kuraklık etkilerinin azaltılmasında kurağa dayanıklı bitki çeşit

advertisement
Türkiye Erozyonla Mücadele, Ağaçlandırma ve
Doğal Varlıkları Koruma Vakfı
Çayı r Çimen Sok. Emlak Kredi Blokları
A2, D: 10 34330 Levent – İstanbul
T el: (0212) 283 78 16 (PBX)
Faks: (0212) 281 11 32
www.tema.org.tr
KURAKLIK ETKİLERİNİN AZALTILMASINDA KURAĞA
DAYANIKLI BİTKİ ÇEŞİT ISLAHI VE KURAK
KOŞULLARDA YETİŞTİRME TEKNİĞİ
ANKARA 2001
Bağı ş: T . İş Bankası Levent Şb. 804352
Ziraat Bankası Levent Şb. 1576812-5002
Çelenk Bağı şı : Ziraat Bankası Levent Şb. 1572926-5001
Üyelik: T . İş Bankası Levent Şb. 821591
Fidan Dikimi: T . İş Bankası Levent Şb. 822350
Meşe Ekimi : Ziraat Bankası Levent Şb. 1576822-5001
SUNUŞ:
TEMA Vakfı tarafından düzenlenen KURAKLIK ET KİLERİNİN AZALTILMASINDA KURAĞA
DAYANIKLI BİT Kİ ÇEŞİT ISLAHI VE KURAK KOŞULLARDA YETİŞT İRME T EKNİĞİ konulu
toplu tartışma, iklim değişkliğinin dünya gündemini kapsadığı günümüzde, ülkemiz özelinde kimi
çözümlemelere katkıda bulunabilmesi anlamında önem kazanmıştır.
“ Kuraklık ve Tarım” konulu bir tartışmada, ekolojik olanak ve koşullarımızdan en uygun biçimde
yararlanmak ve toprağımızı koruyarak verimli kılmak amaçları bağlamında, “ en uygun bitkisel üretim
deseni ve uygun yetiştirme tekniği” gibi iki temel eksen kapsamında değerlendirme yapılmaya
çalışılmıştır.
Toprağın öncelikle korunmasını, ıslah edilip geliştirilmesini ve verimli kullanılmasını temel ilke ve
görev amacı edinen TEMA açısından, başta tarım olmak üzere toprakla ilişkili her sektör, toprağı
kullanan her süreç ve toprakla doğrudan ve dolaylı ilişkili her şey Vakfın ilgi ve sorumluluk
kapsamındadır. O açıdan, önemli bölümü yağışa bağlı kuru tarım alanlarında gerçekleştirilmekte olan
bir bitkisel üretim sürecinde, “kurağa dayanıklılık amaçlı ıslah ve yetiştirme teknikle ri” gibi son
derece önemli olan bu konu, T EMA açısından üzerine gidilmesi gereken bir önemli çözüm yolu olarak
değerlendirilmiştir.
TEMA toprağı koruyarak verimli kılmaya yönelik çalışma ve etkinliklerini; önce veri ve bilgi
toplamak, verileri anlamlı kılarak bilgiye dönüştürmek ve doğru bilgilenmek, sağlanmış bilgileri
değerlendirerek durumu doğru saptamak ve sorunları doğru tanımlamak, neden-sonuç analitik
yaklaşımıyla rasyonel-uygulanabilir-gerçekçi çözüm senaryo, strateji ve politikalarını tartışarak
oluşturmak, oluşan görüşler doğrultusunda hükümetler ve sorumlulara çözümleyici projeksiyonlar
önermek, bu konuda ilgili ortamlarda görüşler açıklamak, çözümleyici yasa, tüzük, yönetmelik
taslakları hazırlayarak yasalaşmalarına çaba göstermek, sürdürülen yasa düzenleme çalışmalarına
katılmak, örnek nitelikli çözümleyici tarımsal-kırsal projeleri tasarlayarak uygulamak ve tüm bunları
kamuoyuna yansıtmak gibi, etkinliklerle yerine getirmeye çalışmakta ve bu yollarla “toprağın
korunmasını” bir toplumsal tale p haline getirme ye çaba göstermektedir.
Özetlenmeye çalışılan bu etkinlikler kapsamında, doğru bilgi e dinmek ve T EMA misyonunu doğru
bilgiye dayalı doğrultularda yönlendirmek hususu, son derece önemlidir. Bir bilgilenme, aydınlanma
ve bilgi yönlendiriciliğinde tavır belirleme ortamı olarak gördüğümüz bu toplu tartışmanın, kuraklık
koşullarında rasyonel tarım amaçlarına önemli katkılar sağlayabileceğini düşünüyoruz.
Toplu tartışmaya bilgi-birikim -deneyim ve emekleriyle katkıda bulunan bilim insanları ve
uzmanlarımıza şükran duygularımızı sunarız. Çalıştayın tasarımı ve yayına dönüştürülmesi sürecinde
son derece önemli katkılar sağlayan Doç.Dr.Sayın Ersoy YILDIRIM’a ayrıca teşekkürü borç biliriz.
TEMA VAKFI
1
İÇİNDEKİLER
İklim Değişikliği, Kuraklık, Çölleşme Süreçleri ve Tarıma Etkileri
Dr. M urat Türkeş,
4
Kurak Arazilerde Tarımsal Su Yönetimi
Prof. Dr. Kâzım TÜLÜCÜ,
35
Tarımsal Üretimin, Düzensiz Yağış Koşulları Ve Azalan Su Kaynaklarına Karşın
Sürdürülebilirliği
Prof.Dr. Cevat KIRDA,
45
Kuraklığa Dayanıklı Bitki Çeşit Islahı
Dr. Hasan EKİZ,
54
Kuraklığa Karşı M era Yönetim Sistemlerinin Geliştirilmesi
Dr. Lütfü T AHT ACIOĞLU,
60
Orta Anadolu’da Kuraklık Şartlarında Yetiştirme Stratejileri
M uzaffer AVCI,
74
Değerlendirme
98
Sonuç: M ahir GÜRBÜZ
124
2
KATILIM CI LİSTESİ
ADI SOYADI
1 Hayrettin KARACA
2 A.Nihat GÖKYİĞİT
3 Ümit Y. GÜRSES
4 M ahir GÜRBÜZ
5 Av. Süleyman ÇETİN
6 Faruk YILM AZ
7 Turgut ÇELİKKOL
8 M ustafa UZBİÇER
9 Abdurrahman AYDIN
10 Temel URAZ
11 Güner AÇIKSÖZ
12 Naki SELM ANPAKOĞLU
13 M ustafa BAHDIR
14 Celal ERGÜN
15 Dr. Lütfü BAŞ
16 M . Ali ÜNAL
17 Selahattin M ERM ER
18 Fevzi TOPAL
19 Dr. Süleyman KARADAN
20 Dr. Vehbi EZER
21 M uzaffer SÜREK
22 Dr. M urat TÜRKEŞ
23 Prof. Dr. Kazım TÜLÜCÜ
24 Prof. Dr. Cevat KIRDA
25 Prof. Dr. İlhami ÜNVER
26 Prof. Dr. Süleyman KODAL
27 Doç. Dr. Y. Ersoy YILDIRIM
28 Yrd.Doç.Dr.İlhami BAYRAM İN
29 Doç. Dr. Orhan DOĞAN
30 Doç. Dr. Hasan EKİZ
31 Dr. Lütfü TAHTACIOĞLU
32 Dr. M esut KESER
33 Cemal ÇEKİÇ
34 M uzaffer AVCI
35 Sultan ERGUN
36 Ayhan ELÇİ
37 Yaşar KULOĞLU
Ekrem BİLGİÇ
38
ADRES
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TEM A
TKB-TİGEM
TKB-TAGEM
TKB-TÜGEM
TKB-TAGEM
TKB-TAGEM
TKB-TAGEM
Devlet M eteoroloji İşleri Genel M üdürlüğü
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi
Köy Hizmetleri Ankara Araştırma Enstitüsü
Bahri Dağdaş Milletlerarası Kışlık Hububat Araştırma Merkezi
Doğu Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü
Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü
Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü
Tarla Bitkileri M erkez Araştırma Enstitüsü
Tarla Bitkileri M erkez Araştırma Enstitüsü
Türkiye Tohumculuk Enstitüsü Derneği
Su-Yapı M ühendislik A.Ş.
TKB Teftiş Kurulu
3
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ, KURAKLI K, ÇÖLLEŞME SÜREÇLERİ
VE TARIMA ETKİLERİ
Dr. MURAT TÜRKEŞ, İklimbilimci
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, Ankara
Ö ZET
Fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma, arazi kullanımı değişiklikleri, çimento üretimi ve
sanayi süreçleri sonucunda atmosfere salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimleri, sanayi
devriminden beri hızla artmaktadır. Bu ise, doğal sera etkisini kuvvetlendirerek, şehirleşmenin de
katkısıyla, dünyanın yüzey sıcaklıklarının artmasına neden olmaktadır. Küresel yüzey sıcaklıklarında
19. yüzyılın sonlarında başlayan ısınma, 1980’li yıllardan sonra daha da belirginleşerek, hemen her
yıl bir önceki yıla göre daha sıcak olmak üzere, küresel sıcaklık rekorları kırmıştır. Yüksek sıcaklık
rekorunun en sonuncusu 1998 yılında kırılmıştır. 1998, hem küresel ortalama hem de kuzey ve güney
yarımkürelerin ortalamaları açısından, 1860 yılından beri yaşanan en sıcak yıl olmuştur. Sonuç,
küresel ortalama hava sıcaklıklarının geçen yüzyılda 0.4 ile 0.8 C° arasında (0.6 ± 0.2 C°) artmış
oluşudur. Bu ısınma, geçen 1,000 yılın herhangi bir dönemindeki artıştan daha büyük ve dikkat
çekicidir. Küresel iklimdeki gözlenen ısınmanın yanı sıra, en gelişmiş iklim modelleri, küresel
ortalama yüzey sıcaklıklarında 1990-2100 dönemi için 1.4 ile 5.8 C° arasında bir artış olacağını
öngörmektedir. Küresel sıcaklıklardaki artışlara bağlı olarak da, hidrolojik döngünün değişmesi, kara
ve deniz buzullarının erimesi, kar ve buz örtüsünün alansal daralması, deniz seviyesinin yükselmesi,
iklim kuşaklarının yer değiştirmesi ve yüksek sıcaklıklara bağlı salgın hastalıkların ve zararlıların
artması gibi, dünya ölçeğinde sosyo-ekonomik sektörleri, ekolojik sistemleri ve insan yaşamını
doğrudan etkileyecek önemli değişikliklerin oluşacağı beklenmektedir.
Bu çalışma, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2001 yılında tamamlanan 3.
Değerlendirme Raporu’nun küresel iklim sisteminde gözlenen değişimler ve iklim değişikliğinin
etkileri konularındaki değerlendirmeleri ile Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nde gerçekleştirdiğimiz
iklim değişikliği ve değişebilirliği, kuraklık ve çölleşme konulu çalışmaların sonuçlarından
yararlanarak hazırlanmıştır. Genel çerçevesini, geçmişteki iklim değişiklikleri, iklim değişikliğinin
nedenleri, sera etkisi, dünyada ve Türkiye’de gözlenen iklimsel değişimler, iklim öngörüleri ve iklim
değişikliğinin özellikle doğal ekosistemler, su kaynakları ve tarımsal üretkenlik üzerindeki etkileri,
Türkiye’de kuraklık ve çölleşme ile sera gazı emisyonlarının (salımlarının) azaltılmasına ilişkin genel
politikalar ve değerlendirmeler oluşturmaktadır. Türkiye’de çölleşmeye eğilimli olabilecek alanlar,
yıllık ve mevsimlik yağışların ve yıllık kuraklık (aridite) indisinin ortalama koşulları ve bunlara ilişkin
dizilerdeki uzun süreli değişimler dikkate alınarak, yağış klimatolojisi ve iklimsel değişebilirlik
açısından değerlendirilmiştir.
Anahtar Ke limeler: İklim değişikliği; Sera etkisi; İklim öngörüleri; İklim değişikliğinin etkileri;
Kuraklık ve Çölleşme; İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü.
1. GİRİŞ
Çok genel bir yaklaşımla, iklim değişikliği, “ Nedeni ne olursa olsun iklim koşullarındaki
büyük ölçekli (küresel) ve önemli yerel etkileri bulunan, uzun süreli ve yavaş gelişen değişiklikler”
biçiminde tanımlanabilir (T ürkeş, 1997). İklimdeki değişiklikler, buzul ve buzularası çağlar arasında,
dünyanın çeşitli bölgelerinde ortalama sıcaklıklarda oluşan büyük değişiklikler şeklinde ortaya çıktığı
gibi, yağış de ğişimlerini de içermektedir. Bugünkü bilgilerimize göre, Yerküre’in 4.5 milyar yıllık çok
uzun jeolojik tarihi boyunca iklim sisteminde milyonlarca yıldan on yıllara kadar tüm zaman
ölçeklerinde doğal etmenler ve süreçlerle birçok değişiklik olmuştur. Jeolojik devirlerdeki iklim
değişiklikleri, özellikle buzul hareketleri ve deniz seviyesindeki değişimler yoluyla yalnızca dünya
coğrafyasını değiştirmekle kalmamış, ekolojik sistemlerde de kalıcı değişiklikler oluşturmuştur.
4
İklimdeki değişikliklere ilişkin bilimsel kanıtlar, jeoloji, jeomorfoloji, paleocoğrafya,
paleontoloji ve paleoklimatoloji araştırmaları ile elde edilmektedir. Örneğin, günümüzden yaklaşık
140-165 milyon yıl önce, II. jeolojik Zamanın (Mesozoik) Kretase döneminde, küresel iklimin bugüne
göre 10-15 C° daha sıcak ve atmosferdeki karbondioksit (CO2 ) birikiminin 4-8 kat daha yüksek olduğu
bilinmektedir. Etkileri jeomorfolojik ve klimatolojik olarak en iyi bilinen en son ve en önemli doğal
iklim değişiklikleri ise, yaklaşık 2.5 milyon yıl sürmüş olan 4. Zamandaki (Kuvaterner) buzul ve buzul
arası dönemlerde oluşmuştur. 4. Zamana, insanın ortaya çıktığı zaman olduğu için, Antropozoik adı da
verilmektedir. 4. Zamanın günümüzden yaklaşık 12,000–100,000 yıl önce hüküm süren son buzul
çağında (Würm), Yerküre’nin ortalama sıcaklığı bugüne göre 5 C° daha soğuktu. Öte yandan iklim
sistemi, yaklaşık 10,000 yıldan beri içinde bulunulduğu kabul edilen Holosen buzul arası döneminde,
önceki buzul çağlarına göre daha az değişkenlik göstermiştir. Son araştırma sonuçlarına göre, küresel
ortalama sıcaklıkların geçen 10,000 yıldaki herhangi bir yüzyılda 1C°’den daha fazla değişmiş olması
olası görülmemektedir. Bu dönemde, atmosferdeki CO2 birikimi yaklaşık 280 ±10 ppm dolayında
değişen bir dalgalanma göstermiştir.
Ancak 19. yüzyılın ortalarından (sanayi devriminden) beri, iklimdeki doğal değişebilirliğe ek
olarak, ilk kez insan etkinliklerinin de iklimi etkilediği yeni bir döneme girilmiştir. Özellikle fosil
yakıtların yakılması, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaşma ve sanayi süreçleri gibi insan
etkinlikleri sonucunda, atmosferdeki sera gazı birikimleri hızla artış göstermiştir. Bu yüzden,
günümüzde iklim değişikliği, sera gazı birikimlerini arttıran insan etkinlikleri dikkate alınarak da
tanımlanabilmektedir. Örneğin Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nde (İDÇS),
“ Karşılaştırılabilir bir zaman periyodunda gözlenen doğal iklim değişikliğine ek olarak, doğrudan ya
da dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan etkinlikleri sonucunda iklimde oluşan bir
değişiklik” biçiminde tanımlanmıştır.
2. KÜRESEL ISINMAYA NEDEN O LAN ETMENLER
2.1. Doğal Sera Etkisi
Yeryüzündeki tüm yaşam biçimleri için vazgeçilmez bir ortam olan atmosfer, birçok gazın
karışımından oluşmaktadır. Atmosferi oluşturan ana gazlar, azot (% 78.08), oksijen (% 20.95) ve
argondur (0.93). Daha küçük bir tutara sahip olmakla birlikte, dördüncü önemli gaz karbondioksittir
(% 0.03). Atmosferdeki birikimleri çok az olan çok sayıdaki öteki gazlar ise, atmosferin kalan
bölümünü oluşturur.
İklim sistemi için önemli olan doğal etmenlerin başında sera etkisi gelmektedir. Bitki seraları
kısa dalgalı güneş ışınımlarını geçirmekte, buna karşılık uzun dalgalı yer (termik) ışınımının büyük
bölümünün kaçmasına engel olmaktadır. Sera içinde tutulan termik ışınım seranın ısınmasını
sağlayarak, hassas ya da ticari değeri bulunan bitkiler için uygun bir yetişme ortamı oluşturmaktadır.
Atmosfer de benzer bir davranış sergilemektedir. Sera etkisi sadeleştirilerek açıklanabilir: Bulutsuz ve
açık bir havada, kısa dalgalı güneş ışınımının önemli bir bölümü atmosferi geçerek yeryüzüne ulaşır
ve orada emilir. Ancak, Yerküre’nin sıcak yüzeyinden salınan uzun dalgalı yer ışınımının bir bölümü,
uzaya kaçmadan önce atmosferin yukarı seviyelerinde bulunan çok sayıdaki ışınımsal olarak etkin eser
gazlar (sera gazları) tarafından emilir ve sonra tekrar salınır. Doğal sera gazlarının en önemlileri, başta
en büyük katkıyı sağlayan su buharı (H2 O) olmak üzere, karbondioksit (CO2), metan (CH4 ),
diazotmonoksit (N2 O) ve troposfer ile stratosferde (troposferin üzerindeki atmosfer bölümü) bulunan
ozon (O3 ) gazlarıdır.
Yerküre’nin sıcaklık dengesinin kuruluşundaki en önemli süreç olan doğal sera etkisinin
oluşumu da, atmosferin kısa dalgalı güneş ışınımını geçirme, buna karşılık uzun dalgalı yer
ışınımını emme ya da tutma eğiliminde olmasına bağlıdır. Güneş ışınımının net girdisi (235
Wm -2), kızılötesi yer ışınımının net çıktısı ile dengelenmelidir. Gelen güneş ışınımının (342
Wm -2) yaklaşık üçte biri (107 Wm -2) yüzeyden, atmosferdeki aerosol’lerden (uçucu
parçacıklardan) ve bulut tepelerinden yansıyarak
5
Şekil 1. Sera etkisinin şematik gösterimi (T ürkeş, 2000a).
uzaya geri döner. Gelen net güneş ışınımının ise, yaklaşık üçte ikisi (168 Wm -2 ) yüzey ve üçte biri (67
Wm -2) atmosferce emilir. Giden kızıl ötesi ışınımın önemli bir bölümü sera gazlarınca ve bulutlarca
emilir. Yeryüzü, sera etkisi sayesinde, bu sürecin bulunmadığı ortam koşullarına göre yaklaşık 33 C°
daha sıcak olur. Atmosferdeki gazların gelen Güneş ışınımına karşı geçirgen, buna karşılık geri salınan
uzun dalgalı yer ışınımına karşı çok daha az geçirgen olması nedeniyle Yerküre’nin beklenenden daha
fazla ısınmasını sağlayan ve ısı dengesini düzenleyen bu doğal süreç se ra e tkisi olarak
adlandırılmaktadır (Şekil 1).
Ortalama koşullarda, Yerküre/atmosfer sistemine giren kısa dalgalı güneş enerjisi ile ger i
salınan uzun dalgalı yer ışınımı dengededir. Güneş ışınımı ile yer ışınımı arasındaki bu dengeyi ya da
enerjinin atmosferdeki ve atmosfer ile kara ve deniz arasındaki dağılışını de ğiştiren herhangi bir
etmen, iklimi de etkileyebilir. Yerküre/atmosfer sisteminin enerji dengesindeki herhangi bir değişiklik
ışınımsal zorlama olarak adlandırılmaktadır.
2.2. Kuvvetlenmiş Se ra Etkisi
Atmosferdeki antropojen (insan kaynaklı) sera gazı birikimlerinde sanayi devriminden beri
gözlenen artış sürmektedir (Çizelge 1). Özellikle atmosferdeki birikimi ve yaşam süresi dikkate
alındığında, bu sera gazları arasında CO2 öne çıkmaktadır. Bu yüzden, Mauna Loa (Hawaii)
Gözlemevi’ndeki atmosferik karbondioksit izleme programı, küresel ısınma çalışmalarının temelini
oluşturmaktadır. 1958 yılından beri yapılmakta olan Mauna Loa ölçümleri, Yerküre atmosferindeki
CO2 birikiminin hızlı bir biçimde arttığını göstermektedir (Şekil 2). Küresel ölçümler, öteki sera
gazlarının çoğunun atmosferik birikimlerinin arttığını göstermektedir (Çizelge 1). Sera gazı
birikimlerindeki bu artışlar, Yerküre’nin uzun dalgalı ışınım yoluyla soğuma etkinliğini zayıflatarak,
onu daha fazla ısıtma eğilimindeki bir pozitif ışınımsal zorlamanın oluşmasını sağlamaktadır.
Yerküre/atmosfer ortak sisteminin enerji dengesine yapılan bu pozitif katkı, kuvve tlenmiş se ra e tkisi
olarak adlandırılır. Bu ise, Yerküre atmosferindeki doğal sera gazları (H2 O, CO2, CH4 , N2 O ve O3 )
yardımıyla yüz milyonlarca yıldan beri çalışmakta olan bir etkinin, bir başka sözle doğal sera etkisinin
kuvvetlenmesi anlamını taşımaktadır. Kuvvetlenen sera etkisinden kaynaklanan bir küresel ısınmanın
büyüklüğü, her sera gazının birikimindeki artışın boyutuna, bu gazların ışınımsal özelliklerine,
atmosferik yaşam sürelerine ve atmosferdeki varlıkları sürmekte olan öteki sera gazlarının
birikimlerine bağlıdır.
6
CO 2 birikimi (ppmv)
38 0
Mau na Lo a, Haw aii
371.2
37 0
36 0
35 0
34 0
33 0
32 0
31 0
195 8 19 63 1968 197 3 1 978 1983 198 8 1 993 1998
Yıl
Şekil 2. 1958-1999 döneminde Mauna Loa (Hawaii) Gözlemevi’nde ölçülen aylık ortalama atmosferik
CO2 birikimindeki değişimler (Keeling ve Whorf (2000)’un aylık ham verilerinden yararlanarak
çizilmiştir). Nisan 1999 ortalaması 371.2 ppmv’dir. Yıllararası değişimlere ve mevsimlik
döngülere ikinci dereceden polinom regresyon eğrisi uydurulmuştur.
Çizelge 1. İnsan etkinliklerinden etkilenen önemli sera gazlarına ilişkin özet bilgiler. (IPCC, 2001a’ya
ve Mauna Loa’nın aylık CO2 verilerine dayanan kendi hesaplamalarımıza (T ürkeş, 2000b) göre).
Sera gazları
CO2
CH4
N2 O
CFC-11
(atmosferik birikim)
(ppmv)
(ppbv)
(ppbv)
(pptv)
Sanayi öncesi (1750-1800)
~280
~700
~270
0
Günüm üzde (1998)
368 (1)
1745
314
268
Yıllık değişim (birikim/yıl)
1.3 (1)
7.0 (2)
0.8 (2)
-1.4 (2)
Atmosferik ömrü (yıl)
50-200 (3)
12
114
45
ppmv = hacim olarak milyonda kısım; ppbv = hacim olarak milyarda kısım; pptv = hacim
olarak trilyonda kısım.
( 1 ) 1958-1998 dönemindeki Mauna Loa ölçümlerine göre;
( 2 ) 1990-1999 dönemi ölçümlerine göre;
( 3 ) Okyanuslar ve biyosfer gibi yutaklarca ve çeşitli yutak süreçlerince farklı oranlarda
emilmesi ve bu süreçlerin karmaşık olması nedeniyle, CO2’nin atmosferik ömrü için tek bir
değer verilememektedir.
Küresel ısınmaya yol açan sera gazları; esas olarak, fosil yakıtların yakılması (enerji ve
çevrim), sanayi (enerji ilişkili; kimyasal süreçler ve çimento üretimi, vb. enerji dışı), ulaştırma, arazi
kullanımı değişikliği, katı atık yönetimi ve tarımsal (enerji ilişkili; anız yakma, çeltik üretimi,
hayvancılık ve gübreleme vb. enerji dışı) etkinliklerden kaynaklanmaktadır. Geçen 150 yıl içinde, fosil
yakıt kullanımı ve çimento üretiminden 265 milyar ton (Gt), arazi kullanım değişikliğinden124 Gt
olmak üzere, toplam 389 Gt karbon (C) atmosfere salınmıştır. Bunun 214 Gt'u karasal ekosistemler ve
okyanuslar tarafından geri alınmış, atmosferde 175 GtC fazlalığı oluşmuştur. Yapılan hesaplamalara
göre, atmosfere salınan insan kaynaklı sera gazı salımları nedeniyle, küresel karbon dengesi denk
kapanmamaktadır. Küresel karbon döngüsünün iki büyük ana bileşenini oluşturan karasal
ekosistemlerin (esas olarak ormanları da içerecek biçimde bitki örtüsü ve sulak alanlar) ve
okyanusların aldığı ya da uzaklaştırdığı karbon tutarı atmosfere salınan tutardan çıkarıldığında, her yıl
insan kaynaklı net 3.2 milyar ton dolayında karbonun atmosferde kaldığı bulunur. İklim değişikliğinin
önlenebilmesinin odak noktasını da, her yıl atmosferde kalan yaklaşık 3.2 GtC’luk bu fazla karbonun
kontrol edilmesi ve atmosferden uzaklaştırılması oluşturur.
7
2.3. Sülfat Parçacıklarının Küresel İklim Üzerindeki Etkileri
Troposferdeki insan kaynaklı aerosoller (uçucu küçük parçacıklar) ve özellikle fosil yakıtların
yanmasından çıkan kükürtdioksit (SO2 ) kaynaklı sülfat parçacıkları, Güneş ışınımını yeryüzüne
ulaşmadan tutar ve uzaya yansıtır. Uçucu parçacık birikimlerindeki değişiklikler, bulut tutarını ve
bulutun yansıtma özelliğini değiştirebilir. Genel olarak, troposferdeki parçacıklarda gözlenen artışlar,
iklimi soğutma eğilimindeki bir negatif ışınımsal zorlama oluştururlar. Sera gazlarının yaşam süreleri
on yıllardan yüzyıllara değişmekte (Çizelge 1), buna karşılık uçucu parçacıkların yaşam süreleri birkaç
gün ile birkaç hafta arasında kalmaktadır. Bu yüzden onların atmosferdeki birikimleri, salımlardaki
değişikliklere çok daha hızlı bir biçimde yanıt verebilmektedir. Öte yandan, volkanik etkinlikler
sonucunda salınan kül parçacıkları da, yeryüzünün ve troposferin soğumasına neden olabilmektedir.
2.4. Güneş Işınımındaki Değişiklikle r
Güneş enerjisindeki doğrudan değişiklikler, oldukça iyi bilinen 11 yıllık döngülerle ve daha
uzun süreli de ğişimlerle gerçekleşmektedir. 11 yıllık güneş döngülerindeki değişimlerin katkısının,
% 0.1 gibi küçük bir oranda olduğu öngörülmektedir. Yerküre’nin ekseninde on yıllardan bin yıllara
değişen bir zaman ölçeğinde gerçekleşen yavaş değişim ise, Güneş ışınımının zamansal (mevsimlik)
ve kuşaksal (enlemler boyunca) değişikliklerini yine uzun bir zaman ölçeğinde yönlendirir. Sözü
edilen bu değişiklikler, Kuvaterner’deki buzul çağlarında olduğu gibi, Yerküre’nin jeolojik
geçmişindeki iklim değişimlerinin oluşmasında ve kontrolünde önemli bir görev üstlenmiştir.
3. TÜRKİYE İKLİMİ, KURAKLIK VE ÇÖ LLEŞME
Bu bölümdeki de ğerlendirmeler, temel olarak T ürkeş (1998a, 1999)’e dayanmaktadır. T ürkeş
çalışmalarında, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nün büyük ve küçük klimatoloji
istasyonlarında kaydedilen, aylık toplam yağış (mm) ve aylık ortalama sıcaklık (C°) gözlemlerinden
yararlanmıştır. Yağış klimatolojisinde toplam 99, yıllık ve mevsimlik yağış değişimlerinde ise 91
istasyonun yağış verileri; kurak alanların dağılışında toplam 90 ve yıllık Kuraklık İndisi (Kİ)
değişimlerinde ise 55 istasyonun yağış ve sıcaklık verileri kullanılmıştır. Bu çalışmada kullanılan
yağış ve sıcaklık verilerindeki eksik verilerin tamamlanması, homojenlik (türdeşlik) çözümlemeleri,
vb. konulara ilişkin ayrıntılı bilgi, yazarın önceki çalışmalarında (T ürkeş vd., 1996; T ürkeş, 1996) ve
bu konun daha geniş olarak ele alındığı çalışmalarında (T ürkeş, 1998a, 1999) verilmiştir.
Çölleşmenin ortaya çıkmasında ve/ya da gelişmesinde, biri insan etkinlikleri ile ilişkili
antropojen, öteki arid iklim koşullarına sahip araziler ve iklimsel değişimler ile ilişkili doğal olmak
üzere, başlıca iki etmen rol oynamaktadır. Ne yazık ki T ürkiye’de, çölleşmeye, yalnızca insan
etkinlikleri ve doğal etmenler nedeniyle oluşan arazi degradasyonu (nitelik kaybını içeren, arazi
yitirimi) açısından bakılmakta; konunun iklim ve iklim değişikliği boyutu, çoğu kez göz ardı
edilmektedir. Doğal olarak, bilimsel açıdan yanlış ve tek boyutlu sayılabilecek bu yaklaşım, Çölleşme
Sözleşmesi’ne bakış açısına da yansımaktadır. Bu değerlendirme çalışmasının çerçevesi aşağıda
verildiği biçimde belirlenmiştir:
(i)
(ii)
(iii)
(iv)
Birleşmiş Milletler Çölleşme ile Savaşım Sözleşmesi’ne ilişkin kısa bir bilgi ile
erozyon, kuraklık ve çölleşmeye ilişkin temel kavramları vermek;
T ürkiye’nin sinoptik klimatolojisine ve ortalama yağış, yağış değişkenliği ve yağış
mevsimselliğini içeren yağış klimatolojisine ilişkin temel bilgileri özetlemek;
T ürkiye’nin kurak arazilerini Çölleşme Sözleşmesi’nin temel aldığı kuraklık indisi ile
incelemek; ve
T ürkiye’nin çölleşmeye eğilimli alanlarını ve çölleşmeye duyarlılığını
değerlendirmek.
8
3.1. Birleşmiş Milletle r Çölleşme İle Savaşım Sözleşmesi
Bugün yeryüzünde, kurak arazilere sahip yaklaşık 110 ülke potansiyel bir çölleşme
tehlikesiyle karşı karşıyadır. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), çölleşmenin küresel
maliyetinin yılda 42 milyar ABD $ olduğunu öngörmektedir. Dünya İzleme Enstitüsü’nün
öngörülerine göre, anakaralar her yıl 24 milyar ton verimli üst toprak kaybına uğramaktadır. Ayrıca,
karaların yaklaşık % 30’unun, doğal bitki örtüsünün seyrek olduğu kurak arazilerdeki şiddetli
degradasyon yüzünden çölleşmeden zarar gördüğü öngörülmektedir (Lean, 1995). Çeşitli
hesaplamalara göre, T ürkiye’de erozyonun neden olduğu üst toprak kaybı, yılda yaklaşık 500 milyon1 milyar ton dolayındadır. Çölleşme ile savaşım için ilk uluslararası girişimler, 200,000 insanın ve
milyonlarca hayvanın öldüğü 1968-1974 dönemindeki büyük Sahel kuraklığı ve açlığı sona erdiğinde
başladı (Lean, 1995). Birleşmiş Milletler (BM), çölleşme konusunu ilk kez bir küresel sosyoekonomik ve çevresel sorun olarak, 1997’de gerçekleştirilen BM Çölleşme Konferansı’nda
uluslararası gündeme taşıdı. Çölleşme özellikle Afrika ülkelerinin ısrarı üzerine, Haziran 1992’de
Rio’da gerçekleştirilen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCED) önemli konularından birisi
oldu. Rio Doruğuna katılan dünya liderleri, Gündem 21’de, BM Genel Kurulu’ndan Haziran 1994’e
kadar yasal bir belge hazırlamakla görevli bir Hükümetlerarası Görüşme Komitesi oluşturmasını
istediler. Yaklaşık iki yıl süren çalışmalar sonucunda, “ BM, Şiddetli Kuraklık ve /ya da Çölleşmeden
Etkilenen Ülkelerdeki, Özellikle Afrika Ülkelerindeki, Çölleşme ile Savaşım Sözleşmesi”, Haziran
1994’te Pariste kabul edilmiştir. T ürkiye, Aralık 1996’da yürürlüğe giren Çölleşme ile Savaşım
Sözleşmesi’ne Mart 1998’de taraf oldu.
3.2. Erozyon, Kuraklık ve Çölleşme
T ürkiye’deki kurak ve çölleşmeye eğilimli alanlara geçmeden önce, erozyon, aridite (kurak,
çorak koşullar) ve arid (kurak, çorak) alanlar, kuraklık olayı, arazi degradasyonu, çöl ve çölleşme
kavramlarının tanımlanması ve birbirlerinden açık bir biçimde ayrılması gerekmektedir.
3.2.1. Toprak erozyonu
Toprak erozyonu, özellikle su, rüzgar ve kütle hareketleri gibi çeşitli yönlendirici güçlerce
toprağın taşınması hareketi ve kaybıdır. İnsan etkinlikleri açısından, toprak üzerindeki doğal
vejetasyon örtüsünün açılması ve sonra bu alanların tarımsal amaçlı kullanımı, toprak erozyonunun
ana nedenleridir. Bu uygulama, tarihsel olarak özellikle iklim değişimleri ve ekstrem (uç) hava
olayları ile bağlantılı olarak, dünyanın pek çok bölgesinde afet boyutlarındaki toprak kayıpları ile
sonuçlanmıştır. Yaklaşık son 40-50 yıllık dönemde, gelişmekte olan ülkelerdeki nüfus baskısı ve
dünyanın bir çok bölgesinde arazi kullanımı ve yönetiminde ortaya çıkan değişiklikler, toprak
erozyonunu daha da arttırmıştır.
Toprak erozyonunu etkileyen ana etmenler, yağış tutarı, yağış sıklığı, süresi ve şiddeti
(yoğunluğu), rüzgar hızı, yönü ve kuvveti, kuvvetli rüzgarların sıklığı, arazi kullanımı ve yönetimi,
arazi kullanımı değişikliğinin boyutu ve hızı, topoğrafya ve toprağın özellikleridir. Farklı iklim
değişikliği senaryolarını dikkate alan çeşitli iklim modelleri, genel olarak artan yağış şiddetinin ve
tutarının, kuvvetlenen rüzgar hızının ve kuvvetli rüzgar olaylarının sıklıklarındaki artışların, özellikle
artan kuraklık olayları ile birlikte toprak erozyonunda bir artışa neden olabileceğini göstermektedir
(Hoffman ve arkadaşları, 1996). Ancak, erozyon ve çok doğal olarak da çölleşme, aynı zamanda
bulundukları coğrafi alana (ortama, bölüme, bölgeye, anakaraya, vb.) özgü özellikler gösterirler ve
bölgesel koşulların farklı permutasyonları (birleşimleri) erozyonu arttırabilir ya da azaltabilir. Çeşitli
araştırmalar, erozyon riskini, arazi kullanımı ve çevre koşulları ile tarımsal ve çevresel niteliğin bir
fonksiyonu (işlevi) olarak kabul etmektedir (Hoffman ve arkadaşları, 1996). Küresel değerlendirmeler,
erozyonun, tarımsal ürün üretiminde kullanılan tarım arazilerinin yaklaşık % 33’ünü etkilediğini
öngörmektedir.
9
3.2.2. Aridite
T ürkeş (1998a, 1999)’e göre, ‘aridite’, yeryüzünün herhangi bir yerinde uzun süreli ve
egemen atmosferik dolaşımın ve kontrol düzeneklerinin oluşturduğu klimatolojik kuraklık ya da kurak
koşullar olarak tanımlanabilir. Başka sözlerle, aridite, yeryüzünün herhangi bir bölgesinde, zayıf su
varlığı ve/ya da düşük ortalama yağış koşulları ile nitelenen, iklimin sürekli bir özelliğidir. Bu
tanımda, iklim değişikliği olasılığı göz ardı edilmektedir. En genel kullanımıyla ‘aridite’nin (uzun
süreli kurak koşulların) egemen olduğu arid (kurak) iklim bölgelerinin belirlenmesi amacıyla, çok
sayıda kuraklık (nemlilik) ve/ya da yağış etkinliği indisi geliştirilmiştir. Örneğin, Köppen, 1918, 1936;
De Martonne, 1926, 1935; T horntwaite, 1931, 1948; Erinç, 1965; Sezer, 1988; vb. (Erinç, 1965;
T ürkeş, 1990). Çölleşme Sözleşmesi’nde ise, kurak, yarıkurak ve kurak-yarınemli alanlar, “ kutup ve
kutupaltı bölgeler dışında olmak üzere, yıllık yağışın potansiyel evapotranspirasyona oranı 0.05-0.65
aralığında kalan alanlar” olarak belirlenmiştir (UNCCD, 1995).
3.2.3. Kuraklık
Çölleşme Sözleşmesi’ndeki (UNCCD, 1995) tanımlamalara göre, ‘kuraklık’, yağışın, normal
düzeyinin oldukça altında olduğunda ortaya çıkan ve arazi kaynakları üretim sistemlerini olumsuzca
etkileyerek ciddi hidrolojik dengesizliklere yol açan, doğal oluşumlu bir olaydır. T ürkeş (1998 ve
1999)’e göre, kuraklık, iklimsel değişimlerin neden olduğu geçici bir özelliktir; kurak ve yarıkurak
bölgelerin yanı sıra, orta enlemlerin nemli-denizel iklimleri vb. öteki iklim bölgelerinde de oluşabilir.
3.2.4. Arazi degradasyonu
Arazi yitirimi, kurak, yarıkurak ve kurak-yarınemli alanlarda doğal yağışlar ile beslenen tarım
arazilerinin, çayır ve otlakların, korulukların ve ormanların, çeşitli arazi kullanımlarından ya da insan
etkinliklerinden ve yerleşme düzenlerinden kaynaklanan birçok sürecin bileşimi sonucunda biyolojik
ya da ekonomik verimliliklerinin azalması ya da kaybı olarak tanımlanmaktadır (UNCCD, 1995). Bu
süreçlerden bazıları şunlardır:
(i)
(ii)
(iii)
Rüzgarın ve/ya da suyun oluşturduğu toprak erozyonu;
Toprağın, fiziksel, kimyasal, biyolojik ya da ekonomik özelliklerinin bozulması; ve
Doğal vejetasyonda ortaya çıkan uzun süreli kayıplar.
3.2.5. Çöl
Çöller, yıl içinde ve yıllar arasında büyük değişkenlik gösteren çok düşük yağış tutarıyla ve
zayıf bitki örtüsüyle tanımlanan, çok kurak karasal ekosistemlerdir. Çöl havası çok kurudur ve gelen
kısa dalgalı güneş ışınımı ve giden uzun dalgalı termal (kızılötesi) ışınım çok yoğundur. Yaklaşık 30
C°’ye ulaşabilen büyük günlük sıcaklık değişimleri oluşur ve potansiyel evapotranspirasyon yüksektir.
Çöl biyotasındaki yüksek alansal ve zamansal değişkenlik, esas olarak su varlığınca kontrol edilir.
Çöllerin birçok tanımı yapılmasına karşın, burada önemli olan, suyun ekosistem süreçlerini kontrol
eden ana etmen oluşudur. Yaygın kabul gören bir tanımlama ile, çöl ekosistemleri, yıllık yağış tutarı
100 mm’den az olduğunda, şiddetli kurak olarak sınıflandırılır (Noble ve Gitay, 1996). Gerçek ya da
iklimsel çöl, bu çalışmada temel alınan kuraklık indisi (Kİ= Y/PE) dikkate alındığında, iklimsel açıdan
Kİ < 0.05 olan çok kurak koşullar ile bağlantılıdır (Bkz. Çizelge 2). Bu sınıflandırmaya göre,
T ürkiye’de gerçek (iklimsel) çöl bulunmamaktadır.
10
3.2.6. Çölleşme , doğası, ne denle ri ve şiddeti
‘Çölleşme’, ekonomik ve biyolojik olarak üretken bir arazinin daha az üretken olması
sonucunda ortaya çıkan, ekolojik bozulma sürecidir. Çölleşmenin ileri aşamalarında, fiziksel
bozulmalar ya da morfoklimatik yeni oluşumlar (örneğin, kırgı bayırlar, kumul alanları, çöller, vb.) da
oluşur. Çölleşme, kurak ve yarıkurak alanlardaki uç koşullarda, bir zamanlar kendisine bağlı olan
toplumların yaşamlarını eskiden olduğu gibi sürdürmelerini sağlayamayan çöl benzeri bir arazi biçimi
oluşturur.
Gerçekte, ‘çölleşme’, hem insanın hoyrat arazi kullanımından hem de uzun süreli kuraklıklar
gibi olumsuz iklim koşullarından kaynaklanmaktadır. İnsan etkilerinin ya da iklimsel etmenlerin
dünyanın kurak ve yarıkurak arazilerinin çölleşmesinden birinci dereceden sorumlu olduğu konusunda
ise, bir anlaşmazlık bulunmaktadır. Bu çalışmaların çoğu, çölleşmenin birçok etmenin karmaşık bir
etkileşiminin sonucu olduğunu ve doğrudan nedenlerin, nüfus yoğunluğunun, kültürel geleneklerin,
arazi ayrıcalıklarının ve başka sosyoekonomik ve politik etmenlerin bir işlevi olan insan etkinlikleri
olduğunu ortaya koymaktadır. İklim ve toprak tipi, çölleşmenin hızını ve şiddetini belirlemede önemli
olmasına karşın, çoğunlukla bu etmenler, toprak ve toprağın taşınmasını yönlendiren egemen iklim
için arazi kullanımı ve yönetimine uymada dikkate alınmaz. Yoğun (aşırı) hayvancılık,
ormansızlaştırma, yakacak odun toplanması ve yoğun tarımsal etkinlik, genellikle sorunun temel
doğrudan nedenleri olarak görülmektedir.
Çölleşme, Çölleşme Sözleşmesi’nde (UNCCD, 1995), “ iklimsel değişimleri ve insan
etkinliklerini de içeren, fiziksel, biyolojik, siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik etmenler arasındaki
karmaşık etkileşimlerin, kurak, yarıkurak ve kuru-yarınemli alanlarda oluşturduğu arazi
degradasyonu” olarak tanımlanmıştır. Buna göre, kutup ve kutupaltı coğrafi kuşakları dışında
dünyanın hemen her bölgesinde oluşabilen arazi yitirimi, kurak, yarıkurak ve kuru-yarınemli
arazilerde oluştuğunda çölleşme olarak kabul edilmektedir. Çölleşme, düşük toplam yağışa, yetersiz su
kaynaklarına, uzun kuru mevsimlere, yinelenen kuraklık olaylarına, gevşek yüzey malzemesine, ince
toprak katmanına, seyrek ve aynı zamanda hassas vejetasyon örtüsüne sahip çevresel koşullarda daha
sık oluşur ve etkili olur. Uzun süreli ve şiddetli kuraklık gibi iklim ilişkili etmenler, arazinin
çölleşmeye eğiliminde ve çölleşme süreçlerinin hızlanmasında bir artışa yol açabilir. Gerçekte,
kuraklık ve arazinin yanlış yönetimi, özellikle bir yandan arazi ve su kullanımı, bir yandan da toprak
ve egemen iklim arasındaki uyumsuzluğun birleşiminin bir sonucudur. Öte yandan, çölleşmenin, yerel
ve küresel iklimi de etkileyebildiği unutulmamalıdır. Gerçek ya da sonradan ortaya çıkan çöllerin
oluşabildiği, çok kurak, kurak, yarıkurak ve kurak-yarınemli arazilerin kapladığı alan, yeryüzü
karalarının % 47’sine karşılık gelmektedir (Hoffman vd., 1996).
Çok kurak ile yarınemli arasındaki iklim kuşakları, iklimdeki kuvvetli değişimlere karşı
açıktır. Bölgesel yağışdaki kısa süreli dalgalanmalar, kurak ve yarıkurak arazilerin bilinen bir
özelliğidir. Bu bölgelerde, yağışın yıldan yıla de ğişkenliği çok yüksektir. Afrika’nın Sahel
Bölgesi’ndeki yağış tutarı, 1960’lı yıllardan başlayarak önemli ölçüde azalmıştır. Benzer kurak
dönemler son jeolojik çağda ve tarihsel geçmişte de oluşmasına karşın, Sahel’deki bu son kuru
dönemin anakarasal ölçekteki bir kuraklığa daha fazla eğilimli olduğu kaydedilmiştir (Hoffman vd.,
1996). Belirgin kurak koşullar, özellikle 1970’lerden başlayarak, subtropikal kuşağın ve T ürkiye’yi de
içerecek bir biçimde Akdeniz Havzası’nın önemli bir bölümünde de etkili olmuştur (T ürkeş, 1996,
1998b, 2002).
Çölleşme iklim değişikliğini şiddetlendirebilir mi? Arazi örtüsündeki, buna bağlı olarak da
yüzey albedo’sundaki değişikliklerin, yüzey hava sıcaklığını arttırdığı ve küresel hava sıcaklığını
etkilediği kabul edilmektedir (Hoffman vd., 1996). Yüzey toprak nemindeki bir azalmanın, suyu
buharlaştırmak için daha az enerji harcanacağı için, havayı ısıtmak için daha fazla enerjinin ortaya
çıkma ve kullanılabilme olanağının doğmasına yol açacağı düşünülmektedir. Bazı araştırmacılar ise,
bu etkinin çok zayıf olduğunu belirtmektedir. Öte yandan, birçok araştırmacı da, toprakta karbon
birikme potansiyelindeki değişikliklerin ve toprak koşullarındaki olası başka gelişmelerin,
diazotmonoksit (N2 O) ve metan (CH4 ) salımları üzerindeki etkileri gibi daha dolaylı bağlantıların
11
kurulabileceğine inanmaktadır. Çölleşmenin küresel ısınma üzerindeki etkisini nicelendirmek kolay
değildir. Bu yüz den, kurak bölgelerin sıcaklık ve yağış koşullarındaki değişimler, daha kuvvetli bir
veri ve bilgi tabanı geliştirmeye yönelik olarak izlenmelidir.
3.2.7. Kuraklık ve çölleşmenin doğal ekosistemle re ve yağış destekli üretime e tkisi
Kuraklık ve çölleşmenin, doğal ekosistemler ve yağış destekli (koşullu) üretim üzerindeki
etkisi önemlidir. Bu etkinin doğası ve büyüklüğü, çeşitli göstergeler aracılığıyla gözlenebilir.
Kuraklığın doğal ekosistemler üzerindeki etkisi, bitki örtüsü ve canlıkütle üretimi ve besin üretim
sistemlerinin bozulmasıyla ölçülür. Kuraklık, bitkilerin sayısını, bitki kütlesini ve yerdeki
örtüsünü azaltır. Bu yüzden de, toprağın erozyona karşı korunmasını da zayıflatır. Çölleşmenin
etkisi, şiddetli kuraklıklarla birlikte, çok daha derin ve uzun sürelidir. Çölleşen topraklar, yaygın
su ve rüzgar erozyonuna açıktır ve bu yüzden zamanla, derinliklerinin ve su ve besin maddelerini
tutma becerilerinin büyük bir bölümünü kaybederler. Çok kötü durumlarda, tüm çok yıllık bitkiler
yok olur ve toprak yüzeyi büyük ölçekli rüzgar ve su erozyonuna açık olur. Toprak yüzeyi, sürekli
vejetasyon örtüsü ile korunma olmaksızın, akan su tarafından aşındırılır; yağmur damlası çarpması
ile gözenekleri dolar ve kabuklaşır. Bunun sonucunda da, geçirgenliği giderek azalarak erozyona
karşı daha fazla eğilimli ya da açık olur. Toprak yüzeyinin boşluklarını ya da gözeneklerini
yitirmesi ve kabuklanması, içsel suyu azaltır ve bunun sonucunda toprak içerisinde kuru bir ortam
oluşur. Uzun süreli sıcak ve kurak koşullarda ya da Akdeniz iklim bölgesinde olduğu gibi çok
sıcak ve kurak yaz mevsimlerinde oluşan kuvvetli buharlaşma, kabuk oluşumunu ve tuzlanmayı
destekleyerek, çölleşme süreçlerini şiddetlendirir.
3.2.8. Çölleşme Sözleşmesi’nde Türkiye’nin ye ri
Çölleşme Sözleşmesi’nde amaç, “ uluslararası işbirliği ve düzenlemeleri ile desteklenen her
düzeydeki etkin eylemler yoluyla, şiddetli kuraklık ve/ya da çölleşmeden etkilenen ülkelerdeki,
özellikle Afrika’daki çölleşme ile savaşmak ve kuraklığın etkilerini en aza indirmek” biçiminde
belirtilmiştir (UNCCD, 1995). Bu doğrultuda, etkilenen alanlarda sürdürülebilir kalkınmanın
başarılması hedeflenmiştir. Bu amaca ulaşma yolları, eş zamanlı olarak, etkilenen alanlarda arazinin
üretkenliğini geliştirme, iyileştirme, koruma, arazinin ve su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimi
konularında, toplumsal yaşam koşullarını iyileştirecek uzun süreli ve bütüncül stratejileri içerecektir.
Sözleşme’de öncelik, çölleşmeden etkilenen Afrika ülkelerine verilmiştir. Özel
yükümlülükler, iki madde altında, “Etkilenen Ülke Tarafları” ve “ Gelişmiş Ülke Tarafları” başlıkları
altında toplanmıştır. Buradaki ‘etkilenen ülkeler’ terimi, “ arazileri tümüyle ya da kısmen etkilenen
alanları içeren ülkeler” anlamına gelmektedir. ‘Etkilenen alanlar’ ise, “çölleşmeden etkilenen ya da
çölleşmenin tehdit ettiği, kurak, yarıkurak ve/ya da kuru-yarınemli alanlar” olarak tanımlanmıştır.
Sözleşme’nin, Afrika, Asya, Latin Amerika ve Karayipler ve Kuzey Akdeniz için 4 adet
Bölgesel Yür ütme Eki bulunmaktadır. Bölgesel yürütme ekleri, bu bölgelerin özel koşullarını dikkate
alarak, etkilenen ülke T arafları’na ya da bölgelere ve onların kalkınma düzeylerine uygun eylem
programlarının seçilmesini ve sosyo-ekonomik, coğrafi ve iklimsel etmenlere uyarlanmasına ilişkin
elemanları içermektedir. Bunlar, aynı zamanda, Sözleşme’nin uygulanmasını kolaylaştırmaya yaracak
programlar olarak düşünülmüştür.
3.2.9. Kuzey Akdeniz çölleşmesi
İster Çölleşme Sözleşmesi içinde ister dışında ele alınsın, Akdeniz çölleşmesi iki ayrı coğrafi
bölge çerçevesinde değerlendirilmektedir: Güney Akdeniz (Kuzey Afrika) ve Kuzey Akdeniz (Güney
Avrupa). T ürkiye, etkilenen ülke T arafları’nın yükümlülükleri açısından, Kuzey Akdeniz için Bölgesel
Yürütme Eki’ne bağlıdır. Bölgesel değerlendirmeler, Avrupa’daki kurak arazilerin yaklaşık üçte
ikisinin, çölleşmeden orta ve şiddetli derecede etkilendiğini göstermektedir. Sorun, yağışın alansal ve
zamansal olarak çok değişken, kurak olaylarının sıkça oluştuğu, toprağın fakir ve hassas, erozyona
eğilimli dik yamaçların ve dağlık alanların egemen olduğu, Akdeniz’in kuzey kıyılarında da büyüktür.
12
Kuzey Akdeniz kıyılarında, sıklıkla oluşan doğal ve insan kaynaklı yangınlar, ormanları yok etmekte;
su kaynakları sürdürülebilir olmayan yöntemler ile kullanılmakta ve geleneksel tarım sıkıntılar içinde
sürdür ülmeye çalışılmaktadır. Kentsel büyüme, sanayi, turizm ve sulama, kıyı kuşağında
yoğunlaşarak, sorunun T ürkiye gibi gelişmekte olan kıyı ülkelerinde, 21. yüzyılda daha büyük
boyutlara çıkmasına neden olmaktadır.
Sözleşme’nin Kuzey Akdeniz İçin Bölgesel Yürütme Eki’ne göre, Kuzey Akdeniz Bölgesi’nin
özel koşulları şöyledir:
(a)
(b)
(c)
(d)
(e)
(f)
(g)
Geniş alanları etkileyen yarıkurak iklim koşulları, mevsimsel kuraklıklar, çok yüksek
yağış değişkenliği, ani ve çok şiddetli yağış;
Fakir, erozyona ve yüzey kabuğu oluşturmaya eğilimli topraklar;
Çok çeşitli arazi şekilleri ve dik yamaçlı, arızalı-çok parçalanmış yeryüzü şekilleri;
Sıklıkla oluşan yabansı yangınlar nedeniyle ortaya çıkan geniş orman örtüsü
kayıpları;
Arazinin terk edilmesi, toprak ve su koruma yapılarının bozulması ile bağlantılı
olarak, geleneksel tarımda ortaya çıkan kriz koşulları;
Su kaynaklarının, kimyasal kirlenme, tuzlanma ve akiferlerin zayıflaması gibi şiddetli
çevresel zararlara yol açan sürdürülebilir olmayan biçimde kullanımı;
Kentsel büyüme, sanayi etkinlikleri, turizm ve sulu tarım sonucu, ekonomik
etkinliklerin kıyı alanlarında toplanması.
3.3. Türkiye ’nin Sinoptik Klimatolojisi
Subtropikal kuşak ana karalarının batısında egemen olan Akdeniz iklimi özelliği gösteren
T ürkiye iklimi, Kuzeydoğu Atlantik ve Akdeniz kaynaklı cephesel depresyonların, subtropikal
antisiklonların (yüksek basınçların) ve muson alçak basıncının Orta Doğu’ya doğru uzantısını
oluşturan Basra alçak basınç alanının mevsimsel yer değiştirmelerinin bir ürünüdür. Kuzeydoğu
Atlantik kaynaklı nemli hava akımlarıyla taşınan cephesel orta enlem depresyonları (alçak basınçları),
yaz mevsimi dışında yılın önemli bir bölümde T ürkiye’ye kolaylıkla ulaşırlar. Karadeniz Bölgesi kıyı
kuşağında daha etkin olmak üzere, T ürkiye’nin yaklaşık 40 °K enleminin kuzeyinde kalan bölümü,
atmosferik koşullar uygun olduğunda neredeyse yıl boyunca orta enlem depresyonlarının oluşturduğu
yağışlardan yararlanırlar. Kışın polar jet akımının 35 °K enlemine kadar sokulması sonucunda,
Akdeniz Havzası’nda oluşan ya da bazı orta enlem depresyonlarının havzaya girdikten sonra
derinleşmesi ile gelişen ve kuzey kolu izleyen Akdeniz depresyonları, özellikle kışın, Karadeniz,
Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde bereketli (bazen şiddetli) yağışların oluşmasını sağlarlar. Bu
uygun koşullar, polar jet akımının yazın 55-60 °K enlemlerindeki polar cephe kuşağına ve ötesine
göçü nedeni ile ortan kalkar. Yaz mevsiminde, Atlantik kaynaklı nemli hava akımlarıyla bağlantılı
denizel polar ve Akdeniz hava kütlelerinin yerini, orta-kuzey Afrika ve Arabistan üzerinde etkili olan
kuru hava akımlarıyla bağlantılı karasal tropikal hava kütleleri alır. Sinoptik ölçekli hava
dolaşımındaki bu değişiklik, T ürkiye’nin Karadeniz Bölgesi ve Kuzeydoğu Anadolu Bölümü dışında
kalan yerlerinde, yaz boyunca genellikle uzun süreli kuru ve sıcak iklim koşullarının oluşmasına neden
olur.
13
DE Nİ Z
KA R A
23
00
EG E
DENİZ İ
Marmara
Denizi
Yıllık Ortalama Yağış
(mm)
A K D EN İ Z
Şekil 3. Yıllık ortalama yağış toplamlarının (mm) alansal dağılışı (99 istasyon).
DE Nİ Z
KA R A
E GE
DE NİZ İ
Marmara
Denizi
Mevsimsellik İndisi
A K D EN İ Z
Şekil 4. Yağış mevsimsellik indisinin alansal dağılışı (99 istasyon).
DE Nİ Z
KA R A
EG E
DENİZ İ
Marmara
Denizi
Yıllık Yağışın
DeğişimKatsayıları (%)
A K D EN İ Z
Şekil 5. Yıllık toplam yağışlar için değişim katsayılarının (%) alansal dağılışı (99 istasyon).
14
3.4. Türkiye ’nin Yağış Klimatolojisi
3.4.1. Ortalama yağış
Kışın Doğu Karadeniz ve Batı Akdeniz kıyı kuşağında 650 mm’den fazla olan ortalama yağış
toplamları, karasal İç ve Doğu Anadolu bölgelerinde 150 mm’nin altındadır. İlkbahar mevsiminde,
T ürkiye’nin en yağışlı alanı, 300 mm’nin üzerindeki toplam yağış ile Doğu Karadeniz Bölümü’dür.
Yazın, öteki mevsimlerden ayrı olarak, yağış dağılışında tek yönlü bir kuşaklaşma gözlenir. Suriye
sınırında 5 mm’nin altına inen yaz toplam yağışı, Doğu Karadeniz Bölümü’nde 450 mm’nin üzerine
çıkar. Doğu Karadeniz ve Kuzeydoğu Anadolu bölümlerindeki yüksek yaz yağışları, cephesel
yağışlara ek olarak, sırası ile, Karadeniz’in kuzeyinden geçen soğuk cephe sonrası kuzeyli hava
akımlarının oluşturduğu orografik ve yerel konvektif yağışlar ile yakından ilişkilidir. Sonbahar yağış
toplamları da, kışın olduğu gibi, kıyılardan içerilere doğru azalır. Sonbahar’da, T ürkiye’nin en fazla
yağış düşen alanı, 250-300 mm’nin üzerindeki bir yağış ile Karadeniz kıyı kuşağı, en yağışlı istasyonu
yaklaşık 800 mm yağış toplamı ile Rize’dir. Yıllık ortalama yağış toplamları dikkate alındığında,
T ürkiye’nin en yağışlı alanları, birçok istasyonda 1000 mm’nin üzerine çıkan ortalama toplam ile Batı
Akdeniz ile Batı ve Doğu Karadeniz bölümleridir. T ürkiye’nin en çok yağış düşen istasyonu, yaklaşık
2300 mm yıllık ortalama ile Rize’dir. Yıllık ortalama yağış, karasal iç bölgelerde ve Doğu
Anadolu’nun doğu bölümünde genellikle 500 mm’nin altındadır (Şekil 3). Yıllık ortalama yağışın 400
mm’den az olduğu alanlar, İç Anadolu’da, özellikle Konya bölümünde geniş bir yer tutmaktadır.
3.4.2. Yağış re jimi
Kabaca Karadeniz Bölgesi’ne ve Marmara Bölgesi’nin Karadeniz kıyılarına karşılık gelen
kuzey kuşağında, her mevsim yağışlı ılıman bölge yağış rejimi; Ege ve Akdeniz bölgelerinde ise,
kışları yağışlı yazları kurak subtropikal Akdeniz yağış rejimi egemendir (T ürkeş, 1996, 1998a). İç ve
Doğu Anadolu bölgelerinde, karasal; Güneydoğu’da, karasal Akdeniz; Marmara Bölgesi’nde ve İç
Ege-Akdeniz Göller Yöresi’nde geçiş rejimleri görülür. Akdeniz yağış rejiminde, kış yağışlarının
yıllık toplam yağışa katkısı, istasyonların çoğunda % 45’in üzerindeyken, yaz yağışlarının katkısı %
5’in altındadır. Karadeniz yağış rejiminde, yaz yağışlarının yıllık toplam içindeki payı, çoğunlukla %
15-20 arasındadır. kış, ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinin katkısı, ilkbaharda biraz az ve sonbaharda
daha fazla olmak üzere, genellikle % 25 dolayındadır. İlkbahar yağışları, karasal iç bölgelerinin nerede
ise tümünde, yıllık toplamın % 30’dan fazlasını oluşturur. Yazın, yıllık yağışa en yüksek katkı,
Kuzeydoğu Anadolu’da yoğunlaşırken, yıllık toplamın % 5’inden daha küçük olan en düşük değer,
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde oluşur. T ürkeş (1998b), T ürkiye’nin farklı bölgeleri üzerinde, yağış
tutarlarının mevsimler arasındaki zıtlığı, bir mevsimsellik indisi (Mİ) kullanılarak daha nesnel olarak
ortaya koymuştur. Mİ, aşağıdaki formülle ile hesaplanır:
 12
Mİ =  ∑ Y j − Y A
 j= 1

 / Y Y

Burada, Y j , j = 1,.....,12’ye kadar aylık ortalama toplam yağış; Y A , aylık ortalama toplam yağışların
ortalaması ve Y Y , yıllık ortalama toplam yağıştır. Mİ değerleri 0.55’den büyük olan alanlar, genellikle
kışı yağışlı Akdeniz tipi yağış rejimine sahip olan Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde
egemendir (Şekil 4). Öte yandan, ilkbahar yağışlarının yıllık yağışa katkısı dikkate alındığında, ki
birçok istasyonda % 30 ve % 35 arasında değişmektedir, Güneydoğu Anadolu’daki mevsimselliğin,
Ege ve özellikle de Akdeniz Bölgesi’ndekilerden farklı olduğu görülür. Bu bölge, ilkbahar yağışları
açısından, daha çok karasal iç bölgelere benzemektedir. 0.35’den küçük Mİ değerleri ise, genellikle
Karadeniz Bölgesi ve Kuzey Marmara Bölümü üzerindeki tek tip ya da her mevsim yağışlı yağış
rejimine karşılık gelmektedir. Sonuç olarak, Mİ değerlerinin ve mevsimlik yağış oranlarının
dağılışları, yağış rejiminin, yağış tutarları eşit olmamakla birlikte Karadeniz kuşağında her mevsim
yağışlı; Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ise, oldukça mevsimsel olduğunu
göstermektedir.
15
3.4.3. Yağış değişkenliği
Yağış gözlem dizlerindeki yıldan yıla değişkenliğinin ortalama koşulları, değişim katsayısı
(DK, %) ile incelenmiştir. DK, aşağıdaki formül ile hesaplanır:
DK = (σ i / Y i ) ⋅ 100
Burada, σi, bir (i) istasyonundaki yıllık (ya da mevsimlik) yağış toplamı dizilerinin standart sapmasını
ve Y i , yıllık (ya da mevsimlik) uzun süreli yağış ortalamasını (mm) gösterir. Bu değer, istatistiksel
olarak, bir istasyondaki gözlemlerin ortalama yağışın (sıcaklığın, bulutluluğun, nispi nemin, vb.)
çevresindeki olası yüzde değişiminin genel bir göstergesidir. Ortalamanın çevresinde göreli olarak
fazla bir saçılma göstermeyen değişkenler, daha düşük değişim katsayısına sahiptirler. Tersine, fazla
saçılma yüksek yıldan yıla değişkenliğin bir göstergesidir.
Yıllık ve mevsimlik yağışlarda yıldan yıla değişkenliğin en düşük olduğu bölge, Karadeniz; en
yüksek olduğu bölgeler, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu’dur. Kışın T ürkiye’nin batı, güney ve doğu
bölgelerinde, DK’lar % 35‘in oldukça üzerinde; Karadeniz’de % 30 dolayındadır. Yaz yağışlarının
değişkenliği, Karadeniz Bölgesi’nde % 25 ve % 55 arasında değişirken, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu
Anadolu bölgelerinde, % 80 ve % 150 arasında çok yüksek değerler göstermektedir. Yıllık yağışlarda
değişkenlik, ülkenin genellikle Akdeniz yağış rejiminin egemen olduğu güneyinden, genellikle her
mevsim yağışlı Karadeniz kıyı kuşağına doğru gidildikçe azalır (Şekil 5).
3.4.4. Kuraklık indisi
Sözleşme’deki tanımlarda, yükümlülük bölgelerinde ve onların özel koşullarında temel alınan
Aridite İndisi (Kuraklık İndisi-Kİ), T ürkeş (1998a, 1999)’in çalışmalarında da temel yöntem olarak
kabul edilmiştir. UNEP (1993)’e göre, Kİ,
Kİ = Y / PE
basit eşitliği ile gösterilebilir. Burada, Y, yıllık yağış toplamı (mm) ve PE, yıllık toplam düzeltilmiş
potansiyel evapotranspirasyondur (mm). Düzeltilmiş PE değerleri, iklimsel su bütçesini hesaplamak
için geliştirilmiş olan WAT BUG programı kullanılarak elde edilmiştir.
1.0’ın altındaki tüm Kİ değerleri, normal (ortalama) iklim koşullarındaki yıllık su açığının
varlığını gösterir. Önceki sınıflandırmalar (UNEP, 1993; Hoffman vd., 1996) ve T ürkiye için
uygulanan başka nemlilik indisleri (T ürkeş, 1990; Çiçek, 1996) de dikkate alınarak, kurak ve nemli
alanları tanımlamak için Çizelge 2’de verilen genel sınıflandırma geliştirilmiştir:
Çizelge 2. Çölleşme Sözleşme si’nde temel alınan kuraklık indisine göre, kurak ve nemli
arazile rin sınıflandırılması ve çölleşme açısından de ğe rlendirilmesi (Türkeş, 1998a).
