İÇİNDEKİLER Medya Eğitimi: Medya Çözümlemesi Hıfzı Topuz................................................................................................................1 Medyayı Doğru Okumak Yasemin İnceoğlu ......................................................................................................4 Medya Okuryazarlığı: Neden Gerekli Gülden Treske ...........................................................................................................8 Avrupa Birliği’nde Medya Okuryazarlığı Cem Pekman..............................................................................................................16 Avrupa Birliği Çevre Politikalarında Katılım Hakkı: Aarhus Sözleşmesi Çağdaş Ceyhan ..........................................................................................................26 Medya Okuryazarlığı Alanında Teorik Ve Pratik Yaklaşımlar Ece Algan ..................................................................................................................38 Medya Okuryazarlığına Politik Bir Bakış: Medya Okuryazarlığı Hareketi Zeliha Hepkon, Oya Şakı Aydın ...............................................................................45 Medya Okuryazarlığı Ve Yetişkinlerin Öğrenmesi Bahire Efe Özad ........................................................................................................55 Medya Okuryazarlığı Ve Çocuk Eğitimi Ülfet Kutoğlu.............................................................................................................62 Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Resmi Yayın Kurumu Brt’de Yayınlanan Çocuk Programlarının Yurttaşlık Eğitimine Katkısı, Eğitim- Medya İlişkisi Özlem Salman Günalp...............................................................................................72 Etkin Bir Medya Okur-Yazarlığı İçin Yerel Olanak Ya Da Olanaksızlıklar Derya Nacaroğlu........................................................................................................81 Konya’da Yerel Gazete Okuma Ve Yerel Televizyon İzleme Davranışları Bünyamin Ayhan.......................................................................................................88 Medya Alanında Tekelleşme: Ankara’dakı Muhabırlerın Tekelleşmenin Sonuçlarına Yönelık Değerlendırmelerı Ömer Özer .................................................................................................................100 Medya Okur-Yazarlığı: Erişim Sorunu, Seyirselleşme Ve Sansasyonelleşme Nilgün Tutal Cheviron...............................................................................................116 Görüntü Ve Etnografik Anlatım Erol Nezih Orhon ......................................................................................................127 Televizyon Ve Gazete Haberlerinde “1 Mayıs” Temsilleri: Bir Medya Okuryazarlığı Çalışması Yurdagül Bezirgan Arar ............................................................................................132 Reklamlar Aracılığıyla Değişen Genç Ebeveyn Kimlikleri Kübra Karaosmanoğlu, Oya Dinçer Durmuş ............................................................142 İnternet Okuryazarlığı Ve Dijital Uçurum Selva Ersöz, Pınar Seden Meral ................................................................................145 Sağlık Bilincinin Oluşturulmasında Medya Okuryazarlığı’nın Önemi İnci Çınarlı, Elgiz Yılmaz..........................................................................................160 Okuryazarlıktan Medya Okuryazarlığına: Şifrelerin Ortaklığını Aramak Nurçay Türkoğlu .......................................................................................................166 Türkiye’de Medyanın Dönüşümü Ve Medya Okuryazarlığı Zemını D. Beybin Kejanlıoğlu...............................................................................................171 Türk Medyasında Haberin Manüplasyonu Ve Dezenformasyon Serdar Karakaya ........................................................................................................176 Televizyonun Şiddet Özelinde Bilinç Altına Yaptığı Etkiye Yönelik Yetiştirme Kuramı Çerçevesinde Yapılan Araştırma Ömer Özer .................................................................................................................179 Kitle İletişim Sürecinde Toplumsal Gerçeklik Ve İktidarın Kurgusu Barış Çoban ...............................................................................................................191 Gazetecinin Medya Okuryazarı Olabilirliği Sevilen Toprak Alayoğlu...........................................................................................195 Piyasanın Tahakküm Yolu, ‘Modern Tüketicinin Kırılgan Bir Kimlik Aracı Kredi Kartları’nın Reklamlarla Sunumu Gülcan Seçkin............................................................................................................198 Medya Okuryazarlığı Eğitimi: Önemi Ve İhtiyaçları Abdülrezak Altun ......................................................................................................213 Değerlendirme Oturumu Özden Cankaya..........................................................................................................214 Medya Okuryazarlığı Konferansı İle İlgili Basında Çıkan Haberler.................216 Resimler....................................................................................................................225 MEDYA OKURYAZARLIĞI 1. Baskı: Eylül 2006. Bu kitap 23-25 MAYIS 2005 tarihleri arasında düzenlenen, I. Uluslararası Medya Okuryazarlığı Konferansı bildirilerinden oluşmaktadır. Bu konferans kitabında yer alan her bildiri yazar/yazarları tarafından sözlü olarak da sunulmuştur. Çalışmalar, konferans kitap yazım kurallarına göre tek bir format altında toplanmıştır. Makalelerin içerikleri ve kaynak kullanımları yazarların sorumluluğu altındadır. Kaynak belirtmek suretiyle çalışmalardan alıntı yapılabilir, tüm hakları saklıdır. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınıdır. Editör: Nurçay Türkoğlu Yayına Hazırlayan: Levent Eldeniz Yayına Hazırlık: Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Basın Yayın Tekniği Anabilim Dalı Konferans Komitesi: Prof. Dr. Melda Cinman Şimşek, Prof. Dr. Yasemin G. İnceoğlu, Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu, Doç. Dr. Cem Pekman, Yrd. Doç. Dr. Bilge Gürsoy, Yrd. Doç. Dr. Levent Eldeniz, Rafet Aykut Akay, Sevilen Toprak Alayoğlu Kapak Tasarımı : Levent Eldeniz Adres: Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Marmara Üniversitesi Nişantaşı Kampusu 34365 İstanbul Internet : www.marmara.edu.tr www.milef.com KONFERANS ÇAĞRISINDAN KİTABA: “MEDYA OKURYAZARLIĞI” “Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi olarak, toplumumuzdaki kitle iletişim/medya ortamının iyileştirilmesine katkıda bulunmak amacıyla, Türkiye’de “medya okuryazarlığı” konferans dizisini ulusal düzeyde başlatmak istiyoruz.” Bu çağrıyla başladığımız Medya Okuryazarlığı Konferansı’nı Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişimciler Haftası içinde (23-25 Mayıs 2005) gerçekleştirdik. Konferans çağrısında amacımızı şöyle dile getirmiştik: “Bilgi edinme ve edinilen bilgiyi kullanma hakkı, temel yurttaşlık hakkıdır. Kitle iletişim araçları, bu hakkın gerçekleştirilmesi için vazgeçilmez kaynaklardır. Yazılı ve görsel tüm kaynakların oluşturduğu iletilerle donatılmış bir dünyada yaşamak için yeni iletişim becerilerine gerek var. Gazeteler, dergiler, radyo, televizyon, sinema ve internet, hızla gelişen teknolojiden yararlanırken, yurttaşların da yeni bir kavram olan “medya okuryazarlığı” ile tanışması gerekmektedir. Bu amaçla, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde her yıl mayıs ayında düzenlenen “İletişimciler Haftası”nda bu yıl akademik konferans ve bir dizi etkinlikle “medya okuryazarlığı” konusunu ele alacağız. Önümüzdeki yıllarda geniş katılımlı olarak ulusal ve uluslararası boyutlara taşımak istediğimiz konferansımıza katkılarınızı bekliyoruz.” Konferansa, çağrılı konuşmacıların yanı sıra yurt içi ve yurt dışından, bildiri ile ve aktif dinleyici olarak pek çok akademisyen, medya çalışanı, medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, öğrenciler ve halk katıldı. Dostlarımız ve öğrencilerimiz sayesinde yazılı ve görsel basında oldukça geniş bir yer aldık. Bu konferansa özel televizyon programları (bile) yapıldı. Üniversitelerde “medya okuryazarlığı” derslerinin programlara alınmasının yanı sıra, ortaöğretim müfredatında da bu derslerin yer alması gündeme geldi. Amacımız bir kamuoyu duyarlılığı yaratmaktı ve sanırım kısmen de olsa bunu başarabildik. “Söz uçar, yazı kalır” deyişine uyarak, panellere bildirileriyle katılanların heyecanlarını söndürmeden makaleleri toplamaya başladık. Bir yıl içinde araya eğitim sürecinin yoğunluğu ve “hayat” girdi ama sonunda elimizdeki makaleleri bir kitap haline getirme gayretimizden vazgeçmedik, işte elinizdeki bu eleştirilerinize muhtaç kitap ortaya çıktı. İyi okumalar! Editör SUNUŞ “Medya okuryazarlığı”, son zamanlarda gündeme gelen önemli bir konu…İletişim teorileri çerçevesinde, gündemi belirleyerek kanaatlerimizi şekillendiren en önemli güçlerden biri medya olduğu için önemli …Bir kısım teoriler medyanın kanaatleri oluşturmaktan ziyade pekiştirdiğini öne sürse de, medyanın etkisi yok sayılamıyor. Okul, aile, çevre gibi faktörler den gelen iletiler, medyadan gelenlerle aynı paraleldeyse, bireyin etkilenme gücü daha da şiddetli oluyor. “Seçmen tercihleri” neticede bireysel kanaatlerden başka bir şey olmadığı ve dolayısıyla seçim sonuçlarına göre oluşan siyasal iktidar da kamuoyuna göre şekillendiği için, “kim tarafından ve nasıl yönetileceğimiz” - aksi yönde görüşlerin de varlığına rağmen-, en azından kısmen medya tarafından belirleniyor. Medya ile siyasal iktidara giden yol arasında bu türden bir ilintinin varlığı, medyanın gerçeği bizlere nasıl sunduğunu ve medyadan neyi nasıl algıladığımızı özellikle önemli kılıyor. “Bilinçli kamuoyu” için “kaliteli medya”, onun içi ne için “ kaliteli iletişim eğitimi” gereğinden hareketle, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi” olarak, üzerimize düşeni yapmak istedik. Diğer iletişim fakülteleriyle işbirliği yapmamız için mükemmel bir zemin, Marmara İletişim’de yirmi küsur yıl birlikte çalıştığım iki arkadaşımın, başka üniversitelere geçerek “dekan” atanmalarıyla hazırlanmıştı. Çalışma arkadaşlarımdan Prof. Dr. Özden Cankaya Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi, Prof. Dr. Jale Sarmaşık ise İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi dekanıydı. Başlangıç fitili ise, Marmara’dan Galatasaray’a geçen Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu’nun veda yemeğinde ateşlendi. Sözkonusu üç fakülte arasında neler yapılabileceğini konuşurken, sevgili dostum Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu ile Prof. Dr. Yasemin Giritli’den “Medya okuryazarlığı Konferansı” fikri doğdu. Bu bakımdan sevgili dostlarım Nurçay Türkoğlu’na ve Yasemin Giritli’ye teşekkür borçluyum. Konferansı ortak olarak gerçekleştiremedik ama, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin bu girişimine, 13 iletişim fakültesi, iki güzel sanatlar ve bir de meslek yüksek okulundan katılım oldu. Tebliğ sunan bilim insanları Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Iowa Üniversitesi İletişim Fakültesi, İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi, Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi, KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi, Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi, Lefke Avrupa Üniversitesi İletişim Fakültesi, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Muğla Üniversitesi Meslek Yüksekokulu ve doğal olarak Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndendi. Bunun dışında, İstanbul, Maltepe ve Yeditepe Üniversiteleri İletişim Fakülteleri’nden, hatta bir de Boğaziçi Üniversitesi’nden dinleyicilerimiz vardı. Ayrıca Radyo Televizyon Üst Kurulu RTÜK, Gazeteciler Cemiyeti, İletişim Araştırmacıları Derneği İLAD gibi önemli kuruluşlar da katıldılar. Hepsine teşekkür ediyorum. İletişim Bilimleri Anabilim dalı başkanı Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu, konferans organizasyonunu üzerine aldı ve mükemmel şekilde sonuçlandırdı. Sevgili asistanı Sevilen Alayoğlu da ona çok yardımcı oldu. Dekan yardımcım Y.Doç Dr. Levent Eldeniz ve MİTA Başkanı asistanımız Rafet Akay, inanılmaz bir sabır ve iyiniyetle, organizasyona katkıda bulundular. Nişantaşı Kampüsü’ndeki komşumuz Dişhekimliği Fakültesi, Molar Amfisi’ni hizmetimize sundu. Dekanları Prof. Dr. Selçuk Basa’ya ve dekan yardımcıları Prof. Dr. Yasemin Kulak Özcan’a teşekkür ediyorum. Ayrıca, M.Ü. İletişim Fakültesi asistanlarına, sekreterime ve bu satırlarda adı geçen ya da geçmeyen tüm emeği geçenlere teşekkür borçluyum. Tebliğlerin kitap haline getirilmesini sağlayan Prof. Dr. Nurçay Türkoğlu’na bir kez daha teşekkür ederken, bir başka konferansta, yeniden tüm iletişimciler olarak buluşmayı diliyorum. İyi okumalar. Saygılarımla. Prof. Dr. Melda Cinman (Şimşek) Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı MEDYA EĞİTİMİ: MEDYA ÇÖZÜMLEMESİ (Media Education, Education aux Medias) Hıfzı Topuz Her gün mesaj, ya da haber, bilgi ve program bombardımanı altındayız. Bu mesajlar nereden geliyor? Gazetelerden, dergilerden, TV programlarından, Radyo- TV lerden, ajans bültenlerinden ve internetten. Bunların yansız ve objektif olduğunu kim söyleyebilir? Mesajlar birçok kişinin seçiminden ya da denetiminden geçiyor. Bazı olayları hiç medyaya yansıtmıyor, görmezden geliyorlar (Buna “omision” diyoruz). Bazıları abartılarak ön olana çıkartılıyor(exagération), bazıları saptırılıyor (Buna “distosion” deniyor). Bazıları göze görünmeyecek ,ya da hiç dikkati çekmeyecek bir biçimde küçültülüyor. Herbir gazete ya da TV kanalı haberi kendine göre küçültüyor, büyütüyor, ya da yok ediyor. Magazine ağırlık veren gazeteler ve TV kanalları birçok önemli olayı yok sayarak dikkatleri başka yere çekiyor ve toplumun gündemini kendi doğrultularında oluşturmaya yöneliyorlar. Peki, bu karmaşa içinde okuyucu, izleyici ve dinleyici olayıları nasıl değerlendirecek? Kamuoyu nasıl oluşacak? Gerçekler nerede? Kamuoyuna kimler yön veriyor? Hangi çıkar grupları? Holdingler mi? Partiler mi? Dış güçler mi? Çokuluslu ortaklıklar mı? Yoksa geçmişin özlemini çeken ve toplumu Orta Çağ karanlıklarına götürmek isteyen bilim dışı örümcek kafalılar mı? Yalnız bizde değil, bütün ülkelerde buna benzer durumlar var. Bazı yerlerde finans güçleri toplumlara yön veriyorlar, bazı yerlerde yönetimi eline geçirmiş olan kişiler, diktatörler ve cuntalar, bazı yerlerde de dış güçler. Mesajlar nerelerden geliyor? Kaynaklar nerede? Sansür ya da kendi kendini sansür mekanizması nasıl işliyor? İletişimcilerin gerisinde kimler, ya da hangi güçler var? Bunların okullarda, hele hele iletişim fakültelerinde öğretilmesi ve tartışılması gerekmez mi? Gazetenin okullarda kullanılmısının en az 50 yıllık bir geçmişi olduğunu biliyorum. Bu tür uygulama ve araştırmalar yıllar boyu ABD’de, Kanada’da, Japonya’da, İngiltere’de, Danimarka’da, İsveç’te, İsviçre’de, Belçika’da, İtalya’da ve Fransa’da yapıldı. Ben 1972 Kasımında, Belçika’nın Gand Kentinde, Milli Eğitim Bakanlığı ile Tarih Profesörleri Derneği’nin ortaklaşa düzenledikleri bir konferansa Unesco temsilcisi olarak katılmış ve çeşitli ülkelerde bu yöntemin nasıl uygulandığı konusunda bir konuşma yapmıştım. Aynı konuşmayı ertesi yıl da Mali’nin başkenti Bamako’da yaptım. O konuşmalarda üzerinde durduğum konular şunlardı: “Gazeteler son dönemlerde gençlerin üzerindeki etkilerini yitirmişlerdir. İsviçre yapılan bir araştırmaya göre 1935’te 20 yaşında bir gencin kafası %75’ini okuldan, %25’ini aileden, kendi çevresinden, gazetelerden ve dergilerden edindiği bilgilerden oluşuyordu. 1970’te ise okul kaynaklı bilgilerin oranı %25’e düşmüştü. Bilgilerin %75’inin kaynağı ise çevre, radyo , TV ve gazetelerdir1. Zamanla basın gençleri ilgilendirmez olmuş ve onun yerini TV almıştı. Gençlere göre basın kendi kuşaklarına değil, babalarına seslenmektedir. Gazeteciler tutucudur. Gençlerin sorunlarına yanıt vermekten uzaktır. Ne var ki basının etkileri zaman dayanıklıdır, kalıcıdır, kolay kolay unutulmaz. Bu açıdan basın gençler için bir eğitim kaynağı olmalıdır. O yüzden de okullarda gazetecinin önemli bir rolü vardır. Okulda gazetelerin hedefleri nelerdir? 1 Georges-Henri Martin, Uluslararası Basın Enstitüsü, İsviçre Komitesi Başkanı, Tribune de Genevre Gazetesi 1 1- Okul kitaplarındaki bilgileri tamanlamak ve güncelleştirmek; 2- Gençleri güncel konularla ve toplumun sorunlarıyla bilgilendirmek; 3- Gençlerdee eleştirel görüşleri geliştirmek, onlara çoğulculuğu, yorum özgürlüğünü, objektif bakışlara alıştırmak. 4- Çeşitli kaynaklardan gelen mesajları birbirleriyle karşılaştırarak sağlam kanıtlara ulaşmak; 5- Eğitime medyanın katkısını sağlamak Gand Konferansı’ndan iki ay önce yine Belçika’da Tihange Banş Üniversitesi’nde düzenlenen bir kolokyumda da okullarda gazeteler incelenirken şunlar üzerinde durulması öneriliyordu: o Gazetelerde çıkan her satır ve her sözcüğü iyice inceleyin. o Bir cümlenin ne anlamda kullanılduğunu araştırın. Çünkü aynı cümleyle sizin anladığınız şeyin tam karşıtı da anlatılmış olabilir. o Büyük başlıklardan çekinin; gerçekleri gizleyebilirler. o Başyazıları, köşe yazıları, okuyucu mektupları, hafta sonu röportajları, reklamlar aldatıcı olabilir; kapılmayın. o Kamuoyu araştırmalarına da pek güvenmeyin, çarpıtılmış olabilirler. o Polis haberlerini becerikli muhabirler uydurmuş olabilirler, dikkat edin. o Tiyatro ve sinema eleştirileri de sizi yanıltabilir. o Yazı kadrosu ve hükümet değişse bile gazetenize güvenmeyin.” Eğitim ve medya ilişkilerinde iki yaklaşım vardır: Birincisinde medya, yani basın, radyo ve televizyon eğitimde yardımcı bir araç olarak kullanılıyor. Yani, gazete ve dergilerde çıkan yazılardan, radyolarda ve televizyonlarda yapılan konuşmalardan ve yayınlanan programlardan ilk ve orta öğretimde genel kültür dallarında ve özellikle, tarih, coğrafya, yurt bilgisi, türkçe ve sosyoloji derslerinde yararlanılıyor. Bu çerçevede medyada çıkan yazılar, araştırmalar ve TV programları tamamlayıcı nitelikte eğitime katkıda bulunuyorlar. İkinci tür yaklaşımda medya masaya yatırılarak inceleniyor. Haber kaynakları araştırılıyor. Çeşitli kaynaklardan gelen haberler birbirleriyl karşılaştırılıyor. Haberi ya da programı oluşturan mekanizmalar araştırılıyor. Bunlara yön veren eğilimler ya da çıkarlar saptanıyor. Ve öğrencide eleştirel bir bakışın oluşturulmasına çalışıyor. Böylece öğrenci medyanın oyununa gelmiyor ve medyayı değerlendirmeyi öğreniyor. Unesco her iki yaklaşımı da 1970’li yıllarda ele alarak çeşitli toplantılar düzenledi ve projeler oluşturdu. Uluslararası Sinema ve TV Konseyi 1979’da düzenlediği uluslararası bir uzmanlar toplantısında medya eğitimini şöyle tanımlamıştı: Medya eğitiminin amacı tarihte ve her alanda medyanın toplumdaki yerini, sosyal etkilerini, araştırmak ve değerlendirmektir. Bu çerçeve içinde medya kurumlarının nasıl çalıştığı, mesajları nasıl oluşturduğu , nasıl dağıldığı incelenecek ve öğrencilere anlatılacaktır. Öğrenci gerçek dünya ile medyanın gösterdiği dünya arasındaki farkları görmeye alışacaktır. “TV ile eğitim”le “medya eğitimi” bambaşka şeylerdir. Öğretmen dersini verirken bir TV haberini ya da basında çıkmış bir yazıyı belge olarak gösterebilir ama bu medya eğitimi değildir. Birinci durumda öğretmen medyanın egemenliği altındadır. Medya öğretmenin dayandığı belgeleri sunmaktadır. Medya eğitiminde ise öğretmen medyanın çalışma mekanizmasını incelemektedir. Medya eğitimi, yani medya mekanizmasının eğitimi 1970’li yıllardan sonra gelişti. 2 Örneğin Fransa’da Milli Eğitim Bakanlığı önce 1979 ve 1984 yıllarında “Görsel İşitsel İletişime Girişim” adlı iki proje oluşturdu, sonra da 1983’te medya örgütleriyle işbirliği yaparak Eğitimde İletişim Araçları arasında Bağlantı Merkezi’ni “Clemi, Centre de l’iaism, de l’aseignement et de Moyens d’Information) kurdu. İspanya’da Eğitim Bakanlığı ile gazete yöneticileri 1985’te Prensa-Escuela adlı bir program oluşturdular. Avusturya’da ilk ve orta öğretim programlarında medyanın yer alması için 1983’te bir karar alındı. İsviçre’de bütün kantonlar da medyanın eğitimi programlarında yer alması için kararlar alındı. Bu yöntem zaten 1967’den beri Lozan’da uygulanıyordu. Zürih’te Pestalozzi programı içinde ve Fribug’ta da Medyaya giriş programında bu konu ele alındı. Belçika’da 1970’li yılların başında birçok okulda uygulanmasına başlanan Medya Eğitimi 1990’da resmileşti. İngiltere’de ve Galler Ülkesi’nde bu program 1988’de oluşturuldu. İskandinav ülkelerinde de bu programın yıllardan beri başarıyla uygulandığı biliniyor. ABD’de medya eğitimi 1932’de New York Times’ın girişimiyle başlatıldı. İlk başlarda 17 bin okulda çeşitli gazeteler gönderiliyor, 48 bin öğretmen bu programın uygulanmasında görev alıyor ve 350 basın kuruluşu da programa destek veriyordu. Kanada’da buna benzer uygulamalar yapıldı. Japonya’da,Latin Amerika ülkelerinde de medya eğitimi konusu ele alındı ve geliştirildi. İtalya’da da bu konu 70’li yıllarda başlatıldı. İlk olarak 500 okulda haftada iki saatlik uygulamalarla yapıldı.gazete sahipleri bu programa çok önem vererek okullara ücretsiz gazete gönderdiler. Bu yıl da büyük yayınevlerinden biri bu projeye sahip çıkaraak programın boyutlarını genişletti. Uygulama Yöntemleri 1) Bizde Okulda Medya konusunun Milli Eğitim Bakanlığı’nın medya örgütleriyle hazırlayacağı geniş bir program çerçevesi içinde uygulanması için zaman gelmiş ve geçmiştir bile. Bu uygulamada TV kanallarından ve internetten mutlaka yararlanmak gerekir. 2) Medya Eğitimi projesi bütün iletişim fakültelerinde öğretmen okullarında ve eğitim fakültelerinde yer almalı ve herşeyden önce bu eğitimi uygulayacak öğretim üyelerinin yetiştirilmesi için seminerler düzenlenmelidir. Başka ülkelerdeki uygulamaları da yakından izlemek gerekir. Fakültelerde bu derslerin uygulanmasında gerekli araç ve gereçler de önceden saptanmalı ve sağlanmalıdır. İnternette bugün 100’e yakın gazetenin, yüzlerce derginin, 20’den çok haber ajansının ve 38 TV kanalının adı var. İnternet bunlarda yayınlanan haberlerin bir bölümünü ekrana getiriyor. İyi de bunlar nasıl izlenebilir? Öğrenciler bunlardan nasıl yararlanabilir? Haberleri değerlendirilmesi için internet kanalı yeterli olmaz. Mutlaka gazeteleri ele alıp haberleri önce biçimsel yönden sayfalara, sayfalardaki yerlerine, başlıklarına, resimlerine, puntolarına göre, sonra da içerik yönünden incelemek gerekir. TV haberlerinin yer aldığı programlar, süre, sunuş tonu, görüntüler, belgesel görüntüler açısından ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Radyo ve Ajans haberlerinin de aynı titizlikle üzerinde durulmalıdır. Bu konularda araştırma yöntemleri oluşturulmasında yarar vardır. Medya eğitimi Yüksek Lisans ve Doktora öğrencilerine şimdiden tez konusu olarak verilmelidir. 3 MEDYAYI DOĞRU OKUMAK Yasemin İnceoğlu Medyanın bize sunduğu dünya, gerçeğin kendisi değildir. Medya mesajlarının doğru algılanması temeline oturan 'medya okuryazarlığı' her ülkede müfredata girmeli ve ders olarak okutulmalı Medya okuryazarlığı, yazılı ve yazılı olmayan farklı formatlardaki (televizyon, video, sinema, reklamlar, internet vs.) iletilere erişim, onları çözümleme, değerlendirme ve iletme yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Center for Media Literacy'nin (Medya Okuryazarlığı Merkezi) kurucusu ve Başkanı Elizabeth Thoman; medya okuryazarlığının, öğrencilerin yalnızca gördükleri medya ürününü okumalarını değil, aynı zamanda onu yaratma sürecinde de etkin rol almalarını gerektiren bir hareket olduğunu vurgular. Bu konudaki ilk sistematik tanımlamayı Finli araştırmacı Sirkka Minkkinen 1978'de yapmıştır. Minkkinen'e göre medya okuryazarlığı, bilişsel, etik, felsefi ve estetik konulardaki becerileri geliştirmeyi hedeflemektedir. Harold Lasswell'in 1948'de geliştirdiği iletişim formülünden (kimin-kime-neyi-hangi koşulla ve hangi etkiyle söylediği) esinlenen Minkkinen, kitle iletişim eğitimi içeriğini şu başlıklar altında toplamıştır: 1- İletişim Tarihi (İletişimin genel tarihi, ülkenin kitle iletişim tarihi ve iletişim politikasının geleceği) 2- İletişimin üretimi (Günümüz dünyasında iletişim, ülkedeki iletişim yapısı) 3- Ne sorusu: Kitle iletişiminin içeriği (kitle iletişimi ile nesnel gerçeklik ilişkisi) 4- Kime, hangi etki ile sorusu: (Kitle iletişiminin etkisi, kitle iletişiminin kullanımı) Kuzey Amerika'da yer alan ilk kitle iletişim araştırmaları, kitle iletişim araçlarının etkileri üzerine yoğunlaşıyordu. 1930'lar ve 1940'ların başlarındaki bu çalışmalar Kanadalı araştırmacı Harold Lasswell'in ortaya attığı hipodermik iğne teorisinin egemenliği altında sürdürülüyordu. Bu teoriye göre insanlar, medyanın sürekli bir biçimde enjekte ettiği savunmasız bireyler olarak görülüyordu. Daha sonraları etki araştırmalarından farklı olarak ilgi, 'medya takipçileri' olarak nitelenen hedef kitle üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Kullanımlar ve doyumlar yaklaşımı bağlamında; 'kitle iletişim araçlarının insanlara ne yaptığı değil, bireylerin medyaya ne yaptığı, medyayı hangi amaçlar için kullandığı' araştırılmaya çalışıldı. Medya okuryazarlığı da bu yaklaşım ile aynı paralellikte bir ilişki içinde yer aldı. Madem ki medya çocuklar ve gençler için etkili ve kötü bir silah olarak kabul edilmekteydi, o zaman medya okuryazarlığı onları medyanın kötü etkilerinden korumalıydı. Manipulasyona savaş Medya eğitiminin İngiltere'deki babası olan Len Masterman'ın da büyük bir isabetle belirttiği gibi, 1930'larda medya okuryazarlığı, medyanın manipülatif doğasına karşı savaş verilen medya karşıtı bir eğitimdir. 1960'lı yıllara gelindiğinde genç kuşaklardan oluşan öğretmenlerin çoğu popüler kültür ile haşır neşirdiler; Bergman, Renoir, Bunuel, Fellini ve Fransız Yeni Dalga yönetmenlerinin filmlerinin üzerine tartışmalar yapıyorlardı. Amaçları, öğrencilerinin 'iyi' film ile 'kötü' film arasındaki farkı anlamalarıydı. Masterman, 1980'li yıllarda ise eğitimcilerin semiolojinin (göstergebilim) büyük oranda imgeyi kullanan yeni medya teknolojilerinin çalışma alanlarından birini oluşturduğu gerçeğini fark ettiklerini söyler. Gerçekten, günümüzde sit-com, soapopera, bill-board vs.'leri imge bilimini bilmeden okuyabilmek mümkün değildir. 4 Temel ilkeler İngiltere, Avustralya, Kanada ve ABD'de medya okuryazarlığı eğitimcileri birtakım ilkeler konusunda uzlaşmaya varmışlardır. 1- Medya mesajları itinayla seçilmiş, düzenlenmiş, gözden geçirilmiş ve kurgulanmış yapılardır. Her ne kadar gerçek gibi görünse de bize sergilediği dünya gerçek olan değil, gerçeğin medya tarafından temsil edilmiş biçimidir. 2- Medyanın bize dünyayı sunuş biçimiyle medya tüketicilerinin dünyayı algılayışı arasında sıkı bir ilişki vardır. 3- Medya iletileri bünyesinde değer ve ideolojileri barındırır. 4- Medya mesajları, ekonomik, sosyal, siyasal, tarihsel ve estetik bağlamlar içerisinde üretilir. 5- Medya iletileri, insanların sosyal gerçekliği kavramalarını sağlar. Geleneksel kitle iletişimi araştırması ile pedagojik araştırma arasında yer alan medya okuryazarlığının anahtar kavramları arasında; iletişim ve medya (kültür, toplumsallaşma ve kitle iletişim araçları, iletişim kuramları), medya tarihi, izleyici-okuyucu-dinleyiciler, medya türleri, medya dili, medya estetiği yer almaktadır. Medya okuryazarlığının konu içerikleri arasında; Linguistik, Sosyal Bilimler, Aile Araştırmaları, Bilim ve Teknoloji Müzik ve Görsel Sanatlar vardır. Medya okuryazarlığının hedefleri çok geniş yelpazeye yayılır; 1- Demokrasi, yurttaşlık bilinci ve siyasal katılımı teşvik etme, 2- Irk, sınıf ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığını asgariye indirme, 3- Uyuşturucu kullanımı-şiddeti önleme, 4- Eğitim düzeyini iyileştirme vs. gibi Medya okuryazarlığı, demokratik toplumlarda katılımın sağlanması açısından önemli olduğu kadar, sosyal adaletin ve eleştirel vatandaş olmanın gereklerinden birini de oluşturmaktadır. Bazı eleştirmenler "medya okuryazarlığını bir 'felsefe' 'sonsuz bir süreç' ve 'eleştirel bir düşünce biçimi' olarak algılamak gerektiğini düşünmektedirler. Bu düşünce biçimini şu maddelerle özetlemek mümkündür; fanteziyi gerçekten ayırma yeteneği, medya mesajlarının belirli sonları olan yapılar olduğunu anlamak, medyanın bölgesel/küresel topluluklardaki ekonomik, politik, sosyal ve kültürel rolünü anlamak, insanın kendisinin ve diğerlerinin demokratik haklarını anlaması, uzlaşma veya direniş, kültürel kimlik, vatandaşlık vs. gibi. Dünyada her ne kadar uluslararası düzeyde bir medya okuryazarlığı hareketi varsa da farklı Avrupa ülkelerinde uygulanan medya okuryazarlığı genelde eğitsel sistemdeki geleneklere ve örneğin kilise ve okul arasındaki ilişkilere bağlıdır. İki tür yaklaşım vardır. Bunlardan; Aristokratik yaklaşıma göre; medya ve popüler kültüre karşı düşmanvari bir yaklaşım söz konusudur. Bu 'alt' kültüre karşı 'yüksek' kültürü savunduğu gibi, eğitsel sistemin kurallarına ve geleneksel değerlerine dayanır. Öbür yaklaşım olan demokratik yaklaşımda ise, çocukların kendi başlarına medyayı kullanımları, tercihleri ve bundan aldıkları zevk ön plandadır. Bu yaklaşım da popülist bir biçime dönüşme olasılığını artırma riski taşımaktadır. 5 İki farklı görüş Batılı ve Batılı olmayan ülkelerin medya okuryazarlığı ile ilgili görüş ayrılıkları mevcut. Kanada, Avrupa ve Avustralyalı uzmanlar medya okuryazarlığının eleştirel, bağımsız bireyler yetiştireceği üzerinde dururlarken, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika'da yaşayan uzmanlar ise medya okuryazarlığının özgürleşme, toplumun gelişimi, toplumdaki marjinal gruplar için sosyal adaletin sağlanmasına yardımcı olduğuna vurgu yapıyorlar. Yaratıcı ve eleştirel diyalog, toplumdaki bireylerin her biri kendilerini ifade edebilme özgürlüğü, gelişim ve özgürleşme, yaş, toplumsal cinsiyet, dil, kültür, din, sosyoekonomik durumları ne olursa olsun, insanların kendilerini özgürce ifade edebilmelerine olanak sağlayan medya okuryazarlığının ABD'deki öncüsü Ohio Üniversitesi'nden Edgar E. Dale, medyaya eleştirel ve analitik yaklaşımıyla dikkatleri 'gazete nasıl okunmalı?' sorusuna yöneltti. Ancak sinemanın tırmanışa geçmesiyle birlikte Payne Vakfı'nın çalışmaları sinemanın gençler, özellikle de genç suçlular üzerine etkileri üzerinde yoğunlaşıyordu. 1950 ve 1960'larda televizyonun popülerliğinin artışı ile birlikte, gerek öğretmenler gerekse de ebeveyn tüm dikkatlerini bu konuya verdi. UNESCO'nun öncülüğünde önceleri 'ekran eğitimi' adı altında, daha sonraları ise 'film çalışmaları', 'medya çalışmaları', 'medya eğitimi' 'educommunication/iletişim eğitimi' başlıkları altında konferanslar düzenlendi. Büyük Britanya'da medya eğitiminin eğitim sistemine girmesi ve ulusal müfredatta yer almasında İngiliz Film Enstitüsü'nün büyük rolü vardır. Fransa'da Antoine Vallet'nin total dil (total language) projesi, Bordeaux'daki Centre Regional de Documentation (CRDPP) ile CLEMI (Centre de Liaison de l'Enseignement et des Moyens d'information) gibi kuruluşlar, konferanslar düzenleyerek, 9-18 yaş grubundaki çocuklar, gençler, ebeveyn, öğretmenler ve kütüphane görevlilerini hedef kitle alarak eğitim programlarını sürdürmekteler. Kanada'da da 1960'larda medya okuryazarlığı hareketi 'ekran eğitimi' kapsamında başladı. 1969'da Toronto'daki York Üniversitesi'nde tüm ülkedeki medya eğiticilerini bir araya toplayan CASE'den (Canadian Association for Screen Education) sonra, 1970'lerde bir durgunluk yaşandı, ancak 1980 ve 1990'larda ilkokul ve ortaokullarda yeniden canlanmayı, 1999'da Kanada'da medya okur yazarlığı dersinin İngilizce Dil Sanatları müfredatına dahil edildiğini görüyoruz. Yapılması gerekenler İskandinav ülkelerine göz attığımızda ise Finlandiya, Norveç, Danimarka ve İsveç'te medya okuryazarlığı dersinin 1970'lerden itibaren okul müfredatına girdiğini görüyoruz. 1991'de Fransa'nın Toulouse kentinde yapılan uluslararası sempozyumda Afrika, Asya ve Güney Amerika'dan gelen katılımcıların önerdiği alternatif tanımlardan en çok kabul göreni şudur; "Medya okuryazarlığı, gerek iletişimin demokratikleşmesi, gerek toplumun ve teknolojik geleneksel medyanın gelişimi ve özgürlüğünün kullanımında topluluğun üyelerinin, yaratıcı ve eleştirel olarak katılımını (planlama, üretim ve sunum aşamalarında) sağlayan eğitsel bir süreçtir". Sonuç olarak şu söylenebilir; Dünyada küreselleşme, deregülasyon ve medyanın özelleştirilmesi, yeni bir eğitim biçimi olan 'medya okuryazarlığı' gereksinimini beraberinde getirmiştir. En kısa zamanda disiplinler arası bir yaklaşım haline gelmesi gereken 'medya okuryazarlığı' için aşağıdakiler önerilebilir: 1- Öğretmenler, tüm eğiticiler medya okuryazarlığı için lobi çalışmalarını başlatmalılar. 6 2- Her ülke medya okuryazarlığını okul müfredatına sokmalı, Bu da ülkenin eğitim ve kültürüne uygun ders kitapları ve görsel-işitsel malzemesi kullanılarak yapılmalı. 3- Eğitim fakülteleri bu konudaki uzman öğretmenleri eğitmek için kadroları oluşturmalılar. 4- Öğretmenler, ebeveyn, araştırmacılar, medya profesyonelleri ve eğitim bakanlığı dayanışma içinde çalışmalılar. 5- Bu konuda konferans, work shop, panellerin düzenlenmesi ve bunun büyük kuruluşlarca desteklenmesi gerekmektedir. Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu: Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi 7 MEDYA OKURYAZARLIĞI: NEDEN GEREKLİ Gülden Treske ÖZET: Bu çalışmada, ülkemizde medya alanında denetleyici ve düzenleyici kurum olarak Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun, medya okur-yazarlığı eğitiminin yasal düzenlemeler kadar gerekli olduğu görüşü doğrultusunda, çeşitli boyutları ile konunun önemine dair görüşler dile getirilmiştir. Öncelikle, enformasyon/bilgi akışının, bir seçimler silsilesi olan demokrasi için öneminden hareketle, medya sektörünün bugün içinde bulunduğu koşullar altında “enformasyon” akışının niceliksel artışına karşın, uğradığı niteliksel değişiklikler üzerinde durulmuştur. En yaygın kitle iletişim aracı olarak, televizyonun toplumsal hayattaki rolü arttıkça çeşitli kaygılarla televizyon yayınlarını düzenleyici bir takım yasal düzenleme ve yaptırımlar uygulamaya konulmaktadır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu da 3984 Sayılı Yasada yer alan Yayın İlkeleri ile, yasalar çerçevesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Ancak, yaşamın bir aynası olan televizyonu hayatın olumsuz yönlerinden ve ticari kaygılardan arındırmak sadece yasal yaptırımlarla neredeyse imkansız olduğundan; bireysel ve toplumsal sorumluluklar, bireyi güçlendirici toplumsal projeler kaçınılmaz olarak görülmektedir. Televizyon izlemenin, bilinçli seçimle yapılan bir edime dönüştürülmesinin daha küçük yaşlarda kazanılması gereken bir alışkanlık olduğu, bu konuda, daha gelişme çağındayken verilecek medya okuryazarlığı eğitiminin, maruz kaldığı mesajı nasıl değerlendireceği konusunda bilinçli, kendisine sunulan metni/mesajı eleştirel bakış açısı ile değerlendirebilen bireyin sivil demokrasinin gelişimi için önemi vurgulanmaktadır. Ayrıca, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun konu ile ilgili çalışmaları hakkında bilgi verilmiştir. Türkçe Anahtar: Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, medya okuryazarlığı, sivil toplum, enformasyon/bilgi akışı. MEDIA LITERACY: WHY IT IS ESSENTIAL Summary: As a presentation of Radio and Television Supreme Council’s (regulatory authority of media sector in Turkey) views about the media literacy; the work has focused on the critical importance of the media literacy for fully informed citizens to make the necessary choices in democracy. As a main common source of information, television has deep impact on society, and all around the world some legal measures has been taken to regulate the area. However, in this highly competitive and growing sector, especially considering today’s highly developed information technologies, it is almost impossible to keep the content quality high only by law. In order to have citizens who can “access”, “analyze” and “evaluate” the messages which they are exposed through media channels, all related actors of the society should be committed to promote the media literacy education. Key Words: Radio and Television Supreme Council, media literacy, civil society, information flow, citizenship. 8 1. GİRİŞ: Medya okuryazarlığı konusu, birçok ülkede tartışılıp, uygulamaya konulmuş, bugün de sistemin uygulamadaki başarı ve başarısızlıkları tartışılmaktadır. Medya okuryazarlığı bir çok farklı disiplinin alanı içine girdiğinden, her disiplinin farklı yaklaşım, hedef ve önceliklerine göre bu tartışmaların sürmesi kaçınılmazdır. Ülkemizde de bugüne kadar akademik çevrelerde ve çeşitli platformlarda medya okuryazarlığı dile getirilmiş, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu bu konuda bazı resmi girişimlerde bulunmuştur. Bu konferans ile de konunun gündeme getirilmesi ve tartışmaya açılması çok önemli görülmektedir. Bu çalışmada, RTÜK adına, medya okuryazarlığı nedir, en iyi nasıl öğretilir, uygulamadaki zorluklar nelerdir gibi konuları alan uzmanlarına bırakarak; medya okuryazarlığı konusunun da aşılıp, “Internet okuryazarlığı”,“enformasyon okuryazarlığı” tartışmalarının sürdüğü bir dünyada, bunun sadece “medya” ile ilgili olmaktan çıkıp, bugünün bilgi çağında, literatürde “temel yaşam becerisi” (Hobbs, 1998, s.135) olarak da tanımlanan ve özünde “sorgulayıcı” düşünce sistemine dayanan bu eğitimin toplumun ve sivil demokrasinin gelişimindeki önemi konusunda görüşler sunulmuştur. 2. “BİLGİLENMİŞ” BİREY / “BİLGİLENMİŞ” YURTTAŞ Günlük hayatımızda hergün yüzlerce seçim yapıp bir karar vermek zorunda kalırız. Bunların çoğunluğu hayatımızı sürdürebilmek için gerekli kimi küçük kimi büyük karar ve seçimlerdir. Bizim kişisel tercih ve amaçlarımıza göre şekillenen, o andaki ihtiyaç ve ilgilerimize cevap verecek şekilde akılcı seçimlerle çözmemiz gereken pratik sorun ve problemlerdir. O andaki tercih ve ihtiyaçlarımıza ait doğru saptamalarla yaptığımız çıkarımlarla verebileceğimiz kararlardır. Yağmur yağıyorsa, “ıslanmama” amacımıza uygun olarak, evden çıkmadan yanımıza şemsiye alırız, hava soğuksa, “sağlıklı kalma” amacımıza uygun olarak sıkı giyiniriz. Bir diğer tür seçim ve kararlarda ise günlük pratik sorunların amaca yönelik pragmatik çözümleri için yeterli olan kendimize ait tercih, bilgi ve deneyimlerimiz yetersiz kalır. Bu seçimlerde belirli bir amaca ulaşmak için belirli bir edimi seçmekten çok, amaçlar-erekler arasında bir seçim söz konusudur. Doğru akıl yürütmeler için de kendi gerçek ilgilerimiz, bizim için önemli değerler sistemi, hayatta gerçekten ne istediğimiz bilgisi gereklidir. Bunlar daha çok “varoluşa” ait seçimler olup, bizim için “anlamlı-mutlu-iyi hayat” nedir gibi temel sorular ekseninde çözülür-çözülmeye çalışılır. Kendimiz için nasıl bir hayat istiyoruz. Dürüst? Anlamlı? Yoksa hiçbirsey önemli değil, sadece zengin olayım yeter mi diyoruz? Seçtiğimiz hayat amacı, varoluş şeklimiz ile bu seçimler uyumlu olduğu müddetçe de “mutlu” oluruz. Bu seçimlerin bilgisi ise ne tamamen bireysel tercihlerle, ne de tamamen mutlak, üniversal maximlerledir. Bu iki seçim/karar şeklinde de seçtiğimiz edimler bizim kendi hayat amaçlarımıza göre şekillenir ve kararlarımız daha çok kendi “Ego/Ben kimim?” ve “Ego ideali/Kim olmak istiyorum?” bilgisine dayanır. (Habermas, 1993, s.2-5) Üçüncü tür bazı seçimlerde ise, alternatifler ve kararlar sadece bizim bireysel tercih ve amaçlarımızla değil diğer insanların da tercih ve amaçları ile ilgilidir. Tercih ve seçimlerimizin sonuçları diğer insanları da etkileyecektir. İşte bu noktalar toplumsal normların işlediği, kuralların, düzenleme ve yasaların getirildiği noktalardır ve toplumsal bir uzlaşma sonucu oluşur, ilgili tüm taraflar gözetilerek oluşmuş uzlaşmalarla, karşılıklı haklar ve çıkarlar korunur. Bu tür kararlarda “Ne yapmalıyım?” 9 sorusuna cevap verebilmek için, içinde yaşadığımız toplumun ilişkiler ağından çıkmış uzlaşmaların ve toplumun bilgisine ihtiyacımız vardır. (Habermas, 1993, s.5-13) Geçerli ve doğru çıkarımlar için de iletişime, karşılıklı fikir ve görüş alışverişine, doğru “bilgi” dolaşımına, bir seçimler silsilesi olan demokrasinin işlemesi için şart olan özgür ve sağlıklı oluşmuş kamuoyuna, bunun için de doğru “bilgilenmiş” yurttaşlara gerek vardır. Her toplumun sosyal ve moral değerler sistemi vardır. “İyi”, “kötü”, ahlaki değer yargıları kuşaktan kuşağa toplumsallaşma yolu ile aktarılır. Bugünün gelişmiş kitle iletişim teknolojileri, küreselleşme, ekonomik ve politik rekabet, bir gecede değişen ülke sınırları, hızlı nüfus artışı ve bozulan ekolojik dengeler sonucu dünya hızlı ve sürekli bir değişim altındadır. Küreselleşme sonucu farklı kültürlerin ve yaşam şekillerinin iç içe yaşamak zorunda kalışı, her alandaki yoğun çıkar çatışmaları, hızlı ve stresli modern şehir yaşamı hem bireylerin hem toplumların mevcut değerler sistemini zorlamaktadır. Bugünün insanı sadece, insan hakları, toplumsal cinsiyet rolleri vb. gibi konularda mevcut değer yargılarının geçerliliği hakkında değil; ileri teknolojinin dayattığı klonlama, ötenazi, çevre kirliliği gibi daha önce karşılaşılmamış konularda da tartışmalı, bir çok alanda “uzlaşmaya” varılamamış bir dünyada yaşamaktadır. Demokratik ve sivil bir toplumun yurttaşları olarak toplumsal seçim ve edimlerimizi sürdürmek için yaşadığımız dünyaya ait “bilgi”ye ihtiyacımız vardır. Bu bilgiyi edinme şeklimiz konusunda çok tartışmaya gerek olmadan, özellikle ülkemizdeki okuma alışkanlıkları, televizyon izleme saatleri konusundaki araştırma sonuçları gibi konular göz önüne alındığında rahatlıkla kitle iletişim araçları diyebilmekteyiz. Televizyon, bugüne kadar yapılmış tüm icatlardan daha hızlı bir şekilde tüm dünyaya yayılmış, evlerde baş köşedeki yerini alarak, görüntüler sayesinde radyoya göre çok daha fazla enformasyon içermesi, gazeteye göre de anlaması daha kolay olup, izlemek için yüksek bir eğitim, okur-yazarlık dahi gerektirmediğinden kısa zaman içinde de kitle iletişiminin vazgeçilmez bir unsuru haline gelmiştir. (Condry, 1989, s.2) Bugün çeşitli nedenlerle televizyon en önemli “boş zaman doldurma” ve “haber alma” kaynağı haline gelmiş, ailelerin ve bireylerin hayatında “yüz yüze” iletişimin yerini alarak, bir çok aktivite yerini televizyon seyretmeye bırakmıştır. Televizyon yazılı basına göre, çok daha fazla evin, ailenin hayatının içine girmiş, çocukların büyük çoğunluğu edindikleri enformasyonu, kültürü, hatta dünya görüşünü aile üyelerinden değil televizyondan alır hale gelmiştir. ( Wilson, 1993, s.258). 2.1. En Yaygın “Bilgi”/ Enformasyon Kaynağı Olarak Televizyon: Türkiyede, sosyo-ekonomik farklılıkların derinliğine rağmen televizyon alıcısı sahipliği 1995 sayıları ile %98’i bulmuştur. Sosyo-kültürel farklılıklara göre televizyon karşısında geçirilen saatler 1 saat ile 5 saat arasında değişmekle birlikte ortalama izleme 4 saat olarak görülmektedir. İstatistikler eğitim ve gelir seviyesi düştükçe izleme oranlarının arttığını göstermektedir. (Batmaz ve Aksoy, 1995, s.57) Bu sonuçlara göre Türkiyedeki nüfusun büyük bir kısmının ( %83) günlük sosyal aktivitesinin 4 saatlik bir bölümü televizyon seyretme eylemi ile yer değiştirmiştir. Gelişen teknoloji ile, elektronik medya, kullandığı olağanüstü teknik ve kanallarla çocuklar ve yetişkinleri kendine çekmekte, maruz kalınan enformasyon bombardımanı altında, özellikle çocuklar, kendilerine sunulan malzemeyi süzmeden, olduğu gibi almaktadırlar. Yetişkinlerin dünyasına ait, toplumsal hayattaki her türlü enformasyonun elektronik kitle iletişim araçları aracılığı ile evlerimize, her yaştan izleyiciye erişmesi engellenemez olmuştur. Bugün birçok birey için ne yazık ki televizyon tek enformasyon kaynağı, sosyal hayatlarının önemli bir boyutu haline gelmiştir. Türkiye’de televizyon seyretme ortalaması günde 4-5 saat olarak 10 bulunmuştur. Bir kişi bir yılının %19’unu televizyon izleyerek geçirmektedir. %33’ünü uyumakla, %33’ünü çalışmakla ve %14’ünü bu faaliyetlerin dışında diğer faaliyetlerle geçirdiği düşünülürse bu çok önemli büyüklükte bir rakamdır (Batmaz ve Aksoy, 1995, s.82). Uluslararası araştırma ve istatistikler de, çocuklar da dahil olmak üzere boş zamanların büyük bir bölümünün televizyon izlemekle geçirildiğini göstermektedir. Bir “boş zaman” aktivitesi olarak değerlendirilen televizyon izleme süreleri, yapılan uluslararası istatistiklerde, günde ortalama 2-4 saat arası olarak görülmektedir. Bu da tüm zorunlu yaşamsal aktivitelerimizden arta kalan zamanın çoğu televizyon karşısında geçiriliyor demektir. “Popular Culture and the American Child” adlı bir web sitesinin 2000’li yıllara ait özet raporlarında da, bir Amerikalı çocuğun haftada 28 saat televizyon seyrettiğini, bunun bütün bir yıla oranlanması ile de, okulda geçirilen zamanın iki misli gibi çarpıcı bir sonucun çıktığı görülmektedir. (Mediascope Issue Briefs – Popular Culture and the American Child) Çocuklar televizyon karşısında etkileşime en açık, en hassas grubu oluşturmaktadır. Çocukların televizyon mesajlarına açıklığının bir tehlikesi de çocukların, gördüklerini “gerçeklik” olarak algılamaları, televizyonda gördükleri her şeyin “olabilirliğine” inanmalarıdır. Çocuklar düzenli bir alışkanlık olarak TV seyretmeye 2- 2,5 yaşında başlamaktadırlar. (Condry, 1989, s.37) Yapılan araştırmalara göre, Türkiye’de çocuklar televizyon seyretme konusunda tamamen özgürdürler. Bütün yaş grupları itibarı ile çocuklar günde ortalama 4 saat televizyon izlemekte, %82 oranında televizyon izlemek ile ilgili kararlarını kendilerinin verdiklerini söylemekte, istedikleri programı seçmekte, istedikleri saate kadar televizyon başında oturabilmektedirler (Batmaz ve Aksoy, 1995, s.68-69). Diğer bir deyişle, Türkiye’de çocuklar televizyon izlerken, saati, program seçimi gibi konularda tamamen özgürdürler. Geleneksel insan hakları genel olarak devlet-birey gibi dikey ilişkilerdeki sorunlu güç alanlarına odaklanarak, devletin gücüne karşı bireyin haklarını korumaya yönelmiştir. Ancak yeni dünya düzeninde devlet dışı sivil kurumlar da bir çok hayati alanda önemli aktörler haline gelmiştir. Bunun için özellikle iletişim gibi alanlarda bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumak için “yatay” düzlemde de önlemlerin gerekliliği ortaya çıkmıştır. (Hamelink, 2000, s.69) 2.2. Doğru “Bilgi” ve İçerik Sorunu: Kitle iletişim araçlarındaki son gelişmelerle yaşanan enformasyon mecralarındaki artış ise, içerik doldurma sorunu yaratmış, “bilgi” ve “enformasyon” bolluğunda “doğru bilgi” ye ulaşmak gittikçe daha kompleks bir hal almıştır. İletişim kanallarındaki niceliksel artışa karşın niteliksel bir düşüş başlamıştır. Son yılların gelişen iletişim teknolojileri sayesinde, uydular aracılığı ile canlı bağlantılar, internet, yirmidört saat yayın yapan haber kanalları ile “bilgi” akışı “anında” haber iletimine dönüşerek iletişimin doğası değişmiş, “disintermediated news”/ tasarlanmamış/kurgulanmamış bir bilgi/enformasyon akışı kültürü gelişmiştir. (Shapiro, 1999, s.140) Bu gelişme haber dışındaki diğer medya formlarını da etkilemiş, modern hayatın hızlı temposu içinde sürekli bir enformasyon bombardımanı altında kalan izleyici, bu hızlı tüketimde artık daha önceden hazırlanmış, üzerinde uzun uzun çalışılmış, kurgulanmış, tasarlanmış, sonuç ve etkileri düşünülüp belirlenmiş yapımlar yerine hızlı üretilip bir biri ile yarışan medya ürünleri ile karşı karşıya kalmıştır. Bilginin hızlı dağılımı hızlı tüketimi getirmiş, medyanın izleyiciye sundukları ticari bir metaya dönüşerek, reyting yarışında, heyecan, eğlence ve keyif yaratmak “bilgi” lendirmenin önüne geçmeye başlamıştır. (Thompson, 1995, s.259) 11 Çoğulcu ve demokratik bir toplumda, demokrasinin gerektirdiği seçim ve kararlar için özgür kamuoyu oluşumu ve doğru “bilgilen/diril/miş” yurttaşlar büyük önem taşımaktadır. Ancak ağır rekabet koşullarına dayalı mevcut sektör yapılanmasında iletişimin doğası değişmiş, teknolojik gelişmelerin etkisiyle de bilgi/enformasyon akışı niceliksel olarak artarken, nitelikte düşüş olmuş, “içerik” sorunları ortaya çıkmıştır. Ülkemizde 254 televizyon kanalı ve 1092 radyo istasyonu ile medya, sürekli gelişen ve değişen dinamik bir sektördür. Bir çok ülke ile karşılaştırıldığında çok fazla olan bu sayı, rekabet/izlenme savaşlarını uç noktalara çekebilmektedir. Böyle bir rekabet ortamında da medya “bilgilendirme ve toplum adına denetleme” temel işlevini yitirerek, ticari kaygılar sonucu “eğlendirme” işlevini ön plana çıkartmıştır. Televizyonun yakın geçmişinde ciddi haberlerle, eğlendirici magazinel haberleri birleştirme eğilimi dikkat çekmektedir. İzleyicinin ilgisini ayakta tutmak amacı ile, haberler de dahil olmak üzere, televizyon yapımları eğlence sektörünün bir parçası haline gelmiştir. Bu da iki önemli tehlike içermektedir; sansasyonel haberlerde sansasyon amacı ile moral bakış açısının çarpıtılması ile öznenin temel insan onuru ve haklarına özensizlik ve bu haber kalabalığı içinde demokrasi için hayati önem taşıyan “karar alma” mekanizmaları için gerekli “enformasyon/bilgi”nin eksikliği ya da sansasyonel olay katmanları arasında konuların gerçek boyut ve anlamlarının göz ardı edilmesi. (Gordon ve diğerleri, 1999, s.224-226) Oysa kitle iletişim araçlarının verdiği enformasyon doğru, güvenilir ve yurttaşların kendi bakış açılarını ve kararlarını oluşturmaya yetecek kadar da kapsamlı olmak zorundadır. Ayrıca iletişim teknolojilerinin gelişmesi sonucu iletişim mecraları çoğaldığından, niteliksel olmasa bile her türlü enformasyondaki niceliksel artış, izleyicide demokrasinin işleyişi için son derece tehlikeli, yeterince “bilgilendirilmiş” olma yanılsaması yaratmaktadır. (İrvan, der., 2002, s.229) Bugünün çoğulcu dünyasında farklı medya formlarının varlığı kaçınılmazdır. Bazı medya formları diğerlerinden daha uzun süre varlığını sürdürüyorsa, bu da bu türlerin daha popüler olduğunu gösterir. Ancak bu şekilde medyada tek seslilik ortaya çıkıp, sadece baskın görüşler medyada yer alır hale geliyorsa bu da farklı fikir, kültür ve görüşlerin topluma getireceği zenginliğe ve toplumun gelişimine engel teşkil edecektir. Ancak, medyanın sorumlulukları yanında beğeni ve tercihleri ile medyayı yönlendiren toplum ve bireylerin de sorumluluklarının irdelenmeye ihtiyacı vardır. Ülkemizde medya alanında düzenleyici kurum olarak Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, yasaların öngördüğü ilkeler çerçevesinde gerekli çalışmaları yapmakla birlikte; bugün ülkemizde 24’ü ulusal diğerleri yerel ve bölgesel olmak üzere toplam 254 televizyon, 36’sı ulusal diğerleri yerel ve bölgesel olmak üzere 1092 radyo bulunmaktadır. Kablo ve uydudan yayın yapan radyo ve televizyonlar ile internet ortamında yayın yapan radyo ve televizyonlarla birlikte sayısız ulusal ve sınır ötesi yayın evlere ulaşmaktadır. “Televizyon Dünyası” ile “gerçek dünya” birbirinin aynı değildir. Televizyon doğası gereği gerçek dünyayı çarpıtarak, yeniden kurgulayarak, ne oranda, ne önemde ve öncelikte oluşunun aslına sadık kalmadan yansıtır. Gerçek dünyayı ilgi çekici seyirlik malzeme haline getirmek zorundadır. Her gün yinelenen bu görüntülerle de, kalıcı, uzun süreli bir dünya algılaması, sosyal gerçeklik yaratır. Bu yavaş yavaş gerçekleşen, birikim sonucu oluşan bir süreçtir. İnsanların televizyon izleme miktarına bağlı olarak da, bir çok kişi bu sunulan gerçekliği “gerçek” dünya olarak tanımlamaktadır (Mutlu, 1999, s.97). Bu görüş toplumda homojen, genel bir görüş olarak yaygınlaşmakta, “ana akım-ana görüş” denilen kalıplar oluşmaktadır. Eğer izleyicinin çevresel faktörleri de ana akım kalıplarına uygun ise bu etki katlanıp çoğalarak devam etmekte, Gerbner bunu “rezonans” etki olarak adlandırmaktadır (Condry, 1989, s.141). Televizyon “mainstreaming/ana akım” etkisi ile, izleyenleri ona atfedilen önemden çok daha fazla etkilemekte, ailenin kültürel şekillenme sürecinde 12 belirleyici bir rol oynamaktadır. Örneğin, bugün televizyon bize şiddet dolu bir dünya modeli sunmaktadır, kişi zaten gerilimli ve şiddet içeren günlük çevresel koşullarda yaşıyorsa (modern kent yaşamı bu koşulları fazlası ile sağlamaktadır) algılanan şiddet miktarı, şiddet içeren dünya görüşü ikiye, üçe katlanarak ana kalıp düşünce olarak bireye ve topluma hakim olmaktadır. Ayrıca, cinsiyet kalıplarının öğrenilmesi gibi konularda da televizyon çok önemli bir rol oynamaktadır. Ancak, ne yazık ki, hemen hemen tüm dünyada, gelişmiş ülkelerde dahi televizyon yerleşmiş cinsiyet kalıplarını, ön yargıları pekiştirici bir rol oynamaktadır. Özellikle kadına karşı şiddeti anlamak için, kitle iletişim araçlarının kadına bakışını eleştirel bir bakış açısı ile irdelemek çok önem kazanmaktadır. Sadece bu nedenler bile medya mesajlarını okuyabilme becerisinin önemini ortaya koymaya yeterlidir. 2.3. Ne Yapmalı: Çeşitli model ve kuramlar, farklı şekillerde harekete geçen mekanizmalarla medyanın etkilerini açıklamaktadır. Bir çok ülke tek tek incelendiğinde, hemen hepsinde benzer kaygı ve çabalarla televizyon yayınlarını düzenleyici ve bireyi koruyucu bir takım yasal düzenleme ve yaptırımların uygulamaya konulduğu görülmektedir. Yasal düzenlemeler, kapsamlı önlemler getirmektedir. Radyo Televizyon Üst Kurulu, 3984 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’da yer alan Yayın İlkeleri ile, yasalar çerçevesinde bireyin, özellikle de çocukların ve gençlerin yayınlardaki zararlı içerikten korunmasına yönelik çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıca Üst Kurulca uygulanan müeyyidelerin yaptırım gücünün ve caydırıcılığının arttırılmasına ve yaptırımların güncelliklerini yitirmeden uygulanabilmelerine yönelik çalışmalar da bir yandan yürütülmektedir. Ancak, yaşamın bir aynası olan televizyonu hayatın olumsuz yönlerinden, savaşlardan, şiddetten, ticari kaygılardan arındırmak, içerik zenginliğini, çok sesliliği sağlamak sadece yasal yaptırımlarla neredeyse imkansız olduğundan, burada bireysel ve toplumsal sorumluluklardan söz etmek kaçınılmaz olmaktadır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu yayınların ekranda yer aldığı şekli ile yayın ilkeleri çerçevesinde yasaları uygulamakta, ancak esas olarak neyin ne kadar izlendiğinin değil, nasıl izlendiğinin ve etkilerinin ne olduğunun önemli olduğu bilinmektedir. 3984 sayılı Yasa’nın yayın ilkeleri ile ilgili 4. Maddesinin bentleri gereğince yayın kuruluşları uyarılmış, geçmiş yıllarda çok da tepkiye neden olan gün boyu kapama müeyyideleri uygulanmıştır. Kanunlarla belirlenmiş sınırların yanı sıra meslek kuruluşlarının gazetecilik etik kodları, bunun yanı sıra yayın kuruluşlarının kendi belirledikleri prensipler gibi çeşitli konuları kapsayan onlarca kural mevcuttur. Ancak, daha önce de değindiğimiz nedenlerle, aşırı rekabet ortamı ve ekonomik koşullar, medyayı her gün yeni buluşlar peşinde koşmaya itmekte, her türlü iletişim mecrasını olanaklı kılan yeni iletişim teknolojileri ve sınır ötesi yayınlarla yasal düzenlemeler çoğu kez uygulamanın gerisinde kalmaktadır. Burada da bireyin güçlendirilmesine yönelik toplumsal projeler önem kazanmaktadır. Birey bu yayınlar karşısında neyi özümsüyor, neyi içselleştirip davranış modeli haline getirip neyi reddediyor, ya da ekran yolu ile ulaşan mesajları bilinçli bir tüketici olarak tüketebiliyor mu? Bu alışkanlığın küçük yaşlarda edinilerek, televizyon izlemenin bilinçli bir edime dönüştürülmesi, kendisine sunulan -hatta bazen sunulmayanmetni/mesajı eleştirel okuması/okuyabilmesi, maruz kalınan mesajlar karşısında eleştirel bir bakış açısı edinilmesi ancak medya okuryazarlığı eğitimi ile mümkün görülmektedir. 13 Örneğin son günlerde çok tartışılan ve üzücü bazı olaylara da yol açan, bazıları çok özel her türlü ailevi sorunların tartışıldığı gündüz programları tüm toplumu ilgilendiren sonuçlar içermektedir. Felsefeci Hodges hem toplum hem birey için mahremiyetin çok önemli olduğunu, belirli bir derecede mahremiyet olmadan toplumsal hayatın mümkün olamayacağını iddia eder. (Patterson ve Wilkinson, 2002, s.120) Ayrıca bazı konuları “mahrem” olarak tutmanın, hem toplumun hem bireylerin sorumluluğu olduğunu, bireylerin kendileri ve yakınlarının insanlık onuru için nelerini toplumun bakışına ve bilgisine açacakları konusunda, toplumun da “nelere gözünü dikip bakacağı ile neleri görmezden gelip gözlerini kapatacağı” konusunda dikkatli olmaları gerektiğini belirtir. (Patterson ve Wilkinson, 2002, s.122) 3. SONUÇ Demokratik sivil bir toplumun sorumlu bireyleri olarak medya mesajları aracılığı ile neye maruz kaldığımızı, yoğun enformasyon/bilgi akışı karşısında eleştirel bakış açısı ile neleri filtreleyip neyi özümseyip neyi ret edeceğimizi, topladığımız enformasyon/bilgi sonucu hangi çıkarımları yapacağımızı bilmek bizim sorumluluğumuzdadır. Toplumun gelişimi ve demokrasinin işlemesi için medyanın, çarpıtılmamış ve yönlendirilmemiş tartışmaların aracı olması için birey ve toplum olarak beklentilerimizi net olarak ortaya koymalı, kendimiz ve toplum için en iyisini talep etmeliyiz. (Mass Media Effects:Marxism,2003) “…Birey olarak etik sorumluluğum, eğlence ve magazin katmanları arasına sıkışan değerli bilgiyi bulmak için gerekli sağlıklı bir şüpheciliktir…” (Gordon ve diğerleri, 1999, s.233) Televizyon tek başına sorunların nedeni olmayıp, bu karmaşık sürecin sadece bir parçasıdır. Bütün öneri, düzenleme ve yasalara rağmen, bu günün çok kanallı ve değişik mecralı iletişim ortamında en önemli çözüm eğitim olmaktadır. Düzenleyici Kurul ve yayıncıların sorumluluklarının yanı sıra, bireye düşen sorumluluklarını yerine getirebilmesi için gerekli donanımının sağlanması görevi de yaygın ve örgün eğitime düşmektedir. Batılı ülkelerde yıllar önce tartışılıp uygulamaya konulan medya okuryazarlığı projesi ülkemizde de hayata geçirilerek, sağlıklı bir demokrasi için gerekli doğru bilgilenmiş yurttaşlar için, izleyicinin kendisi, izlediği materyalin üzerindeki etkisini, uzun vadedeki sonuçlarını bilerek televizyon izlemeli ve kendisi için en iyisini yayıncılardan talep etmelidir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu; 2000 yılında başlattığı Simge Sistemi çalışmalarını sonuçlandırarak “Akıllı İşaretler” adı ile çok yakın bir gelecekte uygulamaya koymak üzeredir. Ebeveynleri program içeriği hakkında bilgilendirerek, çocuk ve gençlerin yayınlardaki zararlı içerikten korunmasında inisiyatif almaya yönlendirici sistem, kontrolü ve sorumluluğu izleyici ile paylaşmaya da bir başlangıç olarak görülebilir. Radyo Televizyon Üst Kurulu, medya okuryazarlığı eğitiminin yasalarla getirilen düzenlemeler kadar önemli olduğuna inanmaktadır. Medya okuryazarlığı konusu 20-21 Şubat 2003 tarihlerinde düzenlenen İletişim Şurasında da dile getirilmiş ve Şuranın sonuç bildirgesinde yer almıştır. Ayrıca, Devlet Bakanlığı koordinatörlüğünde 2004 yılı Temmuz ayında oluşturulan, çeşitli kurum, kuruluş ve üniversitelerden ilgili katılımcıların yer aldığı ve halen çalışmalarını Eylem Planı düzeyinde sürdürmekte olan Şiddeti Önleme Platformu bünyesinde görev yapan Medya ve Şiddet Çalışma Grubunun sonuç raporunda da RTÜK’ün önerisiyle medya okur yazarlığı konusu vurgulanmıştır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, ders programlarına 14 medya okuryazarlığının geliştirilmesine yönelik bir ders konulması amacıyla 22/Eylül/2004 tarihli ve 2004/70 No’lu toplantıda alınan 19 Sayılı karar gereğince, Milli Eğitim Bakanlığıyla 25/Ekim/2004 tarihinde resmi temasa geçmiştir ve konunun sıkı takipçisi olacaktır. KAYNAKÇA: Aksoy, A., Batmaz, V. (1995). Türkiye’de Televizyon ve Aile. Ankara: Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu. Condry, J. (1989). The Psychology of Television. New Jersey, U.S.A: Lawrence Erlbaum Ass. Gordon, A. D., Kittross J. M., comment. By Merrill, C. J., contrib. By Reuss, C. (1999). Controversies in Media Ethics. U.S.A.: Longman. Habermas, J. (1993). Justification and Application. Cambridge: MIT Press. Hamelink, C. J. (2000). The Ethics of Cyberspace. UK: SAGE Publications, Hobbs, R. (1998). “Medya Okuryazarlığı Hareketinde Yedi Büyük Tartışma” Çev: Melike Türkan Bağlı. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, yıl: 2004, cilt:37, sayı:1, ss. 122-140 İrvan, S., Ed.By (2002). Medya Kültür Siyaset. Ankara: Alp Yayınevi. Mutlu, E. (1999). Televizyon ve Toplum. Ankara: TRT Yayınları Patterson,P., Wilkins, L. (2002). Media Ethics-Issues& Cases. New York: Mc Grow Hill Comp. Shapiro, A. L. (1999). The Control Revolution. New York: A Century Foundation Book. Thompson, J. B. (1995). The Media and Modernity . UK.: Polity Press. Wilson, S. Le R. (1993). Mass Media/Mass Culture. U.S.A.: Mc Graww Hill. Internetten Alınan Kaynaklar: Mass Media Effects: Marxism Cultural Effects: Marxist Approach http://www.cultsock.ndirect.co.uk./MUHome/cshtml/media/marxism.html (08/12/2003) Mediascope Issue Briefs – Popular Culture and the American Child (http://www.mediascope.org/pubs/ibriefs/pcac.htm; 29/04/2005) 15 AVRUPA BİRLİĞİ’NDE MEDYA OKURYAZARLIĞI Cem Pekman Giriş Avrupa Birliği’nde medya okuryazarlığı konusuna girerken, halihazırda medya okuryazarlığı çalışmalarının başta gelen ilgi alanı olan İnternet üzerinden konuyu sorgulamanın anlamlı olacağını öngörmüştük. Buradan hareketle, İnternetin en çok kullanılan arama motoru olan “Google”da, “medya okuryazarlığı” ve “Avrupa Birliği” sözcük gruplarını ayrı ayrı ve birlikte aratarak, konunun İnternet üzerinde nasıl bir hacimde yer kapladığını kabaca görmeye çalıştık. Bu küçük araştırmaya göre, medya okuryazarlığının İngilizce karşılığı olan media literacy sözcüklerini Google üzerinde arattığımızda ilk elde karşımıza 27 milyonu aşkın sonuç çıktı. Bu sonuç, arama motorunun kullanma yöntemi uyarınca (ki bu tür arama motorlarında nasıl arama yapılacağına ilişkin bilgi de kendi başına bir medya okuryazarlığı konusudur) medya ve okuryazarlık sözcüklerinin birlikte ve ayrı ayrı geçtiği tüm sonuçları içerdiği için bu denli hacimli idi. Nitekim, medya ve okuryazarlık sözcüklerinin sadece bir arada, medya okuryazarlığı kavramını karşılayacak şekilde bitişik olarak geçtiği sayfaları tespit etmek için, arama motorunun öngördüğü biçimde tırnak içinde “media literacy” sözcük grubunu arattığımızda Google bize 1.880.000 sonuç verdi. Kavramın İngilizce karşılığı ile sınırlanmasının bizi elbette yetersiz bir bulguya ulaştıracağının, ve bunun özellikle konumuz olan Avrupa Birliği’nde medya okuryazarlığı kavramı için geçerli olduğunun farkında olarak, bu kez Google üzerinde “media literacy”+Europe taraması yaptığımızda (Avrupa ve “medya okuryazarlığı”nın bir arada geçtiği sayfaları bulmak amacıyla) ise yaklaşık 250.000 sonuca ulaştık. Nihayet “media literacy”+EU (“medya okuryazarlığı” ve AB’nin bir arada geçtiği sayfalar) taraması ise yaklaşık 49.000 sonuç verdi. Sonuçta, Türkiye’de medya okuryazarlığı kavramının ne derece gündemde olduğuna ilişkin küçük bir veri elde etmek amacıyla Google üzerinde Türkçe olarak medya okuryazarlığı sözcüklerini arattığımızda elde ettiğimiz sonuç yaklaşık 20, tırnak içinde “medya okuryazarlığı”nı arattığımızda ise 4 oldu1. Ulaştığımız sayılar, ilk elde dünya ile Türkiye arasında bir uçuruma işaret ediyor görünse de, ulaşılan sayfaları niteliksel olarak kabaca gözden geçirdiğimizde, kurumsal olarak Avrupa Birliği’nin bu konudaki çalışmalarını içeren sayfa sayısı ile dünyadaki – ya da en azından Anglosakson dünyadaki- çalışmalar arasında da büyük bir nicelik farkı olduğu ortaya çıkmış oldu. Gerçekten de esasen ABD kökenli bir hareket olan ve Avrupa’da özellikle İngiltere’de ve İskandinavya’da geniş yankı bulan ve daha çok 1970’li yıllardan itibaren gündeme gelen medya okuryazarlığının, kurumsal olarak Avrupa Birliği’nin gündemine ancak 2000’li yıllarda girmiş ve tartışılmaya başlanmış olduğu anlaşılıyordu. 1 1. Uluslararası Medya Okuryazarlığı Sempozyumu öncesinde yapılan bu minik araştırmayı, Sempozyum kitabı için bildirimizi yeniden gözden geçirirken tekrar yaptık. Bu kez Türkçe medya okuryazarlığı sözcük aramasında, sözcükleri tırnak içine almadan aradığımızda yaklaşık 377, tırnak içinde aradığımızda ise yaklaşık 157 sonuca ulaştık. Bu artışta Sempozyum ile ilgili haberlerin İnternette yer almasının ve Sempozyumun medya okuryazarlığı kavramının tartışmaya açılmasında rol oynamasının etkisini gözlemledik. Sempozyum sonrası tartışmalarda basında yer bulabilmiş bir çalışma için Bkz. Çoban, S. (2006), “Eğitim ve Medya Okuryazarlığı”, Radikal, 12. 2. 2006; Sempozyum öncesinde İnternette rastlanabilen birkaç nadir çalışmadan biri olan, Renee Hobbs’un Türkçeye kazandırılmış makalesi için Bkz. Hobbs, R. (2004), “Medya Okuryazarlığı Hareketinde Yedi Büyük Tartışma”, çev. M. T. Bağlı, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Dergisi, 37 (1): 122-140 (http://www.reneehobbs.org/renee's%20web%20site/Publications/Hobbs%20Ankara%20University.pdf ); ve Altun, A. (2003), “E-Okuryazarlık”, Milli Eğitim Dergisi, Kış 2003 (158). (http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/158/altun.htm). 16 Kavram Bu ön bulguların ışığında AB’de medya okuryazarlığı konusuna dönmeden önce, medya okuryazarlığı kavramı ve tanımı üzerinde de kısaca durmalıyız. Hareketin yaratıcısı Anglosakson ülkelerde, medya okuryazarlığının “eleştirel çözümleme sürecine ve kişinin kendi mesajlarını (basılı, işitsel, görsel, çoklumedya ile) yaratmayı öğrenmesine” gönderme yaptığı genel kabul görür (Hobbs, 2004: 122). Bu tanımlama medya okuryazarlığını iki temele oturtmaktadır: Birincisi, kişinin medyadan gelen mesajları eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirebilme ve süzebilme yetisiyle ve bilgisiyle donanması anlamındaki medya okuryazarlığıdır. İkincisi ise, kendi mesajlarını yaratacak biçimde medyayı, özellikle de yeni medyayı tanımak ve kullanmak yetisine ve bilgisine işaret eder. Medya okuryazarlığı kavramının bu iki yönü, AB ile ilişkili kurum ve kuruluşlar veya kurumsal AB yaklaşımları için de geçerli olmakla birlikte, AB açısından medya okuryazarlığı kavramının ABD’deki yahut AB üyesi de olan İngiltere ve bazı İskandinav ülkelerindeki kadar yerleşikleşmiş olduğu söylenemez. Nitekim Anglosakson medya okuryazarlığı yaklaşımı, kavramın kendisini değil ama sınırlarını hararetle tartışırken (Hobbs, 2004), Avrupa genelinde daha ziyade bir terminoloji karmaşası göze çarpmaktadır. “Information literacy” (enformasyon/bilgi okuryazarlığı), “digital literacy” (dijital/sayısal okuryazarlık), “computer literacy” (bilgisayar okuryazarlığı), “information technology literacy” (enformasyon/bilgi teknolojisi okuryazarlığı), “electronic literacy” (elektronik okuryazarlık), “electronic information literacy” (elektronik enformasyon/bilgi okuryazarlığı), kıta Avrupasında medya okuryazarlığını ikame eder yahut kapsar biçimde kullanımda olan kavramlardan sadece birkaçıdır (Virkus, 2003). AB’nin birlik kimliğiyle medya okuryazarlığı kavramına yaklaşımına baktığımızda ise durum bir parça daha netleşmektedir. Bu yaklaşım çerçevesinde öne çıkan kavramlar dijital okuryazarlık ve medya okuryazarlığı olarak belirginleşir. Dijital okuryazarlık, AB’nin enformasyon ve iletişim teknolojisi (Information and Communications Technology -ICT) politikası içinde –ki bu politika esasen bilgisayar ve İnternet temelli bir bilgi toplumu ve e-Avrupa oluşumuna yöneliktir- yer almakta ve Avrupa vatandaşlarının dijital teknoloji temelli bir yaşama ve çalışma dünyasına uyum sağlamasını, büyükten küçüğe herkesin bu teknolojiyi kullanabilmesini ve bu teknolojiden yararlanabilmesini kastetmektedir. Dijital okuryazarlık AB’nin belgelerinde kullanılan tabirlerle “olmazsa olmaz bir yaşam becerisi” olarak nitelendirilmekte, kişinin ICT’ye erişim veya kullanım imkanı/becerisi olmamasının sosyal bütünleşme ve kişisel gelişim süreçlerini de engellediği savunulmaktadır. Avrupa’da ekonomik işleyişin ve sosyal birlikteliğin güvence altına alınması için, ICT erişimi olan ve ICT’den yararlanma bilgi ve becerisine sahip olanlarla olmayanlar arasında bir “dijital uçurum” oluşmaması, AB’nin bu alandaki politikasının önemli amaçlarından biridir. Öte yandan, AB kurumsal bakışı içinde medya okuryazarlığını, sadece dijital teknolojiyi veya bilgisayar ve İnternet’i kapsayan ve bunları kullanabilme becerisiyle sınırlandırılmış bir yaklaşım olarak görmeyiz. Medya okuryazarlığı, ICT politikasıyla ilişkili ama görsel-işitsel politikayla da bağlantılı olarak hem geleneksel medyayı, hem de yeni medyayı konu alan ve kendini “kullanım becerisi”yle sınırlamayan, eleştirel bakışa da sahip bir yaklaşımı içerir. Yazılı, işitsel ve görsel medyayı bireylerin iletişim kurmak için kullanabilmeleri, buradan kendi mesajlarını oluşturup iletebilmeleri ve başkalarınınkine erişebilmeleri anlamında bir “beceri”nin edinilmesi, kazandırılması medya okuryazarlığının bir yönüdür. Fakat medya okuryazarlığı kavramı, medyadan bize yönelen, gündelik hayatımızda maruz kaldığımız büyük “bilgi” akışıyla baş 17 edebilme becerisinin edinilmesi ile de ilgilenir. AB tanımlamasıyla “medya okuryazarlığı, eski ve yeni tüm medyada kolayca iletişim sağlayabilmenin yanı sıra gündelik hayatımızda bizi sarmalayan güçlü görüntü, söz ve seslere erişme, onları çözümleme ve değerlendirme yeteneğidir” (Europe’s Information Society, 2006). Medya Okuryazarlığının Eleştirel Yönü Görüldüğü üzere medya okuryazarlığının alanı televizyon, sinema, radyo, müzik, basılı medya, İnternet ve diğer tüm yeni dijital medyayı kapsamaktadır. Televizyondaki reklamdan, CD’deki müziğin sözüne, gazete yazısından bir tişörtün üzerindeki slogana kadar türlü biçimde akan medya mesajları karşısında bireylerin farkında ve uyanık olmasını sağlamak medya okuryazarlığının amaçlarının başında gelir. Medya okuryazarlığı, medyanın algı ve inanışları nasıl süzgeçten geçirdiğini, popüler kültürü nasıl biçimlendirdiğini ve kişisel tercihleri nasıl etkilediğini görmekte kişilere yardımcı olacaktır. Eleştirel düşünme ve sorun çözme yeteneklerini kazandırarak vatandaşların bilgiyi bilinçli tüketme ve üretmesini sağlayacaktır. Bu nedenlerle medya okuryazarlığı eğitimi, ifade özgürlüğü, bilgi edinme hakkı ve demokrasi açısından da önem arz eder. AB’nin medya okuryazarlığı yaklaşımının eleştirel bağlamının açımlanabilmesi için, AB destekli bir proje olarak ortaya çıkan ve 2004-2006 yılları arasında aktif olan Avrupa Medya Okuryazarlığı Merkezi’ne (European Centre for Media Literacy ECML) atıf yapılabilir (http://ecml.pc.unicatt.it/). İtalya’dan Sacro Cuore Katolik Üniversitesi, Finlandiya’dan Tampere Üniversitesi ve Avusturya’dan Sosyal Gelişim Merkezi’nin ortak projesi olarak kurulan bu merkez, misyonunu çocuklar ve büyüklerin küresel medya kültürü içinde yaşama ve öğrenmeye hazırlanmasına destek olmak olarak açıklamaktadır. Merkez bunun yolunun medya okuryazarlığı eğitiminden, özellikle de çocuklara yönelik bir eğitimden geçtiği görüşündedir. ECML’e göre medya okuryazarlığında ve bu doğrultudaki bir eğitim programında şunlar amaçlanmalıdır: medyanın fikir, bilgi ve haberi bir başkasının bakış açısıyla nakletmek üzere kurulduğunu anlamak duygusal etki oluşturmak için özel tekniklerin kullanıldığını anlamak bu tekniklerin, amaçladıkları ve doğurdukları etkilerin ayırdına varmak medyanın bazı kişilerin yararına çalıştığını, bazılarını ise dışladığını anlamak medyadan kimin yararlandığı, kimin, neden dışlandığı sorularını sormak ve cevabını bulmak alternatif bilgi ve eğlence kaynakları aramak medyayı kendi yararı ve zevki için kullanmak edilgen olmak yerine aktif olmak yeni öğrenme kültürü dijital okuryazarlığa hazırlanmak Bu noktada, Avrupa Birliği’nde kurumsal düzeyde medya okuryazarlığının nasıl ele alındığı, hangi girişimlerin gerçekleştirildiği ve vurgulanan eleştirel bağlamda neler yapıldığı sorusu akla gelmektedir. Çalışmanın devamında bu soruya yanıt aranacaktır. AB’de Medya Okuryazarlığı Girişimleri Avrupa Birliği üye devletleri arasında özellikle İngiltere, İrlanda ve İskandinav ülkelerinde medya okuryazarlığı uzun zamandır tartışılan ve çeşitli uygulamaları görülen bir konu olmasına karşın, AB kurumsal düzlemine medya okuryazarlığı kavramının girmesi ancak 2000 yılı sonrasına denk gelir. 2000 Mart’ında yapılan Lizbon zirvesi Avrupa Birliği’nin yeni enformasyon ve iletişim teknolojisine dayalı bilgi toplumu ve bilgi ekonomisinin şekillendirdiği geleceğin Avrupasını, bir başka 18 deyişle e-Avrupa’yı yaratma konusundaki stratejilerin belirlendiği ve kararların alındığı zirvedir. Zirvenin sonuç bildirgesine göre bir “Avrupa Modeli Enformasyon Toplumu”nun tanımlanması önerilmiştir. Bu tanımlama “yüksek düzeyde toplumsal içerme/kapsayıcılık (“dijital olarak okuryazar Avrupa”) ile Avrupa’nın kültürel ve dilsel çoğulluğunun korunmasına temellenir. Lizbon kararları doğrultusunda “insana yatırım” ilkesi benimsenmiştir. Bu da yaşam boyu öğrenimin desteklenmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle AB, eğitime genel bütçede ayrılan payın artmasına önem verir. Çünkü temel ilke insana yatırım ise, yeni insan kaynakları becerilerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bunlar ise, enformasyon teknolojilerini kullanma becerileri, yabancı diller, tekno-kültür bilgisi, girişimcilik ve sosyal becerilerdir… AB’de enformasyon toplumu politikası bu şekilde öğrenme, toplumsal içerme/kapsama, topluluk kalkınması ve demokratik katılım üzerine temellenmiştir.” (Binark, 2003) Lizbon zirvesinden sonra AB’de enformasyon toplumu uygulamasına yönelik olarak hazırlanan eylem planında, 2002 yılına kadar telekomünikasyon pazarının tamamen liberalleştirilmesi, İnternet kullanım maliyetinin düşürülmesi, 2001 yılına dek tüm okullarda İnternet erişiminin sağlanması ve tüm öğretmenlerin İnternet kullanım bilgibecerisi ile donatılması, 2003 yılına kadar temel kamu hizmetlerinde İnternet erişiminin sağlanması ve e-devlete geçiş yolunda gerekli altyapının hazırlanması gibi hedefler bulunmaktadır. “Lizbon zirvesinden sonra Avrupa Konseyi’nin 21-22 Haziran 2002 tarihinde Sevilla’da gerçekleşen toplantısında ise, “e-Avrupa 2005: Herkes İçin Enformasyon Toplumu Eylem Planı” kabul edilmiştir. Bu eylem planının “modern kamusal online hizmetler”, “e-hükümet” (e-government), “e-eğitim” (e-learning), “esağlık” (e-health) ve “e-ticaret” (e-business) gibi alt başlıkları vardır”. (Başaran, 2005) Bu başlıklardan e-eğitim, diğerleri gibi 2000 yılından itibaren hazırlıklarına girişilmiş bir program olarak 25 yaş altı eğitim çağındaki nüfusun ICT temelli bir eğitim sistemine dahil edilmesi, bu eğitim sürecinin meyvelerinin hızla ekonomik ve sosyal yaşamda toplanmasını amaçlamaktadır (Commission of the EU, 2000). Dijital okuryazarlık konusu da hem e-eğitim planı içinde, hem de e-Avrupa projesinin ya da enformasyon toplumu politikasının genelinde sıklıkla vurgu yapılan bir başlık olarak böylelikle gündeme gelmiştir. Medya okuryazarlığı ise medyanın tümünü kapsamak üzere bu politikanın başlıca uygulayıcısı olan AB bakanlığı olarak nitelendirebileceğimiz Komisyonun Enformasyon Toplumu ve Medya Genel Müdürlüğünün ve onun başındaki Komisyoner Viviane Reding’in çalışma başlıkları altına alınmıştır. 2000 Lizbon zirvesinden bu yana Komisyon medya okuryazarlığı konusunda üç “workshop” düzenlemiş ve e-eğitim girişimi bünyesinde 30 kadar medya okuryazarlığı projesi için 3,5 milyon Euro destek vermiştir2. Bu miktar, e-Avrupa 2005 planı ICT araştırmaları dahilinde toplam 450 projeye verilen 1,7 milyar Euronun bir bölümüdür (Reding, 2006). Komisyon’a göre bu projeler, çeşitli üye devletlerde medya okuryazarlığı çalışmalarını yürüten örgüt ve kişilerin bir araya gelmesi, ağlar oluşturması açısından çok yararlı olmuş, bilgi ve deneyimin düzenli bir biçimde paylaşılmaya başlamasını sağlamıştır. Destek verilen projelerde, - medya temsillerinin ve medya değerlerinin çokmedyalı bağlamda analiz edilmesi - medya okuryazarlığı içeriğinin üretilmesi ve dağıtılması - toplum ve topluluk yaşamına katılım için medya kullanımının teşviki - medya eğitimi ile ilgili çalışmaların ağ biçiminde örgütlenmesi 2 Bu projelerin listesi için Bkz. Ek 1. Ek 1.’e alınan projeler sadece medya okuryazarlığı projelerini kapsamaktadır. Dijital okuryazarlık ve diğer e-eğitim projeleriyle bu alanda daha yüzlerce projenin yürütüldüğü unutulmamalıdır. Diğer projeleri incelemek için Ek 1.’in referansı kullanılabilir. 19 - medya endüstrisi ve medya eğitimi kuruluşlarının medya okuryazarlığı girişimlerine aktif katılımının sağlanması gibi nitelikler aranmıştır. Avrupa’da görsel-işitsel üretim ve dağıtımı geliştirmeyi amaçlayan ve 5 yıllık dönemler halinde yürütülen MEDIA programının gelecek ayağı olan MEDIA 2007’de de, medya okuryazarlığı gündeme getirilmektedir. Bu program çerçevesinde Avrupa sinemasının yaratıcılarının ve izleyicilerinin eğitimi amaçlanmakta, bu doğrultuda da gençlere dönük sinema festivalleri, okullar ve diğer ilgili kuruluşlarla işbirliği içinde medya okuryazarlığı ve imaj eğitimleri verilmesi planlanmaktadır. Diğer taraftan, Avrupa Parlamentosu ve Konsey’in bazı tavsiye önerileri ve kararlarında da medya okuryazarlığına atıflar vardır. Parlamento ve Konsey’in 30 Nisan 2004 tarihli görsel-işitsel hizmetler ve enformasyon hizmetleri endüstrisinde küçüklerin korunması, insan onuru ve cevap hakkına saygıya ilişkin tavsiye teklifi, medya okuryazarlığı ve medya eğitimi programlarının önemine vurgu yapar. 16 Kasım 2005 tarihli film mirası konulu tavsiye kararında ise, eğitimde Avrupa film mirasından yararlanılması önerilirken, eğitimin her seviyesinde görsel eğitimin, sinema çalışmalarının ve medya okuryazarlığının desteklenmesi ve yaygınlaştırılması istenir. Yine bir AB girişimi olan Güvenli İnternet Artı Programı (Safer Internet Plus Programme) ebeveyn ve öğretmenleri güvenli İnternet yöntem ve araçlarıyla donatmayı amaçlar ve videolar (örneğin müzik videoları) gibi başka medya mesajları ile de ilgilenir. Bu tür medyadan gelebilecek özellikle ırkçılık, şiddet vb. gibi içerikle mücadele, anne babaların, eğitmenlerin ve çocukların bu yönde bilinçlendirilmesi bu programın amaçlarındandır. Tüm bu girişimlerin dışında medya okuryazarlığını doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilendiren çeşitli AB programları, yalnızca Enformasyon Toplumu ve Medya Genel Müdürlüğü çatısı altında değil, örneğin eğitimden sorumlu genel müdürlük bünyesinde de yürütülmektedir. Bunlar arasında devingen ve gayrı-resmi eğitim faaliyetlerini içeren ve 15-25 yaş gençliğine hitap eden YOUTH programı, gençler arasında medyanın ve bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanımını geliştirmeye yönelik projelere kaynak sağlar. SOCRATES programı altındaki MINERVA girişimi de eğitimde ICT kullanımı ve açık ve uzaktan öğretim konularında Avrupa’da işbirliğini geliştirmeye çalışmaktadır. Bu kapsamda medya eğitimi ve özellikle de okul tedrisatlarında eleştirel medya eğitimi projelerine MINERVA tarafından mali destek verilmektedir. Sonuç AB’nin yukarıda özetlenmeye çalışılan medya okuryazarlığı girişimleri elbette olumlu etkinliklerdir ancak yeterlilik ve zamanlama açısından sorgulanmaya açıktır. Hazırlıkları 1990’lı yıllarda başlamış olsa bile, enformasyon toplumu, e-Avrupa gibi hedeflere yönelik programların ancak 2000 sonrasında başlatılabilmesi kuşkusuz AB’nin bu alandaki gecikmesine işaret eder. Yine 1980’li yıllardan bu yana medya alanında yaşanan ve Avrupa’yı kasıp kavuran ticarileşme ve özelleşme hareketleri karşısında, medya okuryazarlığı kavramının ancak yeni yeni AB gündemine alınıyor olması da bir ciddi gecikme olarak nitelenebilir. Buna rağmen, bu hayati konu etrafındaki AB girişimlerinin takibi ülkemiz açısından hem yararlı, hem de üyelik ilişkilerimiz çerçevesinde gerekli olacaktır. 20 Kaynakça Altun, A. (2003), “E-Okuryazarlık”, Milli Eğitim Dergisi, Kış 2003 (158). (http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/158/altun.htm). Başaran, F. (2005), “Enformasyon Hizmetlerine Erişim: Avrupa Birliği ve Türkiye”, Avrupa Birliği ve Türkiye’de İletişim Politikaları: Pazarın Düzenlenmesi, Erişim ve Çeşitlilik, der. M. Gencel Bek ve D. Kevin, Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, s. 77-125. Binark, M. (2003), “Avrupa Modeli Enformasyon Toplumu” Politikası ve Kadınların Bilgisayar ve İnterneti Kullanmaları”, Küreselleşme,İiletişim Endüstrileri ve Kimlikler: Avrupa Birliği ve Türkiye’de İletişim Politikaları, der. M. Gencel Bek, Ankara: Ümit, s. 135-161. Commission of the EU (2000), Communication from the Commission: e-Learning-Designing Tomorrow’s Education. COM (2000) 318 Final, Brussels, 24. 5. 2000. Çoban, S. (2006), “Eğitim ve Medya Okuryazarlığı”, Radikal, 12. 2. 2006 European Centre For Media Literacy (2006). (http://ecml.pc.unicatt.it/) Europe’s Information Society (2006). (http://europa.eu.int/information_society/edutra/skills/index_en.htm) Hobbs, R. (2004), “Medya Okuryazarlığı Hareketinde Yedi Büyük Tartışma”, çev. M. T. Bağlı, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Dergisi, 37 (1): 122-140. (http://www.reneehobbs.org/renee's%20web%20site/Publications/Hobbs%20Ankara%20University.pdf ) Reding, V. (2006), “Policies and Activities: An Overview”. (http://ec.europa.eu/comm/commission_barroso/reding/ataglance/policies/index_en.ht) Virkus, S. (2003) "Information Literacy in Europe: A Literature Review" Information Research, 8 (4), paper no. 159. (http://informationr.net/ir/8-4/paper159.html) EK 1. AB KOMİSYONUNUN DESTEK VERDİĞİ MEDYA OKURYAZARLIĞI PROJELERİ (http://ec.europa.eu/education/programmes/elearning/projects/022_en.html) (http://ec.europa.eu/education/programmes/elearning/projects/031_en.html) ALLMEDIA - Alliance for a Media Literate Europe: This project brings together a diverse alliance of schools, universities, companies, individuals and other formal and non-formal educational organisations, in order to create a pan-European non-profit network organisation that will be a key force in bringing media literacy education to all pupils and students in Europe, their parents, their teachers ... Co-ordinating organisation: Karlstads-Hammarö gymnasieförvaltning Contact person: Urban Karlsson [email protected] Bookworm goes on line - Alliance for a Media Literate Europe: Girls and women with a low level of education and different social from cultural background are targeted. The women are trained in analysing, selecting and evaluating information through setting up and contributing to their own on-line magazine. Working with information and communication tools, the women acquire further key qualifications that increase their chances of employment. Co-ordinating organisation: IB Bildungszentrum Stuttgart Contact person: Christiane Nill [email protected] Project Web site : http://www.bookworm4you.net DIMELI - Dialogical Media Literacy: The chief aim of this project is to experience dialogical learning in the context of media literacy, as well as to foster critical analysis at a European level among people from different backgrounds, and to gather the results in a handbook of good practice.Co-ordinating organisation: Asociación de alumnos y exalumnos Agora Contact person: Rodríguez Rodelas [email protected] 21 EM@C-ONLINE - European Medi@Culture online: This project aims to provide the following online resources for pupils, students, teachers, parents and other interested : • • • information on both technical and pedagogical issues relating to use of multimedia in schools opportunities to network through an interactive platform database of past and present projects Co-ordinating organisation: Landesmedienzentrum Baden-Württemberg Contact person: Jörg Schumacher [email protected] Project Web site : http://www.european-mediaculture.org/index.php?id=91 HISTOIRES - Virtual Multimedia Stories: Writing collective "virtual novels" through the Internet is an entertaining educational tool for students between the ages 8-18, in order to study foreign languages, media products and new technologies. Co-ordinating organisation: T3W Contact person: Monique Pedrillat [email protected] IMAGEDUC: The object of this project is to create an educational Internet site exploring media news and our common iconographic background. It will launch transversal European surveys on image issues, fastering collaboration between research people and artistic and historical patrimonial institutions. Co-ordinating organisation: Association Groupe l'image Contact person: Laurent Gervereau [email protected] IPERFIGURINE - Collecting the World: This project aims to develop an original software to realise didactic paths enabling users to collect multimedia objects in order to fill a personal album. The software will facilitate the realisation of 10 thematic paths dedicated to the topics of development, education, human rights and intercultural communication. Co-ordinating organisation: Gruppo Volontariato Civile Contact person: Sebastiana Costa Ceccarelli [email protected] LA LANTERNE MAGIQUE - Du concret au virtuel: La Lanterne Magique is a European film club for children aged 6-12. La Lanterne Magique intends to develop an active pedagogy open to all children through its website, in 5 languages, thanks to interactive play and pedagocial tools. Co-ordinating organisation: KinderKinoProjekte e. V. Contact person: Anneke Tilmann [email protected] Project Web site: http://www.lanterne-magique.org MEDIA-EDUC: Media-Educ is a project aiming at creating a European on-line observatory of practices and surveys in the field of media education Co-ordinating organisation: Ministère français de l'Education Nationale - CLEMI Contact person: Evelyne Bevort [email protected] MEMOIMAG - Methodologies of Education with Images: This project is an e-learning initiative aimed at creating a network of schools enabling young people to access, analyse, produce and evaluate material relating to the new media culture. Co-ordinating organisation: Confederación Española de Centros de Enseñanza Contact person: Mariano del Castillo [email protected] Project Web site : http://www.memoimag.com MENTOR: The object of this project is to develop a training module for media education and to facilitate its dissemination in secondary education training centres throughout the Mediterranean Basin. Co-ordinating organisation: Unesco Contact person: Lluís Artigas [email protected] PEER: This project involves bringing together teenagers from different countries to explore the issue relating to disabilities, and to develop a documentary film and website. Co-ordinating organisation: Fundación Castillo de Liscar Contact person: José Antonio Martinez : [email protected] 22 PROJECT M: The aim of Project M is to increase the skills of young people in the fields of media literacy, image education and intercultural dialogue. Co-ordinating organisation: Engage! InterAct Contact person: Peter Merry [email protected] RAPSTRANGE - Re-working Angles of Perception Strangeness: The objective of Rapstrange is to contribute to fight xenophobic tendencies by enhancing dialogue and cooperation with creators of audiovisual and multimedia content targeting young people. Co-ordinating organisation:Bildungsverbund Neue Bundesländer Contact person: Birgit Bauer [email protected] RELATE: This project will focus on the production and evaluation of teaching materials concerned with the representation of love, sex and relationships in the media. Co-ordinating organisation:Institute of Education - University of London Contact person: David Dennis Buckingham [email protected] Videomakers on line - Network of website for audiovisual coproduction: This project will involve cooperation between three European cities in the creation of a web magazine concerning the audiovisual field (video, fiction, films and cinema, documentary films and advertising). The site will specifically target people aged between 18 to 29. Co-ordinating organisation:Comune di Bologna Contact person: Doriana Bortoloni [email protected] CACTUS - Clés pour une approche citoyenne du traitement européen de l'information: Le projet CACTUS répond au plan d'action eLearning qui demande de promouvoir le développement de l'elearning en Europe, en mettant en place un consortium européen capable d'investir dans la recherche, de former les formateurs et de mettre en place un contenu témoin. Co-ordinating organisation: GRETA PAYS BASQUE Contact person: Claude LATREILLE [email protected] EACTV - Citizens first - Facilitating e-participation in media governance: EACTV aims to create a new 'frame of reference' between television and citizens in order to enhance the full participation and collaboration between media researchers, education authorities, media professional bodies, social and political institutions and - of course - the users. Co-ordinating organisation: Latimer Europa, Belgium Contact person: Paolo Celot [email protected] eCLIPse - Digital Video Clips for a Social Europe: TV has become a closed circuit of advertisement in all its forms and often relies on image building to achieve its goals. Some of the consequences of the massive - and mainly free - distribution of value-loaded images at the service of economic benefit, are religious and gender prejudices, domestic violence, xenophobia and racism, none of which contributes to real integration of European citizens. Co-ordinating organisation: LMI (Interactive Media Lab) - Universitat de Barcelona Contact person: Mr. Antonio Bartolomé [email protected] ECML - European Centre for Media Literacy: With media technology becoming so prevalent in homes, and with multi-media education more possible now with student access to computers and the Internet, "media literacy" expands the basic concept of literacy (i.e. "reading" and "writing") to all forms of communication - from television to T-shirts, from billboards to multi-media environments. In our world of multi-tasking, commercialism, globalization and interactivity, media education isn't about having the right answers-it's about asking the right questions. The result is lifelong empowerment of the learner and citizen. Co-ordinating organisation: Università Cattolica del Sacro Cuore -Piacenza Campus - Department CRATOS Contact person: Mr Domenico Ferrari [email protected] and Ms. Elena Murelli [email protected] e-QUALITY - Virtual Spaces of democratic dialogue among cultures, about the image: The general aim of the present project is to foster democratic participation and the use of ICTs by people who have had fewer opportunities to access them, by means of training focused on critical reading of the mass media, including the images derived from these. We will work specifically with the Internet, because it is the 23 most accessible way to work in the classrooms and because of the resources of the participating associations. Co-ordinating organisation: FACEPA (Federation of Cultural and Educational Associations in Adult Education) Contact person: Ms. Ana Lebrón Ruiz [email protected] Glocal youth - Textes et contextes médiatiques pour jeunes dans le Nord et le Sud: Les objectifs du projet sont: • promouvoir la conscience par rapport à l'influence importante des images et des messages médiatiques sur la vie et sur les choix personnels des jeunes Européens et des immigrés; • améliorer la connaissance interculturelle, en particulier la conscience des spécificités et des aspects communs de la situation de consommateurs médiatiques que les jeunes européens et ceux des pays d'émigration sont en train de vivre, dans le développement continu des échanges commerciaux et culturels provoqués par la mondialisation; • réaliser un instrument utilisable pour des activités d'éducation aux médias avec des jeunes; • réaliser avec des jeunes Européens une analyse des textes et contextes médiatiques du Nord et du Sud prenant les jeunes comme cibles; • favoriser l'auto-représentation des jeunes. Co-ordinating organisation: Lai-momo Contact person: Ms. Sandra Federici [email protected] ICON - Identity Formation in Contextual Media Culture: Based on existing research, teenagers have a tremendous and pervasive impact on the technological, social, communicative changes in knowledge society. The various formations of individual and group-oriented, passive and active performances and styles on the web, raise substantial questions of the critical implications how information will be generated, perceived and received on the web. Simultaneously new ways of communication, collaboration and creative ways of interacting on the web have generated a new learning culture which goes far beyond passive reception, reproduction and consumption. Co-ordinating organisation: University of Art and Design Helsinki, UIAH, School of Art Education Contact person: Mr. Stefan Sonvilla-Weiss [email protected] LOG IN THE MEDIA - Media literacy on line for minority ethnic audiences: The main objective of the project is to provide ethnic minority audience groups with innovative tools to fight against racism, discrimination, xenophobia and social exclusion as spread by the media by means of media literacy, empowerment and the production of original intercultural media materials. All the activities will effectively improve intercultural dialogue with media operators and broadcasters. The project will also strengthen and further develop cooperation and networking between bodies operating at the European level in media literacy, anti-discrimination, e-learning, media and minorities' issues. Co-ordinating organisation: COSPE - Cooperazione per lo Sviluppo dei Paesi Emergenti(IT) Contact person: Ms. Anna Meli [email protected] Media[net]works Intercultural ICT - mediated Communication Competencies as a Key to enable Participation in a Network Society: The aim of the project is to promote active citizenship through digital and media competence in combination with intercultural awareness. Co-ordinating organisation: Fachhochschule Koblenz, Sprachen / Internationales Contact person: Laurent Borgmann [email protected] MELICI - Strengthening the community through new media for an active and Media Literate European Citizenship: The project will undertake studies and analysis of initiatives aimed at improving media literacy and active participation of different groups in society in different regions of Europe. Co-ordinating organisation: European Journalism Centre, further training Contact person: Ms. Raymonde Griswold [email protected] MENTA - Réalisation et diffusion d'une étude sur l'éducation aux médias à la violence des images: Une coalition d'organisations européennes se propose de recueillir, d'analyser et de diffuser un ensemble actualisé de données sociologiques provenant de différentes régions linguistiques et culturelles sur la socialisation des jeunes par les médias. Co-ordinating organisation: UNESCO, l'Organisation des Nations unies pour l'éducation, les sciences et la culture Division du développement de la communication Contact person: Lluís Artigas de Quadras [email protected] 24 RoRep - Roaming Reporters: The Roaming Reporters project seeks to turn the act of reporting into a language of communication among the young people and aspires to create intelligent users of the Mass Media that possess a critical viewpoint and can express themselves to the wider audience. Co-ordinating organisation: European Chidlren's Television Center (ECTC) Contact person: Mrs. Georgia Aggelaki [email protected] SUSI - Human Development in the Information Society: The main objective is the set up and running of a European Course of Specialisation in Communication and Human Development, disseminated online in three distinct European countries and languages, with the integrated use of various media. Co-ordinating organisation: VIS (Volontariato Internazionale per lo Sviluppo) - Roma Contact person: Mr. GianMarco Schiesaro [email protected] 25 AVRUPA BİRLİĞİ ÇEVRE POLİTİKALARINDA KATILIM HAKKI: AARHUS SÖZLEŞMESİ Çağdaş Ceyhan 1. GİRİŞ Avrupa II. dünya Savaşı sonrasındaki bu çürümüşlük içinden siyasal bir ürün olan kendi toplum modelini oluşturmuştur. Danimarkalı ayrıksı yönetmen Lars Van Trier’in 1984 yapımı “Element Of Crime” (Suç Elementi) adlı filminde “Dedektif Fisher Avrupa’da sürdüğü bir cinayet araştırmasından sonra Kahire’ye döner. Belli ki bu deneyimin sarsıntısını üzerinden atamamış, dayanılmaz baş ağrılarına ve saplantılara kapılmıştır ve pek az şey anımsayabilmektedir. Bir Arap terapistin yardımına başvurarak hipnoz altında geçmişin anılarına, acılara ve Avrupa’ya doğru bir yolculuğa çıkar. Avrupa çok değişmiştir terkedilmişlik ve çürümüşlük içindedir” (Akar, 2000). Avrupa tıpkı Trier’in filminde olduğu gibi II. Dünya Savaşı sonrası çürümüşlük içinde istikrarı aramaktadır. “Ekonomik siyasal bunalımlara çare bulmak içinde gelecekteki Avrupa’yı yaratmak içinde, siyasal yapının etkin kullanılması gerekmektedir” (Koray, 2002 : 96). Sosyal-liberal denilen ekonomik sistem ve devlet anlayışıyla ilgili bir uzlaşma anlamına gelen bu sistemin üç önemli ayağı vardır. “Kapitalist ekonomi veya piyasa ekonomisi; çoğulcu ve demokratik bir siyasal yapı ve işleyiş ; refah politikalarına yönelmiş bir devlet anlayışı” (Koray, 2002 : 107). Bugün Avrupa Toplum Modelinde insan hakları gelişmesi içinde dayanışma hakları diyebileceğimiz bir üçüncü haklar kuşağıyla karşılaşmaktayız (Koray, 2002 : 103). Bu haklar kadın çocuk çevre ve insanlık mirasının korunması gibi daha belirgin konuları kapsar. Tartışılan diğer bir hak biçimi de gelişme hakkıdır, bu hak bireylerin demokrasiye katılım hakkını hayata geçiren demokratik ve politik bir gelişmeyi öngörür. Katılımın hakkının birbirini takip eden iki aşaması vardır. Kararların alınması ve uygulanması. İlk aşamada kararların alınmasına katılım sadece alınan kararlar doğrultusunda hizmetin yerine getirilmesinden ibaret değildir, idare ve yargının faaliyetlerini yönlendirmede bu süreç içine girer. Bu kısa çalışmamızda Katılım hakkının Avrupa Birliği’nde ki tarihsel gelişimini açıkladıktan sonra Avrupa Birliği’nde Çevre politikalarında katılım hakkının uygulanışı Aarhus sözleşmesi çerçevesinde tartışılacaktır. 