OCAK '86/SAYI:3/250 TL rKov dahil)
AYLlK
S i i R
ÖERGiSi
'
Cevat Çapan
Şiir
Yaşamsal Bir
Gereksinmedir
Mayal� ·vski
J
.Lirik
Yaşarnın Şairi
ArifDino
Şaşırtıcı Bir
Şiir
1
c5iir: yaşamm kabma srğama­
drğr. taşraerdiği anda pal/ayan lirik başka/dmdan doğar. CJ3u. aynr zamanda, kahramanca bir baş­
langrçlrr. 'Cam o noktada, bu!uş
gücü oe gözüpeklik yaşamdan
gelen oe asi bir stçrayJy!tı yine
ona yönelen yiğit taorr. lirizmir,ı
mayasrdrr.
Yima arda kalmamaz. CJ3u
kadarr, ya,ıamda ve şiirde kendi­
liğinden oardrr. cJair. bu kendi/i­
ğinden varoluşa, yaşama bakrşm­
daki lirik tadr, o cömerl oe akrlcr
özgünlüğün tadrnr katabilmelidir
CJja,ıamla dürüstçe buluşmanm
sonucu, şair için her şeyin üstünde
olmalrdrr.
1.,�/e bu lirik yaşama oe du­
yuşla sözcükler arasmda bir kan
bağr oardrr. CJ3u, şair için bir tu­
zaktrr CJjaşamdaki liricmi söz­
cüklere laşrmak yerine, sözcükle­
rin yüzlerce yriirk bir süreçle edin­
diği lirizme yaslanmak bu kan
bağryla yelinmek asimda hem şi­
irin. hem de yaşamm kaybrdrr.
Oysa yaprlmak gereken, fop­
lumsal ih'şki!erdeki krmrl!ryr yeni
adryla anmak -o eskimeyen fa­
nrmryla söylenecek olursa- eşya­
yr adryla çağrrmak! CXan bağryla
varolana, foplumsal bağlarm diri­
mini aşrlamak..
CJjaşamr sözcükler/e bağla­
mak!ansa, sözcükleri yaşama ba­
trrrp çrkarmak.
J]irizm ordadrr. Onu bu!­
maksa bir rlk adrm sadece.
%. bulduğunu yeni oe om­
geçilmez kimliğiyle yaşama kat­
maktrr.
t"
,
AYlN SORUSU
Bir Olaydan
Bir Şiirden
ve hatırlanır bir atın susuzluğu
Arifi mi sordunuz, dışardadır, almanya'da
çalışır
Seçkin'i mi sordunuz, içerdedir, türkiye'de
Geçtiğimiz ay günlük basında, eski ama sü­
rekli gündemde olan «bir malum konuda» bir
eski tartışmanın yeniden kızıştığına tanık ol­
duk. Ayın sorusunu bu konudan yola çıkarak
şöyle sorduk.Güncel, sürekli güncel bir konuda şairin tu­
tumu nasıl olmalıdır? Şiirin işlevi ne olmalı­
dır? Şiir, daim ayakta kalarak bu işievin üste­
sinden nasıl gelir?
Yanıt, Turgut Uyar'dan geldi:
Mevlfıt'u mu sordunuz, içerdedir, türkiye'de
okunur
uzun bir gün olarak ağustosta, içerde
Yusuru sorduysaruz, rize'den, o dışardadır,almanya'da
gelecektir tabancasıyla
karısı buradadır, türkiye'de, çocuklarıyla
Murat'ı sorarsanız, içerdedir, türkiye'de
her aUahın günü beşe bölerek uykusuzluğunu
«gülün narkını» hesaplıyor durmadan
şimdi, ayışığı bir kız çocuğu adırun tercümesidir,amma
kendisiyle uyuşulmaz değildir hiçbir zaman
kardeşleri görünümündedirler bir iı' si karanlığın
hepsi
Dursun Ali, Seyfettin, Muzaffer'le Süleyman
hepsi solgundur evet, karanlıktadır şimdi hepsi
nerden biliyorum derseniz, işte ardan burdan
ben söyledim bunu, katip yazdı, öbürleri bildiler
UYAR
çünkü nasıl bir yazdı, kaçıncıydı koşup geldiler
Mustafa nasıl yazdı Behiç'in sesini, bilmeelim mi
çünkü bana kalırsa kötü bir yazdı
BİR SÜREGENİLKBAHAR
çünkü herkes gidip gelirken ayaklarıyla ve motorlarıyla
Dursun Ali'yi mi sordunuz nevşehir'den,
Sadun'la Behiç'in içi kapkarahir beyazdı
«karanfil suyu neyler»i söyler durmadan
önce diyelim ki şiir bir kuşkudur
bir otobüs yolcusunun kimliğini taşır
dışardadır, almanya'da
nevşehir koca bir şehir, bakmadan kim
geçebilir yanından
Seyfettin'i mi sordunuz, dışardadır, almanya'da
·
«adına gül denen menekşe»yi hatırlar durmadan
bir şarkı olup bir sonbaharda
onulmaz bir güzelliğe ulaşır
aslında ne menekşe ne güldür hatırlanan
ve yitirip rengini bir akşam saatinde
olur olmazlaşır
şöyle ki, bir türkü sanki alır götürür kimsesizliği
kardan almaz belki rengini
ve düşmez
topluca bir coşkunluğa vanldığı zaman
münşen'de, kölün'de, şutgard'da falan
ateş sönmez rüzgarın sesinden, tersine parlar
önüne durulmaz olur artık hanndan
ha, Süleyman'ı sorduysanız, o içerdedir, türkiye'de
Muzaffer'i sorduysanız, o da içerdedir, türkiye'de
Hasan da içerdedir, türkiye'dedir, Mümtaz da türkiye'de
Behice de öyle ülseri depreştiği zaman
yeni bir türkü bozar gider beyazlığın adını
şakır şakır bir yağıiıur gibi belleklerde kalan
şimdi biz haberi herden verelim derseniz
solgun ama aydınlık olanlardan
bir taraf olanlardan
söğütlerden de olur, kavaklardan da
ve çarnlardan
yırtılıp giden adamlardan
ve durup duran adamlardan
içerden, dışardan, türkiye'den, almanya'dan
ve solgur. ama aydınlık olanlardan
Mahir'i sorarsaruz, dışardadır, türkiye'de
___.ffi..&·-�--'3 tüm okurlarının yeni yılını kutlar
_
.___
......
�
__
BROY ŞiiR DERGiSi/AYLIK DERGi/KASIM '85/250 TL (KDV ' da lıil)
sahibi: meliha akça/yazıişleri müdürü: in ümin dikduran/yönetim müdürü: muharrem akçalyayın danışmanı: seyyit ne­
zir/istanbul temsilcisi: emin yı lmazireklam müdürü: nesrin arınanikapak düzeni: ferit erkmaniresim danışmanı: emin
çetin girgin/kapak baskısı: reyo basımevi/iç sayfalar dizgi-baskı: kent basımevi/yönelim yeri: muhittin mah., arslan
sok., çorlu/istan bul temsilciliği (yazışma adresi): alemdar mah., nuruosmaniye cad.·, yavuz apt, 9-2, cağaloğlu-istanbul
(yayınlansın ya da yayınlanmasın, gönderilen yazılar geri verilmez, deneme yazılarının-çift aralıklı- beş, inceleme
yazılarının yedi sayfayı geçmarnesi rica olunur.)/abone koşulları: altı aylık-1500 TL; yıllık-3000 TL (1985 yılı içinde
abone olan okurlara şiir ustaları kartpostal dizisinden on adet armağan edilir/yurtdışı abone bedeli: 25 DM (posta
masrafları dahildir)/abone adresi: posta çeki: muammer akça-191647/i/anjiyat/arı: arka kapak dört renkli 200 bin lira;
iki renk ve siyah beyaz 150 bin lira;/iç sayfalar-tam sayfa 120 bin lira, yarım sayfa 60 bin; çeyrek sayfa 30 bin liradır.
Sözcükler ve Şiir
Sözcüklerin şiirdeki konumu, tarihi boyunca, şiirin -işlevinin yanı
ma- en çok tartışılan konusu. Sözcükler �iirin hammaddesi midir, yok­
sa ereği mi? Şiiri kılan sözcüklerdir, ama sözcükleri kullanma yetkinliği
bir başına yeterli mi şiir için? Aslında yeterli. Dahası, yaşarndaki lirizrn,
şiire dilde dönüşür, dille varolur. Ne ki bu yanıt, sözcüklerin yaşarnda ve
şiirdeki işlevinden ne arıladığırnıza göre anlam kazanıyor.
Sözcükler, günlük dilde toplumsal ilişkileri belirtrnek ve anlaşma
sürecinin bileşkeleri olmakla yükümlü. Bu nedenle, bireyin sözcükleri ele
alışındaki tüm kendine özgülüğü anlaşma amacıyla sınırlı. Sözcüğün arı­
larnındaki her türlü esn�rne, bu sınırda gerçekleşebiliyor ancak.
Nitekim düzyazının bütün türlerinde sözcükler ve dilin bütün ola­
nakları, anlamı ve dolayısıyla toplumsal gerçekliği yarısıtınayı öne alır;
başka deyişle, dilin olanakları, gerçeklikteki dönüşme eğilimini bizatihi
vermeyebilir -toplumsal değişmenin dildeki biçimlerıişini düzyazıda gör­
rnek, şiire göre daha bir zaman ister.
Şiir, gerçekliğe dakunduğu anda, onu kendine ait kılma sürecine so­
kar. Nesnelerin şu ya da bu ölçüde herkesin katılabileceği yorurnlanışını,
düzyazıya bakarak daha uç noktada, insanın algılama gücünü mümkün
olan en geniş çerçeveye zorlayarak gerçekleştirir -sözcükleri zora koşar.
Gerçekliğin var olan -kabul gören- dururnuyla yetinrnez. Ona daha ile­
ri durumları -ama elbette ele avuca gelen, ona uyan durumları- yakış­
tırmaya, bulmaya, yaratmaya çabalar; kurmak üzere bozar.
Bu, sözcükleri ve dili günlük yaşarndan yalıtma noktasına götürül­
düğünde, ortada biçimci buluşlardan başka bir şey kalmayacağı ise açık­
tır. Çünkü eninde sonunda, toplumsal bir süreçtir el atılan. Ve şiirin ere­
ği, dilde, nesneyle birlikte gerçekleştirrnek istediği dönüşümü okurda so­
nuçlandırrnaktır; aynı dönüşüme okuru da katrnaktır.
Toplumsal değişrnelerin, içinden çıkılınası güç bir çelişkiler yuma­
ğına büründüğü dönemlerde şiirde modernİst eğilimlerin alıp başını git­
mesi bu yüzdendir: hızlanan toplumsal sürecin gerisinde kalrnarna, ona
katılma, onu aşma, her türlü gerçekleşrneyi bireyin bilincine ve yaşarnı­
na taşıma kaygısı yüzünden. Ancak, tam bu noktada, gerçekliğin eskiyen
yanını onun bütününe yayılmış görme yanılsa!Jlası, şiirde, yadsıyıcı yönü
ağır basan, yaratıcı ve dönüştürücü özelliği yoksanan bir tavrın, her şeyin
biçimde olup bittiği anlayışının egemenliğine yol açabilir ki, şiir, sapmış
bir ereğİn sözcüsüdür artık. Sonuçta okur, şiiri; şiir de okuru yitirmiştir.
Oysa sözcüklerin dinarnizrni, biçimin yüklendiği anlam yetkinliğin­
dedir. Yaşadığımız dünyanın kırnıltılarını, soluk alıp verişlerini, yürek atış­
larını, usul adımlarını ve taşkınlıklannı, yaşarnın lirizrnini sürekli kolla­
yan bir şiir, bu dinarnizınİ bütün coşkusuyla verebilnıelidir: Kendi doku­
nuşlarınqan ördüğü, şiirin sağuyan ter kabuğuyla.
İnsanın uzun kararsızlıklardan yeni kararlara yönelme sancıları çek­
tiği bir dönerndeyiz. Bu kararı şiir de ararnalı, hem de herkesten önce ara­
malı, yeni sözcüklerini seçrneli, buluşma yerine kesenkes gecikrnernelidir.
Ve bugünün şiirine damgasını vuracak olan, bugünün söz�
cükleridir, başını iki elinin arasından kaldıran insanın sözcükleri.
lıillıiı6ıl
3
ülkü tamer
Geçen ay bu dergide Teodorakis ile Zülfü
Livaneli'nin
sözlerinden
bestelerine
üçü
yazdığım
yayımlanmıştı.
şarkı
Zülfü'yle
ortak çalışmamız sonunda bu sözler biraz
değişti. "Sevdamız" (yeni adıyla "Yan Ya­
na" J
şarkısında,
sözlerin
Geceleyin karanlıkta
Yıldız tuttum gök içinde
lşığını sana vurdu
Bir gül açtı yüreğinde
değişikliği
yanı
GÜNEŞ TOPLA
BENiM İÇİN
Karacaoğlan'a
Hra, yeni bir sıralama yaptık. Zülfü, "Gü­
neş Topla Benim İçin"in ikinci dörtlüğünü
fazla "«pastoral" buldu. Ona katıldım. Ge­
reken değişikliği yaptım. "Uçakları ne ede­
yim" diye başlayan şarkı
sözü ise bütün
bütüne değişti. Ortaya yeni bir şarkı (ya
da şiir) çıktı.
kişilerin ortak
Birbirinin dilinden anlayan
çaLışmasının, yararını
so­
mut olarak bir daha gördüm. Üç şarkı sö­
zünü de aşağıda yeniden sunuyorum. Bun­
lara, Zülfü'nün yeni bir bestesine, Yunus
Usta'ya "gönderme" olarak yazdığım "Se­
lam Olsun"u da ekliyorum.
Seheryeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara
Güneş topla benim için
Umutların arasından
Kirpikierin karasından
Döşte bıçak yarasından
Güneş topla benim için
YAN YANA
Yazdan kıştan ilkbahardan
Mahpuslarda dört duvardan
Doludizgin sevdalardan
Güneş topla benim için
Nice yıllar nice aylar nice günler arasında
Bu acılar bu yaralar bu hüzünler arasında
Mekik dokur hayatımız karanlıktan aydınlığa
Bu umutlar bu mahpuslar bu sürgünler arasında
Seheryeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleyin gökyüzünden
Güneş topla benim için
Senin sevdan güç verir bana
Sevdan
Yürürken yan yana
lşığı getirir bana
Yürürken yan yana
Yürürken yan yana
Nice dostlar nice canlar nice kinler arasında
Bu dikenler bu çalılar bu zeytinler arasında
Mekik dokur hayatımız karanlıktan aydınlığa
Bu çalılar bu şahinler güvercinler arasında
SELAM OLSUN
Yunus'a
Selam olsun dağa taşa
Yaranlara selam olsun
Onuandaki kurda kusa
Cerenlere selam olsu�
GECELEYiN
Dünya üstü kara zindan
Boynumuzda yağlı urgan
Yolculardan haneılardan
Soranlara selam olsun
Geceleyin karanlıkta
Suya attım ben sesimi
Türkü oldu birdenbire
Denizinden geçen gemi
Ölüm canın has yoldaşı
Diken gülün gönüldeşi
Kar altında deniz düşü
Kuranlara selam olsun
Geceleyin karanlıkta
Gülümsedim buluta ben
Saçlarına düşen yağmur
Gökkuşağı oldu birden
Kağıdımız çaput bizim
Kefenimiz bulut bizim
Mesleğimiz umut bizim
Kıranlara selam olsun
4
,---
süreyya herfe
iŞSiZ BİR LiSE MEZUNUNUN
ANNESiNE YAZDIGI
Anne
Kuru ekmek yiyorum son günlerde.
Ka tık olmüyor.
Meyve yok.
İçine battı gözlerim.
Belki bir işe girerim
Doyarım herkes gibi ben de.
·
Anne
teke gibi kokuyorum son günlerde.
Sular akmıyor.
Harçlığım yok.
Kefeke tuttu dişlerim.
Belki bir işe girerim.
Yıkanının herkes gibi ben de.
Anne
hiç uyuyaınıyorum son günlerde.
Ay büyümüyor.
Sevgilim yok.
Azmıyor düşlerim.
Belki bir i�e girerim.
Uyurum herkes gibi ben de.
AKŞAM IŞIGI
Gözlerin kapalı.
Alnında yalnızlıklar parlıyor.
Sana bakıyoruro akşam ışığında:
Gökyüzüne bakıyorum,
yıldızlada koruyorum düşlerini
kararmasın diye
koluna düşen ışık.
5
Arif Dino'nun
Türk Şiirindeki Yeri
, _____
MEMET FUAT
Türkçenin serbest nazımla yazılmış ilk
şiiri,
"Açların
taşır.
Serbest nazmın güçlü bir çıkış
Gözbebekleri" 1922 tarihini
ya­
parak kendini kabul ettirişi ise 1929'da 835
Satır adlı kitapla olmuştur.
1929,
portre
aynı
zamanda,
Yunanistan'da
ressamlığıyla olduğu
kadar',
film­
ya gidip yerleştiğinde otuz bir yaşındadır.
ilgilendiği sanatlar yalnızca resirole
sine­
ma değildir, Fransızca şiirler de söyler yazmaz,
yazıya
söyler . . .
Bunları
çevresindekiler
geçirmezse, kendi hiç
önemsemez,
unutulmaya bırakır. Batı'daki atılımcı şiir
akımlarının çok yakınında yaşamış, çağdaş
lerde kötü adam rollerine çıkarak da hayli
Fransız şiirinin
ünlenmiş bulunan Arif Dino'nun Türkiye'
özellikle Rimbaud'yu severek okumuş, ya­
ye döndüğü yıldır.
Gene o yıl Jokond ile Sİ-YA-U yayım­
kacaktır.
1931'de S.O.S. adlı ilk kitabını bastıra­
cak olan Ercümend Behzad da bu dönem­
de dergilerde atılımcı şiirler yayımlamak­
ta, 1921-1925 arasında Berlin'de tiyatro öğ­
renimi görürken ilgilendiği Gerçeküstücü­
lük,
Gelecekçilik,
Dadacılık
gibi akımlar­
dan esinlenen ürünler vermektedir.
Yunanistan'dan
gelen portre ressamı,
sinema oyuncusu Anf Dino herhangi bir
mıştır. 1924-1929
megını
cak bir kişi değildir. Çok görgülü,
bilgili
bir
kendi
oluşu
yüzünden,
ürünlerine pek değer vermeyen bir
vardır.
Nazım
Hikmet'den
tavrı
sekiz yaş,
Er­
cümend Behzad'dan on yaş büyüktür . . Ki­
mi üyeleri çeşitli nedenlerle Avrupa ülke­
lerinde yaşayan köklü, varlıklı bir ailenin
çocuğudur.
Liseyi
Belçika'da bitirmiş,
ta­
rım eğitimi için bir yüksek okula yazılmış,
ama Birinci Dünya Savaşı patlak verince,
ailesinin yanına, İsviçre'ye giderek Cenev­
re Üniversitesi Siyasal Bilimler Bölümü'ne
girmiştir. Aslında okula,
önem verdiği
diplamaya filan
yoktur. Girdiği okulları
bi­
tirmek için hiçbir çaba göstermemiş, gön­
lünün çektiği
şeylerle
ilgilenmiştir.
Fran­
sızca ile Yunancayı anadili gibi bilir. Bu­
nu
çeşitli
ülkelerde yaşamış
olmasından
çok aile çevresine borçludur. Kuzey Yuna­
nistan'da, Epir'de Osmanlı döneminin uç­
beyliğinden gelen Dino'lar, Batı'ya açık bir
ailedirler,
evlerinde Türkçenin, Rumcanın
yanı sıra Fransızca da konuşulur. Çocuklu­
ğu,
gençliği,
daha fazla Belçika'da, İsviç­
re'de, Fransa'da geçen Arif Dino, bir süre
Korfu Adası'nda
sanatçılarını,
kaldıktan sonra,
Atina'
arası Yunanistan'da
kazanırken tuttuğu
ressamlığı,
işler,
ek­
portre
sinema oyunculuğu, ister iste­
mez ona belli bir ün sağlamışsa da, Fran­
sızca şiirleri ortaya çıkmış değildir. Oysa,
1929'da, Türkiye'ye
geldiği sırada,
elinde
-ya da çevresindekilerin, onun yaratıcılı­
ğına inananların elinde- epeyce şiiri bu­
lunduğu anlaşılıyor. Çünkü ertesi yıl, 1930'
da, Paris ' te, 12 şiirini içeren bir plaket ya­
yımlanacaktır: Arif Dino Bey,
ECLOSION,
Poemes Oraux, MCMXXX.
sanat türüne, yükselme hırsıyla bağlana­
sanat adamı
öncü kuşak
pılmak istenen şiir devrimini çok iyi anla­
lanır. Ertesi yıl ise Varan 3 ile ı+ 1 = 1 çı­
6
.....;
________
Evet . . . Eclosion: Ortaya Çıkış . . .
Fran­
sızca yazan bir Türk şairiyle karşı karşıya­
yız. Plaket Meksikalı Iturbe adında
"dost
ve koruyucu" diye nitelenen birine adan­
mış. Fransızcaya sımsıkı örülmüş şiirler . . .
Anlamaya, çözmeye, çevirmeye çalışıyoruz.
Çok güç!
Sözcük oyunları, çift anlamlılık­
lar . . . Yakıştırmalar . . . Her şey Fransız kül­
türüne, Fransız kültürünün kaynaklarına
dayanıyor. Arif Dino Bey adından başka,
şairin · Fransız
olmadığını belirten
hiçbir
şey yok. "Biçimci, imgeci, atılımcı bir Fran­
sız şairiyle karşı karşıyayız, demek belki
daha
doğru.
Fransız
Çünkü
şiirine
bu
şiirler o
göre de atılımcı
günkü
nitelikte.
Plaketin düzeni, 12 şiire birbirinden güzel,
ayrı ayrı harflerin seçilişi, başlıklar, kulla­
nılan kağıt, her şey tam anlamıyla atılım­
cı bir beğeninin ürünü . . . Kim düzenlemiş
bu plaketi, bu harfleri kim seçmiş? Meksi­
kalı Iturbe niçin koruyucu diye anılıyor?
