesindendir. Güçlü yapay zeka ve zayıf yapay
zeka. Güçlü yapay zekaya göre doğru bir şekilde programlanmış bir bilgisayar bir çeşit zihne
sahip demektir. Başka bir deyişle doğru programlara sahip bilgisayarlar kelimenin gerçek
manasıyla ‘anlayabilir’ ve diğer bilişsel hallere sahip olabilir. Buna karşılık zayıf yapay
zekaya göre bilgisayarlar en fazla zihnin çalışılmasında bize güçlü bir araç sunarlar. Yani
zihinsel süreçlerin anlaşılmasında bilgisayarla beyin arasında benzeşimler kurularak zihin
kompütasyonel olarak taklit edilebilir. Searle, zayıf yapay zekanın iddiasına herhangi bir
itirazı olmadığını, eleştirilerinin hedefinin güçlü yapay zeka olduğunu belirtir (1980a, s. 417).
Benzer bir ayrımı Searle, Turing testi için de yapar. Buna göre testin geçilmesi başarılı bir
taklidin veya simülasyonun kesin kanıtı olarak görülüyorsa test, zayıf turing testidir. Fakat
testin geçilmesi psikolojik olguların varlığına delil olarak gösteriliyorsa, yani test, felsefi
davranışçılığın bir uygulaması olarak alınıyorsa o takdirde test, güçlü turing testidir. Yine
Searle birinci yoruma karşı çıkmazken ikincisini reddeder (2008, s. 54-55). İşte Searle bu iki
güçlü yorumu neden reddettiğini bir düşünce deneyiyle göstermeye çalışır. Deney şöyledir:4
Farz edelim içinde Çince sembollerle dolu sepetler olan bir odaya kapatıldık. Ve farz edelim
Çince bilmiyoruz fakat elimizde Çince sembollerle ne yapacağımızı söyleyen Türkçe bir kural
4
Çin Odası düşünce deneyinin orijinal versiyonu Minds, Brains, and Programs (The Behavioral and Brain
Sciences, 1980, 3, 417-457) adlı makalede ortaya koyulmuştur. Fakat bu yazıda daha kısa ve özlü olduğundan
Searle’nin Minds, Brains and Science adlı eserindeki anlatımına dayanıyoruz.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
kitabı var. Buna göre kural örneğin “şu şekle sahip sembolü birinci sepetten al ve ikinci
sepetteki şu şekle sahip diğer sembolün yanına koy” gibisinden tamamen formel olarak ne
yapmamız gerektiğini bize anlatıyor. Şimdi de farz edelim odanın dışından başka Çince
semboller ve bu sembolleri tekrar geri vermemiz için ileri kurallar bize veriliyor. Ve diyelim
ki bizim bilgimiz dışında odaya verilen semboller birtakım ‘sorular’ ve geri verdiğimiz
semboller de ‘soruların cevapları’ imiş. Dahası, odanın dışındakiler sembollerin düzenini o
kadar iyi tasarlamışlar ve biz de sembolleri manipüle etmede o kadar ustalaşmışız ki,
verdiğimiz cevaplar bir Çinlinin verdiği cevaplardan ayırt edilemez hale gelmiş. Şimdi belli
kurallar doğrultusunda hangi sembolü nereye koyacağımızı ve odanın dışına hangi sembolleri
ne düzende vereceğimizi belirlediğimiz böyle bir durumda Çince anladığımızı söylememiz
mümkün müdür? Eğer değilse, ki Searle’ye göre değildir, dijital bir bilgisayarın (odanın veya
bizim) sadece belli bir programı (sembollere dair kuralları) yürüterek anlamayı
gerçekleştirdiğini nasıl söyleyebiliriz? Searle’ye göre bir dili anlamak veya genel olarak
zihinsel hallere sahip olmak birtakım formel sembollere sahip olmaktan fazlasını içerir. O
sembollere iliştirilecek anlamlara veya bir yoruma sahip olmayı gerektirir. Oysa bir
bilgisayarın çalışma mantığı, bilgiyi girdi olarak almak, işlemek ve çıktı olarak istenilen
birime göndermekten ibarettir ve bilgisayar bu işleri kendisine ne yapılması gerektiğini
söyleyen komutlara sahip programlarla gerçekleştirir. Komutlar ise 0’lar ve 1’lerden
(semboller) oluşmuş sayı dizilerinden (formel yapılar) başka bir şey değildirler. Sayıların
farklı şekilde dizilmesi de komutların farklılığına tekabül etmektedir. Ne var ki Searle’ye göre
sayıların dizimi veya sembollerin manipülasyonu, yani sentaks, anlamın üretilmesi, yani
semantik için yeterli değildir (2003, s. 31-32). Başka bir deyişle bir makine veya dijital bir
bilgisayar Turing testini geçse bile sadece bu teste dayanarak o makine veya bilgisayar
için“düşünüyor” veya “anlıyor” diyemeyiz.
Searle’nin düşünce deneyinde öne sürdüğü tezin argümantatif olarak öncülleri ve sonuçlarıyla
birlikte sunumu ise şu şekildedir (s. 38-40):
Öncül 1: Zihne neden olan beyindir. Veya daha doğru bir deyişle beyindeki nörofizyolojik
süreçler zihinsel olguların (bilinç, yönelimsellik5, düşünme, vs.) ortaya çıkmasını sağlar.
Searle’de yönelimsellik, zihinsel hallerin bir şeyler hakkında olma, bir şeye yönelme özelliğidir. Buna göre
örneğin, inançlar, arzular ve niyetler yönelimsel hallerdir; belirli bir nesnesi olmayan melankoli ve depresyon
gibi haller ise değil (1980, s. 424).
5
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
Öncül 2: Sentaks, semantik için yeterli değildir. Sentaks biçimsel, semantik içerikseldir.
Öncül 3: Bilgisayar programları tümüyle biçimsel veya sentaktik yapılarıyla tanımlanırlar.
Öncül 4: Zihinler semantik içeriklere sahiptir.
Sonuç 1: Hiçbir bilgisayar programı kendi başına bir sisteme zihin veremez.
Sonuç 2: Zihne neden olabilecek herhangi bir şeyin en azından beynin nedensel güçlerine
denk güçlere sahip olması gerekmektedir.6
İkinci, üçüncü ve dördüncü öncüllerdeki kabullerden çıkan birinci sonuç güçlü yapay zekanın
doğrudan reddidir. Buna göre yazdığımız programlar ne kadar gelişmiş olursa olsun, netice
itibariyle sadece belli bir algoritmayı takip edip sembolleri manipüle eden kompütasyonel
süreçler olarak semantik içeriklere sahip hakiki zihinsel halleri bize veremezler. Başka bir
deyişle bu ampirik bir mesele değildir, güçlü yapay zeka mantıki olarak yanlış, netice elde
edilemeyecek bir uğraştır. İkinci sonuç ise, beyinden başka şeylerin de zihne neden
olabileceğini onaylamakta, fakat materyalist yaklaşımların tersine beynin biyolojik yapısının
da dikkate alınması gerektiğini, hatta bunun elzem olduğunu vurgulamaktadır. Zira beyinle
zihinsel olgular arasında, programla bilgisayar arasında olmadığı şekilde bir nedensel ilişki
söz konusudur. İnsan eliyle yapılan herhangi bir makinenin de zihne neden olabilmesi için
beynin zihinsel olguların ortaya çıkmasını sağlayan nedensel güçlerine sahip olması gerekir.
