Juhani Pallasmaa'nın Tenin Gözleri: Mimarlık ve Duyular kitabını elime aldığımda, ilk başta mimarlıkla ilgili bir şeyler okuyacağımı düşünmüştüm. Ama aslında kitap, tasarımın her alanıyla alakalı çok önemli bir konuya değiniyor: Bir şeyler tasarlarken sadece göze mi hitap ediyoruz, yoksa tüm bedenimizin duyularını, geçmiş deneyimlerini ve hislerini de hesaba katıyor muyuz? Bu kitabı okurken, Pallasmaa'nın mimarlık üzerine söylediklerinin neredeyse birebir mobilya tasarımına da uyduğunu fark ettim. Ödevde de verildiği gibi bu yazıda, kitabı mobilya tasarımıyla olan ilişkisi üzerinden anlatmaya çalışacağım. Pallasmaa, kitabın başında, Batı dünyasında görme duyusuna ne kadar çok önem verildiğini anlatıyor. Görmenin nasıl üstün ve akılcı bir duyu olarak görüldüğünü açıklıyor. Sanki gerçekler sadece ışıkla görülebilirmiş, bilmek görmekle aynı şeymiş gibi. Hatta akıllı insanlar iyi gören olarak tanımlanmış. Rönesans'la birlikte dünya, uzaktan izlenen bir sahneye, insan da bu sahneyi seyreden bir göze dönüşmüş. Bu düşünce biçimi, mimariye de yansımış durumda. Mimarlık, çoğunlukla dergilerde, fotoğraflarda ya da ekranlarda güzel duran bir göz aldatmacası yaratma sanatı olmuş. Pallasmaa buna göz mimarisi diyor ve bu sadece görüntüye odaklanan tasarım anlayışını sert bir şekilde eleştiriyor. Bu eleştiri, mobilya tasarımını düşündüğümüzde daha da anlam kazanıyor. Günümüzde mobilya üretimi ve satışı, büyük oranda kataloglardaki fotoğraflar, sosyal medya paylaşımları ve bilgisayar çizimleriyle yapılıyor. Sandalyeler, koltuklar, masalar, dokunduğumuz, bizimle birlikte yaşlanan eşyalar olarak değil de, sanki bir iç mekân fotoğrafını güzelleştiren birer parça gibi düşünülüyor. Yani mobilya, Pallasmaa'nın dediği gibi, bedenimizle bağ kuran bir şey olmaktan çıkıp, sadece gözümüzü hoş gösteren bir görüntüye dönüşüyor. Müşteriler de çoğu zaman bir ürünü almadan önce sadece ekrandaki resmine bakarak karar veriyor. Malzemesinin nasıl hissettirdiğini, kokusunu ya da üzerine oturduğunda nasıl bir his vereceğini düşünmeden seçim yapıyor. Oysa Pallasmaa'ya göre, biz dünyayı aslında tenimizle algılarız. Diğer tüm duyularımız da dokunmanın birer uzantısıdır. Tenin Gözleri sözü de tam olarak bunu ifade ediyor: Gözün, dünyayı tek başına anlayan soyut bir algılayıcı olmadığını, aksine bedenimizle ve tenimizle iç içe geçmiş bir duygu sistemi içinde çalıştığını. Pallasmaa, gerçek mimari deneyiminin, gözümüzle birlikte ellerimizin, ayaklarımızın, burnumuzun ve hatta dilimizin de işin içinde olduğu, çok yönlü bir deneyim olduğunu söylüyor. Bu bakış açısıyla mobilyaya baktığımızda, aslında mobilya tasarımının tam merkezinde dokunma ve bedenimizin olduğunu görebiliriz. Mobilya, bedenimize en yakın olan tasarım ölçeklerinden biri. Bir binayla olan etkileşimimiz bile çoğu zaman mesafeli olabilirken, sandalyeler, koltuklar, yataklar, masalar gibi mobilyalarla her zaman temas halindeyiz. Onlara oturur, yaslanır, uzanır, kollarımızı dayar, ayaklarımızı altına alırız. Bu yüzden mobilya yalnızca nasıl göründüğüyle değil, vücudumuzda nasıl bir his bıraktığıyla da değerlendirilmesi gereken bir şey. Pallasmaa'nın eleştirisi, mobilya tasarımında da sadece görüntüyü önemseyip beden deneyimini unutmamamız gerektiğini bize hatırlatıyor. Pallasmaa, kitabında sadece görme duyusunun önemine karşı çıkmakla kalmıyor. Aynı zamanda dokunma, koku, işitme ve tat gibi diğer duyuların da mimari deneyimdeki yerini detaylı bir şekilde anlatıyor. Örneğin, gölgelerin ve loş ışığın insanı nasıl sardığını, güven hissi verdiğini söylüyor. Mekânın akustiğinin, yankıların ve sessizliklerin yarattığı duygusal havadan bahsediyor. Koku duyusunun, uzun süre aklımızda kalan ve mekânı hatırlamamızı sağlayan güçlü bir etkisi olduğunu belirtiyor. Bütün bunları mobilyaya uyarladığımızda, mobilyanın aslında küçük bir mimari unsur gibi davrandığını söyleyebiliriz. Örneğin, kumaşla kaplı bir koltukla metal bir