2. KAMUSAL ALANIN TARİHSEL GELİŞİMİ VE AVRUPA BİRLİĞİ KAMUSAL ALANI “Kamusal alanı (öffentlickheit/public sphere), iletişim ve dolaşım halindeki enformasyon ve düşüncelerden oluşan bir şebeke biçiminde tanımlayabiliriz” (Habermas’tan aktaran, Çelebi, 2002 : 82). Avrupa 20. yy’ın ikinci yarısında sadece farklı görüşteki siyasal partilerin olmasıyla değil genel olarak kamuoyunun dikkate alındığı demokratik bir geleneğin sahibi olmasıyla da dikkat çekiyordu. 26 Kamusal alanın tarihine kısaca baktığımızda 17. ve 18. yy boyunca burjuvaziyle başlayan örgütlenmeler, çeşitli kentli sınıflar ve meslek örgütleriyle devam etmiştir. siyasal anlamda kamuoyunun oluşması İngiltere’de başlamış kralın ve parlamentonun iktidarını sınırlayacak güce ulaşmasıyla olur. İngiltere’dekine benzer gelişmeler diğer Batı Avrupa ülkelerinde de yaşandı. “Fransa’da devrim İngiltere’de bir asrı aşan kesintisiz bir gelişim gerektiren şeyi, yani düşünce üreten kamusal toplulukları daha az istikrarlı şekilde bir gecede inşa etti” (Koray, 2002 : 91) Keane’inde belirttiği gibi sivil toplumu var eden amaçlar büyük ölçüde ekonomik koşullarda saklıdır. Habermas kamusal alanın sivil toplumdaki iletişim, diyalog ve müzakereye karşılık geldiğinin iletişim ve müzakere sürecini ve bu süreçte kullanılan yöntem ve araçları tanımladığını söyler. “Kamusal alan yurttaşların demokratik görüş ve irade oluşturmasındaki en önemli platform olup demokratik ve siyasal kültüründe vazgeçilmez bir kaynağıdır” (Çelebi, 2002 : 82). Kamusal alan herkesi ilgilendiren sorunların bütün boyutlarıyla tartışıldığı yerdir. Habermas’a göre kamusal alan ancak gelişkin bir liberal hukuk devleti ve sivil toplumda var olabilir. Rawls’da kamusal akıl düşüncesinin uygulanmasında sivil toplum kurumlarını olmazsa olmaz koşul olarak kabul eder. Yine Rawls kamusal aklın yalnızca demokratik anayasal bir topluma özgü olduğunu söyler. Rawls’ın kamusal akıldan kastettiği “Siyasal bir toplumun planlarını gündemini oluşturma, bu doğrultuda karar alma tarzı, yolu, yordamı planlarını uygulama ve koyma becerisidir (Çelebi, 2002 : 29). Kamusal alanı asıl taşıyan siyasal iktidarla sistem içindeki kamu iktidarı arasında bir yerde konumlanan sivil toplum örgütleridir. Sivil toplum örgütleri kamu otoritesini toplumsal hareketler aracılığıyla kuşatır. Avrupa Birliği Kamusal Alanı Avrupa Birliği’ndeki demokrasi açığına alternatif Avrupa yurttaşlığı fikri ve Avrupa kamusal alanının güçlendirilmesidir. Bugüne kadar kamusal alan hep ulus devletle sınırlandırıldı. Avrupa kamusal alan, fikriyse ulusüstü ölçekte Avrupalı toplumsal hareketlerin çabasıyla olacaktır. “Attac, Raisond’agir gibi örgütler Brüksel’e karşı Avrupa düşüncesinin halkların iradesini önce çıkaran alternatif arayışların ürünüdür. Eskiden ulus-devletlerin demokratikleşmesini amaçlayan toplumsal eleştiri, şimdi ulusüstü küresel örgütlerin düzenlenmesini amaçlayan bir nitelik kazanmıştır” (Çelebi, 2001 : 87). Avrupa kamusal alanı fikrini yaratan nedenlerin başında sınır tanımayan ekolojik krizlerdi. Buna örnek olarak ulus-devletin sınırlarını aşıp bütün Avrupa’da etkili olan deli dana krizi verilebilir. Çelebi’ye göre Avrupa alanında yurttaşlar siyasal bir özne haline gelerek yükümlü oldukları yasaların yazarı haline gelirler. Giderek Avrupa Birliği karar alma süreci çok merkezli bir yapıya dönüşmektedir alt komitelerde çok sayıda kuruluş temsil edilmektedir. 27 Avrupa kamusal alanının iyi işleyebilmesi için Avrupa yurttaşlığının oluşturduğu sivil insiyatiflerin çokmerkezli Avrupa örgütlenmesini denetleyebilecekleri bir iletişim ağının kurulması gerekmektedir. Bu elektronik iletişim ağı yurttaş insiyatifinin kamusal alanı olarak tanımlanır. 3. KATILIMIN TARİHSEL GELİŞİMİ Katılım bölgesel ya da evrensel bir metinde ilk defa kullanılması 1975 tarihli Helsinki Sonuç Belgesi’nin halkın çevreyi koruyup geliştirecek bir çevre politikasının uygulanmasında katkısına değinilmesidir. “Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu bünyesinde Çevre Hukuku Uzmanlar Grubu’nun 1985 ve 1986 Haziranında Hague’de yaptığı toplantıların sonucunda hazırladığı çevrenin korunması ve sürdürülebilir kalkınmaya ilişkin yasal ilke ve önerileri içeren çalışmada özellikle örgütler yönünden geniş bir katılımın önemi belirtilmiştir” (Turgut, 2001: 270). Dünya Doğa Antlaşması’nda (23. ilke) etkin bir katılımın kolaylaştırılması ve özendirilmesi gerekliliği ödev kavramı çerçevesinde açıklanmıştır. Rio Konferansının 10. ilkesi de katılıma yer vermiştir. “Çevre konuları en iyi bütün ilgili kişilerin ilgili seviyede katılımıyla ele alınır. Ulusal seviyede bütün bireyler, kamu otoritelerince tutulan çevre bilgilerine, her ne kadar bu bilgi toplumdaki tehlikeli materyallerden ve aktivitelerden karar verme sürecine katılma fırsatı verse bile, uygun bir şekilde ulaşılmalıdır. Devletler ellerindeki bilgileri geniş bir şekilde ulaşılabilir kılarak, kamu dikkat ve katılımını kolaylaştırmalı ve cesaretlendirmelidir. Düzletmeleri dahi içeren adli ve idari tutanaklara etkili ulaşım sağlanmalıdır” ‘(Zwiep, 1994). İklim Değişikliği Sözleşmesi ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinde de katılımın sağlanması gerektiği fikri işlenmiştir. “1983 yılında Birleşmiş Milletler Genel Sayfası Kurulu’nun Kararıyla kurulan ve 1985’de yayınlanan Ortak Geleceğimiz adlı raporu hazırlayan Dünya Çevre Kalkınma Komisyonu’nun hukuk raporunda da gönüllü kuruluşların rolüne dikkat çekilmiştir. Yine Gündem 21’in 40. Bölümü çevreyle ilgili bilgiye erişim ve çevreyi etkileyecek etkinliklerle ilgili kararlara halkın katılımı başlığını ayırmıştır” (Sav : 3). “Avrupa’daki gelişmelere baktığımızda Avrupa Birliğinin 1990 yılında kabul ettiği 90/313 sayılı Direktif (Ev Directive 90/313 EEC) dir. Yine Avrupa da örneğin, 1992 tarihli Baltık Deniz Bölgesinde Deniz Çevresinin Korunmasına ilişkin sözleşmede (17. madde) BM Avrupa Ekonomik Komisyonu çerçevesinde hazırlanıp 17 Mart 1992 tarihinde Sınai Kozaların Sınıraşırı Etkileri ile yine bir BM, AEK sözleşmesi olan Sınıraşan Akarsular ile Uluslararası Göllerin Kullanım ve Korunmasına İlişkin Sözleşme doğrudan doğruya halkın çevreyle ilgili kararların alınmasına katılması sürecine ilişkin hükümler içermektedir” (Sav : 2). Bu konudaki en son gelişmelerden biri olan “Aarhus Sözleşmesi Avrupa Birliği’nin 1990 tarihli 313 sayılı direktifi çerçevesinde kazanılan deneyimlerin, bu kez coğrafi olarak aynı ana karada yer alan fakat Avrupa Birliği’ne üye olmayan devletlere de yaygınlaştırılması amacıyla yapılan bir çalışmanın ürünüdür” (Sav : 3). Böyle bir sözleşmenin hazırlanması konusundaki fikir, BM Avrupa Ekonomik Komisyonuna (ECE) Sofya’da yapılan Üçüncü Bakanlar Konferansında ortaya atılmıştır. “Esasen bu konferansta çevreye ilişkin birbiriyle ilintili iki önemli karar alınmıştır. Karar çevresel bilgi ve belgelere erişme ve çevresel karar alım sürecine halkın katılımı hakkındaki ECE ilkelerinin kabul edilmesidir. 2. karar ise doğrudan 28 katılıma ilişkin olan bir sözleşmenin hazırlanmasıdır” (Turgut, 2001 : 271). Aarhus Sözleşmesi 25 Haziran 1998’de imzaya açılmış, Ekim 2001’de de yürürlüğe girmiştir. 3.1. Katılımın Anlamı Geniş anlamıyla katılım bireylerin çevresel yönetim sürecinde rol oynamaları, etkide bulunmaları ve böylelikle kendi yaşamlarını şekillendirecek bu süreci yönlendirmeleri demektir (Turgut, 2001 : 280). Katılımın birbirini takip eden iki aşaması vardır. Kararların alınması ve uygulanması. İlk aşamada kararların alınmasına katılım sadece alınan kararlar doğrultusunda hizmetin yerine getirilmesinden ibaret değildir, idare ve yargının faaliyetlerini yönlendirmede bu süreç içine girer. Katılımın geniş anlamı ise rol oynama ve yönlendirme sözcüklerini de kapsamına alır. Bunun anlamı ise sessiz protestodan pasif direnişe kadar uzanan bir dizi eyleminde tanım içinde yer almasıdır. “Böylece katılım demokratik bir toplumsal yapıda gerçekleştirilebilecek eylemleri ya da baskı grubu faaliyetini de içine alarak şekilde genişlediği görülür” (Turgut, 2001 : 282). 3.2. Bilgi ve Belgelere Ulaşma Hakkı Katılımın gerçekleşmesi katılım faaliyetine katılacak olanların konulardan ve faaliyetlerden haberdar olmalarına bağlıdır. Bu yüzden katılım ilkesine yer veren düzenlemelerin hepsi bilgi ve belgelere nasıl ulaşılacağı konusuna yer vermiştir. Bilgi ve Belgelere Ulaşma Üç Şekilde Düzenlenmiştir. 1) Hak Şeklindeki Düzenlemeler : Sadece belli bir alana özgü değil genel bir düzenleme çerçevesinde kabul edilir. Yasa genel olarak enformasyon özgürlüğü kamu yönetimi dosyalarına erişme, kamunun bilgi ve belgelere erişmesi gibi adlar taşır. İspanya ve Portekiz’de düzenleme bu şekildedir. 2) İdari Usul Yasalarına Bir Takım Hükümler Konulması : Burada hakkın asıl muhatabı idaredir ve bu yasalarda idare ile bireyler arasındaki ilişkilerin ve iletişimin temel noktasını düzenler. 3) Son Düzenleme Şekli : Çok daha spesifik alanlardaki hukuki düzenlemelerle bireylerin ilgili konularda bilgi ve belgelere nasıl ulaşılabileceğini ve kamu birimlerinin bu konudaki sorumlulukları konusunda özel hükümlerin korunmasıdır. Bu yasaların bir kısmı çevreyle ilgili yasalardır”. AB’nin kamu hakkındaki direktifinin gereğini iç hukuka yansıtma zorunluluğu vardır. Bu bağlamda ya doğrudan çevresel bilgi ve belgeleri edinme konusunda bir yasa çıkarılmış ya da bunun yanısıra veya yalnız başına olmak üzere bu konudaki hükümler çevreyle ilgili yasalar serpiştirilmiştir (Turgut, 2001 : 285). 29 Bölgesel düzeydeki en önemli düzenleme Avrupa Birliği’nin Çevre Konusundaki Bilgi ve Belgelere Erişme Özgürlüğü başlıklı direktifidir. Bu konuya ilişkin en son örnekse Aarhus sözleşmesinin dördüncü ve beşinci maddelerindeki düzenlemelerdir. 3.3. Bilgi Belgeye Ulaşma Yolları Bu yönde kullanılan başlıca araçlar ulusal, yerel basınla açıklama ilgili kişilere postayla bildirme ve halkın ulaşabileceği danışma merkezlerini harekete geçirmedir. Diğer bir yöntem de idari birimlerin bu bilgileri periyodik olarak internet aracılığıyla yayınlamalarıdır. Birliği Belgeye Ulaşma konusundaki en önemli sorunlardan biri masraflardır. Aarhus sözleşmesinde bu sorun belgelerin kopyalanmasındaki ücretin makul bir maliyeti geçmeyeceği şeklinde çözümlenmiştir. 3.4. Katılım Olanaklarından Yararlanacak Olanlar Katılımı ele alan metinlerde katılıma katılacak kesimler halk ve bireyler gibi geniş kapsamlı sözcükler kullanılmıştır. Rio Bildirgesinde katılıma katılacak olanlar birey olarak belirtilmiştir. Daha spesifik düzenlemelerde ise ilgili yurttaşlar, yasal bir menfaati olanlar, haklı bir sebebi olanlar, çevreci örgütler, kamu menfaati grupları gibi sözcükler kullanılmaktadır. Özellikle Rio Bildirgesinden sonra yöre halkının görüşlerinin alınması, çevrenin örgütlere tanınan olanakların arttığı görülür. Sivil toplum örgütlerinin birçok sözleşmede görüşme ve karar alım süreçlerine gözlemci olarak katılımı açıkça kabul edilmiştir. 3.5. Katılım Şekilleri Halkın görüşlerinin öğrenilmesi için çeşitli yollar vardır; panel konferans gibi toplantılar düzenlendiği gibi kamuoyu yoklamaları gibi yöntemlere de başvurulur. “Referandum’da diğerleri kadar sık olmamakla birlikte halkın tercihlerini almak için özellikle uygulandığı görülür. Halk girişimi referandum şeklinde gelişen bu yöntem havaalanı, otoban yapımı ve arazi kullanımına ilişkin yerel planlamalarda halkın görüşlerin açıklamak zorunda olan yetkili birimler halkın görüşlerini öğrenmek için bu yola başvurur” (Turgut, 2001 : 301). Fransa’da ise kamusal anketler bireylerin hak ya da menfaatlerini etkileyecek projelerden halkın haberdar edilmesini ve bunlar hakkındaki görüşlerinin ve itirazlarının öğretilmesini amaçlar. Doğrudan doğruya halk toplantıları ise ABD, İsveç ve Hollanda’da yaygındır. burada değişik halk kesimlerinden kişiler biraraya gelerek idarecilerle sorunları tartışırlar. Diğer bir katılım şeklide çevreci örgütlerin ve halktan temsilcilerin danışma organlarına katılımıdır. 30 Katılımın diğer bir kanalı ise çevre sorunlarının halledilmesinde ün kazanan arabuluculuktur. Arabuluculuk büyük ölçüde çevreci örgütler tarafından üstlenilir. 3.6. Kamusal Katılımın Araçları Katılımın üç ana prensibi vardır 1) İlgili bilgiye ulaşabilme 2) Katılım hakkı 3) Şikayet temyiz ve dava açma hakkı Bunlar dışında resmi olmayan yollarda vardır. Gazetelere mektup yazmak, gösteriler, protestolar gibi. Katılımın demokratik formlarda oy vermek, temsilcileri aramak veya onlarla görüşmek referanduma katılmak gibi yolları da vardır. Katılımın bazı araçları 1- İlan etme ve tenkit prosedürü 2- Kamusal duruşmalar 3- Tavsiye komiteleri 4- Uluslararası anlaşmalar 5- Çevresel etki değerlendirmeleri 6- Ombudsman 3.7. Sivil Toplum Kuruluşlarının Rolü Sivil toplum Kuruluşları ikinci dünya savaşından sonrasında özellikle 60’lı yılların sonunda etkinliğini katınlamıştır. “70’lerde birçok batı ülkesinde anti-nükleer enerji tartışması büyük bir konuydu. Bu olay ateşli tartışmalarına, gösterilere, yerel ve bölgesel seviyede enerji konuları üzerine uzmanlaşmış STK saygılarının çok hızlı artmasına ve diğer bir çok sosyal hareketle, işçi organizasyonlarıyla, tüketici organizasyonlarıyla, kadın organizasyonlarıyla, kiliselerle, sol partilerle yakın dayanışmaya neden olmuştur. 2 milyon üyesiyle çevre hareketi Hollanda’da 90’larda en büyük sosyal hareket haline geldi. Bu, doğanın korunmasının ve politik gündemde önemli yer tutmasının sebeplerinden biridir. Hollanda’da 70’lerde 700 civarı çevre hareketi grubu kuruldu. Birçoğu yol inşaatı, uçak gürültüsü ve endüstriyel sorunlar gibi yerel sorunlar üzerine eğildiler. Hollanda’da 1980’lerin başında 54 ulusal, 65 bölgesel ve 59, yerel organizasyon bulunmaktaydı” (Zwiep, 1994). Sivil Toplum Kuruluşlarının katılım konusundaki rolleri Avrupa Birliğinde Katılım bölümünde ayrıntılı olarak anlatılacaktır. 31 3.8. Kararların Uygulanması Sürecine Katılım 3.8.1. Kararların Yerine Getirilmesine Katılım “Bazı hizmetlerin gerçekleştirilmesini yetkili birimlerin yanısıra bizzat üstlenmeleri söz konusu olup bu durum ortak hizmet diye anılmaktadır” (Turgut, 2001 : 310-311). Böylece yurttaşlar hem hizmet eden hem hizmet gören konumunda olurlar. 3.8.2. İdari Başvuru İdari başvuru yurttaşların yakınma düzeyindeki sorunları için kullandıkları bir yoldur. İdari başvuru yoluna çok çeşitli sebeplerle gidilebilir. - Bilgi belge edinme hakkının yanıtsız bırakılması - Kamusal toplantılarda halkın görüşünün dikkate alınmaması - ÇED sürecinde esaslara uyulmaması idari başvuru nedeni olabilir. 3.8.3. Yargısal Başvuru “Çevreci birey ve örgütlerin kişisel haklarını arama söz konusu olmaksızın çevrenin korunması için yargısal başvuru yolunu kullanabilmeleri olgusu da bu başvuru şeklinin katılımın geniş anlamı içinde alınmasını gerektirmiştir” (Turgut, 2001 : 315). “Bu katılım hem adli yargıdaki hukuk ve ceza davalarında, çevreci örgütlerini yargılamaya davacı ya da müdahil sıfatıyla etkide bulunmaları ve davacı olarak rol oynamaları şeklinde gözükür” (Turgut, 2001 : 315). 4. AVRUPA BİRLİĞİ’NDE KATILIM Topluluk vatandaşlarının çevre konusundaki çalışmalara katılabilmesi için bazı çalışmalar yapılmıştır. Bunlardan ilki Avrupa Çevre Ajansının Kurulmasıdır. Avrupa Çevre Komisyonunun oluşmasına ilişkin proje ilk defa Avrupa Komisyonunu hazırlattığı Çevre ve iç Pazar adlı çalışmada şekillenmiştir. “Avrupa Konseyi, 7 Mayıs 1990 tarihinde 1210/90 sayı ile bir Avrupa Çevre Ajansı’nın ve bununla birlikte bir Avrupa bilgi ve gözlem ağının kurulmasına ilişkin bir tüzük kabul etmiştir” (Budak, 2000 : 89). Tüzüğün amacı Avrupa seviyesinde çevreye ait verilerin toplanması, işlenmesi ve böylece tarafsız ve güvenilir bilgi sağlanmasıdır. İkinci bir adım olarak ta Enformasyon Yönergesi denilen düzenlemedir. Avrupa Birliğinde çevreyle ilgili eylem programlarının ilk üçünde çevre ile ilgili bilgilere serbestçe ulaşabilme hakkına hiç değinilmemiştir. “Sadece üçüncü eylem programında Komisyon’a, Üye Devletlerde çevre korumanın halihazırdaki durumu hakkında Topluluk çapında açıklama ödevi uygulanmıştır” (Budak, 2000 : 91). Dördüncü Çevre Eylem Programında ise topluluk vatandaşlarının serbestçe bilgilendirilmesine tam bir bölüm ayrılmıştır. Dördüncü Çevre Eylem Programında ulusal hükümlerin düzenlenmesinin daha şeffaf hale getirilmesi, özellikle komisyonun bilgilendirilmesinin daha serbest kılınması belirtilmiştir. “Topluluk 7 Haziran 1990 tarihinde Çevre Hakkında Bilgilere Serbestçe Giriş Hakkında 90/313 sayılı yönergeyi kabul etmiştir. Topluluk bu yönergeyle ayrıca, üye 32 devletlerin ulusal iradelerinin denetimini iyileştirmek suretiyle, halkın çevre bilincinin daha da geliştirilmesini hedeflemiş ve bununla da Topluluk Çevre politikasının etkinliğini sağlamayı amaçlamıştır” (Budak, 2000 : 92). “1995 yılında Avrupa Çevre Ajansı Avrupa’da Çevre Dobris Değerlendirmesi başlıklı ilk raporunu yayınlamıştır. Avrupa Birliğinde çevrenin durumu hakkındaki lik kapsamlı raporsa 1998 yılında yayınlanmıştır” (Çevre Vakfı Yayını, 2001 : 134). 4.1. Sivil Toplum Kuruluşları “Avrupa Konseyi Çevre Korumasında Aktif Görev Üstlenecek Sivil toplum Kuruluşlarının Geliştirilmesi için Bir Topluluk Eylem Programı’na dair 97/872 EC” sayılı ve 16 Aralık 1997 tarihli Kararı’nda Antlaşma’nın 130/R maddesinde gösterilen çevre politikasına sivil toplum kuruluşlarının çevre koruması konusundaki faaliyetleri sayesinde katkıda bulunabilecekleri düşüncesiyle, bir Topluluk programı hazırlamıştır (Çevre Vakfı Yayını, 2001 : 135). Avrupa düzeyinde gönüllü çalışan çevre koruması ile ilgilenilen sivil toplum kuruluşlarına yardım bulunacaktır. Ayrıca 5. Eylem Programında öngörülen esaslara hizmet edebilmeleri için bu kuruluşlara yardımda da bulunacaktır. Avrupa Birliği’nin çevre politikasının şekillenmesinde sadece Birliğin organları etkili olmaz, sivil toplum kuruluşları da etkili olur. Topluluk çevre örgütleri siyasi yaklaşımları bakımından değere yönelik ve başarıya yönelik hareket eden örgütler olarak karşımıza çıkar. “Değere yönelik gruplar ilkeler geliştirirler, kimliklerine özen gösterirler, kendi görüşlerine göre ne doğru ve gerekli ise kamuoyu önünde onu savunurlar. Başarıya yönelik gruplar ise kendi taleplerini uygun bir çerçevede erişilir kılmaya dikkat ederler” (Budak, 2000 : 178). 4.2. Çevre Örgütlerinin Kararlara Katılım Avrupa Topluluk Antlaşması’nda Maastrich Birlik Antlaşması ile yapılan değişiklik ile çevre örgütlerinin de yararlanabileceği bir düzenleme getirilmiştir. “Topluluk vatandaşlarına Avrupa Parlamentosuna dilekçe ile müracaat etme hakkı tanınmıştır. Yine bu anlaşmanın 138 (a) maddesinde Üye Devletlerden birinde bulunan gerçek ya da tüzel kişi tek başına ya da diğer vatandaşlarla birlikte Topluluğa faaliyet alanına giren her konuda Avrupa Parlamentosuna dilekçe ile başvurabilme hakkını elde etmiştir” (Budak, 2000 : 188). Yine Aarhus Sözleşmesi’nden Avrupa Çevre Örgütlerinin yararlanmaları mümkündür. 4.2.1. Çevre Örgütlerinin Konsey Kararlarına Katılımı Konsey’deki karar alma sürecine çevre örgütlerinin herhangi bir şekilde katılımı öngörülmemiştir. Yalnızca Avrupa Çevre Bürosu Konsey Başkanlığına raporlar yollanmaktadır. 33 4.2.2. Çevre Örgütlerinin Komisyon Kararlarına Katılımı Komisyon Konsey tarafından alınacak kararlar için resmi öneri getirme yetkisine sahiptir. Bunun dışında konsey kendiside tedbir alabilir. Komisyon’da Tavsiye Komiteleri denen Komiteler vardır. Bunların içinde herhangi bir çevre örgütü yer almamaktadır. “Komisyon’un kendisi çevre politikası konusunda onu destekleyecek bir enstitü ya da bağımsız bir örgütlenme kurmamıştır” (Budak, 2000 : 192). Komisyon sadece zaman zaman çevre örgütlerinin taslaklar üzerindeki yorumlarını almak için davetler yapmaktadır. komisyon ile çevre örgütleri arasındaki ilişkiler resmi olmayan bir temelde gelişmektedir. 4.2.3. Çevre Örgütlerinin Avrupa Parlamentosu’nun Kararlarına Katılımı “Avrupa Parlamentosu bir dizi Parlamento Komitesi oluşturmuştur. Bu komiteler içerisinde Çevre Komitesi en büyüğü belki de en aktif olanıdır” (Budak, 2000 : 194). Çevre Komitesi, Komisyon önerileri konusundaki fikirlerini yazılı ve sözlü olarak sunar. Çevre örgütleriyle ilişkiler çoğunlukla resmi olmayan kanallardan yapılır. Çevre Komitesinin çevre konularında halka açık oturumlar düzenler ve bu oturumlara çevre örgütlerinin davet eder. Avrupa Parlamentosu ve Çevre örgütleri arasındaki başarılı işbirliğine örnek olarak binek otolarının egzos sınır değerlerine ilişkin yapılan çalışma gösterilebilir. “Bu olayda Parlamento, Konsey tarafından kararlaştırılmış değerleri reddetmiş; bunu takip eden çalışmalarda egzos sınır değerleri Avrupa Çevre Bürosu ve Avrupa Parlamentosu tarafından talep edilen değerlere yaklaştırılmıştır” (Budak, 2000 : 195). 4.2.4. Çevre Örgütlerinin Avrupa Adalet Divanında Dava Açmaları Roma Antlaşması’nın 173. ve 175. maddelerine göre belirlenmiş dava açma usulü, çevre örgütlerine Avrupa Adalet Divanında dava açma yolunu kapatmıştır. Ayrıca Adalet Divanı çevre örgütlerinin dava açma haklarını genişleterek bir içtihat da getirmemiştir (Budak, 2000 : 196). 5. AARHUS SÖZLEŞMESİ Böyle bir sözleşmenin hazırlanmasıyla ilgili ilk fikir Ekim 1995’de Sofya’da yapılan Üçüncü Balkan Konferansın’da ortaya atılmıştır (Turgut, 2001 : 271). “BM Avrupa Ekonomik Komisyonu (AEK) çerçevesinde hazırlanan 25 Haziran 1998 tarihinde Danimarka’nın Aaarhus kentinde imzaya açılan “Çevre Konularında Bilgiye Erişim Karar Vermeye Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesidir” (Sav : 2). “Bu sözleşmenin oluşmasında üç fikir etkili olmuştur. Birincisi Avrupa’daki demokrasiyi güçlendirmek, ikincisi karar verme mekanizmasındaki etkinlik, üçüncüsü çevrenin bu yolla daha iyi korunmasını sağlamaktır. Bu sözleşmedeki amaç, çevre konusundaki kararları daha demokratik kılmaktadır” (Budak, 2000 : 189). 34 5.1. Bilgiye Erişim İlkesi Sözleşmenin öncelikli amacı çevreyle ilgili bilgilerin halka açık olması ve herkesin kolaylıkla ulaşabilmesinin sağlanmasıdır. Kim bu bilgileri isteyebilir? Halk bir ya da daha çok tüzel kişiler, karar alma sürecinden etkilenebilecek olanlar, örgütler gruplardır. Sözleşmenin en önemli ve kesin bir şekilde düzenlenmiş maddelerinden biri bilgiye erişim hakkıdır. Buna göre bilgi isteyen kişinin herhangi bir menfaatinin olmasına gerek yoktur. Sözleşme’ye taraf olan devletin ülkesinde herkes çevreyle ilgili bilgiye ulaşabilecek, bu alanda alınacak kararlarda söz sahibi olabilecek ve dava açabilecektir. Vatandaşlığın, ulusun ya da ikamet edilen yerin önemi yoktur. Sözleşmede kamuya açık bilgiler şunlardır. a) Hava ve atmosfer, su, toprak, yer, peyzaj ve doğal alanlar, genetik olarak değiştirilmiş organizmalar da dahil olmak üzere biyolojik çeşitlilik ile biyolojik çeşitliliğin öğeleri ve tüm bu elementler arasındaki ilişkiler. b) Maddeler, enerji ses ve radyasyon gibi öğeler ve yukarıdaki paragrafta sayılan çevreye ilişkin öğeleri etkileyen ya da etkileyebilecek olan etkinlikler ya da idari önlemler, çevreyle ilgili anlaşmalar, siyasalar, yasama işlemleri, plan ve programlar ve çevreyle ilgili karar alma süreçlerinde yararlanılan yarar-maliyet ve öteki ekonomik çözümlemeleri ile varsayımlar, c) Çere öğelerinin durumundan ya da bunlar aracılığıyla, yahut da yukarıdaki b) paragrafında sayılan öğelerden, etkinlikler (faaliyetler) ya da önlemlerden etkilendiği oranda, insan sağlığı ve güvenliğinin durumu yaşam koşulları, kültürel yerlerin ve insan yapısı olan yapılara ilişkin, her türlü yazılı, görsel, dinlenebilir, elektronik ya da başka herhangi bir biçimdeki bilgidir. Kimin elindeki bilgi? i) Ulusal yasalar uyarınca, çevreyle ilgili belirli görevler, etkinlikler, ya da hizmetler de dahil olmak üzere, yönetsel işlevi bulunan gerçek ve tüzel kişiler, ii) Ulusal yasalar uyarınca idari görevleri yerine getiren, ya da bu tür sorumluluklar taşıyan gerçek ve tüzel kişiler, ile iii) Sözleşme’ye taraf olabileceği kabul edilmiş olan bölgesel ekonomik bütünleşme (entegrasyon) örgütleridir. Ancak, yargı ve yasama erki bünyesinde görev yapan birimler ya da kurumlar bu tanım kapsamı dışında bırakılmıştır. “Sözleşmede uluslararası ilişkilerin gizliliği ulusal savunma kamu güvenliği ve özel yaşamın gizliliğinin korunması gibi bazı konularda bilgi edinme hakkına istisnalar getirileceği kabul edilir. kamuya açık olmayan bir başka önemli bilgi de devam etmekte olan dava dosyalarının içeriği ile bir ceza davasının hazırlığı niteliğindeki soruşturma evrakıdır” (Sav : 9). 35 Belirtilmesi gereken bir noktada bilgiye erişim hukukunda iki tür bilginin bulunduğudur. İlgili makamların kendi insiyatifleri ile halka sağlaması gereken aktif bilgi ile halkın istek üzerine idareden öğrenebileceği pasif bilgidir. “Şu konularda da bilgiye erişim kamu makamları tarafından reddedilebilir: - Kamu makamı talep edilen bilgiye sahip değilse, - Bilgi talebi açık bir biçimde makul olmaktan uzak ya da aşırı geniş bir şekilde formüle edilmişse, - Bilgi talebi henüz tamamlanmamış konular içeriyorsa” (Çevre Vakfı Yayınları, 2001 : 131). 5.2. Halkın Karar Alma Sürecine Katılımı “BM, AEK Sözleşmesin’de halkın karar alma sürecine katılımının nasıl aşama aşama düzenleneceği gösterilmiştir”. Çevre üzerinde olumsuz etkiler yaratabilecek bir yatırımla ilgili olarak halkın tepkisi sözlü ya da yazılı alındıktan sonra kurar alma sürecinde bu tepkiler gözönünde bulundurulur. “Aaarhus Sözleşmesi’nin eklerindeki listelerde petrol doğal gaz rafinerileri, madenlerin çıkarıldığı ocaklar, işlendiği yerler, otoyollar, havaalanları, limanlar, barajlar, su tutma tesisleri” gibi projelerde halkın katılımına yer verilir (sav : 11). “Karar verme sürecinden önce halkın aşağıdaki hususlarda bilgilendirilmesi gereklidir. - Üzerinde karar verilecek konular - Verilecek kararın niteliği - Kararın verilmesinden sorumlu makam - Kararın verilmesi için öngörülen prosedür (Çevre Vakfı Yayınları, 2001 : 132). 5.3. Temyiz Temyiz bilgi isteğinin reddedildiği durumlarda işletilecek alternatif bir yoldur. “BM, AEK Sözleşmesi’nde yargının yanısıra, çevreyle ilgili olarak yapılacak bilgi istem başvurularının reddedilmesi durumunda, yahut karara katılım süreciyle ilgili itirazlar yapılması durumunda kanunun incelenmesi amacıyla bir üst inceleme merciinin yasayla belirlenmesine olanak tanınmıştır” (Sav : 12). “Bilgiye erişim hakları ihlal edildiği kanısında olan kişiler uygun durumlarda, ulusal mevzuatta bu kararın gözden geçirilmesini sağlayan prosedürlere başvurma imkanına sahip kılınacaklardır” (Çevre Vakfı Yayınları, 2001 : 132). KAYNAKÇA Activities of the European Union Environment (http://europa.eu.int/pol/enu/ index_en.htm Akar, R. (2000), “Lars Van Trier” (http://members.tripod.com/sineclup/Lars Van Trier. htm 36 Budak, S. (2000), Avrupa Birliği ve Türk Çevre Politikası Avrupa Topluluğu’nun Çevre Politikası ve Türkiye’nin Uyum Sorunu, İstanbul : Büke Yayınları Çelebi, A. (2002), Avrupa Halkların Siyasal Birliği, İstanbul : metis yayınları Keleş, R. ve Birol, E. (2002), Çevre Hukukuna Giriş, Ankara : İmge Yayınevi Koray, M. (2002), Avrupa Toplum Modeli (Nereden Nereye?), İstanbul : Tüses Yayınları. Sav, Ö. (?), “Uluslararası Hukukta Çevreyle İlgili Konularda Halkın Bilgiye Erişim ve Karar Almaya Katılımı” Turgut, N. (2001), Çevre Hukuku, Ankara, Tuğra Yayıncılık Türkiye Çevre Vakfı Yayınları (2001), Avrupa Birliği ve Türkiye’de Çevre Mevzuatı, Ankara Unece Environment (http://www.unece.org/enu/pp) and Human Settlements Division Zwiep, Van, K. (1994), Manval an Public Participation in Environmental Decisiomaking” (http://www.rec.org/REC/Publications/PP/Manval/default.html) www.participate.org EK : 1 TÜRKİYE’NİN DURUMU Türkiye Aarhus Sözleşmesine imza atmamıştır. Öte yandan ülkemizde bilgi ve belgelere ulaşma hakkının anayasamızda ya da herhangi bir özel yasayla düzenlenmediği görülür. “Gizliliği yasalarda açıkça hükme bağlanmamış bulunan bilgiye erişim bakımından Anayasamızın dilekçe hakkı konusundaki 74. maddenin harekete geçirileceği akla gelmektedir” (Sav : 13). Anayasamızın 74. madde hükmü dilekçe hakkını düzenler “Vatandaşlar, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yazıyla başvurma hakkına sahiptir” (Aktaran, Turgut, 2001 : 13). Ülkemiz Sivil Toplum Kuruluşlarının katılım konusunda henüz emekleme döneminde olduğu söylenebilir. Çevre Bakanlığı’nın kuruluş kararnamesi ile Çevre Şurası Yönetmeliğinde Çevreci örgütlerden söz konusu kuruluşlara olanak tanınması gerek şeklinde söz edilmektedir. 37 MEDYA OKURYAZARLIĞI ALANINDA TEORİK VE PRATİK YAKLAŞIMLAR* Ece Algan Özet Bu makale günümüzde medya okuryazarlığı kavramını ve eğitimini, Batı’daki gelişimi bağlamında inceleyecektir. Ayrıca 1980’li yılların sonundan itibaren bağımsız bir akademik alan olarak önem kazanan medya okuryazarlığının teorik ve pratik uygulamaları çerçevesinde ortaya çıkan tartışmalar ve sorunlar, Hobbs’un özetlediği yedi temel soru altında Amerika, İngiltere ve Türkiye’den örnekler sunularak irdelenecektir. Anahtar sözcükler: Medya okuryazarlığı, medya eğitimi, pedagoji, medya eleştirisi, popüler kültür Medya okuryazarlığı tüm dünyada yeni olmasına rağmen hızla büyüyen bir alan. Sayısı az da olsa son yıllarda yapılan ampirik araştırmalar medya okuryazarlığı kuramcılarının 1980’lerden bu yana bu alana verdiği önemi doğrulamakta. Örneğin, araştırmalar okul ders programlarına medya dersleri konulduğu zaman öğrencilerin medyada gördükleri şiddeti eleştirel bir gözle yorumladıklarını gösteriyor (Scharrer, 2005; Voojis & van der Voort, 1993). Ayrıca, kimi araştırmalar (Merskin, 2004) medya okuryazarlığı prensiplerinden medya imaj analizi için yararlanmaktadırlar. Silverblatt (1995) medya okuryazarlığının 5 temel prensibi olduğunu yazar: 1. Medyanın toplum üzerinde etkili olduğunu kavramak, 2. Medyayı kültürü anlamakta bir kaynak olarak görmek, 3. Kitle iletişimi mekanizmalarını anlamak, 4. Medya mesajlarının analiz ve tartışılması için stratejiler geliştirmek ve 5. Bütün bunların sonucunda medya içeriğini yorum ve algı yetisinin artması (ss. 2-3). Medya okuryazarlığı eğitimi 1993’de Amerika’da gerçekleştirilen medya okuryazarlığı ulusal konferansında Amerikalı eğitimciler medya eğitiminin nasıl olması gerektiği konusunda ortak bir karara varamadılar ama İngiliz ve Kanadalı eğitimcilerin önderliğinde geliştirilen modellerin ışığında aşağıdaki prensipler üzerinde görüş birliğine vardılar. Buna göre medya mesajlarının analizinde göz önüne alınması gerekenler şunlar: 1- Medya mesajları, belli bir yaratım surecinde oluşturulur (constructed). 2- Medya mesajları, ekonomik, sosyal, politik, tarihi ve estetik bağlamda üretilir. 3- Mesajı nasıl yorumladığımız ve o mesajdan çıkardığımız anlam, mesajı alan, mesajı gönderen, metin/mesaj ve kültürün etkileşimi sonucunda gerçekleşir. 4- Medya kendisine has bir dil kullanır. Bu dil çeşitli iletişim formları, türleri, sembol sistemlerini karakterize eder. 5- Medya temsilleri insanların sosyal gerçekliği kavramasında bir rol oynar (Aufderheide, 1997, s. 80). Bu gerçekliklerin kabulü medya okuryazarlığı eğitimini pratikte hayata geçiren öğretmenlerin, aktivistlerin ve akademisyenlerin karsılaştığı sorunları çözmeye tabii ki yeterli değil. Hobbs (1998) bu eğitimcilerin sınıflarında medya ile ve medya üzerine verdikleri eğitime yön veren ve çeşitli eğitim felsefeleri üzerinde odaklanan sorunları ve tartışmaları yedi soru altında inceler. Medya okuryazarlığı alanındaki akademik kuram ve tartışmaları doğrudan etkilediği için Hobbs’ın bu pratik deneyimleri ve sorunları tartıştığı bu yedi soruyu yakından incelemekte fayda var. 38 Soru 1: Medya okuryazarlığı eğitimi çocukları ve gençleri negatif medya etkilerinden korumayı amaç edinmeli midir? Medya okuryazarlığı ile ilgilenen eğitimcilerin; öğrencilerin iletişim becerilerini geliştirme, irk, sınıf ve cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekme, demokrasi, yurttaşlık ve politik katılımla ilgili tavırları iyileştirme, iletişim politikalarını ve medya endüstri pratiklerini gözden geçirme, kişisel gelişime yardımcı olma, gençleri kimyasal madde bağımlılığı, şiddet, materyalizm ve kültürün ticarileşmesi gibi konularda bilinçlendirme ve kariyer becerilerini ve eğitim kalitesini iyileştirmek gibi çeşitli amaçları var (Hobbs, 1998, s. 18). Amerika’da bu soru ile ilgilenen eğitimcilerin, entelektüellerin, kamu görevlilerinin ve akademisyenlerin gözünde medya tüketimi bir risk faktörü oluşuyor ve medya okur yazarlığı ise bu riski önleyici bir faktör olarak görülüyor. Kimi eğitimcilere göre, medya okuryazarlığı gençleri medyanın negatif etkilerinden koruyabilir inancı yanlış. Çünkü bu düşünce gençlerin ve üniversite eğitimi olmayanların medyanın her dediğine inandığını yani kendi düşünme ve değerlendirme yetileri olmadığını varsayıyor. Bu düşüncenin aksine bir çok orta, lise ve üniversite öğretmeni öğrencilerinin medyanın bir kurbanı oldukları ve popular kültürün aşırılık ve kötülüklerinden korunmaya ihtiyaçları olduğu fikrinin doğru olmadığını gözlemlemiş. Ben de hem Türkiye’de hem de Amerika’da iletişim bölümü birinci sınıfındaki (ilk defa medya dersi alan) çoğu öğrencimin medyanın cinselliği nasıl kullandığı ve televizyon haberlerinin ne tur sansür mekanizmalarından geçtiği gibi konularda bilinçli olduklarını gözlemledim. Medyadan korunmaya ihtiyaçları yok diye düşünmek medya okuryazarlığı eğitimine hiç ihtiyaçları yok demek değil elbette. Medya okuryazarlığı, toplum ve medya ilişkisini tarihsel, politik ve ekonomik acılardan irdelerken, yukarıda Silverblatt’in de özetlediği gibi medyayı kültürün deşifre edilmesinde bir kaynak olarak görür. Medya okuryazarlığı iste bu işlevi sayesinde toplumsal kurumlara eleştirel bakabilen yurttaşların yetişmesini sağlar. Ayrıca Hobbs (1998), öğrencileri medyanın olumsuz etkilerinden korumacı bir yaklaşımın, gençlerin medyayla olan duygusal bağımlılığını göz önüne almadığından ve medya araçlarını kullanmaktan aldıkları zevki küçümsediğinden ötürü, medya analizi ve sorgulamasını gerçekleştirmek yerine gençlerde şüphecilik uyandırdığını ve hocaların medyayı anlama konusundaki üstünlüğünü vurguladığını söyler (s. 19). Bu korumacı yaklaşımla medya okuryazarlığı eğitimi veren hocalar genellikle öğrencilerine medyanın olumsuz etkileri hakkındaki gerçekleri ve medya mesajlarının manipulasyonu gibi konulardan bahsediyor, öğrencilerin tek yaptığı ise dinlemek ve not almak oluyor. Bu şekilde yapılan eğitim, öğrencilerin hocaların onayladığı doğru yorumları öğrenip tekrar etmesine yol açıyor ve bu da medya okuryazarlığı eğitiminin amacına ulaşmasını engelliyor. Türkiye’de bu tarz ezberci eğitime hepimiz aşinayız ve olumsuz sonuçlarını gözlemlemekteyiz. Ancak burada Hobbs’un değindiği önemli nokta bu korumacı yaklaşımın pedagojik açıdan medya okuryazarlığı prensiplerine ters düşmesi. Çünkü örneğin medyadaki basmakalıp, ırkçı ve cinsiyetçi imgeler öğrenciye onun sevdiği metin üzerinde gösterildiği zaman öğrenci ya bu problematik metni severek tükettiği için kendisinden utanıyor ya da herkesin bu kadar beğeniyle sahip çıktığı bu metni öğretmen beğenmediği için öğretmeni elitist olarak görerek onun analizini reddediyor. Burada, pedagojik olarak izlememiz gereken yol, öğrenciye medyayı analiz etme becerisini kazandırıp onun bu beceriyle yakından tanıdığı metinleri kendisinin analiz atmasını sağlamak. Soru 2: Pratik medya üretimi uygulaması medya okuryazarlığı eğitiminin ana temellerinden biri olmalı midir? Kimi eğitimcilere göre gençler fotoğraf çekme, senaryo yazma, web sayfası dizaynı, gazete haberi yazma, kamerayı kullanma gibi deneyimleri tatmadan kitle iletişiminin 39 eleştirel tüketicileri haline gelemezler. Bu görüşe göre medya okuryazarlığı eğitiminde öğrencilere pratik medya yazım ve üretimi deneyimlerini sunmak şarttır. Nitekim, hem İngiltere’de hem de Kanada’daki ders programlarına pratik medya uygulamaları dahil edilmiştir. Hobbs’a (1998) göre eğitimciler pratik medya uygulamalarına iki nedenden ötürü yer veriyor: Öğrencinin kendini ifade etmesine yardımcı olmak ya da mesleki beceriler kazandırmak. Pratik uygulamalı medya eğitimini öğrencinin kendisini ifadesi için gerekli gören eğitimciler, daha çok öğrencinin yaratıcı becerilerini ortaya çıkarmaya yönelik uygulamalar yaptırırken, mesleki amaçlı medya eğitimi medya endüstrisini öğretir. Her iki amacı güden uygulamalı medya eğitiminde karşılaşılan risk, öğrencilerin profesyonelleri taklit ederken analitik ve eleştirel perspektiflerini yitirip yitirmeyeceği sorunu. Nitekim İngiltere’de televizyon ve video eğitimi mesleki eğitim müfredatının en alt seviyesinde yer alıyor. Bu okullarda pek basarili olamayan öğrencilere video ve bilgisayarlarla oynamalarına izin verilirken, daha basarili öğrenciler daha geleneksel yani kitaptan medya kuramlarını ve tarihini okuyup inceledikleri tarz bir eğitime tabi tutuluyorlar. Amerika’da kimi okulda da pratik medya eğitimi öğrencilere okuldan atılmadan önce son alternatif olarak sunuluyor. Bu yüzden birçok okul, medya eğitiminin diğer akademik alanlar içinde prestijli bir yer kazanması için pratik medya uygulamalarını terk etmekte. Özellikle üniversitelerin iletişim bölümlerinde bu sorun yaşanmakta. Türkiye’de durum farklı bir gelişme göstermektedir: 1990’lardan itibaren özel medya kurumlarında bir artış olduğundan dolayı, öğrenciler iletişim programlarına akın etmektedir. Bu da özellikle özel üniversitelerde pratik uygulamalı iletişim programlarının açılmasına neden olmuştur. Bu yüzden, öğrencilerin profesyonelleri taklit ederken analitik ve eleştirel perspektiflerini yitirip yitirmeyeceği sorunu Türkiye’de medya okuryazarlığı nasıl olmalıdır tartışmalarında ele almamız gereken bir en önemli sorunlardan biridir. Soru 3: Medya okuryazarlığı popüler kültür metinlerini incelemeli midir? Hobbs’a (1998) göre medya okuryazarlığı eğitiminde popüler kültür metinlerinin çözümlemesi özellikle lise ve üniversite hocaları için olmazsa olmaz gibi gözükürken, ilk ve orta okul düzeyinde böyle bir yaklaşımın avantaj ve dezavantajları tartışmaya açıktır (s. 21). Örnek olarak popular bir durum komedisi ile Mark Twain’in bir hikayesini karşılaştırmak seklinde bir yöntemi velilere açıklamanın zorluğunu vurgulayan Hobbs, araştırmaların öğrencilerin medya okuryazarlığı kavramlarını klasik edebi metin ve filmlerden ne kadar iyi öğrenirlerse popular kültür metin incelemesinden de o derece iyi öğrendiklerini gösterdiğini belirtir (s. 21). Gray’in (2005) araştırması televizyondaki komedi programlarının öğrencilere tüketim kültürünün analizi ve reklamların çalışma mekanizmalarını göstermesi açısından medya okuryazarlığı eğitiminde oynadığı önemli rolü göstermektedir. Hobbs (1998)’a göre medya okuryazarlığını görsel okuryazarlık, bilgi okuryazarlığı, bilgisayar okuryazarlığı gibi kavramlardan ayıran esas özellik medya okuryazarlığının popular kültürü eleştirel bir gözle incelemesidir (ss. 21-22). Ayrıca medya okuryazarlığı disiplinlerarası bir yaklaşımla günlük hayata ait metinlere baktığından dolayı, öğretmen ve öğrencilerin, geleneksel disiplinlerin ve derslerin sınırlı bakış açısını aşmalarına yardımcı olduğu ileri sürülmüştür. Soru 4: Medya okuryazarlığı bariz bir politik veya ideolojik amaç gütmeli midir? Bazı eğitimciler medya okuryazarlığının çeşitli politik ve ideolojik amaçlara ulaşmada bir araç olabileceği görüşünü taşıyor. Bu amaçlar kamu ve yerel yayıncılığı savunmak, radyo-televizyon yayınlarına ait yasal düzenlemeleri değiştirmeye yönelik aktiviteler düzenlemek, alternatif medya yayınlarını desteklemek gibi doğrudan medyanın 40 üretimine yönelik çeşitli politik karakter taşıdığı gibi, öğrencilerin ırkçılık, cinsiyet ayrımcılığı, ve şiddet hakkındaki tavırlarını değiştirmeye yönelik veya kapitalizmin gerçeklerinin medya yoluyla eğlendirici bir şekilde sunulusunun eleştirisi gibi ideolojik bir boyut da içermektedir (Hobbs, 1998, s. 22). Hobbs’a göre medya okuryazarlığı pedagojisi mesajların nasıl oluşturulduğunu sorguladığından, eğitimciler mesaj üretimi ve tüketimi çerçevesindeki güç dinamiklerinin incelenmesinin politik ve toplumsal hareketlerin oluşmasında rol oynadığına inanmaktalar. Ancak kimi aktivistlere göre, medya okuryazarlığı ile toplumsal ve politik hareket arasında bir bağlantı kurulmazsa, medya okuryazarlığı bu toplumsal hareketin yerini alır çünkü öğrenciler öğrendikleri radikal görüşlerle yetinirler ya da bu görüşleri nasıl harekete geçirmeleri gerektiği öğretilmediği için hiç bir şey yapamazlar. Ünlü eğitim pedagojisi kuramcısı Giroux’ya (1994) göre, populer kültür konularının sınıfta tartışılması sınıftaki öğretmen-öğrenci güç dengesini ortadan kaldırabilir. Çünkü öğrenciler bu metinlerin uzmanı, hocaların ise genelde öğrencileriyle aynı medyayı tüketmedikleri için bilgileri çok daha az. Giroux, bu güç dengesini tersyüz etme potansiyeli açısından medya okuryazarlığının, eğitim sisteminde radikal değişimlere neden olabileceğini savunur. Çünkü medya okuryazarlığı, metnin otoritesinin eleştirisini yapmasından ötürü, öğrencileri medya mesajlarındaki kültürel kodları açıklamaya davet eder ve alternatif yorumlar üreterek metnin çoğul okumalarını sağlar. Bu yüzden Giroux’a göre medya okuryazarlığı eğitimi, eleştirel düşünebilen yurttaşların yetiştirilmesinde ve demokrasinin gelişmesinde çok büyük rol oynar. Vande Berg, Wenner ve Gronbeck (2004) de medya okuryazarlığının medya eleştirisi seklinde algılanıp hayata geçirildiği takdirde, eleştirel düşünebilen yurttaşların ve demokratik bir kamu alanının oluşacağını vurgularlar. Diğer yandan Dewey’nin eğitime toplumsal gelişimin ve reformun ana metodu olarak bakan görüşünü benimseyen eğitimcilere göre medya okuryazarlığı eğitimi, politik, ideolojik veya diğer amaçlara ulaşmada bir araç olarak değil, kendi içinde bağımsız bir amaç olarak anlaşılmalıdır (Hobbs. 1998, 23). Bu görüşe göre amacımız, medya yönetmeliklerini değiştirmek için medya okuryazarlığı pedagojisi kullanmak değil, öğrencilere medya üretim ve tüketimini eleştirel bir şekilde analiz etme becerisini kazandırmak olmalıdır. Medya okuryazarlığı bariz bir politik veya ideolojik amaç gütsün mü gütmesin mi konusu elbetteki hükümet tarafından denetlenmeyen bir kamu yayımcılığı bile olmayan ülkemiz için son derece kritik bir soru. Ancak medya okuryazarlığı eğitimi öğrencilerin, medya ve diğer toplumsal kurumların ne tur politik ve ideolojik prensipler etrafında varolduğunu deşifre etmesine yardımcı olduğu takdirde en önemli işlevini yerine getirmiş demektir. Soru 5: Medya okuryazarlığı üniversite öncesi eğitime mi odaklanmalıdır? Kimi akademisyenlere göre, bugünün çocuk ve gençleri medyayla iç içe yaşadığı için medya okuryazarlığı okullarda erken donemde üniversite öncesinde başlamalıdır. Desmond (1997), ailelerin çocuklarının ne tarz ve ne kadar sıklıkta medya tüketeceğine doğrudan etkili olduklarından dolayı ve çocukların bu medyanın algılanmasında aile içindeki iletişimden etkilendiğinden ötürü medya okuryazarlığının evde başlaması gerektiğini düşünüyor (s. 331). Erken eğitimin öneminde görüş birliğine varılmasına rağmen uygulamadaki sorunlar açısından üniversite öncesi okullarda medya okuryazarlığı eğitimi özellikle Amerika’da pek basarili değil. 70’larin sonu ve 80’lerin başında okul dışından danışmanların liderliğinde bir takım programlar geliştirilmiş ve medya okuryazarlığı müfredata ilave edilmiş ama okulların içerisinde bulunduğu koşullar dikkate alınmadığından ötürü pek başarılı olunamamış. Nedenlerden bazıları, Amerika’nın coğrafi büyüklüğü, medya okuryazarlığı alanında uzmanlığı olmayan öğretmenlerin bu programları uygulamaya itilmesi, öğrencilere pratik medya uygulaması yaptıracak yada medya örnekleri 41 gösterecek teknik olanakların eksikliği, öğretmenlerin öğrencileri standart testlerde basarili olsun diye zorunlu derslere ağırlık vererek medya okuryazarlığı gibi seçmeli dersleri ihmal etmesi sayılabilir (Bazalgette, 1997; Hobbs, 1998, s. 23-24; Kubey, 2003). Kitle iletişimi araçlarının çok yaygın olduğu ve reyting kaygılarından ötürü gün geçtikçe ticarileştiği ve ülke nüfusuna oranla az sayıda gencin üniversite eğitimi görebildiği ülkemizde ise üniversite öncesi medya okuryazarlığı eğitiminin şart olduğuna inanıyorum. Böyle bir eğitimin, tüm işi öğrenciyi merkezi sınavlara hazırlamak olan ilk, orta ve lise sistemi içinde gerçekleşmesinin pek mümkün olmadığı düşünülebilir. Ancak, üniversite seviyesinde kurumsallaştırılmış ve yaygınlaştırılmış bir medya okuryazarlığı eğitimi, bu eğitimin üniversite öncesinde de uygulanmasının zeminini hazırlayabilir. Soru 6: Medya okuryazarlığı kendine ait bir uzmanlığı olan bir ders olarak mı yoksa halihazırdaki derslerle birleştirilerek mi öğretilmeli? Hobbs (1998) hemen her eğitimcinin birçok medya okuryazarlığı prensiplerini kullandığını ve farklı birçok disiplindeki derslerde konuların etkili bir şekilde kavranması amacıyla çeşitli medya örnekleri ve araçlarından yararlandığını vurgular. Örneğin bir tarih oğretmeninin tarihi gerçeklerden yola çıkılarak çekilmiş bir filmi, derste öğrencilerinin tarihin o kesitine ilgisini arttırmak için kullanması. Medya okuryazarlığı kavram ve prensiplerinin uygulandığı böyle bir durumda, medyanın kendisi çalışma konusu teşkil etmez ama, medya metin analizi ve medya mesajlarının üretilmesi sureci dersin önemli bir bölümünü teşkil eder. Ancak Hobbs’a göre bu yaklaşım, bu tarz bir çalışmanın nasıl uygulanması gerektiğini bilmeyen bir öğretmen tarafından gerçekleştirilirse medya analiz ve üretim aktivitelerinin yüzeyselleştirilmesi tehlikesini taşır. Nitekim bugün medyanın ayrı bir ders olarak öğretilmesini savunan eğitimciler bu sonuca, okullardaki medya okuryazarlığı uygulamalarının sorunlarını gördükten sonra varmışlardır (Hobbs, 1998, s. 25). Türkiye’de öğretmenlerin merkezci bir müfredatı takip ettiklerinden, kitaba bağlı ezberci bir sistem uyguladıklarından ve okullarda medya donanımlarının eksikliğinden ötürü Hobbs’un bu sorusunu bizim tartışmamıza pek gerek olmadığı düşünülebilir. Ancak, benim kuşaktan olanlar ilkokul yıllarında ulusal bayramlarda okulun sinema salonunda Cüneyt Arkın’lı sözde ulusalcı filmlerini seyrettiklerini ve hatta Arkın’ın Türk olmayanları pataklayıp Türk bayrağını dalgalandırmasına gözyaşları ve alkışlarla karşılık verdiklerini hatırlayabilirler. Medya okuryazarlığı eğitiminin mevcut olmadığı böyle bir ortamda gösterilen öğretici amaçlı bu tarz bir medya örneği, okullardaki medya okuryazarlığı uygulamalarının sorunlarına parmak basarken, medyanın ayrı bir ders olarak, bu konuda eğitilmiş kişiler tarafından öğretilmesinin gerekliliğine işaret ediyor. Soru 7: Medya okuryazarlığı girişimleri medya organizasyonları tarafından finansal açıdan desteklenmeli midir? Diğer sorularda olduğu gibi bu konuda da farklı yaklaşımlar var. Genelde Amerika’da yerel radyo-televizyonlar ile okulların arasında medya okuryazarlığı amacını gerçekleştirmeye yönelik işbirliği ve programlar mevcut. Kimi eğitimciler medya organizasyonlarının insanların medyaya tüketici olarak eleştirel bir bakış geliştirmesine hizmet etmek gibi bir toplumsal sorumluluğu olduğunu, şirketlerin medya okuryazarlığı programlarını finansal ve diğer açıdan desteklenmesinin bu toplumsal sorumluluğun gerçekleştirilmesinde önemli bir ilk adım olduğunu düşünüyor. Bu görüşe karşı çıkanlar ise medya şirketlerinin aracı gereci bulunmayan ve her işbirliğine gözü kapalı evet diyen eğitimcilerden yararlandığını öne sürmekte. Bazıları ise medya şirketlerinin, medya karşıtı yaklaşımı engellediğinden dolayı, medya okuryazarlığı hareketini zayıflattığını düşünüyor (Hobbs, 1998, s. 26). 42 Sonuç Bu makale günümüzde Batı’da, özellikle Amerika’da medya okuryazarlığı eğitiminin durumunu ve bu alanın teorik ve pratik uygulamaları hakkındaki tartışmaları özetlemektedir. Ülkemizde yalnızca üniversite bazında da olsa üzerinde önemle düşünülmeye başlanan bu alanın Batı’da nasıl bir yol izlediğini ve ne gibi sorunlarla karşılaştığını gözler önüne sermekteki amacım, ülkemizdeki medya okuryazarlığının nasıl olması gerektiği tartışmalarına zemin hazırlamaktı. Hobbs’un sorduğu tüm sorular Türkiye’deki medya okuryazarlığı eğitimi açısından anlamlı olmakla birlikte, bu makale ülkemizin içinde bulunduğu sosyal, politik ve ekonomik durum nedeniyle pek çok başka sorunun daha tartışılması gerektiğini önermektedir. *Yazar bu makalenin konferanstaki sunulan versiyonunun yazılmasındaki yardımları için o zaman asistanı olan Andrea Austin’e teşekkür eder. Kaynaklar Aufderheide, P. (1997). “Media literacy: From a report of the national leadership conference on media literacy”. In R. Kubey (ed.), Media literacy in the information age: Current perspectives (ss. 79-86). New Brunswick, NJ: Transaction. Bazalgette, C. (1997). “An agenda for the second phase of media literacy development”. In Kubey, R (Ed.), Media Literacy in the Information Age: Current Perspectives. (pp. 69-78). New Brunswick, NJ: Transaction Publishers. Davies, M. M. (l997). “Making media literate: Educating future media workers at the undergraduate level”. In R. Kubey (Ed.), Media literacy in the information age. New Brunswick, NJ: Transaction Publishers. Desmond, R. (1997) “Media Literacy in the Home: Acquisition versus Deficit Models”. In Kubey, R (Ed.), Media Literacy in the Information Age: Current Perspectives. (pp. 323-344). New Brunswick, NJ: Transaction Publishers. Giroux, Henry A. (1994). Disturbing pleasures: Learning popular culture. New York: Routledge. Gray, J. (2005). “Television teaching: Parody, the Simpsons, and media literacy education” Critical Studies in media Communication, 22(3), 223-238. Hobbs, R. (1998). “The seven great debates in the media literacy movement”. Journal of Communication, 48(1), 16-32. Kubey, R. W. (2003). “Why U.S. Media Education Lags Behind the Rest of the English-Speaking World”. Television & New Media, 4(4), 351-370. Kubey, R. (Ed.). (1997) Media literacy in the information age. New Brunswick, NJ: Transaction Publishers. Merskin, D. (2004). “Reviving Lolita? A media literacy examination of sexual portrayals of girls in fashion advertising”. American Behavioral Scientist, 48(1), 119-129. 43 Scharrer, E. (2005). “Sixth graders take on television: Media literacy and critical attitudes of television violence”. Communication Research Reports, 22(4), 325-333. Silverblatt, A. (1995). Media literacy: Keys to interpreting media messages. Westport, CT: Praeger. Vande Berg, L. R.. Wenner, L. A. & Gronbeck, B. E. (2004). “Media literacy and television criticism: enabling an informed and engaged citizenry”. American Behavioral Scientist, 48(2), 219-228. Voojis, M. W. & van der Voort, T. H. A. (1993). “Learning about television violence: The impact of a critical viewing curriculum on children’s attitudinal judgments of crime series”. Journal of Research and Development in Education, 26(3), 133-142. 44 MEDYA OKURYAZARLIĞINA POLİTİK BİR BAKIŞ: MEDYA OKURYAZARLIĞI HAREKETİ Zeliha Hepkon, Oya Şakı Aydın Özet Medya okuryazarlığı kavramının genel kabul gören bir tanımı olmaması farklı yaklaşımların ürünüdür. Konuyla ilgili bu yaklaşım çeşitliliğini sınıflandırırken daha çok A.B.D. merkezli olan ve medya okuryazarlığını bir eğitim sorunu olarak gören yaklaşım ve medya okuryazarlığını politik ve ideolojik bir tercih olarak gören yaklaşım şeklinde ikili bir ayrım yapmak mümkündür. Medya okuryazarlığına eğitim sorunu olarak değil de toplumsal muhalefet hareketinin bileşenlerinden biri olarak gören yaklaşımlar daha çok eylemlilik üzerinden konuya yaklaşmaktadır. Bağımsız medya çabaları, Kültürel Çevre Hareketi gibi çeşitli eylem toplulukları ve Uluslararası Medya Gözlemevi gibi entelektüel çabalar hep pratiğe yönelik hedefler taşımaktadır. Toplumsal muhalefet hareketinin bileşenlerinden biri olarak medya okuryazarlığı yeni toplumsal hareketler kategorisi bağlamında ele alınabilir. Medya okuryazarlığı kavramı ile “yurttaş” olma kimliği üzerinden giderek yeni bir politik özne yaratılması söz konusudur. Anahtar kelimeler: Medya okuryazarlığı, yeni toplumsal hareketler, yurttaşlık. Abstract The presence of different approaches to media literacy makes it difficult to agree on a certain definition. We may classify these approches in two groups; First group which is mostly of U.S.A. origin, considers media literacy as a problem of education. The second group regards media literacy as a political and ideological preference. The approaches which do not consider media literacy as an educational issue but consider it as a component of the social opposition, discuss the matter from the angle of activism. Activist groups like Independent Media Attempts and Cultural Environment Movement or intellectual efforts like Media Watch Global Organisation have activism-centered objectives. Media literacy which is one of the components of social opposition can be classified in the category of new social movements. The “citizen” identity and media literacy concept may lead to the creation of a new political subject. Key Words: Media literacy, new social movements, citizenship. 1. Giriş “Bazen insanı bir yangın kulesi de çağırır” Yusuf Atılgan∗ Özellikle 1990’lı yıllarla beraber tartışılır hale gelen medya okuryazarlığı kavramının eleştirel bir çözümleme sürecine gönderme yapması dışında üzerinde anlaşılmış bir tanımı yoktur. Çok genel olarak çeşitli biçimlerdeki mesajlara erişme, bunları analiz etme, değerlendirme ve yenilerini yaratma kabiliyeti olarak tanımlanan kavramın muhataplarının ise medya mesajlarına erişebilen, bunları yorumlama ve analiz etme becerisine sahip olan ve kendi mesajlarını oluşturup yayabilecek imkanlara sahip kesimler olduğu açıkça görülmektedir. (Baran, 2003; Hobbs,1998; Potter, 2005; Livingstone, 2004). ∗ Aylak Adam. (2005). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. s. 141. 45 Genel olarak okuryazarlık, yazılı sembolleri etkin ve yeterli bir şekilde anlama ve kullanma yeteneği olarak tanımlanır. Yazılı olmayan medyanın gelişimi ile iletişimin her tür çeşidini etkin ve yeterli bir biçimde anlamak ve kullanmak yeteneği olarak genişletilen kavram, kitle iletişimi ile beraber medya okuryazarlığı olarak ele alınır (Baran, 2003, s. 50). Medya okuryazarlığı kavramının genel kabul gören bir tanımı olmaması farklı yaklaşımların ürünüdür. Bu yaklaşım çeşitliliğinin en önemli nedenlerinden biri akademisyenlerden, eğitimci ve eylemcilere geniş bir kesimin tartışmaya dahil olmasıdır. Konuyla ilgili bu yaklaşım çeşitliliğini sınıflandırırken daha çok A.B.D. merkezli olan ve medya okuryazarlığını bir eğitim sorunu olarak gören yaklaşım ve medya okuryazarlığını politik ve ideolojik bir tercih olarak gören yaklaşım şeklinde ikili bir ayrım yapmak mümkündür. Bu çalışmada medya okuryazarlığını eğitim bağlamındaki tartışmalar çerçevesinde ele almayacağız. Kavramın politik dolayımları çerçevesinde şu sorulara yanıt arayacağız: “Medya Okuryazarlığı Hareketi”nden de bahsetmek mümkün müdür? Medya okuryazarlığı özellikle 1980’lerle beraber entelektüel ve politik tartışma süreci içinde önemli bir yer tutan “Yeni Toplumsal Hareketler” kategorisi içine alınabilir mi? Medya okuryazarlığı neden özellikle 1990’larla beraber yoğun bir biçimde tartışılır hale gelmiştir? 2. Medya Okuryazarlığı: Kavramın Gelişimi Medya’nın, özellikle de televizyonun etkileri üzerine yapılan çalışmalar iletişim bilimiyle meşgul olan insanlar için çok yeni sayılmaz. Ancak, izleyicilerin bu etkilere karşı uyanık olması, medya mesajlarına eleştirel bakabilmeleri nispeten daha yeni kavramlardır. Bu çalışmalar Avrupa ve A.B.D.’de farklı sorular etrafında yürür. Kültürel çalışmalar çatısı altında izleyiciler ve medya mesajları arasındaki ilişkiyi problematize eden çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Medya mesajlarının okunması ve farklı kodlama ve kodaçımlama süreçlerinin var olabileceğini gündeme getiren İngiliz Kültürel Çalışmalar ekolünün kurucularından Stuart Hall, birçok araştırmacının öne sürdüğü üzere, bir kitle iletişim aracının ideolojik etkilerinin o aracın yaydığı mesajlardan analiz edilebileceği fikrine karşı çıkar. Hall bunun yerine, metinle, onu üreten kurumla ve izleyicilerin sosyal tarihiyle yüzleşmeyi önerir (Béaud ve diğerleri, 1997, s.29). 1970’erden itibaren Amerika’da da kitle iletişim araştırmaları odağını izleyici üzerine kaydırmaya başlamıştır. Bu yaklaşım metinlerin ve üreticilerin izleyiciler üzerindeki mutlak kontrolüne ve etkisine karşı çıkarken aktif izleyici anlayışını gündeme getiriyorlardı. Kültürel çalışmaların izleyiciye yönelen anlayışında ise ‘medyanın egemen ideolojik tanımların ve temsillerin dolaşımında ve sağlamlaştırılmasında oynadığı rol araştırılmaya çalışılır. Bu bağlamda İngiliz kültür araştırmalarının Amerika’dakilerden temel farkı, iletişimi parçası olduğu tarihsel süreçlerle ve toplumdaki güç ilişkileri ile birlikte anlamaya çalışmasıdır. Amerika’da var olan araştırma geleneği daha çok, medya, içerikler ve izleyiciler üzerindeki etkiler hakkında ampirik bir takım araştırmaların yapılmasından ibarettir (Hardt, 1999, s.5557). Medya okuryazarlığı Amerika Birleşik Devletleri’nde bu ampirik gelenek çerçevesinde daha çok bir eğitim sorunu olarak ele alınmaktadır (Hobbs, 1998, s. 1632). Kavram daha çok okul çağındaki çocukların medya konusunda eğitilmesi bağlamında, eğitmenler tarafından tartışılmaktadır. İlk, orta, lise, üniversite hocaları, 46 halk sağlığı uzmanları, iletişim alanında çalışanlar, müzisyenler ve dinsel eğitimciler gibi farklı kesimler tartışmanın taraflarıdır. Farklı uzmanlık alanlarından gelen bu geniş yelpaze içinde oldukça farklı bakış açıları vardır. Bu konuda bir sınıflandırma yapan Renee Hobbs’a göre yedi önemli tartışma vardır. Bu tartışmalar şu sorular etrafında yürütülmektedir: Medya okuryazarlığı eğitiminin çocukları ve gençleri medyanın olumsuz etkilerinden korumayı amaçlamalı mıdır? Medya üretimi medya okuryazarlığı eğitiminin temel bir özelliği olmalı mıdır? Medya okuryazarlığı popüler kültür metinlerine odaklanmalı mıdır? Medya okuryazarlığının daha doğrudan bir politik ve ideolojik gündemi olmalı mıdır? Medya okuryazarlığı okul temelli ilk ve orta öğretim eğitim ortamlarına odaklanmalı mıdır? Medya okuryazarlığı özelleşmiş bir konu olarak mı öğretilmelidir, yoksa mevcut konuların bağlamı içine mi yerleştirilmelidir. Medya okuryazarlığı girişimcileri medya kuruluşları tarafından maddi olarak desteklenmeli midir? (Hobbs, 1998). Bu tartışma konuları bize ABD’de kavramın eğitim sorunları çerçevesinde ele alındığını göstermesi açısından anlamlıdır. Medya okuryazarlığı, farklı eğitim felsefeleri, kuramları, çerçeveleri, uygulamaları, ortamları, yöntemleri, hedefleri, amaçları ve sonuçlarından oluşan geniş bir spektrumu olan bir şemsiye kavram olarak görülmektedir (Hobbs, 1998, s. 134). Medya okuryazarlığı kavramının eğitim bağlamındaki sorunlu yanları da bu tartışmalar çerçevesinde ele alınmaktadır. Sonia Livingstone, yeni iletişim teknolojileri ve medya okuryazarlığı kavramını arasındaki ilişkileri incelediği makalesinde kavramın en genel tanımından yola çıkarak bu tanımın içindeki, ulaşım (access), çözümleme (analysis) değerlendirme (evaluation) ve yeni mesajlar yaratma (content creation) kavramlarını açıklar. Erişim sorunu üzerinde duran Livingstone, erişimdeki eşitsizliklerle dijital medyanın gelişiminin yarattığı içerik bombardımanının yolaçtığı sorunları vurgular. Livingstone’a göre mesajlara erişim sağlamak onları çözümlemek için gerekli bilgiye ve eğitime sahip olunduğu anlamına gelmemektedir. Farklı kod açımlarının olması, okullarda verilen okuryazarlık eğitiminin eski medya formlarına çok bağlı olması ve yeni teknolojilere ayak uyduramaması sorun olarak görülmektedir. Değerlendirme safhası ise medya okuryazarlığı kavramın en önemli bölümüdür. Ancak bu noktada sorunlar da büyümektedir. Özellikle eğitim veren kuruluşlar bu değerlendirmelerde hangi kriterleri göz önüne alacaklardır? Yine medyada içerik yaratma söz konusu olduğunda, izleyicinin daha çok bir alıcı olarak konumlandırıldığı görülmektedir. Mesaj üretme deneyimi olan çocukların, medya mesajlarına karşı daha bilinçli olacakları savunulmaktadır (Livingstone, 2004, s. 4-8). ABD’de kurulan ve hem yetişkinlere hem de çocuklara yönelik Medya Okuryazarlığı Merkezi (Center For Media Literacy)’ye bakarak bu yaklaşımın ipuçlarını görmek mümkün. Amacı, sansür ve boykot etmeden ya da suçlamalara girmeden, siyaset yapmadan özgür düşünceyi geliştirme (http://www.medialit.org, 2005), olarak belirlenen Medya Okuryazarlığı Merkezi ABD’de buna benzer eğitim amaçlı birçok örgütten birisidir. Eleştirel düşünme ve medya üretimi yeteneklerini sağlamaya çalışan Medya Okuryazarlığı Merkezi misyonunu şöyle ifade eder: “Çocuklara ve yetişkinlere medya okuryazarlığı araştırmaları ile teoriyi pratiğe dökerek, eğitimlerle öğretmenlere, genç liderlere, ailelere ve çocuk eğitimcilerine global medya kültürünün yaşanması ve öğrenilmesi konusunda yardım etmek”. Eğitimle yetkinleştirme amacında olan Medya Okuryazarlığı Merkezi medya okuryazarlığı yeteneklerinin geliştirilmesi için kitaplar, videolar, CD romlar, belirli programlar, toplum ya da gençlik bazlı programlar gibi, kaynaklar sağlar. Internet sitesinde “başarılı bir öğrenci, sorumlu bir vatandaş, üretken 47 bir işçi ya da ehil ya da bilinçli tüketici” yetiştirme amacı ABD’deki sistem içi konumu açığa vurması açısından önemlidir. ABD’de eğitimciler içerisinde medya okur yazarlığını eğitim sistemine radikal değişiklikler getirmek için bir potansiyel olarak görenler de mevcuttur. Bu anlayışa göre öğrenciler, yazarın eserini yapılandıran kültürel kodları belirlemeye, bu kodların işlevlerini anlamaya ve metnin alternatif yorumlarını yapmaya teşvik edilmelidir. Bu görüşü savunanlara göre, medya okuryazarlığı, eleştirel yurttaşın yaratımını radikal demokrasinin gelişimine bağlayan postmodern politik projenin bir parçasıdır (Hobbs, 1998, s. 23). Medya okuryazarlığının politik dolayımları dışında bir “eğitim” sorunu olarak görülmesi toplumdaki güç ilişkilerini ve medyanın bu ilişkilerin taşınması ve sürdürülmesindeki rolünü göz ardı eder. 1980’li yıllarda serbest piyasa argümanı temelinde uygulanmaya başlanan neo liberal politikalar, yeni iletişim teknolojilerinin ortaya çıkışı ve yaygınlaşması, medyanın tekelleşmesini engelleyen yasaların gevşetilmesi yeni bir dönemi başlatır. Bu politikalar meyvelerini 1990’larda vermeye başlar. Yeni teknolojilerin ortaya çıkışı, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü ile küresel ticari medyanın düzenleyici engellerinin ortadan kalkması küresel ölçekte egemen şirketler yaratır (McChesney, 2003, s.20). Küresel medya bütünüyle yeni bir sistem değildir. 20. Yüzyıl sinema, televizyon programları, müzik kayıtları ve kitaplara yönelik ihracat pazarının Batılı şirketler ve genellikle de A.B.D. tarafından belirlenmesine tanıklık eder. Fakat radyo, televizyon, gazete ve süreli yayınlar gibi ulusal medya sistemlerine ait altyapı yine ulusların kontrolünde ve mülkiyetindedir. 1990’lardaki gelişme, küresel ticari medya sistemindeki hızlı yükseliştir. Diğer yandan, son on yıl öncesine kadar Avrupa’nın ve Dünya’nın birçok noktasına egemen olan kamusal hizmete dayalı yayıncılıkta ciddi bir düşüş yaşanmıştır (McChesney, 2003, s.21). Bu süreci anlamamız ve iletişimin ekonomi politiğini kavramamız açısından medya okuryazarlığı kavramı önemli ipuçları vermektedir. İletişimin ekonomi politiği ikili bir süreçtir. Birincisi medya ve iletişim sistemlerinin değişen toplumsal yapıyla kurduğu ilişkinin doğasını tarif etmek ikincisi reklam gibi destekleyici mekanizmaların, mülkiyet ve hükümet politikalarının medya faaliyetlerini ve içeriğini nasıl etkilediğine bakmaktır (McChesney, 2003, s.10). Medya okuryazarlığını eğitim sorunu olarak değil de toplumsal muhalefet hareketinin bileşenlerinden biri olarak gören yaklaşımlar daha çok eylemlilik üzerinden konuya yaklaşmaktadır. Bağımsız medya çabaları, Kültürel Çevre Hareketi gibi çeşitli eylem toplulukları ve Uluslararası Medya Gözlemevi gibi entelektüel çabalar hep pratiğe yönelik hedefler taşımaktadır. 2.1. “Sessizlerin sesi olmak” Bağımsız Medya Merkezi Özel ve kamu sektörünün işleyişini yeniden düşünme ihtiyacı ve farklı bir üçüncü sektör olarak halk medyası bağımsız ve özgür bir medya ihtiyacı gibi saiklerle ortaya çıkan bağımsız medya çabalarının örneklerinden biri olan Bağımsız Medya Merkezi ya da Indymedia 1999 yılında kurulur. 1999’da Dünya Ticaret Örgütü’nün toplantılarının protesto edildiği Seattle’da ortaya çıkan medya hareketi gösterilerinden aylar evvel başlar. Eylemciler ana gösterilerin yapıldığı yere çok yakın bir yer kiralarlar. Bilgisayarlar bağış ya da ödünçtür (Coyer, 2005, s. 168). 120 yerel, otonom Indymedia 48 örgütünden oluşan global bir network olan Indymedia egemen medyanın politikalarına karşı halka yakın, global anti kapitalizm ve anti savaş hareketi ve önemli protestoları kurumsal olmayan bir biçimde kapsar. Yatay bir örgütlenme biçimi olan Indymedia anti-otoriter kararalma süreci, açık ve esnek yayın, desantralizasyon sağlayarak medyanın katılımcı ve dolayısıyla demokratik bir biçimi olduğunu ifade eder. Online buluşan, bilgi paylaşan ve karar alan çalışma gruplarından oluşan örgüt tartışmaları Indymedia arşivindedir ve herkese açıktır. Açık yayıncılık ilkesini benimseyen Indymedia sitesine video, audio baskı, fotoğraf ya da yorum göndermek isteyen herkes editörden geçmeden gönderebilir. Editoryal kontrol bulunmuyor ancak açık yayın sitelerine yönelen ırkçı yaklaşımların engellenmesi için “saklama” söz konusu oluyor. “Saklama” konusunda grup içinde farklı değerlendirmeler söz konusu. Bir grup bunun editörün pandora kutusunun açılımı olarak görürken diğer bir grup bu gibi postaların açıkta bırakılarak sitenin ve projenin misyonuna karşı görüşlere yer vermek için bir neden olmadığını söylemektedir (Coyer, 2005, s. 172). Bireysel aktörlerden oluşan bu merkezsiz networkün örgütlenme yapısı çeşitli sorunlara da yol açmaktadır. Temel çalışmaları yapmak isteyen az sayıda insan ve hiçbir şey yapmadan problemlerden yakınan pek çok insan söz konusu olabilmektedir. Yine “en yüksek sesin egemenliği” anti otoriter ortamda bile güç ilişkilerini kurmaktadır. Çeviri çabaları olsa da İngilizce’nin tartışma dili olarak kullanılması diğer bir eleştiridir. Bir diğer sorun da anti-otoriter ethosa rağmen teknik yeteneklere sahip olanların toplantılarda, tartışma grup listelerinde etkin olmalarıdır. Bu anlamda “teknisyenlerin tiranlığı”ndan bahsedilmektedir. Indymedia ikili bir görevi olduğunu ilan eder. Öncelikle dünya etrafındaki aktivistlerden bilgi sağlamak ve alternatif ses ve perspektif sağlamak. İkinci olarak ise bir örgütlenme aracı olarak eylemci topluluk içinde eylem ve protestoları duyurmak ve dünya ölçeğinde bir hareket için eylemcilerin iletişim halinde olmalarını sağlamak. Bu anlamda Indymedia katılımcıları kendilerini hem gazeteci hem de eylemci olarak görür ve projeyi de medya aktivizmi etrafında yeni topluluk biçimlerinin temsilcisi olarak görür (Coyer, 2005, s. 170-172). Gönüllü bir örgüt olan Indymedianın altyapısı bilgisayar programına dayanır, konu ve sınırları aşan, network yapıları ile dijital ve sosyal olarak deneysel bir proje olan Indymedia, alternatif medya ve toplumsal hareketler çerçevesinde bir oluşumdur (Coyer, 2005, s. 166-167). 2.2. Özgür ve Adil Bir Kültürel Çevre İçin İletişim: Kültürel Çevre Hareketi Kültürel Çevre Hareketi (Cultural Environment Movement) 64 ülkeden 150 bağımsız örgütün koalisyonu ile oluşmuştur. 1996’da “Seyircilerin Bağımsızlık Bildirgesi”ni yayınlarlar. “Ortak kültürel çevreyi kendimiz şekillendirmek istiyoruz” diyen bu yaklaşım izleyicileri aktif rol oynamaya çağırır. Kültürel Çevre Hareketi “kültürel politika yapımında bağımsız bir yurttaş sesi, kendimiz ve çocuklarımız için özgür, adil ve sorumlu bir kültürel çevre yaratılması için çalışmak” amacında olduğunu söyler. Yayınladıkları bildiride “insanlar hikayelerle yaşar ve öğrenir. Bugün bu hikayeler kendi yapımı ve toplumsal ilhamlı değil, kitle üretiminin ve pazarlama sürecinin ürünüdür” tespitini yapar ve bunu kültürel çevrenin radikal değişimi olarak görür. Medya pazarının yeni girişlere açık olmaması eleştiren hareket, bunun içeriğin çeşitliliğinin azlığı olarak ifade eder. Medya içeriklerinde stereotip yaratımı, ırk, etnik grup, kadınlar gibi ezilen kesimlerin sesine yer verilmesi kültürün kolonize edilmesini getirmektedir. Medyadaki tekelleşme bilgi yoksunu ve bilgi zengini arasında bir uçurum yaratmaktadır. Bu tespitleri yaparak, özgürleştirici bir alternatif, kültür politikasının 49 belirlenmesinde bağımsız vatandaş sesi olmak, özgür, adil, çeşitli ve sorumlu bir kültürel çevre yaratmak için yola çıktığını belirtir (Baran, 2003, s. 54-55). 2.3. “Haberin Ekolojisi”ni Savunmak: Uluslararası Medya Gözlemevi Uluslararası Medya Gözlemevi (Media Watch Global) dünya ölçeğinde yurttaşların tam bilgilenme hakkını savunan uluslararası bir birliktir. Demokrasi için özgür, tam ve doğru bilginin hayati olduğunu kabul eden kuruluş, Porto Alegre’deki İkinci Dünya Sosyal Forumunda oluşturulur ve 2003’te Paris’te resmen kurulur. Destekleyicileri Le Monde Diplomatique, IPS Inter Pres Service ve iletişim alanında çalışan diğer örgütlerdir. Uluslararası Medya Gözlemevi ulusal bölümlerle medyayı farklı ihtiyaç ve açılardan izleyenleri birleştirmek, ihlallere karşı doğru haberi savunmak için gazeteciler, izleyiciler ve akademisyenleri bir araya getirmek istemektedir. Ignacio Ramonet, liberal küreselleşmenin iyiden iyiye ivme kazanmasıyla o zamana kadar dördüncü kuvvet olarak adlandırılan medyanın artık “sessizlerin sesi” olmaktan çok uzaklaştığını ifade etmektedir. Dev boyutlu şirketlerin hüküm sürmekte olduğu iletişim pazarında, bu şirketler liberal küreselleşmenin merkezi aktörleri durumuna gelmişlerdir. Bu küresel şirketlerden herhangi bir haksızlıkta, yolsuzlukta yurttaşların tarafında olmalarını beklemek saflık olacaktır. Ramonet, bu ezici güç karşısında bizlerin yurttaş olarak beşinci kuvveti oluşturmamız gerektiğini öne sürmektedir (Ramonet, 2004, s. 3-8). 2002 Dünya Sosyal Forumu’nda başlayan etikahlaki projenin ürünü olan uluslararası medya gözlemevinin oluşmasını motive eden eylem felsefesi: İzleyiciler ve medya kuruluşları arasındaki asimetriyi yok etmek için: “haberin ekolojisi”ni savunmaktır. Uluslararası Medya Gözlemevi’nin vurguladığı vatandaşlık kavramı bir grup hak ve ödev üzerine kuruludur. Tarihsel olarak evrensellik ve eşitlik vurgusuna sahip olan kavram ulus devletle bağlantılıdır. Bir sosyal fail kategorisi olarak ele alınan vatandaşlık, sosyal aidiyet ve sosyal katılım için temel bir kategori olarak görülüyor (Dahlgren, 2000, s.317-318). Liberal teoriye göre medyanın temel demokratik rolü devlet üzerinde denetleyici bir rol oynamasıdır. Bu görev medyanın diğer fonksiyonlarının hepsinin üzerindedir ve ancak medya serbest piyasa içinde yer alırsa devletten bağımsız olabilir (Curran, 2000, s. 121). Bu görüşün sorunları şu şekilde sıralanabilir: Zamansal sorunlar, pazar yolsuzlukları ve pazar baskısı. Medyanın geleneksel bekçi köpeği rolünün basının halkla ilişkiler temelli olduğu 18. yüzyılın kavramı olması bir sorundur. Oysa bugün medyanın eğlence yönü ağır basmaktadır, zamansal olarak kavram bugün değişim göstermiştir. İkinci olarak bu kavramın ortaya çıktığı dönemde devletler güç ve baskı açısından tek otoritedir oysa bugün özel sektör de uyguladığı baskı açısından denetlenmelidir. Üçüncü olarak klasik liberal görüşe göre devlet zor tekelini elinde bulundurduğu için en korkulan kurumdur ve medyanın devletle arasına eleştirel bir mesafe koyması önemlidir. Yaşanan değişimler hükümetlerle işbirliğine girerek pazarda egemen olmak isteyen medya kuruluşlarının yolsuzluklarını da getirir (Curran, 2000, s. 122). Birçok özel medya kuruluşu Latin Amerika’daki sağ askeri darbeleri desteklemiştir. Şili’deki askeri darbenin arkasındaki El Mercurio bunun örneklerindendir (Curran, 2000, s. 124). Medya okuryazarlığı eleştirel yaklaşımına karşın anti-medya bir hareket değildir. Bunun yerine geniş bir koalisyonun gerek eğitimle gerekse eylemlilik biçimleriyle “eleştirel bir yurttaş” olma temelinde bir araya geldikleri örgütlenmeler söz konusudur. 50 Medya demokratik bir toplum için yasama, yürütme ve yargının ardından dördüncü kuvvet olma işlevini yerine getirmemektedir. Bu anlamda bir 5. kuvvet olarak bir küresel toplum hareketi projesi olarak bileşenlerinden biri olarak ortaya çıkan Uluslararası Medya Gözlemevi’ne yönelik eleştiriler de vardır. Gözlemevinin çözüm önerisi Seattle, Porto Alegre ya da Bombay sokaklarında haykırıp sonra da kendimizi rahat hissedebileceğimiz sloganların ötesine geçemiyor (Tunç, 2004, s. 8-12) argümanıyla eleştirilmektedir. 3. Yeni Toplumsal Hareketler: Kavramsal Çerçeve 1980’li yıllarda toplumsal muhalefete damgasını vuran Yeni Toplumsal Hareketler genellikle çevre hareketini, yeşil hareketi, feminizmi, eşcinsel hareketini, barış hareketini, anti-nükleer hareketi, ırkçılık-karşıtı hareketi, etnik azınlık hareketlerini, konut işgallerini, mahalle düzeyinde katılımcılık girişimlerini ve özellikle 1990’lı yıllarla beraber küreselleşme karşıtı hareketi kapsayacak bir kategori olarak tanımlanmaktadır (Şansever, 2003, s. 12). Yeni Toplumsal Hareketler yaygınlık kazandıkları Batılı kapitalist ülkelerde gündeme getirdikleri sorunlar ve talepleri bağlamında ele alındığında işçi sınıfı dışı hareketlerdir ve emek sermaye çelişkisinden yola çıkmazlar (Lahusen,1996). Politik iktidarı ele geçirmek gibi bir hedefleri olmayan Yeni Toplumsal Hareket’lerin örgütlenme biçimi ise geleneksel parti tipi örgütlenme dışındadır. Bütünsel bir toplum projesi ya da gelecek tasavvuru olmayan bu hareketlerin bu genel özellikleri dışında diğer bir önemli nokta özgül toplumsal gruplar ve onların sorunları temelinde bir araya gelir (Savran, 1992, s.7). Sistem karşıtı nitelikleri ya da en azından sistemin yarattığı eşitsizlikleri sorgulayan nitelikleri onları toplumsal muhalefet içinde konumlandırmaktadır. Sistem karşıtı duruşlarına karşın bütünsel bir toplum projesi önermemeleri bu hareketlerin kendi aralarında kimi duruşların birbirleriyle de çelişebilmelerini de getirmektedir. Yeni Toplumsal hareketlerin kimlik politikası temelinde ele alınması gerektiği konusunda ortak bir bakış olmakla beraber ortaya çıkış nedenleri üzerinde bir anlaşma yoktur. Alaine Touraine’in (2002, s.199) temsil ettiği bakış açısına göre 20. yüzyılın ortalarından itibaren toplumsal yapıda yaşanan bir dönüşümle post-fordist, post-modern olarak nitelenecek bir kırılma yaşanmıştır. Touraine’ın sanayi sonrası toplum olarak adlandırdığı bu dönemde kendiliğinden toplumsal düşünce ve ideolojiler, tarihe yapılan her türlü gönderiyi elinin tersiyle itmektedir (2002, s. 200). Bu yeni dönemde sınıf politikası artık aşılmış ve bu evreye en uygun politik hareket biçimi Yeni Toplumsal Hareketler ortaya çıkmıştır. Yeni Toplumsal Hareketler bu bağlamda sınıf mücadelesinin bir alternatifi olarak görülmektedir. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un temsil ettiği diğer bir yaklaşım ise yeni dönemi kapitalizmin kendi dinamiklerinin sonucu olarak görmektedir. Yeni Toplumsal Hareketler kategorisi (Laclau ve Mouffe, 2001), marksizm içi bir tartışmanın ürünü olarak ortaya çıkar. Hegemonya ve Sosyalist Strateji’nin 1985 önsözünde Sol’un bugün bir dönüm noktasında olduğu belirtilir (Mouffe, 1985). Laclau ve Mouffe’a göre geçmişin “açık gerçekler”i ve sol mücadeleye anlamını veren politik analizin klasik formları değiştirilmelidir. Bu eleştiri süreci 1960 ortalarından itibaren yaşanan iki sürecin ürünüdür. Birincisi Budapeşte, Prag, Polonya olayları, Afganistan’ın işgali gibi hayal kırıklıkları ikincisi ise 1968 öğrenci , feminist , ulusal, ekoloji hareketlerinin yeni bir potansiyel potansiyelden daha fazla olarak daha demokratik özgür ve eşitlikçi toplumlara doğru bir gelişme yarattığı tespitidir ( Laclau ve Mouffe, 2001, s.1). 51 1970’lerin ortasında Marksist teori içindeki tartışmaların ürünü olarak ortaya çıkan Yeni Toplumsal Hareketler kategorisi Marksizmin temel kategorisi olan “sınıf”ın yerini almak üzere kurulur (Laclau ve Mouffe, 2001). II. Dünya Savaşı sonrasında kapitalizmin örgütlenme biçiminde yeni bir hegemonik yapı kurulduğunu ve bu süreçte yeni antagonizmaların oluştuğunu savunan Laclau ve Mouffe kimlik politikasına önem vermektedir. Üretim ilişkilerinden kaynaklanmadıkları durumlarda sınıfsal olmayan bu antagonizmalar yeni kimlikleri ortaya çıkartmaktadır (Savran, 1992, s.9). 3.1. Yeni Toplumsal Hareketler: Sorunlu Yanlar Yeni Toplumsal Hareketler ile ilgili yukarıda belirtildiği gibi farklı yaklaşım biçimleri olsa da bu teorilerin Batı merkezli yanı önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Gerek Mouffe gerekse Touraine Batılı kapitalist ülkeleri model almaktadırlar. Mouffe, sosyal devleti baz alırken Touraine, sanayi sonrası toplum tanımından yola çıkmaktadır. Üretim ile üretim dışı alan arasındaki bağlantıyı kurmayan, kapitalizmin kurucu çelişkisi olan üretim ilişkileri dolayımını gözden kaçıran bu yaklaşımlar sonuçta kapitalizmin artık sistematik bir bütünlüğü, yapısal bir birliği olmayan bir biçimde ele alınmasına neden olmaktadır (Savran, 1992). Politik öznelerin kimliklerinin belli bir anda belli bir sorun etrafında yapılan mücadelelerle kurulması ise farklılıkların mutlaklaştırılmasına neden olmaktadır. Bu ise tek tek Yeni Toplumsal Hareketlerin bileşenleri arasında bir birlik kurmayı zorlaştırmaktadır. Problemin karmaşıklaşması ya da bir birkaç sorunla birden birleşmesi çıkmazlara yol açabilmektedir (Shaw, 2005, s.143-144). Ellen Meiksins Wood’un eleştirisi ise özellikle Marksizm içi bir tartışmayı gündeme getirmesi anlamında de önemlidir (1992). Wood, bu yaklaşımın ideolojiyi ve politikayı her türlü toplumsal temelden, özelikle de her türlü sınıfsal dayanaktan kopararak özerkleştirmesini eleştirmektedir. Yeni Toplumsal Hareketler bağlamında Yeni Hakiki Sosyalizm teorisyenlerinin ortaya çıkışının nedeni olarak “Marksizmin bunalımı”nı görmektedir. (Wood, 1992, s.15-16). Politik süreçler içerisinde oluşabilecek olan politik özneleri ve dile getirdikleri sorunların önemi ortadadır. Ancak tüm bu farklı sorunların birleştiren bir yerden toplumdaki eşitsizlik ve adaletsizlik ilişkilerine karşı çıkabilecek zeminin yaratılması gerekliliği de ortadadır. Parçalanmışlığı öne çıkarmak ve çatışmaları yalnızca “söylem” bağlamında ele almak bu hareketlerin kapitalizmin kurucu çelişkisini göz ardı etmelerini getirmektedir.. 4. Sonuç Medya okuryazarlığı kavramı ile “yurttaş” olma kimliği üzerinden giderek yeni bir politik özne yaratılması söz konusudur. Geleneksel hareketlerden farklı olarak 1950’ler sonrasında gelişen yeni toplumsal hareketlerin bileşenleri işçi hareketindeki gibi organik ilişkilere sahip değildir. Bu bağlamda kamuoyunun dikkatini çekmek için medyaya ihtiyaç duyulur (Shaw, 2005, s. 139-140). Medya okuryazarlığı hareketinin bileşenlerinden biri olarak ele alınabilecek olan bağımsız medya örgütlerinin diğer toplumsal hareketler açısından da önemi büyüktür. 1990’larla beraber medya ortamında yaşanan dönüşüm, geleneksel kitle iletişim araçlarının ekonomi politiğini belirgin bir biçimde farklılaşmasını getirir. Mülkiyet, 52 kontrol ve politik kullanım açısından yaşanan dramatik değişim özelleştirme, tekelleşme, uluslararasılaşma ve düzensizleştirme politikaları, medya operasyonlarının ticari yönünü genişletir ve diğer normların azalmasına neden olur. Bilgi toplumu daha fazla kültürel ürünün daha fazla insana ulaşması anlamına gelmiyor. Tersine teknolojik gelişmeler kitle iletişim araçları, bilgisayarlar ve telekomünikasyon uyduları arasında yeni karışıklıklar meydana getirmekte ve vatandaş açısından bilgiye ulaşmanın maliyeti artmaktadır. Bilgili elit ve eğlendirilen kitleler arasındaki uçurum derinleşmektedir. Bu durum ise medya okuryazarlığı kavramının yakıcı bir tartışma konusu olarak ortaya çıkmasını getirmektedir. Medya okuryazarlığı çerçevesinde yer alan tartışmalar hem eylemcilerin hem de akademisyenlerin ilgi alanına girmektedir. Kolektif eylem aracılığıyla çeşitli toplumsal kesimleri bir araya getiren bu kampanya süreçleri zaman zaman yeni siyasal aktörlerin ortaya çıkmasını da sağlamaktadır (Lahusen, 1996). Medya okuryazarlığı tartışmaları bağlamında yapılan kampanyalarında bir harekete zemin olup olmayacağını süreç gösterecektir. “Eleştirel yurttaş”ın yaratılması ve değişen medya ortamına müdahaleyi hedefleyen kesimlerin oluşturacağı “hareket”in Yeni Toplumsal Hareketler kategorisinin handikaplarını taşıyacağı açıktır. Kaynakça Kitaplar Baran, S.J. (2004). Media Literacy and Culture. New York: MC Graw Hill. Béaud, P. Ve Diğerleri. (1997). Sociologie de la Communication. Paris: Ed. Réseaux. Coyer, K. (2005). “İf it leads it bleeds: The participatory newsmaking of the independent media centre”. Global Activism Global Media, London: PlutoPress. 165179. Curran, J. (2000). “Rethinking Media and Democracy”. Mass Media and Society, Ed. J. Curran, M. Gurevitch, 3.Ed. London: Arnold. 120-155. Dalhgren, P. (2000). “Media, Citizenship and Civic Culture”. Mass Media and Society, Ed. J.Curran, M. Gurevitch, 3.Ed. London: Arnold. 310-329. Hardt, H. (1999). “Eleştirel’in Geri Dönüşü ve Radikal Muhalefet’in Meydan Okuyuşu: Eleştirel Teori, Kültürel Çalışmalar ve Amerikan Kitle İletişim Araştırması”. Medya İktidar İdeoloji, Der ve Çev. Mehmet Küçük. Ankara: Ark Yayınları. Hobbs, R. (1998). “The seven great debates in media literacy movement”, Journal of Communication, S: 48(1), 16-32. Lahusen, C. (1996). The Rhetoric of Moral Protest. New York: Walter de Gruyter Publication. Livingstone, S. (2004). “Media Literacy and the challenge of new information and communication technologies”. The Communication Review, S. 7:3-14. McChesney, R. W. (2003). Küresel İletişimin Politik Ekonomisi, Kapitalizm ve Enformasyon Çağı. Çev. N.S. Çınga, E.Baltacı, Ö.Yalçın. Ankara: Epos Yayınları. Mouffe, C. (1985). “Cinsiyet Sistemi ve Kadınların Bağımlılığının Söylemsel Kuruluşu”. Akıntıya Karşı, S:1. Mouffe, C. ve E. Laclau. (2001). Hegemony and Socialist Strategy. London:Verso. Potter, J. (2005). Media Literacy. 3.Ed. USA: Sage Pub. Ramonet, I. (2004). “Beşinci Kuvvet”. Çev: Y. G. İnceoğlu, N. Akıner, U. U. Aydın. Varlık Dergisi, 3-8. 53 Savran, G. (1992) “Marksizm ve Yeni Toplumsal Hareketler Tartışması”. Sınıf Bilinci, S:11. Shaw, M. (2005). “Peace Activism and Western Wars: Social Movements in Mass-Mediated Global Politics”. Global Activism Global Media, London:Pluto Press.133-147. Şensever, F. L. (2003). Dünya Sosyal Forumu. İstanbul: Metis Yayınları. Touraine, A. (2002). Modernliğin Eleştirisi. Çev: H. Tufan. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Tunç, A. (2004) “Medyaya Soğukkanlı Bakmak”, Varlık Dergisi, 8-12. Wood, E. M. (1992). Sınıftan Kaçış. Çev: Şükrü Alpagut. İstanbul: Akış&Dönem Yayıncılık. Internet Kaynakları Media Education Foundation, www.igc.org/ mef. Center for media Education, www. cme.org/cme. Media Awareness Network, www.schoolnet.ca/medianet. Alliance for a Media Literate America, www. nmec.org/medialit.html. Association For Media Education, www.aml.ca. Media Alliance, www. media-alliance.org. Center For Media Literacy, www.medialit.org. 54 MEDYA OKURYAZARLIĞI VE YETİŞKİNLERİN ÖĞRENMESİ MEDIA LITERACY AND ADULT LEARNING Bahire Efe Özad ÖZET Yirminci yüzyılda, hemen her alanda gittikçe ivme kazanan gelişmeler, bireyin sürekli kendini yenilemesini ve bilgi edinimini çağın gereği bir zorunluluk haline getirmiştir. Çağımızda, aynı zamanda bilgi patlaması yaşanmış ve geçmişte önemli olan ‘bilgiye ulaşım’ önemini gittikçe yitirirken, zamanla yerini ‘bilginin eleştirel bir biçimde ele alınıp özümsenmesine’ ve ‘bireyin bunu kendi yaşam pratiklerine uygulamasına’ bırakmaya başlamıştır. Şüphesiz başka bir değişim de bireylerin ilgi alanları doğrultusunda bilgiye erişip ilerlemeleri için olanak bulmalarıdır. Teknolojı ve özellikle de iletişim teknolojisindeki gelişmeler, yetişkinlerin formal eğitim sonrasında öğrenmeye devam etmelerine olanak sağlamış ve bunu büyük ölçüde de kolaylaştırmıştır. Başka bir deyişle, medya, yaşam boyu eğitim ve bilgi edinimini kolaylaştırmıştır. Medyanın verdiği mesajların etkisinin ne olduğunun ne kadar bilincinde olup olmadığı her ne kadar bir tartışma konusuysa da, yetişkinlerin üzerindeki etkisi yadsınamaz. Dahası, medyadan öğrenme, okuldan daha kolay ve zevklidir. Eğitim sisteminin parçalara bölerek müfredat gereği sıraladığı bilgiler, medyada, tam olarak olmasa da, bir bağlam ve bütünlük içinde verilmektedir. Sınav kaygısı ve diğer baskı unsurlarının olmaması, öğrenme için gerekli ortama katkıda bulunmaktadır. Bunun yanısıra, medya, izleyiciye ilgi duyulana yönelme olanağı sağlamaktadır. Oysa eğitim sisteminde daha önceden uzmanların uygun gördükleri seçilip aktarılmaktadır. Ancak medyada da, izleyici seçimini sunulanlar arasından yapmaktadır. Bu nedenle de, izleyicinin eleştirel bir tutum içinde olması gerekmektedir. Kısacası, medyadan öğrenme konusunun daha fazla irdelenmesi gerekmektedir. Özellikle de Sosyal Öğrenme (Bandura) kuramı yetişkinlerin medyadan öğrenmeleri konusunda ışık tutan kuramlardan biridir. Bu çalışmanın amacı medya okuryazarlığını irdelemek ve yetişkinlerle ilgili öğrenme kuramları arasında olan sosyal öğrenme kuramı ışığında yetişikinlerin medyadan nasıl öğrendiklerini açıklamak ve ileriki yaşamlarında medya okuryazarlığı konusunda daha bilinçli bireyler olup medyadan öğrenmelerine ve eleştirel bir bakış kazanmalarına yardımcı olmak için formel eğitime ve medyaya düşen görevleri irdelemektir. ABSTRACT In the 20th century, developments that took place and accelerated almost in every field made the accessing information and constantly developing oneself as the prerequisite of the era. Our age has also obeserved an explosion of information and as ‘accessing information’ gradually started to lose its importance, ‘critical approach and comprehension’ and ‘application of this information to the daily practice of the individual’ started to gain ground. Undoubtedly, another change has been observed in relation to finding opportunities to reach information in order to pursue one’s own interests. Developments in technology and particularly communication technologies not only provided means for but also facilitated lifelong learning for the adults after formal education. Despite the fact that, the extent to which the media is aware of the influnece of the messages on the audience has been a debatable issue, its influence on the adults cannot be 55 denied. In the formal education system, information is divided into parts and pieces according to the curriculum, the media gives it within a context if not more wholistically. What is more, that there is not exam stress or any other pressure, contributes to learning. Also the media provides opportunities for the audience to choose. On the contrary, in education the priori syllabus prepared by the experts is put into action. However, as far as the media is concerned, the audience make their preference among those that are presented to them. Hnece, the audience should take a critical stance. Shortly, learning from the media should be taken into consideration more. Particularly the Social Learning Theory is one of theories that shed light to learning of adults from the media. The aim of this study is to explore media literacy and to explain how adults learn according to Social Learning Theory, which is one of the theories related to the learning of adults and shed light to the duties of the media and formal education which will lead the individuals to become more conscious about media literacy and learn more sensibly from media and take upon a more critical look. 1. GİRİŞ Günümüz dünyası medya ve medya mesajları ile donatmıştır. Her geçen gün medya araçları gelişip sayısı ve türü arttıkça medya mesajlarına ulaşım da daha kolaylalaşıp ivme kazanmaktadır. Mesajların artmasıyla gerçek dünya ve medya birbirine daha karışıyor, daha karmaşıklaşıyor, bir bakıma entegre oluyor ve ayrılması zorlaşıyor. Bugün medya salt bilgi kaynağı ve konu belirleyici değil aynı zamanda yakın bir arkadaş konumunda. Medya, genç – yaşlı herkese farklı ölçüde de olsa ulaşmakta, sadece bilgilendirmekle kalmayıp eğlendirmekte ve bireyin değer yargılarını, tavırlarını, inançlarını değişik oranda etkilemekte yeniden şekillendirip değiştirmektedir. Bu çalışmanın amacı medya okuryazarlığını tanımlamak, yetişkinlerin öğrenme kuramları arasında sosyal öğrenme kuramı çerçevesinde özellikle televizyonun yetişkinlerde öğrenmeye nasıl yol açtığını irdelemek ve medya ve eğitime düşen görevleri özetlemektir. 2. MEDYA OKURYAZARLIĞI NEDİR? NE DEĞİLDİR? Öncelikle ‘Medya okuryazarlığı nedir?’ sorusuna yanıt arayalım. Medya okuryazarlığının birçok tanımı vardır. Çok yönlüdür. Görecelidir, kişiye göre değişir. İzleyici odaklıdır. Bilince ve bilinenlere göre değişir. Herkes belli bir oranda medya okuryazarıdır, kimse tam medya okuryazarı değildir. Kısaca karmaşık bir kavramdır, yani basit değildir (Potter 2001). ‘Medya okuryazarlığı ne değildir?’ Lineer bir kavram ya da bir kategori değildir. Yani, bir doğru halinde ilerlemez ya da ya hep ya da hiç olması günümüzde söz konusu değildir. Geleneksel anlamda, okuryazarlık cahillikle karşıtlık kurularak cahillikten kurtuluyor birey. Geleneksel anlamdaki okuryazarlığa tarihi gelişim süreci içerisinde teknolojik okuryazarlık, görsel okuryazarlık, bilgi okuryazarlığı ve bilgisayar okuryazarlığı gibi değişik kullanımlar eklenmiştir. Medya okuryazarlığı özellikle 1980’lerde Amerika Birleşik Devletlerinde bazı eyaletlerde özellikle çocuk ve gençleri medyanın etkilerinden koruyup daha bilinçli bireyler olmalarına yardımcı olmak için okul müfredatına girmiş, tek bir tanımda toplanması güç bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Kısaca: • Medya okuryazarı olmak medyayı akıllı ve etkili bir biçimde kullanmaktır. 56 • • • • • Medya endüstrilerinin siyasi görüşü, gelişmesi, ekonomik tabanı, ve idari yapısı konusunda bilgi sahibi olmaktır. Farklı kaynaklardan gelen bilginin doğruluğunu değerlendirmektir. Medyanın bireylerin ve toplumun inanç, tavır, davranışlar ve değerler üzerindeki etkisinin bilincinde olmaktır. Demokratik bir biçimde değişik medya kanalları yoluyla etkili iletişim kurmaktır. Yeni iletişim ortamları sürekli oluşup, toplumun isteği doğrultusunda gelişmektedir. (Potter, 2001) 3. MEDYA VE YETİŞKİNLER Medya endüstrisi kitap, gazete, dergi, film, radyo, televizyon, bilgisayar, CD, kaset, fotoğraf, video, ilan tahtaları, internet gibi her geçen gün daha da uzayan bir listeden oluşmaktadır. Başka bir deyişle, yeni iletişim ortamları sürekli oluşup toplumun isteği doğrultusunda gelişmektedir. Bu da deneyim, beceri, olgunluk, medyadan öğrenme bilincinin, başka bir deyişle medya okuryazarlığını geliştirme zorunluluğu doğuruyor. Yetişkinler örgün eğitim sonrasında öğrendiklerinin büyük bir kısmını medyadan öğreniyorlar. Yani, medya yetişkinlerin yaşamboyu eğitimini sağlıyor, dahası dünya görüşlerini şekillendirerek değiştiriyor. 4. YETİŞKİNLERİN ÖĞRENME KURAMLARI Medya okuryazarlığını geliştirmenin en önemli amacı izleyicileri medyanın ve medya patronlarının olumsuz etkilerinden mümkün olduğunca uzaklaştırmaktır. Bu nedenle de, bu çalışmamızda yetişkinlerin öğrenmesi ile ilgili öğrenme kuramlarına kısaca bir bakıp, sosyal öğrenme kuramı doğrultusunda medyadan, özellikle de televizyon dizilerinden yetişkinlerin nasıl öğrendiklerini iredeleyeceğiz. Yetişkinlerin öğrenmesi ile ilgili literatürde beş temel öğrenme kuramı vardır. Bunlar: Davranışçı (Behaviourist), Bilişsel (Cognitivist), İnsancıl (Humanist), Deneyimsel (Experiential), ve Sosyal Öğrenme Kuramıdır (Social Learning Theory). 4.1. Davranışçı (Behaviourist) Öğrenme Kuramı Davranışçı öğrenme kuramı insanın bir makine gibi izlenen ve ödüllendirilen davranışların tekrarlanması sonucunda davranışının değiştiğini bunun ise öğrenme olduğunu savunur. Böylece çevreyi istenilen davranışın üretilmesine, tekrarlanıp kalıcı olmasına yardımcı olacak şekilde düzenleyebiliriz. Böylece özlenen beceri ve davranışların ediniminde bireye yardımcı oluruz. (Merriam & Caffarella, 1991). Bu kuramın öncülerinden olan Skinner insanı bir makineye benzetir. Us ve duygu gibi öğelerin öğrenmedeki önemini yadsıdığından Davranışçı Öğrenme Kuramı eleştirilere maruz kalır. 4.2. Bilişsel (Cognitivist) Öğrenme Kuramı Bilişsel öğrenme kuramı insanın bir makinden daha fazla olduğunu öne sürermektedir. Bilişsel Öğrenme Kuramına göre öğrenmede beyin etkin rol oynar. Bu kuram, öğrenmenin dışa vuran davranışlardan çok, algılama, hafıza ve bilgiyi işleme gibi bilişsel iç süreçlerden oluştuğunu savunur. Bu kuram öğrenmeyi öğrenmenin önemini vurgulamaktadır (Merriam & Caffarella, 1991). Bu kuram öğrenmedeki duygu gibi diğer unsurları yadsıdığından eleştiriler almaktadır. 57 4.3. İnsancıl (Humanist) Öğrenme Kuramı Psikolog Maslow ve Rogers’in öncülüğüyle şekillenen bu öğrenme kuramı öğrenmenin nedeninin kişinin ‘kendini gerçekleştirmesi’ olduğunu savunur. İnsancıl öğrenme kuramı insanın salt hareket ve beyinden oluşmadığını duygularının da olduğu bir bütün olduğunu savunur. Bu kuram kişinin otonom olması ve öğrenmede kendi kararlarını kendi vermesinin gerekliliği üzerinde durur (Merriam & Caffarella, 1991). 4.4 Deneyimsel (Experiential) Öğrenme Kuramı Günümüzde, yetişkin eğitiminde sıkça kullanılan bu kuram izleme, deneyim ve yanıstma çemerinin yetişkinler için daha uygun bir öğrenme kuramı olduğunu öne sürer. John Dewey, Kolb ve Lewin tarafından savunulan bu model 1970 ve 1980’lerde Amerikan sosyolog Donald Schön’ün profesyonel yetiştirme modellerine uygulamasıyla daha da popüler olmuştur. Bu model yetişkinlerin öğrenme durumuna getirdikleri davranış ve bilgileri öncekilerle yoğurmasını salık verir. Deneyim ve bunu izleyen yansıtma öğrenmeyi pekiştirir (Özad, 1997). 4.5 Sosyal Öğrenme Kuramı (Social Learning Theory) Sosyal Öğrenme Kuramı Bandura (1977) tarafindan ortaya konmuştur. Daha çok saldırganlığı anlama yönünde çalışmalar yapan Albert Bandura diğer insanların davranışlarını, tavırlarını ve duygusal tepkilerini izleyip model almanın önemine değinmektedir. 5. SOSYAL ÖĞRENME KURAMI Yukarıda da belirtildiği gibi, Sosyal Öğrenme Kuramında Bandura diğer insanların davranışlarını, tavırlarını, ve duygusal tepkilerini izleyip model almanın ve bunları öğrenmenin önemine değiniyor. Sosyal öğrenme kuramı halihazırda var olan bir öğrenme şeklini gündeme getirir. Anne, baba, öğretmen gibi yakınları model alarak öğrenme iyi bilinen bir öğrenme şeklidir. Anne, baba, öğretmen gibi bilinen modellere günümüzde medya birçok yenisini katmıştır. Özellikle de televizyon bir bağlam ve bütünlük içinde özellikle de dizi filmlerdeki karakterleri karşımıza çıkararak izleyiciye adeta bir model yelpazesi sunmaktadır.Başka bir deyişle örnek alınan modellerin çoğalmasına yol açmıştır. Sosyal öğrenme kuramı medyadan öğrenmeyi açıkladığı için önemlidir. Şunu belirtmeliyiz ki, Albert Bandura’nın çalışmaları daha çok çocuklarla ilgilidir. Yetişkinler ise daha az değindiği bir gruptur. Eğer insanlar ne yapmaları gerektiğini öğrenmek için salt kendi hareketlerinin etkilerine bağlı kalsalardı, tehlikeli olma bir yana, öğrenme aşırı derecede eziyetli olurdu (Bandura,1977:22). Diğerlerini izleyerek çoğu insan başkalarının bu hareketleri nasıl yaptığını öğreniyor ve gerekli olduğunda, diğer durumlarda da bunu kullanıyor. Bu kodlanmış davranış bireyin hareketine önayak oluyor. Sosyal öğrenme kuramı bireyin davranışının bilişsel, davranışsal ve çevresel etkilerle sürekli bir iletişim içinde olmasıyla şekilleniyor. İzleyerek öğrenmeyi oluşturan öğeler şunlardır: 1) Dikkat (attention): Model alınacak davranışa model alınacak olay ve izleyici karakteristikleri katmak. 58 2) Bekleme (retention): Sembolik kodlama, bilişsel düzen, sembolik tekrarlama, motor tekrarlama. 3) Motor üretim (motor production): Fiziki yeteneklerin kendini izlemesi ve geridönümün (feedback) doğruluğu. 4) Güdüleme (motivation): Dıştan ve kişinin kendi kendini ödüllendirmesi. Bu şekliyle Bandura’nın Sosyal Öğrenme Kuramı dikkat, bellek ve güdülenmeyi içerdiğinden hem bilişsel hem de davranışsal öğrenmenin karakteristiklerine sahiptir. 5.1. Temel prensipler İzleyerek ve model alarak öğrenmenin en üst düzeyde olması için öncelikle model alınan davranışın düzenlenip tekrarlanması sonra açık bir biçimde yapılması gerekmektedir. Model alınan davranışı sözcüklere kodlama, isimlendirme veya imgeleme salt izlemeden daha iyi sonuç verir. Bireyler sonuçları olanlara göre değerli olan bir davranış izlerlerse, modelleştirilen davranışı kendilerine uyarlarlar. Eğer model alınan imrenilen, örnek alınan biriyse, özenilen bir konumdaysa, ünlüyse, kendilerine bazı yönlerden benziyorsa, model alınan davranışı tekrarlama eğiliminde bulunurlar. Albert Bandura, modellerden öğrenmenin yanısıra Sosyal Öğrenme Kuramını medyanın genelde toplum, özelde de bireyler üzerindeki etkilerini açıklmakta da kullanmıştır. Bandura ve arkadaşları (1963) gerek çocuk gerekse yetişkinlerin medyadan tavır, duygusal tepkide bulunma, ve yeni davranışlar öğrenmeleri konusunda bizi uyarmaktadır. Çocuklara şiddet içeren filmler gösterip sonrasında onları bir odada bir hacıyatmazla (bobodoll) bırakarak yaptığı deney sonucunda Bandura filmi izleyen çocukların hacıyatmaza karşı benzer davranış biçimi içinde olduklarını tespit etmiştir. Bandura filmlerdeki şiddet içeren davranışların bir şekilde öğrenildiğini ancak bu davranışların ödüllendirilmesi ya da cezalandırılmasının bireyin bunu uygulayıp uygulamaması gerektiğini konusunda yol gösterdiğini savunur. Bandura’ya göre şiddet içeren bir film izledikten sonra ebeveynler bunun kötü ve uygunsuz bir davranış biçimi olduğuna çocuğun dikkatini çekmelidirler. Yetişkinlerle ilgili olarak model alma ünlülerin intihar ve cinayet nedenlerini açıklamada kullanılmıştır. Model alma Marilyn Monroe ve Ernest Hemingway gibi ünlülerin yüksek dozda uyuşturucu alarak intihar etmelerini ve Robert Kennedy ve Martin Luther King gibi politik cinayetleri açıklamada da kullanılmıştır. Ghandi’nin savaş karşıtı ve ırkçılara karşıt olarak ortaya koyduğu pasif ve şiddet içermeyen taktiklerin yayılmasını açıklamada da başkalarını izleyip model almanın rolü olduğu düşünülmektedir (Cialdini 1988). Sosyal Öğrenme Kuramı pornografi ile ilgili açıklamalar yapmıştır.Özellikle de ‘ırza geçme’ ve bu harekete maruz kalan kadının bundan zevk aldığını göstermenin bu tür olayları artıracağı öne sürülmektedir. Dahası Bandura bizi pornografik filmler izlemenin cinsel yaşamdan olağanüstü beklentilere yol açtığını bunun da cinsel yaşamdan zevk almayı güçleştireceği konusunda bizi uyarmaktadır. Televizyon ve Sosyal Öğrenme Kuramından bahsederken reklamlara da değinmek gerekir. Reklamlarda rol alan popüler biri varsa, reklamlardaki içeceği tüketerek ya da şampuanı kullanarak izleyicinin popüler olacağı mesajı verilmektedir. Reklamların 59 hareketli olması, popüler kişilerin kullanılması ve sürekli tekrarlanması sadece öğrenmeyi kolaylaştırmakla kalmayıp aynı zamanda pekiştirmektedir. 6. MEDYAYA DÜŞEN GÖREVLER Eğitimde ders programı gereği bilgi parçalara bölünüp veriliyor oysa modeller bütünü temsil ettiklerinden daha kolay öğrenme olanağı sağlıyorlar. Kısacası sosyal öğrenme kuramı yetişkinlerin öğrenmesinde çok etkilidir. Bunun nedenlerini şöyle sıralayabiliriz: Birşey öğretmeyi ‘açık’ bir şekilde hedeflemiyor. Bunu günlük olaylar ve modellerle yoğurup bir bütün içinde veriyor. Birey öğrenirken hemen hemen hiçbir risk almıyor, duygusal filtrenin çok düşük olduğu bu öğrenme veya öğrenmeme sonucunda bireyin yüzü kızarmıyor yani utanılacak bir duruma düşmüyor. Dahası birey, istediğinde, hazır olduğunda istediği kadarını alıyor. Başka bir deyişle, demokratiktir. Medya okuryazarlığı ile ilgili medyaya düşen görevler şöyle özetlenebilir: • • • • • Salt yapımda değil içerikte de kaliteli olma konusunda hassasiyet, Sosyal içeriği olan mesajlar konusunda hassasiyet, Topluma yararlı olacak davranışları model olarak sunmak, Daha interaktif bir yapıya doğru gitmek, böylece izleyiciye katılma, tartışma ve konuları açığa kavuşturma şansı vermek, Farklı sosyo-ekonomik, duygusal ve bilişsel yapıya sahip bireylerde değişik etkilerinin olacağının farkında olmak. 7. EĞİTİME DÜŞEN GÖREVLER Eğitimin ana görevi bireyleri yaşama hazırlamak ve topluma yararlı bireyler olarak yetişmelerine katkıda bulunmaktır. Bu bağlamda medya okuryazarlığının okul ders programlarına dahil edilmesi her geçen gün daha da artan bir önem kazanmaktadır. Öğrencileri salt teknik açıdan farklı iletişim araçlarını nasıl konusunda eğitmek yeterli değildir. İçeriğin belirenip değerlendirilmesi, bilinçli kullanacakları bir medya tüketicisi olmak gereklidir. Medya okuryazarlığını geliştirme ile ilgili eğitime düşen görevleri şöyle sıralayabiliriz: • Sürekli gelişen ve değişen dünyaya uyum sağlayabilecek bireyler yetiştirmek. • Eleştirel bakış açısı kazandırmak, • Okuma becerisini geliştirmek, • Dinleme becerisini geliştirmek, • Seçme becerisini geliştirmek, • İzleme becerisini geliştirmek, • Medyadfa salt edilgen izleyici konumunda değil, medyaya katılımcı bireyler yetiştirmek, • Gelişen dünyamızdaki her tür gelişme ve değişmeye açık ve ayak uydurabilen bireyler yetiştirmek. SONUÇ Medya okuryazarlığı konusunda gerek medya gerekse eğitim kurumları daha hassas olmalıdırlar. Eğitim kurumları eleştirel ve yeniliklere açık, yeni bilgileri usunun süzgecinden geçiren bireyler yetiştirmeyi hedeflemelidir. Medyayı bazı durumlarda bilgi kaynağı ve ders materyali olarak kullanıp tartışma zeminleri hazırlamaladır. Medya ise 60 etkisinin daha da bilincinde olarak öğretici mesajlar yönüne gitmelidir. Şiddetin ve uygunsuz davranışların ödüllendirilmesinden kaçınılmalıdır. Çocukların medyadan, özellikle de televizyondaki şiddetten nasıl etkilendikleri, çokça tartışılmış ve araştırılmış bir konudur. Yetişkinlerin genelde medyadan, özellikle de televizyondan nasıl etkilendikleri bu kadar çok dikkat çekmemiştir. Bu salt yetişkinlerin kişiliklerinin yerleşmiş olması düşüncesinden değil aynı zamanda konudaki değişkenlerin çokluğu ve dolayısı ile de karmaşıklığındandır. Geleneksel nitel yöntemlerle birçok değişkeni sabit tutarak deneysel araştırma yapmak zordur. Bu tür konularla ilgili nicel araştırmalar yapılmalıdır. Yararlanılan Kaynaklar • Bandura, A. (1977) Social Learning Theory, Prentice-Hall, Englewood Cliffs, NJ • • • • • Bandura, A. & Ross, D. & Ross, S. (1963) ‘Imitation of Aggressive Film-Mediated Models’ Journal of Abnormal and Social Psychologyö Vol 66ö 1963ö pp.3-11. Cialdini, R. B. (1988) Influence, 2nd Edition. Scott, Foresman, Glenview, ILL. Pp.135-143. Merriam, S. B. & Caffarella, R. S. (1991) Learning in Adulthood, Jossey Bass Publishers: San Fransisco. Özad, B. (1997) Influence of the Reflective Model on the Novice English Language Teachers. Yayınlanmamış Doktora Tezi. University of Manchester. Potter, J.W. (2001) “Media Literacy”, Sage Publications. 61 MEDYA OKURYAZARLIĞI VE ÇOCUK EĞİTİMİ MEDIA LITERACY AND PEDAGOGY Ülfet Kutoğlu ÖZET Günümüzde medya o kadar önemli bir yer tutmaktadır ki bizler sanki iki farklı dünyada yaşamaktayız. Bunlardan biri ‘gerçek dünya’ olurken diğeri de ‘medya dünyasıdır’ (Potter, 2001, s.vii). Gerçek dünya dostlarımız, tanıdıklarımız, çevremizdeki insanlar ile bir araya gelip iletişim kurduğumuz ve fikir alışverişinde bulunduğumuz dünya olurken medya dünyası genellikle daha fazla deneyim ve bilgi almak için başvurulan ve kitle iletişim araçları ile donatılmış sanal dünyadır. James Potter’ın da belirttiği gibi, aslında gerçek dünya ile medya dünyası arasında yalnızca ince bir çizgi vardır. Örneğin televizyonda dinlediğimiz ya da gazetelerden okuduğumuz haberlerin genelde gerçek olduğunu düşünürüz. “Peki ama bu haberler gerçek midir?” Birçoğumuz bu soruyu tabi ki gerçektir çünkü olayların anlatımıdır diye cevaplamaktadır. Fakat haberlere televizyon ve gazeteler aracılığıyla ulaştığımız zaman medya dünyasına girmiş olmaz mıyız? Olay olurken orada bulunup olayı kendi gözlerimiz ile görmemiz gerçek dünyayı yansıtırken aynı olayı medya araçları yardımı ile öğrenmemiz medya dünyasını yansıtmaktadır. Böyle gerçek bir olaya şahit olup sonra aynı haberin medyadan aktarıldığını görmemiz olayların nasıl değiştirilip aktarıldığına iyi bir örnek teşkil etmektedir. (Potter, 2001, s.viii). James Potter’ın da belirttiği gibi, medya okuryazarlığının en büyük önemi daha fazla kontrol sağlamasıdır. Medya okuryazarlığı konusunda ne kadar çok bilgiye sahip olursak gerçek dünya ile medya tarafından yaratılan dünya arasındaki sınırı o denli kolay fark edebilir ve medyadan bilgi alırken zararlı etkilerinden kendimizi korumuş oluruz. Medya mesajları genelde göründükleri kadar basit olmamaktadırlar. Mesajlar arasında birçok anlam bulunmaktadır. Bu anlamlardan ne kadar çok haberdar olursak medyanın bizi kontrolü altına almasını o kadar engellemiş oluruz. (Potter, 2001, s.ix). Bu çalışmanın amacı özellikle ilk ve orta dereceli okullarda çocuk eğitimi ve medya okuryazarlığı konusunda yeni ufuklar açmak, bu konudaki bilgilere örneklerle katkıda bulunmak ve bu bilgilerin öğrencilere aktarılmasının etkili yöntemlerini vurgulamaktır. Medya okuryazarlığı konusunda kazanılan bilgiler kişilerin kendi değer yargılarını kullanıp daha derin anlamlara ulaşmasını sağlayacak ve onların medyadan daha az etkilenmelerine yol açacaktır. ABSTRACT In the contemporary world media has a great effect on us. It is as if we live in two different worlds. One of them is the “real world” and the other one is the “media world”. (Potter, 2001, p.vii) The “real world” is one in which we come together with our friends and the people around us to talk and to share our experiences and the “media world” is the world we enter to get more information and experiences. Media world is surrounded by tools of mass communication. As it is mentioned by James Potter the border between the real world and the media world is not very clear. “ To illustrate this, consider the following question: Is the news 62 real? Some of you may reply, ‘Of course it is real. It’s what happened. Journalists do not make up news stories’. But when you expose yourself to the news aren’t you in the media world? Reading a newspaper or watching the evening news on television means you have left your world of direct experience and crossed over into the media world. If you were present when an event happened, then it happened in your real world. However if your exposure to the event is via television, you are experiencing the event in the media worldnot the real world- and this makes a difference. Often news coverage is very different from the real-world occurence; if we were at the newsworthy event, then later saw the news story, we could clearly see those differences, and the line between the real world and the media world would be very clear to us” (Potter, 2001, p.viii). I totally agree with James Potter who points out that “taking control is what media literacy is all about. Becoming more media literate gives us a clearer perspective on the border between our real world and the world manufactured by the media. When we are media literate, we have clear maps to help us navigate better in the media world so that we can get to those experiences and information we want without becoming distracted by things that are harmful to us. We are able to build the life that we want rather than letting the media build the life they want for us.” (Potter, 2001, p.ix). This study aims at presenting guidance and practical experiences to help primary, secondary and high school teachers to achieve higher levels of media literacy and to transfer this knowledge to their students. Being media literate will help individuals to use their own judgements and to interpret media messages in deeper dimensions. Hence, they will have more control over the media. 1. GİRİŞ Medyanın günümüzde kişiler özellikle de çocuklar üzerindeki etkileri kaçınılmazdır. Medyanın bu etkilerini kontrol altına alabilmek için medya okuryazarlığı kavramı üzerinde durulması ve çocukların bu kavram doğrultusunda bilgilendirilmeleri gerekmektedir. Medya okuryazarlığını geliştiren çocuklar medyayı doğru algılamayı öğrenecekler, daha eleştirel bir bakış açısı geliştirecekler, medya mesajlarını daha doğru değerlendirecekler ve medyanın zararlı etkilerinden daha az etkilenmiş olacaklardır. Medyanın bizleri daha az kontrol altına alması için öncelikle analitik(analytical) olmamız gerekmektedir. New York’taki Columbia Üniversitesi “Freedom Forum Media Studies” merkezinin eski idarecilerinden Everette Dennis medya okuryazarlığına sahip olmamanın çok zararlı olduğunu belirtmiş ve “kirli su ve hormonlu besinin fiziksel sağlığımıza verdiği zararının benzerinin medya okuryazarlığı gelişmiş olmayan kişilerin kendi ruh sağlıklarına verdiğini belirtmiştir” (Potter, 2001, s.x). Medya okuryazarlığını geliştirmenin başlıca yollarından biri bu konuda daha çok bilgiye sahip olmamızdır. 2. MEDYA OKURYAZARLIĞININ TANIMI Medya okuryazarlığı ya da medya “literacy” kavramının tanımına bakıldığı zaman “literacy” ya da okuryazarlık tanım olarak “okuma yeteneği” anlamına gelmektedir. “Literacy” kelimesi bazen de “Visual Literacy” kavramını çağrıştırmaktadır. “Visual 63 Literacy” kavramı görsel medya olan televizyon ve filmi akla getirmekte ve görsel medya okuryazarlığını vurgulamaktadır (Potter, 2001, s.3-4). Alan Rubin medya okuryazarlığının üç farklı tanımını yapmaktadır. Medya okuryazarlığı üzerine yapılan Ulusal Liderlik Konferansında çıkan tanıma göre medya okuryazarlığı analiz etme, değerlendirme ve mesajların iletimi yeteneğini kapsamaktadır. Paul Messaris’in tanımına göre medya okuryazarlığı medyanın toplumdaki işlevselliği ile ilgili bilgileri içermektedir. Kitle iletişim araştırmacılarından Justin Lewis ve Sut Jhally medya okuryazarlığını mesajların üretim ve aktarımındaki kültürel, ekonomik, politik ve teknolojik boyutların anlaşılması olarak tanımlamaktadır. Rubin bu tanımlara ek olarak medya okuryazarlığının iletişim teknolojileri ve araçlarının, kullanılan kodların, üretilen mesajların ve bu mesajların seçimi, yorumlanması ve etkisinin anlaşılması ile ilgili olduğunu vurgulamaktadır (Baran & Davis, 2003, s.375). Kısaca tanımlamak gerekirse “Medya okuryazarlığı” medya ile karşı karşıya kaldığımız zaman medya mesajlarını daha iyi anlayabilmek için kullandığımız bir perspektiftir. 3. MEDYA OKURYAZARLIĞI NASIL GELİŞTİRİLMELİ? Medya okuryazarlığını geliştirmek için iyi bilgi alınması gerekmektedir. • Öncelikle medya patronları ve yapımcılar konusunda bilgiye ihtiyacımız • Medya endüstrisi, gelişme çeşitleri, ekonomik durum, devlet uygulamaları konusunda bilgilenmeliyiz • Bunlardan başka medyanın özellikle de etkileri konusunda bilgi sahibi olmamız gerekmektedir (Potter, 2001, s.5). vardır Daha gelişmiş medya okuryazarlığına ulaşabilmek için gerekli olan bilgiyi bir kaç boyutta ele alabiliriz: 1Bilişsel gelişime dayalı olan bilgi 2Duygusal bilgi 3Estetiğe ait bilgi 4Ahlaki bilgi (Potter, 2001, s.8). Buradaki her bir madde ayrı bir anlayış gerektirir. 1-Bilişsel yeteneğe (Cognitive domain) ait olan bilgi dediğimiz zaman gerçek olaylara dayalı bilgiyi kastetmekteyiz (Potter, 2001, s.8). Örnek: isimler,tarihler,tanımlar... 2-Duygusal bilgi duygular hakkında bilgi sahibi olmaktır. Örnek: aşk,nefret, mutluluk , kızgınlık... (Potter, 2001, s.8). 3- Estetik alan mesajların nasıl oluşturulacağı ile ilgili bilgileri içermektedir. Bu alan doğrultusunda iyi yönetmenler, aktörler, dansçılar, şarkıcılar ortaya çıkmaktadır. Estetik alan göze ve kulağa hitap eden bilgileri kapsamaktadır (Potter, 2001, s.8). 4- Ahlaki alan gelenek ve göreneklerimizle ilgili bilgileri ihtiva etmektedir. Bu tür bilgiler bizim doğru ve yanlış konusunda yargılara varmamızı sağlar. Karakterlerin dizilerde rol aldığını görünce onlar hakkında iyi ve kötü olanlar diye bir ayırıma gireriz (Potter, 2001, s.9). 64 4. MEDYA OKURYAZARLIĞI NİYE GELİŞTİRİLMELİ? Medya okuryazarlığını geliştirmenin en önemli nedeni medya kontrolünün etkilerinden mümkün olduğunca uzaklaşmaktır. Öyle ki tüm medya mesajları yüzeysel anlamlarının yanı sıra daha derin anlamlar da içermektedirler. Medya okuryazarlığı yeterince gelişmemiş olan kişiler yalnızca bu yüzeysel anlamları algılamakta ve böylece medyanın kontrolü altına girmektedirler. Bu kişiler medya mesajlarının yorumlara dayalı olduğunu genellikle fark edememektedirler. Gazeteciler bir haberi verirken genelde kendi yorumlarını kullanmakta; reklam sektöründe çalışanlar ise bize pazarlamak istedikleri ürünü satabilmek için bu ürüne sahip olmanın problemlerimizi gidereceği konusunda bizi ikna etmeye çalışmaktadırlar (Potter, 2001, s.10). Gelişmiş bir medya okuryazarlığı sayesinde medya mesajlarının yalnızca yüzeysel anlamlarıyla yetinmekle kalmaz daha derin anlamlarını da algılamış oluruz. Böylece medya karşısında daha çok kontrole sahip oluruz. Tabi bu medya mesajlarını değiştirebileceğimiz anlamına gelmez yalnızca medyadan daha az etkileneceğimiz anlamına gelir. Medya okuryazarlığını geliştirmek için 3 temel kavrama ihtiyaç duyarız. 1Deneyim / tecrübe 2Yeteneklerin aktif kullanımı 3Olgunlaşma (Potter, 2001, s.17). 4.1. Deneyim / Tecrübe Medya mesajları konusunda daha çok tecrübeye sahip olduğumuz zaman onları daha iyi anlarız. 4.2. Yeteneklerin Aktif Kullanımı Analiz yeteneğinin kullanılması mesajların yüzeysel anlamlarından daha derin anlamlara geçilmesini sağlar bu da mesajların daha doğru kavranmasına neden olur. 4.3. Olgunlaşma Bu kavram özellikle çocukluk döneminde önemli bir yere sahiptir. Çocukluk döneminden yetişkinlik dönemine geçişle birlikte bilişsel kapasitemiz de gelişmektedir (Potter, 2001, s.19). Entelektüel, duygusal ve ahlaki açıdan daha olgun olmamız sayesinde medya mesajlarını da daha iyi algılamış oluruz. Entelektüel/bilişsel yeteneğin gelişmesi Entelektüel yeteneklerinin gelişmesinde çocuklar yetişkinlerden başlıca olgunluk seviyelerinden dolayı çok farklıdırlar. Çocukların bilişsel olgunluk (Cognitive Maturation) dönemlerindeki en önemli düşünürlerden biri Jean Piaget’dir. Piaget’nin çalışmalarından elde edilen bilgilere göre bir çocuğun belleği doğuştan 12 yaşına kadar olan sürede bir olgunlaşma sürecine girer. 2 yaşına kadar çocuklar “sensori – motor” konumundadırlar. Bundan sonra 2-7 yaş arasında “pre – operational” konumuna geçerler. Buradan, “concrete operational” durumuna ve 12 yaşından sonrada “formal operational” konumuna gelirler ki bu dönemde 65 bilişsel yeteneklerinin aşağı yukarı yetişkinlerin seviyesine ulaştığı söylenmektedir (Potter, 2001, s.21). Çocukların 6 aylıktan itibaren televizyona ilgi gösterdikleri kabul edilir.(Hollenbeck and Slaby, 1979) 3 yaşından sonra çocukların günde 1-2 saatlik televizyon izleme alışkanlığına sahip oldukları gözlemlenir. Aslında bu yaşlardaki izleme çok yüzeyseldir. Yalnızca renkler, müzik, hareketler ve garip sesler onların ilgisini çekmektedir. Genellikle konuları ve karakterler arasındaki diyalogları tam olarak anlayamaktadırlar (Potter, 2001, s.21). 4 yaş ve sonrasında çocuklar artık neyi izlediklerini anlamaya başlarlar ve konuları algılamayı başarırlar. Bu yaşlarda çocuklar program türlerini ayırt etmeyi de öğrenirler. 5-7 yaş gurubundaki çocukların yalnızca %10’ u reklamların kar amaçlı olduğunu anlarken diğerleri reklamların bir eğlence türü olduğunu düşünürler (Potter, 2001, s.21). 7 yaşından sonra çocuklar yavaş yavaş bilişsel olgunluk, deneyim ve yeteneklerinin aktif kullanımı sonucunda reklamların gerçek anlamını tam olarak anlamaya başlarlar. Bu yaşlardan sonra çocuklar televizyon programlarının konularını ve karakterler arasındaki diyalogları da anlamaya başlarlar (Potter, 2001, s.21). 10-12 yaşlar arasındaki çocuklar televizyonun ekonomik doğasını ve kar yapma motifini iyice algılamış olurlar. Bu yaşlardaki çocuklar reklamlara özellikle de ürünlerini bilip kullandıkları reklamlara karşı daha duyarlı olurlar. Önceden kullandıkları oyuncakların reklamları yapıldığı zaman deneyimlerinden dolayı bu reklamların fazla abartılı olduğunu fark edebilirler ancak kullanmadıkları ürünlerin reklamları hakkında daha az yorum yaparlar (Potter, 2001, s.21). Yetişkinlerin bellekleri yalnızca çocuklukta değil yaşları ilerledikçe de gelişebilmektedir. Tüm hayatları boyunca medya okuryazarlığını geliştirmek isteyen kişiler deneyimlerinden ders almalı ve “analiz etme”, “kıyaslama”, “değerlendirme”, “eleştirme” ve “sentezleme” gibi yeteneklerini kullanarak daha derin medya mesajlarına ulaşmaya çalışmalıdırlar. Duygusal açıdan gelişim Hepimiz kendi içimizde ya da bir başkasının hayatındaki temel duygular olan kızgınlık, üzüntü, korku, eğlenme, aşk, nefret ve utangaçlık gibi duyguların farkındayızdır. Genellikle duygusal gelişimi etkileyen faktörlerin başında entelektüel/bilişsel gelişimi gösterebiliriz. Örnek göstermek gerekirse çok küçük yaşlardaki çocukların genellikle televizyon programlarındaki konuları anlayamaması entelektüel/bilişsel yeteneklerinin daha az olmasından kaynaklanmaktadır. Böylelikle, konuları tam olarak algılayamadıkları için karakterlerin hissettikleri korkuların nedenini de tam olarak anlayamamaktadırlar (Potter, 2001, s.21). Çocuklar 12 yaşına gelince entelektüel/bilişsel olgunluğa ulaşmakta ve konulara daha hakim olmaktadırlar. Bazen birçok yetişkin de medya hikayeleri ile karşılaşınca duygusal tepkileri yeterince anlayamamaktadırlar. Bunun nedeni bazı insanların entelektüel zeka olarak gelişmiş olsalar da duygusal zeka açısından yeterince gelişmiş olmamalarından 66 kaynaklanabilmektedir. Goleman (1995) iki farklı zekaya sahip olduğumuzdan bahsetmektedir. (Rational) Rasyonel Zeka ve Duygusal Zeka (Potter, 2001, s.21). Peki ama duygusal zekayı nasıl geliştirebiliriz? Salovey ve Mayer (1990) duygusal zekanın geliştirilmesinde özellikle aşağıdaki alanların etkisinden bahsetmektedirler. Bunlar: 1) Duyguları gözlemlemek ( empati yapmak ) 2) Kendi duygularının farkına varmak 3) Duyguları kontrol altında tutabilmek 4) İlişkileri yürütebilmek ( Potter, 2001, s.29). Duygusal etkileri önemseyen kişiler medyadan daha çok mağdur olmaktadırlar. Öyle ki televizyondaki şiddet programlarını yoğun bir şekilde takip eden izleyicilerin çoğu yalnızca televizyonda değil gerçek hayattaki acı çeken insanların sorunlarından da etkilenmemektedirler (Potter, 2001, s.21). Ahlaki Gelişim Genellikle neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edebileceğimiz bir ahlaki gelişimle doğmaz bunu çocukluktan başlayarak öğrenmeye başlarız. Piaget nasıl çocukların “cognitive” yani bilişsel gelişimi ile ilgilenir ve onları bölümlere ayırırsa Kohlberg de ahlaki gelişimle ilgilenip onu genel olarak üç temel boyutta inceler. Bunlar: 1. “Pre-conventional” (2-7 yaş) 2. “Conventional” (8-12 yaş) ve 3. “Post-conventional” (13 yaş ve üstü) boyutları olmaktadır (Potter, 2001, s.21). 1.boyutta genellikle çocuklar dıştan gelen otoriteye bağlıdırlar. Kendi iç kontrollerini çok fazla kullanmazlar. Bu devredeki çocuklar genelde anne-babalarına bağlıdırlar. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu onlardan öğrenirler (Potter, 2001, s.30). 2.boyutta çocuklar neyin doğru neyin yanlış olduğuna kendi başlarına karar vermeye başlarlar. Yalanları ve gerçekleri ayırt etmeyi bu dönemde öğrenirler (Potter, 2001, s.30). 3.boyut çocukların ergenlik dönemiyle başlar. Bu devredeki kişiler doğru ve yanlışı birbirinden ayırt etmeyi becerirlerken ayrıca toplumsal yargılar konusunda da bilgilenirler Sosyal kurallar bu dönemde onlar için bazen yasal kuralların bile önüne geçebilmektedir ( Potter, 2001, s.31). 5. MEDYA OKURYAZARLIĞINI GELİŞTİRME STRATEJİLERİ Medya okuryazarlığının gelişiminde kişisel stratejilerin, kişiler arası stratejilerin ve toplumsal stratejilerin hepsinin de önemli bir etkisi bulunmaktadır. 5.1. Kişisel Stratejiler Kişisel stratejileri geliştirmenin temel nedeni medyanın olumsuz etkilerine daha kolay karşı koyabilmektir. Medyanın kontrolünü azaltabilmek için: Medyanın etkisinin farkında olmalıyız. Medya ile iç içe olduğumuz zaman analiz etme, eleştirme, değerlendirme ve sentezleme gibi yeteneklerimizi kullanmalıyız. Medya konusunda daha bilgili olmalıyız. 67 Medyadan ne beklediğimizi bilmeliyiz. Medya mesajlarının gerçeğe mi yoksa fantaziye mi dayandığını anlayabilmeliyiz. Medya kaynakları arasında kıyaslamalar yapmalıyız ( Potter, 2001, s.378). 5.2. Kişiler arası Stratejiler Kişiler arası stratejiler çevremizdeki kişilerin medya okuryazarlığını geliştirmemize yardımcı olur. Özellikle medyadan zararlı yönde etkilenmekte olan kişilere yardımcı olmaya çalışmalıyız. Bu duruma bir örnek olarak öğretmenlerin öğrencilerine yardımlarını gösterebiliriz. Çocuklar bilişsel olarak gelişimlerini tam olarak tamamlayamadıklarından dolayı özel ilgiye ihtiyaç duymaktadırlar. Şiddet sahnelerini izlerken agresifleşen çocuklar kendilerine bu sahnelerin gerçek olmadığını söyleyen bir yetişkinle bu programları izlediklerinde daha bilinçli olacaklardır (Potter, 2001, s.383). Çocukların desteğe ihtiyaç duydukları bir başka popüler medya aracı da internettir. İnterneti tek başlarına kullanan çocuklar için özellikle seks siteleri, pornografi ve şiddet içeren siteler tehlikeli olabilmektedir. 5.3. Toplumsal Stratejiler Toplumsal stratejilere bir örnek vermek gerekirse çocukların televizyon reklamlarından korunması gösterilebilir. 1970’lerin başında bazı tüketici grupları çocukları TV reklamlarından koruyabilmek için bir arada toplanmışlardır. Bunun sonucunda bazı reklamlar yayından kaldırılmıştır (Potter, 2001, s.386). 6. ÇOCUK VE TELEVİZYON Amerikada 1991 yılında yapılan Berkley Pop Culture projesindeki anketin bir sorusunda 4-6 yaş arası çocuklara şu soru sorulmuştur? Hangisini daha çok seversiniz? Televizyonu mu yoksa babanızı mı? Sorusuna verdikleri cevap genellikle 54% ile televizyon olmaktadır. (Silverblatt, 2001) Günümüzde görsel ve işitsel etkinliği nedeni ile çok sayıda kişiye ulaşan en güçlü iletişim aracı olarak televizyonun en önde gelen işlevleri arasında eğlendirici ve öğretici nitelikleri sayılabilir. Bunun yanında televizyon, bireylerin kendilerini tanıyabilmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine ortam hazırlayan, zaman zaman onlara düşünme ve eleştirme fırsatı veren önemli bir aygıttır. Kulağa ve göze hitap etmesi, çocuk ve gençlerin eğitimi açısından televizyonun etkinliğini arttırmaktadır. Araştırmalar televizyon programlarında olumlu sosyal değeri olan davranışların çocukların olumlu sosyal tepki düzeylerinde artışa yol açtığını göstermiştir (Can, 1996, s.96). Buradan da anlaşılabileceği gibi televizyonlardaki iyi ve eğitici programlar çocukları olumlu yönde etkilemekte onların huzurlu ve mutlu bir yaşam sağlamalarına katkıda bulunmaktadır. Televizyonlarda gösterilen Susam Sokağı gibi eğitici programlar okul öncesi çocuklara alfabeyi ve sayıları öğretmeyi amaçlamaktadır. Yayın hayatına 1969 yılında başlayan Susam Sokağı adlı program günümüze kadar gelmiş ve birçok dile çevrilerek çocukları okula hazırlamayı amaçlamıştır (Kutoğlu, 1999, s.9). 6.1. Çocuk, Şiddet Ve Çizgi Filmler Televizyondaki şiddet toplumumuzda en fazla gelişmekte olan çocukları etkilemekte onların saldırgan bir şekilde gelişmelerine neden olabilmektedir. İzleyicileri 68 ekrana toplamak için fazlaca kullanılan şiddet çocukların küçücük belleklerinde derin yaralar açabilmektedir (Kutoğlu, 1999, s.9). ABD’de Christian Science Monitor tarafından yapılan bir araştırmada, en çok izleyicinin televizyon seyrettiği saatlerde yayınlanan 85.5 saatlik bir programda 84 adam öldürme veya şiddet olayı gösterildiği saptanmıştır. Yine aynı araştırmaya göre 2-7 yaşları arasında 26 milyon çocuğun izleyebileceği saatlerde yayınlanan programlarda, her 16.3 dakikada bir şiddet olayı yer almaktadır (Can, 1996, s.97). Amerika Birleşik Devletleri’ndeki çocuk programlarında şiddete dayalı çizgi filmlerin uzun süredir televizyonlarda oynandığı görülmektedir. Amerikalı uzman Radecki’nin bu konudaki değerlendirmesi şöyledir: “Yaptığımz araştırmada şiddete dayalı çizgi filmlerin 30 değişik türü olduğunu gördük ve bunların 28’inin zararlı etkisi olacağını saptadık. ABD’de son iki yıldır yapılan ve gösterilen çizgi filmler, eskilere oranla çok daha şiddete dayalıdır. Amerika Birleşik Devletlerin’de şu anda savaş çizgi furyası sürmektedir. Pazartesinden cumaya haftanın her günü, ABD’de çocuklara on değişik savaş oyuncağı aşılamak için on değişik savaş filmi gösterilmektedir. Üstelik bu çizgi filmlerde, sadistçe şiddet sahneleri de oldukça fazladır. Savaşı olumlu bir deneyim olarak göstermekte, eğlenceli olduğunu işlemekte ve savaş oyuncaklarını satmaktadırlar. Savaş oyuncakları satışı ABD’de yüzde 600 oranında artmıştır” (Can, 1996, s.100). Bu oyuncaklarla oynayan çocuklar savaşı artık ürkütücü bir olay olarak görmemekte savaştan korkmamaktadırlar. Çizgi filmlerdeki kahramanları kendilerine örnek almakta ve onlar gibi saldırgan davranmaktadırlar. Saldırganlık onlar için artık bir oyun ve eğlence şeklini almıştır. Şiddet ağırlıklı konuları içeren çizgi filmler yalnızca Amerika’da ve Batı’da değil aynı zamanda Türkiye ve Kıbrıs’ta da fazlaca izlenmektedir. Aslında Türkiye’de ve Kıbrıs’ta gösterilen çizgi filmlerin büyük bir çoğunluğu Batı’dan ve özellikle de Amerika’dan ithal edilmektedir (Kutoğlu, 1999, s.9). Çocuklar şiddet içerikli çizgi filmlere o kadar alışmışlardır ki şiddet ağırlıklı olmayan filmleri izledikleri zaman yeterince heycanlanamamakta ve zevk alamamaktadırlar. Eskişehir ilindeki dört anaokuldaki belli sayıdaki ve yaş grubundaki okul öncesi çocuklar üzerinde yapılan araştırmada okul öncesi çocuklara izlettirilen çizgi filmler ve kahramanları sırası ile şöyledir: Taş Devri Fred Çakmaktaş ve eşi Vilma Çakmaktaş, komşuları Barny ve Betty Moloztaş; Ninja Kaplumbağalar Mikelangelo ve Rafael; Temel Reis ve Safinaz ve He-man’dir (Can, 1996, s.127-128). Ankete 65 öğrenci katılmıştır ve bu öğrencilerin 34 tanesini erkek, 31 tanesini de kız çocukları oluşturmaktadır. Ankete katılan çocukların 15’i 4 yaşında, 32’si 5 yaşında ve 18’i de 6 yaşındadır. Bu çocukların tümü de çizgi film izlemektedir. Bu çocuklara izledikleri dört çizgi filmden en çok hangisini sevdikleri sorulduğunda çocukların %40’ı olan 26 kişi, Taş Devri adlı çizgi filmi izlemektedir. Bunu %29.2 oranıyla Temel Reis izlemektedir. Daha sonra Ninja Kaplumbağalar ve He-man gelmektedir. Çocukların çizgi film kahramanının yaptığı hareketlerden hangisini yapmak isterdin? sorusuna verdikleri yanıtın en büyük oranını %38.5 ile “kılıç tabanca kullanmak” oluşturmaktadır. Bunu %36 oranıyla “koşmak” izlemektedir. Bu bizlere çocukların hareketli görüntülerden ve eylem gerektiren olaylardan daha çok etkilendiğini göstermektedir (Can, 1996, s.130-134). 69 Çizgi filmleri izleyen çocukların en beğendiği sözcüklerin başında “Vilma” ve “Güç Bende Artık” gelmektedir. Bunları “Ya ba da ba du” ve “Ispanak” izlemektedir. Çocukların en sevdiği oyun türünü kız çocuklarda evcilik, erkek çocuklarda ise savaş oyunları oluşturmaktadır (Can, 1996, s.136-137). Bu örnekten de anlaşılacağı gibi erkek çocuklar kız çocuklara oranla daha çok şiddet içeren oyunlardan ve çizgi filmlerden hoşlanmaktadırlar. Bu da ileriki yaşlarında erkek çocukların daha saldırgan ve kavgacı olmalarının nedenlerinden birisi olabilmektedir. Okul öncesi çocukların %80’ini oluşturan 52 çocuk, şiddet içeren çizgi filmleri seyretmekten hoşlanmaktadır. Kız çocuklarda, şiddete yönelik çizgi filmleri izleme oranı daha azdır. Ankete katılan 4-6 yaş grubundaki okulöncesi çocuklardan %80’ı izledikleri şiddet içeren çizgi filmlerden etkilenmektedirler. Araştırmaya katılan okul öncesi çocuklardan cinsiyete bağlı olarak alınan istatistiki verilerden bazı sonuçlara ulaşılmaktadır. Erkek çocukların en sevdiği çizgi filmler:He-man ve Ninja Kaplumbağalar gibi kavga dövüşlü, şiddete yönelik çizgi filmler olurken; kız öğrenciler ise %69.2 oranıyla Taş Devri adlı komik ve eğlendirici çizgi filmi sevmektedirler (Can, 1996, s.138-140). Araştırmada erkek çocukların en çok yapmak istedikleri hareket %80 oranıyla kılıç-tabanca kullanmak olurken, kız öğrenciler %89.9 oranında çizgi filmlerdeki kahramanlar gibi uçmak istediklerini söylemektedirler (Can, 1996, s.138-140). Bu anketten çıkan sonuçlardan da görüleceği gibi kız çocukları komik, eğlendirici çizgi filmleri evcilik oyunlarını tercih ederken, erkek çocukları savaş oyunlarını tercih etmekte ve kılıç-tabanca kuşanmayı yeğlemektedirler. Erkek çocukları çizgi filmlerde izledikleri savaş kahramanları ile kendilerini özleştirmekte ve gücün kendilerinde olduğunu sanmaktadırlar. Güçlü olduklarını hissetmek onlarda bir saldırganlık hissi uyandıracak ve haklı oldukları durumlarda çizgi film kahramanları gibi bu güçleri kullanıp karşılarındakilere zarar verebileceklerdir. Erkek çocuklar büyüdükçe kendilerini daha da güçlü hissedecekler ve bunu her fırsatta göstermekten çekinmeyeceklerdir. Böyle şiddet içeren; kavga, dövüş, savaş sahneleri ağırlıklı çizgi filmler okul öncesi çocukların ilerki yaşlardaki gelişimine olumsuz yönde etkili olabilecektir (Can, 1996, s.162). Bu olumsuz etkiyi kaldırabilmek için öncelikle televizyonlarda yayınlanan çizgi filmler dikkatle seçilmeli, çocukları olumsuz yönde etkileyebilecek filmler seyrettirilmemelidir. Bu yaşlardaki çocuklar için en yararlı programlar eğlendirirken eğiten çizgi filmlerdir (Kutoğlu, 1999, s.13). SONUÇ Sonuç olarak belirtmek isterim ki medyanın insanlar ve özellikle de çocuklar üzerindeki olumsuz etkisini azaltabilmek için medya okuryazarlığı kavramına büyük önem verilmelidir. Medyanın çocukları daha az kontrolü altına alabilmesi için medya okuryazarlığı geliştirilecek olan bir yetenek, bir düşünce biçimi olarak görülmelidir. Medya okuryazarlığı konusunda kazanılan bilgiler çocukların kendi değer yargılarını kullanıp daha derin anlamlara ulaşmalarını sağlayacak ve onların medyadan daha az etkilenmelerine yol açacaktır. Günümüz iletişim ortamındaki en önemli güç kuşkusuz medya okuryazarlığı ve eğitim olmaktadır. 70 Yararlanılan Kaynaklar Baran, S., & Davis, D. (2003) Mass Communication Theory: Foundations, Ferment, and Future, Thomson/Wadsworth. Can, Aytekin. (1996) Çocuk ve Çigi Film Öz Eğitim Yayınları-16, İstanbul. Hollenbeck, A., & Slaby, R. (1979) “Infant visual and vocal responses to television” Child Development, 50”. Goleman, D. (1995) Emotional Intelligence, New York: Bantam Books. Kohlberg, L. (1981) The philosophy of moral development: Moral stages and the idea of justice, New York: Harper&Row. Kutoğlu, Ülfet. (1999) “Televizyon, Çocuk, Şiddet” Adım Dergisi, Bilimsel Düşüncenin Ürünü, Cilt 4, Sayı 1. Potter, J.W. (2001) Media Literacy, Sage Publications. Salovey, P., & Mayer, J.D. (1990) Emotional Intelligence: Imagination, Cognition and Personality, 9, 185-211. Silverblatt, Art. (2001) Media Literacy, Praeger Publishers. 71 KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ RESMİ YAYIN KURUMU BRT’DE YAYINLANAN ÇOCUK PROGRAMLARININ YURTTAŞLIK EĞİTİMİNE KATKISI, EĞİTİM- MEDYA İLİŞKİSİ Özlem Salman Günalp ÖZET Özellikle küçük toplumlarda iletişimin daha kolay, sürekli ve etkili olduğu gerçeği Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan insanların televizyon yayınlarının büyük ülkelerde yaşayan insanlardan daha fazla izlediği gerçeğini de beraberinde getiriyor. Akrabalık, komşuluk gibi daha yoğun insan ilişkileri, çocuk programlarının bile daha büyük kitleler tarafından izlenmesi anlamında çarpıcı bir örnek teşkil ediyor. Bu durum çocuk eğitiminin şekillenip sürdürülmesinde eğitim- medya ilişkisinin önemini vurguluyor. Dünya ile bütünleşmeye çalışan izole toplumun geçen süreç içinde yaşanan siyasi çalkantıların toplumun yurttaşlık bilincine etkisi, 2002’den itibaren gündeme gelen Annan Çözüm Planı’nı öncesi ve sonrasındaki durumun televizyon yayınlarına, özellikle BRT’deki çocuk programlarına yansımasının toplumsal etkisi olarak belirlenmiştir. 2002 öncesi ve sonrası Kıbrıs’ta toplumsal bir hareketi oluşturan yurttaşlık bilincinde televizyon yayınlarının rolü, çocuk programlarının içeriklerindeki demokratik, katılımcı unsurların etkisi araştırmanın amacını oluşturmaktadır. BRT’deki çocuk programlarını hazırlayan yapımcılarla görüşülmüş, yayın tekstleri incelenmiş ve programlar izlenmiştir. Sonuçta, Kuzey Kıbrıs’ta yapılan bütün televizyon programlarında gözlenen sosyal yaşamdaki belirsizliğin izleri, dünyalı olma isteği, kültürel melezlikten oluşan kimliğin benimsenme çabası gibi kaygıların çocuk programlarında hissedildiği görülmüştür. Kıbrıs’ta toplumunun demokratik yapısı yetişkinler kadar çocukların da her platformda yeralması, süreci ebeveynleri ile birlikte eşgüdümlü olarak yaşaması sonucunu doğurmuştur. Medyanın toplumla eşgüdümlü hareket eden yaklaşımı medya okuryazarlığı kavramının doğru algılanması açısından önemli bir örnek oluşturmaktadır. ANAHTAR SÖZCÜKLER Medya- Eğitim İlişkisi, Yurttaşlık, Çocuk Programları. ABSTRACT THE CONTRIBUTION OF BRT’S, THE OFFICAL BROADCASTINC CORPORATION OF THE TURKISH REPUBLIC OF NORTHERN CYPRUS, CHILDREN’S PROGRAMMES ON CITIZENSHIP EDUCATION AND THE RELATIONS BETWEEN EDUCATION AND MEDIA Tv Programmes are intensively viwed by small societies like Turkish Cypriots, and affected by their contents much more than the people of mass populated countries. Even Children’s Programmes are viewed massively by the people who are related to each other with kinship or neighbourhood. And such heavy viewing affects the course of children’s education an the relations between education and media. Long time politicial struggle and isolation from the rest of the world have greatly effected the citizenship counsciousness of Turkish Cypriots. But after Annan Plan of 2002 conditions started to be changed and people of Northern Cyprus became couscious of their new citizenship rather than to be loyal to the motherland. The aim of this paper is to observe this dramatic changes in the democratic and particatory contents of BRT’s (Bayrak Radyo, TV. Corporation) Children’s Programmes. KEY WORDS Relations between Education and Media, Citizenship counsciousness, Children’s Programme. 72 1. GİRİŞ İletişim bilimleri “geçerli genellemeler çerçevesinde simge ve gösterge sistemlerinin üretimini, işleyişini ve etkilerini, bu olguları açıklayabilecek, sınırlanabilir kuramlar geliştirerek anlamaya çalışan bir alan” olarak tanımlanmaktadır.(Mc Quail, 1994, s. 6). Günümüzde toplumsal iletişimle ilgilenmek, disiplinler arası bir uğraş haline gelmiş, özellikle kültür, hem bir odak noktası, hem de işlevsel olması nedeniyle farklı disiplinlerin görüş ve önerileri doğrultusunda ortak bir tanım bulmuştur. İletişimden söz ederken bir topluluğun, bu topluluğu oluşturan bireylerin ve bu bireyler arasındaki bir karışıklığın varolduğu bir süreçten söz edilmektedir. (Defleur ve Everette, 1991, s. 6). 2. GLOBAL ETKİLEŞİM VE KÜLTÜREL MELEZLİK Toplumların kültürel gelenekleri ve yurttaşlık kavramı ile ilişkilendirilmesi modern toplum ve evrensel değerler çerçevesinde birlikte değerlendirilmektedir. Özellikle geçen yüzyılda dünyada hızla artan yer değiştirmelerle farklılaşan ülke kültürleri “ulusal kültür” çerçevesinin sınırlarını genişleterek çok kimlikli melez bir kültür anlayışının yerleşmesine neden oldu. Sanayi Devrimi yaşayan Batı toplumlarının global kültür değerlerini özümsemesi, kendi kültürel değerleri ile yeniyi bağdaştırarak sentezlemesi şeklinde görülürken, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda “olanın olduğu gibi alınması” yani kopyalama biçiminde görülmektedir. Bunun en çarpıcı örneklerini geçen yüzyılın ortalarına kadar Batı devletlerinin sömürgesi olarak yaşayan ve bağımsızlığını dünyanın değişen politik yapısına göre kazanan toplumlarda görmekteyiz. Bu kültürel değer değişiminin kendi yerel kültürünün yeterince gelişememesi nedeniyle özümsenmesi yerine birebir kopyalanarak alınması, aslında kendi kültürel değerlerinin yozlaşmasına, hatta birçoğunun kaybolmasına neden olmuştur. Bu kültürel erozyon özellikle kimlik arayışının yaşandığı uluslarda “milliyetçilik” ve “yurtsever vatandaşlık” kavramlarının birbirleriyle karıştırılmasına toplum içinde birbirine zıt ve birbirini anlamaktan uzak kutuplaşmaların oluşmasına neden olmuş, globalleşme ve global kültür algılanışı, kültürel entegrasyondan çok bir anlamda kültürel sindirilme olarak tanımlanmıştır. Bu değişimin başlayarak hızla yangınlaştığı 20. yüzyılda, gelişerek yaşamın içine etkin şekilde giren genelde tüm medya araçları, özelde ise televizyon bu kültürel farklılaşmanın tam ortasında ve bunun siyasi erkin düşüncesi doğrultusunda belirleyicisi, sürükleyicisi olarak toplumsal belleği yönlendiren, hızla değişen toplumsal değerlerin çerçevesini belirleyen en önemlisi de, çoğunlukla tek yönlü iletişim aracı olarak kullanılmasıyla karşımıza çıkmıştır. ”Küresel ekonomi”den esinlenilmiş “küresel iletişim” kavramı; yaşama düzenine sokulmuş bu yeni ulus ötesi mekanın yeni parçalanmaları, yeni dışlamaları, yeni aykırılıkları yaratırken birleştirici dinamiği ile de öne çıkmıştır.(Mattelart ve Mattelart, 1998, s. 134). Toplumsal belleğin; bazı deneyimlerin anımsanıp, bazı deneyimlerin geriye atılması gibi bir özelliğe sahip olması toplumsal hafızaların nasıl beslendiği konusundaki güç dengesizliği ile yakın ilişkilidir. (Türkoğlu, 2004, s. 55). Toplumda erk sahibi grupların düşüncesi doğrultusunda geliştirilen toplumsal bellek, “güçlü olanın deneyimlerinin, tanınabilir seneryolarla ve ahlaki bir boyutla yapay bir biçimde anımsanması” şeklinde oluşmaktadır. (Nerone, 1989, s. 104). Yaşanan günün gerçeklerine göre şekillenen televizyon programları, haber bültenleri hem ulusal hem de uluslararası medya patronlarının neyi nasıl algılanmasını istediğine bağlı olarak toplumların gündelik yaşamını belirlemektedir. Bu bağlamda günün realitesinin iletilmesi tümüyle tek yanlı bir yaklaşımın etkisini taşırken, bir yandan da akademisyenler, “medya okuryazarlığı” kavramı ve bununla birlikte, verilen haberi doğru okuyan, soru soran ve sorgulayan, gerektiğinde tavır alan vatandaş modelinin yani “iyi yurttaşlık” kavramının toplumsal yaşama nasıl yerleşebileceğini; demokratik, katılımcı ve 73 insan haklarına saygılı yönetim anlayışının toplum yaşamını nasıl şekillendirebileceği gerçeğini tartışmaya başlamıştır. Özellikle kültürel melezlik kavramı Akdeniz coğrafyasındaki hemen hemen bütün toplumların ortak özelliğini oluşturmaktadır. Yüzyıllar boyunca aynı coğrafyada yaşayan ve yoğun bir kültür etkileşimi içinde olan Akdeniz toplumlarının kültürünü oluşturan değerleri incelediğimizde, yemek kültüründen, yüksek sesle konuşmasına, beden dilinin yoğun şekilde kullanılmasından, türkülerine, danslarının figürlerinden, halk inanışlarına kadar daha birçok şeyde ortak ya da benzer bir kültürel birliğin olduğunu görürüz. Bu kültürel benzeşmenin en yoğun yaşandığı bölge kuşkusuz Doğu Akdeniz’dir. Kıbrıs adası, bu kültürel benzeşmenin zaman içinde sancılarının en çarpıcı şekilde yaşandığı farklı etnisiteye sahip ulusların ülke olarak paylaşmak zorunda oldukları bir kara parçası olarak birçok siyasi ve kültürel tartışmanın hala tam ortasındadır. Süreç içinde melezleşmenin mutlak kimlik yitimi olarak algılanması, aslında melezliklerin yerel kimliklere yeni olanaklar kazandırabileceğinin (Laclau, 2000, s. 46), Kıbrıs’ta yaşayanlar tarafından yeterince anlaşılamamış olması yaşanan sancıların en çarpıcı örneklerinin “ulusal kültür”, “ulusal kimlik”, “yurttaşlık” gibi temel kavramlarda, toplumu oluşturan farklı etnik toplulukların kendi ait oldukları etnik kimlik çerçevesinde ve genellikle de ütopik bir anavatan yurtseverliği bilinciyle gelişmesine neden olmuştur. Kıbrıslılar, Bizans dönemi ve sonrasında 1571’deki Osmanlıların Kıbrıs’ı fethinden itibaren Anadolu’nun farklı bölgelerinden adaya yerleştirilen Türk, Rum ve Ermeniler gibi farklı etnik yapıdaki topluluklardan ayrı olarak, daha önceden adada yaşadığı bilinen Maronitler (Lübnan kökenli Hıristiyanlar) ve az miktarda Latinler’den oluşmaktadır. Bu toplulukların önce Osmanlı tebaası olarak ulus kimliğinden uzak ümmetçi devlet anlayışı altında yaşamaları, daha sonra İngilizlerin adayı 1878’de işgali ile başlayan ve 1960’a kadar süren Koloni Dönemi yönetiminin sömürgeci yaklaşımı kendi kimliklerini bir üst kimlik altında toplayamamasına neden olmuştur. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti adada yaşayan bu farklı etnik yapıdaki toplumları birleştirmek, ortak kültür değerleri yaratmak, tek vatan ve tek yurttaş kimliği oluşturmak adına kurulsa da 1963’e kadar yürütülebilmiştir. Kısa bir dönem birlikte yaşamanın getirdiği ürkek ve kötü anılara dayanan bu birikim ne yazık ki günümüz Kıbrıs’ının ortak kültürünün önemli bir parçasını oluşturmuştur. Özellikle sömürge döneminin getirdiği asimilasyon politikası toplumların kendi öz kültürlerini koruyamamasına neden olmuştur. Kendi kültürünü oluşturup koruyamayan farklı etnik yapıdaki Kıbrıslılar, doğal olarak 1960 Cumhuriyeti’nde kültürel ve siyasal bir entegrasyonu yaşamlarına geçirememişlerdir. Geçmişe referans veremeyen ortak kimlik arayışları yurttaşlık anlayışının gelişmesinden çok katı bir milliyetçiliğe dönüşmüştür. 1974 Barış Harekatı ile kesilen bu süreç uluslararası politikaları oluşturan etkin devletlerin siyasi yaklaşımları nedeniyle adanın bir bölümünün dünya ile entegrasyonunun devamlılığını sağlarken, diğerinin daha çok izolasyonununa ve içe kapanmasına neden olmuştur. 1983’te bu siyasi oluşumu bir anlamda ortadan kaldırmak adına kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ne yazık ki günümüze kadar yanlızca Türkiye tarafından tanınan ve dünyadan tecritle yaşamak zorunda bırakılan bir ülke olarak kalmıştır. Bu siyasi durum Güney’de yer alan ve hala Kıbrıs Cumhuriyeti adını kullanan devlete; dünya ile siyasi, kültürel, ekonomik, iletişim gibi her alanda tanınmış bir devletin sahip olduğu bütün haklarla, global çerçevede gelişmesini ve entegrasyonunu sağlarken, en önemli ekonomik ve siyasi oluşumlardan biri olan Avrupa Birliği’nin üyesi olma şansını da tanımıştır. 74 2. YAKIN GEÇMİŞ – KIBRISLILIK - YURTTAŞLIK TARTIŞMALARI VE BAYRAK RADYO TELEVİZYON KURUMU 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren yeni şeklini alan Kıbrıs sorunu K.K.T.C. ilanı ile değişen yeni kimlik arayışını da beraberinde getirmiştir. O dönemden itibaren dış siyasi platformlarda vurgulanan Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki haklarının gasp edildiği söylemi ile, iç politikada geliştirilmeye çalışılan “anavatan” kavramının toplumsal bir kimlik oluşturmasına yönelik çabalar gerçekte ütopik bir vatanseverlik bilincinin dışına çıkamamıştır. 1974 sonrası Kıbrıs’ın kuzeyinde geliştirilmeye çalışılan Türklük kimliği ve bu düşüncede yapılan çalışmalar, geçmişte aranan yurttaşlık bilincinin referanslarının yokluğu nedeniyle tam bir kabul görmemiştir. Bu sürecin gelişimi, 2002 yılında toplumlararası görüşmeler sonucunda ortaya çıkan ve uluslararası kabul gören Annan Planı’nın referandumuna kadar yaşanılan dönemde daha belirginleşmişti. Kıbrıs Türk halkı, öngörülen Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yurttaşlığını bugüne kadar pek de belirginleştiremediği “Kıbrıs yurttaşı” olma kavramına göre daha çabuk benimsedi. Bu kimliğin yanına çok uluslu ve melez bir kültür yapısının sunulduğu Avrupa Birliği Yurttaşı olma kavramını da kolaylıkla yerleştirebildi. Bu dönem Kuzey Kıbrıs’taki ulusal televizyon kanallarının ve yerel basının tümünde şiddetli tartışmaların yapıldığı, “K.K.T.C. vatandaşlığı ve izolasyon”, “Kıbrıs Cumhuriyeti yurttaşlığı ve onun verdiği uluslararası kimlik”, “Kıbrıslı Türk olmak ve Türk kimliği”, “Kıbrıslılık”, “Anavatan- Yavru vatan ikilemi” vb. gibi birçok konu ilk defa açık bir şekilde tartışılmaya başlandı. Bu dönem değişen değerlerin, yeni kavramların ve bunlarla birlikte yeni soruların ve yeni bir medya anlayışının kısaca medya okuryazarlığı kavramının toplumun yaşamına adı konmadan girişinin bir başlangıcıydı da aynı zamanda ... Bildirinin başından itibaren aktarılanlar Kıbrıs’ta yaşanan siyasi sürecin anımsatılmasıdır. Uzun yıllardan bu yana süren siyasi belirsizlik Kuzey Kıbrıs’ta güçlü durumda olan sivil toplum örgütlerinin şekillendiği ortamın anlaşılabilmesi açısından önemlidir. Toplumsal yaşamın her alanında etkili olan sivil toplum örgütleri, demokratikleşme, kültürel yapılanma, eğitim ve öğretimdeki yaklaşım biçiminin belirlenmesi vb. gibi hemen her alanda belirleyici bir işleve sahiptirler. Bunun yanı sıra siyasi belirsizlik durumunun, devlet politikasının geliştirilmesine etkisi, toplumsal tepkilerin temel çıkış noktalarının anlaşılabilmesi, görsel ve yazılı iletişimin hangi siyasi gerçekler ortamında olgunlaşıp sürdürüldüğünün ve geleneksel yayın politikasının değişiminin doğru algılanabilmesi için bir hatırlatma amacı taşımaktadır. 24. Şubat.1964’te kurulan Bayrak Radyosu ilk yayınına başladığında aslında bir radyonun program yapma kaygısından uzak Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin sesini dünyaya duyurabilmelerini sağlamak işlevini görmekteydi. 19. Temmuz 1976 yılında ilk kez yayına başlayan televizyonla birlikte Bayrak Radyo Televizyon Kurumu adını alan kısa adıyla BRT, daha önce Kıbrıs Cumhuriyeti televizyonunun 1960 Anayasası çerçevesinde haftada bir gün yaptığı Türkçe yayınlardan sonra önce Türkiye’den gelen paket yayınlarla, daha sonra da kendi bünyesinde kurulan kadrolarla sürekli Türkçe yayın yapmaya başladı. BRT’nin yayın hayatına başlaması Kıbrıslı Türklerin dünyayı daha yakından izleyebilmesine ve iletişim kurabilmesine köprü olmuştu. Özellikle küçük toplumlarda iletişimin daha kolay, sürekli ve etkili olması gerçeği Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan insanların televizyon yayınlarını büyük ülkelerde yaşayan insanlardan daha fazla izlediği gerçeğini de ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca küçük toplum olmanın getirdiği akrabalık, komşuluk gibi daha yoğun insan ilişkileri, çocuk 75 programlarının bile daha büyük kitleler tarafından izlenmesi anlamında çarpıcı bir örnek teşkil etmekte, bu noktada eğitim- medya ilişkisinin etkinliğini de gündeme getirmektedir. Son döneme kadar BRT yayınlarının yönelimi tipik kitle toplumu örneklerinde olduğu gibi kamuyu yanlızca kendisine verilenlerin alıcısı sayan ve iletişim tüketicisi gözlüğü (Mills, 1974, s. 426), ile bakılan bir yapıdaydı. BRT’nin bu bakış açısı ile genelde “iyi yurttaş” yaratma, özelde ise birey eğitimininin doğru şekilde sürdürülmesinde ne ölçüde katkı sağlamış olduğu tartışma konusu olabilir. Medya okuryazarlığı kavramı henüz K.K.T.C.’de, BRT’de veya yayın yapan diğer dört özel kanalda açıkça tartışılan ya da Milli Eğitim Bakanlığı’nın yıllık müfredatında açıkça yer alan bir kavram değil. Ama genel olarak televizyonlarda yapılan program içeriklerine bakıldığında daha çok içinde bulunulan siyasi durumun sansürsüz tartışıldığı, halkın telefon bağlantılarıyla konunun içine çekildiği, yorum ve sorgulamaların rahatça yapıldığı yayınların ağırlıklı olarak sürdürüldüğünü görüyoruz. Üç yıl önce Annan Planı’nın ortaya çıkmasıyla başlayan sürece kadar özel televizyonların genelde bant kaydı ile doldurduğu program saatleri o dönemden itibaren daha çok canlı yayınlarla sürdürülmeye başlanmıştır. Bu durum bir anlamda modern topluma ait insan tipinin “katılan” (Kongar, 1981, s. 218- 219) insan olduğu gerçeği ile tüm toplumsal etkinliklere katılmanın ardında da insanın kendisini başkasının yerine koyabilme yeteneğinin yani “empati” nin televizyon yayınları kanalıyla toplumsal yaşamda anlaşılmaya başlandığı bir dönemdir. Kıbrıslılık kültürünün gündeme açıkça gelişi ve bu kimliğin tartışılması sırasında Kıbrıs’ta açılan kapılarla yeniden iletişim kurmaya başlayan iki halkın ortak geçmişlerinin yalnız tatsız anılardan değil aynı zamanda kültürel dil birliğinden de oluştuğu gerçeği işlenmiş, hatta Güney Kıbrıs’tan gelen birçok Kıbrıslı Rum programlara konuk olarak katılmışlardır. Bu dönem ilk defa Kıbrıs Türk kültüründen ziyade Kıbrıs kültürü ve Kıbrıslılık kimliğinin açıkça tartışılmaya başlandığı, melez kültürden söz edilen bir dönem olmuştur. Özellikle sivil toplum örgütlerinin etkin şekilde sürdürdükleri konferans, ortak kültürel etkinliklerin düzenlenmesi gibi ikili ilişkiler görsel medyada ağırlıklı olarak yer almıştır. Bu dönemde BRT, siyasi iktidarın değişmesi ile birlikte o döneme kadar olan yayın politikasını değiştirmiş, daha katılımcı ve demokratik bir yayın politikası yürütmeye başlamıştır. Çünkü, “great audience” (Lang, 1964, s. 379) yani büyük izleyici siyasi erkin yönlendirmelerini geri çevirmiş ve değişimi başlatmıştır. 3. BRT DE YAYINLANAN ÇOCUK PROGRAMLARININ DEĞİŞEN YÜZÜ DÜNYA İLE BULUŞMA ÇABASI, EĞİTİM- MEDYA İLİŞKİSİ Bu döneme kadar BRT’de yapılan çocuk programlarının genel içerikleri halen de devam ettiği gibi Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı’nın hazırladığı yıllık müfredat çerçevesinde oluşturulmakta ve bu doğrultuda hazırlanan program içerikleri onay için Eğitim Bakanlığı’na gönderilmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı eğitim ve öğretimle ilgili her değişiklikte, AB eğitim politikalarının yaşama geçirilmesi, müfredatın hazırlanması, ders saatleri, ders ağırlıkları vb. gibi bütün ilköğretimi ilgilendiren konularda Türkiye’deki yapıdan farklı olarak Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası’ndan görüş almaktadır. Bu yaklaşım sivil toplum örgütü, Eğitim Bakanlığı ve BRT’nin birebir ilişki içinde olduğunun bir göstergesi durumundadır ve son derece demokratiktir. BRT’de yayınlanan çocuk programları TRT’den alınan ya da çizgi film kuşaklarından oluşan bir yayın anlayışını 1990’lı yılların başından itibaren geride bırakarak Kıbrıs’la ilgili konuların işlendiği, sosyal yaşamın yansıtıldığı, kültür ve sanat değerlerlerinin tanıtılarak paylaşıldığı yerel bir içerikte sürdürülmeye başlanmıştır. BRT’de 76 yayınlanan uzun soluklu ilk çocuk programı olan “Gökkuşağı” 1993- 1999 yılları arasında onbeş günde bir bant yayını olarak yayınlanmıştır. (Olgaçer, Yalçın ve Mercan, 1993). 4550 dakika arasında yayınlanan Gökkuşağı programının her bölümünde mutlaka Kıbrıs’taki bir ilkokul yaptığı etkinlikle tanıtılmış, öğretmen ve öğrencilerle yapılan kısa röportajlara yer verilmiştir. Her programda mutlaka yer alan çizgi film kuşağındaki filmler, sözsüz, yanlızca görsel anlatım içeren Disney klasikleri arasından seçilmekte, beden dili, renk, gibi görsel iletişim dilinin yalın ve evrensel anlatımı çocuklarla paylaşılmak istenmişti. Program içeriği çocukların zevk aldığı resim, elişi vb. gibi hobilerin uygulamalarıyla çocukların katıldığı sergi ve resim yarışmalarının görüntülerinin gösterildiği ya da santranç, spor aktiviteleri ile hayvan bakımı gibi çocukları geliştiren bölümlerden oluşmaktaydı. Lefkoşa Belediye Tiyatrosu’nun kadrolu oyuncularının hazırladığı kısa kukla gösterisi ise programdaki son gösteriydi. Program süresince işlenen konular arasında yangın, su baskını vb. gibi durumlarda yapılması gerekenler, hemen aranması gereken telefon numaraları (itfaiye, polis teşkilatı, hastane gibi) tekrarlarla çocuklara verilmekte, bu durumlarda yapılması gerekenlerle, nasıl davranılması gerektiği öğretilmekteydi. Program metninde dikkat çeken bir başka bölüm farklı ülkelerin çocuk programlarından alınan ve “şimdi sizleri çok şirin ve enerji dolu bir arkadaşınızla başbaşa bırakmak istiyoruz Fransız Jordy söylüyor, DO..DO..” gibi anonslarla verilen görüntülerin taşıdığı anlam, ya da Ülkeler Geçiyor adlı her ülkenin otantik müziği eşliğinde ülkelere özgü kıyafetlerin sergilendiği görüntülü bölümdü. Bu bölümler kapalı bir toplumda yaşayan çocukların farklı kültürlerle tanışmasının küçük bir aracı durumundaydı. Buradaki işitsel ve görsel aktarımın amacı, aslında dünyada yalnız olunmadığının ve dünyanın farklı kültürdeki insanlarla paylaşıldığının anımsatılmasıydı, ama bununla birlikte Gökkuşağı programı genel olarak istenenin izleyicilere aktarılmasının amaçlandığı bir içeriğe de sahipti. Yine bu dönemde BRT’nin siyasi bir kurum olması nedeniyle yapılan yayınların siyasi erkin belirlediği doğrultuda daha fazla devletçi bir çizgide ve programların da daha çok iletme görevi yapacak şekilde yönlendirildiğini döneme ait program metinlerine baktığımızda görüyoruz. Bilgisayarlı eğitimin başlamadığı ve internet erişiminin henüz bugünkü şeklinde olmadığı, her yönden daha dışa kapalı ve izole bir toplumun izlerini Gökkuşağı gibi çocuk programlarının içeriklerinde görmek mümkündür. Gökkuşağı programından sonra 1998- 2000 yılları arasında yayına giren “Bir Varmış Bir Yokmuş” her hafta Cuma günleri sabah kuşağında canlı yayınlanan bir çocuk programıydı. (Olgaçer, Yalçın ve Mercan, 1998). Program içeriği, okullarda yapılan etkinliklerin aktarılması dışında, programa katılan değişik meslek gruplarından konukların eğlenceli bir ortamda mesleklerini tanıtmasıydı. Çocukların sordukları sorularla yalnızca aktarılanı öğrenmek değil, sorgulayarak öğrenmek tercih edilmişti. Yaklaşık yarım saatlik süre, çocukların yönlendirmesiyle gelişen, birey olarak programın içinde varoldukları bir kurguya sahipti. Bunun yanında global dünyanın belki de en önemli sorunu olan ve insanoğlu ile yaşadığı ortamı tehdit eden çevre kirliliği gibi global konular her programda işlenerek, duyarlılıklarının artması sağlanmak istenmişti. Bir Varmış Bir Yokmuş çocuk programı daha önce yayında olan Gökkuşağı programına göre çocukların verilenleri alan değil daha fazla katılımcı olduğu bir formatta gelişmişti. 2000 yılından itibaren her gün yayınlanmaya başlayan “Benimle Oynar Mısın?” dört gün canlı ve bir gün bant yayını olmak üzere haftanın beş günü çocuk izleyicilerle buluşmaktadır. (Olgaçer, Yalçın ve Mercan, 2000). 2003 yılına kadar canlı olarak yayınlanan program hala öğleden sonra kuşağında bant yayını olarak yayınlanmaya devam ediyor. “Benimle Oynar Mısın?” çocukların sosyal gelişimine katkı sağlamak, 77 bireyselliklerini geliştirmek amacıyla tasarlanmıştır. Çocuklara canlı yayın deneyimi kazandırarak onların yaşayarak öğrenme, doğal gelişen durum ve koşullar karşısında kendilerini ifade edebilme ve özgüvenlerini geliştirmelerine imkan vermektedir. Program yine çocukların yönlendirmesiyle her gün farklı bir içerikte yayınlanmaktadır. Pazartesi günü yayınlanan programda konuk edilen ilkokul öğrencileri hazırladıkları skeçler, müzik, fıkra ve dans performansları ile programın akışını sağlamaktadırlar. Salı günü yayınlanan bölüm çocukların okulda yaptıkları elişi örneklerini sergiledikleri ve kurgulanan atölye ortamında bunların yapım aşamasını izleyici çocuklarla paylaştıkları bir süreci içermektedir. Bu ortamda öğretmen, programı yönlendiren ve alışılan şekliyle elişini yapan değil çocuklarla birlikte onlardan farklı olmayan bir birey olarak yansıtılmaktadır. Çarşamba günü “Benimle Oynar Mısın?” ın ana konu içeriği medya okuryazarlığı kavramının çocuklara nasıl iletilebileceğinin bir örneğinin şekillendiği bölümdür aslında.. Çocuklar Tartışıyor alt başlığı verilen bu bölümde önceden seçilen bir konu ile ilgili bilgi verilirken aynı zamanda tartışma ortamının da yaratıldığını görüyoruz. Örneğin; Oyun muBilgisayar mı, Çevremizi koruyor muyuz, Boş vakit var mı yok mu, Trafikte güvende miyiz, Televizyon mu - hobiler mi, Yemiş mi - meyve mi ( yemiş sözcüğü Kıbrıs’ın yerel dilinde cips, kola, şeker, çikolata vb. gibi çocukların sevdiği ama yararları her zaman tartışılan tüm yiyecek ve içecekler için kullanılan bir sözcüktür), gibi başlıklar altında yaratılan tartışma ortamı yurttaşlık bilincini destekleyici kapsamdadır. Programın formatı içinde yer alan bir diğer özellik, programı izleyen çocuklarla kurulan telefon bağlantıları ile tartışmaya dahil edilmeleri aslında son üç yıldır değişen siyasi yapının haber ve tartışma programlarında olduğu gibi çocuk programlarında da yarattığı vizyon değişikliğinden başka birşey değildir. Programın Perşembe günü yayınlanan bölümü müzikle buluşma niteliği taşımaktadır. Bu aslında hepimizin çocukluk döneminde izlediği program formatında çocuklardan oluşan bir koro ve bir müzik parçasının öğretilmesi şeklindedir. Buradaki farklılık canlı yayın ortamında, hata ve mükemmelliğin yayın akışı içinde birlikte yaşanması, başlangıç ve sonucun izleyici ile birebir, eşzamanlı paylaşılabilmesidir. Cuma günü, Benimle Oynar Mısın? haftalık programının eğitsel kol faaliyetleri ile bitiş günüdür. Bu bölümdeki konuklar K.K.T.C.’nin değişik bölgelerinden gelen okulların temsilcileridir. Kıbrıs’ta yaşayan insanların akrabalık ve arkadaşlık gibi ilişkilerle birbirlerine olan yakınlığı çocuk programlarını, çocuklar kadar yetişkinlerin de izlemesine neden olmaktadır. Bu nedenle, çocuk program içerikleri mesajları iletmek açısından daha fazla önem taşımaktadır. Program içinde yayınlanan dış çekimlerde genellikle Kıbrıs’ta üretim yapan Süt Ürünleri Kooperatifi gibi devlet ya da özel kuruluşların üretim safhaları tanıtılmakta, çocuklar üretimin içine çekilmektedir. Kültür, sanat etkinlikleri içinde yer alan röportaj ya da work shop’ların yayınlandığı bölümler de yine çocukların tanıma, öğrenme, soru sorma ve sorgulamalarını sağlamaya yöneliktir. Benimle Oynar Mısın? programının hazırlanmasında öne çıkan çocuğun bilişsel ve psiko-motor gelişiminin desteklenmesidir. Duygusallık daha geri planda bırakılmış, çocuğun dünyayı daha realist algılayabilmesinin önü açılmak istenmiştir. Özellikle tartışma konusu olarak seçilen konuların içeriklerinin güncel olması ve izleyici katılımıyla iyi yurttaşlık kavramının geliştirilmesi, bireysel yapılanmanın sağlanmasının istenmesinden başka bir kaygı taşımamaktadır. Canlı yayın yapılan dönemde izleyicilerin programa telefon bağlantısıyla katılması aynı zamanda dikkat, sentez gücü, yorumlama yeteneği, demokratik katılım gibi unsurların programla bütünleşmesi anlamına gelmektedir. 4. SONUÇ K.K.T.C.’de sokaklarda gelişen bir gelenek olan toplumsal dayanışma ve toplumsal ortaklık, yaşanan sürecin sonunda toplumsal iletişim aracı olan televizyona taşınmıştır. 78 İçinde bulunulan gerçek dünyadan kopuk siyasi durum, televizyonlarda tartışılan Kıbrıs sorununun konu olduğu programlar, sivil toplum örgütlerinin uluslararası organizasyonlarda yer alma çabası, yakın geçmişte sivil insiyatif çatısı altında sokaklarda gelişen kendi kimliğini bulma çabası içindeki toplumda yurttaşlık bilinci ancak Kıbrıs sorununun kalıcı çözümü ile birlikte olması gereken noktaya gelebilecektir. Bu yapının hakim olduğu K.K.T.C.’de, yapılan televizyon yayınlarının genelinde gözlenen; sosyal yaşamdaki belirsizliğin izleri, dünyalı olma isteği, kültürel melezlikten oluşan kimliğin benimsenme çabası, çocuk programlarında da göze çarpmaktadır. K.K.T.C.’nin resmi yayın organı BRT’ de yayınlanan çocuk programları siyasi belirsizlik ve izole bir toplumun yansımalarını ister istemez içeriğine yansıtmıştır. Programlarda verilen farklı ülkelerin televizyonlarından alınmış görüntülerle bu kapalı kalma durumu hafifletilmeye çalışılmıştır. Küçük bir ülke olmanın getirdiği güçlü iletişim şansı yaşanan süreç içinde yetişkinler kadar, her yaştan çocuğun da yaşananlardan haberdar olması gerçeğini beraberinde getirmiştir. Kimlik - vatandaşlık, yurtseverlik – iyi yurttaşlık gibi tartışmaların yapıldığı her platformda ebeveynleri ile birlikte yer alan çocuklar, tahmin edilenden daha fazla konu ile ilgili fikir sahibidirler. Bu nedenle, medyanın itici güç olduğu kadar, toplumla da eşgüdümlü hareket eden bir yaklaşım içinde olması medya okuryazarlığı kavramının doğru algılanması için önemlidir. Bu süreç bu anlamda Kuzey Kıbrıs’ta ortak bir süreç olarak yaşanmış, toplumsal değişim medyanın yaklaşım biçimini yeniden gözden geçirmesi için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Kuzey Kıbrıs’ta kurumsallaştırılmaya çalışılan her yapının, çağdaş eğitim sisteminin organizasyonu, dünya ile entegre olmuş bir iletişimin sağlanabilmesi, insan haklarına dayalı bir hukuk sisteminin korunabilmesi, bireyselliğin ve iyi yurttaşlık bilincinin geliştirilmesi gibi her şey Kıbrıs sorununun çözümüne endekslenmiş görünmektedir. Kıbrıs sorunun kalıcı bir çözümle sonlandırılması ile kurulacak yeni federal devlet çağdaş ve melez kültürel değerleri bünyesinde barındıran, gelişmiş bir yurttaşlık bilincini beraberinde getirecektir. KAYNAKLAR Defleur, Melvin L. – Everette, Dennis E. (1991, MassCommunication. Boston: Houghton Mifflin Company. s.6). Understanding Kongar, Emre. (1981, s.218- 219). Toplumsal Değişme Kurumları ve Türkiye Gerçeği.İstanbul: Remzi Kitapevi. Laclau, Ernesto. (2000, s.46). Evrensellik, Kimlik ve Özgürleşme, çev: Ertuğrul Başer. İstanbul: Birikim Yayınları. Lang, Kurt. (1964). “Mass Appeal and Minority Tastes”, Mass Culture. D. David M White. Berneard Rosenberg. (New York: Free Press). s. 379. Mattelart, Armand ve Michele. (1998, s.134). İletişim Kuramları Tarihi. çev: Merih Zıllıoğlu. İstanbul: İletişim Yayınları. McQuail, Denis. (1994, s.6.). Mass Communication Theory: An Introduction. Londra: Sage Publications. 79 Mills, C. Wright. (1974, s. 426). İktidar Seçkinleri, çev: Ünsal Oskay, Ankara: Bilgi Yayınları. Nerone, John. (1989). “Professional History and Social Memory”. Communication; Urbana, Vol: 11, n. 2, s. 104. Olgaçer, Nilgün. Yalçın, Eran ve Mercan, Tülay. Gökkuşağı, Bir Varmış, Bir Yokmuş,Benimle Oynar Mısın? Programı Hazırlayanlar: BRT Kurumu Yayın Arşivi, Lefkoşa, K.K.T.C. Türkoğlu, Nurçay, (2004, s. 55). İletişim Bilimlerinden Kültürel Çalışmalara, Toplumsal İletişim, Tanımlar- Kavramlar- Tartışmalar. İstanbul: Babil Yayınları. 80 ETKİN BİR MEDYA OKUR-YAZARLIĞI İÇİN YEREL OLANAK YA DA OLANAKSIZLIKLAR Derya Nacaroğlu ÖZET Ülkemizde yerel düzeyde çok sayıda radyo ve televizyon kuruluşu yayın yapmaktadır. Birbirinden çok farklı kültürel, sosyal, coğrafi ve ekonomik zenginliklerin temsili anlamına gelen bu durum yerel medyanın içinde bulunduğu koşulları da belirlemektedir. Etkin bir medya okur-yazarlığı için yerel olanak yada olanaksızlıkların ortaya konulmaya çalışıldığı bu makalede, yerel medyanın ve yerel medya izleyicisinin koşulları niteliksel bir inceleme ile belirlenmektedir. Sonuçta etkin medya okuryazarlığı için varolan olanakların, hangi koşullar nedeniyle olanaksızlıklar haline dönüştüğü görülecektir. Anahtar sözcükler: yerel medya / etkin medya okur-yazarlığı / koşullar 1.GİRİŞ Görsel-işitsel medya çağında kazanılması gereken en önemli becerilerden biri olarak televizyon izlemeyi öğrenmek gösterilmektedir (Tekinalp, 2003, s.309). Dahası bu sadece televizyon izlemeyi öğrenmekle kalmayıp bütün bir medyayı takip etmeyi ve bilinçli, duyarlı okuyucu olmayı da kapsamaktadır. Küçük yaşlardan itibaren tıpkı sosyal davranış ve rollerin öğrenildiği gibi medyayı etkin olarak okumayı ve değerlendirmeyi de öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Çünkü radyo- televizyon ve basın, kurumsal ve siyasi anlamda çok önemli bir güçtür ve bunun nasıl izlenmesi gerektiği öğrenilmelidir. 1990’lı yıllarda radyo ve televizyon yayıncılığı alanında yaşanan değişimler düşünüldüğünde, oluşan yeni yayıncılık düzeni bu konuda “iyi müşteri”, “iyi tüketici” olmanın dışında “iyi yurttaş” olma adına da bu bilinçlenmeyi kaçınılmaz kılmaktadır. Anılan yıllarda Türkiye’de uzunca bir zamandır yayıncılık alanına hâkim olan tekelcilik; özel radyo ve televizyonların hem ulusal hem de yerel düzeyde birer birer sektörde yerlerini almalarıyla birlikte kırılmış, çoğulcu bir anlayış ve liberal sistemin gereklerine uygun olarak yayıncılık sektörü çok renkli bir hâl almaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 133. maddesine karşın 1989 yılından itibaren radyo ve televizyon alanında yaşanan önemli değişiklikler, radyo ve televizyon kanallarını çeşitlendirmiş, ulusal ve yerel yayın yapan radyo ve televizyon kanal sayısı hızla artmıştır. Radyo-Televizyon Üst Kurulu’ndan elde edilen bilgilere göre Mayıs-2003 tarihli verilere göre ülkemizde; 16 Ulusal Tv, 36 Ulusal Radyo, 15 Bölgesel Tv, 102 Bölgesel Radyo, 228 Yerel Tv, 952 Yerel Radyo bulunmaktadır. (Öksüz, 2003, s.151). 13.Nisan. 1994 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe giren, 4756 ve 4771 sayılı Kanunlarla değişik 3984 sayılı “Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun” ile birlikte en azından yasalar düzeyinde “korsan” dönem sona ermiş ve “yasal” dönem başlamıştır. Geçici dönem ile yasal dönem birbirinden kesin tarihlerle ayrılmadığından uygulamada yasa öncesi ortamdan çok farklı bir yapılanma gözlenememektedir(Gökçe,1996, s.165). Dünya’daki yayıncılık düzenindeki oluşumun tersine, Türkiye’deki yerel yayın kuruluşlarının medya sektöründe yaşanan değişime eklemlenmeleri sonradan olmuştur. Türkiye’de yayıncılık alanında yaşanan dönüşüm ulusal olanla başlamış, yerel 81 kuruluşlar daha sonradan alana katılmışlardır. Teknik düzenlemelerin tam olarak bitmemiş olmasıyla birlikte tanımlamalarda özel radyo-televizyonlar başlığı altında anılan ülke sathına yayılmış çok sayıda yerel düzeyde radyo ve televizyon kuruluşları bu çeşitliliğin içinde; birbirinden çok farklı kültürel, sosyal, fiziksel ve ekonomik zenginlikleri temsil etmeye başlamışlardır. Ulusal ve yerel radyo-televizyon kanalları tüm hızları ile yayınlarına devam ederlerken, sosyal yaşantımıza da tamamen entegre olmuşlardır. Demokratik bir yapılanma süreci içerisinde olan toplumumuzda çoksesliliğin gerekliliği olarak ortaya çıkan özel radyo ve televizyon kanalları sosyal yaşantımızın vazgeçilmez öğeleri haline gelmişler, bir yandan da yayın uygulamaları, politikaları ve içerikleri konusunda sıkça tartışılmışlardır. Özel radyo ve televizyon kanallarının getirdikleri düzeysiz yayın uygulamaları, içeriği boş konuşma ve tartışma programları, seviyesiz sunucu şovları, yanlış kullanılan Türk dili ve taraflı haber yayınları(Aziz, 1994, s.340) gerçekte demokratik yapılanmayı desteklemekten ziyade toplumu pasifleştirmektedir(Tokgöz,1973, s.272). Neil Postman ise bunu daha açık bir dille şu şekilde ifade etmektedir; “Televizyonlar insanlarda eskiye nispetle daha fazla bilgi sahibi oldukları hissini uyandırsalar da, aslında insanları gerçek bilgilerden uzaklaştırmakta, bilgisiz bir toplum yaratmaktadır”(Postman, 1994, s.37). Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen, çoğulcu demokrasinin gelişimi açısından çokseslilik gereklidir. Bu çoksesli ortam, yerel bazda da demokratik bir yapılanmayı başlatacağı için gereklidir. Demokratik kurumların önde gelenlerinden olan yerel yönetimlerin seçilmiş olmalarının dışında, gerçek bir katılımın sağlanması adına halk katmanlarının da bu idarelerin yönetim ve icraatlarında denetim ve katılım yollarını açmak önemlidir. Söz konusu katılımın gerçekleşmesinde de yerel kitle iletişim araçlarının çok büyük rolleri olduğu yadsınamaz. İster küreselleşme, ister tekelleşme veya ekonomik ve siyasal etkilerin bir sonucu olsun, hem bireysel hem de toplumsal boyutta yerel medyaya her geçen gün çok daha fazla ihtiyaç duyulduğu bir gerçektir. İşte bu çalışma, hukuki ve teknik boyutta aksaklıkların yanı sıra, içerik bazında da eleştirilerin hedef tahtası haline gelen yerel medyanın etkin bir medya okur-yazarlığı için sunduğu yerel düzeydeki olanak yada olanaksızlıkları tartışmayı amaçlamaktadır. Bu tartışma yapılırken yerel yayıncılığın içinde bulunduğu mevcut koşullardan yola çıkılmakta ve bir durum değerlendirmesi yapılmaktadır. Konunun başlığından da anlaşılacağı üzere bu çalışmada yerel medya bağlamında bir değerlendirme yapılmaktadır. Yerel medyanın hedef kitlesinin nasıl etkin bir medya okur-yazarı kimliği taşıyabileceği sorusuna yerel olanaklar yada olanaksızlıklar değerlendirilerek yanıt aranmaya çalışılmaktadır. Yerel yayın kuruluşları, medya okur-yazarlığının gelişmesi için ne gibi olanaklar sunmaktadır? Etkin bir medya okur-yazarlığı için yerel medya bir alternatif olabilmekte midir? Bu tartışmaların ışığında yerel medyanın ulusal medya ile karşılaştırması yapılarak, tarihi süreçte ulusal medyanın ardından gelen yerel radyo ve televizyon kuruluşlarının “etkin” bir medya okur-yazarlığı adına nasıl bir platform oluşturduğu sorgulanmaktadır. Konuya geçmeden önce yerel medya tanımını anımsamak gerekirse; Yerel medya, sınırları dar ve tanımlanmış bir yörede -ki bu yöre bir kent, bir kasaba olabiliro yöre halkını bilgilendirmeye (haberdar etmeye), eğitmeye, eğlendirmeye ve yöre kamuoyunun serbest oluşumunu sağlamaya yönelik yayıncılık faaliyeti içinde bulunan, aynı zamanda yöre halkının iletişim kurumu özelliğini taşıyan araç yada araçlar bütünüdür biçiminde yada bulundukları yöre ile sınırlı etkinlik gösteren, hedef kitlesini yalnızca yörede yaşayanların oluşturduğu ve sınırlı sayıda okura sahip basın kuruluşları 82 olarak tanımlanabilir(Vural,1999, s.44). Yerel medyanın içinde bulunduğu kent ortamı, bu kentin fiziksel, kültürel, sosyal ve tarihsel özellikleri ile yerel medyayı doğrudan etkileyen unsurlarla birlikte değerlendirilebilir. Kent kimliği yerel medya kimliğini ve işlevselliğini etkileyebilir. Bir anlamda yerel halk kentli kimliğini medyaya yansıtmaya çalışırken medya da kent kimliğini ortaya koymaya çalışır. Dolayısıyla teoride bir karşılılık durumu vardır. Seslendiği kente, kurumlarına, kuruluşlarına, kültürüne sahip çıkan bir yerel medyanın varlığı fonksiyonel bir tablo ortaya çıkarmakta, böyle bir medyanın demokrasinin, sosyal ve kültürel kalkınmanın, bilgi toplumu olabilmenin en önemli araçlarından biri olduğu konusunda iyimser bakışımızı pekiştirmektedir. 2.Yerel Medyanın İşlevleri Yerel medyanın işlevleri nelerdir? Kısaca bunu özetlersek, etkin medya okuryazarlığı için yerel olanaklar yada olanaksızlıkları değerlendirmek adına nirengi noktalarını daha net görebiliriz. Öncelikle yerel medya, yöneten-yönetilen ilişkisi çerçevesinde kamu hizmetlerinin sağlıklı ve doğru biçimde halka duyurulmasını sağlar/sağlamalıdır. Ayrıca yönetimin, yönetenin denetlenmesi, kamuoyu yaratılması yerel medyanın üzerindeki sorumluluklar arasındadır. Özellikle beldelerde yerel yönetimlerin hizmetlerinin duyurulmasıyla birlikte yerel yönetim-yurttaş ilişkisinin sağlanması önemli görevlerindendir. Yaygın medyanın önemli işlevlerinden biri olan eğitim işlevi de yerel medyanın toplumsal kimliği ile önem kazanır. Ulusal iradenin doğru ve amaca uygun yansımasında gereken demokrasi kültürünün yerleştirilmesi, yerel medyanın en önemli işlevlerinden birisidir. Yerel medya biçim ve içerik olarak taşıdığı bu temel işlevlerin yanı sıra yerel, bölgesel niteliği ile de yaşanılan dar bölgeye ilişkin haberlerin yayımlanması ile o bölgenin gelişimine katkıda bulunacak niteliktedir. Yerel medya ulusal düzeyde konular hakkında bilgi aktarırken özellikle üzerinde durduğu yerel sorunlar, olaylar konusunda ilgi yoğunlaşması yaratmaktadır. Yaşadığı coğrafik mekândaki olaylar ve gelişmeler hakkında bilgi sahibi olan birey, bu sorunlara karşı duyarlılık kazanır. Bu duyarlılık sorunların çözümünde birlik, ortak amaç ve dayanışmayı doğurur. Bu olgular da o bölgenin gelişimi konusunda önemli katkılar sağlayacaktır. Ayrıca yerel medya kültürel varsıllığın korunması, geliştirilmesi ve yaşatılması adına da önemli bir misyona sahiptir. Kültür ve kitle iletişim araçları arasındaki sıkı bağ düşünüldüğünde kültürün bir takım güç odaklarının etkisi altında kalması ve bu güç odaklarının istediği yönde biçimlenmesini engellemek, yerel medyanın ve bilinçli yerel medya takipçisinin varlığı ile mümkündür. Belli bir amaç doğrultusunda biçimlenen ve tek tipleşen kaynaklar, ulusal kültürel değerleri tehdit eder konuma gelebilir. Yerel medya bu anlamda kültürel değerlerin korunması ve yaşatılmasında önemli bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. 3.Yerel Medya Olanaksızlıklar Okur-Yazarlığının Etkin Olabilmesi İçin Olanak Yada Yukarıda işlev ve öneminden söz edilen yerel medyanın içinde bulunduğu koşullar da dikkate alınarak etkin medya okur-yazarlığı için hangi olanak yada olanaksızlıklarla kuşatılı olduğundan söz etmek için iki ayrı noktadan değerlendirme yapmak gerekmektedir. Bunlardan ilki yerel medyanın seslendiği ve etkin medya okuryazarlığı için aktif olması gereken hedef kitlenin mevcut koşullarının değerlendirilmesi, diğeri ise etkin medya okur-yazarlığı için malzeme sunan medyanın değerlendirilmesidir. 3.1. Yerel Medyanın Hedef Kitlesi 83 İlkinden başlayacak olursak, çok renkli ve sesli medya ortamı içerisinde kişilerin medyayı hangi beklentiler eşliğinde izledikleri, algıladıkları ve sorguladıkları konusu, medyanın kendi duruşunu belirlemesi adına önemlidir. Ama asıl önemli olan izleyici/dinleyici/okuyucu olarak medya takipçisi olan kişilerin bunu yaparken ne kadar etkin olabildikleri yada olamadıklarıdır. Yayıncılıkta mevcut haber ve program formatlarının çok kanıksanmış olması ve medya profesyonellerinin de ötesini sunmak gerektiği üzerine düşünmeyişi; izleyicilerin aktif bir medya okur-yazarı olarak daha ötesini beklemek ve bunun ne olması gerektiği üzerine düşünmek sorumluluğunu ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda etkin bir medyaokur yazarlığı için yerel medya izleyicisinin duruşu ve koşulları nedir? Medya okur-yazarlığını eleştirel ve aktif okur-yazarlık çerçevesinde ele aldığımızda yerel medyanın hedef kitlesinin, medyanın kurbanı olmuş bir kitle olmanın dışında bir şeyler oluşturabilmek, bir şeyleri değiştirebilmek, en azından bir etkide bulunabilmek için belli başlı donelere sahip olması gerekliliğini görmekteyiz. Medyanın izleyicisi yada takipçisi olmak nasıl bir duruma karşılık gelmektedir? Medya ne söylüyor yada ne gösteriyor ise aynen kabullenerek pasif bir duruma mı işaret edilmektedir? Yoksa alınan mesajlar aktif bir şekilde yorumlanıp değerlendirilebilmekte midir? Son yıllarda yapılan araştırmalar medyayı takip edenler için daha çok bu ikinci konuma dikkat çekerek izleyenlerin artık aktif olduklarını, medyayı sadece içeriği için değil kendi amaçları ve kendi ihtiyaçları için de kullandıklarını vurgulamaktadırlar. Burada medyanın nasıl kullanıldığı ve hangi ihtiyaçları karşıladığı önemli olmaktadır. Çünkü bu önemlilik medya okur-yazarı kimliğinin altının doldurulmasında belirleyici olacaktır. Yerel medyanın izleyicisi coğrafi bir mekânla sınırlı ve o coğrafi mekânın sosyal, ekonomik ve kültürel koşullarıyla donatılıdır. Ulusal medya ile karşılaştırıldığında daha az anonim bir yapı sergilemektedir. Yerel bir radyo-televizyon kuruluşunun yada yerel bir gazetenin yaptığı haber hedef kitleye ulusal olandan çok daha hızlı ve doğrudan ulaşacaktır. Bu doğrudanlık özelliği yerel medyayı ulusal olandan farklılaştırmaktadır.Medya kuruluşu ile hedef kitle arasında kurulan coğrafi yakınlığın oluşturduğu bu durum yöreye ilişkin sorunlar konusunda medya okuryazarını da daha etkin kılacak bir sonuç yaratabilir. Bu durum aynı zamanda yerel medyanın izleyicisini de ulusal medyanın izleyicisinden farklı kılmaktadır. Yerel yayın kuruluşları sadece bir haber yada bilgi kaynağı olmakla kalmamakta, seslendiği yörede yaşayan insanlar arasında bağlar kurarak, toplumsal dokunun da bir parçası haline gelmektedir. Toplumsal dokunun bir parçası haline gelmiş olan yerel medyayı okumak, anlamlandırmak ve bir izleyicisi olarak “iyi bir yurttaş olma” adına farklı beklentiler içine girerek ona sorumluluklar yüklemek de ulusal olana göre daha kolay ve doğrudan olmaktadır. Böylece medya mesajlarının içerik olarak özündeki enformasyon sadece imge ve öykülerden ibaret kalmayarak toplumsal ilişki örüntüsüne de katkı sağlamış olacaktır. Medya farklı biçimlerde de olsa bize bir şeyler söyleyen, bazı mesajları ileten bir yapıdır(Nalçaoğlu;2003,s.50). Medyanın söyledikleriyle izleyicilerin aldıkları farklılaşabilmektedir. Aynı görüntü, aynı haber izleyicide farklı okumalara ve anlamlandırmalara sebep olabilir yada kaynaklık edebilir. İçerik görünüşte ne kadar benzerse benzesin, bu içeriğe maruz kalan toplumsal bağlam farklı okumalara neden olabilmektedir. Medyanın içerdiği enformasyon, biçimsel özelliklerinden çok, onu izleyen yada takip edenlerin dünyalarıyla kurduğu özel ilişki sayesinde bir anlam kazanmaktadır. Medyanın içeriğini oluşturan mesajlar izleyicinin dünyasında kendisine 84 bulduğu karşılık ölçüsünde etkili olabilmekte yada olamamaktadır. Medya açısından bakıldığında içerik, izleyiciye ulaştığı anda medya amacına ulaşmış demektir. Ancak izleyici açısından bakıldığında kişilik özelliklerinin yanı sıra, etkin bir medya okuryazarlığı bağlamında izleyici; mesajın kendisine niçin bu kanal aracılığıyla iletildiğini, kanalın sahiplik yapısını, kontrol mekanizmalarını, ilişki içinde olduğu kurumları, sivil toplum örgütlerini, kâr güdüsünü, dolayısıyla böyle bir mesajı oluşturma pratiklerini etkileyecek pek çok faktörü düşünmek durumundadır. Aksi takdirde mesajı düz anlamıyla alır ve medyanın istediği, arzu ettiği “iyi bir tüketici” olarak kalır. Medya aracılığıyla kendine sunulan içeriği bu bağlamda alan izleyicinin değerlendirmesini önemli ölçüde etkileyecek, onu kuşatacak çevresel koşullar dikkate alındığında ise; medya okur-yazarının etkinliğinde, yörenin sosyal, ekonomik ve kültürel dokusunun, koşullarının ve ihtiyaçlarının belirleyici, aynı zamanda da sınırlayıcı olduğunu söyleyebiliriz. 