İşte bu ampirik bir meseledir. Şayet yapay zeka kuramcılarının yaptığı gibi kompütasyonel
modellerle insan zihnini taklit etmek yerine beynin zihinsel hallere nasıl neden olduğu ve bu
zihinsel hallerin beyinde nasıl gerçekleştiği öğrenilebilirse, bu bilginin kullanılmasıyla
benzeri sinirsel ağlara ve gerekli diğer şeylere sahip yapay bir sistemin, örneğin bir makinenin
inşa edilerek belli bir zihinsel kapasitenin oluşturulabilmesi prensipte mümkündür. Zira
Searle’ye göre insan ve beyni de nihayetinde bir makinedir (1980a, s. 422). Fakat
mekanizması veya yapısı bilinç, yönelimsellik ve düşünce gibi üst düzey fenomenlere neden
olabilen organik ya da biyolojik, özel bir tür makinedir. Bu özel makine, insan zihnini temelde
bir bilgi işleme sistemi olarak gören kompütasyonalizmin anladığı şekilde bilgiyi işlemez.
Zira sıradan dijital bir bilgisayarın tersine işlediği bilginin ne anlama geldiğini de bilir.
6
Aslında Searle dört sonuç vermektedir. Fakat bu iki sonuç diğer iki sonucu da kapsadığı için kısalık adına
yazmaya gerek duymadık.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
Dolayısıyla problem sadece bir sentaks-semantik problemi değil, aynı zamanda bir bilinç
problemidir. Acaba insan bilince sahip olduğundan dolayı mı anlam üretebiliyor? Eş deyişle,
bilinç, semantik için zorunlu mudur? Bu tip sorular argümanın bizi götürdüğü daha genel
felsefi problemler olarak karşımıza çıkmaktadır.
Aslına bakılırsa Searle’nin Çin Odası düşünce deneyinde dile getirdiği itiraz tümüyle yeni
sayılmaz. Örneğin C. E. Shannon ve J. McCarthy Turing testini geçen bir makineye düşünce
atfedilemeyebileceği ile ilgili olarak şunları söylerler: “…Turing’in düşünme tanımının bir
dezavantajı, prensipte, tüm mümkün girdi uyaranlarına karşı keyfi olarak seçilmiş cevaplar
bütününü içeren bir makine tasarlamanın ihtimal dahilinde olmasıdır… Böyle bir makine, bir
anlamda, verilen her girdi durumuna (geçmiş de dahil) uygun cevap için adeta bir ‘sözlüğe’
bakar. Münasip bir sözlükle böyle bir makine elbette Turing’in tanımını yerine getirir fakat
bizim olağan sezgisel düşünme kavramımızı yansıtmaz.” (akt. Copeland 2004, s. 437)
Buradaki sözlüğü Çin odasındaki kural kitabıyla, makineyi de odadaki Searle ile kabaca
eşleştirmek mümkündür. Vurgulanan nokta ise temelde aynıdır: Nasıl ki odadaki Searle’nin
bir Çinli gibi cevaplar vermesine karşın tek kelime Çince anladığını söyleyemiyorsak
makinenin de gerçekten düşündüğünü söyleyemeyiz.
Tarihsel açıdan Çin Odası düşünce deneyini önceleyen benzeri düşünce deneyleri de yok
değildir. G. W. Leibniz’in (1646-1716) değirmeni ve Ned Block’un Çin ulusu bunlara örnek
olarak gösterilebilir. Leibniz, Monadoloji’sinde bizden düşünen, hisseden ve algıya sahipmiş
gibi görünen, bir değirmenin içine girer gibi gireceğimiz kadar büyük bir makine hayal
etmemizi ister. Ne var ki bu makinenin içine girip incelediğimizde birbiri üzerine
eklemlenerek çalışan parçalardan başka bir şey bulamayız. Yani makinenin içinde kendisiyle
bahsettiğimiz zihinsel olguları açıklayacağımız hiçbir şey yoktur. Leibniz buradan zihne ait
özelliklerin mekanik temelde açıklanabilir olmadığı sonucunu çıkarır (1898, s. 227-28). Block
ise kendi deneyinde Çin nüfusunu beyindeki nöron bütünü gibi düşünür. (Çin’i seçmesinin
nedeni tahmin edileceği gibi Çin’in nüfusu itibariyle beyindeki nöron sayısına en fazla
yaklaşan ülke olmasındandır) Buna göre her Çin vatandaşına bir aranacaklar listesiyle telefon
numarası verilir ve önceden ayarlanmış bir zamanda başlatıcı olarak belirlenmiş vatandaşlar
kendi listelerindeki kişileri arayarak süreci başlatır. Herhangi bir vatandaşın telefonu
çaldığında o da kendi listesindeki kişileri arar ve bu böyle devam eder. Aranacaklar listesi
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
öyle ayarlanmıştır ki, arama sekansı herhangi bir kişi bir zihinsel hal içerisinde iken
nöronlarının iletişim sekansı nasıl bir rotayı takip ediyorsa aramalarda o rotayı takip ediyordur
ve bu senaryoda telefon aramaları nöronların birbirlerini ateşlemesiyle aynı işlevsel rolü
oynamaktadır. O halde eğer işlevselcilik doğruysa Çin nüfusunun kolektif olarak bir zihinsel
hal içinde olduğunu söylememiz gerekir ve eğer söyleyemiyorsak o takdirde işlevselcilik
yanlıştır (Cole 2004, Feser 2006, s. 89-91).
Çin Odası argümanı da dahil olmak üzere bu düşünce deneylerini birbirlerine bağlayan nokta
zihnin ve zihinsel fenomenlerin açıklanmasında ontolojik indirgemeci ve eleyici materyalist
yaklaşımların yetersiz olduğudur. Searle’nin düşünce deneyini özgün kılan şey, her ne kadar
bilinç ve yönelimsellik gibi sorunsalları beraberinde gündeme getirse de özellikle yapay zeka
ve kompütasyonalizme yöneltilmiş bir karşı argüman olması, “zihin beyne göre neyse,
programda bilgisayar için odur” denkleminin kırılgan olduğunu göstermeye çalışmasıdır.