O
olabilir mi? ..
beğeninin,
Nedense bu düzenin,
şiirlerin
bu
içeriğinden ayrılama­
yacağına inanıyorum . . . Paris'de basılan bu
plaketle
İstanbul'daki
şaırının
arasına
kimse girmiş olamaz, demek geliyor içim­
den . . . Bir içeriği ancak onu yaratmış olan
kimse bu kadar güzel giydirebilir! İşin il­
ca hep
ginç, hem de çelişik yanı, yazılmadığı, söy­
şayan, 1930'da Fransa'da
İstanbul' da
ya­
lendiği belirtilen, "Poemes Oraux" diye ni­
Eclosion gibi atılımcı bir
telenen bu şiirlerin, haıileriyle, istifleriyle
plaket yayımlamış olan
"görsel" güzellikler de getirmeleriydi. . .
Arif Dino'dan gelen hiç­
Yıl 1930. O günkü Fransız şiirine göre
de atılımcı
söyleyeni,
nıtelikte görünen bu
Arif
Dino İstanbul'da
şiirlerin
yaşıyor.
bir
katkı yok.
Üstelik
Nazım
Hikmet'le, Ercü­
mend
Behzad'la
Nazım Hikmet dört kitap yayımlamış. Ser­
çevrelerdeler.
best nazım en coşkulu günlerinde . . .
aynı
1937'de
Ama
Nazım Hikmet'in senar­
Arif Dino'dan bir ses yok. O karikatürler
yosunu yazdığı, yönetti­
çizerek Serbest Fırka'yı destekliyor, arada
ği
bir de gene Fransızca şiirler söylüyor. Türk
filmde en önemli erkek
Güneşe
Doğru
şiirindeki Serbest nazım hareketine katıl­
rollerini
ma özlemini duymuyor. Dayandığı Fransız
ile
kültürünün
oynadıklarını
etkisiyle,
Nazım
Hikmet'in
Arif
�
Ferdi
adlı
Tayfur
D i n o ' nun
Arif Dino'dan
biliyoruz. Abidin Dino deseni
genç Sovyet şairlerinden esinlenen şiirine
E r c ü m e n d
uzak kaldığı düşünülebilir, ama öte
zad'ın "Kaos"unun kapağını yapan da o . . .
yan­
dan Batı'dan esinlenen Ercümend Behzad
da var . . . Sesini Kaybeden Şehir ( 1931), Be­
nerci Kendini Niçin Öldürdü U932), Gece
Gelen Telgraf ( 1932), Ercümend Behzad'ın
Kaos'u ( 1934), Taranta Babu'ya Mektuplar
<1935), Şeyh
Bedreddin Destanı
Serbest nazım akımının olay
(1936L . .
yaratan
ki­
tapları birbirini izliyor: Tartışmalar, çekiş­
melerle geçen yedi yıl . . . Bu yedi yıl boyun-
B e h-
Bir ülkede şiirle ilgili
böylesine fırtı­
nalar kaparken atılımcı bir şair nasıl ken­
dini
tutabilir, nasıl sesini duyurmak,
katkıda bulunmak istemez? Bu
bir
bir
durumun
tek açıklaması var: Arif Dino'ya
şiir
Türkçe olarak gelmiyordu.
1938'de Nazım Hikmet cezaevine girin­
ce
Serbest nazmın coşkulu
gelişmesi son
bulmuş oldu. 1937'de dergilerde baş göste­
ren Garip akımının ilk ürünleri, "Serveti­
fünun-Uyanış"da ilerici gençlerin eski ku­
şakla tartışmaları, şu bu derken, 1939'da,
Arif Dino'nun toplumsalcı dergilerde Türk­
çe şiirleri çıkmaya başladı. 1941'de sol-sağ
çatışmaları sürerken ise en önlere geçtiği,
bir şiiri yüzünden yargıç önüne çıkarılacak
kadar atak bir havaya girdiği görüldü.
Melih Cevdet, Oktay Rifat, Orhan Veli'
nin şiirlerini içeren Garip'in birinci bası­
mı 1941 tarihini taşır. Serbest nazmın coş­
kulu günlerini şair olarak tam bir sessizlik
içinde
geçirdiğini belirttiğimiz Arif Dino,
bu dönemde, tersine, ortalığı karıştıran şa­
irlerin yanında yer almıştır. Asaf Halet Çe­
lebi'yle, Orhan Veli'yle, Melih Cevdet'le ya­
kın bir dostluk içindedir. Aslında hepsinin
ağabeysi durumundadır. Asaf Halet Çele­
bi'den on dört, ötekilerden yirmi bir, yirmi
iki yaş büyüktür. Ama hiçbir kurala bo­
yun eğmez havası, atılımcı kişiliğiyle genç­
lerden daha gençtir. Şiirlerinin bugün bi­
raz eski görünen dili, o günlerin yadırgan­
mayan konuşma
dilidir. Söylediği
çarpıcılıklarıyla,
aykırılıklarıyla
şiirler
bellekle­
re kazınır. Özellikle 1940 başlarında yayım­
lanan tek dizelik "Beddua"sı dillerden düş­
mez:
Döner kebap 'dönmez
Görgüsü,
deki
bilgisi,
olsun
beğenisiyle
gençler için nerdeyse
çevresin­
bir okul . olan
Arif Dino'nun şiir alanındaki bu öncü ça­
lışmaları ancak ü ç yıl sürer. 1942'de Sıkı-· ____
.
.
.
_
..
... _
.
Desen: Arif Dino
yönetirnce Develi'ye sürgüne gönderilir.
1950'de, sürgünlüğünün sonuna doğru
Orhan Veli'nin yayımladığı "Yaprak" der­
---- erdal alova
----
gisinde basılan üç şiirinin dışında Ckim bi­
lir kim kağıda
dal,
döküp göndermişti
onları
sürgün yıllarında, Anadolu'nun
bağ­
rında söylediği şiirler okur önüne çıkama­
mıştır.
Sonrası:
İstanbul'a
dönüş . . .
Kendi
ürünlerine karşı tam bir ilgisizlik . . . Unu­
tuluş . . .
WILLIAM SHAKESPEARE İLE
BERABER ŞARKILAR
Yarım yüzyılı aşan bir süre sonra, Arif
Dino'dan elde kalan şiirleri yan yana ko­
yup şöyle bir baktığımızda, ilginç bir gö­
rünüm ortaya çıkıyor:
miş,
büyük
Bir yanda,
yerleş­
şairlerini yetiştirmiş,
çağdaş
içeriği yansıtmanın yollarını açmış bir dil
olan Fransızcayla, çarpıcı, yetkin, ağırlık­
lı şiirler, öte yanda, yabancı seslerin,
ya­
bancı sözcüklerin baskısından binbir güç­
lükle
kurtulmuş,
güzelliğini,
tutarlılığını
ortaya vurmanın coşkusunu yaşayan, ama
arınmasını
daha
tamamlamamış,
çağdaş
içeriği yansıtma yollarını açacak ürünlerini
daha vermemiş
bir dille,
"yoğunlaştırma
Desen : Arif Dino
denemeleri" , hay-kay anlayış ında, şaşırtıcı
Türkçe şiirler . . .
İlk dönemiyle bir Fransız şairi olarak
değerlendirilmesi
gerektiğine
inandığım
Ne, gönlümün kuruntuları
ne, ölümkurgucuları bilimin
ı arsın kader örsün ağlarını,
daha gün koyamaz bendeki şu katıksız
aşka
Ölümlü ay tutulmuş kendi karanlığına
cümle çağgörücü,
u şomgözler,
şimdi gülüyor kendi sözlerine;
kara bulutlar dağıldı
güneş açıklarken krallığını
bak, barış
zeytin dallan koparmış
scnsuz çağların gönlünden;
2�kım şifa bulup
bal damlayan günlerin balsamından
mrıl pırıl bakıyor geleceğe,
.�ariban takımını hor gören ölüm
şimden kul oldu şiir kapımda
ve yavrum
şu kırık dökük satıdanın
yıkılmaz bir anıt olacak· güzelliğine
zorba miğferler
o tunçtan anıt-türbeler
Tarih'in dibini boylarken.
/ırif Dino'nun Türk şiirindeki yerini, öne­
mini, öncülüğünü anlayabilmek için, 19391942 arasında ancak üç yıl süren bu yara­
tıcılığın, yalnız çağdaş Türk şiirinin değil,
Türkçenin gelişmelerinin neresinde durdu­
ğuna da dikkat etmek gerekir.
sonuç çeşitli
Varılacak
yönlerden şaşkınlık
yaratıct
olacaktır.
Bu
arada üstünde önemle durulması
gereken bir konu da sanat dünyamızda bir­
takım öncü değerlerin nasıl böylesine kolay
unutulabildiğidir.
NOT: Bu metinle ilgili desenler, Rasih
Nuri İleri Arşivi'nden alınmıştır.
8
Erdal Alova'nın, Aralık '85 sayımızda
yayınladığımız "William Shakespeare ile
Beraber
Şarkılar/Sonsuz Yaz" şiirinin
son iki dizesi düşmüştür. Bu iki dizeyi
okurlarımıza sunar, özür dileriz.
"sürsün yeter Ademsoyu
soluk vermek için sana"
Nereden Nereye...
TOMRİS UYAR
yıl
Edebiyatta yargıcı kurullar üstüne geçen
yazdığım bir yazıda hemen her kurulda
belli adların göriiidüğüne değinmiş, bunun sa­
kıncaları üstünde durmuştum. Kısaca özetler­
sem, bu sakıncalardan biri saygınlıkları ve
bilgileri elbette su götürmeyen yargıcı kurul
üyelerinin inançları ve. beğenileri doğrultu­
sunda oy vermeleri sonucu ortaya baskın ve
tek renkli bir edebiyat politikasının çılmca­
ğıydı
ister
istemez.
İkinci
bir
sakınca
da,
ödüller çoğaldıkça işlerin iyice karışacağı , za­
manla hepimizin birbirimizin
hem adayı olabileceğimizdi.
Yargıcı
kurul
üyesi
hem
sıfatıyla
yargıcısı
katıldığım
yarışmalarda bazı üyelerin rümuzla gelmiş ya­
pıtların sahiplerini bile (her nasılsa) kestire­
bildiklerini görünce şaşkınlığa düştüm. De­
mek bazı yazarlar bazı üyelerin kulaklarını ön­
ceden bükecek kadar küçülebiliyorlardı. Buna
karşılık bazı üyeler de ilk elernede sözgelimi 9
verdikleri bir yapıtın kazanma olasılığı artın­
ca, gönüllerinde kazanmasını istedikleri baş­
ka bir yapıt yatıyorsa, ikinci elernede önceden
9 verdikleri aynı yapıta 3 verecek kadar küçü­
lebiliyorlardı. Ayrıca "birlik ve beraberlik ru­
hu" bozulmasın diye rapora bir "muhalefet
şerhi" yazınanız bile kesinlil{le engelleniyordu.
Oyunu bu kurallara göre oynayamayacağımı
anlayınca, çok gerekmedikçe hiçbir kurulda
yer alınama kararını verdim.
Bu yazıyı eski bir hesabı kapatmak için yaz­
mak gereğini duydum. Yazko'nun 1 9 8 1 şiir bü­
yük ödülünü kazanan İsmail Uyaroğlu'ya oy
veren kurulun üyelerinden biriydim çünkü.
Ödül töreninde yaptığım konuşmada, Uyaroğ­
lu'nun şiirlerini "akraba şiirler" olarak nite­
Aynı konuşmada, b u yalınlığın, çocuksulu­
ğun, sürekli beslenip yetkinleşmemesi halinde
yalınlıktan yalınkatlığa dönebileceğini de vur­
gulamıştım. Ama Uyaroğlu'nun geçireceği müt­
hiş değişim, aklımın ucuna bile gelmemişti.
Aşağıya 1982'de yayımlanmış, Uyaroğlu'nun
ödülü kazanmasını sağlayan şiirlerden Ömrüm
Bana Bağışla Bu Şiiri nin bir bölümünü alı­
'
yorum.
Büyük bir şiir yazmak istiyorum
Patlayan bir fırtınanın ardından
Kayalardan fışkıran hayat
GiM büyülü ve vahşi
Ömrüm, bana bağışla bu şiiri
Uyaroğlu'nun o
zamanki ereği, böyle içten,
dümdüz, yer yer acemi ama etkileyici bir şiire
varmakmış demek.
Bu bölümler de
Hiç anlamaya çalışmadım durumunu
İnce, kara kız, bağışla beni
Hep hüzün yüklü olurdu
Hatırlıyorum da gülümsemeni
(o oooo ooo oo o o)
Şimdt ne yapıyorsun acaba, nerdesin
Belki hala yanıyorsun
Kim bilir, belki de renkli bir gazete için
Sen de bir intihara hazırlanıyorsun
Cemal Süreya'nın Ateşin İç inden ' in * arka
kapağında belirttiği gibi, İsmail Uyaroğlu, şiiri
'mikro' planda da korumayı biliyor, hayatın
küçük ve günübirlil{ görünümlerinden, sorun­
larından kopmadan, bence, nerdeyse bir Ben­
lemiştim. Hani yeni bir şarkı duyarsınız ve
hemen benimsersiniz, çünkü o şarkının uyan­
dırdığı, esinlendirdiği duygular, yıllar önce­
çet Nec::ıtigil
sinden bildik gelir size. İşin güzel yanı da,
şarkının o eski şarkıların etkisinde olmaması,
yeni olması, yalnızca bildik duygunun süre­
gelmesidir. Uyaroğlu da yüreklerimizin bir ya­
nında hep kalan çocukluk, saflık, duygusallık
gibi pek yüz vermediğimiz özelliklerimizi usta­
Bir Eylül Günüydü
ca gün ışığına çıkaran şiirler yazıyordu o dö­
nemde. Gerçi şiirlerde pek fazla "tanım" var­
dı : aşk, şiir, çocuk, sevgi üstüne geliştirilmiş
tanımlar. Özellikle şiir ve
nedir? Şair nedir gibi. . .
şair
üstüne.
Şiir
Konsomatris adlı şiirden :
geleneğini
sürdürüyordu
o
dö­
nemde.
Aynı
dönemdeki
bir
şiirden
alıntılıyorum :
Beyaz bir şiir
Yazmak istiyorum sana
Sevgilim orda mısın
O bankta mısın hala
Şimdi Uyaroğlu'nun o günlerde yazmak is­
tediği şiirleri bir yana bırakıp zamanla nasıl
şiirler yazdığına bakmanın tam sırası : Aykırı
Uyak: Düğme, dudak uçuklatan bir şiir bü-
9
tünüyle.
Ben
yalnızca iki
Banktaki sevgiliyi düşleyen, pavyon kızı Gül
dörtlüğünü alarak
için içlenen genç bir şairin üç-dört yıl içinde
okurlara iyilik etmek istiyorum :
vardığı "kanlı beğeni" insanı ürkütüyor. Beh­
Eteg-ini kaldır, karanlığım tam
Ayıp sözler ettiriyorsun bana
Eteğini kaldır, karanlığım tanı
Hadi artık soyunup yatsana
çet Necatigll duyarlığından Necip Fazıl Kısa­
kürek'in beddualarına bu kadar çabuk nasıl
geçebildiği de. Uyaroğlu'nun yedek bir kişiliği
Hadi artık soyunup yatsana
Ve altıma bekaretinl ser
Hadi artık soyunup yatsana
Kızsın, ne güzel, kan olur her yer.
Ve Orospu başlıklı şiirden iki dörtlük :
İlk kez küfredeceğim kutsal diliyle şiirin
Ve yazdığım en kötü şiir olacak bu
Çünkü sözünün geçtiği yerde srnin
Edilebilecek en iyi kelime: -Orospu!
Ne varsa kutsal yeryüzünde
Dokunman yeter, kirlenir hepst
Şeytan kovar tanrıdan önce
Girecek olsan bir tapınağa: -Orospu!
-------
mi vardı önceleri gizlediği, bilemem. Ama be­
nim yalnızca bir tek kişiliğim olduğu için açık­
ça söylemem gerek :
o yıl, o şiiriere oy ver­
diğime pişman değilim elbet ama, o günlerde
verilen
aylar
böyle
şiirlerin
az
özür dilerim.
*
Toplu Şiirler, İsmail Uyaroğlu, Can Yayın­
ları.
özdemir ince
MARCEL CACHIN ALANI'NIN DELİSİ
"İzin verin kendime güveneyim,
diyor sakallı deli,
izin verin aynada görebileyim kendimi."
Ağır ağır kaldırıyor masadan başını
Pınar Kür'e benzeyen bir kadın
bir frank bırakıyor masaya.
"Duyun beni Fransızlar." diye haykırıyor
Ivry'nin delisi,
şarkısını söylüyorum ben ölen baharın."
Saat l 3. Boşalıyor kahvenin masaları.
İstasyon duvarına dayayıp sırtını
küçük radyosunu dinliyor deli,
sonra yaklaştırıp ağzına bir telsiz gibi,
bağınyar hırıltılı sesiyle:
"Lübnan yanıyor, siz uyuyorsunuz!"
Ayağa kalkıyorsun,
ayağa kalkıyor kırılan cam sesleriyle,
yüreğinde, kış uykusundan uyanan deli.
Ivry, 28.9.1983
lO
yazılmasına,
da olsa katkıda bulunmuşsa, şiir severlerden
-----
erdal alova
----
BİR KiTAP
DÜŞE ÇIKAN HAYIR
Yarısı açılmış bir kitap
yıllar sarartmış yapraklarını
belki hiç okunmamış.
Bir genç kız yazısı, belli ki.
"Sevgisizlik" yazmış
adını yazacağı yere.
Don Kişot'u Dersaadet'in
binmiş otomobiline
gidiyor gökdelenlerle dövüşmeye
düşlerinden bahçeler kurmak için
ayıklaya ayıklaya değil ayrıkatlarını
aralarına gelincikler dikmeye.
DOLAŞ IM
Elden yakılan cigaralar
bir ağız teşekkürü
yarım bir selam.
önemli değil birbirimizi tanımamız
değişir sessizce nöbet.
Bir tek ateştir şehri dolaşan.
ÖCÜL
Çocukken, her çocuk gibi ben de
yalnız kalınca korkardım evde
bütün ışıklar yanık
beklerdirn öcüleri.
Şimdi de, yalnız başıma kalınca
ışıkları açık bıraluyorum yine
ve öyle korkuyorum ki kendirnden
öcülere sarılıyorum.
AD
Kuzguncuk korusuncia dalaşıyorum
üstüro başırn, yüzüro gözüro yeşil
yemyeşil çıkıyor nefesirn
boğuluyorurn,
bağuluyor yeşil!
Tepernde o bilmiş Hüthüt
Öğren! diyor, adımızı
ya, geç adından!
Sonra uçsuz bir bahçeye varıyonnuşuz
geçe geçe kurtarılnıış bahçelerden
silme 2elincik kestiğinde dört yan
bir eyyanı-ı nev-bahar alaylarla Boğaz' dan
Gelincik Devri'nde.
OYUN
Kaç İstanbuldur oynar çocuklar
gözlerine güneş kaça kaça.
Tuğra! deyip durur eğitçibaşı
Curnhuri bir yazıyla.
SULTANAHMET'TE
Güneşten süzülen çiçekler arasında
gezerken mavi bahçesini Sedefkar'ın
dedim, elbet bir kusurunu bulurum ben senin.
Gözümden geleni ardıma koroayıp
kusurlar yarattıkça rabatladı içim
Sedefkar'ın bahçesini
kendi bahçem gibi gezdirn.
ŞİİRSEVER'E
Şiir ki benim en güzel sahtekarlığım
kendimle müşterek bir özel bahis
has bahçemde biten bir yapma gül
şiir ki benim en gereldi ayıbım.
ll
refik durbaş
-------
KAR SUYUNDAN BİR ÇEŞME
Gökyüzü, bir gökyüzü mavi: Gerisi Van kalesi
dayamı� ba�ını Van gölünün omzuna
bir yanı Kaya Çelebi camisi, aklın hayalin durur
bir yanı çatak, jirki
Selçuklu erenlerin ervah-ı alem mescidi
herki ve mamhoran kilimi
nice acılara atılmış ilmiği
nice sevinçlere rahm-ı roaderden
Van kalesi
kaldı mı artık anlatan ol hikayetİn
bir top bulut olup uçaydım burcundan
alnının al akıtmasından öptüğüm ak�am
Gökyüzü, bir gökyüzü mavi: Gerisi kırık anılar mahzeni
Çay içiyorum iskelede, gün devrildi
Kuzgunsekmez'in kolları arasında
iki asker, ne kaldı şurada tezkereye
bilekleri kelepçeli bir serçe
kaçağa düşmü� gençliği
çıkınında sac kavurma, uzun ekmek, yoğurt
bir de mavi gökyüzü
durup durur avuçlarının ortasında Akdamar adası
nice gurbetiere yazılmışlığın adası
yol kavşaklarında çözülmüşlüğün adası
kim mi anlatır meraının sular kararınca
gözlerinin ince karasından öptüğüm ak�am
Gökyüzü, bir gökyüzü -mavi: Gerisi ayrılığın adresi
Senin adresin: Tanrı Haldi'nin kudreti sayesinele
Argisti'nin oğlu
Sardur bu mahzeni doldurdu.
İçinde 5800 ölçek zahire var.
Benimki: Kanadı kırık bir rüzgar
kapıları kilitli han
buğday ve incir, kan her zaman
yüzümde yalnız kendi şavkına düşen
bir beyaz ay, bembeyaz anılar
Yol boyu kar suyundan bir çeşme işareti
12
Gökyüzü, bir gökyüzü mavi: Gerisi durmuş bir güneş saati
çözüyor kelepçesini serçenin, gün devrildi
Van_ gölünün öte yanı Muş yol ayrımı
çıkınını topluyor askerler
resmine bakıyorum sana yakışan özlernin
çay tazeleniyor
artık ne kaçağa yazılmak, ne kan davası
yağmur damlası, sessizliğin bereketi
topladım dengimi Van' dan gidiyorum
ayrılığın geçit vermez sesini öptüğüm akşam
Van. 29 eylül 1983. Saat 17.45. Nuh otelin
dağlara bakan penceresi önünde oturdum ve düşündüm
Şu an burnunun ucundan öpmek istediğimi düşündüm
ol hikayetini düşündüm bir mavi gökyüzünün
kaçaklarda sürünen gençliğini su kırağında açan gelinciklerin
telli duvaklı mahpus damlarını
Gidiyorum işte yol boyu kar suyundan bir akşam
içimde dağların gölgesi ve özlemişliğim seni
Sevmişliğim seni
-------
ahmet ada
------
ABLALARI BOGU LAN ÇOCUKLARA ŞİİR
Yazdır eskiten kesinlikle yaz
Mis kokulu düşlerini çocukların
Çocuklar ki suskun uçuk bir çocukluğu yaşamaktan
Uçup gitti abialan yaz göklerine
Güne açık tek pencereden
Gün kısa sular suçlu
Çiçeklenen bir suda abiaları boğuldu
Tumalar yağdı gökten çocuk kirpikierine
Turna ölüleri bu yaz göğe savruldu
13
Şiir,
Yaş arnsal Önemi
Yadsınamayacak
Bir Gereksinmedir
CEVATÇAPAN
Sorular: SEYYİT NEZİR
• Şiire,
yıllardır
geride ve
-şairliğinizi
liyorsunuz 1960'tan
gizli tutarak- daha
beri
üniversitede
şıırı
de içeren bazı konularda ders veriyorum.
çok çevirilerinizle gerçekten bü­
Böyle bir alanda çalışmak bence sürekli bir
yük emek verdiniz. Bu yüzden
Memet Fuat sizin için "şiiri ken­
öğrencilikten
başka
bir
şey
değildir.
Çe­
viri de bir çeşit okuma yöntemi. Sözünü et­
di dışında seven şair" niteleme­
tiğiniz çeviri çalışmaları bende bir "mes­
sini kullandı. "Şiiri kendi dışın­
lek
da sevmek" şairlerin kolaylıkla
ğim,
re nerdeyse olanaksız ve "şairi
uğraş gibi gelmiş de olabilir. İsterseniz bu­
yaratma tutkusundan alıkoyan"
na "yazma sorumluluğundan kaçış" da di­
benimseyemediği, kimilerine gö­
bir tavır.
dir?
Sizin
Başından
şiirinin
geniş
bir
özenti,
değilim kendi
Böyle bir sevgi,
şairlerin
kolaylıkla
konusunda
dediğiniz gibi,
benimseyemediği,
ki­
milerine göre nerdeyse olanaksız ve "şairi
yaratma tutkusundan alıkoyan"
bir tavır
olarak
konunun
değerlendiriliyorsa,
bu
kendime.
N� olursa
değilim.
Sözünü
olsun,
şiirle ilişkimin böyle bir gelişme gösterme­
daha önce pek bir şey düşündüğümü san­
mıyorum.
Ne derseniz deyin. Zaman
şünerek "Niçin geç kaldım?" diye sormuyor
sınız?
sevmek"
sevgi. . .
zaman müstehcenlik çağrışımlarını da dü­
zın yanı sıra kendi şiirinizi yaz­
dışında
İlgilendi­
di şiirimi yazmaya yöneiten itki çılgınlık,
coğrafyasını
maya yöneiten itkiyi açıklar mı­
kendi
olabilir.
yebilirsiniz. Çevirilerin yanı sıra beni ken­
dünya
kucaklayan çeviri çalışmalarını·
"Şiiri
yaratmış
beğendiğim şairlerin yapıtları karşı­
sında okumak yazmaktan daha keyifli bir
düşünceniz ne­
beri sizi,
hastalığı"
gündeme gelmesi, içinde yaşadığımız ede­
sinden
pişman
e ttiğiniz
"dünya şiirinin geniş bir coğrafyasını ku­
caklayan"
çalışmalar yapmış
olmak,
ı::.z mutluluk değil. Coğrafyayı her zaman
sevmişimdir.
e Lirizmin şiirdeki, özellikle gü­
nümüz
şiirindeki
yeri
üstüne
şair
olarak,
lar yaratacak demektir. Ama ben böyle bir
farklı görüşler var. Dünya şiiri­
ni ve giderek şiiri yakından, çok
değerlendirmeye katılmıyorum. Şiirin şan­
yönlü
biyat çevrelerinde birtakım küçük fırtına­
lı tarihinde şiiri kendi
dışında
sevgi yüzünden yaratıcılığı
seven,
sekteye
bu
uğra­
mayan sayısız şair var. Yok eğer bu nite­
eğer
bunu gerçekten yapabilmişsem, benim için
tanıyan
bir
sizce şiirde lirizmi sağlayan öğe­
ler neler? Çağımızda şiir Urizm­
den
kaçınmalı
mı?
lemeyle benim suskunluğum arasında bir
Lirizmi kısaca
bağ kuruyorsanız
o zaman sorunuza şöy­
duygularını dile getirme eğilimi olarak ta­
le bir açıklamayla karşılık verebilirim: Bi-
nımlarsak, bu eğilimin şiirin evriminde he-
14
insanın
kişisel
ve
yoğun
kitabının ilk şiirinde lirizmi alaya alırken
KIŞ BiTTi
kişisel ve yoğun duygulara değil,
bu ya­
"Vedalaşmaların ilmini yaptım ben,"
lık salgınına karşı çıkıyor. Öyle olmasaydı,
Sürgünlerin uzmanlığını.
hemen o şiirin ardından "Bir İlkbahar Şii­
şantıları içeriksiz bırakan aşırı duygusal­
Eir vapur nasıl kalkar bir limandan.
Tren nasıl acı acı öter
rine
Başlangıç"
ve
"Seni
Düşünüyorum"
gibi o güzel lirik şiirleri yazar mıydı?
öğrendim.
O Buradan, şiirde humor olgu­
Yıllarca mektuplarla yaşadım.
suna geçebilir miyiz? Humor ve
Kaçak tütün, yasak yayın
lirizm birbirini dışlayan mı, yok­
sa gereksinen öğeler mi?
Larla beslendim.
Unutnıadım. Unutnıadım.
Evet.
Buradan
şiirde
"humor"
olgusuna
geçebiliriz. Çünkü lirik şiir geleneğinin baş­
En çok yelkenleri özledim
langıcından
Bozkırın buzlu yalnızlığında.
rılı
Dağlar yoktu, dağlar yoktu,
sında
Rüzgarlara yaslandım.
beri
örneklerinde
bir
denge
bu
türün
bütün
başa­
düşünce
ara­
sağlandığı görülür.
Can
duygu
ve
Yücel'in "Akıl ki en ineesi duyuların" di­
zesinde
Çılgın mıydım, tutsak mıydım
özetiediği gibi,
gerçek lirizm aklı
hiç bir zaman dışlamaz. "Humor"un kayna­
Yüreğinde karanlığın?
ğında da aklın inceliği baş köşeyi tuttuğu­
Kan kurudu -
na göre . "hu.mor" ve lirizm birbirini dışla­
yan değil, gereksirren ve destekleyen öğe­
Ben gül oldum açıldım.
cevat çapan / dön
güvercin dön
lerdir. Sappho'dan bu yana, hem Batı şii­
rinde, hem Türk şiirinde lirizmin yoğun ve
özlü yaşantı kaynağından uzaklaşmadan bu
yaşantıyı
eksiksiz yansıtmayı
sağlayacak
bir düşünce öğesiyle pekiştiren, ya da in­
men
hemen her
zaman
önemli bir
yeri
olduğunu söyleyebiliriz. Şiir türleri içinde
lirik şiirin, epik ( anlatıl şiirden sonra, in­
sanların toplumsal ilişkilerinin, üretim bi­
ce
cl.eneylerinden kaynaklanan duyguları yan­
sıtacak bir dil yaratmalarıyla ortaya çıktı­
ğını biliyoruz. Başlangıçta lir eşliğinde söy­
lendikleri için bu şiiriere "lirik şiir" deni­
yor. Müzikten kaynaklanan biçimsel özel­
likler de hemen hemen günümüze kadar
alaycılıkla
zenginleştiren
pek
çok
rikan şairlerinden Marianne Moore, "Şiir"
başlıklı şiirinde,
Ben
çimlerinin bir gelişmesi sonucu bireysel ye­
teneklerini deneme ortamı bulmalarıyla, bu
bir
şaire rastlanır. Sözgelimi, 20. yüzyıl Ame­
de
pek
hoşlanmıyorum
çok daha önemli şeyler
şiirden:
olmalı bütün bu zırıltıdan öte.
diye başlar söze ve bilerek seçtiği bir sı­
nırlılık içinde ayrıntılar üzerinde kılı kırk
yarareasma durur, sonra da düzyazıya öz­
gü düşünsel bir yoğunluğa yönelerek "şiir­
sellik" kavramına karşı çıkarmış gibi görü­
lirik şiiri belirleyen kalıplar. Ne var ki, bi­
nür. Oysa bu onun "sözde şiirselliğe" karşı
rizmi sağlayan yoğun d uygu ve coşkuların
savaştır. Bu aykırı tutumun onun şiirinde
zi burada asıl ilgilendiren nokta, şiirde li­
özellikle Romantizm akımının sonuna doğ­
ru toplumsal koşulların olumsuz etkisiyle
kaynaklarının kuruması,
başlayan
bunalımın
ince bir alaycılıkla sürdürdüğü bilinçli bir
kendine özgü bir lirizm yarattığı bile söyle­
nebilir.
yabancılaşmayla
değişik
e Çağımızın usta şairlerinin, şi­
düzeylerde
iri öyküden pek uzak tutmadık­
duygu yozlaşmasına yol açması. Romantiz­
min
endüstri
toplumlarda
devrimini
gerçekleştirmiş
duygusallıkla,
duygusallığın
ları,
Böyle bir yanılgı
şiirlerinde
Bu konuda sizin gözleminiz ne­
da genel olarak şiirle özdeşleşmesi, doğal
dir?
olarak lirizme de bir tepki duyulmasını ka­
çınılmaz hale getiriyor.
zaman zaman
öyküye yer verdikleri görülüyor.
Günümüzde şiiri öyküden uzak tutmamak,
ı;;.slında kof duygular ve sahte yaşantıların
şiirde
lirizmle eşanlamlı sayılmasından başka bir
katimi çeken bir olgu. Ancak, günümüzün
öyküye yer vermek benim de
dik­
şey değil. Bu yüzden, çağımızda şiirin li­
usta şairlerinin bunu bir öykü anlatmak
rizmden kaçınması gerekmiyor. Nasıl Ver­
için yaptıklarını sanmıyorum. Bu olsa olsa
laine " belagatin boynunu koparmak" ister­
şiire yeni anlatım olanakları sağlamak, için­
ken
yapmacıktan uzak, düzgün
aniatma
sanatına değil de, onun boş kalıbına ve soy ­
suzlaşmış
yaygınlığına
saldırıyar
idiyse,
Melih Cevdet Anday da Telgrafhane adlı
de yaşadığımız dünyanın parçalanmışlığını
ve karmaşıklığını verebilmek için kullanı­
lan bir teknik olabilir. Bir kolaj ya da kur­
gu
tekniği.
Sözgelimi,
Nazım
Hikmet'in
15
DÖNÜŞ
Yıllar sonra
odanın kapısını açınca
senin yerine
arkası dönük iki kadın görüyorum
yaşları belirsiz
biri kollarını balkanun korkuluğuna
dayamış
·
öbürü kapının pervazına yaslanmış
uzanıp giden avaya bakıyorlar
akşam serinliğinde.
Bakışlarının ucunda .
mor dağlar yükseliyor
ve inen davarın
çan sesleri duyuluyor uzaktan.
Kapıyı aralık bırakıp
alacakaranlıkta
dağın doruğuna tırmanıyorum
yorgun atımın yedeğinde.
·
cevat çapan / dön
güvercin dön
Pesen: S adi Öziş
Memleketimden
İnsan
Manzaraları'nı
dü­
şünelim. Bu uzun şiirin birçok yerinde çe­
şitli öykü bölümlerine rastlarız. Ama bu bil ­
diğimiz öykü anlatımından çok, sinemanın
kurgu tekniğinden kaynaklanan bir özel­
liktir. Aynı şeyi Seferis'in "Destansı Öykü",
Ritsos'un "İsmene" ve "Pencere" adlı uzun
şiirleri için de söyleyebiliriz. Bu türden bir
şiir yazmaya kalkışan şair, bir uzun mesa­
fe koşucusu gibi, soluğunu ayarlamak zo­
rundadır. Şiirinde öyküye yer vermesi di­
le getirmek istediği yaşantının niceliği ile
niteliği arasında bir tutarlılık gereğinin so­
nucudur.
şairin
şaire
yapan bir
her ülke şiirine ve her
yakınlık
duyamayacağı,
her şairde aynı başarıyı göste­
remeyeceği söyleneqelen bir yar­
gı. Bazı şiir çevirilerinin aslın­
dan güzel olması da buna bağ­
lanıyor. Sizin seçiminizi belirle­
yen etkenlerden söz eder misi­
niz?
Bu sorunun ilk bölümündeki yargıya katı­
lıyorum. Her şeyden önce, her ülkenin ya­
kınlık duyulabilecek bir şiir zenginliği ol­
mayabilir. Ama ben gene de yaptığım şiir
çevirilerini yirmi yıl kadar önce
adlı
bir
kitapçıkta
Çin'den
toplamıştım.
Çin'den batıya doğru giderek Peru'ya var­
ınayı amaçlayan bir şiir yolculuğuydu bu.
İthaka'ya iddialı bir dönüş rotası. Sonunda
gire gire altı yedi ülkenin şiirinden örnek16
benim yakın­
lık duyduğum şairler yeryüzünün belli bir
bölgesinin insanları, oradaki ortak duyar­
lığm
sözcüleriydiler.
Seçimimi
belirleyen
etkenierin başında Türkiye' de yaşayan in­
sanların da paylaşabileceği bu ortak du­
yarlığı sayabilirim. Bunun hemen ardından
da Machado, Jorge Guillen, Lorca, Alberti
gibi
ş airleriyle
İspanya;
Ungaretti,
Saba,
Montale, Quasimodo, Pavese, Paselini gibi
şairleriyle İtalya ve Baudelaire'den Bonne­
foy'ya uzanan ve modern Avrupa şiirinin
en seçkin şairlerinin yurdu Fransa; Kava­
• Sürekli çeviri de
Peru ' ya
ler girdi o kitaba. Çoğu da Akdeniz ülkele­
rinin şairlerinden. Demek ki
fis,
Sikelianos,
Kazancakis.
Seferis, Ritsos
ve Elitis'le Yunanistan'ın kayıtsız kalınama­
yacak şiir geleneklerini.. Bu arada üniver­
sitede gönüllü öğrencisi olduğum İngiliz ve
Amerikan şiiri de elbette ilgi alanıma gi­
riyor.
İspanyol
Latin Amerika
belirteyim
ki,
şiirinin
bir
uzantısı
şiiriyle birlikte. Şunu
Akdeniz
duyarlığı
olan
da
oldukça
yuvarlak bir söz. Sözünü ettiğim Akdeniz
ülkelerinin
değişik
bölgeleri, o ülkelerin
adını andığım şairlerinin kendilerine özgü
şiir
söylemleri
benimki
gibi
taptancı
bir
"kucaklamayı" kuşkuyla karşılamamza yol
açabilir. Burada önemli olan benim diller
döküp bu şairleri ne kadar sevdiğimi açık­
l�tmam değil, onlardan yaptığım çevirilerin
niteliğidir. Bazı şiir çevirilerimin aslından
güzel olduğu yolundaki benim de inanmak
istediğim söylentiye gelince: bunun hoş bir
abartı_ olduğunu ben bile biliyorum.
diyalekti­
tutumla insan tarihinin bir aldanış, çuru­
ği konusuna, birini öbüründen
dışlayan yorumlar getirmekten
Eliot'un önerdiği çözüme, gerçek mutlulu­
e Şiirde
içerik-biçim
me ve acı çekme süreci olduğunu anlatır.
kurtulduğumuzu söyleyebilir mi­
yiz?
Bunun
tersi olarak,
ğun ancak Tanrı'yla birleşerek, dirilişe ina­
sözde
narak sağlanabileceğine
diyalektik ama aslında mekanik
katılmak güç
de
olsa, onun çağdaş uygarlıkla ilgili çözüm­
yorumları aştığımız söylenebilir
lemelerinin
sağlamlığına,
gözlemlerinin
mi? Sözgelimi Nazım Hikmet'in
keskinliği ne, geçmişle şimdiki zaman ara­
şiirini içerikten soyut bir türk­
sında kurduğu
çe ve biçim güzelliği olarak yo­
hayran olmamak elde değildir. ( Kralcı Bal­
yandan, Eliot'ta olduğu gibi aris­
sal bakımdan Mussolini'yi destekleyen bir
tetiğini savunan ya da daha uç
uygarlığından ortaçağ trubadurlarına. Dan ­
rumlamak
mümkün
mü?
Öte
te.'ye,
propagandasını
üstlenmiş bir şairin şiirinde ya­
diyalektiği
konusuna,
birini öbüründen dışlayan yorumlar getir­
mekten
kurtulduğumuzu
söyleyebiliriz.
Evet. Ama kaç kişi? Belki de sağlıklı bir
yargıyı ya da eleştirel duyarlığı yaygınlaş­
tırmaya yetmeyecek kadar az. Bu yüzden
mekanik yorumları
da
aştığımız
söylene­
mez. Ama sözgelimi Nazım Hikmet'in şiiri­
ni içerikten soyut bir Türkçe ve biçim gü­
zelliği
olarak yorumlamak
birçoklarımız
için mümkün olmasa bile,
birtakım deha
sahibi devlet adamları için mümkün. Eli­
ot'la Pound konusu oldukça karmaşık. Bu
iki şair de, unutulmamalı, oldukça genç ve
görgüsüz
bir
toplumun
sanatçıları.
İkisi
de gelenekten ve köklü bir kültürden yok­
sun böyle bir toplumda sanat yapılamaya­
cağı, şiir yazılamayacağı inancıyla Avrupa'
ya gelmişler. Batı uygarlığının içine düş­
tüğü büyük bunalımın nedenlerini geçmiş
dönemdeki
parlak
başarıları
bulmaya çalışmışlar.
inceleyerek
Her ikisinde
de,
bu
yüzden yaşamın gerçeği . ideoloj iyi belli bir
ölçüde aşarak kendini dayatabilmiş.
politikada
kra.Icı, inançlarında
Eliot
Anglikan
bir şair olmasına karşın, yenilikçi bir tek­
r.ikle
içinde
yaşadığı
kapitalist
burj uva
toplumun ahlak değerlerinin bunalımını, bu
toplumda
yaşayan
sıradan
bir
iş
akımına
zenginliğini
dile
oradan
Yeats'e
uzanan
bir
getirmiş;
ve
yaşantı
saplantılarının,
mini, tefeciliği, her türlü kabalığı ve baya-
bilmiş midir?
içerik-biçim
Cavalcanti'ye,
"İmgecilik"
sapmalarının yanı sıra Amerikan kapitaliz­
şamın gerçeği, ideolojiyi aşarak
kendini dayatabilir mi? Dayata­
Şiirde
gücüne
propagandacı olmasına karşın, şiirinde Çin
noktada Ezra Pound örneğinde
olduğu gibi, siyasi yaşamında
ideolojinin
çağrışım
zac'ı unutmayalım ! ) Ezra Pound da siya­
tok-rasinin yaşam biçimini ve es­
bir
bağların
adamı­
nın, sözgelimi "Çorak Ülke"deki Stetson'un
bencilliği ve iki yüzlülüğüyle yansıtmıştır.
" Gerotion" şiirinde ise yaşlı bir adamın ak­
lmdan geçen düşünceler aracılığıyla çürü­
yen bir uygarlığın umutsuzluğu dile geti­
rilir. Eliot bu şiirinde iğretilernelerden ya­
rarlanarak bir yandan burj uva toplumun­
da Hıristiyanlık değerlerinin yitirilişini kut.
sal törenlerle bu törenleri çağrıştıran çar­
pıtılmış davranışlar arasında bağlar kura­
SOLU K SOLUGA
Uzıin, karanlık bir çığlığın da ardına
düşebilir insan,
Titrek, eğri büğrü bir yazının çağrısına
da uyar.
Bırakıp her şeyi döner ­
Aşk bir buluşmadır çünkü,
Her zaman gecikmiş bir buluşma.
Bitmeyen bir kavuşmadır da aşk Araya her zaman bir şeyler girer:
Bazen kendi sevincinin kanat gölgesi
Bazen nazbın hızı, yüreğin titreyişi,
Tüylerin telaşıyla besleniyor gibidir A raya her zaman bir şeyler girer:
Çalışma saatleri, karşılıksız sorular.
Nere.den bilebilir insan
Bunların hepsinin de aşk olabileceğini?
Çoğu kez aldatıcıdır da,
Bakarsın, herkes onun askeri, onun şehidi.
Oysa aşk hiçbir zaman bir yarış değtldir ki.
Bu yüzden yanılır hep
Sayın muhbir vatandaş, köftehor okur,
arsız yetkili.
Sararmış bir fotoğraf olarak da çıkabilir
karşma
Borulu bir fonoğraf kılığıyla da.
Bakarsın, ona da dadanmış
G ündelik hayatın sosyolojisi.
Yeniden duyulur bazen o uzun ve karanlık
çığlık.
Çağıran o titrek yazı yeniden belirir Çünkü aşk en eski köprüsüdür Balkanların,
en eski.
/ dön
güvercin dön
cevap çapan
rak dile getirir. Öte yandan da gizemci bir
17
ğılığı eleştinniş
tek
kişilik
bir üniversite
işlevi görmüştür. İkinci Dünya Savaşından
önce yerleş tiği İtalya'da da, savaş suçlusu
olarak kapatıldığı St. Elizabeth Hastanesi'n­
de de zamanının yaşlı ve genç birçok şai­
r!. ve sanatçısı onun siyasal görüşlerini pay­
laşmadıkları
halde,
ondan
bir şeyler öğ­
renmeyi kendileri için onur saymışlardır.
Kısacası, Eliot'u da, Pound' u da değerlen­
dirirken yapıtlarını ideoloj ilerinden soyut­
lamasak bile, yapıtlarının niteliğini, bu ya­
pıtların ortaya çıkışındaki koşulların kar­
maşıklığını göz ardı edemeyiz.
e İster
istemez şiir
kuramına
ilişkin
birtakım
sorunlara
memiz
gerekiyor
bu
gir­
durumda.
Ülkemizde bu alandaki çeviri ve
telif çalışmaları yeterli buluyor
musunuz? Şairlerimiz şiir üstü­
ne yeterince düşünüyorlar mı?
Ülkemizde şiir kuramıyla ilgili çeviri ve te­
lif
çalışmalann
yeterli
olduğunu
elbette
söyleyemeyiz. Ama bu durum yalnız bizim
YILLANELLE
İKİNCİ GELiŞ
Çekilen acılardır acılar bir ömür boyu.
Döne döne büyüyen anaforda
Kaslarımı kavurdu simyacı güzelliğin.
Şahin duyamıyor şahincisini;
Her şey yıkılıyor, bel vermiş ortadirek;
Kargaşalık salınmış yeryüzüne,
Yükseliyor kana bulanmış sular, ve her
yerde
Ellerini hatırlattı bana ellerimin duruşu.
O hangi panzehir ki, bu güçlü ze hiri de
kuruttu?
Sulara gömülüyar suçsuzluğun töreni;
O hangi iyilik, o eski merhemi yaraya
Oysa yoğun bir tutkuyla esrik kötüler.
Çekilen acılardır, acılar bir ömür boyu.
Belli ki bir giz açıklanmak üzere;
Bulaşan o hastalık gizli bir alışkanlık oldu
İyiler her türlü inançtan yoksun,
Belli ki İkinci Geliş kapımızı çalıyor.
İkinci Geliş! Bu sözler çıkar çıkmaz
sürsün?
Ve ikinci evre si başlayınca sancının,
Ellerini hatırlattı bana ellerimin duruşu.
ağzımdan,
Koca bir görüntü tırmalıyar gözümü
Evrensel Ruh içinden: bir çölün
kumları üzerinde
Gövdesi aslan, başı insan bir yaratık
Güneş gibi boş, amansız bir bakışla
Atıyor ağır ağır adımlarını, bir yandan
Sararken çe vresini öfkeli çöl kuşlarının
Karanlık bastırıyor yeniden; ama
gölgele ri.
biliyorum ki artık,
Yirmi yüzyıl süren ölümsüz uyku
Sallanan bir beşikte karabasana dönmüş,
Şimdi hangi yırtıcı hayvan, saati geldi diye,
Aldırışsız yürüyor Beytüllahm' da doğmaya?
w.
b. yeats - cevat çapan
çağdaş ingiliz şiiri antolojisi
ıs
Nasıl da kaygısızdım belleğimin
güvenliğiyle mutıu,
Sendeki incelikleri ezbere bildiğim için.
Çekilen acılardır, acılar bir ömür boyu.
Güzelliğin gözlerimin içtiği o derin
büyülü kuyu.
Yüreğimde dolaşan gene de senin zehrin.
Ellerini hatırlattı bana ellerimin duruşu.
İyisin bugün bile o eski biçiminle kayıtlı.
İyi ve ayrılış ötesinde . Sözümüzü şaşırttın.
Çekilen acılardır, acılar bir ömür boyu.
Ellerini hatırlattı bana ellerimin duruşu.
"villiam empson - cevat çapan
ç ağdaş ingiliz şiiri antolojisi
ve
yoksulluk
bir
özgü
ülkemize
yoksun­
ı uk değil. Hem sonra bütün şairlerimizi de
böyle bir tembellikle suçlayamayız. Sorun
bu çalışmaların yeterince yaygın olmama­
bazı
Ayrıca
kaynaklanıyor.
smdan
ülke­
lerdeki bu türden çalışmaların pek çoğu­
nun akademik bir işgüzarlıktan ve laf ebe­
sonra
geçildikten
da,
oyun
şiirsel
dilinin
bir yoğunluktan uzak kalması söz konusu
olamaz. Böyle durumlarda oyun yazan alı­
bırakarak
geli­
şen teknik olanaklardan yararlanır,
tiyat­
şılmış kalıpları bir
yana
sahne
roda şiiri olay örgüsündeki kurgu,
tasarımı ve ışık gibi başka öğelerle gerçek­
liğinden öteye gitmediğini de unutmayalım.
leştirir. Şiirde ise değişen toplumsal koşul­
e Şiirde yerellik, evrensellik ko­
ların gereği daha da karmaşık bir nitelik
kazanan
nularına nasıl yaklaşıyorsunuz?
liklerin ağzından konuşarak yeni bir şiir­
görüşlerinizi
konusundaki
si-
şisel sesle konuşmayı bırakıp değişik kişi­
görme­
kabul
gerekse
istesek? . . .
Şiirde yerellik v e evrensellik birbirinin kar­
şıtı olan kavramlar değil bence. Sözgelimi,
Lorca Endülüs 'le, Yeats Galway bölgesiyle ,
Manem­
Mahhu Pichu'yla. Ritsos
Neruda
ağırlık
eyleme
lışılarak yansıtılır. Şair bu durumlarda ki­
durumu ve tanınması -gerek bi­
linmesi,
yaşantıları
insan
veren dramatik anlatım yolları bulmaya ça­
içindeki
şiiri
dünya
Şiirimizin
Bunun
dener.
yaratmayı
söylem
sel
bir
yöntemi şairin maskeler ya da oyun kişi­
leri diyebileceğimiz "persona"lar aracılığıy ­
la
gerçekleştirmesidir.
Yeats,
Lorca
Eliot,
Kavafis,
Sözgelimi,
Rilke
şairler
gibi
bu
şiir­
yöntemin başarılı örneklerini vermişlerdir.
san Manzaraları'nda yerel oldukları gibi
evrensel olmayı da başarmışlardır. Evren­
rinde Dağlarca, Karga ile Tilki, Aşağı Yu­
vossia'yla,
Piemonte'yle
Pavese
ilgili
lerinde , Nazım Hikmet Memleketimden İn­
selliği
engelleyen
Bir
taşralılıktır.
durum
yerellikten
çok
toplumun
dünyada
olup
bitenlerden kopuk ve habersiz kalması. Baş­
ya­
ka ülkelerdeki insanların yaşayışı ve
ratıcılıklarıy'la
iletişim
ilgilenme,
kurma
olanaklarını bularnama durumu. Böyle bir
olumsuzluğu
nın
önce
şeyden
da her
ekonomik ve siyasal
Bizde de, Nazım Hikmet, ilk dönem şiirle­
karı ' da ve padişahların ağzından konuştu­
ğu şiirlerinde Oktay Rifat, uzun şiirlerin­
de Turgut Uyar ve Edip Cansever başarılı
dramatik şiirler yazmışlardır. Nazım Hik­
met'in Memleketimden İnsan M anzarala­
rı'nda ise kullanılan kurgu tekniği bu şiire
sinernatografik bir boyut kazandırır.
dünya­
ikinci dile,
lükler
minden pek değişik değil. Orientalizm sü­
çevirmenlerin
bulunmayışını
da
saymalıyız.
e Şiirle olduğu kadar, tiyatroy­
bir
ilişki
ilişki
şiir
arasında
bir genç şair, ülkesinin şiirini ve
dünya şiirini yakından izlemek­
hangi
düzeyde
sürüyor?
sürekli
ilişkiyi her iki
şiir
şiiri
az
sözle çok şey aniatmayı amaçlamasına bağ­
layabiliriz.
Daha
da
önemlisi,
tiyatronun
başlangıçta dramatik şiir olarak ortaya çık­
tığını söyleyebiliriz. Burjuva düzeninin ken ­
di yaşama kalıplarını getirdiği döneme ka­
dar tiyatroda şiir koşuk tekniğiyle varlığını
sürdürmüştür.
Ama
tiyatroda
daha
bence
da
önemli.
d aha büyük tehlikeler ve tuzaklar içeren
arasındaki
sanat türünün
olması
dili
bir uğraş.
ler?
tiyatroyla
dile
İkinci dilden üçüncü dile çeviri yapmaksa
somutlaştıran şairler varsa, kim­
boyunca
amaç
Şiir çevirisinde kaynak dilden
ana
bu
Şiirin bu ilişkiyi gereksindiğini
Tarih
le neler kazanır?
çok iyi bilmesi tartışılmaz bir zorunluluk­
tur. Ama özellikle amaç dilin çevirmenin
sürekli
Çağımızda
vardı.
çevir­
çeviri yaparken çevirmenin her iki dili de
la da ilgilisiniz. Tarih boyunca
tiyatroyla
şiir
gısı sizce haklı mı? Yine sizce
İtal­
yanca ve Rusça konuşulan ülkelerde Türk­
çe'den çeviri yapacak yetkin uzmanların
şair
genç
_dık; sadık da güzel olmaz" yar­
olmazdı. Bunun nedenleri arasında İngiliz­
ve
üstüne,
diniz? Hep bildiğimiz, "güzel, sa­
da çok daha büyük bir ilgi görmesi gere­
ken Türk şiiri bu kadar az tanınan bir şiir
ispanyolca,
üçün­
menZerine neler söylemek ister­
rüyor. Öyle olmasa, dünya şiiri bağlamın­
Almanca.
dilden
ve dikkat edilmesi gereken güç­
likle de Batı'nın bize bakışı Haçlılar döne­
Fransızca,
ikinci dilden
cü dile çeviriler sırasında çıkan
ülke olduğu için, yabancı ülkelerin, özel­
ce,
ana
çevirisinde
e Şiir
konj onktürü ya­
ratıyor sanıyorum. Türkiye müslüman bir
düzyazıya
Bu yüzden, çevirmen çevirdiği
çeviriyorsa,
tonunu,
en
Can
dilden
de,
ikinci
bir
azından
şiirin
aslının
değil
aslından
Yücel'in
deyişiyle
ses
"tını"sını
yakalaması çok önemlidir. Bir başka önem­
li nokta da, amaç dilin konuşulduğu top­
luında şiirin yansıttığı yaşantıların somut
karşılığı
yoksa
sözgelimi,
ileri
teknolojik
düzeye ulaşmış bir toplumda yazılmış bir
şiiri, o şiirin ele aldığı gerçekliği yaşama­
mış bir toplumun diline çevirmeye kalkışı­
yorsak, her iki dili de çok iyi bilmemiz ba19
şarılı
bir
çeviri
yapabilmemiz
için
yeter­
lıştığırn bu şiirin Türkçe çevirisi tam anla­
ı.� değildir . Octavio Paz, bu yüzden, "Çorak
.
mıyla başarılı sayılamaz.
Bunun dışında
aşağı yukarı yirmi yıla yakın bir sürenin
sının
gerekmeyen
Ulke"nin Ispanyolca'ya çevrilebilrnesi için
geçmesi gerektiğini söyler.
Gene aynı ne­
denle, benim de bir örneğini vermeye ça-
"güzel sadık; sadık da güzel olmaz" yargı�
fazla önernsenrnesi
ka­
ba bir genelierne olduğunu söyleyebilirim.
Bunun tersinin doğru olduğunu kanıtlayan
sayısız örneği hemen hemen her dilde gös­
terebiliriz.
Genç bir
şair
ülkesinin
şiirini
ve dünya şiirini yakından izlemekle yaşadı­
ŞİİR
ğı dünyanın ve çağın gerçeklerini en özlü
Ben de pek hoşlanmıyorum şiirden: çok
onun sorunları giderek dev boyutlara ula­
biçimde algılama olanağını elde eder. Bu
daha önemli şeyler olmalı bütün bu
zırıltıdan öte.
Ne var ki, insan katıksız bir nefretle
okuyunca şiiri, gene de
gerçeğin bir yeri olduğunu görüyor onda.
Kavrayabilen eller, açılabilen
şan bir dünyada tek başına olmadığını, bu
sorunların ancak birlikte yaşama sanatını
öğrenmekle
e Şiir, yaşamsal önemi olan bir
olabilen saçlar, öyle şatafatlı
gereksinme midir? Sözgelimi. bir
şiir
yararlı oldukları için
ler yapılabilir? Son olarak, biz­
de, şiire olan ilginin öbür ede­
biyat türlerine duyulan ilginin
şeye hayranlık duyamayız, denir:
baş aşağı bir
üstünde olduğu söylenebilir mi?
tavana tutunan ya da yiyecek
Bu, olumlu bir durum mu?
arayan yarasa,
beysbol meraklısı, istatistikçi uzman _
ne de onlar apayrı şeyler deyip
'iş yazışmalarına ve okul kitaplarına'
karşı çıkmak geçerli bir davranış olur;
hepsi önemlidir
bu olguların. Gene de bir ayrım yapmalı
insan:
sözde-şairler önem verdiler diye şiir
olamaz her şey, aramızdaki şairler
her türlü gözüpekliği
ve saçmalığı aşıp hayalgücünün harf
sektirmeyen titiz bekçileri olmayı
üstleninceye
ve 'içlerinde kurbağalar olan düşsel
bahçeleri'
denetimimize sununcaya dek kavuşamayız
şiire.
Bu arada, bir yandan şiirin hammaddesinin
tümüyle ham, öte yandan da
sahici olmasını istiyorsanız, o zaman
ilgi duyuyorsunuzdur şiire.
marianne moore / cevat çapan
bu
okur kitlesine yayılması için ne­
n.nlamadığımız
oturaklı eleştirmen,
çıkarma işinin,
dır? Ülkemizde, şiirin en geniş
uzaklaşırlarsa asıllarından
aynı şey hepimiz için de söylenebilir,
huylanan bir at gibi derisi seğiren
dergisi
açıdan anlamı ve önemi var mı­
önemlidirler. Anlaşılmayacak kadar
yorulmadan duran kurt, sinekten
bilincini
cı pekişir.
yorumlara açık oldukları için değil,
bir at, bir ağacın altında
ka vuşacağı
şelerin kayaları kıracağına" duyduğu inan­
gözler, gerekirse diken diken
ileri doğru iten filler, başıboş dolaşan
çözüme
edinmesini sağlayabilir. "Dağlarda rnenek­
Yaygın görüşe göre, şiir hiç de yaşarnsal
önemi olan bir gereksinme
değildir. Ama
bu yüzden de, yaşarnsal önemi anlatılama­
yacak kadar önemli bir gereksinmedir. Bu
yüzden,
bir şiir dergisi çıkarma işi görü­
nüşteki bütün anlamsızlığına ve önemsiz­
liğine. karşın, gerçekte çok anlamlı ve say­
gıdeğer bir uğraştır. Böyle bir uğraşla an­
cak mutlu azınlığın ilgileneceği de büyük
bir yanılgıdır bence. Mutlu azınlığın
şiir­
den çok parayla ilgisi olduğu söylenebilir.
Daha doğrusu şiirle uğraşanlar mutlu azın­
lığın değil, mutlu çoğunluğun bir parçası
olmak için çalışırlar.
Ülkemizde
şiirin
en
geniş
okur kitlesine
yayılması için böyle bir gereksinme duyan­
lar sanırım
elleriiıden
geleni
yapıyorlar.
Böyle ·oir yaygınlaşma belki de şiirin bir­
takım edebiyat öğretmenlerinin
nnın) egemenliğinden
larda
yasaklanması,
( mernurla­
kurtarılması,
resmi
okul­
kurumlardan
kovulrnası sonucu gerçekleşebilir. Bizde şi­
ire duyulan ilginin öbür edebiyat türlerine
gösterilen ilginin üstünde olduğu söylene­
bilir. Bu, bir anlarnda olumlu bir durum
da
sayılabilir.
adıyla
Ama
karşımıza
rornanda,
şiirin
çıkan
yalnızca
"şiir"
metinlerde
değil,
öyküde, sinemada, tiyatroda ve
sanatla yaşarnın iç içe olduğu daha nice
görünümlerde de barındığı unutulrnazsa . . .
20
Pantolonlu Bulut
___
NURER UGURLU
Bir yerde,
Nazım'ın "uçsuz bucaksız ilk­
bahar"ından söz edtrken, birden, nereden ve
nasıl kaynaklandığını bilmediğim bir biçimde
hatırıma, XX. yy başlarında önce ülkesinde,
daha sonra dünya şiirinde büyük bir olay olan,
özellikle kübizme bağlı öncü şiir anlayışının
ve fütürizmin önemli, etkin seslerinden
biri
sayılan Vladimir Mayakovski geldi. Onun sev­
gilisi Lili Brik'e yazdığı şiirleri, mektupları,
yazıları anımsadım. O, her ne kadar bir ko­
nuşmasında, "Niçin Pierre ve Marie'nin aşkla­
rını yazmak zorunda kalacakmışım? " derse de,
hiç kuşkusuz en güzel şiirlerini, ''Aşk kayığı­
nın hayata çarparak parçalandığını" söyleye­
cek kadar, en güzel mektuplarını " . . . Kim bi­
lir kaç kere parmaklığa kadar gidecek ve ora­
da, bir deri bir kemik kalmış ellerirole gözleri­
mi dimdik gelen güneş ışıklarından koruyacak,
kederler içinde ufka bakacak, toz bulutları ara­
sında, postacının karaltısını gözetıeyeceğim.
Beni bu duruma düşürme sevgilim . . . " diyecek
kadar, yaşamının ve şiirinin 'ilk ve sonbaharı'
Lili Brik için yazmamış mıdır?
Mayakovski yirmi dört yaşındadır. Rusya'
nın ünlü ozanlarından biridir. O yıllarda, ülke­
nin belli başlı şehirlerinde düzenlenen "şiir ge­
celeri"nde, dinleyicilerin eski şiir anlayışını kö­
künden sarsıp değiştirmek için yüksek sesle
ve bağıra bağıra şiirler okumanın öncülüğünü
yapmaktadır. Önceleri birçok sanat ve edebi­
yat adamı bu şiir anlayışını, okuma biçimini
çocukluk, giderek bir saçmalık olarak görür­
se de, bir süre sonra A. Blok'tan M. Gorki'ye
kadar, çağdaşı birçok şair ve yazarca önemse­
nir, · üzerinde durulur.
Böyle bir "şiir gecesi''nde Mayakovski on­
dokuz yaşında bir genç kızla tanışır. Geç va­
kit, toplantıdan sonra genç kızı evine götür­
düğü zaman kızın ablasıyla karşılaşır. Şairin
"ömrümün en güzel günlerinden biri" di­
ye andığı bu karşılaşmadan sonra tekrar genç
kızı görmek için evlerine gittiği zaman, genç
kız, Mayakovski'nin şiirlerine vurulmuştur. Bu
şiir anlayışını abiasma da sevdirrnek için ona,
şairden büyük bir heyecan, coşku ve sevgiyle
söz eder. Mayakovski'nin "ömrünün en güzeı
günü" saydığı bu karşılaşmayı genç kızın ab­
lası Lili Brik'in anlatmasından dinleyelim :
. . . Elsa Triolet'nin kulağına 'Sakın on­
dan şiir okumasını isteme' diye fısıldamış­
tık. Ama o yalvarıp yakarmalarımıza kulak
asmadı. Ve biz böylece ilk kez ondan Pan-
tolonlu Bulut şiirini dinledik. Yer kazan­
mak üzere, iki odayı birleştiren kapı çıkarıl­
mıştı. Mayakovski, kapının kenarına yas­
lanmış, ayakta duruyordu. Ceketinin iç ce­
binden küçük bir defter çıkarmış, şöyle bir
göz atmış, sonra yine cebine koymuştu. Göz­
lerini bana dikmiş, dalgın dalgın bakıyor­
du. Sonra, kalabalık bir dinleyici karşısın­
daymış gibi, bakışlarıyla bütün odayı tara­
dı, girişi okudu ve birden bana dönüp, unu­
tulmayacak. coşkunluğu dizginlenen bir ses­
le, şiir değil de, düzyazı okuyormuşçasına
sordu :
Sıtma sanıyorsunuz, değil mi?
Oysa Odesa'daydı, Odesa'da . . .
Başlarımızı kaldırıp gözlerimizi ona dik­
miştik. Şiirini bitirene kadar başlarımızı bu
olağanüstü gösteriden ayıramadık. Maya­
kovski aldığı tavrı bir kere olsun değiştir­
medt Hiçbirimize bakmıyor, ağlayıp sızlı­
yor, alay ediyor, kızıp köpürüyor, hakkını
arıyor, sayıklıyor ve her bölümün arasında
kısa bir süre duruyordu. Bir de baktık şiiri
bitirmiş, masaya çökmüş, bile bile takın·
dığı bir kayıtsızlıkla benden çay istiyordu.
Ben, elim ayağıma dolaşarak bir çay dol­
durdum semaverden ona. Yüzüro al aldı.
Elsa'nınsa ağzı kulaklarındaydı, çünkü ola­
cakları adı gibi biliyordu.
İlk kendini toparlayan, Ossip Maksi­
moviç oldu. Böyle bir şeyi aklının köşesin­
den geçirmemişti. Söyleseler inanmazdı. O
güne dek öğrendiği şiirlerin tümünden üs­
tündü işittiği. Ve ona göre Mayakovski, bun­
dan böyle tek bir satır bile yazmasa, ozan­
ların en büyüğüydü ! Şiir defterini aldı, bü­
tün gece vermedi. Nicedir düşünü gördü­
ğümüz, beklediğimiz bir şeydi bu. Son za­
manlarda hiçbir şey okumak gelmlyordu
21
içimizden.
Yazılan bütün
şiirleri kişiliksiz
buluyorduk. Kim yazıyordu bunları? Niçin
yazıyordu? Nasıl yazıyordu?
Mayakovski, Elsa'nın yanına oturmuş,
tatlı yiyordu. Durmadan gülüyor, o iri, ço­
cuksu gözleriyle sağa sola bakıyor, mendiliy­
le yüzünü, bumunu siliyordu. Benimse dilim
tutulmuştu.
Mayakovski,
Ossip Maksimoviç'ten şiir
defterini aldı. Masaya koştu. İlk sayfasını
açtı ve çoktan kararlaştırılmış gibi bana,
"Bu şiiri size adayabilir miyim ? " diye sor­
du. Sonra, özene bezene şiirin başına yazdı :
Lili Yurevna Brik'e . . .
o
Bir orman bekçisinin oğlu olan Vladimir
Mayakovski 1 893'te Gürcistan'ın Bağdadi şeh­
rinde doğar. Kafkas dağlarının eşsiz güzelliği
içinde büyür. Lise öğrenimi yıllarında babası­
mn ölümü üzerine ailesiyle birlikte Moskova'ya
gelir. Bu öğrenimini bir süre Moskova'da sür­
dürdükten sonra Uygulamalı Güzel Sanatlar
Akademisi'ne girer. Bu yıllarda , devrimci öğ­
renci eylemleriyle ilişkisi olan ablasının etki­
siyle marksizme ilgi duyar. Sosyalist devrimci
öğrencilerle tanışır. Daha onbeş yaşına yeni
girmişken, Rus Sosyal Demokrat Partisi'ne ya­
zılır. Bu arada, üç kere tutuklanır. ve ilk şiir­
le-rini yazınaya başlar. Tutuklandıktan iki yıl
sonra, yaşının küçüklüğü nedeniyle özgür bı­
rakılır. Şiire yeteneği olmadığını sanarak ede­
biyatı bırakıp Güzel Sanatlar Akademisi'nin
resim, heykel bölümüne yazılır. Burada fütü­
rist şair David Burliyuk'la tanışır. İki yakın
arkadaş olurlar. Mayakovski, çok erken yaşlar­
da başladığı, sonradan bıraktığı şiir yazma ça­
l:şmalarına Burliyuk'un etkisi ve önerisiyle ye­
niden girişir, Fütürist Şairler Topluluğu'na ka­
tılır. Fütüristlerin Toplumsal Beğeniye Bir To­
kat isimli antolojilerinde ilk şiirleri yayınlanan
Mayakovski, bu yıllarda A. Bely ve A. Blok'tan
geniş ölçüde etkilenmekle birlikte, simgeellerin
ve akmenistlerin estetik anlayışına saldırıp,
fütürizmi savunur. Ve iki şairin birlikte yola
çıkmasıyla Rus Fütürizmi doğar. Bir süre son­
ra Güzel Sanatlar Akademisi'nden kovulan bu
iki şair arkadaş, Hlebnikov ve Kamenski gibi
d i ğ er fütürist şairlerle birlikte, Rusya'da uzun
şiir gezUerine çıkarlar.
Üç yıl sonra, ilk şiir kitabı Ben yayınlanır.
İki yıl sonra da Mayakovski'nin adını büyük
ölçüde duyuracak olan Pantolonlu Bulut des­
tanı çıkar. Bu destan, imgelerindeki şaşırtıcı
güzelliği, dizelerindeki gözüpekliği ve içtenli­
ği, söyleyişindeki akıcılık şairin daha sonraki
yı llarda yazacağı geniş soluklu şiirlerin, bir an­
lamda, ilk habercisi olur. Bir süre sonra, ikin­
ct şiir kitabı Böğürtü Kadar Basit yayınlanır.
Savaşsız ve ezilensiz bir dünya özlemini yansı­
tan Savaş ve Dünya destanı da bu kitabın için­
de yer alır. Bir ara İncil'i alaycı bir yaklaşımla
ele aldığı ve söz konusu ettiği İnsan destanını
yazar. Rusya'nın 1 9 1 7 Şubat ve Ekim devrim­
ınini büyük bir içtenlik ve coşkuyla karşılıyan
Mayakovski, iç savaş süresince bir yandan şiir
yazmış, bir yandan da cephede ve cephe geri-
22
sindeki çalışmalara yardım etmiş, afişler, de­
�enler, resimler çizmiştir. Şair, devrim öncesin­
deki şiirleri ve eylemleriyle, başta Maksim Gor­
ki olmak üzere ülkesinin ve döneminin tanın­
mış devrimci yazarlarının ilgisini çekmiş, hay­
ranlığını kazanmıştır.
Mayakovski, 1 9 1 7 Sovyet Devrimi'nin ilk
yıllarında Marşımız ve Devrim Türküsü şiir­
lC'riyle, sanat anlayışını öz ve biçim yönünden
büyük ölçüde değiştirip yenileştirir. Çalışmala­
rını, yığınları geniş bir biçimde etkileyecek ko­
nular ve özler bulma yönünde yoğunlaştırır.
Bu arada sinemaya ilgi duyar. Kendisinin de
rol aldığı Genç Kız ve Serseri filminin senar­
yosunu yazar. İlk oyunu Misteriya-Buf sahne­
ye konur. Devrimci tiyatro alanında gözüpek
ve yiğitçe girişim olan bu oyun, Sovyet sahne­
lerinin ilk yapıtlarından biri sayılır. Bir süre
sonra, Sanat Ordusuna Buyruk şiiri yayınlanır.
Bu şiiriyle Mayakovski, klasik yazarıara baş­
kaldırır, çağdaş sanatçıları devrim yoluna ça­
ğırır.
Bir zaman sonra Moskova'ya yerleşen Ma­
yakovski, ülkesinin toplumsal ve ekonomik so­
runlarıyla yakından ilgilenir. Bu dönemde yap­
tığı afiş, resim, desen ve karikatürlerle devri­
min "Sanat Ordusu"na katkıda bulunur. Bu
yıllarda 150.000.000 adlı büyük destanı çıkar.
İnsanın birey olarak yaşamaktan kurtularak
milyonlaşması konusunu işleyen bu destan,
dünya görüşüne bağlı olarak ve kitabın üstün­
ce yazarının adı olmadan yayınlanır. Az za­
man sonra, ilk kez yurt dışına, Fransa , Ame­
rika ve Meksika'yı içine alan büyük bir geziye
çıkar. Aynı yıl Seni Seviyorum destanı yayın­
lanır. Yolculuktan döndükten sonra, Sol Sa­
nat Cephesi adlı bir dergi çıkarır. Bu derginin
çevresine Babel, Zosçenko, Meyerhold, Paster­
:cak, Şostokoviç, Anzenştayn gibi dönemin seç­
kin, hemen hemen her alanda etkin devrimci
sanatçılarını toplar. Lenin'in ölümünün hemen
8 rdından Vladimir İliç Lenin destanı yayınla­
nır. Mayakovski, bu destanında Sovyet Devri­
mi'nin önderi Lenin'i, ona yakıştırılan ya da
cyle gösterilmeğe çalışılan bütün katı kural ve
benzetmelerden soyutlayarak, onun insancıl ki­
ı;iliğini, herhangi bir insan gibi yalınlığını,
dünya görüşünü, tutum ve davranışını, içli,
c� uygulu ve sevecen bir anlatımla ortaya koy­
ınağa çalışır. Onun bu destandaki dünya görü­
ş•:i ve bu dünya görüşüne nesnel ve eleştirel
y aklaşımı, bu kitabından sonraki şiirlerde da­
ha da yoğunluk ve hırçınlık kazanarak sürer . .
Aynı yıllarda Mayakovski'ye karşı sanat ve po­
litika dünyasından sert, katı, acımasız eleşti­
riler de artar. Ama o , bunların hiçbirine aldır­
maksızın durmadan yazar ve yazdıklarını ya­
yınlayarak, bütün Rusya'yı bir baştan bir ba­
şa dolaşarak, şiirlerini emekçi kitlelere ulaş­
tırmaya çalışır, konuşmalar yapar, söylevler
verir. Bu yıllarda yayınladığı Proleter Şairlere
Mesaj şiiriyle, kendi dünya ve sanat anlayışı­
na yakın bulduğu sosyalist yazarları, Rusya
Proleter Yazarlar Birliği'nin, onu ve Maksim
Gorki gibi yazarları bile işçi sınıfının yazarları
saymayan tutum ve davranı�ına karşı, yoğun
ve büyük bir savaşa çağırır. Bu dönemde ya­
yınladığı şiirlerde ve yazılarda, Birliğin duruk,
devingen olmayan sanat anlayışına ve dünya
görüşüne karşı çıkar. Onların yaratmak, yay­
gınlık kazandırmak istedikleri bu sert havaya
Şiir Nasıl Yapılır incelemesiyle önemli ve etkin
bir karşılık verir. Ayrıca aynı yıl, yazarın, "dev­
rim süreçlerinin senfonik, görsel ve sinemasal
bir görünümü" olan çok sesli, çok yönlü, uzun
Ekim Destanı yayınlanır.
Mayakovski, yaşamının son döneminde
yazdığı yergisel şiir ve yazılarla, devrimin pa­
ı-aziti, giderek asalakları saydığı bürokratları
kıyasıya ve acımasız bir biçimde eleştirir. Bu
} ıllarda sahnelenen Tahta Kurusu ve Hamam
o y unlarıyla küçük burjuva ahlakına, işçi sını­
fı dalkavukluğuna karşı büyük bir savaş açar
Bir konuşmasında, bu konuya değinerek şöy­
le seslenir :
. . . Son zamanlarda sık sık, gerek edebi·
yat, gerekse gazetecilik alanlarındaki çalış­
malarımdan rahatsız olanlar, artık şiir yaz­
mayı bile beceremediğimi ve gelecek kuşak ·
ların bunun için beni kötekten geçireceği­
ni söyler oldular. Bu konuya bir Parti üyesi
de şöyle değindi : "Gelecek kuşaklar da ne­
yin nesiymiş ! Sen sadece gelecek kuşakla­
ra hesap vermek zorundaymışsın, ya ben,
Parti'ye hesap vermek zorundayım, daha
beter ya ! " Kararlı bir insanım, eleştirmen­
lerimin gelecekte söyleyeceklerini bekleme­
den, yeğenierime gerekeni ben şimdiden söy­
lemek istiyorum. llu yüzden de Yüksek Ses­
le şiirimde doğrudan doğruya sözü onlara
yönı'ltiyorum.
Bu düşünce ve görüşler doğrultusunda Sov­
yet Pasaportu Üzerine şiirleri yayınlanır. Ma­
yakovski bu kitabında, sosyalist bir ülkenin
yurttaşı, giderek şairi ve yazarı ol manın ö ­
vüncünü duyar, bir anlamda bunun gururunu
ortaya koyar.
Gerçekte Mayakovski, şiirlerinin biçimsel
ö<�günlüğü, işlediği konuların önem ve etkin­
liğiyle klasik Rus edebiyatının bir uzantısı, gi­
derek bir yankısıdır. Denebilir ki. geniş kap­
s& mıyla, devrimci atılımı, cesur ve yiğit giri­
şimiyle bir anlamda halkının ta kendisidir.
Hatırlanacağı gibi o, bir şehir çocuğudur. Dün­
yanın birçok yerini görmüş, Avrupa'yı ve ül­
kesini bir baştan bir başa gezmiş olmasına
rağmen, o her zaman ülkesinin bir şairi, bir
yazarı olmanın övünç ve kıvancını duymuş ve
yaşamıştır. Ona kalın çizgileriyle, yaşama se ­
' ineini dünya işçi devrimiyle özde ş kılmış bir
dünyanın şairidir, denebilir.
1930 yılında şairin yaşamında, düşüncele­
rinde, tutum ve davranışın ria önemli bir de­
!';işiklik olur. Duruk, devingen olmayan sanat
anl ayışını ve dünya görüşünü savunduğu ge­
rekçesiyle uzun bir zaman sert, ağır ve acıma­
sız eleştiri ve saldırılarda bulunduğu Rusya
Proleter Yazarlar Birliği'ne üye olur. Birlik ile­
r i gelenlerince de sevilmediği, şair ve yazar sa­
yılmadığı açıkça söylenen ve yazılan Mayakovs­
ki gibi bir yazarın böyle bir kuruluşa üye ol­
ması dost ve arkadaşlarınca hiç, ama hiç hoş
karşılanmaz. Sevdikleri ve dostları onun bu
davranışını olumsuz ve yersiz, hatta anlamsız
tir ödün verme olarak yorumlayarak ondan
hızla
uzaklaşıp
kaçarlar.
Mayakovski
bir yalnızlık ve mutsuzluk içine
büyük
düşer. İçine
girdiği bu bağımlı ve kısıtlı yaşam biçimi şa­
iri bunaltır. Günlerini, çalışmalarını, yazı ve
şii rlerini anlamsız ve amaçsız bulması sonu­
c u, büyük ve etkili bir
bungunluk ortasında
kalan Mayakovski, nedeni, niçini hiçbir zaman
belli olmayan bir biçimde yaşamına son verir.
O, Zelinski'nin dediği gibi, " . : .yazdıkları­
nın bütününde sosyalizmden yana olduğuna
göre ; yaratıcılığını yeni to plumun kuruluşuna
adadığına göre ; kendisini halkının uyarıcısı,
kitlelerin sözcüsü ve yönlendiricisi gördüğüne
göre ; devrimci havayla dolu yeni dize biçimle­
rinin yaratıcısı olduğuna göre . . . " neden, evet
neden birdenbire ve hiç beklenmedik bir şe­
kilde yaşamına son vermiştir ? Bu, buna ben­
zer birçok soru ve kuşkular gerçekten karşı­
lıksız kalmıştır. İlya Ehrenburg da, onun bu
ve buna benzer soruları soran dostları arasın­
dı:ı dır. " . . . Mayakovski'nin niçin canına kıydı­
ğı sorusu üzerinde çokça durulmuştur. Kah e­
debiyat çalışmalarıyla ilgili serginin başarı­
sızlığa uğramasından, kah Rusya Proleter Ya­
zarlar Birliği saldırılarından, kah gönül işin­
den söz edilmiştir." Ama sanırız bu ve bunun
gibi soruların karşılığını şairin 25 Mart 1930'
ö a yaşamına son vermesinden yirmi gün önce
topluluk önünde yaptığı son konuşmasında bu­
labiliriz.
. . . Bütün yaşamım boyunca çalıştıysam,
ömrüm, kulaklarınızı okşayan şu sevimli kı­
vır zıvırları üretmekle değil, nasıl becerdi­
ğimi ben de pek bilmiyorum, herkesin ba­
şını ağırtınakla geçti. Doğru bulmadığıma
ağzının payını vermek, onu maskaralaştır­
mak ve onunla mücadele etmek ; işte çalış­
mamın, çabaının temeli budur. Yirmi yıllık
çalışma yaşamı, benim için kelimenin doğru­
dan değil tam anlamıyla, edebiyatın yirmi
yıllık yumruk kavgası demektir. Her an, şu
ya da bu edebiyat tavrını, tutumunu savun·
mak, bu tavır uğruna savaş vermek, on üç
yıllık Cumhuriyetimizde hala raslanan ceha­
letle mücadele etmek gerekiyordu . . . Kavga­
cı karakterim yüzünden, bana öylesine . ka­
ralar çalınıyor, doğru yanlış öylesine günah­
lar yükleniyor ki, zaman zaman, şu yayga­
ralar ve sövgüleri duymamak için, iki yıllı­
ğına ya da daha fazla, başımı alıp nereye
olursa olsun, çekip gideyim diyorum ! Ama
hemen ertesi gün kendimi toparlıyor, ka­
ramsarlığı bir yana atıyor, kolları sıvıyorum
ve bir devrim yazarı olarak varolma, devrim
için varolma, kavgadan uzak kalınama hak­
kımı savunarak, savaşa koyuluyorum . . .
derse de, 1 4 Nisan 1 930 günü cesedinin yanın­
da bulunan bir mektupta da, bu soruların kar­
şılı ğına rastlıyabiliriz :
Son Mektup
Hepinize ! . . .
İşte ölüyorum. Kimseyi suçlamayın bun­
dan ötürü. Hele dedikodudan, unutmayın ki,
merhum nefret ederdi.
Anacığım,
kardeşlerim,
yoldaşlarım !
B ağışlayın beni. İş değil bu, biliyorum (kim-
23
seye de öğütlemem) ama benim için başka
çıkar yol kalmamıştı.
Lili, beni sev.
Hükümet yoldaş ! Ailem :
Lili Brik,
a­
nam, kız kardeşlerim ve Veranika Vitol­
dovna Palankaya'dan ibarettir ; yaşamala­
rını sağlarsan, ne mutlu bana . . .
Bitmemiş şiirlerimi Brik'lere verin, ne
lazımsa onlar yapar.
"Bir varmış bir yokmuş"
derler hani :
Aşkın küçük sandalı
hayat ırmağının akıntısına kafa
tutabilir mi?
Dayanarnayıp parçalandı işte sonunda ..
Acıları
mutsuzlukları
karşılıklı haksızlıkları
h a t ı r i a rn a ğ a b i l e d e ğ m e z !
Ödeşmiş durumdayız kahpe felekle.
Ve sizler mutlu olun
yeter."
o
se
İlya Ehrenburg'un dediği gibi, " . . . Neden­
herkes,
Mayakovski'yi Nazım Hikmet'in
öğretmeni sayar. Nazım da birçok kereler Ma­
yakovski'nin kendisi için yiğitlik örneği oldu­
ğunu söylemişti. Ama Nazım şiirde bir başka
yoldan yürüdü. Kafiyeyi bıraktı. Kendisi şii­
rin müzikten farklı olduğunu -ona akraba
olmakla birlikte- sesten çok ahenk istediği­
ni söylerdi." Gerçekten de, gerek Türkiye'de,
gerekse Türkiye dışında, Mayakovski'nin Na­
zım Hikmet üzerindeki etkisinden çokça söz
edilmiştir. O kadar ki, Nazım'ın öz ve biçim
yönünden birçok şiirini ondan aldığı yolunda
sözler bile söylenmiştir. Hatta Nazım Hikmet'
e Türk Mayakovski ' si diyenler bile olmuştur.
Bir şairin, sevdiği, beğendiği ve hayranlık duy­
duğu bir şairden esinlenmesi, yararlanması
hatta onun etkisi altında kalması, genç bir
şair için, işin başında bir yazar için, kaçınıl­
ması olanaksız gerçeklerden biridir. Ataç'ın
bu konuya değinen ve açıklık getiren çok gü­
zel bir yazısını anımsıyorum. Genç şair ve ya­
zarlara yararı olur düşüncesiyle Ataç'ın bu ya­
zısından büyükçe bir alıntı yapmak isterim.
Ataç der ki :
:. . Şaşıyorum etkiden kaçınanlara, baş­
kalarına benzemekten korkanlara. Büsbütün
mü güvenleri yok kendilerine ? Aldıkları et­
kiyi içlerine sindirememekten, benimseye­
memekten, kişiliklerine karıştıramamaktan
mı korkuyorlar . . . Özgünlük (originalite ) ,
birer kişiliği olanlara vergidir, kişilik de et­
ki altında kalınakla bozulmaz, yitmez. Ter­
sine, etki kamçılar onu, belirtir. Bakın acu­
nun en büyük yaratıcılarına, özgün yazar­
larına, hepsi de çok okumuşlar, okudukla­
rında da aşılanmışlardır (faydalanmışlar­
dır ) . Stendhal, birtakım eski İtalyan b etik­
lerini okur, onlardan bulduğunu alıverir­
miş. O bulduklarını, aldıklarını kendinin
bir anlatması vardır, bütün kişiliği, bü­
tün özgünlüğü işte o anlatışındadır. Dedik-
24
lerine göre La Fontaine'nin en güzel öykü­
lerinden biri bile kendinin değilmiş, elini
nereye değdirirse o, kendinin oluverirmiş . . .
Etkiden
kaçınmak, öykünmekten kaçın­
mak, kendilerine güvenmeyenlerin işidir.
Acının onlara, gözlerini yummakla özgün
olacaklarını umuyorlar.
Gerçekten de, çok yazarın, özellikle genç­
lerin, çağına, yaşadığı dönemin öncesine, on­
ların bütün güzelliklerine, duyarlıklarına ve
estetiğine açık olması, etki ve yararlanma ala­
nını olabildiğince geniş ve kapsamlı tutması
gerekir. Bu işin başında genç bir şair olan Na­
zım Hikmet için niçin olmasın? Hem, böyle
bir tutum ve davranış niçin aşağılatıcı bir
şey gibi gösterilmege kalkışılsın, anlamıyorum.
Ayrıca bunu, bir başka şairden etkilenip
yararlandığını, Nazım Hikmet de gizleyip sak­
lamamış ki. Açık yüreklilikle ortaya koymak­
tan hiçbir zaman çekinmemiştir.
" . . . başlangıçta
hiçbir
şey
anlamıyor­
dum Mayakovski'den. Çünkü Ruscam kö­
tüydü. Şimdi de tamamıyle anlıyabildi­
ğimi söyleyemem. Fakat, basamak biçi­
mindeki dizelerini taklit ediyordum. Düşün­
celerini her zaman böyle yazdığım sanı­
yar, ben de l{endiminkileri aynı biçimde
yazmaya çalışıyordum. Fakat bana kara­
lama defterini gösterdiklerinde, her zaman
ille de basamak biçiminden yararlanmadi­
ğını gördüm . . . Moskova'ya gelir gelmez, he­
men delegelerin kaldığı bir otele yerleştim.
Otelde Rus arkadaşlar da vardı. Burada,
Şura ve Lelya adlarında iki kızkardeşle ta­
nıştım. Bir gün Şura'yı görmek için odası­
na gittiğimde, baktım küçük odadan sesler
taşıyor. Bütün seslerin arasında da çan se­
si gibi görkemli bir sesin hepsini bastır­
makta olduğunu ; içeri girdiğimde, J:ıu gör­
kemli sesin, iri yarı, geniş omuzlu, kafası
usturali genç bir adama ait olduğunu gör­
düm. Herkese sövüyormuş gibi geldi bana.
Şura beni onunla tanıştırdı. Mayakovski
'Ekim Devrimi' şairi olarak dünya çapında
ün kazanmıştı. Bense kimsenin tanımadığı
bir öğrenciydim. Buna karşılık hemen dost
olduk onunla . . . Po liteknik Müzesi salonun­
da Mayakovski'yle birlikte şiir okudum.
Moskovallların karşısına hemen hemen ilk
çıkışıındı bu.
Korkuyordum.