sandalyenin ses çıkarma özellikleri çok farklıdır. Birincisi sesi emer ve mekânın sesini yumuşatırken, ikincisi daha sert ve yankılı sesler çıkarabilir. Benzer şekilde, doğal ahşap bir masayla parlak, cilalı bir masa arasındaki koku, dokunma hissi ve hatta ses farkı, kullanıcı üzerinde farklı duygular yaratır. Ahşabın sıcak, hafif pürüzlü dokusuyla endüstriyel metalin soğuk, kaygan yüzeyi, vücudumuzla farklı şekillerde etkileşime girer. Pallasmaa'nın söylediği gibi, bir tasarımcı bu tür detayları sadece teknik özellikler olarak değil, duygusal deneyimi belirleyen temel faktörler olarak düşünmelidir. Beden hafızası kavramı da mobilya tasarımı için yol gösterici olabilir. Pallasmaa, bir yeri hatırladığımızda aslında sadece nasıl göründüğünü değil, orada hissettiğimiz sıcaklığı, kokuları, yüzeylerin sertliğini ve yankıları da hatırladığımızı söylüyor. Bu durum, mobilyalar için belki daha da geçerli. Yıllarca kullandığımız bir sandalyenin oturulan yerinde oluşan hafif çukurluk, kol koyma yerlerindeki parlaklıklar, ahşabın zamanla koyulaşan rengi veya deri yüzeyindeki küçük çizikler, o eşyayla geçirdiğimiz zamanın izleridir. Bunlar, mobilyayı sıradan bir eşya olmaktan çıkarıp, kullanıcısıyla ortak bir geçmişi olan bir karaktere dönüştürür. Günümüzün yeni görünmeli, hatasız olmalı anlayışıyla üretilen, kolayca atılıp yenisi alınabilen mobilyaları bu şekilde düşündüğümüzde, Pallasmaa'nın eleştirisinin ne kadar haklı olduğunu anlıyoruz. Yüzeyi çizilmesin diye aşırı derecede korunan, en ufak bir bozulmada eskidi denilerek çöpe atılan, sadece mağazada mükemmel görünmesi için tasarlanan mobilyalar, bedenimizle ve zamanla sağlıklı bir ilişki kuramıyor. Aksine, yüzeyi yaşlandıkça güzelleşen, kullanım izlerini saklayan, yıllar geçtikçe daha çok bizden biri haline gelen mobilyalar, Pallasmaa'nın bahsettiği çok duyulu ve zengin deneyime daha yakın duruyor. Tasarım eğitimi ve üretim süreçleri açısından da Pallasmaa'nın eleştirileri mobilya tasarımı için önemli noktalar sunuyor. Günümüzde bilgisayar destekli tasarım programları, üç boyutlu çizim araçları ve yüksek çözünürlüklü görselleştirme imkânları, tasarımcının çoğu zaman ekran başında, nesneye dokunmadan çalışmasını sağlıyor. Bu, bazı açılardan büyük bir kolaylık sunsa da, tasarımın giderek görüntü oyununa dönüşme tehlikesini de beraberinde getiriyor. Pallasmaa, elle çizim yapmanın ve fiziksel modeller üretmenin, tasarımcı ile tasarlanan nesne arasında bir bağ kurduğunu, düşünmenin de kısmen el ve vücut yoluyla gerçekleştiğini savunuyor. Mobilya tasarımında da sadece ekrandaki modeli çevirerek şekil aramakla, ahşap, köpük, karton gibi malzemelerle modeller yapmak arasında büyük bir fark vardır. Ekranda harika görünen bir sandalye, gerçek hayatta üretilip üzerine oturulduğunda beklenmedik bir şekilde rahatsız edici olabilir. Tam tersi, elde kaba bir şekilde oyulmuş bir oturma yüzeyi, görüntü olarak kusurlu olsa da vücuda inanılmaz bir rahatlık hissi verebilir. Pallasmaa'nın vurguladığı gibi, tasarım sürecine dokunmayı ve bedeni katmak, özellikle mobilya gibi insanlarla doğrudan temas eden nesnelerde çok önemlidir. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki, kitapta anlatılan birçok şey, günlük hayattaki mobilya seçimlerimi ve kullanımlarımı yeniden düşünmeme neden oldu. Örneğin, evdeki eski bir ahşap sandalyeyle, bir mağazada gördüğüm çok modern tasarımlı plastik bir sandalyeyi karşılaştırdığımda, daha önce fark etmediğim duyusal farklılıkları daha çok hissetmeye başladım. Eski sandalyenin hafif gıcırdaması, ahşabın kokusu, yüzeyindeki küçük çiziklerin parmaklarımda bıraktığı his, oturduğumda verdiği güven duygusu, aslında uzun bir geçmişin izleri. Modern plastik sandalye ise mağazada çok dikkat çekici görünmesine rağmen, üzerine oturduğumda yüzeyinin soğukluğu, esnemesinin yarattığı güvensizlik hissi ve malzemesinin kokusuz, sıradan haliyle bende neredeyse hiç duygusal bir his