Searle, argümanı acılar, gıdıklanmalar ve heyecanlar gibi diğer zihinsel içerikli durumlar için
de yapabileceğini fakat güçlü yapay zekaya en güçlü olduklarını düşündükleri yerden (bilişsel
kapasite) saldırmayı tercih ettiğini belirtir (1980b, s. 453). Bu saldırının başkalarının gözünde
ne kadar başarılı olduğunu görmeden önce düşünce deneyleri hakkında bazı genel açıklamalar
yapmamız gerekiyor.
Düşünce Deneylerinin Gücü ve Yapısı
Felsefi olarak özellikle analitik filozoflarca yaygın bir şekilde kullanılan düşünce deneyleri
90’lardan itibaren kendi başına bir araştırma alanı haline gelmiştir.7 Bu araştırmaların
konusunu düşünce deneylerinin doğası, önemi, kullanım amaçları, sınırlılıkları, somut
deneylerle ilişkisi, bize yeni bir bilgi verip vermedikleri gibi detaylar oluşturmaktadır.
Epistemik açıdan düşünce deneylerine rasyonalist ve ampirist olmak üzere temelde iki
yaklaşım söz konusudur. Rasyonalist yaklaşıma göre düşünce deneyleri sezgisel birer görü
7
Bu alanda yapılmış en detaylı çalışmalardan biri şüphesiz Roy. A. Sorensen’in Thought Experiments (1992,
New York & Oxford: Oxford University) adlı eseridir. Düşünce deneyleri konusunda yayınlanmış kitap ve
makalelerin ayrıntılı bir listesi için bkz. Brown, J. R. & Fehige, Y., "Thought Experiments", The Stanford
Encyclopedia of Philosophy
(Fall 2014 Edition), Edward N.
Zalta
(ed.), URL =
<http://plato.stanford.edu/archives/fall2014/entries/thought-experiment/>.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
olarak somut deneyimle elde edemeyeceğimiz birtakım ussal (Platonik) doğrulara erişmemizi
sağlayabilir. Bazı durumlarda “bize fiziksel dünyanın nasıl işlediğine dair (yanılabilir) a
priori inançlar verebilir.” (Brown 2011, s. 202) Ampirist yaklaşıma göre ise düşünce
deneyleri bize dış dünya hakkında yeni bilgiler vermez, ulaşılan sonuçlar varsayımlarda zaten
mevcuttur. Buna göre onlar “sadece resimsel argümanlardan ibarettir.” (Nortoni, 2004, s.
1139) Bu iki uç görüş daha çok bilimsel düşünce deneyleri ile ilgili olsa da Sorensen’in
“neredeyse tüm felsefi düşünce deneylerinin analojik olarak şu veya bu bilimsel düşünce
deneyiyle bağlantılı olduğu” (1992, s. 11) tespitini dikkate aldığımızda ampirist-rasyonalist
yaklaşımı felsefi düşünce deneyleri için de aynen uygulanabilir. Örneğin Çin Odası düşünce
deneyini göz önüne aldığımızda bu deneyin bize zihne dair mevcut bilgimize ek veya bu
bilginin dışında yeni bir bilgi verdiğini ya da en azından daha önce farkına varmadığımız bazı
önemli noktaları deşifre ettiğini söyleyebilir miyiz? Yoksa bu deney kolaylıkla bir argüman
olarak da ileri sürülebilecek canlı bir gösterimden mi ibarettir? Searle kendi düşünce
deneyinin temelde bir argüman olduğunu daha baştan kabul ederek (Çin Odası argümanı)
ampirist bir çizgide dururken, diğer yandan odadaki Searle’nin Çince anlayamayacağını
söylerken sezgilerine başvurmakta ve rasyonalist bir tavır almaktadır. Öyle ki, D. Dennett Çin
Odası düşünce deneyi ve diğer bazıları için “sezgi pompaları (intuition pumps)” ifadesini
kullanacaktır (1991, s. 282). Epistemoloji, zihin felsefesi, metafizik ve etik gibi muhtelif
disiplinlerde etkin olarak kullanılan ve çoğunlukla ileri sürülen felsefi kuramların
genellemelerine karşı istisnai hayali durumlar yaratarak söz konusu kuramın kusurlarını
göstermeyi amaçlayan düşünce deneylerinin nihayetinde bir argüman olsalar dahi (?),
kuruluşlarında yer alan varsayımların argümantatif olarak değil de hayali birer tasarım
şeklinde ifade edilmelerinin bir gerekçesi olması gerekir. Bu da bize göre onların gücünün
etkili retorik araçlar olarak pragmatik kullanışlıklarından ziyade, Gendler’in deyişiyle (2000,
s. 151) “eski olgulara yeni bir gözle bakmamızı” sağlayan bir metot olmalarında
yatmasındandır. Bununla birlikte düşünce deneyleri hatalı olabilir veya hatalı sonuçlar
doğurabilir. Barındırdıkları muhtemel hataları görebilmek için de yapılarının incelenmesi
faydalı olabilir.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
Gendler, düşünce deneylerinin üçlü bir yapı sergilediğini ileri sürer. 8 Buna göre temel
yapıları itibariyle şöyle bir sınıflama yapmak mümkündür:
(1) Hayali bir senaryo tasvir edilir.
(2) Senaryonun doğru değerlendirmesini yapmaya yönelik bir argüman ileri sürülür.
(3) Daha sonra hayali senaryonun bu değerlendirmesinin senaryonun ötesindeki
gerçek durumlar hakkında da bize bir şeyler söylediği iddia edilir.
Dolayısıyla örneğin Çin Odası düşünce deneyinde, hayali senaryo tanımlandığı şekliyle oda
ve odanın içindekilerdir. Senaryonun değerlendirmesi Çin odasındaki Searle’nin Çince
anlamadığıdır. Senaryonun ötesine geçen sonuç ise tümüyle formel unsurlara sahip programın
kendi başına anlama gibi zihinsel bir fenomeni ortaya çıkaramayacağıdır. Bu yapı
doğrultusunda düşünce deneyine yöneltilen itirazlar ise şu şekilde sınıflandırılabilir:
(1) Tasvir edilen senaryo hayal edilebilir değildir.
(2) Tasvir
edilen
senaryo
hayal
edilebilirdir,
fakat
senaryonun
doğru
değerlendirmesini yapmaya yönelik argüman çürüktür (unsound argument).
(3) Tasvir edilen senaryo hayal edilebilirdir ve senaryonun doğru değerlendirmesini
yapmaya yönelik argüman sağlamdır, fakat ulaşılan sonuç düşünce deneyinin
sahibinin iddia ettiği gibi gerçek dünyaya uyarlanabilir değildir, yani yanlıştır.
(2000, s. 21-22).
Birazdan göreceğimiz gibi Çin Odası argümanına karşı getirilen eleştiriler genellikle 2.
ve 3. maddelerdeki itirazlar minvalindedir. Yani görebildiğimiz kadarıyla Searle’nin
argümanına cevap veren hemen herkes senaryonun hayal edilebilirliği konusunda hemfikirdir.