3.2. Yerel Medya Kuruluşlarının Koşulları Değerlendirmemizin ikinci noktasını, etkin bir medya okur-yazarlığı için malzeme sunan yerel medya kuruluşları ve onların içinde bulundukları mevcut koşullar oluşturmaktaydı. Yerel medyanın duruşunu tanımlamak, etkin medya okur-yazarlığı için nasıl bir platform oluşturduğu konusunda bir fikir sahibi olmamızı sağlayacaktır. Yerel medyaya öncelikle sahiplik yapısı açısından bakıldığında pek çoğunun ticari kaygılarla, piyasada kâr etmeyi amaçlayan küçük ve orta ölçekli işletmeler şeklinde örgütlendikleri görülmektedir.Bu da gelişmelerini, özellikle çok hızlı değişen teknolojiyi takip etmelerini güçleştirmektedir.Bu durum başka bir sonucu doğurmaktadır, o da yerel medya kuruluşlarının ulusal medyanın bölge temsilcileri kolları yada sermaye açısından güçlü kuruluşlarca desteklenmesidir. Bu şekilde kurulan ilişkiler ağı, yerel medyanın çoğu zaman siyasal güç/iktidar merkezleriyle ilişkili, belirli parti, siyasal yada ekonomik güçleri destekleyen dahası bütün siyasal/ekonomik/toplumsal yapı ve iktidar ilişkilerinin içinde ortaya çıkan eşitsizlikleri sorgulama dışı bırakan bir tavır sergilemelerine yol açmaktadır. Özellikle ilçelerde geleneksel ilişkilerin yaygınlığı nedeniyle kamu temsilcileri çeşitli tehditlerle yerel yayın kuruluşlarının bağımsızlıklarını ve kamu yayıncılığı yapmalarını engellemektedirler. Böyle olunca da yerel medya da tıpkı ulusal medya gibi bulunduğu sosyal, siyasal ve ekonomik çevre koşullarında yanlı davranabilmektedir. Siyasal ve ekonomik güç ve iktidar merkezleri ile iç içe geçmiş durum, kaçınılmaz olarak yapısal bir yanlılık oluşturmaktadır.Yerel medya patronajlığındaki olumsuzluklar, medyanın işlevsel sorumluluklarına da olumsuz olarak yansımaktadır(Gezgin,2002, s.39). Dolayısıyla yerel medya için, bulunduğu çevre bazında medya dışı güç odaklarının etkileri söz konusudur. Bu durum yerel medya izleyicisinin medya içeriğini daha farklı okuması için bir zorunluluk getirirken, etkin olabilmesini kısıtlamakta, çoğu zaman da olanaksızlaştırmaktadır. Yerel medyaya ilişkin bir başka özellik, içeriğinde yakın çevreye, bulunduğu bölgeye ilişkin daha geniş bilgileri içeren söylemlerin olmasıdır. Ülke genelindeki sorunlardan çok-ki bunu ulusal medya zaten vermektedir- bölgesel, yerel sorunların gündeme getirildiği, tartışıldığı alanlardır. Yerel yayın kuruluşlarının yerel düzeyde etkinliğinin fazla olması, etkin medya okuryazarlığını geliştirme adına katkı sağlayabilir. Haber ve bilgilerdeki tazelik, haberlerin izleyenleri, okurları ilgilendirme derecesinin yüksekliği, yerel medya profesyonellerinin halkla entelektüel düzeyde kurabileceği yakınlık; ulusal medya izleyicisine göre yerel medya izleyicisinin etkin medya okuryazarı profilinin oluşmasında önemli öğeler olarak görülmelidir. Ayrıca yerel medyanın daha dar bir kitleye sahip olması ve bu kitlenin de daha homojen bir yapı sergilemesi etkin medya okuryazarlığı için bir olanak yaratmaktadır. Yöre halkının 85 sorunlarını aktarabilmek ve bunları giderebilmek için yöre halkının değerlerini çok iyi bilmek, çok iyi tanımak gereklidir ve bu gerekliliği yerel medya yerine getirebilmektedir. Çünkü yörenin özelliklerini, ihtiyaçlarını en ince ayrıntısına kadar yine o yörede çalışan medya profesyonelleri bilebilir. Yerel medya açısından yörenin sorunlarını bilmek, aktarabilmek ve bunları giderebilmek adına; yöre halkı açısından ise kendi değerleri doğrultusunda istek ve önerilerini ifade edebilmek adına yerel medyanın taşıdığı nitelikler etkin medya okuryazarlığının olanaklılığı için ulusal medya ile karşılaştırıldığında çok önemli bir ayrıcalıktır. Ancak yerel medyanın taşıdığı handikap, kuruluşların sahiplik yapısı ile ilgili olarak seslendiği küçük bölgede çok girift hale bürünmüş siyasal ve ekonomik güç ve iktidar merkezleri ile kurmuş oldukları ilişkilerdir. Bu ilişkiler yerel medyanın kolaylıkla manipüle edilebilmesini ve bu manipülasyonun etkin medya okur-yazarlığını engelleyebileceği varsayımı, bu konudaki iyi görüşleri gölgelemektedir. Yerel medyanın duruşunu belirleyen bir diğer özellik genel olarak işverenlerin çoğunlukla meslekle ilgili kişiler olmayışıdır. Dahası işin mutfağında çalışan kişiler de medya profesyonelleri değillerdir. Çok sayıda iletişim fakültesi olan ülkemizde yerel medyada iletişim eğitimi almış kişileri görmemek ayrı bir tartışma konusudur. Ancak sadece editoryal anlamda yada genel yayın yönetmeni sıfatıyla çalışan kişilerin yer yer de olsa meslekten geldiklerini görebiliyoruz. Ancak bu meslekten geliş durumu, yine de medya sahibinin haber merkezinin günlük işleyişini, yapılan haberlerin türünü yada reklam departmanının karar sürecini etkilemesini -doğrudan müdahale olmasa bile- en aza indirmede çok da belirleyici olamamaktadır. Nihai olarak gerek haber gerek reklam yada diğer malzemeler şirketin çıkarını gözetme etrafında kurulmaktadır. Her toplumsal olayda olduğu gibi, yerel medya da içinde bulunduğu ve görev yaptığı toplumun yapısına uygun olarak şekil alır. Medya çalışanları da o toplumsal yaşamın birer ürünüdürler. Dolayısıyla medyanın içeriği oluşturulurken toplumsal yaşamın ve ilişkilerin belirleyiciliği, etkin medya okuryazarlığının sınırlarını belirlemektedir. Örneğin, birey olarak toplumsal bazda rahatsızlık duyduğumuz bir konuyu yerel düzeyde bir medya kuruluşuna taşımak ve sorunun çözülmesi için çaba harcamak; yada kent için her geçen gün giderek büyüyen bir sorunun çözülmesi adına bir kamuoyu oluşturup bunu medya kuruluşları aracılığıyla yansıtabilmek, çoğu zaman sözünü ettiğimiz toplumsal ilişkiler, güç/sermaye/iktidar ilişkileri çerçevesinde olanaklı olamamaktadır. Oysa ki pek çok sorunla ilgili olarak (çevre, trafik vb.) mücadele öncelikle yerel muhalefetle başlar ve daha sonra ulusal yada uluslar arası arenaya taşınabilir(Gezgin,2002, s.103). Sonuç Yerine İzleyici ile medyanın ürettiği içerik buluştuğu noktada izleyici iyi tüketici olmaktan öteye gidemez. Eğer varolan yayıncılık anlayışı izleyiciye, hayatı daha bütünlüklü bir biçimde anlaşılır kılacak sorular sorduracak türde değil ise, izleyici bunun böyle olması (demokratikleşmiş bir yayıncılık hedefi üzerine) için düşünmeli, dahası çabalamalıdır. Kent kimliğini ortaya koymaya çalışırken sermaye/güç ve iktidar ilişkileri ile kuşatılmış olan yerel medyada halk, kentli kimliğini yansıtabilmelidir. Yerel medya doku olarak buna uygundur. Yaygınlığı ve etkinliği, özellikleri etkin bir medya okuryazarı olarak fark edilip değerlendirildiğinde, yerel medya ulusal olana göre etkin medya okuryazarlığı için yukarıda sıralamaya çalıştığımız olumsuz bir takım koşullarına rağmen ulusal medyaya oranla çok daha fazla olanak sunmaktadır. Ancak 86 gözlenen şudur ki, etkin bir medya okur yazarlığı için yerelin sunduğu olanaklar, yerel medyanın yaşadığı olumsuz koşullar nedeniyle kullanılamamaktadır. Bunların en başında da yerel medya kuruluşunun sahiplik yapısı, sermaye/güç ve iktidar ilişkilerinin sektörü kaçınılmaz bir şekilde meslek ilkeleri dışında yönlendirmesi, ekonomik olarak yüksek finansman gerektiren sektörde ticari kaygıların kamu yararının önüne geçmiş olması gelmektedir. Bölgeyi ve bölge halkını çok iyi bilen yerel medyada yerel halk, kendi bölgesinin sorunlarını, gelişmesini, kendi sesini, kendi yüzünü görebilir. İnsanların kendi çevresinden yada kendileriyle özdeşleştirdiği kişilerin yaptığı bir etkinliği görmeleri ve sonuçta oluşan bu tanıdık olma duygusu, yerel halkın kendisi yada çevresiyle ilgili her şeyi daha yakından izlemesine ve olaylara daha yakından sahip çıkmasına yol açar. Dolayısıyla etkin medya okur-yazarlığı için yerelin sunmuş olduğu olanaklar ulusal olana göre çok daha fazladır. Ancak ne var ki yukarıda sıralanan faktörler, yerel medya kuruluşlarının ekonomik ve siyasal olarak tamamen bağımsız olmayışları yada olamayışları yayın politikalarını belirlemekte, bu da etkin medya okuryazarlığı için yerel halkın elinde görünen olanakları, olanaksızlıklar haline getirmektedir. KAYNAKÇA Aziz, A. (1994). Televizyon ve Radyo. Ana Yıllık. A.Ü. Yayınları. S: 340. Gezgin, S. (2002). Medya ve Eğitimde Birikimlerim. İstanbul: İ.Ü.Yayınları. Gökçe, O. (1996). Anadolu ve Küçük Yerel Televizyonlar. Der:Emir Turam. “2000’li Yıllara Doğru Türkiye’de Tv” İstanbul:Altın Kitaplar.S:165-180. Nalçaoğlu, H. (2003). “Medya ve Toplum İlişkisini Anlamak Üzere Bir Çerçeve” Medya ve Toplum. Der:Sevda Alankuş, İstanbul:IPS İletişim Vakfı Yayınları. S: 43-57. Öksüz, S. (2003). Küreselleşmede Nasıl Bir Medya Düzeni. Ankara:Piramit Yayıncılık. Postman, N. (1994). Televizyon: Öldüren Eğlence. Çev: Osman Akınhay. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Tekinalp, Ş. (2003). Camera Obscura’dan Synopticon’a Radyo ve Televizyon. İstanbul:Der Yayınları. Tokgöz, O. (1973). “Çağımızın Gazeteciliğinin Özellikleri” A.Ü.SBF BYYO Yıllık, S:272. Vural, A.M. (1999). Yerel Basın ve Kamuoyu. Eskişehir:Anadolu Üniversitesi Yayınları. 87 KONYA’DA YEREL GAZETE OKUMA VE YEREL TELEVİZYON İZLEME DAVRANIŞLARI Bünyamin Ayhan GİRİŞ Yerel medya adından anlaşılacağı üzere il ve ilçelerde günlük, haftalık, aylık veya daha fazla aralıklarla çıkan yazılı basınla, yerel televizyon ve radyoları kapsamaktadır. Yerel basın genel olarak “İstanbul dışındaki kent, kasaba ve köylerde bulundukları yöre ile sınırlı etkinlik gösteren, hedef kitlesini yalnızca yörede yaşayanların oluşturduğu ve sınırlı sayıda okura sahip basın kuruluşları (Vural 1999:44) olarak tamınlanabilirken; televizyonlar için bu durum geçerli değildir. Gelişen teknoloji ile birlikte yerel nitelik taşıyan televizyon kanalları, uydu ve internet bağlantısı ile bütün dünyada izlenebilir hale gelmekte, ancak bu durum yerel televizyon kanallarını içerik olarak değiştirmemektedir. Üstelik yerelliği vurgulayıcı unsurları daha da ön plana çıkan yayın politikası gütmektedirler. Bu süreçte yerel medya araçları ulusal ve küresel medya araçlarına göre birçok dezavantaja sahip olduğu gibi diğer taraftan da birçok avantajı da bünyesinde barındırmaktadır. Coğrafi etmenler, ekonomi, siyaset, bölgecilik, kültürel farklılık ve yerelliğin diğer öğeleri yerel medyanın gelişmesini sağlarken, yasal mevzuat, teknoloji, kalifiye eleman sıkıntısı ve gazetelerin yayın politikası, sayfa düzeni, dağıtımı ve gazete okuyucularından kaynaklanan sorunlar yerel medyanın gelişmesini engellemektedir. Olağanüstü durumlarda ulusal basının işlevlerini yapacak kadar güçlenebilen yerel basın, toplum demokratikleştikçe gittikçe güçlenmesi gerekir iken tam aksine toplumsal haber alma yapısında yeri daralmaktadır. Konya’da bugün yayınlanan yedi gazetenin ortalama satış rakamı resmi olarak bin ile iki bin beş yüz arasında değişmektedir (bu sayıya merkezdeki bayii satışları, aboneler ve ilçelerde yapılan satışlar da dahildir). Bu satış grafiği yaklaşık bir milyonluk bir nüfus ve yetmiş bin üniversite öğrencisinin bulunduğu bir il olarak Konya’da, 6500–7000 bin civarında yerel basın tirajı ile gazetelerin toplumda okunma oranının ne olduğu hakkında bilgi vermektedir. Bu oranı Almanya ve İngiltere ile karşılaştırırsak yerel basın açısından durum daha da netleşir. Örneğin bizde hiçbir bölge gazetesi Almanya’da olduğu gibi 190.000 satmamaktadır (Konya’daki bazı yerel gazeteler bölgesellik özelliği göstermektedir). Bölgesel gazetelerin Almanya’da tirajı 17,3 milyondur (Buchner 1999:20). İngiltere’de ise yapılan bir araştırmaya göre 15 yaş ve üstü insanların % 73’ü bir pazar gazetesini, % 67’si ulusal düzeyde bir gazeteyi ve % 31 yerel düzeyde bir gazeteyi okumaktadır (Curan ve Sparks 1999:440). Türkiye’de ise toplam 759 gazete bulunmaktadır. Bunların toplam tirajı ise 3,5-4 milyon civarında seyretmektedir (Güreli 1999:9-14). Bizdeki basının toplam tirajı, Almanya’da ve İngiltere’de yayınlanan yerel basının yaklaşık dörtte birini oluşturmaktadır. Konya’da görüşülen gazeteciler, bayiler ve ana dağıtım şirketlerinin verdiği bilgiler sonucunda büyük çoğunluğu şehrin sanayi ve ticari bölgelerinde olmak üzere ulusal gazetelerden Zaman 14.000, Vakit 7000, Yeni Şafak, 6000, Posta 1000, Hürriyet 900, Milliyet gazetesi ise 800 adet civarında satmaktadır. Diğerlerine göre daha çok satan Zaman, Vakit ve Yeni Şafak gibi gazeteler, tirajının % 90’ını abone sistemi ile okuyucusuna ulaştırmaktadır. Selçuk Üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir çalışmada da Zaman, Milliyet, Sabah ve Yeni Şafak gazeteleri, öğrenciler tarafından en çok tercih edilen gazete olarak belirlenmiştir (Ayhan 2004:214). Konya, tarihsel süreçte yerel bir gazetenin ilk olarak iki şehirde birden yayın yapan bir kent olma özelliğine sahiptir. Öğüt gazetesi, Millî Mücadele Dönemi’nde Ankara ve Konya’da yayınlanarak kamuoyu oluşturmada önemli görevlerde 88 bulunmuştur. Diğer taraftan ilk yerel televizyon 1991 (Mart) yılında Sun TV adıyla yine Konya’da faaliyete başlamıştır. Aynı zamanda Türk toplumsal yapısının analizinde Konya çalışmaları, önemini giderek artırmaktadır. Özellikle merkez-çevre ilişkisi, geleneksel-modern, İslam ve liberal, küreselleşme ve yerelleşme kavramları çerçevesi içinde yer alan bütün araştırmalarda Konya önemli bir araştırma alanı olarak görülmektedir (Ayata 1991, Kalender 2000, Gökçe ve Ark. 2001, Çelik 2002, Demirpolat 2003, Hülür ve Kalender 2003). Bu çalışmada Konya halkının yerel gazete okuma ve okumama nedenleri, yerel televizyonları izleme ve izlememe nedenleri başta olmak üzere yerel medyayı izleme amaçları ölçülmek istenmektedir. Teknik olarak saha araştırmasının kullanılacağı çalışmada, elde edilen veriler, istatistiksel analizlerle yorumlanıp çalışmanın amacına ulaşılmaya çalışılmaktadır. KONYA’DA YEREL GAZETE ve TELEVİZYONLAR Konya’da yer alan yerel basın ve televizyonların tarihi hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse Konya’da matbaanın kuruluşundan başlamak gerekir. Konya’da ilk matbaanın temeli 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi’nin sonucu olarak oluşturulan vilayet matbaası ile atılmıştır (Koçabaşoğlu, Birinci 1995:102; Kabacalı 1998). Nizamname ile her vilayete açılması düşünülen mektupçuluk kurumu vasıtasıyla, vilayetin her türlü yazışma işini yürütecek bir kurum ve aynı zamanda bunlara bağlı olarak matbaalar kurulmasını kararlaştırılmış böylece İstanbul dışındaki vilayetlerde devletin desteğiyle yerel basının oluşumu sağlanmıştır. Bu matbaalarda aynı zamanda genellikle vilayetin adını taşıyan resmi gazeteler çıkarılmıştır. Bunun sonucu olarak 1867 yılında Konya’da vilayet matbaası kurulmuş 1869’da ise matbaa tarafından çıkarılan resmi Konya isimli gazete ile Konya’da basın hayatı doğmuştur (Arabacı 2002). Konya’da basın olgusunun gelişimi diğer kentlerle benzerlik taşımaktadır. Yani meşrutiyetle birlikte gelişme sağlamış, Meşrutiyetle birlikte gelen İttihat ve Terakki milliyetçiliğiyle beraber gazetelerin yayın politikaları değişmiş (örneğin Babalık gazetesinin ismi Vali Muammer Bey tarafından Türk Sözü olarak değiştirilmiştir), Meşrutiyetle birlikte toplum hayatında siyasal ve toplumsal olarak bir ihtiyaç haline gelen basın, güç olarak Milli Mücadele dönemi zirveye çıkmıştır. Yerel basın tarihsel süreçte hiç ulaşamayacağı bir boyutta binlerce okuyucuya sahip olmuş, hatta okuyucular gazetenin çıkmasını matbaa önünde bekleyecek kadar, gazete toplumun haber alma ihtiyacını karşılamıştır (Ayhan 2005). Milli Mücadele sonucunda oluşan yeni siyasal yapı ile birlikte gelişen basına yeni görevler yüklenmiştir. Öyle ki basın yoluyla modernleşmenin sağlanması amaçlanmıştır. Bu modernleşme aracı olma yönündeki basının amacı geçmişten oldukça farklıdır. Ali Suavi’nin İngiltere’den yaptığı muhalif gazetecilik örneğinde olduğu gibi yazılarının yanında verilen diferansiyel denklemleri, integral hesapları, muhasebe sistemleri astronomi, gibi modern bilimlerin açılımları gazetede yayınlanmasa da (Türköne 1994:44); yüzünü batıya dönen genç Türk Cumhuriyeti, inkılâpların topluma yerleşmesi ve kökleşmesi için basını bir amaç için kullanmış ve gazeteler okuyucu üzerinde ciddi etkiler bırakmıştır. Osmanlı Devleti’nin halkı aydınlatmak için oluşturduğu gazeteler, devlet memurları tarafından çıkarılarak masrafları devlet tarafında ödenirken, Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte basın, toplumsal dönüşümün sağlayıcı araçlarından biri haline gelmiş, inkılâpların uygulanması ve halka mal edilmesinde günün önemli kitle iletişim aracı olarak görevini yapmaya çalışmıştır. 1950’li yıllara kadar Türkiye’de ulusal anlamda ciddi olabilecek bir basın olgusu yoktur. Ancak sektörde İstanbul ve Ankara’nın hâkimiyeti görülür ve yerel basın bu illerdeki basın organlarından siyasi ve haber olarak beslenir. Demokrat Parti ile birlikte 89 gelişen ulaşım ve iletişim sistemleri İstanbul basınının Anadolu’ya daha kısa zamanda ve günübirlik dağıtımını mümkün kılmış bu sayede İstanbul ve Ankara’da basılan gazeteler ülkenin her tarafına dağıtılır hale gelmiştir. Gelişen teknoloji ile ulusal basın, yerel basını geriye bırakacak kadar gelişmiş ve hâkimiyetini pekiştirmiştir. 1950 yıllara kadar ulusal basın olarak nitelendirilecek İstanbul ve Ankara basını da yerel basın ile aynı sorunlarla uğraşmıştır (Arabacı, Küçükbezirci 2000). 1950’li yıllar diğer taraftan açıkça Demokrat Parti taraftarlığı yapan yerel gazetelerin çok olduğu bir dönemi temsil etmektedir. 1960’lı yıllara gelindiğinde ise, basın hayatına devletin maddi destek olarak ilanlarla direkt girdiği dönemlerden biridir. Yeteri kadar sayı çıkarabilen gazeteler, yazılar aynı olsa bile basın ilan kurumundan alınan ilanlarla, kendini ayakta tutmaya başlamışlardır. Bu tarihlerden sonra yerel basın ve ulusal basın kavramı iyice netleşmeye 1960 ve 70’li yıllarda şehir merkezlerin daha da güçlenmesi ile bu durum pekişmeye başlamıştır (Fırat 1995:162). Bu bağlamda 1970’lı yılları tanımlarken Tokgöz (2001:11), İstanbul basınının fotoğraf ve teknoloji kullanımı ile Anadolu’nun her bölgesine girdiğini bu gelişmenin ise yerel basının gelişememesinin temel sorunlarından biri olarak yerel basının teknolojik olarak İstanbul’a bağlanması olarak ifade etmektedir. 1980’li yıllarda basın Özal’la birlikte yeni bir yapılanmaya doğru gitmiştir. Liberal ekonomiye geçişte basın yerini almış, sisteme ayak uyduramayanlar çekilmiş, bunların yerine yeni basın kuruluşları yayın hayatına başlamış, gazetecilik anlayışından öte ticari kaygılar ön plana çıkmıştır. Örneğin 1940-45 yılları arasında kurulmuş hiçbir gazete bu gün basın hayatında yer almamaktadır. 1946-1949 yılları arasında kurulan 16 gazete ise yayın hayatına devam etmektedir. Kısaca özetlersek Türkiye’de yayınlanan gazetelerin % 46’sı 1980 sonrası yayın hayatına başlayan gazetelerdir (Koyukan 1995:170-171). 2000’li yılarda ise küreselleşen bir dünya’da yoğunlaşan televizyon ve diğer gazete yayınları arasında bireylerin kendi bölgelerine yönelerek yerel televizyon ve gazetelere yönelmeleri beklenirken gazeteler için değişen bir durum olmamıştır. Konya Basın İlan Kurumu Müdürü’yle yapılan görüşmede son on yıldır Konya yerel basınının tirajının aynı olduğunu belirtmesi bu gerçeği belirgin bir içimde ortaya koymaktadır. Diğer taraftan ulusal basın da azalma olmasına rağmen yerel düzeyde basın tirajını koruyabilmiştir. Her ne kadar yerel basının bu durumu, küreselleşmenin getirdiği yurtsuzlaşma olumsuzluğuna karşı basının bir yer göstermesi olarak bireye, kendisiyle benzer sorunlara, hedeflere, deneyimlere sahip insanlarla ilişkiye geçme, deneyim paylaşma, ortak çareler/çözümler üretmek olarak konusunda bir referans çerçevesi sağlama olguların ön plana çıkması olarak görülse de (Alankuş 2003:115), bu olgu her yerde aynı sonuçları göstermemektedir. Konya’da görüşülen gazeteciler ve gazete satımının ve dağıtımın yapıldığı yerler açısından yerel basını, Habermas’ın (1997) batı toplumlarının gelişim sürecinde basını incelediği ve ticari faaliyet olarak gördüğü haberticaret-siyaset üçlemesini başlangıç aşamasında bir çizgide olarak görebiliriz. Yerel gazeteler, ticari ve siyasi bir amaç içerisinde okuyucu ve üretim-tüketim sürecine dâhil olmaktadırlar. Bu anlamda Türk basın tarihinde gazeteler, siyasal yapıdan ayrı düşünülemeyecek bir yapı arz etmektedir. Bu acıdan Osmanlı basını da okuyucu olmadan veya arkasında herhangi bir toplumsal sınıfın desteği olmadan ortaya çıkmıştır. Bu süreç günümüze kadar devam etmiştir. Toplumun haber ihtiyacı güçlü bir itici güç olmadığı için siyasal eleştiriler ve bunların açılımında oluşan süreçler iktidar tarafından kısıtlandığı için gazete okuryazarlığı ve gazete tirajı hep düşük kalmıştır. Tirajlar ancak olağanüstü durumlarda veya sıradan insanların günlük sorunlarına etkili biçimde sahip çıkıldığı zamanlar da artması (Koçabaşoğlu 1995:97) basının okuyucu ile ilgili olarak direkt haber ve bilgi üretmediği iddiasını dile getirmiştir. Koçabaşoğlu’nun bir diğer iddiasında ise gazete okuyucusunun nicelik ve nitelik olarak sınırlı olmasını basın90 okuyucu ilişkisinde en büyük sorun olarak görür. Gazete okuyucusunu kendine çekememiş, okur-yazar oranı artmasına rağmen potansiyel okuyucu kitlesi aynı oranda fiili okuyucuya dönüştürülememiştir. Doğal olarak bireyler kendine yakın olanı istemekte; oysa basın, bireylerin yığın şekilde yaşadığı kentte veya kırsal kesimde hayatsal sorunlarıyla ilgili ciddi olarak ilgilenmemektedir. Konumuz açısından Konya’da bugün olan 7 günlük, 2 haftalık, 1 on beş günlük gazete olmak üzere toplam 10 gazete yayınlanmaktadır. Bunlar Merhaba, Yeni Meram, Konya Postası, Yeni Konya, Hakimiyet, Anadolu Manşet ve Memleket gazeteleridir. Bu gazetelerden Memleket gazetesi hariç diğerleri basın ilan kurumundan ilan almakta, Memleket gazetesi ise bekleme sürecinde bulunmaktadır. Ayrıca, Merhaba, Yeni Meram, Konya Postası, Hakimiyet, Anadolu Manşet, Memleket ve Anadolu’da Gündem gazetelerinin internette web sayfaları bulunmaktadır. Bu gazetelerin bazıları ilçelerde de satılmakta, bazıları ise Karaman İli’ni de içine alarak bölgesel gazete özelliği göstermektedir. Yayınlanmakta olan gazetelerden ilk ikisi tiraj açısından Konya’da en çok satan gazete durumundadır. Konya’da yayın yapan yerel televizyonların tarihi ise; 1 Mart 1991 tarihinde Sun TV’nin kuruluşuyla başlatılır. Bu yerel televizyon aynı zamanda Türkiye’nin ilk yerel televizyonudur. Sun TV’yi Şubat 1992 yılında Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından kurulan KONTV takip etmiştir. Söz konusu televizyon kanalının yayına başlama programı ise Suudi Arabistan kanalı Arapsat’dan ezan saatlerinde ve Mekke’de bulunan Kâbe’den canlı yayınlarla olmuştur. Daha sonra kanal özelleştirilerek aynı siyasi yapıda insanların yönetimine geçmiştir. Örneğin ilk yönetim kurulunda bulunan Rıza Güneri, Refah Partisi milletvekili aynı zamanda Konya’da en çok satan ve okunan Merhaba Gazetesinin de sahibidir. Kanal önce bölgesel yayına başlamış daha sonra uydu yayını ile bütün dünyaya açılmıştır. Konya’da yayın yapan televizyonlar arasında çalışan personel açısından en eğitimli kadroya KONTV sahiptir. Bu iki kanaldan sonra MRT, ÇAĞRI 1, ve KTV isimli kanallar yayın hayatına başlamışlardır. MRT ve ÇAĞRI 1, kısa bir süre sonra gerekli yayın desteğini bulamadıkları için yayınlarına son vermek durumunda kalmışlar, KTV kanalı ise el değiştirerek yayın hayatına devam etmiştir. Yayın arenasına daha sonra KANAL 1 kanalı katılmış (Endüstri Holding’e aittir), bu kanal da Endüstri Holding olayından sonra MRT ve ÇAĞRI 1’in akıbetine uğramıştır. Yayın hayatına en son katılan kanal ise üniversitenin televizyon kanalı ÜNTV’dir. ÜNTV şu anda Konya’dan yayın yapan dört tane televizyon kanalından biridir. BU KONUDA DAHA ÖNCE YAPILAN ARAŞTIRMALAR Konya’da ulusal ve yerel televizyonlar üzerinde birçok çalışma yapılmıştır. Özellikle üniversitede yer alan sosyal alanlı fakültelerinde üretilen yüksek lisans ve doktora tezlerinde örneklem olarak genellikle Konya’nın alınması bu konudaki çalışmaları artırmıştır. Yapılan çalışmalar 1994 yılı ve sonrasıdır. Konya’da bu konularla ilgili olarak yapılmış ilk derli toplu çalışma, 1996 yılında Konya Valiliği’nin yaptırdığı araştırmadır. Valilik özel bir şirkete Konya hakkında bir saha araştırması yaptırmıştır. Bu araştırma Konya’da toplumsal yapı ve halk-devlet ilişkileri adını taşımaktadır. Araştırma da medya izleme alışkanlığı ve medyadan etkilenme düzeyi ile ilgili bölümler bulunmaktadır. Elde edilen verilere göre Konya halkının % 36.8 günde bir gazete alırken, % 31.6 ara sıra gazete almakta, % 31.5 ise gazete almamaktadır. Gazete alımı kişinin ülke ve yaşadığı şehir gündemiyle ilgisinin en açık göstergesidir. Konya halkı bu dönem de eğitim öğretim oranı açısından ülke ortalamasının üstünde bulunmaktadır. Bu dönem okunan ulusal gazetelerin özelliklerine bakıldığında muhafazakâr ve dini nitelikte olan gazetelerin ön planda olduğu görülmektedir. Türkiye, Zaman, Akit, Milli Gazete ve Yeni Şafak gazeteleri toplamın okuyucunun yaklaşık % 40’nı oluşturmaktadır. Aynı zamanda hiç gazete okumayan oranı ise % 26,1’dir. Bu araştırma 91 da dikkati çeken bir diğer öğe yerel gazete okuma oranı %1,5 olmasıdır. Konya halkı yerel gazete olgusunu oldukça uzak görünmektedir. Ulusal televizyon izlemede de muhafazakâr grupların yayın organlarının büyük farkla önde olduğu görülmektedir. TGRT, Kanal 7, Samanyolu, adlı tv kanalları izleyici pastasının % 36’sını kapsamakta bunlara ilave olarak yerel bir televizyon kanalı olan KONTV ise % 8,4’lük pay ile aynı yayın içeriğiyle bunların arasında yer almaktadır. Bu çalışma da televizyon izlemediğini beyan eden kişilerin oranı ise % 13,5’dir. Bu araştırmada dikkati çeken bir başka özellik olarak Kanal D ve SHOW TV televizyon kanallarının izlenme oranının yüksek olmasına rağmen, bu iki kanalın haber ve yorumlarına güvenilmediği ifade ederken diğer taraftan Konya halkının % 30’u medyaya göre düşündüğünü iddia etmektedir. Bir diğer araştırmaya göre (Koçak 2001) Konya halkının % 27’si boş zamanlarını değerlendirmek için televizyon izleyerek geçirdiğini ifade etmektedir. Ortalama televizyon izleme saati ise 4 saattir. Ayrıca sosyo-ekonomik statü ve cinsiyet ile televizyon izleme arasında anlamlı biri ilişki bulunmamaktadır. İzleyicilerin ilk tercihi % 59,9 ile ana haber bülteni ve diğer haber programlarıdır. Konya’da yayın yapan yerel televizyonlardan KONTV’nin ulusal kanallarla aynı kategori içinde izlenme oranına sahip olduğu anlaşılmaktadır (Koçak 2001:114). 2003 yılında Damlapınar ve Ayhan tarafından yapılan bir başka araştırmaya göre Konya halkı yerel televizyonları ortalama üç saat izledikleri dikkat çekmektedir. “Araştırmaya katılanların yerel televizyonları tercih etme amacının % 48,8 oranında yerel gündemleri ve olayları takip etmek, % 19,1 oranında boş zamanları değerlendirmek, % 13,7 oranında sosyal ortama katılmak, % 11,8 oranında eğlenmek olduğu görülmektedir. Deneklerin % 6,5 oranında da kategorize edilemeyecek kadar dağınık bir izleme amacı belirttikleri ortaya çıkmakta ve bunlar diğer izleme amaçları olarak tanımlanmaktadır. Bu sonuçlardaki dikkat çekici nokta, yerel televizyonların ontolojisinden hareketle izleyicilerin en çok oranda yerel gündemleri/haberleri takip etme amacına yönelik olarak tercih ettikleri anlaşılmaktadır” (Damlapınar, Ayhan 2003:194). Doktora tezi kapsamında 2004 yılında yapılan bir başka saha araştırmasında elde edilen bulgulara göre Konya halkının boş zamanlarını değerlendirme etkinliği olarak televizyon izleme davranış oranlarının daha da artmış olduğu gözükmektedir Boş zamanların % 34,3’ü televizyon ile gerçekleşmekte ve bireylerin % 45 televizyonu bir eğlence aracı olarak tanımlamakta ve televizyon izleme saatinde ise bir değişme olmamaktadır (Çakır 2005:63–64). Konya halkının televizyon tercihinde ilk üç sırayı 1996 yılının aksine SHOW TV, ATV ve KANAL D alırken ikinci kuşakta, Kanal 7, NTV, TRT kanalları gelmektedir. Burada dikkati çeken nokta muhafazakar kanalların izlenme oranının düşüklüğüdür (Çakır 2005:66). 1996 yıllarda üst sıralarda yer alan TGRT ise söz konusu araştırmaya göre %’lik dilimlerde en alt kümede yer almaktadır. Konya halkının burada önemli bir özelliği görülmektedir. Yapılan çalışmada ve diğer çalışmalarda dini programların izlenme oranı oldukça yüksektir. Deneklerin % 15,6’sı dini programları hiç izlemediğini ifade ederken %59 oranında bir kesim bazen ve sık izlediğini belirmektedir. %24.5 ise nadiren izlediğini belirtmiştir (Çakır 2001:71). Çakır’ın (2005:68) çalışmasına göre yerel televizyonlardan KONTV % 59.9, ÜNTV % 14.9, SUNTV ve KTV ise %11 izlenme oranına sahiptir. Deneklerin % 13,7 ise yerel televizyon izlemektedir. Televizyonlar üzerinde çalışmalar bulunmasına rağmen gazeteler üzerinde bir okuyucu profili ile ilgili araştırmaların neredeyse yok denecek kadar az olduğu söylenebilir. 92 ARAŞTIRMANIN METEDOLOJİSİ Bu araştırma, için iki tür anket kullanılmıştır. Önce yerel televizyon izleme davranışların ölçmek üzere kentin sosyo-ekonomik gelişmişlik derecesine uygun düşecek şekilde Selçuklu, Karatay ve Meram merkez ilçelerinde rastgele örneklem metoduyla seçilen 300 adet anket, deneklere uygulanmıştır. Hane olarak neredeyse ev başına bir adet televizyon düşen Konya’da gazete okuma alışkanlığı ve gazete alma düzeyi bölgeler ve sosyo-ekonomik ve kültürel farklılıklar nedeniyle aynı özellikleri göstermemektedir. Yapılan ön araştırma sonucunda görüşülen yerel gazete yetkilileri, gazete bayileri ve ulusal anlamda dağıtım yapan şirket yetkililerinden alınan bilgiler ışığında televizyon izleme davranışı ile ilgili olarak anket yapılan bölgeden farklı yerlerde anket çalışması yapılmıştır. Konya merkezde bulunan esnaf, sanatkâr ve sanayi bölgelerinde iş yeri sahipleri ve çalışanlarına yine 300 adet anketle rastgele seçilen örneklemler dâhilinde yerel gazete okuma davranışa ait bilgiler toplanılmaya çalışılmıştır. Anket uygulama zamanı ise 2005 yılı Mayıs ayıdır. Elde edilen veriler SPSS 11.0 paket programı kullanılarak bilgisayar ortamında işlenmiştir. Sonuçlar, frekans dağılımları, çapraz tablolar, Ki Kare analizleri yapılarak çözümlenmiştir. Anketin güvenirlik oranı Alpha, 8324 çıkmıştır. Bu da anketin güvenirlik oranının ortalamanın üstünde ve yüksek olduğunu göstermektedir. BULGULAR Sosyo-Ekonomik ve Demografik Özellikler Yerel televizyon anketlerinin sorularına cevap verenlerin cinsiyet dağılımına bakıldığında kadınların oranları % 51,7, erkeklerin oranı ise %48,3’tür. Kadınların yüzdelik dilim oranı erkeklerden biraz fazladır. Bunun nedeni ev kadınlarına yönelik olarak anketin yoğun bir şekilde uygulanmasıdır. Ankete cevap verenlerin eğitim durumuna bakıldığında %40,3 ile lise mezunu olanların çoğunlukta olduğu görülmektedir. Yüzdelik dilimde en az kesim %1,3 ile yüksek lisans ve doktora eğitim düzeyi ile % 2’lik “okur-yazar değil” seviyesidir. Eğitim oranından liselilerin yüzdelik dilim olarak çoğunlukta olması toplumun mevcut eğitim seviyesine uygunluk göstermektedir. Ancak bu durum bireylerin okuma-yazma sürecinde yer aldıklarının göstermemektedir. Eğitim ile cinsiyet arasında anlamlı bir farklılık vardır (p< 0.05). Erkeklerin eğitim düzeyi kadınların eğitim düzeyinden yüksektir. Ankette sosyo-demografik bir diğer özellik olarak ailenin geleneksel mi yoksa çekirdek bir aile olduğuna ilişkin olarak ailenizde sizinle beraber kaç kişi yaşamaktadır sorusuna, % 19,7’si üç kişi, % 32,7 dört kişi, % 22,3 ise 5 kişi olarak belirtmiştir. İki kişi olanlarda hesaba katılınca, deneklerin yaklaşık % 85’inin çekirdek aileden oluştuğu görülmektedir. Bu durum Türk toplumsal yapısı ile örtüşmektedir. Türk toplum yapısı kentleşme, sanayileşme ve diğer etmenlerin vasıtasıyla hızla geleneksel aileden çekirdek tipli aileye yapısına dönüşmüştür. Geleneksel aileden çekirdek aileye geçiş aynı zamanda bize eğitim sürecini de ortaya koymaktadır. Aile birey sayısı ile eğitim seviyesi arasında anlamlı bir fark bulunmaktadır (p< 0.05). Aylık ortalama gelir açısından ankete katılanların cevaplarına bakıldığında % 8,3’ü cevap vermemiştir. Bunun en büyük nedeni kişilerin ekonomik durumları ile ilgili sorunları zaman zaman gerçek cevap vermemeleridir. Cevap verenler arasında ise yüzdelik dilime bakıldığında Türk toplumunun genel bir tablosu çizilmektedir. Ankete cevap verenler Konya’da toplumsal katman olarak alt, orta ve ortanın biraz üstü olarak gözükmektedir. % 44’ü 550 YTL aylık gelir beyan ederken % 21’i 550–750 YTL, olarak aylık kazancını belirtenleri, % 8,7 ile 950–1150 YTL aylı gelir beyan edenler takip etmektedirler. Bireylerin boş zamanlarının değerlendirmesi ile ilgili anket cevaplarına bakıldığında televizyonun % 38,7 ile ön planda olduğu görülmektedir. Bu oran daha 93 önce yapılan araştırmaları da desteklemektedir. Televizyon bireylerin boş zamanların değerlendirme de en etkili araç olarak gözükmektedir. Diğer taraftan bireylerin boş zamanlarını geçirme araçlarına bakıldığında bireylerin kitle iletişim araçları ve müzikten sonra aile veya yakın çevre ile boş zamanlarını geçirdiği görülmektedir. Buda çekirdek ailenin bir yansıması olarak toplumda görülmektedir. Diğer taraftan boş zamanları değerlendirme ve cinsiyet arasında anlamlı bir fark vardır (p< 0.05). Deneklerin verdikleri cevaplara göre erkekler boş zamanlarında diğer soysal aktivitelerden öte evde ailesi ve televizyon ile vakit geçirmeyi tercih etmektedir. Boş zamanları değerlendirme eğitim değişkeninin de önemli olduğu görülmektedir. Elde edilen verilere göre eğitim seviyesi yükseldikçe boş zamanları televizyon ile geçirme oranı da artmaktadır. Bu grupta sorulan bir diğer soru ise dindarlık düzeyidir. Deneklere sorulan kendinizi dindarlık açısından nasıl görüyorsunuz? Sorusuna ankete katılanların yaklaşık % 75’i kendisini dindar olarak algılamaktadır. Daha önce yapılan bir çalışmada da (Hülür, Kalender 2003:257) bu oran yaklaşık % 77 çıkmıştır. Televizyon İzleme Davranışları ve Yerel Televizyon Daha önce bu konuda yapılan çalışmaları tekrar etmekten öte bu çalışmada bireylerin günde kaç saat televizyon izledikleri, televizyonu günün hangi saatinde izlediği, evde kanal seçiminin kimin karar verdiği, televizyon izleme nedeni ve televizyon seyrederken kanal değiştirmesini nedenleri açıklanmaya çalışılacaktır. Ayrıca yerel televizyonlarda izledikleri program türleri ve en çok izledikleri yerel televizyon kanalından sonra, yerel televizyon izleyicilerin izledikleri kanallar hakkında kanaatlerini öğrenmek için oluşturulan yargı sorularına verdikleri cevaplara göre bir kategorilendirmeye gidilecektir. Deneklerin anket sorularına verdikleri cevaplara göre; Araştırmaya katılanların % 23,3, 2 saat televizyon izlemekte, % 25’i, 3 saat televizyon izlediğini beyan ederken, % 20,3’ü ise 4 saat televizyon izlediğin ifade etmiştir. Araştırmaya katılanların % 90 ilk beş saat dilimlik içinde televizyon izlemekte iken, % 10’luk bir kesim ise 6–7–8 saat televizyon izlemektedir. Diğer taraftan cinsiyet ve televizyon izleme saati arasında (p> 0.05) ile anlamlı bir fark olmadığı bulunmuş, aynı özellik kendini dindar olarak tanımlama ile televizyon izleme arasında da gözlenmiştir (p> 0.05). Bireyler televizyonu günün izleme saatleri açısından değerlendirildiğinde birinci kuşak olarak alınan sabah kuşağı % 20,3 ile öğle kuşağı %21 arasında %’lik olarak fazla bir değişiklik yoktur. Üçüncü kuşak ise akşam kuşağı olarak ailenin evde toplandığı ve akşam haberlerinin olduğu zamandır. Bu kuşakta televizyonun izlenme oranı %34,3’tür. Bu zaman diliminde bireyler hem aile ile birlikte olmak hem de izledikleri dizi ve filmleri için televizyon karşısına geçmektedirler. Gece kuşağında ise televizyon izleme oranı % 24’3’tür. Ancak cinsiyet ile günün televizyon izleme saatleri arasında fark bulunmaktadır (p = 0.04). Buna göre kadınlar daha çok sabah ve öğle kuşağı yoğunlaşırken, erkekler ise gece ve sabah kuşağında yoğunlaşmaktadır. Eğitim ve dindarlık değişkenleri ile televizyon günün değişik saatleri seyretme açısında anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p>0.05). Televizyon izleme davranışı olarak ankete katılanların evde kanal seçimine baktığımız zaman da aynı özellikler görülmektedir. Çekirdek ailenin özellikleri burada da ön plana çıkmaktadır. Ankete katılanlar evde kanal seçiminde % 56,3 ile aile fertlerin ortak kararının kanal seçiminde etkili olduğu ifade etmektedirler. Bu oranı % 26,3 ile babanın seyredilecek kanalı seçtiği, % 10 ile çocukların kanal seçiminde etkili olduğu ifade edilirken annenin televizyonda kanal seçme oranı % 7,3’tür. Deneklere sorulan televizyon izleme nedeniniz nedir? Sorusuna ankete katılanların % 49,3 televizyon izleme nedeni olarak haber ve bilgi alma % 30,7 ise eğlenme ve hoşça vakit geçirme amaçlı olarak televizyon izlemeyi tercih ettiğin 94 belirtirken % 13’lük kesim ise televizyon izlemede neden olarak rahatlama (günün sıkıntılarını aşmak için televizyon seyretmeyi) cevabını vermişlerdir. Cinsiyet ile televizyon izleme nedenleri arasında bir ilişki olup olmadığına bakıldığında ise bu iki değişken arasında (p< 0,05) ile anlamlı bir fark olduğu ortaya çıkmıştır. Muhafazakâr olarak tanımlanan Konya halkına televizyon kanallarını değiştirme nedenleri sorulduğunda ise % 58,3 diğer kanallarda ne olduğunu görmek istediğini belirtir iken yalnızca % 9,3 açık görüntülere rastlamamak için kanal değiştirdiğini iddia etmiştir. Bu gösterge bireylerin televizyon izleme davranışı ile diğer olgular karşısında davranışları arasında bir farklılık olduğunu göstermektedir. Yukarıda değinilen çalışma da (Hülür, Kalender 2003:373) Konya halkının yaklaşık olarak %80’i kendilerini dini konularda bilgili ve biraz bilgili olarak değerlendirirken yine aynı ölçüde kişi kendini dindar olarak algılamaktadır. Araştırmaya katılanların üçte ikisi oy kullanırken dini değerleri az veya çok göz önünde tuttuğunu ifade etmektedir. Televizyon izleme davranışında ise bu durum oldukça farklı bir yönde gelişmektedir. Diğer taraftan cinsiyet ile kanal değiştirme arasında (p>0.05) ile anlamlı bir fark olmadığı görülmektedir. Medya ile ilgili olarak kanaatleri sorulan deneklerin % 63’ü medyanın güvenilmez olduğunu, % 51 medyanın yalan haber ürettiğini, % 70 ise medyanın güçlülerin yanında olduğunu, % 68’i medyanın siyasete (politikaya) hizmet ettiğini, % 74’ü ise ahlaki çöküntüye sebebiyet verdiğini ifade etmektedir. Diğer taraftan medyanın halkı bilgilendirici olduğunu savunanların oranı % 81, bireylerin yenilikleri takip etmesinde öncü olduğunu iddia edenlerin yüzdesi 80,3 ve kamuoyu oluşturmada etkisi olarak % 69,7 olarak çıkmaktadır. Medyanın toplumun ortak çıkarlarını savunduğunu beyan edenlerin oranı biraz ve çok olmak üzere % 39’tur. Bireyler bu sonuçlara göre medyanın ürettikleri ürünlere karşı bir ön yargı oluşturduğu ancak medyanın da gücünün farkında olduğu görülmektedir. Medyanın ortak bir çıkar değil siyasal ve diğer seçkinlerin hizmetinde olduğunu düşünmesi de medyaya olan bakış açısını ve izlenme oranları ve gazete tirajlarını bir ölçüde açıklamaktadır. Yerel televizyon kanalların hangi yayın aralıklarında izlendiğine bakıldığında, daha önce yapılan bir çalışma da (Damlapınar, Ayhan 2003) sabah saatlerinde yerel televizyon kanallarını izleyenlerin oranının % 7,9; öğle saatlerinde % 9,2; öğleden sonra % 20,4; akşam saatlerinde izleyenlerin % 46,4; gece yarısına doğru yerel kanalları tercih edenlerin ise % 16,1’lik bir orana sahip olduğu görülmektedir. Ancak bu çalışma da bazı zaman dilimlerinin değiştiği görülmektedir. Akşam haber saatinde izlenme oranı artar iken gece seyredilme oranı düşmekte, bu arada cevapsızlarda bulunmaktadır. Sonuçlar değerlendirildiğinde yerel televizyonların en çok akşam saatlerinde izlendiğini ve izleyicilerin yaklaşık yarısını oluşturduğu anlaşılmaktadır. Ulusal televizyonlarda günün en çok izlenme zamanı olan akşam kuşağı yerel televizyonlar için önemli bir izlenme zamanı olarak değerlendirilmektedir. Haber ve bilgi alma özelliği bu anlamda yerel televizyonların da seyredilme nedeni olarak denekler tarafından gösterilmektedir. Araştırmaya katılan deneklerin verdiklere cevaplarına göre yerel televizyonlarda en çok izlenen program % 42,3 ile haber programlarıdır. Haber programlarının %13,7 ile dini programlar takip etmektedir. Dini programları % 12,3 ile spor programları ve % 10,7 ile müzik programları takip etmektedir. Bu programlardan sonra ise % 9,7 belgesel programlar yer almaktadır. Yerel televizyonlardan haber program açısından ise en çok izlenen kanal yaklaşık olarak % 57 ile KONTV’dir. KONTV’yi % 25 ile ÜNTV takip etmekte; % 18’lik dilimi ise SUNTV ve KTV paylaşmaktadır. KONTV aynı zamanda İç Anadolu Bölgesi’ndeki illerde de muhabir bulundurarak haber alanında üstünlüğünü açıkça görülmektedir. Dini programlarda ise Kontv % 60 ile en çok seyredilen kanaldır. Dini programlarda üstünlüğü ise uygulamalarda kendini göstermiştir. Örneğin daha önce KONTV’de başörtülü bir spiker anahaber bültenlerini sunmuştur. Dini programları ve 95 diğer programlarının içerikleri açısından konuşulan KONTV yetkilileri bu anlamda kendi oto kontrol sistemlerini oluşturduklarını ve her türlü programın geleneksel kültürel öğelere muhalif olmama şartı ile yayına verildiğini belirtmişlerdir. Aynı zamanda din öğesi yüzünden programlarını yaklaşık % 70’ini kendilerinin ürettiklerini belirtmişlerdir. En çok seyredilen yerel televizyon kanalı % 56 ile KON TV’dir. Bu kanalı % 21 ile üniversitenin kanalı ÜNTV takip etmektedir. Yerel kanal tercihi ile cinsiyet, dindarlık ve eğitim değişkenleri arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p> 0.05). Yerel televizyonlar hakkında kanaatleri tespit etmek üzere daha önce yapılan bir araştırmada (Damlapınar, Ayhan 2003) kullanılarak tutum ölçeğinde yer alan “yerel televizyonlar; önyargısızdır, herkese hitap eder, temsil kapasitesi vardır, çağdaştır, demokratiktir, güvenilirdir, toplum gerçeklerini yansıtır, haberleri inandırıcıdır, haberleri ciddidir, kaliteli programlara sahiptir, bilgilendiricidir, eğlendiricidir, eğiticidir” şeklindeki yargı soruları bireyin katılma durumuna göre değil de, bu çalışmada Konya’da yayın yerel televizyonlar üzerinde belirtmeleri istendiğinde ortaya KONTV ve ÜNTV kanalının genel bir üstünlüğü ortaya çıkmıştır. Çağdaşlık, eğitici ve kaliteli programlar da ÜNTV kanalı %’lik dilim ile önde yer alırken iken diğer yargı sorularında “önyargısız, herkese hitap eden ve temsil kapasitesi olan, güvenilir, toplum gerçeklerini yansıtan, haberleri inandırıcı, ciddi, eğlendirici ve kaliteli programlara sahip olma değerlerinden KONTV kanalı ön plana çıkmaktadır. Yerel Gazete Okuma Davranışları Gazete okumak, bireyin yalnızca bilgi alma ve kültürel bir faaliyeti değil aynı zamanda çevresiyle içinde yaşadığı toplum ve dünya ile bağlantısıdır. Yerel televizyonlar izleme ile yerel gazeteleri haber ve diğer içerik açısından kıyasladığımızda yerel gazetelerin ciddi sorunlara sahip olduğunu baştan belirtmek gerekir. Bu sorunlar gazete okuma davranışını etkilemekte hatta olumsuz bakış açılarının gelişmesine neden olmaktadır. Buna rağmen yerel gazeteler her yerde olduğu gibi basın ilan kurumu ve sınırlı okuyucu desteği ile Konya’da sürünerek yayın hayatlarına devam etmektedirler. Gazete için yapılan anketler şehrin ticari ve sanayi bölgelerinde yapıldığı için sosyo-ekonomik özellikler yerel televizyonlar için yapılan anketlerden oldukça farklıdır. Ankete katılan deneklerin % 94.ü erkek, % 6’sını ise kadınlar oluşturmaktadır. Bunun nedeni Konya’da ticaret, imalat ve sanayi hayatında erkeklerin hâkimiyetidir. Ankete katılan kadınlar iş yerlerinde çalışan sekreterler veya diğer kadın çalışanlardır. Konya’da en çok okunan gazete yüzdesine baktığımız zaman Merhaba gazetesinin % 33,7 ile en çok okunan gazete olduğu görülmektedir. Bu durum daha önce görüşülen Merhaba gazetesi, gazete satış bayileri tarafından da verilen bilgilerce teyit edilmektedir. Merhaba gazetesini %19 ile Yeni Meram takip etmektedir. Bunları % 16,7 ile Konya Postası ve 13,3 ile Yeni Konya takip etmektedir. Bayi resmi satışı olarak Merhaba ve Yeni Meram gazeteleri aynı rakamlarda buluşmaktadırlar. Ancak Merhaba gazetesinin ciddi bir abone sayısı bulunmaktadır. Diğer yönden alınan örneklem sanayi bölgelerinde Merhaba gazetesinin abone sayısı diğer gazetelerden oldukça fazladır. Okunan yerel gazete ile içinde bulunulan Meslek arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p> 0.05). Dindarlık ile okunan yerel gazete arasında da anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p> 0.05). Konya’da gelişen olayları ulusal gazetelerden mi öğreniyorsunuz yoksa yerel gazetelerde mi öğreniyorsunuz? Sorusuna ise katılanların % 40 ulusal gazeteler, % 53,7’ ise yerel gazetelerden öğrendiğini bildirmiştir. Bu tablo bize yerel basının gücünün hala yerinde olduğunu eğer doğru kullanılırsa ulusal düzeyde yerel anlamda tirajlara ulaşılabileceğini göstermektedir. Yerel gazetelerin en büyük avantajı, yerel televizyonlar gibi yerel haberlerdir. Yerel gazetelerde çıkan yerel haberleri yeterli bulup bulmadığı sorusuna ankete katılan 96 deneklerin % 45’i yeterli bulmamakta % 55’ise yeterli bulmaktadır. Bu da gazetelerde yer alan haberlerin doyurucu olmadığını insanların gazetelerde daha çok yerel haber görmek istediklerini ortaya koymaktadır. Meslek ile yerel haberi yeterli bulup bulamama arasında anlamlı bir fark bulunmaktadır (p<0.05). Verilen cevaplara göre büro tipi işlerde çalışanlar (avukat, muhasebeci ve diğer ticari işler) yeterli bulurken sanayi ve imalat sektöründe olanlar ise yerel gazeteleri yerel haberler açısından yeterli bulmamaktadırlar. Yerel Gazetede en çok tercih ettiğiniz sayfa hangisidir? Sorusuna deneklerin % 41’i birinci sayfayı tercih ettiğini belirtirken, % 31,6 ise ekonomi sayfalarını tercih ettiğini ifade etmişlerdir. Üçüncü olarak deneklerin % 12,4’ü yerel gazetelerdeki ilanlarla ilgilendiklerini ve % 6,7’lik bir oran ise köşe yazıları ve diğer yazarların yazıları ile ilgilendiklerini belirtirken % 8,3’lük oran ise bu soruya cevap vermemişlerdir. Düzenli olarak yerel gazete okuyor musunuz? Sorusuna ankete katılanların % 65 düzenli olarak yerel bir gazete okuduklarının zaman zaman ise bunu ikiye çıkardıklarının belirtmişlerdir. % 20’s ise yerel gazeteyi dönem dönem okuduğunu belirtir iken %15’ise yerel bir gazeteyi çok nadiren okuduğunu belirtmişlerdir. Düzenli olarak ulusal gazete okuyor musunuz? Sorusuna verilen cevaplarda ise ulusal basını sanayi bölgesinde olanların % 67’i abone yöntemi bu gazeteleri okuduğunu, merkezde olanların ise gazeteyi kendilerinin bayiden satın aldıklarını belirtmişler % 23 ise ulusal basını okumadığını belirtmişlerdir. Abone olunan gazeteler ise en çok satan Zaman başta olmak üzere, Vakit ve Yeni Şafak gazeteleridir. Yerel gazeteyi en çok okuma nedeniniz hangisidir? Açık uçlu sorusuna verilen cevaplara göre okuyucuların yerel gazete okuma nedeni “Konya’da olup bitenler” ve bunun takibinde ise “Resmi kurumlarla ilgili haberler ve bunların faaliyetleri” yer almaktadır. Bu iki olguyu “yerel siyaset ve siyasetçilere dair haberler” üçüncü bir olgu olarak yer alırken bu olguları “yerel ekonomi hakkında bilgi” ve “ilanlar” takip etmektedir. SONUÇ Türkiye’de yerel medyanın gelişim çizgisinin özelliklerini taşıyan Konya’da, yerel medya ile ilgili olarak geliştirilen davranışlarda, Konya’nın kendine ait sosyoekonomik ve kültürel yapısının izleri görülmektedir. Yerel medyanın temel özelliği olan “yayın yaptığı bölgede bireylerin sorunlarını çözülmesine yardımcı olmak, kişiler arası iletişimin gelişimine katkıda bulunmak, yerel kamuoyunun oluşumuna katkıda bulunmak ve yerel yönetimleri denetleyerek kamuoyu görevini yapmak” (Girgin 2001:161) faaliyetlerini en iyi şekilde yapmaya çalışan gazete ve televizyon, bireyler tarafından daha çok okunan ve izlenen kitle iletişim araçları olarak görülmektedir. Demokratik bir toplum ve yerel medya için olması gereken okuyucu, izleyici ve dinleyicinin üretime katılmasıdır (Bek 2003:136). Medya çalışanları toplumun her sorununu bilemez, ancak yerel medya, özellikle gazete ve televizyonlar topluma açık olarak ve onların gündelik hayatına girerek toplumun sorunlarını yayınlarına yansıtacak ve bunun için kamuoyunu harekete geçirecek niteliklere sahip araçlardır. Halkın içinde yer alarak toplum tarafından içselleştirilen yerel medya bu özelliği ile bireyin haber alma ihtiyacını karşılayan temel kaynaklarından biri olarak toplumda yer almaya devam edecektir. Konya’da faaliyette bulunan ve takip edilen basın kuruluşlarının temel özelliklerine baktığımız zaman bunların Konya’nın sosyo-ekonomik ve kültürel özelliklerine uygun olarak yayın yaptıkları görülmektedir. En çok okunan yerel gazete ve en çok seyredilen yerel televizyon örneğinden bu anlaşılmaktadır. Bu durum aynı zamanda toplumsal tabanda ihtiyaçların karşılanması için gerekli olan kanalın doğal olarak benimsenmesini de getirmektedir. Başlangıçta izlenme oranı yüksek olan TGRT 97 kanalının izlenme oranı düşmüş, aksine aynı içerikte yayın yapan KONTV’nin izlenme oranı artmıştır. Gazetelerde de durum aynıdır. Araştırmaya göre yerel televizyonlar en çok akşam kuşağında izlenmektedir. Yerel televizyonda program izleme davranışı olarak haber ve haber programlarının önceliği görülmektedir. Seyredilen bir diğer program türü ise dini programlardır. Çünkü Konya halkının yaklaşık üçte ikisi kendini dindar olarak algılamakta ve buna göre davranışlarda bulunmaktadır. Ancak bu davranış seçililik olarak televizyon programlarındaki görüntülere yansımamaktadır. Kanal değiştirme nedeni olarak açık görüntüler şıkkını işaretleyenlerin oranı beklenenin oldukça altında çıkmıştır. Buda kendini dindar olarak tanımlayan bireylerin televizyon kanal ve görüntü seçiminde dindarlığın çok fazla etkili olmadığı söylenebilir. Ankete katılan deneklerin verdiği cevaplara göre yerel televizyonlarda demokratikleşme, bilgi verme, önyargısız olma, herkese hitap etme, toplum temsil kapasitesi, çağdaş olma, güvenilir olma, toplum gerçeklerini yansıtma, haberleri inandırıcı bulma, haberleri ciddi bulma, kaliteli programlara sahip olma ve bilgilendirici, eğlendirici, eğitici programlar açısından sorunları bulunmaktadır. Bu durum yukarıda değinilen medyanın genel durumu ile ilgili olarak yerel televizyon ve gazeteleri de etkilemektedir. Yerel gazeteler açısından ise Konya’da 7 günlük gazete olmasına rağmen bu gazetelerin tirajlarının düşük olması ve bunların ciddi okuyucu kitlesi oluşturamamaları kamuoyu oluşturmada ve bireyler için tutum ve davranış değişikliği yapmada oldukça geri kaldıkları söylenebilir. Çünkü yerel gazeteler yerel haberler açısında ciddi bir çoğunluk tarafında yeterli görülmemektedir. Ancak yerel kamuoyu oluşturma da yerel gazeteler ulusal gazetelere göre daha avantajlı durumdadırlar. Çünkü araştırmaya katılan denekler yerel haberler için yerel gazeteleri seçtiğini ifade etmişlerdir. Takip edilen yerel gazetelerin okunan ilk sayfaları olan birinci sayfaların ardından en çok okunan sayfalar ekonomi ve ilan sayfalarıdır. Haberle birlikte oluşturulacak ekonomi ve yerel ilan sayfaları yerel gazetelerinin tirajının artışında etkili olabileceği görülmektedir. Konya’da yerel gazeteleri okuma davranışı gazetelerin en çok satıldığı ve dağıtımının yapıldığı yerler açısından ticaretle doğrudan bağlantılı olduğu bir gerçektir. Şehir merkezi sanayi ve ticaret bölgelerinden dışarıya doğru açıldıkça yerel gazete okuma oranı sıfırlara kadar düşmekte hatta bayilerde bulunmamaktadır. Buda yerel gazetelerin okuyucu potansiyeli ve sosyal çevre olarak dar bir çevreye hitap ettiği ve bunların etrafında haber ve diğer içerikle yayın yaptığı görülmektedir. KAYNAKÇA ALANKUŞ Sevda 2003. “Demokratik Bir Medya Ortamı İçin Yerel/Sivil Medya ve Yeni İmkanlar” (iç) Medya ve Toplum, Derleyen Sevda Alankuş, IPS İletişim Vakfı Yayınları, İstanbul, s.95–130. ARABACI Caner, KÜÇÜKBEZİRCİ Seyit 2000. “Konya Basın Tarihi Üstüne Seyit Küçükbezirci İle Söyleyişi” Selçuk İletişim, Cilt 1, Sayı 2, s.147–161. AYATA Sencer 1991. Traditional Sufi Orders on The Periphery: Kadiri and Nakşibendî Islam in Konya and Trabzon, Islam In Modern Turkey, Edited by Richard Tapper, London. AYHAN Bünyamin 2005. Olağanüstü Durumlarda Toplumsal Dayanışma ve Bütünleşmeye Basının Katkısı: Milli Mücadele Dönemi Türk Basını, S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Konya. AYHAN Bünyamin, 2004. “Üniversite Öğrencilerinin Medyaya Karşı İlgi ve Tutumları”, Konya Kitabı VII, Editör, Caner Arabacı, KTO Yayınları, Konya, s.207–219. 98 BEK Mine Gencel 2003. “Yerel Politika ve Yerel Medya”, (iç) Medya ve Toplum, Derleyen Sevda Alankuş, IPS İletişim Vakfı Yayınları, İstanbul, s. 131–145. BUCHNER Birgit 1999. “ Almanya Yerel Basını Hakkında Genel Bilgi”. Türkiye’de ve Almanya’da Yerel Gazetecilik, Konrad Adenauer Vakfı Yayınları, Ankara. s.20– 21. CURAN James ve SPARKS Colin 1999. “Basın ve Popüler Kültür”, Çeviren İsmet Tekerek, (iç), Popüler Kültür ve İktidar, Derleyen Nazife Güngör, Vadi Yayınları, Ankara, 439-465. ÇAKIR Vedat 2005. Bir Sosyal Etkinlik Olarak Eğlence ve Televizyon, (Konya Örneği) S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Konya. ÇELİK Celalettin 2002. Şehirleşme ve Din, Çizgi Kitabevi, Konya. DAMLAPINAR Zülfikar, AYHAN Bünyamin 2003. “Yerel Medya İzleyici Profili: Konya Örneği, Konya Kitabı VI, Editör, Caner Arabacı, KTO Yayınları, Konya,191–201. DEMİRPOLAT Aznavur 2003. Türkiye’de İslami İktisat Ahlakı’nın Yükselişi, Rasyonalite ve Kapitalizm: Konya Örneği, Selçuk İletişim, Cilt 2, Sayı 4, s. 194– 201. FIRAT 0. 1995. “Türkiye’de Yerel Basının Gelişmesi Üzerine Notlar”, Kebikeç sayı 2, s.161–163. GİRGİN Atilla 2001. Türk Basın Tarihinde Yerel Gazetecilik, İnkılâp Yayınları, İstanbul. GÖKÇE Orhan vd. 2001. “Konya’da Siyasal Kültür ve Demokratik Değerler”, S.Ü. İİBF Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, Cilt 1, Sayı 1-2, s.1-17. GÜRELİ Nail 1999. “Türkiye’de Medyanın Genel Durumu”, Türkiye’de ve Almanya’da Yerel Gazetecilik, Konrad Adenauer Vakfı Yayınları, Ankara. s. 9–19. HABERMAS Jürgen 1997. Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, Çeviren, Tanıl Bora, Mithat Sancar, İletişim Yayınları, İstanbul. HÜLÜR Himmet, KALENDER Ahmet 2003. Sosyo-Politik Tutumlar ve Din, Çizgi Kitabevi, Konya. KABACALI Alpay 1998. Cumhuriyet Öncesi ve Sonrası Matbaa ve Basın Sanayi, Cem Ofset, İstanbul. KALENDER Ahmet 2000. Siyasal İletişim Seçmenler ve İkna Stratejileri, Çizgi Kitabevi, Konya. KOCABAŞOĞLU Uygur 1995. “2000’lere Doğru Türk Basını”, Kebikeç, Sayı 2, s.91– 99. KOCABAŞOĞLU Uygur, BİRİNCİ Ali 1995. “Osmanlı Vilayet Gazete ve Matbaaları Üzerine Gözlemler” Kebikeç, Sayı 2, s.101–122. KOÇAK Abdullah 2001. Televizyon İzleyici Davranışları Televizyon İzleyicilerin Tercihleri ve Doyumları Üzerine Teorik ve Uygulamalı Bir Araştırma, S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Konya. KONYA Valiliği (22 Eylül 7 Ekim) 1996. Konya’da Toplumsal Yapı ve Halk Devlet İlişkileri Araştırma Raporu, Konya. TOKGÖZ Oya 2001. “Türkiye’de Yerel Medyanın Yapısı ve Örgütlenişi” İletişim, Sayı 9, s. 5–41. TÜRKÖNE Mümtaz’er 1994. Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İletişim Yayınları, İstanbul. VURAL Murat Ali 1999. Yerel Basın ve Kamuoyu, A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınları, Eskişehir. 99 MEDYA ALANINDA TEKELLEŞME: ANKARA’DAKI MUHABIRLERIN TEKELLEŞMENIN SONUÇLARINA YÖNELIK DEĞERLENDIRMELERI Ömer Özer Özet Bu araştırmada, Ankara’da görev yapan muhabirlerin medya alanında görülen tekelleşmeyle ilgili geliştirilen bazı önermelere yönelik düşünceleri ile tekelleşme ortamında görev yapan muhabirlere haber üretim ve yazımı sürecinde baskı olup olmadığı ve onların tekelleşme ortamında mesleki doyumlarıyla ilgili düşünceleri ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla muhabirlerden 120 kişilik bir çalışma kümesi oluşturulmuş ve Temmuz 2004’de veri toplanmıştır. Araştırmanın amacına uygun olarak soruların ortalamaları, ortancaları ve tepe değerleri alınmıştır. Ancak değerlendirmeler ortancalar üzerinden tepe değerle karşılaştırarak yapılmıştır. Araştırma sonunda, tekelleşmenin olumsuz sonuçlarının, muhabirler tarafından kabul edildiği görülmüştür. Muhabirler, var olan medya düzeninin süreceği ve olumluya doğru bir gidişin olmayacağı yönünde düşüncelere sahiplerdir. İş güvencelerinin azalacağını, çalışma koşullarının kötüleşeceğini; habercilik açısından, popülerleşmenin artacağını ve haber kalitesinin düşeceğini düşünmektedirler. Önemli bir nokta da muhabirlerin tekelleşmenin gerileyeceğine ilişkin bir düşüncelerinin olmamasıdır. Anahtar Sözcükler: Tekelleşme, Medya, Muhabir. Monopolization in the Field of Media: the Assesment of the Reporters in Ankara on the Outcomes of Monopolization Abstract In this study, it was aimed to reveal the opinions of the reporters working in Ankara about some premises developed for the monopolization confronted in the media, whether there is pressure on reporters working in a monopolostic environment in the process of gathering news and writing, and their opinions about the professional satisfaction in a such environment. In order to reach this aim, a study group of 120 reporters was formed and data were gathered in July, 2004. The mean, median and the mode of the questions were calculated in a way appropriate for the study. However, the evaluation was done comparing it with the mode taking only the median into consideration. At the end of the study, it became clear that the negative outcomes of the monopolization were accepted by the reporters. The reporters think that the existing media system will continue and there will be no improvement in this aspect. They also worry about the decrese in their job security, distortion of the working conditions, increase in popularism in terms of gathering news and decrese in the quality of the news. Another point to be emphasized is that the reporters do not have any idea about whether the monopolization will regress or not. Key Words: Monopolization, Media, Reporter Giriş Bu makalede1, Ankara’da görev yapan muhabirlerin medya alanında görülen tekelleşmeyle ilgili geliştirilen bazı önermelere yönelik düşünceleri ile tekelleşme ortamında görev yapan muhabirlere haber üretim ve yazımı sürecinde baskı olup olmadığı ve onların böyle bir ortamda mesleki doyumlarıyla ilgili düşünceleri ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.2 1 Makale sözcüğü sunuş metnini, çalışma sözcüğü makalede yer verilen diğer çalışmaları, araştırma sözcüğü de makaleye temel olan araştırmayı ifade etmektedir. 2 Mesleki doyumla ilgili araştırmalar için Türkçe ve yabancı dilde anket formları bulunmaktadır. Bu formlardaki sorular çok çeşitlidir. Bu sunuşa konu olan araştırmadaki sorular sınırlı sayıda olmakla birlikte 100 Bu amaçla Ankara’da yaygın medyada çalışan muhabirlerden Temmuz 2004’de veri toplanmıştır. Çalışmanın önemini şöyle açıklamak mümkündür: Türkiye’de medya alanında yoğun bir tekelleşme yaşanmaktadır ve tekelleşmeyle ilgili yapılacak her bir çalışma, “medyanın toplumsal işlevi” dikkate alındığında kendi içinde önem taşıyacaktır. Bunun yanında, medya alanında yaşanan tekelleşmeye yönelik bazı çalışmalar bulunsa da, bu araştırmanın anket tekniğiyle muhabirlerin düşüncelerini ortaya çıkarmayı amaçlaması araştırmaya başka bir önem katmaktadır. Yazıda önce, medya alanında görülen tekelleşmenin yapısal nedenleri üzerinde durulmuş; ancak bundan önce bir kavramsal açıklamaya gidilmiştir. Daha sonra tekelleşme türlerine ve tekelleşmenin sonuçlarına değinilmiştir. Bundan sonra ise araştırmanın bulguları verilip yorumları sunulmuştur. Son olarak da bir değerlendirme yapılmıştır. A. Medya Alanında Görülen Tekelleşmenin Yapısal Nedenleri Bu başlık altında, önce bir kavramsal açıklamaya gitmek yararlı olacaktır. Tekelleşme kavramsal olarak, herhangi bir üretim alanının tek elde tutulmasını, onun satışını tek elden yönetmesini ve fiyatına egemen olmasını ifade etmektedir (Nebiler, 1995: 36). “Tekel durumu, tam rekabet durumunun karşıtıdır.” Oligopol ise, az sayıda firmanın birlikte etkinlikte bulunduğu ve karşılıklı bağımlılığın söz konusu olduğu bir piyasa biçimidir. Buradaki bağımlılık, firmalarda herhangi bir karar alınırken diğerlerinin tepkilerinin göz önüne alınmasını ifade etmektedir. Serbest pazar ekonomisi olarak adlandırılan sistemdeki çoğu endüstrilerin tarihi aslında, oligopollerin gelişiminin tarihidir. Bu yapıda bir kaç şirketin egemenliği sağlanmaktadır (Demers, 1999: 42).3 Bu açıdan bakıldığında günümüzde, Türkiye’de medyanın hızla büyük sermaye şirketleri tarafından satın alınarak tekelleşme eğiliminde olduğu söylenebilir. Dolayısıyla teknik olarak Türkiye’de bugünün medyasını tanımlarken tekel kavramını kullanmak doğru olmayabilir. Durum, medya oligopolisinin daralarak tekele doğru gittiğini göstermektedir. Böylece medya tekeli ya da monopolü kavramları, medyanın yöneliminin tekele doğru olduğunu göstermek ve medyanın mevcut durumunu değil yönünü belirtmek için kullanılabilir. Ancak bazı çalışmalarda tekelleşmenin oluşturduğu sorunları tanımlama açısından yoğunlaşma (concentration) kavramının kullanıldığı söylenebilir (Murdock ve Golding, 1974; International..., 1980: 104-106; Neuman, 1992: 138). Başka bir ifadeyle aynı sorunların farklı kavramlarla tanımlandığı ileri sürülebilir. Aslında tekelleşme ya da yoğunlaşma kavramları kullanılırken aynı zamanda eksik rekabet piyasası da denmiş olmaktadır. Bu anlamda, “monopoli, duopoli, oligopoli, yoğunlaşma” gibi kavramların aynı soruna dikkat çektiği belirtilmelidir. Başka bir deyişle, var olan durumun kavramsal olarak “tekel”e “tam” denk gelmeyişi, medya alanında tekelleşmenin olmadığını/tekelleşmeyle gelen sorunların yaşanmadığını ifade etmemelidir.4 Medya alanında bir tekelleşme olgusu yaşanmaktadır ve bunun kabul edilmesi gerekmektedir. Medya kurumlarının birleşmesi, sermayelerinin de bir araya gelmesini sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında ise, tekelleşme medya alanındaki sözü edilen sorunu tanımlamak için yeterli ve doğru kavram olmaktadır ve bu makalede tekelleşme kavramı kullanılmıştır. Medya alanında yaşanan tekelleşmeyi anlamak için öncelikle tekelci ve rekabetçi kapitalizmin neler olduğunu bilmek önem taşımaktadır. Tekelci kapitalizm, rekabetçi kapitalizmin aksine dev şirketlerden oluşan bir sistemdir (Baran ve Sweezy, 1970: 64). Kapitalizmi rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme sürükleyen eğilimler sermayenin organik bileşimiyle sıkı sıkıya ilişkilidir (Sweezy, 1970). Burada önce sabit sermaye değişken sadece araştırma açısından gerekli görülen belli noktalara değinmektedir. 3 Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tekelleşme durumunu yansıtan bir çalışma için bkz. Severin, 2003. 4 Bagdikian’ının “The Media Monopoly” isimli çalışması (2000) bu duruma örnek verilebilir. 101 sermayeye oranla artmakta; daha sonra da sabit sermayede gayrimenkul ve yarı menkul unsurlar artmaktadır. Örneğin binalar ve makinaların; hammaddeler, işletme ve yardımcı işletme malzemelerine oranla artması gibi. Marx'a göre bu, iki yolla gerçekleşmektedir: Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi. Bireylere ait sermayenin birikmesiyle her bireyin kontrol ettiği sermaye miktarı artmış olmaktadır. Marx, böylece sermayenin yoğunlaşmış olduğunu belirtmektedir. Merkezileşme ise, var olan sermayelerin bir araya gelmesi anlamındadır ve yoğunlaşmadan farklıdır.5 Rekabetçi kapitalizmde girişimci birey “fiyatı kabul eden” yani, piyasada belirlenen fiyatı veri olarak alan; tekelci kapitalizmde ise, “fiyatı koyan” bireydir. Tekelci kapitalizmde dev şirketler; günümüzde medya da dahil olmak üzere ulusötesi şirketler fiyat ve maliyet politikalarına bağlı olarak artı değeri sürekli ve kuvvetli bir biçimde artırırlar. Bunalım dönemleri dışında rekabetçi olsun tekelci olsun, kapitalizmin siyasal sistemi burjuva demokrasisidir. Siyasal iktidarın sözde kaynağı oylar, gerçek kaynağı ise paradır. Berksoy’un düşünceleri konuyu örnekleyecek düzeydedir: "Biz kendi iktisadi analizimiz içinde tekeli bozuk bir yapı olarak düşünürüz. Çünkü tekel, piyasa ekonomilerine özgü bir kurumlaşmadır; ve piyasa ekonomilerinin teorik çerçevesini kabul ettiğimiz takdirde, önce oligopol tarzında başlayan yapı veya doku bozukluğu, nihai aşamasına tekelleşmeyle gelir. Bu anlamda bakarsanız tekelleşme veya tekel bozuk bir yapıyı simgeler” (Aktaran Nebiler, 1995: 36). Tekelleşme, somut olarak var olan firmaların büyüyüp gelişmesi, daha az büyük ya da güçlü olanların ortadan kaybolması biçiminde ortaya çıkmaktadır. Bu gelişmeyi genel olarak sistem yaratmaktadır. Sürekli kar arayışı işletmelerin ekonomik işleyişini zorunlu hale getirmekte ve işletmeler arası birleşmeler ya da satın almalar da bu gelişmenin doğal bir sonucu olarak kendini göstermektedir (Alemdar, 1982: 2). 1980’lerin sonunda yapılan bir değerlendirmede (Topuz vd., 1989: 7), ekonomideki bu eğilimin yoğun olarak artması dolayısıyla uluslararası duruma gelen şirketlerin gücünün önemli ölçüde geliştiği belirtilmiştir. Sözü edilen gücün günümüzde artarak sürdüğünü önermek mümkündür. Medyada tekelleşmeden söz edenlerin üzerinde durdukları temel konu da, bu gelişmenin ekonomik nedenlere bağlı olduğu ve özellikle kapitalizmin niteliklerinden kaynaklandığıdır. Medya kuruluşlarında da tekelleşmenin en önemli nedeni, verimliliğin artırılabilmesi ve en çok karın elde edilebilmesi arayışı olarak görünmektedir (Topuz vd., 1989: 10). Medya alanında yaşanan tekelleşmeyi bu nedenle ilk elde, Marksist ekonomi politik açısından azalan kar oranları bağlamında açıklamak mümkündür. Nitekim tekelleşme durumu kapitalizmin doğal bir sonucu/sorunu olarak görünmektedir. Çakmur'a göre (1998: 137), kar oranlarının düşmesi kapitalizmin yapısal bir sorunudur. Bu türden bir sorun yaşandığında, sermayenin yatırım yapması ve bu yatırımların önünün açılması için tekelleşme kaçınılmaz bir zorunluluk olmaktadır. Böyle bir süreç, değişim değeri üretebilecek yeni alanların açılmasını gerektirmektedir. Hizmetler sektörünün artı değer üretimi açısından, kriz sonrası dönemde öne çıkmasının nedeni budur. Kültürel alan da bu çerçevenin dışında kalmamaktadır: Günlük yaşamın pratikleri medya tarafından üretilen kültürel meta ile şekillenmeye başlamıştır. Dolayısıyla böyle bir bakış açısı medyadaki tekelleşmeye dikkat çekmektedir. Medya alanında görülen tekelleşmenin gerisinde ise endüstrileşmenin bu alanda da görülmesi yatmaktadır (Murdock ve Golding, 1974). Endüstrileşme, enformasyonun toplanması, dağıtılması ve yayılmasında oligopollerin ve tekellerin oluşumu aracılığıyla iletişim sektöründe tekelleşmeyi güdülemiştir. İletişim endüstrisinde tekelleşme, zaman zaman politik nedenler ve baskılar olmasına karşın; kar oranlarının, sermaye akışının ve 5 Marx’ın kapitalizm eleştirisi ve Marxist iktisadın temel kavramları için bkz. Marx, 2002 ve 2004. 102 teknolojik gelişmelerin yaygın ve dünya pazarındaki durumundan kaynaklanmıştır (International..., 1980: 104). Tekelleşme sürecinde ise özetle şu gelişmelerin olduğu belirtilebilir (Murdock ve Golding, 1974: 207-209): İlk elde kültürel ürünün kişisel ölçekli ve kişiselleştirilmiş türleri yayılmaya başlamıştır. Sonra dağıtım ve satış ticarileşmiş ve ayrımlaşmıştır. Yeni teknolojilerin iletişim alanına girmesiyle üretim endüstrileşmiş, tüketim geniş ölçekli olmuş ve kişisel olmaktan çıkmıştır. Bu değişimde endüstrinin gelişim sürecinde doyuma ulaşmasının ve talebin değişen yapısının rolü etkili olmuştur. Bunun yanında yeni teknolojik potansiyeller ile ekonomik yoğunlaşma arasında gelişen gerilimin de rolü bulunmaktadır. Dikkat edileceği üzere medya alanında yaşanan tekelleşmenin gelişimi ve nedenleri yapısal olarak ekonominin diğer alanlarında görülenlerden farklılık taşımamaktadır. Aslında medya kurumlarındaki tekelleşme olgusu modern endüstriyel toplumun bütün kesimlerinde görülen ortak hareketin özel bir görünüşünden başka bir şey değildir. Ancak etkileri ve sonuçları için aynı değerlendirmeyi yapmak doğru olmayabilir. Tekelleşme medya alanında apayrı bir önem kazanmakta ve oldukça özgül görünüşler sergilemektedir. Bunlara geçmeden önce tekelleşme türleri ve Türkiye’de tekelleşme durumuna kısaca bakmak anlamlı olabilir.6 B. Tekelleşme Türleri Türkiye açısından belirtildiğinde, 1980’li yıllarda medyada tekelleşmeden söz edildiğinde genel olarak iki farklı gelişmenin anlaşıldığı ve tanımlamaların gazeteler üzerinden yapıldığı önerilebilir. Birinci gelişme yatay, ikinci gelişme ise dikey tekelleşme olarak anılmaktadır (Topuz vd., 1989: 7). Bunlardan birincisi kendi yazı işleri kadrosuna sahip gazete sayısının azalmasıdır. İkinci gelişme, birden çok gazetenin kontrolünün bir kişi ya da bir grup eline geçmesidir. Ancak konuya Batı açısından bakıldığında tekelleşme süreçlerinin yaşanmasının ve bu konudaki çalışmaların daha önce başladığını söylemek mümkündür. Dikkat çeken başka bir nokta da açıklamaların daha farklı boyutlarda yapıldığıdır. Croteau ve Hoynes'e göre (1997: 38), yatay birleşme bir şirketin farklı medya türlerini satın alması süreciyle yukarıdan aşağıya ilişkiden çok, farklı medya türlerine karşı sahipliğin yoğunlaşmasıdır. Yatay birleşmede medya holdingleri birbirlerinin faaliyetlerini karşılıklı olarak desteklemek için popüler dergi, tv istasyonları, kitap yayıncıları vs.nin geniş portföylerini bir araya getirir. Medya endüstrisinde dikey birleşme ise, medya sahibinin bir medya ürününün üretim ve dağıtımının tüm görünümlerini tekelinde toplamasıdır. Örneğin, bir sinema şirketi, yetenek ajanslarını, tiyatral zincirleri, video kayıt üretim yapılarını, video kiralama mağazaları zincirlerinin hepsini tekelinde toplar. Böylece şirket, filmlerin yaratımı, üretimi, pazarlaması ve dağıtımı süreçlerini daha iyi kontrol etmektedir. Burton'a göre (1995: 50), dikey bütünleşme ticaretin düzenleniş biçimini de tanımlamaktadır. Medya örneğinde ürünün kaynağı, üretim süreci, ürünün dağıtımı ve ürünün satışı gibi işlevlerin tek bir kuruluşta toplandığına işaret etmektedir. Söylemez'e göre de (1998: 13), yatay birleşmeler aynı uğraşı alanındaki firmaların birleşmesi ile gerçekleşmektedir. Dikey birleşmelerde ise firmalar birleşerek, üretim zinciri içerisinde hammadde kaynağından, malın tüketiciye ulaştırılmasına kadar olan süreci denetleyebilir. Bunce (1976: 100), yatay birleşmeyi medya şirketler topluluğu (media conglomerates), dikey birleşmeyi de eşmerkezli şirketler topluluğu (concentric conglomerates) şeklinde kavramlaştırmaktadır. 6 Bu yazıda sahiplik anlamında tekelleşme üzerinde durulmuştur. Ancak tekelleşme sahiplikte olabileceği gibi, izleyicide de (pazarın ne kadarına kim hakim) olabilir. Bazen de formatta tekelleşmeden söz edilir. Tekelleşme; ürün, pazar ve şirket açısından da olabilmektedir. Bu konuda geniş bilgi için bkz. Neuman, 1992: 138 vd.. 103 Ancak Türkiye’de 90’lı yıllarla birlikte yaşanan gelişmelerin sonucunda medya alanında yatay ve dikey tekelleşmenin yanında, Batı’da örnekleri daha önce görülen (Murdock ve Golding, 1974) çapraz tekelleşmenin gerçekleştiği dikkat çekmektedir. Tekelleşmenin üçüncü göstergesi olarak nitelendirilen çapraz tekelleşme, önceleri tek bir kitle iletişim aracı çerçevesinde etkinlik gösteren kuruluşların, başka alanlara da el atarak etkinliklerini yaygınlaştırmaları ya da başka alanlardan medya alanına da geçiş yapmaları anlamında kullanılmaktadır. Bu tür gelişme bir çok ülkede günlük basın, periyodik kitle iletişim araçları olan radyo-televizyon yayıncılığını da kapsar nitelik kazanmıştır. Başka bir ifadeyle çapraz tekelleşme, medya kuruluşlarının farklı iktisadi alanlarla birleşmesini ya da farklı ekonomik alanların medya kuruluşlarına da sahip olmasını açıklamaktadır. C. Türkiye’de Medya Alanında Tekelleşme Sönmez, Türkiye’de tekelleşme sürecinin kilometre taşlarını 6 başlıkta açıklamaktadır: Siyasi arenada medya desteğine sahip olma; promosyonlu büyüme; televizyonlarla atılım; 1989 sonrasının büyüme konjonktürü; dağıtımda, reklamda kartel ve anti-sendikal mutabakat (2003: 40-8). Ancak, Türkiye’de medya alanındaki mevcut duruma gelininceye kadar 1980 öncesi evrede holdingleşme yaşanmıştır. Bu evreyi, medyayı silah olarak kullanma gücünü eline geçirmek isteyen medya dışı holdinglerin medyaya girişi ve yazılı-elektronik basınla bütünleşme evreleri izlemiştir.7 Bir sonraki on yılda medya alanında, İstanbul kaynaklı oligopol medya kuruluşları, neredeyse her tür yayın organlarına sahip olarak üretim, dağıtım ve reklamcılığı düzenlemeye başladığı ve kamu hizmeti yayını yapar şekle getirilmeye çalışılan TRT’nin zayıfladığı görülmüştür (Tokgöz, 1998: 47). 1990’lı yıllarla birlikte yoğunlaşan tekelleşme neredeyse kanıksanmıştır. Ancak bu duruma eleştirel bakan çalışmalar da yok değildir (Tokgöz, 1991; Tılıç, 1998; Söylemez, 2003; Özsever, 2004). Türkiye’de medya sektöründe yaşanan dikey ve yatay tekelleşmeye Rekabet Kurumu 2001 etkinlik raporunda da dikkat çekilmektedir (2002: 127): Raporda, özellikle 4 büyük grubun, sektörün birçok alt bölümünde etkinlik gösterdiği ve sektör dışında da çeşitli alanlarda yatırımlara sahip olduğu belirtilmektedir. Dikey tekelleşmeye vurgu şu şekilde yapılmaktadır: “Bu aktörler; Reklam yeri pazarlama şirketleri -film/müzik prodüksiyon şirketleri- haber ajansı sahipliği, televizyon yayıncılığı; Reklam/ilan yeri pazarlama şirketleri -haber ajansı sahipliği- gazete ve dergi yayıncılığı, gazete gibi dikey şekilde bir yapılanma oluşturmuştur.” Yatay tekelleşmeye ise vurgu şöyle yapılmıştır: “Bunun yanısıra, aktörlerin bu dikey yapılanmalarının çeşitli aşamalarında yatay olarak da işbirliğine gittikleri gözlemlenmektedir. Söz konusu işbirliği zaman zaman, BİAK, BİMAŞ ve BİRYAY örneklerinde olduğu gibi, kurumsallaşmış yapılar olarak somutlaşmakta, bazen de yayınlanan gazetelerin fiyatının tespiti gibi rekabeti kısıtlayıcı anlaşma ya da uyumlu eylem şeklinde ortaya çıkmaktadır.” Tekelleşme süreçlerinin yaşanması doğrudan, üretime yansımaktadır. Bu süreç Bagdikian'ın belirttiği gibi (2000) oldukça ilginç biçimde gelişmektedir. Örneğin, bir şebeke sahibi, şirket televizyonunda dizi olarak yayınlanmak üzere konu belirlerken, popüler dergisini burada kullanmaktadır. Dizi, dergide oldukça fazla yer alabilir. Hatta, dizi konusu dergiye dayalı da olabilir. Sonra, bu dizi şirketin sahibi olduğu sinema stüdyolarında sinema filmi olmakta ve buna, aynı şirketin dergisinin popüler yaptığı bir şarkıcının müziği eşlik etmektedir. Tabi, şirketin sahip olduğu radyo istasyonunda bu şarkı ve şarkıcı oldukça fazla 7 Medyaya, medya dışından ilk giriş 1982 başında Libya müteahhitliğinden önemli birikimler sağlayan Kozanoğlu-Çavuşoğlu grubunun “Güneş” gazetesini kurmasıyla yapılmıştır (Sönmez, 2003). Ancak satın alma yoluyla ilk girişin 1948’de işadamı Sefa Kılıçoğlu’nun Yeni Sabah’ı satın almasıyla olduğunu belirtmek mümkündür (Demiray ve Yüksel, 2000: 9). 104 yer almaktadır. Bu döngüye şirketin sahip olduğu kablolu sistem ve video kaset, CD yanını da katmak gerekmektedir. Türkiye’de medya tekellerinin neredeyse tümünün gazetesi, televizyonu ve radyosu bulunmaktadır. Örneğin, Doğan Medya Grubu televizyon, radyo, gazeteler, dergiler ve dağıtım şirketine sahiptir. Ayrıca, Doğan Medya Grubu çapraz tekelleşmeye de örnektir. Bu grubun medya kurumları arasında çapraz promosyon da yapılabilmekte ve örneğin Kanal D'de yayınlanacak bir programa, grubun gazetelerinde oldukça fazla yer ayrılmaktadır (Özer, 2004). Türkiye’de medya alanındaki tekellerin durumlarını, önceki yıllarda yansıtan bazı çalışmalar bulunmaktadır (Sönmez, 1995; Tılıç, 1998). Sönmez çalışmasında, Türkiye’de medya alanındaki tekelleşmeyi örnekler bazında tarihsel olarak da sergilemektedir. Burada kriz öncesi ve kriz sonrası medyanın durumu, medyaların sahip değiştirmeleri gibi durumlar dikkat çekmektedir. Ancak günümüzde, sözü edilen tekel gruplarının bazıları Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmiştir. 90’lı ve 2000’li yıllarda, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilenlerin de aralarında bulunduğu Türkiye’deki bazı tekel gruplarını şu şekilde sıralamak mümkündür: “Doğan Grubu, Ciner (Sabah) Grubu, Star Grubu, Akşam Grubu, İhlas Grubu (İhlas Holding), Samanyolu Grubu, Milli Görüş Grubu.” D. Medya Alanında Tekelleşmenin Etkileri ve Sonuçları Medya alanında yaşanan tekelleşmeye bakıldığında, bazı noktalar dikkat çekmektedir: Medya kuruluşları çok hızlı değişen bir teknolojiyle karşı karşıya kalmışlardır. Teknolojik gelişmeye uyamayanların yayın hayatına başka grupların içerisinde yer alarak devam ettiği görülmüştür. Nitekim gelişmiş baskı teknikleri kabul edilmiş, bilgi işlem makinalarının kullanımında bir düzenlemeye gidilmiştir. Bütün bunlar çok pahalı teknikler olduğu için basın kuruluşlarının yapmak zorunda oldukları yatırımların boyutları da büyümüştür. Buna karşılık medya kuruluşlarının sağladığı gelirler konusunda aynı ölçüde artış olanağı görülmemektedir. Genel olarak gazeteler satıştan toplam gelirin belli bir yüzdesini (20-40) sağlamaktadırlar. Yayını sürdürmeye olanak sağlayan asıl kaynak reklam gelirleridir. Reklamın gazetelerin içeriği üzerindeki olası etkileri konusu bir kenara bırakılsa bile, bu durumun basını değişen koşullara, öteki sanayilere göre çok daha fazla bağımlı kıldığı bir gerçektir. Medyada tekelleşmeyi açıklamaya yardım edecek bir başka olgu da, gazetelerin öteki kitle iletişim araçlarıyla olan rekabetidir. Gazete, radyo ve televizyonun yaygınlaşmasıyla reklam gelirlerinin bir bölümünü kaybetmiştir. Özellikle televizyon normal olarak basına gelecek reklam gelirlerinin önemli bir bölümünü kendine çekmektedir. Bu etken bir çok ülke için önemini korumaktadır. Televizyon reklamlarının tekelleşme konusunda yarattığı etki, gelirlerin azalmasına yol açması yüzünden dolaylı bir etkidir. Tekelleşmenin kısa dönemde yeniden düzenlemeye yol açması, medya kuruluşlarına somut olarak işten çıkarmalar biçiminde yansımaktadır (Topuz vd., 1989). İşletmenin 'rasyonelleştirilmesi' ilk aşamada işgücünden başlayarak yapılmaya çalışılmaktadır. Tekelleşme olgusuna karşı gazetelerde çalışanlarla onların sendikalarının duyarlı olmasının önemli nedenlerinden biri de budur. Ancak Türkiye’de medya alanında “bir sendikasızlaştırma durumu” yaşanmaktadır. Bunların yanı sıra tekelleşme, kısa dönemde yaratacağı mali ve teknik olanaklarla okuyuculara görünümü iyi gazeteler sunmayı sağlamıştır. Bu belki de tek olumlu etkidir. Tekelleşme süreciyle birlikte boyutları büyüyen medya kuruluşları, çalışanlarına küçük ünitelerden daha çok iş güvencesi ve olanaklar sağlayabilir. Olumlu gibi görünse de bu nokta, tekelleşme süreciyle çalışma olanaklarını yitirmeyenler için geçerlidir. Tekel ortamında, arz yönünden medya çalışanlarının herhangi bir pazarlık gücü yoktur. Medya çalışanlarını koruyacak sendika türü bir örgütlenmeye giderek yaptırım güçleri de yoktur. Talep yönünden kurum her şeyi belirler. İstediği şartlarda çalıştırır, istediği ücreti 105 verir, istediğini yazdırma gücüne sahip olur. Bu durum medya alanında çalışma koşullarının kötüleşeceğini, iş güvencesinin azalacağını, çalışanlar lehine düzelme olmayacağını ve ücretlerde düzelme görülmeyeceğini ifade edebilir. Medya sahipleri, sembolik çevre üzerinde potansiyel güce sahiptir. Çıktıyı kendi istekleri doğrultusunda düzenlerler. Bunu ya günlük operasyonlarla ya da genel çerçeveyi belirleyip bu yönde işlevsel olacak yönetici ve editörleri atayarak yaparlar (Murdock, 1990: 7). Bu açıdan bakıldığında muhabirlerin, kurumlarında çalışabilmeleri için haber üretme ve yazma sürecinde sahiplerin istek ve çıkarlarını gözetmeleri gerekebilir. İtalya için yapılan bir değerlendirme konunun anlaşılmasını kolaylaştırabilir: İtalya’da basının içeriği sahiplerin çıkarları doğrultusunda oluşmaktadır. İtalyan medyası için, “Bizim gazetelerdeki haberler, gazeteciler değil, özel çıkarlar için endüstriyel rakipler tarafından yazılmaktadır” yorumu yapılmaktadır (Friedman’dan aktaran Murdock, 1990: 5). Tekelleşmenin sonuçlarından belki de en önemlisi içerikteki türdeşleşmedir. Tekelleşme, kültürel ürünün tek tipleşmesine neden olmaktadır (International..., 1980: 104). Çoğu insanın kitle iletişim araçlarından duyduğu ve gördüğü, dünya görüşü ve içerik açısından dikkat çekecek biçimde tektiptir ve bu yapısal bir sorundur (Neuman, 1992: 130). Bu sonuç ya da sorun medya endüstrisinin her alanında; televizyon içeriğinden gazetelere kadar, hatta müzik endüstrisinde bile söz konusu olmaktadır. (Peterson ve Berger'den aktaran Croteau ve Hoynes, 1997: 47). Bagdikian (2000), medya ürünlerindeki türdeşleşmenin kaçınılmaz olduğunu belirtmekte ve bu kaçınılmazlığın nedenini sahipliğin tekel durumunda olmasına ve bu ortamda da ürünü çeşitlendirecek rekabet ortamının bulunmamasına bağlamaktadır. Bundan dolayı, medyada tekelleşme az sayıda kişi ve kuruluşun toplumun kültürel ve siyasal duygu ve düşünceleri üzerinde egemenlik kurarak tüm toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme olanağının olması anlamına gelmektedir (Katırcıoğlu, 1998: 13). Medyadaki tekelleşmeyle birlikte piyasayı ele geçirme, fiyatlarda artış, kalitede düşme ve tüketicilerin sömürülmesi gibi eğilimler de görülmektedir. Daha kötüsü ise bilgilerin tekelleşmesi sonucu etkinin tekelleşmesidir (the monopolization of influence). Bilginin tek elden kontrol edilmesi de, içerikte türdeşleşmeye neden olmaktadır. İçerikte türdeşleşme ise çok önemli bir soruna işaret etmektedir. Liberal-çoğulcu yaklaşımda medya Yasama, Yürütme ve Yargı’dan sonra “4. Güç” olarak kabul edilmektedir.8 Medya “4. Güç” işlevini, kamuoyunun sesini gündeme taşımakla ve siyasal iktidarı denetleme işleviyle yerine getirmektedir. Başka bir anlatımla medyanın, liberal demokrasilerde gözetimci rolü ve düşünce pazarı oluşturduğu düşünülmektedir. Dolayısıyla medya demokratik sistemin sürmesinin ve vatandaşların sürece katılımının “garantörü” olmaktadır (İrvan 1995). Başka şekilde söylendiğinde medyanın, vatandaşları düşündürecek ve sorunları ortaya koyarak çözümler önerecek bir işleve sahip olmakla çoğulcu demokrasilerin ayrılmaz parçası durumunda olduğu düşünülmektedir (İnal 1997). En basit açıklamasıyla, tekel ortamında farklı sesler tek sese dönüşecektir. Bu nedenle medyanın “4. Güç” işlevini yerine getirmesi için içerikte türdeşleşmeye neden olan tekelleşmenin önüne geçilmesi gerektiği önerilebilir. Çapraz tekelleşmenin de bu yönde bir sonucu bulunmaktadır. Farklı kitle iletişim araçları arasında kendi doğalarından kaynaklanan özgünlükler bir kenara bırakıldığında, içeriklerin tümüyle “türdeş” olmasına zemin hazırlanmaktadır. Ancak bu tür bir tekelleşmenin başka bir sakıncası da radyo televizyon alanında “kamu yayıncılığı” ilkesinin geçerliliğini tümüyle yitirmesi olasılığıdır. Nitekim, ticari rasyonalite ve grubun kontrol ettiği kitle iletişim araçları arasındaki fonksiyonel işbölümü, radyo-televizyon yayıncılığında haber verme, 8 Böyle bir işlev atfetmenin herhangi bir yasal dayanağı bulunmamaktadır ama söz konusu kabulün temelinde basın özgürlüğünün yattığını belirtmek mümkündür. Basın özgürlüğünün gelişimine ilişkin bkz. Keane 1993. 106 eğitme ve eğlendirme temel işlevlerinin dengeli bir biçimde yerine getirilmesine olanak tanımamaktadır. Ayrıca hemen belirtmek gerekir ki, tekel kuruluşlarının elinde bulunan televizyonların kar etme bir yana gelir gider dengesini bile kuramadıkları bilinmektedir. Bu da, tekelleşmenin liberal demokrasilerde medyanın “4. Güç” olma işlevini yerine getiremeyeceğinin göstergesi olarak kabul edilebilir. Zira "tekel parçası" olan televizyonların zararları, tekel sahibinin diğer alanlardaki kuruluşlarında elde ettiği karla dengelenmektedir. Böyle bir zararı da hiç bir “kapitalist” girişimcinin kamu yararı adına göğüslemeyi istemeyeceği önerilebilir. Medyada tekeleşmeyle ilgili olarak şu noktanın da belirtilmesi yararlı olabilir: Tekelleşmenin medya dünyası için en önemli etkisi büyük kuruluşların egemenliğini arttırması olacaktır. Başka bir deyişle uzun dönemde tekelleşme tekelleşmeyi artıracaktır. Büyüyen ve güçlenen medyalar karşısında aynı mali ve teknik olanakları bulamayanlar kaybolacaklardır. Bu aynı zamanda medya sayısının kaçınılmaz olarak sınırlanacağını da düşündürmektedir. Tekelleşmenin uzun sürede ortaya koyacağı başka bir nokta, teknik ve mali olanakların artmasıyla, medya alanına daha çok yatırım yapılmasının mümkün olacağıdır. Özellikle büyük firmaların medyayı kontrol etmeleri ve medyanın da ciddi bir biçimde bu firmalar tarafından verilen reklam harcamalarına bağımlı olması nedeniyle, medyada yer alan haberlerde iş gücü ve tüketicilerle ilgili hemen hemen hiçbir konu ve söz konusu firmalara ait suçlar hiç yer almazken, medya kurumları bağlantılı oldukları firmalar paralelinde gündem belirlemektedirler. Bu bağlamda medya çalışanlarında da özellikle ekonomik konularda olmak üzere merkeze kayma, daha fazla tutucu olma eğilimleri gözlenmektedir. Bu durumu Türk medyasında da görmek mümkündür. Çoğu ekonomi yazarı liberal ekonomiyi savunmaktadır. “Doğan medya grubunda, Doğan grubuna bağlı diğer şirketler aleyhine yayın yapmak çok güç olsa gerek.” Ayrıca, sahiplerin medya tekeline bağlı yayın organlarını, diğer alanlardaki çıkarları doğrultusunda kullanabilmeleri söz konusudur.9 E. Araştırmanın Yöntemi Araştırmada, Ankara’da yaygın medyada görev yapan haber muhabirlerinin medya alanında yaşanan tekelleşmeyle ilgili geliştirilen bazı önermelere yönelik düşünceleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Araştırmada muhabirlere tekelleşmenin doğurabileceği sonuçlar açısından 10 önerme sunulmuş ve bunlara katılım dereceleri istenmiştir. Önermeler şunlardır: “Mevcut yapı sürecek, Popüler gazetecilik artacak, Çalışma koşulları kötüleşecek, İş güvencesi azalacak, Haber kalitesi düşecek, Tekelleşme artacak, İletişim Fakülteliler iş bulamayacak, Çalışanlar lehine düzelme olacak, Uzmanlaşma artacak, Ücretlerde denge gözetilecek.”10 Söz konusu önermelere katılım derecelerinin ortancaları alınmış ve yorumları bu yönde yapılmıştır. Bunun yanında, tekelleşme ortamında görev yapan muhabirlere haber üretim ve yazımı sürecinde baskı olup olmadığı ve onların mesleki doyumlarıyla ilgili düşünceleri de ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla Ankara’da yaygın medyada çalışan muhabirlerden bir çalışma kümesi oluşturulmuştur. Saha araştırması için bir bakış açısından örneklem seçimi şu şekilde yapılabilir: Nüfustan örneklem çerçevesi çıkarılır ve oradan örneklem seçilir. Nitekim örneklem tanımlanırken, “muhabirler” dendiğinde bilinmeyen evrenden, “Ankara’daki muhabirler” dendiğinde ise artık, evrenden değil tanımlanmış olduğu için nüfustan söz edilmektedir. Ancak burada araştırma açısından sorunlu bir noktaya dikkat çekmek 9 Bazı çalışmalarda, medya yöneticilerinin, sahipler adına iş takibi yaptıkları ortaya çıkmıştır. Bkz. Tılıç, 1998; Özer, 2004. 10 Bu önermeler, rastlantısal olarak değil tekelleşmenin sonuçlarına bağlı olarak geliştirilmiştir. Yukarıda gerekçelendirilenlerin dışında kalanlar, bulguların yorumları yapılırken açıklanmıştır. 107 gerekmektedir. Türkiye’de herhangi bir zaman diliminde ne kadar muhabir çalıştığını saptamak çok güçtür. Bu durum Ankara özelinde de söz konusudur.11 Muhabir sayısını öğrenmek için her bir medya kurumunun muhasebe birimine başvurmak gerekmektedir.12 Muhasebe birimlerinden doğru bilgi alınsa bile yeterli ya da doğru rakama ulaşılamamış olabilir. Nitekim stajyer muhabirlerin –örneğin bir yıllık- stajyer olmayanlar gibi haber ürettikleri ve bu haberlerin yayınlandığı durumlar da bulunmaktadır. Dolayısıyla ücret alma/ma dışında stajyer ve stajyer olmayanlar arasında muhabirlik görevi açısından bir fark görünmemektedir. Bu durumda stajyer muhabirlerin araştırmaya katılıp katılmaması konusunda bir seçim yapmak gerekir. Dolayısıyla Ankara’da nüfus/evreni13 rakamsal olarak tanımlamak ve buradan örneklem çekmek çok güçtür. Belirtilen sorun nedeniyle bir “çalışma kümesi” oluşturulmuştur. Buna göre 120 muhabirden veri toplanmıştır. Ankete katılan muhabirlerin yüzde 43’ü (52) kadın yüzde 57’si (68) erkektir. Ankara açısından 120 rakamı kabul edilebilirdir ve rastlantısal olarak belirlenmiştir. Bu rakam yüzde 33.3’er (40’ar muhabir) olmak üzere ajans, gazete ve televizyon muhabirlerinden oluşmuştur. Araştırmanın ön testi de aynı ayrıma göre gerçekleştirilmiştir. Ankete katılan muhabirlerin kurumlara göre belirlenmesi de rastlantısal olarak yapılmıştır. Ancak, dağılımların kurumların muhabir sayılarına tahmin ölçüsünde uymasına dikkat edilmiştir. Örneğin TRT en çok muhabire sahip olduğundan televizyon muhabirleri arasında en çok TRT muhabirlerine anket doldurtulmuştur. Ajans muhabirleri açısından da aynı durum AA için geçerlidir. Bunun yanında 14 gazete, 12 televizyon ve 5 ajansta muhabirlere anket doldurtulmuştur. Bunlar arasında her siyasi çizgide yayın organı bulunmaktadır. Anketler, muhabirlerin çalıştıkları kurumlara gidilerek orada bulunan muhabirlere doldurtulmuştur. Anket kağıtları muhabirlere verilerek doldurmaları istenmiş ve tamamladıklarında da geri alınmıştır. Veriler, SPSS programında değerlendirilmiştir. Araştırmanın amacına uygun olarak soruların ortalamaları, ortancaları ve tepe değerleri alınmıştır. Ancak değerlendirmeler ortancalar üzerinden tepe değerle karşılaştırarak yapılmıştır. Bunun nedenini şu şekilde açıklamak mümkündür: Ortanca (medyan) merkezi eğilim ölçüsüdür. Bu tür bir araştırmada, aritmetik ortalama (mean), ortanca (median) ve tepe değer (mode) arasından aritmetik ortalama yanında esas belirleyici olan ortancadır. Tepe değer ve ortalama da fikir verir. Ancak ortanca bir grubun 1, 2, 3, 4 veya 5’ten hangisinde olduğunu sunar. Tepe değer ise, en çok seçilen kategorinin hangisi olduğunu gösterir. Ortancaların değerlendirilmesi ise belli kategoriler temelinde yapılmıştır: Kategorileri belirleme işlemini ise şu şekilde yapmak mümkündür: Çalışmada beşli ölçek kullanılmıştır. Buna göre seçenekler, “Tümüyle katılıyorum, katılıyorum, ne katılıyorum ne de katılmıyorum, katılmıyorum ve tümüyle katılmıyorum”dur. Sırasıyla alındığında 5’den 1’e doğru sıralanmaktadır. Aralarında ise 4 aralık bulunmaktadır. Bundan sonra şu işlem yapılmıştır: 4/5= 0.80+1= 1.80+80= 2.60+80= 3.40+80= 4.20+80=5. Kategoriler, 1.80, 2.60, 3.40, 4.20 ve 5’tir. Bu durumda, 2.60 ve altı sorulara katılınmadığı şeklinde kabul edilirken, 2.60 üzeri çıkan rakamlar ise sorulara katılındığı yönünde değerlendirilmiştir. 11 Başka bir bakış açısından da evrenin Ankara’daki muhabirler olduğu söylenebilir. 12 Bu araştırma yapılmadan önce bu yönde bir girişim yapılmıştır. Ancak gerekli bilgiye ulaşılamamıştır. 13 Nüfus/evren sözcükleri aslında, araştırma yöntemi açısından population sözcüğüne karşılık gelmektedir. 108 F. Bulgular ve Yorumları Bu başlık altında saha araştırmasında elde edilen yanıtların ortalamaları, ortancaları, tepe değerleri ortaya konmuş ve ortancaların yorumları sunulmuştur. Tablo 2 ve 3 bu türden soruların sonuçlarını içermektedir. Tablo 4 haber üretim ve yazımı sürecinde baskı yapılıp yapılmadığıyla ilgili sonuçları yansıtmaktadır. Tablo 5’de ise muhabirlerin meslekleri ve sınıfsal konumlarıyla ilgili soruların yanıtlarının ortalama, ortanca ve tepe değerleri yer almaktadır. Ancak bunlardan önce araştırma açısından önemli olan muhabirlerin yaş ve çalışma yıllarının ortalamaları verilmiş ve değerlendirilmiştir. Bunun nedeni ortalamaların, yanıtların güvenilirliği açısından fikir verebilecek olmasıdır. Tablo 1: Muhabirlerin Yaş ve Çalışma Yılı Ortalaması Yaş Muhabirlik Yapılan Yıl Sayı 116 Ort. 30,7 118 8,37 Ankete katılanların yaş ve muhabirlik yaptıkları süre ortalamaları Tablo 1’de sunulmuştur. Muhabirlerin yaş ortalamaları 31’dir. Çalışma yılları ortalaması ise 8’dir. Ortalamalara bakıldığında bazı noktalar dikkat çekmektedir. Bir muhabirin, gazeteciliğe üniversite eğitiminden sonra başladığı ve bu dönemde 22 yaşında olduğu kabul edilse ankete katılan bazı muhabirlerin yaklaşık 10 yıllık deneyime sahip oldukları anlaşılabilir. Bu süre de muhabirlik açısından belli bir fikir sahibi olmalarına yetebilir. Kaldı ki muhabirlik yılları ortalaması da 8.4 olarak çıkmasıdır. Bu da ankete verilen yanıtların belli bir deneyimin ürünü olduğunu verebilir. Tablo 2: İlk Beş Önermeye İlişkin Yanıtların Ortalama, Ortanca ve Tepe Değerleri Sayi Geçerli Kayip Ortalama Ortanca Tepe Deger Mevcut yapi sürecek 113 7 3,0265 3,0000 3,00 Tekellesme artacak 116 4 4,1897 4,5000 Is guvencesi azalacak 117 3 4,0000 4,0000 Çalisma kosullari kötülesecek 118 2 3,7966 4,0000 Çalisanlar lehine düzelme olacak 116 4 2,0431 2,0000 5,00 5,00 5,00 1,00 Medya alanındaki tekelleşmenin sonuçlarına yönelik geliştirilen önermelerin bazısına, Ankara’da görev yapan muhabirlerin yanıtlarına ilişkin bulgular Tablo 2’de sunulmuştur. Buna göre; “Mevcut yapı sürecek” 3 çıkarken bu rakam tepe değeri yansıtmıştır. “Tekelleşme artacak” 4.5 hesaplanırken rakam tepe değere yaklaşmıştır. “İş güvencesi” ise 4 almıştır. Bu rakam tepe değerden 1 puan azdır. “Çalışma koşulları kötüleşecek” 4 olarak belirmiştir. Bu da yine tepe değerden 1 puan azdır. “Çalışanlar lehine düzelme olacak” ise 2 ortanca alırken tepe değerden 1 puan uzaklaşmıştır. 