bırakmıyor. Buradan yola çıkarak, Pallasmaa'nın sadece görmeye odaklanan tasarıma yönelik eleştirisinin sadece teorik bir konu olmadığını, aynı zamanda çok pratik bir kullanıcı deneyimi sorunu olduğunu anlıyorum. Bir tasarımcı olarak bir sandalyeyi sadece fotoğrafta güzel görünsün diye değil, üzerinde oturan kişinin vücudunda ve aklında olumlu bir etki bıraksın diye tasarlamam gerektiğini fark ediyorum. Pallasmaa'nın kitabı bu anlamda, mobilya tasarımında ergonomi, malzeme seçimi ve detay çözümü gibi teknik konuların ötesine geçerek, Bu eşyayı kullanan insan nasıl hissedecek? sorusunu ön plana çıkarmamı sağlıyor. Kitaptaki çevresel görme ve odaklanmış görme ayrımı da mobilya tasarımı açısından ilginç bir bakış açısı sunuyor. Pallasmaa, sadece tek bir noktaya odaklanan, nesneleri uzaktan hedef gibi gören odaklanmış bakışın, bizi dünyadan uzaklaştırdığını; buna karşılık çevremizi ve vücudumuzu birlikte algılayan çevresel görmenin, mekânın atmosferini daha iyi yakaladığını söylüyor. Bunu bir iç mekânda mobilyaların yerleşimi açısından düşündüğümde, sadece tek tek ikonik nesneler yaratmak yerine, mobilyalar arasındaki ilişkilerin, doluluk-boşluk dengelerinin, hareket akışının ve vücudun takip ettiği yolların ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyorum. Yani gerçekten yaşanabilir bir iç mekân, sadece fotoğrafta güzel görünen tekil mobilya parçalarının toplamı değil; vücudun çevresel görüşüyle algıladığı, hareketli ve bütün bir alan olmalı. Mobilya tasarımı dersi özelinde düşündüğümde, Tenin Gözleri kitabı bana, stüdyoda yaptığımız projelere farklı bir gözle bakma fırsatı verdi daha önce mobilya tasarlamadım ama diğer ürünlerime baktığımda, daha önce yaptığım çizimlerde ve sunumlarda çoğunlukla şekil, görüntü, renk uyumu ve tarz gibi görsel özelliklere dikkat ederken, şimdi kullanıcıların hareketlerini, oturup kalkma biçimlerini, malzemeyle temas sürelerini ve mobilyaların zamanla nasıl değiştiğini de tasarımın önemli bir parçası olarak görmeye başlayacağım . Öğrenci olarak elimdeki imkânlar sınırlı olsa bile, en azından bir model yaparken yüzeyin elde nasıl bir his bıraktığına, birleşim yerlerinin sesine ve hatta vidaların yarattığı ağırlık dengesine bile daha dikkatli bakmam gerektiğini anladım. Bu nedenle Pallasmaa'nın kitabını, sadece teorik bir okuma olarak değil, tasarım yapma şeklimi değiştirmeye başlayan bir uyarı ve davet olarak görüyorum. Elbette Pallasmaa'nın yaklaşımının bazı noktalarda çok duygusal veya geçmişe yönelik bulunabileceğini de düşünüyorum. Günümüzün hızlı üretim ve tüketim döngüsünde, herkesin uzun yıllar kullanacağı, zamanla güzelleşen mobilyalar tasarlamak her zaman mümkün olmayabilir. Ayrıca bazı insanlar gerçekten de daha çok görselliğe önem verebilir; bir sandalyenin rahatlığından çok, iç mekân fotoğrafında nasıl göründüğüyle ilgilenebilir. Ama yine de Pallasmaa'nın kitabı, bir tasarımcı olarak bizim, en azından bu farklılıkların farkında olmamızı ve bilinçli seçimler yapmamızı sağlıyor. Yani mesele, sadece dokunmaya odaklanalım, görselliği tamamen bırakalım değil; daha dengeli, duyular arasında daha adil bir tasarım anlayışı geliştirmek. Sonuç olarak, Juhani Pallasmaa'nın Tenin Gözleri kitabı, mimariyi sadece göz için yaratılmış bir görüntü alanı olmaktan çıkarıp, tüm duyuların ve beden hafızasının işin içinde olduğu gerçek bir deneyim olarak yeniden tanımlıyor. Bu yeni tanımlama, mobilya tasarımı için de çok değerli bir düşünce zemini oluşturuyor. Kitabı okuduktan sonra mobilyayı sadece kullanışlı veya güzel bir eşya olarak değil, bedenimle kurduğum çok yönlü bir ilişki alanı olarak görmeye başladım. Gelecekte yapacağım tasarımlarda, malzemenin dokusunu, zamanla nasıl değişeceğini, sesini, kokusunu ve kullanıcıyla nasıl bir bağ kuracağını daha çok düşünmeyi planlıyorum. Kısacası, Pallasmaa'nın dediği gibi, artık mobilyayı da sadece gözlerimle değil, tenimin gözleriyle de görmeye çalışacağım.