Şimdi o cevaplara geçelim.
Elbette tek yapı analizi Gendler’inki değildir. (Bkz. Brown 2011, s. 31-47; Sorensen 1992, s. 132-165) Fakat bu
yazıdaki amaçlarımız açısından Gendler’in sınıflamasının bizim için daha verimli olduğunu söylememiz
mümkündür
8
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
Çin Odası Argümanına Cevaplar
Searle, Çin Odası argümanını gün yüzüne çıkardığı orijinal makalesinde kendisine yöneltilen
karşı çıkışları başlıklar halinde sıralar (1980a, s. 419-22). Bu başlıklar altında temel cevaplar
ele alındığından biz de Searle’yi takip ederek bu cevapları ve Searle’nin karşı cevaplarını
sırasıyla ele alacağız9. Cevaplarla ilgili değerlendirmeyi ise son bölüme bırakacağız.
I. Sistem Cevabı: Bu cevaba göre, odadaki kişinin Çince anlamadığı doğrudur, fakat odadaki
kişi oda sisteminin (örneğin bilgisayar) sadece bir parçasıdır (örneğin merkezi işlemci).
Anlamayı gerçekleştiren aslında bir bütün olarak sistemdir. Bu cevabı verenler arasında Ned
Block, Jack Copeland, Daniel Dennett, Jerry Fodor, John Haugeland, Ray Kurzweil ve
Georges Rey gibi düşünürler vardır (Cole 2004). Örneğin Searle’nin düşünce deneyinin
özünde bir ‘sezgi pompası’10 olduğunu düşünen Dennett’e göre, Çin odası birçok alt
sistemden oluşan büyük bir sistem olarak düşünülmelidir. Gerçek dünyadaki bilişim
sistemlerini göz önüne aldığımızda bunlar Çin odasına nazaran çok daha karmaşık sistemler
olacaktır ve karmaşıklık önemlidir. “Eğer öyle olmasaydı” diyor Dennett “güçlü yapay zekaya
karşı çok daha kısa bir argüman olabilirdi.” Örneğin bir hesap makinesini alır, Çince
anlamadığını söyler ve düşünülebilecek herhangi bir bilgisayarın da temelde dev bir hesap
makinesi olacağını söyleyip onun da Çince anlamayacağını iddia edebilirdik. O halde Searle
bize çok basit bir senaryo çizip sistemin potansiyel karmaşıklığını görmezden gelmekte ve
buradan çok net bir sonuca varmamızı istemektedir. Oysa belki de üst düzey bir şekilde
yapılandırılmış parçaların sayısız etkileşiminden oluşan bir sistemde hakiki anlama
gerçekleşecektir (1991, s. 438-40). Buna göre Dennett’in argümanının ana fikrinin
sezgilerimize fazla güvenmememiz gerektiği yönünde olduğunu söyleyebiliriz.
Searle’nin sistem cevabına karşı getirdiği cevap basitçe söylersek odadaki kişiyi sistemle
bütünleştirmek olmuştur. Buna göre odadaki kişinin sistemin tüm unsurlarını; sembolleri,
kuralları, yönergeleri özümsediği ve tüm hesaplamaları kendi kafasında yaptığı düşünülür.
Öyle ki, artık sistemde olup da kişinin kapsamadığı hiçbir şey kalmamıştır. Hatta odadan da
9
Searle makalesinde argümanına yöneltilen altı tane yaygın cevaptan bahseder. Bunlardan 6.sı (Many Mansions
Reply) Searle’nin argümanıyla doğrudan alakalı olmadığından burada ilk beşine yer vereceğiz.
“…iyi bir gerekçe sunmadan sezgilerinizi onaylamanız için sizi ikna etmeye çalışan bir hikâye” (Dennett,
1991, s. 397)
10
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
bütünüyle kurtulup bu kişinin dışarıda dolaştığını ve Çince iletişim kurduğunu bile hayal
edebiliriz. Tüm bunlara rağmen Searle yine de anlamanın gerçekleşmeyeceğini savunur. Zira
aynı formel programlamayı kullandıklarından odadaki kişi anlamıyorsa, alt sistemlerden
oluşmuş sistemi özümseyen kişi de anlamayacaktır. Ona göre sistem cevabını verenler hiçbir
argüman sunmadan anlamayı sisteme atfederek ispatlamaya çalıştıkları şeyi baştan
varsaymaktadırlar (1980a, s. 419).
II. Robot Cevabı: Bu cevap, dijital bilgisayarı dış dünyayla etkileşim halinde olacak bir
robotun içerisine yerleştirmeyi önerir. Buna göre bilgisayar sadece sembolleri girdi olarak alıp
çıktı olarak vermekle kalmayacak, ayrıca çeşitli araçlar vasıtasıyla yürüyecek, görecek,
algılayacak, kısacası insanların yaptığı birçok şeyi yaparak bulunduğu ortama aktif bir şekilde
uyum sağlayacaktır. Tek başına bilgisayarda anlama gerçekleşmese de dünyayla nedensel
ilişki içerisinde olan böyle bir robotta hakiki anlama ve diğer zihinsel haller
gerçekleşebilecektir. Margaret Boden, Tim Crane, D. Dennett, J. Fodor, Steven Harnad, Hans
Moravec ve G. Rey bu cevabı farklı biçimlerle belli dönemlerde savunmuş kişiler arasındadır
(Cole 2004). Örneğin sentaksın semantik için yeterli olmayacağı konusunda Searle’ye katılan
Crane’e göre Searle’nin argümanına uygun cevap şöyle olmalıdır: “Odadaki Searle veya
sadece oda, Çince anlayamaz. Fakat dış dünyanın oda üzerinde belli bir etkisi olmasına izin
verirseniz, anlam veya ‘semantik’ ortaya çıkmaya başlayabilir.” (2003, s. 128) Görüldüğü gibi
robot cevabı aslında sistem cevabının geliştirilmiş bir versiyonudur.
Searle, haklı olarak robot cevabının bilişsel yetinin sadece bir formel sembol manipülasyonu
meselesi olmadığını zımnen onayladığını söyler. Fakat ona göre algısal ve motor
kapasitelerinin eklenmesi özelde anlama, genelde yönelimsellik anlamında programa bir şey
katmaz. Sonuçta robot, formel sembolleri manipüle edebileceği yönergeleri takip etmekten
başka bir şey yapmayacaktır (1980a, s. 420).