109 Tablo 3: İkinci Beş Önermeye İlişkin Yanıtların Ortalama, Ortanca ve Tepe Değerleri Sayi Geçerli Kayip Ortalama Ortanca Tepe Deger Popüler gazetecilik artacak 113 7 3,6283 4,0000 Haber kalitesi düsecek 116 4 3,6121 4,0000 Uzmanlasma artacak 117 3 3,2222 3,0000 4,00 3,00 3,00 Ücretlerde Iletisim denge okuyanlar is gözetilecek bulamayacak 116 116 4 4 1,8448 3,7845 2,0000 4,0000 1,00 5,00 Medya alanındaki tekelleşmenin sonuçlarına yönelik geliştirilen diğer önermelere, Ankara’da görev yapan muhabirlerin yanıtlarına ilişkin bulgular Tablo 3’de sunulmuştur. “Popüler gazetecilik artacak” 4 çıkarken tepe değeri yakalamıştır. “Haber kalitesi düşecek” 3 çıkarken tepe değeri 1 puan geçmiştir. “Uzmanlaşma artacak” da tepe değerle aynı hesaplanmıştır. “Ücretlerde denge gözetilecek” 2 ortancayla tepe değerden 1 puan fazladır. “İletişim okuyanlar iş bulamayacak”da 4 olarak görünürken tepe değer olan 5’e bir puan yaklaşmıştır. Tablo 4: Tekelleşme-Haber Bağına Yönelik Soruların Sonuçları Sayi Ortalama Ortanca Tepe Deger Geçerli Kayip Haber seçiminde özgür müsünüz? 118 2 Patron ve yöneticiler muhabiri etkiler 118 2 Türkiye'de haber yap-yaz baskisi var mi? 117 3 Kurumda haber yap-yaz baski var mi? 119 1 2,3475 2,6695 2,4530 1,6723 2,0000 3,0000 2,0000 2,0000 3,00 1,00 3,00 1,00 Medya alanında yaşanan tekelleşme ortamında muhabirlere haber seçimi, yapması ve yazması konusunda baskı yapılıp yapılmadığına yönelik soruların yanıtlarına ilişkin bulgular Tablo 4’de görülmektedir. Buna göre, “Haber konusunu seçme konusunda özgür davranıp davranmadıklarıyla” ilgili sorunun ortancası 2 çıkmıştır. Bu sorunun tepe değeri 3’tür. “Haber üretimi ve yazımı sırasında patronlar ve yöneticilerin, muhabirleri etkileyip etkilemedikleriyle” ilgili sorunun ortancası 3 olarak belirirken tepe değeri 1’dir. “Türkiye genelinde muhabirlere istenilen haberleri yapmaları ve yazmaları konusunda baskı olup olmadığı” yönündeki soru 2 olarak hesaplanırken tepe değerden 1 puan az çıkmıştır. Bu sorunun kurum çeşitlemesi de 2 hesaplanmış ve tepe değerden 1 puan fazla çıkmıştır. 110 Tablo 5: Tekelleşme-Mesleki Doyum Bağına Yönelik Soruların Sonuçları Sayi Ortalama Ortanca Tepe Deger Geçerli Kayip Kurumla ideolojik açidan özdes misiniz? 116 4 Çalisma kosullarinizdan memnun musunuz? 119 1 Ücretinizden memnun musunuz? 119 1 Mesleginizi yapmaktan mutlu musunuz? 119 1 Kendinizi hangi sinif üyesi kabul ediyorsunuz? 116 4 1,9138 2,0924 1,7815 2,5966 1,9310 2,0000 2,0000 2,0000 3,0000 2,0000 2,00 2,00 2,00 3,00 2,00 Muhabirlerin tekelleşme ortamında mesleki doyumlarıyla ilgili sorulara verdikleri yanıtlarına ilişkin bulgular Tablo 5’de sunulmuştur. Buna göre, “Muhabirlerin kurumlarıyla ideolojik açıdan özdeş olup olmadığına” yönelik sorunun ortanca ve tepe değeri 2’dir. “Çalışma koşulları ile aldıkları ücretlerden memnun olup olmadıklarına” ilişkin soru ile “Aldığınız ücretten memnun musunuz?” sorularının aldığı değerler de 2’dir. “Mesleğinizi yapmaktan mutlu musunuz?” sorusunun tepe değer ve ortancası 3 olarak hesaplanmıştır. “Muhabirlerin sınıfsal konumlarına” yönelik sorunun ortanca ve tepe değeri de 2’dir. Bulgulara bakıldığında muhabirlerin mevcut yapının süreceğini düşündükleri ortaya çıktığı görülmektedir. Bu sonucu daha kötüye gidiş olmayacak şeklinde almak yanlış olacaktır. Diğer sonuçlarla birlikte ele alındığında muhabirlerin mevcut yapının olumsuz olduğunu düşündüklerini net olarak söylemek mümkündür. Tekelleşme ortamında kar arayışı medya içeriğinin popülerleşmesine neden olmaktadır. Muhabirler popüler gazeteciliğin giderek artacağını da düşünmektedirler. Popüler gazeteciliğin artması, onların ve medya kurumlarının toplumsal işlevlerini yerine getiremeyeceklerini anımsatabilir. Nitekim popülerleşen haberciliğin toplumsal sorunları yüzeyselleştireceği düşünülebilir. Haber kalitesinin düşeceğini düşünmelerini de bu açıdan ele almakta yarar bulunmaktadır. Popülerleşen habercilikte haber kalitesinin yüksek olmasını ya da sahip olduğu seviyede kalmasını beklemek doğru olmayabilir. Tekelleşmenin artacağının düşünülmesi ise kendi içinde anlamlıdır. İlk elde tekelleşme tekelleşmeyi beraberinde getirecektir. Bunun yanında Türkiye’de, somut olarak görülen satın almalar ve birleşmeler, muhabirlere yeni örneklerin yaşanacağını çağrıştırmış olabilir. Uzmanlaşma artacak sorusunun ortancası ilk elde olumlu bir anlam yaratabilir. Ancak, uzmanlaşma muhabire editörler karşısında özgürlük sağlarken aynı zamanda kaynağa bağımlılık yaratmaktadır (Tılıç, 1998: 236-239). Bu durum habercilik açısından olumsuz bir duruma işaret etmektedir. Bununla ilintili olarak kaynağa bağımlılık, aynı zamanda masa başı haberciliği de körüklemektedir. İletişim okuyanların iş bulamayacağı düşüncesi de anlamlı olmaktadır. Nitekim İletişim Fakültesini okuyan biri, ekonomi okuyan diğeri gibi bir alanda uzmanlaşarak okulunu bitirmemektedir. Bu da onun haberciliğin herhangi bir alanında uzmanlaşmasını engelleyecek, en azından geciktirecektir. Bu da İletişim okuyanların iş bulmasında olumsuz etken olacaktır. Öte yandan muhabirlerin haber seçiminde özgür olmadıkları ancak hem Türkiye genelinde hem de çalışılan kurumda haber yapılması ve yazılması konusunda baskı yapılmadığı ortaya çıkmıştır. İlk elde sonuçlar arasında bir çelişki varmış gibi görünse de böyle bir durumun olmadığının önerilmesi doğru olacaktır. Bu konuda şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür: Haber seçiminde özgür olmayan bir muhabire, haber 111 yapması ve yazması yönünde baskı yapmaya gerek görülmeyebilir. Bu görüşü, sorunun hem Türkiye geneli hem de kurum çeşitlemesinin aynı ortancayı vermesiyle desteklemek mümkündür. Böyle bir durumda Türkiye geneline yönelik soruya katılınması gerektiği beklenebilir. Nitekim muhabirler bazı durumlarda kendi kurumlarını koruyabilmektedirler.14 Ayrıca Tablo 4’te sunulanların tümü için “baskı yok ama etkileme var” değerlendirmesi yapılabilir. Bunların yanında muhabirlerin kurumlarıyla ideolojik açıdan özdeş olmadıkları anlaşılmaktadır. Dolayısıyla günümüzde muhabirlerin, “çizgisi” kendi çizgilerinden farklı olan medya kurumlarında da çalıştığı söylenebilir. Ancak bu sonucu muhabir ve kurum açısından “uç çizgilere” uzatmanın yanılgıya düşürebileceğini belirtmekte yarar bulunmaktadır. Muhabir ve kurum aralığını kurum açısından “merkezle” sınırlamak doğru olabilir. Nitekim uç noktalardan bir araya gelme durumu akla yatkın gelmemektedir. Yine de sonuç, tekelleşme ortamında muhabirlerin kendilerine uygun kurumlarda çalışma şansına sahip olmadıklarını söyleyebilir. Muhabirler çalışma koşularından ve aldıkları ücretten de memnun görünmemektedirler. Ancak bu “memnuniyetsizlik” onların mesleklerini sürdürmelerine engel olmamaktadır. Bunun yanında muhabirlerin, mesleklerini bir zorunluluktan dolayı sürdürmediklerini söylemek mümkündür. Nitekim mesleklerini yapmaktan mutlu olduklarını belirtmişlerdir. Bu durum bir anlamda, habercilik işinin diğer mesleklerden farklı bir doyum sağladığını ve tekelleşmenin olumsuz sonuçlarına karşın muhabirlerin mesleklerini sürdürdüklerini söyleyebilir. Öte yandan muhabirler, kendilerini orta sınıf üyesi olarak kabul etmektedirler.15 Bu sonuç da yine –mesleki doyumun, mesleğin meslek sahibini sınıf olarak ilerletmesiyle sağlandığı kabul edildiğinde- habercilik işinin diğer mesleklerden farklı bir doyum sağladığını söyleyebilir. Başka bir açıdan bakıldığında ise, -meslekleri onları sınıfsal açıdan geriye götürmüyor ise- muhabirlerin mesleğe başlarken üst sınıf üyesi olmadıklarını ileri sürmek mümkündür. Bu sonuç, muhabirlerin tekelleşme ortamında sınıf atlamaları için kurumsal statülerini geliştirmelerini ve işlevselliklerini artırmaları gerektiğini de “çağrıştırmaktadır.” Sonuç ve Değerlendirme Bu yazıya konu olan araştırmada, Ankara’da görev yapan muhabirlerin medya alanında görülen tekelleşmeyle ilgili geliştirilen bazı önermelere yönelik düşünceleri ile tekelleşme ortamında görev yapan muhabirlere haber üretim ve yazımı sürecinde baskı olup olmadığı ve onların böyle bir ortamda mesleki doyumlarıyla ilgili düşünceleri ortaya çıkarılmıştır. Araştırmada elde edilen veriler ve bunların değerlendirmeleri ışığında, tekelleşmenin olumsuz sonuçlarının, muhabirler tarafından kabul edildiği görülmüştür. Özetle belirtilirse; muhabirlerin, var olan medya düzeninin süreceği ve olumluya doğru bir gidişin olmayacağı yönünde düşüncelere sahip oldukları belirtilebilir. Buna göre, iş güvencelerinin azalacağı, çalışma koşullarının kötüleşeceği düşünülmektedir. Habercilik açısından ise, popülerleşmenin artacağı ve haber kalitesinin düşeceği kabul edilmektedir. Önemli bir nokta da muhabirlerin tekelleşmenin gerileyeceğine ilişkin bir düşüncelerinin olmamasıdır. Araştırmada ayrıca, muhabirlerin haber seçiminde özgür olmadıkları; sahip ve yöneticilerin, muhabirleri haber üretimi ve yazımı sürecinde etkiledikleri ancak baskı yapmadıkları da ortaya çıkmıştır. Bunların yanında, ideolojik çizgileriyle örtüşmemesine karşın muhabirlerin kurumlarında çalışmaya devam ettikleri anlaşılmıştır. Muhabirler çalışma 14 Başka bir çalışmada, bu yönde sonuçlar elde edilmiştir. Bkz. Özer, 2004. 15 Soru SES değil, ekonomik temel dikkate alınarak yöneltilmiş ve alt, orta ve üst seçeneklerinden oluşmuştur. 2 ortanca, orta sınıfa denk gelmektedir. 112 koşulları ve aldıkları ücretten memnun olmamalarına karşın, mesleklerini yapmaktan mutluluk duymaktadırlar. Önemli bir not da, muhabirlerin kendilerini orta sınıf üyesi olarak görmeleridir. Bu araştırmanın sunduğu sonuçlar dikkate alınarak, bazı değerlendirmelerde bulunmak mümkündür: İlk olarak, medya çalışanlarının en kısa sürede sendikalaşmaları gerektiğine dikkat çekmek yararlı olacaktır. Sendikalaşmış olmak, tekel ortamında medya sahiplerine karşı pazarlıkta “hiç olmazsa” bir şeyler yapabilme anlamına gelebilir. Türkiye’de hiçbir ticari yayın organında (Cumhuriyet Gazetesi dışında) sendikalı olma hakkı çalışanlara tanınmamaktadır.16 Böyle bir ortamda haberciliğin aldığı ve alacağı konum önem taşımakta17 ve bu alanda duyarlı olanları kaygılandırmaktadır. Örneğin, habercilik konusunda Sönmez (2003: 49) şunları yazmaktadır: “...medya tüketicilerinin objektif haber alma özgürlükleri, sektöre egemen grupların tercihleri, seçimleri tarafından belirlenir olmuştu. TV’de hangi haberin verileceği ve ne şekilde sunulacağı, ratingi en yüksek kanalın yöneticilerinin keyfine kalıyor, yazılı basında da okuyucunun seçme hakkı piyasadaki tekelciliğin artışıyla sınırlanıyordu.” Araştırmanın bir sonucu temelinde bir noktaya dikkat çekmek yararlı olacaktır. İletişim okuyanların artık, medyaya diğer alanlardan gelenlerle yarış edebilecek bir kuramsal donanıma sahip olmaları önem taşımaktadır. Ancak böylece medyada tutunabileceklerini önermek mümkündür. Ayrıca, iletişim kuramları ve medyayı çeşitli açılardan değerlendiren (eleştiren) derslerle donatılmaları, en azından “ne yaptıklarının/yapacaklarının farkında olmalarını” sağlayacağı gibi, habercilik süreçlerinde doğru davranmalarına da katkıda bulunabilir. Bu noktada “Ne yapılmalıdır?” sorusu yöneltilebilir. Marxizm açısından ele alındığında tekelleşmenin önüne, sistemin ters yüz edilmesiyle geçilebileceği söylenebilir. Bu da başka bir soruna işaret etmektedir. Yine de, sistemin ters yüz edilmesini “hayaller içinde beklemeden/beklemekten başka” yapılacakların olduğu/olması gerektiği “en azından bir dilek” olarak ortaya konulabilir.18 Böyle bir gerçekliği en iyi bilmesi gerekenler, medya tekellerini sahiplenenlerdir. Sahiplenenlerle kastedilen sadece sahip ya da başka ismiyle patron değildir. Mevcut yapının sürüp gitmesinde kilit rolleri üstlenenler de, anılanlar arasında bulunmaktadır. Şurası kesin ki, tekelleşme yeni tip gazeteciler üretmiştir. Bunları kavramlaştırmak mümkündür: “Patronun kurmayları, patronun savaşçıları, patronun yandaşları ve emir erleri.” Bir dönem Türkiye’de uçan ve sürünen gazeteciler olarak yapılan ayrımın farklı bir çeşitlemesini şimdi bu şekilde tanımlamak haksızlık olmasa gerek. Bu yapıda, ücretlerdeki dengesizliğin aşırı noktalara vardığını tahmin etmek de güç değildir. Bunun yanında hiçbir muhabirin, yayıncının ve köşe yazarının, patronunun uzak ya da yakın, doğrudan ya da dolaylı çıkarlarına ters düşecek bir yayın yapmasının olanaksız olduğunu kabul etmek de gerekir. Bunun adı “demokrasilerde 4.Güç medya” olamaz. Dolayısıyla medya çalışanlarının, kendi aralarında hangi seviyede görev yapıyor olmalarına bakmadan -en azından duyarlı olanların- bir araya gelmeleri önem taşımaktadır. Burada son olarak bir yönün araştırılması gerektiğini belirtmek anlamlı olacaktır. Tekelleşmenin, muhabirlerde neden bu beklentileri yarattığını onların nasıl açıkladıkları 16 Doğan Grubu sahibi Aydın Doğan’ın sendikalaşmaya karşı düşüncelerinin de yer aldığı karşıt-sendikalaşma açıklaması için bkz. Sönmez, 2003: 144-50. 17 Düz ve basit anlatımıyla, çalışma güvencesi olmayan bir muhabirin, sahip ve yöneticilerin isteklerine karşı koyamayacağı önerilebilir. 18 Bu değerlendirme, sistemin ters yüz edilmesiyle oluşabilecek “medya tekeli” durumunu dikkate almadan yapılmaktadır. 113 önemlidir. Yeni bir araştırmayla bu durumun ortaya konulması yararlı olacaktır. Bu araştırmanın derinlemesine görüşme tekniğiyle ortaya konulması mümkündür. KAYNAKÇA Alemdar, Korkmaz (1982). “Basında Tekelleşme: Fransa Örneği”, İletişim, Ankara: 1-19. Bagdikian, H. Ben (2000). The Media Monopoly, Beacon Press. Baran, Paul A. ve Paul M. Sweezy (1970). Tekelci Kapitalizm, Çev. Filiz Onaran, Doğan Yayınevi. Bunce, Richard (1976). “The Conglomerate Comlex”, içinde Television in the Corporate Interest, Praeger Publishers: 96-124. Burton, Graeme (1995). Görünenden Fazlası, Alan Yayıncılık. Croteau, David ve William Hoynes (1997). Media/Society, Pine Forge Press. Çakmur, Barış (1998). “Kültürel Üretimin Ekonomi Politiği” Kültür ve İletişim 1(2): 11148. Demers, David (1999). Global Media Menace or Messiah, Hampton Press Inc. Demiray, Uğur ve Yüksel, Erkan (2000). “Patronunu Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim”, Alternatif Medya Aylık İletişim Dergisi, 5-6: 9-12. International Commission for the Study of Communication Problems (1980). “Concentration”, içinde Many Voices, One World, Kogan Page, Unipub, Unesco: 96-111. İnal, Ayşe (1997). “Haber Metinlerine Eleştirel Bir Bakış: Temel Sorunlar ve Örnek Çalışmalar”, İLEF YILLIK, (1994-1995), 135-163. İrvan, Süleyman (1995). “Demokratik Sistemde Medyanın Rolü”, Birikim, (68-69), 76-83. Katırcıoğlu, Erol (1998). “Medyada Tekelleşme”, Radikal, 19 Kasım, s: 13. Keane, John (1993). Medya ve Demokrasi, Haluk Şahin (çev), Ayrıntı Yayınları, İstanbul. Marx, Karl (2002). Ücretli Emek ve Sermaye, Çev. Süleyman Ege, Bilim ve Sosyalizm Yayınları no: 31. Marx, Karl (2004). Kapital Birinci Cilt Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir tahlili, Çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları. Murdock, Graham (1990). “Redrawing the Map of the Communications Industries: Concetration and Ownership in the Era of Privatization”, içinde Public Communication-The New Impratives: Future Directions for Media Research, Sage: 1-15. Murdock, Graham ve Peter Golding (1974). “For a Political Economy of Mass Communication”, içinde Socialist Register, Ed. R. Miliband ve J. Saville, Merlin Press: 205234. Nebiler, Halil (1995). Medyanın Ekonomi Politiği, Sarmal Yayınevi. Neuman, W. Russell (1992). The Future of the Mass Audience, Cambridge University. Özsever, Atilla (2004). Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci, İmge yayınevi. Özer, Ömer (2004). Yetiştirme Kuramı: Televizyonun Kültürel İşlevlerinin İncelenmesi, Anadolu Üniversitesi Yayınları, No: 1578. Rekabet Kurumu 2001 etkinlik raporu (2002: 127): Rekabet Kurumu 3. Yıllık Rapor 2001 Yılı (2002). Severin J. Werner (2003). “Recent Developments in U.S. Media Conglomerates”, içinde 1st International Symposium Communication in the Millennium: A Dialoque Between Turkish and Americans Scholars, Anadolu Üniversitesi yayınları No: 1440. Sönmez, Mustafa (2003). Filler ve Çimenler, İletişim Yayınları. Söylemez, Alev (1998). Medya Ekonomisi ve Türkiye Örneği, Haberal Eğitim Vakfı Yayınları. Sweezy, M. Paul (1970). Kapitalizm Nereye Gidiyor?, Çev. Aslan Başar Kafaoğlu, Ağaoğlu Yayınevi. Tılıç, L. Doğan (1998). Utanıyorum Ama Gazeteciyim, İletişim Yayınları. 114 Tokgöz, Oya (1991). “Medyada Birikim, Tekelleşme ve Sorunlar”, A.Ü. Yıllık, Şevket Evliyagil’e Armağan: 91-104. Tokgöz, Oya (1998). “Kamu Yönetiminde Medyanın Rolü”, Amme İdaresi Dergisi, 31(1): 45-56. Topuz, Hıfzı vd., (1989). Basında Tekelleşmeler, İLAD ve TİSES Ortak Yayını, İstanbul. 115 MEDYA OKUR-YAZARLIĞI: ERİŞİM SORUNU, SEYİRSELLEŞME VE SANSASYONELLEŞME Nilgün Tutal Cheviron Özet Medya okur-yazarlığı günümüzün tartışılması gereken en önemli konularından birini oluşturmaktadır. Burada, söz konusu tartışmanın önemini gözler önüne serecek şekilde modern kitlesel iletişim etkinliğinin iki boyutunu ele alacağız. İlk boyut, iletişim teknolojileri ile toplumsal değişim ve demokratik ve katılımcı bir toplumun oluşumu arasında doğrudan bağlantı kurulmasıdır. Bu bağlantı, iletişim teknolojileri ile kullanıcılar arasındaki ilişkiyi hep bir erişim sorunu olarak gündeme getirir. Bu çerçevede, iletişim aracına ve içeriğine erişimin iletişimsel demokratik toplum ütopyasının gerçekleşmesinde ne denli etkin olup olduğu sorusunu sormak gerekir. İkinci boyut, okur yazarlığın ilk anlamı ile doğrudan bağlantılı. Kastedilen, dünyanın anlamlandırılması olarak tanımlayabileceğimiz okuma-yazma pratiğinin günümüzde kitle iletişim araçları tarafından ne tür bir dönüşüme uğratıldığıdır. Bu dönüşümden hareketle, okur-yazarlık oranının görece arttığı modern çağda, kitle iletişim araçlarının içeriklerini oluşturma biçimleri ve iletişim toplumunda okuryazarlığın seyirselliğe ve sansasyonele tercih edilmesi gibi olgular tartışılacaktır. Türkçe anahtar kelime: Erişim, Seyirselleşme, Sansasyonelleşme. Abstract Media literacy: the question of access, spectacularisation and sensationalisation Media literacy has become these days one of the most controversial subjects. İn this paper, we’ll try to show the importance of the current discussions on this topic by giving an account of the two dimensions of the modern mass communication activity. The first dimension relates to the creation of a link between the new communication technologies and the evolution of society, the foundation of a democratic and participative society. Along with the assumption of this link comes the question of access, central in the relationship between the communication technologies and their users. İn this context, we will have to question wether the access to the communication means and their contents indeed contributes to the realization of the utopia of a democratic communicationnal society. The second dimension is about the primary meaning of literacy. We will have here to assert how far the comprehension of the world through literacy practice has been affected by mass communication means. İn this process of transformation and of general increase of literacy rates, some issues such as how medias determine the contents of their news and how they tend to emphasize on spectacularisation and sensationalisation rather than on what might help reinforcing people’s literacy will be discussed here. Key Words: access, spectacularization, sensationalization Giriş Medya okur-yazarlığı ifadesinin iki bileşeni var. Kitle iletişim araçları ve bu araçların izlerkitlesi. İfadenin bütünü bu iki bileşen arasındaki ilişkinin sorunsallaştırılmasını kendiliğinden gerekli kılmaktadır. Bu ilişkiyi sorunsallaştırırken, kitle terimin içerdiği tüm anlamlarda ilgiyi hak ediyor. Bu yazıda, sözünü ettiğimiz ilişkiyi iki açıdan gözden geçirmeyi deneyeceğiz. Tartışmanın ilk uğrak yeri olarak, 116 enformasyon toplumu ve bu toplum anlayışının içerdiği kitle iletişim araçları ve izlerkitle arasındaki bağlantıyı seçtik. Tartışmanın ikinci odak noktasını ise, ilk uğrak yerinin sadece teknolojiyi ön plana çıkartarak göz ardı ettiği kitle iletişim araçları içeriklerinin üretiminin çağımızda aldığı biçimler ile bu biçimlerin zorladığı izler-kitle oluşumları arasındaki ilişkiler oluşturmaktadır. Bu uğrak noktasında, kitle iletişim araçlarının içerik üretiminde yapısal unsurlara dönüşen seyirselleşme ile sansasyonelleşme gibi olguları ele almayı amaçlıyoruz. Doğal olarak, içeriğin hangi yapısal unsurlar tarafından belirlendiğini serimlemeye çalışırken, iletişim içeriklerinin günümüzdeki üretim biçimleri ile bunların alımlanmasının nasıl bir izlerkitle anlayışını yaygınlaştırdığını ortaya çıkarmayı amaçlıyoruz. Ama nihai amaç, medya okur-yazarlığı olarak dile getirmeye çalıştığımız iletişim araçlarının izlenmesiyle bu araçları takip edenlerde oluşacak dünya hakkında bilgilenme ve böylece dünyayı anlamlandırma etkinliğinin günümüz kitle iletişim dünyasında mümkün olup olmadığını sorgulamaktır. İlk uğrak noktasının seçilmesinin temel nedeni, yaşadığımız toplumların ya da daha doğru bir deyişle içinde evrildiğimiz çağın enformasyon toplumu veya enformasyon çağı olduğu önermesinin iletişim mitini yeniden güncelleştirmesidir. Geçmişi 1960’lı yıllara dayanan bu ifadeler, sorunsallaştırmaya çalışacağımız kitle iletişim araçları ve izlerkitlesi arasındaki ilişkiyi yeni iletişim teknolojilerine “erişim sorunu” olarak koyutlamaktadır. Böylece, medya-okuryazarlığı konusu, tekniğin fetişleştirilmesine dayanan enformasyon toplumu hakkındaki söylemlerde teknolojinin aracısı olduğu içeriklerin üretimi ve alımlanması konusunu daha baştan tartışma dışı bırakmış olmaktadır. Medya okur-yazarlığı ile bağlantılı olduğunu düşündüğümüz kitle iletişim araçlarının içeriklerinin üretimi ile içeriklerin alımlanması, aslında kitle iletişim araçlarının klasik sayılabilecek bilgilendirme yoluyla kamusal alanın oluşumuna katkıda bulunmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Enformasyon çağı kuramları ve buna dayanan söylemler, bu bağlantıyı hiç dikkate almamalarına rağmen, iletişim teknolojilerine erişimin toplumların demokratik ve katılımcı bir biçim kazanacakları inancını savunurlar. Bu ideoloji medya-okur yazarlığını bir erişim sorununa indirgerken, bilginin üretim biçimini dikkate almaz. Bu perspektif aktif medya okur yazarlığını sorunsallaştırma gereksinimi de duymaz. Dolayısıyla bu yazıda, ikinci uğrak noktası olarak tanımladığımız alanla medya okur-yazarlığı ile popüler kültür ve popüler kültürün kimi unsurlarının kitle kültürü tarafından kullanımı arasındaki bağlantıları kurmaya çalışmaktayız. Bu bir anlamda, teknolojiye erişimin bilgiye de erişim olduğu iddiasının eleştirilmesini de beraberinde getirmektedir. Kitle iletişimi alanındaki seyirselleşme ve sansasyonelleşme eğilimlerinin aktif medya okur-yazarlığı üzerindeki olumsuz etkilerini tartışmaya çalışırken, bu tartışmalar ışığında, yeni bir kamusal alan oluşabilir mi ya da aktif medya okur-yazarlığı gelişebilir mi sorusunu dile getirmeyi deneyeceğiz. 1. İletişim Akışı ve Yokolan Kamusallık Kitle iletişim araçlarının modern toplumlarda görece yaygınlaşan kullanımı ile bu kullanımın ideal bir iletişime dayalı demokratik toplumun oluşmasına katkısı arasındaki ilişki, kabaca iki farklı perspektiften ele alınabilir. Liberal bakış açısı kitle iletişim araçlarının yaygınlaşan kullanımının farklı toplumsal kesimlerin bilgi kaynaklarına ulaşımını beraberinde getireceğini varsayar. Bu anlamda yeni iletişim teknolojilerinin yaygınlaşması daha demokratik ve eşitlikçi toplumların oluşmasını sağlayacak bir olgu olarak nitelendirilir. Bu perspetifte, bir yandan teknolojinin mitleştirilmesi olgusuyla; öte yandan yeni iletişim teknolojilerine erişimin de kendinde demokratikleştirici bir etkisinin olduğu inancıyla karşılaşırız. Bu inanca dayalı olarak, iletişimsel demokratik ve katılımcı toplum ütopyaları iletişim ya 117 da enformasyon toplumu1 gibi adlandırmalarla birlikte toplumsalın-kamusalın temel niteliği olarak tanımlanır. Bu savlarla oluşturulan toplum ütopyaları, tüm toplumsal kesimlerin yeni iletişim teknolojilerine erişmesinin, bilgi açısından toplumsal eşitliği sağlayacağı önermesine dayanırlar; ayrıca kitle iletişim araçlarına erişim eşitliğinin de toplumsal sorunlara aktif olarak katılan yurttaşlar topluluğunun oluşmasının temel belirleyeni olduğu iddiasını dile getirirler. Bu perspektif aynı zamanda küresel ölçekte dile gelen yeni iletişim teknolojilerine erişimin dünya halklarının eşitliğini ve demokratikliğini sağlayacağı iddiasına dayanır. Örneğin en gözde yeni iletişim tekonolojisi internet, dünya kamusal alanının demokratikleşmesini ve dünya halkları arasındaki iletişim eşitsizliğinin giderilmesini sağlayacak mucize iletişim aracı rolüyle donatılır. Liberal perspektifin eleştirmenlerinden Armand Mattelart bu perspektifi, iletişimdünyası (communication-monde) kavramını kullanarak eleştirir ve ayakları üstüne oturtur. Kavram öncelikle dünyanın eşitlikçi ve küreselci temsiline karşı bir konumlanmayı beraberinde getirir, dünyasallaşmakta olan sistemi fetişleştirmekten kaçınır, bu sistemin tarihsel somutluğu dikkate alınarak çözümlenmesine olanak tanır. Fernand Braudel’in dünya-ekonomisi kavramından esinlenilmiş iletişim-dünyası kavramı,” “uluslararası işbölümüyle içiçe geçmiş ağların uzamı hiyeraşikleştirdiğini ve merkez(ler) ile çevre(ler) arasında her gün biraz daha büyüyen bir kutupsallaşmaya yol açtığını hatırlatma”(1996, s.100) rolünü üstlenir. Hem uluslararası hem de ulusal düzlemlerde teknolojiye erişimin bilgiye erişim ve bilgiye erişimin de bilginin kamusallığın ifade edilmesinde kullanımıyla eşdeğer kabul edilmesi gibi bir olguyla karşı karşıya kalmaktayız. Bu durumda, bilginin üretimi ve içeriğinin oluşturulma biçimlerinin hiç sorunsallaştırılmadığını görmekteyiz. Sorunsallaştırılmayan bir başka konu ise kitle iletişimin içine dahil olduğu kültür endüstrisinin yapısal unsurlarının demokratik kamusal alanın inşası talepleriyle ne denli örtüştüğü konusudur. Bu konuyu en iyi sorunsallaştıranlar, 1930’lu yıllardan itibaren eleştirel toplumsal düşüncenin taşıyıcısı olmuş olan Frankfurt Okulu temsilcileri olmuştur. Onların izini ise, 1960’lı yıllarda biçimlenmeye başlayacak olan Kültürel Çalışmalar Okulu’nun temelini atan Richard Hoggart gibi ilk düşünürler sürmüştür. Kitle kültürünün içerdiği tehditler konusunda Frankfurt Okulu’nun dile getirdiği ilk eleştirilerden biri, medya okur-yazarlığı ve bunun kamusal alana aktif katılıma etkisi açısından önemli bir eleştiri niteliği taşımaktadır. Frankfurt Okulu çok erken bir dönemde bugün medya dünyasının temel niteliği haline gelen bir unsura dikkati çekmişlerdir. Kültürel üretimin ekonominin mantığına boyun eğmek zorunda kalmasının, basının endüstrileşmesinin ve sanat eserlerinin “mekanik yeniden üretiminin”, Aydınlanma geleneğinin pedagojik kültür projesinin ve bununla bağlantılı olan yurttaşlık anlayışının gerçekleştirilmesini imkansızlaştıran gelişmeler olarak değerlendirilmiştir. Kültürün metalaşması, kitle iletişim araçlarının yaydığı içeriğin standartlaşması ve rasyonel tartışma imkanının bu nedenle ortadan kalkmasını 1 Türkiye’de kimi sosyologlar enformasyon toplumu gibi nitelemeleri içerdiği mitik-ütopik ve ideolojik boyutlarının farkına varmadan geleceğin toplumunun ideolojiden arındırılmış adı olarak olumlu bir bakış açısından değerlendirebilmektedirler. Örneğin İhsan Sezal enformasyon toplumu kavramı hakkında şöyle nitelemelerde bulunur : “Enformasyon toplumu kavramı ideolojiden ve değer hükümlerinden en fazla arındırılmış bir kavram çekiciliğine de sahiptir. .. Yukarıda enformasyon toplumu kavramından bahsederken bu kavramın gelecek yüzyıl toplumuna ait bir kavram olduğunu ifade etmiştim. Dikkat edilirse ne Batı kelimesi ne de gelişmiş toplum gibi ifade yok burada. Çünkü öngörülen ve belirtilmek istenen de ne Batı toplumu, ne de Batı+Japonya+vs’dir. Çünkü enformasyon toplumu... bugün batı ve/veya sanayi toplumlarının dışında kalan diğer toplumlarında gerçekleştirebilecekleri bir yapının ifadesidir. Hatta, belki, şu bile söylenebilir: sanayileşmelerini tamamlamamış ülkeler gelmekte olan Enformasyon toplumu’nun karakteristiğini görerek, problematiğini kavrayarak geriye kalan sanayileşme eksikliklerini yeniden ve daha rasyonel dizayn edebilirler” (Sezal, 1991, s. 32 ve 35). 118 beraberinde getirmektedir. Eğer kamusal alanın önemli oluşturucu unsurları olan, kitle iletişim araçları knedilerini izleyenleri bilgilendirmeyi tam da ekonominin mantığına boyun eğmek zorunda kaldıkları için yerine getiremiyorsa, kamusal tartışmanın yaratılmasının bir yolu olan kitle iletişim araçlarının “bilgilendirici” olmayan içeriklerinin izlenmesinin de kamusal tartışmaların oluşmasında bir rol oynayamacağı açıkça ortaya çıkar. Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisine yönelttiği eleştiriler, bize, bu endüstrinin, kültürün Aydınlamacı anlamda tüm toplumsal kesimlerin yaşam deneyimleri düzeyini “yükseltme” ve dünyayı anlamlandırma becerisi kazandırma projesini yerine getirmediğini düşünmeye iter.2 Fransız ve İngiliz devrimlerinden sonra biçimlenen Anayasaya dayalı demokratik devlet rejimleri iletişim ilişkisi etrafında yapılanan bir siyasi düzen anlayışını da beraberinde getirmiştir. Doğal ya da kutsal bir düzenden meşruluğunun kaynağını alan mutlak bir iktidar anlayışının yerini, meşruluğunu kamusal sözden ve kamuoyu görüşünden alan bir iktidar anlayışı almıştır. Bu iktidar anlayışının biçimlenmesinde, kamusal sözün ve kamuoyu görüşünün ifade ve biçimlenme olanağı bulduğu uzamlar olan kitle iletişim araçları önemli bir rol oynamışlardır. Kitle iletişim araçlarının bu işlevi yerine getirememesi, yukarıda sözünü ettiğimiz iletişim araçlarının kültür endüstrisisindeki ekonomik mantığa bağlı olarak yapılanmasıyla ortaya çıkmıştır. Türkiye açısından bu sözünü ettiğimiz gelişme 1945’li yıllardan sonra gündeme gelmiştir. 1945 yılına kadar Türkiye’de magazin dergiciliği eğitim ve aydınlatma konusuna büyük önem vermekteydi. 1948 yılında Marshall Planı’nın kabulü ve 1950’li yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinin ardından, eğitim amaçlı üst kültür dergilerde gitgide daha az yer almaya başlamıştır. Kültür, Ahmet Oktay’ın ifadesine göre (1993, s.59). Türkiye’nin kapitalizme açılmasıyla birlikte ve bunun bir sonucu olarak Amerikan yaşam tarzının yaygınlaştırılmasıyla magazin dergilerinin dışarda bıraktığı bir alana dönüşecektir. Bununla paralel olarak: “Bilerek ya da bilmeyerek sınıf bilincinin körelmesini sağlayan, toplumsal çatışkı ve çelişkilerin görülmesini engelleyen magazinler, Pazar ekonomisinin kuralları dolayısıyla yalnızca satışı ön-gereksindiklerinden, tüm sorun ve konuları vulgarize etmekte, içeriği boşaltmakta birbirleriyle yarışa girmek zorunda kalmaktadır. Bu süreç günümüzde(...) kültürün oyunlaştırılması, görselleştirilmesi aracılığıyla sürdürülmektedir” (Oktay, 1993, s.71). Sözünü ettiğimiz kültür endüstrisinin ekonominin mantığına göre düzenlenmesinin kitle iletişim araçlarının örgütlenmesi, kamusal alanın oluşumu ve 2 Burada kültür endüstrisine yaklaşımda kitle kültürünün modern toplumların insanlarını hepten pasif alıcılar olarak kurgulanması doğal olarak eleştirilmesi gereken bir kuramsal duruş olarak görülebilir. Ama bu eleştiriye rağmen, bu tür yaklaşımların temelini atan Frankfurt Okulu’nun kitle kültürü eleştirisinin alandaki en derinlikli kuramsal yaklaşımı oluşturduğunun da altının çizilmesi gerekir. Çünkü, kültür ürünlerinin standartlaşmış, kutsallıklarından arındırılmış ve pasif bir kullanımı hedefleyen nesnelere dönüştürüldüğü argümanı, günümüzde tüm gücünü korumaktadır. Bu kültür ürünleri eleştirel boyutlarını yitirmekle kalmamakta, aynı zamanda yerleşik iktidara direniş kapasitelerini yitirip, iktidara ve uygulamalarına karşı bir tür kayıtsızlığın yaygınlaşmasına yol açmaktadırlar. Bu görüşü savanurken, nüaslandırılması gereken noktalar olduğu ve popüler kültürü tüketenlerin “pasifliği” ya da “aktifliği” konusunda ileri sürülen farklı önermelerin olduğunun farkında oluduğumuzu belirtmek gerekir. Bunları ayrıntılı bir şekilde burada ele alamayacağız ama kısaca, kitle iletişim araçlarının mutlak yönlendirici ve yanlış bilinç inşa edici araçlar olarak düşünülmemesi gerektiğini söylemekle yetinelim. Bu bağlamda, Frakfurt Okulu’nun pasif okur-izleyici-dinleyici-seyirci kurgusunun revize edilmesi kaçınılmazken, ekonomik olanın kültür dünyasını ele geçirdiği yönündeki kapsamlı ve derinlikli bakış açısını sürdürmekten ve derinleştirmekten başka bir şeye dayanan eleştirel bir perspektifin temelinin ne olacağının da bilinmediğini belirtmekte yarar var. Ancak, araçsal aklın en kapsamlı eleştirisini ve bunun kültür endüstrisisindeki yansımaları üzerine çözümlemeleri, Frankfurt Okulu temsilcilerinde buluruz. Araçsal akla yönelttiği eleştirilerde Adorno özdeşlik mantığını eleştirir; Marcuse logosa erosunu nasıl yitirdiğini açıklayıp, aklın ütopyacı boyutunu yeniden canlandırır; Habermas özne merkezli araçsal aklın karşısına iletişimsel edimin merkeziliğini koyar. Daha fazla bilgi için bkz., Kejanlıoğlu, 2005:91-92. 119 kitle kültürünün temel nitelikleri üzerinde oynadığı olumsuz rolü Jürgen Habermas, temelde Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi eleştirilerini izleyerek dile getirir. Habermas, 20. yüzyılda kamusal alanın gerilediğini, çöktüğünü düşünür. Bu çöküsü hazırlayan ise, öncelikle kitle kültürünün eleştirel boyutunu yitirerek tüketim nesnesine dönüş olmasıdır. Çöküşün bununla bağlantılı bir diğer hazırlayıcısı ise, siyasi yaşamın halkla ilişkiler ve imge stratejilerinin mantığına boyun eğişinin yanı sıra, kitle iletişim araçlarının eleştirel işlevlerinde görülen bir gerilemedir.3 2. İşlevselleşmiş İletişim Bu saptamalara, iletişim ediminin kendisinin araçsal bir edim olarak formülleştirildiğini de eklemek gerekir. Medya okur-yazarlığı ve iletişimsel kamusal alan, aktif izleyicilik gibi demokratik bir toplum yolunda ilerlemenin olmazsa olmaz koşullarını oluşturan unsurlar, günümüz iletişim düzeninde işlevsel-araçsal iletişimin tahakkümü altına girmiştir. Sorun işlevsel-araçsal iletişimin kitle iletişim etkinliğinin tüm alanlarını kapsamaya başlamış olmasıdır. İletişim sanki işlevsel bir toplumsal zorunluluğa dönüşmüştür. İzler kitleler ya da okurlar-seyirciler yoğun bir enformasyon akışıyla karşı karşıya kalmaktadır. Bunun temel nedeni, enformasyonun günümüzde hem ticari mübadeleler hem de uluslararası diplomatik ilişkiler açısından vazgeçilmesi güç nesnel bir işlev yerine getiriyor olmasıdır. Enformasyon akışının yoğunluğu, enformasyon toplumu savunucuları tarafından enformasyonun bilinçli bir şekilde yurttaşlık idealinin yaşama geçirilmesi açısından kullanılmasının sanki doğal sonucuymuş gibi sunulmaktadır. Oysa, liberal perspektiften konuşanların savunduğunun aksine işlevsel iletişim ile normatif iletişimin birbirinden ayırt edilmesi gerekir. Enformasyon toplumu kuramlarında dile getirildiği gibi işlevselleşmiş iletişim tarzının normatif iletişim modeli ile bir bağlantısının olduğunun düşünülmesi zamanımızın en büyük hatasıdır (Wolton, 1997, s.17). Aktarmaya ve yaymaya dayalı işlevsel iletişim ile paylaşıma dayalı normatif iletişimi birbirinden ayrı şeylerdir. İşlevsel iletişim, değiş-tokuşta bulunmak, paylaşmak ve karşılıklı olarak birbirini anlamak olarak tanımlanabilecek iletişimin ideal anlamını teknik iletişimin yağmasına açmaktan başka bir şey yapmamaktadır. Normatif iletişimi ortak birşeyleri paylaşmak ve karşılıklı olarak anlaşabilmek için sahip olunması gereken enformasyon değiş-tokuş etme iradesi olarak tanımlayabiliriz. Bu tür bir iletişimin tam zıddını ise, ekonomik sistemlerin ve açık toplumların ekonomik, finansal ve idari akışları gerçekleştirebilmek için, metaları ve hizmetleri mübadele etmek için ihtiyaç duydukları işlevsel iletişim oluşturmaktadır. İşlevsel iletişim ile birlikte bilgi-akıl yürütme temelli değil, olgusal-yorum içermeyen ve eğlendiren içerikler üretilmektedir. Bu üretim ise, daha geniş izler kitlelere ulaşma kaygısıyla içerikleri gitgide daha da “popülerleştirmeyi” gerekli kılmaktadır. Bu gelişme, kitle iletişim araçlarında eleştirelliğin yok olmasına, bununla bağlanltılı olarak da araçsal akla hizmet eden ve kapitalizmin yaygınlaşmasını beraberinde getiren bir yayıncılık anlayışının kültürün en muhalif sayılabilecek alanlarını bile kuşatmasına yol açmıştır. Bu iletişim düzen kendini en iyi Ahmet Oktay’ın Türkiye bağlamında gözlemlediği popüler kültürün gitgide muhalif boyutunu yitirecek şekilde kitle iletişim alanına dahil edilmesinde dışa vururr: 3 Habermas’ın bu saptalamalarını da içerdikleri “burjuva kamusal alanı” nostaljisi açısından eleştirmek gerekir. Habermas, kamusal alanın “modern yozlaşmasını” bir kıyamet söylemi dahilinde betimler. Bu betimlemede, kültürel ürünlerin tüketimine eleştirel bir perspektifle yaklaşılmasına rağmen, popüler kesimlerin siyasetle “ilişkisizliği” kınanırken, çözümlemede popüler kesimlerin yaşam anlayışlarına ve modern kitle iletişim araçlarını tüketme biçimlerine hiç yer verilmez (Neveu, 1994, s.25) Bu çözümlemeler yapılabildiğinde, kültür endüstrisinin ürettiği kültürel ürünler olarak nitelebilecek kitle kültürü ile popüler toplumsal kesimlerin bu ürünleri kullanarak kendi anlamlarını üretmelerini ifade eden popüler kültür arasında bir ayrım yapmak da kaçınılmazlaşacaktır. Bu konuda bkz., Fiske 1999. 120 “(M)edyalar, 1970-1990 döneminde her türlü muhalif öğeyi özümsemeyi, edilgenleştirmeyi, en tehlikeli ve yıkıcı olabilecek içerikleri popülerleştirmeyi ve kitle kültürüne dönüştürmeyi başardı. Daha da ötesinde, büyük sermayenin tekeline geçen tüm iletişim/bildirişim kanalları, reel sosyalizmin ve reel toplumun içine yuvarlandığı bunalımdan yararlanarak, kapitalizmin aklanmasına çalıştı: kapitalizm güzellik-bilir, denge-kurabilir, gelenek/tarih sevebilir, daha da ötesinde insan-sevebilir’di” ( 1993, s.92-93). Kapitalist sistemin bu türden bir meşrulaştırımını başarılı bir şekilde yerine getiren işlevsel iletişimin öngördüğü şeffaf bir dünya ve şeffaf bir iletişim ortamı ütopyasına karşı, iletişim ideali ya da normatif iletişim yüzdeyüz başarılı bir iletişimin imkansızlığına işaret etmektedir. Wolton’a göre (1997, s.20), normatif iletişimin bu niteliği mükemmelen başarılı bir iletişim ütopyasına duyulan inancı kırma dezavantıjına sahiptir. Ancak iletişimin tam da bu niteliği bize eleştirel olma özgürlüğünü yeniden kazandırmaktadır. Öyle ki iletişimde hep ulaşılamayan, ıskalanan, hedefine ulaşmayan ya da üç aşağı beş yukarı hedefe bir şekilde ulaşmış gibi görünen, insanı rahatsız eden ve hep acaba mı dedirten durumlar söz konusudur. Düşünceyi ve tartışmayı imkanlı kılan ve izlerkitleyi aktifleştiren de iletişimin bu boşluklarıdır, şeffaflaştırdığı ve seyirselleştirdiği dünya imgeleri değildir. İşlevsel iletişimin modern toplumlarda yaygınlaşması ve neredeyse tek iletişim modeli haline gelmesiyle iletişimin araçsal-akışsal boyutunun ön plana geçmesi ve ekonomik olanın mantığının demokratik bir değer olarak iletişimin mantığını yutması arasında derin bağlantılar mevcuttur. Kitle iletişim araçlarının oluşumuna katkıda bulunduğu “medyatik cehaleti” de bu bağlamda değerlendirmek gerekmektedir. Günümüzde siyasi iktidar üretim ilişkilerinin ve çalışma ilişkilerinin dışında kalan serbest zaman etkinlikleri üzerinde tahakküm kurarak işler hale gelmiştir. Siyasi iktidar, insanların serbest zamanlarını ele geçirmelerini ve bu zamanı bireysel ve toplumsal varoluşlarını dönüştürmek üzere kullanmalarını engellemek zorundadır. İnsanların özerklik kapasitelerini geliştirdikleri serbest zaman etkinliklerinin tecimselleştirilmesi ve akdileştirilemesi bunun bir gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durumda Andre Gorz’un deyişiyle kitle kültürü ürünleri tüketicilerini kendileri yaratmaktadır: “Talep yaratılır, tüketim toplumsal olarak yeniden tanımlanır, tüketicinin kendi imgesi metanın kullanım değerine içkin bir bileşen olarak satılır (...). ‘Bireylerin yaşamında toplumun örgütlü müdahalelerinin alanı gitgide genişlemektedir, en özel olan şey de sonuçta kamusal alana dahil olmaktadır. Toplumsal ilişkiler ve çatışmalar...tüketime doğru yani kültürün ve kişiliğin bütününe yayılmaktadır’” ( 2001, s.192). 3. Seyirsel ve Sansasyonel Yayılmakta, kişiselleştirilmekte, akdileştirilmekte olan aslında kültürün bizzat kendisidir. Bu önermeyle, aslında Batı’da ortaya çıkışı okur-yazarlığın yaygınlaşmaya başladığı 18. yüzyıl olan ve yazılı kültürün dinamik bir şekilde yayılmasından destek alan popüler kültürün endüstri ve endüstri sonrası toplumlarda geçirdiği dönüşümlere ve bugün kitle kültürü içinde aldığı biçimlere işaret etmiş oluyoruz. Böylece, yitirilen eleştirellik ile kültür endüstrisinin içeriklerinin oluşturulma tarzı arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu ileri sürebiliriz. Doğuşundan günümüze popüler kesimlerin kültürü ile bunun kitlesel üretim ve tüketim sistemi tarafından soğurulması arasındaki gerilimde, popüler kültür kitlelerin politik ve dini açıdan üst sınıfların ideallari doğrultusunda eğitilmesinde kullanılmıştır. Bu eğitme ideali, örneğin 18. yüzyıl Fransa’sında merkezi iktidarın ve Kilise’nin iktidarını pekiştirecek şekilde o zamanın orta tabakasını oluşturan kesimlere o günün egemen değerleri olan sorgusuz sualsiz inanma, boyun eğme, çilecilik, içinde yaşanılan toplumsal koşulların kabulü ve çalışmaya saygı gibi değerlerin geniş halk kesimlerince benimsenmesini sağlamak şeklinde somutlaşmıştır. Fransız Devrimi’nin ardından 121 toplumsal başarı ve yükselme yaygın olarak benimsetilmeye çalışılan değerler haline gelmiştir. Kutsal düzenin mutluluk vaadinin yerini kendisini bir yeryüzü cenneti olarak sunan Burjuva toplumunun refah ve mutluluk vaadi almıştır (Muchembled, 1991, s.380). Fransa’da 1600-1800 yılları arasında yayınlanan Les livrets bleus (iki kuruşluk edebiyat kitapları) üzerine çalışan Robert Mandrou (1964), Fransa’daki bu ilk popüler kültür ürünlerinin içeriklerinin dağılımında dini konuların ağırlıklı bir yer tuttuğunu, dinin halk inanışı, hurafeler, muskalar, batıl inançlarla bezeli versiyonunun bu kitapların temel konularını oluşturduğuna işaret eder. Doğaüstü olan, gizemli olaylar, peygamberimsi kehanetler, kötü güçlerin insanların kaderlerindeki belirleyiciliği, aşk ve suç-hırsızlık ise bu popüler kültür ürünlerinin diğer konularını oluşturmaktadır. Sözde bilimsel açıklamalar, kara büyü ve astroloji biliminin geleceğin öngörülmesi yönünde öne sürdüğü çözümler popüler kültür ürünlerinde rasyonel ile irrasyonel olanın aynı düzenin iki yüzünü temsil ettiğinin örneklerini oluşturmaktadır. İnsanın geleceğinin belirsizliği karşısındaki endişeli varoluşu, kişisel varoluşunukaderini belirsizliğin donatıyor oluşu, özellikle toplumun alt kesimlerinin büyü, bilim, astroloji, din karışımı açıklamalara hep bir gündelik yaşamın ağırlığı-hafifliği karmaşası içinde kulak kabartmasını beraberinde getirmiştir. Toplumun alt kesimlerinde yer alanlar anlık, gündelik olanın ve yakınlık-komşuluk ilişkilerinin dolayımıyla oluşturdukları gündelik yaşam anlayışında bugünü ön plana çıkartan, geçmişi eğitim yetersizliğinden dolayı ve geleceği ise maddi imkansızlıkları nedeniyle yaşam projelerinin dışında tutma eğilimi göstermektedirler. Her gün daha geniş bir izler kitleye ulaşma kaygısının temel kaygıya dönüştüğü medya alanında ise, geniş bir hedef kitleye ulaşmanın yolunun bugünün-şimdinin değerli kılınmasından geçtiği bilinmektedir. 3.1. Şimdinin ve Geçicinin Egemenliği Gilles Lipovetsky (1987, s.248) modayı çözümlerken, kültür endüstrilerinin de piyasaya fast-food ürünler sunarak, modaya özgü zaman anlayışını gösterinin alanına dahil ettiklerine işaret eder. Bu zaman doğal olarak şimdiki zamandan başka bir zaman değildir. Kitle kültürü şimdiyi egemen kılmanın üç tarzına başvurur. Öncelikle kitle kültürünün açık olarak amaçladığı şey, insanların anlık tatminleridir. Böylece, eğitmek, bir takım toplumsal değerlerin yaygınlaştırılmasını sağlamak değil, eğlendirmek amacı hep ön planda gelmektedir. İdeolojik boyutları açıkça içerse bile, kitle kültürünün bu boyutu eğlendirme hedefinin hep gerisinde yer almaktadır. İkinci olarak kitle kültürü, davranışları, tutumları ve düşünme biçimlerini modernliğin kodlarına tercüme eder. Bundan kastedilen geçmişin bile modern terimlerle ifade edilme şansını elde edebilmesidir. Son olarak ise, kitle kültürü iz bırakmayan, geleceği olmayan, öznel bir derinleştirmeye gereksinin duymayan bir kültürdür. Şimdi de varolmak için yaratılır ve şimdide tüketilmesi ve ardından uçuculuğun ve geçiciliğin düzeninde kayıtlanması gerekir. Günümüzün medyatikleşmiş-seyirselleşmiş-kitleselleşmiş popüler kültür ürünlerinin de bu açından zengin örneklerle dolu olduğunu görmek için, birkaç dakika televizyon seyredip ardından bir iki gazeteye göz gezdirmek yeterli olacaktır. Bu sözünü ettiğimiz genel çerçevede, kitle iletişim araçlarının hedef kitlesinin okur yazar olması gerekse bile, kendi üzerine ve toplumsal koşulları üzerine düşünüm diyeceğimiz rasyonel ve argümanlara dayalı bir tartışma ve düşünme pratiği içine girmesi çok da gerekli değildir. Üstelik Kültürel Çalışmalar Okulu’nun kurucularından Richard Hoggart küçümseyici bir tarz içermeyen üslübuyla popüler kesimlerin bir akıl yürütme ve argümantasyona dayalı mantığı bilmediklerine işaret eder. Bu kesimler batıl inançlara inanmaya devam ederken, bir yandan da popüler kitle iletişim araçlarının belli bir rasyonalizme dayalı kimi içeriklerini de aynı anda tüketebilirler. Hoggart’a göre, 122 popüler toplumsal kesimler davranışlarındaki ya da düşüncelerindeki çelişkilerle de pek ilgili görünmezler (1970, s.62). Ötekiler ve kendileri olarak ikiye ayırdıkları dünyada siyasi otoritenin karşısında dalga geçmeye dayalı bir direniş gösterirler. Bu karşıtlık, aslında toplumun alt kesimlerinin soyut düşünceleri manipüle edememelerinin bir kanıtıdır. Bu nedenle de, tanıdık ve bildik olanın, ailevi olanın ve yerelin sınırları içinde dünyaya ve kendilerine bakmaktadırlar. Gündelik olanın ve anında yaşananın önemsenmesi de bu yaşantı deneyimin bir sonucu olarak belirginlik kazanır. Bununla bağlantılı olarak Hoggart, popüler sanat diye bir sanattan söz edilecekse, bunun temel niteliğinin analiz etme ve araştırmayla karşıtlık içinde göstermeye dayalı olduğunu ileri sürer. Bu sanat zaten tanınanı, bilineni ve iyi bilineni sahneye koyarken, yaşamın hemen tanınan ve deneyimlenmiş bir anlatısını ön plana çıkartır. Ancak toplumun alt kesimlerinin bu kültürel özellikleri, kitle iletişim araçları tarafından daha geniş okur-izleyici-dinleyici-seyirci kitlesine ulaşmak üzere kullanıldığında ortaya çıkan manzara, bu kesimlerin kültürü yaşayış biçimlerinden farklı bir mantığa hizmet etmektedir. Haber anekdotlara dönüştürülür, tüm olaylar en sansasyonel boyutlarıyla kitle iletişim araçlarında yer bulurken, aslında bu ürünlerin üreticileri kimi popüler duyarlılıkları piyasa toplumunun en az giderle en fazla kar elde etme arayışının mantığına boyun eğdirmektedir. Cinsellik, cinayet, standartlaşmış aşk hikayeleri ve en akla sığmaz olaylar yazılı ve görsel kitle iletişim araçlarının temel malzemesi haline gelmektedir (Hoggart, 1970, s.161-162). Hürriyet gazetesinin 21 Nisan 2005 tarihli sayısında “Şaka Gibi haberler” başlığı altında sıralanan olaylar ile “Gündem” başlığı altında sıralanan haberler arasında aslında bir farklılık olduğunu söylemek zordur. İlk başlık altında şu olaylar sıralanır: “Eşini havuzda unuttu”, “Üç gün asansörde mahsur kaldı”, “60 yıl önce gönderdiği kartpostalı aldı”, “Kızının odasını farelere ayırdı”, “Otobüs durağını çaldı”, “40 santimlik köpek 35 santimlik sopayı yuttu”. Gündem başlığı altında ise, “Fehriye Erdal Belçika’da yasa iptal ettirdi”, “Nesin’in oyununa ‘müstehcen’ yasağı”, “Yaşar Topsuz’dan tanıklara itiraz”, “Maçka teknik kültür merkezi haline geliyor”, “Bulgar yolcu taşıyan otobüs yandı”, “Lisede bıçaklı kavga: 1 yaralı”. Aslında şaka gibi haberler olarak nitelenen haberler günümüzde haber programlarının temel yapısını oluşturmaktadır. Gazetecilerin bu şaka gibi haberler köşesini açarak yaptıkları işe ironik bir şekilde yaklaştıklarını düşünebiliriz belki de. Ama her iki kategoride de hem sıradışı olanın hem de sokaktaki insanı, basit okuru, sıradan insanı ilgilendireceği varsayılan olaylarla ya da olayların sansasyonel boyutlarının ön plana çıkartılmasıyla karşı karşıya kalmaktayız. Televizyonda ise farklı program türlerinin hemen hepsinde bildik, tanıdık ya da ailevikişisel nitelik kazandırılmamış hemen hemen hiçbir şey yoktur. Televizyon popüler kültüre hitap eden diğer kitle iletişim araçlarından aldığı bu kişiselleştirilmiş tonu programlarının temel unsuru haline getirmiştir. Diziler, durum komedileri, westernler, macera anlatıları ya da polisiye televizyon tarafından evcilleştirilmiştir (Dayan ve Katz, 1996).4 Richart Hoggart’ın 50’li yılların sonunda yaptığı araştırmasında popüler basın ve okurları hakkında yaptığı ve bugünün egemen kitle iletişim aracı televizyonda baskın unsurlar haline gelen birkaç saptamayı bu açıdan ele alabiliriz. Hoggart’a göre kitle 4 Adorno televizyon ve görüntü arasında şu tür bağlantılar kurmaktadır. “Kavramların dolayımından kaçan görüntünün dili, sözcüklerin dilinden daha ilkeldir; televizyondaki konuşma, göresel olanın sese çevrilmesi ya da görüntünün tamamlayıcısı gibidir. Görüntünün diline sinen televizyona hakim olanların istencidir ve bu istenç, tüketicilerin dili gibi gösterilmeye çalışılır. Görüntüler, görünüp kaybolarak, uçucu halleriyle yazının etkisine yaklaşırlar; yakalanabilirler ama üzerine düşünülme olanağı sağlamazlar. Gözün satırı takip etmesi gibi, görüntüler izlenir ve sayfanın çevrilmesi gibi sahne değişir. Görüntü gibi, görüntü-yazma da üretici ve tüketicinin karşılaştığı regresyonun bir aracıdır.” (aktaran Kejanlıoğlu, 205, s.192-193.) 123 iletişim araçlarının kişiselleştirilmiş, popülerleştirilmiş ve sansasyonelleştirilmiş içeriklerinin ayrıcalıklı hedef kitlesini oluşturan nüfusun alt kesimleri, haberlere düşük bir ilgi gösterir. Kitle iletişim araçları bu kesimlere dünyanın geneli hakkında 1950’lerden önce görülmemiş bir şekilde haber veriyor olsa bile, bu kesimler kendilerini anlamak açısından yeterince donanımlı olmadıkları bir dünyanın karşısında bulurlar. Bu dış dünyayı anlamak için bildikleri ve aşina oldukları kendi evrenlerinin ölçütlerini kullanırlar(1970, s.251-252). Kitle iletişim araçlarının içeriklerinin bu türde tüketilmesinden daha ciddi bir başka sorun söz konusu içeriklerin üretildiği kültür endüstrisinin iletişim içeriklerinin hedef kitlesini tanımlama tarzının, okur yazarlık oranının görece arttığı dönemlerde yeni tip bir okuma-yazma bilmeme biçimi yaratmasıdır. Kitle iletişim araçlarının içerikleri alt kesimlerin kültür düzeyini yükseltmek şöyle dursun, okur-yazarlık oranının arttığı bir dönemde varolan kültür düzeyini bile aşağılara çekmektedir (Hoggart, 1970, s.394). Modern iletişim araçları maddi olarak yaşamalarını sağlayacak gelir düzeyine ancak sınıfsal farklılıkların sınırlarını yok eden bir içerik üretimiyle ulaşabilmektedirler. İletişim araçları böylece sokaktaki adama, ortalama yurttaşa seslenme gibi bir çözüm yolu icat ederek, en geniş hedef kitleyi oluşturduğunu varsaydığı halk kesimine ulaşmak için halkın dilini ve konuşma biçimini taklit etmektedir. Üstelik bu farklı toplumsal sınıflara seslenen tüm kitle iletişim araçlarının izlediği bir yol olarak biçimlenmektedir. Hem üst kesimlere hem de alt kesimlere hitap eden kitle iletişim araçları arasındaki fark içerik ve haber açısından farklılıklardan daha çok, sunum ve biçim farklılığı olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin televizyonda en çok ilgi çeken programlar eğlence programlarıdır. Bu kategoriye dahil olan yarışma programları kapitalist düzenin rekabetçi bireyciliğini ve kazanma-sahip olma hırsını temel alarak hazırlanmaktadır. Sorulara en çok bilinen, herkes tarafından kabul gören yanıtlarla karşılık verilmesi istenmektedir. Bu bağlamda Alemdar ve Erdoğan şu saptamayı yapar: “Aşikar daima ideolojik bir kavramdır: Doğal, aşikar, apaçık, reddedilemez, popüler olarak görünen veya sunulan gerçekte dünyaya belli bir şekilde bakmanın ürünüdür. İdeolojinin gücü bu noktada, yani doğal, aşikar görünmesinde yatar. Yarışma programlarında en popüler yanıtı veren kazanır, az popüler ise kaybeder. Çoğunluğa uyan kazanır. Yarışma programları ve halkoyu yoklamalarında yapılan, halkı belli kurallara, görüşlere katılmaya teşvik etmektir. Sürüden ayrılanı kurt yer korkusu ve tehddidi” (1994, s.13). Aşikarlık, sıradanlık, çoğunluğun takdirini toplayan düşünme ve davranış kalıpları kitle iletişim araçlarında hemen her şeyin iyi kötü, doğru yanlış gibi kutupsallaştırmalarla temsil edilmesini beraberinde getirir. Anlaşılması ve kavranılması güç ve karmaşık olanın, rasyonel bir akıl yürütmeyle üzerinde tartışılması gereken konuların dogmatik tarzda basitleştirilmesinin, ait oldukları tarihsel, kültürel ve politik boyutlarından soyutlanmasının temel nedeni kitle iletişim araçlarının sokaktaki adam, sıradan adam kurgusudur. Bunun sonucu ise, iletişim araçlarının hedef kitlelerinin dünya hakkındaki bilgileri parça parça ve birbirinden kopuk olarak almasıdır. Seyirsel ve sansasyonel olanın modern medyatik kitle kültürünün temel iki bileşenine dönüşmesiyle, kitle iletişim araçlarının bilgilendirme işlevini yerine getirmesinin ve katılımcı bir demokratik kamusal alanın oluşumunda tarihte kısmen oynadığı rolü oynamasının artık günümüzde ekonomik olanın mantığı karşısında gözden çıkarılmış olduğunu söylemek mümkündür. Bunun bir örneği olarak popüler kültür üretenlerin yaptıkları işi nasıl tanımladıklarına bakabiliriz.Yabancı Damat dizisinin senaristi Gülüz Kucur 26 Şubat 2005 tarihli Akşam gazetesinde senrayosunu yazdığı dizi hakkında şöyle demiştir : “Biz bir yerde durup bir şeylere bakıyoruz, ama bu bir misyon değil. Sorunlara bir sosyolog gözüyle de bakmıyor, hikaye anlatıyoruz”. 124 CNN Türk’te yayınlanan “Her Evde Bir Haber Var” programının yapımcısı ve sunucusu Güven İslamoğlu Galatasaray Üniversitesi İletişim Kulübü’nde yaptığı bir konuşmada televizyon haberciliği konusunda şöyle bir ifade kullanmıştır: “Televizyon farklı bir alan, haberi hazırlarken kullanacağınız görsel ögeleri de düşüneceksiniz. Olayı uzun uzun anlatmanıza gerek yok, çünkü her şey görülüyor”. Yazar Mehmet Murat Somer, 9-15 mart 2005 tarihli Tempo dergisine yaptığı bir açıklamada “Şampanya Üçlemesi” başlıklı kitaplarını yazarken şunları dikkate aldığını söylüyür: “Televole kültüründen beslendim. Ayrıca çok takdir ediyorum rüzgarın ağaçta sallandırdığı yaprakları 15 sayfa anlatan yazarlara. Ama bunu gazetede veya bu tür bir hız içinde okutmak zor. Farklı ritmi olan, olay akışı biraz daha kolay olan ve meraka yönelik şeyler. Birazcık da seks olmak zorunda”. Bir senarist, bir gazeteci ve best-seller tipi roman yazan bir romancının yukarıda aktarılan söylemlerinde altılı çizili noktaları dikkate aldığınızda, popüler kültür ürünlerinin üretiminin ve tüketimin artık sadece hikayelendirmeye, görselleştirmeye ve sansasyonele dayandığının kuşku götürmediğini bir kez daha söyleyebiliriz. Sonuç Kültür endüstrisinin yapısal unsurlarını serimlemeye ve tartışmaya çalışırken Aydınla geleneğinden miras alınan kitle iletişim aracı ve bilgilendirme işlevi arasındaki bağın koptuğunu dile getirmeyi denedik. Bu bağ koptuğunda bir toplum üyelerinin aktif katılımcılar olmasını “sağlama olasılığı olan” kitle iletişim araçlarının içeriklerinin bilgilendirmeyi değil, eğlendirmeyi düşündüğü izlerkitle anlayışını beraberinde zorunlu olarak getirdiğini ileri sürdük. Kamusal alanın ve tartışmalarının seyirsel, görsel ve sansasyonel içeriklerin alımlanmasıyla “oluşamayacağı” yönünde bir argüman geliştirmiş olduk. Ancak bu argüman, burjuza kamusal alanının ideal bir kamusal alan olduğu yanılsamasını yaratmamalı. Burjuva kamusal alanı aslında tüm aydınlanmacı misyonerliğine rağmen araçsal ve kapitalist aklın arzularına kendini teslim etmiş bir alandır. Dolayısıyla, ifade etmeye çalıştığımız bugün medya-okuryazarlığını kapitalizmin yaygınlaşan küresel ve araçsal mantığını ve bu mantığın kültür endüstrisinde oluşmasına neden olduğu yapısal dönüşümleri dikkate almadan tartışamayacağımızdır. Son olarak iletişim düzeninin bu eleştirdiğimiz unsurları daha iletişim düzenine daha olumlu bir şekilde bakmaya yol açabilir mi sorgulamasını gündeme getirmek mümkündür. Kamusal alan klasik siyasi anlamını yitirip, gündelik yaşam hikayelerinin seyirsellikleri ve sansasyonellikleriyle kuşattığı bir alana dönüştüğünde, yeni bir kamusal alanın doğuşu karşısında olup olmadığımızı sorabilir miyiz? Bu yeni mahremseyirsel-sansasyonel kamusal alan tahakkümcü araçsal rasyonalitenin egemenliğine son vermenin bir yolu olarak düşünülebilir mi? Düşünülürse, tüm olumsuzluklarına rağmen bugünkü kitle iletişim manzaralarında popüler kültürün muhalif unsurları yaşam alanları bulabilir mi? Bulduklarında, egemen değil ama akıl ile duyguyu birbirinden ayrı iki düzen olarak kurmayan görece bir rasyonelliğin rehberliğinde daha katılımcı aktif medya okuryazarlarından oluşan yurttaşlar topluluğunun doğmasına yol açabilirler mi? Kaynaklar Alemdar, K. ve Erdoğan, İrfan. (1994). Popüler Kültür ve İletişim. Ankara: Ümit Yayıncılık. Fiske, John. (1999). Popüler Kültürü Anlamak. Çev. Süleyman İrvan. Ankara: ArkBilim Sanat yay. Dayan, Daniel ve Katz. Elihu (1996). La television ceremonielle. Paris: PUF. Gorz, Andre (2001). Yaşadığımız Sefalet. Kurtuluş Çareleri. Çev. Nilgün Tutal. İstanbul: Ayrıntı yay. 125 Hoggart, Richard. (1970). La culture du pauvre. Fr. Çev., Françoise ve Jean-Claude Passeron. Paris: Minuit. Kejanlıoğlu, D. Beybin. (2005). Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Bir Uğrağı: İletişim ve Medya. Ankara: Bilim ve Sanat yay. Lipovetsky, Gilles. (1987). L’Empire de l’ephemere. La mode et son destin dans les societes modernes. Paris: Gallimard. Mattelart, Armand. (1996). La mondialisation de la communication. Paris:PUF. Mandrou, Robert. (1964). De la Culture populaire au 17e et 18e siecles. Paris: Imago. Muchembled, Robert. (1991). Culture populaire et culture des elites dans la France moderne (XVe-XVIIIe siecle). Paris: Flammarion. Neveu, Eric. (1994). Une Societe de Communication?. Paris: Montchrestien. Oktay, Ahmet. (1993). Türkiye’de Popüler Kültür. İstanbul:Yapı Kredi Yayınları. Sezal, İhsan. (1991). “’Enformasyon Toplumu’ ve Demokrasi”. Sadettin Elibol, Sosyoloji Konuşmaları içinde. Ankara: Ecem yay. Wolton, Dominique. (1997). Penser la communication. Paris: Flammarion. 126 GÖRÜNTÜ VE ETNOGRAFİK ANLATIM Erol Nezih Orhon Özet Görüntü, sinema ve televizyonun varlık nedeni. Sinemada veya televizyonda olsun, gerçek olduğunu düşündüğümüz, yapıntı olarak adlandırdığımız evrenin izleyene aktarılmasındaki araçtır görüntü. Görüntünün bu derece güçlü bir taşıyıcı olması temsil ettiği gerçekliğin de sıkça sorgulanmasına neden olur. Temsil ettiği gerçeklik kadar gerçek olmayan da bir o kadar önem taşır. Bu araştırmanın amacı, sinema ve televizyonda, görüntünün yansıttığı gerçeklik veya olmadığını düşündüğümüz gerçeklikler açısından insanları, görünüşlerini ve yaşam kültürlerini yine görüntüler aracılığıyla, görüntülerin üzerinden ne ölçüde ele alabildiğimizi, işleyebildiğimizi tartışmaktır. Yöntem olarak çalışmada, etnografik bakış açısından eleştirel bir değerlendirmede bulunulmaktadır. Sonuç açısından değerlendirildiğinde, televizyonda veya filmde görüntü alanını oluşturan çerçevede olmayan, eksik bırakılan görüntüler de araçtır ve anlatımdır. Görüntülerin içerikleri sorgulanır. Görüntüde varolan da varolmayan da ifadedir. Ne tür bilgi taşıdığı, içerdiği tartışılır. Görüntünün hangi durumun, koşulun aracı olduğu; hangi ortamı aktarmaya çalıştığı sorgulanır. Görüntüde olanlar kadar olmayanların işaret ettikleri de sorgulamaya aracıdır. Görüntüyü oluşturanın bakış açısı algılanmaya çalışılır. Bu tür sorular ile görüntünün içerdiği kişi, yer ve olay örgüleri gibi bilgilerle nasıl bir etkiye sahip olmak istediğine varılmak istenir. Görüntü üzerine farklı okumalarda bulunulabilir. Nitel araştırmanın bir kolu olan nitel araştırma ve yaklaşım yöntemi görüntünün okunabilmesi için olanaklar sunmaktadır. Anahtar kelimeler: Görüntü, etnografik, sinema, televizyon. Image and Ethnographic Narration Abstract Image itself is the source for presence of film and television. Either in film or television, it is a unique tool for us to convey the surrounding which we try to convey. It may be considered as real or constructed. The power of image and its representation of reality are under consideration because of its mentioned power. They both carry importance. The purpose of this study is to examine the capabilities and strength of image in terms of reflecting the real world or leaving things in absence on purpose. In terms of the study’s methodology, ethnographic viewpoint in relation to critical approach towards image is used. In relation to the conclusion of the study, the pieces shown and not shown in images are tools and narration. Content of images are examined. Absences in images are also expressions. They carry information and they are also tools for examining. Certain viewpoints are also investigated in images. Lack of certain viewpoints are also criterias for investigations. Their influences depend on these factors. Different readings can be made by images. At the same time, ethnographic method as part of qualitative research has to be considered as a tool for reading image in film and television. Key words: Image, ethnographic, film, television. 127 1. GİRİŞ Kitle iletişim araçlarıyla ilgili çalışmaların tarihsel gelişimi içerisinde farklı birçok yaklaşımın ortak noktası çoğu zaman görüntü ve görüntünün kullanımı olmuştur. Anlatılan, sorgulanan ve tartışılan etkilerin birçoğu görüntünün değerlendirilmesi üzerinden olmuştur. Televizyon ve etkisi üzerine yapılan alan çalışmaların birçoğu temelde görüntü odaklıdır. Söz konusu olan görüntünün taşıdıklarıdır. Bu yüzden de televizyon eleştirirken aslında görüntüler eleştirilir duruma gelmiştir. Görüntülerin değerlendirilmesi ile ilgili olarak Gustave LeBon ‘Psychology of the Masses’ adlı kitabında görüntüyü sıradan insanın aklını yönlendiren araç olarak değerlendirmektedir. Le Bon’a göre kitleler görüntüler aracılığı ile düşünebilmekte ve sadece görüntüler ile etkilenebilmektedir. (Le Bon, 1973) Sadece görüntüler korku yaratabilmekte veya ikna edebilmektedir. Bu nedenle insan eylemlerinin de nedeni durumuna gelmektedirler. Görüntü, yaşamın gerçekliğinin sorgulanmasındaki değişkenlerden birini durumuna gelmiştir. Gerçek dışı olarak tanımlandığı anda bile gerçek kadar kayda değerdir ve önemlidir. Geniş kitleler için aradaki farkı söylemek neredeyse mümkün değildir. Görüntünün bu denli etkin kullanımı ve görüntüye yatkınlık beraberinde yine günümüzde ağırlıkla tartışılan okuma ve yazma kültürü ile ilgili tartışmaları da belirginleştirmektedir. Görüntünün baskın gücü okuma alışkanlıkları üzerinde ağırlığını hissetirmektedir. Bir an için düşündüğümüzde televizyonda yer alan görüntülerden bilgisayar ekranlarındaki görüntülerine kadar, hatta hareketli (cep telefonu gibi) iletişim araçlarındaki görüntülerden bahsetmiş oluyoruz. Heinz Buddemeier’e göre de görüntüye bu derece bağlılık da beraberinde yaygın kitlelerin (özellikle yaygın bir şekilde yer alan anlık görüntülerin) düşünce ve duygularını kontrol edememelerine neden olmaktadır (Buddemeier, 1993). 2. GÖRÜNTÜ ÜZERİNE Görüntülerin değerlendirilmesine ilişkin görüşler Umberto Eco’nun fotoğrafik görüntünün yönlendirici gücüne ilişkin düşünceleri ile de birleştirilebilir. Eco’ya göre fotoğraflar yalan söyleyebilir. Görüntü için de bu görüşten yararlanılabileceği gibi görüntünün aslında yönlendirilmiş ve yönlendirici yönünü işaret etmek de doğru olacaktır. Görüntü, o veya bu şekilde bir mesajdır. Yönlendirilmiş veya yönlendirici olsalar da ait oldukları belli bir gerçeklik vardır. Eco’nun tarifiyle görüntülerin söyleyebildikleri yalan da bir gerçektir. Başka bir gerçekliği tarif eder (Eco, 1984). Umberto Eco’nun fotoğraftan yola çıkarak görüntüye yüklediği tanıma John Bennett çok daha farklı bir açıdan yaklaşır. Bennett’e göre görüntünün tek başına tanımlayıcı yönünü değerlendirmek yerine görüntünün ortaya koyduğu tanımlayıcı biçimin içerisindekileri sorgulamak gerekmektedir. Bu yüzden, Bennett’e göre görüntüler ne doğru, ne de yalandır (Bennett, 1974). Ancak görüntünün içerisindeki belli parçaların doğru veya yanlış olması mümkündür. Roland Barthes da duyulan veya gösterilenden daha fazlasının sorgulanması gerektiğini işaret eder. Görüntünün anlamı onun sunduğu yüzeyin tanımladığından fazlasını içermektedir. Görüntü aslında göründüğü oranda görünmezdir. Gördüğümüz görüntü değildir. Görüntüler zihinsel sürecin bir parçası gibidir ve parçasıdırlar. Algının, düşüncenin, bilincin ve bilinçdışının sürekli ilişkisi içindeki ürünlerdir. Görüntüyle karşı karşıya olan ve onu anlamaya çalışanla kimliği arasındaki ilişkinin önemli olduğunu belirtir (Barthes, 1981). Görüntünün aktardıklarında değerlendirilen ister Bennett’in tarifiyle belli bir parça olsun, isterse de Eco’nun tarifiyle bütünü olsun görüntünün alıcısının kimliği ve anlamlandırma becerisi de belirleyici değişkenler olarak yer alacaktır. 128 John Berger da Eco gibi fotoğraftan yola çıkarak görüntünün her hangi bir olaya ilişkin görünümü sabitleştirdiğini işaret eder. Günlük yaşamın akışı ve karmaşıklığı içersindeki bir anı gözün yakalayamamasına rağmen görüntünün saklayabildiğini belirtir (Berger, 1980). İşte bu anda da izleyenin ayrı tutulamayacağı yorumlama başlar. Belli bir anın veya olayın yakalanarak görüntünün oluşturulması fikri temsil etme becerisini ve bu fikri ilk olarak oluşturan belli batı kültürü kavram ve ideolojilerinin de doğmasına neden olmuştur. Gözlemi yapan ile gözlemlenen arasındaki bağ ve araç (görüntü) ile tarif edilen gerçeklik arasındaki bağ sözü edilen ideolojilerin kaynağı durumuna gelir (Crary, 1991). Günümüzde görüntüler geçmiştekine göre çok daha fazla anlamlandırma ve anlam kaynağıdır. Görüntü kültürün parçalarındandır ve sahip olduğu özellikler nedeniyle de izleyenin tepki vermesi ve belli bir etkiye (etki fikrine) sahip olması ona kültürel bir rol kazandırmaktadır. Görüntünün üstlendiği rol toplum adına bilginin üretimini, yeniden üretimini ve adlandırılmasını da kapsar. İşte bu noktada görüntü o ana kadar birlikte olduğu teknolojiden ve teknoloji ile birlikte değerlendirilir olmaktan ayrılır. Görüntü kendisini üreten teknolojiden bağımsız ele alınır. Görüntünün anlatıcı ve yorumlayıcı özelliğinin yanında incelenecek konuyla ilgili olarak içine girilebilir ve veri aktarabilir özelliği onun sanatın, teknolojinin veya herhangi bir üretimin parçası olmasının ötesinde bir anlamda bilimsel bir soruşturma ve veri toplama yöntemi ile aracı olarak değerlendirilmesine de neden olmuştur. İşte farklı bilimsel yaklaşımların içerisinde değerlendirilebilir olan görüntü, etnografik anlatımın ve değerlendirmenin de bir parçası ve aracı olarak kabul görmüştür. 3. GÖRÜNTÜ ve ETNOGRAFİK ANLATIM Etnografik anlatım, araştırmanın yaklaşımı olarak görülebilir. Özellikle son dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nde belgesel sinemanın değerlendirildiği tartışmaların odak noktalarından birinin belgesel sinemanın etnografik bir araştırma dalı da olduğu üzerinedir. Sonuçta, etnografik araştırma ve anlatım yaklaşımı temelde toplumsal araştırma biçimini işaret etmektedir. Belli bir toplumsal olayın doğasına odaklanmak; yapılandırılmamış verilerin üzerinde çalışmak ve onları tercih etmek; belli miktarda küçük ölçekli durumları detaylarıyla sorgulamak ve bireyler arasındaki etkileşimler ve onların anlamları etnografik araştırma ve anlatımın özellikleri olarak yer almaktadır (Atkinson ve Hammersley, 1994). Görüntüyü etnografik soruşturmanın ve anlatımın kaynağı-aracı olarak kullanan araştırmacı, yönetmen veya görüntüyü oluşturan kişi bir tür bricoleur, yani konuya dikkatle yaklaşan araştırmacı durumundadır. Gözlemledikleri karşısında bağlar kurmaya çalışır. Toplumsal ilişkilerin yanında kişisel tarih, alan gözlemleri ve kanıtlar bu çalışmanın parçası haline gelir. Bricoleur-yönetmen için bir kere daha görüntü bu örgüleri kaydetmenin ve kaydedilenleri sorgulamanın en önemli araçlarındandır (Clifford, 1988). Etnografik anlatımın ve görüntünün etnografik anlatımın aracı olarak yer alması beraberinde farklı bilimsel olarak ele alınabilirlik ile insani yan veya öznel olan ile estetik yan gibi tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Farklı değerlendirmelerin ötesinde etnografik anlatım ve görüntünün kullanımı gibi farklı yöntemlerin yer alışı ve tercih edilmesi daha geniş bir değerlendirme içersinde son dönemde pozitivizmin reddedilişi olarak da ortaya çıkmaktadır. Sorgulananları görmenin yöntemi ve görüntü gibi kullanılabilir araçları çeşitlenmiştir. Amaç bir kere daha bilgi üretmek ve sunmaktır. Görüntü ve etnografik anlatım bağı içersinde görünenler ve görünmeyenler açısından güç, otorite, kontrol, söylem, temsil ve ilişkiler düzeni gibi görüntüden üretilen birçok metin parçası sorgulanabilir. Aynı şekilde, incelenen çerçeve ve çerçevenin ele 129 alındığı görüntü çerçevesi içersinde düşünce akımları, gelenekler ve görüntüyü oluşturanın yaklaşımı da sorgulanabilecektir (Geertz, 1973). Etnografik anlatımın yer alışında görüntünün ve görüntülemenin söz konusu olması gözleyen ve gözlenen (bir yandan da görüntüleyen ve görüntülenen) arasındaki bağı sorgulamak anlamına gelmektedir. Dwyer’in belirttiği gibi gözleyen-görüntüleyen ayrıcalıklı bir konumdadır. ‘Diğer’ olan ise ‘sessiz’ durumdadır. Bu durum etnografik metinden (görüntüden) görülebilir. Bu yüzden, son dönem etnografik yaklaşımlarda ve görüntüleme yöntemleri ‘monologic’ olmaktan çok ‘dialogic’ biçimler kazanmaktadır (Dwyer, 1982). Bu duruma bir ölçüde örnek olarak sözlü tarih çalışmaları gösterilebilir. Görüntünün etnografik anlatımla birlikte ele alınışı içersinde dikkati çeken bir nokta ise bakmanın ve görüntülenmenin yanında bakılmaktır. Araştırılan-görüntülenen kesitle ilgili olarak bizim nasıl baktığımızın yanında biz bakarken bize nasıl bakıldığı da değer kazanmaktadır. Bu noktada görüntü kültürlerarası bir okuma ve çeviri aracı haline de gelmektedir (Michaels, 1982). Araştıranın-görüntüleyenin sahip olduğu avantaja bir kere daha dönülecek olursa, görüntü elbette etnografik açıdan ele alınan kesitin bir parçası gibi gerçeği yansıtmaya; başka bir kültürün paylaştıklarını, ümitlerini, hikayelerini veya sıkıntılarını aktarmaya aracılık edecektir. Ancak, unutulmaması gereken aktarılanların-görüntülenenlerin önemli bir bölümünün görüntüleyen tarafından önceden düşünülmüş görsellerden oluştuğudur. 4. SONUÇ Görüntüye ilişkin çalışmalar etnografik yaklaşımlar ve anlatımlar ile karşılıklı bir iç içelik içinde düşünülmelidir. Belirtildiği gibi temsil etme ile ilgili konular ve kültürler arası yorumlamalar bu birliktelikler içerisinde sıkça yer almaktadır. Böylesine bir değerlendirme içersinde eleştirilebilecek en önemli konu görüntüleme ve incelemelerin geleneksel olarak Batı kültürü merkezli olmasıdır. Batının dışında kalan ve üçüncü dünya olarak gösterilebilecek tüm diğer ‘ötekiler’ Batı açısından ‘diğer kültürler’ ve onların sunabileceği sınırsız sorgulamalar ve sergiler olarak görülmektedir. Bu yüzden değerlendirmelerin de Batı merkezli ve bakış açılı olması kaçınılmazdır. Görüntü ve etnografik anlatımın sunduğu çoğu zaman örtülü kalan bir başka nokta ise Batının diğer saydığı ülkelerin kendi ürünleriyle ilgilidir. Söz konusu olan, bir ‘diğer kültürde’ üretilmiş ve yine o diğer kültür hakkında olan filmlerin, görüntülerin veya farklı çalışmaların diğerin sergilemesini kendilerinin üretmesi, üstlenmesidir. Batının yerine sergileme diğer (özellikle Doğu) tarafından üstlenilmektedir. Bu da çoğu zaman Batı yaklaşımında veya Batı düşünce sistemi içerisinde yetişmiş; Batının merak bilincine sahip ‘diğerleri’ tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden de ‘öteki’ klasik mizansen olarak yer almaya, işlenmeye devam etmektedir (Chow, 1995). Görüntüyü oluşturan ve etnografik anlatımın kaynağı olan Batı kültürü ve Batı kültürü çerçevesi içerisinde çalışan ‘ötekidir’. Görüntünün yüklendiği yukarıda tanımlanan bu ağır sorumluluğu özellikle etnografik anlatım boyutunda bir gerilim barındırmaktadır. Görüntülenin işlenen malzeme olma özelliği ile ‘öteki olana’ ve yerine aitliği ile kullanılan teknolojinin Batılılığı ile Batının analitik yaklaşımları ve teknolojik çerçevelendirmesi içerisinde yer alması sıkıntısıdır söz konusu olan. Sonuç olarak, bir kere daha aynı noktaya gelme sorunu ortaya çıkmaktadır. ‘Ötekinin’ ‘esas’ olana göre görüntülemesi, görüntüleri üretmesi ve sorguladığı alana ‘esas’ olanın yaklaşımından bakması sorununu doğurmaktadır. ‘Batının’ görmek istediği ve sahip olmak istediği gibi görmek ve görüntülemek; çerçeveleri o doğrultuda çizmek Chow’a göre merak eden-görüntüleyen ile merak edilen-görüntülenen arasındaki ilişkiyi yeniden değerlendirme ihtiyacı doğurmaktadır. Etnografik yaklaşım-anlatım içersinde ortaya konulmaya çalışılan tüm bilgi sistemi merak edilen-görüntülenen tarafından sağlanır olmakta ve merak edilen merak eden-görüntüleyici durumuna gelebilmektedir. 130 Bu da hedeflenen görüntü alıcısı-izleyici açısından karşı bir söylem ortaya koymaktadır. Görüntünün söylemi bakımından merak ve geri-merak kavramlarını doğurmaktadır. Görüntü ve etnografik anlatım arasındaki bağ ve karşılıklı birbirini beslerlik üzerine tartışmaların süreceğini söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Görüntünün özellikle güç ilişkileri içersindeki tanımlayıcı ve etki edici yönü düşünüldüğünde; aynı şekilde etnografik yaklaşımların-anlatımların geleneksel pozitivist duruşlara karşı önermeleri göz önüne alındığında değinilen konuların sadece sayılı örnek tartışmalardan ibaret olduğunu vurgulamak doğru olacaktır. KAYNAKÇA Barthes, R. (1981). Camera Lucida. (Trans. Richard Howard.). New York: Noonday Press. Bennett, J. G. Depiction and Convention. The Monist 58, (1974). Berger, J. (1980). Uses of Photography. About Looking. New York: Pantheon. Buddemeier, H. (1993). Leben in Kunstlichen Welten: Cyberspace, Videoclips und das Tagliche Fernsehen. Stuttgart: Urachhaus. Chow, R. (1995). Primitive Passions: Visuality, Sexuality, Ethnography and Contemporary Chinese Cinema. New York Columbia UP. Clifford, J. (1988). The Predicament of Culture. Cambridge: Harvard University Press. Crary, J. (1991). Techniques of the Observer: On Vision and Modernity in the Nineteenth Century. Cambridge, Mass.: MIT Press. Dwyer, K. (1982). Moroccon Dialogues: Anthropology in Question. Baltimore: Johns Hopkins University Press. Eco, U. (1984). Semiotics and the Philosophy of Language. Bloomington: Indiana University Press. Geertz, C. (1973). The Interpretation of Cultures: Selected Essays. New York: Basic Boks. LeBon, G. (1973). Psychology of the Masses. Stuttgart: Kroner. Michaels, E. (1982). How to Look at Us Looking at the Yanomami Looking at Us. in A Crack in the Mirror. (Ed.:Jay Ruby). Philadelphia: University of Pennsylvania Press. 131 TELEVİZYON VE GAZETE HABERLERİNDE “1 MAYIS” TEMSİLLERİ: BİR MEDYA OKURYAZARLIĞI ÇALIŞMASI Yurdagül Bezirgan Arar ÖZET Medya okuryazarlığı, çeşitli formlardaki mesajlara ulaşma, bunları çözümleme, değerlendirme; yine medya aracılığıyla mesaj yaratma ve iletme süreci olarak tanımlanmaktadır. Böylelikle bireylerin medya karşısında daha aktif ve sorgulayıcı bir konuma yerleşecekleri; bunun da demokrasinin ön koşullarından olan bilinçli yurttaşlık için bir fırsat yaratabileceği öngörülmektedir. Bu çalışma, medya okuryazarlığı sürecinin önemli basamaklarından biri olan medya metinlerinin analizine bir örnektir. Çalışmada “1 Mayıs İşçi Bayramı” örnek olayının, dört TV kanalı (ATV, Show TV, STV ve TRT) ve dört gazetenin (Sabah, Akşam, Zaman, Cumhuriyet) haberlerine yansıması incelenmektedir. Bu konuda farklı politik bakış açılarına sahip yayın organlarında, habere dönüşen bilginin problemli doğası nitel yöntemlerle analiz edilmektedir. Analizden elde edilen bulgulara göre, haber medyasından bize ulaşan ve özellikle toplumsal olaylarla ilgili bilgi, yayın organının politik duruşu ya da diğer eğilimleri doğrultusunda parçalanmakta, sansasyona, dramaya dönüşmekte ya da haber tâli konular üzerinden kurgulanmaktadır. Toplumsal olaylarla ilgili bilgimiz yurttaşlık bilincini aktive etmeye yetmemektedir. Bunun için bir çözüm olduğu düşünülen medya okuryazarlığı sürecinin ise kendi içinde taşıdığı açmazlar nedeniyle çözümden ziyade, literatüre girmiş popüler bir kavramın ifadesi olduğu düşünülmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Medya Okuryazarlığı, Haber, “1 Mayıs İşçi Bayramı”. ABSTRACT Media literacy is the process of accessing, analysing, and evaluating various media messages. Also, this process refers to creating and transmitting messageses by using media. In this way, people will be able to be more active and interrogative in using the media. In this situation, it is forseen that people will be able to creat the necessary occasion for conscious citizenship which is the one of the conditions of democracy. This study is an example for analysing media text which is one of the steps of media literacy. It has been analized news of “1 May Labour Day” that is a case study, and how to reflect to in four TV channels (ATV, Show TV, STV ve TRT) and four journals (Sabah, Akşam, Zaman, Cumhuriyet). That the problematical nature of knowledge that is transformed into news, through TV channels and journals have different political point of view, has been analized with qualitative analysis methods. In respect of findings, that have been conducted by political positions or the other inclinations of media instutions, knowledge and news reaching us from news media, that especcially are about social evidences, has been destroyed, transformed sensation and drama or constructed on secondary subjects. Thus, our knowledge about social events is not enough to be a conscious citizen. Media literacy process, concidered as a solution, has some dilemmas. Therefore, media literacy is regarded as a popular conception in the communication literature rather than a solution. KEY WORDS: Media Literacy, News, “1 May Labour Day”. 132 1. GİRİŞ Hobbs, medya okuryazarlığını, çeşitli formlardaki medya metinlerine “erişim, bu medya metinlerinin eleştirel analizi ve yine medya araçlarını kullanarak bireylerin kendi mesajlarını yaratmaları süreci olarak tanımlamaktadır. Medya okuryazarlığının amacı, analiz, muhakeme, iletişim ve kendini ifade etme yeteneklerini geliştirme yoluyla bireylerin özerkliğini teşvik etmektir (Aktaran Lewis ve Jhally, 1998, s.1). Bu terim, gittikçe artan sayıda akademisyen ve eğitimci tarafından eleştirel çözümleme sürecine ve kişinin kendi mesajlarını (basılı, işitsel, görsel, çoklumedya ile) yaratmayı öğrenmesine gönderme yapmak için kullanılmaktadır (Hobbs, 1998, s.122). Bireylerin medya kanalıyla kendilerine ulaşan bilgi karşısında, basit bir tüketici olmaktan öte aktif konuma yerleşmesi, sorumlu yurttaşlara dönüşebilmesi, medya okuryazarlığı sürecinin birincil amacıdır. Bilinçli ve aktif yurttaşlık, birey ve devletin karşılıklı hak ve sorumluluklarına göndermede bulunduğu ölçüde, bireylerin toplumun yetkin birer üyesi olmak için ihtiyaç duydukları pratiklerin bir koleksiyonu olarak tanımlanmaktadır (Aktaran Correia, 2002, s.2). Bu pratikler kolleksiyonu içinde, bilgilenmiş ve bilgiyi kullanabilen yurttaşlar olabilmenin bir ayağını da medyanın kullanımı oluşturmaktadır. Masterman’a göre, kurumların demokratikleşmesi ve gerçek katılımcı demokrasiye doğru uzun yürüyüşleri, büyük ölçüde yurttaşların çoğunluğunun kontrolü almalarına, etkili değişimin ajanları olmalarına, rasyonel kararlar alabilmelerine ve muhtemelen medya ile aktif bağları dolayısıyla etkili iletişim kurabilmelerine bağlıdır (Lewis ve Jhally, 1998, s. 1). Medya okuryazarlığı da bilinçli ve aktif yurttaşlık bağlamında, medyaya karşı sorgulayıcı ve eleştirel bir yaklaşıma göndermede bulunduğuna ve medya tüketicisine alternatif bir duruş sunduğuna göre öncelikli olan, medya dolayımıyla edinilen bilginin niteliği üzerine düşünmektir. 2. PROBLEM ve AMAÇ Bilinçli ve aktif yurttaşlık, demokratikleşme gibi kavramlar üzerinden hareket edildiğinde, medyanın bir bilgi kaynağı olarak konumu da sorgulanabilir hale gelmektedir. Dolayısıyla, medyada çeşitli formatlarda, özellikle de “gerçeğin ve nesnel bilginin aktarıcısı” iddiasıyla haber formatında karşılaştığımız bilginin niteliği ana sorunumuzdur. Habere konu olan olayların toplumsal açıdan önemi ile bu olayların haber medyasında yer alış biçimi, doyuruculuğu ve bilgilendiriciliği doğru orantılıdır. Okur/izleyici nezdinde kendisini “gerçeğin temsilcisi” olarak sunan haber medyasının, bilinçli ve aktif yurttaşın oluşumunda oynadığı rol, bu orantının azami ölçülerde gerçekleşmesi durumunda anlamlı olabilecektir. Bu çalışmanın amacı, bir toplumsal gösteri olarak “1 Mayıs İşçi Bayramı” örneğinde, medyanın toplumu ilgilendiren olaylar hakkında yurttaşlarını nasıl bilgilendirdiğini incelemektir. Ayrıca çalışmanın medya okuryazarlığı sürecinin eleştirel analiz aşamasına da bir örnek oluşturması hedeflenmektedir. Çalışmanın sonunda ise bir kavram ve süreç olarak bazı açmazları olduğu düşünülen medya okuryazarlığına ilişkin eleştirilere de yer verilmektedir. 3. MATERYAL ve METOD Çalışmada, 2002 yılı “1 Mayıs İşçi Bayramı”(1) örnek olayından hareketle, haber medyasında bilginin problemli doğası analiz edilmektedir. “1 Mayıs İşçi Bayramı”, ideolojik karaktere sahip bir toplumsal gösteri olması nedeniyle seçilmiştir. Böylece aynı olayın farklı eğilimlere sahip TV ve gazetelere farklı yansıyacağı düşünülmüştür. Bu amaçla, dört TV kanalı (Show TV, ATV, STV ve TRT) ile dört gazetenin (Akşam, Sabah, Zaman ve Cumhuriyet) haberleri ve haber bültenleri incelenmiştir. TV kanalları ve gazeteler bir politik ya da sansasyonel eğilimi temsil 133 ediyor olmalarına göre seçilmiştir. Bu bağlamda Show TV ve Akşam Gazetesi sansasyonel/popüler ağırlıklı söylemi, ATV ve Sabah Gazetesi merkezi, STV ve Zaman Gazetesi İslamî eğilimleri, Cumhuriyet Gazetesi sol eğilimi, TRT ise devlet söylemini temsil eden yayın organları olarak çalışma kapsamına alınmıştır. Analiz için, TV kanallarının 1 Mayıs 2002 tarihli haber bültenleri kaydedilmiş; gazetelerin ise 2 Mayıs 2002 tarihli nüshalarına ulaşılmıştır. TV ve gazetelerde “1 Mayıs” ile ilgili haberlerin söylemsel yapısına bakılmış; dolayısıyla nitel yöntemlerden faydalanılmıştır. Haber metinlerinde öncelikli olarak dikkate alınan unsurlar bilgide parçalanma, dramatizasyon, kişiselleştirme gibi, genelde politik önyargılara tekabül eden ve “haberin sivil eyleme bir rehber olmasını (Bennet, 2000, s.79)” önleyerek günlük olayların algılanışını bulanıklaştıran medya önyargılarıdır. Bağlam ve arka plan bilgisi, olayı yansıtma düzeyi, sözcük seçimleri de ayrıca incelenmiştir. 4. BULGULAR 4. 1. Televizyon Kanallarından Elde Edilen Bulgular SHOW TV: Genelde magazin ağırlıklı bir söylemi benimseyen ve bu eğilimi o dönem Reha Muhtar’ın sunduğu haber bültenleri ile daha da belirginleşen Show TV’de “1 Mayıs İşçi Bayramı” haberlerindeki ana temalar şöyledir: Diyarbakır’da kutlamalar sırasında yaşananlar; İstanbul’da kutlamalara katılan travestiler; travestilerin polisler tarafından aranma sorunu; travestilerin İsrail Başbakanı Şaron’a tepki ve sloganları; kutlamalara getirilen çocuklara yöneltilen sorular; çocukların alana alınma sorunu; sinema sanatçısı İlyas Salman’ın kutlamalara katılımı ve eski filmlerinden görüntüler; Uzakdoğu’dan gelen Çinli konukların yorumları; Saadet Partisi Recai Kutan’ın katılımı ve son olarak kutlama yapan işçilere yağmur altında kutlama yapmaya değip değmeyeceği sorusunun yöneltilmesi: “Sırılsıklam olmuşsunuz, değer mi?... Show TV’de öngörüldüğü gibi “1 Mayıs” ile ilgili haberler oldukça sansasyoneldir ve bu durum travestilerin katılımına gösterilen ilgide somutlaşmaktadır. Olayla doğrudan ilişkili bilgi düzeyi oldukça zayıftır. “1 Mayıs Rio Karnavalı’nı andırdı”, “1 Mayıs çocuk parkı”, “Çocuk gözüyle 1 Mayıs” gibi benzetmeler, kutlamaların marjinal grupların katılımıyla gerçekleştirilen bir tür karnaval şeklinde geçtiği izlenimini yaratmaktadır. İşçilerin ya da işçi temsilcilerinin görüşlerinin söylemlerinin anlam taşıyabileceği bir toplumsal gösteride “çocuk gözüyle” yapılan değerlendirmelerin öne çıkması, ideolojik karakter taşıyan bir olayla ilgili olarak günlük dilin ve diyalogların ağır basması olayın basitleştirildiğinin göstergesidir. Örneğin, muhabirle bir çocuk arasında geçen şu konuşmanın ekrana yansıması çarpıcıdır: Ü MUHABİR (Çocuğa soruyor): 1 Mayıs ne demek? ÇOCUK: Gençlik Bayramı MUHABİR: ... Çiçek toplamışsın... 1 Mayıs ne demek biliyor musun? ÇOCUK: Bilmiyorum. MUHABİR: Ee buraya gelmişsin ama... Katılımcıların sesi sadece arka fondaki “Savaşma seviş!”, “Savaşa hayır!”, “Faşist Şaron, Filistin’den defol!”, “Yaşasın 1 Mayıs” şeklindeki sloganlarda duyulmaktadır. Örneğin “1 Mayıs”ın ne ifade ettiği hakkında mikrofon uzatılan bir travesti, “İşsizlik bayramını kutluyoruz. İşsizliğe son insanlara özgürlük istiyoruz.” ifadesini kullanmakta, ancak kutlamaların asıl muhataplarının bu konudaki fikirleri bilgimiz dışında kalmaktadır. Böylesi bir durum, işçiler ya da onların sözcüleri tarafında bir temsil sorunu yaratmaktadır. Haberdeki bağlam ve arka plan bilgisi de zayıftır. Diyaloga dayalı ve dramatik bir anlatımın varlığı haber konusunu tiyatralleştirmektedir. Ağlayan, çiçek toplayan ve ailesini bekleyen çocukların görüntüleri bunu örneklemektedir. “... Mitingin en ilginç 134 görüntülerini İstanbul’da olduğu gibi travestiler oluşturdu.”, “Mitingin en renkli simalarını travestiler oluşturdu” gibi ifadeler haberdeki kişisel yorumlara birkaç örnektir. ATV: Haber bülteninde öne çıkan ana temalar şunlardır: Kutlamalara çocukları ve köpekleri ile katılanların bilgisi; özellikle sağ parti olan Saadet Partisi Lideri Recai Kutan’ın beklenmedik katılımı; davulcuların Kutan’a ilgisi; travestiler ile eşcinsellerin mesajları; çatışmalı polis-travesti ilişkisinin “1 Mayıs”ta karşılıklı alkışlaşmaya dönüşmesi; su satan yaşlı bir kadının hikayesi, dünyadaki kutlamalar. ATV’de, Show TV’ye benzer şekilde sansasyon ve eğlence yönelimli haberlerini popüler bir söylemle bütünleştirmiştir. Haber metni ve görüntülerde drama düzeyi oldukça yoğundur. Tiyatral sunum ve olayların aktörler arası ilişkiler şeklinde öyküselleştirilmesi drama düzeyini yükseltmektedir: Ü “1 Mayıs kutlamaları Ankara’da güneşli bir havada başlamıştı. Ancak birden başlayan yağmur herkesi zor durumda bıraktı. Eylemciler çareyi naylon poşetlerde buldu. Sağ partiler içinde en üst düzeyde katılım Saadet Partisi tarafından sağlandı. Recai Kutan ve beraberindeki milletvekilleri de nasiplerini aldılar. Kutan şemsiyenin altında yağmurdan korunmaya çalışırken, Ak partililer kendilerini ses malzemelerini taşıyan kamyona attılar” İnsani duygulara hitap eden diyalog örnekleri sıkça kullanılmaktadır: Ü TRAVESTİ: Biz polisi seviyoruz. Onlar da bizim kardeşimiz. Anlatabiliyor muyum. Polis olmasa biz sokaklarda bu şekilde yürüyemeyiz. POLİS: Güzel bir şey, güzel bir şey.... “Kutan, 1 Mayıs alanlarında yabancılık çekmedi” gibi ifadelerle zaman zaman kişisel yargılara da başvuran ATV’de olayı yansıtma düzeyi oldukça düşüktür. Show TV örneğinde olduğu gibi “1 Mayıs” tâli konu ve aktörlerin durum tanımları ile çerçevelenmiştir. Yer ve kişi adlarının (düzenleyici kuruluşlar, sendika adları vs.) bilgisi yoktur. Katılımcılar arasında yine travestiler ve sağ partiler ön plandayken, işçilerle ilgili bilgiye rastlanamamaktadır. Sadece olayların ve “renkli” kişilerin dramatik sahnesine tanık olunmaktadır. STV: STV’de haberin üzerinde yoğunlaştığı ana temalar: Emniyetin “1 Mayıs” için hazırlıkları; katılımcıların polis tarafından “didik didik” aranması; görevli polislerin sayısal bilgileri; havadan helikopter görüntüleri, çatılarda bekleyen polisler (güvenliğe aşırı vurgu); katılımcıların bazı talepleri, sendika yöneticilerinin “yolsuzluk, yoksulluk ve IMF politikaları üzerine odaklanan” konuşmaları; sağ partilerin katılımı; işçilerin konuşmalar yapılırken“halay çekmeyi tercih ettikleri”nin bilgisi. STV haberlerinde bağlam bilgisine Mersin’de yasaklanan kutlamaların gerekçesinin Nevruz kutlamalarında çıkan olaylar olduğu şeklinde yer verilmekte; Mersin Valiliği’nin kutlamaları bu yıl yasakladığı belirtilmektedir. Drama düzeyinin diğer kanallara göre düşük olduğu görülmekle birlikte, yine de insani duyguları uyarıcı bazı kullanımlar bulunmaktadır. Simitçi çocuğun, simitlerini yere düşürdüğü görüntülerle birlikte şu ifadeler bunu örneklemektedir: Ü “Emeğe saygı, yaşama şartlarının daha güzel olabileceği bir başka Türkiye vurgusu, Filistin’e destek ve yere düşen simitlerini mahçup bir tavırla toplayan bu küçük emekçinin sessizce kalabalık arasında kayboluşu... Başkentteki 1 Mayıs kutlamalarından geride kalanlar bunlar oldu...” Emniyet güçleri ile ilgili, “Provoke olayların çıkabileceği endişesiyle emniyet teşkilatı bu mitinge iyi hazırlanmıştı” ya da kutlamaların geneli ile ilgili, “Çocuk, genç, yaşlı herkesin 1 Mayıs’ı özüne yakışır şekilde kutlamak üzere yerini aldığı Tandoğan 135 Meydanı....” gibi ifadeler kişisel yargıları örneklemekte; kutlamalarla için istendik ve beklendik durumlara göndermede bulunmaktadır. STV’de haberin olayın merkezine daha fazla yaklaştığı görülmektedir. İsimleri olmaksızın, sendika, sivil toplum kuruluşları, yasa dışı örgütler, siyasi partiler vs. görüntülerine yer verilmiş düzenleyici kuruluşların adları (Türk-İş, DESK, KESK, Hakİş) haber metni içinde yer almaktadır. Katılımcıların talepleri ise parçalanmış, genelleştirilmiş ve yuvarlatılmış ifadelerle aktarılmıştır. Keskin ve radikal söylemlerin yumuşatılması, bir konsensüs ifadesi altında bütünleşmeyi kolaylaştırmaktadır. Böylelikle tehdit içermeyen bir gerçeklik kurgusu ile karşılaşılmaktadır. Parçalı ve genelleştirilmiş ifadelere iki örnek: Ü KÜRSÜDEKİ BİR KONUŞMACI: .... bir buçuk milyar insanın açlık sınırında yaşatılmasına.... Ü “Emeğe saygı, yaşama şartlarının daha güzel olabileceği bir başka Türkiye vurgusu, Filistin’e destek....” STV’de güvenlik ve emniyet konusuna aşırı vurgu dikkati çekmektedir. “Olayların çıkabileceği endişesiyle emniyet teşkilatı bu mitinge iyi hazırlanmıştı”, “olağanüstü güvenlik önlemleri”, “olay çıkarabilecek gruplara gözdağı verdi”, “polis nezaretinde” ifadelerinde görüldüğü gibi “1 Mayıs” olay çıkması muhtemel, endişe veren ve olağanüstü kontrol gerektiren bir etkinlik olarak resmedilmiş ve polisin varlığı her an vurgulanmıştır. TRT: TRT’de haberler, şu konular etrafında şekillenmektedir: “1977 yılı 1 Mayısı”nda hayatını kaybedenlerin bilgisi; katılımcı gruplar; “1 Mayıs” 2002 Düzenleme Kurulu Başkanı’nın “1 Mayıs”ın resmi bayram ilan edilmesi talebi; katılımcıların talepleri; TRT’nin devlet söylemini lanse etmesinden dolayı Meclis gündemine yansıyan “1 Mayıs”ın bilgisi; dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan’ın 57. Hükümet’in işçi kesimiyle ilgili icraatları; Meclis Başkanı Murat Sökmenoğlu’nun “1 Mayıs” ile ilgili görüşleri. TV kanalları arasında en fazla bağlam bilgisi TRT’dedir. Etkinlikler kapsamında “1 Mayıs 1977”deki olaylarda hayatını kaybedenler anısına Taksim Kazancı Yokuşu’ndaki anma, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan’ın, 12 Eylül döneminden kalma yasaların kaldırılmasına ilişkin görüşlerini dile getirdiği bölümler örnek verilebilir. Drama düzeyinin TRT’de yok denecek kadar azdır. TRT’nin resmi söylemin yansıtması bunda etkilidir. Haberde kişiselleştirme ve yargı ifadesi içeren kullanımlar da düşüktür. Ancak katılımcıların talepleri, “... ağırlıklı olarak İş Güvencesi Yasası’nın çıkarılması ve özelleştirmelere son verilmesi...” ifadesinden anlaşılacağı gibi parçalanmış ve genelleştirilmiş olarak yansıtılmaktadır. Olayı yansıtma düzeyi konusunda diğer kanallarda yer almayan bazı bilgilerin parçalanmış da olsa TRT’de yer aldığından söz edilebilir. Düzenleyici kuruluşların, katılımcı bazı partilerin, işçileri ilgilendiren bazı yasa ve düzenlemelerin (İş Güvencesi Yasa Tasarısı) bilgisini, yer ve zaman bilgilerini görmek mümkündür. Öte yandan, diğer kanallarda yer almayan hükümet görüşleri TRT’de belirgin bir şekilde varlığını hissettirmektedir: Ü “1 Mayıs 2002 Düzenleme Kurulu Başkanı Musa Çam, dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de 1 Mayıs’ın resmi bayram olması gerektiğini söyledi.”; Ü “... Yaşar Okuyan, İş Güvencesi Yasa Tasarısıının da önümüzdeki günlerde meclis gündemine geleceğini ifade etti.” STV’de nasıl ki emniyet vurgusu ön plandaysa, TRT’de de hükümet temsilinin, işçi ve temsilcilerinin önüne geçtiği dikkati çekmektedir. Katılımcıların bilgisi tamamen metin içine yedirilmişken, hükümet temsilcilerinin sözleri kendi ağızlarından ve 136 görüntüleri eşliğinde sunulmaktadır. Bu noktada olayın merkezine yaklaşmış olmanın temsil sorununu yok etmediği, her kanalın kendi eğilimleri doğrultusunda kendi olay merkezini kurduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İlginç bir ifade ise “1 Mayıs”ın “açık hava toplantısı” olarak nitelendirilmesidir. Kutlamalar bu kullanımla ideolojik karakterinden arındırılmaktadır. 