Mayakovski
-Korkma Türk, dedi- fark etmez, anla­
mayacaklardır nasıl olsa . . . Mayakovski'nin
şiirleriyle benimki arasında ortak yanlar ;
ilkin, şiir ve düzyazı ; ikincisi, çeşitli tür­
ler (lirik, yergisel, vb) arasındaki kopuklu­
ğun aşılması ; üçüncüsü, şiire siyasal dilin
so kulması dır . . . Bununla birlikte, farklı bi­
çimler kullanıyoruz onunla. Mayakovski öğ­
retmenimdir, fakat onun yazdığı gibi yaz­
mıyorum ben. Moskova'da öğrenim gördü­
ğüm dönemde, Mayakovski gibi bir tribün
şairiydim ben de. Fakat topluluğa okudu­
ğum zaman, bir nefesli sazlar orkestrası
gibi ses veriyordu şiirlerim. Türkiye'ye dön­
dükten sonra, tek bir kez topluluk önünde
şiir okuyabildim. Ve daha sonra şiirlerimi
dinleyicilerin kulaklarına fısıldamak zorun-
da kaldığım için, daha yumuşak kelimeler
seçmeye çalışıyordum . . . Hapisteyken, halk­
tan insanlar olan mahpuslarla yakınlık kur­
dum. Şiirlerimi okuyordum onlara. Başlan­
gıçta saygılı bir sessizlikle dinliyorlardı be­
ni. Sonra -Niye bu kadar çok söz var?
Daha kısa yaz- derneğe başladılar . . . Ma­
yakovski makamla okurdu şiirlerint Başlangıçta ben de öyle okurdum.
Yalnız Nazım Hikmet mi, Mayakovski'den
etkilenen, yararlanan genç şair? Sanmıyorum.
Bir Aragon, bir Eluard, bir Pablo Neruda da,
t-n az Nazım Hikmet gibi, yolun başlangıcın­
da Mayakovski'den etkilenip yararlanmışlar­
dır. O kadar ki, Pablo Neruda Yaşadığımı iti­
raf Ediyorum'da bunu açık yüreklilikle sergi­
leyip şöyle konuşur : " . . .Mayakovski, her ye­
r'. titreten sesi ve bronz yüzü, dili değiştiren
ve politik şiirin en zor sorunlarını ele alan,
c hoş gören yüreğiyle halkın ve biz gençlerin
şairiydi. " Çağımızın bu güçlü şairleri, işin ba­
şında birçok şeylerini Mayakovski'ye borçlu­
durlar, diyebiliriz. Çünkü Mayakovski onlara
yeni biçimde şiir yazmayı değil, ama seçme
yürekliliğini, açık, belirgin ve etkin söylemek,
konuşmak ve yazmak . yiğitliğini, halklarına,
dünyanın bütün halklarına sevgiyle, içtenlik­
le, giderek cömertçe yaklaşma ve kucaklama
sıcaklığını, bir anlamda cesaretini öğrctmiştir.
Denebilir ki, Mayakovski bir insan, bir şair
olarak her zaman yiğit, yürekli, atak bir
genç olarak kalmıştır, kalacaktır.
o
Sanırım Mayakovski'nin yaşamında tek
bir kadın vardır. O da Lili Brik'tir. O yıllarda
Lili, Ossip Brik'le evli olmasına rağmen, ara­
larında güzel ama gerçekten güzel bir ilkyaz
çiçeği açmıştır. Ve bu çiçek bir zaman sonra
onların gönlünde ve yüreğinde "Sürekli Bir
İikbahar"a dönüşerek günlerce, aylarca, yıl­
larca, her zaman ve her yerde, Rusya'da ya da
dünyanın herhangi bir yerinde olsalar ve kal­
salar bile sürmüştür. Diyebilirim ki, bu sev­
gi, bu aşk, bu birliktelik bugün de sürmekte­
dir, yarın da sürecektir, belki sonsuza kadar.
Mayakovski'yle Lili'nin o güzelim "S ürekli Bir
İlkbahar"ı nasıl oldu, nasıl geçti? Bunu Li­
li Brik'in anlatmasından dinleyelim :
" . . . 1 9 1 5'ten ölümüne kadar, tam on beş
yıl · ortak oldum Vladimir Mayakovski'nin
yaşamına. Kısa bir süre için ayrıldığımız
zaman bile yazardı bana. Mektuplarının ki­
misini ben yabancı ülkelerdeyken, kimisi­
ni de dış ülkelerden Moskova'ya yazmıştır :
çünkü, hemen her yıl dış ülkelere birlikte
yolculuğa çıkar, zaman zaman da birbiri­
mizden ayrı giderdik . . . Vladimir Vladimi­
roviç, mektuplarını "Çen" diye imzalardı.
Birçoğunun altında çizgi resimler vardır,
kendisini köpek, beni de kedi biçiminde
çizerdi- aramızda birbirimize bu adları
takmıştık . . . Mayakovski mektuplarının ço­
ğunda O.M. Brik'ten söz etmiştir. Ossip
Brik ilk kocamdı. Kendisini on üç yaşımda,
ilk devrim sırasında, yani 1905 'te tanımış-
tım. Lisemdeki İktisat derslerini yönetmek­
teydi. 1 9 1 2 ' de evlendik. Mayakovski'yle ı;e­
viştiğimizi söylediğim zaman, üçümüz otu­
rup birbirimizden ayrılmamaya karar ver­
dık. Mayakovski'yle Brik, daha o zaman or­
taklaşa bir edebiyat çalışmasıyla, ortakla­
şa fikirlerin yarattığı bağla çok yakın dost­
tular. Böylece hem iç, hem de dış dünya­
mızda bir arada yaşadık . . . Evet, tam onbeş
yıl Mayakovski'nin yaşamına ortak olduk­
tan başka, seviştik . . . Seviştik . . .
Gerçekten Mayakovski'yle Lili Brik ara­
sında bu sevgi, bu aşk yıllarca, evet yıl).arca
sürmüştür. O, Lili'yi bu zaman içinde seven
ve sevilen bir kadın olarak görmüş, ona 1 922
yılında "Seviyorum"u sunduktan başka, bü­
tün ömrünü ona vermekten, onunla olmaktan
ve onun için düşünüp yazmaktan, sanat ve
dünya görüşünün yoğun etkinliği içinde, onun­
la varlığını sürdürmekten çekinmemiştir. Bu
güzel sevgiye, bu güzel birlikteliğe onun ün­
lü "Lili" şiiri de, en az diğer şiirleri yazı ve
mektupları kadar açık ve belirgin bir tanık­
tır.
o
Mayakovski'nin
trajedisi,
büyük
bir
şai­
rin, giderek büyük bir insanın trajedisidir. O,
Zelinski'nin dediği gibi, " . . .kelimenin tam an­
lamıyla soyluydu. İşte bu yüzden bir masal
kahramanı gibiydi ve biz çocuklar onunla oy­
nardık. Hiçbir zaman ağladığmı, hatta keyif­
sizlendiğini görmedim. Ama onu iyi tanıyan
iki kadın, hıçkırıklarla ağladığını gördükleri­
ni söylediler. Maksim Gorki anılarında Maya­
kovski'nin Pantolonlu Bulut şiirini nasıl oku­
duğunu aktarırken 'hıçkırıklarla
ağlamağa
başladığını' da ekler."
Mayakovski'yi anlamak, tanımak, sevmek
ve onun şiirlerinden, yazılarından yararlan­
mak ve tad almak için, sanırım burada uzun­
ca söz konusu ettiğim kimi ayrıntılar çok
öneı;nlidir. Hem ayrintılar değil midirler ki,
biraz da insanı insan yapan ögeler? Bu, Ma­
yakovski gibi, ince. lirizme yatkın, duyarlığa
her zaman açık, yüreği çağının en küçük bir
ürpertisiyle · birlikte çarpan, bunalımları ve
çelişkileri sonuna kadar yaşayan, insanı il­
gilendiren her şeye karşı beslediği içten duy­
gularla insanın kendisini veren ve " . . . Ben,
nerede acı varsa oradayım. Her yerdeyim. İş­
te her yerim acı ve yara. Kalplerim, her yerin­
den kanıyor" diyen bir şair için niçin olma­
sın?
Evet, niçin olmasın?
Lirik yaşamanın kendiliğinden olan gü­
zelliğini ortaya çıkaran, kalıpçılığa ve herkes­
çe bilinene karşı olan, kişisel tutkularını, aşk
duygusunun sarsıcı, içten şiirlerini devrimci
bir tutkuya, giderek devrimin büyük destanı­
na dönüştüren bunu kitlelerin ve halkların
ekmek ve özgürlük kavgası yönünde geliştire­
rek büyüten bir yazar için niçin olmasın?
Evet, niçin olmasın?
O, bir insan. bir şair olarak Sürekli Bir
İlkbahar'ı yaşamıştır.
Çünkü o, hala gençtir.
25
Mayakovski'nin Şiirindeki
Ana Evre
BORİS GONÇAROV
Çeviri: UGUR B ÜKE
Mayakovski üstünde devrimin önemli et­
kileri olmasına rağmen, Ekim'den sonra şiiri­
nin evrimi sorunu yeterince incelenmemiştir .
Mayakovski, Sovyet düzeninin ozanı mı olmuş­
tur, yoksa bazı "sovyetolog "ların iddia ettikle­
ri gibi "ölümünden sonra" mı böyle adlandı­
rılmıştır ? Bu soruya, Mayakovski şiirinin ev­
rimine göz atmadan sağlıklı yanıt getirmek
olanaksızdır.
Devrim ertesi yıllarda, edebiyatta büyük
bir şiirsel patlama görülür. Dergilerde yeni şi­
il ler yayınlanmakta, yeni şiir kitapları basıl­
maktadır. L.İ. Timo feyev'in dediği gibi, "ilk
yıllarda devrimin subjektif kavranması ve bu
kavramada duygusallığın ilk plana çıkması,
devrimin sanatsal benimsenmesi için oldukça
karakteristiktir. Edebiyatta, her şeyden ön­
C€, yazarın devrimle olan ilişkisini ortaya koy­
ma eğilimi öne çıkmış ve bu da lirik üslupla­
rm gelişmesine yardımcı olmuştur."
Devrimden sonraki ilk yıllarda yeni in­
san sorunu keskin biçimde ortaya çıkmıştır ;
şiirde yaşamın yeni biçimde kavranması, ki­
şiliğin betimlenmesi, yeni toplumsal ilişkilerin
verilmesi gibi, dönemin sorunları için N. Asa­
yev şunları yazıyor : "Olağanüstü zamanlardı !
Devrim yalnız politik mahkümların zincir­
lerini kırmakla kalmadı ; hayalgücünü, ruhsal
coşkunluğu, gizli düşünceleri
ve gençliğin
u mutlarını da zincirden kurtardı. Biz devrim­
leydik, çünkü her jdakikamız, her saatimiz
onunla geçiyordu. Ayrılmaz bir bütündük ."
Mayakovski ise düşüncelerini şu iki söz­
cükte topluyor : "Benim devrimim ! " Şair, ya­
pıtlarına, o güne dek şiirin dışında kalmış öğe­
leri sakınayı başarmış tüm dünyayı sarmaya
çalışmıştır.
Ekim'den sonra alevlenen ve Mayakovs­
ki'nin sanatsal evriminin sorunlarını incele­
mede göz önünde bulundurulması gereken
edebi-estetik çatışmalarda,
yeni polemikler
de açık biçimde ortaya çıkmıştır. Aynı düzey­
deki kişiliğin ve kollektivizmin kendilerine öz­
gü kavranmasıyla proletkultçular (işçi kültü­
rü) , "eski estetik değerlere" saldırılarıyla fü­
türistler, sonra "üretici sanat" savlarıyla Lef'
çiler (Sol Cephe) , biçimciler, "lirik pisliğe"
karşı çıkışlarıyla konstrüktivistler, Rapp'çı­
lar . . . ( 1 ) Bütün bunlar, devrim sonrası yıllar­
daki edebi gelişimin farklı ve karmaşık bir
tablosunu gösterir. Yirmili yıllarda, Mayakovs­
ki'yle bütünleştirilen fütürizm ve proletkult,
birbirlerine çok zıt birer . akım olarak kabul
edilmişlerdir. Aynı şekilde bu akımların tem­
silcileri de karşı karşıya konulmuştur. Maya-
26
kovski ile Yesenin, Mayakovski ile Ahmatova
gibi. Bu karşılaştırmanın kuşkusuz bir gerçek
yanı da vardır, ancak Sovyet şiirinin daha
sonraki gelişimi, Mayakovski ile Yesenin'in
yeterince birbirlerine yakın olduğunu göster­
miştir.
"Mayakovski
Devrimci Ozan" yapıtında
Eduard Braun, bu "belli belirsiz" kavrarnda
"genel bir düşünce" bulmaya çalışarak, fütü­
rizmin farklılığı sorununu işler. Gerek bu ya­
pıtta, gerekse Amerikalı Vagan Baruşyan'ın
"Rus Kübizm ve Fütürizmi" yapıtında ve İs­
veçli araştırmacı Bent Yangelt'in "Mayakovs­
ki ve Fütürizm 1 9 1 9 - 1 9 2 1 " incelemesinde Ma­
yakovski, yeni düzenle uyuşmazlık içindeymiş
gibi gösterilmeye çalışılmıştır.
Bununla birlikte Mayakovski, birçok kez
' ' fütürizm" sözcüğünün değişik anlamlar ta­
şıdığını vurgulamıştır. Ozan, "sol kisveye" bü­
rünen " estetik çürümüşlüğü" yadsımıştır. Fü­
türizmin farklılığını ve ayrı kavramları içer­
diğini yirmili yılların diğer edebiyatçıları da
görmüşler ve belirtmişlerdir. Kuşkusuz onlar,
azanın bu akıma karşı konumunu göz önünde
bulundurmayanlara göre daha gerçekçidirler.
Ekim'den sonra Mayakovski'nin
sanatı
yeni ülküler için savaşırola donanarak yeni
bir döneme girmiştir. Yeni yaşamı kavrama,
dönemin liderlerinin yapıtlarını inceleme, genç
Sovyet devletini korumaya yönelik eğitim ça­
lışmalarına etkin biçimde katılım ve gerek
yurt içinde gerekse yurt dışında düzenlenen
şiir günlerinde görev alma ; kendini işçilerle
birlikte gören genç azanın felsefi-estetik gö­
rüşlerinin gelişİnesine katkıda bulunmuş ve
ozana "olanca sesiyle" konuşma gücü kazan­
dı rmıştır.
Araştırmacılar Mayakovski'nin sanatında
üç evreden söz ederler. Bu dönemler devrin
t;ncesini, 1 9 1 7 - 1 924 ve 1 925 - 1 930 yıllarını kap­
sar. İkinci dönemin başlangıcı, azanın genç
cumhuriyet için çalışmalarına katkısının or­
taya çıkışına bir kanıttır. Ve bu çalışmaların
gerçekleşmesi, onun sosyalist gerçekliğe yönel­
mesiyle mümkünleşir.
Mayakovski'nin
yirmili
yıllardaki
yolu
anarşist öğelerden sosyalist düşünceye, nihi­
list öğelerden bilimsel öğretiye doğru değiş­
miştir. Anarşist eğilimler, polemik biçiminde
de olsa, maceracı (huliganist) öğelerin oldu­
ğu " 1 50.000.000" şiirinde görülür :
Yaşlıları öldürmeli.
Küllük yapmalı kafataslarım ı
O
sırada,
"Fütürist nihilizm"in
öğeleri,
O da ne !
Elbise değiştirmek
yetmez yoldaşlar !
Yüreğinizi değiştirin !
İnsanların iç dünyasını değiştirme isteği,
aynı zamanda klasik kültüre nihilist yakla­
şımları da birlikte getirmiştir. "Çağdaşlığın
gemisinden 1 Fırlatmak Puşkin'i. . . " gibi fütü­
rist çağrıları anımsatan dizeler ortaya çıkmış­
tır :
Peki neden
Saldırmamıştı Puşkin?
Peki ya diğer
klasik generaller?
Bu sözcüklerdeki hiddeti, devrim sonrası
il k. yıllarda "general" sözcüğünün ·çarlık ve
Beyaz Orduyu çağrıştırdığını belirtirsek daha
rahat anlayabiliriz.
" 1 50.000.000" şiirinde, sosyalizme inanç,
tarihsel
gelişimi
tahrifi e
(devrim ihracı ) ,
rı.narşist öğelerle, eski kültürü kıyıcı yaklaşım­
larla birlikte yansır.
Ancak, Mayalwvski yavaş yavaş kendi yo­
lunu seçmektedir. Bu evrim, "Sevinmek Er­
kendir"den ( 1 9 1 8 ) "Yıldönümü"ne ( 1 924 ) ka­
yalnızca kültür ve sanatta değil, daha birçok
alanda belirmiştir.
"Ozan işçidir" şiirinde "tezgah başında­
ki" işçinin karşısına "yüreği ve tüm ruhuyla"
çarpışan sanatçıyı koyma eğilimleri bırakıl­
mıştır. Ozanın emeğiyle demirelnin ya da ma ­
rangozun
emeğini kıyaslayan şiirdeki kahra­
man "emekçi" karşısında duyulan kibir! bıra­
kır, onlarla sanatsal birliğe yönelir :
Kim daha üstün, ozan mı
Teknisyen mi
insanlara maddi yarar sağlayan?
İkisi de.
Eşitiz biz.
Ve ancak birlikte
bezeriz evreni
gümbürdcterek marşlarımızı.
Kendini "emekçi kitleden biri olarak gör­
mesi, "söylevci takımını" eleştirmesi, ozanın
düşünsel gelişiminin açık bir kanıtı niteliğin­
dedir. Bu dönemde Mayakovski, yavaş yavaş
tek başına "çıkışların", "velveleye vermenin"
yeterli olmadığını, planlı ve titiz bir çalışma
sürdürmek gereğini kavraniaktadır.
Geçmişin kültürel mirasının değerlendi­
rilmesinde de gözle görülür değişiklikler ol­
muştur. Ozanın klasikiere "saldırısını", döne­
min bu koşullarını göz önünde bulundurarak
değerlendirmek gerekir.
"Sevinmek Erkendir" şiirini yalnızca kla­
sikiere bir "saldırı" eğilimi olarak almak yan­
lış olur. Ondaki devrimin gelişmesine yöne­
lik çağrılar daha önemlidir.
Yine kızgın bir gün
eskiyi bir yana
atacağız.
d arki şiirlerde Puşkin'e yaklaşımında ve bir­
kaç kez kullandığı E dison tipinde görülebilir.
" 1 50.000.000" şiirinde emneryallzmin simgesi
Vilson'a "hizmet edenlerin" arasında betimle­
nen Edison, 1922 yılında yazılan "Beşinci En­
ternasyonal" şiirinde bilim adamlarının "saf­
larında" gösterilir.
Sovyet kültürünün gelişmesi, Mayakovs­
ki'yi "Sol Cephe'nin eskimiş pılı pırtılarını
değiştirmek gerek, çünkü bizde lirik karşıdev­
ı i mci zevzekliği gözlenmektedir." sonucuna
götürür. "Yazındaki sekterllği bırakmak ge­
ı >:>ktiğini" belirten ozan, Sol Cephe'nin "dev­
rimci edebiyatın içe kapalı etsetik bir yöne­
Jim" çıkardığı endişesine kapılmıştır. Maya­
kovski Sol Cephe'nin sloganlarını ve görüşle­
rini savunmuştur ; ancak onun, bu kavrama
tümüyle değişik bir anlam kattığını da unut­
mamak gerekir. "Sol Cephe" kurulduktan son­
ra, sürekli olarak devrim öncesi savunduğu
"ultra gerçekçilik" tezini savunan ve fütüriz­
mi ilerici bir akını olarak gören N. Çujak lle
tüm ilişkisini kesmiştir. Bazı eleştirmenler,
gerek Sol Cephe döneminde, gerekse daha son­
raları Mayakovski'nin
görüşlerinin kendine
ait olmadığını belirtmektedirler. Ne ki bu gö­
rüş bütünüyle yanlıŞtır. Onun ideolojik este­
tik göri:.şleri bir başkasının etkisi altında de­
ğildir. Brikler ve hatta Çuj aklar ona yabancı
olan hiçbir düşünceyi kabul ettirecek düzey­
de değillerdir.
Mayakovski ; sanatçı, düşünür, yazar ola­
rak kendine özgü bir insandır. Ozanın yirmili
yılların ortalarına doğru yaklaştığı bilinçlilik
dilzeyi, gerek şiirlerinde gerekse düzyazıların­
da somut olarak görülür. Mayakovski, "Sol
Cephe dogmaları karşısında" "gerilememiş",
eniarı kendine göre kabul etmiştir. Sovyet ede­
biyatının gittikçe büyüyen gücünü duyumsa­
yan Mayakovski, yeni güçlerin sanat içinde bir­
liktelikleri için sık sık "edebi çekişmelere kar­
Ş! çıkmaya" başladı. Sol Cepheden ayrıldıktan
27
sonra RAPP'a katıldı. Bu edebi örgütü "top­
lumsal düzenin örgütü olarak" değerlendiri­
yünden*.
Ve kolayca
yükselen yıldızların
uzanmış tabanları.
Son anları
fenerlerin . . .
yordu.
Girdiği grupların lideri olarak Mayakovs­
ki bir ara şunları söylüyordu: "Biz, Sol Cephe­
ciler, devrimde gelenekiere bir an ara veril­
mesini değil, bu gelenekleri tüm eski yapıla­
rıyla yok eden gücü görmekteyiz." Bu sözlerin
polemik bir anlam taşıdıklarını da belirtmek
zorundayız. 1927 sonlarına doğru yazdığı "Şi­
irler ve Ozanın Görevleri" yazısında, ozanın
en büyük görevlerinden birisinin klasik gele­
nekleri duyumsaması ve sindirmesi olduğunu
anlatır.
Mayakovski'nin,
Ekim devrimine kadar,
hayal kırıklığı, yalnızlık, burjuva toplumunun
getirdiği bitkinlikle bezenmiş kahramanları,
devrimden
mıştır.
sonra büsbütün
değişmeye başla­
Yalnızın son bakışı gibi
Kör olmaya başlayan insanın
Bu şiirdeki doğal olmayan "bakardı-ardı,
kuştüyünden-yünden, tabanları-anları" uyak­
ları her şeye karşın şiirin okunmasını zorlaş­
tırmaktadır. Mayakovski, daha devrimden ön­
ce, bu, sözcükleri bölerek yapılan uyaklardan
vazgeçmiştir. Dizelerin düzeninin daha kolay
sağlanmasına el veren "merdiven" biçiminde.
�yağı yeğleyen ozan, dizelerine de bir çekidü­
zen vermiştir. Dizelerin düzenlenmesi, şiirin
yapısına ve hatta işlevine ters düşen gizli u-'
yaklardan vazgeçmesine de yardımcı olmuştur.
Onun devrim öncesi ve sonrası uyak konusun­
daki görüşlerini aktarmak, sanırız ilginç ola­
caktır. "Alay" şiirinde şöyle yazıyo r :
Tavus kuyruğuyla bezerim düşleri
Yüreğimi veririm tümüyle olağanüstü
her birı ayrı renk
uyakların oğuluna.
diyen kahraman sonraları kendini yeni toplu­
mun, işçilerin, aynı düşünceyi paylaşan top­
lumsal kesimlerin bir parçası olarak görmeye
başlar.
Lirik kahramanın evrimi, ozanın üslubu­
nu da değiştirmiştir. Mayakovski, şiirinin kitle
içindeki etkisinin büyümesi için onun daha
kolay anlaşılır olması gerektiğini kavramış­
tır. "Şiirinin kitleler ve dönemi için anlaşılır
olabilmesi amacıyla yalırıı dile" yönelmiştir.
Şiir diline "kitlelerin dilini" "Sokakta konu­
şulan dili" sokmaya ve işlenen konuyu tahrif
etmeden "halkın konuştuğu dille' yazmaya ça­
lışmıştır.
Yeni estetik görüşler, o zamana kadar gö­
rülmemiş lirik kahramanın ortaya çıkışı ve
yeni okuyucuya yönelme, canlılıkta,
sözcük
dağarcığında, deyimlerde ve şiirin kendisin­
Ama daha sonraları "tavus kuyruğunun"
tek amaç olmadığını belirtir :
Yeniden duymak isterdim, gazete
sütunlarından ulumalarını
kendilerini besleyen meşenin
kökünü kazıyanların.
1928'de politik etkin sanatı savunup, apo ­
litik "dırdırlara" karşı çıkarken ş u dizeleri ya­
zıyordu :
Büyüleyici
uyaklar bulmam
şimdi
benim için
büyük bir iş değil.
Benim için
önemli
olan
burjuvalara
daha sık çatınak ve daha çok yerınek.
�
de de değişimlere yol açmıştır.
u değişikliği
gören ozan şöyle yazıyordu : "Işler Yolunda
şiirini o dönemin Pantolonlu Bulut'u gibi
programlanmış bir olay sayıyorum. Soyut şi­
irsel biçimlerin sınırlandırılması ve güncel ve
ajitasyona yönelik materyal için yeni biçimle­
rin üretilmesi."
Ozan, ilk dönem şiirlerinde bol bol kul­
landığı süslemeyi zamanla bırakmasına kar­
şın abartmaları
kolay
kolay
bırakmaz.
An­
cak yirmili yılların ortalarına doğru insanın
dış görünüşüne değgin a bartmalardan vazge­
çer. Mayakovski'nin şiir dilindeki sözdiziminin
bozulmasından kaçınmaya başlamasıyla geçir­
diği değişimler de çok önemlidir. Ancak, genç
ezanın ilk dönem şiirlerinde kullandığı yeni­
liklerin, sözdizimini bozmasının bir kanıtı ol­
duğunu söylemek en azından ozanın anısını
küçümsemektir. Ama ozanın sık sık yazım ku­
rallarını bozduğunu ve bunları şiirlerinde kul­
hındığını da kabul etmek durumundayız. Bu ­
na örnek olarak "Sokaktan Sokağa"yı ve "Sa­
bah"ı gösterebiliriz :
Kasvetli yağmur ara sıra lıakardı.
Ardı
ise güçlü düşünceler
parmaklığının
bir yatak kuştüyünden
28
"Büyüleyici Uyaklar" Mayakovski şiirinin
temel taşlarından birisidir.
Mayakovski'nin şiirinde yeni toplumun in­
�ı:; nı, yeni bir kahraman olarak ortaya çıktı.
Devrim sonrası şiirlerindeki lirik kahraman,
yalnızca Sovyet edebiyat tarihi için bir olay
olmakla kalmayıp, aynı zamanda, yaşayan bir
ürün olma niteliğine yükselmiştir.
Mayakovski'nin Aragon'u, Nazım Hikmet'i
ve diğer ozanları etkilemesine değinen M. Lu­
konin, konu şiirden açıldığında, Pablo Neru­
cla'nın ozan hakkında "olağanüstü bir yaratı­
cı" dediğini ve onun şiirini anlatmaktan ken­
dini alamadığını yazar.
Ünlü Yunan ozanı Yannis Ritsos ise şöy­
le diyo r : "Onun gibi deviere pek sık rastlanmı­
yor." "Çağ daş gerçekçi şiirin dünya çapındaki
öğretmeni."
*
Mayakovski'nin uyak anlayışını sergilemek
amacıyla burada "yünden" sözcüğü kullanıl­
mıştır. Şiirdeki uyak, "perina-ina" sözcük­
leri arasındadır (Çevirenın notu ) .
mayakovski
Hudson'ın altında.
BRODWAY
Gözlerin kamaşır
Cam gibi asfalt.
Yürüdükçe çınlıyor.
Kuzeyden güneye
uzanmakta Bulvarlar
batıdan doğuya caddeler,
baygınlaşırsın,
ama
bir davul gümbürtüsü gibidir
kopkoyu karanlıklar
içinden:
aralarında
(Mimar nasıl becerdiyse ! )
evler
geceyi.
Bazılan
yıldızlara kadar
ışık.
Sola bakıyorsun
kadar.
o genç anne
Yankiler
sağa bakıyorsun
parmaklarını aynatmayacak
kadar
tembeller
b er yerde iki asansör
benim anneciğim.
Bir uçtan diğer uca
ulaşamazsın
biri insanlar
diğeri hizmet için.
�aat yedide
ve
gün boyu.
Burası New-York.
Burası Broodway.
Haw do you do?***
onyedide
Şaşırttı beni
insan seli
önce işe sonra eve
mekanizma
gürlüyor, uğulduyor.
G ürültüden sağırlaşmış
insanlar
sakız çiğnemeye yalnızca
"Mac Money?" demek için
bu New York kenti.
Ama
şapkamı
çıkarmayacağım önünde.
Sovyet yurttaşı
gururludur.
Bakar yüksekten
burjuvalara.
karşısındakine
ara
parçalamaya hazır.
Ama işte
bazıları
·
"Cofe Maskwel
Ve onun pençeleri
göz alabildiğince.
aya
good to the last drop" * �'
6 Ağustos 1925 New York
veriyorlar.
Küçük bir anne
ELVEDA
meme
veriyor
çocuğuna.
Çocuk
Son frangımı
bozdurdum makinede.
- Ma·rsilya kaç saat?
Geride kalıyor
iştahla
beni
sornuruyar
sanki meme değil
dolar emdiği.
Uğraşır gibi ciddi bir işle.
İşte iş günü bitti.
uğurlayan
Paris
Tüm
tarifsiz güzelliğiyle.
Gözlerim
dolu dolu
Bırak kendini
teknolojinin eline.
İster yerin altında
kullan Subway'i
ister yerin üstünde
kullan elektrikli treni.
Gidiyor
ayrılık acısıyla
yüreğim
bir duygu seli
zorluyor bedenimi!
Yaşamak
ve ölmek
isterdim Paris ' te ,
vagonlar
kocaman
dumanlada
Eğer olmasaydı
bir yer
kıvrılıyor
Moskova
evlerin
denilen.
1925
aralarında
ve uzanıyor
kuyruğu
Brooklyn köprüsüne
Ve gizleniyor
·k Kaç para?
'"'' Cafe Maskwell
son yudumuna
kadar iyi
gider.
'' ** Nasılsın?
29
.
, G E N Ç Ş A. i R E . M E KT U P
Genç Şiirler
SÜREYYA BERFE
Şiir yazmak kadar zor, belalı işlerden
biri de şiir üzerine yazı yazmaktır. Hele,
yazacağınız yazı yeni yetişen, ilk şiirlerini
yazan genç
şairlerle
ilgiliyse
işiniz
daha
zordur.
Önünüzde duran bir mektup değil, her­
nından habersizdiler. Sanki bir yerime bir
şey olacakmış gibi korkuyordum. Zamanla
değişti her şey: Tedirginlikler kayboldu. Bu ­
gün, hala ufak tefek tedirginlikler baş gös­
teriyor. Kaybolacakları da yok.
Şiir konusunda sofist değilim,
Sokra­
hangi bir metin, bir kompozisyon değil; bir
tes'im. Şiir öğretilemez, öğrenilmez. Şiir ü­
rı, duyarlıkları var. Düşüncelerinizi s0yler­
alışverişte bulunulur. Bazı "hükümdarlar"
şiir. İçinde neler var? Yazanların duygula­
ken bilerek ya da bilmeyerek yapacağınız
küçük bir hata genç arkadaşı kırabilir. Çün­
kü o,
henüz teşhir olmamış
duygulanyla
karşınızdadır: Yenidir, tazedir, ürkektir, kı­
rılgandır.
Kendimden biliyorum. Kim bilir belki
de yanlış biliyorum. Şiir denilen
amansız
h astalığa tutulduğumu anladıktan sonra şi­
irlerimi hiç kimseye okumadım, okuyama­
dım. En yakın arkadaşlarım bile yazdıkla------
filiz doğan
zerinde birlikte düşünülür, konuşulur, bir
ın yaptığı gibi fetva verilmez. En usta şa­
irin, en acemi şaire yol göstermeye, yönet­
meye,
yönlendirmeye
hakkı
yimlerinden yararlandırmaya,
nişletmeye,
Ben, bu düşünceler ışığında birkaç genç
şairle ilgili izlenimlerimi söyleyeceğim. Ar-------
Kalkıp iş için yollara düştüğün
Elinde kopardığın yaseminler
DAVET
Uzun bir gün müydü
dürüst olalım beyler
Daktilo senet paralar
sökün savaş gemilerinden
Arada bir dumanı üstünde gelen çay
ilk adım sizden
can sirnitlerini
Ölüm haberleri savaş haberleri
Ruhi Su, Tunus'a Siyonist saldırı
Ezgili yürek sustu . . .
Uzun bir gün müydü
Kan ter içinde eve gelişin
Flinde koparılmış yaseminler
Bir günü daha yitirmenin
yüreğindeki sızısı
Duvarda asılı bağlaman
Dudağında eski bir türkü
Sahi Ruhi Su öldü mü . . .
30
ge­
vardır.
Erken inen geceye yenik
Sabah otobüste okuduğun gazete
ufkunu
cak önerilerde bulunmaya -belki- hakkı
Uzun bir gün müydü
Geleri telefonlar verilen yanıtlar
Peki
şiir görgüsünü-bilgisini artıra­
UZUN BİR GÜN MÜYDÜ
Onların geceden çaldığın kokuları.
yoktur.
neye hakkı vardır? Eğer gerekiyorsa dene­
FAHiŞE
incitirim korkusuyla
yıkarken
nasıl da usulca
gezdirirdi ellerini
teninde annen
sunay akın
kadaşlara, haddim olmayarak şunu hatır­
latmak istiyorum: Sizin için önemliyse, bir
değeri varsa, şiirlerinizi değişik anlayışla­
ra sahip şairlere gösterin.
Sevdiğiniz şai­
rin söyledikleriyle yetinmeyin. Şiirini sev­
ınediğiniz bir şair, size çok önemli uyarı­
larda bulunabilir.
Filiz Doğan üç şiir göndermiş. Arada bir
değil, sürekli şiir yazan bir arkadaş. Şiire
bakışı, şiiri kavrayışı bunu gösteriyor. Şiir
okuduğu, şiir düşündüğü belli oluyor. Bu
�ayı bir şiirini yayımlıyor, daha da iyi şiir­
l er yazacağım umuyorum.
Sunay Akın'ın şiirleri Yazko Edebiyat,
Gırgır, Yarın, Öğretmen Dünyası , Morkö­
pük, Milliyet Sanat, Yeni Olgu 'da yayım­
lanmış.
Sunay
Akın'ı
şimdiden
Yılın Şairi - Yılın Şiiri
anketimize okurlanmızın ilgisi sür­
mektedir. Dergimiz baskıya girdiği sı­
rada mektup akışının devam etmek­
te oluşu nedeniyle, sonucu ve üç ay­
lık aboneliğe hak kazanan okurları­
mızın adlarını açıklamayı Şubat '86
sayımıza ertelernek zorunda kaldık.
Okurlarımıza ilgilerinden ötürü te­
şekkür ederiz.
Bray Şiir Dergisi
geleceğin
iyi şairlerinden biri olarak selamlıyorum.
\
Salih
Mercanoğlu iki şiir
göndermiş.
Yayımlamakta acele etmemeli. Önemli olan
üçüncü basım çıktı !
-
,.
- - -- -
yayımlamak değil. Çünkü, olanaklar dün­
den daha çok. N asıl olsa bir gün, bir yerde
yayımlanır.
Önemli olan çok çalışmak.
Nihat Kumser'in altı şiiri arasından bir
&eçme yapmak zor. Hemen hepsi iyi, insan­
cıl dilekierin alt alta sıralanması. Bunlar da
şiir için malzemedir, ama şiire yedirmek ge ­
rek, şiirleştirmek gerek. Nihat Kumser bu­
nu başarabilir.
efegeri i kitaplar yayımlar.
nihat kumser
______
ADAM SANATl
2. SAYI ÇIKTI !
YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ
A cı bir gülüştür akşam üstleri
Sabahları bir demli çay
Ve öğleleri sirnit üstüne bir sigaradır
Uç' suzundan
Hep terk edilmişliğin yosun kokan
Yoz zamanlarında gelirsin
Sevdadır giden
Yitik sevinçler taşar billur kahkahalarında
Yalnızlığa soyunurum her duyuşumda
Yalnızlığıını yaşarım yalnızca
Adam Yaymlan. Türk aydınlanna.
ülkemizin k ül ı ür ve sa naı havatına
yepyeni bir dergi '"nuyur: ADAM SANAT !
1
ADAM SANAT magazinleşmc eğilimlerine kar.;ı; .anatçının
üıiinlerini degc;-rlendirmek. ön ı:ılan.:;
geçi rmek için çıkıyor. . .
AD AM SANAT ele\tirmenlere tam bır dii1unc..· özgürlüğü
<ağlamak için çıkı yo r . . .
ADAM SANAT dünya ülkelerindeki kültürel geli1meleri.
kuramsal yenilikleri yansırmak için çıkıyor . . .
AD AM SANAT
ADAM SANAT
ister şiir, ister resim. fotograf. karikatiir:
tüm sanatsal üıiınlere gere�li özeni
göstermeye k3.rarlı çıkıyor . . .
kultür hayatımızda "dcgerli" n e va""·
desteklemek için çıkıyor. . .
�l/1111 ADAM YAYlNLARI
ADAM SANAT. tüm gazele bayilerinde.
31
« Şiirden Anlıyor musun?>>
ENVER ERCAN Sorulmasından en çok çekindiğim sorular­
dan biri de "şiirden anlıyor musun ? " sorusu.
İlgilendiğim bir konu olmasına karşın, 'anla­
rım' demek, fazla iddialı bir yanıt gibi gelmiş­
tir bana. O yüzden bu soruyu hep "eh ! " diye
yanıtlamışımdır .. Hem, "işte birazcık", hem de.
"övünmek gibi olmasın ama . . . " yerine geçen
tatlı bir yanı var bu sözcüğün. Böyle bir soru
l:erkesi zorlar mı bilemiyorum ama, yanıtıa­
ya.ndan yanıtlayana bir fark da var tabii. . .
Geçenlerde biri anlatmıştı. Tanrıya sor­
muşlar : "Zencileri neden yarattın ? " Tanrı he­
men yanıtlamış : "Amerika'ya gitsinler diye"
Peki, demişler, "Yağmuru neden yarattın ? "
Tanrı, yine hemen yanıtıamış : "Gökyüzü baş­
ka nasıl yıkanırdı ki ! " Rivayet bu ya, sorular,
yanıtlar birbirini izlemiş, bakmışlar ki sorula­
cak pek soru kalmadı. Öyleyse demişler, son
bir soru : "Şiiri neden yarattın ? " Tanrının bir­
cJ.enbire keyfi kaçmış, ters ters bakmış soruyu
soranlara, "onu ben yaratmadım ki" demiş . . .
Düşünüyorum da, işin esprisi bir yana,
Tanrı olsaydım, her işime karışan şair mille­
tini türetmek için, ben de olsam yaratmaz­
dım şiiri. Ama, insanoğlu bu ! Ta ilkçağlardan
başlayarak çığlığı sözcüğe, sözcüğü şiire dö­
nüştüre dönüştüre, 'mutlak' olduğu kabul edi­
lenler dahil, aklının yatmadığı her şeyi kur­
calamış.
Tıpkı bugün de olduğu gibi ! . . .
örneğin, işte üç değişik şair. Üçü de ken­
di gerçekleriyle yoğurmuşlar şiiri : "Alabama'
da Şafak"ın1 yazarı Langston Hughes, o "Ame­
rika'ya gitsinler diye" yaratılmış zencilerin so­
yundan, 1 902 Missouri doğumlu. Fakat, şair
ya. 'kaderini' tevekkülle karşılamak yerine 1967'
de ölene kadar, ezilen, aşağılanan siyah insa­
nın acısını, direncini, umudunu, onurunu yaz­
mış, söylemiş. Yaşamı boyunca yayınladığı on
beş şiir kitabının yanı sıra edebiyatın diğer
türlerinde de epeyce ürün vermiş (en ilginci,
iki tane de tarih kitabı yazmış olması. Zenci­
lcrin tarihiyle ilgili tabii) ama, ülkesinde ve
dünyada şair olarak tanınıyor.
Zaman zaman, eleştirmenler, şiirleri için
"sanattan uzak olduğu apaçık" demişler. Ger­
çi, şiirlerini caz eşliğinde de söylediğinden ki­
mi zaman çok yalın bir dil kullanmış ama, öy­
le piyasa işi şiir ya.zan bir şair değil ; özeleşti­
riyi de barındıran eleştirel bir tavrı var, sa­
vunduğu bir inancı var, o uğurda kavgası var,
yarına güvenci var, en önemlisi de sözü süz­
mesini biliyor : "BEN DE/Ben de söylüyo.rum
Amerika'nın türküsünü/ Ben, karaderili kar­
deş/Mutfağa yollarlar beni/Sofrada konuklar
olunca/ Ama güler geçerim/Ve güçlenrnek için/
32
-------
Çok yerim/Yarm/Masada oturacağım/Konuk­
lar gelince/ Yeltenemeyecek kimse/mutfakta
ye/ demeye/Görecekler/Ne denli güzel olduğu­
rnu/Ve utanacaklar 1 Amerika'yım ben de" . . .
Leonard Cohen2de, Hughes gibi şiirle mü­
ziği kaynaştırmış bir sanatçı. Küçük yaşlardan
başlayarak bir yandan gitar çalmaya, bir yan­
dan da şiir yazmaya başlamış. Zamanla klasik
ve country ritmler üzerinde yoğunlaşmış ; bu
ı-itmleri ilk beste çalışmalarında denemiş. Der­
ken, ilk gençlik yıllarında şiirlerini yayınla­
nıaya karar vermiş. Yayıncı bulamayınca da,
kitabını kendi olanaklarıyla yayınlayıp, işlek
caddelerde satmış. Bu arada orkestralarda gi­
tarcı ve vakalist olarak da çalışıyormuş ama,
hayatının dönüm noktası 1960'lı yıllar. Hani o ,
Beatles'in,
Rolling Stones'in, Bob Dylan'ın
tüzgarlar estirdiği yıllar. En çok da Dylan et­
kilemiş onu. Dylan'ı dinleyince, ciddi bir ça­
lışmayla şiirlerini bestelemeye, bestelerini ses­
lendirmeye başlamış. Sonra da art arda bes­
teler, albümler, kitaplar, Cohen'i, bu şair-mü­
zisyeni bugünkü ününe kavuşturmuş. Fakat ki­
şiliği Hughes'ten çok farklı: Bir kere, içine ka­
panık. İnsanlardan uzak, sakin bir hayat ho­
şuna gidiyor. Ve kendi bildiklerinin dışındaki
hiçbir şey urourunda bile değil. Gerçi, yürüyüş­
lere katılıyor. Domuzlar Körfezi Çıkartması
nedeniyle Küba yönetimini desteklemek için
kalkıp Küba'ya gidiyor ama, sınıfsal bir temel
ilgilencjJrmiyor onu. Kısacası, hayatı seven,
haksızlıklara tahammül edemeyen, kendi bil­
diğinden de şaşmayan dürüst bir 'protestocu',
iyi bir müzisyen: "TELDEKİ KUŞ/Telde bir
kuş gibi/Geceyarısı kilise korosunda bir sar­
hoş gibi/Kendi yolumda özgürlüğü deniyorum/
Çengeldeki bir solucan gibi/Eski moda bir ki­
taptan şövalye gibi/Tüm şeritlerimi senin için
saklıyorum."
Erol Çankaya'ysa tam tersini savunuyor,
yf'ni yayınlanan "Asıl Adı Gökyüzü"3 kitabında :
"Günümüz şairi hala W.B. Yeats'i onayiayan
bir biçin:de asıl savaşın 'insan bilincinin de­
rinlikierinde' olduğunu söyleyip bu derinleş­
nıeden bir 'medet' umabilir. Toplumsallıktan
alabildiğine yalıtılmış bir bilincin tepkilerin­
den, çok zaman nevrozlu bir bilinçliliğin ger­
çeği ters yüz ederek algıladıklarından, mutlak­
laştırılmış bir bilince doğru derinleşmekten çö­
züm umabilir. Her şeyirıi yadsıdığı bu toplum­
sallıktan kaçarak 'insan yalnızdır'a kadar var­
dmr bu protestosunu. Bu noktada ise herhangi
bir tıağı da reddetmektedir. Umutsuzdur çün­
kü topluma karşıdır, umutsuzdur çünkü yarı­
m kuracak olan güçleri görmezden gelmekte­
dir. Bu nedenle 'yarınları' yoktur. ilişkilerin
çürüdüğünü
görmekte
fakat
dirimsel
olanın
adını koyamamaktadır."
Evet . . . 1976'da yayınlanan "Cehennem Bi­
ziz" adlı kitabından tanıdığımız Çankaya,
1 976'dan bugüne kadar yazdığı şiirleri topla­
mış "Asıl Adı Gökyüzü"de. Hayatla yüz yüze
olmaktan çekinmeyip 'yaşanan'dan devşin� iş
dizelerint Gerçi, biraz kent yorgunu ama "BIR
MERHABAYLA BAŞLAR/Güya boğukmuş di­
ye şehrin madeni seo.i/Karşıma bir kendimi
alarak konuşur /K aşardım iksir sanarak aynı
boğuntulara/Yüreğim o bencil cenderede çok
ezik/Dudakiarım ezikti yayvan öpüşmelerden/
Beynim hüzün ve alkol çanaklarında erir/
Unuturctum gömleğime vuran türkü lekelerini./
Cüz yağmuru çekip aldı ya esrik şarkılarda_n /
Sesini gene hazırla doğurgan sağnaklara/Ilk
eylül yağmurunu başlatan merhabaya/O mer­
habayla girilen sevdaya yaslan/Göğe bak, se­
sini tart, yüreğini hazırla/Sesini hakların bin
yıllık çığlığına kat/O heveslerle depreşen yan­
ların yağınura çarpsın;Şarkıların tekrardan
yuğsun pıranga izlerini" diyecek kadar da te­
tikte . . .
Ne diyecektim . . . Ha ! . . . Şuara suresinde
"şairlere ancak azgınlar uyar" diyen Tanrıya,
ben olsam şunu da sorardım : "Şiirden anlıyor
musun ? "
ı . Alabama'da
Şafak/Langston
Hughes,
çeviren :
Ergin
Akşahin _ M.
Celal
Koparan, Kavram Y.
2. Leonard
Cohen/Hazırlayanlar:
Y.
Çizgi Y.
3. Asıl
Adı
Gökyüzü/Erol
Çankaya,
Adam
-------
ahmet ada
BEYAZ TÜRKÜ
Sana gelirdim sevincini uçurmamışken
henüz kalbirn
Sesim huysuz bir çocuğun sesiydi
Suçlu bir çocuğun sesiydi belki
.
.
Sana gelirdim sevincini yitirmemışken henüz
kalbirn
Akşamın buğusuna karışıp san a gelirdim
Ah kalbim ! Nasıl da hızlı çarpardı
Sen karpuz kollu elbiseler giyerdin
Bahar bu derdim delidolu renklerine
Sesim üşütmüş bir çocuğun sesiydi
Öyle üşürdüm bir türlü yaz gelmezdi
Sana gelirdim bir yağmur çilentisiyken kalbirn
Gökte bir bulut toplanıp giderdi
Sağnağa dönüşmesı kim bilir ne güzeldi
Sana gelirdim bir yağmur çilentisiyken kalbirn
Yol ince sular uçuşur şebboylar büyürdü
ırmak boylarından sana gelirdim bir koşu
Tenimde istasyon yolunun tozlu kokusu
Sesim çiçek yüklü patikaların sesiydi
Bunlar gül derdim 3 az geldi işte
Toprak bir vazoya koy kuşatsın evreni.
Y.
•
tevfik h. şenyuva
YENİ ŞİİR KİTAPLARI
'.feknenin Ölümü j Melih Cevdet Anday/Adam
Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi/Cevap Çapan/
PATETiK
Adam Y.
Yaban Balı Özgürlük Kokar/Anna Alımatova G. Acar/Ada Y.
Ateşin İçinden /İsmail Uyaroğlu/Can Y.
Rüzgar Durdurma Takvimi/Adnan Özer /İmge
Tarih Kötüdür - İmzasız El Yaz ı ları/ Barış Pir­
hasan/ Adam Y.
Akkor BilmecelerjNelly Sachs - N . ZekıVAdam
Yarına Kaç Var/Seval Esaslı/Çınar Y.
Yedi Askı ( İslamiyet öncesi Arap şiiri) / İ . Zeki
Eyüboğlu/Adam Y.
S orum Var Rüzgarlara; Abdullah Şanall Daya­
nışma Y.
Yalnız Ve Biriiki e/ Egemen Berköz/Adam Y.
Ölümsüzlerle/Şükran Kurdakul/İzlem Y.
Uzak Komşu/Octavia Paz - A. Özer/Adam Y.
Kolları Bağlı Odysseus/ Melih Cevdet Anday 1
Adam Y.
Şiir
Üzerine Düş ünc eler/ Mallarmei - M.
dan/Çizgi Y.
Can­
Eylül Çalgıcısı /Erdoğan Alkan;Deyiş Y.
Zarla Şans Dönmeyec ek/ Mall arm e - E. Alkan/
Deyiş Y.
Sembolizm
Deyiş Y.
(Şiir
Akımları) /Erdoğan
Alkan/
Küba Şarkıları / Nicolas Guillen - Özdemir İn­
k
Küçü çiçekleri anlatmak istedim hep
Hani petekieri dolduran isimsiz polenleri
Kar çekildiğinde doruklara, dağları bezeyen
Güneşe dönük hüzünleri mis kokular salan
o serseri çiçekleri anlatmak istedim hep
Toprağa yakışırdı onlar ince saplarıyla ayakta
Nergiz, sümbül, leylak, yasemin, papatya
Şimdi demet demet vurulmuş boyunları
Küçük kuşları anlatmak istedim hep
Hani o kanatlarında özgürlük işleyenleri
Dallarında bahçelerin türküler şakıyan
Yorulasıya yükselmeye sevdalı
c göçebe kuşları anlatmak istedim hep
Göklere yaraşırdı onlar narin süzülüşleriyle
İbibik, saksağan, ispinoz, serçe
Şimdi bölük bölük sürülmüş yurtlarından
•
NOT : Dergimizin Kasım '85 sayısında yer alan
bu iki şiiri, dizgi yanlışlarıyla çıktığı
için yeniden yayınlıyoruz. Düzeltir, özür
dileriz.
ce/De Yayınevi.
33
1:
·
·
.
·.
O K U R M E KTU PLARI
_
5 . 1 1 . 1 985/ Ankara
3 . 1 2 . 1985/ Antalya
Uzun zamandır gereksinimi duyulan bir
şiir dergisinin çıktığını duyduğumda sevincim
"Broy" sanatların en soylusu şiire adanmış ne­
de büyük oldu. Daha sonra dergiyi bir arka­
daştan edindim ve hemen size yazıyorum. Ger­
çekten mizanpaj ve içerik çok güzel. Konula­
rı ele alışınız da doyurucu. Yakın zamanda
büyük bir potansiyele kavuşacağınıza inanı­
yorum. Bence işin en güzel ve en doğru yanı
ise amatör bir anlayışa sahip olmanızdır.
Aydın Şimşek
fis oylumuyla elimde. İnsan mutluluk duyu­
yor. Hele de sanatçıysa ! Gücünüzü biliyoruz.
Bu dergi batıp çıkasılardan olmayacak. Ok­
tay Akbal, Cumhuriyet'te "İşte Broy ! " diyor,
gene yazıncılara coşkunuzu-coşkumuzu payıa­
şarak dergiyi gösteriyor. Ben genç değilim,
-Ama yıllara vurulmuş öıçütle ! - Yine de
malum bir odağın üstlenmesinde
muşluk" olgusundan korkarım.
Abdullah Şanal
•
20. 1 1 . 1 985 /Karşıyaka
Boşuna aradım kuşları gökyüzünde
Yüreğimde uçuşmazlarsa nasıl sığarlar
yeryüzüne
diyordum . . . BROY'u gördüm . . . Sağolun .. Eli­
nize sağlık .. Şiirin dostluğuyla merhaba . . .
Fergun Özelli
•
6 . 1 2 . 1985/ Adana
Öncelikle Broy gibi ülkemizin gereksinimi olan
güzel bir şiir dergisini çıkardığınız için sizi
kutlamak istiyorum. Broy'un doldurduğu boş­
luğun bu alanda tartışılmazlığını da vurgula­
mak gerekli.
Levent Aksel
•
22. 1 1 . 1 985/Küçükyalı
Sizi kutlarım, ve şiiri seven ve şiiri yaşa­
yan, şiiri tanıyan ve tanımak arzusu içinde
olan herkes adına kutlarım.
Ve dileğim şiirde yetkinleşmiş, şiiri ta­
nıyan ve onun sancılarını bilincinde taşıyan
bir kadro ile "iyi-doğru-güzel" üçleminde şii­
rin geleceği ve bağlantılı olarak toplumun ge­
leceği açısından 'doğru' bir rota izleyeceğiniz/
i zleyeceğimiz inancındayım . . . Ve ç.evrem bu
i nancı benimle paylaşmaktadır.
Gençlerin şiir çalışmalarına özenli bir se­
çim sonucunda, -yalnızca yayınlamak değil,
eleştiriler, öneriler getirerek, bir eğitim niteli­
ğinde, buna gençlerin biz gençlerin gereksinim
duyduğunu çok iyi biliyorum- daha fazla yer
a.yıracağınıza ve daha çok olanak tanıyacağı­
nıza inanıyorum.
Nazif Yeşillik
•
2. 12. 1985/ Adana
Yalnız ve sıkıntılı bir günümde "Broy"u bul­
mak ne güzel. Şiirin kokusunu duyumsamak,
arınmak . . . Bir konuya dikkati çeksem üzül­
mek mi, sevinmek mi daha ağır basar? Kasım
sayısında, Ahmet Ada'nın "Beyaz Türkü" ad­
lı şiirinde, "Sesim huysuz bir çocuğun sesiydi"
dizesi, Tevfik H. Şenyuva'nın "Patetik" adlı
şiirinde de var. Sonra "Kalbim" sözcüğü ! .
Daha dikkatli olunsa . . .
F. Kadri Gül
•
34
"dondurul­
•
8. 1 2 . 1 9 85/Tire
''AMAN ARAMIZDAN ŞİİR YOK OLMASIN"
Yukarıdaki sözleri Rahşan Hanım, ta genç
kızlığında bir zamanların delikanıısı Bülent
Ecevit'e söylemiş. Canan Barlas, Güneş'te ya­
zıyordu.
Ben de tüm Türk aydınlarına, şiirsever­
lerine, tüm insanlara aynı şeyleri söylemek
istiyorum : "Aman aramızdan şiir yok olmasın."
Eroy'un ilk sayısının uyandırdığı kanı o ki ;
hayat'ımızın şiireelerinin ve şiir üzerine ku­
ramsal, kılgısal tartışmaların eksik-gedikleri­
ni dolduracağa benzer.
Son yıllarda, sanat yaşamıının kılgısından
çıkardığım somut sonuçları açıl{ yüreklilikle
sunmak istiyorum. Şairlerin ilgiye, sevgiye de­
ğerlendirilmeye hakları ve gereksinimleri var.
Bir değerlendirme için, ille de ünlü kalemlerin
artsız aralıksız övgülerini almış olmaları, şair­
likte rüştlerini falanca ünlü şairin çıraklık,
kalfalık ilişkilerinden sonra kazanmış olmala­
rı gerekmez . . . Hatta onların yazdıklarının şiir
olmaması bile, onları göz ardı etmeye mahal
veremez, vermemeli. Adından söz edilmeli, de­
ğerlendirilmeli, yapıcı bir eleştiriyle, çok tat­
lı, çok tutarlı bir dille 'O şair' adayına -şair
olamayacağı- anlatılmalı. Bunları şair ol­
mayı hayal eden ama yıllarca çalıştığı halde
şair olamayacağını -ne yazık ki olamayaca­
ğını kendi kendine ama çok geç bir şekilde
kavrayan-- benim gibi birinin yazmaya hak­
kı olsa gerek . . .
Cavit Yıldırım
CEVAT KESKİN
· Oktay Akbal'ın,
Cumhuriyet Gazetesi'ndeki
«E VE T/HA YIR» köşesinde 1 Aralık 1 985 günlü
yazısında n:
«Şiir Aldanmaz . . . ))
Memet Fuar, antolojisine girmediği için kızan, öfke­
lenen genç bir şaire öğüt veriyor, «Şiiri kendi dışında
sev! .. » Bilmem anladı mı genç şair? Nedense Memet
Fuat'ın antolojisine girmeyenler de, girenlerden bazıları
da kızıyorlar. Girmeyenierin kızmasını anlıyorum. Ya
girenlerin? Onlar şiirde unutulmuşların sayısında var­
dırlar. Kimi şairler unutulmuşlardı, Memet Fuat'ın an­
tolojisinde yeniden canlanınca, «Bu şairleri de nereden
çıkardm ?» diye kızıyorlar... Eh, kızgınlığın bir de bu türü
var...
«Ulusallık sözcüğü bir başına da bir şey söylemiyor.
Çünkü kazırsanız, altından mutlaka ulusçuluk kavramı
boy gösterir. Ulusçu sanat, mutlaka bayağıdır ve hama­
sidir. O noktaya düşmek kaçınılmazdır. .. Bence Türk sa­
natı, Türk şiiri evrenselliğe dadanmaktan korkmamalı­
dır. Sanat planında bugün küçük ulus, büyük ulus diye
bir şey kalm�ı;nıştır. Dünya sanatına bir katkıda bulunu­
yor muyuz? Onemli olan odur.))
Cemal Süre ya, yeni çıkan «Broy)) dergisinde, «tarih,
Şair Behçet Necatigil adına
gelenek, evrensellik» konusundaki soruya böyle yanıt
konmuş olan ve yılın en \yi şiir ki­
vermiş. B enim de katıldığım düşünceler bunlar. Süreya'
tabına verilen Necatigil Odülü bu
nın dediği doğru, her sanat yapıtında gelenek bağı do­
yıl Tuğrul Tanyol'un Ağustos Deh­
ğallıkla vardır, ama geleneği ve tarihi baştan, ilk öge ola­
lizleri adlı şiir kitabına verildi.
rak koyarsanız, gelenekçi olup çıkarsınız, didaktik olup
Doğan Hızlan, Adalet Ağaoğlu,
çıkarsınız.
Edip Cansever, Rauf Mutluay,
«Broy)), bir «şiir dergisi)). Ruhi Su, türkü söylerken
Hilmi Yavuz, Tahsin Yücel ve
«broyy)) dermiş, ne aniama geliyor bilmem. Derginin
Fethi Naci'den oluşan seçiciler
önsözünde, «Ruhi Su'nun her 'broy' deyişinde yüzyılla­
kurulu Ağustos Deh le ni yılın
derinliklerinden gelerek günümüzün gür ve akışkan
en iyi şiir kitabı seçti.
!.
sesi tonuyla yüreğiınize ve ordan günlük yaşamaya yük­
Tuğrul Tanyo\ 1 95 3 yılında doğdu. Saint
ve Ka­
selen bu çağrıyı taşıyan insan, şiirin kaynağında ve çağıl­ bataş Erkek Lisesi'ni bitirdi. Boğaziçi Universıtesı'nde
tısında. Hemen yanımızda, bizde, ta içimizde» deniliyor.
Sosyoloji
öğrenimini
gördü.
Şimdi
arma:.a
Walt Whitman, Yevtuşenko, Durbaş, Çapan, Fişekçi, Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalışıyor. Şıır ve şıır
Ercan'ın şiirleri var. Ayrıca Turgut Uyar'a da geniş yer
üzerine yazılarını Hürriyet Gösteri, Sanat Olayı, Somw,
ayrılmış. Her sayfası dikkatle okunınaya değer yazılarla,
Türkiye Yazıları, Varlık, Yazko Edebiyat'ta yayınladı. Ar­
çevirilerle dolu. Şiir sanatına ayrılan bir dergi. Turgut
kadaşlarıyla birlikte Üç Çiçek ve Poetika dergilerini çıkar­
Uyar'ın genç şairlere seslenişi de ayrı bir önem taşıyor.
dı. Şairin ilk kitabı, Elinden Tutun Günü ( 1 983) idi.
Uyar, ünlü bir şaire öykünen gençlere şöyle seslenmiş
geçmi� yıllarda: <<Kapılmayın, yalnız ona değil, hiçbir
ozana bu kadar kapılmayın.))
Behçet Necatigit Şiir Ödülü
Tuğrul Tanyol' a verildi . . .
=�-11;1,�
liz rı'
rın
Joscp�1
M.
Bir İlan Sıralaması Üstüne
Mehmed Kemal'in, Cumhuriyet Gazetesi 'ndeki
«POLİTİKA VE ÖTESi• köşesinde 12 Aralık
/ 985 günlü yazısında n:
Şiirler Arasında . . .
B'si küçümen Y'si kocamanlaşan BROY yazısını gö­
rünce şaşırdım. «Bu da ne ?" diye. Aklıma hemen Ruhi
Su ustanın ünlü türküsü geldi. «Belki de odur• dedim.
Ah, senin-o tekdirin bize abestir
Bu yiğitlik sana kinu/en mirastır
Eğer ki, kulluğa verirsen destur
İnan, üçten beşten, senden geride kalan değilim
Bray, bray, broy!. .
Yanılmamışım, oymuş ...
Bir şiir dergisi ... Danışman diyor ama, Seyyit Nezir'in
yönettiği belli ... Bu ince zevk ve titizlik ondan yansıyor. ..
Birinci sayısı için bir şeyler yazayını istedim, yazmaya
kalmadı Oktay Akbal dostum erken davrandı. Hadi
ikinci sayıya dedim ...
Edip Cansever'in «Oteller Kenti" adlı �iir kitabı elime
yeni geçmişti ki, BROY da önümdeydi. Baktım, dergi
yarısından çoğunu Edip Cansever �·e kitabına ayırmış ...
Ikisini birden anlamak daha iyi oldu ...
Edip Cansever, her şiiri ile kendini yenileyen, hem şi­
iri ne. hem Türk şiirine yeni ufuklar açan bir ozanımız­
dır. Şiir, şair için bir al etse, bu aleti en iyi kullananlardan
biridir. «Şiir/e düşünmek!" diyor Edip Cansever... Hey­
kelle, resirnle, müzikle düşünmek ne denli varsa, şiirle
düşünmek de o denli vardır.
B ROY'un <<Ayın Sorusu>> köşesinde ilk sorumuzu Kasım
sayımızda Cemal Süreya'nın yanıtladığını okurlanrnız ha­
tırlayacaktır. Milliyet Sanat e i i in 1 Aralık'ta çıkan
1 3 3 . sayısındaki <<373. Gün>> başlıklı günlüğünde Cemal Sü­
reya, yazısının gazete ilanlannda sunuluşuyla ilgili olarak şu
eleştiriye yer veriyor:
«Bray çok güzel bir dergi olmuş. Ama Seyyit Nezir' e bir
noktada bozulduin. Dergide ilk yazı benim olduğu halde,
gazetelere verdiği reklamla,rda Memet Fuat'ın adını başa al­
mış. Böyle şeylere önem veren biri olmadığımı herkes bilir.
Memet Fuat'ın adını başa koyacaksan, dergide de onun ya­
zısını başa koyarsın.))
Bu içtenlikli eleştiri üstüne yayın danışmanımız Seyyit
Nezir ve reklam müdürümüz Nesrin Arınan'ın görüşlerini
aldık. Seyyit Nezir'in yarutı şöyle oldu:
<<Ayın Sorusu köşesinde amacımız, okurun ilgilendiği ya
da ilgisini çekmeyi istediğimiz bir konuda, her ay o konuya
yakınlığı bilinen bir şair,yazar, sanatçı ya da kültür adamı­
nın görüşüne yer vermek. Oysa Memet Fuat'ın yazısı, Şiir_
ce ve Bray imzalı yazılarla birlikte, bir şiir dergisine duyu­
lan gereksinimi açıklıyordu. Niçin 'Şiir Dergisi'? Okura ön­
celikle onu göstermekten daha doğal ne olabilir?>ı
Nesrin Arınan'ın yanıtı ise şöyle:
<<Cemal Süreya'nın 'böyle şeylere önem veren biri olma­
dığı' elbette bilinir. Ve bir dergi, ilk sayısında, çıkış amacıyla
ilgili yazılannı ilandaki yazı sıralamasının ortasında değil,
herhalde en başında ya da en sonunda (farklı bir sunuşla)
belirtmelidir. Yaptığımız o... Şu da var ki, bir ilandaki sırala­
ma, yazıların dergideki sunuluş sırasını izler diye bir kural
herhalde yoktur. Daha önemlisi, okur, Cemal Süreya'nın
adını ilandaki sıralamanın neresinde olursa olsun bulacak
ve hakkcttiği teveccühü esirgemeyecek tir.>>
D rg s h
Turgut Uyar
s\.';).\}\�\�e
11<:.\)'.;�'\ .,� .
io\\'-'"lç . .
c�• ,�v
1�:; Berksoy'un
NSıım Hikmeı \C
Fikreı. Muall:1 ile
!l.kktuplıtşnıaları...
hsuıı Ü;.hi!ger.
ı
""'
TURGUT UYAR
SONSUZ VE ÖBÜRÜ
Hazırlayan
TOMRiS UYAR
SEYYiT NEZiR
SANA
TÜTÜN VE TESPİH
YOLLUYORUM
Semiha Berksoy'un Anıları
NAzım Hikmet
ve Fikret Muaııa ile Maktuplaşmaları
FÜSUN ÖZBiLGEN
FiYATI: 1000 TL (KDV dahil)
FiYATI: 1000 TL (KDV dahil)
Walt Whitman
. �
. �
-
• .
'.
BABİ YAR
WALT WHİTMAN
ÇİMEN
YAPRAKLARI
Hazırlayan
MEMET FUAT
�_j�_-- '
YEVTUŞENKO
BABİ YAR
Hazırlayan
ÜLKÜ TAMER
J
FIYATI: 750 TL .(KDV dahil)
FiYATI: 750 TL (KDV dahil)
Broy Ş i i r Yayın Merkez i ' nden
yap ılan isteklerde, kitap ederi karş ı l ığında posta pulu ya da damga
p u l u gönderi lmesi rica o l u n u r. Ayrıca (Muammer Akça-1 9 1 647)
nolu posta çeki hesabına ödeme yapılarak,
çek dekontun u n fotokopisi ve istenen kitapların yaz ı l ı olarak b i l d i ri lmesi
yo l uyla sipariş veri leb i l i r . 3000 TL' n i n üst ü ndeki l istelerde %20 i n d i ri m uygulan ı r .
ŞIIR
YAYlN
MERKEZI