III. Beyin Simülatörü Cevabı: Bu cevap bizden programın Çince konuşan bir kişinin Çince
anladığı andaki beyin aktivitesini, yani nöronlarının ateşleme sekansını benzettiğini farz
etmemizi ister. Hatta programın yürütüldüğü makinenin seri programlama ile değil de, beynin
çalışmasında olduğu gibi paralel olarak çalışan program dizisi ile işlem yaptığını bile
düşünebiliriz. Beynin çalışma mekanizmasının benzerini aynı sonuçları verecek şekilde farklı
bir ortamda, bir bilgisayarda programlar aracılığıyla oluşturmaya çalışmasıyla işlevselci olan
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
bu cevabı savunanlara göre böyle bir durumda artık makinenin veya bilgisayarın anladığını
kabul etmemiz gerekecektir. Örneğin Searle’nin Çin odasında eksik gördüğü şeyin esasında
Çince anlamanın bilinçli deneyimi olmasından ötürü meselenin kökünde bilincin yattığını
düşünen David J. Chalmers, “olgusal özellikleriyle bir sistemin doğru simülasyonunun
orijinal sistemin hassas işlevsel organizasyonunu kopyalaması kaydıyla benzeri olgusal
özelliklere sahip olacağını” ifade ederek bu cevap doğrultusunda bir görüş belirtir (1996, s.
322-28).
Searle’ye göre bu cevapla ilgili problem, beyne dair yanlış şeyleri benzetmeye çalışmasıdır.
Makineyi yapanlar sadece sinapslardaki nöron ateşleme sekansının formel yapısını benzettiği
sürece beyinle ilgili esas önemli olan şeyi, yönelimsel halleri üretme kapasitesine sahip olan
nedensel güçleri göz ardı etmiş olurlar. Zira formel özellikler nedensel özellikler için yeterli
değildir (s. 421).
IV. Kombinasyon Cevabı: Bu cevap, daha önceki üç cevabın birleştirilmesinden oluşur. Buna
göre bizden kafatası boşluğunda beyin şekline sahip, insan beyninin tüm sinapslarını içerecek
şekilde programlanmış bir bilgisayarın olduğu bir robot hayal etmemiz ve ek olarak bu
robotun davranışının insan davranışından ayırt edilemediğini, dolayısıyla robotu sadece girdi
ve çıktılara sahip bir bilgisayar olarak değil de birleşik bir sistem olarak düşünmemiz istenir
ve bu şekilde düzenlenmiş bir sistem olarak robotun yönelimsel hallere sahip olacağı ileri
sürülür. Bu görüşü savunanlardan biri olarak William G. Lycan gösterilebilir. Lycan’a göre
“Searle’nin söylediği hiçbir şey şayet geleceğe ait gelişmiş bir bilgisayar sadece insanın
işlevsel organizasyonunu kopyalamakla kalmayıp aynı zamanda doğru türde nedensel bir
tarihin sonucu olarak dahili izlenimlerini de barındırırsa ve ayrıca elverişli bir sosyal çevreyle
beslenirse yönelimsel halleri bu bilgisayara atfedebileceğimiz tezini çürütmez.” (1980, s. 43435).
Searle’nin bu cevaba karşılığı oldukça ilginçtir. Searle, böyle bir durumda robotun ya da
makinenin yönelimselliğe sahip olacağı tezini kabul etmeyi rasyonel ve karşı konulmaz
bulacağımızı onaylar. Fakat bir şartla: Ona göre robotun davranışının formel bir programın
sonucu olduğunu ve robotun fiziksel yapısının nedensel özelliklerinin önemsiz olduğunu
öğrenir öğrenmez yönelimsellik varsayımını terk edeceğizdir (1980a, s. 421). Şimdilik şunu
söylemek gerekirse, Searle’nin bu karşı cevabı, argümanın yönelimsellikten ziyade esasında
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
bilinçle, öznellikle, birinci şahıs bakışıyla alakalı olduğuna işaret etmekle Chalmers’ın
görüşünü haklı çıkarır gibidir.
V. Diğer Zihinler Cevabı: Bir kişinin Çince anladığını nereden biliriz? Elbette anladığını
gösteren konuşmalarından. O halde örneğin Turing testini geçen bir makineye verdiği
cevaplar temelinde anlama atfedemiyorsak aynı temelde diğer insanlara nasıl anlama
atfedebiliyoruz?
Bu özünde davranışçı cevaba Searle’nin verdiği karşılık kısadır. Zira ona göre mesele diğer
insanların bilişsel hallere sahip olup olmadığını nasıl bildiğimiz değil, fakat onlara bilişsel
halleri atfedebilmemizi gerekçelendiren şeyin ne olduğudur. Nasıl ki fiziksel bilimlerde
fiziksel nesnelerin gerçekliğini ve bilinebilirliğini varsaymak zorundaysak, bilişsel bilimlerde
de zihinsel olguların gerçekliğini ve bilinebilirliğini varsaymak zorundayızdır (1980a, s. 422).
Bununla birlikte bir başka yerde Searle konuyla ilgili farklı bir cevap verir. Searle’ye göre
başka canlılarında kendimiz gibi bilişsel hallere sahip olduklarını sadece davranışlarına
bakarak anlamayız, fakat “davranışlarıyla birlikte kendimizinkiyle uygun bir şekilde benzer
olduğunu görebildiğimiz nedensel mekanizmalarının bileşiminden çıkarırız.” (2008, s. 65).
Peki, söz konusu olan canlı nedensel mekanizmasını bilmediğimiz, ancak bizler gibi iletişim
kurabilen ve benzeri davranışlar sergileyen, başka gezegenden gelmiş bir uzaylı ise? Uzaylı
farklı bir nedensel mekanizmaya sahip olup da yine de anlıyor olamaz mı?
Bu cevapların dışında son olarak belki de beyin simülatörü cevabına dahil ettiğinden
Searle’nin makalesinde yer vermediği fakat ayrı bir başlık altında ele alınması gereken bir
cevaptan daha bahsetmemiz gerekiyor.
VI. İlişkiselci (Connectionist) Cevap: Paul M. Churchland ve Patricia S. Churchland “Bir
Makine Düşünebilir mi?” adlı makalelerinde Searle ile hesaplaşırlar. Searle’nin birbirine
benzeyen ve bağlantılı olan “Tek başına sentaks semantik için ne esastır ne de yeterlidir” ve
“Programlar zihinler için ne esastır ne de yeterlidir” varsayımlarına dikkat çekerek bu
varsayımların hatalı olabileceğini göstermek için karşı bir argüman sunarlar. İkili, öncelikle
Searle’nin şüpheciliğinin bilim tarihinde öncülleri olduğunu vurgularlar. Örneğin George
Berkeley havadaki kompresyon dalgalarının kendi başlarına ses için esas ve yeterli
olabileceğini anlaşılmaz buluyordu. Keza şair-sanatçı William Blake ve J. W. Goethe küçük
parçacıkların kendi başlarına ışık için esas ve yeterli olabileceğini akıl almaz bir şey olarak
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
görüyorlardı. İkiliye göre Searle’nin karşı çıkışı da bunlara benzemektedir. Tıpkı elindeki
çubuk mıknatısı karanlık bir odada sallayarak görünür ışık üretememesinden elektromagnetik
dalgaların ışık için ne esas ne de yeterli olmadığı sonucunu çıkaran kişinin örneğinde olduğu
gibi. Oysa algılayamayacağımız kadar zayıf da olsa (görünür ışığın yaklaşık 10 15i kadar
düşük) aslında oda ışıkla doludur. Aynı şekilde Searle’nin sembol manipülasyonuna dayalı
Çin odası sistemi gerçek anlamadan yoksun da olsa, buradan kurala dayalı sembol
manipülasyonunun hiçbir zaman anlama gerçekleştiremeyeceği sonucu çıkarılmamalıdır. O
halde Searle bizim bilişsel olgulara dair cahilliğimizden faydalanmaktadır. Churchland’lere
göre semantik içeriğe sahip gerçek yapay zekanın imkanı klasik seri sembol manipülasyonuna
dayalı makinelerde değil, beyne benzer yapıya sahip paralel ilişkisel makinelerde saklıdır.