Y:PE
Bölge
Değerlendirme
Çok kurak
Gerçek iklimsel çöller (T ürkiye’de yok)
< 0.05
0.05-0.19
Kurak
Çölleşmeye açık (T ürkiye’de yok)
0.20-0.49
Yarıkurak
Çölleşmeye açık (Konya Ovası ve Iğdır yöresi)
0.50-0.64
Kurak-yarınemli Çölleşmeye açık (Güneydoğu ve iç bölgeler)
0.65-0.79
Yarınemli
Çölleşmeye açık (Batıda ve kurak-yarınemlinin çevresinde)
0.80-0.99
Yarınemli
Çölleşmeye eğilimli olabilir
1.00-1.99
Nemli
Çölleşme yok (Esas olarak Karadeniz Bölgesi’nde)
Çok nemli
Çölleşme yok (Rize ve Hopa yöresinde)
2.00 <
16
DE Nİ Z
K AR A
3. 0
EG E
D E N İZ İ
Mar mara
Deni zi
Yıllık Kuraklık İndisi
A K D E N İZ
Şekil 6. Yıllık kuraklık indisi değerlerinin alansal dağılışı (90 istasyon).
Şekil 7. T ürkiye’de vejetasyon formasyonlarının alansal dağılışı (Erinç, 1977).
Çizelge 3. Kuraklık indisi değerleri 0.65’ten ve 0.80’den küçük olan istasyonların
coğrafi bölgelere göre dağılışı (T ürkeş, 1998a).
Kİ < 0.65
Kİ < 0.80
Bölge (istasyon sayısı)
Sayısı
%’si
Sayısı
%’si
Karadeniz (15)
4
26.6
7
46.7
Marmara (15)
1
6.7
8
53.3
Ege (11)
1
9.1
7
63.6
Akdeniz (15)
6
40.0
8
53.3
Güneydoğu Anadolu (8)
5
62.5
8
100.0
İç Anadolu (12)
9
75.0
10
83.3
Doğu Anadolu (14)
5
35.7
5
35.7
T ürkiye (90)
31
34.4
53
58.9
17
Kİ değerlerinin coğrafi dağılışını gösteren haritada (Şekil 6), Kİ < 1.0 olan değerler,
T ürkiye’de yıllık su açığı bulunan alanları göstermektedir. Kİ < 0.80 olan yarıkurak, kurak-yarınemli
ve yarınemli iklim koşulları ve Kİ < 0.65 olan yarıkurak ve kurak-yarınemli iklim koşulları, çalışmada
kullanılan 90 istasyonun sırası ile yaklaşık % 59’unda ve % 34’ünde egemendir (Çizelge 3). Kurakyarınemli iklim koşulları, karasal İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin büyük bir bölümü
ile Orta ve Doğu Akdeniz’in bir bölümünde, Doğu Anadolu’nun doğusunda ve batısında
yayılmaktadır. Yarıkurak ve kurak-yarınemli koşullar, İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu
bölgelerindeki istasyonların sırası ile % 75 ve % 62.5’ini kapsamaktadır. Yarıkurak iklim koşullarına
sahip araziler, Konya Ovası’nda ve Iğdır yöresinde egemendir. En kurak istasyon 0.3 Kİ değeri ile
Iğdır, en nemli istasyon ise Kİ değeri 3.0 olan Rize’dir.
T ürkiye’nin İç ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki yarıkurak ve kurak-yarınemli
arazilerinin karakteristik vejetasyon formasyonları, çoğunlukla step ve ağaçlı step ile fundalık ve
bozulmuş kuru ormandan oluşmaktadır (Şekil 7) (Erinç, 1977; Atalay, 1994). Bozulmuş kuru ormanlar
ve fundalıklar ile antropojen stepler, Karasal Doğu Anadolu Bölgesi’nin yarıkurak ve kurak-yarınemli
bölümlerinin üzerindeki egemen vejetasyon formasyonudur. Arazinin tümüyle bozulması ve iklim
değişikliklerinin kurak koşullarda önemli bir artışa ya da yağış tutarlarında ve su kaynaklarında önemli
bir azalışa neden olması dışında, bu seyrek vejetasyon örtüleri, arazi yüzeyini koruma ve toprağı tutma
gücüne sahiptir.
4. YERKÜRE İKLİMİNDE GÖ ZLENEN DEĞİŞİKLİKLER
Yerküre iklim sisteminde küresel ve bölgesel ölçekte değişiklikler gözlenmektedir (T ürkeş,
2000c; IPCC, 2001a; T ürkeş vd., 2001; T ürkeş, 2001a ve 2001b). Bu değişikliklerin bazılarının, insan
etkinlikleriyle bağlantılı olduğu kabul edilmektedir.
•
Küresel ortalama yüzey sıcaklığı, 20. yüzyılda yaklaşık 0.6 C° (0.6 ± 0.2 C°) artmıştır. Bu
değer 1995’te yapılan değerlendirmelerden ve beklentilerden yaklaşık 0.15 C° daha büyüktür. Küresel
olarak, 1990’lı yıllar en sıcak on yıldır; 1998 ise, 1861 yılından sonraki aletli gözlem kayıtlarındaki
en sıcak yıl olmuştur (Şekil 8). Gece en düşük hava sıcaklıklarında yaklaşık her on yılda 0.2 C° olarak
gerçekleşen artış, gündüz en yüksek hava sıcaklıklarındaki artışın yaklaşık iki katıdır.
•
20. yüzyılda sıcaklıklarda gözlenen bu ısınma, geçen 1000 yılın herhangi bir dönemindeki
artıştan daha büyüktür.
•
Atmosferin en alt 8 kilometrelik bölümündeki hava sıcaklıkları, geçen 40 yıllık dönemde
artmıştır.
•
Orta enlem ve kutupsal kar örtüsü, kutupsal kara ve deniz buzları ile orta enlemlerin dağ
buzulları 20. yüzyılda azalmıştır.
•
Küresel ortalama deniz seviyesi, 20. yüzyılda yaklaşık 0.1-0.2 m arasında yükselmiş ve
okyanusların ısı içerikleri artmıştır.
•
Yağışlar kuzey yarımkürenin orta ve yüksek enlem bölgelerinde her on yılda yaklaşık % 0.5
ile % 1 arasında artarken, subtropikal karaların (Akdeniz Havzası’nı da içerir) önemli bir bölümünde
her on yılda yaklaşık % 3 azalmıştır.
•
İnsan etkinliklerinden kaynaklanan sera gazı ve aerosol salımları atmosferin bileşimini
değiştirmeyi ve bu nedenle de iklimi etkilemeyi sürdürmektedir.
•
Sera gazlarının atmosferik birikimleri ve onların ışınımsal zorlaması, insan etkinliklerinin bir
sonucu olarak artmaya devam etmiştir.
•
Antropojen aerosoller kısa ömürlüdür ve çoğunlukla negatif ışınımsal zorlama oluştururlar.
•
Doğal etmenler, geçen yüzyıl süresince ışınımsal zorlamaya küçük bir katkı yapmıştır.
•
Modellerin geleceğin iklimini kestirme yeteneğine ilişkin güvenilirliği artmıştır.
•
Geçen 50 yılda gözlenen ısınmanın önemli bölümünün insan etkinliklerine bağlanabileceği
konusunda yeni ve daha kuvvetli kanıt bulunmaktadır.
•
İnsanoğlu, atmosferin bileşimini değiştirmeyi 21. yüzyılda da sürdürecektir.
18
Küresel - Yıllık ortalama
Sıcaklık Değişimi (C°)
0.6
0.4
0.2
0
-0.2
-0.4
-0.6
1860
1880
1900
1920
1940
1960
1980
2000
Yıl
Şekil 8. 1961-1990 dönemi ortalamalarından farklara göre hesaplanan küresel yıllık ortalama
yüzey sıcaklığı anomalile rinin 1860-2000 dönemindeki değişimle ri. Yıllararası değişimle r, 13
noktalı Binom süzge ci (——) ile düzgünleştirilmiştir (Türkeş, 2001a).
Zonguldak ilkbahar minimum (KAD)
5
8
7
6
Sıcaklık ( C°)
6
10
9
9
8
7
6
5
1930
1940
1950
1960
1970
1980
1990
2000
Göztepe ilkbahar minimum (MAR)
1940
1950
1960
8
7
6
5
19 9 0
1930
7
9
8
7
19 7 0
1980
1990
2000
1 9 40
1950
1960
10
9
8
1 99 0
19 8 0
1 9 90
19 3 0
10
9
9
8
1970
1 9 80
1990
2000
19 4 0
1950
Kırşehir ilkbahar minimum (İAN)
Sıcaklık ( C°)
5
4
3
2
1
0
1950
1960
1970
Yıl
1 9 80
1 99 0
20 0 0
2000
6
1970
1 9 80
1 99 0
5
2000
1 9 30
1940
1950
19 6 0
1970
1980
1990
2 00 0
Yı l
8
Ankara ilkbahar minimum (İA N)
7
3
2
1
0
-1
-2
6
5
4
3
2
1
1940
1950
1960
1970
1980
1 9 90
2 0 00
1930
1940
1950
10
9
8
7
6
5
4
3
2
1930 194 0 1 950 1960 197 0 1980 1990 20 00
Yıl
1960
1 9 70
19 8 0
1990
2000
Yı l
E lazığ ilkbahar minimum (DAN)
6
1990
7
Yıl
7
1940
1960
6
5
4
1930
Yıl
19 8 0
8
Sivas ilkbahar mi nimum (İA N)
7
1 9 70
9
Sıcaklık ( C°)
10
1960
4
1 9 30
Sıcaklık ( C°)
11
1960
1950
Gaziantep ilkbahar minimum (GAN)
11
Şanlıurf a ilkbahar minimum (GAN)
1950
1940
Yıl
13
12
1 9 40
3
Yıl
12
2000
2 00 0
4
2000
V an i lkbahar minimum (DAN)
6
Sıcaklık ( C°)
1970
14
1930
1980
8
1960
1990
10
Yıl
19 3 0
1970
Sıcaklık ( C°)
Sıcaklık ( C°)
11
1980
5
A dana ilkbahar minimum (AK D)
14
13
12
1970
6
Yıl
15
1950
1 9 60
2
19 3 0
13
1 9 40
19 5 0
Uşak ilkbahar minimum (E GE)
8
14
1930
1940
Yı l
6
1960
1
2 00 0
10
İ zmir ilkbahar mi nimum (EGE)
Sıcaklık ( C°)
1980
11
Yıl
Sıcaklık ( C°)
1970
Sıcaklık ( C°)
Sıcaklık ( C°)
Sıcaklık ( C°)
9
1950
2
Çanakkale ilkbahar minimum (MAR)
10
1 9 40
3
Yıl
11
19 3 0
4
0
1930
Yıl
Sıcaklık ( C°)
Bolu ilkbahar minimum (KA D)
11
10
Sıcaklık ( C°)
Sıcaklık ( C°)
Gi resun ilkbahar minimum (KA D)
11
4
2
0
-2
1 93 0
1940
1950
19 6 0
1970
1980
19 9 0
2000
Yı l
Şekil 9. Seçilmiş istasyonların ilkbahar gece en düşük hava sıcaklıklarının 1930-1999 dönemindeki
değişimleri. Yatay kesikli çizgi (-----), uzun süreli ortalamayı gösterir. Dizilerdeki uzun süreli
eğilimleri ve dalgalanmaları gösterebilmek amacıyla, yıllararası değişimler 11 noktalı
Binom süzgeci (——) ile düzgünleştirilmiştir.
19
5. TÜRKİYE İKLİMİNDE GÖ ZLENEN DEĞİŞİKLİKLER
5.1. Türkiye ’de Ge ce Hava Sıcaklıkları Artıyor
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nde 1930-1993 dönemi için yapılan eski (T ürkeş
vd., 1996) ve 1929-1999 dönemi için yapılan yeni (T ürkeş vd., 2002) zaman dizisi çözümlemelerine
göre, özellikle ilkbahar (Şekil 9) ve yaz mevsimi gece en düşük (minimum) hava sıcaklıkları,
T ürkiye’nin pek çok kentinde istatistiksel ve klimatolojik açıdan önemli bir ısınma eğilimi
göstermektedir. Gece hava sıcaklıklarındaki belirgin ısınma eğilimlerinin oluşmasında, küresel
ısınmanın genel ve uzun süreli etkisine ek olarak, T ürkiye’deki hızlı nüfus artışına ve kentsel alanlara
yönelik büyük göçe bağlı yaygın ve hızlı kentleşmenin de etkisi vardır. Yeni çalışmanın bir başka
önemli sonucu, daha önce (T ürkeş, 1995; T ürkeş vd., 1995; Kadıoğlu, 1997) yapılan istatistiksel
çözümlemelere göre 1990’lı yılların başına kadar bir soğuma eğilimi gösteren T ürkiye’nin ortalama
hava sıcaklıklarında da, sonbahar mevsimi dışında kış ve ilkbahar mevsimlerinde daha belirgin olmak
üzere bir ısınma eğiliminin başlamış olmasıdır (T ürkeş vd., 2002). Ortalama hava sıcaklıklarında da
egemen olmaya başlayan ısınma eğilimi, 1992 yılından sonra özellikle gece hava sıcaklıklarında
gözlenen çok belirgin artışın ortalama sıcaklıklara yansımasının doğal bir sonucu olarak kabul
edilebilir.
5.2 Türkiye ve Bölgesinde Kış Yağışları Azalıyor
Sahel’de ve Subtropikal kuşak yağışlarında 1960’lı yıllarda başlayan ani azalma, 1970’li
yıllarla birlikte Doğu Akdeniz Havzası’nda ve T ürkiye’de de etkili olmaya başlamıştır. Yağışlardaki
önemli azalma eğilimleri ve kuraklık olayları, kış mevsiminde daha belirgin olarak ortaya çıkmıştır.
Genellikle 1970’li yılların başı ile 1990’ların başı arasında kalan dönemde egemen olan kurak
koşullardan en fazla, Ege, Akdeniz, Marmara ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri etkilenmiştir (T ürkeş,
1998b). Kuraklık olaylarının en şiddetli ve geniş yayılışlı olanları, 1973, 1977, 1989 ve 1990 yıllarında
oluşmuştur. Kış yağışlarındaki azalma, özellikle Akdeniz yağış rejimine sahip alanlarda, toprak nemi
dengesinde bir bozulmaya ve yeraltı su düzeyinde bir alçalmaya neden olmuş olabilir.
Kış ve yıllık yağış dizilerindeki azalma eğilimlerinin yanı sıra, birçok istasyonun yıllık
kuraklık indisi (Kİ) değerlerinde, 1960’lardaki nemli ve yarınemli koşullardan 1990’ların başındaki
kurak-yarınemli iklim koşullarına doğru bir azalma eğilimi bulunmaktadır (T ürkeş, 1998a, 1999). Kİ
dizilerindeki anlamlı azalma eğilimleri, Marmara ve Ege bölgelerindeki istasyonlarda ortaya
çıkmaktadır. Nemli koşullardan kurak-yarınemli ya da yarıkurak iklim koşullarına yönelik değişimler,
özellikle Ege Bölgesi’nde çok belirgindir.
1994-1998 döneminde ise, Doğu Anadolu Bölgesi dışında T ürkiye’nin büyük bir bölümünde
önemli bir yağış azlığı gözlenmemiş ya da meteorolojik kuraklıklar yaşanmamıştır. Bu dönemin
hemen ardından 1999-2000 yıllarında ve 2001 yılının ilk üç ayında ise, Karadeniz Bölgesi dışında,
T ürkiye’nin büyük bir bölümünde yeniden şiddetli kuraklıklar yaşanmıştır. Şiddetli ve yaygın
meteorolojik kuraklıklar, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Ege ve Akdeniz bölgelerinde
etkili olmuştur (T ürkeş, 2002). Uzun süreli ortalamaların çok altındaki yağış koşullarına bağlı
meteorolojik kuraklıkların bir sonucu olarak, T ürkiye’de tarımsal ve hidrolojik kuraklıklar da ortaya
çıkmıştır. Su açığı ve su sıkıntısı, yalnız tarım ve enerji üretimi açısından değil, sulamayı, içme
suyunu, öteki hidrolojik sistemleri ve etkinlikleri içeren su kaynakları yönetimi açısından da kritik bir
noktaya ulaşmıştır. Nisan-Mayıs 2001’deki bereketli yağışlar ise, son yıllardaki yağış azlığını ve su
açığını tümüyle giderememiştir. Genel olarak Doğu Akdeniz Havzası’nın ve T ürkiye’nin yıllık ve
özellikle kış yağışlarında gözlenen önemli azalma eğilimleri, bu bölge de egemen olan cephesel orta
enlem ve Akdeniz alçak basınçlarının sıklıklarında, özellikle kış mevsiminde, gözlenen azalma ile
yüksek basınç koşullarında gözlenen artışlarla bağlantılı olabilir.
Öte yandan, özellikle karasal yağış rejimine sahip iç bölgelerdeki bazı istasyonların ilkbahar
ve yaz yağışlarında ve yıllık Kİ’lerinde ise bir artış eğilimi, başka sözlerle daha nemli koşullara doğru
bir gidiş gözlenmiştir (T ürkeş 1998a, 1998b ve 1999).
20
6. GELECEK YÜZYIL İÇİN Ö NGÖRÜLEN Ö NEMLİ İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ
IPCC İkinci Değerlendirme Raporu’nda (SAR) olduğu gibi, Üçüncü Değerlendirme
Raporu’nda (TAR) da temel alınan tüm salım senaryoları ve projeksiyonları, atmosferik karbondioksit
birikimlerinin, yüzey sıcaklıklarının ve deniz seviyesinin 21. yüzyıl süresince yükseleceğini; kara ve
deniz buzlarının ve buzullarının alansal ve hacimsel olarak azalacağını öngörmektedir (IPCC, 1996;
IPCC, 2000; IPCC, 2001a):
6.1. Sıcaklık Öngörüleri
•
•
•
•
1990–2100 döneminde, küresel ortalama yüzey sıcaklığının 1.4 ile 5.8 C° arasında artacağı
öngörülmektedir;
IPCC T AR’da öngörülen sıcaklık artışları, IPCC SAR’da yaklaşık 1.0-3.5 C° olarak
öngörülmüş olandan daha büyüktür. TAR’da daha yüksek olan sıcaklık öngörüleri ve daha
geniş sıcaklık değişim aralığı, esas olarak T AR senaryolarının SAR’a göre daha düşük SO2
salım öngörülerini temel almasıyla ilişkilidir.
Öngörülen ısınma oranı 20. yüzyılda gözlenen değişikliklerden daha büyüktür ve eski iklim
verilerine dayanarak, büyük bir olasılıkla bunun en azından son 10,000 yıl boyunca bir benzeri
yoktur.
Son küresel model benzeştirmelerine dayanarak, neredeyse tüm kara alanları, özellikle soğuk
mevsimde yüksek kuzey enlemlerindeki karalar, daha hızlı ısınabilecektir. Bunlar arasında en
dikkat çekici olanı, tüm modellerde küresel ortalamayı % 40’dan daha fazla aşan Kuzey
Amerika’nın kuzey bölgelerinde ve Orta Asya’nın kuzeyindeki ısınmadır. Buna karşılık, yazın
güney ve güneydoğu Asya’da ve kışın Güney Amerika’daki ısınma küresel ortalama
değişiklikten daha azdır.
6.2. Yağış Öngörüle ri
•
Küresel model benzeştirmelerine dayanarak ve çok sayıda senaryo açısından, küresel ortalama
su buharı birikimi ve yağış tutarının 21. yüzyıl süresince artacağı öngörülmektedir. 21.
yüzyılın ikinci yarısına kadar, yağışlar, kışın orta ve yüksek kuzey enlemlerde ve
Antarktika’da artmış olabilecektir. Alçak enlemlerdeki kara alanlarında, hem bölgesel artışlar
hem de azalışlar beklenmektedir. Ortalama yağış için bir artışın öngörüldüğü pek çok alanda,
yıldan yıla yağış değişkenliği daha büyük olabilecektir.
6.3. Yağışlardaki Me vsimlik ve Enlemsel Kaymalar
Bazı kurak ve yarı-kurak alanların kuraklaşmasıyla birlikte, yağışlarda mevsimlik ve enlemsel
kaymalar olacağı öngörülmektedir:
Model hesaplamaları, iklim ısındığında, buharlaşmanın artacağını, küresel ortalama yağış
tutarında ve şiddetli yağış olaylarının sıklığında bir artış olacağını göstermektedir. Buna karşılık, bazı
alanlarda yağış artışı olurken, başka alanlarda yağış azalışları yaşanacağı, hatta yağışlarda artış olan
kara alanlarında artan buharlaşma yüzünden akışlarda ve toprak neminde azalışlar olabileceği
öngörülmektedir.
Yağışta mevsimlik kaymalar olabileceği de öngörülmektedir. Genel olarak, yağış yüksek
enlemlerde yaz ve kış mevsimlerinde artabilecek. Yağışların, kışın, orta enlemler, tropikal Afrika ve
Antarktika’da artacağı; yazın ise, güney ve doğu Asya’da artacağı öngörülmektedir. Avustralya, Orta
Amerika ve güney Afrika’nın kış yağışlarında sürekli bir azalma bekleniyor. IPCC modellerinde, özel
olarak Akdeniz havzası için önemli bir yağış değişikliğinden söz edilmemekle birlikte, Hadley
Centre’in iklim modellerine (UKMO/DET R, 1999) ve başka model sonuçlarına göre, özellikle Doğu
Akdeniz havzası ve Orta Doğu için, yağışlarda, su kaynaklarında ve akımlarda gelecek yüzyıl için
21
önemli azalmalar beklenmektedir. Yağış projeksiyonları arasındaki model tutarlılıkları, dünyanın
birçok bölgesi için göreli olarak zayıftır.
6.4. Kar ve Buz Öngörüle ri
•
•
•
•
Kuzey yarımküredeki kar örtüsü ve deniz buzu yayılışının daha da azalacağı öngörülmektedir.
Buzulların ve buz şapkalarının geniş ölçekli geri çekilmesinin 21. yüzyılda da süreceği
beklenmektedir.
Antarktika buz kalkanı daha fazla yağış nedeniyle kütle kazanabilirken, akışlardaki artış
yağıştan fazla olacağından Grönland buz kalkanı kütle kaybedebilir.
Deniz seviyesinin altında kalması yüzünden, Batı Antarktika buz kalkanının kararlılığı
konusunda kaygılar bulunmaktadır.
6.5. Deniz Se viyesi Öngörüleri
•
T AR’da temel alınan tüm senaryolara göre, küresel ortalama deniz seviyesinin, 1990 ve 2100
arasında 0.09 ile 0.88 metre kadar yükseleceği öngörülmektedir. Bu yükselme, esas olarak
okyanusların termal genişlemesi ile buzullardan ve buz şapkalarından olan kütle kayıplarıyla
bağlantılıdır.
6.6. Ekstrem Hava ve İklim Olaylarının Sıklığına ve Etkisine İlişkin Öngörüle r
İklim modelleri, ekstrem (uç) hava olaylarında ve iklim koşullarında; örneğin sıcak günlerin
sayısında, sıcak dalgalarında, kuvvetli yağış olaylarında, taşkınlarda, kuraklıklarda, yangınlarda,
zararlıların yayılışında, orta enlem yaz mevsimi toprak nemi açığında, tropikal siklonların maksimum
rüzgar hızında ve yağış şiddetinde bir artış, buna karşılık soğuk günlerin sayısında ve don olaylarında
bir azalış olacağını öngörmektedir. Bunun dışında, El-Niño benzeri koşulların, gelecekte tropikal ve
subtropikal kuşakların birçok bölümlerinde taşkınların ve kuraklıkların etkisinde bir artışa yol
açabileceği beklenmektedir. Ancak, orta enlem fırtınalarının şiddetinde bir artış olup olmayacağı
belirsizliğini korumaktadır.
6.7. Se ra Gazlarının Atmosfe rik Birikimle rine İlişkin Öngörüler
T üm IPCC projeksiyonları, iklim değişikliği politikalarının yokluğu durumunda, atmosferik
sera gazı birikimlerinin insan etkinlikleri yüzünden gelecek yüzyıl süresince önemli düzeyde
artacağını göstermektedir. Birincil olarak, fosil yakıt yanması, ormansızlaştırma ve tarımsal
uygulamalar yüzünden, sanayi öncesi dönemin başından bu güne kadar, CO2 yaklaşık % 30, metan iki
katından daha fazla ve N2 O yaklaşık % 15 oranında bir artış göstermiştir. Buz sondajı verilerine göre,
bu birikimler geçen 420,000 yıllık dönemin herhangi bir zamanından daha yüksektir. Ayrıca, kömür
yanmasından kaynaklanan SO2 salımları sonucunda, sülfat aerosollerinin atmosferik birikimleri de
dünyanın bazı bölgelerinde artmıştır. Sera gazları atmosferi ısıtma eğiliminde olmasına karşın, sülfat
aerosolleri dünyanın bazı bölgelerinde, esas olarak da kuzey yarımkürede atmosferi soğutma
eğilimindedir.
Sera gazlarının ve sülfat aerosollerinin öncülleri olan SO2 ’nin gelecek salımları, kalkınmanın
gidişine ve hükümetlerin iklim değişikliğini önlemek amacıyla, salımları en aza indirme konusunda
ciddi ve adil kararlar alıp almamalarına bağlıdır. Salımlar, ekonomik kalkınmanın tipine, büyüme
oranına, yeni teknolojilerin pazarlara ulaştırılmasına ve dağıtımına, demografik hareketlere (örneğin
nüfusun büyümesine, yaş yapısına ve kırdan kente göçün niceliğine ve niteliğine) ve yönetim
yapılarının dünya ölçeğindeki evrimine, ki bu ötekilerin yanı sıra enerjiye ve doğal kaynaklara olan
talebi (istemi) etkiler, karşı duyarlıdır.
IPCC’nin Emisyon Senaryoları konulu Özel Raporu’ndaki (SRES) tüm senaryolar, atmosferik
karbondioksit birikimlerinin ve birçok durumda da öteki sera gazlarının, iklim değişikliği konusunda
özel olarak tasarlanan ya da üretilen politikaların yokluğunda, gelecek yüzyılda önemli düzeyde
22
artacağını göstermektedir. Gerçekte SRE S, örneğin fosil yakıtların yanmasından ve arazi kullanımı
değişikliğinden (esas olarak tropikal ormansızlaşma) kaynaklanan CO2 salımlarının, 1990 yılında
yaklaşık 7.5 milyar ton karbon (GtC) yıl-1 olan ortalama salımlarla karşılaştırıldığında, 2100 yılında
yaklaşık 5 ile 35 GtC yıl-1 arasında değişeceğini öngörmüştür. Bu salım aralığı, atmosferik CO2
birikiminin bugünkü (1998) yaklaşık 368 ppm düzeyinden, 2100 yılına kadar yaklaşık 540-970 ppm
aralığına yükseleceği anlamını taşımaktadır. Eğer bugünkü karasal biyosferden ve karasal yutakların
devamlılığından kaynaklanan iklim geri beslemlerinin büyüklüğündeki belirsizlikler dikkate alınırsa,
CO2 ’nin öngörülen birikim aralığı 2100 yılında 490-1260 ppm olacaktır.
6.8. Yeni CO 2 ve SO 2 Salım Projeksiyonları
SRE S’in CO2 salımı projeksiyonları 1992’deki projeksiyonlara benzerken, SO2 salımı
projeksiyonları 21. yüzyılın ikinci yarısı için önemli düzeyde daha düşüktür. Bu durum, SO2 salımları,
atmosferde sülfat aerosollerinin oluşumuna neden olduğu ve aerosoller de sera gazlarının ısınma
etkisini kısmen maskeleyerek bir soğuma etkisi yarattığı için, sıcaklık değişikliklerinin gelecek
projeksiyonları açısından önemli bir etki oluşturmaktadır.
6.9. İnsanın Ne den Olduğu İklim Değişikliğinin Etki Süre si
Sera gazlarının atmosferik birikimleri durdurulduktan sonra da, yüzey sıcaklıklarının bir
yüzyıl (ya da daha fazla) ve deniz seviyesinin yüzyıllar boyunca yükselmeyi sürdürmeleri
beklenmektedir:
•
•
•
•
Uzun ömürlü sera gazlarının (örneğin, CO2 , N2O, PFC’ler, SF6 ) salımları, atmosferin bileşimi,
ışınımsal zorlama ve iklim üzerinde uzun süreli bir etkiye sahiptir. Örneğin, CO2 salımları
oluştuktan birkaç yüzyıl sonra, bu salımların neden olduğu CO2 birikimindeki artışın yaklaşık
% 25’i hala atmosferde bulunur.
Sera gazı birikimleri bir düzeyde durdurulduktan sonra, küresel ortalama yüzey sıcaklıkları,
yüzyılda bir dereceden çok daha küçük bir oranda yükselir. Bu ısınma oranı, 21. yüz yıl için
durdurma olmadığı kabul edilerek hesaplanan yüzyılda birkaç derecelik ısınmayla
karşılaştırıldığında çok küçüktür. Birikimlerin durdurulma düzeyi alçaldıkça, toplam sıcaklık
değişikliği de küçülür.
Derin okyanusun iklim değişikliğine uzun zaman ölçeklerinde uyması yüzünden, küresel
ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışların ve okyanusların termal genişlemesinden
kaynaklanan deniz seviyesi yükselmesinin, sera gazı birikimleri durdurulduktan sonra
(bugünkü düzeylerinde durdurulsa bile) yüzyıllarca süreceği öngörülmektedir.
Buz kalkanları, iklim kararlı olduktan sonraki binlerce yıl boyunca, küresel ısınmaya karşılık
vermeyi ve deniz seviyesi yükselmesine katkıda bulunmayı sürdürecektir. İklim modelleri,
Grönland üzerindeki yerel ısınmanın küresel ısınmanın 1 ile 3 katı büyüklüğünde olabileceğini
göstermektedir. Buz kalkanı modelleri, 3 C°’den daha büyük bir yerel ısınmanın, eğer bu
ısınma binlerce yıl sürerse, Grönland buz kalkanının tümüyle erimesine yol açacağını ve
bunun da yaklaşık 7 metrelik bir deniz seviyesi yükselmesi ile sonuçlanacağını öngörmektedir.
Bin yıl süren 5.5 C°’lik bir yerel ısınma ise, Grönland’ın deniz seviyesi yükselmesine yaklaşık
3 metrelik bir katkısı ile sonuçlanabilir.
7. DOĞAL EKO SİSTEMLER, SU KAYNAKLARI VE TARIMIN
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNE DUYARLILIĞI
IPCC 3. Değerlendirme Raporu’nda, iklim değişikliğinin potansiyel sonuçları ve etkileri,
dünyanın farklı bölgelerindeki sosyo-ekonomik sektörler, ekolojik sistemler ve insan sağlığı açısından
değerlendirilmiştir (IPCC, 2001b; Watson, 2001). Dahası, iklim değişikliğinin bölge sel
projeksiyonlarıyla bağlantılı belirsizlikler yüzünden, IPCC, iklim değişikliğinin bölgesel düzeydeki
etkileri için niceliksel kestirimler sağlamak yerine, bu doğal ve sosyal-ekonomik sistemlerin iklimdeki
değişikliklere olan duyarlılığını değerlendirmiştir. Çoğu etki çalışmalarında, sistemlerin sıcaklıktaki
23
küçük değişiklikleri, örneğin SRES projeksiyonlarının 5.8 C° olan üst sınırından daha düşük 3-4
C°’lik bir ısınmayı, nasıl yanıtlayacağı ya da karşılayacağı değerlendirilmiştir.
7.1. İklim De ğişiklikle rinin, Su Kaynakları, Tarım, Doğal Ekosistemler ve İnsan Sağlığı
Üze rindeki Etkile ri
Öngörülen iklim değişiklikleri, su kaynakları, tarım, doğal ekosistemler ve insan sağlığı
üzerinde hem olumlu hem de olumsuz etkilere sahiptir. İklimdeki değişiklikler büyüdükçe, olumsuz
etkilerin egemenliği de artar.
Sosyo-ekonomik sektörler (örneğin, tarım, ormancılık, balıkçılık, su kaynakları ve insan
yerleşmeleri, vb.), karasal ve su ekosistemleri ve insanoğlunun gelişimi ve refahı için çok yaşamsal
olan insan sağlığı, iklimsel uç olaylardaki (iklim ekstremlerindeki) ve iklimsel değişebilirlikteki
değişikliklerde olduğu kadar, iklim değişikliğinin büyüklüğüne ve oranına karşı oldukça duyarlıdır.
İklim değişikliğinin, örneğin sıcaklıktaki küçük artışlar için, orta ve yüksek enlemlerde artan
tarımsal üretim ve azalan kış ölümleri gibi bazı olumlu sonuçları bulunmasına karşın, etkilerin çoğu,
özellikle uç hava olaylarındaki bir artış karşısında olumsuzdur ve pek çok doğal sistem ve çoğu insan,
bu değişikliklerden olumsuz olarak etkilenir. Model projeksiyonları, iklim değişikliğinin etkileri
açısından özetle aşağıda verilenleri içermektedir:
•
•
•
•
•
•
Su açığının bulunduğu birçok alanda, özellikle çoğu tropikal ve subtropikal bölgelerde
(Akdeniz havzasını ve T ürkiye’yi de içerir), su varlığında bir azalma;
Sıcaklıktaki herhangi bir artış için, çoğu tropikal ve subtropikal bölgelerde (Akdeniz havzasını
ve T ürkiye’yi de içerir), tarımsal üretkenlikte bir azalma;
Isı stresi ölümlerinde ve salgın hastalıklardan (vector-borne, malarya ve dang-bulaşıcı humma,
vb. ve water-borne, kolera, vb.) etkilenen insan sayısında bir artış;
Artan kuvvetli yağış olayları ve deniz seviyesi yükselmesi nedeniyle, taşkın riskinde on
milyonlarca insanı ilgilendiren yaygın bir artış;
Özellikle buzullar, mercan resifleri ve atoller, mangrovlar, polar (kutupsal) ve Alpin sistemler
gibi bazı doğal sistemlerde önemli ve çoğu kez geriye dönüşü olmayan ya da onarılmaz
hasarlar;
Bazı hassas türlerin yok olma ve biyolojik çeşitliliğin kaybolma riskinde bir artış.
Etkileri açısından bu kadar çok farklı ve önemli değişiklik öngörüsü, adaptasyonun (uyum),
iklim değişikliğinin etkilerini en aza indirme çabalarını sürdürme ve tamamlama açısından gerekli ve
yaşamsal bir strateji olduğunu göstermektedir.
7.2. Gelişmekte Olan Ülkelerin İklim Değişikliğine Duyarlılığı
Gelişmekte olan ülkelerin, özellikle en az gelişmiş fakir ülkelerin, iklim değişikliğine
duyarlılığı, gelişmiş ülkelere göre daha fazladır. Bunun temel nedeni, bu ülkelerin, iklim değişiklinin
etkilerini en aza indirme ve uyum için gerekli olan finansal, teknik ve kurumsal kaynaklardan ve
düzenlemelerden yoksun olmalarıdır. “ Gelişmekte olan ülkeler iklim değişikliğine en fazla duyarlı
ülkelerdir” yargısının nedenleri genel olarak aşağıda verilenler olabilir:
(i)
(ii)
(iii)
(iv)
İnsanın neden olduğu iklim değişikliği, özellikle çevre kirliliği, artan kaynak istemi ve
sürdür ülebilir olmayan yönetim uygulamalarından zaten etkilenmekte olan ekolojik ve
sosyo-ekonomik sistemler üzerindeki önemli ‘yeni’ ve/ya da ‘ek’ bir strestir;
En hassas sistemler, iklim değişikliğine karşı en büyük duyarlılığı olan ve en az uyum
gösterenlerdir;
Sistemlerin çoğu, hem iklim değişikliğinin büyüklüğüne ve oranına (hızına ve
zamanlamasına), hem de özellikle iklim ekstremlerindeki değişikliklere duyarlıdır;
Konuyla ilgili var olan çalışmaların kapsamı sınırlı olduğu için, etkilerin pek çoğunu
nitelemek kolay değildir; ve
24
(v)
Başarılı bir uyum stratejisi, teknolojik ilerlemelere, kurumsal düzenlemelere,
finansman bulunmasına ve bilginin karşılıklı değişimine bağlıdır. Uyum kapasitesi
azaldıkça, buna koşut olarak duyarlılık da artar.
7.3. Se ra Gazı Salımlarını Az altan İklim Dostu Teknolojik Se çenekler
Sera gazı salımlarını azaltacak birçok teknolojik seçenek ve harcamaları düşürmek için birçok
olanak bulunmasına karşın, iklim dostu teknolojilerin yaygınlaşmasının önündeki engellerin
kaldırılması gerekmektedir. Konuyla ilgili değerlendirmeler aşağıda verilmiştir:
•
•
•
•
•
•
•
•
•
Sera gazlarının atmosferik birikimlerinin durdurulması, salımların tüm bölgelerde
azaltılmasını gerektirecektir;
Daha düşük sera gazı salımları, enerji kaynaklarının geliştirilmesinde ve üretiminde farklı
desenleri dikkate almayı ve enerjinin son kullanımında verimlilikte artış sağlanmasını
gerektirir;
Bilim ve teknolojideki önemli gelişmeler, geçen 5 yılda ve beklenenden çok daha hızlı bir
biçimde gerçekleşti. Bu gelişmeler, rüzgar türbinlerini, hibrid motorlu otomobilleri, yakıt
hücresi teknolojisini ve CO2 ’nin yeraltında depolanmasını içerir;
Küresel salımlarda günümüz ile 2020 arası için öngörülen artışların yarısı, doğrudan yararlarla
(negatif maliyetlerle) azaltılabilecekken, salımların öteki yarısı ton karbon (tC) başına 100
$’dan daha küçük bir harcamayla azaltılabilir; ve
Bu azaltmaların gerçekleşmesi, engellerin üstesinden gelmeyi ve politikaların desteklenmesini,
artan araştırma ve geliştirme etkinliklerini ve etkili teknoloji transferini kapsar;
Salım azaltımlarının bazıları, ‘no regret’ (her koşulda kullanmaya ve uygulanmaya değer)
olanaklarla ya da seçeneklerle sıfır ya da negatif maliyetlerle elde edilebilir. ‘Her koşulda
uygulanmaya değer’ seçenekler ise aşağıda verilenleri içerir:
•
Pazar ve kurumsal düzensizliklerin azaltılması;
•
Yerel ve bölgesel hava kalitesi iyileştirmeleri gibi yardımcı yararlar ve dolaylı
katkılar;
•
Vergi gelirlerinin ya da açık arttırma izinlerinin, geri dönüşüm geliri aracılığıyla var
olan dengesiz vergileri azaltmak amacıyla kullanılabilmesi; ve
•
T üm sektörlerde enerji verimliliği (enerjinin etkili ve yeterli kullanımı)
potansiyelinden en yüksek düzeyde yararlanılması, vb.
Ormanlar, tarımsal araziler ve öteki karasal ekosistemler, önemli bir karbon tutma ya da emme
potansiyeli sunmaktadır. Küresel olarak, bu tutarın gelecek 50 yılda 200 milyar ton karbon
(GtC) dolayında olabileceği öngörülmektedir;
Salım ticareti olmaksızın, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (İDÇS) Kyoto Protokolü (KP)
Ek B taraflarının KP’ne uyma maliyetleri % 0.2-2 arasında değişirken, tam bir Ek B salım
ticaretinde maliyetler % 0.1-1 dolayına indirilebilir. Bu hesaplamaları yapan modellerde,
yalnız enerji-ilişkili CO2 salımları dikkate alınmıştır. Bu maliyetler, yutakların, T emiz
Kalkınma Düzeneğinin (T KD), tüm sera gazlarının, etkili vergi dönüşümünün, yardımcı
yararların ve artan teknolojik değişikliklerin kullanımıyla daha da azaltılabilir; ve
CO2 birikimini durdurma maliyetleri, durdurmaya başlanılan düzeye ve durdurmanın hedefine
(ulaşılmaya çalışılan düzeye) göre değişmektedir.
Öte yandan, tarım ve su temini gibi yönetilen sistemler için geçerli uyum seçenekleri,
teknolojideki ilerlemeler nedeniyle genellikle artış gösterirken, gelişmekte olan ülkeler bu
teknolojilere ve uygun bilgiye ulaşmada zorluk çekmektedir. Bunun dışında, iklim değişikliği uyum
stratejilerinin maliyet-etkinliği ve yararı, kültürel, eğitimsel, yönetimsel, kurumsal, yasal ve
düzenleyici uygulamalara bağlı olacaktır. Ayrıca, iklim değişikliği kaygısını dikkate alan kaynak
kullanımı, kalkınma kararları ve planlarının, düzenli ve zamanlı alt yapı yatırımlarıyla
bütünleştirilmesi, uyumu kolaylaştırabilecektir.
25
8. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN DO ĞAL EKO SİSTEMLER VE SOSYO-EKO NO MİK
SEKTÖ RLER ÜZERİNDEKİ O LASI ETKİLERİ
Bu bölümde, iklim değişikliğinin olası etkileri, özellikle doğal ekosistemler, tarım ve su
kaynakları dikkate alınarak özetle değerlendirilmiştir (IPCC, 2001b ve Watson, 2001).
8.1. Doğal Ekosistemle r
1) Geçen 30-40 yıllık dönemde, iklimdeki değişiklikler, özellikle yüzey sıcaklıklarındaki
artışlar, dünyanın birçok bölgesindeki biyolojik sistemleri etkilemeye başladı. Biyolojik sistemlerin
değiştiğini gösteren pek çok örnekten söz edilebilir:
Ağaçların ve bitkilerin erken çiçeklenmesi, kuşların erken yumurtlaması, kuzey yarımkürede
büyüme mevsiminin uzaması, böcek, bitki ve hayvan topluluklarının kutba ve yükseltisi fazla olan
(dağlar, platolar, vb.) yerlere göçü ve mercanlarda giderek artan yok oluşlar, iklimdeki bölgesel
değişikliklerle bağlantılıdır. Örneğin, kuş göçü desenleri değişmekte ve kuşlar daha erken
yumurtlamaktadır. Kuzey yarımkürede büyüme mevsiminin geçen 40 yıllık dönemde her 10 yılda
yaklaşık 1-4 gün uzadığı; bazı bitki, hayvan ve böcek türlerinin kutba ve daha yüksek ortamlara göç
ettikleri gözlenmiştir. Biyolojik sistemler kendi davranışlarını değiştirebilecek olan çok sayıda
sıkıntıyla karşı karşıya kalırken, birçok durumda bu sistemlerde gözlenen değişikliklerin iklime karşı
iyi bilinen biyolojik tepkilerle ya da yanıtlarla uyumlu olduğu da belirtilmelidir.
2) İklim değişikliğinin ekolojik sistemlerin bileşimini ve üretkenliğini bozacağı ve biyolojik
çeşitliliği azaltacağı öngörülmektedir. Bazı ekosistemler, iklimdeki değişikliğe çabuk karşılık verirken,
bazıları oldukça yavaş yanıt verirler:
T ürler, iklimdeki değişikliğe ve bozulan iklimsel rejimlere (örneğin, yağış/buharlaşma ve
sıcaklık rejimlerine) farklı düzeyde ve biçimde yanıt vereceğinden, birçok ekosistemin yapısı,
bileşimi, üretkenliği ve coğrafi dağılışı bozulacaktır. Ancak, bu beklenen ekolojik değişikliklerin
birçoğu, iklimdeki değişikliklerin arkasında on yıllardan yüzyıllara kadar gecikebilecektir. Faunanın
ve floranın yaşam yerleri değiştikçe, yeni gelen türler yüzünden biyolojik çeşitlilikte yerel artışlar
olabilecektir. Ancak, artan olumsuzluklar (zararlılar ve yangınlar), biyolojik çeşitlilikte azalmaya ve
yaramaz (istenmeyen) türlerde artışlara yol açabilir. Ayrıca, habitatlardaki bölünmeler, iklime bağımlı
türlerin göçü için yeni engeller yaratabilir. Bu tür olumsuzlukları hafifletebilmek amacıyla, kuzeygüney ve batı-doğu uzanımlı koridorlarda özel olarak ayrılmış ve düzenlenmiş parklara ve rezerv
alanlarına gereksinim vardır. Yüksek enlem ve yüksek topoğrafya türleri, daha büyük bir tehlike
altındadır. İklim değişiklikleri ve onunla bağlantılı tüm değişiklikler, topluma gıda, lif, kereste, ilaç,
rekreasyon ve turizm kaynağı sağlayan ve madde ve besin döngüsünü, atık kalitesini, akarsu akışını,
toprak erozyonunu, hava kalitesini ve iklimi kontrol ederek mal ve hizmet üretimine katkı sağlayan
ekosistemleri etkileyecektir.
3) Ormanlar öngörülen iklimsel değişikliklere duyarlıdır:
Ormanların ve orman türlerinin dağılışının, ekosistemlerin sağladığı mal ve hizmetlerin
bozulmasına neden olan, sıcaklık, yağış, uç olaylar, zararlıların yayılışı ve yangınlardaki değişiklikler
karşısında değişeceği öngörülmektedir. Boreal orman ekosistemleri, esas olarak yangın rejiminde ve
zararlıların yayılışındaki değişiklikler ile yaş yapısındaki değişiklikler ve karbon içeriğindeki
azalmalar yüzünden duyarlılığı en fazla olan sistemler arasındadır. Model öngörülerine göre, bugünkü
net küresel karasal karbon emilimi (yaklaşık 1 GtC yıl-1 ), 21. yüzyılın birinci yarısı süresince
artabilecek, sonra ya bu düzeyde kalacak ya da zamanla azalabilecektir.
8.2. Su Kaynakları
İklim değişikliğinin dünyanın kurak ve yarıkurak alanlarındaki su sıkıntısını
kuvvetlendirebileceği öngörülmektedir. Bugünkü koşullarda, dünyada 1.3 milyar insan temiz su
26
sağlayamamaktadır. 2 milyar insan da, yeterli ve sağlıklı yaşam koşullarından yoksun durumdadır.
Günüm üzde, çoğu Orta Doğu’da ve Afrika’da bulunan 19 ülke su kıtlığı çeken ya da su stresi yaşayan
ülke olarak sınıflandırılmaktadır. İklim değişikliği olmasa bile, bu sayının 2025’e kadar iki katın
üzerinde bir artış göstereceği beklenmektedir. Bunun temel nedeni, ekonomik büyümeden ve nüfus
artışından kaynaklanan talepteki (istemdeki) artışlardır. Ne yazık ki, dünyanın pek çok bölgesinde
suyun önemli bir bölümü, büyük ölçüde tarım sektöründeki verimsiz sulama yoluyla boşa
harcanmaktadır. Akarsu akımlarının, yüksek enlemlerde ve Güneydoğu Asya’da artacağı, Orta
Asya’da, Akdeniz havzasının çevresinde, güney Afrika ve Avustralya’da azalacağı öngörülmektedir.
Bu yüz den iklim değişikliği, kuraklığın zaten yinelenen bir doğal özellik olduğu bazı bölgelerde
kuraklık olaylarının büyüklüğünü ve sıklığını şiddetlendirirken, birçoğu kurak ve yarıkurak alanlarda
bulunan gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine duyarlılıklarını daha yüksek düzeylere
çıkaracaktır.
8.3. Tarımsal Üretkenlik ve Gıda Güve nliği
Sıcaklıkta herhangi bir artış olması durumunda, tarımsal üretkenliğin tropiklerdeki ve
subtropiklerdeki birçok ülkede azalacağı, buna karşılık sıcaklıktaki birkaç santigrat derecelik (C°)
artışlar ile birlikte orta ve yüksek enlemlerde üretkenliğin artacağı öngörülmektedir.
Bugünkü koşullar altında, 800 milyon insan yetersiz beslenmektedir. Esas olarak dünya
nüfusunun büyümesine ve bazı ülkelerde de gelirlerin artmasına bağlı olarak, gıda tüketiminin gelecek
30-40 yıllık dönemde ikiye katlanacağı beklenmektedir. Konuyla ilgili çalışmalar, küresel tarımsal
üretimin, iklimdeki küçük değişiklikler için (örneğin küresel ortalama yüzey sıcaklığı değişikliklerinin
yalnız birkaç C° (2-3 C°) olduğu de ğişikliklerde), temel üretime göre sürdürülebileceğini
göstermektedir. Ancak, ürün rekolteleri ve iklim değişiklikleri nedeniyle üretkenlikteki değişiklikler,
bölgesel ve yöresel olarak önemli düzeyde değişecek ve buna bağlı olarak da üretim deseni
değişecektir.
Genel olarak, üretkenliğin, ürün tipine, büyüme mevsimine, sıcaklık rejimindeki değişikliklere
ve yağışın mevsimselliğine göre, sıcaklıktaki küçük değişiklikler için orta ve yüksek enlemlerde
artacağı öngörülmektedir. Buna karşılık, 2-3 C°’nin üzerindeki sıcaklık değişikliklerinde, orta
enlemlerin tarımsal üretkenliğinde azalma olacağı beklenmektedir. Ancak, tropikal ve subtropikal
bölgelerde bazı ürünlerin kendi maksimum sıcaklık toleransına yakın olduğu yerlerde ve kurak
arazilerin ve sulama yapılmayan tarımsal uygulamaların egemen olduğu yerlerde, ürün rekolteleri
sıcaklıktaki küçük artışlarda bile, özellikle Afrika’da, azalabilecektir. Ayrıca, tüm tarımsal
üretkenliğin % 30 dolayında azaldığı Afrika ve Latin Amerika için, üretkenlikteki azalmanın gelecek
yüzyıl boyunca süreceği öngörülmektedir.
Bu yüzden, dünyanın yoksul halklarının çoğunun yaşadığı tropikal ve subtropikal bölgelerdeki
bazı yerlerde açlık tehlikesinde artış olabilecektir.
9. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNİN TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ O LASI ETKİLERİ
Bu bölümde, insan kaynaklı iklim değişikliğinin T ürkiye’nin sıcaklık ve yağış koşulları, bitki
biyokütlesi, su kaynakları ve besin temini üzerindeki etkileri, Hadley Centre İkinci İklim Modeli’nin
sonuçlarına göre bölgesel olarak değerlendirilmiştir. Hadley Centre modeli (UKMO/DET R, 1999),
atmosferdeki CO2 birikimlerini 750 ppm ve 550 ppm düzeylerinde durduran CO2 salımları
senaryolarını temel almaktadır. Bu modelde, öteki sera gazlarındaki ya da aerosol’lerdeki artışlar
dikkate alınmamıştır. Ayrıca, sözü edilen bu çalışmada CO2 ve öteki sera gazlarındaki artışlar için
herhangi bir önlemin alınmadığını kabul eden salımların kontrol edilmediği (azaltılmadığı) senaryoya
dayalı model sonuçları, durdurma senaryolarının kullanıldığı model sonuçlarıyla bir karşılaştırma
yapılabilsin diye birlikte verilmiştir. Bu yeni model sonuçlarının T ürkiye için yapılan değerlendirmesi
(T ürkeş, 2001a) aşağıda özetlenmiştir:
27
9.1. 2080’li Yıllara Kadar Türkiye Üze rindeki Sıcaklık Değişiklikle ri
•
•
•
Atmosferdeki CO2 gazı birikimini (insan etkinlikleri sonucunda atmosfere verilen salımlarla
ilişkili fazla birikimler) azaltmak için hiç önlemin alınmadığını kabul eden senaryoya göre,
2080’li yıllara kadar T ürkiye üzerindeki yıllık ortalama sıcaklıklarda (1961-1990 normaliyle
karşılaştırıldığında) yaklaşık 3-4 C° artış;
CO2 birikimlerini 750 ppm’de durdurmayı öngören senaryoya göre, yıllık ortalama
sıcaklıklarda yaklaşık 2-3 C° artış;
CO2 birikimlerini 550 ppm’de durduran senaryoya göre, yıllık ortalama sıcaklıklarda yaklaşık
1-2 C° artış.
9.2. 2080’li Yıllara Kadar Türkiye Üze rindeki Yağış de ğişiklikle ri
•
•
Salımların kontrol edilmediği senaryoya göre, 2080’li yıllara kadar T ürkiye üzerindeki yıllık
ortalama yağışlarda yaklaşık 0 ile –1 mm/gün değişiklik (azalma);
CO2 birikimlerini 750 ve 550 ppm’de durdurmayı öngören her iki senaryoya göre, 2080’li
yıllara kadar T ürkiye üzerindeki yıllık ortalama yağışlarda yaklaşık 0 ile –0.5 mm/gün
değişiklik (azalma).
9.3. 2080’li Yıllara Kadar Türkiye Üze rindeki Ve jetasyon Biyokütle Değişiklikle ri
•
Salımların kontrol edilmediği senaryo ile CO2 birikimlerini 750 ve 550 ppm’de durdurma
senaryolarına göre, T ürkiye üzerindeki vejetasyon biyokütlesinde (kgC/m 2 ) 2080’li yıllara
kadar iklim değişikliği nedeniyle önemli bir değişiklik öngörülmemiştir.
9.4. 2080’li Yıllara Kadar Türkiye Üzerindeki Önemli Akarsu Havz alarındaki Yıllık
Akım Değişiklikle ri
•
•
•
Salımların kontrol edilmediği senaryo altında, T ürkiye akarsularının yıllık akımlarında
yaklaşık % 20-50 azalma;
CO2 birikimlerini 750 ppm’de durduran senaryo altında, T ürkiye akarsularının yıllık
akımlarında yaklaşık % 5-25 azalma;
CO2 birikimlerini 550 ppm’de durduran senaryo altında, T ürkiye akarsularının yıllık
akımlarında yaklaşık % 0-15 azalma.
9.5. 2080’li Yıllara Kadar İklim De ğişikliği Ne deniyle Türkiye Üze rindeki Su Stresi
•
Salımların kontrol edilmediği senaryo ile CO2 birikimlerini 750 ve 550 ppm’de durduran sera
gazı salımları senaryolarına göre, T ürkiye ve Orta Doğu bölgesi, dünyanın su stresinde artış
beklenen stresli ya da su sıkıntısı çeken alanları arasında değerlendirilmiştir.
9.6. 2080’li Yıllara Kadar Türkiye’nin Tarımsal Ürün Üretimindeki De ğişiklikler
•
•
Salımların kontrol edilmediği senaryoya göre, 2080’li yıllara kadar T ürkiye’nin tarımsal ürün
üretiminde yaklaşık % 0 ile –2.5 arasında bir azalma;
CO2 birikimlerini 750 ve 550 ppm’de durdurmayı sağlayan salım senaryolarına göre, 2080’li
yıllara kadar T ürkiye’nin tarımsal ürün üretiminde yaklaşık % 0-2.5 arasında bir artış.
10. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ PO LİTİKALARI
Yerküre iklimi, fosil yakıtların yanması, arazi kullanımı değişikliği ve ormansızlaştırma,
çimento üretimi, sanayi süreçleri gibi insan etkinlikleriyle atmosfere salınan sera gazlarının doğal sera
etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda ısınmaktadır. Farklı sera gazı salımları senaryolarına dayanan
iklim modelleri, gelecek yüzyıl için önemli iklim değişikliklerinin olacağını öngörmektedir. Bu
28
yüzden, uluslararası toplum, sera gazı salımlarındaki artışla bağlantılı iklim riskini önlemeye yönelik
önemli bir görevle karşı karşıya bulunmaktadır. Öngörülen iklim değişikliklerini ve bu değişikliklerin,
sosyoekonomik sektörler, doğal ekosistemler ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmanın
en önemli yolu ise, insan kaynaklı sera gazı salımlarını azaltmak ve ormanlar gibi karbon tutucu
ortamları (yutakları) çoğaltmaktır. Bu bölümde, sera gazı salımlarını küresel ölçekte azaltabilecek
politikalar ve teknolojik seçenekler incelenmiştir.
10.1. İDÇS ve Kyoto Protokolü
Bugün için, sera gazlarının atmosferik birikimlerini insanın iklim sistemi üzerindeki olumsuz
etkilerini en aza indirecek bir düzeyde durdurmayı sağlayabilecek en önemli ve tek hükümetlerarası
çaba BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir (İDÇS). İDÇS, küresel iklimi korumaya ve sera
gazı salımlarını azaltmaya yönelik genel ilkeleri, eylem stratejilerini ve yükümlülükleri
düzenlemektedir. Gelişmiş ülkelerin İDÇS altındaki yükümlülüğü, insan kaynaklı sera gazı salımlarını
2000 yılına kadar 1990 düzeylerinde tutmaktır (T ürkeş, 1995). Sera gazı salımlarını 2000 sonrasında
azaltmaya yönelik yasal yükümlülükler ise, Kyoto Protokolü’nde (KP) yer almaktadır (T ürkeş vd.,
2000). KP’ne göre, gelişmiş T araf ülkeler (İDÇS/Ek I), insan kaynaklı karbondioksit (CO2 ) eşdeğer
salımlarını 2008-2012 döneminde 1990 düzeylerinin en az % 5 altına indirmekle yükümlüdür. Avrupa
Birliği (AB), hem birlik olarak hem de üye ülkeler açısından % 8’lik bir azaltma yükümlülüğü
almıştır.
Kyoto düzenekleri, gelişmiş ülkelere, sera gazı salımlarını buna bağlı olarak da iklim
değişikliğinin etkilerini azaltma etkinliklerini en düşük maliyetle yüklenmek için, ulusal sınırlarının
dışına çıkma kolaylığı sağlamaktadır (T ürkeş, 2001c). Ortak Yürütme (OY), bir Ek I ülkesinin diğer
bir Ek I ülkesinde sera gazı salımlarını azaltmayı amaçlayan bir projeye yatırım yapmasıyla Emisyon
İndirim Birimleri (EİB) kazanması ve bunun kendi belirlenmiş salım yükümlülüğüne sayılması; ev
sahibi Ek I ülkesinin aktardığı EİB’nin ise, o ülkenin kendi fazla indirimlerinden düşülmesi şeklinde
gerçekleşecektir. Temiz Kalkınma Düzeneği (T KD), yükümlülük sahibi bir yatırımcı ülke (gelişmiş
ülke) ile yükümlülüğü olmayan bir ev sahibi gelişme yolundaki ülke ( GYÜ) arasında gerçekleşen bir
çeşit OY’dir. KP’ne göre, projelerin, yatırımcı ülkenin kendi salım yükümlülüğünü gerçekleştirmek
için kullanabileceği Onaylanmış Emisyon İndirimleri oluşturması gerekmektedir. KP çerçevesinde
yürütülecek olan bir OY ve T KD programının, esas olarak, sırasıyla ekonomileri geçiş sürecindeki
ülkelerde ve GYÜ’lerdeki sera gazı salımlarını sınırlandırıcı ve azaltıcı projelerin finansmanı için
sermaye ve kredi sağlaması beklenmektedir. Salım Ticareti yoluyla da, OECD ile pazar ekonomisine
geçiş sürecindeki ülkeler arasında salım kredilerini satma ve almaya izin verecek olan bir ‘salım
ticareti rejimi’ kurulmaktadır. KP’nün ve Kyoto düzeneklerinin uygulanmasına ilişkin yasal kuralların
çerçevesi, T emmuz 2001’de kabul edilen Bonn Anlaşması ile çizilmiştir (T ürkeş, 2001d). Bonn
Anlaşması’nın içerdiği ana politik uzlaşma konuları ise Kasım 2001’de Fas’ın Marakeş kentinde
yapılan İDÇS T araflar Konferansı’nın 7. toplantısında (T K-7) kabul edilen Marakeş Anlaşması ile
yasal metinlere dönüştürülmüştür.
10.2. Se ra Gazlarını Az altma Politikaları ve Teknolojile ri
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Emisyon Senaryoları konulu Özel
Raporu’ndaki (SRES) tüm senaryolar, iklim değişikliği konusunu özel olarak dikkate alan politikaların
bulunmadığı koşullarda, CO2 ’nin ve öteki sera gazlarının atmosferik birikimlerinin gelecek yüzyılda
önemli düzeyde artacağını göstermektedir (IPCC, 2000).
EK I T araflarının sayısal salım azaltma yükümlülüklerini, ülkelerindeki salım indirimleriyle
ve KP düzeneklerini kullanarak gerçekleştirmeleri olasıdır. Ancak, Ek I Taraflarının, birinci
yükümlülük döneminde (2008-2012) 1990 düzeylerine göre en az toplam % 5 düzeyinde bir indirim
yapma yükümlülüğü gerçekte oldukça orta düzeyde görünmesine karşın, birçok Ek I T arafındaki
29
salımların geçen yıllarda önemli düzeyde artmış olduğu unutulmamalıdır. Sera gazlarının atmosferik
birikimlerinin belirli bir düzeyde durdur ulması için, salım indirimlerinin dünyanın tüm bölgelerinde
yapılması gereklidir. Eğer hükümetler, atmosferik CO2 birikimini 550 ppm’de (sanayi öncesi
düzeyinin yaklaşık iki katı) durdurmaya karar verirlerse, küresel salımların yaklaşık 2025’e kadar en
yüksek noktasına çıkacağı ve 2040-2070 döneminde bugünkü düzeylerinin altına düşeceği
hesaplanmaktadır (Watson, 2001). Düşük salım düzeyleri, enerji kaynaklarının geliştirilmesi ve
işletiminde farklı desenlerin varlığı ile son-kullanım verimliliğindeki artışları içerecektir.
Sera gazı salımları kalkınmanın izlediği yola oldukça bağlıdır. Bu yüzden iklim değişikliğinin
etkilerini en aza indirme, hem kalkınma ve sürdürülebilirlikle ilişkili geniş kapsamlı sosyo-ekonomik
politikalar ve eğilimlerden etkilenir, hem de onlar üzerinde bir etkiye sahiptir. Burada anahtar politik
konu, salım haklarının eşit dağılımıdır. İnsan kaynaklı sera gazı salımlarının çoğunun, bugüne kadar
sanayileşmiş ülkelerden kaynaklandığı bilinmektedir. Gelecek 20-30 yıl içerisinde ise, GYÜ’lerden
kaynaklanan toplam salımların, sanayileşmiş ülkelerden kaynaklananları geçeceği öngörülmektedir.
Buna karşın, gelecek yüzyıl boyunca öngörülen kişi başına salımlar, GYÜ’lerin çoğunda gelişmiş
ülkelere oranla hala daha düşük olacaktır. İklim sistemi yıllık sera gazı salımlarına değil, birikimli
salımlara karşılık verdiği için, GYÜ salımlarının küresel ısınmaya öngörülen katkısı yaklaşık 21.
yüzyılın sonuna kadar gelişmiş ülkelerin katkısına ulaşamayacaktır.
Sera gazı salımlarını azaltan iklim dostu teknolojilerdeki önemli ilerlemeler, geçen 5 yılda
beklenenden çok daha hızlı bir biçimde gelişme göstermiştir. Bu yeni teknolojiler arasında, rüzgar
türbinleri, hibrid motorlu otomobiller, yakıt hücresi teknolojisi ve CO2’nin yeraltında depolanması öne
çıkmaktadır. IPCC salım senaryolarına dayanan bazı çalışmalar, küresel salımlarda 2010 ve 2020
yılları için, sırasıyla 1.9-2.6 milyar ton karbon eşdeğer (MtCeq ) ve 3.6-5.0 MtCeq azaltmanın
başarılabileceğini göstermiştir. Salım azaltma potansiyelinin yarısı, doğrudan yararlarla
başarılabilecekken, öteki yarısı için 1998 fiyatlarıyla tC başına 100 $’dan daha az bir harcama yapmak
gerektiği hesaplanmıştır (Watson, 2001). Ayrıca, bilinen teknolojik seçeneklerin gelecek 100 yılda
CO2 birikimini 450-550 ppm düzeylerinde durdurmayı başarabileceği kabul edilmektedir. Ancak, kısa
ya da uzun vadeli salım indirimleri, teknik, ekonomik, politik, kültürel, sosyal, davranışsal ve
kurumsal engellerin ve zorlukların üstesinden gelmeyi içermelidir. Ayrıca, araştırma, geliştirme ve
etkili teknoloji transferinin, küresel salımların maliyet etkin bir biçimde azaltılmasında önemli bir rol
üstleneceği beklenmelidir.
Öte yandan, sera gazı salımlarındaki bazı azaltmalar, ‘no regret’ (her koşulda uygulanmaya
değer) seçeneklerle, sıfır maliyetlerle elde edilebilir. Örneğin, dünyanın birçok bölgesinde, hava
kirliliğini önleme ya da hava kalitesini iyileştirme ve asit depolanmasını azaltma vb. yerel ve bölgesel
çevresel sorunlar için kabul edilen politikaların, önlemlerin, uygulamaların ve teknolojilerin, sera gazı
salımlarını azaltma kapasitelerinin önemli düzeyde olduğu dikkate alınmalıdır. Bunların dışında, üç
başlık altında toplanarak aşağıda özetle verilen bilimsel ve teknik/teknolojik yaklaşımların ve
önlemlerin dünya ölçeğinde uygulanmasıyla sera gazlarında önemli indirimler başarılabilir (T ürkeş,
2001b, 2001d):
1) Ene rji te mini: (i) daha verimli ve ekonomik fosil yakıt çevrimi (yakma teknolojilerinin
iyileştirilmesi, büyük ölçekli birleşik ısı ve güç santrallerinin yaygınlaştırılması, vb.); (ii) fosil yakıt
kalitesinin iyileştirilmesi ve karbon içeriği daha düşük fosil yakıtlara geçiş; (iii) biyokütle plantasyonu,
jeotermal, küçük-hidro, güneş ve rüzgar gibi temiz yenilenebilir enerji kaynaklarının birincil enerji
kaynakları içindeki payının arttırılması; ve CO2’nin yeraltında depolanmasıyla birlikte akışkan
gazların ve yakıtların dekarbonizasyonu.
2) Ene rji istemi: (i) başta sanayi, ulaştırma ve yerleşmeler/ticari binalar olmak üzere, tüm
sektörlerde enerji verimliliğinin ve tasarrufunun arttırılması; (ii) ulaştırma ve kent içi trafik
sistemlerinin, motorlu taşıtların daha az yakıt tüketmelerini sağlayabilecek biçimde düzenlenmesi; ve
(iii) kent içinde raylı toplu taşımacılığın, şehirlerarası yük ve yolcu taşımacılığında demiryollarının ve
denizyollarının önemsenmesi ve uygulanması.
30
3) Tarım, çayır/me ra ve ormancılık: (i) ormanlaştırma, yeniden ormanlaştırma,
ormansızlaştırmanın önlenmesi, bozulan tarım arazilerinin ve çayır/meraların onarılması ve tarımsal
ormancılığın özendirilmesini içeren gelişmiş orman, çayır/mera ve tarım arazisi yönetimi; (ii) toprak
çözümlemelerini ve bitki gereksinimini gözeten azotlu gübre kullanımı; ve (iii) geviş getiren
hayvanların ıslahı ve yem kalitesinin iyileştirilmesi.
Bu noktada, İDÇS Bonn Anlaşması’nın yukarıda verilen son maddeye (3) ilişkin kararlarına
kısaca değinmek yararlı olabilir. Bonn Anlaşmasına göre, ormanlaştırma ve yenide n
ormanlaştırma, Tarafların birinci yükümlülük döneminde TKD altındaki kullanabilecekleri tek
elverişli ‘arazi kullanımı, arazi kullanımı değişikliği ve ormancılık’ (AKAKDO) projeleri olacaktır.
Ayrıca, orman yöne timi, tarım arazisi yönetimi, otlak arazisi yöne timi ve re ve jetasyon (yeniden
bitkileştirme ya da bitki örtüsü ile kaplama), AKAKDO ile ilgili madde altındaki en elverişli
etkinlikler olarak kabul edilmiştir.
Politika araçları ise, özellikle daha düşük karbon yoğun teknolojilerin pazara girmesini
kolaylaştırmak ya da özendirmek ve düzenlemek biçiminde önemli bir görev üstlenebilir. Öte yandan,
kalkınma düzeyi ve özel koşullar, örneğin enerjide fosil yakıtlara yüksek düzeyde bağımlılık vb.,
politika araçlarının ülkeden ülkeye farklılıklar göstermesine neden olabilir. Yine de, bunun ulusal
düzeydeki en uygun karışımı, yerel yöneticilerle, özel ve kamu yatırımcı kuruluşlarıyla, bilimsel ve
teknik araştırma/geliştirme kuruluşlarıyla, sanayi ve iş birliklerinin ya da kuruluşlarının temsilcileriyle
gerçekleştirilecek olan geniş açılı ve etkili bir danışma süreciyle geliştirilebilir. Politika araçları
aşağıda verilenleri içerebilir:
(i)
(ii)
(iii)
(iv)
(v)
(vi)
(vii)
(viii)
Sera gazı salımlarını arttıran desteklerin azaltılmasını ya da kaldırılmasını (örneğin,
ulaştırma destekleri, vb.);
Ulusal ve uluslararası ticareti yapılabilir salım izinlerini ve ortak yürütme projelerini;
Enerji fiyatlandırma stratejilerini ve mali önlemleri (örneğin, enerji desteklerinin
azaltılması; karbon vergileri; otomobillerin enerji tüketimlerini dikkate alan, değişken
vergilendirme uygulamaları; yenilenebilir enerjiler ve enerji verimliliği sağlayan
teknolojiler için yatırım kolaylıkları);
Gönüllü önlemler (örneğin, enerji verimliliğini arttırmak amacıyla, gönüllü önlemler
konusunda sanayi sektörünün temsilcileri ile görüşmeler yoluyla anlaşmalar yapılması
ve ortak programlar hazırlanması);
İsteme yönelik yönetim programlarını;
Enerjinin yeterli ve verimli kullanım standartlarını içeren düzenleyici programları;
İleri teknolojilerin geliştirilmesini ve uygulanmasını önemli düzeyde destekleyen ya
da sağlayan pazar araçlarını ve tanıtım programlarını; ve
Ürün markalama düzenlemelerini ya da programlarını.
11. SONUÇ
Yerküre iklimi ısınmaktadır ve iklim modelleri gelecek yüzyıl için önemli iklim
değişikliklerinin olacağını göstermektedir. Bu da, toplumlar için olumsuz sonuçlar yaratarak,
kalkınmanın önünde büyük bir engel oluşturacaktır. Bu yüzden, uluslararası toplum, insan kaynaklı
sera gazı salımlarındaki artışla bağlantılı iklim riskini önlemeye yönelik önemli bir görevle karşı
karşıya bulunmaktadır. Öngörülen iklim değişikliklerini ve bu değişikliklerin, sosyoekonomik
sektörler, doğal ekosistemler ve insan sağlığı üzerindeki olası olumsuz etkilerini en aza indirmenin en
önemli yolu insan kaynaklı sera gazı salımlarını azaltmak ve yutakları çoğaltmaktır. Bugün için, sera
gazlarının atmosferik birikimlerini insanın iklim sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirecek
bir düzeyde durdurmayı sağlayabilecek en önemli ve tek hükümetlerarası çaba İklim Değişikliği
Çerçeve Sözleşmesi ve onun Kyoto Protokolü’dür.
31
Sera gazı salımlarını azaltmaya ya da kontrol etmeye yönelik politikalar ve önlemler ise, bu
çalışmada özetle verilen, sera gazı salımlarını azaltmak amacıyla uygulanmakta ve/ya da uygulanması
olası olan, genel bilimsel ve teknik/teknolojik yaklaşımlar ve önlemler ile bazı makro politika
araçlarını içermektedir. Lahey Konferansı’nda alınan karar gereğince, T ürkiye’nin Ek II’den çıkarak
İDÇS’ye bir Ek I ülkesi olarak taraf olma isteği, Kasım 2001’de Fas’ın Marakeş kentinde yapılan 7.
T araflar Konferansı’nda ilgili organlarca görüşülerek kabul edilmiştir. Bunun sonucunda, T araflar
Konferansı, T ürkiye’nin isminin Ek II listesinden silinmesini kararlaştırmıştır. Bu yüzden, T ürkiye’nin
de, kendisine en uygun politika araçları ile bunların uygulanmasını sağlayacak olan yasal önlemleri ve
çok sektörlü/çok kullanıcılı programları, kalkınma hedeflerini, önceliklerini, özel koşullarını ve
gereksinimlerini dikkate alarak bir an önce belirlemesi gerekmektedir.
T ürkeş (1998a, 1999), T ürkiye’nin karasal iç ve doğu bölgelerinin önemli bir bölümünü ve
Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni, iklim etmenleri ve bitki örtüsü dikkate alınarak, çölleşmeye eğilimli
kurak araziler olarak değerlendirmiştir. Akdeniz ve Ege bölgeleri ise, yüksek ve parçalı yeryüzü
şekilleri, tarım arazilerinin son 20-30 yıldaki tarım dışı ve sürdürülebilir olmayan fiili kullanımı,
kentsel ve turizm getirisi yüksek olan tarım ve orman arazilerinin tarımsal etkinlik ve orman rejimi
dışına çıkarılmasına yönelik girişimler ve yasal düzenlemeler, sanayi, turizm ve orman yangınları gibi
iyi bilinen öteki doğal ve insan kaynaklı etmenler dikkate alınarak, gelecekte çölleşme süreçlerinden
daha fazla etkilenebilecek yarınemli alanlar olarak kabul edilmiştir. Uzun süreli ve şiddetli yaz
kuraklıklarının ve yüksek hava sıcaklıklarının yanı sıra, yağış ve kuraklık indisi dizilerinde gözlenen
kurak koşullara yönelik değişme eğilimlerinin, Akdeniz ve Ege bölgelerinde iklim etmenlerinin
çölleştirme kuvvetini arttırmakta oluşu, bu düşünceyi desteklemektedir. Bu yüzden, egemen iklim
koşullarının ve gözlenen iklimsel değişimlerin yanı sıra, artan sera etkisine ve ormanların yok edilmesi
gibi öteki insan etkinliklerine bağlanan iklim değişikliğinin, T ürkiye’de su kaynakları, kuraklık ve
çölleşme üzerindeki olası etkileri, sürekli izlenmeli ve değerlendirilmelidir. İklim değişikliğinin su
kaynakları ve çölleşme üzerindeki olası etkilerine ilişkin seçenekler, varolan su ve arazi kaynaklarının
etkili ve akılcı yönetimini, ormanların korunmasını, toprak erozyonu ve vejetasyon
formasyonlarındaki ve/ya da örtülerindeki değişiklikler gibi çölleşme süreçlerinin izlenmesini ve
kuraklık öngörü sistemlerini içermelidir (T ürkeş, 1998a, 1999).
T ürkiye, İklim değişikliğinin olumsuz ya da tehlikeli etkileri açısından, risk gurubu ülkeler
arasında görülmelidir. Başka bir sözle T ürkiye, büyük bir olasılıkla “ kaybedenler” arasında yer
alacaktır. Bu yüzden, küresel iklim değişiklikleri ve öngörüleri ile T ürkiye’de iklim değişikliği ve
değişe bilirliği, kuraklık ve çölleşme konularındaki çalışmalarımızın ışığı altında, “ Küresel ısınma
önlenemez ve bugünkü hızıyla sürerse, gelecekte Türkiye’yi hangi koşullar beklemektedir?” gibi bir
sorunun yanıtının mutlaka verilmesi gerektiğine inanmaktayız. Bize göre, bu soruyu, iklim sisteminde
gözlediğimiz olumsuz de ğişimleri, iklim öngörülerini ve T ürkiye’nin özel coğrafi ve iklim koşullarına
dayanan beklentileri de dikkate alarak, “ Türkiye gelecek 100 yıl içerisinde, bugün kuzey Afrika’da ve
Orta Doğu’da egemen olan daha sıcak ve kurak, daha az üretken ve çölleşme süreçleri ile orman
yangınlarına karşı daha fazla eğilimli bir iklim kuşağının etkisi altına girebilecektir” biçiminde
yanıtlamak olasıdır.
T ürkiye’nin iklim değişikliği, kuraklık ve çölleşmeye duyarlılığı, onlardan etkilenme eğilimi
ve konuyla ilgili öngörüler dikkate alınarak, T ürkiye için somut önerilerde bulunulabilir. Bunlardan
bazıları aşağıda verilmiştir (İklim Değişikliklerinin T arım Üzerine Etkileri Paneli, Sonuç Bildirgesi,
Kasım 2001):
(i)
(ii)
(iii)
Gelecekteki daha sıcak ve kurak koşullar dikkate alınarak, daha kurakçıl ve sıcak
koşullara uygun tarımsal bitki çeşitlerinin belirlenmesi; konuyla ilgili araştırma
projelerinin geliştirilmesi ve bunların desteklenmesi;
Su kaynaklarının daha akılcı ve ekonomik kullanımını sağlamak amacıyla hazırlanmış
olan ‘Su Kanunu’nun, bir an önce çıkarılması ve etkin olarak uygulanması;
Sürdürülebilir tarım ve ormancılığa ulaşmak amacıyla hazırlanan ‘T oprak
Kanunu’nun, bir an önce çıkarılması;
32
(iv)
(v)
(vi)
(vii)
(viii)
Toprak Kanunu’nun, arazi toplulaştırması ile tarım ve orman arazilerinin amaç dışı
kullanımını önlemesi;
T ürkiye tarım bölgelerinin, toprak, su ve iklim koşulları dikkate alınarak belirlenmesi
ve bölgelere uygun çeşit seçiminin ve geliştirilmesinin yapılması;
Sulamada tasarrufu özendirici ücretlendirme sisteminin uygulanması;
İklim değişikliği ve kuraklık ile öteki hava ve iklim afetlerini de dikkate alan tarım
sigortası sisteminin bir an önce yasallaşması ve tarımsal üretimin gelişmiş ülkelerde
olduğu gibi devlet tarafından desteklenmesi;
Ormanların birer karbon yutağı olduğu da dikkate alınarak, ormanlaştırma, yeniden
ormanlaştırma, erozyon kontrolü, ve çayır/mera ıslahı için bütçeden yeterli kaynak
aktarılmasının sağlanması.
12. KAYNAKLAR
Atalay, İ. 1994. T ürkiye Vejetasyon Coğrafyası, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir.
Çiçek, İ. 1996. Thornthwaite metoduna göre T ürkiye’de iklim tipleri. Ankara Üniversitesi, DT CF,
Coğrafya Araştırmaları Dergisi 12: 33-71.
Erinç, S. 1965. Yağış Müessiriyeti Üzerine Bir Deneme ve Yeni Bir İndis. İstanbul Üniversitesi
Coğrafya Enstitüsü Yayın No. 41, İstanbul.
Erinç, S. 1977. Vejetasyon Coğrafyası. İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Yayın No. 92,
İstanbul.
Hoffmann, M.T ., Rounsevell, M., Sehgal, J., Varally, G. 1996. Land degradation and desertification.
In Climate Change 1995, Impacts, Adaptations and Mitigation of Climate Change: ScientificT echnical Analyses, Contributing of WG II to the Second Assessment Report of the
Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC), Cambridge University Press, New York,
pp. 171-189.
IPCC. 1996. Climate Change 1995: The Science of Climate Change. Contribution of Working Group I
to the Second Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC)
(Houghton J, T ., et al., eds.), Cambridge University Press, New York.
IPCC. 2000. Special Report on Emissions Scenarios – A Special Report of Working Group III of the
Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) (Nakićenović, et al., lead authors),
Cambridge University Press, New York.
IPCC. 2001a. Climate Change 2001: The Scientific Basic - Contribution of Working Group I to the
Third Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC)
(Houghton J, T ., et al., eds.), Cambridge University Press, Cambridge.
IPCC. 2001b. Climate Change 2001: Impacts, Adaptation and Vulnerability - Contribution of Working
Group II to the Third Assessment Report of the Intergovernmental Panel on Climate Change
(IPCC) (McCarthy, J. J., et al., eds.), Cambridge University Press, Cambridge.
Kadıoğlu M. 1997. T rends in surface air temperature data over T urkey. Int. J. Climatol. 17: 511-520.
Keeling, C.D. and Whorf, T.P. 2000. Atmospheric CO2 concentrations (ppmv) derived from in situ air
samples collected at Mauna Loa Observatory, Hawaii.
Lean, G. 1995. Down to Earth. Centre for Our Common Future, Geneva.
Noble, L.R. and Gitay, H. 1996. Deserts in a changing climate: Impacts. In Climate Change 1995,
Impacts, Adaptations and Mitigation of Climate Change: Scientific-T echnical Analyses,
Contributing of WG II to the Second Assessment Report of the Intergovernmental Panel on
Climate Change (IPCC), Cambridge University Press, New York, pp. 159-169.
Sezer, L.İ. 1988. İklim ve vejetasyon sınıflandırması konusunda yeni bir indis denemesi. Ege
Coğrafya Dergisi 4: 161-202.
T ürkeş, M. 1990. T ürkiye’de Kurak Bölgeler ve Önemli Kurak Yıllar. Basılmamış Doktora T ezi.
İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Coğrafya Enstitüsü, 195 sayfa, İstanbul.
T ürkeş, M. 1995. İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve T ürkiye. Çevre ve Mühendis, TMMOB
Çevre Mühendisleri Odası 9: 16-20, Ankara.
T ürkeş, M. 1995, T ürkiye’de yıllık ortalama hava sıcaklıklarındaki değişimlerin ve eğilimlerin iklim
değişikliği açısından analizi. Çevre ve Mühendis, TMMOB Çevre Mühendisleri Odası 9: 9-15,
Ankara.
33
T ürkeş, M., Sümer, U.M. and Kılıç, G. 1995. Variations and trends in annual mean air temperatures in
T urkey with respect to climatic variability. Int. J. Climatol. 15: 557-569.
T ürkeş, M., Sümer, U.M. and Kılıç, G. 1996. Observed changes in maximum and minimum
temperatures in T urkey. Int. J. Climatol. 16: 463-477.
T ürkeş, M. 1996. Spatial and temporal analysis of annual rainfall variations in T urkey. Int. J. Climatol.
16: 1057-1076.
T ürkeş, M. 1997. Hava ve iklim kavramları üzerine. TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi 355: 36-37,
Ankara.
T ürkeş, M. 1998a. İklimsel değişebilirlik açısından T ürkiye’de çölleşmeye eğilimli alanlar. DMİ/İT Ü
II. Hidrometeoroloji Sempozyumu Bildiri Kitabı, 45-57, Devlet Meteoroloji İşleri Genel
Müdürlüğü, Ankara.
T ürkeş, M. 1998b. Influence of geopotential heights, cyclone frequency and Southern Oscillation on
rainfall variations in T urkey, Int. J. Climatol. 18: 649-680.
T ürkeş, M. 1999. Vulnerability of T urkey to desertification with respect to precipitation and aridity
conditions. Tr. J. of Engineering and Environmental Science 23: 363-380.
T ürkeş, M., Sümer, U. M. ve Çetiner, G. 2000. Kyoto Protokolü Esneklik Mekanizmaları (Flexibility
Mechanisms Under the Kyoto Protocol). T esisat Dergisi 52: 84-100, İstanbul.
T ürkeş, M. 2000a. Küresel İklim Değişikliği ve Etkileri. Hacettepe Üniversitesi Fen Bilimleri
Enstitüsü (Çevre Bilimleri Anabilim Dalı), İklimsel ve Atmosferik Verilerin İklim Değişimleri
Açısından Analizi dersi, Yayımlanmamış Ders Notları, 2000, Ankara.
T ürkeş, M. 2000b. Küresel ısınma, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü. 6.
Uluslararası Kojenerasyon ve Çevre Konferansı ve Sergisi (25-26 Mayıs 2000 İstanbul)
Bildiriler Kitabı, 147-162, Cogen Europe ve Cogen Association, İstanbul.
T ürkeş, M. 2000c. Küresel ısınma: yeni rekorlara doğru. Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi 673: 20-21.
T ürkeş, M., Sümer, U. M., Çetiner, G. 2001. Küresel iklim değişikliği ve olası etkileri. T .C. Çevre
Bakanlığı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Seminer Notları (13
Nisan 2000, İstanbul Sanayi Odası), 7-24, ÇKÖK Gn. Md., Ankara.
T ürkeş, M. 2001a. ‘Hava, iklim, şiddetli hava olayları ve küresel ısınma,’ T.C. Başbakanlık Devlet
Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü 2000 Yılı Seminerleri, T eknik Sunumlar, Seminerler
Dizisi: 1, 187-205, Ankara.
T ürkeş, M. 2001b. ‘Küresel iklim değişikliği: T arım ve su kaynakları üzerindeki olası etkiler,’ İklim
Değişikliklerinin T arım Üzerine Etkileri Paneli,Bildiriler Kitabı, 91-128, Tarım ve Köy İşleri
Bakanlığı, KKGM, Ankara.
T ürkeş, M. 2001c. ‘Küresel iklimin korunması, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve T ürkiye,’
Tesisat Mühendisliği, T MMOB Makina Mühendisleri Odası, Süreli T eknik Yayın organı, 61,
14-29, İstanbul.
T ürkeş, M. 2001d. Bonn Anlaşması ve küresel ısınmanın önlenmesindeki rolü. T MMOB T ürkiye III.
Enerji Sempozyumu: “Küreselleşmenin” Enerji Sektöründe Yapısal Değişim Programı ve
Ulusal Enerji Politikaları, 5-7 Aralık 2001, Bildiriler Kitabı, 339-353.
T ürkeş. M. 2002. Spatial and temporal variations in precipitation and aridity index series of T urkey.
Workshop on the ‘Assessment, assimilation and validation of data for “ Global Change”
related research in the Mediterranean area’, Casablanca-Morocco, 21-24 February 2001.
(Accepted for publication in the book of the Mediterranean Climate - Variability and Trends.)
T ürkeş. M., Sümer, U.M., Demir, İ. 2002. Re-evaluation of trends and changes in mean, maximum
and minimum temperatures of T urkey, for 1929-1999 Period. Int. J. of Climatol. (in press)
UKMO/DET R. 1999. Climate Change and Its Impacts, Stabilisation of CO2 in the Atmosphere, United
Kingdom Meteorological Office and Department of the Environment, T ransport and the
Regions (UKMO/DET R), the Hadley Centre for Climate Prediction and Research, Bracknell.
UNCCD. 1995. The United Nations Convention to Combat Desertification in those Countries
Experiencing Serious Drought and/or Desertification, Particularly in Africa. T ext with
Annexes, United Nations Environment Programme (UNEP), Geneva.
UNEP. 1993. World Atlas of Desertification. United Nations Environment Programme (UNEP),
London.
Watson, R. T . 2001. ‘Climate Change 2001,’ presented at the resumed Sixth Conference of Parties to
the United Nations Framework Convention on Climate Change, July 19, 2001, Bonn.
34
KURAK ARAZİLERDE TARIMSAL SU YÖNETİMİ
Prof. Dr. Kâzım TÜLÜCÜ
ÇukurovaÜniversitesi Ziraat Fakültesi, Adana
Ö ZET
Kuraklık her iklimde meydana gelen bir doğa olayıdır. Etkisi uzun süreli ve çok geniş alanlı
olabilir. Bazı kesimler kuraklığı hissetmeden, bazı kesimler ise çok etkilenerek kuraklığı atlatırlar.
Kuraklığı artıran nedenler olduğu gibi etkisini hafifleten önlemler de vardır. Burada kuraklık
gelmeden önce alınması gereken uzun süreli önlemler ve kuraklık geldikten sonra alınması gereken
önlemler sıralanmaya çalışılmıştır.
Tarımsal kuraklıkta bazen çok kısa süreli, 2-3 haftalık kuraklık dahi üretimde büyük kayıplara
neden olabilir. Burada, yörede yapılmış araştırmalar ile üreticilerin eğitimi, arazi hazırlığı, yedek su
depolaması, destek sulamaların önemi ve her zaman tehlike için hazırlıklı olunması gereği
vurgulanmıştır.
Aynı zamanda, özellikle kuraklıkta sulamaların etkinliklerinin, bitkilerin suya olan duyarlı
dönemlerinin, yani kritik dönemlerinin bilinmesi, destek sulama koşulunun yaratılması, uygun tarım
teknikleri su kayıplarının en aza indirilmesi gibi tedbirler açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca Ülkemizde
bir “Kuraklık İzleme, Değerlendirme ve Uyarı Merkezi”nin olmaması eksikliği de vurgulanmıştır.
1. GİRİŞ
Kuraklık her iklim koşulunda olabilecek, doğanın yarattığı sinsi bir tehlikedir. Kuraklık bazı
faaliyetlere ve insanlara su sıkıntısı yaratan ve yağış eksikliğinden kaynaklanan bir olaydır. Kuraklık
diğer doğal olaylardan daha fazla insanı etkiler: Yine kuraklık diğer çevresel olaylardan daha karmaşık
aynı zamanda daha az bilgiye sahip olunan bir olaydır. Şimdi birçok bilim adamı ve karar vericiler
eskiye kıyasla daha fazla kuraklık bilgisine ve onun ekonomik, sosyal ve çevresel etkisine ilişkin
bilgilere sahip olmaya başlanmışlardır.
Etkili kuraklık, uzun süreli planlama gerektirir ve ülkelere yükümlülükler ve güçlükler yükler.
Kuraklığa karşı planlama yolunda birçok engellerin olmasına karşın, son teknolojik gelişmeler, bilgi
birikimi, halkın bilinçlenmesi ve iyimserlikler, kuraklık hakkında proje düşünme olgusunu
geliştirmiştir. Kuraklık olumsuzluklarını en etkin şekilde düşüren bilgi ve teknolojinin var olması,
gelişme sürecinde daha aktif ve sistematik risk yönetim yaklaşımı sağlayarak ülkeleri güçlü kılmaya
başlamıştır.
Kuraklık diğer doğal olaylardan birçok yönden farklılıklar gösterir (Wilhite, -- ). Bunlar:
a) Düşünülen periyotta kuraklık etkileri sıkça yavaş olarak ortaya çıkar ve olayın
oluşmasından sonraki yıllara uzayabilir, kuraklığın başlama ve bitme zamanını tayin etmek
güçtür.
b) Kuraklığın herkes tarafından kabul edilebilir açık bir tanımının olmayışı, kuraklığın olup
olmadığı hakkında kafa karıştırır, yoğunluğu kestirilemez ve bölge ve uygulama özelliklidir.
c) Kuraklık etkisi, diğer doğal olayların etkisine kıyasla daha az açık olup geniş alana
yayılmakta, etkileri diğer doğal olaylarla kıyaslandığında, sonucu sayısallaştırılamamaktadır.
35
Bu sıralanan farklılıklar, doğru ve güvenilir olarak kuraklığın zamana bağlı şiddetini tahmin
etmeyi güçleştiren özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Kuraklık, mevcut bütün iklim rejimlerinde,
iklimin normal bir kısmı olarak kabul edilir. Kuraklık düşük yağış alan bölgelerde meydana geldiği
gibi, yüksek yağış alan bölgelerde de meydana gelir.
Kuraklık; Meteorolojik, hidrolojik, tarımsal ve sosyoekonomik olmak üzere gruplandırılabilir.
T anımlar buna göre yapılır. Kuraklığa karşı en etkili yol, su kaynaklarının geliştirilmesidir. Su
kaynaklarının geliştirilmesi artan su gereksinmelerini karşılamak amacıyla, ülkelerin önünde duran ve
sürekliliğini koruyan bir sorundur. Bugünün insanları geçmişten daha fazla su kullanmakta ve yarın
daha fazla su kullanacaktır.
Su kaynaklarının dünyadaki dağlımı da dengesizdir. Bu dengesizliklere iklimdeki,
sanayileşmedeki, yaşamdaki, alışkanlıktaki değişiklikler de eklenince dengesizlik daha da artmaktadır.
Su kaynaklarının planlanması işletilmesi ve bunlara uygun çözümlerin bulunması çabaları
arasında görülen sorunlar çoğu zaman yöreseldir. Su kaynakları planlanmasında dar bölge yaklaşımı
genellikle başarılı değildir. Çünkü dar bölgeler hidrolojik ve ekonomik açıdan bağımsız olmayıp,
parasal kaynakların yetersizliği ve yasal güçlükler de içermektedir. Su kaynaklarının planlanması ve
değerlendirilmesi ile ilgili çalışmalar; yerel, yöresel veya ülke düzeyinde, özellikle gelişmekte olan
ülkeler için tartışmasız birinci dereceden ekonomik etkiye sahiptir.
Su kaynaklarının muhafazası, artırılması ve kullanılması; suyun kullanım ihtiyacına göre
farklı olabilir. Su kaynakları dünyada bazı bölgelerde şimdiden yetersiz ve bazı bölgelerde de kısa süre
içinde yetersiz olacaktır. Su kaynağının artırılması, tamamıyla yeni taze su sağlamayı hedefler, ancak
mevcut suyu daha fazla kullanmaya izin veren muhafaza veya düzenleme ile kullanımını artıran
teknikleri de dikkate alması gerekir. Su kaynağının artırılması yolları; 1) Hava modifikasyonu , 2)
T uzlu suyun arıtılması, 3) Su tasarrufu sağlayan yeni tekniklerin kullanılması, 4) T utumlu su
kullanma, 5) T ekrar ve geri döngülü kullanma, 6) Su iletim kayıplarının azaltılması, 7) Yeraltı
beslenmesinin sağlanması, 8) Çiftlik göletlerinin oluşturulması olarak sıralanabilir.
Kuraklık hemen ele alınıp çözülecek bir doğa olayı değildir. Burada amaç vakit
kaybedilmeden kuraklık etkilerini en aza indirebilecek veya daralan su kaynaklarını en etkin biçimde
kullanarak su tasarrufu sağlayacak yöntemleri özetlemek, yapılması gerekli
araştırmaları
vurgulamaktır.
2. TARIMSAL KURAKLIK
T arımsal kuraklık, bir mevsim boyunca üretim için toprakta bitkilerin yararlanabileceği
düzeyde yeterli suyun olmaması, diğer bir ifa de ile yağmurla be slenememesidir. Düşük ve yetersiz
yağışlar, kurak bölge özelliğinin bir anahtarıdır. Oluşan tarımsal kuraklık, tipik kurak bölge olayıdır.
T arımsal kuraklık işletme anlamlı bir kavram olarak bilinir. T arımsal kuraklık toprakta nemin
yetersizliğini, bitkilerin olumsuz etkilenmelerini, yağış ile evapotranspirasyonun kıyaslamasını yapar.
T arımsal kuraklığa karşı en etkili yol su kaynaklarının iyi korunması ve işletmeciliğidir. Su
kaynakları; toprak suyu, yerüstü, yeraltı su kaynakları, sulamadan dönen sular, denizler olarak
sıralanabilir. Suların kullanılma durumlarına göre kaliteleri de farklı olabilir.
Su kaynakları ve yenilenebilir su kaynakları sabittir. Kurak bölgelerde yaşayan insanlar,
üretim düşüklüğünü dikkate alarak risk yönetmek, uygun sürede stratejiler ve tercihler geliştirmek
durumda dırlar. Bu bölgelerde doğal dengenin bozulmasına, dolaysıyla kaynakların yetersiz kalmasına
çeşitli güçler etki eder. Kuraklık nedenleri ortaya çıkar. Bunlar; iklim değişikliği, artan nüfus
36
yoğunluğu, zayıf ve yetersiz tarım uygulamaları ve uygun olmayan arazi ve su kaynakları şeklinde
sıralanabilir.
T arımsal kuraklık çok tehlikeli boyutlu bir hastalıktır. Bu olay sosyal ve ekonomik sorunları
doğurur, yaşam sürekliliğini düşür ür. Bu sorun, ekonomisi tarıma dayalı ülkelerde, bölgelerde çok
daha tehlikeli boyutlara ulaşır. Kuraklık uzun süreli veya sabit özellikli olmaya başlarsa daha da büyük
tehlikeli durum ortaya çıkar. Yağış koşullu üretimde uygun tarım tekniklerinin kullanılması, destek
sulama ve normal sulama faaliyetleri ile tarımsal kuraklık en aza indirilebilir veya giderilebilir.
Kurak bölgelerde devletin bir kısım çalışmalarının olması gerekir. Bunların başında yöresel
araştırma bulguları ile üreticilerin eğitimi gelir. Diğer çalışmalar; önleme, düzenleme, iyileştirme,
geliştirme... şeklinde sıralanabilir (FAO, 2000b).
İzleyen kısımlarda geniş bir bakış açısıyla tarımsal kuraklığa karşı alınması gereken önlemler
ve kısa bilgiler verilecektir.
3. KURAKLIĞA KARŞI Ö NLEMLER
3.1. İklim Değişikliğine Ne den Olan Etmenle r ve Önlemle r
İklim değişiklikleri karmaşık bir olaydır. Bunun incelenebilmesi için yeterince uzunlukta
sağlıklı istatistiksel bilgiye dayanan kuraklık gidişine,etkili olan etmenlerin bilinmesine, kuraklığa
karşı alınan geniş boyutlu önlemlere, arazi çalışmaları gibi bilgilere ihtiyaç vardır. Nüfus artışı,
sanayileşme, daha çok ürün talebi, yangınlar, doğanın tahribatı atmosferde olumsuzluklara ve doğal
dengenin bozulmasına neden olmaktadır. Uzun sürede bu olaylar iklim değişikliğini doğurur. Bu
olayların önlenmesinde en önemli önlem insanların eğitimi ve kültür düzeylerinin yükselmesi, yasa ve
yönetmeliklere sahip çıkılması olayıdır. Kısa zamanda bunu sağlamak olanaksızdır.
3.2. Havza Islahı Çalışmaları
Su toplama havzalarındaki kazılar, dolgular, yol çalışmaları, yangınlar, yapılaşmalar, mera ve
orman tahribatı, aşırı otlatmalar toprak erozyonunu artırmakta, sedimantasyona neden olmakta,
toprakta su tutma düzensizleşmekte ve bu da bir çok olumsuzlukları beraberinde getirmekte; yağışların
ve nehir akışlarının düzensizleşmesine, su baskınlarına veya kuraklıklara neden olmaktadır. Havza
çalışmalarında en etkili yol mevcut bitki örtüsünün korunması ve tarıma açılmış mutlak orman
alanlarının tekrar bitkilendirilmesidir.
3.3. Su Haznele rinden Buharlaşmanın En Az a İndirilmesi
Su haznelerinin çevresinde ekonomik olmayan, su tüketen bitkilerin, doğal yaşamı bozmamak
koşuluyla yetişmesine izin verilmemesi su kaybını önler. Serbest su yüzeyinden oluşan buharlaşmanın
da önlenmesi yönünde araştırmalar yapılması gerekir.
3.4. Su İletiminde Açık Kanal Sistemi Ye rine Kapalı Sisteme Ge çilmesi
Ülkemizde su iletim ve sulama sistemlerinde yaygın olarak açık kanal sistemi
kullanılmaktadır.Buna sayısız örnek verilebilir. Bu sistemin, birçok ülkede terk edilmiş olduğu
bilinmektedir. Bunun yerini kapalı sistem almıştır. Kapalı sisteme geçilmesiyle buharlaşma, sızma ve
aşırı ve hatalı kullanmalar önlenebilmektedir. Bir açık kanal sistemli bir proje alanından kaybolan ve
önemsiz gibi gözüken su miktarı büyük miktarları bulmaktadır (FAO, 2000; Anonomyous,1998).
37
3.5. Toprak Rutube tinin Korunması
Topraksuyu yönetimi su kaynağı sağlamada önemli bir yoldur. T oprak parçacıkları arasında
sıvı-hava veya katı-sıvı yüzeylerindeki güçlerle tutulan su; bitkiler için su deposudur. Suyun toprakta
tutulmasıyla ilgili öteki mekanizmalar, bitki-toprak ilişkileri açısından sınırlı bir etkiye sahiptir.
Toprak gözenekleri boyutlarının dağılımı hava ve suyun hareketi için özel bir öneme sahiptir.
Çünkü geçirgenlik su dolu gözeneklerin etkin kesitleri ile doğrudan ilişkilidir. Buna tarımsal
faaliyetler etki eder. T oprak içinde sayılan bu olaylar gerçekleştirilemezse tarımsal kuraklık ortaya
çıkar.
Toprak rutubetinin korunması, kuraklığın olumsuz etkilerini önleme bakımından önemlidir.
Toprak rutubetinin üretim dışı kullanımını önlemek için bir kısım önlemler sıralanabilir.
Toprağın sürekli örtülü tutulması ve sıfır toprak işleme: Örneğin mera nitelikli tarıma açılmış
alanların tekrar meraya dönüştürülmesi, bitkisi yok olmuş alanların bitkilendirilmesi gibi.
Bitki artıkları yönetimi ve topraktan buharlaşmanın önlenmesi: T oprak yüzündeki bitki
artıkları buharlaşmayı düşürür. Buharlaşmanın çoğu toprak ıslak iken, bir anlamda yağıştan ve
sulamadan sonra birkaç gün içinde meydana gelir. Artıklar ıslak toprağı solar enerjiden korur ve
buharlaşmayı düşürür. Bitki taçları da aynı etkiyle toprak yüzeyinden buharlaşmayı azaltır.
Kuru tarımda bitki rotasyonlarında, bitki artıkları sık olarak toprak üstünde bırakılır. Çıplak
bırakılan topraktan olan buharlaşmaya kıyasla, buğday sapı ile örtülü topraktan oluşan buharlaşmanın
5 cm daha düşük olduğu tespit edilmiştir (Cahoon, ark. --).
3.6. Su Yönetiminin Göz den Ge çirilmesi
Su toplama havzasında odaklanan küçük çaplı sulama projelerini içeren havza geliştirmesi ve
yönetimi projelerine önem verilmesi önerilmektedir. Bu, toprak ve su muhafazası ve dolayısıyla
üretim için önemlidir.
Toprakta su muhafazası: Kurak bölgelerde, yetersiz arazi yönetimi, diğer bir deyişle zayıf
hizmet servisleri bitki üretimini büyük ölçüde düşürmektedir. Nedenleri; arazi bozulması toprak
yüzeyini etkiler, kaymak tabakası oluşmasına ve infiltrasyonu etkileyen diğer olaylara neden olur,
yağışın toprağa girmesini engeller. Yağışın büyük kısmı yüzey akışa geçer , erozyona neden olur.
Bitki yağıştan çok az yararlanır. Toprak yüzeyinin sıkışması insan faaliyeti ile de olmaktadır. Uygun
sürüm, kontur, teras, gibi geliştirilen farklı tarım teknikleri üretimi artırmakta ve erozyonu
düşürmektedir.
Toprak üstünde su muhafazası: Yağışlı dönemlerde yüzey sularının gölet, baraj gibi irili ufaklı
depolama yapılarında depolanması, bitkilerin kritik dönemlerinde uygun sulama yöntemleri ile araziye
verilmesi destek sulama olarak bilinir. Bu yaklaşım 2-3 haftalık kuraklık riskini önemli ölçüde yok
eder. Marjinal yağış koşullu küçük çaplı işletmelerde oluşturulacak çiftlik göletleri üretimde, kısa
dönem kuraklıklara karşı önemli bir su kaynağıdır. Destek sulama ile kuraklık etkisi giderebilir ve
üretimi artırabilir.
3.7. Sulama Zamanı ve Ve rile cek Su Miktarı
Sulama zamanının ve bir sulamada verilecek su miktarının doğru olarak belirlenmesi ve buna
göre sulama yapılması su tasarrufu sağlaması ve diğer bir kısım olumsuzlukların önlenmesi
38
bakımından önemlidir. Bunun için bitki su üretim fonksiyonunun ve toprağın fiziksel özelliklerinin
belirlenmesi gerekir.
Bitki su-üretim fonksiyonu ve kritik dönemlerin belirlenmesi: Üretim fonksiyonu girdi
değerlerine bağlı olarak maksimum elde edilebilir ürün miktarının teknik bir ilişkisidir. Üretim
fonksiyonunun elde edilmesi bilgi ve teknolojisi ister. Yeterli işçi, makine, teknoloji ve hammadde
gibi üretim girdileri varsa; söz konusu üründen üretilecek miktar bitkinin ihtiyacı olan suya bağlı
kalır.
Bitki su-üretim fonksiyonu bir mevsim boyunca bitkilerin suya olan duyarlılığını ifade eder.
Birim miktar suyun en etkin olduğu dönemi tanımlar. Su üretim fonksiyonunun bilinmesi, sulamaların
bitkinin kritik (duyarlı) dönemlerine kaydırılmasını, yani suyun ekonomik kullanılmasını sağlaması
bakımından önemlidir. Bitkiler yetişme dönemlerinde topraktaki su düzeylerinden farklı biçimde
yararlanırlar. Bazı dönemlerde bitkilere daha az su verilerek etkilenmeye bırakılabilirler. Suyun kıt
olduğu dönemlerde, özellikle bu dönemlerin bilinmesi optimum ürün alabilmek için gereklidir.
Optimum ürünü alabilmek için sulama seviyeleri düşürüle bilir, bir kısım sulamalar terk edilebilir, bir
kısım düşük üretim düzeyli alanlar üretim dışı bırakılabilir veya uygun bitkilere bırakılabilir. Sonuç
olarak ortaya çıkan soru, sulama mevsiminde bitki gereksiniminden ne miktar su ne biçimde kısılsın ki
ürün verimi ekonomik düzeyde olsun ? Bu ifadeden uygun sulama zamanının bilinmesi özellikle
suyun kıt ve pahalı olduğu yöre ve zamanlarda önem kazanmaktadır. (T ülücü, 1984; 1985a; 1985b).
Öte yandan, yağış koşullu tarım yapılırken, özellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde
genellikle 2 ve 3 yılda bir, bazen üç haftayı bulan kuraklık yaşanır. Kuraklığın, bitkilerin kritik
dönemlerinde (ör. Çiçeklenme ve tane dolum dönemi) ortaya çıkması durumunda çok daha fazla
olumsuzluklar ortaya çıkar. Bu durum ürün miktarının düşmesine neden olur, risk yaratır. Kritik
dönemler su-üretim fonksiyonu çalışmaları ile belirlenir. Tedbir olarak biriktirilen su veya diğer
kaynaklardan yararlanılarak destek sulama ile sorun giderilebilir. Ancak burada, toprağın infiltrasyon
koşulunun uygun olması ve arazide su saptırma ve sulama sisteminin oluşturulmuş olması gerekir (
FAO, 2000; Martin, 1999).
T ek bir bitki üretim fonksiyonu olabildiği gibi uygun bitki desenine bağlı olarak ta su-üretim
fonksiyonu da olabilir. Bu yönde çalışmaların başlatılması gerekmektedir.
3.8. Yağış Koşullu Uygun Tarım Yapılması
Bugün sulu tarımdan çok, yağış koşullu üretim üzerinde durulmaktadır. Dünyadaki toplam
tarım alanının üçte biri sulanmaktadır. Kuru tarımda birim ürün artışı, sulu tarımdaki birim artışa
kıyasla iki defa daha etkili olmaktadır. Bu durum, özellikle de fakir ülkeleri ve üreticilerini daha çok
etkilemektedir. Bu nedenle yağmur koşullu tarıma özel önem verilmesi bütün tarım tekniklerinin ve
bilimsel sonuçların burada uygulanması gerekmektedir(FAO, 2000; Guthridge, 1998; Seckler, ve ark.)
Yağış koşullu tarımda, toprak rutubetine bağlı olarak ekim ve üretim yapılması ön plana çıkmakta,
bunun içinde günlük meteorolojik bilgilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bunların üreticiler tarafından
ölçülmesi, değerlendirilmesi olanaksızdır. Bu bilgilerin bölgede bir merkezden sağlanması ve
yönlendirilmesi gerekir. Yağmur koşullu sulamada imkan varsa, destek sulamalar idealdir.
3.9. Kuraklığa Dayanıklı Bitki Yetiştirilmesi
Suyun etkin kullanılması için daha az su kullanan bitkilerin alternatif olması, örneğin çeltik
yerine çeltiğin yarısı kadar su kullanan buğdayın tercih edilmesi veya yeni çeşitlerin adapte edilmesi
gerekir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Burada ekonomik analizin yapılarak karar verilmesi gerekir
(Johson, 1998; Norman ve ark. 2000).
39
3.10. Kuraklığa Dayanıklı Bitki Üre tim Sisteminin Oluşturulması
Kuraklığa dayanıklı bitkileri içeren bitki üretim sisteminin yoğunlaştırılması,
yaygınlaştırılması ve üretim tekniklerinin geliştirilmesi suya olan isteği en aza indirir, mevcut suyun
kritik dönemlere kaymasını sağlar.
3.11. Sosyo-Ekonomik Kısıtların Yeniden Değe rlendirilmesi
Ekonomik kısıtların analizi, gözden geçirilmesi ve tekrar çözümü düşünülmelidir. Bölge veya
bireysel bazda projelerin desteklenmesi, üreticilerin eğitilmesi, hizmet servislerinin etkinleştirilmesi,
çiftçi ve bölge bazında üretimi artıracaktır. Aksi halde desteğin ve su kaynağının azalması durumunda
üreticileri başka yerlere göç etmeye, yeni meslek değiştirmeye zorlamaktadır. Bu da başarılı
olmamakta, sosyoekonomik sorunları ortaya çıkarmaktadır. Bu durum dünyada ve Ülkemizde ve
yaygın olarak görülen bir olaydır.
3.12. Kuruluşlar Arasında Yeniden O rganizasyon
Kuraklığın meydana gelmesi durumunda, kuruluşlar arasındaki düzenlemelerin gözden
geçirilmesi ve kuraklık etkilerinin en aza indirilmesi gerekir.
Politikaların geliştirilmesi: Su verimliliğini artırabilmek için farklı düzeylerde kuruluş
ilişkileri, yasalar ve uygulama etkinlikleri gözden geçirilmeli ve gerekiyorsa değiştirilebilmelidir.
Bölge düzeyinde sulama yönetiminin geliştirilmesi sulama etkinliğini artırır. Havza düzeyinde ise
öncelik
sadece arazi ve su-kullanma planlaması arasında olmayıp, aynı zamanda diğer su
kullanıcılarını da içine alan entegrasyonu sağlar (Wilhite, ----) .
Sınır aşan akarsularda olay çok daha karmaşık ve güçtür.
4. TARIMSAL KURAKLIKTA SU YÖ NETİMİNİN Ö NEMİ
4.1. Sulama Yöne timinin Göz den Ge çirilmesi
Sulama etkinliğinin artırılması: Uygun sulama yöntemlerinin seçilmesi ve sulama
randımanlarının yükseltilmesi suyun etkin kullanmasını sağlar. FAO, 2000a)’e göre sulama
randımanının %43 ten %50 ye çıkartılması durumunda, 2030 yılında sulanan alanın 1/3 oranında
sulanan alan artacaktır.
Aşırı kullanma: Suyun bilinçsizce aşırı kullanılması, kaynaktan çekilen ve kullanılan suyun,
yenilenme sınırı üzerinde olmasını ifade etmektedir.
Hatalı kullanma: Sağlanan temiz suyun uygun olmayan, gereksiz olan yerlere akıtılması
anlamına gelmektedir. Örneğin, içme suyunun tarımda kullanması, diğer taraftan sulamadan dönen
suların, aşağıda bir bölgede normal su olarak tekrar kullanılması gibi örnekler sıralanabilir.
4.1.1. Sulamada su yönetimi he de fle ri
Sulamada su yöne timi;
• Yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının muhafazasını,
• Yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının kirlenmesinin en aza indirilmesini,
•
•
Bitki üretiminde yağmur suyu ve sulamanın etkin olarak kullanılmasını,
Sulama ile verilen suyun bitki kök bölgesini doyuracak kadar verilmesini, süzülme ile
kayıpların en aza indirilmesini hedefler.
40
4.1.2. Su yönetimi he de fle rini yakalamak için teknikle r
1. Uygun miktar ve sıklıkta sulamaların planlanması.
2. Toprak suyu durumunun, yağışın ve uygulanan sulama suyunun tespiti.
3. Bitki su tüketimi için bölgesel bilgilerin elde edilmesi.
4. Bitki su kullanımında yağış ve sulama dengesinin kurulması.
5. Bitki ihtiyacına ve toprakta, kök derinliğinde depolanan su miktarına bağlı olarak
verilecek su miktarının ve verilme zamanın seçilmesi.
6. Araziye verilecek suyun uygun bir metot (ör. yağmurlama) ile verilmesi.
7. Sulama programlarının uygun yapılması.
8. Sulamadan 1-2 gün sonra uygulanan suyun kök derinliğine üniform olarak inip indiğinin
kontrol edilmesi.
9. Uygulama üniformluğunu ve etkinliğini saptamak için sulama sisteminin ve tarım
tekniğinin gözden geçirilmesi (arazinin işlenmesi, bitki artıkları yönetimi, yağmurlama
sulama sistemi parçalarının seçimi ve sistem kurulması, çalıştırılması)
10. Karık sulama ile suyun üniform olarak uygulanması.
11. Suyun toprağa üniform olarak girmesini sağlamak için karık boyutlarının uygun seçilmesi,
sulamadan sonra kontrol edilmesi
Uygulama üniformluğunu ve etkinliğini saptamak için sulama sisteminin ve tarım tekniğinin
gözden geçirilmesi (ilave olarak; yüzey akışın çekilme sistemi, yarı-otomasyon (surge) ve arazi
tesviyesi) yatırım yapılması gerekir (van Bavel, 1959; Blake ve ark. 1960; Norman ve ark. 1994;
Norman ve ark. 2000).
4.1.3. Sulamada su yönetimi için gereken ekipman ve bilgi
• Etkin ve üniform su kullanmak için tasarlanmış ve kurulmuş sulama sisteminin olması gerekir.
• Arazilere verilecek suyu belirlemek için sulama suyu ölçüm aygıtlarının olması gerekir.
• Toprak suyu dengesini kurmak için arazide veya yakın çevrede yağış ölçeğinin olması
gerekir.
• Toprak nemini tespit etmek için alet ve ekipmanların olması gerekir.
Bölgesel bitki su tüketimine ilişkin istatistiksel bilginin olması gerekir (Norman ve ark. 1994)
4.1.4. Sulama yönte mleri
Üretim için sulu tarımın önemi tartışılamaz. Birim alandan sulu tarım ile sağlanan ürün
miktarı, kuru koşulda sağlananın iki katından daha fazla olduğu bilindiğine göre, bunun için su
depolanması ve uygun sulama yönteminin seçilmesi gerekir (FAO, 2000b).
T emel olarak 5 farklı sulama yöntemi vardır.
1. Yüzey sulama: Burada tüm bitki ekili alana suyun taşırılarak verilmesi.
2. Yağmurlama sulama: Suyun yağmuru canlandırarak üstten verilmesi.
3. Damla sulama: Suyun kök bölgesine damlalar halinde verilmesi.
4. Kök bölgesine yeraltından su verilmesi: Gözenekli tüplerin veya boruların kök bölgesine uygu
derinliğe yerleştirilerek su verilmesi.
5. Yeraltı (taban) suyu ile sulama: T aban suyunun kök bölgesinde uygun seviyeye ve yeterli şekilde
yükseltilerek verilmesi.
41
Bunlardan ilk ikisi klasik sulama yöntemi olarak bilinir. Klasik sulama yöntemleri toprağın
sıkışması, tuzluluğun meydana gelmesi, üretim maliyetinin artması, her yıl %1-2 sulanan arazilerin
elden çıkması gibi olumsuz nedenlerden dolayı cazibesini kaybetmektedir. Bunlara ek olarak bunların
sulama etkinlikleri de düşüktür. Bunlara rağmen yüzey sulama sistemlerinin daha uzun yıllar
kullanılacağı da varsayılmaktadır (FAO, 2000a; Seckler ve ark.--; Suzuki, 2000).
Damlama ve yeraltı sulama sistemleri dar bölge sulamasıdır. Bu sistemlerle su en etkin
şekilde maksimize edilerek kullanılır. Bu yöntemlerin yaygınlaşması için ekonomik önlemlerin
alınması gerekir.
4.1.5. Sulama yönetimlerinde tarım tekniğinin etkisi
Karık sulama sisteminin performansına bir çok faktör etkili olur. Sulama sistemine etkili olan
etmenler toprak yapısı, toprak bünyesi, arazi eğimi, arazi uzunluğu, karık şekli ve bitki artık miktarı
gibi sıralanabilir.
Toprak işleme ve bitki artıkları toprağın infiltrasyon özelliğini geliştirir, buharlaşmanın
azaltmasına etki gösterir. Bitki artıkları geçici bir süre için toprak yüzeyindeki fazla su için bir
rezervuar görevi görür (Cahoon, ve ark. --.).
Sulama sistemlerinin yönetimi ve toprak işleme, yüzey akışların önlenesi bakımından da
önemlidir.
4.1.6. Dar alan (damlama) sulaması
Damlama sulama dar alanı ıslatması ve bugünkü imkanlara göre küçük alanlarda
kullanılabilmesi nedeniyle bu yazıda dar alan sulaması olarak adlandırıldı. T eşvikler olursa, üreticiler
su tasarrufu sağlayan teknolojik sistemlere adapte olabilmektedir. Özellikle damla sulama sistemi suyu
doğrudan kök bölgesine vererek üretimin artışını ve su tasarrufunu sağlar.
Damlama sulama küçük arazi parçalarına uygulanır. Kendine özgü sistem parçaları vardır.
Yağmurlama ve damlama sulama sistemi, karık sulama sistemine kıyasla, sırayla %30 ve %60 su
tasarrufu sağlar.
4.1.7. Sulama etkinliğinin artırılması
Su tasarrufu sağlamada en etkin yollardan birisi olarak sulama etkinliğinin artırılması
gösterilmektedir. Bunun için klasik 6 öneri aşağıdaki biçimde verilebilir.
1. Kanallar kaplanarak veya kapalı sisteme geçilerek sızma kayıpları en aza indirilmeli.
2. Gündüz sulamalarından vazgeçilmeli, üstten yağmurlama yerine bitki taç altından sulanmalı,
buharlaşma düşürülmeli.
3. Aşırı sulamadan vazgeçilmeli.
4. Sıralar arasında ot kontrolü yapılmalı ve sıra araları kuru tutulmalı.
5. Ekim ve hasat zamanı doğru seçilmeli.
6. Doğru tahmin edilen su miktarı ile bitki stres altına sokulmadan uygun zamanlarda sulama
yapılmalı (FAO, 2000a; FAO, 2000b; Seckler, ve ark. --).
4.2. Bireysel Sulama Fırsatları (Küçük Ölçekli Sulama)
Yağışa bağlı üretim, sulama imkanları ile desteklendiği zaman üretim oldukça artmaktadır.
Bazen üreticiler lokal olarak sağladıkları su imkanlarını (kuyular, kaptajlar) yine kendi imkanları ile
oluşturdukları sulama sistemleri vasıtasıyla sulama yaparlar ürünlerini artırmaya çalışırlar. Üreticiler
42
sahip oldukları sistemlerine sahip çıkarlar, uzun yıllar kullanırlar. Bu tür üreticilerin bilgi ve diğer
bakımlardan desteklenmesi gerekir.
4.3. Drenaj Sisteminin Geliştirilmesi ve Tuzluluğun Düşürülmesi
Drenaj; göllenmeyi ve çoraklaşmayı önler. Uygun drenaj aynı zamanda yüksek verim veren
çeşitlerin ekilmesine, gübrelemeye ve tarımsal faaliyetlere ortam hazırlar. Havzanın yukarı
kesimlerinde iyi drenaj havza çıkışında daha fazla su akışını, ve dolayısıyla taşkın riskini artırır. Aynı
zamanda iyi drenaj havzada suyun bekleme süresini azaltır ve böylece yer altı suyu beslenmesini
düşürür (FAO, 2000a).
T arımda kullanılan aşırı kimyasallar, akarsuların ve yer altı sularının kalitesini bozmakta ve
kirlenmelere neden olmaktadır. Kurak bölgelerde yer altı sularının beslenmeden miktarından fazla
çekilmesi, su kalitelerinde bozulmalara neden olur.
4.4. Sulamada, Kullanılmış Suların Kullanılması
T arımda, endüstride, şehircilikte kullanılmış sulardaki kirleticiler azaltılarak tarımda
kullanılması mümkündür. Bu kullanılmış sularda önemli ölçüde bitki besin maddeleri vardır. Bunlar
önemli kazançtır. Aynı zaman bu besin maddeleri bitkiler tarafından kullanılacağı için, doğrudan
nehirlere verildiğinde oluşacak ötrifikasyon olayını da önlemiş olur.
4.5. Daha Fazla Su De polama İhtiyacı
Optimistik projeksiyona göre; üretim artışı, sulama etkinliği ve sulanan arazilerin artışı
bakışından, gelişmekte olan ülkelerde 2030 yılına kadar, sulanan araziler için %12’den daha fazla
sulama suyuna ihtiyaç olacağı bildirilmektedir. Ancak bu ihtiyaçlar depolamalar ile yerüstü ve yer altı
şeklinde olabilir (FAO,.2000a ; FAO,.2000b). Alışkanlık olarak büyük depolama yapıları akla
gelmektedir. Ancak çok küçük boyutlu çiftlik göletlerine de yer verilmesi, kullanılabilirliği ve etkinliği
bakımından çok önemlidir.
4.6. Su Ücreti
Su çok ucuz olduğu için, onu korumak bakımından çok az istek vardır.
İnsan yaşamında, şehirleşmede, sanayileşmede çok fazla su atık haline getirilmekte ve tatlı
suların da yaklaşık %70’i sulamada kullanılmaktadır. Bunun da yarısı sızma ve buharlaşma ile
kaybolmaktadır. Tarım ürünlerine olan ihtiyacın artması tatlı su ihtiyacını artırmaktadır. Suyun ucuz
kontrolsüz olması, hatalı ve aşırı kullanıma neden olmakta, aynı zamanda toprağa verilen suni
gübrelerin yıkanmasına yerüstü ve yeraltı suyunu kimyasallar ile yüklenmesine neden olmaktadır
(Suz uki, 2001).
T atlı su eksikliğinin, gelecek yıllarda daha çok konuşulacağından şüphe yoktur.
6. KURAKLIK İZLEME, DEĞ ERLENDİRME ve UYARI MERKEZİ
Ülkemizde kuraklık izleme, değerlendirme ve uyarı merkezi ve dolayısıyla organizasyon
şemasının bulunmayışı, önemli bir eksiklik olarak değerlendirilmelidir. Dünyada, her ülkelerde de
benzer kuruluşların varlığı söylenemez. Amerika Birleşik Devleri ile Avustralya’da kuraklık
organizasyonu kıyaslamalı olarak çizelge halinde verilmiştir Wilhite (--). Benzer kuruluşun ve
organizasyonun T ürkiye’de de oluşturulması, bulunduğu iklim kuşağı nedeniyle önemlidir. Bu
organizasyonda “ Ulusal kuraklık planı; İller kuraklık planları; Ulusal erken uyarı sistemleri; T arımsal
43
etkileri değerlendirme teknikleri; Kuraklık duyurusu sorumlusu; Coğrafik birimler; Duyuru şekilleri”
gibi kısımlara yer verilmektedir. Organizasyonda bu faaliyetlerin tümün hemen yerine getirilmesi
olası olmayabilir. Yukarıda konu olan iki ülkede bile bu faaliyetlerin bir kısmının olmadığı veya
çalışma halinde olduğu görülmektedir.
7.KAYNAKLAR
Anonomyous,1998. China’s Water Shortage Could Shake World Security. Part 2. World Wach
Magazine,July-August.
Cahoon, J. ve ark. --. Crop Residue and Irrigation Water Management. Instititue of Agriculture and
Natural Resources, University of Nebraska-Lincoln. Published by Cooperative Extension.
FAO, 2000a. Crops and Drops: Making the Best use of Water for Agriculture. (Advace Edition) ISBN
92-5-104382-5
FAO, 2000b. Drought Impact Mitigation and Prevention: Long-T erm Perspective. T wenty-First FAO
Regional Conferance For Africa. Yaounde, Cameroon 21-25 Feb.
Guthridge, G., 1998. T wo Reasons why Water Resources and Traditional Rain-fed Farming in West
Africa have Declined. Israel Archuletta, DEVS 104 : College Communications.
Johson, M., 1998.Low Water Use and Drought –Tolerant Plants. Arizona Dept. Of Water resources
T ucson Active Management Area., City of T ucson, Pima County.
Main Banner
. How Soils Hold Water a Home Experiment. Estimating Soil Moisture by Feel and
Appearance (Program Aid 1619). Courtesy of the United States Department of Agriculture,
Natural Resource Conservation Service.
Mark A Skewes 2000. Irrigation Efficiency, What is It and Can We Improve It?. Irrigated Crop
Management Service, Primary Industries & Resources SA, Loxton, South Australia
Martin, Edward C. Ve ark. Water Use in Vegetables Carrots. University of Arizona, College
of Agri T ucson, arizona 85721.
Norman,L. ve ark. 2000. Drought Impact Mitigation and Prevention: Long-T erm Perspective.
T wenty-First FAO Regional Conference. Yaounde, Cameroon 21-25 February 2000
Norman L. Klocke, 1994. Water Manaegemant for Irrigation in Nebraska Nebraska Cooperative
Extension NF93-140
Seckler,
D. Ve ark.---. A Basin Perspective
http://www.cgiar.org/iwmi/home/product.htm
on
Water
savings.
About
IWMI.
Suzuki, D. 2001. Water Management:a Global Issue. ENN.com.http://www.enn.com/news/ennstories/2001/05/05202001/matters_43599.asp
Wilhite, Donald A., --- .Preparig for Drought: A guidebook for developing countries. Department of
Agricultural Meteorology Uni.of Nebraska, 68583-0728,USA
T ülücü, 1997. Su Kaynaklarının Sulanması. Ç.Ü.Ziraat Fak. Ders Kitapları Yayın No 53, Adana.
T ülücü, 1984. Çukurova İklim Koşullarında Çeşitli Kültür Bitkileri İçin T arımsal Kuraklık ve Sulama
Sayısı Olasılıkları 1. Kuramsal Esaslar. Doğa Bilim Dergisi Seri D2, Cilt 8 sayı 1.
T ülücü, 1985. Çukurova İklim Koşullarında Çeşitli Kültür Bitkileri İçin T arımsal Kuraklık ve Sulama
Sayısı Olasılıkları Üzerinde Çalışmalar (2.Kısım). Doğa Bilim Dergisi Seri D2, Cilt 9 Sayı 3.
T ülücü, 1985. T arımsal Sulamada Kısıtlı Su Uygulaması Su-Üretim Fonksiyonu Kavramı ve
Kaynakların En İyi kullanımı. Doğa Bilim Dergisi Seri D2, Cilt 9 Sayı 1.
van Bavel, C.H.M.,1959 Drought and Water Surplus in Agricultural Soils of the Lower Mississipi
Valley Area. ARS. USDA. T ech. Bul., 1209.
Blake , G.R., Allred, R.R., van Bavel, C.h.M., 1960. Drought and Moisture Excessess in Minnesota
Agr. Exp. Sta. T ech. Bul. 235.
44
TARIMSAL ÜRETİMİN, DÜZENSİZ YAĞIŞ KOŞULLARI VE AZALAN SU
KAYNAKLARINA KARŞIN SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞİ
Prof.Dr. Cevat KIRDA
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi,01330 Adana
1. GİRİŞ
Son üç yüz yılda, katlanarak artan Dünya nufusu nedeniyle, toplam su gereksinmesi de 35 kat
artmış bulunmaktadır (Abu Zeid, 1995). Şehir ve sanayi su gereksinmesindeki artış, sulu tarım için
ayrılabilen su kaynakları oranının azaltılması yönünde önemli bir baskı oluşturmaktadır. Sulu tarımda
kullanılan su kaynaklarının daha etkin kullanılması için yeni sulama metodu ve uygulamaları
geliştirilirken, yağış koşullu kuru tarım uygulamalarında da üretim risklerini azaltan yeni teknoloji ve
yaklaşımlara gerek vardır. Sulu tarım alanlarında su ihtiyacını en aza indiren bitki desenleri tercih
edilirken, tarımsal üretim için sulamaya bağımlılığın azaltılması yolları araştırılıp uygulamaya
konulmalıdır. Sulu tarımda sulama randımanları düşük, geleneksel karık tava vb yöntemler yerine,
yağmurlama, damla vb yeni sulama metodları tercih edilmelidir. Diğer taraftan her hangi bir sulama
yöntemi altında da, kullanılan suyun etkinliğini artıran, kısıtlı sulama uygulamalarının yaygınlaşmasını
sağlıyacak, düzenlemeler de geciktirilmeden yapılmalıdır. Bu bağlamda sulama mühendislerinin
yeterli bilgi birikimi mevcut olup, yeni araştırmalar da sürmektedir.
Diğer tarfatan toplam Dünya tarım alanalarının ancak % 18 inin (220 Mha) sulanabildiği
dikkate alınırsa, tarımsal üretim halen büyük oranda yağış koşullu kuru tarım altında
yapılagelmektedir (Hoffman ve ark., 1990). Kıt ve düzensiz yağış koşulları altında sürdürülen kuru
tarımda, yıllık yağış olasılıklarına bağlı olarak değişen tarımsal üretim risklerini azaltmaya yönelik
gelişmeler vardır. Onlarca yıl eskiye giden yağış verilerinin hızlı bilgi işlemcilerle
değerlendirilmesiyle bir yörede, ekim mevsimi başında, bitki gelişme süresi içinde beklenebilecek
yağış miktarının önceden tahmin edilmesi, günümüzde olasıdır. Anılan yağış tahminleriyle, çiftçiler
neyi ne zaman ekeceklerine daha güvenli olarak karar verebilir, kıt ve düzensiz yağışları daha etkin
olarak tarımsal üretime dönüştürebilirler.
2. YAĞIŞ BİLGİ KOŞULLU TARIM
Yağış bilgi koşullu tarım (YABT A), beklenen olası yağış koşullarına göre kuru tarımda ekim
planlaması yapmaktır. Söz konusu model bağlamında sağlanan bilgilerle donatılan kuru tarım
çiftçileri, neyi ne zaman ekecekleri, ekim sıklığı,gübre kullanıp kullanmama konusunda daha bilinçli
bir karara vararak gelirlerini yükseltebilirler. Çiftçiler, içinde bulundukları mevsim içinde, yağışlı
mevsimin uzunluğu ve yağış miktarını önceden bilebilseler, örneğin buğday ekmenin mi daha karlı
olacağı veya tarlalarını nadasa bırakırlarsa mı daha az zarar edeceklerini önceden bilebilirlerdi. İşte
YABT A çiftçilere bu bilgileri sağlıyarak onların tarlalarını daha rasyonel bir biçimde işlemelerini
sağlıyabilir. Kuru tarım koşulları altında, yağışların düşük olduğu yıllarda, çiftçilerin tohum, gübre vb
yatırımlarından kaynaklanan zararlarını en aza indirebilmek için, olası yağış karekterlerinin ön sezimi
gereklidir. İçinde bulunulan mevsimin yağış karekteristiklerinin önceden sezinlenmesi olanağı ilk kez
Kenya’da 1980 yılında test edilmiş ve YABT A uygulaması başarı sa ğlanmıştır. Ancak 1985 yılına
kadar Kenya dışında başka ülkelerde test edilmemiştir. Anılan konu üzerinde Stewart (1988) tarafında
yayınlanan bir kitap esas alınarak, YABT A nedir, nasıl uygulanabilir, bu bölümde özetlenmeğe
çaışılacaktır.
1960’lar da gerçekleşen ‘Yeşil Devrim’in başarısında, islah çalışmaları sonucu geliştirilmiş
olan yeni tahıl çeşitlerine ek olarak, büyük sulama projelerinin hayata geçirilmesi sonucu su
kısıtlılığının giderilmesi, gübre ve ilaçlar gibi agro kimyasallların kullanılmasındaki artışların da
önemli payı vardır. Sulama projeleri çok pahalı yatırımlardır ve kısıtlı ülke bütçelerinden bu amaçla
45
kaynak ayırmak gün geçtikçe daha da zorlaşmaktadır. Diğer taraftan, artan sanayi ve kent nufusu
nedeniyle, sulu tarıma ayrılabicek su kaynakları da gelecekte günümüzdekine kıyasla çok daha az
olacaktır. Bu nedenle artan nufusun yiyecek-giyecek gereksinmesini sağlamada ‘süreklilik’ kuru
tarımda gerçekleşebilecek ‘Yeşil Devrim’ le ancak sağlanabilir.
Kuru tarım koşullarında yağış karekteristiklerinin ön sezimi ile, bitki verimleri maksimize
edilirken, gerçekleşen birim yağış için en yüksek karlılık sağlanır. Yağış rejiminin tarımsal üretimdeki
önemi kesinlikle yadsınamaz. Ancak her hangi bir yılda tarımsal üretimin düşmesini, sadece yağışların
yeterli olmamasına bağlanması gibi, basit bir çerçeveye oturtulması da doğru değildir. Tarımsal üretim
ve yağış karekteristikleri ilişkisi oldukça karmaşıktır. Bunun analizi için, onlarca yıl geçmişe kadar
giden yağış kayıtlarına ek olarak, analizlerde kullanılabilecek hızlı işlemcilerle donatılmış bilgi işlem
makinaları, kendi özel çalışma masalarımıza kadar gelebilmiştir.
Burada bahsi geçen ön sezimin mutlak doğru olacağı iddiası söz konusu değildir. Ancak şu
söylenebilir. Yapılan ön sezim temel tarım ürünlerinden olan örneğin tahıl üretimindeki olası
ekonomik ve verim düşüklüğü riskinin, su sorunu olmıyan bölgelerdeki düzeye inmesini sağlıyacaktır.
Söz konusu ön sezim modeli ile üretilen bilgiler tarım dışında kimi başka alanlarda da kullanılabilir:
1.
2.
3.
4.
Belirli ürünlerde olası verim düşüklüğüne ilişkin ülkesel erken uyarı programı,
Sel, heyelan ve erozyon erken uyarı sistemi,
T arım sigortası,
Baraj ve hidro elektrik santral yönetimi.
2.1 Tarımsal Üre timi Etkiliyen Yağış Parame treleri
T arımsal üretimde su kısıtlılığının genel karekteri değişkenlik ve mevsim yağış
karekteristiklerinin ön seziminin güclüğüdür. Amacımız bitki üretimi olduğuna göre, mevsim içindeki
olası yağış miktarı (YM) en önemli etken olarak bilinmesi gereklidir. Yağışlı mevsimin süresi (MS) ve
günlük ortalama yağış (OY) miktarı önemli diğer etkenler olarak sıralanabilir.
Burada bahsi geçen mevsim süresinin özel anlamı vardır. Basitçe mevsim süresi, yağışların
başlangıç (YBT) ve sona erme tarihleri (YSE) arasında fark olarak tanımlanabilir. Ancak özel anlamı
olan anılan tarihlerin tanımlanmasına gerek vardır. Yağışlı mevsim başlangıç tarihi her şeyden önce
hangi bitkinin kuru tarım koşullarında ekilmesi söz konusu olduğuna bağlı olarak değişecektir. Yağış
başlangıç tarihi (YBT ), ilk yağış tarihi veya çimlenmenin gerçekleştiği tarihlerden hangisi daha sonra
ise o kabul edilir. Yağışların sona erdiği tarih (YSE) ise son yağış tarihi veya bitki olgunlaşma
tarihlerinden hangisi daha erken ise o kabul edilir.
Yağış başlangıç tarihi yerel tarımsal faaliyetler dikkate alınarak kuru tarım koşullarında
yetiştirilecek bitkiye bağlı olarak değişir. Burada amaç gerçekleşen yağış birikimi ile bir bitkinin
ekiminin güvence altına alınmasıdır. Örneğin buğday için toprak yüzey katmanlarında, 30 mm veya
daha fazla su birikimini sağlıyan yığışımlı yağışın gerçekleştiği tarih başlangıç tarihi olaral ele
alınabilir.
Yağışların sona erdiği tarih te yerel koşullar ve ekimi yapılan bitkiye göre değişebilir. Söz
konusu tarih her ne kadar yağışların sona erdiği tarih ise de, son yağışın bitki gelişmesine katkıda
bulunması gerektiği dikkate alınmalıdır. Bitkinin olgunlaşmasından önce gerçekleşen yağış tarihinden
geriye giderek, yığışımlı olarak 10 mm veya daha fazla yağışın düştüğü tarih yağışların sona erme
tarihi olarak kabul edilir.
Yukarıda tanımlanan yağış karekteristiklerinden toplam yağış miktarı üzerinde sayısız çalışma
ve yayın yapılmıştır. Toplam yağış miktarının değişkenliği ve belirli bir miktardan fazla olma vb
olasılıkları hesaplanmış ve pek çok yayına konu olmuştur. Ancak anılan çalışmalarda, bir yörede
gerçekleşen yağışlardan bitkilerin hangi oranda yararlanabildiği konusu ayrıntılı bir biçinde
şimdiyedek incelenmiş değildir. Bu çalışmada gerekli olan tartışmalar verilen bir bitkinin gelişme
süreciiçine düşen yağışlarla sınırlı kalacaktır.
46
Bir yöreye ilişkin yağış karekteristiklerini tanımlamada kullanılan parametreler içinde, YBT
iki nedenle özel öneme sahiptir: Birincisi ekim mevsimi başında gerçekleşeceği için, henüz çiftlik ve
tarla bazında ekime ilişkin kararlar verilmemiştir. İkincisi YBT de diğer parametreler gibi büyük
değişkenlik gösterir ve mevsim sonunda ancak bilinebilecek yağış miktarı, yağışlı mevsim süresi ve
günlük ortalama yağış gibi, kuru tarımda çok önemli olan, ekim mevsimi bilgilerinin ön sezimine
olanak sağlar.
2.2 YABTA için Gerekli Yağış Analiz Modeli
YABT A için en önemli girdi, hidrolojistleri yağışların çiftçiler için önemli olan
karekteristikleri üzerinde durmalarını sağlıyacak YBT dir. Ekim tarihinden önce toprakta veya tohum
yatağında depolanmış, bitkiye elverişli, su miktarı ve ekim tarihinden bitkilerin olgunlaşması süresine
kadar geçen süre içinde, gerçekleşen yığışımlı yağış miktarı çiftçiler için çok önemli olmasına karşın,
diğer zamanlarda olan yağışlar onları fazla ilgilendirmez. YBT ölçütünün tanımı, bitki ve yerel toprak
özelliklerine göre değişebilir. Bu nedenle bir yörede geçmişe dönük yağışlara ilişkin YBT analizleri
yapılmasından önce, anılan yörede kimi ayrıntılı bilgilere gerek vardır. Söz konusu bilgiler içinde,
toprakların su tutma kapasiteleri, tohum yatağı derinliği, ekim ve çimlenme sırasında topraktan
beklenen buharlaşma kayıpları, bitkilerin çimlenme evresinde su gereksinmeleri vb bilgiler YBT
belirlemesinde kullanılacak ölçütün tanımında yararlı olacaktır. Örneğin Akdeniz İklim Bölgesi
buğday ekimi için YBT , toprak yüzey katmanlarında yığışımlı olarak 30 mm su birikmesini sağlıyacak
yağışların gerçekleştiği tarih YBT olarak kabul edilebilir. Yağış karekterine bağlı olarak, YBT bir
günde gerçekleşebildiği gibi, bir kaç gün gibi bir süre de gerektirebilir. YBT nin pratik ölçümü için bir
tarafı cam olan, derinliği tohum yatağı derinliğinden fazla bir kutu içine doldurulmuş toprak
kullanılabilir. İstenirse yağışları takip eden zaman içinde toprak örnekleri alınıp toprak su içeriği de
ölçülebilir. YBT tanımına ilişkin ölçüt belirlendikten sonra, geçmiş yağış verileri Şekil 1 de görüldüğü
gibi grafiklenir. Söz konusu şekil yağış bayrağı olarak adlandırılmaktadır.
BUĞDAY MEVSİMİ, YBT den 31 Mayıs’a kadar
228
950
900
212
182
EKİ
KAS
16
1
1
(25 )
4m
800
m /g
1 51
ARA
YILLIK YAĞIŞ, mm
OCA
1
(2 5)
106
ŞUB
15
1
ün
700
(696 ) Buğ day su g erek.
tam karşılanmış
3m
m /g
ün
600
12 0
500
400
300
(4 36)
(310 )
2m
m/gü
n
200
100
Büyüme
Me vsimin
Mevsim
Ortası
Tüm Mevsimin
1 /3
So n 1/3 ’ü
İl k 1/3’ i
100 Yıl o rtal ama
1 Yıl lık yağ ış
Bu ğday verimi yok
YBT b uğda y i çi n
u ygun değ il
Şekil 1. Yıllık yağış miktarları, buğday büyüme mevsimi evreleri ve günlük yağış ortalamalarının,
YBT ne ilgilendirildiği, 100 yıllık Davis, Kaliforniya, ABD’ye ait yağış verilerinin yağış
bayrağı gösterimi (Stewart, 1988).
47
Yağış ve rile rinin buğday e kim me vsimi ile ilgilendirile rek göste rildiği Şekil 1’e
ilişkin özellikle r aşağıda açıklanmıştır:
1. Yıllık yağış miktarları dağılımı bir bayrağı andırmaktadır. Şekildeki veri noktaları, buğday ekimi
için YBT leri ve 100 yıllık yağış verisinin her bir yılına ilişkin yıllık yağış miktarlarını temsil
etmektedir. Şeklin ortasındaki üçgen nokta 100 yıllık yağış ortalamasıdır. Veriler Akdeniz İklim
Bölgesini temsil etmekte olup, yağış yılı 1 temmuz dan başlayıp 30 hazirana kadar devam etmekte
ise de, verilerin temsil ettiği Akdeniz iklim bölgelerinde yağışlar güz ün başlar, ettesi yılın kış ve
bahar aylarında devam eder.
2. Şekilde bulunan iki eksenden düşey olan yıllık yağış miktarlarını (mm) göstermektedir. Davis için
çok yıllık yağış ortalaması 435 mm olmasına karşın, yıllık yağış miktarının 130 mm gibi çok
küçük değere de düştüğü kaydedilmiştir.
3. En önemli eksen buğday üretimi için YBT nin gösterildiği, şeklin yukarı bölümünde bulunan,
yatay eksendir. Her ne kadar şekil tam ölçekli olmasa da şeklin ortasındaki üçgenden yukarı doğru
çizilen bir doğru ile, buğday için YBT nin ortalama olarak aralık 10 olduğu görülür. Ama eksen
incelenirse YBT nin 16 ekim kadar erken olabildiği gibi 15 Şubat’a kadar da geciktiği görülür.
YBT lerine ilişkin veriler 3 bölüme ayrılmış bulunmaktadır. Bölüm ayrımları şeklin alt bölümünde
verilmiş yatay eksende gösterilmiştir. İlk 1/3-YBT leri 33, ikinci 1/3 34 ve son 1/3-YBT leri 33
yıllık kayıt içermektedir.
4. Bayrak gösterimindeki şeklin, sağda aşağı doğr u inen bölümü ayrı bir önem göstermektedir.
Yağışların erken başladığı yıllarda gerçekleşen yıllık toplam yağış yüksek olurken, YBT lerinin
geciktiği yıllarda ise düşük düzeyde kalmıştır. Diğer bir deyişle, YBT leri ile yıllık yağış
miktarları arasında bir korelasyon mevcuttur ve buğday üretimini güvence altına almak için
kullanılabilir.
5. Şeklin üst bölümündeki ‘buğday mevsimi’ olarak adlandırılımış yatay eksen, buğday üreticileri
için diğer önemli bir korelasyon göstermektedir. Buğday, ne zaman ekildiğinden bağımsız olarak,
13 mayıs’ta olgunluğa erişip hasat edilecektir. Ancak ne kadar erken ekim yapılabilmiş ise,
mevsimin uzamasına ek olarak yıllık yağış ta fazla olacağı için beklenen olası verim de yüksek
olacaktır. Dikkat edilirse buğday mevsim uzunluğu, 106 günden 228 güne kadar çok büyük
değişkenlik göstermektedir.
6. Bayrak şekil içinde aşağı yönde eğimli 4, 3 ve 2 mm/gün olarak ortalama günlük yağış
miktarlarını gösteren doğrular bulunmaktadır. Bunlar YBT den 31 mayıs’a kadar olan toplam
yağışın (x-ekseni), buğday mevsimi gün sayısına (üst yatay eksen) bölerek elde edilmişlerdir.
Örneğin 435 mm ortalama yıllık yağış, ortalama YBT nin 10 aralık olduğu dikkate alındığında
bulunan buğday mevsim uzunluğu 173 güne bölündüğünde 2.5 mm gün çıkar.
7. YBT geciktikçe, günlük ortalama yağış ta azalmaktadır.
8. Bayrak şekli, yıllık yağış miktarları olasılıklarını da vermektedir. Yapılması gereken basitçe,
düşey eksende her hangi bir yağış duzeyi belirlenip, anılan düzeye yatay olarak yerleştirilmiş bir
cetvelin üstündeki veri noktalarını saymaktır.T oplam veri 100 yıllık olduğuna göre, nokta sayısı
% olarak, seçilen yağış miktarı olasılığını verecektir. Örneğin ortalama 435 mm yağış düzeyinin
üzerinde 46 nokta olduğuna göre, yıllık yağışın ortalama değerde veya daha fazla olma olasılığı %
46 olacaktır. Veya ortalamadan daha az yağış olma olasılığı % 54 tür.
9. Şekil ayrıca yıllık yağış miktarına bağlı olarak olası buğday verimine ilişkin bilgileri de
içermektedir. Şekilde iki yatay doğru verilmiştir: (a) buğday bitki su gereksinmesinin tam olarak
karşılanabilmesi için 696 mm yıllık yağışa gerek vardır, (b) yıllık yağış 310 mm ve daha az ise
buğday üretimi ticari anlamda yapılmaması gerekir. Ancak sözü edilen bilgiler buraya örnek
olarak konulmuştur. Gerçek değerler yerek koşullara göre değişecektir. Örneğin toprakların su
48
tutma kapasiteleri, mevsim içinde toprak yüzünden buharlaşma, ürün ve girdi fiyatları anılan
ölçümleri etkiliyecektir.
10. Maksimum buğday veriminin 696 mm yağış ile sa ğlanırken, yağışların 310 mm in altında olması
durumunda ekonomik anlamda buğday üretimi yapılamıyacağı varsayımı ile, çiftiçileri
ilgilendiren yağış miktarı olasılıkları hesaplanabilir:
i. Yağışların 696 mm üzerinde olması: Maksimum verim elde edilirken, erozyon ve su basması
gibi risklerin de olabileceği dikkate alınmalıdır.
ii. Yağışların çok yıllık ortalamanın üzerinde 436-696 mm arasında olması: Buğday su
gereksinmesinin tam karşılanmsı.
iii. Yağışlar ortalamanın altında, ancak yine de ekonomik buğday üretimi olanaklı, 311-435mm.
iv. Yağış miktarının 310 mm nin altında, buğday üretimi için yeterli olmaması.
Yukarıda sıralanan kritik yağış miktarlarının olma olasılıkları doğrudan doğruya Şekil 1 den
hesaplanabilir. Örneğin yağış miktarının 696 mm ve daha fazla olma olasılığı, 696 mm düzeyine yatay
olarak yerleştirilen bir cetvelin üzerindeki noktalarınn sayılması ile kolayca % 8 olarak bulunabilir.
Benzer şekilde yağış miktarının 310 ile 435 mm arasında olma olasılığı % 38 olarak bulunur. Yağış
miktarı olasılıklarının hesaplanması, bu konuda daha önce yayınlanmış çalışmalardan farklı değildir.
Ancak YBT nin 16 ekimden sonra geciken her gün için olasılıklar aşağı yönde eğilim göstermektedir.
Buğday üretimi ile ilgili olarak düzenlenen yağış miktarı olasılık verileri Çizelge 1
gösterilmiştir. YBT , 25 kasım civarında gerçekleşmiş ise, buğday üretiminin ekonomik anlamda
başarısız olma olasılığı ancak % 6 dır. Diğer deyişle iyi bir buğday rekoltesi beklenebilir. Diğer
taraftan YBT nin gecikerek 25 aralıktan sonra gerçekleşmesi durumunda maksimum buğday üretimi
sağlanması olasılığı % 0 olurken, ekonomik anlamda üretimin başarısızlık şansı % 46 ya çıkmaktadır.
Anılan bilgilerledonatılmış çiftçiler, yağışların 25 aralıktan sonraya gecikmesi durumunda ekim
planlarını değiştireceklerdir. Buğday ekmeyip tarlalarını nadasa bırakabilirler veya başka bir bitki,
örneğin nohut veya mercimek ekmeyi düşünebilirler. Buğday ekmeleri durumunda tohum ve
kullanacakları gübre miktarlarını mutlaka azaltırken, tarlalarını özel olarak sürerek aşırı yağışların
drene olmasını sağlama yerine su muhafaza önlemleri alacaklardır. Bunlar yağış verilerinin, doğrudan
doğruya tarımsal üretimle ilgilendirilmiş kimi örneklerdir.
Çizelge 1. 100 yıllık yağış olasılıklarının, YBT lerine bağlı olarak buğday üretimi ile ilgilendirilmesi.
Olma olasılığı, %
YBT leri
devresi
[T amamı:
Eki.-Şub.]
Erken:
26 kas.’a
kadar
Orta:
27 kas.-25
ara. arasında
Geç:
26 ara’tan
sonra
Buğday verimi ve yağış (mm) beklentisi
Yağış
Ortalamanı Ortalamanı
Verim
fazla
n üzerinde
n altında
düşük
950-697
696-436
435-311
310-130
Toplam
yıllar
Ortalama
yağış, mm
[100]
[435]
[8]
[38]
[29]
[25]
33
513
15
52
27
6
34
435
9
32
35
24
33
344
0
30
24
46
49
3. KISITLI SULAMA UYGULAMALARI
Geçmişte, sulama projelerinin geliştirilmesinde, su kaynaklarında olası kısıtlamalar dikkate
alınmamış bulunmaktadır. Ancak, kurak ve yarı kurak iklim bölgelerinde, sanayi ve kentsel su
gereksinmelerinin artması sonucu, sulu tarım için ayrılabilecek su kaynağı miktarı gelecekte yıllarda
mutlaka azalan bir eğilim gösterecektir.
Sulama suyu gereksinmesinin azaltılabilmesi için değişik seçenekler mevcuttur. Bunlar, su
muhafazasını sağlıyacak toprak işleme şekilleri, malç ve anti-transparant kullanımı gibi tarımsal
önlemler olduğu gibi kısıtlı sulama uygulamaları da olabilir. Anılan uygulamanın başarısı için suverim ilişkilerinin önceden bilinmesine gerek vardır. Suyun kısıtlanması bütün gelişme mevsimine
yayılabileceği gibi, bitkilerin önceden belirlenmiş olan su eksikliğine dayanıklı büyüme evrelerinde de
olabilir. Her iki şekilde de uygulanabilen eksik sulama, geleneksel kısıtlı sulama (GKS) uygulaması
olarak tanımlanmaktadır.
Suyun pahalı ve kısıtlı olduğu kurak ve yarı-kurak iklim bölgelerinde uygulanabilecek ve yarı
ıslatmalı sulama (YIS) uygulaması olarak tanımlanan yeni bir kısıtlı sulama uygulaması gelişme
aşamasındadır. Anılan uygulama altında eksik olarak verilmek zorunluluğunda olan sulama suyu,
köklerin sadece bir yarısına verilmekte; takip eden sulama uygulamalarında, köklerin ıslanan tarafları
sıra ile değiştirilmektedir. Diğer bir deyişle bitki köklerinin yarısı, anılan şekilde uygulanan sulama
altında bir süre için göreli olarak kuru bırakılarak, bitki su kullanım randımanında önemli artışlar
sağlanabilmektedir.
3.1 Geleneksel kısıtlı sulama (GKS) uygulamaları
Anılan konuda sayısız çalışma yapılmış olup, burada fazla ayrıntıya girilmiyerek, bir kaç
örnekle yetinilecektir. Sulu tarım bitkileri arasında bulunan soya fasulyesi, erken gelişme
dönemlerinde kısıtlı su uygulaması altında önemli verim düşmesi göstermemektedir (ör., Speck ve ark.
(1989), Kırda ve ark (1999a). Pamuk, erken ve son olgunlaşma evrelerinde yapılan sulamalar ile verim
artışı gösteremez iken; vegetasyon döneminde yapılan sulamalar ile önemli verim artışı sağlanabilir
(ör., Grimes ve Yamada, 1982). Benzer çalışmalar şeker pancarı (ör., Okman 1973; Oylukan, 1973),
ayçiçeği (ör., Rawson ve T urner, 1983; Karaata, 1991), patates (ör., T rebejo ve Midmore, 1990;
Minhas ve Bansal, 1991) gibi pek çok farklı bitki üzerinde yapılmış bulunmaktadır.
Kırda ve ark (1999b), kısıtlı sulama üzerinde geçmiş yıllarda yapılan çalışmaların bir
derlemesini yaparak, konuyu ayrıntılı bir şekilde irdelemiş bulunmaktadır. Kısıtlı sulama, önemli
verim azalmalarına neden olmadan, sulama suyunda tasarruf sağlıyan bir uygulama olmasına karşın,
kullanılmasında kimi güçlükler vardır. Sulanan kültür bitkilerinin su-verim ilişkileri, suyun büyüme
dönemlerine göre verime olası katkısı önceden bilinmelidir. Sulama suyu verilmesinin belirli takvime
bağlandığı, rotasyon sistemine göre işletilen sulama şebekelerinde uygulanması zordur. Başarılı bir
uygulama için, üreticilerin bitkilerin hangi dönemlerinde su kısıtlılığına daha dayanıklı olduklarını
önceden bilmeleri gerekir.
3.2 Yarı ıslatmalı sulama (YIS) uygulması
Yakın zamanlarda Avusturalya ve İngiltere’de yapılmış olan kimi çalışmalara göre (ör.,
Gowing ve ark, 1990; Dry ve ark., 1996), sulama sırasında bitki kök bölgesi bir yarımının göreli kuru
bırakılması ve kuru bırakılan bölgenin takip eden sulamalar sırasında ardışık değiştirilmesi, su
tasarrufu sağlarken, verimde önemli düşmeye neden olmamaktadır. Bitkilerin vegetatif gelişmesinde
duraksama olmasına karşın, jeneratif gelişme hızlarında bir değişme olmamış ve bu nedenle azalan
sulama suyuna karşın verimde önemli düşme gözlenmemiştir. Diğer taraftan bitki su kullanma
randımanında (SKR) %100 ve daha fazla artışlar sağlama olanağı ortaya çıkmıştır.
Bitki köklerinin, göreli kuru bırakıldığı zaman, vegetatif gelişimini duraksatırken, jeneratif
gelişme hızında önemli bir değişme olmamasını sağlıyan, fizyolojik tepkiler, son 10-12 yıl içinde
50
ayrıntılı olararak incelemeye alınmıştır (ör., Zang ve Davies, 1990; Gollan ve ark., 1992; Bacon ve
ark., 1998). Kök bölgesindeki su içeriğine bağlı olarak, bitkiler stomatlarını açıp kapıyarak yaprak
turgorlarını muhaza ederler. Anılan kontrol sistemiyle, yağışların ne zaman geleceği belli olmıyan
doğa ortamında, bitkiler yapraklarının solmasını geciktirerek, yaşamları için CO2 alırken su
kullanımlarını optimize edebilirler (Jones, 1980; Cowan, 1982). Yakın zamanda yapılan çalışmalarla
elde dilen bulgular, stomat kontrol mekanizmasının xylem akımı içinde absisik asit (ABA)
konsantrayonunun artması ile, köklerden yapraklara gönderilen kimyasal ileti ile sağlandığını
göstermiştir (ör., Zang ve Davies, 1989; Zang ve Davies, 1990). Sera ve laboratuvar koşullarında bitki
köklerinin yarısının bir saksıda ve diğer yarısının diğer bir saksıda yetiştirildiği bölünmüş kök
çalışmalarında, köklerin bir yarısı sulanırken diğer yarısının kuru bırakılması durumunda, kur u
koşullardaki kökler yüksek miktarda ABS üretirken, diğerleri bitkinin turgorunu kaybetmesini
engelliyerek su iletimini sağlamıştır (Zhang ve Davies, 1987; Zhang ve ark. 1987).
Bitkilerin yukarıda açıklanan fizyolojik tepkilerinden yararlanılarak, sulama sırasında bitki
köklerinin bir bölümünün kuru bırakıldığı yarı ıslatmalı sulama (YIS) uygulamalarıyla, bitki su
kullanma randımanının (SKR) arttırılabileceğini Kang ve ark. (1997) teklif etmişlerdir. Anılan
uygulama altında bitki, su eksikliği olmadan stomatlarını kapıyacak ve SKR yükselecektir. YIS
uygulamasının tarla koşullarında test edildiği araştırmalar, şimdilik asma (Fuller, 1997; Dry ve
Loveys, 1998) ve mısırla (Kang ve ark. 2000) kısıtlı kalmıştır. Kırda ve ark. (2001), YIS uygulamasını
damla ve karık sulama metoduyla suladıkları pamukta test etmişlerdir. Halen sürmekte olan, domates
ve biber gibi sebzelere ek olarak mısır ve narenciyenin de kapsandığı çalışmalarının bir yıllık
sonuçlarına göre, YIS uygulaması altında pamuk veriminde önemli düşme olmaz iken, SKR % 100
den fazla artmış bulunmaktadır (Çizege 2).
4.SO NUÇ
Yağış koşullu tarım için, yağış miktarı, yağışlı mevsim uzunluğu ve günlük ortalama yağış vb
yağış karekteristiklerinin, belirli olasılıkla da olsa, ön sezimi yapılabilir. Anılan bilgilerle donatılmış
olan çiftçiler, neyi ne zaman ekeceklerine, gübre kullanmanın bir getirisi olup olmıyacağına, örneğin
buğday ekme yarine tarlasını nadasa bırakmakla zarar etme riskini en aza indirebilekecektir.
Diğer taraftan, sulu tarım koşullarında mevcut su kaynaklarında bir kısıtlılık söz konusu ise,
GKS uygulanarak verimde önemli düşüşler angellenebir. Anılan konuda yeterince bilgi birikimi olsa
da çiftçilerimiz henüz kısıtlı sulama uygulaması için bir zorunluk hissetmemektedirler. Uygulanması
çok kolay olan YIS, henüz araştırma safhasında olmasına karşın, özellikle pamuk ve mısıra ilişkin
bulgular ümit vericidir. Verimde önemli düşme olmamasına karşın, SKR % 100 lerin üzerinde
gerçekleşmiştir.
Ülkesel düzeyde kuraklık ve su kısıntısı olması durumunda, araştırıcılar olarak, mevcut
seçeneklerimizi biliyoruz, hazırlıklıyız. Ancak bu yeterli değil, önemli olan, mevcut bilgi birikimin
çiftçi uygulmalarına aktarılabilmesi, yayım hizmetlerindeki aksaklıklar ortadan kaldırılması, tasarruflu
su kullanımının alışkanlık haline getirilmesidir.
51
Çizege 2.T am ve YIS uygulamaları altında pamuk kütle verimi ve su kullanma randımanı (SKR)
(Kırda ve ark. 2001)1 .
Konular 2
T
Verim, t ha-1
3.38
SKR, kg ha-1 mm -1
5.7 b
Karık sulaması
1YIS50
3.28
11.1 a
2YIS50
3.17
10.7 a
T ukey kritik fark
2.6
N.S
P
0.01
FULL
3.78 a
9.2 b
Damla sulama
1YIS50
3.14 b
15.3 a
2YIS50
3.01 b
14.7 a
T ukey kritik fark
0.75
P
0.01
0.01
1
Farklı harflerle gösterilmiş sıralardaki veriler, verilen T ukey önem düzeyinde (P) farklı
bulunmuşlardır.
2
T AM, sulama suyunun hiç kısıtsız tam olarak verildiği; 1YIS50, sulama suyunun %50 kesildiği ve
köklerin ıslanan tarafının her sulamada değiştirildiği; 2YIS50, sulama suyunun % 50 kesildiği ve
köklerin ıslanan tarafının her iki sulamada değiştirildiği sulama konusu.
5. KAYNAKLAR
Abu Zeid, M. 1995. International water-save programs and water-save activities. In: Hamdy, A. (ed.)
Water Saving: Prospects and Challenges (1, pp.1-8), Cairo, Egypt.
Bacon,M., Wilkonson, S., Davies, W.J. 1998. PH-regulated cell expansion is ABA-dependent. Plant
Physiology, 188: 1507-1515.
Dry, P., Loveys, B., Botting, D., Düring, H. 1996.Effects of partial root-zone drying on grapevine
vigor, yield, composition of fruit and use of water. Proc. 9 th . Australian Wine Industry T echnical
Conf., 129-131.
Gollan, T ., Passioura, J.B., Munns, R. 1992.Soil-water status affects the stomalconductance of fully
turgid wheat and sunflower leaves. Aust. J. Plany Physiology 13: 459-454.
Gowing, D.J., Davies, W.J., Jones, H.G.1990. A positive root-sourced signal as an indicatorof soil
drying in apple, Malus domestica Borkh. J. Exp. Botany 41: 1531-1540.
Grimes, D.W. and Yamada, Y.H. 1982. Relation of cotton growth and yield to minimum leaf water
potential. Crop Sci. 22: 134-139.
Hoffman, G. J., Howel, T .A., Solomon, K.H. 1990. Introduction. In: Hoffman, G.çJ., Howel, T .A.,
Solomon, K.H. (eds.). Management of Farm Irrigation Sytems, s.1-10, ASAE Monograph, St.
Joseph, Michigan.
Kang, S., Liang, Z., Pan, Y., Shi, P., Zhang, J. 2000. Alternate furrow irrigation for maize production
in arid area. Agric. Water Manage. 45: 267-274.
Kang, S., Zhang, J., Liang, Z. 1997. T he controlled alternate irrigation: a kind of new thinking of
water-saving on farmland. Chinese Agric. Res. Arid Areas, 15: 1-6.
52
Karaata, H.1991. Kırklareli koşullarında ayçiceği bitkisinin su-üretim fonksiyonları. Köy Hizmetleri
Araştırma Enst. Kirklareli, Repor No 24 (Doktora T ezi).
Kırda, C., Topçu, S., Kaman, H. (2001). Partial root drying practice for increasing water use efficiency
of furrow and drip irrigated cotton. Transnational Workshop on Managing Water Demand in
Agriculture through Pricing: Research Issues and Lessons Learned. 24-26 May 2001, Telese
T erme, İtalya.
Kirda, C, Kanber, R.,T ülücü, K. and Güngör, H. 1999a.Yield response of cotton, maize, soybean,
sugar beet, sunflower and wheat to deficit irrigation. In: Crop Yield Response to Deficit Irrigation,
C. Kirda, P. Moutonnet, C. Herra, D.R. Nielsen (eds). Kluwer Academic Publishers, Dordrecht,
The Netherlands. s. 21-38.
Kirda, C., Moutonnet, P., Hera, C., Nielsen, D.R (eds). 1999b. Crop Yield Response to Deficit
Irrigation. Kluwer Academic Publishers, Dordrecht, The Netherlands. s. 258.
Minhas, J.S. and Bansal, K.C. 1991. T uber yield in relation to water stress at stages of growth in
potato (Solanum tuberosum L.). J. Indian Potato Assoc. 18: 1-8.
Okman, C. 1973. Ankara Şartlarında Şeker Pancarının Su İstihlakinin Tayini Üzerinde Bir Araştirma.
Ankara Üniversitesi Yayınları, No. 780 (Doktora Tezi), Ankara
Oylukan, S. 1973. Çeşitli Mahsüllerde Ekonomik Sulama Sayısının Tesbiti Denemesi Sonuç Raporu.
Bölge T OPRAKSU Araştırma Enst. Müdürlüğü Yayınları, No. 71, Eskisehir.
Rawson, H.M. and T urner, N.C. 1983. Irrigation timing and relationship between leaf area and yield in
sunflower. Irrig. Sci. 4: 167-175.
Speck, J.E., Elmore, R.W., Eisenhauer, D.E. and Klocke, N.W. 1989. Growth stage scheduling criteria
for sprinkler-irrigated soybeans. Irrig. Sci. 10: 99-111.
Stewart, J.I. 1988. Response Farming in Rainfed Agriculture. T he WHARF Foundation Press, Davis,
California, s.103.
Trebejo, I. and Midmore, D.J. 1990.Effects of water stress on potato growth, yield and water use in a
hot and cool tropical climate. J. Agr. Sci. 114: 321-334
Zang, J., Davies, W. J. 1989. Sequential reponses of whole plant water relations towardsprolonged soil
drying and mediation by xylem sap ABA concentrations in the regulation of stomatal behaviour of
sunflower plants. New Phytol. 113: 167-174.
Zang, J., Davies, W.J. 1990.Changes in the concentration of ABA in xylem sap as function of
changing soil water status will account for changes in leaf conductance. Plant Cell Environ. 13:
277-285.
Zhang, J., Davies, W.J. 1987. Increased synthesis of ABA in partially dehydrated root tips and ABA
transposrt from roots to leaves. J. Exp. Bot. 38: 2015-2023.
Zhang, J., Schurr, U., Davies, W.J. 1987. Control of stomatal behavior by abscisic acid which
apparently originates in roots. J. Exp. Bot. 38: 1174-1181.
53
KURAKLI ĞA DAYANIKLI BİTKİ ÇEŞİ T ISLAHI
Dr. Hasan EKİZ
T arım ve Köyişleri Bakanlığı
Bahri Dağdaş Milletlerarası Kışlık Hububat Araştırma Merkezi, Konya
Ö ZET
Bu metnin ana başlığı altında kurak alanlarda bitki toleransının önemi ve toleranslı bitkileri
geliştirebilmek için elimizdeki imkanların ne olduğu konusunda bilgiler sunulacaktır. Bitki ıslahı
konusunda nerelerdeyiz, ne yapmamız gerekli ya da elimizde şu anda son gelişen teknolojileri dikkate
alarak neler yapılabilir konuları, fazla detaya girilmeden, ana hatlarıyla verilmeye çalışılacaktır.
GİRİŞ
Özellikle toprakla iç içe yaşayan, yağmurla ve güneşle iç içe yaşayan insanlar olarak, son 2030 yılı değerlendirecek olursak mevsimlerdeki değişimleri rahatlıkla görebiliriz. Eğer sağlıklı yapılan
gözlemlerle değişimler yakından izlendiyse, kıyaslamaları rahatlıkla yapabiliriz.
Kaybolan yeşil ve kaybolan toprak. Özellikle oluşumu binlerce, belki milyonlarca yıl sürmüş
olan toprağı kaybettiğimiz zaman, yeşili korumak ya da insanları beslemek amacıyla tarımsal üretim
yapmak için elinizde çok fazla bir materyal kalmıyor. Gittikçe tükenen su kaynakları, sıcaklık artışları
ve düzensiz yağış; bunlar, dikkatle üzerinde durulması gereken konulardır. Ülkelerin birçoğunda,
özellikle gelişen ve az gelişmiş ülkelerde bu değerlere fazla aldırış etmiyoruz. Biz de toplum olarak
öyleyiz. T ehlike kapıya geldikten sonra, yada sesini duyduktan sonra bazı şeyleri yapma gayretinde
oluyoruz, bir telaş içerisinde kısa sürede bir şeyler yapabilme telaşına düşüyoruz, konu üzerinde daha
da yoğunlaşıyoruz, veya durumu kurtarmak için öyle görünüyoruz. T ehlike kapıdayken alınmaya
çalışılan tedbirler ise genel olarak önemli bir sonuç vermiyor. Bazı insanların bir araya gelmesi,
önemli miktarlardaki seyahat ve toplantı masrafları, uygulamaya geçirilemeyen veya zamanında
geçirilemeyen kararlar, sayfalarca yazılan raporlar, ve hatta saha da uygulama bulamayan kanunlar
pek fazla bir işe yaramıyor. T ehlike gelmeden de boş veriyoruz.
Devlet Su İşlerinin değişik illerde yatırımları var. Kimler, o yatırımları niçin yaptırdı, o da
belli değil. 10-15 sene önce yapılmış olup da içerisine damla su girmemiş olan sulama sistemlerimiz
var. Bunun ne sorumlusu ne de hesap soranı var. Birileri istemiş, birileri yapılmasına vesile olmuş,
devletin bir sürü parası harcanmış, ama hiç kullanılmamış veya çok az kullanılmış. Sebep yanlış
yatırım veya o kanallara verilecek yeterli suyun, su kaynağının olmamasıdır. T ürkiye'de maalesef bir
çok şey ihtiyaç olduğu için doğru bir şekilde değil hatır gönül işi olarak yapılıyor. Çevremizde,
köylerimizde yıllarca toprak kanallardan ağzına kadar dolu suyun aktığını, çiftçilerimizin yanlış veya
bilinçsiz sulama yaptıklarını, tonlarca suyun sağa sola, tarlada çukurlara, şarampollara dolduğunu,
israf edildiğini gördük. Çiftçilerimizin suyu tarlaya salıp ta günlerce nereye nasıl gittiğini fazla dert
etmeden kahvehanede oturduklarını, evlerinde yattıklarını çok gördük. Bu süreci yaygın olarak
yaşadık. Son birkaç yıldır eskiden dolu dolu su akan kanalların çoğu kuruydu, çiftçiler bir kerede olsa
ürünlerini sulayacak suyun derdindeydiler. Çiftçilere sorduğumuz zaman, eskiyle bugünü kıyasla
arada ne fark var dediğimiz zaman, eski günleri hatırlıyorlar, her taraf su olurdu, sudan geçemezdin
diyorlardı. Ama bu gün sıkıntı kapıdaydı, ürünler tarlada yanıyordu ve kanallar kuruydu.
T arımsal sulamaya ihtiyaç gitgide artmaktadır. Şehirlerinde artan su ihtiyacı bulunmaktadır.
T ürkiye'de 8,5 milyon hektar sulanabilir arazi var, ama buna ulaşma şansımız nedir derseniz, bana
göre çok az. Barajlarda su yok, akan sular kurumaya başladı, göletlerde su yok, yeraltı kuyularından
artık su alamaz hale geldik birçok yerde. Eğer, durum buysa, o hedefe yatırımları zamanında yapsanız
bile yeterli su kaynakları olmadığı sürece ulaşmanız mümkün değildir.
54
Burada bir anımı sizinle paylaşmak istiyorum. İnsan oğlunda genel bir eğilimdir. T abii olarak,
yeni yatırımlar yaptığımız zaman, sulama imkanlarını artırdığımız zaman, genelde şunu yaptık, bunu
yaptık, bak şu kadar alanı suluyoruz gibi bazı gelişmeleri sevdiklerimize, dostlarımıza böyle gururla
övünerek anlatırken, insan, karşısında “ ne kadar güzel olmuş” gibi sözler bekliyor. Bir yabancı
uzmanla kuruluşumuzda yapmış olduğumuz bir sulama yatırımını arazide değerlendirirken, ben bazı
şeyleri anlattım ve karşılığında da buna benzer şeyleri beklerken, adamın sorduğu soru şuydu: “ Bu
kadar büyük bir şehir etrafında bu derin kuyuları açıp da bu suları alma hakkını size kim veriyor?!” Bu
soru çok anlamlıydı. Ben, bu soruyla üç dört sene önce muhatap kaldım, 1998 yılıydı ve her toplantıda
bunu vur gulama ihtiyacını duyuyorum. Bu şu demektir: Yer altından fazlasıyla su alıyorsanız,
kapasitenin üzerinde su kullanıyorsanız, eğer onu etkili bir şekilde kullanamıyorsanız yeraltı suyunu
kaybediyorsunuz. Yer üstü suları zaten gittikçe azalıyor. Bu durum, hem kendi günümüzü hem de
gelecek nesillerin geleceğini savurmak, yok etmek anlamına geliyor. Onun için, bu konuda çok ciddî
tedbirlerin alınması ve uygulanması gerekiyor düşüncesindeyim.
Üretime bakarsanız, %15-16 gibi sulanabilen sahamız var. Daha öce bahsedilen nedenlerle
sulanabilen alanın çok fazla artırılamayacağını da dikkate alarak bundan sonra üretimin büyük bir
çoğunluğunun kuru tarım sistemi içinde yapılmaya devam edeceği ortaya çıkmaktadır. Bu alanda yeni
araştırmalara, geliştirmelere şiddetle ihtiyaç vardır. Ama, daralan su kaynakları nedeniyle,
Çukurova’dan gelen hocalarımız da bahsetti, sulu alanlarda da, gerçekten suyun, az ve etkin bir
şekilde kullanılma mecburiyeti vardır. O nedenle, pamuk gibi sulanan bitkilerde de kurağa toleranslı
genotipleri düşünmemiz lazım. Yani sulama sistemlerini geliştirirken, kurağa dayanabilecek, kurak
şartlarda verimli olabilecek bitkileri geliştirmemiz gereklidir. Mısırda, soya fasulyesinde, patateste ve
ayçiçeğinde vs. aynı işlemlerin yapılması gereklidir. Kuru alanlarda da yetişebilecek, mercimek,
nohut, yem bitkileri ve buğday gibi ürünlerin en iyi şekilde geliştirilmesi ve uygun yetiştirme
teknikleri ile destekleyerek üretime aktarılması gerekir.
Burada vurgulanmak istenen kurağa toleransın çok basit bir olay olmadığıdır, yani kalıtımı
çok komplekstir. Ancak, bitki ıslahı yapılırken söz konusu bitkinin yetişme şartları iyi
tanımlanmalıdır. Kuraklık durumu, yağış dağılımı, sulama imkanı ve zamanı, yetiştirme sistemleri, vs.
bilinmelidir. Hangi şartlarda hangi ürünün yetiştirileceği bilinmiyorsa, ıslah çalışmalarıyla gelişmeyi
sağlamanız çok zor olacaktır. Azaltılmış sulama, karık sulama, damla sulama, sette ekim istemi ya da
iki karıktan bir tanesine su vererek sulamayı düşünüyorsanız, geliştireceğiniz çeşitlerin uygulanacak
sisteme göre geliştirilmesi gerekir. T ecrübeler iklim şartları, ekim tekniği ve sulama tekniğine bağlı
olarak uygun bitki genotipinin değiştiğini, bir sistemde başarılı olan bir genotipin diğer bir sistemde
başarılı olamayabileceğini göstermektedir. Bundan dolayı, şartların önceden belirlenmesi, ona göre
ıslah yapılması mecburiyeti vardır. Aksi takdirde, randıman alınması, başarıya ulaşılması zor olacaktır.
KURAKLIK
Kuraklık, bitkilerin normal gelişmelerini sağlayacak suyu bulamaması olarak tarif edilebilir.
Bitki gelişmesi ekonomik açıdan sadece bitkinin yaşaması değil, üretici için artı değeri de içinde
taşımak durumundadır. Yani, bitki, hem yaşantısını devam ettirecek hem de size artı bir değer
verecektir.
Genelde sahil kesimlerinde 550 mm, iç kesimlerde ise 325 mm. yeterli yağış olarak kabul
edilebilir, ama bu sadece miktara bağlı bir olay değil, yağışın dağılımı da çok önemlidir. Mesela,
Kasım ayında 200 mm yağış almanıza rağmen en fazla ihtiyaç duyulan Mart, Nisan ve Mayıs
aylarında yağış olmuyorsa, bu yağışın yeterli olduğu anlamına gelmez. 280 mm yağış ile 3 ton ürün
alınabileceği gibi, 350 mm yağışla 2 ton buğday da alabilirsiniz.
İç Anadolu Bölgesinde, özellikle kuruda yetiştirilen ürünler, ağırlıklı olarak hububat olduğu
için ve ben kendim de hububat ağırlıklı çalıştığım için burada hububat ağırlıklı bazı ifadeleri
kullanacağım. Kuru tarımın en yaygın olduğu ve belki de kuraklığın en sık yaşandığı bölgemiz olan İç
Anadolu Bölgemizde, genelde karşılaşılan kurak periyotları şu şekilde özetleyebiliriz. İç Anadolu
Bölgesinde, daha önceki çalışmalara bakılırsa, kuraklık daha çok çiçeklenme öncesi ve çiçeklenme
55
sonrasında ağır basmaktadır. Ama, son 5-10 yıldır, 1990’dan bu tarafa değerlendirirseniz, yılın yıla
uymadığı görülmektedir. Öyle olunca da çok kompleks bir kuraklıkla karşı karşıya kalmanız söz
konusudur. Örneğin, sonbahar ve kış kuraklığı yaşıyoruz. Ankara’da kar olmasına rağmen Konya’da
kar görülmemektedir. Bazı yıllarda yılbaşında veya sonrasında yağış gelmekte, Eylül ve Ekimde
ekilen tarlalarda hiç çimlenme olmamaktadır. Nisan’da çimlenen tarlalar görülmektedir. Son 5-6
yıldır, çok farklı iklimleri yani kuraklığın değişik kombinasyonlarını yaşıyoruz.
Kuraklık gerçekten T ürkiye ekonomisinde problem haline geldi. Son iki yıldır bazı
bölgelerimizde tabii bir afet noktasında olduğu söylenebilir. Değişik dönemlerde yaşanan kuraklığın
birkaç tanesi bir arada yaşanırsa felaket haline dönüşebilmektedir. Bu son iki senedir İç Anadolu
Bölgesinde yaşanmaktadır. Geçen sene (2000 yılı) %30-40 verim kaybı varken, bu sene bazı alanlarda
verim kaybı %70-80’lere vardı. Bu düşüşler kurağa daha toleranslı olan arpa ve buğday veriminde
yaşandı. Sulama imkanı olup ta zamanında sulama yapabilen, zamanında müdahale edebilen
çiftçilerimiz verim aldılar, geç kalan sulamalarda fazla bir artış olmadı; çünkü, kritik dönemde sulama
çok önemlidir. Bu dönemi geçtikten sonra ne kadar sulama yapılırsa yapılsın, kayıp telafi edilemez.
Değişik yerlerden alınan rakamlara göre 1986-1987 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin
kuraklıktan görmüş olduğu zarar 39 milyar dolardır. Ülkemizde Güneydoğu ve İç Anadolu
Bölgelerinde 2000 ve 2001 yıllarında meydana gelen kayıplar nedeniyle yıllık kayıp 5 milyar dolar
civarındadır. Kafkaslarda, Orta Asya’da, özellikle Afganistan, Özbekistan, ve T acikistan’da yaşanmış
olan kuraklığın 2000 yılı içerisinde sebep olduğu kayıp 9 milyar dolar civarında tahmin edilmektedir.
Kuraklığın etkisi ülke içerisinde sadece bir sektörü değil bütün sektörleri etkilemektedir.
Üreticiden-tüketiciye bir etkiye sahip olmakta, ekonomiyi etkilemekte, yönetimde önemli kararların
alınmasına, uygulamada değişikliklere neden olabilmektedir. Olay başlangıçta çiftçinin problemi gibi
görünüyor. Eğer çiftçide para yoksa, çiftçi piyasaya gidip alışveriş yapamaz, makine ve gübre
alamazsa, bütün sektörler bundan olumsuz şekilde etkilenir. Yetersiz üretim, tüketici fiyatlarını
olumsuz etkiler, ithalat ve ihracatta yeni düzenlemeler gündeme gelebilmektedir.
KURAĞA DAYANIKLI ÇEŞİT ISLAHI
Kuraklığa karşı tarımsal üretimi garantiye alabilmek için, sulama imkanları artırılmalı, uygun
yetiştirme teknikleri geliştirilmeli, bunları da iyi tanımlayarak bitki toleransı üzerinde çalışılmalıdır.
Bitki ıslahını yaparken, kuraklığın şiddeti ve etki alanının ne olduğunu iyi tanımlamamız,
toprak özelliklerini iyi bilmemiz gerekir. Killi toprakta, kumlu toprakta veya toprak profiline göre,
toprağın besin maddesi durumuna göre verimlilik farkı olabilir ve o toprağa uyacak çeşit farklı
olacaktır. Gübreleme durum u, toprak işleme ve ekim, sulama miktarı ve şekli, hastalık ve zararlılar
konusu çok önemlidir. Kısaca kuraklık olayı tek başına etki eden bir faktör değildir. Eğer, bitki kök
sağlığını ve gelişimini yeterince sağlayamıyorsanız toprakta su olsa bile bitki bundan yeterince
faydalanamayacaktır. Ekim dönemi ve kış kurak geçtiğinde ve erken ilkbaharda yeterli yağış olmadığı
durumda, sulamaya geç başlarsanız, çeşidiniz toleranslı değilse, daha sonra yapacağınız sulamalarla
normal verim alamazsınız.
Daha önce de belirtildiği gibi kuraklık toleransı komplekstir. Kuraklığa dayanıklılığı sağlayan
bazı mekanizmalar şu şekilde özetlenebilir: .Erkencilik, bir kaçma mekanizmasıdır. Özellikle geç
gelen kuraklık stresi yaşanan yerlerde erken olgunlaşan bitkiler kuraklıktan daha az etkilenmektedir.
Geç olgunlaşanlar ise önemli derecede verim kaybetmektedir. Ayrıca, kök sistemiyle topraktan daha
fazla su alabilen, yaprak yoluyla da daha az su kaybeden, kök, sap ve yaprak özellikleriyle kuraklığın
etkisini azaltabilen, fizyolojik olarak kuraklığa tolere edebilen, translokasyon kabiliyeti yüksek, toksik
maddelere dayanabilen genotipler kurak şartlarda başarılı olabilmektedirler. Özellikle son yıllardaki
çalışmalarda, aşırı stres koşulları altında, su stresini tolere edebilme mekanizması üzerinde durulmaya
başlanmıştır. Değişik yerlerde, milletlerarası projelerde, kendi bakanlığımız bünyesinde yürüttüğümüz
projelerde kuraklıkla ilgili bazı sonuçlar elde edilmiştir. Bu çalışmalarda, bazı antioksidantların,
56
özellikle kurak ve sıcak stresi altında oluşan toksik oksijen radikallerine karşı, etkili oldukları
görülmüştür. Moleküler ve biyokimyasal düzeyde çalışmalar devam etmektedir.
Islahta neler yapılabileceğine şöyle bir bakılırsa, öncelikle gen havuzunun çok önemli olduğu
görülür. Genetik varyasyonun devamlılığı çok önemlidir. Eğer, gen kaynaklarınızı koruyabilirseniz,
elinizdeki kaynakları iyi bir şekilde karakterize eder ve bunları kullanabilirseniz bir gelişme
sağlayabilirsiniz. Islahçı olarak, çeşit ıslahında öncelikle üzerinde durulması gereken nokta tür içi
varyasyonudur. Mesela, bir buğdayı ele aldığınızda, buğdayın değişik genotipleri bizim için önemlidir.
Mesela, bir bölgede değişik tipler olabilir, ama dünyanın bir başka bölgesinde değişik genler söz
konusuysa onlara da ulaşabilmenin, onları da kullanmanın yollarının aranması gereklidir. Fazla
sıkıntıya girmeden bir gelişim sağlanabilir. Bazen tür içi varyasyon yeterli olmayabilir. İhtiyaç
duyulan genetik varyasyonu, genleri dışarıdan bulmak zorunda olabilirsiniz. Mesela, buğdayda bir
özelliği geliştirmeye çalışıyorsanız, buğdaya akraba türlerden, çavdar, arpa veya yabani türlerde
istenen bir özellik varsa bunu buğdaya aktarabilirsiniz. Bunun yöntemleri de bulunmaktadır. Fakat bu
yöntemlerde sıkıntılar karşılaşılmaktadır. Ancak, değişik uygulamalar ve geliştirmelerle bunlar
yapılabilmektedir. Örneğin, melezleme-geriye melezleme yöntemine başvurulabilir. Embriyo kültürü
ile melez bitkiler geliştirilebilir. Bu konuda değişik teknolojiler, uygulamalar, değişik hormon
uygulamaları kullanılmaktadır. Örneğin, türler arası melezlerde sabahın erken saatlerinde, güneş
doğmadan saat 4-6 arasında melezleme yapıldığında dane tutma oranı daha yüksek olmaktadır.
Mesela, çiçeklenme döneminde GA uygulanırsa dane tutma oranı, 2.4 D uygulanırsa dane doldurma
oranı hızlandırılabiliyor. Buğdayda kahverengi pas hastalığı vardır. Kahverengi pasın şu anda bilinen
41 tane geni vardır. Kahverengi pasa tolerans sağlayan genlerin yaklaşık 30 tanesi yabancı türlerden
alınmıştır; Yani, eğer bir türde bir gene ihtiyaç varsa, bu gen akraba bir türde bulunuyorsa bu geni
istenen türe aktarma şansımız vardır. Eğer bu da yeterli değilse cinsler arası gen aktarımı yoluyla,
mesela buğdaya pamuktan, mercimekten, vs. gen aktarma şansı olabilir. Dahası, hayvanlardan,
bakterilerden, vs. bitkilere gen aktarmak bile mümkün olabilmektedir. Bunlar, klasik metotlarla
mümkün olmayabilir, ama daha sonra belirtilecek teknolojilerle, şu anda çok yaygın uygulama söz
konusu olmasa bile, öyle inanıyorum ki, önümüzdeki 10-15 yıl içerisinde önemli başarılar elde
edilebilecektir.
Genetik varyasyonun oluşturulmasından sonra, istenen özellikleri, genleri taşıyan bitkilerin
seçilmesi ve bunların gerçek performanslarının test edilmesi gerekir. Eğer ıslahçıysanız, belli bir
konuda genetik varyasyon oluşturduysanız bunun içinde ne aradığınızı çok iyi bilmek zorundasınız.
Sonra, o aradığınız özelliği nasıl bulacağınızı bilmek zorundasınız. Genetik farklılığı yaratır da istenen
bitkiyi nasıl seçeceğinizi bilemezseniz ya da o seçimi yapabilmek için elinizdeki aletleri etkili bir
şekilde kullanamazsanız, o zaman yaptığınız işin, harcadığınız zamanın çok fazla bir anlamı
kalmayacaktır.
Morfolojik, fizyolojik ve moleküler düzeyde görülen bazı farklılıklar seleksiyon amacıyla
kullanılabilir. Biz bazı çalışmalarımızda tahıllarda kurak toleransıyla ilgili bazı özellikleri inceledik.
Özellikle görünebilen, tarlada veya serada tespit edilebilen, laboratuarda kolay çalışılabilen özellikler
üzerinde durulmuştur. Değişik özellikler değişik genotiplerde kuraklık ile önemli ilişkiler vermiştir.
Aynı zamanda kuraklığın şiddetine bağlı olarak seleksiyon amacıyla kullanılabilecek özellikler
değişe bilmiştir. Örneğin, aşırı kurak ve sıcak stresi altında doku toleransını gösteren özellikler daha
önemli bulunmuştur. Netice olarak bizim ilgilendiğimiz konu bir çeşitin kurak stresi altında ne kadar
dane, ne kadar biyolojik verim gösterdiğidir. Diğer özelliklerle fazla ilgilenilmeyebilinir; ama, yüksek
ve kaliteli verimin diğer kriterlerle desteklenmesi oldukça önemlidir. Verim unsurları dediğimizde
metre karede başak sayısı, başakta dane sayısı, bin dane ağırlığı gibi unsurlara bakıyoruz. Yaprağın
şekli, dikliği gibi özelliklerden tutunda dane doldurma süresi, dane doldurma oranı, yaprak su tutma
kapasitesi, mumusuluk, tüylülük gibi bir çok özellik yönünden bitkiler değerlendiriliyor. Kurak
hassasiyetini kurak ve normal şartlarda elde edilen verimleri kıyaslayarak belirliyoruz. Elde edilen
sonuçları biz, hangi ortamlarda kullanabiliriz gibi soruları kendimize sorarak, hangi ortamda en etkili
kriter neyse onu kullanma yoluna gidiyoruz. Bunlara ilave olarak, burada tek tek söylenmesine gerek
olmayan, kuraklığa toleranslı bitkilerin belirlenmesinde kullanılan değişik özellikler vardır.
57
Kuraklıkla ilgili çalışmalar çok yönlü yapılmak zorundadır. Ancak bu şekilde daha güvenilir,
ortak veya farklı şartlara uygulanabilir özellikler belirlenebilmektedir. Mesela, T ÜBİT AK destekli bir
çalışmamızda Konya ile Eskişehir arasındaki çalışmalarda farklı sonuçlar elde edilmiştir. Konya, o
yıllarda orta seviyede bir kuraklığı temsil ederken, Eskişehir şiddetli ve hafif kuraklığı birlikte
sergilemiştir. Çalışmaların çok yer ve zamanda yapılması stabil genotiplerin belirlenmesi açısından da
önemlidir. Islah çalışmalarıyla kuraklık toleransı yüksek seviyelerde artırılabilir. Ancak, her zaman
kurak olması şart koşulmaz. İşte bu yüzden, kurak toleransı olan genotiplerin iyi şartlara olumlu
verebilecek özelliklere de sahip olması lazımdır. Onun için kuraklık çalışmalarında stabilite
çalışmalarının uygun bir şekilde yapılmasında fayda vardır.
Oksijen radikalleri denen bazı toksik maddeler vardır. Stres şartlarında bu toksik maddeler
bitki içerisinde oluşur. Bitkilerde bunlara karşı antioksidan bir savunma sistemi kullanır. Antioksidan
maddeler içinde vitaminler vardır, değişik hormonlar vardır, değişik enzimler vardır. Olay şudur: Bitki
strese girdiği zaman stomalarını kapatır, CO2 alımı azalır, CO2 indirgenmesi ve fotosentetik elektron
transferi zayıflar. Bu kloroplastlarda önemli değişikliklere neden olur. Fotosistem-I’den elektronların
tutulması için NADP+ üretimi sınırlanır ve absorbe edilen ışık enerjisinin birikmesi söz konusu olur.
NADP+’nın yeterli olmaması durumunda oksijen molekülü devreye girip, elektron alıcısı olarak
elektronu aldığı zaman, bu defa oksijende parçalanmalar başlıyor ve kamuoyunda sık sık
duyuyorsunuz, oksijen radikalleri dediğimiz dokuyu, bünyeyi tahrip eden maddeler meydana geliyor.
Normal bitki metabolizmasını bozulurken özellikle kloroplast yapısı ve fonksiyonları etkilenmektedir.
Bazı bitkilerde, özellikle buğday, pamuk ve nohut da buna benzer tespitler yapılmış, bitki, savuma
mekanizmasını kullanarak bu toksik maddeleri daha az toksik maddelere dönüştürmüş ve hayatını
devam ettirmiştir. Fotosentetik elektronların buğdayda normal şartlarda %60’ı, su stresi altında %30’u
CO2 indirgenmesinde kullanılmaktadır. T oksik O2 türlerinin peroxidative etkisiyle baş ede bilmek için
kloroplastlar enzimatik veya enzimatik olmayan antioksidatif savunma sistemleriyle donatılmıştır.
Bunlar α-tocapherol (Vitamin E), ascorbic asit, caratenoids (örneğin; β.caratone, zeaxanthin),
superokside dismutase (SOD) ve H2 O2 parçalayan enzimler (ascorbate peroxidase=AP) ve catalase
(Asada ve T akashi, 1987) olarak sıralanabilir.
Şimdiye kadar bu çerçevede yaptıklarımız, melezlerin yapılması, değişik ortamlarda
genotiplerin geliştirilmesi, seleksiyonu, adaptasyonunun belirlenmesi şeklinde sıralanabilir. Klasik
ıslah çalışmalarına yardımcı olabilecek yeni metotlar bulunmaktadır. Doku kültürleri bunlar arasında
yer almaktadır. Bu yolla ıslah çalışmalarını hızlandırılabilir. Farklı stres şartlarına karşı, kuraklığa
tolerans, alüminyum toleransı, bor toleransı, çinko toleransı, hücre, doku veya bitki düzeyinde
seleksiyonlar yapılabilmektedir.. Özellikle son on yılda sık sık üzerinde durduğumuz genetik
haritalamayla önemli genler belirlenebilmekte, bu genler aktarılabilmekte, haritalar yardımıyla bu
genler daha kolay takip edebilmektedir. Bu desteklerle normal olarak klasik ıslah metotlarıyla uzun
yıllar alan çalışmalar daha kısa sürede yapılabilmektedir.
Kantitatif karakterler daha çok gen tarafından kontrol edilen karakterlerdir. O nedenle de
etkileri gen sayısına göre değişe bilir, çevre ile etkileşimleri önemlidir. Çok sayıda gen söz konusu
olduğu için, özellikle klasik metotlarla çalışıldığı zaman başarı sınırlı kalmaktadır. Daha önce
belirtilen metotların yardımıyla, kantitatif özellik lokus analizlerinin kullanılmasıyla başarılı sonuçlar
alınmıştır. Bir çok üründe genetik haritalar geliştirilmiştir. Genetik haritalar karayolu haritalarına
benzediğinden, karayollarındaki işaret levhalarının sürücüleri yönlendirdiği gibi kromozomlar
üzerinde bulunan markörlerde genetikçi ve ıslahçıları istenilen bir gene ulaşılıp ulaşılmadığı veya
geçilip geçilmediği konusunda yönlendirir. Genetik haritalar modern bitki ıslahçıları için önemli
tarımsal özellikleri analiz etmekte, spesifik genlerin veya genomik bölgelerin çalışılmasında ve önemli
genlerin klonlanmasında güçlü bir araç haline gelmişlerdir.
Günüm üzde genetik haritalama hemen tamamıyla moleküler düzeye kaymıştır. Genetik
markörler morfolojik, biyokimyasal (protein varyantları) ve moleküler (DNA düzeyinde) olmak üzere
üç sınıfa ayrılırlar. Son zamanlarda çalışmalar çoğunlukla moleküler markörlerle yapılmaktadır. Her
geçen gün daha ucuz, daha etkin markör teknikleri geliştirilmekte, bunlar vasıtasıyla seleksiyon amaçlı
markörler geliştirilmekte ve kullanılmaktadır.
58
Yine, çok uzak bitkilerden farklı cinslerden hatta canlılardan, bakterilerden gen aktarmak
istiyorsak, değişik metotlarla vardır. Elektroporasyon, mikro injection, bakteri yöntemi, partikül
bombardıman yöntemi, vs. bu sahada kullanılan tekniklerdir. Bitki türüne veya cinsine göre bu
yöntemlerin etkinlikleri farklı olabilmektedir. Partikül bombardıman sistemi en yaygın kullanılan
sistemdir.
Buraya kadar anlatılanlar özetlenirse: Önümüzde ciddi problemler bulunmaktadır. Ancak
bunları aşmakta kullanabileceğimiz yöntemlere sahibiz. Önemli olan bunların etkin bir şekilde
kullanılabilmesidir. Gerektiğinde işbirliği, kesinlikle değişik kesimlerin işbirliği içinde olması şartı
vardır. Altyapı gereklidir. Bu alt yapıyı kullanacak eğitilmiş, devamlılığı sağlanmış beyinlere,
çalışmaları destekleyecek sağlam kaynaklara, etkin denetimi sağlayacak kurumlara ihtiyaç vardır.
Yani, sırf konuşan, boş şeyleri tartışan, konuyu sahiplenip üzerine gitmeyen bir sistem değil,
üretkenliği mecbur kılan, insanları üretmeye mecbur bırakan bir sistemin geliştirilmesi mecburiyeti
vardır.
Bugün Tarım Bakanlığımızda, üniversitelerimizde, T EMA gibi örgütlerimizde bir altyapı, bir
birikim var, bunların birçoğu atıl vaziyette durmaktadır. Kurumlarımız, çalışanlarımız,
laboratuarlarımız atıl vaziyette duruyor. İnsanlar, kendi konularıyla değil de kendilerini
ilgilendirmeyen konularla daha fazla ilgilenmeye başlamışlar. Hedef birliği yapmamızda fayda var.
Planlı programlı çalışmak zorundayız. Çalışmaların , çok sıkı bir şekilde takip edilmesinde fayda var.
Artık laf değil, iş üretme zamanı diyorum. Bu arada şunu da söylememde fayda var. Bireysel
çalışmaktan çok birlikte çalışmak, ulusal düzeyde, uluslararası düzeyde çalışmak, artık, günümüzde
kaçınılmaz bir hale gelmiştir. Bunun yanında mevcut sistemimiz içinde hem araştırma kuruluşlarımızı,
hem üniversitelerimizi, hem de yayım kuruluşlarımızı aktif, çalışır hale getirmemizde fayda var.
Ayrıca, toplum düzeninin çok daha etkin bir şekilde yeniden yapılanmasına ihtiyaç var diye
düşünüyorum.
59
KURAKLI ĞA KARŞI MERA YÖNETİ M SİSTEMLERİ NİN
GELİŞTİRİLMESİ
Dr. Lütfü T AHT ACIOĞLU
T arım ve Köyişleri Bakanlığı Doğu Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü, Erzurum
Ö ZET
Yurdumuzun yaklaşık dörtte birini kaplayan meralar en büyük yenilenebilir doğal
kaynaklarımızdan birisidir. Mülkiyeti devlete ve kollektif kullanım hakkı köy ve belediye tüzel
kişiliklerine ait olan meralar, ne kendisinden faydalanan çiftçilerden ne de devletten hak ettikleri ilgiyi
görebilmiş değillerdir. Bu ilgisizlik ve hor kullanım nedeniyle son elli yıl içerisinde büyük tahribata
uğramışlardır. Yirminci yüzyılda yaşanan endüstriel devrim ile insan çevreyi kirletmeye başlamış ve
bu kirlenme sonucu oluşan sera etkisi ve diğer etmenlerle küresel iklimde önemli değişiklikler
olmuştur. Bu iklim değişikliklerinden biriside sıklıkla oluşmaya bağlayan kuraklıktır. İklim bilimciler
küresel iklimdeki değişimin içinde bulunduğumuz yüzyılda çok daha hızlanacağı konusunda hem
fikirdirler. Zaten kötü kullanım sonucu çevresel streslere dayanma gücünü önemli ölçüde yitirmiş olan
meralarımızın, bir de kuraklık olgusuyla karşı karşıya kaldığında potansiyel erozyon alanı haline
gelmeleri kaçınılmazdır. Bu olumsuz süreci durduracak, en azından etkilerini azaltacak alternatif bir
çok teknik ve sosyo-ekonomik önlem vardır. Bu önlemlerin sahada uygulamasını sağlayacak yasal
altyapı ve finansal destekte, çıkarılan mera kanunu ile oluşturulmuştur. Bu durumda, meralarımızın
bu kötü gidişatına daha fazla seyirci kalmamak için, başta bu alanları kullanan çiftçiler olmak üzere
devletimiz, gönüllü kuruluşlarımız ve ilgili tüm birimlerimizin katkıları ile akılcı ve uygulanabilir bir
eylem planının hazırlanıp uygulamaya konulması gerekmektedir.
GİRİŞ
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de çayır-meralar ülke toprakların yaklaşık %25’ ini kaplar.
Meralar genelde 250-1000 mm yıllık yağışa ve 0-26 0 C ortalama sıcaklığa sahip iklim kuşağında
yaygındırlar. Çayır–meralar iklim, toprak, türler arası rekabet ve doğal veya insan müdahaleleri
arasındaki interaksiyoların bir sonucudur. İnsan beslenmesi açısından hayati bir öneme sahiptirler
fakat aynı zamanda insanların yanlış kullanımına ve iklimsel streslere karşı hassas ve korumasızdırlar.
Çayır-meralar ülkemizin en geniş yenilenebilir doğal kaynaklarından birisini oluşturmasına rağmen bu
alanların idaresi ve geliştirilmesi asırların ihmaline uğramıştır. 1950’li yıllardan sonra artan nüfusa
paralel olarak meraların yarıya yakını sürülerek tarla haline getirilmiş, yine bu dönemde giderek artan
hayvan sayısı ile birlikte meralardaki otlatma yoğunlu ikiye katlanmıştır. Meralarımızdaki tahribatın
ana unsurunu oluşturan bu süreç, bazı küçük de ğişimlerle günümüze kadar süre gelmiştir (Koç ve ark.
2000) . Bilinçsizce ve fırsatçı bir yaklaşımla kullanılan meralarımızın büyük bir çoğunluğu üzerindeki
klimaks vejetasyonu ve buna bağlı olarak üretim potansiyellerini önemli ölçüde yitirmişlerdir. Artık
alışkanlık haline getirdiğimiz bu kötü yönetim sistemlerine bir de iklim değişimleri ve buna bağlı
olarak ortaya çıkan peryodik kuraklıklar eklenince, meralarımızın geleceği çıkarılan yasa ve
oluşturulan kamu oyuna rağmen pek parlak gözükmemektedir.
Ülkemizde meralar sadece yem kaynağı olarak değil çevresel etkileri bakımından da çok
önemli bir konuma sahip olmasına ve bir çok birimin yeterli altyapı ve gelişmiş teknolojilerle
donatılmasına rağmen, meralarımızdaki değişimi izleyecek ve buna göre amenajman stratejileri
geliştirecek bir yaklaşımdan söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle ülkemiz çayır-mera
alanlarındaki değişimi izlemek, uygulanan idare sistemleri ve çevresel faktörlerin çayır-meralarımız
üzerindeki etkilerini ortaya koyacak bilgi birikiminden yoksunuz. Çıkarılan Mera Kanunu ile birlikte
geniş alanda bazı vejetasyon sürveyleri başlatılmış ise de bu çalışmalar henüz genel değerlendirmeler
yapacak düzeye ulaşmamıştır. Bu şartlar altında iklim değişimleri ve kuraklığın çayır meralar
üzerindeki etkileri irdelenirken büyük ölçüde bazı ülkelerde yapılan çalışmalardan yararlanılmıştır.
60
Dünya tarihsel olarak sürekli iklim değişimlerine uğramıştır. Fakat içinde bulunduğumuz
yüzyılda iklim değişiminin katlanarak artacağı konusunda bilimsel bir konsensüs oluşmuştur. 2060
yılına kadar sıcaklığın 4-5Co aratacağı, CO2 yoğunluğunun 330 ppm den 555 ppm e çıkacağı
varsayılmaktadır (Pittock, 1993). Beklenen iklim değişimi yalnızca sıcaklık artışı ile sınırlı
kalmayacak, toplam yağış miktarı, yağışın dağılımı ve yağış yoğunluğu da de ğişime uğrayacaktır.
İklimdeki dalgalanmalar meralar üzerinde çok büyük etkilere sebep olabilir, hatta bu dalgalanmalar
ülkemizde olduğu gibi aşırı otlatma ve insan faktöründen kaynaklanan streslerle birleşince daha da
vahim bir hal alabilir.
Karbondioksit ve diğer sera gazlarının varlığı yeryüzü sıcaklığının muhafaza edilmesinde
hayati bir öneme sahiptir. Bu gazların, özelliklede karbondioksit’in insan aktiviteleri sonucu nicelik
olarak artması, iklim değişimi ve küresel ısınmanın gündeme gelmesine neden olmaktadır.
Atmosferdeki karbondioksit düzeyi, küresel sıcaklık dengesi üzerinde önemli bir etkiye sahiptir.
Karbondioksit güneşten gelen radyasyona karşı hemen tamamıyla geçirgendir fakat yeryüzünden
atmosfere giden kızıl-ötesi ışınları absorbe eder. Uzaya gitmesi gereken bu ışınların atmosferde
karbondioksit tarafından tutulması, yeryüzünde sıcaklığın artmasına neden olur ve bu süreç sera etkisi
olarak tanımlanır. Fosil yakıtların giderek artan bir hızla tüketimi, ormanların bilinçsizce kesilmesi ve
orman ve meraların sürülerek tarıma açılması karbondioksit konsantrasyonunun küresel atmosferde
artmasına neden olan etmenlerdir. Bu trendin devam etmesi halinde 21. yüzyılın sonunda küresel
karbondioksit yoğunluğunun iki katına çıkacağı tahmin edilmektedir (Bolin et al.1986).
Konsantrasyondaki bu artış ikliminin küresel boyutta değişeceği anlamına gelmektedir. Sera etkisi de
bu de ğişimin bir parçasını oluşturmaktadır.
T arımsal açıdan iklim değişiminin en önemli unsurunu, iklim sınırlarındaki değişim
oluşturmaktadır. Yüksek parelellere, kutuplara doğru meydana gelen ısınma , orta parelellerde yaz
döneminde toprak nemini azaltmaktadır. Giderek artan sera gazlarının mera vejetasyonu üzerindeki
etkileri çok yönlüdür.
1. KARBONDİO KSİT YOĞUNLUĞUNUN MERA ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Bitkilerin CO2 ‘e doğrudan rispons gösterdikleri bilindiğine göre, artan CO2 yoğunluğunun
bireysel bitki gelişimine ve buna bağlı olarak eko-sistemdeki bitki kompozisyonuna etkilerini
belirlemek önem kazanmaktadır. Araştırmalar
bitki kompozisyonunun bir kaç yönden
etkilenebileceğini göstermektedir.
1) Su Kullanımı : Araştırma sonuçları, yüksek CO2 konsantrasyonunun, bitki su tüketim etkinliğini,
net fotosentezi, biomas üretimi ve verimi değiştirebildiğini göstermiştir. Yüksek CO2 ‘e bağlı
olarak bitki su tüketim etkinliğinin arttığı fakat bu artışın zaman içerisinde bütün bitki düzeyinde
dengelendiği belirlenmiştir.
2) Be sin Elementi Kullanımı : Yükselen CO2 ile birlikte C4 bitkilerinde, bitki besin elementi
kullanım etkinliği artmaktadır. Bu durum topraktan besin elementlerinin alımının artması ve
gübreden faydalanma oranının yükselmesi ile sonuçlanmaktadır. Bununla beraber, artan CO2 ile
birlikte köklerdeki biomas birikimi artar ve bu süreç yaprakta biomasının ve yaprak alanının
azalmasına sebep olur. Bir çok bitki türünde artan CO2 ile birlikte kök ağırlığının artığı ve
gübreden faydalanma etkinliğinin artmasının kök miktarındaki bu artıştan kaynaklandığı ifade
edilmiştir.
3) Tohum Tutma ve O lgunlaşma : Yüksek CO2 bitki yaprak sıcaklığını artırarak bitkide
çiçeklenme fenolojisinin değişimine ve buna bağlı olarak tohum tutma ve olgunlaşmanın
gecikmesine neden olmaktadır. Bu fenolojik değişim bitkilerin doğal polinatörlerinin etkilerinin
azalması ve kısa bitki büyüme peryoduna sahip soğuk ve kurak bölgelerde bitkilerin tohum tutma
oranlarının azalması ile sonuçlanabilir.
4) C/N Oranı : Yüksek CO2 konsantrasyonuna bağlı olarak bitkilerin kimyasal kompozisyonları
değişime uğrayabilir. C/N oranı yükselen CO2 ile birlikte artar. Yüksek C/N oranında NH4
mineralizasyon oranı ve buna bağlı olarak bitkiye elverişli azot miktarı azalır. Bu durum bitki
61
sürgünlerinde kondanse tanin oranın artması ile sonuçlanabilir. Yine bu süreç, yaprak
epidermisinin kalınlaşmasına ve yaprakta su içeriğinin azalmasına neden olur (Khair et al. 2001)
Yukarıdaki bahsedilen unsurların bitki topluluklarında meydana getirdikleri küçük
değişimlerin, habitatlar üzerindeki kollektif etkileri çok daha geniş kapsamlı olabilir. Yükselen CO2
düzeyine bağlı olarak değişen sıcaklık ve nem paterni, ekolojik habitatların sınırlarının değişmesi ve
değişen çevre koşullarına uyum gösteremeyen bazı türlerin eko-sistemlerden yok olması ile
sonuçlanabilir. T ürler daha serin bölgelere göç ederler. Bitkilerin birlik olarak göç etme ihtimalinden
ziyade, yeni bitki topluluklarının oluşabileceği tahmin edilmektedir. Mesela, bu alanda yapılan bir
çalışmada, endüstriyel devrimle birlikte artan atmosferik CO2 oranının, merada C3 ağaçsı türlerin C4
otsu türlerine dönüşmesinde ve odunsu ve otsu türler arasındaki dengenin değişmesinde itici bir role
sahip olabileceği göstermiştir.
.
Uygun mera yönetim sistemleri, küresel karbondioksit artışını durduramaz, fakat uygun
yönetimler mevcut bitki örtüsü ve üretiminin geliştirilmesini en azından muhafaza edilmesini
sağlayarak karbon havuzunun genişlemesini ve buna bağlı olarak karbondioksit artış hızının
düşürülmesini sağlayabilir (Khair et al. 2001).
2. KURAKLIĞIN MERA ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Küresel iklim değişimlerinin sonuçlarından biriside kuraklıktır. Kuraklığın çeşitli tanımları
vardır fakat kuraklığı nicelik olarak tanımlamak zordur. Kuraklık tanımları, meteorolojik gözlemler,
tarımsal problemler, hidrolojik koşullar ve sosyo-ekonomik değerlendirmelere dayandırılır. Kuraklık
genel anlamda, yağış miktarının ortalama değerin % 75’ine düştüğü dönem olarak tanımlanmıştır
(Range Management,1989). Tarımsal açıdan kuraklık, düşük toprak neminin bitkide aşırı strese ve
solmaya ve nihai olarak beklenenin altında tane ve ot verimine sebep olması olarak tanımlanabilir.
Diğer tarımsal üretim sistemlerinde olduğu gibi, kuraklık kurak ve yarı kurak iklim kuşağında
merada üretimi sınırlayan ve dejenerasyonu hızlandıran en önemli unsurdur. Kuraklık nispi olarak kısa
bir dönem olduğu gibi yıllar süren uzun bir dönemi de kapsayabilir. Kuraklık bitkilerde canlılığı
azaltır ve nihai olarak ölüme neden olur. Kurak bir yılda meradaki ot veriminin % 66 azaldığı
belirlenmiştir. Meradaki ot üretiminin azalması kaçınılmaz olarak hayvansal üretime yansır.
Hayvanlarda canlı ağırlık kaybı başlar, süt üretiminde belirgin düşüşler meydana gelir. Kurak
peryodun uzaması halinde, hayvanlar tamamen sütten kesilir, ölümler başlar, hayvanların zayıf
düşmesi ile hastalıkların yaygınlaştığı görülür. Hayvansal ürünlerin kalitesi düşer.
2.1. Kuraklığın Me rada Erozyona Etkisi
Kurak ve yarı kurak meralarda kuraklığın sonucu erozyondur. Nemli ekolojilerde yağış,
toprağı, su ve rüzgarın erosif enerjisinden koruyacak kadar doğal bitki örtüsünün gelişmesini
sağlayacak yeterliliktedir. Halbuki, kurak ve yarı kurak ekolojilerde yağış böyle bir örtü için yeterli
değildir ve büyük çaplı bir sediment taşınımı kaçınılmaz olur. Aslında, iyi bir mera örtüsü eğimli
arazilerde erozyon riskini minimuma indiren bir özelliğe sahiptir. İyi bir bitki örtüsüne sahip merada
yıllık toprak kaybı 0,012 ton ha-1 yıl-1 iken bu oran orman örtüsünde 0,12 ve pamukta 4.3 ton ha-1 yıl-1
olarak ölçülmüştür (Avcıoğlu ve Erekul,1996). Fakat bitki örtüsünü önemli ölçüde yitirmiş olan
meralar erozyona karşı çok hassas hale gelirler. Kurak dönemlerde erozyon riski, aşırı otlatma sonucu
mera vejetasyonun yok edilmesi ile ikiye katlanır. T oprağın kuru ve bitki örtüsünden yoksun olması
rüzgar erozyonunun şiddetini artıran en önemli iki unsurdur. Kuraklığın ve aşırı otlatmanın etkisi ile
rüzgara karşı savunmasız bırakılmış meralarda taşınma sadece sedimentle sınırlı kalmaz, bitki besin
elementlerinin büyük bir bölümü de rüzgar erozyonu ile taşınmış olur. Yapılan çalışmalar taşınan
besin elementi miktarının torakta kalının üç katına ulaştığını göstermiştir (Thomas and et al., 1999).
Bizim ekolojimize benzerlik gösteren ABD meralarında 1 mm yıl-1 ‘lık (11 ton ha-1 yıl-1 )
erozyon kabul edilebilir bir oran olarak görülmektedir (Pimental et al.1995). Ülkemizdeki erozyon
değerleri bir çok bölgede kabul edile bilir sınırın çok üzerinde seyretmektedir. Bu de ğerler T ortum’da
25, Fırat’ta 12, Kelkit’te 19 ve Dicle’de 11 ton ha-1 yıl-1 olarak ölçülmüştür (Avcıoğlu ve Erekul,1996).
62
Kabul edile bilir erozyon oranı toprak oluşumu ile yakından ilgilidir ve toprak oluşum oranı
meralarda, işlenebilir arazilerden çok daha düşüktür. Uzun dönemde toprak derinliğinin kaybolması ve
buna ba ğlı olarak toprağın su tutma kapasitesinin düşmesi göz önüne alınarak meralarda kabul
edilebilir erozyon oranın sıfır olarak alınması önerilmektedir(Thomas and et al., 1999).
Sürdürülebilir bir mera yönetimi temelde toprağın yerinde muhafazasına bağlıdır. Merada
erozyon, bitki örtüsü, biyomas , bitki yoğunluğu gibi koruyucu unsurların bir fonksiyonu olarak ifade
edilebilir. Bu nedenle, mera idaresinde vejetasyonun bu koruyucu unsurlarının “ Site Conservation
Thresold- Alan Muhafaza Eşiği” (bu noktadan sonra vejetasyon toprağı yerinde tutamaz) nin altına
düşürülmemesi gerekir (Thomas et al. 1999). Erozyonun şiddetli olduğu meralarda, toprak derinliğinin
tedrici olarak azalması toprağın su tutma kapasitesinin düşmesine ve sonuç olarak, toprak neminin
büyüme mevsimi boyunca bitkiler için yetersiz olduğu dönem ve sürelerin artmasına neden olur. Bu
durumda, bu alanlar kuraklığa karşı giderek daha duyarlı hale gelirler, bitki örtüsünün muhafazası
güçleşir ve erozyon riski artar. Gerçekte, çölleşme biyolojik üretim potansiyelinin azalması veya zarar
görmesi olarak ta tarif edilmektedir.
2.2. Kuraklığın Üretime Etkisi
Dünyada en geniş meralar 400 -500 kuzey paralellerinde yer alan step meralardır ve yağış
meraların % 90’ında üretimi sınırlayan en önemli faktördür. Halbuki 60 0 -700 kuzey paralellerinde ise
üretimi sınırlayan ana faktör sıcaklıktır. Bu analizler kurak ve yarı kurak iklim kuşağında, meradaki
üretim açısından yağıştaki değişimin sıcaklık değişiminden çok daha önemli olduğunu ortaya
koymaktadır. ABD’de yürütülen çalışmalar, kuraklığın eko-sistemdeki değişimi etkileyen birinci
faktör olduğunu, otlatmanın bu ba ğlamda ikinci derecede bir etkiye sahip olduğunu ortaya koymuştur
(Heitschmidt et al, 1998).
Diğer üretim alanlarında olduğu gibi, çayır-meralarda da net primer üretimin küresel paterni,
yıllık yağış, sıcaklık ve evopotransprasyonla ilişkilidir. Meralarda net üretimdeki varyasyon, özellikle
nem yetersizliğinin üretimi sınırlayan ana etmen olduğu kurak bölgelerde, temel olarak yıllık yağış ile
açıklanmaktadır.
Biyomas (gr/m2) Yağış (mm)
100
80
Biy om a s
60
40
Ya ğ ış
20
.
as
.K
ki
.
01
.
.E
08
.
.E
yl
25
.
.E
yl
10
25
.A
ğ
ğu
u.
.
.A
10
25
.T
em
.
.
10
.T
em
az
.
.H
az
24
.H
.M
ay
10
24
.M
ay
17
03
.M
ay
0
Şekil 1. Erzurum meralarında biyomas üretiminin mevsimsel dağılımı ( Koç, 1991 den değiştirilerek).
63
Ülkemizin çok soğuk iklim koşullarına sahip Doğu Anadolu meralarında dahi bitki büyümesi
için yağış sıcaklığa oranla çok daha büyük bir kısıtlayıcı faktördür. Sıcaklık açısından meralarda
yaklaşık 6 aylık bir bitki büyüme peryodu söz konusu iken bu dönem yetersiz nem nedeniyle 2-3 ay ile
sınırlı kalmaktadır. Yağışın miktarı kadar şüphesiz, yıl içerisindeki dağılımı da çayır-meralarda
üretimi etkiyen çok önemli bir faktördür. Özellikle bitki büyümesi açısından kritik olan dönemlerde
olaşacak kuraklığın daha sonra gelecek olan yağışlarla telafisi mümkün değildir. Bitki büyüme
peryodu içerisindeki vejetasyon gelişmesi yağış rejimi ile çok yakından ilgilidir.
Erzurum meralarında yapılan bir çalışmada, ilkbahar-yaz ve sonbahar kuraklıklarının toprak
üstü biyomas üretimini ve bitkilerde sürgün verme oranını önemli ölçüde etkilediği fakat sonbahar
kuraklığının verim üzerindeki etkisinin daha baskın olduğu saptanmıştır. Aylar bazında ise meradaki
üretim en fazla Mayıs ayında meydana gelen kuraklıktan etkilenmiştir (Koç, 2001).
2.3. Kuraklığın Me ra Ve jetasyonu Üzerine Etkisi
Küresel iklim ve çevre değişim tahminleri bir çok alandaki bilinmeyenler nedeniyle
belirsizliğini korumaktadır. Değişimler kaydedilmiştir ve kaydedilmeğe da devam ediliyor fakat bu
değişimlerin nedenleri anlama ve sonuçlarını tahmin etme becerimiz çok sınırlıdır. Her ne kadar,
ekoloji bilimi geçen 30 yıl içerisinde kayda değer aşamalar kat etmiş ise de, elde e dilen sonuçlar,
küresel değişimi anlamamızda çok az bir kullanıma sahiptir (Archer, 1993.) Vejetasyon ve iklim
arasındaki ilişki, günümüzdeki vejetasyon ve iklim verileri arasındaki amprik korelasyonlardan elde
edilmiştir. Primer net üretimin küresel paterni, yıllık yağış, sıcaklık ve evapotransprasyon verilerinden
tahmin edilmektedir. Vejetasyon zonlarının dünyadaki dağılım haritası, yıllık sıcaklık ve yağışı baz
alan iklim verileri ile ilişkilidir. Aynı şekilde, biyomas üretimi, toprak organik karbon içeriği gibi ekosistemin değişkenleri de yağış ve sıcaklık baz alınarak haritalanmaktadır.
Sıcaklık, yağışla birlikte bitki büyüme peryodu uzunluğunu etkiyen en önemli iki faktörden
biridir. Her 10 C ‘lik sıcaklık artışına paralel olarak mevcut bitki kompozisyonunun 200 m daha yüksek
rakıma tırmandığı belirlenmiştir (Salinger and Porteous,1993). Nem yetersizliği meradaki üretim
potansiyelini sınırladığı gibi türlerin adaptasyon sınırını da belirler. Nemli ve serin iklim kuşağında
merada dominant türler çok yıllık buğdaygillerdir. Bu kuşakta artan sıcaklığa paralel olarak çok yılllık
baklagillerin bitki kompozisyonundaki oranı artar. Yarı kurak iklim zonlarında, çok yıllık buğdaygil
ve baklagillerin yanında bu familyaların tek yıllık türlerinin de kompozisyonda yer aldığı görülür.
Kurak iklim kuşağında ise tek yıllık türler ve çalımsı bitkiler hakim duruma geçer. Yarı kurak iklim
kuşağında uzun süren kurak dönemlerde mera yönetiminde gerekli düzenlemeler yapılmazsa tek
yıllıkların hakimiyeti artmaya başlar.
Kuraklığın etkisi meralarda sadece verim düşüklüğü ile sınırlı kalmaz, uzun süren kuraklıklar
meralarda geçici veya sürekli vejetasyon değişimlerine neden olur. Meralarda özellikle yem değeri
yüksek bitkilerin vejetasyondan çekilmesine veya tamamen yok olmasına neden olur. Kuraklığın uzun
sürdüğü meralarda vejetasyondaki bitki türlerinin önemli oranda değiştiği gözlenmiş ve bu de ğişim
doğal olarak negatif yönde seyretmiştir. Kuraklık, aşırı otlatma ile birleşince meralarda klimaks bitki
türlerinin oranı hızla azalır ve buna bağlı olarak Mera Kalite Derecesini değiştirdiği bilinen bir
olgudur. Klimaks bitkilerin merada azalması veya uzun süren kuraklık dönemlerinde vejetasyondan
tamamen yok olması ile bu boşluk tek yıllık türler veya hayvanlar tarafından yenilmeyen zehirli
istilacı bitkiler tarafından doldurulur. Meradaki insan baskısının sürdürülmesi ve kuraklığında bu
sürece katkıda bulunması ile, istilacı türler dahi varlıklarını sürdüremeyebilirler . Bitki örtüsünü
önemli ölçüde yitirmiş olan meralar yüzey yansımasını değiştirebilir ve bu dur um, teorik olarak düşük
bulut oluşumuna ve buna bağlı olarak ta yağış miktarının azalmasına neden olabilir (Otterman, 1977).
3. KURAKLIĞA KARŞI MERA YÖ NETİM SİSTEMLERİNİN G ELİŞ TİRİLMESİ
İşlenen tarım arazilerine oranla, suyun toprakta depolanmasını sağlayacak kültürel
yöntemlerden pek azı meralarda uygulanabilir. Üstelik meralar oldukça eğimli arazilerde yer aldıkları
için su muhafazası açısından büyük dezavantajlara sahiptir. Bununla beraber, farklı özelliklere sahip
64
onlarca türün aynı habitat çerisinde üretilmesi, meralarda suyun ve bitki besin elementlerinin daha
etkin kullanılmasında, kuraklığa karşı dirençli türlerin geliştirilmesinde, mera yönetimi ile ilgili
birimlere önemli alternatifler sağlar.
3.1. Hayvan Sayısının Dengelenmesi
Topraküstü net üretim (g/m2)
Meraların özel mülkiyete tabi olduğu veya en azından kullanım hakkının bireylere tahsis
edildiği ülkelerde, kurak dönem veya yıllarda merada otlayan hayvan sayısının azaltılması en başta
gelen mera amenajman sistemlerinden birisidir. Yıllık yağış miktarına bağlı olarak meralardaki ot
üretiminin tahmin edilmesine yarayan bir çok model geliştirilmiştir. Bu modeller sayesinde meradaki
üretim önceden tahmin edilerek , meradan faydalanacak hayvan sayısında bir düzenleme
yapılabilmekte ve böylece kurak sezon veya yıllarda hem hayvanlar hem de mera için en az zararla
atlatılabilmektedir. Kuraklığın geniş bölgeleri etkilediği dur umlarda bu uygulamanın, hayvan
fiyatlarını olumsuz yönde etkileyerek üreticileri zor durumda bıraktığı da dikkate alınması gereken bir
unsurdur.
400
B ö lg e sel M od e l
300
200
100
0
Zaman sal M o de l
0
250
500
Y a ğ ış ( m m )
Şekil 2. Değişik modeller kullanarak, yağışa bağlı olarak meradaki toprak üstü net üretimin tahmin
edilmesi.
Ülkemizde merada otlayacak hayvan sayısını, meranın taşıma kapasitesi değil, tedarik edilen
kışlık yem miktarı belirler. Zaten bu durum, yıllardan beri meralarımızdaki tahribatın ana unsurunu
oluşturmuştur. Bu nedenle, yem bitkileri üretiminin teşvik politikalarının, gerekli eğitim ve mera
yönetim sitemleri ile desteklenmemesi halinde, meradaki baskının daha da artmasına neden olabileceği
gözden uzak tutulmamalıdır. Aşırı otlatma nedeniyle süratle dejenere olan meralarımızdaki gidişatı
pek önemsemeyen çiftçilerimizin iklim değişimlerine paralel olarak hayvan sayısında bir düzenlemeye
gitmelerini beklemek çok akılcı bir yaklaşım olamaz. Fakat meralarımızdaki hayvan sayısının
azaltılmasının diğer bir yolu da hayvan kalitesinin, buna bağlı olarak birim hayvan başına verimin
artırılarak sayının azaltılmasıdır. Irk ıslahı çalışmaları ile bu alanda ülkemizde önemli mesafeler
alınmıştır. Ancak, geliştirilmiş melez ırklar ve kültür ırkları yerli hayvanlarımız kadar bu zor şartlara
adaptasyon sağlayamamaktadırlar. Bu çalışmaların başarılı olabilmesi bu hayvanlar için geliştirilmiş
mera yönetim sistemleri ile desteklenmesi gerekir. Örneğin, meranın üretimden düştüğü dönemlerde
veya kurak peryotlarda ilave yemleme alışkanlığının kazandırılması gerekir. Mera kanunumuz,uzun
yıllık verileri baz alarak, mera ünitelerinin otlatma kapasitesine göre, otlatma yoğunluğunun
65
belirlenmesini öngörmüştür. Peryodik olarak yaşanan kurak dönemlerde, otlatma yoğunluklarının
yeniden düzenlenmesi, mera lehine daha esnek sistemlerin geliştirilmesi yararlı olacaktır.
Kuraklığa karşı diğer bir önlem olarak, beklenmeyen kuraklıkların ve olumsuz çevre
şartlarının etkilerini minimuma indirmek için meranın taşıma kapasitesi hesaplanırken, kurak ve yarı
kurak iklim kuşaklarında meranın taşıma kapasitesinin minimum değerlerinin alınmasıdır. Böylece,
yağışın normal ve yeterinden fazla olduğu yıllarda, mera kullanım etkinliği düşse de, merada kalan
artıklar, meraların kendilerini yenilemesine katkı sağlayacak ve uzun dönemde mera taşıma
kapasitesinin artmasını temin edecektir. Bu tür düzenlemelerin yapılabilmesi için mera kanuna sahada
işlerlik kazandırmak bir ön koşuldur.
3.2. Mera Üzerinde Malç Tabakasının Oluşturulması
Merada toprak neminin muhafazası açısından uygulanabilecek en etkili yöntemdir. Meralarda
Otlatma Kapasitesi tayin edilirken, genel olarak üretilen otun % 50 si yararlanılabilir ot olarak
hesaplanır ve geri kalan kısmın meranın kendini yenilemesi en azından mevcut durumunu
sürdürebilmesi için toprak yüzeyinde bırakılması öngörülür. Merada bırakılacak otun yüzdesi ile o
bölgedeki iklim koşulları arasında bir bağıntı kurularak, nemli bölgelerde otlatmadan bırakılacak oran
% 30’lar düzeyine düşürülürken, kurak bölgelerin dejenere olmuş meralarında, vejetasyonun kendini
yenileyebilmesi için bu oranın % 70’lere kadar çıkarılması önerilir. İşte merada bırakılan bu otlar, bir
yandan meradaki bitki türlerinin bir sonraki sezonda yeniden sürmelerini sağlayacak büyüme noktası
ve depo maddelerinin zarar görmemesini sağlarken diğer yandan, mera yüzeyinde doğal bir malç
tabakası oluştururlar. Merada malç, toprak yüzeyini kaplayan ölü vejetatif materyal olarak tanımlanır
ve üç kategoriye ayrılabilir. Birincisi hala bitki ile birlikte bulunan otlanmamış bitki artıklarıdır,
ikincisi toprak yüzeyini kaplayan bitkiden ayrılmış vejetasyon artıklarıdır ve üçüncü olarak, toprağa
kısmen veya tamamen karımış dekompoze olan ve toprak humusunu oluşturan bitki artıklarıdır. Bu üç
malç tipi, merada kuraklığın olumsuz etkilerini azaltmak açısından hayati rol oynarlar. Ayakta duran
bitki sap ve kalıntıları, akışa geçen yağmur ve kar sularının hızını yavaşlatır, dolayısıyla toprağın
taşınmasına engel oluşturur. Toprak yüzeyini kaplayan bitki kalıntıları, yağmurun damla tesirini
yumuşatır ve toprak partiküllerinin damla tesiri ile etrafa saçılmasına engel olur. Diğer yandan toprağı
güneş ışığından izole ederek, mera yüzeyinden meydana gelen buharlaşmayı azaltır. Toprak
parçacıklarını bir arada tutan humus ise bir yandan bitkiye besin elementi sağlarken, diğer yandan
toprağın infiltrasyon kapasitesini ve nem muhafazasını düzenlemede hayati bir role sahip olan toprak
strüktürünü oluşturur. Özetle malç toprakta ; infiltrasyon oranını, su tutma kapasitesini artırır, yağışın
damla tesirini yumuşatır, evaporasyonu azaltır, yüzey akış hızını ve erozyonu düşürür ve bitkiler için
bir bitki besin havuzu oluşturur (Molinar et al. 2001).
Fakat ülkemizde olduğu gibi kapasitelerinin üzerinde otlatılan meralarda böyle bir malç
örtüsünden söz etmek mümkün değildir. Bu dur um, meralarımızın kuraklığa karşı hassasiyetini bir kat
daha artırmaktadır. Malç tabakasının oluşturulmasında en önemli etken, merada otlatma yoğunluğu ve
taşıma kapasitesi arasında bir dengenin oluşturulmasıdır. Böyle bir dengeleme sürdür ülebilir bir
yönetim ve üretim sistemi için de bir zorunluluktur. Mera kanunu ile getirilen en büyük yeniliklerden
birisi, meraların taşıma kapasitelerinin belirlenmesi ve buna göre hayvan yoğunluğu ile otlatılmasıdır.
Ülkemizde peryodik hale gelen kuraklıkların ve buna bağlı mera tahribatının önüne geçilebilmesi için
bu yaptırımların sahada bir an önce uygulamaya konulması gerekir.
3.3.Su Hasat Yöntemle rinin Geliştirilmesi
Yıllık yağışı çok düşük olan ve bütün toprak yüzeyinin bitki ile kaplanmasına olanak verecek
bir vejetasyonu destekleyecek yeterlilikte olmayan meralarda, mera yüzeyinin tamamı yerine bir
bölümünde üretim yapmayı hedefleyen teknikler geliştirilmiştir. Bu tür uygulamalar su hasat
yöntemleri olarak tanımlanmaktadır. Bu yöntemlerde çıplak alana düşen yağmur suları uygulanan
özel tekniklerle toplanarak merada mevcut veya sonradan ilave edilen bitkilerin çimlenmesi ve
gelişmesi için kullanılmaktadır. Su hasat yöntemleri ile genelde uzun süren kurak peryotları derin
kökleri vasıtasıyla tölere edebilen çalımsı yem bitkileri üretilmektedir. Çalımsı yem bitkilerinin
66
merada ekimini yapmak üzere özel mibzerler geliştirilmiştir. Bu özel mibzerler ile mera yüzeyinde
yaklaşık 50 cm boy 20-30 cm genişliğe sahip kayık şeklinde bir çukur açılmakta ve yem bitkisi
tohumları bu çukurların dibine yerleştirmektedir. Böylece bu alana düşen sular tohumun bulunduğu
dip kısımda toplanmakta ve tohumun çimlenmesini sağlamaktadır. Çimlenmeden sonrada bu çukur
etrafa düşen yağış sularını bitkinin kök bölgesinde toplayarak bitki gelişmesini sağlamaktadır. Bu
yöntem yıllık 200 mm yağış alan çöl ikliminde dahi merada üretim yapma fırsatı vermektedir.
Diğer bir su hasat yöntemi ise kontur karıklardır (tesviye eğrilerine paralel açılan karıklar). Bu
yöntem eğimli meralarda uygulanır. Eğime dik olarak belli aralıklarla açılan karıklara çalımsı ve otsu
bitkiler ekilir, iki karık arasına düşen ve yüzey akışa geçen yağmur ve kar suları bu karıklarda
tutularak bitkiler tarafından kullanımı sağlanır. Bu karıklar üzerinde gelişen özellikle çalımsı bitki
türleri merada kar hareketinin stabilizasyonu açısından da önemli rol oynarlar. Ülkemizde buna benzer
uygulamalar vardır fakat bu uygulamalarla büyük yanlışlıklar da yapılmakta ve büyük iş makinaları ile
eğime dik geniş teraslar yapılarak meradaki tahribat bir kat daha artırılmaktadır. Su hasat
tekniklerinden gerekli verimin alınabilmesi için bu karıkların elle veya özel iş makineleri ile merayı
fazla tahrip etmeden yapılması ve hızlı büyüyen çalımsı yem bitkilerinin kullanılması lazımdır.
3.4. Ve jetasyonun Su Kullanımım Etkinliğinin Artırılması
Salsola vermiculata
Robinia pseudacacia
Kochia prostrata
Haloxilon aphyllum
Coronilla minima
Atriplex halimus
10
Atriplex canescens
20
Acacia sallicina
Yağış ve Sıcaklık
30
Acacia ligulata
40
Atriplex herba-alba
İyi bir yönetim sisteminin tesis edildiği doğal meralarda vejetasyon yüzlerce bitki türünden
oluşur. Erzurum meralarında yürütülen vejatasyon sörveyleinde 200’ün üzerinde tür tespit edilmiştir
(T ahtacıoğlu, 2001). Doğal meralarda tür sayısının fazla olması arzulanan bir olaydır ve meranın tür
zenginliği olarak ifade edilir. Bu durum mera bitkilerinin diğer tarla bitkilerine oranla toprak
profilindeki nem ve besin elementlerini çok daha etkin kullanımını sağlar. Bu türlerin torak üstü ve
toprak altı yapıları birbirlerinden oldukça farklılık gösterir. Aynı farklılığı bitkilerin büyüme
dönemlerinde de görmek mümkündür. Bazı türler 5-10 cm kök derinliğine sahipken , bazılarında bu
derinlik 10-15 m yi bulabilir. Günümüz deki mera yönetim sistemleri, farklı morfolojik yapıya sahip
türlerin aynı mera üzerinde birleştirilmesini bir strateji olarak benimsenmektedir. Bu bitki
kombinasyonları sadece otsu bitkilerle sınırlı değildir. Saçak köklü türler (buğdaygiller), kazık köklü
türler (özellikle baklagiller) , çalımsı yem bitkileri ve ağaç türlerinin dengeli bir kombinasyonu ile
oluşmuş meralar kurak ve yarı kurak iklim kuşağında ideal meralar olarak tanımlanabilir.
0
-1 0
-2 0
-3 0
T ürle r
Şekil 3. Kurak bölgelerde mera ıslahında kullanılan çalımsı yem bitkisi türlerinin sıcaklık ve
yağış limitleri (Le Houerou, 1998, den değiştirilerek).
67
Uzun kazık köke sahip türler, yeraltı suyundan yararlanırken, saçak köklü türler, toprağın çok
az bir kısmını ıslatan yaz sağanaklarından faydalanabilirler. Derin köklere sahip çalımsı yem bitkileri,
bu kökler sayesinde uzun süren kurak dönemleri zarar görmeden atlatabilirler. Aynı avantajdan
yararlanan ağaç türleri, kurak dönemleri az zararla atlatırken aynı zamanda, sağladıkları gölgelik
ortamlarla hayvanların sıcak ve kuraklık stresine dayanmalarını kolaylaştırırlar.
Diğer yandan yukarıdaki tablodan da anlaşılacağı gibi çalımsı yem bitkileri çok kurak şartlara,
ekstrem iklim koşullarına uyum gösterme yeteneğine sahiptirler. Bu bitkiler merada üretimin
minimum olduğu yaz ve sonbahar döneminde hayvanlara yem kaynağı sağlayarak hem kurak dönemin
etkisini azaltırlar hem de yeşil yem peryodunun uzamasını sağlayarak hayvansal verimlerin
artırılmasına katkıda bulunurlar. Belli aralıklarla eğime dik olarak tesis edilen bu bitki şeritleri
dejenere olmuş eğimli meralarda toprak ve su muhafazası açısından hayati bir öneme sahiptirler (Le
Houerou, 1998). Büyük ölçüde tahribata uğramış kurak ve yarı kurak iklim kuşaklarındaki meralarda
çok geniş uygulama alanı bulmuş olan bu ıslah metodları, ülkemizde daha çok yenidir. Ülkemiz
meraların önemli bir bölümündeki tahribat, artık otsu bitkilerle ıslah edilme safhasını çoktan geçmiştir.
Bu meraların ıslahında bu tür hazır teknolojilerin süratle uygulamaya konulması gerekmektedir.
3.5. Kuraklığa Dayanıklı Yem Bitkisi Çeşitle rinin Geliştirilme si
Kuraklık oldukça kompleks bir olaydır; sadece kuru toprağı değil aynı zamanda yüksek
evaporatif stres, yüksek sıcaklık, foto oksidasyon oluşumunu ve bitki besin elementlerinin alımını
engelleyen yüksek radyasyon, mineral konsantrasyonların toprakta toksik düzeye ulaşması ve
toprağın sertleşmesi gibi bir çok unsuru içerir. Kurağa dayanıklı bitkilerin bütün bu stresleri tolere
etmesi gerekir. Genç hücrelerin genişlemesi için suya büyük ölçüde ihtiyaç duyulması nedeniyle
bitkide yaprak büyümesi kuraklığa çok hassastır. Bu nedenle, yem bitkileri gibi yaprak aksamı
yüksek olan bitkiler hafif kuraklıklardan dahi zarar görebilirler (Eagles et al., 1998).
Kuraklığa dayanıklı çeşit geliştirme çalışmaları, yem bitkilerine oranla hububatta çok daha
kapsamlıdır. Bu nedenle, kuraklığa karşı yem bitkileri ıslah programlarında hububatta yapılan
çalışmalardan yararlanma yoluna gidilmesi akılcı bir yaklaşım olarak gözükebilir. Bununla beraber, bu
iki konu arasında benzerlik göstermeyen bazı temel konular vardır. Birincisi, tahıllar tek yıllık olduğu
halde, yem bitkileri çok yıllıktır tahıllarla benzerliği sadece ilk tesis yılı ile sınırlıdır ikincisi, yem
bitkileri tahıllara oranla çok daha değişik bir kök yapısına sahiptirler üçüncüsü, tahıllarla ilgili ıslah
çalışmaları, hasat indeksinin maniplasyonu yoluyla tane veriminin maksimuma ulaştırılması üzerinde
yoğunlaşmıştır ve bu yaklaşım, tohum için üretim yapma dışında yem bitkileri ıslah hedefleri ile pek
örtüşmez (Eagles et al. 1997).
Çalışan eleman, ayrılan kaynak ve geliştirilen çeşit sayısı baz alındığında, ülkemizde yem
bitkileri ıslah faaliyetlerinin en alt sıralarda yer aldığı ortaya çıkar. Bu yetersizlik içerisinde yürütülen
ıslah çalışmalarında şüphesiz kuraklığa dayanıklılık önemli bir kriter olarak yer alır fakat spesifik
olarak kurağa dayanıklı çeşit ıslahı programlarından bahsetmek mümkün değildir. Halbuki ülkemiz bir
çok yem bitkisi türünün gen merkezi konumundadır ve bu alanda dünyada az rastlanılabilecek bir
zenginliğe sahip olduğumuz söylenebilir. Çayır-meralarımızda, değişik amaçlar için kullanılabilecek,
yılların doğal seleksiyonu ve ekolojik süksesyon sonucu günümüze kadar gelmiş, otlatma baskısına ve
iklim streslerine dayanıklı, verim potansiyeli yüksek yüzlerce türden, ekotipten bahsetmek
mümkündür. Fakat bu güne kadar bu zenginliğimizden gereği gibi yararlandığımız söylenemez. Islah
çalışmaları, daha kolay olduğu için, genelde introdüksiyon materyali üzerinde yoğunlaşmış kendi gen
kaynağımız yeterince değerlendirilmemiştir. Doğu Anadolu T arımsal Araştırma Enstitüsünde 10 yıl
öncesinden başlatılan bir proje ile bölge genelinden toplanan yüzlerce yem bitkisi türü gözlem
bahçelerinde değerlendirilmekte ve daha sonra bunlardan bir kısmı ileri ıslah kademelerine
aktarılmaktadır. Bu çalışma sonucu 5 yeni yem bitkisi çeşidi tescil aşamasına getirilmiştir. Geliştirilen
bu çeşitlerin, çayır ve meralarımıza adaptasyonu konusunda her hangi bir tereddüt yoktur.
68
Yine 2001 yılı içerisinde ülkesel bir yem bitkileri tohumluk üretim projesi hazırlanmıştır. Bu
proje aynı zamanda ıslah çalışmalarını da kapsamaktadır. Projede yem bitkileri çeşit geliştirme
çalışmaları üç kategoriye ayrılmıştır. 1. Tarla tarımı içerisindeki yem bitkisi üretim alanlarında
yetiştirilecek, alternatif ürünlerle rekabet şansına sahip yem bitkisi çeşitlerinin geliştirilmesi. 2.
Yurdumuz da gelecekte hayvancılığımızın entansifleşmesi ile yaygın bir uygulama alanı bulacağına
inanılan yapay meralar için uygun yem bitkisi çeşit ve karışımlarının geliştirilmesi. 3. Ülkemizde çok
geniş alanlar kaplayan doğal meraların rehabilitasyonunda kullanılacak iklim ve otlatma streslerine
dayanıklı çeşitlerin geliştirilmesidir. Araştırma enstitüleri ve bazı üniversitelerimiz ot üretimine
yönelik olarak, özelikle tek yıllık yem bitkileri (fiğ çeşitleri) çeşit geliştirme konusunda
azımsanmayacak mesafeler almışlardır. Fakat çok yıllık yem bitkileri ve doğal meraların ıslahında
kullanılabilecek çeşitler konusunda çok büyük boşluklar vardır.
2000 yılı içerisinde revize edilen T arımsal Araştırma Mastır Planında yem bitkileri ülkesel
öncelik açısından 4. sırayı almıştır. Bu öncelik sıralaması umut vericidir fakat T arım ve Köyişleri
Bakanlığının araştırmaya ayırdığı kaynaklar çok sınırlı olduğu için yakın gelecekte arzulanan başarıyı
yakalamamız mümkün değildir. Aynı olumsuzluklar üniversitelerimiz için de geçerlidir ve bu
noksanlıklar bir an önce giderilmelidir.
3.6. Uygun Otlatma Sistemle rinin Geliştirilmesi
Dünyada meraların doğal ve yapay streslere karşı korunmasını sağlayarak sürdürülebilir bir
üretim sistemini tesis etmek üzere geliştirilmiş 100 den fazla otlatma modeli vardır. Ülkemizdeki mera
yönetim biçimi ve ekolojik yapı bu modellerin uygulanabilirliğini sınırlamaktadır. Mera
amenajmanında ilk kural meranın üretim kapasitesine paralel bir hayvan varlığı ve tipi ile
otlatılmasıdır. Merada otlayan hayvan varlığı, meranın taşıma kapasitesinden fazla ise bu meranın
dejenarasyonunu durduracak hiç bir yönetim modeli yoktur. Kapasiteleri üzerinde otlatılan meralar
kuraklığa maruz kaldıklarında dejenerasyon süreci bir kaç kat daha hızlanır. Daha önce vurgulandığı
gibi, ülkemiz meraları, kapasitelerinin yaklaşık 3 katı bir yoğunlukta otlatılmakta ve verim yıldan yıla
düşmektedir. Halbuki, yapılan bazı araştırmalar iyi bir otlatma yönetiminin tesisi edildiği meralarda
kuraklık, arzulanan türlerin kurak dönem sonrasında vejetasyon içerisindeki oranlarını artırarak
meranın üretimine olumlu katkılar sağladığını da göstermiştir (Herbel and Pieper, 1991). Kuraklığın
merada yarattığı sonuç sadece düşük biyomas üretimi ile sınırlı değildir, aynı zamanda kuraklık, mera
topraklarının kompaktlaşmasına neden olarak, toprağın infiltrasyon kapasitesini düşürür, hayvan içme
suyu kaynaklarının kurumasına ve böylece merada homojen bir otlamanın yapılmasını sınırlayarak,
kalan su kaynakları civarındaki meraların aşırı baskı ile elden çıkmasına neden olur. Bir çok
araştırma, hafif ve orta düzeyde otlatılan meralar arasında, infiltrasyon oranı ve toprak kaybı
açısından önemli farklılıkların olmadığı, fakat ağır otlatmanın infiltrasyon oranını azalttığını ve
şiddetli erozyona neden olduğunu ortaya koymuştur (Thurow, 1991). Normal bir yıl için hesaplanan
orta düzeydeki bir otlatma yoğunluğu, kurak dönemde bitkilerin fizyolojik koşullarına bağlı olarak
merada tahribata neden olabilir. Kurak periyot öncesi ağır otlatmaya bağlı olarak eğer vejetasyonun
enerji rezervi düşmüş ise fizyolojik stresin sıklığı artar. Bu nedenle tarımsal kuraklığın şiddeti zayıf
meralarda iyi meralara oranla çok daha fazladır
69
0
Su kaybı (cm)
Toprak kaybı (t/ha)
Ağır otlatma
1
Sürülmüş
2
Hafif otlatma
3
Otlatma yok
4
Eğim
% 0-4 : 4-8
Orta otlatma
5
Yağış
25.8 cm
Ç.Ağır otlatma
6
Şekil 3. Otlatma yoğunluğunun değişik eğimli meralarda su ve toprak kaybına etkisi
Bu şartlarda, merada uygulanacak otlatma modelinin yıllık olarak düzenlenmesi çoğu zaman
çözüm olmayabilir. Mera vejetasyonundaki değişimlere bağlı olarak otlatma yönetimi mevsim
içerisinde yeniden gözden geçirilmelidir. Otlatma mevsiminde karşılaşılan kuraklığın mera üzerindeki
olumsuz etkilerini elemine edecek onlarca otlatma modeli geliştirilmiştir. Bu modeller kuraklığa karşı,
1.Hayvanların meradan çekilmesi, 2. Merada hafif otlatma, 3. Yem takviyesi, 4. Hayvan sayısının
azaltılması, 5. Merada bazı parsellerin otlatılmadan bırakılması gibi düzenlemeleri içerirler. Bu tür
düzenlemelerin yapılmasını sağlayacak hukuki altyapı ülkemizde mevcuttur. Mera Kanunu bu
uygulamalar için Mera Komisyonlarını ve Mera Yönetim Birimlerini yetkili kılmış olmasına rağmen
bu tedbirlerin sahada uygulanma şansı yok denecek kadar azdır. Yıllık ve mevsimlik kuraklıklar,
değişken topoğrafik yapı nedeniyle bölgesel olmaktan çok lokal olabilir. Bu da meraların çok
yakından ve uzman ekiplerce izlenme zorunluluğunu getirir. Fakat, ne yazık ki ülkemiz, böyle bir
altyapı ve deneyimden yoksundur. Bu önlemler arasında halihazırda uygulamaya en yakın olanı 5.
madde konu edilen merada bazı alanların otlatılmayarak her hangi bir kuraklık olgusunda bu dönemde
otlatılmasıdır. Ülkemiz meraları gibi aşırı düzeyde dejenere olmuş meralar için geliştirilen otlatma
modellerinden dinlendirme, basit ve ucuz olması nedeniyle en fazla uygulama alanı bulmuş
yöntemlerden birisidir. Ülkemizde bir çok köyde başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Bu yöntemde
mera bir kaç otlatma parseline ayrılmakta ve bu parsellerden biri veya bir kaçı dönüşümlü olarak, o
alanda bitkilerin tohum tutmasını ve böylece meranın kendini yenilemesini sağlamak üzere
otlatılmadan bırakılmaktadır. Bu tür yönetim sistemlerinin yaygınlaştırılması ile aniden gelen kurak
peryotlarda bu rezerv alanlar kullanılarak kuraklık riski asgariye indirilebilir.
Mera üzerinde otlatmanın düzenlenmesi çok kısa süre içerisinde etkilerini göstermeye başlar.
Merada kaplılık oranı, tür zenginliği ve arzulanan türlerin oranı artar. Mikroorganizma faaliyeti
hızlanır, mera bitkilerinin tozlaşmasında etkin rol oynayan faunadaki tür ve yoğunluk artar yaban
hayatı canlanır. Bu süreç içerisinde meradaki erozyon riski minimuma iner, mera kuraklık ve diğer
çevresel streslere karşı dayanma gücü kazanır. Merada artan ot üretimi ve kalitesine bağlı olarak
hayvansal verimler artar ve nihai olarak meraları kullanan insanların refah düzeyleri yükselir.
3.7. Kar Örtüsünün İdare si
Meralar genelde yüksek bölgelerde yer aldıkları için yıllık yağışın önemli bir kısmı kar olarak
düşer. Bu nedenle meralarda kuraklığa karşı alınacak önlemler arasında kar idaresi de önemli bir yer
70
tutar. Kar örtüsünün, merada su yönetimine çok yönlü etkileri vardır. Kar örtüsü kış döneminde toprak
evaporasyonunu büyük ölçüde azaltarak su kaybını önler. Kışın kar örtüsüz meralarda don derinliği
artar ve ilkbaharda donlar çözülmeden düşen yağışlar ve kar suları toprağa infiltre olmadan yüzey
akışa geçerek hem meradan su kaybına hem de erozyona neden olurlar. Kar rakıma bağlı olarak yavaş
yavaş eridiği için mera bitkilerinin kar suyundan faydalanma süresi uzar, böylece geç dönemde gelen
kuraklığın etkisi azaltılmış olur. Kar örtüsü toprak kök derinliğindeki sıcaklığın aşırı derecede
düşmesini önleyerek bir çok bitki türünün sert iklim koşullarına adaptasyonunu sağlar. Yine kar
insanları, merayı bir anlamda rotasyonlu otlatmaya yönlendirir. Kar yağışının fazla olduğu meralarda
kar, otlatma döneminin başlangıç ve bitiş tarihini belirleyen en önemli unsurdur.
Bütün bu avantajlardan yararlanabilmek için, karın mera üzerinde homojen dağılımını
sağlamak ve sıcak havalarda eriyerek hızla yüzey akışa geçmesini önlemek üzere, meraya uygun
yönetim sistemlerinin geliştirilmesi gerekir. Karın mera üzerinde dağılımını belirleyen en önemli etken
rüzgardır. Rüz gar sırt kısımlardaki karı alıp, çukurlarda ve vadilerde biriktirir. Dere içlerinde biriken
kardan bitkiler fazla yararlanamadan, akarsulara karışarak meradan uzaklaşır. Merada karın dağılımını
ve muhafazasını sağlayacak en önemli enstruman, meradaki bitki örtüsü ve malç tabakasıdır. Daha
öncede vurgulandığı gibi mera üzerinde ot, çalımsı ve ağaç türlerinin iyi bir kombinasyonu ile kar
hareketi önemli ölçüde durdur ulabilir. Yem amaçlı ekilen çalımsı türlerle rüzgarın esiş yönüne dik
olarak merada şeritler tesis edilirse bu şeritler kışın kar yazın ise toprağın yerinde tutulmasında çok
etkin rol oynayabilirler. Yine mera yönetiminin bir gereği olarak, merada üretilen otun en az yarısı
merada otlatılmadan bırakılırsa, oluşan bu malç ve kalıntılar karın yer değiştirmesine önemli ölçüde
engel olabilir.
3.8. Yabancı Ot Kontrolü
Meradaki bitki türlerinin yabancı ot olarak nitelendirilmesi göreceli bir kavramdır. Nemli
iklim kuşağında yer alan mera ve otlaklarda yabancı ot olarak kabul edilen bir çok tür, kurak ve yarı
kurak iklim kuşağında arzulanan tür olarak nitelendirilebilir. Yine bitki türlerinin bir kısmı her koşulda
yabancı ot iken, bazıları ancak belirli miktarları geçince yabancı ot olarak kabul edilirler. Bu nedenle,
meradaki yabancı ot türlerini kesin çizgilerle ayırmak pek doğru değildir. Diğer yandan, mera
vejatasyonundaki bazı türler yem kaynağı olarak bir işleve sahip olmasalar dahi toprak ve su
muhafazası, azot fiksasyonu açısından önemli katkılar sağlayabilirler. Örneğin dikenli gevenlerden
hayvanlar yem olarak faydalanamazlar ve bu bitkilerin yaygın olarak görülmesi o meranın aşırı baskı
altında olduğunun bir göstergesidir. Mera bilimcileri gevenleri “ doğanın son savunma mekanizması”
olarak nitelendirmişlerdir. Bu nedenle, zayıf meralarda geven ve benzeri bitkilerin yabancı ot olarak
algılanıp yok edilmesi, çok acı sonuçlar doğurabilir. Fakat, mera vejetasyonunda bulunan, toprak ve su
muhafazası açısından olumlu bir katkıları olmadığı gibi, torak neminin kullanımında arzulanan türlerle
rekabete giren bitkilerin yok edilmesi de kuraklığa karşı önerilen bir yöntemdir. Bu tür bitkileri; 1.
Zehirli bitkiler 2. Dikenli türler 3. Kokulu bitkiler ve 4. Lezzetsiz türler olarak sınıflamak mümkündür
(Gökkuş ve ark.1993). Zehirli bitkilerin zararları sadece toprak neminin tüketilmesi ile sınırlı kalmaz.
Özellikle kurak dönemlerde merada otlayan hayvanlar yiyecek başka bir şey bulamadıkları zaman
zehirli bitkileri yemek zorunda kalırlar. Bu durum merada hayvan ölümlerine neden olur. Kurak
dönemde hayvan ölümlerinin artmasında rol oynayan faktörlerden biriside zehirli bitkilerdir. Merada
zehirli bitkileri kontrol altına almanın, mekanik mücadele, biyolojik mücadele, otlatma, ilaçlama ve
yakma gibi bir çok yöntemi vardır. Fakat genel anlamda, en ucuz ve etkili yöntem, merada otlatma
yönetiminin düzenlenmesi ile aşırı ve düzensiz otlatmadan kaçınılarak bu bitkilerin hakim duruma
geçmesinin engellenmesidir.
3.9. Merada Kuraklığa Karşı Hüküme tle rin Ve Kullanıcıların Sorumlulukları
Kuraklık iklimin doğal bir parçasıdır ve oluşumu kaçınılmazdır ve her zaman beklenmelidir.
Gerekli önlemleri zamanında almak için, kuraklığın tahmin edilme zorluğunu mazeret olarak ileri
sürmek mera yöneticileri olarak beceriksizliğimizi ortaya koyar. Meralarımızı yüksek erozyon riski
ile karşı karşıya bırakarak, kuraklığı günah keçisi olarak kullanmak mera amenajmanı konusundaki
başarısızlığımızı haklı gösteremez. Karar vericilerin ve merayı kullananların kuraklığı doğal bir afet
71
olarak görmek istemelerinin nedeni, eğer kuraklığı olağan bir olay olarak kabul ederlerse, doğal
olarak kuraklığa karşı tedbirler geliştirme zorunluluğunda kalacaklarındandır. Bu sorumlulukları
kabullenmek güçtür. Çünkü, kuraklığa karşı geliştirilecek önlemlerin maliyeti bellidir ve bugün için
ihtiyaç duyulmaktadır, halbuki, kuraklığın neden olabileceği degredasyonun maliyeti açık değildir ve
ileride ortaya çıkacaktır (Thomas, 1999).
Meralar ülkemizde özel mülkiyete tabi olmadıkları için afet kapsamında değillerdir. Bu
alanda yaşanan kuraklıkların düşük hayvansal verim ve hayvan ölümleri ile meydana getirdiği
kayıplar çoğu zaman tarla tarımından yüksektir. Fakat bu bedeli çiftçilerin kendilerinin ödemesinden
başka çareleri yoktur. Bu nedenle, merada yem üretimini ve hasat etkinliğini maksimuma çıkarmayı
hedefleyen bir stratejiden çok, iklim ve ekonomik risklerin minimize edildiği bir yaklaşım daha
tutarlıdır. Mera kanunu, verilecek olan otlatma hakkına karşılık, meradan faydalananların bir bedel
ödemesini öngörmüştür. Meraların tespit, tahdit ve tahsis işlemleri tamamlanamadığından henüz ücret
alma aşamasına gelinememiştir. Bu işlemler bitirilse dahi, hükümetlerin politik kaygılarla bu ücretleri
toplamalarının biraz zor olacağı konusunda endişeler vardır. Küçükte olsa merayı kullananların bu
alanların iyileştirilmesine katkıda bulunmaları mera yönetim bilincinin oluşmasına yardımcı olacaktır.
Hükümetlerin, çiftçilerle işbirliği halinde mera için kanunda öngörülen kaynakların bir kısmı ile mera
risk yönetim planları geliştirmesi ve uygulamaya koyması bu doğal kaynaklarımızdaki tahribatı
durdurmak açısından bir zorunluluk halini almıştır.
4.KAYNAKLAR
Archer, S. 1993. Climate change and grasslands: a life zone and biota perspective. Proc. XVII Int.l
Grassland Cong. 13-16 February; p.1061-1067, Palmerston North, New Zealand.
Avcıoğlu, R. ve O. Erekul. 1996. Erozyon ve çayır mera vejetasyonları. T ürkiye 3. Çayır Mera ve
Yem Bitkileri Kongresi. 17-19 Haziran, Erzurum, s. 43-50
Bolin, b., B.R.Doos, J.Jagar and R.A. Warrick. 1986. T he greenhouse effect, climatic change and
ecosystems. John Wiley and Sons, Chichester, England.
Eagles, C.F., H. T homas, F. Volaire and C.J. Howarth, 1997. Stress physiology and crop
improvement. Proc. XVIII Inter. Grassland Cong. June 8-19 Winnipeg, Manitoba and
Saskatoon, Saskatchewan, p.141-149
Gökkuş, A., A. Koç ve B. Çomaklı. 1993. Çayır-Mera Uygulama Klavuzu. Atatürk Üniversitesi, Zir.
Fakültesi Yayınları, No: 142, Erzurum. s. 157
Heitschmidt, R.K., M.R. Haferkamp, M.G.Karl and A.L. Hild. 1998. Drought and Grazing : Effects on
quantity of forage produced. J. Range Manage.52:440-446.
Herbel, C.H. and R.D. Pieper, 1991. Grazing management. SemiaridLands and Deserts; Soil Resource
and Reclamation. Ed. J. Skujins, Marcel Dekker, Inc. New York., p. 361-385
Khair M., J. El Shatnawi and T . Ksiksi. 2001. How might global warmingand the greenhouse effect
impact rangelands? Rangelands 23(4) : 24-26
Koç, A., T. Öztaş ve L. T ahtacıoğlu, 2000. Rangeland livestock interaction in our nar history,
problems and recommendations. Proceedings of International Symposium on Desertification.
13-17 June, Konya/T urkey. P. 293-298
Koç, A. 2001. Autumn and spring drought periods affect vegetation on high elevation rangelands of
T urkey. . J. Range Manage.54:622-627.
Le Houerou H. N. 1998. Utilisation of multypurpose fodder trees and shrubs in the arid and semi-arid
Mediterranean Zones of West Asia and North Africa: an overview. Fodder Shrubs : T heir role
in Mediterranean Arid and Semi-Arid Land Development and Environmental Conservation
Course, 28 Sept. – 9 Octo. Rabat, Morocco, p 51.
Molinar, F., D.Galt and J. Holechek 2001. Managing for mulch. Rangelands 23(4) : 3-6
Otterman, J. 1977. Anthropogenic impact on the albedo of the erth. Climatic Change. 1:2.
Pimental, D., C. Harvey, P. Resosudermo, K. Sinclair, D. Kurz, M. Mc Nair , S. Crist and R.Blair.
1995. Environmental and economic costs of soil erosion and conservation benefits. Sci.
267:1117-1122.
72
Pittock, A.B. 1993. A climate change perspective on grasslands. . Proc. XVII Int.l Grassland Cong.
13-16 February; p.1061-1067, Palmerston North, New Zealand.
Salinger, M.J. and A. S. Porteous1993. Climate change and variability: impacts on New Zealand
pasture. Proceedings of the XVII International Grassland Congress. 13-16 February; p.10751077, Palmerston North, New Zealand.
T ahtacıoğlu, L. 2001. Uzaktan Algılama ve Coğrafik Bilgi Sistemleri (CBS) Kullanılarak, Doğu
Anadolu Meralarının Sınıflandırılması, Islaha Muhtaç Alanların Belirlenmesi, Erozyon Risk
Haritalarının Çıkarılması ve Uygun Rehabilitasyon Yöntemlerinin Geliştirilmesi Projesi.
(basılmamış)
Thomas, L.T. and C.A. T aylor, 1999. Viewpoint: The role of drougth in range management. J. Range
Manage.52:(5) 413-419.
Thurow, T .L. 1991. Grazing management : An ecological perspective. T imber Press. Portland, Ore.
73
ORTA ANADOLU’DA KURAKLIK ŞARTLARINDA YETİŞTİRME
STRATEJİLERİ
Muzaffer AVCI
T arım ve Köyişleri Bakanlığı
T arla Bitkileri Araştırma Enstitüsü, Ankara
1. KURAK, KURAKLIK TANIMLARI
Kuraklık üründe yaygın zararlara ve verimde kayba yol açan uzun süreli yağış eksikliği olarak
tanımlanmaktadır. Kuraklık, disipliner olarak meteorolojik, tarımsal, hidrolojik ve sosyal olarak
irdelenebilir. Pratikte kuraklık, yağış sapmaları, yağışların başlangıç ve bitim tarihi, şiddeti, sıklığı,
ihtimalleri, toprak suyu ve bitki gelişimini içine alır.
İklim bilindiği gibi bir yörenin hava olaylarının uzun yıllar ortalaması olarak
tanımlanmaktadır. Kurak iklim denildiğinde anlaşılması gerekli olan şey kurak yörede suyun
(yağış+toprak) bitki yetiştirilmesi için yeterli olmadığı anlamını taşımaktadır. Kurak bölgelerde ürün
yetiştirilebilmesi için sulama gerekmektedir. Yarı kurak bölgelerde ise ancak bazı teknik önlemlerle
(nadas, sulama, ürün seçimi vs.) ancak başarılı bir üretim yapılabilmektedir.
2. BÖ LGEMİZDE KURAKLIK VE ETKİLEYEN FAKTÖ RLER
Ülkemizde kuraklık daima var olmuş, ancak şiddeti yıldan yıla değişmiştir. Bu de ğişimde
etkin olan unsurlar, ekim öncesi toprak nemi, yağışın dağılışı ve değişimi (yıl içi ve yıllar arası)
kuraklığın bitki gelişme dönemleri geliş biçimi, toprak yapısı, eğim ve topoğrafik durumudur.
Eğer toprakta yetiştirme dönemi başında solma noktası civarında nem varsa kuraklık martın il
haftasında başlamakta ve toprak nemi mayıs sonunda tükenmektedir. Eğer solma noktasının 50 mm
altında bir su ile mevsime başlanmışsa kuraklık Şubat ortasında başlamakta ve nem mart sonunda
bitmektedir.(Şekil 1)
200
180
160
140
120
y a ğ ış , m m
P ET , m m
t o p ra k su yu (SN ), m m
PET
S N- 5 0 m m
100
80
SN
yağış
60
40
SN50
20
0
ek im
k as ım
aralık
oc ak
ş ubat
m art
ni s an
m ay ıs
haz iran tem m uz
Şekil1. Ankara’da yağış, toprak suyu ve bitki su tüketimi ilişkileri.
Yıllık yağış bölgemizde 300 – 400 mm (% 80 – 90) arasında değişim göstermektedir. Bu
durum çoğu illerimizde aynı oranda ortaya çıkmaktadır. (Şekil 2 )
74
644
640
557
502
418
386
335
247
225
195
Konya
Ankara
402
Sivas
Uzun yıl ort
Max.
229
Çankırı
Min.
Şekil 2. Bazı illerimizde ortalama en fazla ve an az yıllık yağış miktarları.
Yağışın yıl içinde da ğılımı da farklılık göstermekte aynı miktar yıllık yağışın mevsim ve aylara
dağılışı büyük ölçüde değişmektedir. (Şekil 3 ).
Ocak
Mart
May
T em
Eyl
Kas
Şekil 4. Ankara’da aynı miktar yıllık yağışın aylara dağılışı.
Kuraklık her dönemde gelse bile buğdayın gelişme dönemlerinden hangisi ile çakışacağı etkisi
açısından büyük önem arz etmektedir. Eğer su tüketiminin doruğa çıktığı mayıs ve haziran aylarına
rastlarsa kuraklığın şiddetinin çok fazla olacağı aşikardır.
Yağış ihtimalleri (günlük veya aylık) kuraklık beklentisi ve tarımsal uygulamalar açısından
önemlidir. Örneğin Ankara’da Eylül’de çıkışa yetebilecek kadar (30 mm) yağış alma ihtimali %20
iken Kasımda çıkışa yetecek yağış (20 mm) alma ihtimali %64 olmaktadır.
Gelen yağışları toplayıp saklayan ve bitki kullanımına sunan kaynak olarak toprak kuraklığın
oluşumu ve şiddetinde belirgin bir rol oynar. Toprağın su tutma kapasitesi, toprak derinliği, tekstür,
organik madde kapsamı, eğim ve su miktarı iletkenliği, kapasitesi ve hızı tarafından belirlenmektedir.
Fazla tarla kapasitesi killi,killi tınlı, siltli killi tınlı toprakta iken, en fazla yarayışlı su siltli tın ve
kumlu killi tınlı toprakta oluşmaktadır.(Çizelge 1).
75
En az su tutan topraklar kumlu topraklardır. Şu halde gelen 1 m kalınlığında olan bir toprağa
gelen yağış 300 mm ise kumlu topraklarda bunun en fazla %75 ‘i toprakta tutulabilir ve %45’i yararlı
iken, tınlı topraklarda hepsi toprakta tutulmakta ve %55’i yararlı olmaktadır. Böylece tekstür kuraklık
şartlarında önemli rol almaktadır.
Çizelge 1. Farklı testürdeki toprakların 1 m
Te kstür
Kum
Kumlu tın
ince kumlu tın
Tın
siltli tın
Kumlu killi tın
killi tın
siltli killi tın
kil
derinlikte tarla kapasitesi ve yarayışlı su miktarları
Tarla Kapasitesi
Yarayışlı Su
100
75
158
133
208
142
267
167
292
175
308
175
317
167
317
142
325
125
T ürkiye topraklarının derinlik durumuna baktığımızda hiç de iç açıcı olmayan bir durumla
karşılaşmaktayız. T opraklarımızın %67’si sığ veya çok sığdır.(Çizelge 2 ) Orta ve derin topraklarımız
tüm topraklarımızın %25’ini oluşturmaktadır. Sığ topraklar gelen yağışları depolayamadıklarından ya
yüzey akış yada derine sızma şeklinde su kaybına neden olurlar
Çizelge 2. T ürkiye topraklarının derinlik durumu
Derinlik grubu
Kapladığı alan
(Cm)
(ha)
(%)
0-20 (Çok az)
20-50 (Sığ)
50-90 (Orta Derin)
90+ (Derin)
28.908.455
23.696.973
9.299.614
11.108.114
37.2
30.5
11.9
14.5
Eğim durumu 0 ile 6 arasında olan topraklarımız tüm toprakların % 21.6’sını oluşturmaktadır.
Topraklarımızın eğim durumu da derinlik gibi arzu edilmeyen bir durumdadır. (Çizelge 3 )
Çizelge 3. T ürkiye topraklarının eğim durumu
Eğim Grubu
Eğim
Kapladığı Alan
%
ha
%
Düz
Hafif
Orta
0-2
2-6
6-12
9.178.404
8.039.452
10.596.581
11.30
10.33
13.62
Dik
Çok Dik
Sarp
12-20
20-30
30+
11.478.394
13.394.964
10.483.292
14.75
17.22
13.48
76
Şekil 5. Çankırı’da dik arazide yetiştirilen ayçiçeği
Topraklarımız tekstür olarak su tutma ve tarım açısından bir sorun arz etmemekte çoğu
topraklarımız tınlı ve killi tınlı bir tekstürdedir (%92)(Şekil 6 ).
kil
5%
killi tın
42%
Ağır kil
0%
kum
3%
tın
50%
Şekil 6. T ürkiye topraklarının tekstür dağılımı.
Organik madde açısından %87 toprağımız çok fakir durumdadır(Şekil 7). Böylece organik
madde azlığı su tutma ve yarayışlı su seviyesi bakımından yetersizlik nedeniyle kuraklığın şiddetini
artırıcı bir rol oynamaktadır.
77
%2-3
23%
%3-4
8%
%1-2
43%
>%4
5%
<%1
21%
Şekil 7. T opraklarımızın Organik madde kapsamı
Yağış şiddetleri, Orta Anadolu’da her 5 yılda bir erosif yağış olabileceğini göstermektedir
Eğimle birleştiğinde bu yağışlar korkunç erozyona sebep olmaktadır. Ülkemizde toprakların %25’inde
hafif, %20’sinde Orta şiddette olmak üzere su erozyonu hüküm sürmektedir. Kalan topraklarımız ise
şiddetli ve çok şiddetli erozyon altındadır.(Çizelge 4).
Çizelge 4. T opraklarımızda hüküm süren su erozyonu alan ve şiddetleri.
Şiddeti
alan(ha)
hafif (< 25 % üst+0 % alt toprak taşınmış)
19,5
Orta (25-75 %+0%)
15,6
Şiddetli (100 %+50% )
28,3
36,4
Çok şiddetli (100%+ >50% )
13,2
Toplam
76,7
100
%
25,1
20,0
17,0
Ülkemizde 5 milyon hektar arazi (VI veVII. Sınıf) ziraatce kullanılmaması gerekirken ekilip
sürülmektedir.16 milyon hektar alanda ise hiçbir koruma önlemi alınmadan işleniyor. Aşırı otlatma
ağaç kesimi toplam alanın % 60’ını oluşturmaktadır.
Özetle;
1- Yağışlar kararsız ve düzensiz. Yıl içi ve yıllar arası değişim çok fazla,
2- Yağışlar yetersiz ve erosif,
3- Topraklarımız tekstür dışında su ilişkileri olarak uygun değil(yüzlek, eğimli, organik maddece
fakir..)
4. Uygun olmayan arazi kullanımı oldukça yaygın.
Bölgemiz (Orta Anadolu) Yarı-kurak bir bölge olarak tanımlanmaktadır. Bu şartlarda kuraklık
farklı büyüklüklerde olsa yaşanmakta hatta bazı yıllar yaşanmamaktadır. Şu halde konumuz Yarı
kurak bir bölge olan ülkemizde kuraklık şartlarında yapılması gereken yetiştirme teknikleri olacaktır.
Diğer taraftan bölgede uzun yıllardan beri yapılan çalışmalar doğal olarak zaten kuraklık tesirlerini
azaltmaya yönelik olarak gelişmiştir. Şimdi bu sistemi inceleyelim.
3. NADAS-TAHIL EKİM NÖ BETİNDE BUGÜNE KADAR O LUŞTURULMUŞ SİSTEM
AVANTAJLAR VE DEZAVANTAJLAR
Uzun yıllar yapılan araştırmalar ve son yıllarda ekim nöbetinde yapılan 15 yıllık çalışma
Nadas/Buğday ve Buğday/Buğday sisteminde elde edilen ürün toplamı aynı seviyede olmakta, verim
olarak Nadas/Buğday sisteminde hangi verim düzeyinde olursa olsun Buğday/Buğday sistemimin iki
katı olarak gerçekleşmiştir (Şekil 8). Bu durum ekim öncesi toprakta biriktirilen suyun farklılığı ile
78
rahatlıkla açıklanabilmektedir. Nadas/Buğday sisteminde 0,4 mm/cm (=120 cm de 50 mm) daha fazla
biriktirilmektedir. Bu da verime yansımaktadır. Suyun toprak profilindeki değişimine baktığımızda da
görülen her yıl tahıl ekiminde toprakta solma noktasının %25 kadar daha düşük olurken
Nadas/Buğday da solma noktasında toprak nemi bulunmaktadır.
550
450
350
250
150
9
97 6
(g
ü
98 n)
(g
ün
)
95
94
93
92
91
90
89
88
87
86
85
84
83
50
Şekil 8. Orta Anadolu’da Nadastan sonra ve anıza ekilen buğdaydan elde edilen verimler
Bütün bu sonuçlar bölgede nadas yapmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır. Nadas bir
gereklilik olarak düşünülüyorsa nadasın etkinliği nasıl artırılabilir. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri
çalışmalar bu amaca yönelmiştir.
3.1.Nadasın Etkinliğinin Artırılması
Bunun için Strateji nedir ?
Strateji iki yönde çalışmaktadır.
1- Yağışlı dönemde azami su biriktirme
Bunun için toprağın su tutma kapasitesini ve geçirgenliğini artırmak gerekmektedir.
2- Kurak dönemde topraktan su kaybını engelleme,
Malç katmanı oluşturma, malçın cinsi, kalınlığı, oluşturma zamanı vs.
İlk amacı gerçekleştirmek için gerekli olan toprak işleme aracının soklu pulluk olduğu ve
sonbahar pulluk sürümünün gereksiz olduğu ortaya çıkmıştır. Eskişehir’de 18 yıllık araştırmalar da
aynı sonuca ulaşmış, çiftçi şartlarındaki deneme ve demonstrasyonlar da bunu doğr ulamış ve çiftçi de
bu aracı yaygın olarak kullanmaktadır.
İlkbaharda toprağın ne zaman sürülmesi gerektiği yönündeki araştırmalar sürümün erken
ilkbaharda toprağın tavda olduğu zaman yapılması gerektiğini ve bunun hem ekim zamanı daha fazla
toprak nemi biriktirdiği ve ürün içindeki yabancıotu da kontrol ettiğini göstermektedir.(Şekil 9).
79
nisan başı
mayıs başı
haziran başı
500
50
270
2,7
280
2,8
180
1,8
22
220
13130
yabancıot
toprak nemi
Şekil 9. İlkbahar sürüm zamanının ekim zamanı toprak nemi ve ürün içindeki yabancıot yoğunluğuna
etkileri.
İlk sürümdeki sürüm derinliğinin 18-20 cm olmasının verim üzerinde yüzlek sürüme göre
daha etkin (Slayt 8) ve bu etkinliğini gerek nadas ve gerekse gelişme dönemi boyunca sürdürdüğünü
görmekteyiz (Şekil 10).
Şekil 10. İlkbahar sürüm derinliğinin buğday verimine etkileri.
Yine derin sürüm (18-20 cm) ölçüm yapılan her iki yılda da su geçirgenliği açısından hem
nadas ve hem de ekim sonrası daha geçirgen olmuştur.
Özetle, etkin bir nadas için yağışlı dönemde yapılması gerekenler;
1- Sonbaharda sürüm gereksiz olmaktadır,
2- İlkbaharda toprağın ilk tava geldiği dönemde,
3- Soklu pullukla 18-20 cm derinlikte sürüm yapılmalıdır. Bu şekilde yapılan sürümle
buğday ekim öncesinde daha fazla nem biriktirilmekte, gelişme dönemi boyunca daha az
yabancıot ve daha geçirgen bir toprak şartı yaratılmaktadır.
Başta da belirtildiği gibi strateji, yaz dönemi (kurak) boyunca topraktan su kaybını azaltıcı
uygulamalar yapmak olmalıdır. Bu amaçla yapılan araştırmalar, yazın toprağın hangi aletlerle, hangi
derinlikte, ne zaman ve kaç kere sürülmesi gerektiği üzerinde yoğunlaşmıştır. Amaç, yağışlı dönemde
biriktirilen toprak suyunu en az kayıpla ekim zamanına taşımaktır.
80
Yapılan alet sürün araştırmalarında kazayağı, otyolan, diskaro uygulamaları karşılaştırılmış ve
sürüm yapılmamış olan dışında aralarında belirgin bir farklılık ortaya çıkmamıştır. Uygulamada ot
yolan bazı problemler yaratmış, diskaro toprağı çok ufalamış olduğundan kazayağı+tırmık takımı
tavsiye edilmiştir.
Kazayağı ile yapılan sürüm derinliği dönemlerinde ilk sürümün yaz başında (Gün dönümü)
(Haziranın son haftası) yapılması gerektiği ortaya çıkmış ve 9 cm ekim zamanı ile en yüksek nem elde
edilmiştir(Şekil 11). Bu derinlikte yine en yüksek nadas etkinliği ortaya çıkmıştır.
304
290
295
295
269
252
3
6
9
12
15
sürüm
yok
yaz sürüm de rinliği, cm
Şekil 11. Yaz sürüm derinliğinin ekim zamanı toprak nemi miktarına etkileri.
Özetle; Yaz toprak işlemeleri gün dönümünde, kazayağı+tırmık takımı ile 8-10 cm derinlikte
yapılmalıdır. T arla otlandıkça veya toprak yüzeyi kabuk bağladıkça sür üm aynı aletle ve daha yüzlek
(6-8 cm) derinlikte yapılmalıdır.
T üm bu toprak işlemeleri toprak malçı dediğimiz ve topraktan su kaybını engelleyici bir
katmanın oluşturulmasına yönelmiştir Bu katman üç toprak fazından oluşmaktadır. en altta
sürülmemiş nemli kat, ortada pullukla sürülmüş kat, en üstte ise kazayağı ile sürülmüş,
ufalanmış(yüksek poroziteli) kat bulunmaktadır. Bu üç farklı sistem alt katlardaki nemin, buharlaşıp
uçmasını engellemektedir. En üst katman bir örtü görevi görmektedir (Şekil 12).
81
Toprak yüzeyi
Yüksek poroziteli malç katı, kuru 8-10 cm
Düşük porozite 10-12 cm, nemli
İşlenmemiş kat,nemli
Şekil 12. Toprak malçı sistemini oluşturan üç fazlı toprak.
Bu sistemin tam olarak uygulandığı şartlarda ekim zamanı toprağın en fazla 10-11 cm
derinliğinde tohumun çıkışına yetecek bir nem bulabilmek mümkün olmaktadır (şekil 13).
10 cm
Islak
katman
Şekil 13. Nadasta ekim zamanı ekim derinliğindeki nem.
Nadasın etkinliği her yıl aynı mıdır ? Bu soruya verilecek cevap hayır olacaktır. Araştırmalar
nadas etkinliğinin yağışlı bir gelişme döneminde daha az (% 20), normal bir yılda (% 34), kurak bir
yılda (% 47) olduğunu göstermektedir.
Zamanında yapılan demonstrasyon çalışmaları çiftçi tarlası ortalamasına göre gösteri
parsellerinden 1,5 – 2,5 kat daha fazla verim alındığını göstermektedir.
Sistem Orta Anadolu’da çok eksiklikleri de olsa da çiftçilerce uygulanmaktadır.
3.2. Dezavantajlar:
Bu sistemin (Toprak malçı) çoğu iyi yönlerine rağmen bazı darboğazları da vardır. En başta
sayılması gerekenler;
1- Toprak yüzeyi erozyona açıktır.
2- Yüzey toprağı sürümlerle ufalanmış ve eroyona duyarlı hale gelmiştir (Şekil 14 )
82
3- Bitki artıkları(saplar) gömüldüğünden organik madde çabucak mineralize olmakta ve
organik madde birikmesi olmamaktadır.
4- Sistem ancak % 7 lik bir meyile kadar sınırlanmaktadır. Ancak arazi sınıflaması bu tip
erozyona açık uygulamaların ancak % 1 – 2 meyilde uygulanacağını söylemektedir.
5- Pulluk sürümü maliyeti artırmakta, çok çeki gücü gerektirmektedir.
Şekil 14. Ekim için hazırlanan toprakta sürümle oluşan toz toprağın erozyona duyarlılığını
göstermektedir.
Sistem çok dik arazilerde pullukla ancak aşağı doğru sürüme müsaade ettiğinden erozyonu
korkunç bir şekilde hızlandırmaktadır (Şekil 15 ve 16).
Şekil 15. Yan ve dikine sürüm yapamayan çiftçinin her seferinde yukarı çıkarak aşağıya doğru sürüm
yapması.
83
Şekil 16. Fazla eğimi olmayan bir tarlada oluşan su erozyonu
T ARM tarafından yürütülen uzun süreli ekim nöbetlerinden elde edilen veriler göstermektedir
ki; üretim yılı arttıkça tüm ekim nöbetlerinde toprak verimden düşmektedir. Parsellerdeki organik
madde miktarı ile verim azalmaları arasında ters bir ilişkinin (r=0.588) olması ve organik maddenin
fazla olduğu parsellerde erozyona dayanımında önemli sayılan strüktür stabilitelerinin iyi olması
topraktaki organik madde miktarının tarımsal ve ekonomik sürdürülebilirliğinin en belli başlı belirteci
olmaktadır. Şu halde toprakta organik madde miktarının artıracak, toprak yüzeyini su ve rüzgar
erozyonundan koruyacak ve maliyeti azaltacak ancak ürün verimlerinde çok az veya hiç azalma
yapmayacak sistemlerin uygulanmasına gitmek gerekmektedir.
Şu anda temayüz eden sistemler azaltılmış veya sıfır toprak işlemeli sistemler olmaktadır.
2001 yılı gibi kurak giden bir yılda yukarda izah edilen sistem (Gel: geleneksel) ile Sıfır toprak işleme
sistemini içeren kimyasal nadas (Kim.N) karşılaştırıldığında ekim öncesi toprakta nem birikimi verim,
su kullanım randımanı bakımından sistemlerin değişebilir maliyetler bakımından aynı oldukları ortaya
çıkmaktadır. Kimyasal nadasın tarlada kalan bitki kalıntısı açısından daha üstün olduğu görülmektedir
(Şekil 17, 18,19,20).
84
200
190
183
180
160
152
143
140
142
142
138
136
130
125
120
100
Kim N Gel N Kim B Gel B Sıfır B Min B
Sıfır
Bno
Min
Bno
Sıfır
NoB
Min
NoB
Şekil 17. Farklı ekim nöbetlerinde farklı yetiştirme sistemlerinin buğday ekim öncesi toprak nemine
etkileri, 2001, Haymana
188
verim,kg/da
194
213
168
139
Gel
Kim
Min
Sıfır
142
Min N- Sıf N-B
B
27
31
Min
B_N
Sıf B-N
Şekil 18. Farklı ekim nöbetlerinde farklı yetiştirme sistemlerinin buğday verimine etkileri, 2001,
Haymana
85
Su kull etkinliği
11
9.7
9
8.40
7.1
Gel
Kim
Min
Sıfır
7
Min N- Sıf NB
B
1.5
1.5
Min
B_N
Sıf BN
Şekil
19. Farklı ekim nöbetlerinde farklı yetiştirme sistemlerinin ürünlerin su kullanma etkinliklerine
etkileri, 2001, Haymana
Bitkiartığı,kg/da
108
92
79
80
64
61
30
1
G el
Kim
Min
Sıfır
Min N- Sıf N-B
B
Min
B_N
Sıf B-N
Net fayda,MTL/da
Şekil 20. Farklı ekim nöbetlerinde farklı sistemlerin toprak yüzeyinde bıraktıkları bitki artığı
miktarları, kg/da.
35.1
32.6
21.3
21.5
22.2
Gel
Kim
Min
24.9
Sıfır
Min N-B
Sıf N-B
Şekil 21. Farklı ekim nöbetlerinde farklı sistemlerden elde edilen net fayda, milyon TL/da.
86
Şekil 22. Sıfır işleme sisteminde direk ekim mibzeri ile ekilmiş buğday.
Her yıl tahıl yetiştirilen parsellerde ekim öncesi nem, verim, su kullanımı ve kalıntı açısından
değişe bilir maliyetler sıfır işlemeli sistemin minimum işleme sisteminden belirgin şekilde önde olduğu
görülmektedir.
Buğday/Nohut ekim nöbetinde benzer şekilde sıfır nohut ve sıfır buğday parselleri toprak
nemi, net gelir ve yüzeydeki bitki artıkları açısından daha iyi ancak verim, su kullanma randımanı
açısından benzer oldukları görülmektedir.(Şekil 17,18,19,20,21)
Özetle, her üç ekim dizilerinde sıfır işleme, yüzeyde kalan bitki artıkları bakımından üstün
olmakta, her yıl ekim sistemlerinde ise net fayda(T L), topraktaki nem birikimi açısından geleneksel
yöntemlere üstünlük sağlamıştır. Böylece sistemlere bir alternatif olabileceğini ortaya koymuştur.
4. EKİM VE KURAKLIK
Ekim tüm yetiştirme faaliyetlerinin belki de en önemli öğesini oluşturmaktadır. İyi bir ekim,
iyi bir zaman iyi tohumluk ve iyi çeşit seçimini iyi tohum yatağı hazırlığını ve iyi bir ekim makinesini
ve hepsinden önemlisi dikkatli bir ekim faaliyeti işlemini gerektirmektedir.
Şimdi bunları kuraklık açısından inceleyelim.
4.1. Ekim Zamanı
Yörede yapılan araştırmalar ekim zamanının buğday ve arpada 25 eylül ile 5 ekim arası
olduğunu göstermektedir (Şekil 23).
Şekilde ekmeklik buğdayların 10 ekimden sonra her 10 gün gecikme karşılığında 6.5 kg/da
verim azalmasına maruz kalabileceklerini göstermektedir. Gerek 79 çeşidinde bu dur um daha belirgin
ve düşüş 8.3 kg/da kadar ulaşmaktadır (Şekil 24). Kasım 15’ten sonra ise kesin olarak %20-30’lara
varan düşüşler yaşanmaktadır.
87
4 0.0
y = -0,83x + 19,473
r = 0,707
3 0.0
2 0.0
1 0.0
0.0
-1 0.0 0
10
20
30
40
50
60
70
-2 0.0
-3 0.0
gere k
-4 0.0
Şekil 23. Eylül 15’den (sıfır) sonra farklı günlerde ekilen buğdayda (Gerek 79) verim azalması, %
Yüksekliğin 1000 metreden daha az olduğu alanlarda ekim daha geç yapılabilir, ancak 1000
metreden daha yüksek alanlar için daha erken olmalıdır.
Geç ekimler genellikle düşük verimle sonuçlanmaktadır. Bunun birkaç nedeni vardır 1- Kış
öncesi gelişme az veya çok az olmaktadır. 2- bitkinin generatif dönemi kurak periyoda kalmaktadır.
3- Genel yetiştirme süresi kısalmaktadır.
Özetle; geç ekim generatif dönemi kurak periyoda uzatmakla, gelişmede geriliğe yol açmakta
olduğundan kuraklığın şiddetini çokça artırmaktadır.
4.2. İlk Çıkışta ve Çıkış Öncesi Kuraklık
Bölgemizde sıkça yaşanan kuraklık olaylarından birisi de ekim sonrası tohumların şişip burun
vermeleri veya zayıf bir çıkış yaptıktan sonra kış aylarına kadar toprakta kuraklığa maruz kalmalarıdır.
Yapılan araştırmalar bu dönemde ortaya çıkan zarar bakımından çeşitler arasında farklılıklar olduğu,
tüm çeşitlerin 30 gün süren böyle bir kurakta % 12 verim kaybına, 40 gün sürede ise % 25-50 kayba
uğradıklarını göstermektedir.
Alatav: Çıkış sonrası kuraklığın en tehlikelisi, derine işlemeyen bir yağıştan sonra çıkan tahılın uzun
süre kurağa maruz kalıp kuruyarak ölmesidir. Alatavı önlemek için alınacak önlemlerin başında
düzgün tohum yatağı, ayarlı mibzer ile yavaş ve düzgün ekimdir.
Bunun dışındaki önlemler,
a- Nadasta biriktirilen suyu buğday fidesi köklerinin ulaşabileceği derinliğe çekmek: Bunu yaz
sürümleri ile yapıyoruz. Yazın kazayağı+tırmık takımı ile ikinci veya üçüncü sürümleri giderek
daha yüzlek (7-9 cm veya 6-8 cm) yaparak sağlıyoruz Bu sayede nadasta biriktirilen su sürüm
derinliğinin hemen altına kadar (6-8 cm)
88
Ala tav
Ekim katmanı
Islak kat
İyi nadasa ekilen buğday
Kötü nadas
Şekil 24. İyi yapılmış bir nadas iyi gelişmiş buğday ve kötü yapılmış bir nadasta alatav oluşumu.
b-
Ekim derinliğini ayarlama. Bu gibi durumların sık yaşandığı yörelerde ekim derinliğini
çeşidimizin çim kını uzunluğunu da dikkate alarak biraz artırmak (6-7 cm) bir önlem olabilir.
Böylece 7-8 cm’nin altına kadar işleyecek bir yağış alatav oluşumu için yeterli olmayabilir.
c- Çim kını uzunluğu (koleoptil) fazla olan çeşitler seçip derine ekmek,
d- Baskılı mibzerle nemli katmana tohumu bırakmak. Baskılı mibzer (Slayt) kazma ayaklı ve
toprakta karıklar açılmakta ve nadasta oluşan nemli tabakaya tohumu koymaktadır. Böylece hem
erken ekim yapılmakta hem de kurak tesiri olmadan tahıl kışa kadar gelişmesine devam
etmektedir.
Error!
Şekil 25. Tohumu 10 15 cm derindeki nemli katmana ekebilen baskılı mibzer
89
Bölgede çıkış için gerekli yağış miktarı eylül için >30 mm, ekim için >20 mm kabul edilirse
eylülde çıkış ihtimali %20 ekimde ise %55’tir.
21 yıllık çıkış verilerin değerlendirilmesi sonucunda ekimden sonra 15 gün içinde çıkışın
gerçekleşmesi 21 yılın % 20 si olmuştur. Ekimden sonraki bir ay içinde çıkış gözlemi yıllarını %28 i
olmuş ve bundan sonra çıkışların çoğu ancak 60 günden sonra gerçekleşmiş, yani ilk bahara kalmıştır.
Ekimi kuruya ve erken dönemde yapmakla çıkış ihtimallerini artırmakta, ekimde geç kalınlığında ise
çıkış çoğunlukla bahara kalmakta bu da gelişme dönemlerinin kaymasına ve kurak devreye sarkmasına
neden olmakta ve verim düşüklüğü ile sonuçlanmaktadır.
4.3. Ekim Şekille ri:
Ekim şekilleri de kurak şartlarda önemli olmaktadır. Özellikle yazlık ekimlerde (Mercimek,
nohut, ayçiçeği vs) etkin olmaktadır. 1979 yılında tohum yatağı hazırlığı için kullanılan kazayağından
sonra mibzerle ekilen mercimekte, anız üzerine elle serpilip pullukla kapatılan mercimekteki çıkışa
göre çok geç ve bir örnek olmayan çıkışa neden olmuştur. Bunun başlıca nedeni tohum yatağı için
sürülen toprakta oluşan nem kaybı ile ekim derinliğinde toprak kurumakta ve mibzerle ekilen
mercimek bu kurak toprağa düşmekte ekimi izleyen kurak ve sıcak hava nedeni ile çıkış problemi
yaşanmaktadır. Oysa serpme olarak ekilen mercimek doğrudan nemli toprağa gömülmekte,
istenilmeyen ekim şekli ile ekilse de çıkış daha düzgün ve üniform olmaktadır. Bu noktada toprak
işlemeksizin doğrudan ekimin bu gibi kurak şartlarda çok etkin olacağı tahmin edilebilir. Bir diğer
önlem olarak, bu gibi hava şartlarının olabileceği düşünülerek ilkbaharda daha derine ekim yapılabilir,
meğer ki tohum iriliği buna izin versin.
İlkbaharda sürümle ortaya çıkan nem kayıpları kullanılan sürüm araçlarına göre
değişmektedir. Sürümden sonraki ilk 4 gün içinde diskli araçlarda ve çizelde 13 kazayağında 4,
otyolanda 6 mm kayıp oluşmaktadır. Bu şartlarda eğer mümkünse kazayağı ile sürüm seçilmelidir.
Ekimde dikkat edilmesi gereken bir nokta da, ekili sıraların üzerindeki toprağa baskı yaparak eken
mibzerlerin kullanılmasıdır. Bu mibzerler kuru şartlarda daha güvenli, çabuk ve bir örnek çıkış
sağlamaktadırlar. bunun başlıca nedenleri: 1- iyi bir tohum- toprak teması sağlayarak tohumun su alıp
şişmesini kolaylaştırırlar.
Ekim derinliğinde toprağı sıkıştırarak hacmini azalttıklarında toprağın hacimsel su oranının
artırırlar.Baskı tekerlekleri yerine merdane çekilmesi bir çözüm olabilir mi ? Merdaneler toprak
yüzeyini tamamen bastırdıklarından tohum yatağının su-hava ilişkilerin olumsuz yönde
etkilemektedirler. Arzu edilen ortam, sıra üzerlerinin bastırılması ve sıra aralarının toprağa su ve hava
girişini kolaylaştıran daha poröz bir şekilde olmalarıdır. Merdane ayrıca bir işlem gerektirdiği için de
masrafa ve iş gücü kaybına neden olmaktadır.
4.4. Tohum Miktarı:
Ekim sırasında dikkat edilmesi gereken bir şey de tohum miktarının ayarlanmasıdır. Uzun
yıllar yapılan araştırmalardan ortaya çıkan sonuçlar buğdayda metrekareye 450 ile 550 tane (16-18
kg/da) tohum kullanılması gerektiğidir. Çiftçi şartlarında 35 hatta 40 kg/da tohum kullanımına
rastlanmaktadır. Sık tohum kullanımı;
1- çıkışta ve ilk gelişme döneminde tarlanın daha güzel görünmesine yol açmakla birlikte, bu
dönemde toprak suyunun hızla tüketilerek su israfına neden olmaktadır.
2- Birim alanda fazla bitki olduğundan dolayı ileriki dönemde bitkiler kendileri ile rekabete
girmektedirler.
3- Bunlar kuraklık şartlar ile birleşince düşük verim ve cılız başak ve buruşuk taneler
kaçınılmaz olmaktadır. (+tohumluk israfı+maliyet artışı)
Eğer iyi bir tohum yatağı ve iyi bir ekim ve çok az bir kış zararı olsa idi bölgede kurak
şartlar için daha düşük tohum miktarları önerilebilirdi.
90
4.5. Çeşitle r:
Bölgedeki Araştırma Enstitüleri yarı kurak şartlar için tahıl, baklagil çeşitleri
geliştirmektedirler. Ancak çok kurak yöreler için ve kurak beklentisi olduğu şartlarda aşağıdaki yolu
takip etmelidir.
a- Çok kurak şartlar için iki sıralı ve yöreye adapte olmuş arpalar seçmelidir(T ARM-92 Bülbül 89..)
b- Zorunlu olmadıkça makarnalık buğday ekmemeli, ekilecekse mutlaka nadas tarlalara ekilmeli ve
ekim nöbetine sokulmalıdır.
c- Ekmeklikler içinde kurağa dayanıklı denenmiş çeşitler seçilmelidir.(İkizce 96, Kırgız, Gün 91
...vs)
5. EKİM NÖBETİ VE KURAKLIK
Bölgemizde farklı ekim nöbetleri uygulanmaktadır. Bunlar içinde kışlık ekilen ürünler ekim
öncesi nem düzeyleri olara nadasa en yakın durmaktadırlar. kuraklık şartlarında daha iyi olmaları
beklenir ve öyle de olmaktadır.(Slayt 99/00 yılı nem değerleri)
Çizelge 5. İki yıllık ekim nöbetleri parsellerinde normal ve kurak yıllarda buğday ekim öncesi nem
miktarları, mm/90 cm.
Yıllar
K.
K.
Buğ/ Ayç Y.
Nada Nohu Aspir Karı
Merc
Fiğ
buğ
Merc
s
t
şım
99/00
170
170
105
149
147
250
91
96
117
00/01
98
104
87
105
89
117
98
99
93
Farklar 72
66
18
44
58
133
-7
-3
24
Kuraklık etkilerinin tahmin edilmesinde iki gösterge ürünlerin bir önceki yıldaki verim
düzeyleridir. Eğer bir önceki yılda ürün verimi az olmuş, bu arada yabancıot mücadelesi yapılmışsa,
bir sonraki yıla daha fazla nem kalmış demektir. Örneğin 2000/2001 yılında düşük verim veya ürün
zararları dolayısı ile ayçiçeği, aspir parsellerindeki nem kalmış ve toprakta nadas parseline yakın neme
ulaşmışlardır. Nadasın nem birikimi etkinliği de nadas döneminde ve özellikle kış periyodunda alınan
yağışla ölçülebilir.
2000-2001 yılı gibi çok kurak şartlarda nadasın verim üzerinde nasıl etkin bir rol oynadığı
(Slayt)tan görülmektedir. Diğer ekim nöbetindeki buğday verimlerinden, nadas sonu buğday verimi en
az iki en çok beş kat daha fazla gerçekleşmiştir.
194
101
56
78
50
57
36
ayç
k.mer y. Mer k.fiğ
as p
18
buğ
26
karş
noh
nad
Şekil 26. 2000-2001 yılı kurak şartlarında nadas ve her yıl ekim parsellerinden elde edilen buğday
verimleri
91
Kuraklık şartları için uygulanması özellikle yoksul çiftçiler için gerekli olan bir teknik, kekim
nöbetinde ürünlerin seçimi ile ilgilidir. Aynı yılda iki veya daha fazla ürün eken bir çiftçi, o yıl ki
gelişen kurak şartlardan az etkilenmek için buğday yanında, mercimek, arpa, fiğ de ğil buğdayla
birlikte aynı yılda ayçiçeği veya nohut ekmelidirler.
Bunun nedeni şudur; Mercimek, arpa ve fiğin yağışa ve yağış dağılımına reaksiyonları aynen
buğday gibidir. Başka bir deyimle eğer buğdaydan o yıl iyi bir verim alındı ise söz konusu ür ünlerden
de iyi verim alınması yüksek bir ihtimaldir. Aynı durumun tersi de geçerlidir ve düşük buğday verimi
alındı ise, düşük ürün verimi alınabilecektir. Buna karşın, nohut veya ayçiçeği için böyle bir durum
söz konusu olmadığı için düşük buğday verimi alınsa bile, ayçiçeği veya nohuttan daha yüksek verim
alma olasılığı olmaktadır. Bu durum aynı yılda elde edilen buğday verimleri ile, diğer ürün verimleri
arasındaki korelasyon katsayılarının yüksekliği ve anlamlılığından da anlaşılmaktadır.
6. KURAKLIKTA GÜBRELEME
6.1. Kuraklıktan Önce
Kurağın olup olmayacağı önceden bilinemeyeceği için bir gübre programından söz edilemez.
Ancak daha önce anlatılanlardan anlaşılacağı kadar,
Dönem Başında;
1- Toprağımızın yapısı, (kaba tekstür, meyilli, derinliği az vs)
2- İklimimiz, (yağış az ve çok değişken, sıcaklık yüksek, gelişme dönemi kısa)
3- Yetiştirdiğimiz çeşit (kurağa dayanıklı değil, makarnalık çeşit vs)
4- Ekim nöbeti (her yıl ekim yapılıyor)
5- Bir önceki yılın kurak gitmesi söz konusu ise
Ayrıca gelişme dönemi içinde,
6- Gelişme dönemi içinde alınan ortalama yağışın çoğunu belli bir devrede almış isek geriye kalan
gelişme dönemi için kuraklıkla karşılaşma ihtimalimiz artar.
Örneğin Ankara’da gerçekleşen ortalama yağış 375 mm ise ve sonbahar ve kış döneminde 250
mm yağış aldık isek geriye 125 mm yağış kalmakta ki bu ürünün su tüketiminin çok fazla olduğu
ilkbahar aylarında yetmeyeceği, hatta bir kısmının da mart veya nisanda düşebileceği düşünülürse,
mayıs ve haziranda kurak beklentisi iyice artar.
Üretici veya çiftçinin bütün bunları değerlendirerek ve bir de toprağındaki yarayışlı besin
maddesi miktarını ya analizle veya tahminle hesaplayarak bir verim beklentisi oluşturabilir. Bu verim
beklentisine göre gübreleme yapar. Eğer gübre azotlu ise, bölerek uygulama yapabileceği için gelişme
dönemini ve ürün gelişimini izleyerek miktarı çok rahatlıkla ayarlayabilir.
Örneğin Bezostaya 1 çeşiti için uygulanması gerekecek azotlu gübre miktarı beklenilen verim
düzeyine göre şekilde verilen (Slayt 3) grafiğe göre yapılabilir. 9 yıl 4 yer ve 20 deneme sonucu elde
edilen bu grafikte, örneğin 300 kg verim beklentisi için uygulanması gereken optimum 7 kg/da
ekonomik olarak(eğer gübre fiyatı, buğdayın 3 katı ise) 4.5 kg/da’dır. Kurak bekleniyor ve beklenen
verim 100 kg’ın altında ise ekonomik oran 2.2 kg/da kadar düşmektedir.
92
600
Nmax
Necon(G/B)f=3
500
400
300
200
100
0
0
2
4
6
8
10
12
14
Şekil 27. Bezostaya 1 buğday çeşidi için farklı verim düzeylerinde uygulanması gereken fizyolojik ve
ekonomik azot miktarları, kg/da
Farklı makro besin maddelerinin normal ve kurak yıllardaki etkileri oldukça ilgi çekicidir.
Normal yılda azot, fosfor ve azot/fosfor birlikte verimi bir hayli artırırken, verim düzeyinin 100-150
kg/da arasında olduğu 2000/2001 yılında, azot veya fosfor birlikte gübre verilmemiş parsel verimine
göre verimi azalttığı ortaya çıkmaktadır. Verim artışı fosforun tek başına uygulandığı parselden elde
edilmektedir.T ablo, baklagil ürünleri içinde aynıdır. Şu halde kurak yıllarda azot uygulaması
yapılmamalıdır.
Verilen gübreler toprakta ne olur, ertesi yıla kalır mı? Bu sorulara cevap amacıyla yapılan
araştırma (Berkmen 1960) Nadas tarladaki ürüne verilen farklı miktarlardaki azot+fosfor
kombinasyonu ile yetiştirilen buğdaydan sonra aynı tarla üst üste iki yıl daha ekiliyor. Sonuçlar, en
yüksek doz olarak kullanılan 12 kg/da’la ekilen azot ve fosforla her üç yılda birbirine yakın verimler
elde edilmiştir.(Slayt ) Düşük verim şartlarında ise yalnız uygulanan azotun 6 ve 12 kg/da’lık dozları
da birbirine yakın verimlere ulaşmışlardır.
93
300
nadas,49
250
anız ,50
anız ,51
200
150
100
Ç4
C2+N6+P6
Ç('ton)
N12+P12
N12+P6
N6+P12
N6+P6
P12
P6
N12
N6
0
O
50
Şekil 28. Art arda 3 yıl ekilen buğdayda ilk yıl verilen gübrelerin verime etkileri.
Bu durum verilen gübrelerin tesirlerinin devam ettiğini göstermektedir.
6.2. Kuraktan Sonra Gübreleme
Daha öncede açıklandığı gibi düşük verim toprakta kalan bakiye bitki besin maddeleri ve
toprak nemi demektir.
Fosfor: Kullanılmayan fosfor toprağın ilk 10 –20 cm katmanında birikmektedir. Bu fosfor kış
boyunca kaybolmaz. Bu nedenle kalan kısım ikinci yılın gübre hesabında dikkate alınmalıdır. Bizim
şartlarımızdaki ölçümler de 0-30 cm lik toprak katmanında toplam azotun (0-120 cm) yaklaşık % 70’i
bulunmaktadır. Bir örnekle durumu açıklayalım, Kurak yılda uyguladığımız fosforun 6 kg/da P2O5
olduğunu varsayalım. Beklenen verim 300 kg/da iken, kuraklık nedeniyle gerçekleşen verim 150 kg/da
olmuştur. Bu durumda kullanılan gübre (150/300)*6 = 3 kg/da olmuştur Kalan fosfor 6 kg/da’ın diğer
yarısı olmuştur. Kurak yılı izleyen yılda ekim zamanı bu miktar hesaba katılmalı ve daha az fosforlu
gübreleme yapılmalıdır.
Azot: Kalıntı azot esas olara 1- Kurak yıldaki ürünün baklagil veya tahıl olmasına 2- kurak
yılda elde edilen verim düzeyine 3- Kışın olabilecek kayıplara (yıkama, gaz , fiksasyon) bağlı olarak
değişmektedir.
T akip eden her yıl aynı miktar (6-7 kg/da N) gübreleme yapılan şartlarda, ilave azota toprak
cevap vermemektedir. Cevap ancak yüksek verim düzeyinde elde edilmektedir. Araştırmada elde
edilen sonuçlar kalıntı azotla en az iki yıl gübrelemeden kaçınılabileceğini göstermektedir.
Çizelge 6. Gübresiz kontrole göre azot ve fosfor uygulaması ile elde e dilen buğday ve rimle ri
Gübre Uygulaması
Yıllar
1999
2000
2001
N
354
434
101
0
338
339
128
P
332
363
133
94
Baklagil-buğday ekim sisteminde gübrelemede yüksek verim potansiyeli olan yıllar hariç
gübresiz uygulamadan gübreli gibi verim alınabilmektedir.
Kuru şartlarda ortaya çıkabilecek bir önemli soru da şudur, kurak bir kış yaşandı ise, baharda
azotlu gübrenin kalan kısmını verelim mi ? Bu soruya verilebilecek cevap, azotlu gübrenin gecikmeli
verilmesi veya hiç verilmemesi olmalıdır. Böyle bir cevaba temel teşkil edecek beklentiler;
1- Düşük verim beklentisinin artması,
2- Geciktirme ile gelecek yağışlara göre durumu ayarlama imkanı,
3- Gübre atıldıktan sonra en az 2 mm yağış alınmazsa azot kayıpları ihtimalinin artmasıdır.
Gaz halinde azot kaybı üre kullanıldığında, yüksek pH sıcak hava % 50-90 arası ortalama
nem, hafif tekstür ve düşük KDK şartlarında çok artmaktadır. Amonyum sülfat, yüksek pH’da daha iyi
olmaktadır.
7. KURAKTA YABANCIO T MÜCADELESİ
7.1. İlaçlı Mücadele
Ot öldürücülerin kurak şartlarda kullanımına çok özen gösterilmelidir. Kurak şartlar ot
öldürücüler (ilaçlar) ve yabancıotların etkinliklerini çok değiştirirler. Kurak şartlarda Rus dikeni ve
çok yıllık otlar, normal şartlardaki yabani hardal, yabani yulaf ve sarı ot gibi iyi şartlarda büyüyen
otlardan daha fazla sorun çıkarırlar. Ayrıca kurak şartlarda otlar geç çıkış yaparlar ve yağışa bağlı
olarak farklı zamanlarda tekrar tekrar çıkış yapabilirler.
Toprağa Uygulanan İlaçlar( çıkış öncesi ve sonrası)
Kurak şartlarda toprağa uygulanan ilaçlardan iyi sonuç alınamamaktadır. Buharlaşan ilaçlar
ıslak topraklarda olduğu gibi hemen buharlaşmazlar dolayı ile az ilaç kaybı olur, ayrıca ilacın toprağa
karışımı ve dağılımı daha bir örnek olur. Buna karşılık ilacı aktif hale getirecek ve çıkış yapan otlara
alımını sağlayacak nem olmadığından etkinliği az olur.
Çıkış öncesi uygulanan ilaçların toprağa karışması ve çıkmakta olan yabancı otlarca alımı için
çoğunlukla yağış gerekmektedir. Bu açıdan toprağa karıştırılan ilaçlar için bir sorun yoktur. Ancak,
yine de ilacın etkinliği için nemli toprağa ihtiyaç duyulmaktadır. Çıkış sonrası uygulamalar, çıkış
öncesine göre bazı dezavantajları vardır. Bunlar ekim sonrası olumsuz hava şartlarında ortaya çıkan
çok kez ot gelişimi ve bir örnek olmayan çıkış uygulama zamanında sorunlara yol açar
Yapıştırıcılar çıkış sonrası uygulamalarda yabancıotun etkinliğini arttırırlar. Kuru şartlarda
otların ilaçları absorbe etmeleri azaldığından dolayı ilaca daha dayanıklı hale gelirler. Yapıştırıcılar,
bazı ilaçlarla bitki yüzeyince daha iyi kaplanması ve emilmenin arttırılmasına sebep olmaktadırlar.
ancak, yapıştırıcı kullanımlı ilaç, otun gelişim dönemi ve çevre şartlarına bağlıdır. İlaç etiketleri bu
konuda gerekli cevabı vermektedirler.
Yabancı otlar çıkış sonrası ilacın kullanılmasından önce ürünle rekabete girebilirler. Bu açıdan
toprağa uygulanan ilaçlar bu erken rekabeti engellemektedirler. Bu yüzden çıkış sonrası ilaçlar
mümkün olduğunca erken uygulanmalıdırlar.
Genel olarak ilaçlar iyi gelişen otlara 25 – 28 o C ‘de atıldıklarında çok etkin olurlar. Ancak
kurak şartlarda yabancıotlar yaprakları üzerinde kalın bir mum tabakası oluşur ve bu ilacın emilimini
azaltır. Bu şartlarda 2 – 4 D, MCPA, Accent, ally, Fusilade DX Assue, Harmony Extra, Puma,
Raundup gibi sistemik ilaçların etkinliği azalır. Etkinliği artırmak için sabahın erken saatlerinde veya
en iyisi akşam saatlerinde atılmalı ve tavsiye edildi ise yapıştırıcı ilaç katkısı kullanılmalıdır.
95
Kontakt etkili ilaçların etkileri ve zararlılıkları (toxitesi) artmaktadır. Bu nedenle Gramoxone
extra, avenge, Basagran, Betanin, Betanex, Blaze, Buctril stellar ...vs. gibi ilaçlar 30 o C sıcaklığın
üzerinde dikkatli kullanılmalı ve otlar küçükken ve yapıştırıcı katkı kullanarak uygulanmalıdır. Geç
kalın ise daha az doz kullanmalı, bu şartlarda yapıştırıcı toksikliği arttırdığı için daha az
kullanılmalıdır.
7.2. Kuraktan Sonra İlaçlı Mücadele
Kurak şartlarda mikrobiyel faaliyet az olduğu için toprakta bakiye ilaç fazla olmaktadır.
İlaçlar ikinci yılda çok farklı etkile sahip olmaktadır.ar. Bunlardan 2,4 D, MCPA, Round Up,
Gramoxone, Bagran, Fusulade vs. güvenle kullanılabilirken, Orta derecede riskli olanlar, Sencor,
Lexone, Bsladex, Treflan, Stinger, ; Yüksek riskli olanlar ise atrazine, Pursuit, Sceptor ve Command
gibi ilaçlardır.
Kalıntı probleminden kurtulmak için ilacın kullanım kılavuzunu okumalı, uygun ilaç seçimi
yapılmalı, toprak işleme ile üst katmandaki kalıntı yoğunluğunu dağıtmalı, toleranslı çeşit, iyi
yetiştirme tekniği uygulanmalıdır.
7.3. Ye tiştirme Te kniği
Gerek kurak ve gerekse kuru şartlarda yabancıot kontrolü, iyi bir ekim, ve erken çıkışla
sağlanmaktadır. Nadaslı şartlarda nadasın uygun bir şekilde yapılması yabancı ot yoğunluğunu büyük
ölçüde azalmasına yol açacaktır.
Her yıl ekim şartlarında ise, bir önceki yılda yetiştirilen ürünlerde yabancıot mücadelesi
yapıldığında(fiğ, mercimek, nohut vs) izleyen tahılda yabancı ot yoğunluğu çok azalmakta ve bir yıl
önceki yabancıot mücadelesi bir yıl sonraki buğdayda önemli verim artışlarına neden olmaktadır.
Örneğin; Macar fiğinin ot için ve tane için yetiştirilmesinde macar fiğindeki yabancıot mücadelesinin
sonraki yıldaki buğday verimini, ot üretiminden sonra % 16, tane üretiminden sonra ise % 47
oranında artırmaktadır.
314
298
260
222
161
153
85
43
kuruot
MF/yotlu
tane
MF/yotsuz
96
izl. Buğ
Şekil 29. Macar fiğinde yapılan yabancıot mücadelesinin hem macar fiğinde (ot ve tane) hem de
izleyen buğdayda verime etkileri.
Ekim sıklığı ve çeşit seçimi de yabancıot mücadelesi üzerinde önemli etkiye sahiptir. Daha
boylu ve kardeşlenme gücü fazla olan Bolal ve Gerek 79 çeşitleri, kısa boylu ve kardeşlenmesi düşük
olan Çakmak 79 çeşidi ile karşılaştırıldığında Çakmak 79 çeşidinde metrekarede gelişen yabancıot
miktarının çok fazla olduğu bulunmuştur. Ayrıca bu çeşitte tohum sıklığı arttıkça yabancıotla
rekabetin daha fazla arttığı saptanmıştır.
O halde kurak şartlarda Çakmak 79 gibi çeşitlerin değil Bolal 2973 veya Gerek 79 gibi
çeşitlerin ekilmesi gerekmektedir.
8.KAYNAKLAR
T arla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsünde 1926 yılından beri yapılan çalışmalardan yararlanılarak
hazırlanmıştır. Enstitünün yayımladığı tüm broşür, makale ve yıllık raporlar.
97
DEĞERLENDİRME
Mahir GÜRBÜZ : BAŞ KAN — İlhami Bayramin, buyurun efendim.
Yrd.Doç.Dr. İLHAMİ BAYRAMİN (Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim
Üyesi) — 1998 yılında yurt dışından döndükten sonra erozyonla ilgili bir proje yapmak
istemiştik, tabii, bana TEM A’nın varlığından bahsettiler. TEMA’ya başvurduk, erozyonla
ilgili projemizi de Amerika’daki Purdue Üniversitesi ile ortaklaşa yürütmeyi talep ettiğimizde
“Hiç proje hazırlamayın, Dünya Bankasına proje hazırladık” dediler. Bu projede,
Brezilya’daki, bir barajının su toplama havzasının korunmasıyla ilgili olarak barajın ömrünü
uzatmak ana hedefimizdi ama TEM A’dan herhangi bir cevap alamadık. Örnek olarak da
Karakaya Barajını, 8 000 kilometrelik alanı seçtik. Diğer kamu kurumlarından da “terör var”
dediler, cevap alamadık. Uzun yıllar TEM A’yı sadece ağaç diken bir vakıf olduğunu
düşünüyordum, ama, bugünkü toplantıyı düzenlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.
Toprak yasasının bu haliyle çıkmasını istemediler. Çünkü, sorumsuz, kurumsal yapılaşma
olmadan toprak yasası çıkarsa hiçbir şeye benzemez. Çünkü, kurumu kim olacak, sahibi kim
olacak ki, Köy Hizmetlerini kapatmaya çalışıyorlar, daha önce de Toprak-Su’yu kapattılar. En
azından, tarımda yeniden yapılaşma olmadan toprak yasasının çıkması Türkiye’ye fayda
değil, zarar vereceğine ben kişisel olarak inanıyorum, bilmiyorum sizler de katılırmısınız. Bu
kurumsal yapılaşmada bir örneğe dikkatinizi çekmek istiyorum. Yurt dışındaki gördüğümüz
tecrübelerden, ileride bir yeniden yapılanma olursa, araştırma enstitülerinin üniversitelerle
birlikte hareket etmesi çok daha faydalı olacağına inanıyorum. Yine, Ünver Hocamızın
konuşmalarından çıkardığımız sonuçlara gelirsek, beslenme alışkanlığımızı değiştirmemiz
lazım ve özellikle hayvancılıkta elde edilen ürünler gibi. Ben, notlarım arasına meyveciliği
almıştım. Çünkü ilginç bir örnek var. Ayaş, İstanbul ve Ankara’yı geçti diye biliyoruz ama
Ayaş’ta birkaç üretici kiraz üretiyor, hem de küçük alanlarda yılda 14-15 milyar lira gelir elde
ediyor ve iki çocuğunu da üniversitede okutuyor; yani, meyvecilik iyi bir alternatif
olabilir.Diğer bir alternatif, bunu başka zeminlerde tartışmak lazım ama dünyada 23 tane
büyük nehir sistemi var, bunlardan iki tanesi de Türkiye’de, Fırat ve Dicle. Buralarda su
ürünlerine yönelebiliriz. Buraya nereden geleceğim; biz, çalışmalarımızı farklı disiplinlerde
bir araya getirirken, disiplinler arası işbirliğinin, ilkönce yapılması gerekir. Bütün gen
kaynaklarından bahsedildi. Bu alanlarda ilkönce neyimiz var, hangi ürün o yörede artırılabilir.
Ondan sonra o bölgelerde çalışıp da, yani, Çankırı’da üretilen bir ürünü tutup Konya’da
üretmeye çalışmayalım, boşu boşuna para harcamayalım. En sonunda geleceğim doğal
kaynak envanterlerimize; sorun buradan geliyor. Doğal kaynaklarımızın envanter durumuna
bakınca; en önemli doğal kaynaklarımızdan toprak ve su ile ilgili envanterin yetersiz
olduğunu görmekteyiz. Topraklarla ilgili envanterimiz içler acısı durumdadır. 1966-1971
yılları arasında toprak etüdü yapıldı. Ondan sonra 85’li yıllarda bir arazi kullanımı ortaya
kondu ve toprak veri tabanlarına baktığımızda da, maalesef, hiçbir şeye yaramadığını
görmekteyiz. Toprak-Su’nun kapatılması çok büyük bir sorun oldu ama Köy Hizmetlerinde şu
anda bir yetki kargaşası var anladığım kadarıyla. Biz, bu toprak envanteri olmadan arazi
kullanım planlamalarına gidemeyeceğiz. Tabii ki, bunun için de toprak haritalarının yapılması
lazım. Zaten arazi kullanım planlamalarında en genel şeylerden bir tanesi de budur. Sayın
Tülücü Hocamız ve Sayın Ekiz Hocamız da çok güzel örnekler verdiler. Yeni sulama
alanlarıyla ilgili, gerek kendileri arazi kayıt sisteminden ve çiftçi kayıt sisteminden
bahsettiler. Bunlarla ilgili çalışmalara başlandı. Tabii, bu türlü çalışmalarda, yine, Sayın
Tahtacıoğlu bahsettiler uydu görüntüleri
kullanıyoruz diye. Bunların
kullanılmas ı
gerekli ama burada bir şeye dikkat etmek lazım. Türkiye’de bir şeylere yatırım yaparken,
öncelikle insana yatırım yapmak lazım. Bir konuda bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi
olunmaz. Bilgili kişileri yetiştirelim, ondan sonra bu türlü şeyleri yapalım, daha iyi sonuçlar
98
alacağımıza ben gönülden inanıyorum. Sayın Hocamızın sunduğu modeller çok güzeldi, bu
modelleri ilk gördüğümüzde, kendi açımdan, sadece görüşe dayalıydı. Buharlaşma ve
toprakta depolanan suyu kontrol eden modeller ama gerçekten çok güzel sunuşlar var. Belki,
biz kendimiz de bu modelleri modifiye ederek, modelleri içine bir şeyler katarak daha güzel
modeller yaratabiliriz diye düşünüyorum. Gen çalışmalarına, ıslah çalışmalarına önem
vermememiz kesinlikle düşünülemez. Bir anımı anlatayım. Amerika’da Purdue
Üniversitesindeydim. Bölümde yazın bir telaş var. Türkiye’ye gidiyorlar “bana Türkiye’yi
anlat” diyorlar. Ne yapıyorsunuz? “Biz, her sene Türkiye’ye gidip buğdayda gen toplayıp
geliyoruz, burada çalışmalar yapıyoruz. Türkiye’de 600’den fazla çeşit olduğunu söylediler
yani biyolojik gelişme açısından en zengin ülkelerden bir tanesi, maalesef biz
değerlendirmiyoruz, başkaları değerlendiriyor. Bunun, en önemli sorunlarımızdan bir tanesi
olduğuna inanıyorum. Sayın Avcı, ben bu notları hazırlarken kendisi sunumunu yapıyordu.
Gerçekten çok detaylı bilgiler verdi. Özellikle kuru koşullarda sürüm, ekim zamanı,
gübreleme ve ilaçlamaya dikkat edilmesi, ertesi seneye olan etkileri konusunda çok güzel
açıklamalarda bulundu.Yine, Sayın Avcı, toprak yetersizliğinden bahsetti. Ben, bu rakamları
nereden aldın Sayın Avcı diyeceğim; tabii ki, şu andaki elimizdeki haritalardan derlenmiş
toplanmış bilgiler. Halbuki, ben, kendisine sorsam, bilmiyorum, şu anda Türkiye’nin buğday
üretimi ne desem; elde ettiğimiz ürünleri toplasak, şu anda Bakanlıktan, TİGEM ’den
rakamları toplasak, hiçbir zaman kesin rakama ulaşamayacağız, hatta Hocamız da bize anlatır,
ortalamaları, ektiği buğdayı hesap et; biz bu kadar buğday üretmiyoruz der; bilmiyorum öyle
miydi; ama, geçen sene 17 milyon ton buğdayı ürettiğimizi biliyoruz. Bunun için, önceden
tahmin modelleri var, bunları geliştirmemiz lazım. Gerçekte, arazi kayıt sistemini oturtmamız
lazım. Hangi çiftçi nerede ne ekiyor, o sene, önceden bilgisayar ortamına aktarmamız lazım.
Her köye bilgisayarlı sistem koyup internet aracılığıyla haberleşmek lazım. Kamu
kurumlarının, kim ne kadar ürün ektiği, ne kadar buğday ektiği, ne zaman ekti, ne zaman
hasat etti, ne kadar gübre verdi, bunların hepsinin kayıt altına alınması lazım. Bunlar çok kısa
sürede gerçekleşecek projeler de değildir. Şimdi, ürün borsalarının kurulması lazım, üreticinin
dünyayı izlemesi lazım. Dünyada hangi ürün ne zaman üretiliyor. Arazi kullanım
değerlendirme çalışmalarının kesinlikle yapılması lazım. Çünkü para kazanmayacağı ürünü
insanlar artık ekmesin. Eğer dağ başındaki, örneğin Güneydoğu Anadolu’da köyleri boşalttık.
Bir köyün arazisi kaç kişiyi besliyorsa o kadar adamı oraya yerleştirmemizin lazım olduğuna
inanıyorum. Son olarak, TEM A’nın görevi ne olabilir? TEM A, bir NGO’ dur, ama etkili bir
NGO, en azından bir vakıftır, bu işin eylem planını hazırlayıp, çok rahatlıkla televizyonlara
çıkartabilecek bir vakıftır. Belki de Türkiye’nin ilk NGO’ larından bir tanesidir. Toprak
Derneği olarak maalesef, sesimizi duyuramıyoruz, TEM A’nın bu şansı var, bu önderliği var.
TEM A, basınla çok rahat ilişki kurabiliyor, bu konuları çok rahatlıkla gündeme sokabiliyor.
Bir iki programın arasına 5 dakikalık erozyonla mücadele programını yapabilir diye
düşünüyorum. Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkürler.
BAS KAN — Çok teşekkür ederim Sayın Hocam.Değerli arkadaşlarım, Köy Hizmetleri Genel
M üdürlüğüyle ilgili yasa tasarısı var, o tasarının metninde de zaten bu yasanın devlete verdiği
görevleri yapacak, çağdaş, eski Toprak-Su deneyiminden yararlanmış yeni bir toprak ve su ile
sorumlu kuruluşun olması gerektiği açık ifade ediliyor ve bu kuruluşun, toprak ve su, tarım
için kullanılan kaynaklar olduğu için de Tarım Bakanlığıyla bağlantılı olarak yeniden
örgütlenmesini öngörüyor. Yani Hocam endişe etmesin, bu zaten tutarsa beraber olacaktır.
İkincisi, bu Köy Hizmetleri konusu. Türkiye’de sorun çözmekle görevli olan insanlar, oturup
çalışmak varken, bunları kamuoyunda tartışıyorlarsa, ülkenin gündemini verimsiz, yapay
sorunlar getiriyor. Bu hükümetin imzaladığı, M eclise gitmiş M ahalli İdareler Kanun Tasarısı
var, bu tasarıda deniliyor ki; “Şu andaki Köy Hizmetleri Genel M üdürlüğünün yürütmekte
olduğu yol, su, konut ye benzeri tarım dışı sosyal altyapı nitelikli görevler mahalli idarelere
99
verilir.” Ama, aynı tasarıda “toprak ve su kaynaklarının, ormanların korunması, ıslahı,
geliştirilmesi görevleri merkezi idarede kalacaktır.” Bu ne demektir, Köy Hizmetlerinin, eski
YSE hizmeti gibi özel idarelere gidecek, geriye toprak ve su hizmeti kalacak, bunun adı da
Köy Hizmetleri Genel M üdürlüğü olmaz, toprak su genel müdürlüğü olur. Bu, birinci haldir.
Sayın Başbakan Yardımcısı, caka satarak, devleti küçültüyorum havasıyla “Köy Hizmetlerini
kapatıyoruz” dedi; ilgisi yok; imzasıyla gitmiş tasarı böyle değil. Şu anda tasarı M ecliste.
Sayın Başbakan da “ben buraya dokundurtmam” havasında; gereksiz bir tartışma; ama, ikis i
de doğru söylemiyor. İmzalarını taşıyan M eclisteki tasarı bu. Biri “kapatacağım” biri de
“kapattırmam” diyor. Yani siyaset yapmıyorum ama bunları da bilmek lazım. Olay bu. Hiç
ilgisi yok. Tabii, TEM A’nın eylem planı için hepinizin katkısına TEM A’nın ihtiyacı var.
Şimdi, söz sırası, Prof. Dr. Sayın Süleyman Kodal’da; buyurun.
PROF. DR. S ÜLEYMAN KODAL (Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim
Üyesi)- Öncelikle kırsal kalkınma projeleri konusuna biraz değinmek istiyorum. Türkiye’de
çeşitli illeri kapsayan kırsal kalkınma projeleri var, oldukça fazla miktarlarda bunlara ödenek
ayrıldı. Gerek yurtdışı gerek yurtiçi kaynaklar ayrıldı. Yemekte de bugün TEM A’cı
arkadaşlarımızla yine görüştük. Acaba, beklenen elde edilebildi mi bu projelerden? Bunu
söylemek oldukça güç. Bunun nedenleri üzerinde de durmak belki önemli değil ama bir kere
tarımsal üretimde yapmamız gereken, ilk başvurmamız gereken konu tarla koşulları. Yani, biz
üreteceksek neyi üretmeliyiz; iç pazar ve dış pazarda kalıcı olan ürünleri üretirsek ancak
tarımda bir şeyler yapmak mümkündür. Eğer, üretip satamayacaksak, elimizde kalacaksa,
depolarda çürüteceksek, bunun anlamı yok. Önce bunun üzerinde durmamız lazım.Daha sonra
kalite ye standartlara dikkat etmemiz gerekiyor. Sadece üretmek yetmiyor, ürettiğimiz ürünü
yine belli kalitede üretmediğimiz sürece, belli standartlara sahip değilse bu ürün, yurt dışında
pazarlayamıyorsak bu da anlamsız. Yine ekonomik bir üretim yapmıyoruz demektir, belli
kaynakları da boşuna kullanıyoruz demektir. Tabii, bu söylediklerim, gerek sulu tarımda
gerekse kuru tarımda geçerlidir. Kuraklığa dayanıklı veya kurak koşullarda da bölge
koşullarına uygun ürünlerin üretimi söz konusudur. Neyi nerede ürettiğimiz sorusuna
geldiğimiz zaman ise, biraz önce İlhami Bey de değindi. Her bitkinin istediği belirli koşullar
var, toprak, iklim koşulları gibi. Hangi ürünleri hangi zonlarda yetiştirmeliyiz. Bu sorulara
cevap bulabilmemiz için öncelikle veri tabanımızın olması gerekir, toprak veri tabanı
kastedildi. Bu konuda yeterli toprak etütlerine her alanda sahip değiliz maalesef. Bunun
yanında, iklim koşullarını M eteoroloji Genel M üdürlüğünden alabiliyoruz. Birçok yerde
yeterli değil. İstasyon sayısı gün geçtikçe azalıyor, şimdi 500 civarına inmiş durumda. Bu
türlü veri tabanlarını belirledikten sonra, özellikle bitkilerin agro-ekolojik isteklerine göre ki,
bunlar belirli hangi bitki nerede yetişebilir; bu türlü çalışmalara girilmesi gerekir. Ben yanlış
biliyor olabilirim, pamukta binlerce çeşitten söz ediliyor. Bugünlerde Türkiye’de 8-10 tane
ayrı ayrı deneme yapmamız mümkün değil zaten. O halde, simülasyon çalışmalarıyla hangi
varyateler hangi alanlarda yetiştirilebilir, bunların belirlenmesi, gerekirse bütün modellerin de
kullanılarak belirlenmesi, daha sonra o koşullarda denemelere alınması düşünülebilir. Bu
yüzden, agro-ekonomik çalışmalar oldukça önemlidir.Tabii, bunu yaparken, üretim dedik,
pazarlama dedik, bir üçüncü ayağı da yönetim. İyi bir yönetim iyi bir dengeyi sağlamamız
gerekir. İyi bir üretim, yönetim ye pazarlama modelini kuramadığımız sürece yeterli geliri
tarımdan sağlamamız pek mümkün gözükmüyor kanımca. Bir diğer konu, kurak alanlarda
bitkilere verilecek sulama suyu miktarı konusu. Sulama zamanının planlanması çok önemli.
M evcut suyu en etkin şekilde kullanmalıyız ki beklenen geliri ye doğal kaynakların
korunmasını sağlayabilelim. Burada da su-verim ilişkileri ve üretim fonksiyonlarından; daha
önceki konuşmacılar bahsettiler ki, onlarda önemlidir. Bitkilerin belirli dönemlerde suya karşı
hassasiyetleri oldukça farklı ve bitkiden bitkiye değişiyor, bitkinin gelişme aşamalarına göre
de değişiyor. Biz, bunlara, duyarlılık aşamaları diyoruz. Belirli dönemlerde su kısıtı
100
yapılmasında sanıyorum Cevat Hocam söylemişti, hangi dönemde sudan tasarruf edersek
daha az verim azalmasıyla dönemi atlatabiliriz şeklinde. Bitkiye yeteri kadar su vermek
yerine, kısıntılı sulama yapılması bir tek koşulda önerilebilir. Belli miktar suyumuz varsa, bu
suyu yeterli olarak verip, diyelim 100 hektar alanı mi sulayalım, yoksa gereğinden daha az su
verip, daha fazla alanı mı sulayalım? Bu soruya cevap verilmesi için, rakamlar biraz önce de
sulama tekniğinde verilmişti, verim, hemen hemen aynı ya da çok az bir verim azalması var,
ama su kullanımı oldukça fazlaydı. Ayni suyla hemen hemen aynı, daha yarı suyla aynı
verimi sağlayacak şekilde sonuçlar elde edilmişti. Bizim de yaptığımız çalışmalarda durum
çok farklı değil. Bütün sulama yapılarak ya da ayni alana % 50 su vererek, kalan suyla bir
başka alanın sulanması gerçekleştirilerek hem daha fazla alanın sulanması gerçekleştirilebilir,
hemde sudan yararlanan çiftçi sayısının arttırılması gibi sosyoekonomik bir olay sağlanabilir.
Onun yanında toplam alandan elde edilebilen gelirin artırılması mümkündür. Bir de istihdam
olayı açısından bakarsak yine olumlu, daha fazla iş gücü, özellikle pamuk açısından
düşünürsek, daha fazla istihdam sağlanması mümkündür. Bir diğer konu ise, bugüne kadar
yapılan sulama yatırımlarıdır. Çok büyük yatırımlar yaptık, 4,5 milyon hektar alanı sulamaya
açtık, ama Dünya Bankasının özellikle son yıllarda, gelişmekte olan ülkelere önerdiği bir
başka konu, yeni sulama yatırımları yapmak mi daha akılcı, yoksa mevcut yatırımları daha
etkin su kullanımı sağlayacak şekilde rehabilite etmek mi gerekir. Özellikle gelişmiş olan
ülkelerde, yani mevcut yatırımları önce etkin bir şekilde kullanalım görüşü ağır basıyor.
Devlet olarak büyük yatırımlar yapmışız, suyu barajdan, sulama kanallarından veya çeşitli
yapılardan çiftçi tarlasına kadar getirmişiz, ama bu suyun kullanımında da büyük sorunlar var.
Bir kere, tarımsal üretimde, yine sabahki konuşmalarda bahsedildi, açık sistemlerde sulama
suyu kaybı oldukça yüksek, yani randıman düşüktür. Ayrıca, açık sistemle suyu tarlaya kadar
getirdikten sonra bitkilere bunu verdiğimizde bu suyun kontrolü mümkün değildir. Halbuki,
kapalı sistemlerle bu suyu çiftçi tarlasına kadar getirebilseydik, hem suyun kaybı daha az
olacaktı (suyun getirilmesi sırasındaki kayıplar, dağıtımı sırasındaki kayıplar) hem de damla
sulama gibi su kaybı çok daha az olan yöntemlerle suyun toprağa verilmesi mümkün olacaktı.
Yine sabahtan değinildi, su ücretleri konusu; açık sistemlerde su ücretleri de büyük bir sorun.
Ücretler hem oldukça düşük hem de adil olduğunu söylemek pek mümkün değil. Bizde şu
anda ücretlendirme sistemi bitkili alan tarzında yapılıyor, yani çiftçi pamuk ekiyorsa, bir kere
de su verse on kere de su verse aynı ücreti ödüyor. 0 zaman, çiftçiler, sanki bu sistemde aşırı
su kullanımına yönlendiriliyor. Bu, büyük bir hatadır. Tabii, açık sistem olması bunu biraz
zorluyor. Bu yüzden, artık, kapalı sistemlere mutlaka geçilmesinde yarar vardır. Sayın
Tekinel ve arkadaşlarının yaptığı son çalışmalardan bir tanesinde, GAP bölgesindeki
sulamalarda gerekli suyun 2 ya da 7 kat fazlası su anda çiftçiler tarafından kullanılıyor.
Sulamalara göre bu değişiyor tabii ama 7 kat çok büyük bir rakam. Bu aşırı sulama nedeniyle
erozyonun önüne geçemiyoruz. Özellikle GAP alanı için söylemek istiyorum, toprak
erozyonu yüksek boyutlarda, taban suyu yükselmesi bazı bölgelerde büyük bir problem
oluyor, genelde giden su çok fazla. GAP’ta drenaj suyunun henüz ne yapılacağına tam karar
verilememiş. Onun dışında, tabii, bunların önüne geçilemezse, ileride tuzlaşma tehlikes i
önemli boyutlara çıkacak, toprak kaynaklarımızın bu şeklide yok edilmesi gibi önümüzde
büyük bir tehlike olarak duruyor. M ademki biz suyun % 70’ini tarımda kullanıyoruz, tarımda
kullandığımız bu suyu çok ekonomik ye çok etkin bir şekilde kullanmalıyız ki, ileride
karşılaşacağımız su sıkıntılarıyla karşılaşmayalım ya da diğer sektörlere daha fazla su
ayırabilelim. Tabii, her şeyi devletten beklemek bizim alışkanlığımız ama artık her şeyi
devletten beklemememiz gerekir. Özel sektör kuruluşlarına burada görev düşüyor. Ayrıca
sivil toplum örgütlerine görev düşüyor. Hep birlikte el ele vererek ne yapabileceğimizi oturup
konuşmalıyız. Sivil toplum örgütleri, konunun kamuoyuna duyurulmasında görev alabilir.
Özel sektör kuruluşlarının bu konuya ilgi duyulmasının sağlanmasında görev alabilir. Bu
konuları artık devletin desteğiyle yapmamız herhalde pek mümkün gözükmeyecek. Benim şu
101
anda iletmek istediklerim bunlar, daha sonra gerekirse tekrar söz verirse Sayın Başkan, diğer
konulardaki görüşlerimi belirtmek isterim. Teşekkür ederim.
BAS KAN — Teşekkür ederim. Söz sırası, Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsünden Sayın
Cemal Çekiç’te, buyurun.
CEMAL Ç EKİÇ (Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Anadolu Tarımsal Araştırma Enstitüsü,
Eskişehir)—Bugün Türkiye’de uygulanan nadas sistemi, 1930’lu yıllarda Sayın Numan’ın
başlatmış olduğu ye 20 yıl süreyle devam ettirdiği çalışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır ve
bu çalışmalar sonucundaki bu sistem her bölgede tam olarak uygulanmamaktadır. Eskişehir
ye Ankara’nın belirli bölgelerinde uygulanmaktadır fakat dezavantajlarını ye avantajlarını
Sayın M uzaffer Avcı açıkladı. Ama bu avantajlarına rağmen, İç Anadolu Bölgesinde bu
sistem uygulanmamaktadır. Uygulanmamasının en önemli nedenlerinden bir tanesi
çiftçilerimizin hayvan otlatma bahanesiyle de nadası geç yapması. Bu nadasın, erken nadasın
çok önemli olduğu ve mart ayında, yani tarlaya girilebildiği ilk anda nadasın yapılmasının çok
büyük önemi olduğu bu 20 yıllık çalışma süresince ortaya konulmuştur. Bu tam olarak
uygulanmamaktadır. Uygulansa şu andaki verimde bir artış olacağı muhakkaktır. Nadas
sistemi üzerinde konuşmak istediğim diğer bir konu, toprak işleme aletleri konusunda
çiftçilerimiz tam eğitimli değildir. Özellikle işleme sırasında güçlü aletlerin kullanılmas ı,
toprak erozyonunu artırmakta, özellikle rüzgar alan yönünü çok büyük oranda İç Anadolu
Bölgesinde artırmaktadır. M uzaffer Beyin tarif ettiği konu, yani çiftçilerimiz tarafından,
iklime ye işleme sırasındaki sürüm derinliklerinin hiçbirisi dikkate alınmamakta. Sonuç
olarak şu ortaya çıkıyor. Çiftçilerimiz nadas sistemi konusunda çok bilinçsiz. Bana kalırsa, bu
konuda geniş demostrasyon alanlarıyla ilgili çiftçilere, özellikle bu aletleri anlatıcı şekilde bir
yayım çalışmasının başlatılması lazım. Diğer bir konu, Amerika’nın belirli bölgelerinde
uygulanan sistemdir. Fakat belirli bir yağış ve toprakta bir organik madde düzeyinin
bulunması gereken bir sistemdir. Belki, iki üç yılda bir derin sürümle bu sistem bölgemize
adapte edilebilir. Bu konuda değişik bölgelerde çalışılması gereken bir sistemdir. Türkiye’nin
mevcut koşulları itibariyle de bazı uygulamalar için çok şanssız olduğu görülmektedir. Çünkü
tarla paylaşımları kardeşler arasında genelde eğime paralel olarak yapılmıştır. Erozyonla
mücadelede çiftçilere söylemiş olduğumuz çelikvari sürüm, bugün için İç Anadolu
Bölgesinde bu uygulama tamamen imkansızdır. Çünkü parsel genişliği dar, çiftçinin bu
şekilde sürüm yapması ve ona uygun ekipmanı olması mümkün değildir. Diğer bir konu, son
yıllarda ekim nadasıyla bazı ürünlerin İç Anadolu Bölgesinde nadası kaldıracak şekilde
uygulamaya sokulabileceği ifade edilmektedir. Yalnız burada üst üste ekimlerde riskin çok
olduğunu unutmamak lazımdır. Bugün 98 ye 99 yıllarında yağışlı bir sezon yaşarken, 2000
yılında çok kurak bir dönem geçirdik ve burada günü kurtaran, yani çiftçinin ekonomisini
kurtaran nadas tarlalar oldu ve çiftçilerimiz 97 ye 98 yılında o yağışlara güvenerek, daha çok
farklı çeşitlerine yöneldi, daha çok kuru çeşitler bırakılıp bu sisteme yönelme olmuştu. O da
verim düşüklüklerinde büyük bir payı oldu 2000 yılında. Diğer bir konu, ekim nadas
çalışmaları senelerdir araştırmalarda yürütülmekte, fakat bu konudaki çalışma sonuçlarını
belirleyecek olan şey hükümet politikalarıdır. Nihayetinde, en ideal ürün desenidir diye
araştırma sonuçlarını sunduğumuzda sonuçta tarımsal fiyatlar belirliyor, yani bir ürün
çeşidinin seçilmesini tarımsal fiyatlar ve piyasa şartları belirlediği için bu konuda da şansımız
oldukça az. M uzaffer Beyin çalışmalarına ilave edebileceğim diğer bir konu bizim,
Eskişehir’de 90’lı yıllardan itibaren yürüttüğümüz tümsek çalışmasıdır. Kuraklığın en önemli
etkilerinden bir tanesi, aslında çinko noksanlığıdır. Erken ilkbaharda oluşan kuraklık,
özellikle çinko noksanlığı oluşumuna neden olmaktadır. Aslında, topraklarda noksanlık çok
fazla değil. İç Anadolu Bölgesinde bu kuraklıkla birlikte çinko noksanlığını artırmaktadır.
Diğer bir konu, bitki ihtiyacı olan fosfor, İç Anadolu Bölgesinde 1970’li yıllardan bu tarafa
102
özellikle DAP kullanımı yoğun olarak devam etmekte ve şu anda topraklardaki fosfor
durumunun düzeyinin ne olduğu, üç aşağı beş yukarı, sadece çiftçilerden gelen, Köy
Hizmetlerinden gelen örneklerden tahmin edilmekte. fakat bu konuyla ilgili olarak detaylı bir
çalışma yok. Ben, bölge içerisinde yapılacak bir çalışmaya fosfor yüzdesi düşük yeni bir
gübrenin ilave edilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Benim söylemek istediğim diğer bir konu
da, kurağa dayanaklı bitki ıslahıdır. Burada genellikle kurağa dayanıklı bitkiler ön plana
sunuldu ama meteorolojik veriler gösteriyor ki, iklimimiz o kadar stabil bir iklim değil, çok
büyük değişkenlik gösteriyor. Bu nedenle, çeşitlerin verim potansiyelinin de dikkate
alınmasında fayda var. Yani bitki kurağa dayanaklığı olduğu kadar, uygun ortamların
oluştuğu durumda yüksek verim potansiyeline sahip olması gerekmekte ıslah çalışmalarında
dikkat edilecek bir konudur. Yine, Türkiye’deki en önemli hususlardan bir tanesi de
gördüğüm kadarıyla, ıslah çalışmalarındaki fizyolojik çalışmaların eksikliğidir. M aalesef,
üniversitelerimizde de bu konu çok yoğun olarak üzerine gidilmeyen bir konudur. Kuraklığın
fizyolojik metabolizması pek araştırılmıyor. sadece kurak oldu, bitki boyu kısa kaldı,
meteorolojik özelliklerle durum kurtarılmaya çalışılıyor. Fakat, kurak şartlarda fizyolojik
oluşumların tanıtılması, ıslahçı arkadaşlara çok büyük bir veri tabanı elde edeceği için en
azından bizim olayı daha iyi anlamamız için gerekli olan şartlardan bir tanesidir. Bu
çalışmaların artırılması gerektiğine inanıyorum. Teşekkür ederim Sayın Başkan.
BAŞ KAN — Çok teşekkür ederim. Efendim, programın son konuşmacısı Dr. M esut Keser,
buyurunuz.
DR. MES UT KES ER (Tarım ye Köyişleri Bakanlığı Anadolu Tarımsal Araştırma
Enstitüsü-Eskişehir) — Ben, genel olarak kuraklığa dayalı bitki çeşitliliği konusunda
görüşlerimi belirteceğim. Hasan Bey bu konuda kısa sürede, oldukça geniş bir sunuş yaptı.
Burada bazı konular vurgulandı. Ben bu konulardan bazılarının üzerine birazcık daha vurgu
yaparak ve bazı eksik kalan noktaları da göz önünde bulundurarak bu konuda bazı bilgiler
vereceğim. Öncelikli olarak kuraklığın tanımına çok dikkat etmemiz gerekiyor. Biz, Orta
Anadolu’yu konuştuğumuz zaman 250 mm ile 400 mm arasında kalan bir bölge için
konuşuyoruz ve bu bölgedeki kuraklığa dayanıklı çeşitleri geliştirmek üzere konuşuyoruz.
Buradaki şartlarda çeşit geliştirebilmek oldukça güçtür. Niye dersek, bugün Amerika’nın veya
İsrail’in yaşadığı kuraklık ile bizim yaşamış olduğumuz kuraklık birbirinden oldukça
farklıdır. Bizim toplam yağışımızda çok büyük farklılık var, bu yağışın dağılımında çok
büyük farklılık var. Eskişehir’i örnek vermek gerekirse, 73 yılın yağış ortalaması 345 mm.
Ama uzun yıllardaki tek tük yağışlara baktığımızda bu 200 milimetreyle 500 mm arasında
değişmektedir. Buraya girmeden önce kısaca daha önce yapmış olduğumuz çalışmaları bir
gözden geçirelim. Burada 300 milimetreden daha düşük yağış alma ihtimalimiz % 15, 400
milimetrenin üzerinde yağış alma ihtimalimiz de yaklaşık % 15; yani, genel olarak bizim
almış olduğumuz yağış 300 mm ile 400 mm arasında değişiyor % 70 oranında. Öyleyse,
bizim hedef kesitimiz 300-400 mm arasındaki şartlara iyi farklılık verecek bir tedbir olmas ı
gerekiyor. Yaptığımız bir diğer çalışma, bu toplam yağış ve dağılımı
üzerinde yapmış
olduğumuz bir çalışmada, verim ile aylık ortalama yağış arasındaki ilişkiye bakıldığında en
yüksek ilişki mayıs ayı daha sonra nisan ayı daha sonra da kasım ayında görülmektedir.
Şimdi biz kurağa dayanıklılık konusunda bir çalışma yapacaksak, mayıs ayındaki yağışları
çok ciddi şekilde incelememiz veya tahmin etmemiz veya M uzaffer Beyin göstermiş olduğu
bir takım olasılıkları göz önünde bulundurarak buna göre çalışmalarımızı yönlendirmemiz
gerekiyor.
Bitki açısından kuraklığa baktığımız zaman, veri olarak ikiye ayırmak mümkün: Bizdeki
kuraklığı, diğer tüm dönem kuraklığı ile geç dönem kuraklığı olarak ayırabiliriz. Biz erken
dönem kuraklığına göre, erken dönem gelen kuraklığa dayanıklı genotipi mi geliştirmek
103
istiyoruz yoksa geç gelen kuraklığa dayanıklı genotip mi geliştirmek istiyoruz? Tek tek
bunları tanıtmaya kalkarsak aslında bunlar o kadar zor bir olay değildir. Erken döneme
dayanaklı genotip geliştirmek istiyorsak o kadar zor değil, diğeri de öyle zor değil, ama ikisini
bir araya getirip kombine etmek, bazen erken gelir, bazen geç gelir. Bunu aynı genotip
üzeninde toplamak oldukça zordur. Bu oldukça kompleks bin durumdur. Bunu tek başına
karşılamak veya bir programın veya birkaç programın bunu tek başına karşılaması, daha
doğrusu, bir genotip üzerine toplaması oldukça zordur. Burada dayanıklılığın mekanizması
gündeme geliyor. Burada dayanıklılığın mekanizmasını çok genel olarak söylemek gerekirse
su kullanma etkinliği diyebileceğimiz genellikle Toprak-Su’cuların söylemiş olduğu birim
miktar suya üretilen birim kuru madde miktarı yani su kullanma etkinliğidir. Aslında istenen
budur ve hedef, az miktarda suyla fazla miktarda kuru madde elde edilen genotipleri
geliştirmektir. Türler arasında bile bunun varyasyonun çok geniş olduğu literatürde
söyleniyor. Genel olarak buğday için söyleyeyim, 1 ton su eşittir 1 kg buğday, yani 1 ton suya
karşılık siz 1 kg buğday alıyorsunuz. Bunun altını üstünü almak oldukça zor. Bir diğer
dayanıklılık mekanizması, topraktaki mevcut suyu azami miktarda, doyma noktasında dahi
alabilen genotiplerdir. Türkiye’de bu türlü varyasyonlar yine dar, ama türler arasında bu
farklılıklar her zaman mevcuttur. Örneğin, göz önünde bulundurursak, buğdayın doyma
noktasında dahi hâlâ topraktan su alabilmekte ve gelişmesini devam ettirebilmektedir. Ancak
bu sistem çok sürdürülebilir bir sistem değildir. Türkiye’de, önümüzdeki yıllarda belki bir yıl,
iki yıl için bu geçerlidir ama önümüzdeki yıllarda kuraklık devam ederse, bizim topraktan
kaldırdığımızdan daha az miktarda yağış alıyorsanız, bu sistemi devam ettirmeniz mümkün
değildir. Bugüne kadar kuraklığa dayanıklılıktan ziyade, kuraklıktan kaçış mekanizmaları
dünyada en çok kullanılan yöntemdir ve en çok üzerinde çalışılan karakter erkenciliktir. Erken
gelen, erken olgunlaşan ve özellikle Akdeniz ikliminin geçerli olduğu bölgelerde erken
olgunlaşan türler, çeşitler, genotipler, geç olgunlaşanlara göre genellikle daha avantajlı
durumda. çok basit bin örnek vermek gerekirse, Anadolu’da son kırk yılın verilenine
bakıldığında, arpa verimleri genellikle buğday verimlerinin üzerindedir. Buradaki en önemli
etken genellikle erkenciliktir. 0 nedenle, erkencilik, kuraklıktan kaçış mekanizması olarak
kullanılan en önemli karakterlerden birisidir. Bu çalışmaların yapılabilmesi için belli yerlerin
olması gerekir. Bunun için genotipler arasında genotiplerin kurağa vermiş olduğu karşılıklar
ölçülebildiği bir bölgenin olması gerekir ki genotipler arasındaki farklılığı bulabilelim. Yoksa
kuraklıktan bütün genotiplerin olduğu veya bitki genotipinin bir şekilde kuraklıktan
etkilenmediği bir bölgede çalışmaları yürütürsek, buradan herhangi bir şekilde sonuç almamız
mümkün değildir. Bir diğer önemli konu, Cemal Bey kısaca bahsetti, stabilite konusu. Biraz
önce dediğim gibi, 200 milimetrelik yağış, belki çok ekstrem bir yağış, ama 150 mm’den
itibaren buğdaydan ekonomik anlamda verim almak mümkün. Bizim yağışımız zaman zaman
480 mm’ye kadar çıkabiliyor, 1998 yılında 480 mm yağış aldık, 2001 yılında 228 mm yağış
aldık. Halbuki, 150 mm’de diğer genotip çok fazla etkilenirken, tatminkâr verim
verebilecektir. Ama bizim 400 mm üzerinde yağış olduğu zaman yüksek verim verebilecek
genotipler üzerinde durmamız gerekiyor. Bu noktada Türkiye ne yapmalı? Aslında, Sayın
Bayramin’e teşekkür ederim, kurumlar arası işbirliği konusu gündeme getirdi Türkiye ne
yapmalı konusunda. Tarım Bakanlığı, buna bağlı TAGEM , TÜGEM ve araştırma enstitüleri
ile üniversiteler arasında çok yakın, çok sıcak ilişkiler kişisel bazda var, ama kurumlar
arasında düşünüldüğünde maalesef yok. Niye bunu bu şekilde söylüyorum, üniversitelerde
yapılan çalışmalardan bizim tesadüfen haberimiz oluyor. Bizim yaptığımız çalışmalardan da
onların hiç haberi olmuyor. Çok basit bir örnek vermek istiyorum. Çukurova Ziraat
Fakültesinden M üjde Hanımın yapmış olduğu bir çalışma, Türkiye’nin, belki de,
Güneydoğudaki ekim sistemini değiştirebilecek bir çalışma. Yüksek sıcaklıktaki lokal
çeşitlerin fotosentez etkinliğinin araştırılması konusu ye tesadüfen biz bunu duymuş olduk.
Orada yapılan bir temel araştırma orada kalıyor. Bizim yapmış olduklarımız genellikle
104
uygulamalı araştırma ve bu türlü çalışmaların araştırma enstitülerinde yapılması çok zor. Niye
zor; en basitinden benim kendi programımdan örnek vermem gerekirse, farklı genotiple
çalışıyorum. Bunların içinde tek tek bir genotipin yüksek sıcaklıktaki fotosentez etkinliğini
ölçmem veya kuraklığa karşı dayanıklılığını test etmem zor. Elbette yapmaya çalışıyorum
ama bunları ancak ben kendi materyalim üzerine test ediyorum. Üniversitelerden, naçizane,
hasbelkader araştırma enstitüsünde çalışan bir kişi olarak, beklediğimiz en azından benim
beklediğim, temel çalışmaların üniversitelerde detaylı bir şekilde yapılıp araştırma
enstitülerine mamul veya yari mamul diyebileceğimiz ürünlerin gelmesi sağlamaktır. Bu bir
şekilde bir hastalığa dayanıklılığının tanımlanması veya bir genotip üzerine bunların
tanımlanmasıdır. Ondan sonra bunu araştırma enstitüsünün bir şekilde alıp, daha sonra
özelliklerini ve verim potansiyeli belli bir yere getirmektedir. Tabii, kurumlar arası işbirliği
derken, benim söylemek istediğim bu. Bu konuda benim kısaca söyleyeceklerim bunlar,
teşekkür ederim.
BAS KAN — Çok teşekkür ederim.
NİHAT GÖKYİĞİT — Birinci sorum Sayın Türkeş’e olacak. Bu malum, dünyanın ısınmas ı,
çölleşmede kuraklıkla ilgili. Bu konuda anlaşmalar yapılıyor. En son Bonn. Burada
Türkiye’nin bulunduğu taraf, yön nedir? Biz resmen imzaladık mı? İmzaladıysak ne
getirebiliyor?
DR. MURAT TÜRKEŞ — Türkiye sözleşmeye ve sözleşmenin eklerine OECD ülkeleriyle
birlikte yer aldığı için temel yükümlülüklere dahil olduğu için sözleşmeye taraf olmadı. 1994
yılına kadar ne imzaladı ne taraf oldu, 1994’ten sonraki sure zaten onay suresiydi.
1992’den 1997’ye kadar Türkiye, sözleşmenin dışında kaldı. Bunu özellikle söylüyorum.
1997 Aralıkta, Japonya’da Kyoto protokolü gündeme geldi. Bu protokol kabul edildi. Orada
bir resmi girişim oldu. Bazı emisyon yükünü azaltma yükümlülükleri vererek, ama eklerden
çıkarak, her iki ekten de çıkarak; yani, hem OECD listesinden çıkarak hem de eski sosyalist
ülkeler ve OECD’nin birlikte olduğu listeden çıkarak, yani her iki listeden de çıkarak, daha
yükümlülükler vererek taraf olmak istediğini dile getirdi. Fakat biliyorsunuz Türkiye’de kötü
bir örnek olmasın diye Türkiye’nin bu girişimine Amerika karşı çıktı ve Avrupa Birliği de
onunla birlikte oldu. İlk raunt böyle kapandı. Orada önemli olan şuydu: Amerika şunu
söylüyor: Aşağı yukarı küresel iklim değişiminin %35’inden kendisi sorumlu olmakla
birlikte, Çin ve Hindistan gibi büyük gelişme yolundaki ülkelerin de Kyoto protokolüyle
birlikte azaltma yükümlülüğünü almasını istiyor. Eğer onlar almazsa, bu protokol bizim
ülkenin ulusal çıkarlarına zarar verir. Sanayicilerin, lobilerin asıl anlatmak istediği de bu.
Yani, Amerika o tarihte şunu söyledi: Ben, tüketim kalıplarımı, yaşam tarzımı değiştiremem,
siz başınızın çaresine bakin. Türkiye’nin girişimleri o arada devam etti, en son Lahey’de
Çevre Bakanımızın Kasım 2000’de katıldığı taraflar konferansı iklim değişikliği çerçeve
sözleşmesi, taraflar konferansının altıncı toplantısında Türkiye’nin yeni bir önerisi oldu ve bu
öneri de şöyle: Türkiye, protokol yükümlülüklerini öyle de götürebilir, ama OECD ülkeleriyle
birlikte parasal yükümlülükleri, teknoloji aktarma yükümlüğünü yerine getiremez. 0 yüzden
bizi OECD kısmından çıkarın, biz, yalnızca birinci kısmında sözleşmeye taraf olalım. Bunu,
tarihte hatırlayacaksınız, Amerika’nın sorunları gündemdeydi, ağırlığı vardı, Türkiye’nin bu
önerisi, bir sonraki konferansa kaldı. Arada Bonn’da, Lahey’de başarısızlık olduğu için
Türkiye’nin önerisi gündeme gelmedi. Bonn’da Lahey toplantısının üçüncü kısmı yapıldı.
Onun şöyle bir önemi vardı konuyu bağlamak açısından: Amerika’nın dışında, dünya, Kyoto
protokolünün gerçekleştirmenin iradesini ortaya koydu, bir politik uzlaşma metni ortaya çıktı.
Bu metin, 1997’den o tarihe kadar, 2001’e kadar bütün uzlaşma noktalarını ortaya çıkardı.
105
Ancak şunu da söylemek gerekir. Kyoto protokolünün temel yükümlülüklerini zayıflattı; yani,
başlangıçta düşünülen protokol yükümlülükleri azaldı.
Türkiye’nin taraf olmasına gelince; Türkiye’nin önerisi Kasım’da M arakeş’te yapılan çerçeve
sözleşmesi yedinci taraflar konferansında kabul edildi. Türkiye’nin şu anda durumu şu: Ek
2’den isminin çıkarılması kabul edildi, yani artık OECD listesinde değil, 2000 yılına kadar
1990’daki emisyon tutma yükümlülüğüne tabi, ama parasal ve teknolojik yükümlülüklerden
kurtuldu. O dönemde zaten bitti biliyorsunuz. Fiili olarak, şu an 2001 yılındayız. M arakeş’teki
toplantının sonucunda önce listeler değişti, sözleşmenin ekleri yasal olarak aynı değil,
sözleşmenin ekleri, sözleşmenin ana noktayla birlikte kabul edildiği için, şimdi bu ek
değişecek. Ek değişince, Türkiye’nin Parlamentosunda şu anda sözleşmeye taraf olmayla
ilgili bir belge var zaten. Bir Bakanlar Kurulu kararı var ve komisyonlardan geçti; onun
gözden geçirilmesi gerekecek. Özetle, Türkiye, önümüzdeki günlerde, anladığım kadarıyla
taraf olacak. Öteki sorularınız; Amerika’da Başkana bağlı kriter değişiklik programının en
büyük parası iklim değişikliğine veriliyor. ABD’de hem enerji bakanlığında hem de Dışişleri
Bakanlığı ilgileniyor. Dışişleri Bakanlığında doğrudan iklim değişikliği görüşme sürecini
sürdürmekten sorumlu bir sürü diplomat var ve en üst düzeyde büyükelçi var. Yani, ABD,
iklim değişikliği süreci görüşmelerinin heyet başkanı çok yetkili bir büyükelçi ve onun altında
100-150 civarında bir uzmanlar grubu var. Sizin söylediğiniz konu, emisyon yaptırımları ve
emisyon ticareti kapsamında ilk kez bir protokolden söz edeyim; sorunuz öyle anlaşılır
olacak, arkadaşlarım anlamayabilir, bu konuya çok uzaklar doğal olarak. Protokol, emisyon
kolaylığı sağlıyor gelişmiş ülkelere. Yani, yükümlülüklerinin protokol düzenekleri belirliyor.
Bunlar üç düzeneğin altında topluyor. Bunlardan bir tanesi, emisyon ticareti, ikincisi temiz
kalkınma mekanizması, üçüncüsü ortak gelişme. Bunun hepsi, siz az önce söylediniz, projeye
dayalı, yani yatırım yapma, emisyon azaltma, paralı yükümlülük ile ilgili üzerinde ticaret. Bu
küresel konularla bağlantılı yeni dünya düzeniyle bütünleşmiş konular; yani, ticaret ağırlıklı
çevreyi koruma. Ben öyle söylüyorum bunu. Amerika’nın böyle bir önemi var. Emisyon
ticaretini, emisyon yaptırımı, dünyada ilk kez ticari olarak uygulayan ülke Amerika. Bunu
kükürt dioksit emisyonları için yapıyor. Herkes bu kurala uymak zorunda. Eğer, siz, o sene,
bunun üstüne çıkarsanız kükürt emisyonlarında, bir başka santralin da kullanmadığı emisyon
varsa onun parasını bastırıyorsunuz, onu alıyorsunuz,ama emisyonu fazla yapıyorsunuz bu
arada. Yaptırım bu. Eğer, siz, bir iş yılında, 2001 yılında diyelim, size ayrılan üst sınırın
altında emisyon yapmışsanız, bunu satma ya da bir sonraki donemde kullanma olanağına
sahipsiniz. Çok özetle, buna benzer bir sistem Kyoto protokolünde de var. şu anda
uygulanmaya çalışılıyor. M arakeş kuralları bunu yasal olarak belirliyor. M era ıslahı, meşe
ağaçlandırmada çok haklı olarak söylüyorsunuz, Bonn anlaşmasıyla bu kesinleşti, Kyoto
protokolü düzenekleri içinde ülkelerin emisyonların azaltma birimleri kazanma olanağı sunan
iki büyük alan var, ormanlaştırma, ağaçlandırma ye arazi kullanımı, tarım ormanlarının
düzenlenmesi şeklinde. Teşekkür ederim.
NİHAT GÖKYİĞİT — Avrupa Birliği üzerinden, Almanya üzerinden
DR. MURAT TÜRKEŞ — Bonn’da kabul edilen kurallar esas olarak Kyoto protokolü için
geçerli, bir kısım sözleşmeyle ilgili. Biz, zaten protokolün yükümlülükleri çok ağır, Türkiye,
sözleşmenin kurallarıyla bu işe devam edebilir. Ben sorunuzu anladım. Kyoto protokolüne
bağlı olmasa bile, Türkiye bir taraf ülke olarak hem bu yatırımı bir başka ülkede yapabilir
hem de kendi ülkesinde ağaçlandırma, yeniden ağaçlandırma ormanlaştırma, tarım mera
projeleriyle, yani genel anlamıyla tarımsal arazi kullanımı projeleriyle emisyonlarını azaltma
106
yükümlülüğünün bir kısmını yerine getirmiş olabilir. Bu projelerden para kazanır ye projeleri
bir başka taraf ülkede de gerçekleştirebilir. Türkiye Kyoto protokolünde yok, olması da
gerekmiyor, ama Türkiye bütün buradaki genel kurallardan yararlanabilir.
NİHAT GÖKYİĞİT — Burada bir derinlik oluşsa TEM A gibi, ne beklerseniz ki, bunu
harekete geçirelim; yani, bazı örnek projelerde, o tespitlerinizin hepsi önemli, yapılıyor tabii,
onlar gayet güzel; ama, bunun bir eğitim tarafı var, bir de uygulama var. Biz, örnek bazı
projelerle kendimiz yapmaya çalıştık. Bunu, bu fondan istifade ederek sizinle tam bir işbirliği
yaparak, sizin bir taşeronunuz gibi bazı yerlerde örnek projeler yapmak istersek yolumuz
nedir? Onu soruyorum.
BAŞ KAN — Teşekkür ederim. Aslında biz TEM A olarak, önceki yıl, ülkesel yem bitkileri
üretimi gereksinme projesini, bir strateji raporu hazırladık, bakanlığımıza sunduk, TIGEM
Genel M üdürlüğüne. İlkönce benimsendi, bakan bey de benimsedi ama şu ana kadar fazla bir
yol da almadık. Onu canlandırmak gerekiyor.
FEVZI TOPAL (TÜGEM Genel Müdür Yardımcısı) — Öncelikle ne yaptığımıza kasaca
değinmek istiyorum. M era Kanunumuz çıktıktan sonra, kanun gereği, altyapıyla ilgili
hazırlıklarımızı tamamladık ve şu anda da 2000 haziran ayından itibaren uygulamayla ilgili
projelerimizi bağlattık; ancak, nerede, nasıl, ne zaman, ne şekilde yürüteceğimizle ilgili
elimizde herhangi bir yen taban olmadığından, elimizdeki mevcut mera varlığımızın miktarını
dahi bilmiyoruz. Onun için, öncelikle, çalışmalarımızı tespit ye tahditle ilgili uygulamalara
ayırdık ve bir zaman takvimi yaparak, 2004 yılına kadar öncelikle ülkemizdeki mevcut mera
varlığımızı bir tespit edelim dedik. Bu tespitlerle birlikte, ülke üzerindeki vejetasyon durumu,
toprak yapısı, eğimi, topoğrafik durumuyla ilgili bilgileri de derleyelim diye düşündük ye şu
anda bu çalışmaları başlattık. Yaklaşık olarak da 1,9 milyon hektar alanda bu çalışmamızı şu
anda tamamladık. Tabi bu çalışmalar yapılırken mevcut ıslah programını aslında, 2004’ten
sonraya programlamamıza rağmen, 2002 yılı içerisinde de her ilde üreticimize, neyi
amaçladığımızı gösterebilmek açısından her ilde, oradaki mevcut eleman durumumuz da göz
önünde bulundurularak bunlarla ilgili bir iki köyde ıslah faaliyetlerine de 2002 yılından
itibaren bağlayacağız. Tabi burada bu işi bizim, elbette ki, mutlaka, diğer kurum ye
kuruluşlarla da işbirliği halinde götürmemiz gerekiyor, bu işin altından tek başımıza
kalkacağımıza pek fazla inanmıyoruz; çünkü, şu anda mevcut merayla ilgili ıslah
çalışmalarıyla ilgili elimizde yeterli düzeyde teknik eleman sıkıntımız da var. Onun için,
araştırma enstitülerimizden, üniversitelerimizden yararlanmak istiyoruz ye yeni
hazırladığımız yönetmeliğimiz içerisinde de bölgesel olarak uzmanlar kurulu oluşturduk ye bu
uzmanlar kurulunun içerisinde o bölgedeki üniversiteler, araştırma enstitümüzden uzman
kişiler var; yani, her yapacağımız ıslah çalışmasını, öncelikle onlar gözden geçirecekler, o
bölge için uygun olup olmadığına karar verecekler, uygun görüşle birlikte biz de uygulamaya
koyacağız diye düşünüyorum. Bilindiği gibi, merada yapılacak olan ıslah çalışmaları son
derece zor, riskli ye büyük paraları gerektiriyor. Onun için, öncelikle, bir defa, mevcut
üreticinin, ıslah çalışmasının yapıldığı bölge içerisindeki üreticiye iyi anlatılması gerekiyor.
Aksi halde, siz, ne kadar ıslah çalışması yaparsanız yapın, Hüsnü Beyin biraz önce anlattığı
gibi, o otlak çalışmasının birinci yılındaki neticeyi, ikinci, üçüncü veya daha sonraki yıllarda
girmek mümkün değil; yani, o bölge içerisinde, o otlatma planının mutlak surette yapılması
lazım veya onlar için öngörülen hayvan sayısının daha üzerine çıkmamak gerektiği kes in.
Bunları sağlamadığımız müddetçe, hangi ıslah metodunu kullanırsak kullanalım, neyi
yaparsak yapalım, a meralardan yetenli düzeyde faydalanmamız da mümkün değil. Bir
üçüncüsü, mevcut ıslah çalışmasının, köy içerisindeki mera parsellerinin sadece binisinde
107
değil, tümünde uygulamak zorundasınız; çünkü, bugüne kadar yapılan mera ıslahları 2-3 bin
dekarlık bin meraya sahip alan köyün 300 dekarında bir mera ıslah çalışması yapılmış ancak,
a bir yıllık gelişmeyi gören üreticilerimiz, mevcut hayvanlarını orada yoğunlaştırarak bin
yılda orayı köreltmişler. Onun için, bununla ilgili çalışmanın, gerçekten de, kuruluşlar
arasında iyi bir işbirliği sonucu ortak karanlar vererek en iyisini bulmak zorundayız.Gönüllü
kuruluş olarak TEM A’mızın da, mutlaka, bizim uygulamaya koyduğumuz alanlar içerisinde
eğitimde bize faydalı olabilsinler, hatta, kendilerinin, özellikle seçtikleri veya ıslah çalışmas ı
uygulamak istedikleri alanları belirleyerek, biz, gereken her türlü desteği, mera
kaynaklarından kullanmak üzere parasal desteği de vermeye hazırız. Bir de, bugün için en
büyük problemlerimizden bir tanesi de yine hem mera yem bitkileri için hem de çayır merayla
ilgili tohumluk ihtiyacımızın temini konusunda bölgelere göre, ülkemizde yetişen mevcut
çeşitlerin bir an önce tespit edilip, bunların tohum deseninin getirilmesi gerekiyor. Yine,
araştırma kurumlarımız veya TIGEM gibi kuruluşlarımız da, şu anda TIGEM ’le önümüzdeki
günlerde bu konuyla ilgili bir protokol yapmak suretiyle belirli bir işletmesinde bulunan
üretimine geçecek; ama, özel sektör tarafından da yapılan bu türlü faaliyetlere destek
olacağımızı söylemek istiyorum.Teşekkür ediyorum.
BAŞ KAN — Teşekkür ederim. Sayın Orhan Doğan, buyurunuz.
Doç.Dr. ORHAN DOĞAN (Köy Hizmetleri Ankara Araştırma Enstitüsü Müdürü) —
Kuraklık konusu, geçen yıldan bu yana enine boyuna tartışılar ye belirli bir ağamaya da
ulaşılan bir konu. özellikle gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde önemini her gün artıran
bu konu ilk defa demeyeyim ama ilke yakın olarak 27 Şubat 2001 tarihinde yapılan bir
toplantıyla gündeme geldi. Burada, su yönetimi nedir? kuraklık nedir? konular işlendi. Daha
sora 20 M art 2001 tarihinde Hilton’da bir toplantı yapıldı, Yaşar beyde organizatördü. Orada
çeşitli kesimlerden gelen arkadaşlarımız kuraklığın, tarımsal, hidrolojik veya meteorolojik
boyutlarını enine boyuna tartıştılar. MURAT beyde o toplantıda vardı, Sayın Başkan da vardı.
Efendim bu arada dünya genelinde de kuraklıkla ilgili bir ağ oluşturulması söz konusu oluyor.
21-26 M ayıs tarihleri arasında Süleyman beyle beraber Rabat’ta bir toplantıya katıldık, Tarım
Bakanlığı ye Köy Hizmetleri olarak biz de ülkemizi temsilen bu toplantıya katıldık. Orada da
yapılan çalışmaların en azından Akdeniz iklim kuşağındaki ülkelerin kuraklıkla mücadelede
ortak davranmaları için bir kuraklık ağı oluşturulması prensipleri ortaya konuldu. Yeni bir
kaynak aradık. Rabat’ta olan bu toplantı aynı zamanda ekim ayında Hanla’da toplanmış yeni
yeni kararlar alınmaya başlanıldı. Tabi biz arkadaşımla beraber ülkemizin temsilcisi olarak,
Köy Hizmetleri Genel M üdürlüğüne ve Tarım Bakanlığının Sayın M üsteşarına ülkemizde de
en azından kuraklık alarmını, kriz alarmını oluşturacak bir ağın oluşması gereğini
vurgulamaya çalıştık. Sayın M üsteşarımız ilgi gösterdiler, son aşaması ne oldu bilmiyorum.
Ülkemizde kuraklığın sahibi yok. O nedenle, önce sahibinin oluşması lazım. İkincisi bu su
kıtlığıyla ilgili bakanlık, genel müdürlük gibi bir sürü kuruluş var. Bunların hepsi arasında iyi
bir diyalogun, organizasyonun koordinatörlüğün olması gerekirken çeşitli şekillerde dağınık
çalışmalar mevcut. Dolayısıyla kuraklıkla mücadelede tarımsal olsun, başka nedenlerle olsun,
yapılacak çalışmaların ilki kamu nezdinde neler yapılmalı diye düşünmemiz, ikincisi çiftçi
bazında neler yapılması gerektiğidir; çünkü, suyun % 70’ini çiftçi kullanıyor. Kamu nezdinde
yapılması gerekli olanları şöyle özetleyebiliriz. Birincisi, toprak yasasıyla beraber su çerçeve
yasasının da çıkarılmasına ağırlık verilmeli. İkincisi, çiftçinin katılımını her türlü katılımı,
üretime katılımını engelleyen 2032 sayılı Yasanın değiştirilmesi gerekli; yani çiftçi
katılımının da sağlanması lazım. Çünkü yatırımı yapıyorsunuz, özellikle Köy Hizmetleri
olarak göleti yapıyorsunuz sulama kanaletlerini yapıyorsunuz, terasını yapıyorsunuz, sonra
108
çekiliyorsunuz. Çiftçi katkısı olmadığı için dilediği gibi işletmeye çalışıyor. Bunun için de
kanalda bilinen sedimentin atılması için Ankara’ya heyet gönderiyor, yani o duruma geliyor.
Dolayısıyla, çiftçi katılımının her düzeyde oluşmasında yarar var. Su tasarrufu ve üretimi
teşvik eden dolayısıyla kuraklığın bir noktada engelleyicisi olan Arazi Toplulaştırma Yasa
Tasarısı şu anda bekliyor. O yasanın çıkarılması lazım. Buna benzer üretim planlamasından
daha önce arazi kullanım planlamasının yapılması lazım. Bunu yaptığımız zaman bir sürü
konuyu ortadan kaldıracaksınız, işletmelerin parçalanmasını önleyeceksiniz, optimum işletme
büyüklükleri oluşturacaksınız ye böylece arazi parçalanmayacak, istediğiniz toprak muhafaza
ya da toprak koruma istemlerini oraya adapte etmeniz daha kolaylaşacaktır. Bunların
yapılması lazım. Bunun için de tabii arazilerin parçalanmasını önleyici şekilde miras
hukukunda gerekli düzenlemelerin yapılması yararlı olacaktır. Şimdi bu makro düzeyde
devletin yapacaklarını bir tarafa bırakırsak, bizlerin yapacağı ne olacaktır. Deminden beri
izliyorum, 1930’lardan bugüne yapılan çalışmalar halâ sürüyor, hatta 19 ilde 75 bin hektar
alanda bir tarım sistemini ortaya koyduk, hocam da buradalar, tabii, bunlar, Tarım
Bakanlığının büyük desteğiyle yürütüldü; ama, çiftçiyle iç ise olduğumuz zaman, bazı
kaynaklar kullanılıyor. Sizinle beraber bir şeyler yapıyor, ama siz elinizi çektiğinizde çiftçi
yine bildiğine gidiyor. Dolayısıyla, tarımın da para etmediği bu donemde adamlar topraklarını
terk ediyor. 1,2 milyon insan her yıl kırsaldan kente göç ediyor, tarımı bırakıyor, geçinemiyor
adam. Dolayısıyla, bunların en iyi şekilde değerlendirilmesi için çiftçiyle iç içe çalışmalar
çözüm olacaktır muhakkak. Tarım teknikleri anlatıldı, sulama yöntemleri anlatıldı, yeni
modeller geliştirilmeye çalışılıyor. Bunların hepsi geçerli, ama nerede geçerli; masa başında.
Benim demek istediğim şu: Bizim yapacağımız çalışmaların hepsinin çiftçiye ulaşması lazım.
İşte Tarım Bakanlığımızın fonksiyonu esas burada olmalı. Tarım Bakanlığımızın üretilen bilgi
nereden olursa olsun, içten veya dıştan, bunu en iyi şekilde üretime döndürmek için çiftçiye
ulaştırması lazım. çiftçiye ulaşmaz, çiftçiye demokratik çalışmalarla ulaşılır. Eğer
şekerpancarında tam sulamada yüzde yüz verim aldığımızı düşünürsek, % 50 kısıtlı su
verdiğim zaman % 98’e düşüyor verimim, % 45 kısıntıya gittiğim zaman % 89’a düşüyor.
Demek ki, % 11 kısıtlılığa gidildiği zaman verimde, suyunuz % 45 oranında kısılıyor. Bu ne
demektir; % 45 alanınızı daha sulayabilecek bir alternatif çıkıyor ortaya. Bunu aynı zamanda
pamukta da yapmak mümkün. Pamukta tam sulamada 100 dersek, % 40 kısıntı uyguladığım
zaman % 89 verim alınıyor. Dolayısıyla, benim önerim şu: çiftçi bazında mademki suyun %
70’ini çiftçi kullanıyor, o halde çiftçi ne yapmalı? çiftçi en bilinçli şekilde bilgiyle teçhiz
edilmiş vaziyette tarımını yapmak zorunda, yapmak mecburiyetinde; Ama onu sınırlayan,
kısıtlayan bazı nedenler var. İşte onu devlet düzeltecek. M esela, birim alandan değil de birim
hacim esasından giderek çiftçinin su ücretini ödemesi gerekir. Bu, sulama bakımından çiftçiye
kısıt getirecektir. İkincisi bizim deminden ben üzerinde durduğumuz vasıflı sulama sistemini
ortaya koymak. Demek ki bunları yaptığımız takdirde bizim çiftçiye eğilmemiz ve onları
bilgiyle donattığımız takdirde, tasarruf sağlanabilir. İşte, gen kaynaklananın üretimi konusu,
ıslah konularının ortaya konulması; bunları arkadaşlarımız anlattı. Demek ki, herkes görevini
yapabiliyor, bazı aksamalar var, aksayan yönlerin de ortaya konulması lazım. Dolayısıyla
kuraklık sadece rölatif bir kavram zaten; çiftçiye o kurak dönemleri iyi yakalamak lazım, o
demostrasyonlarla bilgi aktarımıyla, çiftçinin tarlasında örnek çalışmalarla ortaya
konulacaktır. Amerika’da çok eskiden şöyle bir olay olmuştur: Bir üniversite mensubu hoca
bizi gezdirdi. Bir araştırma kuruluşunun da mensubuymuş ama oradaki araştırmalar
üniversiteye bağlı “Sizin maaşınızı kim veriyor” dedim “bizim maaşımızı çiftçiler veriyor”
dedi. Üretilen ürünün binde 6’sı galiba, çiftçiden ürün bazında yüzdelerle toplanıyor. “Peki,
sizin yaptığınız işlemde hocalar araziye geliyor mu!” dedim “Ne demek efendim, hoca,
araziye gelmek zorunda” dedi. Akademik çalışmaların dışında Adana’yı tenzih ediyorum.
Çünkü Adana, gerçekten araziye köylüye ulaşan, köylüyle iç içe olan hocalarımızın sayısı çok
enderdir. M esela, İlhamı Beyi sayabiliriz. Şunu demek istiyorum: Yalnız akademik çalışma
109
değil, bütün sorunlar çiftçinin üretiminde yatmakta, dolayısıyla, çiftçiyle omuz omuza
çalışmak lazım. Teşekkür ediyorum.
BAŞ KAN — Çok teşekkür ederim Sayın Doğan. Sayın M ehmet Ali Ünal; buyurunuz.
MEHMET ALİ ÜN AL (TİGEM Genel Müdürü) — Sayın Başkanım teşekkür ederim. Bu
toplantının cumartesi günü tertiplenmesi bizim için iyi oldu. Toplantıyı düzenlediğiniz için
sizlere ve katılımcılara teşekkür ediyoruz. Gerçekten değerli sunumlar söz konusu oldu, ayrıca
sunuculara da teşekkür ediyoruz. İlhamı Ünver Hocamız bizleri bağışlasın, biraz hayvancılığa
haksızlık etti gibi geliyor bana. Ben genel anlamda gelişmiş ülkelerin hayvanlarının ye
hayvansal ürünlerinin bol miktarda üretildiği, arz fazlasının olduğu ve gelişmekte olan ülkeler
kalkınmasının çalışmaların yapıldığın bir dünyada Türkiye’de herhalde hayvan üretimi ye
hayvansal ürünlerde hem kendi iç tüketiminde hem de dış satımını da düşünecektir. Burada
sera gazları açısından hayvansal üretimin katkısı zaten dünyanın bir dengesi. Dünya
kurulalıdan bu yana bu denge söz konusu. Onun dışında endüstri atıklarının daha çok sera
gazına sebep olduğu söylendi. Bu küresel gelişmenin, endüstriyel gelişmenin çevreye olan
kötülüklerinin birikintilerinin biraz hayvancılığa mal edilmemesi gerektiğini düşünüyorum
ben. Biz hayvancılığa devam etmeliyiz diye düşünüyorum. Gelişmiş ülkelerde tarımda
hayvancılığın oranı artık standartlaşmıştır, bizim de onları yakalamamız lazımdır. Ünver
Hocamızla ve M uzaffer Beyle ilgili bir konu. Burada şöyle söylendi: Nadasın Türkiye’de
kaldırılması konusu. Burada tabii olayın netleşmesi lazım. M uzaffer Bey nadastan bahsetti.
Ben kimyasal nadasla ilgili, tabii geleneksel nadasta bir sürüm söz konusu, toprak işleme
maliyeti söz konusu, kimyasal nadasta da tarımsal ilaçlama söz konusu. Burada bir ekonomik
analiz yapılması gerekir diye düşünüyorum. Bu ekonomik analiz yapıldı mı, maliyet analizi?
Hangisinin lehine? Sunumda varsa bu, biz kaçırdık o zaman, özür diliyorum ben. Burada esas
netleşmesi gereken konu, Türkiye için artık şu söylenmeli: Yağışı şu kadar milimetrenin
altında olan yerlerde nadas yapılmalı, kimyasal yahut da geleneksel nadas. Bunun dışında
yapılmamalı ve hatta bu bölgelerde şunlar yapılmalı diye düşünüyorum ben. Böyle bir tavsiye
yapabilir misiniz? Eğer böyle bir tavsiyeniz varsa, biz de duymak isteriz. Bir başka konu,
Cevat Hocamıza teşekkür ediyorum bu sulamada modeller sundu. Yalnız burada karık
sulamayla ilgili. Bir karığa su veriyorsunuz, ikincisine vermiyorsunuz, ikinci sulamada da
vermediğiniz yere veriyorsunuz, verdiğiniz yere vermiyorsunuz. Damla sulamada bunun
olabileceğini söyledi. Türkiye’de, biliyorsunuz, yağmurlama sistemi yaygınlaşmış durumda.
Yağmurlamada böyle bir şansımız var mi ve bunun üzerinde araştırma yapıldı mi, yapılması
düşünülüyor mu? Bu merak konusu, eğer o konuda bilgi verebilirseniz sevinirim. Bir başka
konu, Tarımsal Araştırma M üdürlüğünden arkadaşımız çok güzel bir sunum yaptı. Biz de
tarımın pratiğinden gelen insanlar olarak bir katkıda bulunmak istiyorum. M era konusu
önemli bir konu. Burada iki şey üzerinde durmak istiyorum. Eğer merayı ıslah etmek
istiyorsak biz o bölgenin bitkisini yaşatmak ye o bitkiyi orada idame etmek zorundayız. Bunu
kuraklığa dönüştürme açısından soruyorum. Bir kere, ıslah edeceğimiz mera üzerinde bulunan
tabii ortamdan gelen tabii bitkileri tespit etmek gerekir. Biz o merayı belli bir süre korursak o
mera kendini yeniliyor. Eğer ilave düşünüyorsak da, o bölgenin bitkilerinden tohumlar
toplayıp, o tohumları toprağa iade yapıp çok başarılı olabiliriz diye düşünüyorum ben. Benim
soru ye katkılarım bu kadar, teşekkür ediyorum.
BAS KAN — Teşekkür ediyorum.Tarımsal Araştırma Genel M üdürü Selahattin M ermer;
buyurunuz.
S ELAHATTIN MERMER (Tarımsal Araştırma Genel Müdürü) — Teşekkür ediyorum
Sayın Başkan. Öncelikle bu toplantıyı düzenlediğiniz, böyle bir organizasyonu
110
gerçekleştirdiğiniz için TEM A Vakfına ye katılan değerli arkadaşlarımıza, katılımcılara
teşekkür ediyorum. Konu önemli, kuraklık; Yani gerçekten ihmale gelmeyecek ve
insanoğlunun büyük etkisinin de olduğu bir gerçek konu. Son iki ay içerisinde katıldığım
uluslararası üç toplantıda ilgimi çeken birkaç ifade vardı. Burada paylaşmak istiyorum onları.
Bir tanesi, su M adenciliği; sanki dünyanın gündemine giriyor ve tahmin ediyorum ileriki
yıllarda bu çok önemli bir terim olarak belki literatürlere girecek. Çünkü su gerçekten bir
maden olma özelliğinde oldu. Biz, şu anda belki tam onun farkındayız veya değiliz,
bilmiyorum ama gerçekten bir maden ve daha kıymetli bir meta oluyor su. Bu su çok önemli
bir konu. Gayet güzel sunuşlar yapıldı, teşekkür ediyorum. Suyun muhafazası, kaynakların
zenginleştirilmesi, yeraltı sularının beslenmesi, özellikle Hocamın sunduğu bu çiftlik göletleri
konusu yani bizim suyu azami ölçüde muhafaza edip ona ihtiyaç duyulan en çok ihtiyaç
duyulan noktada en iyi, en verimli şekilde, en iyi tekniklerle kullanabilme yollarını mutlaka
uygulamalıyız. Bu bizim için vazgeçilmez konular hem meraların hem ağaçlandırmanın
yapılması, ama bunun yanında suyun muhafazası ye etkin şekilde kullanımı çok önemlidir.
Bir konuya farklı yönde yaklaşmak istiyorum. Tarımsal araştırmalar olarak Bakanlığımıza
bağlı birçok enstitüde susuzluğa dayanıklı, kuraklığa toleranslı alan çeşitlerin ıslahı ve
geliştirilmesi yönünde önemli çalışmalar yıllardır yapılmakta ve bugün de yapılıyor.
Türkiye’de biyolojik çeşitliliği korumuyor veya kullanmıyoruz yaklaşımını kabul etmiyorum
kullanıyoruz ama dünya artık globalleşmiş, yani bizim ülkemize o kadar çok insan girip
çıkıyor ki bilimsel amaçlı, turizm amaçlı veya başka amaçlı. Yıllardır biz vermişiz veya bizim
bilgimiz dışında alınmış çeşitlilikler artık başka yerlere dağılıyor, biz de başkalarından
almışız, bizimkini de başkaları götürmüş. Ama bizim arkadaşlarımızın sunuşlarında dikkatimi
çekti kendi genetik kaynaklarımızı, özellikle hububatta ve baklagillerde gayet iyi bir şekilde
kullanıyoruz ve bugün bizim marjinal alanlarda üretim yapmış olmamıza rağmen, buğdayda
üretimimiz dünya ortalamasının çok altında değil. Aynı buğday çeşitlerimizi, aynı genetik
karakterlerimizi olumlu ekolojik şartlarda, uygun toprak, uygun işleme, uygun yağış, iklimde
7-8 kiloya kadar çıkan bölgelerimiz var. Aynı çeşitlerdeki biz çok marjinal ekilmesi uygun
olmayan, kesinlikle ekilmemesi gereken arazilere buğday ekip 100 kilo aldığımız zaman çok
düşük diyoruz ve bu bölgelerde zoraki bir üretim yapmak için çabalıyoruz. Dolayısıyla verim
ortalaması düşüyor ama aynı şekilde uygun ekolojilerde çok daha yüksek verimler elde etme
şansımız var. A groekonomik zonların belirlenmesi iyi bir gerekçe ye iyi bir teknik uygulama.
Bunları biz yaptığımız takdirde, bunlara uygun çeşitleri de o bölgelere getirdiğimiz takdirde,
herhalde bizim verimlerimizin çok daha artacağını ben burada ifade etmek istiyorum. Ayrı bir
konu olarak belki nadas konusuna çok önem verilmeli ama az önce arada Nihat beyle de
konuştuk, bir şeyi de belirtmek istiyorum. öyle bir toplum yapımız var ki, demostrasyon çok
önemli. Yani yaptığımız, geliştirdiğimiz bir şeyi çevreye, çiftçiye tanıtmanın en güzel yolu
demostrasyon güzel de Ankara Tarla Bitkileri M erkez Araştırma tesislerini biz TİGEM ’e
bağlı işletme müdürleriyle, bizim araştırmacı arkadaşlarımızla beraber gezdik, M üsteşarımız
da vardı. Hasat dönemi öncesiydi; orada 4 bin dönümün üzerinde bir arazide buğday, hububat
ekimi, diğer ürenler de ekiliyor. Uygun işleme, uygun teknolojilerin, tekniklerin kullanımı,
zamanında kullanımıyla elde edilen verimli ürün, tel örgünün dışındaki aynı toprak
yapısındaki aynı bölgedeki vatandaşın, çiftçinin arazisindeki verimle kıyaslanamayacak
derecede farklı. Yani, tel örgünün dibindeki, bir karış ilerisindeki arazide yapılan
uygulamadan habersiz oradaki çiftçi veya haberi var ama uygulayamıyor, uygulamıyor. Şuna
geleceğim, çok iyi çeşitleri, çok iyi teknolojileri gerçekten geliştirebiliriz ama bunları
kullanacak ye uygulayacak çiftçiyi de bir şekilde bizim teşvik mi etmemiz lazım veya o çiftçi
bunu uygulamıyorsa illa ki ona bir devlet olarak da destek vermemeliyiz, yani vermek
zorunda da değiliz. O işi yapacak, uygulayacak olan, o işin en iyisini orada tatbik edecek olan
yapsın tarımı illa ki herkes tarımla uğraşmak zorunda değil. Uygun teknolojileri biz bir
şekilde kullanıp, kullanıcıların da bunu yapmasını sağlayabilirsek tahmin ediyorum biz, çok
111
daha verimli bir üretim yapmış oluruz. Verimli üretim, belki bize mera alanlarındaki baskının
azalmasana, belki açılmaması gereken, tarım yapılmaması gereken arazilerdeki tarımdan
bizim çekilmemizi sağlayacaktır. Bu konuda olumlu gelişmeler olacak. Burada hepimize
görev düşüyor bakanlık olarak, gönüllü kuruluşlar olarak, TEM A gibi diğer kuruluşlara da
büyük görevler düşüyor ama en önemlisi de işbirliği. Bir hocam bahsetti Üniversitelerle
araştırma enstitülerinin çok iyi ilişkisi olduğunu söyleyemiyoruz. ilişkimizin çok iyi olduğu
konular var ama özellikle toprak konusunda belki toprak-su’nun ayrı bir bakanlıkta, genel
müdürlükte olması, bizim Tarım Bakanlığı olarak toprak suyla ilgili araştırmalara çok fazla
değil, hemen hemen hiç girmeyişimiz. Bu toprakla ilgili konulardaki işbirliğini daha da
azaltıyor ama bağ bahçeyle ve tarlayla ilgili konularda çok iyi diyaloğumuz olan üniversiteler,
kuruluşlar var ama yeterli değil.Bunu ben de kabul ediyorum. Bu işbirliğini hep beraber iyi
niyet içinde geliştirmek zorundayız. Çok teşekkür ediyorum.
BAŞ KAN — Sağ olun. Buyurun efendim.
DR. LÜTFÜ BAŞ - Efendim, ben İstanbul TEM A gönüllüsüyüm ve TEM A’nın Yönetim
Kurulu Üyesiyim. Şişli Eftal Hastanesi Klinik şefiyim, bu hastanenin de yakın bir zamana
kadar başhekimliğini yapıyordum. Ben, öncelikle bu toplantının düzenlenmesinden dolayı
Sayın Arkadaşımız M ahir beye çok teşekkür ediyorum ve bu değerli bilgileri bize hazırlayan,
sunan hocalarımıza çok teşekkür ediyorum. Ancak aklıma takılan bazı soruları dile
getirmeden önce, TIGEM Genel M üdürü beyefendinin son anda söylediği bir söz var. “Biz
TEM A’nın mera ıslah projelerine destek veririz” dedi. Çok teşekkür ediyorum ve bunu sizin
huzurunuzda söylenmiş bir söz olarak kabul ediyorum ve hemen konuya geçiyorum. TEM A
Vakfının Edirne Valiliğiyle birlikte hazırladığı e TEM A’nın birkaç örnek projesini gördükten
sonra şu anda Edirne’de 120 köyde kırsal kalkınma projesi vardır 800 bin dönüm meranın %
30’una yakın bölümünde çok ciddi ıslah problemleri vardır. TEM A, Üniversite ve uzman
arkadaşlar tarafından yapılan çalışmalarla çok güzel örnekler ortaya çıkmıştır ve bu büyük
orandaki meraların tamamına yakınında ölçüm, biçimler yapılıyor, onlar da bitmiştir. Eğer
lütfeder de ilgilenirseniz ve bu sözünüzü yerine getirirseniz bundan sonraki toplantıda
sanıyorum çok güzel bir eser ortaya çıkacaktır. Kuraklığın sahibi biziz. Ben arıyorum burada
doktor olarak, benim ne işim var. Benim işim gücüm hastalarla uğraşmak, onları kesip biçip
sağlığına kavuşturmak. Demek ki, kuraklığın sahibi hepimiziz ve hepimizi ilgilendirdiğine
göre, bu işin tarım uzmanı, araştırma enstitüsü uzmanı, üniversite uzmanı gibi böyle farklı
kesimler arasında uçurum olması, barışık olunmaması büyük kayıptır. Ancak, ben biliyorum
ki, üniversiteler bazı araştırma kurumlarına veya kendi dışındakilere biraz yanlış bakıyorlar.
Ben Şişli Eftal Araştırma Hastanesinin bir mensubuyum, aynı zamanda köken olarak da
üniversiter bir kökenim var. Şimdi bunu bir defa kaldırmak gerekiyor. Bu mutlaka elzemdir.
Bunu kaldırmanın yöntemini biz plastik cerrahlar olarak hemen hemen başardık. Bunun
yöntemi şu: Şimdi, müşterek çıkarılan bir mecmua var ve bütün bilim dallarında hepimize
ihtiyacımız var. Sayın Hocam bu konuya temas ettiği için bize de konuşma fırsatı doğdu, çok
mutlu oldum, memnun oldum, gerçekten çok güzel bir yaklaşım sağladı bize. Bilimsel
toplantılara bu araştırma enstitüsündeki arkadaşlarımızın kendi araştırmalarını getirmes i
lazım. Şimdi biz devlet hastanesi olarak kendi yaptığımız araştırmaları getiriyoruz, hatta yer
yer onları solluyoruz; İşte vay onlar böyle yapmış, biz de böyle yapalım gibi çok güzel bir
ahenk oluştu. Ümit ediyorum gelecekte bunu mutlaka sağlamak zorundayız veya bir yerde
birleştirmek durumundayız gibi geliyor bana. Efendim ben hem doktor hem de bu TEMA’da
biraz ilgilenen kişi olarak, dünyada insan dünyanın efendisi midir? diye bir sunum hazırladım
plastik cerrahlara, mesleğinizi kaybediyorsunuz, dikkat edin diye. Burada insanla bitkileri
karşılaştırdım. Sayın Hocama bir soru sormak istiyorum: Burada bitkilerin insanlardan yer yer
çok üstün olduğunu gördüm. Bugün radikalleri öğrendim, mesela insanlarda da var bu
112
radikallerden. Şimdi onu daha da derinlemesine indireceğim. Acaba şimdi siz, yarı ıslak
sisteminiz var sizin, bu sistemde bitkinin kökünün yarısını ıslatıyorsunuz yarısını
ıslatmıyorsunuz. Bu nasıl bir canlıdır ki, ben bunu kendi araştırmamda da kullanmak
istiyorum. Bunlar kapatılıyormuş, bu kökü nasıl oluyor, yani bitkinin kökü öbür tarafıyla
kavga etmiyor mu bu taraf kapatılıp öbür taraf açılıyor. Bu nasıl oluyor? Bunu öğrenmek
istiyorum ben. Son olarak da, daha çok var, ama uzatmak istemiyorum. Çünkü, Başkan bize
kızıyor. Efendim, Sayın ünver Hocamla Sayın M uzaffer Avcı beni tenakuza düşürdüler, o da
şöyle: Birisi “nadasları açık bırakmamalı, hepsini kapatmalı” dedi, biri de “açık bırakmalı”
dedi ve özellikle sizin söylediğiniz bu kimyasal nadas usulü benim bilgilerime ters düştü.
Bugün ABD’de kilometrelerce uzakta kullanılan tarım ilaçları yeraltı sularına geçiyor ye
Amerika’da bunlardan temizlenmesi gereken çok sayıda kuyular var. “Bunun için uçucuları
kullanalım” dediniz. Efendim, uçucuyu kullanıyorsunuz, bunun bu kadar uçmayan, kalan
parçaları toprağa gidiyor. O nedenle acaba başka bir yöntem var mıdır yok mudur? Bu konuda
bizi aydınlatırsanız memnun olacağım. Çok teşekkür ediyorum.
BAŞ KAN — Teşekkür ederiz efendim, Buyurun Ümit Bey.
ÜMİT GÜRS ES (TEMA Genel Müdürü) Sayın Başkan, çok değerli katılımcılar, öncelikle
TEM A adına tekrar vurgulamak istiyorum, bu güzel ve önemli toplantıya katıldınız ve bu
saate kadar da bütün dikkatinizle bu toplantının verimli geçmesine katkı sağlıyorsunuz.
Bunun için TEM A adına şükranlarımızı bir kere daha vurgulayarak ifade etmek istiyorum. Bir
çerçeve yasası için TEM A Vakfı da bir çalışma başlattı ve bunun, mümkünse havza esasına
dayandırılmasını arzu ediyoruz. Bunun hukuki yönü ağırlıklı, su hukukuyla ilgili 48 tane yasa
var, havzanın yasası yok, havza anlayışı giderek benimsenen bir yöntem şekli, doğal
varlıkların korunması, toprağın korunması ve işlenmesi için. Dolayısıyla, böyle bir
çalışmamız var, bilgi olarak sunuyorum. İkincisi, ben bir kere daha değinmek istiyorum.
Çünkü burada söylenenlerin bir kısmı köylü veya çiftçiyi ilgilendiriyor, bir kısmı ilgili
bakanlıkları ve araştırma enstitülerini ilgilendiriyor veya akademik kuruluşları ilgilendiriyor.
Peki bu söylenenlerin yapılmasını, gerçekleşmesini, entegre çalışmayla bunun sağlanmasını
kim yapacak? Bir öneri var mı veya bununla ilgili ayrı bir çalışma mı yapalım, bir grup mu
oluşturalım. Çünkü başka konularda da öyle görüyoruz, ilgili bakanlıklar birçok şeyi
yapıyorlar ama erozyonda olduğu gibi herkes görevini biliyor, ama entegre bir çalışma
olmadığı orada tıkanıklık var. Bu da aynı hale gelmesin, dolayısıyla kuraklıkla ilgili soruna
çözüm bulunması için mutlaka bir organizasyon içinde takip, kontrol ve yönlendirilmesine
ihtiyaç var. Bunun somut çözümü ne olabilir? Bunu öğrenmek istiyorum. Kuraklığın tanımı
yapılmalı, uzmanlar, akademisyenler yapacaklar. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya benzer bir
hale, oradaki iklim ortamına girecek bitkiye, Karadeniz hariç, doğru; eğer, doğruysa, o zaman,
şu anda Ortadoğu ye Kuzey Afrika’daki tarımsal çalışmalar bize örnek olabilir mi, alınabilir
mi? Bu işi kolaylaştırır mı? Bölgesel düzeyde kuraklıkla ilgili olarak ürün deseninin
oluşmasını yönlendiren sorumlu kuruluş veya mekanizmalar var mı? Bunlar kimler? TEM A
bir eylem planı hazırlayabilir, eğer bize yardımcı olursanız, biz onu yaparız. Zaten TEM A bir
faaliyet gösterebiliyorsa, uzmanlarla beraber o faaliyeti gerçekleştirebilir, gönüllülerle beraber
gerçekleştirebiliyor. Biz ne yapalım, biz de varız daha doğrusu, TEMA demek biz demektir.
M uzaffer Beyin sunumu, doğrudan doğruya çiftçi ve özellikle köylüleri ilgilendiriyor. Bunu
pratik, köylünün anlayacağı bir yayımla köylülere ulaştırmak mümkün mü? Bu mevcut mu?
Kendisinin ifadesine göre hayır. Eğer değilse, bu konuda bakanlığımızla da işbirliği yapmaya
hazırız. Biz de sponsor bularak bu bilgileri faydalı görüyorsak çiftçilere ulaştırmaya hazırız.
Bu işbirliğini gerçekleştirelim ve kendisiyle konuşup Ankara bölgesinde üç ayrı köyde
projemiz var. Bu anızı kesmeden, parçalamadan, yakmadan yeniden tohum ekimine değindi.
Eğer bu işler gerekiyorsa o makineyi de çoğaltmak gerekecek. Böyle bir çalışmaya hemen
113
başlayacağız önümüzdeki bahar ekimi mi olur, sonbahar ekimi mi olur orada bilemiyorum.
Kuraklık olarak, halâ Türkiye’de meradaki ot kapasitesini tespit eden ve buradan
yararlanabilecek hayvan sayısını sınırlayan bir mekanizmayı oluşturabildik mi, pratiğe
dökebildik mi? Bunu öğrenebilir miyim. Edindiğim bilgilere göre, dünyada bunun kontrolü
mümkünmüş. Bu bilgi doğruysa Türkiye’de de böyle bir çalışma var mı ve bu kontrolü
yapabiliyor muyuz? Tek tek bir yerde yaptığımız proje çalışmalarında su karşımıza bir sorun
olarak çıkıyor, Atatürk Baraj Gölünün temelinde dahi suyu görüyorlar, kullanamıyorlar, bir
mekanizma lazım ama birçok yerde olabiliyorsa gölet yapmak suretiyle hemen üretimi
artırdığımızı görüyoruz. Bütün proje çalışmalarımız zaten örnek çalışmalardır ve hedefi
erozyonla mücadele olduğu bilincini göstermektir. Bu arada kırsal kalkınma projeleri
yapıyoruz, bazı verimler de alıyoruz. Yeri gelmişken ifade edeyim hocam da söyledi, biz
kırsal kalkınma projelerinin ekonomik verimliliğini ölçemedik. Bize yardımcı olunursa çok
memnun oluruz. Çünkü 100 bin dolarlık yatırım yapıyoruz, sonunda sadece ekonomik açıdan
doğru bir verim alıyor muyuz, bunu ölçmek isteriz. Buna yardımcı olunursa çok memnun
oluruz. Diğer yandan birçok verimi alıyoruz biz, ama ekonomik verimi ölçemiyoruz. Demek
ki bu küçük havuzlar, küçük göletler, belki çiftçiye değil ama köylüye pratik olarak çok
yardımcı oluyor. Bunu Köy Hizmetleri Genel M üdürlüğümüz, daha yaygın bir şekilde
yapmakta ama, bunun finansmanı için bütçe imkânları için ilgili bakanlıklara, hükümete, hatta
plan ve bütçe komisyonuna öneriler götürürüz, yönlendirmeye çalışırız ve dolayısıyla bu
ürünü artırabilir, kırsaldaki kalkınmayı sağlayabilir miyiz kuraklığı da dikkate alırsak? Cevat
Hocamın da söylediği çok doğru. Bu bilgiler uygun olarak, bölgesel veya ülkesel düzeyde
çiftçiye ulaştırılabilir mi? Bunun pratiğini yapabilir miyiz? Bunu kim yapacak? Bunun
cevabini alabilir miyiz. Bir şey daha okudum ben; sanayide 1 ton su karşılığında 14 bin
dolarlık bir verimlilik elde ediliyor; tabii, sanayide verimlilik artınca su tüketimi de sanayie
doğru kaçıyor. Nitekim, Kore, % 5,5 büyümeyle devam edeceğini planlama olarak yapmış ve
2023 yılına kadar bunun devam edeceğini öngörüyor. Bu arada Kore 10 milyar ton olan
suyunu 7 milyar tona düşürdüğünü de itiraf ediyor. Bu tabii tarım alanlarının aleyhine
olacaktır. Buna karşı bir tedbir düşünmek doğru mu olur? Bunu da öğrenmek istiyorum. Son
bir öğrenmek istediğim veya bilginize sunmak istediğim şey, ülkemizde tarım yapılan
yerlerde toprak tahlil çalışmalarının çok sınırlı kaldığını gözlemliyoruz. Bu gözlemlerimiz
doğruysa ki, olup olmadığını önümüzdeki ay buna benzer bir workshop yaparak, Türkiye’deki
toprak tahlilinin çiftçi ve köylüler nezdinde ne kadar yapıldığını, ülkemizdeki toprak tahlil
imkânlarının ne durumda olduğunu, nasıl bir yönlendirme, nasıl bir organizasyonla bunun
daha verimli hale, daha sonuç alıcı hale getirileceğini, sizler gibi belki aranızdan birileri de
gelebilir. Bir workshop sonunda bilgi üretmeye çalışacağız. Tamamen rutin çalışmalardan biri
bu olacak. Benim arz etmek istediğim hususlar bunlar, cevabı alabilirsem çok memnun
olurum. Teşekkür ederim.
BAS KAN — Çok teşekkürler. Sıra, ormancı arkadaşımızda; buyurunuz.
TURGUT Ç ELİKKO L (TEMA)— Efendim ilkönce kurak alanlar, kurak iklim
dediğimizde, bir kere bunu kesinleştirmemiz lazım. 300 mm altında olan iklim. Bu
Türkiye’de ne kadar var? Türkiye’de öyle fazla yok yani. İlla burada tarım yapmak gerekir
mi? münakaşa götürür. Dünyada yağış miktarıyla arazinin kullanıma tahsis miktarı arasında
bir korelasyon var. Yağış arttıkça araziyi tarıma tahsis edersiniz, yağışlar azaldığı zaman
araziyi tarımdan alırsınız meraya tahsis edersiniz. Biz şimdi arazileri, illa bir çare bulalım diye
bir şey bulalım da buraları zorlayalım derseniz o zaman ekonomik çalışma yapamazsınız.
Bütün araziler terk edilir. Onun için çok geniş çerçevede düşünmemiz lazım. Bir kere
Türkiye’de kurak bölgeler nerelerdir dediğiniz zaman, İç Anadolu, Tuz Gölü civarı, biraz da
Güneydoğu Anadolu’da var. Bu da 300 mm’nin altında değil. Yani kurak mıntıka denildiği
114
zaman esasında yağmur altında tarım yapılamayan alan demek gerekir. Eğer yağmur altında
tarım yapılıyorsa bu kurak mıntıkadan çıkıyor, yarı kurak oluyor yani bizim münakaşa
objemize uygun yön belirlemek için söylüyorum. Sovyetler Birliğinin komünist iktidarı
devrinde 300 mm yağış alan bölgelerde tarıma ayrılan alan % 10-12 arasındadır yani bunlar
ilmi olarak ayırmışlar bunu. Bizdeki gibi böyle sosyal baskılar, ekonomik sorunlar ortaya
koymadan ayırmış. Bunu belirttikten sonra şunu söylemek istiyorum. Tabii, benim
hocalarımın, arkadaşlarımın belirttiği türlere bir diyeceğim yok. Benim söylemek istediğim bu
ikinci planda kalan bir iş. Birinci planda kalan iş kuraklığa veya yarı kuraklığı doğuran
yağışın 1/3 kısmı yüzeysel akışa geçiyor, 1/3 kısmı toprağa geçiyor, 1/3 kısmı da
buharlaşıyor. Biz mühendissek toprak ve su muhafaza mühendisiysek, bir kere şuna karar
vereceğiz. Biz bu yağışı, yağdığı yerde mi kullanacağız, yoksa bunu bırakın gitsin, aks ın
deyip aramızda belli bir yer belirleyip orada mı kullanacağız. Bunun tedbirlerini almamız
lazım. Birinci yapılacak iş bu. Yani, şimdi, 350 mm yağışımız var diyoruz. Bunun 130 mm’si
yüzeysel akışa geçiyor, yani bizim normalde 350 mm yağışımız yok. Arazi % 3’ten fazla
meyilliyse, hele bir de yokuş aşağı sürmüşsek bunun yarısı yok demektir. Zaten Kurak
mıntıkaya biz kendi elimizle sokuyoruz. Bizim şimdi bunları değiştirme imkanımız yok ama
kendi elimizle kendi ağzımızı kulak yapacağız. İlk önce mühendis olarak bunların tedbirlerini
almamız lazım. Bunun tedbirleri de var, sebzeler var, teraslar var, bunları yapmamız lazım.
Bunları yapmadığımız müddetçe de ne kadar konuşsak boş. Yani, yüzeysel akışı kontrol
ediyoruz..Dünyada 100 mm’nin altında da çalıştım, 100-300 mm arasında da çalıştım ve çok
güzel slaytlarım da var, fakat alamadım. Bu suyu nerede biriktireceğimizin yerini seçmemiz
lazım, yani tarım yapılabilen yer arayıp bulmamız lazım. Bunun de kendine göre teknolojileri
var. M aalesef Türkiye modern teknolojileri öğrendiği için, geleneksel teknolojileri bilmediği
için, bunlardan uzak olduğu için ve aynı zamanda “köylü hiçbir şey bilmez” diye kabul
ettiğimiz için, biz, çok daha vakit kaybederiz. Bu teknolojilerin çoğunu köylüler biliyor. Nasıl
kullanacağını, nerede kullanacağını bizden daha iyi biliyor. Çünkü, onu ilgilendiren bir konu.
İkincisi bugün hiç konuşulmadı. Kuraklığa etki eden en önemli faktör nedir. Topraktaki
rutubetin buharlaşması. Suyumuzu tuttuk, boyuna rüzgar esiyor, yani kurak alanların en
büyük özelliği rüzgarının fazla olması. Düz alanlar için, İç Anadolu Bölgesi için söylüyorum.
Orada rüzgar perdesi diye hiç kimse konuşmadı. Hayret ettim! Biz 1970-1974 yılları arasında
rüzgar perdesi kurduk. Orman Bakanlığıyla Devlet üretme çiftliği arasında Ormancılık
Araştırma Enstitüsünün yaptığı araştırmalara göre Balâ’da, Gözlü’ de Altınova’ da % 30-40
arasında üretim artışı var. Araştırmacıların sonuçları yayınlandı. Bunu yapmamız lazım.
Buradan şu da çıkabilir: Biz o zaman bir kere multidisipliner çalışacağız. Tek başımıza, bizim
burası alanımızdır, buraya kimseyi sokmayız diye bir şey olduğu zaman hiçbir şey yapamayız.
Aynı şekilde mera işine geliyorum. Arkadaşımız çok güzel şeyler gösterdi. Ben aynı
çalışmaların Dünya Bankası adına değerlendirmesini yaptım. Şimdi onları kullanmıyoruz.
Onların yapılma amacı şu: Tunus’ta beş senede bir kuraklık oluyor, hayvanlar ölüyor. Devlet
para yatırmış tabii oradaki devlet bizdeki gibi değil, “buralara özel sahalar yaratacağım” diyor
ve orman ağacı dikiyor. Buradan şuna geliyorum. Arkadaşlar, bizim İç Anadolu Bölgesinde
birinci yapacağımız iş, bir kere, yeni baştan, geçirgen olmayan bir rüzgâr perdesi koyacağız.
Soğuktan, rüzgârdan otların buharlaşmasını önleyecek. İkinci olarak da her 50 metrede, 100
metrede, merada otlatma mevsimini uzatabilmek için otlatmaya dayanıklı çalılar, ağaçlıklar,
ağaçlar üretmemiz lazım ki hayvanlar güneş altında kalmayacak ve ayakta kalacaklar. Hayvan
sürülerimiz, meşe palamutları, çalılar nedeniyle ayakta duruyor, yoksa protein ihtiyacı
karşılanamaz. Yani birincisi rüzgâr perdeleri koyacağız, kurak bölgelerimize koruyucu orman
şeritleri koyacağız. Türkiye’de hiç koruyucu orman şeridi var mı? Yok, niye yok, çünkü o
arazinin kimin olduğu belli değil. Ormanda çalışırım, benim saham yukarıda. Tarımcı “burası
benim sorunum değil, burası tarla değil” diyor ve orası boş kalıyor veya bir gün biris i
traktörüyle sürüyor onun oluyor. Karadeniz’den karşıya geçin, Ukrayna’ya gidin, 60 metre
115
orman alanı, 60 metreden sonra karpuz tarlaları, ondan sonra 60 metre tekrar orman alanı,
tekrar karpuz tarlası. Bunlar bizim ülkede de olur, yapmak lazım, Yani birlikte çalışmak
lazım. Diğer su kaynaklarının değerlendirilmesi. Bu konuda uzman elemanlarımız vardır. Bu
konuda bizim bir yazımız çıkacak. Bunlardan bir tanesi, sığıntı sularının değerlendirilmes i.
M esela Türkiye’de keviz diye bir laf var kevizi biliyoruz herhalde. Orta Asya’dan Türkiye’ye
gelmiş, hangi köydeyse git, Özbekistan veya Türkmenistan’da hangi köyde ne varsa onlar
aynısını yapmışlar. Yeri kuyu gibi kazıyorlar, artan suyu getiriyorlar ve bu suyu kuyulardan
satıyorlar. Türkiye’de böyle çok potansiyel var. Bir tane numune olarak kendimizi zorladık
Faruk beyle beraber projelerde yapmaya başladık; bize zevk veriyor. Tabii bunu söyledikten
sonra şunu da söyleyeyim. Köylü diyor ki: “Senin güzelliğin bir işe yaramaz bendeki sevgi
olmazsa.” Siz istediğiniz kadar bilgi sahibi olun, bu bilgileri adam almıyorsa bilgiler geçerli
değil. Bu, işin ekonomisini de belirtiyor. Yüzeysel akışa geçen sular için değerlendirme
yapmak lazım. Bir de kuru derelerde, senede bir veya iki sefer akan sular var, bunları
değerlendirmek lazım, dereyi çevirip birkaç havzada değerlendirmek lazım. Bunun
teknolojileri belli, yapılabilir ve dünyada da yapıyorlar. Bizim Türkiye maalesef bu konuda
çok geri, hatta hiç ilişkisi yok, unutmuş. Amerika’daki, Cenevre’deki konvansiyonda ne var,
nerede ne var; uzmanlar gittiği zaman, şu işi yap denildiği zaman şaşırıp kalıyor. Bize arazide
iş yapacak adam lazım. Şimdi bir şeyin üretilmesi için bir iş sahası lazım, yani herkes kendi
konusunu işin içinden çekip alırsa olmaz. çölleşmeyle M ücadele Sözleşmesi var. Ne yapalım?
Çölleşmeyle mücadele milli planı yapalım, peşinden toprak muhafaza milli planı yapalım,
peşinden iklim değişikliği milli planı yapalım. Kardeşim bunun sonu yok mu? Bütün işleri
durdurup, kırsal kalkınma menşeli doğal kaynaklarla sürdürülebilir kullanıma dayalı
çerçevede obje olarak onu almak lazım. Ya köy grubunu alacaksınız ya havzayı alacaksınız.
Havzayı alırsanız su üretimi esastır. Havzada su üretimini çoğaltmanız için havza üretimi
gerekli. Türkiye’de maalesef orman teşkilatı seri bazında alıyor. Çünkü orman odun üretimini
garantiye almak istiyor. Su üretim sahaları boş, kimse meşgul olmuyor, isteyen istediği
şekilde kullanıyor. Benim çalıştığım ülkede hiçbir zaman yer altından çektiğiniz suyla ağaç
sulayamazsınız yasak. Adam diyor ki bu fosil sudur, bu ancak insanların içmesi için, sonra
hayvanların içmesi için, sonrada tarım için kullanılır. Tabii, her ülkenin su kapasitesine göre,
sosyal baskılara göre, sosyal durumlara göre değişir. Buna da karar vermek lazım, suyun
kullanımını iyi ayarlamak lazım. Ülke bazında zaten bütün belalar ondan gelmiyor mu? Dicle
Fırat nehirlerini biz kullanalım diyoruz, Arap komşularımız da ne diyor haklı olarak benim
suya ihtiyacım var. Ben haklı olarak görüyorum. Çünkü, İslam’da su serbesttir; herkes suyu
istediği yerde kullanır, yani içme suyu olarak kullanır.Biz şimdi Ankara’ya su getireceğiz
diyoruz, Kızılcahamam ve sağdaki soldaki bütün suları topluyoruz, vatandaş hiçbir şey
demiyor! Ben şaşırıyorum. Vatandaş dese ki:“Ben suları vermiyorum, ben tarla suluyorum
bunun parasını suyun tüketicilerinden al.” Buna gelinecek. Bu bizim başımıza çok büyük
ihtilaflar açacak. Arkadaşımız açıkladı Birleşmiş M illetler çölleşme sözleşmesi var. Hayrettin
beye “bunu imzalamayın” dedim, sebebi de şu: Arkadaş bahsediyor ama tam bahsetmedi.
Dünyaya baktığımız zaman biraz daha dikkatli bakmak gerekir. Ben Birleşmiş M illetler
çölleşme Programında altı sene çalıştım. Şimdi bunlar ilk önce kendi aralarında para
topladılar. Sahildeki çölleşmeyle Savaş birimini kurdular. Ben o projede altı sene çalıştım.
Baktılar ki bu işin içinden çıkamayacaklar, halkın katılımı da olması gerekir diye bu sefer ne
yaptılar. Sağdan soldan para çok geldi “biz bunu harmanlayalım” dediler, bizim gibi gariban
ülkeyi de gelişmiş ülkeler safına soktular. Bizde, Allah’a şükür herkes her gittiği zaman her
şeyi imzalıyor!.. Bakanın haberi yok, müsteşarın haberi yok, gidiyor oraya “imzaladım
geldim” diyor. Ne oluyor? “Bütçenin yüzde yarımını bize ver” diyorlar. “vermeyeceğiz”
diyoruz “anlaşma imzalamışsın vereceksin” diyor. Ne olacak şimdi, bu parayı kim verecek?
Bu parayı bizden çatır çatır alacaklar. Hadi parayı aldılar, bu paranın kullanımına hâkim
olmamız lazım. M eksika’da şurada burada bir birim kuracaklar, bizden kimseyi de
116
almayacak, Türkiye’ye ne proje verecekler, bize çekirdek verirler bir iki tane paraları
istedikleri gibi dağıtacaklar. Bu nedenle bunlara çok dikkat etmek gerekiyor. Türkiye’ye
diyorlar ki “sen ağaç dik” diyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde sera gazı önlens in diye ağaç
dikilmez. Simdi yeni moda çıktı. Ağaçlar Türkiye’de sel kontrolü için dikilir, erozyon için
dikilir, ekonomik ağaçlandırma için dikilir. Bu sera gazı bunun içinde. “Sen ağaçlandırma
yap, ormanları koru” diyor. Bunlar ileride aynı insan hakları vesaire gibi silah olarak
kullanacaklar. Teşekkür ederim.
BAŞ KAN — Çok teşekkür ediyoruz efendim. Bir ölçüde şeytanın avukatlığını yaptık. Farklı
düşüncelerden doğrulara gitmek gerekiyor.çok teşekkür ediyorum.
MUZAFFER AVCI- TİGEM Genel M üdürümüz Sayın M ehmet Ali Beyin sorusu vardı,
baştan nadasın kaldırılması ye kimyasal ilaçlama konusunda da bir soru vardı, bunun çevreye
etkileri konusunda. Önce nadasın kaldırılması konusunda bir şeyler söylemek istiyorum.
1980’lerde bu ilk gündeme geldiğinde, bir toplantı yapılmıştı ve o zaman henüz kimsenin
elinde somut veriler yoktu. Fakat biz son yirmi yılı geçkin süredir, her yıl toprağın
ekilmemesi gerekir araştırması yapıyoruz hem derin topraklarda hem de yüzey topraklar
üzerinde. Bunların sonuçları var. Nadasın kaldırılması en sonunda bir ekonomi meseles i
haline geliyor bana kalırsa. Önceden fikir şuydu, bizim buğday üretimi olarak kendimize
yetmemiz lazım, buğday üretim miktarını düşürmeden nadası nasıl kaldırırız diye bir strateji.
80’lerde böyle bir fikir vardı ve bütün şeyler bu temel üzerine oturuyordu. Tabii onun
üzerinden çok sular geçti, şimdi, param varsa ben giderim buğday alırım bunun yerine nohut
yetiştiririm, onu satarım ve uluslararası piyasada buğday alırım. İş buraya gelince artık o
eskisi gibi kendine yetme, kendine yeterli tarım konusu, bir yerde ekonomik olarak, pratik
olarak terk edildi. Yani şu anda herkes istediğini üretip satıyor. Olaya böyle baktığımız zaman
şu ortaya çıkıyor: Bizim bu yirmi yıllık sonuçlara baktığımız zaman biz nadası kaldırıp yerine
başka bir ürün ektiğimiz zaman buğdayda ne kaybımız oluyor? Bir kaybımız var ama bu
kayıp nedir. M esela biz M acar fiği ekmişiz, bundan sonraki gelen buğdayda verim düşüşü %
2-3’lerde kalmış ortalama olarak. Bunun dışında yemeklik dane baklagiller ekmişiz,
bunlardan sonra ekilen buğdaydaki kaybımız % 15-20 civarında. Bunun dışında ayçiçeği var.
Bunlara bakarak hesabımızı yaptığımız zaman, bunun yanında ek olarak nohut üretimimiz
var. Önceden nohut üretimi 100 kg civarındaydı, fakat daha sonra yeni çeşitlerin ortaya
çıkmasıyla bugün 150 kg ortalamaya ulaştık. şimdi, bütün bunlar olunca, hesap meselesi
haline geldi nadasın kaldırılması. Bu hesabı bir ortaya koyalım. Bunun dışında bir sual var:
Peki biz bu gibi kurak yıllar yaşadığımızda ne olacak? Yani kurağa daha çok tabi olan
bölgelerimizde veya kurak ihtimali fazla olan alanlarımızda, Tuz Gölü civarı veya bir başka
bölge için kurağa çok maruz kalabilecek bölgelerde nadas bizim için bir sigorta oluyor. Yani
mesela bugün bizim tarlamızda bu kurak şartlarda nadas yaptığımız için 190 kg verim aldık,
fakat nohut ektiğimiz yerlerden 60-70 kg, M acar fiği ektiğimiz yerden 100 kg civarında verim
aldık. Buna bakarak hesabımızı yapıp nadasın kaldırılması konusunda bir şekilde karar
vermek lazım. Çok kurak bölgelerimizde nadasa doğru daha meyletmek lazım. Bunun dışında
biz nadası dört yılda bir yaparsak ne olur? Bizim bir araştırmamız daha vardı, dört yılda bir
yaptığımızda eskiden öyle bir anlayış vardı, derin topraklarda verim profilli topraklarda nadas
yapalım, yüzlek profilli topraklarda nadas yapmayalım. Fakat, bugün realite bunun tam tersini
ortaya koyuyor. Ben yirmi yıllık rakamları, yüzlek topraklardaki nadas buğday sisteminde
aldığımız verimlerle derin topraklardakini karşılaştırdığımda arada hiçbir fark yok. Bu da
şunu gösteriyor, bizim Orta Anadolu yağış rejimi altında aldığımız yağışlar, toprak profilini
tam da doyuracak şekilde, yani toprak profilini tam doyurup da o derin profilden istifade
yönünde değil veyahut da buğdayın daha derinlerdeki sudan istifadesi çok az oluyor diye
yorum yapabiliriz. Dört yılda bir nadas yaptığımızda şunu gördük, Yüzlek ve derin
117
topraklardaki farkı dört yılda bir nadas yaptığımızda ortaya çıktı. Derin profilli tarlalarda her
dört yılda bir nadas yaparsak bunun faydasını görebiliyoruz o da kurak yıllarda, diğer yıllarda
şey değil. Kimyasal ilaçlama konusunda şunu söylemek istiyoruz, biz kimyasal nadas
yaparken kimyasal nadasın başarılı olmasını düşünmemizin tek sebebi, geçmiş yıllarda
nadastaki bu sürümlerin tek amacının yabancı otla savaş olduğunu, eğer yabancı otları
elemine edersen, toprakta büyük miktarda suyun kalacağını ortaya koyuyorlar ve bizim
gözlemlerimiz de o yönde oldu. Bunu erozyonu önlemek toprak yüzeyinde bitki artıklarını
bırakmak ye organik maddeyi artırmak yönünde sürdürülebilir tarım konularına girdiğimizde,
bu anızın toprak üzerinde kalmasını sağlamak için de tabii ki kimyasal nadas işine girilir.
Burada bizim kullandığımız raundak oldu. Raundak bir sure atıyoruz, dekara 400 mililitre
attık, 12 milyona almıştık geçen yıl, 12 milyonla 2,5 dekarı ilaçlıyor. Şimdi maliyetler
değişebilir. M aliyetleri aldığımızda, buğday maliyeti aşağı yukarı aynı geldi. Burada
maliyetleri koyduğumda belki siz kaçırdınız, bu 12 milyonluk maliyet daha da düşebilir. Bazı
ilaç kombinasyonlarıyla daha ucuza, 2-4 T geniş yapraklılara, dar yapraklılara ilaç
kombinasyonlarıyla daha ucuz maliyetli oluyor. Bunlar yurt dışında yapılıyor. Bir de kontak
etkili diğer ilaçların kullanılması yaygınlaştırıldığında maliyet kendiliğinden düşer; bunlar
çok fazla satılan ilaçlar değil, çok fazla üretim ye kullanım olduğunda maliyet bir yerde
düşecektir. Buna bu şekilde cevap verebilirim. Raundakın ilaç olarak yeraltı sularına karışma
diye bizim bölgemizde bir problem yok, çünkü profil yıkanmıyor. Profilin tümü zaten
ıslanmıyor ki derine sızma olsun. Bir de Raundakla Zebratif biyolojik olarak kısa sürede
parçalanıyor, yani uzun süre kalmıyor ve o yüzden de fazla bir şeyi olmadığı söyleniyor.
BAŞ KAN — Çok teşekkür ediyoruz efendim. Son söz tabii sunucuların yanıt hakkı var ama,
bu arkadaşlarımızın da çok özet, en fazla 5 dakikada toparlayabilirlerse çok iyi olur zaman
oldukça geçti; aramızda İstanbul yolcuları da var. Sayın Ersoy Yıldırım; buyurun.
Doç.Dr. ERS OY YILDIRIM (Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi)— Gün boyunca
toplantıda aldığım notlar ve izlediğim kadarıyla 4 ana noktayı açmakta fayda var. Bazı
arkadaşlarımızın söylediği gibi, agroekolojik zonların yapılması gereklidir, buna kesinlikle
katılıyorum. Agroekolojik zonları yapmadaki amaç, ondan sonraki aşama agroekonomik arazi
kullanım planlamasıdır. Bunu da yapabilmek için çok sağlıklı bir toprak etüdüne ihtiyacımız
vardır. Şu anki toprak etütleri bunları yapmaya ve dünyadaki yeni toprak sınıflamas ı
sistemine hizmet edecek durumda değildir. Bu nedenle toprakçı arkadaşları bu konuyla
bilgilendirmeyi, özellikle toprak etütlerinin Türkiye’de yapıldığını ama amacın ne olduğu
yönünde Ümit Beyin sorusuna cevap verilmesinde fayda vardır. Dünyada çevre boyutunun ön
plana çıkmasıyla artık havza bazında entegre doğal kaynak yönetimi, yani sadece tarımcı,
ormancı, çevreci değil, herkesin disiplinlerarası işbirliğiyle doğal kaynakların entegre
yönetimine yönelme vardır. Türkiye’ye de bakacak olursak, Dünya Bankasının,Doğu Anadolu
Rehabilitasyon Projesi dediği ve Köy Hizmetleri, Orman Bakanlığı ve TİGEM ’in birlikte
yürüttüğü projeler oldu. Geçmişte özellikle Fırat Havzasında yapılan projelerden ne kazandık
ne kaybettik? Onun değerlendirilerek yeni Yeşilirmak ve Kızılırmak yürütülecek havza
projelerinde nelere dikkat etmemiz lazım sorusuna cevap bulmalıyız. Çünkü bir taraftan da
yeni projelerde önümüze, tarımsal faaliyet boyutunu da, çevre boyutunu da Dünya Bankası
bize bildirmekte veya onu değerlendirmeye yol açmakta. O nedenle havza sınırlar, çevre
eylem planında DPT tarafından hazırlanan su kaynakları bölümünde belirtilmiştir. Dünyadaki
gelişmiş ülkelerin çoğu bu havza sınırlarını belirlemiştir ve doğal kaynakları bu bazda
değerlendirmektedir. Ayrıca toprak için değil en son dünyada arazi şekillerinin de
sınıflanması, yani topografya ve diğer faktörleri göz önüne alarak, mümkün olabilen en iyi
ölçekte ülke bazında da çıkarmamız gerekli olan bir konudur. Diğer taraftan, vejetasyondaki
değişimi bugün gerek meteoroloji, gerekse Tarımsal Araştırmalar Genel M üdürlüğü
118
bünyesinde bulunan uzaktan algılama bölümü, düzenli olarak on günlük dünya NDVİ
endekslerini elde etmekte, bunların da iklim özelliğiyle özellikle sıcaklık ve yağışla ilişkisini
kurarak bilgilerin güncel olarak, Tarım Bakanlığı teşkilat veya diğer kurumlara iletilmes i
gerekmektedir. Bu da çok kolay yapılabilecek bir şeydir. Son olarak söyleyeceğim, M anisa
İlinde benim gördüğüm, her ilçede tarımsal amaçlı, bitki koruma amaçlı otomatik iklim
istasyonları bulunmaktadır ve bunlarla çok kısa periyotlu veri elde edilmektedir. Bu verilerin
yaygınlaştırılması, tarım teşkilatına yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle de
meteorolojiden verileri beklemek yerine bu kadar bir ilçe bazı olan iklim istasyonu
kurulmuşken, bundan nasıl yararlanabileceğini, kısacası Tarım Bakanlığı, bu türlü tarımsal
meteoroloji verilerini kendi kurumuna nasıl aktaracağı yönünde de çalışmalar yaparsa yerinde
olacaktır.
BAŞ KAN — Çok teşekkürler sayın Yıldırım.Sayın Cevat Kırda; buyurun Hocam.
Prof.Dr. CEVAT KIRDA — TEM A Yönetim Kurulu üyesi İstanbul’dan gelen
arkadaşımızın sorusuna yanıt vermek istiyorum. Her ne kadar ona kısaca değindiysem de
tekrar açıklamakta yarar var. Burada yapılan, köklerin yarısını ıslatıyoruz, diğer tarafını kuru
bırakıyoruz, ama müteakip sulamalarda bunu değiştiriyoruz. o zaman ne oluyor; kontrollü
koşullarda yapılan çalışmalarda, saksılarda yapılan çalışmalarda, aynı bitkideki kökleri ikiye
bölüyorlar; bir tanesi bir saksıya, bir tanesi bir saksıya; dediğiniz olayı orada
gerçekleştiriyorlar. Saksının birine su veriyorlar, öbürüne vermiyorlar; ama, müteakip
sulamalarda vermediklerine veriyorlar, öbürüne vermiyorlar. Sonra kontrollü koşullarda bitki
nasıl tepki gösteriyor diye bakıyorlar. o zaman, bu koşullarda, köklerden yukarıya birtakım
işaretler gidiyor, mesajlar gidiyor; mesajlar çoğunlukla hormon kökenli. TIGEM Genel
M üdürümüz bir soru sormuştu. Tabii bunu karıkta uygulayabileceğimizi ifade ettik, damlada
uygulayabileceğimizi ifade ettik. Eğer başka bir sulama metodu varsa ki, o sulama metodunun
altında, bir sulamada köklerin bir tarafını ıslatıyor, diğerlerini kuru bırakıyorsak o sulamada
olabilir ama yağmurlama uygulanış şekliyle bu mümkün değil. M ısırı yağmurlamayla
yapıyorsak, buğdayı yağmurlamayla suluyorsak köklerin yarısını kuru bırakma imkanımız
yok orada. M eyve ağaçlarını sprey, küçük tip yağmurlama başlıkları var, onlara yağmurlama
denmiyor da mini spreyler deniyor. İki farklı latarel üzerinde mini spreyler olur, bir keresinde
bir tanesini çalıştırır ağacın bir tarafını ıslatır, ikincisinde öbürünü çalıştırabilirseniz bu
olabilir. Şu konular da test edilmiş. Bir tarafını sürekli kuru bıraksak da bir tarafını ıslatsak ne
olur diye. Sistem o zaman çalışmıyor. O zaman, sürekli kuru bırakılan tarafta kılcal kökler
oluyor, köklerde kabuğunda kalınlaşma, mantarlaşma başlıyor, artık işlevini görmüyor.
M utlaka bir tarafa, biri öbür tarafa verme şeklinde oluyor ama kaç sulamada bir tarafa
döneceği konusu araştırma konusu. Bizim pamukta yaptığımıza göre her sulamada yerini
değiştirmemiz gerekiyor, domateste de öyle. Narenciyede de bize heyecan verecek birtakım
sonuçlar elde ettik. M andalina bahçesinde halen deniyoruz, güvenli olarak sizlerin karşısına
çıkmamız, sonuçta takdim etmemiz veya bir yerlerde yayınlamamız için iki yıl daha test
etmemiz lazım. Diğer bir soru da, kuru koşullarda bahsettiğim yağış bilgi koşullu tarım kuru
tarımda. Soru şuydu: “Efendim biz gerekli yağış verilerimizi alsak, öyle bir kurum olsa,
değerlendirse, Akdeniz için, Orta Anadolu için değerlendirse nerede yağış koşullu tarım
yapılıyorsa değerlendirse ve amaç bitki neyse; bu buğday olabilir, baklagiller olabilir; onlarla
ilgili belgelerim işlenmiş olarak, Türkçe’ye tercüme etmiş olarak; efendim yağış olursa şu şu
falan değil. Belki Tarım Bakanlığının ilgili genel müdürlüğü altında, Toprak-Su buna çok
yakışırdı bu belgeleri işleyip, belki TRT aracılığıyla köylülere aktarılması. Akdeniz
Bölgesindeki çiftçiler diyecektir ki, bu sene buğday ekmeyiniz, çünkü gecikti, ekerseniz şu
zararınız olur; gecikti, ekerseniz bitki yoğunluğunun azaltılması lazım, çünkü yeterince yağış
gelmedi; gübre fazla kullanmayın, çünkü yağış gelme olasılığı % 20 düştüğü gibi bilgileri
119
işlenmiş olarak ve yağış olasılıklı olarak değil, işlenmiş olarak köylüye aktarma imkânı var.
Bu uygulanmıyor mu? Uygulanan yerler var. İlk defa fikir olarak bu Amerika’da
Kaliforniya’da. İlk uygulaması 1985’ten sonra Kenya’da yapıldı. Ondan sonra Fas, Tunus,
Suriye’de, 1974’ten evvel Kıbrıs’ta uygulanmış yapılabiliyor ama ben bizde böyle bir
sorunumuz belki yok, şimdi çanlar çalıyor, kendimize gelmemiz lazım. Durum bundan ibaret
efendim. Teşekkür ederim.
BAŞ KAN — Teşekkür ederim Sayın Hocam.Bize ufuk açtınız.
Dr. LÜTFÜ BAŞ — Kuru taraf diyor ki: “şunları şunları değiştir’ peki, ıslanmış taraf da “ben
burada su içindeyim, sen ne yapıyorsun diye itiraz etmiyor. o ıslak olan kökler yukarıya ne
sinyal gönderiyor yahut da bu bir taraf onu gönderiyor, bir taraf onu gönderiyor da, sonra ikis i
mi anlaşıyorlar; yani, karmaşık bir şey. oraya aklım ermedi efendim.
Prof.Dr. CEVAT KIRDA — Efendim, köklerin bir tarafı göreli olarak susuz bırakılmasıyla
birlikte köklerden, ıslak kuru demeyeyim, ama kuru tarafından yukarıyla bağlantısı olan
elementlerinde laktik asit konsantrasyonu artıyor, artıyor; buna ıslak tarafın etkisi yok, ıslak
tarafın etkisi nedeniyle bitki turgorunu kaybetmiyor. 0 nedenledir ki, zaten fotosentez hızında
bir değişme olmuyor.
Prof.Dr. İLHAMİ ÜN VER— Öncelikle bir dinleyici olarak hem çok etkilendim hem de çok
şey öğrendim; yine çok teşekkür ediyorum, birçok konu geldi. Bunlar arasında bir tanesi çok
önemli olduğu için yalnız ona değineceğim. Bu kuraklık kavramı üzerinde yapılan
tartışmalardan ben şunu anladım. Kuraklığı iki ana başlık altında toplayacağız; sistematik
kuraklık, randan kuraklık. Sistematik kuraklığı da kendi içinde ikiye ayıracağız; bir tanesi
kronik kuraklık, bir tanesi de kuraklığa doğru gidiş, yöneliş. Ben özellikle M URAT Beyin
sabahki konuşmalarından bunu anladım. şimdi o kuraklık yaklaşımında sistematik kuraklığa
baktığımız zaman şunu görüyoruz: Demek ki, konuya temel bilimler bazında bakarsak veya
ekolojik açıdan bakarsak sistematik kuraklık ön plana geçiyor; ama, diğer arkadaşlarımı
dinledim. Sistematik açıdan yaklaşan arkadaşlarım da daha çok kuraklığa ağırlık verdiler.
Buradan şu sonuca ulaştım. Demek ki bir günlük tartışmayla filan altından çıkılacak bir iş
değilmiş, bir kere kesin olarak o görüldü. Kuraklığın tanımında ve modeller üzerinde biraz
daha kafa yormamız gerektiği sonucuna ulaştım. Ben, özellikle M URAT Bey öncü olur,
arkadaşlarımdan şunu rica ediyorum. Bunu Tarım Bakanlığımız mı yapar, M eteoroloji Genel
M üdürlüğümü veya bir gönüllü kuruluş mu diyeyim; ama şöyle bir ilişkinin araştırılmadığını
gözlüyorum. Bir yandan hem iftihar ettiğim TEM A adına birçok konularda çok güzel adımlar
atıldığını görmekteyim, ama bir taraftan da şimdi Türkiye’de bir taraftan sürekli yüzey
şekilleri kullanımı değişiyor, meralar daralıyor, bataklıklar goller kurutuluyor, öbür taraftan
yapay baraj alanları, yani yüzey şekilleri değişiyor. Rakamlar onu gösteriyor, yani geceleri
sıcaklıklar daha az düşüyormuş filan, birazcık ortalama sıcaklıklara mı baksak acaba. Bu
kullanım türleriyle bu değişiklikler arasında bir ilişki araştırılmış mı, özellikle benim
ülkemde, dünyada araştırıldı mı bilmiyorum; ama, bir ilişki bulunacağını Ümit ediyorum ben;
yani, toprakla suyun ısınma ısıları arasında 4-5 kat fark var, bunların biçimlerinin mutlak
surette etkilemesi gerekiyor. Bunu nasıl tayin ederek sadece yüzey sıcaklıklarında olduğunu
düşünerek söylüyorum, atmosfer seviyelerinde ise bu fark; önerimden de vaz geçtim. Bir
başka konu da, Sayın Genel M üdürüme teşekkür etmeliyim M eracılığa düşman olmadığıma
açıklama fırsatı verdiği için. Herhalde şöyle oldu. Bir sav sürüyorsunuz öne, bunu
destekleyecek birtakım veriler koymalısınız ortaya.... şimdi şöyle düşünün, ekmeği öpüp
başımıza koyuyoruz; ama ben burada dedim ki, Türkiye’de 13 milyon hektar alanda tarım
yapıyorsak, 13 milyon hektar tahılsa burada bir yanlışlık var. Bunu asla ekmeyi kendim de
120
nasıl inkâr edebilirim. Katiyen öyle düşünmeyin. Burada sadece alternatifleri ortaya koymak
ve bizim ihmal ettiğimiz bir dalı on plana çıkarabilmek kaygısı vardır orada. Baklagiller,
protein kaynağı olarak benzer ürünlere çekilmiştir, toprak kaynaklarını korumak yönünden,
karnımızı doyurmak ve hayvanlarımızı beslemek yönünden de buğdaygillere alternatiftir.
Lütfen, orada demek ki bir aşırıya kaçmışım ki, eksik olmayın, uyardınız. Katiyen öyle karşı
olmak diye bir şey yok. O sadece bir savın savunma kaygısı. Ben, bu arada, bir noktayı da arz
etmek istiyorum. Dr. Lütfü Bey eksik olmasın çok dikkatle takip etmiş bizi. Nadas konusunda
M uzaffer Beyle bir anlaşmazlığımız yok. Orada yalnız bir kavram kargaşası var. Bir araziyi
nadasa bırakmak başka şeydir, nadasa bıraktıktan sonra işlememek başka şeydir. Bu ikisini
ayırt edersek hiçbir şey söylediklerimizin arasında değişen bir şey yok. Son derece tutarlılık
olduğu görülecek. M uzaffer Bey uygulamacı, ben biraz daha ona yaşlı, eski bilgiler ama
tutturulan hedef belli. Bu arada da Sayın Genel M üdürün görüşüne çok yürekten katılıyorum,
hatta eksik bile buluyorum. Bu ilaçların bir ekonomisi, bir de çevresel etkileri var. Ben
ekilmiş tarlama atacağım ilacı boş tarlaya atmam ne derece akılcı olur, bunlar tartışılmalı.
Hayır da demiyorum evet de ama üzerinde çok düşünmemiz gereken konular. Bu arada, yine
Beyefendinin bir sorusu vardı. Hocam onu atladı, müsaade ederseniz şunu söyleyeyim. Biz
asla ve katiyen, tarımın hiçbir dalında endüstriyi karşımızda görmüyoruz, hiçbir sektörü
karşımızda görmüyoruz. Su kullanımının burada bir avantajı var. Tabii ki bir birim suyun
endüstriyel etkinlikteki getirisi karşılaştırılamayacak kadar yüksektir ama Kazım Hocam
sabahtan üzerinde çok güzel durdu. Biz suyu birkaç kere kullanalım istiyoruz, mademki
ekonomik kullanacağız, evden çıkan suyu tarlama, tarlamdan çıkan suyu arıtma düzenine,
oradan çıkan suyu endüstriye, denize gidene kadar daha iyi kullanacağız ama toprakta bu
şansımız yok. Fabrikada su var. Bu suyu defalarca kullanacağız, oradan çıkana kadar, derin
suyunu terk edene kadar defalarca değerlendireceğiz. Onun için katiyen onu bir rekabet gibi
görmeyelim. Elimde bir avuç su var, acaba fabrikaya mi yollasam, tarlaya mi dediğimiz
zaman yanılgıya düşeriz. Her ikisini de birden nasıl değerlendiririm, hedef daima bu olacak.
Söz almışken, Ümit Beyin bir noktasına temas etmek istiyorum. Efendim, çalışmanız
fevkalade güzel, havza esasına dayalı bir sistem bizde 15-20 yıldır sürekli var, her platformda
gündeme getiriyoruz da, güvenlik birimlerimiz buna karşı çıkıyorlarmış. Yani ülkeyi
bölünmeye götürebilecek, eyalet sistemi filan gibi, bizim hiç aklımızın köşesinden
geçirmediğimiz enteresan bir düşünceyle karşı çıktılar, üsteleyemedik de doğrusu. Aklın yolu
bir, yani işin tekniğine girecekseniz yüzde yüz haklısınız. Bütün kurumlaşmaya, yapılaşmaya,
altyapı, veri toplamayı, hepsini oraya toplayacaksınız ama güvenlik birimlerince
sakıncalıymış, ona da bizim aklımız pek ermez doğrusu. Değinmek istediğim bir başka konu,
özellikçe TEM A’nın politikaları için TEM A’ya çok teşekkür ediyorum. Bu toprak yasası
konusunda sizin verdiğiniz açıklayıcı bilgilerden sonra eksik olmasın Bayram Bey benim bir
boşluğumu doldurdu, kuruluşunu yapay istemeyiniz diye. Artık bizim politikamız şu
olmalıdır: üst düzey bürokratlar da var aramızda, bir hayli etkin arkadaşlar da var.
Toprağımıza sahip çıkacaksak eğer önce, bunu koruyacak kadroları yerleştireceğiz. Bu işi ben
de en az bir asker kadar seviyorum, ama sınırda bekleyen, sırtında tüfeğiyle bekleyen
M ehmetçik. Öyleyse biz de elbette hepimiz bu toprağı seviyoruz ama o toprağı korumayı
bilen insanları mutlaka koruyacağız. Yaklaşımınız çok doğru, inşallah, biz bunda başarılı
oluruz. Biz, öyle yol açalım, kanal açalım, bilmem ne yapalım. Bunları tabii ki ildeki vali,
belediye başkanı yapsın ama bu ülkenin toprağına tepeden bakacak projeksiyon sahibi,
perspektif sahibi bir kuruluş korunsun, geliştirilsin, altyapısı olsun. Allah korusun, aksi
takdirde, Türkiye’de toprağı koruyan makam yok, sulandığı yanımıza kâr kalıyor. Biz onun
için çok korkuyoruz. Bu yasa kendi başına çıkarsa sahipsiz kalacağız. önce bunu yürütecek,
yapacak, gerçekleştirecek altyapımız olsun. Türkiye bunları otuz yıldır yapıyor, hâlâ toprak
etkilerini güncelleştirememişiz, halâ dünyanın terk ettiği teknikleri, yöntemler
kaynaklarımızda, kitaplarımızda. Yani bir yabancıyla karşı karşıya geldiğimizde ben hàlâ
121
utanıyorum. Bir de üstüne üstlük tuzu biberi oldu bir de teşkilat kapatalım. o bakımdan da çok
teşekkür ediyorum, bunları sizden duymak çok hoşuma gitti. Ümit ediyorum ki yaparız Sayın
Başkanım, yani bunda başarılı oluruz. Şimdi, M uzaffer Beyin söylediğine bir konuda ne yazık
ki katılamayacağım. Derin toprak, yüzlek toprak konusunda. Nadas konusunda, nadas
etkinliği konusunda şöyle bir anlaşamadığımız nokta var. Birincisi, bir fırsatım olsaydı
soracağım sorulardan biri oydu. Nadas etkinliği diye bir güzel tablo vardı orada, o tablo kaç
yılın verilerine dayalı diye? Çok da eski olduğunu sanmıyorum çünkü çok güvenilir
olmadığını bize belirtmesini bekliyorum. Öbür taraftan da bir teoriye karşı çıkarken, yani
yüzlek sürüm ısı verimini artırmıyor bizim gözlemlerimize göre, bu iddiada temel yanlışlık
burada. Önce toprağa bakacaksınız. Toprak, öyle bitki köklerinin geliştiği alandan ibaret
değil; aslında besleyen bir ana materyal var, ana materyalin su depolama yeteneği eğer
elverişliyse, yukarıya destek veriyorsa, siz, artık, ona toprak diyemezsiniz. Muzaffer Beyin
verdiği rakamlardan, Türkiye’nin dörtte üçünün olduğu gruba giriyordur, ama altta kaynak
var, destek var, toprak olmasa bile altta su veren bir rezerv var. Bunu hesaba kattılar mı? Altta
kaya olması başka, bir de gevşemiş bir ana materyal olması başka. İkincisi, eğitim faktörü
denen bir faktör var, yani çalıştığımız araziler hele bu toprakların eğimli yerde olduğunu
düşünürseniz, M uzaffer Bey kusura bakmasın, bir çırpıda bundan vazgeçilecek bir şey değil o
ve ben yine iddia ediyorum temelinde kesinlikle doğrudur, sulu topraklarda boşu boşuna
nadasa bırakıp da tarlayı bir yıl boş bırakmak doğru olamaz. Bundan hiç şüphem yok. Niye
olamaz? Bir kere o sulu toprağı üç beş yıl içinde kaybedersiniz bir ikincisi nadas etkinliği,
dünyanın en etkili nadas tekniğini kullansanız % 25’i geçmez, mümkün değil. M uzaffer Beyin
kendisi söylesin, uygulayıcı arkadaşımız, % 15, % 20. Ben 3000 dönüm arsa alacağım, bunun
dörtte bir 60 mm, bunun 20-30 cm’lik bir toprakta ne kadarını koruyacağım Sayın Başkan,
bunu kabul etmek mümkün değil. Bırakınız nadas alanlarını daraltma projesi çerçevesinde
olabildiği kadar bu faktörlerden kararlı gidelim. Katıldığım noktayı söylüyorum, eğer profilde
ana maddeleri ana toprağı yüzlek ediyorsa ona yürekten katılırım, o zaman bir iddiam yok,
ama böyle bir çırpıda burada nadas kârlıdır, aman nadası sürdürelim denmesini de pek doğru
bulmuyorum. çok uzattım, özür dilerim.
BAŞ KAN — İkiniz de Ankara’dasınız, bu konuyu ayrıca kendi aranızda lütfen tartışınız.
Dr. MURAT TÜRKEŞ - Gereksinme olarak kuraklık tanımı ortaya çıktı. Ben, kuraklık ve
iklim değişikliği açısından ve Türkiye iklimi açısından da ayrı ayrı çalışmış bir insanım. Onun
için, burada temel bir sistematik sınıflandırma yapma zorunluluğu ortaya çıktı. Kurak bölge,
yani kuraklık, kuraklık olayları arasında net bir ayrım yapmak gerekir. Bizim buradaki tarımcı
hocalarımızın, arkadaşlarımızın tümülerinin kuraklıkla ilgili yaptığı çalışmalar, arid bölgedeki
tür çeşitliliği. Bunu çok net bir şekilde ortaya koymak. Yine, bazı arkadaşlarımız, bir
istasyondaki, bir bölgedeki minimum ve maksimum yağışları da dikkate alarak tür
çeşitlenmesinin yapılabileceğini dile getirdiler. Aritideyle kuraklık olayı kavramını ayırmak
gerekiyor. Sistematik olarak kuraklığa bakmak gerekirse, üç başlıkta toplanabilir. Bir tanesi
aridite. İklimi uzun süreli gelmeyi, yani arid bölge, iklimi uzun sürelere gerdirecek.
Türkiye’de buna bir anlamda klimatolojik kuraklık diyebiliriz, yani klimatolojik olarak
Türkiye’nin kurak bölgeleri arid kavramıyla ilişkilidir. Uzun süreli ortalamaları, yeryüzünün
herhangi bir yerinde, bu Ankara’da da olur. Uzun süreli ortalamalar o bölgenin iklimini
belirler, çeşitli iklim sınıflandırmalarına göre de bir bölge, arid çıkabilir, yarı arid çıkar, yani
Türkiye’ye dönelim, kurak çıkabilir, yarı kurak çıkabilir, kurak-yarı nemli çıkabilir, nemli
çıkabilir, çok nemli çıkabilir, ılıman çıkabilir. Bunu net olarak çizmek gerekir. Bu, iklimin
uzun süreli bir özelliğidir. Klimatolojik kuraklıkta ikinci bir kavram daha var bu da bizim gibi
subtropikal bölge ülkelerinde bir de yaz kuraklığı var. Bu da uzun süreli ortalamalarla
Akdeniz büyük iklim bölgesinde, o bölgenin yaz mevsimini karakterize eden bir özelliktir.
122
Bizde bir de kuraklığı vardır. Yani, yaz arididesi vardır, ama bu iklimin normal özelliğidir.
Yani bu, iklimin uzun süreli gözlemlerinin olduğu ve kazandırdığı bir özelliktir. Bunun üst
limiti, nedense, o bölgedeki uzun süreli atmosferik koşullardır, yani ortalama durumudur.
Uzun süreli iklim koşullarına bağlı bir klimatolojik kuraklık, yani arid bölge kavramı.
İkincisi, iklimsel değişkenliği, iklimin kendi değişkenliğiyle ortaya çıkan kuraklık. Bu iklimin
değişkenliğinden kaynaklanan geçici bir özelliktir. Bu dünyanın her yerinde oluşabilir, her
mevsimde oluşabilir. Asıl önemli olan, buna karşı alınacak önlemlerdir, buna karşı alınacak
hazırlıklardır. Buradaki arkadaşlarımız çok iyi biliyor ki, bir bölgenin geleneksel tarım
sistemiyle bir bölgenin ekolojik sistemleri, hatta fizyografik sistemleri, iklimin normal
özelliğine karşı zaten bir alışkanlığı vardır, yani bir uyum söz konusudur. Eğer bir müdahale
yoksa, çok ciddi bir iklim değişikliği gerçekleşmemişse, 300 milimetreye uygun türler vardır,
orada bir yaşam vardır, biyolojik çeşitlilik vardır ta ki o denge bozuluncaya kadar, ikinci
kavram bu. Bir de asıl üzerinde durulması gereken, yani meteorolojik kuraklıklar, tarımsal
kuraklıklarda bunların dışında üzerinde durmamız gereken yeni bir kavram var. İnsanın etkisi
yani iklimsel değişimler ve eğilimler, bir bölgede klimatolojik kuraklık var, Türkiye’de de bu
klimatolojik kuraklık var. Şimdi ben yine bir kötümser tablo çizip sözlerimi bitireceğim. Bir
klimatolojik kuraklık var, bu aynı zamanda şiddetli bir yaz kuraklığı var, destek oluyor. Yine
Türkiye’nin Karadeniz Bölgesinde 2000 mm’de kuraklık tabii hissedilmez, yani yüzeyde de
kuraklık olur yılların değişkenliğine bağlı olarak. Siz onu orada yaşasanız bile hissetmezsiniz.
Çünkü 2300 mm’de yağışın 500 mm düğmesi bile çok şeyi değiştirmez, bunu anlayamazsınız.
Türkiye’de aynı zamanda Karadeniz Bölgesi dışında, yıllar arası değişkenliğe bağlı her zaman
her yerde oluşabilen kuraklık olayları vardır, bir de iklim değişikliği var. Ben çok özetle
söyledim. Bütün Akdeniz havzası sahilden başladı. Sahilde 60’lı yıllarda başladı, Akdeniz
havzasında 70’li yıllarda başladı. Özellikle kış yağışlarında, 70’li, yılların başından beri
giderek bir azalma eğilimi var. Bu arada hiç nemli eğilim yok mu tabii ki var. Nemli yıllar da
var ama gözlenen uzun süreli değimlere baktığımızda Türkiye’de son uzun nemli dönem 60’lı
yıllardır, bir daha 70’li yılların başından beri öyle bir nemli dönemi Türkiye yaşamadı. Bunu
da üç başlık altında topladık. Şimdi, bunların tanıtımlarını yaparken dünyanın ülkelerinde de
böyle yapılmış. Deneyimli hocalarımızın belki zamanında ilgilendilerse bildikleri, eskiden
çölleşme, arazinin biyolojik üretkenliğinde azalma olarak tanımlanmıştır. Bunu Sovyetler’de
böyle tanımlamış, Amerika’da böyle tanımlamış. Ama bugünkü iklim değişikliğini ön sırada
dikkate alıyorsunuz, arazide göz önüne alıyorsunuz; bugünkü çölleşme tanımında biyolojik
bir etkenlikteki kayıp yine var, ama bunun altında şu var, insanın neden olduğu arazi
vejetasyonu, kurak alanlar ve iklim değişikliği. Yani şunu söylemek istiyorum, değişen
koşullar, gözlenen değişimler, neden sonuçları ve sizlerin, bizlerin çalıştığı konulara göre
farklı amaca uygun konumlar da geliştirmemiz gerekir. Teşekkür ederim.
BAŞ KAN — Çok teşekkür ediyorum. Efendim, çok güzel bir çalışma yaptık, katkılarınız için
teşekkür ediyoruz.
123
SONUÇ
MAHİR GÜRBÜZ (TEMA)— Kuraklık etkilerinin azaltılmasında kurağa dayanıklı bitki
çeşit ıslahı ve kurak koşullarda yetiştirme tekniklerini tartıştığımız bu günkü toplantının
sonuna geldik. Tartıştığımız ana başlıkları şu maddeler altında özetleyebiliriz.
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
Yaşanan iklim değişikliği insanin neden olduğu bir sonuçtur.
Seragazı birikimi küresel ısınmada çok belirleyici bir etkin olmaya başlamıştır. Son
yüzyılın özellikle ana sorumlusu insandır. Türkiye’nin yarıdan çoğu yarı nemli ve üçte
biri de kuraktır. Bilindiği gibi, ılıman kuşakta yağış artacaktır. Bu tarımda belki göreli
üretim artışı sağlayacaktır ama Akdeniz kuşağında sorun tersine gelişecektir,
zorlaşacaktır. Bu ise tarımda olumsuz sonuç yaratacaktır.
Sadece iklimdeki değişiklikler değil, iklimin kendisi de değişiyor, ekstremler
değişiyor; bu, ciddi bir sorun.
1.3 milyar insan temiz su bulamıyor, En önemli sorun su eksikliğidir.
Türkiye’nin 23 milyon hektar tarım arazisinin önemli bölümü sorunludur.
Türkiye toprağı, nüfusun baskısı altındadır.
Toprağın niteliği ve yağışın yetersizliğinin doğal sonucu olarak tahıl üretimi
egemenliği oluşmuştur.
Erozyonun çok önemli bir nedeni de yanlış yerde tahıl üretiminin yapılmasıdır.
İnsanoğlu bugün çok daha fazla su kullanıyor.
M eteorolojik-hidrolojik-tarımsal ve sosyal ekonomik kuraklık yaşanmaktadır.
Nemin korunması, toprak-su yönetimi, kritik dönemlerin değerlenmesi gibi çıkış
noktaları olabilir.
Kuraklık, yavaş ortaya çıkan bir sorundur. Etkili kuraklık, uzun süreli planlamayı
gerektirir.
Su kaynağının artırılması zor iştir; bilgiyi gerektirir, zamanı gerektirir.
Çözümleyici önemli bir yaklaşım “su ekonomisini” sağlayan sistemi kurmaktır.
Su iletim kayıpları da en aza indirilmelidir.
Çiftlik göletleri ciddi bir seçenek olabilir.
Topraktan buharlaşmanın önlenmesi gerekir.
Ekonomik olmayan bitkiler vejetasyondan çıkarılmalıdır.
Yağış bilgi koşullu tarım, yeni bir kavram olarak gelişmelidir.
Tarımın kullandığı % 70 su miktarı azaltılmalıdır ama verim azalmamalıdır.
Sulu tarımda kısıtlı sulama yöntemleri yaygınlaşmalıdır.
Büyük sulama projeleri artık tartışılmalıdır zordur, pahalıdır.
Kuru tarımda yeşil devrime ihtiyacı vardır.
Ürünün belli vejetasyon aşamalarında da kısıtsız sulama verim sorunu yaratabilir.
Sulu tarımda su kısıtlı olursa geleneksel kısıtlı sulama, yarı ıslatmalı sulama yöntemi
kullanılabilir.
Yetiştirme amaç ve yöntemlerine uygun çeşit geliştirmek gerekir.
Agroekolojik zonlara uygun çeşit geliştirmek gerekir.
Erkencilik, topraktan daha fazla su kaldırmak ve su kayıplarını azaltmak, su stresinin
tolere edilmesi amaçları için kullanılmalıdır.
Tür içi varyasyonu geliştirmek, türler arası varyasyonu kullanmak, cinsler aras ı
varyasyonu gen aktarımında kullanmak yöntemleri ciddi ıslah yaklaşımlarıdır.
Dane verimini, biyolojik verimi, hasat indeksini, verim standardını, verim unsurlarını,
124
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
•
kurağa dayanıklılık indeksini amaçlayan dayanıklılık ıslahı ıslah amaçları olmalıdır.
Önce genetik varyasyon sağlanmalı, sonra seleksiyon yapılmalıdır. Yöntemler doku
kültüründen genetik haritalamaya kadar çok fazla sayıda ıslah yaklaşımını
gerektirmketedir.
İşbirliği zorunludur, altyapı zorunludur. Belirlenmiş kesin hedefler gerekir.
İzleme ve iş üretmek gerekir, kaynak bulmak gerekir.
Dünya arazisinin % 25’i çayır, Türkiye’de de bu böyledir.
Nüfus arttıkça meralar azalmış, hayvan başına olması gereken mera üçte bire
düşmüştür.
M eraları, sadece yem üretim kaynağı olarak görmemeli, toprağı ve çevreyi koruyan bir
sistem olduğunu anlamalı. Yapay meralarda yedi ay üretim yapılabiliyor, bu bir
seçenek olabilir
Kuraklık pozitif etki de yapabilir.
Rekabetle bitki zenginliği oluşabilir.
Kuraklığa karşı merayı etkileme işlemi işlemeli tarım alanına göre daha zordur.
Türkiye’de hayvan ıslahı yapılmalıdır, bunu da ben söylüyorum. Türkiye’de ıslah
edilmiş bir tek hayvan ırkı yoktur.
Yem bitkisi ıslahı da önemlidir. Islahçılarımız ihmal etmişlerdir.
Doğal meralar için gelişmiş çeşit yoktur.
Nadasın önemli yararları vardır.
Toprak-su buharlaşmasını önleyen nadas sisteminin sakıncaları da vardır.
Alternatif olarak azaltılmış veya sıfırlanmış toprak işleme düşünülebilir. Kimyasal
nadas bir başka seçenektir.
Bitki artığı en çok kimyasal nadasta, sonra sıfır kullanımda, sonra geleneksel sistemde
ortaya çıkıyor.
Kurakta ekim yöntemi, ekim zamanı, toprak işleme araçları, tohum niteliği, bitki
çeşidi, su ihtiyacını aynı döneme gelen farklı ürünlerin ekilmemesi, gübre!eme,
yabancı ot mücadelesi yani, bütün üretme teknikleri tartışılmalıdır.
Üniversite-bakanlık ilişkisi gelişmelidir.
M eyvecilik gündeme gelmelidir.
Agroekonomik zonlar veya türdeş alanlara göre ıslah yapılmalıdır.
Her köye bilgisayarlı sistemle süreci izleyen bir anlayış getirmek gereklidir.
TEM A, eylem planı yapmalıdır.
Neyi üretmeliyiz, ne kadar üretmeliyiz tartışmalıyız.
Tabii bitki ıslahında genetik varyasyon yaratıp sonra seleksiyon yaparak çeşit ürettiren
arkadaşlarımızın düşünce varyasyonlara ihtiyacımız var. Belki bunu biraz daha
zenginleştirip seleksiyon yapmayıp da sentez yapmak ihtiyacımız var, hepinizin
katkısına ihtiyacımız var.
Katıldığınız için, değerli birikimlerinizi aktardığınız için, zaman ayırdığınız için,
sabrınız için çok teşekkür ediyoruz. Bu çalışmayı biz bu masada bitirmedik. Bu çok
değerli görüşleri, önerileri kitap haline getireceğiz. Daha önemlisi TEMA olarak bu
sorunu Türkiye tarımının gündemine taşımak istiyoruz. Bunu nasıl yapabiliriz;
hepimizin katkısına ihtiyacımız var. Böyle bir eylem planına dönüşürse, sanıyorum,
bir adım atmış oluruz. İyi akşamlar diliyorum efendim.
125
Download