4.2. Gazetelerden Elde Edilen Bulgular AKŞAM GAZETESİ: Gazetede “1 Mayıs” ile ilgili bağlamsal bilginin oldukça düşük olduğu görülmektedir. Sadece, önceki yıllarda gerçekleşen “kanlı” kutlamalara yapılan bir gönderme ve “1 Mayıs 1977”de hayatını kaybedenlerin anılmasına dair ifadeler bağlamsal bilgi sunmaktadır. Buna karşılık, drama düzeyi oldukça yüksektir. Bu durum aynı grupta olduğu Show TV’nin yayını ile paralellik göstermektedir. Olaylar birbiri ile sıkıdan bağı olmayan bir zincirleme şeklinde sıralanmakta, cümlelerin çoğu bir öncekini mantıksal olarak bağlamamaktadır. Dolayısıyla uzun soluklu bir haber konusunun parçalanmış bilgisi bir drama şeklinde karşımıza çıkmaktadır: Ü “İşçiler yağmurdan naylon poşetlerle korunurken, kimileri ise ağaç veya binaların saçak altlarına sığındı.”; Ü “Miting en çok seyyar satıcılara yaradı. Su, simit, köfte ve meşrubat satan çok sayıda seyyar satıcı, zaman zaman talebe cevap vermekte zorlandı.”; Ü “1 Mayıs coşkusu, İstanbul Çağlayan Meydanı’nı adeta çiçek bahçesine çevirdi. Binlerce işçi, halay çekip türkü söyleyerek neşe içinde 1 Mayıs’ı kutladı.”; “İşçi çiçek açtı”, “Mitingin en renkli simaları da anarşistler oldu.”, “1 Mayıs coşkusu, İstanbul Çağlayan Meydanı’nı adeta çiçek bahçesine çevirdi” gibi ifadeler yargı içermektedir. Olayla ilgili yer, zaman ve kişi adlarını belirtmeye çoğunlukla dikkat ettiği görülmektedir. Bununla beraber genel olarak, “1 Mayıs” ile ilgili olumlu ve toplumsal konsensüsü sağlamaya yönelik sözcükler kullanılmaktadır. Bu bağlamda,“birlik ve beraberlik tablosu”, “sağduyu hâkimdi”, “her kesiminin uzlaşmacı ve özverili bir yaklaşım içerisinde bulunması” gibi ifadeler örnekleyicidir. Diğer taraftan, “Seyyar satıcılar, İşçi Bayramı’nı ‘Hasılat Bayramı’na dönüştürdü” ifadesinde, kapitalist dünya görüşünün kâra dayalı zihniyetine göndermede bulunan “Hasılat Bayramı” benzetmesi “1 Mayıs”ın anlamı ve ideolojik karakteri ile bağdaşmayan bir kullanım olarak göze çarpmaktadır. Katılımcılar arasında yer alan savaş karşıtları ve anarşistler “renkli kişilikler” olarak nitelendirilirken, ideolojik kimlikler törpülenmekte ve mevcut yapı ile uyumlu bir izlenim oluşturulmaktadır. Sabah Gazetesi: Gazetede bağlamsal bilgi düzeyi düşüktür. Akşam Gazetesi ile benzer şekilde, geçmiş yıllarda “kanlı” geçen “1 Mayıs”lara yapılan bir gönderme ve Nevruz’da yaşanan olaylar nedeniyle Mersin’de alınan sıkı güvenlik önlemlerinin bilgisine rastlanmaktadır. Bununla birlikte gazetenin drama öğelerine sıkça başvurduğu dikkati çekmektedir. Fotografik öğeler haber metinlerine eşlik etmektedir. ATV’nin yayını ile örtüşen ve özellikle insanların duyarlılık alanında bulunan (dinî, etnik, vb.) konulara vurgular dramatizasyonu arttırmaktadır: Ü “Ordu’da işçilere hitap eden KESK Dönem Sözcüsü, ezan okununca konuşmasına son verdi”; Ü “Özellikle yoğun olarak Türklerin yaşadığı Kreuzberg ve Prenzlauer Berg semtlerindeki çatışmalar sert oldu.”; Haberin kişiselleştirilmesi ile ilgili olarak, “1 Mayıs’ta özlenen kutlama”, “....Mersin’de korkulan olmadı.” gibi ifadelerin varlığı değer yargısı taşıyan kullanımlar olarak karşımıza çıkmaktadır. 137 Olayı yansıtma planında katılımcıların, göz altına alınanların vs. rakamsal bilgilerinin kullanıldığı, kutlamalara katılan milletvekilleri ve partililerin de tek tek isimlerinin zikredildiği görülmektedir. Ankara’da düzenleyici kuruluşların isimlerine yer verilmektedir. Katılımcıların söylem ve talepleri ise gölgede kalmaktadır. Gazete, “Yaşasın 1 Mayıs”, “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Kahrolsun IMF, bağımsız Türkiye”, “Zafer Direnen Emekçilerin Olacak” gibi sloganlara yer vermekle yetinmektedir. Sözcük seçimlerinde, birlik beraberlik, konsensüs çağrısı dikkati çekmektedir. “Hoşgörü, çok renklilik, demokrasi”, “özlenen kutlama”, “alanlardaki neşe”, “bayram havası” birkaç örnektir. Kısmen de olsa “1 Mayıs”ın bağlamına ilişkin “Eşitlik, özgürlük ve sosyal adalet” gibi sözcüklerin kullanıldığına tanık olunmaktadır. Zaman Gazetesi: Gazetede, Nevruz kutlamalarının olaylı geçtiği Mersin’de, “1 Mayıs” kutlamalarına izin verilmemesi dışında bağlamsal bilgi bulunmamaktadır. Drama düzeyi de oldukça düşüktür. Fotografik unsurlar için de aynı durum söz konusudur. Haberin kişiselleştirilmesine ilişkin olarak, “... büyük ölçüde bayram havasında geçti” ve “Her görüşten işçiler .... coşku içinde kutladı.” gibi sıfatlarla niteleme dışında örneğe rastlanmamaktadır. Gazetede, düzenleyici kuruluşlardan çoğunun adına, kutlamalara katılan siyasi parti liderlerinin isimlerine yer verilmektedir. Diğer gazetelerden farklı olarak “1 Mayıs”ın tam adına “1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’” ilk kez burada yer verildiği dikkati çekmektedir. Gazetede dikkati çeken bir başka nokta ise polis ve güvenlik güçlerinin pozisyonunun ayrıntılı bir biçimde tanımlanmasıdır. “10 bin 250 polis önlem aldı.”, “Jandarma, Ali Sami Yen Stadı’nda bekletildi. Halkalı Komando Taburu’ndan yaklaşık 500 asker Okmeydanı’na getirildi.”, “Yaklaşık 3 bin polis, 18 panzer, 1 helikopter ve komando birliklerinin geniş güvenlik tedbiri aldığı Mersin’de..”, “Kayseri’de 937 polisin görev aldığı kutlamalara ....” gibi bir çok ifade bunu örneklemektedir. “Müdehele”, “güvenlik”, “önlem”, “kontrol”, “kriz masası”, “geniş güvenlik tedbiri” gibi sözcük seçimleri de bu vurguyu artırıcı niteliktedir. Güvenlik vurgusunun en belirgin göstergesi ise ilk sayfada yer alan ve polisin sırtında “POLİS” yazısı ile kalabalıklar üzerinde hakim pozisyonunu belirten fotoğraftır. Cumhuriyet Gazetesi: Politik duruşu nedeniyle gazeteler arasında “1 Mayıs” ile ilgili habere en fazla yer ayıran ve geniş şekilde işleyen gazete olarak görülmektedir. Bağlam bilgisi Kazancı Yokuşu’ndaki anma, Nevruz nedeniyle Mersin’deki yasaklama dışında bazı kaynak söylemlerinde göze çarpmaktadır: Ü “Karakoç, 1919’da bağımsızlığın hayal edilemeyeceği bir dönemde halkın emperyalizmi yenilgiye uğrattığını ifade ederek 1 Mayıs’ın, bağımsızlığı savunarak IMF ve Dünya Bankası’na karşı çıkarak kutlanabileceğini belirtti.”, Haber başlıkları ve ara başlıklarda işçilerin ve çalışan kesimin duyarlı olduğu alanlara dair dramatik betimlemeler görülmektedir: “Üretenlerin itirazı var”, “Türkiye ucuz emek cenneti”, “Emekçiler tek yürek” gibi. Kişiselleştirmeye, “Son yılların en görkemli mitingi...”, “... Mersin’de sıkıyönetim havası vardı.” gibi cümlelerde rastlanmaktadır. Muhabir kimi zaman da olaylarla ilgili kendi değerlendirmelerini açıkça habere yansıtmaktadır. “Yurttaşlar meydanda vekil kafede” gibi ifadelerde, halk ve siyasetçi arasında biz/onlar karşıtlığının kurulduğuna tanık olunmaktadır. Olayı yansıtma düzeyi en yüksek Cumhuriyet Gazetesi’ndedir. Katılımcılardan sloganlara, kutlamaların seyrinden sonuçlarına, olumlu yanlarından olumsuz yanlarına kadar her konu, diğer gazetelere oranla oldukça detaylı bir şekilde ele alınmıştır. 138 Katılımcıların talepleri, sloganlar detaylı bir biçimde yer almaktadır: “Hortumculara değil, eğitime bütçe”, “Sendikal hak ve özgürlüklerin önündeki engeller kaldırılsın”, “İş Güvencesi Yasası çıkarılsın”, “Haklıyız kazanacağız” bunlardan birkaçıdır. İdeolojik olarak anlam ifade eden ve sol söylemin jargonuna ait “eşitlik”, “özgürlük”, “sosyal adalet” gibi kavramların kullanımındaki sıklık, katılımcıların “emekçi”, “üretenler”, “ezilen halk” gibi ifadelerle anılmaları habere konu olan “1 Mayıs”ın ideolojik karakterini belirginleştirmektedir. Kutlamaların gazete tarafından olumsuzlanan taraflarının “yasaklı kentler”, “Polis Bayramı”, “Sıkıyönetim havası” gibi sözcüklerle ifade edilmesi gazetenin politik duruşu hakkında da fikir vermektedir. 5. GENEL DEĞERLENDİRME ve SONUÇ Politik eğilimleri ve habercilik anlayışları farklı dört TV kanalı ve dört gazetede “1 Mayıs İşçi Bayramı” kutlamalarının haberlere yansımasının incelendiği bu çalışmada ortaya çıkan sonuç şöyle özetlenebilir: TV haber bültenleri ve gazetelerin bir çoğunda “1 Mayıs”la ilgili ana konu ve aktörlerden ziyade tâli konu ve aktörlerin görüntü ve söylemlerinin öne çıktığı görülmektedir. Haberin merkezi konudan uzak aktörler ve konular üzerine kurgulanması bir temsil sorununu da beraberinde getirmektedir. Çoğu zaman haber örgüsünün asıl konu çerçevesinde gelişmesi bile yeterli olmamakta; her TV kanalı ya da gazete kendi eğilimleri doğrultusunda kendi olay merkezini kurmaktadır. Örneğin Show TV popüler ve magazin eğilimli habercilik anlayışı doğrultusunda işçiler yerine travestilerin katılımını ve söylemlerini öne çıkarırken, TRT devlet söyleminin temsilcisi olarak hükümetin söylemlerini belirginleştirmektedir. Dolayısıyla her yayın organı politik duruşu ile bağlantılı olarak kendi olay merkezini oluşturmakta, kendi aktörlerini ve diyaloglarını sergilemektedir. Temsil sorunu mekansal anlamda dahi kendini göstermektedir. Büyük kent merkezli habercilik anlayışı nedeniyle çoğu kez haber Ankara, İstanbul, İzmir sacayağında dönmekte, diğer kentler habere dahil olamamaktadır. Bu çalışmada Diyarbakır ve Mersin hariç benzer bir durum söz konusudur. Bu illerde de çatışmalı durumların yaşanması, onları haberleştirmektedir. Hemen tüm TV kanalları ve gazetelerde “1 Mayıs” ile ilgili konsensüs sağlamaya yönelik ifadelerin kullanıldığı, buna karşılık çatışmalı durumların, keskin ifade ve söylemlerin elimine edildiği ya da marjinalleştirildiği, ötekileştirildiği görülmektedir. Bourdieu, herkesin ilgisini çekcek ve herkes için geçerli olan haberlerde somutlaşan bu tip olayları “Omnibüs” yani “Gel-geç” olarak nitelemektedir. Omnibüs olaylar “hiç kimseyi şaşırtmamak zorunda olan, hiç bir tercih içermeyen, bölmeyen, uzlaşım sağlayan, herkesi ilgilendiren ama hiçbir önemli şeye dokunmayan bir kipte ilgilendiren olaylardır. Gelgeç olay, işte bu türden, basit, ilkel nevaledir, hiçbir sakıncası olmaksızın herkesi ilgilendirdiği ve zaman aldığı, başka şeyleri söylemek için kullanılabilecek zamanı harcadığı için çok önemli olan haberdir (Bourdieu, 2000, s.22)”. Bu çalışmada da, çoğu kez marjinallerin başrollerde olduğu çok değişik omnibüs olayın varlığına şahit olunmakta, katılımcıların talepleri, şikayetleri tümüyle bu olayların gölgesinde kalmaktadır. Gerek aktörler gerekse söylemler bazında yaşanan bu temsil sorunu, toplumsal yaşamdaki problemli alanların, sorunların üstünün örtülmesini beraberinde getirmekte, suya sabuna dokunmayan konular ve kişiler üzerine kurulan haberler toplumsal uzlaşmayı kolaylaştırmaktadır. Böylece sorunların çözümü bir tarafa, medyada yer bulması ve yurttaşlar nezdinde farkındalık yaratılması bile problemli bir hale gelmektedir. Parçalanmış, kişiselleştirilmiş ve genellemelerin yapıldığı, sansasyona yaslanan bu habercilik anlayışı aynı zamanda bir tür “yoksayılma” halidir. İşçiler, “1 Mayıs” kutlamalarında, ekranda en az görünen, sesini en az duyuran (çoğu zaman duyuramayan) konumundadırlar. İkincil aktörlerin ve söylemlerin sahne almasıyla, yok sayılmanın çok çeşitli yöntemlerine ve görünümlerine tanık olunmaktadır her bir 139 haberde. Medyada değişik kanallarda çok farklı şekillerde karşımıza çıkan bilginin niteliğinin, medya okuryazarlığının öngördüğü yurttaşlık bilincini uyarıcı olmadığı görülmektedir. İzleyici de çoğu zaman, toplumsal olaylarla ilgili farklı temsillerden birini tercihle yetinmektedir. Peki bu noktada medya okuryazarlığı bir çözüm olabilir mi?... Dünyada bir çok ülkede yaygınlaşan ve okulların eğitim programlarına dahil edilen medya okuryazarlığı, kanımca şu an için bir çok açıdan iletişim literatürüne giren popüler bir kavram olmanın ötesine geçememektedir. Öncelikle medya okuryazarlığı sıradan medya tüketicisinin katılımını öngören bir süreç olmakla birlikte bu süreçteki tüm aşamaların (erişim, analiz, değerlendirme, yaratım ve iletim) günlük yaşamda hayata geçirilmesi mümkün görünmemektedir. İlk anda, medyaya erişim konusu dahi sorunlu bir alana tekabül etmektedir. Teknolojinin varlığı medyaya erişimi kolaylaştırmamaktadır. Erişim medyanın sınırsız dünyası içinde ya ekonomik nedenlerle gerçekleşememekte ya da sadece bir boyutla sınırlı kalmaktadır. İstisnai durumlar dışında kimse aynı olayı, aynı anda ikinci, üçünçü kaynaktan izleme imkanına sahip olmadığı için medyadan edinilen bilgi, tek boyutla sınırlı kalmaktadır. Erişim gibi sorunlu olan bir diğer aşama da medyaya kendi mesajlarını oluşturma ya da yaratım ve iletim sürecidir. Herhangi sıradan bir medya tüketicisinin kendi mesajını yaratsa dahi medyaya iletmesi ve dolaşıma sokması kolay değildir. Bourdieu’nün “enformasyonun kısırdöngüsündeki kapanma”(Bourdieu, 2000, s.30) nitelemesi tam da bu durumu açıklamaktadır. Bourdieu, örneğin Fransa’daki yabancıların statüsü üzerine yazılmış bir makaleyi, altında ünlü, satışı olan bir ismin imzasını taşımadığı sürece bir gazetede yayınlatmanın imkansızlığından söz etmektedir. Türkiye örneğinde de, imzanız sıradan bir birey olarak bir şey ifade etmiyorsa, onu medyada dolaşıma sokmanız ve insanlara sunmanız çok kolay olmasa gerek. Şu anda yurtdışında örneklerine rastlanan medya okuryazarlığı eğitimi ise aşamalandırılmış bir süreç gibi işliyor görünmektedir. Ancak bireysel formasyonların, dünya görüşlerinin ve daha bir çok belirleyenin etkili olabileceği eleştirel analiz süreci, bir medya terapi seansı olmanın ötesinde bir şeydir. Dolayısıyla medya analizi formüle edilmiş bir süreç şeklinde ve seanslar halinde çözümlenmekten çok, politik, ekonomik, teknik, ideolojik ve kültürel çok boyutlu okumalarla çözümlenebilir. NOTLAR (1) 2002 yılı “1 Mayıs İşçi Bayramı”nı konu alan örnek olayın yöntem ve analizi konusunda daha ayrıntılı bir çalışma için bkz. Yurdagül Bezirgan, “Haber Medyasında Dilin Kullanımı: Gazete ve Televizyon Haberlerinin Dili Kullanımı Açısından Karşılaştırmalı İçerik Analizi”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir, 2002. Tez çalışmasında, aynı örnek olayla ilgili içerik ve söylem analizinin bileşimi sayılabilecek bir analiz yöntemi uygulanmıştır. Bu çalışmaya ise analizin bazı boyutları uyarlanmıştır. (2) Belirtmek gerekir ki, çalışmanın TV kanallarını kapsayan kısmını yazılı bir metin içinde aktarmak, görsel unsurların yokluğu nedeniyle yeterince tatmin edici olmayacaktır. Çalışmanın analiz bölümü, “I. Uluslararası Medya Okuryazarlığı Konferansı”ndaki sözlü sunum sırasında katılımcılara ekrandan görüntülü olarak yansıtılmıştır. Burada ise sadece bazı çarpıcı bölümlerin yazılı olarak aktarılmasıyla yetinilmektedir. 140 KAYNAKÇA • Bennet, W. Lance. (2000). Politik İllüzyon ve Medya, İstanbul: Nehir Yayınları. • Bezirgan, Yurdagül. (2002). “Haber Medyasında Dilin Kullanımı: Gazete ve Televizyon Haberlerinin Dili Kullanımı Açısından Karşılaştırmalı İçerik Analizi”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İzmir: Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. • Bourdieu, Pierre. (2000). Televizyon Üzerine, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. • Correia, Ana Maria Ramalho. (2002). “Information Literacy for an Active and Effective Citizenship”, White Paper Prepared for UNESCO, the U.S. National Commission on Libraries and Information Science, and the National Forum on Information Literacy, for use at the Information Literacy Meeting of Experts, Prague, The Czech Republic., 1- 30, http://www.nclis.gov/libinter/infolitconf&meet/papers/correiafullpaper.pdf (30 Nisan 2005). • Hobbs, Renee. (1998). “Medya Okuryazarlığı Hareketinde Yedi Büyük Tartışma”, Çev.: Melike Türkan Bağlı, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Yıl: 2004, Sayı: 1, 122-144, http://www.education.ankara.edu.tr/ebfdergi/yenisayi_files/volume37/122-140.PDF (30 Nisan 2005). • Lewis, J., S. Jhally. (1998). “The Struggle Over Media Literacy”, Journal of Communication, Vol. 48, No. 1., 1-8, http://www.medialit.org/reading_room/pdf/363_Lewis_Jhally.pdf (30 Nisan 2005). 141 REKLAMLAR ARACILIĞIYLA DEĞİŞEN GENÇ EBEVEYN KİMLİKLERİ Kübra Karaosmanoğlu, Oya Dinçer Durmuş ÖZET Tüketim amaçlı üretilen,tüketicinin bilgi ve seçimine sunulan pek çok mal ve hizmet reklamların ana fikrini oluşturmaktadır. Pazarlama faaliyetinin vazgeçilmez unsuru olan reklam,yayınlandığı zaman dilimi, hitap ettiği kitle açısından da tüketici davranış ve tutumlarının oluşmasında ve değişmesinde de önemli bir yer tutmaktadır. Teknolojik gelişmelerle tüketim olgusu şekillenmekte sonuçta bireye daha uyumlu teknik araç ve gereçler yeni sloganları ile hayatımızı kuşatmaktadırlar Bu kuşatmanın bir parçası olan genç ebeveynler yerleşik tutum ve davranışları radikal adımlarla değişime ve başkalaşıma uğratan tavırlar sergilemekte olup çocuk ve genç tüketicilerin öğrenme süreçlerini de doğrudan etkilemektedir. Çalışmada reklamların yıllar itibariyle değişen sloganları ve ebeveynlerdeki görünüm ve tavır değişiklikleri analiz edilecektir. ANAHTAR SÖZCÜKLER : Kimlik, Reklâm, Aile, Medya, Pazarlama Tutum ABSTRACT All the goods and the services that are presented to consumers choice form the concept of commercials. Commercials as one of the vital elements of whole marketing effort plays a very descriptive role ,as of time share of broadcast,target viewers in forming or changing the consumer behaviour. By the recent innovations in technology and with better slogans,the consumption phenomenon is formed.Thus technical equipments that are more coherent for the individual surround our daily life . Young parents that are a piece of this commercialised siege display a radical manner that directly effects the typical attitude and influences the learning process of consumers. In this study we'll be mainly focusing on how the slogans of commercials have changed annually and how this change formed consumer behaviour year by year. KEY WORDS : Identity, Advertisement, Media, Marketing, Attidute 1. GİRİŞ Zaman İsa’nın doğumundan az sonra; yer Akdeniz’de bir liman; uzun bir yolculuktan sonra limana yaklaşan bir yelkenli gemi; gemi Uzak Doğu’dan, yemeklere yeni tatlar ekleyecek baharatlarla dolu, biraz sonra liman kentinin “tellalları” bu geminin limana girdiğini tacirlere ve halka duyuracaklar. Yıl 1650, yer Avrupa’da bir şehir. Bir gazetede çalınan 12 atın geri getirilmesi için ödül vaadi yer almakta. Yıl 1864, yer İstanbul. Tercüman-ı Ahval gazetesi piyasaya yeni çıkan kasaları duyurur. 142 Bunlar ilk sözlü ve yazılı reklâmlardan bazı örneklerdi1. Bugün de teknolojinin kat ettiği tüm gelişmelere karşın durum yine aynı. Yani işletmelerin ya da sunumunu gerçekleştirdiği mal ve hizmetlerin tanıtımı için doğru yerde ve doğru zamanda bulunmayı başarmak yani reklâmlarla hep yaşamak ve varlık sürdürmeyi gerçekleştirmek. 2. Pazarlama Aracı Olarak Reklâm Bilgi çağında yaşamlarını sürdürmeye çalışan kurum ve kuruluşların temel amaçları; sahip oldukları fiziksel ve beşeri kaynakları en verimli biçimde kullanarak hedeflerine ulaşmak, ürün ve hizmetleri üretip pazarlamak ve daha fazla kâr sağlamaktır. Bu amaçlara ulaşmak ve rekabet ortamında ayakta kalmak isteyen işletmeler için en etkili pazarlama iletişimi uygulamalarından birisi de reklâmdır. Sanayi devrimi sonrasında pazarın odak noktası haline gelen tüketici, günümüzde mal ve hizmetlerden ziyade, marka ve imajları tüketmeyi tercih etmektedir. Herhangi bir ürünün kaliteli olmasının ya da bir takım fiziksel faydalar sağlamasının tercih edilerek satın alınması için yeterli görülmediği bu yeni dönemde tüketiciler, ilgili ürün veya markanın kendilerine prestij kazandıracağına veya sosyal statülerine uygun olduğuna ilişkin inanç ve tutumlarının güç derecesine bağlı olarak, satın alma davranışlarının yönünü belirlemektedir2. Çağımız teknoloji, iletişim ve pazarlama çağıdır. Doğal olarak bu ortamda kişinin toplumsal, siyasal, kültürel, psikolojik ve ekonomik davranışlarını etkileyen bir iletişim yumağı oluşmuştur. İletişim teknolojisinin gelişmesine ve değişmesine bağlı olarak toplumsal yaşamı yönlendiren en önemli unsurlardan biri de reklâmcılıktır3. Reklâmcılık, bugün endüstri ve ticarette çok önemli bir yayın olarak kabul görmekte olup, aynı zamanda da gelir ve kâr marjı yüksek mesleklerden biridir. Modern pazarlamanın ve işletmeciliğin vazgeçilmez bir parçası olan reklâm, mal ve hizmetler ile tüketici arasındaki iletişimi kuran ve bilgi akışını sürekli hale getirerek kişilerin satın alma kararlarını etkileme yönünde başvurdukları ikna etme ağırlıklı bir tutundurma aracıdır. Gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ekonomilerde yaygın olarak kullanılan reklâm, aynı zamanda bir kitle iletişim aracı olarak da kabul görmüştür. Sağlıklı bir ekonomik kalkınmada mal, hizmet, simge ve fikirlerin belirli isimler altında pazara arzı, böylece mal ve hizmetlerin kişilik kazanması reklâmın düzenleyici bir rolünün olduğunun göstergesidir. Tüketici açısından ise reklâm, kendi gereksinimlerini tatmin etmek üzere pazara sunulmuş binlerce ürün ve hizmet içinden, kendi yararına en uygun ve rasyonel olanı tercih etmesine yardımcı olacak bir rehber görevini ifa etmektedir4. 3. Reklâm – Medya İlişkisi ve Reklâmın Etkileri Günümüzde insanlar hızla değişen ve hatta toplumsal değişmenin de önüne geçen bir teknolojik yeniliklerle karşı karşıyadırlar. Özellikle 1980 sonrasında yaşanan ve küreselleşme olarak isimlendirilen değişimler açısından ele alındığında tüketicinin pazar yönlü davranışının yeni bir görünüm kazandığı dikkati çekmektedir. Bir yandan bilişim teknolojilerinin getirdiği kolaylık ve bilgiye erişim hızı bireyi rahatlatırken; bir yandan da kişinin toplumsal, siyasal, kültürel, psikolojik ve ekonomik davranışlarını etkileyen çapraşık bir süreç yaşanmaktadır. İletişim teknolojisinin gelişmesine ve 1 Erdoğan Taşkın; “Doğru zamanda ve doğru yerde bulunmak; Reklâm”, Pazarlama Dünyası, Yıl:4, Sayı:19, Cem Ofset met., İstanbul-1990, s:33. 2 Belma Güneri, “Reklâm Aracılığıyla Tüketici Zihnine Girilmesi”, Pazarlama Dünyası, Yıl:12 Sayı:69, Globus Dünya Basımevi, İstanbul, 1998, s:43. 3 A.Zeki Özgür, “Televizyon Reklâmcılığı: Kararlar-Süreçler”, Der Yayınları, İstanbul-1994, s:1. 4 Zakir Avşar, “Reklâmların Tüketici politikası Yönünden Değerlendirilmesi Denetimi ve Türkiye”, http://www.hukukcu.com/bilimsel/kitaplar/zakiravsarreklam/reklamlarrin_tuketici_poli...(21.05.2100) 143 değişmesine bağlı olarak toplumsal yaşamı yönlendiren en önemli unsurlardan birisi de reklâmcılıktır5. Çünkü gerçek hayatta tüketiciler reklâmlar aracılığıyla bilgilendirilmektedirler. Popüler imaj çağının en önemli belirleyicilerinden biri olarak kabul edilmekte olan reklâm, bu bağlamda insanlara bir tüketim cenneti sunmaktadır. Satın alma gelirine sahip olan herkesin girebildiği bu cennette, tüketim arttıkça imajlar, mal ve hizmetler de çoğalmaktadır. Ürün ve markaları tanıtarak yarattığı firma ve marka imajı sayesinde tüketiciler tarafından ailenin bir üyesi gibi algılanmalarını sağlayarak, üretici ile arasında bir diyalog kuran reklâm, bir yandan ekonomik yapının gelişimini yönlendirmekte diğer yandan da yerel kaynakların etkin kullanılmasına ve verimliliğin arttırılmasına destek olmaktadır6. Reklâmcılık aynı anda, ortalama bir maliyetle çok sayıda insana ulaşılabilmesi ile ilgili bir dizi tanıtım faaliyetinden oluşmaktadır. Reklâmlar, televizyon, tüketici dergileri, gazeteler, ticari yayınlar, radyo, açık hava reklâmları ve postalama reklâmları olarak gerçekleştirilmektedirler. Kitle iletişim araçları bilgiyi üretme ve yönlendirme açısından yaşanan değişimler sonucunda kendini yenilemiş, güçlendirmiş ve sonuçta hem ekonomik bir ünite hem de bilgi üretme ve aktarma aracı olarak dördüncü kuvvet şeklinde gündeme alınmıştır. Ancak sahip olduğu bu güç, çeşitli tartışmalara da neden olmuştur7. Reklâm stratejisini geliştirmede en önemli kararlardan biri de medya seçimidir. Medyanın isabetli seçilmesi kararı, reklâmı veren kurum ya da kuruluşun, aVarış, sıklık ve vuruş, bBaşlıca medya araçlarının seçimi, cSpesifik medya araçlarının seçimi ve dEtkin medya zamanlaması ile olasıdır8. Medya harcamalarından en verimli sonuçların alınabilmesi pazarlama yöneticisinin, etkin bir medya planı geliştirmesi ile söz konusudur. Medya plancısı, planını hazırlarken reklâm hedefindeki insanların demografik karakteristiklerini özellikle incelemek durumundadır. Çünkü belirli bölgelerde belirli demografik durumlar için değişik medya albenileri vardır. Bu arada medya maliyetlerinin de gereken hassasiyetle dikkate alınması kaçınılmazdır. Zira etkin bir medya aracı olan televizyon vuruşu ile gazete vuruşunun ve kişi başına maliyetlerinin karşılaştırılması söz konusu edilemez. Reklâm, medya yoluyla tüketiciyi bilinmezden kurtararak harekete geçirmeyi amaçlamaktadır. Tüketici bilinmezlik durumundan bilgi sahibi olma, kabul etme ve ikna olma evrelerinden geçerek olası hareketi tamamlamaktadır. Bu doğrultuda medyanın amacı ise hedef bilgileri duyurmak, tanıtmak, mesajı mümkün olan en geniş kitleye ulaştırmak ve bilgi ulaşım oranını yükseltmek olacaktır. Serbest rekabet sisteminin ve ticari faaliyetlerin tamamlayıcısı olan reklâmın en önemli fonksiyonu tüketiciye doğru ve yararlı bilgi vermektir. Bugün reklâm sadece bilgi verme ve ikna etme gücü ile sınırlandırılarak tanımlanamamaktadır. Özellikle kültürel aktarıma ve sosyal yapıya etkisi dikkate alındığında sosyal bir güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Reklâmın bu yönü, onu bir yol gösterici haline getirmekte ve sosyo-ekonomik yapının gelişimini destekleyici önemli bir diğer güç olarak 5 Ahmet, Tan, G.Akpınar, A.Baydaş, A.Şirin; “Üniversite Öğrencilerinin Reklâmcılığa Bakış Açıları Üzerine Bir Araştırma”, Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl:13 Sayı:73, Globus Dünya Basımevi, İstanbul 1999, s:7. 6 Belma F., Güneri; “Reklâm Aracılığıyla Tüketici Zihnine Girilmesi”, a.g.e.s:43. 7 Belma F., Güneri; “Bilgi çağında ekonomik revizyonların yazılı basın işletmelerine etkisi ve reklam” Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl:16, Sayı 2002-03 Globus Dünya Basımevi, İstanbul-2002,s.50. 8 Mehmet Oluç, “Reklâm”, Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl:4, Sayı:20, Cem Ofset Matbaacılık, İstanbul1990, s:13. 144 nitelemektedir. Reklâm bu yönleri ile sürekli eleştiri alan bir görünüm taşımaktadır. Örneğin reklâm; insanların doğal isteklerini yok etmekte, sanal ve suni gereksinimler yaratmakta, iktisadi kaynaklar boşa harcanmakta, bazı ürün ve markalar için akla ve mantığa aykırı imajlar konumlandırılmaya çalışılmaktadır. Günümüzde reklamcılık, toplumun fikir ve kavramlarının, umut ve beklentilerinin ve yaşam biçimlerinin oluşumunda hayli etkili bir toplumsal kurum olarak karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla reklamcılar, mesleğin bu vasfı nedeniyle toplumsal ve ahlaki açıdan önemli sorumluluklar yüklenmektedirler. Bu sorumlulukların yerine getirilmemesi eksik, yanlış ya da kötüye kullanılması toplumsal, kültürel ve ahlaki değerlerin bozulmasına ya da yanlış gelişmesine neden olabilecektir.9 4. Reklâmla Yaşamayı Öğrenmek Tüketim, tüm toplumsal kategorilerin yeniden tanımlandığı aktif bir süreçtir.10 Bilişim teknolojileriyle gerçekleşen dönüşümler bu sürece olumlu-olumsuz katkılar vermiştir. Özellikle farklılaşan tüketim kalıpları reklâmın özünü korumakla beraber işlevsel olarak bir değişime uğratmaktadır. İnsanların her şeye sahip olabileceği ve de olması gerektiği şeklindeki toplumsal telkin, giderek temel yaşam amacımız olmakta, yaşamımızı şeylere sahip olma çerçevesinde oluşturarak yurttaş olmaktan daha çok iyi tüketiciler olarak şekillendirmektedir. Modern pazarlama ile kazandırılmaya çalışılan tüketici kimliklerinin istenen başarıyı kaydememesi üzerine, 1990 lı yılların sonuna doğru tüketici davranışına etki etme özelliği olan sosyo-kültürel etmenlerden AİLE ve EBEVEYN kavramı belirgin kalıplardan çıkartılarak popüler kültürün de etkisi ile dönüşüme tabii tutulmuştur. Örneğin 70’li yılların reklâm sloganları içinde olan “Akşama babacığım, unutma Ülker getir” iken bugün pek çok ürün çocuğun kendisi tarafından seçilen, satın alma kararının çocuk ya da anne tarafından gerçekleştirdiği sloganlarla tanıtılmaktadır. Çocukların reklamla ilgili algı ve tutumları (örneğin reklamda gördüğü her şeyi doğru kabul etmeleri veya satın alma konusunda aşırı direnç göstermeleri ) karşısında nasıl davranılacağı ise günümüz genç anne-babalarının ortak sorunudur. Çocukla çatışma içine girmeden, reklamın çocukları alışverişe özendirici etkisini ( rengarenk vitrinler, büyük ve ilgi çekici alışveriş merkezleri, albenisi yüksek olan paketler ) bilerek, çocuğun baskısına ve satın alma dürtüsüne boyun eğmeden çocuğa bilinçli tercih yapmayı öğretmek, kendini tutmayı bir olumlu davranış olarak kazandırabilmenin ilk adımı anne-babanın model oluşturduğu karaların zaman ve zeminine ortak edilmeleri olacaktır. Diğer yandan özellikle annenin çalışma yaşamında daha aktif varlık göstermesi ve daha fazla zamanını evin ve ailesinin dışındaki ortamlara ayırması durumu anne açısından olumsuz bir şekilde yansıtılmaktadır. Reklamlarda çocuğunun sağlığını ve mutluluğunu düşünen tüm annelerin hangi ürünleri kullanması gerektiği bilinçaltına öyle şırıngalanmaktadır ki bu ürünleri kullanmayan anneler adeta itham edilmekte ve gizli bir onayla cezalandırılmaya teşvik edilmektedir. Örneğin Danone sloganı incelendiğinde özen gösteren annelerin bu ürünü seçtiği vurgulanmaktadır. Reklâmda üstü örtülü olarak verilen gizlilik ve incelikle enjekte edilen özen göstermeyen annelerin vahim durumudur, yani ters yönlü çağrışıma güzel bir örnek oluşturmaktadır. Reklâmlar birçok kadını annelik mitinden yakalamaktadır. İyi ve ideal anne, evin tüm işlerini yapan, babaya ve çocuklara sürekli hizmet eden, onların her istediğini terine getiren kişidir. Toplumca kabul görmüş anne imgesi, kendini çocuğa adamak olarak tanımlanmaktadır.11 Tabii durum böyle olunca annenin zamanının daha iyi ve 9 Zakir Avşar, “Reklâmların Tüketici politikası Yönünden Değerlendirilmesi Denetimi ve Türkiye”, http://www.hukukcu.com/bilimsel/kitaplar/zakiravsarreklam/reklamlarrin_tuketici_poli...(21.05.2100) 10 Mary Douglas, Baron Isherwood, “Tüketimin Antropolojisi”, Dost Kitabevi, Ankara, 1999, s.83. 11 Tülin Tankut, “Annelik Üzerine”, http://evrenselbasim.com/kultur/89.html#tülin (19.04.2005) 145 fonksiyonel olarak kullanılması söz konusu olmaktadır. Bu durumun anlamlı örneklerinden biri olan “Annem bana kalır” sloganı çok temel vaatleri işleyerek hem anneleri klasik görüntüsü ile muhafaza ederken hem de kalan zamanın rasyonel değerlendirilmesi ile çocukların daha fazla süreyi anneleriyle geçirebileceklerini mesajını göndermektedir. Reklâmlar her kalıba girerek, toplumsal değişimleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanır. Bu modern anlamda insanların yeniliklere açık hale, hatta yenilikleri talep eder hale getirilmesi ile klasik olanın terk edilmesini ve yeni tüketim kalıplarına geçişini simgelemektedir. Reklâmların toplum üzerindeki etkisi, yeni bir insan tipini ortaya çıkarmakta iyi vatandaş olmak kavramı iyi tüketici olma kavramı ile eş anlamlı kabul edilmektedir. Bu durum reklâmın ekonomik, toplumsal etkileri ve sağlıklı olup olmadığı tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. Aslında reklâmlar, ürünlerden daha fazlasını satıyorlar. Tüketim ideali, sosyal, çevresel ve kültürel değerlerimizin önünü tıkıyor. Ve günümüz pazarlamasının oluşturduğu yeni insanın altta yatan sloganı; “satın alıyorum, öyleyse varım”12 şekline dönüşmüştür. Günümüzdeki oluşumlar itibariyle bilgiyi üretme ve yönlendirme açısından en etkili silahlardan biri olarak değerlendirilen kitle iletişim araçlarının etkisi oldukça belirginleşmiştir. Reklâmların kitle iletişim araçları kullanılarak iletildiğini göz önünde bulundurduğumuzda, TV izleme ve kitap okuma oranları üzerinde bazı değerlendirmeler yapmakta fayda bulunmaktadır. UNESCO tarafından yapılan bir araştırmaya göre Türkiye ABD’den sonra en çok televizyon izlenen ikinci ülke. 95 kişiye bir kahvehane, 65 bin kişiye bir kütüphane düşen Türkiye’de İNSANLAR TELEVİZYON OKUYOR, KİTAP SEYREDİYOR! 2004 de TV izleme konusundaki başarımızı istikrarlı bir şekilde devam ettirerek hatta ikincilikten birinciliğe terfi ettiğimizi görmekteyiz13. Bu durum kısa vadede çocukları ve gençleri yanlış etkilenme, düşünce üretmeme, algı tembelliği ve gördüklerini hayata geçirme gibi görünümler oluştururken; uzun vadede ise onları birer tüketim toplumu bireyi haline getirmektedir. Tüketim toplumu bireyi ise, salt tüketmekle kalmaz, değer yargıları ilişki biçimleri, özetle kişiliğe dönük pek çok şey hızla farklılaşır. Reklâmlar sadece yetişkin bireyleri değil, toplumda önemli bir çoğunluk oluşturan gençleri ve çocukları da hedef alarak yüzlerce mesaj göndermektedir.14 Ayrıca hepimizin de bildiğimiz ve tanık olduğumuz gibi, reklâmlar kısa süreli ve hareketli oldukları için çocukları pek çok programdan daha çok cezp etmektedir. Çocuklar dakikalarca gözlerini ayırmadan reklâmların sonuna dek izlemektedirler. Bu da henüz taze çocuk beyinlerin tüketim arzusu ve marka istekleri ile doldurulmasına neden olmaktadır. Reklâmlarda yer alan sloganların, mesajların altında mutlu hayatlar vaat edilmekte ve bu hayata ulaşmanın tek yolunun o ürüne sahip olmaktan geçtiği imajı verilmektedir. En yeni sloganlardan biri buna güzel bir örnek oluşturmaktadır. “Seninle her şeye varım ben.” sloganı ile babaların annelerle ortak çalışma üretebilmesi için bazı tüketim mallarına gereksinim duyduğu vurgulanmakla beraber bu ürünün varlığına duyulan ihtiyaç ile eşin varlığına duyulan güven ve ihtiyaç iç içe geçerek ortak ileti olarak kullanılmaktadır. Reklâmlarla değişen ebeveyn kimlikleri pek çok ilişki ve değer yargısını da ters yüz etmektedir. Medyanın kitle iletişim araçları aracılığıyla tüm iletileri bize dikte ettiği göz önüne alındığında değişime uğrayan ve farklılaşan tüm tutum, davranış ve değer yargıları özellikle çocukları ve gençleri yeni öğretiler doğrultusunda, yepyeni kimliklere 12 (21.05.2005) Bülent Savran, “Reklamlar ve Tıbbi Etik”, http://www.ttb.org.tr/TD68/5.html Esra Arsan, “Medya Okuryazarlığı”, http://www.dorduncukuvvetmedya.com/article.php?sid=3604 (19.05.2005) 14 Huriye Kuruoğlu, “Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Olumsuz Etkileri” , http://pdrhizmetleri.sitemynet.com/c7.html (21.05.2005) 13 146 hazırlamaktadır. Medya bu yeni kimliklerin inşasını desteklerken bu yeni yapının bir maliyeti olduğunu bize sorgulatmaktadır. OMO bir gün “kirlenmek güzeldir” diyerek ortaya çıktı ve bizim tüm öğretilerimizi alt üst etti. Hijyen mi olmalıyız yoksa kirlenmeye göz mü yummalıyız? Daha önceleri bakteri ve mikroplarla baş edemeyen, lekeleri bir türlü çıkaramayan, sürekli şaşkın ve acz içinde bulunan annelerin rol aldığı reklâmlar söz konusu iken bugün neredeyse mucizevî olarak nitelendirilen ürünlerin kullanıcısı annelerin becerikliliklerine tanık olmaktayız. Bu aynı zamanda annelere iade-i itibardır. Uzun yıllardır süre gelen ve pek çoğumuzu büyüme döneminde etkilemiş olan “sakın üstünü kirletme “tembihleri yerle bir olmuş ve tüm baskıların ortadan kalktığı özgürlükçü bir yaşam vaadi ile çözümün ne kadar kolay ve eşsiz olduğu yeni reklâmlarla öğretilmektedir. Yarının yetişkin bireyleri olacak gençlerin ve çocukların algılama ve bilinç düzeylerinin mevcut yazılı kültürden etkilendiğini ve bunun bir sosyal sorun olduğunu görerek, ne tür önlemler alınması gerektiğinin yanıtı aranmalıdır. Günümüz reklâm iletilerinin iyi bir yurttaş olmaktan ziyade, iyi bir tüketici olma kavramına hizmet ettiği dikkate alındığında, bu duruma çözüm üretme konusunda sadece yasal önlemlerle yetinmeyip, yaşamın tüketime indirgendiği bir süreç olmaktan ivedilikle çıkarılması ve de anne-baba-çocuk kimliklerinin salt ürün olarak görülmesi önlenmelidir. Bunun için ilk adım bilinçli tüketim olgusunu tanıyan, kendisine sunulan iletilere kanıt arayan bireylerin yetiştirilmesi ile mümkündür. Bu doğrultuda anne-baba ve eğitim kurumlarının katkılarının daha gerçekçi olması adına yine kitle iletişim araçları farklı amaçlarla kullanılarak ve popüler kültürden kısmi de olsa arındırılarak medya okuryazarlığının eklemlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği, 10 yıl kadar süren tartışmalar sonunda reklâm üzerinde, toplulukça belli bir sistemin kabul edilmesi gerektiğini 1988’de “Yanıltıcı Reklâm Yapılmasının Kontrolü” şeklinde yasalaştırdı.15 Bu konudaki cezai uygulamaların ve denetimlerin caydırıcı olmaması sebebiyle reklâm iletilerinde gizli yanıltıcı öğe ve olguların kullanılması önlenememektedir. “Çocuklara medya metinlerini yapıbozuma uğratmaları öğretilebilirse, sihirli “mantra” gider ve o zaman çocuklar fantezi tarafından aldatılmaz şiddet tarafından sömürülmez ya da ticari niyetler tarafından manipüle edilmezler. Bu senaryoya göre medya eğitimi, tetanoz aşısının pedagojik muadilidir.”16 KAYNAKÇA Özgür, A.Z. (1994). “Televizyon Reklâmcılığı: Kararlar-Süreçler”, Der Yayınları, İstanbul. Tan, A., Akpınar, G., Baydaş, A. ve Şirin, A. (1999). “Üniversite Öğrencilerinin Reklâmcılığa Bakış Açıları Üzerine Bir Araştırma”, Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl:13 Sayı:73, Globus Dünya Basımevi, İstanbul. Güneri, B. (1998).“Reklâm Aracılığıyla Tüketici Zihnine Girilmesi”, Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl:12 Sayı:69, Globus Dünya Basımevi, İstanbul. Roderick White, “Advertising: What it is and how to do İt”, 1993, Third Edition, Mc Graw Hill Inc. P.188 16 Renee Hobbs, Çev. Melike Türkan Bağlı, “Medya Okuryazarlığı Hareketinde Yedi Büyük Tartışma” Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Yıl:2004, Cilt:37, Sayı:1, s.125. 15 147 Güneri, B. ( 2002).“Bilgi çağında ekonomik revizyonların yazılı basın işletmelerine etkisi ve reklam” Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl:16, Sayı 2002-03 Globus Dünya Basımevi, İstanbul. Savran, B. (21.05.2005). “Reklamlar ve Tıbbi Etik”, http://www.ttb.org.tr/TD68/5.html Taşkın, E. (1990). “Doğru zamanda ve doğru yerde bulunmak; Reklâm”, Pazarlama Dünyası, Yıl:4, Sayı:19, Cem Ofset met., İstanbul. Arsan, E. (19.05.2005). “Medya Okuryazarlığı”, http://www.dorduncukuvvetmedya.com/article.php?sid=3604 Kuruoğlu, H. (21.05.2005). “Televizyonun Çocuklar Üzerindeki Olumsuz Etkileri” , http://pdrhizmetleri.sitemynet.com/c7.html Douglas, M. ve Isherwood, B. (1999). “Tüketimin Antropolojisi”, Dost Kitabevi, Ankara. Oluç, M. (1990).“Reklâm”, Pazarlama Dünyası Dergisi, Yıl:4, Sayı:20, Cem Ofset Matbaacılık, İstanbul. . White, R. (1993). “Advertising: What it is and how to do İt”, Third Edition, Mc Graw Hill Inc. Hobbs, R. (2004).Çev. Melike Türkan Bağlı, “Medya Okuryazarlığı Hareketinde Yedi Büyük Tartışma” Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Tankut, T. (19.04.2005). “Annelik Üzerine”, http://evrenselbasim.com/kultur/89.html#tülin Avşar, Z. “Reklâmların Tüketici politikası Yönünden Değerlendirilmesi Denetimi ve Türkiye”, http://www.hukukcu.com/bilimsel/kitaplar/zakiravsarreklam/reklamlarrin_tuketici_poli. ..(21.05.2100) 148 İNTERNET OKURYAZARLIĞI VE DİJİTAL UÇURUM Selva Ersöz, Pınar Seden Meral Özet Bu çalışmada, İnternet’in gelişimi ve tarihçesi incelenerek, İnternet okuryazarlığı ve dijital uçurum kavramları tanımlanmaya çalışılmıştır. Türkiye’deki dijital uçurumun boyutları irdelenmiş, Türkiye’deki ve dünyadaki dijital uçurumun boyutları hakkında fikir vermesi açısından istatistik veriler yorumlanmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise dijital uçurumun önlenmesi için çeşitli çözüm önerilerine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: İnternet, İnternet Okuryazarlığı, Dijital Uçurum INTERNET LITERACY AND DIGITAL DIVIDE Abstract In this paper, by analiyzing the history and development of the internet, the internet literacy and digital divide concept is discussed. The dimensions of the digital divide in Turkey is considered and statistical datas are commented. In the last part of the paper some solution suggestions are discussed for preventing the digital divide. Keywords: Internet, Internet Literacy, Digital Divide 1. GİRİŞ İnternet, kullanıcılarının web sayfası üzerindeki yazı, resim, ses, oyun ve diğer verilere ulaşmasını sağlayan bir araçtır. Internet’te uygun bilgi kayıtlarına erişim, bilgi erişim teknikleri bilinmiyorsa oldukça güçtür. Türkiye’de İnternet son 10 yılda önemli bir noktaya gelmekle birlikte, Türkiye nüfusuna oranladığında, İnternet kullanımının yaygınlaşma açısından istenen seviyede olmadığı görülmektedir. Bunun en temel sebebi olarak Türkiye’deki İnternet okuryazarlığı seviyesinin az olması ve bölgeler arasındaki dijital uçurumun yüksek olması gösterilebilir. 2. İNTERNET KAVRAMI İnternet, birden fazla haberleşme ağının, birlikte meydana getirdikleri bir iletişim ortamıdır. Temel amaç iletişim olduğu için, ağı meydana getiren bilgisayarların arasında bağlantı kurmak gerekmektedir. Bunun sağlanması için de ortak bir dil kullanılmaktadır: TCP/IP yani İnternet Protokolü. TCP/IP uyumlu olması koşulu ile, dünyanın herhangi bir yerindeki bilgisayar ağı İnternet’e katılabileceği gibi, haberleşme menzili elverdiği nispette uzaydaki bir bilgisayardan da İnternet’e bağlanmak mümkündür. Bu alt yapının yani İnternet’in bir sahibi yoktur; onu işleten, denetleyen merkezi bir otorite söz konusu değildir.1 Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr.Mustafa Akgül, “Türkiye İnternet: 6. Yılında bir değerlendirme” başlıklı yazısında İnternet’i şöyle tanımlamaktadır: “İnternet, sanayi toplumundan bilişim toplumuna geçişin habercisi, taşıyıcısı, bir ön modelidir. İnternet bilimsel ve teknolojik gelişmenin önemli bir etmeni, taşıyıcısı, kendisi sürekli değişen, bilgi teknolojilerini değiştiren, giderek toplumu ve yaşamın tüm boyutlarını değişime zorlayan bir teknolojiler kümesidir. Zaman ve mekan farklılıklarını azaltan bir çalışma ortamı; haberleşme ortamı; büyük, canlı, dağınık bir kütüphane; esnek ve yetenekli bir haberleşme ortamı; her vatandaşın kendi radyo, gazete ve televizyonunu kurabileceği bir yayın ortamı; tüm dünyaya hitap eden bir tanıtım ve pazarlama ortamı; iş bağlantılarının kurulabileceği, alım satımın yapılabileceği bir elektronik ticaret ve iş ortamıdır.2 “Ağların ağı” olarak 1 2 Superonline Hukuk Danışma Kurulu, “İnternet Ve Hukuk Forumu”, s. 4 (İstanbul 2000) Cumhuriyet Gazetesi, 17.04.1999 tarihli Bilim Teknik dergisi, s. 5 149 İnternet, dünya çapında milyonlarca bilgisayarı birbirine bağlayan bir sistem olarak tanımlanabilir.3 2. İNTERNET’İN GELİŞİMİ İnternet’in başlangıç noktasını, Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı’nın 1957 yılında Rusya’nın Sputnik’i uzaya göndermesini takiben kurmuş olduğu Advanced Research Project Aceny (ARPA) oluşturmaktadır. ARPA, savaş sırasında veya savaştan önce, mutad haberleşme kanallarının kullanılamayacak şekilde tahrip edilmesi halinde dahi, ulusal komuta merkezinden (Başkanlık) balistik füze üslerine gereken emirlerin verilmesini ve savaşın sevk ve idare edilmesini sağlayacak bir haberleşme sistemi yaratılması için kurulmuştur. ARPA çerçevesinde kurulmuş olan Network’un adı da ARPANET olarak anılmaya başlanmıştır. ARPANET çerçevesinde ilk bağlantı 1969 yılında dört merkezle (University of California at Los Angeles-UCLA, Stanford Research Institute-SRI, University of Utah ve University o California at Santa Barbara-UCSB) yapıldı. Ana bilgisayarlar arası bağlantılar ile İnternet’in ilk şekli ortaya çıktı. 1971’de ARPANET, ağ kontrol protokolü verilen (NCP) bir protokolle çalışmaya baladı. 1972’de ARPANET’in NCP ile başarılı bir demonstrasyonu gerçekleştirildi. Aynı yıl içerisinde e-mail kullanılmaya başlandı. 1980’li yılların ortasında Amerikan Savunma Bakanlığı’na bağlı Askeri Bilgisayar Ağı (DOD), ARPANET’ten ayrılarak Military Net adıyla kendi ağını kurdu. 1986’da ARPANET, Amerikan hükümetinin sübvansiyonuyla NSFNET olarak düzenlendi. NSFNET, 1987’de yeniden düzenlediği İnternet yapılanması planıyla yedi bölgesel nokta üzerinden NSFNET MERİT olarak adlandırılan güçlü bir organı işleteceğini duyurdu. Bu işletime daha sonra Amerikan dev bilgisayar firması IBM ile Amerikan dev iletişim firması MCI katıldı. 1990’da ise NSFNET işletilmesine yönelik olarak oluşturulan İleri Ağ Hizmetleri ile İnternet omurgasının özelleştirilmesi süreci başlamış oldu. Özelleştirilme süreci 1995’te NSF’nin İnternet omurga işletmeciliğinden tamamıyla çekilmesiyle tamamlandı.4 • • 3. TÜRKİYE’DE İNTERNET’İN GELİŞİMİ Türkiye İnternet'e Nisan 1993'ten beri bağlıdır. İlk bağlantı ODTÜ'den gerçekleştirilmiştir. 64kbit/san hızında olan bu hat, çok uzun bir süre, tüm ülkenin tek çıkışı olmuştur. Ege Üniversitesi'nden olan bağlantı ise, 1994 başlarında, 64kbit/san. hızı ile gerçekleştirilmiştir. Ardından sırayla, Bilkent Üniversitesi (1995 Eylül), Boğaziçi Üniversitesi (1995 Kasım) ve İTÜ (1996 Şubat) bağlantıları gerçekleşmiştir. 1996 yılı Ağustos ayında da Turnet çalışmaya başlamıştır. 1997 yılına gelindiğinde, akademik kuruluşların İnternet bağlantısını sağlayan ULAKNET çalışmaya başlamış ve üniversiteler nispeten hızlı bir omurga yapısıyla birbirlerine bağlanmış ve İnternet kullanır hale gelmişlerdir. 1999 yılı içerisinde, ticari ağ altyapısında büyük değişiklikler olmuş ve TURNET'in yerini TTNet adında yeni bir oluşum almıştır. 2000'lerin başında; ticari kullanıcılar TTNet omurgası üzerinden; akademik kuruluşlar ve ilgili birimler de Ulaknet omurgası üzerinden İnternet erişimine sahiptir. Ayrıca bu iki omurga arasında yüksek hızlı bağlantı mevcuttur. Şu anda Türkiye'nin Internet çıkışını sağlayan merkezler dört grupta toplanabilir: Üniversiteler ve akademik kuruluşların internet bağlantı çıkışları; Genellikle ticari kurulusların ve Internet Servis Sağlayıcılarının (İSS) yararlandığı TTNET çıkışları 3 4 Tokgöz, Oya “Temel Gazetecilik”, İmge Kitabevi, 5. Baskı, İstanbul: 2003, s.77 a.g.e., s.79 150 • • Diğer bazı özel şirketlerin ve servis sağlayıcıların, TTNET ile yaptıkları İnternet Erişim Noktasi (İEN) anlaşması sonrasında kullandıkları firma bazlı doğrudan yurtdışı İnternet çıkışları. Bunların dışında kalan diğer bağlantılar 4. İNTERNET OKURYAZARLIĞI VE DİJİTAL BÖLÜNME İnternet’in hayatımızın içine bu denli girmesi yeni bir kavramı da beraberinde getirmiştir: İnternet Okuryazarlığı. İnternet Okuryazarlığı; milyonlarca cildi barındıran bir kütüphane niteliğinde olan İnternet’te gezinirken öğrenmek istediklerine şekil verebilmek, bu kaynaklara hükmedebilmek ve anlamlı bir öğrenmeye varabilmek, İnternet üzerindeki iletişim platformlarına nasıl dahil olabileceğini bilmek olarak tanımlanabilir. İnternet, bilginin üretilmesi, depolanması, işlenmesi, iletilmesi ve kullanımında olanak sağlamaktadır. İnternet kullanıcılarının sayısı bilgi toplumuna dönüşümde önemli göstergelerden biridir. 1995 yılında tüm dünyada 16 milyon civarında olan İnternet kullanıcılarının sayısı, 2005 yılında yaklaşık 900 milyon kişidir.5 Mobil iletişim cihazlarının kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte İnternet kullanıcılarının sayısının da artması beklenmektedir. Bugün İnternet olgusunun içine girmiş bir kavram olan “dijital bölünme” ya da “sayısal uçurum”, nitelik ve nicelik açısından farklılıklar göstermeye başlamıştır. Dijital bölünmeler, aynı ülke içinde farklı bölgeler arasında yaşanıyor olup lokal bir niteliğe sahip olabileceği gibi; uluslararası boyutta, gelişmiş ve az gelişmiş toplumlar arasında da görülebilir. Yaş, cinsiyet, ırk, meslek gruplar, eğitim seviyesi gibi değişkenler içinde de, sayısal uçurumu net bir biçimde görmek mümkündür. Türkiye’deki İnternet okuryazarlığının diğer ülkelerle kıyaslamadan önce “Dijital Bölünme” kavramının tanımına değinmek gerekmektedir. Mobil sistemlerden, fiber optik kablolara pek çok yeniliği içine alan bilişim ve iletişim teknolojilerine erişim imkanı, ne yazık ki bu teknolojilerin geliştiği hızda ve eşit bir biçimde toplumlara yayılamamaktadır. Bu imkanlardan eşit ölçüde yararlanamayan kişi, topluluk, bölge ve ülkelerle yararlanabilenler arasındaki farkı vurgulayan bu kavram, ilk kez Larry Irving tarafından kullanılmıştır. Dr. Özgür Uçkan’a göre, bilgiye erişebilenler ve erişemeyenler arasında net bir ayrım bulunmaktadır. Uçkan bu ayrımı şu şekilde tanımlar: “Bir yanda bilgiye erişebilen, bunu için yeterli geliri ve kültürel sermayesi olan, istatistiklere göre çoğunlukla erkek, az sayıda seçkin “net yurttaşı”, diğer yanda bilgisayar okuryazarı olmayan, internet erişimi için yeterli kaynağa sahip bulunmayan “köle ve barbar yığınları” Küresel olarak gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki farklar ya da kuzey-güney ayrımı bilgi ve iletişim teknolojileriyle birlikte yeni bir boyuta taşınmıştır. Kendileri de büyük bir sanayi olan bu teknolojileri kullanan diğer sanayi ve ticaret alanlarındaki firmalarda da sayısal uçurumdan söz edilmekte, yeni ekonomi tanımları yapılmaktadır. Öte yandan bireyler arasında mevcut fakir-zengin, eğitimli-eğitimsiz, kadın-erkek, yaşlı-genç, evli-bekar gibi farklılıklar, bilgi teknolojilerine sahip olma ve bu teknolojilerin kullanımıyla birlikte daha da çarpıcı hale gelebilmektedir.6 Sayısal Uçurum kavramı; değişik coğrafi alanlarda sosyo-ekonomik koşullar bakımından farklılık gösteren ticari işletmeler ve bireylerin, bilgi ve haberleşme teknolojilerine (ICT – Information and Communication Technologies) erişim imkanı ile Internet kullanım amacına yönelik geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Sayısal bölünme, ülkeler arasında ve içerisinde değişkenlik göstermektedir.7 2005 yılında dünya nüfusu 6,412,067,185 kişidir. Bu kişilerin 888,681,131’u İnternet kullanıcısıdır. http://www.internetworldstats.com/stats2.htm, (Erişim tarihi 10 Mayıs 2005) 6 http://inet-tr.org.tr/inetconf6/tammetin/1 7 http://www.tk.gov.tr/pdf/Sayisal_Ucurum.pdf 5 151 4. DÜNYADA DİJİTAL BÖLÜNME Farklı değişkenlerle tanımlanan dijital bölünme, aynı ülke hatta bölge içinde farklılıklar gösterebileceği gibi, ülkeler arası gelişmişlik düzeyine göre de farklılıklar gösterir. Tablo 1: 2002 Yılı İtibariyle Bazı Ülkelerde İnternete Girişin Nüfusa Oranı Kullanıcı Kullanıcı Dünyadaki Dünyadaki sayısı sayısı ÜLKE ÜLKE % oranı % oranı (Milyon) (Milyon) 24.13 160.70 Brezilya 2.38 15.84 ABD 9.73 64.80 2.03 13.50 Japonya Rusya 8.18 54.50 1.57 10.45 Çin Avustralya 4.56 30.35 1.56 10.39 Almanya İspanya 4.08 27.15 1.43 9.51 İngiltere Tayvan 4.04 26.90 Güney 15 Ülke 74.48 496 Kore 3.13 20.85 %100 665.91 İtalya Dünyada 2.68 17.83 0.7 4.2 Kanada Türkiye 2.50 16.65 0.009 0.06 Fransa Uganda 2.49 15.58 Hindistan Dünya nüfusunun 1990 yılında her yüz kişiden 0.05’ i İnternet kullanıcısı iken bu oran 2001 yılında 8.1’e yükselmiştir. Gelişmiş ülkelerde 2001 yılı itibariyle nüfusun %30.3, gelişmekte olan ülkelerde ise 2.8’i İnternet’e girmektedir. Dünya çapında 2002 itibariyle İnternet’te en çok kullanılan dil %36.5 ile İngilizce oluşturmaktadır. Avrupa dilleri %35.5’lik, Türkçe ise yaklaşık %0.7’lik bir oran oluşturmaktadır. Asya ülkelerine ait diller ise %28.3’lük bir kullanım alanına sahiptir. Asya dilleri içinde en çok kullanılan diller, Çince (%10.8) ve Japonca’dır (%9.7). İnternet sayfalarında en çok kullanılan dil İngilizce (%68.4), Japonca (%5.9), Almanca (%5.8), Çince (%3.9), İspanyolca (%2.4), Rusça (%1.9), İtalyanca (%1.6), Portekizce (%1.4), Korece (%1.3) ve diğerleri (%4.6) (Global Reach, 2002). İnternet kullanımının dil ile doğrudan ilişkili olduğu dikkate alındığında, gelişmekte olan ülkelerin bu konuda oldukça dezavantajlı olduğu görülmektedir. Dil, aynı zamanda İnternet’ten bilgi üretme, bilgiden yararlanma oranını da düşürmektedir. Web sayfalarının dili, İnternet’ten faydalanma açısından olduğu kadar kültürel ve eğitim açısından da geri kalmış ülkelerle gelişmiş ülkeler arasında bir bölünme yaratmaktadır. İnternet kullanıcıların çeşitli ülkelere göre demografik özellikleri incelendiğinde; kullanıcıların büyük çoğunluğunun gençler ve erkeler olduğu görülmektedir. Ancak, bu veriler, ülkelerin gelişmişlik düzeyi açısından da farklılık göstermektedir. İngiltere’de yapılan bir araştırmada öğrencilerin ikinci en büyük oranda İnternet kullanıcıları olduğu, birinci sırada ise meslek sahipleri olduğu görülmüştür. İngiltere’de öğrencilerin kütüphane, araştırma, veri toplama amacıyla İnternet kullanım oranları oldukça yüksek bulunmuştur (%75). Uganda da İnternet kullanıcıları genelde bekar genç erkeklerdir. İnternet kullanıcılarının çoğu lise ya da üniversite mezunlarıdır. Burada da İnternet’e genelde İnternet kafelerden girilmektedir. Uganda’da İnternet kullanıcıları genelde İnternet’i elektronik posta, gezinti ve chat amacıyla kullanmaktadır. Kore’de ise 2002 yılı verilerine göre, İnternet kullanıcıları %82,1 ile ilk sırada enformasyon toplama ikinci sırada elektronik posta (%65,7) ve üçüncü sırada oyun oynamak (%44,9) için İnterne’e girmektedirler. Diğer internet kullanım amaçları (chat, alış veriş gibi) için İnternet girişi %5 ile %15 arasında değişmektedir (APWICH, 2000). Cinsiyet açısından İnternet kullanım amaçları arasında önemli ölçüde bir farklılık görülmemektedir. ABD’de nüfusun yaklaşık yarısı İnternet’e girmektedir. İnternet kullanıcıları ise, genelde gençler, iyi eğitimli ve yüksek gelirli kişilerdir. Kullanıcıların büyük çoğunluğu iletişim amacıyla kullanmaktadır. Öğrencilerin büyük çoğunluğu 152 araştırma ve projeler için İnternet’ten yararlanmaktadırlar. Varolan dijital bölünme sorunları kısaca şöyle özetlenebilir: İnternet’te yaygın olan dilin İngilizce olması; İnternet’e erişim imkanın gelişmiş ülkelerde ucuz olması buna karşın 3. dünya ülkelerinde İnternet erişiminin yaygın olmaması ve pahalı olması. 5. TÜRKİYE’DE BİLGİ TEKNOLOJİLERİ SAHİPLİĞİ Bilgi teknolojilerinin ve İnternet kullanımının her geçen gün yaygınlaşması, en basit işlemler için dahi bu teknolojilerin kullanılmasını zorunlu hale getirmektedir. ITU’nun 2001 yılında yayınladığı telekomünikasyon ve bilgi teknolojileri sektörü ile ilgili temel göstergeler arasında nüfus, telefon hat sayısı, mobil abone sayıları, telekomünikasyon gelirleri, bilgisayar ve İnternet kullanıcılarının sayısı yer almaktadır.8 Ülkemizdeki sayısal uçurumu belirleyebilmek için bilgi teknolojilerine sahiplik oranlarının bilinmesi gerekmektedir. Birey ve haneler arasındaki sayısal uçurumun ölçülmesinde kullanılan en genel göstergeler bilgi teknolojilerine sahip olan ve olmayandır. Yaygın olarak kullanılan göstergeler telefon, bilgisayar ve İnternet’tir. Hane halkının bilgi teknolojilerine sahipliği konusundaki ilk araştırma 1997 yılında TUENA projesi kapsamında yapılmıştır. Bu araştırmanın tekrarı Tübitak Bilten tarafından 2000 yılında gerçekleştirilmiştir. Toplam 5702 hane üzerinde yapılan araştırmanın sonuçları şöyle özetlenebilir: Sabit Telefon Sahipliği: 1997 yılında hanelerin %82,1’inde telefon var iken 2000 yılında bu oran %86,9’a yükselmiştir. Sahiplik oranları gelir dağılımı bazında incelendiğinde en alt gelir grubunda sahiplik oranı %79,3 iken, diğer gelir gruplarında bu oran %90’ın üzerindedir. En üst gelir grubunda ise bu hizmete sahip olanların oranı %97,4’e ulaşmaktadır. Bu oranlar sabit telefon sahipliğinin kaçınılmaz bir hizmet olduğunun ve demokratik dağıldığının bir göstergesidir.9 Cep Telefonu Sahipliği: Araştırma Türkiye’deki hanelerin %50,2’sinin cep telefonuna sahip olduğunu göstermektedir. Bu hanelerin %17,8’inde ise iki veya daha fazla cep telefonu olduğu saptanmıştır. Bu veri 1997 yılında elde edilen araştırma sonuçlarıyla karşılaştırıldığında cep telefonu sahipliğinin hane halkı temelinde %10,1’den %50,2’ye yükseldiğini göstermektedir. Buna göre 3 yıl içerisinde sahiplik oranı 5 kat artış göstermiştir. Bireysel cep telefonu sahipliğiyle yaş, cinsiyet, eğitim çaprazlamasına göre yaş gruplarında yukarıya doğru çıkıldıkça, cep telefonu sahipliği oranın düştüğü görülmektedir. Araştırma sonuçlarına göre 16-24 yaş grubundakilerin %53,3’ü cep telefonu sahibi iken, 45-54 yaş grubundakilerde bu oran %27,2’dir.10 Bilgisayar Sahipliği: Araştırmada bilgisayar sahipliğine bağlı olmaksızın bilgisayar kullanımın %17,1 olduğu görülmüştür. Hanelerdeki bilgisayar sahiplik oranı ise %12,3 olarak tespit edilmiştir. 1997 yılındaki araştırmada bu oranın %6,5 olduğu göz önüne alındığında 3 yıl içerisinde bu oran iki katına çıkmıştır. Gelir grubuna göre bakıldığında ise üst gelir grubunda sahiplik oranı %64,7’e ulaşırken, alt orta gelir grubunda %8,2’ye, alt gelir grubunda ise %2’ye düştüğü gözlenmektedir.11 Bilgisayar sahipliğinin en yüksek olduğu bölge %16,8 ile Marmara bölgesidir. Evlerde bilgisayar sahipliğinin en düşük olduğu bölge ise %1,2 ile Güney Doğu Anadolu Bölgesidir. Hanelerdeki bilgisayarın kullanım amaçlarının başında %37lik oran ile İnternet ve eposta servislerinin kullanımı gelmektedir. İnternet Kullanımı: Evinde İnternet bağlantısı olanların oranı %7 olarak belirlenmiştir. Hanelerdeki bilgisayar sahipliği oranının %12,3 olduğu göz önüne 8 Saygı, Nur “Telekomünikasyon ve Bilgi Teknolojileri Pazarı, Mevcut Durum ve 10 Yıllık Bir Perspektif Çalışması, Uzmanlık Tezi, Telekomünikasyon Kurumu Yayınları, Ankara:2002, s.22 9 Bilgi Teknolojileri Kullanım ve Yaygınlık Araştırması-2000, Bilgi Teknolojileri ve Elektronik Araştırma Enstitüsü, Ankara: 2001, s.25 10 a.g.e., s.29 11 a.g.e., s.34 153 alındığında 2000 yılında hanedeki bilgisayarların yarısının İnternet’e bağlı olmadığı ortaya çıkmaktadır. 1997 yılında yapılan araştırma sonuçlarında ise hanedeki bilgisayar sahipliği oranı %6,5, İnternet sahipliği ise %1,2 olarak tespit edildiğinden, üç yıl içersinde hanelerdeki bilgisayar sahipliği oranı iki katına yükselirken, İnternet’e bağlanma oranında yaklaşık 6 kat bir artış görülmektedir. Hanelerdeki İnternet sahipliğinin gelir gruplarına göre dağılımına bakıldığında, toplamın %2,8’ini oluşturan üst gelir gubunda %51,92 olan sahiplik oranının, üst orta gelir grubunda %27,87’ye düştüğü görülmektedir. Orta gelir grubundaki hanelerin %12,02’sinde İnternet bağlantısı varken toplamın %33’ünü oluşturan alt orta gelir grubunda sahiplik oranı %3,9’a ve toplamın %42’sini oluşturan alt gelir gruplarındaki sahiplik oranı ise %0,55’e düşmektedir. İnternet sahiplik oranının farklı eğitim seviyeleri arasındaki dağılıma bakıldığında yüksek okul ve üstü mezunlarında %25,32 olan sahiplik oranının ortaokul/lise mezunlarında %9,54’e, ilkokul mezunlarında ise %1,71’e düştüğü görülmektedir.12 Evdeki İnternet bağlantısından genel memnuniyet sorgulandığında, kullanıcıların %51’i kısmen memnun olduklarını, %31’i çok memnun olduklarını belirtmişlerdir. İnternet bağlantısından memnun olmayanların oranı ise %18’dir.13 Yine araştırma sonuçlarına göre, evdeki İnternet bağlantısının öncelikli olarak e-posta atmak amacıyla kullanıldığı saptanmıştır. Kullanıcıların %23,2’si e-posta kullanmak amacıyla, %22,4’ü merak ettiği konularda bilgi edinmek için, %16’sı ise arkadaşlarıyla chat yapmak için İnternet’i kullanmaktadır. Tablo 2: Evdeki İnternet Bağlantısının Kullanılma Amacı Amaç Oran Chat yapmak için 16% Yeni kişilerle tanışmak için 1,80% Oyun oynamak için 3,10% E-posta göndermek için 23,20% Yerli gazete ve dergileri okumak için 5,60% Yabancı gazete ve dergileri okumak için 1,80% Banka işlemlerini yapmak için 3,60% Rezervasyon yapmak için 1,30% Araştırma yapmak için 10,90% Merak edilen konuda bilgi edinmek için 22,40% Alışveriş yapmak için %0.5 İnternette sörf yapmak için 8,40% Diğer 1,50% Şekil 1: 1997 ve 2000 yılları hanelerde Bilgi ve İletişim Teknolojileri Sahipliği Hanelerde BİT Sahipliği Sahiplik Yüzdesi 100 80 Şekil 2: Bilgisayar sahipliğinin gelir gruplarına göre dağılımı 60 40 20 0 70 Telefon Bilgisayar 60 Internet 1997 Cep Telefonu Televizyon 6 4 ,7 2000 50 4 3 ,7 % 40 30 2 4 ,1 20 10 8 ,2 2 0 A lt G e lir A lt O rt a g e lir O rt a G e lir Ü s t o rt a g e lir 12 a.g.e., s.38 13 a.g.e., s.39 154 Ü s t G e lir Bilgi teknolojileri sahipliğine Türkiye’nin farklı coğrafi bölgeleri açısından bakıldığında ortaya çarpıcı tablolar çıkabilmektedir. İnternet’e ulaşmanın en önemli aracı olan bilgisayar sahipliği oranlarında, Türkiye’nin 7 coğrafi bölgesi arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Türkiye’de kentli hanelerdeki bilgisayar sahipliği oranı % 12,3 iken bu oran bölgeden bölgeye de farklılık göstermektedir. Bilgisayar sahipliğinde en yüksek oran Marmara Bölgesi’nde görülmektedir. Marmara Bölgesi’nde yaşayan hanelerin % 16,8’inde bilgisayar vardır ve bu oran neredeyse bilgisayar sahibi olan hanelerin yarısını oluşturmaktadır. Marmara Bölgesi’ni % 13,6 ‘lık sahiplik oranı ile Karadeniz Bölgesi takip etmektedir. Bilgisayar sahipliğinde en düşük oran % 1,2 ile Güney Doğu Anadolu Bölgesi’nde görülmektedir.14 Bölgelerarası sosyo-ekonomik gelişmişlik farklılıkları, diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de görülmektedir. Genel olarak ülkenin Batı’sında yeralan Marmara, Ege, İç Anadolu ve Akdeniz Bölgeleri’ni göreli olarak gelişmiş bölgeler olarak tanımlayabiliriz. Diğer yandan, özellikle Doğu Anadolu, Karadeniz’in dağlık bölgeleri ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı yöreleri; gelir istihdam ve genel olarak refah bakımından, Türkiye ortalamalarının oldukça altında kaldığı görülmektedir.15 Tablo 3: İllerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması16 (İlk 10 il sıralamaya alınmıştır) SIRA İL ENDEKS SIRA İL ENDEKS 1 İSTANBUL 4,80772 6 ESKİŞEHİR 1,10368 2 ANKARA 3,31483 7 TEKİRDAĞ 1,05893 3 İZMİR 2,52410 44 8 ADANA 0,94901 4 KOCAELİ 1,94329 9 YALOVA 0,93541 5 BURSA 1,6789 10 ANTALYA 0,9148 Dünya Ekonomik Forumu tarafından hazırlanan “Küresel Bilgi Teknolojisi (2003-2004)” başlıklı raporda, ülkelerin bilgi toplumuna geçişteki hazırlıklarını ve bu konudaki çeşitli göstergeleri dikkate alarak hazırlanan bir sıralama bulunmaktadır. Raporda değerlendirmeye alınan 102 ülke arasında ilk üç sırayı ABD, Singapur ve Finlandiya alırken, Türkiye 56’ncı sırada yer almaktadır.17 2001-2003 yılları arasında İnternet’e ilişkin bazı kullanım oranları aşağıdaki gibidir: Şekil 3: İnternet Kullanım Oranları Türkiye’de İnternet kullanım düzeyi AB ülkelerine göre düşüktür. Türk Telekom’un sahip olduğu tekel konumu ile İnternet erişiminde yaşanan düşük hız ve yüksek fiyat sorunu İnternet kullanımının yaygınlaşması önündeki en büyük engel 14 Özcivelek, Rukiye ve diğerleri “Sayısal Uçurum: Dünya ve Türkiye’de Durum, INET-TR 2000, s.7 Bülent Dincer, Metin Özaslan, Taner Kavasoğlu “İllerin ve Bölgelerin Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması (Mayıs 2003)”, Devlet Planlama Teşkilatı Yayınları, Yayın No: DPT 2671, s.19 16 Veriler Devlet Planlama Teşkilatı’ndan Alınmıştır. http://ekutup.dpt.gov.tr/bolgesel/gosterge/200305.pdf (Erişim Tarihi: 1 Mayıs 2005) 17 E-Dönüşüm Türkiye Projesi 2003-2004 KDEP Uygulama Sonuçları Ve 2005 Eylem Planı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Mart 2005, s.15 15 155 olmuştur. 2004 yılında geniş bant İnternet altyapısında sağlanan gelişmeler ile okullara İnternet bağlantısı sağlanmasının da etkisiyle İnternet kullanımında artış gerçekleşmiştir. 2003 yılında 6 milyon olan İnternet kullanıcı sayısının 2004 yılı sonu itibariyle 10 milyona, abone yoğunluğunun ise %13,9’a çıktığı tahmin edilmektedir.18 Bilgi ve iletişim teknolojileri (BİT) sürdürülebilir insani kalkınmada çok önemli bir rol oynamaktadır. BİT, tüm dünyada ülkelerin belirli kalkınma hedeflerine ulaşmalarını sağlayan etkili bir araçtır.19 Devlet İstatistik Enstitüsü (DIE), 2004 yılında Hane Halkı Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırmasını yayınlamıştır. DİE tarafından ilk defa yapılan bu araştırma Türk halkının BİT kullanımına ilişkin ayrıntılı bulguları içermektedir. Haziran 2004 tarihinde 9,571 hanede 24,462 birey üzerinde yapılan araştırmada şu bulgular elde edilmiştir.20 • Türkiye’de hane halkları arasında gerek bilgisayar kullanımı ve sahipliği, gerek İnternet ulaşımı çok düşük düzeylerdedir. • Bilişim teknolojilerine erişim açısından kadın ve erkek açısından uçurum denilebilecek düzeyde farklar bulunmaktadır. • Aynı şekilde yaş grupları arasında da farklar gözlenmektedir. Bu verilere göre; • Türkiye’deki hanelerin yaklaşık onda birinde bilgisayar bulunmaktadır. • Herhangi bir şekilde İnternet erişimi bulunan hanelerin oranı %7 civarındadır • Bireyler olarak bakıldığında araştırma tarihinden önceki son 3 ay içinde bilgisayar kullananların oranı %16,8, İnternet kullananların oranı ise %13,3’tür. • Bilgisayar kullanan erkeklerin oranı kadınların iki katından fazladır. İnternet kullanımında ise fark daha da büyümekte ve neredeyse iki buçuk katına ulaşmaktadır. • Cinsiyete ve yaş gruplarına göre bilgisayar ve İnternet kullanım oranları (yüzde olarak) şu tabloda görülebilir: Tablo 4: Cinsiyete Ve Yaş Gruplarına Göre Bilgisayar Ve İnternet Kullanımı (% olarak) BİLGİSAYAR İNTERNET KULLANIMI KULLANIMI YAŞ KADIN ERKEK KADIN Erkek 16-24 21,07 44,4 15,95 38,3 25-34 13,1 26,41 9,67 21,47 35-44 7,05 19,16 4,92 13,89 45-54 2,76 12,91 1,66 9,28 55-64 0,67 4,0 0,64 2,67 65-74 0,11 0,8 0,06 0,88 Bilgisayar sahipliği ve İnternet erişimi ile ilgili rakamlar Türkiye içinde bir dijital uçurum olduğuna işaret etmektedir. Düşük gelirli ailelerle yüksek gelirli aileler arasındaki farklara ilave olarak bölgeler arasında ve eğitim düzeyleri arasında da önemli farklılıklar gözlenmektedir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde bilgisayar sahibi olma oranı %1,2 ile en düşük iken Marmara Bölgesi’nde bu oran Türkiye ortalamasının 18 E-Dönüşüm Türkiye Projesi 2003-2004 KDEP Uygulama Sonuçları Ve 2005 Eylem Planı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Mart 2005, s.17 19 UNDP, Türkiye 2004 İnsani Gelişme Raporu, s.3 20 a.g.e., s.17 156 yaklaşık %5 üzerinde olup %16,9’a ulaşmaktadır. Ayrıca en yüksek eğitim görmüş olan gruplar arasında da İnternet kullanımı oranı bire yirmidir.21 Avrupa Toplulukları Komisyonu tarafından hazırlanan “Türkiye’nin Katılım Yönünde İlerlemesi Hakkında 2004 Yılı Düzenli Raporu”na22 göre 2004 yılında Türkiye’de İnternet piyasasındaki rekabet artmıştır. Bununla birlikte bilgi ve iletişim teknolojileri alanında son derece sınırlı bir gelişme kaydedilmiştir. Sabit telefon piyasasının açılmasıyla birlikte, Telekomünikasyon Kurumu sabit hatlarda veri iletim hizmeti için yedi lisans vermiştir. 2003 yılında verilen diğer telekomünikasyon lisansları, bir Uydudan Küresel Kişisel Mobil Haberleşme (GMPCS), bir uydu platform hizmetleri ve bir uydu telekomünikasyon hizmetleri alanlarındadır. 2003 yılında verilen ilave 10 lisans ile birlikte piyasada 96 adet internet servis sağlayıcısı bulunmaktadır. Mobil hizmetlerden yararlanma oranı %39'a çıkmıştır. Toplam GSM piyasası 27,9 milyon kullanıcıya erişmiştir.23 Sabit telefonlarda,Türk Telekom 19 milyon aboneye hizmet vermekte olup % 27 penetrasyon oranına sahiptir. İnternete erişim ve kablolu televizyon bağlantıları oldukça düşük seviyede olup her biri için ulaşım oranı % 8 civarındadır. Türkiye’deki sabit telefon ve uydu hizmetleri piyasası halihazırda rekabete açık olmakla birlikte, fiilen Türk Telekomun tekeli altındadır. Servis sağlayıcıların sayısındaki artışa rağmen, geniş bant erişimi sınırlı kalmıştır.24 • • • • • 6. ÇÖZÜM ÖNERİLERİ Çözüm önerilerini genel ve Türkiye’ye yönelik olmak üzere iki ayrı başlıkta toplamak mümkündür. Genel: Üçüncü dalga olarak adlandırılan, Bilgi Çağı getirdikleri ve götürdükleriyle tartışıla dursun, bu sürecin dışında kalmak neredeyse imkansızdır. Bu sürecin dışında kalan toplumlar ise, gelişen ülkelerle aralarındaki uçurumu kapanamayacak noktalar getirerek, sosyal, politik ve ekonomik sürecin dışında kalmış olacaklardır. Sayısal uçurumun önlenmesiyle birlikte, bireylerin bilgi teknolojilerine erişim imkanındaki sosyal adaletsizlik de ortadan kalkacaktır. Dijital uçurumun önlenmesinde en önemli unsurlar, kültür, eğitim, üretim ve yönetimdir. Telekomünikasyon Kurumu 2002 yılında hazırladığı “Sayısal Uçurumun Önlenmesi” raporunda, “ …Ülkelerin bu konudaki politikası İnternet erişimini yükseltecek evrensel hizmetlerle desteklenmelidir” denilmiştir. Hangi ülke olursa olsun, dijital uçurumu en aza indirgemek için oluşturulan politikalar eğitim alanını mutlaka içermelidir. Bunun yanı sıra, değişik ülke ve bölgelerde uygulanmış çözüm yönetimlerinden elde edilen tecrübelerden yararlanması gerekmektedir. Türkiye: Telekomünikasyon Kurumu’nun 2002 Rapor’unda belirtilen bir ifade oldukça çarpıcıdır. Sayısal uçurumun azaltılması için ülke olarak iyi bir strateji izlendiği takdirde, 2011 sonu itibariyle İnternet abone sayısının 16 milyonun üzerinde olması hedeflenmektedir. Türkiye’deki sayısal uçurumun önlenmesi için şu önlemler alınabilir: Alt yapının kuvvetlendirilmesi, çeşitlendirilmesi ve genişletilmesi ICT teknolojilerine karşı halkın bilinç ve eğitim seviyesinin arttırılması, sahiplik düzeyinin yükseltilmesi Evrensel hizmet kavramı ile ilgili yasal düzenlemelerin ivedilikle uygulanması Erişim ve cihaz ücretlerini düşürecek etkin politikaların devreye konması Teknoloji üretimi, araştırma-geliştirme ve yazılım alanlarında penetrasyonu arttırıcı politikaların hayata geçirilmesi UNDP, Türkiye 2004 İnsani Gelişme Raporu, s.23 Avrupa Toplulukları Komisyonu,“Türkiye’nin Katılım Yönünde İlerlemesi Hakkında 2004 Yılı Düzenli Raporu”, Brüksel, 6.10.2004 23 a.g.e., s.112 24 a.g.e. s.113 21 22 157 • • • • • • • • İnternet erişiminin okullarda, kamuya açık alanlarda yaygınlaşmasının sağlanması; öğretmenlere ve kamu personeline İnternet konusunda eğitim verilmesi Medyada bilinçlendirme kampanyaları(e-ticaret ve e-bankacalığın önemini vurgulayan) PC yerine, İnternet amaçlı özel bilgisayarlar KOBİ’lere yönelik Web sitesi tasarımı ve e-ticaret sertifika programları DSL yaygınlaştırma, tanıtım kampanyaları Eğitim ve sağlık kuruluşlarında internet bağlantılarının geniş bant şebekeleri üzerinden indirimli tarife İnternet üzerinden satın alınan metalarda KDV oranının düşürülmesi (e-ticaret) İnternet amaçlı ithal edilen cihazlarda gümrük vergisinin azaltılması 7. GELECEK ÖNGÖRÜLERİ TBT pazarının temel göstergelerinden nüfus sayısı, sabit telefon sayısı, mobil abone sayısı, bilgisayar sayısı, İnternet kullanıcı sayısında önümüzdeki süre içerisinde gerçekleşmesi muhtemel öngörüler şu şekilde özetlenebilir:25 Türkiye nüfusunun 2010 yılında 77 milyona ulaşması beklenmektedir. Aşağıdaki tabloda nüfusun geçirdiği ve geçireceği beklenen değişimler görülmektedir. Tablo 5: Türkiye Nüfusunun Değişimi Yıllar 2000 2001 2002 2003 2004 2005 2006 2007 2008 2009 2010 2011 65,7 67,3 68,3 69,4 70,4 71,5 72,6 73,7 74,8 76 77 78,2 Nüfus (Milyon) Yapılan bir araştırmada Türkiye’de sabit telefon yoğunluğunun %28’de kalacağı ifade edilmektedir. Hane halkının kalabalık olması nedeniyle Türkiye’de sabit telefon yoğunluğunun sınırlı kalacağı iddiası, mobil hizmetler için geçerli olmayacaktır. Türkiye için belirlenen üst sınır %70’dir.26 DPT tarafından yapılan araştırmaya göre, 2005 yılında mobil abone sayısı yaklaşık 40 milyondur.27 Öngörülere göre 2011 yılında 9 milyon kişisel bilgisayar ve 13 milyon İnternet kullanıcısı olması beklenmektedir. Bunda kişisel bilgisayar ve İnternet kullanımının yaygınlaşmasında izlenecek politika ve yapılacak düzenlemeler etkili olmaktadır. KAYNAKÇA Kitaplar ve Gazete Makaleleri Dincer, Bülent ; Özaslan,Metin ve Kavasoğlu, Taner “İllerin ve Bölgelerin SosyoEkonomik Gelişmişlik Sıralaması Araştırması (Mayıs 2003)”, Devlet Planlama Teşkilatı Yayınları, Yayın No: DPT 2671 Saygı, Nur “Telekomünikasyon ve Bilgi Teknolojileri Pazarı, Mevcut Durum ve 10 Yıllık Bir Perspektif Çalışması, Uzmanlık Tezi, Telekomünikasyon Kurumu Yayınları, Ankara:2002 Tokgöz, Oya “Temel Gazetecilik”, İmge Kitabevi, 5. Baskı, İstanbul: 2003 Cumhuriyet Gazetesi, 17.04.1999 tarihli Bilim Teknik dergisi 25 Saygı, s.47 a.g.e., s. 56 27 DPT, 8.inci 5 yıllık kalkınma planı 26 158 Bildiriler ve Araştırmalar Bilgi Teknolojileri Kullanım ve Yaygınlık Araştırması-2000, Bilgi Teknolojileri ve Elektronik Araştırma Enstitüsü, Ankara: 2001 E-Dönüşüm Türkiye Projesi 2003-2004 KDEP Uygulama Sonuçları Ve 2005 Eylem Planı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Mart 2005 Superonline Hukuk Danışma Kurulu, “İnternet Ve Hukuk Forumu”, İstanbul 2000 Özcivelek, Rukiye ve diğerleri “Sayısal Uçurum: Dünya ve Türkiye’de Durum, INETTR 2000 Raporlar Avrupa Toplulukları Komisyonu,“Türkiye’nin Katılım Yönünde İlerlemesi Hakkında 2004 Yılı Düzenli Raporu”, Brüksel, 6.10.2004 UNDP, Türkiye 2004 İnsani Gelişme Raporu İnternet Kaynakları http://ekutup.dpt.gov.tr/bolgesel/gosterge/2003-05.pdf (Erişim Tarihi: 1 Mayıs 2005) http://www.internetworldstats.com/stats2.htm, (Erişim tarihi 10 Mayıs 2005) http://inet-tr.org.tr/inetconf6/tammetin/1 http://www.tk.gov.tr/pdf/Sayisal_Ucurum.pdf Diğer DPT, 8.inci 5 yıllık Kalkınma Planı 159 SAĞLIK BİLİNCİNİN OLUŞTURULMASINDA ‘MEDYA OKURYAZARLIĞI’NIN ÖNEMİ İnci Çınarlı, Elgiz Yılmaz ÖZET Medyanın olumlu sağlık davranışına yöneltebilecek mesajların yanısıra, kamu sağlığını olumsuz yönde etkileyebilecek mesajların da iletildiği bir ortam olması çelişkisi ve ayrıca kamu sağlığının sosyal değişimi sağlama çabalarına karşılık medyanın status quo’yu sürdürmeye yönelik tutumu; “sağlık okuryazarlığı”nın ya da diğer bir deyişle “sağlık bilinci”nin (health literacy) yanısıra “medya okuryazarlığı”nın (media literacy) da gerekliliğini ortaya koymaktadır. Düşük medya okuryazarlığı düzeyi, düşük sağlık bilincine işaret eder ve bireylerin sağlıksız davranışta bulunma olasılıklarını arttırır. “Bireylerin doğru sağlık kararları verebilmeleri için gerekli olan basit sağlık enformasyonlarını ve sağlık hizmetlerini elde etme, sürdürme ve anlama kapasitesilerinin derecesi” olarak tanımlanabilen “sağlık okuryazarlığı”, bireylerin; özellikle de egemen medyanın (yani yaygın ve tek boyutlu medya) çoğunlukla sağlığın “metalaştırılması”na yönelik mesajlarının kodlarını doğru olarak çözümleyebilmelerine ve doğru sağlık kararları alabilmelerine olanak sağlamaktadır. Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmamızda, bireylerde sağlık bilincinin oluşturulmasında medya okuryazarlığının öneminin yanısıra, bu bilincin gerekliliğini ortaya koyan bir diğer nokta olan sağlık iletişimi kampanyalarının medyada başarılı bir şekilde yer almasını sağlamak için toplumun medya sistemi, medya kültürü/alışkanlıkları ve medya kuruluşlarının yapısını anlamanın gerekliliği örneklerle incelenecektir. Anahtar Sözcükler: medya okuryazarlığı, sağlık okuryazarlığı, sağlık eğitimi ABSTRACT The paradox of both positive and negative health behaviour reflecting from the media and also the contradiction of public health efforts of social change and media adherence to status quo, in addition to health literacy, necessitates media literacy as well. Low media literacy level indicates low health literacy level and also promotes individuals’ likely unhealthy behaviour. Health literacy which can be defined as “the degree to which individuals have the capacity to obtain, process, and understand basic health information and services needed to make appropriate health decisions” provides individuals, the opportunity of accurate decoding and efficient health decision making, particularly against the “commercialized” health messages of the mainstream media. In this descriptive study, the importance of media literacy in health literacy and also the necessity of recognizing the media system, media culture / habits and media institutions’ structure in order to design effective health communication campaigns will be analyzed with examples. Key Words: media literacy, health literacy, health education 1.GİRİŞ Medyanın olumlu sağlık davranışına yöneltebilecek mesajların yanısıra, kamu sağlığını olumsuz yönde etkileyebilecek mesajların da iletildiği bir ortam olması paradoksu ve ayrıca kamu sağlığının sosyal değişimi sağlama çabalarına karşılık medyanın status quo’yu sürdürmeye yönelik tutumu; “sağlık okuryazarlığı”nın ya da “sağlık bilinci”nin (health literacy) yanısıra “medya okuryazarlığı”nın (media literacy) da gerekliliğini kaçınılmaz olarak ortaya koymaktadır. 160 Anti-aging, detoks, botoks, depresyon ilaçları gibi çağımızın ‘yaşam biçimi söylemleri’nin eski çağların dinsel ritüellerinin yerini aldığı, tıbbileştirilmiş sağlık anlayışının bir uzantısı olan ‘metalaştırılmış’ sağlık anlayışının bize yansıtıldığı medyada söz konusu yaşam biçimlerini destekleyen, manipüle eden mesajlar televizyon dizilerinde, reklamlarda, sponsorluk faaliyetlerinde, event organizasyonlarında, sinema filmlerinde, ürün ambalajlarında, haber bültenlerinde, afişlerde, internette vs. karşımıza çıkarak günlük yaşamımızı kuşatmaktadır. Bu tebliğde ‘eleştirel sağlık okuryazarlığı’nın dolayısıyla da sağlık bilincinin oluşturulmasında ‘medya okuryazarlığı’nın önemi üzerinde duracağız. Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmada ‘medya okuryazarlığı’nın sağlık bilincini oluşturmadaki rolü, bu bilincin gerekliliğini ortaya koyan bir diğer nokta olan sağlık iletişimi kampanyalarının medyada başarılı bir şekilde yer almasını sağlamak için toplumun medya sistemini, medya kültürünü/alışkanlıklarını ve medya kuruluşlarının yapısını anlamanın gerekliliği, örneklerle incelenecektir. 2. SAĞLIK EĞİTİMİNDE İKİ YÖNLÜ İLETİŞİM ve ‘ELEŞTİREL SAĞLIK OKURYAZARLIĞI’ ‘Sağlık okuryazarlığı’ ya da ‘sağlık bilinci’ olarak Türkçe’ye tercüme edilebilecek ‘health literacy’ terimi ilk kez 1974 yılında “Health Literacy as a Social Policy” (“Sosyal Politika Olarak Sağlık Okuryazarlığı”) isimli makalede kullanılmıştır. Sağlık eğitiminin sağlık hizmetini, eğitim sistemini ve kitle iletişimini etkileyen bir politika olduğunun ele alındığı bu makalede sağlık okuryazarlığı, bütün okullarda en alt standartlarda sağlık eğitimi olarak tanımlanmıştır. Sağlık okuryazarlığının bu ilk tanımlamaları, sağlık okuryazarlığının sağlık eğitimi ile arasındaki bağlantıyı göstermektedir (Ratzan, 2001, s.209). American Medical Association’a bağlı (Amerikan Tıp Derneği) Ad Hoc Commitee on Health Literacy (Sağlık Bilinci Oluşturulması Amacına Yönelik Komite), 1999 yılında sağlık okuryazarlığını şöyle tanımlamıştır: “bir hasta olarak başarılı şekilde işlevde bulunmak için gerekli prospektüsleri ve diğer sağlıkla ilgili materyalleri okuma ve anlama yeteneği” (Bernhard ve Cameron, 2003, s.584). Hasta odaklı ve oldukça dar kapsamlı bu tanımlamanın ardından ABD’nin Office of Disease Prevention and Health Promotion (Hastalıkların Önlenmesi ve Sağlığın Geliştirilmesi Dairesi) adlı kurumu tarafından 2010 yılı hedef alınarak hazırlanan “Healthy People 2010” (Sağlıklı İnsanlar 2010) isimli raporunda sağlık bilinci, “bireylerin doğru sağlık kararları verebilmek için basit sağlık enformasyonlarını ve sağlık hizmetlerini elde etme, sürdürme ve anlama kapasitesinin derecesi” olarak tanımlanmıştır (Healthy People 2010: s.7). Tannahill’in sağlığı geliştirme modelindeki kimi noktalarda birbiriyle kesişen üç unsurdan biri sağlık eğitimidir, diğer unsurlar ise hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunması olarak ele alınmaktadır (Downie, Tannahill ve Tannahill, 1996, s.7). Smith’in (1979) geniş perspektifli sağlık eğitimi tanımı şöyledir: Sağlık eğitimi en geniş anlamıyla, bireylerin ve toplulukların sağlıklarının geliştirilmesi, korunması ve restorasyonu ile ilgili bilgi, inanç ve davranışları müşterek olarak belirleyen tüm etkilerin toplamıdır. Bu etkiler aile içindeki formel ve informel eğitimi, okuldaki ve aynı zamanda da sağlık hizmeti aktivitelerinin özel bağlamı içinde geniş olarak toplumdaki eğitimi kapsar (Downie, Tannahill ve Tannahill, 1996, s.28). Bu tanımdan hareketle Downie vd. sağlık eğitimini pozitif sağlığı geliştirmek, bireylerin ve grupların nesnel hastalık durumlarının önlenmesi veya azaltılmasını amaçlayan iletişim aktivitesi olarak ele almaktadırlar. Bu iletişim aktivitesi de inançların, tutumların ve davranışların etkilenmesiyle yapılmaktadır. Bu noktada toplumda gücü elinde bulunduran politikacılara, sanayicilere ve diğer iş adamlarına yani sağlık hizmetinin dışındaki diğer profesyonellere de referans yapılmaktadır. Sağlık eğitiminde iki yönlü iletişim esastır, iletişim sürecinin her iki tarafındakilerin birbirlerinden 161 öğrenecekleri vardır *. İşte bu iki yönlü iletişim aktivitesinin amacı sağlık okuryazarlığı düzeyini arttırmaktır. WHO’nun (Dünya Sağlık Örgütü) yukarıdaki tanımlara göre daha geniş kapsamlı tanımında ise sağlık okuryazarlığı, “iyi sağlığı geliştirecek ve koruyacak enformasyona ulaşma, anlama ve kullanma güdüsü ve yeteneğini belirleyen bilişsel ve sosyal yetiler” olarak ele alınmaktadır (Nutbeam, 1998). Görüldüğü gibi, WHO ve Healthy People 2010’un tanımlamalarında klinik oryantasyonlu tanımlamalardan farklı olarak bilişsel yetenekler ve sosyal yetiler söz konusudur. Kickbusch ve Nutbeam de “sağlık okuryazarlığı, iyi sağlığa ulaşmak ve onu korumak için gerekli bilgiye ulaşmada, anlamada ve kullanmada bireylerin motivasyon ve yeteneklerini belirleyen bilişsel ve sosyal yetilerdir” şeklinde bir tanımlama getirmişlerdir (1998). Nutbeam bu yetileri “işlevsel sağlık okuryazarlığı” içinde ele alırken, “interaktif sağlık okuryazarlığı” ile de kendine güven gibi kişisel ve sosyal yetilerin geliştirilmesini, medyada sağlık enformasyonu aramayı ve “eleştirel sağlık okuryazarlığı” ile de medyadan yansıyan haberlerin doğru yorumlanması ve değerlendirilmesi, sağlık enformasyonunun doğru yorumlanması ve kullanılması gibi daha üst düzey bilişsel ve iletişimsel yetileri (Kickbush, Cadwell ve Hartwig, 2002, s.3) bu sınıflandırmaya dahil etmiştir. İşte bu noktada da ‘medya okuryazarlığı’ ile ‘sağlık okuryazarlığı’ birbiriyle buluşmaktadır. Biz burada medya okuryazarlığının sağlık bilincinin oluşturulmasındaki rolünü incelerken “eleştirel sağlık okuryazarlığı”ndan hareket edeceğiz. 3. SAĞLIK BİLİNCİNİN OLUŞTURULMASINDA BİR STRATEJİ OLARAK ‘MEDYA OKURYAZARLIĞI’NIN GEREKLİLİĞİ Yüzyıllar boyunca ‘okuryazarlık’, yazılı metinleri okuma ve yazma yetisi olarak ele alınmıştır. Ancak geçtiğimiz yüzyılda yazılı metine dayalı söylem, yerini görüntüye dayalı söyleme bırakmıştır. Medya okuryazarlığı, kendimizi medya karşısında nasıl konumladığımıza ve maruz kaldığımız mesajların anlamlarını nasıl yorumladığımıza dair bakış açısıdır ve “medyanın doğasını informel ve eleştirel olarak anlamayı, onun tarafından kullanılan teknikleri ve bu tekniklerin etkisini geliştirme” olarak tanımlanmaktadır. Yüksek medya okuryazarlığına sahip olanlar, medya hakkında güçlü ve geniş bakış açısına sahiptirler. Bu kişiler medya mesajlarını farklı boyutlarda yorumlayabilme kapasitesine sahiptirler. Düşük medya bilincine sahip olanlar ise güçsüz ve sınırlı bakış açısına sahiptirler ve mesajın yalnızca yüzeysel yorumlamasını yapabilirler, dolayısıyla da doğru olmayan ya da sağlıksız medya betimlemelerine ve mesajlarına daha az direnebilirler, bu da doğru olmayan enformasyona inanmalarına ve sağlıksız davranışları benimsemelerine neden olur. Günümüzde ‘medya okuryazarlığı’ yetisi, medyadan yansıyan mesajların yalnızca yüzeyindeki içeriği değil, yüzeyin derinlerinde yer alan çok daha önemli anlamları çözümlemekte bize yardımcı olmaktadır. Medya okuryazarlığı eğitimi, medya tüketicilerine medyayı analiz etmeyi, ona ulaşım olanağı bulmayı, onu değerlendirmeyi ve hatta onu (yeniden) üretmeyi öğreterek daha büyük bir özgürlük sunmayı hedeflemektedir. (Potter, 1998, s.5, Team Media Literacy ve Bernhard ve Cameron s.584-585). Düşük medya okuryazarlığı düzeyinin, medyanın pasif tüketicileri üzerindeki olumsuz etkileri çoğunlukla onların sağlıkla ilgili davranışları üzerinde olmaktadır: şiddet, gereksiz ve zararlı tüketim alışkanlıkları gibi. Sağlığın sosyal belirleyicilerinden kültürün içine dahil edilebilecek medyada, sağlıkla ilgili enformasyonlar incelendiğinde nicelik olarak yüksek, ancak nitelik olarak * Sağlığın geliştirilmesi bağlamında sağlık eğitimi, hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunması konularında ayrıntılı bilgi için bkz. Çınarlı, İnci. “Sağlığın Geliştirilmesine Sağlık İletişimi Yöntemleri Olarak Sosyal Pazarlama, Medyada Savunuculuk ve Halkla İlişkilerin Etkisi”, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), 2004, s.28-43. 162 düşük düzeyde -ki futurist yazar John Naisbitt’in “enformasyon içinde boğuluyoruz ama bilgiye açız” (Team Media Literacy, s.1) ifadesini de burada hatırlayabiliriz-, ‘sağlık endüstrisinin ritüelleri’ni yansıtan, bilgilendirme işlevini değil de sansasyonalizmi öne çıkaran, bireyselleştirilmiş, kamu sağlığı problemlerinden uzağa çekilmiş, sağlığın tıbbileştirilmesine ve metalaştırılmasına hizmet eden bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Gazeteci-yazar Doğan Tılıç’ın Tıp Dünyası Dergisi’nde yayınlanan “Türk Medyasında Bir Mayın Tarlası: Sağlık Haberciliği” başlıklı yazısında değindiklerine burada yer verelim: ‘Medyatikleştirilmiş tıb’ba teşne olan medyada sağlık haberleri; ilgi çekicilik, sansasyon ve sözde “yeni bilimsel buluş” eksenine oturtulmakta. Haberin yol açabileceği yarar ve zararların hesap edilmemesi bir tür tıp paparazziliği yarattı. Kimi çaresiz, yoksul hastaların ekrana çıkarılarak tedavi ettirilmesini bir reyting alma yolu olarak bulan televizyonlarımız, milyonlarca çaresiz hastayı çözümü asıl aramaları gereken kurumlara değil, “müşfik” medyaya yönelterek onların umutlarını sömürüyor (Tılıç, 2004, S:116). Sigara, alkol, bazı ülkelerde yasaklanan bol kafeinli enerji içecekleri, hızlı araba kullanmak, fast-food, gereksiz estetik ameliyatlar, anti-aging, detoks, botoks, yüksek miktarda yağ ve tuz içeren yiyecekler, ateşli silahlar vb. kitle iletişim araçlarından yansıyan ve küreselleşmenin yaygınlaştırdığı ve empoze ettiği ‘insan yapımı’ kamu sağlığı riskleridir. Üstelik medyadan yansıyan bu enformasyonlar çoğunlukla ihtilaflı ve çelişki doludur: Örneğin kahve içmek, kırmızı et yemek medya tarafından kimi zaman sağlıklı, kimi zaman sağlıksız olarak nitelendirilir. Farklı enformasyon kaynaklarından farklı enformasyonlar yağmaktadır. Günümüzde enformasyonun kontrolü artık yasaklarla değil; özellikle enformasyonun niteliği üzerinde uygulanan çeşitli manipülasyonlarla sağlanmaktadır, egemen medya da bu düzende rolünü yerine getirmektedir. Yukarıda çizmeye çalıştığımız tablo ile ilgili olarak yazılı basınımızdan örnekler verelim: Sabah Gazetesi (18.05.2005): “Aşırı terlemenin çaresi botox!” başlıklı bir haber ve haberin içinde “ben kendi deneyimlerimde özellikle avuç içlerinde, koltuk altlarında, topuklarda ve alında botox ile çok iyi sonuçlar aldım. Hastalarımın bir çoğu 10 ay kadar rahat ettiler...” diye başlayan ve sanki bir doktorun ağzından çıkan cümlelere rastlıyoruz, (ancak haberde herhangi bir kaynak yer almıyor), böyle bir araştırma yapıldığına dair bir referans da haberde yer almıyor (Sabah, 18.05.2005). Yeni Şafak Gazetesi (02.01.2005): “Kredi kartına taksitle tüp bebek” başlıklı bir haber ve haberin alt başlığında yer alan “Son model teknolojiyle donatılmış Süleymaniye Kadın Doğumevi, en ucuza tüp bebek tedavisinden yararlanmak isteyenlerin akınına uğruyor. Üstelik kredi kartına taksitle” (Yeni Şafak, 02.01.2005) cümleleri bir reklam metnini andırmaktadır ve bu durum sağlık mevzuatına aykırıdır. 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarz ve İcrasına Dair Kanun’un 24. maddesinde “İcrayı sanat eden tabipler, hasta kabul ettikleri mahal ile muayene saatlerini ve ihtisaslarını bildiren ilanlar tertibine mezun olup, diğer suretlerle ilan, reklam ve saire yapmaları memnudur” hükmü bulunmaktadır. Bu hükümle, insan sağlığının üzerinde rekabet edilebilir bir ticari meta haline dönüştürülmesinin engellenmesi ve bu yolla kamu sağlığının korunması amaçlanmıştır. Tabiplerce yapılması zorunlu olan tedavi, müdahale ve terapilerin reklamının da yapılmaması, 1219 sayılı kanunla getirilen yasaklamaya uygun olacaktır” denilerek hekimlik yapabilme yetkisi ve koşulları belirlenmiştir. Bu haberdeki gibi “yaygın olarak kullanılmakta olan bir tıp teknolojisinin uygulandığı sağlık kuruluşlarının adlarının, işlemin fiyatının ve işlemi yapan hekimlerin adlarının açıkça beyan edilmesi” yasaya 163 aykırıdır ve tanıtım ihlalleri kapsamında yer almaktadır (İstanbul Tabip Odası Etik Kurulu Raporu, 1998, s.3). Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, medyanın yukarıda belirtilen olumsuz sağlık davranışına yöneltebilecek mesajların yanısıra, kamu sağlığını olumlu yönde etkileyebilecek mesajların da iletildiği bir ortam olması, ayrıca kamu sağlığının sosyal değişimi sağlama çabalarına karşılık medyanın status quo’yu sürdürmeye yönelik tutumu; çok paydaşlı, çıkar çatışmalarının en aza indirilerek kamu yararının birincil plana oturtulduğu, gerçekleştirilmesi zahmetli bir sorumluluk anlayışı gerektirmektedir. Bu sorumluluğu yerine getirmeye nereden başlamalı? Dr.Bekir Kuru’nun aşağıdaki ifadesinde de belirttiği gibi öncelikle “bilimsel tutum”un esas olduğu bir yaklaşım topluma hakim olmalıdır: “[...] kamuoyu, insanlar genel olarak bilimsel tutumlardan habersiz yaşar. Günlük hayatımızda sayısız kez karşılaştığımız bu tutum, halkın, insanların bilimsel tutumdan uzak yaklaşım sonucu bir çok mekanizmayı, hastalığı anlamamasının da nedenidir. Bilim kuşatma altına alındı. Kanser konusu ve diğer birçok hastalık konusunda da bu yaklaşım geçerli. Medya, insanları bilimsel tutumdan uzaklaştırıyor. Neyin, niçin, nasıl bir süreç sonunda gerçekleştiğini insanlar bilmiyor” (Kuru, 2001). Bilimsel tutumun topluma hakim olmasının temeli ise eğitim sisteminde yatmaktadır. Eğitim sisteminin bir parçası haline getirilmesi gereken sağlık eğitimi ve eleştirel medya eğitimi birbirinden ayrı tutulmamalıdır. Toplumun medya sistemini, medya kültürünü ve alışkanlıklarını ve medya kuruluşlarının yapısını anlamak, etkili sağlık kampanyalarının planlanmasında son derece önemlidir (Finnegan ve Viswanath, 1999, s.122). Medya okuryazarlığı, eleştirel sağlık okuryazarlığı için gereklidir ve bir strateji olarak ele alınmalıdır. Medyadan yansıyan sofistike, karmaşık ve kimi zaman agresif taktikler içeren mesajların kodlarını çözecek ve anlamlandıracak olanların da o derece sofistike, pasif bir alıcı ya da tüketici değil; aktif, kimi zaman da ‘medyada savunuculuk’ (media advocacy)** gibi sağlığın en önemli belirleyicileri olan sosyal ve fiziksel çevrenin daha sağlıklı olması için medyanın gücünü kullanabileceği yöntemlerden yararlanmasını bilen bireyler olmaları gerekmektedir. Şüphesiz ki medyanın gücünü bu yönde kullanabilen bireylerin etkinliği, içinde yaşadığımız ülkenin medya sisteminin de “kamuoyunu bilgilendirme” motifi ile hareket etmesine bağlıdır. SONUÇ ve ÖNERİLER Sağlık okuryazarlığı, günümüzde sağlık bilinciyle ilgili bireysel kapasitenin arttırılmasının çok daha ötesinde genel kamu, sağlık hizmeti sağlayanlar (devlet, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları) ve medya tarafından paylaşılan ve ilgili paydaşların birbirlerini anlamalarına dayalı bir sorumluluk olmalıdır. Sağlık eğitimi ve eleştirel medya eğitiminin verilmesi, sağlık politikalarında sağlık okuryazarlığı düzeyinin arttırılmasına yönelik sağlık iletişimi uygulamalarına yer verilmesini gerekli kılmaktadır, ancak tüm bu çabaların bilimsel tutumun hakim olduğu toplumlarda gerçekleşebileceğinin de unutulmaması gereklidir. Bireyler, medyayı doğru “okuyabildikleri” oranda sağlıkları ile ilgili doğru kararlar verebilirler. Doğru, güvenilir ve kullanılabilir sağlık enformasyonunun sunulduğu sorumlu bir medya, sağlıklı toplumlar için gereklidir. Muhabirler ve editörler, medya etiğinin yanısıra tıp etiğini de gözönünde bulundurmalı ve “bilgilendirme” işleviyle hareket etmelidirler. Medya tüketicilerinin eğitimi ne denli gerekliyse, medya içi eğitim de o kadar gereklidir. ** Medyada savunuculuk (media advocacy) ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz. Çınarlı, s.67-75. 164 Sağlık okuryazarlığı, iletişim fakültelerinde sağlık iletişimi dersi kapsamında, sağlık haberciliğini de kapsayarak, “medya okuryazarlığı” bağlamında ele alınmalıdır. Sonuç olarak unutulmamalıdır ki medya okuryazarı bir birey, daha sağlıklı bir bireydir. KAYNAKÇA Bernhard, Jay M.ve Cameron, Kenzie A. “Accesing, Understanding and Applying Health Communication Messages: The Challenge of Health Literacy”, Handbook of Health Communication, New Jersey: Lawrence Erlbaum Associates, 2003. Çınarlı, İnci. “Sağlığın Geliştirilmesine Sağlık İletişimi Yöntemleri Olarak Sosyal Pazarlama, Medyada Savunculuk ve Halkla İlişkilerin Etkisi”, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayınlanmamış Doktora Tezi), 2004. Downie, R. S. Tannahill, Carol. Tannahill, Andrew. Health Promotion Models and Values. 2. Baskı, Oxford: Oxford University Press, 1996. Finnegan, John R. Jr. ve Visvanath, K. “Mass Media and Health Promotion: Lessons Learned With Implications for Public Health Campaign, Health Communication At the Community Level 2, Neil Bracht (ed.), California: Sage Publications, 1999. Geist-Martin, Patricia. Berlin Ray, Eileen ve Sharf, Barbara F. Communicating Health: Personal, Cultural and Political Complexities. California: Wadsworth Publishing, 2002. Healthy People 2010, http://www.health.gov/HealthyPeople/Document/HTML/volume1/11HealthCom. htm, (30.09.2001). İstanbul Tabip Odası Etik Kurul Raporu, Ekim 1998. Kickbucsh Ilona ve Nutbeam D. Health Promotion Glossary, World Health Organization: Geneva, 1998. Kickbucsh Ilona, Caldwell Amelia ve Hartwig Kari. “Health Literacy, Empowerment and HIV/AIDS: Striking a Balance on an Uneven Playing Field”, White Paper prepared for UNESCO, U.S. National Commission on Libraries and Information Science, and the National Forum on Information Literacy, for use at the Information Literacy Meeting of Experts, Prague, The Czech Republic, July 2002. Kuru, Bekir. “İçsel Tartışmalar”, Ankara Tabip Odası Hekimden Hekime Dergisi, İlkbahar 2001, http://www.ato.org.tr/dergi/2001_ilkbahar/16.html, (20.05.2005). Nutbeam, Don. Health Promotion Glossary, Geneva: WHO, 1998. Potter, James W. Media Literacy, California: Sage Publications, 1998. Ratzan, Scott C. “Health Literacy: Communication for the Public Good”, Health Promotion International, Vol.16, No.2, June 2001. Sabah Gazetesi, “Aşırı terlemenin çaresi botox!”, 18.05.2005. Team Media Literacy, “An Introduction to Media Literacy”, http.//medialiteracy.net/pdfs/into_ml.pdf, (06.03.2005). Tılıç, Doğan. “Türk Medyasında Bir Mayın Tarlası: Sağlık Haberciliği”, Tıp Dünyası Dergisi, Sayı:116, 15.01.2004, http://www.ttb.org.tr/TD116/20.php3, (20.05.2005). Yeni Şafak Gazetesi, “Kredi kartına taksitle tüp bebek”, 02.01.2005. 165 OKURYAZARLIKTAN MEDYA OKURYAZARLIĞINA: ŞİFRELERİN ORTAKLIĞINI ARAMAK Nurçay Türkoğlu Özet: Bilginin kalıcı olmasına duyulan gereklilik, paylaşılabilir ortak dilin yazılı hale gelmesini sağlamıştı. Önceleri taşlara, zamanla kil tabletlere, deri, papirüs, kumaş, kağıt, gazete, kitap, elektrik dalgaları, elektronik ortamlar, dijital ortamlar, vb. işlenebilir ve taşınabilir materyallere kaydedilen şifrelerin dili aslında hep çözülmek içindir. Şifreleme ve çözümleme sürecinin bir iktidar meselesi olması elbette tesadüfi değildir. Bu yazıda, okuryazarlığın, medya okuryazarlığına dönüşmesi sürecine, toplumsal iletişimin temel kaynak yerleri olarak, tabiat ve değişim kavramları ışığında bakmayı öneriyorum. Anahtar sözcükler: medya ve doğa, medya ve değişim, eleştirel ve demokratik yurttaşlık Abstract: It has been the necessity for the endurance of the knowledge that led the availability of the common language shared in the written form. The coded knowledge once on the stones, clay, leather, papyrus, cloth, later on the paper, books, newspapers, electrical waves, electronical media and digital media are all for encoding. Coding and encoding have always been issues of power. I will suggest to search for the “nature” and “change” as the most occupied terms in social communication in the process of media literacy rooted in modern literacy. Keywords: media and nature, media and change, critical and democratical citizenship Giriş: Kitle iletişim araçları eliyle yaygın dolaşıma giren görüntü, ses ve yazıların da içinde bulunduğu kodlama ve kod çözümleme süreçleri, hem uygulayıcılar hem de alıcılar için yeni donanımlar gerektirmiştir. Medyanın (kitle iletişim araçları) toplumsallaşma ile olan bağlantısı, medyanın kamusal eğitim içinde kullanılmasını getirmiş, medya ve eğitim ilişkisi çeşitli boyutlarda ele alınır olmuştur. “Medya Okuryazarlığı” ise, “medya ve eğitim” ilişkisiyle bağlantılı olmakla birlikte, ondan daha geniş bir kavramdır. Medya okuryazarlığı, yalnızca beceri kazanmaya değil, “eleştirel ve demokratik yurttaşlık” çerçevesinde günümüz toplumlarının yeni bir açığına vurgu yapmaktadır. Böylece, yalnızca pratik işlevsel ve araçsal bir gereksinimi değil, eleştirel aklın (bir kez daha) gerekliğini gündeme getirmektedir. Toplumsal iletişimde medyadan olabildiğince gerçekçi bir yarar sağlamaya yönelik olarak geliştirilen “medya okur yazarlığı”; iletilere erişme, çözümleme, değerlendirme ve iletileri iletişimde kullanabilme kapasitesini ifade etmek için kullanılan bir kavram (Baran, 2004: 51). (kapasitelerden söz etmişken, Rönesans düşünürleri gibi insanın potansiyelinin sonsuz olduğuna inanmak isterdim) Okuryazarlık, dijital okuryazarlık ve medya okuryazarlığı aslında yabancısı olmadığımız köklere dayanır; sözlü kültürden yazılı kültüre, tabiatın izlerine bakarak geleceğin okunmasından bilgi arkeolojisine, görsel verileri kaydeden antropolojiden, gündelik yaşamın metnini keşfetmeye çalışan kültür çalışmalarına, katılımcı sözlü tarih çalışmalarından katılımcı sanat çalışmalarına, vb. şifreleri anlama serüvenimiz devam etmektedir. Katılım sözcüğüne yaptığımız vurguyu, geleneksel okuryazarlık ile medya okuryazarlığı arasındaki yakın ilişkiye değinen Stuart Ewen yardımıyla geliştirecek olursak; “toplumun, kendi yaşamlarıyla ilgili bilgiye ve uygun araçlarla kamusal müzakereye aktif olarak katılım gücüne sahip yurttaşlardan oluşması için, tarihsel 166 olarak okuryazarlık ve demokrasi birbirinden ayrılamaz” kavramlardır (aktaran Baran, 2004:50). Kullandığımız tanımlamaların tabulaşmasına imkân vermemek gerektiğine inanıyorum. Medyanın kültürü biçimlendirme, yaşadığımız dünyayı adlandırma işlevleriyle ilgili olarak eleştirelliğin gereği, katılımsız izleyicilik halinin doğal olmadığını vurgulamaya yöneliktir. İçinde bulunduğumuz toplumun yaşayan bir üyesi olduğumuzu unutmamak için, yurttaşlık kavramına bir katkıda bulunabilmeliyiz, demokrasi kavramına yeni bir şeyler katabilmeliyiz. Bunun gibi medya okuryazarlığı kavramına da, eleştirel yurttaşlık meselesini ekleyebiliriz. Medyada okunan, gözlenen ve işitilen her şeyin öncelikle kurgusal olduğunu fark etmeyi öneren medya okuryazarlığı, bu yönüyle medyanın içeriğinin doğal olmadığını ve değiştirilebileceğini vurgulamaktadır. Kurgusallığın ve kitle iletişim sürecinin farkına varmak, medya iletilerini analitik değerlendirmeye tabi tutmak ve verimli iletiler geliştirme yoluyla toplumsal katılımın sağlanması ise verili durumun değişimini vurgulamaktadır. Böylece, medya ve okuryazarlık kavramlarına dair geliştirilen tartışmaların düğüm noktaları “doğa” ve “değişim” ekseninde karşımıza çıkmaktadır. Düğümler ve olası çözüm önerileri Medya çalışmalarında tabiat meselesi, hem insanın doğası hem araçların doğası hem de görünen işlerin doğası anlamında, bir gerçeklik referansı olarak kullanılır. Raymond Williams, doğayı üç anlam alanına ayırır: 1) bir şeyin temel niteliği ve karakteri; 2) dünyayı, insanları ya da ikisini birden yöneten içkin güç; 3) insanları içerebileceği gibi içermeyebilen maddi dünya (Williams, 2005:265). Şimdi bu farklı anlam alanlarını göz önüne alarak medya, doğallık ve değişim ilişkilerini kısaca anımsayalım ki, daha sonra yurttaş katılımı ve medya okuryazarlığı ilişkisine geçebilelim. Medyanın gerçeklikleri aktarma sürecinin kurgusal olduğu “gerçeği” ilk medya eleştirilerinde dile getirilmiş; kamuoyu oluşturma ve imaj yaratma sürecinin ekonomi politikası incelenirken, medyanın iletilerinin doğallık (2. anlamda) iddiasıyla sunulduğu ve ikna ediciliğinin de bundan kaynaklandığı çeşitli çalışmalarda belirtilmiştir (W. Smythe, 1954-1979:19-34). Doğal olana (3. anlamda) karşıt anlamda kullanılan kültürlenmenin, kitle iletişim araçları eliyle oluşturulduğu konusu yaklaşık 40 yıl önce kuramsallaştırılmıştı (Gerbner, 1967-1979:35-58). Frankfurt Okulu düşünürlerinin kültür endüstrisi eleştirisi ise bireysel gibi görünen kültürel beğenilerin, doğa-birey-toplum algılamalarının, kitle toplumu tarafından biçimlendirildiğini ortaya çıkartıyordu. Medya çalışmalarının tarihçesine baktığımızda, medyanın gerçeği olduğu gibi gösterip gösteremeyeceğinin yanı sıra, insanın doğaya hakim olma sürecinde medyanın, kültürün tarafında olup olmadığı hep sorgulanmıştır. Toplumsal düzeni sağlayan ya da tehdit eden ama her halükârda iktidarın denetimine konu olan meselelerden örneğin şiddet ve medya ilişkisinin kültürden mi, insanın doğasından mı kaynaklandığına dair farklı paradigmalar karşımıza çıkmaktadır (Bkn. Türkoğlu, 2004b:211-258). Çağdaş mitlerin anlatıyı doğallaştıran / meşrulaştıran söyleminin, seyirlik sözcüğüyle karşıladığım, medyadaki görünür olma haline dayandığını söyleyen Barthes’ın, medya çalışmalarına önemli bir katkısı olmuştur (Barthes, 1976). Kodlama ve Kodaçımlama süreçlerini değerlendirirken, Barthes’ın mitsel söylem kalıplarından yararlanan Hall, televizyon söyleminin nesnel olamayacağını vurgulamıştı (Hall, 19801990). Televizyonun, gösterdiğinin yerine durduğu için ikonik gösterge olduğu ve bu özelliğinden / doğasından (1. anlam) ötürü gerçekmiş gibi algılandığı meselesi, bugün 167 1. 2. 3. 4. 5. yalnızca medya akademisyenlerinin değil, medya okuryazarlığı müfredatını uygulayan ilköğretim ders kitaplarının da ele aldığı temel bir mesele haline gelmiştir. Medya okuryazarlığı kılavuzlarındaki ortak özellikler şöyle sıralanmaktadır (Baran:49-63): medya iletilerinin hepsi kurgulanmıştır (iletinin yapaylığına vurgu). medya iletileri belli kurallar çerçevesinde kendine özgü yaratıcı bir dil kullanmaktadır (medya profesyonellerine vurgu). aynı ileti farklı insanlar tarafından farklı algılanabilir (anlam kalıplarına vurgu). medyada değerler ve bakış açıları örtüktür (kodlanmaya vurgu). medya iletileri iktidar ve ticari kazanç amacıyla oluşturulur (ekonomi-politiğe vurgu). Bu uyarıların eğitim programlarında yer alması, kuşkusuz ülkelerin kültür politikalarıyla yakından ilintilidir. İletilerin yaratım ve dağılım süreci (kimler tarafından, kimler için, ne amaçla, hangi tekniklerle, vb.) hakkında bilgi sahibi olmayan izleyici ve okuyucuların analitik bir değerlendirme yapamayacakları açıktır. Medyanın kâr amaçlı şirket olarak çalıştığı gerçeğini bilmek de yeterli değildir; kültür politikaları medya izleyicisini müşteri olarak görüyorsa medya okuryazarlığı yeni bir yetişkin becerisi olarak ele alınacaktır. Yurttaşlık eğitimi ise örgün eğitimin içinde eleştirel medya okuryazarlığına yer verecektir. Stüdyoda Cümbüş Var Türk medyasında 2000’li yıllarda, “televizyon üzerine televizyon programları” yapılmakta, bu programlarda yapımcı, yönetmen, oyuncu ve izleyiciler bir araya getirilmekte. Özellikle eğlence programlarının yapımcıları, yaptıkları işlerin gerçeklik iddiasında olmadığını, izlenenlerin oyun olduğunu, izleyen yetişkinlerin kendi inisiyatiflerini kullanarak neyin gerçek olup olmadığına, kendilerinin karar vermeleri gerektiğini vurgulamaktalar. Şirket kazancını içselleştirmiş medya profesyonelleri bu bağlamda, çocuk ve gençlerin medya ile yanıltıcı bir ilişkiye girmelerinin de kendilerinin değil, RTÜK ve eğitim kurumlarının sorumluluğunda olduğunu söyleyerek kendilerini temize çıkartmaktalar. Medyanın içinden yapılan medya eleştirisini okumak için de medya okuryazarlığı gerekir! Türk televizyonlarında canlı yayınlanan stüdyo eğlence programlarında (örn. Sabah Sabah Seda Sayan-KanalD, Mahmut Tuncer Şov-Kanal7, Sabah YıldızlarıShowTV, vb.) seyirci katılımı bir cümbüş havasında geçmektedir (Bkn. Türkoğlu, 2004a: 55-74). Programın sunucuları geleneksel evsahipliğini andıran güleryüzlülükle ve dillerinden düşürmedikleri “bereket” dilekleriyle, şarkı-türkülerle stüdyodakileri coşturmakta ama bunları yaparken “televizyon formatlarından”, araya giren reklamlardan, profesyonel konuklara tavırlarını farklılığından ödün vermemekte, gerek stüdyodaki gerek “ekran başındaki” izleyicilere televizyon işinde olduklarını hatırlatmaktadırlar. Kuşkusuz bu hatırlatmalar, “yabancılaştırmadan yabancılaştırıcı” bir işlevin, yani televizyonun kurgusallığı yolunda bir sorgulamanın yanına bile yaklaşmamakta, her şeyin “tıpkı göründüğü gibi doğal” olduğu vurgulanmaktadır. Stüdyodaki katılımcı seyirciler ise oraya topluca geldiklerini, kadınlar matinesi gibi bir ortamda eğlendiklerini bilmekle birlikte hiç br şeyden şikayet etmemekte, tek gayesi sponsor firmaların verdiği mutfak eşyalarından, kozmetik ürünlerinden vs. oluşan hediyeleri kapmak olan sorular sorarak programa “katılmaktadırlar”. Böylesi bir katılım yurttaş katılımı değil, olsa olsa, sınırlı toplumsal katılımın çaresizliğini yaşayan vatandaşlarımızın (evkadınları, emekliler, işsizler, vb.) göstermelik bir ekran grubu oluşturmalarından ibarettir. Aslında stüdyoya arkadaşlar ve komşularla gelmek, şarkılara eşlik edip, hediyeler toplayarak evlere dönmek, ertesi gün yeniden gelmek gibi bir katılım biçimi tam bir eğlence organizasyonudur: 168 “... Bir de böyle organizatörler türedi bu tarz programlar sayesinde... Geçenlerde anlattılar inanamadım. Mesela Edirne'de ve daha bir çok şehirde Kuşum Aydın günleri, Kadının Sesi gezileri, Seda'yı ziyaret seyahatleri düzenleniyormuş. Bir organizatör çıkıyor, milletten paraları topluyor, dolduruyor hanımları otobüslere, İstanbul'un yolunu tutuyorlarmış. Canlı yayın sabah ise önce Kuşum Aydın'a gidip herkes içini boşaltıyormuş. Sonra Sultanahmet camii ziyareti, ardından köftecide yemek, öğleden sonra Kadının Sesi'ne katılış, sonra Eyüp Sultan'a varış, topluca türbede dua edip günahların affolması için yakarış... Gecenin karanlığında da Edirne'ye doğru huzur içinde yola çıkıyorlarmış. Bu işte çok iyi para var diyor anlatanlar. Organizatör, elinde gezi programı, kapı kapı dolaşıyor, "Pazartesi Kuşum Aydın, Sultanahmet camii, balık, Kadının Sesi ve Eyüp sultan gezisi var. Salı ise Seda-Sultanahmet camii, köfte, Esra Ceyhan ile A'dan Z'ye ve Eyüp Sultan... Hangisini tercih edersiniz? Bunun fiyatı şu, şunun fiyatı bu" diyormuş.. Müşterisine alternatifler sunan bir profesyonel gibi... (Önce Kuşum Aydın, sonra türbe... Bekir Hazar-Yeni Şafak-8 Mart 2005) İşte televizyon stüdyolarındaki bu cümbüş görüntüleri, eğlence sektörünün açtığı yeni bir kazanç kapısından ibaret kalmaktadır. Bu haliyle de, Erasmus’un 1500’lerde, iki yüzlü seçkinlere karşı methiye düzdüğü deliliğe bile yaklaşamamaktadır: “İnsanın cehaletiyle alay etmek onun tabiatıyla alay etmek demektir. Niye cahil olduğuyla dalga geçiyorsunuz ya da ona acıyorsunuz. Bunları yapamazsınız çünkü bu onun tabiatıdır. Tanrı eğer çok isteseydi onu bilimle sanatla donatılmış olarak getirirdi bu yeryüzüne, bütün bunlar olmadığına göre tabiatında, buna gerek yoktu. Cahil insanlarla uğraşmaya ya da bunlara acımaya devam ediyorsanız o zaman atlara da acıyın mesela, atlar gramer bilmiyorlar, börek yemenin ne kadar zevkli olduğunu bilmiyorlar” (Erasmus, 1508-1956:56-58). Erasmus’un şikayet ettiği masumiyetimizi, tabiatımızı bozan bilim ve sanat günümüzde pek çok olumsuzluğun yanı sıra, katılımcı yurttaşlığı, eleştirel aklı geliştirebilecek açılımlara da sahip ve başka nelerden medet umabiliriz ki? Yitirilen akıllar için yapılabilecek fazla bir şey yok ama yurttaşlık için yapılacak çok şey var, değişime başlamak için medya okuryazarlığı (bile) işe yarabilir. SONUÇ: MÜŞTERİ DEĞİL, YURTTAŞ Temel eğitim olanaklarından yararlanamamış; yurttaşlık haklarından haberdar olmayan; toplumu dönüştürücü örgütlenmeler içinde yer almayan; geleneksel dayanışma kalıplarını yaşamın hizmetine kullanmayan; sözlü kültürün incelikli telaffuzunu toplumsal belleğinden düşüren; dünya ile ilişkisini yalnızca televizyon üzerinden yaşayan izleyici ve okuyuculara, medyada görünenlerin doğal olmadığının yeniden-yeniden öğretilmesi gerekir. 1970’lerde Unesco eliyle gelişmekte olan toplumların eğitiminde modernleştirici bir unsur olarak kullanılan medya bugün, yurttaşların “eleştirel farkındalığı” ve “demokratik katılımı” öğrenebileceği bir kaynak olmaktan çıkmıştır. Televizyon stüdyolarındaki izleyiciler, sermayeci medyanın tamamlayıcı unsurları olarak akışa katılmaktadırlar. Henüz medya katılımı sürecine girmemiş olanlar için medya okuryazarlığı ile işe başlamak yararlı olabilir. KAYNAKÇA Baran, Stanley, Media Literacy and Culture: Introduction to Mass Communication, McGraw Hill, New York, 2004. Barthes, Roland, Mythologies, İng. Çev. Annette Lavers, Paladin, Suffolk, 1976. Burke, Peter, A Social History of Knowledge, Polity, Cambridge, 2002. Childe, Gordon, Kendini Yaratan İnsan, Çev. Filiz (Karabey) Ofluoğlu, Varlık Yay., İstanbul., 1978, s. 192. 169 Erasmus, Desiderius, Deliliğe Methiye, çev. Şerif Hulusi, Remzi kitabevi, İstanbul, 1956. Gerbner, George, “Mass Media and Human Communication Theory,” içinde Sociology of Mass Communications, der. Denis McQuail, Penguin, Suffolk 1979 (ilk basım 1967). Habermas, Jurgen, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü, çev. Tanıl Bora, Mithat Sancar, İletişim yay., İstanbul, 1999. İnal, Ayşe, Haberi Okumak, Temuçin yay., İstanbul, 1996. McLuhan, Marshall, Gutenberg Galaksisi:Tipografik İnsanın Oluşumu, çev. Gül Çağalı Güven, YKY, İstanbul,2001. Türkoğlu, Nurçay, “Bereketli Kimlikler ve Televizyonda Kültür Vatandaşlığı,” içinde Kültürel Üretim Alanları: Renkli Atlas, Babil, İstanbul, 2004a. Türkoğlu, Nurçay, İletişim Bilimlerinden Kültürel Çalışmalara: Toplumsal İletişim, Babil, İstanbul, 2004b. W. Smythe, Dallas, “Some Observations on Communications Theory,” içinde Sociology of Mass Communications, der. Denis McQuail, Penguin, Suffolk 1979 (ilk basım 1954). Williams, Raymond, Anahtar Sözcükler, çev. Savaş Kılıç, İletişim yay., İstanbul, 2005; Keywords: A Vocabulary of Culture and Society, Fontana press, Londra, 1988. 170 TÜRKİYE’DE MEDYANIN DÖNÜŞÜMÜ VE MEDYA OKURYAZARLIĞI ZEMINI D. Beybin Kejanlıoğlu Sosyal bilimlerde ve insan bilimlerinde geliştirilen birçok kavram var. Medya okuryazarlığını da bu bağlamda geliştirilen bir kavram olarak düşünebiliriz. Ancak, tuhaf bir biçimde, literatürde diğer birçok kavramın anlamı için yapılan tartışmalar, anlaşmazlıklar, uzlaşmazlıklar ve süren mücadele, “medya okuryazarlığı” için mevcut değil. Kavramın yaygın biçimde kabul edilen bir tanımı var ve bu kabul edilen haliyle orasından burasından çekiştirilip duruyor. Aşağıda, öncelikle, ben de bu tanımı kullanıp benzer bir çekiştirme işleminde bulunacağım ama diğerlerinden farklı olarak, bu işlemi literatürde rastladığımızdan çok daha radikal bir sonuca taşımak istiyorum. Kısacası, medya okuryazarlığının nasıl tanımlandığı ve yaygın kabul gören bir tanımın unsurlarının neler olduğu bu metnin ilk bölümünde kısaca ele alınacak konuları oluşturuyor. Ancak asıl soru, medya okuryazarlığı tanımının ögeleri üzerine daha derin biçimde düşündüğümüzde, geriye elimizde geliştirilebilecek ne kaldığı sorusu ki, bunu da Türkiye’de bugün medya dediğimizde ne anladığımız ve medya okuryazarlığının gerçekten geliştirilebilme zemininin, olanaklarının var olup olmadığı soruları dolayımıyla yanıtlamaya çalışacağım. 1. Medya Okuryazarlığı: Eleştirel Bir Değerlendirme Medya okuryazarlığı, “çeşitli bağlamlarda ve çeşitli biçimlerde yazılı, görsel, işitsel ortamlardaki tüm iletilere erişme, bu iletileri alımlamada analitik yeterliğe ve gerekli değerlendirmeleri yapabilmek için bilgi birikimine sahip olma, son olarak da bizzat iletiler üretip iletebilme kapasitesi”ni ifade etmek için kullanılan bir kavram olarak öne sürülmektedir (Aufderheide, 1993’ten aktaran Livingstone, 2004; Hobbs, 1998;). Bu kavramın bireylerin iletilere erişip bunları yorumlayabilmeleri ve kendilerini ifade edebilmeleri açılarından katılımcı bir yurttaşlık düşüncesine dayandığı ve toplumsal, kültürel katılıma dayalı böyle bir kavrayışın medya dilleri, medya kategorileri ve teknolojileri açısından içerimleri olduğu açıktır. Ama bütün bunların tartışılmasına geçmeden önce, yukarıdaki tanımın ilk ögesi olan “erişim”in işler kılınması için uğranacak ilk durak, ekonomi politik açıdan medya yapısının ve kurumlarının niteliğidir. Çünkü medya iletilerine erişmenin ve medyada kendini temsil etme olanaklarının kısıtlandığı bir oluşumda, bilgi edinme hakkından ve katılımdan söz edilemeyecektir. Bu tür kısıtlamalar, yalnızca otoriter yönetimlerin kararlarında değil, en “liberal” görünen oluşumlarda da işlemektedir. “Yurttaşların olası bütün çeşitliliği içinde bilgiye, habere, haber yorumlarına erişimi” önündeki engeller tarihsel açıdan çeşitli biçimlerde karşımıza çıkmıştır (Livingstone, 2004). Bugün için sansür gibi daha doğrudan müdahalelerle karşılaşma olasılığı azalmış olsa dahi, yakın döneme ilişkin bir örnekten gidersek, “erişim”in basitçe “bilgisayar kullanmayı bilmiyorsanız internette dolaşamazsınız” demenin ötesinde, “bilgisayar kullanmayı bilseniz dahi gerekli donanım ve yazılım için paranız yoksa ya da kamusal mekânlarda serbest erişiminiz sağlanmamışsa, kısıtlı bir erişimle yetinmek zorunda kalırsınız” demekle ilgisi olduğu açıktır. Hatta, bilgisayarı etkin biçimde kullanmayı öğrenmeniz de öncelikle, ya kişisel servetinize ya da kamusal olarak sağlanan hizmetlere bağlıdır. O yüzden, ekonomi politik 171 yapılanma ile eğitim, kültür ve ekonomi politikaları, erişimi ilk elden kısıtlayıcı etkenler olarak belirir. Türkiye’de seçkinci bir kamu hizmeti anlayışından tecimselliğin başat olduğu ikili yayıncılık sistemine geçiş, zaten tecimselliğe dayalı yazılı basının diğer medyaya yönelimiyle oluşan oligopolcü yapı, yeni iletişim teknolojilerinin ve özellikle Internet’in kullanımına ilişkin olarak alınan sorunlu politik kararlar ve getirilen yasal düzenlemeler, medya okuryazarlığının zeminini oluşturmama, oluşanı ise kaydırma ya da aşındırma yollarını örneklemektedir. Medya okuryazarlığı tanımının ikinci ögesi, “analitik yeterliğe sahip olmak” ise, sembollerle dolu metinleri okumayı, bu metinleri oluşturan kültürel kodlara, geleneklere ve değerlere aşina olmayı gerektirir. Başka bir deyişle, kodları açımlama yeteneği gerektirir. Bunun basitçe bir lisan bilmek ya da çok lisan bilip onları okuyabilmekten öte, görüntülere, renklere, seslere yüklenen kültürel kodları da okuyup “anlama”yı gerektirdiği açıktır. Üçüncü öge, “gerekli değerlendirmeleri yapabilmek için bilgi birikimine sahip olmak” ise, birinci ve ikinci ögelerin uzantısı, ekonomi politiğin sorgulama alanına da giriyor ve bence hiç de kolay bir iş değil. Bu iş, medya ürünlerinin ya da metinlerin üretildiği bağlamlara, erişim ortamına hakim olmayı, kurumları, politikaları, ilişki ağlarını anlamayı gerektiriyor. Ne yazık ki, enformasyon ve eğlence bombardımanı altında bunları ayırdetmek hem zor hem de tatsız bir uğraş. Ayrıca, modern yaşamda anlamak ve ayırdetmek için gereken zamandan da yoksun kılınıyoruz. İşi gücü bırakıp sürekli kaynaklara ulaşmaya çalışmak gerekiyor: Kim yazdı? Kim dağıttı? Ne zaman? Nasıl? Niçin? Öyle zor bir iş ki bu, şunu sormayı gerektiriyor: Bu bilgi birikimine nasıl sahip olacaksınız ya da layıkıyla bunu izleyip anlayabilenler var mı? Son öge olan “medya metinlerini üretip dağıtabilme”, pasif bir okuma edimini değil, aktif bir yazma edimini, kültürel ürünlerin yapımına katılmayı ve bunları başkalarına iletebilmeyi imliyor. Katılımcı yurttaşlık, kültürel-politik katılım özellikle bu ögeye bağlanıyor. Sonia Livingstone (2004) yeni iletişim ve enformasyon teknolojilerinin meydan okumasını değerlendirdiği yazısında, bu medya okuryazarlığı tanımının ve ögelerinin beceriye, bireysel yeteneğe ve yeterliğe dayandığını, ayrıca iletişimi dolayımlayan metinselliği ve teknolojiyi ihmal ettiğini söylüyor. Medyanın ve medyayı yorumlayan toplumsal bilgi süreçlerinin tarihsel ve kültürel özgüllüklerini dikkate alan biçimde günümüz için çoğul medya okuryazarlıklarından söz edilebileceğini iddia ediyor. Kısaca, Livingstone; (1) teknoloji ve metne bağlı bir çoğulluğu ve (2) bireysel beceriyi değil, toplumsal bilgiyi vurgulamış oluyor. Sonunda vardığı yer, tanımdaki üçüncü ve dördüncü unsurların, yani eleştirel değerlendirme ve metin üretmenin demokratik gündem için önemini vurgulamak ve bunları insanların tüketici olmaktan ziyade yurttaş olarak katılımının önkoşulu kılmak oluyor. Livingstone bu eleştirilerinde ve yeni önerisinde haklı olsa da söyledikleri yeterli değil. Bu dört ögenin ama özellikle ilk üç ögenin, eğitimin ne olduğuna ilişkin uzun bir tartışmanın parçası olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Demokratikleşme mi, kültürel bölünmeyi anlatan paternalizm mi? Bu soruyu tartışmak için sadece XIX. Yüzyıldan XX. yüzyıla uzanan kitle toplumu anlayışlarını ve bu anlayışların tersine, okuryazarlığın yaygınlaşmasıyla demokratikleşmenin gerçekleşeceği tezini anmak bile yeterli. Bu karşıt söylemler birarada karşımıza çıkıyor. Ama sürekli “eğitim” vurgusu yaptıkça, “insanları eğitmemiz lazım, medya 172 okuryazarı yapmamız lazım” dedikçe çok ciddi bir efendilik anlayışını yeniden üretmiş oluyoruz. Demokratikleşme açısından, “katılım” vurgusu, yani dördüncü öge önemli. Bu öge, Bertolt Brecht’te gördüğümüz, Walter Benjamin’in kimi yazılarına sinen okur ile yazar arasındaki ayrımın sorgulandığı noktaya işaret ediyor. Ama Benjamin (1984 ve 1993), örneğin, “Üretici olarak Yazar” ve “Mekanik Yeniden-üretim Çağında Sanat Yapıtı” gibi yazılarında bu noktayı farklı bağlamlar açısından gündeme getirmiştir. İkincisinde 1930’lar için halen yeni sayılabilecek bir iletişim aracı olarak film vardır karşımızda; Livingstone için ise günümüzün yeni teknolojileri. İlkinde ise, farklı bir politik yapılanma olarak Sovyetler Birliği ve gazeteci yazar Tretyakov vardır. Bu farklı yapılanma, tam da toplumsal bilgiyi tarihsel ve kültürel özgüllüğü içinde işaretler. Oysa, günümüzdeki çoğul okuryazarlıklar bu farklılığı kavrayamayan bir ortak zeminden türeyebilirler ancak. O halde ne kadar ve nasıl çoğul olabileceklerdir? Medyanın okunacak hali var mıdır? Kim, nasıl yazar olacaktır? Bu noktada, literatür taramasına ve tartışmasına son verip, Türkiye’deki medyadan üç örnekle (biri eğlence diğer ikisi enformasyon/haber sayılan üç örnekle) sizi medya okuryazarlığı tanımını, Livingstone tarafından bu tanımın geliştirilmiş halini ve Kellner’ın iddiasını düşünmeye davet ediyorum. 2. Türkiye’de medya ortamı –hangi okuryazarlık? Türkiye’de neye katılıp, neyin okuryazarı olacağız? Bu soru, medya ortamının değerlendirilmesini gerektiriyor. Burada Türkiye’de medya ortamını nitelediğini düşündüğüm kesinlik iddiası ile belirsiz bir duygusallık arasındaki salınımın yarattığı iletişimsizlik eğilimini gösteren üç örnek üzerinde durmak istiyorum. Bunlar: 1. Hamamlaşma: gelin-kaynana programları 2. Rakamlaşma: ekonomi ve siyaset programları 3. Yaşamsal sorunların duygusallık ile “reel politik” arasında salınımı: Irak savaşı üzerine köşe yazıları Biri Bizi Gözetliyor programıyla Türkiye’ye gelen (tabii, ondan önce “reality show”lar da vardı) ve “gerçek televizyonu” diye adlandırılan gözetleme yarışmaları, Türkiye’de yerel bir formata büründü ve gelin-damat-kaynana adaylarıyla dolu ekranlara kavuştuk. Bu programlarla televizyonun “hamamlaştığı”nı düşünüyorum. Bu, “hamam”dan türettiğim uyduruk bir sözcük ama tam da uydurukluğu yüzünden bu sözcüğü kullanmayı yeğliyorum, nitelediğini çok iyi anlatıyor. Eskiden nasıl kadınlar hamama gidip gelin seçiyorlardıysa, şimdi hepimiz ekranlarda evimize gelen hamamda yaşamaya başladık. Başkalarına gelin seçiyor, adeta hep birlikte terliyoruz. Zamanla bu format da eskiyecek, başka formatlar çıkacak karşımıza, bunun içinden biraz daha farklı programlar üretilecek ama temel eğilim pek değişecek gibi değil; aynı teri akıtan akıtacak gibi görünüyor. İkinci eğilim, rakamlaşma. Sayısallaşmayla/Dijitalleşmeyle karışmaması için “rakamlaşma” diyorum. Bu da isimden isim türettiğim bir uydurmaca. Birkaç yıl önce televizyondaki ekonomi kanallarıyla ilgili olarak yaptığım araştırmada sık sık gösterilen çok ilgi çekici bir tanıtıma rastlamış; bütün çalışmayı onun üzerinden kurmuştum (Kejanlıoğlu, 2001). Tanıtımda bir üst ses şöyle diyordu: “Şimdi herkes susacak, rakamlar konuşacak!” Bu cümleyi gelecek zamanlı kurmaya hiç gerek yok. Zaten artık herkes susuyor ve rakamlar konuşuyor: “Halkın %70’ten fazlası Türkiye AB’ye girsin diyor”; “kamuoyu yoklamaları yüzde bilmemkaç Ak Parti diyor”; “endeks şu kadar”, “dolar fırladı” derken böylece “fifti fifti” anlaşıyoruz. 173 Konuşan rakamlar, hamamda sesi güzel sanıp bağırarak şarkı söyleyenler, göbek atanlar arasında nasıl bir iletişim ortamından, nasıl bir medya okuryazarlığından söz edeceğiz? Siyaset ve ekonomi ağırlıklı programlarda rakamların “kesin” sayılan bilgisi ile “eğlence” programlarında ağlama, bağırma, gülme ve benzeri nevrotik krizlerle işaretlenen medya ortamında iletişim nasıl gerçekleşebilir? Bu soruyla ne kastettiğimi üçüncü örnekle biraz daha açmak istiyorum. Üçüncü örnek, Irak Savaşı’nın yaygın basındaki köşeyazılarında nasıl ele alındığı konusunda Cem Deveci ile birlikte yaptığımız bir araştırmaya dayanıyor (Deveci ve Kejanlıoğlu, 2004). Schutz’u (1976) ve Habermas’ı (2000) izleyerek, “nesnel dünya, toplumsal dünya ve öznel dünya” ayrımı çerçevesinde köşe yazılarındaki argümantasyon biçimine bakmıştık. Nesnel dünya, doğa bilimlerinin açıklamalarına uygun, daha fazla kesinlik taşıyan, belirlenimci bir dünyaya karşılık gelmektedir. Örneğin, “bir kasırga geliyor” önermesiyle “savaş geliyor ve katılıyoruz” önermeleri aynı nesnel dünyada görülecektir. Öznel dünya, duygu ve düşüncelerimizi ifade ettiğimiz, sanatsal dışavurumlara, terapi niteliğindeki konuşmalara yakın bir dünyayı anlatır. Bu dünyadaki ifadelerde konuşan öznenin samimi olduğu, duyguları olduğu izlenimi uyanır. Öznel ve nesnel dünyanın arasında kalan orta dünya ya da toplumsal dünya ise, özneler arası bir alana işaret eder ki, asıl iletişimin gerçekleşeceği, tartışmanın yapılabileceği dünya budur. Türkiye’de yaygın medyadaki Irak savaşı üzerine köşe yazılarında bu dünyaya hemen hemen hiç ilişilmemekte; ya öznel duygulanımlar dile getirilmekte (“ben sulhperestim”, “barış yanlısıyım”, “savaşa kişisel olarak karşıyım” gibi) ya da savaş nesnel, kaçınılmaz bir gerçeklikmiş gibi sunulmaktadır. Çoğunlukla bu ikisi, “savaşa karşıyım ama savaş kaçınılmaz” şeklinde bir arada öne sürülmektedir. Öznellikten başlayıp, abartılmış nesnel gerçekliği değiştirmemiz olanak dışıdır: “Ben de istemiyorum ama savaşa girmemiz kaçınılmaz” diyen bireylerin bir araya gelip, bazı şeyleri eleştirmeleri ve bu eleştiriler doğrultusunda dünyada bazı şeyleri değiştirmeye yeltenmeleri elbette beklenemez. Olası eleştirel tavır yerine ya da konuyu bütün görüşlere açık bir kamusallıkta tartışma ve norm oluşturma çabaları yerine yakınma ya da biraz ahlanıp vahlanma ve sonunda kaçınılmazlığı onaylama meşru tek yol olarak görülmektedir (Deveci ve Kejanlıoğlu, 2004). Böylece, herhangi bir tartışma ortamı, iletişime geçebileceğimiz bir ortam yaratılmamaktadır. O halde, medyayı okusak bile iletişime geçmeyi dışlayan bir medya ortamında nasıl yazar olacağız? Sadece ekonomi politik açıdan bir erişim sorunuyla değil, öznelerarası bir iletişimi olabildiğince engelleyen bir ortamla karşı karşıyayız. Buna karşın Douglas Kellner (1995: 335), kültürel metinlerde kodlanmış olan iktidar ilişkilerinin kültürel çalışmalarda geliştirilecek bir medya pedagojisi projesiyle çözülebileceği iddiasındadır. Kellner’ın iddia ettiği gibi medya okuryazarlığının artırılması başat ideolojilere direnmeyi sağlayabilir mi? Nurçay Türkoğlu’nun (2004: 191) bu iddiayı karşılayan sözlerini burada anmak gerek: “İzleyiciler farkında olmasalar da, kuşkuyla yaklaşsalar da büyük ölçüde medya kültüründen beslenmeye devam edeceklerdir.” Nesnel, kaçınılmaz savaşlar ve konuşan rakamlar ile bağırıp çağıran, ağlayıp gülen nevrotik öznellik arasındaki salınıp durmayla işaretlenen medya kültüründe kim, nasıl okuyup yazacak? Yazma fırsatı bulunduğunda, yazılacakların bundan farklı olacağını nasıl garanti edebiliriz? Sanırım, hepsinden önce yaşadığımız hayatı sorgulamamız gerekiyor. Nasıl yaşadığımızı sorgulamadan eleştirel medya okuryazarlığını geliştiremeyiz. 174 Kaynaklar Adorno, T. W. (1998) Minima Moralia. Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar. Çev., O. Koçak ve A. Doğukan. İstanbul: Metis. Aufderheide, P., ed. (1993) Media Literacy: A Report of the National Leadership Conference on Media Literacy. Aspen, CO: Aspen Institute. Benjamin, W. (1984) “Üretici olarak Yazar,” içinde Brecht’i Anlamak. Çev., H. Barışcan ve A. İşisağ. İstanbul: Metis. Benjamin, W. (1993) “Tekniğin Olanaklarıyla Çoğaltılabildiği Çağda Sanat Yapıtı,” içinde Pasajlar. Çev., A. Cemal. İstanbul: YKY. Deveci, C. ve B. Kejanlıoğlu (2004) “Türk Medyasında Irak Savaşı: Eleştirel/Etik Perspektifi Yitirmek,” Savaşın Yüzleri, Uzlaşmanın Aşamaları. Der., Ü. Doğanay. Ankara: AÜ Basımevi. Habermas, J. (2000) İletişimsel Eylem Kuramı. Çev., M. Tüzel. İstanbul: Kabalcı. Hobbs, R. (1998) “The Seven Great Debates in the Media Literacy Movement,” Journal of Communication 48: 6-32. Kejanlıoğlu, D. B. (2001) “Globalisation and Television: Global News Channels’ Focus on Economy and their Portrayal of Homo Oeconomicus as a Global Identity.” Ege University 6th Cultural Studies Seminar. May 9-11, İzmir. Kellner, D. (1995) Media Culture. London ve New York: Routledge. Livingstone, S. (2004) “Media Literacy and the Challenge of New Information and Communication Technologies,” The Communication Review 7: 3-14. Schutz, A. (1976) The Phenomenology of the Social World. London: Heinemann. Türkoğlu, N. (2004) İletişim Bilimlerinden Kültürel Çalışmalara Toplumsal İletişim. Tanımlar, Kavramlar, Tartışmalar. İstanbul: Babil. 175 TÜRK MEDYASINDA HABERİN MANÜPLASYONU VE DEZENFORMASYON Serdar Karakaya Manüplasyon (yönlendirme), haberin ve bilginin ekonomik, siyasal, dinsel, etnik ve örgütsel çıkar çevrelerinin veya kişisel beklentilerin doğrultusunda kullanılmasıdır. Dezenformasyon (çarpıtma) ise, bireyleri ve toplumu bilgiyi ve haberi kasıtlı olarak yanlış işleyip aktararak yanıltmadır. Eksik, yanlış, fazla bilgi verme biçimlerinde var olur. Emre Kongar’a göre en önemli propaganda ve karşı propaganda araçlarından biridir. Karşıtı enformasyon (information) , Türkçe’deki malumat sözcüğüne yakın olmakla birlikte gerçek anlamda bilgi sözcüğü ile tam olarak örtüşmez. “Bilgi”, doğrulanmış ve kanıtlanmış veridir. Malumat sözcüğü bu bakımdan “duyum” veya “ham bilgi” ile akrabadır. İngiliz dilindeki ‘information’ ile ‘knowledge’ sözcükleri arasındaki derin anlamsal ayrım düşünüldüğünde kavramların içeriği daha iyi anlaşılır. Kuramcılar Shannon-Weaver’in ortaya koyduğu ‘Kaynak-Hedef’ arasındaki iletişim süreci geribildirim içeren bilgi ve mesaj akışını ve sürecin sonunda enformasyonun oluşumunu ifade eder. Dezenformasyon en yalın anlatımıyla bu temel kuramdaki dizgenin kırılışıdır. Haber alma hakkını ve özgürlüğünü doğrudan tehdit eden manüplasyon ve dezenformasyon salt Türkiye toplumuna özgü olgular değildir. Kongar’ın aktarımıyla şu öykü tarihsel süreçteki dezenformasyona ve manüplasyona çok iyi bir örnek oluşturur; Nazi Almanya’sının Propagandadan sorumlu Bakanı Goebbels, Hitler karşıtlarının “Führer hasta, ölmek üzere” temasıyla yaydıkları propagandayı çürütmek için önce onların bu açıklamasını destekleyici açıklamalar yaptırır. Bir süre sonra da Hitler’in öldüğü dedikodusunu yayar. Hitler karşıtları sevinç çığlıkları atarken Goebbels, öldürücü darbeyi vurur: Tüm Almanya’yı ve dünyayı Hitler’in öldüğüne inandırdıktan sonra onu canlı yayınla radyodan verilen bir mitingde konuşturur. Böylelikle Hitler karşıtlarının yaydığı söylentiyle birlikte onu yayanların da propaganda kaynaklarının inandırıcılığını yok eder. Yakın tarihteki çarpıcı dezenformasyon örneği ABD’nin doksanların başındaki 1.Körfez İşgali döneminde görülür: 15 yaşındaki Kuveytli bir genç kız ABD Kongre’sinde kürsüye çıkarak Kuveyt’e giren Irak’lı askerlerin küvezdeki erken doğmuş bebekleri katledişini tüm ayrıntılarıyla anlatır. Bu ürkütücü anlatımın Amerikan Kamuoyunda Körfez İşgalini onaylamaya dönük bir haklılık uyandırdığı ve Başkan Bush’un (Baba Bush) Kongreden savaş için onay almasını kolaylaştırıdığı bilinen bir gerçektir. Sonradan bu genç kızın para karşılığı kiralandığı ve konuşmanın içeriğinin tamamen düzmece olduğu, kızın Kuveyt’li bir diplomatın kızı olduğu anlaşılır. (Cornwell: 2002) TÜRK MEDYASINDA MANÜPLASYON VE DEZENFORMASYON Türk Basın Tarihini gözden geçirdiğimizde matbaanın etkin kullanımının 1829’a, ilk gazete yayınının 1831’e, ilk radyo yayınının 1927’ye ve özel radyo-TV yayıncılığının da 1990’lı yılların başına tarihlendiğini görürüz. 1980’li yıllara kadar medya sözcüğü dilimize tamamen yabancıyken günümüzde tüm iletişim sistemlerini anlatan kısa ve kolay bir ifade biçimine dönüşmüştür. Doksanlı yıllarda özel radyo ve televizyon kanallarının yayına başlaması, internet ortamı, yazılı basındaki çeşitlilik nicel bir sıçrama sağlarken aynı gelişme nitelikte görülememiştir. 176 Medyadaki bu kirlenmenin ve yozlaşmanın bir ayağı manüplasyon, bir ayağı dezenformasyondur. Sacayağının üçüncüsü ise ilk ikisiyle entegre olan patronaj basınıdır. Asıl işi gazetecilik olan sermaye sahiplerinin bu alandan çekilmesi, medya gruplarının gazetecilikle, yayıncılıkla ilgisi olmayan kişi ve toplulukların eline geçmesi yozlaşma sürecinin başlangıcı olarak alınabilir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri Türk Basınına (şimdilerde medyasına) musallat olan manüplatif yayıncılık hastalığı doksanlı yıllarda nicel sıçramayla birlikte gelişen popüler kültür endüstrisinin sağladığı ortamla “geri dönülmez” hasarlara yol açmaya başlamıştır. Hüseyin Köse’nin saptamasıyla; Cumhuriyet döneminin resmi ideolojisinin kültürel alandaki sözcüsü rolünü üstlenen basın o dönemin toplumsal değişim dinamiklerinin de aracı konumundadır. Seksenli yıllardan başlayarak, özellikle seçim dönemlerinde seçmenler üzerinde son derece etkin manüplatif tutumlar ortaya koymuştur. Bu döneme ilişkin Turhan Ilgaz’ın şu değerlendirmesi önemlidir: “..Basın Türkiye’de siyasi ve ekonomik iktidarı elinde tutan oligarşinin malı ve aleti olarak tekelleşmektedir.Tekelci basın, üstlendiği görev gereği, ülke çıkarlarının katılımcı bir tartışma ortamında ele alınmasını engellemek üzere durmadan gündem değiştirmekte, yapay gündemler yaratmaktadır. Aklı değil, içgüdü, refleks ve duyguları harekete geçirerek kafaları tekdüzeleştirmektedir..” (Ilgaz: 2005) MANÜPLASYON VE DEZENFORMASYON ÖRNEKLERİ Medyamızda dezenformasyon ve manüplatif habercilik binlerce örneği verilebilecek olgulardır. Burada, kamuoyunca bilinen, etki ve sonuçları çok çarpıcı olan, ortak toplumsal bellekte yer etmiş örnekleri anımsamak yerinde olacaktır. Türk Medya Tarihinin en yüz kızartıcı dezenformasyon örneklerinden birisi 6-7 Eylül olaylarını başlatan Atatürk’ün doğduğu evin Selanik’te bombalandığı haberidir. Bu haber bir anda başlayan, dalga dalga yayılan, İstanbul’un altını üstüne getiren büyük saldırı ve yağma olaylarının tetikleyicisidir. 6-7 Eylül ….tarihlerini kapsayan iki günlük toplumsal linçte azınlıklara ait binlerce işyeri ve ev yakılıp yıkılmış, yağmalanmış, sahipleri aileleriyle birlikte ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. 1993 yılında Halk Ozanı Pir Sultan Abdal’ı anma törenleri için Sivas’ta buluşan bir grup, aydın, yazar-çizer ve yurttaş, yerel medyanın kışkırtmasıyla, iletişim ve koordinasyonu sağlamasıyla gerici odaklar tarafından saldırıya uğramış ve Madımak Otelinde diri diri yakılmışlardır. 40 aydın insanın yok edildiği bu katliamda kışkırtıcı ve dezenformatif yayınlarıyla yerel medyanın olduğu kadar, umarsız ve duygusuz yaklaşımlarıyla Ulusal medya’nın da payı vardır. Yakın tarihimizdeki yüz karası dezenformasyonlara ikinci örnek olarak, 1995 yılında Gazi Olayları olarak bilinen ve medyanın eksik/yanlış bilgilendirmesi, manüplatif yayıncılığı sonucu alevlenen çatışmaları anımsamak olasıdır. Bu olaylarda da onlarca yurttaş ve güvenlik görevlisi ölmüş, yaralanmış, zarar görmüştür. Son dönemde, 2005 yılının olaylı Nevruz kutlamaları sonrasında Mersin ve Trabzonda yerel medyanın dezenformasyonuyla kitleler galeyana getirilmiş ve bunun sonucunda açık linç girişimleri yaşanmıştır. SONUÇ Yerel, bölgesel ve ulusal medyanın elinde bulundurduğu binlerce gazete, dergi, TV ve radyo ile kamuoyunu bilgilendirme, haber verme gibi son derece önemli görev ve işlevi vardır.Aynı zamanda kanaat oluşturma, yönlendirme ve karar verme aşamalarında da kamuoyu için “belirleyicilik” gücüne sahiptir. Bu güç, dezenformasyon ve manüplasyonla kontrolü olanaksız toplumsal, siyasal ve ekonomik kaoslara yol açabilecek ivmeye sahiptir. Medya sahip ve yöneticilerinin, haberci, yorumcu ve köşe yazarlarının, televizyon yapımcılarının, özcesi; tüm “medya sorumlularının” iki tarafı keskin bir kılıç gibi 177 üstlerinde taşıdıkları “sorumluluklarını” bir an olsun akıldan çıkarmamaları gerekir. Cumhuriyet’in temel kazanımları için, toplumsal barış için, demokratik işleyiş için, özellikle; bağımsız, bağlantısız, onurlu, dürüst “habercilik” için. KAYNAKÇA (2005) “Tekelleşen Medya Tekdüzeleşen Kafalar” http://www.ideapolitika.com/medya/10_turan.htm Cornwell Rupert, (2002) “Dezenformasyonla Geçen Bir Asır” http://www.radikal.com.tr/veriler/2002/01/21/haber Armağan Şenol, (2001) “Sorgulama,Bilgi Edinme ve Dezenformasyon” Türk Kütüphaneciliği Dergisi, Cilt 15 Sayı, 4, Arealık 2001 Kongar Emre, (2005) “Kendi Kalemize Attığımız Dezenformasyon Golü” http://www.jurnal.net/yazılar/yazılar-8.htm Özdemir Sadi, (1998) Medya Emperyalizmi ve Küreselleşme, Timaş yayınları Yaşadığımız Dünya Dizisi-12, İstanbul Ilgaz Turhan, 178 TELEVİZYONUN ŞİDDET ÖZELİNDE BİLİNÇ ALTINA YAPTIĞI ETKİYE YÖNELİK YETİŞTİRME KURAMI ÇERÇEVESİNDE YAPILAN ARAŞTIRMA Ömer Özer Özet Bu araştırmada, televizyonun yetiştirme rolü sorgulanmıştır. George Gerbner’ın Kültürel Göstergeler Projesi’nin Mesaj Sistem ve Yetiştirme Çözümlemesi bileşenlerinden yararlanılmıştır. Araştırma Ankara’da Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yapılmıştır. Örneklem olarak yüzde 20 alınmıştır. Buna göre 133 öğrenci anket doldurmuştur. Bu rakamın yüzde 56’sı (75) kadın yüzde 44’ü (58) ise erkek öğrencilerden oluşmuştur. Yetiştirme ve Yaygın Görüş Haline Getirme testlerinin yapıldığı araştırmada televizyonun beklenen rolü görülmemiştir. Ancak bu sonuçlar, sadece bu araştırma için geçerlidir. Anahtar Sözcükler: Yetiştirme Kuramı, Yetiştirme Çözümlemesi, Yaygın Görüş Haline Getirme, Televizyon. The Study on the Effect of the Violence Displayed on Television to the Subconscious in the Framework of Cultivation Theory. Abstract In this study, television’s cultivation role was questioned. The components of Message System and Cultivation Analysis of Culturel Indicator Project by George Gerbner were utilized. The study was carried out in the Faculty of Law of Gazi University, Ankara. Twenty per cent was the basis to be sample. According to this, 133 students filled in questionnaires. 56 per cent (75) of these students were female and 44 per cent (58) were male. In the study, tests on Cultivation and Mainstreaming were applied yet the expected role of television was not found. However, these results are valid only for this study. Key Words: Cultivation Theory, Cultivation Analysis, Mainstreaming, Television Giriş Bu makalede1, televizyonun insanların dünya algılamaları ve sosyal gerçeklik kavramlaştırmaları üzerindeki yetiştirme (cultivation) rolü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu amaçla, televizyon dünyasını belirlemeye yönelik ana haber çözümlemeleri ile Ankara’da Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri üzerinde bir saha araştırması gerçekleştirilmiştir. Televizyon çözümlemesinde ana haberlerde yer verilen şiddet ele alınmıştır. Araştırmada George Gerbner’ın Kültürel Göstergeler Projesi’nin Mesaj Sistem ve Yetiştirme Çözümlemesi bileşenlerinden yararlanılmıştır. Çalışmanın kuramsal temelinde Kültürel Göstergeler Projesi ile projenin, televizyonu ve şiddeti tanımlayış biçimlerine değinilmiştir. Araştırmanın yöntemi tanıtıldıktan sonra ise, televizyon çözümlemesinin araştırma açısından sonuçları ile saha araştırması bulguları sunulmuş ve yorumları yapılmıştır. Son olarak da bir değerlendirmeye yer verilmiştir. Kuramsal Temel George Gerbner tarafından geliştirilen ve 1969’dan beri insanların sosyal gerçeklik kavramlaştırması ile televizyon içeriğindeki yönelimler arasındaki ilişkiyi sorgulayan “Kültürel Göstergeler Projesi”, süre gelen/giden bir araştırma projesidir 1 Makale sözcüğü sunuş metnini, çalışma sözcüğü makalede yer verilen diğer çalışmaları, araştırma sözcüğü de makaleye temel olan araştırmayı ifade etmektedir. 179 (Gerbner vd., 1982; Morgan ve Shanahan, 1991: 89; Signorielli, 1991: 124; Shanahan ve Morgan, 1999). Proje üç bileşene sahiptir: Kurumsal Süreç, Mesaj Sistem ve Yetiştirme Çözümlemeleri.2 Proje, son dönemlerde “Yetiştirme Kuramı” olarak da bilinmektedir. Signorielli’ye göre (2004: 280), televizyonun neden sosyalleşmenin önemli bir öznesi olduğunu açıklayan bir çok kuram bulunmaktadır. Ancak özellikle sosyal biliş kuramı ve Yetiştirme Kuramı, sosyalleşme sürecinde televizyonun nasıl işlevsel olduğunu tanımlamaktadır. Ancak Yetiştirme Kuramı, televizyonun uzun dönemli yavaş ama birikimsel bilinç altı etkisiyle sosyal biliş kuramından da ayrılmaktadır (Signorielli, 2004: 281). Projenin bileşenlerinden Mesaj Sistem Çözümlemesinin biçimlenmesinde mesajın ele alınış biçimi etkili olmaktadır. Gerbner’a göre (1990), bir mesaj ya da mesaj sistemi kendisinin anlamlı bir şekilde algılanması için gerekli olan anlamın bilincini yetiştirir. Mesaj, somut fiziksel ve sosyal ilişkilerin, sosyal ve tarihsel olarak belirlenmiş bir ifadesidir. Mesajlar, üretildikleri sosyal ilişkiler ve bağlamları dikkate alınarak anlaşılabilecek bakış açısı ve önermeleri içermektedir. Aynı zamanda, anılan ilişkiler ve bağlamları yeniden oluşturmakta; ürettikleri pratikler ve yapılara anlamlarını vermekte ve sonuçlarına katlanmayı sağlamaktadır. Ayrıca mesajların, ortak bilinci yetiştireceği düşünülmekte ve kitle iletişimiyle, endüstri devriminin kültürel göstergesi olarak mesajların kitlesel üretimi anlaşılmaktadır (Morgan, 1995: 104). Mesaj Sistem Çözümlemesi ile televizyon içeriğinin en çok yinelenen, sabit ve amacını aşan örnekleri seçilmektedir. Bu örnekler uyumlu imgeler, görüntüler ve değerlerdir ve çoğu program türlerinde yer alırlar. Başka bir anlatımla, özel program ve türden çok, bir sistem olarak televizyona yerleşmiş toplam mesajlardır. Televizyonu çok seyredenlerin, söz konusu görüntülerden kaçınması mümkün değildir (Gerbner vd., 1986: 25; Gerbner vd., 1994: 25). Mesaj Sistem Çözümlemesi, önemini Yetiştirme Çözümlemesine temel oluşturan sorulara kaynaklık etmesinden almaktadır. Yetiştirme Çözümlemesinde kullanılan sorular, geniş izleyici gruplarına bebeklikten itibaren uzun zaman boyunca sunulan televizyon mesaj sistemlerine yerleşmiş içerik görünümlerinden yansımaktadır (Gerbner, 1990: 253). Burada yapılacak yanlış bir çözümleme en basit ve net anlatımıyla, saha araştırmasından yanlış sonuçlar elde edilmesine neden olacaktır. Yetiştirme Çözümlemesi ise, izleyicinin sosyal gerçeklik kavramlaştırmasıyla televizyon içeriğindeki en çok yinelenen ve yayılmacı imge ve ideolojiler arasındaki ilişkiyi incelemektedir (Morgan ve Signorielli, 1990; Morgan ve Shanahan, 1992: 1). Yetiştirme Çözümlemesi, genellikle televizyon içeriğindeki sabit ve en çok yinelenen örneklerin seçilmesi ve değerlendirilmesiyle başlamaktadır. Bu işlemde çoğu program türünde yer alan değerler, görüntüler ve imgelere vurgu yapılmaktadır. En basit haliyle söylendiğinde, Yetiştirme Çözümlemesi televizyonu çok seyreden izleyicilerin (Heavy Wiever) en çok ortak ve yinelenen mesajlardan oluşan televizyon dünyasının mesajlarını, gerçek dünya olarak algıladığını ortaya koymaya çalışır. Televizyonu çok seyredenlerle az seyredenlerin (Light Wiever) yanıtlarını demografik değişkenleri de göz önüne alarak karşılaştırır (Morgan ve Signorielli, 1990: 16). Televizyonun yetiştirme rolünün anlaşılması için ise televizyon dünyasını yansıtan sorulara verilen katılıyorum yanıtları arasındaki yüzde farkına bakılmaktadır. Çok televizyon seyredenlerin yüzdesinin az seyredenlere oranla fazla çıkması televizyonun yetiştirme rolünü vermektedir. Yetiştirme Kuramı açısından, Gerbner ve arkadaşlarının televizyon tanımlamaları önem taşımaktadır. Kültürel Göstergeler Projesi, önermelerinin merkezine televizyonu almaktadır. Televizyon dünyası diğer medya içeriğinden 2 Bu makalede Mesaj Sistem ve Yetiştirme Çözümlemeleri yapıldığından Kurumsal Süreç Çözümlemesi açıklanmamıştır. Bu konuda bkz. Gerbner, 1973. 180 farklılaşmamaktadır. Ama, kitle iletişim araçlarının gelişimine ve işlevlerine bakıldığında, televizyonun diğerlerinden farklı özelliklere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bunun en önemli nedeni, televizyonun merkezileşmiş kitlesel üretim yapmasıdır: Toplam nüfus için yapılan bu üretimle gelen uyumlu bir mesaj ve imgeler seti seçmeden izlenmektedir (Gerbner vd., 1979: 180; Gerbner vd., 1984: 284; Signorielli ve Kahlenberg, 2001: 4). Gerbner (1990: 258), kültürün yetiştirilmesinde televizyonun diğer medyalardan farkını ifade ederken şunları belirtmektedir: “Yetiştirmenin, ortak sembolik ritüelin uzun zaman boyunca geniş topluluklara benimsettirilmesi süreci akla getirildiğinde, diğer medyaları kullanma ve yaşam şartları, bu süreçle etkileşim halindedir ama, bilginin yetiştirilmesi çerçevesindeki onun (televizyonun) bağımsız rolünün temel kapasitesini erteleyememekte ya da engelleyememektedir.” Bu makalede, Mesaj Sistem Çözümlemesinde haberlerdeki şiddet unsuruna bakıldığından Gerbner ve arkadaşlarının şiddeti ele alış biçimlerine ve şiddet konusundaki değerlendirmelerine geniş olarak değinmek yararlı olacaktır. Başka bir açılımla söylendiğinde, Kültürel Göstergeler Projesinin düşünsel yapısını anlamada çok önemli bir alan da, Gerbner ve arkadaşlarının şiddeti ele alış biçimleridir. Yetiştirme Çözümlemeleri başlarda şiddet üzerine gerçekleştirilmiştir. Gerbner ve Gross, ilk Yetiştirme Çözümlemesi çalışmalarında (1976: 184) şiddeti, “Fiziksel gücün silahlı ya da silah kullanmadan, kişinin kendisine ya da başkalarına karşı, kurbanın kendi rızası dışında, acı verecek şekilde incitilmesi, öldürülmesi ya da olayın bir parçası olarak kurban olacak derecede tehdit edilmesi unsurlarının açık bir ifadesidir” biçiminde tanımlamıştır. Bu tanım, Gerbner vd.’nın sonraki tüm şiddet çalışmalarında geçerliliğini korumuştur. Boş tehditler, sözlü saldırılar, inandırıcı şiddet sonuçları doğurmayan jestler şiddet olarak kodlanmamaktadır (Gerbner vd., 1980a: 11). Ancak, kaza ve doğal şiddet, daima belli karakterleri kurban eden amaçlı dramatik eylemler olarak kabul edildiğinden şiddet kapsamına girmektedir (1980a: 12). Böyle bir kabule, Gerbner ve arkadaşlarının, şiddeti, sosyal ilişkilerin bir türü ve bir iktidar (power) dersi olarak görmelerinin etkisi büyüktür. Nitekim iktidar, insanların korkusundan, onların yakın çevrelerinin tehditlerinden, şiddet kurbanı olma korkularından vb. gelebilir ve bu da, tüm topluma yansıyacak ölçüde etkili olabilir (Gerbner vd., 1979: 196). Gerbner ve arkadaşlarının şiddet konusundaki değerlendirmelerini de şu şekilde belirtmek mümkündür: “Televizyon şiddeti, çoğu zaman beyaz ve erkek iktidarının yansıtıcısıdır. Daha da önemlisi, global pazara bağlı bir endüstriyle program içeriği bağının temelini oluşturan büyük bir buzdağının en uç noktasında yer almaktadır. Bu ilişki, çoklu medya ve bazı kanalların moda söylemiyle gizlenmektedir (Gerbner, 1993): Televizyon şiddeti, global pazar sisteminin bütünleşik bir parçasıdır. Bazı ülkelerde, görece popüler olmasa da dünya ekranının paylaşılmasının artırılmasına hükmetmektedir. Sonuçları ise, saldırganlığı güdülemeden daha fazladır. Sistem, çatışmaya farklı dramatik yaklaşımların görüntülerini sergiler; bağımsız televizyon üretimini alaşağı eder; izleyiciyi daha popüler tercihlerden mahrum bırakır; bazılarını kurban ederken bazılarını da kurban etmeye cesaretlendirir; genel bir yıldırmayı yükseltir ve sistemin kendi kendini oluşturması için, geniş ölçülü bir güvensizlik ortamı yaratan politikacıların baskıcı durumlarına davetiye çıkarır (Gerbner, 1996: 28). Bir ürün olarak televizyon programının yaratımında en ucuz bileşen ve diğer ülkelerdeki yayıncılara kolayca satılabilecek olan, mizahi olmayan şiddet serüvenleridir. Çoğu zaman, ticari mesajlar açısından en “uygun” zihinsel set içinde bulunan izleyicileri, reklamcılara teslim etmek için de yararlıdır (Morgan, 1995: 110). En çok izlenen zamanda televizyon, görece çok sınırlı sayıda temalara yer vermekte ve bunların çoğunu da şiddet kaplamaktadır (Sun’dan aktaran Gerbner, 1996: 29). Televizyon izleyicilerinin çoğu, tematik bağlam ya da karakter tiplerinin rolleri konusunda çok az seçme şansına sahiptir. Neredeyse şiddetten sakınma şansı bulunmamaktadır. Ayrıca, kanalların çoğalması, gerçek izlemenin daha geniş 181 farklılığını da yaratmamaktadır (Morgan ve Shanahan 1991’den aktaran Gerbner, 1996: 29). Haber ve eğlence programlarındaki şiddet, basitçe ifade özgürlüğü, izleyici tercihi ya da suç istatistikleri değildir. Medyada yer alan şiddet sıklığı, toplumdaki gerçek suç olgusunu seyrek olarak yansıtır; çünkü daha çok karmaşık üretme ve pazar makinalaşmasının ürünüdür. Birleşmiş şirketler, holdingler ve globalleşme makinalaşmayı hızlandırır (Gerbner, 1996: 31). Yoğunlaşma, üretimin buharlaşmasını, ölçek ekonomilerini getirmiştir. Dolayısıyla, dramatik bileşenlere vurgu yapmak, saldırgan uluslararası promosyon için en uygun olanıdır (Gerbner, 1996: 31). Ürünlerini satın alacakların az olması, program üreticilerini finans açığına zorlamaktadır. Bu, lisan (dil) üzerine eğilmeyi ve ihrac etmeyi beraberinde getirmektedir. Bu nedenle onlar, herhangi bir kültüre uygun olacak, herhangi bir dile çevrilmeye gerek kalmayacak dramatik bir bileşene gereksinim duymaktadırlar. İşte bu bileşen, “şiddet”tir. Seks ise, ikinci sırada gelmektedir, ama ironik olarak seks, çeşitli engelleme ve sınırlamalarla karşılaşmaktadır (Gerbner, 1996: 32). Şiddet eylemi, bağlamına göre kodlanmaktadır. Çoğunlukla iki ana başlıkta kodlamalar yapılmaktadır: a) komik ya da kurmaca b) gerçekçi ya da ciddi. Komik şiddetin, ciddi dersler verdiğine yönelik yeterli delil bulunmaktadır. Dolayısıyla, kazayla ilgili şiddeti atlamak kadar, komik şiddeti de atlamak temel bir analitik hataya sebeb verecektir (Gerbner vd., 1980a: 12). Televizyon dünyasının şiddet bağlamında kendine özgü bir içeriği bulunmaktadır. Örneğin çoğu saldırgan erkektir, beyazdır ve orta yaşlıdır. Saldırgan ve kurban, benzer demografik özelliklere de sahip olabilmektedir (Gerbner vd., 1980). Peki, şiddet gösterimiyle elde edilen net sonuç ne olacaktır? Bu sorunun yanıtını Gerbner ve Gross (1976: 192) ilk çalışmalarında vermiştir: “Risk ve Güvensizlik” duygusunu yükseltmek (farklı iktidar grupları için farklı), kurulu otoriteye bağlılığı ve boyun eğmeyi yükseltecektir. Sosyal düzene karşı, meşru olmayan güçlerce arasıra yöneltilen tehditlerden çok, söz konusu otoritenin kendi güç kullanımını meşrulaştıracaktır. Gerbner ve Gross’a göre (1976: 191) korku, evrensel bir duygudur ve patlamaya hazırdır. Sembolik şiddet, etkili bir şekilde yetiştirilmek için en ucuz yoldur. Buna karşılık ham şiddet, sembolik anlamlarından yararlanma başarısız olduğunda, şiddetin ritüelleştirilmiş olarak yayılması (kitlesel olarak üretilmiş dramalarda olduğu gibi, suçlarda ve doğal afet haberlerinde de), dünyadaki tehlike ve tehditlere yönelik abartılmış varsayımları yetiştirebilir ve koruma için talepleri beraberinde getirebilir (Gerbner ve Gross, 1976: 192). Bütün bu bilgiler şiddetin, Gerbner ve arkadaşlarının kuramsal yaklaşımları ve çözümlemelerinde çok önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Gerbner ve Gross (1976: 192) şiddet özelinde, sosyal gerçekliğin diğer görünümlerini soruşturmuşlardır. Çözümlemeler sonucunda televizyon, sosyal olarak işlevsellik mitine uygun olan varsayımları yetiştirmekte gözükmektedir. Sosyal kontrolün ve kültürlenmenin temel aygıtı olarak televizyon, erken zamanların devletindeki dinin yönetim gücü gibi, endüstriyel düzenin kurulu dini olarak işlev görmektedir. Kültürel Göstergeler Projesinin şiddeti ele alış biçimi bakış açısından televizyon korku, endişe ve güvensizlik hissi yetiştirerek güvenlik isteklerinin, sivil haklar ihlalleri ve baskıya karşı ilgi kalıntılarına daha ağır basan bir iklim yaratmaktadır. Ayrıca televizyon mesajları kadın, azınlık, yaşlılar, meslekler gibi konuların “geleneksel” kavramlarını yetiştirerek, özel iktidar hiyerarşisini korunmasına katkıda bulunmaktadır (Morgan, 1995: 110).” 182 Araştırmanın Yöntemi Araştırmada televizyon dünyasını tanımlamaya yönelik Mesaj Sistem Çözümlemesi ile Yetiştirme Çözümlemeleri yapılmıştır. Mesaj Sistem Çözümlemesi, toplam televizyon içeriğini temsilen 14-18 Nisan 2003 tarihleri arasında kalan 5 günlük dönemde atv ve Kanal D televizyonlarının ana haberleri üzerinde şiddet çözümlemesiyle gerçekleştirilmiştir. 14-18 Nisan 2003 tarihi rastlantısal olarak belirlenmiştir. Bir haftalık sürenin alınmasının nedeni, araştırmada kuram ve modelinden yararlanılan George Gerbner ve arkadaşlarının da benzer tercihte bulunmalarıdır. atv ve Kanal D ise çok izlenen televizyon kanalları arasında oldukları için seçilmiştir. 5 gün ve 2 kanal üzerinden 10 ana haber çözümlemesi gerçekleştirilmiştir. Çözümleme, ana haberi sunan spikerin ekranda göründükten sonra, ilk haberle ilgili ilk sözcük ya da görüntü ile son haberle ilgili son görüntü ya da sözcük arasını kapsamaktadır. Çözümlemede, Gerbner ve arkadaşlarının geliştirdiği Mesaj Sistem Çözümlemesi formunun şiddete yönelik bölümü kullanılmıştır. Şiddetin çözümlenmesinin nedeni, Gerbner ve arkadaşlarının çalışmalarının ilk yıllarında şiddet örneği üzerinde durmaları ve Türkiye’deki televizyonlarda yoğun olarak sunulmasıdır.3 Yetiştirme Çözümlemesi için saha araştırması ise, Mayıs ayının son haftası Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri üzerinde gerçekleştirilmiştir. Örneklem, rastlantısal örneklem yöntemiyle belirlenmiştir. Buna göre yüzde 20’lik bir dilim alınmıştır. Bu yüzdenin sayı karşılığı 133 yapmaktadır. Bu rakamın yüzde 56’sı (75) kadın yüzde 44’ü (58) ise erkek öğrencilerden oluşmuştur. Testler açısından bir noktayı anımsatmakta yarar bulunmaktadır: Gerbner ve arkadaşları, az ve çok izleyici ayrımını televizyon izleme süresi üzerinden yapmaktadırlar. Ancak, az ve çok izleme arasındaki sınıra yönelik herhangi bir süre vermemektedirler. Aksine, önemli olanın az ve çok izleme arasındaki fark olduğunu belirterek “kesme” işleminin yapılmasının yeterliliğine değinmektedirler. Araştırmada, 2 saat altı az izleyenler olarak belirlenirken 2 saat üstü televizyon izleyenler çok izleyenler olarak kabul edilmiştir. Bunun nedeni araştırmacının, Üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı başka bir çalışmada aynı oranın kabul edilmesidir. Bir Üniversite öğrencisinin günde ortalama 2 saat üstü televizyon izlemesi çok izleme olarak kabul edilebilir. Araştırmada p: 05 üstü çıkan testlerin anlamlı çıkmadığı kabul edilmiştir. Araştırmanın soru ve hipotezleri yinelemekten kaçınmaktan için bulgular sunulurken verilmiştir. Mesaj Sistem Çözümlemesi Bulguları ve Yorumları Mesaj Sistem Çözümlemesi bulguları, makalenin boyutunun genişlemesi nedeniyle tablosuz olarak sunulmuştur. Kanal D’de, içinde şiddet unsuru yer alan haberlerin oranı yüzde 54’tür. Şiddet haberlerinin yüzde 98’i ciddi olay içerikliyken, yüzde 2’si komik içerikli şiddetten oluşmuştur. Şiddet haberlerinin yüzde 10’unu tek kişinin yer aldığı olaylar oluşturmuştur. Yüzde 6’sına üç, yüzde 6’sına dört kişi katılırken yüzde 2’lik oranda 8, 10 ve 14’er kişi görülmüştür. Yüzde 6’sına 15 ve yüzde 2’sine 20 kişi katılmıştır. Şiddet haberlerinde yer alan askerlerin yüzde 21’i şiddet uygularken ve yüzde 8’i saldırıda bulunurken, yüzde 4’ü de hem şiddet uygularken hem de şiddete uğrarken görünmektedir. Polislerin ise yüzde 6’sı şiddet uygularken, yüzde 4’ü de savunma yaparken görünmektedir. Şiddete katılanların yüzde 56’sı tanınmış değildir. Yüzde 2’si tanınan kişilerden oluşmuştur. Şiddete katılanlardan alt SES’de olanların oranı yüzde 17’dir. Şiddet olaylarının geçtiği yerlerden İstanbul’un payı yüzde 15’tir. Antalya yüzde 2 paya sahip olmuştur. Olayların yüzde 58’inin yeri Irak’tır. Yüzde 2’si Yunanistan’da, 4’ü Keşmir’de, 6’sı dünyanın çeşitli kesimlerinde yer alırken yüzde 4’ü film görüntüsünden oluşmuştur. Şiddet yaşanırken kullanılan aletlerden 3 Daha önce yapılan bir çalışmada, ana haberlerde en çok şiddet öğesine rastlanılmıştır. Bkz. Özer, 2004. 183 bomba ve mermilerin bir arada kullanıldığı olayların oranı yüzde 4’tür. Silah yüzde 48, yumruk yüzde 12, balta yüzde 4, uçaksavar yüzde 2, araba kazası yüzde 2, yangın yüzde 8, kırbaç yüzde 2, çivi yüzde 4 oranında kullanılmıştır. Yumruk, tekme ve çeşitli aletlerin kullanıldığı olayların oranı yüzde 4 olurken; cop, sopa ve yumrukların kullanıldığı olayların oranı da yine yüzde 4 olarak belirmiştir. Haberlerde yer alan şiddetin yüzde 17’si adi olay olarak görülürken, savaşın payı yüzde 42 olmuştur. Siyasi protesto oranı ise yüzde 4’tür. Şiddet olaylarında ölümler açısından 11 haberin saptaması yapılırken, bunların yüzde 19’unda cinayet, yüzde 2’sinde de kaza görülmüştür. Şiddet olaylarında yaralama şekli açısından, cinayet girişiminin oranı yüzde 35, kaza yüzde 2, ciddi yaralama yüzde 2, spor yüzde 4, çarmıha germe yüzde 4 ve dayak yüzde 2 oranında saptanmıştır. Şiddet olaylarında yer alan gençlerin oranı yüzde 21, orta yaşlıların yüzde 6 ve karışık yüzde 46 olarak belirmiştir. Şiddet olaylarına katılan erkeklerin oranı yüzde 64 olarak görülmüştür. Haberlerde yer alan şiddetin gerçek şiddet olma oranı yüzde 83’tür. Gerçek olmayan yüzde 4, şaka yüzde 2’dir. Çözümleme yapılan haberlerde 1057 şiddet unsuruna rastlanılmıştır. Şiddet yer alan haberlerin sunum süresi, 1 saat 48 dakika 9 saniyedir. Şiddete katılanların sayısı ise 123’tür; bu rakam sayılamayanlar ve kodlanamayanlar dikkate alındığında daha da büyümektedir. Elde edilen bulguları değerlendirmek mümkündür: Şiddet haberleri Kanal D’de atv’ye oranla daha fazla yer almaktadır. Toplamda bakıldığında haberlerde şiddetin oldukça fazla yer aldığını söylemek mümkündür: Şiddet haberlerinin süresi iki saate yakındır. Ortalama beş gün üzerinden iki kanal itibariyle toplam haber süresi on saat olarak düşünüldüğünde, yüzde yirmiye yakın kısmının şiddet içerikli haber olması dikkat çekicidir. Bu süre içinde 1057 adet şiddet saptanması da anlamlıdır. Yine şiddet olaylarına katılanları ifade eden 123 azımsanmayacak bir rakamdır. Kaldı ki bu rakama sayılamayan ve kodlanamayanları da eklemek gerekmektedir. Bu tablo haberlerin şiddetle “yoğrulduğunu” vermektedir. Şiddet haberlerinin neredeyse tümü ciddidir. Bunun en önemli nedeni çözümlemenin haberler üzerinde yapılmasıdır. Haberler, haber değerliliği kriterleri esasında günün olumsuz olaylarını daha çok yansıtabilmektedir. Şiddet haberlerine konu olan olaylara katılanların sayıları da ilginçtir. 15’er ve 20’şer kişinin katıldığı olayların olması, şiddetin yoğunluğuna ve kitleselliğine dikkat çekmektedir. Şiddet haberlerinde polis çok fazla gözükmemektedir. Yer verilenler de Türkiye’den haberlerdir. Bunun en önemli nedeni şiddet haberlerinin en çok Irak savaşını konu almasıdır. Askerlerin, en azından polise oranla daha çok yer almasının ve şiddet uygular ve şiddete uğrar durumda görünmesinin nedenini de buna bağlamak mümkündür. Şiddete katılanlar daha çok, birbirlerini tanımamaktadırlar. Aynı zamanda tanınmış kişiler de değillerdir. Bunu iki açıdan değerlendirmek mümkündür: Öncelikle haber değerliliği esasında tanınmayan insanların ancak şiddet içerisinde olması gibi durumlarda haberlere konu olabildiklerini söyler. Bunun yanında, şiddetin tanınmayan sıradan insanlar arasında yaşandığını anlatır. Kaldı ki şiddete katılanlardan alt SES’de olanların oranı az değildir. Burada ilginç olan üst SES’den şiddete katılanların haberlerde yer almamasıdır. Burada üç nokta akla gelmektedir: Üst SES’den insanlar şiddete katılmıyor olabilir; katılsalar bile haberlerde yer verilmiyor olabilir; alt SES’de olanlar haberlerde ancak şiddet vs. durumlarda yer alabiliyorlar. Son önermenin akla daha uygun olduğunu belirtmek mümkündür. Şiddet olaylarının geçtiği yerlere bakıldığında da en çok Irak olduğu dikkat çekmektedir. Bunun en önemli nedeni, savaşın bir ölçüde tamamlandığı dönem olmasına karşın, Irak’taki durumun hala haber değerliliği açısından önemli olmasıdır. Görüntüler savaş zamanından kalma olabilirken, Irak’ın o günkü halini de içermektedir. 184 Irak’ı, İstanbul takip etmektedir. Bu, Türkiye açısından olağandır. Medya kurumlarının merkezlerinin İstanbul’da olması, olağanlığın göstergesi olarak alınabilir. Öte yandan, şiddet olaylarında kullanılan aletlerden –ne ile şiddet yapılmakta?silah en çok görülmüştür. Bunun da nedeni, Irak savaşı görüntülerinde silahlarla ateş edilmesidir. Ancak, başka aletler de kullanılmıştır. Örneğin baltayla biri öldürülmüştür. İnsanlar birbirlerini kırbaçlamaktadırlar. Bombalar, molotof kokteyli, taş, sopa, yumruk, uçaksavar… Bütün bunlar yan yana konduğunda, kocaman bir anlamsal buzdağı oluşturmaktadır: “İnsanlar birbirlerini ve kendilerini şiddetle tüketiyorlar.” Şiddet gerekçelerine bakıldığında, yine savaşın en çok yer aldığı görülmektedir. Adi olaylar ise savaş haberlerinden sonra gelmektedir. Siyasi protesto haberine de yer verilmiştir. Ölüm nedenlerinde kasıt unsuru vardır; cinayetler işlenmektedir. Yaralama nedenleri arasında da en çok cinayet girişimi dikkat çekmektedir. Şiddete katılanlar açısından yapılan saptamalar, en çok gençlerin katıldığını söylemektedir. Ancak bazı görüntülerde her kuşaktan insanlar da yer almıştır. Şiddete katılanların cinsiyetlerine bakıldığında ise, erkeklerin kadınlardan fazla olduğu ortaya çıkmıştır. Bu, şiddetin erkekler arasında daha fazla yaşandığını söylemektedir. Şiddetin gerçeklik boyutu da, gerçek şiddetin çok olduğunu söylemiştir. Bu sonuç olağandır; televizyon haberleri daha çok gerçekte yaşanan olayların haberleridir!.. Bu çözümlemelerden hareketle, televizyon dünyasının (the world of television) şiddet yoğun bir dünya olduğunu söylemek mümkündür. Haberlerde neredeyse her türlü fiziksel şiddet görüntüsü yer almaktadır. Bunun anlamı insanlara, onların tehlikeli bir dünyada yaşadıklarını anımsatmak, bilinç altlarına yerleştirmek olabilir. Haberi yapan muhabirin kendisi bunu doğrudan düşünüyor olmayabilir. Ancak televizyon şiddetinin verdiği ve izleyicinin beynine ektiği olgu bu yöndedir (Gerbner ve Gross, 1976, Gerbner vd, 1994). Yetiştirme Çözümlemesi Bulguları ve Yorumları 1. “Genel olarak söylersek Günümüzde tehlikeli bir dünyada yaşamaktayız ifadesine katılım derecenizi belirtiniz.” H0: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının Günümüzde tehlikeli bir dünyada yaşamaktayız ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi yoktur. H1: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının Günümüzde tehlikeli bir dünyada yaşamaktayız ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi vardır. Tablo 1: 1. Yetiştirme Testi Sonucu Izleme Az Çok Toplam Frekans Yüzde Frekans Yüzde Frekans Yüzde χ 2 : 1.444 sd: 1 p: 0.2 r: -0.30 Katilmiyorum 6 10,3% 12 17,9% 18 14,4% Katiliyorum 52 89,7% 55 82,1% 107 85,6% Toplam 58 100,0% 67 100,0% 125 100,0% Birinci Yetiştirme testi sonucu Tablo 1’de sunulmuştur. Test anlamlı çıkmamış ve Yokluk Hipotezi reddedilmemiştir. 2. “Genel olarak söylersek Günümüzde insanlara güvenilemez ifadesine katılım derecenizi belirtiniz.” H0: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının Günümüzde insanlara güvenilemez ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi yoktur. 185 H1: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının Günümüzde insanlara güvenilemez ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi vardır. Table 2: 2. Yetiştirme Testi Sonucu Izleme Az Çok Toplam Frekans Yüzde Frekans Yüzde Frekans Yüzde χ 2 : 0.003 sd: 1 p: 0.9 r: 0.01 Katilmiyorum 15 32,6% 18 32,1% 33 32,4% Katiliyorum 31 67,4% 38 67,9% 69 67,6% Toplam 46 100,0% 56 100,0% 102 100,0% İkinci Yetiştirme testi sonucu Tablo 2’de sunulmuştur. Bu test de anlamlı çıkmamış ve Yokluk Hipotezi reddedilmemiştir. 3. “Genel olarak söylersek Birçok insan eline fırsat geçtiğinde dürüst olmak yerine, sizden yararlanmaya çalışır ifadesine katılım derecenizi belirtiniz.” H0: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının Birçok insan eline fırsat geçtiğinde dürüst olmak yerine, sizden yararlanmaya çalışır ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi yoktur. H1: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının Birçok insan eline fırsat geçtiğinde dürüst olmak yerine, sizden yararlanmaya çalışır ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi vardır. Table 3: 3. Yetiştirme Testi Sonucu Izleme Az Çok Toplam Frekans Yüzde Frekans Yüzde Frekans Yüzde χ 2 : 1.863 sd: 1 p: 0.1 r: 0.30 Katilmiyorum 15 34,1% 11 21,6% 26 27,4% Katiliyorum 29 65,9% 40 78,4% 69 72,6% Toplam 44 100,0% 51 100,0% 95 100,0% İkinci Yetiştirme testi sonucu Tablo 3’de sunulmuştur. Televizyonu çok izleyenlerin yüzdesi az izleyenlerinkinden fazla çıkmasına karşın, test anlamlı çıkmamış ve Yokluk Hipotezi reddedilmemiştir. 4. “Genel olarak söylersek İnsanlar yardımcı olmak yerine kendilerini düşünürler ifadesine katılım derecenizi belirtiniz.” H0: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının İnsanlar yardımcı olmak yerine kendilerini düşünürler ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi yoktur. H1: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının İnsanlar yardımcı olmak yerine kendilerini düşünürler ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi vardır. 186 Table 4: 4. Yetiştirme Testi Sonucu Izleme Az Çok Toplam Frekans Yüzde Frekans Yüzde Frekans Yüzde χ 2 : 0.263 sd: 1 p: 0.6 r: 0.12 Katilmiyorum 10 20,8% 10 16,9% 20 18,7% Katiliyorum 38 79,2% 49 83,1% 87 81,3% Toplam 48 100,0% 59 100,0% 107 100,0% Dördüncü Yetiştirme testi sonucu Tablo 4’de sunulmuştur. Test anlamlı çıkmamış ve Yokluk Hipotezi reddedilmemiştir. 5. “Genel olarak söylersek Geceleri yalnız yürümek tehlikelidir ifadesine katılım derecenizi belirtiniz. H0: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının Geceleri yalnız yürümek tehlikelidir ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi yoktur. H1: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının Geceleri yalnız yürümek tehlikelidir ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi vardır. Table 5: 5. Yetiştirme Testi Sonucu Izleme Az Çok Toplam Frekans Yüzde Frekans Yüzde Frekans Yüzde χ 2 : 0.279 sd: 1 p: 0.6 r: -0.11 Katilmiyorum 14 28,6% 19 33,3% 33 31,1% Katiliyorum 35 71,4% 38 66,7% 73 68,9% Toplam 49 100,0% 57 100,0% 106 100,0% Beşinci Yetiştirme testi sonucu Tablo 5’de sunulmuştur. Test anlamlı çıkmamış ve Yokluk Hipotezi reddedilmemiştir. 6. “Genel olarak söylersek İnsanlar kendilerini güvende hissetmiyordur ifadesine katılım derecenizi belirtiniz. H0: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının İnsanlar kendilerini güvende hissetmiyordur ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi yoktur. H1: Televizyon izleme yoğunluk oranlarının İnsanlar kendilerini güvende hissetmiyordur ifadesine katılıp katılmama açısından etkisi vardır. Table 6: 6. Yetiştirme Testi Sonucu Izleme Az Çok Toplam Frekans Yüzde Frekans Yüzde Frekans Yüzde χ 2 : 0.065 sd: 1 p: 0.7 r: -.0.05 Katilmiyorum 12 25,5% 15 27,8% 27 26,7% 187 Katiliyorum 35 74,5% 39 72,2% 74 73,3% Toplam 47 100,0% 54 100,0% 101 100,0% Altıncı Yetiştirme testi sonucu Tablo 6’da sunulmuştur. Test anlamlı çıkmamış ve Yokluk Hipotezi reddedilmemiştir. Test sonuçlarına bakıldığında altı testin de anlamlı çıkmadığı anlaşılmaktadır. Bu sonuç televizyonun yetiştirme rolünün Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri üzerinde olmadığını ortaya koymaktadır. Ancak sonuçları Türkiye’de televizyonun yetiştirme rolü olmadığı yönünde değerlendirmek doğru olmayacaktır. Sonuç ve Değerlendirme Bu yazıda, televizyonun insanların dünya algılamaları ve sosyal gerçeklik tanımlamalarına olan (yetiştirme) rolü incelenmiştir. Bu yönde yapılan testler televizyonun yetiştirme rolünün olmadığını ortaya koymuştur. Ancak, bu araştırmanın sonuçlarını genelleştirmek ve televizyonun yetiştirme rolü yoktur demek doğru olmayacaktır. Araştırmanın genelleme özelliği bulunmamaktadır; sadece bir grup Üniversite öğrencisi üzerinde yapılmıştır. Ayrıca yapılan bazı çalışmalarda farklı sonuçlar elde edilmiştir. Batmaz’ın yaptığı çalışmada (1986), televizyonun belli ölçüde yetiştirme rolü olduğu saptanmıştır. Batmaz ve Aksoy’un çalışmalarında (1995), yetiştirme delilleri yakalanmıştır. Özer’in gerçekleştirdiği bir çalışmada televizyonun başka bir grup Üniversite öğrencisi üzerinde yetiştirme rolü ortaya çıkmıştır (Özer, 2004). Ayrıca şiddet örneği açısından lise öğrencileri üzerinde de televizyonun yetiştirme rolü olduğu ortaya konmuştur (Özer, 2005). Bunun yanında yüksek eğitime sahip çalışanlar üzerinde de benzer durum ortaya çıkmıştır (Özer, 2005a). Şu açıklama konunun anlaşılmasını sağlayabilir: “Gerbner ve arkadaşları bir çalışmalarında yetiştirme deliline ulaşamasınlar. Bu sonuç, televizyonun yetiştirme rolü yoktur demez.” Bu anlamda, yeni çalışmaların gerçekleştirilmesi önemli olabilir. Yeni çalışmaların Yetiştirme Kuramına yönelik yapılan eleştiriler bağlamında yapılması önem taşımaktadır. Bazı noktalara dikkat çekmek çalışma yapmak isteyenlere yararlı olabilir. Örneğin şiddet çözümlemesinde “televizyondaki şiddetin gerçek yaşamdaki şiddetten fazla olup olmadığı” akla gelebilir. Bunun yanıtını vermeden şu açıklamayı yapmak doğru olacaktır: Yetiştirme Kuramı açısından önemli olan, televizyonun şiddet sunup sunmadığıdır. Ya da şiddet sunumunun televizyonda en çok sunulanlar arasında olup olmadığıdır. Yanıt açısından ise şu açıklama yapılabilir: Bir çalışmada yapılan karşılaştırmalar televizyondaki şiddet sunumunun gerçek yaşamdakinin çok üstünde olduğunu ortaya koymuştur (Özer, 2004). Ancak önemli bir nokta da şudur: Televizyonun şiddet sunumu yapmadığı anlaşılsa bile, televizyonun yetiştirme rolünün olmadığı söylenemez. Bu durumda en çok gösterilenler bağlamında (ekme durumu) yetiştirme olabilir. Örneğin Türkiye’deki televizyonlarda dini motiflerin oldukça fazla gösterildiği dikkat çekmektedir. Cinsellik sunumu da yoğun olarak yapılmaktadır. Yeni çalışmalar bu yönde kurgulanabilir. Şiddet örneği açısından önemli olan başka bir nokta da, televizyondaki şiddet sunumunun “çok sınırına” ne kadar sunumla girdiğidir. Yetiştirme Kuramı televizyonun geniş insan toplulukları için olumsuz olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sonuç, şiddet örneği açısından yorumlandığında “hiç gösterilmemesinin gerektiğini” ve şiddetin televizyonda ancak ve ancak “eğitim amaçlı programlarda” kullanılabileceğini vurguladığı önerilebilir. Gerbner ve arkadaşlarının şiddet kullanımının endüstrinin çıkarlarına uyduğunu söylemelerinin reddedilebilecek bir yanı bulunmamaktadır. Burada değinilmesi son derece önemli olan bir nokta da Yetiştirme Kuramı üzerine yapılacak değerlendirmelerle ilgilidir. Gerbner ve arkadaşlarının oldukça fazla çalışmaları yayınlanmıştır. Bu çalışmaların çok azına Türkiye’de ulaşılabilmektedir. Bazı çeviri metinlerde Yetiştirme Kuramına ilişkin “çok çok sınırlı” oranda bilgi yer almaktadır. Bu çevirilerden Yetiştirme Kuramını anlamanın yeterli olmadığını söylemek mümkündür. Yetiştirme Kuramını reddetmek için başlangıcından bugüne geldiği 188 noktada anlamanın ve değerlendirme yapmanın bir “zorunluluk” olduğu da söylenebilir. Ayrıca bu alanda Gerbner ve arkadaşlarının yaklaşımları çerçevesinde çalışmalar yaparak değerlendirme yapmak yararlı olacaktır. Yetiştirme Kuram ve Çözümlemesine getirilen en yoğun eleştiri metinlerinden birinin Erdoğan’ın çalışması (1998) olduğu söylenebilir. Ancak bu çalışmasında Erdoğan satır aralarında da olsa, deyim yerindeyse “kuramın hakkını vermekten” geri durmamıştır. Bu anlamda bir değerlendirme de Lewis’tan (1997) gelmiştir. Yetiştirme Kuramı, Araçsalcı Yaklaşım ve bir ölçüde Gündem Belirleme Yaklaşımıyla birlikte kitle iletişim araçlarının toplam rolünü açıklayan 3 yaklaşımdan biridir. Lewis’ın da belirttiği gibi, “Bu azımsanamaz!” Yetiştirme Kuramı dünyadaki bir çok ülkede gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de de bazı çalışmalar yapılmıştır. Ancak Türkiye’de bu yönde yapılacak çalışmaların kişiyle sınırlanmaması ve gelenekselleştirilmesinde yarar bulunmaktadır. Kültürel Göstergeler Projesi hakkında fikir yürüteceklerin Projenin bileşenlerinin anlamını “çok iyi özümsemeleri” gerektiği de belirtilebilir. Bundan önce Gerbner’ı böyle bir proje üretmeye götüren düşünsel süreci anlamak yararlı olacaktır. Kurumsal Süreç Çözümlemesi bileşeninin önermelerinin medyanın genel ve mevcut durumuyla bir arada düşünülerek anlamlandırılması yararlı olacaktır. Mesaj Sistem Çözümlemesi önermelerinin anlaşılması için televizyon içeriğinin dikkatli bir şekilde izlenmesi gerekir. Ve Yetiştirme Çözümlemesi: Bugün birçok insanın kafasında bir “Amerika” resminin olduğu söylenebilir. Ancak “birçok insanın” hepsinin Amerika Birleşik Devletleri’ni gördüğünü söylemek mümkün değildir. Sözü edilen “resim” Yetiştirme Kuramı ve Çözümlemesinin önemini ortaya koymaktadır. Nitekim “resmi” insanların kafasına yerleştiren, öncelikle televizyondur. KAYNAKÇA Batmaz, V. (1986). Bir Kitle İletişim Aracı Olarak Televizyonun Siyasal ve Toplumsal Etkileri: Ampirik Bir Model Denemesi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü: Yayınlanmamış Doktora Tezi. Batmaz, V. ve A. Aksoy (1995). Türkiye’de Televizyon ve Aile, T.C. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu. Erdoğan, İrfan (1998). “Gerbner'in Ekme Tezi ve Anlattığı Öyküler Üzerine Bir Değerlendirme”, Kültür ve İletişim, 1(2): 149-80. Gerbner, George (1973). “Cultural Indicators: The Third Voice”, içinde Communication Technology and Social Policy, Ed. George Gerbner vd., John Wiley and Sons: 555-73. Gerbner, George (1990). “Epilogue: Advancing on the Path of Righteouness (Maybe)”, içinde Cultivation Analysis: New Directions in Media Effects Research, Ed. Nancy Signorielli ve Michael Morgan, Sage Publication: 249-62. Gerbner, George (1993). “Miracles’ of Communication Technology: Powerful Audiences, Diverce Choices, and Other Fairy Tales”, içinde Illuminating the Blind Spots, Ed. Janet Wasko, Ablex. Gerbner, George (1996). “The Hidden Side of Television Violence”, içinde Invisible Crisis, Ed. Herbert Schiller vd., Colorado Westview Press: 27-34. Gerbner, George ve Lary Gross (1976). Living with Television: The Violence Profile”, Journal of Communication, 26(2): 173-99. Gerbner, George vd. (1979). “The Demonstration of Power: Violence Profile No: 10”, Journal of Communication, 29(3): 177-96. Gerbner, George vd. (1980). “Aging with Television: Image on Television Drama and Conceptions of Social Reality”, Journal of Communication, 30(1): 37-47. Gerbner, George vd. (1980a). “The Mainstreaming of America: Violence Profile No:11”, Journal of Communication, 30(3): 10-29. Gerbner, George vd. (1982). “Charting the Mainstream: Television's Contributions to Political Orientations”, Journal of Communication, 32(2): 100-27. 189 Gerbner, George vd. (1984). “Political Correlates of Television Viewing”, Public Opinion Quarterly, 48: 283-300. Gerbner, George vd. (1986). “Living with Television: The Dynamics of the Cultivation Process”, içinde Perspectives on Media Effects, Ed. Jennings Bryant ve Dolf Zillmann, Lawrence Erlbaum: 17-40. Gerbner, George vd. (1994). “Growing up with Television: The Cultivation Perspective”, içinde Media Effects: Advances in Theory and Research, Ed. Jennings Bryant ve Dolf Zillmann, Lawrence Erlbaum: 17-41. Lewis, Justin (1997). “İzlerkitle”, içinde Kitle İletişim Kuramları (Okuma Parçaları), Der. ve Çev. Erol Mutlu, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi: 25-32. Morgan, Michael (1995). “The Critical Contribution of George Gerbner”, içinde A Different Road of Taken, Ed. John A. Lent, WestviewPress: 99-117. Morgan, Michael ve Nancy Signorielli (1990). “Cultivation Analysis: Conceptualization and Methodology”, içinde Cultivation Analysis: New Directions in Media Effects Research, Ed. Nancy Signorielli ve Michael Morgan, Sage Publication: 13-34. Morgan, Michael ve James Shanahan (1991). “Television and the Cultivation of Political Attitudes in Argentina”, Journal of Communication 41(1): 88-103. Morgan, Michael ve James Shanahan (1992). “Comparative Cultivation Analysis Television and Adolescents in Argentina and Taiwan”, içinde Mass Media Effects Across Cultures, Ed. Felipe Korzenny vd., Sage Publication: 173-97. Özer, Ömer (2004). Yetiştirme Kuramı: Televizyonun Kültürel İşlevlerinin İncelenmesi, Anadolu Üniversitesi Yayınları, No: 1578. Özer, Ömer (2005). “Yetiştirme Kuramının Eleştirel Bağlamında Değerlendirilmesi: Televizyonun Rezonans Etkisine Dair Bir Araştırma”, Kültür ve İletişim, 8(1): 127161. Özer, Ömer (2005a). “The Cultivation Theory: A Research Regarding The Television’s Cultural Role”, Sunulmuş Bildiri, 3rd Communication in the Millenium: A Dialoque Between Communication Scholars. Potter, W. James (1999). On Media Violence, Sage Publication. Shanahan, James ve Michael Morgan (1999). Television and its Viewers Cultivation Theory and Reseearch, Cambridge University Press. Signorielli, Nancy (1991). “Adolescents and Ambivalence Toward Marriage A Cultivation Analysis”, Youth and Society, 23(1): 121-49. Signorielli, Nancy ve Susan Kahlenberg (2001). “Television's World of Work in the Nineties” Journal of Broadcasting and Eletronic Media, 45(1): 4-22. Signorielli, Nancy (2004). “Aging on Television: Message Relating to Gender, Race, anad Occupation in Prime Time”, Journal of Broadcasting and Electronic Media, 48(2): 279-301. 190 KİTLE İLETİŞİM SÜRECİNDE TOPLUMSAL GERÇEKLİK VE İKTİDARIN KURGUSU Barış Çoban ÖZET Toplumsal gerçeklik ve iktidarın “kurgusal” gerçekliği arasında bir kopukluk vardır ve iktidar çatışmasının düğümlendiği yer tam da bu noktadır. İktidarın gücü ve toplumsal yapının eleştirelliği arasındaki çelişki, kurgu ve gerçek ilişkisiyle üst üste biner. Bu anlamda toplumsal sınıfların gerçekliğinin üretilmesi ve kitle iletişiminin bu amaçla yoğun olarak kullanılması aynı zamanda iktidarın üretilmesi ve yenidenüretilmesi olarak görülebilir. İktidar kendi yapısının yeniden-üretimi için kendi üretimi olan bir “kurgusal gerçeklik” yaratmak ve bunu topluma iletişimsel yapılar ile aktarmak zorunluluğundadır. İletişim sürecinin kurgu -yanılsama- ve gerçek bağlamında değerlendirilmesi toplumsal iletişim biçimlerinin farklı bir açıdan çözümlenebilmesini sağlayacaktır. Anahtar sözcükler: iktidar, gerçek, kurgu ABSTRACT There is a break between social reality and “fictional” reality of power and this is the curicial point of power struggle. The contradiction between the capacity of power and the critique of social structure overlaps fiction and real relationship. In this respect, to produce the reality of social classes and to use mass media for this purpose could be regarded as to produce and reproduce power as well. Power has to create “fictional reality” in order to reproduce itself and transfer it to the society by using mass media. Analysing communication process in the context of fiction –illusion- and reality gives the opportunity of analysing social communication from a different point of view. Key words: power, reality, fiction 1. GİRİŞ İnsan kendi gerçekliğinin karşısına hiçbir zaman dolayımsız bir şekilde çıkamaz, kendi gerçekliğini dolayımlamalar olmadan tanıyamaz. İnsan doğadan kopuşunun, ilksel yabancılaşmasının zorunlu bir getirisi olarak herşeyi bir dolayımlama ile tanır. Bu süreçte başlangıçta en önemli -ve zorunlu- dolayımlayıcı simgesel bir yapılanımda olan dildir. İnsani özne varoluşu da dolayımlamalarla olasıdır, gerçekliğine ancak kurgusal olan –dil, söylem gibi- dolayımlayıcı yapılar aracılığıyla ulaşabilir. Söylem nötr bir aktarıcı olmadığı için aktarım sürecinde yaşananlar gerçeğin ikinci –mitoloji, din, ideoloji- bir dolayımdan, yabancılaşmadan, sonra aktarıldığını gösterir. Gündelik yaşamımızda en az ikili dolayımdan geçmemiş bir bilgiye erişmek olanaksızdır. Gerçek her zaman için simgeleştirme işleminin kırılmalarını, eksikleri taşıyan bir yapıdadır. 2. İKTİDAR İLİŞKİLERİ BAĞLAMINDA GERÇEK VE KURGU İnsanın varoluşu, içinde yaşadığı koşullar tarafından belirlenir ve iktidar ilişkileri tarafından belirlenen toplumsal yapının gerçekliği -yanılsamalı bir biçimdeinsanın gerçekliği haline gelir. Ancak iktidar ilişkileri bakımından ele alındığında toplumsal yaşamın gerçekliğinde kırılma, yerinden çıkma ve kopmalar görülmesi olasıdır: İktidar ve toplum arasındaki yarılma -ideolojiden soyunuk görünen ve kitle iletişim araçlarının yoğun olarak aktardığı- gerçekliğin sorgulanmasını beraberinde getirir. Toplumsal gerçeklik ve iktidarın gerçekliği, daha doğrusu kurgusu, arasındaki bir gerilim vardır, iktidar çatışmasının gerçekleştiği yer tam da bu düğüm noktasıdır. İktidarın gücü ve toplumsal yapının eleştirelliği arasındaki çelişki, kurgu ve gerçek ilişkisiyle üst üste biner. Bu anlamda toplumsal sınıfların gerçekliğinin üretilmesi ve 191 kitle iletişiminin bu amaçla yoğun olarak kullanılması aynı zamanda iktidarın üretilmesi ve yeniden-üretilmesi olarak da görülebilir. Egemen iktidar kendi yapısının yenidenüretimi için kendi üretimi olan bir -kurgusal- “gerçeklik” yaratmak ve bunu topluma iletişimsel yapılar ile aktarmak zorunluluğundadır. İletişim sürecinin kurgu -yanılsamave gerçek bağlamında değerlendirilmesi toplumsal iletişim biçimlerinin farklı bir açıdan çözümlenebilmesini sağlayacaktır. Gerçekliğe ulaşmak dolayımlamaların, kesintilerin, yerinden çıkmaların ve kopmaların sonucunda olur, bu nedenle ulaşılan her gerçeklik eksiklikler, boşluklar taşır. Sonuçta gerçekliğe kurgusal araçlarla ve kurgusal bir süreçle ulaşmaya çalıştığımız için her ulaşma çabası daha en başında yaralanmıştır ve belki de olanaksızlıkla imlenmiştir. Ancak temelde önemli olan zorunlu olarak kurgusal bir yapılanıma sahip olunsa da bu gerçekliği kimin, hangi amaçla kurguladığıdır. “Lacan çarpıtma ve\veya başka türlü göstermenin başlı başına açıklayıcı olduğunu iddia ederken şunu kasteder: Gerçekliğin kesin temsilinin çarpıtılışı yoluyla ortaya çıkan şey, gerçektir –yani etrafında toplumsal gerçekliğin yapılandığı travmadır” (Zizek,2002a;78). Bu bağlamda gerçek, bir çarpıtma işleminin sonucunda elde edilir. Gerçek her zaman için simgeleştirmenin, daha doğrusu kurgulama işleminin açıkta bıraktığı alanları, eksikleri taşıyan bir aktarımdır, dilin sürekli bir deviniminin, akışının ürünü olarak gerçek, dil gibi bir kapanma yaşamaz ve onunla beraber bir devinim ve akış içersindedir. Buna bağlı olarak gerçeğin, simgesel/kurgusal dilin akışında belirlendiği söylenebilir. Gerçeğin kurgu dolayımıyla işlemesi ve kurgusal araçlar dolayımıyla gerçeğe erişilebilmesi, gerçeğin kurguya içkin olduğunu göstermez. Çünkü gerçek ile kurgu arasında bir gerilim vardır, “gerçek tam da simgeselin kavrayışına direnen ve ondan kaçan, dolayısıyla simgesel içinde ancak ondaki bozukluklar kılığına girerek tespit edilen şeydir. Kısacası gerçek, simgesel yasanın nedenselliğini bozan namevcut nedendir” (Zizek,2002a;41). Kurgu ile gerçek arasındaki gerginlikte, gerçek kendisini kurgu içersinde kurgusal kırılmalar, bozukluklar, yerinden çıkmalar vb. olarak gösterir. Kurgu, gerçekliğin metnini ele alır ve kes-yapıştır işlemleriyle yeni bir gerçeklik yaratır, kurgunun derin yapısı, ideolojik öncüllerin belirlemesi altındadır, ancak kendisini yüzey yapıda gerçeklik gibi sunar, nesnel genel-geçer bir yapılanım olarak yansıtır, gerçeklikle yer değiştirebilecek yetkinliktedir ve onun maskesini taşır. Kurgunun, yüzey yapıda gerçeklikle benzeşmesi ve egemen ideolojik öncüllerden hareket ederek, kendisini toplumsal pratiklerde ideolojik aygıtlar aracılığıyla aktarması, onu toplumsal belirleyenlerden ve yeniden-üretici güçlerden biri haline getirir. Kurgu simgesel alanın bir ürünüdür, simgeler aracılığı ile yapılanır. Simgesel alandaki iktidar, yani söylemsel alanda –tüm düşünsel pratikler bağlamındahegemonyayı elinde bulunduran güç toplumsal gerçekliği yapılandırır, üretir. Ricoeur’a göre sanat ve dildeki tüm simgeler aynı göndergesel iddiayı taşır: “gerçekliği yeniden yapmak”. İktidarın simgesel alan üzerindeki denetimi toplumsal pratikler bağlamında simgesel olanın maddileşmesi, aynı zamanda iktidarın da maddileşmesidir. “Söylemden praksise tüm geçişler, kurgunun... kendi dışına doğru bu ilk genişletilmesinden sökün eder” (Ricoeur,1999;179). Simgesel düzende toplumsal öznelerin varoluşu bakımından “öteki”, merkezi önemde bir yere sahiptir. Öteki olmadan öznenin varoluşu olası değildir; “kendi kimliğimi tanımlamak için Öteki Özne’ye ihtiyaç duyarım” (Zizek,2002b;97). Öznenin kendisini tanıması Lacancı ayna bağlamında ancak ötekinin varoluşu ve onun eksik yapısı ile mümkündür. İktidar da öznelerin karşısına ‘öteki’ olarak çıkar, “büyük Öteki” olarak iktidarın denetiminde kurgu, toplum için alternatifi olmayan ‘zorunlu gerçeklik’miş gibi sunulur. Simgesel bağlamda “büyük Öteki, toplumsal düzenin ikamesi olarak” (Zizek,2002a;254) görülebilir, Freudyen anlamda “babanın iktidarına, yasasına”, yani genel anlamıyla “iktidar”a gönderme yapar. İktidarın kurgusu içerisinde 192 öznenin yaşantıladığı gerçeklik, iktidarın aynasında öznenin kendisini bir bütünlük olarak gördüğü yanılsamadır; aslında iktidarın aynasında özne yerinden çıkmış, parçalanmış bir yapıdadır ve toplumsal denetimi sağlayan panoptik bir hapishanede ya da tımarhanede özgürlüğünü yaşadığı yanılgısına sahiptir. İktidar kendi yapısının yeniden-üretimi için kendi üretimi olan bir “gerçeklik” yaratmak ve bunu topluma sunmak zorunluluğundadır. Bu bağlamda iktidar, toplumsal gerçekliği kurgulamak –kurguyu toplumsal gerçeklik haline getirmek- ve toplumsalın düşünyapısını (bilinç ve bilinçdışını) bu kurguya göre biçimlendirmek için çalışır, bu nedenle de tüm ‘yanılsamalı doğallığına’ karşın “sosyal gerçekliğimiz de... radikal anlamda simgesel olarak kurulmuş”tur (Zizek,2005a;76). İktidarın gerçeği bir çok dolayımlamayı ve sınıfsal olarak kopma ve çarpıtmaları içerir, tüm sınıflar için tümel bir ‘yapısal zorunluluk’ olarak sunulan bu gerçek, toplumsal iletişim süreci içerisinde kitle iletişim araçları ile sürekli olarak yeniden-üretilir. “...