Dolayısıyla Searle’nin argümanı paralel ilişkisel mimariye sahip sistemler için bir tehdit
oluşturmaz (1998, s. 51-60).11
Searle’nin beyin simülatörü cevabına verdiği karşılıkta beyin sisteminin nedensel güçlerine
dikkat çekerek bu nedensel güçleri sağlayamadığı sürece seri de olsa paralel de olsa
kompütasyonel olarak yapılandırılmış hiçbir sistemin semantik üretemeyeceğini ileri
sürdüğünü görmüştük. Searle, Churchland’lere karşı da aynı söylemi Çin odası düşünce
deneyinin Block’un Çin ulusu düşünce deneyine benzer bir çeşitlemesiyle devam ettirir. Buna
göre bizden bir Çin odası yerine, İngilizce konuşan tek dile sahip birçok kişinin doldurduğu
bir Çin spor salonu hayal etmemizi ister. Bu kişiler ilişkiselci mimarideki düğüm ve
sinapsların yaptığı görevlerin aynısını yerine getirecekler, fakat sonuç yine bir adamın kural
kitabına uygun bir şekilde sembolleri manipüle etmesiyle aynı olacaktır. Salondaki kimse tek
kelime Çince anlamayacak ve bir bütün olarak sistem de Çince kelimelerin anlamını
öğrenemeyecektir. Fakat gerekli ayarlamalarla sistem Çince sorulara doğru cevapları
verebilecektir (1990, s. 28). Churchland’lere göre ise sistemde bulunan hiç kimsenin Çince
anlamaması konu dışıdır, zira aynı şey hiçbir nöronun tekil olarak bir şey anlamadığı sinir
sistemleri için de geçerlidir. Ayrıca Searle’nin yeni senaryosu makul bir senaryo değildir, zira
insan beynindeki ilişkisel ağı oluşturan nöron sayısı örnektekinden kat be kat daha fazladır.
11
Kompütasyonalizmin ateşli savunucularından Steven Pinker da hem ‘aydınlık oda’ örneğini kullanarak hem de
bilgi işlemede ilişkisel modelin üstünlüğünü öne çıkararak Churchland’lerle benzeri sonuçlara varır (Bkz.,
Pinker, Steven, 1997, How the Mind Works, s. 93-95, New York: Penguin Books)
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
Dolayısıyla Searle “yine kendi hayal gücünün sınırlarını nesnel gerçekliğin sınırlarıyla
karıştırmaktadır.” (s. 60-61),
Sonuç ve Değerlendirme
Genel olarak bakıldığında cevaplar ve karşı cevaplar böyle. Peki, tüm bu tartışmalardan ne
sonuç veya sonuçlar çıkarabiliriz? Öncelikle şunu belirtmekte fayda var: Searle, makinelerin
hiçbir zaman düşünemeyeceğini, yönelimselliğe ve hatta bilince sahip olamayacağını iddia
etmiyor. Fakat söz konusu makinelerin kompütasyonel süreçlere dayalı formel programlar
aracılığıyla bu özelliklere sahip olamayacağını iddia ediyor. Ona göre bunun iki sebebi var:
Birincisi, semantik sentaksa içkin değildir. Programlar sentaktiktir, zihinler sentaktik
yapılardan semantik üretirler. Dahası, sentaks ve kompütasyon gerçekliğe içkin şeyler
değildirler, özneye görelidirler. “[Gerçekte] sıfırlar ve birler veya genel olarak semboller
şeklinde kendilerinin semboller olduklarını tayin edecek fiziksel özellikler yoktur. Bir şey
ancak ona sembolik bir yorum verecek, bir gözlemci, kullanıcı veya faile göreli olarak
semboldür.” (2002, s. 17) İkincisi, simülasyon kopyalama değildir. İnsan beynini temelde bir
bilgi işleme cihazı olarak görüp kompütasyonel mimariye sahip dijital bilgisayarlarla taklit
etmeye çalışmak bize bilişsel ve diğer yönelimsel halleri vermez. Makinelerin zihne sahip
olmasını istiyorsak beynin nedensel güçlerini uygun mekanizmalarla kopyalamamız gerekir.
Searle’nin bu kendisine göre son derece açık varsayımları Çin odası argümanına cephe alan
birçok düşünür (Dennett, Boden, Block, Pinker, vs.) tarafından adeta ortak bir eleştiri olarak
sezgisel veya sağduyuya dayalı varsayımlar olarak görülür. Bu bağlamda özellikle
Churchland’lerin örnekleri dikkate değerdir. J. C. Maxwell’in (1831-1879) denklemleriyle
sağlama alınan ışığın bir tür elektromagnetik dalga olduğu gerçeği öncekiler tarafından ve
hatta şu an bile fizik biliminden habersiz birçok insan için absürt görünse de mevcut gerçeği
değiştirmez. Bu düşünürlere göre belki zihinler de oldukça sofistike kompütasyon temelli
yazılım ağlarından ibarettirler. Searle’nin söylediğinin tersine bu tam da ampirik bir
meseledir. Searle, Çin odası düşünce deneyiyle özünde hayli karmaşık ve hızın önemli olduğu
süreçleri basite indirgemek suretiyle sezgilerini bizlere dayatarak gelecekte verimli sonuçlar
alabileceğimiz, büyük yatırımlar yapılan yapay zeka çalışmalarını, nörobiyolojik çalışmalar
lehine durdurmamızı istemektedir. Bu isteğin arkasında ise Searle’nin a priori sezgilerinden
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
başka bir şey yoktur. Odadaki kişinin Çince anlayamayacağını söyleyen de aynı sezgidir. Bize
göre Searle’ye karşıtlarınca yöneltilen bu sezgi eleştirisinde bir doğruluk payının olduğunu
söylemek mümkündür. Zira ne beyin ve zihinsel haller arasında ne de sentaks ve semantik
arasında tam olarak nasıl bir ilişki olduğuna dair yeterince nesnel bilgiye sahip değiliz.
Dolayısıyla daha önce bir sağduyu filozofu olduğunu söylediğimiz Searle’nin varsayımlarının
büyük oranda sezgilerine dayandığı kuşku götürmezdir. Ne var ki aynı sezgi eleştirisi Searle
tarafından karşıtlarına da pekala yöneltilebilir. Bu hususlarda Searle ile aynı cehaleti paylaşan
kompütasyonalist düşünürler beynin bir bilgisayar, zihnin de bir bilgisayar programı olduğu
varsayımını neye dayandırmaktadırlar? Tabi ki sezgilerine. O halde bu tartışmayı daha büyük
bir felsefi mücadele bağlamında, materyalizm – anti-materyalizm hesaplaşmasının yansıması
olarak düşünmek gerekmektedir. Searle’nin anti-materyalist (veya naturalist) sezgilerine karşı
kompütasyonalist düşünürlerin materyalist sezgileri. Şimdi, sezgi olmak bakımından bir
tarafın diğerine karşı üstünlüğünü belirleyecek epistemik araçlara sahip olmadığımıza göre,
Searle’yi sezgilerine başvurmakla eleştirmenin pek de akıllıca olmadığını ve argümanın
geçersizliğini göstermekte yetersiz kaldığını söyleyebiliriz.
Tek tek cevaplara baktığımızda sistem cevabı ve sistemi bir beden içerisine yerleştiren robot
cevabına göre Searle, senaryonun değerlendirmesini doğru yapmış olsa da ulaştığı sonuçlar
yanlıştır. Sistem cevabının bilgisayar ve beyin arasındaki analojiyi devam ettirerek anlamanın
ortaya çıkması için gelişmiş bir beynin gerekliğinden gelişmiş bir sistemin gerekliğine
geçtiğini, robot cevabının ise analojiyi daha da ilerleterek anlamanın ortaya çıkması için beyni
dış dünyayla nedensel ilişkiye sokacak bir vücudun gerekliğinden robotik bedenin gerekliğine
geçtiğini görüyoruz. Buna göre anlamayı gerçekleştiren sistemin veya robotun bir parçası
(beyindeki herhangi bir nöron/odadaki kişi) değil bir bütün olarak sistem (beyin/oda) veya
robottur (insan/oda kompleksi). Beyin simülatörü cevabı da beynin birbirleriyle iç içe geçmiş
milyarlarca nöronun oluşturduğu paralel ağlarla örülmüş yapısını işlevsel olarak
kompütasyonel modellerle taklit etmeyi önerir. Searle’nin bu üç cevaba verdiği karşılık
nihayetinde aynıdır. Formel olarak tanımlanmış unsurlara sahip programlarla bilişsel ve diğer
yönelimsel halleri elde edemeyiz. İster bunu sistem düzeyinde, ister robotlarla, isterse beyni
taklit ederek yapmaya çalışalım, zihne neden olanın beyin olduğunu görmezden gelip
programlamaya yoğunlaştıkça başarısız olmaya mahkumuz. Zira ne programların ne de
program temelli sistemlerin nedensel güçleri yoktur. Buna karşılık Searle’nin karşıtları bir
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
bilgisayarı (gelişmiş bir bilgisayarı) oldukça karmaşık nedensel bir sistem olarak görürler.
Çalışmakta olan bir program Searle’nin düşündüğünün tersine sadece sembol manipülasyonu
yapan atıl bir formalite değil, elektronik bazlı bu nedensel sistemin etkin bir parçasıdır. Fakat
bu tasavvurda programın etkinliğinin bilişsel hallerin oluşmasında sisteme kıyasla nasıl bir rol
oynadığı çok açık değildir. Bu nokta önemlidir, zira Searle programlamanın zihinler için esas
ve yeterli oluşuna karşı çıkmaktadır. Searle’ye göre, programın kullandığı sembollere anlam
yükleyen, ona ne yapması gerektiğini bildiren yönergeleri veren bizleriz. Dolayısıyla
programlar bizim onlara çizdiğimiz sınırların ötesine geçemezler. Oysa semantik veya genel
olarak yönelimsellik bu sınırların ötesine geçmeyi, sembollere anlam iliştirebilme yetisine
sahip olmayı gerektirir. Peki, sembollere anlam iliştiren veya sentakstan semantik üreten
kimdir veya nedir? Searle’nin cevaplarından anlamayı salt beyne değil, beynin nedensel
etkisiyle ortaya çıkan bir özelliğe atfettiğini anlıyoruz. Bize göre bu özellik Searle’de
yönelimselliğin de kendisine dayandığı bilinçtir.12 Zira Searle’nin sürekli olarak önemini
vurguladığı beynin nedensel güçleri sadece bilişsel hallere değil, diğer yönelimsel hallerle
entegre bir şekilde bilince de sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla, açıkça söylemese de Searle,
semantik içeriklere sahip olmanın koşulu olarak bilincin varlığının gerekli olduğunu
düşünmekte gibidir. Bunu onun kombinasyon cevabına ve diğer zihinler cevabına verdiği
karşılıklardan da çıkarabiliriz. Önceki üç cevabın birleşimi olan kombinasyon cevabının,
makinenin davranışının formel bir programdan kaynaklandığını öğrenmememiz kaydıyla
makineye zihinsel halleri atfedebileceğimizi göstermesi açısından ikna edici olabileceğini
kabul eden Searle, ilk başta kendi metafizik kaygılarının dışında epistemolojik bir argüman
olarak ciddiye almadığı diğer zihinler cevabına da sonraları diğer zihinlerin bilişsel özelliklere
sahip olduklarını esas olarak kendimizinkiyle aynı nedensel mekanizmalara sahip olduklarını
bildiğimizden kabul ettiğimizi söyleyerek karşılık verir. Yani daha önce soru olarak
getirdiğimiz örneği tekrarlarsak, fiziksel olarak insana çok da benzemeyen, fakat insanlarla
iletişim kurabilen, başka bir gezegenden gelmiş bir varlık, iletişim kurabilmesine, dolayısıyla
anlayabilmesine rağmen insanlarla aynı nedensel mekanizmaya sahip değilse, bu varlığın
anlamadığını söylemek zorundayız. O halde Searle, gerçek anlama ile gerçekmiş gibi
12
“Herhangi bir andaki yönelimsel hallerimizin çoğu bilinçsizdir ve birçok bilinçli hallerimiz yönelimsellik
içermez. Fakat yine de, sadece bilince sahip olma kapasitesine sahip bir varlık, yönelimsel hallere sahip olabilir.”
(2004, s. 15)
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
görünenanlama arasında bir ayrım yapmaktadır denilebilir.13 Bu ayrım, açıkça, anlamanın
öznel, bilinçli deneyimine sahip olan varlıkla bu tür bir deneyime sahip olmayan varlık
arasındaki farkı imler. “Eğer bilgisayara ‘2+2=?’ yazsanız, bilgisayar cevap olarak ‘4’
yazacaktır. Ne var ki bilgisayarın ‘4’ün 4 veya herhangi başka bir şey anlamına gelip
gelmediğine dair hiçbir fikri yoktur.” (Searle, 1980a, s. 423) Buna göre bilişsel yetenekleri
bakımından bizlerden farklı olmadığını gördüğümüz uzaylıya anlama atfedemiyor
oluşumuzun
sebebi
uzaylının
anlamanın
bilinçli
deneyimine
sahip
olmadığını
düşünmemizdendir. Fakat bu, “benzeri nedensel mekanizmalara sahipse gerçekten anlıyordur,
aksi takdirde anladığını zannediyoruzdur” yaklaşımı oldukça keyfi durmaktadır ve ‘anlama’
sözcüğünün manasını belirsizleştirmektedir. Searle ve karşıtları arasındaki tartışmanın
düğümlendiği nokta da burasıdır. Searle’nin ‘gerçekmiş gibi görünen anlama’ dediğine
karşıtları ‘anlama’ demekte, Searle anlamayı bilinçle ilişkilendirmeye meylederken karşıtları
bundan kaçınmaktadır. Netice itibariyle her ne kadar Searle fazla önemsemese de bize göre
diğer zihinler cevabı Çin odası argümanına yöneltilmiş en ciddi itirazlardan biridir. Zira
Searle, sadece davranış benzerliğinden veya işlevsel benzerlikten kalkarak bir makineye veya
herhangi bir canlıya anlama atfedemeyeceğimizi (gerçekmiş gibi görünen anlama) ileri
sürerken, bir başka benzerlikten, biyolojik benzerlikten kalkarak diğer zihinlere anlama
(gerçek anlama) atfedebileceğimizi söylemekte fakat bu görüşünü temellendirecek herhangi
bir bağımsız argüman sunmamaktadır.
Searle’nin orijinal makalesinden bu yana epey zaman geçti ve yapay zeka çalışmaları o
zamandan beri durmaksızın devam ediyor. Özellikle IBM’in dünya satranç şampiyonu Garry
Kasparov’un karşısına çıkardığı Deep Blue adlı bilgisayarın Kasparov’u mağlup etmesiyle
(1997) dikkatleri üzerlerine çeken ‘zeki’ makineler, günümüzde sanal asistanlı akıllı
telefonlar, otomatik pilota sahip arabalar, askeri alanda kullanılan yük taşıyıcı robotlar,
vb.gibi hayli gelişmiş kompütasyonel becerilere sahip türleriyle daha nice yenilikleri
göreceğimizin sinyallerini vermekte ve Searle’nin argümanının en azından bilişsel özelliklere
sahip olmak bakımından hiç de kendisinin düşündüğü kadar kesin ve belirleyici
olmayabileceğini duyurmaktadır. Hangi tarafın sezgilerinin daha isabetli olduğunu ise zaman
gösterecektir. Bununla birlikte Çin odası düşünce deneyi, anlamın doğası, sentaksla ve
Bu ayrım, Searle’nin asıl yönelimsellik (intrinsic intentionality) ve türetilmiş yönelimsellik (derived
intentionality) arasında yaptığı ayrıma dayanmaktadır. Bkz. Searle, John, 1983, Intentionality, s. vii-viii, New
York: Cambridge University.
13
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
bilinçle olan ilişkisi ve bilincin biyolojik temeli hakkında ortaya attığı sorularla hala
güncelliğini korumakta ve ileri tartışmalar için referans olmaya devam etmektedir.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
KAYNAKÇA
Block, N. (der.), (1980) "Introduction: What is Functionalism", Readings in Philosophy of
Psychology, vol 1, Harvard.
Brown, J. R. (2011) The Laboratory of the Mind: Thought Experiments in the Natural
Sciences, New York & London: Routledge. (2. Baskı)
Churchland, P. M. & Churchland, P. S. (1998) “Could a Machine Think”, On the Contrary:
Critical Essays, 1987-1997, Cambridge: MIT.
Cole, David, "The Chinese Room Argument", The Stanford Encyclopedia of Philosophy
(Summer
2014
Edition),
Edward
N.
Zalta
(ed.),
URL
=
<http://plato.stanford.edu/archives/sum2014/entries/chinese-room/>.
Copeland, J. (der.), (2004) The Essential Turing, New York: Oxford University.
Crane, T. (2003) The Mechanical Mind, New York & London: Routledge. (2. Baskı)
Chalmers, D. J. (1996) The Conscious Mind, New York & Oxford: Oxford University.
Dennett, D. C. (1991) Consiousness Explained, New York: Back Bay Books/Little, Brown &
Company.
Gendler, T. S. (2000) Thought Experiment: On the Power and Limits of Imaginary Cases,
New York & London: Garland.
Feser, E. (2006) Philosophy of Mind: A Beginner’s Guide, Oxford: Oneworld.
Heil, J. (der.), (2004) Philosophy of Mind: A Guide and Anthology, New York: Oxford
University.
Leibniz, G. W. (1898) The Monadolgy and Other Philosophical Writings, Robert Latta (çev.),
Oxford: Clarendon.
Lycan, William G. (1980) “The Functionalist Reply”, Behavioral and Brain Sciences, 3: 434435.
ETHOS: Felsefe ve Toplumsal Bilimlerde Diyaloglar
ETHOS: Dialogues in Philosophy and Social Sciences
Ocak/January 2016, 9(1), 192-216
ISSN 1309-1328
Norton, J. D., (2004) “On Thought Experiments: Is There More to the Argument?”,
Philosophy of Science, 71 (Aralık 2004), s. 1139-1151, Philosophy of Science
Association.
Pinker, S. (1997) How the Mind Works, New York: Penguin Books.
Searle, J. R. (1980a) “Minds, Brains and Programs”, The Behavioral and Brain Sciences,
(1980) 3, 417-424.
Searle, J. R. (1980b) “Intrinsic Intentionality”, The Behavioral and Brain Sciences, (1980) 3,
450-456.
Searle, J. R. (1983) Intentionality, New York: Cambridge University.
Searle, J. R. (1990) “Is the Brain’s Mind a Computer Program”, Scientific American 262 (1),
s. 26-31.
Searle, J. R. (1998) Mind, Language and Society: Philosophy in the Real World, New York:
Basic Books.
Searle, J. R. (2002) The Rediscovery of Mind, London: MIT. (9. Baskı)
Searle, J. R. (2002) Consciousness and Language, New York: Cambridge University.
Searle, J. R. (2003) Minds, Brains and Science, New York: Harvard University. (13. Baskı)
Searle, J. R. (2007) Freedom & Neurobiology, New York: Columbia University.
Searle, J. R. (2008) Philosophy in a New Century, New York: Cambridge University.
Sorensen, R. A. (1992) Thought Experiments, New York & Oxford: Oxford University.
Turing, A. M. (1950) “Computing Machinery and Intelligence”, Mind, 49: 433-460.
Download