İktidar içerisinde, bu iktidardan yola çıkarak ve bu iktidar yoluyla işleyen belirli bir gerçeklik ekonomisi olmadan iktidar uygulaması olamaz. İktidar tarafından hakikat üretimine bağlı kılınırız ve ancak hakikat üretimi yoluyla iktidar uygulayabiliriz” (Foucault,2002;38). İktidarın işleyişinde temel bir öneme sahip olan “gerçek ekonomisi” tüm ideolojik aygıtlar tarafından, özellikle de kitle iletişim araçlarınca kullanılır. Bu süreç sonrasında ise toplumdan iktidarın kurgusal gerçekliğini yeniden üretmesi ve tüm toplumsal pratiklerini bu kurgusal gerçekliğe göre örgülemesi sağlanır. İktidarın kurgusal gerçeği kurumsallaşır ve tüm yaşam alanlarına nüfuz eder. İktidarın hegemonik yapısına göre kendini kurgulayan, aynı zamanda "özgür bir seçim yapma yetisine sahip olduğunu düşünen özne psikotik bir öznedir" (Zizek,2002a:180). Özne -ya da toplum, çünkü “bireysel psikoloji daha baştan ve eşanlı olarak bir toplumsal psikolojidir” (Enriquez,2005;63)- içerisinde yaşadığı iktidarın kurgusunu içselleştirir ve tüm seçimlerini kendisinin belirlediğini ve özneye ait özgür/özerk bir alan içerisinde yapılandırdığını, benliğinin ve yaşamının kendi ürünü olduğunu yanılsamalı bir biçimde düşünür. Gerçekte ise öznenin kendisini gördüğü ayna “büyük Öteki”nin, iktidarın aynasıdır, gerçeklik diye yaşantıladığı ise iktidarın kurgusudur. Bilim-kurgu filmi olan “Bıçak Sırtı” (Blade Runner, Ridley Scott, 1982) benzer bir sorunla uğraşır, bu kara ütopyanın içersinde hiç kimse –insan mı yoksa robot mu olduğuna dair farkındalığa sahip olmadığı için- kendi varlığının ve anılarının gerçekliğinden emin olamaz, herşey yerinden çıkmıştır ve hiçliğin etrafında uçuşmaktadır, varoluş ve gerçeklikle ilgili olarak geride hep bir soru işareti kalır. “Bizim, insani anılarımız da, hepimizin bireysel mitlerimizi oluşturan unsurları büyük Öteki’nin hazinesinden ödünç almamız anlamında, “dışarıdan yerleştirilmiş” değil midir? Kendimiz konuşmadan önce, Öteki’nin söylemi tarafından konuşturulmaz mıyız? Anılarımızın doğruluğuna gelince, Lacan’a göre, doğruluk bir kurgu yapısında değil midir? Bileşenleri uydurulmuş ya da dışarıdan yerleştirilmiş olsa, “aslında bizim” olmasa bile, “bizim” olan, bunları öznelleştirme biçimimizdir, bunları kendi simgesel evrenimizle bütünleştirme biçimimizdir (Zizek,2002a;100). Öznenin “farkındalığa” sahip olmaması iktidarın yeniden-üretilmesinin ön koşullarındandır, ancak farkındalığa sahip olan öznenin, özgürlüğü yaşamadığının bilincinde olmasına rağmen, iktidarın kurgusunun dışına çıkmanın getireceği tehlikeler nedeniyle bu durumu kabullenmesi açıklanması zor sorunlardan biridir. İçinde yaşadığı kurgunun kendiliğini ele geçirmesine izin vererek, özne kendi varoluşsal bütünlüğünün –bu bütünlük kurgusal da olsa- tehdit altında olmasından sakınır. Özne özgürlükten kaçar, kitle iletişim araçları bu kaçışın yolunu ve yöntemlerini sağlayan renkli bir ayna işlevi görür. Bu yolla da ‘nevrotik’ özne “doyum vermeyen gerçeklikten, daha haz verici olan fantezi dünyasına” (Freud,1999;132) kaçar, böylelikle ölüm korkusunu da reddetme şansını elde eder. Ayrıca yeni iletişim teknolojileri bize “hafızamızı silme şansı sunar... bu bağlamda elektronik medya yaşamın komik bir tahayyülünü, geri alınabilen hatalar ve açık 193 seçenekler tahayyülünü fazlasıyla yaşama geçirme avantajına sahiptir” (Zizek,2005b;2). Toplumsal gerçeklik yeni iletişim araçları ile birlikte iktidarın denetimindeki bir bilgisayar oyununa benzemeye başlar, insanlar maddi yaşamdan kopar ve sürekli olarak kendini tekrar eden, sonu olmayan bir oyunun içerisinde gerçekliklerini yitirirler. Bu süreçte iletişim tamamen iktidarın belirlediği bir monologa dönüşür, çünkü “yeni dijital teknolojiler... ‘sözlerime inan, gözlerinin büyüsüne değil” (Zizek,1997;5) der. İnsan kendi yaşamını ve gerçekliğini kendi gördüğü ve düşündükleri ile değil iktidarın ona söyledikleri ile belirler; “Gözlerimin bana söylediğini inkar ediyor ve simgesel kurguya inanmayı seçiyorum” (Zizek,2005a;386) diyerek bir kara-ütopyayı yaşantılamayı seçerler. İktidarın kurgusunu doğallaştırarak yaşama geçirmesi sonucunda maddi yaşam pratiklerimiz kesintiye uğrar, bilinç yapımız dönüşüm geçirir. Sahte bir yaşamın, iktidarın kurgusunun yaşantılanması sonucunda, “gerçek toplumsal yaşam hernasılsa sahnelenen sahteliğin özelliklerini edinir... kapitalist faydacı ruhsuzlaştırılmış evrenin nihai hakikati ‘gerçek yaşam”ın maddilikten arındırılmasıdır” (Zizek,2001;1) ve sonucunda toplum, iktidarın tanrı olduğu bir fantazmada gerçekliğinden soyunarak maddiliğini yitirir. Kitle iletişim araçları günümüzde fantezi dünyasının yaratıcısı işlevini görürler ve bu bağlamda tüm toplum nevrotikleştirilir. Gerçekliğe dair bir göndermesi olmayan sahte hazlar yaşamaya başlayan toplum iktidar tarafından daha kolaylıkla denetlenir ve tüm dünya “küresel” bağlamda fazla sorunla karşılaşılmadan belirlenmeye çalışılır. Bu “cesur yeni dünya”da tüm iletişimsel pratikler, bizleri yeniden-üreten ideolojik pratikler olarak iktidarın kurgusunun içinden çıkmayacağımız bir körleşmenin yaratılmasını sağlarlar. Muhaliflerin marjinalleşmesi ve toplumla aynı iletişimsel alanı kullanamaması nedeniyle toplum kendisine gerçeği –hakikati- göstermek isteyenleri farklı bir söylem ve iletişim biçimleri kullandığı için anlayamaz. Toplumsal kapanma –iktidarın kurgusunun sahte hazlarıyla kendinden geçme-, sisteme içkin olan bir krizden kaynaklanan parçalanma yaşanana dek devam eder. 3. SONUÇ Toplum bilinçdışının itkisiyle özgürleşme için bazı tarihsel dönemlerde iktidarların kurguladığı içinden çıkılmaz bir aynalar labirentinde kendi suretini yakalamaya çalışır, ancak yol göstericisi olan iktidarın aynalar labirentinden kaçamadıkça kendi suretini görme olanağını yakalama olasılığı yoktur. İletişimsel anlamda ise toplumsal olarak iktidarın belirleyiciliğinin dışına taşan ve kendi gerçekliğini anlamaya çalışan diyalojik bir iletişimsel yaklaşım yeni iletişim teknolojileri bağlamında yeniden-yaratılmalıdır. Kaynakça Enriquez, E. (2005). Sürüden Devlete: Toplumsal Bağ Üzerine Psikanalitik Deneme. Ayrıntı.İstanbul. Foucault, M. (2002). Toplumu Savunmak Gerek. YKY. İstanbul. Freud, S. (1999). Dinin Kökenleri. Öteki Y. Ankara. Ricoeur, P. (1999). “Söylem ve Eylemde Tahayyül Gücü”. Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek ( Der. G. Robinson, J: Rundell). Ayrıntı. İstanbul. Zizek, S. (2002a). Kırılgan Temas Metis. İstanbul. Zizek, S. (2002b). İdeolojinin Yüce Nesnesi. Metis: İstanbul. Zizek, S. (2005a). Gıdıklanan Özne. Encore. İstanbul. Zizek, S. (2005b). “The Cyberspace Real”. www.egs.edu/faculty/zizek/zizek-the-cyberspace-real.html. Zizek, S. (2001). “Welcome to the Desert of the Real”. Psychomedia Journal of European Psychoanalysis. N:5. Zizek, S. (1997). “The Big Other doesn’t Exist”. Psychomedia Journal of European Psychoanalysis. N:5. 194 GAZETECİNİN MEDYA OKURYAZARI OLABİLİRLİĞİ Sevilen Toprak Alayoğlu1 Medya aktörü olarak gazeteciyi “Medya okuryazarlığı” çerçevesinde ne tür bir eleştiriye tabi tutabiliriz? Gazeteciliğin çokça bilinen etik kodu olan “nesnellik” içerisinde “medya okuryazarlığı”nın tanımlanması gerekmektedir. Her ne kadar gazeteciliğin temel prensipleri olarak tanımlanan etik çerçeveler içerisinde, dolaylı olarak medya okuryazarlığına da değinilse bile, henüz tanımlanan bu kavrama, özgül bir alan açılması gerekmektedir. Medya okuryazarlığı, mevcut etik kodlar yanında medya aktörünün özellikle ‘süreklilik’ ve ‘zihinsel-bilişsel’ sürecini de söz konusu ediyor. ‘Bir elin parmağını geçmeyen’ kimi İdealist mesleklerin uygulayıcılarından (doktor, hukukçu, eğitimci, gazeteci) beklentiler her ne kadar sonsuz olsa da, gazetecinin aynı zamanda medya okuryazarı olmasını beklemek genel anlamda, bu mesleğe yeni bir sorumluluk eklemek değildir. Medya Okuryazarlığı tartışmasında gazeteciden, yapabileceği şeyleri bekleme hedefini gütmek gerekiyor. Medya profesyoneli olan gazeteci için ‘uzman olmak’ zaten tanımlanmış etik bir sorumluluktur. Mesleki süreklilik boyunca devam etmek zorunda olan bu eğitimlilik durumu, gazeteci için sadece iletişim Fakültesinden mezun olmakla bitmiyor. Eğitimliliğin süreklilik durumu Aristoteles’in “Entelektüel Erdem”iyle ifadelendirilebilir. Günümüzde, mensuplarının karşılaşacağı sorunların farkında olan, veterinerlikten kebapçılığa kadar birçok meslek grubu artık kendi mesleki etik formatını oluşturmuş durumda. Cemiyet, dernek, oda, konseyler hatta şirketler vb. kurumlar çeşitli meslek ilkeleri belirleyip üyelerinden bu ilkelere uymalarını bekliyor. Gazeteciden beklenen ise nesnellik, tarafsızlık, özdenetim vb. ideal durumlar. Peki gazeteci bunların hepsine cevap verebilir mi? Gazeteciden karşılayamayacağı şeyler bekleme ve bu beklentinin gerçekleşmemesi mesleğe bakışta kimi göreceliklere ve yanlış kabullere neden olmaktadır. İ. Kuçuradi medyada etik problemi olarak adlandırdığı bu sorunu çözmek için “aydınlatma bilincinin” gazetecilere etik eğitimiyle kazandırılması gerekliliğini öngörüyor2. İletişim Fakültesi mezunlarının artmasıyla medya çalışanları arasında sıkça sözü edilen alaylı-mektepli tartışması neredeyse yok olmak üzere ancak bu tartışma yerini İletişim Fakültesi mezunu- farklı formasyon mezunları çekişmesine bıraktı. Bu gerilim ancak mesleğin etik formlarıyla rasyonalize edilebiliyor. Bu durumda bu mesleği icra edenlerden beklenmesi gereken sadece meslek değerlerine zarar verme olasılığını minimuma indirmektir. Ancak İlgili formasyon sorunu popülaritesini her zaman için koruyor. Öyle ki son günlerde ‘Ermeni sorununa’ ilişkin bir konferans hakkında farklı görüş açıları olan Türkiye’nin önemli entelektüelleri İlber Ortaylı ve Murat Belge arasında yaşanan “İngiliz filolojisi” tartışmasının nihayetinde formasyona bağlanması3, uzmanlık eğitiminin ne denli önemli olduğunu gösteriyor. Araştırma Görevlisi. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, İletişim Bilimleri Anabilim Dalı İ. Kuçuradi’den akt. Harun Tepe, Etik ve Meslek Etikleri Türkiye Felsefe Kurumları Yay., 1. Bas., Ankara, 2000, s.136. 3 25-27 Mayıs'ta, Boğaziçi Üniversitesi'nde yapılan, 'İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri: Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları' başlıklı konferansta İlber Ortaylı: “Davet edilenler hep belli bir takımın isimleri. Meseleler böyle çok sağlıklı tartışılmaz Hukuksal problemleri herhalde İngiliz filologu Murat Belge tartışacak” (Hürriyet, 23.05.2005) diyerek konferans konusunun Murat Belge’nin uzmanlık alanını olmadığını belirtmiş ve bununla beraber başlayan tartışma uzunca bir süre devam etmişti. 195 1 2 İliştirilmiş Gazetecilik, İletişim Fakülteleri, İnternet Gazeteciliği gibi tanımlamalar-alanlar haricinde bugünün gazeteciliğine bakıldığında, Cevat Fehmi Başkut’un 1952 yılında yaptığı tanımdan4 fazlaca bir farkı yok denebilir. Gazetecilik için o dönemde de ‘gerçeğin kutsanmasıdır’ deniyordu. Günümüzde de A. Belsey ve R. Chadwick’in ifade ettiği gibi5 ‘bu meslek modern zamanın kutsalıdır çünkü bilginin yayılması gibi saygın bir amacı vardır, özellikle başta demokratik iddiaları olan toplumlar olmak üzere bütün toplumların sağlıklı olması buna bağlıdır’. Özellikle savaş koşullarında, bilgi-görüntü almak (aktarmak) için hayatını kaybeden yüzlerce gazeteci var. Son Körfez Savaşı’nda da iliştirilmiş gazeteci olmadan sivil olarak gazetecilik yapan (ki zaten gazetecilik sivil olmayı gerektirir) onlarca gazeteci görevlerini icra ederken hayatını kaybetti. Onlarcası esir alındı, işlerinden atıldı. Tankların arkasına saklanmadan görev yapan bu gazetecileri düşündükçe elbetteki bir kutsallıktan-kendini adamaktan bahsetmek abartılı bir ifade değildir. Medya okuryazarlığının eğitimci için farklı, gazeteci için farklı, seyirci –okurlar için farklı tanımlanması gerekmektedir. Gazeteci için medya okuryazarlığı bir bitmeyen süreç olarak analiz edilmelidir. Gazetecinin meslek etiğinin bir parçası olan medya okuryazarlığı olgusu, gazetecinin entelektüel bilgi-becerisini söz konusu ediyor. Bununla beraber, gazetecinin haber takibini olay üzerinden-tekrar haber oluşturma amacıyla değil olayın muhatapları üzerinden değerlendirmesi bir başka deyişle haberin empatisinin içerisinde kendini görmesi gerekiyor. Medyada çokça kullanılan profesyonelliği rencide eden (!) ‘haber yapmaya gitti, haber oldu’ klişesini bu anlamda olumluluk atfederek tartışmak gerekiyor. 2003 yılında yayın hayatına başlayan ve bir yıldan daha az bir ömrü olan Yarın Gazetesi’nin kimi çalışanlarının Türk basınında eşine az rastlanır bir olaya imza atması ‘Medya Okuryazarlığı’ çerçevesinde somutlanabilir. Genel olarak entelektüel birikimin ve eğitim düzeyinin diğer servislere oranla daha düşük olduğu varsayılan spor bölümünün çalışanlarının top yekun gerçekleştirdikleri bu ifade biçimi ve bunun nedeni, Türkiye’de bu mesleğin realitesini de ortaya koyuyor. 29 Ekim 2003 tarihli çıkan Yarın Gazetesi spor sayfasında, 28 Ekim akşamı bütün bölüm çalışanları karar almış ve istifa mektupları gazetede yayınlanmış. Ertesi gün bu istifayı ve gerekçesini gazetenin yayın müdürü ve bütün okurlar aynı sırada öğrenmiştir. Bu davranış alışılmadık bir durum olsa da gerçekte gazetecinin öncelikle kime karşı sorumlu olduğunun iyi bir pratik örneği sergilenmiştir. İstifa eden yazarlar öncelikle haberlerini yazmışlar, istifaları ve bu istifanın nedenlerini daha sonra anlatmışlardır. Daha çok gazetenin mali sıkıntılarından dolayı mesleklerinin gereklerini yerine getiremediklerini belirten gazeteciler, bu durumu birebir okurla paylaşmaktadır. Veda yazıları arasında dikkat çeken ifadelerden biri ise ‘Asli işim futbol menajerliğine dönüyorum’ şeklinde. Medya Okuryazarlığı tartışılırken, koşullar tarafından belirlenip belirlenmemeye karar verenin gazetecinin kendisi olduğunu saptamak ve onu bir aktör olarak tanımlamak önemlidir. ‘İliştirilmiş Gazetecilik’, ‘Entelektüellik’ gibi kavramları da bu aktörün kendi tercihi olarak adlandırmanın, henüz tartışılan ‘Medya Okuryazarlığı’ tartışmasını göreceliliğe kapatıp berraklaştıracağı kanısındayım. Cevat Fehmi Başkut, Gazetecilik, İ.Ü. İktisat Fak. Gaz. Ens. Yay., İstanbul 1952., s. 16. A. Belsey ve R. Chadwick, Medya ve Gazetecilikte Etik Sorunlar, Çev., Nurçay Türkoğlu, Ayrıntı Yay., İstanbul 1998., s. 47. 196 4 5 197 PİYASANIN TAHAKKÜM YOLU, ‘MODERN TÜKETİCİNİN KIRILGAN BİR KİMLİK ARACI KREDİ KARTLARI’NIN REKLAMLARLA SUNUMU Gülcan Seçkin Özet: Türkiye’de 2001 ekonomik kriziyle birlikte tüketim ekonomisi nisbeten yavaşlamış, bu arada reklam sektörü de sarsılmışsa da hemen sonra kart endüstrisini, reklam merkezli medyayı, reklam endüstrisini ve bağlı oldukları piyasaları rahatlatabilecek yoğun kollektif kart reklamlarıyla bir kredi kartı toplumu ideali sunulmuştur. Duygusal metaforlarla örülü kombine reklamlarda kitle temelli tüketimcilik davranışı, derinleşen bireysel varoluş kaygısının sonsuz bir çözümü olarak sunulmuştur. Ekonomik, politik, kültürel mevzûlara, sosyal çelişkilere, sınıfsal farlılıklara, işyeri sorunlarıyla ilgili endişelere yabancılaştırılan birey için tüketimci kimliğini korumak, kredi kartı gibi kolaylıklara yönelmek en rasyonel, en doğru davranış biçimidir. Problemlerin çözümü en saygın bir bireysel yaşam tarzı olan kendine odaklı bireysel tüketimde yatmaktadır. Anlık yaşamak, anlık haz nesneleri olarak söylenen tüketim nesnelerini almak, göstermek ve yenilerini almaya devam etmek kendini güvende hissetmek için bir zorunluktur. Bu, hiç sadık olunmaması gereken tüketim nesneleri üzerinden değer aktarımı yapılarak anlam kazanabilen bir iletişim sürecine dahil olmaktır. Bu türlü temel anlamlar kuran ve rüyaların sürüklediği çözümler sunan reklamlarda meta ve satın alma aracı kredi kartı kombine biçimde sunularak tüketimcilik otomatik bir hale getirilmeye çalışılmaktadır. Bireyin değerini belirleyen öncelikle tüketimci kimliğidir, bu kimliği korumak için ekonomik sistemin önemli kurumlarından medyayı, (reklam panosu olmak için yarışan homojen bireylerin de dahil olduğu) reklam kanallarından akan değerler ve yaşam tarzları taşıyan mesajları aralıksız izlemek gerekmektedir. İyi bir yaşamın ne olduğu ( güvendelik, mutluluk, güzellik, lüks, statü, prestij,...vs.), bunun için tüketimin ne denli önemli olduğu söylenir. Kitle iletişim araçları daha çok bir tüketici rehberi gibi sayısız mal ve hizmetin kredi kartı önerili reklamını sunar ve‘bireyin’ saygınlığının, mutluluğunun, günü kurtarmasının bunlara bağlı olduğu mesajı verilir. Kredili, kart taksitli alışveriş normaldir, bireysel bir güç ve güven kaynağıdır, onca ‘satın alma fırsatını’ kaçırmamak, sürekli kullanmak için çok, daha çok çalışmak gereklidir. Amaç bu olmalıdır. Bu çalışmada reklamın, yaygın meta-kredi kartı kombine reklamlarının ne söylediğini, hayatımızdaki rolünü, depolitize, bağımlı bir tüketici birey yaratmak ve ekonomik sistemi korumak üzere ideolojik bir kurum olarak nasıl mesajlar verdiğini kavramak temelli sınırlı bir çözümleme amaçlanmış, beraberinde medyadan yayılan bu reklamların ekonomi politiğini açıklamak da bir diğer kaygı olmuştur. Dünyada medya eğitimcileri reklamları okumak ve hayatımızdaki yerini sınırlandırmak konusunda medya okuryazarlığı hareketi içinde çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalara ve ayrıca reklam tarihi çalışanlara sınırlı bir katkı olabilir. Anahtar Sözcükler: Medya, Reklam kurumu, Tüketimci kimliği, Tüketim toplumu, Kredi kartı reklamları, Kredi kartı toplumu, Reklam okurluğu, Medya okuryazarlığı, Reklamın ekonomi politiği... Abstract: After the economical crises in Turkey, a sharp increase in credit card ads increasingly forced all people to buy things easily with various cards. Advertising advocates consumption as the main, primary value in life and glamorizing and mormalizing credit cards that is a premier symbol broke down the barriers of debt. The narcissistic metaforic ads messages says that it is not important class differences and persuades people to buy almost all products and services, and also creates dissatisfactions in order to exploit them for profit and to place them in constant 198 dependence. The banks and firms collective ads encourages consuming because of it is almost a unique way or satisfaction for us to be a real, valuable person, to behave confidentially.. The modern media that both serves the ideological needs of businessrun society and is itself a major sector of economy, and the institution of advertising (industry) occupy a central role in this (developing) consumerist society. Both of them motivate people to consume and to work harder and harder. People must be driven to consume, must be made enthusiastic to consume and must be given debt instruments for it. This article explores the political economy of cards ads carried by the mass media after the economical crises and is analising ads industry and the credit card advertisements to crticize the role of its in creating consumer lust and a dependent, fragile, depolitize, homogeneous consumerist individual. The consumerist individual does not pay attention to political, eonomical, social concerns. Consumption distracts the alone, alienated individuals from unpleasent living conditions and hard facts of their economic, politic, cultural concerns and serves to mask fundemental class differences. It reproduces class inequality, alienation, or power and also stable consumerist identity that is strengthened in order to sell commodity and to maintain class system. Key Words: credit cards advertisements, consuming culture, media, the industry of advertising, consumerist identity, media literacy, ads literacy 1. Tüketici Kimliği’ni Kontrol Araçlarından Biri: Kartlar ve Reklam Mesajları Türkiye’nin yaşadığı 2001 yılında ortaya çıkan ekonomik ve siyasi krizin aktörleri arasındaki finans kurumları ciddi bir gelir ve güvenilirlik kaybı yaşadıktan hemen sonra meta ve hizmet satan kurumlarla birlikte durgunlaşan piyasaları canlandırmak ve büyütmek üzere yeni politikalar ve stratejiler uygulamaya koymuştur. Daha önce de reklamlar ve yüzyüze iletişim yoluyla da teşvik edilmiş olan kredi kartları yeniden tanımlanmıştır. Kitle iletişim araçlarında yayınlanan yoğun kombine reklamlarla bir tüketim nesnesi gibi sunulan kredi kartlarını mal ve hizmet piyasalarının hemen her noktasında kullanabilme, edinildiği anda tahayyül etmeden görülüp arzulananları ânında alabilme ve aldıkça alma –sözde-‘kolaylığı’ sunulmuştur. Gerçek gelir oranlarının, özellikle düşük ücret düzeylerinin görece kısıtladığı tüketim davranışı medyadan yoğun biçimde yapılan sayısız meta ve hizmetle kombine kredi kartı reklamlarıyla yeni bir yöne kaydırılmıştır. Sunulan zengin metaforlarla örülü mesajlarda borçlanarak her türlü metaı, hizmeti almanın mümkün olduğu, sosyal statünün kazanılmasının, korunmasının ve bireysel özgürlüğün temsiline ait bir durum olduğu söylenir. Gerçek maddi yaşam koşulları giderek daha kırılganlaşan, bireysel bir varoluş sorunu olarak deneylenirken kredi kartı gibi sihirli enstrümanlar meta piyasalarının tek hedefi ‘en (‘in’) tüketici olarak var olabilme’ yolunda resmî bir giriş kimliği sunmuş, tüketimi daha da kolay büyüterek neredeyse her sınıftan, her konumdan tüketicinin olmazsa olmazı haline getirilmeye çalışılmıştır. Tasavvursuz arzulamayı, otomatik satın almayı ve borçlanmayı süreklileştirmenin, satın alınan metaı kişi için daha kullanmadan eskimiş kılmanın yordamlarını arayan diğer piyasa aktörü firmalar ve beraberindeki bankalar kredi kartı reklamlarında yoğun olarak 'kolektif reklamı’ tercih etmişlerdir. Kolektif reklam kampanyalarında banka kredi kartları, anlaşmalı üye işyerleri ve markalar birlikte mesaj vermiştir. Pazarda her tür metaı ve hizmeti üreten, pazarlayanlar anlaşmalı ortak reklamlarla hemen her gelir düzeyindekilere seslenmiş, kart sahibi olmayı, mal-hizmet satın almayı tüketici için en rasyonel davranış olarak sunmuşlardır. Harcamaların arttığı yeni yıl kutlamaları, sevgililer günü, anneler günü, bayramlar gibi özel günlerde, ve daha başka temalaştırmalarla üretilen çeşitli kampanya dönemlerinde bankaların kitle iletişim araçlarına verdikleri kredi kartı reklamları ciddi boyutlara ulaşmıştır. ‘Medya Takip Merkezi’nin 15 televizyon kanalında yaptığı 199 ölçümlere göre kredi kartlarının 2004 Eylül ayında 41.8 milyon dolar olan reklam harcamaları, Aralık ayında 82.9 milyon dolara yükselmiştir. Aralık ayında, 15 televizyon kanalında toplam 11 bin 596 adet kredi kartı reklamı yayımlanmıştır. Reklam harcamalarının bankalara göre dağılımında Akbank, Axess kredi kartıyla toplam 44 milyon doları aşan reklam harcaması yapmış ve ilk sırada yer almıştır. Aralık ayında bir önceki aya göre reklam harcamasını önemli ölçüde artıran iki banka ise Advantage Card ile HSBC ve CardFinans ile Finansbank’. Finansbank'ın Aralık ayı reklam harcaması, bir önceki aya göre yüzde 119 artışla 11.1 milyon dolara yükselmiştir. HSBC ise yılın son ayında reklam harcamasını, Kasım ayına göre yüzde 246 artışla 14.9 milyon dolara çıkarmıştır. Üye işyerleriyle yapılan ortak kampanyalarda, reklam veren tarafın banka olması halinde reklam bütçesiyle ilgili sorumluluk banka tarafından üstlenilmiştir’(25 Ocak 2005 Radikal). Bankalar, reklamlarla kendi markaları kredi kartlarına yatırım yaparken anlaştığı meta ve hizmet sunanları desteklemekte; firmalar da verdikleri reklamlarda anlaşma yaptıkları bankaların kartlarına geniş yer vermekte, kullanıcılarına sözde - ‘özel avantajlar’ (indirim, taksitli alışveriş, satın aldıkça bonus, parapuan, maxipuan, nakit puan, chip puan kazanma, birikenleri tekrar harcayarak yine kazanma teşvikleri) sunmaktadırlar. Verilere bakılırsa yazılı ve görsel ticari medya çok büyük reklam gelirleri elde etmiş, bankaların ciroları ve pazara meta sunan firmaların satışları önemli ölçüde artmıştır. GSM şirketleri ile anlaşarak mobil reklamlar (SMS) yoluyla da yoğun reklama devam eden bankalar, kendi ‘Club’ kartlarını oluşturan firmalar, taraftar kartlarını pazarlayan futbol klüpleri dahil tüketim endüstrisi tüketimciliği hayatın tek amacı haline getirmek planında kredi kartları ve çeşitli reklam stratejileriyle ortak yol yordam geliştirmeye devam etmektedir. Engel tanımaz bir tüketim politikasının parçası olmaya mesafeli durmak hali az rastlanır bir siyasi duruş gerektirir olmuştur. Pazar ekonomisinin can damarı olan reklam James Rorty’in çok zaman önce belirttiği gibi “efendimizin sesini”, yararını temsil eden (McChesney, Foster, 2003) tüketici toplumun yarattığı bir kültürdür. Toplum bu şekilde kendine olan inancını imgeler yoluyla çoğaltarak sürdürür (Berger, 1988: 139). Bu kültürün gelişim açısına bakılırsa, yeni sağın yükselişi, piyasanın gücünü arttıran esnekliklerin sağlanmasıyla birlikte bireyci değerleri, kişilerarası rekabeti ve maddi gücü vurgulayan bir kültürel değişimin üretimi; kamu hizmeti sayılan şeylerin özel sektörün kontrolünde satılan mala dönüşmesi (Philo, Miller, 2000), sosyal hakkın, hazzın, güvenliğin ancak parayı ödeyip öyle elde edilebildiği bir pazarın hakimiyeti desteklenmiştir. Toplumsal üretim ilişkileri (işçi ve işveren ilişkileri) temelde aynı kalırken herkes bebek, çocuk, genç, kadın, erkek, hatta evcil hayvan yeni ilişkiyi ifade edecek biçimde ‘müşteri/tüketici’ haline gelir. Giderek zorlu ve kırılgan bir kimlikle tüketici kimliği ile varolabilen birey bu alabildiğine geniş pazarda reklamın, reklam medyasının tüm özellikleriyle popüler müşterisidir. Popüler birey/müşteri/tüketici ‘kendi çıkarı peşinde koşan, sendikasız çalışmak durumunda olan, harcayan ve tüketen, kredi kartı kullanan, dayanışmayı spor kulübü taraftarlığı, şirkette görev takımı, meslek grubu vb. biçiminde anlayan, özgürlüğü benden ve benin tüketim ve kullanımından geçerek tanımlayan birey popüler bireydir (Erdoğan, Alemdar, 2005: 216). Yaşanan bağlayıcı tüketim olgusu bir sınıf olayı olmaktan çıkmış, tüm toplumsal sınıflarda belli seviyelerde görülen bir olgu halindedir (Orçan, 2004). Müşteri/tüketimci bireyleri hedefleyen reklamlar diğer pek çok kanaldan olduğu gibi, genellikle reklam gelirine odaklı modern medya kanalıyla yayılmaktadır. Tüketim merkezli toplumun ideolojik ihtiyaçlarına hizmet eden ve ekonominin önde gelen bir sektörü olan ticareten bağımlı medya öylesine yapılanmış durumdadır ki reklamlar medyanın (kaldıysa) doğrudan reklam taşımayan içeriklerine de yerleşmiştir. Televizyonlar yayın akışının hemen her istenen yerinde ticarî reklamları programlarını bölerek ( Reklamlar, ‘Bu Bir Reklamdır’ vb....biçiminde) ya da program içinde 200 verirken; gazete ve dergiler de asıl metinleri, haberleri sayfalar boyunca sürekli bölen reklam metinlerine yer vermekte; reklam diğer metinleri kolayca yutmaktadır. Bu arada reklam gelirine odaklı medya endüstrisi kendisini pazarda avantajlı durumda tutmak için öncelikle reklam verenlerin ilgisini çekecek biçimde üretim ve sunum yapmakta, çok güçlü reklam departmanları, reklam tekelleri oluşturmakta, reklam dernek ve örgütlenmelerinin baş üyesi olarak çalışmaktadır. Her yerde (işyerleri, okullar, özel, resmi kurumlar ve daha başka iletişim ortamlarında...), her iletişim düzleminde, modern medyada piyasa güçlerinin, firmaların, markaların ürettiği sayısız metaın sayısız reklamı ile her sınıftan insan aralıksız karşı karşıyadır. Sayısız reklam imgesi biz hedef tüketicilere seslenip durmaktadır. Ayrıca her türlü mal ve hizmetin tüketimine bireyler birbirini zorlamakta ve kendileri istemli istemsiz bir reklam mecraına dönüşebilmektedir. Tüketici tükecinin polisidir. Reklamla içiçe medya sistemi ve işleyişi sorgulanırken her defasında medya sahipleri ve yöneticilerince kitle iletişim araçlarının en önemli gelir, kâr (bazılarınca özgürlük) kaynağı olarak meşrulaştırılmaktadır. Metaı üretenler için nihayetinde ürünlerinin satın alınması için sadelikten uzak, kuşatıcı yaşam tarzları, anlamlar, algılama biçimleriyle yüklü, rasyonel ürün bilgisinden, toplumsal rasyonaliteden uzak, tüketici seyircinin duygularını uyandırmak üzere düzenlediği duygusal metaforları tüketiciye ileten bir ticari anlatı aracı olarak işlev görmektedir reklam. Alıcı için sözde seçme özgürlüğü sunan, bilgilendiren imgelerdir. ‘Reklamlarla her birimize bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşantılarımızı değiştirmemiz önerilir. Aldığınız bu yeni nesne der reklam, sizi bir bakıma daha zenginleştirecektir —aslında o nesneyi almak için para harcayarak biraz daha yoksullaşacak olsanız bile. Reklam, yüzeysel görünüşü değişmiş, bunun sonucu olarak kıskanılacak duruma gelmiş insanları göstererek bizi bu değişikliğe inandırmaya çalışır. Kıskanılacak durumda olmak, çekici olmak demektir. Reklamcılık çekicilik üretme sürecidir. Reklam alıcıya, satmaya çalıştığı ürünle ya da olanakla çekicilik kazanan kendi imgesini yansıtır. Bu imgeyle alıcıda, kendisinin gelecekte olabileceği durumu özleten bir kıskançlık uyandırır. Bu kıskanılası ‘ben’i yaratan başkalarının duyduğu kıskançlıktır. Reklam nesneleri değil toplumsal ilişkileri amaçlar. Kıskanılmak ise mutluluk getirir (Berger, 1988: 129,131,132). Reklamda seyirci alıcının (izleyici tüketicinin) ürünü edindiği zaman erişeceği durumuna bakarak kendini kıskanması beklenir. O ürünle başkalarının kıskanacağı bir nesne durumuna dönüştüğünü düşünmesi amaçlanır. Bu kıskançlık da kendini beğenme duygusunu güçlendirir (Berger, 1988:134). Reklamın amacı insanın içinde bulunduğu yaşamdan şu ya da bu ölçüde memnun olmadığı duygusunu kamçılamaktır. Kişi, birey kendi özel yaşamında bir eksiklik duymalıdır. Reklam sunulan nesneyi aldığında yaşamın daha iyi olacağını söyler. Bütün reklamlar huzursuzluk duygusunu işler. Dahası her şey paraya dayanır; parayı ele geçirmek huzursuzluğu yenmek demektir. Reklamın dayandığı temel huzursuzluk hangi korkudan doğar? Hiçbir Şeyin yoksa sen de bir hiç olursun. Para yaşamdır. Para harcama gücü, yaşama gücüyle bir tutulur. Reklamlara bakılırsa, para harcama gücü olmayanları gerçekten kimse sevmez. Nasıl edinmiş olursa olsun parasal gücü olanlar, olmasa dahi bir yolunu bulup harcayanlar sevilir. Örneğin Anneler, Babalar, Sevgililer Gününde Ne Yapıp Yapıp, Para Yoksa da Kredi Kartıyla Borçlanıp, Hediyeler Alın. Almamak bir özürdür. Gelirini Düşünmek, Borçlanabilmek Konusunda Esnek Olmamak Neredeyse Sürdürülemez Bir Bireysel Özürdür. Örneğin Bol Bol Kullandıĝınız Kredi Kartlarınız Yoksa Saygınlık, İtibar Beklemeyin, Özgür Bir Tüketici Olarak Bireyselleşememiş Bir Dinozorsunuz ya da Gerçekten Görülmek İstenmeyecek, Umutsuz Bir Beş Parasızsınız’ denilir durmadan. Hemen tüm kanallardan, örneğin anaokuluna giden çocuğun çok renkli, çok süslü, çeşitli pahalı giysi, kırtasiye vs.lerle donatılmış diğer çocuklarla, ebeveynleriyle karşılaşmalarından, 201 sokaklarda, kamusal alanlarda en son aldıklarını sergileyerek gezinenlerden, mağazaların meydan okuyan vitrinlerinden, çok çeşitli iletişim ortamlarında karşılıklı tüketim gücünü ve mekanizmalarını seyirden, alışılmış tüketimi mutlak kılma uygulamalarından reklam, tüketim ya da kredi kartı toplumuna ayak uydurmanın nasıl öncelikli, varoluşsal bir sorun olarak sunulduğu izlenir. 2. Bir Depolitizasyon Kurumu Olarak Reklam Reklam insanların devlet güçlerinden, birbirlerinden toplumsal olarak yabancılaştığı mevcut koşullarda, toplumsal tercihleri dikte eden, toplumsal statüyü pazarlayan bir sürecin etkin bir aracıdır. Tüketici tercihlerinin gündemini belirlemede ve yabancılaşmaya karşı, özellikle de işçi sınıfının yabancılaşmasına karşı bir antidottur. Değişen toplumsal standartlar tarafından yönlendirilen tüketicinin kapitalist girişimin çıkarlarına uygun sunulan malları ve hizmetleri tüketimine kanal olmuş, toplumsal beklentilerin yeniden tanımlanmasında kapitalist sınıfın kolaylaştırıcı bir kurumudur reklam. Bu eşlik nihayetinde, reklamın arka bekçiliğini (backguard) yaptığı modern kapitalist toplumda kollektif aktörler, kimliklerini tüketici olarak değiştirmiştir. Tüketiciler kontrol edemedikleri bir ekonomik sistemde sadece metaın tek başına tüketicileri değil, politik ekonominin de aktif kurucularıdır. Tüketici hem soyut bir bireyler topluluğu, yağdırılan malları emen uyumlu, esnek bir yaratık hem de günden güne anonimleşen anlamsız tat ve arzularla ikna edici bir ticari dünyanın nesnesidir. Yaşam ise Adorno’nun söylediği gibi sadece tüketimin alanı haline gelmiş bir şey. Maddi üretim sürecinin bir eklentisi olarak onun peşinden sürüklenip giden, özerklikten veya kendine ait bir tözden yoksun bir eklenti (Adorno, 1998:13). Bu şekilde örgütlenen bir dünyanın etkin kurumlarından biri olan reklam medya seyircisini pasif alıcı konumuna yerleştirirken aynı zamanda çok boyutlu bir depolitizasyon aracı olarak da işlev görmektedir. Ekonomik, politik, toplumsal kurum, kavram ve durumları, bunlara ait ortak sorunsalları izler kitlenin gündeminden uzak tutmaktadır. Bireyselleşmek kaderine gönderme yaparken nasıl ve ne türlü bir bireyselleşmenin olanaklı olduğuna, yapılması zorunlu kesintisiz seçimlere işaret eder. Yabancılaşmayı başarılı bir bireyselleşmenin doğal bir göstergesi sayar. Sınıfsal farklılıklar üstü, bireysel tüketim mutluluğuna bağlanan bir tür kendini gerçekleştirme masalı anlatır. J.Berger’in ifade ettiği üzere reklam gerçeğe değil daha çok düşlere dayanır. Etkinliği ise söz verdiklerinin gerçekleşebilirliğinden değil uyandırdığı düşlerin seyirci alıcının düşleriyle çakışmasından doğmaktadır. Kişisel mutluluk peşinde koşmak evrensel olarak herkesçe kabul edilmiş bir haktır. Oysa mevcut koşullar bireyin kendisini güçsüz hissetmesine yol açmaktadır. Birey, içinde bulunduğu durumla olmak istediği durum arasındaki çelişkiyi her gün yeniden yaşar. Reklamın aslında sunduklarıyla sözünü ettiği gelecek arasındaki uçurum seyircinin içinde bulunduğu durumla olmak istediği durum arasındaki uçurumla çakışır, birleşir. Ancak gerçek yaşantılarla kapatılmak yerine bu uçurum çekicilik düşleriyle doldurulmağa çalışılır. Çalışma koşulları da çoğu zaman insanları buna kapılmaya iter. Kadın ya da erkek çalışan düşlerinde gerçek tüketici olur. Çalışan ben, tüketen beni, kıskanır. Reklamın yaptığı da bize kıskanılır duruma daha gelmediğimizi ama gelebileceğimizi söylemektir (Berger, 1988:146,148, 149). Buradan devamla söylemek gerekirse reklamın önemli bir başka toplumsal işlevi daha vardır. İstemli ya da istemsiz farketmez, tüketimi demokrasinin yerine geçen bir şeye dönüştürmüştür reklamcılık. Siyasal seçmenin yerine geçmektedir. Reklam demokratik olmayan her şeyi örtbas etmeye, bu eksikliklerin bedelini ödemeye de yardım eder. Üstelik dünyanın geri kalan kesimlerinde yer alan olayları da gözden siler. Ayrıca reklamlara bakılırsa üstün olmak demek çatışmalardan uzakta olmak demektir. Reklamlarda devrim bile reklam diline dönüştürülür. Reklamın aynı zamanda çok önemli bir siyasal olgu olduğu da unutulmamalıdır. Her ürünle birlikte büyülü bir umut 202 sunulur. Kapitalizmin kültürü içinde başka hiç bir umut, doyum ya da zevk türü düşünülemez olur (Berger, 1988: 149,153) Bir büyük mağazanın reklam afişinde bir orkestra şefinin sadece topluluğu yöneten kolları görülür. Hemen Altında “ALIŞVERİŞ BİR İLETİŞİMDİR” yazar. Tüm iletişim kanalları, tüm arzu ve duygular tüketim kanalı ve tüketim nesnesi haline getirilmiştir. Futbol takımı taraftarları holdingleşmiş futbol kulüplerinin ve bankaların bir başka biçimde daha, ortak müşterileri haline gelmiştir. Taraftar tüketicileri daha da iyi müşteri kılabilmek amacıyla takım fanatizmi kullanılarak, Galatasaray klübünce sarı-kırmızı logolu MasterCard’la; Fenerbahçe klübünce de sarı-lacivert renkli Visa ile taraftar kredi kartı anlaşması imzalanmıştır. Bankalarla yapılan kredi kartı anlaşmasına göre cironun üzerinden belirli bir yüzde ve satılan kart başına klüpler para almaktadır. Piyasa güçleri firmalar, reklam endüstrisi, kredi kartı endüstrisi tüketme özgürlüğümüzün önündeki engelleri borç vererek kaldırmayı önermekte, giderek dayatmaktadır. Özellikle 2004-2005 yılında hemen her türlü ürün ve hizmetin kredi kartlarıyla ortak reklamlarında tam bir patlama yaşanmıştır. Ekonomik sistemin sadık söylencecisi plastik kartlı yaşam ve tüketim tarzını okşayıcı illüzyonlarla, hediyeler, taksitler, harcadıkça kazanılan puanlar, çekilişlerle donatarak sunmuştur. Bir mağaza ve bankanın müşterek reklam metni şöyle kurulmuştur: “A Kart Her Gün Milyonlarca Kişinin Hayatını Kolaylaştırıyor, Pek Çok Seçkin Kuruluşta Taksit İmkanı Sağlıyor, Çok Çok Puan Kazandırıyor Ve Bu Puanlar Anında Para Yerine Harcanabiliyor. Bedava Alışveriş Ayrıcalığı Sunuyor, Sürpriz Hediyeler Var. Öyleyse Siz De Hemen Bir A Kredi Kartı Alın. Hayatı Maksimumlaştırın! A Kartınız Yoksa Üzülmeyin. B Magazalarındaki Standlarımıza Uğrayın Başvurunuzu Hemen Alalım. Kartınız Kurye İle Evinize Kadar Gelsin. B Magazasından Başvurur, Oradan Şu kadar Sürede, Şu Kadarlık İlk Alışveriş Yaparsanız, Şu Kadar Puan Hediye Ettiğimiz Gibi İlk Yıl Aidat Ücreti de Ödemeyeceksiniz. Ödemelerinizi Kolayca Zamanınızı ve Paranızı En Verimli Şekilde Kullanarak Yapabilirsiniz. Bir başka kredi kartı reklamı: B Card’ınızla Daha Harcamadan Önce B Kazanın! Diyelim ki B Card'ınızla her ay belirli bir tutarda harcama yapıyorsunuz ve bu ortalamanın altına düşmüyorsunuz. O zaman kartınızla 12 ay boyunca her ay harcayacağınız tutarı bildirin, puanınızı harcama yapmadan peşin peşin kazanın. Harcarken de puan kazanmaya devam edin. Düzenli Ödemelerinizi Dilerseneniz Sizin İçin B Card’ınız Yapabilir, Üstelik B Kazanırsınız. C Mağazasında Mayıs Ayı Boyunca M Kart'a Özel 10 Taksit ve 2 Ay Taksit Erteleme! C Mağazasında Mayıs ayı M Kartla çok avantajlı. ..uygun ödeme seçenekleri ile beğeninize sunuluyor. Mayıs ayı boyunca M Kartla yapacağınız 10 taksitli alışverişlerde ödemeleriniz 2 ay sonraki hesap dönemine erteleniyor. Üstelik tek ödemelerde %7, taksitli ödemelerde %0,7 MPuan kazanma imkanınız da devam ediyor. Bir bankanın reklamı: Yaşam Tarzınıza Uygun Kredi Kartı Seçin. Hayatınızı Kolaylaştıran, Size Ayrıcalık Sağlayan Ek Hizmetleri İle G Kartlardan Biri Mutlaka Sizin İçin. Trendy, Sıra Dışı Size Özel, Ayrıcalıklı, Hayat Tarzınızı Seçtiğiniz Gibi Kredi Kartınızı Seçin. İhtiyaçlarınızı Anlayan, Anafikri “ANTİ-TEKDÜZELİK” Olan, S&M Card’ın Mil Kazandırma Gibi Tüm Özelliklerine Sahip Bir Kredi Kartı. Aynı Zamanda İçinde Bir Hayat Tarzı da Saklı: Sizin Seçtiğiniz Hayat Tarzı Reklam bombardımanı bu şekilde devam eder. Giderek bir çok aktivite tüketicilik rüştünün ispatı kredi kartı kimliği olmadan yapılamaz hale gelmeye başlamıştır. Ancak borçlanmayı taahüt edene ve bunu alışverişlerle düzenli olarak gösterene dek tüketici, kredi kartı endüstrisinden borç para alamaz. Cezbedici hediyeleri, sözde kolaylıkları 203 hakedemez. Dahası bugünün toplumsal ilişkileri içinde tüketim için borç istenebilmesine olanak verecek kişisel ilişki, yakınlık güven koşulları fazla kalmamıştır. Bu yüzden kısıtlanmadan, özgürce harcama yapmanın tek yolu reklam endüstrisinin şekerler gibi paketlediği kredi kartı sektörünün (borç sözcüğünü kullanmaksızın) kredi olarak tarif ettiği, harcamalarınızı karşılama önerisini kabul etmektir. Piyasa güçleri, medya, firmalar, markalar kredi kartı endüstrisine hizmet etmektedir. Kredi kartı reklamlarında kullandıkça kabul edilme, itibar görme, haz ve başarı imajları sunulurken artık borca dair kaygılar bireyin ayıbıdır ve irrasyoneldir. Uzun zamandır kartlar bir öneri olmaktan çıkmış ve piyasanın neredeyse şart koştuğu başlıca pazarlama ve satış aracı haline gelmiştir. İçsel ve dışsal güdülenmelerle tüketimcilikden pay almaya zorlanan düşük gelirliler de hedef tüketiciler arasında yerini alırken, kredi kartı borcu olanlar da (faizlerle borcu yükselmiş olanlar da) yeniden başka kartlarla borçlandırılmaya çalışılmıştır. Kredi kartlı yaşamın olmazsa olmazlığı söylemi ekonomik sistemin değil modern teknolojilere dayalı gelişkin, çağdaş hayatın kendisinin bir kuralı olarak tariflenirken bu konuda yaşanan (yüksek aylık ve çifte faizlerin kart kullananlarca bir an gelip ödenememesi, icralar vb..) sorunlar Türkiye’deki tüketiciye özgü ve sorgulanması gereksiz şeyler olarak tanımlanmıştır. 2001 krizinde gelirini kaybedenler, düşük gelirleri daha da düşenler elde edeceği geliri ipotek ederek kredi kartları ile zorunlu alışverişlerini yapmaya yönelmiş, en düşük ödemelerle bitmeyen faiz borçlarını bilerek bilmeyerek kabul etmişlerdir. Sürekli borçluluk hali doğal bir durum olarak sunulurken, aylık gelirin, hesabı tam yapılamayan kart boçlarına bağlanması, yüksek faizlerin doğurduğu sorunlar sadece Türkiye’de değil dünyada tekelci piyasa ekonomilerinin hakim olduğu pek çok ülkede tartışılan bir sorun durumuna gelmiştir. Yapılan tartışmalar piyasaya müdahale olarak yorumlanmış, Türkiye’de finans dünyası ile yakın olan gazeteciler ve esas işi gazetecilik olmayan ekonomi alanından bazı yazarlar da köşelerinde devletin bu yasal, serbest ticari ilişkiler alanına müdahil olmaması gerektiğini savunmuştur. Tüketim endüstrisinin tacirlerinin sunduğunun aksine büyük pazar ekonomisini temsil eden ülkelerde de, örneğin Amerika’da, Kanada’da da medyada yoğun olarak yer alan kart reklamları çözümlenmekte, özeleştiri yapan sorunlu tüketici konu edilmektedir. 3. Mesaj: ‘Hayal Ettiğiniz Herşey İçin Bir Tek Kart’ Bir kredi kartının reklam başlığında özetleyici şu ifade geçer: ‘Hayal ettiğiniz herşey için bir tek kart’. Bu biçimde, reklam verenler, reklam endüstrileri mal ve hizmetlerin yanında, kolayca alınamayacak (her)şeyleri satın alma aracı olarak pazarlanan kredi kartlarını da ‘erotize’ etmiştir. Çoktandır birey klasik politik ekonominin ve neo klasik ekonominin ekonomik olarak kendi çıkarlarını gözeterek kararlar alan rasyonel bireyi değildir. İnsanlar borçlanarak harcama gücünü arttırmaya çalışmakta, tüketim nesnelerine elde ettikleri gelirden çok daha fazlasını harcamaktadırlar. Reklamı yapılan metalar, yaşam tarzları medyanın tüm içerikleriyle, temsil ettiği değerlerle; aralıksız verilen kredi kartı reklam mesajlarıyla desteklenir, kışkırtılır. İyi bir yaşam, tüketmek hedefinden geçer, ve bunun için kredi enstrümanları kullanmak normaldir, akıllıcadır mesajıyla reklamlar bireyleri piyasanın taleplerine karşılık vermeye zorlar. Kredi kartlarına, diğer tüketici enstrümanlarına bağımlılık günlük yaşamın doğal bir parçasıdır. Bir ülkeye, bir firmaya, bir markaya bağlı olmaya gerek yoktur, alınması gereken çeşit çok, almak için herkes gibi boçlanmak hoştur. ilk zamanlar parası olmadığının bir işareti olduğu için kişiler alışverişlerde sıkılarak kredi kartını kullanmak zorunda kalırken artık elde nakit para da olsa kredi kartı ilk kullanılan araç olmaktadır. İnsânî ilişkilerin azaldığı mutlak tüketim kültüründe maddi ve kültürel mal ve hizmetlere yönelik yaratılan istek bu tür borçlanmayı doğal, borçlanmaya davet eden reklam endüstrisini etkin kılmaktadır. Bu araçlar esasında piyasa ekonomisini destekleyen, aynı zamanda önemli bir sosyal kontrol boyutu taşıyan bağlayıcı ekonomik 204 güçtür. Tüketici kredi araçları, günlük yaşamın normatif bir parçası olarak pazarlanmaktadır. Kredi kartını kullanmayanlar alışılmadık, neredeyse toplumsal bakımdan sıradışı kişiler olarak konumlanırken, medyadan durmadan akan yoğun reklamlar kredi kartı kullanmanın sosyal yararları olduğunu söylemektedir. Çeşitli maddi, kültürel nesnelerin satın alınması, gerçek anlamda sürekli bir toplumsal statü elde edip etmediğinizi örten bir işlev görebilir. Bunun neticesinde ‘hayal ettiğiniz herşeyi almak/hakedebilmek için merkezi bir hâl alan tüketimcilik kimliği ile sistemi muhafaza etmek, eleştiri mesafesini ve eleştirel duruş zeminini tümden yitirmek farkettirilmeyen bir bedeldir. Tutumluluk, kendini kontrol edebilmek, özveri, bazı şeylerden feragat edebilmek gibi değerler, piyasanın sözcüsü reklam sektörünün, ve yine tüketim mesajılı içerikleriyle medyanın, hedef ve stratejilerine uygun bulunmamaktadır. L. Klein’e bakılırsa ‘ekonomik sistemle toplumsal değerler arasındaki ilişkinin geleceği hala plastik kartlarda yatmaktadır (Klein, 1999). 4. Kitlelere Mesaj: ‘Sınıfsal Farklılıkları Unutun Herkes İçin Bir Kart ve Sayısız Ödül Var’ Üretim değil tüketim merkezli bir toplum olmanın işareti olarak sınıf temelli satın almadan kitle temelli satın almaya doğru bir değişme olmuştur. Plastik kartlar ve bunlara ilişkin etkili metaforik reklamlar tüketim bağımlılığını, ekonomik sistemin araçlarına ( geniş borç limiti, indirimler, taksitler, hemen al sonra öde, çok alış veriş yap para-puan kazan gibi teşviklerle ) borçlanarak esir olmanın kaçınılmazlığını temsil ederken aynı zamanda bu yolla sınıfsal farklılıkları aşabilmenin ortak bir modern bireysel tüketici kimliğinde buluşmanın esas hedef olduğunu söylemektedir. Bu düz çizgide yaşamın görünüşe dönüştürülme stratejisine koşut, ironik biçimde kredi kartları reklamlarda para harcayarak kazanılan puanlarla güzellik ameliyatları gerçekleştirilmesi esprisi ile de teşvik edilir. Karikatürize edilerek, gülmece ve daha başka etkili metaforlar aracılığıyla söylenir: harcayarak herşey olur, herşeye dönüşür, her şeyi alırsınız, her türlü kolaylığı elde etmeyi, sürprizleri hakedersiniz. Harcayabilme gücünü gözden geçirmeyi düşünmek, bir tereddüt bile ürpertici bulunması gereken bir kötü düşüncedir. Ulaşılamaz güzellik, keyif vs...yoktur sadece harcamak için çabalamamak vardır. Aileden, dostlardan, işverenden borç almak gereği ve utancı olmadan kazanacaklarınızı ipotek edin daimi bireysel borç enstrümanlarını edinin. Toplumsal statü ve prestijin işaretlerine ulaşmanın önündeki tüm engeller aşılmıştır. Sürekli tüketimciliği teşvik etmeye dönük her türlü mekanizmanın oluşturulması örgütlü, planlı, ortaklaşa hareket eden piyasanın değişmez hedefidir. Medyadaki kombine kart reklamları, ya da herhangi bir ürün ya da hizmeti alırken ‘şu ya da bu karta taksit’ dayatımı tüm pazar güçlerinin (reklam verenler, reklamcılar, yoğun bir reklam mecraına dönüşme yolunda durmadan stratejiler oluşturan, arayan medyanın..) sıkı bir biçimde ortaklaşa hareket ettiğinin somut bir örneğidir. Topyekun önerdikleri plastik kartlar, bireyleri güçlü, güvenilir, kabul edilebilir olma kimliğine kavuşturan bir semboldür. Tümüyle tüketim uzamına dönüşen yaşamda yalnızlığı örtmek, asla çerçevenin dışına düşmemek için bu sürate ne yapıp edip ayak uydurmak tek seçenekdir. Para, mal, hizmet, imaj pazarlayanlar çoktan satın alma seçeneklerini belirlemiş durumdadır. Bir ürünün ya da hizmetin bilgisi sorulduğunda verilen ilk yanıt genellikle kaç taksitle kredilendirildiği, hangi kartın uygun olduğudur. Yaşamın her alanına ilişkin yapılacaklar, alınacak her türlü mal ve hizmetler, iyi tüketici seyirci olmanın ödülleri, anlam düzlemleri geniş reklam metinlerinin kontrol stratejilerine uygun olarak durmadan sıralanır: Gündelik hayatın bilgisi, her durum, her konumdaki birey, reklamların ve plastik kartlara ilişkin kombine mesajların kuşatması altındadır: S&M Visa kartı Garanti 205 bankası ve Türk Hava Yolları’nın ortak kredi kartıdır. Kartla alışveriş, THY ile uçuş size hediye mil kazandırır. Üye kuruluşlardan mil kazanır, taksitle alışveriş yapabilirsiniz. M&M kartınıza bu miller aktarılır ve THY’den bedava bilet alabilirsiniz. Havaalanında indirimli otopark, servis hizmeti, araca o esnada sigorta güvencesi, eve camcı, çilingir vs..araç muayenesi çağırma, tiyatro, konser vs..için rezervasyon yaptırma ve bilet aldırma, yurt dışında kartınızı kaybederseniz de telefonla yardım alabilmek gibi, ekstre bilgilerinizin cep telefonundan iletilmesi gibi servisler de (indirimli, ücretli, ücretsiz hizmetler) alırsınız. Dışarda kimse kalmayacak biçimde herkes kart toplumuna dahil olsun: ” Çocuğunuzu Garanti Mini Bank üyesi yapın (vadesiz hesabınızdan ya da kredi kartınızdan gelecek garantisi), hem eğlenme hem öğrenme fırsatı, mini bank kartına ve sürpriz hediyelere sahip olsun. Mini gazete okusun, mini bank kulüp etkinliklerine ücretsiz katılın, anlaşmalı şu yerlerin de müşterisi olun, indirim ve ekstra bonus kazanın!” Bir diğer örnek: Bankanın reklam broşürünün ön kapağında (üniversite parası) ‘Biriktirmek istiyorum’ diyen anneye genç kız ‘Harcamak istiyorum’ diyerek diklenmektedir. Aynı diyaloğ arka kapakta baba- oğul arasında geçmektedir. Bu gençler için de, ebeveynleri için de çözüm hazırlanmıştır: Bonus Kontör Card. Para kazanan ebeveynler ve onların kaynağından kendi başına harcama yapması istenen gençler tarif edilerek 12-18 yaş grubuna tüketici kimliğini kazandırma savaşının bir başka enstrümanı genç bank (g’bankası) müjdelenmektedir: G bankasının genç bank’ı “gençlere fırsat, indirim, hediyeler sunan bir bankadır”. Ebeveynlerince adlarına hesap açtırılıp, harçlık yatıran 12- 18 grubu gençler harçlıklarını B Kontör Card’larıyla istedikleri gibi çekip harcarlar. Alışveriş yaparlarsa her alışverişten bonus kazanırlar, biriktirip beğendikleri şeyleri bedavaya getirirler. Bedava t-şhirtler, gömlekler, dergiler, cd’ler...Cafe’lerde bedava yiyip içer, sinemaya bedava giderler. B Card program ortaklarından ekstra bonus kazanır, kazandıkları puanlarla isterlerse Bcardshop.com’dan da alışveriş yaparlar”. Bir başka teşvik daha sunulur:Gençler g’bank’a üye olursa B Kontör Card’ına 5 YTL hediye para, arkadaşlarını da üye yaparlarsa her defasında 3 YTL hediye para verilir. İşlemlerini internetten, telefondan yapmaları da önerilir. Anne babalara -sözde kolaylık olarak- herhangi bir banka hesabından ya da kredi kartından çocuklarının hesabına haftalık, aylık düzenli ödeme talimatı vermeleri önerilir. İlkin çocuklar için minibak hesabı önerilen reklam metninde bir sonraki adımda kentli anne babaların birlikte yaşadıkları (genellikle orta eğitimdeki) 12-18 yaş grubu çocukları için harçlık belirlemek ve harçlık vermek gibi bir sorunu varmışçasına banka kartı vermek üzere genç bank önerilmektedir; bunun hemen devamında Ünibank’la da üniversiteli gençler hedef müşteri/tüketici grubu olarak kategorilendirilmektedir: “Üniversiteli için bankacılık G Ünibank. Üniversiteli ne isterse bedavaya getiren banka!. Ünibank’ta tam sana göre bir de kredi kartı var: B Card. B Card’ını bol bol kullan, bol bol kazan. Üniversiteli için bedavası en bol kredi kartı. Ünibank’ta B Card’ın tasarımı da çok farklı. Türkiye’nin İlk şeffaf kredi kartı! Köşesi de yuvarlak. Ayrıca 4 farklı kart tasarımından istediğini seçebiliyorsun! Seç! bedava alışverişe hemen başla. B Kontör Card, vadesiz hesabına bağlı banka kartın! Hesabındaki paraya bu kartla istediğin zaman ulaşabilir, bankanın ATM’lerinden para çekebilirsin. Ayrıca B Kontör Card’la hesabındaki para kadar alışveriş de yapabilirsin. Çünkü B Kontör Card, alışverişlerde nakit para yerine geçer. Kartını bol bol kullan, bol bol Bonus kazan!. Kıyafetleri, yemekleri, kitapları, biletleri, cd’leri ve istediğin birçok şeyi bedavaya getir.!. Ünibank’la günlük hayatında zamanını alan birçok bankacılık işlemini artık daha kolay ve hızlı. HARÇ KUYRUĞUNDA BEKLEMEYELİM..FATURALARIMIZ OTOMATİK ÖDENSİİN, HARÇLIĞIMIZI ÇOĞALTALIM, BİR TIKLA BANKAYA GİDELİM, BONUS’LA ALALIM TAKSİTLE ALALIM!, BEDAVA ALIŞVERİŞ YAPALIM!, PARAMIZ BİTSE BİLE 206 FATURALARIMIZ ÖDENSİN!, BİZ GEZERKEN PARAMIZ ÇALIŞSIN, BEDAVA YEMEK YİYELİİM, GEZELİM TOZALIM EĞLENELİM!!” Reklam metninde ‘bedava’ bir hayat imgelemi oluşturulurken yıllık kart ücreti ödemek, taksitli alışverişlerde aylık tutarı üzerinden taksitli işlem ücreti ödemek, borçları asgari ödemek zorunda kalınırsa uygulanacak borcu durmadan çoğaltacak faizleri, gecikmeli ödendiğinde uygulanan abartılı çifte gecikme faizleri, ödeme yapmayıp kart kullanıma kapatıldığında da faizlerin durmadan katlanarak işlemesi gibi sayısız durumla karşı karşıya kalmak anılan şeyler reklam metin örgüsüne girmez. Mal ve hizmetleri satabilmek için her türlü stratejiyi deneyen endüstrilerin reklamlarında tüketim özgürlüğünü temsil eden bir mutluluk hapı gibi sunulan kredi kartı kişiye gerçek gelirini hesaplayarak kullanma olanağı vermeyecek biçimde tasarlanmış bir borçlanma aracıdır. İşvereni, profesyonel çalışanı, az ya da çok düzenli ücret geliri olan herkesi, çalışanları, çalışmayanları, emeklileri, lise, üniversite öğrencileri bankaların kendi verdikleri kredi kartlarını ve uluslararası kart sistemlerine bağlı olarak çıkardıkları kredi kartlarını kullanmaya çağırılır. Yaşamsal gereksinimler olarak sunulan en son, en yeni (çoğu az değişmiş, biraz daha farklı paketlenmiş, bir kısmının gerekliliği tartışılır) malın ve hizmetin satın alınabilmesi için pazarın reklamını yaptığı [bireyin varoluşunu tehdit edebilecek kadar anlamlarla kuşatılı] her türlü metaı alabilecek durumda olamamak korkusunun yenilebilmesi için kişi [bir başınalığı içinde], sürekli ve çok tüketebilmenin yordamını gösteren her türlü koşulu bir kolaylık olarak kabul etmektedir. Dev uluslararası şirketlerle ortaklıkları giderek büyüyen bir çok holdingin değişik sektörlerde mal ve hizmet satan firmaları müşteri bağlılığını sağlamak üzere kendi ‘Club Kartları’nı çıkardıkları gibi farklı bir teşvik ve ödüllendirme taktiği olarak gerektiğinde de tüketiciyi birbirlerine yönlendirmektedirler. Bu işbirliğine ait ortak reklamlar basılmakta, yayınlanmaktadır. Koç Holding’in akaryakıt şirketi Opet’in benzin istasyonlarında kullanıma sunduğu Club kartı ile yine aynı holdinge ait dev alışveriş magazaları Migros’un Club kartının köşelerinden birleşip kanatlandığı yarım sayfalık reklamlarda kart sahiplerinin kredi kartlarıyla kazandıkları puanlara ek olarak bu iki yerde harcama yapıp puan kazanabileceği, sonra hangisinde isterse harcayabileceği duyurulur (Cumhuriyet, 29 Nisan 2005). Bilgisayardan, gıdaya, yatak çarşafından, güzellik merkezlerindeki zayıflama kürlerine kadar sayısız ürün ve hizmetlerin hemen tamamının reklamlarında anlaşmalı hangi bankaların kredi kartlarına çok sayıda taksit yapıldığı öncelikle ilan edilmektedir. Taksitle alışveriş yapanların bu kartlara sahip olmaları şart koşulmaktadır. 90’lar sonlarına kadar genellikle tüm ödemenin bir defada kredi kartı ile yapılması yerine peşin ödenmesini tercih eden ya da senet imzalatarak taksitlendirme yapan firmalar özellikle 2000-2001’den itibaren reklamlarında ürün ve hizmetlerini anlaşmalı bankaların kredi kartlarına iki yıla uzanan taksitlerle, promosyonlarla pazarlayan reklamlar vermişlerdir. Televizyonlarda ve basında sayısız ortak reklam yayınlanmıştır: hemen her yerde kredi kartıyla alışveriş bitmeyen çok prestijli bir oyun, oyuna katılanlar sonsuz mutlu olmakta; harcayıp borçlandıkça harcanacak (para puanları, vb.) ödülleri hakederek keyifle dolmaktadır. Alışveriş ettikleri mağazalarda kredi kartlarını uzattıklarında hayranlık dolu, alkışlayan bakışlarla karşılanmaktadırlar. Bu biçimde diğer pek çok şeyin daha satın alınabileceği duygusu beslenirken esasında, en önce gerçek geçinme problemlerini ağırlaştırabilen bir borçlu kimlik kartı sunulmaktadır. Buna karşılık, gelinen noktaya bakılırsa çoğu çalışanın henüz eline geçmemiş ücret gelirlerini teminat göstererek, tüketebilme düzeyi ve tüketebilen kimliğini bu araçlarla sürdürme hali [ tam da istenildiği gibi ] şimdi sıradan bir durumdur. Çeşitli nedenler üretilerek hiç bitmeyen kampanyalar yapılmaktadır. A mağazasında, hipermarketinde B Card’a 22 ay taksit, B Card’ın Plus ve Premium’una sahip olanlara yüzde yüz fazla bonus fırsatı. B Card sahiplerine 11 taksit ancak şu kadar fazla alışveriş 207 yaparsa peşin fiyatına 20 taksit, diğer kartlara 6 taksit, vb. C Bank Kredi kartıyla yapacağınız şu miktar harcama ile şu marka araba çekilişine katılacaksınız, anlaşmalı işyerlerinde alışveriş yaparsanız şansınız üçe katlanacak, ayrıca televizyon, kamera, hediye çeki gibi hediyeler dağıtılacak. Hemen kredi kartı alana bir çekiliş şansı daha verilecektir. Bir başka kolaylık bu kez M kartı olanlara B mağazalarında ev eşyası, elektronik, oyuncak, tekstil, kozmetik, pet-shop, çiçek, kırtasiye alışverişlerinde vade farksız, kart limitinizi düşürmeyen taksitlendirmeler yapılmaktadır. Böylece daha başka şeyleri, daha çoğunu alabilme daha çok borçlanma imkanı doğmaktadır. Bankaların anlaşmalı olduğu yerlerde alışveriş tutarına göre taksitlendirmeler azalıp çoğalmakta, kartla tek ödemelerde puan kazanılmakta, hangi kartla hangi anlaşmalı firmanın hangi tarihlerde ürünlerinden ne kadarlık alışveriş yapılırsa hediye çekilişlerine katılma fırsatı ve hangi markalı ürünlerin kazanılacağı ilan edilmekte, taksit erteleme olanağı sunulacağı vb. sayısız taktik uygulanmaktadır. İndirimler ve beraberinde kartlara taksitlendirmelerden yola çıkan, ve satın aldıkça karta hediye para puanların eklendiği kampanyalar kesintisiz hale getirilmiştir. Bankalar kredi kartı kullanıcılarına farklı reklamlarla durmadan aynı şeyleri söylemektedir. ‘Bonus Kampanyalar’ından birini daha devreye sokan bir büyük bankanın televizyon reklamlarında en son ‘Külkedisi’ masalını metafor olarak kullandığı kampanyasının adı ‘Külkedisi Bonusu’dur: Külkedisi’ne parası değil iyi bir kalbi olduğu için yakışıklı prensin davetine ödünç güzel bir kıyafetle katılabilme armağanı sihirle verilirken, burada kredi kartı sahibi olup bol bol alışveriş yaparak puan toplanması ve onu da bildirilen saatte harcayarak kendi sihirini yaratması istenir, yoksa kazanılan puanlar balkabağına dönüşecektir. Bonus masalı buna uygun kurulmuştur: ‘Cuma akşamı, saat 12’yi gösteriyordu. Külkedisi’nin hafta içi kazandığı bonuslar birden bire 2 katı oluvermişti! Bütün hafta sonu mağazaların büyülü dünyasında 2 kat bedava alışveriş yaptı. Eğer harcamazsa, pazar gecesi tam saat 12’de, 2 kat bonuslar, yine eski haline dönecekti. Tâ ki bir sonraki haftasonu gelene kadar.’ Bir bilgi ilave edilir: ‘Bonus Card program ortaklarından hafta içi toplam 100 YTL ve üzerinde alışveriş yapan Card sahipleri, bu alışverişlerinde 2 misli bonus kazanacaklar. Kazanılan ekstra bonus, o hafta sonu yapılan alışverişlerde harcanmazsa iptal edilecek. Her pazartesi kampanya yeniden başlayacak ve ilerleyen haftalarda devam edecektir’ (17.06 2005). Kredi kartı kullanarak tüketimi, tüketim bağımlılığını arttırmayı hedefleyen kampanyalarda bazı aksamalar da olmuştur. Nisan 2005 itibariyle (tüketiciyi koruma derneğinin tepkileri, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun uyarıları üzerine) gıda ve akaryakıt harcamalarında yapılan taksitlendirmeye son veren bankalar bu kez harcama karşılığında taksit yerine puan, kontör, nakit para, ürün gibi hediyeler verilen kampanyalar başlatmışlardır. Kredi kartına, alışveriş sayısı ve harcama miktarlarına göre ne kadar puan, para, kontör verileceği basın ve televizyon reklamlarından bitmeyen kampanyalar halinde duyurulmaktadır. Buna karşılık bazı piyasa aktörleri tarafından ekonomi sayfalarında nakit alışverişlerin sakıncalar taşıdığı, kayıt dışı ekonomiye karşı kredi kartlarının yoğun kullanımının desteklenmesi gerektiği öne sürülmüştür. Bu arada kart reklamlarıyla ve yüzyüze iletişimle yetinmeyen kurumlardan G Bankası Bonus kredi kartıyla düzenli harcama yaparken son birkaç ay içinde ‘kartını kullanmayan veya tercihlerini başka yöne kaydıran müşterilerini yeniden kazanmak için’ bu kişilere, üzerinde ''Kredi kartınız uzun süredir kullanmadığınız için tozlanmıştır. Umarız bu bezle tozunu alır yeniden kullanmaya başlarsınız'' notu ile bir toz bezi göndermiştir. Amaç ‘duygusal bağ kurmaktır’( Milliyet, 05.10.2005). Başka bazı kurumlar bu duygusal bağdan emin olmak için promosyonla kredi kartı vermek uğraşına girişir, kart başvurusunu yapanlara kulaklıklı radyo, bel çantası, sırt çantası gibi hediyeler dağıtır. Böylelikle reklamlarla, doğrudan iletişim ve promosyonlarla kitlelerin ortaklaştığı tüketimci kimliğine seslenmek ve sürekli uyarmak politikası başarıyla sürdürülür. 208 5. Tüketici Kitlelerine Reklam Kuşaklarını İzletmek İçin Bir Yeni Strateji Seyirci tüketiciyi kuşatmak, bir an bile gözden kaçırmamak, öncelikle para, zaman, enerji, zihinsel performans gerektiren, gösterilmesi için emek verilen tüketimi yaşam odağı haline getirmek için, zengin metaforlarla örüntülü yoğun reklamlarla kredi kartı bağımlılığını kurmak yeterli olmamıştır. Reklam kuşaklarını takip edenlere hediye vererek izleyicinin sürekli arzulayan tüketimci kimliğini aralıksız beslemek üzere bir başka strateji televizyonlarda uygulamaya konulmuştur. Reklam kuşağında yer alan bir ürüne, markaya ilişkin soruları izleyenler, öncelikli işlevi bireysel iletişim gibi görünse de bir mal ve hizmet pazarlama, reklam aracı olarak tüketiciyi yönlendiren cep telefonundan (Turkcell hatta) kısa mesaj yollayarak yanıtlamakta ve hediye çekilişine katılmaktadır. Haziran 2005’de Show TV’de ‘Zappara Reklamını Bul!’kampanyası başlatılmıştır: ‘Günboyunca Show TV’de yayınlanan reklamları takip edin Zappara tanıtımını gördüğünüzde, sıradaki reklamın markasını cep telefonundan kısa mesajla (SMS) gönderin. 5 dakika içerisinde markayı doğru bilirseniz, kazandığınız ‘Zappara’ cebinize SMS ile gelecek gönderdiğiniz mesaj yanlış ise telefonunuza bir bilgilendirme mesajı gelecek. Kampanya süresince ay boyunca en çok Zappara toplayan 1 kişi Kia araba, 10 kişi Scoeter, ve 10 kişi Notebook sahibi olacak. Ayrıca her gün en çok Zappara toplayan bir kişiye bir LG F2100 cep telefonu hediye. 30 gün boyunca 30 cep telefonu da sahibini bulacak!. Bir ayın sonunda en çok mesaj göndermiş olan 1 kişi daha Kia Cerato Comfort’un direksiyonuna geçecek! Doğru bildiğiniz her Zappara markası prime time’da 20 Zappara kazandıracak. Diğer reklam kuşaklarında her doğru cevap 5 Zappara demek, her reklam kuşağında yanıtı en hızlı gönderen 100 kişi 10 kat Zappara kazanacak. Bu da prime time’de 200, diğer reklam kuşaklarında 50 puan demektir. En büyük medya grubu durumundaki Doğan Medya’nın yaygın televizyon kanallarından biri olan Kanal D de ‘reklam puan logolu markayı bul Avea ‘nın x numarasına gönder hediyeleri kazan’ başlıklı kampanyaya girişmiştir (Ekim 2005). Bu uygulamanın öncesinde Kanal D ve Sabancı Holding’in uluslararası ortaklıklarından biri olan CarrefourSA hipermarketleri müşterilerini çoğaltma hedefine yönelik başka ülkelerde de uygulanan farklı bir reklam, promosyon kampanyası denenmiştir: ‘sihirli şifre’ adı verilen kampanyada alışveriş merkezinden belirtilen ürünlerden her beş YTL'lik alışverişe karşılık bir 'sihirli şifre kartı', Sabancı Holding’e ait Akbank kredi kartı ile yapılan ödemelerde 2 sihirli şifre kartı verilmekte, Kanal D ekranında saat başı üç dakika süreyle yayımlanacak olan kırmızı ışığa tutulduğunda kişiler kazandıkları alışveriş çekini görebilmekte, kart üzerindeki şifreyi cep telefonundan kısa mesajla göndererek günlük, haftalık hediye çekilişlerine katılma, kazanma şansı elde edebilmektedir. Her gün bir çekiliş yapılarak elektrikli süpürge, dijital fotoğraf makinesi, mutfak robotu, cep telefonu ve uçak bileti, her hafta yapılacak çekilişle, bir kişiye çeşitli markalarda araba, plazma TV, kamera ve tam pansiyon tatil olmak üzere toplam 2 bin 555 adet hediye ve alışveriş çekleri verilecektir. Tüketiciyi en güncel, en çok pazarlanan ürünlerin ve markaların hediye edileceğini bu yarışa katılmaya hazır seyirci tüketiciye ilan eden, hem televizyon izlenirliğini, hem de reklam izlenirliğini arttırmayı hedefleyen bu kampanya televizyon kanalının genel yayın yönetmeni ve hipermarketin genel müdürünün ortak basın toplantısıyla duyurulur. Medya grubunun (DMG) gazetelerinin de haber yaptığı toplantıda tv haber genel yayın yönetmeni kampanyanın promosyon dünyasında fark yaratacağını, genel müdür ise ilk kez İspanya’da denedikleri bu yöntemle kâr ve müşteri sayısında artış beklediklerini ifade eder (Radikal, Milliyet, 15 Mart 2005). 209 6. SONUÇ Salt kendi merkezli bir çizgide, tüketimcilikle anlam bulabilen bir bireyselleşmeyi en büyük mutluluk olarak kurgulayan reklamlar, kombine kart reklamları, gezinen tüketimci seyirciyi hediyelerle bağlayan reklam kuşakları tüketimciliği kollektif kimlik haline getirmeye çalışan piyasa, reklam endüstrisi ve medya ortak çalışmasının anlam çerçevesi dar, kendiliğinden bir politika uygulaması değildir. Teknolojik gelişmelerin kolaylaştırdığı üretim ve dağıtımın giderek hızlanmasıyla, reklam merkezli medya, pazarlama ve reklam endüstrisiyle mutlak tüketime odaklı bir toplum yapısına yol alınmıştır. Öyle ki bu yapılanma çizgisinde sınıfsal farklılıkları örtme projesine uygun bir tüketim kültürü kurgulanırken kişiler kollektif kimlikleriyle toplumsal, siyasi görüşlerini ifade edebilmekle değil, daha çok tüm olanakları zorlayıp sergiledikleri tüketimle ancak (sözde) özgür bireyler olabilmek yarışındadır. Toplumsal, siyasi görüşlerin varlığı ve ifadesinden çok daha hayatî güdülenmeler öne çıkmaktadır. Tüketim, bireylerin kendilerini görünür kılabilme, anlık da olsa yalnızlığını hafifletebilmesinin zemini olarak sunulmakta ve kavranılmakta, bu esnada tüketim kültürünün aralıksız üretilip dağıtılan imajlarla çerçevelenmiş her türlü gerekli gereksiz nesnesi sınıfsal farklılıkları maskelemeye, ekonomik sistemi korumaya hizmet etmektedir. Kapitalizmin ideolojisi seyirci tüketicinin sistemi muhafaza etme yönündeki bilinç üretimine katılımını sağlayacak biçimde tüketim kültürünü koruyacak reklam kurumunu ve ayrıca kitle iletişim araçları gibi kurumları(nı) yapılandırmaktadır. Piyasa toplumunun aktörleri temsil alanı ve pazarlama kurumları medya, reklamlar ve tüm diğer medya ürünleri bu tüketimci siyasetin, ekonominin temsil alanlarıdır. Nitekim medya genel yayın yönetmenlerinden bazılarının açıklamaları özetlenirse ‘sıkıcı siyaset haberlerinden kitleler bunalmıştır, en güzel tüketim nesnelerinden, imkan ve mekanlarından, eğlenceden haber vermek gerekmekte ve zaten gereği yerine getirilmektedir’. Genellikle bu anlayışla yapılandırılan medya kurumları iyi yapılandırılmış reklam yönetim departmanları reklam verenlerle, reklam ajansları ile yakın ilişkiler içerisindedir. Ulusal, uluslararası reklam örgütlerinin üyesi, temsilcisi olarak reklam festivalleri, ilan yarışmaları, reklamla ilgili her türlü etkinliğin düzenleyicisi olarak çalışmaktadır. Reklam sektörünün daimi bir parçası olan medya gruplarının reklam grup başkanlıkları bu sektörde strateji ve politikaların yapılandırılmasına en etkin biçimde katılma, yön verme uğraşı içerisindedir. Örneğin Doğan Medya grubunun gazetelerinden Milliyet Cannes Uluslararası Reklam Festivali’nin Türkiye temsilcisidir. Medyanın reklam pazarlama koordinatörleri bu etkinliklerin içinde dünya reklamcılığının ‘küresel yerine, yerel düşünüp, yerel davranmasını’ tartışıyor. Türkiye’de medya gruplarının televizyonlarında reklam kuşaklarının yanında ve her türlü diğer ürünleriyle sayısız reklam mesajı yayınlanmaktadır. Grupların büyük gazete dergi basım yayıncılık kurumları, farklı yaş gruplarına, cinsiyetlere, ilgi alanlarına göre tamamen reklam temelli alışveriş rehberi, alışveriş dergileri yayınlamaktadır. Türkiye’de gelir dağılımı bozuk olmakla birlikte çeşitli gelir grupları değişik ölçülerde tüketim kültüründen payını alma, tüketim toplumu olma yolunda ilerlerlemektedir. Reklam ve diğer tüketim mesajları herkese, durmadan, sınıfsal farklılıkları örten gözalıcı kostümler sunmaktadır. Tüketim endüstrisinin başlıca temsil araçlarından biri kredi kartları da reklamlarda tüketim hazzının anahtarı olarak sunulmaktadır. Üretilen bir en temel anlam: Tüketemezseniz, borç almazsanız, ödeyemezseniz en önemli bir kimliğiniz de olamaz. Yapısal bir işsizlik, yalnızlık dünyasında hiç kimsenin kendini güvende hissetmediği, giderek daha güvenliksiz ve kestirilemeyen bir dünyada (Bauman, 2001) her türlü duygunun, ortaklık ve bağlılıkların tüketim nesnesine dönüşümüne tanık olunmaktadır. Siyasal, toplumsal kaygıları ortaklaşa tartışmak üzere örgütlenen mücadele alanları çoktan kurutulmuştur. 210 1960’lar ve erken 1970’lerde tüketim kültürü eleştirisi politik söylemlerin bir parçasıdır. Nitekim Frankfurt okulundan etkilenen Yeni Sol’un elemanları ve diğerleri eleştirilerini yeri geldilçe ortaya koymuştur. Radikal politik ekonomi mülkiyetin üretim ve dağıtımındaki yabancılaşmanın yoğun bir eleştirisinde kalırken tüketim alanının çözümlenmesi projesi terkedilmiştir. Bugün pek az sayıda ekonomist nasıl tüketiyoruz, sınıfsal eşitsizliği, yabancılaşmayı, iktidarı yeniden nasıl üretiyoruz sorusunu sormaktadır (Schor, 1999). Emek süreçleri, işgücünün konumu, gerçek geçinme ücreti gibi toplumsal üretim ilişkilerinin yansımaları üzerine düşünme geleneği dışlanmaktadır. Mevcut neo-liberal yerel, küresel ekonomik ve siyasal örgütlenme ve söylemler bunun muhafızlığını ayrıca, mevcut düzen içinde tüketimci kimliği (en önemli referans düzeyi) için yarışan bireylere, reklamlara, reklam aygıtı medya kurumlarına yaptırmaktadır. Bu yapı ve politikalar bugün sürerken toplumsal üretim ilişkilerini de temsil eden, kapitalist ekonominin baş sektörlerinden modern medyanın işleyişi ve kullanılışı ile ilgili olarak farkındalık, çözümleme, düşünme ve eylem isteyen, kredi kartı ve reklam toplumu olmaya karşı çıkan medya okuryazarlığı hareketi ve buna dahil medya eğitimcileri, medya aktivistleri, medyada reform diyenler, reklam karşıtları, çevreci vb. gruplar, dünya ölçeğinde örgütlenme yolunda çaba içine girmişlerdir. Örneğin Kanada kaynaklı uluslararası bir reklam karşıtları organizasyonu ADBUSTERS Reklam sektörünün kapitalist küreselleşmeye, kapitalist ekonomiye hizmet ettiğini, reklamların, medyanın tüm üretimlerinin amaçları, araçları, içerikleri, ve ideolojilerinin gözden kaçırılmaması gerektiğini vurgularken, aktif, eleştirel bir medya okuryazarlığı ve bunun prensipleri için uğraş vermeye çağırmaktadır. Ayrıca tüm dünyaya 5 Nisan -1 Mayıs (2005) tarihleri arasında televizyonlarını kapatma çağrısında bulunmuştur. Daha gerilere gidilecek olursa 1990’da Unesco 40 ülkeden medya eğitimcilerini davet ederek medya eğitiminin önemi konusunda girişimde bulunmaya çalışmıştır. Bugün medya eğitimi bir ders olarak değerlendirilmektedir. Reklam okurluğu üzerinde çalışılmakta, reklamın hayatımızdaki yerini anlamak ve sınırlandırmak için ilkeler belirlenmektedir. Medya okuryazarlığı hareketi hızla büyüyen bir ilgi alanı, ve amacı insanları kuşkucu, farklı gerçekleri kavrayabilen bilinçli bir medya kullanıcısı olarak eğitmektir. Esasen medyayı, medya ürünlerini, reklamları çözümleyici bir bilinçle okumak kapitalist sistemden ve onun ticari gündeminden ayrı okumak değildir. Nitekim medya sistemi esasında nasıl işliyoru açıklamaya çalıştığı ve insanların daha iyi bir medya sistemi için uğraş vermesine önayak olduğu müddetçe bu hareketin önemli bir potansiyel içerdiği (McChesney, 1999) söylenebilir.. Kaynakça: Adorno, W. Theodor (1998), Minima Moralia, Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, (Çev: Orhan Koçak, Ahmet Doğukan), Metis Yayınları, 1998, İstanbul. Bauman, Zygmunt ( 2005), Bireyselleşmiş Toplum, (Çev: Yavuz Alogan) , Ayrıntı Yayınları. İstanbul. Berger, John (1988), Görme Biçimleri, (Çev: Yurdanur Salman), Metis Yayınları 3.Basım: Kasım 1988, İstanbul. Crawford, Tad, Subliminal Seduction of Credit Cards. http:// www.allworth.com/Articles/article08.htm. Dağtaş, Banu (2003) Reklamı Okumak, Ütopya Yayınevi, Ankara. Dündar, Can (2005) ‘Reklam Artık Sütyenin İçinde’ Milliyet, 23.06.2005 Erdoğan, İrfan, Korkmaz Alemdar (2005) Popüler Kültür ve İletişim. Erk yayınevi, Ankara. Garey, Stephen (1990), ‘Brands R Us: How Advertising Works. Six Ways to Reduce Advertising in Your Life’, http://www.medialit.org/reading_room/article50.html... Media&Values Issue #51 / Summer 1990. 211 Horkheimer, Max (1994), Akıl Tutulması, (Çev: Orhan Koçak), Metis Yayınları, İstanbul. Klein, Lloyd (1999), It’s in the Cards: Consumer Credit and the American Experience, Praeger Publishers. (http://www.questia.com/PM.gst?a=o&d=27412242). McChesney, Robert W. (1999), ‘The U.S. Left and Media Politics’, Monthly Review, Volume 50, Number 9, February 1999. McChesney, Robert W., Foster, John Bellamy (2003), ‘The Commercial Tidal Wave’, Monthly Review, March 2003, Volume 54, Number 10. Merskin, Debra (1998), ‘The Show for Those Who Owe: Normalization of Credit on Lifetime’s Debt’, Journal of Communication Inquiry 22:1 (January 1998): 10-26, 1998 Sage Publications, Inc. http://jcomm.uoregon.edu/facstaff/profiles/faculty/pubs/dm-debt.pdf Orçan, Mustafa (2004), Osmanlı’dan Günümüze Modern Türk Tüketim Kültürü, Kadim Yayınları. Ankara. Philo, Greg., Miller, David (2000), ‘Cultural Compliance and Critical Media Studies’ (http://www.gla.ac.uk/departments/sociology/units/media/cultural.htm.) Schor, Juliet (1999), ‘The New Politics of Consumption, Why Americans Want So Much More Than They Need?’ Boston Review, Summer 1999, (http:// www.bostonreview.net/BR24.3/schor.html). Sabah, 9 Mayıs 2005, Rahim Ak, ‘Kredi Kartı Derbisi’. ShowTV ‘Zappara reklamını bul’ yarışması, http://www.showtvnet.com/zappara/index.shtml Cannes Reklam Festivali, http://www.milliyet.com/2005/04/24/ekonomi/aeko.html Külkedisi bonusu, http://www.bonus.com.tr/?kazan/bonuskampanyalar/külkedisi_bonusu ‘Kişiye özel taksit’, http://www.milliyet.com.tr/2005/07/21/ekonomi/axeko01.html ‘Kredi Kartında Promosyon Dönemi’, http://www.milliyet.com.tr/2005/10/01/son/soneko05.html 212 MEDYA OKURYAZARLIĞI EĞİTİMİ: ÖNEMİ VE İHTİYAÇLARI Abdülrezak Altun1 Eğitim süreci insanın yaşamı boyunca sürekli olarak ilişkide bulunduğu olgu ve olayları algılamasına ve anlamasına yardımcı olacak temel kavramları ve davranış biçimlerini kazandırır. Bu haliyle bakıldığında bütün vatandaşlar için zorunlu olan ilköğretim süreci ile yasal zorunluluk bulunmasa da neredeyse bir sosyal zorunluluk haline gelmiş bulunan orta öğretim programlarında güncel ihtiyaçlara bağlı olarak değişimler yaşanmaktadır. Trafik, Çevre, İnsan Hakları vb. konuların eğitim programlarına alınması bu çerçevede değerlendirilmelidir. Başta televizyon olmak üzere kitle iletişim araçlarının bireyin ve toplumun günlük yaşamında giderek daha fazla yer işgal etmeye başlamasıyla, bu araçların bilinçli tüketiminin de tartışmalar arasında yer edinmeye başladığı açıktır. Bireyin bu araçların karşısında edilgen değil, etken ve sorgulayıcı bir tavır takınması günümüzde medya yapılanması ve işleyişinden kaynaklanabilecek olumsuzlukların giderilmesindeki en önemli önlem olacaktır. Kanımca medya okuryazarlığından beklenen ve anlaşılması gereken de bireylerin medyanın üretim yapılanması, işleyişi ve içeriği konusunda sorgulayıcıları olmalarını teşvik edecek bir bakış açısına kavuşturulmaları olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında ortaöğretim programlarına konulabilecek “Medya ve Toplum” adlı bir dersin genç bireylerin medyanın işleyişi ile ilgili bilgilenmelerine yardımcı olacağı açıktır.Bu bilgilenme, ilerleyen günlerde, araç ve içerik tercihleri ile mesajları anlama ve yorumlama yetenekleri üzerinde olumlu etkilerde bulunabilecektir. Sorgulayıcı bir medya izlerkitlesi yaratmayı amaçlayan ve medya okuryazarlığını eğitim programları içine koymayı öneren bir projenin en önemli girdisini, eğiticiler oluşturacaktır. Önerildiği biçimiyle “Medya ve Toplum” dersini, konunun önemi doğrultusunda layıkıyla verebilecek bir kadronun mevcut olmadığı açıktır. Bu kadro, mevcut iletişim fakülteleri öğrencileri arasından öğretmenlik formasyonu alanlar arasından seçilmeli ve oluşturulmalıdır. İletişim Fakültelerinden mezun olanların orta öğretim kurumlarında alan öğretmenliği yapabilmeleri için “Orta Öğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Programı”na başvurabileceklerine ve “Gazetecilik, Radyo Televizyon ve Sinema ile Halkla İlişkiler ve Tanıtım Öğretmenliği Programları açılmasına ilişkin olarak Yükseköğretim Kurulu’nun kararı 14 Ocak 2005 tarihinde çıkmıştır. Bu kararla birlikte Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü’nde ilk olarak 15 öğrenci Şubat 2005 tarihinde eğitime başlamıştır. Mevcut programın geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması orta öğretim programlarında “Medya ve Toplum” dersini verecek öğretmenlerin yetiştirilmesi açısından değerlendirilmesi gereken bir olanaktır. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Gazetecilik Öğretmenliği Anabilim Dalı Başkanı 1 213 DEĞERLENDİRME OTURUMU Özden Cankaya Ben de yöneticilik görevim nedeniyle, bütün oturumları izleyememek gibi bir mutsuzluk içindeyim. Keşke izleyebilseydim. Sabahki oturumdan da yola çıkarak orada da çok ufak değerlendirmeler yapma şansım oldu, şimdi de bir iki dakika çok kısa bir değerlendirme yapacağım. Değerli Doç.Dr. Beybin Kejanlıoğlu’nun kısa da olsa çok özlü ve içerik açısından bizim için önemli açıklamalarından sonra, benim değerlendirmem de bir başka açıdan olaya bakmak olacak. Medya, gündelik yaşamımızda bütün araçlarıyla çok önemli bir yer tutuyor. Eğitim ve kültür düzeyimiz, dahil olduğumuz gelir grubu, içinde yaşadığımız toplum ne olursa olsun gerçekten herkesin etkilendiği bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Herkes çeşitli iletilere maruz kalıyor ve bunları kendine göre anlamlandırıyor. Bireyler, bu iletişim bombardımanı karşısında kendi bulunduğu konum itibariyle bu bombardımandan kendine göre sonuçlar çıkarıyor, kendine göre etkilenmeler içine girebiliyor. Medyayı eleştirel olarak okumadan önce, bir iletişimci olarak iletişim özgürlüğünün kullanma araçları olan tüm kitle iletişim araçlarını toplumun bireylerinin tümü tarafından etkin bir biçimde interaktif bir biçimde kullanılmasıyla iletişim özgürlüğünün gerçekleşebileceğine inandığımı söylemek isterim. Öyle bir ideal ortam olmalı ki, herkes ileti aldığı kadar ileti gönderme şansına da sahip olabilsin. Böyle bir ortam yaratıldığı zaman, belki iletişim özgürlüğü istenilen bir biçimde kullanılabilir. Çok sevdiğim hocam Anayasa Hukuku profesörü Bahri Savcı bize yüksek lisans dersinde, toplum sosyal, eğitim ve kültür açısından öyle gelişmiş bir düzeye gelmeli ki, tüm bireyler o haklar ve özgürlüklerin kullanılması ve sahip çıkılması konusunda bilinçlenir ve o zaman hiç bir sorun kalmaz derdi. Ben de derdim ki; hoca hep ütopik şeylerden söz ediyor. Yaşımız biraz büyüdüğü zaman, biz de iletişim konularına böyle bakar olduk. Ütopik olanı istemezsek, en iyiye yaklaşmak çok zor olur. Kitle iletişim araçlarının herkes tarafından eşit ve adilce kullanılma ortamı olduğu zaman iletişim özgürlüğü tüm boyutlarıyla gerçekleşebilir. İletişim özgürlüğü gerçekleştiğinde, medya okur yazarlığı konusu bugünkü kadar çok fazla önem taşıyan bir konu olmayacaktır diye düşünüyorum. Özellikle ana akım medyaya ortak olabilme, onlar üzerinde söz sahibi, yazı sahibi olmanın çok önemli sonuçları olabileceğini düşünüyorum. Alternatif medyaların kullanılabilecek olması da, belki medyada eleştirel okur yazarlığa bir seçenek oluşturabilir diye varsayıyorum. Ne kadar çok sayıda ve değişik grupların düşünceleri iletilebilirse, belki medya okur yazarlığı açısından eleştirel bir çizgide olabiliriz. Bu da tabii olanakların ilk önce teknolojik olarak artmasıyla mümkün. Eleştirel yurttaş olabilmek, medyaya eleştirel bakabilmenin baş koşulu. Çok kısa olarak uzatmadan şunu söylemek istiyorum: yurttaşın eleştirel bakış açısına sahip olabilmesi için, ekonomik koşulların, kültürel koşulların ve siyasal koşulların oluşması gerekiyor. Eleştirel bir birey olmanın temelinde, çok iyi bir sosyal ekonomik ve politik bir ortam yatıyor. Bilimle uğraşan kişiler olarak, bağımsız olarak düşüncelerimizi açıklamamız gerekirken, kimi zaman, siyasal baskıların altında kalabiliyoruz. Kimi zaman kültürel yetmezliklerin sonucu olarak, kimi zaman da ekonomik dayatmaların sonucu olarak yeteri kadar eleştirel olamadığımızı kendime de eleştiri oklarını yönelterek söyleme dürüstlüğünü göstermek istiyorum. O nedenle, eleştirel bir medya okur yazarı olabilmek için bütün dünyanın tek odaklı bir merkez halinden çıkıp ekonomik, politik, kültürel açıdan farklı kültürel kimlikleri barındıran, farklı siyasal sistemleri, farklı ekonomik rejimleri barındıran bir dünya olması gerekliliğini vurgulamanın bir bilimsel sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Böyle bir dünya gerçekleştiği zaman, eleştirel medya okuryazarlığının da mümkün olabileceğini ve belki de o koşullardaki bir dünyada göreceli olarak medya okur yazarlığının bu boyutta acil bir ihtiyaç olmayacağını söyleyebilirim.. 214 Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu Ben daha kuşkucu yaklaşımla medya okur yazarlığı, ikisi yan yana ikisi birbirine karşıt geldiğinde burada bir problem var. Tüm dünyada var 80 sonrası Neo liberalizm rüzgarları küreselleşmeyi bize kazandırdı. Özellikle dünyanın perdeleri düşüyor. Dünya Ticaret Merkezi, IMF tüm bunlar küreselleşmeyle açığa çıktı. Baktığımız zaman dünyayı yöneten 80 şirket şimdi düşmüş 10 tane dev şirkete, dolayısıyla medya ve mülkiyet yapısı itibariyle de savaşı sunumda bize istediğini verme, dayatmacı bir politika izleme, gündemi belirleme eşik bekçiliği. Bunlar canımızı sıkan konular ama bunlar kitabına uygun şekilde yapılıyor. Maniplasyon, dezenformasyon, haberi çarpıtma, eksik bilgilendirme tabi çıkar ilişkileri yani o büyük sermaye medya ve siyaset bundan yola çıkarak günümüz tablosunu sergilemek büyük bir iş. Türkiye’de tabi bunu yapan medyaya baktığımız zaman global medyanın bir izdüşümünü burada görmek mümkün. Tabi medya okuryazarlığında bir takım sorunlar tespit ettik bir beceri olduğundan bahsettik, iletileri alabilme, yorumlama, eleştirme, yurttaşlık bilincinin verilmesi. Katılım dediğiniz zaman tabi kültürel katılım biraz daha tartışmalı konu gibi ama belki siyasi katılım, çünkü yurttaş gazeteciliği de medya okur yazarlığını yurttaş gazeteciliği bunlar esasında beşinci kuvvet olarak adlandırılan bu A. Mattelard, I. Ramonet’nin ortaya koyduğu yurttaş, 4. kuvvet medya madem işlevini yerine getiremiyor, karşı duramıyor diğer yasama yürütme yargıyı teşhir edemiyor denetleyemiyor o zaman yurttaşlık kuvvetini sorguluyoruz. Ama bunu tabi yurttaş tek başına yapamayacak bunun diğer ucu da yurttaş gazeteciliği. Medya böyle bir şeyi yapmak isteyecek mi yapmak işine gelecek mi? İşte elinde gücü bulunduranlar bundan tam tersi rahatsız olabilecekler. Dolayısıyla bu tartışmalı bir konu. Benim bulunduğum birinci panelde Ece Algan vardı Iowa Üniversitesi’nden, onun işte Amerika’da nasıl ortaya çıkmış, kitle iletişim araçlarının bugünkü durumundan yola çıkarak yedi tane tartışmalı konu üzerinde durmuştu medya okur yazarlığı hareketine taraftar olan ve olmayanlarla ilgili soruları gündeme getirdi ve baktığınızda esasında ABD’nin yarısı evet diyor yarısı hayır diyor. Neydi bu sorular, medya okur yazarlığı çocukları ve gençleri medyanın olumsuz etkilerinden korumayı amaçlamalı mı? Kimi diyordu ki yok böyle bir yaklaşım çok elitist çok seçkinci kimi de diyordu ki medyaya maruz kalma en büyük risk faktörünü oluşturuyor. Medya okur yazarlığı ise hani bizi güneş ışınlarının kötü etkilerinden koruyucu yüksek faktörlü kremler ya da güneş şemsiyesi gibi bir işlev görebilir. 215 Medya Okuryazarlığı Konferansı ile İlgili Basında Çıkan Haberler 216 Medya Okuryazarlığı Konferansı ile İlgili Basında Çıkan Haberler 217 Medya Okuryazarlığı Konferansı ile İlgili Basında Çıkan Haberler 218 Medya Okuryazarlığı Konferansı ile İlgili Basında Çıkan Haberler 219 Medya Okuryazarlığı Konferansı ile İlgili Basında Çıkan Haberler 220 Medya Okuryazarlığı Konferansı ile İlgili Basında Çıkan Haberler 221 Medya Okuryazarlığı Konferansı ile İlgili Basında Çıkan Haberler 222 Medya Okuryazarlığı Konferansı ile İlgili Basında Çıkan Haberler 223 Resimler 225 Resimler 226 Resimler 227 Resimler 228 Resimler 229 Resimler 230 Resimler 231 Resimler 232 Resimler 233 Resimler 234 Resimler 235 Resimler 236 Resimler 237 Resimler 238 Resimler 239 Resimler 240 Medya Okuryazarlığı Alanının Doğuşu Ece Algan, Andrea Austin Iowa Üniversitesi İletişim Çalışmaları Bölümü 23 Mayıs Pazartesi 09.00 Kayıt 09.30 Açılış Konuşmaları MARMARA ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM FAKÜLTESİ Eleştirel Yurttaşı Oluşturma Çabası Olarak Medya Okuryazarlığı Oya Şakı Aydın, Zeliha Hepkon İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi Melda Cinman (Şimşek) Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Şenlik Etkinlikleri İletişim Fakülteleri Dekanları I. ULUSLARARASI MEDYA OKURYAZARLIĞI KONFERANSI Orhan Erinç Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı 24 Mayıs Salı Zakir Avşar RTÜK Başkan Yardımcısı 09.30 Oturum Başkanı: Esra Biryıldız Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Cengiz Karakaşoğlu RTÜK İstanbul Bölge Müdürlüğü Medya Okuryazarlığı Eğitiminde Temel Kavramlar ve Uygulama Örnekleri Mutlu Binark Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Temsilcilerinin Konuşmaları Kahve Arası 10.30 Gazetecilik Öğrencilerini Medya Okuryazarlığı ile Tanıştırmak: “Haberi Okumak” Dersi Deneyimi Mine Gencel Bek Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Çerçeve Sunuşlar Medya Eğitimi: Medya Çözümlemesi Hıfzı Topuz İLAD Genel Başkanı İletişim Çalışmalarında Yeni Bir Alan: Medya Okuryazarlığı Yasemin G. İnceoğlu Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Okuryazarlığı ve Yetişkin Eğitimi Bahire Efe Özad Doğu Akdeniz Üniversitesi Medya Okuryazarlığı ve Çocuk Eğitimi Ülfet Kutoğlu Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Okuryazarlığı Neden Gerekli? Gülden Treske RTÜK Temsilcisi BRT Çocuk Programlarının Yurttaşlık Eğitimine Katkısı: Eğitim- Medya İlişkisi Özlem Salman Günalp Lefke Avrupa Üniversitesi İletişim Fakültesi Yemek Arası 14.00 23-25 MAYIS 2005 İLETİŞİMCİLER HAFTASI 23-28 MAYIS 2005 NİŞANTAŞI KAMPÜSÜ I. Panel: Medya Okuryazarlığı Kavramının Doğuşu ve Gelişimi Oturum Başkanı: Yasemin Giritli İnceoğlu Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Avrupa Birliği’nde Medya Okuryazarlığı Cem Pekman Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Avrupa Birliği Çevre Politikalarında Katılım Hakkı: Aarhus Sözleşmesi Çağdaş Ceyhan Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi II. Panel: Medya Eğitimi Ve Okuryazarlığı Kahve Arası 12.00 III. Panel: Yerellik-Ulusallık Oturum Başkanı: Filiz Balta Peltekoğlu Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Etkin Bir Medya Okuryazarlığı için Yerel Olanaklar ya da Olanaksızlıklar Derya Nacaroğlu Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi Konya’da Yerel Gazete Okuma ve Yerel Televizyon İzleme Davranışları Bünyamin Ayhan Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi 12.00 Oturum Başkanı: Özden Cankaya Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Reklamlar Aracılığı ile Değişen Genç Ebeveyn Kimlikleri Kübra Karaosmanoğlu, Oya Dinçer Durmuş Muğla Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Ankara’daki Haber Muhabirlerinin Tekelleşmenin Sonuçlarına Yönelik Değerlendirmeleri Ömer Özer Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Bireyin Yanıltıcı Bilgiden Korunması: Yanıltıcı Reklamların Tüketici Üzerindeki Etkileri E. Eda Balkaş Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Şenlik Etkinlikleri 25 Mayıs Çarşamba 09.30 İnternet Okuryazarlığı ve Dijital Uçurum Selva Ersöz, Pınar Seden Meral Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi IV. Panel: Kültürün Görüntüsü -Görüntünün Kültürü Oturum Başkanı: Nurçay Türkoğlu Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Sağlık Bilincinin Oluşturulmasında Medya Okuryazarlığının Önemi İnci Çınarlı, Elgiz Yılmaz Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya Okuryazarlığı: Erişim Sorunu, Görsellik ve Sansasyonel Nilgün Tutal Cheviron Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Görüntü ve Etnografik Anlatım Erol Nezih Orhon Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Televizyon ve Gazete Haberlerinde Toplumsal Gösterilerde Temsiller: Bir Medya Okuryazarlığı Çalışması Yurdagül Bezirgan Arar Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Televizyonun Gücü: Kültürel Kodlar’dan Kültürel Şoklar’a Hülya Yengin, Banu Nihal İçağasıoğlu, Özge Uluğ Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Nebahat Akgün Çomak Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Safiye Kırlar Barokas, İnci Çağlayan İstanbul Kültür Üniversitesi Fatma Kamiloğlu Piyasa Araştırmaları Uzmanı Kahve Arası V. Panel: Yeni Ortamlarda Yeni Gereksinimler Şenlik Etkinlikleri 14.00 Genel Değerlendirme ve Sonuç Oturum Başkanlarının Değerlendirmeleri Okuryazarlıktan Medya Okuryazarlığına: Şifrelerin Ortaklığını Aramak Nurçay Türkoğlu Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Türkiye’de Medyanın Dönüşümü ve Medya Okuryazarlığı Zemini Beybin Kejanlıoğlu Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Poster Sunuşları 23-24-25 Mayıs 14.00-18.00 Arası İletişim Fakültesi Ana Bina, Giriş Katı Türk Medyasında Haberin Manüplasyonu ve Dezenformasyon Sorunu Serdar Karakaya, Muğla Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Şiddet Profili 6: Televizyonun Şiddet Özelinde Bilinç Altına Yaptığı Etkiye Yönelik Yetiştirme Kuramı Çerçevesinde Yapılan Araştırma Ömer Özer Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi Kitle İletişim Sürecinde Toplumsal Gerçeklik ve İktidarın Kurgusu Barış Çoban Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Gazetecinin Medya Okuryazarı Olabilirliği Sevilen Toprak Alayoğlu Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Tekelleşmenin Neden Olduğu Sorunlar Karşısında Medya Okur Yazarlığının Gerekliliği Cem Çetin Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Piyasanın Tahakküm Yolu: “Modern Tüketicinin Kırılgan Bir Kimlik Aracı Kredi Kartları’nın Reklamlardaki Pazarlanım Stratejileri” Gülcan Seçkin Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi